 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Hürriyet, müsavat, uhuvvet, adalet...
46
Türkiye’nin resmi kayıtlardaki ilk dördüzleri 1950 yılında İzmir’de Behçet Uz Çocuk Hastanesi’nde dünyaya geldi. Demirci olan baba Mevlüt Susuzlu’yla anne Ayşe Susuzlu için büyük bir sürprizdi bu. Çünkü Susuzlu ailesinin beş kızı daha vardı. Son kızlarının adı da Yeter’di. Mevlüt Bey beşinci kızına Yeter adını koyarak niyetini belli etmişti; Artık bir tane de erkek evlat istiyordu.
Allah çok sevdiği erkek evladı ona verdi, ama beraberinde üç kız kardeşle birlikte.
İsimlerine geçmeden önce tam doğum gününü söylemeliyiz; 23 Temmuz 1950. Beyaz Devrim’den yani 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin tek parti rejimini yıkmasından üç ay sonrası. Her yerde bir heyecan, yeni bir hürriyet havası esiyordu. Ama esas olarak 23 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilan edilmesinin 42. Seneyidevriyesine denk gelmişti doğum. 1934’e kadar Hürriyet Bayramı olarak kutlanmış 23 Temmuz’da doğan dördüzlere, o mirasın 42 yıl sonra bile ne kadar canlı olduğunu gösterircesine hastanenin kadın doğum bölümü şefi Hikmet Aladağ, Hürriyet İlanı’nın her yere yazılan dört sloganını ad olarak verdi.
17-07/31/yildiray-1501490264.jpg
Fransız Devrimi’nin bayrağında da hala temsil edilen üç sloganı; Özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin Osmanlı dünyasındaki karşılıklarıydı adlar; Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet. Ve Yeni Osmanlıların bunlara, buranın değerlerinden ekledikleri dördüncü slogan; Adalet.
Herhalde Hürriyet deyince Resneli Niyazilerin, Enverlerin cesareti geldiği için erkek kardeşe Hürriyet adı verildi. İlk doğan ama en zayıf doğan kardeşe neden Adalet adının verildiğini ise o günkü gazeteler ülkedeki adaletin zayıflığına bağlamıştı.
Ama dört kardeş bir anda İzmir’in bereket sembolü haline geldiler, gazeteler her gün onlardan bahsetmeye başlamıştı. Aldıkları kilolar, yedikleri, içtikleri her şey haber oluyordu ve tabii herkes onları görmek istiyordu.
Hemen dördüz bebekler için sütanneler tutuldu, hastanede özel bir oda hazırlandı, bakımları için bir yardım fonu oluşturuldu. Gazetelerde dünyadaki benzer dördüz bebeklere devletin nasıl baktığının örnekleriyle anlatılıyordu. En meşhur örnek 1934’te doğan Kanada beşizleriydi. Haklarında filmler yapılmış, devlet beşizleri 9 yıl bir özel yerde bakmış, burası turistlerin ziyaretine açılmış, milyonlarca turist, büyük paralar bırakacak beşizleri yıllarca ziyaret etmişti.
Zaten beş çocukları olan Susuzlu ailesinin, çok özel ihtiram isteyen dördüzlere bakmakta zorluk çekeceği söylenmeye başlanmıştı. Neden bu çocuklar zorluk çeksindi ki, ayrıca bilimsel olarak da çocuklar araştırılmalıydı. Gazeteler şöyle yazıyordu; “En aziz idealleri kendilerine ad olarak verdiğimiz bu demokrasi sembollerini yüzüstü bırakamayız. Adalet biraz dermansızdır, seyirci mi kalalım”
Dördüzler iki ay boyunca hastanede özel bir odada bakıldılar. En sonunda bebeklerinin kötü bakıldığını düşünen Susuzlu ailesi daha fazla dayanamayıp çocuklarını evlerine götürdü. Bu karar devletin pek hoşuna gitmemişti. DP İzmir milletvekilleri, vali, belediye başkanı, hastane yönetimi çocukları geri almak istiyordu. Sonunda aileyi çocukların sağlıkları için özel olarak bakılmaları gerektiğine ikna ettiler. Dördüzler yeniden hastaneye getirildi, bakıcılar tutuldu. 8 aylık olduklarında İzmirli Türk Dördüzlerini Koruma ve Tanıtma Derneği kuruldu. Derneğin tek amacı çocukların en iyi şekilde bakımını sağlamaktı. Derneğin kurucu başkanı da bizzat İzmir Valisi’ydi.
Gazeteler dördüzlerin artık milli bir mesele olduğunu yazıyordu. Dernek dördüzler için Türkiye’nin her yerinden gelen yardımları organize ediyor, dördüzler her gün öğleden sonra bir saat onları görmek için ülkemin her yerinden gelen meraklıların ziyaretine açılıyordu.
Sonra bakım masraflarının karşılanması için bir formül bulundu, 1951 yılından itibaren İzmir Fuarı dördüzler için bir gün uzatılmaya başlandı. O gün bütün pavyonların gelirleri dördüzler için kurulan derneğe bırakılıyordu. Fuarda dördüzler için ayrıca doğum günlerine denk gelen özel bir parti de düzenleniyordu. Türkiye güzelinin spikerlik yaptığı, Zeki Müren, Müzeyyen Senar’la dördüzlerin tabak kırdığı çok özel gösterişli partilerdi bunlar.
Beş yaşına geldiklerinde ise hastanede yer olmadığı gerekçesiyle dördüzler artık sağlıkları için endişe edilecek bir durum olmadığı gerekçesiyle ailelerine verildi. Fakat daha sonra DP İzmir İl Başkanı’nın girişimleriyle bu karardan vazgeçildi. Susuzlu ailesiyle yapılan bir toplantıyla çocuklara özel bir ev tutulmasına, mürebbiyeler ayarlanmasına karar verildi, anne ve babası da istediği zaman çocukları görebilecekti. İş Bankası dördüzlere aylık 700 lira maaş vermeyi kararlaştırdı.
Hastaneye yakın tutulan evde epey yaramaz olan dördüzler için bir Alman mürebbiye bulundu. Ama epey disiplinli mürebbiye bir gün Uhuvvet’in eline ütü bastırınca Alman mürebbiyeyle yollar ayrıldı. Sonra Türk bakıcılar geldiler. Çocuklar yazın denize yakın başka bir evde vakitlerini geçiriyordu. Ama artık okul zamanları gelmişti. Bir koleje kayıtları yapıldı. Dördüzler, el üstünde harika bir çocukluk geçiriyor, çok iyi bakılıyordu. Bayar ve Menderes çocuklarla bizzat ilgileniyordu. Menderes onları Amerika’da üniversite okutturma, Bayar’sa Kanadalı beşizlerle tanışma sözü vermişti.
Ama bütün sihir 27 Mayıs 1960 günü bozuldu. Demokrat Partili vekiller, valiler, bürokratlar, işadamlarından oluşan Dördüzlere Yardım Derneği’nin yöneticileri darbenin mağduru olmuşlardı. Darbeciler dördüzleri Demokrat Parti döneminin sembollerinden görmüş ve sahip çıkmamıştı. Dördüzler ailelerine teslim edildi. Evleri boşaltıldı, dünyanın her yerinden onlara hediye olarak gelen eşyaları yağmalandı.
Artık 10 yaşına basmış Hürriyet, Müsavat, Adalet ve Uhuvvet diğer beş ablalarıyla birlikte baba evlerinde yaşamaya başladılar. Onlara bağlanan maaşlar kesilmiş, fuarın onlar için bir gün uzatılma adeti terk edilmiş, gazeteler bir anda onlardan bahsetmeyi bırakmıştı. Bir anda spot ışıkları ve devletin eli üzerlerinden çekilmişti. Ama artık üzerlerinde anne, baba ve beş ablalarının şefkatli elleri vardı. Babası 9 çocuklarına, rahata alışmış dördüzlere yokluk hissettirmemek için çok çalıştı. Kızlarının hepsini okuttu. Müsavat, Uhuvet ve Adalet ilkokuldan sonra Kız Sanat Enstitüsü’ne gittiler, Hürriyet ise Namık Kemal Lisesi’ne gitti.
17-07/31/yildiray2.jpg
Ama artık hayatın soğuk yüzüyle tanışmaya başlamışlardı.
Bir gün Kız Sanat Okulu’nda gömlek yapılan derste üç kızkardeş çok masraf olmasın diye tek gömlek yapmaktaydı. Adalet ve Müsavat, gömlekle uğraşırken bir ara öğretmen Uhuvvet’i boş gördü. Sen niye yapmıyorsun diyerek, kızgın bir şekilde yanına geldi ve elindeki dosyayla küçük kızın kafasına vurdu. Uhuvvet ağlamaya başlamıştı. Adalet ve Müsavat kardeşlerine yapılan bu haksız muamaleye isyan ettiler. Ellerindeki gömleği yere atıp, öğretmene bunu yapamayacağını söylediler ve sınıfı terk ettiler. Konu müdüriyete kadar ulaştı, işler büyüdü. Sonra okula onlar için Zeki Müren’den zengin işadamlarına kadar hala yardımlar gelmeye devam ettiğini ama okul yönetiminin bu yardımları üç kızkardeşe ulaştırmadığını öğrendiler. Durumu öğrenen babaları artık hiçbir yardımı kabul etmeyeceğini söyledi. Ama adının tersi bir dünyayla tanışan Uhuvvet, bir kere okuldan soğumuştu, bir daha okula dönmedi. Müsavat ve Adalet ise kız öğretmen lisesine devam edip öğretmen oldular. Ama onların da adaletsizlik ve eşitsizlikle tanışması uzun sürmeyecekti.
1974 yılında artık öğretmen olan ve evlenerek Demirel soyadını alan Adalet’in okuluna müfettiş gelmişti. Ecevit’in Kıbrıs’a çıkarma yaptığı zamanlardı. Müfettiş Adalet Demirel’in sınıfına girdi, dosyasına hiç bakmadan “ sizin soyadınız siyasi, adınızı değiştirin” dedi. Adalet Partisi ve Demirel’den hoşlanmayan bir müfettiş olmalıydı. Yaptıklarına bile bakmadan ona başarısız raporu verdi. Böylece kademe ilerlemesini yapamadı. Sonra yine ismi yüzünden dağ köylerine sürüldü. Adalet adaletsizlikle yüzleşmişti.
Adalet gibi öğretmen olan Müsavat da bütün hayatını öğrencilerine eşit davranmak için ekstra çaba sarfederek geçirdi. Lise sırasında Kıbrıs savaşı çıkınca askere giden Hürriyet de geri döndüğünde okula devam etmedi.
Geçen 23 Temmuz günü 67 yaşına giren dört kardeş birbirinden hiç ayrılmadı, İzmir’de çocukları ve torunlarıyla mutlu bir hayat yaşıyorlar. Adalet Hanım’ın en büyük isteği dört kardeşiyle birlikte bir gün televizyonda en küçük dördüzlerle bir araya gelmek, onlarla tanışmak. Bir de dört kardeşiyle birlikte Umre’ye gitmek. Müsavat Hanım ise bir taraftan çocukluk hatıralarını kaleme alıyor, bir taraftan da eşiyle birlikte bütün Türkiye’yi sokak sokak geziyor. O yüzden o Umre değil, Hacca gitmek istiyor. Daha uzun süre her yeri gezmek ve görmek için. Benimle konuşurken tek isteği diğer üç kardeşine zarar gelecek birşey olmamasıydı. O yüzden Hürriyet Bey ve Müsavat Hanım’ı rahatsız etmek istemedim.
Ne yazık ki Türkiye’nin 67 yıllık hürriyet, adalet, eşitlik ve kardeşlik hikayesi onların hayatları kadar huzurlu ve mutlu geçmedi. Yine de benzerlikler yok değil. Bazı zamanlarda çok parıldayan, sonra bir anda spot ışıklarının üzerinden çekilmesiyle gözlerden kaçan, sonra tekrar hatırlanan... Güçsüzken, muhalefetteyken istenen ama iktidardayken kolayca vazgeçilen, sonra tekrar muhaliflerin, güçsüzlerin hararetle istediği ama sonra onların da imkanlara kavuşunca terk ettiği...
Kötü bir kısır döngü olarak dönüp duran ama sıradan insanların dilinde ve yüreğinde bir talep ve ideal olarak yaşamayı da sürdüren...
Her doğan bebek dünyada yeni bir şey olması için büyük bir mucizedir der Hannah Arendt. İyi ki doğdunuz Hürriyet, Adalet, Müsavat ve Uhuvvet!
Kaynak: http://www.jasstudies.com/Makaleler/1865247643_23-Dr.%20H%C3%BClya%20G%C3%96LGES%C4%B0Z%20GED%C4%B0KLER.pdf
02/08/2017 01:54
Ehliyet, liyakat, sadakat, Diyanet
25
İcazetnamesini Beyazıd Medresesi’nden almış, Süleymaniye Medresesi’nin büyük müderrislere verdiği Musile-i Süleymaniye payesini kazanmış, 1908’den itibaren Ankara, Bursa’da müderrislik, müftülük yapmıştı. İstiklal Harbi sırasında Milli Mücadele’ye karşı Şeyhülislam Dürrizade’nin fetvasına Ankara Müftüsü olarak karşı fetva yayınlamış, ilk Meclis’e mebus olarak girmişti.
Mehmet Rifat Efendi’nin ehliyet ve liyakat sahibi olduğuna şüphe yoktu, sadakatini de göstermişti. O yüzden yeni rejim Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti ile birlikte Şeriye ve Evkaf Vekaleti’ni (bakanlığını) "Din ve ordunun siyaset cereyanlarıyla alâkadar olması birçok mahzurları davet eder" diyerek başbakanlığa bağlı riyasetlere (başkanlık) çevirdiğinde başına getirilecek en uygun isim oydu. 17 yıllık başkanlığı sırasında Türkçe ezan ve kamete karşı çıkan imamların cezalandırılması talimatının da, kurban, fitre ve zekatların Tayyare Cemiyeti’ne verilmesi fetvasının altında Mehmet Rifat Börekçi’nin imzası vardı. Bu sadakati protokolde üçüncü sırada yer alması ve 1941’de ömrünün sonuna kadar Diyanet İşleri Başkanlığı koltuğunda oturmasıyla ödüllendirildi.
Vefatının ardından yerine, İsmet İnönü, 1938’de Dolmabahçe’de “Tanrı Uludur” diye tekbir getirerek Atatürk’ün cenaze namazını kıldıran Ord. Prof. Mehmet Şerafeddin Yaltkaya’yı getirdi. Aynı zamanda müderris olan Yaltkaya, kelam başta olmak üzere İslami ilimlere ve Arap edebiyatına vukufu ile şöhret sahibi ehliyeti ve liyakatı tartışılmaz bir isimdi. Sadakatini de Türkçe ezan, kamet ve Kuran siyasetine sesini çıkarmayarak gösterip, o da 1947’de vefatına kadar başkanlık koltuğunda oturdu.
Çok partili hayata geçilen, devletin dine baskılarının yaklaşan seçimlerde tek parti iktidarının son bulmasına neden olabileceğinin ufukta göründüğü 1947’de Cumhurbaşkanı İnönü, dinler tarihi müderrisi Şemseddin Günaltay’ı Başbakan olarak atadığı gibi, Diyanet’in başına da Meşruiyet döneminde İslamcılığın kalesi Sebülreşad’ın yazarı, itibarlı bir hadis alimi ve Rıfat Börekçi’nin yardımcısı olan Ahmet Hamdi Akseki’yi getirdi. O da rejimin bu açılım ihtiyacını iyi kullanarak, İmam Hatip okullarının başlangıcı olan İmam Hatip kurslarının açılmasına, okullara seçmeli din dersi konmasına öncülük etti. Hem bu duruşu hem de Diyanet reislerinin ömürlerinin sonuna kadar makamda kalması geleneği gereği 1950’deki DP iktidarından sonra da koltuğunu korudu. Ta ki 1951’de Meclis’te Diyanet Bütçesi konuşulurken CHP’li Ferit Melen’in hakaretlerine dayanamayıp kalp krizi geçirerek vefat edene kadar.
***
Ömrünün sonuna kadar Diyanet İşleri Başkanı olarak kalma geleneği Demokrat Parti döneminde de sürdü. Beklenenin aksine seleflerine göre ehliyet ve liyakat konusunda daha zayıf bir biyografisi olan eski milletvekili ve avukat Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, uzun yıllar sonra cami dışında cüppe giyme hakkı verilen ilk Diyanet İşleri Başkanı olarak Demokrat Parti iktidarı boyunca reisliğe devam etti, ağır hastalığı yüzünden görevden ayrıldığında darbe olmuştu ama darbeciler de yerine atama yapmak için vefatını bekleyerek geleneğe uydular.
Atama yaptıkları isim de ilginçti. Her evde bulunan büyük ilmihalin yazarı Ömer Nasuhi Bilmen. 27 Mayıs darbecilerinin Diyanet’in başına getirdiği Bilmen’in bu görev için ehliyet ve liyakatı tartışılmazdı. Ama 27 Mayıs’ın uygulamaları, darbeyi meşrulaştıran hutbeler ve Yassıada’yı içine sindirmesi herhalde sadakatinin gereğiydi. Ama o sadakatin de sınırları vardı. 27 Mayısçılar tarafından yanına Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olarak yerleştirilen ehl-i tarik bir emekli general olan Sadettin Evrin’in yazdığı ve Diyanet yayınlarının bastığı kitabındaki şu paragrafa daha fazla katlanamadı:
"Hazret-i Muhammed için Kur'an-ı Kerim'de söylenen: Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik âyetinin 27 Mayıs 1960 inkılabından bir ay sonra giren 1380 Hicri yılına tarih düşmesi içinde bulunduğumuz zamana ait bir işaret ve yukarıda belirtilen manevi rahmete bir beşaret addedilebilir."
Türkçe ibadet taleplerine 9 ay direnen ünlü din adamı, kendisinden habersiz basılan kitaptan sonra eşinin sağlık durumunu gerekçe göstererek emekliliğini istedi. Böylece Diyanet Başkanlarının ömür boyu görev yapma geleneği bitmiş oldu.
Yerine gelen yine ehliyet ve liyakat sahibi saygın bir hadisçi olan Hasan Hüsnü Erdem'in de Menderes’in idamını sessizce karşılayarak gösterdiği sadakatiyle 2.5 yıl süren ve Kocatepe Camii’nin temelinin atılmasıyla hatırlanacak başkanlığının akıbeti benzer oldu. Diyanet'in general iki numarası Evrin bu kez Nurculuk aleyhinde bir broşür hazırladı ve Başkan Erdem buna itiraz edince bu kez re'sen emekliye sevk edildi.
***
Askerler bu kez işi sağlama aldılar. İstiklal Harbi’nin öncülerinden ilk Şer‘iyye ve Evkaf vekili Mustafa Fehmi Gerçeker’in oğlu, medrese kökenli, yani makam için ehliyet ve liyakatı olan aynı zamanda Diyanet'te çalışmış, sonra hukuk bitirip Danıştay'a girmiş, Yassıada duruşmalarına bakan Yüksek Adalet Divanı üyeliğine seçilmiş idamlardan sonra divanın yerine kurulan Anayasa Mahkemesi'nin ilk başkan vekilliği görevinden emekli olarak sadakatinden de emin olunan Tevfik Gerçeker'i bu koltuğa oturttular. Anayasa Mahkemesi'nden Diyanet'e gelen Gerçeker de koltukta 13 ay oturdu. Çünkü Adalet Partisi tek başına iktidara gelmişti. İktidar değişiminden hemen sonra Diyanet Başkanı da değişti. Artık yeni bir gelenek ortaya çıkıyordu.
Göreve getirilen İbrahim Bedrettin Elmalı, medrese kökenli eski bir müftüydü, ehliyet ve liyakat sahibiydi. Ama bir özelliği daha vardı. Elmalı, Millet Partisi ve Demokrat Parti’den Meclis’e girmiş eski bir vekildi. Ama onun bu siyasi sadakati de 11 ay sonra yeterli bulunmadı. Hz. Muhammed'in doğum kutlamaları için Tunus ve Libya'ya yaptığı ziyaretin ortasında bağlı olduğu Devlet Bakanı Refet Sezgin tarafından nezaketsiz bir şekilde geri çağrıldı. Gerekçeler arasında heyetinde şeriatçı isimler olması, Tunus'ta Müslüman Kardeşler'le görüşmesi vardı. Görevden alındı.
Ardından gelen Diyanet İşleri Başkanlarından artık siyasi iktidara tam sadakat beklenmekteydi. Elmalı’dan sonra 76 yaşında bu koltuğa oturan, yine medrese kökenli ehil bir alim olan Ali Rıza Hakses, iki yıl sonra yaptığı tayinlerle ilgili bakanla yaşadığı sorunlar yüzünden önce sağlığı el vermiyor diye zorunlu tatile gönderildi, bunu kabul etmeyen başkan her gün makamına geldi, Danıştay’a dava açtı ama bu çekişme de fazla uzun sürmedi ve bir yıl iki ay sonra emekliye sevk edildi. Kırgın bir açıklama yaparak veda etti.
Ardından gelen başkanlarla siyaset arasındaki sınırlar artık kalkmıştı. Lütfi Doğan dört yıl boyunca vekaleten yürüttüğü görevi bırakmasından sonra MSP milletvekili oldu, darbecilerin teknokrat hükümetinin onun yerine asaleten atadığı adaşı Lütfi Doğan da, Ecevit hükümetlerinin desteğiyle dört yıl süren görevinin ardından ilk Milliyetçi Cephe hükümeti tarafından görevden alındı. O da siyasete girdi ve CHP’den milletvekili seçildi. CHP iktidar olunca Diyanet’ten sorumlu bakan oldu. Halefi Süleyman Ateş, selefi olan bakanla anlaşamayarak bir yıl altı ayı doldurduğu görevinden yine kızgın ve kırgın bir şekilde istifa ederek ayrıldı.
CHP hükümetinin yerine seçtiği Tayyar Altıkulaç’ın en önemli özelliğiyse Milli Görüş ve Süleymancılara karşı tutumuydu. Bu vasıfları ve sadakatiyle darbenin ardından bile görevini korudu ve 1978’den 1986’ya kadar bu koltukta oturdu. 1986 yılında görev süresi dolmadan “ilmi faaliyetlere dönmek istiyorum” diyerek emekliliğini istedi. Her ne kadar hakkında yolsuzluk ve irtica iddiaları çıksa da esas neden Özal’la uyumsuzluğuydu.
1987’de başkanlığa seçilen Sait Yazıcıoğlu’nun ömrü ANAP iktidarının ömrü kadar oldu. 1992’de yeni DYP-SHP iktidarı görev süresini uzatmadı, yerine de 90’lar boyunca devletin bütün ihtiyaçlarına hitap edecek, sadakat testlerindeki skorları ehliyet ve liyakat testlerinin epey üstünde olan Mehmet Nuri Yılmaz getirildi. 1992’den AK Parti devrinin başladığı 2003’ün ilk aylarına kadar 11 yıl o makamı işgal etti.
Cumhurbaşkanı Sezer’in yerine atadığı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu demokrasi ve İslam’ın uyumu, İslam’ın değil Müslümanların siyaseti gibi tartışmaların eseri olan AK Parti’nin kuruluş ruhuna da uygun bir dini ekolü temsil etmekteydi. Tarihselci olarak bilinen ilahiyat ekolünün içinden gelen ehliyeti ve liyakatı tartışmasız bir isim olan Bardakoğlu’nun, (http://www.karar.com/gorusler/prof-dr-ali-bardakoglu-yazdi-kayit-disi-din-pazari-393633) 7 yıl süren Diyanet İşleri başkanlığından bitimine 2 ay kala emekliye ayrılması çokça tartışılmıştı. Genel olarak Bardakoğlu’nun mutlak sadakat yerine eleştirel tutumunun sürtüşmelere neden olduğu iddia edilmişti.
Cübbesini bizzat elleriyle giydirdiği yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez de ona yakın bir ilahiyat ekolünün içinden yetişmişti. Ama sadece ilahiyat eğitimi yoktu aynı zamanda gelenekle Kürt medreselerinden sağlam bir ilişkisi vardı. Göreve başlamasının açılım sürecinin başladığı bir döneme gelmesi de herhalde sadece tesadüf değildi.
***
7 yıllık görev süresi boyunca ehliyet ve liyakatıyla sadakati arasında bir denge kurmayı başardı. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında protokolde 3'üncü sırada yer alan Diyanet İşleri Başkanları, 1960’dan sonra protokolde hızla irtifa kaybetmiş, 12 Eylül'le 51'inci sıraya kadar düşürülmüştü. 2012'deki düzenlemeyle protokolde 10'uncu sıraya yükseltildi. Ama bu sadece protokolde olan bir itibar yükselmesi değildi aynı zamanda bu yedi yıl Diyanet’te devletin soğuk yüzünün silindiği, Diyanet’in ülkedeki Müslümanlara dokunmaya başladığı, Cuma hutbelerinde güncel meselelerin işlendiği, hayata, çocuklara, kadınlara doğru açılımlar yapan yeni bir Diyanet’in de yükselen itibarının sonucuydu. Dönemin ruhuyla İslam dünyasına doğru projeksiyonu çeviren Diyanet, iktidarın perspektifiyle de uyum içinde yoluna devam etti. 15 Temmuz gecesi okunan selalar da tarihe geçti.
Mehmet Görmez’in 7 yılın sonunda görevinin bitmesine 3 yıl kala neden emekliye ayrıldığının sorusunun cevabını bilmiyoruz. Dün Görmez’in veda konuşmasındaki meşruiyet çizgisi vurgusu, Alevilere verdiği mesaj ve yeni başkandan beklenti olarak dile getirdiği tekfirciliğe ve onun temsilcilerine camilerinin kürsülerinin kapalı kalması tavsiyesi bazı ipuçları veriyor. Belki cevap tarihin değişen ruhundadır. Göreve başladığı Türkiye, çözüm sürecini konuşan, her alanda açılımların yapıldığı, demokratikleşme perspektifinin hakim olduğu, dünyaya açılan, özgürlüğün güvenliğin önünde durduğu bir Türkiye’ydi. Görevden alındığı Türkiye ise güvenlik kaygılarının arttığı, daha içe kapanan, milliyetçiliğin ve devletçiliğin yükseldiği bir Türkiye.
Ama esas cevap galiba Diyanet’in uzun tarihinde saklı. Bu uzun tarih bize iktidarları Diyanet’le çatışmalarının bir laiklik sorunu değil, tam tersine dini hayatı yöneten bu kurumun her zaman kontrol altında tutulmak istenen muazzam gücü olduğunu anlatıyor. Bütün iktidarların kontrol birinci hedefi olunca ehliyet ve liyakattan çok sadakat aranan bir vasıf haline geliyor.
Kişilerin isimlerinden bağımsız yapısal bir sorun bu. Cumhuriyetin stratejik bir hamleyle vakıflarından ayırdığı ve bütçesiyle devlete bağımlı hale getirdiği Diyanet, dün Mehmet Görmez’in veda konuşmasında vurguladığı gibi kalemiye sınıfının içine sığdırılmaya çalışıldı ama aynı zamanda ilmiyye sınıfının da bir parçasıydı ve bu kurum itibar kazandıkça, ilmin gereğini yaptıkça bürokrasinin içine sığmıyordu ve sorunlar çıkıyordu.
Yani bürokratik bir kurum olmasıyla ülkedeki İslam’ı temsili arasında varlıksal çatışmalar hep çıktı, çıkması da muhtemeldir. Ulul emre itaatle, iyiliği emredin kötülüğü menedin arasında bir denge tutturmak her zaman kolay olmayabilir. O yüzden Görmez’in veda konuşmasındaki özerk Diyanet vurgusu kritik bir vurgu.
Ama bu iktidarların vereceği ciddi ve hayati bir karar. Böyle bir geçişi yapacak birikimi ve popülaritesi olan bir isimdi Mehmet Görmez. Belki bundan sonra ilmiyye içinde bu değişim çabasına katkı yapmaya devam eder.
Konuşmasının sonunda sorduğu soruya cevapla bitirelim; Varsa haklarımız helal olsun...
Kaynak: Cumhuriyet Türkiyesinde Bir Mesele Olarak İslam/ İsmail Kara/ Dergah Yayınları, 2008
.04/08/2017 21:46
Büyükada'da aksayan vapur seferleri üzerine...
70
16 Temmuz 1993 günü öğle saatlerinde İstanbul semalarında dört pırpır uçağının sesi duyuldu. Gökyüzüne doğru bakan İstanbulluları büyük bir sürpriz bekliyordu. Birden alçaktan uçan uçaklardan bütün İstanbul’un üzerine bildiriler atılmaya başlandı. Tam bir milyon bildiri.
17-08/04/resim1.jpg
Sivas Katliamı’nın toplumu kutuplaştırdığı kötü zamanlardı. Altında DİSK’ten Mazlumder’e, Ahmet Altan’dan Ali Bulaç’a kadar farklı kesimlerden sivil toplum örgütleri ve aydınların imzası olan bildiride “BM barış gücü koruması altında yeşil hatlarla bölünmüş kentlerde yaşamak istemiyoruz. Dış düşman, dış tahrik mazeretinde kurtularak her türlü haksızlığa karşı çıkılmalı” deniyordu.
Bu sürpriz eylem kısa bir süre önce kurulan, Murat Belge, Halil Berktay, Adalet Ağaoğlu, Mehmet Ali Birand, Orhan Pamuk ve Mete Tunçay’ın da kurucuları arasında olduğu Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin ilk en ses getiren eylemiydi. Derneğin adındaki Helsinki, 1975 yılında altında Türkiye’den de Başbakan Süleyman Demirel’in imzası olan Helsinki Nihai Senedi’nden geliyordu. Soğuk savaşın ortasında, ABD ve SSCB’nin de içinde olduğu 36 ülkenin imzaladığı bu senedle devletler artık insan hakları ihlallerinin kendi iç meseleleri olmadığını kabul etmişlerdi.
Bu imza, uzun yıllar kötü insan hakları karnesi yüzünden Türkiye’nin başını çok ağrıttı. Ama Geceyarısı Ekspresi filmlerinden, 90’lar karanlığından 2004’e gelindiğinde artık devletin resmi politikası İşkenceye Sıfır Tolerans’dı. 2004 yılında Türkiye’nin insan haklarında değişen yüzünün sembolü Ankara’nın evsahipliği yaptığı uluslararası bir sempozyum olmuştu.
90 ülkeden 500’ü aşkın insan hakları aktivistinin katıldığı İnsan Haklarında Yeni Taktikler adlı sempozyumuna devlet sadece evsahipliği yapmıyordu, Türkiye’den Helsinki Yurttaşlar Derneği, ABD’den Center for Victims of Torture CVT (İşkence Mağdurları Merkezi)’nin organize ettiği sempozyumun ortaklarından biri de 1958 yılında kanunla kurulmuş Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü'süydü. (TODAİE)
Toplantının sponsorları da dört ülke hükümetiydi; ABD, İngiltere, Hollanda ve 300 bin dolar veren Türkiye Cumhuriyeti. 29 Eylül 2004 günü sempozyumunun açılışını Dışişleri Bakanı Abdullah Gül yaptı. Beş gün süren sempozyumda sivil itiaatsizlik alanında örnek gösterilen yaratıcı kampanyalardan biri Şanar Yurdatapan’ın Abdurrahman Dilipak’la birlikte yaptığı Düşünceye Özgürlük Girişimi’ydi. “Halkın katılımını sağlamak için kitlesel eylemler” başlığı altında örnek kampanya olarak ise 1997’deki “Sürekli Aydınlık için bir dakika karanlık” anlatılmıştı. (Kampanyanın AK Parti’nin logosu ve ilk seçim sloganı Karanlığa kapalı, aydınlığa açık’a ilham kaynağı olduğu söylenmişti)
Sempozyumun kapanış konuşması için kürsüye Başbakan Erdoğan çıktı. 90 ülkeden başkente gelmiş 500 sivil toplum aktivistine seslenen Başbakan “Özgürlük alanını daraltan bir güvenlik anlayışı uzun vadede güvenliğin altını oyan bir zemin üretir” dediğinde salondan büyük alkış aldı.
17-08/04/2.jpg
Türkiye Cunhuriyeti devletinin organizasyon ortağı ve finansörü olduğu sempozyumu hazırlayan çekirdek kadroda iki isim öne çıkıyordu. Helsinki Yurttaşlar Derneği’nden, sempozyumunun basın danışmanlığını yürüten Özlem Dalkıran ve İşkence Mağdurları Merkezi’nden, işkenceyle mücadelede teknolojik imkanların kullanılması konusunda yıllardır eğitimler veren İran asıllı İsveç vatandaşı Ali Gharavi.
https://bianet.org/bianet/insan-haklari/44040-insan-haklarinda-yeni-taktikler-sempozyumu
13 yıl sonra bu iki ismin yolu daha küçük bir organizasyon için yeniden kesişti. Ama bu kez onları kötü bir sürpriz bekliyordu. 7 Nisan 2017’de Antalya’da İnsan Hakları Ortak Platformu’nın her yıl iki kere düzenlediği istişare toplantılarından biri başlamıştı. Kısa adıyla İHOP (günlerdir gazetelerde yazıldığı gibi İYOP değil) Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, Helsinki Yurttaşlar Derneği (Yurttaşlık Derneği), İnsan Hakları Derneği ve İnsan Hakları Gündem Derneği’nin oluşturduğu bir çatı platformudur. İnsan hakları alanında hükümetle de çok sayıda projeye, ortak işe imza atmış İHOP, son olarak üyelerinin sekizi Bakanlar Kurulu ve üçü Cumhurbaşkanı seçilen Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun yasasının Meclis’teki görüşmelerinde yer almıştı.
http://www.ihop.org.tr/wp-content/uploads/2017/01/komisyon_tutanaklari.pdf
İHOP’un OHAL döneminde yaptığı bu ilk yıllık toplantısından çıkan kararlardan biri insan hakları alanında çalışanlara yönelik bir dizi eğitim programının düzenlemesiydi. Bu eğitimler arasında resmi – özel bütün kuruluşların sık sık düzenlediği veri güvenliği eğitimi ve strese karşı koyma eğitimleri de vardı. Bu eğitimleri organize etme işini Yurttaşlık Derneği’nden Özlem Dalkıran üstlendi. Nisan ayının sonlarına doğru eğitim semineri için yazışmalar başladı. (Bu yazışmaların tamamı savcılığa sunuldu)
Dalkıran eğitim için 13 yıl önce Ankara’daki büyük seminerden beri irtibatta oldukları veri güvenliği konusunda uzman Ali Gharavi ve stresle baş etme ve veri güvenliği eğitimleri veren, Mozambik, Angola ve Filistin’de şiddet karşıtı eğitim ve kalkınma projelerinde yer almış Peter Steudtner’le irtibata geçti. Eğitim semineri için katılabilecek isimlerle kurulan e-mail zincirinde Nisan ayından itibaren yer ve tarih belirlenmeye çalışıldı. Katılımcıların ağırlıklı olarak Ankara ya da İstanbul’da olması durumuna göre Ankara, Bolu seçenekleri üzerinde duruldu, otellerden fiyatlar alındı. Tarih için önce Haziran’ın başı kararlaştırıldı ama daha sonra bazı katılımcılar Ramazan dolayısıyla seminerin bayramdan sonraya bırakılmasını istediler.
Sonuç olarak Ramazan ve bayram sonrasında 2-7 Temmuz tarihlerinde karar kılındı. Mekan için alınan fiyatlardan da şartları uygun olan Büyükada’nın orta standartlardaki otellerinden Ascot seçildi. https://ascot.com.tr/tr/index.php
Seminere katılacak 10 kişinin yol ve otel masrafları için, 1968 yılından beri Hollanda merkezli olarak, kalkınma, kadın, demokrasi projelerine destek veren, Türkiye’de de 99 depremi sonrası ve son dönemde Suriyeli mültecilerle ilgili projelere destek vermiş 43 ülkede çalışan HİVOS’a başvuruldu.https://www.hivos.org/where-we-work
Ama çıkan bütçe çok yeterli değildi, ekstralar katılımcılara aitti, akşam yemekleri için de adadaki self servis bir lokanta ayarlanmıştı. Tam adı “Bilgi teknolojileri üzerine kapasite geliştirme” olan seminer için davet edilen çeşitli sivil toplum örgütlerinden isimlerden sekizine takvim uydu. Ve katılımcılar, “havuz ve deniz için de hazırlıklı gelin” yazışmalarıyla yarı tatil yarı eğitim için başlarına geleceklerden habersiz 2 Temmuz’da Büyükada’ya geldiler..
İlknur Üstün, Kadın Adayları Destekleme Derneği, Kadınlar Birliği, Başkent Kadın Platformu, KAMER ve Mor Çatı gibi büyük kadın örgütlerinin üyesi olduğu Kadın Koalisyonu’nun koordinatörü, kadınların siyasetteki temsili kampanyalarında öncü rol oynamış, neredeyse Meclis’teki AK Partili kadın milletvekillerinin de tanıdığı, yıllardır birlikte çalıştığı bir isimdi. Nalan Erkem, İzmir Barosu’nda işkence komitesinde çalışmış, 2003 yılında Buca Çocuk Cezaevi’nde çıkan isyanın işkence yüzünden çıktığını tespit ederek kamuoyuna açıklamış, bu yüzden yargılanmış, sonra beraat etmiş, 2008 yılında Atatürk’e hakaretten yargılanan Atilla Yayla’nın avukatlığını yapmış çok bilinen bir avukattı.
Veli Acu, BM Gıda Programı çalışanı, iki yıldır BM’nin Antep’te Suriyeli mültecilere yardım projelerinde çalışıyordu. İdil Eser, Colombia Üniversitesi’nde uluslarası ilişkiler masteri yapmış, Chicago Üniversitesi’nde Rus tarihi doktorası yaparken annesi rahatsızlanınca Türkiye’ye dönmüş, sivil toplum örgütlerinde çalışmış, çevirmenlik yapmıştı ve bir süredir de Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye temsilcisiydi.
Günal Kurşun, ceza hukukçusu doçenti ve İnsan Hakları Gündem Derneği başkanıydı. Bir öğretim üyesinin ihbarı üzerine (muhtemelen Today’s Zaman yazarı olduğu için) KHK’yla üniversiteden atılmıştı. Hakkında herhangi bir dava ya da soruşturma bulunmamaktaydı.
Nejat Taştan, 2011’den beri seçim gözlemciliği yapıp, raporlar yayınlayan Bağımsız Seçim İzleme Platformu’nun öncülerindendi, Eşit Haklar Derneği’nin koordinatörüydü. Şeyhmus Özbekli, Mazlumder’den ayrılıp Hak insiyatifini kuran ekip içinde yer alan 1992 doğumlu Diyarbakır’da yaşayan bir avukattı. Özlem Dalkıran, Af Örgütü Türkiye’nin kurucularından, Hrant Dink Vakfı ve Helsinki Yurrtaşlar Derneği başta olmak üzere Türkiye sivil toplumunda çok tanınan bir isim ve profesyonel çevirmendi.
Seminerin ilk iki günü her şey gayet sıradandı. Daha sonra “çok gizli” “sır” diye anılacak toplantının katılımcılarından avukat Nalan Erkem, instagram hesabında otelden fotoğraflar bile paylaşmıştı. https://instagram.com/p/BWEr75PjcDU/
Seminerin üçüncü gününün başladığı 5 Temmuz sabah saatlerinde otelin havuza bakan toplantı salonunda yine biraya gelen katılımcılar bir anda neye uğradıklarını şaşırdılar. Bir anda içeriye polisler girmişti. Buradaki ilginç detayı polisin arama/yakalama tutanağından okuyalım: “Otele baskın niteliğinde gidilerek otelin girişinin üst katında bulunan toplantı odasının önüne gidilmiş, kapının açık olduğu görülmüş, şahısların toplantı odasında oval bir şekilde oturdukları görülmüş”
“Kapının açık olduğu görülmüş” Yani haftalardır ajan toplantısı olarak bahsedilen toplantıyı yapanlar kapıyı bile kapatmaya gerek görmemişlerdi. Peki, bu ‘ajan toplantısı’nı kim basmıştı? Ülkedeki kontr-espiyonaj faaliyetlerinden sorumlu olan MİT? Bu suçlara bakan Anayasal Düzene Karşı Suçlar Bürosu’ndaki savcıların talimatıyla İstanbul Emniyeti’nin terörle mücadele ya da organize şube polisleri? Hiçbiri. Doğru cevap Adalar Başsavcılığı’nın talimatıyla Adalar polisi.
Yakalama kararında ajanlıktan, kaos planlarından bahsediliyor muydu? Hayır, savcıya göre bu “terör örgütüne üye olma soruşturması”ydı. Ama bunun hangi terör örgütü olduğu arama tutanağına yazılmamıştı. Peki bu kadar ciddi bir suçun (ajanlık, kaos planı yapma vb.) istihbaratı nereden gelmişti? MİT? Emniyet İstihbarat?, Genelkurmay İstihbarat? Hayır, toplantıda görevli tercümanlardan birinin ihbarıyla Adalar Savcısı harekete geçmişti.
Gizli tanık olan tercümanın neyi ihbar ettiğine de bakalım:
“...bazı konuşmalar duyduğunu, içeride buluna şahısların cep telefonlarını polislerin alacağından, bu telefonların içinde bulunan bilgilerin nasıl saklanacağından..., şifrelemelerden bahsettikleri, içlerinden birinin derneklerindeki bilgisayarı polisin ele geçirmesi durumunda çoğu kişinin yanacağından bahsettiğini, içerideki kişilerin elektronik cihazların polisin eline geçmesinden çok endişe ettiklerini, bununla ilgili sorular sorduklarını , yabancı kişilerle Türkçe konuşan kişiler arasında bu tür konuşmalar geçmesinden dolayı durumu bildirme gereği duyduğunu”
İşte baskına sebep olan ihbar buydu.
Peki ajanların, terör örgütü üyelerinin kaos planları çıkarmak için adada yaptıkları bu gizli toplantıda tanımadıkları bir çevirmenin işi neydi?
Çoğu İngilizce bilen 8 katılımcı içinde, bir ya da iki katılımcı için çevirmenleri organizasyonu yapan Özlem Dalkıran, üyesi olduğu Çevbir’den (Çevirmenler Meslek Birliği) ayarlamıştı. İnternetten foruma yazmış, Çevbir’den de o beş günde müsait olan iki çevirmen profesyonel olarak Büyükada’ya gelmişti. (İhbarcı çevirmenin ulusalcı sloganlarla dolu Facebook hesabına bakmak bile o toplantıdakilerle başka dünyaların insanları olduğunu görmek için yeterli)
Bir ihbarla gözaltına alınan 10 isim iki gün boyunca Büyükada ve hemen karşı kıyıdaki mahalle karakollarında tutuldu. Terör örgütü üyeliği ya da casusluk söz konusuysa ya MİT’in devreye girmesi ya da hemen Anayasaya karşı suçlar bürosunun talimatıyla İstanbul Emniyetine götürülmeleri gerekliydi. Ama ortada somut bir delil yoktu. İşte bu sırada medya devreye girdi. İlk haberlere göre “Kılıçdaroğlu İstanbul’a yaklaşırken sinsi plan deşifre olmuştu”, gözaltına alınanlar “yeni Gezi provokasyonuna” hazırlanıyordu. Bu konuyla ilgisinin ne olduğu bilinmeyen AK Parti Erzurum milletvekiline göre ise “Büyükada’daki ihanet buluşmasının arkasından CIA ve MI6 çıkmıştı.”
Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü olaysız bittikten sonra, gündeme uygun olarak Büyükada’yla ilgili haberler bu kez gözaltına alınanlardan birinin de Alman olmasından hareketle, Türkiye ile Almanya arasındaki meselelere paralel olarak Almanya’nın Türkiye’deki kaos planlarına doğru evrildi, CIA ve MI6 ajanları da BND ajanına dönüşüverdi. Ardından her haberde onlardan “Büyükada’da yakalanan casuslar” diye bahsedilmeye başlandı. Halbuki bir ihbar üzerine harekete geçip, gözaltındaki isimlerin tutuklanmasını isteyen Büyükada savcısı bile bu kadar iddialı değildi. Tutuklama talebinde şöyle diyordu: “Şüphelilerle ilgili terörizmin finansmanı ve casusluk eylemleri yönünden ayrıca soruşturmaya devam edilmektedir.”
Yani Türkçesi şu ana kadar casusluk ya da terör bağlantısı bulamadım ama araştırıyorum. Peki, toplantıda “kaos planları”, “yeni Gezi çıkarmak”, “15 Temmuz benzeri işler yapmak” adına neler konuşulmuştu, hangi planların yapıldığı tespit edilmişti, bunu kanıtlayan eldeki deliller neydi? Gazete haberlerine göre “Büyükada’dakiler önlerine açılmış büyük bir Türkiye haritası üzerinde kaos planı yaparken” yakalanmışlardı. Gerçekten de polis toplantı odasını bastığında masanın üzerindeki bir A4 kağıt üzerine elle çizilmiş bir Türkiye haritası bulmuştu.
Bahsedilen harita buydu.
17-08/04/3.jpg
Haritanın hikayesini ise toplantıdaki diğer çevirmenin ifadesinden öğrenelim: “...Daha sonra medya çıkan haberlerde bir Türkiye haritası üzerinde bazı planlar yapıldığını okudum. O haritayı Alman vatandaşı olan eğitmen şahsın katılımcılardan hatırladığım kadarıyla son bir haftada ya da bir ay içinde sizi etkileyen önemli bir olayı resmedin demesi üzerine Özlem Dalkıran’ın çizdiğini hatırlıyorum. Daha sonra bu harita üzerinde herhangi bir konuşma geçmedi.”
Toplantı sırasında stresle baş etme eğitimi verilirken iki yıldır Suriyeli mültecilerle çalışan BM çalışanı Veli Acu, bir cinsel taciz hikayesi anlatmış, katılımcılar bu olaydan çok etkilenmiş ve bazıları ağlamıştı. Bunun üzerine eğitimi veren Peter Peter Steudtner, katılımcılardan kendilerini strese sokan şeyleri çizmelerini istemişti. Squash oynayan avukat İlknur Üstün, üzerine gelen toplar çizmiş, Diyarbakır’dan katılan avukat Şehmuz Özbekli, klastrofobik olduğu için asansör çizmiş, Özlem Dalkıran da Güneydoğu’da savaş, İstanbul ve Ege kıyılarında yapılaşma, Karadeniz’de HES’ler gibi kendisini strese sokan sorunları bir Türkiye haritası üzerinde resmetmişti.
Herhalde savcı bu açıklamalardan tatmin olmuş olacak ki, tutuklama gerekçesinde masa üzerinde bulunan bir Türkiye haritasından hiç bahsetmedi. Harita boş çıkınca, bir çevirmenin ihbarı dışında toplantıda casusluk yapıldığı, kaos planlarının konuşulduğuyla ilgili elde delil kalmamıştı. Bu sefer, gözaltına alınanların bilgisayar ve telefonlarında yapılan incelemelerden suç delilleri çıkarılmaya başlandı. E-mailleri, cep telefonlarındaki mesajlar ya da bilgisayarlarındaki dosyalardan çıkarılan bu delillerin, Büyükada’daki seminerle ilgisi yoktu, o seminerde üzerlerine konuşulmamış ya da kullanılmamıştı.
Savcının tutuklama gerekçesine göre seminerin eğitmenlerinden İran asıllı İsveç vatandaşı Ali Ghravi’nin tutuklanmasına sebep gösterilen tek delil de bir haritaydı. Harita “Ghravi’nin üst ve oteldeki eşya aramalarında elde edilen dijital materyallerin incelemelerinde” bulunmuştu. Savcının tarifiyle harita “Asya kıtasına ait olduğu detaylı bakıldığında Türkiye cumhuriyeti sınırlarında yer alan Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinin etimolojik olarak ve ayrıca bir devlete ait topraklarmış gibi gösterilen” bir haritaydı.
Savcının dijital materyalleri arasında bulunduğunu söylediği harita, gazetelere “işte masadaki ihanet haritası” başlıklarıyla çıktı. Halbuki gazetelerde büyük boy basılan haritaya dikkatle bakıldığında, ülkelerin sınırlarının yerinde durduğu rahatlıkla görünebiliyordu.
17-08/04/4.jpg
Harita Türkiye hakkında değildi, bir Kürdistan haritası da değildi, haritadaki renkler devletleri değil, Asya’da konuşulan dilleri temsil ediyordu, hatta yakından bakınca dillerin adlarının da o renklerin üzerinde yazıldığı rahatça görülüyordu. (Kürtçe haritasında Kurmanci, Herki gibi Kürtçe’nin lehçeleri ve şivelerine bölündüğünü gösteren bir fotoğrafın altına gazetelerden biri şöyle yazdı: “Sözde Kürdistan haritasını bile gruplara bölmüşler”)
Ali Ghravi, haritanın İranlı bir İsveç vatandaşı olarak, İsveç’teki eğitim programlarında kullandığını ve Google’da benzerlerinin rahatlıkla bulunacak bir Asya dil haritası olduğunu söylese de bilgisayarında bulunan bir jpeg dosyası yüzünden tutuklanmasına engel olamadı.
Avukat Nalan Erkem’in tutuklanma gerekçesindeki iki delilden biri de yine Büyükada’daki toplantıyla bir ilgisi olmayan “üst ve oteldeki eşya aramalarında elde edilen dijital materyallerin incelenmesinden elde edilen” bir belgeydi. Delillerden ilki diğer bazı sanıkların da tutuklanma gerekçesinde mevcuttu. FETÖ soruşturmasında tutuklanmış Bedriye İştar Tarhanlı’yla telefonda görüşmek. FETÖ’den tutuklanmış biriyle görüşme kaydının çıkması (zamanı/ içeriği belirsiz) nasıl tutuklanma gerekçesi olabiliyor sorusu bir tarafa, telefonda konuşmanın tutuklama gerekçesi olduğu kişi tahliye edilip tutuksuz yargılanmaktaydı. Ayrıca bahsedilen İştar Tarhanlı ya da bilinen adıyla İştar Gözüaydın, Nalan Erkem’in de üyesi olduğu Yurttaşlık Derneği’nin kurucularından biriydi, akademisyen olarak İzmir’deki bir FETÖ üniversitesinde çalıştığı için kısa bir süre tutuklu kalmış, sonra tahliye edilmişti. Ayrıca aynı dernek üyesi iki kişinin telefonda konuşması herhalde çok tuhaf değildi.
Avukat Erkem’in tutuklanmasına gerekçe gösterilen ikinci delili yine savcının tutuklanma gerekçesinde okuyalım: “Üst ve oteldeki eşya aramalarında elde edilen dijital materyallerin incelenmelerinde; Gizli-MİT (Özel KUVVETLER Komutanlığı’nın 12929.pdf isimli belgenin Başbakanlık Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının TBMM Meclis Araştırma Komisyonu’na sunmuş olduğu Gizli ibareli bir belge olduğu”
Bu delilin gazetelere nasıl çıktığını bakalım şimdi de; “Çantada MİT raporuyla dolaşıyor. Nalan Erkem’in üzerinden FETÖ’nün Seferberlik Tetkik Kurulu’nun basmasına ilişkin MİT tarafından hazırlanarak TBMM’ye gönderilen 2012 tarihli rapor çıktı”
Öncelikle belge pdf yani çantasında onunla dolaşması mümkün değil, bilgisayarında kayıtlı bir dosya bu. FETÖ’nün kozmik odayı basmasıyla ilgili bir rapor değil, çünkü 2012 tarihinde henüz FETÖ diye bir şey yokken, Alaaddin Kaya’nın da tanık olarak dinlendiği Meclis’te kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu’na MİT tarafından gönderilmiş bir belge. MİT bu belgeyi bir yere daha göndermişti; Malatya’daki Zirve Katliamı davasının mahkemesine.
http://www.aksam.com.tr/siyaset/zirveye-mit-bombasi-dustu/haber-174717.
Peki, Nalan Erkem’in bilgisayarında ne işi var? Çünkü Nalan Erkem, Zirve Katliamı davasındaki avukatlardan biriydi. Bu belge de dava dosyasındaki bir belgeydi. Ayrıca katılımcılardan birinin bilgisayarından çıkan bu belgenin Büyükada’daki toplantıyla herhangi bir ilgisi de bulunmuyordu. Ama bu açıklamaları makul gören mahkeme tarafından tahliye edilen Avukat Erkem, bir süre sonra tekrar tutuklandı.
Uluslararası Af Örgütü Türkiye temsilcisi İdil Eser’in tutuklanma gerekçesi de benzer. Toplantıyla hiçbir ilgisi olmayan, bilgisayar ya da telefonunda bulunanlar. İlk delil bilgisayarında bulunan “Semih ÖZAKÇA ve Nuriye GÜLMEN ile ilgili belgeler”. Bahsedilen belge, Eser’in Türkiye sorumlusu olduğu Af Örgütü’nün hem bu kişilerin serbest kalmasını isteyen hem de açlık grevlerini onaylamadıklarını söyleyen şu çağrısıydı: http://acileylem.org.tr/eylem/nuriyesemih
İkinci delil savcıya göre “darbe girişimi sonrasında insan haklarının ağır tehlike altında olduğu iddiası ile Türkiye’ye gaz ihracatının yapılmaması için Güney Kore Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’ne yazılmış belgeler.” Aslında belgelerin darbeyle ilgisi yok, çünkü 2014 tarihli, yine Af Örgütü’nün Gezi olayları sonrası Türkiye’ye biber gazı satan Kore’ye yönelik bir kampanyasına aitler.
Üçüncü delil; Af Örgütü Türkiye sorumlusu İdil Eser’in, bir süre önce bylock iddiasıyla tutuklanan Af Örgütü Yönetim Kurulu Başkanı ile telefon irtibatı. Yine bylockluyla konuşma suçu, aynı kurumda çalıştığı kişiyle üstelik.
Ve esas gazetelerin ilgisini çeken delil. Gazete haberinden okuyalım; “PKK’nın mesajı cebinde; İdil Eser’in telefon ve bilgisayarında örgüte üye olmak isteyen teröristin mesajları var.”
Savcıya göre bu bir mesaj değil, caps:
“..PKK/KCK terör örgütü üyesi olduğunu ve Murat Dicle isimli sahte hesabı kullandığını beyan eden şahsın, Af Örgütü'nde çalıştığı değerlendirilen Fırat Doğan isimli şahsa “kendisinin Irak’ta uzun zamandır PKK üyesi ve gerilla doktoru olduğunu, Af Örgütü'ne üye olmak istediğini,bunun kendileri için sorun olup olmayacağını sorduğu” şeklinde yazışmanın resim halinde bulunduğu,..”
Mesaj İdil Eser’e gelmemiş, Uluslararası Af Örgütü’nün Facebook sayfasına mesaj olarak yazılmış. Bahsedilen Fırat, bu mesajlara bakan Af Örgütü çalışanı. Yaptığı gelen bu mesajın capsini İdil Eser’le paylaşmak. Bilgisayarından ya da telefonunda çıkan bu caps. Bu mesaja hiçbir cevap da yazılmamış. Ama İdil Eser de hiçbiri Büyükada toplantısıyla ilgili olmayan bu delillerle tutuklandı.
İnsan Hakları Gündem Derneği üyesi ve BM çalışanı Veli Acu’nun tutuklanma gerekçesinde deliler de bilgisayarında pdfleri çıkan Öcalan’a ait 3 kitap, yine 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde kendini yakan PKKlıların anlatıldığı Dörtlerin Gecesi kitabının pdfi, PKK’ya yakın bir gençlik örgütünden tutuklanmış bir kişiyle telefon teması ve bir bylockluyla telefon teması. Bu bylocuklu ilginç. Çünkü kendisi darbeye kadar Kalkınma Bakanlığı Avrupa Birliği Ekonomik ve Sosyal Uyum Dairesi Başkanı. Yani Antep’te BM Gıda programında çalışan Veli Acu’nun görüşmesinin değil, devlette bu kadar üst bir makamda olmasının tuhaf olduğu bir isim. Ama Veli Acu da Büyükada’yla hiçbir ilgisi olmayan bu delillerle tutuklandı.
Günal Kurşun, Büyükada toplantısının gazetelerde FETÖ’ye bağlanmasına neden olan kişi. Çünkü 2014-2016 yılları arasında Today’s Zaman’da yazmış (ki kimler yazmadı) bir ceza hukukçusu ve İnsan Hakları Gündem Derneği başkanı. İhbar sonucu KHK’yla Çukurova Üniversitesi’nden atılmış. Bunlar için tutuksuz yargılanıyor. Ama bu sicili Büyükada’da tutuklanması için gerekçe olmuş. Bir başka delilse “Bylock kullanıcısı olduğu bildirilen ama henüz hiçbir işlem yapılmamış olan A. Ç ile görüşme.” Yani hakkında tutuklama kararı olmayan Bylockluyla görüşmekten tutuklanması istemiş. Bulunan bylocklu da polis akademisinde bir konferans için giden Yrd. Doç. Kurşun’un irtibat kurduğu orda görevli bir polis. Yani yine tutuklanma gerekçesinde Büyükada ile ilgili hiçbir şey yok.
Yurttaşlık Derneği’nden, bu semineri organize eden Özlem Dalkıran’un tutuklanma gerekçesinde en azından Büyükada’daki seminerle ilgili bir şey bulmayı bekliyorsunuz. Ama yok. Tanıyanların iyi bir solcu ve ateist olduğuna hüsn-i şehadet edebilecekleri Dalkıran’ın evinden çıkarılan 1 dolar neyse ki tutuklanma gerekçesine konmamış. Aynı dernekte kurucu oldukları tutuksuz yargılanan İştar Gözüaydın’la telefon görüşmesi onun için de tutuklanma delili olmuş. Bir de gazetelerin haftalardır her olayı bağladıkları bir Word dökümanı. Belgeye geçmeden bu belgeyi haberlerden birinden okuyalım: “Uçurumdan döndük, al sana belge: Büyükada’daki kaos toplantısıyla ilgili korkunç belgelere ulaşıldı. Gözü dönmüş ajanların Türkiye’deki piyonlarını kullanarak yaptıkları alçak planlar deşifre oldu. Terör örgütlerinin CHP ve HDP tabanlarını kullanarak sokak darbesi yapmayı amaçladıkları ortaya çıktı.”
Merak etmiş olabilirsiniz. İşte o korkunç Word dökümanı da bu:
17-08/04/5.jpg
İstanbul Hayır Meclisleri Buluşması- Tartışmalar başlıklı bir belge. “Üç liralık bardak alıp kırıldı diye geri vermek” gibi eylemlerle Paşabahçe’yi bloke etmek gibi korkunç planlardan bahsedilen, “referandumda belliydi ama şimdi nereye varmak istediğimizi ortaklaşa tartışıp bir plana varmış değiliz” diyen Referandumda “hayır” için kurulmuş bir platforumun “peki şimdi ne yapacağız” diye özetlenecek kafası çok karışık toplantı notları. Özlem Dalkıran’ın dijital belgelerinde çıkmış bir Word dökümanı. Onun yazdığı bir belge bile değil, ona gelmiş bir e-mail. Tarihi de Büyükada’dan çok öncesi. Peki, Büyükada’yla ne ilgisi var bunun? Birinin e-mailinden çıkmış, başka birilerinin yazdığı başka bir toplantının notları nasıl o kişinin Büyükada’da casusluk ve kaostan tutuklanmasına neden olabiliyor? Olabiliyor çünkü bu yüzden Özlem Dalkıran da tutuklandı.
Haklarında savcının tutuklama istediği ama mahkemenin insaf edip tutuklamadığı diğer iki isim insan hakları derneği yöneticisi Nejat Taştan ve Diyarbakırlı avukat Muhammed Şehmus Özbekli aleyhine tek delilse bir Bylockluyla telefon teması. Neyse ki bu büyük suçtan ikinci kez tutuklanma taleplerini de hakim reddetti ve onlar tutuksuz yargılanıyor.
Türkiye'nin en geniş kadın sivil toplum örgütleri platformu olan Kadın Koalisyonu'nun koordinatörü İlknur Üstün'ün tutuklama gerekçesinde ise hiçbiri yok. Tek delil, bilgisayarında bulunan, yine Büyükada'yla alakasız bir word dükümanı. Savcılığın tutuklama gerekçesinden okuyalım; "Büyükelçiliğiniz desteğiyle gerçekleştirmekte olduğunuz" adlı bir word belgesinin yapılan incelemesinde; İlknur Üstün tarafından yazıldığı değerlendirilen yazıda ender equality, participation in policiy making and reporting projesi kapsamında çeşitli giderlerin oluştuğu, bu giderlerin büyükelçilik tarafından karşılanmasının istendiği"
Bu kadar. Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere devletin AB ve elçilik fonlarıyla gerçekleştirdiği projeler gibi İlknur Üstün'ün koordinatörü olduğu Kadın Koalisyonu'nun yürüttüğü ve İngiltere Elçiliği'nin destek verdiği, Maliye Bakanlığı'na vergileri ödenen bir proje bu. Projenin Türkçe adı; Cinsiyet Eşitliği, Politika Yapımına Katılım ve Raporlama. İlknur Üstün'e Büyükada'daki toplantı ya da başka hiçbir konuda soru sorulmamış. Sadece bu izinli, vergileri ödenen, resmi kurumların da sık sık yaptığı projeyle ilgili bir word dosyası nedeniyle hakkında tutuklama kararı verilmiş.
Gelelim, en meşhur, uluslararası krize neden olan sanığa; Alman Peter Steudtner. Türkiye’de Türklere veri güvenliği konusunda bir Alman’ın eğitim vermesine ajanlık demek için delile pek ihtiyaç yok. Tuhaf bir ajan olmalı bu. Çünkü iki çocuğu ve eşiyle Berlin’de yaşayan Steudtner en son Şubat ayında Almanya’da 47 yıllık bir vakıf olan Kurve Wustrow’un düzenlediği seminerler kapsamında aynı veri güvenliği eğitimini vermiş. Hatta bu seminere katılım için kurumlar 1500 euro, kişiler 1000 Euro ödemişler
https://www.kurvewustrow.org/wp-content/uploads/2016/10/Flyer_PractitionerTrainings_spring2017_final_web.pdf.
Kendi ülkesinde de kaos çıkarmaya çalışan bir Alman ajanı olmalı. Ajan olduğunu söyleyen gazetelerde haberlerde tahta başında bu eğitimi verdiği fotoğraflarının çıkmasından da kimse şüphelenmemiş olabilir. Genelde ajanlar ajanlık yaparken fotoğraf çektirmezler.
17-08/04/7-1501872984.jpg
Ama galiba beceriksiz bir ajan bu. Çünkü aleyhine en büyük itirafı bizzat kendisi yapmış. “Alman Konsolosluğu’nun Türkiye’de başlatılacak ayaklanmanın hazırlığını safha safha izlediği ortaya çıktı.” “Casuslara Alman çipi” manşetleriyle verilen ifadesinde Steudtner savcıya “Nerede kalacağıma kadar Alman elçiliğinin bilgisi vardır. Elephant isimli program sayesinde takip ediliyoruz” demişti.
Bir ajanın Alman elçiliğiyle ilişkisini kendi kendine itiraf etmesine şaşırmayanların Elephant’ı telefonlara yerleştirilen bir çip zannetmesi tuhaf değil. Halbuki elephant yurtdışına seyahat eden milyonlarca Alman’ın, gittikleri yer hakkında, başlarına kötü bir şey geldiğinde yardım edilebilmesi amacıyla Alman hükümetini bilgilendirmek için isterlerse doldurdukları internet üzerindeki bir bilgilendirme formundan başka bir şey değildi. Bu da linki; elefand.diplo.de
Büyükada’da da Ramazan için ertelenen, havuz var mayolarınızla gelin diye gidilen, kapısı açık odada, profesyonel çevirmenlerle yapılan sıradan bir eğitim semineri bir ayda uluslararası bir krize döndürüldü. Darbenin yıldönümünde Temmuz ayında darbe sırasında adı başka bir toplantıyla anılmış Büyükada’da, genel olarak yabancılara, sivil toplum çalışmalarına güvensizliğin olduğu bir ortamda, devletin hak ihlallerine karşı çalışan insan hakları aktivistlerinin verilerini saklama konusunda yaptıkları konuşmalardan ideolojik olarak hassas bir çevirmen diyelim şüphelendi ve bunu ihbar etti.
Ama tanınmış avukatlar, içeride ve dışarıda iyi bilinen sivil toplumcular, BM çalışanlarının olduğu bir 10 kişilik bir seminerde, çoğu 50 yaş üstü kadınlar, avukatlardan oluşan, az sayıdaki profesyonel çalışanları dışında toplumsal bir tabanları olmayan insan hakları örgütlerinin temsilcileriyle yeni bir Gezi, kaos planı çıkarılamayacağını, bunu El Salvador istihbarının bile denemeyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerekti.
Bu seminerdeki insanların ve kurumların fikirlerine, insan haklarından anladıkları şeye katılmayabilirsiniz. Şahsen pek çok açıdan ben katılmıyorum ve bununla ilgili yazılar yazdım. Ama sadece fikirlerini, duruşlarını beğenmiyorsunuz diye insanları bu delillerle casus, terörist ilan edip hapse atamazsınız.
Almanya’nın darbe ve terör konusundaki tutumlarını eleştirirken Türkiye yüzde yüz haklı. “Darbeyi Gülenciler yapmadı” diyen Alman istihbaratı, Türkiye’deki insanları ölümle tehdit eden gazetelerin orada yayınlanmasına izin veren Alman hükümetiyle hesaplaşmak hükümetin hakkı ve görevi. Ama bunu kendi vatandaşları ve suç işlememiş yabancılar üzerinden yapmak büyük bir adaletsizlik olduğu gibi vatanseverlik de değil, tersine vatanını zor durumda bırakmak.
Türkiye, güvenlik bürokrasisinin köpürttüğü kaos, suikast planlarıyla yapılan operasyonların bedelini ağır ödedi.
Bu bedel bir kere daha hem Türkiye hem de yine temelsiz delillerle hapse atılan insanlara ödetilmemeli. O bedeli ödeyenlerden biri olan İdil Eser, OHAL nedeniyle sadece birinci derecede yakınlarıyla görüşmesine izin verildiği için hapishanede kimseyle görüşemiyor. Çünkü hayatta olan birinci derece yakını yok.
Büyükada, sadece onların değil, bir ülkenin kendi kendisine nasıl gol attığının da trajik hikayesi olarak hatırlanacak. Halbuki Büyükada deyince aklımıza gelecek tek olumsuz haber, fırtınadan dolayı aksayan vapur seferleri olarak kalmalıydı.
.07/08/2017 01:38
O binbaşı ihbar için neden MİT’e gitmişti?
14
Bugün Ankara’da ilginç bir darbe davası görülmeye başlanacak. Ama Akıncılar ve diğer darbe davalarının yanında epey küçük ölçekli bir dava olduğundan muhtemelen çok az sayıda muhabir bugün duruşma salonunda olacak.
Çünkü bu iddianamede sadece yedi sanık var. Sanıklar EDOK olarak bilinen Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’na bağlı iki korgeneral, bir tümgeneral, iki tuğgeneral, bir albay ve bir binbaşı. Ama bu darbe sırasında EDOK’ta işlenmiş suçlar hakkında bir iddianame değil. EDOK Komutanı olan ve darbeden sonra ilginç bir şekilde istifa eden Orgeneral Kamil Başoğlu’nun kaçırılmasıyla ilgili ayrı bir iddianame var örneğin.
Bu dar kapsamlı iddianamenin merkezinde iddianamenin bir numaralı sanığı olan bir korgeneral var; EDOK’a bağlı dört komutanlıktan biri olan Muharebe ve Muharebe Destek Komutanı Metin İyidil.
İyidil’in TSK’daki kariyeri oldukça dikkat çekici. 20 yıldır Ankara’da ve karargahta bulunan İyidil, ordudaki atamalarda en etkili pozisyon olan Personel Daire Başkanlıkları’nda çalışmış. 2012 yılında Korgeneralliğe getirilen İyidil, önce Kara Kuvvetleri ardından 2014’e kadar da Genelkurmay Personel Daire Başkanı olarak ordudaki terfi ve atamalarda en kritik kararların altında imza atmış.
(Ocak 2016’da Ankara Kocatepe Camii’ndeki bir cenaze nedeniyle fotoğrafları gazetelerde yer almıştı. Ablası Gülseren Özdemir’in (işadamı Nihat Özdemir’in eşi) cenazesinde siyasilerin taziyelerini kabul ederken.)
Darbeden sonra tutuklanan ve 25 Haziran’da KHK’yla ordudan atılan Korgeneral İyidil’in etrafında dönen iddianame ancak darbeden bir yıl sonra Haziran ayında yazılabildi.
Halbuki Ocak 2017’de kendisine bağlı, Isparta Eğridir’deki Dağ Komando Okulu’ndaki darbe suçlarıyla ilgili hazırlanan iddianamede adının olduğu basında yer almış.
http://arsiv.dha.com.tr/harbiyelileri-ankaraya-goturmek-istemisler_1436672.html
Daha sonra savcılık İyidil’in adının iddianameye yanlışlıkla girdiğini açıklamıştı.
http://www.hurriyet.com.tr/korgeneral-iyidil-isparta-darbe-girisimi-davas-40337654
O iddianamede İyidil’in aleyhine ifade veren kişi Isparta Valisi, darbe sabahı 06.00 sularında İyidil’in kendisini aradığını, o sırada orada görevli 700 komandonun devlet kurumlarını korumak gerekçesiyle Ankara’ya götürülmesi için izin istediğini ama durumdan şüphelenip izin vermediğini anlattı. Savcıya göre o saatte komandoları Ankara’ya taşımak hala ümidini kesmemiş darbecilerin bir girişimiydi. Ama İyidil bu davada sanık olmadı.
Adının neden Akıncı, Genelkurmay ya da Kara Kuvvetleri ile ilgili iddianamelerde yer almayıp, hakkında ayrıca bir iddianame yazıldığını bilmiyoruz.
Ama bu iddianamenin diğerlerinden önemli bir farkı var; İddianamede Türkiye’de savcıların pek yapmadığı, darbe davalarında ise hiç yapılmayan bir şey yapılmış ve Korgeneral İyidil lehine tanıklıklara da yer verilmiş.
İyidil lehine olan en önemli delil, darbecilerin atama listesinde Kara Kuvvetleri emrine alınmış görünmesi, bu darbecilerin atama listesinde kızağa çekmek demek. İkinci lehte delil darbe gecesi 01.30, iddianamedeki bir tanığın ifadesiyle yeğeninin girişimiyle önce NTV’ye ardından iki kanala daha bağlanıp darbeye karşı Cumhurbaşkanı’na destek açıklamaları. Üçüncüsü ise ilginç bir tanık ifadesi. 16 Şubat 2017’de savcılığa giden eski askeri savcı Ahmet Zeki Üçok şu ifadeyi vermiş;
“29.04.2014 tarihinde MİT'e gönderdiğim listelerin yapmış olduğum çalışmanın ayrıntılı ve titiz bir çalışmanın sonucu ortaya çıktığı dikkate alınarak kurum tarafından yapılan çalışmalara gerekçe yapıldığını geçtiğimiz günlerde öğrendim. Hazırlamış olduğum listelerde bulunan iki ismin eksik bilgiye dayanarak bu listelerde yer aldığını darbe sonrası yaptığım çalışmalar neticesinde tespit ettim... Ben Metin İYİDİL'in 15 Temmuz darbe karşıtı tutumunu ve edindiğim yeni bilgileri bir araya getirdiğimde Metin İYİDİL'in FETÖ ile ilgisinin olmadığı, darbeye katılmadığı kanaatini edindim.
Bu süreçte Metin İYİDİL'in tutuklu olduğunu öğrendiğimde başvurarak kendisi hakkında sonradan öğrendiğim ve yukarıda ayrıntısını anlattığım şeylerle ilgili bilgi vermek istedim."
İddianamede İyidil aleyhine de tanıklıklar var. Darbecileri polise teslim etmek istemediği, darbe bastırılınca darbeye direnmiş gibi rol yaptığını anlatan asker ve sivil tanıklar. Sonunda savcı da benzer bir kanaate varmış . İyidil’in darbenin başarısız olduğu anlaşılınca takiyye yaptığını tanıkların ifadeleriyle iddianamesine yazmış;
“15/07/2016 günü gerçekleşen Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya yönelik eylemler öncesinde, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubu asker şahıslarla darbeye hazırlık konusunda düzenli görüşmelerinin olduğu (Polatlı iddianamesi), olay günü de sözde Yurtta Sulh Konseyi Üyesi olan ve sözde atama listelerinde imzası bulunan Mehmet PARTİGÖÇ ile Genelkurmay karargahında görüşmesinin olduğu (Genelkurmay iddianamesi), Isparta Dağ Komanda Okulunda eğitim gören harbiyelilerin darbe kalkışmalarında kullanılabilmesi için Ankara'ya getirilmesi için çaba gösterdiği (Isparta İddianameleri),... darbeye teşebbüs eylemlerinin sonuca ulaşmasını sağlayamadıkları, bunun belirtilerinin olay gecesi ortaya çıkması üzerine ısrarla kendisinin darbe karşıtı olduğunu gösterecek şekilde faaliyetler ve davranışlar sergilemeye çalıştığı, bu kapsamda tv. açıklaması yaptığı saatler, kendisinin zırhlı birliklerde bulunduğunu gösteren kamera görüntülerini temin etmeye çalışması vb. eylemlerle örgütün en başarılı olduğu takiyye uygulamasını gösterdiği, EDOK Karargahında bir problem olmadığını öğrenmesine rağmen, darbenin engellenmesi için görevinin başına geçerek, olay gecesi ülke genelinde çok önemli olayların yaşandığı bağlı birliklerine resmi yollardan yazılı ve sözlü talimatlar verebilecek durumda olmasına rağmen, bir cafede telefon görüşmeleri ile darbe kalkışmasının gidişatını anlamaya çalıştığı”
Tabii ki kararı bugün başlayacak mahkeme verecek. O yüzden izlenmesi ilginç bir dava olacak. Ama sadece bu yüzden değil.
Metin İyidil’le ilgili iddianamedeki iki belge darbenin arkaplanı, hazırlık sürecinde devletin zaafları hakkında bize çok önemli bilgiler verebilir. Bu belgelerin çıktığı yer de çok önemli; Darbenin Genelkurmay’daki beyin isimlerinden Genelkurmay Personel Plan Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç’ün kasası.
İddianameden okuyalım:
“Adli Emanetin 2017/3576 sırasında kayıtlı Mehmet PARTİGÖÇ'ün kasasında bulunan belgeler arasında yer alan 9 numaralı belgede şüpheli Metin İYİDİL ile ilgili yapılan araştırma neticesinin bulunduğu belirtilerek dosyamızda değerlendirilmesi için gönderildiği, dosyaya alınan belgenin T.C. Başbakanlık MİT. Müsteşarlığından 23/06/2015 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına gönderilen Çok Gizli Kişiye Özel ibareli 004141 nolu yazı ekinde şüpheli Metin İYİDİL hakkında Paralel Devlet Yapılanması (PDY-PÖ) mensubu olduğuna dair iddiaların bulunduğu yönünde bilgi mevcut olduğunun belirtildiği görülmüştür”23 Haziran 2015 tarihinde MİT, Genelkurmay’a gizli bir not göndererek Metin İyidil’in o zamanki adıyla paralelci olduğunu söylemiş. Bu tarih ilginç 2015 Yüksek Askeri Şura’nın hemen öncesi. Şura hazırlıkları sürerken.
İddianameye göre Partigöç’ün kasasından ikinci bir belge daha çıkmış. Yine iddianameden okuyalım:
“Mehmet PARTİGÖÇ'ün kasasında bulunan belgeler arasında şüpheli Metin İYİDİL'in kendi imzasını taşıyan 13 Temmuz 2015 tarihli emeklilik dilekçesi suretinin dosyamızda değerlendirilmek üzere gönderildiği görülmüştür”
Metin İyidil’in emeklilik dilekçesinin Partigöç’ün kasasında ne işi olduğu, bu dilekçenin MİT’in raporundan sonraya denk gelmesinin tesadüf olup olmadığı herhalde mahkemede üzerinde durulacak sorular olacak.
Esas sorunun ise cevabı var; Peki, hakkında MİT’in Genelkurmay’a paralel dediği, hatta son bir çıkış olarak emeklilik dilekçesini bile yazmış Metin İyidil’e 2015 Yüksek Askeri Şura’da ne yapıldı?
Bunu da Resmi Gazete’den okuyalım. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2015/08/20150807-7.htm
4. Kolordu Komutanlığı’ndan, karargahtaki EDOK Muharebe ve Muharebe Destek Komutanlığı’na atanmış.
Metin İyidil, o YAŞ’ta atanan ve daha sonra darbeden tutuklanacak tek general de değildi. Genelkurmay Çatı İddianamesi’ne göre 2015 Yüksek Askerî Şûra’sında albaylıktan tuğgeneralliğe/tuğamiralliğe terfi edenlerin yüzde 78’i darbeci/FETÖ’cü çıktı. Bu rakam tümgeneralliğe/tümamiralliğe yükselenlerde yüzdü 53. (Bu yüzde elli üç içinde, yani 2015 YAŞ’ında tümgeneralliğe terfi eden isimler arasında 15 Temmuz’un kilit isimlerinden Tümgeneral Mehmet Dişli de var.) Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda ise 2015 YAŞ’ında tümgeneral yapılan 4 tuğgeneral 15 Temmuz sonrası ordudan atıldı yani oran yine yüzde 100.
Peki, 2015 YAŞ’ından önce MİT’ten Genelkurmay’a gelen ve paralelci askerleri gösteren listede sadece Metin İyidil’in mi adı vardı? Bilmiyoruz. Bu da mahkemede ortaya çıkabilecek bilgilerden biri.
Ama kesin olan darbe gecesi, darbenin başladığını bildirmediği için yüklenilen MİT, (Üçok’un ifadesinden anladığımız kadarıyla) hem 2014 hem de 2015 Yüksek Askeri Şura toplantılarından önce üst düzey FETÖcü askerlerin isimlerini tespit etmiş ve bildirmişti.
Hatta dönemin Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, 2015 Mayıs’ında 1000 isim için ellerine ihbar geldiğini söyleyerek bunu açık da etmişti. http://www.hurriyet.com.tr/milli-savunma-bakani-ismet-yilmaz-1000in-uzerinde-kisi-icin-ihbar-geldi-28991382
Ama bu listelerin gereği YAŞ toplantılarında yapılmadı.
Darbeyle ilgili Türkiye’deki bütün kurumların hesap vermesi, sigaya çekilmesi, postmortem yapması, kendini düzeltmesi gerekli. Özellikle istihbarat zaafının sorgulanması bundan sonrası için hayati. Keşke bunun için ABD’nin 9/112'den sonra yaptığına benzer bir komisyon kurulsa ve bütün devletin bir check-upı çekilebilseydi.
Ama böyle bir zaaflar listesi yapılacaksa herhalde o listenin ilk sıralarına MİT’in adı yazılamaz.
Darbeden önce görevi olmamasına rağmen ordudaki üst düzey FETÖ’cü generallerin adını bildirmek dışında, ByLock’un varlığını keşfedip verilerini ele geçiren ve böylece darbeden sonra ordudaki uyuyan hücrelerin tespitini sağlayan da MİT oldu. 9 ay Ankara’da organize edilen darbeyi öncesinde göremediler, zamanını bilemediler ve bu yüzden eleştirilmeleri çok doğal ama darbe günü darbecileri telaşlandıran ve darbenin saatinin erkene alınmasına neden olup, darbenin başarısızlığını sağlayan da MİT’in girişimleri oldu.
Herhalde bu sicil yüzünden geçen hafta mahkemedeki savunmasında o zamanlar YAŞ üyesi olan Akın Öztürk bile tespit ettiği paralelci askerlerin adını MİT’e bildirdiğini söyleyerek kendini savunmaya çalıştı.
Zaten tam da bu yüzden Kara Havacılık Okulu’nda görevli ve cemaat mensubu olan pilot binbaşı, kendisine verilen ve içine sinmeyen MİT’le ilgili görevi, amirlerine, bağlı olduğu Kara Kuvvetleri’ne, Genelkurmay’a ya da Emniyet’e değil, doğrudan MİT’e gidip bildirdi.
Devlette böyle bir ihbarın hangi kuruma yapılabileceğini FETÖ’cü bir pilot Binbaşı’dan daha iyi kim bilebilir ki?
.09/08/2017 01:19
12 bin TL'yle Meclis kürsüsünden neler söyleyebilirsiniz?
24
Geçen hafta Meclis’te yapılan görüşmelerle, 1973'ten beri yürürlükte olan İç Tüzük’te önemli değişikliklere gidildi. 1982, 1996 yıllarındaki geniş kapsamlı değişikliklerle birlikte TBMM İç Tüzüğü’nde 14'üncü değişiklik de yapılmış oldu.
Bu değişikliğin en ilginç tarafı ise Meşrutiyet dönemi meclislerinden itibaren kürsü dokunulmazlığının ve söz hürriyetinin çok geniş tutulduğu Meclis İç Tüzüğü'ne, 12 Mart sonrası, 12 Eylül sonrası, 28 Şubat arifesinde yapılan değişikliklerde bile akla gelmemiş kürsüde konuşma yasaklarının girmesi oldu.
Farkı anlamak için tüzüğün “Meclis’ten geçici çıkarma” cezasını düzenleyen 161'inci maddesinin, kürsüdeki kusurlu hareketleri belirleyen 3'üncü fıkrasının eski halini okuyalım önce:
“Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanına, Cumhuriyet Senatosuna, Millet Meclisine, Cumhuriyet Senatosu Başkanına, Millet Meclisi Başkanına, Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi Başkanlık Divanlarına, Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdid etmek yahut Türkiye Cumhuriyeti'ne veya onun Anayasa düzenine sövmek”
Son tüzük değişikliğiyle 3'üncü fıkraya yeni yasaklar eklendi ve şöyle oldu;
“Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanı'na, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı'na, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı'na ve Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdit etmek yahut Türkiye Cumhuriyeti'ne veya onun Anayasa düzenine sövmek, Türk milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamlar ile Anayasanın ilk dört maddesine aykırı beyanlarda bulunmak, Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa ve kanunlarda düzenlenen idari yapısı ve yerleşim birimlerine ilişkin Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak;”
Kürsüde bunları yapan vekilleri sadece Meclis’ten geçici olarak çıkarılmıyor, aynı zamanda maaşlarının 2/3’ü de ceza olarak kesiliyor. Yani bugünkü vekil maaşları düşünülürse bu, 12 bin TL'lik bir ceza yapıyor.
Peki “Türk Milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamlar”ın içine neler giriyor?
Hadi hakareti geçtik. İthamın içine girmeyecek ne olabilir?
Mesela bir milletvekili TBMM yayınları tarafından basılan İstiklal Mahkemeleri zabıtlarını eline alıp, kürsüden, Şeyh Said, İsklipli Atıf Hoca’nın yargılandığı mahkeme tutanaklarını okusa, üzüntüsünü bildirse ortak geçmişimize ithamlarda bulunmuş olur mu?
Ya da başka bir milletvekili 24 Nisan’da kürsüye çıkıp soykırım, katliam demeyi bırakın, mesela Başbakanlığın 2013’ten beri her yıl 24 Nisan'da yayımladığı 1915 taziye metnini okusa “bu Türk milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik bir ithama” girip Meclis’ten atılmasına neden olur mu?
Ya da bir milletvekili 1937/38 Dersim Katliamı’nda öldürülen insanlarla ilgili 2013’te Başbakan’ın yaptığı özür konuşmasını tekrar okusa, Meclis oturumundan atılır mı?
Ya da “Göktürkler Çin prensesleri tarafından kandırıldı“, “Dördüncü Murad içkiyi yasakladı ama kendi içerdi”, “Baltacı Katerina aşkına savaşı kaybetti”, “Kuyucu Murad Paşa Alevileri öldürdü”, “İttihatçılar ülkeyi savaşa sokup mahvetti” gibi yarı dedikodu yarı tarih klişelerini Meclis kürsüsünden söylemek de ortak geçmişimize hakaret ve itham olabilir mi?
Peki, Meclis kürsüsünden “Anayasanın ilk dört maddesine aykırı beyanlarda bulunmak” suçuna neler girebilir?
Meclis kürsüsünden bir milletvekilinin “Atatürk milliyetçiliğine, laikliğe, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine” aykırı beyanlarda bulunduğu nasıl tespit edilecek?
Mesela “Her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” diyen bir milletvekili için Genel Kurul salonuna güvenlik mi çağrılacak?
Meclis kürsüsünde “Bizde laiklik dinsizlik olarak yorumlanıyor, Anayasada laiklik olmasına gerek yok” ya da “Bu sosyal devlet ilkesi komünistliktir, anayasadan çıkarılmalı”, “Ankara çok çirkin, bir türlü de düzelmiyor, gelin İstanbul’u başkent yapalım” diyecek milletvekili 12 bin TL'yi yanında mı bulundurmalı?
***
Gelelim, “Türkiye Cumhuriyetinin Anayasa ve kanunlarda düzenlenen idari yapısı ve yerleşim birimlerine ilişkin Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak" suçuna.
Bu yasağın HDP’li vekillerin kürsüde Kürdistan, Kürt illeri dememesi için konulduğu açık. Peki bugüne kadar bu kavramları Meclis’te binlerce kez kullandıkları için Türkiye’nin toprak bütünlüğünden bir çakıl taşı eksildi mi? Yoksa her siyasi meseleyi ve talebi Ankara’daki Meclis’te konuşabilme hakkı, ülkenin bütünlüğünün sigortası, silahla hak arama karşısındaki en meşru ve ikna edici argüman mıydı?
Peki bu yasağın kapsamı başka nerelere uzanabilir? Mesela bir milletvekili kürsüye çıkıp, köyünün adının Kürtçe, Lazca, Rumcasını söylese bu da kanuna aykırı isimlere girecek mi? Meclis kürsüsünde Tunceli’ye Dersim, Aydınlar’a Tillo, Güneysu’ya Potomya demek yasak mı artık? Ya Barzani’yle petrol anlaşmaları anlatılırken Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi demek? Ya da tarihten bir olay anlatırken Lazistan, Kürdistan mebusu demek?
Türkiye, konuşmaktan korkmaktan vazgeçmemiş miydi? Hem de her şeyin açıkça konuşulması için varolan, yasama dokunulmazlığının bu yüzden sınırsız olduğu Meclis kürsüsünde? Dışarıda her yerde söylenip Meclis kürsüsünde söylenemeyecek ne olabilir? Peki Meclis kürsüsünde bile söylenemeyen fikirler nerelerde söylenmeye başlanır?
'Sessiz Devrim' adlı o 255 sayfalık kitapta eski devletten kalma yasaklar, korkuların nasıl kaldırıldığı anlatılmıyor muydu?
Meclis kürsüsüne bu yasakları koyduktan sonra yıllardır binbir zorluklarla büyük mücadelelerle yapılan reformlar, değiştirilen yasalar, yıkılan tabular, özürler, taziyeler, açılımlar nereye uçtu? Yoksa bu liberaller de mi devletimizi kandırdılar?
En azından “eyvah yeni devlet kuruluyormuş” diye boş yere evham yapanlar Meclis iç tüzüğünün değişen 161'inci maddesinin 3'üncü fıkrasını okuyup rahatlayabilir. Televizyonda serbest olabilir ama Meclis’te eski devlet hakkında kötü söz etmek artık yasak.
Tabii 12 bin TL'sini bastırıp kürsüden her istediğini söyleyecek vekillere bir çare bulmak şartıyla.
DÜZELTME:
Bu yazıdaki TBMM İç Tüzüğü 161. maddenin 3. fıkrasında yapılan değişiklik için verilen metnin AK Parti ve MHP tarafından verilen teklif metni olduğunu, o metindeki yazıda eleştirilen itham gibi müphem kelimelerin Anayasa alt komisyondaki altı saatlik bir tartışma sonucu tekliften çıkarıldığını gecikmeli olarak farkettim. Maddenin son hali şöyle:
"Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Başkanına, Başkanlık Divanına, Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline, milletvekiline, Türk Milletinin tarihine ve ortak geçmişine, Anayasanın ilk dört maddesinde çerçevesi çizilen Anayasal düzene hakaret etmek ve sövmek, Türkiye 44 Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü esasında Anayasada düzenlenen idari yapısına aykırı tanımlamalar yapmak"
Meclis kürsüsünde özgür düşünce açısından bu düzenleme de epey sorunlu olsa da yazıda konu edinen metinden farklı olduğu için hata yapmış oldum. Okurlarımızdan özür dilerim.
.11/08/2017 19:57
Havasına, suyuna, taşına ve marşına...
16
Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau (Cenevre’de doğumundan bir yıl önce babası Topkapı Sarayı’nda saat tamircisi olarak çalışmaktaydı) 1752 yılında kendisini eğlendirmek için Köyün Kahini adlı bir opera yazdı. Operalarda dekorun değişimi sırasında izleyicileri eğlendirmek için yazılan opera-buffa denen ara oyun formatındaki eser üç kişilikti: Ayrı düşmüş genç sevgililer Colin ve Collette ile birlikte Shakespearevari bir çöpçatan rolündeki köyün kâhini.
Köyün Kâhini ilk kez Fransa Sarayı’nda sahnelendikten bir yıl sonra 1753’te Kraliyet Müzik Akademisi’nin Paris’teki gösterisinde büyük sükse yaptı. Ardından 18. yüzyıl Avrupa’sının en popüler operalarından biri haline geldi.
Ama nedense New York’ta 400 kez sahnelenen bu opera Türkiye’de ilk defa 2012 yılında sahnelenebildi. Bu uzun gecikme belki de bir gerçeğin ortaya çıkmaması içindi.
Çünkü operada sevgilisi Colin, kendisini terk etti diye ağlayıp, sızlayan Collete, “J’ai perdu mon serviteur/ J’ai perdu tout mon bonheur” yani “Bendemi kaybettim/ Tüm mutluluğumu kaybettim” diye aryaya başladığında Türk dinleyicilerin kulağına çok tanıdık bir melodi çalınabilirdi.
https://www.youtube.com/watch?v=3kI9V83-RCQ
Cemal Reşit Rey’in Cumhuriyet’in 10. yılı için bestelediği 10. Yıl Marşı’nın girişine çok benziyordu bu melodi.
Resmi hikayeye göre 1933 yılında CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in daveti üzerine Ankara’ya giden Rey, güftesi Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait olan Cumhuriyet’in 10. yıldönümü için bestelenecek marşın bestesi işini almış, kısa bir süre de eseri tamamlayıp teslim etmişti. Eser Atatürk’ten de onay alınca resmi marş olarak 10. Yıl kutlamalarından itibaren çalınmaya başlandı ve bugünlere kadar geldi. Rey, daha sonraki röportajlarında bir gece mehter melodisinden yola çıkarak bu besteyi yaptığını anlatacaktı.
Ama iki eser arasındaki bu benzerlik o yıllarda musikişinas bir tabip siyasetçi olan Bursa milletvekili Osman Şevki Bey’in kulağından kaçmamıştı. Marşın Rousseau’nun Köyün Kahini’nin girişinden çalıntı olduğunu fark edip Meclis’te dile getiren Osman Şevki Bey, bu konuda uzun yıllar makaleler yazdı, gazetelere konuştu. Ama iddialar karşısında hep sessiz kalan Cemal Reşit Rey’den “O eserin bir notasını dahi dinlemedim” den başka cevap gelmedi. Halbuki, Kudüs Mutasarrıfı olan babasıyla 1913’te Paris’e taşınan Rey, müzik eğitimine Paris’te başlamış, besteci Gabriel Faure, Debussy’nin öğrencisi piyanist Marguerite Long’la çalışmıştı. Eğitimin bir kısmını da Rousseau’nun 200. doğum günü anısına verilen bir bursla yapmıştı. Duymamış olma ihtimali duymuş olma ihtimalinden daha zayıftı.
Osman Şevki Bey (Uludağ)’in peşine takıldığı tek marş 10. Yıl Marşı da değildi. Kendisinin de yarışmasına bir eserle katıldığı İstiklal Marşı için seçilen Zeki Üngör’ün bestelediği İstiklal Marşı’nın ilk kısmındaki on ölçünün 1845-1902 seneleri arasında yaşayan Romen besteci lon Ivanovici’in Carmen Silva adlı eserinden alındığını da iddia etti.
https://www.youtube.com/watch?v=dEiYllMbh40
İddiasını 7 Mayıs 1940’de CHP meclis grubunda Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e de sordu. Sadece marşın çalıntı olup olmadığını da değil, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın başına gelmeden önce Vahdettin’in orkestrasının başında olan Zeki Üngör’ün bu marşı önce Vahdettin’e sunup sunmadığını, marşın orkestrasyonunu da “Ermeni milletinden [Edgar] Manas Efendi”nin yapıp yapmadığını da sordu.
Hasan Ali Yücel iddiayı Meclis’te doğrulayan bir cevap verdi;
"Demek isteniyor ki bizim bestekarlarımız, kompozitörlerimiz yoktur, başka milletlerin bestelemiş oldukları şarkıyı alıp sözlerini değiştiriyor ve bu nağmeleri alıp kendi çocuklarımıza veriyoruz. Üstelik de bunları nereden aldığımızı söylemiyoruz. Arkadaşımızın bunda hakkı vardır. Çünkü hakikaten bir kısım şarkılarda ve marşlarda böyle iktibaslar, intihaller yapılmış ve bunu yapanlar da kemali cesaretle kendi adlarını altına koymuşlardır. Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de Karmen Silva diye bir vals varmış, revaçta imiş, onun bilmem kaç batutası benziyormuş. Zeki Bey bunun orkestrasyonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır."
Hasan Ali Yücel’in “sözlerini değiştirip çocuklarımıza verdiğimiz başka milletlerin şarkılarından” yapılmış marşlardan biri de Dağ Başını Duman almış olarak bilinen Gençlik Marşı’ydı. 20 Haziran 1938’de resmi marş olarak kabul edilen marşın tarihi daha eskiydi.
Marş, İttihatçıların kurduğu ilk izci derneklerindeki genç izciler için yazılan bir marştı, ilk adı da Keşşaf Marşı’ydı. Marşın gerçek hikayesini 1957’de Peyami Safa, “Milli Hava ve Marş Züğürtlüğü” yazısında güftesini yazan Ali Ulvi Elöve’nin ağzından şöyle anlattı:
“Birinci Dünya Harbi’nde ben Muallim Mektebi’nin Türkçe hocası ve tatbikat kısmının müdür muavaniydim. Viyolanist Zeki Bey de (İstiklal Marşının bestekarı) musiki öğretmeniydi. Avrupa’dan aldığı bir çok bestelerin güftelerini bana yazdırdı...Beden terbiyesi muallimi Selim Sırrı Bey merhum da İsveç’te öğrendiği bir türkü için benden sekiz hecelik bir güfte istedi.”
Gerçekten de müzik eğitimi için Stockholm’e giden Selim Sırrı, İsveç’te çok popüler olan bu ormancı şarkısını çok beğenmişti. Felix Körling'e ait şarkının adı "Tre Trallade Jantor"du. Yani "Şakıyan 3 kız". Şarkının sözleriyse biraz müstehcendi:
“Üç şırfıntı çıktı güneşli bir günde
Lindane Le'ye giden yola
eteklerini süpüre savura
üçü birden şınanay diyerek
Ve askerler gibi uygun adım”
https://www.youtube.com/watch?v=S877sNgxkOw
İzmir Marşı’nın hikayesi ise daha karışık. İlk İzmir Marşı 1908-1912 arasında kaydedilmiş olan Osmanlı Sarayı’nın ilk bando şefi olan Mehmet Ali Bey’e aittir ve hala çalınmaktadır.
https://www.youtube.com/watch?v=D3IHbKxhDzM
Bu İzmir Marşı’na Yunanlılar da sahip çıkmaktadır. Onlara göre bu anonim bir kasap havasıdır. https://www.youtube.com/watch?v=mhqc6b-QCFk
Bir başka İzmir Marşı daha vardır. 1923 yılında Saksonya Devlet Orkestrası Şefi Kurt Striegler bestelenen bu marşın tam adı. Türk İzmir Marşı’ydı. Atatürk’e sunulan marşın, Mustafa Nermi tarafından yazılan sözleri şöyleydi:
İzmir artık hürsün bu değil rüya
Türklük dirildi kurtuluyor Asya
Türk İzmir şan gör ebediyen yaşa
Ama bu marş daha sonra unutuldu. Son olarak Almanya’da bulundu ve bugün İzmir Şehir Müzesi’nde sergileniyor.
Bugün İzmir Marşı olarak bilinen, tribünlerde okunan marş ise aslında Kafkasya Marşı’dır. 1914’de Enver Paşa’nın Kafkasya seferi sırasında yazıldığı düşünülen marş “Kafkasya dağlarında çiçekler açar” diye başlıyordu. Bestecisi belirsizdi. 1966 yılında Etem Üngör’ün “Türk Marşları” kitabında
Besteci İzzeddin Hümayi Elçioğlu’na ait olduğu yazıldı ama marş hala Kafkasya Marşı diye geçiyordu. Marşın ne zaman ve niye “İzmir’in dağlarında çiçekler açar’a döndüğü de belirsiz.
https://www.youtube.com/watch?v=owkKxqZH9bQ&list=RDowkKxqZH9bQ#t=6
Yine Kafkasya seferinde Enver Paşa için yazılıp söylenen “Hoş gelişler ola kahraman Enver Paşa” marşı da 1926’da Mustafa Kemal’in Kars’ı ziyareti sırasında “Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa” ya dönüşüvermişti.
https://www.youtube.com/watch?v=agveHbFsogM
“Ankara’nın taşı bak” olarak bildiğimiz türkünün de çok sahibi ve trajik bir hikayesi var. Resmi kayıtlara marşın bestesi Ali Cihat Taşkın ve tarihi de 1968. İlk duyulduğu yer ise 1966 yılında çekilmiş, hala daha Kurtuluş Savaşı ile ilgili siyah beyaz görüntülerin çoğunun alındığı Bir Millet Uyanıyor filmi.
https://www.youtube.com/watch?v=m72TinbSyrg. Türküyü meşhur edense 1970’lerde Ruhi Su oldu.
Fakat türkünün mazisi çok daha eskilere dayanıyor.
1930’larda radyo kayıtlarına anonim olarak giren türkünün 1920’li yıllarda Ankara’ya sığınmış Ermenilere ait bir ağıt olduğu söyleniyor. Bu ağıtın Kürtçesini bir Hrant Dink anmasında Rakel Dink’ten dinleyelim. https://www.youtube.com/watch?v=Sdkb5i5t17g
Aynı türkü 1936 ise Said Axaye Ciziri tarafından “Ew milka Kurda” (O Kürt Vatanı) adıyla bir Kürt marşı olarak söylendi. https://www.youtube.com/watch?v=HKhOvlD33Zs
1947’de bu kez Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılmasından sonra Hesen Zîrek tarafından ağıt formunda “Ey Niştiman” adıyla bir kere daha okundu.
https://www.youtube.com/watch?v=OsNMJpab69c
1960’larda sol-sağ çatışmaları sırasında Ülkücülerin dilinden düşmeyen etkileyici bir marştı “Çırpınırdı Karedeniz.”
“Çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk’ün bayrağına. Ah ölmeden bir görseydim düşebilsem toprağına” sözlerini yazan Ahmet Cevat Ahundzade, Azerbaycan'ın Milli Marşı'nın da güftekarıydı. 1914’te Gence’de bu etkileyici sözleri Kafkas Ordusu’nu Azerbaycan’a çağırmak için yazmıştı. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, bu sözlerden dört yıl sonra Gence’ye girdi. Kısa ömürlü olacak Azerbaycan kuruldu. Ahunzade, Azerbaycan’ın da milli marşını yazdı. 1937’de ise Stalin’in askerleri tarafından kurşuna dizildi.
Aslında Ahunzade’nin üzerine “Çırpınırdı Karadeniz”in sözlerini yazdığı beste ise 300 yıllıktı. 1712’de Tiflis’te doğmuş Ermeni besteci Sayat Nova’nın, Kamança’sına ithafen yazdığı bir aşk şarkısıydı bu.
https://www.youtube.com/watch?v=SPI-3CZonPA.
Aslında Sayat Nova, bizdeki aşıklar gibi bir Ermeni aşuğuydu. O yılların Tiflis’inde Ermeniler ve Azeriler birlikte yaşıyordu ve Sayat Nova’nın şiirlerinin çoğu da Azericeydi.
Ülkücülerin en meşhur marşının bestekarının bir Ermeni olduğunu ilk 2000’li yıllarda MHP’li Şevket Bülent Yahnici keşfetti: "Ankara'da bir mekândaydık. Erivanlı bir müzisyen sahnede Ermenice şarkılar söylüyordu. Bir ara söylemeye başladığı şarkı çok tanıdık geldi. Dinlediğimiz, Çırpınırdı Karadeniz'in müziğiydi ama sözler Ermenice'ydi. Baronyan, o gece o şarkının asırlardır söylenen bir halk türküsü olduğunu söyledi."
Solcuların en meşhur marşı olan Gündoğdu ise aslında askeri geçit törenler için yazılmış, milliyetçi bir marştı. Onun da bestekarı ve ne zaman bestelendiği meçhul. Grup Yorum’dan önceki askeri versiyonu şöyleydi:
“Sandılar Türk uyudu,
Ata cenge buyurdu,
Türkün asker olduğunu,
Dünyalara duyurdu”
https://www.youtube.com/watch?v=4IMNWGcCajI
1960 darbesine doğru giden sokak olayları sırasında sözleri değiştirilen Plevne Marşı’nın hikayesi de benzer. 1910 yılında 1877’de Gazi Osman Paşa’nın Plevne Müdafaası için yazılan, dünyanın belki yenilgi için yazılmış tek minor marşının bestecisi hakkında da rivayetler muhtelif. En güçlü tez Mehmet Ali Bey’e ait olduğu. Başka bir rivayete göre de Abdülhamit için Hamidiye Marşı’nı besteleyen Osmanlı’nın en önde gelen bestecilerinden Dikran Çuhaciyan’a ait olduğudur. Marşın ilk versiyonunda neden bu sözlerin olduğu ise bilinmiyor:
“Olur mu böyle olur mu?
Evlât babayı vurur mu?
Sizi millet hainleri,
Bu dünya size kalır mı?”
https://www.youtube.com/watch?v=UAMP4BA27sM
Ama bu sözler 28 Nisan 1960’da Ankara’da DP iktidarına karşı başlayan öğrenci olayları sırasında şöyle değiştirilmişti:
“Olur mu böyle olur mu?
Kardeş kardeşi vurur mu?
Kahrolası diktatörler,
Bu vatan size kalır mı?”
Ve 1974’e geliyoruz. Kıbrıs Harekatı sırasında TRT’de sık sık bir Ayten Alpman şarkısı çalınmaktadır: “Havasına suyuna, taşına toprağına” diye başlayan şarkının adı “Bir başkadır benim memleketim”. Aslında şarkı 1970’lerde çıkmıştı ama esas havasını Kıbrıs Harekatı’yla bulmuştu.
Hala bütün ülkenin birlikte söylediği şarkının da bestesi aslında yerli ve milli değildi. Bu Rabbi Elimelekh adlı bir Yahudi halk şarkısıydı ve 1935 yılında Moyşe Nadir tarafından Yidiş dilinde üzerine sözler yazılmış ve söylenmişti.
https://www.youtube.com/watch?v=Hzv46VT_i_w
Şarkıyı 1960’li yıllarda İsrailli pop şarkıcısı Ilanit meşhur etmiş, Fransızların ünlü şarkıcısı Mireille Mathieu de söyleyerek dünyaya tanıtmıştı. Tabii ki Türkiye’ye de.
Fikret Şenes’in yazdığı sözler ve Ayten Alpman’ın muhteşem yorumuyla şarkı milli bir marşa döndü.
1980 darbesiyle bu güzel şarkının yerini sözleri Mahmut Tezcan’a, bestesi eşi Müşerref Tezcan’a ait başka bir şarkı alana kadar:
“Kahraman ırkıma sızmış ihanet/ Bütün yüreklerde acı ve nefret/Düşmanlarım mert değil hepsi de namert/Türk'e Türk'den başka yoktur dost nimet”
Darbeci paşaların sipariş ettiği “Türkiyem” adlı şarkının hikayesini bestecisi olan, bilinen adıyla Müşerref Akay’dan dinleyelim:
“İlk etapta seçilen sanatçı rahmetli Barış Manço oluyor. Ama diyorlar ki, 'Bunu genç ve düzgün yaşantısı olan bir hanım sanatçımızın yapması lazım.' Ve ben Ankara’ya çağrıldım çocuklarımın babasıyla birlikte. Çok kıymetli bir paşamızla görüştük, 'Müşerref Hanım beste yapabiliyor musunuz?' dedi. 'Evet ama amatörce' dedim. 'Türkiyem adlı bir şarkı istiyoruz sizden' dedi. 'New York New York' diye bir şarkı var ama Türkiye'nin bir şarkısı yok. Bunu yapabilir misiniz' diye rica etti. Ben çok milliyetçi bir çocuktum zaten. Çok duygulandım. 'Paşam beste yapmak enteresan bir şeydir ama bu duyguyla bir haftada mı olur, on günde mi olur bilemem' dedim. 'Bize bir haftada lazım' dedi. Çok motive olmuştum. Oradan ayrıldık, biz Ankara'dan Bolu'ya gelene kadar şarkı bitmişti.”
O yıllarda bu şarkıyı evinde televizyondaki bayraklı kostümlü Müşerref Akay’dan dinleyenler şanslı sayılırdı.
https://www.youtube.com/watch?v=AmXj0ZHEgvE
Çünkü şarkı, 12 Eylül’ün hapishanelerinde işkence için mahkumlara defalarca ve yüksek sesle dinletiliyordu. Bu işkenceye Metris cezaevinde maruz kalanlardan biri de tek tip kıyafete karşı eylemlere de katılmış olan Cem Yılmaz’dı. (İsim benzerliği)
Hapishaneden çıktıktan sonra, Unkkapanı’nda kasetçilik yapmaya başlayan Yılmaz’a bir gün kapatan bir plakçı elindeki şarkıların haklarını satmak istedi. Ve sürpriz; Şarkıların içinde Müşerref Akay’ın Türkiyem’i de vardı. Yılmaz 3.500 TL vererek, bu işe girmesine neden olan şarkının bütün haklarını satın aldı. Bir daha da kimsenin bu şarkıyı okumasına izin vermedi.
Son iddiaya göre 90’larda milliyetçiliğin en meşhur türküsü haline gelen ve hala meydanlarda söylenen “Ölürüm Türkiyem de, “Daye Daye” (Anne, anne) adlı bir bir Kürtçe türküden esinlenilmiş. Bestecisi Mustafa Yıldızdoğan ve yapım şirketi bu iddiayı kesşn bir dille reddetti. Şimdilik, birden ortadan kaybolan iddia sahibinin daha güçlü delillerle ortaya çıkmasını beklemekten yapacak bir şey yok.
Kültürlerin, medeniyetlerin içiçe geçtiği bu kavşakta, şarkıların, marşların bazen esinlenerek, bazen üzerine söz yazılarak bazen de el çabukluğuyla çalınarak el değiştirmesi hiç sürpriz değil. Ermenilerden ülkücülere, İsveçlilerden ittihatçılara, askerlerden devrimcilere... Ama ilginçtir bütün bunlar ortaya çıktıktan sonra da kimse hiç mesele etmeden onları çoşkuyla söylemeye devam etti
Belki de bu yüzden ırmağının akışına ölüp, bir başkadır benim memleketim diyoruz. Ya da son dönemde sosyal medyadaki moda tabirle; Başka yerde yaşayamam!
Kaynaklar:
https://m.bianet.org/bianet/kultur/106558-devsirme-marslarla- http://www.sabah.com.tr/gundem/2010/03/26/iskencecisini_3500_liraya_esir_aldi milliyetcilik
https://www.evrensel.net/haber/303095/bir-ermeni-ilahisinden-kahramanlik-marsina
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1380237-izmir-marsi-muammasi
http://www.duzceyerelhaber.com/Yildiray-OGUR/8064-Ciktik-acik-alinla-Jean-Jacques-Rousseaudan
.16/08/2017 01:26
Köprünün karşı tarafındakiler
7
15 Temmuz 2016 günü akşamı Nakkaştepe’deki Boğaziçi Köprüsü manzaralı bir kebapçı... Kameradan çekilen tek kare fotoğrafta beş çift mükellef şekilde donatılmış bir masada kebap yerken görülüyor. Çocuklar için ayrı masa kurulmuş. Fotoğrafın çekildiği saat 19.14, masadaki erkeklerden birinin telefonu çalıyor. Ve o telefon konuşmasından üç dakika sonra erkekler, eşlerini ve çocuklarını orada bırakarak apar topar kalkıp, kebapçıdan ayrılıyorlar.
O masadan kalkan beş kişi birkaç saat sonra, aileleriyle kebap yerken baktıkları köprüde ve az önce içinden arabalarıyla geçtikleri Çengelköy’de 49 insanın öldürülmesinin baş sorumlusu, faili ve azmettiricisi olacaklar.
Darbeye saatler kala aileleriyle kebapçıya gelen o beş kişi ise az ötedeki Kuleli Askeri Lisesi’nin en üst düzey rütbeli komutanlarıydı; Kuleli Askeri Lisesi komutanlığını bir önceki gün törenle teslim eden Kurmay Albay Muammer Aygar. Kuleli Öğrenci Grup Komutanı Albay Mehmet Karabekmez, 2'nci Tabur Komutanı Yarbay Turgay Ödemiş, 3'üncü Tabur Komutanı Yarbay Adnan Uygun ve Birinci Tabur Komutanı Yarbay Erdal Kılınç... Bu rahatlıklarının sebebi ise darbenin sabaha karşı 03.00’de başlayacak olmasıydı.
***
Her şey planlandığı gibi ilerlemekteydi.
Maltepe’deki 2'nci Zırhlı Komutanlığı’ndan dört Mercedes Unimog araç, saat 17.00’de yola çıkmış ve 18.13’de Kuleli Askeri Lisesi’ne ulaşmıştı. Daha sonra tahliye edilen araçlardan birinin şoförü er Adem Öztürksoy o günü şöyle anlattı: “Saat: 17.00 gibi kışladan dört araç çıkış yaptık. İki araç önce çıktı. Diğer iki sonra çıktı. Kuleli Askeri Lisesi'ne vardık. Biz araçların başında kaldık. Neden kaldığımızı bilmiyorduk. Askerlerle oturduk, muhabbet ettik. Niye geldiğimizi merak ettiler. Bizim de bilgimiz yoktu.”
2'nci Zırhlı Tugay’dan Unimog'larla birlikte şoförlerin başında Kuleli’ye gidip ardından tugayına dönen Uzman Çavuş Mustafa Ekici, saat 19.04’te 2'nci Zırhlı Tugay’daki uzman çavuşların kurduğu Genç Uzm Çavuşlar WhatsApp grubuna şöyle yazmıştı: “Arkadaşlar Kuleli Askeri Lisesi’ndeyim. İstanbul’da bütün askerler alarm bekliyor. İş çok karışık, darbe olabilir diyorlar”
Aslında Kuleli Askeri Lisesi bir gün önceki mezuniyet töreniyle kapanmış, öğrencilerin çoğu okuldan ayrılmıştı. Mezuniyet töreniyle birlikte okulun komutanlığını da Kurmay Albay Muammer, Aygar Kurmay Albay Mürsel Çıkrıkçı’ya teslim etmişti. Bin 154 öğrencinin okuduğu okulda 15 Temmuz günü bütünleme sınavlarına katılacak 31 öğrenci dışında kimse yoktu.
Ama 15 Temmuz günü sabah saatlerinde okulun yeni komutanı Albay Çıkrıkçı, eski komutan Aygar’a bir veda kokteyli yapılacağını söyleyerek, İstanbul’daki tüm rütbeli personeli ve öğrencileri okula çağırdı. Bu tuhaf veda kokteyli için Kuleli’ye 9. 10. 11. ve 12. sınıflardan 46 öğrenci geldi. Böylece okuldaki öğrenci sayısı 77 oldu.
Ama Ankara’da beklenmeyen gelişmeler olmuştu. MİT’e bir ihbar gitmiş, MİT Müsteşarı Genelkurmay’a gelmiş ve darbeciler darbe saatini erkene çekmek zorunda kalmışlardı.
***
Saat 19.14’te Nakkaştepe’deki kebapçıdayken gelen telefon üzerine eski komutan Albay Muammer Aygar ve beraberindekiler Kuleli’ye geçtiler. Ve saat 20.00 sıralarında Kuleli’nin alarm zilleri çaldı. Okuldaki tüm rütbeliler, askeri öğrenciler, er ve erat kamuflajlarıyla içtima alanında toplandı. Okulun yeni komutanı Albay Mürsel Çıkrıkçı, tanık erlerin ifadelerine göre içinde “Ordu yönetime el koymuştur, herkes emirlere riayet edecektir, etmeyen rütbeli, asker fark etmez ellerinden silahları alınıp gereği yapılsın”, “Anneleriniz sizi bu gün için doğurdu” cümlelerinin de geçtiği bir konuşma yaptı.
Saat 21.30 sularında Kuleli Askeri Lisesi’nden Yarbay Turgay Ödemiş ve Binbaşı Ahmet Taştan komutasında, iki Unimog araç ve bir itfaiye ile rütbeli, er ve öğrencilerden oluşan 56 asker köprüye doğru yola çıktı. Önce Beylerbeyi’nde trafiği kestiler ve polisleri etkisiz hale getirdiler. Muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eniştesi bu sırada Beylerbeyi’nde olan kargaşayı telefon açarak Cumhurbaşkanı’na anlatmıştı.
Saat: 22.00’den itibaren Boğaz Köprüsü’ne vardılar, trafiği durdurdular. Saat 22.14’te artık köprünün kontrolünü tamamen ele geçirmişlerdi.
Yarbay Turgay Ödemiş komutasındaki darbeci askerler, Yarbay Ödemiş ve Binbaşı Ahmet Taştan’ın emriyle saat 23.49’da yere yatıp pozisyon aldı ve yaklaşan kalabalığı durdurmak için ateş açmaya başladılar. Ama o gece köprüde yalnız Kuleli’den gelenler yoktu. Karşılarında artan kalabalığın arasından önce takviye için tanklar geçti.
Saat 23.30’da Maltepe’deki 2'nci Zırhlı Komutanlığı’ndan Üsteğmen Vedat Yıldız komutasında yola çıkan dört tank ve iki ZPT içindeki rütbeli ve erlerden oluşan 41 asker saat 01.00 sularında köprüye vardılar ve Yarbay Turgay Ödemiş’in komutasına girdiler.
Saat: 01.30’da ise Yalova’daki yıllık kamplarından Binbaşı Gazi Odacı komutasında bir adet MAN otobüs içindeki 54 Hava Harp Okulu öğrencisi, Boğaz Köprüsü’nün Anadolu yakası girişindeki otobüs duraklarına ulaştı. Muhtemelen görev yerleri Hava Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Fethi Alpay’ın darbeciler tarafından atandığı İstanbul Valiliğiydi. Ama burada onların takviye için geldiğini gören halk tarafından durduruldular. Otobüs bir polis zırhlısına çarptı. Silahlar sıkıldı. Otobüsün şoförü ve bir öğrenci yaralandı. Halk, otobüsteki Harp Okulu öğrencilerini darbecilerin arasına katılmamaları için ikna etmeye çalıştı, bu sırada darplar da yaşandı. Üç öğrenci halkın arasında kaldı ya da tutuldu. Geri kalanları, havaya ateş eden komutanlarının açtığı yoldan köprüdeki darbecilerin yanına doğru koştular.
***
İşte bir yıl sonra biraz gecikmeli de olsa titiz bir çalışmayla hazırlanan bin 51 sayfalık köprü iddianamesinin 152 sanığı suç mahalline böyle geldi. 7’si tutuksuz yargılanan 151 sanıktan 7’sinin yanında "maktul sanık" yazıyor. Çünkü onlar kalkışma gecesi ve özellikle sabaha karşı darbeciler teslim olurken yaşanan olaylarda hayatını kaybetmiş sanıklar. İddianameden bu 7 kişinin nasıl öldüğüyle ilgili ayrı bir soruşturma yürütüldüğünü öğreniyoruz.
151 sanığın karşı karşıya kaldığı suçlamaların en ağırı o gece köprüde darbeye direnirken 32 sivil vatandaş ve iki polisin (Biri İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın yakın koruması) şehit edilmesi ve 318 vatandaşın da yaralanması. Fakat iddianamede otopsi ve balistik raporları o en temel sorunun cevabını vermiyor: 34 insan, bu 152 askerden hangileri tarafından ve hangi silahlarla şehit edildi?
İddianamede, şehit ve gazilerden çıkarılan mermi çekirdekleri çarpma ve sürtünmeden deforme olduğu için, fazla delil toplanamadığı için raporların çoğu “Silahı tespit edilemeyen olaylar” statüsüne sokularak bitirilmiş.
Savcılara göre “Şüphelilere genel olarak uzun namlulu silahların zimmetsiz verilmesi, olay sonrası yaşanan kargaşa ortamında, hangi şüpheliden hangi silahların ele geçirildiğinin yakalama tutanağına açık ve net olarak yazılmamış olması nedenleri ile, olaylar esnasında hangi şüphelinin hangi silahı kullandığı tam olarak belirlenemedi.”
Emir verenler ve azmettiriciler ise net: Köprüdeki bütün darbeci askerlerin başındaki Kuleli Askeri Lisesi’nden Yarbay Turgay Ödemiş ve bütün tanıkların “askerlerin silahlarını alıp ateş açtığını” ve “delirmiş gibi ateş etme emirleri” verdiğini söylediği Binbaşı Ahmet Taştan. Bunun dışındaki sanıkların o gece silah kullanıp kullanmadıkları ise el svabları, geldikleri birliklerde kullanılan silahların türü, köprüde durdukları yer ve ifadelerine göre belirlenmeye çalışılmış. Bu yapılırken de bazı sorunlar ortaya çıkmış.
Bu sorunlar içindeki en çetin durumda olanlar Yalova’daki rutin askeri kamptan o gece İstanbul’un çeşitli yerlerine taşınan 302 Hava Harp Okulu öğrencisi. İddianamede de onların sorumluluğu, darbeyi önceden bilip bilmedikleri, emir komuta içinde kalmakla durumlarının açıklanıp açıklanamayacağı üzerine ayrıca durulmuş.
Bir sonraki yazıda bunu biraz daha açacağız
.18/08/2017 20:52
Yalova iskelesine yanaşan bir tekne
13
13 Temmuz 2016 günü Yalova Kartal İskelesi’ne yanaşan Cemile Ketenci gemisini, kıyıda karşılama töreni için şehrin protokolü bekliyordu. Teknenin güvertesinden kıyıdakileri selamlayan genç askerler, her yıl temmuz ayında beş haftalık 'Tatbiki Eğitim Kampı' için Yalova’daki Hava Meydan Komutanlığı’na gelen Hava Harp Okulu öğrencileriydi.
http://www.hurriyet.com.tr/hava-harp-okulu-ogrencileri-yaz-egitim-kampi-icin-yalovada-37308335
“2015-2016 Eğitim ve Öğretim Yılı Askeri Okullar Çalışma Takvimi”nde belirlenmiş kamp programı kapsamında Yeşilköy’deki Hava Harp Okulu’nun 4'üncü sınıf öğrencileri uçuş eğitimi için İzmir Çiğli’ye, 3'üncü sınıftaki 143 öğrenci paraşüt eğitimi için Ankara’ya gitmiş, 1, 2, ve 3'üncü sınıflarda okuyan 70’i yabancı 785 Hava Harp Okulu öğrencisi ise Yalova’ya gelmişti.
İddianamede yer alan Hava Harp Okulu Tatbiki Eğitim Kampı Yönergesi’ne göre kamplarda “teçhizatlı veya teçhizatsız olarak planlı (hayatı idame eğitimleri, gece yürüyüşleri vb.) ve plansız gece eğitimleri icra edilmekte, yine Yalova Tatbiki Eğitim Kampı Öğrenci Alay Komutanlığı Uygulama Emrine göre ise kampta “Cumartesi ve Pazar günleri saat: 09.00-12.00 saatleri arasında çadırlar bölgesi” dışında cep telefonu ve radyo, vb elektronik aletleri kullanmak yasaktı.
***
13 Temmuz günü her yıl olduğu gibi Yalova iskelesindeki törende Hava Harp Okulu öğrencilerini karşılayan protokoldekilerden Taşköprü Belediye Başkanı Nedret Gülen’le öğrencilerin komutanı arasında ilginç bir konuşma geçmişti:
“Her yıl Temmuz ayında Hava Harp Okulu öğrencileri Hava Meydan Komutanlığına kamp için gelirler ve belirli bir dönem burada kamp yaptıktan sonra tekrar okullarına geri giderler. Hava Harp Okulu Öğrencileri ile gelen rütbeli subaylar arasından ben bir tek Hüseyin Ergezer' i tanırım. Kendisi ile 2015 yılında yine öğrenciler ile geldiğinde tanışmıştım. Kendilerinin zaman zaman belediyemizden talepleri olurdu. Bizde belediyemizin imkânları çerçevesinde bir takım taleplerini yerine getirmeye çalışırdık. Karşılama programı bittikten sonra ben Hüseyin Ergezen’le el sıkıştım ve bir istekleri olup olmadığını sordum. Bana "Başkan yine önceki yıllarda olduğu gibi bize otobüs lazım olacak, 15 Temmuz Cuma gününü cumartesiye bağlayan sabah saat: 04.00’da bize 4-5 otobüs gönder yeter" dedi. Ben de kendisine “O saat çok erken değil mi” dedim. O da bana "Öğrencilerin gezecek çok yerleri yar" dedi.”
Belediye Başkanı, 15 Temmuz akşamı darbe haberlerini duyar duymaz, o otobüsleri iptal ettirdi.
Peki, Hava Harp Okulu Öğrenci Alay Komutanı olan Kurmay Albay Hüseyin Ergezen, 03.00’de başlayacak darbe için neden 04.00’de Yalova’dan İstanbul’a hareket edecek otobüs istemişti? Darbenin en kritik ilk saatlerini kaçırmış olmazlar mıydı?
Bu sorunun ve darbe girişiminde Hava Harp Okulu ve öğrencilerinin rolünü anlamak için iddianamede ayrıntılarıyla anlatılan darbe hazırlıklarıyla ilgili kronolojiye biraz daha yakından bakmalıyız.
***
Darbecilerin atama listesine göre Albay Hüseyin Ergezen, TRT İstanbul Müdürü olacaktı. Hava Harp Akademisi’ndeki sıralı komutanları olan Hava Harp Okulu Dekanı Kurmay Albay Ahmet Gümüş, İş Bankası Genel Müdürü, Hava Harp Okulu Komutanı Tümgenaral Fethi Alpay ise İstanbul Valisi.
Peki, bu kadar kritik görevlere getirilen Hava Harp Okulu’nun üç komutanı darbe haberini ne zaman almıştı? İddianame bu sorunun cevabıyla birlikte, darbenin nasıl organize edildiği hakkında da önemli bilgiler veriyor.
Darbe hazırlıklarıyla ilgili daha önceki iddianamelerden bildiklerimizi özetlersek; hazırlıklar 1 Kasım 2015 seçimlerinden sekiz gün sonra başlamıştı. İlk toplantılar sivil imamlar ve her kuvvet komutanlığını temsilen üst düzey dar bir komutan kadrosuyla yürütüldü. Darbenin son planlaması ise 6-7-8-9 Temmuz 2016’da, Ramazan Bayramı tatilinde Ankara Konutkent’teki bir villada yapıldı. Adil Öksüz başkanlığındaki bu seri toplantılara, sivil imamlar ile birlikte Tuğgeneral Mehmet Partigöç, Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş, Koramiral Ömer Faruk Harmancık gibi kritik komutanlar katıldı. Ardından 11 Temmuz’da son görüşmeler için Adil Öksüz ve Kemal Batmaz ABD’ye uçtular.
İstanbul’daki darbe hazırlıkları için ilk toplantılar da darbeden sadece 4 gün öncesinde başlamıştı. Bunu iddianamede yer alan Harp Akademileri öğretim üyesi Yarbay Murat Yanık’ın uzun ve ayrıntılı ifadesinden öğreniyoruz.
Ankara’daki 28'nci Mekanize Piyade Tugay Komutanlığına atanan Yanık, “erken katılış” işlemleri için devre arkadaşı olan Tabur Komutanı tarafından 11 Temmuz’da Ankara’ya çağrılmıştı. Herhalde geride iz bırakmamak için uçakla değil otobüsle İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş. Kendisini AŞTİ’de karşılayan arkadaşı onu Keçiören’de halen firari olan Neşet ve Meral Gülener çiftinin (ki Neşet Gülener’in Bylock kullancısı olduğu tespit edilmiş) evine götürmüştü.
Evde Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Kurmay Albay Orhan Yıkılkan ve 28. Mekanize Tugay Komutanı Tuğgeneral Ali Kalyoncu ile karşılaşan Yanık, toplantının amacını da halen firari olan Kalyoncu’dan duymuş; “Yönetime el koyacağız, darbe hazırlığı için çalışıyoruz.”
Tabii ki daha öncesinde sivil imamından duyup duymadığını bilmiyoruz.
İfadeye göre Ankara’daki darbe hazırlıklarının konuşulduğu toplantı sabaha kadar sürmüş. Yanık, geceyi bu evde geçirmiş. Öğlene doğru uyandırılıp Batıkent’te başka bir eve götürülmüş.
İstanbul’daki darbe hazırlıklarıyla ilgili ilk toplantı 12 Temmuz günü Batıkent’teki evde Kara Kuvvetleri Kurumsal Gelişim Şube Müdürü Kurmay Albay Muzaffer Düzenli başkanlığında yapıldı.
Düzenli, Akıncı Üssü’nden İstanbul’daki darbeyi yöneten, sivillere ateş emirlerini veren kişi. Batıkent’teki toplantıya katılan diğer isimlerse bu emirlerin verildiği Yurtta Sulh Biziz whatsapp Grubu’ndan adlarını öğreneceğimiz Kurmay Albay Uzay Şahin, Cizre ilçesi Garnizon Komutanı Kurmay Albay Onur Özden, grubu kuran binbaşı Mehmet Murat Çelebioğlu. Murat Yanık ifadesinde “İstanbul ile ilgili planlamayı ilk defa benimle birlikte Uzay Şahin ve Murat Çelebioğlu’nun bu toplantıda öğrendiğini ya da bilgi sahibi olduğunu gözlemlerimden anladım” diyor.
Bizim cevabını aradığımız sorular için esas kritik yer ise ifadenin şu bölümü “O gün gece yarısına kadar Kurmay Albay Muzaffer Düzenli bize İstanbul Bölgesi ile ilgili yapılan genel planlamada; Anadolu Yakasındaki belirlenen nokta ve bölgelerin 2. Zırhlı Tugay, 23. Motorlu Piyade Alay ve Piyade Okulu ile Kuleli Askeri Lisesi tarafından kontrol edileceğini, Avrupa Yakasında ise 66. Mekanize Piyade Tugayı, 6. v e 47. Motorlu Piyade Alayı tarafından kontrol edileceğini anlattı. Bu anlatım esnasında İstanbul şehir haritasında Hava Harp Okulu tarafından kontrol edilecek noktalar hariç tüm noktalar fosforlu kalemle işaretliydi. Bunlar hatırladığım kadarıyla Anadolu yakasında; Sabiha Gökçen Havalimanı, köprülerin Anadolu ayaklan, Türk Telekom Genel Merkezi, TEM ve E-5 bağlantı yollarının bulunduğu birkaç nokta, Üsküdar Çevik Kuvvet, Avrupa yakasında ise; Atatürk Havalimanı, Bayrampaşa Çevik Kuvvet, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Valiliği, İstanbul Emniyet Müdürlüğü gibi kritik noktalardı. Bu birliklerin kontrol edeceği nokta ve bölgelerin dışındaki bölgelerin Hava Harp Okulu tarafından kontrol edileceğini söyledi.”
***
Ardından Murat Yanık, Murat Çelebioğlu ve Uzay Şahin 13 Temmuz’da İstanbul’a döndüler. 13-14 Temmuz günleri 2. Zırhlı Tugay, 66. Zırhlı Tugay, Harp Akademileri ve Hava Harp Okulu’nda Ankara’daki planlamanın devamı olan darbe toplantıları yapıldı. Bu toplantıların ikisine Muzaffer Düzenli, birine de Gökhan Sönmezateş katıldılar. İddianameye göre 66. Zırhlı Tugay Komutanlığındaki toplantıda tugay komutanı Tuğgeneral Mehmet Nail Yiğit’in talimatıyla Kurmay Yüzbaşı Özkan Özgenç’in Avrupa yakasında gözaltına alınacak siviller için kurduğu özel ekip hakkında bilgi verildi. İddianameye göre bu özel ekibin gözaltı listesinde Ahmet Davutoğlu, Numan Kurtulmuş, Kadir Topbaş, Mehmet Müezzinoğlu ve Fatih Saraç’ın da aralarında olduğu isimler vardı.
İddianamedeki kamera kayıtları ve ifadelere dayandırılan bilgilere göre İstanbul’daki darbe hazırlıkları darbeden dört gün önce başlamıştı. Hava Harp Okulu öğrencilerinin bu görev dağılımındaki rolü ise Valilik, Emniyet, Köprüler gibi kritik yerler dışındaki hedeflerin kontrol altına alınmasıydı. Herhalde bu yüzden Hava Harp Okulu Öğrenci Alay Komutanı olan Kurmay Albay Hüseyin Ergezen, belediye başkanından 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat: 04.00’te İstanbul’a gitmek üzere otobüsler istemişti.
Peki, darbe hazırlıkları sürerken 784 Hava Harp Okulu öğrencisinin bulunduğu Yalova’daki kampta neler yaşanmıştı?
***
İddianamedeki kampta görevli erlerin vermiş olduğu ifadelere göre 14 Temmuz akşamı kampın komutanı Hüseyin Ergezen ve üç filo komutanı (binbaşılar Ali Akkaş, Gazi Odacı ve Ferhat Günay) gece yarısına süren dar kapsamlı bir toplantı yapmışlardı. İfade veren erler toplantıdaki gizliliği “Toplantı esnasında hiçbir şekilde kendilerine kimseyi yaklaştırmadılar. Çay ve kahve götürdüğümüzde belirli bir mesafeden gelip kendileri aldılar” diye anlattılar. Erler ve öğrenciler Ergezen’in o iki gün içinde birkaç defa daha İstanbul’a gelip gittiğini söylediler.
15 Temmuz günü Yalova’daki kampın çok önemli bir misafiri vardı. Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal, Hava Harp Okulu Komutanı Fethi Alpay’la birlikte daha önceden planlanmış bir ziyaret kapsamında öğrencilerle bir araya gelmek ve kampta yaptırılan havuzun açılışı için sabah saatlerinde Yalova’ya geldi. Öğrencilere “disiplin” üzerine kısa bir konuşma yapan Ünal, öğleden sonra 16.00’da İstanbul’da Moda’da katılacağı Muharip hava Kuvvetleri Komutanı orgeneral Mehmet Şanver’in kızının düğünü için İstanbul’a geçti.
O gün kampta rutin olmayan ilk olay cuma günleri yapılan bayrak töreni ve alay koşusunun Öğrenci Alay Komutanı Hüseyin Ergezen tarafından iptal edilmesi oldu. Nöbetçi subayların öğrencilerin spor yapması için izin talebini ise Ergezen “Öğrencileri çok yormamak” şartıyla kabul etmişti. Aynı gün saat 18.00 sıralarında Albay Hüseyin Ergezen ve 5. Filo komutanı olan Yusuf Yenihayat (Darbe sırasında Atatürk Hava Limanı Kulesini işgal etmeye çalışan ) TE41 model uçak ile İstanbual’ uçtular.
15 Temmuz 2016 günü saat 22.00'de de kampta kalan öğrencilere “Yat” içtiması verildi.
Öğrencilerin yataklarına çekilmesinden 15 dakika sonra Hüseyin Ergezen telefonla kampı aradı, filo komutanı binbaşılarla telefonda konuştu. Emir erlerinin ifadelerine göre binbaşılarının yüzleri asılmıştı.
22.30’da öğrenciler yataklarından kaldırıldı ve tam teçhizatlı olarak içtimaya çağrıldı. Cephanelik açıldı. 20 sandık içindeki 20 bin G-3 fişeği çıkarıldı. MAN marka 8 plakasız otobüs kampa giriş yaptı. Hazırlanan listeden 315 öğrencinin adları okunmaya başladı, öğrenciler bağlı oldukları filonun komutanları eşliğinde otobüslere bindiler.
Peki 20-22 yaşlarındaki bu 315 öğrenci gece yarısı niye otobüslere bindiklerini, neden İstanbul’a gittiklerini biliyorlar mıydı? Son bölümde bu sorunun cevabını iddianameden sürmeye devam edeceğiz.
.20/08/2017 20:25
İstanbul trafiğine takılan darbe
13
“Yukarıda isimlerini saydığım sıralı komutanlarımın hepsinin bu işin içinde olduğunu düşünüyorum. Biz onlara güvendik, ancak onlar bizi bu işin içine sokmaya çalıştılar. Ateşin içine attılar.”
Darbe gecesi boğaz köprüsünde olan ve bir yılı aşkındır tutuklu olarak yargılanan 54 Hava Harp Okulu öğrencisinden birinin ifadesi böyle bitiyor.
İfadedeki “Sıralı komutanlar”dan kasıt Kurmay Albay rütbesindeki öğrenci alay komutanından başlayarak, filo olarak adlandırılan her sınıfın binbaşı rütbesindeki komutanı, her filonun ayrıldığı iki koldaki yüzbaşı rütbeli kol komutanları ve her filonun ayrıldığı dört takımın teğmen ve üstteğmen rütbesindeki komutanları. Her filoda ayrıca rütbeliler sınıfında idari işlere bakan birer de astsubay bulunuyor. Tabi bir de her filoda sözleşmeli erler.
Bu bilgi darbe iddianamelerindeki delillerin doğru değerlendirmesi için elzem. Çünkü Hava Harp Okulu ile ilgili İstanbul’daki darbe iddianamelerinde sanıkların 315’i öğrenci, 25’i rütbeli askeri personel ve 8’i de sözleşmeli er.
Günlerdir bu iddianameden rütbeli komutanlar ya da astsubayların aralarındaki “Darbe” ima eden konuşmaları, öğrencilerin hesabına yazanlar için bu ayrıntıların tabii pek bir önemi yok.
Toptancılık yapıp göze girmek yerine adaletli davranmaya çalışıp risk alanlar içinse bütün bu ayrıntılar önemli.
22.00’deki “yat” emriyle sessizliğe bürünen Yalova’daki askeri kamp 15 dakika sonra hareketlenme başlamış, darbenin erkene alındığını haber alan İstanbul’daki alay komutanı Hüseyin Ergezen’in telefonuyla hareketlenen komutanlar panik içinde koşturmaya başlamıştı.
Takım komutanı teğmenler bisikletle öğrencilerin yattığı çadırların olduğu yere gitmiş ve “acil içtima” diyerek onları yataklarından kaldırmıştı. İfadelerine göre Hava Harp Okulu öğrencileri ilk anda bunun bu kamplarda yapılan türden bir gece tatbikatı olduğunu düşünmüşlerdi.
Az sonra aralarında 70 yabancının da olduğu bütün öğrenciler tam teçhizatlı olarak içtima alanında toplandılar.
(Hiçbir ifadede de ya da savcılık iddianamesinde içtima alanında toplanan öğrencilere yönelik -örneğin o akşam Kuleli Askeri Lisesi’nde yapıldığı gibi- darbeyle ilgili bir konuşma yapıldığı bilgisi yer almıyor.)
Burada öğrencilere konuşan Binbaşı Ferhat Günay “sporlar eğitimler rahat hep böyle gideceğini mi sandınız” diyerek gülmüş, kol komutanlarından yüzbaşı Mesut Metin Kazancı ise “askerliğin temelinin emre itaat olduğunu, şimdiye kadar planlı eğitim yapıldığını, bundan sonra plansız eğitim yapılacağını ve bunun zor bir eğitim olacağını” söylemişti.
Kamp kuralları gereği öğrencilerin hiçbirinde telefon da bulunmamaktaydı.
Telefonu olan rütbelilerin bir kısmının da neyin içinde olduklarından habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin takım komutanı teğmenlerden Faruk Şimşek, kendi ifadesine göre telefonuna bakmış ve bir haber sitesinde darbe girişimi olduğu haberini görmüştü: “Ben inanamadım. Hasan Yüzbaşıya döndüm. (Kol komutanı Hasan Durak) Bana hitaben biz yapmasak onlar bize daha kötüsünü yapacaktı diyerek başparmağı ile boğaz kesme işareti yaptı.”
Üs düzey komutanlar ise en başından itibaren her şeyin farkındaydı ama bunu en yakınlarındaki rütbelilerden bile saklamaya çalışıyordu. Örneğin Yalova’daki kampın komutanı olan ve darbeciler tarafından Yalova Sıkıyönetim Komutanı yapılmış Albay Metin Yıldırım, yanındaki icra astsubayı Tayfun Arslan’dan dahi olan biteni gizlemeye çalışmıştı:
“Gazi Binbaşının elinde telefon vardı. Komutanımız Metin Yıldırım ile birlikte telefona bakıyorlardı. Ben yanlarına doğru yaklaşırken, Metin Yıldırım Komutanımın Gazi Binbaşıya ben sıkı yönetim komutanı olmuşum dediğini duydum. Sonra Komutan beni gördü ve bana “Uzakta Dur” dedi. Yanında bulunmamı istemedi.”
Bir saat sonra bir listeden adları okunan öğrencilerin bekleyen askeri plakalı otobüsler ve sivil plakalı minübüslere binmesi istendi.
Daha sonra Orhanlı gişelerinde yırtılmış olarak bir vatandaş tarafından bulunarak polise verilen listede 70’i yabancı, bir kısmı hasta olan kamptaki 785 öğrenciden 315’inin adı vardı. (Yarı yarıya olan bu seçme, bu öğrencilerin özellikle seçilmediğini düşündürüyor)
Adı okunan öğrenciler bağlı oldukları filo, kol ve takım komutanlarının eşliğinde bekleyen 8 otobüs ve minübüse bindirildiler.
Daha sonra otobüslerden beşer öğrenci aşağıya çağrıldı. O öğrenciler birazdan mühimmat sandıklarıyla geri döndü. Her öğrenciye farklı ifadelere göre kırker, seksener veya yüzer adet G-3 piyade tüfeği fişeği, her bir rütbeliye ise MP-5 uzun namlulu silahlar dağıtıldı.
İddianameden öğrencilerin nereye gittiklerini öğrenmeye çalıştığı, soran öğrencilere “güvenlik yüzünden Harp Okulu’na geri dönüldüğü”, “terör tehdidi yüzünden İstanbul’a gidildiği”, “atış talimi yapıp” dönecekleri gibi farklı cevaplar verildiği anlaşılıyor.
Otobüslerdeki komutanlardan biri “Uyumalarını, bir daha fırsat bulamayabileceklerini” söylemişti.
348 kişiyi taşıyan 8 otobüs ve minübüs gece 00.15 itibarıyla Yalova’daki kamptan İstanbul’a doğru yola çıktı. Darbenin artık duyulduğu, pek çok kışlanın önüne kamyonların çekilmeye başladığı saatlerdi. Ama Yalova’da askerleri taşıyan otobüsler zorlukla karşılaşmadan kamp yerinden çıktılar. Önce birlikte hareket eden otobüslerin ardından birbirinden koptuğu anlaşılıyor.
Son otobüs nizamiyeden çıkmadan geri dönmüş, helikopter pistine gitmiş, yüzbaşı ve astsubay eşliğinde atışı iyi olan 10 öğrenci seçilerek helikoptere bindirilmişti. Daha sonra bu öğrenciler Digitürk’ü ele geçirmek için Beşiktaş stadına inen helikopterde karşımıza çıkacak.
İddianameye göre ise daha sonra Kurmay Albay Ecir Şık’tan ele geçirilen bir belgeye göre otobüslerin buluşma noktası Sirkeci Garı’nın önüydü. (Bunun iki sebebi olabilir, Darbeci askerler önce İDO feribotu ayarlamaya çalışmış, ama başaramamıştı ya da Hava Harp Okulu Komutanı Fethi Alpay da Sirkeci’ye çok yakın olan İstanbul Valiliği’ne atanmıştı.)
Yine iddianameye göre darbe gecesi Boğaziçi Köprüsü’ne giden Binbaşı Gazi Odacı komutasındaki 3 rütbeli, bir er ve 50 Hava Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisini taşıyan otobüs de aslında “ İstanbul Valiliğine intikal etmek için görevlendirilmiş ama hareket kabiliyetlerini yitirmeleri nedeniyle 15 Temmuz Şehitler Köprüsünde (Boğaziçi Köprüsü) konuşlu bulunan askeri unsurlara dahil olmuştu”.
Köprüye en son gelmek üzere diğer otobüslerin akıbetine bakalım.
Yüzbaşı Mesut Metin kazancı komutasında yola çıkan üç rütbeli, iki er ve 70 Hava Harp Okulu 2. sınıf öğrencisini taşıyan bir otobüs ve bir minibüsün iddianameye göre hedefi Avea Genel Merkezi’ydi.
Ama önce Boğaziçi Köprüsü yoluna giren ama sonra Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne dönen otobüs ve minibüs trafik yoğunluğundan ancak 03.00’de Kavacık yakınlarına ulaşmıştı. Ve artık trafikten hareket edemeyen otobüsler bütün gece orada çakılı kaldılar. Otobüsün kapıları ve perdeleri kapatıldı. Gelip geçen ve askeri plakalı otobüsten şüphelenen vatandaşlara, Harp Okulu Öğrencilerini taşıdığı söylendi, hatta bazı vatandaşlar ikna edilmek için komutanlarla bile görüştürüldü. Otobüse taş atanlar, ya da ekmek ve su verenler de oldu. Otobüsün başındaki komutan karşı şeritten gelen bir polis aracını durdurarak, durumu anlattı. Beş saat otobüs ve minibüsün içinde kapıları kapalı olarak bekleyen askerler saat 08.00’de gelen polislerce belediye otobüslerine bindirilip Çakmak Karakolu’na götürüldü.
Muhtemelen bu videoda o gece trafik yüzünden darbeye karışmadan polise teslim olan Kavacık’taki Hava Harp Okulu öğrencilerinin görüntüleri de var. Kavacık'ta tutuklanan Hava Harp Okulu öğrencileri 9 ay tutuklu yargılandıktan sonra, Mart ayında tahliye edildiler.
https://www.youtube.com/watch?v=WYkuY8gRGzg
4 Er, 76 Hava Harp Okulu 1. Sınıf Öğrencisi, 10 Hava Harp Okulu 2. sınıf Öğrencisi, 30 Hava Harp Okulu 3. sınıf Öğrencisi ve 3 rütbeli personeli taşıyan ve Kurmay Yüzbaşı Sinan Canlı ve Üsteğmen Ali Apaydın komutasındaki dört otobüsün akıbeti de benzer oldu. İddianameye göre Sabiha Gökçen’e takviye için gitmeye çalışan otobüsler Tuzla Mehmetçik Vakfı mevkisine vardıklarında, ihbar alan polis ve toplanan vatandaşlar tarafından durduruldular.
Otobüsten inen Yüzbaşı Sinan Canlı, yolu açmak için tartıştığı iki vatandaşı bacaklarından vurdu.
Ardından kendisini engellemeye çalışan polis memuruna ateş açtı. Otobüsten inen Yüzbaşı Sinan Canlı, Üsteğmen Ali Apaydın, Üsteğmen Aydın Gülşan ve öğrenci Abdüssamet Asan buradaki polisleri zorla yere yatırıp silahlarını aldı ve otobüsler yola devam ettiler.
Ama 02.30 sularında otobüsler bu kez Sultanbeyli'de TEM Kuzey Yolu üzerinde toplanan halk tarafından durduruldu. Yolu açmak için inen, Yüzbaşı Canlı, üsteğmenler ve 10 öğrencinin açtığı ateş sonucu iki vatandaş yaralandı. Yüzbaşı, fotoğrafını çeken bir vatandaşın da bacağına ateş etti. Bunun üzerine halk otobüsleri taşladı, Harp Okulu öğrencileri otobüslerden inerek otobana oturdu, halka darbeyi kınayan konuşmalar yaptılar, sırtlarına bayraklar asıldı. Sabah saatlerinde belediye otobüslerine bindirilerek Sultanbeyli Fatih karakoluna götürüldüler.
Bu anları anlatan videolar:
https://www.youtube.com/watch?v=53ztR6dt14s
Burada gözaltına alınan Hava Harp Okulu öğrencileri de tutuklu yargılanıyor.
Sultanbeyli’de bu olayların yaşandığı sıralarda (05.00 civarı) Hava Harp Okulu’nda takım komutanı olan teğmen ve üsteğmenlerin yer aldığı Canavar Meclisi Whatsapp Grubu’ndaki konuşmalar ise darbe girişimine bilinçli olarak ve inanarak katılanlarla, emir komuta içinde sürüklenenler arasındaki farkı iyi anlatıyor:
Ali Apaydın (Sultanbeyli’deki otobüslerde bulunan üsteğmen): Her şey yolunda arkadaşlar kesinlikle taviz yok. Liderlik zor zamanlarda gösterilir.
Ali Yağmur (İstanbul’a gitmeyip Yalova’da kalan teğmen): Abi çocuklar nasıl, sizler nasılsınız?
Ali Apaydın: Canavar gibiyiz.
Ali Yağmur: Neden ordasınız, napiyonuz ya?
Ali Apaydın: Yavaş yavaş ilerliyoruz, halkı galeyana getirmişler. Yalova nasıl?
Ali Yağmur: Abi terbiyem müsaade etmiyo da neyse, Yalova bitik diyeyim
Ali Apaydın: Liderlik zor zamanlarda belli olur, şeklinde,
Ceyhun Özak (Orhanlı’daki otobüste bulunan üsteğmen): ‘Emre ve Ferhat Bmb Vuruldu. S.... liderliği Ali, bi o kadar yaralı var.
Ali Yağmur: Abi Başlarım Ya Böyle İşe, Abi nerdesiniz. S... ya Adamı deli ederler, napioyuz biz ya.
Konuşmada vuruldukları söylenen Ferhat (Günay) Binbaşı ve Emre (Demirbilek- Üstteğmen) bir er, Er, 60 Hava Harp Okulu 3. Sınıf Öğrencisi ve 4 rütbeli personelin bulunduğu 4. Filoya ait bir otobüs ve minibüs içindeydi. Köprülere doğru devam ederken, muhtemelen diğer otobüslerin akıbetinden ya da trafikten haberdar olan Binbaşı Ferhat Günay otobüsleri geri döndürerek Sabiha Gökçen Havalimanı yoluna sokmuştu. Otobüsteki Hava Harp Okulu öğrencilerinin verdiği ifadelere göre bu sırada elinde MP5 ile ayağa kalmış ve şöyle demişti:
'Şu anda resmi bir TSK emrini okuyorum. AKP bir terör örgütüdür. Elebaşı Recep Tayyip Erdoğan Ankara'da kelepçelenerek tutuklanmıştır. Bu TSK'nın emridir ve bu TSK'nın bir darbesidir. Artık buradan sonra bu işin dönüşü yoktur. İnmek isteyen şimdi insin. ancak ayrılana da mermi en yakınından gelebilir' Devamında 'anlaşıldı mı' dedi, bizim gruptan da bir ses çıkmayınca bağırarak, 'Anlaşıldı mı lan' ifadelerini kullandı."
Trafik sıkışık olduğu için Ferhat Günay’ın emriyle askerler Orhanlı gişelerden Sabiha Gökçen’e doğru yürüyerek gitmek üzere otobüslerden indiler. Müdahale eden vatandaşlar ve polise ateşle karşılık vermeleri üzerine de çatışma çıktı. Çatışmada biri polis, beş vatandaş şehit oldu. Darbeci Binbaşı Ferhat Günay ve üsteğmen Emre Demirbilek de çatışmada vurularak öldürüldü. (Üsteğmen Emre Demirbilek Anadolu Kartalları adlı dizinin bir sahnesinde oynamıştı.
https://www.youtube.com/watch?v=m5Lx_EJkICY)
Sabaha kadar, gişelerin yanındaki tepede ve bir belediye otobüsünün arkasında saklanan ve havaya ateş açan Hava Harp Okulu öğrencileri sabaha karşı yapılan görüşmelerle teslim oldu. Tutuklu yargılanan öğrencilerin bir kısmı komutanlarından da şikayetçi oldular.
Olaylarla ilgili videolar https://www.youtube.com/watch?v=eVwpoT1eo0w
Hava yoluyla Yalova’dan İstanbul’a taşınan Binbaşı Ali Akkaş komutasındaki 6 rütbeli, 19 Hava Harp Okulu öğrencisi ise Digitürk binası, Atatürk Havalimanı ve TRT İstanbul Müdürü olarak atanan komutanları Kurmay Albay Hüseyin Ergezen’le birlikte TRT Ulus binasının basılması olaylarına karıştı. İnönü Stadyumu’na helikopterle iniş görüntüleri yayınlanan bu 19 öğrenci de, bu olaylarda yer alan Harp Akademileri Komutanlığı, 23. Piyade Tugayı 6. Alay Komutanlığı'nda görevli subay, öğrenci subay, astsubay, er ve sivil teknik bilgi işlemcilerle birlikte tutuklu olarak yargılanıyor.
Ve saat 01.30’da Boğaz Köprüsü’nün girişindeki otobüs duraklarına kadar gelen ve halk tarafından durdurulan son otobüs. Onun hikayesi de son yazıda.
.22/08/2017 21:34
Karanlık bir gecenin sonunda...
13
Yalova Hava Meydan Komutanlığı’ndan saat 00.07’de çıkış yapan '623025' plakalı lacivert renkli askeri otobüs gişelerden para ödeyerek Osman Gazi Köprüsü’nden geçti. Birazdan diğer otobüslerle birlikte yol kenarında durdular. Komutanları Binbaşı Gazi Odacı başka bir otobüsten inip bu otobüse bindi.
İstanbul’a doğru hızla yol olan otobüste şoför er Özcan Oduncu, Binbaşı Gazi Odacı, Üsteğmen Ali Akçay, Kıdemli Çavuş Hayati Gültekin’le birlikte 2'nci sınıfta okuyan 21 yaşlarındaki 50 Hava Harp Okulu öğrencisi bulunuyordu.
İstanbul’a doğru girdikleri sırada trafik yavaşlamaya başladı. Yol kenarlarında vatandaşlar yürüyordu. Önce anlam veremedikleri küfürler duydular. Binbaşı şoföre güvenlik şeridine geçip basmasını emretti. Diğer otobüslerle artık birbirlerini kaybetmişlerdi. Boğaziçi Köprüsü yoluna girdiklerinde küfürleri, taşlar izledi. Otobüsün camları kırılmaya başlamıştı. Metrobüs yoluna girdiler, iki araca çarpıp yola devam ettiler. Mavi askeri araç, saat 01.40’da darbecilerin bulunduğu köprü gişelerine 100 metre kala bir polis zırhlısına çarpıp durdu.
Onlar vardığında köprü dört saattir darbecilerin elindeydi. Dört tank, iki ZPT askeri aracı, iki Unimog bir itfaiye aracı ve hepsi ağır silahlı 100 darbeci askerin karşısında birkaç polis zırhlısı, iki TOMA, ağır silahlı bir düzine kadar polis dışında onbine yakın silahsız vatandaş vardı. Takviye ihtiyacı pek görünmüyordu. Zaten iddianameye göre otobüs “İstanbul Valiliğine intikal etmek için görevlendirilmiş ama hareket kabiliyetlerini yitirmeleri nedeniyle 15 Temmuz Şehitler Köprüsünde (Boğaziçi Köprüsü) konuşlu bulunan askeri unsurlara dahil olmuştu”.
Daha sonra Kurmay Albay Ecir Şık’ın üzerinde ele geçirilen belgeye göre de bu otobüsün diğer otobüstekilerle buluşma yeri Sirkeci Garı’nın önüydü.
***
Ama hangi sebeple oraya gelmiş olurlarsa olsunlar saat 01.40’ta askeri plakalı mavi bir otobüsün içinde girdikleri köprüde onları dört saattir darbecilerin üzerlerine ateş açtığı öfkeli insanlar bekliyordu.
İddianamedeki tanık ifadelerindeki saat bilgilerine göre Hava Harp Okulu öğrencilerini taşıyan otobüsün köprüye ulaşmasından önce köprüde aralarında Erol Olçok, Abdullah Tayyip Olçok ve İstanbul Emniyet Müdürü’nün koruma polisi Münür Alkan’ın da olduğu en az 15 kişi darbeciler tarafından şehit edilmiş, yüzlercesi yaralanmıştı. (Bu sayı vurulma saati tam belirlenememiş olan ama saat 02.30’dan önce vurulduğu yolunda ifadeler olanlarla 27’ye kadar çıkıyor)
Fotoğraflardan otobüsün köprüye geldiği saatte hemen solunda bulunan bir alanda şehitler ve yaralıların yattığı görülüyor. İddianamedeki bazı askerlerin ifadeleriyse hem o saate kadar yaşananların köprünün öteki tarafından bakınca bile ne kadar korkunç olduğunu hem de oradaki askerler arasındaki niyet farklarını anlatıyor:
***
“Bu arada iki kişide büyük Türk Bayrağı açıp 'bize mi sıkacaksınız, biz de bu vatanın evlatları değil miyiz' diye bağırıyorlardı. Binbaşı bunlara buradan gidin uzaklaşın diye bağırdı ve ara sıra havaya ateş ediyordu. Bu sırada bir tane yaşlı kadın üzerimize doğru gelmeye başladı. Binbaşı birkaç kez yaklaşma diye bağırdı. Kadın yürümeye devam edince, ateş edeceğim diyebağırdı. Bu sırada teyzenin yakınında bir motosikletli geliyordu. Teyze yine ellerini açmış vaziyette, yapmayın vazgeçin diye gelmeye başladı. Bunun üzerine binbaşı bize ateş emri verdi. Bunun üzerine havaya ateş ettik. Ancak yine kadın ve motosikletli gelmeye devam edince ve arkadan da halk gelmeye başlayınca Binbaşı Ahmet bizim yanımıza geldi, silahını bize doğrulttu, halkın ayaklarına ateş edin, aksi halde sizi vururum diye bağırdı. Bunun üzerine hepimiz ateş açtık. Ancak ben yine de halka doğru ateş açmadım, havaya ateş açtım. Ancak atışlar sonucu kadın yere düştü. Motosikletli devrildi. Kadın hafif yaralıydı, yanımıza kadar geldi. Binbaşıya 'komutanım yardım edin motosikletli ağır yaralı, onu buradan uzaklaştıralım, hastaneye götürelim' dedi. Binbaşı biraz düşündükten sonra tamam dedi. 4 tane asker görevlendirdi. Bu askerler kadın ile motosiklet sürücüsünü karşı yola geçirip oradaki kişilere teslim ettiler. Bu sırada tankların üzerinde bulunan MG3'lerle sürekli ateş ediyorlardı. Onlar da önce havaya sonra insanlara doğru ateş ettiler.”
“Halktan bir bayan bizim bulunduğumuz yere geldi. Binbaşı Ahmet Taştan’a, kışlaya dönmemizi söyleyince, Ahmet Taştan ,"sen işine bak" dedi. Bayan ısrarcı olunca, havaya ateş etti. Daha sonra da elindeki telefonu alıp fırlatıp attı. Biz halen ZPT'nin içinde idik. Ben ZPT'nin kapağından bu olanları görmüştüm. Tekrar ZPT'nin içine girdim. Üsteğmen Vedat Yıldız'ın, 'havaya atış serbest' dediğini duydum. ZPT'nin içinde bulunan kişilerden sadece Hüseyin uzmanın ZPT'nin kapağını açarak havaya ateş ettiğini gördüm. Diğerlerimiz halen içeride idi. Bir ara yine ZPT'nin kapağından dışarıya baktığımda motosikletli bir şahsın bize doğru geldiğini ve bu şahsa Ahmet Binbaşı, Vedat Üsteğmen ve bir grup uzman çavuşun ateş ettiğini gördüm. Şahıs yere düştü. Bunun üzerine biz şahsın terörist olmadığını anlayarak korktuk ve ağlamaya başladık.”
“Yine bir ara dışarı baktığımda Vedat Üsteğmenin diğer tankın üstündeki makineli tüfekten halka doğru durmadan ateş ettiğini gördüm. Az önce Ahmet Taştan'ın yaraladığı bayan motosikletlinin yere düştüğünü görünce onun yanına gitti 'bunu hastaneye götürelim' dedi. Ben adamın yaralı vaziyette olduğunu görünce kendimden geçtim çünkü korkmuştum ve arka tarafa geçtim. Orada Önder isimli kısa dönem bir erle konuştuk bu olanlardan dolayı oturup ağladım o da Allah'a dua et dedi.”
***
Dört saat boyunca ateş altında kalmış vatandaşların arasına giren askeri otobüsün yol boyu taşlarla kırılan camlarından, rütbeli üç asker havaya ateş açarak yol açmaya çalıştı. Bu sırada onları durdurmak isteyen polislerin de açtığı ateş arasında kalan iki vatandaş, otobüsün şoförü er Özcan Oduncu ve Harp Okulu öğrencisi Samet Yazgaç hafif şekilde yaralandı. Askeri otobüs, darbecilerin beklediği köprü gişelerine 50-100 metre kala bir polis zırhlısına çarparak durdu. Önü yanmaya başlamıştı. Bu sırada otobüsün etrafında toplanan vatandaşlar, askeri öğrencileri “yanıyor çıkın” diye ikna etmeye çalışıyorlardı. O anlara ait görüntülerde askeri öğrencilere halkın bir kısmının silahlarını almak, durdurmak için müdahale ettiği, bir kısmının ise “oraya gitmeyin”, “askerliğini yak, gitme, ihanet ediyorlar” diye onları ikna etmeye çalıştığı görülüyor.
https://www.youtube.com/watch?v=i4NvM-tQC54
Bu sırada öğrencilerin bağlı olduğu komutanları ise havaya ateş açarak bir koridor açıp, köprüye doğru koşmaları talimatını vermişti. Yola çıktığı komutanlarının emriyle, vatandaşlar arasında kalan askerlerden yaralı er Özcan Oduncu ile birlikte, yine yaralı öğrenci Samet Yazgaç, öğrenciler Ahmet Kertiş, Lokman Hekim Avcı vatandaşlar tarafından durdurulmuş, geri kalanları ise kalabalıktan kurtularak 50 metre ilerideki askerlerin yanına doğru koşmuştu.
Sayımda dört eksik çıkan Hava Harpli öğrencilerin komutanı Binbaşı Gazi Odacı, Kuleli’den gelen Yarbay Turgay Ödemiş’e tekmil vererek emrine girdi. Hava Harpli 47 öğrenci köprüde askerlerin durduğu yerin, Avrupa yakasına yakın en arka tarafına doğru koşup yere yattılar. Bu sırada köprünün Anadolu Yakası’na bakan tarafında dizilmiş askerler kendilerine yaklaşan halka ateş açmaya devam etmekteydi. Saat 02.10 civarlarında köprüdeki darbecileirn komutanı Turgay Ödemiş, Hava Harp’ten gelen 12 öğrenciyi Anadolu Yakası’ndaki askerlerin bulunduğu yere çağırıp yerleştirdi. Diğer 35 öğrenci ise köprünün Avrupa Yakası’na bakan yerde kaldılar.
İddianameye göre saat 02.20’de köprünün Avrupa yakasında toplanan vatandaşlar darbecilerin olduğu yere doğru yürümeye başlayınca, diğer askerlerle birlikte, Hava Harpli öğrenciler de ateş açtı, vatandaşlardan yaralananlar oldu. Bu sırada Kuleli Askeri Lisesi’nde görevli er Kurtuluş Kaya gözünden vurularak yere düştü ve öldü. Sonrasında çıkan haberlerde er Kaya’nın ateş açmayı reddettiği için komutanı tarafından öldürüldüğü söylense de iddianameye göre Kaya da o sırada ateş açan grup içindeydi ve karşıdan gelen bir ateş sonucu vurulmuştu. İddianamedeki fotoğraflarda Er Kaya’nın vurulmasından sonra bölgedeki askeri öğrencilerin korkarak bir kamyonun arkasında saklandığı görülüyor.
Bu vurulmadan sonra darbecilerin komutanı Yarbay Turgay Ödemiş ve Ahmet Taştan, kendilerine ateş açan polis zırhlısının susturulması için tanklara ateş emri verdi. İddianamedeki tanık ifadelere göre ismi belli olmayan tanklardan birindeki üstçavuş bu emri yerine getirmedi, bunun üzerine 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı’ndaki askerlerin başında gelen Vedat Yıldız’ın talimatıyla saat 02.42’de ilk tank atışı yapıldı. Atış Karayolları hizmet binasının tepesini vurdu. Bu arada aynı tankın üzerindeki MG3’ten yarım saat boyunca vatandaşlar tarandı.
Saat 04.15’te, 04.21 ve 05.31’de polislerin bulunduğu bölgeye dönük üç tank atışı daha yapıldı. Atışlardan sonuncusu polis TOMA'sına isabet etti, çok sayıda kişi bu tank atışları yüzünden yaralandı ve büyük panik yaşandı. İddianamedeki bilgilere göre saat 04.21’de takviye için gelen Kerime Kumaş’ın kullandığı helikopterden de köprüye doğru ateş açıldı. Helikopterin aşağıdan açılan ateşle yara aldığını, daha sonra Nakkaştepe’de yola inip, dört darbeciyi oradan alıp kaçtığını öğreniyoruz ki bunun görüntüleri çıkmıştı. Köprüden yapılan son yoğun atış saat Saat06.03 sıralarında Astsubay Sait Özkahya'nın tanktan aldığı MG3 silahıyla yere yatarak yaptığı yoğun atış.
Saat 06.15’de köprüdeki darbeci komutanların aralarında yaptığı görüşmeler sonucunda askerler teslim olmaya karar verdiler. Uzman Çavuş Mahir Çubuk “Sabaha kadar çatıştım ben teslim olmuyorum” diyerek karara itiraz etti. Silahına doğru koştu ama komutanlar tarafından ikna edilerek, o da diğer askerler gibi ellerini kaldırıp yürümeye başladı. Polis ve halk yürüyen darbecilere doğru koşmaya başladı. Polis, askerleri kalabalıktan korumak için Avrupa yakasına doğru gitmelerini istedi. Bundan sonra olanları iddianameden okuyalım:
“Toplanan kalabalığın kolluk kuvvetlerinin müdahalelerini aşarak şüphelilere ulaştıkları, yaşanan arbedeyi kolluk kuvvetlerinin havaya ateş açarak ve TOMA diye tabiredilen araçla tazyikli su sıkarak önlemeye çalıştığı, kolluk kuvvetleri tarafından şüpheliler hakkında yakalama işlemi yapılarak gözaltına alındıkları, olay yerindeki silah, mühimmat ve askeri araçlara el konulduğu, olaylar sırasında şüpheliler Burak Dinler, İbrahim Gül, Murat Tekin, Mustafa Çelik, Ragıp Enes Katran ve Vedat Yıldız‟ ın eks oldukları”.
***
Teslim olma sırasında öldürülenlerden Murat Tekin ve Ragıp Enes Katran, Yalova’dan İstanbul’a getirilen Hava Harp Okulu 2'nci sınıf öğrencilerindendi. İddianameye göre teslim olma sırasında yaşanan bu linçle öldürme olayıyla ilgili savcılık tarafından ayrı bir soruşturma yürütülüyor. Ama iddianamedeki toplanabilen deliller ve kriminal raporlara bakılırsa bunun tespiti de epey zor. Çünkü iddianamede saatlerce herkesin gözü önünde ve onlarca kameranın olduğu köprüde darbeciler tarafından şehit edilen 34 kişinin bile hangi silahlarla ve kim tarafından öldürüldüğü belirsiz.
Hem o şartlarda toplanabilen deliller yetersizdi hem de savcılara göre “Şüphelilere genel olarak uzun namlulu silahların zimmetsiz verilmesi, olay sonrası yaşanan kargaşa ortamında, hangi şüpheliden hangi silahların ele geçirildiğinin yakalama tutanağına açık ve net olarak yazılmamış olması nedenleri ile, olaylar esnasında hangi şüphelinin hangi silahı kullandığı tam olarak belirlenemedi.”
Bunun yerine iddianame tartışmalı bir yol izlemiş, şehitlerin öldürüldüğü silahlar ve hangi uzaklıktan vurulduklarıyla, köprüdeki askerlerin durduğu yerler arasında bir eşleşme yapmış. Örneğin 12 Hava Harp öğrencisi, köprüye vardıktan sonra getirildikleri yer itibarıyla diğer sanıklarla birlikte 27 cinayetten sorumlu tutulmuşlar. Ama bu cinayetlerin çoğunluğu onların köprüye varmasından önce işlenmiş cinayetler.
Örneğin Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşüne yaşlı babasının katılması çok konuşulan Hava Harp Okulu 2'nci sınıf öğrencisi S.Ç. bu durumda. Daha da tuhafı, ondan alınan el svabında da ateş açma izine rastlanılamamış. İddianameye göre el svabları alınan 115 sanıktan, beşinde atış izi var ama aralarında komutanların da olduğu 35 sanığın da el svabı hiç alınmamış. Bu el svablarının ne kadar sağlıklı olduğu sonucu da tartışmalı.
İddianamedeki esas tartışma ise geç bir saatte komutanları tarafından köprüye getirilen ve haklarında ikişer üçer müebbet istenen Hava Harp Okulu 2'nci sınıf öğrencilerinin darbecilikle suçlanıp suçlanamayacağı. İddianamede aynen yer verilen ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan bir tümgeneralin imzasıyla savcılığa gönderdiği tahkikat raporuna göre kamptan İstanbul’a taşınan öğrenciler emirleri yerine getirdiler ve darbeye katıldıklarının çok sonra farkına vardılar. Bu yüzden emirlerin dışına çıkamazlardı. Savcılık ise bunun tersini düşünüyor. Ama paraşüt eğitimi için Ankara’ya giden ve Kavacık’ta yakalanan Hava Harp Okulu öğrencileri bu tahkikat raporuyla 9 ay sonra olsa da tahliye edildiler.
İddianamede köprüdeki Hava Harp Okulu öğrencilerinde ByLock, Asya Bank’ta hesap gibi FETÖ üyeliği için aranan kriterlerden de çıkmadığını öğreniyoruz. Ya da iddianamede varsa bu öğrencilerin bağlı oldukları sivil imamlar, abilerle ilgili de herhangi bir bilgi yok. Ama savcılık yine de askeri okul sınavlarında FETÖ’nün gücüyle ilgili genel bir tespitten hareketle FETÖ bağlantısı da kurmuş.
Bu dört yazının sonunda o gece dokuz saat köprüde darbecilerin yaptıklarını görmüş biri olarak herkes için adalet dilemekten başka bir şey gelmiyor elden. Zaten kendilerine emanet edilmiş gencecik insanları gözü kara ateşe atabilen darbecilerden en büyük farkımız da adalet olmalı..
.25/08/2017 22:15
Tarihi fotoğraftan adam çıkarmaca...
11
Sovyetlerde eskiden kahraman olup, sonra ‘hain’ ilan edilenler eski mühim fotoğraflardan çıkarılır, hatta onlarla ilgili övücü eski gazete manşetleri bile arşivlerden değiştirilirdi.
Bu, Türkiye’nin de yabancısı değil.
İstiklal Harbi’nin kahramanları Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Rauf Orbay’ın adları da Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal’e muhalif oldukları için resmi tarihten ayıklanmıştı. Bununla kalınmamış, Atatürk’e suikast davasında yargılanmışlar, Nutuk’ta neredeyse hain ilan edilmişlerdi. Hâlâ adları hak ettikleri şekilde kahramanı oldukları İstiklal Harbi’nin resmi tarihinin içine girebilmiş değil. Bir yılını geçmemiş 15 Temmuz tarihinde de benzer bir revizyon sinyalleri belirdi. Bir yıl önceki yakın tarihteki rolü revize edilen isim, 15 Temmuz’dan bu yana Ömer Halisdemir’e verdiği ve darbenin akışını değiştiren emir, darbe gecesi TV'lere bağlanıp yaptığı konuşmalar, arabasını durdurmaya çalışan darbecilerden kurtuluş görüntüleri ve ardından Fırat Kalkanı’ndaki rolüyle övgüyle bahsedilen eski Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı.
***
Her ne kadar bir korgeneral için kolordu komutanlığına atanmak tenzil-i rütbe değilse de, her ne kadar hem Cumhurbaşkanı hem bizzat kendisi bu atamadan dolayı bir küskünlük yaşanmadığını söyleseler de gazetelerde her gün hakkında bir yıldır duymadığımız iddialar yazılıyor.
Ağız ucuyla darbeci, FETÖ'cü olabileceğini dahi ima eden, en azından zannedildiği kadar kahraman olmadığını söyleyenlerin yaşadığı bu ani aydınlanmanın, son atama kararının peşinden gelmesi tabii ki ilginç. Ama daha ilginç olanı bu yeni tarih yazımında tek bundan bir yıl önce 9 Ağustos 2016’da Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’nda alınmış bir ifade olması. Bir yılı aşkındır hiç gündeme gelmemiş, kimsenin bilmediği, hatta alan savcının da üzerinden herhangi bir işlem yapmadığı bu ifadenin nasıl olup da bir yıl sonra atama kararından hemen sonra tozlu rafından indirilip, dolaşıma sokulduğuna gelmeden önce ifadenin ne olduğunu hatırlayalım.
İfadeyi veren kişi 15 Temmuz 2016 günkü rütbesi ve pozisyonuyla Van’daki Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral İsmail Metin Temel. Darbeden sonra korgenerallikte 3 yıl beklemesi varken, darbede hedefteki komutanlardan biri olması nedeniyle orgeneralliğe terfi ettirilen Temel, ifadesinin de alındığı Malatya’daki İkinci Ordu Komutanlığı’na getirilmişti. Ankara’da görev yapmış olan ve hükümet çevrelerinin de güvendiği bir isim olarak bilinen Orgeneral Temel’in ifadesindeki Korgeneral Aksakallı’yla ilgili bölüm şöyle:
“Bu arada helikopter gittikten sonra beni telefondan Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı aradı. Bana “kendisinin kaçırılmak istendiğini, kurtulduğunu, şu anda da evde olduğunu, karargâhının ise işgal edilmiş olduğunu” ifade etti. Ben de hemen karargâhına gitmesini, karargâhı temizlemesini söyledim. Kendisi “dışarıdan çatışma seslerinin geldiğini, çıkacak durumda olmadığını, hanımını teskin etmekle meşgul olduğunu” ifade etti. Ben de “Özel Kuvvetler’e ait bir helikopterin geldiğini, şakayla karışık vaziyette ‘İnfaza göndermişsin’ dedim. Ancak bu hususu bertaraf ettiğimizi ifade ettim. Kendisi bu hususta hiçbir yorum yapmadı. Bu görüşme kendisinin beni cep telefonundan araması ile gerçekleşti. Bu tür bir görüşme mutad bir görüşme değildir. Daha sonra Van Sıkıyönetim Komutanlığı’na darbecilerin atamış olduğu Kurmay Albay Ali Yalçın beni telefonla arayarak “Böyle bir kalkışma olmuş komutanım” dedi. Görüşmem, bittikten sonra Van Emniyet Müdürü’ne “Müdürüm bunlar benim yaşayıp yaşamadığımla ilgili ateşle keşif yapıyor” şeklinde söyledim. Hatta daha sonra öğrendiğim kadarıyla Ankara’daki evimi bir general aramış, “Komutanımla görüştünüz mü?” diye eşine sormuş, eşim de “Benimle görüştüğünü, sesini duyduğunu ifade etmiş. Daha sonra bu kişi telefonu kapatmış.”
***
Bu ifadenin sansürsüz hali, çünkü birkaç gündür dolaşımda olan ifadede en kritik son üç cümle yok. Orgeneral, ifadesinde Korgeneral Aksakallı’nın darbe gecesi evinde eşini teskin ettiğini söylemesinden daha ağır bir ithamda bulunuyor; Aksakallı’nın, darbecilerin kendisi için gönderdiği helikopterden sonra mutad olmayan bir şekilde telefonla arayıp derdest edilip edilmediğini kontrol ettiğini iddia ediyor. Ama bu kadar ciddi bir suçlamayı “yarı şaka” olarak yapıyor, en azından Aksakallı’ya telefonda böyle yarı şaka söylediğini aktarıyor savcıya.
İfadedeki bu iddiaların bu yüzden ne kadar ciddiye alınabileceğine geleceğiz. Önce; Korgeneral Zekai Aksakallı’nın bir yıl sonra ortaya çıkıveren bu ifadeye karşı dün Saygı Öztürk’e yaptığı açıklamaya bakalım:
“İfade gerçeği tam yansıtmıyor. Olaylar farklı manipüle ediliyordu. Ortam o saatlerde kirliydi. Neyin ne olduğu henüz tam olarak ilk saatlerde anlaşılamamıştı. Beni de Orduevi'nden eşimle düğün çıkışı sırasında kaçırmak istediler. Onların elinden kurtuldum. Yolda giderken otomobili bir kenara çektirip, ne olduğunu öğrenebilmek için değişik komutanlıkları aradım. İsmail Metin Temel Paşa'yla da, otomobilimi durdurduğumuz yerde yani eve gitmeden konuştum. Eşim de o sırada yanımdaydı. Haliyle olaydan etkilenmişti. Onu da teskin ediyordum. Bazı komutanların televizyona çıkıp açıklama yapmalarını o konuşmalarımda teşvik ettim.”
Tabii dört sayfalık bir ifadenin tek bir paragrafından yazılan yazılarla olayı çözmek pek kolay değil. O halde ifadenin tamamına bakmalıyız.
Temel, ifadesinde helikopter meselesinin ne olduğunu anlatıyor. 15 temmuz 2016 günü Van’daki Kolordu Komutanı olarak helikopteriyle Hakkari Yüksekova’daki Esendere Hudut Taburu’nu denetlemeye gidiyor. Dönüşünü Siirt’e planlamış. Siirt’e döneceğini bilen FETÖ'cü darbeciler de derdest etmek için orada tertip almışlar. Ancak Temel şüpheleniyor, fikir değiştiriyor ve Van’a geri dönüyor. Onu derdest için görevlendirilen helikopter de Van’a gidiyor. Temel, jandarmadan bir JÖH bölüğünü karargâha çağırıyor ve “Hareket eden her şeye ateş emri” verdiğini söylüyor. Piste inen darbeciler de helikoptere müdahale olunca korkup kaçıyorlar.
Orgeneral Temel’in şüphelenmesinin sebebi helikopterle kalkmadan önce hava sahasının kapatıldığını öğrenmesi. Yine ifadeden okuyalım:
“Olay günü Esendere Hudut Taburu’nu denetlemeye gitmiştim. Akşam henüz hava aydınlıkken geri dönmek istediğimde, hava sahasının tüm uçuşlara kapatıldığı bildirildi. Bende bunun üzerine Kara Havacılık Komutanı Tümgeneral Hakan Atınç’ı arayarak “Niçin hava sahasının kapatıldığını” sormak istedim. Ancak kara Kuvvetleri Komutanı ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nın orada olduğu ve uğurlama yapıldığı söylendiğinden görüşemedim.”
***
Bu ifadede belki hafıza oyunları yüzünden saatler arasında çelişkiler var. Google’dan 15 Temmuz 2016 günü Hakkari’de akşam ezanının 19.30’da okunduğunu hemen öğrenmek mümkün. Yani akşam kararmadan uçmak isteğini bildirdiği telefon konuşmasını bundan epey bir süre önce yapmış olması gerekir. Ama o zaman da o gün Genelkurmay Başkanı’nın emriyle Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın Kara Havacılık Okulu’na giriş ve uğurlama saatleriyle tutmuyor. Çünkü girişi 18.45, uğurlanması ise 21.25.
İfadede bir kişi hakkında daha ilginç bilgiler var. O günkü üst rütbelisi, şimdi selefi olan 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti.
Temel, darbe akşamı önce ulaşamadığı Huduti ile daha sonraki saatlerde karargâha gelmesi üzerine görüntülü telefon bağlantısı kurduğunu ifadesinde anlatıyor. Bunun bir FETÖ darbesi olduğunu, sıkıyönetim emirlerine uymayacağını söylediği Huduti’nin de aksi bir emirde bulunmadığı ifade ediyor. Daha sonra 01.00’de tekrar görüşüp, darbeye karşı Anadolu Ajansı’na ya da TV'lere gönderilmek üzere bir açıklama yapmalarını, hiyerarşi gereği bunu da Huduti’nin yapması gerektiğinde karar kılmışlar. Huduti “Tamam” demesine rağmen bu açıklamayı yapmamış. Bunun üzerine Temel, bir kere daha aramış. Huduti, yazdığı açıklamayı telefonda okumuş, mutabık kalmışlar. Fakat buna rağmen açıklama yine yapılmayınca bir kere daha Temel, sebebini öğrenmek için komutanını aramış. Bu kez telefonu Huduti’nin emir subayı binbaşı açmış, Huduti de koltukta sırtı dönük olarak oturmaktaymış. Emir subayı “Burada çok sıkıntılı durumlar var” demiş ve Huduti’yle de kendisini görüştürmemiş. Ardından Temel kendisi, Emniyet Müdürü kanalıyla NTV’ye bir SMS'le darbeye karşı olduğu mesajını göndermiş. İlginç tarafı, bütün bu ısrara rağmen o gece darbeye karşı mesajı yayınlamayan Adem Huduti ile ilgili ertesi gün savcılığa giderek bir ifade daha vermiş İsmail Metin Temel ve Huduti’nin FETÖ’cü ya da darbeci olmadığını anlatmış. Adem Huduti bir yılı aşkın süredir darbeden tutuklu ve yargılanması sürüyor.
Bu ifade adı geçen ve 14 aydır tutuklu yargılanan bir diğer isimse o tarihte Şırnak’taki Asayiş Tümen Komutanı olan Tümgeneral Abdullah Baysar. İsmal Metin Temel’e bağlı bir ast birlik bu. Yine aynı helikopterle ilgili ifadede şöyle geçiyor Tümgeneralin adı: Şırnak Tümen Komutanı Abdullah Baysal’ı bu konuda telefonla ikaz ettim. Şayet böyle bir durum olursa, ateş etmelerini, indirmelerini söyledim. O da “Ateş etmeyelim komutanım, gelenlere bir bakalım” dedi.
Ama tutuklu yargılanan ve henüz mahkemeye çıkmamış Tümgeneral Baysar’la ilgili düzenlenen iddianamedeki tanık ifadeleri, Temel’in bu ifadesindeki imayı da desteklemiyor. Darbeciler tarafından hazırlanan atama listesinde adı Şırnak Sıkıyönetim Komutanı olarak yazılan Baysar, emrin gelmesinden 15 dakika sonra Vali ile telefonda görüşüyor ve Vali’nin ifadesine göre “Böyle paçavra emir mi olur diyerek emri kenara attığını, sabah neyse şimdide aynı yerde olduğunu” söylüyor. İfadelere göre bu görüşmeye İl Emniyet Müdürü de şahitlik etmiş. İddianamede Baysar’ın o görüşmeden sonra Vali ile 55, Emniyet Müdürü ile 10 telefon görüşmesi bulunuyor. Yine İddianameye göre darbecilerle birlikte hareket eden ve Cizre il merkezine doğru harekete geçen ve Tümgeneral Baysar’ın gece boyu ulaşamadığı Çakırsöğüt Komando Tugayı Komutanı Tuğgeneral Ali Osman Gürcan’ın durdurulması için de Emniyeti uyaran isim Tümgeneral Baysar. Bu konvoyun durdurulması için talimatın Cizre Emniyet Müdürlüğü’ne Baysar tarafından verildiği o geceki telsiz kayıtlarında tekrarlanıyor, daha sonra verilen ifadeler de bunu destekliyor. Bu komando birliğinin durdurulması önemliydi. Çünkü eğer durdurulmasalardı, Semih Terzi’nin birliği gibi Ankara’ya darbeye desteğe gideceklerdi.
***
Tabii ki bu konudaki gerçek mahkeme safhasında ortaya çıkacak. Darbe gecesi yaşananlar hakkında tek bir ifade hiç bir şey söylemeyebilir hatta yanıltıcı dahi olabilir. Çünkü o gece askerler içinde darbeye net karşı duranlar kadar kimin kazanacağını bekleyen yelkenciler de vardı. O yüzden bütün ifadeler bu isimler arasındaki dengeler, çekişmeler, o gece yapıp yapmadıklarını saklama değiştirme abartma çabalarıyla birlikte değerlendirilmeli. Ayrıca günün ihtiyaçlarına göre tarihi revize etmek hele de o tarihin üzerinden daha bir yıl henüz geçmişken pek de mümkün değil.
Peki o halde rutin bulunabilecek bu terfinin ardından Korgeneral Aksakallı’nın darbedeki rolünü tersine çevirme çabasının motivasyonu ne?
Teammüllerin bir kere de onun için delinip o geceki performansı için ödüllendirilmesi beklenirken, Ankara’dan, Suriye’den uzaklaşması, Özel Kuvvetler’deki üst kadronun tamamen değişmesinin sebebi ne olabilir?
.28/08/2017 02:22
Hikayeleri tektipleştirmek...
5
Geçen hafta gazetelerde küçük ama ilginç bir haber çıktı. Haber son Yüksek Askeri Şura sonrası kadrosuzluk sebebiyle emekliye sevk edilen Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü’nün altı yıldır birlikte çalıştığı gazetecilere gönderdiği veda mektubuydu. Haberi ilginç yapan bir veda mektubu göndermesi değildi, mektubun alışılmadık içeriği ve bunun haber yapılmasına izin vermesiydi. Darbe akşamı Genelkurmay Başkanlığı'nda gözleri ve elleri bağlanarak gözaltına alınan sonra sabaha kadar Akıncı Üssü'nde rehin tutulan ve burada darp edilen Özkürkçü’nün duyulmasını istediği veda mektubu klasik bir veda mektubuna göre fazlasıyla sitemkardı: "15 Temmuz hain darbe girişimi gecesi Genelkurmay Karargahı'nda asker elbisesi giyen şerefsizlerce derdest edildim, direndim, mücadele ettim, iki hainden şiddetli darplar aldım... Yerimi, makamımı kaybederim korkusuyla zinhar yalana, dolana başvurmadım. Komutanlarımdan azar işitme, bulunduğum makamı bile kaybetme pahasına hep gerçekleri söyledim. Yanlış veya eksik olduğunu değerlendirdiğim bir konuda komutanlarımın hoşuna gitsin diye, savundukları düşüncelere de 'Çok güzel, muhteşem, doğrudur' demedim. Bu çok uzun süreçte maruz kaldığım haksız ithamları, yalanları ve vefasızlıkları artık bir kenara koyarak son sözümü söylüyorum; devlet anamdır, babamdır, eşimdir, kızlarımdır, namusumdur."
Geçen yıl terfi almış olmasına rağmen, darbecilerin hedefi olmuş, iki dil bilen bir komutana neden kadro bulunamadığını bilmiyoruz. O gece Genelkurmay'da, Kara Kuvvetleri'nde ya da İstanbul'daki düğünde darbeciler tarafından sert biçimde gözaltına alınıp Akıncı Üssü'ne getirilmiş 23 üst düzey komutan içinde daha önce de istifa edenler, emekliye sevk edilenler olmuştu. EDOK Komutanı Orgeneral Kemal Başoğlu, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar mağduru oldukları darbenin hemen ardından üyesi oldukları YAŞ’a katılmadan istifa etmişlerdi (ya da ettirilmişlerdi). O gece kızının İstanbul'daki düğününde Hava Kuvvetleri Komutanı ve diğer komutanlarla birlikte derdest edilip Akıncı Üssü'ne getirilen Muharip Hava Kuvveti Komutanı Mehmet Şanver de darbeden bir süre istifa etmişti ama o diğerleri gibi sessiz kalmamış, gazetelere konuşmuş "Darbeden önce Fethullahçıların isimlerini Genelkurmay Başkanı'na anlatırken, Fethullahçı general de söylediklerimi not alıyordu... Genelkurmay'da bunları kim olduğunu bilmeyen yok ama darbeye kadar bunlara güvenmeye devam ettiler" demişti. O gece Genelkurmay'dan derdest edilerek Akıncı'ya götürülen birkaç üst düzey komutandan biri olan Genelkurmay İstihbarat Karşı Koyma ve Güvenlik Dairesi Başkanı Tuğgeneral Atilla Gökesaoğlu da darbeden sonra atanmayıp emekli edilenler arasında yer aldı. Gökesaoğlu, 2015 YAŞ'ından önce MİT'in Karargah'taki FETÖ'cü subaylarla ilgili hazırladığı raporu talep eden yazıyı yazan generaldi, ayrıca, Karargah'taki FETÖ'cü generallerle ilgili ihbar ve istihbaratları topladığı ve üst makamlarına bildirdiğiyle ilgili haberler çıkmıştı.
Kara Kuvvetleri Personel Daire Başkanı Tümgeneral Ömer Şevki Gençtürk de darbe gecesi Kara Kuvvetleri'nden derdest edilip Akıncı Üssü'ne götürülmüştü. Diğer komutanlıklarda FETÖ'nün eline geçmiş kritik bir koltukta oturan ama FETÖ'cülerin hedefindeki bir isim olması bile emekliye edilmesini engellemedi. Halbuki iddiananamede yer alan Zekai Aksakallı'nın ifadesine göre 2015'te "FETÖ'cü olarak bildiğimiz Kurmay Albay Fırat Alakuş ile Kurmay Albay Fatih Yarımbaş'ın Özel Kuvvetler Komutanlığı'na Grup Komutanı olarak atamaya çalıştıklarını, kendisinin buna engel olamadığını, Genelkurmay'ın planladığını söylediğini..." Aksakallı'ya söylemişti. Emekli edilen Ertuğrulgazi Özkürkçü’nün darbeden sonra savcıya verdiği ve Akıncı İddianamesi'ne giren ifadesi iddianameye göre Yurtta Sulh Konseyi'nin üç numaralı ismi olan Mehmet Dişli'nin darbedeki rolünü göstermesi açısından birinci elden bir tanıklıktı. Özkürkçü o gece "Mehmet Dişli'nin makam odasından çıkarak etrafı kontrol ettiğini, Mehmet Dişli'ye bir kişinin "Ne zaman tahliye edeceğiz?" diye sorduğunda Mehmet Dişli'nin "Şimdi değil talimat gelecek, haber gelecek bekleyin" dediğini aktarmış ve ifadesinde "darbe girişiminin Genelkurmay Başkanlığı yöneticisinin Tümgeneral Mehmet Dişli olduğunu" söylemişti. Bu iddianamede Mehmet Dişli aleyhine en net ifade. Dişli’nin aleyhine olan ikinci mağdur ifadesi Hulusi Akar’a ait.
İddianamede Dişli aleyhinde kullanılan 11 sanık ifadesinden ise ikisi darbedeki rolü hakkında net bir fikir veriyor. Onlardan biri olan Genelkurmay Başkanı Akar'ın yaveri Levent Türkkan'ın mahkemede ifadesini reddettiği için artık Dişli için tehlikeli değil. Fakat halen tutuklu olan Genelkurmay Plan Prensip Başkanı Salih Ulusoy'un "Mehmet Dişli'nin inanç olarak Fetullah Gülen grubuna kendini yakın hissettiği" ifadesini mahkemede tekrar edip etmeyeceğini göreceğiz. Ama ilginç olanı Dişli’nin FETÖ ilişkisinin darbeden tutuklu bir generalin dahi bilgisi dahilinde olan ve savcıya söylemekten çekinmediği bir bilgi olmasıydı. Mehmet Dişli, kariyerinin son 16 yılında Hulusi Akar’la birlikte çalışmış bir isim. Neredeyse her görev yerinde Akar’ı takip etmişti. Bu takip darbe günü de sürdü. Darbe gecesi saat 21.00'den 23.00 Genelkurmay'daki odasında, Genelkurmay'dan Akıncı Üssü'ne giden helikopterde, Akıncı Üssü'nde 9 saat boyunca tutulduğu yerde ve darbe sabahı Akıncı Üssü'nden başbakanlığa uçan helikopterde de Akar’la birlikteydi. Hatta iddianameye göre darbenin bastırılmasından sonra 16 Temmuz günü saat 15.30'a kadar da altı saat Başbakanlık'ta süren toplantılarda birlikteydiler.
Peki, Mehmet Dişli’nin darbeci olduğu ne zaman anlaşılmıştı ve gözaltına alınmıştı? Önce Hulusi Akar'ın 19 Temmuz 2016’da verdiği ifadeden hatırlayalım: "Akın Öztürk Paşa benim götürüleceğim anlaşılınca 'Komutanım ben de sizinle geleyim' diye söyledi. Ben pozisyonu itibarıyla ve gece boyunca şahsı ile yaşadığım izlenimler karşısında bunun uygun olmayacağını düşündüm ve 'Sen burada kal, kızının evi burada' dedim. Fakat sürekli ısrar ediyordu, onu üs binasında bırakıp çıktık. Araçla helikopter pistine gittik, orada pek çok helikopter vardı. Gelen giden, bir hareketlilik gözlemledim. Birisi bir helikopteri işaret etti ve onu çalıştırdılar. Fakat üsten kalkan helikopterlere ateş edilebileceğini birisi söyleyince Genelkurmay Başkanı'nın içerisinde olduğunun belirtilmesi gerekir gibi birşey söylendi. Hatta ben Mehmet Dişli'ye 'Sen de kal' dediğim hâlde bu hususu belirterek ben telefon ile irtibat kuracağım dedi. Helikopter hareket ederken telefon ile bu durumu bir yerlere iletti. Helikopter havada iken de bir yerler ile irtibat hâlindeydi. Sonuçta Çankaya Köşkü'ndeki Başbakanlığa iniş yaptık. Başbakanlık Müsteşarı bizi karşıladı. Ben ve peşimden Mehmet Dişli geldi. Açıkçası arkamdan gelenleri kontrol etmedim. Başbakanlık binasına girdik, bu şekilde ben de hürriyetime kavuştum. Müsteşar bey ile baş başa iken bana peşimden gelenin kim olduğunu sordu, ben yaşadığım olayları kısaca özetledim ve Mehmet Dişli'nin gözaltına alınmasının uygun olacağını değerlendirdim. Zaten bilahare gözaltı işlemi yapıldığını öğrendim..."
Ve Mehmet Dişli'nin 25 Aralık 2016’da verdiği ikinci ifadesi: "Bu arada Başbakan'ın Özel Kalem Müdürü Murat Albay aradı, durumu sordu 'Pistteyiz, hazırlık yapıyoruz' dedim. Bu arada havada uçaklar görüldü. Bir yerlere ateş ettiler, piste doğru, ben tekrar Murat Albay'ı aradım. 'Biz pistin ucundayız, birazdan havalanacağız, bu uçakların ikaz edilmesi lazım' dedim. Murat Albay bana 'Komutanım merak etmeyin ben Emekli Havacı Albayım, bizim Eskişehir'le bağlantımız var, güvenli, çıkabilirsiniz' dedi. Pilotlara Karargâh'a geçiyoruz dedim. Bir süre sonra Murat Albay tekrar aradı, Sayın Başbakan Karargâh'a değil Çankaya'ya geçmemizi, kendisinin de oraya geçeceğini iletti. Komutan'a arz ettim, pilotları ikaz ettim. Pilotlar son kontrolleri yaparken, Komutan helikopterin içerisinde bitkin bir vaziyette oturuyordu. Kafasını bana doğru çevirdi. 'Sağ ol evlat' dedi. Bir süre sonra 'Hazırlık yaptın mı ne diyeceğiz' dedi. Ben de 'Komutanım ne olduysa anlatacağız, başından beri birlikteyiz, aslında ben sizin için buradayım, sizin çağırdığınızı söylediler, Karargâh'a geldim, biraz daha geçseydi düğüne gitmiş olacaktım, o kartlarda yazılanları size iletmemi istediler, gerisi malum sizin önünüzde oldu her şey' dedim. Komutan kafasını salladı. O sırada helikopterler çalıştığı için bir daha konuşamadık. Biz 1 helikopter istemiştik, ancak 2 helikopter hareket etti, diğeri boştu, kimse binmedi. Saat 08.30 sularında Köşk'e indik. Köşk'te bizi Sayın Türkeş karşıladı. Daha sonra MSB Bakanı, ME Bakanı, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, MİT Müsteşarı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı karşıladı, Türkeş'in odasına girdiğimizde yer darlığı ile Bakanlar ve Komutanlar içeride kaldı, biz yan tarafa Özel Kalem'in olduğu yere geçtik. Bu esnada ben Karargâh'ı aramayı sürdürdüm. Akıncı'da kalan Akın Paşa ve Kubilay Paşa ile irtibatı sürdürdüm. Akın Paşa oradan hareket ederken helikopteri vuruldu, yaralandı, beni aradı, ateşin kesilmesi için Komutanın ve ilgili Bakanların emri ile Eskişehir'i aradım. Uzun süre onlarla görüştüm. Bu şekilde saat 15.30'a kadar oradaki kriz masasında görev yaptım. Buna başta Sayın Başbakanımız olmak üzere hepsi şahittir. Daha sonra ben yine Başbakanlık katında iken 2 polis memuru gelip sizin de bilginize başvurmamız lazım dediler. Bu sırada ben ağabeyim olan Şaban Dişli'ye bütün gece yaşananları özetliyordum. Ayrı bir odaya geçtik, orada bana Başbakan'ın korumaları tutanakta özet olarak Başbakan'ın Özel Kalem Müdürü Albay Murat'ın ifadesine göre benim Sayın Genelkurmay Başkanı'na kelepçe taktığım ve Albay Murat'ın bu nedenle şikayetçi olduğu belirtilmekte, ben bu ifade yanlış, Albay Murat'ın böyle bir konuyu bilmesi mümkün değil, olay mahallinde yoktu. Tam tersi Komutan'a kelepçe takılmaya ben mani oldum dedim ve bu tutanağı imzalamadım. Siz bilirsiniz dediler, oradan çıkıp Köşk'ün yanında bekleyen sivil polislere beni teslim ettiler. Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü Yabancılar şubesine 16/07/2016 günü saat 16.30 sularında getirildim. Orada üzerimdeki külot ve atlet hariç her şey çıkarıldı ve ters kelepçeli olarak nezarete atıldım. 18/07/2016 günü Mahkemeye çıkarıldım ve 19/07/2016 günü saat 02.00 sıralarında Sincan Cezaevi'ne teslim edildim..."
Bu ifadelere ve iddianameye göre Dişli, 16 Temmuz günü 15.30'dan sonra Çankaya'daki Başbakanlık binasında gözaltına alındı. Fakat nedense bütün Türkiye'nin inişini canlı olarak izlediği helikopterden Akar'ın arkasından çıkan Dişli'nin o gün Çankaya'da gözaltına alındığı gibi büyük bir haber 16 Temmuz günü hiçbir yerde duyulmadı. Dişli'nin gözaltına alındığı haberi ancak ertesi gün yani 17 Temmuz günü akşam saatlerinde ajanslara düştü. O halde şu soruyu sorabiliriz: Dişli ne zaman ve nerede gözaltına alınmıştı? İşte Akıncı İddianamesi'nde Akar ve Dişli'nin ifadesiyle çelişen bir başka ifade var. İfadenin sahibi de Korgeneral Zekai Aksakallı: "16 Temmuz 2016'da Genelkurmay Başkanı'nın kendisini aradığını, kendisinin Çankaya Başbakanlık Köşkü'nde olduğunu söylediğini ve yanına çağırdığını, sonrasında Çankaya Köşkü'ne giderek Genelkurmay Başkanı'nı oradan aldıklarını, konut bölgesine geldiklerini, oraya Kuvvet Komutanlarının da geldiğini, orada Tümgeneral Mehmet Dişli'nin olmadığını fark ettiğini, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç’i arayarak Mehmet Dişli'nin yakalanmasını konuştuklarını..."
Bu ifadeye göre Dişli 16 Temmuz günü akşam saatlerine kadar henüz gözaltına değildi. Daha zayıf ihtimal Ankara'daki o gün darbecilerin gözaltılarını yapan Özel Kuvvetler ve Emniyet'in başındaki isimler Dişli’nin gözaltına alındığından haberdar değildi. Ayrıca basın da bunu duymamıştı. Resmi tutuklanma tarihi ise 18 Temmuz. Yani Akar'ın 19 Temmuz’daki Dişli aleyhindeki ifadesi, tutuklanmasından sonra verilmiş. Dişli'nin ikinci ifadesi ise 6 ay sonrasında, muhtemelen bütün ifadeleri okumuş olabileceği bir tarihe ait. Herhangi bir itirafta bulunmamasına rağmen, kendini savunmak için neden ikinci kez ifade verdiği sorusu da cevapsız. İddianameden çıkan bilgiler bu kadar. Bu iddianameyi yazan savcının da- ki darbe gecesi televizyonlara bağlanıp darbecilerin gözaltına alınacağını söylemişti- bir süre sonra bu davadan alındığını ekleyelim. Geçen yazının sonundaki sorulara cevap için artık bir tahminde bulunabiliriz: Belki de Cumhurbaşkanı'nın "karargahın talebiyle" olduğunu söylediği son tayinler, darbe öncesi ve darbe günü Genelkurmay'da yaşananlarla ilgili hikayenin tektipleştirilmesi için atılmış adımlardan biridir.
.29/08/2017 20:12
Bu coğrafyanın dertleriyle biten bir ömür
12
"İran’ın eski dışişleri bakanı İbrahim Yezdi, kanser tedavisi gördüğü İzmir’de 86 yaşında öldü" Gündemin karmaşasında kısa ve soğuk cümlelerle önümüzden geçen bu haber dikkatinizi çekmemiş olabilir. Maalesef, hâlâ bir gün önce herkesin okumuş olduğu bayat haberlerle doldurulan Türkiye’deki gazetelerde “obituary” köşelerine bir türlü yer bulunamadı. Eğer ölen çok ünlü bir isimse ancak birbirinin aynısı Wikipedia Türkçe biyografileriyle yetinmek zorundasınız. İran’da bile kısmen açık olan Wikipedia, aylardır toptan kapatılmış olduğu için de İran’ın İzmir’de hayatını kaybeden eski Dışişleri Bakanı ile ilgili, ardından uzun yazıların çıktığı New York Times, Guardian okurlarından daha az şey okuyabildi Türkiye’de okurlar.
Halbuki o 86 yıllık hikaye, sadece Yezdi’nin değil, bu coğrafyanın, bizim, hâlâ benzerleri tekrarlanan çok ibretlik ve çok etkileyici bir hikayesiydi. 1931’de Safevi devletinin eski başkentlerinden Kazvin’de bir tüccarın oğlu olarak dünyaya gelen İbrahim Yezdi, Tahran’da eczacılık okumuş, üstüne de felsefe master'ı yapmıştı. Her aklı başında İranlı gibi Şah karşıtıydı. 22 yaşındayken yaşadığı bir olaysa İran gibi onun da tüm hayatını etkiledi. 1953’te Başbakan Musaddık, daha sonra CIA ve MI6’ın organizasyonu olduğu ortaya çıkan bir darbeyle devrilmiş, Şah geri dönmüştü. Yezdi, 7 yıl boyunca İran’da yeraltındaki Şah karşıtı direniş içinde yer aldı, ardından yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. ABD, Mısır, Beyrut arasında Şah karşıtı faaliyetlerine devam eden Yezdi, daha sonra İran İslam Devleti'nin ilk başbakanı olacak Mehdi Bazergan, Mustafa Çamran, Ayetullah Taleqani, Sadegh Ghotbzadeh’la birlikte İran Özgürlük Hareketi’nin kurucuları arasında yer aldı. Hareket Müslüman, demokrat, Şah karşıtı ve Musaddıkçı olarak kendini tanımlıyordu.
Yezdi, üzerine The Anatomy of a Plot adlı bir kitap da yazdığı 1953’te ABD'nin İran'daki darbesini hiç unutmadı. Şah’ın BM ziyaretleri sırasında BM binasının önünde ABD'nin İran'ın iç işlerine müdahalesini kınayan gruba önderlik eden bu adamın bir gün BM binasına Dışişleri Bakanı olarak gireceğiniyse herhalde o günlerde kimse düşünmüyordu. 1967 yılında Texas’taki Baylor Üniversitesi’nde biokimya dalında doktorasını bitirdi ve en az Şah kadar düşman olduğu bir belayla mücadele etmek için labaratuara girdi; Kanser. 10 yıl boyunca ABD’de sokaklarda ve kulislerde Şah’la, labaratuarda ise kanserle mücadelesine devam etti. 1971’de ABD’den yeşil kart da aldı. 1978’de ise hayatını tümüyle değiştirecek bir teklif geldi.
1964’te önce Ankara’ya ardından 15 ay yaşayacağı Bursa’ya gelen Ayetullah Humeyni, daha sonra yerleştiği Necef’ten sarsmaya başladığı Şah’ın baskıları sonucu Saddam tarafından çıkarılmış, Kuveyt’ten de sığınma hakkı alamayınca Paris’e gitmişti. Batıyı ve dillerini iyi bilen danışmalara ihtiyacı vardı. Yezdi, teklifi kabul edip, eşi ve altı çocuğunu ABD’de bırakarak Paris’n banliyösündeki Neauphle-le-Château'de Humeyni’nin yaşadığı villaya taşındı.
Artık Humeyni’nin sözcüsü ve danışmanıydı. Humeyni'nin oturduğu villanın çok yakınlarına komşu olarak CIA’nin taşındığını bir süre sonra öğreneceklerdi. Artık Şah’ın ömrünün uzun olmadığının, onu bölgedeki en büyük müttefiki olarak gören ve hayatını, iktidarını borçlu olduğu ABD de farkındaydı. İran’da her gün Humeyni lehine gösteriler oluyor, onun kasetleri elden ele dolaşıyordu.
Yıllar sonra BBC Farsça tarafından ortaya çıkarılacak görüşmeler bu sırada başladı. ABD’nin Paris Büyükelçisi Warren Zimmermann’la Humeyni adına görüşen isim danışmanı İbrahim Yezdi’ydi. Humeyni, Şah devrilirken tarihin tekrar edip, ABD’ye göbekten bağlı iran ordusunun darbe yapmasından çekiniyordu. ABD ise İran’ın başta en büyük kozu olan ordusu olmak üzere kurumlarının ayakta kalmasını ve Şah devrildikten sonra da başta petrol olmak üzere İran’daki vazgeçilmez çıkarları için garanti altına almak istiyordu. BBC’nin haberine göre bu Humeyni’nin ABD’yle ilk teması da değildi. 1963’de Kennedy’ye de bir mektup yazıp iran’da ABD çıkarlarına karşı olmadıklarını yazmıştı. (http://www.bbc.com/news/world-us-canada-36431160)
1978 ve 1979 boyunca Yezdi’nin zamanının çoğu basın önünde ya da kapalı kapılar ardında Şah sonrası İran’da demokrasiye geçileceği, özgürlüklerin garanti altına alınacağı konusunda Batılı ülkeleri ve kamuoyularını ikna etmeye çalışmakla geçti. Humeyni ile birlikte Batı basınının karşısına çıkıyor, Ayetullah’ın Şah sonrası İran’da anayasal demokrasiye geçileceği, ifade özgürlüğünün, özgür medyanın, kadın haklarının garanti altına alınacağı, Batılıların kafalarındaki gibi bir şeri devletinin kurulmayacağı, hatta şahsen iktidarda yer almayacağıyla ilgili vaatlerini tercüme ediyordu. 1979’da Air France uçağıyla Paris’ten Tahran’a uçarken Humeyni’nin yanındaydı. O yüzden de Humeyni’nin daha sürgündeyken Başbakanlığa getirdiği partidaşı Mehdi Bazergan’ın hükümetine Dışişleri Bakanı olarak girdi. Anti-siyonist fikirleri güçlü olan Yezdi, devrimden sonra İran’a gelen Yaser Arafat’la birlikte Tahran’daki İsrail Büyükelçiliği'ni kapatıp, ilk Filistin Büyükelçiliği'ni açmıştı. Hâlâ kutlanan Kudüs Günü’nün de fikir babasıydı. Ama aynı zamanda batıyla ilişkileri iyi olan bir İran istiyordu. İran’da ise hava tam tersineydi. 1953’ünün hatıraları canlıydı ve ABD’nin yeniden Şah’ı iktidara getirecek bir darbeye yeltebileceğinden endişe edenlerin korkuları komplolarla birleşmiş, yabancı düşmanlığı gittikçe yükseliyordu. Şah’a ve Şah’ın yakın adamlarına Batılı ülkelerin sığınma talepleri vermesi içerideki öfkeyi artırmaktaydı.
Yezdi, Ekim ayında BM yıllık zirvesi için geldiği New York’ta ABD medyasına İran’daki yeni rejimin ABD’yle iyi ilişkilerden yana olduğunu anlatırken bir ay sonra yaşanacaklardan habersizdi. Bir ay sonra İranlı öğrenciler ABD’nin Tahran Elçiliği'ni işgal edip, 66 elçilik çalışanını rehin aldığında, Yezdi hemen Humeyni ile konuştu. Humeyni, bunu tasvip etmiyor görünüyordu, krizin çözülmesi için Yezdi’ye görev vermişti. Öğrenci liderleriyle rehine krizinin bitirilmesi için görüşmeye başlayan Yezdi ise kısa bir süre sonra bir sürprizle karşılaştı. Humeyni, radyoda eylemi öven ve sahip çıkan bir konuşma yapmıştı. Yezdi’ye yapacak tek bir şey kalmıştı; istifa etmek. Daha sonra verdiği bir röportajda “1953'ten beri mücadele ettiği Amerika yanlısı olduğu için değil, İran’ın radikal, dünyadan izole edilmiş bir ülke olmamasını istediği için krizi çözmeye çalıştığını" anlatacaktı. Ama bu akil adamlığı, onun Amerikan ajanlığı delil listesine eklenmişti bile.
İstifasından sonra hemen muhalif saflara geçmedi. Humeyni, onu, daha sonra aleyhine içinde ihanet geçen sıfatlarla pek çok haber çıkacak Keyhan gazetesine yönetici olarak atadı. Fakat rejim demokrasiden velayet-i fakih teorisine uygun olarak sert bir teokrasiye doğru gidiyordu. 1984’e kadar İran Özgürlük Hareketi listelerinden Meclis’e girdi. Irak-İran savaşının en başında savaşa destek verdi ama daha sonra işgalin bitirilmesinin ardından savaşın devam etmemesi için çalıştı. İhanet listesi kabarmaya devam ediyordu.
Ve 1985’ten sonra yasaklarla, gözaltılarla dolu yıllar başladı. 1995’te Bezargen’in vefatının ardından başına geçtiği İran Özgürlük Hareketi, katıldıkları olaylı 2009 seçimlerinden sonra yasaklandı, Yezdi “rejimi, velayeti fakihten demokratik sisteme geçirmeye çalışmakla” suçlanarak gözaltına alındığında hastanede tedavi görüyordu. Son cezasını 2010’da 80 yaşındayken aldı. Ama Şah, Humeyni rejiminden sonra en büyük düşmanlarından kanserle de mücadele etmeye başlamıştı. Tedavi olmak için ABD’ye gitmek istedi. Ama bu kez de karşısında Trump’ın vize yasaklarını buldu. Yıllarca İran’daki rejim tarafından ajanlık, işbirlikçilikle suçlandığı, yıllarca kanser araştırmaları yaptığı, yeşil kart aldığı ABD ona tedavisi için vize vermedi. O yüzden tedavi olmak için Türkiye’ye, İzmir’e geldi. Ve geçen hafta 86 yaşında İzmir’de vefat etti. Herkesin sloganlara, komplolara, büyük ve tavizsiz davalara teslim olduğu bir ülkede, aklı, sağduyuyu, demokrasiyi ve diplomasiyi tavsiye ettiği için işittiği iftiraları ancak hayatıyla tekzip edebilmişti. Onun hikayesi dışarısıyla, içerisi arasında sıkışmış, kendi doğrularını, sağduyuyu ve aklı kimsenin adamı olmadan savunmak gibi güç bir işe girişmiş, bu coğrafyadaki demokratların da ortak hikayesi. Ama ardından böyle iyi bir hikaye bırakmanın başka bir yolu da yok...
.03/09/2017 21:27
Dünyada bizden başka insanlar da olabilir mi?
23
Doğu Timor'un ilk Cumhurbaşkanı Joseph Ramos-Horta (1996), Kuzey İrlandalı barış aktivistleri Máiread Maguire ve Betty Williams (1976), Bangaladeşli sivil toplumcu-ekonomist Muhammed Yunus (2006), Güney Afrikalı piskopos Desmond Tutu (1984), Kostarika eski Cumhurbaşkanı Oscar Arias (1987), kara mayınlarına karşı savaşan Amerikalı aktivist Jody Williams (1997), İranlı avukat Sirin Ebadi (2003), Yemenli aktivist Tevekkül Kerman (2011), Afganistan’da Taliban’ın vurduğu Malala Yusufzai (2014)... Yanlarındaki yıllar Nobel Barış Ödülü’nü aldıkları yılları gösteriyor. Bu 10 Nobel Barış ödüllü isim, başka dallardan Nobel almış isimler ve İtalya eski Başbakanı, dışişleri bakanı, Amerikalı ve İngiliz iş adamlarıyla birlikte geçen yılın sonlarında başka bir Nobel Barış ödüllü isme karşı bir mektup yayınladılar.
***
1991 yılında Nobel Barış ödülü almış Aung Sang Suu Kyi’nin yönettiği Myanmar’ı BM’ye şikayet ettiler, trajedinin Ruanda, Bosna, Darfur ve Kosova’ya benzediğini söyleyerek BM’yi müdahale etmeye çağırdılar.
https://www.facebook.com/Professor.Muhammad.Yunus/posts/996372943802283:0
Şubat 2017’de Arakan’daki Müslümanlara yönelik Myanmar ordusunun işlediği suçlarla ilgili bir rapor hazırlayan BM, bıçakla öldürülen bebeklerden, tecavüze uğrayan 14 yaşında kızlardan bahsederek Myanmar’ı etnik temizlikle suçladı.
http://www.independent.co.uk/news/world/asia/burma-rohingya-muslim-babies-children-slaughtered-knives-massacre-genocide-un-warns-a7561711.html
O Pazar günü Papa, Vatikan’daki ayinini BM raporuna da atıf yaparak Rohingyalı Müslümanlara ayırdı. "Evet onlar Hristiyan değil, onlar barış dolu insanlar, bizim kardeşlerimiz ve kız kardeşlerimiz" diyerek onlar için dua etti. Üst üste Batı medyasında çıkan haberler, belgeseller Aung Sang Suu Kyi’nin İnsan Hakları meleği boyasının dökülmesinde etkili oldu. En çok da BBC’nin Nisan 2017’de Suu Kyi’yi Arakan’la ilgili köşeye sıkıştırdığı röportaj.
http://www.bbc.com/news/world-asia-39507350
Daha Türkiye’deki gazeteler ne olduğunu tam farkında değilken Time dergisi, Müslümanlara yönelik şiddete fetvalar veren Budist rahibi kapak yapmıştı bile.
http://content.time.com/time/covers/asia/0,16641,20130701,00.html
Fakat bütün bu baskılara aldırış etmeyen Aung Sang Suu Kyi hükümeti, geçen hafta ülkedeki sivil toplum örgütlerini teröristlere yardım etmekle suçladı. Sivil toplum örgütlerinden 100 aktivist kısa bir süre içinde ülkeyi terk ettiler.
https://www.theguardian.com/world/2017/aug/28/aung-sang-suu-kyis-office-accuses-aid-workers-of-helping-terrorists-in-myanmar
Müslüman göçmenlere yardım için Kore’den, Avustralya’ya, Malezya’dan İngiltere’ye tabii ki Türkiye’ye kadar farklı ülkelerden sivil toplum kuruluşları bulunmaktaydı, çoğu yardım operasyonlarını hâlâ Bangladeş’teki kamplarda sürdürüyor. 1990’lardan bu yana 400 bini aşkın Rohingyalı Müslüman göçmene kapılarını açan Bangladeş’e son olaylardan sonra kaçanların sayısı 80 bine ulaştı. Bangladeş, daha fazlasını kaldıramayacağını söyleyerek kapılarını kapattı. Binlerce Arakanlı Müslüman da Malezya ve Avustralya’ya yaşıyor. Krize çözüm bulmak için BM, bölge ülkeleri ve Myanmar hükümetinin desteğiyle Kofi Annan başkanlığında çalışan Rakhine Komisyonu’nun raporunda da Myanmar hükümetine dönük sert eleştiriler ve radikal tavsiyeler var. Ama Suu Kyi hükümetini en zor durumda bırakan Uluslararası İzleme Örgütü’nün Asya sorumlusu Phil Robertson’un ısrarlı aktivizmi oldu. Son olarak İzleme örgütü, uydu görüntüleriyle bir köyün ve 800 evin Myanmar ordusu tarafından yakıldığını ispatladı.
https://www.hrw.org/news/2017/09/02/burma-satellite-images-show-massive-fire-destruction
Çoğunu gazetelerden https://www.hrw.org/news/2017/09/02/burma-satellite-images-show-massive-fire-destruction okumuş olabileceğiniz bu haberleri bir kere de alt alta yazdıktan sonra, üstüne yeniden Türkiye’de Arakan’la ilgili medya ve sosyal medyada yazılıp çizilenler, siyasetçilerin açıklamalarını okuyunca, bir terslik göze çarpıyor. Türkiye'nin "aman Ali Rıza Bey huzurumuz kaçmasın" dış politika perspektifinden kurtulması ve dünyayla ilgilenmeye başlaması çok önemli. Bunun biraz Müslümanların sorunlarına karşı duyarlılık, biraz dünya devleti olmaya özenmekle olmasında da hiçbir sorun yok. Her toplumun bir dünya algısı, barışçıl sınırlarda büyük devlet olma isteği olması da sağlıklı. Toplum artık kutusundan çıktı ve bundan sonra gelecek herhangi bir iktidarın Türkiye’yi içeriye kapatmaya 'aman bize ne' siyasetine dönme lüksü kalmadı.
Ama gerçekten büyük bir devlet olmak istiyorsak, dünyayla ilgimizi de derinleştirmek ve olgunlaştırmak zorundayız. O yüzden de şu "biz olmasak, dünyada kimsenin sesini çıkmıyor, iyi ki biz varız, dünya bizim adaletimize muhtaç" kibirli diskurundan bir an önce kurtulmalıyız. Tabii "Arakanlılar iyi ki Türkiye var dedi" türü kompleksli habercilikten de. Sorunun 50 yıldır göbeğinde yer alan, yarım milyon Arakanlı’nın sığındığı "Rohingyalı diye bir şey yok hepsi Bengal" diyen Myanmarlı milliyetçilere kalsa hepsini göndermek istedikleri Bangladeş'e, kapalı bir toplantıda bile değil, bir meydandan "Mültecilerin hepsini al parasını biz vereceğiz" diye Türkçe seslenmek gibi işleri ise derhal terk etmeliyiz. Dünyadaki sorunlara duyarlı tek ülke, tek millet biz değiliz. Türkiye’nin çok başarılı STK'ları, devlet kurumları var ama dünyada başka pek çok ülkenin çok başarılı yardım kuruluşları, STK'ları var, onlar da Arakanlılar için çalışıyor. Dünyadaki pek çok ülke, lider Myanmar’a karşı sesini çıkarıyor, tepki gösteriyor. Türkiye medyasından bir kişi bile Bangladeş’ten, Arakan’dan haber geçmezken Batı medyasında olay yerinden Myanmar hükümetini en sert biçimde eleştiren haberler geçiyor.
Eğer gerçekten mazlumlara yardım etmek, arada da büyük bir ülke olmak istiyorsak , kendi sesimize aşık olmayı bırakıp, dünyadaki başka seslere kulak kabartmayı “kimse yok biz varız” diye herkese küsmek yerine, işbirliği imkanlarını aramayı ve bütün bunları da meydanlarda değil, diplomasiyle en sert cümlelerle değil, en akıllı hamlelerle yapmayı öğrenmeliyiz. Ancak bunu öğrendiğimizde büyük devlet olmaya başlayacağız. Binlerce kilometre ötedeki bir insanlık trajedisi için günlerdir gözyaşı döken bir toplum, bu pozitif enerjisinin böyle değerlendirilmesini hak ediyor.
YORUMLAR (23)
23 Yorum
KARAR OKURU / 06.09.2017 15:13
Arakan'da gerçekte neler döndüğünü öğrenmek ister misiniz? Sebepsiz katliam ve bitmeyen medya yayınları.. Bunların yaşandığı yerde, yerin altı yerin üstünden daha değerlidir: Arakan'da olduğu gibi. Arakan'daki katliam yeni değil. 2012'de büyük bir katliam yaşanmış ve medya vahşetle sarsılmıştı. Peki neden? Bir ip ucu: Myanmar'ın doğalgaz ihracatı 2013'te başladı... Yani katliamdan bir yıl sonra... Bilgiyi Çin petrol şirketi PetroChina verdi. Çin, Myanmar, Arakan, doğalgaz, petrol ve katliam... Hepsi iç içe... Üstelik engellenemez... Müslümanlar ise sadece figüran. Çin lideri Jinping 2013'te Kazakistan ve Endonezya'ya uzanan İpek Yolu Projesi'nin deniz ayağının kurulmasını önerdi. Sebebi çok önemli. Harita bilmeyenler, beynelminel meseleleri asla anlayamaz. Önce haritayı açıp, Çin'in deniz ticaret güzergahını incelemek gerekiyor. Mevcut durumda Çin deniz ticareti, coğrafi nedenlerden ötürü Amerikan hegemonyasındaki Malacca Boğazı'na bağımlı durumda. Çin lideri Jinping bu nedenle İpek Yolu Projesi'nin deniz yoluna da ihtiyacı olduğunu söyledi. Peki bu yol nereden geçecek? Arakan... Çin lideri Jinping geçtiğimiz Nisan ayında Çin'i dünya ticaretinde en tepeye taşıyacak projeyi açıkladı. Çin'in rakibi Hindistan toplantıda yer almadı. Kısa süre içerisinde Tayland'a otoban projesini ortaya attı: İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan dengeler yeniden değişiyor. Dünya şekilleniyor. Çin ve Myanmar'ın Arakan Eyaleti'nin Sittwe şehrinde büyük bir liman inşa edip güney asya ticaret merkezini oraya taşımak istiyor. Arakan Müslümanları bu büyük planın önündeki ufak bir engelden ibaret.. Ya çekilecekler ya da ezilecekler.. İşte mesele burada başlıyor. Center for Strategic and International Studies'den C. K. Johnson geçen yıl konuyla ilgili bir rapor yayınladı. Sadece deniz ticareti değil, Çin'i bağımsız şekilde ortadoğuya bağlayacak petrol&doğalgaz boru hattı bölgeden geçiyor. Peki ABD'nin tahtını sallayan bu büyük ticari projenin hayata geçirilmesi için Arakanlıların katledilmesi mi gerekiyor? Aslında hayır. Arakan'da yaşanan katliamı Birleşmiş Milletler'de dile getiren kişi kim biliyor musunuz? İngiltere BM Daimi Temsilcisi Matthew Rycroft. Dünya Arakan'daki katliamı görmezden geliyor" lafı koca bir yalan. Sorunu gündeme getirenler onlar çünkü buna muhtaçlar. Aksi halde....İngiltere-ABD, Çin'in dünya dengelerini alt üst edecek ticaret projesini baltalaması gerekiyor. Aksi halde üstünlükleri sona erecek. Çin üretiyor, silah yapıyor, ekonomik olarak büyüyor. Çin 10 yıl içerisinde ABD'yi geçerek "EN BÜYÜK" olacak. Engellemek istiyorlar. Orta asyalılar Suriye'de IŞİD eğitimi alıyor. ABD Afganistan'a yerleşiyor. Filipinler'de IŞİD hortluyor. Trump Kore'yi tehdit ediyor...ABD donanması Pasifik'e yerleşiyor... Çin-Hint sınırında çatışmalar çıkıyor... Sebep çok açık: ABD Çin'i çevreliyor. Bölmek için...Arakan'da yaşananlar zincirin son halkası.. 1 milyonu aşkın müslüman çamurun içinde. Niye? Arakan son 5 yıldır sistemli biçimde kaosa itiliyor. Mazlum ve mağdur müslümanları intikam için terörist yapmanın peşindeler. Hedef bu. Arakan'da olanların tek bir açıklaması var: Er ya da geç... IŞİD orada hortlayacak ve Çin'e karşı koz olarak kullanılacak. Ekim 2016'da Arakan'da Harakah el-Yaqin adında bir örgüt kuruldu. Örgüt bir ay sonra Bangladeş sınırında terör eylemi düzenledi. Uluslararası Kriz Grubu, Aralık 2016'da örgütün Pakistan ve Suudi Arabistan ile irtibatlı olduğunu tespit etti.. Örgütün kadroları Myanmar/Bangladeş sınırında eğitim aldı ve kısa sürede eylem kadrosu oluşturuldu. Bu henüz başlangıç... Son olarak 25 Temmuz 2017'de Arakan'da karakollara saldırı düzenlendi. Örgüt saldırıyı üstlendi. Myanmar hükümeti harekete geçti. Myanmar'ın harekete geçmesiyle birlikte "kimliği belirsiz" kişiler suçlu/suçsuz tüm müslümanlara saldırıya geçti. Hepsi tertipli eylem. Örgütün lideri Ata Ullah.. Pakistan doğumlu.. Taliban'la ilişkisi var.. Libya iç savaşında eğitim aldı. 2012'de Suudi Arabistan'daydı. Örgüt 2012-2016 yılları arasında eğitildi. Ama yeterince militan toplayamadı. Bölge halkı henüz radikalleşmeye eğilimli değildi. Ama.. Geçen hafta başlayan katliamlardan sonra binlerce müslüman göç etmeye başladı... Nereye? Bangladeş sınırına... Örgütün doğduğu yere... Harakah el-Yaqin hareketi aylardır ses getiremiyordu. Ama şimdi, intikam almak isteyen binlerce müslüman, bölgelerine akın ediyor. Süreç Harakah el-Yaqin hareketini besleyen emareler taşıyor. IŞİD Arakan'da mevzi açıyor. Hedef: Çin ticaret yolunu baltalamak. Binlerce mazlum, fakir, yurtsuz Arakan'lı müslüman emperyalist bir mücadele için canlı bomba olmaya itiliyor. BUNA ENGEL OLMAK GEREK. Türkiye bölgeye kayıtsız kalamayacağını ve yardım masraflarını karşılayacağını açıkladı. Peki ne için? Türkiye olanların farkında mı? Türkiye olan bitenin farkında varmazsa, yapacağı yardımlar Harakah el-Yaqin hareketinin güçlenmesine sebep olabilir. Medya gerçeği gizliyor. Şunu bilin: Harakah el-Yaqin hareketini destekleyen Türk hesaplar var. Youtube'a yüklenen Türkçe videolar var. Myanmar Türkiye'nin Arakan müslümanlarına yardım etmesine onay verdi. Türkiye akıllı hareket ederse Arakan'da IŞİD rüyası sona erebilir. Birileri AKP'yi kullanmak istiyor. Özellikle iç basında Myanmar'ı suçlayanları dikkatle izleyin. Hedef: Devletler arası çekişme. AKP, Myanmar hükümeti ile iletişim yoluna giderek akıllılık etti. Fakat BİRİLERİ, AKP ile Myanmar'ı diplomatik çatışmaya çekmek istiyor. ABD Myanmar hükümetini uyardı. Yakında suçlamaya başlayacak. Birileri AKP'nin de bu kervana katılmasını istiyor. İç basında "Myanmar hükümeti ile ipler gerilsin ve Türkiye bir şekilde Arakan'daki radikalleri desteklesin" isteyenler var. Kim bunlar? AKP'li gibi gözüküp "hâlâ" Amerikan çıkarlarına hizmet edenler kendilerini açık ediyor. İç basında Myanmar'a ateş püskürenlere bakın. IŞİD tehditi, bölgede gittikçe yayılıyor. Mesela; Endonezya'da bir site Harakah el-Yaqin lideri Ata Ullah'ın bildirisini yayınladı. Mayıs ayında IŞİD militanlarının toplanıp götürüleceğini yazmıştım ve neresi diye sormuştum. Cevap netleşiyor: arakan
.05/09/2017 22:13
Dicle'den Naf Nehri'ne akan sular
9
Türkiye, Arakan Müslümanlarının dramıyla 2012 yılının Ağustos ayında Budist militanların Arakan’da Müslümanlara yönelik başlattığı saldırılarla tanıştı. Oluşan duyarlılık üzerine Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, eşi Sare Davutoğlu, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan ve kızı Sümeyye Erdoğan bir uçak dolusu yardım malzemesiyle birlikte Myanmar'ın başkenti Napyidav'a uçtular.
İlk kez gidilen bu coğrafyada Türkiye’yi bir sürpriz bekliyordu; 95 yıl önce buraya getirilmiş Osmanlı askerlerinin yattığı şehitlikler.
Thayet-Myo ve Meiktila adında Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin Osmanlı askerlerini getirdiği dört esir kampından ikisinin yanında yer alan 1000’e yakın Osmanlı askerinin yattığı şehitliklerin varlığından bile 45 yıl sonra 1961 yılında ülkeyi ziyaret eden Yeni Delhi’deki Türkiye büyükelçisi sayesinde haberdar olunmuştu.
Yıllarca kimsenin dokunmadığı şehitlikler çok bakımsız haldeydi. Meikhtilla’yı ziyaret etmek isteyen heyetten önce şehitliğe giden Dışişleri’nin öncü ekibi etrafı ziyarete hazır hale getirdiler. 95 yıllık gecikmiş ziyarette kürsüye çıkan Davutoğlu, şehitliğin tarihini özetledi:
"I. Dünya Savaşı'nda çok değişik cephelerden, Filistin'den, Mısır'dan, Irak'tan, Suriye ve diğer cephelerden toplanarak, esir olarak Basra'ya getirilip, daha sonra Basra'dan Karaçi'ye gemilerle, Karaçi'den Kalküta'ya trenlerle, Kalküta'dan da Yangon'a, oradan da buraya esir kamplarına getirilen dedelerimizin huzurundayız"
***
Peki, neden İngilizler esir aldıkları Osmanlı askerlerini bu kadar uzağa Burma’ya getirmişlerdi?
Bu sorunun cevabı bizim tarihimizden Arakan’da bugün yaşananlara ulaşan bir kapı açıyor.
Kapı yine epey geç bir vakitte 100. yıldönümü yaklaşırken yeniden hatırladığımız Kut’ül Amare Zaferi ile açılıyor.
29 Nisan 1916’da Halil (Kut) Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Kut’da İngiliz saldırısını geri püskürtüp kazandığı zaferden sonra İngiliz ordusunun başındaki General Townshend ile birlikte esir aldığı 13 bin İngiliz askerin bir kısmı Hintli askerlerden oluşmaktaydı. (Hintli derken bir milleti değil bir coğrafyanın insanları kastediliyor)
Ama sonu Arakan’a çıkacak hikaye esas bundan sonra başlıyor. Hatırlamak istemediğimiz Kut’ül Amare Zaferi’nden sonra olanlarla.
Kut’ül Amare’de beklenmedik bir yenilgi alan ve çok sayıda askerini esir veren İngilizler şaşkınlıklarını kısa sürede atıp, Ağustos 1916’da Irak’taki İngiliz Seferi Kuvvetleri Komutanı Sir Percy Lake’i görevden aldılar ve yerine Tümgeneral Maude’yi getirdiler. Maude, orduyu yeniden toparladı, bölgeye sömürgelerden yeni Hintli askerler getirildi.
Savunmadan saldırı durumuna geçmiş Osmanlı ordusu ise müttefik Almanların da isteğiyle daha sonra anlaşılacak büyük bir hata yapıp kuvvetlerinin bir kısmını Rus ordusuna karşı İran’a kaydırmıştı.
12 Aralık 1916’da Dicle nehri boyunca başlayan İngiliz taarruzu karşısında, Albay Kâzım Bey (Karabekir) komutasındaki 18.Kolordu’ya bağlı askerler direnmeye çalıştı. Ama İngiliz ordusu 24 Şubat 1917’de Kut’a ve 11 Mart 1917’de de Bağdat’a girdi. Birkaç ay sonra Bağdat’ta hastalıktan ölecek General Maude, “Bağdat Fatihi” ilan edilmişti.
Bu taarruzdan sonra Anadolu’ya doğru geri çekilen Osmanlı ordusu dağılmaya başlayacak, hem savaşın hem de imparatorluğun sonu görünecekti.
Osmanlı’nın Ortadoğu’dan çekilmesine neden olan bu karşı taarruzda General Maude ordusunun Dicle nehrini geçmesinde en büyük katkılardan birini Burma’dan getirilen 85. Burma Birliği’ndeki istihkamcılar ve lağımcılar yapmıştı.
Pek çoğu evlerinden kilometrelerce uzaktaki Mezapotomya’da hayatlarını kaybettiler, geri kalıp evlerine dönenlerse hizmetleri için nişanlar aldılar.
***
Peki bu taarruzda esir düşen Osmanlı askerleri, Burma’dan getirilen askerlerle birlikte oradaki kamplara götürülmüş olabilir mi? Bir tahminde bulunup gerisini tarihçilere bırakalım.
Ama Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunun Irak cephesinde savaşı kaybetmesine yardım eden Burmalı askerlerin hikayesi bizi başka bir yere götürecek.
Aslında 1824’ten beri sömürgesi olan Burma’da İngilizler, çoğunluğu oluşturan Burmalıların asker olmasını yasaklamıştı. Bağımsızlık isteyen Burmalılara karşı orduyu azınlık olan etnik gruplardan oluşturmuşlardı.
İngilizler, sadece yerleşik gruplar arasındaki dengeleri kullanarak iktidarlarını sürdürmekle yetinmediler.
O yıllarda aralarında sınırlar olmayan Bengal bölgesinden Müslümanları, East India Company için çalışmak üzere Arakan’a göçe teşvik ettiler. Böylece 1824’ten önce Burma’da yüzde 1-2 olan Müslüman nüfusu artmaya başladı. Bu Müslümanlar kendilerine Rohingya adını verdi.
Müslümanların göç ettiği Arakan bölgesinin çoğunlukta olan yerli halkı Rakhine Budistleri’ni korkutan bir gelişmeydi bu.
Arakan’da Rohingyalı Müslümanlarla Rakhine Budistleri arasındaki çatışmaların 200 yıllık tarihi böyle başladı.
***
1939’da İngiliz sömürge yönetimi, iki toplum arasındaki gerilimi gidermek için bir komisyon kurdu, yeni göçleri engellemek sınır kontrollerini artırdı ama bu kez de araya İkinci Dünya Savaşı girdi.
Bu kez sahneye ülkenin bundan sonraki tarihine hükmedecek Burma ordusu çıkacaktı.
Aslında burmalıların bir ordusu kalmamıştı. Çünkü İngilizler, Birinci Dünya Savaşı’nda Dicle’yi geçmelerini sağlayan Burmalılardan oluşan askeri birlikleri Burmalı rahiplerin öncülük ettiği bağımsızlık isyanları yüzünden 1929’da güvenlik nedeniyle dağıtmışlardı.
Burmalılar içinse İkinci Dünya Savaşı İngiliz sömürgeciliğine karşı bir imkandı. Bu imkanı da Japonların yanında gördüler. 1941 yılında Japon ordusunun da desteğiyle Tayland’da Burma Bağımsızlık Ordusu kuruldu. Ordunun kurucusunun adı tanıdık gelebilir; Aung San.
Aung San Suu Kyi’nin babası.
1941’de Japon ordusu, Burmalı müttefikleriyle birlikte ülkeyi işgal etti. İngilizlerse Arakan’daki Rohingya Müslümanlarını Japon işgaline karşı tampon bir bölge oluşturmaları için silahlandırdılar.
Rakhine Budistleri de Burmalılarla birlikte İngilizlere karşı Japon ordusunun yanında yer almıştı.Ama büyük devletlerin silahlandırdıkları bu iki toplum ellerindeki silahları hasım oldukları birbirlerine karşı kullanmakta gecikmediler. 1942 yılında 20 bin Rakhine ve 5000 Rohingya Müslümanı bu çatışmalarda öldü.
Ardından kısa süreli Japon işgalinde bir otonom Burma devleti, savaşın sonunda ise Japonların kaybettiği görününce bu kez Japonlara karşı İngilizlerin yanına geçen Aung San ve Burma Bağımsızlık Ordusu.
1945’te İngilizlerle birlikte Japon işgalini bitiren ve ülkeyi kuran ordunun artık yeni bir adı vardı Tatmadaw.
Aung San yıllar sonra kurduğu ordunun kızını ev hapsine mahkum edeceğini herhalde düşünemezdi. Zaten bağımsızlıktan bir yıl önce İngiliz destekli geçici yönetimin başkanıyken bir suikaste kurban gitti. Suikastın İngilizlerin desteğiyle olduğu iddia edildi.
1948-62 arasında yaşanan İngiliz destekli demokrasiden sonra Tatmadaw, 1962’de yönetime el koydu. 2011’deki demokrasiye geçiş adımlarına kadar askeri bir diktatörlük kuruldu.
Bu diktatörlüğünün en büyük mağduru Rohingya Müslümanları oldu. Çünkü ordunun en başından itibaren doğal hasmı olmuşlardı. Orduda çoğunluk olan Budistleri ikna etmek için bu düşmanlığı ve tehlikeyi kullandı. Bölgeyi sarsan her krizde yeniden yaşanan çatışmalarla 1.5 milyon Rohingya Müslümanı Bangledeş, Pakistan, Tayland, Malezya, Hindistan ve ABD’ye göç ettiler.
Geri kalanlar içinse hayat hep zor oldu. 1982 yılında askeri rejimin yaptığı anayasada Burma vatandaşlığı için 1823’den önce Burma’da yaşamak şartı kondu. Böylece Rohingya Müslümanları, 150 yıldır yaşadıkları ülkede vatandaşlık hakkı alamadılar.
***
Hikayenin bundan sonrası da tanıdık. Myanmar hükümeti “Kürt diye birşey yok onlar kart kurt eden Türkler”e çok benzeyen şekilde “Rohingya diye bir şey yok onlar Bengal” diyor. Bir önceki Başbakan, “komşularımız ya da BM çok istiyorsa hepsini alabilir” bile demişti.
2000’lerin ortalarından itibaren cunta yönetimine karşı Budist rahiplerinin başlattığı direnişler 2011’de demokratik seçimlere izin verilmesiyle sonuçlandı. Ama başlayan açılım sürecinin de kurbanı yine Rohingya Müslümanları oldu.
2012 yılında Davutoğlu’nun da ülkeye gitmesine sebep olan olaylarda Rakhine Budistlerinin Rohingya Müslümanlarına yönelik saldırılarını kışkırtan ve silah verenin ordu olduğu, böylelikle hala ülkedeki Budistlerinin koruyucusu olduğunu göstermek istediği iddia ediliyor.
Daha sonraki krizler, katliamlar ve göç dalgaları ise Arakanlı Müslümanların kurduğu silahlı örgütlerin (en son Ocak 2017 ve son olarak 25 Ağustos’da) Mynamar ordusu ve polisine yönelik saldırıları ve bu saldırıya karşı ordunun, Rakhine Budistlerinin milis güçleriyle birlikte köy yakarak verdiği sert cevaplardan sonra başladı. O yüzden olan biten hakkında Myanmar hükümeti kendini “terörizmle mücadele ediyoruz” diye savunuyor.
Silahlı güçler arasında kalan bir halk. Göç edenlere gitmeyin savaşın diyen silahlı gruplar, onları ait olduklarını düşündükleri Bangladeş’e doğru kovalayan Mynamar ordusu ve vatanlarını savunduklarını söyleyen Budist Rakhine milisleri.
Bütün bu insan hakları ihlallerine karşı 2015 yılında babasının kurduğu orduya karşı seçimle iktidara gelen Aung San Suu Kyi için yapılan apoloji de tanıdık; “iktidarda ama muktedir değil”, “adım atarsa iyi sihhatte olsunlar ne der?”
Tabii terörizme yardımla suçlanan insan hakları örgütleri, emperyalistlerin maşası ilan edilen Royingha Müslümanları, ülkemizi karıştıran İngilizler komploları...
Sömürgecilikle dengesi bozulmuş, birbirine düşman olmuş toplumlar, askeri rejimlerin açtığı yaralar.
Birinci Dünya Savaşı Mezapotomya cephesinden Arakan’a vardık. Ama bazen tarihin esiri olmanın ucu böyle acı hikayelere de çıkabiliyor.
.09/09/2017 01:30
İkinci sezonu şimdi kim yazacak?
7
Çevredekiler, merkeze doğru yürürken kurdukları koalisyonlarından bir süre sonra vazgeçtiler, devletin yeni sahibi olarak yeni bir merkez yaratmaya çalıştılar ama henüz buradan bir sonuç çıkmadı. Bu yüzden de çevredekilerin merkeze gelmesine rağmen siyasi fay hattını hâlâ çevre-merkez gerilimi oluşturuyor. Eski kavga sürüyor. Merkezdekilerin çevreye geri dönme korkusu ve bunun beslediği eski yaşananlara dönük bir sınıfsal hınç ve merkezi kaybetmişlerin rövanş isteği, gerçeği reddetmesi ve kaybetme endişesi. Hâlâ anlamaya çalışmak da işbirlikçilik, kendi cemaatine ihanet. Mahalle baskısı işte bu anlamda yaşıyor.
Adı, Kavalalı Mehmet Paşa’nın Kahire’deki konağında yetişmiş Halil Şerif Paşa’dan geliyordu. Yıllar sonra merkez-çevre ilişkilerini yazarken anlatacağı Osmanlı’nın yasal özerklik verip, gevşek bağlarla kendine bağladığı ama sonra bu gevşek bağların isyanlara sebep olduğu güçlü ailelerinden biriydi Kavalalılar.
Halil Şerif Paşa, daha sonra çevreden merkeze gelip Osmanlı’ya sefir olmuş; Paris’teki sefaret günlerindeki debdebeli hayatı ve erotik kadın tablolarından oluşan koleksiyonuyla, yine Mardin’e göre Tanzimat’ın çevrenin en çok tepkisini çeken merkezdeki “Bihruz Bey”lerinden birine dönmüştü.
Abdülhamit’in cülus töreninde güneş çarpması sonucu ölümünün ardından aile içinde başlayan miras kavgasını çözmek için İstanbul’a gelen kızı Leyla Şerife, burada tanıştığı hukukçu Muhammed Arif Bey’le evlenmişti.
* * *
Mardin soyadı da Kasımiyye medreselerinde 600 yıl boyunca müderrislik yapan bu Mardinli ulema ailesinden mirastı. Baba tarafından dedesi Mardinizade Arif Bey 1892 yılında “Artık medresede okumak yetmez” diyerek ailesini alıp yine Şerif Mardin’in merkez-çevre makalesinde anlatacağı, sadece medreselerin olduğu, yönetici sınıfa ulaşılamayan çevreden; bürokratik elitlerin yetiştiği okulların olduğu merkeze, İstanbul’a gelmiş, çocuklarını yeni açılan laik mekteplere yazdırmıştı.
Babasının amcası Ebül’ula Mardin, Akif ve Eşref Edip’le birlikte İslamcı Sırat-ı Müstakim’de yazmış, Ahmet Cevdet Paşa ve mecelle üzerine kitapları olan, fıkıh uzmanı büyük bir hukukçuydu. Dini bütün fıkıhçı Ebül’ula Bey yıllarca üniversitede İsviçre’den gelen Medeni Kanunu anlatmıştı.
Annesinin dedesi Ahmet Cevdet (Oran) Bey, 1894’te rotatif baskı tekniklerini ilk kez kullandığı gazetesi İkdam’ı, o günler için epey radikal bir iddiayla “Siyasi Türk Gazetesi” diye çıkarmış öncü bir milliyetçi gazeteciydi.
Önceleri desteklediği İttihatçılarla yolları ayrılmış, 31 Mart’tan sonra İsviçre’ye kaçmış ve ancak 14 yıl sonra, 1923’te Cumhuriyet ilan edildikten sonra İstanbul’a dönmüştü. Ömrünün yarısı babasıyla İsviçre’de geçen kızı Reya, Mardinizade Arif bey’in oğlu Şemsettin Mardin’le evlenmiş ve 1927’de Şerif dünyaya gelmişti.
Yani Şerif Mardin, yıllar sonra üzerine yazacağı çevre-merkez, din-modernleşme ilişkilerinin iç içe geçtiği bir hikayenin içinde yetişmişti.
Dedesi Ahmet Cevdet Bey bu durumdan biraz rahatsızdı:
“Kendi memleketini bilmeyen insanlardan oluşan bir aile mi olacağız diyerek, beni aldı elimden İstanbul’da İstiklal Caddesi’nin ortasındaki Ağa Camii’ne götürdü. Kendisi dışarıda kaldı, ‘Git’ dedi, ‘bu insanlar ne yapıyorlarsa sen de onu yap.’ Önce abdest, sonra namaz, onlar ne yapıyorlarsa ben de onu yaptım. Ağa Camii’nden sonra beni Balık Pazarı’na götürdü. Balık Pazarı’nda mumbar yedirdi.” (Şerif Mardin’le söyleşi, Neşe Düzel, Taraf, 2011)
Babasının görev yaptığı Yugoslavya’daki diplomat çocuklarının gittiği bir okulda başladığı eğitimi kısa sürdü, ailesi onu alıp Galatasaray Lisesi’ne yerleştirdi. Daha sonra bunu “Beni Galatasaray’a gönderme bir millileştirme operasyonuydu” diye anlattı.
* * *
Galatasaray Lisesi’nde başladığı lise hayatını da ABD’de tamamladı. Stanford Üniversitesi’nde siyaset bilimi okudu, John Hopkins’de uluslararası ilişkiler bölümünde master yaptı. Bu pırıltılı eğitim üzerine Türkiye’ye dönüp Ankara Siyasal’a asistan olarak girdi.
Demokrat Parti yıllarıydı. Genç asistan Şerif Mardin, hocalarıyla birlikte DP’nin otoriterleştiğini düşünen liberal-Kemalist Forum dergisinde yazıyordu.
Forum dergisi çevresindeki aydınlarla birlikte, basına yönelik baskılar, İspat Hakkı yasası tartışmaları ve 6-7 Eylül olaylarından sonra 1955 yılında DP’den ayrılan 19 milletvekilinin kurduğu Hürriyet Partisi’ne üye oldu.
1956’nın sonunda hocası Turhan Feyzioğlu, dergideki muhalif yazıları yüzünden dekanlıktan alınınca, bunu protesto etmek için “Bu vaziyette demokrasinin en feyizli topraklarından biri sayılan bir memlekette benimsediğim ve demokrasinin özü sayılan kıstaslar muvacehesinde fakültemizdeki vazifeme devam etmeme imkan kalmamıştır” diye bir istifa mektubu yazarak asistanlık görevinden istifa etti.
Siyasete atıldı. Hürriyet Partisi’nin genel sekreterlik görevini yürüttü. 1957 seçimlerinde Eskişehir’den milletvekili adayı oldu, neyse ki kazanamadı. Neyse ki, çünkü seçim hezimetinden sonra Hürriyet Partisi, CHP’ye katılmış, 1960 darbesinde de Forum dergisindeki aydınlar önemli roller oynamışlardı.
Şerif Mardin ise elini ve zihnini kirletmeden 1958’de yeniden doktorası için ABD’ye gitmişti. Yeni Osmanlılar üzerine daha sonra genişletilmiş versiyonu bir klasik haline gelecek doktora tezini tamamladı. 1961’de tekrar Türkiye’ye dönüp, tekrar istifa ettiği Siyasal’a asistan olarak girdi ama artık toplumu anlamak değil değiştirmek isteyen, bilimsel yayından önce devrim peşinde koşan ya da cuntalarla iç içe girmiş siyasetçi akademisyen kuşağından ruhen kopmuş bir Şerif Mardin vardı.
Kuşağındaki akademisyenler ile aydınlar üstyapıyı belirleyen altyapı ve sınıf analizleriyle boğuşurken, o hem hayat hikayesi hem de Amerikan eğitimi ile üstyapıyı, Weber’i, kültürün belirleyiciliğini keşfe çıkmıştı. Toplumu değiştirmeyi değil anlamayı seçmişti.
* * *
Fakültedeki hocalarının bu tercihine karşı tavrını “Tuhaf şeyler yaptığımı düşünüyorlardı ama iğne batırmadılar bana “ diye anlattı.
Ama herkes bu kadar anlayışlı değildi. 1969’da Siyaset Bilimi giriş dersi sınavında sorduğu “Schumpeter’e göre Marx’ın kehanetini eleştiriniz” sorusu devrimci öğrencileri çok kızdırmıştı. Hem liberal bir düşünürün Marx’ı eleştirmesine, hem de Marx’ın diyalektiğine kehanet denmesine tahammül edemeyen öğrenciler sınavı boykot edip sınıftan çıktılar. (Oral Çalışlar, Posta, 8 Eylül 2017)
Mardin için Ankara’dan İstanbul’a, Boğaziçi’ne gelme vaktiydi artık.
Ama, henüz esas meseleye gelememişti. Yıllar sonra üzerine yazacağı kitap yüzünden gerici ilan edileceği Said-i Nursi’yle de risalelerini yasaklatacak bir bilirkişi raporuyla tanıştı:
“1960'lı yıllarda Ankara’da, o zamanlar İlahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi olan değerli bir profesörden haber geldi. Dedi ki, ‘Birtakım evrak toplatılmış, adliyede duruyor. Bunlar gericilerin el yazısıyla çoğalttıkları risalelerdir. Bunlar hakkında bir zabıt tutulacak. Daha sonra mahkeme karar verecek.’ Beraberce adliyeye gittik ve çuval içindeki risalelere baktık. Ben o zamanlar eski yazıyı bilmiyordum. Profesör bana, ‘Bunlar Türkiye'nin en tehlikeli gerici unsurlarının Atatürk devrimlerine karşı bir cephe oluşturmak için yaptıkları propagandadır. Ben risalelerde ileri sürülen fikirleri biliyorum. Okudum, cumhuriyetin temellerine karşı olduklarını biliyorum. Ona göre bir zabıt hazırladım. Sen de imzalar mısın’ dedi. Her ne kadar risaleleri okumamış idiysem de, o kişiye olan itimadım nedeniyle zabtı imzaladım. Mahkemeye intikal ettiği zaman, tahmin ederim ki verilen karar bu risalelerin dağıtılması aleyhineydi. Gel zaman git zaman, bu halktan çıkan birtakım neşriyatın nasıl bir şey olduğunu merak ettim ve biraz da vicdani bir borç olarak Nurculuğu araştırmaya başladım.” (Ruşen Çakır’la söyleşi, Cumhuriyet, 1992)
Müderris bir aileden geliyordu, Yeni Osmanlılar üzerine doktora tezi yazmıştı, siyasetin kültürel kodlarını merak ediyordu ama eski yazıyı öğrenememişti. O yıllarda onunla birlikte çalışan ünlü bir sosyoloji profesörü, Şerif Mardin’in en büyük farkının o yıllardaki mahalle baskılarına, ne der’lere aldırış etmeden eski yazıyı öğrenmeye cesaret etmesi olduğunu söyleyecekti.
Said-i Nursi üzerine çalıştığını duyan İsmet İnönü, bir davette “Dikkat et, bu adam çok tehlikeli bir adamdır. insanların akıllarını çelmekte fevkalade etkili çalışmaları vardır” diyerek onu uyarmıştı.
Fakat Şerif Mardin herkesin girme dediği o kapıyı zorladı. 1973 yılında Amerika’nın saygın akademik dergisi Daedalus’a o makalesini yazdı: “Merkez-Çevre İlişkileri: Türk siyasetini açıklayacak bir anahtar mı?”
Osmanlılar, imparatorluk genişledikçe, başa çıkamadıkları, etnik, dinsel, bölgesel olarak farklı gruplara muhtariyetler vererek onları gevşek bağlarla merkeze bağlamış ama bu gevşek bağlar çatışmaları da beraberinde getirmişti. Modernleşmeyle birlikte merkez ve çevre arasındaki kopuş sürmüş, bu gevşek bağları modern ve merkezi bir devlet için sıkılaştırmaya çalışan adımlar kopuşu artırmış, seçkin bürokratik sınıfla, bu sınıfa sokulmayan çevre arasındaki gerilimler sürmüş, üstüne laikleşme adımlarına tepki olarak da çevrede resmilik karşıtı bir kültür ortaya çıkmıştı. Bu kültürün merkezinde de İslam vardı.
* * *
Merkezden çevreye verilen siyaset yapma imtiyazları ise 31 Mart Vakası’ndan, Birinci Meclis’teki muhalafete, Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasından, Kemalist devrimlere tepkilere, DP’nin ortaya çıkışından 27 Mayıs 1960 darbesine kadar bütün ana siyasi kırılmaların fay hattını oluşturmuştu.
Mardin, ardından gelen çalışmalarında kapıyı daha da zorladı.
Literatürde sadece aşağılanmak için bahsi geçmiş Nakşilikteki proto-demokrat nüveleri, Osmanlı’daki Nakşilik merkezli isyan kültürünü, her şey padişahın iki dudağı arasında denip geçilmişken Osmanlı Zımni Sözleşmesi’nin oluşturduğu dengeyi, Yeni Osmanlıların entelektüel çabalarının kıymetini, gerici denip içinden çıkılmış İslami figürlerin ve anlayışın Türkiye’de modernleşmeye katkılarını yazmaya cesaret etti.
Cemil Meriç’in de teşvikiyle Said Nursi üzerine yazdığı kitap ise gericilikle suçlanmasına, üç kez TÜBA üyeliğinin tıpçı üyelerin itirazıyla reddedilmesine sebep oldu.
TÜBA Başkanı reddi şöyle savunmuştu: “Said-i Nursi üzerine çalıştı diye değil de, Said-i Nursi’yi fazla parlattı diye eleştirildi.”
Anlamaya tek başına kıymet verilmeyen, her anlama çabasının ancak meşrulaştırmak, yüceltmek, propaganda için olduğunun düşünüldüğü bir ülkede tehlikeli işlere girişmişti.
Herhalde o yüzden 1973’te yazdığı merkez-çevre makalesi ancak 1985 yılında Türkçe’de yayınlandı. Çevirinin yayınlandığı dergide genç sosyolog Ali Bayramoğlu’nun Türkiye’de ilk kez Şerif Mardin’le yapılmış röportajı da vardı.
Mardin’in Özallı yıllarda keşfedilmesi sürpriz olmasa gerek. Çevrenin merkezi zorladığı yıllardı, önyargılar yıkılıyor, katı laiklik anlayışı yumuşuyordu. Herhalde bu liberal dalganın Türkiye’yi demokratikleştirebileceği umuduyla Şerif Mardin 1994’te ikinci kez siyasete girdi ve Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucusu oldu.
Çevreden merkezi zorlayan dindarlar da bu yıllarda Mardin’i keşfettiler. Çünkü anlattığı onların hikayesiydi.
Belki kitapları çok satılmadı, herkes oturup makalelerini okumadı ama onun kendileri hakkında “iyi konuşan” biri olduğunu düşündüler. İslama ve Müslümanlara Türkiye tarihindeki hakkı olan yerini veren ve bunun üzerine düşünmeye ve yazmaya cesaret eden merkezdeki bir beyaz adam olarak çevredekilerin takdirini kazandı.
Tabii bu hikayeyi böyle dinlemek istemeyen merkezdekilerin de tepkisini.
Yıllar sonra çevrenin merkeze doğru yürüyüşünde ortaya AK Parti çıktı.
Kemalistlerin hayal ettiği gibi “Mahallenin ethosu okulun temsil ettiği logosa” dönüşmemiş, mahalle kendi okullarını kurup ethos-logos sentezi bir kimlik yaratmıştı.
Eşraf zenginleşmiş, girişimci, ihracatçı olmuştu. Muhafazakarların medyası ve entelektüelleri ortaya çıktı.
Çevrenin merkeze yürüyüşünde 28 Şubat, 27 Nisan, başörtüsü yasakları, kapatma davaları gibi engeller çıkmış ama sonuç itibarıyla çevredekiler merkeze gelmişti.
İşte bu noktada Mardin, bir tehlike olarak Mahalle Baskısı’ndan bahsetti.
“Türkiye’de ‘mahalle baskısı’ diye bir şey var. Jön Türklerin en çok korktuğu şeylerden biri de oydu. ‘Mahalle baskısı’ bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP’den bağımsız olarak Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla AKP değil de, bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır.” (Ruşen Çakır’la söyleşi, Vatan, 2007)
Fakat, üzerinden 10 yıl geçen bu teori gerçekleşmedi. Yani baskı mahalleden çıkmadı. Baskı adına söylenenlerin çoğu yine “merkez” kaynaklı oldu.
Çevredekiler, merkeze doğru yürürken kurdukları koalisyonlarından bir süre sonra vazgeçtiler, devletin yeni sahibi olarak yeni bir merkez yaratmaya çalıştılar ama henüz buradan bir sonuç çıkmadı.
Bu yüzden de çevredekiler merkeze gelmesine rağmen siyasi fay hattını hâlâ çevre-merkez gerilimi oluşturuyor. Eski kavga sürüyor. Merkezdekilerin çevreye geri dönme korkusu ve bunun beslediği eski yaşananlara dönük bir sınıfsal hınç ve merkezi kaybetmişlerin rövanş isteği, gerçeği reddetmesi ve kaybetme endişesi. Hâlâ anlamaya çalışmak da işbirlikçilik, kendi cemaatine ihanet. Mahalle baskısı işte bu anlamda yaşıyor.
Şerif Mardin, Türkiye siyasi tarihi dizisinin ilk sezonunu yazmıştı. Dizinin son sahnesinde çevredekiler merkeze otururken görüldü.
Ama artık ikinci sezonunu bize yazacak bir Şerif Mardin yok.
Bakalım, önyargılarından, mahalle baskılarından kurtulup aynı vukuf ve derinlikte ikinci sezonu kimler yazmaya cesaret edebilecek?
.10/09/2017 21:06
İnsansız araçlar ve insanlı sorular...
16
Önce bildiklerimizi toparlayalım.
Oğul (Tale) Köyü, Hakkari Merkez’e bağlı, Hakkari’ye 25 kilometre uzaklıkta, Zap suyunun kenarında, o bölge için oldukça yeşil, içinde piknik alanları olan, ceviz ağaçlarıyla meşhur, hayvancılıkla da uğraşılan bir köy.
https://www.google.com/maps/place
Hakkari’ye doğru göç veren köyde son referandumda 103 kayıtlı seçmen varmış. Köy HDP’li bir köy. Zap’ın kenarında olduğu için kırsal bölgeleri Zap’ın aktığı Irak’tan sınırı geçen PKK’lıların geçiş güzargahında.
Sadece son dört aylık bir haber taraması yapıldığında köyün kırsalında güvenlik güçleriyle PKK’lılar arasında çatışmalar olduğu anlaşılıyor. Örneğin, 7 Hazira’da Oğul Köyü kırsalında tespit edilen PKK’lılara, F-16larla hava harekatı olmuş ve bir PKKlı öldürülmüş. 20 Haziran’da yine Oğul yol ayrımında PKK’lılar askeri konvoya saldırmış ve 1 yüzbaşı şehit olmuş. Oğul Köyü kırsalında 27 Haziran’da PKK’lılarla çatışmada özel harekat polisi Muhammet Ali Mevlüt Dündar yaralanmış ve kaldırıldığı hastanede şehit olmuş. Dündar, aynı zamanda bir 15 Temmuz gazisiydi.
Şehit polisi öldüren PKK’lılara yönelik takipte çok sayıda silah ve mühimmatın bulunduğu bir sığınak tespit edilmiş. 7 Temmuz’da Oğul kırsalındaki bir mezradaki Zap nehri üzerinde bulunan köprü, PKK’lıların geçişini engellemek için sökülmüş.
***
Yani bütün bu haberlerden köyün kırsalında PKK’ya yönelik, özellikle de bir yüzbaşı ve özel hareket polisinin şehit edilmesinden sonra operasyonların sürdüğünü anlıyoruz.
Fakat buna rağmen köy güvenlikli bölge ilan edilmemiş, köyde insanlar günlük hayatlarına da devam etmekteydi. Ayrıca Hakkari’den köye gidebilmek için karayolu üzerindeki Depin Polis Kontrol Noktası’ndan geçmek gerekiyordu.
Olayla ilgili ilk haberler, 31 Ağustos 2017 günü, yani arafe günü saat 16.30’dan sonra (Açıklamada saat yok, fakat çıkan haberlerin saati 16.45 olduğu için öyle olduğunu tahmin ediyoruz) İçişleri Bakanlığı sitesine konan açıklamaya dayanıyor.
“Hakkari/Merkez/Oğul Köyü kırsalında yapılan operasyonda, Piro AMED kod adlı Abdullah SÖNMEZ ve beraberindeki Mordem (K), Zağros (K) ve Cemal (K) isimli (4) terörist etkisiz hale getirilmiştir. Piro AMED (K) Abdullah SÖNMEZ isimli örgüt mensubunun; 28 Haziran 2017 tarihinde Hakkari/Oğul köyü kırsal alanında Özel Harekat Polisi Muhammet Ali Mevlüt DÜNDAR'ın şehit edilmesi; 19 Haziran 2017 yılı Haziran ayında Hakkari/Çukurca yolu üzerinde askeri konvoya yönelik yapılan ve (2) askerin şehit edildiği eyleminin faili olduğu bilinmektedir.”
https://www.icisleri.gov.tr/bugun-31082017-hakkaride-4-karsta-5-olmak-uzere-toplam-9-terorist-etkisiz-hale-getirildi
Açıklamada PKK’lıların Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA) ile yapıldığı bilgisi yer almamış. Doğrudan öldürülen PKK’lıların isimlerinin açıklanması ise bir tespite işaret etmekteydi. Bu tespit ya da cenazelerden ya da istihbarattan yapılmış olmalıydı.
Aynı günün akşamı HDP’ye yakın hesaplar ve gazeteciler köyde sivillerin öldüğüyle ilgili haberler paylaşmaya başladılar.
Tartışmalar üzerine, 1 Eylül, yani Bayramın birinci günü bu kez Hakkari Valiliği açıklama yaptı:
“Hakkâri-Merkez İlçe Oğul Köyü Kanireş Çeşmesi bölgesinde tespit edilen (1) dinamik hedefe [(4) BTÖ mensubu], 31 Ağustos 2017 Perşembe günü saat 15.30 sıralarında, SİHA (BAYRAKTAR) ile (1) bomba atılmıştır.
Söz konusu atış neticesinde, (4) BTÖ mensubunun etkisiz hale getirildiği değerlendirilen bölgede, teröristlerle toplantı halinde bulundukları sonradan anlaşılan İbrahim SAK ve Musa TARHAN isimli işbirlikçiler hafif şekilde, Mehmet TEMEL ve İsmail AYDIN isimli işbirlikçiler ise ağır şekilde olmak üzere toplam (4) işbirlikçinin yaralandığı, kendi imkânları ile Hakkâri Devlet Hastanesine giderek tedavi altına alındıkları tespit edilmiştir. Söz konusu yaralanan işbirlikçilerden Mehmet TEMEL, Hakkâri Devlet Hastanesinde tedavi altında iken vefat etmiştir.Konu ile ilgili adli tahkikat devam etmektedir.”
http://www.hakkari.gov.tr/basin-aciklamasi-2017285
Açıklamada, bombanın SİHA ile atıldığı, öğleden sonra 15.30’da atıldığı bilgileri yer alırken, bu kez öldürülen PKK’lıların isimleri yerine daha az kesin olan bir ifadeye yer verilmişti: “4 BTÖ mensubunun etkisiz hale getirildiği değerlendirilen”. Açıklamada “teröristlerle toplantı halinde bulundukları sonradan anlaşılan işbirlikçiler” in ikisinin hafif ikisinin ağır yaralandığı, birinin hastanede “vefat ettiği” bilgisine de yer verilmişti.
Son olarak valilik 8 Eylül’de bir açıklama daha yaparak, hastaneden taburcu edilen “bölücü terör örgütü mensuplarıyla toplantı halindeyken yaralanan İbrahim Sak ve Musa Tarhan’ ın “Terör örgütü üyeliğinden” tutuklandıklarını açıkladı.
http://www.hakkari.gov.tr/basin-aciklamasi-2017294
Buraya kadar resmi açıklamalara yer verdik. Şimdi CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP heyeti raporu, İHAK raporundan karşı iddiaları okuyalım.
Önce resmi açıklamalara göre “PKK’lılarla toplantı halinde oldukları için SİHA’nın bomba attığı işbirlikçi” bu dört kişi kim?
Tanrıkulu’nun tweetlerinden aktaralım:
“Ölen Mehmet Temel (37) Hâkkari Şehit Selâhattin İlk Öğretim Okulu ve Hâkkari Ağız Diş Hastanesi tesisat işlerini yapıyordu. 3 çocuğu vardı.”
“İsmail Aydın, 43 yaşında,5 çocuğu var, biri 4 gün önce doğdu. Köyüne arada ot biçmeye, onları toplamaya gidiyor. Şu an ağır yaralı.”
“İbrahim Sak (54), devlette Defterdarlık'tan, vergi şefliğinden emekli. 6 çocuklu.Kendi Köyüne her bayram tarlasına her zaman giden bir yurttaş.”
“Musa Tarhan, 54 yaşında,Hakkari'de bulduğu her işte çalışıyor. AK Parti Hâkkari önceki İl Başkan'ın akrabası.Şu an yaralı ve gözaltında.”
Bu dört isim Oğul Köyü’nden ama aileleriyle birlikte Hakkari merkezde yaşıyor ve çalışıyorlardı. Sabıkaları bulunmuyordu.
Arafe günü Hakkari’den Oğul Köyü’ne giderken yolda Depin polis kontrolünde kimlik kontrolünden geçmişlerdi. (İHAK raporu)
(Buraya hep birlikte mi tek tek mi geldiklerini bilmiyoruz.)
***
HDP raporunda yer alan yakınlarının ifadelerine bakalım.
Mehmet Temel’in annesi Sina Temel: “Bayram arifesinde köydeki evdeydim. Oğlum Mehmet Temel beni almaya gelecekti. Bir gün sonra Van T tipi Cezaevi’nde bir yıldır tutuklu olan eşim Mustafa Temel’in görüş günü ziyaretine gidecektik. Mehmet beni aradı, ben erken olduğunu söyledim, akşamüstü şehre gideriz dedim. O da Kanireş Çeşmesi’nde öğlen yemek yiyeceğini, sonra gelip beni alacağını söyledi. Namaz kılıyordum ki, bir bomba sesi duydum, aşağı indim.
Mehmet Temel’in eşi Naciye Temel: “Eşim Mehmet Temel saat 13:00 sıralarında evden çıktı, köye annesini almaya gidiyordu. Bayram günü Van’da tutuklu olan kayınpederimin görüşüne gideceklerdi.
(Tutuklu olan babanın PKK ile ilgili bir soruşturmadan tutuklu olduğu, daha önce bir kaç kez gözaltına alındığını not düşelim)
Musa Tarhan’ın oğlu Leşker Tarhan: “Ben ve babam seyyar kebapçılık yapıyoruz. Arife günü babam köye bayram için koyun almaya gitmişti. Biz Tale Kanireş’e bomba atıldığını duyduk, babamın da orada olduğunu bildiğim için hemen hastaneye gittim.
İsmail Aydın’ın kardeşi Suphi Aydın: Arife günü kurban almaya köye gitmişlerdi. Köylülerle beraber kurban alacaklardı, Kanireş’te piknik yapıyorlarmış. Koyunların otlamadan inmesini beklerken bomba atılmış.
Bilgileri toparlarsak, Oğul Köyü yakınlarında piknik alanı olarak kullanılan Kanireş Çeşmesi’ne saat 15.30’da SİHA’lardan bir bomba atılıyor. Resmi açıklamalara gore 4 PKK’lı ölüyor ve dört sivil de yaralanıyor. Olay yerine savcı gelmiyor. Köylüler, yaralananları kendilerinin hastaneye taşıdığını söylüyorlar. Yine HDP raporuna gore hastane önünde toplanan, yaralananların yakınlarına polis müdahalesi oluyor, Ölen Temel’in cenazesi için de araç ve imam verilmiyor.
Sorulara geçmeden Hakkari Valiliği’nin 9 Eylül 2017’de yaptığı bir açıklamayı daha hatırlayalım:
“İlimiz Merkez Buzul Dağları bölgesinde SİHA ile tespit edilen 4 bölücü terör örgütü mensubu, SİHA ile yapılan hava harekâtı neticesinde etkisiz hale getirilmiştir. Etkisiz hale getirilen bölücü terör örgütü mensuplarının daha önceden Hakkari Çukurca yolunda askeri konvoya roketli saldırı ve Piyade Yüzbaşı Murat ÜÇÖZ’ün Şehit edilmesi olaylarının failleri olduğu değerlendirilmektedir. Konu ile ilgili adli tahkikat devam etmektedir”
http://www.hakkari.gov.tr/basin-aciklamasi-2017295
Buzul Dağları bölgesi, Oğul Köyü’nün doğusunda yer alıyor.
https://www.google.com/maps/dir/Cilo
Yaralı olan sivillerin verdiği ifadelerle ilgili ulaştığım bilgiler ise gerçeğin daha ortada olduğunu söylüyor. İfadelere göre bu dört kişi, çeşme başı denen yerde piknik yapmak için buluşuyor, ki daha önce de orada piknik yaptıklarını gösteren fotoğraf çıktı. Burada PKK’lılarla karşılaşıyorlar. PKK’lılar “burada ne işiniz var” diyor. “Yemeğimizi yiyip hemen gideceğiz” diyorlar. PKK’lılar “Başka bir yer bulamadınız mı “diye çıkışıyor. SİHA’nın bombası da bu sırada geliyor. PKK’lılardan da iki teröristin burada öldüğü söyleniyor. Bu PKK’lıların cenazelerinin ne olduğu ise belirsiz. Hastaneye götürüldüğü de söyleniyor, götürülmediği de. Ama sivillerin burada PKK’lılarla karşılaştıklarını kendilerinin saklamadan anlatması önemli.
Ve şimdi sorular.
İçişleri Bakanlığı’nın olaydan en fazla 1 saat sonra yaptığı ilk açıklamasında adları verilen dört PKK’lının cenazesi nerede?
İçişleri Bakanlığı’nın teröristlerinin isimlerini vermesinden bir gün sonra Valilik açıklamasında neden “BTÖ mensubunun etkisiz hale getirildiği değerlendirilen” ifadesi kullanıldı? Bu cenazeler kaçırıldı mı saklanıyor mu?
Öldürüldüğü söylenen PKK’lıların isimleri nasıl tespit edildi? Bu isimler tespit edilirken, onların toplantı halinde olduğu söylenen ‘işbirlikçi’ siviller de tespit edilmiş miydi? Bu bilinerek mi atış yapıldı?
Neden bölgede operasyonlar sürerken, PKK’lılar, işbirlikçi olan sivillerle 15.30 gibi bir saatte toplandılar?
Bu toplantının istihbaratı varsa, Hakkari’den köye gelirken geçtikleri polis noktasındaki aramada neden durdurulmadılar? ‘İşbirlikçiler’ eğer silahsızlarsa onların SİHA’yla bomba atılması yerine gözaltına alınması mümkün olabilir miydi?
Valilik açıklamasında “Yaralanan işbirlikçilerden Mehmet Temel, Hakkâri Devlet Hastanesinde tedavi altında iken vefat etmiştir” ifadesi kullanıldı.
Eğer SİHA ile yukardan vurulacak kadar tehlikeli bir işbirlikçiyse neden bu ilk açıklamada, “ölmüştür” değil de “vefat etmiştir” denildi?
Yine valilik açıklamasına göre “teröristlerle toplantı halinde oldukları daha sonra anlaşıldı” Eğer SİHA ile tespit yapılıp, atış yapıldıysa neden sonra anlaşılsın?
Ve tabii bütün bu tartışmaları ve iddiaları bitirecek SİHA’nın boma atılmadan önce çektiği görüntüler var mı?
Son olarak Hakkari Valiliği’nin 9 Eylül’de SİHA’larla Oğul Köyü’nün doğusundaki dağlarda vurulduğunu söylediği ve yüzbaşının şehit eden teröristler oldukları açıklanan dört PKK’lının bu olayla bir ilgisi olabilir mi?
***
Ve sonra olarak bir kaç da tespit.
Türkiye’de son bir yılda terörle mücadelede çok önemli başarılar sağlandı. Bugüne kadar girilmeyen kamplara girildi, PKK’nın dağda ve şehirlerdeki hareketliliği engellendi. Bu hakkı teslim edilmesi gereken bir başarıdır.
Bu yapılırken bütün dünyada terörle mücadelede kullanılan teknolojik imkanlardan kullanılması kayıp sayısını azalttı. Bu açıdan yerli teknoloji olarak SİHA’ların geliştirilmesi ve kullanılması ancak takdir edilebilir. Tartışmayı bir insan hakları ihlali tartışmasından çıkarıp, Cumhurbaşkanı’nın damadının şirketinin ürettiği yerli SİHA üzerinden yürütmenin kimseye bir faydası olmadığı gibi, büyük bir haksızlıkta.
Varsa bir hata varsa bunun suçu cihazlara ya da bunu üretmeyi başaran yerli bir firmaya çıkarılamaz. Bu bir ihlalin tespitini engelleyen, müzakereyi zorlaştıran, belden aşağı bir saldırı olur ancak.
Silahlı insansız hava araçlarıyla ilgili başta ABD olmak üzere pek çok ülkede yaşanan sivil kayıplar nedeniyle zaman zaman tartışmalar yaşanıyor. Örneğin ABD, Yemen’de El Kaide liderlerinden Evlaki’ye yönelik bu araçlarla yaptığı suikast sırasında ABD vatandaşı olan 9 yaşındaki oğlunu da öldürmüş, bu olay uzun süre ABD’de tartışılmıştı, yoğun bir şekilde eleştirilmişti.
Tabii HDP ve yakın çevrelerinin bu tarz insan hakları ihlali iddialarına kamuoyunun şüpheyle bakmasından daha doğal birşey de olmadığını da söylemeliyiz. Hem fikri ve siyasi bağlantıları itibarıyla hem de en son devlet tarafından kaçırıldı diye aylarca kampanya yapılan ama Kuzey Irak’ta çıkan Hurşit Külter ve benzeri pek çok olayda, bu çevreler yalancı çobanlıklarını defalarca ispatladılar, defalarca insan hakları ihlali argümanını PKK propagandası için kullanarak kirlettiler. Söyledikleri doğru olduğunda bile seslerinin duyulmamasından şikayet etmeye pek hakları yok.
Şehirlerin ortasında otobüs bekleyen insanların üzerine bile tonlarca yüklü araçlarla, “Doğa” kod adlı kadın teröristleri yollayabilen bu acımasız örgütün hayatımızdan çıkması hepinizin dileği.
Ama unutmamak gerekir ki devlet PKK’yı eski Genelkurmay Başkanı’nın tespitiyle daha önce 6 kez bitirmişti.
Örneğin 1995’te PKK’nın bittiği manşetleri dahi atılmıştı. Ama kısa bir süre sonra PKK’nın siyasi kanadı olan parti seçimlerde yine milyonlarca oy almayı başardı. PKK yeniden canlandı.
Çünkü PKK bitirilirken, onun üzerinden mağduriyet devşirip yeni militanlar bulacağı büyük hatalar yapılmıştı.
Bugün PKK’nın 7. Kez değil, tamamen bitirilmesinin yolu da mücadeleyi en az hatayla yapmak, hatalar olduğunda da gelen insan hakları ihlali itirazlarına kimden geldiğine bakmadan kulak kabartmak, mutlaka ikna edici açıklamalar yapmak ve “güvenlik güçlerinin moralini bozmamak” tezine sığınmadan gerekiyorsa soruşturmalarla devletin sicilini temiz tutmaktan geçiyor.
Ancak insanlı araçlar yardım ederse, o insansız araçlarla sonuç alınabilir.
Hakkari Oğul Köyü’nde olan olayla ilgili serinkanlılıkla konuşmayı başararak başlayabiliriz.
.12/09/2017 21:33
Güçlü ve büyük bir Türkiye için...
19
16 Kasım 2013 günü Diyarbakır’da Erdoğan, Barzani, Şivan Perwer ve İbrahim Tatlıses’in birlikte sahneye çıktığı tarihi buluşma ertesi günkü gazetelerin manşetlerinde coşkulu başlıklarla yer almıştı.
“Çözüm Baharı”, “Tarihi mesaj”, “Biz Kardeşiz”, “Diyarbakır Sözleşmesi”“Megri Amed”
Dört yıl sonra Kürdistan bölgesel yönetiminin 25 Eylül’de yapacağını ilan ettiği bağımsızlık referandum yaklaşırken atılan başlıklara bakalım şimdi de:
“Barzani haddini aştı”, “Barzani’den küstah tehdit”, “Bedeli, ağır olur”, “Barzani durdurun” “Barzani-Mossad ortaklığı”
Tabii Türkiye’de biri hakkında fikirlerimizin değişmesi için dört yıl epey uzun bir süre sayılabilir.
Son üç yılda çeşitli kriz zamanlarında FETÖ ve PKK’nın arkasındaki gücün kim olduğuyla ilgili Rusya, İran, İsrail, tabii istikrarlı olarak ABD ve 200 yıllık planları olan İngiltere arasında gidip geldikten sonra son olarak Almanya’da karar kılındı. Darbenin arkasında oldukları, hatta PKK’yı Almanların kurduğu bile yazıldı. Halbuki iki yıl önce Rus uçağını düşürdükten sonra aynı gazeteler “FETÖ’nün hamisi Putin” “PKK’nın silahları Ruslardan” “Moskova’da PKK bürosu” başlıkları atılmıştı.
Yine de son beş yılın bütün kırılmalarında Türkiye’nin yanında durmuş, çok güçlü ekonomik, borusal bağlar kurulan bölgedeki en istikrarlı müttefikimiz Barzani’ye karşı birden bire ortaya çıkan bu öfke epey tuhaf.
Tuhaf çünkü, referandumla ülkesi bölünmenin eşiğine gelecek Irak’ın başbakanı bile bizdeki bazıları kadar öfkeli değil.
Bundan bir sene kadar önce hakkında epey ağır konuştuğumuz ama şimdi Barzani’ye karşı aynı yanyana geliverdiğimiz, Irak Başbakanı Haydar İbadi’nin bugüne kadar ağzından “anayasal değil, tanımayız” “doğru bir adım değil,” “ülkemizi karanlık bir tünele sokar” gibi itidalli sözlerden fazlası çıkmadı.
Hadi diyelim İbadi ılımlı bir isim. Onun selefi olan, şahin, milliyetçi eski başbakan Maliki bile serinkanlılığını kaybetmedi:
“Kürt kardeşlerin başvurduğu referandum ve diğer konuların anayasal bir çerçeveye ihtiyacı var. Eğer anayasal bir çerçeve sağlanırsa atacakları adım kabul görür. Ancak anayasaya aykırı bir adım atılırsa hem kendileri hem de Irak için soruna yol açabilir. Sorun diline dönmek istemiyoruz. Gerekirse anayasa; referandum ve kendi kaderini tayin etme hakkını sağlayacak şekilde gözden geçirilsin.”
Referandumun olduğu, bölünme riski olan ülkenin idarecileri bile böyle konuşurken, komşu ülkede bir milliyetçi muhalefet liderinin neden bu kadar hiddetlendiğini ise anlamak zor:
“Barzani çetesi 25 Eylül'de bağımsızlık referandumu yapacakmış. Bunun adı rezalet, melanet, ihanettir. Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulmasının en ağır yankısı Türkiye'den hissedilecektir. Buna izin verilemez, buna göz yumulamaz."
MHP liderinin bu öfkesine en yakın tepki, bu referandumda yan yana düştüğü PKK’dan geldi.
Kürdistan İşçi Partisi, adını taşıyan bir örgütün Kürdistan referandumuna karşı çıkma gerekçelerini açıklamak gibi zor bir işe soyunan Duran Kalkan “Bu referanduma kim karar veriyor? Kürt toplumunun onayını almış mıdır? ‘Ben yaparım olur’ demek dar bir propaganda işine benziyor” dedi.
Güneydoğu’daki şehirlerde özyönetim ilanlarıyla yıkıma neden olan DBP “25 Eylül’de yapılması planlanan referandumu Kürtlerin özgürlük ve statü talebini küçük bir ulus devletçik ile boğma çabası olarak görüyoruz” derken, HDP, Salih Müslim “Saygı duyuyoruz” açıklamaları yaptı, Demirtaş ve Baydemir’den ise bir ton daha güçlü referanduma destek çağrıları geldi.
PKK’nın Irak Kürdistan’ındaki parti ve örgütleriyse peş peşe yaptıkları açıklamalarla “aterkillikten”, feodalliği bir sürü tuhaf gerekçeyle referandumu eleştirdiler.
Aslında çok da tuhaf değil. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Barzani’ye karşı uzun süredir İran ve Bağdat’la birlikte hareket eden gruplar bu referanduma da “hayır” diyorlar.
İran’ın proxy muhalefeti gibi çalışan Goran Hareketi, İslamcı Kürt partisi Komel, her ne kadar Celal Talabani ve oğlu Kubat “evet” dese de, partinin esas kurucusu olan İbrahim Ahmet’in kızı ve Celal Talabani’nin eşi olan Hero Talabani’nin kontrol ettiği KYB hayırcı kanatta.
Ama İran’ın bölgedeki auroasına kapılmış olan artık sadece Kürt partiler değil.
1994’te Türkiye istihbaratının katkılarıyla kurulan Irak Türkmen Cephesi de bir süredir İran ve Bağdat hattıyla birlikte hareket ediyor.
Yüzde 40’ı Şii olan Irak Türkmenlerinin , Sünni ve Türkmen kimlikleri baskın olan çoğunluğunun Türkiye ile gönül bağları devam etse de, bütün grupların silahlandığı, herkesin birbirine saldırdığı bir coğrafyada gönül bağı karın doğurmuyor artık. Onlar da Kerkük Türküleri çalınan televizyon açmaktan fazlasını veremeyen Türkiye yerine, bölgede askeri ve istihbari olarak yerleşik İran’la çalışmayı tercih ettiler.
Irak’ta sayıları 200 bine yaklaşan İran’a bağlı Şii milis örgütü Haşdi Şabi’nin 16. Birliği Türkmenlerden oluşuyor. Türkmen şehri olan Telafer’in IŞİD’den alınmasında Irak ordusu ve Haşdi Şabi saflarında 6 bin Türkmen de savaştı. Her ne kadar Telafer IŞİD’den kurtarıldıktan sonra şehirdeki bir parka mavi Türkmen bayrağının dikildiği görüntüleri Türkiye’ye servis edilse de, aslında Türkmen şehri Telafer artık tamamen Şii-Arap milislerin kontrolünde.
Erşat Salih liderliğindeki Türkmen Cephesi, geçen yıl Kerkük’te de bir yürüyüş yaparak Haşdi Şabi milislerinin Kerkük’e de güvenliği sağlamak için gelmesini istemişti.
http://www.kurdistan24.net/en/news/793b4961-7d68-4dd6-b402-d558eada0df9/
Son olarak Diyale’ye bağlı Mendeli kasabasında resmi kurumlara Kürdistan bayrağı çekilmesini protesto eden Türkmen ve Arap aşiretlerinin eylemleri üzerine kasabaya Haşdi Şabi’ye bağlı Esaybi Ehli Hak militanları girdi ve bayrağı yırtıp, kasabada kontrolü sağladı.
Bu haberi Türkmen Cephesi’nin sitesi şu başlıkla vermiş: “Haşdi Şabi, Kürdistancıları ambargo altına aldı”
Yine Türkmen Cephesini’nin sitesinden bir haber:
“Türkmeneli Milli Marşıyla başlayan protestoda Kürdistancı bölücülere karşı Bağdat Arapları ile birlikte sözde bağımsızlık referandumuna 'hayır' sloganları atıldı."
http://www.turkmenelicephesi.com/bagdatta-turkmen-direnisi-yapildireferanduma-hayir.html
Türkmen Kalkınma Partisi ve bazı Türkmen aşiretleir ve siyasetçileri referandumda evet çizgisinde olsa da Irak Türkmen Cephesi, referanduma karşı hayır için çalışıyor.
Bu güçlü kampanyanın referandum sonucu üzerinde etkisi neredeyse hiç yok ama Irak’tan çok Türkiye’de bir etkisi olduğu açık.
Bu hafta içerisinde Türkmen Cephesi ve yakın dernekler Türkiye’de, Irak’taki referandumu protesto yürüyüşleri yapacaklar, Erşat Salih, Türk medyasında sık sık çıkıyor, son olarak Türkmen Cephesi’nin Türkiye’deki kolunun başkanı referandumun arkasında ABD ve İsrail olduğunu söyleyen açıklamalarıyla gazetelere manşet oldu.
Irak’ta Şii-Arap milislerle hareket eden Türkmenlerin, Kürt egemenliğinden şikayet etmesi, Türkiye’de referanduma karşı milliyetçi refleksleri, Barzani karşıtı “Aşiret reisi” söylemini tetiklemeyi başarmış gözüküyor.
Ama İran, referanduma karşı Türkiye’yi “hayır”a zorlamak için sadece Türkmen kartını oynamıyor. Aynı zamanda doğrudan Türkiye’ye de cazip teklifler sunuyor.
1979 devriminden sonra ilk kez bir İranlı Genelkurmay Başkanı’nın geçen haftalarda Ankara’ya gelmesi herhalde referandum takviminden bağımsız değil. İranlı Genelkurmay Başkanı’nın çantasındaki birinci gündemin Kürt referandumu olduğu, daha sonra İranlı ajanslara yaptığı açıklamalardan anlaşılıyor.
http://www.irna.ir/tr/News/3509948
O vaatlerin içeriğini ziyaretten hemen sonra Cumhurbaşkanı’nın yaptığı “Tehdit unsuru haline gelmiş olan terör örgütlerine karşı İran ile müşterek hareketin yapılması her an gündemde" açıklamasından öğrenmiştik. Ama hemen ardından İran Devrim Muhafızları Ordusu'ndan bir açıklama gelmişti "Biz, yurt dışında operasyon düzenlemiyoruz.”
İran’ın Türkiye’ye esas teklifinin “Siz Irak’ta Barzani’nin referandumuna karşı çıkın, biz de Suriye’de PYD’nin devletleşmesine karşı çıkalım” olduğu kolayca tahmin edilebilir. Özellikle de KDP’nin İran ayağının silahlı mücadele hazırlıkları yaptığı bir dönemde.
Ama İran, Kürdistan referandumu için Türkiye’den itiraz sesi çıkarmaya çalışırken, kendisi o kadar da bağırmıyor.
Sadece Bağdat’taki İran Büyükelçisi'nin açıklamalarından bile bu özen anlaşılabilir.
Bu yılın başında Bağdat’a elçi olarak atanan İrec Mescidi, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin sağ kolu olmasının yanı sıra 30 yıldır Kürt meselesiyle ilgilenen, KDP ile KYB’yi barıştıran Kürt dostu bir isim olarak biliniyor. O yüzden her gün onun referandum krizini çözmek için yaptığı görüşme haberleri çıkıyor Kürt medyasında.
Ama Bağdat’ta kıldığı bayram namazından sonra referandumla ilgili sözleri oldukça dikkat çekiciydi: “İnşallah başarılı olurlar. Halk kendi kaderini tayin etme konusunda özgürdür. Erbil ile Bağdat arasında yapılan her türlü anlaşmayı destekliyoruz. Bizim için Kerkük, Basra, Erbil ve Musul arasında fark yoktur. Hepsi kardeşimizdir.”
Aynı bayram namazından sonra Ankara’da Bahçeli ise şöyle demişti:
“Barzani inatçı bir üslup kullanıyor. ABD'den aldığı destekle hareket ediyor. Barzani İngiltere'yi bilir, Amerika'yı bilir ama Türkleri bilmez, yarın bir gün nasıl bir tokat yiyeceğini de bilemez."
Neyse ki 2019’a kadar Bahçeli’yi fazla kızdırmadan gitmek isteyen hükümet, referandum konusunda ilk günkü sert çıkışları bıraktı ve dikkatli bir dile döndü. Son Kazakistan ziyaretinden dönüşte referandum ve Barzani karşıtı bir cevap vermesi için sorulmuş soruya Cumhurbaşkanı “Duygusal çıkışlar yanlış olur” diyerek cevap verdi.
http://www.rudaw.net/turkish/middleeast/turkey/120920171
Türkiye’nin İran’ın tekliflerine hemen tav olmayacak kadar bir tecrübesi de var.
Türkiye’de bir zamanlar Rus tehlikesi gibi emperyal korkuları, Turan gibi hedefleri olan milliyetçiğin, çok uzun süredir epey vites küçültüp Kürt tehlikesi ve bölünme korkusunu kendisine kurucu ötekisi olarak seçtiği malum.
Ama “Irak’ta Kürdistan kurulursa, buradaki Kürtlerin de canı çeker” diye özetlenebilecek bir korkunun, Türkiye gibi Kürt meselesinde çok yol almış bir ülkeye yakışmayacağı açık. Kendi vatandaşlarıyla bağlarını güçlendirmeyen bir ülke için o tehlike komşuda bir Kürt devleti olmasa da hep var çünkü.
IŞİD’in Erbil’i kuşattığı sırada, askeri olarak yardıma gidemeyen ve bunu İran’a bırakan Türkiye aynı yanlışı yapmamalı.
Ayrıca, siyaseten de yanlış bir tercih olacaktır bu. Kobani politikasıyla, kendisine oy veren Kürtlerin çok önemli bir kısmını “Kürtlerin tüm kazanımlarına karşı bunlar”a ikna eden AK Parti’nin, Barzani gibi tarihi ve muhafazakar kimliğiyle AK Parti seçmeni olan Kürtler arasında da çok popüler olan bir figüre aynı muameleyi yapmasının hayal kırıklığı daha büyük olur.
Türkiye için referandumla ilgili görüşünü belirlerken cevabını arayacağı sorular belli;
İran’ın uydusu olan bir Şii Irak’la mı yoksa güçlü ilişkilerinin olduğu, petrol bölgelerinin bir kısmına sahip sünni bir Kürt devleti ile komşu olmak mı Türkiye’nin çıkarınadır? Bölgede Türkiye’nin aleyhine kurulmuş Sykes Picot düzeninin çökmesi, Türkiye’nin aleyhine midir lehine mi?
Tabii bu sorulara cesurca cevap vermek için Türkiye’nin kendi içinde özgüvenini, iç barışını sağlaması, vatandaşlarıyla bağlarını güçlendirmesi gerekli.
Eğer bundan korkacak bir şey yoksa, güçlü bir Türkiye için bu referanduma, yüksek sesle olmasa da ne deneceği belli.
.17/09/2017 00:04
Bir 'korktuğunun başına gelmesi' hikâyesi
14
Başbakan Menderes, 14 Temmuz 1958 günü Yeşilköy Havaalanı’nda zirve için Bağdat’tan gelecek genç kralın uçağının inmesini bekliyordu. Kral II. Faysal, 23 yaşındaydı. Ama tahta 19 yıl önce, henüz dört yaşındayken çıkmıştı. Bütün dünya bir kralın büyümesini izlemişti. O kadar meşhurdu ki 'Siyah Altın Toprakları' macerasında Tenten’in petrolün peşinde Orta Doğu’daki Khemed Krallığı’na gidip, kurtarmaya çalıştığı genç Prens Abdullah karakterini de Herge, çocuk Kral Faysal’dan esinlenerek çizmişti.
Büyük dedesi “Araplar bizi arkadan vurdu”nun baş kahramanı Mekke Emiri Şerif Hüseyin’di. Emirin oğlu I. Faysal, İngilizler tarafından Irak Kralı ilan edilmiş, 48 yaşında şüpheli bir kalp kriziyle vefat edince yerine tek oğlu Gazi oturmuştu. Altı yıllık hanedanlığından sonra, o da spor arabasıyla yine şüpheli bir kaza yapıp ölünce Haşimi saltanatından geriye sadece 4 yaşındaki oğlu Faysal kalmıştı.
***
1953’de 18 yaşına girene kadar amcası Abdullah’ın nezaretinde ülkeyi yöneten Faysal büyürken komşu ülkeler de karışmıştı. Türkiye çok partili hayata geçmiş, İran’da Başbakan Musaddık bir darbeyle devrilmiş, ilk Kürt devleti Mahabad Cumhuriyeti yıkılmış, Soğuk Savaş kızışmıştı. Buna karşı, 1955 yılında ABD ve Birleşik Krallık, İran, Irak, Pakistan ve Türkiye arasında doğunun NATO’su olarak bilinen CENTO’yu (Bağdat Paktı) kurdurmuştu. Zaten kral da ertesi gün İstanbul’da başlayacak CENTO toplantısı için Türkiye’ye geliyordu. Havaalanında Menderes’le birlikte kralı bekleyenler arasında yeni dünürleri de vardı. Şerif Hüseyin’le kötü hatıralardan sonra II. Faysal son padişah Sultan Vahideddin ile son Halife Abdülmecid Efendi'nin torunu Hanzade Sultan’ın 17 yaşındaki kızı Fazile ile nişanlanmış, Türkiye’nin damadı olmuştu. Sık sık İstanbul’a geliyordu.
Fakat o gün uçağı bir türlü Yeşilköy’e inmedi. Kötü haber, havaalanına inen Irak Havayolları uçağının pilotuyla gönderildi; “Kral Faysal’ı darbeyle devirdik, onu İstanbul’a göndermeyeceğiz.”
14 Temmuz sabahı İstanbul’a yolculuk için uyanan Kral, sarayı basan öfkeli askerlerle karşılaşmışı. Amcası, teyzeleri, halaları, vahşice öldürüldü, cesetleri sokaklarda sürüklendi, sarayın camlarından asıldı. Yaralı kurtulan genç kral ise kaldırıldığı hastanede, doktorlar müdahale etmeyince kan kaybından hayatını kaybetmişti. Amerikan yanlısı Haşimi Krallığı yıkılmış, yerine Sovyetlere yakın Irak Cumhuriyeti kurulmuştu.
Darbenin liderleri iki generaldi; Abdülkerim Kasım ve Abdülselam Arif. Kasım, Sovyet yanlısıydı, en büyük destekçisi, özellikle Kürt bölgesinde etkili Irak Komünist Partisi’ydi. Arif ise Cemal Abdülnasır’ın Mısır ve Suriye’yi birleştirerek kurduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti yanlısı milliyetçi Baascılar tarafından destekleniyordu.
***
Darbeye Türkiye’nin ilk tepkisi sert oldu. İki yıl sonra kendisini de benzer bir akıbetin beklediğinden habersiz Menderes “Darbeci maceraperestlerin hedefi Bağdat Paktı yıkmak” diyerek Sovyetleri suçladı. Ordu birlikleri Irak sınırına doğru kaydırıldı. Yeni rejimin hamisi Sovyetler, Ankara’yı herhangi bir müdahale ihtimaline karşı uyardı. Amerikan istihbarat raporlarına göre ise Türkiye’nin esas kaygısı, sınırlarının öteki tarafında bir Kürt devleti kurulmasıydı.
Darbeden iki gün sonra Türkiye’nin çekindiği destek gelmişti. Yasadışı ilan edilmiş Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin Moskova’daki lideri Mustafa Barzani, Kasım’a bir mesaj gönderip yeni cumhuriyete desteğini bildirdi.
Molla Mustafa Barzani, 16 yaşında ağabeylerinin yanında İngilizlere karşı isyana katılmış, 29 yaşında Barzan aşiretinin reisi olmuş, 1943'te Bağdat yönetimine karşı isyanı başlatmış, iki yıl sonra isyan bastırılınca aşiretini alıp İran'a geçmiş, 1946'da Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin Genelkurmay Başkanlığı’nı yapmış, bir yıl sürmeden İran orduları Mahabad’a girip, Cumhuriyet’e son verince de 1947’de Peşmergeleriyle birlikte Türkiye içinden geçip, SSCB'ye kaçmıştı.
Kasım’dan dönüş izni gelince, 11 yıl kaldığı Moskova’dan ayrıldı, önce Bükreş ve Prag’da devlet başkanlarıyla görüşüp oradan Kahire’ye geçti, burada Cemal Abdünnasır’la buluşup destek aldı ve törenlerle 11 yıl ayrı kaldığı Barzan Köyü’ne döndü.
Yeni kurulan Cumhuriyet’in anayasasına iki kurucu unsur olarak Araplar ve Kürtler girmişlerdi. Türkmenler için tehlike sinyalleri çalıyordu. Ama Türkmenler için esas tehdit darbeyi yapan koalisyonun çatlamasıyla ortaya çıktı. Darbenin lideri Kasım, Arap milliyetçisi Arif’i tasfiye etmişti. Türkmenler de uzun süredir Arap milliyetçileriyle birlikte hareket ediyordu.
Milliyetçi askerlerin ilk isyanı 1958 Mart’ında Albay Şavvaf liderliğinde Musul’da çıktı. İsyanı çoğunluğu Kürtlerden oluşan Irak Komünist Partisi’nin Halk Direniş Örgütü’ne bağlı milisler kanla bastırdı, Barzani’nin partisinin milisleri de onlara yardım etmişti. Musul’da büyük katliamlar yaşanmıştı.
Baba Gurgur’da dünyanın gözünün üstünde olduğu petrol yatakları keşfedilmiş Kerkük’te de tansiyon yükseliyordu. 1957 sayımına göre şehrin yüzde 37’si Türkmenler, yüzde 33’ü Kürtler ve geri kalanı da Arap Süryanilerden oluşuyordu. Kerkük’teki Türkmenler şehirli, eğitimli ve varlıklı iken Kürtler çoğunlukla köylü ve yoksuldu. Bu sınıfsal gerilimin üstüne yoksul Kürtlerin Irak Komünist Partisi ve KDP tarafından örgütlenmesi, Türkmenlerin ise buna karşı Turancı fikirler veya Nasırcı Arap milliyetçileriyle birlikte hareket etmesinin sancıları da eklenmişti.
İlk gerginlik Molla Mustafa Barzani’nin Kasım ayındaki Kerkük ziyaretinde yaşandı. Komünist Partili milislerle , Türkmenler arasında çatışmalar yaşandı. Çatışmalar sırasında Kürt kaynakları göre Barzani’yi taşıyan helikopter bomba koyduğu ortaya çıkınca Türkmen kaynaklara göre ise çatışmaları yatıştırmaya çalışırken şehirdeki 2. Ordu’nun Türkmen Komutanı Hidayet Arslan kalp krizi geçirerek vefat etti.
Nisan ayında bu kez Türkmen komutan Mustafa Dabak’ın Bağdat yönetimine karşı isyan girişimi, artık çok güçlenmiş olan Komünist milisler tarafından sert biçimde bastırıldı. Türkiye’deki gazetelerde Kerkük’te Türkmenlerin Kürtler tarafından katledilip, yerlerine Moskova’dan silahlı Kürtlerin yerleştirildiği, Bağdat rejimin Kerkük’ün demografisinin değiştirdiği haberleri çıkmaktaydı.
Ama kimse Kerkük’te olan bitenlerin Türkiye’de onlarca yıl sürecek Kürt meselesini tetikleyeceğini tahmin edemezdi.
Aslında 1931 Ağrı İsyanı ve 1938 Dersim isyanı ve katliamı sonrasında Kürt meselesi derin bir uykuya dalmıştı. 1950’de sorunun baş müsebbibi görülen CHP tek parti iktidarının yıkılıp DP’nin iktidara gelmesine Kürtler de büyük destek vermişti. DP, hem Dersim’de hem de Diyarbekir’de bütün milletvekillerini kazanmıştı.
Demokrat Parti’nin listelerinde tek parti rejimiyle kavgalı Kürt liderler ve aşiretlerinin temsilcileri vardı. Ağrı’dan 1931 Ağrı İsyanı’na katılmış, isyanda dağda yaşamış Halis Öztürk, Erzurum’dan Şeyh Said’in torunu Abdülmelik Fırat, Elazığ’dan Suriye’ye göç edip, Suriye KDP’sini kurmuş Nurettin Zaza’nın kardeşi Suphi Ergene, sürgün edilmiş Şeyh Abdülbaki Küfrevi’nin oğlu Kasım Küfrevi, Muş Oxin şeyhlerinden Giyaseddin Emre, Bitlis’ten Şeyh Selahaddin İnan (Kamran İnan’ın babası), Urfa’dan Ömer Cevheri (Necmettin Cevheri’nin babası) , Diyarbakır’dan Ensarioğlullarından Celal Yardımcı, Bucaklardan Mustafa Remzi Bucak, Mardin’den Bahaddin Erdem (Zeynel Abidin Erdem’in amcası) gibi uzun yıllar bölgede kuşaklar boyu siyaset yapacak aileler DP listelerinden Meclis’e girmişti. (Kaynak; Kürt Sorunu/Altan Tan/Timaş Yayınları)
1954 seçimlerinde bir kısmı Kürtçülük ithamlarıyla lise dışı kalsa da bir zamanların isyancı Kürt aşiretleri ve şeyhlerinin çoğunluğu, DP ve Ankara siyasetiyle entegre olmuştu. Başarılı entegrasyonun bir başka işareti de ortaya çıkan Kürt orta sınıfıydı. Doktor, avukat, askerlik gibi mesleklerde görünmeye başlayan Kürt orta sınıfının çocukları da İstanbul ve Ankara’daki iyi üniversitelerde okuyordu. Bir kısmı Diyarbakır, Bingöllülerin kurduğu yurtlarda kalan öğrencilerin Kürt kimlikleriyle bağlarıysa, yaptıkları sazlı sözlü şehir gecelerinden ve kurulan bir kaç hemşehri derneğinden fazlası değildi.
Ama 1959 yılında Meclis’e verilen bir soru önergesi bir anda asabiyet duygularını yeniden kabartacaktı.
Aslında Irak’ta meydana gelen çatışmalarla ilgili Türkiye’nin resmi pozisyonunu Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu “Irak da Birleşik Arap Cumhuriyeti de (Mısır-Suriye) dostumuzdur, aralarındaki anlaşmazlığın hallini temenni ederiz” diye açıklamıştı. Henüz Türkiye’nin Kıbrıs gibi henüz bir Kerkük hassasiyeti de yoktu.
Dışişleri Bakanı’nın açıklamayla tatmin olmayanlar da vardı.
***
CHP Niğde Milletvekili Asım Eren, Kore’de savaşmış, “Haberalma, propaganda ve mukabil mücadele esasları. (Su uyur; düşman uyumaz!)” diye bir kitap da yazmış emekli bir kurmay albaydı.
8 Nisan 1959 günü Meclis’te Dışişleri Bakanı Zorlu’ya bir sözlü önergesiyle sordu:
“Irak Anayasası yalnız Arap ve Kürtlere siyasi haklar tanıyan hükümler ihtiva etmektedir. General Abdülkerim Kasım’ın beyanlarında da Türklerin haklarından bahseden pasajlara rastlanılmamaktadır. Komünistlere alet olan Kürtler, Irak Türklerine zaman zaman silahlı tecavüzlerde bulunmaktadır. Irak hükümeti de Türkleri sosyal ve kültürel alanda şiddetli baskın altında tutmaktadır. Hükümetin alacağı tedbirler nelerdir? Gerekirse mukabeleyi bilmisil yapılması düşünülmekte midir?”
Soru önergesindeki “Mukabeleyi bilmisil” ifadesi fitili ateşlemişti.
14 Nisan 1959 günü, İstanbul’da okuyan 102 Kürt öğrenci, Asım Eren’in sözlü sorusunu Kürtlere yönelik bir tehdit olarak değerlendirip, protesto için CHP’ye toplu telgraf çektiler. Asım Eren’i Türkiye Kürtlerine düşmanlıkla, Moskof uşaklığıyla, memleketi parçalama temayülüyle suçlayan telgraf çok sertti:
“Vatan menfaatlerinde Türkiye Kürtlerinin hassasiyeti, namus ve dindarlığı, sizinkiyle kıyas kabul etmez. Milletin menfaatlerini herşeyden üstün tuttukları için suratınıza asilce bir tokat atan Kürtler, cumhuriyet Türkiyesinin istiklal ve bütünlüğünde büyük hissesi olan ve ülkenin birliğini muhafazada mertçe duran vatandaşlardır. Türkiye’de sizin gibi hortlak zihniyet eserlerinin çok az olduğuna inanıyor, bu hareketinizle Türk amme efkarı nazarında yaşayan bir ölü olduğunuzu hatırlatıyoruz”
Telgrafın altındaki imzada şöyle yazıyordu: İstanbul’da Yüksek Tahsilde bulunan Kürt gençleri.
Telgraf ertesi gün CHP’ye yakın, yazarları arasında Çetin Altan, Aziz Nesin, İlhami Soysal gibi isimlerin olduğu Akşam Gazetesi’nde şu başlıkla verildi: “102 Üniversiteli Kürtlük iddiasında bulundu”
Telgrafın içindeki vatanseverlik vurguları dahi dikkatlerin imzaya kaymasına engel olamamıştı. Asım Eren, “mukabeleyi bilmisilden” Türkiye’deki Kürtleri kastetmediğini açıklasa ve Moskof oyununa gelmeyin dese de de artık cin şişeden çıkmıştı.
20 Nisan 1959 günkü gazetelerde Gençlik içindeki gizli, yıkıcı, bölücü faaliyetlerle mücadele için Başvekillikte bir özel büro kurulduğu haberleri çıktı. Aynı tarihlerde Emniyet’te İkinci Şube müdürlüğüne daha sonra, devletin Kürt meselesindeki kara kutusu haline gelecek Fatsa Kaymakamı Ergun Gökdeniz getirilmişti.
Kerkük’ten kötü haberler gelmeye devam ediyordu. Esas büyük katliam 14 Temmuz 1959’da darbenin yıldönümü kutlamaları sırasında yaşandı. Yeni rejime bağlılıklarını göstermek isteyen Türkmenler Kerkük’ü taglarla donatmışlardı. Ama Komünist Parti’nin Halk Direniş milisleri de askeri nizam içinde kutlamaların olduğu yere gelmişler, Türkmenlere yönelik sataşmalarla başlayan olaylar, ordunun da sessiz kalmasıyla, bir katliama dönüşmüştü. Türkiye basınına düşen haberlere göre 50 ile 500 arasında Türkmen öldürülmüştü.
Katliam karşısında gözyaşları içinde açıklamalar yapmış General Kasım, Komünist Parti’nin milis örgütünü lağvettiğini açıklamıştı.
Kerkük’ten gelen haberlerse Türkiye’yi germeye devam etmekteydi.
O sıralarda Diyarbakır’da çıkan Yurt Gazetesi’nde gazeteci Musa Anter’in Kımıl adlı Kürtçe şiiri yayınlandı. Şiirin bu dizesi devletin Kürtçülük tedirginliğini daha da artırmıştı: “Üzülme bacım, seni kımıl, süne ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.” Anter ve derginin yöneticileri hakkında dava açıldı.
Ankara’da istihbarat raporları dolaşmaya başlamıştı. Daha sonra Yön dergisi tarafından bulunup yayınlanacak iki rapor devletin zirvesinde tartışılmıştı.
Raporlardan 31 Temmuz 1959 tarihli olanı Emniyet teşkilatı istihbaratında çalışan, ABD’de eğitim almış Ergun Gökdeniz’e aitti. 12 Aralık 1959 tarihli raporsa MİT’in öncüsü Milli Emniyet Hizmetleri’nin (MAH) reisi Zeki Selışık’ındı.
“Kürtçülük hareketinin bugünkü durumu” başlıklı raporlarda özetle şöyle deniyordu: “14 Temmuz 1958 Irak İhtilali’nin ardından Türkiye’deki Kürtçülük faaliyetleri arttı. Ankara ve İstanbul’daki öğrenciler arasında Kürtçülük faaliyetleri seziliyor ve artış gösteriyor. Elde yeterli delil yoksa da ani bir baskınla bu deliller bulunabilir. 40-50 kişi tutuklanırsa Kürtçülük faaliyetleri uzun bir süre durdurulacaktır.”
Raporda bu tutuklamaların dışarıya “Komünist Kürt hareketi” olarak sunulmasıyla ABD’den de destek alınabileceği tavsiyesine yer verilmişti.
***
Bu tavsiye o sırada DP iktidarının en çok ihtiyacı olan şeydi. Ekonomik krizle mücadele eden Menderes, ekim ayında yardım için ABD’ye gitmiş ama eli boş dönmüştü. Hatta Menderes, tam bir anti-komünist olan ABD Başkanı Eisenhower’ı, destek için Moskova’yı ziyaret etmekle bile tehdit etmişti. Belki de bu yüzden Eisenhower 7 Aralık günü Pakistan’a giderken, Ankara’ya da uğramış, 17 saat kaldığı başkentten “Kalbinin fethedildiğini” söyleyerek ayrılmıştı. Ve 10 gün sonra...
17 Aralık 1959 günü Türkiye’nin farklı şehirlerden 50 eğitimli, varlıklı Kürt gözaltına alınarak İstanbul’daki Harbiye Kışlası’na getirildi.
Tutuklananlardan biri binbaşı altısı subay, 4’ü avukat, 2’si doktor, 2’si gazeteci, 3’ü tüccar, biri mühendis, 2’si nakliyeci, 1 işçi, 1 muhasebeci, 1 memur, 1 fabrikatör ve 27’si de öğrenciydi. Öğrenciler, 7 ay önceki telgrafın altına imzası olan öğrencilerdi.
Ertesi günkü gazetelerde bu tutuklamalarla ilgili sadece “Gizli bir teşkilat hakkında neşir yasağı konuldu” haberleri yer aldı.
Önce 40 kişi, Harbiye Kışlası’nın altındaki tek kişilik 40 hücreye kapatıldı. Sonra 10 kişi daha getirildi. Dört ay boyunca yakınları, avukatlarıyla görüşmeden, birbirlerinden de habersiz olarak tek kişilik hücrelerde tutuldular. Kötü koşullar yüzünden Ankara Hukuk Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi Emin Batu rahatsızlanıp, kan kusarak vefat edince, sayıları 49’a düşmüştü. Ölmeden önce duvarına kanıyla “Esaret bahçesinde bir gül olmaktansa, hürriyet bahçesinde bir diken olmayı tercih ederim” yazdığı söylenir.
Meşhur “49’lar davası” nın sanıklarıydılar.
Tutuklamalarından altı ay sonra 27 Mayıs darbesi oldu. Hücrelerini ziyaret eden bir general “Bunlar niye yatıyor” diye sorunca, bir asker “Kürtçülük” diye cevap vermiş, general “Nedir Kürtçülük, .okçuluk ” diye tepki göstermişti. Sanıklardan tıp öğrencisi Said Kırmızıtoprak “Bence siz ezilmiş bir Balkan göçmenisiniz” deyince kısa süreli bir gerginlik yaşanmıştı.
Solcular olanları, dindar olanları vardı. Aralarında “kendimize Kürt demeyelim”, “solcu kitaplar almayalım, bir de kendimize komünist dedirtmeyelim” türü tartışmalar oluyordu.
Darbeden üç ay sonra İstanbul’dan Ankara’daki bir askeri cezaevine nakledildiler. Darbeden ancak 8 ay sonra mahkeme önüne çıkarıldılar. İddianamedeki suçlama
“Yabancı devletler müzaheretiyle devletin birliğini bozmaya ve devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devletin idaresinden koparmaya matuf hareketler”di. Fakat, çoğu birbirini hapiste tanımış, iş güç sahibi insanlar ve öğrencilerden oluşan 49 kişinin Kürtçülük yaptığına dair ortada bir delil yoktu. Adalet duygusu kuvvetli bir askeri hakime denk geldiler ve 1.5 ay sonra hepsi tahliye edildiler. Mahkemeleri dört yıl daha sürdü. Kürtçülük, komünistlikten ceza alanlar oldu ama çoğunluğu beraat etti.
***
Ama altı yıl sonra artık onlar hapishaneye giren o 49 kişi değillerdi.
Gözaltına alındığında Bingöllü varlıklı bir muhasebeci olan Said Elçi, 1965 yılında Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi’nin Türkiye ayağını kurdu. 1971 yılında Kürt örgütleri arasındaki hesaplaşmada öldürüldü.
Tutuklandığında herkesin sevdiği, neşeli bir Dersimli Tıp fakültesi öğrencisi olan Sait Kırmızıtoprak, bir süre Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde doktorluk yaptıktan sonra, Dr. Şivan adıyla Kürtlük üzerine kitaplar yazdı, 1969’da Irak’a geçerek Türkiye’de Kürdistan için savaşan ilk silahlı örgütü T-KDP’yi kurdu. O da aynı yıl iç çekimeler yüzünden öldürüldü.
Tutuklandığında Kars’ta doktorluk yapan Naci Kutlay, çıktıktan sonra Türkiye İşçi Partisi’nde siyasete girdi, daha sonra Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’da yöneticilik yaptı.
Tutukladığında iktisat Fakültesi öğrencisi olan Yaşar Kaya, 1965’den sonra sol ve Kürt hareketi içinde yer aldı. 1991 yılında PKK’nın ilk siyasi partisi DEP’in genel başkanlığını, Özgür Gündem gazetesinin yöneticiliğini, sürgündeki Kürt Parlamentosu’nun başkanlığını yaptı.
Musa Anter, Diyarbakırlı bir gazeteci olarak girdiği hapisten, Kürt meselesi üzerine yazan bir Kürt aydın olarak çıktı ve ömrünün sonuna kadar Kürt meselesi üzerine yazdı. 1992’de Diyarbakır’da öldürüldü. Davası hala devam ediyor.
Tutuklandığında Hukuk Fakültesi 2. Sınıf öğrencisi olan Şerafettin Elçi’nin de bütün hayatı Kürt meselesi etrafında geçti. 1978 Bayındırlık Bakanı oldu. “Ben kürdüm ve Kürtler vardır” dediği için 12 Eylül rejimi tarafından tutuklandı. Vefatından önce DTP milletvekili olarak Meclis’e girdi.
Medet Serhat, Hukuk fakültesini yeni bitirmiş, 1959’daki telgrafı örgütleyen genç bir avukat adayıydı. Tahliye olduktan sonra o da Kürt siyasi hareketleri içinde yer aldı. 1994 yılında evinin önünde öldürüldü.
Tutuklandığında 55 yaşında olan Esat Cemiloğlu, Paris’te mühendislik okumuş, Türkiye’deki boksun öncülerinden, milli bir boksör olarak girdiği cezaevinden hayal kırıklıklarıyla çıktı. Siyasette Kürtlük hem veto yemesine neden oldu.
Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Nurettin Yılmaz, 1980’de Cumhurbaşkanlığı’na aday olmuştu. İlk Kürt cumhurbaşkanı adayı olarak kendisini tanıtmasının cezasını da 80 darbesinden sonra Diyarbakaır Cezaevi’nde işkence olarak gördü.
Canip Yıldırım, Yavuz Çamlıbel ve diğerleri...
1959 yılında, kendilerini “Türkiyenin istiklal ve bütünlüğünde büyük hissesi olan ve ülkenin birliğini muhafazada mertçe duran vatandaşlar” olarak tanımlayan öğrencilerinden, devlet muhalif Kürt siyasetçiler yaratmayı başarmıştı.
Altı boş bir Kürtçülük suçlamasıyla başlayan mağduriyetler, Kürt meselesini yeniden canlandırmıştı. Kürt orta sınıfının okumuş ve varlıklı bir kesimi politikleşmiş, 1959’da “Vatan menfaatlerinde Türkiye Kürtlerinin hassasiyeti, namus ve dindarlığı, sizinkiyle kıyas kabul etmez” diyen Kürtler demokrat çizgiden solculuğa doğru kaymıştı.
Sınırlarmızın ötesinde bir Kürt devleti kurulacak korkusu, sınırlarımız içinde bir Kürt devleti isteyen insanların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. 49’lar davası aslında bugün hala süren sorunların da kapısını açmıştı.
58 yıl sonra tarih tekrarlanıyor. Aynı korkular, aynı hataları doğuruyor. Umalım ki aynı hatalar da bu kez aynı sonuçları doğurmasın.
.17/09/2017 20:21
Görünürde suç unsuruna rastlanılmayan
43
Bugün Çağlayan Adliyesi’nde başlayacak bir duruşmanın sanıkları tutuklanmaları üzerinden tam 14 ay geçtikten sonra ilk kez mahkeme önüne çıkacaklar. Zaman, Todays Zaman, Cihan Haber Ajansı gibi darbeden dört ay önce kayyum atanarak bir nevi kapatılmış FETÖ medyasının çalışanları ve yazarlarıyla ilgili iddianamenin sanıkları arasında, bu medyaların ünlü yöneticileri de yok. Çünkü onların çoğu darbeden aylar önce yurtdışına gittiler ve hala hiç yüzleri kızarmadan 15 Temmuz’la ilgili ipe sapa gelmez yalanlarla ‘gazetecilik’ yapmaya, cemaat mensuplarını gaza getirmeye devam ediyorlar. Buradaki iddianamelerde sanık olmak ise o medyalarda çalışmış muhabirlere, editörlere ve bazı köşe yazarlarına kaldı ve aralarında Atilla Taş’ın da olduğu bu yazarların çoğunluğu bir yıla yakındır hapis yatıyor. Bugün başlayacak davada 14 ay sonra ilk kez hakim yüzü görecek isimler arasında herkesin tanıdığı bazı yazarlar da var; Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, İhsan Dağı, Lale Sarıibrahimoğlu, Nuriye Ural (Akman)
***
Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan ve Mümtazer Türköne 14 aydır tutuklu yargılanıyor. Her biri için 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıl hapis cezası isteniyor. Peki haklarında üçer kez ağırlaştırılmış müebbet istenen suçlamalar ne? Tutuklanmalarından 300 gün sonra çıkan iddianameye bakalım. İddianamede savcı, sanıkların 20’si için ayrı 10’u için ayrı suçlamalar yapmış. Bu 20 sanık içinde Cihan Haber Ajansı Müdürü, Irmak Tv Yönetmeni gibi FETÖ medyasında idari görevlerde bulunmuş isimler var. Haklarına üç müebbet istenen diğer 10 sanık ise gazetenin yukarıda sayılan yazarları. Ama 2016 Mart ayında kapanana kadar Zaman gazetesinde yazmış bu yazarlar için iddianamede bylock kullanmak, Asya Finans’a para yatırmak, sendika üyeliği, toplantı, görüşme, temas gibi örgütsel ya da hiyerarşik ilişkiyi gösteren herhangi bir delil ve suçlama bulunmuyor. Üç müebbet için gösterilen tek delil, bir FETÖ medyası olduğuna şüphe olmayan ama 2016 Mart’ına kadar yasal olarak yayınlarını sürdüren Zaman Gazetesi’nde yazdıkları bazı köşe yazıları. Yazılar 17/25 Aralık 2013’te başlıyor ve delil olarak iddianameye giren en son yazının tarihi 4 Şubat 2016. Üç müebbet istenen o yazılara yakından bakamıyoruz, çünkü iddianamede bu müebbetlik yazıların çoğunun sadece başlığı var. Zaman sitesi de nedense kapatıldığı ve böylece FETÖ’nün arşivi devlet eliyle silindiği için yazıya başka sitelerden ulaşıp bakalım.
***
İddianamede Uluslararası İlişkiler Profesörü, eski Zaman yazarı İhsan Dağı için üç kez ağırlaştırılmış müebbet talebinin sebebi yazdığı üç yazı. Zaten iddianamede de adı beş yerde geçiyor; Sanıklar arasında adı sayılırken, sonunda suçlama yapılırken ve üç yazısının yanında. Bu üçer müebbetlik üç yazıda ne yazdığını öğrenemiyoruz çünkü iddianamede yazılar sadece başlıklarıyla yer almış. Dağı’nın ilk yazısı 07 Şubat 2014’te yayınlanmış ve başlığı; “Medya’da yeni Takrir-i Sükûn dönemi”. İnternet yasağını eleştirerek başlayan yazıda Freedom House’un Türkiye’yi eleştiren raporu anlatılmış.
http://www.duzceyerelhaber.com/ihsan-DAGI/22357-Medyada-yeni-Takrir-i-Sukn-donemi
31 Ocak 2014 tarihli “Peki vatandaş ne diyor” başlıklı ikinci yazı daha ilginç; Çünkü yazıda, cemaatin 17/25 Aralık tavrı da eleştirilmiş.
Ve 28 Şubat 2014 tarihli son yazı “Bir rüyamız vardı, ne oldu ona?” başlıklı, AK Parti’yi bir liberal olarak sebeplerini ve hayal kırıklarını yazmış, “İktidarın tepesinde, yakınında çevresinde hâlâ sağduyu sahibi insanların olduğunu düşünüyor, umuyorum. Bu süreci durdurmak onların ellerinde, yoksa gemi batacak” diye de bitirmiş.
http://www.duzceyerelhaber.com/ihsan-DAGI/22929-Bir-ruyamiz-vardi-ne-oldu-ona
İddianameden sadece müebbet istenen bu yazıların içeriğini ve neden müebbet istendiğini değil, yazarın Nisan 2014’te Zaman’da yazmayı bıraktığını ve bir daha FETÖ’ye bağlı medya organlarında yer almadığını, televizyonlarına çıkmadığını da öğrenemiyoruz.
Örneğin benzer davalarda tanıklık yapan Hüseyin Gülerce, 27 Ağustos 2014’te, yani bu davada müebbetle yargılanan Dağı’nın ayrılmasından beş ay sonra Zaman’dan ayrılmış.
Ülkücü gelenekten gelen ünlü bir akademisyen ve eski Zaman yazarı Ahmet Turhan Alkan (63 yaşında) için de iddianamede üç kez ağırlaştırılmış müebbet isteniyor ve buna delil altı yazısı. Ayrıca, Alkan bu altı yazı için 14 aydır da tutuklu
En eskisi 29 Mart 2014 tarihli bu altı yazının da iddianamede sadece başlıkları var, içerikleri yok.
Üç müebbet istenen altı yazısı; 28 Aralık 2013 tarihli “Komisyon, hayır-hasenat”, 21 Aralık 2013 “Doğrular, eğriler” ve 2 Şubat 2014 tarihli “Hasar tespiti”, 02 Şubat 2014 tarihli “Vites kutusuna civata atmak” 3 mart tarihli Ahmet Turan Alkan, “Tiranlık mı, demokrasi mi; karar bizim!” ve 29 Mart 2014 tarihli “Gemiyi delmeden ve deldirmeden” başlıklı yazılar. Yazılar, o günlerde pek çok başka muhalif yazarın yazdığı, bazıları mizahi üslupla yazılmış hükümetin 17/25 Aralık operasyonları sonrası politikalarını eleştiren yazılar, bir FETÖ savunusu yok.
Hatta “Hasar tespiti” başlıklı yazıda bu kavgadan “bütün muhafazakarların kaybedeceği” de yazılmış ama o da iddianamede yok.
(Yazılara bu siteden ulaşılabilir. https://ahmetturanalkan.net/
***
Yine 14 aydır tutuklu yargılanan 73 yaşındaki Şahin Alpay için de üç kez müebbet isteniyor ve yine bunun için gösterilen delil Zaman’da yayınlanmış altı yazısı. En yenisi 29 Mart 2014 tarihli bu altı yazıdan dördünün sadece başlıkları iddianameye girmiş, içerikleri hakkında hiçbir bilgi yok. Arşivlerden okuyunca sert hükümet eleştirileri olduğu görülüyor. İki yazısı içinse ancak başka bir köşe yazısının kaleminden çıkabilecek şöyle iki yorum yer almış iddianamede;
“Bundan başka Şahin Alpay gerçekleri çarpıtarak, Başbakan Erdoğan’ın Cemaat’e (FETÖ-PDY)’ye karşı saldırıya geçtiğini belirtiyor, “Emniyet’te yapılan atamalar ile Adli Kolluk Yönetmeliği’nin değiştirilmesini Cumhuriyet tarihinin belki en büyük yolsuzluk soruşturmasının 39 hükümet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığı izlenimi doğurduğunu” vurguluyordu”
“Şahin Alpay da aynı gün kaleme aldığı yazısında, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaşananlara seyirci kalmaması gerektiğini” vurgulayarak kurumlar arasında çatışma yaratmayı hedeflemiştir.”
66 yaşındaki İslamcı yazar Ali Bulaç’ın da 14 aydır tutuklu yargılanıp, hakkında üç müebbet istenmesinin sebebi Zaman’da yayınlanmış sekiz köşe yazısı. Bu yazılardan altısı yine iddianameye sadece başlıklarıyla girmiş. En ironik olanı, Beşiktaş’taki çalışma ofisinde, Başbakan Erdoğan’ın paralel yapıya karşı mücadele mesajları verdiği, gazetecilerle buluşmasına katılmış Ali Bulaç’ın izlenimlerini yazdığı 5 Ocak 2014 tarihli “Başbakan’ın açıklamaları/izlenimler” başlıklı yazının da aleyhindeki deliller arasına girmesi.
Yazı sadece başlığıyla iddianameye girince o toplantıda Bulaç’ın “Devlet içi örgütün tercümesi cemaattir. Bürokraside size karşı gelen, operasyon yapan memurlar varsa bunları hukuk içinde kalarak tasfiye etmeniz hakkınız. Biz de sizi destekliyoruz. Ama cemaat derken esnafından memuruna, öğretmenine kadar on binlerce insanı bu operasyondan nasıl uzak tutacaksınız? Kuru yanında yaş yanmayacak mı? Bu 28 Şubat olmaz mı?” diye bir soru sorduğunu öğrenemiyoruz.
İddianamede Bulaç’ın 18 Ocak 2014 tarihli yazısında
“…Suriye hükümeti, Türkiye’yi iç savaş çıkartan örgütlere yardım suçlamasıyla şikayet ediyor. Bu şikayeti sakın hafife almayın…” şeklindeki sözleriyle bir sonraki gün MİT tırlarına yapılacak operasyon öncesinde MİT’i hedef gösterdiği iddia ediliyor. Yine 6 Şubat 2016 tarihli yazısının “Gülen’in, 4 Şubat 2016 tarihinde “Cennet Kılıçların Gölgesi Altındadır” konulu konuşmasına benzer bir üslup kullanılarak”, yazıldığı “mazlumun kılıç kullanma hakkı yok mudur” şeklindeki cümlelerle de “örgüt tabanına ve topluma askeri darbeyi telkin ettiği” iddia ediliyor.
Fakat, bu yazı dışında, darbeyle ilgili bilgi sahibi ya da ilişkisi olduğu hakkında başka herhangi bir bilgi yer almıyor iddianamede.
Bulaç’la birlikte, üç yazısı darbeyle ilişkilendirmiş ikinci yazarsa Mümtazer Türköner. O da 14 aydır tutuklu, üç kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor, yine buna gösterilen delil altısı sadece başlıklarıyla yer almış dokuz yazısı. Darbe ile ilişkilendirilen, 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi yazdığı “Yeni Türkiye’nin Aktörleri” başlıklı yazısındaki şu cümleler; “...Türkiye’nin yeni iktidar düzeninin Erdoğan otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin görünüyor... Siyaset tekelci yapısını kaybedecek, meşru sınırlarına çekilecek ortaya çoğulcu, rızaya ve katılıma dayanan bir iktidar denklemi çıkacak”.
Savcının yorumu şöyle; “şeklindeki sözleri ile demokrasi içerisinde bir arayış gibi görünse de özünde askeri darbeyi davet edici bir mahiyet taşımaktadır. Türköne, Türkiye’de askeri darbeyi davet etmek suç olduğu için düşüncelerini bu biçimde sunmayı tercih etmiştir.”
İddianamede Türköne’nim 4 Şubat 2016’da yazdığı yazıdaki “Dolmabahçe’de noktalanan Çözüm Süreci”nin sahiplerinin ipe dizilmesi lâzım. Sakın yanlış anlamayın, bir öneride bulunmuyorum, devlet aklının bu tür badirelerden çıkış yöntemini hatırlatıyorum...” cümlelerini da savcı “askeri darbeyi davet etmiş; başta dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere çözüm sürecini yürüten yetkililerin asılması gerektiğini alenen ifade etme cüretinde bulunmuştur” şeklinde yorumlamış.
Soruşturmadan üç ay tutuklu yatan ve yine müebbetle yargılanan Nuriye Ural (Akman) aleyhine tek delil sadece başlığı verilmiş “ Yolsuzluklar nasıl önlenir” başlıklı bir yazısı, yine aynı durumda olan Lale Sarıibrahimoğlu aleyhine tek delil de 2014’te yazdığı bir yazıdaki “Vatandaşın halen görüşünden, inanışından dolayı fişlendiği korkusunu yaşamasını tehlikeli buluyorum. Bu ancak eski komünist ülkelerde az gelişmiş diktatörlüğün olduğu ülkelerde yapılır…” sözleriyle hükümet aleyhindeki “algıyı derinleştirmeyi hedeflemesi.”
Köşe yazılarından oluşan bu delilleri sıraladıktan sonra iddianamenin sonunda savcı üçer kez müebbet istediği bu yazarların neyle suçlandığını anlatmış:
“Şüpheliler Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, İbrahim Karayeğen, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal, Şahin Alpay, Nuriye Ural, Lalezar Sarıibrahimoğlu, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Duran Dağı, FETÖ-PDY medya organlarında görev yapan köşe yazarlarının; yazı başlıklarının ve yazılarından seçilen kısımların “cımbızla çekilip” alınmadığı, konjonktürel ve tarihi perspektifle bakıldığında bu yazılardaki ifadelerin “mecaz” ya da “metafor” olarak izah edilemeyeceği, genel olarak operasyonların ve yargı sürecinin devam ettiği dönemlerde kaleme alınan yazılarda Hükümete sadece muhalefet yapılmadığı veya eleştiri yöneltilmediği; görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları ya da ön hazırlık niteliğinde yazılar yazdıkları; şüpheli yazarların genel itibariyle de süreç içerisinde böyle bir duruş sergiledikleri, basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullanarak örgüt amacına hizmet ettikleri; ulusal güvenliği tehdit edebilecek, toplum huzurunu, toplumsal barışı ve asayişi bozabilecek beyanlarda bulundukları, askeri darbe çağrısında bulunmaktan çekinmedikleri, bu haliyle şüpheli yazarların gerek suç unsuru ihtiva ettiği tespit edilen yazılarıyla gerek tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle birlikte örgütsel hedef ve amacı tamamlayan yazılarla FETÖ-PDY terör örgütü hiyerarşisi içerisindeki görevlerini yerine getirdikleri”
***
Üçer kez ağırlaştırılmış müebbet cezası açıklanmaya çalışılırken kullanılan “konjonktürel ve tarihi perspektifle bakıldığında”, “şüpheli yazarların genel itibariyle de süreç içerisinde böyle bir duruş sergiledikleri”, “görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi” ve “gerek tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle” gibi belirsiz, hiçbir somut suça tekabül etmeyen ifadeler bu yazılardan müebbetlik delil çıkamadığını gösteriyor.
İddianamede müebbetlik suç olarak görülen yazıların çoğunluğu bundan üç yıl önce yazılmış. Eğer bu yazılar bu kadar ağır tutukluluk ve müebbetle yargılanmayı gerektiriyorsa, neden cemaatin artık paralel yapı olduğunun tescil edildiği o üç yılda haklarında soruşturma açılmadı?
Ya da neden bu yazarlar Zaman gazetesine kayyum atanırken ya da FETÖ örgütü tescil edildikten sonra değil de darbeden sonra tutuklandı? Çoğu 3 yıl önceye ait yazıların ve yazarların darbeyle ilişkisi nasıl tespit edildi ki darbeden sonra tutuklanma kararları çıktı?
Bu yazarların inatla ve bağnazca ortaya çıkan bütün delilleri, işaretleri görmezden gelerek darbeye kadar cemaatin karanlık yüzünü görmemek gibi büyük bir hata işledikleri açık.
Darbeden sonra bu hatanın farkına vardıklarıyla ilişkin haberler de çıktı. Ali Bulaç’ın hapishanede kendisini ziyaret eden Mehmet Bekaroğlu’na FETÖ için “Artık düşsünler yakamdan” dediği biliniyor. Ahmet Hakan, Şahin Alpay’ın bugünkü savunmasında “FETÖ’nün karanlık yüzünü göremedim” diyerek özeleştiri vereceğini yazdı. Hatta sanıklardan kapatılan Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Faruk Akkan da hakimlik sorgusunda, "Darbenin, Fetullah Gülen örgütü tarafından gerçekleştirildiğine inanıyorum ve kendilerini hıyanet şebekesi olarak görüyorum” demişti.
Gerçeği zamanında görememek bir hataysa bu gerçeği 17/25’ten önce fark edenler de 17/25’ten sonra fark edenleri aynı geç kalmayla suçlayabilirler. Elinde istihbarat imkanları olan devleti bile kandırabilen bir örgütün, bu kendi halindeki yazarları da kandırmış olması mümkün değil mi? Çarşamba günü FETÖ ile arasına mesafe koyanın, Perşembe günü mesafe koyanı FETÖcü, darbeci ilan etmeyi bırakıp, somut suç ve deliller üzerinden yargılamaların yapılmazsa bu işin içinden çıkmak zor. Eğer bu yazarlara yönelik müebbet talebi için tek delil iddianamede yer alan bu yazılarıysa, bu hatalarının cezası olarak 14 ay hapis epey ağır bir ceza olarak kabul edilsin ve 65 yaş üstündeki bu yazarlara yaptıkları yanlış tercihlerin cezası artık hapiste yatarak ödetilmesin.
.19/09/2017 20:31
Görünmez kralın sürekli uzayan burnu...
20
Eğer darbe başarılı olsaydı Milli İstihbarat Teşkilatı’nın müsteşarı olacaktı. Bu görev için niye seçildiğini ise darbenin başarısız olmasına rağmen yaptığı istihbarat operasyonlarından anlamak mümkün. Hava Kuvvetleri Müşterek Hava Harekât Merkezi (MUHAYM) eski Komutanı darbeci Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş’ten bahsediyoruz. Marmaris’ten Cumhurbaşkanı’na yönelik suikast operasyonunu helikopterden yöneten, sonra kaçtığı Ankara’da gözaltına alınan, darbeden bir gün önce İzmir’e kendi kredi kartıyla aldığı uçak biletinden, HTS kayıtlarına, suikast operasyonu için emri ondan aldıklarını söyleyen onlarca ifadeyle suçüstü yakalanan bir isim. Yani “Marmaris’e tatile gelmiştim.” Cumhurbaşkanı’nı korumak için oradaydım” deyip yırtma şansı yoktu. Bunun farkında olduğu için gözaltına alınmasından bu yana bütün konuşma haklarını kontr-operasyonlar yapmak için kullanıyor. Ve başarılı da oluyor.
***
İlk ifadesinde ne dediğini herkes hatırlayacaktır; “Evet ben darbeciyim. İsterlerse beni idam etsinler. İdam cezamı versinler ama ben FETÖ’cü değilim” Bu ifade darbenin ilk günlerinden itibaren FETÖ’cülerin, tiyatro diyenlerin ve darbenin içine sevmedikleri başka kesimlerden insanları da sokup siyaseten haklı çıkmaya çalışanların karşı darbe hikayelerinin merkezine oturdu. Ama bu ifadeyle esas olarak başardığı, İngiliz Parlamentosu’nun raporundan, Batılı gazetelerdeki darbe haberlerine kadar darbenin dünyadaki resmi hikayesine “Darbenin arkasında sadece Gülen cemaati var denemez, çünkü darbeciyim ama Gülenci değilim diyenler de oldu” ifadesini sokmak oldu. Çoğul eki de manasız çünkü bu şekilde ifade vermiş tek kişi aslında Sönmezateş’ti.
***
Adil Öksüz’ün de katıldığı Ankara Konutkent’teki villada yapılan darbe hazırlık toplantılarda onu gördüğünü söyleyen Kuzgun ve Şapka adlı iki gizli tanığın ifadesi, darbeden önce kendisiyle buluşup Kuran’daki Hz. Musa ve Hz. Hızır arasında geçen kıssaya anlatarak, darbeyi haber verdiğini ve CAS sistemiyle kritik yerlerin hava görüntülerinin çıktısını istediğini söyleyen Hava Kuvvetleri İstihbarat’ta görevli Yüzbaşı Ali Pehlivan, verdiği ifadede FETÖ’cü olduğunu söyleyen Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı 135. MAK ve İHK Filo Komutanlığında astsubay rütbesi ile görev yapan tanık Mustafa Toker ve son olarak FETÖ’cü şirketlere ve isimlere hava kuvvetlerinden alımlarla milyonlar aktardığını ortaya çıkaran MASAK raporları onu yalanlıyor.
Ama doğrudan sivil imamlarla darbenin organizasyonunda görev almış ve Akıncı Üssü2ne Happy Hour2a gelmiştim diyemeyecek kadar da suç üstü yakalanmış bir darbeci olarak “FETÖ’cü olmadığını söylemeye devam etti. Hatta biraz daha ileri gidip bir mahkemede isim vererek Hava Kuvvetleri’nde bazı isimlerin FETÖ’cü olduğunu, Adil Öksüz’le ilişkilerinin araştırılması gerektiğini dahi söyledi. Son olarak geçen hafta Muğla’da süren suikast davasını da yine kontr-operasyon için kullandı ve yine başarılı oldu. Şu sözlerini de muhakkak bir yerlerde okumuşsunuzdur:
“Görünmeyen kralın emriyle ben darbe yaptım. Bana emri veren adamın makamına güvendim. Ben vatan millet için yaptığımı sanıyordum. Emri verenler arkamızda durmadı. İyi ki darbe olmamış. Bu onursuz insanların koltuklara oturmadıkları iyi oldu. Emri verenler gölgelerde saklanıyor. İsteseydik Yunanistan'a kaçardık. Bu ülkede suç işlediysem bu ülkede yargılanacağım. FETÖ'den yargılanmak zoruma gidiyor. Pensilvanya'daki erkek gibi gelsin adam gibi kendisini savunsun"
***
Tabii haklı olarak gazeteciler ‘görünmeyen kral’ gibi bir ifadeye kayıtsız kalmadılar, bu ifadeden ‘Darbenin esas beyni kim?’ tartışmaları yapıldı. Halbuki, aynı davanın iddianamesindeki yedi sayfalık ifadesine bakılsaydı, orda da bambaşka bir hikaye anlattığı, darbeyi ilk haber aldığı görünmez kralın adını verdiği görülecekti: “11 Temmuz’da Milsec adlı güvenli hattan, rutinde olduğu gibi Özel Kuvvetler’den Tuğgeneral Semih Terzi beni aradı. Ancak bu sefer benimle PKK ile ilgili konuşmadı. Ülkenin zor günler geçirdiğini, rahatsızlık duyduğunu, benim de onun gibi düşünüp düşünmediğimi sordu. Bana ihtilalden bahsetmedi. Ancak bu jargon bizde ihtilali çağrıştırmaktadır. Ben onun gibi başka kimlerin düşündüğünü, Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Paşa’nın, Genelkurmay Komutanı’nın, diğer kuvvet komutanlarının da bu düşünceye destek verip vermediklerini sordum. Onların da bu şekilde düşündüklerini söyledi.”
Darbeyi ilk duyduğu kişi olarak, kendini savunmayacak ölmüş bir tuğgeneralin adını vermek yine istihbari bir akla işaret ediyor. Ama tabii ki bu ifadesi de doğru değildi. İki tane köşe yazısıyla, Google’la, ‘adeta’larla değil, sahiden bir hukukçuya yakışır bir şekilde hazırlanmış Marmaris İddianamesi’ndeki HTS kayıtları ve ifadeler Sönmezateş’in Cumhurbaşkanı’na yönelik operasyon için daha 8 Temmuz’dan itibaren ekip kurmaya çalıştığını gösteriyor. Ama kontr-espiyonaj, kafa karıştırma konularında epey uzman görünen darbeci komutanın fiziki istihbarat konusunda o kadar da iyi olduğu söylenemez. Çünkü 13 Temmuz günü Meis Adası’nın doğusundaki Yunan adacığının fotoğraflanması bahanesiyle uçuş talimatı verdirdiği iki F-16’yla Cumhurbaşkanı'nın kaldığı otelin etrafında fotoğraf çektirmesine rağmen darbe gecesi geceyarısına kadar Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te Okluk Koyu’ndaki Cumhurbaşkanlığı evinde kaldığını zannettiğini öğreniyoruz iddianameden.
İddianameden okuyalım:
Cumhurbaşkanlığı başyaveri olan şüpheli Ali Yazıcı'nın saat 24:05'de 06 FY 8355 plaka sayılı otomobil ile Çiğli 2. Ana Jet Üssü'ne geldiği, adı geçen şüphelinin gün içerisinde Türkiye Cumhuriyet Devleti Cumhurbaşkanı olan sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmaris'te nerede tatil yaptığını öğrenmeye çalıştığı ve Marmaris Grand Yazıcı Turban Otel'de kaldığı bilgisine ulaştığı, şüpheli Ali Yazıcı'nın Çiğli 2. Ana Jet Üssü'ne geldiği sırada henüz diğer şüphelilerin de birlik içerisinde oldukları dikkate alındığında, şüpheli Ali Yazıcı'nın burada şüpheli Gökhan Şahin Sönmezateş ile görüşerek müşteki Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın kaldığı otelin bilgisini şüpheli Gökhan Şahin Sönmezateş ile paylaştığının değerlendirildiği, zira bu bilginin alınmasından önce şüphelilerin Marmaris ilçesindeki Okluk Körfezi'nde bulunan Cumhurbaşkanlığı'na ait tesisle ilgili planlamalar yaptıkları fakat bu bilginin alınmasından sonra şüpheli Gökhan Şahin Sönmezateş'in, müşteki Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmaris ilçesinde fiilen kalmakta olduğu yeri teyit edebilmek amacıyla askerî hat üzerinden Akıncı Üssü ile görüşme trafiği içerisine girdiği ve o aşamada Akıncı Üssü'nde bulunan Hava Kuvvetleri Komutanlığı Plan Harekat Daire Başkanlığı Harekat Şube Müdürlüğü'nde yarbay rütbesi ile görev yapan şüpheli Hüseyin Yılmaz ile görüştüğü ve bu kişiden aldığı bilgiler neticesinde müşteki Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmaris ilçesi İçmeler mevkiinde bulunan Grand Yazıcı Club Turban isimli otelde bulunduğuna kanaat getirdiği”
***
Sönmezateş’in kendi ifadesinden okuyalım:
"Olay günü İzmir'e gittiğimizde saat 22.00 civarında Cumhurbaşkanının Marmaris'te iki ayrı yerde olabileceğine ilişkin bilgiyi Akıncı Üssünde görev yapan Hüseyin isimli soy ismini bilmediğim Yarbay rütbesindeki bir kişiden aldım. Bu kişi ile Çiğli üssünde bulunan askeri hat üzerinden görüşme yaptım. Saat 01.00- 01.30 civarında yine Çiğli üssünde bulunan askeri hat üzerinden Akıncı Üssüne bağlanarak aynı kişiden Cumhurbaşkanının Turban Otelinde olduğu bilgisini aldım. "
Şimdi tam da burada durup başka bir haksızlığa dikkat çekmek zamanı.
Bunun için başka bir mahkemenin İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin tutuklama müzekkeresinden bir gerekçe okuyacağız:
“Şüpheli Mediha Olgun’un Sözcü İnternet Gazetesi’nin sorumlu yazı işleri müdürü olduğu, şüpheli, Bekir Gökmen Ulu’nun da aynı gazetenin muhabiri olarak görev yaptığı, şüpheli Gökmen Ulu’nun 15 Temmuz 2016 tarihinde Cumhurbaşkanı’nın yeri, darbeciler tarafından bilinmezken bu konuda haber yaparak Cumhurbaşkanı’nın coğrafi yer ve konumunu kamuoyuyla paylaştığı, diğer şüpheli Mediha Olgun’un da sorumlu yazı işleri müdürü olarak bu haberden sorumlu olduğu, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın yaptığı soruşturma ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre soruşturma şüphelisi olan Cumhurbaşkanı’nın yaverinin dahi Cumhurbaşkanlığı’nın yerini bilmediği ve Cumhurbaşkanlığı görevlilerinden yerini öğrenmeye çalıştığı”
Marmaris TV’nin eski sahibi, Marmaris’te yaşayan bir gazeteci olan Gökmen Ulu’nun Cumhurbaşkanı’nın kaldığı yerle ilgili haberi 15 Temmuz günü saat 16:25'te Sözcü Gazetesi’nin internet sitesinde “Erdoğan'ı SÖZCÜ buldu” başlığıyla çıkmış.
Peki, Marmaris İddianamesi’nde ne yazıyor? Suikast timinin Marmaris ilçesindeki Okluk Körfezi'nde bulunan Cumhurbaşkanlığı'na ait tesisle ilgili planlamalar yaptıkları, ellerinde oranın haritalarıyla operasyona gittikleri, o gün saat 22.00’de bile iki yerde olabileceğini düşündükleri, saat 24.00’den sonra savcının tahmini bu yer bilgisini Cumhurbaşkanı’nın yaverinden aldıkları, ama 01.00, 01.30’a kadar Sönmezateş’in tam yeri bilmediği ve öğrenmek için Akıncı Üssü’yle görüştüğü.
Yani, iki gazetecinin tutuklanmasına neden olan, Mediha Olgun’un internet sitesini yönetmek dışında hiçbir dahli olmayan bir haberden bahsediyoruz, Sözcü’nün Cumhurbaşkanı’nın yerini bulduk haberinden darbecilerin haberi dahi olmamış, haberin yayınlanmasından 9 saat sonra bile tam olarak yerini bilmiyorlarmış. En azından Marmaris İddianamesi’ne göre böyle.
O halde bu iki gazeteci neden hala tutuklu? Eğer verdikleri haberle Cumhurbaşkanı’nın yerini bildirdikleri düşünülüyorsa niye Marmaris davasında adları bile geçmiyor? Değilse neyle suçlandıkları için hala içerdeler?
Konunun Sözcü Gazetesi’ne bayılıp bayılmamakla ilgili olmadığını, sadece sevdiğimiz, fikirlerine katıldığımız insanlara değil, fikirlerine katılmadığımız insanlara karşı da ahlaken sorumlu olduğumuzu, “herkesi içeri tıkalım, tutuksuz yargılama, adalet” diyene “saftirik, kripto” deyip ‘çıkalım’cılar yüzünden başımıza daha önce büyük felaketler geldiğini, şahin hukuki uygulamaların güvenlik değil, güvenlik zaafı yarattığını, ülkemizin itibarını böyle kararlar ve uygulamalarla yıpratmanın değil, bu yanlışları yapılırken söylemenin vatanseverlik olduğunu anlamayanlara da özetle not olarak düşelim
.22/09/2017 22:03
Onlar bunu çok iyi biliyor
30
Nihat, tütün işçici bir ailenin beşinci çocuğu olarak Denizli Tavas’ta dünyaya geldi. 7 yaşında tütün tarlalarında çalışmaya başladı. Su dağıttı, getir-götür işleri, amelelik yaptı. Tütünler şişe geçirilirken parmağına battıkça hırslanıp “Okulun en iyisi ben olacağım” derdi. Ama ilk ve ortaokulu ilçesinde tamamladıktan sonra babası karşına geçip "Oğlum seni bu koşullarla okutamayız" deyince yıkıldı. Neyse ki okuldaki öğretmeninin yardımıyla son gününde Devlet Parasız Yatılı Okulu Sınavı’na başvurdu. Kütahya İmam Hatip Lisesi'ni kazandı. Lise okumak için evinden çok uzağa Kütahya’ya gitti, yatılı okudu. Oradan Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü'ne girdi, tavan arasındaki bir evde kalarak üniversiteden de mezun oldu. İngiltere'ye gitti ve Londra'daki South London Collage'da yüksek lisans yaptı.
Recep, 1960 yılında Erzurum’un İspir ilçesine bağlı köyde bir çiftçi ailesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Erzurum’da okudu. Lise eğitimi içinse uzaklara gitmesi gerekecekti. Ankara Atatürk Lisesi, 1886 yılında idadi olarak kurulmuş, 1908’de sultani olmuş, Anadolu’nun ilk 10 lisesinden biriydi. 1919’da Atatürk’ün ziyaret ettiği lise, cumhuriyetten sonra Ankara Erkek Lisesi adını almış 1938 yılında da adı Atatürk’ün izniyle Ankara Atatürk Lisesi olarak değiştirilmişti. 1960 yılından sonra yatılı bölümü açılınca Anadolu’dan öğrenciler kabul etmeye başlamıştı. Recep de, İspir’in bir köyünden Ankara’ya gidip yatılı okuduğu lisesinden Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmeyi başardı.
Nurettin, 1960’da olarak Giresun'un Alucra ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra 1974 yılında yapılan Devlet Parasız Yatılı Okulları sınavıyla Giresun İmam Hatip Lisesi'ni girdi. 1978 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Ekonomi Bölümü'nü kazandı. Yüksek Lisansını Birleşik Krallık'ta bulunan Sheffield Üniversitesi'nde Para-Banka-Finansman alanında tamamladı.
Mehmet, Batman'ın Gercüş ilçesine bağlı Arıca köyünde, sekiz çocuklu, geçimlik tarım yapan bir ailede doğdu. Beş yaşındayken annesini kaybetti. İlkokula köyünde başladı, sonra öğretmen olan abisinin yanına Batman’a gidip okula orada devam etti. Türkçe’yi burada öğrendi. Ortaokulda imam hatipe gittikten sonra lise için Gercüş Lisesi’ne girdi. Oradan Ankara Siyasal İktisat Bölümü’nü kazandı. Birincilikle bitirdi. Bursla İngiltere’de University of Exeter'de master yaptı.
Naci, 1968 tarihinde yine bir çiftçi çocuğu olarak Bayburt'un Yoncalı köyünde doğdu. Pek çok başka Bayburtlu aile gibi ailesi iş imkanları için Çorum’a göç etti. İlk ve ortaokulu Çorum’da okudu. 1986 yılında mezun olduğu Çorum Lisesi, dönemin iyi liselerinden biriydi. Oradan kazandığı İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nden 1989’da mezun oldu. Exeter Üniversitesi’nde MBA masterı yaptı.
***
Fikri, Gümüşhane’ye bağlı Babacan köyünde doğmuşu. Ailesi İzmit’e göç etmiş, ilkokul eğitimini Hereke’de, ortaokul ve liseyi ise İzmit İmam Hatip Lisesi'nde tamamlamıştı. Oradan Orta Doğu Teknik Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümünü kazandı.
Ömer, Adana Motor Teknik Lisesi'nde başladığı lise öğrenimini Adana Erkek Lisesi'nde tamamlamıştı. Gazi Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi kazandı, aynı üniversitede yüksek lisans yaptı.
1962 yılında yılında Kağızman’ın Bulanık köyünde doğan Ahmet, Kağızman Lisesi’nde okudu, oradan, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Gemi İnşa ve Makine Mühendisliği’ni kazandı.
Cevdet, Bingöl Merkez’e bağlı Şabanköy’de doğmuştu. İlk, ortaokulu Bingöl’de okudu. Bingöl Lisesi’nden 1983 yılında ODTÜ Kamu Yönetimi bölümünü kazandı. Bölümü birincilikle bitirdi. Yüksek lisansını ABD Denver Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde, doktorasını Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı.
Binali, Refahiye’nin Kayı Köyü’nde yedi çocuklu bir ailede doğdu. Köyündeki ilkokulda okudu. Dersleri çok iyiydi. Ailesi onu okuması için İstanbul’a amcasının yanına gönderdi. Küçük bir Anadolu köyünden İstanbul’a okumaya gelmiş bir çocuktu. 1967 yılında Beyoğlu’ndaki Piri Reis Ortaokulu’nu bitirdi. Amcalarının yanında kalıyordu ve artık kimse yük olmak istemiyordu. 1960’ların sonunda maddi durumu iyi olmayan öğrenciler için ilk tercih yatılı öğretmen okullarıydı. Sınavlarına girmek için başvurdu. Ama coğrafya hocası “Beni görmüyor musun, öğretmen olup ne yapacaksın” diyerek başvuru kağıdını yırttı. 1970 yılında Kasımpaşa Lisesi’ne girdi. Oradan da İTÜ Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi’ni kazandı.
***
İsmet, Sivas Gürün İlçesi’ne bağlı Güneş Köyü’nde hayvancılık ve çiftçilik yapan bir aileden geliyordu. Babası sevilen sayılan bir kişiydi, ilçeye bir devlet büyüğü geldiğinde muhakkak onunla görüşürdü. Belki de bu yüzden 1954 yılında doğan oğluna Adnan, 1961 yılında doğan oğluna İsmet adını verdi. Beş çocukları vardı. Tek geçimleri hayvanları ve tarlalarıydı. Eşi Turunç Hanım’a bir gün “Hayvanları satıp çocukları okutalım” demişti. Hem Adnan hem de İsmet okudular.
İlkokulu Gürün Cumhuriyet İlkokulu’nda, ortaokulu Gürün Ortaokulu’nda tamamlayan İsmet, Lise eğitimi için 1960’ların sonunda İstanbul Anadolu yakasındaki sayılı liselerden olan ve Anadolu’dan gelen çocukların parasız yatılı olarak girebildiği Haydarpaşa Lisesi’ne yatılı olarak girdi. Oradan İTÜ’de Denizcilik, İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk okudu. Malmö’de Dünya Denizcilik Üniversitesi’nde master yaptı. Uzun yıllar kamuda ve özel sektörde denizcilik alanında çalıştı. Denizcilik müsteşarlığı, ardından seçim döneminde tarafsız Ulaştırma Bakanlığı yaptı. Sonra, milletvekili seçildi, Meclis’e girdi. Savunma Bakanı oldu, ardından Meclis Başkanı seçildi, tekrar Savunma Bakanlığı’na getirildi. Ardından Mili Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Bakanlığı sırasında Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sınavı (TEOG) kaldırıldı.
***
Sivas’ın denize kilometrelerce uzak bir köyünden çıkıp, denizlere ulaşmasını sağlayan Haydarpaşa Lisesi olmuştu.
İsmet Yılmaz, bugünlerde kendi hayat hikayesinin de merkezinde yer alan lise seçimini yeni nesillerin nasıl yapacağını belirleyecek modeli Bakanlar Kurulu’na sunacak.
Bu modeli sunacağı kabinede Bakanlar Kurulu sıralarında Tavaslı tütün işçici bir aileden gelen ve lise için yatılı olarak Kütahya’ya gitmiş Nihat Zeybekçi, İspirli çiftçi bir aileden gelen lise okumak için Ankara’ya gitmiş Recep Akdağ, Devlet Parasız Yatılı sınavıyla lise okumuş Nurettin Canikli, sekiz çocuklu geçimlik tarım yapan bir aileden, hiç Türkçe bilmeden şehre abisinin yanına gidip Gercüş Lisesi’ni bitirmiş Mehmet Şimşek, Bayburt’tan göç ettikleri Çorum’da lise okuyarak üniversite kazanmış Naci Ağbal, Gümüşhane’deki köylerinden İzmit’e, imam hatip lisesinden ODTÜ’ye gitmiş Fikri Işık, Adana’da teknik lisede başlayıp, düz liseye geçip, siyaset bilimci olmak üzere Ankara’ya gelmiş Ömer Çelik, gemilerin çok uzağındaki Kağızman’ın bir köyünden Kağızman’da lise okuyup, İTÜ’ye gemicilik okumaya gelmiş Ahmet Arslan, Bingöl Lisesi’nden birincilikle bitirdiği ODTÜ’yü kazanan Cevdet Yılmaz, Yozgat Lisesi’nden Bekir Bozdağ, Birecik Lisesi’nden Eşref Fakıbaba, Afyon Lisesi’nden Veysel Eroğlu, Düzce Lisesi’nden Faruk Özlü, Plevne Lisesi’nden Süleyman Soylu da oturacak.
Masanın başında ise okumak için çocuk yaşta Erzincan’dan İstanbul’ gelmiş Binali Yıldırım.
Türkiye’de bütün eşitsiz koşullara, iller arasındaki uçurumlara, zorluklara, yokluklara rağmen insanların gelecekten ümitli olmasını, ülkeye inancını korumasını sağlayan en önemli motivasyon sınıflararası geçişkenliğin mümkün olması. Bunu yine bütün eşitsiz koşullara rağmen sağlayan şey de eğitim. Bu ülkede artık eskisi kadar güçlü sesle söylenemese de hala “eğer okursan adam olabiliyorsun.”
Okullar da bu geçişkenliğin kaldıraçları. Daha eşit ve birbirine yakın olan ilk ve ortaokullardan sonra farkın açıldığı ilk yer de liseler.
O yüzden yeni sistem ne olursa olsun torpilin, adam kayırmanın olmadığı, insanları doğdukları yerlere ve sosyal statülere hapsetmeyen, işçisin sen işçi kal demeyen, yukarı çıkan basamakların önünü kapamayan bir sistem olmalı.
Bunun kıymetini en iyi, yeni modele karar verecek bu bakanlar kurulu biliyor olmalı.
.24/09/2017 22:49
Bölgede istikrar vardı da...
32
22 Temmuz 1962 günkü gazetelerde bir fotoğraf yayınlandı. Fotoğrafta polisler elinde bir tabanca olan küçük bir çocuğun etrafında gülümsemekteydi. Fotoğrafın altındaki haber şöyleydi: "Molla Barzani'yi öldürmek için İstanbul'dan Mardin'e giden 13 yaşındaki bir çocuk yakalandı. İstanbul'dan yalnızca Molla Mustafa Barzani'yi öldürmek için geldiğini söyleyen S. U. adında 13 yaşlarında ortaokul ikinci sınıf talebesi bir genç Kırıkkale yapısı bir tabanca ve 40 mermi ile yakalanmış ve nezaret altına alınmıştır. İstanbul'da Galata'da oturduğunu söyleyen S.U. tabanca ve mermilerin emekli subay olan babasına ait olduğunu söylemiştir."
1962'de, şöhreti İstanbullu bir çocuğu öldürmek için Mardin'e getirdiğinde, 59 yaşındaydı Molla Mustafa Barzani.
Bu 59 yıla sığdırdıklarıyla çoktan bir efsaneye dönmüştü bile. Daha beş yaşındayken, yerleşik düzene geçmek istemeyen aşiretinin İttihatçılara karşı ilk isyanında ailesiyle birlikte 9 ay Diyarbakır’da hapsedilmişti.
Sonra 11 yaşındayken ağabeyi Şeyh Abusselam, yine İttihatçılara isyan başlatmış, İran’a oradan Rusya’ya gitmiş, dönerken yakalanmış, Süleyman Nazif’in de katkılarıyla idam edilmişti.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra onların yaşadığı topraklardan Osmanlılar gitti İngilizler geldiler. Kürtlere önce devlet sözü veren İngilizler bu sözlerini tutmayınca Şeyh Mahmut Berzenci liderliğinde yeni bir ayaklanma başlamıştı.
16 yaşındaki Mustafa Barzani de bu ayaklanmadaki peşmerge komutanlarından biriydi. Yenildiler. İngilizlere karşı Halil Kut Paşa’ya yardım ettiler. Ama sonunda İngilizler kazandı, başlarına da Arabistan’dan bir kral getirip Irak’ı kurdular. Kimse onlara Irak’ta yaşamak isteyip istemediklerini sormamıştı bile.
29 yaşındaki Molla Mustafa Barzani artık aşiretinin başına geçmişti. 1932’de İngilizler Irak’a bağımsız verince bir kere daha şanslarını denediler. İngiliz uçakları Erbil’i bombalayınca daha fazla direnemediler. Ailesi Nakşilik bağlarından dolayı Türkiye’ye kaçtı. Muş’a yerleştirildiler. Barzani Süleymaniye’de gözaltında tutuldu.
İkinci Dünya Savaşı yeni bir şans demekti. 1941'de İngiltere Irak’ı işgal edince, Barzani memleketine gitti 1943’de yeni bir isyan başlattı. Ama iki yıl sonra savaşla birlikte isyan da bastırıldı. Savaştan sonra Bağdat hükümeti, İngilizlerin ve kayınpederi Mahmud Ağa’nın da desteğiyle ona karşı harekat başlatınca İran’a kaçtı.
İran’da toplanan Kürtlerle birlikte, Sovyetlerin desteğiyle 1946'da Mahabad Kürt Cumhuriyeti'ni ilan ettiler. Cumhuriyet’in Genelkurmay Başkanı olmuştu. Bir yıla kalmadan Amerikalı bir komutanın idare ettiği İran ordusu, Mahabad’a girdi ve cumhuriyete son verdi. Barzani ve 500 Peşmerge öldürülmekten Türkiye sınırları içinden geçerek Sovyetler’e doğru kaçarak kurtuldu.
***
Türkiye’den geçerken askerler uzaktan geçişini izleyip müdahale etmemişti.
Nahçivan, Bakü, Özbekistan ve Moskova’da geçen 11 yıldan sonra adı Kızıl Molla’ya çıkmıştı. Halbuki, Kremlin önünde Kürtlerin meselelerine dikkat çekmek için açlık grevi yapan bir milliyetçiydi hep.
1958’de İngiliz yanlısı Kral, Abdülkerim Kasım’ın darbesiyle devrilip cumhuriyet kurulunca yeni bir fırsat daha ortaya çıkmıştı. Sovyetlere yakın Kasım, Kürtlere ortak cumhuriyet kurmayı teklif ediyordu. Anayasa’nın dördüncü maddesine Irak Cumhuriyet’in kurucu halkları olarak Araplar ve Kürtleri yazılmıştı. Bu vaadlerle Erbil’e dönen Barzani’nin ve Kürtlerin Irak ilgili hayalleri üç yıl sonra yıkıldı.
Molla Mustafa Barzani, 1961’de yeniden isyan başlatmıştı. Türkiye’de de iktidarda darbeciler vardı.
Devlet Başkanı olarak Cemal Gürsel bir röportajında Barzani için şöyle demişti: "Bu Molla Barzani'nin gayreti değil, birtakım gizli membaların ve emellerin bir tahrikidir. Biz bunun nereden geldiğini ve neyi hedef tuttuğunu gayet iyi biliyoruz. Bu tahrikler devam ederse Şarkta çok ıstırap çekecekler olacaktır. Biz kendi hudutlarımız içinde bu gibi hareketleri yıldırım hızlı ile bertaraf etmek azmindeyiz..."
Ama buna rağmen büyük imkânsızlıklarla savaşını sürdüren Molla Barzani için Türkiye bir lojistik merkeziydi. Yine o günlerde çıkan bir gazete haberinden okuyalım:
"Irak'ın kuzey bölgelerinde yerleşmiş bulunan Molla Mustafa Barzani, süvari birliklerinin at nalı ihtiyacını Siirt'ten temin etmiştir. Bildirildiğine göre A.Ş. isimli bir koyun tüccarı Barzani'nin teklifini kabul ederek Irak'a sattığı koyunlara birer at nalı bağlamış ve böylece külliyetli miktarda nal kaçırılmıştır."
60'lı yılların gazetelerinde rutin haberlerden biri olmuştu bu. Yakalanan silah kaçakçıları, sıtma ilaçlarını Barzani aşiretine verirken tutuklanan memurlar...
Kızıl ve Kürtçü sıfatlarıyla anılan Barzani’ye karşı 13 yaşında bir çocuğu suikast için yola düşürecek kadar öfkeli bir dil hakim olmuştu.
Ama bu lojistik destek Irak'taki General Kasım iktidarını da zamanla rahatsız etti. Kriz Irak ordusunun Kürt isyancıları kovalarken Türkiye sınırları içindeki Kürt köylerini uçaklarla bombalamasıyla tırmandı. Rubaruk Karakolu'nda iki askerin Irak uçaklarından açılan ateşle ölmesi ise bardağı taşıran son damla oldu. Havalanan Türk jetleri sınırı geçen iki Irak jetini vurdu.
Bağdat'ta Türkiye Büyükelçiliği önünde toplanan ‘Fellah Dernekleri’nin "Sömürgeci Türkiye" sloganlarıyla düzenlediği protesto gösterileri devletin resmî politikasının devamıydı. Devlet Başkanı Kasım, şu epey tanıdık gelecek ithamlarla Türkiye'yi sert sözlerle eleştirmişti:
"Şekavet lideri Irak'ta artık yalnız kalmıştır. Ancak hudutlarımızın ötesinde ve haricinde kendilerini sömürgecilere satmış olanlar tarafından yardım görmektedir. Bunlar komşu devlet iltica etmekte ve oradan mal ve malzeme toplamaktadır. Türk milletini hükümetine engel olmaya çağırıyorum."
Türkiye'nin cevabı da sert oldu: "Mağlubiyetini örtbas edip halkına yaranmak için bu olayları o tertipledi."
Bu sırada Molla Mustafa Barzani Türkiye'ye üç mektup yazdı. Cumhuriyet gazetesinden okuyalım: "Asi Kürt lideri Molla Mustafa Barzani Çukurca Kaymakamlığı vasıtasıyla Türkiye'ye üç 'dostluk mesajı' göndermiştir. Barzani'yi muhatap kabul etmeyen Türk ilgili makamları bu mesajlara cevap vermeye lüzum görmemişlerdir."
Bu arada bütün enerjisini isyanı bastırmaya veren Kasım, 1963’de Amerikan destekli Baas Partisi darbesiyle devrildi.
***
Amerika devreye girince müttefik Türkiye de Barzani'ye karşı politikasını sertleştirmişti. Barzani'ye yardım götürenler yakalanıyor, aralarında Şerafettin Elçi, Musa Anter, Said Kızıltoprak'ın da olduğu gizli Kürdistan Demokrat Partisi ileri gelenleri yargılanıyor, Barzani için vergi topladıkları iddiasıyla bölgedeki bazı AP'li siyasetçiler tutuklanıyordu. Amerika destekli Irak’taki Baas iktidarına karşı Kürt isyanı devam ediyordu.
Molla Mustafa Barzani'nin ikinci mektup girişimi ise 1968 yılında oldu. Kendisiyle röportaja gelen gazeteci Hulusi Turgut'a şöyle diyerek teslim etti mektupları:
"Biz, sizin kardeşiniz ve dindaşınız olan mazlum bir milletiz. Büyük Türk hükümeti, bizden niçin lütfunu esirgiyor? Biz, Osmanlı'nın çocuklarıyız. Kader bizi, Türk kardeşlerimizden ayırdı. Şimdi biz, bu topraklarda özgürlük mücadelesi veriyoruz. Bizi sindirmek isteyen Irak ordularına karşı kendimizi savunuyoruz."
Mektuplardan biri Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a, diğeri Başbakan Süleyman Demirel'e yazılmıştı Mektuplarda Barzani Ankara'dan yardım istiyordu:
"Halkımız, feci hayat şartları altında ve en ufak varlığı dahi tehdit edilmektedir. Bu durumda, siz ekselanslarından, hükümetinizden ve Türk halkından, Müslüman Kürt kardeşlerine yardım etmelerini istemekten başka çare bulamadık. Türklerle Kürtler, tarih boyu beraber yaşamışlar, İslam dini ile birbirlerine bağlanmışlar ve son olarak ortak tarihleri ve ortak amaçlarıyla, yaygın düşmanlarına karşı kanlarını birleştirmeleri, beraberliklerinin sembolü olmuştur. Bütün bunların yanı sıra Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşadığımız toprakların Bağdat hükümeti tarafından alınışına, Türkiye Cumhuriyeti en iyi tanıktır. Ümit ederiz ki, Müslüman ve barışsever Türk kardeşlerimizin, Kürt kardeşlerinizin zulüm altında tutulmasına ve imha edilmesine karşı olan İslam dini prensipleriniz, bizimle savaşan Irak'a karşı bir baskı olarak kullanılabilsin."
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay mektubu açmadan iade etti. Demirel'in ne yaptığı ise bilinmiyor.
Ama Türkiye’nin açmadan iade ettiği, Arapların Arap milliyetçiliğiyle geri çevirdiği mektuplara İsrail’den olumlu cevap gelmişti. 1960-70 yılları arasında İsrail, Barzani’ye silah ve askeri eğitim yardımı yaptı.
İsyanın sonunda Barzani 1970'de Irak’ın yeni lideri Saddam’la masaya oturdu. Kürdistan’a otonomi, Kürtçe’nin ikinci resmi dil olmasını öngören bir anlaşmayı imzaladılar. Kürtler için bir kere daha Irak’ta yaşamak için bir imkan doğmuştu.
Ama Kerkük’ün statüsü belirlenmemişti. Sovyetlere yaklaşan Saddam’a karşı, ABD’de müttefiki İran üzerinden Barzani’yle diyaloga geçti. 1975’de Saddam İran’la da anlaşınca, Barzani’nin artık arkasında hiçbir desteği kalmamıştı.
1975’de Talabani kendi partisini kurdu. KDP ile Talabani’nin KYB’si arasında çatışmalar çıktı. Kansere yakalanan Barzani tedavi için gittiği Washington’da 1979’da vefat etti.
Yerine geçen oğulları Mesud ve İdris’i ise yine zor bir sınav bekliyordu. Patlak veren; İran-Irak savaşı.
Savaşın çıkış sebebi de Kürtlerdi
Saddam, devimle İran’da iktidara gelmiş Humeyni’yi aralarındaki anlaşmayı bozup, Kürtlere yardım etmekle suçladı. Sekiz yıl sürecek savaşta en büyük acıları da Kürtler çekti. Enfal Operasyonu2yla İran2ın ele geçirdiği Kürt bölgelerine saldıran Irak ordusu kimyasal silah kullandı, Halepçe’de bir şehir yok edildi. Irak ordusundan kaçan Kürtler Türkiye’ye sığındılar.
1991 ABD’nin Körfez Operasyonu Kürtler için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 36. Paralel'in kuzeyi ile 32. Paralel'in güneyi uçuşa yasaklı bölge ilan edilince Kürtler kendi yönetimlerini kurdular.
Bu yıllar, Türkiye’nin Barzani ve Talabani’nyle yakınlaştığı, onlara Türkiye pasaportu verildiği bir dönemdi. Türkiye, Peşmergelerle birlikte PKK’ya karşı tost operasyonları yaptı. PKK tarihinin en ağır kayıplarını yaşadığı bir dönem oldu bu.
Ve 2003 Irak işgali ile birlikte Bağdat’ta iktidara gelen Şii Araplarla bir kez daha geniş bir bölgesel otonomi, petrol anlaşması imzalandı. Kürtlere ayrıca etkisiz Irak Cumhurbaşkanlığı da bırakıldı. Ama petrol parasının verilmesi başta olmak üzere bu anlaşma da yürümedi. Bu arada AK Parti’nin iktidara gelmesiyle Barzani-Türkiye ilişkileri yeniden rayına girdi. Hatta 2007’de Büyükanıt’la hükümet arasındaki sorunların en önemli maddelerinden biri de Kuzey Irak’a operasyondu.
Türkiye, PKK ile ateşkes müzakerelerinde Barzani ile birlikte çalıştı.
Sonra Arap Baharı, Suriye Savaşı derken IŞİD Erbil kapılarına kadar geldi, Peşmerge IŞİD’le savaşında binlerce kayıp verdi. Irak, İran’ın tümüyle kontrolüne girdi. Irak ordusu bir Şii ordusuna döndü. Türkiye üzerinden petrol satışı, farklı ülkelerle yapılan askeri anlaşmalar, IŞİD savaşında kazandıkları itibar onlara yeni kapılar açtı.
***
Post-IŞİD sonrası yeni bir ırak ve Suriye ortaya çıkarken, İran dört taraflarını kuşatırken durup olacakları beklemediler ve bu yeni kırılmayı da bir fırsata çevirmeye çalıştılar.
Ellerindeki en büyük güç de Kürtlerin bağımsızlık iradesini dünyaya göstermek.
Referanduma böyle gelindi.
Kendileri açısından gayet rasyonel bir tercih bu. Kürtler tarihin bölgedeki bütün kırılma anlarını kendileri için bir fırsata dönüştürmeye çalıştılar. Hikayeyi böyle okuyunca Barzani’nin referandumla ilgili bölgedeki istikrar zarar görür eleştirisine niye şöyle cevap verdiği daha iyi anlaşılıyor:
“Bu bölgede ne zaman istikrar ve güvenlik vardı da kaybetmekten endişelenelim? Irak ne zaman bir bütün oldu da bütünlüğüne zarar vermekten endişe edelim?”
Kürtler için Irak hiçbir zaman bir vatan da olamadı. Irak katliamlara uğradıkları, isyan ettikleri, yönetiminde temsil edilmedikleri bir devlet oldu.
Aslında Irak’taki Kürtler Osmanlı’nın yıkılışından bu yana devletsiz, ortada kalmış bir halk olarak kaldılar. 100 yıllık bir istikrarsızlık ve kaos dönemiydi bu. Ayakta kalabilmek için Sovyetlerden Amerika’ya İran’dan Türkiye’ye hatta gerekirse İsrail’le, hatta bir dönem Saddam’la bile işbirliği yapmaktan da çekinmediler.
Çünkü başka çareleri yoktu. Bütün bu işbirliklerin amacı, kimsenin uydusu olmak değil, var olmaya devam etmek.
Eski Türkiye, Kürt komşularından gelen nazik mektupları bile açmaya tenezzül etmeyen bir Türkiye'ydi. Eski devlet için Barzani kabile reisiydi. Onun muhalifi solcular hatta PKK’lılar içinse gerici, feodal ve emperyalist bir işbirlikçi.
Yeni Türkiye içinse bölgede kriz anlarında Türkiye’nin yanında durmuş bir güvenilir müttefik ve iş ortağı. Bunun zirvesi, bugün ogunlerde coşkuyla yazı yazanların bile ne yazdıklarını unuttuğu Diyarbakır’daki buluşma oldu. Barzani ile iyi ilişkiler Türkiye’de iktidarın PKK’nın tezlerine karşı Kürtlere verdiği “benim sorunum Kürtlerle değil” güvencesiydi de.
Ayrıca IKBY, bölgedeki İran egemenliğine karşı, Türkiye’nin tutunacak bir kaç dalından, manevra ve varolma alanından biri olageldi.
Yarınki referanduma ve sonuçlarına karşı da 13 yaşındaki o öfkeli çocuk ya da mektupları açmadan geri veren Cevdet Sunay gibi değil bu yüzyıllık hikayeyi unutmadan olgun tepkiler vermek Türkiye’ye yakışacaktır.
.29/09/2017 23:32
O bayrağı neden salladılar?
91
Bu soruya cevap vermeye çalışmadan önce biraz mıntıka temizliği yapmalıyız.
Hayır, Irak’ta Kürtlerin yaşadığı yerler “vaad edilmiş topraklar” ya da ‘arz-ı mevdud’un sınırları içinde değil.
‘Vaad edilmiş topraklar’ın neresi olduğuyla ilgili de iki yorum var.
İlk yorum Tevrat’ta Tekvin Bab 15’e dayanıyor: “ O gün Rab, Avram’la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: “Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları senin soyuna vereceğim.”
Bu yoruma göre ‘vaad edilmiş topraklar’ın sınırları Nil’den Fırat’a kadar uzanan topraklar. Yani ne Türkiye ne de Irak Kürdistan’ı bu toprakların içinde. Tabii bunu bilmek için Fırat’la Dicle’yi karıştırmayacak kadar coğrafya bilgisine sahip olmak yeterli.
Ayrıca, Tevrat’ta bu hitabın muhatabı olan Avram da Hz. Musa değil, Hz. İbrahim. Hz. İbrahim’in de iki eşinden iki oğlu var. İshak ve İsmail. Yahudilere göre kendi soyları Hz. İshak’ın oğlu Hz. Yakup (İsrail diye anılıyor) ve onun oğlu Yehuda’dan geliyor. Hz. İsmail ise Arapların atası. Yani aslında Tevrat’ta Avram’ın soyuna ‘vaad edilmiş topraklar’ sadece Yahudilere değil, Araplara da vaad edilmiş.
Esas olarak Siyonistlerin de ‘vaad edilmiş topraklar’ olarak kabul ettiği harita ise Tevrat’taki başka bir ayete dayanıyor.
Bu vaad edilmiş topraklar, Hz. Musa’nın Yahudileri Mısır’da Firavun’un zulmünden kaçırıp getirdiği coğrafya. Yani Kenan diyarı. Tevrat’ta çölden kaçışın anlatıldığı ‘Çölde Sayım’ bölümünün 34. Bab’ının 1’de şöyle deniyor: “İsrailliler’e de ki, ‘Mülk olarak size düşecek Kenan ülkesine girince, sınırlarınız şöyle olacak.’ Buradan 12’inci baba kadar bu sınırlar ayrıntılarıyla tarif edilmiş. Tarif kuzeyde Lübnan Dağları, doğuda Ürdün Nehri ve güneyde Sina Çölü’nü yani neredeyse bugünkü İsrail’e uyuyor.
***
Hayır, Beşiktaş’a asılmış o pankartta yazıldığı gibi Barzani ailesi Yahudi değil.
Mezapotomya’da 2500 yıldır Yahudiler yaşıyor. İstanbul, İzmir, Edirne’de olduğu gibi Bağdat, Erbil, Süleymaniye’de yaşayan Yahudiler de var. Hatta Hakkari’de 20. Yüzyılın başlarına kadar Yahudi aşiretler bile vardı. İstanbul’da yaşayanlara Türk Yahudileri denildiği gibi Bağdat’ta yaşayanlara Arap, Erbil’de yaşayanlara da Kürt Yahudileri deniyor. Herkes yaşadığı yerin dilini konuşuyor.
Kürt Yahudiler 16. Yüzyıldan itibaren Filistin’e doğru göç etmeye başlamışlar. Kalanlarsa 20. Yüzyılın başından itibaren Yahudileri İsrail’e çağıran Siyonist hareketlerin etkisiyle, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında yükselen Yahudi düşmanlığı ve Yahudilere karşı saldırılar sonucunda ve tabii ki 1948’de İsrail’in kurulmasından sonra Filistin topraklarına doğru göç ettiler.
En büyük göç dalgası 1951 yılında yaşandı. İsrail, Irak’taki 130 bin Yahudi’yi, Kıbrıs ve o sıralardaki müttefiki İran üzerinden uçaklarla İsrail’e taşıdı. (Operasyona Eski Ahit’te Yahudileri Babil’deki esaretten kurtarıp İsrail’e göç ettirdiği anlatılan peygamberlerden hareketle Ezra (Üzeyr) ve Nehemya adı verilmişti)
Filisitin’e 16. Yüzyılda göç etmeye başlayan Kürt Yahudilerinden geri kalanlar da 1948 ve 1951 arası bu göçlere İsrail’e yerleştiler. Bugün İsrail’de İstanbul’dan, Edirne’den göç etmiş Türk Yahudileri gibi Kürt Yahudileri de yaşıyor ve nüfuslarının 200 bin civarı olduğu tahmin ediliyor.
Kürt Yahudilerin bir kısmının yaşadığı yer Erbil’in kuzeyinde Zap Nehri’nin kenarındaki Barzan şehriydi. Hatta 16. Yüzyılda yaşamış ilk kadın Yahudi Rabbi kabul edilen Asenath Barazani de buralı. 1940’larda İngilizlere karşı İsrail'in kurulması için silahlı mücadele veren Lehi’nin kurucularından Moshe Barazani de, 1920’lerde Irak’tan İsrail’e göç etmiş, Barzanlı bir Yahudi aileden geliyordu.
Soyadlarındaki Barzani adı, Abdülkadir-i Geylani, Mevlana Halid-i Bağdadi gibi doğdukları yerden geliyor.
Tıpkı Molla Mustafa Barzani, Mesud Barzani’nin adının geldiği gibi. Buradan hareketle Barzani’ye Yahudi diyenler için hikayenin bundan sonrası biraz acıklı olabilir.
Yahudilerin çok uzun yıllar Barzan’da rahatça yaşamalarının sebeplerinden biri burada yüzyıllardır bulunan Nakşi tekkesinin sağladığı hoşgörülü ortamdı.
Barzânî ailesine mensup Nakşi-Hâlidî şeyhlerinin ilki olan Şeyh Tâceddin’in kurduğu Barzan Tekkesi’nde postnişine silsile halinde Şeyh Abdurrahman, Şeyh Abdullah, Şeyh Abdusselam, Şeyh Muhammed oturdular. Sonra sırasıyla oğulları Şeyh Abdusselam, ardından kardeşi Şeyh Ahmed geldi. Şeyh Abdüsselam ittihatçılar tarafından asılınca, kardeşi Şeyh Ahmed 1932’de İngilizlere başkaldırdı. Yanında da onun tedrisatında yetişmiş küçük kardeşi Molla Mustafa Barzani vardı. Molla sıfatı da buradan geliyor.
Barzanilerin Yahudi olması şöyle dursun, bunu iddia edenlerin pek çoğundan daha eski ve köklü sağlam İslam bağları olan, bölgedeki en etkili Nakşi-Halidi dergahlarından birinin başındaki bir aileden bahsetmekteyiz.
***
Hayır, Barzaniler bir Aşiret ya da Kabile de değiller, o yüzden onlara aşiret ya da kabile reisi de denemez.
Bu nakşi geleneğinin silsilesinden gelen bir aileler. Barzani adları da Barzanlı olmalarından geliyor, yoksa Barzani bir aşiret adı değil.
Ayrıca Kayı boyu bayrakları asıp, Diriliş dizisi izleyip, müzikleriyle heyecanlanıp ve Osmanoğullarından övgüyle bahsederken aşiret veya kabileyi aşağılayıcı bir sıfat gibi kullanmak, devlet kuramazlar demek pek tutarlı durmuyor.
***
Hayır, İsrail’in bölgede bir Kürdistan kurmayı amaçlayan Oded Yinon diye bir planı yok.
Oded Yinon, İsrailli bir gazeteci ve akademisyen. Herhangi bir resmi görevi yok. 1982’de Camp David anlaşmasını eleştirmek için Kivunim adlı sionist eğilimli bir dergiye yazdığı makale. Makalede İsrail’in böyle anlaşmalar yapmak yerine, Sovyetlerin zayıflaması ve Arap ülkelerindeki etnik ve dini farklılıkları kullanarak güçleneceği savunuluyor. Aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelerdeki etnik ve mezhebi farklılıklarla ilgili basit bilgiler veriliyor. Bir plan ve strateji önermiyor. Yıllar sonra bu makale anti-siyonist, sosyalist bir yazar olan Israel Shahak tarafından İngilizce’ye işte 'İsrail’in Siyonist planı' diye çevrildi ve pek çok komplo terosine konu oldu. Türkiye’de bu rapordan Cengiz Çandar yazdığı Ortadoğu Çıkmazı adlı kitabında bahsedince haberdar olundu ve 40 yıldır bölgede yeni bir gelişme olduğunda bu plan dahilinde olduğu iddia ediliyor.
Ama Barzani ve KDP’nin İsrail’le ilişkileri var. Tıpkı Libya’da Kaddafi ile, bir ara Saddam, İran’da Şah’la sonra Humeyni rejimiyle olduğu gibi.
Bu ilişkiye geçmeden önce Mustafa Barzani’nin amcası Şeyh Abdüsselam’ın oğlu Şeyh İsmail Barzani’nin 1956 yılında Başbakan Menderes’e yazdığı mektuba bakalım.
Türkiye 1948’de kurulan İsrail devletini 1949'da tanımış, elçi gönderilmiş, sonra 1956 Süveyş Krizi sırasında elçilik maslahatgüzarlığı düzeyine düşürülmüştü. Mektup da herhalde bundan cesaret alarak gönderilmişti. Müfid Yüksel’in Cumhuriyet arşivlerinde bulduğu mektuptan kısa bir bölüm şöyle:
“Siyonistler ellerindeki, mücehhez silahlarla kurşun ve bombalar kullanarak Filistin insanının haremine tecavüz etmekte, çocukları katletmekte, ulemadan olan dostlarımızı ortadan kaldırmaktalar.
Kurdukları devlette, ellerindeki mücehhez, donanımlı kara, deniz ve hava silah ve güçleriyle bunlar güzelim köyleri bombalamakta ve vurmaktalar. Biz bu şekilde, en derin saygılarımızla sizden buna ehemmiyet vermenizi ve Yahudilerin Filistin’den kovulması için gerekli tedbirlere başvurmanız için bunu arz ediyoruz. Ta ki burada gasbedilmiş topraklar üzerinde bir devlet tesis edemesinler. Yahudileri Filistin’den çıkarmak dinî bir vecibe’dir. Bu hususta cehd göstermemiz, tabiî ki, mücadele etmemiz Allah’ın (C.C) emirlerinden’dir.”
Tabii Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri bu mektubun aksine ilerledi.
(8 Ağustos 1958 günü acil iniş bahanesiyle Yeşilköy’e inen İsrail'in El Al Havayolları'na ait uçağından ambulansla alınan iki yolcunun, İsrail Cumhurbaşkanı Ben Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir olduğunu, bütün bunların Menderes’le gizlice buluşmak için bir oyun olduğu da daha sonra ortaya çıktı.)
Barzani ve partisi KDP’nin İsrail ve Filistin konusundaki tavrı diğer Müslüman toplumlarınkinden farklı değildi. Mesud Barzani’nin anılarından okuyalım:
“Arap-İsrail anlaşmazlığında açık bir tutum benimsedik. O da başta bağımsız bir devlet kurmak üzere Filistin halkının tüm haklarının desteklenmesi.”
İsrail’le ilk temaslar 1961’de, Irak’ta Kürtlere verdiği sözleri tutmayan General Kasım’a karşı Barzani’nin başlattığı isyan sırasında kuruldu. İsrail, KDP’ye sınırlı askeri yardım ve eğitim desteği verdi.
İlk resmi temas ise 1963 yılında Paris’te Celal Talabani ile Şimon Perez arasında yapıldı. Bu görüşme üzerine İsrail, bölgedeki müttefiki İran üzerinden KDP’ye yardım gönderdi. Askeri uzmanlar, Peşmergeye eğitim verdiler. Mesud Barzani, kitabında İsrail’in 1960’lardaki bu sınırlı yardımlarının amacını şöyle anlatıyor:
“Aslında bu yardımları artırmaları mümkündü ama yapmadılar. Savaşın Kürdistan’da belli bir sonuca ulaşmadan sürmesini, dolayısıyla Irak ordusunun Filistin alanından uzakta, Kürdistan dağlarında oyalanmasını istiyorlardı.”
Barzani, kitabında Cezayir Komplosu diye bahsettiği 1975’de Cezayir’de Irak ve o güne kadar Kürtlere en büyük desteği veren İran’ın Kürtler konusunda anlaşmasının da arka planındaki İsrail’in sorumluğunu anlatıyor:
“Eğer iyiniyetli olsalardı, Amerikan siyasetini belirleyen şahıs (Kissenger) üzerindeki sınırsız nüfuzunu kullanarak İran Şahı’nı bu ihanetten vazgeçirebilirlerdi. Ama bu konuda bir şey yapmadıkları gibi, Amerikan siyasetinde bunun önünü açan, kolaylaştıran bir tutum içine girdiler. İsrail’in sorumluluğu komploya taraf olanların hiçbirinden az değildir.”
Barzani sonuç itibarıyla İsrail için şöyle diyor: “İsrail, her ne kadar ihtiyaç duyarsa duysun, en basit bir çıkarını Kürt halkına feda edecek şekilde yardım elini samimiyetle uzatacak bir devlet değildir.”
***
Hayır, Irak’ta bağımsız bir Kürdistan kurulması Batı’nın da bir projesi değil.
Aslında 1919 ile 1921 yılları arasında İngilizler böyle düşünüyordu. Kürtlere bir devlet en azından güçlü bir muhtariyet verilmesi siyaseti Noel Siyaseti olarak biliniyor. Çünkü Kürt Lawrence’ı olarak bilinen İngiliz istihbaratçı Edward William Charles Noel, ısrarla bu fikri savunuyordu. Bu fikir Sevr anlaşmasına Kürtler muhtariyet olarak girdi. Esas olarak İngiliz siyasetinin bir tezi olması ise 1920’deki Kahire Konferansı’yla oldu. Konferanstaki heyetin başında savaş bakanı Winston Churchill vardı. Ama İngilizlerin Musul, Bağdat ve Basra Yüksek Komiseri Sir Percy Cox bu fikre başından beri muhalif kaldı. Kendi elleriyle kurdukları Irak’ı yöneten Arapları küstürmemek ve İstiklal Harbi’yle güçlenen Türkleri karşılarına almamak gerekçeleri zamanla ağır basınca, Cox’un dediği oldu. Kürtler de İngilizlerin verdiği sözü tutmayacağını anlayınca Türkiye’den destek alarak, Mahmud Berzenci liderliğinde İngilizlere karşı isyan başlattı. İsyan İngiliz uçaklarının bombalamasıyla bastırıldı.
1932’ de Kürtler bir kez daha İngilizlere isyan etti. Yine İngilizlerin ağır uçak bombardımanıyla binlerce Kürt hayatını kaybetti. Daha sonra Mahabad Cumhuriyeti ile Barzani ve Kürtler, yanlarında Sovyetleri buldular. 1946’da ilk Kürt Cumhuriyeti’ni yıkan İran ordusunu Amerikalı subaylar yönetmekteydi. Sovyetlere kaçan Barzani ve adamlarına orada rahat verilmedi. Orta Asya’da sürgün hayatı yaşadı. 1959’da Irak’ta Sovyetlere yakın darbeyle tekrar döndü. 1961’de tekrar isyan başladı.
Sonra Amerika’nın desteklediği Saddam rejimiyle anlaştılar. O anlaşma da bozulunca ve Saddam Sovyetlerle de yakınlaşınca Sovyet desteğini de kaybettiler.
Ardından Amerika ve bölgedeki müttefiki İran’la işbirliği yapmaya çalıştılar.
Ama 1975’de Irak ve İran Kürtler konusunda anlaşınca Mustafa Barzani yenildi. Mesud Barzani’ye göre bu anlaşmanın en büyük günahı da ABD Dışişleri Bakanı Kissenger’a ait:
“Amerikan politikalarının bu mazlum halkın kaderinin aleyhine komplolar gerektireceğini, bu mazlum halka kalleşlik etmelerine yol açacağını aklımızın köşesinden geçirmezdik. Ama bu ihaneti gerçekleştirdiler.”
Barzani bunu hiçbir zaman unutmadı. Ve 1993’de ABD’ye gittiğinde Kissenger’in görüşme talebini geri çevirdi.
Barzani’ye göre Amerikan hükümetinin de “Arap ülkeleriyle olan iyi ilişkileri Kürtlerin ayaklanmasından geleneksel olarak uzak durmasına” neden olmuştu.
1991’de Körfez savaşından sonra Kürt bölgesinin uçuşa yasak bölge ilan edilmesini ise “Yaşanan trajediler üzerine kamuoyularının baskısıyla ABD ve Britanya’nın vicdanında bir meydana gelen bir uyanma” olarak nitelendiriyor.
(Son zamanlarda sosyal medyada dolaşan 1992’de rahmetli Erbakan’ın Meclis’te yaptığı konuşmada okuduğu ve ABD’nin Körfez Savaşı öncesindeki Kürdistan planı olarak bahsedilen, aslında Güneri Civaooğlu’nun Körfez Savaşı sırasında Riyad’da bir ABD subayıyla yaptığı görüşmeyi anlattığı yazısı.
http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/abd-li-yarbay-1253818/ )
Aynı vicdani etki Arap ülkelerinde ise olmamıştı.
Halbuki, Barzaniler, 1960’lardaki İsrail ile kurulan ilişkiden daha güçlü ilişkileri çeşitli zamanlarda Arap ülkeleriyle de kurmuşlardı. Cemal Abdülnasır, 1959’da bizzat Molla Mustafa Barzani ile görüşmüştü. Suud Kralı Faysal, Barzani ile mektuplaşıyor, Selahaddin Eyyübi’yi kastederek “Kürt halkının İslam üzerinde hakkı vardır. Onlara zulmedilmesi caiz değildir” diyordu. 1975’de Barzani yenilip bütün desteğini kaybedince, yanında Saddam rejiminden hoşlanmayan Suriye ve Libya’yı bulmuştu. Baba Esad tarafından ağırlanmış, Kaddafi’yle defalarca görüşmüş, 1979 devrimine kadar İran üzerinden Libya’dan silah yardımı almışlardı. Yine KDP’nin El Fetih’le de çok güçlü ilişkileri vardı. 1979’da Viyana’da Irak istihbaratının suikastından Mesud Barzani Arafat’ın desteğiyle kurtulmuştu.
1980’lerin sonunda Saddam rejiminin İran-Irak savaşı sırasında Kürt bölgesine başlattığı, adını Kuran’daki Enfal suresinden alan operasyon sırasında yaptığı katliamlar (180 bine yakın insanın öldüğü) ve Halepçe’de kimyasal gaz kullanılmasıyla ilgili Arap liderlerden ve toplumlardan ses çıkmadı. Filistin lideri Arafat, Enfal ya da Halepçe’ye rağmen Saddam Hüseyin’in en kararlı müttefiki olmayı sürdürmüştü.
Zaten bir Arap denizinin ortasında, Arap bir ülkenin içine hapsedilmiş gibi hisseden Kürtler için bu büyük bir kırılmaya neden oldu. Aynı şekilde, Arap dünyasında da Körfez Savaşı’yla Kürtler, Batı’nın bölgedeki piyonu gibi görünmeye başlandı. Karşılıklı güvensizlikler, 2003’de Saddam’ın yıkılması ve Kürtlerin de ortağı olduğu yeni bir Irak kurulmasıyla giderilecek gibi oldu. Ama 14 yıl sonra, İran’ın domine ettiği ve Şiiliğin resmi ideoloji haline geldiği, Kürtlerle petrol paralarını paylaşmak istemeyen bir Irak ortaya çıktı.
İran sadece Bağdat’ı değil, Kürt muhalefeti üzerinden Erbil’i de kontrol etmeye çalıştı. Bu da KDP ve Barzani çevrelerinde bir İran karşıtlığına neden oldu.
Hem Bağdat rejimini, hem İran’ı hem de ümmet dayanışmasını göremedikleri Arapları sinir etmek isteyen, milliyetçiliği dindarlığından güçlü bir Kürt’ün, Kürdistan referandumuna tek destek açıklaması yapan İsrail’in bayrağını sallamasının arkasında komplo teorileri değil böyle uzun bir tarihsel arka plan ve psikoloji var.
Tabii KDP bunun resmi pozisyonları olmadığını açıkladı. Ama İran’ın bölgede tek hakim olmasını, Tahran’dan Akdeniz’e uzanan bir koridor kurulmasını istemeyen İsrail’in, kendi çıkarları için Kürdistan’ın bağımsızlığını savunması gayet anlaşılır.
Galiba esas cevabı öğretici olacak soru neden bir Kürt İsrail bayrağını sallıyor değil, Selahaddin Eyyübi’nin torunları neden kendilerini bu kadar yalnız ve yaşadıkları bölgede sadece İsrail’le dayanışma içinde hissediyor olmalı.
.2/10/2017 00:08
Belki de papazdır
24
Manisa’da ticaretle uğraşan 25 yaşındaki M.A.E, Eren, 1 Nisan 2011 günü Manisa’da bir silah mağazasından birer kurusıkı ve hava gazlı tabanca, kırma tüfek ve fişek aldı ve İzmir’e gitti. Alsancak’taki Diriliş Kilisesi’nin çevresinde keşif yaptı. Milliyetçi olan E., misyonerlik faaliyetlerinden rahatsızlık duyuyordu.
Kilisenin önünde daha önce Manisa’da gördüğü papazı görünce kuru sıkı tabancasını çıkardı 5 el ateş açtı. Sama kurşunlar ne papaza ne de yanındaki kişiye isabet etmedi. Bunun üzerine çantasından tüfeğini çıkardı, papaza doğru yürüdü. Papaz adama sarılarak durdurmaya çalıştı, bu arada tüfekle havaya iki el daha ateş attı. Sonra papazın arkadaşı adamın elinden tüfeği aldı, çevredekilerin yetişmesiyle etkisiz hale getirilen saldırgan hala bağırıyordu:
“Vatan hainleri, Manisa’daki kiliseyi kapatacaksınız. Manisa’daki kiliseyi bombalayacağız. Bunun hesabını El Kaide soracak, hepiniz göreceksiniz.”
Savcıya “borcum var cezaevine, borç yüzünden içeri girmemeyim, bir eylem yapıp gireyim” diye düşündüğünü anlattığı arkadaşının “bari bir örgüt adı var” dediğini o yüzden El Kaide adını verdiği gibi tuhaf bir hikaye anlattı. Daha sonra adını verdiği arkadaşının El Kaide’yle ilişkisi olduğu tespit edildi.
http://www.radikal.com.tr/turkiye/en-tuhaf-el-kaide-davasi-bugun-basliyor-1070145/
2011 yılında gazetelere haber olmuş bu tuhaf olayda saldırıya uğrayan papazın adı; Andrew Craig Brunson.
Belki adını duyunca tanıdık gelmemiş olabilir. O, meşhur papaz takasındaki İzmir’de tutuklu Amerikalı papaz.
Brunson, Kuzey Karolinalı, Evanjelik Presberiteryan Kilisesi’ne bağlı 48 yaşındaki bir misyoner.
Misyoner bir anne babanın oğlu olarak Meksika’da büyümüş. 80’ler ve 90’ların başına kadar babasının öğretmenlik yaptığı Kuzey Karolina’daki Montreat Koleji çevresinde yaşamış. Kolejde, yine misyoner bir ailenin kızı olan Norine’la tanışmış ve evlenmişler. Illinois’teki Trinity Evangelical Divinity adlı Hrisitiyan üniversitesinde öğretim görmüş.
Sonra anne ve babalarının yolunu takip edip eşiyle birlikte misyonerlik çalışmaları için 1993 yılında Türkiye’ye gelmişler. 23 yıldır İzmir ve çevresinde merkezi Alsancak’taki Diriliş Kilisesi olan misyonerlik çalışmaları yürütmüşler.
Alsancak’ta eski bir İngiliz konsolosluk binasından çevrilmiş kilisesinin 30-40 arasında değişen bir cemaati var. En büyüğü 18 yaşında olan üç çocukları da Türkiye’de doğmuş ve büyümüş.
***
Çıkan haberlere göre, Türkiye’deki misyonerlik çalışmalarının finansmanını ABD’de papaz Brunson’un babasının da üyesi olduğu Christ Community adlı presberiteryan kilise çevresi tarafından karşılanıyordu.
7 Ekim 2016 günü İzmir'de oturma izin biten Brunson ve eşi, tekrar oturma izni almak Göç İdaresi Müdürlüğü'ne başvurdu. Fakat Ankara’dan gelen cevap G-82 (Milli Güvenliğimiz Aleyhine Faaliyet tahdit) kodu ile misyoner karı-kocaya oturma belgesi verilmemesi yönündeydi. Brunson ve eşi sınır dışı edilmek üzere Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’ne gönderildiler. 12 gün boyunca burada tutuldular. 19 Ekim günü eşi, Türkiye’den ayrılmamak şartıyla serbest bırakıldı. Papaz Brunson ise 8 Kasım 2016 gününe kadar yani toplam bir ay burada tutulduktan sonra bir gece yarısı Terörle Mücadele’ye getirildi. 9 Kasım 2016 günü hakim karşısına çıkarılan papaz, FETÖ suçlamasıyla tutuklandı. 1 yıla yakındır hapiste. Haberlere göre İzmir’de 8 kişilik bir koğuşta 22 FETÖ tutuklusuyla birlikte kalıyor.
Papazın neden tutuklandığıyla ilgili dava dosyasında gizlilik olduğu çıkan haberlerden ancak bir fikir sahibi olabiliriz.
Tutuklandıktan sonraki ilk haberlerdeki kısıtlı bilgilere göre deliller bir gizli tanık ifadesi, FETÖ’cülerle irtibat ve isminin geçtiği bir şemaydı.
Gizli tanık ifadesinin ne olduğu ve diğer iddialarla ilgili daha ayrıntılı haberlerse 9 ay sonra çıktı.
http://www.sabah.com.tr/gundem/2017/07/19/fetocu-papazin-dosyasi-kabarik-cikti
Sabah gazetesinin ulaştığı bilgilere göre Papaz Brunson,
“bir din adamı olarak İzmir Diriliş Kilisesi Başkanı sıfatıyla FETÖ/PDY ile bağlantısı olduğu, Kürt kökenli vatandaşlara belirli bir amaç doğrultusunda ayrışmayı öneren ve telkin eden vaazlar verdiği ve bu kapsamda İzmir ilinde gerçekleştirilen Protestan Kiliseleri Önderler Toplantısı'nda FETÖ/PDY ile bağlantıya geçilmesi konusunda bir konuşma yaptığı” tespit edilmişti.
Dosyasına giren ifadesinde gizli tanık ise “Papaz'ı 2003 yılından beri tanıdığını, Kaya Prestij Oteli'nde, kilise toplantısı görünümünde daha çok bir beyin yıkama faaliyeti gerçekleştirdiği, bu toplantıda 25 tane Türk üniversite öğrencisinin Amerikan Milli Marşı eşliğinde yemin ederken gördüğünü, papazın Dünya Kiliseler Birliği'ne ve Kanada yetkili makamlarına bir şikayet mektubu yazarak; Türkiye'de Hristiyan azınlığa ve Tuncelili Kürt kökenli ailelere baskı yapıldığı, evlerinin basıldığı ve dövüldüklerini belirterek Kanada'ya iltica etmeleri için alt yapı hazırlanmaya çalıştığını, PKK üyelerinin cezaevinden çıktıktan sonra kiliselere başvurup Hristiyan olduklarını” gibi iddialar ileri sürmüştü.
FETÖ ilişkisi için ifadesinde “2004-2005 yıllarında Brunson'ın yer aldığı kilisenin Pazar ayini çıkışında kendisine yaklaşan birinin istihbarat kimliğini göstererek yardım istediğini ve Kestane Pazarı'nda faaliyet gösteren FETÖ/PDY yapılanması ile kilise topluluğu arasında ilişki olduğunu söylediğini, topluluğun Dinlerarası Diyalog adı altında karşılaştıkları her türlü problemi FETÖ/PDY ile çözdüklerini” söyleyen gizli tanığın kilisenin cemaatinden biri olduğu anlaşılıyor.
Tanık ayrıca “FETÖ/PDY bağlantılı bir avukatın Brunson ve beraberindekilerle bir toplantı yaparak dernekleşme yoluyla bu yasağın aşılabileceği yönünde tavsiyede bulunduğunu” anlatmış Savcılık da bu tavsiyeyi veren kişinin Ege’nin bölge İmamı olduğunu tespit etmiş.
Haberden bir başka bölümü okuyalım:
“Ayrıca, Diriliş Kilisesi'nin Güney Doğu'da kürt kökenli vatandaşlara yönelik ayrı bir topluluğu olduğu ve bu topluluğu Brunson'ın yönettiği ifade edildi.Diriliş Kilisesi'nin inancına göre, kayıp 13. bir kutsal kabile olduğu ve bu kabilenin Kürtler olduğu, bu nedenle ayrı bir Kürdistan kurulması ve kürtlerin layık olduğu Hristiyanlık diniyle buluşmaların temin edilmesi gerektiğine inanıldığı”
***
Papaz Brunson’la ilgili tutuklanmasından sonra gazetelerde çıkmış en tuhaf iddia bu değil kuşkusuz.
Bunlar da tahmin edilebileceği gibi Takvim’den:
“ÇÜNKÜ papaz BRUNSON çok özel görevlerin dışında National Ground Intelligence Center (NGIC) da bulundu...
Peki Türkiye bu ismi ne zaman duydu? Ne zaman öğrendi!
PASTÖR TUTUKLANDIKTAN 20 gün sonra!
Pastör ne zaman alındı?
Ekim'de alındı ama 9 Aralık'ta tutuklandı!
Tam yılbaşına denk gelen günde Türkiye'de ne oldu?
Hatta dünya neyi konuştu?
EVET! REINA SALDIRISINI...
O gece ORTA ASYA'dan gelen katil, masum insanları katletti ve kayboldu. 17 gün sonra yakalandı!
"Saldırıdan geriye ne kaldı?" diye sorsam cevabınız ne olur?
Tabii...
Tekerlekli sandalye ile havalimanında gülümseyerek poz verip gazetecilere konuşan JAKE RAAK!
Gittikten sonra herkesin "BU ADAM KESİNLİKLE AJAN!" dediği isim yani...
Peki Jake Raak nerede görevliydi.
Gittikten sonra ortaya çıkan ve bizi şaşırtan neydi?
JAKE RAAK'ın ayağından yaralandığı, tedavi için ülkesine gittiği ve National Ground Intelligence Center üyesi olduğu!
YANİ ABD ORDUSUNUN İSTİHBARATÇILARINDANDI!
Reina'daydı!
Katliama katıldı mı katılmadı mı bilemiyorum.
Ama bildiğim PASTÖR ile kendisinin aynı TEŞKİLATA ÇALIŞMIŞ OLDUKLARI....”
Burada olaylar daha da karışıyor:
***
“Bunlardan biri daha önce de yazdığım PASTÖR ANDREW BRUNSON'du... Brunsonlar asker kökenli bir aileydi... Kuzey Carolinalı hepsi...
Dede Robert Brunson, KORE kahramanı... Baba Brunson da Rusya'da uzun süre örtülü operasyonlar yapan biri...
Dönelim PASTÖRE...
Andrew Brunson ve eşi Norine, yıllar önce İzmir'e yerleşti. 20 kişilik bir cemaat için dünyanın hiçbir kilisesi Pastör göndermez.
Zaten Andrew Brunson da pastör değildi.
Andrew Brunson, ABD için çok önemli ve özel yetiştirilmiş biriydi. Zamanla çok farklı kişilerle çalıştı.
CIA ile iç içe geçti. Farklı kulvara evrildi. İngiltere ile yakın çalışmaya başladı. Bütün bunlar gözden uzak tutulan İzmir'de oldu...
CIA'nın adamı olan PASTÖR, MI6 ile de çalışıyordu. Daha çok İngilizler'le iş tutuyordu...
İngiltere ile yakın çalıştığı için Türkiye'de daha da güçlendi.
Birçok önemli Türk işadamı ile yakın ilişkiler kurdu.
Bunları konuşan yok nedense! Kimdi bu patronlar!
Devam...
Bunun nedeni Londra'ydı.
Brunson İngiltere'nin İzmir üzerinden Türkiye'de etkili olmasını sağlayan 'Sahil Hattı' projesinin de mimarıydı!
***
Londra alan açıyor, PASTÖR koşuyordu...
Özellikle Ege kıyılarına bakarsanız, İngilizler'in ağırlıkla yerleşim yeri satın aldığını görürsünüz.
Bu plan 10 yıldır devredeydi.
İngiltere'nin İstanbul ve Ankara'da çok güçlü olduğunu düşünürsek, İzmir de stratejik olarak İngilizler'in olmalıydı.
Öyle de oldu.
Pastör'le!
ABD, sadece İzmir'deki NATO üssünde güçlüydü.
İzmir'de parti teşkilatları veya sivil toplum kuruluşlarının tümü Brunson sayesinde İngilizler'in oldu. Az şey değildi bu!
ABD ile İngiltere arasındaki kavga burada da sürüyordu.
Görmüyorduk!
Andrew Brunson ve eşi Norine Brunson 7 Ekim 2016'da gözaltına alındı. 13 gün sonra Norine Brunson, sınırdışı edildi. Norine, AVUSTURYALI
Rudolf STEİNER'in kızıydı!
Sonraki süreçte Türkiye, Brunson'un Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA ile ilişkilerini ortaya çıkardı.
15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olan FETÖ ile yakınlığı da ortalığa saçıldı...
Bu ağ Brunson'u çok değerli yaptı. Ancak cevap bekleyen çok soru vardı...
Kasım'da Trump Başkan seçildi, göreve gelmeden Andrew Brunson hakkında bilgilendirme verildi. Beyaz Saray'a adım atan Trump, Brunson'un ABD'ye getirilmesi için her yolu denemeye başladı..”
***
Çok ciddi iddialar. Herhalde bu Rudolf Steiner, 20. Yüzyıl başında yaşamış meşhur ezotorist Avusturyalı yazar olan değildir.
Daha önce FETÖ’den tutuklanan Brunson, 23 Ağustos 2017’de yeniden adliyeye getirildi ve bu kez casusluk ve darbeden de tutuklandı.
Hürriyet’in haberinden okuyalım
“İzmir 2. Sulh Ceza Hakimliği'ne çıkartılan papaz Brunson'a "devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askeri casusluk amacıyla temin etme, Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek, Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs " suçlamaları yöneltildi.
Suçlamaları kabul etmeyen papaz Brunson ise ifadesinde , " Ben İsa mesihi savunan biriyim. Kilise kuran ve bunu devletin bilgisinde yapan bir din adamıyım. Hiç bir İslami hareketi asla desteklemem. Hayatımda da tanıdığım hiç bir FETÖ'cü yoktur " dedi.”
http://www.hurriyet.com.tr/trumpin-iadesini-istedigi-papaza-casusluk-ve-darbe-tutuklamasi-40560412
Papaz Brunson’un hikayesi böyle. Onun için Amerika’da bağlı bulunduğu kiliseler birliğinin öncülüğünde kampanyalar yapılıyor, kiliselerde dualar ediliyor. Eşi de facebook sayfaları üzerinden herkesi Pazar günleri duaya davet ediyor. Bir taraftan da İzmir’de olaylar üzerine kapanması gündeme gelen kilise için yardım topluyor. https://www.facebook.com/AndrewAndNorine/
Amerikan medyasında hakkında sürekli haberler çıkan papazın adı bir yıldır ABD-Türkiye temaslarında sürekli masanın üzerinde.
Son olarak Cumhurbaşkanı’nın “ver papazı, al papazı” teklifiyle konu yeniden bütün Amerikan medyasında yer aldı.
Henüz iddianamesi çıkmadığı için hakkındaki iddialarının ne kadarının ciddi olup olduğunu bilmiyoruz. Bazı iddiaların pek ciddi olmadığı kesin.
Bir de şu kesin;
İzmir’de 23 yıldır küçük bir kiliseyle misyonerlik yapan bir Amerikalı papazla eşitlenmek herhalde en çok Türkiye’de darbe yapmaya çalışıp, 250 insanı öldürtüp, meclisi bombalamış bir kanlı örgütün lideri olan Fethullah Gülen’in hoşuna gitmiş olmalı.
Bugüne kadar adını bile duymamış sıradan bir Amerikalı Hristiyan için artık o, bir Müslüman ülke tarafından “papaz” diye suçlanan ve bir misyoner papazla takas edilmek istenen biri. Ayrıca bu aleni takas talebi de, iade edilmesini bir Amerikan gururu ve kamuoyunun gözünün üzerinde olacağı bir adalet meselesi haline getirmiş olabilir.
Ne diyelim, herkese geçmiş olsun.
.04/10/2017 00:04
Bir algı operasyonu daha deşifre oldu
24
“Ben çocuklara tekme atacak kadar kalpsiz, ırkçı biri değilim. Üzerime geldiklerini düşündüm, panikledim. Panik içinde yanlış bir karar verdim. Çok üzgünüm”
Bu özrü onu kurtarmaya yetmedi.
Bundan iki yıl önce 8 Eylül 2015 günü Sırbistan-Macaristan sınırında durdurulmuş Suriyeli, Afgan ve Iraklı göçmenler polisle kovalamaca oynarken, kaçan Suriyeli mülteci Usame Abdul Muhsin ve kucağında taşıdığı oğlu Zeyd’i çelme takıp düşürdüğü görüntüleri bütün dünyada dehşetle izlenen Macar kadın kameraman Petra László hakkında verilen üç yıllık hapis cezası onandı.
Bir Rus gazetesine “Polise yardım ediyordum, onlar yasaları çiğniyordu” diyen László’nun yaptığı o kadar insanlık dışıydı ki çalıştığı göçmen karşıtı-ırkçı Jobbik partisine yakın kanala bile fazla geldi bu çelme ve işine son verdiler.
Türkiye’de Turancı fikirleri, “Hepimiz Atilla’nın çocuklarıyız” pankartları, Hocalı katliamını Meclis gündemine taşımalarıyla tanınan Jobbik, yasaklanan ırkçı milis grubu Magyar Gárda’yla ilişkileri yüzünden, Macaristan’da yükselişi Avrupa’yı korkutan bir parti. 2014 seçimlerinde yüzde 20 oy alıp üçüncü sıraya oturduklarında bu korkular daha da artmıştı.
Ama artık onların ırkçılık, göçmen karşıtlığı kulvarında ciddi bir rakipleri var. 2010’dan beri ülkeyi yöneten Başbakan Viktor Orban’ın partisi Fidesz.
Aslında Fidesz de Jobbik gibi 80’lerdeki anti-komünist bir gençlik hareketinden doğmuş bir parti. Komünist rejime karşı mücadele eden liberal öğrencilerin bu hareketi, Batı dünyasında övgüler almış, demokrasi ve barış ödüllerine layık görülmüş, 35 yaş üst üye kabul etmeyi bile çok uzun yıllar kabul etmeyen partinin iktidara gelmesi alkışlanmıştı. Liberal Enternasyonel üyesi olan parti, 2010 seçimlerinde tekrar iktidar olmasından sonra yavaş yavaş sağa kaymaya başladı, Orban, otoriter, ırkçı, göçmen karşıtı politikalarıyla Avrupa Birliği’nin tepesini attırmaya devam ediyor.
Ama herhalde kimse işin sonunda Victor Orban’ın Komünizmi yenen liberal partisinin, nisan ayındaki seçimlere doğru bütün kampanyasını “Müslüman göçmen istilası” tezi üzerine kuracağını ve ülkedeki billboardları “Son gülenin o olmasına izin vermeyin” yazan gülen Soros resimleriyle donatacağını düşünmezdi.
Soros’la göçmenlerin ne ilgisi var demekte haklısınız. Bizim ülkede meşhur olan ‘Soros’, bunu yapacak biri değil.
Ama Macaristan’da her iki kişiden birini oyunu alarak iktidarda olan Viktor Orban ve partisine göre, dünyanın en zengin 29. adamı olan 87 yaşındaki Macar Yahudisi işadamı ve spekülatör Soros göçmen krizinin arkasındaki şeytan.
Hem vakıflarıyla para verip, hem de AB ve BM’yi kullanarak milyonlarca Müslüman göçmenin Avrupa’ya gelmesini sağlıyor, Avrupa’yı İslamlaştırıp, Hristiyansızlaştırıyor, böylece kimliksizleştirmeye ve zayıflatmaya çalışıyor.
Avrupa’ya göçmen hareketi, onun tabiriyle “Soros mafya çetesinin” Avrupa’yı çökertme planı.
http://www.wnd.com/2017/07/hungarian-pm-soros-empire-plans-to-de-christianize-europe/
https://budapestbeacon.com/viktor-orban-blames-left-wing-for-european-refugee-crisis/
Aslında Avrupa’ya gelen göçmenlerin arkasında Soros olduğu konusunda Jobbik Partisi de Orban’la hem fikir.
Onların itirazı iktidar partisinin Soros’la olan sıkı mazisine ve bu yüzden samimiuyetsizliğine.
Çünkü iktidar partisi Fidesz, 80’lerde anti-komünist bir gençlik hareketiyken en büyük sponsoru, açık toplumu savunan, bu yüzden komünizm karşıtı da olan Soros’tu. Hatta muhalefet milletvekilleri Başbakan Orban’ın 25 yaşında genç bir hukuk Fakültesi mezunuyken Soros Vakfı’nın sponsorluğundaki vakıflarda çalıştığını, Oxford’da siyaset felsefesi eğitimini de yine Soros’tan aldığı bursla yaptığını ortaya çıkardı.
İktidar partisi Soros’a saldırılarından onun Yahudiliği de bundan nasibini alıyor.
Tabii bundan İsrail’in rahatsız olmaması beklenemez. İsrail hem elçilik hem de Dışişleri Bakanlığı üzerinde bundan duyduğu kaygıyı bir kaç kez bildirdi. Ama İsrail Dışişleri sözcüsü bunu yaptıktan sonra şunu da ekledi:
“Bizim açıklamamız, Soros’a yönelik eleştirilerin haksızlığı anlamına gelmez. Soros, İsrail’in yok edilmesini isteyen ve kendini savunma hakkını reddeden kuruluşları fonlayarak, uzun süredir İsrail’in demokratik yollardan seçilmiş hükümetlerinin altını oymaya çalışıyor”
Tabii, bu sözler “Yahudisi, Soros’u, İngiliz’i hepsi bir değil mi” diye bakanlara epey ters gelebilir. Ama ne ilginçtir İsrail’de de uzun süredir aşırı sağ, Filistinlilere daha hayırhah bakan solcu ve liberal İsrailli grupların “Soros beslemesi” olduğunu düşünüyor.
Hatta Başbakan Netanyahu’nun hakkında çıkan yolsuzluk suçlamalarının da arkasında Soros olduğu söylenmiş, Netanyahu’nun 25 yaşındaki oğlu Yair Netenyahu, Facebook sayfasına babasının aleyhine tanıklık yapan Ehud Barak ve Netanyahu’nun istifasını isteyen yürüyüşlerini düzenleyen aktivistlerin Soros’tan beslendiklerini anlatan bir karikatür koyup, epey de tepki çekmişti.
http://www.slate.com/
Amerika’daki sağcıların da Soros’la ilgili duyguları farklı değil. 2003’deki Irak İşgali karşıtı gösterilerin arkasında olduğunu iddia ettikleri (Fox News’ta kendisinden Bay Şeytan diye bahsediliyordu) Soros’un Trump’ın seçilmesinden sonraki protesto gösterilerinin da arkasında olduğunu söylüyorlar. Hatta Trump’ın Beyaz Saray’daki sağcı ekibini tek tek tasfiye ettiğini söyledikleri Ulusal Güvenlik danışmanı McMaster’a karşı açılan sitede, Trump’ın başdanışmanı Soros’un, Rothschildlerin hatta Suudilerin kuklası gibi gösterildi.
http://www.mcmasterleaks.com/h-r-mcmaster-facts/
Soros-Suudi komploları sadece ABD’deki aşırı sağcılar arasında popüler değil. Alman aşırı sağcıları da böyle düşünüyor.
(Geçen haftalarda Alman Federal seçimlerinde üçüncü sırada çıkan AfD (Almanya için Alternatif) partisine oy veren Alman orta sınıfının en belirgin özelliklerinden biri geleneksel medyayı “yalancı medya” diye suçlayıp, alternatif kanallar, internet üzerinden beslenmeleri. Bu konuda çok iyi bir yazı içinhttp://www.karar.com/yazarlar/mikdat-karaalioglu/endiseli-almanlar-siyasetin-rengini-belirliyor-4947)
Alman aşırı sağ çevrelerde popüler olan yazarlardan Peter Orzechowski’ye göre “Soros’un desteklediği NATO ve AB, ABD tarafından yaratılmış şeytan organizasyonlar. Suriye devletinin demokratik lideri Esad’la bir türlü barışa yanaşılmaması ile Avrupa’ya mülteci akını da birbirinden bağımsız değil. Çünkü, Avrupa’ya göçle Suudi şeyhleri Avrupa’yı İslamlaştıracak böylece, Avrupa’yı güçsüzleştirmek isteyen Yahudi Soros ve küresel hegemonyasını korumak isteyen ABD amacına ulaşacaktı.”
Bize üslupları ve içerikleri epey tanıdık gelebilecek bu aşırı sağ sitelerde “Merkel’in gizli planı ortaya çıktı” manşetleriyle, Merkel’in daha 2011’de göçmenler için yer aradığını iddia eden haberlere, Suriye iç savaşının arkasında Merkel ve tabii ki Soros’u gösteren yazılara rastlamak mümkün.
Zaten bu aşırı sağ çevrelerin Soros nefretleri dışındaki iki ortak özellikleri de Esad ve Putin sevdaları.
Bunun masum bir sevda olmadığı da açık. Çünkü aşırı sağcı sitelerin ve haber ağlarının arkasında bir Rus desteği var.
Bunun en somut örneği 2016 yılında Lisa Krizi'yle ortaya çıkmıştı. Berlin’de yaşayan 13 yaşında Lisa adlı Alman-Rus orjinli bir kızın 30 saat kaybolması üzerine, Rus haber kanalları ve Rus yanlısı siteler, bir Ortadoğulu tarafından küçük kızın kaçırıldığı, tecavüz edildiği haberleri geçmiş, göçmen meselesi yüzünden Merkel sorumlu tutulmuş, hatta 700 kişilik bir kalabalık Merkel’in ofisi önünde gösteri bile yapmıştı. Daha sonra Lisa’nın erkek arkadaşının evinde olduğu ortaya çıktı. Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un bile açıklama yaparak katıldığı olay, Almanya’yı kızdırmış, Rusya’nın medya gücü ve ilişkide olduğu propaganda ağlarıyla soğuk savaştakine benzer operasyonlar yaptığı iddia edilmişti.
http://www.reuters.com/article/us-germany-russia/german-russian-ties-feel-cold-war-style-chill-over-rape-case-idUSKCN0VA31O
Bu yıl Macaristan’a mülteci akıtıp, ABD’de Trump karşıtı eylemleri organize eden, İsrail Başbakanı aleyhine kumpas kurup, Suriye’de savaşı kışkırtan, Makedonya, Polonya ve Romanya liderlerini de kzıdıran 87 yaşındaki Soros, nisan ayında bir ara Türkiye’ye getirildi. Melih Gökçek’e göre “Yeni bir Gezi tezgahlamak için.”
“Soros Türkiye’de, yeni bir Gezi tezgahlanıyor” haberleri yapıldı ama ne Soros’u gören oldu, ne de Türkiye’ye gelip ne yaptığıyla ilgili başka ayrıntı yazan. Bu haberin kaynağını da kimse merak etmedi. Türkiye’de epey güçlü olan Rus haber ağları olabilir mi? Belki Melih Gökçek hatıralarında yazarsa okuruz.
Bütün bu aşırı sağcıların tuhaf hikayeleri, sevmedikleri, anlamaya çalışıp da beyinlerini de yormak istemedikleri herkesi ajan, hain, Soros beslemesi gören bakışları, “Algı operasyonu deşifre oldu”, “Gizli plan ortaya çıktı” tarzı haberleri, bütün dünyayı açıklayan komplo teorileri ve doğruluğuna iman ettikleri fikirleri size bir yerlerden tanıdık gelmiş olabilir. Bütün dünyada yükselen “aşırı sağ” bizi teğet geçmiş olamaz değil mi?
Not: Bu yazı için Soros’tan para alınmamıştır.
(Bu konuda bu yazıda da yararlanılmış iyi bir makale için: https://www.cnbc.com/2017/09/19/nationalist-hared-of-investor-george-soros-is-global.html)
.07/10/2017 00:05
Üç tarz-ı siyaset
30
6 Ekim 1923 günü Hüsnü Erkilet Paşa komutasındaki Birinci Tümen’in İstanbul’a girmesiyle 4 yıl 10 ay 23 günlük işgal sona erdi. TBMM adına İstanbul’u işgal kuvvetlerinden teslim alan anlaşmayı imzalamak ise Türk milliyetçiliğinin kurucu babalarından İstanbul mebusu Yusuf Akçura’ya düşmüştü.
Kendi neslinin cevabını aradığı o çetin soruya, yani “bu ülke nasıl kurtulur”a cevap olarak yazdığı ve Türk milliyetçiliğinin ilk manifestosu kabul edilen Üç Tarz-ı Siyaset’i 1904’te yayınlatırken, herhalde Akçura, 19 yıl sonra ülkenin kurtuluşu bir tarafa, İstanbul’un kurtuluşuna dahi sevinecek hale gelineceğini düşünmemiştir.
Milliyetçilik geri çekilme değil tam tersine taarruzu, kapanmayı değil açılmayı, küçülmeyi değil büyümeyi akla getiren bir ideoloji. Nitekim, Almanların Lebensraum’u Yunanlıların Megalo Idea’sı, Mussolini’nin Mare Nostrum’u ve büyüklü küçüklü milletlerin önüne ‘Büyük’ sıfatı koyarak ürettikleri büyük ülkülerinin hepsinde bu büyüme, taarruz, açılma iddiası var.
Türk milliyetçiliği ise imparatorluğun çöküş yüzyılında ortaya çıkmış, ana motivasyonu yayılmak değil, çöküşü engellemek olmuştu. Bu özellikleri sadece zamanın şartlarından gelmiyordu, öncüleri de imparatorluğun ve Türklüğün uçlarında kimlik sorunlarından mustarip aydınlardı.
İsmail Gaspıralı, 1883’te Kırım’da çıkarmaya başladığı Türk milliyetçiliğinin öncü gazetesi Tercüman’la yükselen ve güçlenen Rusya hegemonyasına karşı bir beka mücadelesi vermekteydi. Türk milliyetçiliğinin iki kurucu babasından biri Kazanlı Yusuf Akçura, diğeri Diyarbakırlı Ziya Gökalp’ti.
Aslında günün sonunda bir hayal kırıklığı ideolojisiydi bu.
Yusuf Akçura’nın sıralamasıyla imparatorluğu kurtarmak için önce Osmanlıcılık, ardından İslamcılık denenmişti.
2.Mahmut’tan itibaren Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla 2. Mahmud’a atfedilen o sözdeki gibi tebanın “Müslümanı camide, Hristiyanı kilisede, Musevisi ancak havradafark edilecek’ bir modern hukuk ve devlet sistemi etrafında bir Osmanlılık kimliğiyle bir arada tutulabileceği düşünülmüştü.
1876’da Meclis’in açılması ve Kanun-i Esasi bu Osmanlılık kimliğinin garantisiydi. “Lisanımız lisan-i Türkidir” diye başlayan Türkçe’nin ilk sözlüğünü yazan Şemseddin Sami Yanyalı bir Arnavut’tu. Ama onun tabiriyle Arnavutluk “vatan-i hususi”, imparatorluk ise “vatan-i umumi”ydi.
Ama isyanlar, savaşlar ve Rusya’nın yayılmacılığıyla depreşen beka kaygılarıyla bu hayal, II. Abdülhamit tarafından 33 yıl rafa kaldırıldı. Onun çözümü ise gemiden birkaç yolcu atma pahasına gemiyi denizde tutmaya çalışmak olacaktı. Osmanlı tarihinde ilk defa öne çıkarılan halife sıfatıyla, en azından Müslüman tebaanın aidiyet hislerinin güçlendirilmesi hedeflendi. Hareketlenmelerin başladığı Arnavutların meselelerini çözmek için raporlar hazırlatıldı, ıslah projeleri yürütüldü.
Sonra bu kez İttihatçılar, Osmanlılık tezini bir kere daha masaya getirdiler. İttihatçılığın kurucu isimlerinden, kendisi de Kürt olan İshak Sukuti, 1902’de yazdığı bir yazıda Kürtlere ve Arnavutlara seslenerek birlik siyasetini savunuyordu. Kurucularından hiçbiri Türk olmayan İttihatçıların Osmanlılık tasavvurunun içine ittifak yaptıkları Ermeniler, Rumlar, Museviler, Arnavutlar, Araplar ve Kürtler dahil bütün Osmanlı tebaası giriyordu. Nitekim 1908’den sonra kurdukları meclise her milletten temsilciler aldılar.
Ama hürriyet rüzgarları tez zamanda dinip, İttihatçıların Osmanlılığı Türklükle karışmaya başladı. Nitekim 1908’de Meclis’te konuşan Arnavutluk mebusu Müfid Bey’in “Arnavutlar” sözüne kızan, İttihatçıların entelektüel kanadının lideri Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey “Arnavutlar yok, Osmanlılar var” diye uyarmış, Müfid Bey’in “Evet efendim, Arnavutlar var” cevabı Arnavut milliyetçiliğinin sloganlarından biri haline gelmişti.
İttihatçıların içe sindirilmemiş hürriyetçiliği hızla otoriterliğe kaydı, merkeziyetçilik, Arnavutlara karşı bile saklayamadıkları millet-i hakimiyeci bakışları öteki milletleri küstürmüştü. Nitekim 1912’de patlayan Balkan Savaşı ile iki taraftaki milliyetçi cerahat boşaldı.
Artık Türk cephesinde boşa çıkan iyi niyetler, hayal kırıklıklarına, hayal kırıklıkları kin, nefret ve intikam hislerine dönüşmüştü. Türk milliyetçiliğinin kurucu babalarından Ziya Gökalp bile şöyle sesleniyordu:
Durma Yunan durma, kibrini artır.
Türklüğün başına hakaret yağdır
Uyuyan bu kavme bu zillet azdır
Vur, eski kölesi utandır onu
Bırakma uyusun, uyandır onu
En büyük hayal kırıklığı ise 1912’de aynı dinin mensubu olan, geç kalınmış da olsa reformlar ve açılımlarla imparatorluğa bağlı tutulmaya çalışılan Arnavutların, İttihatçılara daha fazla dayanamayıp isyan etmesi oldu. 4 yıl önce Osmanlı Meclisi’nde tartışan Müfid Bey artık Arnavutluk bağımsızlığını açıklayan Meclis’in üyelerinden biri olarak karşımıza çıkacaktı.
İslam kardeşliği de güvenilir bir liman değildi. Türkçe’nin ilk sözlüğünü yazan Şemseddin Sami de Türk milliyetçileri için artık içimizdeki bir haindi.
Daha sonra Ermeniler, Araplarla yaşanan ve “ihanet”, “arkadan vurma” kelimeleriyle ifade edilen ev içi şiddetin yakıcılığıyla hafızalara kazınan kötü tecrübeler, savaşlarda üst üste yenilgilerin yarattığı öfke ve tabii imparatorluk sınırlarının geriye doğru çekilmesiyle birlikte, Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetleri de geriye çekildi, geriye millet-i hakime fikri ve Türkçülük gibi demirbaşlar kaldı.
Aslında bu milliyetçilik, kibirli ve özgüvenli değil, beka kaygısıyla ürkmüş, vesveseli ilkel kendini koruma güdüsünden başka bir şey değildi.
Cumhuriyet bu güdünün üzerine kuruldu. Bilinmedik coğrafyalarda ‘telef olmuş’ bir neslin imparatorluğa öfkesiyle, içeriye kapanmak, etliye sütlüye karışmamak, başını ağartmamak, dengeleri iyi gözetmek, maceralara girmemek, halka fazla yüz vermemek, koca imparatorluğu çökerten iç düşmanlara, sorun çıkaran farklılıklara karşı teyakkuz halinde olmak bir dede tasviyesi, bir superego olarak hep kulaklara fısıldandı. Nitekim Türk milliyetçiliğinin kurucu babalarından Akçura, 1925’te verdiği bir konferansta “zevale mahkum olan taarruzi milliyetçiliğe karşı, savunmacı demokratik milliyetçiliği” savunmaktaydı.
Bir tür erken emekli psikolojisiydi bu. Her erken emekli gibi Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi gibi milliyetçi hobiler edinilmişti. Aslında, kafatası ölçmeye kadar giden bu milliyetçiliğin kimseye zararı yoktu, bütün bunlar özgüveni fena halde kırılmış bir toplumun kendi kendini oyalamasından, sabır için tesbih çekmesinden ibaretti.
Sonra milliyetçilik yeni beka kaygılarına göre yeniden mevzilendi. Önce azınlıklara karşı aşırı bir hassasiyet, yeri geldiğinde öfke patlamaları, sonra bir tür kadim Rus tehdidi olarak anti-komünizm ve yakın zamanlarda da PKK tehdidi üzerinden bir Kürt endişesi ve fobisi karşımıza milliyetçilik olarak çıktı. Son zamanlarda milliyetçilerin Suriyeli mültecileri dillerine dolamalarının sebebi de yine bir beka kaygısı kokusu almaları olmalı.
Bu uzun tarihi arka plan bugün Türkiye’nin neden tekrar milliyetçilik ve devletçilik aksına girdiğine dair bize belki Yusuf Akçura’nın bundan 113 yıl önce yaptığı türden bir çerçeve sunabilir.
Yakın tarihimizin üç tarz-ı siyasetlerinden ilki 1980’lerde Özal’la birlikte başlatılabilir. Dünyaya açılma, statükoyu sorgulama, komşularla tanışma ve başta Kürt meselesi olmak üzere korkulan ama korkmuyormuş gibi yapılan kimlik sorunlarıyla yüzleşme siyasetinin zirvesi muhakkak Ak Parti iktidarıydı.
Batı’yla güçlü ilişkilerden gelen destekle içeride reformlar yapan, Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi gibi dokunulmaz sorunlara dokunan, çözüm üreten, demokratikleşme paketleri çıkaran, sivilleşme adımları atan, özgürlükleri genişleten, farklılıkları zenginlik olarak gören açılımlar yapan, ekonomiyi büyüten, dünyayla ve komşularla iyi ilişkiler kuran bir tür 21. Yüzyıl Tanzimat reformculuğuydu bu. Demokratik siyaseti güçlendirerek sorunların çözülebileceğine, vatandaşlık bağlarının güçlendirilebileceğine duyulan kuvvetli inanç açısından bu dönem Akçura’nın Osmanlıcılık tarz-ı siyasetine benzetilebilir. Hatta bu dönemin, birleştirici olduğuna inanılan popüler kavramlarından Türkiyelilik üzerinden bile bir benzerlik kurmak mümkündür.
Ama bu liberal rüya hem dünyada hem de Türkiye’deki trendlerin değişmesiyle bozuldu. Türkiye’de iktidar güçlendikçe, vesayet kurumlarından kurtuldukça özgüveni geri geldi ve kendi sözünü söylemek istedi. Aynı dönemde Avrupa’dan Türkiye’ye esen soğuk rüzgarlar, dünyada Arap Baharı ile oluşan uluslararası itibar, Türkiye’nin yüzünü İslam dünyasına dönmesine, imparatorluk bakiyesine hamilik heyecanının depreşmesine, böylece İslami jargonun yükselmesine, ‘ümmet’, ‘dava’ gibi kavramların siyasete geri dönmesine yol açtı.
Türkiye sınırlarını zorlamaktan, Osmanlı coğrafyasındaki meselelerle ilgilenmekten ve uluslararası sistemde bir aktör olmaktan hoşlandı. Osmanlı tecrübesi, eyalet sistemi, İslam kardeşliği özgüveniyle, Kürt sorununu çözmek için de çok ciddi ve cesur adımlar atıldı.
Bu dönemi de Akçura’nın İslamcılık tarz-ı siyasetine benzetmek mümkündür.
Ama bu özgüvenli dışarıya açılma, büyüme, genişleme dönemi Gezi olayları ile beraber tekrar nükseden güvenlik ve beka kaygılarıyla tekrar içeriye doğru kapanma trendine girdi. Mısır darbesi karşısındaki tavrı, Suriye savaşı başta olmak üzere Arap baharına sırt çevirmesi, Batı’yla ahlaki ve duygusal kopuşu hızlandırdı. Kendi davalarında yalnız kalan Türkiye, bölgesel aktörlüğe askeri, istihbari olarak erken yakalanmanın şaşkınlıklarıyla bocaladı.
En büyük hayal kırıklığı ise kendi kendine çözmeye çok yaklaştığı Kürt meselesinin çözümünde, şiddetin yeniden başlaması oldu. Çözüm sürecindeki iyiniyetler, hayal kırıklıklarıyla öfkeye dönüştü. Uzun yıllar sonra dışarıda kıt imkanlarla yapılmış ilk askeri ve istihbari ileri hamle olan Suriye iç savaşında Türkiye’nin desteklediği muhaliflerin de kaybetmesi ve yenilginin mülteci olarak maliyetinin Türkiye’nin üzerine binmesi, cesaret kırıcı oldu ve içeriye kapanma, başını belaya sokmama güdülerini güçlendirdi.
Bütün bu hayal kırıklıklarının üzerine 17/25 Aralık ve darbeyle ortaya çıkan korkutucu ve öngörülemez iç tehdit, büyük bir güven erezyonuna neden FETÖ, beka kaygısının alarm zilleri çalmasına neden olmuştu.
Artık akıl değil, canlılardaki en ilkel gen olan hayatta kalma geni devredeydi.
İşte bu noktada geri çekilmeler başladı.
Onca adıma rağmen çözülemeyen Kürt meselesi yeniden güvenliğe teslim edildi. Suriye’deki aktörlük ve bölgesel iddia bir PKK devleti kurulmaması karşılığında bu aktörlüğe her bakımdan daha hazır olan İran ve Rusya’yla paylaşıldı. Uğruna dünyayla kavga edilen Gazze’de artık duvarlarda Sisi posterleri var. En güçlü müttefik Irak Kürdistan’ı dahi beka kaygısının radarına yakalanınca kırmızı kuvvet olarak işaretlendi. Hatta iktidar çevrelerinde tam olarak sadakat testlerinden geçmeyenler de bu tahliye ve tasfiyelerden nasibini aldılar.
Ortadoğu’dan, reformlardan, açılımlardan, Türkiyelilikten, yeni anayasadan geri çekinilen en güvenli kale de Akçura’nın üçüncü tarz-ı siyaseti milliyetçilik oldu.
“Birlik, beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günler”, “iç ve dış düşmanlar”, hainler, vatanseverler, milliler, gayri milliler jargonunu paket olarak sunan, uygulanması ve anlaşılması en kolay tarz olan milliyetçilik, aynı zamanda geri çekilmeyi de örten bir işlev görüyordu.
Geri çekinilen ve uzun yıllardır uğranmamış o eski kalelerin artık ne kadar güvenli olduğu, beka kaygısının aklın önüne geçmesiyle 100 yıl önce tecrübe edilmişlere benzeyen yeni acı maliyetler ortaya çıkıp çıkmayacağı, kendini bu birlik ve beraberlik, yerli ve millilik tarifleri içinde bulamayanların kırılan kalpleriyle kalenin içinde ne kadar güvende kalabileceğimiz gibi sorular baki.
Muhakkak ki 113 yıl sonra artık Akçura’nın üç tarz-ı siyasetine mahkum değiliz. Ama bundan sonra toplumu ikna edecek ve heyecanlandıracak dördüncü tarz_ı siyaset herhalde bu üç tecrübeden faydalanarak bulunacak
.08/10/2017 23:44
“Büyükada casusları” deşifre oldu
43
Tutuklanmaları üzerinden üç aydan fazla geçen Büyükada’daki insan hakları örgütleri çalışanları hakkında nihayet iddianame çıktı.
İddianamenin çıktığı haberini bazı haber televizyonları kırmızılı son dakika şeritleriyle verdiler. O son dakikaların üst bandında şöyle yazıyordu: “Büyükada’daki casuslar toplantısı”
Haberde ise şöyle “11 şüpheli hakkında, "silahlı terör örgütüne üye olma" ve "silahlı terör örgütüne yardım etme" suçlarından 15’er yıl hapis cezası istendi”
Peki casusluk? Casusluk suçları af mı edilmişti acaba?
İddianameye bakalım.
Büyükada soruşturmasıyla ilgili bu köşede yazılmış yazıdan biraz daha uzun, 3 aydır gazetelerde çıkan haberlerden muhakkak çok daha kısa 17 sayfalık bir iddianame var karşımızda.
Suçlamanın yer aldığı 17. sayfadan başlayalım.
Büyükada toplantısına katılan 11 sanık hakkındaki tek suçlama “Silahlı terör örgütlerine yardım”. Büyükada’daki toplantıya katılmayan ama bu iddianameye konan tutuklu Af Örgütü yöneticisi Taner Kılıç içinse suçlama, bylock iddiasıyla silahlı örgüte üyelik.
Yani hiçbiri için casusluk suçlaması yok. Üç aydır süren “Büyükada casusları” haberlerini iddianame topluca tekzip etmiş.
Ayrıca toplantıya katılmayan bir sanık hakkında örgüt üyeliğinden 15 yıl, Büyükada toplantısına katılan sanıklar hakkında sadece yardımdan 5’er yıl istenmekte.
Peki, hangi örgütlere yardım etmişler? Harf sırasına göre; DHKP-C, FETÖ/PDY ve PKK/KCK.
İddianamenin girişindeki paragrafta bu tuhaf yardım şöyle tarif edilmiş:
“Toplantıya katılan şüphelilerin cebir, şiddet ve diğer hukuk dışı yöntemleri kullanarak devlet otoritesini baskı altına almayı, zaafa uğratmayı, yönlendirmeyi, alternatif bir otorite olarak ortaya çıkmayı, devlet otoritesini ele geçirmeyi, sonuç olarak demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirerek yerine örgüt lideri Fetullah GÜLEN (GÜLEN)’in kendi doktrinlerine göre saptırılmış şer'i yasaların hakim olduğu teokratik bir devlet kurmayı hedefleyen FETÖ/PDY, amacı ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerini de içine alacak bir şekilde; Suriye, İran ve Irak toprakları üzerinde “Kürdistan” olarak adlandırdıkları bölgede, Marksist -Leninist ilkeler doğrultusunda, sözde bağımsız- birleşik- demokratik bir Kürdistan Devleti kurmak olan PKK/KCK ve amacı amacı mevcut anayasal düzeni silahlı halk ayaklanması ile yıkarak, yerine Marksist-Leninist ilkelere dayalı komünist bir düzen kurmak olan DHKP/C'den ibaret farklı ideolojilere sahip olsalar da Gezi Parkı eylemleri gibi şiddet içeren ve devletimiz Anayasal düzenini tehdit eden olaylarda ve ilerleyen zamanlarda kamuoyunda "17/25 Aralık Soruşturmaları" adıyla bilinen sözde yolsuzluk soruşturması sürecinde stratejik ortaklık yaptıkları aşikar olan terör örgütlerine mensup şahıslarla ve ülkemiz Anayasal düzeni aleyhine faaliyet yürüten kurum ve kuruluşlarla ilişki ve irtibatlarının bulunduğu”
(Konuyla tamamen ilgisiz ama bu paragrafta en ilginç kısım FETÖ’nün “saptırılmış şer'i yasaların hakim olduğu teokratik bir devlet kurmayı hedeflediği” iddiası olabilir. Darbe ve ihanetle suçlandıklarını sanıyorduk, teokratik devlet kurmakla da mı suçlanıyorlar?)
Yakın dönem Türkiye tarihi özeti gibi bir paragraftan sonra yardımı anlatan cümle şu: “terör örgütlerine mensup şahıslarla ve ülkemiz Anayasal düzeni aleyhine faaliyet yürüten kurum ve kuruluşlarla ilişki ve irtibat”. Peki yardım nerede? Çünkü yardım başka birşey, ilişki ve irtibat başka bir şey.
Peki ilişki ve irtibattan kasıt ne?
Tutuklama müzekkeresinde yer alan ve bu köşede çıkan “Büyükada’da aksayan vapur seferleri üzerine” başlıklı yazıda tek tek ele alınan “ByLock'lu aradı, email geldi, bilgisayarından harita çıktı” gibi deliller bir kere daha iddianamede tekrarlanmış. Lehte de delil toplaması gereken savcılık, bu ‘delillerle’ ilgili bu üç ay içinde ortaya çıkmış gerçekleri dikkate almamış, düzeltme yapma gereği duymamış.
http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/buyukadada-aksayan-vapur-seferleri-uzerine-4620
Hatta tutuklama müzekkeresinde olmayan, o yazıda da ele alınmamış bazı ek ‘deliller’ de koymuş.
Mesela toplantı için, toplantıdan 15 gün önce kurulan Temmuz Toplantısı whatsapp grubu kayıtları. İddianameye göre bu WhatsApp kayıtlarından önem arz edenleri şunlarmış:
“Toplantı için mail attım. Tarihlerle ilgili sorunu olan var mıdır? Sadece eğitim 3-4-5-6 temmuz. 1 ve 7 temmuz eğiticilerin toplantısı. Istanbul ekibine soru – toplantıyı Büyükkada'da yaparsak otelde kalmanızda sorun yok di mi? Yani her gün git gel yapmak yerine”
Tam bir casusluk ve terör örgütlerine yardım toplantısı hazırlığına benziyor! 15 gün önce bile toplantıya kimlerin katılacağı, nerede yapılacağı tam belli değil.
İkinci önem arz eden bölüm herhalde en önem arz eden bölüm olduğundan iddianamede boldlanmış:
“Şimdi ciddi bir sey yazıyorum. Kolaylaştırıcımız Ali'den tercüme ediyorum: İlk ödeviniz - vapura binmeden önce tüm teknolojik aletlerinizi kapatacaksınız. Telefon, laptop, tablet, smart saat vs. Etrafı seyrederek, keyfini cıkararak seyahat ederek otele girinceye kadar açmayacaksınız. Okuyan ok desin ki herkesin gördüğünden emin olalım”
Ali, İsveç vatandaşı, toplantıda stresle baş etme eğitimi verecek Ali Gharavi. Casuslara verilmiş ilk ödev böylece deşifre oldu; Adalara vapurla gelirken telefonlarını kapatıp, etrafı seyret!
Peki ne zamana kadar, esas “casusluk ve teröre yardım toplantısı”nın yapıldığı otele girinceye kadar. El Salvador istihbaratı bile daha iyisini düşünürdü. Ama iddianameye göre bu gizlilik şüphe çekici.
Hem boldlanmış hem de altı çizilmiş yerler de var. Örneğin Büyükada’daki toplantıyla hiçbir ilgisi olmayan, orada konuşulmamış, bir ay önce yapılmış başka bir toplantının Büyükada’daki toplantı katılımcılarından Özlem Dalkıran’a email ile gelmiş notlarındaki bir cümle iddianameye de girmeyi başarmış:
“İş Bankası’nı, Paşabahçe’yi bloke etme. 3 liralık bardak alıp kırıldı diye geri verme gibi eylemler yapabiliriz. Dayanışma ekonomileri çökertici bir şeydir”
Bu korkunç kaos yaratma planlarını yapanlar da referandumda Hayır kampanyası yapmış, “referandum bitti şimdi ne yapacağız” diye toplanmış bir grup canı sıkılan ve bu müthiş eylem fikirlerini bularak devletimizi çökertme planları yapan bir grup solcu.
Bu cümlenin Büyükada toplantısı iddianamesinde ne işi olduğunu anlatma gereği bile duyulmamış iddianamede.
Yine iddianamedeki yeni delilerden biri de, hakkında iddianamede “bundan telefon geldi” kabilinde bile hiçbir suçlama olmayan Kadın Koalisyonu koordinatörü İlknur Üstün’ün bilgisayarında bulunmuş “BÜYÜKADA MACERASI başlıklı bir yazı. Yazının ne olduğunu okuyalım iddianameden; “yazı içeriğinde, toplantının kaç kişiden oluştuğu, otelin ne tür özeliklere sahip olduğu ve imkanlarından bahsedilmiş ve yapılacak olan toplantının konu başlıklarının yazıldığı.”
İlknur Hanım gerçekten çok önemli bilgileri not almış, macera başlıklı yazısında.
İddianamedeki açık bilgi yanlışlarına da iki örnek verip, esas ek delil olarak giren MASAK raporlarına bakalım.
Meşhur dil haritası için “Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yer alan Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinin etimolojik olarak ve ayrıca ayrı bir devlete ait topraklarmış gibi gösterilen haritanın bulunduğu” denmiş. Halbuki o haritada bütün ülkelerin sınırları yerinde duruyor, ve bu net biçimde görülüyor. Harita üzerinde gösterilen dil gruplarının adı da net olarak görülmekte.
İkinci iddia; “şüphelilerin mensup olduğu sivil toplum kuruluşlarına ait internet sitelerinde ve sosyal medya grupları üzerinden yapılan açık kaynak araştırmalarında herkese açık olan paylaşımlar ve duyurular kısımlarda 2017 Temmuz ayı içerisinde İlimiz Adalar bölgesinde yapılması planlanan herhangi bir toplantı çağrısına rastlanılmadığı tespit edilmiştir” Çünkü bu bir iç eğitim semineri. 15 kişilik küçük bir otelin havuza bakan, şeffaf cam, kapısı açık bir salonunda yapılıyor, ama tabii ki herkese açık değil.
Gelelim, ilk kez iddianameye giren MASAK delillerine;
Eski Todays Zaman yazarı Doç. Günal Kurşun, Feza Gazetecilik’ten 2016 yılında 7200 TL almış. Orada yazı yazdığı için olabilir mi? Bir de aynı dernekte çalıştıkları, hakkında FETÖ’den dava olan Orhan Kemal Cengiz’e para göndermiş. Bir de KHK’yla kapatılan bir dernekten 500 TL telif almış.
BM’nin Suriyeli mültecilerle ilgili projelerinde çalışan Veli Acu ise “hakkında birtakım istihbari nitelikte bilgiler bulunan” bir TC vatandaşından 1.000 TL almış ve bağış diye 1785 TL göndermiş. Bu şahısa Danimarkalı bir mültecilere destek veren vakıf da para göndermiş. Nitekim Acu bu parayı mültecilerle ilgili yapılan bir hizmet karşılığında gönderdiğini söylemiş.
Özlem Dalkıran ise kapatılan Roboski Derneği’ne 250 TL, kapatılan Rojava Derneği’ne 'gıda desteği' için notuyla 350 TL ve 'Iraklılar için' diye de birine 200 TL göndermiş.
İnsan hakları derneği yöneticisi Nejat Taştan da hakkında FETÖ’den soruşturma yürütülmüş bir kişiye 500 TL göndermiş, borç iade diye de 750 TL almış.
Diğerleri hakkında bu ‘ciddi’ delilleri dahi yok. Bir de hepsi insan hakları örgütlerinde çalışan sanıklar cep telefonlarının şifresini söylememişler. Bu da hayatın akışına aykırı bulunmuş iddianamede.
İşte deliller böyle. Bu delillerle haklarında üç ayrı, birbirine benzemez terör örgütüne yardım suçlaması var. Peki nasıl bu olabiliyor? Bunu da iddianamenin sonundaki çok ilginç içtihattan okuyalım:
“Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25/03/2013 tarih ve 2013/9-32-52 EK sayılı içtihadında da vurgulandığı üzere icra hareketleri bölünüp teşebbüsü mümkün olan silahlı terör örgütüne yardım suçunun oluşumu için failin bilerek ve isteyerek, zorlayıcı etkenlerin baskısı altında kalmadan, özgür iradesiyle eylemde bulunmasının suçun oluşumu için yeterli olduğu, yine suçun oluşabilmesi için kanunda yardım şeklinin sınırlı olarak sayılmadığı, örgütün yaşantısını sürdürmesine yönelik her türlü eylemlerin bu suçun oluşması için yeterli olduğu yalnızca maddi değeri olan şeyleri vermek veya örgüt üyelerini barındırmak gibi eylemlerle değil her şekilde yardım kastıyla yapılan her türlü eylemde suçun oluşacağı, somut olayda da elde olunan ve incelebilen dokümanların içeriği, tanık beyanları, MASAK- ilişki irtibat raporları bir arada değerlendirildiğinde şüpheli Taner Kılıç haricindeki şüphelilerin çoğunun terör örgütleri ve mensuplarıyla olan irtibatları, faaliyet alanları itibariyle sivil toplumu etki güçlerinin bulunmaları, terör örgütlerince benimsenen ve örgütlerin yaşantılarını sürdürmelerine yönelik, faaliyet şekillerin vazgeçilmez bir unsuru olan yöntem ve taktiklere ilişkin devletimizin Anayasal düzeni ve toplum huzurunu hedef alan, ülkemiz aleyhine gerçekleştirilen uluslararası faaliyetlerde taşeronluk görevi üstelendikleri izahtan vareste olan terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda yakın geçmişte, 2013 yılı Haziran alında vuku bulan, sivil toplum örgütleri faaliyeti görüntüsü altında organize edilen ve terör örgütlerince desteklenen, şiddet eylemleriyle kamu düzenini tehdit eden Gezi Parkı eylemleri benzeri toplumsal kaosa dönüşecek hareketlenmeler yaratmak amacıyla toplantı düzenlediklerinin anlaşılmasına göre bağlantılı oldukları terör örgütleri lehine faaliyette bulunmak suretiyle yardım kastıyla hareket ettikleri, yabancı uyruklu şüphelilerin de mevcut konumları ve ülkemize dair irtibatları nazara alındığında bu amaç haricinde hareket ettiklerinden bahsedilemeyeceği ve şüphelilerin iştirak iradesiyle üzerlerine atılı Silahlı Terör Örgütlerine (FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C) Yardım Etme suçunu işledikleri anlaşılmıştır”
“Terör örgütleri lehine faaliyette bulunmak suretiyle yardım kastıyla hareket etmek” Yani terör örgütüne yardım etmek için onunla ille de bir ilişkiniz olmasına gerek yok, onların yaptıklarına benzer amaçlar için hareket ederseniz, bu terör örgütlerine yardım suçuna girebilir. Bu içtihatla terör örgütüne yardım suçu üzerine atılmayacak çok az kişi kalabilir.
Peki aylardır süren casusluk iddiaları? İddianamenin sonunda bir not sadece;
“Şüphelilerle ilgili terör örgütleriyle bağlantıları ve olayın oluş şekline göre işledikleri yönünde şüphe bulunan Terörizmin Finansmanı ve Casusluk suçları yönünden evrak tefrik edilmekle kayıt edilen başka soruşturma evrakı üzerinden soruşturmaya devam edilmekte olup”
Yani hâlâ ortada bir delil yok, şüphe üzerine bakılmaya devam ediliyor, haklarındaki iddianameye ise yetişmedi.
O halde soralım; Üç ay sonra ortaya çıkan bu iddianame, bu türden suçlamalar için, bu kadar insanı aylardır tutuklu tutmaya, Almanya’yla zaten var olan meseleleri büyütmeye, elini zayıflatmaya, dünyanın en büyük insan hakları örgütlerinden birini Türkiye aleyhine kampanya yaptırtmaya değer miydi?
Hangisi adalet sığar kısmını bir tarafa bırakalım, bazıları için artık hiçbir şey ifade etmiyor da bari şöyle soralım; bunun neresi vatanseverlik, neresi ülkesinin iyiliğini düşünmek?
.14/10/2017 00:43
‘Haşhaş’tan ‘haşhaşi’ye bir krizin hikayesi...
12
“Ardından bu ilişkileri hala arzu edilmeyen bir şekilde etkileyebilecek talihsiz bir hususun bulunduğunu ifade ettim; bu husus ismini tam olarak vermek gerekirse, Türkiye’den Birleşik Devletler’e olan uyuşturucu madde kaçakçılığının hala devam ediyor oluşuydu”
ABD’nin ilk Türkiye Büyükelçisi olan Joseph C. Grew, beş yıl sonra Ankara’ya veda ederken ziyaret ettiği Dışişleri Bakanı Şükrü Kaya’yla görüşmesinden sonra günlüğüne böyle yazmıştı. Büyükelçi, öngörüsünde haklı çıktı. Haşhaş Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz sebebi olmaya devam etti. 1945’e gelindiğinde savaşı kazanan demokrasiler cephesinde yer almak için çok partili hayatın önünü açan İnönü, savaşın galiplerinden ABD’ye haşhaş üretimini kontrol altına almayı da vaat etmişti. Ama bütün tedbirlere rağmen 1950’lerin ortalarında Türkiye’nin başta Afyon olmak üzere, tam 42 ilinde afyon üretilmeye devam ediyordu. Türk afyonu dünyanın baz morfin oranı en yüksek afyonuydu ve uyuşturucu tacirlerinin gözdesiydi.
1959’da ekonomik krize karşı para bulmak için Washington’a giden Menderes de aynı taleple karşılandı. Bizzat CIA’nın kurucusu ve başkanı Allen Dulles (Dışişleri bakanı John Foster Dulles’un kardeşi) haşhaş üretimin yasaklanmasını istemişti. 1960’ların sonundan itibaren artık uyuşturucuyla mücadele ve haşhaş üretiminin kısıtlanması ABD dış politikasının Vietnam’ın ardından en öncelikli sorun haline gelmişti.
***
68’li çiçek çocuklarla popülerleşen uyuşturucu maddeler Amerikan toplumunu sarsıyor, madde bağımlısı sayısı milyonlarla ifade ediliyordu. İlk ciddi adım 1968 yılında Johnson döneminde atıldı. Uyuşturucu ve uluslararası uyuşturucu trafiğiyle mücadele için Bureau of Narcotics and Dangerous Drugs (BNDD) kuruldu. 1970 yılında BNDD’nin dünyada 9 ülkede ofisleri vardı; İtalya, Fransa, Panama, Hong Kong, Meksika, Tayland, Vietnam, Kolombiya ve Türkiye. Türkiye, çünkü BNDD raporlarına göre ABD’de tüketilen eroinin yüzde 80’i Türk haşhaşından elde ediliyordu.
(Amerikalıların narkotik konusunda işbirliği için İstanbul’da ilk ofisi açtığı tarih ise 1960)
Amerikalıların Fransız Bağlantısı adını verdikleri eroin ağı şöyle çalışıyordu: Hammadde olan haşhaş Türkiye’den gemilerle ya da Bulgar sınırından Marsilya’da Korsika mafyasının işlettiği laboratuvarlara taşınıyor ve buradan da eroin olarak ABD’ye sokuluyordu. Bu ağı çökertmek isteyen başkan Nixon’ın döneminde uyuşturucuyla mücadele Türkiye ile ABD arasındaki en birincil sorun haline gelmişti artık. Nixon, 1969 yılında Türkiye’ye gönderdiği temsilcisiyle Demirel hükümetine, o yılki bütün haşhaş üretimini satın almayı teklif etti. Ama Ege çiftçileri oy deposu olan Başbakan Demirel için, hemşehrilerini bunu yapamazdı. Aynı teklifi bizzat yineleyen dönemin ABD Büyükelçisi Wiliam J. Handley’e Demirel’in “Bizim Afyon adlı bir ilimiz var, farkında mısınız” dediği iddia edilir.
Demirel’in tavrı ABD’yi kızdırmış, kongrede Türkiye’ye yaptırım konuşulmaya başlanmıştı. Karşılıklı sert açıklamalarla gerilim sürerken 12 Mart 1971 muhtırasıyla Demirel hükümeti devrildi. Darbecilerin kurduğu hükümetin ilk işi ise Amerika’nın desteğini de alabilmek için haşhaş meselesiyle ilgilenmek oldu. Zaten sol cuntaya ve solculara karşı yapılmış darbenin ABD’den destek alması zor olmadı. Darbeden bir ay sonra ABD Dışişleri Bakanı Rogers Ankara’ya geldi. Kısa bir süre sonra da Nihat Erim hükümeti, o yılın bütün haşhaş hasadını satın aldıklarını ve haşhaş üretiminde kısıtlamaya gidildiğini açıkladı. 30 Haziran 1971’de ise hükümet, Amerikalıların beklediği radikal kararını verdi ve Türkiye’de haşhaş üretimini tamamen yasakladı. Erim bu kararının ödülünü 1972 Mart’ında Beyaz Saray’da Nixon tarafından en üst düzeyde ağırlanarak aldı. Nixon, haşhaş konusundaki işbirliği için Erim’e defalarca teşekkür etti.
http://www.presidency.ucsb.edu/ws/index.php?pid=3780
17-10/14/11111111resim1.png
***
Haşhaş üretimini kısıtlamayı başaran Nixon, 1973 yılında uyuşturucuyla mücadele eden devlet birimlerini tek çatı altında toplamaya karar verdi ve Adalet Bakanlığı bünyesinde ve FBI statüsünde kısaadı DEA olan Drug Enforcement Administration (Türkiye’deki adı ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi) kuruldu. 1974 yılında Ecevit başbakanlığındaki CHP-MSP hükümetin yeniden haşhaş ekiminin serbest bıraktığı Türkiye, kuruluşundan itibaren DEA’nın en aktif olduğu ülkeler arasında yer aldı. Wikileaks’in yayınladığı ABD büyükelçilikleri ve Dışişleri Bakanlığı arasındaki telgraflar, 1973 yılından itibaren DEA görevlilerin Türkiye’deki faaliyetleri ve işbirlikleri hakkında bir fikir veriyor.
https://wikileaks.org/plusd/?qproject []=ps&qproject[]=cc&qproject[]=fp&qproject[]=ee&qproject[]=cg&q=DEA+Istanbul#result
Polis, Jandarma, Gümrükler ve Toprak Mahsüleri Ofisi’yle birlikte çalışan DEA, INCLE (The International Narcotics Control and Law Enforcement) programı çerçevesinde Türk emniyetine 1986’dan 2004’e kadar teknik ekipman ve eğitim desteği vermiş, narkotik polisinin yıllarca kullandığı dinleme cihazları, kamera gibi teknik ekipmanlar DEA tarafından sağlanmış ve kurulmuştu.
https://wikileaks.org/plusd/cables/09ANKARA445_a.html
DEA ve Türk polisinin 44 yıllık bu işbirliği içinde TADOC adlı narkotik eğitim merkezinin kurulması, birlikte düzenlenen uluslararası konferanslar, ziyaretler, ABD gezileri ve tabii onlarca ortak narkotik operasyonu da var. O operasyonların en ünlüleri 1992’de Karaçi’den yola çıkan ve Akdeniz’in uluslararası sularında Türk polisi ve DEA’nın ortak operasyonunda yakalanacakken batırılan 3 ton uyuşturucu taşıyan Kısmetim-1 gemisi, 1993 yılında yine DEA ajanları, Türk polisi ve SAT komandolarının baskın yaptığı 11 ton uyuşturucu yüklü Lucky S gemisine yönelik operasyonlardı. (Gemiye çıkan Türk SAT timinin komutanı üsteğmen Ali Türkşen’di)
17-10/14/3333333.png
***
Operasyonların başrolünde olan DEA İstanbul Bürosu Şefi Michael Spasaro ile İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in Amerikan usulü tokalaşırken fotoğrafları gazetelerde yer almıştı. (Spasaro emekli oldu, tıpkı Menzir gibi siyasete girdi, Oregon’da Cumhuriyetçi partiden eyalet Meclis’ine adaylığını koydu)
1992 ve 1993 yılındaki Kısmetim-1 ve Lucky S operasyonlarına katılan İstanbul’daki DEA ekibi 1996 yılında da Pakistan’dan getirdiği 750 kg uyuşturucuyla yakalanan Hurşit Han operasyonu sırasında gazetelerde haber olmuştu. Bu operasyonu izleyen polis muhabiri Önder Şuşoğlu, yıllar sonra o gün çekilmiş bir fotoğrafı Facebook sayfasında paylaştı. Fotoğrafta DEA yelekli olarak uyuşturucu çuvallarının önünde görülen kişi artık Türkiye’de çok meşhur biriydi çünkü; Metin Topuz. Mahkemedeki ifadesine göre Metin Topuz ‘1982 yılında ABD İstanbul Konsolosluğu’nda çalışmaya’ başlamış. ‘1993 yılının şubat ayında ABD Konsolosluğu Amerikan Federal Narkotik Polis Teşkilatı İstanbul Bürosu’na (DEA) geçmiş’ ve 24 yıldır da burada çalışıyor. Muhtemelen konsolosluğun en kıdemli Türk çalışanı.
17-10/14/6666666666.png
Topuz bir polis ya da DEA ajanı değil. Konsolosluk açıklamalarında onun için kullanılan “yerel çalışan” ifadesi, ABD diplomatik misyonlarında LES (Locally Engaged Staff) ya da FSN (Foreign Service National) olarak geçen diplomatik statüsü olmayan yerel personeli tanımlıyor. Bu personellerin görev tanımı ABD Dışişleri Bakanlığı sitesine göre “Yerel dil ve kültürel uzmanlıklarıyla geçici Amerikan personeline devamlılık sağlamak”. Yine Amerikan gazetelerindeki konuyla ilgili çıkan haberlerdeki sıfatla Metin Topuz konsolosluktaki Amerikalı DEA çalışanlarıyla Türk muhatapları arasında bir irtibat görevlisi. https://careers.state.gov/learn/who-we-are/
82’den beri görevde olduğu için tanınan bir isim Topuz. Deneyimli polis muhabiri Burak Ersemiz’in Facebook sayfasına yazdığı nottan okuyalım:
“Vize krizine neden olduğu ileri sürülen ABD konsolosluk çalışanı Metin Topuz 1990'lı yıllardan 2000'li yılların başına kadar İstanbul Narkotik Şube bünyesinde bulunan teknik takip biriminde DEA için ayrılan özel odada Amerikalılar adına dinlemelere katılıyordu. Kendisini tanımayan polis yoktur. Gazetecilere bile vize işlerinde yardımcı olurdu. Mecidiyeköy'de bulunan ek hizmet binasının dokuzuncu katında Gayrettepe PTT den çekilen kablolarla dinleme yapılıyordu. O zamanki sistem konsolosluk görevlileri tarafından kurulmuştu ilk bakışta uyuşturucu operasyonları için kullanılıyor gözüküyordu ancak sistem herkesin dinlenmesine müsaade ediyordu. Aynı dönemde söz konusu binanın girişine de Amerikalılar tarafından x ray kapısı hediye edilmişti.”
https://www.facebook.com/burak.ersemiz
***
Peki, 35 yıldır ABD İstanbul Başkolosluğu’nda görevli ve 24 yıldır da İstanbul’daki Amerikan Narkotik Bürosu DEA’daki Amerikalı amirleriyle Türk muhatapları arasında irtibat görevlisi olarak çalışan Metin Topuz’a yöneltilen suçlamalar ne? Suçlamalar hangi delillerle yapıldı? İrtibat görevlisi Topuz’un tutuklanmasına neden olan irtibatları ne?
Devamı pazartesi gününe...
.16/10/2017 00:06
‘İrtibat görevlisi’nin irtibatları...
18
Aslında her gün boyutları küçülen haberler, tonları düşen açıklamalara bakılırsa sanki daha geçen hafta ABD ile karşılıklı vize yasağı restleri yapıldığına inanmak zor.
Belki de ABD’den krizi görüşmek için gelecek heyet öncesi tamir edici bir sessizliktir bu.
Bu sessizlikten istifade 66 yıllık Türkiye-ABD müttefiklik tarihindeki en büyük krizlerden birinin sebebi olan tutuklanmanın hikayesine daha yakından bakalım.
Hatırlayalım; 1960’dan beri İstanbul’da ofisleri olan ve Türk polisiyle birlikte çalışan Amerikalı narkotikçilerin, 1973’de kurulan FBI statüsündeki, çatı örgütünün adı DEA (Drug Enforcement Administration- ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi)
35 yıldır ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli olan Metin Topuz, son 24 yıldır da İstanbul’daki Amerikan Narkotik Bürosu DEA için çalışıyor.
Muhtemelen konsolosluğun en kıdemli çalışanı. Statüsü Amerikan diplomatik misyonlarında kısaca LES (Locally Engaged Staff) ya da FSN (Foreign Service National) denen diplomatik statüsü olmayan yerel çalışan. İrtibat görevlisi olarak adlandırılan iş tanımının içinde ‘DEA’daki Amerikalı amirlerine tercümanlık, sık sık değişen Amerikalı görevlilerle Türk muhatapları arasındaki ilişkilerde devamlılığı sağlamak ve rehberlik’ var.
25 Eylül’de gözaltına alınan, emniyet ve savcılıktaki sorgularının ardından çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından 4 Ekim’de tutuklanarak Silivri cezaevine gönderilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Metin Topuz’un tutuklanma sebebiyle ilgili elimizde savcılığın mahkemeye gönderdiği tutuklama talebi ve gazete haberleri var.
(ABD Büyükelçisi Bass, Karar’ı da “ciddi medya” olarak kabul etmediği için veda basın toplantısı davet etmedi ve ona ciddi sorularımızı soramadık)
Gazete haberlerine göre Topuz aynı anda hem “Amerikan ajanı” hem de “FETÖcü ajan” hatta “FETÖ imamı”.
Herhalde bu yüzden gazete haberlerinde Topuz'un 90’lardaki narkotik operasyonlarında çekilmiş fotoğrafları bile “DEA mensubuymuş gibi operasyonlara katılmış” diyerek verildi.
Gazetelerdeki bu sıfatların kaynağıysa aslında “FETÖ üyeliği” ya da “Amerikan ajanlığı” suçlamalarının yer almadığı savcılığın tutuklama talebi. O talepte ‘Kuvvetli suç şüphesi” olduğu iddia edilen üç suçlamaya bakalım;
(Savcılığın tutuklama talebinin orijinalini merak edenler için
https://twitter.com/alifuatduatepe/status/917121324237156353. https://twitter.com/alifuatduatepe/status/917121625904025601 )
“17/25 Aralık şüphelileriyle, eylemin asıl faili konumundaki dış istihbarat ve ülkeler arasında aracılık”
“17/25 Aralık ve 15 temmuz darbe girişimini yöneten FETÖcülerle, Gülen arasındaki irtibat”
“Sahte delil ve ses kayıtlarının yurtdışına çıkarılması konusunda FETÖcülerin dış irtibatı olmak”
Bu üç suçlama cümlesindeki ortak kelime dikkatinizi çekmiştir. Resmi görevi ‘irtibat görevlisi’ olan Topuz, ikisinde ‘irtibat’, birinde ‘aracılık’ la suçlanıyor. Aslında üç suçlamada da esas fail o değil, esas failler arasındaki aracı o.
Peki bu ‘irtibat’ ve ‘aracılık’ suçlaması için gösterilen deliller ne? Yine savcılık tutuklama talebinden okuyalım.
Topuz’un 13’ü polis, biri asker ve biri savcı 15 FETÖ’cüyle “17/25 Aralık girişimi başlatılmadan hemen öncesinde ortak irtibat noktası olduğunun tespiti”, “şüphelinin iletişimleri kontrol edildiğinde FETÖ/PDY silahlı örgütüne üye olmak suç nedeniyle hakkında soruşturma yürütülen 121 kişi ile daha olağanının ötesinde (herhalde tashih var, hayatın olağan akışının ötesinde denmek isteniyor. YO) yoğun irtibatının bulunduğu gibi FETÖ/PDY terör örgütüne Bylock kriptografik iletişim sistemini kullanan çok sayıda kişi ile yüzlerce irtibatının tespiti” ve ‘1994-2017 yılları arasında 120 kez yurtdışına çıkmış’ olması.
‘İrtibat’ ve ‘aracılık’ suçlamalarına gösterilen deliller de telefon irtibatları. Bunların telefon konuşması mı, mesajlaşma mı başka bir irtibat mı olduğunu bilmiyoruz. Bu telefon irtibatlarında ne konuşulduğu, ne için irtibatın kurulduğunu da...
Topuz’un bu irtibatları yaptığı cep telefonu hattı için savcılık tutuklama talebinde yer alan “Başkası adına kayıtlı” bilgisi boldlanmış.
Peki, bu telefon hattının “başkasına adına kayıtlı” olması bir gizliliğe mi işaret ediyor?
Savcılık tutuklama talebinde yer almayan “Telefonun kimin üzerine kayıtlı olduğu” bilgisini önceki gün Sabah’ta yer alan haberdeki bir belgeden öğreniyoruz. Belgede Topuz’un telefonunun “Murat A. ABD Başkonsolosluğu” üzerine kayıtlı olduğu yazılı.
http://www.sabah.com.tr/gundem/2017/10/13/al-sana-belge-bass.
***
Murat A. kim?
Küçük bir Google araştırmasıyla karşımıza çıkıyor. Elçilikte irtibat kurulan telefonun üzerine kayıtlı olduğu M.A. elçiliğinin telekomünikasyon işlerine bakan bir çalışanı, numaralar onun üzerine kayıtlı.
https://tr.usembassy.gov/wp-content/uploads/sites/91/2017/08/RFQ-for-IPC-ICASS-Iphone-Cell-Phones-and-Chargers-W17.pdf
Yani aslında Metin Topuz, suçlamaya teşkil eden telefon irtibatlarını elçiliğin ona verdiği resmi telefonuyla yapmış.
(Murat A. daha önceki iddianamelerden de hatırlayanlar olabilir. En azından bu köşeyi daha eski takip edenlere ismi tanıdık gelebilir. 17 Aralık tutuklusu iki polisin ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nu aradıklarıyla ilgili ilk tespit bundan iki yıl önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili İsmail Uçar tarafından hazırlanan 25 Aralık İddianamesi’nde yer almıştı. Bu konuda iki önce yazılmış iki yazı için:
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/588281.aspx
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/590485.aspx )
Şimdi de savcılık tutuklama talebinde Metin Topuz’un irtibatta olmakla suçlandığı isimler ve son görevlerine bakalım;
İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili firari sanık Zekeriya Öz, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mutlu Ekizoğlu, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mahir Çakallı, İstanbul Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Yakub Saygılı, İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Nazmi Ardıç, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcıları Yasin Topçu ve Kazım Aksoy, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Büro Amiri Mehmet Akif Üner, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Teknik Büro Amirleri Arif İbiş ve İbrahim Şener, İstihbarat Şube Müdürü Serdar Güldalı, İstanbul Narkotik Şube Müdürü Özcan Bulduk, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Oğuzhan Ceylan, İstanbul İl Jandarma Komutanlığı komutan yardımcısı Yarbay Oktay Akkaya, eski Emniyet Müdürü Zeki Taşkın.
Bu 15 isimden ilk 13’ü 17/25 Aralık soruşturmalarında, son ikisi 15 Temmuz soruşturmalarında sanık.
Peki bu telefon irtibatlarının tarihleri ne?
Bu irtibatların tarihiyle ilgili savcılık talebinde yer alan tek bilgi “17/25 Aralık girişimi başlatılmadan hemen öncesinde” cümlesi. Bunun dışında somut tarihler en azından bu tutuklama talebinde yok.
Tutuklama talebinde Topuz’un 1994-2017 arasında 120 kez yurtdışına çıkış yapmış olması suçlamalara delil olarak gösterildiğine göre, hakkındaki soruşturma geniş bir zaman aralığını kapsıyor ve 121 FETÖ şüphelisi ya da tam sayısı verilmeyen “yüzlerce Bylockçu’yla teması da daha geniş bir aralıkta yapılmış olabilir, bunu da bilmiyoruz.
(Örneğin 2010 yılına kadar devam eden Wikileaks’teki ABD telgraflarında İstanbul’daki DEA çalışanlarıyla ilişki içinde olan ve daha sonra FETÖ üyeliğiyle suçlanan onlarca polisin adı geçiyor. https://wikileaks.org/plusd/cables/09ANKARA445_a.html )
Topuz’la 15 FETÖcü polis, savcı ve asker arasındaki telefon irtibatlarının tarihi hakkında savcılık talebinde geçen “17/25 Aralık girişimi başlatılmadan hemen öncesinde” cümlesinden kastedilen ne olduğunu yine Sabah’taki Nazif Karaman’ın haberinden öğreniyoruz.
Habere göre 17 aralık soruşturmasını yürüten, tutuklu eski İstanbul Nitelikli Dolandırıcılık Büro Amiri Mehmet Akif Üner, Topuz’un elçilik adına kayıtlı telefonuyla 15, 16, 19 ve 22 Kasım 2013 tarihlerinde 9 kez ve toplam 27 dakika görüşmüş.
Yine tutuklu eski İstanbul Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı’nın da bu telefonla 10 Kasım 2013’de bir kez irtibatı var. Eski tutuklu İstanbul Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç’la ise 2 Ekim 2013 günü bir kez 11 dakika 48 saniye telefonda konuşmuş Topuz.
Habere göre Saygılı ile diğer görüşmeleri 2012- 2014 yılları arası 10 kez, Ardıç’la da 2012-2014 arası 10 kez irtibat tespit edilmiş. Eski İstanbul İl Emniyet Müdür Yardımcısı Mahir Çakallı’yla da Topuz 2012-2014 yılları arasında 16 kez görüşmüş. Bu görüşmelerin 17/25 Aralık öncesinde olup olmadığıyla ilgili bir bilgi yer almıyor haberde. Haberden bu görüşmelerin Gezi öncesi bir zamana ait olduğunu anlıyoruz. Son olarak Zekariya Öz’ün 23 Eylül-4 Ekim tarihleri arasında Topuz’la görüştüğünü öğreniyoruz.
Bu son görüşmenin belgesi de var. Belgenin adı “Metin Topuz isimli şahsın kullandığı değerlendirilen M.A. ABD Başkonsolosluğu adına kayıtlı 533... numaralı telefon ve T.C. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı adına kayıtlı 212.. numaralı telefonun 2012-2016 yılları arasındaki irtibat tablosu.”
Yani Topuz ve Öz’ün telefon görüşmeleri iki resmi telefon arasında yapılmış. Bir kısmı 17-25 Aralık 2013 öncesinde, listeye göre 2012 yılında da görüşmeleri mevcut.
Ayrıca bu dört isim dışındaki, savcının tutuklama talebinde Topuz’un irtibatı olduğu söylenen diğer 11 ismin irtibatlarının 17/25 Aralık öncesine mi ait olduğunu yoksa 2012-2014 aralığına mı ait olduğunu da bilmiyoruz.
***
Örneğin, tutuklama talebinde “15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişimi öncesinde tutuklu İstanbul İl Jandarma Komutanı Jandarma Albay Gürcan Sercan ile birlikte darbe toplantıları yapan ve darbe girişimi esnasında jandarma personeline silah dağıtarak darbe girişimine katılmalarını sağlayan İstanbul İl Jandarma Komutan Yardımcısı Yarbay Oktay Akkaya” olarak uzun uzun darbedeki rolü anlatılan yarbayla Topuz’un ne zaman görüştüğü, soruşturmayla ilgisi yok gibi görünen ama sanki darbeyle de Topuz’u ilişkili gibi gösteren bu uzun açıklamaların tutuklama talebinde neden yer aldığını da bilmiyoruz.
Bu dosyayla ilgili bildiklerimiz ve çıkan haberlerin çoğunun kaynağı ise ilginç bir şekilde Metin Topuz’un 3 Ekim 2017’de alınan savcılık ifadesi.
Topuz ifadesinde, sadece telefon irtibatlarını kabul etmemiş, bu isimlerle ilişkisi hakkında savcının tespit edemediği bilgiler vermiş, nerede, nasıl tanıştığını, ne zaman ve kimlerle birlikte onlarla görüştüğünü, birlikte yaptıkları ABD ziyaretlerini de bir “FETÖcü ajan” ya da “Amerikan ajanı”ndan beklenmeyecek ayrıntıda anlatmış.
Örneğin İstanbul Jandarma Komutan Yarbay Akkaya ile görüştüğünü kabul etmiş “Jandarma içinde irtibat kurdukları görevlilerden biri olduğunu, iş dışında başka bir irtibatının bulunmadığını” söylemiş.
Savcılığın tutuklama talebinde sadece aralarındaki telefon irtibatı tespiti yer alan eski mali Şube Müdürü Yakup Saygılı, yardımcısı Yasin Topçu ve baş komiser İbrahim Şener’le birlikte yaptıkları ABD gezisini yine ifadesinde bizzat kendisi anlatmış:
“Yakup Saygılı isimli şahsın Mali Şube Yardımcısı olarak görev yaptığı dönemde kendisini birçok kez ziyaret ettiklerini, şube müdürü olduğunda da DEA görevlileri, yardımcısı Yasin Topçu ve soyadını hatırlamadığı İbrahim (Şener) isimli bir baş komiser ile birlikte bir defa yurtdışına gittiklerini, Washington’da bu konuyla ilgili Amerikan savcısıyla görüştüklerini”
Yine Nazmi Ardıç’la savcının sadece telefon irtibatı bulduğu ilişkisinin ayrıntılarını da şöyle anlatmış:
“Nazmi Ardıç’la DEA görevlileriyle birlikte Narkotik Şube Müdürü Mahir Çakallı’nın makamında tanıştığını, yaptıkları telefon görüşmelerinin de iş gereği Amerika ve müdürü ile aralarında tercümanlık yapmak için olduğunu, ayrıca Nazmi Ardıç’ın ABD konsolosluğuna vize için gelmiş olabileceğini, bu nedenle DEA görevlileriyle birlikte konsoloslukta da görüşmüş olabileceklerini”
Bütün bu irtibatlarla ilgili savcıya benzer açıklamalar yapan Topuz’un ifadesinden bir kaç örnek daha verelim.
“Mehmet Akif Üner ile 2010 yılında Antalya’da bir seminerde tanıştığını, ABD-Türkiye arasında yürütülen ortak bir soruşturma kapsamında yaptıkları çalışmalar sırasında Mali Şube’ye DEA görevlileriyle birlikte geldiklerinde şubede karşılaştıklarını ve telefonda bir kaç kez görüşmesinin olduğunu”
Kazım Aksoy’u DEA görevlileriyle Başsavcı Vekili Zekariya Öz’ün buluşmasını organize etmesi nedeniyle tanıdığını, görüşmenin Zekariya Öz’ün Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ndeki makamında olduğunu”
Burada biraz duralım. Savcılık tutuklama talebinde sadece telefon irtibatı olduğu yazan Zekeriya Öz’le olan irtibatını da Metin Topuz ifadesinde ayrıntılı olarak anlatmış:
“Zekeriya Öz ile Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde 2 defe görüştüğünü, ilk görüşmenin hatırladığı kadarıyla 2013 yılında olduğunu, Amerika’dan gelen bir heyetle kendisini ziyarete gittiğini, toplantıya şu anda ismini hatırlamadığı bir başsavcı vekilinin de katıldığını, o başsavcı vekilinin adliye girişinde kendilerini karşıladığını ve odasına aldığını, toplantıya 5 dakika sonra Zekeriya Öz’ün katıldığını, toplantıda “adli konularda nasıl beraber çalışabileceklerini” konuştuklarını, grupta kendisi dışındaki herkesin Amerikalı olduğunu, diğer görüşmenin ise Mali Şube’yle yürüttükleri bir başka dosyayla ilgili olduğunu, bu görüşmenin Zekeriya Öz’ün makamında olduğunu, görüşmeyi Mali Şube Müdür Yardımcısı Kazım Aksoy’un ayarladığını, toplantıda hatırladığı kadarıyla iki Amerikalıyla birlikte kendisi ve Kazım Aksoy’un bulunduğunu, toplantıda takip ettikleri konuyla ilgili savcının Amerika’ya götürülmesi teklifinde bulunduklarını, ayrıca Zekeriya Öz’ü de davet ettiklerini, kendisinin VİP karşılama istediğini ancak kabul etmediklerini, görülmenin bu şekilde sonlandığını”
En başta sadece telefon irtibatından tutuklanması istenen biri için ama özellikle de iddia edildiği gibi ABD devleti adına ya da FETÖ adına gizli bir görev yürüten biri için epey ayrıntılı ifadeler bunlar. Ayrıca FETÖcü biri herhalde Zekeriya Öz’ün açgözlülüğünü ele veren böyle bir ifade vermezdi.
İfadeden Amerika’ya götürülmek istenenin Öz değil, o günlerde mali soruşturmalarla ilgili Başsavcı vekili olan Zekeriya Öz’e bağlı bir başka savcı olduğu anlaşılıyor.
Ama hem burada hem de diğer ifadelerde neden ABD’ye götürdünüz onları, hangi soruşturma için görüştünüz gibi muhakkak sorulmuş olması gereken takip sorularının cevapları yok. Belki de bu sorulara verilen cevaplar konuyla ilgisiz olduğu için özet olduğu söylenen ifadede de yer almamış.
Metin Topuz’un ifadesinde dikkat çeken diğer bir konuda bütün bu görüşmeleri, ziyaretleri, ABD gezilerini “DEA görevlisi Amerikalılarla birlikte” yaptığını söylemesi.
Burası aslında bu soruşturmadaki en kritik nokta.
Tam da suçlamalara konu olan bu irtibatlar Topuz’un irtibat görevlisi olarak işinin tanımı içine giriyor çünkü; DEA’daki müdürlerinin Türk muhataplarla görüşmelerini organize etmek, o görüşmelere katılmak ve tercümanlık yapmak.
Yani aslında bütün bu görüşmeleri bu isimlerle Metin Topuz değil, DEA’daki amiri olan Amerikalılar yapıyor.
Peki kim bu amirler?
1960’den beri İstanbul’da ofisleri olan, 1973’den beri DEA adıyla çalışmalarını yürüten Amerikalı Narkotikçilerle 1993’den beri birlikte çalışan Topuz’un ilk müdürü Michael Spasaro. Açık kaynaklardan araştırılarak bulunabilecek 2010’daki müdür Mark Synder ve bu görüşmelerin yapıldığı 2013’teki müdürü ise Jason J. Sandoval.
Google’da adını arattığınızda Sandoval’ın 2013 yılında Türkiye’de yapılmış başka ziyaretleri de görülüyor. Örneğin 2013 Ağustos’unda Trakya Gümrüğü’nü ziyaret etmiş.
http://trakya.gtb.gov.tr/haberler/amerika-birlesik-devletleri-uyusturucuyla-mucadele-dairesi-dea-istanbul-burosu-tarafindan-bolge-mudurlugumuze-ziyaret
2014 Şubat’ında ise gümrük çalışanları DEA görevlileriyle birlikte ABD Meksika Sınırı’nı ziyaret etmişler.
http://www.gtb.gov.tr/kurumsal-haberler/trakya-gumruk-ve-ticaret-bolge-mudurlugu-abd-gumruk-kapilarini-ziyaret-etti
Sandoval, 2016 Mayıs’ından beri de DEA için Güney Karolanya’nın Charleston şehrinde çalışıyor, sık sık medyada yaptığı uyuşturucu operasyonlarının haberleri çıkıyor.
http://abcnews4.com/news/hooked-on-heroin/dea-agent-jason-sandoval-discusses-the-heroin-epidemic-and-how-people-can-seek-help
Linklere basıp DEA şefi Sandoval’ı görenler, dünkü gazetelerde çıkan Metin Topuz’un 5 Aralık 2013 günü İstanbul Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı’ya ziyaret görüntülerinde arkasından odaya giren kişiyi ona benzetmiş olabilirler.
https://www.ahaber.com.tr/webtv/gundem/feto-irtibatcisi-yakup-saygili-ile-gorusmus
Nitekim önceki gün, Metin Topuz tek başına Saygılı’yı ziyaret etmiş gibi verilen haberler, dünkü haberlerde revize edildi ve ‘bu görüşmeye “DEA’daki amiri Sandavol’un da katıldığının belirlendiği” yazıldı.
***
Toparlarsak;
Eğer ABD İstanbul Başkonsolosluğu irtibat görevlisi Metin Topuz hakkındaki deliller savcılık tutuklama talebindeki telefon irtibatlarından ibaretse, bu suçlamanın birinci muhatabı herhalde irtibatı sağlayan, tercümanlık yapan Topuz değil, İstanbul DEA’daki esas sorumlu olan Amerikalı müdürleri ve bu görüşmeleri yapan Amerikalılar olmalı.
Esas uzmanlıkları narkotik ve ilgili suçlarla mücadele olan ve Türk muhataplarıyla da bu soruşturmalar kapsamında görüşmesi gereken DEA çalışanı Amerikalı görevlilerin, konsolosluk çalışanı Metin Topuz’la birlikte, o sırada 17/25 Aralık soruşturmalarını da yürüten FETÖ’cü polis ve savcılarla olan görüşmelerinin hangi dosyalarla ilgili olduğu sorusu cevabı bulunması gereken en kritik soru. Hem bu görüşmeleri, ziyaretleri ayrıntılı olarak anlatan Topuz, hem hali hazırda İstanbul’da ofisi olan DEA görevlileri hem de tutuklu polisler üzerinden bu sorunun cevabı bulunabilir.
17/25 Aralık’ı yapan polislerden 3’üyle bu soruşturma öncesindeki içeriği belirsiz telefon irtibatı, bu soruşturmayla ilgiyi kanıtlamadığı gibi, işi bu polislerle görüşmek olan bir DEA görevlisinin resmi olarak o tarihlerde devletin polisi ve savcısı olan bu isimlerin FETÖ’cü olmasıyla herhalde bir ilgisi yok.
Halbuki, 17/25 aralık soruşturmalarıyla ABD’nin ilişkisini sorgulamak haklı bir şüphe.
BM kararıyla uygulanan İran’a ambargosunu Türkiye’nin altın ticaretiyle deldiği 2010’lardan itibaren ABD’nin dillendirdiği bir şikayetti.
Hatta 2011’de Türkiye’ye gelen Amerikan Hazine Bakanlığı'nın Terörizm ve Finansal İstihbarat konularından sorumlu Müsteşarı David Cohen, bakanlar, bürokratlar, aralarında Halkbank’ın olduğu bazı resmi ve özel bankalarla görüşmeler yapmıştı.
https://www.youtube.com/watch?v=nPARoiYkhI8
Hatta bazı özel bankaların bu görüşmelerden sonra bu ticaretten çekildiği iddia edilmişti.
Aynı David Cohen, 17/25 Aralık girişimlerinden bir ay sonra da Türkiye’deydi.
http://www.aljazeera.com.tr/haber/abd-hazine-mustesari-ankarada-0
Yine ABD’de görülen Zarrab davasının hakimi Richard Berman’ın 8-9 Mayıs 2014’te İstanbul’da bir FETÖ’cü avukatlık bürosunun düzenlediği ve 17/25 Aralık soruşturmalarının da konuşulduğu bir sempozyumda moderatörlük yaptığı ortaya çıkmıştı. Reddi hakim sebebi olacak ziyareti, hakim davanın başında kabul etmiş ve anlatmış ama sanık avukatlarından reddi hakim talebi gelmediği için davaya bakmaya devam etmişti.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tolga-tanis/zarrab-davasi-ve-gulenciler-40103985
Yine ABD’nin 15 temmuz darbesiyle ilişkisi olup olmadığı Fethullah Gülen’in ABD’de yaşaması, hem Türkiye’nin darbeler tarihi, hem ABD’nin darbelere destek tarihi düşünüldüğünde yine haklı olarak şüphelenilip araştırması gereken ciddi bir iddia.
Ama darbeyi ABD organize etmişse bile bunu konsolosluklarının resmi telefonlarıyla görüşmeler yaparak yapmammış olma ihtimali çok yüksek!
Liderleri ABD’de yaşayan FETÖ’cülerin sık sık vize için ABD elçiliklerini aramış olmaları da herhalde sürpriz değil.
Polis ve savcılıklar keşke bu konudaki haklı şüpheciliklerini 2014’ten sonra paralel yapı soruşturmaları sırasında Sakarya’da görevli bir İlahiyat yardımcı doçentinin neden iki yılda 20 kez ABD’ye uçtuğundan şüphelenerek de gösterselerdi.
Ya da sahiden ABD’nin darbeyle ilişkisi araştırılmak isteniyorsa, şu ana kadar çıkmış hiçbir iddianamede görülmeyen darbe soruşturması için ABD’ye bir ziyaret gerçekleşseydi. ABD’li muhataplardan, darbeden bir kaç gün önce New York’a uçan Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ın havaalanı çıkışından itibaren nereye gittiğini gösteren kamera kayıtları istenseydi örneğin.
Bir kısmı şu yazıda da mevcut olan daha ciddi soruların peşine düşülseydi.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/596151.aspx
Ama ABD gibi her kesimin karşısında birleştiği, depremi bile suni makinelerle yaptığından şüphelenilen bir ülkenin büyükelçiliğinde Amerikalı polislerle çalışan bir Türk görevlinin neyle suçlandığı aslında belki de kimsenin umurunda değildir.
Boş yere merak edip, şüpheleri üzerinize çekmeye de gerek yok.
Ama en azından Türkiye’yi yönetenlerin dış politikayla ilgili böyle tarihi kararları sadece polis ve savcı soruşturmalarına, önyargılı gazete haberlerine bakarak vermediklerini umalım. Bu konuda epey kötü tecrübeleri olan bir ülkeyiz çünkü...
.21/10/2017 00:27
Bir bilmecem var çocuklar
21
93 Harbi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, mübadele, göçler, İkinci Dünya Savaşı... İlk akla gelenler ölümler, kayıplar, acılar, yokluklar, toprak kayıpları. Ama bütün bu travmalardan bir tek iyi sonuç çıkmış olabilir; Bisküvi.
93 Harbi ile yurdundan edilmiş Kırımlı Devlet ailesi Tekirdağ’a kadar gelmiştir. Sonra Balkan Savaşları çıkar, aile biraz daha geriye İstanbul’a çekilir. 1913’de İstanbul da karışınca tekrar anayurtları Kırım’a dönerler. 1917 Bolşevik Devrimi olur, Menşeviklerle hareket eden Kırımlılara yönelik komünist zulmünden yeniden Türkiye’ye gelirler. Önce İstanbul’a sonra patlak veren İkinci Dünya Savaşı günlerinde İstanbul’da hayat zorlaşınca Ankara’ya. Sonra çalışmak için tekrar İstanbul’a...
Dünyayı altüst eden bu çalkantılar hamurun kıvamını bulmasını sağlar ve 1944’de Kırımlı Devlet ailesinden Hacı İslam Devlet’in (devlet böyle İslamcı slogan gibi adı kabul etmediği için Berksan soyadını verir) oğlu Sabri Berksan Ülker bisküvilerini kurar. Adının Ülker fırtınasından geldiği söylenen bisküviler o kadar tutar ki kısa bir süre Sabri Berksan adını Sabri Ülker olarak değiştirir.
Artık ünlü bir işadamı olan Sabri Ülker’in 1959 yılında kapısını 27 yaşında genç bir un tüccarı çalar.
Genç un tüccarını buraya atan fırtınalar da benzerdir.
Gümülcine’de yaşayan varlıklı değirmenci iki kardeş olan Hacı Ahmet Efendi ve Mehmed Efendi, Balkan savaşları, artan çetelerin Müslümanlara baskılarıyla artık gitme zamanı geldiğine ikna olmuştur. Her ne kadar Batı Trakya Türkleri’ni kapsamasa da Lozan mübadelesi sırasında 1924 yılında Türkiye’ye gitmeye karar verirler. Bütün varlıklarını satıp altına çevirirler, iki çantaya koyarlar. Ama yılların emeği olan iki çantayı çetelerle dolu yollarda taşımaları tehlikelidir. İmdatlarına Gümülcine’de diplomatik muafiyeti olan bir Türk konsolos yetişir. Çantaları ona teslim ederler. Ahmet ve Mehmed kardeşler ailelerini de alıp önden İstanbul’a varırlar. Konsolosla buluşacakları Sirkeci İstasyonu’na yakın bir otele yerleşirler. Birkaç gün beklerler gelen giden olmaz. Telaşlanırlar. Sonra bir gün istasyona bir tren yaklaşır ve konsolos altın dolu çantalarla trenden iner.
Aile önce Adapazarı’na yerleşir ama sonra un işi için en uygun olduğuna karar verdikleri Eskişehir’e taşınırlar. Taş değirmende işler büyür, 1948’de Gümülcineli Un Fabrikası’na dönüşür.
***
Ahmet Bey’in 1932 yılında bir oğlu dünyaya gelir. Oğluna büyük vefa hissi duydukları o konsolosun, Selanik doğumlu Gümülcine Şehbenderi Firuz Kesim’in adını verirler; Firuz.
(Gümülcineli olarak bilinen aile neden soyadı kanunuyla Kanatlı soyadını aldı, bilmiyoruz. Bazı kaynaklara göre Gümülcine’den gelirken zaten bu adla biliniyorlardı. Ama gazete arşivlerine bakılırsa 1930lu yıllarda aile Eskişehir’deki Türk Hava Kurumu’na üye olarak yüklü bağışlar yapmıştı. )
Artık fabrikatör olarak anılan Hacı Ahmet Bey, işleri bırakacağı oğlunun en iyi şartlarda yetişmesi için elinden geleni yapar. Önce onu Eskişehir’den Galatasaray Lisesi’ne gönderir, sonra da üniversitede işletme okutmak için Zürih’e.
Zürih Ünivertesi’nde işletme okuyup, Eskişehir’de babası ve amcasının un ve şeker fabrikalarına dönen Firuz Bey’in aklında hep yeni bir şey yapmak vardır. Askerdeyken kantinlerde bisküvinin çok tüketildiği dikkatini çekmiştir.
Bu arada 1958 yılında Moda’da yaşayan bir bankacının kızı olan 16 yaşındaki Gülay Pekcan’la evlenir.
İşte 1959’da o güne kadar un satamadıkları Ülker’in kapısını şansını denemek için çaldığında kafasında bu belirsiz fikirler vardır.
Ülker Fabrikası’ndaki camla kaplı yazıhanede görüştüğü Sabri ve Asım Ülker’e uzun uzun istedikleri kaliteli unu üretebileceklerini anlatır, çok dil döker ama “Bizim istediğimiz unu siz yapamazsınız, biz unu çok özel kırdırıyoruz” diyen işinde titiz Sabri Ülker’i bir türlü ikna edemez.
Sonra zor zamanlar gelir. 27 mayıs 1960, Demokratların kalelerinden, Menderes’in gözaltına alındığı Eskişehir’deki aileyi de vurmuştur. Gülay Kanatlı bir röportajında o günleri şöyle anlatır:
“Bayağı zor senelerdi. İhtilalde bizim bazı işlerimiz durdu. Yapılamayacak hale geldi. Sanki dünyamız yıkıldı gibi oldu. O dönem arabamız da yok kamyonumuz vardır. O zaman da kamyonlar buz gibi, ısınmaz, donardık””
Firuz Bey, 30 yaşında bu zor şartlarda hiç bilmediği bisküvi işine girer. Sermayesi babasından ve bir bankadan aldığı kredi ile Amerika ve Avrupa’dan getirdiği iki kitaptır. Tarifleri tercüme ediyor, Gülay Hanım evde pişiriyor, halkın sevip sevmeyeceği evde bizzat yiyerek test ediliyordu.
1962 yılında kurdukları bisküvi şirketlerinin ilk adı olan Bal, ismin tescilli olduğu anlaşılınca ve ismin sahibi de çok para isteyince ETİ olmuştur. Logosu da tabii Hitit güneşi.
Etimek üretmek için aldıkları üç çuval unu saatlerce yıkayıp glüten çıkarmak gibi işler yapan Gülay Hanım’ın adı bebe bisküvisinden sonra Eti Anne’ye çıkar. Birlikte büyüttükleri şirketleri 1967’de üretimlerini beş tondan 24 tona çıkaran makineyi ODTÜ’lü genç bir mühendise yaptırır. Bir Amerikan dergisinde gördüğü Oval finger bisküvileri yapan makineyi fabrikalarında imal ederler. (Hatta gazete haberlerine göre mühendislerine uçak bile yaptırmıştır Firuz Bey)
Makineyi merak edip görmeye gelen bir isim onu çok mutlu etmiştir; Sabri Ülker.
İki firmanın tatlı rekabeti onları büyütür. Sadece çubuk krakerler, çikolatalı gofretlerle yapılan bir mücadele değildir bu. 70’lerin başında ilk tv reklamları başlayınca Ülker’in “Akşama babacığım” şarkısına karşılık ETİ’nin “Bir bilmecem var” şarkısı çıkmıştır. Ya da tam tersi.
Ama siyaset iki bisküvicinin de peşini bırakmaz. 1980 darbesinden sonra grevler, İstanbul’da evlerine atılan bombalarla sarsılan Firuz Bey’in ETİ’sine 1982’de bir ortak gelir. 1960 darbecilerinin kurduğu Ordu Yardımlaşma Kurumu OYAK. Eti’nin dağıtım şirketinin yüzde 26’sını alan OYAK, en çok bisküvi tüketilen ordu kantinlerine ucuz bisküvi almak, ETİ ise en büyük satıcıyı garanti etmek istemiştir.
Ama bu ortaklık günün sonunda ikisine de yaramaz. ETİ ordunun bisküvisi diye bilinmeye başlar. Muhafazakarlarla arasını açılmasının sebebi belki de bu ortaklıktır.
28 Şubat günlerinde bu kez darbe alma sırası Ülker’dedir. Ordu kantinlerinde satışı yasaklanır, irticacı şirketler listelerinde adı ilk sıradır, alışveriş yapılmayacak o irticacı firma listelerini faxlarla insanlar birbirine göndermektedir. Komutanlara gönderilen bisküvili çikolatalı hediye kutuları geri döner, en son Çevik Bir’le bizzat görüşerek teşvik yasağından kurtulurlar.
***
Firuz Kanatlı’nın başında ise tam tersi bir bela vardır. İstanbul’daki dağıtıcıları mallarının daha iyi dağıtılması için Fethullah Gülen’den icazet almasını tavsiye etmiştir. Sonunda cemaatin bir iftarına gider, Gülen gelmez, önlerine konan katalogda yapılacak yurtlar, okullar için yardım istenmektedir. “Bir düşüneyim” deyip kalkar oradan.
Ama bisküviler bir kere laik ve muhafazakar olarak ikiye ayrılmıştır artık. O da yetmez bir kere milli ve gayri milli olarak ayrılır.
Ülker, üzerindeki irticacı imajından kurtulmak için TSK’nin kurdurduğu think thanklere sponsor olur, dergilerine reklam verir, basketbola para akıtır, boş çerçeve bile satın alır.
ETİ, 2012’de zaten uzun süredir kötü giden ortaklığa son verir ve pazarlama şirketindeki %26lık OYAK hissesini satın alır. Ortalıklarda görünmeyi sevmeyen Firuz Kanatlı Yeni Şafak’a röportaj verir, Gülen hikayesini, yeni başlayacaklar için namaz hocası yazdığını anlatır.
Ama her ikisi de üzerlerine yapışmış imajlardan, komplo teorilerinden henüz tam olarak kurtulamamışlardır.
2009’dan 2017’ye kadar bazı forum sitelerinden örnekler okuyalım (yazım hataları sitelerden kaynaklanıyor):
“eti bizim mi ?ben etiyi de onların diye biliyorum ama..detaylı olarak arştırılıpbilgilendirilmesi gerekli”
“ETİ gercekten bizimmi”
“müslüman olarak etinin içnde domuz eti olduğunu duyduk bu gerçekten doğrumu ?Etinin türk mallı olduğuna karşı şüpheliyiz”
“bencede eti ve ülkeri merak ediyorum türkmü yoksa yahudi malımı cevap gelse çok güzel olur hem dinen hemde bedenen saglıksız sey yemek istemeyiz…”
“eti ne malıdır. ülkemiz neden düşman ülkelere yardım ediyor bunları satarak bilgilendirirsebiz sevinirim:)”
“arkadaslar eti türk diyorsunuzda ben hiçbir reklamında türklügü öven yerliyiz diyen birsey duymadım. kardesim benim firmam eti olsa bunu bagıra bagıra söylerim..”
“arkadaşlar ETİ=ERMENİ TİCARİ İŞLETMELERİ demektir yalnız ermeniler bir uyanıklık yaparak şirketin türkiyedeki fabrikasını eskişehire kurup türk malı yerli malıymış gibi bize yıllardır yedirdiler bunun kısa ve özü budur”
“Ülkerin sahibi Karay yahudisidir.Bende yeni öğrendim, artık ülker almıyacağım, o kadar.En azından Eti nin sahibi türk ve ülkeye faydası var.Ülker hem yahudi,hemde %47 yabancı sermayenin.”
“Ulker israil mali degil evet dogru Türk mali ama “Kırım yahudisi” olan bir aileye ait! Zaten her Türk musluman olacak diye birsey yok. yabancı şirketlerle ortaklik kurmalarida bundan. Kellogs gibi markalar bildiginiz gibi israil/amerikan markasidir. Yukaridaki linke tiklayip kendinizde okuyabilirsiniz. Eti TSK tarafindan kullanilan bir marka bu yuzden ben etiyi tercih ediyorum. Hersey gorundugu gibi degil arkadaslar. Okuyup arastirmak gerekiyor.”
“etinin barkod numarası ile danonenşnki aynı numara ile baslıyo etiş türk malı degil bence”
“yorumlara baktımda kendınden cok emın olanlar var ama hatalılar eti %100 türk malı beyler tam tersi ülker hristiyanların ve az bi de yahudilerin olması lazım onu tam bilmiom ama eti %100 türk malı….”
“90 lı yıllar! ermeniler müslümanları azerileri katlediyor.türkiye ermenistana ambargo uyguluyor.ama ermenistana ambargo yıllarında ürün veren tek firma ÜLKER.”
“ETİ İSRAİL MALI ÇÜNKÜ ETİNİN FABRİKALARI TÜRKİYEDE AMA İSRAİL ETİYİ SATIN ALTI SİZ BİLİNDE KONUŞUN İNSANLARI YANLIŞ BİLGİLENDİRMEYİN”
Bir rivayete göre iki firma birbiri aleyhine bu dedikoduları yaymaktadır. Ama herhalde bu da şehir efsanelerinden bir diğeri olmalı.
Örneğin 2009 yılında ETİ’den şöyle bir açıklama yapılır:
"12 Kasım tarihinde eskisehireti@gmail.com adresinden rakibimiz Ülker ile ilgili olarak sizlere ulaştırılan ve Prof. Dr. Ahmet Maranki'nin de Ülker ürünlerinde domuz yağı kullanıldığına dair görüşlerinin yer aldığı e-mailin şirketimizle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Sektörümüzdeki rekabeti her zaman destekleyen bir şirket olarak, rakibimiz ile ilgili yapılan bu asılsız iddiayı şiddetle kınıyoruz.”
2012 yılında Sabri Ülker vefat ettiğinde Firuz Kanatlı gazetelere “Aziz hatıran önünde saygıyla eğiliyorum” diye biten tam sayfa ilanlar verir, 2015 yılında Gülay Kanatlı vefat ettiğinde Eskişehir’deki cenazede en önde yürüyenler arasında Ülker ailesi de vardır.
Ama hala Google’da ETİ ve Ülker ile en çok aranan sorular arasında içinde domuz yağı olup olmadığı, Yahudi olup olmadıkları var.
Aslında bu komplo teorilerin, dedikoduların arkasında ticari rekabetten çok, başarılı olmuş bir markanın asla ‘biz’den çıkmış olamayacağına dair derin bir aşağılık kompleksi olabilir.
Sadece bu iki marka için değil, Türkiye’de aktör olmuş, bir konuda başarı göstermiş her nefis bunu tattı ve tadacak.
Bu komploları kuranlar, üretenler, yayanlar bunu milli bir görev heyecanıyla yapsalar da aslında kendi toplumlarına hakaret ettiklerinin, cesaret kırdıklarının, ‘bizden adam çıkmaz’ ideolojisinin inanmış birer militanı olduklarının, böylece kendi ülkelerine karşı en büyük komployu yaptıklarının herhalde farkında değildirler.
Gümülcineli Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu, Zürih’te işletme okumuş, 1962’de eşiyle bisküvi üretmeye başlayan, emekliliğinde namaz hocası yazan Firuz Bey bugün Eskişehir’de muhtemelen tarihi Gümülcine Camii’nden son yolculuğuna çıkacak.
O Bilmecenin cevabı için epey ipucu var yukarıda.
Bisküviler bile laik ve muhafazakar, milli-gayri milli diye bölünür, bilin bu ülkenin adı nedir?“
Kaynaklar:
Firuz Kanatlı röportajı/Emeti Saruhan/Yeni Şafak
http://www.yenisafak.com/firuz-kanatli-kimdir-h-2803515
Rüştü Kanatlı ve acı bir mübadele hikayesi/ Rüştü Bozkurt/Dünya Gazetesi
https://www.dunya.com/kose-yazisi/firuz-kanatli-ve-aci-bir-mubadele-hikayesi/387124
“Eti’nin ilk bisküvilerini o yoğurdu”- Gülay Kanatlı ile röportaj/ Eylem Türk/Milliyet
Cumhuriyet Özel ETİ eki/ 14 Ocak 2012.
.23/10/2017 00:33
Milli sporumuz; ajan yakalamaca...
31
Türkiye’de hoşuna gitmeyen, baş edemediğin ya da ne olduğunu çözemediğin hasımlarını ajanlıkla suçlamak milli bir spordur. Kolay ve zevkli bir spordur, taktik, emek, ter, akıl istemez. En son yanı başındaki Talabani’nin oğullarının ihanetinden bile habersiz Barzani’nin Türkiye’de ajanları olduğunu yazanlar oldu. Tabii zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına göre ajanlık, hainlik suçlamalarının değişmesi ilk defa olmuyor. Dış ve iç politikadaki ihtiyaçlara göre harekete geçen Emniyet ve Adliye cumhuriyet tarihimiz boyunca sayısız “ajan” yakalamış, pek çok "gizli örgütü” ortaya çıkarmış, mısır patlatırcasına “oyunları, planları” deşifre etmiştir. Herhalde bunların en meşhurları da İkinci Dünya Savaşı zamanında yaşanmıştı.
***
Savaşta denge politikası gütmeye çalışan Türkiye, Almanlar sınırlarımıza kadar dayanıp, NAZİ ordusu Sovyetlere doğru ünlü Barbarossa Harekatı’na başladığında Almanlarla işbirliği anlaşması imzalamakla kalmamış, polis de Türkiye’de komünist cadı avına çıkmıştı. Yetmemiş, Ankara’daki Salman elçiliğinin ve istihbaratının isteği doğrultusunda Anadolu Ajansı’nın Musevi ve ‘dönme’ çalışanları işten çıkarılmış, Nazilere bir selam olarak da Varlık Vergisi uygulaması başlamıştı. Anti-ırkçı fikirleriyle “vatan haini” ve “Moskova ajanı” olarak tutuklananlardan arasında Ankara Üniversitesi Psikoloji bölümü hocalarından Muzaffer Şerif de vardı. Onun tutuklanmasına neden olan cadı avını, Turancı-ırkçı öğretmen Nihal Atsız’ın Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nu üniversitelerdeki komünist vatan hainlerine karşı harekete geçmeye çağıran açık mektupları başlatmıştı. Ama iki ay sonra cephelerde işin şekli değişip, Kızıl Ordu, Nazileri Berlin’e doğru kovalamaya başlayınca, Türkiye’nin ekseni bu kez müttefiklere doğru kaymış, yine kazanan cepheye hoş görünmek için Varlık Vergisi kaldırılmış, aralarında Muzaffer Şerif’in de olduğu “Moskof ajanlığı”ndan tutuklananlar serbest bırakılmıştı. Yetmemiş, Irkçılık-Turancılık davasında Nihal Atsız ve onu destekleyen akademisyenler, öğrenciler, Alparslan Türkeş gibi askerler “Alman yanlısı”, “bozguncu”, “vatan haini” ilan edilip, tutuklanmış, tabutluk denen hücrelere atılmıştı.
İşin daha da tuhafı önce komünistleri sonra Turancıları alıp vatana ihanetten, bozgunculuktan, ajanlıktan tabutluklara atan da aynı İstanbul Emniyet Müdürü’ydü (Ahmet Demir) Tabii onları hapse atan polisler, savcılar, hakimler olmadığı gibi kurtaran da onlar olmadı. 1945’te Stalin, Türkiye’den toprak talep edince, Turancıları tutuklayıp savaşı kazanan cepheye selam göndermenin bir manası kalmamış, hepsi serbest bırakılmıştı. Bu ‘heyecana’ daha fazla dayanamayan Muzaffer Şerif, ABD’ye gitmiş, orda sosyal psikolojinin kurucu isimlerden biri olmuştu. Daha sonra da iç politikada ve dış politikada önemli kırılma anlarında ajanlıkla, provokatörlükle, beşinci kol faaliyetiyle suçlananlar, bu yüzden tutuklananlar oldu.
***
Bu o kadar milli bir spordu ki, örneğin 1999’da Meclis’e başörtüsüyle giren Merve Kavakçı’ya Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “ajan provokatör” demişti. Milli sporumuz bu olunca, bir operasyonda en çok “ajan” yakalama rekorunun da Türkiye’de olması sürpriz değildir herhalde. Türk polisi 2011 yılında tek bir operasyonda 300’den fazla “ajan”ı yakalayarak bu rekoru kırmıştı. Çoğu muvazzaf subay olan aralarında TÜBİTAK’ın üst düzey çalışanlarının, doktorların, işadamlarının olduğu bu 300’ü aşkın ‘casus’un bir kısmının travesti, hayat kadını, hatta hayat kadınlarının bazılarının yaşlı ve engelli olması da pek kimsenin ilgisini çekmemişti.
İzmir ve İstanbul Casusluk Davaları’nın şimdi bir FETÖ kumpası olduğu ortaya çıktı ama o günlerde hiç de öyle denmiyordu. Sadece cemaate yakın gazeteler de değil, hükümete yakın gazeteler, hatta bazı seküler gazetelerde de aylarca “İhanetin belgesi” “Resmen ihanet” “Casusluk çetesinde bir Yunan” “Heron bilgilerini PKK’ya vermişler, “İsrail’e satmışlar” manşetleriyle çıktılar. İnsanların özel hayatları deşifre edildi, belaltı iftiralar haber olarak gazetelere basıldı.
Herhalde o tecrübelerden kimse bir şey öğrenmemiş, ders çıkarmamış olacak ki, bugün de her gün polisler, savcılar ‘ajan’ yakalıyor, kumpas planlarını deşifre ediyor. Pek az insan aslında ne olduğuyla ilgileniyor. Dün FETÖ kumpaslarında o başlıkları atanlar, haberleri yapanlar hiçbir ders çıkarmadan yine hoşlarına gitmeyen, siyaseten yaptıklarını beğenmedikleri insanlar için “ajan”, “provokatör” diye yazıp çiziyor. Tabii bu kez çok farklı. Hep öyledir zaten, hep bu kez çok farklıdır. Bu kez “esas büyük adamlara”, “kilit isimlere”, “hassas noktalara” dokunulmuştur. “Türkiye yine bağırsaklarını temizliyordur”, “bağımsızlık savaşı” veriyordur, beşinci kol faaliyetleri deşifre edilmiştir. O yüzden “bağırıyordur birileri kuyruklarına basılmış” gibi.
***
Bütün bu kalıp cümleleri arşivlerde bolca bulmak mümkün. Aslında değişen tek şey ajanlıkla suçlananların politik görüşleri. Türkiye’nin Batı ile iyi ilişkileri olduğu günlerdeki FETÖ operasyonlarının hedefinde ulusalcı olarak bilinen isimler vardı. Bu kez Türkiye, Batı ile sorunlar yaşıyor, ittifaklar sarsılıyor, ajanlıkla suçlanma sırası da Batı ile iyi ilişkileri olan isimler, çevreler, STK’larda. Konjonktür uygun, ön yargılar had safhada. O yüzden “dokunulmayanlara dokunuluyor” çığlıkları altında, niye dokunulduğu gibi detaylarla ilgilenen yine çok az. Adı FETÖ’nün Selam-Tevhid soruşturmasında İran ajanlığına çıkmış, Ergenekon soruşturmalarında mağdur olmuş isimler de bu yeni ve bu kez hoşlarına giden casus avına katılmakta bir beis görmüyorlar. Halbuki eğer Türkiye’de bir yerde bir ajan yakalandıysa bunu polis operasyonu, gazete manşetleri, köşe yazıları, troll hesaplardan öğrenmemiz pek mümkün değil.
2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 4. Maddesinin (g) bendindeki “İstihbarata Karşı Koymak” görevi MİT’e verilmiş bir görev. Bu maddeyle MİT, casusluk faaliyetleri yürüttüğünden şüphelenilen kişilere yönelik çalışmalar sırasında polise tanınan hak ve yetkileri kullanabiliyor. Tabii bunu genelde sessizce yapıyor. O yüzden MİT’in cumhuriyet tarihi boyunca resmen yakaladığı 131 ajandan çok azını tanıyoruz. Tuncay Özkan’ın içerden epeyce bilgiyle 1995’te yazdığı MİT’in Gizli Tarihi kitabındaki listeye göre, bu ajanların 73’ü Bulgaristan, 26’sı Sovyetler, 14’ü Suriye, 6’sı Yunanistan, 2’si Libya, 2’si Romanya, 2’si Mısır, 2’si Irak, 1’i İran ve ikisi de ABD hesabına çalışmaktaydı. ABD hesabına çalışırken yakalanan iki casus da asker kökenli üst düzey MİT çalışanlarıydı.
MİT İstihbarat Başkanı Sabahattin Savaşman, uzun süre MİT tarafından takip edildikten sonra 1977 yılında Ankara’da bir evde gizli belgeleri, CIA Ajanı William Philips’e teslim ederken suçüstü yakalanmıştı. 1983 yılında da uzun yıllar NATO’da görev yapmış, hatta Brüksel’deki NATO üssünde doğan kızına NATO adını vermiş MİT mensubu emekli Albay Turan Çağlar da İstanbul’da, NATO’da asker olarak görevli CIA ajanlarıyla buluştuğu sırada suçüstü yakalanmıştı. Savaşman 1987’ye kadar hapis yattıktan sonra tahliye olmuş, Turan Çağlar ise hapishanede alması gereken ilaçları almayıp intihara benzeyen bir enfaktüs sonucu hayatını kaybetmişti.
İki CIA için çalışan MİT ajanının bir ortak özelliği de daha vardı. Savaşman, hatıralarını Aydınlık grubuna vermiş ve hatıralar “MİT-CIA İlişkisi / 3. Adam Anlatıyor” başlığıyla kitap olarak yayınlanmıştı. Turan Çağlar’ın da 1980 öncesi Aydınlık gazetesinin Kontrgerilla yazı dizisindeki haber kaynaklarından biri olduğu ortaya çıkmıştı.
***
Hazır bu aralar herkese Amerikan, İngiliz ajanı, Kraliçe’nin adamı demek moda, Türkiye’de çalışmış, hatıraları yayınlanmış iki meşhur CIA ajanı ve ilişkilerine de yakından bakalım. Murat Yetkin’in çok iyi bir gazetecilik çalışması olan son kitabı Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı, polisiye ve istihbarat meraklıları için bir cevher. Kitapta komplo teorileri dışında gerçek istihbarat hikayeleri var.
Bu hikayelerden en ilginçleri tabii ki Türkiye’de çalışmış iki ünlü CIA ajanı Ruzi Nazar ve Duane Clarridge’in hikayeleri. Yetkin, daha sonra emeklilikleri sırasında röportajlar da yaptığı bu iki ismin Türkiye maceralarının izini açık kaynaklardan sürmüş.
Ortaya henüz cevaplanmamış çok önemli sorular ve açığa çıkmamış bağlantılar çıkmış. Kitabı okumak için, herkese iki gün süre. Bu iki casusun hatıralarında pek ayrıntılarına girmedikleri Türkiye maceralarından devam edelim.
.25/10/2017 00:30
Mutfakta biri mi var?
31
“Birden aşağıdaki rıhtıma bir hareketlenme oldu. Stadyum tarafından aşağı inen bir takım gençlerin, bizim denizcileri Boğaz’ın gri sularına itişini çaresizce izledik...Bu olay terörizmle uğraşmamın başlangıcı oldu”
18 Temmuz 1968 günü öğle saatlerinde Deniz Gezmiş liderliğindeki solcu öğrenciler, boğaza demirleyen ABD 6. Filosu’na bağlı Shangri-La uçak gemisinden kıyıya çıkan Amerikan askerlerini Dolmabahçe’den denize atarken, herhalde Kabataş’taki bir evden CIA’in İstanbul Büro Şefi’nin onları izlediğini bilmiyorlardı.
Daha bir ay önce İstanbul’a gelmiş CIA’nin çiçeği burnunda büro şefinin adı Duaene Clarridge’dı. Dört yıl (1968-1972) görev yapacağı İstanbul’da neler yaptığı hakkındaysa, 1997’de yayınlanan “Her Devrin Casusu” adlı anılarında yer alan bu hatırası dışında çok az şey anlattı; İstanbul’daki narkotikçi DEA çalışanlarının beceriksizlikleri, bir Alman şirketinin temsilcisinin eşi olan Helga ile yaşadığı aşk, karısından nasıl ayrılıp onla evlendiği ve yeni eşinden olan oğullarına o yıllarda birlikte çalıştığı MİT’in İstanbul şefi Tarık Şahingiray’ın adını verdiği...
Murat Yetkin, yeni çıkan “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda Türkiye’de görev yapmış iki CIA şefi Ruzi Nazar ve Duane Clarridge’ın ketum anılarının da aydınlatmadığı karanlıkta kalmış Türkiye maceralarına yeniden bakıyor.
Kitapta, Duane Clarridge’in oğluna adını verecek kadar yakın çalıştığı MİT şefiyle dört yıl boyunca “terörle mücadele” için Türkiye’de neler yapmış olabileceği hakkında ipuçları bulmak için, adı daha sonra iran-kontra skandalına da karışacak karanlık CIA ajanının 1960-64 yılları arasında görev yaptığı Hindistan’a gidiyoruz.
Bağlantısızlar çizgisindeki Hindistan’ı yöneten Nehru liderliğindeki Kongre Partisi iktidarının Hindistan Komünist Partisi tarafından sallandığı yıllara. 1956’da Kerale eyaletinde seçimi kazanan ama iktidar verilmeyen Komünistler, 1962 seçimlerinin favorisi görünmektedir.
Bunu durdurmak için Nepal’den Hindistan’a kaydırılan Clarridge’in elinde bir koz vardır. 1953’de Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev’in başlattığı Stalinsizleştirme siyasetinden rahatsız olan Mao ile Sovyetler arasında başlayan gerilimin Hindistan Komünist Partisi içindeki yansımaları.
Özellikle Yeni Delhi’deki parti merkeziyle yaşadığı soruları Pekin çizgisinde eleştirilerle dillendiren Madras’taki il örgütüyle temas kurmak için Madras’a gider.
***
Orada neler yaptığını Yetkin’in kitabından okuyalım:
“Daha önce CIA ajanları tarafından çalınmış, belgelerden üretilmiş güya Çin Komünist Partisi antetli kağıtlarla, Madras örgütüne sanki Pekin’den gönderilmiş gibi “Doğru devrimci çizginizi, takdirle izliyoruz” tadında mektuplar, makaleler yollamaya başladı. Madraslı komünist liderlerle güya Pekin’den, yani Merkez’den gelen bir Çin görevlisi sahte kimliğindeki CIA ajanıyla gizli buluşmalar dahi ayarladı”
Hatta bu kadarla da kalmaz, örgütün gazetesinde, Çin Komünist Partisi yayınlarından devşirdiği cümlelerle yazdığı, sonu Mao’nun “Devrim tarihin lokomotifidir” sözü ve “Merkez” imzasıyla biten makaleleri de yayınlanmaya başlar. Anılarında sekreteriyle bu yazıları yazarken ne kadar eğlendiğini anlatıyor Clarridge.
Çin tarafından muhatap alındıklarını düşünen Madraslı komünistler hızla Sovyet karşıtı, sekter, Maocu bir çizgiye doğru kayarlar.
Ve ‘false flag’ operasyonu başarılı olur; Hindistan Komünist Partisi, içerden parçalanmaya başlayınca arda arda hem 1962 hem de 1966 seçimlerini yeniden Nehru kazanır.
1967 yılında Çin dışında ilk Maocu komünist parti de CIA’nin desteğiyle Hindistan’da kurulmuş olur.
Naksalit denen gerilla savaşını yöntem olarak benimseyen bu parti o kadar sekterdir ki; köylerden başlayacak devrimde sadece tarım aletleri kullanılmasını, ağaları köy meydanında bu aletlerle öldürmeyi savunmaktadır.
Kitaptan ‘CIA’nin Hintli komünistleri bölüp, Moskova’nın etkisinden çıkartmak üzere Maocu parti kurdurdukları kişinin kim olduğunu da öğreniyoruz; Çaru Mazumdar.
İşte Clarridge 1968 yılında Türkiye’ye böyle bir tecrübeyle gelmişti. Ne tesadüf ki geldiği Türkiye’de de Hindistan’daki gibi komünist hareketler güçlenmekteydi. Türkiye İşçi Partisi Meclis’e girmiş, Milli Demokratik Devrim tezi etrafında gençlik örgütlenmiş, 9 Mart 1971’de darbe yapmaya hazırlanırken ihbarla ortaya çıkarılacak sivil-asker bir cuntaya dönüşmüştü.
ABD büyükelçilerinin arabalarının yakıldığı, Amerikan askerlerinin denize döküldüğü bir Türkiye’ye gelen Clarridge’in görev yaptığı dört yıl içinde neler olduğunu da yine Yetkin’in kitabından okuyalım: “Kısa süre sonra Maocu hareket Türkiye’de de ortaya çıkacak, TİP ve DEV-GENÇ bölünecek, kopan her grup geride kalanları pasifistlikle suçlayıp keskinleşecek, silaha sarılarak bir daha bölünecek, sol bir daha belini doğrultamayacaktı”
Yetkin kitabında Türkiye’de 1969’dan itibaren Maocu fraksiyonların ortaya çıkışını ise şöyle anlatmış:
“Türkiye’de solun bölünmesi sürecinde, elden ele dolaşan, Doğu Perinçek’in başını çektiği Aydınlık çevresinde okunmaya başlayan bir siyaset metni vardı. Bu metin başlangıçta CIA ajanı Clarridge’in yönlendirilmesiyle tohumları atılmış Türkiyeli devrimcilerin telaffuzuyla Çaru Mazumdar’ın “Sekiz İlke’siydi... Tıpkı Mazumdar gibi arayış içindeki Türkiyeli devrimciler de stratejik bilek güreşinin bir parçası olduklarını fark edemeden öldürüldüler.”
Gerçekten de Clarridge’in İstanbul’da görev yaptığı dört yılın sonunda 1968 yılında Kabataş’ta Amerikan askerlerini deniz dökerken gördüğü gençlik liderlerinin çoğu sekter gerillacılık tezleriyle ya çatışmalarda öldürülmüş ya da Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi idam edilmişlerdi. Bu şiddet sarmalına batan sol da itibar kaybetmişti.
Yetkin kitabında bahsetmemiş ama köylerden oraklarla devrim yapmayı savunan Çaru Mazumdarcı Maoculuğun en popüler olduğu yerlerden biri Amerikan Robert Koleji’ydi.
Hatta buradaki varlıklı Mazumdarcı gençler, bir örgüt içi tartışmada arkadaşlarını öldürmüş, meşhur Sandık Cinayeti denen, Türkiye’nin günlerce konuştuğu olay meydana gelmişti.
***
Yine kitapta yok ama 1971 darbesinden sonra aranan Perinçek ve arkadaşlarına (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) yönelik 16 Mayıs 1972 günkü “Şafak” (dergilerinin adıydı) baskınlarından birinin yapıldığı yer de Robert Koleji içindeki bir lojmandı.
1940’dan beri Robert Koleji’nde hocalık yapan Hillary Sumner-Boyd’un lojmanında bir grup partili yakalanmıştı. Baskını yapanlardan MİT mensubu Mehmet Eymür’e göre hakkında hiçbir adli işlem yapılmayan Boyd, “İngiliz istihbaratıyla ilişkili bir İngiliz Troçkist”ydi. İngiliz istihbaratıyla ilişkisi meçhul ama Charles Sumner takma adını kullanan Boyd, İngiltere’nin en önde gelen Troçkistlerinden biriydi. Anne ve babasının da tanıştığı Troçki ile röportajlar yapmış, İngiliz gazetelerine Troçkist metinleri çevirmiş, onun için kurulan komitenin aktif bir sözcüsü olarak çalışmıştı. Ama 1940 yılında birden hepsini bırakıp İstanbul’a Robert Koleji’ne öğretmen olarak gelmişti. Belki de 1940’da Meksika’da Troçki’nin Stalinist bir İspanyol tarafından öldürülmesinden sonraydı bu.
1972 yılında yine Robert Koleji hocalarından Amerikalı John Freely ile yazdıkları İstanbul Rehberi hala aşılmamış bir rehber olmayı sürdürüyor. Burma’da ve Çin’de görev yapmış eski bir Amerikan deniz komandosu olan, sonra ABD’de fizik okuyup, Robert Kolej’e fizik öğretmeni olarak gelen John Freely, Çarumdarcı öğrencilerinin Sandık Cinayeti üzerine daha sonra bir roman da yazdı. (Aydınlanma)
İkisinin istihbarat örgütleriyle bir ilişkisi olup olmadığı bilinmiyor ama örneğin Robert Koleji’nde o yıllarda hocalık yapan ve Doğan Nadi ile evlenen Mary Elisabeth Ellinghausen, CIA’nin öncüsü O.S.S için çalışmış bir ajandı.
https://www.archives.gov/files/iwg/declassified-records/rg-226-oss/personnel-database.pdf
Son bir not; Hindistan Komünist Partisi-ML, dünyada istihbarat operasyonuyla kurulan ilk Maocu parti de değildi. 1969 yılında Hollanda Komünist Partisi’ni bölmek için, Hollanda gizli BVD, servis ajanı matematik öğretmeni Pieter Boevé’ye Maocu çizgide Hollanda Markist Leninist Partisi’ni kurdurmuştu. 600 üyeye ulaşan parti, Çin’den resmi davetler almış, parti lideri ajan öğretmen Mao tarafından bile ağırlanmıştı. 1989’da kendini fesh parti ile ilgili gerçekler ancak 2004 yılında ortaya çıkmıştı.
Kitaba dönmeden önce son bir belgeye de bakalım. 2010 yılında üzerinden gizlilik kalkan bir İngiliz Dışişleri Bakanlığı belgesine göre MHP’li bakan Gün Sazak 14 Mart 1980’de İngiliz Büyükelçiliği’ni ziyaret edip Sovyet tehlikesine karşı İngiltere’nin MHP’yi desteklemesi gerektiğini anlatmıştı. Görüşmeye ilişkin büyükelçilik raporu şöyle bitiyordu:
“Sonuç olarak MHP bizden bir tür yardım bekliyor. Çünkü ABD’nin ve özellikle CIA’in Türkiye’deki solculara destek olduğunu düşünüyorlar. Amerikalıların bilhassa Aydınlık’ı desteklediğini (finanse ettiğini) iddia etti. Ben duygularının incindiği izlenimine kapıldım. Çünkü Maocular ondan daha çok kokteyl davetiyesi almıştı.”
(Gün Sazak, birkaç ay sonra, sol bir örgütün üstlendiği bir suikastla şehit edildi. Bu İngiliz belgesini MHP sert biçimde yalanladı.)
Artık, Murat Yetkin’in kitabındaki ikinci CIA ajanına bakabiliriz. O daha meşhur, anıları Türkçe’de de yayınlandı; Ruzi Nazar. (CIA’nin Türk Casusu/Enver Altaylı).
***
Ekim 1917 devrimi sırasında Sovyetler'de doğan Ruzi Nazar, akrabalarını Stalin'in öldürdüğü bir Özbek olarak 2. Dünya Savaşı'na Kızıl Ordu subayı olarak giriyor. Savaşı ise Türkistan Lejyonları içinde Nazi saflarında tamamlıyor. Savaştan hemen sonra ise CIA'ye katılıp 11 yılı Türkiye'de olmak üzere 45 yılını soğuk savaşın en büyük istihbarat örgütünde geçirmiş bir isim Nazar.
Clarridge’den 9 yıl önce 1959’da CIA’nin Ankara şefi olmuş, birlikte 3 yıl çalışmışlar ve 1971 muhtırasından sonra da Türkiye’den ayrılmıştı. Anılarından, Nazar’ın bir sabaha karşı evine sarhoş gelip anti-emperyalist 9 Mart darbesi için destek isteyen Cemal Madanoğlu’ndan aldığı bilgiyi Amerikalılara ilettiğini öğrenmiştik. Yetkin’in kitabından darbeden iki gün önce darbenin bilgisini Clarridge’in Washington’a raporladığını öğreniyoruz.
Kitapta en dikkat çekici olan bilgilerse Ruzi Nazar’la Alparslan Türkeş arasındaki ilişkiler. Anılarında Nazar, Türkeş’i ithamlardan korumaya çalışan bir dikkatle nasıl tanıştıklarını anlatmıştı. 1955’de Truman Doktrini çerçevesinde gayri nizami savaş eğitimi almak için, NATO irtibat subayı olarak bulunduğu Washington’da tanışmışlar, ikisi de Turancı olduğu için çok iyi anlaşmışlar ve ailece görüşmeye başlamışlardı.
Daha sonra ilginç bir şekilde 27 Mayıs 1960 darbesinden altı ay önce Ruzi Nazar, Ankara’ya CIA görevlisi olarak atandı. Resmi görev tanımı; “Sovyetlerle mücadele konularında Ankara’daki ABD büyükelçiliği ile TUSLOG komutanı arasındaki irtibat görevlisi”ydi.
Murat Yetkin’le röportajı sırasında ise esas görev alanının Türkiye değil, CIA’nin İran ve Orta Asya operasyonları olduğunu söylemiş Nazar.
Ama onun Türkiye’ye gelmesinden altı ay sonra 27 mayıs darbesi oldu ve darbenin sözcüsü de arkadaşı Alparslan Türkeş’ti. Ailece görüşmeye devam ettiklerini anlattığı Türkeş, 13 Kasım 1960’da 14 MBK üyesi ile birlikte Cemal Madanoğlu’nun girişimiyle tasfiye edilip tutuklandığında Türkeş’in kızları da Ruzi Nazar’ın evindeydi. Yine anılarında Nazar, bu olay üzerine Türkeş’in öldürülebileceğini düşünerek ABD’nin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel nezdinde girişimde bulunmasını sağladığını anlatmıştı.
Gerçekten Türkeş ve diğer 14’ler, daha sonra Mürted Havaalanı’ndan bindirildikleri uçaklarla çeşitli başkentlere Büyükelçilik müşaviri olarak gönderilmişlerdi.
Türkeş’in gönderildiği ve 25 ay kaldığı yer ise bu kitabı okurken ilginç geliyor artık; Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi. Yetkin’in kitabındaki ilginç iddia şu; Ruzi Nazar, Yeni Delhi’de Türkeş’i ziyarete gittiğinde, Hindistan’da göreve başlayan Duane Clarridge’i de yanına alıp, onunla tanıştırmıştı.
Ruzi Nazar’ın yetiştirdiği, anılarını yazacak kadar yakını olan eski MİT mensubu Enver Altaylı’nın 1977-1980 arasında MHP’nin gazetesi Hergün’ün başyazarı olduğunu da ekleyelim.
Daha fazlasını da kitabı okuyacaklara bırakalım.
***
Türkiye’de en kritik zamanlarda görev yapmış ve anılarını yazmış iki CIA şefinin bilinen somut ilişkilerinin yolunun bugün herkesi çok kolayca Amerikan ajanlığı, Kraliçe’nin adamlığı, vatan hainliği, gayri millilikle suçlayan iki harekete çıkması epey ibretlik olmalı. Hem de bunu ellerinde bu kitaptaki bilgilerin binde biri kadarı bile yokken yapıyorlar yıllardır.
Tabii bütün bu ilişkilere bakarak kimse hakkında herhangi bir ithamda bulunulamaz. Bu ilişkiler, uzun geçmişleri, arka planları olan o siyasi hareketleri hiç bir şey yapmaya da yetmez.
Ama bugün bir Cumhurbaşkanı’nın Kraliçe’yle kadeh kaldırdığı bir fotoğraf ya da İngiltere’de master yapması bile onu Kraliçe’nin adamı yapmaya yetiyor. Bir başbakanın mezun olduğu lise onu oranın adamı yapıyor. Bir bisküvi reklamından suikast planı çıkarılıp gece nöbetler tutuluyor, bir futbol takımının gösterisinden gizli darbe emri bulunup soruşturma talimatı veriliyor.
Bugün ilk kez mahkeme önüne çıkacak Büyükada’daki seminere katılan sivil toplum aktivistleri için iddia edilen her şey boş çıksa da hala onlardan ajan diye bahsedilebiliyor.
Bütün bunlar darbe gibi ağır bir travma atlatmış bir ülke için belki anlaşılabilir paranoyalar.
Ama Türkiye’nin AK Parti iktidarı sayesinde geride bıraktığı, 2000’lerin başındaki “Musa’nın çocukları” “Sivil Örümceğin Ağında” kafasına geri dönmesini, bütün sivil toplum örgütlerini, siyasi aktivistleri eğer devletle her konuda hem fikir değillerse potansiyel dış güçlerin piyonu olarak gören bakışı bu travmalar da meşrulaştırmaz.
Çünkü bu paranoyalar yeni travmaları davet ediyor.
O yüzden bu paranoyaların siyasete, emniyete, adliyeye hakim olmasına izin verilmemeli. Çünkü bunun sonunda ortaya sadece haksız gözaltılar, toplumsal güvensizlik çıkmaz.
Bu paranoyalar, kendi gündemlerini gerçekleştirmek isteyenlere de geniş bir alan açar ve bu büyük bir güvenlik zaafına döner.
Bu geniş hareket edilecek, her şeyin gittiği alanı sadece içerideki gruplar da iktidarlarını büyütmek için kullanmazlar, esas olarak bu belirsizlik hali Türkiye’nin dış politikasına tesir etmek isteyen dış istihbarat örgütleri için de velud bir at koşturacak alana dönüşür.
Daha çok yakın bir zamanda iktidar, medya, entelektüeller, haklı bir askeri vesayetle, darbecilikle hesaplaşma motivasyonuyla Ergenekon, Balyoz gibi davalara destek vermiş ama bu aşırı siyasi motivasyon gözleri kör edince bu davalarla FETÖ’nün kendi yolunu açtığı görülememişti.
***
Belki bugün de darbeyle hesaplaşma ve Batı ile artan tansiyonun heyecanıyla, dış politikayı zora sokan, Türkiye’nin elini zayıflatan Büyükada ve benzeri soruşturmalarla aynı şey oluyordur.
ABD seçimlerine karışan, Avrupa’daki ırkçı partileri fonlayan, Almanya’da bile medyasıyla operasyonlar yapan kuzey komşumuzun kendi dış politika rotasına çekmek istediği Türkiye’de hiç bir şey yapmadığı herhalde düşünülmüyordur.
Türkiye’nin dış politikasını, rotasını hükümetler belirler, ama hükümetleri davalar, soruşturmalar, komplo teorileriyle bir anafora sokup, dış politikadaki kararları etkilemek, zorunlu kavgalara sokmak kimsenin menfaatine değildir.
Yaşanmış gerçek somut elle tutulur entrikalardan kalın kitaplar yazılan bir ülkede yaşadığımızı unutmadan...
.28/10/2017 00:38
Türkiye’de hukukun genel ilkelerine giriş
63
“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” ilkesi: Masumiyet karinesi ilkesinin yüzlerce yıllık Anadolu bilgeliğiyle yeniden yorumlanmış halidir. Şüphe en büyük delildir. Birisi hakkında konuşuluyorsa, boş değildir, muhakkak vardır bir şeyler. Hukukta da “yüreğinin götürdüğü yere git” diyen ilkedir.
“Sallandıracaksın bir kaçını bak bir daha yapıyorlar mı” ilkesi: İnsanları, işledikleri suçların sonunda ağır bedeller ödeyeceklerine ikna edersek, caydırıcı oluruz diyen ilkedir. Tarihimizde bu ilkenin başarısız olarak uygulandığı örneklerse çoktur. Şapka giymediği için asılanlara rağmen, şapka devrimi tutmamış, başbakan ve bakanların asılmasına rağmen halk bir sene sonra aynı partinin devamı partilere oy vermiş, solcu gençlerin asılmasına rağmen gençler solcu olmaktan vazgeçmemiştir.
“Bir şey yoksa bırakırlar zaten” ilkesi: “Masumsa zaten aklanır, korkacak bir şey yok” şeklinde de ifade edilir. Gerçekten insanın yüreğini serinleten bir ilkedir. Hukuk devletlerinde “bir şey yoksa seni gözaltına almamış olmaları gerekir”, “seni gözaltına almışlarsa bir şey olmalıdır”, “bir şeyin olup olmadığının ortaya çıkacağı yer gözaltı olmamalıdır” şeklinde karşıt versiyonları da mevcuttur. Ama zaten bir şey yoksa seni bırakacakları için bu kadar endişe etmeye gerek yoktur.
“Bana niye dokunmuyorlar o zaman” ilkesi Emniyete, savcılıklara sadece şüpheli, kötü işlere karışmış insanların yolunun düşeceği, işinde, gücünde olan insanlara asla dokunulmayacağına olan sonsuz güveni anlatan ilkedir. Gözaltı, tutuklama, mahkeme haberleri başka bir evrende yaşanmaktadır. Sıradan, masum insanlarsa başka güvenilir bir evrendedir. Eğer piyango kazayla bir tanıdığınıza isabet ettiyse, neyle suçlandığı, masum olup olmadığı gibi ayrıntılara girmeden ilk planda selam sabah kesilir, akrabaysa faceten, instadan takipten çıkılır, tamamen aklanıp normal hayatına devam edince ‘geçmiş olsun’a gidilir.
“Belki bilmediğimiz şeyler çıkar” ilkesi: Eğer bir gözaltı için ortaya konan deliler kimseyi ikna etmemişse ileri sürülen hukuk ilkesidir. Zaman kazanmak için birebirdir. Eğer zamanı gelip bilmediğimiz o deliller iddianamede de çıkmamışsa “Devletin elinde ne var bilmiyoruz ki” ilkesi devreye girer. Halbuki elde gizli saklı ne varsa onun bilineceği yer önce sanığa kollukta sorulan sorular, olmadı tutuklama müzekkeresi, son ve nihai olarak da hakkındaki suçlamanın çerçevesinin belli olduğu iddianame olmalıdır. Bunun dışında kimse elinde kart saklayamaz. Buna pokerle hukuk arasındaki fark diyenler de vardır.
“Bir hata varsa sonradan düzeltilir” ilkesi: “Bir hata varsa mahkeme aşamasında düzeltilir” olarak da bazen kullanıldığına rastlanan hukuk ilkesidir. Birisi haksız yere gözaltına alınmış hatta tutuklanmış olabilir ama hayata küsmenin, bağırıp çağırmanın manası yoktur. “İnsan işi oluyor bunlar ama varsa bir hata muhakkak sonradan düzeltilir” olarak teselli cümlelerinde sıklıkla kullanılır.
“Tutuklu yargılama esastır” ilkesi: Birisi gözaltına alındıysa, bir zahmet tutuklanması gerekir ki işin ciddiyeti anlaşılsın diyen ilkedir. Ergenekon davalarından sonra kısa süreli “tutuksuz yargılama esas olmalı” ilkesine geçildikten sonra tekrar milli ve yerli bu prensibe geri dönülmüştür. Tutuksuz yargılama kararı toplumda zafiyet, “yoksa herkes bırakılıyor mu” mesajı olarak okunur, kararı veren hakimler hakkında soru işaretleri ortaya sürülür. Son zamanlarda FETÖ davalarında kaçma şüphesi, tutuklamalar için gerekçe olarak gösterilse de bu davada kaçanların çoğu tutuksuz yargılandıkları için değil, hiç yargılanmadıkları için kaçmıştır.
“Şüpheliden delile gitme” ilkesi: Gazetelerde her gün karşımıza çıkan “Gözaltına alınan X’in bütün ilişkileri didik didik inceleniyor” medya klişesinin dayandığı ilkedir. Ceza hukukunda delilden şüpheliye gitmek prensibinin Yandex’ten bulunmuş kestirmesidir bu; Şüpheliden delile git! Bu teknik ilkenin günlük dildeki anlamı ise şudur; “Biz bu adamın tipini beğenmeyip bir gözaltına aldık, bir sallayalım kim bilir neler neler çıkar.” Son başarılı uygulaması; Büyükada soruşturmasında ihbarla gözaltına alınanların cep telefonu ve bilgisayarlarında bulunan Büyükada’daki toplantıyla ilgisiz dökümanlardan suç delili çıkarılması olmuştur
“Neyle suçluyorlar bilmiyorum da zamanında şöyle şöyle demişti/şöyle şöyle de yapmıştı” ilkesi: Cumhuriyet Savcılığı’yla Mahkeme-i Kübra’yı karıştıran ilkedir. Pratiktir, “dosyasındaki suçtan yargılanma” ilkesi demode bir Batılı prensip olarak pek çok suistimale, suçluların çıkıp tekrar suç işlemesine neden olmuştur. Hazır birisi mahkeme önüne çıkmıştır ve yargılanmaktadır, iddianame gibi geçici belgeler yerine, o ana kadar Kiramen Katibi meleklerinin solda olanın hakkında yazdığı deftere bakılır. Hayatında yaptığı bütün yanlışlar ya da sizce yanlış bulunanların da hesabı ondan sorulmalıdır ki mahkemelere boş yere zaman kaybettirilmesin, her şeyin hesabı birlikte görülsün.
“Kötü adamların hapse atılması günün sonunda kötü değildir” ilkesi: Herkes için kötü değişebilir. Ama ilke herkes için aynı şekilde çalışır. Birinin fikirlerinden, eylemlerinden hatta varoluşundan hoşlanmıyor, hiç olmasa, hiç konuşmasa, dünya ne kadar iyi olurdu diye düşünüyorsanız bu ülke tam size göredir. Hakkında ileri sürülen suçlamanın ne olduğundan bağımsız olarak toplumu sterilleştirme, kötü adamlardan arındırmak olarak sevmediğin kişilerin cezalandırılması sevinme halidir. Gayet insanidir. Ama insani olan her şey tabii iyi değildir. Dizginlenmelidir.
“Bunun gözaltına alınması şunları hoplattıysa doğru demektir, devaam” ilkesi: Sanıktan sanığa ulaşma ilkesidir. Bir kişinin gözaltına alınması, tutuklanması veya yargılanmasına üzülenlerin isimleri toplanır, o kişilerin adli sicilleri, haklarındaki olumsuz kanaatler biraya getirilip, sanığın iddianamesine eklenir. Soruşturmalardaki demokratik katılımı gösteren bu ilke bir halk jürisi görevi de görür. Bir kişinin gözaltına alınmasına sevmediğiniz, fikirlerini beğenmediğiniz insanlar karşı çıkıyorsa, o kişinin gözaltına alınması doğru ve isabetli demektir. Önemli olan adalet, hukuk değil, hasımlarınızın her gün biraz daha kahrolmasıdır çünkü.
“Algı oluşturmaya çalışmak” suçu: Türk ceza hukukunda cinayet, hırsızlık, gasp gibi ağır suçlardan biridir. “Algı operasyonu yapmak”, “algıya oynamak”, “algı yapmak” gibi kullanımları da mevcuttur. Somut bir suç tarifi yapılamıyorsa ya da suç için somut bir delil bulunamıyorsa, havada hissedilen suçun sıcaklığını ifade eden suçtur bu. Günümüz Türkçesinde karşıt fikir veya muhalefet yerine algı kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Fikirlerinden hoşlanmadığınız, o fikirleri ifade edip başkalarını ikna etmesinden korktuğunuz kişilere, fikirle karşı çıkmak gibi yorucu ve entelektüel işlere girmek istemezseniz, “kes algıyı”, “algı yapma”, “işiniz gücünüz algı” diyerek cevap verebilirsiniz.
“Adeta” ilkesi: Hukuki kapıları açan bir maymuncuktur. Birisine terörist, ajan, vatan haini demek istiyorsunuz ama elinizde bunun için yeterli delil yok. Ama hissediyorsunuz, hisleriniz her zaman hukuk için çok önemli, o halde kurmak istediğiniz suçlamanın başına bir “adeta” eklemeniz yeterli. Delil olmadan adeta delil varmış gibi davranmayı sağlayan bir ilkedir. Adeta bir ilke...
“Sonunda buna da dokunuldu/dokunulmayanlara dokunuldu” ilkesi: Ergenekon davalarında meşhur olmuş bir ilkedir. Bazı insanlar için somut suç tarifi gerekmez. Onlar için özel hukuk devrededir. Onlar ya dokunulmazdır ya da dokunulur. Dokunuluyorsa artık güçlü değillerdir, devirleri geçmiş demektir. Onlara dokunmak siyasi bir başarıdır, bunu hukuku kullanarak yapmak da öyle. Ama her zaman bu ilkeyle benzer başarılar gelmemiştir. Davalar yoluyla siyasi, toplumsal rakiplerini alt etme yolunu deneyen İstiklal Mahkemeleri, Yassıada Mahkemeleri, 12 Eylül Mahkemeleri, 28 Şubat Mahkemeleri, Ergenekon Mahkemeleri başarısız olmuş, içeri tıkılmaya çalışılan şey çoğu zaman daha güçlü olarak geri dönmüştür.
“Görülmeye henüz başlanmamış bir davayla ilgili yayın yapma” ilkesi: Bir soruşturmanın bir davaya dönüşebilmesi için ilk ihtiyaç olan şey delil değil, kamuoyu desteğidir. Hukuk devletinde halkı gözaltılar konusunda ikna etme görevi polisler ve savcılar her zaman haklıdır düsturunu kendilerine şiar edinmiş gazetecilere aittir. Bu ilkenin en mükemmel uygulaması, henüz gözaltında olan, avukatının bile görmediği, tek bir soru sorulmamış olma ihtimali bile olan, en azından kendisine sorulan tek bir sorunun bile henüz bilinmediği Osman Kavala hakkında iddianamenin gazetelerde şimdiden yazılıp, hükmün çoktan verilmiş olmasıdır.
“Sen niye bu kadar rahatsız oldun ki?” ilkesi: Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane bilmecesinin esas doğru cevabı olan ilkedir. Siz suçlu diye bir kişiyi gözaltına alırsınız ama bin kişi bundan rahatsız olarak kendini ele verir. Halbuki sussa, hiç bir şey demese, kendini ele vermemiş olurdu ama işte Allah böyle şaşırtıyor...
“Bu adamı/kadını savunmak sana mı düştü” ilkesi: Eğer bir kişi, bir şüphelinin, yargılanmasını, gözaltına alınmasını, hakkında gösterilen delilleri eleştiriyorsa kesin onun “birşeysidir” ilkesi. Yoksa bir insan hiç tanımadığı hatta sevmediği birinin hakkı için niye ağzını açıp kendini yorsun, riske atsın ki? Hukuku, insan haklarını, özgürlükleri savunmak zaten göz boyamaktır. Kesin bunu yapanın başka bir karın ağrısı vardır. Çıkar elbet...
“Yabancıysa muhtemelen ajandır” ilkesi: Ülkenizde yaşayan, çalışan bütün Batılı yabancılar aksi ispatlanana kadar ajandır. Ajan değilse zaten ortaya çıkar. 100 yıl önceki Lawrence örneğinden ders çıkarılarak ortaya çıkan bu ilke, teknolojik gelişmelere, istihbarat alanındaki büyük değişimlere, soğuk savaşın bitmesine rağmen aslı gibi korunmuştur. Eğer bir yabancı gözaltına alınırsa ve ülkesi ayağa kalkarsa kesin ajandır, yoksa neden kendi vatandaşı için nasırına basılmış gibi bağırsın ki? Eğer bir yabancı Türkiye’de siyasetle ilgileniyor, gazetecilik yapıyor ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına seminer veriyorsa ajan değil diyen ya çok saftır ya da kendisi de ajandır. Birisine bir kere ajan dendiyse o ajandır, serbest kalması da onu ajanlıktan kurtarmaz, ülkeler gizli gizliye anlaşmıştır, ajan takası olmuştur. Peki anlaşma gizli yapıldıysa ajan operasyonu neden manşetlerden faş edilmişti gibi sorular soranlar da ajandır.
“Biri için adalet istemek” ilkesi: Eğer sanık, tutuklu, mahkum durumundaki biri için adalet istiyorsanız, onun masum, olduğunu düşünüyorsunuz. Adalet istemek, bırakın onu demektir. Olan bitenin adil olmadığını gösteren bir ilkedir. “Peki şunlara neden adalet istemiyorsun” diye geri püskürtülebilir.
“Suçun aileviliği” ilkesi: Bireyciliğin olduğu Batı’da üretilmiş suçun şahsiliği ilkesinin güçlü ailevi değerlerle sahip toplumumuza tercümesi olan ilkedir. Birisi suç işlediyse ve suç ağırsa ailesi de öyle çok masum sayılmaz. En azından yanlarına bir tık atılır. Güvenlik soruşturmalarında, devlet içi atamalarda o tıklardan yararlanılır. Veda Hutbesi’nde Peygamberimizin "Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz” tavsiyesi, zaman aşımından ve çok kritik günlerden geçtiğimiz için bir süreliğine unutulabilir.
“Kurunun yanında yaş da yanıyor maalesef” ilkesi: Devrimcilerin ünlü “yumurta kırmadan omlet olmaz” ilkesinin kırsal versiyonudur. İçinde üzüntüler ve keşkeler olsa da artık yapacak bir şey de yoktur. Kurunun yanında yaşın yanması kurunun yanma şeklinin de yanlış olduğunu düşündürmemektedir çünkü. Bu işler hep böyle olmaktadır. Biraz sabır...
“Fazla hukuk zaaftır” ilkesi: Başımıza gelen bütün güvenlik sorunlarını, saldırıları, terör eylemlerini hukukun ve kanunların titizlikle uygulanmasına, insan haklarının gözetilmesine, devletin rutin dışına çıkmamasına bağlayan, hukuku bir zaaf olarak gören ilkedir. Bir takım hukuk ve adalet diyen saf liberaller dinlendiği için başımıza her türlü bela gelmiştir. Yine de bu ilkenin tam açıklamadığı olaylar da vardır. Örneği; 17/25 Aralık’a rağmen 15 temmuz darbesinin olmasının sebebi, devletin elini bu üç yılda hukuk, adalet, insan haklarının bağlaması değil, tam aksine hukukun işini iyi yapamamasıdır. “Orduyu yıpratmamak gerek” gibi hukuki olmayan kriterlerle soruşturmalar ordu, sivil imamlar gibi esas riskli alanlara değil, daha küçük aktörlere, sıradan insanlara yoğunlaşmış, hukuk yerine rövanş hissi baskın çıkınca kimsenin aklına Sakarya’da ilahiyatçı bir doçentin iki yılda 20 defa ABD’ye uçmasından şüphelenmek, bir ortak isim havuzu kurmak, mücadeleyi bir karargaha bağlamak gelmemiştir.
“Ne yapalım ülkemiz istiklal mücadelesi veriyor” ilkesi: Eğer yukarıdaki ilkelerin hiçbir çalışmamışsa, camı kırıp, kolu çevirerek devreye giren acil durum ilkesidir. Bütün hukuki hatalar, adaletslzlikler, yanlışlar ülkenin geçmekte olduğu zor günler parantezinde erir.
Aksini söyleyenler de vardır. Olağanüstüleştirme değil olağanlaştırma, korku değil güveni artırma, zorla değil iknayla yol alma toplumsal bağları güçlendirir, güvenlik sızıntılarını engeller. Gerçekten hukuk çalışırsa, hiçbir risk yeraltına inmez, görünür kalır, kamunun yanında artan toplumsal destek suç gruplarının elini zayıflatır, adil ve serinkanlı hukuki soruşturmadaki akıl, intikamcı ve acul soruşturmanın şiddetinden daha etkili sonuçlar alır. Hatta tarihten örnekler verenler de vardır. Gerçekten istiklal mücadelesi verilen günlerde, örneğin 13 Nisan 1921’de Yunan güçleri Ankara’ya yaklaşmışken, cephelerden kötü haberler gelirken, Meclis’te Hüseyin Avni Bey’in (Ulaş) verdiği Erzurum’da yayınlanan Alemdağ gazetesinin yazarlarından Mithat Bey’in bir yazısından dolayı tutuklanmasıyla ilgili gensoru görüşülmektedir. “Gensoru da ne oluyor, cepheler kan ağlıyor” diye yerinden sataşan Tunalı Hilmi Bey’e Hüseyin Avni Bey şöyle cevap vermiştir: “Cepheleri tutacak, kanundur, adalettir.”
Dalya demeye beş kala Türkiye’yi tutacak da adalettir. Ama hukukun evrensel genel ilkelerine daha yakın bir adalet...
.01/11/2017 01:00
Doğu ve Batı arasında...
28
“Batı Bosna’da öldü, Suriye’de gömüldü.”
Geçen hafta Aliya İzzeybegoviç’i anlatan TRT’nin çektiği Aliya dizisinin, onun ölüm yıldönümüne denk getirilmiş tanıtım toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı’nın bu çok haklı ve çarpıcı sözleri yeterince ilgi çekmedi.
Neden çekmediğine geçmeden önce bu tespitin ilk yarısının yani “Batı Bosna’da öldü”nün hikayesine biraz daha yakından bakmalıyız.
Bunun için bundan 19 yıl öncesine, Saraybosna’ya gidelim. “Bosna Ordusu Gümüş Onur Madalyası” takdim töreninde Devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç konuşuyor:
“Siz, zor günlerde gelen ve bizi teşvik eden ilk insanlardansınız. Hatırladığım kadarıyla Haziran 1992’ydi ve saldırganlık zirvesindeydi. Bunun olağan bir savaş olmadığını, dünyadaki herkesi ilgilendiren daha derin ve daha önemli bir şey olduğunu fark eden ilk kişilerden biriydiniz. Sizden sonra başka değerli ve dost insanlar geldiler. Ama siz kapıyı açan ve dostlarımıza, bağımsız entelektüellere, yazarlara ve sanatçılara örmek olan ilk kişiydiniz. Savaşın zor günlerinde sizin ve diğer cesur insanların ziyareti yaralarımıza bir ilaç, karanlık bir çağda parlayan bir ışık gibiydi... Sizi temin etmek isterim ki Bay Levy... o zor günlerinde Bosna’nın yanında yer aldığınızdan dolayı pişman olmayacaksınız. (Aliya İzzetbegoviç/Tarihe Tanıklığım/s.418-419)
Az sonra kürsüye çıkıp Aliya’nın elinden Bosna Ordusu Gümüş Onur Madalyası’nı alan kişi Fransız düşünür Bernard Henry Levy’di.
1992 yılında savaşın ortasında gazetecilerin bile cesaret edemediği günlerde Bosna’ya gidip, Aliya İzzetbegoviç’le bir araya gelmiş ve Almanların Hırvat ve Slovenlerin, Rusların ise Sırpların arkasında durduğu o günlerde dikkatleri seslerini duyuramayan Müslüman Boşnaklara çekmişti.
Ardından Fransız Cumhurbaşkanı Mitterand’ı da günübirlik bir Saraybosna ziyareti yapmaya ikna etmiş, Mitterand, Aliya ve Levy, Sırp sniperlerın tepelerden silahlarının doğrulttuğu Saraybosna sokaklarında birlikte dolaşmışlardı.
Aliya’nın hatıralarında “gerçek Bosna dostu” diye andığı Levy, o günlerde sadece Bosna’yı dünya gazetelerine yazdığı makalelerle anlatmamış, Bosna üzerine bir kitap yazmış, iki film ve bir de belgesel çekmişti.
Ama en çok konuşulanı 1994’te savaş devam ederken çektiği Bosna! adlı belgeseldi. Dünya festivallerini dolaşan belgeselin en çok tartışılan yeri ise son cümlesiydi: “Avrupa Saraybosna’da öldü”
(Belgeselin tamamını izlemek için
https://www.youtube.com/watch?v=rKyVzEdgawo)
Cezayirli bir Yahudi ailede dünyaya gelmiş, hem 68 hareketlerine karşı anti-komünist Yeni Felsefeciler hareketinin kurucusu olarak yaptığı sansasyonel açıklamalar hem de “Beyaz adamın yükü” geleneğinden Napolyonik bir Fransız aydını olarak Afganistan’dan Etiyopya’ya Sudan’dan Libya’ya yaptığı ziyaretlerle adından sürekli söz ettirmiş bir isimdi Levy.
Bosna’dan sonra Libya’da Kaddafi’yle savaşan muhalif İslami grupları ziyaret etmiş, Fransa’nın Libya’ya müdahalesi için lobi yapmıştı.
Batılı ülkelerin Suriye’de Esad rejimine müdahale etmesi için de epey dil dökmüş olan Levy’nin 2016’da Cannes’da görücüye çıkan son belgeseli de uğruna mücadele ettiği son ilgi alanını gösteriyordu; Peşmerge.
Bernard Henry Levy’nin adı Türkiye’de de son olarak Kürdistan referandumuyla anıldı. Ama pek iyi bir şekilde değil. 1992’de savaşın ortasında Aliya ile verdiği fotoğraf karesinin benzerini Erbil’de Barzani ile vermişti. Ama 25 yıl önce Bosna için yaptıkları unutulup ondan “Barzani’nin sağındaki Yahudi” diye bahsedildi, “Barzani’yi kandırıp kaçan beyaz adam” olarak hala bahsedilmeye de devam ediliyor.
***
Avrupa’nın değerlerinin Fransız kibriyle hararetli bir savunucusu olarak bazen kendi ülkesinin ırkçılıklarının, bazense ırkçılara yakın bir tonda Müslümanların, burkanın karşısına çıkan Levy’nin, Bosna için kendi değerlerini bir çırpıda harcayıp ettiği “Avrupa Saraybosna’da öldü” sözü bugün hala kullanımda.
Peki böylesine inanmış bir Avrupalı kendi değerlerine karşı yeri geldiğinde nasıl bu kadar acımasız olabilmişti?
Bunun cevabını geçen hafta ölüm yıldönümü nedeniyle pek çok sözü hatırlanan Aliya’dan okuyalım:
“Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur.”
Aliya, daha 1970’de kaleme aldığı 40 sayfalık İslam Deklarasyonu risalesinde İslam dünyasını hala esiri altına alan ve dünyadaki güç oyunları karşısında kurban psikolojisine sokan komploculuk hastalığına da şöyle dikkat çekmişti:
“Berlirli İslam ülkelerinde fedakar dost veya azılı düşman aramak ve bulmak alışkanlığımız oldu ve bu durumu dış siyaset olarak isimlendirdik. Ne gerçek dost ne de hakiki düşman olmadığını anladığımız ve kendi sorunlarımız için “düşmanın felaket planlarını” değil, kendimizi suçlu gördüğümüz zaman, daha az hayal kırıklığı, sorunların azaldığı, olgunlaşmamızın başladığı bir dönem yaşarız.”
Aliya’nın Batı ile ilgili bu fikirleri, Batılı ülkelerin ihanetlerini bizzat gördüğü Bosna Savaşı’ndan sonra da değişmedi.
1997 yılında Tahran’da yapılan İslam Konferansı Örgütü toplantısında yaptığı konuşma salonda bir anda buz kesmesine neden olmuştu:
“Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Kendi kendini kandıran komünizmin “çürümüş Batı” propagandası, bunu acı bir şekilde ödedi. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. Batı’da insan haklarının düzeyi yüksek ve fakirler ile sakatlara toplumsal yardım iyi örgütlenmiş durumda. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Onların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kuran bize bunu emretmiyor mu; “Hayırlı işlerde yarışınız.”
1990 yılında kurduğu partisine Demokratik Eylem Partisi (SDA) Aliya için Batı ile rekabetin yolu da demokrasiden geçiyordu. Daha 1970’de yazdığı İslam Deklarasyonu’nda şöyle diyordu.
“Tarih hiçbir değişimin iktidardan geldiğini bilmez. Hepsi terbiyeden başladı ve özünde ahlaki bir davetti”
“Kuran-ı Kerim bizim düşmanlarımızı sevmemizi emretmemiştir. Ama kesinlikle adil olmamızı ve affetmemizi emretmiştir. Gücün kullanımı bu çerçevede olmalıdır”
“Ulvi bir hedef aşağılık bir vasıtayı kutsal kılamaz, fakat aşağılık bir vasıta her hedefi küçültebilir”
29 yıl sonra 1999 yılında yaptığı bir konuşmada baskıcı rejimlerle gelişme arasındaki ilişki üzerine yaptığı tespitler de bugün hatırlanmayı hak ediyor:
“Bu rejimler özgürlükleri baskı altında tutarak, sağlıklı uzlaşmaları engelleyerek, ideolojik ölçütler koyarak, bunlara karşı durabilecek yetenekli insanları toplumsal çalışmalardan alıkoyup ikinci plana iterler ve her şeyin vasat bir seviyeye indirgenmesini sağlarlar. Sonuç ise özgür ülkelere kaybetmek şeklinde ortaya çıkar”
Bu söyledikleri sadece lafta da kalmamıştı.
Bosna savaşı sırasında 100’den fazla gazetenin çıktığı Saraybosna’da tek bir muhalif gazetenin kapatılmadığıyla ve tek bir gazetecinin tutuklanmadığıyla daha sonra Batı’da yaptığı konuşmalarda haklı olarak övündü.
25 Mart 1994’te Bosna savaşının sürdüğü, kendisinin de efsane olduğu günlerde yapılan Demokratik Eylem Partisi’nin kongresinde kürsüdeki konuşmasına da bir uyarıyla başlamıştı:
“Bir şeyler söylemeden önce duvarlarda resimlerimin olduğunu, resimlerimin oraya benim onayım olmadan asıldığını zikretmek istiyorum ve verilecek ilk arada duvarlardan kaldırılmasını rica ediyorum. Bu bir sahte tevazu sorunu değildir. Basitçe söylemek gerekirse bu bizim âdetimiz değil. Umarım benimle aynı fikirdesinizdir.”
Aliya’nın Türkiye’de çok satılan ama anlaşılan az okunan kitabı “Doğu-Batı Arasında İslam” daki temel tezi de buydu. Geçmişte antik medeniyetlerle Avrupa arasında, Doğu ile Batı arasında köprü olmuş İslam bugün de dini ve materyalist görüşler arasında 3. Yolu temsil edebilirdi.
İki büyük eseri, Doğu ve Batı Arasında İslam ve İslam Deklarasyonu’nda karşımıza büyük bir cesaretle Darwin’in Evrim’inden, Popper’ın Açık Toplum’una kadar dünyanın birikimine sahip çıkan bir düşünür ve büyük bir özgüvenle “Dünyanın daha iyi olmasını sağlayan hiç bir şey peşin olarak gayr-i islami diye reddedilemez. İslam en iyi düzenlenmiş dünyadan yanadır” diyen bir Müslüman olarak çıkar Aliya.
Kitaplarındaki bazı dini yorumlarını bugün Türkiye’de dillendirecekler muhtemelen “dini ifsad” etmekle suçlanabilirdi. Siyasi fikirleri için de “Küreselci, Batıcı, Soroscu” gibi pek çok laf işitebilirdi. Ama muhakkak mevcut partilerde bu fikirlerle barınması, hatta bir gazetede yazması bile zor olurdu Aliya’nın.
***
Ama bugün hem Doğu’da hem de Batı’da hala bu kadar itibarlı olmasının sebebi de Doğu ile Batı arasında kurduğu bu fikri ve siyasi köprüler ve bunu siyasi hayatıyla temsil etmekteki başarısıydı.
Belki bu yüzden de Türkiye için hala hayırla ve özlemle hatırlanan, devlet televizyonuna dizisi çekilen bir kahraman olmayı sürdürüyor.
Çünkü Türkiye’nin en büyük gücü de sesini hem Doğu’da hem Batı’da duyurabilme lüksü. Bunu sağlayan sadece jeostratejik avantajı da değil. Bu iki dünyanın dilini de konuşabilmesi, demokrasiyle İslam’ı birlikte yaşatma pratiğiydi de.
Türkiye’nin sesinin bütün dünyada duyulmaya devam etmesinin yolu bu aralar Aliya’yı daha dikkatli dinlemekten geçiyor. Ama bu kez sahiden kulak vererek dinlemeliyiz...
.4/11/2017 00:27
Devam filmi: Büyükada-2
27
Film, 2002 yılının bir Noel gecesi Kaliforniya’nın Modesto şehrinde başlıyor. 30 yaşındaki gübre satıcısı Scott Lee Peterson o gece polisi arayıp sekiz aylık hamile karısının kayıp olduğunu bildirmiştir. Beş yıldır evli olan çiftin, şubat ayında doğacak erkek çocuklarının adı bile bellidir. Polis araştırmalara başlar. İlk başta televizyonlarda ağlayarak eşini arayan Peterson’a kimse şüpheli gözüyle bakmaz, eşinin ailesi de dahil. Eşinin kaybolduğu gün tekneyle balığa gittiğini söylemektedir ve bunu doğrulayan tanıkları da vardır.
Olay bütün televizyonların bir numaralı konusu haline gelir. Cinayet çözen sabah kuşaklarında çiftin hayatı lime lime edilir. Ve ortaya ‘acılı eş’in bir sevgilisi olduğu çıkar. Hem de Noel gecesinden iki hafta önce tanıştıklarında eşinin öldüğünü söylediği, dergilerde mankenlik yapan bir sevgilidir bu. Karısı öldükten sonra evine porno kanallar bağlatmasından, sevgilisiyle planladıkları Paris seyahatine kadar her şey ortaya serilir. Dört ay sonra San Francisco Körfezi’nde önce bir erkek cenini bulunur, bir gün sonra da bir kadın cesedinin başı, ayağı ve elleri. Cesetler Peterson’un eşi Laci’ye ve doğacak oğullarına aittir.
Peterson gözaltına alınır ve 2004’te yargılanmaya başlar. Cinayeti onu işlediğine dair somut bir delil yoktur. Kadın savcının ona karşı acımasız davrandığı, sadece hayatı hakkında yalanlar söylediği için cinayeti onun üzerine yıktığını söyleyenler olur. Savunması bunun bir satanist cinayeti olduğu üzerine kurulmuştur. Ama sonunda tanıklar, bazı delillerle jüri ve mahkeme kararını verir; Peterson karısını öldürmek ve doğmamış bebeklerinin ölümüne sebebiyet vermekten zehirli iğneyle ölüm cezasına çarptırılır. Bu dava için cenin cinayeti yasası bile çıkarılmıştır. Scott Lee Peterson 2005’den beri hamile karısının cesedini attığı söylenen San Francisco Körfezi kıyısındaki San Quentin State Hapishanesi’nde hem temyiz başvurusunun sonucunu hem de idam edilmeyi bekliyor. Ya da Amerikalılar geçen Ağustos ayına kadar öyle zannediyorlardı.
***
Korkunç gerçeği 3 Ağustos 2016 günkü Türkiye’deki bir gazete manşetinden öğrendiler. Manşete göre 15 Temmuz darbesi günü Büyükada’daki Splendid Otel’de bir toplantı yapılmıştı. “Gizlice özel bir tekneyle Büyükada’ya gelen 10’u yabancı 16 isim, burada da özel bir iskeleye yanaşmış, 2 günlük rezervasyonu olan ekip, kalkışma başarısız olunca da otelden apar topar ayrılmıştı...” “Toplantıya katılanların ortak özelliği Irak, Mısır, Suriye ve İran üzerine uzman olmaları ve tüm darbe ve iç savaş olan ülkelerde bu isimlerin hep ön plana çıkması”ydı.
http://www.aksam.com.tr/guncel/15-temmuz-gecesinin-c210-karanlik-yabancisi-c2/haber-538961
İşte darbe için Türkiye’ye gelen 10 yabancı ajandan biri de Scott Lee Peterson’dı. Gerisini Peterson’ın mahkemedeki fotoğraflarının eşlik ettiği “Azılı katili Türkiye’ye soktular!” başlıklı haberden okuyalım:
“Toplantıda belki de en dikkat çeken isim Scott Lee Peterson isimli 44 yaşındaki azılı katil. 2002 yılında hamile olan karısı Laci Peterson’ı öldürmekten birinci derece cinayet ile hüküm giyen Peterson, ABD’de en azılı suçlularının kaldığı California’daki San Quentin Devlet Hapishanesi’nde mahkum. Hakkında ‘iğneyle idam cezası’ hükmü verilen Peterson davayı temyize taşıdı. 13 Temmuz günü İstanbul’a gelen Peterson hala çıkış yapmadı. Mahkum olarak görünen Peterson’un hangi amaçla ve nasıl Türkiye’ye getirildiği ise soru işareti.”
Haberin çıktığı gün sosyal medyadan hemen itirazlar yükseldi. Bahsedilen toplantıya katılan kişi Amerika’da karısını öldürmekten hapiste yatan Scott Lee Peterson değil de Amerikan Christian Science Monitor gazetesinin Türkiye muhabiri Scott Peterson olabilir miydi acaba?
https://twitter.com/petersonscott
Ama gazete ertesi gün iddiasını sürdürdü. Hem de “Katil Yunanistan’a kaçtı!” başlıklı haber bu kez istihbarat kaynaklarına dayandırılmıştı:
“Kayıtlara göre Peterson 'VN2100' koduyla halen hapishanede görünüyor. Böylesine bir azılı suçlunun, ABD'nin en güvenlikli cezaevinden nasıl çıkarıldığı ise akıllarda büyük soru işareti uyandırdı. İddiaya göre idam mahkumu Scott Peterson'un bazı gizli anlaşmalar yaparak Türkiye' ye getirildi, kendisine verilecek suikastleri başardığı takdirde ise hakkındaki temyiz davasının da olumlu sonuçlanacaktı. İstihbarat yetkilileri deşifre olan idam mahkumunun deniz yoluyla Yunanistan'a kaçtığı bilgisi üzerinde duruyor.”
http://www.aksam.com.tr/guncel/buyukadadan-darbe-c2yayini-yapacaklardi-c2/haber-539232
Meğer elinin altında MAK, SAT komandoları olan darbeciler, suikast için ABD’deki bir hapishaneden hamile karısını öldürmekten yatan bir gübre satıcısını gizlice Türkiye’ye getirmişlerdi. İşte, Osman Kavala’nın tutuklanmasıyla yeniden gündeme gelen birinci Büyükada toplantısı ile ilgili soruşturma bu haberle başladı. Aslında bu konudaki ilk haber bu değildi. Her şeyi başlatan darbeden beş gün sonra çıkan bir köşe yazısında “Ilımlı İslam teorisyenlerinden Henri Barkey darbe gecesi İstanbul Büyükada Splendid Palace’da konuktu. Niye acaba?” sorusu oldu.
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/soner-yalcin/darbeyi-izleyen-bir-cift-goz-1322280/
Yazıda Barkey’e atfedilen tek sıfat “ılımlı İslam teorisyenliği” de değildi. Ayrıca 2007’de Barkey’in tam zıddı çizgideki Cumhuriyetçi Hudson Enstitüsü’nde yapılan ve enstitünün Türkiye’deki ulusalcılara yakın uzmanı Zeyno Baran tarafından organize edilen, iki Türk subayın da katıldığı Türkiye’de kaos ihtimallerinin masaya yatırıldığı o meşhur toplantının organizatörlüğü de Barkey’e yıkılmıştı. Bir kumpas davasının mağduru olan yazarın başka bir mağduriyetin kapısını açacak yazısının son cümlesi de şöyleydi: “Erdoğan soğuk savaş ürünü Amerikancı-Suudi düşünce kirliliğinden kurtulmalı ve Atatürkçü-bağımsızlıkçı subayları etkin görevlere getirmelidir.”
Ama darbe için ‘karanlık güçler’ Büyükada’ya sadece hamile karısını öldüren Amerikalı bir gübre satıcısını getirmemişti. Bir sonraki iddia “İsrail’den adını vermek istemeyen birileri”ne dayandırılarak yazıldı:
“Kaynaklarım ısrarla ve ısrarla bana “Asıl gelen CIA’in eski Millî Haberalma Konseyi Yardımcı Başkanı, eski CIA Türkiye İstasyon şefi ve Fethullah Gülen’in hamisi Graham Fuller’di” diyorlar. Şu anda adını vermek istemediğim kaynaklarım ki ne tuhaftır onlar da İsrail’den, Henri Barkey ile hedef şaşırtıldığını ve Graham Fuller’in bizzat darbeyi yönetmek üzere darbe günü Türkiye’ye geldiğini ifade ediyorlar. Graham Fuller Yunanistan’da Dedeağaç’a indirilen helikopterin içindeydi. Çünkü FETÖ’cü subaylara bu görev verilmişti. Helikopter Dedeağaç’a indiğinde Amerikalı görevliler oradaydı ve Graham Fuller’i alıp götürdüler.”
http://www.haber7.com/yazarlar/fuat-ugur/2054975-henri-barkey-kamuflaj-asil-gelen-graham-fuller-mi
76 yaşındaki vaiz Fethullah Gülen darbeyi ABD’den yönetmişti ama nedense darbe organizasyonlarında bir marka olan CIA gibi bir istihbarat örgütü, bu iletişim çağında darbeyi yönetsin diye 80 yaşındaki emekli CIA ajanı Graham Fuller ‘ı Türkiye’ye göndermişti. 80 yaşındaki Fuller’ın Büyükada’dan önce tekneyle sonra helikopterle Yunanistan’a James Bondvari kaçırılış hikayesini şu ana kadar herhangi bir savcı ikna edici bulmamış olacak ki çıkmış 100’e yakın darbe iddianamesinde hiç bahsi geçmedi. Yunanistan’a kaçan darbeci askerlerin iade dosyalarında ya da basına çıkmış iddianamelerinde de yanlarında 80 yaşında bir CIA ajanı olduğuyla ilgili bir bilgiye rastlanmadı.
Ama bundan daha yaratıcısı da yazıldı. Haberlere göre “Toplantıya katılanlar 19 Temmuz'da otelden ayrılırken resepsiyoniste üzerinde Pensilvanya yazılı bir çan bırakmışlardı. http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/07/26/o-gece-bu-otelde-cia-mesaideydi. Tabii bu konuda rivayetler muhtelif. Büyükada uzmanı Erzurum milletvekiline göre çanı giderken unutmuşlardı.
http://www.hurriyet.com.tr/ak-partili-deligoze-gore-bunlar-buyukada-ajan-40190681
***
Bir CIA ajanı düşünün, darbe için Türkiye’ye geliyor. Otele pasaportunu verip kaydını yaptırıyor. Sonra darbe başarısız olduktan sonra üç gün bekliyor, sonra otelinden ayrılırken de arkasında delil olarak üzerinde Pensilvanya yazan bir çan bırakıyor. Türkiye’de herhalde bu yüzden iyi polisiye yazılamıyor, belki de aklımızın entrika ve kumpasa yatmaması iyi bir şeydir.
Ve tabii ilk Büyükada filminin başrol oyuncularından AK Parti Erzurum Milletvekili Orhan Deligöz de sahneye çıkıyor. Bir Erzurum milletvekilinin İstanbul’daki bir adaya ilgisi ve böylesine hakimiyeti şaşırtıcı bulunabilir. Ama şu röportajından Sayın Deligöz’ün Büyükada’da tanıdıkları olduğunu, kendisinden MGK’nın Milli Güvenlik Akademisi’nde eğitim aldığını öğreniyoruz.
https://tr.sputniknews.com/columnists/201707131029264769-orhan-deligoz-ingiliz-amerikan-ajanlari-buyukadada/
Ama galiba o akademideki eğitimde tarih kısmı biraz zayıf kalmış. Çünkü Deligöz’e göre Büyükada’daki darbe toplantısının Splendid Otel’de yapılması da tesadüf değil.100 yıllık bir geçmişi var bu otelin seçilmesinin.
Deligöz’e göre “Splendid Palas Hotel’in sahipleri Yahudi kökenli Türk aileler” ve otel “Çanakkale savaşında yabancı kuvvetleri komuta eden İngilizler tarafından karargah olarak kullanılmış.”
http://www.star.com.tr/politika/ihanet-oteli-ingilizlerin-karargahi-cikti-haber-1154468/
Böylece darbe toplantısının hem Yahudi hem İngiliz bağlantısı 100 yıl önce de olsa bulunmuş oldu.
Erzurumlu milletvekilinin bu iddiasıyla oteli 1908’de açan Sakızlı Müşir Kazım Paşa mezarında ters dönmüş olabilir. Çünkü Paşa, meşhur marşı olan Plevne Savunması’nda Osman Paşa’yla birlikte kahramanca savaşmış, esir düştüğünde Rusların bile kahramanlığı yüzünden kılıcını geri verdiği kahraman bir binbaşıydı. Sonra Hicaz’dan, Filistin’e her yerde Osmanlı askeri olarak hizmet etmiş, mareşale denk olan “müşir” rütbesiyle emekli olmuştu. Emekli olunca da Büyükada’da yanan Giacomo Hotel’in arazisini alıp Splendid Oteli’ni yaptırmıştı. Otelin İngilizce “görkemli”, “şahane” anlamına gelen adı ve mimarisi de Kazım Paşa’nın Cannes’da görüp hayran olduğu halen mevcut olan bir otelden gelmekteydi. Otel uzun yıllar bu yüzden Kazım Paşa hoteli olarak da anılmıştı.
Otelin sahibi kahraman bir emekli paşa olunca 1912’de Balkan Savaşları sırasında askeri hastane olarak hizmet görmüş, savaş yıllarında gaziler yararına yapılan pek çok etkinliğe ev sahipliği yapmıştı.
Büyükada’daki bir otelin Çanakkale Savaşı sırasında İngiliz karargahı olamayacağını bilmek içinse çok az bir tarih bilgisi yeterli. İstanbul’u hiç görmemiş bir Erzurumlu için bile Türkiye siyasi haritasına bakarak anlaşılabilecek bir gerçek bu. Ama otel İstanbul’un İngiliz işgali yıllarında 9 ay kadar İngilizler tarafından kullanılmıştı. İngilizler otelde Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus Beyaz Ordu generalleri ve ailelerini misafir etmişlerdi. Ama herhalde bu Rus bağlantısı bugün pek işe yaramaz.
Ayrıca Sayın Deligöz’ün otelin sürekli “şer planlara” ev sahipliği yaptığına delil olarak Demirtaş’ın da bu otelde kaldığı gösterenlerin önüne birileri de Samsun’a geçmeden önceki İstanbul günlerinde otelin sahibi Kazım Paşa’nın ailesiyle tanışan Mustafa Kemal’in 1929 yılında bu otelde düzenlenen gecelerde vals ettiği fotoğraflarını koyabilir.
Peki, 15-16 Temmuz 2016 günleri Büyükada’daki bu otelde yapılan toplantı neydi o halde?
***
İstanbul Kültür Üniversitesi Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi (GPoT Center) ile Washington merkezli Woodrow Wilson International Center for Scholars Ortadoğu Programı’nın düzenlediği İran ve Komşuları adlı bir çalıştaydı bu. Meşhur Wilson prensiplerinden hatırladığımız ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın adını taşıyan Demokrat eğilimli think-tank Türkiye’den pek çok siyasetçinin uğradığı Washington’un ünlü think-tank’lerinden biriydi. İzmir asıllı, İstanbul doğumlu Henri Barkey de Türkiye de epey tanınan, kitapları Türkçe’ye çevrilmiş bir Türkiye uzmanı.
http://odatv.com/ciaci-barkey-cem-kucuku-hirsizlikla-sucladi-para-makbuzlari-ortaliga-cikti-0211171200.html
GPoT Center ya da Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi ise İstanbul Kültür Üniversitesi’ne bağlı bir dış politika merkezi. Özellikle Kıbrıs meselesi ve Türkiye-Ermenistan arasındaki yakınlaşma dönemlerinde yaptığı toplantılar ve projelerle adını duyurmuştu. Merkez her yıl Türkiye-Ermenistan arasında ilişkilere katkı yapan gazetecilere de ödüller veriyor.
Ödüllerden bazıları:
https://www.youtube.com/watch?v=JqILjcQekz0
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/5229/turkiye-ermenistan-gazetecilik-odulu-esayana-verildi
http://www.milliyet.com.tr/turkiye-ermenistan-gazetecilik-gundem-2073272/
Programı aylar önceden belli olmuş, tarihi bir kez ertelenmiş programın amacı, programla ilgili yapılan duyurularda “2015 Temmuz ayında İran ile varılan nükleer anlaşmanın birinci yıldönümünde İran ve bölgedeki gelişmeleri konuşmak”
Çalıştay gizli değildi, haberleri GpOT’UN sitesinde de duyurulmuştu.http://www.gpotcenter.org/events/1335.
İki günlük çalıştaya 3’ü Türk, 9’u yabancı 12 İran uzmanı katılmıştı. Otelde bu uzmanların bazılarının eşleri ve nişanlılarıyla birlikte toplam 21 misafir vardı. Çalıştaya katılanlar Wilson Center Ortadoğu Programı Direktörü Henry Barkey, GPOT Direktörü Mensur Akgün, ORSAM Başkanı Şaban Kardaş, Sylvia Tiryaki (GPOT), Ellen Laipson (Stimson Center), Ali Vaez (Uluslararası Kriz Grubu), Ellie Geranmayeh (ECFR), Marwa Daoudy (Georgetown Üniversitesi), Samir Sumaida'ie (Wilson Center), Bayram Sinkaya (ORSAM; Yıldırım Beyazıd Üniversitesi), Masood Karokhail (Afganistan), Ahmed Morsy (St. Andrews Üniversitesi))
Katılımcılar 15 temmuz günü otele giriş yapmış, doğrudan polisin görebildiği otellerdeki kayıtlarını yaptırmış ve odalarına yerleşmişti. Darbe haberi gece gelince de durum değerlendirilmesi yapılmış, Afganistan, Irak, ABD’den gelen misafirler düşünülerek çalıştay iptal edilmemişti.
Ertesi günkü toplantının açılında ev sahibi GPOT’un başkanı Mensur Akgün, darbeyi kınayan bir konuşma yapmış, sonra da iki gün boyunca planlanan altı oturum yapılmıştı. Katılımcılardan yurtdışından gelenler de toplantıların ardından sorunsuz olarak ülkelerine geri dönmüşlerdi.
Buraya kadar her şey normalken, yukarıda bahsedilen Amerikalı katil Scott Lee Peterson’u bile adaya getiren manşetlerin ardından toplantıdan 15 gün sonra bir soruşturma açılmış, soruşturmada GPoT başkanı Mensur Akgün’ün ifadesi alınmış, gazetelere göre polis Büyükada’da toplantının yapıldığı tarihteki tüm otel, ev ve işyeri güvenlik kamera kayıtlarının içlemeye almıştı.
Ama üzerinden 16 ay geçmiş olmasına rağmen Büyükada’daki toplantıyla ilgili herhangi bir soruşturma ya da dava açılmamış, darbeyle ilgili çıkmış 100’e yakın iddianamede de bu toplantıyla ilgili herhangi bir iddia ya da bilgiye rastlanmamıştı.
Darbenin yıldönümünde yapılan ikinci Büyükada toplantısından sonra bu birinci Büyükada toplantısı tamamen unutulmuş, birinci Büyükada toplantısıyla ilgili çok iddialı bilgiler paylaşıp, haberler yapanlar da ikincisine geçip, ilk göz ağrılarını unutmuştu.
Önce işadamı Osman Kavala ve ardından Dışişleri Bakanlığı’nın desteklediği bir think-tank olan ORSAM’ın Başkanı Şaban Kardaş’ın gözaltına alınmasına kadar. Eğer çıkan haberler doğruysa Osman Kavala’nın tutuklanma gerekçelerinden biri de katılmadığı bu Büyükada toplantısı.
***
Savcılığın tutuklamaya sevk yazısıyla ilgili gazetelerde çıkan haberlere göre Kavala’nın tutuklama sebeplerinden biri “15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle ilgili 15-16 Temmuz 2016’da Büyükada Splendid Otel’de yapılan darbe teşebbüsü sürecinde darbenin organizatörlerinden Henry Jack Barkey ile yabancı uyruklu kişi ve kişilerle olağanın ötesinde yoğun irtibat kurarak darbe teşebbüsüne katılmak suretiyle Anayasal düzeni cebir ve şiddet yöntemleri ile değiştirmek suçunu işlediğine dair bulgu ve delillere ulaşıldığı.”
Ortada ciddi bir sorun var. Birinci sorun, Büyükada’daki toplantının darbe toplantısı ve Henri Barkey’in darbenin organizatörü olduğuyla ilgili bir karar, kararı geçtik bir iddianame hatta somut bir soruşturma bile ortada yok. Herhalde olsaydı, İstanbul doğumlu Barkey’in adının Henry değil Henri olduğu da bilinirdi. Peki o zaman darbenin organizatörü olduğuyla ilgili hukuki bir karar olmayan bir kişiyle görüşmek nasıl darbe teşebbüsüne katılmak olabilir?
http://www.hurriyet.com.tr/hukumeti-yikmaya-tesebbus-tutuklamasi-40630826
Ayrıca Kavala, bu toplantıya da katılmamış. Sedat Ergin’in yazdığına göre aralarındaki “olağanın ötesinde yoğun irtibatın” delilleri de 18 Temmuz 2016’da “İstanbul’da Karaköy’deki bir lokantada karşılaşıp, ayaküstü sohbet etmeleri. İkinci delilse karşılaşmanın hemen sonrasında üç ayrı günde Barkey ile Kavala’nın cep telefonları aynı baz istasyonundan sinyal vermesi ama ikisi arasında telefon teması da tespit edilememiş.”
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/osman-kavala-neden-tutuklandi-40632223
İçeriği bile belirsiz telefon baz çakışması nasıl delil olabilir?
Ayrıca diyelim ki Barkey darbenin organizatörüydü. Peki darbe başarısız olmasına rağmen, üç gün sonra Karaköy’deki lokantalarda ne işi vardı? Barkey darbenin organizatörüyse kitaplarını yayınlamak ya da darbe organizasyonu için toplantı yapmış bir kurumdan ödül almak da olağanın ötesinde yoğun irtibata girer mi?
(Bu arada Barkey ve Türkiye okumalarıyla ilgili fikirlerimi merak edenler için darbenin hemen ardından biraz da öfkeyle yazılmış birkaç mesaj
https://twitter.com/yildarado/status/754148350958661632
https://twitter.com/yildarado/status/759088136072855552)
Kavala’nın tutuklama talebindeki ikinci suçlama “Hükümeti ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye yönelik ayaklanma olan ve tüm terör örgütlerinin (FETÖ/PDY, PKK/KCK, DHKP/C, MLKP) aktif katıldığı ve destek verdikleri, kamuoyunda ‘Gezi olayları’ olarak bilinen eylemlerin yöneticisi ve organizatörü olduğu” iddiası.
Gezi olaylarının üzerinden 3.5 yıl geçtikten sonra eylemlerin organizatörü ve yöneticisi olarak birinin bulunup tutuklanması ilginç. Aynı anda bu kadar terör örgütünü yönettiğine inanmaya ise ilginç demek epey naiflik olur.
Ama herhalde Gezi ile ilgili yazılmış tek iddianamenin altında 17 Aralık’ın FETÖ’cü firari savcısı Muammer Akkaş’ın imzasının bulunması kadar tuhaf değil bu. Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın açıklamasına göre “Gezi organizatörü iddiasına delil olarak dosyaya konan iletişim tespit tutanakları ve fiziki takip tutanakları bu Gezi soruşturmasını yürüten FETÖ mensubu kamu görevlilerinin görev yaptıkları dönemlere ait”
http://www.haksozhaber.net/osman-kavalanin-esi-ayse-bugradan-aciklama-98960h.htm
Tutuklama talebinde olup olmadığını bilmediğimiz ama basında delillerden biri olarak gösterilen Aydın Engin’in Osman Kavala’dan Cumhuriyet gazetesi için AB fonları bulunabilir mi yazışması da herhalde dosyaya delil olarak girmez.
Eğer Türkiye’nin resmi katılımcısı olduğu AB fonlarına başvurmak suç haline gelirse, Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nın Avrupa Birliği’nden fon olarak yürüttükleri onlarca AB projesi hatta bu projelere başvurmak ve yürütmek için kurdukları AB genel müdürlükleri ve Şube Müdürlükleri de suçun kapsamına girebilir çünkü.
Herhalde Avrupa Birliği fonlarıyla Adalet Bakanlığı’nın yürüttüğü Türk Yargısında İfade Özgürlüğü projesi kapsamında eğitim almış savcılar ve hakimlerden bu delil döner. Projenin çok başarılı olmadığıysa açık.
http://ifadeozgurlugu.taa.gov.tr/faaliyetler/istanbuldaki-ifade-ozgurlugu-meslek-ici-egitim-seminerlerine-60in-uzerinde-hakim-ve-savci-katildi/
Bunun dışında Kızıl Soros olmak diye bir suçu Türk Ceza Kanunu’ndan çıkarmak zor. Soros’un Türkiye’de kurduğu resmi vakfın yönetiminde yer almak suçsa bu suçun ucu, o vakfı kurmuş, danışma kurulunda bulunmuş, vakıftan projeleri için para almış herkese uzanır.
Eğer doğruysa bir işadamı olarak F-16 teknik aksamlarıyla ilgili bir ihaleye katılmak, Commodore 64’ü, cep telefonunu Türkiye’ye getirmek, bunları yaparken mafyayla da yolunun kesişmesi gibi bilgilerden bir biyografi için malzemeler çıkabilir ama herhalde bunlardan bir iddianame çıkarılamaz. Çıksa bile o iddianame mafyayla ilişkiye girmek için yazılır, darbe yapmak için değil.
2003 Irak işgaline karşı kurulan Barış Girişimi’nin kurucularından biri olarak 1 Mart tezkeresine karşı mitinglerde, İstanbul’daki NATO zirvesine karşı yapılan mitingde, Filistin’e destek eylemlerinde, Hrant Dink’le ilgili yapılan bütün eylemlerde, Kürt meselesiyle ilgili bütün çalışmalarda herkesin uzun boyuyla gördüğü Osman Kavala solcu bir işadamıydı.
2005’de Başbakan Erdoğan Diyarbakır’a meşhur ziyaretini yapmadan önce PKK’ya silah bırakma çağrısı yapan ve Başbakanlıkta Erdoğan’la görüşen aydınlar grubu içindeydi. Çözüm sürecindeyse önceliğinin çözüm değil, başkanlık olması, Öcalan’ın hükümetle anlaşıp başkanlığı getirmesinden endişe etmesi kendi çelişkisi, ahlaki sorunu olarak bir yere yazılır ama bunu yazılacağı yer de bir iddianame değildir.
2009’da Türkan Saylan’ın gözaltına alınmasından itibaren Ergenekon soruşturmalarına mesafe alan, 2010 Balyoz davasında sahteciliğin ortaya çıkması için çalışan, 2010 referandumunda da bu yüzden boykot açıklaması yapan birinin AK Parti iktidarından hoşlanmaması, onun gitmesi için uğraşması gayet anlaşılır ama bunun için FETÖ’cü bir darbeye destek vermesi herhalde beklenemez.
Bir işadamın maddi ve manevi imkanlarını lüks arabalara, evlere değil, kendi idealleri için kültürel, sanatsal, siyasi çalışmalara aktarması, sinir bozucu bulunabilir, keşke bizden de gönüllü olarak parasını böyle işlere yatıracak, öf pöf demeden bir yayınevi açacak, gazete kuracak, tarih çalışmalarını, sanatı, siyaseti destekleyecek işadamları çıksa diye iç geçirilebilir, bu kültürel ve siyasi iktidarın yıkılması için öfke de duyulabilir ama bu arzulanan kültürel iktidar değişimi polis ve savcı marifetiyle yapılamaz.
Keşke parasını böyle işlere yatıran işadamları çok olsaydı belki Amerika’da hamile karısını öldürmüş hapishanedeki bir gübre satıcısının darbede Türkiye’ye getirilip suikast yapabileceğine inanabilen bir medyadan daha iyisi olurdu.
Bu haberlerle başlamış bir soruşturmada sivil toplumcu bir işadamını tutuklayıp, devletle iş yapan saygın bir uzmanı gözaltı alarak da herhangi bir toplumsal, siyasal, kültürel iktidar değişikliği sağlanamaz, sonucu diğer Büyükada soruşturmasına benzer, olan yine ülkenin itibarına olur.
Ana uzağı geçtik, birkaç hafta önceki geçmişten bile kimse ders çıkarmıyor. Birinci Büyükada filmi çok tutunca devam filmi çekildi anlaşılan. Ama gerçekten kızıl bir adama kulak vermek gerekirse “Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi , ikincisinde komedi olarak.” (Karl Marx- Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i)
.08/11/2017 00:41
‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?
31
Geçen hafta 29 Ekim kutlamaları vesilesiyle ilginç bir tartışma başladı, muhtemelen 10 Kasım vesilesiyle bir kere daha canlanacak.
Gecikmeli Atatürkçülüğünü ilan edenler, yeni başlayanlar için Atatürkçülüğe giriş dersleri verenler, “bırakın artık Atatürk’le uğraşmayı”, “Kemalist vesayet zaten bir NATO-FETÖ oyunuydu” diye tarihi yeniden yazmaya çalışanlar oldu.
Bu duygusal atmosferde, Latife Hanım’ın 21 Şubat 1926 tarihli Boston Sunday Advertiser gazetesinde çıkan mektubunun çevirisini Derin Tarih dergisinde yayınlayan tarihçi Mustafa Armağan’a ve yazar Süleyman Yeşilyurt’a 5816 sayılı Atatürk’ün hatırasını koruma kanunundan açılan davalarda hapis cezaları verilmesi karambole gitti.
Yeni kurulan ittifaklar sarsılmasın diye sesini çıkarmayanlar da oldu, yargının bir sağdan bir soldan kararlarında adalet bulup, mutlu olanlar da.
Bu kararla artık Atatürk’le ilgili Selanik’te doğdu, Dolmabahçe’de hayatını kaybetti sınırları dışında gerçek bir biyografi yazmak da uzun bir süre daha mümkün olmayacak.
İçinde Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili de bolca anektodlar olan Andrew Mango’nun biyografisi ya da Cemal Granda’nın anıları hakkında bir aklı evvel savcı isterse toplatma kararı çıkartabilir.
Ama bu karara verilen tepkiler en az haberin kendisi kadar üzerine konuşulmayı hak ediyor.
Aslında birbirine zıt görünse de birbirinin tıpatıp aynısı iki tepki çıktı karşımıza.
Dört çalışanı, yaptıkları haberler, yazdıkları yazılar, attıkları tweetlerden oluşan iddianamelerle aylardır haksız bir şekilde tutuklu yargılanan Cumhuriyet Gazetesi, Mustafa Armağan’a yayınladığı bir tarihi mektup yüzünden hapis cezası verilmesini
“Atatürk düşmanı Mustafa Armağan’a hapis cezası... Ceza ertelenmedi” başlığıyla sevinçle okurlarına duyurmakta bir çelişki görmedi örneğin.
Yine haberler, manşetler ve tweetler nedeniyle hakkında dava açılan, açılan bu dava yüzünden sahibinin yurtdışından dönemediği, bir muhabirinin tutuklu, diğer çalışanlarının da ağır cezalarla yargılandığı Sözcü Gazetesi de bir yazara fikirleri ve dergisindeki bir yayını nedeniyle hapis cezası verilmesi karşısında sevincini gizleyeme gereği duymadı: “Atatürk düşmanı sözde tarihçi Mustafa Armağana'a verilen cezanın ardından bir Atatürk düşmanı daha hapis cezası aldı. “
Hükümete yakın gazetelerde ise tam tersi yaşandı.
Mustafa Armağan’a 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu nedeniyle hapis cezası verilmesini haklı olarak eleştiren yazılarda tabulaştırmalardan şikayet edildi, düşünce özgürlüğünün önemi hatırlatıldı. Yazılardan biri şöyle bitiyordu örneğin:
“Ülkede düşünce özgürlüğü isteyenler düşüncenin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bu yasaya “Hayır!” demeyecek mi?”
Halbuki bu gazeteler bir kaç gün öncesine kadar Osman Kavala’nın, Büyükada’daki sivil toplumcuların fikirleri, siyasi duruşları nedeniyle tutuklanmasından sevinçle bahseden haberlerle doluydu. Cumhurbaşkanı’na ve devlet büyüklerine hakaretten açılan davalar, verilen tutuklama kararlarından ise hiç bahis yoktu.
Adalet Bakanlığı’nın 2016 yılı Adli Sicil istatistiklerine göre
Sadece 2016 yılında 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Kanunu kapsamında 927 adli işlem yapıldı. Yine aynı Adalet Bakanlığı resmi verilerine göre 2016 yılında Türk Ceza Kanunu'nun 299-301. maddelerinde düzenlenen "devletin egemenliğine ve organların saygınlığına karşı işlenen suçlar kapsamında yapılan işlem sayısı ise 46 bin 193. Bu işlemlerden TCK 299 "Cumhurbaşkanına hakaret suçu kapsamına giren dosya sayısı 2 bin 776.
2017 yılında bu sayıların artacağına kuşku yok.
Bu iki durum karşısında tutarlı insanların önünde aslında iki yol var; Ya hem 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu hem de TCK’daki 299-301 kapsamına giren suçlarda hapis cezaları verilmesine karşı çıkılacak ya da her ikisinde de tutuklamalarla sağlanan eşitlikle mutlu olunacak.
Ama galiba tutarlılık endişesini işin içinden çıkarınca geriye cevap olarak üçüncü seçenek kalıyor; Hoşumuza giden tutuklamalara oley çekip, hoşumuza gitmeyen de “Nerede düşünce özgürlüğü” diye bağıracağız.
Ve bu çelişkili de olmayacak. Çünkü sadece kendi mahallerimize konuşuyoruz ve sadece ‘bizimkilere’ karşı ahlaken sorumluyuz.
Ötekiler, bizden olmayanlar, mahalle, cemaat sınırları dışındakiler, hasımlar neredeyse insan öncesi neandertal yaratıklar hükmünde. Onların başlarına gelecek felaketler ancak bizim hanelerimize gol olarak yazılabilir.
Türkiye’de bütün kesimler kendilerini ülkenin gerçek sahipleri, millet-i hakime olarak görüyor. Gerisini ise meşrebine göre “bozulmuş”, “buraya ait olmayan”, “dejenere olmuş”, “cahil kalmış”, “soysuz”, “köksüz”, “yabancı” ya da “eğitimsiz çomar”.
Bu yüzden onlarla empati kurmak, onlar için de adaleti ve temel ilkeleri savunmak zorunda değiliz. Ortak bir gelecek tahayyülü de kurulamayacağı için herhangi bir konuda geçmişten ders çıkarmak, özeleştiri yapmak, değişmek, eski gömleğini çıkartmak, uzlaşma yolları aramak itibarlı işler değil.
Halbuki tarihin bu aşamasında birbirimize karşı bu kadar hoyratça davranma lüksümüz ve yüzümüz kalmamış olması gerekirdi.
Belki FETÖ ve darbe her kesim için oturup özeleştiri yapmak için bir fırsat olabilirdi ama 1.5 yıl sonra geride “biz haklı çıktıktan” başka bir ses duyulmuyor yine.
Halbuki kimse haklı çıkmadı.
Evet darbeyle, devlet işlerinde laikliğin kıymeti anlaşıldı ama FETÖ laiklikten taviz verildiği için değil katı laiklik uygulamalarına tepki olarak ortaya çıktı, taraftar topladı ve devlette örgütlendi.
Evet, 2010 referandumunun ardından sonra HSYK’da FETÖ çoğunluğu ele geçirdi doğru, bu dönemin iktidarının suçu. Ama 2010 referandumuna Türkiye, 2007’de Cumhurbaşkanı adayının eşi başörtülü diye meydanlara dökülen milyonlarla, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararıyla, e-muhtırayla, başörtüsü yasağını kaldırmak istedi diye iktidardaki AK Parti’ye kapatma davasıyla geldi. Referandumda evet veya yetmez ama evet diyenler, başörtülü kızların üniversiteye dahi girememesini sağlayan yargı, üniversite, ordu denklemini kırmak için yaptılar bunu. Eğer, bütün yargıyı kontrol etmeye devam etmek motivasyonuyla YARSAV’ın itirazını CHP Anayasa Mahkemesi’ne taşımasa ve HSYK seçimlerinde blok oyu imkansız hale getiren madde düşmeseydi belki referandumdan sonraki seçimleri de FETÖ kazanamayacaktı.
Bu tarihsel ve siyasal öfkeyle açılan davalarda, darbecilerle ve derin devletle hesaplaşma motivasyonu, FETÖ’nün kendi planını uyguladığının, yapılan zulümlerin, adaletsizliklerin de üzerini örttü.
Bugün de başka motivasyonlar başka adaletsizliklerin üzerini örtüyor. Hatalar tekrarlanıyor. Çünkü kimse
kendi hatasıyla yüzleşmeye cesaret edemiyor.
Kimse karşısındakinin ahlakına da güvenemeyince, herkes kendini en güvende hissettiği cemaatine çekiliyor, sınıfsal hınçlar siyasete, davaya dönüşüyor, rövanş kaygıları kendi cephesindeki açık hataların üzerini örtüyor.
Böylece bütün pozisyonlar sabitleşiyor, fikirler katılaşıyor. Herkes kendi asli evine, baba ocağına dönüyor.
O yüzden yeniliğinden geriye pek az şey kalan ‘Yeni Türkiye’nin karşısına çıkan tek alternatif, nostaljik bir tarih okumasıyla bütün günahlarından arındırılmış ‘Eski Türkiye’ oluyor.
Bu muğlaklıkta kendisine tutunacak bir dal arayanlar geçmişin dezenfekte edilmiş hatıralarına sığınıyor.
Halbuki bütün yaşadıklarımızdan sonra çok açık ki Türkiye’de günün sonunda herkes yüzde 50 haklı, yüzde 50 de haksız çıktı. Ama her kesim yüzde 100 haklı olduğu ve haklı çıktığı konusunda ısrarlı.
Her kesim mağdur da oldu zalim de. Eşitlendik. Bu dipte eşitlenme yeni bir başlangıç yapmak için büyük bir fırsat. Tabii kibirden, sınıfsal hınçtan, geçmişin kötü hatıralarından başımızı kaldırıp görebilirsek.
Önümüzde fazla seçenek de yok; eski hal muhal, yeni hal de muhal. Ya yepyeni hal ya da izmihlal.
.11/11/2017 00:31
Atatürk haklı mı çıktı?
128
Çanakkale’den, Filistin’e, Trablusgarp’tan İstiklal Harbi’ne gençliğini yıkılan bir imparatorluğu kurtarmaya çalışarak geçirmiş kahraman bir askerdi.
Ama siyasi hayatı çelişkilerle doluydu.
Twitter günlerine yetişse hakkında dün bunu dedi bugün bunu dedi capsleri video kolajları hazırlanacak kadar ileri bir pragmatizmdi bu.
1920’de İstiklal Harbi günleri Meclis açılırken “İnşallah âlemin sığınağı padişah efendimiz hazretlerinin sıhhat ve afiyetle her türlü yabancı kayıtlardan uzak olarak kutlu tahtlarında sürekli kalmasını Allah’tan tazarru (yalvarma) eylerim” dediği kürsüye iki sene sonra Saltanat’ın kaldırılması için çıkıp “Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek Meclis’i tehdit etti.
1920’de Meclis’te “Türkleri muhafaza etmek için evvelâ sıhhati muhafaza etmeli” diyen Yusuf Kemal Bey’e cevap vermek için kürsüye çıkıp “Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyyedir, samimi bir mecmuadır” diye itiraz edenle, birkaç sene sonra “Ne mutlu türküm diyene” deyip, Türk Tarih Tezini Güneş Dil Teorisini ortaya süren aynı Mustafa Kemal’di.
Savaş günleri silah almak için Lenin’in temsilcisine “Biz de bolşevikiz” diyerek antiemperyalizm vurguları yapan, Taksim’e Rus generallerin heykelleri diken, Lozan günleri “Biz da garp devletleri içinde olmak istiyoruz” diyen, İngiliz kralını ağırlayan, 1930’da ABD Büyükelçisi’yle ABD halkına seslenip “Türk milleti ABD milletine derin bir muhabbet beslemektedir” deyip ABD’den borç alan, sonra güçlenen Mussololini ve Hitler’e de muhabbetlerini gönderen çok yönlü bir pragmatizmdi bu.
Yıkılmış bir ülkeden, bir Cumhuriyet kurmayı başarmıştı ama muhalefetten hiçbir zaman hoşlanmadı.
İstiklal Harbi’ni birlikte yaptığı Meclis’teki bütün muhalifleri savaş biter bitmez tasfiye etti. Yetmedi, Şeyh Said İsyanı’nı gerekçe gösterip, İstiklal Harbi’ni birlikte yaptığı, yakın arkadaşı komutanların (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy Refet Bele, Rauf Orbay ) kurdukları partiyi anlamsız gerekçelerle kapattı. Yetmedi onları, tuhaf delillerle İzmir Suikastı kumpasına katıp, idamla yargılattı. Adnan Adıvar, Halide Edip gibi pek çok yetişmiş kişi, yargılanmalardan kurtulmak için ülkeden kaçtılar. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra ülkeye dönebildiler.
Yetişmiş insanlar ülkeden gittikçe ya da küsüp kenara çekildikçe ülke ehliyeti az sadakati çok yetenekleri sınırlı insanların elinde kaldı. Ülkenin birikimi sürgünlerde, mahkemelerde heba edildi.
Hukuku, siyasi tasfiyeler için kullanmaktan çekinmedi. Muhalif fikirlerdeki İttihatçı, İslamcı, solcu herkes kendisini mahkemelerin önünde buldu. Şeyh Said, Menemen gibi büyük olayları siyasi tasfiyeler için kullandı. Menemen’de ayaklanma için İstanbul’da 80 yaşındaki Nakşi şehyini hapse attırdı.
Basından, eleştirilmekten pek hoşlanmıyordu. Şeyh Said İsyanı’nı fırsata çevirip çıkardığı Takrir- Sükun Kanunu’yla muhalif medyayı susturdu. Çoğunu İstiklal Mahkemeleri’nde yargılattı. Ülkenin en ünlü gazetecilerinden Hüseyin Cahit, İstiklal Mahkemeleri’nde gazetesi Tanin’de Terakkiperver Fırka’daki polis aramasını “Baskın” diye verdiği için yargılandı, Çorum’a sürgüne gönderildi. Ülkenin diğer bir meşhur gazetecisi Ahmet Emin Yalman ise İstiklal Mahkemeleri’nde ceza almaktan Atatürk’e “Bir daha gazetecilik yapmayacağı”na söz verdiği mektupla kurtuldu. Sözünü tutup araba lastiği sattı, reklam metni yazdı. 1931’de bu kez Menemen İsyanı’nı fırsata çevirip çıkarılan Matbuat Kanunu’ndan sonra bir daha ölümüne kadar gazetelerde Atatürk’ün hoşlanmayacağı tek satır çıkmadı.
Eğitimin yaygınlaşmasıyla, iyi okullar açılmasıyla bizzat ilgilendi. Hala bu ülkenin sınıf atlama yolu olan eğitimde cumhuriyetçi fırsat eşitliğini ona borçluyuz. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” dedi ama bütün ırkların Türk ırkından geldiğini söyleyen Türk Tarih Tezi, bütün dillerin Türkçe’den geldiğini söyleyen Güneş Dil Teorisi’nin altında da imzası vardı. 1934’de Türklerin ikincil ırklarda olmadığını ispatlamak için dünyanın en geniş kafatası ölçümünü yaptırdı. Ezoterik kitaplar yazan bir emekli Amerikalı albayın kurgu kitabından hareketle Mu kıtasını, özel olarak Meksika’ya elçi gönderip Mayaları inceletti. Tasfiyeciydi. 1933’de “inkılapları sadece izlediler, insiyatif almadılar” diyerek Darülfünun’u kapattı, hocalar işsiz kaldı.
Dış politikada müzakereci bir diplomattı. Hatay’ın alınmasında dehasını ortaya koymuştu ama iç politikada tam bir askerdi. Menemen İsyanı’nda Menemen’in yakılması emrini İnönü durdurdu. Dersim’i “medenileştirmek” için yapılan askeri harekatı bizzat yönetti. Kürtlerle ilgili çözüm planları Kürt meselesinde yarayı derinleştirdi, sınır boyunu güvenli hale getirmek için Trakya’daki Yahudilerin göç ettirilmesi gibi projeler laik olmasına rağmen hala millet-i hakimeci zihniyetini gösteriyordu.
Kadınlara seçme ve seçilme hakkını çok erken bir vakitte vermişti, devrimci bir adımdı bu ama bunu o vermeden 10 yıl önce isteyen Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarının önce parti kurmasına, sonra kadınların seçme hakkını savunmasına izin vermedi. Onlar da mahkemeler de tuhaf davalarda yargılandı, kenara çekildi. Başka aktörlerin ortaya çıkmasına, örgütlenmelere karşı kuşkucuydu.
Laik bir devlet kurmak için Medeni Kanunu’nu hazırlattı, Diyanet İşleri Teşkilatı’nı güçlendirdi. Ama devlete dinin karışmasını engellemekle yetinmeyip, devlet olarak dini dizayn etmeye kalktı. Tekkeleri kapattırıp, cemaatleri yeraltına gönderdi. Türbeleri dahi kapattırdı, sonra özel izinle Fatih, Mevlana’nın türbelerinin açılmasına izin verdi. 1932’de bizzat riyasetinde hocalarla çerçevesini oluşturduğu Türkçe ibadeti uygulamaya soktu. Türkçe ezan toplumu devletten koparan, laikliği dinsizlikle eşitleyen radikal bir uygulama olarak hafızalara kazındı, 1950’de CHP’li vekillerin de oylarıyla kaldırıldı.
Çelişkiliydi. Türk Sanat Müziği’ni konservatuarlardan kaldırıp, radyolarda çalınmasını yasaklatırken kendisi en iyi sazendelerden konserler dinliyordu. Sanatçıları ve sanatı seviyordu, ama konsere çağırdığı Müzeyyen Senar’ın modelini sevmediği saçlarını ve kocasının bıyıklarını kestirecek kadar herkesin hayatına karışıyordu.
Selanikli orta sınıf bir aileden gelen bir askerdi, gençliği cephelerde geçmişti. Eşi, çocukları, damatları yoktu, dünyalık peşinde olmadı. Ama saraylarda kaldı, özel yatlar aldırdı, İş Bankası’nın en büyük ortağıydı.
Hoş sohbetti, sofraları meşhurdu, kibardı, zevk sahibiydi ama çok hoşgörülü sayılmazdı. Yeni kurulan Türk cumhuriyetine destek için Sorbonne’u bırakıp Ankara’ya gelmiş idealist milliyetçi bir profesör olan Sadri Maksudi’yi, Denizbank kurulurken “Denizbank Türkçe değil, Deniz Bankası olmalı” dediği için kendisine yakın adamlara gece yarısı radyoyu açtırıp, sabaha kadar cahillikle suçlattı. Tarih Kongresi’nde Türk Tarih Tezi’ne “Türkler Orta Asya’dan kuraklık yüzünden göçmedi” diye itiraz eden Prof. Zeki Velidi (Togan) ise ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
En yakını olan İsmet Paşa bile onun hoşgörüsüzlüğünden nasibini almıştı. Ölümünden önce Başbakanlıktan alıp, tasfiye etmişti. Dar bir kadroyla çalışıyordu, güven sorunları had safhadaydı.
Yani Atatürk bugün haklı çıktıysa, bugün bu sorunların benzerlerinden şikayetçi olanlar haksız çıkabilir.
Eğer bu sorunlardan, muhalefete, medyaya hoşgörüsüzlükten, hukukun siyaseten kullanılmasından şikayetçiyseler, Atatürk’ü tarihin huzurlu topraklarında rahat bırakmaları daha doğru olur.
Ama eğer, söylemeye çalıştıkları şey “Atatürk bunları güzel bir bastırmıştı, nefes aldırmamıştı, haklarından gelmişti” gibi bir şeyse o zaman bayağı temel meseleleri yeniden konuşmakta fayda var.
Atatürk, bu ülkenin kurucusu. Pragmatik yöntemlerle, tasfiyelerle, zekasıyla, cesaretiyle bunu başardı. Tarihin değiştirilemez gerçeği bu. Bunu inkar etmeyi de hepimiz onda birleşelim gibi teklifleri zorlamayı da bırakmalıyız.
Atatürk’ün iyi kötü bütün özellikleri bu ülkenin harcına da katıldı. Ardından bütün darbeler, hatta bir dini cemaatinki bile onun adı anılarak yapıldı. Kürt sorunu, kimlik sorunu, laiklik fay hattının oluşmasında onun tercihlerinin payı büyük oldu.
Ama ölümünün üzerinden 80 yıl geçmiş bir insana, bu 80 yılda çözemediğimiz sorunların yükünü yüklemek de bugün yaşadığımız sorunlar için çareyi ondan aramak da haksızlık ve kolaycılık. Ayrıca irrasyonel, işlevsiz ve beyhude.
Ama hepsinden çok sorunlarımızı çözmede topu taca atmak.
Atatürk, kendi devrinde bunların bir kısmını yaparken haklıydı, haklı nedenleri vardı. Ama 2017’de hala haklı çıktığını söylemek için bugünden ve gelecekten epey ümidi kesmiş olmak gerekir.
Galiba temel mesele de bu.
Türkiye, bugün birlikte yaşamaktan ve gelecek hayallerinden ümidi kestikçe geçmişe doğru kaçıyor. Herkes kendi ideal geçmişine sığınıyor. Bu geçmiş bugünün ihtiyaçlarına göre kesilip, biçilmiş, mükemmel hale getirilmiş, abartılı sahte bir geçmiş.
Bugünle Abdülhamit arasında benzerlikler kurup, tv dizisinde Abdülhamit’e Gezi ayaklanmasını bastırtan, Ertuğrul Gazi’ye Ankara kulislerinde konuşulan meseleler için mesajlar verdirten, Osmanlı dün yıkılmış gibi insanları öfkelendiren, tekrar kurulacakmış gibi ümitlendiren, ülkenin kurucusunu anarken “Ölümsüz aşk” diye sürmanşetler attıran, ondan instagramda kankasının postuna yorum yazıyormuşçasına “Adam gibi adam, Atatürküm” diye bahsettiren bu geçmiş nostaljisinin sebebi bugün bizi bir arada tutan, konuşmamızı sağlayan zemini kaybetmiş olmamız.
Ama tarih ve geçmiş bize o aradığımız sağlam zemini veremeyecek. Öyle bir zemin olsaydı zaten onu böyle el yordamıyla aramazdık, üstünde olurduk.
Aradığımız cevap, kendi sorunlarımızla yüzleşmek, müzakerenin, tartışmanın, eleştirinin önünü açmakla gelecek. O cevaplar geçmişte değil 'şimdi ve burada'da.
Gestalt terapisinde terapist, hastasını geçmiş travmalar ya da gelecek kaygısından uzaklaştırıp, terapinin gerçekleştiği ana yani şimdiye ve terapinin gerçekleştiği yere yani terapistin odasına getirmeye yoğunlaşır.
Türkiye’nin çok acil bir 'şimdi ve burada' terapistine ihtiyacı var.
.15/11/2017 00:58
Adalete açılan bir kapı
61
23 Ekim itibarıyla FETÖ’den tutuklu yargılananların sayısı 49 bin 697. 55 bin 495 kişi ise tutuksuz yargılanıyor. 37 bin 237 kişi adli kontrolle serbest bırakılmış. 8.997 kişi aranıyor. 5 bin 991 kişi hakkında da takipsizlik kararı verilmiş. En az 37 kişi de bu soruşturmalar sırasında, gözaltına alınırken ya da hapiste intihar etti.
Bu rakamlara göre FETÖ’den bugüne kadar gözaltına alınanların sayısı Temmuz 2017’ye ait 114 bin rakamının epey üstünde olmalı. En az 111 bin kişi de kamudan ihraç edildi.
Rakamlara daha yakından bakalım:
Tutuklu olan 49 bin 697 kişiden, 7 bin 444’ü asker, 8 bin 628’i polis, 2 bin 302’si hakim ve savcı, 25’i vali, 75’i vali yardımcısı, 117’si de kaymakam.
Peki bu 49 bin 697 kişiden kaçı darbe suçundan tutuklu?
Türkiye genelinde açılan 351 darbe davasında 5.320 tutuklu var. Darbe davası tutukluları içinde hem askerler hem siviller mevcut.
Yani geri kalan 44 bin tutuklu, doğrudan darbeyle ilişkili olmayan örgüt üyeliği veya örgüt için işlendiği iddia edilen diğer suçlarla ilgili davalardan tutuklu yargılanıyor.
Buradaki en kritik konu örgüt üyeliğinin nasıl tespit edileceği. Çünkü karşımızda tek tip üyeliği olan bir kurum yok. Profesyonel olarak çalışanları, yöneticilik yapanları ve çeşitli derecelerde bağlıları var.
Bu 44 bin kişinin içinde de örgütün darbeye katılmamış yöneticileri, profesyonelleri, örgüt için başka suçlar işlemiş isimler de var. Ama çoğunluk mensubiyet ilişkisi yüzünden tutuklananlarda.
Bunların çok büyük bir kısmı bu örgüte, başta devlet yetkilileri olmak üzere, henüz herkes tarafından övüldüğü, prestijli ve meşru bir dini cemaat olduğu zamanlarda girdiler ya da bir şekilde ilişki kurdular.
Ardından 17/25 Aralık 2013 oldu. Bu cemaatin mensuplarının büyük bir kısmı bu operasyonların yolsuzluk operasyonu olduğuna inandı, hükümetin sözlerini değil, kendi cemaatlerinin hikayesini dinledi ve cemaatin içinde kaldı.
İlk olarak, 26 Şubat 2014 yılındaki MGK toplantısında o güne kadar cemaat olarak adlandırılan yapı, artık 'devlet içindeki illegal yapılanma', 'paralel yapılanma', 'paralel devlet yapılanması' olarak adlandırıldı.
Ekim 2014’te de Milli Güvenlik Siyaset Belgesine “Legal Görünümlü İllegal Yapılar” başlığı altında “Paralel Devlet Yapılanması” adıyla girdi.
Ama bu sırada hala yeni adıyla paralel yapının bütün kurumları ayaktaydı. Üniversiteleri, okulları, dershaneleri, yurtları açıktı, gazeteleri, televizyonları yayınlarını sürdürüyordu, bankası çalışıyordu, sendikası üye kabul ediyordu. Ve bunların hepsi devletin izni ve gözetiminde yapılıyordu.
O günkü adıyla ‘Paralel yapı’nın, terör örgütü, FETÖ olarak ilan edilmesi ise 26 Mayıs 2016 tarihli MGK toplantısıyla oldu. Fakat bu hukuki bir karar değildi.
Bu konudaki ilk hukuki karar da 16 Haziran 2016 tarihinde alındı. Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi FETÖ terör örgütü üyeliğinden hapis cezası verdi.
2016 yılının Ocak ayına ait bir bilançoya göre 17/25 Aralık 2013’den Ocak 2016’ya kadarki iki yıllık paralel yapıyla mücadele soruşturmalarında 2.100 kişi gözaltına alınmış ve 400’e yakın kişi tutuklanmış durumdaydı.
15 Temmuz 2016’ya kadar bu sayının 1000’e çıktığını tahmin etsek bile, darbeden önce tutuklanan paralel yapı mensubu sayısı, darbeden sonra darbe davaları dışındaki davalarda örgüt üyeliği, örgüte yardım gibi suçlarla tutuklanan FETÖ’cü sayısının 44’te biri bile değildi.
Halbuki, bu 44 bin kişi de darbeden önce yaptıkları eylemler ya da kurdukları ilişkiler nedeniyle tutuklu olarak yargılanıyorlar.
Yani darbeden önce somut suç kastı aranırken, darbeden sonra sadece mensubiyet tutuklanma nedeni haline geldi.
Burada hukuki olarak suçun ne zaman başladığı, ne zaman cemaatin, illegal yapı ya da terör örgütü ilan edildiği konularında da başından beri bir belirsizlik mevcut.
Gülen aleyhine 1999’da açılmış davayı, 2004 MGK’sını önerenler var. Ama hukuki olarak alınan milat 17/25 Aralık 2013 sonrası.
Ama bazı iddianamelerde 2012 7 Şubat’ını milat olarak alıp, o tarihten sonraki bir telefon görüşmesini ya da bir teması suç delili olarak gösteren savcılar da var.
Kurumların işten atılma kriterlerinde ise çok daha öncesine ait bir ilişkinin tespiti işten atılma gerekçesi olabiliyor.
Şehirden şehire, mahkemeden mahkemeye, kurumdan kurma bu kriterler değişiyor.
İkinci muğlaklık üyeliğin tespitinde.
Mahkemelerde örgüt üyeliğine delil olarak gösterilen kriterler; Bylock, 17/25 Aralık sonrası Banka Asya’ya ile ilişki, örgütün ev, yurt, okul ve dershaneleriyle ilişki, gazete-dergi aboneliği, sendika üyeliği.
Bu kriterlerden bir kısmına itiraz “eğer suçsa o zaman hepsi resmi izinlerle kurulmuş bu kurumlar, medya organları neden zamanında kapatılmadı?”
Bu kriterlerin hiçbiri (az sonra değineceğimiz bylock da dahil) olmadan da tutuklanan ya da işten çıkarılanlar var.
Örneğin iddianamesini okuduğum bir Yargıtay üyesi hakim, sadece onu bir sohbet toplantısında gördüğünü söyleyen bir tanık ifadesi yüzünden 16 aydır tutuklu. Başka bir Yargıtay üyesi ise bir tenzil-i rütbe atamasına HSYK içindeki bir FETÖ üye şerh koyduğu için 14 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilmiş.
15 Temmuz darbe girişiminden tutuklanmaların artmasının sebeplerinden biri de örgüt üyeliğine bu somut bir delilin bulunması; Bylock.
MİT’in filmi çekilecek bir operasyonla Bylock’un Litvanya’daki serverını hackleyerek elde ettiği arşive göre 215.092 Bylock kullanıcısı var.
(Serverdan o gece sorumlu Litvanyalı mühendise, hacklenmiş mailinden sevgilisinin fotoğraflarıyla birlikte gönderilen virüsün de içinde olduğu bu istihbarat başarısının çok ilginç hikayesi gazeteci Yahya Bostan’ın Kod Adı Baybay kitabında polisiye bir roman tadında anlatılıyor)
Örgütün Mart 2014’en itibaren kullanmaya başladığı Bylock, MİT’in Şubat 2016’da serverına girdiği FETÖ tarafından fark edilince terk edilmiş.
Bu tarihler arasında 215. 092 kullanıcının 31.886 grup kurarak 17 milyon mesaj attığı uygulamanın cemaat için tasarlanıp, sadece cemaat mensupları tarafından kullanıldığı açık.
(FETÖ’nün Bylock hacklenince bunun kullanımını genele yayıp, kendi mensuplarını kurtarmak için yaptığı bir DNS sahtekarlığı yüzünden mağdur olan insanlarla ilgili çok ciddi verilere ulaşan avukat Ali Aktaş ve bilirkişi Tuncay Beşikçi’nin iddiaları hakkında henüz bir karar verilmedi.)
Bylock kullananlar içinde cemaatin sohbetlerine giden taşradaki esnafları da var, askeri pilotlar, savcılar, polisler de. Herhalde bu kadar geniş bir kesim tarafından kullanıldığı için de Bylock’ta en sık kullanılan üç şifre qwe123!@, 12345 ve 1453 gibi basit şifreler.
En ilginci ise 15 Temmuz Darbesi’nin Yurtta Sulh Konseyi üyesi olmaktan yargılanan 38 askerden sadece ikisinin Bylock kullanıcısı olduğunun tespit edilmesi. (Murat Koçyiğit, Turgay Sökmen)
486 sanıklı Akıncı Davası’nın da aralarında Adil Öksüz, Hakan Çiçek, Harun Biniş gibi sivil imamların da olduğu sadece 12 sanığı Bylock kullanıcısı.
Yani aslında Bylock kullancısı olmaki 17/25 Aralık’tan sonra cemaat mensubiyetinin delili.
Cemaat diyoruz çünkü henüz FETÖ ve terör örgütü tanımlaması yoktu. Mart 2014’te telefonuna bir cemaat mensubu bylock indirdiğinde, örgütün bütün kurumları legaldi ve aktifti.
Bu yüzden Bylock listelerini MİT, yargı kurumlarına gönderirken kırmızı, turuncu, mavi gibi üç dereceye bölerek göndermişti Ama bazı mahkemeler bu ayrımı yaparken bazıları yapmadı.
Sonunda Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Bylock’u indirmenin “bu ağa dahil olan sanıkların ağ içinde başka bir kişi ile görüşme yapmış olması da gerekmez” diyerek örgüt üyeliğine kesin delil olarak kabul etti. Böylece Bylocklu olanlar hakkında örgüt üyeliğinden 6 yıl 10 ay 15 gün ceza verilmeye başlandı.
Bu sayı bir rivayete göre 215 binlerden, “üç kullanımın üstündeki” gibi bir kriterle 100 binlere düşürüldü. Son olarak da MİT çözdüğü konuşma içeriklerini mahkemelere göndermeye başladı ve bazı mahkemeler bu içeriklere bakarak kararlarını veriyor. Tahliye olanlar var.
Ama örgüt üyeliğinden ceza almak için Bylock kullanmış olmak da gerekmiyor.
Örneğin Burdur'un Ağlasun İlçesi'nde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü'nde mühendis olarak görev yapan Hakan Ö.ye “2013 yılı öncesi ve sonrasında örgütün ilçe imamıyla telefonla görüştüğü, sohbet toplantılarına katıldığı, Zaman gazetesine abone olduğu ve kızını Altınbaşak adlı okula verdiği” gibi delillerle FETÖ üyeliğinden 6 yıl 10 ay hapis cezası aldı.
Cezaya Yargıtay’da itiraz etti. Ve Bylock’u örgüt üyeliğine net delil olarak kabul eden kararı veren aynı Yargıtay 16. Ağır Ceza Dairesi bu kararı “örgütün nihai amacını bildiği ve hiyerarşiye dahil olduğu yönünde bir delilin olmadığı, sempati ve iltisak boyutunda kaldığı” gerekçeleriyle bozdu.
Özellikle üyeliğe “örgütün nihai amacını bilmek ve hiyerarşiye dahil olmak” kriterinin getirilmesi önemli.
Çünkü şu anki yargılamalarda Bitlis’te, ‘bir dini cemaate’ para verdiğini düşünen esnafla, yıllarca gizli bir örgütlenme içinde yer alıp, darbe girişiminde köprüde halkın üzerine ateş açmış subay aynı örgütün üyesi statüsünde ve ikincisinin işlediği suçlar, birincisinin de omuzlarına yüklenmiş durumda.
Halbuki bu cemaate devlet ve toplum tarafından meşru bir dini cemaat olarak görülürken girmiş, dini güçlü bir bağ kurmuş, bu yüzden 17/25 Aralık sonrası daha güçlü bağları olan cemaatinin yolsuzluk soruşturması hikayesine inanmış ve cemaatin içinde kalmış pek çok kişi 15 Temmuz 2016’dan itibaren darbe denemiş, insanları öldürmüş bir terör örgütünün içinde kendilerini buldu, bu yüzden tutuklananlar ya da işini kaybedenler oldu.
Bu durumun birincil sorumlusu Fethullah Gülen’in kendisi.
İslami hassasiyetlerle, Türkiye’deki katı laiklik uygulamalarına kızarak, vaazlarına inanarak, yöntemlerini beğenip para vererek, okullarına, dershanelerine giderek, yurtlarında evlerinde kalarak, meşru, herkesin desteklediği bir dini cemaat olduğunu düşünerek kendisinin şakirti, sempatizanı olmuş insanlara en büyük tuzağı o kurdu.
İnsanları davet ettiği meşru cemaatin içinde, cemaat mensuplarının çok azının parçası olduğu ya da ayrıntılı olarak bildiği “hususi hizmetler”, “özel hizmetler” diye bir yapı kurdu ve bu yapıyla suçlar işledi, son olarak da kanlı bir darbe girişimde bulundu.
Böylece ortaya sınırları belirsiz bir örgüt çıktı. Bu örgütün kalabalık bir kesiminin üzerine, daha dar bir kesiminin işlediği suçlarının yükü çöktü.
Fethullah Gülen’in kendi şakirtlerine ikinci kötülüğü de yaptıklarının sorumluluğunu da almayarak “darbe tiyatrosu, bylock, maylock” diye yalan söyleyerek mensuplarının özeleştirilerini yaparak daha az zararla bu işten kurtulmalarını engellemek oldu.
Cemaat mensubiyeti, suç işlediğine dair bir kanıta ihtiyaç olmadan bu suç örgütünün üyeliğiyle eşitlenince de bu yapıyla ilişkisi nedeniyle tutuklanan, işinden olanlar için geriye tek yol olarak cemaat mensubiyeti, bylock kullanıcısı olduğunu inkar etmek kaldı. Bu yalanlar ortaya çıktıkça da daha fazla kriminalize oldular.
Halbuki devlet mensubiyeti suç kabul etmeyip, darbeyle ilişki, yöneticilik ya da örgüt için somut bir suç işlediğine dair deliller arayarak hüküm verseydi, çok daha fazla kişi bildiklerini doğru olarak anlatılır, çözülme hızlanır, sorun büyük kalabalıklara değen bir sosyolojik yaraya dönüşmeden çözülebilirdi. Ayrıca bu yöntem esas suçları işleyen ve hali hazırda suç işleme potansiyeli de olan gizli “hususi hizmetlerin” deşifre edilmesini de kolaylaştırırdı.
Ama devlet onurlu bir çıkış kapısı açmayınca, FETÖ lideri de inkarla, tuzağa düşürdüğü bağlılarının özeleştiri ve yüzleşmelerini engelleyince sorun cezaevlerinin fiziki şartlarını zorlayan rakamlara ulaştı.
Yargıtay’ın son kararı adaletin, aklın, FETÖ ile daha iyi hesaplaşmanın ve toplumsal barışın kapısını açabilir.
.18/11/2017 00:34
Tabelalara sığmayan bir adam
51
“Meşrutiyet; milletle hükümet arasında bir mukavele akd olunmak ve o mukavelede milletin hükümetten hesap sorabilmek ve en aciz bir ferdine varıncaya kadar hukukunu müdafaa edebilmek hakkına malik olduğu ve millet; hükümetin haklı-haksız her istediğini vermek, bütün icraatına karşı itiraz edemeyerek, duyduk ve itaat ettik demekten başka çaresi olmamak derecesinde esiri ve mahkumu değil de belki hükümet; memuru milletin işini görmek için para ile tutulmuş bir işçiden farkı olmadığı cihetle vazifesini güzelce ifa ederse mükafata, etmezse millet tarafından muahezeye (eleştirilmeye) müstehak olacağı münderiç bulunmaktan ibarettir.”
Biraz daha günümüz Türkçe’sine çevrilse, bir demokrasiye giriş kitabında karşımıza çıksa şaşırmayacağımız bu tarif bundan 110 yıl önce, daha sonra Şeyhülislamlık makamında da oturacak devrinin en büyük İslam alimlerinden birine aitti; Mustafa Sabri Efendi’ye...
Mustafa Sabri Efendi’nin adının Tokat’ta verildiği imam hatip lisesinden kaldırılmasına iki türlü tepki verildi.
Kararı alkışlayanlar onun “hain bir şeriatçı yobaz” olduğunu söylediler. Karşı çıkanlarsa onun, bu yüzyılın Gazalisi büyük bir İslam alimi olduğunu.
Halbuki o, bu iki tarife de sığmayan, laik-dindar kavgasının yeni malzemesi olmaktan fazlasını hak eden bir isimdi.
1869’da Tokat’ta doğmuş, ilk eğitimlerini orada almış ama kabiliyetleri ve birikimiyle taşradan İstanbul’a gelmiş ve 21 yaşında Fatih Camii müderrisliğine getirilmişti. Genç yaşında İkinci Abdülhamit’in katıldığı huzur dersleri halkasına sahil olmuş, Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nde ve Süleymaniye Medresesi’nde çalışmıştı.
Ama iktidara bu kadar yakın bir alim olmasına rağmen şiddetli bir Abdülhamit ve istibdad karşıtıydı.
Ona göre “devr-i istibdat münker (haram ve mekruhlar) devri”ydi. 2. Abdülhamit devrini tarif edişi, bugünkü dizilerde anlatılanlara pek benzemiyor:
“Devr-i sabık bütün efrad-ı milleti birbirinden soğutmuş, akrabayı, akrabadan, komşuyu komşudan, vatandaşı vatandaştan ayırmış, herkesi birbirine karşı yabancı bırakmış, el hasıl vatandan garip düşürmüş idi. İstibdat, kalplerden vatan muhabbetini, menfat-i umumiye hissini silmiş ve yalnız menfat-i şahsiye fikrini terviç eylemişti.”
O yüzden, Mustafa Sabri Efendi, 23 Temmuz 1908’de Meşruiyet’in İlanı’na destek verdi ve 33 yıl sonra yeniden açılan Meclis-i Mebusan’a Tokat mebusu olarak girdi.
Eylül 1908’de de bütün medrese hocalarının ve talebelerinin tabii üyesi kabul edildiği Cemiyyet-i İlmiyye’i İslamiyye’nin kurucuları arasında yer aldı. Aynı zamanda bu cemiyetin gazetesi Beyanü’l-Hak’ın da başyazarıydı.
Gazetenin yazarları arasında devrin önde gelen alimleri olan pek çok tanıdık isim vardı: Elmalı Hamdi, Ömer Nasuhi, Hüseyin Hazım, Bandırmalı Şerafettin (Yaltkaya) gibi...
Cemiyet kendisine hedef olarak meşrutiyeti korumak, medreseleri islah etmek ve halka nasihat etmeyi seçmiş, İttihad-ı Terakki’ye bağlı olduğunu açıklamıştı.
Ama bu bağlılık üç aydan fazla sürmedi. Cemiyetin muhalefete geçmesi de dini bir meseleden dolayı olmadı, esas mesele İttihatçıların meşrutiyetçi çizgiden istibdad çizgisine doğru kaymalarıydı.
Aslında Mustafa Sabri Efendi’ye göre meşrutiyet dini bir meseleydi de. Zaten İslam’da mevcud olan bir idareydi bu:
“Demek istiyorum ki meşrutiyeti Avrupalılardan almadık. Belki onu Avrupalılar bizden aldılar. Avrupa’daki cumhuriyetlerde bile gayri mesul bir ferd bulunduğu halde, İslamiyet’te cenabı haktan başka herkes mesuldür”
O yüzden İttihatçılarla aralarında bardağı taşıran damlalardan biri İstanbul Şehremini Hüseyin Kazım Kadri’nin belediye meclislerini feshedip ve seçimle gelmiş meclis üyelerini azletmesi oldu.
Cemiyet bunun üzerine bir beyanname yayınlayıp “Belediye intihabatının bila-sebeb-i sahih (gerçek bir sebep olmadan) feshi... meşruiyet-i meşruaya bir tecavüz telakki eder” demişti. Cemiyetin muhalafeti üzerine Hüzeyin Kazım istifas etmiş, İttihatçılar da alimlerin siyasete bu kadar karışmasından rahatsız olmaya başlamıştı. Mustafa Sabri Efendi bu eleştirilere “Eğer ulemanın siyaseti karışmasını engellerseniz, onların temel görevi olan emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredin, kötülüğü menedin) vazifesi ortadan kalkar, bunu da ulemadan kimse kabul etmez” diyerek karşı çıkmıştı.
Mustafa Sabri Efendi, Meclis’in en itibarlı ve sözünü sakınmayan muhalif vekillerinden biriydi. O tartışmalardan birinde mali konularda konuşan Maliye Bakanı Cavid Bey’in konuşmasına sert bir eleştiri getirince, Talat Paşa yerinden “Hoca seni Şeyhülislam yapamadık diye mi böyle konuşuyorsun” diye laf atmış, Mustafa Sabri efendi de cevap olarak “İktidarı talep etmek cinayetse siz cürmümeşhut haldesiniz” diye cevap vermişti.
İttihatçılara muhalefetine rağmen, 31 Mart vakasına şiddetle karşı çıkmış cemiyet ve gazete ayaklanmayı “şeriatla ilgisi olmayan irtica-i bir hadise” olarak tarif etmiş, 31 Mart Vakası’ndan sonra Abdülhamit’i tahttan indiren hal fetvası da Beyanü’l-Hak’ta yayınlanmıştı. Zaten fetvayı kaleme alan da cemiyetin üyelerinden Elmalılı Hamdi Efendi’ydi.
31 Mart gibi bir ayaklanmaya karşı çıkarak İttihatçılar ve medyasında da takdir kazanan Mustafa Sabri Efendi ve cemiyeti, 1911’den sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne dahil oldular. Bu kez de İttihatçılar ulemanın muhalif bir partide siyaset yapmasından rahatsız olmuştu.
Tercihlerini eleştiren İttihatçıların kalemlerine karşı “Hukuk-u esasiyeyi yalnız bir tarafla hoş geçinmekten ibaret olan bir pamuk ipliğine bağlamış olmuyor musunuz” diye sormuştu.
Bu kibar sorusunun cevabını kısa bir süre sonra aldı. 1913’de Babıali Baskını ile İttihatçılar darbeyle yönetime gelince, Hürriyet ve İtilafçılar tutuklanmaya başlamış, Mustafa Sabri Efendi de önce Mısır’a sonra Romanya’ya kaçmıştı. Ama yakalanıp İstanbul’a getirildi ve Bilecik’e sürgüne gönderildi.
Artık İttihatçıların asker kanadı iktidardaydı ve ülke savaşa gitmekteydi.
Mustafa Sabri Efendi askerin siyasete karışmasına da şiddetle karşıydı:
“Ordunun devleti yönetmesinden hayır çıkmaz...Tüm ülkelerde ordunun görevi, ülke ve halkın malını, canını, hürriyetini ve diğer haklarını düşman saldırılarından korumaktır. Asker, devlet ve halkın bu hizmeti için tuttuğu kimsedir. Bu askerin ülke ve halkı yönetmeye kalkması, hizmetçinin patronunu yönetmek istemesi gibidir.”
Sonuç da tahmin ettiği gibi oldu.
“Devleti babalarının çiftliği gibi yönettiler. Hükümetleri, sözde meşruti olmasına rağmen ne bir nasihate, ne de halkın veya halifenin görüşlerine başvurdular. Memleket evlatları arasında kin ve düşmanlık tohumları ekerek ülkede kardeş kavgalarına neden oldular. Ümmeti oluşturan Arnavut, Kürt, Çerkez, Arap, ve hatta Türk unsurları arasında çatışma başlattılar. İçeride olduğu gibi dışarıda da ilişkileri bozarak, devlete dost değil, düşman kazandırdılar. Nihayet, Harb-i Ümumi’ye girerek, hezimete uğrayıp, İstanbul’u düşman askerlerine teslim ettiler.”
1918’de İttihatçı liderlerin ülkeden kaçması üzerine, Damat Ferit Paşa başkanlığında kurulan hükümetin Şeyhülislamlık makamına oturdu.
O makamda hala tartışılan kararların altına imza attı.
1915 Ermeni Tehciri’nde işlenen suçların yargılandığı Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemeleri’nde yargılanan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in idamına fetva veren oydu.
Sevr Antlaşması’nın görüşüldüğü Şura’yı Saltanat toplantısında anlaşmanın imzalamasını lehinde de görüş bildirmişti.
Ülkenin başına yeni belalar açacak İttihatçıların devamı olarak gördüğü Anadolu’daki Mustafa Kemal öncülüğündeki Milli Mücadele’ye karşı tedbirler alınmasını savunuyordu. Eylül 1920’de görevinden istifa etmişti. Mustafa Kemal hakkındaki idam fetvasının altındaysa onun imzası yoktu.
Neden milli mücadeleye karşı çıktığını yine ondan okuyalım:
“İttihatçılar yüzünden yenildiğimiz devletlerle beraber, biz de teslim ve barış anlaşması imzaladık. Evet, ikinci bir yol daha vardı. Yeni bir savaşla kaybettiğimiz toprakların bir kısmını tekrar geri alabilirdik veya memleketi tamamen mahvedip elimizden çıkarabilirdik. Henüz yeni biten savaş ispatlamıştı ki birinci ihtimalin gerçekleşmesi çok uzak, ikinci ihtimalin gerçekleşmesi ise neredeyse kesindi. Tecrübe edilmiş ve acı sonuçları yaşanan savaş tecrübesini tekrar yaşamak, devlet ve millete karşı sorumluluk taşımayanlar için önemsizdi”
Aslında bu o dönemde İstanbul’da hakim olan bir fikirdi. Eğer, barış anlaşmalarının gereği yapılırsa, ülke daha büyük işgallerden kurtulabilirdi. Onlara göre İttihatçıların devamı olan Kemalistler işgalcilere gerekçe üretmekteydiler. Mustafa Sabri Efendi’ye göreyse, iktidara tekrar gelmek için savaş çıkarmak İttihatçıların her zamanki taktiğiydi ve Kemalistler de bunu deniyordu.
Ama tarih onu haksız çıkardı ve İstiklal Harbi ile ülke işgalden kurtarıldı.
Ama Mustafa Sabri, bu savaş sırasında Kemalistlerin Çerkeslere, diğer isyan eden gruplara yönelik katliam yaptığını, İzmir’in kurtuluşu yolunda milli mücadeleye destek vermeyen bir çok Müslüman Türk köyünün yakıldığını yazıyor ve eleştirilerine devam ediyordu.
Savaşın bitmesine yakın tutuklanacağını düşünerek ülkeden ayrılıp, İskenderiye’ye gitti. Cumhuriyet’in ilânından sonra kendisi gibi alim olan oğlu İbrahim’le birlikte 150’likler listesine alındı. 1924’de de vatandaşlıktan çıkarıldı.
Mısır, Yunanistan’da geçen sürgün günlerinde Türkiye’de olan biteni izlemeye, eleştirilerini dillendirmeye devam etti. Mısır’da bu yüzden uzun süre barınamadı, Gümülcine’ye gitti ve burada Yarın gazetesini çıkardı.
En çok hilafetin kaldırılmasına ve yükselen milliyetçiliğe karşı tepkiliydi. Bozkurt sembolünün ortaya çıkması, Türkçülük vurgularına karşı yazılar yazdı. Bir de şimdiki alimlerin cesaret edemeyeceği çok konuşulacak bir şiir:
“Yalnız Müslüman ve insan
Olarak kalmak üzere, Türklükten,
Şeref ve izzetimle istifa
Ediyorum Allah'ın huzurunda!..
Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme
Beni Türk milletinden addetme"
Hilafet ve Kemalizm kitabındaki dili de epey sertti: "Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti'nin kahpeliklerini, sahtekârlıklarını şu ufacık mukaddime'ye sığdıracak değilim."
Batı Trakya’daki Müslümanların Arap alfabesini bırakıp Latin Alfabesi ‘ne geçmemesi için çalıştı. Ama Türkiye ile Yunanistan arasında varılan anlaşmayla, faaliyetleri kısıtlandı, polis gözetiminde yaşamak zorunda kaldı.
Daha sonra kendisi gibi 150’liklerden olan Sevr’i imzalayan filozof Rıza Tevfik’in davetiyle Arabistan’a, ardından ömrünün sonuna kadar kalacağı Mısır’a gitti.
Kahire’de Türkiye siyasetinden uzaklaşıp, İslami ilimlere yoğunlaştı. El Ezher’de yaptığı çalışmalar ve yazdığı kitaplar, özellikle İslam’ın modern yorumlarına karşı yazdığı reddiyelerle İslam dünyasında da meşhur bir alim haline geldi.
12 Mart 1954’te Kahire’de hayatını kaybettiğinde büyük bir kalabalık eşliğinde Gafir Kabristanı'na defnedildi.
Ölümünden bir süre önce hakkındaki en adil değerlendirmelerden birini onunla ayrı dünyaların insanı olan usta gazeteci Burhan Felek yapmıştı:
“Mustafa Sabri Efendi hasbelkader İttihatçıların kaybettiği ve kaçarak canlarını kurtardığı bir harbin mağlubiyet zilletini ve Osmanlı’nın konkordutosunu yapmak talihsizliğinde uğramış bir hükümette bulunduğu için 150’liliklere dahil olmuştur. Mustafa Sabri aleyhine çok şey söylenir hatta yobazlığı bile iddia edilebilir ama alim olduğu inkar edilemez. Eğer elimizde şimdi bu çapta ve menfileşmiş İslam alimleri olsaydı laiklik telakkilerinde ve tatbikatında uğradığımız zorluklar ve mukavemetlerle asla karşılaşamazdık. İnsanların hayatının bir noktasında yakalayıp onunla hükme bağlamak yanlış bir muhakemedir. Yıkmak istediğimiz kıymetin de hep Türk olduğunu unutuyoruz. Bir memleketin varlığı bunlardır. Sovyet Rusya bile yıktığı tahrip etiği Çarlık Rusya’sının tarihindeki mefahirini hala ölümsüzleştirmektedir. Milletler mazilerine dayanarak yükselirler. Aslını inkar etmek ne demektir bilirsiniz”
110 yıl sonra bu hayat hikayesini ve fikirlerini okuduğumuzda kafamızdaki çekmecelerden birine onu sokmak çok zor. Muhtemelen bugünün meşhur milli ve yerli sorgulamalarında geçerli notları alamazdı. İmparatorluğun yıkıldığını gören gözleri, daha fazlasını görmek istemiyordu. Askerlerin ülkeyi batırdığını görmüştü, daha fazla batırmalarını istemiyordu. Bu tercihleri hainlik değil, onun ülke için daha iyi olacağını düşündüğü doğrularıydı.
Ama devletin hataları için hesap vermede cimri ve affedici ama vatandaşlardan hataları için hesap sormada bonkör ve kinci olunan ülkenin tahammülsüzlük çarklarına o da takılmıştı. O çarklar bir asır sonra bile onu gelip, memleketinde adının verildiği bir okulun tabelasında buldu.
67 yıllık çok partili bir demokrasiyken, Mustafa Sabri Efendi’nin 110 yıl önceki vatandaş, devlet, meşrutiyet tarifinin bile epey uzağında olmamız o yüzden sürpriz değil
.20/11/2017 00:44
Milli ve yerli Rusçuluk
83
Geçen haftanın biri politika diğeri kültür gündemindeki iki haberi aslında birbiriyle çok yakından ilgiliydi.
İlk haber uzun bir aradan sonra ilk defa bütün Türkiye’yi birleştirdi.
Norveç’teki ‘Trident Javelin’ adlı dijital ortamdaki NATO tatbikatı sırasında, bir teknisyen Atatürk büstünü ‘Düşman Liderler Biyografisi’ne ekledi. Türkiye asıllı Norveçli bir ordu çalışanı da Cumhurbaşkanı Erdoğan adına açılan bir hesaptan “Büyük mutlulukla duyurmak isterim ki SAA 20 NG füzelerinin teslimi konusunda Türkiye Cumhuriyeti ile FOS (tatbikatta varsayılan düşman ülke) arasında anlaşmaya varıldı. Teşekkürler başkan Blixen (düşman ülke lideri)” mesajını attı. Bunun üzerine Türkiye, tatbikattaki askerlerini çekti. NATO’dan üst üste özürler geldi, iki görevlinin işine son verildiği açıklandı. Olaydan sonra Türkiye’nin NATO üyeliği tartışılmaya başlandı. #NATOdançıkalım hashtag’i sosyal medyada ‘tt’ oldu.
***
İkinci haber kültür-sanat sayfalarında çıktı. Kore gazisi Astsubay Süleyman Dilbirliği’nin, Kore Savaşı sırasında bulup sahip çıktığı beş yaşındaki Koreli Ayla ile dramatik hikayesini beyazperdeye aktaran ve sinema salonlarını gözyaşına boğan Ayla filmi iki milyon izleyiciye ulaşmıştı.
Türkiye’nin NATO üyeliğinin kapısını açan Kore ile ilgili bir filmin gişeleri altüst ettiği hafta, Türkiye’nin 65 yıllık NATO üyeliğinin sorgulanması tuhaf bir tesadüf olsa gerek.
Aslında bilinenin aksine Türkiye NATO’ya Kore’ye asker gönderme şartıyla girmedi. 25 Temmuz 1950’de Kore Savaşı’na katılma kararı alan Türkiye’nin, 11 Ağustos 1950’de yaptığı NATO’ya giriş müracaatı reddedilmişti.
Evet, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’in çağrısıyla Kore’ye asker göndermesinin motivasyonu NATO’ya giriş için Batılı ülkeleri ikna etmekti. Çünkü 1949’da kurulan NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacından çok Türkiye’nin NATO’ya ihtiyacı vardı. Ve bunun için ortada, bugünlerde unutulan ama çok haklı bir sebep de vardı; Kuzey komşumuz Sovyetler…
***
Aslında Ruslar demek daha doğru. Çünkü tehlike komünizm tehlikesi değildi, neredeyse Osmanlı tarihinin son 200 yılı Rus tehdidiyle geçmişti. Sorun ideolojik ya da siyasi de değildi, coğrafiydi. Yanıbaşımızda dev bir imparatorluk vardı, biz Rusların güçlendiği çağlarda zayıflamaya başlamıştık ve onların sıcak denizlere açılma kapısının da üzerinde oturmaktaydık.
Birinde Edirne’yi alıp, 68 km yakınına kadar geldikleri, diğerinde Yeşilköy’ü alıp, anıt dikecek kadar surlarına dayandıkları İstanbul’u iki kere kuşattılar. Meşrutiyet’in askıya alınıp, Meclis’in kapatılmasından, Çanakkale Savaşı’na, milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kimliğinin en önemli parçası olan Balkan, Kafkas göçlerinden Ortodoks milletlerin Osmanlı’dan ayrılmasına Ruslar kadar Türkiye tarihini derinden etkileyen başka bir ‘düşman’ olmadı. Batı ile yürüttüğümüz denge politikalarında müttefik cephesinde İngilizler ve Almanlar değişse de kendisine karşı müttefik aranan tehlike genelde Ruslar oldu.
Hatta Rusların Osmanlı’yı işgalle tehditleri yüzünden patlak veren 1853-56 Kırım Savaşı’nda, Osmanlı toprak birliği için 95 bin Fransız, 21 bin İngiliz ve 2 bin İtalyan askeri hayatını kaybetmişti. Herhalde bu yüzden de Kırımlı Türklerin öncülük ettiği Türk milliyetçiliğinin kurucu ötekisi de Batılılar değil, Ruslar oldu. Üzerine marşlar bestelediğimiz en kahramanca hezimetleri de Ruslardan aldık. (Plevne Marşı, Kafkasya Marşı...)
1917 Ekim Devrimi ile bu ilişki bir süreliğine değişti. Çarlık rejimini yıkan Bolşevikler, “emperyalistlere karşı” dayanışma motivasyonuyla İstiklal Harbi’ne silah gönderdiler, İngiliz ve Fransızların Osmanlı’yı paylaştıkları Sykes-Picot Anlaşması’nı deşifre ettiler. Ama İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer devleti olan Sovyetler, Stalin’in önderliğinde yeniden emperyâl hevesleri olan bir imparatorluğa döndü ve ilk işi de önünü kesen, Türkiye’yi tehdit etmek oldu.
***
1946 yazında Türkiye, Sovyetler’den gelen tehdit notalarıyla sarsılmıştı. 7 Haziran 1945’de verdikleri ikinci nota da talepleri çok açıktı:
“Kars, Ardahan ve Artvin’i bize bırakın. Boğazlar’da bize üs verin, Trakya sınırınızı Yunanistan ve Bulgaristan lehine yeniden çizin, 1936 Montrö anlaşmasını tedil edin.”
Ruslar Ağustos’ta üçüncü bir nota daha verdiler. Aralık 1945’de Meclis’te bu taleplere karşı kürsüye çıkan, eski Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir “Eğer, Ruslar yer istemekte ısrar ederse, şüphe yok ki dövüşeceğiz” demişti ama Nazileri dize getirmiş Kızıl Ordu’nun karşısında, İkinci Dünya Savaşı tedbirleriyle çökmüş Türk ordusunun şansı yoktu. İşte o günlerde Türkiye’nin imdadına, İngiltere ile ABD yetişti. 9 Ekim 1946’da iki ülke Sovyet Rusya’ya nota vererek Rusya’dan ileri gitmemesini istediler. Türkiye’nin Batı’ya yaklaşması da bu dayanışmadan sonra hızlandı.
O yüzden 1949’da NATO kurulurken, dışarıda bırakılmak Türkiye’de büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştu. CHP’nin gazetesi Ulus, NATO’nun Türkiyesiz kurulmasını “Türk Emniyeti için evham” başlıklı başyazısıyla karşılamış, Peyami Safa gibi milliyetçi yazarlar “Bizi hesaba katmayan bir paktı, biz de hesaba katmamalıyız” diyerek neredeyse trip atmıştı.
Türkiye’nin NATO’ya girememesinden sorumlu tutulan ve zor durumda kalan CHP hükümeti de 11 Mayıs 1950’de üyelik için NATO’ya başvurmuş ama sonuç İtalya dışındaki üyelerin ret cevabıyla olumsuz olmuştu.
1950 seçim kampanyasının da önemli gündemlerinden biri NATO üyeliğiydi. Bunu vaat eden Demokrat Parti iktidarı, 11 Ağustos 1950’de NATO’ya ikinci kez üyelik başvurusu yapmış ama bir ay önce BM çağrısıyla Kore’ye asker göndermiş olması bile işe yaramamış ve başvuru bir kez daha reddedilmişti.
Ardından Türkiye, NATO’ya üye olabilmek için yoğun diplomatik girişimler de bulundu. Ve sonunda ikna edilen ABD’nin öncülüğünde üyelik başvurusu kabul edilmiş, 18 Şubat 1952’de Meclis’te bütün partilerin oyları ve alkışlarıyla Türkiye nihayet NATO üyesi olmuştu.
Ama bugün yaşanan krizle ve haklı güvensizliklerle, bu tarihi baştan kaleme alıp, bütün kötülükleri NATO’nun hesabına yazanların hafızasızlık sorunu burada bitmiyor.
Türkiye’nin başına bela olmuş en büyük terör örgütlerinin arkasında da NATO yoktu, Sovyetler ve Ruslar vardı.
1991’de Sovyetlerin çökmesinden sonra yayınlanan Mitrokhin Arşivi ortaya koydu ki, Türkiye’nin başına bela olan ilk büyük terör örgütü ASALA, KGB ajanı olduğu ortaya çıkan Filistin Kurtuluşu için Halk Cephesi Dış Operasyon sorumlu Haddad’ın organizasyonuyla, Agop Agopyan’a bölgedeki NATO ve İsrail hedeflerine saldırılar düzenlemesi için kurdurulmuştu. Bu saldırılarda kırk iki Türkiye Cumhuriyeti diplomatı hayatını kaybetti.
ASALA bitince ortaya çıkıp büyüyen PKK’nın hikayesinde de “her NATO üyesi ülkeye bir terör örgütü” stratejisi izleyen Sovyet etkisi büyüktü. Öcalan’ın 1979’un mayıs ayında Sovyetlerin Ortadoğu’daki kalesi Suriye’ye geçip, 19 yıl Şam’da kalabilmesi, PKK’nın kendi Kürtlerine kimlik bile vermeyen Esad’ın Suriye’sinde kendine yaşam alanı bulmasının arkasında herhalde Muhaberat aklı değil KGB aklı vardı.
Bugün, Suriye’de YPG’ye desteği yüzünden haklı olarak ABD’yi eleştirirken, Rusya’ya sığınmış Öcalan’a Duma’dan oturma izni çıktığını, ancak ABD’nin baskılarıyla Başbakan Primakov’un Öcalan’ı sınır dışı ettiğini unutmamak gerek.
Yine bugünlerde bazı çevrelerde neredeyse “emperyalistlere karşı mazlum milletlerin hamisi” muamalesi çekilen Rusya’nın, son 40 yılda dünyada Müslümanların en büyük katliamlara maruz kaldığı dört büyük savaşta (Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Suriye) bizzat kendi ordularıyla veya silah vererek ya da BM’de veto hakkını kullanarak katliamların ortağı olduğunu da biraz fazla hızlı unutmuş olabiliriz.
***
Hadi bunların üzerinden çok zaman geçti. Rusya’nın, daha iki sene önce Suriye’de Rus uçağını düşürülmesinden sonra, Savunma Bakanlığı’nda resmi toplantı düzenleyip, Türkiye’yi ve bizzat Cumhurbaşkanı’nın ailesini IŞİD’le petrol ticaretiyle suçladığı, (Aynı iddiayı Putin de Oliver Stone’la söyleşinde tekrarlamıştı), YPG’ye Moskova’da ofis açtırdığı, bu yüzden hükümete yakın medyanın manşetlerinden aylarca “PKK’ya silah vermekle”, “FETÖ’ye hamilik yapmakla” suçlandığı ne çabuk unutuldu.
Hadi hafıza-ı beşer nisyan ile malul. Peki daha bir yıl önce Rus uçağının düşürülmesinin yıldönümünde bir Rus pilotun kullandığı bir Suriye uçağıyla ‘yanlışlıkla” Fırat Kalkanı’ndaki askerlerimizin vurulduğu, üç askerimizin şehit olduğu, yine bu yılın başında El Bab ele geçirilmeye çalışılırken, fazla ileri gidince Türk askerlerini yine ‘yanlışlıkla’ Rus uçaklarının vurup, üç askerimizi daha şehit ettikleri de mi unutuldu?
Belki de bu sadece bir hafıza meselesi değildir.
Darbe ve PKK konusunda haklı olarak ABD’ye kızarken ve ilişkiler soğurken, bir kurtarıcı, tek alternatif gibi Rusya’nın pazarlanması, Putin’in sirklerde hayvan tebiyeciliği yapan danışmanının bile tvlerde kendine bu PR faaliyeti içinde yer bulabilmesi, benzerini ABD için yapacak olanların rahatlıkla ajanlıkla suçlanacağı bir hareretle, Avrasyacılık adı altında Rusçuluk yapılması, bir de bu Avrasyacılık ve Rusçuluğun yerli ve milli kabul edilmesi belki de sadece konjonktürün zorlaması değildir.
Belki de Avrupa’da partilere para veren, medyalar organize eden, ABD ve AB’nin seçimlere müdahale, resmi kurumlarını hacklemek, yalan haberlerle operasyon yapmakla suçladığı Rusya, Türkiye’de de boş durmuyordur.
Türkiye NATO’yla ilgili ya da dış politikadaki yönü hakkında bir karar verecekse, bunu propagandaların etkisinde kalarak ya da konjektürel krizlerin heyecanıyla değil, kendi inisiyatifiyle ve bütün bu tarihsel arkaplanı ve üzerinde durduğu dengeleri düşünerek vermelidir.
..22/11/2017 00:58
Ne yaptıklarını biliyor muyuz?
31
11 Ocak 2016 günü Berlin’de yaşayan 14 yaşındaki Rus kökenli Alman vatandaşı Lisa, evden okula giderken ortadan kayboldu. Ailesi polise kızlarının kayıp olduğunu bildirdi.
Hiçbir yerde bulunamayan Lisa, tam 30 saat sonra evine döndü. Polise, güneyli ya da Arap kökenli Almanca bilmeyen üç kişi tarafından kaçırıldığını, dövüldüğünü ve tecavüze uğradığını anlattı.
Polis, genç kızın ifadesi üzerine soruşturma başlattı, telefonlarını inceledi ve aslında bu 30 saat boyunca kaçırılmadığını, gönüllü olarak 24 yaşındaki sevgilisi İsmet S.’nin evinde olduğunu tespit etti. (Daha sonra İsmet S. Lisa’yla 14 yaşından önce de ilişkiye girdiği tespit edilince çocuk istismarından tutuklandı)
Bu noktada devreye Rus medyası ve siteleri girdiler. Polisin, bir milyon Suriyeli göçmeni kabul ettiği için eleştirilen Merkel hükümetinin başını daha fazla ağırtmamak için olayı örtbas ettiğini ileri sürdüler.
Rus Kanal 1 televizyonu, Almanca ve Rusça yayın yapan Sputnik, Russia Today siteleri ve başka Rus kökenli ama Alman görüntülü propaganda siteleri üzerinden yapılan haberler Facebook’tan milyonlara ulaştı.
Yayınlar hem Rus kökenli Almanları hem de ırkçı grupları harekete geçirdi. Merkel, Başbakanlık binası önünde “çocuklarımızdan elinizi çekin” “göçmenlere karşı çocuklarımızı koruyun” pankartlarlarıyla yüzlerce göstericiyi karşısında buldu. Gösteriler günlerce devam etti. Ardından devreye Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov girdi ve Almanya’yı “politik doğruculuk için göçmenlerin işlediği suçun üstünü kapatmakla” suçladı. Merkel de Rusya’yı “yalan haberlerle Alman içişlerine müdahele etmekle.”
Bir yıl sonra çok daha ciddi sonuçları olacak benzer bir olay daha yaşandı. Rusya’nın Kırım işgali üzerine NATO görevi çerçevesinde 1000 Alman askerin Litvanya’ya yerleştiği günlerde, Litvanyalı bir parlamentere bir email geldi. Emaile göre Alman askerlerinin karargahının yakınlarında Almanca konuşan bir grup asker, 15 yaşındaki bir Litvanyalı kıza tecavüz etmişti.
Savcılık, milletvekilinin iddiası üzerine soruşturma açtı. Soruşturmada iddianın sahte olduğu ve emailin yurtdışından atıldığı tespit edildi. Parmaklar bir kez daha Moskova’yı gösteriyordu.
Ama Rusya’nın Alman, siyasetindeki etkisi Merkel’in ofisinin önünde gösteri düzenletebilmekten ya da Alman askerlerinin operasyonlarına taş koymaktan daha fazlasına yetiyor.
Aynı anda aşırı sol parti Die Linke’nin liderini Donetsk’teki Rus ayrılıkçılara yardıma götürürken, aşırı sağ AfD’nin gençlik başkanını pan-Slavik kongrelerine davet edip, Putin’in gençlik örgütü Nashi’nin liderleriyle bir araya getirebilen bir akıldan bahsediyoruz.
Yürüyüşlerinde Rus bayrakları sallanan göçmen ve İslam karşıtı Pegida hareketinin gösterilerine en büyük ilgiyi Almanca yayın yapan Rus televizyonu RT’nin göstermesi, ve eylemlerden sürekli canlı yayınlar yapması da o yüzden sürpriz değildi. 2015 yılında Alman parlamentosu Bundestag’ın serverını hackleyip 16 gigabytelık bilgilerin çalınmasında ve 2016’da 900 bin Alman abonenin internet ve telefonla bağlantısının kopmasında Alman istihbaratı Rus hackerleri işaret edince 2017’deki genel seçimlerde Rusların seçimleri hacklenmesinden ciddi olarak endişe edildi ve tedbirler alındı.
Aynı endişe yüzünden, Hollanda da son seçimlerde oyları elektronik sistem yerine tek tek elle saydı.
Herhalde bu kararlarında komşu Danimarka’nın Savunma Bakanı’nın 2015-2016 yıllarında Savunma Bakanlığı çalışanlarının emaillerinin Rus hackerler tarafından ele geçirildiğini açıklaması ya da 2013’de Finlandiya Dışişleri Bakanlığı’nın hacklenmesinden de Ruslar’ın sorumlu tutulmasının etkisi olmuştur.
Fransa’da Rus yanlısı Le Pen’e karşı Cumhurbaşkanlığı yarışını kazanan Macron’un, kampanyalarına Rus hackerler tarafından saldırı düzenlendiğini açıkladığını, bu yüzden Macron’un, seçim kampanyasını Rus medya organlarının izlemesini yasakladığını da listeye ekleyebiliriz.
Ama epey uzun bir liste bu.
İtalya’daki referandum öncesinde de Başbakan Renzi, Rusların yalan haberlerle referandumu etkilemeye çalışmasından şikayetçi olmuştu. Muhalefetin yükselen popülist partisi Beş Yıldız Hareketi’nin Rus destekli olduğu iddiaları da, partinin eski bir komedyen olan lideri ısrarla yalanlasa da hala dolaşımda.
Son olarak İspanya Hükümeti, Katalonya krizi sırasında Rus bağlantılı site ve hesapların kara propagandasından şikayetçi oldu. Üretilen yalan haberlerin Venezuella merkezli binlerce hesap üzerinden, İspanyol sosyal medyasında dolaşıma sokulduğu iddia edildi. Bu haberler iki toplum arasında kavgayı derinleştirecek yalan haberlerdi. Örneğin Vesti adlı bir Rus sitesi, Katalonya’daki okullarda artık İspanyolcanın yabancı dil statüsünde verileceğini yazdı. PolitExpert adlı bir başka Rus destekli sitenin yalan haberi ise daha tanıdık gelebilir: “Katalonya’nın bağımsızlık ilanı ve Ukrayna’daki çatışmaların arkasında Avrupa’da bir savaş çıkarmak isteyen uluslarası güçler var.”
Zaten ABD seçimlerine Rusların müdahalesi, Trump’ın Beyaz Saray’daki kaderini belirleyecek bir soruşturma olarak ilerliyor. Aşırı sağcı siteler üzerinden üretilen Pizzagate gibi komplo teorileri Türkiye de bile gündem olmuştu.
(Rus siber istihbaratçıların Facebook üzerinde kurdukları gruplarla nasıl siyahi hakeretleri mobilize ettikleri, aktivistlere gösteri organize ettirip, hiphop şarkı bestelettikleri üzerine Enes Çallı’nın harika yazısı tavsiye.
https://www.gzt.com/yazarlar/enescalli/house-of-cardsi-cok-izleyince-2040134)
Rusya’nın Avrupa’da aşırı sağ ve aşırı sol partilere destek vererek, kritik kurumları hackleyerek, medyalarıyla ülkelerin iç siyaseti tartışmalarına müdahalesine geçen yıl Avrupa Birliği resmi olarak tepki göstermişti. Bu yalan haberlerle mücadele için çeşitli siteler kuruldu ve fon programları oluşturdu.
https://euvsdisinfo.eu/disinformation-cases/?text=catalonia&disinfo_issue=&date=
Türkiye geçen hafta NATO krizini konuşurken de Avrupa’nın gündeminde yine Rusların bu yeni siber soğuk savaşı vardı.
Bu kez İngiltere Başkanı Theresa May, masaya yumruğunu vurdu, Rusya’yı “medyada sahte haberler yayınlayarak seçimlere karışmakla, batıda karışıklık çıkarmak adına bilgiyi silah olarak kullanmakla" suçladı ve şöyle dedi:
“Rusya için çok basit bir mesajım var. Ne yaptığını biliyoruz ve başarılı olamayacaksın.”
Peki, biz Rusya’nın Türkiye’de neler yaptığını biliyor muyuz?
Bu faaliyetlerin iki kriz döneminde yoğunlaştığı biliniyor.
İlki Suriye savaşının hararetli olduğu, Türkiye ile Rusya’nın karşı cephelerde yer aldığı günlerdi.
En somut örneği, gazetelerde de haber olarak yer alan istihbaratın tespit ettiği PKK’nın Suriye’deki iki üst düzey komutanı arasındaki şu konuşmaydı:
Nurettin Sofi: Şimdi Rusya ısrar ediyor.
Şahin Cilo: Evet.
Nurettin Sofi: Diyorlar ki sizin ajansınız bir kez desin ki bu Türklerin muhalifleri için gönderdiği silahlar var ya bizim aldığımız bilgilere göre bunların içinde kimyasallar var densin diyorlar.
Şahin Cilo: O zaman başka bir şekilde yapmak gerekiyor, yani ajans şeklinde değil de bu haberi şey şeklinde yapılabilir.
***
Nurettin Sofi: Valla bilmiyorum, Türklere mal edersek, sonra bunun için Türklerle karşı karşıya geliriz.
Şahin Cilo: Yani bu şekilde yapılabilir. Mesela bu haber ilk önce internetteki bir sitede yayınlanabilir. İşte böyle bir haber geçiyor falan diye.
Nurettin Sofi: İki seferdir Şişko'dan rica ediyorlar. Demişler ki onun için babamızla bile görüşme yapabilir. Mektup gönderebilirler ve buna yardım edebilir. Ama sadece bunu söyleyin, yani öyle diyor ki tarih önünde önemlidir.
Haberlere göre "Şişko" Salih Müslüm, görüştürülmesi vaad edilen "Baba" de Putin’di. Bahsedilen haber PKK’nın siteleri üzerinden dolaşıma sokulmuş, önce küçük sol siteler, sonra sol-ulusalcı siteler üzerinden Türk medyasında da kendine yer bulmayı başarmıştı.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/577165.aspx
İkinci Rus kaynaklı yalan haber kampanyası 15 temmuz darbe girişiminden sonra yaşandı. Ruslar darbenin bastırılmasının şerefine bu haberlerle ortak olmaya çalıştılar.
İlk iddia “Suriye’deki S-400 füze sistemleri ve 7 Rus avcı uçağının darbe gecesi Erdoğan’ın uçağını takip edip, darbecilerin F-16’larına kilitlendiği ve onları Erdoğan’ın uçağına en ufak saldırıda düşürürüz” diye tehdit ettikleriydi.
İddia önce Makedonya merkezli bir think tankmış gibi duran İngilizce yayın yapan bir Rus sitesinde çıkmış, ardından “ünlü Fransız matematikçi ve yazar Hannibal Genseric” imzasıyla (tabii ki uydurma) Fransızca bir sitede yayınlanmış, sonra da Fransızcasından komplocu bir Türk mühendis profesörün sitesinden Türkçe’ye çevrilip, milyonlarca kez paylaşılmış, neredeyse bütün ana akım medya tarafından haber yapılmış hatta üzerine köşe yazıları yazılmıştı.
Daha sonra Dugin sahneye çıktı ve darbeyi bir gün önceden Türk yetkililere bildirdiği yazılıp çizildi. Vatan Partisi ve bazı AK Partili siyesetçiler bu iddiayı uzun süre hararetle dillendirmekle kalmadı, 1990’larda yazdığı Jeopolitiğin Kökenleri kitabında Rusya’nın Avrasya vizyonu için “Türkiye’nin etnik ve mezhebi patlamalarla boğazının sıkılması” gerektiğinden bahseden, kendi ülkesinde bile itibarı pek iyi olmayan milliyetçi Dugin, Başbakan’la Meclis’te poz verip, Meclis darbe komisyonundan davet bile aldı.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/593739.aspx
Aslında Putin’in danışmanı olmadığı kısmı ise kapatılmış bir wikipedia sayfası kadar yakın. Ama Putin’in 600 danışmanı arasında yer alan ünlü bir Rus sirkinin kaplan eğiticisine S-400 füzeleri soran bir medya için bu kadarı fazla detay bulunabilir.
Televizyonlarında her akşam Putin ve Esadsever CIA, FBI ajanları, Rus korgenerallerin cirit attığı ve kimsenin Wikipedia da kapalı olduğu için “kim bunlar” diye sormadığı bir ülkeden bahsediyoruz.
Kendisini Rus Milli Güvenlik Akademisi’nde Korgeneral diye tanıtan bir Posoflu girişimcinin tvlerde Rusya uzmanı olarak ağırlandığı bir ülkede Rus istihbaratçıların işi çok kolay olmalı.
http://m.marmarayerelhaber.com/Yildiray-OGUR/48053-Sanghaya-giderken
Aynı kişi son olarak Europol’a karşı Asiapol’un kurucusu olarak tvlerde misafir ediliyordu. Hatta bir gece yarısı Moskova’daki Rusya ‘Milli Güvenlik Akademisi’nden bir tvye canlı yayınla bağlanmış, kendisiyle konuşan deneyimli gazetecinin aklına, “peki neden Rusya Milli Güvenlik Akademisi bu saatte açık” ve “arkanızda neden Rusya bayrağıyla birlikte Türkiye bayrağı da var” diye sormak gelmemişti.
Eğer Rus istihbaratı, Avrupa ve ABD’dekine benzer faaliyetleri Türkiye’de yapıyorsa, muhakkak ki çok zorlanmıyordur. Ve galiba biz ne yaptıklarını Batılılardan daha iyi biliyoruz. Şimdilik memmun görünüyoruz. Duyduklarımız hoşumuza gidiyor. Yine de dikkat etmekte fayda var
.27/11/2017 00:39
Midilli açıklarında batan bir tekne üzerine...
80
Hüseyin Maden (40) ve Nur Maden (35) Samsun Bafralı öğretmen bir çiftti. Nadire(13) Nur(10) ve Feridun(7) adlarında üç çocuklarıyla birlikte Kastamonu’nun sekiz bin nüfuslu küçük ilçesi Daday’da yaşamaktaydılar.
Hüseyin Maden, Daday Çok Programlı Anadolu Lisesi’nde Fizik Öğretmeni’ydi. Okulun sitesinden çıkarılan 2015 tarihli bir habere göre Maden, okulda ilçe kaymakamı tarafından açılışı yapılan bir Tübitak sergisi düzenlemişti:
“Fizik Öğretmenimiz Hüseyin Maden tarafından yürütülen TÜBİTAK 4006 Bilim Fuarı, Öğretmen ve öğrencilerimizin özverili çalışmaları sonucunda 22 -23 Mayıs 2015 tarihinde yapıldı.”
http://dadaycpal.meb.k12.tr/tema/okulumuz_hakkinda.php
Nur Maden ise anaokulu öğretmeniydi. Kastamonu’nun Küre ilçesindeki bir anaokulda çalışıyordu. Yine 2015 tarihli bir habere göre ilçe Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı, İl Jandarma Komutanı’nın katıldığı bir toplantıda okul öncesi eğitimin önemi üzerine bir konuşma yapmıştı.
http://yurthaber.mynet.com/kastamonu-haberleri/kure-okul-oncesi-egitime-dikkat-cekildi-1839531
Buraya kadar herşey normal görünüyordu.
Bu küçük ilçede görev yapan öğretmen çiftin hayatı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından değişti.
Ekim 2016’da çıkan 675 sayılı KHK’yla memuriyetten ihraç edildiler.
https://memurunyeri.com/images/dosyalar/dosya2016/675-1-liste.pdf
Avukatlarının verdiği bilgiye göre her ikisinde de Bylock çıkmıştı.
Haklarında iki kadın öğretmenle birlikte dört kişilik bir iddianame düzenlendi. Maden çifti “silahlı terör örgütü üyeliği ve silahlı terör örgütü kurma ve yönetmek” maddelerinden suçlanıyordu. Tutuksuz olarak yargılanmaya başladılar.
Yine avukatlarının verdiği bilgiye göre, Eylül ayında Ankara’da yürütülen Mahrem İmamlar soruşturmasından bir bilgi Kastamonu Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaştı. Gelen bilgiye göre Hüseyin Maden’in adı mahrem imam listesindeydi.
Bu tarihten sonra Maden, saklanmaya başladı ve firari durumuna düştü. Maden, farklı numaralardan avukatını arayarak, “Kendisinden vazgeçtiğini, tek isteğinin üç çocukları için karısının hapse girmeden kurtulması” olduğunu söylüyordu.
18 Eylül 2017 günü aralarında Nur Maden’in de olduğu üç kadın öğretmenin yargılandığı ve Hüseyin Maden’in firari olduğu davada karar duruşması yapıldı.
DHA muhabiri Gürkan Yılmaz’ın verdiği bilgiye göre Nur Maden, duruşmada Bylock kullandığını kabul etti ve cemaatin 2014 seçimlerinde HDP’ye oy vermelerini ve başlarını açmalarını istediğini anlattı.
Ama bu itirafları da ceza almasını engellemedi. Yargıtay’ın Bylock indirmeyi terör örgütü üyeliğine delil sayan kararına uygun olarak, örgüt üyeliği suçundan 7 yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Aynı davada yargılanan M.Ö adlı kadın öğretmen ise 9 yıl hapis cezası ve tutuklama kararını duyunca mahkemede bayıldı ve ambulansla hapishaneye götürüldü.
Nur Maden için mahkeme derhal tutuklanma yerine, istinaf mahkemesinden karar çıkana kadar elektronik kelepçeyle ev hapsi kararı verdi. Avukatına göre bu kararın amacı firari durumda olan ve hakkında yakalama kararı çıkarılan eşinin yerini tespit edebilmekti.
Ama eylül ayındaki duruşmadan sonra onlardan alınan son haber elektronik kelepçe ihlali sinyali oldu.
Ve 5 Kasım günü Midilli’deki yerel gazeteler, sahile 12-13 yaşlarında bir kız çocuğunun cesedinin vurduğunu yazdılar. Arından dört gün sonra aynı sahilde bu kez aynı yaşlarda bir erkek çocuğu cesedi bulundu. Ve iki gün sonra 11 Kasımda ise yetişkin bir erkek cesedi..
(Batı Trakya’da yaşayan gazeteci Evren Dede’nin Yunan gazetelerinden yaptığı taramaya göre haberler Athens Magazine sitesi ve Atina’nın büyük gazetelerinden Efimerida Ton Sintakton’da sahil güvenlik açıklamalarına ve Midilli’deki yerel gazetelere dayandırılarak yer almıştı.
https://t.co/eIxGRCpf2N
https://t.co/mjusjNU7hn)
21 Kasım’da bu cesetlerin Kastamonulu Daday ailesine ait olduğuyla ilgili haberler dönmeye başladı.
https://twitter.com/gergerliogluof/status/932876122668326912
FETÖ’ye yakın sitelerde ailesine dayandırılan hikayeye göre karı koca tutuklanmamak için yurtdışına gitmeye karar vermişlerdi. “Hüseyin Maden çok sayıda insan kaçakçısıyla irtibata geçmiş ama beş kişilik bir aile için istenen rakamları karşılayacak imkanı olmadığı için arkadaşlarından borç alarak eski bir tekne satın almış, tekneyi satın aldığı kişilerden aldığı kullanıma ilişkin bilgilerle ailesini Yunanistan’ın Midilli Adası’na götürmeye çalışmıştı.”
Avukatı üzerinden soru sormaya çalıştığımız Nur Maden’in ailesi konuşmak istemedi, sadece kendilerine teşhis için resmi yetkililerden bir haber gelmediğini söylemekle yetindiler.
Eğer bulunan cesetler gerçekten Maden ailesine aitse anne ve küçük kızlardan birinin cesedi henüz bulunmuş değil. Cenazelerin adadaki mezarlığa mı gömüldüğü yoksa ailelerine teslim mi edileceği de bilinmiyor.
Ortada çok ağır bir dram olduğu açık.
Ve bu dramda kimin suçlu olduğuyla ilgili günlerdir süren, bir kısmı vicdan ve ahlak sınırlarını aşmış tartışmalarda topu birbirine atmakla bir yere varılamayacağı da.
Herhalde listenin başına küçük bir ilçede üç çocuk babası başarılı bir fizik öğretmenini, eğer iddia doğruysa, gizli bir yapılanmanın içine sokup kriminalize eden, sonra da bir başına ortada bırakan FETÖ’yü yazmak gerekir.
Daday’daki bir öğretmeni kaderiyle başbaşa bırakan bu örgüt, 20 Ocak 2015’de gazetelerde liste halinde adları yayınlanan imamlar arasında yer alan Kastamonu imamını ise darbeden önce kaçırmıştı.
https://www.sabah.com.tr/galeri/turkiye/iste-marmara-imamlari
https://twitter.com/ali_grz
Listenin ikinci sırasında yine FETÖ yer alıyor. Hem basit insanları böyle kriminalize edip, sonra da onların mağduriyetlerinden, hiç bir özeleştiri vermeden kendileri için bir meşruiyet söylemi çıkarmaya çalıştıkları için. Ayrıca adalet sisteminin bir mahrem imamın peşine düşmesi ve onu yargının önüne getirmeye çalışması üzerinden bir mağduriyet söylemi kurulamaz, bu darbe yargılamalarında yargının esas üzerine yoğunlaşılması gereken işlerin başında geliyor.
Ama yine de listenin üçüncü sırasında cemaat mensubiyetini, FETÖ üyeliğiyle eşitleyip, darbeye katılmak, destek vermek, suç işlemek gibi somut suçları bulup, cezalandırmak yerine, sadece cemaat mensubiyetine 7 yıl hapis cezası veren adalet sistemi var. Eğer, bu konuda Yargıtay’ın son kararı esas alınsaydı, belki anaokul öğretmeni Nur Maden hakkında sadece işten çıkarma cezası verilebilir, en azından aileden biri hapis cezası almamış olur, aile üç çocuklarını yalnız bırakmamak için böyle bir ölümcül maceraya girmezdi.
Sıkıca giydirilmiş, Türkiye Cumhuriyet vatandaşı çocukların cesetlerinin Yunan adalarının sahillerine vurması karşısında buraya nasıl geldiğimiz üzerine serinkanlı bir muhasebe yapmak yerine, suçu cesetlere atıp, acımasız laflar etmek ise kanunlarla çözülemeyecek çok daha vahim sorunlara işaret ediyor.
Zaten bu hikayenin en başında da ulvi amaçlar uğruna her şeyi mübah gören bu acımasız pragmatizm var.
.3/12/2017 23:47
Has ipek kendini kırdırmaz
32
Adını ilk defa 2008 yılında bir magazin haberinde duyduk.
O yıllarda tvlerin en çok izlenen yarışma programı olan Popstar Alaturka’nın yapımcısı ve spikeri Osmantan Erkır’la jüri üyesi Ebru Gündeş arasındaki aşkın bittiğiyle ilgili magazin haberinin başlığı şöyleydi: Ayrılık nedeni Azeri söz yazarı.
http://www.hurriyet.com.tr/ayrilik-nedeni-azeri-soz-yazari-10665359
Popüler bir söz yazarıydı. Sibel Can’a “Eski Toprak”, İbrahim Tatlıses’e “Neden” adlı bestesini vermişti. Besteler tutunca kapısını çalan Ebru Gündeş’le de böyle tanışmıştı. Onun için de “Sadece Sevdim”, “Ölümsüz Aşıklar” adlı şarkıları yaptı.
Daha sonra karşımıza paylaşılamayan sevgili olarak çıktı.
Adı sık sık, sekiz yıldır birlikte olduğu ve onun için de besteler yaptığı, Azeri kızı Günel ile Ebru Gündeş arasındaki magazin kavgalarında geçti.
Ayrıldığı sevgilisi Günel’i kendisini “Kafana sıkarım” diye tehdit ettiğini iddia edip mahkemeye vermesi, mahkemeden de Günel’e hapis cezası çıkması uzun süre konuşulmuştu.
http://www.milliyet.com.tr/kafana-sikarim-a-2-yil-hapis/turkiye/sondakikaarsiv/01.09.2010/1198497/default.htm
2010’da Ebru Gündeş’le evliliğiyle konuşuldu. Artık Azeri besteci değil, eşine pahalı hediyeler alan, sürprizler yapan müsrif bir genç Azeri işadamıydı.
Bunca şöhrete rağmen yaşı hala 20’lerinin sonundaydı.
Sonra bir anda protokol sıralarında görünmeye başladı. Adı magazin haberlerinden, cemiyet haberlerine geçmişti.
17/25 Aralık operasyonlarıyla ise adı siyasi haberlere, manşetlere terfi etti. Tutuklandı, sonra bırakıldı, beraat etti.
Bayrak önünde yarı kahraman gibi tvlerde konuşturuldu, bakanların elinden ihracat rekortmeni ödülleri aldı.
Herhalde bu rahatlıkla ailesini alıp Miami tatili ve Disneyland için gittiği ABD’de tutuklandıktan sonra onun için aralarında eski New York Belediye Başkanı’nın da olduğu avukatlar tutuldu, diplomatik görüşmelerde adı sık sık geçti, sağlığı için nota bile verildi.
Ve son olarak da geçen hafta New York Güney Bölge Mahkemesi’nde görülmeye başlanan davada karşımıza Amerikan bayrağı önünde savcının itirafçısı olarak çıktı.
Türkiye’deki son durumu ise bütün mal varlığına el konulmuş bir casus.
34 yaşa bütün bunları sığdırmış besteci- işadamı Reza Zarrab’ın bambaşka bir yüzüyle ise New York’ta görülmeye başlanan davanın 52 sayfalık iddianamenin sayfaları arasında karşılaştık.
Hakkında yüzlerce tapeyi ortaya dökmüş FETÖ’cü polislerin bulamadığını, onu 2013’den beri takip ettiği anlaşılan FBI, 2015 yılında Hotmail (Evet, Hotmail kullanıyormuş) mailini hackleyince bulmuştu.
2011 yılında İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a yazılmış bir mektuptu bu.
Mektubu kaleme alansa bizim tanıdığımız besteci, zengin sevgili, hayırsever işadamı, bayrak önünde Türkiye’nin cari açığını kapatmakla övünen üç yıllık Türkiye cumhuriyeti vatandaşı Rıza Sarraf değil, İran Azerisi Zarrab ailesinden orijinal Reza Zarrab’tı:
“Dünyayı kemiren emperyalizmin, İran İslam Devletine karşı bir silah olarak kullandığı ekonomik ambargo ve negatif propagandayla aziz vatanımızı dünyadan izole ettiği bugünlerde, yaptırımlar gün be gün ağırlaşırken, aziz halkımıza hizmet etmek, her İranlı’nın dini vazifesidir. Ekonomik Cihad yılında, her şeye gücü yeten Allah’ın izniyle, dövizde yarım asırlık tecrübesi olan Zarrab ailesi, BAE, Türkiye, Rusya ve Azerbaycan’daki şubeleriyle 3 milyar Euroluk nakit parayı İran’a doğrudan transfer edebilmiştir. İnşallah, İran İslam Devleti’nin çocuklarının gayretli çabalarıyla Müslüman anavatanımızın daha da ilerlediğine şahitlik ederiz.”
Reza Zarrab, günün sonunda İran’ın ambargolu paralarını Türk bankalarından İran’a taşımayı başararak en büyük hizmeti nakit sıkışıklığı çeken “aziz vatanına” yapmıştı.
Bir haftadır, izleyici sıralarını hınca hınç doldurmuş Türkleri heyecanlandırıp, jüri koltuklarında oturan Amerikalıları uyutan New York Güney Bölge Mahkemesi’ndeki davanın 52 sayfalık iddianamesinde karşımıza da binbir yüzlü Reza Zarrab’ın, Ekonomik Cihad için Ahmedinejad’a vaad ettiği üstün finansal becerileri çıkıyor.
Yani iddianamenin derdi Türkiye’de bazılarının zannettiği gibi rüşvet, yolsuzluk gibi suçları yargılamak değil. İddianamenin bir kaç yerinde rüşvet iddialarından ambargoların delinmesindeki organizasyon anlatılırken bahsedilip geçilmiş.
Tabii ki Zarrab’ın, sınav kağıdını fazla bilgiyle doldurup göze girmeye çalışan talebe psikolojisiyle, polisi arayıp trafikte güvenlik şeridini nasıl kullandığına kadar ayrıntılara girdiği ifadesinde, davanın esas konusu olmasa da belgeler göstererek rüşvet verdiğini söylemesi, Türkiye’de kolayca üzerinden atlanıp geçilecek sözler değil. Özellikle de New York’taki bir itirafçının iddiaları karşısında tv tv dolaşıp, ‘iftira’ diye bağırması beklenen adı geçen isimler derin bir sessizliğe bürünmüşken...
Yine de bu davada yargılanan Türkiye, Türkiye’deki hükümet ya da benzer ambargo delme davalarındaki gibi bir bankanın tüzel kişiliği değil. Hatta hepimizin adını bildiği bankanın adı iddianamede kodlanarak yer almakta.
İddianamede esas yargılanan savcının bile tam olarak açıklayamadığı, ancak mahkemede şema olarak Zarrab’a çizdirilerek anlaşılabilen karmaşık yöntemlerle en az 10 adımda ambargoların delinmesi, hayali ihracatla İran’ın Türkiye’de bloke olan parasının çekilmesi, Amerikalılara göre ‘kara’ olan paranın aklanması ve bütün bunların Amerikan finans sistemine bağlı bankalar içinde ve onun para birimiyle yapılması. Bu ‘başarı’nın, aklın, organizasyonun sahibi de Zarrab ve ailesinin beş ülkedeki yarım asırlık ‘tecrübesi’.
Yoksa iddianameye göre bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye, ambargoları delmek için Zarrab’ı kullanmış değil. Belki tam tersi geçerli.
O yüzden Zarrab’ı sanık sandalyesinden tanık sandalyesine geçirince iddianamede büyük bir boşluk ortaya çıkıyor. İşte bu boşluklar, önümüzdeki haftalarda New York Güney Bölge Savcısı’nın, Zarrab’ın bile rüşvet almadığını söyleyip, işine sadakatini övdüğü Halkbank yöneticisi Hakan Atilla’nın savunma avukatları tarafından epeyce hırpalanmasına neden olabilir. Tabii Can Dündar’ın internet sitesinden indirdiği ve bolca kullandığı, 17/25 Aralık’ın hepsi aynı örgütün militanı, savcı, polis, hakimlerinin belge ve tapelerinin delil olarak kullanılıp kullanılamayacağıyla ilgili zor sorulara da hazırlıklı olmalı.
Ama yine de iddianamede yargılanan ‘suçlar’ın baş aktörü olmasına rağmen yetenekli Bay Zarrab, Türk mahkemelerinden kurtulduktan sonra, New York Mahkemesi’yle de anlaşarak İran için yaptığı , kendisinin de epey kazandığı bu ‘Finansal Cihad’dan en az zararla kurtulacak.
Ama bu hizmetleri için kullandığı Türkiye ise, zamanında İran için, üstelik İran’ın Suriye’de rejimin yardımına koştuğu ve Türkiye’nin de altını oymakla meşgul olduğu günlerde girdiği, riskli bir girişimcilik nedeniyle, düşmanlarının aç kurtlar gibi etrafını sardığı bir mahkemenin önüne çıkarak şimdiden yeterince zarar görmüş oldu.
Ne diyelim, herkese ders olsun, has ipek kendini kırdırmaz.
Yine de az takipçili sıkıcı Amerikalı mahkeme muhabirlerinin, meraklı Türk okurlarının ilgisiyle duydukları her şeyi kelime kelime yazması kimseyi şaşırtmasın, Zarrab davası bugünlerde Trump’ın koltuğunu sallamakla meşgul olan Amerikan medyasında kendisine ancak iç sayfalarda yer bulabilmiş durumda.(Tabii yine de bazı Türk gazetelerinden daha çok yer verdikleri kesin.)
İddianamede suçlamaların dayanağı olarak Executive Order 12170, Executive Order 13645 gibi rakamlarla ifade edilen kanunlar gösteriliyor. Bunlar 1979’dan 2013’e kadar ABD Başkanların çıkardığı İran’a yaptırımları içeren Kanun Hükmünde Kararnameleri temsil ediyor. Bunun dışında aralarında İran’ın 2012’de Suriye’deki rolü üzerine çıkmış olanlarının da olduğu kongreden geçmiş İran ambargosu yasaları da, dördü İranlı dördü Türk sekiz sanığın ihlal ettiği kanunlar arasında sayılmakta.
O halde Türkiye’nin haklı olarak itiraz ettiği o sorunun cevabını arayalım; Nasıl oluyor da ABD’nin ambargo kararlarıyla Türkiye’deki eylemler ve kişiler yargılanabiliyor?
Sorunun cevabı için dünya finansal sisteminin karmaşık ve hiyerarşik yapısına girmek gerekli, daha anlaşılır bir cevap içinse altı yıl öncesine gitmeliyiz.
Ama bir sonraki yazıda.
.06/12/2017 00:23
Ambargoyu ‘delme’nin uzun hikayesi
53
Şubat 2011’de İstanbul’daki bir banka şubesinden, Ankara’daki bir banka şubesindeki alıcıya yüklü miktarda dolar gönderilir.
Ama bankalar için rutin sayılabilecek para transferinde bir sorun çıkmıştır. Para bloke edilmiş görünmektedir. Az sonra İstanbul’daki bankanın genel müdürlüğüne ABD’den bir telefon gelir. Telefondaki Amerikalı yetkili, bankanın üst düzey yetkilisine “Tahran’a sizin üzerinizden para aktarılmasına neden müsaade ediyorsunuz? Uluslararası yaptırımları delmeye çalıştığınızın farkında değil misiniz?” diye hesap sormaktadır. Telaşlanan banka yetkilisi Tahran’da şubeleri olmadığını, bir yanlış anlama olduğunu anlatmaya çalışır. Gerçekse birazdan ortaya çıkar. Paranın gönderildiği Ankara’daki banka şubesi Tahran Caddesi üzerindedir. Amerikalılar bunu Tahran diye anlamıştır. Özür dileyip, paranın üzerindeki blokajı kaldırırlar.
https://www.ntv.com.tr/ekonomi/tahran-caddesindeki-subeye-iran-baskini,XhMav12G4Uqmam5l2KI7RQ
Peki, nasıl olmuştur da İstanbul’dan Ankara’ya bir para transferi taa ABD’den durdurulabilmiştir?
Son haftalarda dünya finans sisteminin kavram ve güç ilişkileriyle bir anda karşı karşıya kalan biz sıradan fani insanlar için cevaplanması gereken bir soru bu.
Sorunun cevabı için önce 1944’te ABD’nin New Hampshire eyaleti Bretton Woods kasabasındaki zirveden bu yana dünyanın rezerv para biriminin dolar olduğu gerçeğini akılda tutmalıyız. Bu özetle şu demek; 73 yıldır dünya finansal sistemi, petrol, altın satışları ve bütün bankalar dolar merkezli olarak çalışıyor. Bu da doların patronu olan ABD’ye dünyadaki bütün bankalar üzerinde büyük bir otorite sağlıyor. Bu, adaletsizlik olarak görebileceğimiz ama isyan ederek düzeltemeyeceğimiz dünyanın bir gerçeği.
İstanbul’dan Ankara’ya değil, İstanbul’da aynı semtte yan yana iki banka şubesi arasındaki bir dolar transferinde de (Bu diğer para birimleri için de geçerli) dolar önce ABD’deki belirlenmiş muhabir bankaya, oradan da ABD Merkez Bankası’na gidiyor, eğer işlemde bir sorun yoksa okyanusları aşıp hesaba geliyor. Transferin görülmesi ve bloke edilebilmesinin sebebi de bu.
Bu gözetlemede Amerikan Hazinesi parayı, kara para aklama, terörün finansmanı, sakıncalılar listesi ve yaptırımlar gibi kriterler açısından inceliyor.
ABD’de de bütün bu incelemeler için uzmanlaşmış 16 ayrı kurum var. İddianamede adı sık sık geçen Office of Foreign Assets Control (OFAC) yani Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin işi ABD ve BM yaptırımları açısından para akışını kontrol etmek. Bu kurumların tepesinde ise bir üst yapı olarak ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Office of Terrorism and Financial Intelligence (TFI) yani Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi bulunuyor.
Bu denetimlerde bir yaptırımı ihlal etmek ya da kara para işlerine girmek bir bankayı uluslararası finans sisteminde sakıncalı banka durumuna düşürebiliyor. Bu, bir banka için kabus demek. Çünkü Amerika’da lisans iptaline ve böylece dolar merkezli uluslararası para sisteminin dışına çıkarılmaktan, ağır para cezalarına çarptırılmaya, kredi ve borçlanma maliyetlerini artırmaya kadar hayli ağır sonuçları olabiliyor.
İşte dünyadaki bütün bankaları olduğu gibi, Türkiye’deki bankaları, dolayısıyla Türkiye’yi Amerikan yaptırımlarının bağlamasının esas sebebi bu. Ayrıca Türkiye, OECD üyesi 36 ülkenin yaptırımların uygulanması, kara para trafiği ve terörün finansmanına karşı kurduğu Finansal Eylem Görev Timi’nin (FATF) de1991’den beri üyesi. Ve böylece de yaptırım kararları konusunda uluslararası sistemin bir tarafı.
Bu yüzden 2011 yılındaki rutin işlemi ABD yaptırımlarına takılıp bloke edilen İstanbul’daki banka genel müdürü haklı olarak telaşlanmıştı.
Ama 2011 yılında telaşlanması için biraz daha fazla haklı sebebi vardı.
Çünkü ABD, o günlerde İran ambargolarını sertleştirmiş, uygulanması için de finansal sistem üzerindeki hegemonyasını kullanarak diğer ülkeler üzerindeki baskılarını artırmıştı.
ABD’den “yaptırımları uygula” baskıları altında olan sadece Türk bankaları da değildi, Avrupa’daki pek çok büyük bankanın genel müdürü de aynı telaşı yaşamaktaydılar.
Aslında ABD, 1979’dan beri İran’a yaptırımlar uyguluyor. 11 Eylül 2001’in ardından artan güvenlik endişeleri ve İran’ın nükleer silah yapmaya çalıştığı istihbaratıyla 2005’den itibaren bu yaptırımlar sertleşmeye başladı. Aynı nedenle 2006’da BM, Türkiye’nin de onayladığı İran’ı mali olarak sıkıştırmayı, petrol gelirlerini azaltmayı amaçlayan ve dört yıl boyunca uzatılan bir yaptırım paketini onayladı.
ABD işi o kadar sıkı tutmaya başlamıştı ki, 1970’lerden beri anında dünyanın her yerine online para göndermeyi sağlayan Belçika merkezli SWIFT (The Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication) sistemini, 11 Eylül saldırısının ardından Amerikan hazinesinin gözetlediği ortaya çıkmıştı. 2006 yılında New York Times ortaya çıkardığı skandal Avrupalı müttefikleri de epey kızdırmıştı.
2010 yılında İran’ın “barışçıl olmayan nükleer çalışmalarını” engelleyip, Tahran’ı masaya oturtmak isteyen ABD yönetimi, Kongre’den kısaca CISADA (Imposing Sanctions Under the Comprehensive Iran Sanctions, Accountability and Divestment Act) denen daha sert yeni bir yaptırım paketi daha çıkardı.
https://www.treasury.gov/resource-center/sanctions/Programs/Documents/CISADA_english.pdf
Bu yaptırımların hedefinde İran’ın silahlanmaya ve nükleer çalışmalara gittiğini iddia ettiği petrol ve gaz gelirlerini kısmak vardı. Ülkelere iki türlü baskı yapılıyordu; “İran’dan aldığınız petrolün miktarını düşürün, petrol ve gaz alıyorsanız bile ücretini nakit para olarak ödemeyin.”
Bu yaptırımları diğer ülkelere ve bankalara uygulatmak için baskı yapma görevi ise ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi’ndeydi.
Dairenin, dünyanın büyük bankalarının korkulu rüyası olmuş halef selef olan iki müsteşarı Stuart Lewey ve David Cohen’in yetenekli hukukçular olmak dışında ortak bir özellikleri daha var. Biyografilerinde yazdığına göre ikisi de ‘bilinçli’ Amerikan Musevileri’ydi ve en azından İranlı yetkililer, müsteşarların İran ambargoları konusundaki sert performansını böyle açıklıyordu.
(Ama ABD’de İran ambargoları konusunda en hassas olan ve en çok bastıran grubun, pro-İsrail Yahudi lobisi olduğu politik doğruculukla örtülemeyecek bir gerçek.
Çünkü İran’ın nükleer silaha sahip olmasından en çok endişelenen İsrail. ABD yönetiminin ve diğer ülkelerin İran yaptırımlarıyla ilgili politikalarını en yakından takip eden, Kongre’deki oturumlarda bilirkişi olarak çağrılan, yaptırım ihlallerini raporlayan Washington merkezli The Foundation for Defense of Democracies (FDD) de pro-İsrail bir think tank. Bu think tankin uzmanlarının New York’taki davada karşımıza bilirkişi olarak çıkması o yüzden sürpriz değil.)
2011’de Obama tarafından göreve getirilen David Cohen’in adı “Finansal Batman”e çıkmıştı.
Bu şöhretinin esas sebebi ise 2010-2011’de İran yaptırımlarını delen bankalara yönelik başlattığı sert soruşturmalardan geliyordu.
Yani bu dava nedeniyle bir kere daha Türkiye’de sık sık söylendiği gibi, hedef sadece Türkiye değildi.
Çünkü Amerikalılara göre ambargoyu sadece Türk bankaları delmiyordu.
Aksine Amerikalı maliyecilerinin listesinde Türk bankalarının çok önünde İngiliz, Alman, Fransız bankaları vardı. Çünkü İran, Avrupa’daki pek çok ülke için gaz ve petrol alınan ve yüksek miktarlarda ihracat yapılan bir ticaret ortağıydı.
Avrupa finans çevrelerinin İran’la ilişkileri o kadar yoğundu ki Almanya’da hisselerinin yüzde 26’sı İran’ın en büyük bankası Bank Mellat’a ait olan Europaische-Iranische Handelsbank (EIH) adlı bir banka bile mevcuttu.
FBI ve OFAC tarafından yürütülen soruşturmalar sonucunda İran ambargolarını delmek suçundan ilk dava Ocak 2009’da New York Manhattan Bölge Mahkemesi tarafından İngiltere’nin en büyük bankalarından Lloyds’a açıldı.
Manhattan Bölge Savcısı Robert Morgenthau tarafından hazırlanan iddianamede, İngiliz bankası, ‘İran bankalarının paralarını gizleyerek ABD’ye sokmakla’ suçlanıyordu. Lloyds suçunu kabul etti ve uzlaşma yoluna gitti. Bunun karşılığında ceza olarak 350 milyon dolar ödedi.
http://www.telegraph.co.uk/finance/4213151/Lloyds-TSB-agrees-to-pay-fine-of-350m-for-sanctions-help.html
Aynı Manhattan Bölge Savcısı, 2009 Aralık ayında bu kez yine Londra merkezli İsviçre bankası Credit Suisse’e, 90’lardan 2006’ya kadar 1 milyar dolarlık İran parasını saklayarak finansal sisteme sokmak suçlamasıyla dava açtı. Credit Suisse yetkilileri New York’a gittiler, uzun pazarlıklar sonucunda suçlarını kabul edip, 536 milyon dolarlık ceza ödemeyi kabul ettiler.
Davalar 2010 yılında da sürdü. ABD’nin İran yaptırımlarını delmekten bu kez Washington Savcılığı tarafından İngiliz Barclays bankasına dava açıldı. Banka da anlaşma yoluna gidip, 298 milyon dolarlık cezayı ödedi.
https://www.justice.gov/opa/pr/barclays-bank-plc-agrees-forfeit-298-million-connection-violations-international-emergency
Yine 2010 yılında Hollanda bankası ABN AMRO, ABD’nin İran ambargosunu delmekten açılan davada 500 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı.
2012 yılında soruşturmalar hızlandı. ABD Hazine Bakanlığı’nın yaptırımlardan sorumlu kurumu OFAC’ın incelemesi sonucunda, Manhattan Bölge Savcısı Cyrus Vance, milyarlarca İran parasını aklamak suçlamasıyla Hollanda’nın en büyük bankası ING hakkında dava açtı. ING, 619 milyon dolarlık ödeyerek, lisansını kurtardı.
https://www.reuters.com/article/us-ing-sanctions/ing-to-pay-619-million-over-cuba-iran-sanctions-idUSBRE85B12I20120612
Aynı yıl İran ve Kuzey Kore yaptırımlarını delme soruşturması Londra merkezli dünyanın en büyük bankalarından HSBC’yi de vurdu. Bu kez Brooklyn Bölge Savcısı Loretta Lynch’in açtığı soruşturmada aralarında İran’ın da olduğu yaptırımları delmek, kara para aklamakla suçlanan banka 1.9 milyar dolarlık cezayı ödemeyi kabul etti.
https://www.reuters.com/article/us-hsbc-probe/hsbc-to-pay-1-9-billion-u-s-fine-in-money-laundering-case-idUSBRE8BA05M20121211
Amerika, İran yaptırımlarını delmekten en büyük cezayı 2014 yılında Fransız BNP Paribas’a kesti. İki yıllık FBI ve OFAC soruşturması sonucunda davayı açan tanıdık bir savcıydı. New York Güney Bölge Mahkemesi savcılarından Preet Bharara.
Fransız bankası; İran, Sudan ve Küba’yla, yaptırımlara rağmen 30 milyar dolarlık işlem yapmakla suçlanıyordu. Bharara’nın hazırladığı iddianamede bankanın 13 üst düzey yöneticisi sanıktı ve 35 yöneticisi hakkında ise soruşturma sürüyordu.
https://www.justice.gov/opa/pr/bnp-paribas-agrees-plead-guilty-and-pay-89-billion-illegally-processing-financial
Davaya ve istenen cezaya Fransız Cumhurbaşkanı Hollande, “orantısız” diyerek tepki göstermiş, Obama’dan önce bir mektup yazarak, sonra da Beyaz Saray’a gidip bizzat “Fransız ekonomisine zarar verir, ilişkilerimizi zedeler” diyerek davaya müdahil olmasını istemişti. Obama “yargının işine karışmam” diyerek bunu reddedince, Fransız bankası da suçunu kabul edip anlaşama yoluna gitmek zorunda kaldı. Rekor bir ceza olan 8.8 milyar doları ödemekle de kalmadı, anlaşma gereği 13 üst düzey yöneticisinin de işine son verdi.
Son olarak 2015’de, 2010’da başlayan FBI ve OFAC soruşturması tamamlandı ve Washington Bölge Mahkemesi tarafından Alman Commerzbank’a dava açıldı. Hem de ABD’nin NSA üzerinden Merkel’i dinlettiğinin ortaya çıktığı, iki ülke arasındaki ilişkilerin gerildiği günlerde. Savcı Machen, Almanya’nın ve Avrupa’nın en büyük ikinci bankasını "İran ve Sudan paralarını aklayarak finansal sistemimizin ve ulusal güvenliğimizin altını oydu” diye suçluyordu. İlişkiler biraz daha gerildi, banka karara itiraz etti ama sonuç değişmedi, Alman bankası da Amerikan yaptırımlarını delmekten ABD’ye 1.45 milyar dolar ceza ödemek zorunda kaldı.
Savcılıklar tarafından iddianameleri yazılmış bu davalarda bankaların çoğu, Amerikan hukuk sistemindeki “Guilty Plea” yani suçu itiraf edip kabul etmek ve böylece ceza indirimi almak diye özetlenecek bizdeki itirafçılıktan daha prestijli bir yöntem sayesinde para cezalarıyla kurtuldular.
Bu kavram bugünlerde ABD medyasında iki kişi için de sık sık kullanılıyor. Biri Trump’ın eski güvenlik danışmanı Michael Flynn diğeri de Reza Zarrab.
Bu kısma en sonunda dönmeden önce, Avrupalı bankalar hakkında soruşturmalar yürütüp davalar açan Amerikalı hazinecilerin, Türk bankaları hakkında ne yaptığına bakalım.
İşte burada karşımıza Halkbank çıkıyor.
Halkbank’ın en büyük özelliği 2004 yılında Pamukbank’la birleşmesinden miras Tahran’da şubesi olması. Ayrıca ABD’de şubesi olmaması. Bu iki özelliği yaptırım baskılarına karşı Halkbank’ı dünyada yaptırım engeline takılmadan İran’a para akışında bir adım öne çıkardı.
Sadece, Koç Holding bünyesindeki Türkiye’nin en büyük petrol rafinerisi TÜPRAŞ değil, Amerikan yaptırımlarından çekinen Hindistan da 15 milyar doları bulan petrol ithalatının yarısının ödemelerini Halkbank üzerinden İran’a gönderiyordu. Ama sadece Halkbank değil, bazı özel Türk bankaları da ambargoyu fırsata çevirmeye çalışmıştı.
Tabii ki Türkiye’de bütün bu olan biteni Amerikalılar da yakında izlemekteydi.
Ne kadar yakından izlediklerini Wikileaks’te yayınlanan 2009 tarihli ABD Ankara Büyükelçiliği’nden Washington’a gönderilen bir telgraftan biliyoruz.
Telgrafta ABD Amerikan Hazine Bakanlığı Terör ve Mali İstihbarattan David Cohen’in İran ambargoları yüzünden Türkiye’ye yaptığı ilk ziyaretin sonuçları anlatılıyor. Telgraftan Halkbank yöneticileriyle bir araya gelen Cohen’in, şimdi biri ABD’deki davada sanıklar arasında yer alan Halkbank yöneticilerini Bank Mellat ve İran’la işleri yüzünden uyardığı ama sonuçtan memnun olmadığını öğreniyoruz.
https://wikileaks.org/plusd/cables/09ANKARA1725_a.html
2010 yılında aynı gerekçeyle Türkiye’yi bir kere daha ziyaret eden Amerikan Hazine Bakanlığı Terör ve Mali İstihbarat Müsteşarı Stuart Lewey ise görüştüğü devlet ve özel bankalarının yetkililerini, yakın bir zaman önce İran ambargolarını delmekten ağır bir ceza alan İngiliz bankası Barclays’ın başına gelenleri hatırlatarak, uyarmıştı.
http://www.gazetevatan.com/abd-den-turkiye-ye---barclays-tehdidi--335835-ekonomi/
Hükümetin içinden ise farklı sesler geliyordu. Ekonominin esas patronu olan Ali Babacan, Mehmet Şimşek daha az risk alma taraftarıydı ve bankaları koruyan bir çizgi izliyorlardı, dış ticaretten sorumlu bakan Zafer Çağlayan ise aksine bankacıları “Açık söyleyeyim. Bizi sadece BM’nin kararı bağlar. ABD’nin ki değil” diyerek daha cesur olmaya çağırıyordu.
Ama o günlerde çıkan haberlere bakılırsa bankacılar, Avrupalı bankalara ardı ardına kesilen para cezalarından sonra İran yaptırımları ihlali radarına takılabilecek iş yapmaktan çekiniyor hatta iş yapmış olanlar da ülke dışına çıktıklarında tutuklanmaktan korkuyordu.
http://www.milliyet.com.tr/bankacilar-iran-baskisinda-topu-caglayan-a-atti-ekonomi-1299863/
2011 yılı Nisan ayında bütün Avrupa’yı turlayan David Cohen, bir kere daha Türkiye’ye geldi. Bu kez Obama tarafından Amerikan Hazine Bakanlığı Terör ve Mali İstihbarat’ının başına atanmış yeni müsteşar olarak.
Görüştüğü özel bankaların yöneticilerini kara listeye alınmamak için İran’la olan mali ilişkilerini sona erdirmeleri için açık bir dille uyardı. Hatta bu uyarılarını düzenlendiği basın toplantısında da dile getirdi.
https://www.youtube.com/watch?v=nPARoiYkhI8
Bugünlerde New York’taki dava sürerken açıklamalar yaparak İran ambargosunu delmediklerini bir kere açıklama ihtiyacı duyan bazı özel bankalar bu ziyaretten sonra İran’la olan finansal ilişkilerine son verdiler, ABD’li hazinecilere teminat mektupları yazdılar.
Cohen’in Nisan 2011’deki ziyaretinin ilk sonucu bir hafta sonra alındı. Ambargo nedeniyle Türk bankaları üzerinden artan para trafiği sayesinde bir yılda yüzde 300 büyüyen Bank Mellat, Türk bankalarıyla iletişiminin kesildiğini açıkladı.
https://www.ntv.com.tr/ekonomi/turk-bankalar-bizimle-iliskisini-kesti,3dMn7wjMWU-K_dUkaVhH0w)
Fakat yine de ABD’li mali müfettiş, 2011’deki ziyaretinden tam olarak istediğini alamamıştı.
Bunu ABD’ye dönüşünde bilgi verdiği Senato Bankacılık Komitesi'nde New Jersey senatörü Robert Menendez’in sorduğu "Anlıyorum ki şu anda bir İranlı bankayla iş yapan Türk finansal kuruluşları bulunuyor. Onlara yaptırıma hazır mıyız?" sorusuna verdiği cevaptan anlıyoruz:
“Yasayı uygulamada kararlıyız. Ve sizin de söylediğiniz gibi bizim görüşme önerilerimize karşılık vermeyen bir finansal kuruluş var ve bu kuruluş CISADA'ya
göre yaptırım uygulanabilir faaliyetlerde bulunuyor. Bu kuruluşu çok güçlü biçimde izleyeceğiz"
Bahsedilen kuruluş yine Halkbank’tı.
İran ise artan bu finansal kıskaç karşısında elleri kolları bağlı beklemeyecekti. 2011 yılının mart ayındaki Nevruz kutlamalarında dini lider Hamaney, “ekonomik cihad” ilan etti. Ekonomik cihadın baş hedefi şüphesiz İran’a yönelik ambargoların delinmesiydi.
http://www.economist.com/node/18867440
İran’a esas vurucu darbe ise yılın son gününde geldi. 31 Aralık 2011 günü Başkan Obama, tatilde olduğu memleketi Hawai’de İran Merkez Bankası’yla iş yapan, nakit transfer eden bankaları kara para aklamaya sokabilecek yeni bir yaptırım paketini imzalamıştı.
https://www.reuters.com/article/turkey-iran-halkbank/iran-dealings-put-turkeys-halkbank-in-spotlight-idUSL6E8C420020120104
Yaptırımların en net sonucu Mart 2012’de alındı. Brüksel’e giden David Cohen, İran’lı bankalarının 200 ülke arasında online anında para transferini sağlayan Brüksel merkezli SWIFT sisteminden çıkarılması için Avrupalı yetkililere baskı yaptı. Avrupalılar bu talebe fazla direnemediler ve İran bankaları SWIFT sisteminden çıkarıldı.
https://www.reuters.com/article/us-iran-usa-swift/u-s-pushes-eu-swift-to-eject-iran-banks-idUSTRE81F00I20120216
Bu İran’ın nefes borularının kesilmesi demekti. Artık ne dışardan İran’a ne de İran’dan yurtdışına para transferi yapmak mümkündü.
Ama ticaret devam ediyordu, ABD’nin azaltın baskılarına rağmen aralarında Türkiye’nin olduğu pek çok Avrupa ve Asya ülkesi için İran gazı ve petrolü kolay vazgeçilebilir değildi. ABD bu yüzden, İran'dan petrol alımına sınırlama getirme kararı alan Japonya, Almanya, Belçika, İspanya, Fransa, İngiltere, Yunanistan, İtalya, Hollanda, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ni ambargodan 180 gün muaf tutulacağını açıkladı. İlk muaf listesinde Türkiye yoktu. Petrol ihtiyacını İran’dan karşılayan Hindistan de yoktu ve ABD’nin yeni yaptırımlarından sonra çekinip, Halkbank yolunu kullanmaktan da vazgeçmişti.
Dünyadaki bankalarsa ambargoyu delmek için daha sonra yukarıdaki cezaları ödemelerine neden olan finansal yöntemler geliştirdiler. En basit yöntemlerden biri, SWIFT yerine eski bir teknoloji olan fax kullanmaktı.
Ama bütçesinin en büyük kalemi olan petrol ve gaz gelirleri yurtdışındaki bankalarda bloke edilmiş İran’ın bundan daha fazla nakite ihtiyacı vardı.
Hamaney’in Ekonomik Cihad çağırısıyla harekete geçen Ahmedinejad yönetimi ve İran Merkez Bankası yeni yollar aramaya başlamıştı. Bulunan isimlerden biri, şimdi hapishanede idam edilmeyi bekleyen Babek Zencani’ydi.
Zencani’ye parasını nakit olarak İran’a getirmek ve karşılığında komisyon almak üzere İran milli petrolünü satma yetkisi verildi. Zencani ve birlikte iş yaptığı bürokrat/siyasetçiler İran hazinesine getirmeleri gereken 3 milyar dolara yakın parayı iç etmekle suçlanıp idam cezasına mahkum edildiler.
http://medyascope.tv/2017/12/01/reza-zarrab-babek-zencani-iliskisi-uzerine-savash-porgham-ile-soylesi/
İşte Türkiye, Azerbaycan, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri’nde döviz ve altın işleri yapan Zarrab ailesi de bu noktada devreye girdi.
Ambargoların sertleşmeye başladığı 2008’de Türkiye’de ilk şirketini kuran, besteci, zengin Azeri eş olarak tanınan 20’li yaşlarının sonundaki Reza Zarrab, 2011’de İran’a yeni ambargoların konuşulmaya başlandığı aralık ayında Farsça iki mektup kaleme almıştı. Şirketi Durak Döviz antetli mektuplardan ilki İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a yazılmıştı. (Daha önce bahsetmiştik)
İkinci mektup ise New York’taki davada fotoğrafı suçun tarif edildiği panoda Hamaney’in fotoğrafının altında yer alan dönemin İran Merkez Bankası Başkanı Mahmut Bahmani’ye gönderilmişti:
“Ruhani Lider Hamaney ve İran Merkez Bankası’nın saygıdeğer yetkilileri ve çalışanlarının yaptırımlara karşı oynadıkları rol, yaptırımları akıllı bir biçimde etkisiz kılıyor, hatta özel yöntemler kullanarak bu yaptırımları fırsatlara dönüştürüyor. Eğilimin yaptırımları yoğunlaştırmak ve artırmak yönünde olduğu bir sır değil ve İran İslam Devrimi’nin bilge lideri bu yılı ekonomik cihad ilan ettiğinden Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Azerbaycan’da şubeler açarak dış ticarette yarım asırlık bir deneyim edinen Zarrab Ailesi, yaptırım karşıtı parasal ve dış ticaret politikaları uygulamak için her türlü işbirliğine girme isteğimizi bildirmenin bizim milli ve ahlaki görevimiz olduğunu düşünüyor.”
Mektupta bahsedilen “yaptırım karşıtı parasal ve dış ticaret politikaları” ndan ne kastettiğine geçmeden önce bir yanlış anlamayı düzeltmek gerek.
Türkiye, hiçbir zaman ABD’nin açıkladığı İran ambargolarını tanımadığını ve uygulamayacağını açıklamadı. Aksine, ambargoya uygun adımlar attı. Ambargoya uyarak, Mart 2012’de Türkiye İran’dan alımlarını yüzde 10-20 oranında azaltacağını açıkladı ve böylece 11 Haziran 2012’de ve 7 Aralık 2012’de ilave alım azaltmasıyla yenilenen bir yaptırım istisnası edindi.
Türkiye, 2011’in son günü çıkan İran’a bankalardan para transferini yasaklayan ambargonun da gereğini yaptı. İran’dan alınan petrol ve doğalgaz ödemeleri, Halkbank’ındaki İran Merkez Bankası, İran Milli Petrol Şirketi ve İran Milli Gaz Şirketi’ne ait üç hesapta biriktirilmeye başlandı. Biriken bu para İran’a ambargo listesi dışındaki ürünlerin ihracatının ödemelerinde kullanılıyordu. Yani aslında ambargo İran’la ticareti zorlaştırıyor ama engellemiyordu.
İşte tam bu noktada Zarrab ortaya çıktı. Ambargo listesinde olmayan ve ticareti konusunda uzman olduğu bir ürün bulmuştu: Altın.
Zarrab’ın mahkemedeki tanıklığına göre bu kendi projesiydi. Sistem resmi olarak şöyle çalışıyordu; İran devletinin ve özel üreticilerin Halkbank ve diğer bankalarda bloke halde duran hesaplarındaki paraları, önce dolar hesabından TL hesabına taşınıyor, ardından İran’a altın ihracatının karşılığı olarak çekilip, altınlar İran’a götürülüyordu. Böylece, resmi yollardan olmasa da dolaylı olarak Türkiye, İran’dan aldığı petrol ve doğalgazı altınla ödemiş oluyordu. İran da bloke edilmiş gelirlerine ulaşıyordu.
Böylece 2011-2013 yılları arasında İran devletinin ve bazı özel şirketlerin Halkbank ve diğer bankalarda birikmiş 15 milyar dolara yakın petrol ve doğalgaz gelirleri, altın ihracatı yapan Zarrab’ın şirketleri tarafından çekilip, bir şekilde İran’a taşındı. Bu ticaretin, altın ihracatıyla döviz geliri elde edilmediği için en büyük kazananın İran olduğu ise açıktı.
Ama Zarrab, tek başına bu ihracatla o kadar büyük rakamlara ulaşmıştı ki, Ocak 2012’de 9. Sırada yer alan kıymetli maden ve metaller ihracatı, Şubat ve Mart'ta 5. sıraya, Nisan ve Mayıs'ta ise geçen yılın aynı aylarına göre ortalama yüzde 434 artış göstererek 1. sıraya yükselmişti.
Mayıs ayında en fazla ihracat yapılan ülke de İran olmuştu. Bu ülkeye yapılan ihracat 2011 Mayıs ayına göre yüzde 513.2 artarak 1.66 milyar dolar olurken bu rakamın 1.39 milyar doları altın ihracatındandı.
İran’la altın ticaretinin bir yolu da Zarrab ailesinin şirketlerinin olduğu Birleşik Arap Emirliği’ydi. 2012 yılında BAE ile altın ticareti de 250 kat birden artmıştı.
30’lu yaşlarının başındaki Zarrab Türkiye’nin ekonomik verilerini değiştiren bir güce erişmişti.
Tabii, ambargodaki bu açık üzerinden İran’a nakit girişinin sürmesi, ABD’nin gözünden kaçmadı. Bu altın ticareti ile yurtdışında onlarca haber yapılmıştı.
http://edition.cnn.com/2012/11/29/world/meast/turkey-iran-gold-for-oil/index.html
https://www.reuters.com/article/us-emirates-iran-gold/exclusive-turkish-gold-trade-booms-to-iran-via-dubai-idUSBRE89M0SW20121023
Ve 1 temmuz 2012 itibarıyla ABD, Obama’nın imzasıyla İran’a yönelik ek bir yaptırım paketini (Executive Order 13622) devreye soktu. Paket, İran’a altın başta olmak üzere değerli metal satışını ambargo kapsamına sokuyordu.
https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/DCPD-201200607/pdf/DCPD-201200607.pdf
Yeni yaptırımla ilgili haber yapan Reuters’in aklına hemen Türkiye’nin Halkbank üzerinden yaptığı altın ticareti gelmişti.
https://www.reuters.com/article/us-iran-turkey-sanctions/exclusive-turkey-iran-gold-trade-wiped-out-by-new-u-s-sanctions-idUSBRE91F01F20130216
1 temmuz 2012 itibarıyla İran’a altın ihracatı ambargo kapsamına girince, Zarrab rotayı Birleşik Arap Emirlikleri’ne çevirdi.
Nasıl yaptığını tam olarak kimse bilmiyordu ama altın, BAE üzerinden İran’a ulaşmaya başlamıştı. Bu karar Türkiye’nin toplam ihracat rakamlarını tekrar değiştirdi. 1 Temmuz’daki İran’a altın ambargosu kararından hemen sonra Ağustos ayında ihracat şampiyonluğu İran’dan BAE’ye geçmişti. İhracat’ın en büyük kalemiyse altındı. İran’la ihracat ise birden yüzde 70 düşmüştü.
http://www.hurriyet.com.tr/iran-bitti-baeye-altin-ihracati-patladi-21575187
Zarrab, 2015’de katıldığı meşhur bayraklı röportajda (muhtemelen röportajın yapıldığı yer Türk bayrağının yanında görünen şirket bayrağına bakılırsa şirketiydi)
1 Temmuz 2012’den itibaren ABD, İran’a altın ihracatına ambargo getirince, BAE üzerinden ambargo kapsamına girmeyen acil ilaç ve gıda ihracatıyla, İran’ın Halkbank’taki bloke parasını çektiklerini anlatmıştı.
İki devlet arasında olmayan, bir tüccarın yürüttüğü bu ticaretle ilgili ilk resmi açıklama Kasım 2012’de Meclis Bütçe Komisyonu’nda bir soru üzerine ekonominin patronu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dan geldi:
“Türkiye olarak İran’dan aldığımız gazın parasını biz TL olarak İran’ın Türkiye’deki hesabına yatırıyoruz. Fakat İran’ın o parayı dolar olarak kendi ülkesine götürmesi mümkün değil, uluslararası kısıtlamalar, ABD’nin yaptırımları sebebiyle. Dolayısıyla İran bunu döviz olarak kendi ülkesine götüremeyince, o TL’yi kendi hesabından çekiyor, altın alıyor piyasadan. Altını kendi ülkesine götürüyor. Bunu nasıl götürüyor bilmiyorum ama işin özü bu.”
“Bunu nasıl götürüyor bilmiyorum” Galiba en kritik nokta burası. New York’taki davanın iddianamesindeki suçlamaların önemli bir kısmı da altınların ve diğer ihraç ürünlerinin nasıl götürüldüğü, ya da gerçekten götürülüp, götürülmediği üzerine kurulu.
52 sayfalık iddianamede üç tür yöntem üzerinden ambargo delme ve uluslararası ticaret kanunlarını ihlal etme suçlaması yöneltiliyor.
İlk suçlama iddianamede “Turkish Bank-1” diye geçen Halkbank’taki İran Merkez Bankası, İran Milli Petrol Şirketi ve İran Milli Gaz Şirketi’nin ambargo nedeniyle bloke hesaplarındaki paranın, İran’a altın ihracatıyla çekilip, gelirlerin İran hükümetine ulaştırılması.
İkinci suçlama bankadaki parayı altın ihracı için çekip aslında altın ihraç etmemek, yani bir çeşit hayali ihracat yaparak ülkelerarası ticaret kurallarını ihlal etmek.
Üçüncü suçlama ambargo dışı olan yiyecek ve tıbbi ürünleri ihraç etmek için bankadaki İran parasını çekip, aslında bu ürünleri ihraç etmemek. Evraklarda sahtecilik yapmak.
Ve bu üç yolla da İran’a nakit girişi sağlayıp ambargoyu delmek.
Doğrudan Halkbank’a yönelik suçlama bu transferlerin parçası olmak ve bu transferleri örtüp Amerikalı hazine yetkililerinden gerçeği saklamak.
Son suçlama aslında BNP Paribas, Commerzbank, ING ya da HSBC’ye açılan davalarda yöneltilen suçlamanın çok benzeri.
Ama onlardan farklı olarak davanın doğrudan bankaya değil, kişilere dönük bir ceza davası olarak açılması ve iki kişinin tutuklanmasının arkasında herhalde örgütlü suç iddiası var.
Herhalde diyoruz çünkü muhtemelen Türkiye’yle ABD ilişkileri iyi olsaydı, bu mesele böyle sert bir hukuki yöntemle çözülmeyecekti.
Buradaki terslik o örgütlü suçun bizzat mahkemedeki ifadesinde esas “organizatörü”nün sanıklıktan tanıklığa geçmiş olması. Zarrab, New York’taki mahkemede şemalar çizerek, iddianamede savcının anlattığından daha fazlasını anlattı. Halkbank’tan çekilen İran parasının nasıl finans sistemi içinde en az 1o adımda ülke ülke banka banka dolaştırılıp altından dolara, dolardan altına, ya da tümene çevrilip temizlendiğini ve İran’a sokulduğunu anlattı. Bunu yapan Halkbank değil, Zarrab’ın organizasyonuydu. Zarrab’ı oradan çektiğinizde iddianamede geriye, yine iddianameye göre “suçu” işlemek için ikna ettiği ve hatta yine savcının iddiasına göre “rüşvet verdiği” insanlar kalıyor. Hatta iddianamenin baş sanığı olarak kalan Hakan Atilla için iddianamede bu bile söylenmiyor ve Zarrab da bunu tanıklığıyla teyit etmiş oldu.
Hatta mahkemede delil olarak dinletilen bir Atilla-Zarrab telefon konuşmasında, Atilla’nın Zarrab’ın her tarafı çöl olan BAE’den gıda ihracı formülünden- ki hayali ihracat olduğu anlaşılıyor- hoşlanmadığı, “yapıyı böyle kurmamıştık” dediği de duyuluyor. Belki de Hakan Atilla, guilty plea hakkından yararlanıp, Halkbank diğer Avrupa bankalarınınki gibi uzlaşma yoluna gidebilirdi.
Yine iddianameden savcının bu suçun esas büyük aklının Türkiye değil, İran olduğunu gördüğünü de fark ediyoruz.
Zaten mahkemedeki ilk sunumunda savcı ilk önce “Ekonomik Cihad”dan bahsetti ve suç panosunun tepesine de Hamaney’in resmini koydu.
ABD Hazinesi’nin 2009’dan itibaren Halkbank’ı takibe aldığı malum. İddianameden 2015 yılında Zarrab’ın emailinin FBI tarafından hacklendiğini öğrendiğimize göre soruşturma uzun bir süre devam etmiş görünüyor. (Commerzbank soruşturması da beş yıl sürmüştü)
İddianamede yöneltilen suçlamalardan birinin İran’la petrol ve gaz karşılığı altın ticareti olması, altın ihracının ambargoya 2012 Temmuz’unda dahil olduğu düşünülürse, bundan sonraki yıllara ait devam eden bir ticarete işaret ediyor denebilir. Türkiye’deki ihracat rakamlarına göre İran’a altın ticaretinin büyük ölçüde durduğu görünen 2013’ün mayıs ayında ABD Senatosu’nın Dış İlişkiler Komitesi’nin sorularını yanıtlayan David Cohen, bir soru üzerine Türkiye’den İran’a gaz karşılığı altın gitmeye devam ettiği konusunda şüphesi olmadığını söylemişti.
https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/CHRG-113hhrg80940/html/CHRG-113hhrg80940.htm)
2015 yılında soruşturmanın hala neden devam ettiğinin cevabı ise muhtemelen 2014 yılında İran’a yönelik mücevher ihracatı patlaması olabilir. ‘2012 ve 2013'de sırasıyla 12 ve 17 milyon dolarlık mücevher ihracatı yapılan İran'a 2014'te 818.5 milyon dolarlık mücevher ihracatı yapılmıştı. Ve bu ihracat ilginç bir şekilde 2014'ün Eylülünde başlamış ve 2015 Ocak ayında yapılıp bitmiş, suni bir ihracat gibi görünmekteydi.’
Parasının çoğunu Suriye’de Esad için harcayıp, ekonomik olarak zor günler geçiren İran’ı beş ayda mücevhere boğan isim tabii tahmin ettiğiniz gibi Reza Zarrab’tı.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ugur-gurses/para-transfercisine-sampiyon-odulu-1383875/
Hatta bu yüzden 2015 yılında kendi sektöründe ihracat rekortmeni olarak bakanlardan ödül bile aldı.
17/25 Aralık tecrübesine rağmen, farklı yöntemlerle ambargoyu delmeye devam etmesi, muhtemelen soruşturmayı mali bir banka soruşturmasından, bir ceza soruşturmasına dönüştüren etkenlerinden biri oldu.
2009’dan beri Halkbank’ı takip eden ABD Hazinesi müsteşarı David Cohen’ın ‘başarıları’ yüzünden 2015’de Obama tarafından CIA’nin iki numaraları koltuğuna oturtulduğunu ve 2017 ocak ayına kadar bu koltukta kaldığını da hatırlayalım.
Belki bu soruşturma Avrupalı büyük bankaların geçirdiği benzer soruşturmalar gibi para cezasıyla kapanabilirdi. Amerika’nın ambargo takıntısı parayla giderilebilirdi.
Ama benzer soruşturmalar geçirmiş Alman Commerzbank, Fransız Paribas ya da Hollandalı ING ile Türkiye’nin davası arasında üç büyük fark vardı.
Birincisi işlerinin tam ortasında bankacılar ve onların ambargoyu delmek için bulduğu finansal becerileri değil, genç ve güvenilmez bir İranlı işadamı ve onun icadı olan kirli yöntemler vardı.
İkinci fark böylesine bir kişinin, İran çıkarları için Türkiye’nin ekonomik verilerini değiştirecek güce ulaşmasına müsade eden, üstelik akan para nehrinden, kendilerine doğru dereler akıtmaya da çalıştıkları görünen bazı siyasetçi ve bürokratlar.
Ama onların akıllarına bile gelmeyecek esas fark polis, savcı, hakim, Halkbank, Hazine yöneticisi kılığında kendi ülkesine gol atmaya çalışan bir örgütün varlığı olmalı.
Türkiye’nin, bu davayı kendi iktidar hesaplaşmaları için açarak, adil bir biçimde bu davadaki suçlarla yüzleşmesini engelleyen ve işi New York’ta bir mahkemeye, hem de bu haliyle taşıyan ve hala daha havayı zehirleyen en önemli etken işte bu belalı alamet-i farikamız.
Son yazıda bu davayla FETÖ arasındaki ilişkilere bakalım.
.11/12/2017 00:16
Dünya tam olarak öyle bir yer değil
45
Türkiye’de herkesin zaten bir kanaatinin olduğu bir mesele hakkında gerçeği öğrenmeye çalışmaktan daha lüzumsuz ve tehlikeli bir iş yoktur.
Böyle zamanlarda gerçeği aramak lüzumsuzdur, çünkü etrafı örümcek ağı gibi sarmış faydalı yalanlarla kurulmuş dünyaları, faydasız gerçeklerle yıkamazsınız.
Günün sonunda işe yarayan yalanlar jet hızıyla yayılırken, kimsenin işine gelmeyen gerçeklerse yola katırlarla devam eder.
Aynı zamanda bu tehlikelidir, çünkü eğer gerçeğin peşinde koşmakta ısrar ederseniz, konfor bozukluğuna yol açmaktan rahatsızlıklara neden olup ve başınıza işler açılabilirsiniz.
Ve başınıza gelecek en kötü iş, söylediğinizin doğru olup olmadığıyla kimsenin ilgilenip ilgilenmemesi olmaz, bununla niye ısrarla uğraştığınız ile ilgili hakkınızda asla nüfuz edemeyeceğiniz şayialar, dedikoduların yayılması olur.
Ama bütün bu lüzumsuzluk ve tehlikeye rağmen gerçekten başka dostumuz yoktur. Faydalı yalanlar iyi gün dostları gibidir, bizi yarı yolda bırakırlar, sonunda da hayal kırıklıkları yaşatıp, çekip giderler. Hem de bizi gerçeklere hazırlıksız yakalatarak...
Sarı saçlım mavi gözlüm Trump ile ilgili faydalı yalanların sonu da nihayet böyle oldu.
Asgari bir ahlakı olan her insanın midesini bulandıracak karakteri, sözleri, davranışlarıyla, ABD’yi trollemek dışında kimseye bir faydası olmayacak bir karaktere, üstelik koltuğa oturur oturmaz işe yedi Müslüman ülkenin vatandaşlarına kapıları kapatmakla başlamış birine, “üst aklın”, “küreselciler”in, “korkunç liberaller”in planlarını bozan adam olarak bel bağlayanların bir kısmının aynı zamanda “ümmet” derdi olması ayrı bir trajediydi.
Ama onun bu aleni İslamafobisini protesto edenlere “Sorosçu”, “küreselci” diyenler burada da durmadılar.
Daha geçen hafta sağıyla soluyla İngilizlerin karşısında birleştiği marjinal ırkçı bir İngiliz grubun açık Müslüman düşmanı üç videosunu ard arda Twitter hesabından paylaşmasına neredeyse yokmuş gibi davranmakla yetinmediler, ses çıkaranlara da “şimdi sırası mı”, “başka işiniz yok mu”lar fırlatıldı, , haklarında “Kraliçe’nin adamlığı”ndan “Kripto”luğa kadar bin türlü şaiya yayıldı.
Hatta bazıları Kudüs kararından sonra bile bu rüyadan uyanmak istemeyip, Trump’ın “baskı altında”, “zorla”, içkisine ilaç katılarak ya da damadının kara büyüleriyle bu kararı aldığına inanmaya devam etti. Onlar için en azından yazarak yapılacak çok bir şey kalmadı.
Halbuki Trump, seçimden önce ısrarla bunu vaad etmişti ve biri damadı (ve kızı) olan kendisini hararetle destekleyen İsrail’deki Likud partisi yanlısı Musevi lobileri ve biri başkan yardımcısı olan milyonlarca Evanjelik Hristiyan seçmeni onun bu vaadini tutmasını beklemekteydi.
Siyasetçilerin omuzlarına binlerce yıllık tarihi ve kutsi görevlerin, davaların yükünü yükleyip, dünyaya da değişmez iyilerle değişmez kötüler arasında kıyamete kadar sürecek bir savaşmış gibi bakan ve bütün gerçekleri bu büyük hakikatin süzgecinden geçiren bu evanjelik dünya okuması bize de çok yabancı değil.
Amerikalı evanjeliklerin, Mesih’in gelişini kolaylaştırma yükünü ABD başkanının omuzlarına yükledikleri gibi, tarihsel hesaplaşmaların, mücadelelerin yükünü siyasetçilere yüklemenin, onların tüm yaptıklarına da bu gözle bakıp, anlam ve kutsiyet aramanın, dış politikayı medeniyetler arası binlerce yıllık bir hesaplaşma arenası olarak görmenin toplumlara sadece maliyetleri oluyor, sonuç itibarıyla da bizim gibi orta büyüklükte bir ülkeyi bırakın, ABD gibi süper bir güç bile bu yüklerin altında eziliyor.
Tıpkı, Kudüs kararının altında Trump’ın ve ABD’nin süper güç olma iddiasının ezildiği gibi.
Trump’ın Kudüs kararı sonrası yaşananlar, dünyayı “gavur”larla “Müslüman”lar arasında kıyamete kadar sürecek ezeli bir savaş olarak gören bu ‘evanjelik’ bakışın tam tersini söyledi bize.
Bir araya geldiklerinde Voltran’ı oluşturmaları beklenen
ABD Başkanı ve İsrail hükümetinin desteklediği bir kararın arkasında Çekya, Filipinler ve Macaristan’dan başka ülke duramadı.
Sadece İslam ülkeleri değil, bu iki ülke dışında tüm Avrupa ülkeleri açıkça ve sert açıklamalarla bu karara karşı çıktılar ve uymayacaklarını açıkladılar.
BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesinden 14’ü (Çin, Fransa, Rusya, İngiltere, Bolivya, Mısır, İtalya, Japonya, Kazakistan, Senegal, İsveç, Ukrayna, Uruguay) Trump’ın kararını kınayan bir bildiri yayınladılar.
Papa, Anglikan Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Kıpti Kilisesi en üst perdeden kararı eleştirdiler. Kudüs’e Hz. İsa’nın ikinci kez inmesini bekleyen evanjelikler, karşılarında Kudüs’te yerleşik Hıristiyanları buldular.
Trump’ın kararının arkasında ABD’nin ne kadarının olduğu dahi meçhul. ABD’yi esas yöneten elitleri oluşturan siyasetçiler, entelektüeller, medya- ki bunların bir kısmı Yahudi ya da Yahudilere ait- bu karara ya açıkça karşı çıktı ya da ağzını lehte olarak açmadı.
Benzer şekilde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması bütün İsrail vatandaşlarının da en temel meselesi değil. Bütün dünyada Trump ve İsrail karşıtı gösteriler sürerken, başkent Tel Aviv’de günlerdir meydanları dolduran yüzbinler, şimdi ülkemiz saldırı altında, bekamız tehlikede demeyip, Netanyahu’yu yolsuzluklar nedeniyle istifaya çağırmaya devam ettiler.
Demek ki dünyayı yöneten yegane bir akıl yok. Dünyayı ABD ya da Yahudiler de yönetmiyor. Öyle olsaydı, Kudüs gibi en temel mevzuda, bu kadar kritik bir karar alınırken, bütün Musevi lobileri, dev Yahudi şirketleri, bizde onların bir parçası olarak görünen masonlar, lionslar, rotaryler hep birlikte bastırır, karara destek için Filipinler, Macaristan ve Çekya dışında da bir sonuç alırlardı.
Demek ki dünyada kimsenin elinde mutlak güç yok. Kimsenin elinde asla yanılmaz ve yenilmez planlar yok.
Yekvücut bir Batı ve “Gavurlar” alemi de yok. Dünya bir dinler arası savaş arenası değil.
Nasıl Suriye’de, Yemen’de, Mısır’da zalimler ve destekçileri arasında Müslümanlar da olduğu gibi Filistin konusunda da “Gavurlar” ve “Müslümanlar” diye iki cepheli değil dünya.
Bütün bunlar kıymetini bilenler için daha ümitvar bir dünya vaad ediyor.
Çünkü bu dünyanın, tarihi “iyiler” “kötüler”, “Müminler”, “Gavurlar” arasında ezeli ebedi bir savaş olarak gören tezlerin, üzerimize çökmüş, bizi bu dünyada etkisiz elaman gibi hissettiren komplo teorilerinin dünyasından en büyük farkı, değiştirilebilir olması.
Bu gerçek dünyada monoblok kaya parçaları gibi cepheler yok, parçalı yapılar var. Ve bu parçalar her geçen gün güçleniyor.
İnsanlar, doğdukları topraklardaki kimliklerine hapsolmuş değiller, onun ötesinde ahlaki erdemlere ve siyasi fikrilere sahipler. Kimse mutlak olarak iyi ya da kötü değil. Tarihin çeşitli sınavları karşısında değişiyor iyiler ve kötülerin yerleri.
Ve bu parçalı güçlerle, fikirlerle çeşitli konularda ittifak etmek, birlikte çalışmak, onlara seslenmek ve müzakere etmek mümkün. Bunun kendi kendimize konuşmaktan, söylenmekten, kızıp, öfkelenmekten, kimsenin duyamayacağı büyük sloganlar atmaktan daha faydalı olduğu kesin.
Örneğin Kudüs meselesi Türkiye’nin önüne belli değerler ve ilkeler çerçevesinde Avrupa’yla yeni bir başlangıç yapma imkanı sunabilir. Ortadoğu’da ABD-Rusya güç mücadelesi içinde, Avrupa ülkeleriyle kurulacak ittifaklar Türkiye’nin her iki büyük güce karşı da elini güçlendirebilir.
Yeter ki önüne faydalı yalanlardan barikatlar kurduğumuz kapılardan gerçeklerin girmesine izin verelim. Dünyayı ve siyaseti evanjelik analizlerle okumaktan vazgeçelim.
(Gündem üçüncü dünya savaşı kıyılarına doğru yanaştığı için ara verdiğimiz yazı dizisinin son bölümüne eğer büyük bir olay daha olmazsa devam edeceğiz)
.16/12/2017 00:06
New York’taki davanın uzun hikayesi
32
ABD’de süren davayla FETÖ ilişkisine bakmak üzere kısa bir ara verdiğimiz yazı dizisine geri dönebiliriz. Bu yazıda şu üç sorunun cevabını arayacaktık?
ABD’nin 17/25 Aralık operasyonlarıyla bağlantısı var mıydı? New York’taki Zarrab davasıyla FETÖ’cüler arasındaki ilişki neydi? 17/25 Aralık’ın 3000 tapesi tam takım olarak Amerikalı savcılara nasıl ulaştırılmıştı?
Ara vermek iyi oldu çünkü bu arada mahkemede ifade veren üç tanık bu sorulara epey tatmin edici cevaplar verdiler.
Tanıklar; 17/25 Aralık’ın FETÖ’cü komiserlerinden Hüseyin Korkmaz, ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi eski müsteşarı David Cohen ve eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin.
Ama o tanıkların anlattıklarından öğrendiklerimize geçmeden önce Zarrab davası ve FETÖ ilişkisi üzerine bugüne kadar ortaya sürülen iddialara, gazetelerde çıkan haberlere bir bakalım. Çünkü o tanıkların ifadeleriyle bu haberlerin çoğu epey ters köşeye yatmış oldu.
En absürdünden başlayalım. İşi kökünden halledip, Reza Zarrab’ı FETÖ’ye bağlayarak meseleyi çözmeye çalışan iddiadan:
“ABD'deki davanın başlamasına 6 gün kala İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne imzalı bir ihbar maili geldi. Sarraf'ın sağ kolu Regaip A. ile birlikte çalıştıklarını söyleyen ihbarcı, kimliğinin gizli kalması şartıyla Sarraf'la ilgili bazı bilgileri paylaştı. Regaip A., arkadaşları Mustafa H. ve Sinem A.'nın FETÖ üyesi olduğunu söyleyen ihbarcı şu ifadeleri kullandı: "Bunlara görevden alınan FETÖ'cü polisler sürekli evrak getirirler. Bunlar da bu belgeleri alıp ABD'ye götürüyor. Yine FETÖ'cü polisler yanlarına geldiler ve bunlara bir şeyler getirdiler. FETÖ'cü polislerin getirdiği şeyleri ABD'ye götürmeden yakalayın."
***
17/25 Aralık dosyalarını ABD’ye, o dosyalar yüzünden hapis yatmış Zarrab’ın avukatlarının götürdüğü iddia ediliyordu özetle. Kaynaksa “Emniyet’e gelen asılsız bir email”di.
Bu, Zarrab’ın FETÖ ilişkisinin delili değil, olsa olsa FETÖ’nün eski isimsiz ihbar mektuplarından delil üretme alışkanlıklarının bugün de devam ettiğinin delili olarak kayıtlara geçmiştir herhalde.
İkinci iddia biraz daha ciddi. Tabii ki baş rolde olan tutuklu ABD elçiliği irtibat görevlisi Metin Topuz.
İddianın merkezinde bir gezi var. 24 Eylül ile 28 Eylül 2012 tarihleri arasında tam adı “ABD Adalet Bakanlığı Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) Yabancı Ziyaretçi Programı” olan ve adından anlaşılacağı üzere sık sık benzer geziler düzenleyen bir program kapsamında dönemin İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Müdürü Yakup Saygılı, yardımcısı Yasin Topçu ve İstanbul Emniyeti Teknik Takip Müdürü İbrahim Şener, DEA İstanbul’da görevli ajan James Long ve tercüman Metin Topuz tarafından ABD’ye götürülmüş, Washington ve New York’ta savcılık ve DEA merkezlerini ziyaret edip, görüşmeler yapmışlar.
17/25 Aralık soruşturmalarının bu geziyle ilişkisi, ABD’ye bilgi ve tapelerin bu geziyle verildiğine kadar bir dizi iddiaya delil olarak gösterildi bu gezi.
İçeriğine geçmeden önce, 2012 yılındaki bu geziden savcılığın nasıl haberdar olduğunu hatırlayalım.
Metin Topuz’un ilk gözaltına alındığında verdiği ifade sayesinde haberdar olmuşlardı. Topuz, 17/25 Aralık’ı yapan Emniyet Mali Suçlar Dairesi’ndeki Saygılı ve Topçu’yla ilişkisini anlatırken bu geziden de bahsetmişti.
Peki bu gezi, Topuz’un tutuklanmasından aylar sonra yeniden ve ayrıntılı olarak neden gündeme geldi?
Yine Metin Topuz anlattığı için. Savcılık bu geziyle ilgili bir kez daha Topuz’un ifadesini aldı, Topuz da gezinin ayrıntılarını anlattı ve resmi programını savcılığa sundu. Yani ortada saklanan veya ifşa olan bir bilgi yok.
İkinci mesele Metin Topuz’la ilgili genel olarak yapılan bir hatadan kaynaklanıyor. Eğer bu gezi suçsa ya da burada bir suç işlendiyse suçlanacak kişi, 24 yıldır İstanbul’daki Amerikan Narkotik Bürosu DEA için irtibat görevlisi olarak çalışan, bu gezideki sıfatıyla “Dedektif Tercümanı” Topuz değil, esas olarak onun tercüman olarak hizmet verdiği, bu geziyi organize eden DEA görevlisi James Long olmalı.
Long hala ABD’de DEA için çalışıyor. İlginç bir şekilde haberlerde Amerikalı DEA görevlisinin soyadı saklanarak verilmiş.
Topuz’un ifadesinde sansüre uğrayan sadece DEA görevlisinin soyadı da değil, ifadesine bu geziyi neden yaptıklarını anlattığı cümleler de haberlerde ya yok olmuş ya sansürlenmiş.
Halbuki Topuz “İlk ifademde belirttiğim gibi, Tamer Ergüven’in araç kaçakçılığına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında” bu gezinin yapıldığını anlatarak başlamış ifadesine.
Tamer Ergüven adı gazetelerde bir ara İstanbul sokaklarını kaplayan, ünlülerin bayıldığı Hummer araçlarla ilgili davayla anılmıştı. ABD’de şirketleri olan Ergüven çifti, Irak işgali sırasında ABD ordusunun kullandığı 150 Hummer aracı, gümrüklerden Türkiye’ye değerlerinin altında fatura ederek sokup, sattıkları anlaşılmış, pek çok ünlünün aracına el konulmuştu. 2009’da araçlar geri iade edilmiş, sonra tekrar dava açılmıştı. İnternete bakılırsa 2014 yılında bile bu davalar sürmekteydi.
Yani ortada bir uluslararası kaçakçılık soruşturması vardı, şirketin bulunduğu ve araçların ordusuna ait olduğu ABD’deki savcılarının bu soruşturmayla ilgileniyor olması gayet mümkün görünüyor.
http://www.gazetevatan.com/-hummer-lar-kurtuldu-255836-ekonomi/
Topuz, savcılık ifadesinde gezi sırasında Washington ve New York’ta görüştükleri isimleri ve görevlerini, hatta ziyaret sırasında kaldıkları otelleri bile anlatmış. Washington’da ve New York’ta, Türk polisleri görüştürdükleri savcılar (Daniel Grooms ve Michael Ferrara) benzer uluslararası kaçakçılık ve uyuşturucu davalarına bakan, DEA ile yakın çalışan savcılar. Washington’da ve New York’ta ayrıca DEA merkezini ziyaret edip oradaki isimlerle de görüşmüşler. Görüştükleri isimlerin hiçbirinin Zarrab davasıyla bir ilgileri olmamış. Hali hazırda görünen New York’taki Zarrab davasında da soruşturmanın 2012’de başladığıyla ilgili herhangi bir iz ya da delil de mevcut değil.
***
Topuz’un bu davayla ilişkisi hakkında çıkan ikinci iddia ve ciddi haber ise polisin Topuz’u tutuklarken el koyduğu, elçilik adına kayıtlı cep telefonunun Whatsapp kayıtlarındaki bir görüşme.
http://www.hurriyet.com.tr/abdnin-istedigi-telefon-cozuldu-40624036
Görüşme, Reza Zarrab’ın Miami’de tutuklanma haberi Türk medyasında çıktığı gecenin sabahında yapılmış. Hürriyet’te gece çıkan tutuklanma haberinden 8.30 saat sonra sabah 8.30’da Topuz ‘Reza Zarrab’ başlığı ile bir grup açmış. Ve gruba ABD konsolosluk görevlilerinden en az birinin katıldığını öğreniyoruz haberden. Topuz gruba Hürriyet’te çıkan haberi İngilizce olarak yazmış.
Metin Topuz: Hürriyet gazetesine göre, Reza Zarrab, Miami’de tutuklanmış. Suçlama; Amerikan devletinin İran’a uyguladığı ekonomik ambargoyu delme, banka dolandırıcılığı, para aklama. Türkiye’de bulunan şirketleri de (gazetede listelenen) soruşturma altında.
Metin Topuz: Umarım Obama savcıyı suçlamaz.
Yarım saat sonra gruptaki ABD’li diplomat K. Bu habere cevap yazmış.
-Wow Zarrab... FBI mı, DEA dosyası mı ? Söylediler mi?
Konuşmanın buraya kadar olan kısmından öğrendiğimiz şu. Metin Topuz, Zarrab’ın ABD’de tutuklanma haberini Hürriyet’ten öğrenmiş. Haberin çıktığı gece değil, 9 saat sonra, acil toplantı yaparak, bizzat gidip görüşerek değil, bir Whatsapp grup kurarak konsolosluktaki ,herhalde amirlerini, İngilizce olarak bilgilendirmiş.
Konsoloslukta bilgi verdiği Amerikalı görevlinin de onun bu bilgilendirmesi sayesinde Zarrab’ın tutuklandığını öğrendiğini anlıyoruz bu görüşmeden. Ayrıca Metin Topuz’un muhalif fikirleri olan bir TC vatandaşı olduğu da anlaşılabilir.
O halde; ya çaktırmamak için böyle fake bir konuşma yapmışlar aralarında, ya da Zarrab’ın gidişi ve tutuklanmasıyla ilgili önceden bilgi sahibi değillermiş
Konuşmanın devamına bakalım:
Metin Topuz: FBI...
ABD’li diplomat K: Adamım. Büyük vuruş...
Metin Topuz: FBI’a Türkiye’de iyi şanslar diliyorum. Türkiye’deki şirketleri hakkında bilgi almaya çalışacaklar.
ABD’li diplomat K: Hahahahaha yeah. Politik bağlantıları nedeniyle eğlenceli olmayacağına eminim. Dubai ayağının olduğuna eminim. Hatta orada daha iyi şans.
Metin Topuz: O İranlı. Çok yakında konuşmaya başlayacak.
ABD’li diplomat K: İnşallah.
***
Bu kısımdan öğrendiklerimiz; Soruşturmayı FBI’nın mı DEA’nın mı yaptığını tam olarak bilmedikleri. “Türkiye’deki FBI görevlilerin başı yandı” anlamında esprilere bakılırsa FBI değil, muhtemelen gruptakilerin DEA çalışanları oldukları. Ve çok açık ki bu tutuklanmadan memnun oldukları.
En şüphe çeken cümle Topuz’un “O İranlı, yakında konuşmaya başlayacak” tahmini. Tahmin diyebiliriz çünkü Zarrab’ın tutuklandığını bile Türk gazetelerden öğrenen biri bunu yedi ay önceden bilmesi fazla iddialı olurdu. Eğer, ABD’li konsolosluk görevlileri, Zarrab’ın ABD’ye gittiğini, tutuklanacağını ve itirafçı olacağını önceden bilselerdi herhalde bu önemli ve gizli bir operasyonla ilgili Whatsapp’ta böyle konuşmalar yapmaz, inşallah (güzel çeviri) demezlerdi.
Ayrıca, Zarrab ABD’ye anlaşmalı gittiyse ve Topuz da bunu biliyorsa, bütün bunlardan habersiz Zarrab’a avukat tutan, ABD’li yetkililerle görüşmelerinde durumunu gündeme getiren, ABD’ye sağlığıyla ilgili iki nota veren hükümet bundan habersiz miydi” sorusu akla gelir. En azından ekim ayında tutuklanan Topuz’un telefonları ve evrakları üzerinden bundan haberdar olmaları ve Zarrab için nota vermemeleri gerekirdi diye düşünülebilir.
Tabii bunların hepsi akıl yürütmekten fazlası değil.
Davayla FETÖ arasındaki ilişkiye gösterilen en ciddi delile geldik.
Davanın hakimi Richard Berman’ın 8-9 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul’daki Four Seasons Bosphorus otelinde düzenlenen Adalet ve Hukuk Devleti Sempozyumu’na katılmış olması.
Bu sempozyumun iki düzenleyicisi vardı. BM’nin bir inisiyatifi olan Global Compact’ın Türkiye ofisi ve Yücel Karkın Küçük (YKK) adlı bir avukatlık bürosu. Bu avukatlık bürosu FETÖ bağlantılı bir büroydu ve 15 Temmuz’dan sonra basıldı ve firar etmemiş avukatlar gözaltına alındı.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tolga-tanis/zarrab-davasi-ve-gulenciler-40103985
Sempozyumun Mayıs 2014’te yapılması tabii ki rastlantı değildi, tam olarak 17/ 25 Aralık operasyonlarından sonra hukuk devleti eleştirilerini dillendirmek için düzenlenmişti çünkü. Sempozyumda da sık sık bu operasyonlardan bahsedildi.
Ama uluslararası bir sempozyumdu bu. Herhalde FETÖ’nün becerileri hanesine yazılacak türden yurtdışından çok üst düzey bir katılım sağlanmıştı.
Berman sempozyumda “Bağımsız ve Etkin Yargı” konulu bir paneli moderatör olarak yönetmişti. Panelin konuşmacıları; Brezilya’dan BM Özel Raportörü Gabriela Knaul, AİHM yargıcı Işıl Karakaş, eski Romanya Anayasa Mahkemesi Başkanı Lucian Mihai ve Almanya’dan yargıç Thomas Guddat’tı.
ABD’den Yale, Harvard’dan üç hukuk profesörü ve Vermont Savcısı ile birlikte bu sempozyuma katılan Yargıç Berman bununla kalmayıp bir de Today’s Zaman gazetesine röportaj vermiş ve şöyle demişti: “17 Aralık’ta yargının bağımsızlığına meydan okuduğu için Türkiye’de hukukun üstünlüğü saldırı altındadır...17 Aralık soruşturmasına müdahale edildi, Erdoğan’ın verdiği mesajlar Türk toplumunu olumsuz etkiliyor”.
Hakim Berman’ın bu katılımı ve sözleri, Zarrab davasına hakim olarak atanmasına ihsas-ı rey ve tarafsızlıktan itiraz edilmesine haklı bir sebep olabilirdi.
Peki, neden hala kürsüde?
Çünkü, 26 Nisan 2016’da davanın daha ilk celsesinde, henüz Zarrab sanıkken ve savcılık koltuğunda Preet Bharara otururken Hakim Berman, kürsüye çıkıp, sözlerine bu sempozyuma katıldığını, nasıl katıldığını, neler söylediğini anlatarak başladı.
Bizzat kendisi anlattı, konuşmasının dökümünü dağıttı ve “Benim bu sempozyuma katılımım, Sayın Zarrab’ın âdil ve tarafsız bir yargılamaya tabi olmasını, benim bu davaya âdil ve tarafsız bir biçimde başkanlık etmemi etkilemez” diyerek avukatlara ve Zarrab’a kendi tarafsızlığının konuşulacağı bir ön duruşma isteyip istemediklerini sordu.
Henüz o sırada sanık pozisyonunda olan ve Türkiye’nin savunmasına destek verdiği Zarrab’ın avukatı Benjamin Brafman söz aldı. ‘Bundan haberdar olduklarını, ilk duruşmada bunu bizzat hakimin anlatacağını düşündüğünü söyledi, kendisini yanıltmadığı’ için Hakim Berman’a teşekkür etti. Müvekkili Zarrab’la da konuştuklarını söyleyerek ekledi: “Bu mahkemeye çok büyük bir saygı duyuyorum. Ve tecrübelerim burada şunu da eklememi sağlıyor; siz gerçekten adil ve tarafsız bir hakimsiniz, bu açıklamayı bize yaptığınız için minnettarız.” Yani Reza Zarrab’ın avukatları Hakim Berman’a karşı ihsas-ı rey ya da tarafsızlıktan itiraz etmediler, dava da böylece başlamış oldu.
Muhtemelen ABD’de çok tanınmış, ünlü davalara bakan tecrübeli bir hakim olan Berman’a güvendikleri ya da ilk günden sorun çıkaran taraf olmadıkları için böyle yaptılar. O yüzden hakim Berman üzerinden FETÖ bağlantısı kurmanın artık pek bir anlamı yok.
(Bu arada avukat Benjamin Brafman, Zarrab’ın savcılıkla anlaşmasından sonra davayı bıraktı ve cinsel taciz suçlamaları altındaki Hollywood yapımcısı Harwey Weinstein’in avukatlığını üstlendi. Tutulan avukatların şöhreti hakkında da bir fikir veriyor bu.)
Tabii son olarak davanın görevden alınan savcısı Preet Bharara üzerinden FETÖ ile kurulan ilişkiler var.
Önce Hint asıllı Bharara’nın ABD’nin en ünlü savcılarından biri olduğunu hatırlamakta fayda var.
2009’da göreve başladığı New York’ta 25 farklı ülkeden silah ve uyuşturucu kaçakçılarını ABD’ye getirip hakim karşısına çıkararak adını duyuran savcı, esas şöhretini ise Wall Street’teki bankalara ve bankacılara yönelik başlattığı soruşturmalarla duyurmuştu. Bu yüzden 2012 yılında Time dergisinin kapağına kadar çıktı. Bu dava için seçilmesi de rastlantı değil, çünkü 2014 yılında İran ambargolarını delmekten Fransızların büyük bankası BNP Paribas’a dava açmış ve bankanın 9 milyar dolar gibi tarihi bir ceza ödemesine sebep olmuştu.
Yani karşımızda bu alanda tanınmış ve epey hırslı bir savcı bulunuyor.
FETÖ ile bağlantısı hakkında yazılanların ilk sırasında, Bharara’nın 2009’da New York’a savcı olarak seçilmesinden önce hukuk danışmanlığını yaptığı Demokrat Senatör Chuck Schumer’in FETÖ ile yakın ilişkileri var. Schumer, FETÖ’yle bağlantılı yapılardan bağış almış, toplantılarına katılmış bir isim. Bu ilişki, Savcı Bharara’nın, 17/25 Aralık soruşturmalarındaki FETÖ bağlantısını neden görmezden gelip, onların malzeme ve tezlerini kullanmaktan imtina etmediğini açıklayabilir.
Listenin ikinci sırasında Bharara’nın Zarrab hakkında hazırladığı iddianamede 17/25 Aralık’ın savcılık fezlekesinin İngilizcesini aynen kullanması var. Bu fezlekeyi Can Dündar’ın sitesinde keşfedip indirip, davasında kullandığını biliyoruz. Bu işleri yaparken ABD’de çok aktif olan FETÖ mensupları tarafından bilgilendirilmiş olması da yüksek bir ihtimaldir.
Ve son olarak listesine Mart 2017’de Trump tarafından görevden alınmasından sonra sosyal medyada FETÖ’cü hesapların 17/25 soruşturmalarını yapan polislerin ailelerine yönelik gözaltılarla ilgili tweetleri paylaşması eklenebilir.
Aslında Bhrara’nın görevden alınmasının sebebi Zarrab soruşturması değildi. FBI Başkanı James Comey’le yakınlığı nedeniyle, başkanın aleyhine bir dava açmasından korkuluyordu, Trump’ın sık sık telefonla savcıyı aradığı, savcının ise başkanla iletişime girmeyi reddetmesi görevden alınmasında etkili olmuştu.
Tabii, Trump’ın o telefonlarından bazılarının sebebinin Türkiye’nin Zarrab davasıyla ilgili baskıları olabilir.
Ama savcının o telefonları açmamasının esas sebebi ise sıkı bir Demokrat Partili olması. Bundan sonraki kariyerinde karşımıza New York’tan bir demokrat aday olarak çıkması oldukça muhtemel. Bu yola girmişi biri için, ABD’de demokrat çevrelerde çok satan Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı bulunmaz bir malzeme. Bu yüzden FETÖ’ye de Amerikan medyası ve kanaat önderlerine hakim bir bakışla bakıyor. Bu bakışın FETÖ’nün tezlerine yakın bir bakış olduğu açık. Ama yine de bunların hiçbiri onu FETÖ’cü yapmıyor.
Biraz uzattık. New York’taki Zarrab davası ile FETÖ ilişkisine dair bugüne kadar gazetelerde çıkan bütün haberler aslında 11 Aralık 2017 günkü duruşma itibarıyla tuzla buz oldu denebilir.
Çünkü, davada kullanılan ve 17/25 Aralık soruşturmalarına ait, internette bile tamamı bulunamayacak tam takım 3000 tapeyi Amerikalılara veren isim tanık sandalyesine çıktı ve nasıl yaptığını bizzat kendisi anlattı.
Hüseyin Korkmaz, 17/25 Aralık operasyonları sırasında İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Nitelikli Dolandırıcılık Büro Amirliğinde Ekip Amiri’ydi.
Polislerin kendi aralarındaki Spark programında 17 Aralık öncesi “nefes aldırmayacağız onlara” “kabineyi toparlayacağız burada” diye heyecanlı notlar yazmış, bir gizli tanık ifadesine göre emrindeki polisler fezlekelere Erdoğan için ‘Dönemin Başbakanı’ şeklinde yazdığında bunu memnuniyetle karşılamış, gözaltına alınırken zero tshirti giyip, “Kral çıplak, hırsızdan korksak polis olmazdık be” diye bağırmış şahin bir FETÖ’cü polis var karşımızda. Kendisi mahkemede FETÖ’cü olduğunu inkar ederek mahkeme salonundaki saf Amerikalıları kandırsa da Bylock’u, kullandığı jargonu, hatta tanışma hikayeleri pek ikna edici olmayan Koreli eşiyle salondaki Türk izleyiciler kandırabilmesi zor.
Peki Korkmaz, nasıl olmuştu da 17 ay sonra 9 Şubat 2016 günü tahliye edilmişti?
Korkmaz, 25 Aralık dosyasından yargılanmaktaydı. (Neden 17/25 Aralık değil de 25 Aralık olarak ayrı bir dava açılmıştı sorusu akla gelebilir. Çünkü hukuken 17 Aralık’a verilen tepkiye bir cevap olarak alelacele hazırlanan 25 Aralık dosyasında delil toplama ve dinlemeler açısından daha fazla hukuksuzluk vardı ve doğduran Başbakan’ı hedef aldığı için de darbe suçuna sokulabilecek bir dosyaydı, o yüzden dava oradan açılmıştı.)
Korkmaz ve diğer sanıklar bu davada savunmalarını “Ben 17 Aralık soruşturmasında görev aldım, 25 Aralık’la ilgim yok” üzerine kurdular. Halbuki iddianamede savcılık Korkmaz’ın bu savunması için şöyle yazmıştı: “Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görüntülerinde de açıkça görüleceği üzere hükûmete yönelik olan kamuoyunda 17 ve 25 Aralık Soruşturmalarını yürütenlerin aynı odada çalışarak bilgi ve belgeleri aynı doğrultuda hazırladıkları tespit edilmiştir.”
Yani aslında 17/25 Aralık aynı kişiler tarafından hazırlanan ama hukuk önünde iki ayrı dosyaydı. O yüzden Şubat 2016’da tahliye olurken “Benim 25 Aralık dosyasında tek imzam yok” diyerek kendini savunan Korkmaz, New York’ta karşımıza 17 Aralık dosyasının uzman tanığı olarak çıktı.
Bu arada Korkmaz’ın Şubat 2016’daki tahliye kararına mahkeme heyetindeki bir hakim şerh koymuştu. Hakim Hacı İbrahim Gözükara, “dosyada değişen bir delil yok neden tahliye veriliyor” diye özetlenecek bir şerh yazmıştı.
https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/02/10/skandal-tahliyeye-hakimin-flas-itirazi
Baktığı davalarda ilk celsede verdiği kararlarla adı “Jet Hakim”e çıkmış olan Hakim Gözükara, belki Türkiye’yi bugün New York’taki duruşmada yaşananlardan kurtaracak o şerhine rağmen, Temmuz 2017 kararnamesiyle ilginç bir şekilde İstanbul’dan Urfa’ya gönderildi.
Peki Hüseyin Korkmaz New York’taki mahkemede ne anlattı?
17/25 Aralık’ın tüm tapeleri ve dökümanlarıyla birlikte, Güney Koreli eşi ve çocuğunu yanına alıp, 15 Temmuz darbesinin ardından Ağustos 2016’da yurtdışına çıktığını söyledi. Yurtdışı çıkış yasağı olduğu ve pasaportuna el konulduğu için bir kaçakçılığıyla anlaşıp ülkeden karayoluyla kaçmış. Neden kaçtığını da “Türkiye’de işkence olduğu, hukuk olmadığı” gibi gerekçelere dayandırıp, “güzel ülkesi”nden koparıldığı için gözyaşları döktü.
İlk girdiği ülkeden pasaport temin edemediğini, başka bir ülkeye geçtiğini ve orada da pasaport alamadığı için üçüncü bir ülkeye gittiğini anlatan Korkmaz, gittiği üçüncü ülkedeki hukuki boşluktan yararlanarak kendi adına düzenlenmemiş bir pasaport edindiğini söyledi.
Burada biraz duralım ve arşivden bir habere bakalım. Korkmaz’ın tahliyesinden bir hafta sonra çıkan bir Yeni Şafak haberinde Korkmaz’ın tahliye olur olmaz firar ettiği yazılı.
http://www.yenisafak.com/gundem/vandaki-paralelleri-tahliye-etti-sira-istanbulda-2413240
Tabii New York’taki mahkemede işini yapan masum bir polis rolünü oynarken, tahliye edildikten sonra ülkeden kaçtığını söylemek yerine, darbeden sonra Türkiye’den kaçmak zorunda kaldığını anlatmanın daha etkileyici durduğu kesin.
Sadece bir tahmin, eşi Güney Koreli olduğu için, “hukuki boşluktan pasaport edindiği” ülkenin Güney Kore olma ihtimali de yüksek.
(Eğer söylediği doğruysa, yani 17/25 Aralık davasında yargılanan, yurt dışı çıkış yasağı olan bir komiser darbeden sonra Ağustos 2016’da Türkiye’den kaçabilmişse, Adil Öksüz’ün kaçmama ihtimali herhalde çok düşük olmalı. Ayrıca bu davada Amerikalı savcılara tapeleri kimin verdiği üzerine onca tez yazılırken, akla ilk gelmesi gereken ülkeden firar etmiş bir 17 Aralık soruşturması komiserinin adının hiç geçmemiş olması güvenlik aklı konusunda çok iyi şeyler söylemiyor. Herhalde firari olduğu biliniyordu. )
Türkiye’den Ağustos 2016’da kaçtıktan sonra üç ülke dolaştığını, üçüncü ülkede pasaportunu aldıktan sonra FBI ile ilişki kurduğunu, elindeki dokümanları verme karşılığında, ABD’ye girmek üzerine bir anlaşma yaptığını, ailesiyle ABD’ye geldiğini, havalimanında dokümanları teslim ettiğini ve tanık programı kapsamında kendisine 50 bin dolar da ödeme yapıldığını da anlattı.
Bu anlattığı hikayeye göre, elindeki 17/25 Aralık belgelerinin ABD’lilerin ilgisini çekebileceğini düşünmesini sağlayan şey herhalde Reza Zarrab’ın Mart 2016’da ABD’de tutuklanması olmalı. Yani ABD’lilerle temasa geçtiği tarih bundan sonrası olabilir.
Yine Mayıs 2016’dan sonraki bir tarihten bahsediyor olmalıyız. Çünkü Mayıs 2016’da o günkü savcı Preet Bharara’nın hazırladığı iddianamede sadece Can Dündar’ın sitesinden indirdiğini söylediği 17/25 Aralık’ın savcılık fezlekesi vardı, tapelere hiç atıf yoktu.
https://docs.voanews.eu/tr-TR/2016/05/26/b542e363-2997-43db-899a-5a44d875e06b.pdf
Bütün bu tapeleri ABD’de FBI görevlilerine vermesi, bunların İngilizce’ye çevrilmesi, incelenmesi, kendi anlatımına göre bu inceleme sırasında 50 kez FBI yetkilileriyle toplanması gibi bilgiler düşünülürse bu malzemenin dava dosyasına girdiği tarihler Reza Zarrab’ın da kafasının karıştığı tarihlere denk gelebilir. Yine bir tahmin, Zarrab, bu tapeleri dosyada görünce kurtulmak için tanıklığa geçmiş olabilir.
Peki, 17/25 Aralık soruşturmalarıyla, ABD’nin Türkiye’nin İran ambargosunu delmesiyle ilgili yürüttüğü baskılar arasında bir ilişki var mıydı?
Bu önemli soruya da mahkemede tanık olan dönemin iki üst düzey Amerikalı yetkilisi önemli cevaplar verdi.
Önce hatırlamakta fayda var.
ABD’lilerin 2009’dan bu yana Türkiye’yi ve Halkbank’ı İran ambargoları konusunda uyardığını biliyoruz.
2009 yılından 2013’e kadar ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi eski müsteşarı David Cohen ve eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin defalarca Türkiye’ye geldiler, aralarında Halkbank yöneticilerinin de olduğu banka yöneticileriyle ve bakanlarla bir araya gelip, ambargoların uygulanması konusunda uyarılar yaptılar.
Her iki isim geçen hafta New York’taki mahkemede tanık olarak soruları cevapladı ve bu görüşmeleri anlattılar.
Bu görüşmelerle ilgili çeşitli dokümanlar, yazışmalar da dava dosyasına delil olarak girdi.
Ama şu ana kadar verilen ifadelerden ve delillerden anlaşıldığına göre bu görüşmelerde Halkbank, İran’a altın ticareti, ambargoların delinmesi başlıklıları konuşulurken Reza Zarrab’ın adı geçmedi.
Örneğin bir önceki yazıda bahsettiğimiz dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın Kasım 2012’de Meclis’te bir soruya cevap olarak İran’la altın ticaretini ilk kez resmen doğrulaması üzerine Cohen, dönemin Halkbank müdürü Süleyman Aslan’a bir mektup yazdı. Mektupta Cohen özetle ‘Babacan’ın bahsettiği ticaretin kendilerine verilen sözlere rağmen hala devam etmesinden duydukları rahatsızlığı’ dile getirdi ama mektupta bu işin esas aktörü olan Zarrab’ın adı hiç geçmemişti.
https://www.courthousenews.com/former-treasury-leader-slams-ex-erdogan-deputy-on-sanctions/
Cohen’in Türkiye’ye yaptığı ziyaretlerden biri 17 Aralık soruşturması günlerine rastlamıştı. Tuhaf bir tesadüf. Cohen ifadesinde, “dört saat İstanbul’un korkunç trafiğinde kaldığını, görüşmek için geldiği Süleyman Aslan’la gözaltında olduğu için görüşemediğini, Zarrab hakkında bulabildiği kadar bilgi toplamaya çalıştığını, soyadını telaffuz edemediği (Ali Fuat Taşkesenlioğlu olmalı) yeni genel müdürle bir araya geldiğini ve Zarrab konusunda endişelerini bildirdiğini” anlattı.
CIA’nin iki numaralı koltuğunda oturmuş bir ismin, kendisi için çok da kritik olmayan bir konuda, yalan söyleyerek suç işlemeyeceğini düşünürsek, bu ifadeden Cohen’ın Zarrab’ın adını 17/25 Aralık sonrasında duyduğunu anlıyoruz.
Halkbank ve İran ambargoları meselesiyle ilgili defalarca Türkiye’ye gelip görüşmeler yapmış bir başka isim olan eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin’in ifadesindeki bilgiler biraz daha karışık.
Zarrab’ın adının 2013 yılından itibaren OFAC’ın radarlarına takıldığını, “kırmızı bayrak” haline geldiğini ifadesine söyledi ama bu 2013’ün 17 Aralık sonrasında mı olup olmadığı netleşmedi. Doğrudan Atilla’nın avukatlarının sorduğu “Zarrab adını ilk ne zaman duydunuz” sorusuna ise “mahkemede açıklamaya yetkili olmadığı bilgiler üzerinden duyduğunu” söyleyerek cevap verdi. Ama “Zarrab’ın Halkbank’ın müşterisi olduğunu anlamış mıydınız” sorusuna “Hatırlamıyorum”, “Zarrab konusunda Halkbank’ı uyardınız mı” sorusuna da “Uyarmadık” diye cevap verdi. Halbuki aynı ifadede Atilla’yı altın ticareti konusunda özel olarak uyardığını ayrıntılarıyla hatırlamıştı.
Bu cevaplar Amerikalı hazinecilerin Zarrab konusunda 17/25 Aralık operasyonlarından önce çok fazla bir şey bilmediklerini, yani işlerini de çok iyi yapmadıklarını gösteriyor.
Hatta yine Cohen’in ifadesinden öğreniyoruz ki 10 Ekim 2014’te New York’ta Hakan Atilla ile yaptığı bir görüşmede Atilla’nın Cohen’e, “Zarrab’ı yaptırım listesine aldınız mı almadınız mı?” sorusuna Cohen “Hayır. Şuan değil ama gelecekteki adımlarımızı açıklamam mümkün değil” diyerek cevap vermiş.
Bu cevaptan, ortaya çıkan onca bilgiye rağmen Ekim 2014’te bile Zarrab hakkında ABD’de bir soruşturma olmadığı sonucuna varılabilir.
Bunu teyit eden bir bilgi, Zarrab’ın İranlı liderlere ambargoyu delmek için yazdığı 2011 tarihli mektuplardan ancak 2015’de Zarrab’ın emalini FBI hackleyince haberdar olmuş olmaları. Yani Zarrab’la ilgili ABD’deki esas soruşturma 2015 yılında başlamış gözüküyor.
Yani bütün bu bilgileri özetlersek;
Davada ortaya çıkan tanıklıklar şu an kadar bildiklerimiz düşünüldüğünde 17/25 Aralık operasyonlarının başlamasında ABD’nin rolünü gösteren bir delil henüz ortaya çıkmış değil. O yüzden Zarrab’la ilgili tüyo verdikleri, FETÖ’cüleri harekete geçirdiklerini de söyleyemeyiz. Bu davaların arkasındaki akıl eldeki bilgilere göre FETÖ’nüm kendisi.
Resmi hikayeye göre 2011 yılında bir Rusya’ya para kaçırma olayına Zarrab’ın şoförünün adının da karışmasıyla başlayan soruşturmalarda, FETÖ zamanı gelince kullanmak üzere hükümet aleyhine malzemelere ulaşmıştı. Pek çok kez suç üst yapma ihtimalleri varken, uzun yıllar sadece takipte kalmış, dosya biriktirmiş ve dershane tartışmalarıyla ipler kopunca da depodaki bu dosyaları çıkarmışlardı. İran ambargosunu delen birini bu soruşturmanın merkezine koyarak ABD’ye hoş görünmek istemiş olma ihtimalleri tabii ki hayli yüksek bir ihtimal. http://www.hurriyet.com.tr/her-seyi-bu-fotograf-mi-baslatti-25389795
Mahkemedeki ifadelerden Amerikalı hazinecilerin sürekli görüştükleri Halkbank yetkililerinin kendilerine verdikleri “ambargoyu delmiyoruz” garantilerine bir şekilde güvendikleri, o yüzden meseleyi Avrupalı bankalara yaptıkları gibi hukuki zemine taşımadıkları da anlaşılıyor.
Mahkemeye delil olarak sunulan Atilla’nın Szubin’e gönderdiği 10 Haziran 2013 tarihi bir emailde, Halkbank'ın yaptırımlara uyduğuna dair Amerikalılara güvence verdiği görülüyor. Szubin de ifadesinde “Zarrab’ın itiraflarıyla altın satışının o tarihlerde de sürdüğünü öğrendiklerini” söyleyerek aslında bu güveni de göstermiş oldu. Bu yüzden iddianamede Atilla’ya yöneltilen en ciddi suçlama da Amerikalı yetkililere yanlış bilgi vermek.
Geçen yazıda 2013’ün mayıs ayında ABD Senatosu’nın Dış İlişkiler Komitesi’nin sorularını yanıtlayan David Cohen’ın bir soru üzerine Türkiye’den İran’a gaz karşılığı altın gitmeye devam ettiği konusunda şüphesi olmadığını söylediğini yazmıştık. Dikkatli bir okurun düzeltmesi sayesinde bunun eksik ve yanlış bir çeviri olduğunu farkettim. Çünkü devamında Cohen “bu hareketin büyük ölçüde "riyalin değer kaybına karşı altın satın alan İran vatandaşlarından kaynaklandığını, ambargonun başarılı olduğunu ve kısaca böyle bir hareket görmediklerini" anlatmış. Gerçekten de CIA’nin iki numaralı koltuğunu hakkedecek bir performans!
https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/CHRG-113hhrg80940/html/CHRG-113hhrg80940.htm)
Yani sonuç olarak şunları söylemek mümkün; eğer Zarrab, 17/25 Aralık’tan sonra İran’a altın ihracatı işlerinden çekilseydi, o ihracat rekortmeni ödülünü alacak işler yapmasaydı, Türkiye ile ABD arasında ilişkiler, karşılıklı insan tutuklama seviyesine gelmeseydi (Örneğin Türkiye, Amerikan yönetimine Kudüs kararını verdiren evanjelik bir rahibi darbeden tutuklamamış olsaydı) ve tabii Türkiye’den ümidi kesmiş, en maksimum zararı vermeye odaklanmış FETÖ bilgi ve belgeleriyle Amerikalıları beslemeseydi (ki mahkemede tanık sırasında Halkbank-İran altın ticareti üzerine resmi bir rapor yazmış eski Hazine murakıbı firari FETÖ’cü Osman Zeki Canıtez de var) ortada böyle bir dava olmazdı. Mesele iki ülke arasında çözülebilirdi.
Belki davanın en büyük mağduru olan ve dünkü duruşmada gözyaşlarını tutamayan Hakan Atilla da bugün haksız bir şekilde sanık sandalyesinde oturmazdı.
.18/12/2017 00:21
Hamasetten taharet, setr-i avret...
47
“Bu zirve İslam ümmetini tarihinde bir dönüm noktası, İslami dirilişin başlangıcı olacaktır”
25- 28 Ocak 1981 tarihleri arasında Mekke ve Taif’te toplanan o günkü adıyla İslam Konferansı Örgütü’nün 3. İslam Zrivesi’nin sonuç bildirisi böyle iddialı bir cümleyle başlıyordu.
Aslında zirve çok zor koşullarda toplanmıştı.
Bir taraftan İran-Irak arasında savaş patlak vermiş, kan dökülmekteydi. İran’da devrim olmuş, o yıl İranlı hacılar Mekke’de olaylar çıkarmış, kutsal topraklarda da kan akmıştı.
Mısır lideri Enver Sedat, Camp David’de İsrail’le el sıkışmış, bir geçit töreninde suikastına kadar gidecek bir tepkilere neden olmuştu.
İslam dünyası bugünkünden daha paramparça haldeydi.
Bu koşullar altında bütün İslam ülkelerini ayağa kaldıran bir gelişme daha yaşanmıştı.
Doğu Kudüs’ü işgal eden İsrail, 30 Temmuz 1980’de Knesset’ten bir karar çıkarıp, Kudüs’ü ebedi başkenti olarak ilan etmişti.
İslam Konferansı Örgütü’nün 1969’da kuruluş amacı Kudüs’ü korumaktı. 1967 Arap-İsrail savaşından iki yıl sonra Avusturalyalı Denis Michael Rohan adında evanajelik fikirleri olan fanatik bir Hristiyan, Tapınak’ın yapılmasını böylece Mesih’in gelişini hızlandırmak için Mescid-i Aksa’da yangın çıkarmış, yangında 1187'de Kudüs'ü fetheden Selahaddin Eyyubi’nin Halep'ten getirip camiye yerleştirdiği 762 yıllık minber yanmıştı.
İsrail’in bu adımına karşı da İslam dünyasının bütün parçalanmışlıklarına rağmen zirveden çok radikal bir karar çıktı.
Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacak ülkelere ambargo uygulanacaktı. Petrol krizinin ortasında çok sağlam bir tehditti bu.
Kararın altında imzası olan liderlerden biri de 12 Eylül darbesinin Başbakanı Bülend Ulusu’ydu.
Aslında Türkiye için de çok zor zamanlardı.
İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan etme kararı Türkiye’de de tepkiyle karşılanmış, karar 6 Eylül 1980 günü Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın liderliğinde Konya’da düzenlenen Kudüs’ü Kurtarma Mitingi ile protesto edilmişti.
Mitingden bir hafta sonra 12 Eylül darbesi oldu. Darbeye gösterilen gerekçelerden biri, hatta darbenin iki numaralı ismi Orgeneral Haydar Saltık’ın ifadesiyle “bardağı taşıran gelişme” Konya’daki bu Kudüs Mitingi ve mitingin bir “şeriat gösterisine” dönmesiydi.
Ama aynı darbeciler, 30 Kasım 1980’de radikal bir karar aldılar ve İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan etmesini protesto için ilişkileri İkinci Katip seviyesine kadar düşürdüler.
Bu Türkiye ile İsrail arasında tarihteki en düşük ilişki düzeyiydi.
Darbeciler bununla da yetinmediler. Ocak 1981’de Mekke’deki toplantıda Türkiye’yi, İslam Konferansı tarihindeki Türkiye’nin en üst düzey katılımıyla Başbakan Bülent Ulusu temsil etti. (Bir sonraki zirveye da Cumhurbaşkanı Kenan Evren katılacaktı.)
Başbakan Ulusu, eski bir denizci paşaydı ve çok dindar biri sayılmazdı.
Taif’te toplantıyı izleyen Türk gazetecilerle bir araya geldiği basın toplantısına girerken “Buyurun bir çayımızı kahvemizi için. Kusura bakmayın size viski ikram edemiyorum” diye espri yapmış, konferans sırasında yaptığı konuşmada da “Kabe’yi tavaf etmemiz unutulmaz bir anı olarak kalacak” demişti.
Ama bu kültürel fark, Kudüs meselesiyle ilgili bir darbe hükümetinin bile net bir tavır almasını engellememişti.
Toplantının ardından İslam ülkelerini kapsayan bir geziye çıkan Cumhurbaşkanı Evren, her gittiği durakta, İsrail’i kınamış, Kudüs’ün “bir Arap ve İslam şehrini olduğunu” söylemiş, hatta Kuveyt ziyaretinde “Ortadoğu’daki istikrarsızlığın kaynağı İsrail” diyerek çıtayı biraz daha yukarı çıkarmıştı.
12 Eylül darbecilerinin bu radikal Kudüs tepkisinde iki faktörün etkili olduğu söylenir. Birincisi, dünya petrol kriziyle boğuşurken Türkiye’deki darbecilerin her zamankinden çok paraya ve petrole ihtiyaçları vardı ve bu yüzden Suudilerle aralarını iyi tutmaya çalışıyorlardı. Ama bir sebep daha vardı.
Darbeciler, Kudüs konusunda aldıkları bu net tavırla, bütün partileri, Meclis’i kapatıp, liderlerini hapse gönderdikleri büyük muhafazakar kitlelerin desteğini de almaya çalışıyorlardı.
Kudüs ve İsrail söz konusu olduğunda bu kaygıyı güden ilk lider de Evren değildi.
1947 yılında Filistin’in taksimine ve İsrail Devleti’nin kurulmasına karşı Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamada red oyu veren 13 ülkeden biri de CHP tek parti rejiminin yönettiği Türkiye’ydi. 33 ülkenin onayıyla geçen kararla İsrail’in 1948’de kurulmasının önü açılmıştı. Ama Türkiye, 1948’de ilan edildikten sonra da İsrail’i tanımama politikasını sürdürdü. Hatta patlak veren Arap-İsrail savaşında Arapların ağır bir yenilgi alması üzerine kurulan barış komitesine ABD ve Fransa’yla birlikte Araplara yakın ülke olarak Türkiye de seçilmişti.
Daha sonra İsrail’in Arap ülkelerine karşı mutlak galibiyeti, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde kalma ve kurulmakta olan NATO’ya dahil olma çabaları nedeniyle 1949’da Türkiye İsrail’i tanıyan ilk İslam ülkesi oldu. Kararın altında imzası olan Başbakan Şemseddin Günaltay bir İslam tarihi profesörüydü.
7 yıl sonra Türkiye, 1956’da İsrail’le Mısır ve Arap devletleri arasındaki Süveyş Kanalı savaşından sonra bir kere daha İsrail’le ilişkilerini maslahatgüzarlık seviyesine düşürdü.
İki yıl sonra 28 Ağustos 1958 günü İsrail'in El Al Havayolları'na ait bir uçak teknik arıza nedeniyle Yeşilköy Havalimanı kulesinden zorunlu iniş için izin istedi.
Ambulanslar, itfaiyeler uçağın ineceği yere doğru hareket ettiler. Dönemin gazetelerinde küçük bir haber olarak yer alan o uçağın sırrı 30 yıl sonra ortaya çıktı. Uçak Başbakan Menderes'le gizli bir görüşme için Türkiye'ye gelen İsrail Cumhurbaşkanı Ben Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir'ı taşıyordu, acil iniş de Menderes kamuoyu baskısından çekindiği için senaryonun gereği olarak düşünülmüştü. Bir ambulansın içinde havaalanından çıkarılan İsrail Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı Ankara’ya götürülmüştü.
Ben Gurion Türkiye ile ilişkileri hakkında daha sonra şöyle diyecekti: “Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki evlendik, evliliğimizi bir türlü açıklamıyor.”
90’lardan sonra o evlilik açıklandı. 2009’a kadar karşılıklı ziyaretlerle artan bir ivmeyle giden Türkiye İsrail ilişkileri, Davos ve Mavi Marmara’ya yönelik baskından sonra yeniden maslahatgüzar seviyesine düştü.
Yakın zamanlardaki anlaşmayla yeniden elçi atamaları yapıldı. 2017 itibarıyla ortada yeni bir kriz var.
ABD’nin elçiliğini Kudüs’e taşıma kararı sonrası yeni adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başkanlığını yapan Türkiye, acil olarak İslam ülkelerini İstanbul’da topladı ve zirveden Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması çağrısı çıktı.
36 yıl önce Mekke’deki zirveden çıkan ambargo tehdidi nedeniyle ABD’nin, yıllarca cesaret edemediği Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaya, nasıl olup da 2017 yılında cesaret edebildiğinin cevaplarından biri herhalde 36 yıl önceki zirveye ev sahipliği yapan Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki zirveye bile gelememesini sağlayan koşullar.
Ama herhalde sadece o değil.
Öyle yaparsak, bu 36 yıl boyunca Kudüs ve İsrail meselesini sadece içerdeki meşruiyetlerini sürdürmek için bir hamaset malzemesi olarak kullanmış İslam ülkelerine haksızlık ederiz.
İsrail’in bütün tarihi boyunca öldürdüğü Müslüman sayısından daha çok Müslümanı beş yılda hem de kendi ülkesinde öldürmüş Esad’ın Suriyesi’nin İsrail’in en büyük düşmanı olarak nam saldığını söylemek herhalde son 36 yıllık manzarayı görmek için yeterli olacaktır.
İslam toplumlarının haklı İsrail karşıtlığı ve Kudüs davasını her türlü baskıcı ve İslam’ın temel ilkelerine aykırı yönetimlerini meşrulaştıran bir hamaset için kullanan, demokrasi, insan hakları, özgürlük taleplerinin karşısına içinde İsrail geçen komplolar ve tehditler çıkaran bu rejimler, 36 yıl sonra İslam dünyasını elindeki ambargo tehdidini bile kullanamayacak hale getirmeyi başarmış oldular.
Türkiye’nin çabaları ve heyecanıyla ayağa kalkması zor bir enkaz bu.
Sadece arada iç siyasetlere malzeme olarak kullanılıp bırakılmayacak, uzun vadeli rasyonel bir siyaset ve güç toplamayla ilgili bir mesele var karşımızda.
Buradan bir kıyam çıkarmanın ipucu belki namaz için gerekli şartları izlemekten geçiyordur.
Önce sadece içeriye konuşan, bu ağdalı, gerçeklikten ve diplomasinin imkanlarından uzak hamasetten taharet gerek.
Ve daha da mühimi, ümmeti önce ülke sınırları içinde birleştirmek için çalışmak, adalet namına söylenmiş sözleri değersizleştiren ve mevcut insan potansiyelinin ülkelerin toplam değerine dönüşmesini engelleyen meseleleri ortadan kaldırmak, kaşınacak yaraları temizlemek yani hadesten ve necasetten taharet.
Son olarak da bu çağda artık ayıplanacak adalet, hak, hürriyet açıklarını kapatmak, yani setr-i avret.
İstikamet kıble, vakit, niyet hepsi tamamsa, belki ancak bundan sonra ayağa kalkıp, tekbir getirilebilir.
.23/12/2017 00:37
‘Araplar bizi neden arkadan vurmuştu’?
71
“11 Haziran 1916 Cumartesi günü sabah saat üçbuçukta Mekke’deki kışlalara ve Hamidiye Hükümet Konağı’na karşı şiddetli bir ateş başladı. Türk askerleri oldukları yerde kuşatıldılar. Mekke’ye hakim bir tepede bulunan Ecyad Kalesi’nden binalara Türklerin top ateşi başladı. Muharebede bütün gün akşama kadar devam etti... Kale ve kışla hala direnmekte, mahalleler ve Mescid-i Haram’a ateş yağdırmaktaydı. Kabe’ye de iki top mermisi düştü. Kabe’nin örtüsü tutuştu. Halk top ateşi ve mermi yağmuru altında yangını söndürmeye çalıştı. Çatışmalar günlerce devam etti... Ecyad Kalesi, yirmi beş günlük kuşatma ve savaştan sonra Ramazan’ın dördüncü günü öğlen düştü.”
1916 Ramazan’ın beşinci günü Cidde’de çıkan El Kıble gazetesi Şerif Hüseyin’e bağlı kuvvetlerin Mekke’yi Türk askerlerinden nasıl aldığını böyle anlatmıştı.
Gazete Şerif’e aitti, anlatılanların bir kısmı propaganda olma ihtimali hayli yüksekti.
Ama yine de bu feci manzara o soruyu akıllara getirmiş olmalı;
Peki nasıl olmuştu da 400 yıl aynı bayrak altında birlikte yaşamış iki Müslüman millet üzerine titredikleri kutsal topraklarda böyle kan dökmüşlerdi?
Bu soruya bugünlerde Arapların düşük karakterinden, satılık olmalarına kadar ırkçı cevaplar vermek, uzun bacaklı İngiliz analizleri yapmak yeniden moda. Bundan dört-beş yıl önce tedavülden kalktığını zannettiğimiz “Araplar bizi arkadan vurdu” da geri döndü. Tarih, yine günlük ihtiyaçlara göre yeniden yazılıyor.
O halde o soruya cevap arayalım: Araplar bizi neden arkadan vurmuştu?
Çok milletli bir imparatorluğun bugünler için anlaşılması zor dünyasından bahsetmekteyiz.
Her şey 1517’de Yavuz Sultan Selim’in (yanında Musevi doktoru Moşe Hamon da varken) çıktığı Ridaniye Seferi’nden İstanbul’a hilafet makamı ve Mekke ve Medine’nin anahtarlarıyla dönmesiyle başladı.
Ama sultanlar 400 yıl boyunca bu kutsal toprakların hakimi olduklarını söylemekten hicap duyarak, kendilerine Hadim’ul Harameyn eş- Şerifeyn dediler. Abdülaziz’e kadar Medine, İkinci Abdülhamit’e kadar Mekke kalelerine saygı gereği Osmanlı bayrağı bile çekilmemişti.
Mekke ve Medine’yi peygamberin soyundan gelen Haşimi sülalesinden ‘Şerif’lerin yönetmesine de izin vermişlerdi. Hicaz’a atanan Valiler hiyerarşide “Şerif”lerin altındaydı.
Ama modernleşme ve merkezileşmeyle birlikte bu durum değişmeye başladı. Tanzimat’la başlayan merkeziyetçilik, Hicaz bölgesi için özellikle hilafeti siyasetinin merkezine koyan 2. Abdülhamit döneminde sertleşmeye başladı.
Bizde daha çok haccı kolaylaştırmak için yapıldığı düşünülen Hicaz Demiryolu her şeyden önce bölgenin güvenliğini sağlamak ve merkezle bağlarını güçlendirmeyi amaçlıyordu.
1892 yılında bölgede bir iç karışıklık ve isyan ihtimalinden endişelenen 2.Abdülhamit hem Haşimi ailesinden bazı isimleri hem de bazı itibarlı din adamlarını zorunlu bir misafirlik için İstanbul’a getirmişti.
Evham etmekte haklıydı çünkü daha bir kaç yıl önce Mithat Paşa’nın cumhurbaşkanı olacağı, Namık Kemal’in de içinde olduğu cumhuriyetçi bir darbe girişiminde tahttan indirildikten sonra hilafet makamına Mekke şerifinin getirileceği yolunda istihbaratlar almıştı.
Abdülhamit’in tedbir için İstanbul’a getirttiği isimlerden biri de Şerif Hüseyin’di. Amcası mevcut Hicaz Şerif’iyle arası açılmış olan Şerif Hüseyin, Şura-yı Devlet üyesi yapıldı, aileye Emirgan’daki bir yalı tahsis edildi.
Bu zorunlu misafirlik tam 16 yıl sürecekti. Daha sonra her biri komşu devletlerin kralları olacak Şerif Hüseyin’in oğulları Faysal, Ali ve Abdullah İstanbul’da büyüdüler, Türkçe öğrendiler, eğitimlerini burada aldılar, hatta yaşı daha büyük olanlar burada da evlendiler.
Yıllar sonra Medine’yi Fahreddin Paşa’dan teslim alacak ve bir süre sonra da Ürdün Kralı olacak Abdullah her şeyin güzel olduğu o zorunlu İstanbul günlerini anılarında şöyle anlatır:
“İstanbul’a diyecek yoktu. Yazı da kışı da bir başkaydı. Bahar geldi mi güzellikten başınız dönerdi. İstanbul, bütün güzellikleri içinden barındıran, insanın aklını başından alan bir şehir aynı zamanda hilafetin merkeziydi. Orada Türk, Arap, Çerkez, Kürt, Arnavut, Bulgar, Mısırlı, Hintli ne aransa bulunurdu. Herkes kendi kiyafetini giyer, kimse kimseyi ayıplamazdı.”
Abdullah’ın anılarına göre aile zorunlu misafirliğe rağmen Abdülhamit’e bağlılıklarını da korumuştu:
“Bence Sultan Abdülhamit, İslam dünyasının son büyük sultanıydı... Abdülhamid bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı.”
Abdülhamit, 23 Temmuz 1908 Hürriyet’in İlanı’yla tahtını olmasa da iktidarını İttihatçılara kaptırdı. Birkaç ay sonra Mekke Şerifi Abdilillah Paşa’nın vefatı ise Şerif Hüseyin ailesi için yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Abdullah’ın anılarına göre 2. Abdülhamit’in isteğiyle, daha güçlü ihtimal olaraksa İttihatçıların tercihiyle Şerif Hüseyin, Mekke Şerifi olarak tayin edildi. 16 yıl sonra Kasım 1908’de ailesiyle yeniden Hicaz’a doğru yola çıktılar.
Şerif Hüseyin’in tercih edilmesi rastlantı değildi. 16 yıl boyunca İstanbul’da geniş bir çevre edinmiş, dini konularda bilgisi ve takvasıyla herkesin saygı duyduğu, Osmanlıcılık fikrine ve hilafete bağlı bir isim olarak adı öne çıkmıştı.
Bu yüzden yeni ortaya çıkan Arap milliyetçileri tarafından sert biçimde de eleştirilmekteydi.
Yeni ortaya çıkan diyoruz, çünkü Arap milliyetçiliğinin taraftar bulması, imparatorluktan ayrılmış diğer milliyetçiliklerden (Arnavutlardan) daha geç olmuştu.
İmparatorluğa ve hilafete sadakatlerini ve aidiyetlerini koruyan Araplar arasında milliyetçilik tohumlarını yeşertense İttihatçıların Türk milliyetçiliği siyasetleri oldu.
Şam’dan Medine’ye açılan okullarda eğitim dili Arapça’dan Türkçe’ye dönmüştü. Ardından devletin resmi dilinin de Türkçe olmasıyla ilgili adımlar geldi. Bir devlet dairesine Arapça olarak yazılmış bir arzuhal bile kabul edilmemeye başlanmıştı.
Ama esas olarak Arapları ayağa kaldıran bir ismin yaptıkları oldu; Cemal Paşa.
1924’de hilafetin kaldırılmasına kadar Osmanlı ve Türkiye’yle birlikte hareket etmiş Arap liderlerden biri olan İttihatçı Şekip Arslan’dan okuyalım:
“Devlet, Birinci Dünya Savaşı boyunca Cemal Paşa’yı Suriye’nin mutlak hakimi yapmak suretiyle hem ona hem Araplara hem de Türklere yazık etmiştir. Çünkü Cemal Paşa, müstebit olmaya eğilimliydi. İktidarda olmak başını döndürüyor, bu yüzden ölçüp biçmeden keyfi kararlar veriyordu. Etrafındaki kimi yağdanlıklar yahut Turancı türk siyaseti izlemekten yana olan bazı sınır tanımazlar Paşa’yı pohpohlayarak yaptıklarını övüyor, kibrini azdırıyorlardı. Gurur gözlerini kamaştırdığı için Arapların bir gün Türk yönetiminden çıkabileceğini göremiyordu. Zulmünün, baskısının sınır tanımazlığı halka eziyetinin sebeplerinden biri de buydu. “
Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı’ndaki tarifiyle Cemal Paşa’nın Arap politikasındaki yöntemleri siyasi değil askeriydi; Filistin için tehcir, Suriye için tedhiş ve Hicaz için de ordu.
Tehdişin en unutulmazı, 1915’de önde gelen Arap siyasetçi ve entelektüellerin, Fransız konsolosluğundan çıkan belgelere göre geçmiş yıllarda Fransa’yla ilişkileri gerekçesiyle yargılanıp, vatana ihanetten idama mahkum edilmesi ve Şam’da bir meydanda asılmalarıydı.
Şekip Arslan’a göre “İdam ettirdiği kişiler içinden bir grubun devlete ihanet gibi bir suçu yoktu. Tek günahları İttihat ve Terakki’ye muhalif olmalarıydı. İkincisi suçlanan bazı kişilerin ölüm cezasına çarptırılmasını gerektirecek belge ve kesin deliller yoktu. Üçüncüsü, doğru değil ama diyelim ki bu şahıslar gerçekten devlet düşmanıydılar. Savaş döneminde böyle bir meseleyi gündeme getirip, önceden affedilmiş kişileri cezalandırmak ve yeni iyileşmeye yüz tutmuş bir yarayı kaşımak siyasi açıdan ne derece uygun olabilir ki?”
İdamlar dışında çok tepki çeken başka bir uygulama ise Anadolu’ya doğru sürgünlerdi. Yine Şekip Arslan’dan okuyalım:
“Şehrin ileri gelenlerini ayrı ayrı toplayıp, aralarında kura çekmek suretiyle yüzde onunu sürgüne gönderecek kadar ileri gitmişti...Evleri tahrip edilip Anadolu’ya sürülen ve birçoğu gurbette hayatını kaybeden binlerce kişi içinde vatan hainliği şöyle dursun, siyasetin ne olduğunu bilen yüz kişi bile çıkmazdı.”
Cemal Paşa’nın kötü şöhreti onunla ilgili fıkralara da ilham olmuştu. Onlardan birine göre Cemal Paşa “biriyle görüşürken burnunu kaşırsa sürgün düşünüyor, sakalını karıştırırsa affedip affetmeyi düşünüyor, ama eğer bıyığını burkarsa korkunuz çünkü ölüme kadar yolu vardır.”
Fakat, Hicaz’da Şerif Hüseyin’i isyan ettiren esas mesele ne milliyetçilik ne de Cemal Paşa’nın uygulamaları değildi.
Onun devlete aidiyetini sarsan ve başka güçlerle işbirliği arayışlarına iten, merkezileşme politikalarıyla Hicaz’da 400 yıldır sahip olduğu otoritenin altının oyulmasıydı.
Atanmasının ardından ilk mesele 1910’da Hicaz demiryolunun ve telgraf hattının Medine’ye ulaşmasıyla ortaya çıktı. İttihatçılar, Şerif’in Medine’deki temsilcisini artık ihtiyaç kalmadığını söyleyerek görevden aldılar ve Medine’yi Hicaz sınırlarından çıkarıp, müstakil bir sancak olarak merkeze bağladılar. Bu Şerif Hüseyin’in otoritesine büyük bir darbeydi. Hacc organizasyonunun bir kısmını da elinden almaktı.
Fakat sadece Şerif Hüseyin’in otoritesinin sarsılması değildi mesele. Demiryolu hattının genişlemesi tek geçim kaynağı deve taşımacılığı olan bedevileri de rahatsız etmişti.
Hiçbir şey yetişmeyen bu kurak topraklarda hayat hac gelirleri ve merkezden gelen yardımlarla dönüyordu. Bölgenin ihtiyacı olan yiyeceğin geldiği Mısır da artık İngiliz sömürgesiydi. Şerif’in dengeli bir siyasetten başka seçeneği yoktu.
Şartları iyice ağırlaştıran ise 1913 Babıali Baskını’ndan sonra tümüyle devlete egemen olan İttihatçıların, Hicaz meselesini çözmek için vali olarak şahin bir isim olan Vehip Paşa’yı Hicaz’a atamaları oldu.
Kalabalık bir orduyla Hicaz’a gelen paşanın uygulamalarıyla gerginlikler iyice yükseldi.
Bu atama sırasında, Şerif Hüseyin’in artık Hicaz mebusu olarak Meclis-i Mebusan üyesi olan oğlu Abdullah’la karşılaşan 2. Abdülhamid’in son sadrazamı Avlonyalı Ferid Paşa onu “Unutma ki ben bir Arnavudum. Böyle devlet adamları ülkemdeki bütün ümitleri yıktı. Aynı şeyi size de yapacaklar” diyerek uyarmıştı.
Bu tehlike sinyalleri Şerif Hüseyin ve oğullarının İngilizlerle ilk temasları kurmasına neden olmuştu. Ama İngilizler henüz karşı cepheye geçmemiş olan Osmanlı’yla ilişkilerini bozmak istemiyorlardı.
İstanbul’la Hicaz arasındaki iplerin kopmasını engelleyen Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi oldu.
İttihatçılar, Hicaz’la ilgili planlarını ertelediler. Şerif Hüseyin de artık cihad çağrısına isyanla karşılık veremezdi. Ama Osmanlı’nın savaşa girmesine, en çok da Almanların yanında savaşa girmesine karşıydı. Sultan Reşad’a bir mektup yazdı:
“Sultan hazretleri, Balkan Savaşı’nın ne şekilde sona erdiğini iyi bilmektedirler. Devletin ihtiyaç duyduğu teçhizatı henüz tedarik edemediği ve hazırlıklarını tamamlayamadığı da malum-u alileridir... Sultan hazretleri, Allah aşkına savaşa girmeyiniz! Bana kalırsa, Almanya’nın yanında savaşa girmemizi isteyen ya ne söylediğinin farkında değildir yahut büyük bir ihanet içindedir.”
Şerif Hüseyin savaşa böyle bakarken, yüzbinlerce Arap asker, halifenin cihad çağrısına uyarak Osmanlı ordusu içinde Çanakkale’den, Süveyş Kanalı’na kadar savaş meydanlarındaydı.
1915 yılında Cemal Paşa’nın Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek için başlattığı Birinci Kanal Harekatı’nda da cephede Arap askerler vardı.
Fakat harekat büyük bir bozgunla sonuçlandı. Bozgun Mısır’daki İngiliz yönetimiyle Şerif Hüseyin arasındaki temasları artırdı.
Bu temasların en bilineni, Mısır’da görevli İngiliz Yarbay Sir Henry McMahon’la Şerif Hüseyin arasında Haziran 1915’de başlayıp, Mart 1916’ya kadar süren karşılıklı mektuplaşmalardır.
İngiliz hükümeti adına McMahon, Almanları ve Türkleri, Arap bölgesinden çıkarmak için Şerif Hüseyin’e her türlü yardım sözü veriyor, hilafetin yeniden Haşimi soyuna geçmesini desteklediklerini söylüyordu. Şerif Hüseyin ise Birecik’ten, Mısır’a, Arabistan’dan İran’a uzanan bir Arap coğrafyasına bağımsızlık ve tek devlet talep ediyordu. Mektuplarda “Lübnan Fransa’nın hakkı”, “Kudüs’ü nasıl yöneteceksiniz”e varan pazarlıklar bile yapılmıştı.
Aynı anda Şerif Hüseyin, İttihatçılarla da görüşmelere devam etmekteydi. Oğlu Faysal’ı, bir askeri birlikle, Şam’a Cemal Paşa’nın yanına göndermişti. Ama Enver Paşa, Sadrazam Said Halim Paşa ve Cemal Paşa, Kabe’de cihad çağrısı yapması, daha fazla birlikle savaşa katılması için bastırmaktaydı. Onlara yazdığı mektuplarda şart olarak “siyasi tutuklulara genel af, Suriye ve Irak’ta adem-i merkezi yönetim ve Mekke Şerifliğinin haklarını tanıma, yönetimin babadan oğula geçişine izin verme” ileri sürmüş, ancak bu şartlar sağlanırsa savaşa katılacaklarını, yoksa sadece devletin zaferi için dua edeceklerini söylemişti.
İngilizler Şerif Hüseyin’in taleplerine genelde olur derken, Çanakkale Zaferi ile özgüveni geri gelen İttihatçılardan ise sert cevaplar geliyordu. Aynı özgüvenle Cemal Paşa Suriye’de idamlara devam etti.
Ve sonunda ipler koptu. 10 Haziran 1916 günü Şerif Hüseyin ayaklanma çağrısı yaptı. İngiliz askerlerinin teknik desteğiyle demiryolu hatları havaya uçuruldu. O İngiliz askerlerden biri de meşhur Yüzbaşı Lawrence’dı.
Oğullarını farklı cephelere gönderip aynı anda Mekke, Cidde, Taif, Akabe, Medine’de ayaklanmalar başlattı.
Alman komutanların taktikleriyle Filistin, Suriye, Süveyş cephelerine ağırlık veren Osmanlı ordusu, İngilizlerin teknik desteğinde ilerleyen Arap aşiretleri karşısında cepheleri tek tek kaybetmeye başladı. Kuşçubaşı Eşref bey gibi efsane isimler bile esir düşmüştü.
Medine’de ise işleri o kadar olay olmadı. Fahreddin Paşa’nın merkezden gelen emirleri bile dinlemeyerek sürdürdüğü efsane direnişi ve kahramanlığını iki yıl yedi ay sürmüş, teslim olduğunda kahramanlığını Şerif Hüseyin’in oğulları bile teslim etmişti.
Kral Abdullah, Fahreddin Paşa’yı teslim aldıklarında ona “Savaşta ve kuşatma sırasında sizi kahraman bir asker olarak tanıdık. Şimdi şu esaret imtihanını da sabırla karşılarsanız bizi sevindirirsiniz” demişti.
Abdullah, Paşa’yı rahatlatmak için “Medine’ye geldiğimiz zaman kardeşlerim Ali ve Faysal’a birer dürbün hediye etmiştiniz. Nerede benim dürbünüm”diye espri yapınca, paşa paltosuna uzanıp, kendi dürbününü hediye etmiş. Çok utanan Abdullah da dedesinden kalma bir saati hediye olarak Paşa’ya vermişti:
“Saatin bir yüzünde güzel bir nesih hatla ve altın kakma harflerle “Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben kendime zulmettim” ayeti yazılıydı, diğer tarafında ise “beş şeyim var ki onlarla cehennemin kızgın ateşini söndürürüm: Mustafa Mürteza, onların iki oğlu ve Fatıma” yazıyordu. Bunları görünce çok sevindi. Sonradan öğrendiğime göre, Paşa Bektaşi meşrepmiş.”
Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın anılarda Fahreddin Paşa’nın esareti sırasında bile, iki yıl boyunca savaştığı Arap aşiretlerden gördüğü ilgi ve saygıyla ilgili hatıralar var, fakat Medine’den Kutsal Emanetleri İstanbul’a götürmesinden bir bahis dahi yok.
Esas öfkeli ifadeler ise, Birleşik Arap Emirlikleri şehylerinin dedeleri için kullanılıyor.
Çünkü Şerif Hüseyin ve oğulları için hayal kırıklıklarıyla dolu zamanlar “zafer”den sonra başlamıştı. Yaptıkları isyan bir Arap İsyanı’na dönüşmemiş, etkileri sınırlı bir alanda kalmıştı.
Önce İngilizlerin kendilerine söz verdikleri toprakları 1916’da da Sovyet devriminde sonra deşifre olan Sykes-Picot Anlaşması’yla Fransızlara, 1917’de Balfour Deklarasyonu’yla Yahudilere söz verdiklerini öğrendiler.
İngilizlerden yedikleri son gol ise, İngilizlerin 1921’de McMahon’la Şerif Hüseyin arasındaki mektuplaşmaları yayınlamaları oldu.
Bu Şerif Hüseyin’i, İslam dünyası gözünde İngiliz işbirlikçisi konumuna düşürmüştü. Ardından İngilizlerin desteğini alan Vahhabi İbn Suud, 1925’de Mekke’ye girerek, Türkiye’de halifelik kaldırıldıktan sonra kendisini halife ilan eden Şerif Hüseyin’in rüyasını sonlandırdı.
Bir süre Kıbrıs’ta sürgünde kalan Şerif Hüseyin, ardından Ürdün kralı olan oğlu Abdullah’ın yanına gitti ve 1931’de orada vefat etti. 1937’de Türkiye’ye gelen ve Atatürk tarafından ağırlanan, Türkçe konuşmasıyla ilgi odağı olan Kral Abdullah ise 1951’de namaz çıkışında bir Filistinli tarafından öldürüldü.
Büyük kardeş Faysal ise önce Suriye ardından Irak Kralı oldu. Suriye kralı iken 1921’de Mustafa Kemal Paşa’yla bir araya gelerek bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın ilk maddesi şöyleydi:
“İslam âleminde görülen esef verici anlaşmazlığa bir son verebilmek için aralarında maddî, manevî ve dinî bağlar bulunan Türk ve Arap ırkları, din ve ülke meselelerinde mükemmel bir anlaşma için birbirlerine yardımcı olmak zorundadırlar.”
1933’de Irak kralı iken İsviçre’de kalp krizinden hayatını kaybetti.
Aynı adı taşıyan 2. Faysal’ın akıbeti ise daha acı olacaktı.
Türkiye ile Bağdat Paktı içinde olan genç kral, kısa bir süre önce İstanbul’da Padişah Vahdettin ve son halife Abdülmecid Efendi’nin torunlarının kızı Fazıla Hanım’la nişanlanmıştı. 1958 yılında İstanbul’a uçmak için hazırlandığı bir sabah başlayan askeri darbede feci bir şekilde öldürüldü.
Şerif Hüseyin’in isyanı, İngilizlerin istediği gibi bir Arap isyanına dönüşmedi. Yani Araplar bizi arkadan vurmadı. Yüzbinlerce Arap, Osmanlı ordusunda, Çanakkale’de, Filistin’de, Suriye’de, Anadolu içlerinde hayatını kaybetti.
Ama ne Arap milliyetçileri ne de Türk milliyetçileri bu isyanı unutmadılar. İhanet ve ya kahramanlık hikayesi olarak haddinden fazla değer atfettiler, üzerine kimlikler inşa edildi, düşmanlık üreten bir hatıra olarak ortak hafızaya yazıldı.
Son Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa “Mekke’deki isyan İngiliz parasıyla değil, Türklerin isyan eden kabilelere cahilce davranmaları yüzünden ortaya çıktı” demişti.
Zor zamanlardı, İngilizler güçlüydü, Şerif Hüseyin’in hırsları gücünden büyüktü, imparatorluk sonuna gelmişti ama yine de milliyetçilik, kötü yönetim, hak ve hukuk tanımazlık, üstünlük iddiası süreci hızlandırmış, sonuç Mekke ve Medine’nin kaybedilmesi gibi ağır olmuştu.
Fahreddin Paşa’nın içine sindiremediği, eğer çıkarılmaya çalışılırsa Medine’deki ravzayı patlatmakla tehdit edecek kadar onu öfkelendiren herhalde bu iş bilmezlikti.
Bugün de Türkiye, eğer büyük bir devlet olma iddiasını sürdürecekse işe büyük bir devlet olma iddiasını unutarak başlamalı, bunu dillendirmekten vazgeçmeli, İslam dünyasıyla eşit ilişkiler kurmayı öğrenmeli.
Arap dünyasında Osmanlı imajına İttihatçılar tarafından verilen hasarla yüzleşmeden, “bütün İslam dünyası Osmanlı’nın adaletine hasret” diskuruyla mesafe almak da mümkün değil.
Bir de tarihi bugünün ihtiyaçlarına göre sürekli yeniden yazıp, ilk kriz anında sükunetimizi kaybederek “Araplar bizi arkadan vurdu” gibi ezberlerimize geri dönerek hiç mümkün değil.
Hele de bölgenin en karanlık ülkesinin cahil dışişleri bakanının bir RT’sine karşı ülkece seferber olmak büyüklüğe pek yakışmaz.
Ama cesur ve fedakar bir paşanın manevi şahsiyetini koruma hassasiyeti evet işte o, sahiden büyük bir ülkeye yakışan bir haslet olmalı...
Kaynakça
Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003.
Talha Çiçek, İttihatçılar ve Şerif Hüseyin: Mekke İsyanı'nın Nedenleri Üzerine Bir Değerlendirme. Tarih ve Toplum, 41-57, 2013. 2013.
Kral Abdullah, Biz Osmanlı’ya neden isyan ettik? Klasik Yayınları, 2006
Emir Şekip Arslan, İttihatçı bir Arap Aydınının anıları. Klasik Yayınları, 2005.
.25/12/2017 00:13
İsrailli gazeteciden tokat gibi sözler
83
Geçen hafta Kudüs kararıyla gerilen ilişkilere rağmen Türkiye’de internet siteleri, gazeteler ve televizyonlarda sık sık bir İsrailli gazeteci göründü; Haaretz yazarı Gideon Levy.
2015 yılında Washington’daki Ulusal Basın Klubü’nde verdiği “İsrail Lobisi” adlı konferanstaki konuşmasında söylediği şu cümleler, “İsrailli gazeteciden tokat gibi sözler”, “İsrailli gazeteciden alkışlanacak sözler” başlıklarıyla duyuruldu:
“Aranızda İsrail’in işgal bağımlısı olmasıyla ilgili şüphesi olan var mı?”
"İsrail bağımlı, hastalıklı ve tedaviye muhtaç bir kişi gibi.. Amerika İsrail’e iyilik değil kötülük yapıyor."
"İsrail halkının yalanlarla beyinleri yıkanmış durumda. Tarihte bu kadar işgalci olup kendisini mağdur tanıtan başka hiçbir güç yoktur”
Gerçekten de Levy kendi ülkesiyle ilgili çıplak gerçekleri cesurca dillendirmişti.
Aslında, hayat hikayesini okuyunca, ülkesine ve kendi halkına karşı nasıl bu kadar eleştirel olabildiğine insan şaşırıyor.
Çünkü soykırım sırasında Nazi’lerden kaçmış Çek Yahudisi bir anne ve babanın oğlu.
Babası, 1939’da Türkiye limanlarına sokulmayan Yahudi mültecileri taşıyan Frossoula gemisiyle altı ay yolculuk yaparak Karadeniz’den Beyrut’a ulaşmış, şimdi Levy’nin can düşmanları olan Revizyonist Siyonist Vladimir Jabotinsky’ye yakın çizgide biriymiş.
Annesi de yine savaş yıllarında Çekoslavakya’dan kurtarılıp, İsrail’deki bir kibbutzda büyümüş Yahudi bir yetim. Altı Gün Savaşları’nda evlerine Arap roketleri isabet etmiş. Levy, 1974-78 arasında İsrail Ordu Radyosu’nda çalışmış. 1978 ile 1982 arasında ise Davos’ta Erdoğan’ın “Siz çocukları öldürmeyi iyi bilirsiniz” dediği Şimon Peres’in sözcülüğünü ve danışmanlığını yapmış.
Bu hikayeden çıkan Gideon Levy,1982’de yazmaya başladığı sol liberal eğilimli Haaretz’de neredeyse bütün gazetecilik kariyerini İsrail’in işgalini eleştirmek ve Filistinlilere yönelik insan hakları ihlallerini yazmakla geçirdi.
İsrail’in Gazze’ye saldırılarında yaralanan sivilleri hastanelerde ziyaret edip, hikayelerini yazdı. 2006 Lübnan saldırısında sivillere yönelik katliamları kaleme aldı, duvarına “Filistin’i ziyaret edin” yazan posterler astı. İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini, İsrail’e yönelik boykotu ve iki devletli çözümü savundu. Bir de üstüne üstlük bütün bu yaptıkları için yurtdışından ödüller aldı, yine yurtdışındaki pek çok konuşmasında ülkesini yerden yere vurdu.
Bu yüzden de tahmin edileceği gibi İsrail’de çok sevilen bir isim değil.
Sağcı milletvekilleri vatana ihanetten yargılanmasını istedi. Defalarca ölüm tehditleri aldı. “Hamas aşığı”, “İsrail düşmanı”, “İçimizdeki Truva atı” ilan edildi. Yazıları yüzünden İsrailli ünlü isimler Haaretz’i boykot çağrıları yaptılar. Sağcı Maariv gazetesinin şu cümlesi herhalde tanıdık gelecek:
“Ülkemiz bu kadar zorlu bir savaşın ortasındayken, kendi ülkesine ve halkına karşı da biraz empati yapmasını ondan isteyebilir miyiz?”
İsrail, etrafında kendisinden nefret eden devletlerle kaplı bir coğrafyada, sürekli çatışmaların ortasında yaşayan, daimi olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçen bir güvenlik devleti. Vatandaşı olmayan Filistinlilere karşı gösterdiği bu beka kaygılı, ceberrut yüzü dünyanın malumu.
Ama Levy bütün bunları yaparken Tel Aviv’de oturmaya, Haaretz’de yazmaya devam etti. Hiç tutuklanmadı.
Bizim memnuniyetle izlediğimiz Washington’daki o konuşmasını İsraillilerin çoğunun pek memnuniyetle karşılamadığı herhalde açık.
Ama bu konuşmadan haklı olarak memnun olan bizler için cevaplarından pek memnun olmayacağımız bir soru var:
Ülkemizde Gideon Levy’nin yaptığına benzer eleştirileri yapanlara karşı biz bu kadar tahammül müyüz?
Tıpkı İsrail’de pek çok kişinin Gideon Levy’ye yaptığı gibi, o eleştirilere kızabilir, terörle mücadele ederken söylediklerini teröristlerin “ağzıyla konuşmak” olarak görebilir, “hep devleti eleştirip, teröristlere karşı sessizliklerini” yerden yere vurabilirsiniz, isteyenler, yurtdışına çıkıp ülkeyi yerden yere vurmalarını da vatana ihanet olarak da adlandırabilir.
Ama Gideon Levy ile benzer sözler söyledikleri, yazılar yazdıkları için, terörle mücadele kanunun imkanlarından faydalanarak kolayca üyelik, propaganda, örgüt üyesi olmamakla birlikte örgütün amaçları doğrultusuna hizmet etme suçlarına sokulup, tutuklanan, işinden atılan bu kadar çok insanın, gazetecinin olduğu bir ülkede “İsrailli gazeteciden tokat gibi sözler” başlığı atıp, onun cesaretini takdir etmek insanın içinden pek gelmiyor doğrusu.
Halbuki insan hakları, hukuk konusunda kimseye ders verecek hali olmayan İsrail’i bağlamasa da Türkiye’nin tarafı olduğu AİHM’in, defalarca mahkeme kararları ve Yargıtay içtihatlarında yer almış hükmü çok açıktı; “Düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece hoşa giden veya zararsız ya da tepki yaratmaz sayılan haberler veya fikirler için değil, fakat devlete veya halkın bir kısmına ters düşen, şoke eden ya da üzüntüye sevk edenler için de geçerlidir.”
Ama birkaç yıl öncesine kadar bu içtihadı övünerek kararlarında kullanan Anayasa Mahkemesi üyeleri, Yargıtay daireleri, hakimler ve savcılar uzun bir süredir kendi kararlarını, aldıkları onca insan hakları eğitimini unutmuş görünüyor.
Son bir kaç haftanın haberleri bu ani hafıza kaybının örnekleriyle dolu.
Örneğin bugün, İsrailli gazeteci Gideon Levy’nin yaptığına benzeyen, belki siyaseten yanlış bulabileceğimiz haber ve yorumlar yüzünden Cumhuriyet Gazetesi’nin dört çalışanı, ‘adeta’larla dolu bir iddianameyle bir kere daha tutuklu olarak hakim karşısına çıkacaklar.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/596258.aspx
Eğer bugünkü duruşmada da tahliye kararı çıkmaza, fikirleri ve haberleri yüzünden yargılandıkları bu davanın bir sonraki duruşmasına, son çıkan KHK nedeniyle tek tip elbiseyle katılmak zorunda kalabilirler.
Geçen haftanın son günlerindeki bir başka habere göre telefonla bağlandığı Beyaz Show’da söyledikleri yüzünden “Terör örgütü propagandası”ndan 1 yıl 3 ay ceza alan Ayşe Çelik, cezası ertelenmese iki aylık kızıyla birlikte hapse girecek.
(Hapis cezası aldığı 2 dakika 49 saniyelik telefon konuşmasında söylediği sözlerin tam dökümü hatırlamayanlar için şöyleydi:
“İyi geceler. Yalnız ben kısa konuşmak istiyorum. Türkiye’nin doğusunda Güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burada anneler doğmamış çocuklar, insanlar öldürülüyor, sanatçı olarak, insan olarak siz de bir şekilde yaşananlara sessiz kalmamalısınız ve bir şekilde dur demelisiniz. Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum. Ölen çocuklara sevinen zavallı insanlar var. Ben bu insanlara daha doğrusu biz bu insanlara hiç bir şey söyleyemiyoruz, yazıklar olsun demekten başka. Bir şey daha demek istiyorum kusura bakmayın. Ben öğretmenim öğrencilerini terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum. Bir daha oralara nasıl dönecekler, o tertemiz çocukların gözlerinin içine bir daha nasıl bakacaklar. Ben konuşamıyorum gerçekten. Burada yaşananları ekranlardan, medyadan çok farklı aktarılıyor. Yani gerçekten konuşamıyorum sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün duyurun artık bizi elverin. Yazık insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın. Söyleyeceklerim bu kadar. Çok teşekkür ederim. Aslında çok şey söylemek istiyorum ama sesim titriyor. Bomba sesinden kurşun sesinden , insanlar susuzlukla açlıkla mücadele ediyor. Özellikle bebekler, çocuklar, Lütfen siz de duyarlı olsun sesiz kalmayın, rica ediyorum, lütfen. “
https://www.youtube.com/watch?v=_0yG5Ljqj6c)
Program sırasında izleyicilerin ve programın sanatçı ve sporcu konuklarının da alkışladığı konuşmasını hendek terörü sürerken söylemesini, sadece fotoğrafın bir kısmına işaret etmesini, ahlaken ve siyaseten eleştirebilirsiniz, haksız ve abartılı bulabilirsiniz ama içinde hiçbir terör örgütünün adı geçmeyen, şiddet çağrısı yapmayan, herhangi bir terör örgütünün propagandasına sokulamayacak ancak HDP’ye yakın bir Diyarbakırlı Beyaz Show izleyicisinin olan bitenle ilgili yorumu denecek bir konuşmadan hapis cezası çıkarmış bir ülkenin, bunun çok daha ağırlarını ad vererek kendi devletine söylemiş, yazmış Gideon Levy’nin cesaretini alkışlamaya pek hakkı olmayabilir.
Cesaret edilen şeye katılmak, buna cesaret demek ve dememekten bağımsız olarak, en sert sözlerle ülkenin, devletin, siyasetçilerin eleştirilmesine tahammül göstermedikçe, elalemin gazetecisinin kendi ülkesini yerden yere vurmasından “tokat gibi sözler” başlığı çıkarmak pek dürüstçe olmayacak.
Şayet, Gideon Levy’nin, Nazilerden kaçan babasının gemisine İstanbul limanlarına yanaşma izni verilseydi, Gideon burada doğsaydı ve İsrail devletine yaptığı eleştirilerinin benzerini Türkiye devletine yapsaydı başına gelebilecekleri düşünerek bunu bir kere daha düşünmekte fayda var.
Gri tulum mu, badem kurusu tulum mu olurdu?
.27/12/2017 00:09
Meclis’in faydaları üzerine...
31
Tuğgeneral Yavuz Ekrem Arslan, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında Manisa’daki Birinci Piyade Eğitim Tugayı Komutanı’ydı. Muharip olmayan eğitim amaçlı tugayda darbe gecesi herhangi bir hareketlilik yaşanmamıştı. Tugayın bağlı olduğu kolordu komutanının darbe gecesi için tuttuğu tutanağa göre Tuğgeneral Yavuz, komutanının darbeye karşı verdiği emirlerini yerine getirmişti. Aleyhindeki tek delil darbeciler tarafından hazırlanan listelerde adının Manisa Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı olarak yazılmış olmasıydı. İfadesinde bu yazıyı görünce “yırtıp attığını” söyledi. Ama 16 ay tutuklu kalmasına rağmen hakkında bir iddianame bile yazılamadan, hastalanarak hayatını kaybetti.
Korgeneral Erdal Öztürk, İstanbul Üçüncü Kolordu Komutanı’ydı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında Side’de tatildeydi. Darbe gecesi 01.05’te TGRT’ye, 01.57’de NTV’ye bağlanarak darbeye karşı açıklamalar yapmış ve birliklerin kışlalara dönmesini istemişti. 16 Temmuz günü İstanbul’a dönerken, İnegöl’de mola verdiği bir köftecide gözaltına alınarak tutuklandı. Aleyhindeki en güçlü delil isminin darbecilerin atama listesinde İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak geçmesiydi. Bundan habersiz olduğunu söyledi, darbe gecesi Side’den askerleriyle yaptığı telefon görüşmelerini delil olarak mahkemeye sundu. 15 ay tutuklu kaldıktan sonra 27 Eylül 2017’de tahliye edildi.
Şırnak, 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Abdullah Baysar da 15 Temmuz darbesinden sonra tutuklandı. Suçlama adının Şırnak Sıkıyönetim Komutanı olarak geçmesiydi. Fakat Baysar’ın darbe haberini aldıktan sonra Vali ile birlikte darbenin bastırılması için birlikte çalıştığı, darbe için harekete geçen komando tugay komutanı tuğgenerali durdurmak için talimatlar verdiği ortaya çıktı. Baysar, 16 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi.
Erzurum 9’uncu Kolordu Komutanlığı’nda görevli Yarbay Ramazan Kayacı, 19 Ağutos 2016’da darbeden tutuklandı. 30 Eylül 2017 günü, Cumhurbaşkanı’nın Erzurum ziyareti sırasında eşi bir ağaca çıktı ve eşinin masum olduğunu, görüşmek istediğini söyledi. Kayacı’nın eşi Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı ile görüştü. 15 ay tutuklu kalan yarbay 15 gün sonraki duruşmada tahliye edildi.
15 Temmuz gecesi, Yalova’daki kamplarından alınıp, komutanları tarafından otobüslerle İstanbul’a getirilen 300 Hava Harp Okulu öğrencisinden 70’i 3 rütbeli subay ve iki erle birlikte Avea Merkezi’ne doğru giderken önce Birinci Köprü yoluna girmişler ama trafik yüzünden İkinci Köprü yoluna girip, saat 03.00’de Kavacık yakınlarına ulaşmışlardı. Ama trafik nedeniyle otobüs ilerleyemedi ve olduğu yerde kaldı. Otobüsün ışıklarını, kapılarını kapatıp, perdelerini indirdiler ve sabaha kadar orda beklediler. Sabah polise teslim olup, tutuklandılar. Bu otobüsteki rütbeli subaylar dışındaki Hava Harp Okulu öğrencileri dokuz ay hapis yattıktan sonra tahliye edildiler.
Tuğgeneral Adem Arslan, Tuğgeneral İsmet Gökhan Gülmez, Tuğgeneraller Murat Yaygın ve Celalettin Çoban ile Tuğgamiral Ercan İnceoğlu darbeden bir yılı aşkın tutuklu yargılandıktan sonra tahliye olan üst düzey subaylardan bazıları.
Bunlar doğrudan darbeye katılma gibi ağır bir suçlamayla tutuklu olarak yargılanıp, aylar sonra tahliye olan askerlerden örnekler.
Doğrudan darbe suçuna katılmamış sivillerden de uzun tutukluluklar sonucunda tahliye hatta beraat alan yüzlercesi mevcut.
Ama eğer bütün bu isimler, 696 sayılı son KHK’nın yayınlanmasından önce tahliye edilmeselerdi ya da aylardır konuşulan tek tip kıyafet onların tutuklu olduğu dönemde çıksaydı, aylarca tutuklu kalarak mağdur edilmelerinin yanında bir de badem kurusu renkli tulumlar giydirilerek haklarında hüküm verilmeden ağır bir aşağılanmayla cezalandırılmış olacaklardı.
Hala daha darbeyle ilişkisi şüpheli olan bazı üst düzey subaylar, erler, askeri öğrenciler tutuklu yargılanmaya devam ediyor. Belki mahkemeler bir kısmı hakkında yine tahliye veya beraat kararları verecek ama onlar bu kararları badem kurusu renkli tulumlar içinde öğrenecekler.
Halbuki bütün bunlara sebep olmuş olan darbeci astsubay, kızkardeşinin hapishanedeyken hediye ettiği, aslında meşhur bir markaya ait ve binlerce kişinin almış olduğu HERO yazılı tshirtle mahkemeye çıkarak tek tip elbise tartışmasını başlatan astsubay ise bu badem kurusu tulumdan giymeyecek. Çünkü onun hakkında müebbet hapis cezası kararı zaten verildi. Ama ne tuhaftır ki onunla aynı tshirti alıp, giydikleri için tutuklanan kişiler eğer bu arada tahliye edilmedilerse, bir sonraki duruşmalarına o tulumlarla çıkacaklar.
Tabii bu son KHK’nın en çok tartışılan maddesi bu değil.
Artık herkes ayrıntılarıyla biliyor ama tekrarlayalım. Önce 8 Kasım 2016'da çıkarılan yasanın 37. Maddesini hatırlayalım:
"15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz."
Son 696 sayılı KHK ile bu maddeye şu fıkra eklendi:
"Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına, veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır."
Yani, bu ekle kamu görevlilerinin yanında sivillere de bahsedilen çerçevede yargı muafiyeti getirilmiş oldu.
Maddeyle ilgili tartışmalara girmeden önce hükümet yetkililerin beyanlarını esas alarak gidelim.
Yani bu cezai sorumsuzluğunun sadece 15 Temmuz darbe girişimi ve 16 Temmuz’da devam eden darbeyi bastırmayla ilgili olayları kapsadığını düşünelim.
Peki hangi olaylardan bahsetmekteyiz?
Yaralama, darp, kamu malına zarar verme gibi suçları bir tarafa bırakırsak esas olarak bu KHK’yla çözülmeye çalışılan darbeci askerlerin öldürülmesiyle ilgili suçlar.
Darbe sırasında kaç darbeci askerin öldürüldüğüyle ilgili Başbakan’ın Ağustos 2016’da verdiği 36 sayısı dışında net bir resmi sayı yok.
Darbe iddianamelerinde sanıklar arasında maktul olanlarla ilgili bilgilere yer veriliyor, oradan net bir sayı çıkarılabilir.
Ama ortada bir öldürme olayı olduğu için savcıların bu olaylarla ilgili şikayet olmadan bir soruşturma açması gerekiyor. Ama şu ana kadar bu soruşturmaların zanlıların tespiti ya da iddianamenin yazılması gibi aşamaları geldiğini duymadık.
Bu KHK nedeniyle en çok bahsi geçen köprüdeki olaylarda öldürülen askerler. İddianameye göre bu askerlerin sayısı 7.
Yine iddianameye göre bu askerlerden Kuleli Askeri Lisesi’nde görevli er Kurtuluş Kaya, saat. 02.20’de köprü üzerine ayakta dururken, gözünden vurularak yere düştü ve öldü. Sonrasında çıkan haberlerde er Kaya’nın ateş açmayı reddettiği için komutanı tarafından öldürüldüğü söylense de iddianameye göre Kaya da o sırada ateş açan grup içindeydi ve karşıdan gelen bir ateş sonucu vurulmuştu.
Diğer altı kişi ise 16 temmuz sabahı darbeciler teslim olduktan sonra meydana gelen olaylarda öldürülmüştü. Yine köprü iddianamesinden okuyalım:
“Toplanan kalabalığın kolluk kuvvetlerinin müdahalelerini aşarak şüphelilere ulaştıkları, yaşanan arbedeyi kolluk kuvvetlerinin havaya ateş açarak ve TOMA diye tabiredilen araçla tazyikli su sıkarak önlemeye çalıştığı, kolluk kuvvetleri tarafından şüpheliler hakkında yakalama işlemi yapılarak gözaltına alındıkları, olay yerindeki silah, mühimmat ve askeri araçlara el konulduğu, olaylar sırasında şüpheliler Burak Dinler, İbrahim Gül, Murat Tekin, Mustafa Çelik, Ragıp Enes Katran ve Vedat Yıldız‟ ın eks oldukları”.
Bu altı kişiden Burak Dinler (20), Kuleli Askeri Lisesi’nde askerliğini yapan bir piyade erdi. Murat Tekin (21) ve Ragıp Enes Katran (21) ise Yalova’daki kamptan İstanbul’a getirilen Hava Harp Okulu’nun 2. Sınıf öğrencileriydi. Köprüye gece 02.30’da varmışlardı.
Kuleli Askeri Lisesi’nden gelen Başçavuş İbrahim Gül, Uzman Çavuş Mustafa Çelik ve köprüdeki tankların sorumlusu olan 3. Zırhlı Tugay Komutanlığı’ndan Üsteğmen Vedat Yıldız ise diğer öğrenci ve erlerin yöneticisi konumundaki askerlerdendi.
İddianamede köprüde darbecilerin şehit ettiği 34 sivilin kim tarafından ve hangi silahlarla öldürüldüğüyle ilgili bir tespit yapılamadığı düşünülünce, eğer bir soruşturma yürütülseydi bile bu öldürme olaylarıyla ilgili somut bir sonuç alınmasının pek mümkün olmadığı söylenebilir.
Bu öldürülen askerlerin o gece ateş açıp açmadığı, emir komuta içinde mi oraya geldikleri yoksa özel olarak bilerek ve isteyerek mi darbe içinde yer aldıkları gibi soruların cevapları hala devam eden ve kararların henüz açıklanmadığı davalarda aranıyor. Benzer davalarda bu suçlamalar karşısında haklarında tahliye kararı verilen erler ya da öğrenciler oldu.
Ama maddeyle ilgili daha geniş bir kesim için esas problem burası değildi.
Her ne kadar hükümet ve iktidar partisi “15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler”den kastın 15-16 temmuz darbe girişimini bastırma sırasındaki olaylar olduğunu ısrarla söylese de maddede 15 ve 16 Temmuz tarihleri birlikte zikredilmediği, “terör eylemleri” ve “devamı niteliğindeki eylemler” ibarelerinden pek çok kişi başka ve epey ürkütücü şeyler anladığı için günlerdir büyük bir tartışma sürüyor. Maddeyle ilgili iki gündür onlarca yazı yazıldı, tv tartışmaları yapıldı, siyasiler açıklamalar yaptı,, hukukçular görüş açıkladı.
Endişelerini bildirenlerden biri 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü.
2004 yılında AK Parti iktidarında hazırlanan yeni Türk Ceza Kanunu (TCK) ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun mimarlarından olan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Adem Sözüer de maddeyi hükümet yetkilileri gibi anlamayanlardandı:
“İşlenmiş suçlardan dolayı af çıkarılabilir. Ama, gelecekte işlenecek suçlardan dolayı sorumluluk doğmayacağı yönünde hukuki düzenleme yapılamaz. Kimse böyle düzenlemeye dayanıp işlediği suçun sorumluluğundan kurtulamaz. Her tür yorum/keyfiliğe açık KHK düzenlemesi acil kaldırılmalı!” dedi.
Son olarak Adalet Bakanı Abdülhamit Gül bir yanlış yazım varsa düzeltilebileceğini söyledi.
Sonuç itibarıyla aslında şu olmuş oldu: Normal şartlarda Meclis’in yapması gereken yasamanın denetlenmesi işini, KHK ile çıkarılan bu maddede kamuoyu yapmış oldu. Ama maalesef ancak kanun Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra.
Halbuki eğer bu madde KHK olarak değil de Meclis’ten olağan yollardan geçirilip yasalaşsaydı, bütün bu kaygılar ve eleştiriler önce komisyonda, ardından meclis genel kurulunda dillendirilebilecek, kamuoyu ve uzmanlar kanun çıkmadan fikirlerini söylemiş olacak ve ortaya çıkacak ortak akıl ve denetimle böyle bir yanlış yapılmayacaktı. Bütün bunların yapılabilmesi için yeterli süre de vardı, ortada çok acil bir mesele bulunmuyordu.
Fakat, kış lastiğinden taşeron işçilere kadar bütün kanunları OHAL ile ilgisiz KHK’larla hızlıca, gürültüsüz, patırtısız halletmek iktidara bir konfor sağlıyor ve bu kanunu da böyle hızlıca çıkarmayı denediler.
Sonuç malum.
Belki böyle böyle son referandum paketiyle gücü epeyce törpülenen Meclis’in kıymetini yeniden anlayacağız.
1876’dan beri Meclis’i olan bir toplum için bu kıymetin anlaşılması çok zor olmasa gerek...
.
Bugün 619 ziyaretçi (3740 klik) kişi burdaydı!
XXXXXXXXXXXX
.Post-travmatik 2017’ye veda...
35
Türkiye, 2016 yılında Kut-ül Amare Zaferi’nin 100. Yıldönümünü görkemli etkinliklerle kutlamıştı. 29 Nisan 1916 günü Kûtü'l-Amâre'ye sıkışmış bulunan General Townshend komutasındaki 13 bin kişilik İngiliz tümeninin 143 günlük bir kuşatmadan sonra şehri ve kendilerini Halil (Kut) Paşa komutasındaki Osmanlı ordusuna teslim etmesiyle kazanılan zafer, aslında 100. Yıldönümü yaklaşırken yeniden hatırlanmıştı. Pek çok insanın adını ilk olarak 100. Yıldönümü kutlamalarıyla duyduğu, okullardaki tarih kitaplarında bahsedilmeyen bir zaferdi bu. Bu unutkanlık da “bize bu zaferin birileri tarafından unutturulması”yla açıklanmıştı. Peki, 1917 yılında, daha üzerinden bir yıl geçmeden bize Kut-ül Amere Zaferi yeniden unutturan kimlerdi? Çünkü zaferin 101. Yıldönümü için herhangi bir devlet töreni yapılmadı, liderlerden mesajlar yayınlanmadı.
Belki de aslında hiçbir zaman mesele bir unutkanlık meselesi değildi. Çünkü 2017 yılı pek de hatırlanmak istenmeyen başka olayların da 100. Yıldönümüydü. Onlardan biri 23 Şubat 1917’deki İkinci Kut Muharebesi’ydi. Eğer Wikipedia 2017 yılında kapatılmasaydı, sadece bir cümle de olsa bu muharebenin ne olduğunu öğrenebilecektik:
“İkinci Kut Muharebesi, 23 Şubat 1917'de, I. Dünya Savaşı'nın Irak Cephesi'nde yapılan bir muharebedir. Birinci Kut Muharebesi'nde Osmanlı kuvvetleri tarafından yenilen İngilizler, bu muharebede Kut'u ele geçirmişlerdir.”
Yani, Kut-ül Amere Zaferi’nden 10 ay sonra İngiliz ordusu Kut’u Osmanlı’dan geri almıştı.
Yine Wikipedia kapalı olmasaydı, 2017’nin, Wikipedia Türkçe sayfalarında kısacık bir cümleden ibaret olan bir başka tarihin de 100. Yıldönümü olduğunu öğrenebilecektik:
“Bağdat’ın düşmesi; Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusunun Bağdat’a girmesidir.” (11 Mart 1917)
Ve eğer Trump, ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını açıklamasıydı, muhtemelen 2017’in Osmanlı’nın Kudüs’ü kaybetmesinin de 100. Yıldönümü olduğunu kimse hatırlamayacaktı. (9 Aralık 1917)
Muhtemelen 1918 yılının şu olayların 100. Yıldönümü olduğunu da hatırlamayacağız; 1 Ekim Şam’ın kaybı, 8 Ekim Beyrut’un düşmesi, 26 Ekim Halep’in düşmesi, 30 Ekim Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanması, 2 Kasım İttihatçı liderlerin ülkeden kaçması...
(Yazının bu kısmına ilham olan tweet ve yazı için https://twitter.com/hakirim/status/593698152936513536
"Ocak 1917" Abdulhamit Kırmızı, Yılkı 11.)
Tarihsel hafızada zaferlerin yüceltilip yenilgilerin göz ardı edilmesi ilk defa bizim aklımıza ve başımıza gelmiyor.
Ama her gün bahsedip, övündüğümüz 100 yıl önceki imparatorluğumuzun nasıl çöktüğünü ve hala üzerinde yaşadığımız coğrafyaya nasıl çekilmek zorunda kaldığımızı, yaşanan travmaların yüzüncü yıldönümünde bile unutmayı tercih etmek pek sağlıklı görünmüyor.
Aslında 100 yıllık bir unutkanlıktan bahsederken, bütünüyle bir vefasızlıktan, kendi tarihinden kopukluktan ya da cehaletten de bahsetmiyoruz, tabii ki onların etkisi de olmakla birlikte burada unutmak belki de farkında olmadan refleksif olarak ortak hafızamızın hayatta kalmak için yaptığı bir tercihti.
Ama travmalardan sonra sürekli yası ertelemek travmaları sürdürmekten hatta büyütmekten başka bir işe yaramadı.
Usulünce gömülmemişler bir gün geri döndüler. Genelde de başka bir benzer travmanın tetiklemesiyle.
Türkiye’nin büyük travmalarının 100. Yıldönümü olan 2017 yılında da böyle oldu.
2017, 15 Temmuz 2016 travmasının ardından, Türkiye’nin post-travmatik stres bozukluğunun bütün belirtilerini gösterdiği yıldı.
Darbe travmasının tetiklemesiyle geçmişin bastırılmış bütün travmaları 2017 yılında geriye döndüler.
Beka kaygısı, vatan hainleri, ajanlar, kumpaslar, korkunç kaos planları etrafımızı sardılar. Irak Kürdistan referandumuyla “işbirlikçi Kürtler”, Kudüs, Fahreddin Paşa tartışmalarıyla “Bizi arkadan vuran Araplar” geri geldiler.
2017’ye, 2016’nın travmalarının artık geride kalmış olduğu gibi beyhude ümitler ve dileklerle giren Türkiye, daha yılın ilk saatinde ülkenin en renkli, en güvenli, en pahallı mekanında yaşanan katliam haberiyle sarsıldı.
Onca darbe, terör saldırısına rağmen yeni yıla yine de İstanbul’da girmek isteyen çoğu yabancı 39 insan hayatını kaybettiği saldırının hemen arkasından üzerimize yağan komplo teorileri ise bizi bekleyen yeni yılın habercisiydi.
Anında birilerinin bulup servis ettiği bir videoya göre saldırı tıpkı eski bir tuhaf STV dizisindeki gibi bir Noel Baba tarafından işlenmişti. İddia o kadar büyüdü ki sonunda bizzat başbakan saldırganın Noel Baba olmadığını açıklamak zorunda kaldı.
Sonra saldırının talimatı Diyanet’in yılbaşı kutlamalarına karşı yayınlandığı son hutbeye bağlandı. Nihayet saldırıyı yapanın bir Özbek DAEŞ’çi olduğu anlaşıldı ama yine de kimse inanmadı.
Şüpheli bu kez saldırıdan yaralı kurtulan bir ABD’li eski asker işadamıydı. ABD’li adamın ülkeden çıkış görüntülerindeki mimikleri, gülümsemesi analiz edildi “işte böyle elini kolunu sallayarak çıktı” diye vahlanıldı.
Neyse ki aylar sonra yakalanabilen Özbek saldırgan her şeyi itiraf etti de gerçek ortaya çıktı. Tabii bundan sonra ortaya çıkan sıkıcı gerçekler kimsenin ilgisini pek çekmedi.
Ama nasıl girersen bütün öyle geçer kehaneti 2017 yılı için maalesef tuttu.
Yeni maceralar bizleri bekliyordu.
1 Nisan’da, ülkenin en ünlü bisküvi firmasının absürd bir 1 Nisan şakası reklam filminden suikast planı çıkarıldı. Reklam filmindeki sesler ses programlarıyla yavaşlatıldı ve alttan gelen kripto suikast mesajları deşifre edildi. Neyse ki isimsiz troll hesapların dahi anında deşifre edebildiği bu korkunç planlar yine karanlık güçlerin elinde patlamıştı. Bu yüzden Cumhurbaşkanı’nın evinin önünde sabaha kadar nöbetler tutuldu.
Sonra telefonları kapatıp, boğazı izleyerek Büyükada’ya gelmeleri tavsiye edilmiş, ikisi yabancı 10 aktivist kılığındaki ajan çıktı meydana. Kaos, ayaklanma, darbe vb aklınıza gelecek her kötülüğü havuza bakan, kapısı açık otel salonunda planlayacak kadar rahat hareket eden bu ajanlar, neyse ki bu kadar gizli bir toplantı için bula bula vatansever bir çevirmen bulmuşlardı da ülke bir kere daha direkten dönmüştü. Günlerce medyada planlar deşifre edildikten sonra aylarca hapiste yattılar. Delilsizlikten tahliyeleri bile Almanya ile hala bir sonucu görülmemiş “Adil Öksüz karşılığında esir takası” anlaşmasıyla açıklandı.
Ardından Türk Soros, hatta Türk Aron Feller ilan edilen Osman Kavala devreye girdi. Bütün kötülükler meğerse onun kafasından çıkmıştı. Onun gibi birinin, katılmadığı başka bir Büyükada toplantısına katılan bir Amerikalı akademisyenle telefonunun aynı yerlerde sinyal vermesi gibi bir açık vermesi herhalde beklenmiyordu. Halka henüz açıklanmayan gizli delillerle tutuklandı ve hala tutuklu.
Muhtemelen onun iddianamesinde yer alacak deliller de
“2011’de 2.500,00 TL gönderdiği H.A.‘nın oğlu olan A.K.,nin para yatırdığı Ş.A.'ya ait şirketin bir FETÖ’cü şirkete mal ve hizmet sattığı” tespit edilerek FETÖ’yle ilişkisi deşifre edilen Cumhuriyet gazetesinden Akın Atalay aleyhindeki deliller gibi olacak.
Kendi hataları için hesap vermekten cimri davranan devlet, vatandaşlarına hataları için ceza vermekte 2017 yılında da çok bonkör davrandı.
Yargıtay Başkanı’nın verdiği rakama göre Türkiye’de 7 milyon kişi şüpheli statüsünde. Bu rakam suç işleme ehli olan nüfusa oranlanırsa her 7 kişiden biri şüpheli
O şüphelilerden 11480’ine ise yılın son günlerinde devlet “siz artık şüpheli değilsiniz” dedi. 2017’ye işini kaybetmiş ya da hapse atılmış Bylockçu Fetöcüler olarak giren 11.480 kişinin yılın son günlerinde öyle olmadıkları açıklandı.
Bu 11.480 mağdur arasında olan eski AK Parti Yalova milletvekiline kendi partisinden kimse sahip çıkmadı, ziyaretine sadece CHP milletvekili geldi. Cumhuriyet gazetesinde muhasebeci, Habertürk televizyonunun spor spikeri ya da 30 yıllık Türkiye gazetesi yazarı olmak bile insanların bu suçlamaların mağduru olmasını engellemedi, kimse onlara inanmadı. Darbeden önce FETÖ aleyhine verdiği kararlarla bilinen bir hakim bile FETÖ’cülükten aylarca hapis yattıktan sonra ancak tahliye edilebildi.
Güvensizlik ve hoşgörüsüzlük dalgası o kadar büyüdü ki, en kibar eleştirileri yüzünden rahatsızlığa neden olan eski Başbakanlık müsteşarı ve Milli Eğitim Bakanı yazmayı bırakmak zorunda kaldı, eski Başbakan’ın üniversitede yapacağı konferans iptal edildi, problemli ve muğlak bir yasayı iki tweetle eleştirdiği için eski Cumhurbaşkanı bile günlerdir linç ediliyor.
2017, Türkiye’nin ecnebilerin tabiriyle post-truth (gerçek-ötesi) yılı oldu.
Ülkemiz bütün yılı zaman zaman halüsinasyonlar gördüren, zaman zaman sinir krizlerine sokan, güvensizlik, unutkanlık, bezginlik, umutsuzluk ve gelecek endişesi gibi belirtileri olan post-travmatik stres bozukluğuyla geçirdi. Yüksek ateşten gerçeklerle tendon bağlarımız biraz koptu.
Devlet bir taraftan beka kaygısıyla kitleyi bir arada tutmaya çalıştı, hepimizin aynı gemide olduğunu hatırlattı ama bir taraftan da sürekli gemiden birilerini aşağı attı ya da geminin rotasının yanlış olduğunu, söyleyenleri mahzene kapattı.
İnşallah 2018 sadece 2019’a doğru tampon görevi görecek bir yıl olarak kalmaz, ülkeden gitmek isteyenlerin sayısının azaldığı, mahkemelerden adalet bekleyenlerin sayısının arttığı, insanların çok çalışarak haklarıyla ve kimsenin torpili olmadan iyi yerlere gelebilecekleriyle ilgili güvenin yükseldiği, birlikte yaşayıp, ülkeyi paylaşabileceğimizle ilgili ümitlerin yeniden yeşerdiği, her eleştirinin ihanet, fitne olarak fişlenmediği herkes için adalet isteyeceğimiz, gerçeklikle, demokrasiyle, dünyayla bağlarımızı güçlendireceğimiz, birbirimize güvenmeye başlayacağımız bir yıl olur.
Bu dilekler bile yeni yılın ne kadar zor olacağının habercisi.
Ama yüzyıl önceden hatırlayacağımız tek şey travmalarımız değil.
Bundan yüzyıl önce tek tek şehirlerini kaybetmiş, orduları dağılmış, masaya zorla oturtulmuş, yöneticileri kaçmış bir ülkenin karamsarlığından yeni bir ülke doğurmayı başarmış bir halkın ümitvarlığı, heyecanı da yeni bir yıla girerken hatırlanmaya değer.
.3/01/2018 00:47
Her iktidar kendi muhalefetini seçer
28
Son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, ölümünden iki yıl önce son röportajını Amerikan ABC televizyonuna vermişti.
https://www.youtube.com/watch?v=L6ypxsi8Qlk
1979 İran Devrimi’nden bir yıl, İranlı öğrencilerin ABD elçiliğini basıp, elçilik çalışanlarını rehin almasından 74 gün sonra ortaya çıkan Şah, ünlü İngiliz televizyoncu David Frost’un zor sorularını cevaplandırırken mükemmel İngilizcesiyle sağlıklı ve kendinden emin görünüyordu.
Halbuki 38 yıllık hükümranlığından sonra artık yalnız ve çok hasta bir adamdı o.
Röportaj, Panama Körfezi’ndeki Contadora Adası’nda yapılmıştı. Her ne kadar cennet gibi bir yer olsa da, burası devrik Şah’ın bir yıl içindeki altıncı zorunlu ikametgahıydı.
1941’den beri tahtta oturan, 1953’de CIA’nin organize ettiği bir darbeyle Musaddık’ın devrilmesinden sonra kaybettiği tahtına yeniden oturtulan Şah, 1979 Devrimi’nden sonra artık kimsenin işine yaramayan istenmeyen bir adam haline gelmişti.
Aslında daha devrim öncesinde Batı medyası için artık bölgedeki en güvenilir müttefik olmaktan çıkmıştı. Adı işkence, cinayetler, insan hakları ihlalleri, yolsuzluklarla birlikte anılıyor, uluslararası mahkemelerde yargılanması tartışılıyordu.
Batı medyasının yeni gözdesi ise bu diktatörlük karşısında demokrasi, özgürlük vaat eden Humeyni liderliğindeki muhalefetti. Paris’te sürgünde yaşayan Humeyni, dünya medyasında sık sık ılımlı ve demokrasi yanlısı mesajlarla görünür oluyordu.
Henüz ABD elçilik baskını yaşanmamış, devrimde ittifak içindeki farklı gruplar arasında yollar ayrılmamış, Batı İran Devrimi’nin gerçek yüzünü görmemişti.
Devrimin popüler olduğu günlerde İran’dan ayrılan Şah, ülke ülke dolaşıp ailesine sığınacak bir liman aradı. Mısır, Fas, Bahama ve Meksika’da kısa süreyle yaşadıktan sonra ilerleyen kanseri için ameliyat olmak üzere, uzun pazarlıklar sonucunda Başkan Carter tarafından ABD’ye girmesine izin verildi. Ama “David Newsom” takma adıyla New York’ta ameliyat olan Şah’ın Tahran’daki elçilik baskını sonrası ABD’de daha fazla kalmasına izin verilmedi.
Nekahet dönemini geçirmek için yeniden Meksika’ya dönmek isteyen Şah, bu kez de karşısında BM Güvenlik Konseyi’ne aday olan Meksika’nın Küba Lideri Castro’yla yaptığı “Şah’ı ülkeye sokma, karşılığında BM’de oy verelim” anlaşmasını buldu.
İşte tam bu sırada nekahat dönemini geçirmek üzere Panama’nın turistik Contadora Adası’na gelen Şah, bir süre sonra burada da istenmeyen adam ilan edilecek, sokaklarda aleyhine gösteriler düzenlenecek, ülkenin solcu diktatörü de gitmesini isteyecekti.
Enver Sedat’ın davetiyle gideceği Mısır ise son durağı olmuş, 1981 yılında burada vefat ettiğinde, cenazesi devlet töreniyle kaldırılmış ve Kahire’de ilk eşinin abisi olan Kral Faruk’un yanına defnedilmişti.
Şah, bu zor koşullar altında ve ilerleyen kanserine rağmen Contadora Adası’ndayken kabul ettiği David Frost’a verdiği röportajda 1.30 saat konuşmuş ve epey cesur laflar etmişti.
47 yıl boyunca ABD’nin ve Britanya’nın bölgedeki en güvenilir müttefiki olmuş, CIA darbesiyle tahtını korumuş Şah, İran Devrimi için “Humeyni gibi eğitimsiz biri, tek başına bunu yapmış olamaz, organize bir komplo bu” demiş, komplonun arkasında olduğundan şüphelendiği ülkeyi de açıklamıştı: Amerika!
BBC ve New York Times’ı Humeyni’ye destek vermekle suçlayan Şah, devrimden iki yıl önce, iki farklı Amerikan petrol şirketinin yöneticisinin kendisine gelip, İran’da iktidarın değiştirileceğini söylediğini, bunun sebebinin de İran’ın petrol arzını düşürmemesi ve bu yüzden petrol fiyatlarının yükselmemesi olduğunu anlattı.
Şah, Amerikan televizyonuna, Amerikan komplosu tezine delil olarak bir de isim vermişti: İbrahim Yezdi.
Yezdi, Humeyni’nin basın sözcüsü ve danışmanıydı. Paris’te dünya basınına verdiği bütün röportajlarda Humeyni’nin yanında duran, çevirmenliğini yapan, aralarında ABD’lilerin de olduğu Batılı diplomatlarla onun adına görüşmeleri yürütmüş, Tahran’a giden uçakta da Humeyni’nin hemen yanı başında yer almış, devrimin liderinin en yakınındaki isimlerden biriydi.
Şah, röportajda, uzun yıllar Amerikan üniversitelerinde kanser araştırmaları alanında çalışmış Yezdi’nin ABD vatandaşlığını hatırlatmış, sol örgütlerle ilişkisi nedeniyle önce KGB sonra CIA adına çalıştığını ima etmişti.
Halbuki CIA ajanlığıyla suçladığı Yezdi, onun tekrar tahta oturtan 53’deki CIA darbesine karşı kitaplar yazmış, BM ziyaretleri sırasında New York’ta ABD ve darbe karşıtı gösteriler düzenlemiş, yakın arkadaşları arasında Castro’nun olduğu sol-liberal bir siyasetçiydi. Devrim sonrası İran’da Dışişleri Bakanlığı’na getirilmiş, Tahran’daki Filistin elçiliğini Arafat ile birlikte açmış, hala kutlanan Kudüs Günü kutlamalarını da o başlatmıştı.
Ama bütün bu anti-emperyalist kariyerine rağmen onu ABD ajanlığıyla suçlayan sadece Şah olmayacaktı.
İranlı öğrencilerin ABD elçiliğini basmasına karşı çıkmasını beklediği Humeyni’nin ağzından tam tersi sözler duyunca Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa etmiş, ardından bir süre daha milletvekili ve Keyhan gazetesinde yöneticisi olarak çalıştıktan sonra, artan baskıcı politikalara karşı eleştirilerinin tonu artınca, üzeri çizilmiş ve bir zamanlar yöneticilik yaptığı gazeteler aleyhine yayınlara başlamıştı: “ABD’nin adamı, CIA ajanı.”
Bu suçlamayı bir kere daha 2009 seçimlerinden sonra duydu. Seçimlere hile karıştırıldığı iddiasıyla başlayan Yeşil Hareket içinde yer alan 78 yaşındaki Yezdi, kanser tedavisi için yattığı hastanede tutuklandı, partisi İran Özgürlük Hareketi kapatıldı.
Rejim karşıtı değil, reform yanlısı olan Yeşil Hareket için de aynı suçlama devredeydi: “ABD, Soros ve Siyonistlerin komplosu!”
Suçlamanın muhataplarından biri olan Mir Hüseyin Musavi, İran Devrimi’ne giden olaylarda adı Che Guevera’ya çıkmış militan bir Şah karşıtıydı. Önce Ali Şeriati’ye daha sonra Humeyni’ye çok yakın bir isim olmuş, Yezdi gibi devrimden sonra Dışişleri Bakanlığı yapmış, 1981’de Humeyni tarafından Başbakanlığa getirilmişti. İran-Irak savaşı sırasında 8 yıl başbakanlık koltuğunda oturan Musavi, Humeyni’nin vefatıyla, yıllardır siyasi hasmı olan Hamaney’in onun koltuğuna oturması üzerine çekildiği siyasete 2009’da reformistlerin Cumhurbaşkanı adayı olarak dönmüştü.
2009 seçimindeki diğer bir aday olan Ayetullah Mehdi Kerubi ise müçtehid mertebesinde bir din alimiydi. Humeyni döneminde iki dönem Meclis başkanlığı yapmış, Başbakanlığın kaldırıldığı referandum onun başkanlığındaki Meclis’te kabul edilmişti. O ve varlıklı bir aileden gelen eşi devrimin önde gelen isimleri arasında yer almışlardı.
Ama hileli seçimlere karşı “Oyum nerede” sloganıyla başlattıkları ve ülke içinde reform isteyen kitlesel protesto gösterilerine dönen Yeşil Hareketi rejim sert biçimde bastırmayı tercih etti.
Dönemin emniyet müdürü “isyancılarla- yabancı medya arasında ilişkiler” tespit edildiğini açıkladı, rejim yanlısı ajanslar “gösterilerin arkasında ABD, Soros ve İsrail” olduğunu yazdı. İstihbarat Bakanı, “gösterilerde tutuklananlar arasında teröristler olduğunu, patlayıcılar yakalandığını” söyledi.
Musavi ve Kerubi iki yıl sonra 2011’de başlayan Arap Baharı’na destek için gösteri çağrısı yaptıklarında gözaltına alındılar.
Yıllarca başbakan, Meclis başkanı olarak bulundukları İran Meclisi’nde aleyhlerinde 290 milletvekilin 223’ünün imzaladığı bir bildiri okundu. Bildiride devrimin iki öncü ismi “ABD ve siyonizmin oyununa gelmekle” suçlanıyor ve en ağır şekilde cezalandırılmaları isteniyordu. Bu sırada bazı vekiller "Amerika'ya ölüm", "İsrail'e ölüm", "Musavi, Kerrubi ve Hatemi'ye ölüm", "Musavi ve Kerrubi asılmalı" diye bağırdılar.
75 yaşındaki Musavi ve 80 yaşında ağır hasta olan Kerrubi, 6 yıldır, kendileri gibi muhalif olan eşleriyle birlikte ev hapsinde tutuluyorlar.
Ve 2017’den 2018’e taşan, şimdiye kadar 20’den fazla kişinin hayatını kaybettiği son protesto dalgası.
Ayetullah Ali Hamaney'e göre olaylar “İran'ın düşmanları, İslam Cumhuriyeti'nde sorunlar çıkartmak için aralarında para, silahlar, siyaset ve istihbarat organlarının” işi. Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Şamhani ise açıkça isim vermiş: "İran'daki olaylarla ilgili hashtagler ve sloganlar ABD, İngiltere ve Suudi Arabistan'dan geliyor.” Rejime ait IRNA haber ajansına göre olayların arkasında İsrail var, meydana gelen öldürme olayları ise “yurtdışından ülkeye giren tekfirci örgütlerin” işi.
Rejimin muhafazakar kanadı eline geçen bütün komplo teorilerini göstericilerin üzerine fırlatırken, Cumhurbaşkanı Ruhani “herkes yurtdışından emir almıyor, bir grup insan da fikirlerini ve sorunlarını aktarmak için sokağa çıktı, onların sorunlarını çözmek gerek” gibi ılımlı mesajlar vermeyi tercih etti ama örneğin aynı reformist kanadın önemli isimlerinden eski Cumhurbaşkanı Hatemi’nin başkanlık yaptığı Dini Savaşçılar Birliği “fırsatçıların ve başbelalarının sorun yaratmak için gösterilerden faydalandıklarını” açıkladı.
Çünkü 2009’dan farklı olarak bu kez gösterilerde sadece rejimin muhafazakarları değil, reformistleri de hedef. Sadece “Hamaney’e ölüm” diye bağırılmıyor, “Ruhani’ye ölüm” diye de bağırılıyor. Muhafazakar-Reformist ayrımının artık hiçbir şey ifade etmediği bir noktada İran.
Çünkü bu kez sokaklarda devrimin öncü kadroları önderliğindeki entelektüeller, üniversite öğrencileri, orta sınıftan insanlar yok, “90 kuşağı” adı verilen, rejimle hiçbir bağı kalmamış, devrimin ilk kuşağındaki heyecanı hiç yaşamamış, kurulan rejimin baskılarıyla büyümüş gençler, ekonomik sorunlar yüzünden kaybedecek bir şeyi kalmamış Fransız Devrimi’ndeki “sans-culottes” a benzeyen yoksullar, kaynakların Şiilik için Suriye’de Lübnan’da harcanmasından rahatsız milliyetçiler, kadınların başını çektiği laikler var.
Ülkeyle ve rejimle her türlü duygusal bağları kopmuş bu kesimlerin her türlü dış etkiye açık olduğuna şüphe yok.
O yüzden rejimin yalancı çoban hikayesine dönen komplo iddialarına hemen asla demek mümkün değil. Trump’ın ilk dakikalardan itibaren hevesini gizleyememesi dışında, Haziran 2017’de CIA’nin İran operasyonlarının başına getirilen, Karanlıklar Prensi ya da Ayetullah Mike takma adlı, eşi dolayısıyla Müslüman olmuş, Michael D’Andrea’nın uzun ellerinin de bir noktada devrede olduğu düşünülebilir.
https://www.nytimes.com/2017/06/02/world/middleeast/cia-iran-dark-prince-michael-dandrea.html
(CIA’in 1980’lerde bile İran devlet televizyonunun yayının arasına girip, son Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi’nin 11 dakikalık “Bir gün geri döneceğim” konuşmasını korsan olarak yayınlattığını hatırlamak yeterli. http://articles.latimes.com/1986-11-19/news/mn-4323_1_iranian-exile )
Ama muhalefeti bu dış müdahaleye açık hale getiren rejimin kendisi. İran rejimi, kendi içinden çıkmış, devrimin öncü kadroları arasında yer almış makul isimlerin dahi reform çağrılarını tasfiye, gözaltı, yıldırma ile bastırınca, geriye her türlü dış müdahaleye açık, ülkedeki rejimle duygusal bağını koparmış konuşacak bir ortak zemin bile bulamayacağı radikal bir muhalefet kaldı.
Ruhani’nin cumhurbaşkanlığıyla yatıştırılmaya çalışılan reformcu talepler bir türlü karşılanmayınca zamanla artık reformunda da kesmediği bir noktaya savruldu.
Göstericiler artık reform değil, devrim istiyor, İslam Cumhuriyeti karşıtı ve hatta Şah taraftarı sloganlar atıyorlar. Bu sloganlar ve gösterilerden bir sonuç çıkması epey şüpheli.
Ama 1979’da büyük bir ittifakla gönderilen Şah için meydanlardan yükselen “Rıza Şah, ruhun şad” sloganı bile İran’daki katı mollaların nasıl bir iflasla karşı karşıya kaldıklarını gösteriyor.
Bazen muhalefetler iktidarların cinsini belirler ama genelde bu lüks iktidarlara aittir. İktidarlar kendi muhalefetlerini kendileri seçerler.
.10/01/2018 00:49
Herkesin canlı yayında izleyebildiği değerler eğitimi...
37
1970 yılının soğuk bir kış günü Moskova’da devlet fotoğraf arşivinin halka açık bölümüne giden İngiliz grafik tasarımcısı ve tarihçi David King, arşiv görevlisine beklemediği bir soru sordu:
“Troçki’nin fotoğraflarını nasıl bulabilirim?”
Stalin’in ölümünden 17 yıl geçmiş, Sovyetler, Stalin’in mirasıyla hesaplaştığı de-Stalinizasyon sürecini yaşamıştı. Ama buna rağmen arşiv görevlisi İngiliz tarihçiyi tersledi: “Niye Troçki’yi arıyorsunuz ki, o devrimde önemli biri değildi. Stalin önemliydi.”
Ve ardından ona koyu yeşil bir kutu içinde arşivde fotoğrafları olan ve soyadları T ile başlayan ünlülerin listesinin olduğu kataloğu uzattı. Ama Tolstoy, Turgenyev diye giden listede Rus Devrimi’nin iki numaralı ismi Troçki’nin adı dahi yoktu.
İngiliz tarihçi o gün yıllar sonra kitap olarak yayınlanınca çok ses getirecek arşivini biriktirmeye karar verdi. Nihayet, 1997 yılında yayınlanan The Commissar Vanishes (Komiser Kayboluyor) adlı kitapta bahsedilen komiser, Sovyetler Birliği’nde bakanların da aralarında olduğu çeşitli kurumlarda partiyi temsil eden kişilerin adıydı. Ama bir kere komiser olunca hep öyle kalmıyordunuz. Sık sık tasfiyeler yaşanıyor ve bir zamanların komiserleri birden vatan hainleri haline gelebiliyordu. Ama bu tasfiyeler sadece gazetelerde aleyhinizde yazılar çıkması, görevden alınmak, partiden atılmak, sürgün edilmek, yargılanmak, hapsedilmek ve hatta öldürülmekten ibaret de kalmıyordu.
Tasfiye edilenlerin adı tarihten, arşivlerden hatta eski fotoğraflardan dahi siliniyordu.
Tabii photoshopun olmadığı zamanlardı. Birini bir fotoğraftan silmek büyük hüner gerektiriyordu. Makas, rötuş kalemleri gibi aletlerle, kesme, beyazlatma, karartma gibi yıllar içinde ustalaşmış yöntemler geliştirilmişti.
David King’in kitabı bunun onlarca örneğiyle dolu. Ama onlar içinde en dikkat çekici olanı 7 Kasım 1919’da Ekim Devrimi’nin ikinci yıldönümü kutlamalarında çekilmiş bir fotoğrafın 50 yıl içinde başına gelenlerdi.
Fotoğrafta devrimin lideri Lenin, Kızıl Meydan’da yoldaşlara kar yağışı altında bir konuşma yaparken görülüyordu. Tarihi değeri büyük bir fotoğraftı. Tümüyle yok edilemezdi. Bazı fotoğraflara yapılabildiği gibi makasla da kesilip biçilemezdi. Çünkü o tarihi fotoğraf karesinde artık olması istenmeyen insanlar törende Lenin’in en yakınlarında poz vermişlerdi.
Fotoğraftan önce Lenin’in az önünde üniformasıyla asker selamı veren, devrimin tartışmasız iki numaralı ismi, Kızılordu’nun kurucusu Troçki silindi.
1924’te Lenin’in ölümünden sonra Stalin önce onu ordunun başından almış, sonra Komünist Enternasyonel’in yönetiminden çıkarmış, 1927’de Komünist Parti üyeliğinden atmış, 1928’de Sibirya’ya sürgüne göndermişti. 1929’da nihayet Sovyetler’den de kovulan Troçki, sürgünde olduğu Büyükada’da 1932’de vatandaşlıktan çıkarıldığını öğrenmiş, 1940’da Meksika’dayken komünist bir suikastçı gönderilerek öldürülmüştü.
Resimden ikinci çıkarılan isim Lenin’in hemen solunda yer alan Kamenev oldu. 1917’de devrimin ilk politbürosunda yer almış yedi kişiden biriydi. Lenin’le ters düştüğü için, partiden bir süre uzaklaştırılmış sonra geri dönmüş, Lenin’in hastalığı döneminde iki yıl vekaleten devlet başkanlığını yürütecek kadar güvenilir bir isim haline gelmişti. Lenin’in ölümünden sonra da Stalin’le birlikte hareket edip, eşinin abisi olan Troçki’nin tasfiyesinde rol almıştı. Bir süre sonra yine bazı sorunlar yaşadığı partiden atılacak ve yine af dileyerek geri dönmesine izin verilecekti. Ama 1934’te bir cinayetle suçlanıp hapse atıldı, 1936’da da vatana ihanetten idam edildi. Ancak 1988 yılında masum olduğu söylenerek iade-i itibar edildi. Ama fotoğraflardan çoktan silinmişti.
Ve fotoğraftan en son çıkarılan siyah kalpaklı ve sakallı Khalatov. O da 1917’den beri partinin üyesiydi. 1937’ye kadar ulaşımdan, yayıncılığa kadar çok farklı alanlarda Komünist Parti’ye hizmet ettikten sonra 1938’de zindanda başından vurularak öldürülmüştü.
1967 yılında yayınlanan Fotoğraf Sanatında Lenin albümüne bu tarihi fotoğraf konduğunda artık fotoğrafta üçü de yoktu, onlardan geriye Lenin’in yanında anlamsız büyük boşluklar kalmıştı.
(Daha fazlası için; Halil Berktay’ın Serbestiyet’te çıkan Resimler, Çizgiler, Kaybolan Komiserler. http://www.serbestiyet.com/yazarlar/halil-berktay/2-resimler-cizgiler-kaybolan-siyasi-komiserler-663980)
David King’in kitabını anlattığı bir makale için
http://www.nytimes.com/books/first/k/king-commissar.html)
Üzerine çokça yazılmış, bu çok meşhur kitabı bu ara hatırlatan çok sebep var.
Geçen hafta televizyonda Abdullah Gül’ün “AK Parti'nin kurucularından değil, kurucu milletvekillerinden” olduğunu hatırlatan AK Parti sözcüsünü izlerken ya da “Suriye’de terör örgütlerine silah gönderdik” yazısı yazıp, ertesi gün “Ahmet Davutoğlu’nun ‘suçu’” diyerek tepkileri ‘gidermeye’ çalışan başyazarı okurken bu kitabı hatırlamış olabilirsiniz.
Tek fark, bu kez silinmeye ya da değiştirilmeye çalışılan fotoğraflar pek çoğumuzun hala hafızalarında taze, çok yakın tarihlerdeki olaylara ait.
Bir kısmı için Shakespeare’in Hamlet’teki meşhur cümlesi dahi kullanılabilir; “Babamın cenazesinde pişirilen yemekler soğumadan annemin düğününde yendi.”
2007’de ulusalcı-laik çevrelerin Gül’ün Cumhurbaşkanı adaylığına karşı ürettiği komplo teorileri (Exeter mezunu, İngilizlerin adamı vb), bugün muhafazakar çevrelerde Gül’ün olmayan Cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı kullanılıyor. Gül’e karşı en sert yayınları, 2007’de de cumhurbaşkanı adayı olduğunda “devrim kanunları uygulansın” pankartlarıyla Cumhuriyet Mitinglerinde en önde olan Aydınlıkçılar yapıyor.
2007’de Ak Parti’yi “sistemle çatışmayacak aday” göstermeleri için uyaran Bahçeli, bugün de Gül’ü sağın solun dolduruşuna gelmemesi için uyarıyor.
https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/28/index.html
2015’de Bahçeli’yi Meclis’te alkışladığı için ihanetle suçlanan eski Başbakan Davutoğlu, bugün alkışlamadığı için aynı suçlamayla karşı karşıya kalabilir.
Pozisyonlar, ittifaklar bu kadar hızlı değişince yine eline rötuş kalemi, makas, yapıştırıcı alanlar geçmiş fotoğrafları kesip biçmeye başladılar.
Tabii ki siyasette fikirler, koalisyonlar değişebilir, yol ayrımları olur, siyasetçiler bütün bu taarruzları göze alarak yola çıkmalıdırlar ama galiba günün sonunda bu çatışmalardan geriye hafızalarımızda kimin ne dediği değil, kimin nasıl davrandığı kalır.
1994 yerel seçimlerindeki tartışmalardan geriye topyekün medyanın, siyasetçilerin Erdoğan’a ettiği laflardan, eleştirilerden hiçbiri kalmadı, ama tek başına bir adama cevap hakkı dahi vermeden reva görülen linç toplumun hafızalarına yerleşti.
O yüzden bugünkü tartışmalardan da geriye, KHK’ya kimin ne dediği değil, başka mecraları sınırlı kullanabilen eski bir cumhurbaşkanının iki tweetine karşı, onlarca gazete ve televizyondan edilmiş sözler, yazılar, açıklamalar arasındaki eşitsizlik kalacak.
Türkiye’de siyasi kavgaların çoğu artık sadece siyasi kavga olarak yaşanmıyor, insanların karakterlerinin ve ahlaklarının test edildiği sınavlar olarak da yaşanıyor.
Ahlak, erdem, hikmet, marifet gibi kavramlar, değerler kavram olarak kitaplardan okunulabilir, nasihat olarak verilebilir, işitilebilir, entelektüel ortamlarda cümle içinde sık sık kullanılabilir.
Ama bunların hiçbiri kimseyi ahlaklı, erdemli, hikmetli ve arif yapmaya yetmiyor.
Bu değerler ancak zor zamanlarda hayatla test edildiklerinde, o testi geçen insanlarının adının önüne ahlaklı, erdemli, hikmet sahibi ve arif sıfatları olarak eklenirler. Bu da kolay olmaz, o sıfatları hak etmek için önce pek çok ithamı, iftirayı sıfat olarak işitmeyi de göze almak gerekir.
Yoksa çocuklara okullarda daha çok saat “değerler eğitimi” vererek o değerleri yükseltmek mümkün değil. Maalesef bu aralar televizyonlara bakıp, gazeteleri okuyan çocukların o değerlerin büyüdüklerinde ne işlerine yarayacağı konusunda kafaları epey karışmış da olabilir.
O kafa karışıklarını makasla, rötuş kalemiyle kesip biçerek gidermek de o kadar mümkün değil.
.14/01/2018 00:24
Kanaat notuyla tutukluğun devamına...
53
Hüseyin Çapkın, 1971’de polis olmuş, 1984’te il emniyet müdürlüğüne getirilmiş, 47 yıllık bir polis, 34 yıllık bir emniyet müdürüydü. 17/25 Aralık operasyonları onun İstanbul Emniyet Müdürü olduğu dönemde yapıldı. 17/25 Aralık’tan sonra görevden alındı. Eylül 2016’da tutuklandı, iki ay sonra tahliye edildi. Haziran 2017’de tekrar tutuklandı. Hakkında düzenlenen iddianamede “Anayasayı ihlâl", "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ve TBMM'ni ortadan kaldırmaya teşebbüs" ve FETÖ üyeliğiyle suçlandı ve üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapsi isteniyor.
Şahin Alpay, 1960’ların sonundan itibaren Maocu hareketin içinde yer almış, 1980’den sonra sosyal demokrat bir çizgiye kaymış, Cumhuriyet, Milliyet gazetelerinde çalışmış, ünlü Entelektüel Bakış sayfasını yönetmiş, 2002’den sonra da Zaman gazetesine yazılar yazmış 74 yaşında bir yazar. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra diğer eski Zaman yazarlarıyla birlikte tutuklandı. Hakkında 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet isteyen iddianamede delil olarak 17/25 Aralık döneminde Zaman gazetesinde yayınlanmış altı köşe yazısı gösteriliyor.
17/25 Aralık sürecinin tezgahlandığı İstanbul Emniyeti’nin müdürü olarak müebbetle yargılanan Hüseyin Çapkın’la, 17/25 Aralık’a destek veren altı köşe yazısı nedeniyle müebbetle yargılanan Şahin Alpay, mahkemede çok benzer ifadelerle kendilerini savundular.
Çapkın“17 Aralık’a kadar FETÖ’nün ne tür bir çılgınlık yapacağını kimsenin bilmesi mümkün değildi. Bundan sonra bile çılgınlık sınırı tahmin edilemedi ki 15 Temmuz yaşandı” dedi.
Şahin Alpay ise “15 Temmuz darbe girişimini lanetliyorum. Bu nedenle Zaman’da yazdığım için de pişmanlık duyuyorum. Bu hareketin karanlık yüzünü göremediğim için fena halde yanıldım” dedi.
Ama mahkemeler her ikisinin de tahliye taleplerini sürekli reddettiler.
Ta ki 18 Aralık 2017 gününe kadar.
O gün Çapkın’ın yargılandığı davanın duruşmasında tanık olarak kürsüye eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar çıktı. Çapkın için "Son derece mazbut, muhafazakar ve dürüst bir insandır. Mesleki anlamda da fevkalade başarılı hizmetleri oldu. Hakkında hiçbir olumsuz duyumumuz olmadı. Benim tanıdığım Hüseyin Çapkın böyle alçaklıkları art arda sergileyen bir örgüte müzahir olacak bir yapıya sahip değil” dedi.
Bu kefaletten bir gün sonra Hüseyin Çapkın tahliye edildi.
Bir ay sonra, 11 Ocak 2018 akşamı ise Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru hakkını kullanan Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın tutuklu yargılanmasında “hak ihlali” olduğuna kararı verdi. Karar mahkemenin sayfasında yayınlandı. Ama yargılandıkları mahkeme her ikisinin de tahliye taleplerini reddetti.
(Anayasa Mahkemesi’nin yargılamanın esasına girdiği eleştirilerini anlamak da zor. Uzun tutuklulukla ilgili bireysel başvuruda esasa girmeden ihlal olup olmadığı nasıl anlaşılabilir? Bu karara şerh koyan Sezer dönemi atanmış mahkeme üyelerinin de oy verdiği 2013’teki Balbay kararında da, benzer kararlarda da esasa girilmişti.
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/12/20131213-10.pdf.
AİHM’den çıkan ihlal kararlarında da esasa giriliyor. Mahkemenin daha önce can Dündar hakkında verdiği kararla Dündar’ın kaçmasını sağladığı iddiası da safsata. Dündar hakkında yurtdışı çıkış yasağı koymayan mahkeme. Tahliye olduktan sonra 4 ayda beş kez yurtdışına gidip ülkeye dönmüş. En son gidişinde ise (darbeye 10 gün kala) kalmış. )
Peki, 17/25 Aralık’ı yapan komiserlerin amiri Hüseyin Çapkın’ı tahliye eden, ki haklı bir karar bu, mahkemeler, o 17/25 Aralık üzerine sadece yazı yazmış, 533 gündür tutuklu yargılanan 74 yaşındaki Şahin Alpay’ı neden tahliye etmemekte ısrar ediyor?
Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararına göre “prediyabet, koroner arter, hiperlipidemi, hipertansiyon, hiperürisemi, multinodüler guatr, uyku apnesi, kalp damarlarında ve beyne giden damarlarda tıkanıklık rahatsızlıkları bulunan, geçen hafta anjiyo geçiren Şahin Alpay’ın hakkında tutuklu yargılandığı iddianamedeki iddialara bakalım.
İddianamede, Şahin Alpay için üç müebbete gösterilen tek delil Zaman gazetesinde Aralık 2013 ile Mart 2014 tarihleri arasında yayınlanmış altı adet köşe yazısı. İddianamede bu altı köşe yazısı dışında aleyhte başka hiçbir delil yok. Bu altı yazıdan en yenisinin tarihi de 29 Mart 2014. Yani henüz Hüseyin Gülerce’nin Zaman’da yazdığı zamanlar bunlar. Ve daha başka isimlerin...
İddianamede aynı davadan yargılanan Şahin Alpay, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan Mümtazer Türköne’ne için suçlama şu: “...medya organlarında görev yapan köşe yazarlarının; başlıklarının ve yazılarından seçilen kısımların 'cımbızla çekilip' alınmadığı, konjonktürel ve tarihi perspektifle bakıldığında bu yazılardaki ifadelerin 'mecaz' ya da 'metafor' olarak izah edilmeyeceği, genel olarak operasyonların ve arınma sürecinin devam ettiği dönemlerde kaleme alınan yazılarda Hükümete sadece muhalefet yapılmadığı veya eleştiri yöneltilmediği; görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları ya da ön hazırlık niteliğinde yazılar yazdıkları...”
Ama “Görünürde suç unsuruna rastlanılmayan” yazılarda bile suç unsuru bulan iddianamede Şahin Alpay’ın üçer müebbet istenen altı yazısından dördünün sadece başlıkları vardı.
Neyse ki Anayasa Mahkemesi, kararında üç müebbet istenen bu altı yazıyı tek tek bulup incelemiş. Aynı dönemde başka gazetelerde de benzerleri çıkmış, 17/25 Aralık operasyonlarına destek veren ve hükümetin tutumunu eleştiren yazılar bunlar. (Bugün değil, o gün güçlü oldukları günlerde bu sütunlarda da sık sık eleştirdiğimiz yazılar.)
http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Content/pdfkarar/2016-16092.pdf
21 Aralık 2013 tarihli "Din Savaşıymış", 28 Aralık 2013 tarihli "Erdoğan ile Batı Arasında", 8 Şubat 2014 tarihli "Evet, suç da ceza da şahsidir", 1 Mart 2014 tarihli "Bu millet bidon kafalı değildir" ve 29 Mart 2014 tarihli "Çıkar yol Erdoğansız hükumet" başlıklı yazılarla ilgili savcılığın ortak suçlaması epey müphem: “algı mühendisliğine katkıda bulunmak.”
24 Aralık 2013 tarihli "Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz" başlıklı yazı içinse başka bir suçlamada bulunmuş savcı: “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaşananlara seyirci kalmaması gerektiğini vurgulayarak kurumlar arasında çatışma yaratmayı hedeflemiştir.”
Yani bugünkü gazetelerde cuma namazı çıkışı 11. Cumhurbaşkanı Gül’ün yaptığı açıklamaları kaleme almış bütün yazarlara yapılabilecek bir suçlama bu.
İddianamede yazarları “darbeye zemin hazırlamak”la suçlayan ve lehte delil toplamayan savcıya karşı, Anayasa Mahkemesi lehteki delillere de bakmış ve Şahin Alpay’ın savunmasından bir başka yazısını kararına koymuş. Darbeden bir gün önce 14 Temmuz 2016 günü Zaman’ın devamı olarak çıkan Yarına Bakış gazetesindeki “Muhalafetin Sefaleti” başlıklı yazısı şöyle:
“Ulusalcılar' askeri vesayete dönüş çağrıları yapıyor olabilirler. Ne var ki, bu ülkede askeri vesayet uzun yıllar denendi; neticede bugün karşı karşıya olduğumuz faciayı hazırladı. Tek çıkış yolumuz otokrasiye karşı özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi için mücadele. Bir umut hala, AKP içinde partinin 'fabrika ayarlarına' (parti programına) dönü; için başlatılabilecek bir diriliş hareketi."
Yarın yapılacak darbeyi bilen veya destekleyen bir yazarın yazısına pek benzemiyor.
(Şahin Alpay’la ilgili Anayasa Mahkemesi kararından sonra sosyal medyada dolaşan, 2015 tarihli bir FETÖ kanalında yaptığı “''Fethullah Gülen İslam dünyasının en barışçıl din adamı. Siz kim oluyorsunuz? Fethullah Gülen'e terörist diyecek kim oluyorsunuz yahu?'' dediği konuşma iddianamesinde yer almıyor. Yani mahkemede “FETÖ’nün karanlık yüzünü göremediği için duyduğu pişmanlığı” anlatan Alpay bu konuşması nedeniyle yargılanmıyor. Ayrıca herhalde “Fethullah Gülen’in gerçek yüzünü zamanında görememek” diye bir suç kimsenin işine gelmez. Her zaman bunu daha önce gördüğünü söyleyen birileri çıkabilir çünkü. Bu durumda bu konuşmanın benzerini 4 yıl önce Meclis’te Adalet Bakanı olarak yaptığı için eleştirilen Bekir Bozdağ’ın haklı savunmasını herkes kendisi için tekrarlayabilir: “Ben o konuşmayı inanarak yaptım. Şimdi yaptığım konuşmaları da inanarak yapıyorum. Çünkü o dönemde Fetullahçı terör örgütünün suç, ihanet şebekesi olduğuna dair bir bilgim yoktu. Ne zaman bir terör örgütü, ne zaman suç örgütü ve ihanet şebekesi olduğunu gördüm ondan sonra çok net konuşurum.”)
Ama darbeyi önceden bildiği ve darbeden bir gün önce de televizyonda bunu ‘subliminal’ mesaj vererek ima ettiği iddiasıyla tutuklanan, 478 gündür tutuklu yargılanan, Şubat ayındaki duruşmada hakkında istenen müebbet hapis cezasıyla ilgili karar verilecek bir başka sanık hakkında da karar verdi Anayasa Mahkemesi: Mehmet Altan.
http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Content/pdfkarar/2016-23672.pdf
Herkesin İkinci Cumhuriyet tarifiyle tanıdığı, bildiği, bir zamanlar Star’ın başyazarlığını yapmış, Çetin Altan’ın oğlu bir ekonomi profesörü Mehmet Altan. FETÖ’cü olmadığına Mehmet Ağar bile kefil olabilir. Son 4-5 yılda yazdıkları, onlara karşı yazdıklarımız üzerine artık konuşmaya gerek yok.
Hakkındaki iddialara bakalım.
Mehmet Altan, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak, örgüt yöneticisi ve üyesi olarak yargılanan Ekrem Dumanlı, Emre Uslu, Osman Özsoy gibi isimlerin yer aldığı 17 kişilik bir iddianamede “örgüt adına suç işlemek iddiasıyla” yargılanıyor. Haklarında müebbet hapis cezası isteniyor. Mahkemeleri Şubat ayında kararını açıklayacak.
Bu torba iddianameye üçünün sokulmasının sebebi ise 14 Temmuz 2016 günü Can Erzincan Tv’de Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın her Perşembe yaptıkları ve o hafta Ahmet Altan’ı konuk ettikleri Özgür Düşünce isimli programda söyledikleri.
Oraya geçmeden önce, hem iddianamenin hem de Anayasa Mahkemesi’nin kararının niteliği hakkında net bir fikir sahibi olmak için, Mehmet Altan aleyhine iddianamede yer alan ve savcının önemle üzerinde durduğu bir delil üzerine Anayasa Mahkemesi’nin değerlendirmesini okuyalım.
Bu delil 2010 tarihinde başyazarı olduğu Star gazetesinde yazdığı “Balyoz’un Anlamı” adlı bir yazı:
"Balyoz'un Anlamı" başlıklı yazı ise ulusal ölçekte yayın yapan Star gazetesinde yayımlanmıştır. Anılan gazetenin FETÖ/PDY'nin yayın organlarından biri olduğuna dair iddia bulunmamaktadır. Öte yandan anılan yazının yayımı 201O yılında gerçekleşmiştir. Soruşturma makamlarının bu dönemde FETÖ/PDY'nin bir suç örgütü olduğuna ve bunun kamuoyunca bilindiğine dair bir tespit ve iddiası mevcut değildir.”
Eğer Nazlı Ilıcak da Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapsaydı, Ilıcak’ın darbeciliğine iddianamede gösterilen şu delil de mahkeme üyelerinin dikkatinden kaçmazdı:
“Şüphelinin 12 Eylül askeri darbesinden önce 1978 yılında sıkıyönetim ilan edilmesine açıkça destek verdiği, dönemin Tercüman gazetesinde yayınlanan 17/12/1978 tarihli yazısında "13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba asker..." şeklinde söylemde bulunduğu, darbeye zemin hazırlayan medyanın önemli unsurları arasında bulunduğu.”
İddianamede Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın FETÖ ile ilişkisi için bulunan tanıklar da FETÖ’nün eski yöneticilerinden Nurettin Veren ve iddianamenin ilk bölümünde FETÖ’nün kumpasları anlatılırken yazısı örnek gösterilen Hüseyin Gülerce.
İlk tutuklama gerekçelerinde şöyle denmişti:
“...birlikte darbe çağrışımıyla subliminal mesaj içeren söylemlerde bulundukları, bu söylemler kapsamında Türkiye Cumhuriyetini ve Cumhurbaşkanını tehdit ettikleri, darbenin gerçekleşeceğini beyan ettikleri, darbe girişimini terör örgütünce fikir ve eylem birliği içerisinde olmadan bilmelerinin ve bunu bir gün önce kamuoyu algısını şekillendirecek biçimde beyan etmelerinin mümkün olmayacağı, hiçbir demokratik düzende darbe girişimini desteklemenin veya darbeyle seçilmiş hükumeti tehdit etmenin basın veya ifade hürriyetiyle açıklanamayacağı, bu şekilde darbe girişiminde bulunan terör örgütü mensubu bir asını asker şahıslarla birlikte iştirak halinde atılı suçları işledikleri anlaşılmıştır.”
“Darbe çağrışımıyla subliminal mesaj verme” iddiasındaki “subliminal” kelimesinden iddianamede vazgeçti savcılık.
Anayasa Mahkemesi ise ‘subliminal darbe propagandası yapıldı’ denen 2 saat 32 dakikalık programın, savcılık iddianamesindeki eksik dökümünü değil, kendi yaptırdığı dökümü esas alarak şu değerlendirmeyi yapmış:
“Başvurucunun sarf ettiği sözlerin içeriği ve bağlamı , anılan sözler öncesinde ve sonrasında diğer konuşmacılar ile başvurucu tarafından dile getirilen hususlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; bu sözlerin -tereddütsüz bir şekilde- darbe çağrısı olarak nitelendirilmesi ve başvurunun bunları ertesi gün gerçekleşecek olan darbe teşebbüsünü bilerek kamuoyunu buna ha ırlamak amacıyla söylediğinin kabul edilmesi zordur. Aksi durumda kullanılan sözlere, objektif bir gözlemcinin verebileceği anlamın ötesinde anlamlar yüklenmesi sonucu doğabilir. Nitekim programdaki konuşmalarda Hükumetin iki yıl sonra yapılacak seçimlerde veya seçim öncesinde iktidar partisinden bir kısım
milletvekilinin bir başka siyasetçiyle birlikte yeni bir parti kurması sonucunda değişebileceğine yönelik öngörülerde bulunulmuştur.”
2 saat 32 dakikalık programda bildiğimiz görüşlerini tekrarlıyor, siyasi analizler ve tahminler yapıyorlar, hiç de yarın darbe olacağını biliyor gibi bir halleri de yok. Nazlı Ilıcak aralarda, kanalın 20 Temmuz’dan itibaren Hotbird üzerinden yayın yapacağını duyuruyor. 2019 seçimi tahminleri yapılıyor, Meral Akşener’in şansı değerlendiriliyor. Darbe iması yaptıkları söylenen konuşmalarda konu sonunda hükümeti izleyen ve harekete geçebilecek yapı olarak Ergenekon’a bağlanıyor. Ahmet Altan EMASYA, illerde askerleri mülki yetkiler veren düzenlemeleri darbelerin önünü açtığını söyleyerek, hükümeti uyarıyor.
Programın tamamının videosu için
https://www.youtube.com/watch?v=GYe1GRGQMWY
(Programda darbeyi bildikleri ya da ima ettikleri iddia edilen, sosyal medyada 1.20 saniyelik montajlı bir versiyonu dolaşan bölümün tam dökümü ise şöyle;
Ahmet Altan: Sadece aletle mi dinlediler demek istiyorum. İnsan unsuru yok mu? ... Oralarda kim olduğunu biz biliyor muyuz? ... Bu ülkenin zirvesinde bir sürü tuhaf adam dolaşıyor ... Onların kim olduğunu kimse biliyor mu? Kim onlar? Kimler? Ya sadece tamam dinlediler biliyorlar ama sadece dinleyerek mi biliyorlar? Ondan da çok emin değilim. Ama şu var: Ben seni biliyorum ben seni tanıyorum. Ne halt ettiğinin bütün kayıtları bende var. Almanya da Amerika da bunu söyledi. Burda çok tehlikeli şeyler var. Sadece iç hukukumuza göre eğil uluslararası hukuka göre de suçlar var ve bunların ne zaman gündeme geleceği ne olacağı hiç belli değil. AKP'liler için de hakikaten üzülüyorum
Mehmet Altan: Ayriyeten tabi buradan bir parantez açmak lazım, sadece teknoloji ile mi dinlediler? Yanındaki kimler dendiği vakit, yani bir devlete birisi hakim olamaz. Eğer birisi, hukuk dışı bir şekilde seçilmiş birisi, hukuka uygun olarak o devleti yönetebilir ama hukuk dışı bir anlayışı suç işleyerek bir devleti ele geçirmeye kalkacağını sanmak. Eğer o devlet var olmaya devam edecekse, bu bir gaflettir ve Türkiye Devletinin içinde de muhtemelen bütün bu gelişmeleri ş dünyadan daha fazla belgeleyen, izleyen bir başka da yapı var. Yani onun ne zaman torbadan yüzünü karacağını, nasıl çıkacağı da belli değil. Yani işte köşkü kurdum diyorsun, bu köşk de senin
Ahmet Altan: Noluyor
Mehmet Altan: Etrafındaki adamlar
Nazlı Ilıcak: Kaç masraf acaba, o kadar çünkü para yetmiyor.
Mehmet Altan: Neyi gözetliyor? Kimin adına yani? Ne zaman ne olacağı, padişah mülkün sahibi, muhalefeti yok. Bütün bu kavgalar aslında devlet içi kavgalar. Çünkü devleti ele geçirmeye kalktığın vakit; bir metabolizmayı yok etmek istiyorsun. Eee .. o metabolizmanın da kendi refleksleri var. O refleksi gösterecek unsurlar nedir? Bunları yok edemezsin. Edersen, o zaman zaten devlet ve toplum yok olur. Bu olmayacaksa etmen mümkün eğil. Peki onun unsurları ne? Gözetleyeni kimler?
Ahmet Altan: Bence burası çok tehlikeli bir yerdir. Türk Devleti çok tehlikeli bir devlettir. Çok buzul gibi, çok yavaş, çok ağır kımıldar. Ama daima kımıldar, daima hareket eder ve bir kere kayıtlarına seni aldıktan sonra bir daha seni bırakmaz. Bence AKP 'yi de Erdoğan 'ı da çoktan devlet kayıtlarına aldı . Bütün kayıtlarda bulunuyor. Ayrıca ne kadar doğru bunu bilmiyorum, bunu doğru olarak söylemiyorum fakat okuduklarımıza göre ki; ya anlamadılar Ergenekon'dan epeyce adam şu anda sarayın danışmanı olarak o Beştepe denilen yerde dolaşıp duruyor.
Nazlı Ilıcak: Ne faydası var böyle? Bunu niye alıyor? Bu kadar güveniyor mu hakikaten yoksa?”
***
Ahmet Altan: Ama şunun böyle korkunç tehlikeleri var, Türkiye’de gerçekleşmiş askeri darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise, Erdoğan bugün aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor. Yani şehirlerin yönetiminde mesela generallere sivillerden öncelik tanıyan bir yasa çıkarttı. İsterse general şehri yönetecek. Bu EMASYA denilen planı bir daha canlandırdı. Ayrıca sen eğer askerlerin yargılanmasını izne bağlarsan eee adam darbe hazırlığını çok daha rahat yapar. Yani kim yargılayack ki darbe yaparsa? Çok daha rahat bu işler kolay her türlü...)
Ama bütün bu ayrıntıların, delillerin, hukuki değerlendirmelerin pek çok kişi için pek bir kıymeti harbiyesi yok.
Çünkü Şahin Alpay, Mehmet Altan için hüküm iddianamelerindeki delillerden değil, onlar hakkındaki kanaatlere bakılarak veriliyor.
Kimi “şu yazısı için yargılanmayacak mı yani” diye soruyor, bazıları 17/25 Aralık- 15 Temmuz arasında aldıkları pozisyonlara kızıp hüküm veriyor, kimi taa Merve Kavakçı’yla Meclis’e geldiği günden beri Nazlı Ilıcak’a kızgın, bir diğeri İkinci Cumhuriyet dediği için Mehmet Altan’tan nefret ediyor, pek çoğu Taraf’ın manşetleri için Ahmet Altan’a öfkeli, bazıları Fethullah Gülen’i gözü kapalı övdüğü tv konuşması için Şahin Alpay’ın hapiste kalmasını savunuyor...
En az 40 yıldır Türkiye’de bir sürü konuda pozisyon almış, söz söylemiş, tartışma yaratmış, bu isimler hakkında herkesin haklı haksız bir kanaati olması doğal. Ama bu insanlar kendileriyle ilgili kanaatlerle değil, iddianamelerdeki suçlamalar ve aleyhlerine gösterilen delillerle yargılanıyorlar.
Onlarla olan fikri, siyasi kavgaların yeri bu yargılamalar değil. Ayrıca hiçbir fikri kavga savcılık eliyle kazanılmaz.
Türkiye’de hukuk alanında çok ciddi eksikler var. Ve bu eksiklerin hiçbiri Themis Hanım’ın ecnebi olmasıyla ilgili değil Alev hanım. Ama Türkiye’de hiç var olmayan bir hukuk türü var; karşı olduğumuz insanların hukuku.
Düşman olarak bellediğimiz, fikirlerini, pozisyonlarını beğenmediğimiz, varlıklarına karşı olduğumuz insanların hukuku. Neredeyse onlar insan değil, türümüzün devamı için yok edilmeleri gereken neandertaller. Onlara karşı hukuku geçtik, hiçbir ahlaki sorumluluk da duymuyoruz.
Yoksa 74 yaşında geçen hafta anjiyo olmuş, altı köşe yazısı için 533 gündür tutuklu yargılanan bir yazarın, tutuklu değil tutuksuz yargılanması gibi basit bir hakkın ülkenin en üst yargı kurumu tarafından tanınması karşısındaki bu tahammülsüzlüğün hukuken bir açıklaması yok.
74 yaşında bir yazarın 533 gün sonra tutuksuz yargılanmasını istedi diye Anayasa Mahkemesi’ni ezip geçmenin de mantıklı bir açıklaması yok.
Anayasa Mahkemesi delillere ve kanunlara bakarak kararını verirken, onun kararını görmezden gelerek tutukluluğun devamına karar veren yerel mahkemeler kanaat notlarını kullandılar.
Günün sonunda ortaya çıkan ve pek iç açıcı olmayan denklem şu oldu;
Mahkemeler için Mehmet Ağar’ın kefilliği büyüktür Anayasa Mahkemesi’nin kararından...
Bu denklemden çıkacak kanaat notu kimseye sınıf geçirmez
.15/01/2018 00:10
Adaletten sinyal bekleyenler...
62
Darbeden önce FETÖ aleyhine verdiği kararlarla bilinen bir hakim, Habertürk televizyonunda çalışan bir kadın spor spikeri, AK Parti’nin eski Yalova milletvekili, bir suikast sonucu hayatını kaybeden Atatürkçü yazar Ahmet Taner Kışlalı’nın kızı, 30 yıldır Türkiye gazetesinde yazan bir köşe yazarı, Yeni Şafak’tan Mehmet Acet’e konuşan Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün verdiği bilgiye göre 15 Temmuz’da Beştepe önünde hayatını kaybetmiş bir şehit...
Ve listeye son olarak darbe gecesi Cumhurbaşkanı ve ailesini Marmaris’ten Dalaman’a taşıyan helikopterin üç yıldır bu görevi yürüten ve adı Tayyip olan teknisyeni de eklendi..
http://www.hurriyet.com.tr/kaldigim-yerden-devam-edecegim-40708529
Birbirine değmesi mümkün olmayan bu kadar farklı insan Bylock listelerinde buluşturan hem FETÖ’nün kirli aklı hem de devletin, kendini korumak için gösterdiği titizliği, vatandaşların haklarını korumak için göstermemesi oldu.
Telefonlarına bakılmadan, herhangi bir şey yazıp yazmadıkları incelenmeden, böyle bir örgütün üyesi olup olmadıkları hakkında başka bir inceleme dahi yapılmadan sadece listelerde Bylock sunucusuna IPleri giriş yapmış gözüktüğü için tutuklananlar, gözaltına alınanlar, işini kaybedenler, pasaportuna el konanlar oldu. Hatta AK Parti eski Yalova milletvekili sadece bir sinyal kaydından 6 yıl 3 ay mahkumiyet bile almıştı.
Eğer Ankara’da bir savcının Bylock’tan gözaltına alınan bir kadın avukat tanıdığı çıkmasa, şüphelenip, pek çok sanık için lüks olan bir uygulamayla, onun durumunu bilirkişiye inceletmese, eğer mağdur avukatın Bylock girişi yaptığı tarihte kullandığı telefon hala elinde olmasa ve o telefon hiç formatlanmamış olmasa ve başka bir mağdur savcılığın paylaşmadığı bu raporu elde edip kamuoyuyla paylaşmasa, Tarkan’dan Kuzu Kuzu dinlerken bile Bylock’a girilebileceği, yani Morbeyin uygulamaları meselesi ortaya çıkmayacak, 11.480 kişi de hala kimsenin mağduriyetlerine inanmadığı, “asla hata olmaz” denen listelerden kendilerini çıkarmaya çalışan, ya hapiste ya işsiz ama muhakkak damgalanmış insanlar olarak kalacaklardı.
Çünkü, AK Parti eski milletvekilini ya da Cumhurbaşkanı’nı darbe gecesi havaalanına ulaştıran helikopterin teknisyenini gözaltına aldıran savcılar, tutuklayan hakimler gibi binlerce başka savcı ve hakim, herhangi bir bilirkişi incelemesine gerek duymadan sadece bir listede adlarının olmasından hareketle hükümlerini vermişlerdi.
O yüzden en azından bu saatten sonra hüküm verilirken 11.480 kişinin durumu hep akılda tutulmalı. İtirazlara delili zayıflatmak, sulandırmak denmemeli, devletin sorumluluğu da “kumpas kurmuşlar” diye geçiştirilmemeli.
Bu hatadan dönülmüş olması her ne kadar adalet, mağdurlar için sevindirici bir haber olsa da memur forumlarındaki itirazlar, gelen maillerden meselenin hala çözülemediği anlaşılıyor.
Çünkü sorunun kaynağı hala önyargısız ve hakkaniyetle tespit edilemedi.
Sorunun neden hala devam ettiğini en iyi anlatan, Temmuz 2014’ten itibaren Bylock’u keşfedip peşine düşen ve gizli ağı ele geçirmeyi başaran MİT’in Bylock ile ilgili yayınladığı, Adliye’lere ve Emniyet’e gönderdiği rapordaki rakamlar.
Bu rakamlara göre ilk açıklanan Bylock’a kayıtlı kullanıcı sayısı 215.092’di.
Aylar sonra 9 Aralık 2016 tarihinde bu sayı “üç günden fazla erişim” gibi bir kriterle 102.192’ye düşürüldü. Bu 102.192 rakamı içinde en dikkat çekici olanı ise “Bylock uygulamasında en az bir kez mesaj atmış veya almış şahıs sayısı”; 60.473.
Yani 41. 719 kişinin adı Bylock kullanıcısı listesinde ama hiç mesaj atmamış ya da almamış gözüküyorlar. Bu 42. 719 kişiden 11.480 kişi aylar sonra Morbeyin uygulamaları, namaz vakitleri, kıble pusulası gibi programlara yerleştirilmiş tuzak bağlantılar üzerinden Bylock’a bağlanmış gibi gözüktükleri tespit edilerek nihayet bu listeden çıktı.
Peki geriye kalan 30.239 kişi?
Bylock sunucusuyla üç günden fazla IP teması kurmuş gibi görünüyorlar ama bir kez bile mesaj atmamış ya da almamışlar.
Dosyalarını gördüklerim arasında bir günde 24 saatten fazla Bylock’a girmiş gözüktüğü için hala tutuklu olan bir hakime hanım, Nokia 1200 telefonuyla Bylock’a girdiği iddia edilen ve hala tutuklu olan yaşlı bir öğretim üyesi, kullandığı şebekenin çekmediği, aylardır görev yaptığı Diyarbakır’daki üs bölgesindeyken Bylock’a girmiş gibi görünen, telefonuna bu uygulamayı indirmediği raporu olmasına rağmen işten atılmış bir yüzbaşı gibi örnekler var...
Memurlar.net gibi forum sitelerindeki itirazların başında Morbeyin uygulaması mağdurları tespit edilirken Ağustos 2014 ile Kasım 2014 arasının alınması geliyor. Bu tarih aralığının seçilmesinin sebebi, tuzağın Ağustos 2014’ten sonra yönlendirmeye başladığının düşünülmesi ve 17 Kasım 2014’ten sonra da FETÖ’nün Türkiye’den Bylock’a VPN’siz ulaşımı engellemesi.
Ama bu tuzağı ortaya çıkaran isimlerden Adli Bilişimci Koray Peksayar, tuzağın ilk tespit edildiği Ankaralı avukat vakasında bu aralığın 3 Haziran 2014’ten 10 Mart 2015’e kadar uzanabildiğine dikkat çekti.
https://twitter.com/koraypeksayar/status/950914483618308098?ref_src=twcamp%5Eshare%7Ctwsrc%5Eios%7Ctwgr%5Enet.whatsapp.WhatsApp.ShareExt
Yine anlaşılan bazı devlet kurumları Bylock listelerindeki kişi sayısını 210’den 102 bine düşüren 3 gün kriterini de işten çıkarmalarda dikkate almamaktalar.
Ama bütün bu soruların temelinde Bylock sunucusundaki kayıtlı IP adreslerinin, (hem Bylock sunucusundan elden edilen ilk liste hem de daha sonra BTK verilerinden oluşturulan ikinci liste için) operatör verilerinden elde edilmesi var.
MİT’in en baştan ByLock raporunda “Elektronik haberleşme sektöründe hizmet veren operatörlerin, öncelikle tabi oldukları Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu mevzuatı kapsamında vermeleri gereken bilgi ve belgeyi doğru ve noksansız şekilde vermeleri gerekmektedir” uyarısının sebebi de bu verilerle ilgili bütün dünyada karşılaşılan sorunlar.
Bu sorunların sebebi , dünyada sınırlı sayıda IP adresi olduğu ve sürekli internet kullanıcısı sayısı arttığı için, operatörlerin, aynı IP adresini farklı kullanıcılara verebilmelerine imkanı sağlayan CGNAT sistemini kullanmaları.
Mağduriyetin ortaya çıkmasında büyük katkısı olan, asker kardeşi kullanıcı göründüğü için hem kendisi hem diğer asker kardeşi KHK’yla işten çıkarılmış binbaşı Levent Mazılıgüney, bu konuda hazırladığı raporda CGNAT sistemini şöyle tarif ediyor:
“...tıpkı geçmişte ülkemizde telefon numaralarının 5 haneli olması gibi, IP adresleme sistemi ilk tasarlandığı/oluşturulduğu 1983 yılında IPv4 olarak isimlendirildiği şekilde 4 numara blokundan oluşacak şekilde tasarlanmıştır. Mevcut IP adresleme sistemi nedeniyle tüm dünyada teorik olarak 4.3 milyar civarında (4.294.967.296) IP adresi oluşturulabilmektedir. Fakat bunların yaklaşık 590 milyonu rezerve olduğundan ve geri kalanları da blok halinde dağıtıldıklarından belki reel olarak 1-2 milyar civarında IP adresi kullanımdadır. Dolayısıyla adına NAT (Network Adress Translation-Ağ Adresi Çevrimi) denilen dahili telefon sistemi gibi bir sistem oluşturulmuştur. Bu sistemde aynı ağ içerisindeki bilgisayarların ağ içerisinde kendilerine özel IP adresleri bulunur, ama dışarıya karşı ortak bir genel IP adresi kullanırlar. Bu sistemin büyük boyutlu olanına da CGNAT (Carrier Grade Network Address Translation-Operatör Seviyesinde Ağ Adresi Çevrimi) denilmektedir.”
Peki, bir IP’nın kullanıcıya ait olduğu tespiti nasıl yapılıyor? Yine rapordan okuyalım:
“...belirli bir zamanda, belli bir IP Adresinin tahsis edildiği kişinin tam olarak tespit edilebilmesi için, Genel IP Adresi / Özel IP Adresi ve Zaman bilgilerinin tam ve doğru bir şekilde tutulduğu bir kayıt sistemi gerekmektedir. Bu kayıt sistemindeki en kritik veri de zaman bilgisidir ve birkaç insanın saatlerinin dahi saniye dâhil aynı zamanı göstermesinin son derece zor olması gibi; farklı sistemlerde zaman bilgisinin tutarlılığını sağlamak da kolay bir işlem değildir.”
Zaten bir sorunda bu kayıt sisteminde ortaya çıkıyor. Çünkü kaydedecek veriler çok büyük ve operatörler bunun için de daha pratik yöntemler kullanmaktalar:
“Deterministik NAT sistemi, normal şartlarda çok fazla yer tutacak olan CGNAT kayıtlarının kapsadığı alanı azaltmak için icat edilmiş bir kayıt tutma yöntemidir. Genel IP / Özel IP kayıtları algoritmik olarak tutulmakta ve bu algoritmaların çözümlenmelerinde problemler yaşanmaktadır”
Bu problemlere, FETÖ’nün 17 Kasım 2014’ten sonra kullanıcıları zorunlu olarak VPN’e yönlendirdiği için ortaya çıkan problemler, telefon, bilgisayar saatinden, yaz saati uygulamalarına kadar ortaya çıkan bir dizi başka problem de ekleniyor. Tabii Morbeyin benzeri başka uygulamaların olma ihtimali de...
Adli soruşturmalarda CGNAT kayıtlarının yarattığı karışıklıklar sadece Türkiye’nin meselesi de değil.
17 Ekim 2017 günü aynı zamanda Avrupa Konseyi başkanı olan ve bilişim alanında öncü ülkelerden Estonya’nın öncülüğünde 35 Avrupa ülkesinin temsilcisi EUROPOL’le bir araya geldiler ve adli soruşturmalarda CGNAT kayıtlarının kullanılmasının yarattığı ciddi sorunlara dikkat çekip ve bu sistemi %90 oranında kullanan operatörlerinin durdurulması için çağrı yaptılar.
https://www.europol.europa.eu/newsroom/news/are-you-sharing-same-ip-address-criminal-law-enforcement-call-for-end-of-carrier-grade-nat-cgn-to-increase-accountability-online
Europol’un 2016 yılında yaptığı bir araştırmaya göre de siber suçlarla ilgili soruşturmaların % 80'inde CGNAT kullanımıyla ilgili sorunlarla karşılaşılıyor.
https://www.europol.europa.eu/newsroom/news/closing-online-crime-attribution-gap-european-law-enforcement-tackles-carrier-grade-nat-cgn
Tabii bir de geri kalan 60.473 kişinin durumu var.
Bir soruyla açalım:
Örneğin, 2014 Nisan’ında telefonuna Bylock yüklemiş, Asya Finans’a para yatırmış ama 2014 Ağustos’unda, örneğin Hüseyin Gülerce’nin Zaman’dan ayrıldığı sırada kızıp bu örgütten ayrılmış bir kişi, 15 Temmuz darbesinden sonra FETÖ’cü olmadığını nasıl ispatlayabilir?
Bu sorunun cevabı bu delilin nasıl kullanılması gerektiğinin de cevabı olabilir. 60.473 kişinin hepsine eşit muamele yapıp, konuşmalarının içeriklerine, içeriklerde suç olup olmadığına, yöneticilik sıfatlarına bakmadan, herkese aynı 6 yıl 3 ay hapis cezasını vermek hem adil değil hem de bir ülkenin bu kadar çok insanı birden hapsetmesi, yaratacağı sosyal sorunlar hatta hapishanelerin durumu gibi başka kriterler açısından da üzerine yeniden düşünülmeyi hakediyor.
Eğer, bu konuda yeni bir içtihad ve kriter geliştirilmezse, müphemlik ortadan kaldırılmazsa “güçlü olanlar ya da güçlü tanıdıkları olanlar kurtuluyor” gibi şikayetler de bitmez.
En doğal vatandaşlık hakları için adaletten sinyal bekleyenler de..
.17/01/2018 00:24
Adı Resmi Gazete’de yayınlanmış ama kimsenin tanımadığı bir adamın hikayesi...
86
29 Ekim 2016 Cumartesi günü yayınlanan 675 sayılı KHK’da Adalet Bakanlığı ve bağlı kuruluşlardan işten çıkarılan 2534 kişiden biriydi Abdülkadir Tuncay.
İsmini duymamış olmanız gayet normal. Çünkü bugüne kadar adı Resmi Gazete dışında hiçbir gazetede çıkmamış.
1978 Batman doğumlu. Ev hanımı olan eşi ve biri 7, diğeri 10 yaşında iki çocuğuyla birlikte Batman’da yaşıyorlar.
Abdülkadir Tuncay, 1995 yılında Batman Ticaret Meslek Lisesi’ni bitirdikten sonra, Çorum’da Meslek Yüksek Okulu okumuş. 2001 yılında mezun olmuş.
2006 yılında açılan sınavda hem klavye sınavında hem de sözlüde il birincisi olarak Batman Adliyesi’nde Zabıt Katibi olarak işe başlamış.
2011 yılında Açıköğretim’le dışarından Kamu Yönetimi bitirmiş. 2014 yılı Kasım ayında da Batman Adliyesi 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Yazı İşleri Müdürü olmuş. Son görevi de buydu.
Bütün bu yıllar boyunca Batman Adliyesi’nde birlikte çalıştığı hakim ve savcılar arasında Anayasa Mahkemesi kıdemli raportörleri, İstanbul’daki ağır ceza mahkemelerinde halen görevli hakimler de var.
Hayatında bir kez yurtdışına çıkmış. Annesi ve engelli kız kardeşiyle 2015’de Umre’ye gitmişler.
Umre’nin tam tarihleri; 16/12/2015-30/12/2015. Bu kadar net olarak bilmesinin sebebi hatırlaması değil. Abdülkadir Tuncay’ın elinde 39 yıllık hayat hikayesi, belgeli olarak bulunuyor. Çünkü bundan sonraki hayatını, bu belgelerle kurtarmaya çalışıyor.
90’lı yıllarda Çorum’da yüksek okul okurken Milli Gençlik Vakfı ve Kredi Yurtlar Kurumu’nda kaldığını gösteren belge, Menzil Tarikatı’nın Semerkand dergisine beş yıl abone olduğunun evrakları, Büro-Memur-Sen Sendika’sının Batman Şube’sinin eski başkanı olduğunu gösteren belgeler... Hatta gözaltına alınmadan 8 gün önce ailece gittikleri akraba düğününün kaseti bile elinde...
O düğün kasetine en sonda tekrar döneceğiz. 16 ay öncesine gidelim.
Her şey 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden 40 gün sonra 23 Ağustos 2016 günü başlamış. Kapısını çalan polisler 1.5 saat boyunca evi aradıktan sonra onu gözaltına almışlar. 26 Ağustos tarihinde de tutuklanmış. 15 ay tutuklu kaldıktan sonra ancak geçen ay tahliye edilebilmiş.
Peki hakkındaki suçlamalar ve deliller ne?
Doğrudan iddianamesinden okuyalım:
“Batman İl Emniyet Müdürlüğü.. yazısı ekindeki raporda göre şüphelinin Bylock kaydı bulunmadığı,
Batman İl Milli Eğitim Müdürlüğü.. cevabi yazısına göre şüphelinin ve çocuklarının FETÖ ve PDY ile bağlantılı eğitim kurumlarında okuduğuna dair bir bilginin bulunmadığı,
FETÖ/PDY ile bağlantılı herhangi bir dernek veya vakıf üyeliğinin tespit edilemediği,
...şüpheliye ait dijital veriler içeriğinde herhangi bir suç unsurunun bulunmadığı,
Şüpheliye ait... Facebook hesabında herhangi bir suç unsurunun bulunmadığı,”
Peki ne bulunmuş? Şimdi de onları okuyalım
“Şüpheli Tuncay’ın Batman İlk Derece Mahkemesi Adli Yargı Adalet Komisyonu’nun 2006 tarihli kararıyla atandığı, komisyonda başkan olarak Ö.K.’nin bulunduğu, açık kaynak bilgilerine göre Ö.K. FETÖ soruşturması kapsamında Ankara’da tutuklandığı,
Şüphelinin Bank Asya hesabı bulunduğu 16-02-2012-25-06-2012 tarihleri arasında... işlemlerin bulunduğu,
Sanık A.K.’nın evinde yapılan arama sonucunda, Muştu Yayınlarına ait Ümit Kesmez tarafında yazılmış Hz. Ayşe ibareli bir kitap bulunduğu, bu kitabında Abdülkadir Tuncay’ın imzasının bulunduğu,”
Ve iddianamede Tuncay’ın FETÖ üyeliğinden tutuklanmasına ve 15 ay hapis yatmasına neden olan delil:
“Şüpheliye ait cüzdanın içerisinde bulunan E76634618A seri numaralı 1 adet ABD doları”
Evet yanlış yazmadım, E serisi 1 Dolar.
İddianamenin sonunda savcı şöyle demiş:
“Kamuoyuna yansıyan birçok haberde de bilindiği üzere ülke genelinde FETÖ PDY mensubu şüphelilere ait ve işyerlerinde yapılan aramalar esnasında 1 dolar şeklinde banknotların bulunduğu, bu 1 Dolarların örgüt mensuplarının FETÖ ile bağlantısını gösteren bir tür işaret olarak kullanıldığının mütaala edildiği”
Ve E serisi bir dolarla FETÖ üyesi olarak tutuklanmış.
İnsanın inanası gelmiyor. O yüzden bütün delillerin bir kere daha üzerinden geçelim isterseniz.
Tuncay’ın evinde, bilgisayarında FETÖ ile ilgili hiçbir delil yok, Bylock yok, herhangi bir FETÖ okulu, kurumu ile kendisinin ya da çocuklarının ilişkisi yok. (Ki olunca ne anlama geliyor onu da anlamak zor.) Aleyhinde bir ihbar, bir istihbarat, bir ifade, hiçbiri yok.
Deliller, 2006 yılında, torpilsiz, klavye sınavında birinci olarak girdiği (onun da tabii ki belgesi elinde) Adliye’de onu işe alan sınav komisyonun başkanının 10 yıl sonra FETÖ’den tutuklanmış olması.
Bu bilgi bile “açık kaynaklardaki bir bilgi” olarak girmiş iddianameye. İşe alınma yılını bir kere daha yazalım: 2006.
İkinci delil; internetten aldığı, adını ve “Haziran 2013” olarak tarihini atarak imzalayıp arkadaşına hediye ettiği dini bir kitabın bir FETÖ yayınevinin kitabı olması ve aynı davada sanık olan mesai arkadaşının evinden çıkması. Tarihe yine dikkat: 2013 Haziran...
Üçüncü delil; 2012 yılında Bank Asya Batman Şubesi’nden alınmış ve 2013 yılı Ağustos’unda iptal edilmiş bir kredi kartı. Tabii ki o tarihte kartı iptal ettirdiğinin de belgesi elinde. Yine tarihlere dikkat 2012, 2013 Ağustos...
Ve bir adet E serisi 1 Dolar. Savcının bahsedilen 1 Doların F serisi olması gerektiğini bilmemesi bir tarafa, bunun tek başına bir delil olmayacağını bilmemeni başka bir tarafa, darbeden 40 gün sonra, sürekli televizyonda bir dolardan bahsedilirken neden biri hala cüzdanında 1 dolar bulundursun ki sorusunu hiç düşünmemiş olması diğer tarafa...
İddianamede Tuncay’ın bu “E serisi 1 doları görevlilerin elinden alarak yırttığı” da aleyhine deliller arasına girmiş. Tuncay savcılık ifadesinde “kendisine komplo düzenlediğini düşünerek 1 Doları yırttığını”, bu sırada polislere tartışan babasının yanına gelen küçük kızının da “bir doları düğünden alıp, oraya koyduğunu” söylediğini anlatmış. Cüzdanından o dolarla birlikte küçük bir tahta çubuk da çıktığı için kızının koymuş olabileceğini düşünmüş. O kargaşa anını daha sonra izlediği arama görüntüleri üzerinden şöyle anlatıyor Tuncay:
“Polis memurları ikametime geldiklerinde kapıyı açtım fakat eşim müsait değil dedim ve 15-20 saniye beklettim. Sonra yanlarında bayan memur da olduğundan -benim de üstümde şort olduğundan- Bana üstümü değiştirmem için izin verdiler, Ben de odaya gidip üstümü değiştirdim. Cüzdanımdaki Dolardan haberdar olsam rahatlıkla imha edecek zamanım ve imkanım vardı. Sonra antreye yanlarına döndüm. Bu kez, kimliğimi istediler. Ben de odadan cüzdanımı getirip içinden nüfus cüzdanımı çıkartmaya çalışırken cüzdanımı da benden alıp ev aramasına başladılar. O andan arama sonuna kadar cüzdan aklıma bile gelmedi, zaten onlarda olduğu için cüzdanı görmedim. Sonra Başkomiser "arama bitti tutanak yazımına geçeceğiz" deyince ben de ikindi namazı kılmak için izin istedim ve namaza geçtim. Ben namazdayken kamera eşliğinde cüzdan aramasına geçiyorlar. CD’de mevcut kamerayı çağırıp cüzdanı aramaya başlıyorlar. Bu arada Batman adliyesinden 22 kişi olmamıza rağmen sadece benim cüzdanımı üstelik kamerayla aramışlar. Bir şey bulunmuyor, Başkomiser “arabayı aramaya geçelim” der demez kamerayı çeken polis doğrudan 1 dolar çıkarıyor ve başkomiser de gayriciddi bir tavırla bana "Abdulkadir bey cüzdaninizda 1 dolar bulundu" diye sesleniyor. Ben de bir doların bana ait olmadığını, onların koyduğunu söyledim. Aramızda tartışma çıktı. Bu esnada kızım gelip "Ben düğünden aldım, babama verdim" dedi. Ben de ona “sen sus” demişim kayıtlarda. Bu arada tartışma devam ederken hemen sol tarafımda yerde bulunan dolar gözüme ilişti. Ben 1 doları almak için eğilir ve elime alıp doğrulduktan sonra 4-5 polis üzerime çullanıp elimdeki doları almak için bana müdahale ettiler. Dolar da bu esnada 4 parçaya ayrılıyor. Şayet yırtma saikiyle eğilseydim doları paramparça ederdim. Savcılık ifademde de bunu anlatmaya çalıştım ancak henüz görüntüleri izlememiş olduğumdan ve savcının benim yırttığım yönündeki ısrarı ile o cinnet anını hatırlamadığım için yırttığımı söyledim. Ancak görüntüleri izledikten sonra benim yırtmadığımı, memurların müdahalesi sonucu yırtılıp 4 parçaya ayrıldığını gördüm.”
İşte en güçlü delili yırtılmış E serisi bir 1 Dolar olan böyle bir dosyayla 39 Yaşında iki çocuk babası Batmanlı genç bir adam 15 ay sessiz sedasız hapiste yattı. Bu delillerle bile 15 ay tutukluluk, bunun münferit bir hata olmadığının artık bir tarz ve zihniyet sorunu olduğunu gösteriyor. Her ilde hatta her savcılıkça farklı uygulamalarla karşı karşıya olduğumuzu da.
Gerçekten bu örgütün aktif yöneticisi, profesyoneli olan insanları tespit etmek, suç delili aramak yerine sıradan insanların bütün hayatlarını belgelemek zorunda kaldıkları bir mensubiyet avcılığının vahim sonuçları bunlar.
Abdülkadir Tuncay, Mart ayındaki duruşmada FETÖ üyeliğinden yargılanmaya devam edecek. Eğer bu davalarda beraat kararı vermekten çekinen adliyelerin standart uygulamalarına maruz kalırsa, üyelikten verilen standart 6 yıl 3 ay hapis cezasını o da alabilir. Ceza almasa bile ailesini geçindirmek için işine ne zaman dönebileceği hala belirsiz. Sesini duyuracak, derdini anlatacak kimse bulamadığı için de bu konuda yazı yazmış gazetecilere mail atıyor. Ben de bu vesileyle öğrenmiş oldum.
Yoksa kimsenin tanımadığı, başına gelenlerle kimsenin ilgilenmediği, bu kadar kritik günlerden geçerken de mağduriyeti kimsenin umurunda olmayan bu ülkenin sıradan bir genç vatandaşı o. Adı Resmi Gazete’de çıkmış olmasına rağmen.
.20/01/2018 00:04
Bu bölüm dizide yok
48
“Baron Rothschild ve kerimesi dün Talya vapuruyla Dersaadet’i terk eylemişlerdir... Baron Rothchild’in geçen Cuma selamlığından sonra (27 Temmuz 1888) Yıldız Sarayı Humayunu’nda gördüğü iltifat, Hazret-i Cihanbani ve huzur-i Hümayun’unda kabulden fevkalgaye mahzuz olduğu tahmin ediliyor. Zat-i Hazreti Padişahi, Baron ile bir saat kadar müddet mülakat ederek... Anadolu şimendiferlerinin Baron tarafından teşkil edilecek bir heyet-i sarrafiye tarafından inşa arzusunu dermiyan buyurmuşlardır....Baron’un mazhar olduğu envai iltifatlardan başka avdeti esnasında Zat-ı Hazreti Padişahi kendisine bilhassa imal ettirilmiş on bin adet sigara hediye buyurmuşlardır.”
30 Temmuz 1888’de Beyoğlu’nda çıkan Moniteur Europeen gazetesinin bu haberinde bahsedilen Baron Rothschild, Frankfurt’ta bir Yahudi gettosunda doğup, 19. Yüzyılda Frankfurt, Paris, Londra, Viyana, Napoli’ye dağılarak meşhur banker Rothschild ailesine dönüşen, beş kardeşten Edmond Edmund James de Rothschild’di.
İstanbul’a gelmeden önce Odessa’daki Siyonist liderlerle bir araya gelmişti. Çünkü Yahudiler için Filistin’de toprak satın alıp, koloniler kurmaya kendisini vakfetmiş ve bu yüzden sık sık Filistin’e gidip gelmekteydi.
1834’de ilk defa kardeşi Nathaniel de Rothschild yine bir Cuma selamlığı sonrası 2. Mahmut tarafından kabul edilmiş, Osmanlı 1852’den itibaren de diğer pek çok Avrupa devletinin yaptığı gibi Rothschild ailesinden borç almıştı. Kırım Savaşı sırasında onlardan alınan borçla silah alınabilmişti. Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz ailenin diğer üyelerine nişanlar vermişti.
1888’de Cuma selamlığından sonra Baron Rothschild ile görüşen ve kendisine hediye olarak on bin adet el yapımı sigara hediye eden Padişah ise Sultan 2. Abdülhamit’ti.
Abdülhamit döneminde de devlet Rothschild ailesinden borç almış ve aile üyelerine çeşitli zamanlarda nişanlar verilmişti.
Abdülhamit’le görüşen Edmund Rothchild, 1893, 1897 ve 1899’da tekrar İstanbul’a ve Filistin’e gelmiş, hatta 1903’de bir kere daha İstanbul’a geldiğinde Topkapı Sarayı’nda saklanan 400 yıllık Şehname’yi tuhaf bir şekilde satın almıştı.
Prof. Dr. Mustafa Balcıoğlu ve Doç. Dr. Sezai Balcı’nın “Rothschildler ve Osmanlı İmparatorluğu” adlı kitaplarında anlattıkları, Rothschild’lere nişan verip el yapımı sigara hediye eden II. Abdülhamit, televizyon dizisindeki Abdülhamit’e pek benzemiyor.
Prof. Dr. Vahdettin Engin’in arşiv belgeleriyle kaleme aldığı “Pazarlık” adlı kitabında anlattığı Abdülhamit de öyle. Tabii dizideki Theodore Herzl’le diyalogları da...
Dünya Siyonist Kongresi’nin lideri Herzl, 1896 ve 1898 yıllarında İstanbul’a gelerek Abdülhamit’in yakın çevresiyle görüşmelere başlamış, 1902’de de bizzat Abdülhamit tarafından kabul edilmişti. Kitaba göre o görüşmede Abdülhamit, Herzl’e “Devlet-i Âliye'min satılık tek bir karış toprağı yoktur" da dememişti.
Herzl sonrasında yazdığı mektupta görüşmenin sonucunu şöyle anlattı: "Majesteleri, memleketinde yaşayan Yahudiler'e gösterdiği âlicenaplığı mazlum ve mağdur durumda bulunan diğer Yahudiler'e de göstermekte, onları bir peder gibi himaye altına almakta ama toplu olarak bir yerde yaşamaları yerine, değişik bölgelerde bulunmalarına izin vermektedirler."
Abdülhamit, Herzl’in borçları sildirme, yardım tekliflerini, Fransızlarla yürüttüğü kredi pazarlıkları için koz olarak kullanmış, kendisine de Yahudilerin yerleşmesi için Filistin dışında Mezopotamya’da özellikle de Yahudi kabilelerin yaşadığı Irak Kuzey’inde yerleşme önermişti.
Abdülhamit, genel olarak şüpheci, evhamlı ve tedbirli bir padişahtı ama muhaliflerini Müslüman, Yahudi ya da Hristiyan olarak ayırmıyordu. Kendi hayatının anlatıldığı bir dizide kötü adamların ekalliyet ağzıyla Türkçe konuşturulmasından da, sık sık bağırırken gösterilmekten de herhalde rahatsız olurdu.
Çünkü Yıldız Sarayı, zamanın Avrupa ülkeleri sarayları ve hükümet merkezleri içinde belki en çokkültürlü olanıydı.
Çocukluk arkadaşı Artin Dadyan’ı paşa yapıp, Hariciye Bakanı yapmıştı. Vefat ettiğinde de Beşiktaş Ermeni Kilisesi’ndeki cenaze ve mezarlık masraflarını bizzat ödemişti.
Özel hekimi Fenerli Rumlardan Spiridion Mavroyeni’ydi. Yabancı dişçilere suikast endişesiyle pek güvenmiyordu ama dişlerini, annesi Yıldız’ın hareminde bohçacılık yapan bir Polonya Yahudisi’nin oğlu olan Sami Günzberg’e emanet etmişti.
Her sabah yabancı gazeteleri okuyup, onun için tercüme eden Nişan Efendi Ermeni’ydi. Saray’ın kütüphanesini ise kendisini eleştiren bir karikatürden dolayı önce hapse attırdığı, sonra da Paris’teki sürgünden çağırdığı Diyojen dergisini çıkaran Teodor Kasap’a emanet etmişti.
İmparatorluğun her yerinden onun için emlak alan, petrol arazileri tespit eden, parasını emanet emlakçısı Agop Paşa’ydı. Onun için camiler, saraylar inşa eden başmimarı ise Sarkis Balyan.
Bayındırlık Bakanı yaptığı Fenerli Rumlardan Aleksandros Karatodori Paşa’ya, onu Ayastefenos ve Berlin anlaşmaları müzakerelerinde görevlendirecek kadar güveniyordu. En yakını İzzet Paşa, Şam doğumlu bir Arap’tı. Bulgar Prensi Ferdinand’ı bile mareşal rütbesi verip şahsi yaveri yapmıştı.
İngiliz Elçisi’ne tokat atmayı bırakın, yaptığı hizmetler için Şevkat Nişanı taktığı İngiliz elçisinin eşi Lady Dufferin onun için “Sultan çok güler yüzlü ve nazikti. Misafirlerine bizzat elleriyle sigara ikram ederdi” diye yazmıştı. İmparatorluğu bir arada tutmak için ince bir denge politikası güdüyordu, o yüzden elçilere karşı her zaman diplomatik nezaketle davranıyordu. Hatta kaynayan Makedonya’da bir Türk zabitin kızıp vurduğu Rus Elçi için hem o zabiti hem de yanında görevli arkadaşını idam ettirecek kadar gözetilmesi gereken dengelerin farkındaydı.
Hayatı da günümüzün yerli ve milli kriterlerinin sınırlarını zorlardı. 16 yıl boyunca saray mimarlığını Sanremo’lu Art Nouveau tarzının önemli isimlerinden Raimondo D’Aranco yapmıştı. Saray ressamı yine bir İtalyan olan Fausto Zonaro’ydu. Yıldız Sarayı içinde porselen fabrikası açtırıp, Fransız ve İsviçreli uzmanlar getirmişti.
Baylan’a yaptırdığı Yıldız’daki sahnenin başına gezici İtalyan tiyatrocu Arturo Stravolo’yu getirmişti. Misafirleri ve saray eşrafıyla birlikte orada operalar ve operetler dinlemeyi severdi. Belki bu zevki 1872’de Nurnberg’deyken Bayreuth Richard-Wagner Operası’ndan, kendisi ve yeğeni Abdülhamit için 300 Thaler (altın para) verip 329, 330 ve 331 numaralı koltukları satın almış amcası Sultan Abdülaziz’den geliyordu.
Yıldız Tiyatrosu’nda Stravolo ailesi onun için Due Ciabattini, L'arrivo Dello Sposo, Napoli di carnevale, I Tre Gobbi, Il Travatore ve La Traviata’yı sahnelemişti. Ama La Traviata’nın acıklı sonu onu üzdüğü için, sonunda genç Violetta’nın doktor tarafından iyileştirildiği yeni bir mutlu son bulunmuştu. Belki de aklına Saray’da kibritle oynarken kendini yakan altı yaşındaki kızı Ülviye’yi kurtaramamasını getiriyordu.
Abdülhamid'in sevdiği kitaplardan dahi operetler bestelenmişti. Örneğin Giovanni Boccaccio'nun bir eseri padişah için bestelenmişti. Ama en sevdiği kitap Sherlock Holmes’du. İngilizce’de yeni çıkan Sherlock Holmes kitaplarını hemen çevirtirip kendisine okuttururdu. Bir rivayete göre serinin yazarı Arthur Conan Doyle’u da Yıldız’da ağırlamıştı.
Misafirlerini en güzel sofralarda ağırlardı. Kendisi içki içmezdi ama sofrasına misafir olmuş elçilerin ve gezginlerin anılarına bakılırsa misafirlerine Fransız şarabı ve punch gibi özel içkiler ikram ettirirdi.
(Constantinople: City of the World's Desire, 1453-1924/ Philip Mansel)
Şimdi, en büyük düşmanı gibi gösterilen Emanuel Karasu da, bir zamanlar onun İttihatçılar içindeki jurnalcilerinden biriydi. Altında “Selanik Dava Vekillerinden Emanuel Karasu Kulları” yazan üç jurnalden birinde Yıldız’a, “Avrupa’da yayınlanan ve Selanik’teki genel kahvehanelerde, halkın “fikrini ifsâd” edecek bazı makaleleri ihtiva eden gazetelerin serbestçe okunduğunu ve bunların polis dairesi tarafından kat’i olarak engellenmediğini” ihbar etmişti. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/32093
Daha sonra onun karşısına da Yahudi olduğu için değil, İttihatçı olduğu için çıkmıştı. Yoksa Osmanlı’yı parçalamak isteyen bir Yahudi komplosunun başaktörü değil, Balkan Harbi sırasında Sultanahmet’teki mitinglerde konuşmalar yapmış, İstiklal Harbi’ne silah bulmuş bir Osmanlı olarak yaşamıştı.
Abdülhamit’i devirmek konusundaki fikirleri de Kut-ül Amare kahramanı Halil Kut Paşa’dan farklı değildi. Ama Kut Paşa’nın yaptığına benzer planlar da yapmamıştı:
“...Makedonya’da işin böylece ve hayırlı sona erişi benim Cemiyet’e teklif ettiğim bir planı da artık lüzumsuz kılmıştı. Plan şuydu: Makedonya’da gizlice İstanbul’a gelecektim. Beşiktaş’a ve Yıldız Sarayı’nın Selamlık yolu üzerinde bulunan evimde gizlenecek ve oradan 5-6 metre mesafeden geçecek Abdülhamit’i öldürecektim. Sonra da Hürriyet’i ilan edecektik”(Halil Kut Paşa’nın Hatıraları)
Belki aynı kanalda yayınlanan dizileri sayesinde 110 yıl sonra Abdülhamit’le ona suikast planları yapan İttihatçı Halil Kut Paşa da barışır.
Böylece, tarihte serbest atış, tarihi bugünün ihtiyaçları için kesip biçmek sporu, hamaset ve ayrımcılık dışında da bir işe yaramış olur
.23/01/2018 23:48
Konuşmasak da aklımızda bulunsun
39
Afrin’in neden Türkiye’nin güvenliği için kritik olduğunu ve neden oraya askeri operasyon yapıldığını anlamak için uzun uzun analizlere gerek yok, haritaya bakmak yeterli.
Türkiye’nin içine doğru uzayan bir bölge, 40 yıldır Türkiye ile savaş halinde olan bir terör örgütünün elinde. Ve o örgüt, Suriye’deki iktidar boşluğu, büyük devletlerle kurduğu ittifaklarla elde ettiği otonomi ve Türkiye şehirlerini vurabilecek menzildeki ağır silahlarla kalıcı olacak bu bölgeye yerleşiyor.
Oradakilerin PYD, YPG olduğu, onların Türkiye ile bir sorunu olmadığı, oradan Türkiye’ye dönük bir tehdit, saldırı gelmediği gibi tezlere Türkiye de müşteri bulmak zor.
Türkiye’nin şehirlerinin ortasında otobüs bekleyen, maçtan, okuldan, işten çıkan insanların arasına tonlarca patlayıcı yüklü araçlarla dalıp, katliamlar yapmış canlı bombaların fotoğraflarının dahi dev posterlere basılıp binalara asıldığı, PKK’nın uğruna Türkiye’deki çözüm sürecini harcadığı bir ütopya bölgesinden bahsediyoruz.
Harita ve fotoğraf bu kadar açık olduğu için dünyada Türkiye’nin Zeytin Dalı operasyonuna yüksek perdeden karşı çıkan kimse olmadı.
Hatta İngiltere, ve Almanya’dan açık destek mesajları geldi, BM’yi acil toplantıya çağıran Fransa’yı da herhalde uyardılar, onlara da geri adım attırdılar.
Bütün dünyanın anlayışla karşıladığı böyle bir güvenlik harekatına karşı otomatik pilot “savaşa hayır” pozisyonun da ahlaki, mantıklı bir zemini o yüzden yok.
Ama sahada bu haklı güvenlik operasyonu sürerken, cephe gerisinde yapılanlar başka güvenlik zaaflarının açılmasına neden olmamalı.
Birincisi; en başından itibaren bu operasyonun hedefinde Afrinlilerin, Kürtlerin değil, PKK’nın olduğu ile ilgili yapılan vurgular, açıklamalar önemliydi.
Ama bu açıklamaların ikna edici olması için “Kızıl Elma” “Afrin’i yerle bir etme” jargonundan da vazgeçmek gerek.
Çünkü orada sadece PKK’lılar yok, Osmanlı ordusunun “Kızıl Elma”ları için savaşmış insanların torunları da var.
Suriyeli Kürtler, dediğimizde Haçlı Seferleri’ne karşı Selahaddin’in en güvendiği, İran ve Şii tehdidine karşı Yavuz Sultan Selim’in arkasını dayadığı, 19. Yüzyılda Hicaz yollarını korumak için Abdülhamit’in oraya yerleştirdiği yani yüzyıllar boyunca Kudüs’ün, Şam’ın, Mekke’nin ve Anadolu’nun güvenliği için de orada var olmuş insanlardan bahsediyoruz.
Ve tabii Cumhuriyet’in laik ve milliyetçi politikalarına karşı isyan edip, isyanlar bastırılınca oralara göç etmiş Türkiye cumhuriyetinin eski vatandaşlarından da bahsediyoruz. Suriye’nin yıllarca Kürtlere kimlik vermemesinin sebebi de buydu onların zaten bir kimliği olmasıydı zaten.
Her ne kadar Suriye’den çok Türkiye siyasetine yüzleri dönük olduğu için PKK’nın da erken vakitlerde örgütlendiği ve taban bulduğu bir bölge olsa da PKK’nın disütopyalarıyla taban tabana zıt hayat tarzlarına, dünya görüşüne sahip insanlar Suriyeli Kürtler.
Bu yüzden Afrin, Suriyeli Kürtler, Kürt koridoru derken binlerce yıldır birlikte yaşadığımız, ABD, Rusya, Esad hatta PKK gittikten sonra da birlikte yaşamaya devam edeceğimiz insanlardan bahsettiğimizi unutmadan, gönül kırmadan konuşmak gerek.
İkinci olarak, unutulmamalı ki dünyanın her yerinde devletlerinin benzer savaş kararlarını, askeri operasyonlarını eleştiren, haklı ya da haksız “Savaşa Hayır” pozisyonu alan insanlar, gruplar olur, olmuştur. “Savaşa hayır” demek her zaman ahlaklı pozisyonu da temsil etmez. Örneğin ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmemesi için “Savaşa Hayır” pankartlarıyla gösteriler düzenleyen Amerikalı pasifistler, katkıları olan o zaman kaybında ölen, yakılan insanların akıbetlerinden de sorumlu olmuştu.
Benzetmek ve kıyaslamak mümkün olmasa da ABD, İngiltere, 11 Eylül terör saldırısını gerekçe göstererek, Afganistan’ı, Irak’ı işgal ederken, New York’ta, Londra’da yüzbinlerce insan savaşa karşı gösteri düzenliyor, gazeteler yazılar yazıyor, entelektüeller bildiriler imzalıyordu. İsrail Gazze’ye Lübnan’a operasyonlar düzenlerken de İsrailli, savaş karşıtları Tel Aviv’de eylemler düzenleyebiliyordu.
Çok uzağa gitmeye gerek yok, cumhuriyet tarihinin en büyük askeri harekatı olan Kıbrıs Harekatı sırasında, başta Aydınlık hareketi olmak üzere bazı sol gruplar “İşgale nihayet, Kıbrıs’a hürriyet” sloganıyla eylemler düzenlemiş, bildiriler dağıtmış ve Türkiye’nin Kıbrıs harekatına karşı çıkmışlardı.
O yüzden bugün de samimi ya da değil, hoşumuza gidiyor ya da gitmiyor demeden medeni ve demokratik sınırlar içinde (tweet atarak, bildiri yayınlayarak, yazı yazarak ya da toplantılar düzenleyerek) bu operasyona karşı çıkan, sonucu değiştirmeyecek bu eleştirileri dillendiren insanların gözaltına alınması Türkiye’nin demokratik standartlarını düşürmekten başka bir işe yaramaz.
Bu sadece PKK’nın dünyaya ve Türkiye’deki tabanına “Türkiye’de meşru demokratik yollarla siyaset yapmak mümkün değil, o yüzden silahlı mücadeleden başka yol yok” propagandasına devam etmesine yardım eder.
Üçüncü olarak; unutulmamalı ki 40 yıldır dağlardan başka hiçbir yerde alan hakimiyeti kuramamış bir terör örgüt PKK. Bu yüzden 2011’den sonra Suriye’de elde etmeye başladığı ve “Rojava Devrimi” diye üzerine destanlar, teoriler yazdığı şehir hakimiyeti onun için her şeyden daha önemli.
Bu uğurda PKK, çözüm sürecine de ayak sürdü ve sonunda da “askeri barajlar” deyip süreçten tekrar savaşa çıkacak bir yol buldu.
Çünkü dağdaki bir PKK’lı komutan için çözüm sürecinin vereceği meşru siyasi faaliyet hakkı, Suriye’de bir ütopya devletçiği, dünyayla doğrudan ilişkiler kurarak yönetmenin yanında çok kıymetsiz görünüyordu. Ancak Suriye’dekine benzer bir özerklik ona cazip göründüğü için de sonunda şehirleri yıkıp geri çekildikleri hendek savaşını başlattılar.
Yani PKK, Türkiye’deki Kürtleri ve yıllardır elde ettiği kazanımları Suriye’deki devletçiği için harcamaktan çekinmedi.
Harcadıkları listesinin birinci sırasında da HDP geliyordu.
Çözüm süreci perspektifiyle kurulan HDP, tekrar savaş politikasına dönülünce sadece devlet için değil PKK için de ortada ve anlamsız kalıverdi.
PKK, HDP’li vekilleri o yüzden cepheye sürerek kriminalize etmekten çekinmedi. Ayrıca Meclis’te grubu olan HDP’nin varlığı, PKK için Kürtleri yeniden savaşa ve silahlı yollarla ikna etmenin önünde bir engel haline geldi.
Herhalde bunun için HDP’ye, hepsi toplansa bir Kürt düğününde halay halkası kuramayacak marjinal sol hareketlerden zayıf genel başkanlar bulunuyor
O yüzden bugün Türkiye’de meşru siyaset alanını özenle korumak, Suriye’de silahla elde ettiği kazanımlardan başka gözü hiç bir şey görmeyen PKK’ya karşı elimizdeki en yerli ve etkili silahımız.
Türkiye’nin, içeride başarıyla uygulanan PKK’yı askeri olarak bitirme politikası dışında herhangi bir Kürt politikası kalıp kalmadığını bilmiyoruz.
Ama tutuklama, göz altılara rağmen ısrarla HDP’nin Meclis’te varlığının korunması eski politikalardan geriye kalmış bir nüve olarak okunabilir.
Yoksa PKK’nın Suriye’deki partisi PYD’nin Suriye ilgili toplantılara katılmasına karşı çıkarken, herhalde muhataplarımızdan karşı argüman olarak PKK’nın Türkiye’deki partisinin bizim Meclis’imizde olduğu hatırlatmaları geliyordur.
Ve son olarak; 1995 tecrübesini unutmamak gerekir.
PKK, 1993’te MGK’dan af kararının bile çıktığı bir çözüm sürecini ve ateşkesi bitirip Türkiye’de özerk yönetimler ilan etmiş, şehir savaşları yapmış, yenilmiş, ardından çok ciddi askeri operasyonlarla Türkiye içinde bitirilmiş, DEP’li vekiller tutuklanmış, ardından Barzani ile ortak sınır ötesi operasyonla Kuzey Irak’ta da ağır bir yenilgiye uğratılmıştı. Ama “PKK bitti” denirken 1995 seçimlerinde HADEP 1 milyon 200 bin oy alıp herkesi şaşırtmıştı.
Tabii ki şartlar değişti, artık 90’ların devleti yok, inkar politikaları yok ama eğer ortak bir gelecek tahayyülü inşa edilemezse, meşru siyaset alanı tıkanırsa, bölgede komşumuz olan Kürtlerle müzakere edilecek açık kapılar bırakılmazsa bu kısır döngüden çıkamayız.
Kızıl Elma çoşkusu içinde bütün bunlar belki eski, bayat, fikirler, denenmiş ama başarısız olmuş yöntemler gibi gelebilir.
Konuşmayalım, zaten konuşamayı da beceremiyoruz ama birilerinin aklında tutmaya devam etmesinde fayda var. Belki bir gün yine ihtiyaç olur..
.26/01/2018 23:23
Boğaz’dan Silivri’ye devam eden karanlık gece
13
Büyük mahkeme salonunun tribünlerinde bir kaç gazeteci ve davayı izleyen milletvekilleri dışında artık geriye sadece davanın iki tarafı kalmış.
duruşma bu. 18 ay önce, İstanbul Boğaz’ının ortasında herkesin gözü önünde meydana gelmiş kanlı bir gecenin epey gecikmiş hesabı bu salonda görülmeye devam ediyor.
Salondaki tribünlerin bir tarafında 15 Temmuz gecesi köprüde şehit olan 34 insanın yakınları ve bazı gaziler oturuyor. Boşluklar var, insanlar yorulmuş, yüzlerindeki acı ifadesi ise geçmemiş. Öfke ise zaman zaman bir sanık ifadesinde duyulan bir cümleyle tekrar depreşiyor.
Sanıklardan birinin kendisine tepki gösteren tribünlere doğru bakışı, el hareketi bir anda salonun karışmasına, küfürlerin, “katiller” seslerinin yükselmesine neden oluyor.
Adaletin gecikmesi bazı mağdur avukatlarının sanıklara sordukları öfkeli sorulara da yansımış. Hem mahkeme başkanı hem de duruşma savcısı ise dosyaya hakim, haklı müdahalelerle adalet standardını yüksekte tutmaya çalışıyorlar.
Tam karşıdaki sanık yakınlarının oturduğu tribün ise daha kalabalık. Ama neredeyse oradan çıt çıkmıyor.
İlk kez salona gelen birinin hangi tribünde mağdur yakınlarının, hangi tribünde sanık yakınlarının oturduğunu anlaması mümkün değil.
Çünkü iki tribünde de birbirine benzeyen, aynı sosyal dokudan gelmiş insanlar var. Ayrı kapılardan salona giren, birbirilerine değmeden salondan çıkmaya çalışan bu insanların bir araya geldikleri tek yer ise mahkemenin mescit olarak kullanılan küçük odası...
Öğle arasında mahkeme salonun dışında kurulan çadırda dağıtılan yiyecekler hızlıca yeniyor. Şehit ve gazi ailelerine belediyenin dağıttığı öğle yemeği peynirli ekmek, meyve suyu ve bir meyveden ibaret. Görevliler “çıkarken herkes masasındaki çöpleri toplasın” diye bağırıyor. İlk zamanlardaki hürmetten geriye az şey kalmış.
Abisi Erol Olçok’u, ve yeğeni Abdullah’ı o gece köprüde şehit veren Cevat Olçok ise sık sık notlar alıyor. Bütün duruşmalara katılmış. İddianameye hakim, herkesi tanıyor. Haftalardır benzer şeyler duyduğu için de haklı olarak kızgın, bazen “yalan söylüyor” diye belli ediyor tepkisini. Tam olarak abisinin ve yeğeninin şehit edildiği 01.30‘la 01.45 arası kimin ateş açmış olabileceğini tespit etmeye çalışıyor. Avukatlar görüntülerden ateş açmak için yere oturmuş sekiz kişiye kadar bu sayıyı düşürmüş. Ama o görüntülerden onların yüzlerini seçmek de zor.
Çünkü iddianamede köprüde o gece şehit düşmüş 34 insanın, yargılanan bu 152 sanıktan kimin ve kimlerin silahlarından çıkan kurşunların hedefi olduğu sorusunun cevabı yok. O olağanüstü şartlarda olay yeri incelemesi, alınabilen el svabları, bulunabilen kurşunlar, askerlerin üzerlerine kayıtlı olmayan silahları kullanmış olması bunun tespitini engelliyor.
Bu yüzden 34 insanın kim tarafından ve nasıl öldürüldüğü sorusu mahkemenin ortasında salınıp duruyor. Sorunun muhatabı olan sanıkların hiçbiri de halka ateş ettiklerini kabul etmiyor.
Ama tutuklu yargılanan bazı er ve öğrenciler savcılık ifadelerinde ateş eden ve ateş etme talimatı veren rütbelilerin adlarını vermişlerdi:
“Ahmet Binbaşı, Vedat Üsteğmen ve bir grup uzman çavuşun ateş ettiğini gördüm. Şahıs yere düştü. Bunun üzerine biz şahsın terörist olmadığını anlayarak korktuk ve ağlamaya başladık.”
“Yine bir ara dışarı baktığımda Vedat Üsteğmenin diğer tankın üstündeki makineli tüfekten halka doğru durmadan ateş ettiğini gördüm.”
“Halk gelmeye başlayınca Binbaşı Ahmet bizim yanımıza geldi, silahını bize doğrulttu, halkın ayaklarına ateş edin, aksi halde sizi vururum diye bağırdı. Bunun üzerine hepimiz ateş açtık. Ancak ben yine de halka doğru ateş açmadım, havaya ateş açtım. Ancak atışlar sonucu kadın yere düştü.“
O gece köprüdeki askerlerin komutanlığını yürüten ve bu davanin esas aktörleri olan Kuleli’den Yarbay Turgay Ödemiş, Binbaşı Ahmet Taştan ve Hava Harp Okulu öğrencilerinin başındaki Binbaşı Gazi Odacı henüz ifade vermediler, haftaya ifade vermeleri bekleniyor.
Herhalde mahkeme salonunda en arkada jandarmanın arasında ayrı olarak oturmalarının sebebi kürsüye çıkan her öğrenci ve erin onlardan da şikayetçi olduğunu söylemesi.
Ama mahkemede öğrenci ve erlerin ateş açmak, ateş açma emri vermekle suçladıkları komutanların savcılık ifadelerine bakılırsa onların da hiçbir şeyden haberi yoktu, terör tehdidi diye oraya gelmişlerdi ve halka da hiç ateş açmadılar. Şu ana verdikleri ifadelerde o gece sorumluluklarını taşıdıkları erleri ve öğrencileri koruyan bir tutum takınmadılar.
duruşmada o gece saat 02.00’den sonra köprüye çıkmış 48 Hava Harp Okulu öğrencisinin savunmaları devam etti. Zaten bu davada durumları en tartışmalı olanlar da Hava Harp Okulu öğrencileri ve erler.
Sanık sandalyesine çıkan öğrenciler ifadelerine “1995 yılında, 1994 yılında şurada doğdum...” diye başladıkça davayı izlemek için salona gelmiş arkamızda oturan Burhan Kuzu’nun Fethullah Gülen’i kastederek öfkeyle ve vahlanmayla karışık söylediği cümle aslında durumu özetliyor “Bir nesli mahvetti.”
Ama davada öğrenciler darbeyle birlikte FETÖ üyeliğinden de yargılansa da iddianamede ‘askeri okullarda FETÖ’nün örgütlendiği’ gibi genel bir ifade dışında buna dair somut bir kanıt yok. (Bylock kaydı, sivil imamla ilişki vb.) .
Bu duruşmada ifade veren öğrenciler, hem darbeye, hem FETÖ’ye hem de Gülen’e yönelik (şarlatan, hain vb.) sert ifadeler kullanmaktan da çekinmiyor.
(Darbe gecesi 12’den sonra Yalova’daki yıllık planör eğitimi kampından otobüslerle yola çıkıp İstanbul’a getirilen yaşları 20 ile 22 arasında değişen bu 312 öğrencilerin durumuyla ilgili daha önce bu köşede yazılar çıkmıştı.
http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/koprunun-karsi-tarafindakiler-4707
http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/yalova-iskelesine-yanasan-bir-tekne-4730
http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/istanbul-trafigine-takilan-darbe-4740
http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/karanlik-bir-gecenin-sonunda-4762.)
İddianameye göre Hava Harp Okulu öğrencileri saat 02.00’den sonra köprüye geldiklerinde Kuleli Askeri Lisesi’nden Yarbay Turgay Ödemiş ve Binbaşı Ahmet Taştan komutasında, iki Unimog araç ve bir itfaiye ile rütbeliler, çavuşlar ve erlerden oluşan ağır silahlı 56 asker 22.00’den beri köprüdeydi.
Daha sonra onlara Maltepe’deki 2'nci Zırhlı Komutanlığı’ndan Üsteğmen Vedat Yıldız komutasında yola çıkan dört tank ve iki ZPT içindeki rütbeli ve erlerden oluşan ağır silahlı 41 asker de saat 01.00 sularında onlara katılmıştı.
Davanın diğer sanıkları da onlar.
Yine iddianameye göre 48 Hava Harp Okulu öğrencisinden 23’ü o gece hiç silah kullanmamış, 25’i ise silah kullanmış görünüyor. Yine iddianamedeki tanık ifadeleri ve adli tıp bilgilerine göre öğrenciler köprüye geldiklerinde en az 15 sivil vatandaşımız ve iki polis darbeciler tarafından şehit edilmiş durumdaydı. (Tam olarak zamanın belli olmadığı ifadelerle bu sayı 27’ye kadar çıkarılabilir)
Öğrenciler ifadelerinde ısrarla emre itaat etmek zorunda olduklarını ve sadece havaya ateş açtıklarını, verdikleri birkaç komutan adı dışında ateş açarken kimseyi görmediklerini söylüyorlar. Muhtemelen birbirlerini korumak için verdikleri bu ortak ifadeleri mağdurlar, avukatlar ve muhtemelen mahkeme heyeti örgütlü ifade olarak yorumluyor.
Savunmalar ve avukatların sorguları ise esas olarak emre itaat kavramı etrafında dolaşıyor. Öğrenciler, darbeden habersiz olarak komutanları tarafından oraya getirildiklerini, emirlere uymak zorun olduklarını, o sırada bunun kanunsuz emir ve darbe olduğunu anlamalarının mümkün olmadığını anlatıyor. Avukatlar ise kanunsuz emre neden uyduklarını, karşılarındaki insanların provokatör ya da terör destekçisi değil, halk olduğunu nasıl anlamadıklarını sorguluyor. Ama kanunsuz emirlere uymayı reddetmiş bir öğrenci de tutuklu sanıklar arasında oturuyor.
Mahkemedeki en dikkat çekici savunmalardan biri, o gece köprüden kaçan Hava Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisi Habibulllah Şahin’e ait: “Bu sırada da sürekli silah sesleri geliyordu. Hatta köprünün girişindeki bir tank ateş etti. Biz köprüye girdiğimiz yönün aksi istikametine koşarak oradaki askeri araçların arkasına yattık. Orada erlerde vardı.
Erlerde sersem gibi geziyordu. Ne olduğunu sorduk. Bilmediklerini söylediler. Arkadaşlarımdan biri asker vuruldu diye bağırınca, bir iki metre yakınımdaki askerin yerde yattığını gördüm. Yerde yatan asker can çekişiyordu. Biz komutanım asker vuruldu diye bağırdık. Kompozit başlıklı başka bir komutan gelip, askere ayağıyla dokunduktan sonra, bu ölmüş siz devam edin diye oradaki erlere talimat verdi. Ben koşarak Gazi Binbaşının yanına gittim. Komutanım asker öldü niye böyle oluyor, polis çağırın dedim.
Gazi Odacı' da destek gelecek habip git yat dedi. Ben bu kez köprünün giriş yaptığımız tarafına gittim. Orada dört beş öğrenci arkadaş gördüm. Orada ilk gördüğüm komutan onlara ateş edin diye bağırıyordu. Ben orada duran arkadaşlarıma ben gidicem dedim. Köprünün sağ tarafındaki elektrik tamiratları için kullanıldığını düşündüğüm bir merdiven gördüm. Dört beş basamaklı bu merdivenden aşağıya indim. Silahım ve hücum yeleğimi köprüde bırakıp, köprünün ayağına yapışık telden aşağıya indim. Köprünün altına indim. Taşlık ve çimlik alan vardı. Üzerimdeki kamuflajın üstünü çıkardım köprünün iki ayağının ortasına bıraktım. Biraz ileri yürüdüm. Küçük bir bahçe vardı. Saat 02.45-02.50 sıralarıydı. Bahçenin girişindeki merdivenin altına yattım, sabaha kadar orada bekledim. Saat 07.30 sıralarında yukarıda sesler kesildi. Ben üzerimdeki kamuflajın altını ve botumu da çıkardım.
Çorabım baksırım ve tişörtüm kaldı. Bu şekilde yürüyerek köprünün üstene tekrar çıktım. Orada bir tane polisi görünce bana yardım edin diye bağırdım. Polis gelip bana sarıldı. Vatandaş mısın diye bağırarak sorarken, sessizce de kafa salla dedi. Ben kafamı salladım. Beni yakınındaki trafik şubeye götürdü. Orada askeri öğrenci olduğumu anlattım. Bana kıyafet ve su verdiler. Karakolda olayın gerçeklerini polislerden öğrendik Hiç bir olaya karışmadım. Kimseye silah dahi doğrultmadım. Vatanıma ihanet etmeyi hayatım hiç bir saniyesinde düşünmedim otobüsten indiğimizde köprüye geldiğimiz bile anlamamıştık. Köprüdeyken bile ne amaçla orada olduğumuzu bilmiyordum. Suçsuzum savunmam bundan ibarettir.”
Yine tutuklu sırasında oturan sanıklar arasında, öğrencileri taşıyan otobüs, köprü girişinde halk tarafından durdurulurken yaralanmış, köprüye çıkmadan hastaneye götürülmüş Samet Yazgaç, halkın köprüye çıkmasına izin vermediği ve polise teslim olan Lokman Hekim Avcı ve Ahmet Kertiş adında üç Hava Harp Okulu öğrencisi de var. Onlar da müebbetle yargılanıyorlar.
Mahkemedeki ifadelere ve sanıkların psikolojisine, o gece Yalova’dan helikopterle İstanbul’a taşınmış, Avea ve Telekom binalarına götürülmüş 19 Hava Harp öğrencisine geçen hafta verilmiş müebbet cezanın ağırlığı çökmüş durumda.
İddianamede aynen yer verilen ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan bir tümgeneralin imzasıyla savcılığa gönderilen tahkikat raporuna göre kamptan İstanbul’a taşınan öğrenciler emirleri yerine getirdiler ve darbeye katıldıklarının çok sonra farkına vardılar. Bu yüzden emirlerin dışına çıkamazlardı. Savcılıklar ise bunun tersini düşünüyor. Ama yine de bu tahkikat raporuyla başka davalarda tahliye edilen Hava Harp Okulu öğrencileri oldu.
Mahkemeye heyeti için karar vermenin zor olduğu bir dava bu. Aslında Türkiye’nin uzun darbeler tarihinde bunun tek bir örneği var. Talat Aydemir’in ikinci darbe girişimi olan 21 Mayıs 1963’ten sonra gece yataklarından kaldırılıp, darbeye katılmış 1459 Harbiye öğrencisi de yargılanmıştı.
Aydemir ve üst düzey komutanlardan ayrı bir mahkemede yargılanan öğrenciler için iddianamede savcı “Talat Aydemir ve rüfekası menfi emellerinin tahakkuku için tasarladıkları hukuk dışı plan ver tertiplerinin tatbiki mevkine konulmasında genç ve körpe dimağlardan daha kolay istifade edebilecekleri hususunu göz önünde tutarak sistemlerinin icabı olan çengellerini Harp Okulu öğrenci grubuna da atmak suretiyle...” diye başlayan bir giriş yapmış ama öğrenciler için 3 aydan 15 yıla kadar hapis cezaları istemişti.
Harp Okulu öğrencilerinden Erol Ege’nin mahkemede yaptığı savunma ise Türkiye’deki darbe tarihinin özeti gibiydi:
“Yıl 1876, vatanperverler meşrutiyet istiyor. Bunu kim yapar, Harbiye yapar. Gel Harbiye. Senler geçti. İstibdat baş gösterdi. Buna kim mani olacak, yine gel Harbiye. Yıl 1960. Millet bağırıyor. Menderes diktatör olacak, buna kim mani olabilir, Harbiye. Gel bakalım Harbiye. Yıl 1963. Harbiyeliler uykudan uyandırılır. Vatan elden gidiyor denir... Olur ya bir kere muvaffak olamaz, bu sefer de gel mahkemeye bakalım Harbiye. Takdir Yüksek Mahkeme heyetine ve tarihe aittir.”
Mahkeme, 1459 Harbiyeliden doğrudan darbeci cuntayla bağlantılı olduğunu tespit ettiği 75 öğrenciye 4 sene iki ay, 91 öğrenciye de 3 ay hapis cezası vermiş geri kalan öğrencileri de beraat ettirmişti.
34 insanın hayatını kaybettiği bir gecenin yargılandığı bu davada suç işlemişlerle oraya sürüklenmişler arasında ayrım yaparak, adaleti bulmak ise daha zor.
Ama herkesin içini ferahlatacak adaletten başka bir çözüm de yok..
.28/01/2018 21:18
Hatasız kullar, anakronik ahlaksızlıklar arasında...
21
Geçen haftanın en ilginç olaylarından biri oyuncu Mert Fırat’ın beş yıl önce verdiği bir röportajda söyledikleri yüzünden sosyal medyada linç edilmesiydi.
Başbakan’ın televizyondan Öcalan’la görüşüldüğünü açıklamasından, İmralı’ya o günkü adıyla BDP’li ilk heyetin devlet tarafından gönderilmesinden sonra, Gezi Parkı olaylarından önce verilmiş röportajda Mert Fırat’ın çözüm için Öcalan’la görüşülmesini savunmuş olması, anti-militarist cümleler kurması, başörtülülere haksızlıklar yapıldığını söylemesi beş yıl sonra farklı kesimler tarafından linç edilmesine sebep oldu.
Halbuki beş yıl önce yayınlandığında, gazetelerde sorunun diyalogla çözülmesinin övüldüğü onlarca yazı, televizyonlarda siyasilerin anaların ağlamayacağı, insanların ölmeyeceği, kardeş olacağımız vaatleriyle dolu konuşmaları arasında bu röportaj kimsenin dikkatini çekmemişti.
O röportajdan bir kaç ay sonra Diyarbakır’daki Newroz kutlamasında Öcalan’ın silah bırakma kararını açıkladığı mektubunun okunmasını, kısa bir süre sonra PKK’nın ne zaman çekileceğini açıklandığı Kandil’deki basın toplantısını bütün kanalların canlı yayınladığını, gazetelerin manşetlerinden duyurduğunu da bugün kimse hatırlamıyor.
O gün devlet tarafından resmi araçlarla İmralı’ya, Kandil’e taşınan, örgüt liderleriyle görüştürülen, hatta tanıştırılan milletvekillerinin bir kısmı, bugün bunların onda biri bile olmayan örgüt bağlantılarını gösteren delillerle hapisteler.
Sonunda PKK çekilmedi, Suriye’deki savaşın da etkisiyle çözüm süreci başarısızlıkla sonuçlandı.
Halbuki başarısızlıkla sonuçlanmış olması, bir ülkenin insanların öldüğü 40 yıllık bir sorununu kalıcı olarak çözmek için müzakere yolunu kullanmasının yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Artan vatandaşlık bağları, açılan siyasi alan ve silahın bir hak arama yolu olarak en azından Türkiye’de anlamını yitirmesi başarısızlığa rağmen süreçten geri kalan kazanımlar. Ama niyetlerin salih olması da sonuçta ortaya çıkan tablonun, nerede, nasıl hatalar yapıldığının sorgulanmayacağı anlamına da gelmiyor. Özgürlük alanları genişletilirken güvenlik zaaflarına yol açılması, uluslararası konjonktürün yanlış okunması, muhatabın yanlış analizi gibi pek çok hata serinkanlılıkla dillendirilemiyor.
Bunu yapmak yerine, beş yıl önceki niyetler, siyasetler o gün kimsenin bilmediği bu sona göre tartılıyor, puanlar veriliyor. Bu ahlaksız anakronizm beş yıl sonra bir oyuncuyu bile vurabiliyor.
Benzer serinkanlı analizlerin yapılamadığı bir diğer başlık da Suriye meselesi.
Orda da son 7 yıldır olan biten her şey sonuca göre değerlendiriliyor.
Bundan 7 yıl önce diğer Arap halklarıyla birlikte, Suriyeliler de kendilerini 40 yıldır yöneten, babadan oğula geçmiş bir askeri azınlık diktatörlüğüne karşı sokaklara çıktı, direndi, bu direnişleri tankla, tüfekle karşılanınca, silahlandı, savaştı ve sonuç itibarıyla bu savaşı kaybettiler. Savaşı kaybetmeleri onların 40 yıllık bir diktatörlüğe karşı direnişini haksız, hepsini de dış güçlerin piyonu yapmadığı gibi bu savaşı dış destekle kazanıp ayakta kalmış olmak da Esad ve rejimini bir anda itibarlı, haklı yapmıyor.
Örneğin, İspanyol İç Savaşı’nı kazanmak Franco’yu itibarlı ve haklı yapmadığı gibi, ona direnenleri de bozguncu, terörist yapmamıştı. Ama günün sonunda kazanan Franco, devlet başkanı olarak muamele görmeye devam etti.
Türkiye’nin, komşusundaki 40 yıllık diktatörlüğe karşı sokağa çıkmış, silahla bastırılmış, bu yüzden direniş başlatmış muhaliflere destek vermiş olması da, bugün o muhalifler bu savaşı kaybettiğinde yanlış tarafı tutmak, yanlış siyaset gütmüş anlamına gelmiyor.
Ama ahlaken haklı olmak bile bu yedi yılda muhaliflerin siyasetlerinin, radikal örgütlerin zemini ele geçirmesinin, Türkiye’nin verdiği desteğin, yürütülen politikaların masaya yatırılmasını, bugün için rasyonel tercihler yapılmasını da engellememeli.
Ama yine olmuyor. Yine arşivler inkar ediliyor, günah keçileri aranıyor, kendi şehirlerini jetlerle bombalamış, milyonları sürgün etmiş bir diktatörle temas kurmak zorunda kalınacak günü heyecanla bekleyenlerin “Esed yine Esad mı oldu” espricikleri havalarda uçuşuyor. Soğukkanlı bir bilanço yerine bu mesele de iç siyasi kavganın bir izdüşümü olarak yaşanmaya devam ediyor.
Yine FETÖ, darbe meselesinde de hala adil bir analiz yapılabilmiş değil.
28 Şubatlara, 27 Nisanlara, Başbakanların uçaklarda ancak sessiz sinemayla tarif edebildiği askeri vesayete karşı, üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmak istediği için iktidar partisinin kapatılmaya çalışıldığı günlerde mücadele edilmesini savunmak, bunun için yapılmış anayasa değişikliğine destek vermiş olmak, kimseyi bugün FETÖ ve darbe meselesinde ortaya çıkan sonuçların ortağı yapmıyor. Ama bu haklı amaçlar için kullanılan metotların hukukiliğini ve ahlakiliğimi sorgulamamış olmak, pragmatik davranmış olmanın ahlaki yükünden de kimse bu iyi niyetlerle kurtulmuyor. Ayrıca o gün sadece o cemaate değil, bütün dindarlara, onların partilerine eşit düşmanlık yapanların uyarıları da bugün haklı çıktıkları, bu bilançoda hiç bir payları olmadığı anlamına gelmiyor.
Ama burada kimse en ufak bir özeleştiriye ve hesaplaşmaya yanaşmayıp, sorumluluğu başkalarına atıp yırtmaya çalışıyor. O yüzden de hukuk, siyaset, medya bu yakın geçmişten ders çıkarmadan, aynı pragmatizm, aynı yöntemlerle yola devam ediyor.
Kabak da dönemin başbakanları tarafından açılmış, dönemin başbakanının geldiği bir mezuniyet töreninde diplomasını almış, beş dil bilmesine, yurtdışında doktora yapmış olmasına rağmen üniversitelerde kendine iş bulmayan bir Fatih Üniversitesi mezunu gibi küçük insanların başına patlıyor.
Türkiye, insanların öldüğü, bugün yaşadığımız pek çok meselenin kaynağı olmaya devam eden, beka kaygılarını tetikleyen, içe kapanma, sertleşmeye neden olan bu üç büyük tecrübeyi de hakkıyla analiz edip, gerekli özeleştirileri yapmayı ve dersleri çıkarmayı başaramadı. Maalesef bunu yapabilecek aktörler ya sessizliği ya da kendi camialarının kahramanı olmayı tercih ettiler.
Bugünkü bilgilerimiz ve tecrübelerimizle, geçmiş eylemleri, siyasetleri, sözleri yargılayan ahlaksız bir anakronizm her yere hakim oldu.
Tarihsel ve varoluşsal bir haklılık ve iyilik iddiası, rövanş kaygıları, başkasının hatasını görmekte bonkörlük ama kendi hatasını kabul etmekte cimrilik, özeleştiri yapanı ya cemaatinden atan bir bağnazlık ya da bütün günahları yükleyip linç eden bir fırsatçılık herkesin dizini kırıp kendi yarım doğrularının içine kapanmasına neden oldu.
Halbuki Türkiye’de bu üç büyük krizde herkes yüzde 50 haklı yüzde 50 haksız, herkes yüzde 50 mağdur, yüzde 50 zalim çıktı. Ama aynı herkes yüzde yüz haklılık, yüzde yüz mağdurluk iddiasından da vazgeçmedi, vazgeçmiyor.
O yüzden de bugün kimsenin birbirini dinlemediği, ortak kavramlarını ve değerlerini kaybetmeye başlamış, konuşmanın ve müzakerenin imkanlarının daraldığı bir toplum var karşımızda.
Ve bunun sorumluluğunu karşımızdakilerde aramaya devam ettikçe bu daralmadan çıkamayacağız, sesimizi duyuracak kelimeleri bulamayacağız.
Türkiye’nin ortak zemini, herkesin hem haklı hem haksız olduğunu, hem zalim hem mağdur olabildiğini kabul etmeye yanaştığı, buna zorunlu kaldığımız, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz bir olgunluk, kemal düzeyinde yakalanacak.
Herhalde o güne kadar da çözüm sürecinin hıncını beş yıl önceki bir aktörün röportajından çıkarmak, FETÖ’nün yükünü torpili olmayan Fatihi Üniversitesi mezunu bir gencin sırtına bindirmek, büyük devletlerin tepiştiği Suriye’nin yükünü ülkesinden kaçmış mültecilere yüklemek gibi gibi ergenlikler görmeye devam edeceğiz.
.31/01/2018 00:06
Saatleri bir kere daha ayarlamak...
27
“Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul, zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, "Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!" diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.… Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.”
Türkiye siyasi tarihinin en kısa ve en veciz özetini Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün fikir babası ve baş kahramanı Hayri İrdal yapmıştı.
Romanın 1961 yılında yayınlandığı hatırlanırsa Tanpınar’ın hürriyet hakkında Hayri Bey’e söylettiği “Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim” cümlesindeki 7-8 rakamlarının öylesine söylenmemiş rakamlar olduğu daha iyi anlaşılabilir.
Namık Kemal’in Hürriyet şiirleriyle ilan edilen Birinci Meşrutiyet’i askıya alan 2. Abdülhamit devrinde çocukluğunu yaşamış, sonra “Abdülhamit istibdadına hayır” diyenlerin, 1908’de Hürriyet ilanına şahitlik etmiş, sonra İttihatçıların istibdat devrini tecrübe etmiş, ardından muhalifleri Hürriyet ve İtilafçılar’ın hürriyet vaatleriyle iktidara geldiklerine şahit olmuş, ardından tekrar İttihatçılar darbeyle yönetime el koymuş, sonra ülkeyi hürriyete kavuşturan Cumhuriyet’in modernlik, laiklik, hürriyet vaat eden politikalarının nasıl bir baskı rejimine döndüğünü de bizzat yaşamıştı.
Ardından yine “hürriyet, demokrasi” sloganlarıyla iktidara gelen Demokrat Parti dönemi, sonra onların da baskıcı politikaları, ardından yine “diktatörlüğe hayır, hürriyet” sloganları eşliğinde yönetime el koyan darbecilerin mahkemeleri, tasfiyeleri, yasakları, idamları...
1962 yılının başında vefat eden Tanpınar’ın ve Hayri İrdal’in ömrü bu kısır döngünün 9’uncusunu, 10’uncusunu, 11’incisini ve gerisini görmeye yetmedi.
Peki, davul zurna ile gelen hürriyetler nasıl birdenbire sessizce gitmişti ve neden gelişlerinden birinde onu adamakıllı yakalayamamıştık? Neden hakikaten ona muhtaç olmamıştık, hakikaten sevmemiştik ve gözümüzün, dizimizin dibinde oturtmamıştık?
Bugünlerde yine pek çok kişi bu soruya karamsar yanıtlar veriyor. “Türkiye işte” ile başlayan yorumları, “bu halkın bunu hak ettiği”, “daha fazlasına layık olmadığı”, “zaten eğitiminin, kültürünün buna müsait olmadığı”yla ilgili özcü ve elitist tespitler izliyor.
Bu tespitlerin ucu ya siyasetten tamamen elini ayağını çeken bir apatiye ya da marjinal pozisyonlara, radikalizme çıkıyor.
Daha büyük kalabalıklar içinse hürriyet meselesini konuşmak ülkenin bekası tehlikedeyken tehlikeli ve lüks.
Bugün bir toplumsal kesime ait görülebilecek bu kaygı, dün de tam karşıt grupların kaygılarıydı, onlar demokrasi, hürriyet taleplerini başka beka ve güvenlik kaygıları ileri sürerek tehlikeli ve lüks buluyorlardı.
O yüzden devletin ne yaptığından çok toplumun bu sürekli depreşen ve hürriyetlerin askıya alınmasına sebep olan kaygılarının kaynağına inmek, onları ciddiye almak ve anlamaya çalışmak gerek.
Türkiye’deki bütün kırılma anlarında toplumun hürriyetin sessizce terk edişini sırtını dönerek izlemesinin bazı rasyonel ve pratik sebepleri vardı.
Abdülhamit Meclis’i Mebusan’ı tatile gönderirken ve Kanun-i Esasiyi rafa kaldırırken, Rus ordularının İstanbul önlerine kadar geldikleri gerçek bir beka kaygısıyla karşı karşıyaydık. İttihatçılar sertleşirken, Balkanları kaybetmiştik, Edirne bile elden gitmek üzereydi. Kemalistler, Takrir-i Sükun ilan ederken ülkeyi sarsan büyük bir isyan çıkmıştı. Demokrat Parti darbe tehlikesinden korktuğu için Tahkikat Komisyonları kurmuştu. 12 Mart’ta az kalsın sol bir cunta yönetime el koyacaktı, o yüzden tutuklamalar olmuştu. 12 Eylül’den önce gerçekten sokaklarda kardeş kanı dökülüyordu. Laikler ve askerler, Türkiye’de bir şeriat tehlikesi olduğuna gerçekten inanıyordu ve bu yüzden 28 Şubat oldu ve devlet ve laik kesim başörtüsü yasağını kaldırmaya uzun yıllar yanaşmadı. Devlet, PKK’nın güçlenmesinden, Kürtlerin ülkeyi böleceğinden endişe ettiği için Kürtçe televizyon yayınına bile uzun yıllar direndi. Bugün de Türkiye bugünkü olağanüstü hali de kanlı bir darbe girişimi ve şehirlerin ortasında canlı bombalar patlatan bir terör dalgasının ardından yaşıyor.
Bu örneklerin her birinde, ortadaki tehlike ya da gösterilen tehlike, hukukun askıya alınması, özgürlüklerden vazgeçilmesi, mutlak bir sessizlik sağlanmasının gereği üzerine toplumun bir kesimini ikna etmişti.
O günkü teyakkuz halinden bakınca pek çok tuhaf uygulama da makul görünebiliyordu. Ordu, Şeyh Said isyanını bastırmaya çalışırken, Birinci Dünya Savaşı’ndaki asker kaçaklarının nasıl idam edildiğiyle ilgili dramatik hikayeler yazan Cevat Şakir’in İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp ceza alması herhalde kimseye tuhaf gelmemişti.
Ama yıllar sonra Cevat Şakir, Halikarnas Balıkçısı olup, Mavi Sürgün’de başına gelenleri yazdığında onu okuyanlar, muhakkak yapılanların gülünç, saçma ve zalimce olduğunu düşündüler.
Bugün pek çok laiğe Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün eşi başörtülü diye miting yapmak saçma geliyor olabilir.
Ya da milliyetçiler bile bugün Kürtçe bir televizyon kanalı olmasının ülkeyi böleceğiyle ilgili kaygıların yersiz olduğunu fark etmiştir.
Ama her güvenlik krizini benzer yöntemlerle çözmek bu uzun tarihin gösterdiği gibi günün sonunda Türkiye’nin beka kaygısını bitirmedi.
Aslında hukukun, özgürlüklerin askıya alındığı bütün bu süreçler, bir sonraki krizin de tetikleyicisi oldu.
Hukukun, özgürlüklerin askıya alındığı her olağan üstü hal dönemi, toplumsal kesimler arasındaki çatışmaları kalıcılaştırdı, sırayla her iktidara gelen rövanş istedikçe de normalleşme bir türlü sağlanamadı.
Tabii ki dünyanın bütün iktidarları sessizlik severler, herkesin onları desteklemesini, fazla gürültü çıkaranların susturulmasını, tehlikeli olabileceklerin tehlikeli olmadan durdurulmasından memnun olurlar.
Ama daha akıllı iktidarlar, bunun aslında göz boyayan ve tehlikeli bir sessizlik olduğunu kısa zamanda anlar.
Bütün sosyal meseleleri, fikri tartışmaları devletin kolluk güçleriyle çözmek, istenmeyen sesleri susturmak, ilk başta sorunların çözüldüğü, sessizliğinin sağlanmış olduğu gibi bir intiba yaratabilir. Ama aslında kimse susmamış, konuşanlar sadece devletin duyamayacağı yerlere doğru çekilmiş, kuytularda, karanlık dehlizlerde konuşmaya devam etmektedirler.
Ama artık onları duymak, müzakere etmek, fikirlerini değiştirmek de mümkün değildir. Devlet gözlerinin önündeki ‘sakıncalıları’ güvenlik nedeniyle göremeyeceği bir yere doğru itince aslında bir güvenlik açığına da sebep olmuştur.
Artık o karanlıkta efsaneler, yalanlar, abartılar, propaganda, kötücül fikirler için münbit bir ortam ortaya çıkar. Özetle hürriyetleri yok etmek, kısa vadede güvenlik, orta vadede güvenlik sorunu yaratır
Ayrıca devletin bütün sosyal, fikri meselelere müdahalesi toplumun kendi içinde çözebileceği meselelerin şeklini de değiştirir, toplumun potasında merkeze, sağduyuya doğru çekilebilecek radikal fikirler, siyasetler devletin baskısının yarattığı mağduriyetle daha fazla insan için makul bir pozisyon haline gelir ve böylece mağduriyet radikallerin zırhı olur.
Örneğin her kesimden doktorların üye olduğu Türk Tabibler Birliği’nin Türkiye’de halkın çok büyük bir çoğunluğunun destek verdiği bir operasyona karşı çıkması, doktorlar içinde bu pozisyonunun tartışılmasına ve birliğin merkeze doğru çekilmesine sebep olabilecekken, devletin birlik yöneticilerini gözaltına alması, sadece yöneticilerin pozisyonunu savunmayan doktorların sessizleşmesine, yanlış bulunan pozisyonunun daha fazla doktor için meşru ve doğru hale gelmesine sebep olur.
Ve bu kısır döngünün devam etmesine sadece krizleri benzer yöntemlerle çözmeye çalışan iktidarlar değil, ümidini kaybeden, böylece yöntemleri ve dili kirlenen, radikalleşen muhalifler de büyük katkılar yaptılar.
Bu kısır döngüyü kırmanın yolu, toplumsal kaygıları küçümsemeden diyalogu sürdürmekten, marjinalleşmemekten, demokratik ve medeni bir dilden vazgeçmemekten geçiyor.
Tabii bir de bu kısır döngüye nasıl katkı yaptığımızla ilgili dürüst bir yüzleşme için arada aynaya bakmaktan.
Türkiye’de 7-8 seferde hürriyet elden kayarken en az ikisinde Hayri İrdal’ın olmasa da Tanpınar’ın da elleri kirlenmişti. (Kemalist radikal devrimler dönemi ve 1960 darbesi) Belki bu yüzden söylenmeye de hakkı yoktu.
Aslında hiçbirimizin söylenmeye hakkı yok..
.02/02/2018 23:47
İhbar et, kapat, yakala kurtul!
26
Şimdiden Türkiye düşünce tarihi üzerine yazılmış referans bir kitap olarak kabul edilen- her ne kadar soldan bakışın izleri bütün sayfalarına sinse de- “Cereyanlar”’ı henüz okumayı bitiremeyen okurları, Tanıl Bora’nın yeni kitabını da önümüzdeki hafta raflarda görecekler.
Daha önce Birikim’de çıkmış yazılarından oluşan “Zamanın Kelimeleri: Yeni Türkiye’nin Siyaset Dili” adlı kitabın Yeni Türkiye kavramının anlatıldığı sayfalarında benim adımının da geçtiğinden bir arkadaşımın uyarısı sayesinde haberdar oldum. (Kitap pdf olarak önce internette yayınlanmış)
Aslında bu köşede “ben” kelimesini kullanmamaya, birinci tekil şahıslı cümleler kurmamaya, kişisel meselelere ise hiç girmemeye çalışırım. Ama zaten bu da çok kişisel bir mesele sayılmaz.
Kitaptaki bölüm şöyle:
“Veya Star’da yazan “genç sivil” Yıldıray Oğur’un, Yeni Türkiye’nin daha henüz inşa edileceğini, şimdiye kadar yapılanın gecekonduyu yıkarak araziyi
temizlemekten ibaret olduğunu söyleyen ‘durmak yok’çu, ‘geleceğe bakan’ dili... Yıldıray Oğur aynı konuşmasında Yeni Türkiye yolunda önemli bir durak olarak, “yeni neslin Osmanlıca öğrenecek olmasının” geçmişle kopuşu tamir edeceğini de söylemiş. Buradan hemen, Yeni Türkiye söyleminin başka bir hattına bağlanabiliriz. Restorasyoncu-muhafazakâr diyebileceğimiz bu hatta Yeni Türkiye aşağı yukarı Yeni Osmanlı’dır.”
Paragrafı bitirince insanın aklına “acaba Cereyanlar kitabını da böyle mi yazdı?” şüphesi düşüyor.
Bir Google uzaklığındaki bilgiyi düzelterek başlayalım: Bir kaç kere Açık Görüş ekinde yazım çıkması dışında Star’da hiç yazmadım.
Ama zaten tırnak içindeki “genç sivil” kullanımı, “seni tanımıyorum ve saygı da duymuyorum” diyor.
Fakat buradan hareketle yazarın Google kullanmadığını söylemek de haksızlık olur. Çünkü ardından bulduğu konuşma Google’dan. Herhalde Yeni Türkiye araması sırasında ‘çakacak’ malzeme olarak karşısına çıkmış.
2014’te yılında Başakşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde Yeni Türkiye kavramının tarihini anlattığım bir konuşma üzerine belediye görevlilerinin yazdığı (ve sonra bir ajansın abonelerine aynen geçtiği) bir haber kaynak. Doğal olarak cümlelerin bir kısmı bana, pek çoğu da o haberi yapan görevliye ait:
http://www.basaksehir.bel.tr/manset/2032/yildiray-ogur-yeni-turkiye-kavramini-anlatti?open=0
http://www.milliyet.com.tr/gazeteci-yazar-yildiray-ogur-yeni-turkiye-istanbul-yerelhaber-509727/
Bu kavramla ilgili saf kendi cümlelerimle derdimi anlattığım yazılarımı bulmayı ise herhalde nerede yazdığını bile merak etmediği, tırnak içinde sıfatlarla andığı biri için fazla meşakketli bulmuş.
Ama en azından üzerine atladığı Google malzemesini kullanmanın da bir asgari fikri ahlakı olmalıydı.
Çünkü, tam olarak öyle ifade etmediğim cümlelerden hareketle, her demekse “durmak yokçu, geleceğe bakan dil” den, yeni Osmanlıcılığa bağladığı o konuşmada, belediye görevlisinin notlarına göre şöyle şeyler de demişim:
“Yeni Türkiye’yi yeni yapan meselelerden bir tanesi de Ermeni meselesidir, diyen Oğur, “Ermeni meselesi bizim üzerini kapattığımız, görmezden geldiğimiz, konuşmadığımız bir meseleydi. AK Parti, İttihatçıların günahıyla yüzleşti. Cumhuriyetin unutulmuş sayfalarından biri olan Dersim olayı için özür dilendi. Tüm bu hesaplaşmaların artması, yeni bir şeyin başladığının işaretidir. Yeni Türkiye’nin tartışmalarını yaşıyoruz, ama henüz tam olarak yeni Türkiye devresinde değiliz...Yeni Türkiye henüz gelmedi, yeni Türkiye’nin inşa olacağı zemin şu an inşa ediliyor. İçinde bulunduğumuz gecekonduyu yıktık, bir alan açılıyor. Bunun üzerine inşa edileceği en önemli kavram yeni bir anayasadır. Yeni Türkiye dediğimiz şeyin çizgilerini yeni anayasa belirleyecek. Şu an bu anayasanın içerisine neyin girip, neyin girmemesi gerektiğini konuşuyoruz. Bu anlamda da pek çok engeli de aştık. Türkiye, bu büyük kırılma yaşanırken marjinal bir sonuç çıkmasını engellemek zorundadır”
Son cümleyi muhtemelen böyle dememişimdir.
Diğer cümleler bana ait. Okuyunca 2014 yılında Başakşehir’de halka açık bir toplantıda bunların konuşulduğu Yeni Türkiye’yi özlüyor insan.
Ama anlaşılan Ermeni meselesi, Dersim özrüyle tarif edilen ve ancak Yeni Anayasa üzerine kurulabileceği söylenen o Yeni Türkiye, sol entelektüeller içinde en az bağnaz olan “Birikimci” (böyle tırnaklı sıfatlara gerek duymadan da konuşmak mümkün) bir yazarı bile kesmemiş, mevzuyu malzemeden çalarak önyargılarına bağlamasını engelleyememiş.
Bugün ise herhalde dört sene önce 1915 taziyesine, Dersim özrüne yeni anayasaya ve hatta çözüm sürecine burun kıvırdıkları, sürekli bahaneler bulup söylendikleri o Yeni Türkiye’yi onlar da özlüyorlardır.
Maalesef ucundan tutmak bile ayıp olunca, dört yıl sonra o Yeni Türkiye’den geriye pek bir şey kalmadı.
Ama bu hale gelmesinde, zamanında o iyi ve yeni şeylere, önyargılarla ve ısrarla “kötü ve eski” diyen bu entelektüel bağnazlığın katkısı az değil.
Ama bugün bütün bunları konuşacak, bu tartışmaları yürütecek haklı bir zemin kalmadı ortada.
Çünkü masanın karşısındaki muhataplarımızla eşit şartlarda değiliz. Hatta çoğu örnekte masada karşımızda oturacak bir muhatap bile bulmak artık çok zor.
Örneğin, Türk Tabibler Birliği’ne “PKK’ya karşı Zeytin Dalı operasyonu halk sağlığı sorunu da, IŞİD’e karşı Fırat Kalkanı operasyonu değil miydi? O savaşa karşı niye ses çıkarmadınız” gibi zor ve haklı sorular sorup tartışmak, hayatı savunması gereken bir birliği, ideolojik bagajının eseri bu çifte standartla yüzleştirmek, buradan bir ahlaki tartışma yürütmek mümkündü.
Ama TTB yöneticileri bu açıklamaları yüzünden gözaltına alınınca ortada bunu konuşacak bir masa dahi kalmadı. Artık bu şartlardaki insanlara bu soruları sormak, bu tartışmayı yapmak belki bazıları için hala mümkün ama artık ahlaki değil. Ahlaki olmadığı için de böyle bir tartışmadan bir ilke, standart, kamusal fayda üretmek de artık mümkün değil.
PKK’nın özerklik ilanı ve hendekleriyle başlayan çatışmalarla ilgili, sadece devleti muhatap alan bir barış çağrısı yapan, akademisyenlerle de konuşacak çok şey vardı. Bu tartışmalardan sahiden barış ve şiddete karşı mesafe alınarak da çıkılabilirdi, ahlaken üstünlük kurulabilirdi.
Ama içinde şiddet övgüsü olmayan bir bildiriyi imzaladıkları için binlerce akademisyen, üniversiteden, hiçbir sosyal hakları tanınmayarak, başka bir yerde çalışmaları engellenerek ve pasaportları ellerinden alınarak atılınca, bir de üstüne haklarında ceza davası açılınca artık tartışmanın zemini ayağımızın altından kaymış oldu. Bu bildiriye karşı ahlaki üstünlük kaybedildi.
Son örnek El Ezher’de okumuş, radikal fikirleri olan, Adana merkezli bir vakıf etrafında küçük bir cemaat kurmuş Alparslan Kuytul’un başına gelenler. Fikirlerini, Suriye, darbe, iktidar hakkındaki küçük videolarla zaman zaman önümüze düşen siyasi pozisyonlarını eleştirmek, yerden yere vurmak mümkündü. Zaten bu yapılıyordu.
Ama Kuytul’u gözaltına almak, vakfına kilit vurmak, hem de bunu yaparken somut bir delil ortaya koyamayıp, siyasi eleştirilerini gerekçe göstermek, hatta bir muhafazakar gazetenin yazarının yazdığı gibi işi 28 Şubatvari “dini siyasete alet ediyordu” argümanlarına kadar vardırmak, “vakıf kasasından 350 bin tl çıktı” gibi haberlerle linçe kalkmak, ortada konuşacak hiç bir şey bırakmıyor. Artık sorun bir ilahiyat, siyaset tartışması değil, bir polisiye vaka. Ve diğer pek çok örnekte olduğu gibi bağlılarının kendisine daha da bağlanmasından başka hiçbir sonuç üretmeyecek. Ayrıca ortada somut bir suç yokken, devletin siyasi fikirlerini ya da dini yorumunu beğenmediği için dini bir cemaatin kapısına kilit vurabilmesi kapısını da bir kere daha açacak.
En kötüsü ise sevmediğimiz fikirler, insanlar, işlerle mücadelede tek ve kestirme yol olarak devletin kolluk güçlerini devreye sokmanın ve ihbarcılığın bir gün hepimizi vurabilecek kötü bir alışkanlık haline geliyor olması.
Uydudan ve internetten yayın yapan, istemeyenin izlemeyebileceği Adnan Oktar ve arkadaşlarının sohbetlerinde olanlardan rahatsız olanlar devletten kanalın kapatılması istiyor. Minibüsteki yolcunun fikirlerini beğenmeyen başka bir yolcu polise ihbarda bulunup onu gözaltına aldırıyor. Hatta son olarak bir işadamı bira satışları düştüğü için evde bira üretenlere karşı devleti göreve çağırdı.
Karşılıklı güvensizlikler, hukukun zayıflaması, konuşmanın imkanlarının daralmasıyla her meselede tek çare devlet haline geliyor. Sivil toplum ve insanlar zayıflarken devlet güçleniyor.
Halbuki Türkiye yakın tarihi, devletin kolluk güçlerinin siyasi ve fikri tartışmaların ortasına operasyon düzenlemesiyle bir siyasi ya da fikri mücadelenin kazanılamayacağının da tarihi.
Farklı fikirlerin, pozisyonların hayatımızdan tek tek çekildiği bir ülkede haklı ve mutlu olmayacağız. Kim olduğumuzu biraz da kim olmadığımızı görerek ve onlarla test ederek buluruz çünkü.
O yüzden herkese Tanıl Bora’nın son kitabını tavsiye ederim.
.05/02/2018 00:06
CHP’nizi nasıl alırdınız?
13
CHP 36. Olağan Kurultayı’ndaki genel başkanlık seçimini, dişli rakibi Muharrem İnce’nin aldığı 447 oya karşı, 790 oy olan Kemal Kılıçdaroğlu kazandı.
Seçim sonrası İnce, kurultay sırasında adaylık başvurusunda yaşananlar, Kılıçdaroğlu’nu aday göstermek için imza verip kendisine oy veren delegelerin içinde bulunduğu korku ortamından hareketle parti içi demokrasi eleştirileri yaptı.
Hatta bazı yorumcular, Kılıçdaroğlu’nun delegeleri artık kendisinin belirlediğini, parti içinde etnik ve mezhebi dengelerin baskın geldiğini, hatta mezarından Atatürk çıkıp gelse bile genel başkanlığı kazanamayacağını yazdılar.
Ama bir kısmı haklı olan bu eleştirilere rağmen iki adayın yarışabildiği, eleştirilerin dillendirilebildiği, adaylardan birinin 447 oy alabildiği bir kurultay, Türkiye’nin mevcut parti içi demokrasi standartları düşünüldüğünde, ortalamanın epey üstünde demokratik bir kongre sayılabilir.
Özellikle de il ve ilçe kongrelerinde bile iki aday çıkmasına izin verilmeyen, izinsiz çıkıp kazanan il başkanlarının hemen görevden alındığı, genel başkan seçimli kongre yapmamak uğruna partinin bölünmesinin bile meşru göründüğü ya da eş başkanlarının dağdan atama yoluyla geldiği üç büyük rakibinin parti içi demokrasi standartları düşünüldüğünde...
CHP’deki parti içi farklı eğilimleri ve hizipleri, fısıltılara kulak kabartmak, iz sürmek zorunda kalmadan hala açık kaynaklardan izlemek ve analiz edebilmek mümkün.
Ve eğer güncel siyasetin çekişmeleri ve tarafgirliği içinden bakılmazsa, bu farklı eğilimler ve tartışmalar, “36. Olağan Kurultay” rakamının da hatırlattığı gibi, Türkiye’nin kurucu partisi ve ideolojisinin bugün geldiği noktayı anlamak açısından bize önemli şeyler söylüyor.
Aslında CHP içindeki ideolojik tartışmaların uzun bir tarihi var.
Taa 1965’te İsmet İnönü’nün, Abdi İpekçi’ye verdiği röportajda CHP’nin ‘ortanın solu’nda olduğunu söylemesiyle başlamış bir tartışma bu.
Bu adla bir kitap yazan Bülent Ecevit de İnönü’ye karşı genel başkanlığı, partinin “gardırop devrimciliği yapan statükocu bir parti” olduğunu söyleyerek kazanmıştı. CHP, Ecevit’le dönemin yükselen sol dalgasını yakalamaya çalıştı.
12 Eylül’den sonra Erdal İnönü’nün SHP’si ise Avrupa sosyal demokrat partilerine benzeyen, DEP’le ittifak yapabilecek kadar devletin partisi çizgisinden uzaklaşmış bir partiydi.
90’ların laik tartışmalarına rağmen, CHP’nin başına, Bosna Savaşı’nda Saraybosna’ya desteğe giden, Cuma namazlarını kaçırmayan, benzer bir değişimi savunan Yeni Sol çizgisindeki Baykal gelmişti.
Ama bütün bu kitabı tartışmalar, çizgi değişiklikleri sonucunda 2010 yılına geldiğimizde karşımızda 28 Şubat’ı savunmuş, her kritik dönemeçte askeri vesayetten yana tavır almış, başörtüsü yasağından taviz vermemiş, çözüm sürecine ve her türlü demokratikleşme adımına karşı çıkmış ulusalcı, sert laik, Kemalist bir CHP’den fazlası yoktu.
2010’da Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geldiği Türkiye ise bu yasakların ve tabuların tartışıldığı, askeri vesayetin zayıfladığı, liberal değerlerin yükseldiği, çözüm sürecinin başladığı ve bu değişim dalgasıyla AK Parti’nin sürekli iktidar olduğu bir Türkiye’ydi.
CHP, bu yeni döneme göre önce katı laiklik politikalarını gevşetti, başörtüsü yasağının önce üniversitelerde daha sonra kamuda serbest kalmasına ses çıkarmadı. Çözüm Süreci’ne karşı duruşunu yumuşattı, Kürt sorunuyla yeniden ilgilenmeye başladı, bazı sembol isimleri parti saflarına kattı. Batıyla ilişkilerini düzeltti, dünyayla arasındaki ulusalcı perdeyi indirdi. Gezi olaylarından sonra ise sokağa, sol, goşist hareketlere yaklaştı, buralardan isimleri Meclis’e taşıdı.
Sonuç itibarıyla Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığında geçen sekiz yıl sonra artık bambaşka bir CHP var karşımızda.
Ama bugün artık Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu yıllardaki Türkiye yok. O yıllarda yükselen liberal ve demokratik değerler inişe geçti, laiklik, milliyetçilik, Kemalizm yeniden yükselişe geçti, eski siyaset kavramları geri döndü, pozisyonlar değişti.
Tabi bu kırılmalar CHP içinde de tartışmalara dönüştü.
Dışardan ve çıplak gözle bakıldığında CHP’de eski klasik, ulusalcı, laik, Kemalist CHP çizgisine yakın bir kanat ve karşısında da daha sol, sosyalist hatta sol-liberal eğilimli daha az milliyetçi ve daha az ulusalcı başka bir kanat görünüyor. CHP’nin yeni İstanbul İl Başkanı’nın meşhur tweetiyle, bu tartışma “Mustafa Kemal’in askerleri”yle “Mustafa Kemal’in yoldaşları” arasında.
İkisi arasında ne kadar fark olduğu belirsiz ama CHP, kurucu ideolojisinin revize edilmesi çevresinde bir tartışma yürütüyor.
Eğer şartlar daha hafif ve ortam rahat olsaydı belki de 2001’de AK Parti’nin “Milli Görüş gömleğini çıkardık”ına benzeyen bir tarihsel değişim ve hesaplaşmaya dönebilirdi bu.
Ama bugün için öncelikle var olamaya çalışan, pragmatik nedenlerle bu kanat ve eğilimler arasında çeşitli tonlarda salınan bir partiden bahsediyoruz.
Örneğin genel başkanlık seçiminde parti tabanını etkileyen bir konuşma yapan, her ne kadar merkeze yakın bir isim olsa da ulusalcı hassasiyetleri de temsil eden Muharrem İnce, Kılıçdaroğlu’nu HDP’lilerin dokunulmazlığının kaldırılmasına destek verdiği için de eleştirdi.
Ama eski CHP çizgisini savunan, genel merkezi laiklik, Kürt meselesi, ulusalcılık başlıklarında klasik CHP çizgisinden sapmakla suçlayan eski İstanbul Barosu başkanı Ümit Kocasakal ve eski YARSAV başkanı Eminağaoğlu, kendilerini genel başkanlığa aday gösterecek kadar bile delege imzasını bulamadılar.
Bu eski klasik çizgi artık daha çok CHP dışında, Vatan Partisi’ne yakın medya ve siteler üzerinden sesini duyuruyor.
Ama aynı anda Kılıçdaroğlu ve mevcut yönetimi, referandumdan sonra sokaklara çıkmadığı, Meclis’ten çekilmediği, HDPlilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına, Afrin harekatına destek verdiği için sağcılıkla, pasiflikle eleştiren radikal sol bir kanat da var. Bu kanat hem parti içinde hem medyada, özellikle de gençler arasında etkili.
Belki de hem Dersimli hem eski bir bürokrat olan Kılıçdaroğlu’nun bu kadar seçim mağlubiyetine rağmen koltukta oturmasını sağlayan da bu farklı eğilimler arasında hepsine varlık şansı tanıyan bir uzlaşmayı temsil ediyor olması.
Ama herhalde bütün bu tartışmalar içinde en tuhaf olanı iktidar kanadı ve muhafazakar kesimden mevcut CHP yönetimine yöneltilen eleştiriler.
Muhafazakarlar yıllarca CHP’yi “halkın değerlerinden kopuk” olmakla, elitist olmakla, statükocu olmakla eleştirdi. Haklı eleştirilerdi bunlar, CHP de bu eleştirilere göre değişti.
Ama bugün muhafazakar kesimin kanaat önderleri CHP’yi sadece “yerli ve milli” olmamakla eleştiriyorlar.
Ama bu “yerli ve milli olmamak” eleştirisiyle, eski “milletin değerlerine düşmanlık” eleştirisi arasında da epey fark var.
Çünkü bu yeni tasnife göre 2015’lerde bile hala başörtülü avukatlarla uğraşan Kocasakal, CHP’nin sessiz kaldığı kamuda başörtüsü serbestliğini yargıya taşımış Eminağaoğlu, “cumhuriyet devrimleri uygulansın” kampanyaları yapmış, AK Parti’nin kapatılmasını desteklemiş, 27 Mayıs’ı hala darbe olarak görmeyen Vatan Partisi, CHP’yi yeterince Kemalist bulmayıp partiden ayrılmış eski CHPliler, ulusalcı askerler mevcut CHP’den daha “yerli ve milli.”
Bir zamanlar katı Kemalist uygulamaların mağduru olmuş, partileri kapatılma aşamasına gelmiş iktidar kanadından isimler CHP’yi, “Atatürk’ün çizgisinden sapmakla” eleştiriyor. Eski klasik CHP çizgisini savunan ulusalcılarla, bazı muhafazakarın CHP eleştirilerinde aynı cümleyi görmek mümkün: “Atatürk’ün partisini ne hale getirdiniz.”
Yani muhafazakarların şimdi arzuladıkları “yerli ve milli” CHP, dün karşı çıktıkları “milletin değerlerine düşman” CHP’ye epey benziyor.
Ya “milletin değerleri”ndeki öncelikler listesi değişmiş ya da yerli ve milli değerler daha öncelikli hale gelmiş görünüyor.
Bu tasnifde eski CHP’yi “yerli ve milli”, yeni CHP’yi “gayri milli” yapansa; Kürt meselesi, Suriye ve Batı ile ilişkilerde aldığı pozisyonlar ya da genel olarak iktidarın beka mücadelesi adını verdiği mücadeleye karşı tavrı, iktidarı dünyaya şikayet etmesi gibi eleştiriler...
Bu eleştirilerin bir kısmı da, beş altı yıl önce AB reformları sırasında, başörtüsü meselesi için AİHM’e gidilirken, çözüm süreci için adımlar atılırken, ulusalcılar tarafından AK Parti’nin karşısına çıkarılmış eleştirilere epey benziyor.
O eski devletçi, Kemalist, ulusalcı CHP’yi özlemle hatırlayan muhafazakarlar, herhalde biraz da eski günlerdeki tartışmaların geri gelmeyeceğiyle ilgili bir özgüvenle, devletin artık “bizim devletimiz” olmasına da güvenerek bunu yapıyorlar. Bugün için anlaşılabilir bir özlem bu. CHP de Suriye meselesi başta olmak üzere çeşitli başlıklarda sol, goşist ve mezhebi duyarlılıklarla tavır aldıkça bu eleştirilere zemin açıyor.
Ama uzun vadede muhafazakarlar için, acaba 90 yıllık bir resmi ideolojinin dönüşmesi, kendini yenilemesi mi, yoksa bugünün ihtiyaçları için eski Türkiye’nin fikirleri ve yüzlerinin geri dönmesi mi daha faydalıdır diye bir soru ortada duruyor.
Hem “milletin değerlerine saygılı” hem “yerli ve milli” CHP seçeneği ise şu anda menüde yok.
Ama zaten CHP’nin ne olacağını muhafazakarlar değil, seçmenleri belirleyecek. Onların öncelikler listesini ise iktidarın Türkiye’yi nasıl yönettiği...
.06/02/2018 23:13
‘Haçlı İttifakı’nın sonu
45
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1959 yılında iki ülke arasındaki resmi ilişkileri başlatan Celal Bayar’ın ziyaretinden 59 yıl sonra Vatikan’ı ziyaret eden ikinci Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu. Bunca yıldır hiçbir cumhurbaşkanının Vatikan’a gitmemiş olması Vatikan’da Papa ile fotoğraf vermenin siyasi yükünden çekinmelerine yorulabilir. Siyaseten bu yükü çekmeyi göze almış iki cumhurbaşkanın da muhafazakâr-sağ kökenli siyasetçiler olması herhalde bir özgüven göstergesidir. Son ziyaretin, Vatikan içinden kulis haberler veren İtalyan La Stampa gazetesinin Vatican Insider sayfalarına yansıyan notlarında ilginç ayrıntılar var.
***
La Stampa’nın özel notlarına göre, 60 kişilik heyetin ve çok sayıda resmi aracın yer aldığı konvoy, Papa ile görüşmeye 22 dakika geç gelmiş. Ama bu gecikmelerde rekor 2015 yılında Papa ile randevusuna 70 dakika geç kalan Putin’e aitmiş. Yine 2014 yılında Kraliçe Elizabeth de Papa’yı yarım saat bekletmiş. Fakat görüşme beklenenden daha uzun, 50 dakika sürmüş. Görüşme uzayınca Papa’nın bir sonraki misafirleri olan Keldani Kardinaller biraz beklemişler. Bekleyen Keldani din adamlarından biri de bu konuda Türkçe kitaplarıyla bilinen Keldanilerin Diyarbakır’daki Patrikliği’nin yöneticisi Francois Yakan.
Papa ve Erdoğan görüşmesinin ana konusu beklendiği gibi Kudüs olmuş. Görüşme sırasında Papa, Cumhurbaşkanı’na barış meleğinin, savaş iblisini boğarken resmedildiği bir bronz madalya hediye etti. Gazeteye göre Cumhurbaşkanı da bu hediyeyi alırken Papa’ya İtalyanca “Grazie” diye teşekkür etti. Papa, barış meleği madalyası dışında Cumhurbaşkanı’na Saint Peter Bazilikası’nın bir gravürünü, 2015’te yazdığı, tüketim toplumunu, çevresel yıkımı ve küresel ısınmayı eleştirdiği kitabını (Laudato Si’-Övgüler Sana Olsun) ve hiçbir dinin terörizme izin vermediği mesajını da içeren, şiddetsizliğe adanmış 2018 yılı barış mesajını vermiş.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Papa’ya İstanbul siluetini gösteren seramikten bir tablo, içinde Mesnevi ve biyografi olan dört ciltlik İtalyanca Mevlana kitap seti hediye etmiş. Papa, İstanbul tablosunu alırken “Çok güzel, çok güzel” diyerek beğenisini belli ederken, Mevlana kitapları için “Mistik şeyler” diyerek teşekkür ettiğini yazıyor gazete. Yine Vatican Insider’a göre görüşmenin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesini kapıya kadar geçiren Papa’ya Emine Hanım, İngilizce olarak “Sizinle görüşmek bir zevkti” diyerek teşekkür etmiş. Papa da, başka davetlilerinden de istediği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ve ailesinden kendisi için dua etmesini istemiş. Cumhurbaşkanı “Biz de sizden dua bekliyoruz” diyerek ona mukabele etmiş. Ama herhalde bu gezinin bütün bu jestlerle dolu güzel ayrıntılarını gazetelerde okuyan bazı okurların kafası karışmıştır.
***
Kudüs için ABD’ye ve İsrail’e karşı ittifak yaptığımız Papa ile, bazı gazetelerde sık sık bahsedilen “Haçlı İttifakı”nın lideri Papa aynı kişi olabilir mi? Mesela 7 Haziran 2015 seçimlerinden bir gün önce o zamanlar içinde MHP’nin de olduğu muhalefet için “Haçlı İttifakı”, “Yeni Türkiye’ye karşı Yeni Haçlılar”, “7 Haziran Hilal-Haç Mücadelesi” başlıklarıyla çıkan gazetelerin okurları; bu dua isteyen, Kudüs için elini taşın altına sokan Papa’nın o haçlılardan biri olduğuna herhalde inanmamıştır.
Trump’a karşı birlikte Kudüs ittifakı kurduğumuz Papa, yine Trump’ın Türkiye’den gelen yolculara koyduğu kabinde elektronik cihaz yasağına karşı atılan “Haçlı ittifakı havadan saldırdı” başlığındaki ittifakın da herhalde içinde değildir. Cumhuriyet gazetesinin MİT TIR’ları davasına katılan AB elçileri için atılan (muhtemelen çoğu ateistti) “TIR ihanetine Haçlı ittifakı” başlığındaki ittifak da, hem AB ülkeleri hem de Vatikan’la Kudüs konusunda ve son zamanlarda daha pek çok konuda birlikte hareket ettiğimize göre, dağılmış olabilir.
O halde “Son kale kalan Anadolu’ya saldıran haçlılar”, “Türkiye’nin büyümesini, engellemeye çalışan Haçlılar”ın da herhalde bu şeker gibi Papa’yla bir ilgisi yoktur. Onlar Vatikan’a sızmış kripto Haçlılardır. Değilse de rica edelim, Haçlı ordularını üzerimizden çeksin. Ya da artık kimsenin aslında inanmadığı bu demagojiden, kimsenin derdine çare olmayan bu düşmanca ifadelerden, en azından ülkede bunu okuyabilen Hristiyan vatandaşlarımızı kıran başlıklardan vazgeçelim ki bu ittifaklar kalıcı olsun.
Papa ile kurulan bu iyi ilişkilerden sonra, Cumhurbaşkanı’nın bir İtalyan gazetesine verdiği röportajda “Tam üyelikten vazgeçmedik” dediği AB için de bundan sonra “Haçlılar” ya da “Hristiyan birliği” dememek daha doğru olur. Sadece nezaketen değil, yüzde ellisi ateist olan Avrupa Haçlı da olmadığı için. Dünya da zaten bir dinler arası ebedi ve ezeli savaş meydanı değil. Yani uzun lafın kısası, en azından bu sıcak Vatikan ziyareti vesilesiyle komplo teorilerimizde bize karşı birleşmiş küresel ittifakın içinden Haçlıları gönül rahatlığıyla çıkarabiliriz. Çünkü en azından bu Papa döneminde ufukta bir Haçlı seferi görünmüyor.
.9/02/2018 23:57
Unuttuğumuzu unutmanın hikayesi...
29
“Kut-ül Amare zaferi, Türkiye'de 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanmaya devam etti. Ancak Türkiye'nin NATO'ya üye olmasının ardından İngilizler, bayramın kaldırılması için baskı yaptılar. Baskılar üzerine de Türkiye, bayram kutlamasına son verdi. İngilizlerin baskısı o kadar yoğundu ki Kut-ül Amare zaferi ve Kut Bayramı'na yönelik tarihi bilgiler, okullardaki tarih kitaplarından bile silindi.”
Bu aralar TRT’de dizisi oynayan Kut-ül Amare Zaferi ile ilgili neredeyse bütün popüler kitaplarda, haberlerde, köşe yazılarında, yıldönümü nedeniyle kuşe kağıda basılmış bol fotoğraflı hatıra kitaplarında, haberlerde, konferans konuşmalarında herkesin en az bir kere duyduğu bir klişe bu.
Bunu ilk kimin söylediği, bilginin kaynağı ise meçhul.
İnternette 1930’dan itibaren sayıları okunabilen Cumhuriyet yada 1950’den itibaren sayfalarında arama yapılabilen Milliyet’in arşivlerinde Kut Bayramı, Kut Günü kutlaması gibi bir habere ya da cümleye rastlanmıyor.
İnternette yapılacak bir aramada karşınıza çıkacak en eski kaynak ise 2012 yılında çıkmış bir köşe yazısı. Burada da herhangi bir kaynağa, belgeye atıf yapılmamış.
https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleymangunduz/ktul-amare-zaferi-32162
2014’den itibaren ama özellikle 100. Yılının kutlandığı 2016’da Kut’ül Amare üzerine yapılan etkinliklerin, haberlerin, yazıların pek çoğunun adı “Unutturulan Zafer”di. Ve her konuşmada ve yazıda da muhakkak Kut Bayramı’ndan, NATO’ya girerken bu bayramı kutlamaktan nasıl vazgeçtirildiğimizden bahsedildi. Tartışmalı olan tek konu kimin zamanında bu zaferin bize ‘unutturuldu’ğuydu.
Google’da bu meseleyi araştıranların ilk karşısına çıkacak olan “İngilizler rica etti, Kut’ül Amare kutlamalarını o kaldırdı” başlıklı ve bir Menderes resmiyle açılan Hürriyet haberi, herhalde bu karşı salvolardan biri olarak üretildi. Ama o haberin kaynağı da “Tarihçiler” diye adları belli olmayan görünmez varlıklardı.
http://www.hurriyet.com.tr/ingilizler-rica-etti-k-tul-amare-kutlamalarini-o-kaldirdi-40097407
Ama bu konferanstaki konuşmacı haberdekinden daha da iddialı konuşmuştu:
“Kut-ül Amare Atatürk’ün sağlığı döneminde bir zafer olarak her yıl kutlanmıştır. 1952 yılına kadar, o yıl NATO’ya girdik, İngilizleri darıltmamak adına Demokrat Parti tarafından Zafer Bayramı olarak kutlanması iptal edildi. Şimdi çok konuşuluyor ya Kemalistler onu yaptı diye 1952’ye kadar kutlanırdı.”
http://www.milliyet.com.tr/kut-ul-amare-ve-ataturk-buyukcekmece-istanbul-yerelhaber-1346593/
2016 yılındaki 100. Yıl kutlamaları için Cumhurbaşkanlığı’nın bastığı, içinde arşivlerdeki Halil Kut Paşa ve Kut’ül Amare Zaferi ile ilgili bütün yazışmaların ve belgelerin olduğu kitapçığın önsözünde de bu klişe tekrarlanmış.
Ama ne ilginçtir ki kitabında içinde 1952’ye kadar kutlanan Kut Bayramı hakkında tek bir belge, fotoğraf, yazışma ya da not yok. Ama bu çok kapsamlı kitabı hazırlayan Başbakanlık arşivlerinden tarihçi Muzaffer Albayrak, önsözde bu kutlamaların NATO’ya girerken 1952 yılında İngilizlerin isteğiyle kaldırıldığı iddiasının başına “bir rivayete göre” notunu düşmüş.
Kutlamalarla ilgili arşivlerden herhangi bir fotoğraf, haber, belge çıkmayınca, bu kez kutlamaların her 29 Nisan’da ordu içinde, dışarıya kapalı etkinlikler olarak yapıldığı iddia edildi.
Ama örneğin 2016 yılında yine 100. Yıl kutlamaları çerçevesinde Harp Akademileri Komutanlığı’nın düzenlediği “Kutu’l Amare 1916” sempozyumunda da Kut Bayramı ve ya bu kutlamaların kaldırılması hakkında herhangi bir bilgi, belgeden bahsedilmedi, bu konuda bir tebliğ sunulmadı.
Tam tersine sempozyumda Çankırı Üniversitesi öğretim görevlilerinden Ahmet Özcan’ın tebliği tam da Kut Bayramı ve NATO üyeliği sırasında kutlamaların bitirildiği iddialarının kaynağını araştırıyor ve sonucunda da şöyle diyordu: “Kutü’l Amare zaferi kutlamalarıyla ilgili söylenenleri destekleyecek argümanlar zayıftır... Bu zaferin kutlandığı belirtilen yıllarda kutlanması pek mümkün görünmemektedir. Kutlanmış olmasıyla ilgili en iyi ihtimal, bu cepheyi görmüş, romantik askerler ve muharipler derneği gibi resmi olmayan grupların bir faaliyeti olmasıdır. Ayrıca askeri okullarda harp tarihi çerçevesinde ilgili günde bir anma, sunum vb. şeyler yapılmış olabilir.”
Özcan’ın tebliğinde herhalde Harp Akademileri’nde sunulduğu için daha fazla açamadığı esas kritik cümle “Kutlandığı belirtilen yıllarda kutlanması pek mümkün görünmemektedir” cümlesi.
Halil Kut, Enver Paşa’nın amcası. Ama Enver Paşa’dan iki yaş küçük. Enver Paşa’nın dedesi Hafız Kamil Efendi, ilerlemiş yaşında ikinci kez evlendiğinde doğan altı çocuğundan biri Halil Paşa, Mustafa Kemal Atatürk’le Harbiye’de devre arkadaşlığı yapmış, Makedonya’da eşkıya takibi ve imhasından sorumlu olmuş, 1908’den önce İttihatçılar tarafından görev yaptığı Yıldız Sarayı’nın takibiyle görevlendirilmiş, hatta Abdülhamit’e suikast planı yapmış inanmış bir İttihatçı askerdi.
Kut Bayramı adını ilk kullanan da o. 29 Nisan 1916’da İngiliz birliğini teslim aldıktan sonra başında olduğu 6. Ordu’nun bütün birliklerine gönderdiği genelgenin sonunda şöyle demişti:
“Bugüne Kut Bayramı adını veriyorum. Ordumun her ferdi, her yıl bugünü kutlarken, şehitlerimize Yasinler, Tebarekeler, Fatihalar okusunlar. Şehitlerimiz yüce hayatlarında, semavatta kızıl kanlarla uçarlarken, gazilerimiz de istikbaldeki zaferlerimizle gururlansınlar.”
Fakat, istikbalde beklenen zafer gelmedi.
Kut Zaferi’nden sonra Bağdat’a dönen Tuğgeneral Halil Paşa, Altıncı Ordu içindeki Alman subaylarla bundan sonraki harekat stratejisi hakkında anlaşmazlıklar yaşadı. Onların dediklerini dinlememeye başlamıştı.
Osmanlı ordusundaki en yüksek rütbeli Alman general Limon Von Sanders, “Türkiye’de Beş Yıl” adlı hatıratında yer alan Kut Zaferi’nden dört ay sonra 11 Temmuz 1916’da yazdığı raporunda o yüzden Halil Paşa’dan iyi bahsetmez:
“Irak’taki 6. Ordu’da hiç aklı başında bir sevk ve idare yok görünüyor. Halil Paşa, ordu kumandanın da başka her şeye benziyor. Kutülamare başarısından sonra İngilizlere Felahiye’de saldırıp onları Irak’ın en azından bir kısmını tahliyeye mecbur etmek yerine çok nüfuzlu, akıllı ama çok entrikacı ve pek Alman dostu olmayan İhsan Paşa’nın Hanikin üzerinden Kermanşah’a doğru ilerlemesine ve az sayıda taburla birkaç Rus süvari alayına karşı Türk basını tarafından çok şişirilen ucuz bir zafer elde etmesine izin verdi. İran’a karşı yapılan bütün harekat boşundaydı... halkı güvenilmez ve asker olmayan İran’a yapılmasına niyetlenilen baskının Dünya Harbi’nin gidişatına en ufak bir katkısı olmazdı.”
Burada bahsedilen İhsan Paşa ise savaşta tarafsız olan İran’a gönderilen 13. Kolordu komutanı Ali İhsan Sabis Paşa. Taa bu yıllarda Halil Paşa ile aralarında başlayan çekişmeler, 1940’li yıllarda mahkemelerde karşı karşıya gelmelerine neden olacaktı.
Ama ona gelmeden Kut’ül Amare Zaferi’nden sonra Halil Paşa’nın başına gelenleri özetleyelim.
Sanders’e göre Türklerin, Türk kaynaklara göre Almanların isteği olan İran’a aktarılan birliklerle zayıflayan Irak cephesinde, dokuz ay sonra 23 Şubat 1917’de Kut İngilizler tarafından yeniden ele geçirildi. 11 Mart 1917’de ise Bağdat düştü.
Yani daha yıldönümü gelmeden ortada kutlanacak bir Kut Bayramı kalmamıştı.
Halil Paşa, 1918’de artık savaşlarla mevcudu azalan 6. Ordu’dan, Gümrü’deki yeni kurulan Şark Ordular Grup Komutanlığı’na atandı. Buradaki görevi de Azerbaycan’dan Basra Körfezi’ne ilerleyerek Irak’taki İngilizleri kuşatmak gibi epey imkansız bir görevdi.
Ama bunun için ilk adım olarak 15 Eylül 1915’de askerleriyle Bakü’ye girdi. Fakat 27 Ekim 1918’de Osmanlı’nın savaşta yenilgiyi kabul edip imzaladığı Mondros Ateşkes Anlaşması’nın maddelerinden biri Kafkasya’nın boşaltılmasıydı ve Halil Paşa da Gümrü’den İstanbul’a döndü.
Onun dönmesinden kısa bir süre sonra İngilizler İstanbul’u işgal ettiler.
2 sene önce Irak’ta biri general ve 13 bin İngiliz askerini esir almış, Halil Paşa, İstanbul’da ellerinde düştüğü İngilizler tarafından tutuklandı. Divan-i Harp Mahkemeleri’ndeki suçlamalardan biri de Irak’ta iki İngiliz subayı öldürmek ve diğer İngiliz subaylara kötü muamele ettiği iddiasıydı.
Kahraman olarak gazetelerde adından bahsedilen İstanbul’da bir yıla yakın hapis yattıktan sonra, İttihatçı Karakol cemiyeti fedaileri tarafından hapishaneden kaçırıldı. Anadolu’ya gidip Milli Mücadele’ye katılmak istiyordu. Sivas’a gidip Mustafa Kemal Paşa ile görüştü.
Fakat Mustafa Kemal Paşa, hem Milli Mücadele’nin İttihatçı bir hareket gibi görünmesini istemiyordu, hem de Batum’da bekleyen Enver Paşa’nın ne yapacağından endişeliydi. Halil Paşa’ya da “Enver Paşa ortaya çıkarsa ne yaparsın” diye sormuştu. Mustafa Kemal’in endişelerini anlayan Halil Paşa “Senin gönlün rahat etsin” diyerek ona verilen bir nevi uzaklaştırma olan Doğu Cephesi’ndeki diplomatik göreve gitmişti.
Bu görevde Sovyetlerle ilişkiye geçerek, Milli Mücadele’ye silah gönderilmesini sağlamış, Sovyetlerle stratejik iyi ilişkiler için Bakü’de, Mustafa Suphi gelinceye kadar İttihatçı olduğu anlaşılmayan sahte bir Türk Komünist Fırkası’nın kuruluşunda yer almıştı.
Ama Milli Mücadele’ye bu hizmetleri bile Mustafa Kemal Paşa’nın gözünde onun Enver Paşa’nın amcası bir İttihatçı general olması gerçeğini değiştirmedi. 1921’de Moskova’da hastalandığında, doktorların tavsiyesiyle Trabzon’a gelip, yıllardır görmediği ailesiyle bir araya gelmiş ama bu saadet kısa sürmüştü. Çünkü Ankara’dan “Trabzon’da ikametine izin verilmediği” uyarısı gelmişti.
O sırada Enver Paşa, Batum’da ordusuyla bekliyordu ve Halil Paşa’nın da aynı anda Trabzon’a gelmesi şüpheli bulunmuştu.
Tekrar Moskova’ya döndü. Ama Enver Paşa’nın Tacikistan’da Rus kuvvetlerine karşı başlattığı savaşta şehit olmasından sonra orada da daha fazla kalamadı. Yine Türkiye’ye dönmek istedi. Kazım Karabekir’in yine kişisel olarak araya girip “Sakin bir hayat yaşayacak” teminatı, Ankara’yı yine ikna etmedi. ve diğer pek çok İttihatçı gibi o da Berlin’e gitti.
Bu kez de Berlin’de İttihatçı liderler Ermeniler tarafından öldürülmeye başlanmıştı. Yine araya giren isimler bu kez Berlin’de bir suikasta kurban gidebileceğinden duydukları endişeyle Mustafa Kemal’i ikna etmeye çalıştılar. Artık İzmir düşman işgalinden kurtulmuştu. Enver Paşa tehlikesi ortada yoktu. Bu kez izin çıktı ve 1922’de Ankara’ya geldi, Çankaya Köşkü’nde Mustafa Kemal ile görüştü. Atatürk, Harbiye’den devre arkadaşı Halil Paşa’ya “Hayatta serbest kalmasının daha uygun olacağını” söyledi.
Böylece Halil Paşa 41 yaşında ordudan emekli oldu. Halil Kut olarak 1957 yılına kadar sürecek inziva hayatına çekildi. Soyadını Atatürk’ün verdiği iddiasını doğrulayan bir bilgi de yok. Kut zaferi nedeniyle soyadını kendisi seçmişti. Atatürk’le son karşılaşması ise Çankaya’daki bir sofrada olmuş ve gece nahoş bitmişti.
Milliyet gazetesinde hatıralarını yayınlayan Kılıç Ali’ye göre iki devre arkadaşının karşı karşıya geldiği gece epey hararetli geçmişti:
“Ne kadar yıllardan sonra bir akşam misafirler arasında Halil Paşa da vardı. Atatürk kendisine hitaben, ‘Halil Paşa, Halil Paşa. Selanik2te üzerine aldığın vazifeyi yapamadın ve yapamazdın da. Çünkü buna müsaade edemezdim’ diyerek, kendilerine yapacak suikastı telmih ettikleri zaman Halil Paşa Atatürk’ün eline sarılarak, “Paşam hakikaten yaptırmazdınız, biz de yapamazdık, diye ellerine öpmekten başka verilecek bir cevap bulamamış, o gece fena bir vaziyette kalmıştı.”
Halil Kut Paşa, gazetede yayınlanan bu anıları okuyunca Milliyet gazetesine bir tekzip gönderdi:
“Atatürk’ün Kılıç Ali Bey’in yazdığı gibi, itham tarzındaki sözlerine ben red ile mukabele ettim. O gece, iktidar mevkiine geçtiğinden beri, devamlı tutturduğu bu muhayyel suikast ithamını ne kabul ne de el öpme vardır.”
Daha sonra o geceyi son dönemlerinde yanında olan Dr. Necdet Özgelen’e ise şöyle anlatmıştı:
“Atatürk ‘Sen beni öldürecektin, korktun, onun için öldüremedin’ dedi. Ben de ‘Ben hiçbir şeyden kormuş değilim, seni öldürmeye de gelmedim. Ama karar verseydim, öldürürdüm. Niye korkayım. Benim ne derece nişancı olduğumu sen de bilirsin” dedim... Ama o gece çok korktum. Bir kaş göz işareti yapsa Kel Ali ordaydı, Kılıç Ali ordaydı, aniden öldürürlerdi beni. Ama en ufak şüphede Atatürk’ü öldürecektim, Cebimde tabancam hazırdı.”
Atatürk’le bir daha hiç görüşmediler. Ölümüne kadar gazeteler Halil Kut Paşa’dan bir kaç defa da hakkında çıkan haberlere gönderdiği tekzipler sayesinde bahsettiler. Tekziplerden birinde adı “Kutülamere kahramanı” diye geçmekteydi.
20 yıl sonra hala hayatta olduğundan ise 1943 yılında açtığı ve hakkında açılan bir dizi dava sayesinde haberdar olundu.
Davalar Kut’ül Amare Zaferi’ni kazanan iki komutan arasındaydı. Cepheden sonra mahkemede karşılıklı açtıkları hakaret davaları sayesinde bir kere daha karşı karşıya gelmişlerdi.
Ali İhsan Sabis Paşa, Halil Paşa gibi Milli Mücadele sırasında Birinci Ordu Komutanı iken Atatürk’le ters düşünce 40 yaşında erken emekli edilmiş paşalardandı. O da yıllarca köşesine çekilmiş, adı unutulmuş, Nutuk’ta Atatürk’ün onu yerdiği sayfalara da hiç ses çıkarmadan yaşamıştı.
Sessizliğini 1943 yılında Harp Hatıralarım adlı anılarıyla bozdu. Kitap önce gazetede yayınlandı. Yıllarca sessiz kalmış bir komutan içini dökerken, kalemi silah gibi kullanmıştı. Birinci Dünya Savaşı, İstiklal Harbi ile ilgili pek çok kişiyi hedef almıştı. Hedefindeki isimlerden biri de Halil Paşa’ydı.
Kitapta Ali İhsan Sabis Paşa, Limon Von Sanders’in hatıratındaki Halil Paşa’yla ilgili paragrafı aynen koymuştu. Halil Paşa’nın açtığı hakaret davasının birinci gerekçesi buydu. İkincisi ise Sabis Paşa’nın sert Enver Paşa eleştirilerindeki şu bölümdü:
“Her zaman olduğu gibi, iş başında bulunanların ben yaparım, ben düşünürüm, ben bilirim, kimseden akıl öğrenmek istemem, zihniyeti, haset, kin ve çekememezlik ve sade ben yapayım hisleri başka kıymetlerin, de mevcut olduğunu, bunlardan iyi kötü istifade etmek lazım geldiğini düşünmeye vakit bırakmıyordu ki.. Bir zaman geldi, biz harbe girdikten sonra Enver Paşa, yanında bir parça aklı başında kendisini ikaz edebilecek şahsiyetleri birer birer uzaklaştırdı...Amcasına, kardeşine vs kabiliyetlerinin çok üstünde rütbeler, makamlar vermekle beraber diğer iktidar ve liyakat sahiplerini büsbütün körleştirmez ve mahvetmezdi.”
Burada amcadan kasıt Halil Paşa’ydı. Kitapta Sabis Paşa, Halil Paşa’nın Kut Zaferi’ndeki rolünü küçümseyen ifadeler kullanmıştı.
Hakaret davasında Sabis Paşa beraat etti.
Bu kitaba yönelik Halil Paşa’nın 27 Eylül 1943’te Tanin gazetesinde yazdığı “Hem hırsız hem yalancı bu Ali İhsan Sabistir” başlıklı, başlığından içeriği tahmin edilebilecek sert yazıyı bu kez Sabis Paşa dava etti. Bu davadan Halil Kut Paşa’ya daha sonra ertelenen 4 ay hapis cezası çıkmıştı.
Kut Zaferi’nin kahramanlarından Ali İhsan Sabis Paşa ise bu kadar ucuz kurtulamayacaktı. Soyadını Irak’da İngilizlere karşı zafer kazandığı bir cepheden alan Paşa, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, birinc,i Dünya Savaşı’nda pek hoşlaşmadığı Almanların İstanbul’da yayımlanan bir propaganda gazetesi olan Turkish Post’un genel yayın yönetmenliğine getirilmişti. Ve buradan hükümetin savaş politikalarını eleştiren, Alman yanlısı yayınlar yapmaktaydı. Bu arada anıları yüzünden de Falih Rıfkı Atay’dan Kazım Özalp’a kadar pek çok isimle davalık olmuştu. Savaşı Almanların kaybetmeye başlaması ve Türkiye’nin Almanya’ya karşı pozisyon almasından sonra hayat onun için zorlaştı. Önce kitabı hakkında toplatma kararı çıktı.
1944 yılında bir gün postaneden siyasileri eleştiren mektuplar gönderirken suç üstü yakalandığı haberleri yayınlandı. Hakkında hem tehdit hem de “milli menfaatlere aykırı yayınlar yapmak”tan dava açıldı ve bu davalardan hapis cezası aldı. Cezası Askeri Yargıtay’da bozulmasına rağmen, 1947’de yeniden onaylandı. Ve 65 yaşındayken hapse girdi. 15 ay hapis yattı. 1957 yılında hayatını kaybetti.
Halil Kut Paşa ise 1950’lar boyunca, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın silah fabrikasında müdür olarak çalıştı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün eski paşalara destek olmak için bulduğu Merkez Bankası murakıbı olarak Türkiye’yi dolaşıp, banka şubelerini denetledi. 1945’den sonra kurulan yeni partilere katılmayacak mısınız sorularına “Benim partim var, İttihat Terakki” diyecek kadar sağlam bir İttihatçı olarak yaşadı. Bektaşi’ydi. Dini inançları Harp Okulu’nda din dersinden kalacak kadar zayıftı. En büyük masrafı içki ve sigarıydı. O da 1957’de sessizce hayatını kaybetti. Yahya Efendi’de gömüldüğü mezar iki oğlunun da ölümünden sonra kaybolmuş, daha sonra bulunup üzerine bir kitabe yazılmıştı.
Yani iki paşanın hikayesi ömrü hayatlarında Kut Bayramı diye bir bayram kutlanmış olmayacağının en büyük kanıtı.
Kut Zaferi’ni kimse bize unutturmadı. Biz, Birinci Dünya Savaşı’nda büyük yenilgiler aldığımız Irak ve Suriye cephelerini tümden unutmayı seçtik. Cumhuriyet kadroları da hem bu felaketin sorumlusu hem de rakip olarak gördüğü İttihatçıları tarihten silmek istemişti.
Halil Paşa ise İttihatçılıktan vazgeçmemiş, siyasi ihtirasları olmamış, ne Kemalistlerin ne dindarların kahraman yapmak isteyeceği türden nev-i şahsına münhasir bir karakter olarak yaşamıştı.
Bütün bu yenilgiler içinde büyük bir zafer kazanmış bir paşa da karmaşa içinde unutulup gitti.
Herhalde, zaferin yüzüncü yıl dönümünde, neden 99 yıl boyunca bu zaferi unuttuk sorusuna adam akıllı bir cevap bulmak yerine, birinin aklına olsa olsa birilerinin bunu bize özel olarak unutturduğu açıklaması geldi.
Batı’yla, NATO’yla kavgalı zamanlardı, NATO’ya Sovyetler bizden toprak istediği için 3 kere başvurudan sonra, zorla girdiğimizi, yıllarca güvenliğimizi NATO çerçevesinde inşa ettiğimizi de nasıl olsa unutmuştuk.
Herkes fazla kurcalamadan Kut Zaferi’nin bize unutturulduğunu hatırlayıverdi. Böylece unuttuğumuzu unutmuş olduk. Unuttuğumuzu hatırlamanın da kimseye bir faydası yoktu.
Zaten bu yazı da kimsenin bir işine yaramayan gerçekleri hatırlamak isteyenler için yazıldı...
.12/02/2018 00:21
Esad kazanınca siz de kazanmış sayılacak mısınız?
49
1 Nisan 1939’da üç yıl süren İspanya İç Savaşı’nı kazanan General Franco radyoda ‘zafer’ konuşmasını yaptı.
https://www.youtube.com/watch?v=HX_-faiNTVU
El Caudillo (Önder) adıyla anılan Franco, konuşmasında bundan sonra bütün enerjilerini ulusal birliği sağlamak için harcayacaklarını söylese de bu ‘zafer’, 500 bin insanın öldüğü, 500 bin İspanyol’un da Avrupa ülkelerine kaçtığı, bölünmüş bir ülkenin enkazı üzerinde ilan edilmişti.
Savaş sadece İspanya’yı değil, dünyayı da bölmüştü. Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sı ve Salazar’ın Portekiz’i Franco’yu desteklemek için hem askeri güçleri hem de askerleriyle sahadaydı. Franco, Katolik değerlerin de hamisi olduğu için hem Vatikan’ın hem de dünyadaki Katoliklerin desteğini almıştı. İrlanda, Fransa, ABD, Brezilya, Norveç, Belçika hatta Avustralya’dan Katolik gönüllüler, “dinsiz, komünist” Cumhuriyetçilere karşı Franco’nun yanında savaşmak için İspanya’ya akmıştı.
Cumhuriyetçilerin yanında ise silahları ve askerleriyle Sovyetler vardı. Meksika ve bir dönem Fransa, Cumhuriyetçilere silah ve cephane göndermişti.
Dünyanın her yerinden gönüllü sosyalist ve anti-faşistler de Franco’ya karşı Uluslararası Tugaylar’a katılmak için İspanya’ya gelmişlerdi. Dokuz yüz Amerikalı, bin Fransız, bin Alman, beş yüz İngiliz İspanyol İç Savaşı’nda yabancı asker olarak hayatını kaybetmişti.
Dünya üç yıl boyunca iç savaşın yıkımını, Guernica’nın nasıl bombalandığını yakından izlemişti. Hem de Hemingway, Arthur Coestler gibi savaşı izleyen usta kalemlerden. Savaşın her iki cephesinde de günahlar işlenmişti. Franco’nun büyük savaş suçları yanında, Uluslararası Tugaylar da özellikle Katolik sivil rahiplere yönelik cinayetlerle tepki çekmişti. Hatta savaşa gönüllü giden bir İngiliz komünisti olan George Orwell, Sovyetlerin otoriterliği ve bu savaş suçları nedeniyle ülkesine dönüp, anti-komünist oldu.
ABD ve İngiltere de savaşa karşı pozisyonlarını Franco’nun işlediği bütün savaş suçlarına rağmen, anti-komünizm refleksiyle belirlediler ve tarafsız kaldılar.
En zor durumda kalan ise Fransa’ydı. Fransa savaşın başında tarafsızlığını ilan etmişti ama komşu ülkeden yüzbinlerce mültecinin sığındığı ülke iç savaş karşısında ikiye bölünmüştü. Milliyetçi partiler, gazeteler ve Katolik dindar Fransızlar Franco’yu desteklerken, iktidarda olan cumhuriyetçiler, sosyalistler ve Komünist Parti taraftarları cumhuriyetçi cepheden yanaydı.
Fransa’nın ilk sosyalist başbakanı olan Leon Blum, iç savaşın ilk yıllarında Cumhuriyetçilere ağır silahlar göndermiş, gönüllülerin Fransa üzerinden İspanya’ya geçmesine izin vermişti. Ama gönlü cumhuriyetçilerle birlikteyken, aklı tarafsızlık yanlısı Radikallerle birlikte kurduğu koalisyon hükümetinin devamını sağlamaya ve iç savaşın Fransa’nın içine taşınmasını engellemeye çalışıyordu.
Bu arada sahada da Franco üstünlüğü ele geçirme başlamıştı. Bu baskılar altındaki Blum ve sosyalistler, 1938’de hükümetten düştüler. Yerlerine hükümeti kuran anti-komünist Daladier başkanlığındaki sağ iktidarın ilk işlerinden biri de artık kazanacağı kesin olan Franco’yu İspanya’nın meşru devlet başkanı olarak tanımak oldu. Ama Daladier’in bu “pragmatizmi” her zaman işe yaramadı. 1939’da İngiltere Başbakanı ile birlikte Münih’te Hitler ve Mussolini ile masaya oturup, tarihin en büyük yanılgılarından biri olan Münih Anlaşması’nı imzalarken de akılcı ve pragmatik davrandığını zannediyordu. Ana sonucunda savaş yıllarını Nazilerin hapishanelerinde geçirdi.
Dünyanın kanlı bir iç savaşın ardından Franco’nun iktidarını meşru iktidar olarak tanımasında iki faktör etkili oldu. Birincisi İspanyol İç Savalı bittikten beş ay sonra İkinci Dünya Savaşı kopmuştu ve İspanya, her ne kadar Hitler’i destekliyor gibi görünse de savaşta tarafsız kalmayı başarmıştı. Savaşın yıkımı İspanyol İç Savaşı’ndaki yıkımı da unutturmuştu.
İkinci faktör ise Franco’nun İkinci Dünya Savaşı’nın ardından değeri artan anti-komünizm kartını iyi kullanması oldu. Komünist tehlikesi Franco’nun elindeki kanı görünmez hale getirmişti.
Yine de Franco, kendisinin ve İspanya’nın mazisini temizlemek için 50’ler ve 60’lar boyunca batıda PR faaliyetlerine büyük paralar akıttı. Batılı gazetecilerle röportajlar yaptı. “El Cid” gibi büyük bütçeli Hollywood filmleriyle İspanya tarihi ve coğrafyası Amerikalı turistlere pazarlandı.
Franco, iç savaşı kazanmasından sonra 36 yıl boyunca iktidarda kalmayı böyle başardı. Ama bugün İspanya’daki sevenleri dışında onu hayırla yad eden kimse yok. Adı Guernica ile birlikte anılıyor.
Yaşarken de zorunlu bir muhatap olmaktan ileri gidememiş, onunla tokalaşmak itibarlı bir iş olmamıştı.
İspanyol İç savaşı, pek çok açıdan Suriye İç Savaşı’na benziyor. Büyük ölüm rakamları, bombalanan şehirler, Avrupa’ya kaçan mülteciler, dış müdahaleler, yabancı savaşçılar... Franco komünizm, Esad radikal İslam korkusuyla günahlarını unutturdu. Maalesef sonu da benzedi. İspanyollar demokrasilerini kurtarmak için savaşmış, sonunda 36 yıllık bir diktatörlük kurulmuştu. Suriyeliler ise babadan oğula geçen 40 yıllık bir diktatörlüğe karşı savaştılar ve kaybettiler.
Esad, 1 milyon insanın öldüğü, şehirlerin yıkıldığı, 7 milyon insanın mülteci haline geldiği bir ülkenin devlet başkanı olarak bu savaştan sağ çıktı.
Türkiye’de bugünlerde dış politikada iktidara karşı, muhalefetten ve iktidara yakın bazı çevrelerden yükselen en ‘rasyonel’ tavsiye, Esad’la el sıkışması ve terörle mücadeleyi Suriye yönetimiyle birlikte yapması.
İşin ilginç tarafı bunu şiddetle ve büyük bir dış politika aklı olarak tavsiye eden muhaliflerin pek çoğu Türkiye’de rejimin otoriterleşmesinden de şikayetçi.
Adalet için kilometrelerde yürümüş Kemal Kılıçdaroğlu ve kendi partisinden genel başkanlığa aday olduğu için ayrılmak zorunda kalmış Meral Akşener, hararetle hükümete bir an önce Esad’la el sıkışmasını tavsiye ediyor.
Çalışanların bir kısmı hapiste olan gazeteler, tartışma programlarında her akşam ülkedeki muhaliflere ve gazetecilere yönelik baskıları konuşan, “yandaş gazetecilerden” dert yanan muhalif medya organlarının Suriye meselesindeki en büyük referansı, Esad diktatörlüğünü ve ülkesindeki katliamlarını “emperyalistlere yönelik ulusal bağımsızlık savaşı” olarak gören Esad yandaşı bir Suriyeli gazeteci.
Türkiye’de olmasından korktukları, herkesi direnmeye çağırdıkları otoriter rejimin, hayallerinin bile ötesinde bir versiyonuyla 40 yıldır yönetilen Suriyelilerin yedi yıldır süren direnişinde gördükleri tek şey ise uzun sakallar, dış güçler ve emperyalistler...
Suriye’deki muhaliflere bakışları, burada şikayet ettikleri hükümete yakın medyanın kendileriyle ilgili yayınlarından farksız.
Kimin kimi vurduğu belli olmayan bir iç savaştan Türkiye’ye sığınmış insanlara hem dış güçlerin oyununa gelip, Esad gibi laik bir yöneticiye isyan ettikleri için kızıyorlar, sonra onları plajlarda, parklarda, AVM’lerde dolaşırken görünce de ülkelerine gidip savaşmadıkları için eleştiriyorlar.
Tabii ülkelerine gidip kimin için savaşacaklarını da söylemeden. Şehirlerini bombalayan, Rus ve İran mandası altındaki Esad’ın iktidarı için mi? Hepsi birbiriyle savaşan IŞİD, YPG, Nusra ya da Şii milisler için mi? Yoksa silahı ve iddiası kalmamış, ideolojik olarak radikalleşmiş, bin parçaya bölünmüş Suriyeli muhalifler için mi?
Nasıl, Batılı hükümetler bir noktadan sonra savaşı kazanmış Franco’nun iktidarını kabul etmek zorunda kaldılar, dünyadaki hükümetler de eğer bu kargaşada ayakta kalmayı başarırsa Esad’la bir biçimde ilişkiye girmek zorunda kalacaklar.
Ama bu zorunlu bir ilişki olacak. Şimdilik sadece Türkiye değil, Batı’daki iktidarlar da Esad’la doğrudan ilişki kurmak niyetinde değiller. Avrupa’da ırkçı partiler dışında bunu savunan kimse de yok. Savunana da pek iyi gözle bakılmıyor.
Türkiye’de üzerinde iktidar yükü yokken, idealleri savunma lüksü varken, özellikle de Türkiye’de demokrasi mücadelesi verdiğini iddia ederken, muhalefetin ve muhaliflerin bu “hemen Esad’la görüşülsün” heyecanını anlamak bu yüzden çok zor.
Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirmek en tabii hakları. Ama eli “Esad’la görüşülsün” den açmak, iktidarın Suriye politikasını eleştirmekten daha başka bir dünya ve siyaset tasavvuruna işaret ediyor.
En başından itibaren laik-dindar tartışması, sünni-alevi meselesi üzerinden anlaşılıp, pozisyon alınan Suriye, Türkiye için sadece bir dış politika meselesi değil, iç politika meselesi de.
Üç milyon mülteci yüzünden de hükümetin popülaritesi en düşük politikası ve muhalefet burada mülteci karşıtlığından çekinmiyor, “Esad’la görüşülsün” diye ısrar ediyor ve böylece cepheden iktidar karşıtı bir pozisyonla siyaseten kazançlı çıkacağını düşünüyor.
Ama bunu yaparken Türkiye’de gerçekten demokrasi, adalet, özgürlük istedikleri konusunda söylemleri tutarlılığını kaybediyor, ikna etmeleri gereken dindarlar arasında haklarındaki şüpheler büyüyor, tarihe de Franco muamelesi görecek bir diktatörü desteklemiş olarak geçiyorlar. En kötüsü de günün sonunda bu bölgede ancak otoriter rejimlerle iş görülebileceği gibi bir algıya ister istemez hizmet etmeleri...
Ahlaki ve insancıl olmadığı gibi rasyonel ve akılcı da görünmüyor bu tavsiye. Yani kendi ülkesinde Rus generaller tarafından itilip kakılan, İran’a göbekten bağlı Esad’la hemen görüşülmesi Türkiye’nin bir derdine devam olmadığı gibi, muhalefetin de derdine deva olmayacak. Çünkü Esad kazanınca siz de kazanmış sayılmayacaksınız...
.14/02/2018 00:10
Ne halkların ne demokratik bir kongre
21
Geçen hafta İçişleri Bakanlığı, kırmızı koduyla aranan teröristler listesine PYD’nin eski başkanı Salih Müslim’i de ekledi. En son dört yıl önce Türkiye’ye gelen ve görüşmeler yapan 1977 İTÜ Kimya Mühendisliği mezunu Müslim, listenin 25. Sırasında yer alıyor.
http://www.terorarananlar.pol.tr/detaylar/Sayfalar/kirmizi.aspx
Suriye’de siyasete Barzani çizgisindeki KDP-S’de başlayan Müslim, 2003 yılında PKK’nın kurdurduğu PYD’ye katılmış ve 2010’dan 2017 eylülüne kadar da bu partinin başkanlığını yürütmüştü.
Suriye savaşı boyunca, bu görevde kalan yurtdışında da tanınan bir isimken Eylül 2017’de parti genel başkanlığını bırak(tırıl)masının arkasında muhtemelen Suriye’de PKK’nın artık kendi kadrolarıyla ve doğrudan YPG kimliğiyle silahlı bir güç olarak bulunması ve muhatap alınması var. Artık aracı olarak ‘siyasetçi’lere ihtiyaçları yok.
Özellikle de Müslim gibi doğrudan “kadro” (PKK literatüründe örgütün yetiştirdiği ve örgüte bağlı kişi) olmayan, bazen Suriyeli Kürt kimliği baskın gelip, PKK çizgisinden aykırı olarak Barzani’nin referandumuna destek açıklamaları yapabilen birine PKK gibi bir örgütün tahammül etmesi mümkün değildi.
Özellikle de 40 yıl dağlar dışında bir toprak parçası olmadıktan sonra ilk defa şehirlerde devrimci fantazilerini gerçekleştirme imkanı bulduğu Suriye’de.
Suriye’de PKK’nın bir numaralı ismi de aynı kırmızı aranan teröristler listesinde ve Salih Müslim’in hemen önünde 24. sırada yer alıyor: Ferhad Abdi Şahin.
Ya da sık sık yan yana görüntülendiği ABD’li generallerin bildiği, PKK’nın ona verdiği kod adıyla Şahin Cilo.
İçişleri Bakanlığı’nın listesine göre doğrum yeri Afrin.
1979’da Suriye’ye kaçan/kaçırılan Öcalan’ın, Suriye’deki Kürtler arasında en örgütlü ve güçlü olduğu yer Afrin’di. Şahin Cilo, 1990 yılında 23 yaşında katıldığı PKK’da, Öcalan’ın Şam’daki karargahında çalışmıştı, birlikte yüzerken çekilmiş fotoğraflarından ona çok yakın bir isim olduğunu da anlamak mümkün.
Aslında, ABD’liler onun ilk muhatap olduğu Batılılar da değil. Çünkü 1997-2003 yılları arasında PKK’nın Avrupa sorumlusu olarak Brüksel’de de bulunmuştu.
Öcalan’ın Suriye’den Avrupa’ya gittiği dönemde de yanındaydı. 1999’da Kenya’da yakalanıp Türkiye'ye getirilen Öcalan, savcılık ifadesinde de birkaç yerde ondan bahsetmişti.
1 Eylül 1998’de MED TV’de Türkiye’den gazetecilerin de katıldığı bir canlı yayında ateşkes ilan eden Öcalan, ifadesinde bu ateşkes kararını “Genelkurmay’da çalışan bir Albay’ın Brüksel’deki temsilciliğe kadar gelip getirdiği öneriler” üzerine verdiğini söylemişti. Öcalan’ın ifadesine göre 1997-98 yıllarında, devletle yürütülen görüşmeler için Brüksel’e kadar gelen bir Albay da PKK’nın Avrupa sorumluları olan Kani Yılmaz ve Şahin Cilo ile görüşmüştü.
İfadesinin başka bir yerinde yine Cilo’dan bahseden Öcalan, 1999 seçimleri öncesinde, HADEP’in Türkiye’deki diğer partilerle ittifak görüşmelerinin de onun koordine ettiğini anlatıyor.
Yani bugün Türkiye’nin Afrin’de savaştığı YPG’lılerin bir numaralı ismi Amerikalılar için “Suriyeli Kürt savaşçı” olabilir ama Türkiye’nin hiç yabancısı değil.
Türkiye, 40 yıldır PKK ile mücadele ediyor ve devlet bu örgütü yakından tanıyor. Devletin en iyi bildiği şeylerden biri de 1991’den beri Meclis’e giren legal siyasi partileri PKK’nın kurdurduğu. Bunların sonuncusu olan HDP’nin kuruluş hikayesi neredeyse Öcalan’ın İmralı’daki o zaman izin verilen avukat görüşme notlarından okunabilir. Hatta adını bile kendisinin koyduğu biliniyor.
(O yüzden bazı HDP’li vekillerin PKK üyeliği suçlamasıyla tutuklanması hatta İdris Baluken örneğindeki gibi mahkumiyet alması tuhaf. Çünkü, 10 adet konuşması yüzünden PKK üyeliğinden 15 hapis cezası alan İdris Baluken’ın PKK’yla en yakın ilişkisi, devletin çözüm sürecinde onu defalarca İmralı ve Kandil’e görüşmeye göndermesiydi. Tabii bu görüşmeler iddianamesinde ona karşı delil olarak kullanılmadı. Yine ilginç bir şekilde Baluken, bu delillerle 15 yıl hapis cezası alırken, 2015’deki hendek terörünü başlatan özerklik açıklamalarını yapan Demokratik Bölgeler Partisi başkanı ise tutuksuz yargılanıyor.)
Devlet silah yerine siyasete alan açmak için bütün bunlara göz yumdu, hatta HDP projesini destekledi. Bugün de iki eski eş başkanının ve milletvekillerinin tutuklanmasına rağmen HDP’nin bir siyasi parti olarak varlığını devam ettirmesine ses çıkarmaması herhalde bu politikanın devamı.
HDP, geçen hafta Ankara’da kongresini topladı. Kalabalık bir kongreydi, bu kalabalıkla verilmek istenen mesaj de herhalde “Yıkılmadık Ayaktayız”dı. Kongre’de sık sık Afrin operasyonu eleştirildi, bu yüzden davalar da açıldı.
Fakat kongre öncesinde yaşananlar kongreden daha ilginçti.
2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden itibaren, bu çizginin bugüne kadar kurduğu siyasi partilerden hiçbirinde olmayan veya olmasına da izin verilmeyen şekilde adı partinin önüne geçmiş olan Selahattin Demirtaş’la devam edilip edilmeyeceği uzun süre muğlaklığını korudu.
HDP’li seçmenler bunu talep ederken, Demirtaş aday olmayacağını bir mektupla duyurdu.
İlginç bir şekilde bu karardan önce, cezaevinde HDP Van milletvekili Nadir Yıldırım’ın Demirtaş’la görüşmesine izin verildi. Bu görüşme yapıldığı sırada haber olmamıştı, daha sonra Yıldırım kendisiyle yapılan bir röportajda bir soru üzerine bunu söyleyince ortaya çıkmış oldu. Demirtaş’ın aday olmayacağını açıklamasından sonra ilk defa mahkemeye çıkmasına izin verilmesi de dikkat çekiciydi.
Demirtaş’ın aday olmama kararına karşı tabandaki homurtu sesleri ise cezaevinden gelen bir mektupla dindirilmeye çalışıldı. Daha önce devletin İmralı’da Öcalan’ın yanına yerleştirdiği, daha sonra çözüm süreci bitince oradan alıp Silivri’ye getirdiği PKK’nın cezaevi sorumlularından olan Nasrullah Kuran’ın örgüte yakın bir gazetede çıkan yazısında ad vermeden Demirtaş eleştirildi:
“...Fakat bu rol gereğinden fazla abartılarak, HDP’nin adeta barışı getirecek özne olduğu yanılsamasına düşüldü. Neticede bu yanılsama “silahların bırakılması” çağrılarına kadar uzandı. Oysa HDP, savaşan taraf değildi ve savaşan iradeyi temsil etmiyordu. Özne, zaman ve mekan algısı yalnış oluşturulunca -ki bu tam da iktidarın istediği bir şeydi- roller ve misyonlar da birbirine karıştırıldı. Halbuki ne mekan İrlanda’ydı ve ne de ilişki Sinn Fein -IRA ilişkisiydi. Hal böyle olunca Özgürlük Hareketi’ne komut veren bir HDP ve eşbaşkandan bir Gery Adams yaratmak, “olmayan yer”den “olmayan şey”i üretmek gibi akla ziyan bir durum açığa çıkardı.”
Yani aslında cezaevinde olmasını da gerekçe göstererek PKK, popülaritesinden rahatsız olduğu Demirtaş’ı bir şekilde tasfiye etmiş oldu.
Çünkü, PKK’ya göre Demirtaş hem çok güçlenmiş, hem de devletin çözüm perspektifine yakın bir pozisyon elde etmişti.
PKK, bütün enerjisini ve dikkatini Suriye’ye verdiği için de, Suriye uğruna çözüm sürecini yaktığı, bütün siyasi kazanımlarını gözden çıkardığı Türkiye’de, Suriye’deki Rojava projesini desteklemek dışında herhangi bir siyasi tavır, pozisyon istemediğini de böylece ortaya koymuş oldu.
Bu arada Türkiye’deki demokratik standartları eleştiren pek çok isim de HDP’nin yeni eş başkanlarının atama yoluyla gelmesinde bir sorun görmedi. Başkanlık teklif edilmiş bazı isimlerin de bu ağır PKK vesayeti yüzünden görevi kabul etmediği söyleniyor.
Bir eş başkanın Türk solundan atanmasına dikkat edilmesi, kongre konuşmalarında Afrin dışında, yapılan Türkiyelilik vurgusu ise HDP’nin, bir Kürt partisi değil, bir Türkiye partisi olarak yaşatılacağını gösteriyor.
Ama, Türkiyeli olarak bu partiye eklemlenenlerin artık ne kadar Türkiyeli olduğu ve Türkiye’ye konuşabildiği epey tartışmalı.
Bir taraftan tutuklamalarla, bir taraftan PKK eliyle zayıflatılan HDP’nin bundan sonra ne olacağının cevabı ise meçhul. Halkların demokratik partisi olmadığı ise açık.
.17/02/2018 00:20
Zehirli ağacın meyveleri
34
Türkiye yargısında tuhaf olaylar dizisinde dünün manşeti Alman Die Welt gazetesinin Türk asıllı Alman vatandaşı muhabiri Deniz Yücel’in bir yılı aşkın süredir yazılamayan iddianamesinin Başbakan Binali Yıldırım’ın Almanya ziyareti sırasındaki açıklamalarının ardından yazılıp, hakkında aynı gün tahliye kararı verilmesiydi.
Ama günün tek tuhaf yargı gelişmesi bu değildi.
Aynı gün Ankara ve İstanbul’daki iki ayrı davada savcının verdiği mütalaanın ardından sanıklar son savunmalarını yaptılar.
Ankara Sincan’da 60 sanık için ağırlaştırılmış müebbet istenen dava, 21 yıl önceki 28 Şubat darbesinin yargılandığı davaydı.
Bir sene ve üzerinde tutuklu yattıktan sonra tahliye edilmiş yaş ortalaması epey yüksek olan sanıklar arasında emekli orgeneral, general ve albaylar var.
Dört sanık altı yıldır devam eden yargılama sırasında vefat etti.
Dün son sözlerini söylemek üzere Genelkurmay eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı (86) kürsüye çıktı, Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in de karardan önceki son sözlerini söylemesi bekleniyordu.
http://aa.com.tr/tr/gunun-basliklari/28-subat-davasinda-60-saniga-agirlastirilmis-muebbet-istemi/1010901
Tuhaf bir tesadüf.
Aynı saatlerde İstanbul Silivri’deki davada ise son savunmaların ardından,28 Şubatçı askerlerle aynı suçlamalarla yargılan ve yine haklarında ağırlaştırılmış müebbet istenen sanıklar hakkında mahkeme kararını açıkladı.
Ahmet Altan (68) (65) ve Nazlı Ilıcak’’ın (74) aralarında olduğu altı sanığa “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet cezası verildi.
(Bu davanın iddianamesine ilişkin daha önce bu köşede çıkmış değerlendirme için http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/kanaat-notuyla-tutuklugun-devamina-5950)
Tuhaf tesadüf çünkü haklarında dün Ankara ve İstanbul’da ağırlaştırılmış müebbet istenen bu isimler, 20 yıl önceki gizli bir askeri belgede de yan yana gelmişti.
Ve ortada yine bir kanaat mühendisliği vardı.
21 Nisan 1998 tarihli gizli belge, “Genelkurmay İstihbaratı Dairesi”nden, “Komutan Katına” yazılmıştı ve adı “Güçlü Eylem Planı”ydı. Ya da kamuoyunda bilinen adıyla “Andıç.”
Şöyle başlıyordu:
“TSK’nın başarılı bir operasyonu ile yakalanan üst düzey teröristlerden biri olan Şemdin SAKIK’ın sorgulanması sonucu alınan ifadelerin psikolojik harekat ve basın uygulamaları açısından değerlendirilmesi maksadıyla; ilgi (a) emirle çalışma grubu teşkil edilmiş ve bu grup tarafından uygulama zamanlarını ihtiva eden bir eylem planı hazırlanmıştır”
Psikolojik harekatın hedefinde Fazilet Partisi, HADEP gibi siyasi partiler, İHD gibi dernekler, işadamları ve bir grup gazeteci vardı.
Gazetecilere yapılmak istenen şöyle anlatılmıştı:
"Adı geçen gazetecilerin kamuoyunda saygınlığının azaltılması ve itibarının düşürülmesi ile terör örgütüne sağladığı dolaylı destek ile ilgili aleyhlerine kamuoyu oluşturulması.”
Peki nasıl yapılacaktı bu:
“Örgütün para ile her şeyi kendine müzahir gazetecilere yaptırdığının gazete sahipleri, seçilen köşe yazarlarına ve televizyonlara aktarılması. Televizyonlarda basın ahlak yasası açısından konunun tartışılmasının sağlanması.”
Belgenin altında dün Sincan’daki 28 Şubat davasında müebbetle yargılanan iki kişinin ismi vardı: Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir (79) ve Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Fevzi Türkeri. (77)
Peki kimdi bu andıçlanan gazeteciler:
“Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Yalçın Küçük, Yaşar Parlak, Mahir Kaynak, Mahir Sayın ile ilave edilmesinin fayda sağlayacağı değerlendirilen gazeteciler (Yavuz Gökmen, Altan Kardeşler gibi)”
Andıç, 20 Ekim 2000 tarihinde Yeni Şafak gazetesinin sürmanşetinden açıklandı. Haberin altındaki imzanın sahibine de dün müebbet hapis cezası verildi: Nazlı Ilıcak.
https://www.yenisafak.com/arsiv/2000/ekim/21/nilicak.html
Bir kaç gün sonra dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu belgeyi dolaylı olarak doğrulamıştı.
Andıç da sadece kağıt üzerinde kalmamıştı.
26 Nisan 1998 günü Sabah, Hürriyet ve Kanal D haber Şemdin Sakık’ın ifadeleri üzerinden andıçtaki isimleri suçlayan birbirine benzer haberler yapmışlardı.
http://web.archive.org/web/20120308044221/http://webarsiv.hurriyet.com.tr:80/1998/04/26/40102.asp
http://web.archive.org/web/20130303022822/http://arsiv.sabah.com.tr:80/1998/04/26/r01.html
Hikaye burada da bitmedi.
Andıçta PKK ile işbirliği içinde gösterilen gazeteciler gazetelerinden ve televizyonlarından kovulmuşlar, İHD başkanı Akın Birdal’a suikast düzenlenmişti.
Andıçta PKK ile işbirliği içinde gösterilmesi tavsiye edilen Fazilet Partisi ise 28 Şubat havasının devam ettiği 2001 yılında kapatıldı. Partinin sadece iki milletvekiline beş yıl siyaset yasağı getirilmişti: Bekir Sobacı ve Nazlı Ilıcak.
Nazlı Ilıcak’ın suçu hem andıcı yayınlamak hem de yemin töreninde başörtülü ilk vekil Merve Kavakçı’nın yanında durmaktı
28 Şubat’ın üzerinden 21 yıl geçti. O günlerden bugüne aynı kalan çok az şey var.
O günlerde 28 Şubat’ı sessizce izleyen ve ardından iktidara gelip 28 Şubat uygulamalarını sürdüren MHP, bugün 28 Şubat’ın mağduru olmuş Refah Partisi’nden yetişmiş siyasetçilerin kurduğu AK Parti’ye yakın, 28 Şubat günlerinin İçişleri Bakanı, bugün 28 Şubat davasında yargılanan bir paşanın alenen tehdit ettiği Meral Akşener ise muhalif.
28 Şubat günlerinde devrim kanunları uygulansın kampanyası yapan Aydınlık çizgisine göre “yargı altın çağını yaşıyor”, Refah Partisi’nin mirasçısı Saadet Partisi ise yargıyı sert biçimde eleştiriyor.
Andıçlanan, gazetesinden kovulan Mehmet Ali Birand, Yavuz Gökmen, Mahir Kaynak artık hayatta değiller.
Andıçlanan isimlerden Cengiz Çandar yurtdışına gitti. 28 Şubat mahkemelerinde başörtülü öğrencilerle yargılanan Ahmet Taşgetiren, EMASYA planını ortaya çıkan Ali Bayramoğlu, askerlerin mektuplu protesto kampanyası yaptığı Gülay Göktürk, postmodern darbe linçine katılmayan, eleştirel yazılar yazan Fehmi Koru, Ruşen Çakır gibi isimler bugün gazetelerde yazamıyor.
Ve son olarak 28 Şubat döneminde andıçlanmış Ahmet Altan, Meclis’in darbeler komisyonunda 28 Şubat darbesi üzerine konuşmuş Mehmet Altan, siyasi yasaklı ilan edilmiş Nazlı Ilıcak da dün müebbet hapis cezası aldılar.
Çünkü 28 Şubat’tan bugüne bir şey hiç değişmedi:
Yargı devletin ev sahipleri değişse de o brifing odasından bir türlü çıkamadı.
Hala yargı günün yükselen değerlerini, hakim siyasi havayı koklayarak kararlarını veriyor. Bunu yaparken de meyveleri topladıkları ağaçların zehirli olup olmadığına dahi bakmıyorlar.
Yaş ortalaması 70 olan 60 eski askere ağırlaştırılmış müebbet istenen 28 Şubat davası da bu havadan azade kurtarılmış bir temiz hava sahasında yürütülmüyor.
28 Şubat’tan 14 yıl sonra 2012’de irtica nedeniyle ordudan atılmış bir tabip binbaşının şu an FETÖ firarisi olan savcı Fikret Seçen’e, 28 Şubat’ın Batı Çalışma Grubuna ait belgeleri ve bir CD’yi getirmesiyle başlamış bir dava bu.
Firari savcı Seçen belgeleri, halen FETÖ’den tutuklu olan savcı Mustafa Bilgili’ye göndermiş, 2012 yılında dalga dalga tutuklamalar başlamıştı.
Bu tutuklamaları yapan polislerin, tutuklama kararlarını veren hakimlerin, delilleri inceleyen bilirkişilerin çoğu bugün ya FETÖ’den tutuklu ya da firari.
Bu soruşturmalara yardımcı olan Genelkurmay Askeri Savcısı da FETÖ’den tutuklananlar arasında. Sanık avukatların mahkemeye sunduğu özel bilirkişi raporlarına göre davanın merkezindeki CD’de de tahrifat var. 28 Şubat sürecinde öne çıkmış isimlerle birlikte, sadece adları bu CD’de geçtiği için başka pek çok subay da ya tutuklandı ya da müebbetle yargılanıyor.
17/25 Aralık’ın ardından ortaya çıkan FETÖ bağlantısı nedeniyle ne yapılacağı bilinemediği için de altı yıldır sürüyor dava.
Çünkü 28 Şubat bir darbeydi. Acılar yaşandı, binlerce insan mağdur oldu. Ama Türkiye’de askeri vesayet resmi bir düzendi. Siyasetçiler, askerler ve hukukçular da bunu kabul etmişlerdi, bu düzen ancak güç ilişkilerinin değişmesiyle dönüştürülmüştü.
Herhalde hem bu yüzden, hem de bunu bir kan davasına çevirmemek için davadaki suçların birinci elden muhatabı olan Tansu Çiller, Meral Akşener, Şevket Kazan gibi isimler sanıklardan şikayetçi olmadılar.
Bugün 28 Şubatçıların yargılanması, 28 şubat döneminin ruhu, linç havası ve zayıf delillerle ağır hapis cezalarına çarptırılan ve hala içerde tutulan 28 şubat mağdurlarının yargılanmalarına benzememeli, somut suç aranmalı, kanaat notlarıyla karar verilmemeli.
Çünkü mahkemeler siyasi hınç, yürek soğutma, had bildirme alanları değil. Bütün siyasi, fikri, dönemsel hesaplaşmalar mahkeme eliyle yapılamaz. Yapıldığı sanılır ama aslında yapılmamış olur.
Ceza hukukunun evrensel ilkesinde söylendiği gibi sadece kanunsuz toplanan delil, baskı altında alınan ifade zehirli ağacın zehirli meyvesi değildir, hukuku siyasi hınç, yürek soğutma, had bildirme için kullanmak da güzel görünen ama zehirli birer meyve gibidir, sonunda adaleti zehirler.
Bir yıl önce büyük laflar, manşetler eşliğinde tutuklanan bir gazeteciyi, bir yıl sonra bir dış politika jesti olarak bırakmanın bir ülkeye bedelini pazarlık masasında alınan hiçbir şey kapatmaz.
Dönem davalarında insanlara, zayıf delillerle bu kadar rahat müebbet cezaları vermek de 28 Şubat’taki brifingler gibi hep ibretle hatırlanır, yapanlarına itibar getirmez.
Adaleti rövanşizm arenasına çevirmekten herkes zararlı çıkar.
2012’de 28 Şubat davasında tutuklama dalgaları başladığında artık bu davalardan yorgun düşmüş toplumun hissiyatını Başbakan Erdoğan “Bu dalgalar Türkiye’yi boğar, toplumun huzurunu kaçırır” diyerek ifade etmişti.
Herkese o günlerde tuhaf gelen bu açıklamanın ne kadar haklı olduğu daha sonra ortaya çıktı. Ama maalesef bugün de bu kolayca verilen tutuklama kararları, müebbet cezaları Türkiye’yi boğuyor.
Bu ağacın artık ülkeyi zehirlemesine izin verilmemeli.
.19/02/2018 00:16
“Adalet yerini buldu” diye diye...
85
“Kayseri Cezaevi denilen zindandayım. Boynuna “Ölüm yaftası” takılmış, ellerine arkadan kelepçe vurulmuş, idam sehpasına doğru işkence altında sürüklenmiş, bu maddi ve manevi ıstıraptan sonra cezası müebbet yani ömrü boyunca hapse çevrilmiş bir mahkumum. Bu halimle bahtsız mıyım bahtiyar mıyım, bunun hükmünü, ileride ihtiyar tarihinin vereceğini düşünürken Muammer Çavuşoğlu arkadaşım, sevgili kızı adına intibalarımı kaydetmek için, bu defteri uzattı.”
Yassıada Mahkemeleri’nde hakkında verilen idam kararı müebbet hapse çevrilerek Kayseri Cezaevi’ne gönderilen Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın 1961 yılında cezaevindeyken bu satırları yazdığı anı defteri, yine müebbet hapis cezasıyla cezaevinde yatan DP’li eski bakan Muammer Çavuşoğlu’nun kızı Nazlı Çavuşoğlu’na aitti.
Cezaevindeki mahkum Demokratlara anı defterine yazı yazdırmayı düşündüğünde henüz gazeteci değildi, sadece 16 yaşında bir Notre Dame De Sion Lisesi öğrencisiydi. Ve henüz bizim onu tanıdığımız soyadını da almamıştı: Ilıcak.
Yassıada kararlarının bütün gazetelerde “Nihayet adaletin yerini bulması” olarak coşkuyla alkışlandığı günlerde Demokratların yattığı hapishaneye bir anı defteri sokmak bile cesaret işiydi.
1962’nin sonlarına doğru af kararı çıktı. 27 Mayıs’ı savunan kalemler bu kez affa şiddetle karşı çıktılar.
Muammer Çavuşoğlu diğer DP’li bazı siyasetçilerle birlikte İstanbul Toptaşı Cezaevi’nden çıkarken onu karşılayan kızı Nazlı’yla sarıldığı fotoğraf karesi ertesi günkü gazetelerin birinci sayfalarındaydı.
Birinci sayfasında bu kavuşma fotoğrafı olan Milliyet gazetesinin en popüler köşe yazarı Çetin Altan ise Taş adlı köşesinde bu affa da taş atmış, DP dönemindeki sokak olaylarında hayatını kaybetmiş bir arkadaşını hatırlatıp “o sizin gibi akşam evinde yatamayacak” demişti.
10 yıl sonra pozisyonlar değişti. 12 Mart darbesinin ardından başlayan operasyonlarda ordu içinde kurulan bir cunta ile işbirliğiyle suçlanan gazeteciler ve yazarlar gözaltına alınıp, tutuklanmaya başladılar.
Tutuklananlardan biri de Çetin Altan’dı. Tutuklanan gazeteci ve yazarların işkence altında verdikleri ifadeler ise milliyetçi gazetelerde, en başta Tercüman Gazetesi’nde yayınlanıyordu. Nazlı Ilıcak’ın eşinin sahibi olduğu, kendisinin de gazeteciliğe başladığı gazetede.
1965’de Türkiye İşçi Partisi’nden meclise de girmiş olan Altan, cezaevinde 18 ayını doldurduğu 1973 yılında Guardian gazetesine haber oldu. Haberin başlığı “Hapisteki yazar altı dava ile karşı karşıya”ydı.
Altan, cezaevi şartları yüzünden gözlerinden birini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı ama henüz sadece Cumhurbaşkanına hakaretten aldığı cezasını yatmıştı.
Daha sırada 6-7 yıl önce yazdığı iki makaleden dolayı aldığı 7.5 yıllık hapis cezaları vardı. Neyse ki iki yılı tamamladıktan sonra bir afla hapishaneden çıkmıştı.
Sonra 1980 darbesi oldu.
Bu kez herkes darbenin mağduruydu. Bütün partiler kapatılmış, liderler gözaltına alınmıştı.
Devlete sadakatleriyle bilinen MHP’liler de içerideydi, MHP davasında başta Türkeş olmak üzere siyasetçiler ve yazarlar idamla yargılanıyorlardı.
Mahkemeleri eleştirmek cesaret işiydi. Özellikle de gazeteciler arasında pek de taraftarı olmayan MHP’lileri savunan bir şey yazmak zordu.
İşte o günlerde Tercüman gazetesinde bir yazı çıktı: “Faşizm yargılanıyor”
MHP’lilerin faşizmle suçlanmasını ve idamla yargılanmasını eleştiren yazar Nazlı Ilıcak’tı.
Kendisiyle görüşen bir MHP’li vekilin eşinin ricası üzerine bu yazıyı yazmıştı.
Hakkında hemen soruşturma açıldı, çabucak mahkum oldu, 60 gün hapis cezası aldı. 1982 yılında 38 yaşında kadın bir gazeteci olarak Bayrampaşa Cezaevi’ne girdi.
Ve 28 Şubat yılları.
Ilıcak artık Yeni Şafak yazarıydı. Andıç belgesini ilk o yayınlamıştı. 1999 yılında Fazilet Partisi milletvekili olarak Meclis’e girmişti. Merve Kavakçı linç edilirken yanında durmaya cesaret eden tek milletvekili de oydu. Bunun cezasını da FP kapatılırken, beş yıl siyasi yasak konan iki milletvekilinden biri olarak ödedi.
2001 yılında AK Parti kurulurken de aktif bir destekçi oldu. AK Parti kurucularını İstanbul’daki işadamları ve gazetecilerle evinde verdiği davetlerle bir araya getirmişti. 2014 yılına kadar da hükümeti destekleyen yazılar yazdı.
Daha sonraki ayrışmada ise ısrarla cemaatin ortaya çıkan karanlık yüzünü görmedi, polis ve yargı eliyle siyasete darbe yapılmasına karşı kendisinden beklenen demokrat tavrı almadı. Polis müdürlerinin propagandalarına inandı. Cemaati aklayan bir kitap dahi yazdı. O günlerde onun bu tutumunu eleştiren çokça yazı yazmıştık. Şimdi artık bunların önemi yok.
Nazlı Ilıcak, 15 temmuz darbe girişiminden sonra gözaltına alındı. Çıkarıldığı ilk mahkemede FETÖ tarafından “kandırıldığını ve örgütün gerçek yüzünü göremediği için pişman olduğunu” söyledi.
Ve geçen hafta üç darbenin mağduru olmuş bir gazeteci, Anayasa Mahkemesi’nin bile fikir özgürlüğü dediği yazı ve sözlerden başka içinde delil olmayan, 12 Eylül’de hapis yatmış bir gazeteciye darbecilik suçu isnat etmek için 12 Eylül’den önce yazdığı bir yazının bile deliller klasörüne konduğu bir iddianameyle, sadece yanlış çıkan fikirleri ve yanlış bir pozisyonda ısrarı yüzünden darbecilik suçlamasıyla 74 yaşında müebbet cezası aldı.
Daha önceki iki darbede karşı cephelerde olduğu, 2009 yılında Başbakan’ın elinden devletin Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü almış Çetin Altan’ın iki oğlu Ahmet ve Mehmet Altan’la birlikte.
O ödül töreninde Başbakan’ın “Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki Türkiye artık ne Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkum eden bir Türkiye’dir, ne de Nazım Hikmet’i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan Türkiye’dir. O alıngan, o vehimler üreten Türkiye, artık yerini öz güvene bırakmıştır” demesinden ise 9 yıl sonra.
Bu müebbet kararına, Nazlı Ilıcak’ın da son ana kadar en ufak bir şüphe duymadan hararetle savunduğu Ergenekon ve Balyoz davalarında mağdur olmuş bazı isimler, onlara yakın avukatlar ve gazeteciler, “Adaletin yerini bulması” dediler.
Muhtemelen bu hafta içinde yine bu adalet sisteminin arızalarının eseri olan 28 Şubat davasında kararlar açıkladığında bu kez başkaları “Adalet yerini buldu” diyecek ama llıcak ve Altanlara müebbette adalet bulan bu isimler bu kararı eleştirecekler.
Halbuki, İstiklal Mahkemeleri’nden, komünist tevkifatlarına, Irkçılık Turancılık davasından, Yassıada Mahkemeleri’ne, 12 Mart mahkemelerinden, 12 Eylül mahkemelerine, 28 Şubat mahkemelerinden Ergenekon davalarına kadar Türkiye’de bütün kesimleri en az bir kere mağdur etmiş, hakim siyasi atmosferin eseri olan ve iktidarın gölgesinin üzerinde olduğu dönem davalarının hiçbirinde “Adalet yerini bulmadı.”
Bu adalet ve hukuk anlayışı devam ettiği için de bugün de pek çok davada, dün olduğu gibi belki kişisel intikam duygularınız tatmin olabilir, yüreğiniz soğuyabilir, sonuç siyaseten size faydalı gelebilir ama “Adalet yerini bulmuyor.”
Adalet yokluğunda, adalet kırıntıları bulup karnını doyuranlar sayesinde de bu sistem değişmiyor. Döngü sürüyor, bir kaç tur sonra da başka adaletsizliklere “Adalet yerini buldu” demişleri o adaletsizlikler buluyor.
16 yaşındaki Nazlı Çavuşoğlu’nun 1961 yılında Kayseri Cezaevi’ne soktuğu anı defterine yazanlardan biri Demokrat Parti milletvekili Burhan Belge’ydi.
1920’lerde sosyalist fikirlerle girdiği siyaset arenasında, 30’ların başında CHP’yi devletçi sol bir çizgiye çekmek için çıkarılan hükümet destekli Kemalist Kadro ekibinde yer almış, sonra o kadar solculuk CHP’ye ağır gelince kapatılan dergiden sağa kaymış, 1950’den sonra DP’yi desteklemiş, DP’den milletvekili seçilmiş ve Yassıada’da yargılanmıştı. Bütün bu yaşadıklarına rağmen müebbetle yattığı hapishanede dahi ümidini koruyordu:
“Nazlı, senin hayat levhan temiz, boş , tertemiz, manasız husumetlerin yarattığı bir faciaya dair tafsilatın o levhayı kaplamasına ne lüzum var. Sen ve senin neslin, husumeti, düşmanlığı, kini yahut öç almayı değil, yalnız ve yalnız sevgiyi taşıyacaksınız ve sizden sonraki nesillere, sevginin müjde ve mesajını ileteceksiniz ki sadece bugünkü yaraların kapanması ile kalmasın; bu aziz milletin bağrında bir daha böylesine yaralar açılmasın.”
Maalesef, o tarihten sonra da hukuk eliyle yeni yaralar açıldı, husumetler bir sonraki nesillere miras kaldı, hayat levhaları kirlendi.
Yaraların kapanması, husumetlerin ve pişmanlıkların bizden sonraki nesillere de kalmamasının ise tek bir yolu var: Adalet’in gerçekten yerini bulması..
.21/02/2018 00:03
Mahallenin törelerine ihanet edince...
35
İçinde bolca “kandırılmış”, “aldatılmış”, “saf”, “liberal”, “yetmez ama evetçi tayfanın önde gideni” geçen bir yazı.
Başlığı “Kapağı İngiltere’ye atmaya çalışan Murat Belge’nin günah galerisi”.
Ders vermek için Oxford Üniversitesi’ne gideceği ‘ifşa’ edilen Murat Belge’yi günlerdir linç etmek için sıraya girmişlerin yazılarından sadece biri bu.
Yayınlandığı site birbirilerini satırla keserek çoğalan Komünist partilerden birine ait, son olarak kızıl bayrağın hangi sağlam elde kaldığı meçhul.
Ama ne tuhaf ki Murat Belge’yle “kandırılmış liberal” diye dalga geçen bu sosyalistlerin, davalarının öncüleri olarak övüp fotoğraflarını sitelerinin her yerine astıkları isimlerin de maalesef ortak bir özellikleri var: Devlet tarafından en az bir kere fena halde kandırılmış olmaları.
Sovyetler’den yardım almak için İstiklal Harbi sırasında bir dönem anti-emperyalist konuşmalar yapan Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerine kanıp, kendisine yazdığı mektuptaki “Gerek şahsen ben ve gerekse bütün rüfeka-yı mesaime ekseriyeti rençber ve köylüden ibaret olan milletimizin istiklâlini tesis ve temin gaye-i yeganesini takip etmekteyiz” cümlelerini de davet olarak algılayıp, 1920’de arkadaşlarıyla Kars’a gelen, törenlerle karşılanan, sonra şartlar değişince, Trabzon’da 13 arkadaşıyla bir tekneye bindirilip öldürülmüş Mustafa Suphi örneğin.
Ya da anti-emperyalist destanlar yazdığı rejim tarafından 1938 yılında Harp Okulu öğrencileri, “Benerci Kendini Niye Öldürdü”yü okuduğu için tutuklanıp 12 yıl hapis yatmış Nazım Hikmet.
1938 Dersim Katliamı’nı bile “gericiliğe karşı ilerici bir hamle” olarak alkışlamış,
ısrarla devamı olduklarını iddia ettikleri Türkiye Komünist Partisi’nin sonu hep komünist tevkifatlarıyla biten kandırılma ve aldatılma tarihi ya da...
Ama tarihimizin tek aldatılanları da onlar değil.
“Dincilerin”, “AKP’nin”, “Fethullahçıların” oyununa gelmiş, kandırılmış, aldatılmış ve şimdi de kaçan Murat Belge” yazıları yazan, Belge’nin AK Parti’yi öven yazılarını, Erdoğan tarafından çözüm süreci gibi hayırlı bir iş için “Akil İnsan” yapıldığını alaycı cümlelerde hatırlatan bazı yazarların öncülerinin tarihi de aldatılmışlıklarla dolu.
1922’de bizzat Atatürk’ün davetiyle geldikleri İzmit’te bizzat Atatürk’ten dinledikleri Cumhuriyet projesinden çok etkilenen, övücü yazılar yazan Velid Ebüzziya, Ahmet Emin Yalman üç yıl sonra ayaklarına zincir vurulup İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmak üzere Diyarbakır’a götürülürken herhalde aldatıldıklarını düşünmüşlerdi.
Ya da İstiklal Harbi’nde cephe cephe gezip, yeni Cumhuriyet’in Ankara’sında propagandadan sorumlu mevkilere getirilmiş Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar 1925’de İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılanmamak için ülkeden kaçmak zorunda kalırlarken aldatıldıklarını düşünmüş olmalılar.
Türkiye’deki sol-Kemalist fikriyatın öncüsü Kadro Dergisi’ni 1932’de büyük bir heyecanla ve devletin desteğiyle yayınlamaya başlayan Şevket Süreyya, Yakup Kadri, Vedat Nedim de bir süre rejimle aynı ütopyaya inandıklarını düşünmüşlerdi. 1935’de rejim onları tehlike olarak görüp, dergilerinden desteği çekince herhalde bu rüyadan “aldatıldık” diye uyanmışlardı.
Kemalist-sol aydınların aldatılma tarihleri burada da bitmiyor.
Önce 1950’de “hürriyet, demokrasi” sloganlarıyla destek verdikleri Demokrat Parti otoriterleşerek onları aldatmıştı.
Sonra yine “hürriyet, demokrasi” diye destek verdikleri 27 Mayıs darbecileri de darbenin “hürriyet”lerle dolu anayasasını yapan kurulun üyelerini bile(Tarık Zafer Tunaya, İsmet Giritli) 147’lerle birlikte üniversiteden atınca bir kere da aldatıldıklarını anlamışlardı.
Sonra 9 Mart cuntasında onlara “devrimci Türkiye” vaad eden Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur tarafından aldatıldılar. Ama aldatıldıklarını dahi anlamayıp, 40 gün boyunca destekledikleri 12 Mart darbesi rüyasından ancak gözaltı furyasıyla uyandılar.
Laik, Kemalist bir darbeci zannettikleri, ilk zamanlar destekledikleri Kenan Evren tarafından aldatıldıklarını ise ancak Evren meydanlarda Kuran ayetleri okuyup, din dersini zorunlu ders yaptığında farkına vardılar.
Ama Türkiye’de devlet tarafından en az bir kere aldatılmışlar listesi burada da bitmiyor.
Yeni Türk Cumhuriyeti kuruluyor heyecanıyla, Sorbonne’u bırakıp Türkiye’ye gelmiş milliyetçi-Turancı Sadri Maksudi, dünya çapında bir tarihçi olan milliyetçi Zeki Velidi’nin aldatılma hikayeleri daha da üzücü.
1940’ların başında devlet komünist avına çıkınca iktidar olduklarını zannedip, Başbakan’a mektuplar yazan Turancılar da, aldandıklarını uydurma Irkçılık Turancılık davalarında tabutluklara konunca anlamışlardı. Ülkücüler ise bekasını için savaştıklarını düşündükleri devlet 12 Eylül’de onları Mamak zindanlarına koyunca...
Tansu Çiller’in sarı saçlarına kanıp, ondan demokrasi, Avrupa Birliği bekleyenlerin, 28 Şubatçılar tarafından aldatılanların sayfalarına hiç girmeyelim.
Muhafazakar kesimin aldanma hikayesi zaten çok taze.
Yani Türkiye’de aldanmamış, aldatılmamış aydın, entelektüel yoktur. “Aldatıldın” diye kimseye taş atabilecek sağlam evi olan da.
Güç dengelerinin çabuk değiştiği, devletin toplumdan güçlü olduğu zor bir ülke Türkiye ve aydınlar genelde bu güç mücadelelerinde hep arada kalıp, ezilmiş ve çoğunlukla iyiniyetleri yüzünden de kolayca aldatılmıştır.
Zaten ulusalcı-sol-Kemalist çevrelerin bir haftadır süren Murat Belge lincinin, törenle ülkeden gönderme ayininin sebebi bu aldatılma hikayesi de değil.
Esas affedemedikleri ihaneti. Töreyi ihlal etmesi. Düşman aşiretlerle konuşması. Sıkı sıkıya kapalı cemaatin penceresinden dışarıya bakmaya cüret etmesi. Ön-insan olarak gördükleri çevrelerle ilişki kurup, onları insan yerine koyması. Ve yanılma, dışlanma, cemaatten kovulma pahasına yıllardır kendi yolunda yürümekte ısrar etmesi.
Türkiye’deki her kesimin ortaklaştığı liberal düşmanlığının sebebi, liberallerin laik mahalleden dışarıya adım atması, dikenli tellerin ayırdığı mahalleler arasında dolaşması, yanılma, aldanma pahasına risk alması. “Liberal ihanet” dedikleri tam olarak bu.
O yüzden onlar için “liboşluk”, “dinci”likten daha tehlikeli, o yüzden o referandumda doğrudan “Evet” verenler değil, “Yetmez ama Evet” verenler düşman. Çünkü onlar kendi aşiretlerine ve törelerine ihanet ettiler. Töreyi ihlalin affı, kan davaları asla kapanmaz.
Murat Belge, tabii ki aşiret konforunu reddeden, kendi yolundan yürüyen herkes gibi pek çok yanlışlar yaptı, normal bütün insanlar gibi yanıldı, yanılgılarında ısrar etti, öfkeleriyle demokrat pozisyonundan geriye düştüğü anlar oldu.
Ama bütün bunlara rağmen en tuhaf olanı, şimdi onu Türkiye’deki dindarlarla ilişkiye geçtiği, onlarla iş yaptığı, partilerini, hareketlerini desteklediği için linç edenlere, kapı gösterenlere, dalga geçenlere, bazı dindar-muhafazakar yazar ve çevrelerinde de katılması.
Murat Belge’nin son politik tutumları tabii ki eleştirilebilir ama bununla yetinmeyip, onu ülkedeki dindarların haklarını savunduğu, onlarla siyaseten yan yana düşmekten çekinmediği için ülkeden kovalamaya çalışan linçci güruha eklenenlerin Murat Belge üniversitelerde başörtülü öğrencileri savunurken, kapılarda cadı avcılığı yapanlarla hangi milli ve yerli müştereklerde buluştuklarını anlamak sahiden zor.
Ama Türkiye’nin entelektüel hayatının en kıymetli, üretken, renkli, cesur isimlerinden birinin ayrılmak zorunda hissettiği ülke, herkesin kendi aşiretine, mahallesine kapandığı, pencereden bile bakmaya çekindiği, töresinin gereğini yaptığı, tabii ki herkesin canının çok sıkıldığı bir ülke olacaktır.
.26/02/2018 00:11
Üç sayfada anlatılamayacak kadar...
21
Geçen hafta Alman Federal Meclisi Bundestag’da ilginç bir oylama yapıldı.
Oylanan 24 Eylül 2017’deki genel seçimlerde yüzde beş barajını geçerek Meclis’e 92 vekil sokmayı başaran ırkçı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin verdiği bir önergeydi.
http://www.dw.com/tr/afdnin-deniz-y%C3%BCcel-%C3%B6nergesine-ret-gazeteciye-k%C4%B1nama-yok/a-42704720
AfD, Alman Hükümeti’nden 2011 ve 2012 yıllarında die tageszeitung'da (TAZ) yazdığı iki köşe yazısı yüzünden gazeteci Deniz Yücel’i resmen kınamasını istiyordu. Önerge görüşülürken Deniz Yücel bir yıllık tutukluluktan sonra Alman devletinin resmi girişimleriyle serbest kalmıştı. Zaten ırkçı parti de bu önergeyle “böyle bir adam için nasıl uğraşırsınız” demekteydi.
Partinin tavrını eş genel başkanı Alice Weidel’in 16 Şubat’ta Deniz Yücel’in tahliyesinden sonra attığı tweet özetliyor: "Yalan haber: Deniz Yücel ne Alman'dır ne de gazetecidir."
Peki, ırkçı AfD’nin Deniz Yücel’le derdi neydi? 7-9 yıl önceki köşe yazılarında Deniz Yücel ne yazmıştı da, hükümetten resmen kınaması isteniyordu?
Yazılar, 2010 yılında sosyal demokrat Alman Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Thilo Sarrazin’in yazdığı ve bestseller olan “Almanya Kendini Yok Ediyor” adlı kitap hakkında yazılmış iki sert eleştiriydi.
Ama önce, Sarrazin’in uzun süre çok satanlar listesinde kalan ve Almanya’daki göçmen düşmanlığı ve yeni nesil ırkçılığın gözdesi kitabını bir kaç alıntıyla hatırlayalım:
“Müezzin sesi duymak istesem doğuya gider orada yaşarım." “Türkçe konuşulan, günün ritmini müezzinlerin ezan sesinin belirlediği bir ülkede yaşamak istemiyorum.” “Türkler ancak manav veya dönerci olabilir.” “1960 ve 1970'li yıllardaki Alman ekonomisini ayağa kaldıran Türk göçü büyük hataydı.” “Göçmenler Almanlardan daha düşük zekalı. Almanya giderek aptallaşıyor ve küçülüyor. 100 yıl içinde sadece 25 milyon Alman, 300 yıl sonra sadece 8 milyon Alman kalacak.” “Göçmenlerin yüzde 40'ı geçimlerini üretime katkıda bulunmadan sosyal devleti sömürerek sağlıyor, topluma uyum göstermiyor, Almanya için yük oluyorlar.” “Türkler, devletin cebinden geçinen, çocukların eğitimi ile ilgilenmeyen ve sürekli başörtülü kız çocukları üreten bir topluluk.” Türkçe gazete okuyan, Türk eşi ve Türk arkadaşları olan, Türk kahvesinde oturan ve akşamları Türkçe televizyon izleyen birini nasıl entegre edebilirsiniz?”
Deniz Yücel’in, Sarrazin’in “Almanya Kendini Yok Ediyor” kitabına karşı 2011 yılında TAZ’a yazdığı yazı, kitabın adına sert bir göndermeydi: "Süper, Almanya kendini yok ediyor!"
Mizahi bir dille yazılmış yazıda Yücel, Almanya’da doğum oranlarının düşmesini hatırlatarak şöyle demiş: "Avrupa'nın ortasında yakında milletsiz bir alan oluşacak ama bu üzücü değil. Çünkü Almanlarla yalnızca kimsenin özlemeyeceği şeyler yitip gidecek. Almanların yakında gerçekleşecek çöküşü, millet ölümlerinin en güzeli."
2012 yılında kitapla ilgili yazdığı başka bir yazıda ise Sarrazin’in kısmı yüz felci geçirdiğini iddia edip, bir dahakinin beyin felci olmasını dilediğini yazmış. Bu, yazı üzerine gazeteye 20 bin Euro ceza verilmiş ve yazı da siteden kaldırılmış.
AfD’ye göre bu iki sert hiciv yazısının gösterdiği gibi Deniz Yücel, “tescilli bir Alman ve Almanya düşmanı” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik edici beyanlarda bulunuyor”, hükümet de “Yücel’in hapishaneden kurtulması için özel çaba sarf ederek bu fikirleri onaylamış oldu.”
Önerge lehine AfD grubu adına Meclis’te konuşan Gottfried Curio, Yücel’in bu yazılarından bölümler okuyarak hükümeti böyle biri için uğraştığı için eleştirdi ve Yücel’in bu kadar nefret ettiği Alman vatandaşlığını da geri verebileceğini söyledi.
Önergeye karşı kürsüye çıkan diğer partilerin sözcüleri ise AfD’ye karşı çok sertti.
Merkel’in partisinin sözcüsü “Bir hiciv yazısını değerlendirmek için Alman Meclisi yanlış yer” derken, sosyal demokrat SPD sözcüsü ve Yeşiller adına Cem Özdemir, kürsüden AfD sıralarına ırkçı olduklarını söyleyip, Almanya’da fikir özgürlüğü olduğunu hatırlattılar. Özdemir daha da ileri gidip “AKP’nin Almanya’daki devamı AfD” bile dedi.
Yapılan oylamada önerge 77 “evet”e karşı 552 “hayır”la reddedildi. AfD’nin 92 vekilinden bir kısmı da önergeye “evet” oyu vermedi.
Deniz Yücel, sivri dilli bir gazeteci ve köşe yazarı olarak tanınıyor. Sadece Türkiye’ye karşı değil, görüldüğü gibi Almanya’ya karşı da.
Alman Cumhurbaşkanı Gauck’a “Yahudilerin yerine yabancıları koyuyor” diyerek Almanya’da epey ağır olan bir Nazi benzetmesi yapmış, istifa eden Alman Papa Ratzinger’in yerine, Arjantinli Francis’in gelmesi için de “Hitler gencinin yerinde cuntanın adamı geldi” diyerek yine tepki çekmişti. (Hitler’in Gençliği/Hitlerjugend: Nazilerin resmi gençlik örgütüydü ve genç Ratzinger bu örgütün bir dönem üyesi çıkmıştı. Papa Francis’in de Arjantin’deki askeri cuntayla işbirliği yaptığı iddia edilmişti.)
Türk asıllı genç bir Alman gazeteciden gelen bu epey sert eleştirilerin benzerlerinin Türkiye’de doğmuş bir Alman gazeteci tarafından yapıldığını düşünmek bile epey zor.
Ama benzer sert ve frensiz eleştirileri Türk asıllı bir Alman gazeteci olarak Türkiye’ye yönelik yaptığında sonucun ne olduğu biliniyor.
Türkiye’de bir yıl iddianamesiz hapis yatmasının sebebi, nihayet bir yıl sonra tahliyesiyle birlikte çıkan iddianameyle ortaya çıktı.
Bir yıl boyunca yazılamayan iddianame sadece 3 sayfa. Bu üç sayfanın bir buçuk sayfası da Deniz Yücel hakkındaki iddialarla ilgili değil.
“PKK/KCK, DHKP-C, MLKP, EL Kaide, FETÖ, DAEŞ ve diğer birçok örgütün Türkiye Cumhuriyeti devleti anayasal düzenini, egemenliğini ve otoritesini ele geçirmeyi hedefleyen...” diye başlayan iddianame “son birkaç yıllık süreç içesinde tüm terör örgütlerinin her biri ayrı ideoloji ve yapılanmada olmalarına rağmen adeta birbirleriyle işbirliği içindeymişçesine hareket ederek terörize faaliyetler içerisine girdikleri bu yöndeki faaliyetlerinin amacının da her halükarda Türkiye Cumhuriyeti devletini yıpratmak, yok etmek, zayıf düşürmek olduğu açıkça anlaşılmıştır” diye devam ediyor.
“Adeta”, “içindeymişçesine”, “her halükarda” lı ifadelerle dolan ilk bir buçuk sayfadan sonra son bir buçuk sayfada Deniz Yücel’in 18 yıl hapsi istenen suçları sıralanmış. Bu suçlar “Alman Federal Cumhuriyetinde yayın yapan bu nedenle de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre basın Kanunu kapsamında yer almayan Die Welt isimli yayın kuruluşunda Almanca dilince suç teşkil eden bir kısım yazılar.”
Yedi adet Die Welt’te yazdığı yazı, haber ve röportaj Almanca’dan çevrilmiş ve terör örgütlerinin propagandasına hizmet ettiği iddia edilmiş.
“PKK’nın başkomutanı Öcalan” ve “rütbeli bir PKK komutanı” diyerek PKK’yı yücelttiği, “darbenin arkasında Gülen’in destekçileri olduğu hakkında kesin kanıt olmadığını” yazarak FETÖ propagandası yaptığı, Cemil Bayık’la röportaj yaparak fikirlerini geniş kitlelere yansıttığı (ki bu röportajda Bayık’a PKK’nın infazları, iç infazlar hakkında ve “30 bin insanın ölümünün sorumluluğunu alıyor musunuz” gibi zor sorular da sorduğu iddianamede yer almıyor), Cizre’de ve PKK’ya yönelik operasyonlarla ilgili yaptığı iki haber, Ermeni soykırımından bahsetmesi ve bir de Türk devletinin Kürtlere tavrının en iyi anlatan fıkra diye anlattığı bir fıkra bu propaganda suçu için sıralanalar arasında.
İddianamenin sonunda bir not olarak da ilk tutuklanma gerekçesi ve bir buçuk yıl boyunca hakkında yapılan haberlerdeki iddialara temel teşkil eden yani “bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme, silahlı terör örgütüne üye olmak” gibi suçlamalardan hakkında kavuşturmaya gerek olmadığı kararının verildiğini öğreniyoruz. Casusluk suçlamasından ise bahis yok.
Günün sonunda, Alman Meclisi’nin ırkçı parti dışında fikir özgürlüğü dediği Türk asıllı gazetecinin sert diline, Türk yargısı bir yıl tutuklama cezası vermiş oldu.
Günün sonunda Almanlar kendilerine de epey laf saymış bir Türk asıllı gazeteciyi Türkiye’deki hapishaneden kurtardılar.
Bütün bunlardan geriye de bu kurtarma hikayesinin ülkeye yükü ve üç sayfalık bir iddianame kaldı
.28/02/2018 00:10
“Savunan adam”ı savunan adam...
60
“Şunu biliniz ki, bu konuşma için çok düşündüm. Sizlere, kendimi ifade edecek cümleleri bulabilmek için, oldukça zorlandığımı itiraf etmeliyim. Günün birinde, böyle ağır bir yükün altına gireceğim, aklıma bile gelmezdi. Evet, özgürlüğümle ilgili olarak, beni birilerinin anlaması, ilk kez böylesine önemli oluyor. Bu nedenle, Sayın Mahkemenize, kendimi anlatmayı başarabilmeliyim... Burada, siz Sayın Hakimlerin beni anlamasını sağlayamazsam, bunu çok pahalı bir bedelle, gençliğimle ödemek zorunda kalacağım.
Sayın Hakimler, sizler de ; geleceğim hakkında bir karar verdikten sonra, yani gençliğim ve hayatım hakkında bir yargıda bulunurken, umutlarım ve hayallerim konusunda konuştuktan sonra, geriye dönüp baktığınızda, bence bunu hak ettiğimi düşünmelisiniz. Hak ettiğim her ne ise, yargınız o çerçevede olsun. Bunu yapmalısınız bence. Çünkü yargılanmamı, bana verilen değerin bir göstergesi olarak görmek istiyorum ben. Tüm önyargılarınızı unutarak yapmalısınız bunu...
Eğer sizce ben, ceza almalı isem, bunun gerekçesini anlamak istiyorum. Cezalandırılmamın, hak ettiğim bir şey olduğu konusunda ikna olmak istiyorum. Bu konuda lütfen içtenliğime inanmanızı rica ederim. Bir genç için, kendisine haksızlık yapıldığını düşünmenin ne kadar zor olduğunu düşünün. Gençliğim bana, karşılaştığım haksızlıklara karşı, kayıtsız kalmamamı telkin ediyor çünkü.
Bu salondan, kendisine haksızlık yapıldığını düşünen biri olarak ayrılmanın, benim için ne kadar zor olabileceğini düşünün lütfen. Çünkü o zaman, sizlere haksızlık yaptıran şey her ne ise, tüm zayıflığıma rağmen, ona karşı kayıtsız kalmamak benim için bir zorunluluk olacak.
Şimdi sarf edeceğim şu cümleleri, söyleyip söylememeyi çok düşündüm. Ama sizlerin karşısında, içten olacağım konusunda kendime verdiğim söz, bu sözleri de zorunlu kılıyor.
Sayın Mahkeme, bu yargılamanın adil olmadığını, siyasal bir dava olduğunu söyleyenler de var. Savcının suçlamalarını, oldukça siyasal bulanlar da var. Ben bu işlerden o kadar anlamıyorum. Böyle bir ön yargıyla yaklaşamıyorum, beni yargılayacak olan sizlere. Sizler vicdanlarınıza hesap verdikten sonra, diğer insanları da ikna etmek zorunda olduğunuzu da düşünmelisiniz bence. Belki ben bu gün, Sayın Mahkemenizden farklı düşüncelere sahibim, belki sizden ayrı bir duruşla bulunuyorum hayatın karşısında.Ama adalet başka düşünenlere, yani ötekilere de adil olmalı bence. Değil mi ki o, birlikte paylaştığımız bir payda. Çünkü böyle bir zaaf gösterirse Sayın Mahkemeniz - ki bunu düşünmek bile istemiyorum inanın - birlikte inanarak, güçlendirip çoğaltabileceğimiz, yeryüzünde pek az şey kalmış demektir. Çünkü, birlikte sahip olduğumuz bir şey üzerinde tasarrufta bulunmuş olacaksınız, bu gün bana adaleti uygularken. Sizden beklenen, herkesin zenginleşerek bu salondan ayrıldığı bir uygulama. Çünkü, bu provası olmayan, tanrısal işin sorumluluğunu üstlenmiş hakimler olarak, adaleti siz temsil ediyorsunuz tarihin bu gününde. Evet bu konuşmamla, " dürüstçe bir kapıyı vurmak " benim yaptığım.Adaletin canlı geleneğiyle, o kapının bana da aralanacağı konusunda güvenmek istiyorum mahkemenize. Bu bağlamda, Albert Camus ' nün güzel bir sözünü hatırlatmak istiyorum sizlere ; "Düzen adına, haksızlık yapılmamalı dünyada " diyor Camus. Bizleri,"düzene sokmak için " haksızlık yapmamanızı talep ediyorum ben de.”
Bu etkileyici ve samimi savunma bundan 19 yıl önce İstanbul 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin soğuk salonlarında yankılanmıştı.
Savunmayı yapan, başörtüsü yüzünden İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden son sınıfta atılmış genç bir öğrenci olan Nilüfer Pehlivan’dı.
“Halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmekten” üç yıl hapis talebiyle tutuksuz yargılanan Pehlivan ve 29 sanığın suçu, 11 Ekim 1998 günü İstanbul’dan Ankara’ya kadar yüzbinlerce insanın elele tutuşarak başörtüsü yasağını protesto ettiği “İnanca Saygı, Düşünceye Özgürlük İçin Elele” eylemini organize etmekti.
Tarihi eylemden bir gün sonra Pehlivan ve öğrenci arkadaşları, aralarında gazeteciler, sivil toplum örgütlerinin başkanlarının olduğu 300’e yakın kişiyle birlikte gözaltına alındılar. Yurtları ve evleri basıldı, günlerce emniyette sorgulandılar. Neyse ki tutuksuz yargılanmak üzere üç gün sonra serbest bırakıldılar.
Aralarında Pehlivan’ın da olduğu 30 kişi hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde toplamda 90 yıl hapis istenen bir dava açıldı.
İşte Nilüfer Pehlivan 19 yıl önce üç yıl hapsini isteyen biri asker olan Devlet Güvenlik Mahkemesi heyeti önünde bu savunmayı yaptı.
Ertesi gün Yeni Şafak gazetesinde “Ağlatan Savunma” olarak tam metni yayınlanan savunmanın üzerinden 19 yıl, 28 Şubat’ın üzerinden ise 21 yıl geçti.
Bu 19 yılda Türkiye çok değişti. Artık sadece üniversitelerde değil kamuda da başörtüsü serbest. Avukatları duruşmalarına başörtülü girdiği için mahkeme heyetinin salonu terk ettiği günlerden, başörtülü hakimlerin olduğu günlere geldik. 28 Şubat atmosferini yaratan generaller bugün müebbetle yargılanıyor. 28 Şubatçıların iktidardan düşürdüğü daha sonra da kapattığı partinin devamı olan parti iktidarda.
Ama bazı şeyler hiç değişmedi.
O yüzden de 19 yıl sonra Nilüfer Pehlivan’ın savunması güncelliğini koruyor.
Bugün Türkiye’nin herhangi bir ilindeki bir ağır ceza mahkemesinde görülen bir davada, fikirleri, attığı bir tweet ya da katıldığı barışçıl eylemler için “halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla yargılanan bir üniversite öğrencisi, mahkemede bu savunmanın aynısını yapabilir.
Mahkeme heyetinden, farklı fikirleri olsa da önyargısız olarak yargılanmayı, suçluysa bile suçunu bilmeyi, düzeni korumak için kendisine haksızlık yapılmamasını isteyebilir.
Muhtemelen tutuklu yargılandığı için tahliye edilmeyi de.
28 Şubatçıları çok kızdıran eylemi organize eden Nilüfer Pehlivan ve arkadaşları, daha sonra DGM’lerin yerine kurulan Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşınan davadan delil yetersizliği ve zaman aşımı sebebiyle beraat etmişti.
Ama bugün bu suçtan yargılanan bir öğrenci hakkında bu kararın çıkması kolay değil.
Bugün artık, çok daha çeşitli bir medya olmasına rağmen, ertesi gün savunmasını tam sayfa yayınlayacak, onun haklılığını savunacak bir gazete bulabilmesi de...
19 yıl önce Nilüfer Pehlivan’ın bu tarihi savunmayı yaptığı mahkeme salonunda sanık sandalyesinde yanında oturan, onunla birlikte, aynı suçtan yargılanan gazetecilerden biri Ahmet Taşgetiren’di.
28 Şubatçıların Refah Partisi’ne açtığı kapatma davasında partisini savunan Necmettin Erbakan için yazdığı “Seni Seviyoruz Savunan Adam” yazısı slogana dönüşmüş ünlü yazar da evi basılarak gözaltına alınmıştı.
Onun da suçu “Özgürlük için Elele” eylemine destek vererek “halkı kin ve nefrete tahrik”ti.
Elele zincirine halkı çağırmak için Türkiye’yi dolaşmış, konuşmalar yapmıştı. Malatya’da yaptığı bir konuşmada söylediği “Ankara'yı özgürlükler açısından yeniden inşa etmek lazım” sözünü polis “Ankara'yı özgürlükler açısından yeniden imha etmek lazım” diye kaydedince hakkında Malatya DGM’sinde bir dava daha açılmış, avukatının ve kendisini “Kayıt incelensin” itirazlarını dikkate almayan mahkeme başkanı, “inşa edebilmek için önce imha etmek gerek”diyerek hakkında bir yıl hapis cezası vermişti. Neyse ki o ve Abdurrahman Dilipak hakkında verilen hapis cezası da Yargıtay’dan döndü.
Yıllar önce “Ankara'yı özgürlükler açısından yeniden inşa etmek lazım” dediği için DGM’den hapis cezası almış, 28 Şubatçıların partisini kapatmaya çalıştığı Erbakan için “Seni Seviyoruz Savunan Adam” yazısını kaleme almış, başörtüsü için mücadele eden öğrencilerle birlikte DGM’de yargılanmış Taşgetiren, bugün de başka adaletsizlikleri eleştirdiği, Ankara’yı özgürlükler için yeniden inşa etmeyi savunmaya devam ettiği için 28 Şubat günlerinde bile yazabildiği gazetelerde yazamıyor.
28 Şubat’ın 21. yıldönümünde pek çok söz söylenecek. Geçmiş haklı olarak eleştirilecek, kazanımlar övülecek. “28 Şubat 1000 yıl sürecek” sözü hatırlatılacak.
Ama bütün bunlara rağmen Türkiye hala 19 yıl önce bir 28 Şubat mahkemesinde yapılan savunmanın güncel olduğu bir ülke. Hala düzen için haksızlık yapmak meşru, hala mahkemelerden adalet dileniliyor, hala inanca saygı ve düşünceye özgürlük için elele verilemedi, hala Ankara özgürlükler için yeniden inşa edilemedi. Ve hala bunları söyleyenlere pek hoş bakılmıyor.
O yüzden 28 Şubat’ın 21. yıldönümünde, 19 yıl önce Nilüfer Pehlivan’ın savunmasını tam sayfa yayınlamış gazetenin yöneticilerinin büyük zorluklarla çıkardığı bu gazetenin sayfalarından, 28 Şubat günlerinde savunan adamları ve savunan kadınları savunmuş Ahmet Taşgetiren’e bir selam gönderelim.
Bir selam da genç bir kadın öğrenci olarak 19 yıl önce bir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin karşısına geçip sadece kendisi için değil herkes için adalet istemiş Nilüfer Hanım’a.
Ve sadece bilenmek için değil, esas gücün haklı olmaktan geldiğini yeniden hissetmek için de o günleri hatırlayalım.
.03/03/2018 00:06
300 koyunu alıp gitmek...
14
Maalesef fırsatı kaçırdınız.
Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün, en az 1666 kişiye 300 koyun vereceği Sözleşmeli Küçükbaş Hayvancılık Projesi başvuruları dün itibarıyla sona erdi.
Projenin amaçlarından biri şehirden köye dönüşü sağlamak. O yüzden başvuruculardan şehirden köye göçme şartı aranıyor. Koyunların karşılığında devlet sadece köydeki araziyi ipotek olarak istiyor.
Sosyal medyadaki ilgiye bakılırsa sadece bu işten anlayanların, eski köylülerin değil, bugüne kadar deyimin gerçek anlamıyla ‘üç koyun gütmemiş’ şehirli, eğitimli insanların da ilgisini çekmiş proje.
Bundan 120 yıl kadar önce de yine buhranlı zamanlarda, bir grup İstanbullu entelektüel her şeyden kaçıp bir köye yerleşme hayalleri kuruyorlardı.
Bu hayali ütopya köyünün adı da belliydi: “Yeşil Yurt’
Artık siyasetle uğraşmanın tehlikeli olduğu, her yerde hafiyelerin, jurnalcilerin gezdiği günlerdi. Tehlikeli siyasi meselelerden uzaklaşmak için 1895’de bir kültür sanat mecmuası olarak çıkmaya başlayan Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanmış genç entelektüellerin hayallerindeki Yeşil Yurt’u, 24 yaşında sosyalist eğilimli bir lise öğretmeni olan Hüseyin Cahit “Hayat-ı Muhayyel” hikayesinde şöyle tarif etmişti:
“Bu şimdiki âlemlerden pek uzaklara gitmiştik; mâzi ile aramızda ebedi fırtınalarla cenkleşen büyük denizler vardı. Şimdi her şey yeniydi: Hattâ kalplerimiz, hattâ hislerimiz, hattâ ilk günlerde kubbe-i saf ve laciverdîsi altında misafir olduğumuz sema-yı mükevkeb bile yeniydi.
Çimenlerini çiğnediğimiz topraklar, ufuk üzerinde teressüm ettiğini gördüğümüz ormanlar, rehgüzârımızı tatîr eden çiçekler bile yeni, bâkirdi. Ve bu saf ve mâsum tabiatın sîne-i müşfikinde bizim için yeni başlayan bu hayat,- ah, bu hakikate iktirân etmeyecek hayat-ı muhayyel... Biz bu çalışmaya iptida köyümüzü inşadan başlamıştık. Zaten planlar hazırdı; bunlar uzun uzun münakaşât-ı samîmiye neticesinde hep karargir olmuştu. Köşklerimiz öyle büyük, müzeyyen değildi. İhtiyâcâtımıza, ancak ihtiyâcâtımıza kifayet edecek kadar küçük, kışın fırtınalarına dayanacak kadar metin, fakat zarif, sevimli, sade bilhassa sadeydi. Hepsinde birer büyük iş odası, birer küçük salon, çocuklarımız için birer küçük oda, birer yatak odası vardı. İhtiyâcâtımızı da mümkün olduğu kadar azaltmıştık; zaten süslü salonlardan, gayr-i tabii, mülevves hayatlardan kaçıyorduk. Bizi sade, elzem, yalnız elzem olan eşyalar memnun edebilirdi. Biz bahtiyar olmak için yaldızlı döşemelere, ipekli halılara, antika masnû’âta müftekır değildik.”
Yeşil Yurt hayalinin fikir babası ise Servet-i Fünun dergisinin başmuharriri ve en yaşlısı, 31 yaşındaki Robert Koleji öğretmenlerinden şair Tevfik Fikret’ti.
Fikir bir gün Hüseyin Cahid’le birlikte ziyaretinde gittikleri Doktor Esad Paşa’nın Çengelköy’deki evinde ortaya çıkmıştı. Doktor Esad Paşa aslında paşa değil, Paris’te uzmanlık eğitimini almış bir göz doktoruydu. Tıbbiye’liydi, İttihatçıların önde gelenlerden biri olduğu için Esad Paşa lakabıyla anılıyordu. O gün Çengelköy’deki evinde edebiyatçılar, yazarlar dışında, Abdülhamit muhalifliğinde birleşmiş, zengin varlıklı başka insanlar da misafiriydi. Pek çok siyasi şikayetten ve söylenmeden sonra, tek çare olarak ailelerini alıp buradan uzaklarda yeni bir hayat kurmaya karar vermişlerdi. Hatta toplu göç için para vaadinde bulunanlar bile olmuştu.
Peki nereye gideceklerdi?
İşte o henüz belli değildi. Tevfik Fikret, “Gidiyoruz Rauf” diye bu fikri açtığı Mehmed Rauf’tan yardım istemişti.
Mehmed Rauf, Tarabya’da Boğaz’da gezen sefaret gemilerine rehberlik eden Karakol Gemisi’nin 23 yaşındaki ikinci kaptanıydı. İngilizcesi ve Fransızcası çok iyiydi. Servet-i Fünun’da çevirileri yayınlanıyor, edebiyat yazıları yazıyordu ama artık rejimden bunalmış bir muhalifti. Padişah’ın cülus günlerinden birinde Beyoğlu’nda Tepebaşı’ndaki bir bahçede otururken başına gelenleri şöyle yazmıştı:
“Cülus şerefine Hamidiye Marşı’nı çalmaya başlamasınlar mı? Bahçeyi dolduran halk marşı ayakta dinlemek üzere kalktılar. Şimdi ben de kalkacak mıydım? Kalkmamak, mevcut hafiyeleri faaliyete sevk ederek bin bir tehlikeyi başıma yağdırmak olmaz mıydı? Bütün varlığım isyan ve tuğyan ederken nu melun marşa ayağa kalkmak mümkün müydü* Mücadele kısa oldu... ani bir kararla sıçradım, çalgıyı vaz ve ibadetle dinlememek için masaların arasından geçerek sokağa fırladım.”
Bu ruh halindeyken Tevfik Fikret’ten aldığı mutlu haberin heyecanıyla iyi tanıştığı İngiliz elçiliğinin gemisi Imogene’nin süvarisi Kaptan Bain’e konuyu açtı. İngiliz Kaptan’ın bir önerisi vardı:
“Azizim Rauf’ dedi. ‘İngiltere’nin muhaceret için bugünlerde herkes bilhassa NewZeland’a (Yeni Zelanda) gidiyorlar. Orası gayet münbit ve mahsüldar, iklimi, ab u havası pek latif bir yerdir. Eğer istersen sana muhaceret heyetleri için neşr olunan rehberlerden getireyim. Okur, tetkik eder, ona göre karar verirsiniz.’ Hemen Fikret’e koştum, müjdeyi verdim, hep birden İngiltere’den gelecek kitapları beklemeğe başladık. Ve geldiği vakit bunlarda teşebbüsümüzün muvaffakiyeti için o kadar ümit verecek vaadler bulduk ki, bu adeta bir saadet oldu.”
Karar verilmişti. Hayallerdeki Yeşil Yurt, 16 bin kilometre uzaktaki el değmemiş Yeni Zelanda’da kurulacaktı. Hüseyin Cahid, “Hayat-ı Muhayyel” hikayesinde “gökkubbesi bile yeniydi” diye tarif ettiği köyü Yeni Zelanda hayalleriyle yazmıştı.
Bu hayaller Tevfik Fikret’e ise Yeşil Yurt şiirini yazdırmıştı:
“Bahara benzetilir bir yeşil saadettir
Gülümseyen ovanın, vech-i pür-gubârında;
Köyün, uyur gibi, müstağrak-ı sükûnetdir
Bütün hayatı ufak bir çayın kenârında.”
Ama bu kadar insan, aileleriyle birlikte hangi parayla oraya gidecek, hangi parayla orada bir yeni köy kuracaktı?
Çare bulundu. Doktor Esad, babasının Ankara dolaylarındaki “gezmesi bile iki gün süren” çiftliğini satıp parasını Yeni Zelanda muhacirleri için harcamayı vaad etmişti. İş o kadar ciddiye binmişti ki, önceden gidip yer bakması için Hüseyin Cahid’le birlikte, 28 yaşında Maliye’de memur olarak çalışan Hüseyin Kazım’ın Yeni Zelanda’ya gönderilmesi kararlaştırılmıştı.
Ama hayaller ile hayatlar yine birbirine uymamıştı. Esad Paşa Ankara’dan eli boş dönmüş, arsa satılamamış, para bulunamamıştı. Yeni Zelanda hayali suya düşmüştü.
Ama bu sırada Hüseyin Kazım başka bir teklifle geldi. Babasının Manisa Sarıçam Köyü’nde büyük bir çiftliği vardı. Çamlık, güzel bir tepe üzerinde bir köşk yaparak hep birlikte orada yaşayabilirlerdi.
Peki Sarıçam Köyü nasıl bir yerdi? Zor beğenen Tevfik Fikret orayı beğenip gelir miydi?
Önden gidip bakmak işi yine Hüseyin Cahid’ e kalmıştı.
Ama o yıllarda İstanbul’dan çıkmak, Manisa’ya gitmek izne tabiydi. Hüseyin Cahid öğretmen olduğu için onun ayrıca işten izin alması gerekiyordu. İkincisini rahatlıkla aldı. İstanbul dışına çıkış izni ise Emniyet’e takılmıştı. En son iznin nerede takıldığını anlamak için Emniyet’e gitti, Zaptiye Nazırı Şefik Paşa’nın odasına kadar çıktı.
Şefik Paşa tezkereleri buldurdu. İncelemeye başladı:
“Karşısında ayakta duruyordum. Tezkerenin kıyısına kalın kalemle ‘Şüphelidir’ yazılmış olduğunu gördüm. Şefik Paşa, gözlerini kağıttan kaldırarak sordu: ‘Manisa’ya niye gideceksin?’ Gönül rahatlığıyla cevap verdim: ‘Orada bir çiftlik var efendim. Bakacağım, eğer oturulabilecek bir yerse ailelerimizle gideceğiz.’
Şefik Paşa beni tepeden tırnağa süzdü. Dudaklarını büktü: ‘Sen çiftlik yapacak bir adama benzemiyorsun. Doğru söyle amacın ne? Bir kadın meselesi olmasın?’ İzni koparmak için evet demek aklıma geldi. Ama öyle derim de sonra ‘hangi kadın’ diye sorarsa iş bütün bütün karışacaktı. ‘Olmaz’ cevabını verdi. Odadan çıktım.”
İzin çıkmamıştı. Ama bir yol daha vardı. İstanbul’dan çıkış kağıdı olan Hüseyin Kazım’ın kimliğiyle, İstanbul’dan İzmir’e kalkan, yabancı bir şirketin işlettiği Hidiviye vapuruna kaçak olarak bindi. Ve İzmir limanında vapurdan inerek Manisa Sarıçam köyüne geçti. Köye bayılmıştı. Bir hafta kaldı. Tevfik Fikret, onu beklerken heyecandan Berid-i Ümid (Ümit Habercisi) ve Bir Mersiye şiirlerini yazmıştı:
“Aah sen, sen ki, zir-i balinde
Bir yeşil köy hayali sakladın.
Şiirimin nuhbe-i mealinde
Sen, bütün saffetinde sen vardın”
Hüseyin Cahid, bir hafta sonra büyük ümitlerle İstanbul’a köyün fotoğraflarıyla döndü:
“Fikret, bu köyün yanında çam ağaçlarıyla muhat bir tepecik olduğunu gördü ve bir an için ‘Yeşil Yurd’u burada kurabileceğini düşündü. Üstada karşı müşkül bir mevkide idik: Onun hayâlâtına vücut vermek ve buna taraftar görünmek kabil değildi; çünkü tahayyül ettiği tarz-ı hayata biz mani olacaktık. Bir hayli günler düşündü ve neticede bu hülyadan da vaz geçti!” (Hüseyin Kazım Kadri- Meşrutiyetten Cumhuriyete Hatıralarım)
Tevfik Fikret gitmekten vazgeçmişti ama “Yeşil Yurt” hayalinden hiç vazgeçmemişti. Uzaklaşamadığı İstanbul’a bakan ama keşmekeşinin de uzağında olan Aşiyan’da 1906 yılında yeşillikler içinde yaptırdığı eviyle Yeşil Yurt hayalini tek başına gerçekleştirdi. Haluk’un Defteri’ni ve en ünlü şiirlerini orada yazdı. 1915 yılında da gözlerini çocukluk hayalinin içinde kapattı.
Mehmed Rauf, her şeyi bırakıp Yeşil Yurt hayalinin peşinden Yeni Zelanda’ya ya da Sarıçam’a gitseydi, çoktan seçmeli sınavlardaki o meşhur sorudan tanıdığımız ilk psikolojik Romanı olan Eylül’ü muhtemelen yazamazdı. Ama belki de bu sayede 1910’de Bir Zambak’ın Hikayesi’ni de yazamamış olur, hikaye müstehcen bulunup toplatılmaz, Divan-i Harp’te yargılanıp hapis cezası almaz, daha sonra da ancak sınav sorularında hatırlanan bir sükut suikastına kurban gitmezdi.
Hüseyin Cahid, Şefik Paşa’nın kendisine yakıştıramadığı gibi çiftçi olsaydı, Tanin’i çıkartamaz, ülkenin en ünlü gazetecisi olamazdı. Ama belki de böylece 1925’de İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanıp, Çorum’a sürgün edilmekten, 1954’te 79 yaşında tutuklanıp hapse girmekten de kurtulmuş olurdu.
Doktor Esad, gitseydi, öncülerinden olduğu İttihat ve Terakki’nin bir 10 yıl sonra Hürriyet’i İlanı’nı göremeyecekti. Ama belki de bu sayede 1918’de Malta’ya sürgün de edilmeyecekti.
Hüseyin Kazım Kadri, kimsenin gelmediği Manisa’daki çiftliğe gitti ve bir sene Yeşil Yurt hayalini çiftçilik yaparak yaşadı. Ama bu hayali de 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanı ile gerçekleşen başka bir hayal bitirdi. İstanbul’a döndü, Hüseyin Cahid ve Tevfik Tevfik Fikret’le birlikte Tanin gazetesini çıkardı. Vekillik, İstanbul Belediye Başkanlığı, bakanlık yaptı. Kuran meali Nur’ul Beyan’ı ve Büyük Türk Lügatı’nı yazdı. Muhtemelen Yeni Zelanda’da yapamayacağı şeylerdi bunlar.
Yeni Zelanda’yla başlayan ve Sarıçam Köyü ile devam eden Yeşil Yurt hayali hayatın teklif ettiği gerçek hayallere yenik düşmüştü. Zaten akılları İstanbul’la doluyken, gitseler bile gitmiş sayılmazlardı. Ama çoğu, dönüp geriye baktığında o gün gitmedikleri için pişman olacak hayatlar ve hayal kırıklıkları yaşadılar.
Yine de o kadar üzülmeyin, belki de 300 koyun projesi için başvurular bir hafta daha uzatılır.
(Yeşil Yurt hayali ile ilgili daha fazla okumak için:
Rahim Tarım, Servet-i Fünun edebî topluluğu'nda Yeşil Yurt Özlemi", Mimar Sinan Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi Sayı:2, İstanbul 1995, S. 185-203)
.05/03/2018 00:02
Faydalı yalanlar, faydasız gerçekler
18
Bütün dünyanın internetten herkesin üzerine filtresiz akan bilgi ve haberlerle aşırı ve keyfine göre bilgilenmenin çarpık sonuçlarıyla mücadele ettiği, istihbarat operasyonlarından, “fake news”ten (uydurma haberler) ve post-truth (hakikat sonrası) çağdan şikayet ettiği bir zamanda, bütün bunlara ek olarak Türkiye’de medya zayıfladı, tehlikeli bir uğraş haline geldi, aşırı politize olup her kesim için propaganda aracına dönüştü.
O yüzden bugün onlarca gazete, televizyon, internet sitesi, Facebook, Twitter’dan anlık akan bilgilerden sadece okurlar için değil, gazeteciler için bile gerçeği bulmak epey zor.
Tabii o da gerçeği bulmak diye bir derdiniz varsa.
Yoksa, zaten meşrebinize uygun bilgi kanallarından sürekli kendinizi yatıştıracak, mutlu edecek ve daima haklı çıkartacak bir haber akışıyla da beslenip mutlu olmak mümkün.
Geçen haftanın bazı haberleri bunun artık nasıl içinden çıkılmaz bir hale geldiğini, bu alternatif bilgi ve haber akışına müdahale etmenin, üzerinde konuşulabilecek ortak doğrular bulmanın nasıl giderek imkansız hala geldiğini bir kere daha gösterdi.
Örneklerden en masumu Cumhurbaşkanı’nın Afrika ziyaretinin Cezayir durağında yaşandı.
Aslında yaşandı demek tam doğru değil.
Çünkü geziyi 40’ın üzerinden gazeteci ve medya yöneticisinin izlemesine rağmen, pek çok gazete ve internet sitesinde haber olmuş, hatta üzerine bir kaç köşe yazısı yazılmış, belki de dört ülkeyi kapsayan bu Afrika ziyaretinden insanların aklında en çok kalan, sosyal medyada en çok paylaşılan haberin hala gerçekten yaşanıp yaşanmadığını bilmiyoruz.
Haber şöyleydi, muhakkak okumuşsunuzdur:
“Buluşmada Cezayirli bir gazeteci Cumhurbaşkanı Erdoğan'a Osmanlı'yı kastederek "Türkiye, Cezayir'i sömürge olarak mı görüyordu?" sorusunu yöneltti. Erdoğan, Cezayirli gazetecinin küstahça sorduğu soruya tarihi bir yanıt verdi. Erdoğan, "Öyle olsaydı, bu soruyu bana Fransızca değil Türkçe sorardın" dedi.”
http://www.milliyet.com.tr/erdogan-dan-cezayirli-gazeteciye-siyaset-2618964/
https://tr.sputniknews.com/turkiye/201803011032453752-erdogan-fransa-cezayir-somurge/
Aslında ziyaret sırasında bir ortak basın toplantısı olmadı. Ama bazı haberlere göre Cumhurbaşkanı Cezayirli gazetecilerle bir araya gelmişti. Ama Cezayir gazetelerinde de böyle bir diyalog yaşandığıyla ilgili bir haber çıkmadı.
İşin tuhaf tarafı, haberin kaynağı da aslında kıdemli ve bilinen bir gazeteci. Londra’da yaşayan, siyaseten de yakın olduğu Müslüman Kardeşler üzerine uzman Filistinli gazeteci Azzam Tamimi’nin bir tweeti.
https://twitter.com/azzamtamimi/status/968759421152256001?s=12
Tamimi, adını vermediği bir Cezayirli arkadaşının kendisine anlattığını söyleyerek bu diyaloğu tweetlemiş.
Bu diyaloğun, nerede, ne zaman ve hangi gazeteciyle Cumhurbaşkanı arasında yaşandığıyla ilgili bir detay ya da haberin dayandığı bir kaynak yok tweette.
Daha sonra El Cezire Arapça’nın ünlü yüzlerinden beş milyon takipçili Faysal El Kasım da Tamimi’den aktararak bu diyalogu gülücüklerle tweetlemiş.
Ardından bir kaç çok da muteber olmayan Arapça site Kasım’ın tweeti üzerinden haber yapmış. Türkiye’deki internet sitelerindeki kaynak da yine El Cezire çalışanı Kasım’ın bu tweeti. Haber, yöneticileri Cezayir’de olan gazetelerin internet sitelerinde, Londra’daki ve Katar’daki iki gazetecinin tweetleri üzerinden haber olunca da bir anda yaşanmış bir olay haline geldi, hatta bir kaç köşe yazısında da bahsi geçti. Tabii sosyal medyada binlerce kez paylaşıldı.
Bu arada Tamimi’nin tweetinin altında Cezayirliler, böyle bir olay yaşanmadığını, Cezayir’in Arapça ile gurur duyduğunu, sömürgecilikle mücadele etmiş bir ülkeye böyle bir muamele yapılamayacağını yazmışlar.
Haberin ilk kaynağı Tamimi de kendisine böyle bir olayın yaşanmadığını yazan Cezayirli bir gazeteciye cevap verirken “Bir Cezayirli arkadaşım uyardı, bu gezide değil, bir önceki Cezayir gezisi sırasında yaşanmış bu diyalog” diye kendisini tekzip etti. Ama artık iş işten geçmişti.
Ayrıca Cumhurbaşkanın bir önceki Cezayir ziyaretinde de böyle bir olay yaşandığıyla ilgili bir haber çıkmadı.
Bazı kitaplar ve internet sitelerinde göre bu diyalogun esas orijinal versiyonu Cezayirli bir gazeteciyle Necip Fazıl arasında yaşanmış. Ama hazırcevaplığına örnek olarak gösterilen böyle bir diyalogu Necip Fazıl’a atfedebilir miyiz o da meçhul.
https://www.necipfazilkisakurek.gen.tr/necip-fazil-kisakurekden-hazir-cevaplar.html
Aslında Cezayirlilerin kendini kendini yönettiği adem-i merkeziyetçi Osmanlı yönetiminin 1830’da bittiğini, esas olarak bir Cezayirli gazeteci için sömürgecilikten kastın 130 yıllık Fransız mandası olduğunu, Cezayirlilerin 1954’den 1962’ye kadar Fransızlara karşı büyük fedakarlıklarla savaşarak bağımsızlıklarını kazandıklarını, Arapça konusunda hassas olduklarını düşününce bu diyaloğun gerçekliği kadar yaşanmış olmasından mutluluk duyulacak hoş bir hazır cevaplık olup olmadığı üzerinde de biraz düşünmekte fayda var.
En çok da 40 gazetecinin izlediği bir gezideki en çarpıcı haberin hala doğru olup olmadığını bilmiyor oluşumuz üzerinde biraz düşünmeliyiz.
Ama herhalde haftanın ikinci bazıları için ‘faydalı yalanı’nın yanında kimseye zarar vermeyen beyaz bir yalan kalıyor bu.
Geçen hafta, 22 Temmuz 2015’de Ceylanpınar’da iki genç polisin evlerinde sabaha karşı yataklarında öldürülmesi olayıyla ilgili Şanlıurfa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada dördü tutuklu dokuz sanık hakkında beraat kararı verildi.
Önemli bir haber olduğuna kuşku yok. Dokuz kişinin hangi delillerle tutuklandığı, sanık yapıldığı ve mağdur edildiğine bakılabilir, araştırılabilir.
Bu olayın, yöntemi açısından da devlet için bardağı taşıran son damla olduğu, operasyonları yeniden başlattığı doğru ve bu yüzden de üzerinde durulmayı hak ediyor.
Ama davadaki sanıkların beraat etmesinden hareketle bu cinayetleri anında üstlenmiş PKK’nın işlemediği, cinayetlerin arkasında savaşı başlatmak isteyen devletin ya da FETÖ’nün olduğu sonucuna nasıl bu kadar kolay ulaşılabildiğini anlamak hayli zor.
PKK’nın silahlı kanadı HPG aynı gün cinayetleri şöyle üstlenmişti:
“22 Temmuz günü Bir Apocu fedai timi, Suruç katliamına misilleme olarak bugün sabah 06.00 sularında Ceylanpınar’da DAİŞ çeteleriyle işbirliği içinde olan 2 polise karşı bir cezalandırma eylemi gerçekleştirmiştir. Gerçekleştirilen eylem sonucunda Feyyaz Özsahra ve Okan Acar isimli polisler öldürülürken, öldürülen polislerin silah ve kimliklerine el konulmuştur”
Gerçekle kavgada biraz daha ileri gidenler PKK’nın kimin yaptığını bilip bilmeden bunu üstlendiğini iddia ettiler. HDP, bu mahkeme kararı üzerine, çözüm sürecini devletin bitirdiği tezini yeniden işlemeye başladı. Aynı doğrultuda, epeyce yazı yazılıyor, tweetler atılıyor.
Halbuki onlar bunu iddia ederken bu üstlenme hala PKK’nın silahlı kanadı, HPG’nin sitesinde duruyor.. PKK’nın ajansı ANF’nin sitesinde de haber olarak yer almaya devam ediyor.
En ufak bir karşı açıklama, biz yapmadık düzeltmesi bile yapmadan.
http://www.hezenparastin.com/tr/index.php/b-alamalarinmenu-299/3826-adyamanda-catma-tuerk-ordusundan-youn-hareketlilikler
Ayrıca diyelim devletin provokasyonuydu, böyle karanlık işler yapan bir devlet ne diye o zaman bunu örtmek için yakaladığı kişileri beraat ettirsin ki?
Ayrıca sadece bu olayı üstlenen PKK’nın sitesinde o tarihlerde yapılmış savaşın gelmekte olduğunu gösteren açıklamaları okununca, bu cinayetlerin Suruç katliamından iki gün sonra işlendiğini, o dönemde PKK’nın devrimci halk savaşı çağrıları yaptığı hatırlanınca, “Suruç’un intikamı” diye üstlendiği ve hala da üstlenmeye devam ettiği bu cinayetleri PKK’nın yapmış olmasından şüphe duymanın anlamsızlığı ortaya çıkar.
Ama bugün çözüm sürecini PKK’nın değil, devletin bitirdiğini söylemek isteyenler için çok faydasız gerçekler bunlar. Bir kısmı bu yalana çözüm sürecinin bitmesine üzüldükleri için katılıyor, buradan bir çıkış arıyor olabilir ama bu yalanlarla gerçeğin üzerini örterek de hiçbir yere gidilemiyor.
Bu faydalı yalanların kimseye bir faydası olmuyor çünkü. Sadece yapılması gereken hesaplaşmaları erteliyor, sorumluları özeleştiri vermekten kurtarıyor, efsaneleri sürdürüp, gerçek meselelerin üzerini örtüyor. Kısa süreli bir sakinleştirici, ağrı kesici kadar bir işe yarıyor, hastalığa, acıya çare olmuyor.
Halbuki gerçek ilk başta tatsız, kokusuz, acılı çoğunlukla faydasız gibi görünse de hep bizimle olacak ve ancak ondan bir fayda elde edebileceğiz.
Türkiye’deki bütün kesimler kendilerini uyutan, yatıştıran bu faydalı yalan cennetlerinden gerçeğe doğru kafalarını uzatmaya cesaret etmedikçe de bu ülkede konuşmak, yazmak faydasız bir iş olmaya devam edecek.
.9/03/2018 00:10
Bütün Batılılar ikiyüzlü ve kötü mü?
32
O fotoğraf karesini herkes hatırlıyordur.
2015 yılında Avrupa’ya Suriyeli mülteci akını başladığında Danimarka’da çekilmişti.
Fotoğrafta sarışın yakışıklı bir Danimarkalı polis ve küçük bir mülteci kız bir otobanın ortasında oturmuş oyun oynarken görülüyordu. Fotoğraf yüzünden epey meşhur olup, çok sayıda da evlilik teklifi almış Danimarkalı polis, evlilik yüzüğünü verdiği küçük kızla “yüzük hangi elimde” oyunu oynarken, etraftaki Danimarkalı gazeteciler de fotoğraflarını çekmişti.
Fotoğraf, reklamsız, PR’sız milyonlarca mülteciyi sessiz sedasız kabul eden Türkiye’de haklı olarak “rol çalmak”, “ucuz şov” olarak görülmüş, ayrıntılarıyla pek ilgilenilmemişti.
Aslında fotoğraf karesi PR için başarıyla kullanılsa da ne polis mankendi, ne mülteci kız sahteydi, ne de olay kurmacaydı.
O günlerde Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçen, oradan Balkanlar üzerinden Almanya gidebilen mültecilerden bir kısmı Köln’den trene binip Avrupa’nın en mülteci dostu ülkesi İsveç’in Malmö şehrine gitmeye çalışıyordu.
Mülteciler, Almanya-Danimarka sınırındaki Padborg’de parmak izlerinin alınması için trenden indiriliyor, böylece İsveç’e mülteci akını yavaşlatılmaya çalışılıyordu ama trenlerden inen binlerce mülteci bu kez de otobanlardan yürüyerek İsveç’e ulaşmaya çalışmaktaydı.
O mülteci ailelerden biri de Iraklı el Saedi ailesiydi.
Aile Musul’dan Türkiye’ye kaçmış. Kaçak olarak gemiyle Yunanistan’a geçmeyi başarmış, Balkanlar ve Macaristan üstünden Almanya’ya gelmiş, İsveç’e gitmek üzere trene binmiş ve Almanya-Danimarka sınırına kadar ulaşmıştı.
Meşhur fotoğraf karesindeki Nur, o sırada 6 yaşındaydı.
Daha sonra aile transit olarak geçtikleri Danimarka’dan gitmek istedikleri İsveç’e ulaştılar ve üç yıldır da Skelleftea şehrinin Boliden kasabasında bulunan bir sığınmacı kampında yaşamaktalar.
Ama BM standartlarında mülteci statüsünde olan, herkesin evlerinin olduğu, çocukların okula gidebildiği bir sığınmacı kampından bahsediyoruz. Artık dokuz yaşında olan Nur, üç yıldır burada okula gidiyor, artık İsveççeyi anadili gibi konuşabiliyor.
Şimdi de önceki gün bütün gün gazete internet sitelerinde, sosyal medyada hatta tv haberlerinde dönen haberi okuyalım:
“Üç yıldır tek bir mülteci kabul etmeyen Danimarka, reklam için kullandığı kızı da ülkesine gönderiyor. Danimarka, Birleşmiş Milletler kotası nedeniyle 2015-2018 yıllarında kabul etmesi gereken sığınmacıları almamak için kanun çıkarttı. Üç yıl önce Danimarkalı bir polis memurunun mülteci kızla oyun oynaması, dünya medyasının ilgi odağı olmuştu. Avrupa basınında büyük beğeni toplayan görüntünün devamında olanlar ise Avrupa'nın ikiyüzlü mülteci politikasını gün yüzüne çıkardı. Danimarka Avrupa'da mülteci şovunu en iyi yapan ülkelerden biri olarak takdir toplarken, iltica başvurusu kabul edilmeyen mülteci kız ve annesi İsveç'e gönderildi. İsveç'in Boliden kasabasında yaşam mücadelesi veren anne kızın kaderi burada da değişmedi. İsveç, anne kızın iltica talebini kabul etmedi. Bu nedenle anne ve kız Irak'a geri gönderilecek.”
Bir Türk gazetecilik klasiği olarak haberde haberin kaynağı, nereden alındığı, hatta haberin orijinalinde yer alan isimlerin hiçbiri yok. Ama bunun sebebi kötü gazetecilik değil, gerçeği daha rahat eğip bükebilmek.
Çünkü amaç haber değil, ideolojik bir “kötü batılılar”mesajı vermek. O yüzden de haberdeki cümlelerin neredeyse hepsi yanlış.
Kaynak verilmese de ‘haber’ bundan 20 gün önce İsveç’in en çok satan gazetesi Aftonbladet’te çıkmış bir röportaja dayanıyor. Gazete İsveç’in Boliden kasabasında yaşayan Nur ve ailesini bulup röportaj yapmış. Muhtemelen Türk medyasının kaynağı ise bu röportajı 4 Mart’ta haber yapan Alman Bildt gazetesi.
https://www.bild.de/news/ausland/fluechtlingskrise/fluechtlings-maedchen-noor-jetzt-in-schweden-54978610.bild.html
Olay Danimarka’da değil, İsveç’te geçiyor. Aile Danimarka’ya iltica talebinde bulunup reddedilmiş ve İsveç’e gönderilmiş değil. Üç yıl önce Danimarka’dan İsveç’e gitmişler zaten. Ve Irak’a geri gönderildikleri de doğru değil.
Nur ve ailesinin üç yıldır yaşadıkları İsveç’e yaptıkları iltica talepleri iki kere reddedilmiş, üçüncü iltica taleplerinin sonucunu da 1.5 yıldır bekliyorlar.
Haber aslında bu. Ama bu haliye “İkiyüzlü kötü Batılılar” mesajını vermediği için eğilip bükülmüş, aile Irak’a geri gönderilmiş, hem de o PR fotoğrafının çekildiği Danimarka’dan. Tabii başka ayrıntıların da üzerinden de uzun atlanmış.
Röportajda anne Saedi “Kızım altı yaşındayken İsveç’e geldi ve hemen okula başladı. İsveççeyi anadili gibi öğrendi ve buraya alıştı. Kızımın okulundaki bütün sığınmacı çocukların ilticası kabul edildi. Bir tek kızımın ve bizim ilticamız kabul edilmedi” derken, Nur da “İsveç’e alıştım. Her gün Irak’a geri gönderilme korkusuyla yaşıyorum. Üç yıl önce benimle oynayan Danimarkalı polis umarım bana yardım eder” demiş. Hatta haberi yapan İsveç gazetesi Aftonbladet ve Danimarka gazetesi Extra Bladet o polis memuruna da bu mesajı iletmişler.
İsveçli gazetecilere göre bu talebin iki kere reddedilmesinin sebebi AB hukuku. Mülteci meselesini düzenleyen Dublin Sözleşmesi’ne göre aile ilk Macaristan’a iltica ettiği ve parmak izi verdiği için oraya gönderilmesi söz konusu. Ama mülteci duyarlılığının pozitif anlamda güçlü olduğu İsveç’te gazetelerin haklarında benzer haberler yaptığı mültecilere hükümet iltica hakkı tanımış.
Yani aile Irak’a geri gönderilmedi. Sadece iki iltica başvuruları kabul edilmedi. Olayın fotoğrafın çekildiği Danimarka ile ise hiç bir alakası yok. Aile üç yıldır İsveç’te. Bir kampta ya da zor koşullarda da değiller, bir evde oturuyorlar, çocukları da okula gidiyor.
Haberin geri kalan cümleleri de sorunlu.
2016’da sert bir mülteci kanununu kabul etmesine rağmen Danimarka’nın üç yıldır hiç mülteci kabul etmediği doğru değil. Son üç yılda Danimarka 30 bin mülteciye sığınma hakkı vermiş. Türkiye ile geri iade anlaşması, İsveç’in açık kapı politikasını sertleştirmesi ve çıkan sert mülteci kanunundan sonra 2017 yılında iltica talebi kabul edilen sayısı yarı yarıya düşmüş. Ama bu rakam Türkiye’de de benzer oranlarda düştü zaten.
İsveç ise sadece son üç yılda 250 bine yakın mülteciye sığınma hakkı vermiş, bunun 90 bini Suriyeliler. 2015 yılında ilk altı ayda sınırlarına 163 bin mülteci gelince yaşanan şokla, ülke açık kapı politikasını biraz değiştirmiş.
Bu arada Türkiye’de az biliniyor ama son üç yılda Almanya 1 milyon 350 bin mülteci kabul etti. Bu rakam sadece 2015 yılında 890 bin. 2017 yılında ise 186 bin. Bu sığınmacıların büyük bir çoğunluğu da Suriyeliler.
Türkiye’nin 3 milyon mülteci rakamının yanında bu rakamlar küçük gelebilir. Türkiye, komşusu ve ortak bir tarihi ve kültürü paylaştığı milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapmakla övünmekte haklı ve bütün dünya Türkiye’yi bu yüzden takdir ediyor. Mülteciler meselesinde Batı’yı eleştirmekte haklıyız.
Ama son üç yılda kültürel ve dini olarak kendilerine hiç benzemeyen 1 milyon 350 mülteciyi kabul eden, kamp ve barakanın çok üstünde bir barınma imkanı, çalışma izni, eğitim hakkı veren Almanya, sadece son üç yılda 250 bin mülteciye daha kapılarını açmış ve iyi koşullar sunmuş İsveç de takdiri hak ediyor.
Hem de bu ülkelerdeki iktidarlar mültecileri siyasi maliyetini de ödeme pahasına kabul ettiler. Avrupa’daki merkez sağ ve merkez sol iktidarlara bu mülteci dostu politikalar, ırkçı ya da popülist partilerin yükselmesi, oy kaybı olarak geri döndü. Almanya’da ırkçı parti Meclis’e girdi. Mültecilerin gemilerle sığındıkları İtalya’da son seçimlerin sonucunu bu mülteci meselesi belirledi.
Türkiye’de pek takip edilmedi ama 2015 yılında Avrupa’ya mülteci akını sırasında Almanya’da gazeteler, sanatçılar, zengin işadamları Merkel hükümetinin açık kapı politikasını destekleyen kampanyalar yaptılar. Hatta Bildt gazetesinin genel yayın yönetmeni gibi bazı ünlü isimler kendi evlerinde Suriyeli mültecileri misafir ettiler.
Evet Avrupa’da, Batı’da mülteci karşıtlığı yükseliyor, o yüzden hükümetler politikalarını sertleştiriyor.
Ama bu bütün Batılılar mülteci karşıtı, mülteci meselesinde ikiyüzlü ve Batılı ülkeler hiç mülteci kabul etmiyorlar demek değil.
Bu suçlamayı sadece Suriyeli mültecilere değil, on yıllardır milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının da yaşadığı, çalıştığı, hatta siyaset yapabildiği bu ülkelere karşı yapmak ise haksızlık.
Türk, Boşnak asıllı göçmenlerin bakan olarak kabinede yer aldığı İsveç, bir partinin genel başkanının Türk asıllı olduğu Almanya, 13 yaşında Hollanda’ya göçmüş bir Faslıyı Roterdam gibi bir şehre belediye başkanı seçen Hollanda, Pakistanlı bir Müslümanı Londra’ya Belediye başkanı seçen İngiltere’nin mültecilerle ilgili tecrübelerinden hala öğrenecek çok şey var.
Kilis’te ya da Antep’te günün birinde bir Suriyeli’nin belediye başkanı seçilip seçilemeyeceğini, İstanbul’un bir göçmen Hristiyan belediye başkanı olup olamayacağını düşünmekte fayda var.
Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Batı’da hem mültecilere dost olanlar, hem de mültecilere karşı olanlar var. Siyasetçiler arasında da halkta da.
Örneğin ABD’de Türkiye’de çok seveni olan Trump yönetimi sınıra duvar örüyor, seyahat yasakları getiriyor, mülteci karşıtı politikalar güdüyor ama son Oscar töreni neredeyse mültecilere saygı duruşu geçidiydi. Meksikalı, Latin kökenli isimlere ödüller gitti, ödül alanlar isim vermeden Trump’ın mülteci politikalarına karşı mesajlar verdiler, hatta bir ara aralarında Halep’ten attığı tweetlerle tanınan, Türkiye’ye de gelen Suriyeli küçük Bana’nın da olduğu mülteciler sahneye çıktı, mültecileri ve farklılıkları savunan şarkılar söylendi.
Hadi bunların hepsi film, makyaj. 2018 Kasım ara seçimlerinde Kaliforniya’da kongre için Demokratların en güçlü aday adaylarından biri olan Ammar Campa-Najjar, 1972 Münih Olimpiyatları sırasında 12 İsrailli sporcuyu öldüren Filistinli Kara Eylül örgütünün üyelerinden (bu yüzden Mossad tarafından öldürülmüştü) birinin torunu. Annesi Latin babası Filistinli. Büyük tartışmalara rağmen adaylık yolunda ilerliyor.
O yüzden iç siyasete dönük “kötü ve ikiyüzlü Batı” propagandası için uydurulmuş ya da abartılmış haberlerle düşmanlığı değil, bu ülkelerdeki mülteci dostu siyasetçilerle, kesimlerle dostlukları artırmakta fayda var.
Bütün Türkler ve Müslümanlar iyi, yardımsever, mülteci dostu olmadığı gibi bütün Batılılar da kötü, bencil ve mülteci düşmanı değil.
Keşke bu kadar basit bir düzlemde konuşmak zorunda kalmamış olsaydık.
.10/03/2018 00:16
Yerli, milli sarıklı bir ihtilalci
16
“Müşkilat-ı hazıra pek büyüktür, lakin çaresi pek kolaydır. Yarın nüshanızda cümlenin müsaadesiyle bu çareyi kısacık şerh ve beyan edeceğim.”
19 Mayıs 1878 günü Basiret gazetesinde çıkan yazıda bahsedilen ülkenin içinde olduğu müşkilat gerçekten pek büyüktü, devletin bekası sahiden tehdit altındaydı.
Osmanlı, 93 Harbi olarak bilinen savaşta Ruslara yenilmiş, Rus ordusu İstanbul’un surlarının dibine, Yeşilköy’e kadar gelmiş (doğuda Erzurum’a kadar) gelmiş, çaresiz kalan 2. Abdülhamit, ağır şartlar içeren Ayastefenos Anlaşması’nı imzalamış, Balkanlar kaybedilmiş, yüzbinlerce mülteci İstanbul’a akmıştı.
Ertesi gün gazetede bu “büyük müşkilattan” pek kolay olan kurtuluş çaresini yazacağını vaat eden yazar, başta Ayasofya olmak üzere İstanbul’un selatin camilerinde verdiği ateşli hutbeler ve vaazlarla halkın yakından tanıdığı ve ne diyeceğini merakla beklediği bir isimdi; Ali Suavi.
Geçen hafta İngiliz asıllı 53 yıllık eşi üzerinden yılların Milli Görüşçüsü 77 yaşındaki Saadet Partisi Lideri Temel Karamollaoğlu’nu İngilizlerin büyük oyunlarına bağlamaya çalışan ahlaksız trollerden birinin aklına, milli spor haline gelen Abdülhamit analojisi gereği Ali Suavi’nin eşinin de İngiliz olduğu gelince yeniden hatırlandı. Temel bey gibi o da yine hak etmediği cahilce lafların hedefi oldu.
Genç yaşta dini ilimlere hakimiyeti, İstanbul camilerinde verdiği vaazlardaki etkileyici hitabeti ile şöhreti yayılmış Hacı Ali Efendi, 18 yaşında kendi başına zorluklarla hacca gitmesi, az uyuması, çok çalışması yüzünden “zorluklara dayanan” anlamına gelen “Suavi” adıyla nam salmıştı.
Tanzimat yıllarında yazmaya başladığı Muhbir gazetesinde ve cami kürsülerinde hedefinde Belgrad kalesini teslim eden, Mısır meselesini çözemeyen, otoriterleşen, adaletten sapan, frenk mukallidi olmak suçladığı Tanzimat yönetimi vardı.
Namık Kemal, Ziya Paşa ile birlikte Osmanlı’da meşruti bir yönetim kurularak anayasa ilan edilmesini ve bir Meclis açılmasını savunan gizli Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin üyesiydi. Ama kürsülerdeki ve gazetedeki muhalifliği diğer arkadaşlarıyla birlikte onun da gizliliğini açığa çıkarmış, Mustafa Fazıl Paşa’nın finansmanıyla diğer cemiyet üyeleriyle birlikte 1867’de Londra’ya kaçmışlardı.
Orada elleriyle yazdığı, tek başına çıkardığı Muhbir gazetesinde ve Namık Kemal ve diğer arkadaşlarının çıkardığı Hürriyet gazetesinde yazılar yazdı.
Ama Londra’ya kaçıp gazete çıkaran muhalifler deyince bugün herkesin aklına geldiği gibi yazılar değildi bunlar.
Bir yazısında 150 yıl sonra hala devam eden bu muhtemel suçlamalara karşı şöyle yazmıştı:
“Gerek milletimiz, gerekse Avrupalılar şehadet ederler ki bir seneden beri çıkmakta olan Muhbir gazetemiz Osmanlı gazetesi olup Osmanlı olmayanlara muvafakat etmeye tesadüf bile etmedi. Yalnız biz ki Osmanlıyız, memleketimiz ki hanemizdir. İşte kendi hanemize salah kastı ile nasihat ettik ve itiraz eyledik. Lakin ne vakit ki yabancılar dahi itiraz etmek istediler, derhal yabancılara hücum gösterdik. Kendi hanemiz aleyhine yabancılarla ittifak etmedik.”
Anlaşılır bir Türkçe ile yazılan gazeteler, yasadışı yollardan Osmanlı topraklarına sokuluyor, bazen ederinin bir kaç katı fiyata satılıp elden ele dolaşıyordu.
Ama Ali Suavi gazete çıkarmak dışında, Londra’da Osmanlı’yı savunan bir lobi kurmaya çalışmış, yine dış politikada Osmanlı’nın haklılığını savunan İngilizce yayınlar yapmıştı. Bu çabaları sırasında onu Yeni Osmanlılar’dan koparacak bir isimle tanıştı.
David Urquhart, 1820’lerin sonunda itibaren İstanbul’da da görev yapmış muhafazakar eski bir İngiliz diplomat ve düşünürdü. İstanbul’daki günlerinde adalet anlayışından, İslam dininden, toplumsal yapısından etkilendiği Osmanlı ruhunun Batı’ya bağımlı politikalar, modernleşmeyle yok olmaması gerektiğini savunmuş, bu görüşlerini de “Doğu’nun Ruhu” adıyla bir kitapta toplamıştı. Urquhart’ın bir diğer hassasiyeti de Rus yayılmacılığına karşıydı. Kırım Savaşı’nda kurulan ittifakın sürmesini, Rusya’ya karşı Osmanlı korunmazsa, Rusların Avrupa’yı da tehdit edeceğini savunuyordu. Yeşilli, sarı yıldızlı Kafkas bayrağı onun çizimiydi.
Kurduğu Dış İşleri Komiteleri adlı 21 şubeli kulüp yıllardan beri İngiltere’de Osmanlı için lobicilik yapıyor, padişahlara, sadrazamlara ve şeyhülislama mektuplar göndererek Osmanlı elitlerini Avrupa’da Osmanlı aleyhine çevrilen entrikalara, kurulan dış borç tuzaklarına, Rus tehdidine karşı uyarmaya çalışıyorlardı.
Urquhart “Avrupa’nın bütün pisliklerine bulaşmış, Türklüğünü kaybetmiş” dediği Mustafa Fazıl Paşa ve Yeni Osmanlıların ideallerine karşı da eleştireldi.
Onun bu görüşlerinden etkilenen Ali Suavi için de artık mesele hürriyet, meşrutiyetten daha çok bağımsızlık, devleti ayağa kaldırmak haline gelmişti. Bunun için güçlü ve dış etkilere karşı dirayetli bir yöneticiye ihtiyaç vardı. Önce Yeni Osmanlılardan koptu, Paris’e gitti. Daha sonra 1876’da bu vasıfları bulduğu 2. Abdülhamit’in davetiyle İstanbul’a döndü.
Abdülhamit onu önce sarayın baş kitapçısı ve şehzadelerin hocası yapmış ardından ise Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) müdürlüğüne getirmişti.
Ülkenin en batılı okulunun başına getirilen Ali Suavi, radikal değişikliklere gitmiş, okulu Türkleştirmeye ve İslamileştirmeye çalışmıştı. Ama bu “yerli ve milli” hamlelerinde karşısında Abdülhamit’in epey Batıcı ve laik fikirleriyle bilinen Eğitim Bakanı Münif Paşa’yı bulmuştu.
Ama esas tehlikeli düşmanlığı o günlerde Vakit gazetesinde İngiltere aleyhine yazdığı yazılarla kazandı. O yıllarda İstanbul’un en güçlü ismi İngiltere Büyükelçisi Henry Layard’dı. Her ne kadar dizilerde anlatılmasa da 1880’de Disraeli iktidarı yıkılıp yerine Goldstone hükümeti gelinceye kadar 2. Abdülhamit için İngiltere en vazgeçilmez müttefikti. İngiliz elçisinden gelen bir isteğin reddedilemeyeceği günlerdi.
Büyükelçi Layard, Sadrazam’dan Ali Suavi’nin görevden alınmasını istemiş ve sözünü almıştı. Nihayet, 14 Aralık 1877 günkü Londra’ya geçtiği raporunda İngiliz elçi “Ali Suavi’nin okul müdürlüğünden alındığını, Bombay’a elçi olarak tayinini de engellediğini” yazdı.
Bir İngiliz komplosuyla işsiz kalmış Ali Suavi, Ayasofya kürsülerinden vaazlarına devam etmekte, gazetelerde artık daha da ateşli yazılar yazmaktaydı.
Artık hedefinde anlaşıp ülkeye döndüğü İkinci Abdülhamit vardı. Çünkü Abdülhamit savaşta Ruslara teslim olmuş, halifelik makamı dolayısıyla koruması gereken Balkanlardaki Müslümanları kaderine terk etmiş, o yüzden dinen itaati hak etmeyen bir sultandı artık. Ona isyan da haktı.
Ayasofya’da cami kürsüsünden halka şöyle seslenmişti:
“Ey adalet isteyenler! Sümüklü böcekler gibi başınız saklayarak gezmek isterseniz hiçbir vakitte zalimler size baş çıkarttırmayacaktır. Eğer Selman ve Bilal gibi merd-i meydan olursanız, salimlere karşı durursunuz, insansınız, hürsünüz”
Koşullar ağırdı, ülkenin durumu berbattı, Ali Suavi de “Emr-i bil mar’uf neyh-i ani’l münker emrinden hareketle halkı açıkça isyana çağırıyordu:
“İcrayı adalet etmek hükümetin en büyük ve birinci vazifesidir. Çünkü sebebi teşekkül ve bekasıdır. Devlet bu vazifesini düşünmezse ahali bittabi düşündürmeğe mecbur olur. Eğer idare anlamak istemezse tebaa hakkını zorla alacaktır.”
Ama sadece lafta kalmadı.
19 Mayıs günkü gazetede ertesi gün açıklayacağını söylediği pek kolay çareyi 29 Mayıs 1878 günü bizzat fiiliyata geçirdi.
Daha önce müderrislik yaptığı Filibe’den tanıdığı, savaş yüzünden İstanbul’a gelmiş 1000’e yakın taraftarıyla Kuzguncuk’tan takalara binip, Çırağan Sarayı’nı bastılar. Nöbetçileri etkisiz hale getirip, Abdülhamit’in 73 günlük saltanatından sonra akıl sağılığı bozulunca yerine geçip, sarayında hapsettiği ağabeyi Sultan Murad’ın haremine kadar ulaştılar. Ali Suavi, tekrar tahta oturtmak istediği Sultan Murat’ı kolundan tutup “Sultan Murat çok yaşa” bağırtıları arasında dışarıya çıkarmaya çalışırken, kafasına sert bir sopayla vuruldu. Sopayı vuran Beşiktaş Zabıta Amiri, okuma yazma bilmediği için imzasını 7-8 rakamlarıyla atan 7-8 Hasan Hasan Paşa’ydı.
Ali Suavi’yi tanımıyordu ama onun grubun lideri olduğunu düşünüp, başına vurmuştu.
Baskın Abdülhamit’in endişelerini artırmış, olayın arkasında kim olduğunu, daha büyük bir komplo olup olmadığını ortaya çıkartmak için Divan-i Harp soruşturması başlatmıştı. Soruşturma sırasında paşalar birbirini ihbar ediyor, güven bunalımında herkes düşmanlarının ayağını kaydırmaya çalışıyordu.
Baskını en yakın takip edenlerden biri de İngiliz Büyükelçiliği’ydi. Hemen olay günü Londra’da Dışişleri’ne Bakanı’na olan biteni telgrafla bildiren elçi Layard, “Lordum, eminim Ali Suavi ismini hatırlamakta güçlük çekmeyeceksiniz. Hani bir süre önce Galatasaray Koleji müdürlüğünden azlettirmeyi başardığım adam” demişti.
Beş gün sonra Londra’ya gönderdiği raporda ise hadise üzerinde sarayda 2. Abdülhamit’le yaptığı bir görüşmeyi anlatıyordu:
“Sultanı gördüm. Onu bu hadisenin tesiriyle çok hasta, gerilimli buldum. Kendisi başvekil Sadık Paşa’ya tamamen benim tavsiyelerim doğrultusunda hareket etmesini emretti. Ümit ediyorum ki taslak yarın imzalanacaktır”.
Büyükelçi Layard’ın bahsettiği taslak, Padişah 2. Abdülhamit’e sunulmuş bir anlaşma teklifiydi. 2. Abdülhamit, günlerce uyumamış, vesveseleri artmıştı. Rus tehdidi, ölen binlerce insan için halkta biriken öfke ve son olarak darbe teşebbüsüyle kendini güvende hissetmiyordu.
Güvenlik için elçiden Osmanlı-Rus savaşı için İzmit körfezinde bulunan İngiliz Helicon zırhlısının Çırağan önlerine getirilmesini istemişti:
“Sultan iki gün önce benden Helicon’un getirilerek Ortaköy önünde demirlemesini istedi. Çünkü o komplonun göründüğünden daha ciddi olduğuna inanıyor.” (28 mayıs 1878- Büyükelçi Layard)
Ama halkın İngiliz zırhlısını Boğaz’da sarayın önünde görmesinden memnuniyetsizliğini duyan Abdülhamit iki gün sonra zırhlının çekilmesini istedi.
29 Mayıs günü bir kere de Büyükelçi Layard’ı Saray’a çağıran Sultan bu kez onunla Sadrazam olmadan, yalnız görüşmek istemişti. Layard’ın bu görüşmeyle ilgili Londra’ya gönderdiği uzun raporun özetini eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in Ali Suavi ve Dönemi kitabından okuyalım:
“Sultan ölümden korkmadığını, fakat hayatın geri kalan kısmını çoluk çocuğundan ayrı, zindanlarda, hürriyetinden mahrum olarak yaşamaya tahammül edemeyeceğini söylemiş ve Layard’dan böyle bir durumda, yani öldürülmek istenmesi veya ülkeyi terke zorlanması halinde kendisini ve çoluk çocuğunu himaye edip edemeyeceğini, ülkeden kaçmalarına yardımcı olup olmayacağını sormuştur.”
Ama soruşturma sonucunda baskının arkasında başka kimse olmadığı, Sultan Murat’ın olan biteni bilmediği ve baskına katılanların ¾’ünün Filibeli göçmenler olduğunu öğrenen Sultan rahatlamıştı.
Fakat bu rahatlama, kendisini ve ülkeyi tehlikede gördüğü günlerde, ülkeyi Rus saldırısından, sarayı da benzer girişimlerden korumak karşılığında İngiliz elçinin Akdeniz’den Osmanlı topraklarını savunma bahanesiyle istediği Kıbrıs’ı geri getirmeyecekti.
Verilen söz doğrultusunda 4 Haziran 1878’de imzalanan gizli anlaşmayla Kıbrıs geçici olarak İngiltere’ye verildi. Bu diplomatik başarısı yüzünden İngiliz elçi Layard, Kral tarafından en yüksek şövalye nişanı olan Banyo Nişanı ile ödüllendirildi.
Bu kriz sırasında Kıbrıs’ın elden gitmesine üzülen Abdülhamit, Çırağan Baskını’nın Kıbrıs’ın İngilizlere verilmesi için bir kumpas olmasından şüphelenmişti. Muhtemelen o şüphe Ali Suavi’nin İngilizlerin hesabına çalıştığı söylentilerinin de çıkış noktası oldu.
Tabii bu iddiaya bulunan diğer “güçlü delil” Ali Suavi’nin Londra’ya gittiğinde tanışıp evlendiği İngiliz eşiydi; Marie.
Çırağan Baskını sırasında İstanbul’da olan Marie’nin İngiltere’de Bideford adlı küçük bir kasabada yaşayan ve olan biteni İngiliz gazetelerinden okuyan anne ve babası kızları için endişelenip kasabadaki bir yetkiliye başvurmuşlardı. J. M.S Clarke adlı görevli, Dışişleri Bakanlığı’na mektup yazarak kadının durumu hakkında endişeli olan ailesine bilgi verilmesini istemişti. Bunun üzerine İstanbul’daki elçiliğe yazan Dışişleri Bakanı da bu konuyla ilgilenilmesini “Aslında bu hükümetimizin müdahale edeceği bir mesele değildir ana siz yine de kendisini arayınız” diyerek rica etmişti.
Elçilik kadını buldu ve iki gün sonra bir gemiyle İngiltere’ye dönmesini sağladı.
Yani Marie, ailesi bir kasabada yaşayan, İngiliz devletinin varlığından bir habersiz olduğu sıradan bir İngiliz kadındı. Ajan ya da resmi görevli değildi.
Bu hikayeden geriye ise sadece komplo teorileri kalmadı.
Ali Suavi’ye yerli ve milli fikirleri Londra’da aşılayan İngiliz muhafazakar ve romantik Türk dostu Urquhart, 1877 yılında Ali Suavi’nin akıbetini görmeden hayatını kaybetti. Cenazesine Abdülhamit de taziye mesajı göndermişti. Fakat ölmeden önce pek hijyen bulmadığı İngilizleri çok sevecekleri bir şeyle tanıştırmıştı; Türk hamamı. Hamamı çok seven İngilizler her yere Türk hamamları inşa etmeye başlamışlar, hatta Osmanlı’dan ustalar getirmişlerdi.
Çırağan’da tam Sultan Murat’ı kurtarırken Ali Suavi’nin başına sopayla vurup darbeyi engelleyen 7-8 Hasan Paşa’ya ise ödül olarak hala Beşiktaş çarşısında onun adıyla anılan bir fırın hediye edildi.
Acıbadem kurabiyesi özellikle tavsiye edilir.
(Bu yazıdaki bilgilerin kaynağı ve Ali Suavi üzerine daha çok okumak isteyenler için eski Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin Çelik’in İletişim Yayınları’nın bastığı müthiş kitabı Ali Suavi ve Dönemi herkese tavsiye edilir)
.11/03/2018 23:38
Tarihsel bağlam değişince...
30
28 Şubat 1997’de Refah Partisi’ni iktidardan düşürecek post-modern darbe sürecini başlatan ünlü MGK toplantısından sadece altı gün önce İstanbul’da Refah Partili Büyükşehir Belediyesi’nin organizasyonuyla uluslararası büyük bir konferans başlamıştı: “İslam ve Modernizm: Fazlur Rahman Tecrübesi Konferansı”
İktidar gücüyle, tankla, polisle, mahkemeyle, jakoben yöntemlerle tepeden meseleleri çözmeye alışmış, toplumun iç dinamiklerini, sosyal değişimleri, fikri tartışmaları okumak gibi zahmetli işlere pek vakti olmayan laik devlet erki için muhtemelen toplantı başlığındaki “Fazlur Rahman” adı “bir başka irticai faaliyet”ten fazlası değildi.
Halbuki iki günlük bu konferansta konuşulanlar, onların üzerine tank sürdüğü, muhafazakarların ise yıllardır tartıştığı meseleler hakkındaydı.
Ama 90’lardan itibaren artan bir ivmeyle İslam’ın ve Müslümanların modernleşme ve demokrasi ile birlikteliğini tartışan muhafazakar entelektüeller için bile bunu Fazlur Rahman üzerinden konuşmak cesur bir girişimdi.
Fazlur Rahman, 19. Yüzyılın sonlarından itibaren İslam dünyasında başlayan ıslah, ihya, tecdid hareketleri içinden gelmiş, Muhammed İkbal’in çizgisini izleyen, 60’larda Pakistan’da İslami Araştırmalar Enstitüsü Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanı Eyyüp Han’ın İslami konulardaki danışmanlığını yapmış bir isimdi. Ama bu sıralarda yazdığı Islamic Methology in History kitabında önerdiği Kuran’ı anlamda tarihselci yöntem ama özellikle de İslam adlı kitabında Miraç hadisesiyle ilgili yaptığı yorum Pakistan’daki geleneksel İslami cemaatleri ayağa kaldırmış, başına ödül konmuş, 1968’de Pakistan’ı terk etmek zorunda kalmıştı.
O da ABD’ye Chicago Üniversitesi’ne gitti ve ömrünün sonuna kadar orada ders verdi, üniversite camisinde öğrencilere imamlık yaptı
Fazlur Rahman’ın tarihselciliği, Kuran’ı doğru anlamak için indiği tarihsel konjonktürü dikkate almak, o günkü kültürel ve toplumsal yapıyı iyi bilmek ve ayetlerin nüzul (iniş) sebeplerini de düşünmek gerektiğini söylüyordu.
Bugünkü meselelerle ilgili içtihad yapmak için de, ayetin çözdüğü özel sorunla ya da koyduğu özel bir meseleyle ilgili hükümle vermek istediği manayı anlamak, oradan bir ahlaki ve toplumsal ilkeye ulaşmak ve bugünkü meselelerin çözümünde o manayı ve ilkeyi gözetmek diye özetlenebilecek bir yol öneriyordu. (Mustafa Öztürk hocam hata ettiysem beni affedin)
Hala üzerinde hararetli tartışmalar olan bir yöntemden bahsediyoruz. 1988’de vefat eden Fazlur Rahman’ın daha önce bir aylığına geldiği Türkiye’de verdiği konferanslarına bile ilahiyatçılar çekinerek gitmişlerdi.
1997’de Fazlur Rahman adına konferans düzenlemeye cesaret eden İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi’nin uluslararası konferansının arkasındaki iki isim Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı Prof. Dr. Mehmet Aydın ve büyükşehire danışmanlık da yapan yazar Ali Bulaç’tı.
Onlar dışında, yurtdışından gelen akademisyenlerle birlikte Hayrettin Karaman, Mehmet Bayraktar, İlber Ortaylı, Fazlur Rahman’ın yakın öğrencilerinden Alparslan Açıkgenç, İlham Güler, Hayri Kırbaşoğlu, Fatma Bostan Ünsal, Hidayet Şefkatli Tuksal, o günlerde akademisyen olan Yasin Aktay, Ömer Çelik gibi isimler de tebliğler sunmuşlar, tebliğler Büyükşekir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı tarafından kitap olarak yayınlanmıştı.
Kitabın girişindeki sunuş yazısı ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalıydı:
“Bir bilim adamı ve düşünürün bu seviyede tartışma konusu olmasının bazı sebepleri var. Bu sebepler arasında tefekkür ve düşüncenin tabiatı yanında, İslam dünyasının modern dünya ile ilişkilerinde alacağı şeklin belirlenmesinde Fazlur Rahman’ın ortaya atıp savunduğu fikir ve tezlerin çok önemli olması konusu da önemlidir. Çünkü Fazlur Rahman, her ne kadar din ve felsefenin ağır ve karmaşık teolojik ve spekülatif meseleleriyle uğraşmışsa dahi, onun asıl amacı bugünkü İslam dünyası için aktüel ve pratik sonuçlar çıkaracak bir çalışmanın somut örneklerini vermektir. Bir başka deyişe Fazlur Rahman’ın önerdiği ve tartışılmasını istediği bir ‘proje’si vardır. İşte bizim İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak, Fazlur Rahman’ı eksen alan İslam ve Modernizm adlı uluslararası bir sempozyum düzenlememizin sebebi, bu projeyi tartışmaya değer bulmamız ve bunun gelecekte çok daha büyük bir önem kazanacağına olan inancımızdır.”
O gelecek yakın bir zamanda geldi.
Erdoğan, bu kitabın yayınlanmasından bir kaç ay sonra Siirt’te okuduğu bir şiir yüzünden “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu”ndan 10 ay hapis cezası aldı. Ama 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurarken yakalanan reformcu, liberal dil, “muhafazakar demokrat” sentez Fazlur Rahman’ın modernleşme ve İslam arasında kurmaya çalıştığı senteze benziyordu.
AK Parti’nin Diyanet’ten sorumlu ilk bakanın Fazlur Rahman’ın “İslam” kitabını Türkçe’ye çeviren ve tarihselci görüşe yakınlığıyla bilinen Prof. Dr. Mehmet Aydın olması, AK Parti iktidarında yedi yıl boyunca Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Prof. Dr Ali Bardakoğlu’nun ve ardından bu göreve gelen Prof. Dr. Mehmet Görmez’in de bu ıslah, tecdid, ihya geleneğinden gelmesi de herhalde tesadüf değildi.
Ak Parti, daha geniş kalabalıklara seslenmek için kurulurken, demokrasi, özgürlükler, insan hakları alanlarında reformlar yaparken ve açılım politikaları yürütürken bu yenilikçi ve reformcu siyasi programa uyumlu bir İslami çizgi baskındı ve bu çizgiye yakın din adamları ön plandaydı. Hatta 2011 yılında Arap Baharı sonrası Mısır’a giden Başbakan Erdoğan, Müslüman Kardeşlere de dinsizlik demek olmayan laiklik tavsiye etmişti.
Fakat, 2013-2014 sonrası iktidarın gücü tek başına konsolide etmesi, özgüveninin artmasıyla aynı zamanlarda peş peşe yaşanan travmalarla birlikte yaşanan içe kapanmayla ilk kuruluş dönemindeki bu İslami anlayışla doku uyuşmazlığı başladı ve bu doku uyumsuzluğu iki Diyanet İşleri Başkanı’nın görevden alınmasında etkili oldu.
Artık yeni duruma uygun olarak moderniteyle İslam’ın birlikte nasıl yaşayacağı gibi meseleleri olmayan, kendi sözünü söylemek isteyen, artık güç elde olduğu ve gözetecek denge kalmadığı için de İslam’ın hükümlerinin tam olarak uygulanmasını savunan medrese kökenli gelenekçi din adamları ön plana çıkmaya başladı. Bu din adamlarının pek çoğunun en şiddetle aleyhine reddiyeler yazdığı ismin Fazlur Rahman olduğunu tahmin etmek herhalde zor değil.
Fakat, siyasi konularda iktidarın politikalarına tam bir destek veren bu gelenekçi alimler, iktidarda olmanın rahatlığıyla fıkhı meselelerde gelenekçi görüşleri daha rahat bir şekilde dillendirmeye başladılar.
Ama bir noktadan sonra karşılarında sadece laikleri değil, bu 15 yıllık AK Parti iktidarında ortaya çıkan yeni dindar şehirli eğitimli orta sınıfı da buldular. Özellikle de her gün sitelerde, plazalarda bindikleri asansöre dahi karışılmasından, yıllarca girmek için laik devlete karşı mücadele ettikleri üniversitelere erkeklerle birlikte gitmelerine bile laf edilmesinden rahatsız olan dindar şehirli, eğitimli kadınları.
Tabii bir de “Emri bil maruf neyhi anil münker” emri yerine asansör, evlilik yorgan meselelerindeki fıkhi hükümlere yoğunlaştıkları için, hem siyasi konjonktürün seçime doğru değiştiğinin farkına varamadılar, hem de İslam’ın temel hükümlerinden olan adalet ile ilgili görmezlikten geldikleri bütün sorunlar onların da karşısına çıktı.
Bir sohbeti nedeniyle Nurettin Yıldız hakkında, son zamanlarda yüzlerce kişinin tutuklanmasına veya soruşturulmasına neden olmuş “halkı kin ve nefrete sevketmek”ten soruşturma açıldı.
Ardından yaşananlar ise din ve devlet arasında Bizans’tan beri değişmeyenlerin tekrarından ibaret. “Gerçek din”in sınırlarını çizen devlet, göreve hazır oldukları bildiren İlahiyat Fakülteleri, çarpık ve sapkın ilan edilen dini yorumlar.
Devletin dinin yorumlarına el koymasından, bazı din adamları hakkında soruşturma açılmasından en çok memnun olanların otoriterleşmeden, fikir özgürlüğünün olmamasından en çok şikayet eden laik çevreler olması, Türkiye’de herkesin rüyalarını toplumu strelize eden, kötülükleri ortadan kaldıran jakoben bir devletin süslediğini göstermesi açısından dikkate değer.
Ama hoşumuza gitsin gitmesin, sevelim sevmeyelim, aramızda yürütmemiz gereken tartışmalara, müzakerelere, özellikle de din alanında yüzlerce yıllık geleneklerin, yorumların tarafı olduğu tartışmalara devletin polisleriyle, savcılarıyla, memurlarıyla girmesinden hiç kimseye bir fayda gelmeyeceği gibi, kimse de çıkacak sonuçtan ikna olmayacak, sağduyunun ortaya çıkması da biraz daha ertelenmiş olacak.
Ayrıca bir müçtehidin önüne bir mesele geldiğinde içtihat yaparken bakacağı yerlerden birinin devletin politikaları olduğu hiçbir kaynakta yazmıyor.
.13/03/2018 23:19
Vatan ve millet için dolandırılmak...
61
İstanbul’un işgal kuvvetlerinin çekilmeye hazırlandığı, Türk ordusunun şehre girmesinin beklendiği günlerdi. Ortada bir otoriter boşluğu vardı. Çok iyi Rumca konuşan Girit göçmeni Eyüplü Halit, bu boşluğu değerlendirmeye karar vermişti. Bir arkadaşını da yanına alıp Rumların çoğunlukta olduğu bir semtteki metruk bir binaya yerleştiler. Burası şehri teslim alan Türk ordusunun karakoluydu artık.
İşgal kuvvetlerine destek verdikleri için zaten tedirgin olan zengin Rumları, tek tek sözde karakola çağırdılar. İşgal günlerindeki ihbarlarını ileri sürdüler, iyi polis, kötü polis oynadılar, çaresiz Rumlar ancak paralarını orada bırakıp kapıdan çıktılar.
Ama çok da aptal yerine konuldukları söylenemez. Eyüplü Halit o kadar yetenekliydi ki 1935’de dolandırıcılıktan hapiste yatarken Mussolini’yi bile dolandırmıştı. İtalyan faşist lider Mussololini’ye mektup yazıp “Antalya’nın İtalyanların hakkı olduğunu söylediği için hapse atıldığını” iddia etmiş ve yardım istemişti. Mare Nostrum ideali için hapis yatan bir Türk Mussolini’nin faşist duygularını okşadığı için bir süre sonra İtalyan Büyükelçisi hapishaneye gelip, ona bu dostluğu karşılığında istediği yardımı yapmıştı.
Yani meşhur dolandırıcıların sırrı sadece ikna yetenekleri değildi. Dolandıracakları insanların zaaflarını, açgözlülüklerini tespit etmekteki başarılarıydı da. Bunun için de dönemin ruhunu iyi okumak, aklı durduran hamasi sözleri, insanların kolayca teslim olduğu değerleri iyi görmek, kimsenin hayır diyemeyeceği insanları, kurumları tespit edip kullanmak da gerekiyordu.
Sonra yine zamanlar, yükselen değerler, hassasiyetler değişti. Ülkemizde oynanan oyunlar, Osmanlı’nın yeniden doğmasını engellemeye çalışan dış güçler, yerliler, hainler, milliler, lobiler her yeri sardı.
27 Yaşında internette farm ville oynayan bir çocuk bu açığı iyi gördü. “Büyük şirketlerin elinde olan gıda ve hayvancılık tekelini kırmak için yerli ve milli Çiftlik Bank projesini” başlattı. İnsan okudukça sistemin tam olarak nasıl çalıştığını anlamıyor ama en az 77 bin kişi mevzuyu anlamakla kalmadı, buradan para kazanacağını da düşünüp yarım milyara yakın parayı bu 27 yaşındaki çocuğa emanet etti. Onları haberler, Maliye Bakanlığı’nın açıklamaları bile durduramadı.
Sebep, evet açgözlülük ve fırsatçılık ama ikna olmak ve güvenmek için daha fazlası da gerekir.
İşte Çiftlik Bank dolandırıcıları da hedef kitlelerini ikna ve efsunlamak için zamanın yükselen değerleri ve kavramlarını profesyonelce kullandılar.
Hatta bir gün dolandırıcı olduklarıyla ilgili haberler çıktığında bile savunmaları hazırdı. Çiftlik Bank’ın reklam filmindeki karizmatik, bilge ata, projenin sahibi olan gence benzeyen çocuğa şöyle tavsiyelerde bulunmuştu:
“Dinle evlat, derdin memleket ve milletse gönlün geniş, duruşun elif gibi dimdik olmalı, lakin unutma önüne engeller koyacaklar, ayaklarına çelmeler takacaklar ama sen yıkılma yılma ve asla yorulma.”
Neden bu kadar tartışıldığını soran muhabire Çiftlik Bank’ın şimdi Uruguay’a kaçtığı söylenen yerli ve milli CEO’su şöyle cevap verdi: “Tartışılma konusu, şu anda ülkemizin üzerinde oynanan bazı oyunlar var. Yurtdışı kaynaklı tehditler alıyoruz. Özellikle Londra’dan.”
Ama herhalde en şapka çıkartılacak olan, Çiftlik Bank’ın kendisine basın yüzü olarak, Diriliş Ertuğrul dizisinde kahramanlık hikayeleri anlatan demirci Deli Demir karakterini canlandıran oyuncuyu seçmiş olmasıydı.
Rolüne kendini epeyce kaptırmış görünen bu oyuncu, Çiftlik Bank’ın, önceki gün ineklerini kaptıran köylülerin bastığı İnegöl’deki tesisin mehteranlı açılışında da kürsüye çıkmıştı. “Besmele” çekip, sonra bir de Türkçesini “esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın 99 adıyla” diye tekrarlayarak başlayan oyuncu kendisine diziden hayran olup, telefonlarıyla fotoğraflamaya çalışan dolandırılan insanlara yaptığı konuşma ileride bu dönemin hamasetinin toplu bir gösterimi olarak izletilebilir:
“Az önce arkadaşım bu vatan için bu millet için yapılan yatırımların nereye dayandığını anlatmaya çalıştı. Kudüs kırmızı çizgimizdir dedik. Kudüs, tek plan değil. Suriye, Irak, Lübnan, Filistin ve herkes bilsin ki esas plan ruhuyla, tarihte sahip çıkmasıyla lider ülke olan Türkiye. Türkiye’yi karıştırmak, nifak sokabilmek, ayağa kalkmasına, nefes almasına, kendisini hatırlamasına, biz biriz bir milletiz demesine izin vermemek. Şimdi bu konuşmanın ne gereği vardı. Çiftlik Bank, bu dünyada kapitalistleirni biz dünyadan büyüğüz diyen beşlerin kurduğu tezgahı deviriyor. Giresun’dan, Anadolu’dan bir adam genç adam çıkacak..”
Neyse daha fazlasına gerek yok.
Hamaset sadece bir ülkenin aklını durdurup, geleceğini riske atmıyor.
Bazen fırsatçı dolandırıcılara da insanları meze ediyor.
Herkese geçmiş olsun.
.16/03/2018 22:55
Larda yüzen alsancak...
13
Fakat, ilk bandoyu kurduran II. Mahmud’dan beri her padişahın tahta çıkışı için besteletilen Mahmudiye, Aziziye, Hamidiye gibi marşlar dışında Osmanlıların bir milli marşı yoktu.
1857’de Paris’e eğitim için gönderilen öğrencilerin başında olan Hoca Tahsin Efendi, kendileri için ziyafet veren Fransız Kültür Cemiyeti’ne verdikleri mukabil ziyafet sırasında bunun eksikliğini hissetmişti.
Çünkü Fransızlar kendi ziyafetlerine milli marşları La Marseillaise’ı okuyarak başlamışlardı. “Peki şimdi biz hangi marşı okuyarak yemeği açacağız” diye düşünürken, Hoca Tahsin Efendi, Itri’nin herkesin ezbere bildiği Tekbir’ini okumaya başladı. Öğrenciler de onu izlediler. Hatta bu hikayeyi aktaran Abdurrahman Şeref’e göre Fransızlar bu “marşı” çok beğenip tekrarını bile istemişlerdi.
Ama her zaman böyle çözümler bulabilen Hoca Tahsin Efendi gibi biri bulunmayabiliyordu.
Ethem Ruhi Üngör’ün “Türk Marşları” kitabında anlattığı bir hatıraya göre 1914’de İngiltere’nin New Castle Limanı’nda Reşadiye gemisinin kızaktan indiriliş töreninde, İngiliz denizciler kendi marşlarını okuduktan sonra sıra Türklere gelmiş, onlar da birbirine bakıp durmuş, sonra çarkçıbaşı Türk denizcilere “Entarisi ala benziyor’u biliyor musunuz” diye sorarak şarkıya girmişti.
Milli maçlardan önce okunacak milli marş meselesini ise Türk sporcular herkesin ezbere bildiği başka bir şarkıyla çözmüşlerdi. Milli futbolcu Ali Sami Yen’in yeğeni Belkis Dişbudak’tan dinleyelim:
“Viyana’da ve Berlin’de maçları varmış. Viyana’da onlara Maça başlamadan önce milli marşınızı söyleyeceksiniz denmiş. Ama o zaman daha milli marş yok. Ne söyleyelim ki kendi aralarında konuşmaya başlamışlar... Sonunda başlamışlar “Hamsi koydum ta ta tavaya’yı söylemeye. Ertesi gün trenle Berlin’e geçmişler. İstasyonda bando başlamış “Hamsi koydum ta ta tavayı çalmaya.”
https://www.facebook.com/ataunieglencekulubu/videos/207551912632326/
Bu yüzden yeni cumhuriyet daha İstiklal Harbi sürerken önce İstiklal Marşı için güfte yarışması açmış, 12 Mart 1921 günü de Meclis’te defalarca okunarak ve çoşkulu alkışlar eşliğinde Mehmed Akif'in yazdığı şiir, milli marş güftesi olarak kabul edilmişti.
Hemen ertesi gün Meclis ikinci başkanı Adnan Bey (Adıvar) Maarif Vekillği’nden bu şiirin milli marş olarak bestelenmesi için çalışmaların başlatılmasını istedi. Savaş dönemi uygun olur mu tartışmalarına rağmen, vekillik Kızılay tarafından 500 lira ödül verilecek bir beste yarışması açtı.
Mayıs 1922’ye kadar 55 eser yarışmaya başvurmuştu. O sırada ülkede müzik otoritesi ve besteci kabul edilen neredeyse herkes bir besteyle yarışmaya katılmıştı.
Fakat böyle bir besteyi seçecek jüride olabilecek neredeyse herkes yarışmaya katıldığı için Maarif Vekaleti çare olarak bestelerin Paris’e gönderilmesini ve orada bir kurul tarafından seçilmesini önerdi. Ama savaş şartlarında bu öneri de fazla lüks bulundu. Sonra bir süre mesele askıda kaldı.
Bu arada yarışmaya katılan besteciler çoktan kendi eserlerini bulundukları şehirlerde ve bölgelerde milli marş olarak çaldırmaya başlamışlardı.
Edirne’de müzik öğretmenliği yapan Ahmet Yekta’nın bestesi Trakya’da, İzmirli müzik öğretmeni İsmail Zühtü’nün bestesi Ege’de, Ankara’da Riyaset-i Cumhur Orkestrası’nın başındaki, Zeki Bey’in bestesi ve İstanbul’da Ali Rifat Bey’in bestesi Milli Marş olarak çalınıyordu.
(Yarışmaya katılan bazı besteleri dinlemek için https://www.youtube.com/watch?v=wA7_IfqvoXY)
Bu doğal rekabet iki yıl devam ettikten sonra 12 Temmuz 1923’te komisyon Ali Rifat Bey’in bestesinin milli marş olarak kabul edilmesine karar verdi. Zeki Bey’in bestesi ise beşinci sırada kalmıştı.
(Ali Rifat Bey’in İstiklal marşı https://www.youtube.com/watch?v=eYkp4tb3Z04)
Ali Rifat Bey’in bestesinin seçilmesi tartışmalara neden oldu. Çünkü Ali Rifat Bey’in kardeşi Samih Rifat, hem Atatürk’e çok yakın bir vekildi hem de yarışmayı düzenleyen Maarif Vekaleti’nde müsteşarlık yapmış bir isimdi.
Ama aynı zamanda Ali Rifat Bey de böyle bir iltimasa ihtiyaç duymayacak kadar seçkin ve tanınmış bir müzisyendi.
1848 yılındaki ihtilalde Macaristan’dan kaçıp Osmanlı’ya sığınmış bir Macar olan babası Hurşit Paşa, Manastır’da kaymakamlık yapmış bir devlet adamı olması dışında Batı klasik müziğini çok iyi bilen bir bestekardı da. Müzikle ilişkisi babasından gelen Ali Rifat Bey de Şark Musiki Cemiyeti, Üsküdar Musiki Cemiyeti, Darülbedayi’de yöneticilik yapmış, en meşhuru “Tereddüt” olan bestelere imza atmıştı.
https://www.youtube.com/watch?v=c4ZsOJ2Dww0
Ali Rifat Bey’in bestesinin seçilmesinin sebeplerinden biri de onun Mehmet Akif’le yakınlığı ve Akif’in daha önce de başka şiirlerini bestelemesi olabilir. 1920’de marş olarak bestelediği Akif’in Ordunun Duası şiiri, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak tarafından bütün orduya gönderilmiş ve resmi marş olarak çalınmıştı. Yine Akif’in “Bülbül” şiirini bestelemiş, beste Akif’i de mest etmişti. Ali Rifat Bey’in abisi Samih Rifat da Akif’in birlikte Divan-ı Lügatit Türk’ü çevirdikleri yakın bir arkadaşıydı.
(Ali Rifat Bey’in diğer kardeşi Yahudilik ve masonluk avcısı Cevat Rifat’tı. Oktay Rifat da Sanih Rifat’ın oğluydu)
Ama 1930 yılına kadar İstiklal Marşı olarak çalınan Ali Rifat Bey’in bestesi yerine, 1930’da Maarif Vekaleti yedi yıl önce beşinci olmuş Osman Zeki Bey’in bestesinin marş olarak kabul edilmesine karar verdi.
Bu kararın sebebi üzerine rivayetler meçhul. Ali Rifat Bey’in eseri artık alaturka bulunduğu için, halk tarafından çok bilinmediği için ya da Osman Zeki Bey’in daha sonra adı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası olacak Riyaset-i Cumhur Musiki heyeti Şefi olarak bir akşam konserde Atatürk’e bu besteyi dinleterek bu kararın verilmesini sağladığı iddia edilir.
Ama bugünlerde pek çoklarının kafasındaki İslamcı Mehmet Akif, batıcı laik Osman Zeki Bey ikiliği de gerçeğe pek yakın değil.
Meşhur şekerci Hacı Bekir ailesinden gelen Osman Zeki Bey (Üngör) de müzisyen bir aileden geliyor. Dedesi Müzika-i Humayün’un santurisi Miralay Hilmi Bey’di. 11 yaşında girdiği Müzika-i Hümayun’da yeteneğini keşfedip ona en iyi hocalardan dersler aldıran bizzat II. Abdülhamit olmuştu. Ve devlet tarafından ilk Türk konser kemancısı olarak yetiştirilmişti. Daha sonra şefliğine geldiği Saray Orkestrası’nı, geliştiren, 1917 ve 1918’de ilk defa Avrupa’ya konserlere götüren de oydu.
Her ne kadar İstiklal Harbi’nin başında İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş, daha da sonra orkestrasını Ankara’ya getirmişse de Padişah Vahdettin’in orkestrasının şefi olması peşini bırakmayacaktı.
Bestelediği marş ise hep tartışıldı.
1932 yılında Cumhuriyet gazetesinde Abidin Daver ve Peyami Sefa’nın başlattığı bir tartışmadan anlaşıldığına göre o tarihlerde bile milli marş pek bilinmemekteydi, halkın marşı ezbere söylemesi ya da marş çalınırken ayağa kalkılması gibi adetler de henüz yerleşmemişti. Peyami Safa’ya marşın halk tarafından bilinmemesinin sebeplerinden biri Osman Zeki Bey’in marşının söylenmesinin zor olmasıydı.
1940’larda marş yeniden tartışıldı. Bursa milletvekili ve besteci Osman Şevki Uludağ, Zeki Üngör’ün bestesinin ilk kısmındaki on ölçünün 1845-1902 seneleri arasında yaşayan Romen besteci Ion Ivanovici’in Carmen Silva adlı eserinden alındığını da iddia etti.
İddiasını 7 Mayıs 1940’de CHP meclis grubunda Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’e de sormuştu. Ama sadece marşın çalıntı olup olmadığını da değil, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın başına gelmeden önce Vahdettin’in orkestrasının başında olan Zeki Üngör’ün bu marşı önce Vahdettin’e sunup sunmadığını, marşın orkestrasyonunu da “Ermeni milletinden [Edgar] Manas Efendi”nin yapıp yapmadığını da.
Hasan Âli Yücel iddiayı doğrulayan bir cevap verdi;
“Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de Karmen Silva diye bir vals varmış, revaçta imiş, onun bilmem kaç batutası benziyormuş. Zeki Bey bunun orkestrasyonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır.”
Bahsedilen “Ermeni zat” besteci Edgar Manas İtalya’’da ve Viyana’da eğitimler almış, İstanbul Konservatuvarı’nda dersler vermiş, Ermeni Patrikliği’nin kilise korolarını yönetmiş önemli bir besteciydi ve İstiklal Marşı bugünkü haline onun orkestrasyonuyla gelmişti.
1950’lerde marşın zor söylendiği için değiştirilmesi gerektiği üzerine tekrar bir tartışma çıktığında Moda’daki evine çekilmiş, emekli hayatı yaşayan Zeki Üngör bir röportajla iddialara sert bir cevap verdi.
Röportajında marşı İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşundan sonra süvarilerin şehre girişini anlatan bir arkadaşından etkilenerek, atlıları düşünerek bestelediğini söylemişti (Bu bilgi yarışma tarihleriyle tam uyuşmuyor) ve haberin manşetini de bizzat kendisi atmıştı “İstiklal Marşı yanlış tempo ile çalınıyor”:
“Sahibinin sesi müessesi orkestrayla marşı çalmamızı istedi Gittik. Orada marşı çaldığımız zaman teknisyenler bunun pek süratli bir marş olduğunu ve dolayısıyla plağın ancak yarısını doldurduğunu söylediler...O anda aklıma bir şey geldi. Marşı biraz ağır çalalım. Böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır. Olur biter dedim... Fakat bilahare böyle bir teklifi vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icap ettiğini kim bilebilir ki? Nitekim bu yüzden ağır bir marş olarak dünyaya yayıldı.”
1990’larda bu kez şef Gürer Aykal’ın bir iddiasıyla marş yeniden tartışmaya açıldı. Aykal, Zeki Üngör’ün marşı Vahdettin’in tahta çıkması şerefine yazdığını ama padişah tarafından beğenilmediği için kullanılmadığını iddia etti.
En sonuncusu geçen hafta olmak üzere, çeşitli dönemlerde İstiklal Marşı’nın bestesi ve Zeki Üngör’ün besteciliği tartışılmaya devam edildi.
Padişahların orkestralarını yönettikten sonra Cumhurbaşkanlığı orkestrasını yönetmiş, Türkiye müzik tarihinin en önemli isimlerinden birinin adının bu kadar kolay unutulması, bu kadar rahat dokunulur olmasının belki de başka bir sebebi daha vardır.
1923’de Türkiye’yi terk etmek zorunda hisseden ve Mısır’a giden Mehmet Akif gibi Zeki Üngör de 1935 yılında daha 55 yaşındayken emekliğe ayrılıp, Ankara’dan ayrılıp İstanbul Moda’ya yerleşmişti.
Bu erken emekliliğin sebebi bir rivayete göre başka bir marştı.
1933 yılında, Cumhuriyet’in 10. Yılı için Cemal Reşit Rey’e bir beste sipariş edilmişti. O sırada Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın başında İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör vardı. Rivayet o ki, kendisinin de bir Onuncu Yıl Marşı olan Üngör, kanun, ud, kemençeden bir orkestrayla Rey’in marşını çalmış, tabii Atatürk hiç beğenmemiş, öfkelenerek derhal bir orkestrayla dinlemek istediğini söylemişti. İtfaiye Bandosu çağırılmış, marş bestelendiği tarzda yeniden çalınınca da Atatürk’ten onayı almıştı. Yine rivayet odur ki Atatürk, bu hareketi yüzünden Zeki Üngör’den Ankara’yı terk etmesini istemişti.
Zeki Üngör 1958’de vefat ettiğinde artık adını hatırlayan çok az insan vardı. Hakkında daha önce de bir kaç defa öldüğü yolunda haberler dahi çıkmıştı. Cenazesinde Mehmet Akif’inki gibi İstiklal Marşı çalındı.
İstiklal Marşı’nı yazan isimlerin bile devletin hışmından paylarını aldığı bir ülkede toplumun üzerinde anlaştığı ortak değerlerin sayısının az olması çok şaşırtıcı değil. O değerlerden biri de söylenmesi zor olsa da, kelimeler tuhaf yerlerde bölünse de İstiklal Marşı. Sadece marşın sözleri ve melodisi değil, onun yazan ve besteleyen hatta orkestrasyonunu yapan insanların hikayesi de İstiklal Marşı’nın hikayesinin bir parçası artık.
Savaş boyunca kahramanlık destanlarıyla cesaretlendirmeye çalıştığı ülkesini savaşın ardından burada yaşamayacağını düşünerek terk etmek zorunda kalmış bir şair ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tarihi sürekliliğin kanıtı ve adı devletle ters düşünce unutulmuş bir bestecinin bestelediği, Ermeni bir bestecinin orkestraya döktüğü İstiklal Marşı, bize bu ülke, geçirdiğimiz tecrübeler, aştığımız eşikler hakkında da marşın kendisi kadar çok şey anlatıyor çünkü.
Varsın –larda yüzen alsancak diye okunsun.
.20/03/2018 23:02
Demokrasiyi trollemek
19
19 yaşında Kanada Parlamentosu’nda ve Liberal Parti kampanyalarında çalışmış. Sonra London School of Economics’i kazanıp Londra’ya gitmiş. Deha seviyesinde bir zekaya sahip. Ama bu dehasını kullandığı işler için artık pişman. Bu yüzden de 2014 yılında ayrıldığı Cambridge Analytica adlı İngiliz şirketin whistleblower’ı (Derin Gırtlağı ya da bizdeki adıyla itirafçısı) olarak bugünlerde CNN’den NBC’ye, New York Times’dan Guardian’a nereyi açsanız pembe saçlarıyla karşınıza çıkıyor.
Çünkü yaratıcılarından olduğu Cambridge Analytica’nın elindeki kendi tabiriyle “Frankestein”, 2016 yılında dünyayı değiştiren iki büyük seçimdeki (İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrıldığı Brexit Referandumu ve Trump’un başkan seçildiği başkanlık seçimi) dışarıdan müdahale ve manipülasyon iddialarının merkezinde yer alıyor.
O konuştukça dünyanın en dev şirketlerinden Facebook’un borsadaki hisseleri de değer kaybediyor.
Aslında bütün hikaye 2007 yılında daha sonra Cambridge Üniversitesi Psikometri Merkezi’nde profesör olacak Michael Kosinski ve David Stillwell adlı iki öğrencinin Facebook üzerinden myPersonality adını verdikleri kişilik testi aplikasyonunu dolaşıma sokmasıyla başladı.
Test kullanıcılara sorular sorarak, onların beş büyük karakter tipinden hangisine ait olduklarını ortaya çıkaran testlerden biriydi.
Muhakkak Facebook ve Twitter’da herkesin bir kere doldurduğu, doldurmadan önce, bazı özel bilgilere ulaşmak için izin isteyen ama çıkacak sonucu çok merak ettiğiniz için de umursamadan kişisel bilgilerinize ulaşılması için o izinleri verdiğiniz testlerden biri.
Test o kadar popüler oldu ki, Kosinski ve Stillwell 2013 yılında testin sonuçlarını akademik bir makaleyle yayınladıklarında 6 milyon kullanıcısı testi cevaplamış, bu altı milyonun yüzde 40’dan fazlası da kişisel bilgilerine ulaşılmasına izin vermişti. Elde, kimlikleri, yaşadıkları yer, mali durumları, cinsiyetleri, tercihleri, alışverişleri, eğitimleri, arkadaşları, neleri like edip, neleri paylaştıkları hakkında çok kapsamlı bir “big data” (büyük veri) vardı artık.
2013 yılında bu akademik makaleyi okuyup heyecanlananlardan biri de London School of Economics’de “Moda Tahminleri” üzerine doktora yazmaya çalışan 23 yaşındaki Christopher Wylie’dı.
Bu “big data” ile yapılabilecek parlak fikirler aklına gelmişti. Önce taraftarı olduğu İngiliz Liberal Demokrat Parti’ye, seçimlerde bu big datayı kullanarak yapılacaklarla ilgili bir sunum yaptı ama onların ilgisini çekemedi.
Daha sonra SCL Group’un kapısını çaldı. SCL grup kendi tanıtım cümlelerine göre “25 yıldır hükümetler ve askeri kurumlar için bilgi, analiz ve strateji elde eden bir şirket”. Müşterileri arasında İngiliz ve Amerikan Savunma Bakanlıkları var. Yaptıkları iş psikolojik operasyonlar. Afganistan’da NATO ile projeler yürütmüşler. Tam ne yaptıkları hakkında fazla ayrıntı yok.
Grup sadece bilgi ve analiz toplamıyor, aynı zamanda SCL Elections adlı bir de seçim kampanyaları ve danışmanlığı şirketleri var. Dünya çağında 200 kampanya yürütmüşler. Hangileri olduğu tam bilinmiyor. Fakat yaptıkları iş seçim kampanyası danışmanlığı kadar naif bir iş değil. Örneğin 2007 Nijerya seçimlerinde yaptıkları, seçimlerde hile olduğuyla ilgili propagandayı yaymak, önceki gün İngiliz Kanal 4 televizyonun gizli kamera görüntüsüyle çektiği bir konuşmada ise rakip adayların odalarına Ukraynalı kızlar göndermek gibi başka yöntemleri de olduğunu öğreniyoruz. Bu yöntemleri nerelerde kullandıkları da henüz bilinmiyor.
https://www.theguardian.com/news/video/2018/mar/20/cambridge-analytica-caught-in-undercover-sting-boasting-about-entrapping-politicians-video
Wylie’in fikirlerini dinleyip, çok heyecanlanan ve ona bu çalışma için geniş bir alan açan da SCL Elections’un CEO’su Alexander Nix olmuş.
Wylie, burada çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra 2013’ün sonbaharında daha sonra karşımıza Trump’ın danışmanı olarak çıkacak Steve Bannon’la tanışmış. O sırada Bannon, Breitbart sitesinin genel yayın yönetmeni ve İngiltere’yi Avrupa Birliği’nden çıkarmak isteyen yakın arkadaşı Nigel Farage’a yardım etmeye çalışıyor.
Bannon, sitenin kurucusu, liberal-sol ve politik doğruculuk karşıtı görüşleriyle bilinen Çay Partisi’nin ideologlarından Andrew Breitbart’ın çizgisini takip eden bir isim. Bütün dünyada liberal-sol değerlere karşı bir kültür savaşı verilmesi gerektiğini düşünüyor, her ne kadar yolları ayrılsa da Trump projesinin ve söyleminin de mimarlarından biriydi.
Bannon, tam aklındaki psikolojik savaşı vermek için Wylie’in sunduğu projeden etkileniyor ve kendisi gibi inanmış aşırı sağ bir cumhuriyetçi olan, yapay zeka üzerine çalışmalar yapmış bilgisayar mühendisi ve dünyanın en zengin adamlarından Robert Mercer ve kızı Rebekah ile Wylie ve patronu Nix’i tanıştırıyor. Bu tanışıklıktan, Mercer’in 15 milyon dolar para yatırdığı, Wylie’in big data projesini yürütecek yeni bir şirket ortaya çıkıyor: Cambridge Analytica.
Wylie çalışmalar için önce Facebook’tan profil depolama fikrinin mucidi Cambridge Üniversitesi’nden ilk çalışmayı yapmış iki hocaya teklif götürüyor ama onlar red ediyorlar.
Daha sonra bu yöntemi kopyalayıp, bu dataları başka aplikasyonlarla Facebook’dan indirecek başka bir Cambridge’lı psikolog buluyor. Amerika’ya yerleşmiş Rus asıllı bir aileden gelen Alexander Kogan.
Kogan’ın geliştirdiği “thisismydigitallife” adlı aplikasyon, Facebook’tan izni alıyor. Bu izin onun aplikasyonuna da kullanıcıların izin vermesi halinde Facebook profillerine ulaşma izni veren bir izin. İşte Facebook bu noktada topa tutulmakta.
Ve bu aplikasyonla Cambridge Analytica’nın 50 milyona yakın Facebook kullanıcısının bilgilerini depoladığı ve kullandığı düşünülüyor.
2014 yılında Cambridge Analytica’dan ayrılan Wylie’in psikolojik savaş makinesi, Frenkeştayn dediği işte bu inanılmaz büyüklükteki 50 milyon insana ait veriler.
Bu verilerle yapılabileceklerin sınırı yok çünkü. Etkili yalan haberler üretmek ve yaymak, insanların ihtiyaçlarına göre bilgi kanalları oluşturmak, politik mesajları test etmek...
Şimdi peşinden gidilen soru Cambridge Analytica’nın bu psikolojik savaş makinesini nerede kullandığı?
ABD’de 2016 başkanlık seçimine Rus müdahalesini araştıran FBI başkanı Robert Mueller ve Brexit referandumunda manipülasyon iddialarını araştıran meclis komitesi bu seçimlerde Cambridge Analytica’nın izini arıyor.
Wylie’in gazete gazete, televizyon televizyon gezerek verdiği bilgilerden Trump’ın seçimlerde kullandığı bütün sloganların bu datadan test edilerek üretildiği iddia ediliyor.
Ama Wylie’in Cambridge Analytica ile Rusya arasındaki ilişkiler hakkındaki iddiaları çok daha çarpıcı. Rus petrol şirketi Lukoil’e, şirket bir sunum yapmış ve yaptığı işlerin hepsini anlatmış. Lukoil’in “Amerikan seçmenleriyle ilgili datayı kendi müşteri profili için kullanmak istemesinin tuhaf olduğunu” söylüyor Wylie. Şirketin Lukoil’le çalıştığına dair henüz bir kanıt da yok. Fakat bu datayı üreten Alexander Kogan daha sonra Londra’dan ayrılıp Rusların benzer bir projesine çalışmak üzere San Petersburg Üniversitesi’ne gitmiş. Hatta bir ara ismini değiştirmiş. Wylie işte bundan çok şüphelendiğini ve bu yüzden konuşmaya karar verdiği söylüyor.
Bu arada Cambridge Analytica’yı kuran SCL grubun çalıştığı 60 ülkeden biri de Türkiye. Türkiye’de de bir ofisleri var. İlginç bir şekilde ofisleri de Antalya’da.
https://www.sclgroup.cc/worldwide/turkey
Dünyada popülizm yükseliyor, demokrasiler inişe geçiyor. Ama işte popülist siyasetlerle böyle yöntemler kullanılarak üretiliyor. Sadece üretilmiyor, yine bu kanallar üzerinden yalan haberler, komplo teorileriyle toplumlar da bu anti-demokratik fikirlere ısındırılıyor.
Yani sahiden ahlaksız troller var. Ve en çok da demokrasiyi, en hassas yeri olan halkın tercihlerinden vurarak, trollüyorlar.
Yazıda kullanılan kaynak:
https://www.theguardian.com/news/2018/mar/17/data-war-whistleblower-christopher-wylie-faceook-nix-bannon-trump?CMP=share_btn_tw
.25/03/2018 23:03
Bir gün gazetelerden okuruz...
32
5 Kasım 1991 günü, Kanarya Adaları’ndaki Tenerife Adası açıklarında demirli olan dünyanın en büyük ve lüks yatlarından Lady Ghislaine’ın güvertesinde dolaşan 67 yaşındaki İngiliz medya patronu Robert Maxwell ayağı kayarak düştü ve hayatını kaybetti.
Bir rivayete göre biraz fazla içmişti ve her şey bir kazaydı. Bazı yakınlarına göre maddi sıkıntılara dayanamayıp intihar etmişti. Daha sonra yayınlanan spekülatif bir kitaba göre ise bu bir MOSSAD cinayetiydi.
Nazilerin işgal ettiği Çekokslavakya’dan kaçan bir Yahudi olan Maxwell, İkinci Dünya Savaşı yıllarında bütün Avrupa’da Nazilere karşı savaşmış, madalyalı bir savaş gazisiydi. Bu sırada öldürdüğü bir sivil Alman belediye başkanı ile ilgili dosya yıllar sonra rakip bir gazete tarafından yeniden açılmıştı. İntihar olduğunu söyleyenler, bu dosya yüzünden başına bir iş gelmesinden endişe ettiğini ileri sürdüler. İsrail’in kurulması için mücadele eden inanmış bir Siyonist olan Maxwell, 1948 Savaşı’nda da İsrail cephelerindeydi, Britanya’daki Daily Mirror ve diğer gazeteleri İşçi Partisi’ni destekleyen gazetelerdi ama bazı gazetelerinde eski Mossad ajanlarının çalıştığı ileri sürülmüştü ve cenazesi de Kudüs’te toprağa verilmişti. Cinayet diyenler de bu geçmişi ileri sürdüler.
Kaza, intihar ya da cinayet her neyse ölümünden bir yıl önce medya tröstü Maxwell, Lady Ghislaine yatıyla Tel Aviv’den İstanbul’a gelmiş, dev yat Boğaz’a demirlemişti. Savaş yılları Nazi işgalinden sonra Çekoslavakya’dan trene atlayıp kaçtığı İstanbul’a bu ziyaretinin sebebi ise sadece turizm değildi.
Maxwell, Erol Simavi’den Hürriyet gazetesinin yüzde 49’unu almak için İstanbul’daydı. 270 milyon sterlinlik teklifi o günler için dudak uçuklatacak bir teklifti. Özellikle de üç yıl sonra Simavi’nin, gazetenin yüzde 25’ini Erol Aksoy’a ancak 16 milyon dolara satabildiği düşünülürse...
Satışa herkes kesin gözüyle bakıyordu. Erol Simavi, siyasi baskılardan sıkılmış, üç ay önce gazete yöneticisi Çetin Emeç’in öldürülmesiyle gitme vaktinin geldiğine ikna olmuş, zarar eden gazetesini devredecek birini aramaya başlamıştı.
Aslında böyle düşündüğünde 74 yıllık bir medya ailesinin veliahtıydı.
Gazetecilik işini miras aldığı babası Sedat Simavi, II. Abdülhamit’in ilk sadrazamlarından, Galatasaray Lisesi’nin kuruluş kararını imzalayan Sürmeneli Safvet Paşa’nın torunlarındandı. Amcası da Sultan Reşad’ın sarayının genel sekreteriydi.
Soylu bir aileden gelmesine rağmen basın işine merak salan Sedat Simavi, 1916 yılında ilk dergisini çıkarmıştı. Bugünlerde torununun oğlunun bir internet sitesi olarak devam ettirdiği Diken de, işgal günlerinde “bükülen dudaklara biraz tebessüm vermek” sloganıyla çıkardığı İstiklal Harbi yanlısı bir siyasi mizah dergisiydi.
Uzun yıllar çıkacak haftalık Yedigün ve sert bir Kemalist ve milliyetçi mizah anlayışı olan Karagöz gibi Babiali’de 58 dergi çıkarıp batırmıştı. 59’uncu işi Hürriyet gazetesiydi.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından demokrasiye doğru ilerlerken yayına başlayan Hürriyet’in 1 Mayıs 1948 günkü ilk sayısının birinci sayfasında hem Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün hem de Demokrat Parti’yi kuran Celal Bayar’ın yazıları yer almış, gazete ilk günden tarafsızlık mesajı vermişti.
Hem baskı kalitesi, hem fotoğraflara daha önceki gazetelerde olmadığı kadar yer vermesi hem de o güne kadar edebi dille yazılan haberleri basitleştirip, kısaltmasıyla Hürriyet, hala devam eden bir basın ekolünün öncüsü oldu.
Bu geniş imkanlar ve baskı kalitesi rakiplerinin, gazetenin “Burla Birader”lerin desteğiyle yani Yahudi sermayesiyle kurulduğu dedikodularını çıkarmasına neden olmuştu. Simavi, yedi ceddinin Türk olduğunu, Burla Kardeşlere borcunu ödediğini söyleyerek iddiaları reddetti.
Yetmedi gazetenin logosuna Türk bayrağı koydu. Bundan 10 gün sonra da bayrağın yanına “Türkiye Türklerindir” sloganı eklendi. Bir de “Mecburi bir açıklama” diye bir yazı yazdı:
“Ben Yirmi beş seneden beri Türkiye’nin en çok satan mecmualarını çıkararak topladığım para ile bu gazeteyi kurdum. Çok zengin dostlarıma ve yalnız imzam mukabilinde bana kredi açabilen milli bankalarımıza rağmen bu gazeteye on paralık yabancı sermaye sokmadım. Ben yüzde yüz su katılmamış bir Türküm ve Türklüğün ideallerini tahakkuk ettirmek için bu gazeteyi çıkarıyorum. “Hürriyet”in ilk nüshasında çıkan başyazımda dediğim gibi bu memlekette hakiki demokrasinin tahakkuku için çalışıyorum. Şahsi emellerim yoktur.(…)Ne hazindir ki “Hürriyet”in bu muvaffakiyetini çekemeyenler şimdi onun Yahudi sermayesi ile çıktığını söylemeye kadar varıyorlar. Bu meyve veren ağaca, zayıf kimseler, kabiliyetsiz ve sinsi şahsiyetler taş atarak zayıflatacaklarını zannediyorlar… Gülerim onların bu beyhude zahmetine. Tekrar ediyorum: “Hürriyet” benim şahsi sermayem ile çıkan yüzde yüz bir Türk gazetesidir. Makinelerimde, kağıdımda beş paralık olsun kimsenin hissesi yoktur.”
Aslında gazete “yerli ve milli” çizgisini ilk sayılarından itibaren ortaya koymuştu. Eğer Türkiye’de bir Kıbrıs meselesi varsa bu aslında Sedat Simavi’nin Kıbrıs’ı mesele yapması sayesinde olmuştu.
Sakız Adası’nda mutasarrıf olan babasının mezarının Rumlar tarafından tahrip edilmesi, Kıbrıs’a bir gezisi sırasında Müslüman Türklerin Hristiyanlaştırıldığını öğrenmesi üzerine, Türkiye’de kimsenin gündeminde olmayan Kıbrıs’ı 1948’den itibaren gazetenin sayfalarına taşımıştı.
“Kıbrıs Türktür” cemiyetinin kurulmasına da ön ayak oldu. Hatta ısrarlı yayınları üzerine 1953’de dönemin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü “Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur” dedi. Bu açıklamayı “Gaflet” başlığıyla manşet yapan Simavi’yi Köprülü mahkemeye verdi. Ağır ceza mahkemesinde Kıbrıs için yargılanan Simavi, bir ay sonra 57 yaşında hayatını kaybetti.
Yerine geçen oğulları Erol ve Haldun Simavi de aynı yayın çizgisini izlediler. 6-7 Eylül 1955 olaylarına giderken, Hürriyet’in İstanbul’da Patrikahane ve Rumlar aleyhine yaptığı milliyetçi yayınlar da etkili olmuştu.
Simavi ailesi daha sonra iktidarlarla zaman zaman çatışmalar yaşasa da çoğunlukla dostane ilişkiler içinde oldu.
En ciddi çatışmalardan biri Haldun Simavi’nin çıkardığı Günaydın’ın Başbakan Süleyman Demirel’i, eşi Nazmiye Demirel’in yasak ilişki yaşadığı bir işadamının öldürülmesiyle ilişkilendiren manşeti üzerine, muhabirin tutuklanması, Haldun Simavi’nin yabancı hizmetçisinin casus diye sınır dışı edilmesine neden olan krizdi.
Hürriyet ve Erol Simavi ise en büyük çatışmayı, ailece görüştükleri, hatta köşkün mutfağında Semra Hanım’a fal bakacak kadar yakın oldukları söylenen Başbakan Turgut Özal’la yaşamıştı. Özal’ın çocuklarının hayatları, yolsuzluk hikayeleriyle gerilen ilişkiler, Özal’ın gazete kağıdına fahiş zammıyla kopmuştu. Erol Simavi, 19 Nisan 1988 günü Hürriyet’in sürmanşetinden medya tarihine geçen “Sayın Başbakan” diye başlayan açık mektubu yayınladı:
“Sayın Başbakan,
Sevdiğimiz, beğendiğimiz umut bağladığımız kişiydiniz. Şimdi itiraf edeyim, sizi artık tanıyamıyorum.
Hele şu sıra:
By-pass denilen cerrahi işlemin (..) sizde uyandırdığı etkiyi iki kelimeyle özetleyebilirim:
Basından nefret!
Sağlık seferinizden dönüş gününden beri bizleri köşeye sıkıştırma çırpınışı içindesiniz. Elhak, başarıyorsunuz da... Yetinmiyorsunuz, daha daha daha sıkıştırmayı düşlüyorsunuz.
Siz şu by-pass gerçeğini yaşıyorsunuz, ama bir başka gerçeği unutuyorsunuz:
Dev bir çomar olup, mini mini bir tekirin üzerine hamle ederseniz bile onun, can havliyle atılıp yüzünüzü, gözünüzü tırmalayacağını...
Elbette ki ne siz o yaratıksınız, ne de bizler öteki...
Ama üzerine basa basa söylüyorum:
Bizler hancıyız, sizler öyle de, böyle de yolcu...
Bazı akşamlar, televizyonumun penceresinden sizinle yüz yüze geliyorum:
Bakıyorum, (..) avaz avaz bağırıyorsunuz. Kelimeleri, dudaklarınızdan hem püskürtüyor, hem de adeta çevreye saçıyorsunuz:
‘Basın yalan yazıyor!’
Ben de işte asıl o zaman isyan ediyorum:
Hayır sayın Başbakanım!
Basın yalan yazmıyor. (..) Bizlerin arasında, bırakınız yalan haberi, yanlış habere bile tahammül gösterecek meslektaşım yoktur.
Kabul ediyorum: Devr-i şahanenizde basın sevilmiyor. Gazetelerimizin kamuoyunda cana yakın bir görüntü taşıdıklarını da sanmıyorum. Sizin de olayı içinizin yağları eriyerek körükleyişinize her gün tanık oluyorum. (..)
Bu ne kişiliksiz düzendir ki, parmağınızın bir işaretiyle pazar günü olmasına rağmen savcılar çalışır, gazete toplatır. Bu ne onurdan yoksun devlet kuruluşlarıdır ki, yine bir göz kırpmanızla kâğıdımıza katmerli zammı bindirir.”
Mektup ağırdı ama kavga uzun sürmemişti. 12 gün sonra Ankara’daki Hürriyet’in 40. Kuruluş kutlamasına Başbakan Özal da katıldı. 12 Mayıs 1988’de Özal, Sedat Simavi’ye kırmızı pasaport vermiş, 25 Eylül 1988 günü medya patronları için düzenlenen bir toplantıda, enflasyonla ilgili zor bir soruyu Özal adına mikrofonu alan Erol Simavi cevaplamıştı.
Yine de Haziran 1988’de ANAP Kongresi’nde Özal’a yönelik suikast girişiminden 10 yıl sonra kardeş Korkut Özal, Erol Simavi’nin de işin içinde olabileceğini söylemiş, Semra Özal ise iddiayı yalanlamıştı.
İşte 1990 yılının yazında Erol Simavi, böyle çalkantılı bir sektörde, zarar ederken, Çetin Emeç cinayetinin travmasını atlatamamışken, Maxwell’den gelen teklifle heyecanlanmıştı.
Görüşmeler sürerken, siyaseti ve gazetelerde görünmeyi çok seven Maxwell yatını Ataköy marinasına çekti ve gazetecileri basın toplantısı yapmak üzere yatına davet etti. Basın toplantısı için yata çıkan gazetecilerden, yatın döşemeleri çizilmesin diye ayakkabılarını çıkarmaları istendi. Ve başladı Maxwell anlatmaya;
“Özal’a hayranım. Körfez bunalımındaki tutumundan dolayı kendisine tüm Avrupa adına teşekkür ettim” Maxwell hızını alamayıp “Biraz da iç siyasetten konuşmak istiyorum” deyip, muhalefet liderlerini eleştirmeye başlamıştı: “Demirel’in Çankaya’ya çıkmaması çok yanlış, İnönü’nün yurtdışında Özal’ı eleştirmesi çok garip”.
Zengin işadamı konuştukça açıldı: “Soğuk savaş biterken Türkiye’nin yeni bir misyonu olacaktır. AT’ye tam üye olması gereken Türkiye AT ile İslam dünyası arasında köprü görevi görecektir.”
Ülkenin en büyük gazetesinin yarısını almak üzere olan yabancı bir medya patronunun iç siyasetle ilgili sözleri muhalefeti ayağa kaldırmıştı. İnönü “Anlaşılan sadece gazete sahibi olmak için değil, belli çevrelerin sözcüsü olmak için Türkiye’ye gelmiş” derken, Demirel, “Maxwell de kim oluyor? Kimin sözcülüğünü yapıyor” diye çıkışmıştı.
Ertesi gün gazetelerde Erol Simavi’nin Hürriyet’in yüzde 49’unu Maxwell’e satmaktan vazgeçtiği haberi çıktı.
Yerli ve milli kalmak için büyük bir parayı reddeden Simavi, üç yıl sonra gazetenin yüzde 25’ini 16 milyon dolara Erol Aksoy’a sattı. Daha sonra Aksoy’un iflası, yaşanan sorunlar üzerine 29 Haziran 1994 günü Hürriyet’e Milliyet’in sahibi Aydın Doğan’ın ortak olduğu açıklandı.
Ertesi gün ise çok ilginç bir ziyaret oldu. Erol Simavi, Genelkurmay’a giderek, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e törenle 3 milyon dolarlık bir yardım çeki verdi. Ve bir süre sonra da bir daha dönmemek üzere İsviçre’ye gitti.
78 yıllık Simavi Ailesi’nden sonra geçen hafta 39 yıllık Doğan ailesi de medyadan çekildi.
Haberi ilk olarak bir internet sitesi duyurdu, taraflardan görüş alarak ilk haberi bir Amerikan gazetesi yapabildi, satış kulislerini ilk olarak Hürriyet’ten ayrılmış bir işletmeci yazdı, üzerine en açık yorumlar internetten yayın yapan bir televizyonda yapılabildi. Şunlar işten atılır, bunlar atılmalıdır totosu yapanlar, eski defterleri açanlar oldu.
Bütün bunlar bile bu satışın yapıldığı dönemin medya ortamı hakkında yeterince fikir veriyor.
O yüzden üzerinden uzun yıllar, açılışlar, temel atma törenleri, davetler, uçak seyahatleri, genel yayın yönetmeni değişiklikleri, yazılarına son verilmiş yazarlar geçmesine rağmen sanki dün olmuş, sanki 15 Temmuz’da bu grubun binası darbeciler tarafından hiç basılmamış gibi konuyu 28 Şubat’a, eski hasımlıklara bağlayarak, sanki medya-siyaset ilişkileri rayına girmiş gibi ‘pijamalı Başbakan karşılaşama” fotoğraflarını öne sürerek, daha kötüleri atılmış ve hala atılmakta olan eski manşetleri, kötü gazetecilik örneklerini hatırlatarak anlaşılacak bir durum yok ortada...
Hele bir zamanlar statükocu olmakla suçlanan, esas sahibinin devlet olduğu söylenen, Türkiye Türklerindir ibaresi yüzünden suçlanan bir gazetenin bugün el değiştirince artık “yerli ve milli” olduğunun söylenmesi herhalde tarihin bize kötü bir şakası olsa gerek...
Türkiye’de gazetecilik yapmak kadar gazete sahibi olmak da her zaman zor oldu.
Hem iktidarlar muhalefetten ve eleştirilmekten pek hoşlanmadığı için, hem de gazeteciler ve gazete patronları gazetecilik sınırlarıyla yetinmeyip, iktidar oyunlarını sevdiği için...
Gazetecilik her zaman siyasi davaların, ekonomik faaliyetlerin bir aracıydı, her devir kendi medyasını ve gazetecilerini yarattı. Okurlar da medyadan gerçeklerden önce, ne kadar haklı olduklarını duymak istediler.
O yüzden medyada uzun ömürlü kurumsal yapılar, uluslararası standartlarda gazetecilik ekolleri oluşamadı.
Yanlışı ile doğrusuyla, bir toplumsal kesimi temsil eden, kar eden, kurumsal bir kimlik yaratmayı başarmış, 39 yıllık bir medya ailesinin de bu işi bırakması ilk önce bu köksüzlüğün devamı anlamına geliyor.
1876’dan beri Matbuat Kanunlarında serbest olduğu söylenmesine rağmen, Türkiye’nin geçmişinde gazeteciliğin sırtını dayanacağı Amerikan Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi gibi garantiler, gazeteciliğin bir toplumun sağlığı için vazgeçilmezliği üzerine genel kabuller, iyi örnekler, tecrübeler ve tabii bütün bunlar için bir toplumsal talep de yok.
Aslında Anayasası’na 1791’de fikir, basın, ibadet özgürlüğünü garanti altına alan ek bir madde koymuş Amerika’nın da bu maddenin tam olarak gereğini yapması ancak yaşanan acı tecrübeler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Yüksek Mahkeme’nin verdiği kararlarla mümkün olabilmişti.
O yüzden The Post filminde hikayesi anlatılan Washington Post’un sahibi Katharine Graham, 1971’de Savunma Bakanlığı’nın Vietnam’da yapılan yanlışlarla ilgili iç raporunu, bunu bastığı için yanını durdurulan New York Times’dan sonra gazetesinde yayınlamak için uzun süre düşünmüştü.
Ama hem onun gibi patronların cesareti hem de 190 yıl önceki “Kongre basına sansür yasası yapamaz” maddesini “basın özgürlüğünün ülkenin güvenliği ve kamusal tartışma için esas olduğunu” söyleyerek genişleten Anayasa Mahkemesi’nin kararları üzerine Amerikan medyası kendi gazetecilik geleneğini ve kültürünü inşa etti.
Belki de Türkiye’de tüm bu yaşananlar sonunda toplumun medyadan haklı çıkmayı, siyasi propagandayı değil, gerçeği talep edeceği, devletin medyada açık bir kamusal tartışmanın ve sorgulamanın, ülkenin bekası ve toplumsal barışı için kıymetini teslim edeceği, gazetecilerin mesleklerinin aktivistlik ya da dava adamlığından insanlık için daha hayırlı bir iş olduğunu ve ancak uluslararası standartlarda yapılırsa meslek itibarının korunabileceğini fark edecekleri bir olgunluk sınavıdır.
Bu sınavda kimin sınıfı geçip kimin kaldığını da muhakkak bir gün yine gazetelerden okuruz...
.27/03/2018 23:40
Bir fotoğraf karesinin hikayesi...
23
Fotoğraf önceki gün Iğdır’da İran sınırında, Ağrı Dağı’nın eteklerinde çekildi. İnsanın bir kere görünce sonra hiçbir şey olmamış gibi başka şeyler yapmaya devam edemediği, aklından çıkmayan türden karelerden...
18-03/27/img_1681.jpg
Iğdırlı bir yerel muhabir başka bir haberin peşinde koşarken tesadüfen görmüş. Ağrı dağına o kadar yakın ki karla kaplı görkemli dağ kadraja sığmamış. Tepede taşların yanında tam 208 insan var. Günlerce yürüyerek sonunda İran sınırından Türkiye’ye geçmeyi başardıktan sonra tepede dinleniyorlar. Çünkü önlerinde yürünmesi gereken koskoca bir Türkiye var.
Afganistan, Pakistan, Gine, Gana’dan geldikleri tahmin ediliyor. Tam olarak hangi ülkeden olduklarını bilmek için sınırı geçen kaçaklara uygulanan resmi prosedürün uygulanması gerek.
Araçların ayarlanması, en yakını Aşkale’de olan Geri Gönderme Merkezi’ne gönderilmeleri, orada kayıt altına alınmaları ve sonra da sınır dışı edilmeleri.
18-03/27/img_8283.JPG
Bütün bu işlemler iki aya yakın sürüyor, bu iki ay boyunca Geri Gönderme Merkezi’nde misafir edilmeleri gerekli. Ama artık Geri Gönderme Merkezlerinde yeni göçmenler için yer yok. 208 kişiyi Aşkale’ye götürmek için araç ayarlamak gibi işler için de yeterli bütçe, vakit de yok.
Çünkü artık sayılar kontrol edilemez noktada.
***
2017 yılında İran sınırından kaçak geçerek yakalanıp güvenlik güçleri tarafından yakalanıp Erzurum İl Göç İdaresi Müdürlüğü'ne teslim eden kaçak göçmen sayısı 5008 iken, bu sayı 2018’in ilk 75 gününde 7 bine ulaşmış durumda.
İran sınırı dağlık ve geniş bir arazi. İran devleti göçmenlerin İran’ı transit olarak geçtiğinin farkında o yüzden sınırdan geçişlerine ses çıkarmıyor. Türkiye sınırının ise her noktasında duvar yok. Zaten duvar da çözüm değil, binlerce kilometre yürüyerek oraya gelen insanlar için duvarları aşmak da sorun değil. Bir resmi görevli “duvarı da delip geçerler” diyor.
O yüzden Türkiye de sınırı geçen herkesi yakalayıp, Geri Gönderme Merkezi’ne gönderemiyor artık.
Bu yüzden Iğdır’da Ağrı Dağı’nın eteklerinde dinlenen 208 göçmen de resmi olarak kayda alınıp, zorunlu olan prosedürlere sokulamamış. Yürümeye devam etmişler. Her gün yaşadıkları yerlerden yürüyerek geçen bu insanlara etraftaki köylüler ve yerel STK’lar yemek ikram etmiş. Sonra... Sonra tekrar yürümeye devam etmişler.
Bir süre önce Anadolu Ajansı Erzurum Bölge Müdürlüğü’ne atanan gazeteci Yahya Şekerci’nin ilk dikkatini bütün bölgedeki karayollarının kenarlarında 10-15’li gruplar haline yürüyen insanlar çekmiş. Öylesine hiç durmadan yürüyorlar. Myanmar’dan gelenler dahi var. En doğal göç yöntemi olan yürüyerek kilometrelerce yol almışlar, artık sınırların bir hükmü kalmamış durumda.
Anadolu Ajansı, üst üste yaptığı haberlerle dikkatleri kimsenin umurunda olmayan, tek kelime dil bilmeyen, nerede olduklarının dahi farkında olmayan, sadece durmadan ve yorulmadan Batı’ya doğru yürüyen kaçak göçmenlerin trajedisine çekmeye çalışıyor.
O haberler göçmenler meselesinin artık sadece “can sıktığı” Türkiye’de arada sırada medyaya düşüyor. Genelde de ancak fıkra gibi olduklarında. “14 kişilik bir minibüse bindirilmiş 71 kaçak göçmen yakalandı”, “Kamyondan 170 göçmen çıktı”, ya da instagram fenomenlerinin favorisi Doğu Ekspresi’ne sahte belgelerle binen 40 göçmen trenden indirildi” gibi haberleri muhakkak görmüşsünüzdür.
Onlar içinse bütün bu zorlu, imkansız denen yolculuklar biraz daha Batı’ya doğru gitmiş olmak demek sadece. Bir süre alıkonulduktan sonra ya kaçarak ya da zaten yer olmadığı için bırakılarak yürümeye devam ediyorlar. Sonra kaçak bir başka yolculukla biraz daha yol alıyorlar. Amaç Trakya’ya ya da Ege sahillerine ulaşmak ve Avrupa’ya geçmek. Bir kısmı için belki İstanbul’da tutunmak...
Herkes bu kadar yola ve soğuğa dayanıklı değil. Erzurum’da sırtında taşıdığı bebeği soğuktan donan anneler, ayakları köpekler tarafından parçalanınca hastaneye kaldırılan çocuklar...
Ama en akıldan çıkmayanı, bu kadar bile şanslı olmayanlarla ilgili Yahya Şekerci’nin paylaştığı bir bilgi.
***
Sınırı kaçak olarak geçmeye çalışırken, İran’la tabii sınır olan Aras Nehri'nde boğulanlar yüzünden nehrin tabanı cesetlerle dolmuş durumda. Askeri bölge olduğu için avlanmanın yasak olduğu Aras Nehri’nin bu bölgesinde yaşayan, insan boyutuna ve kilosuna ulaşabilen yayın balıklarının bu cesetlerle beslenip normalden iri hale geldiği söyleniyor.
Konu bölgedeki kamu görevlilerinin birinci gündemi. Erzurum Valisi Seyfettin Azizoğlu,"Bu, sadece basit zabıta tedbirleriyle aşılabilecek boyutu çoktan aştı. Van, Ağrı, Kars ve Iğdır'daki hudutlarımızda çok ciddi tedbir almak zorundayız” diyor.
Fakat binlerce kilometre yürümeyi göze almış çaresiz insanları durdurmak zor. Anadilleri dışında dil bilmedikleri için neden geldiklerini, nasıl bu kadar risk aldıklarını sormak da mümkün değil. Ama aynı yolu kullanarak Afganistan’dan Avrupa’ya ulaşmış Zakira Hekmat Frotan’ın 2015 yılında yaşadıklarını anlattığı yazısının girişi belki onlara da sözcü olabilir:
“Belki siz evinizde rahat oturup ve bu hikayeye saçma diyebilirsiniz, neden gidiyorsunuz diye sorabilirsiniz ama savaş her şeyi berbat eder. Mecbur kalınca bir defa yaşamak için bin defa ölmeye hazır olursunuz”
Bir gün arşivleri açıp okuyacaklar için tarihe bile derdini anlatamayacak insanlar adına bir kayıt düşmüş olalım: 2018 yılında Afganistan’dan, Myanmar’dan, Gana’dan yola çıkıp, otoban kenarlarından yürüyerek bütün Türkiye’yi aşarak Avrupa’ya ulaşmaya çalışan insanlar vardı...
.30/03/2018 23:25
Rahibi katille yargılamak...
30
“Misyonerlik görüntüsü altında ülkemizi birkaç parçaya bölmek ve kalacak küçük bir kısmı FETÖ/PDY’nin yönetimine vermek”
“FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün üst düzey sorumluları ile gizli bir şekilde irtibata geçerek, ayrıca PKK terör örgütü üyeleri ile koordineli bir şekilde faaliyet yürütmek suretiyle bir etnik kökeni Türkiye Cumhuriyetinden ayrıştırarak belirli amaçlar doğrultusunda yönlendirmeye ve yönetmeye çalışmak”
2018 yılında Türkiye Cumhuriyeti savcıları tarafından hazırlanan bir iddianameye göre ülkeyi bir kaç parçaya bölüp, geriye kalan küçük bir parçasını da FETÖ’ye verecek, bir etnik kökeni yönlendirip, yönetmeye çalışan kişinin adı Andrew Craig Brunson.
Adını, tutuklandığı Kasım 2016’dan beri gazetelerde “FETÖ’cü papaz”, “Papaz kılığındaki CIA casusu” olarak duymuş olabilirsiniz. Bu kadar mühim biri olunca “Pensilvanya’daki Papaz’la takas edilmesi” de teklif edilmişti.
Türkiye ile ABD arasında kriz başlıklarından biri olan Rahip Brunson hakkında nihayet 18 ay sonra yazıldı. İddianameye geçmeden şu ana kadar olanları özetleyelim.
Brunson, Kuzey Karolinalı, Evanjelik Presberiteryan Kilisesi’ne bağlı 48 yaşındaki bir misyoner.
Misyoner bir anne babanın oğlu olarak Meksika’da büyümüş. 80’ler ve 90’ların başına kadar babasının öğretmenlik yaptığı Kuzey Karolina’daki Montreat Koleji çevresinde yaşamış. Kolejde, yine misyoner bir ailenin kızı olan Norine’la tanışmış ve evlenmişler. Illinois’teki Trinity Evangelical Divinity adlı Hrisitiyan üniversitesinde öğretim görmüş.
Yani iki kuşak bütün hayatlarını dine ve misyonerliğe adamış insanlar var karşımızda.
1993 yılında, 25 yaşlarındayken misyonerlik çalışmaları için Türkiye’ye gelen Brunson çifti, 23 yıldır İzmir ve çevresinde merkezi Alsancak’taki Diriliş Kilisesi olan misyonerlik çalışmalarını yürütüyordu. En büyüğü 18 yaşında olan üç çocukları da Türkiye’de doğmuş ve büyümüş.
Alsancak’ta eski bir İngiliz konsolosluk binasından çevrilmiş kiliselerinin 30-40 arasında değişen bir cemaatleri vardı. Kilise, ABD’deki Orta-Atlantik Papaz Yönetim Evi’ne bağlıydı ve oradan gelen bağışlarla çalışmalarını sürdürüyordu.
Aslında her şey İzmir'de oturma izni biten Brunson ve eşinin tekrar oturma izni almak İzmir İl Göç İdaresi’ne başvurmasıyla başlıyor.
İlk olarak Ağustos ayında yapıldığı anlaşılan başvuru üzerine, İzmir İl Göç İdaresi, Ankara’daki İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü
Yabancılar Daire Başkanlığı ve İnsan Ticareti Mağdurlarını Koruma Daire Başkanlığı’na prosedüre uygun olarak yazı yazıyor.
İddianameye göre bu yazışmalar sırasında “şüphelinin isterse ikamet izni alabilme imkanı var iken pek çok kez geçici oturma talebi alarak, ısrarla bir ikametinin bulunmamasına dikkat ettiğinin tespit edildiği, bu tespitin şüphelinin niyetinin sorgulanmasına neden olduğu” değerlendiriliyor.
Yani soruşturmayı başlatan, 23 yıldır neden geçici oturma izni ile İzmir’de yaşadığıyla ilgili “şüphelinin niyetinin sorgulanması.”
Bu niyet sorgusu üzerine muhtemelen istihbarat kaynaklı bir bilgi notu İzmir Göç İdaresi’ne gönderiliyor. İddianamedeki bütün suçlamalar da zaten bu bilgi notu etrafında dönüyor:
“Adı geçenlerin İzmir İli Alsancak semtinde bulunan Diriliş Kilisesinde faaliyetlerde bulundukları, burada ders ve vaazlar verdikleri, geçimlerini Orta-Atlantik Papaz Yönetimi Evi’nin her ay düzenli olarak gönderdiği maaş, konut ve yol yardımı aracılığıyla sağladıkları, Andrew Craig BRUNSON isimli yabancının, özellikle 2010-2013 tarihleri itibariyle Kürt orjinli vatandaşlara yönelik ayinler düzenlediği, İzmir’deki Protestan Kilisesi önderlerinin katılımıyla 09.10.2013 tarihinde gerçekleştirilen Önderler Toplantısında FETÖ/PDY ile diyalog kurulmasının faydalı olacağını belirttiği, 2015 tarihi itibariyle Suriye’ den ülkemize gelen sığınmacılara insani yardım sağlama görüntüsü altında misyonerlik faaliyeti yürüttüğü” belirtilmiştir.”
Yani “FETÖ’cü Papaz” iddiasının ve bu iddiayla ilk tutuklamanın delili, 2013 yılının ekim ayında yapıldığı söylenen bir toplantıda Brunson’un o günlerde henüz FETÖ değil cemaat olan grupla diyalog kurulmasının faydalı olacağını söylemesi. Tabii bunu kanıtlayan bir delil de yok ortada.
7 Ekim 2016 günü bu yazışmalardan habersiz olarak İzmir Göç İdaresi’ne gelen Brunson çiftine Ankara’dan gelen G-82 (Milli Güvenliğimiz Aleyhine Faaliyet tahdit) kodu ile oturma belgesi verilmeme kararı bildiriliyor. Brunson ve eşi sınır dışı edilmek üzere Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’ne gönderiliyorlar. 12 gün boyunca burada tutulduktan sonra, 19 Ekim günü eşi, Türkiye’den ayrılmamak şartıyla serbest bırakılıyor. Papaz Brunson ise 8 Kasım 2016 gününe kadar yani toplam bir ay daha burada tutulduktan sonra bir gece yarısı Terörle Mücadele’ye getiriliyor ve 9 Kasım 2016 günü hakim karşısına çıkarılarak FETÖ suçlamasıyla tutuklanıyor. Daha sonra da gazetelerdeki Bylockçu, FETÖ’cü, casus Papaz yayınları başlıyor. 10 ay sonra Ağustos 2017’de bir kere de darbecilik ve askeri casusluktan tutuklanıyor.
18 ay sonra nihayet iddianamesi yazıldı. Geçen hafta gazetelerde yine tuhaf haberlerle iddianame yer aldı.
İddianamedeki deliller; Dua, Ateş, Göktaşı kodlu üç gizli tanığın, bir hapishanede olan diğer tanıkların beyanları, Brunson’un telefonundan elde edilen bilgiler ve Gizli tanık Dua’nın verdiği dökümanlar.
Aslında iddianame Dua kod adlı bir gizli tanığın ifadesi üzerine kurulmuş.
Sadece iddianame değil, sınır dışı kararına yol açan ilk istihbarat raporunun kökeninin de bu ifade olduğunu anlıyoruz.
İddianameyi dikkatli okuyunca gizli tanık Dua’nın, Brunson’un tutuklanmasından önce polise ya da savcılığa gidip misyonerlikle ilgili ifadeler ve belgeler vermiş bir tanık olduğunu fark ediyoruz. Herhalde bu işleri biliyor denerek Brunson’la ilgili yeniden ifadesi alınmış. Bunları çıkardığımız cümle şu:
“Adı geçenin yabancı bir din adamı olması dikkate alınarak, hakkındaki iddiaların adli yönden incelenmesi amacıyla, Cumhuriyet Başsavcılığımıza bu konularda daha önceden bilgisi ve bir takım delillere sahip olduğunu söyleyerek müracaat eden ve ibraz ettiği bilgi ve belgelerin incelenmesini isteyen “Dua” kod isimli gizli tanığın konuya ilişkin ifadeleri alınmıştır.”
İşte ilk tuhaflık da zaten burada başlıyor.
Çünkü gizli tanık Dua’nin anlattıklarının büyük bir çoğunluğu ve verdiği belgelerin tamamı, LDS (The Church of Jesus Christ of Latter-day Saints) Kilisesi ya da bilinen adıyla Mormonların Türkiye’de faaliyetleri hakkında. Mormonluk, ABD’de Utah eyalatinde çoğunluğu oluşturan, milyonlarca insanın mensubu olduğu bir mezhep. grup. İddianamede bir casusluk faaliyeti gibi gösterilen Türkiye’de yaşayan ve bu kiliseye mensup olan askerler olması da tuhaf değil. Kilisenin sayfasında, Türkiye’deki ABD üslerinde olan Mormon kiliselerinin gösterildiği haritalar var.
https://ldschurchtemples.org/statistics/units/turkey/
Ama iddianamede uzun uzun verilen bu ifade ve bilgilerle Brunson’un ne ilgisi olduğu anlaşılmıyor.
Ayrıca Brunson’ın mensup olduğu kilise Evanjelik bir kilise ve onların Mormonlarla arası pek iyi değil, hatta bazıları onları Hristiyan olarak bile görmüyor.
Ama iddianamede uzun yıllardır Hristiyan ilahiyatçıların yapamadığı yapılmış, evanjelikler ile Mormonlar barıştırılmış ve sonra hepsi de FETÖ’ye bağlanmış:
“Şüpheli Andrew Craig BRUNSON’un FETÖ/PDY terör örgütü ile bağlantısını gösteren önemli delillerden birisi, Dua kod adlı gizli tanığın ifadesinde geçen Mormonların Ülkemizdeki bir kısım mensubunun üye olduğu LDS Kilisesi ile yakından bağlantılı Sinan DURSUN ve Amerikalı eşi ile ilgili verdiği beyanlardır.”
Sinan Dursun Gülen’e yakın bir FETÖ yöneticisi, iddianameden eşinin de Mormon olduğunu öğreniyoruz. Böylece Mormonlar FETÖ’ye, Brunson da Mormonlara bağlanarak, Brunson’un “FETÖ ile bağlantısının en önemli delillerinden biri” ortaya çıkarılmış.
İddianameye göre Papaz Brunson’un FETÖ bağlantısını gösteren bir diğer delil de yine Gizli Tanık Dua’nın ifadesinde anlattığı bir konuşma ve toplantı.
İfadesinden okuyalım önce:
“Lozan Antlaşması’na göre Türkiye'de kilise açılması yasaktır. Bu nedenle daha sonradan FETÖ/PDY örgüt üyesi olduğunu öğrendiğim, fotoğraflarını görürsem teşhis edebileceğim Ramazan isimli bir avukat bunlarla toplantı yaptı ve onlara bu yasağı aşmanın yolunun dernekleşmek olduğunu söyledi. Bunlar da çözümün FETÖ'nün elemanları tarafından sağlanacağını düşünerek, kendi aralarında "bizim işimizi bunlar çözer" şeklinde konuşuyorlardı.”
Daha sonra gizli tanık, kendisine gösterilen fotoğraftan bu “Ramazan” diye tanıdığı kişinin FETÖ’nün Ege Bölgesi imamı Bekir Baz olduğunu teşhis etmiş.
Fakat bu konuşmanın veya toplantının hangi tarihte yapıldığı ile ilgili ne ifadede de ne de iddianamede bir bilgi yok. Böyle bir toplantı yapıldığı ya da böyle bir konuşma geçtiği ile ilgili bu gizli tanık ifadesinden başka bir delil de yok.
Gizli Tanık’ın diğer ifadelerinde 2005, 2006, 2011 tarihli olayları anlattığını düşününce, bu cemaat imamı ile görüşme ya da ondan kilise açmak için yardım çabasının 17/25 Aralık’tan önce olup olmadığı anlaşılmıyor. Çünkü eğer, istihbarat raporundaki tarih 2013 Ekim’iyse, o tarihlerde cemaat olan FETÖ’den bir konuda yardım istemek başta devlet olmak üzere milli bir spordu. Kilise açmak için yol arayan bir Papaz’ı bunla suçlamak epey absürt olur.
İfadede “Lozan’da kilise açılmasının yasak” olmasından bahsedilmesi de tuhaf. Çünkü 2003’de AB uyum yasaları çerçevesinde misyonerlerin, apartmanlarda kilise açabilmesinin önü açılmıştı. Belki de konuşma 2003 öncesine aittir. Ama bu yasağı dernek statüsünde aşabilecekleri bilgisi için de uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan ve zaten kiliselerini böyle açan bir Papaz’ın FETÖ’cü bir avukatın yardımına herhalde ihtiyacı yoktu.
Her bakımdan tuhaf.
İddianamede Brunson’un FETÖ ilişkisine gösterilen diğer tanık ifadeleri ve deliller kadar değil ama.
Delilerden biri Brunson’a 2015 yılında Whatsapp’tan Jacqueline adıyla kayıtlı kişinin gönderdiği fotoğraflar. İddianameden okuyalım: “...gönderdiği mesajlarda FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hücre evlerinde toplantı ve sohbetlerinde örgüt üyeleri arasında yaptığı yemekler arasında olan ‘‘MAKLUBE’’ yemeğinin görüntüsü.” Maklube’nın bir Arap yemeği olduğunu da hatırlatalım.
Bir diğer delil de ifadesi alınan bir tanığın yine zaman mevhumuna hiç girmeden söylediği şu sözler: “..Alsancak’ta ismini şu anda hatırlamadığı farklı kaffelerde ve birkaç defada sahilde kendisini kilise cemaati olmayan ama şekil, görünüm itibari ile Fetöcü olarak nitelenen kimselerin dış görünümlerine benzeyen şahıslar ile gezdiğini veya oturduğuna şahit olduğunu.”
Bir diğer delil de Brunson’un telefonundan irtibatlı olduğu tespit edilen bazı isimlerin sonradan “FETÖ” soruşturmalarında işlem görmesi. Bu irtibatın ne olduğu ve yine tabii ki irtibat tarihleri yok. Bu isimlerden en çok irtibatta olduğu kişi ise, dokuz ‘irtibat’la Af Örgütü Yönetim Kurulu Başkanı, FETÖ’den hala tutuklu olan İzmirli avukat Taner Kılıç. Diğer irtibatlar KHK’yla meslekten çıkarılmış ya da soruşturma geçirmiş dört polis ve bir öğretmenle. İrtibat sayıları ise “1”.
Bu irtibatların cinsi, tarihi ve içeriği ise belirsiz.
Son delil Papaz Brunson’un cep telefonundan 15 Temmuz gecesi kendisini merak eden Kanada’daki bir arkadaşına attığı bir mesajın savcılık tarafından çevirisi:
“Merhaba Dan. Teşekkürler. Evet. Ben iyiyim. Sana cevap veremediğim için üzgünüm. Dün Norine’le buluşmak için Amerika’ya uçuyordum. Üç haftalığına çocuklarla olmak için Amerika’ya gelmeyi aylar önce programladık ve Türkiye için ilginç bir zamanda bu oldu. Türkleri sallayacak bazı olayları bekliyorduk-İsa’ya dönmek için gerekli koşullar oluştu. Darbe teşebbüsü bir şoktu. Birçok Türk geçmişte de olduğu gibi askeriyeye güvendi ancak bu sefer çok geçti. Ve darbe teşebbüsünden sonra bu başka bir sallama. Sanırım olaylar daha da kötüye gidecek. Sonunda biz kazanacağız. Seninle yakında iletişime geçmek üzere.”
Bu mesajdan savcı şu yorumu çıkarmış:
“...şüphelinin askeri darbe girişiminin başarısız olmasından üzüntü duyduğunu, “sonunda biz kazanacağız” ibaresiyle, ileride ülke içinde çıkması muhtemel iç karışıklıktan, bağlı bulunduğu illegal yapılanmanın stratejisi kapsamında faydalanmayı düşündüğünü umduğu ve bunu belirttiği şeklinde değerlendirilmiştir.”
Brunson’un bu mesaj için ne dediğini okuyalım şimdi de:
“Bana göstermiş olduğunuz mesajı hatırladım. Ben o tarihlerde Amerika Birleşik Devletlerine gitmiştim. Ama hangi hava yoluyla gittiğimi tam hatırlamıyorum. Almanya üzerinden gitmiş olabilirim. Bu mesajı Kanada’da bulunan bir arkadaşıma çektim. Ben bu mesajda darbenin başarılı olmamasına üzüldüğümü kastetmedim. Türk halkının hissettikleri konusunda izlenimimi aktardım. Dini inançla ve toplumun geçirdiği kaoslar sonucu halkın dine yönelmesi ile ilgili bir beklentiden ibarettir.”
Savcı bu ifadenin altına da dayanamayıp itirazını yazmış:
“...sonunda biz kazanacağız” sözleriyle de Ülkemizde uzun yıllardır sürdürülen ve 15 Temmuz 2016 tarihinde zirve noktasına ulaşan FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karşı yürütülen mücadelede safını belirlediği ve FETÖ/PDY örgütüne desteğini açıkça belli ettiği, askeri darbe girişimi sonrası doğacak kaos ortamının sonucunda hedefleri doğrultusunda bir başarı umut ettiği tespit edilmiştir. Zira, bu mesajın sadece ülkemizde yaşayan bir yabancı din adamının sosyo ekonomik yorumu olmadığı, belirli bir hedef, strateji ve bilgi doğrultusunda, amacına ulaşamayan örgütsel bir eylemden dolayı duyulan rahatsızlığı beyan eden bir nitelik taşıdığı anlaşılmıştır.”
Halbuki Brunson’un cevabından iddianamede hiç bahsi geçmeyen yeni bir bilgiyle karşı karşıya geliyoruz. Brunson çifti, darbe sırasında çocuklarının da bulunduğu ABD’deymiş. Daha sonra da tutuklanacakları Türkiye’ye geri dönmüşler. Cevabı belirsiz soru şu; 18 aydır darbe, casusluk, FETÖ üyeliğinden hapiste yatan biri, savcıya göre “dahli olan ve başarısız olmasından da rahatsız olduğu” iddia edilen bir darbeden sonra neden
Türkiye’ye geri dönmüş?
Papaz Brunson’un 18 aydır üyeliğinden tutuklu yattığı FETÖ ile ilişkisine gösterilen deliller bunlar.
Ama iddianamede sadece FETÖ ve darbeyle ilişkisi olduğu iddia edilmemiş, Türkiye aleyhine faaliyette bulunduğu, casusluk yaptığı, PKK ile ilişki içinde olduğu ve bölücülük yaptığı da iddialar arasında.
Bu suçlamaların kaynakları da yine gizli ve açık tanık ifadeleri ve bazı telefon mesajları.
Yine Gizli Tanık Dua’nin bir şahitliği örneğin:
“F. B. İzmir Protestan Kilisesinin pastörüdür. Andrew Craig BRUNSON ile birlikte Kaya Prestij Otelinin 2.katında Efes Salonunda toplantı yapıyorlardı. Bu toplantıların amacı kilise toplantısı görünümünde daha çok bir beyin yıkama faaliyetiydi. Benim orada gördüğüm bir manzara; 25 tane Türk üniversite öğrencisi Amerikan Milli Marşı eşliğinde sağ ellerini göğsün sol yanına getirerek yemin ettikleri görüntüydü.”
Presbiteryan olan F.B. ile Evanjelik Brunson’un aynı ayinde buluşması, Mustafa İslamoğlu ile Cüppeli Ahmet Hoca’nın birlikte namaz kıldırması gibi bir şey olabilirdi. Biri Türk olan iki misyoner rahibin, ancak vatandaşlık kabul törenlerinde yapıldığı gibi Türk üniversite öğrencilerine ABD milli marşı eşliğinde yemin ettirmesi de epey fantastik görünüyor.
İfadenin devamında Brunson’un Kürtlere özel ilgili gösterdiği, Tuncelileri yurtdışına gönderdiği, Erdoğan ve Bahçeli’ye hakaretler eden mektuplar yazdığı, Kürtçe İncil hazırlattığı iddialarını yine sıfır delille anlatan Gizli
Tanık, Papaz Brunson’un Kürtlere ilgisinin sebebini ise şöyle açıklamış:
“Bunların inancına göre kayıp 13. bir kabile vardır ve bu kabile kutsaldır. Bunlar arasındaki ayrışmaya göre kayıp 13.kabile bir kısmına göre Kürtlerdir, bir kısmına göre Türklerdir. Andrew'in kilisesi 13. kabilenin Kürtler olduğuna inanmaktadır. Bu inanca göre Kürtler, Tanrı tarafından özel seçilmiş, kutsanmış bir kabiledir. Bu nedenle ayrı bir Kürdistan kurulması ve Kürtlerin layık olduğu Hristiyanlık diniyle buluşmalarını temin etmek, Diriliş Kilisesinin amaçlarından bir tanesidir.”
Ve komplo literatürünün vazgeçilmez iddialarından “Kayıp 13. Kabile” meselesi böylece bir iddianameye girmiş oldu. Ama Kayıp 13. Kabile’yi bu kez hep bilindiği gibi Yahudiler değil, Hristiyanlar arıyor.
Brunson’un 2015’de Suruç’ta göçmenlere yönelik çalışmaları, Suriyelilere yönelik çalışmaları, burada çektirdiği bir fotoğrafta zafer işareti yapmış çocuklar ve boğazında sarı-kırmızı-yeşil fular görünen bir kişi ve kilise cemaatinden Kürt-Türk meselesi yüzünden ayrılmış bir kaç tanığın ifadesi üzerinden Brunson PKK ile de ilişkilendirilmiş.
Brunson ifadesinde bu iddialarla ilgili ifadesinde şunu söylüyor:
“İddiaların aksine belli bir etnik yapıya özel amaçla vaaz vermediğini, kendisinin Kürtçe bilmediğini, Kiliseye kim gelirse onlara vaaz verdiğini, bunların içinde Kürt vatandaşların da olduğunu, cemaatten isteyen kişilerin kürsüye çıkarak vaaz verebileceklerini, bu şekilde on üç on dört kişinin vaaz verdiğini, bunlardan sadece bir tanesinin Kürt vatandaş olduğunu, herhangi bir etnik yapıya ayrıcalık yapmadığını, özellikle Kürtlere yönelik olarak bir ayin ve vaaz verme kastının olmadığını.”
İddialar ve deliller bu kadar müphem olunca, iddianamede Gizli Tanık Dua’nın verdiği Türkiye’deki bazı mormonlarla ilgili bilgiler, belgeler, bazı Amerikalı mormon askerlerin faaliyetleri ile ilgili deliller- ki bunların da doğruluğu hakkında bir değerlendirme yok- Rahip Brunson’a bağlanmış.
Gizli Tanık’ın adını verdiği Mormon askerlerden biriyle telefonun aynı yerde sinyal vermesi gibi bağlantılarla bu yapılmış. Örneğin şunun gibi:
“Şüpheli Andrew Craig BRUNSON’un kullandığı, inceleme işlemi bitirilen 0532 292 01 56 nolu GSM hattının HTS dökümlerinin kontrolünde, hakkında soruşturma yürütülen Kenneth C. ABNEY ile soruşturma kapsamında anlam yüklenecek şekilde, düzenli periyotlarla 3 kez aynı yerde bulunduğunun anlaşıldığı”
Böyle olunca da Gizli Tanık’ın teslim ettiği flash diskte yer alan, tam olarak ne olduğu belirsiz ama Mormon askerlerle ilgili olduğu anlaşılan “temas kurulacak beş Türk askeri listesi” sanki Brunson’un telefonundan çıkmış gibi haberleştirildi.
Ağır suçlamalara gerekçe gösterilen deliller arasında şöyle iddialar var: “Şüphelinin eylem ve fikir birliği yaptığı arkadaşlarından birisinin tartıştığı Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşına 2011 yılı Haziran ayında “6-7 yıl sonra yıkıntıların arasından seni bulup kafanı koparacağım.”
Bu eylem ve fikir birliği yaptığı kişi kim, neden birisinin bir arkadaşının 7 yıl önce söylediği bir söz birinin iddianamesine girer gibi sorular biraz lüks kaçabilir.
Çünkü iddianamede Rahip Brunson aleyhine ifadesi alınanlardan biri de savcılığa başvuran cinayet suçuyla hapiste yatan, bir ara hapisten firar etmiş bir mahkum. Onun anlattığına göre Brunson ve başka yabancılar 2013 yılının Mart ayında İstanbul’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılan bir toplantıya telekonferans yöntemiyle bağlanıp gruplarına kaos kalkışması talimatı vermişler. Hatta bu katil tanık, bunu o zaman da ihbar etmiş ama dinlememişler ve Gezi olayları olmuş.
23 yıldır ailesiyle Türkiye’de yaşayan bir rahibi, AK Parti iktidarının demokratikleşme adımlarıyla yasallaşan misyonerlik faaliyetleriyle ilgili komplo teorilerinden oluşan bir iddianameyle tutuklayıp, hükümetlerinin politikalarından sorumlu olmayan milyonlarca Hristiyan vatandaşın düşmanlığını çekmek, evanjeliklerin iktidarda olduğu ABD’yle mevcut meselelere bir de tutuklu evanjelik rahip eklemenin kimseye bir faydası olmadığı herhalde açık...
Amerikalılar PKK, FETÖ meselelerinde Türkiye’ye büyük haksızlıklar yapıyor. Onlarla bunların kavgasını vermekte haklı Türkiye. Misyonerlerden de hoşlanmıyor olabilirsiniz. Ama bir rahibi yargılarken, cezaevindeki bir katilin itibarsız tanıklığından medet ummak Türkiye’ye yakışmıyor.
.01/04/2018 22:29
Bir hatırattan öğrendiklerimiz...
12
Türkiye’de fikri takip geleneği her zaman zayıf oldu.
Bundan köşe yazarlarına düşen yüzlerce yazınız olan bir mesele üzerine niye hiç yazmadığınızla ilgili hesap soran, ithamlarda bulunan, sizi son yazdığınız cümleyle tartan hafızasız okur tepkileri.
Ülke gündemine düşeni ise tabii ki daha ağır. Bir anda parlayan, patlayan herkesin konuştuğu, hakkında bin türlü komplo teorilerinin üretilmiş olaylarla ilgili daha sonra ortaya çıkan bilgilerin, tanıklıkların çok az kişinin ilgisini çekmesi sonucu ortaya çıkan kanaat çöplüğü.
Üzerinden iki sene bile geçmeyen 15 Temmuz da bundan nasibini aldı.
Takip edilmeyen davalar, okunmayan iddianamelerle oluşan kanaat çöplüğü en çok da darbenin esas hikayesini eğip bükerek kafası karışmış kendi taraftarları için alternatif bir hikaye yaratmaya çalışan FETÖ’cü algı operatörlerine yaradı.
Tabii buna üst düzey isimlerin Meclis komisyonuna, mahkemelere zamanında vermedikleri ifadelerden doğan boşluklar da eklendi. O yüzden geçen haftalarda Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının mahkemelerde verdiği ifadeler çok az ilgi çekti, zaten dava dosyalarına, ifadelere hakim insan sayısı da az olduğu için karşılaştırmalı analizler pek fazla yapılamadı.
15 Temmuz darbe girişiminin merkez üssü olan Hava Kuvvetleri’nin iki numaralı ismi Korgeneral Mahmet Şanver’in “15 Temmuz: Kartal Yuvasının İstilası” anıları da aynı ilgisizliğin kurbanı oldu.
Halbuki darbe girişimiyle ilgili şu an kadar ordu içinden yazılmış bu ilk hatıratta, sadece 15 Temmuz hakkında değil, Rus uçağının düşürülmesi gibi yakın tarihin kritik olayları hakkında önemli bilgiler ve tanıklıklar var.
Mehmet Şanver, 1972 yılında Yozgat’ın Yerköy ilçesinden on beş yaşındayken girdiği Kuleli Askeri Lisesi’nden Hava Harp Okulu’na geçmiş ve Hava Kuvvetleri’nin iki numaralı koltuğu olan Eskişehir Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı’na kadar yükselmiş bir isim.
Aslında kariyerinin beklenen bir sonraki durağı orgeneral rütbesiyle Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ydı.
Bu yolda önüne çıkan ilk engel 2015 YAŞ’ında Akın Öztürk olmuş.
O Şura’da Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nı Abidin Ünal’a devreden Akın Öztürk’ün tuhaf bir şekilde emekli edilmeyip, YAŞ üyesi yapılmasıyla, Hava Kuvvetleri’nin iki orgeneral kadrosu boşalmamış ve böylece Şanver de Korgeneral rütbesiyle Türkiye’deki bütün uçuşlar ve üslerin bağlı olduğu, Hava Kuvvetleri’nin esas beyni olan Eskişehir’deki Muharip Hava Kuvvetleri’nin komutanı olmuştu.
Eğer 15 Temmuz darbesi olmasaydı, muhtemelen Hava Kuvvetleri Komutanı olacaktı.
Bu yüzden de kızının o yaz yapılacak düğünü için takvim belirlerken YAŞ toplantılarıyla geçecek Ağustos ayı elenmiş, Ramazan sonrasında gün belirlenirken de erkek tarafı, damat beyin annesinin de doğum günü olan 15 Temmuz’u ve Moda Deniz Kulübü’nü seçmişti.
O gece basılana kadar Moda Deniz Kulübü’nde komutanların kurduğu acil durum merkezinden darbeye karşı verilen ilk emirlerin, özellikle Mehmet Şanver’in Eskişehir’deki Birinci Hava Harekat Merkezi Harekat Başkanı Albay İsmail Üner’e verdiği emirlerin ve darbecilerin düğünü basıp komutanları Akıncı Üssü’ne götürmelerinden sonra da Albay Üner’in kontrolü eline aldığı Eskişehir’deki Hava Harekat Merkezi’nin darbenin bastırılmasında oynadığı kritik rolü darbe iddianameleri okuyanlar fark etmişlerdir.
Kitaptan o gece 01.43’te Dalaman’dan kalkan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı taşıyan TC-ATA uçağının havadaki darbecilerin F-16’ları tarafından görünmemesinin sebebinin de yine Eskişehir’deki Birinci Hava Harekat Merkezi’ndeki kıdemli bir kontrolörün uçağın izini askeri radar görüntülerinden sildirmesi olduğunu öğreniyoruz.
Atatürk Havalimanı’nda kontrol sağlanana kadar Cumhurbaşkanı’nın uçağı Biga üzerinde bekletilmiş ve ancak onu takip için havada olan darbecilerin F-16’sı yakıt ikmali için gidince uçak indirilebilmiş.
Cumhurbaşkanı’nın uçağını takip göreviyle Diyarbakır’dan kalkan, İstanbul’da alçak uçuş yapıp, camları aşağı indiren F-16 pilotunun ismi de Erdem Erdoğan’mış.
Sembolleri çok seven bir örgütün bu tercihi herhalde tesadüf değildir.
Darbe gecesi havada ve hava üslerinde olan biten bütün faaliyetlerin dökümünün de yer aldığı kitap, Cumhurbaşkanı’nın uçağını Rusların koruduğuna, Amerikalıların İncirlik Üssü’nden darbeye yardım ettiğine inananlar için ise hayal kırıklığı olabilir.
Emekli Korgeneral Şanver’in, kitap ve ardından verdiği röportajlardaki tespit ve eleştirilerinin 2016 YAŞ’ında beklendiği gibi Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmayan bir komutanın hayal kırıklıklarına yorulması ise herhalde haksızlık olacaktır.
Çünkü kitaptan bu hayal kırıklıklarının tek sebebinin bir terfi olmadığı anlaşılıyor.
Darbe gecesi, kızının düğününden darbeye karşı ilk emirleri yayınlayan, sonra derdest edilip, Akıncı Üssü’ne götürülmüş, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın en güçlü adayı bir komutan, darbeden sonraki kaotik ortamda iki kez gözaltına alınıp serbest bırakılmış.
İlki darbecilerin elinden kurtulup Eskişehir’deki üssüne gitmeye çalıştığı gün Sabiha Gökçen Havaalanı’nda. İkincisi Eskişehir’de görevine başlayıp, savcılara müşteki olarak ifadesini verdikten sonra, YAŞ toplantısına beş gün kala. Polis aracıyla Ankara’ya götürülüp günlerce emniyette tutulup, ardından tekrar müşteki sıfatıyla ifadesi alınıp, bir kere daha özür dilenerek bırakılmış.
Kitapta darbe öncesinde orduda FETÖ ile nasıl mücadele edildiğiyle ilgili de önemli bir tanıklık var. Çok tekrarlanan bir iddiaya göre FETÖcüler, 2016 Ağustos YAŞ’ında tasfiye edileceklerini anlayınca darbeye kalkışmışlardı.
Kitaptan öğrendiğimize göre darbeden önce (tam tarih belirtilmemiş) üst düzey komutanların katıldığı Yıllık Eğitim Değerlendirme Toplantısı’ndan sonra Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, bütün komutanlarla şahsen görüşerek TSK’daki FETÖ yapılanmasıyla ilgili tespit ettikleri isimleri ve kanaatleri kendisiyle paylaşmalarını istemiş. Sıra Şanver’e de gelmiş:
“Nihayet görüşme sırası bana geldi ve içeri girdim. Girmem ile birlikte görüşmenin o kadar da özel olmadığını gördüm. Üçüncü bir kişi daha vardı odada. Koskoca Genelkurmay Başkanı özel görüşmesine ortak ettiğine göre güven, tam olmalı diye düşündüm... Tahmin edileceği üzere Genelkurmay Başkanı’nın yanındaki şahıs, Genelkurmay Personel Başkanı Korgeneral İlhan Talu’ydu.”
İlhan Talu’nun o akşam MİT müsteşarının karargahta olduğunu görerek, darbe saatinin erkene çekilmesini sağlayan kişi olduğunu, halen darbe ve FETÖ üyeliğinden müebbetle yargılandığını hatırlatalım.
(Zaten daha önce 15 Temmuz Çatı iddianamesinde, eğer darbe olmasaydı ve 2016 Ağustos YAŞ’ı yapılsaydı, yapılacak atamalarla ilgili Genelkurmay Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun yaptığı bir bilirkişi raporu yer almıştı. Raporda “terfi ettirilecek personelin büyük çoğunluğunun darbe faaliyetlerine katılmış örgüt üyeleri olduğu anlaşılmıştır” tespiti yapılmıştı.)
Kitapta 15 temmuz darbesi dışında dikkat çeken iki başlık daha var.
Birincisinin sadece başlığı bile dikkat çekici; “İkinci Uludere Vakası”. Okuyalım:
“Bir grup terörist Kara Kuvvetleri’nde uçurulan İHA tarafından tespit edilmiş, bölgedeki kara unsurlar tarafından hedef olarak değerlendirilmiş, 2. Ordu onayı ile de ani istek kapsamında hava desteği talep edilmişti Geçen süre de uçaklar havalanmış bölgeye yaklaşmamaktaydı, biz de pür dikkat İHA görüntüsünü izliyorduk. Kalabalık bir gruptu izlenenler... Grubun hareket tarzı...beni işkillendirmişti... Arkadaşlarımdan grubun tekrar değerlendirilmesini istedim. Biz bu değerlendirme faaliyetlerini icra ederken uçaklar da hedeflerine yaklaşmakta ve silah atış kontrollerini yapmaktaydı... Hedefin sorgulanması neticesinde ilk cevap Jandarma’dan geldi. Harekat Merkezi’ndeki tüm personel Jandarma’nın ikazı üzerine adeta şok geçirdi. Hedef olarak verilen ve İkinci Ordu tarafından hedef olduğu onaylanan grup tarlada çalışan masum sivil insanlardı. Beklemeden görevi iptal etti ve uçakları inişe gönderdim... 2. Ordu’yu aradım. Ulaşabildiğim generale durumu bayramlık ağzım ile sordum. Ağzıma ne geldiyse sıraladım.”
İkinci dikkat çekici bölüm ise hala Türkiye’nin dış politikası üzerinde çok etkili olan, üzerine çok fazla komplo teorisi üretilmiş, siyasi tartışma yapılmış 24 Kasım 2015’teki Rus uçağının düşürülmesi.
İlk kez Rus uçağını düşüren uçağın bağlı olduğu Muharip Hava Kuvveti Komutanı ağzından olay anlatılıyor.
Emekli Korgeneral Şanver, olayı anlatmaya, 22 Haziran 2012 günü Suriye’de Türk keşif uçağının düşürülüp, iki pilotun şehit olduğu olaydan sonra Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan güvenlik zirvesinde angajman kuralının değiştirilmesiyle başlıyor.
H-182 kodlu angajman kuralı değişikliğiyle “Türk hava sahasını ihlal eden, bu sahada izinsiz uçuş yapan Suriye’ye ait hava vasıtalarına ateş açmak” yetkisi Başbakanlık’tan Genelkurmay’a, oradan da hiyerarşik olarak Hava Kuvvetleri’ne oradan da Muharip Hava Kuvveti Komutanı’na devredilmişti:
“İcrada kolaylık nedeniyle.. aynı mantık ile bu yetki pilot-kontrolör işbirliğine kadar indirgenmiştir. Hal böyle olunca, herhangi bir anda, belirtilen bölge veya sınırdan Suriye’ye ait bir hava aracı Türk hava sahasını ihlal ettiği zaman, o anda skop başında bulunan kontrolör astsubay ve havada devriye uçuşu gerçekleştirmekte olan pilot ikilisi ihlal yapan Suriye hava vasıtasını düşürebilecek yetkili konuma getirilmişti...doğası gereği sorumluluk yetkiyi devreden makamda kalmıştı. Bu yüzden angajmana girmeden yani düşürme amaçlı ateş etmeden önce eğer mümkünse Muharip Hava Kuvveti komutanından ya da Hava Kuvvetleri Komutanı’ndan izin almak gerekli idi”
Uçağın düşürüldüğü 24 kasım 2015 günü Şanver bir test uçuşunda olduğu için o izin eski Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’dan alınmış:
“Benim uçuşla meşgul olduğumu ancak Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal’ın makam odasında ve müsait olduğunu öğrenmişlerdi. İki uçaktan oluşan Rus görev kolunun sınırımıza yaklaştığını gören sistem, önce ikazlarını yapmış, ikazların bir işe yaramadığını gören arkadaşlar, Rus pilotları ikaz etmeye devam ederken uçakların rotalarının değişmediğini görünce, devriye uçaklarımızı bölgeye sevk edip diğer taraftan Hava Kuvvetleri Komutanı’nı aramışlardı. Komutanın odasında bulunan hava sahası ekranında karşılıklı durum teatisinden sonra,... birinci uçağın ihlaline müteakip, ikinci uçağında ihlal yapması üzerine, daha önce atış pozisyonuna geçirilen hava savunma nöbetlerimize telefonda an be an olayı takip eden komutan onayıyla ateş emri verilir. 17 saniyelik ihlal gerçekleştiren iki numara vurulur.”
Emekli Korgeneral Şanver’in, bir asker olmasına rağmen sonuçları Türkiye’nin dış politikasını doğduran etkileyen böyle bir ateş açma yetkisinin askerlere verilmesinden rahatsız olduğu anlaşılıyor:
“Yetki devri iyi tartışılmadan veya sonuçları iyi irdelenmeden verilmiş olacak ki Muharip Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na indirgenen, Rus uçaklarına yönelik düşürme yetkisi tekrar geri alındı.”
Tabii ki bütün hatıratlar bir olayı anlamak için tek güvenilir kaynak olamaz.
Ama belki bu hatırattaki iddialar, pek hatırat yazma geleneği olmayan Türkiye’de başkalarını da hatıratlarını yazmaya teşvik eder. Biz de gerçeğe farklı açılardan biraz daha yaklaşmış oluruz.
.04/04/2018 00:24
Hıncını dava zannetmek...
12
Onun henüz kimsenin tanımadığı ilk adı Nomzamo Winifred Zanyiwe Madikizela’ydı. Bütün hayatı, ilk adı olan Nomzamo’nun anlamındaki gibi “zorluklara göğüs gererek” geçecekti.
1936 yılında ikisi de Hristiyan Metodist kilisesine bağlı öğretmenler olan siyahi bir baba ve beyaz bir annenin kızı olan dünyaya geldiği Güney Afrika, Apartheid rejime (1948-19919 henüz geçmemişti. Babası, beyazlara yakın, varlıklı siyahlardan biriydi.
9 yaşındayken hastalıktan kaybettiği annesinin durumundan etkilenerek sağlık çalışanı olmaya karar verdi.
21 yaşında bir hastane çalışanı iken hayatını değiştirecek adamla bir şarküteride tanıştı. O adam; 40 yaşındaki anti-apartheid hareketinin ünlü aktivistlerinden bir avukat olan Nelson Mandela’ydı. Evliydi ve bir çocuğu vardı.
Eşinden boşandı ve 1958 yılında evlendiler. Ama düğün bile yapamadan Mandela “vatana ihanet”ten yargılandığı davanın duruşmasına gitti. Artık herkesin onu tanıyacağı, uğruna ağır bedeller ödeyeceği soyadını almıştı; Winnie Mandela ya da Bayan Mandela.
Bayan Mandela olarak o da bir anda kendini siyasetin ve eylemlerin ortasında buldu. İlk çocuğuna hamileyken hapishaneyle tanıştı. Çocuğunu kaybetme tehlikesi yaşadı. Hapisten çıktıktan sonra çalıştığı hastaneden atıldığını öğrendi. Bu sırada apartheid rejimin bakanlık teklif ettiği babasıyla ipleri kopardı.
Nelson Mandela ve Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) diğer yöneticileri ise vatana ihanetten suçlu bulunmuşlardı. Mandela ve arkadaşları yeraltına çekildiler ama daha sonra yakalandılar. Ve 1964 yılında müebbet hapis cezasına çarptırıldılar.
Bir anda Winnie Mandela dışarıda kalan, hareketin en ünlü yüzü haline gelmişti. 1969 yılında Mandela’nın eşi olmak suçundan o da hapse atıldı, 17 ay kaldığı hapishanede işkence gördü, daha sonraki röportajlarında “Nefretle orada tanıştım” diyecekti.
Nelson Mandela’nın Robben Adası’da geçen 27 yıllık hapishane hayatı boyunca o dışarıda mücadeleye devam etti. Defalarca gözaltına alındı, eşini ziyareti yasaklandı, sürgün edildi. Artık sadece Bayan Mandela değildi, “Ulusun Annesi”, “Winnie Ana” olarak kendisi de hem ülkede hem de dışarıda bir kahraman haline gelmişti.
Robert Kennedy İnsan Hakları ödülünü aldığı yıl, Mandela ile Güney Afrika Apartheid rejimi arasında görüşmeler başlamıştı. Ama Bayan Mandela, bu müzakerelere karşıydı. Yasağı kalkınca siyahi hareketin merkezi Johannesburg’un siyahi gettosu olan yoksul ve öfkeli Soweto’ya geri döndü, üniformasını giydi ve sert bir mücadeleye başladı.
Bu sırada bütün dünyada hakkında soru işaretleri yaratacak konuşmasını yaptı: “Kibrit kutuları, benzin ve taşlardan başka silahımız yok. Hep birlikte elele vererek, kibrit kutularımız ve kolyelerimizle bu ülkeyi özgürleştireceğiz.”
Kolyeden kastı araba lastikleriydi. O yıllarda Güney Afrika’da siyahi örgütler, cezalandıracak beyazların ve hain ilan edilen siyahların başına araba lastiği geçiriyor, üzerlerine benzin dökülerek yakıyorlardı. Bir kaç ay önce insan hakları ödülü almış, dünyanın en çok desteklenen ve haklı bulunan mücadelesinin sözcüsünden bu sözleri duymak herkesi şok etmişti.
Ama bu öfke sözde de kalmadı. 1989 yılında, Mandela United Futbol Klübü adı verilen korumaları, hain olduğu iddiasıyla dört çocuğu kaçırıp, Mandela’nın evinde dövmüş, 14 yaşında çocuklardan biri ölümcül yaralar aldığı için eve doktor çağrılmıştı. Ama çocuk kurtarılamamış, bütün bunlara tanık olan doktor da ertesi gün öldürülmüştü.
Ama o günlerde bütün dünyanın gözü hapisteki Mandela ile Güney Afrika lideri De Klerk arasındaki müzakerelerdeydi.
Ve 11 şubat 1990 günü 27 yıl sonra hapishaneden çıkarken aralarındaki bütün fikri farklılıklara rağmen Mandela çiftini elele tutuşurken, diğer ellerini de yumruk yapıp havaya kaldırırken gösteren anın fotoğrafı geçmişi unutturmuştu.
O, Mandela’nın özgürlüğü için 27 yıl boyunca mücadele eden eşi, ulusun annesiydi. İlk kabineye de kültür bakanı olarak girdi. Ama 11 ay sonra eşi onu yolsuzluk iddiaları yüzünden görevden almak zorunda kaldı. Eski suçları için Desmond Tutu’nun başkanlığındaki hakikat komisyonunda yargılandı ama hepsinin apartheid rejiminin kendisine iftiraları olduğunu söyledi.
Beyazları hiçbir zaman affetmedi, en küçük tavizde, beyazlardan yükselen itirazda geçmişin geri döndüğü korkusuna kapıldı, barış için tavizler verilmesini, siyahların hakları için yavaş davranılmasını eleştirdi.
Mandela’nın De Klerk’le birlikte Nobel Barış Ödülü’nü almasına da karşı çıktı. Bu tavizsiz pozisyonu ANC içerisindeki popülerliğini artırmış, partinin kadın kanadının başına seçilmişti.
Ama bu fikri farklılık, 27 yılı hapishanede geçen Nelson Mandela ile 38 yıllık evliliğini bitirdi. Mandela’nın hapisten çıkmasından iki yıl sonra ayrıldılar, 1996 yılında da resmen boşandılar.
2010 yılında verdiği ama sonra tepkiler üzerine inkar ettiği bir röportajında artık emekli olan eski eşini, “siyahları yüz üstü bırakmak”la, “geriye vakıftan başka bir miras bırakmamak”la, hatta paragözlülükle suçlamıştı. Ama eşinin cenazesinde de tabutun başında yas kıyafetleri içinde gözyaşı dökmüştü.
Winnie Mandela, önceki gün 82 yaşında hayatını kaybetti.
Herhalde dünyada kimse küçük bir beyaz azınlığın, ev sahibi siyahları yönettiği ırkçı bir rejime karşı onun mücadelesine haksız diyemezdi. Ama onun hikayesi, mağdurların nasıl zalime dönüşebildiklerinin, haklı bir mücadele veriyor olmanın nasıl bütün hataları ahlaken meşrulaştıran bir kılıfa dönebildiğinin, haklı bir mücadelenin nasıl haksız yöntemlerle kirlenebildiğinin de hikayesi.
Hak mücadelesi veya siyasi dava, sosyal ve sınıfsal bir hınç ve rövanş isteğinden başka bir şey değildi.
Hınç ve rövanş duygusu, siyasi ve ahlaki ilkelere yani id, süper-egoya baskın gelmiş, tarihsel olarak yenmiş bir hakkın geri alınması isteği, tarihsel haklılık iddiası, her türlü uzlaşma, müzakere, siyaset ihtiyacını değersizleştirmişti.
Halbuki daha sonra ortaya çıktı ki o kibritli, benzinli, araba lastikli açıklamasını hapisteyken Nelson Mandela da onaylamıştı. Mandela’nın mücadelesinin tamamı pasifist bir mücadele değildi, uzun yıllar terör yöntemleri kullanmışlardı.
Fakat, barış imkanı belirdiğinde Mandela’nın en büyük mücadelesi başta eşi olmak üzere partisindeki uzlaşmaz, öfkeli kesimlere karşı oldu. Siyasi ve sınıfsal hıncın, rövanş isteğinin, siyasetlerinin ana rotasını belirlemesini engellemeye çalıştı. Çünkü bu duygular üzerine sağlam ve kalıcı bir iktidar kurmak, rıza üretmek mümkün değildi. Bu hislerle Güney Afrika, ilk katılımcı sivil anayasayı yaptı, beyazların da kendilerini ev sahibi hissettikleri bir rejim kuruldu.
Bu yüzden Nelson Mandela küresel bir barış kahramanı haline gelirken, onun 38 yıllık yol ve dava arkadaşı Winnie Mandela kibrit kutulu ve benzinli açıklamasıyla hatırlanacak.
.6/04/2018 23:12
Anadolu Ajansı’nın geçtiği bir haberden sonra olanlar...
10
Anadolu Ajansı 98. yılını kutluyor. 98. yılında bile Türkiye’deki gazete ve televizyonlardan Anadolu Ajansı haberlerini çekince ortaya çıkacak büyük boşluk, hem Türkiye’deki medyanın durumu hem de Anadolu Ajansı’nın gücü hakkında herkese bir fikir verebilirdi.
Tabii ki bu 98 yıl boyunca yaşanan bütün tarihi kırılmalar ve siyasi çalkantılar da Anadolu Ajansı’nı doğrudan etkiledi, yayınlarını ve tarafsızlığını tartışmaya açtı.
Ama herhalde ajans için en sıkıntılı zamanlar Türkiye’nin tarafsız olduğu İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı.
Hem müttefik hem de mihver cephesi Türkiye’yi yanına çekmeye çalışıyor, ülkedeki basını kendi lehine kullanmak istiyordu, çıkan her aleyhte haber için elçilikler bakanları arayıp protesto ediyordu. Bu dengeyi korumak isteyen hükümet çareyi üst üste gazeteleri kapatmakta bulmuştu.
Ama o haber sonrası bunu yapmak mümkün değildi. Çünkü haberi geçen devletin ajansı, sayfalarında kullanan ise devletin gazetesi Ulus’tu.
11 Mart 1942 günü Anadolu Ajansı abonelerine Kudüs mahreçli bir haber geçmişti:
“Palestine Post Gazetesi, 27 Şubat tarihli sayısında yazıyor. Dün, Filistin Yahudileri, Struma mültecilerinin hatırasını anmak üzere 12 saat yas tutmuşlardır. Öğle üzere bütün dükkanlar kapanmıştır. Yahudiler sokağa çıkmamış ve saat 13’ten 19’a kadar evlerinde kalmışlardır. Yahudiler, Nazi cehenneminden kaçmağa çalışan erkek, kadın ve çocukların Filistin’e kabulünün reddedilmesini protesto için bulundukları yerlerde tam bir sükut muhafaza etmişlerdir.”
Haber aylarca İstanbul Boğaz’ında bekletildikten sonra, romörklerle çekildiği Karadeniz’de bir Sovyet denizaltısı tarafından batırılan, 103’ü çocuk 769 Romanyalı Yahudiyi taşıyan Struma gemisi faciası için Filistin’de yapılan bir anma ve protesto hakkındaydı.
Protesto edilen geminin Filistin’e gelmesine izin vermeyen Filistin’deki İngiliz yönetimiydi. Haberin diğer parçasında yer verilen bir Yahudi örgütünün protesto telgrafında ise Hitler rejimi yerden yere vuruluyordu.
Ajansın geçtiği haberi ertesi gün yarı resmi Ulus gazetesi birinci sayfasında “Struma Hadisesi, Filistin Yahudileri 12 saat yas tuttular” başlığıyla kullanmıştı.
Sessizlik haberin üzerinden bir ay geçtikten sonra Meclis’te bozuldu. 20 Nisan 1942 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde o sıralarda bağımsız bir şirket statüsünde olan Anadolu Ajansı’na 50 bin lira yardım yapılması görüşülüyordu.
Kürsüye, Mustafa Kemal’in Ankara’da kurduğu Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptıktan sonra, 1927’den beri Çanakkale Vekili olarak Meclis’te bulunan tecrübeli bir gazeteci-siyasetçi olan Ziya Gevher Etili çıktı. Bu yardıma itirazı vardı:
“...Anadolu Ajansı memleketin en temiz unsurlarından teşekkül etmiştir. Bu kadar millî olan bir teşekkül söylemek istemiyorum, maalesef son zamanlarda beynelmilel bir uzuv olmağa başlamıştır. Çünkü arkadaşlar, burada çalışanların yüzde hemen yarısını ırkımın haricinde görüyorum. Birtakım yabancı unsurlar hatta Yahudi, Rum kalmıyor da İspanyol, Portekiz belki Cenubi Amerika’dan da birçok insanlar böyle garip garip şahsiyetler türemiştir... Benim Memleketim, benim Partim, benim Meclisim, benim Devletim böyle insanları kabul etmez.
Arkadaşlar, size garip bir şey daha arz edeyim, isim söylemeye hacet yok. Ne kadar Yahudi ismi varsa, Hayım’dan tut da Salamon’una kadar, orada. Oraya başmuharrir, tercüman olurlar...Merak eder sorarsınız, bunları kim yazmış, altına bakarsınız mütercimi Yahudilerden biridir. Size bir şey daha arz edeyim, Struma vapuru hâdisesini hep bilirsiniz. Bir Yahudi vapuru geldi, yalancıktan bozuldu, aylarca İstanbul’da kaldı. Bu devlet o adamları aylarca besledi. Ben kendi çocuğumdan 300 gram ekmeği esirgerken bu nankörlerin iaşesini Devlet temin etti. Bu vapura erzak verdi. Böyle oldu değil mi arkadaşlar? Devletin başına belâ oldu. Gittiler, belâlarını da kendileri buldular. Arkadaşlar, Siyonistler bunları bu devlet aleyhinde, bu lütufkârlıkları silâh olarak kullandılar ve bu Anadolu Ajansı vasıtasıyla gazetelerimize geçti. İşte Anadolu Ajansının telgrafı, okuyayım mı? (Oku dinleyelim sesleri, biliyoruz sesleri). 12 Mart tarihli Ulus Gazetesi’nde Kudüs’ten gelen telgraf. Ağlama duvarı altında Yahudilerin yaptığı matem merasiminden bahsediyor. Tabii mütercimi vesairesi Yahudi olursa böyle neşriyat yapılır.
Demek ki arkadaşlar biz kendi elimizle o Yahudileri yetiştiriyoruz. Devlet bu nankörleri besledi... Yakışır mı arkadaşlar bu hal? Benim böyle senelerce en yakından tanıdığım, en kutsi cidal arkadaşım olarak tanıdığım bu kıymetli arkadaşlar üçüncü plâna insinler. Soysuzlar onların yerini alsınlar. Bunlar birtakım Levantenlerdir. Bu milletin çocukları bunların hepsini 20 defa okutacak kadar lisan bilir. Politik sahada daha iyi, onların 40 mislini yaparlar... Bunun için bu 50 bin lira fazladır. Bir dakika bile verilmesi caiz değildir. Bu parayı bütçeden çıkardığımız gün bu adamlar tasfiye edilir, bu para millete kalır. Onun için bağrım yanık olarak ve büyük bir saffeti kalple söylüyorum. Başvekilimiz bu Anadolu Ajansı’nı kendi ellerine alsın ve ıslah etsin.
Bu lütfunu burada dinlemek istiyorum (Alkışlar).”
Cevap vermek için kürsüye CHP’li Başbakan Dr. Refik Saydam çıktı:
“Arkadaşlar; Anadolu Ajansı ıslaha muhtaç olabilir, içerisinde şu veya bu şekilde bazı insanlar bulunabilir. Bunların kâffesi ıslah olunur. Kudüs’ten gelen telgraf üzerinde beyanatta bulundular. Heyeti umumiyesiyle okumuş olsalardı göreceklerdi ki, telgraf tamamen bizim lehimizde ve kabul etmeyenlerin aleyhlerindedir... Esasen bunların batması faciası üzerinde, Hükümetin neşretmiş olduğu komünike hepinizin hatırındadır. Biz bu hususta elimizden gelen her şeyi yaptık. Maddi, manevi en ufak mesuliyetimiz yoktur. Türkiye, başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlara melce olamaz. Türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlar için vatan hizmeti göremez. Bizim tuttuğumuz yol budur. Kendilerini bu sebepten İstanbul’da alıkoyamadık. Çok yazık ki bir kazaya kurban gittiler. Şunu da arz edeyim, bu bizim nokta-i hareketimizi gösteren bir misaldir. Bunu tashih etmek isterim.”
Oylama sonunda Anadolu Ajansı’na 50 bin liralık ek ödeme kabul edildi.
Ama rejime en yakın gazetecilerden biri olan Ziya Gevher Etili’nin konuşması kısa sürede sonuç verdi. Önce Anadolu Ajansı Başbakanlığa bağlandı.
4 Mayıs 1942 günü ise Başbakan Refik Saydam, Anadolu Ajansı Genel Müdürü Muvaffak Menmencioğlu’nu çağırıp “Ajans meselesinin halledileceğini” bildirdi, Türk olmayan bütün memurların işine son vermek gerektiğini söyledi ve bizzat bir liste verdi. Bu listeyle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı aralarında Musevi, Ermeni ve “dönme” (Sabetaycı) olduğu tespit edilen 26 ajans çalışanının işine son verilmişti.
Karar, Alman yanlısı Başbakanlık Basın Dairesi Genel Müdürü Selim Sarper’in Almanya karşıtı Anadolu Ajansı müdürü Muvaffak Menemencioğlu’na bir uyarısıydı da. Aynı zamanda Moskova’ya doğru yürüyen Almanya’ya çakılmış bir selamdı bu.
Johannes Glasneck’in, Alman Faşizminin Türkiye’deki Propaganda Faaliyetleri kitabında yer verdiği 1942 yılında Ankara’daki Alman Büyükelçiliği’nden Berlin’deki Nazi iktidarına geçilen telgraflarda, Türkiye medyasından ve özellikle Anadolu Ajansı’nın Almanya karşıtı haberlerinden şikâyet edilmekteydi. Glasneck’in kitabına göre, 26 Musevi ajans çalışanının işten çıkarılması haberi için telgraflarda şöyle denmişti:
“Anadolu Ajansı’nın çoğunlukla düşman tarafına karşı yakınlık duyan Yahudi öğelerden temizlenmesinin haber dağıtımı üzerinde de olumlu etkiler yapacağını umut ediyoruz.”
Ziya Gevher Etili, 1943 yılına kadar CHP vekilliği yaptı. 1946’da Anadolu Ajansı İstanbul Müdürlüğü’ne, 1948’de ise Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğü’ne atandı.
Ajansın işine son verdiği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Musevi, Ermeni ya da “dönme” çalışanların 13’ünün isimlerini de hatırlayarak bitirelim: Jean Benda, Ferda İlkgelen, Etval Akşiyote, Dinah Tadıhan, Eugenie Naon, Esther Karbel, Vitalis, Benda, Sarah Nahmiyas, Raşel, Silvia, Mahcubyan ve Rozet Avigdor...
(Kudüs’teki anma haberini geçen Anadolu Ajansı muhabirinin adı Rozet Avigdor’du. Onun hikayesini merak edenler önümüzdeki hafta çıkacak Alternatif Türkiye Tarihi-1 kitabıma bakabilirler. Buradan da duyurmuş olalım...)
.10/04/2018 23:31
Sandıktan çıkan Hünyadi Yanoş
12
“Allah’tan başka hiç kimseden korkmayan Atilla’nın torunlarıyız”.
2013 yılında Marmara Üniversitesi’nde ülkücü gençlerin düzenlediği bir konferansa katılan Macaristan’ın aşırı milliyetçi partisi Jobbik’in lideri Vona Gabor, Türkçe olarak söylediği bu cümlenin beş yıl sonra iddialı bir şekilde girdiği seçimlerde başına dert açacağını herhalde hiç düşünmemişti.
Hunların Türklerle ortak ataları olduğuna ve Turan’a inanan radikal milliyetçi Jobbik hareketini biraz daha merkeze kaydırarak büyüten Gabor’un bu cümleyi kurduğu ve salondaki ülkücü gençler tarafından coşkuyla alkışlandığı beş yıl önceki konferansta çekilmiş 12 saniyelik videosu, seçim kampanyası sırasında büyük bir kısmı iktidar partisinin kontrolünde olan Macar medyasında günlerce dolaştırıldı, internette yüzbinlerce kişi tarafından izlendi, üzerine Gabor’un gizli Müslüman ve Türk hayranı olduğunu iddia eden binlerce yorum yazıldı, iktidar partisi Macar milliyetçisi siyasetçiyi başında sarıkla gösteren afişler dahi kullandı.
Başka bir billboardda ise milliyetçi lider, diğer muhalif liderlerle birlikte Başbakan Victor Orban’ın “Macaristan’ı ve Avrupa’yı Müslüman göçmenlerle istila projesinin arkasındaki isim olarak suçladığı Macar milyarder Soros’un kolları arasında görülüyordu.
Ülkenin en radikal milliyetçi hareketini gayri-milli olarak gösteren bu belaltı kampanya işe yaramış olacak ki, Jobbik geçen Pazar yapılan seçimlerde oyların yarısını, Meclis’teki sandalyelerin de 2/3’ünü alan iktidar partisi Fidesz’in epey arkasında ikinci sırada kaldı.
Oylarını artırıp, partisini ana muhalefet yapmasına rağmen 40 yaşındaki Vona Gabor istifa etti.
Halbuki, 80’lerde anti-komünist gençlik hareketleri olarak kurulmuş bu iki partiden Jobbik para-militer kanatı da olan milliyetçi, göçmen karşıtı bir hareketken, Fidesz liberal bir öğrenci hareketi olarak ortaya çıkmıştı.
Şimdi herkesi Sorosçulukla suçlayan, uçan kuşun arkasında Soros’u gören partinin lideri Victor Orban, Soros Vakfı bursuyla Oxford Üniversitesi’nde okumuş, 1989’da komünist rejimin devrildiği süreçte verdiği mücadeleyle Batı dünyasında övgüler almış, demokrasi ve barış ödüllerine layık görülmüştü. Parti olarak kurulduklarında da Avrupa’da Liberal Enternasyonel üyesi olmuşlardı.
Ama komünizme karşı özgürlük mücadelesi veren Victor Orban imajı, 2010 yılında partinin tek başına iktidara gelmesinden sonra değişmeye başladı.
Önce 2010’da medyanın iktidara yönelik eleştirilerine, devlete hakaret, kamu düzenini bozmak gibi suçlamalar getirmenin önünü açan bir kanun kabul edildi. Parti hızla otoriter sağ bir çizgiye doğru kaymaya başladı. 2013’den sonra artan göçmen sorunu bu sağa ve otoriterliğe doğru kayışı hızlandırdı.
Bu aks değişikliğine meşruiyet sağlamak için ise Macarlar hassas bir yerlerinden yakalanmıştı; Tarihlerinden...
Osmanlı, Habsburg yönetimleri altında geçen yüzyıllar, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarındaki yenilgiler, işgaller, direnişlerin hatıralarda hala canlı, rövanş isteğinin hala güçlü olduğu ülkede tarih siyaset için münbit bir tarla.
Victor Orban, taraftarlarına göre yeni Hünyadi Yanoş. Nasıl Yanoş, 1456’da Belgrad’da Osmanlı ordusunu durdurup, Avrupa’yı Müslümanların işgalinden koruduysa, bugün de Orban, Müslüman göçmenlere karşı Avrupa sınırlarını ve Hıristiyan kültürü koruyan bir Haçlı komutanı.
Orban’ın konuşmaları tarihe atıflarla dolu. Orban’a göre ‘1848’de Habsburg İmpatorluğu’na ve Almanlaşmaya karşı, 1956’da Sovyetlere karşı kendi kimliklerini ve kültürlerini korumak için ayağa kalkmış Macarlar, bugün de dünyanın gizli, küresel güçlerine karşı, Soros İmparatorluğu’na karşı ayağa kalkıp direniyor.’
Nasıl çok milletli Habsburg İmparatorluğu, çok milletli Sovyet İmparatorluğu ayakta kalamadı, yıkıldı, çok kültürlü Brüksel merkezli, tek kültürü ve milleti dayatan Avrupa Birliği de yıkılacak.
Avrupa Birliği’nden Orban iktidarına dönük eleştirilere karşı da tarih bulunmaz bir kalkan.
Bizdeki Sevr sendromu gibi, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Macarların da “Trianon sendromu” var.
İngilizler ve Fransızlar, Macarların büyük imparatorluğunu parçalamış ve devletler arasında paylaştırmış, yeni devletler kurmuşlardı.
Bu hınçla ülke İkinci Dünya Savaşı’na da Nazi yanlısı bir iktidarla girmiş, yüzbinlerce Yahudi toplama kamplarına gönderilmişti.
Macar tarihindeki bu “küçük defo” da Victor Orban’ın yakın danışmanı olan ve bütün bu tarih tezlerindeki akıl hocası Mária Schmidt tarafından yakın zamanlarda çözülmüştü.
Onun kurucusu olduğu İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlatan Terör Müzesi ve 2014’te Orban’ın emriyle Budapeşte’nin en merkezi meydanlarından birine dikilen anıt ile aslında Macarların da önce Nazilerin ardından Sovyetlerin kurbanı olduğu tezi resmi tarih tezi haline geldi.
Bu “büyük” katkılarıyla tarihçi Marie Schmidt, iktidardaki Fidesz’in resmi ideologu haline gelmiş durumda. Ayda bir iki yazı yazdığı kişisel bloğundaki yazılardaki fikirleri epey radikal; “Göçmenlerle Avrupa İsrailleştiriliyor. Nasıl İsrail’de her yer kontrol noktası, her an cihatçı saldırısı tehlikesiyle başbaşalar, mülteciler geldikçe Avrupa da bu hale gelecek. Ama lobilerden para alan, Soros’un adamı olan Avrupalı liderler bu tehlikenin farkında değil. Ama 150 yıl Türk istilası yaşamış Macarlar bunun sonuçlarını çok iyi biliyor. Macarların siyasi birliklerini 1870’lerde sağlamış Almanlardan alacak dersi yok. Bütün imparatorluklar gitti ama 1100 yıllık Macar milleti yerinde duruyor.”
İşte Orban, bütün seçim kampanyasını bu tarihi hesaplaşma tezi üzerine kurdu. Yaşadığımız günleri 500 yıllık Macar tarihinin devamı olarak gösterdi. Adları değişen düşmanlar aslında aynıydı, Macarların buna vereceği cevap da aynı olmalıydı. Macar toplumunun tarihi travmalarına dokundu.
Sık sık meydanlarda “Macaristan, Soros İmparatorluğu’nun askerlerinden siyaseten, ahlaken, hukuken rövanşı alacak. George Amca’yı Amerika’ya geri postalayacağız. Bizim gidecek başka ülkemiz yok, gizli küresel güçlere karşı Macaristan’ı savunuyoruz” mesajı verdi, ülkedeki göçmenler için çalışan sivil toplum örgütlerini sıkı denetime alacak, yüksek vergiler koyacak “Stop Soros” yasası olarak bilinen yasayı geçirmeyi vaad etti. Kendisi eski bir Soros bursiyeri, liberal hareket lideri iken, muhalefeti, büyük şeytan Soros’un adamları olarak gösterebildi. Mülteci korkusunu, ülkenin, Avrupa’nın ve Hıristiyanlığın beka meselesine çevirmeyi başardı.
Ülkenin en milliyetçi hareketini bile elindeki medya gücüyle Müslüman ve Soros işbirlikçisi ilan etti.
Bütün bunlar Macarları ikna etmiş ve heyecanlandırmış olacak ki, Orban, Macaristan tarihinin en yüksek oyunu olarak üçüncü kez tek başına iktidar oldu.
Önce en büyük rakibi Jobbik’in lideri istifa etti, ardından eski bir dava arkadaşı olan ama sonra yollarının ayrıldığı, son seçimde Jobbik’i destekleyen ülkenin en büyük medya grubunun patronu Lajos Simiscka, seçim sonuçlarından sonra emekliye ayrıldığını açıkladı.
Şimdilik, Orban’ın önünde Macarların tarihi rövanşını almak için Hünyadi Yanoş’un akıbeti dışında bir engel kalmamış gibi görünüyor.
Bundan sonra meydanlarda nutuk olarak bolca alkış alan iddialı sözler, gerçeklerle ve ülkenin imkanlarıyla sınanacak.
Ama nasıl olsa tarih, her yeni güncel durumda, bir kere daha değiştirilip, açıklama ve meşrulaştırmalar için kullanılabilecek büyük bir hikaye olarak orada duruyor.
Tarihi hesaplaşma ve rövanş hikayesi karşısında, her türlü güncel itiraz süfli kalabiliyor, tarihi devamlılık tezi mutlak açıklayıcı görevi görebiliyor.
Milletlerin böyle tarihi rüyalardan uyanması o yüzden o kadar kolay olmuyor.
.13/04/2018 23:10
Türkiye’yi boğan o dalgaların sonu...
30
21 yıllık bir hesabın görüldüğü, 28 Şubat davası altı yıl sonra dün bitti. Bu altı yılda beş sanık komutan hayatını kaybetti, sonunda müebbet cezası verilen 21 sanığın yaş ortalaması 75 oldu.
Bu altı yıl içinde davayı açan savcı FETÖ’den tutuklandı, davanın eski hakimlerinden biri ve davayı başlatan CD’nin ihbarcı eski bir subay tarafından teslim edildiği savcı firari durumda, bilirkişilerin bir kısmı ve davaya bakan askeri savcı da müebbetle yargılanıyorlar.
Davaya dönmeden önce 12 Haziran 1997 gününe geri gitmeliyiz.
Çünkü 28 Şubat tartışmalarında çoğunlukla 28 Şubat 1997’deki MGK toplantısına bakılıyor, orada alınan kararları daha sonra Başbakan’ın imzaladığı ve o kararların genelge olarak yayınladığından hareketle de bunun bir darbe olmadığı iddia ediliyor.
Halbuki 28 Şubat’ın bir darbe olduğuna 12 Haziran 1997 günkü gazetelerin manşetlerinden başka delil aramaya gerek yok.
11 Haziran 1997 günü Genelkurmay Başkanlığı’nın irtica brifinglerinde yargı mensuplarından sonra sıra medya mensuplarına gelmişti.
Salonu dolduran gazetecilere üniformalı paşanın verdiği brifing, ertesi günkü gazetelerin manşetlerinde açık bir askeri muhtıra olan cümleyle yer aldı:
“‘Gerekirse Silahla Koruruz’: İrticai faaliyetlerin, anayasada tanımlanan devletin temel niteliklerini tehdit eder boyutlara ulaştığını vurgulayarak hükümeti bir kez daha uyaran Genelkurmay, TSK İç Hizmet Yasası ve yönetmeliğinin verdiği görev uyarınca laik, demokratik cumhuriyeti gerekirse “silahla koruyacağını” açıkladı. Genelkurmay brifinginde, RP lideri Erbakan’ın şahsında ilk kez bir başbakan ve bakan ile bazı iktidar partisi milletvekilleri ve belediye başkanları cumhuriyeti yıkmak isteyenlerin odağında gösterildi. “ (Cumhuriyet)
“Ordudan son uyarı: Genelkurmay rejimi silahla korumaktan söz etti. Brifingte yer yer 12 Mart ve 12 Eylül bildirilerini çağrıştıran ifadeler kullanıldı. “ (Milliyet)
“Gerekirse silah bile kullanırız”: Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışan irticaya karşı gerekirse silah kullanılacağını açıkladı” (Hürriyet)
Brifinge katılan köşe yazarlarının yazılarında da bunun bir muhtıra olduğu, pek çoğunda sevinçle ve tehditvari ifadelerle açıkça yazılmıştı.
Ve bu manşetlerden altı gün sonra da Başbakan Necmettin Erbakan istifa etti.
Gazetelerin manşetlerinden yayınlanan bir askeri muhtıradan altı gün sonra bir Başbakan’ın istifa edip, hükümetin düşmesine darbe denmeyecekse neye darbe denebilir?
Fakat 28 Şubat açıkça bir darbe olmasına rağmen, bu darbe girişimi için dava, darbeden ancak 15 yıl sonra, bu darbenin mağdurlarının kurduğu AK Parti iktidarının 10’uncu yılında ve maalesef şaibeli bir şekilde açıldı.
2012 yılında Necmetttin Erbakan’ın vefatından bir kaç ay sonra, irtica nedeniyle ordudan atılmış bir tabip binbaşı (davanın asker sanıklarına göre o günkü adıyla “Fethullah Gülen grubuyla” ilişkili olduğu iddiasıyla ordudan atılmıştı) şu an FETÖ firarisi olan İstanbul Cumhuriyet Savcısı Fikret Seçen’e giderek, 28 Şubat’ın Batı Çalışma Grubuna ait belgeleri ve bir CD’yi teslim etti.
CD’de Batı Çalışma Grubu personeline ilişkin listeler, telefonlar, giriş kartları vardı.
Firari savcı Seçen, belgeleri ve CD’yi halen FETÖ’den tutuklu olan Ankara Cumhuriyet savcısı Mustafa Bilgili’ye gönderdi. Ve ardından aralarında üst düzey komutanların da olduğu Batı Çalışma Grubu listesinde yer alan askerler dalga dalga operasyonlarla tutuklanmaya başlandı.
Hükümet, önce 28 Şubat operasyonuna açık destek verdi. Başbakan Erdoğan, gözaltıların ertesi günü yaptığı konuşmada şöyle demişti: "28 Şubat'ın en ağır, karanlık, sinsi günlerinde bütün arkadaşlarımızla oturup konuşur, yumruklarımızı sıkar, dudaklarımızı ısırırdık. Hep 'Ya Sabır! Allah mazlumun yanındadır!' derdik. Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste... Bugün sabrın selâmete erdiği, mazlumun ahının aheste aheste çıktığı gündür.”
Ama daha sonra operasyon dalgalarının ardı arkası kesilmeyince Başbakan Erdoğan bu kez de “Bu dalgalar Türkiye’yi boğar, toplumun huzurunu kaçırır” diyerek soruşturmayı eleştirdi.
Mahkeme başlayınca sanıklar savunmalarını Batı Çalışma Grubu’nun yasal olduğu, Erbakan’ın koalisyon partilerinin mutabakatıyla istifa ettiği, ortada bir darbe olmadığı üzerine kurdular.
Ayrıca, bilirkişi raporlarıyla davanın temelini oluşturan 5 nolu CD’de tahrifat yapıldığını ileri sürdüler.
Genelkurmay’da Orgeneral Çetin Doğan’a bağlı olan Batı Çalışma Grubu’nun 7 ila 19 arasında çalışanı olduğu ama ihbarcının tesliöm ettiği CD’de başka isimlerin de BÇG’de çalışıyor gibi gösterildiği, burada görev yapmamış çok sayıda isimin de bu CD’den hareketle tutuklandığı iddia edildi.
Davanın en büyük sürprizi ise mahkemeye katılan devrilen Refahyol Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, İçişleri Bakanı Meral Akşener, Savunma Bakanı Turhan Tayan, Adalet Bakanı Şevket Kazan, Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan’ın sanıklardan davacı olmadıklarını söylemeleri oldu.
Hatta dönemin Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan, şikayetçi olarak geldiği duruşmada, “ben vicdan sahibiyim” diyerek şikayetçi olmaktan vazgeçti.
Daha sonra 17/25 Aralık oldu. Başta davanın savcısı Mustafa Bilgili olmak üzere, tutuklamaları yapan hakim, Genelkurmay’da bu davaya yardım eden askeri savcı ve bilirkişilerin FETÖ üyesi olduğu ortaya çıktı, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı kaçtı.
Böylece herkesin gözü önünde olmuş bir darbenin 15 yıl sonra açılmış davası kirlendi ve içinden çıkılmaz bir hale geldi.
Bu yüzden ne yapılacağı bilinemeyen dava uzadıkça uzadı. Bu sırada zaten yaşlı olan sanıklardan beşi hayatını kaybetti.
Sonra tutuklu sanıklar tahliye edildi, dava sürüncemede kaldı ve bugüne geldik.
Dün haklarında beraat kararı verilen sanıkların büyük bir kısmı, Batı Çalışma Grubu’nda çalışmadığını söyleyen, isimlerinin o CD’ye eklendiğini iddia eden emekli subaylar. Beraat edenler arasında Sincan’da tankları yürüten, sonra da meşhur “balans ayarı yaptırdık” açıklamasını yapan Erdal Ceylanoğlu gibi isimler de var.
Ağırlaştırılmış müebbet cezaları ise dönemin üst düzey komutanlarına verildi.
Ama yaş, sağlık durumu, iyi hal gerekçesiyle bu cezalar çok muhtemelen uygulanmayacak.
(Davanın en üst rütbeli üç sanığının yaşları şöyle; İsmail Hakkı Karadayı 86, Çevik Bir 79, Çetin Doğan 78.)
Müebbet alan ama 70’li yaşlarda olması nedeniyle iyi halden bu cezanın uygulanmayacağı isimlerden biri de televizyona bağlanıp 28 Şubat’a “postmodern darbe” adını koyan dönemin kudretli generallerinden Erol Özkasnak.
Ne tuhaftır ki, onun 1997’de yine gazetelerin manşetlerinden Şemdin Sakık’ın ifadelerini kullanarak andıçladığı, onunla aynı yaşlarda olan ve o dönem 28 Şubat darbesine karşı çıkmış Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Ahmet Altan onun kadar şanslı değildi. Onlara verilen ağırlaştırılmış müebbetlere yaşları engel olmadı, iyi hal indirimi de alamadılar.
Kötü adaleti dağıtırken bile adaletsizlik yapmak ulaşılması zor bir seviye olabilir.
Üç yazarın darbecilikten aldıkları ağırlaştırılmış müebbetlere “oh olsun” diyenlerin bir kısmı, üniformalarıyla bir darbenin içinde yer almış generallerin müebbet almasına karşı çıktılar, iyi halle o cezalardan kurtulmalarından da herhalde memnun oldular.
FETÖ yargısı gerekçesiyle başka davalarda haklı olarak yeniden yargılama isteyen başka insanlar da, aynı FETÖ’cü savcıların açtığı 28 Şubat davasında en başından beri bir sorun görmedi.
Türkiye, keseri sadece kendine yontma üzerine kurulu bu tutarsızlıklardan da, mahkemeleri siyasi hınç, yürek soğutma, had bildirme alanları olarak görmekten de vazgeçmiyor.
Ama üzerinden 21 yıl geçmesine rağmen değişmeyen tek bu değil.
11 Haziran 1997 günü gazetecilere brifing veren ve dün müebbet cezası alan 28 Şubatçı komutanlar brifingi şöyle bitirmişlerdi:
“Bu noktadan hareketle, Atatürk’ün kurduğu modern ve laik Türkiye Cumhuriyeti devletinin nitelikleri değişmeyecek ve değiştirilmeyecektir. Bunlar; Tek Millet, Tek Vatan, Tek Devlet, Tek Bayrak ve Tek Dil olarak ifade edilmektedir.”
.16/04/2018 00:21
Bana Suriye hakkında ne düşündüğünü söyle...
29
Döne Kuvvet'in kızı Nadire, Reyhanlı Belediyesi yakınında bir hediyelik eşya mağazasında çalışıyordu. Öğle yemeği için eve gelmişti. O sırada evde o gün şehir dışından ziyaretlerine gelmiş diğer kızı Kübra ve henüz 1.5 yaşındaki kızı Fatma Nur da vardı. Fatma Nur, teyzesiyle birlikte gitmek istedi. Torunun başına kırmızı kurdelasını bağlayıp teyzesiyle dükkana gönderen Döne Hanım, biraz sonra büyük bir gürültüyle sarsıldı. Belediyenin yanına doğru koştu. Yer yarılmıştı. Kızını ve torununu birbirine sarılmış olarak buldu, ceset parçalarını kendi eliyle topladı. İsyan ederken çekilmiş o fotoğrafı Reyhanlı Katliamı'nın da sembolü oldu.
11 Mayıs 2013 günü Reyhanlı'nın en merkezi noktalarında üç dakika arayla patlayan iki bomba yüklü araç, Döne Hanım'ın kızı ve torunu gibi 55 insanı aramızdan aldı.
Katliamın failleri yakalandı. Başta bir numaralı sanık Nasir Eskiocak olmak üzere, dokuz sanık 53’er kez ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldılar.
İddianameye göre saldırının arkasındaki isim Suriye istihbaratı Muhaberat’ın yöneticilerinden Ebu Firas kod adlı Anas Asalieh’di.
1 Mart 2013 günü Anas Asalieh (Ebu Firas) Hatay Yayladağ kara hudut kapısından Türkiye'ye gelmiş, görüşmeler yapmış, 16 Nisan 2013 günü ise patlayıcıların illegal yollardan Türkiye'ye getirilmesinde görevlendirilen Yusuf Nazik ve Nasir Eskiocak Suriye'ye gitmişlerdi.
2 Mayıs 2013, katliamın organizatörleri tekrar Suriye’ye giderek Beşar Esad'ın halasının oğlu, Suriye muhaberatında çalışan Abu Hafız ile görüşmelerde bulunmuştu. Aynı günün sabahı katliamın bir numaralı ismi Nasir Eskiocak, Kesep'teki Şebbiha komutanıyla telefonda görüşmüş, öğleden sonra da bir kez daha Yayladağ Kara Hudut Kapısı'ndan Suriye'ye çıkış yapmıştı.
Nasir Eskiocak 9 mayıs günü sabah saatlerinde, Yayladağ Kara Hudut Kapısı'ndan tekrar Türkiye'ye giriş yapmıştı ve bu kez yanında patlayıcılar da vardı.
Saldırı ile ilgili ihbarlar gelmiş ama istihbarat-Emniyet-savcılık arasındaki koordinasyon sorunları nedeniyle Eskiocak’ın sınırı geçmesi engellenememişti.
İzini kaybettirmeyi başaran Eskiocak, patlayıcıları daha önce hazırlanan iki transit aracın özel bölümlerine yüklemiş ve ihbarlarda hedefinin Ankara olduğu söylenen iki bomba yüklü araç Reyhanlı merkezde ard arda patlatılmıştı.
O gün Reyhanlı’da 55 masum sivilin başına gelen, yedi yıldır Suriye’de her gün Suriyelilerin başına gelenlerin bir benzeriydi.
Ama nedense 40 yıldır ayakta kalmak için kendi vatandaşlarını topluca öldürmekten, terör örgütlerine ev sahipliği yapmaktan, komşularını terörle tehdit etmekten imtina etmemiş bir rejimin bunu yapabileceğine bazıları bir türlü inanmak istemedi.
Hadi 500 bin Suriyeli’nin gözlerimizin önünde jetlerle bombalanan şehirlerde öldürülmesi umurunda olmayanların hayallerindeki emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşı veren laik Esad imajını, 55 vatandaşımızın ölümü bile bozamadı.
Herkese vatanseverlik dersi vermeye kalkanlar, bir istihbarat devletinin ülkemizde yaptığı katliama seyirci kalmaya ya da kör testereyle kesilmiş komplo teorilerinin arkasına saklanıp, bu gerçeği inkar etmeye devam ettiler.
Türkiye’de bir parkın korunması için direniş başlatanlara devletin sert müdahalesine karşı sokağa çıkanlar, haklı olarak OHAL’ın kaldırılmasını isteyenler, her türlü muhalif hareketin kriminalize edilmesini, komplolarla karşılanmasını eleştirenler, 40 yıldır bir ailenin diktatörlüğü altında yaşayan insanların, diğer Arap ülkelerinde başlayan isyanlar üzerine sokağa çıkıp isyan etmesiyle empati kurmaya çalışmadılar. Kendileri hakkında yapılmasından hoşlanmadıkları, dış güçlerin maşaları komplo teorilerine inanmayı tercih ettiler.
15 yıldır demokratik seçimlerle iktidarını sürdüren bir iktidarı otoriterleşmeyle suçlayanlar, eleştirilerinde çok rahat diktatörlük kelimesine başvuranlar, komşumuzdaki 40 yıllık diktatörlüğün yanında yer almaktan çekinmediler.
Yedi yıldır yaşanan savaşı görmeyenler, Ruslar tarafından bombalanmamış toprak parçası kalmayan bir ülkede olan bitene ses çıkarmayanlar, rejimin askeri tesislerine düşen ilk Amerikan bombaları üzerine, savaşa hayır pankartlarını kaldırıp, küflü anti-emperyalist sloganları atmayı tutarsızca bulmadılar.
O yüzden muhaliflerin yenildiği, her tarafını ayrı bir ülkenin kontrol ettiği, Rus generallerin itip kalktığı Esad’ın sarayında huzur içinde oturduğu bir Suriye’yi konuşurken artık sadece Suriye konuşmuyoruz.
Türkiye’de nasıl bir dünya, gelecek tasavvur ettiğimizi, demokrasi, insan hakları, hukuk isterken ne kadar samimi olduğumuzu, Türkiye’deki demokrasiye yönelik eleştirilerimizin cemaatsel, mezhepsel, ideolojik ve tepkisel mi yoksa herkesi kuşatan bir ahlaki ve siyasi zemin üzerinden mi olup olmadığını da konuşuyoruz.
Tabii ki Türkiye’nin Suriye ile ilgili dış politikası eleştirilebilir. Türkiye’nin kurduğu ittifaklar, destek verdiği gruplar, pozisyondaki zikzaklar üzerinden bu eleştiriler dillendirilebilir. Açık kapı politikasının zararları, mülteci politikası da bu eleştirilerin hedefi olabilir.
Ama bütün bunları yaparken bir diktatörü, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi veren, “dinci”lere karşı laikliği temsil eden adam gibi görmek bambaşka bir siyasi tercihe, sadece Suriye ile ilgili değil Türkiye ile ilgili de siyasi tercihlere tekabül ediyor.
Türkiye’de muhaliflerin Suriye meselesinde ortaya koyduğu tavır, kalabalık muhafazakar kitleler gözünde onlarla ilgili güven sorunlarını artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Türkiye’de beka kaygısı gerekçe gösterilerek yapılan hukuki ve siyasi uygulamaları eleştirirken, Esad’ın beka kaygısıyla yaptıklarına anlayış gösterenlerin tutarsızlığı bir tarafa yazılıyor.
Hukukun, demokrasinin, adaletin tek bir harfinin bile olmadığı, 40 yıllık bir diktatöre söylenemeyen sözler, Türkiye’deki demokratik yollarla seçilmiş meşru iktidarın uygulamalarına ettikleri sözlerin değerini düşürüyor.
Belki çok da umurlarında değil, kitleleri ikna etmek gibi bir dertleri yok. Birlikte yaşadığımız 3.5 milyon Suriyelinin bu pozisyonlarıyla ilgili ne düşündüğünü de belki hiç umursamıyorlar.
Ama en azından Reyhanlı katliamında kızını ve torununu kaybeden Döne Hanım’ın onları dinlediğini arada hatırlamalılar...
.17/04/2018 23:21
Diyojen-Trikopis ittifakı seçimlere mi giriyor?
23
Carl von Clausewitz meşhur kitabı ‘Savaş Üzerine’de savaşı ‘siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi’ olarak tanımlar. Michael Foucault ise bu sözü tersine çevirmeyi önerir “Siyaset savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir”...
Ama herhalde her ikisinin savaş ve siyaset tarifleri şu cümle karşısında çaresiz kalırdı:
“26 Ağustos 2018 Pazar günü, yani Malazgirt Zaferi’yle Büyük Taarruzun yıldönümlerinde, Türk milletinin yeni bir zafer ruhuyla sandığa gidip hem Cumhurbaşkanı hem de Milletvekili genel seçiminde Türk ve Türkiye düşmanlarına hak ettikleri dersi vermesi en makul, en mantıklı, en akılcı, en demokratik yoldur.”
***
Dün partisinin Meclis grubunda konuşan MHP lideri Devlet Bahçeli erken seçim için tarih teklif ederken böyle dedi. Böyle dedi demek tam olarak olayı da anlatmıyor. Nasıl dediği de önemliydi çünkü. Herhalde Malazgirt Savaşı’nda Alparslan ordusuna seslenirken bu kadar hararetli ve coşkulu konuşmamıştır.
Sayın Bahçeli, iyi bir siyasetçi, böyle beklenmedik çıkışlarıyla siyasetteki pek çok Gordion düğümünü çözmüştü. Hatta bazen kendi erken seçim çağırılarının kurbanı bile olmuştu. Yine de erken seçimi en makul, en mantıklı, en akılcı, en demokratik yol olarak görebilir. Her şeyin kilitlendiği, Ankara’daki bürokratların bile iş yavaşlatma moduna girdiği 2019 takvimini biraz öne çekmek rasyonel de bulunabilir.
Ama Türklerin Anadolu’ya girdiği Malazgirt Zaferi’nin ve Anadolu’daki Yunan işgalinin bitirildiği Büyük Taarruz’un herkes tarafından bayram olarak kutlanan yıldönümünde seçim yapınca mesajın kime verildiği üzerine biraz konuşmalıyız. Örneğin o gün sandıkta ders verilecek ‘Türk ve Türkiye düşmanları’ kimdir? Sandıktan hangi sonuç çıkarsa, bu ders verilmiş olacaktır?
Seçimlere Romen Diyojen ve Nikaloas Trikopis ittifakla girmiyorsa bu mesajlar kime gidecektir?
Özetle bu sözle ne yapılmak ve nereye varılmak istenmektedir?
Herhalde, ülkesini seven bir siyasetçinin aklına en son, kendisine oy vermeyecek ülkenin en az yarısını ‘Türk ve Türkiye düşmanlarının işbirlikçisi ya da seçimlerde kazanmaları halinde Türk ve Türkiye düşmanlarını sevindirecekler’ olarak tarif etmek gelir.
Beş yıllık iktidar ve bir koltuk için bir seçimi savaşa benzeten, seçimdeki demokratik yarışı düşmanla mücadele gibi sunan, bir tarafın kazanıp kaybetmesini ülkenin kazanıp kaybetmesine eşitleyen siyasetin karşısına ilk önce herhalde yerli, milli ve milliyetçi bir siyaset çıkar.
***
Demokratik rejimlerdeki seçimlerde, adayların ve partilerin ülkeyi ve toplumu daha iyi yönetmek iddiası yarışır. Seçmenler de ülke, toplum ve kendi refahları için en iyisi olduğunu düşündükleri parti ve adaylara oy verirler. Bu yüzden bir seçimde aday olmak ve oy vermek tek başına bir vatanseverlik göstergesidir. Bu asgari kabuller bir ülkede birlikte yaşama iradesinin sürdürülmesinin de temel koşullarından biridir.
Herhalde ülkenin en az yarısının verdiği oylarla ‘Türk ve Türkiye düşmanlarını’ sevinebileceğini düşünen bir siyasetin milliyetçiliği, ülke sevgisi, ülkenin yarısını sevmek ve yarısının milliyetçiliğini yapmaktan ibaret kalır.
Ayrıca kendi ülkesinde, kendi vatandaşlarıyla bile böyle problemli bir ilişkisi olan bir siyasetin, o ülkeyi büyütmesi, ileri taşıması da pek kolay olmaz. Ülkenin yarısıyla bir ülke büyük devlet yapılamaz.
Ayrıca, Alparslan ve Mustafa Kemal, o savaşları verirken olabilecek en geniş ittifakları kurmaya, kimseyi dışlamamaya çalışmışlardı. O zaferler de bu ittifaklarla, bir toplumun toplam enerjisini bir araya getirerek kazanıldı.
Neyse ki, 26 Ağustoslarda zafer kazanan ordulardaki askerlerin torunlarının hepsinin bugün eşit oy hakkı var ve hepsinin bu zaferlerde payı var.
O yüzden onların birlikte kazandığı, birlik ve beraberlik sebebi olan zaferleri, bir bölünme aracı olarak kullanmamak gerekir.
Ayrıca, demokratik bir yarışı, savaşa, siyasi rakipleri düşmana benzetmek siyaseten satan bir propaganda da değildir. Seçmenler günün sonunda düşmanlık değil, pozitif mesaj severler.
7 Haziran 2015 seçimlerinden bir gün önce iktidara yakın gazetelerin “Haçlı İttifakı”, “Yeni Türkiye’ye karşı Yeni Haçlılar”, “7 Haziran Hilal-Haç Mücadelesi” başlıklarıyla çıktıklarını ve sonucu hatırlamak herhalde yeterince ikna edici olacaktır.
Eğer erken seçime gidiyorsak, Ramazan’ın, bayramların, yaz tatilinin de içinde olduğu önümüzde dört güzel ay var.
Ayrıca endişeye mahal yok, Trikopis ve Romen Diyojen 100 bin imzayı bulamaz.
.24/04/2018 23:25
Yine ‘tarihi seçim’ yine mi ‘şer ittifakı’?
55
“Birleşti Panayot, Mıgırdıç, İzak
Sandığın başında kurdular tuzak.
Yobazlar el açıp oldu duacı
Osmanlı devleti gibi bu fırka.
Metelik vermiyor mezhebe ırka.
Kapabilmek için bir süslü hırka.
Kol kola geziyor papazla hacı”.
Bu şiir, 1930 yılında Atatürk’ün talimatıyla kurulmuş ama miting meydanlarında büyük kalabalıklar toplayınca, tek parti iktidarından dertli kesimleri bir araya getirince iktidardaki CHP yönetimini telaşlandırmış, Serbest Cumhuriyet Fırkası’na karşı yazılmıştı.
Şiiri yazan CHP’li yazar Yusuf Ziya Ortaç ve diğer CHP’li yazarlara göre Serbest Fırka, hem yobazların hem de gayrimüslimlerin iktidara karşı kol kola girdikleri bir şer ittifakıydı.
Aynı suçlamalar, 1950 seçimlerinde giderken Demokrat Parti’ye de yapıldı.
Tek Parti rejimine karşı muhafazakarlar, liberaller, solcular, gayri-müslimler ve Alevilerin desteklediği ve listelerinden aday olduğu DP, CHP’li siyasetçiler ve yazarlar tarafından “komünistlikle, “Patrik’le işbirliği”yle ve tabii “mürtecilik”le suçlanmıştı.
1957 seçimleri öncesinde bu silahı muhaliflerine karşı kullanma sırası oyları düşen Demokrat Parti ve Menderes’teydi. O da CHP’yi ve diğer muhalefet partilerini “isyan hazırlığındaki komünist birliklerini himaye”yle suçlamıştı.
1994 ve 1995 seçim kampanyalarında benzer iftiraları duyma sırası yükselen değer Refah Partisi’ndeydi. Parti sadece şeriatçılıkla değil, Kemalist gazeteler, Ecevit gibi siyasetçiler tarafından PKK’yla işbirliği yapmakla, Kürt bayrağı renklerinde broşürler basmakla da suçlanmıştı.
***
2002, 2007 seçimlerinde muhalifleri AK Parti’yi dış güçlerin, ABD’nin maşası, Büyük Ortadoğu Planı’nın eşbaşkanı olmakla suçladılar. Erdoğan, Gül ve Arınç’ın aslen Yahudi ya da Gürcü olduğunu iddia eden kitaplar bestseller oldu.
2011 seçimlerine demokratik açılımla giren Ak Parti, MHP tarafından PKK ile işbirliğiyle suçlanırken, Ak Parti de muhalefeti Ergenekonculukla suçlamıştı.
“Şer ittifakları”nın kompozisyonu, adı değişti ama her seçim bir şer ittifakı kuruldu. Geçen seçim şer ittifakında olan sonraki seçimde yerli ittifaka geçiverdi. Bütün seçimler de “yüzyılın seçimi”, bir kere geçersek herşeyin toz pembe olacağı “tarihi kavşak”tı.
İşte, seçimlerin gündemi güncel sorunlar ve bu sorunların çözümü için vaad edilen beş yıllık programlar değil, yüzyıllık, hatta binyıllık tarihi, kutsi hesaplaşmalar, “nihayet dirilen millet”, “uyanan Türkiye” olunca da, rakipler sadece siyasi rakipler değil, bu yüzyıllık, binyıllık düşmanların bugünkü devamları, bu tarihi kavşağı geçmemizi istemeyen dış güçlerin işbirlikçileri, kökü dışarıda piyonlar oluveriyor.
Erken seçime iki ay kala, “şer ittifak”, “kumpas”, “kirli plan”, “topunuz gelin”ler ve tabii ki Abdülhamit hatırlatmaları yine erkenden etrafa fırlatılmaya başlandı.
O yüzden geç kalmadan her şeyi başından bir kere daha konuşmakta fayda var.
Seçimlerin amacı belli bir süre görev yapacak iktidarı belirlemektir. İktidardaki partiden halk memnunsa yeniden seçer, değilse onu bir başkasıyla değiştirir. İktidarı değiştirmek, darbe, kirli plan ya da kumpas değildir. Abdülhamit’in hal edilmesi (idamı değil) hiç değildir. Bunu 15 yıldır girdiği bütün seçimleri kazanmış bir partinin taraftarlarının söylemesi ancak anlamsız bir özgüven eksikliği olabilir.
İttifakın yasal olduğu bir seçim sisteminde iki partinin kurduğu ittifak yerli, milli, cumhur ittifakı iken, diğer partilerin kurduğu ittifak “şer ittifakı”, “karanlık plan”, “kirli pazarlık” olamaz.
14 Mayıs 1950 gibi ilk çok partili seçimlere tabii ki tarihi denebilir. Ama beş yıl görev yapacak bir iktidarı seçecek seçime “yüzyılın seçimi”, “tarihi seçim” denemez. Bütün seçimlerin ömrü en fazla beş yıldır. Bir seçime “tarihi”, “yüzyılın seçimi” demek ancak siyasi propagandaya girer.
***
Bir iktidarın karşısında olan bütün partiler, örgütler, yasa dışı örgütler, sadece iktidara karşı oldukları için defacto olarak bir cephe oluşturmazlar. Hepsinin iktidar karşıtlığının farklı gerekçeleri ve iktidarı değiştirmek için kullandıkları farklı yöntemler vardır. Meşru ve demokratik muhalefeti, gayri-meşru yapıların müttefiki hatta kuklası gibi göstermek, günün sonunda onların aldığı desteği de aslında böyle bir toplumsal desteğe sahip olmayan gayrimeşru yapılara yazar, bu da günün sonunda iktidarların ve meşru sistemin zararınadır.
Siyasette işbirlikleri, ittifaklar fedakarlıklar üzerine kurulur. Eğer söz konusu olan yüzde 50 gibi yüksek bir çıtaya ulaşmaksa asgari müşterekler ve matematik önceliklidir, idealler ve maksimalizm de ısrar edip, siyasi pozculukla dar cemaatlerinin alkış seslerine oynayanlar kaybederler.
Bir seçimde kaybetmek, bütün ülkeyi kaybetmek, bütün kazanımlarının elden gitmesi demek değildir. Eğer sistem demokratikse, hukuk devleti işliyorsa, muhalefet mümkünse iktidarı kontrol etmek, sınırlamak, en fazla beş sene sonra da bir kere daha yarışa girmek mümkündür.
Bu 60 gün gelip geçer, seçimler olur, iktidarlar değişir.
Ama bir seçim için toplumu bölenler, siyasi rakiplerine düşman gibi davrananlar, ellerine geçen her şeyi fırlatanlar unutulmaz, o sürekli bahsettikleri yüzyıllık, binyıllık tarihte de onlardan o kadar iyi bahsedilmez.
Seçimlerde yarışmacı arkadaşlara başarılar dileriz.
.27/04/2018 23:42
Herkes evine dönerken...
49
24 Nisan 2007 günkü AK Parti Meclis grup toplantısında kürsüye çıkan Başbakan Erdoğan merakla beklenen açıklamayı yaptı:
“Adayımız Abdullah Gül kardeşimdir”
Salondaki hararetli alkışların sebebi, bunun 12 gün önce bir basın toplantısı düzenleyen Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “Sözde değil özde laik bir cumhurbaşkanı” çıkışına ve eşi başörtülü Cumhurbaşkanı’na karşı milyonların katıldığı ilki Ankara Tandoğan Meydanı’nda yapılan Cumhuriyet Mitinglerine verilmiş bir cevap olmasıydı.
Açıklamadan üç gün sonra Genelkurmay sitesinde bu kez Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı hedef alan ünlü e-muhtıra yayınlandı. Cumhuriyet mitingleri İstanbul ve İzmir’de milyonların katılımıyla sürdü.
(İzmir’deki Cumhuriyet mitinginde kürsüye Atatürk Düşünce Derneği adına çıkıp, Gül’ün adaylığına ateş püsküren bir ismin, bugün de tvlere bu kez AK Parti adına çıkıp ve yine Gül’ün potansiyel cumhurbaşkanlığı adaylığına ateş püskürmesi talihin cilvelerinden biri olsa gerek. https://www.youtube.com/watch?v=UUqhyQ4YGMM)
Muhtırayla aynı gün bir açıklama yayınlanan MHP Lideri Devlet Bahçeli de şöyle demişti:
“İhtirasları aklının önünde gitse de korkuları bunu gemleyen Başbakan, uzunca bir süre dürüstçe ortaya çıkıp adayım veya değilim demek cesaretini gösterememiştir. Konuyu zamana yayarak kendisi için bir çıkış kapısı arayışına yönelen Başbakan, sanal adayları podyuma çıkarmış ve Cumhurbaşkanlığını anket, müşterek bahis ve piyango konusu haline getirerek ayağa düşürmüştür. Ucuz bir işporta ve kapkaç anlayışıyla yürütülen bu süreç sonunda Türkiye utanç verici bir skandal yaşamış ve tek seçici Erdoğan’ın adayı, yangından kaçırılırcasına son anda açıklanmıştır. Bu şekilde ortaya çıkan aday, parti içindeki hizipleri temsil eden birkaç kişi arasındaki pazarlıkla belirlenmiş ve bir emrivaki şeklinde TBMM’ne empoze edilmiştir. AKP’nin bu adayı da siyasi kimlik, sicil ve zihniyet bakımından Başbakan Erdoğan’ın fotokopisi niteliğinde bir şahsiyet olmuştur.”
https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/27/index.html
Ve nihayet Anayasa Mahkemesi Meclis’te Cumhurbaşkanlığı seçilmesini engelleyen 367 kararını aldı. Artık seçime gitmekten başka çare kalmamıştı.
Seçim kampanyası boyunca Erdoğan ve Gül miting meydanlarında sahneye birlikte çıktılar. Kampanyanın ana teması Gül’ün Cumhurbaşkanı seçtirilmemesiydi. 22 Temmuz gecesi AK Parti tarihinin o güne kadara ki en yüksek oyu olan yüzde 47’nin kutlandığı gece meşhur balkona da Erdoğan ve Gül çifti birlikte çıktılar. Başbakan Erdoğan gazetecilere seçim zaferini değerlendirirken “Gül’e yapılana milli refleks” demişti.
Fakat seçimin ardından beklenmeyen bir belirsizlik başlamıştı; AK Parti’nin adayı tekrar Gül, olacak mıydı?
Seçimden bir gün sonra gazetelerde Gül’ün geri adım atmayacağı haberleri çıktı. Başbakan Erdoğan ise henüz konuşmamıştı.
26 Temmuz günü Abdullah Gül, görev yaptığı Dışişleri Bakanlığı’nda bir basın toplantısı düzenleyerek “Yeniden aday olduğunu” söyleme ihtiyacı hissetmiş, Milliyet’ten Hasan Cemal’e “Aday olmazsam halk bize ne der” demişti.
Aynı gün MHP lideri Devlet Bahçeli Cumhurbaşkanlığı seçiminde partisinin Genel Kurul’a katılacağını açıkladı. Bu 367 engelinin de kalkması demekti.
Fakat AK Parti, bir türlü kararını veremiyordu.
2 Ağustos günkü Milliyet gazetesi “AKP kendi içinde bir uzlaşı sağladı mı?; Ankara’da Sis Perdesi” manşetiyle çıktı. Habere göre Cumhurbaşkanı adayını belirlemek için Erdoğan-Gül-Arınç arasında yapılan üçlü zirveden bir sonuç çıkmamıştı.
Zirveler birbirini izledi. Gazetelere düşen haberlere göre AK Parti yönetimi Gül’ün adaylığı konusunda bölünmüştü. Bazı yöneticiler ve bakanlar “Gerilimi azaltmak” için başka bir aday çıkarılmasını öneriyorlardı. Önerilen iki adayın (Murat Başeskioğlu ve Vecdi Gönül) bir ortak özelliği vardı; Eşlerinin başı açıktı.
7 Ağustos’da bir kere daha toplanan Ak Parti MYK’sında Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmaları beş saat sürmüş ama toplantıdan yine bir sonuç çıkmamıştı.
Ertesi gün gazeteler “AKP’de Gül sancısı” gibi manşetlerle çıktılar. Artık bir sorun olduğu açıktı. Başbakan Erdoğan hala sessizliğini koruyordu. Onun adına sessizliği Yeni Şafak’taki köşesinde danışmanı Yalçın Akdoğan bozdu. Akdoğan’a göre 22 Temmuz’da her iki kişiden biri cumhurbaşkanlığı krizine değil, istikrara oy vermişti. O yüzden cumhurbaşkanı adayı belirlenirken istikrarın korunması, yeni gerilimlere yol açılmaması ve uzlaşma gerekliydi.”
Ertesi gün gazeteler bu köşe yazısını birinci sayfalarına koydular. Aynı sayfalarda yer alan başka bir haber de ilginçti. Bir Yunan Gazetesi’ne konuşan ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Matt Bryza “Erdoğan tartışmalı bir ismi aday göstermemeli Gösterirse gerilim oluşur” demiş, Hikmet Çetin ile Vecdi Gönül’ün adını vermişti. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt da özde ve sözdeli açıklamasının arkasında durduğunu açıklamıştı.
Belirsizlik 14 Ağustos gününe kadar sürdü. Yeniden uzun bir görüşme yapan Erdoğan ve Gül’ün toplantısının ardından, Gül, bu kez 112 günkü açıklamadan farklı olarak yanında bir grup milletvekiliyle Meclis’te bir basın toplantısı düzenlendi ve yeniden aday olduğunu açıkladı. Partileri, büyük STK ve sendikaları destek için ziyarete başladı.
Kendisine randevu vermeyen tek parti CHP’ydi. CHP lideri Baykal bunun sebebini Milliyet’ten Fikret Bila’ya şöyle anlatmıştı:
“Biz kriz üretmiyoruz. Aksine doğabilecek krizler konusunda uyarı görevi yapıyoruz. Sayın Başbakan olayı gördü, ancak Sayın Gül’ü engelleyemedi.”
(Yıllar sonra gazeteci Ruşen Çakır, Gül’ün bu dönemde Başbakan’a rağmen adaylıkta ısrar ettiğini hatta Başbakan’ın danışmanlarının bu karara destek için Doğan Grubu gazetelerindeki yazarlarla görüştüğünü açıklamıştı. http://medyascope.tv/2018/01/07/rusen-cakir-2007de-gul-erdoganin-istememesine-ragmen-adayligindan-vazgecmemis-ve-cumhurbaskani-secilmisti/)
Bu çalkantılı günlerin üzerinden 11 yıl geçti. Türkiye’de pek çok şey, pozisyon, siyasi tercih değişti. Erdoğan ve Gül siyaseten ayrı düştüler. Türkiye o kadar değişmişti ki Gül’ün adı CHP ve SP’nin ortak cumhurbaşkanı adayı olarak geçmişti.
Ama yaşadığımız son bir haftaya bakılırsa Türkiye’de bazı şeyler de pek değişmedi.
Yaşanan bütün değişimler, muhafazakar siyasetteki kırılmalar, farklı yaklaşımlar, sert tartışmaların Türkiye’deki laiklerin büyük yığınları için hiç bir şey ifade etmediği ortaya çıktı. Onlar için Erdoğan ve Gül hala eşleri başörtülü iki “dinci” siyasetçi, o yüzden de aralarında hiçbir fark yok.
Bir grup ise aradaki farkın ve bunun siyaseten kendilerine faydasının farkında olsa da , dindar bir siyasetçinin bir ‘çare’ olmasını içine sindiremedi, bunu kendi dünyası için bir yenilgi olarak gördü ve bu yüzden şiddetle karşı çıktı.
Eski defterler yeniden açıldı. “Sende bu evlat acısı bende bu kuyruk acısı oldukça” sözüne uygun tepkiler verildi. Siyaseti bir satranç oyunu olarak görenler değil, kazananın her şeyi aldığı ya da her şeyi kaybettiği bir zar atma olarak oynayanlar, aşiretinin töresinden çıkamayanlar, kan kusarım, kızılcık şerbeti içtim derim diyenler baskın geldi. Derin siyasi kırılmaların üzeri kapatıldı, kenarda köşede kısık sesle dillendirilen ağır eleştirilerin, “bu iş böyle gitmez” tespitlerinin sesi kısıldı. Siyasetin sadece ideallerle ve iyi niyetlerle değil, cesaretle ve iddiayla da yapılacak bir iş olduğu ortaya çıktı. Bir de Türkiye’nin siyaseten hala ergenlik döneminde olduğu...
15 yıllık iktidarın ilk defa çalışmadığı yerden çıkan, her kesimin bilgisayarlarına mavi ekran verdiren bir haftalık sistem krizi günün sonunda o meşhur sözde söylendiği gibi bitti ve “Herkes evine döndü
.29/04/2018 22:40
‘Oslo görüşmeleri’nden notlar...
22
Norveç’in başkenti Oslo’daki Nobel Barış Merkezi Müzesi’ni gezerken, herkesin aklında bir gün önce Kore yarımadasını 65 yıl önce üç yıl süren ve milyonlarca insanın öldüğü savaştan sonra bölen sınırda bir araya gelip tokalaşan, Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un ve Güney Kore Lideri Moon Jae-in’in görüntüleri var.
Sınırda kahve içerek “Bir daha Kore Yarımadası’nda savaş olmayacak” sözü veren iki Koreli liderin adının, bu yılın ekim ayında bu merkezde kameraların karşısına geçecek Norveç Nobel Komitesi tarafından 2018 Nobel Barış Ödülü’nün sahipleri olarak açıklanma ihtimali hayli yüksek.
Ödülün bir ucundan bu tokalaşmanın mimarı olarak ABD başkanı Trump tutarsa da kimse şaşırmaz.
Halbuki bundan bir kaç ay önce artık mizah konusu olan dünyanın en otoriter rejimi Kuzey Kore’nin lideri, bütün dünyayı nükleer füzeleriyle tehdit ediyor, her attığı tweetle kavga çıkaran, barış kelimesiyle adı pek de iyi gitmeyen Trump da Kore savaşına yeşil ışık yakıyordu.
Ama dinamitin mucidi Alfred Nobel adına verilen barış ödülü için çok da tuhaf bir seçim olmaz bu.
1888’de kendisi gibi mucit bir işadamı olan ağabeyi Ludwig hayatını kaybedince Fransız gazeteleri, Alfred Nobel’in öldüğünü zannedip, arkasından dinamitin mucidi olmasından hareketle “Ölümün taciri öldü” başlıklı biyografiler yayınlamış, bunları okuyan Alfred Nobel de arkasından böyle bahsedilmemesi için meşhur ödülleri dağıtmaya başlamış, çocukları da olmadığı için mirasını ödül komitesine bağışlamıştı.
1890’lu yıllar dünyada bir barış döneminin sürdüğü, Atina’da ilk olimpiyatların yapıldığı (1896), evrensel duyguların zirvede olduğu zamanlardı.
Ama adıyla bir de barış ödülü vermeyi herhalde “bu kadarı da artık ayıp olur” diye herhalde düşünmemişti.
Nobel Barış Ödülleri onun ölümünden beş yıl sonra, 1901’de, yakın dostu, pek çok dile çevrilmiş “Silahları indirin!” kitabının yazarı pasifist Avusturyalı düşes Bertha von Suttner’in girişimiyle dağıtılmaya başlandı.
İsveç’ten dağıtılan diğer ödüllerden farklı olarak Nobel Barış Ödülü, Norveç Nobel Komitesi tarafından seçiliyor ve ödül Oslo’daki törenle sahiplerine veriliyor.
(Bunun özel bir sebebi yok. Alfred Nobel’in yaşadığı zamanlarda İsveç ve Norveç aynı birliğin içindeydi, hatta Alfred Nobel, ödüllerle ilgili vasiyetini Paris’teki İsveç-Norveç Klubü’nde yazmıştı.)
Ödüllerin dağıtıldığı 1901’den itibaren Norveç’in adı artık barışla anılıyor.
İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da Nazi işgalinden Sovyetlerin kurtarıp geri çekildiği, Sovyetlerle ve Rusya ile hep iyi ilişkileri olan, sonra NATO’ya üye olmuş ama Avrupa Birliği içinde yer almamış, petrol ve gaz rezervleriyle kendi adına karar verme lüksü olan bir ülke olarak Norveç’in bu özgün durumu arabulucu vasfına katkı yapmış.
Ama Norveç’in adının dünyada Nobel Barış Ödülleri dışında, barış görüşmeleriyle anılmaya başlamasının tarihi esas olarak yakın zamanlarda 1991-93 arası İsrail-Filistin görüşmelerine dayanıyor.
Oslo Görüşmeleri olarak bilinen bu görüşmelerde Norveç’in arabuluculuğun arkasında ise o yıllarda iktidardaki Norveç İşçi Partisi ile İsrail İşçi Partisi arasındaki güçlü ilişkiler var. Norveçli sosyalistler için İsrail İşçi Partisi, Kibbutzlar gibi uygulamalarıyla bir rol model.
Şu anki NATO Başkanı ve eski Norveç Başbakanı Jens Stoltenberg’in babası olan eski Savunma ve Dışişleri Bakanı Thorwald Stoltenberg’in Şimon Peres’le başlattığ, Arafat ve El Fetih müzakerecileriyle yürüttüğü görüşmelerin sonunda atılan imzalar İsrailli ve Filistinli liderlere 1993’de Nobel Barış Ödülü getirmişti.
Atılan imzalar daha sonra boşa çıksa da Norveç’in arabuluculuk rolü başka çatışmalı alanlarda sürdü. Sri Lanka, Filipinler ve son olarak geçen yıl yine Kolombiya Devlet Başkanı’na Nobel Barış Ödülü’nü getiren, Kolombiya-Farc müzakerelerinde de Norveç arabulucuydu.
Bütün bu barış çalışmaları için 15 yıldır, Norveç Dışişleri Bakanlığı’nın içinde Barış ve İnsani Faaliyetler adlı bir direktörlük kurulmuş durumda. Yani barış görüşmeleri Norveç’in resmi politikası artık.
50 çalışanı, 70 milyon bütçesi olan bu direktörlüğün ev sahipliği yaptığı barış görüşmelerinden biri de MİT ile PKK arasında yapılan ve internete sızdırılan ses kaydıyla varlığından haberdar olunan Oslo Görüşmeleri.
Norveç Dışişleri Bakanlığı’nın, Avrupa Birliği, Hollanda Dışişleri Bakanlığı ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı ile birlikte destekçileri arasında olduğu, Londra merkezli Democratic Progress Institue (DPI)’nün 24-27 Nisan tarihlerinde Oslo’da düzenlediği çözüm süreçlerinde medya temalı toplantıya katılan Türkiye’den gazeteciler o yüzden önce Oslo Görüşmeleri’nin yapıldığı yeri bulmaya çalıştılar.
Ama müzakereler konusunda oldukça ketum olan Norveç Dışişleri Bakanlığı görevlileri ısrarlı sorular karşısında hiçbir ipucu vermediler.
DPI, Türkiye’de çözüm sürecine destek için kurulmuş, başında Bingöl asıllı İngiltere vatandaşı avukat Kerim Yıldız’ın olduğu bir sivil toplum örgütü.
9 yıldır Türkiye’deki bütün partilerden siyasetçiler, farklı fikirlerden gazeteciler ve akademisyenlerin katıldığı geziler ve toplantılar düzenliyor ve bu toplantılarda Türkiye’den katılımcılar başka ülkelerdeki çözüm süreci deneyimini doğrudan muhataplarından dinleme fırsatı yakalıyorlar.
Tabii böyle bir çaba kaçınılmaz olarak yıllardır saldırıların, komplo teorilerinin de hedefi oluyor.
En meşhur saldırı daha sonra FETÖ’den tutuklanan Akit gazetesinin eski Ankara temsilcisi üzerinden yapılmış, 17/25 Aralıktan sonra ise bu haberlerin arkasında FETÖcü emniyetçilerin yasadışı dinleme kararlarıyla yürüttüğü bir soruşturma olduğu ortaya çıkmıştı. Dinlenenler ve fiziken takip edilenler arasında İrlanda Barış sürecinin mimarlarından Jonathan Powell bile vardı.
Ne tuhaftır ki DPI, geçen aylarda Londra’da CHP lideri Kılıçdaroğlu bir toplantılarına katılınca bu kez iktidara yakın gazeteler tarafından “Kraliçe’nin adamları, PKK’yla ilişkili” suçlamalarının hedefi oldu.
https://www.sabah.com.tr/gundem/2017/12/09/kilicdaroglundan-londrada-skandal-gorusme
Halbuki bu görüşmeden aylar önce DPI yönetimi ve Türkiye’den saygın isimlerden oluşan danışma kurulu Beştepe’de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmişti. Geçen Nisan ayında da AK Parti’nin önde gelen isimleri, eski bakanlar Efkan Ala, Mehdi Eker ve Taner Yıldız, DPI’ın davetlisi olarak Londra’da IRA-İngiltere barışının öncüsü olan isimlerle bir araya gelmişlerdi.
(Hala bu işin arkasında Kraliçe’nin oyunlarını arayanların, Mayıs ayında yedincisi İngiltere’de yapılacak Türk-İngiliz Tatlıdil Forumu’na Cumhurbaşkanı’nın da katılıp, bu sırada Kraliçe’yle de görüşeceğini akıllarında tutmalarında fayda var.)
Oslo’da düzenlenen DPI toplantısında, geçen yıl Nobel alan Kolombya lideri Başkan Santos’un basın danışmanının sunumu, Türkiye açısından da ilginç bir örnekti.
Kolombiya’da dört kez denenen çözümü, günün sonunda “Barışı getirmeyi” vaad eden idealist bir başbakan değil, “FARC’ı bitirmeyi” vaad eden bir başbakan ve şahin bir savunma bakanı getirmişti.
FARC, daha önce bir kaç kez kalktığı, vekilleri taşıyan uçak kaçırarak, diskoları basıp yüzlerce kişiyi öldürerek yıktığı müzakere masasına sahada askeri olarak zayıflatıldıktan ve örgüte destek veren ülkelerle anlaşmalar yapıldıktan sonra tekrar oturmuş ve sonunda FARC’la devlet toprak reformunun merkezinde olduğu bir anlaşmaya varmışlardı.
Yakında Kolombiya’da yapılacak seçimlerde en güçlü adaylar arasında süreçte devletin müzakerecisi, eski bir FARC lideri ve devletin anlaşıp silah bıraktırdığı eski bir paramiliter grubun liderinin de yarışacak olması alınan mesafeyi gösteriyor.
DPI Başkanı Kerim Yıldız, dünyadaki bütün çözüm süreçlerinin yıllarca sürdüğünü, defalarca denemeden sonra sonuç alındığını hatırlatıyor ve Türkiye’de seçimlerden sonra yeniden bir demokratikleşme ve çözüm kapısının aralanabileceğini düşünüyor.
Kuzey Kore liderinin, Trump’ın barışa öncülük ettiği, adlarının Nobel barış ödülü için geçtiği günlerden geçerken insan neden olmasın diyor.
.04/05/2018 23:58
Mebus namzeti sayısı artarken...
11
Türkiye’de etkileri hissedilmeye başlanan 1929 Ekonomik Krizi, yönetimden artan şikayetler, bu şikayetleri kontrol edebilmek için kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, onun 1930 yerel seçimlerinde gösterdiği büyük başarı, Menemen Olayları ve Serbest Fırka’nın kendini lağvetmesi...
1930 yılında peşpeşe içine girdiği bu büyük krizlerle sarsılan CHP iktidarının imdadına uzun süredir tarafsız davranan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk yetişmişti. Üç aylık bir yurt gezisine çıkan ve halkın sorunlarını dinleyen Atatürk, Ankara’ya döndüğünde güven tazelemek için tek yol kaldığını anlamıştı; Erken seçime gitmek...
Meclis’i fesh etme yetkisi olmayan Cumhurbaşkanı’nın, seçim kararı alması için Meclis’e gönderdiği yazıda bir yıllık kontrollü bir muhalefet denemesinin bile dengeleri nasıl sarstığı görülüyordu:
“Son aylarda C.H. Fırkasının memleketteki, Büyük Millet Meclisindeki ve Hükümetteki idari ve siyasi faaliyeti aleyhinde bir hava yaratılmaya çalışıldığı malumdur. Asırlarca mühmel bırakılmış olan bir memlekette ve bir millet hayatında bir çok eksiklikler ve ihtiyaçlar olması tabiidir; bundan başka milleti kurtarıcı esaslı bir siyasetin tatbikatından memnun olmayacak kimselerin bulunacağı da şüphesizdir. Yüksek esasları görmeyerek veya görmek istemeyerek milletin bütün düşünceleri ve duyguları teşviş ve teğlike çalışılmıştır. Bunun için yer yer kullanılmış olan vasıtalar ve vesileler dikkate ve intibaha şayandır. Buna rağmen millet kütlesinin doğru görüşü ve eyi hissi bozulmamıştır. ...Her türlü teşebbüslerimizde ilham ve kuvvet kaynağı olan milletimizin hakkımızdaki itimadı tekrar tecelli edince milli mefkuremize yürütmekte dayandığımız temelin ne kadar sarsılmaz olduğu bir daha görülmüş olacağı kanaatindeyim.”
Normal zamanından 7 ay erkene alınan seçimlerde her ne kadar rakip olmasa da halkın gönlünü kazanmak için popülist adımlar atılmıştı.
Bunlardan biri mebus maaşlarının 500 liradan 350 liraya düşürülmesiydi. Kararın sebeplerinden biri de mebusluğa olan yoğun ilgiyi azaltmaktı.
Ama tam tersi oldu. Dar bir kadronun yönettiği sistemde neredeyse hiç bir rolü kalmayan, üstüne üstlük maaşı da düşen mebusluk için adaylar Ankara’ya akmaya başladılar.
Tatil olmasına rağmen Meclis koridorları hınca hınç doluyor, CHP merkezine yüzlerce mebus namzetliği başvurusu yapılıyordu.
Teşkilat-ı Esasiye’ye göre 18 yaşını bitirmiş her Türk erkeği müntehib-i evveldi (birinci seçmendi). Müntehib-i evveller, müntehib-i sanileri (ikinci seçmenleri) seçiyorlar, mebuslara oyu müntehib-i saniler veriyordu.
1908’den 1923’e kadar 50.000 nüfusa bir mebus düşerken 1923’te yapılan düzenlemeyle bu rakkam 20.000’e düşürülmüştü. Örneğin 1931 seçimlerinde İstanbul’un nüfusu 320.000’di. Bu nüfusun 168.491 birinci seçmen olma hakkına sahipti. Seçimlerde 143.002’si oy kullanmış ve 1559 ikinci seçmeni seçmiş, ikinci seçmenler ise 16 mebusu seçmişlerdi. Kadınların genel seçimlerde oy hakkı henüz yoktu, seçme yaşı ise 18’di.
Mebus namzetliği için başvuranlardan fotoğraf, tercüme-i halleri ve talepnameleri istenmekteydi. Belgeler, Fırka’ nın namzet hakkındaki notları da eklendikten sonra, karar için Fırka Umum-i Riyasetine gönderilmekteydi. Son kararı ise Mustafa Kemal verecekti.
Gazetelerde yayınlanan yeni mebus namzet isimleri haberleri bu yüzden sürekli olarak “bu konudaki haberlerin hepsi asılsız, son kararı Gazi verecektir” yorumlarıyla yalanlanmaktaydı.
Fırka idaresine dayandırılan bir habere göre “namzet isimleri üzerinde yapılan türlü yayınlara imkan vermemek için Gazi’ nin namzet isimlerini seçim günü sabahı açıklayacağı” bildirilmişti. Son kararı Gazi vereceğinden ve mebus namzetlerinin Gazi’nin kararı üzerinde kulis yapma imkanları olmadığından, başvurular sırasında verilen fotoğraflar ve talepnameler ayrı bir özenle hazırlanmaktaydı.
Gazetelerde bir mebus namzetinin fotoğrafı şöyle tarif edilmişti: “Siyah bir ceket, çizgili pantolon, başta melon şapka, mendil, cebinde bir kalem. Sağ sol bir etajeye dayanmış. Etajenin üstünde şöylece bırakılmış 4-5 kitap. Bir diğerinin elinde fildişi saplı bir baston, ötekilerde kalın bir kitap”
Fotoğraflar kadar talepnameler de ilginçti. Bir mebus adayı “3. kez mebus adayı olduğunu,10 sene evvel yurtdışında değil de Türkiye’de olsaydı, 10 senedir mebus olacağını” söylemekteydi.
Mebuslar, Serbest Fırka ve Menemen olaylarının da etkisiyle talepnamelerinde rejime sadık ve laik olduklarının altını özenle çiziyorlardı.
Bir mebus namzetinin dilekçesinde ise şöyle yazıyordu: “3 çocuk babasıyım. Kazancım ayda 90 lira. Çocuklarımı okutamıyorum. Maişete medar olmak ve memlekete hizmet etmek için fırkaca namzet gösterilmeyi rica ederim”
Gazetelerde mebus namzetlerinin Ankara’ya hücumlarını hicveden karikatürler çıkıyordu. Bir karikatürde iki şık bayan konuşuyordu:
“-Hani kocan bir ticari iş için Ankara’ya gidecekti, neden bırakmadın?.
-Şimdi Ankara’ya gidenleri mebusluk istemeye gitti zannediyorlar. Hiç kendim için 350 lira ile bir ay idare edecek dedirtir miyim?”
Başvuru yapanların çoğu memurdu. Memurlar, için mebus namzetliği rejime bağlılık göstergesiydi. Daha sonraki kariyerleri ve terfileri için de önemli bir referanstı bu. Mebus adayı yapılmaları halinde maaşlarının yarısını Fırka’ya bağışlayacaklarını taahhüt eden tüccarlar için ise, isimlerinin ve fotoğraflarının Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in önüne gitmesi bulunmaz bir fırsattı.
1931 seçimlerine doğru yaşanan mebus namzetliği enflasyonu karşısında muhalefet yapabilen son gazetelerden Son Posta’nın başyazarı Zekeriya Sertel şöyle yazmıştı: ”Mebus namzetliği için adı geçen isimler içinde tanıdıklarımı tetkik ettim. Hepsi programsız, prensipsiz, opportunist insanlar. Bunlar dün halifeciydiler, bugün Cumhuriyetçidirler, yarın sosyalist veya mürteci olabilirler. Onlar için gaye, prensip ve program sahibi insanları istismar etmek, onların sırtında tufeyli bir hayat yaşamaktır.”
1920’de ülkenin en ünlü paşalarının, din adamlarının, avukatlarının, yazarlarının yer aldığı Meclis’in profili, yıllar içinde rejim otoriterleşip, muhalif sesler tasfiye edildikçe, Meclis’in sistem içindeki önemi ve etkinliği azaldıkça düşmüş; eğitimli, varlıklı insanlar, söyleyecek sözlerini karınlarında saklayamayacaklar, yazarlar, entelektüeller siyasetten geri çekilmiş ama buna rağmen aranan tek kriterin sadakat olduğu mebusluk için başvuranların sayısı artmıştı.
24 Haziran erken seçimine giderken de milletvekilliği başvurularında rekor yaşanıyor. Halbuki aksine yeni geçilecek Cumhurbaşkanlığı sisteminde Meclis’in ve milletvekillerinin rolü azalıyor.
Kabine Meclis’ten çıkmayacağı için milletvekili adayı gösterilmek, iddialı siyasetçiler için Meclis’te oldukları sürece bakan olamayacaklarının ilanı anlamına gelecek. Belki bu yüzden bazı isimler vekil adayı gösterildiklerinde siyaseten tasfiye edildiklerini düşünecekler.
Yeni sistemde vekiller, Bakanlar ve Cumhurbaşkanı ile Meclis’te birlikte çalışmayacak, yürütme üzerinde yazılı soru sormak dışında bir kontrol görevleri yok, muhtemelen bakanların emrinde olan bürokratlar da telefonlarına artık o kadar hızlı dönmeyecek.
Zaten güçlü tek parti iktidarlarında rolleri zayıflayan vekillerin özgün ağırlıkları yeni sistemle biraz daha düşecek.
Ama bu güç azalmasına karşın, vekilliğe ilginin artması da tesadüf değil.
Hem sayı 600’e çıktığı için hem de güçlü figürler başka pozisyonlar için geriye çekileceğinden sistemde yeni vekil adaylarına yer açılmış durumda.
Ayrıca güçlü bir iktidar tarafından yönetilen, her türlü pozisyonda ve atamada referansın ve sadakatin arandığı bir ülkede vekil adaylığı, seçilemezseniz bile işinize çok yarayacak, CV’ye yazılacak, bir kimlik ve bağlılık gösterme biçimi.
Yani vekil adaylığına başvuruda rekor, her zaman demokrasinin ve demokratik katılımın arttığı anlamına gelmeyebilir.
Yine de bütün vekil adaylarına başarılar.
Not: Cumhurbaşkanlığı adaylığı için hafta sonu da İlçe Seçim Kurullarında imza verilebiliyor. Epey zorlaştırılmış demokratik bir hakka destek olmak için herkes birkaç dakikasını ayırıp, daha sonra oy vermese bile 100 bin imza bekleyen dört aday için sadece kimliğiyle gidip imza verebilir. Özellikle MHP liderinin fişleme tehdidinden sonra bu herkesin üzerine düşen bir görev. Keşke Yüksek Seçim Kurulu da sayfasında İlçe Seçim Kurulları’nın sadece telefonlarını değil, adreslerini de yayınlasa. Herhalde bu onlar için çok zor bir iş değildir.
.06/05/2018 23:17
"Aynı yoldan geçmişiz biz"den, "Ez oğlum"a...
91
Cumhur İttifakı (AK Parti-MHP-BBP) ve Millet İttifakı (CHP-İYİ Parti-Saadet Partisi-Demokrat Parti) geçen hafta ittifak bildirilerini Yüksek Seçim Kurulu’na teslim ettiler.
Kısa bildiriler, bu ittifakların hangi ilkeler ve siyasetler etrafında kurulduğu hakkında Türkiye siyasetini hiç takip etmeyen birine bile genel bir fikir verebilecek cinsten atıflar ve kavramlarla dolu.
Cumhur İttifakı bildirisinde neden bu ittifakın kurulduğu şöyle tarif edilmiş:
“Cumhur İttifakı” sadece bir seçim ittifakı olmayıp, Türkiye’ye yönelik iç ve dış kaynaklı hasmane girişimler karşısında, millî ve ahlâkî bir duruş ve bu çerçevede sürdürülecek tarihi bir birlikteliktir.”
Millet İttifakı ise kendisini şöyle tarif etmiş:
“Farklı yaşam tarzı ve siyasal görüşü olan toplumsal kesimlerin demokratik ilkeler etrafında sağlayacakları uzlaşma, milletimizin ihtiyacı olan barış, huzur ve istikrarın ön şartıdır. Bu işbirliğinin temel amacı tuzak ve hileleri aşıp milli iradenin tecellisini sağlayarak, mutlak kuvvetler ayrılığına dayalı güçlü meclisin olduğu, güçlü bir Türkiye’yi yaratmaktır. Bu iddia ve amaçla bir araya geldik ve milletvekilleri seçimi için bir işbirliği kararı verdik ve ittifak kurduk. Bu ittifakımızın adı MİLLET İTTİFAKI’dır.”
***
İki bildiride sık kullanılan kavramlar, kelimeler ve kullanılmayan kavramlar, kelimeler de ittifaklar hakkında çok şey söylüyor.
Millet İttifakı bildirgesinde “Millet”ten sonra en çok tekrarlanan kavram “demokrasi” (dört kez). Cumhur İttifakı bildirisinde ise demokrasi kelime hiç kullanılmamış.
Yine Millet İttifakı bildirisinde üç kez huzur kelimesi kullanılmış. Kardeşlik, güven, normalleşme, basın ve ifade özgürlüğü gibi kavramlar Millet İttifakı bildirisinde kullanılan diğer kavramlar
Bu kavramlara yer verilmeyen Cumhur İttifakı bildirisindeki hava ise tam tersi.
Kısa bildiride “Türkiye’nin maruz kaldığı saldırılara karşı”, “Türkiye’yi hedef alan saldırılar karşısında”, “Türkiye’yi hedef alan sistematik saldırılara karşı”, “Türkiye’ye yönelik iç ve dış kaynaklı hasmane girişimler karşısında” diye başlayan cümleler dikkat çekiyor.
AK Parti’nin seçim bildirgeleri ve kullandığı siyasi dilde sık sık atıf yapılan “milli irade” kavramı da bu kez Millet İttifakı’na kaptırılmış.(iki kez)
Cumhur İttifakı bildirisinde milli kelimesi başka kavramlarla birlikte kullanılmış; “milli duruş”, “milli beka”, “milli diriliş ruhu”, “milli şuur”, “milli ve üniter bir devlet” gibi.
İlginç olan CHP ve İYİ Parti gibi iki net Atatürkçü partinin de içinde olduğu bir ittifakın bildirisinde Atatürk’e hiç atıf yokken, Cumhur İttifakı bildirisinde “Cumhur İttifakı, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma” hedefini yakalama azmi ile milli ve üniter devlet olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Türk Milletini ilelebet yaşatma iradesidir” deniyor.
Ama aynı bildiride bu Atatürk ve muasır medeniyet seviyesi atfından biraz sonra şöyle de denmiş: “İ’la-yı Kelimetullah uğruna asırlarca dünya barışının ve adaletinin teminatı, İslam aleminin ve bütün mazlum milletlerin yegane ümidi olan Türkiye’yi küresel bir güç haline getirecek, 2053 ve 2071 vizyonun alt yapısını adım adım inşa edecektir.”
Cumhur İttifakı’nin söylemi ittifakın küçük ortağı MHP’nin söylemine daha yakınken, Millet İttifakı ise ittifakı oluşturan partiler ise liberal bir dil üzerinde anlaşmış görünüyor.
Aslında çok şaşırtıcı da değil.
Türkiye’de iktidarlar genelde güçlü ve otoriter oldukları için, muhalifler genelde liberal olurlar. Daha sonra onlar iktidara gelir, devletin ideolojisini kuşanır, bu sefer muhalefete düşenler aynı liberal kavramlarla iktidara muhalefet ederler.
Liberalizm genelde bir muhalefet ideolojisi olmuş bir türlü bir iktidar ideolojisi olmayı ya da kalmayı başaramamıştır.
Ama AK Parti açısından durum biraz daha farklıydı.
***
16 yıllık iktidarı sırasında AK Parti, güçlü bir iktidar olmasına rağmen, muhalefete göre her zaman daha liberal, özgürlükçü, statüko karşıtı bir dil kullandı. Özellikle seçim kampanyalarını bu dil etrafında kurdu.
Muhalafete ise genelde mevcudu savunmak, değişime, açılımlara karşı çıkmak, tehlikelere işaret etmek, korku tacirliği yapmak düştü.
Ama 2015 çifte seçimleri, 16 Nisan referandumuyla değişmeye başlayan bu rol dağılımı, 24 Haziran seçimlerine giderken tamamen değişmiş görünüyor.
Değişim, demokrasi, milli irade, özgürlük gibi pozitif kavramlar muhalefetin eline geçmiş görünürken, AK Parti ve MHP ittifakı sürekli beka kaygısından, iç ve dış saldırılardan, düşmanlardan, tehlikelerden bahsediyor, galiba bütün seçim kampanyası da böyle geçecek.
Roller öyle bir değişti ki CHP’nin en ulusalcı, Kemalist kanadından, şahin, polemikçi diliyle meşhur ismi olan, 2010’da “Liboşlara kapak olsun” diye bir tweeti dolaşan Muharrem İnce, neredeyse kampanyasını liberal bir dil üzerine inşa etmiş görünüyor.
Kampanyasını Hacı Bayram Camii ve Birinci Meclis’ten başlatması, diğer adayların demokratik haklarına sahip çıkması, mizahı kullanması, Kürt meselesini çözmekten, Demirtaş’ı ziyaret etmekten bahsetmesi cesurca ve bundan bir kaç yıl öncesine kadar AK Parti’den beklenecek siyasi adımlar.
AK Parti’nin 2011 ve 2015 seçimlerinde kullandığı meşhur seçim şarkısı “Aynı yoldan geçmişiz biz”den, bu seçim kampanyasında kullandığı “Dostun kim düşmanın kim sez oğlum” arasındaki fark bile değişimi net anlatıyor:
Bakalım seçimlerde hangisi daha çok iş yapacak?
.9/05/2018 22:46
O şarkı Tunus’ta söylenmeye devam ediyor
31
Türkiye erken seçime giderken, Fransa’da aralarında Sarkozy’nin de olduğu bir grup Kuran’dan ‘zararlı’ buldukları ayetlerin çıkarılmasını önerirken, uzun yıllar Fransız model radikal bir laik diktatörlükle yönetilmiş Tunus’ta, 2011 yılındaki Yasemin Devrimi’nden sonraki ilk yerel seçimlerde yapıldı. Ve sandıktan Batı basınına göre İslamcı, kendi tariflerine göre “Müslüman Demokrat” Ennahda Partisi birinci olarak çıktı. Yüzde 40’lara yaklaşan düşük katılım oranına rağmen, adayların %49’nun kadın, üçte birinin 35 yaş altı olduğu, Kuzey Afrika tarihinin ilk adil ve özgür yerel seçiminin en dikkat çekici sonuçlarından biri başkent Tunus’un belediye başkanlığını ilk defa bir kadının kazanması oldu. Suad Abdurrahim’i dünya medyası için esas dikkat çekici yapan ise Ennahda Partisi’nden ve başının açık olması. Aslında Abdurrahim, başörtüsü yasağının Türkiye’den bile sert uygulandığı Tunus’ta öğrencilik yıllarında taktığı başörtüsü yüzünden mağduriyetler yaşamış, hapse atılmış bir isim.
Tıp Fakültesi’nden atıldıktan sonra girdiği Eczacılık fakültesinden mezun olan Suad Abdurrahim, daha sonra başını açmış ama gençlik kollarından geldiği, yasadışı ilan edilen Nahda hareketi içinde mücadeleye devam etmiş. 2011 yılındaki devrimden sonra da 22 yıllık sürgünün ardından ülkeye geri dönen Raşid Gannuşi’nin kurduğu Ennahda Partisi’nden Meclis’e vekil olarak seçilmiş.
***
Arap Baharı’nın tek başarı hikayesi olan Tunus’ta, Gannuşi’nin partisinin zaferi bitti, tükendi denilen İslamcılığın da son zamanlarda kazandığı en büyük zafer. Aslında Gannuşi, 2016 yılındaki parti kongresinde Ennahda’nın rotasını “Siyasal İslam’dan Müslüman demokrasiye” çevirmişti. Bu yeni rotanın bütün dünya medyasında dikkat çeken bir başka işareti de Ennahda’nın yerel seçimlerde Manastır kentinde bir Yahudi’yi listelerinden bağımsız aday olarak göstermesi oldu. Afrika’nın en eski Singaog’unun olduğu, bir zamanlar ülkede yaşayan kalabalık Yahudi nüfusundan geriye kalmış 1500 kişiden biri olan çamaşır makinesi tamircisi Simon Slama, yemin töreninde hem Tevrat hem de Kuran üzerine yemin ederek göreve başlayacağını açıklamıştı.
Gannuşi, 2011 yılından beri yaptığı siyasi hamlelerle Tunus’un bir Mısır, Libya ya da Suriye olmasını engellemiş bilge bir siyasetçi. Bazı yazarlar ona “Kuzey Afrika’nın Aliya”sı diyor. Gannuşi’nin bilgece hamleleri arasında sandıktan tek başına iktidar çıkmasına rağmen iktidarı muhalefetle paylaşmak, ardarda laik siyasetçi ve gazetecilere yönelik suikastlardan sonra artan darbe dedikodularını bitirmek için iktidardan geri çekilmek, yeni bir anayasa yapmaya öncülük etmek ve son olarak da kendi partisinden yükselen tepkilere rağmen devrilen Bin Ali rejimin isimlerinden, laik Nida partisinin lideri Es-Sibsi ile koalisyon kurmak da var.
2016 yılında Nahda hareketinin dini faaliyetleriyle siyasi faaliyetlerini birbirinden ayırma kararı ve partiyi Müslüman Demokrat olarak tarif etmesiyle de Ennahda’nın bir kitle partisi haline gelmesinin önünü açtı. Bu cesur hareket, bütün dünyada İslamcı hareketlerin yenildiği, Arap Baharı’nın bittiği tespitleri yapılırken Tunus’un İslamcı hareketine seçimde zafer kazandırdı. Ama bu zafer bile Gannuşi’nin uzlaşmacı, mütevazi, demokrasiyi önceleyen siyasetini değiştirmedi. Partisinin sözcüsü zaferi “demokrat, hoşgörülü ve uzlaşma arayan Ennahda’nın ödüllendirilmesi” olarak yorumlarken, Gannuşi de zaferi koalisyon ortağı laik Nida partisiyle paylaştı, zaferin değil, ülkedeki demokrasinin kurumsallaşmasının öneminin altını çizdi. Çünkü 2019’a kadar Tunus’ta halk parlamento ve Cumhurbaşkanlığı için iki kere daha sandığa gidecek. Ve bu seçim maratonuyla Tunus’un artık bir demokrasi olduğu tescil edilecek.
***
1980’lerden itibaren kitaplarıyla ve yaptığı ziyaretlerle Türkiye’de de yakından tanınan Gannuşi, 2011 yılında Arap Baharı’nın ilk zaferinin kazanıldığı Tunus’ta partisini iktidara taşırken, bütün dünyaya demokrasiye bağlılığını göstermek için Türkiye’deki AK Parti tecrübesini kendilerine model olarak aldıklarını anlatıyordu. Hatta bunu söyleyerek niyetleri hakkında hem ülkesindeki laiklere hem de dünyaya garanti veriyordu. Ama ilginçtir 2016 yılında Ennahda’nın kendisini Müslüman Demokrat olarak tarif etmesiyle yaşanan değişim sonrası, Gannuşi’nin Batı medyasında çıkan yazıları ve röportajlarında artık Türkiye’den ve Türkiye modelinden hiç bahsetmemeye başlaması dikkat çekiciydi. Artık, ortada övülen bir “Tunus modeli” vardı.
Tabii ki Türkiye ve AK Parti’den artık model olarak bahsedilmemesinin Batı dünyasıyla yaşanan sorunlar ve çatışmalarla ilgisi var. Ama mesele sadece bundan ibaret değil. AK Parti bütün dünyada Müslüman yada Muhafazakar demokrasinin biricik ve en başarılı tecrübesi olarak başta Nahda olmak üzere bütün İslami hareketlerin sigortası olmuş, önünü açmıştı. Tam da bu yüzden Türkiye’deki Müslüman demokrasi hikayesinin aldığı yaralar, gidilen yollardan geriye doğru adımlar, bundan sonra herhangi bir ülkede demokratik sistem içinde ortaya çıkacak İslamcı ya da Müslüman hareketler için de kötü referans olacaktır. O yüzden Türkiye ya da Tunus tecrübesi sadece bu iki ülkenin içişleriyle ilgili meseleler değil. Neyse ki Gannuşi’nin uzlaşmacı ve bilge liderliğiyle gelen Tunus’taki seçim zaferi hala o şarkının bitmediğini ve söylenmeye devam ettiğini gösteriyor.
.13/05/2018 23:01
Hapishaneden sandıkla çıkmak...
63
1957 yılında ülke İngiltere’den bağımsızlığını kazandığından beri Malezya’yı yöneten 60 yıllık Barisan Nasyonel iktidarı geçen haftaki seçimde devrildi.
İktidarı yıkan yabancı biri de değildi. Bu 60 yıllık iktidarın 22 yılına başbakan olarak imza atmış, Malezya’nın efsanevi lideri Mahathir Muhammed, 2003 yılında 77 yaşında emekliğe ayrıldığı siyasete 15 yıl sonra 92 yaşında dönerek eski talebelerini iktidardan etti ve dünya tarihinin en yaşlı Başbakan’ı unvanını aldı.
Ama bunu yalnız başına yapmadı. Mahathir’in seçime Başbakan adayı olarak girdiği Pakatan Harapan’ın (Umut Koalisyonu) esas lideri eski başbakan yardımcısı Enver İbrahim beş yıldır hapishanede. Malezya kanallarında sık sık hapishaneden bir hastaneye sevk edilmiş Enver İbrahim’in bu seçim zaferini televizyondan izlerken çekilmiş görüntüleri yayınlanıyor.
Toplam 11 yılı bulan mahpusluğunun sebebi ise epey belaltı yöntemlerle yapılan bir siyasi tasfiye operasyonu.
Şimdi müttefiki olan Mahathir Muhammed’in de bir zamanlar parçası olduğu (Daha sonra özür dilemişti) bu tasfiye operasyonunda, Malezya’nın gelecekteki lideri olarak bakılan İbrahim hakkında önce yolsuzluk dosyaları ortaya sürülmüş, onlar boş çıkınca bu kez eşinin şoförü onu kendisiyle eşcinsel ilişkiye girmekle suçlamıştı. Bu şeri hukukun geçerli olduğu Malezya’da ağır bir suç.
Enver İbrahim, altı yılını hapiste geçirdiği, yıllarca süren mahkemeler, çelişkili temyiz kararları sonrası serbest kaldıktan sonra 2008’de tekrar siyasete döndü. Muhalefet lideri olarak katıldığı 2013 seçimlerinden başarılı çıkmasına rağmen adaletsiz seçim sistemi yüzünden partisi iktidar olamayınca, İbrahim ve taraftarları sokaklarda sonuçları protesto ettiler.
Kısa bir süre sonra da Enver İbrahim hakkında yıllardır temyizde bekleyen cezalar onaylanıverdi ve İbrahim tekrar hapse girdi.
Ama o bu trajik hikayeden beş yıl sonra adını hapishaneden seçimleri kazanan liderler arasına yazdırmayı başardı.
Onu hapse attıran mevcut Başbakan Necip Rezak ve eşi hakkında ise milyar dolara varan yolsuzluk suçlamaları nedeniyle yurtdışına çıkış yasağı konmuş durumda.
Enver İbrahim, muhtemelen yarın çıkarılacak bir kraliyet affı ile hapishaneden çıkacak. Siyasete dönebilmesi için yasal sürenin dolmasından sonra da 92 yaşında dünyanın en yaşlı başbakanı unvanını alan eski hasmı yeni müttefiki Mahathir Muhammed’den başbakanlığı devralacak.
Seçimlere hapishaneden katılan liderler denince Türkiye’den ilk akla gelen isim ise şüphesiz hitabeti, hazır cevaplığı ve nüktedanlığıyla meşhur Osman Bölükbaşı.
1946 yılında siyasete Demokrat Parti’den giren ama DP’nin CHP’ye karşı politikalarını fazla ılımlı bulup istifa ederek Millet Partisi’ni kuran Bölükbaşı, hapishaneyle de ilk olarak 1949 yılında tanışmıştı. Suçlamalar ağırdı; “hükümeti devirmeye çalışmak, Bayar ve İnönü’ye suikast planı yapmak ve Ruslardan para almak.”
Bölükbaşı, bütün iddialar boş çıkıp hapishaneden tahliye edildikten kısa bir süre sonra gidilen 1950 seçimlerinde memleketi Kırşehir’den tek başına Meclis’e girmeyi başardı.
Etkili hitabeti, açık sözlülüğü ile DP’yi Meclis’te tek başına epey hırpalayan Bölükbaşı’nın 1953 yılında bu kez partisi “Atatürk’e hakaret, laikliğe aykırılık” iddialarıyla kapatıldı.
Millet Partisi kapatılınca Cumhuriyetçi Millet Partisi’ni kuran Bölükbaşı, 1954 seçimlerinde memleketi Kırşehir’deki neredeyse bütün oyları ve vekillikleri alarak Meclis’e tekrar girdi. Kırşehirlilerin bu ısrarı Celal Bayar ve Adnan Menderes’i o kadar kızdırmıştı ki Kırşehir’i cezalandırmak için ilçeye çevirdiler.
1957 yılında gidilen baskın seçimlerinden önce iktidar, seçim yatırımı olarak tekrar Kırşehir’i il yapmaya karar verdi. Kararla ilgili Meclis’teki oturumda yine Bölükbaşı sahneye çıktı. Devlet büyüklerine hakaret ettiği iddiasıyla Meclis’te dokunulmazlığı kaldırıldı.
Ne zaman tutuklanacağı beklenirken, tekrar il yapılma töreni içim gittiği Kırşehir’de büyük bir kalabalık kendisini karşıladı. Bu sırada Emniyet Müdürü’nün güvenlik için arabasına bindirdiği Bölükbaşı’nın tutuklandığını düşünen halk, Emniyet Müdürü ve polislere saldırdı. Çıkan olaylardan sorumlu tutulan Bölükbaşı hakkında bir kez daha tutuklama kararı verildi.
Onu tutuklamak üzere polislerin geldiği evinin önünde büyük bir kalabalık da toplanmıştı. Kapıdan çıkan Bölükbaşı çocuklarını dizine oturttu. Daha sonra büyükelçi ve milletvekili olarak Türkiye’ye hizmet edecek, geçen aylarda kaybettiğimiz oğlu Deniz’e dönerek “Sen iki günlükken yine bir tertiple babanı zindana atmışlardı. Senden tek bir şey istiyorum. Vatana ve babana layık bir evlat ol. Ancak böyle demokrasi bayrağı elden ele geçecek ve hiç yere düşmeyecektir” dedi. Sonra beş yaşındaki kızının önünde çöktü ve şöyle dedi: “Bana hükümet hiç diz çöktüremedi yavrum, ama sen çöktürdün. Ama bil ki baban senin alnına hiç leke sürdürmedi.”
Kalabalığın protestoları arasında Bölükbaşı, hapse götürüldü. Seçim kampanyasını hapisten yönetti. Hapishanede saçlarının zorla kazıtıldığı haberleri muhalefeti ayağa kaldırdı. CHP lideri İnönü ve DP’den ayrılmış isimlerin kurduğu Hürriyet Partisi, Bölükbaşı’nın serbest bırakılmasını istediler. Hapisteyken bir kez daha baba olan Bölükbaşı’nı kutlayan telgraflar gönderdiler.
Ama tutuklama, baskılar seçimlerde yine ters tepti ve Bölükbaşı başta memleketi Kırşehir olmak üzere, sandıklardan oylarını artırarak çıktı. Milletvekili yeminini yattığı Ankara Cezaevi’ndeki koğuşunda yaptı.
Partisini Köylü Partisi ile birleştirip, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni kurdu. 1959’da bir kere daha hapse girdi. Darbeden sonra partisi İnönü Başbakanlığındaki hükümete destek verince, 28 vekil arkadaşıyla birlikte partisinden istifa ederek tekrar Millet Partisi’ni kurdu.
Kurucusu olduğu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ise 1969 yılında yeni bir adla siyasi faaliyetlerine devam kararı aldı; Milliyetçi Hareket Partisi olarak...
1957 seçimlerinden 61 yıl sonra bir kez daha seçimlere giderken bir muhalefet lideri hapiste.
Tıpkı 1957 seçimlerinde olduğu gibi diğer muhalefet liderleri, CHP’nin adayı Muharrem İnce ve Saadet Partisi’nin adayı Temel Karamollaoğlu, hapisteki Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın seçimlerin adil ve eşit olması için tahliye edilmesini istediler.
Bölükbaşı’nın kurduğu partinin devamı olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin lideri Devlet Bahçeli ise uzun süre Meclis’te yan yana oturduğu, tokalaştığı, kendi partisinden daha çok milletvekili çıkarmış Demirtaş ile ilgili bu çağrılara, “kahraman” olduğunu söylediği iki mafya liderine af çıkarılmasıyla ilgili çağrıyla karşılık verdi.
Bütün dünya medyasında 24 haziran seçimleri ile ilgili en dikkat çeken konuların başında gelen altı cumhurbaşkanı adayından biri Demirtaş’ın 2016 Kasım’ından beri süren tutukluluğu, hakkında Meclis’e gönderilen 31 adet fezlekeden oluşan 514 sayfalık bir iddianameye dayanıyor.
Bu 31 fezlekeden 10’u 2011-2012 tarihlerine ait. Bu yüzden de 514 sayfalık iddianamenin üçte ikisi 2009 yılındaki, hazırlayan polis ve savcıların bugün FETÖ’den tutuklu olduğu KCK iddianamesinden alınmış.
Neredeyse tamamı kopyalanmış iddianamede Demirtaş’la ilgili olan sınırlı sayıdaki sayfalarda 2008-2009 yıllarında partideki bazı isimlerle yaptığı telefon görüşmelerinin tapelerine yer verilmiş.
Yine iddianamede 2011 yılında Demokratik Toplum Kongresi toplantılarında Demirtaş’ın yaptığı konuşmalar da deliller arasında yer almış.
Bu fezlekelerde Demirtaş’a örgüt üyeliği, suçluyu övme, terör propagandası gibi suçlamalar yapılmış.
Ama bu suçlamalarla ilgili iddianamede yer alan en somut kanıt, 2013 yılında Ali Turabi Doğanay tarafından İstanbul ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılmış bir ihbarda yer verilen 8 Mart 2013 günü Sözcü gazetesinin manşetinde çıkmış bir fotoğraf karesi.
Fotoğrafta Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, Altan Tan, Ahmet Türk gibi isimlerle birlikte Kandil’de Murat Karayılan’la birlikte kameralara poz verirken görünüyor.
Bakıldığında PKK ile ilişkiye bundan daha net bir kanıt bulmak zor.
İlginç bir şekilde savcılık Sırrı Süreyya Önder ve Altan Tan hakkındaki soruşturmayı tefrik etmiş, sadece Demirtaş hakkında Meclis’e yargılanması için fezleke göndermiş.
Ama işin daha tuhaf tarafı, Kandil’deki bu görüşmenin çözüm süreci sırasında devletin bilgisi dahilinde ve bazen devletin yardımlarıyla yapılmış müzakerelerden biri olması.
Yani devlet, PKK liderleriyle müzakere yürütmesi için kendi deniz aracıyla İmralı’da Öcalan’la görüşmeye gönderirken, Kandil’e gitmesi ve geri dönmesine izin verirken PKK’yla ilişkili olmakla suçlamadığı Demirtaş’ı beş yıl sonra PKK ile ilişkili olmakla suçluyor.
Halbuki dosyada çözüm sürecindeki bu görüşme trafiğinden daha net bir delil yok, Demirtaş’ın PKK ile siyasi ilişkisi de devletin bilmediği bir şey değil, aksine çözüm sürecinde istifade etmeye çalıştığı bir şey.
Ayrıca hakkında örgüt üyeliği, terör propagandasıyla ilgili fezlekeler Meclis’te dururken Demirtaş yıllarca Meclis’te parti grup yöneticiliği ve parti liderliği yaptı. Cumhurbaşkanı, Başbakan, diğer bakanlar aralarında Devlet Bahçeli’nin olduğu liderlerle birlikte çalıştı, görüşmelerde bulundu, tokalaştı, sohbet etti.
O zaman dokunulmazlığını kaldırıp yargılayacak kadar ciddiye alınmayan fezlekelerin şimdi tutuklama, yargılama nedeni yapılması da tutarlı görünmüyor.
İddianamenin geri kalanındaki fezlekeler için de bu söylenebilir.
2014 yılındaki 6-7 Ekim olaylarını başlatan HDP’nin acil sokağa çıkma çağrısı ve 2015-2016’da hendek terörü sırasında yaptığı konuşmalar için de Demirtaş hakkında fezlekeler düzenlenmiş ve iddianamede bu fezlekelere yer verilmiş.
6-7 Ekim olaylarındaki çağrı ile ilgili iddianamede çağrı dışında herhangi bir soruşturma yapılmış görünmüyor. Çağrının nasıl yapıldığı, Demirtaş’ın bu çağrıdaki rolü hakkında savcılık herhangi bir araştırma yapmadan sadece çağrıdan hareketle suçlamalarda bulunmuş.
Ama 6-7 Ekim 2014 olaylarından sonra da Demirtaş’ın çözüm sürecinin aktörlerinden biri olarak kaldığı, Cumhurbaşkanı adayı olduğu, yüzde 10 oy aldığı, iki kere seçimlere girdiği, bütün ülkeyi dolaşıp kampanya yaptğı, mitinglerindeki bir bombalı saldırı üzerinde Cumhurbaşkanı tarafından arandığı, Başbakan’la koalisyon görüşmeleri yaptığı, hatta liderliğini yaptığı partinin seçim hükümetine bakan verdiği, darbeden sonra Meclis’te faaliyetlerine devam ettiği unutuluyor.
İki yıl sonra, çözüm süreci bittikten, siyaseten yollar ayrıldıktan sonra bu fezlekelerden tutuklu yargılama gerektiren suçlar çıkarılması da hukukun konjonktürle ilgisi hakkında pek de iyi şeyler söylemiyor.
Tabii ki bunlar HDP’nin ve Demirtaş’ın hendek terörü ve 6-7 Ekim olaylarında sorumluluğu yok anlamına gelmez. Ama karşımızda sadece hukuki bir mesele değil, siyasi bir mesele olduğunu da akıldan çıkarmamak gerek.
Yüzde 13 oy almış ve şimdi Meclis’teki parti grubu tarafından Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterilmiş bir siyasetçinin tutuklu yargılanması Türkiye’deki demokrasinin standartları açısından iyi bir fotoğraf vermiyor.
Sadece dünyaya nasıl göründüğü de önemli değil.
Hendekler sonrası siyaseten bölgede büyük yaralar almış bir parti, vekillerin ve başta Demirtaş’ın uzun süreli tutukluluğu nedeniyle yeniden toparlanmış gözüküyor.
Sadece klasik HDP seçmenleri değil, muhafazakar Kürtler açısından da Demirtaş’ın durumu motive edici bir faktör haline geldi. Cumhur ve Millet ittifaklarına giremeyen HDP, sol ve PKK kimliğinden çok Kürt kimliğinde bir birleşmenin adresi oluyor. Ayrıca silahlı örgüte karşı, siyasi alanın zayıflatılması ve daraltılması günün sonunda silahlı örgütün işine yarayacak sonuçlar üretiyor. Halbuki devletin yapması gereken, meşru alanı siyaset yapmak isteyenlere açık tutmak olmalı.
Bütün bunlar bir devletin üzerinde ciddi ciddi ve soğukkanlılıkla düşünmesi gereken sonuçlar. Hapishanede yatan bir aday sandıktan yüksek bir oy aldıktan sonra geç olmuş olacak. Türkiye’den hem dünyaya hem de tarihe kötü bir fotoğraf kalacak.
.15/05/2018 23:01
‘Köy’ümüzden çıkmak...
30
Hintli yönetmen Night Shyamalan’ın 2004 yılında çektiği The Village (Köy) filmi bir ormanın içinde birbirleriyle uyum içindeki dindar küçük bir topluluğun yaşadığı Covington’da geçer. (Spoiler içerir)
Kıyafetlere ve kullanılan aletlere bakılırsa tarih 18’inci ya da 19’uncu yüzyıl olmalıdır.
Haftada bir kilisede buluşan topluluğun en yaşlılardan oluşan bir yönetici sınıfı vardır. Uyulması gereken ahlaki sınırlar ve kurallar keskindir.
O kurallardan en serti ise ormanla köy arasındaki sınırı asla geçmemektir. Çünkü ormanda tehlikeli yaratıklar yaşamaktadır ve onlarla sınırı geçmemek üzere anlaşma yapılmıştır. Ayrıca kırmızı renk de canavarları öfkelendirdiği için yasaktır.
Ama köyde doğmuş, büyümüş ve başka hiçbir yer görmemiş gençler zamanla ormanın dışında ne olduğunu merak etmeye başlarlar.
Onlardan en cesuru Lucius, bir gün sınırı aşıp ormana girince, intikam için canavarlar köydeki evlere, hayvanlara saldırır. Köylüler korku içinde kalmış, sınırın aşılmasına öfkelenmişlerdir.
Bu arada Lucius, köyün yöneticilerinden Edward’ın görme engelli kızı Ivy ile evlenmek üzeredir. Ivy’yi kıskanan akli dengesi yerinde olmayan Noah, Lucius’u yaralar. Tıbbi yardıma ihtiyaç vardır. Ormanı geçip, gereken ilaçları komşu köylerden almak üzere görme engelli Ivy gönüllü olur. Ormanda karşısına canavar çıkar. Onu atlatır, koşarken bir duvara gelip durur.
O anda köyün aslında bir milli park içinde olduğu ortaya çıkar. Zaman bugünlerdir.
1970’lerde şehirde işlenen suçlardan kayıplar yaşamış, insanlar bu ormanda kendilerine yeni bir hayat kurmuşlardır.
Köye gelen ilk nesil, o köyde dünyaya gelen ve başka hiçbir yer bilmeyen yeni neslin köyden dışarı çıkmaması için bir canavar hikayesi uydurmuştur. Köye ve Ivy’ye saldıran ‘canavar’ da, bir canavar kostümü giydirilmiş Noah’dan başkası değildir. Ne zaman köyün gençleri ormanın arkasında ne olduğunu merak etseler canavar ortaya çıkmakta, korku, merakı ve kurallara isyanı bitirip, tekrar herkesi bir araya getirmektedir.
Spoiler uyarısına rağmen buraya kadar okuyanlar sürpriz finali kaçırmış oldular, Ama finalini söylemeden de bu filmin bugün Türkiye siyasetini anlamak için ne kadar açıklayıcı olduğundan bahsetmek mümkün değildi.
Kimliğini ve bir arada olma iradesini korkular üzerine ve ötekine karşı inşa etmiş topluluklarda, bu korkuların zaman zaman hatırlatılması, öteki tehlikesinin güncellenmesi gevşeyen imanların tazelenmesine, bu korkuları yaşamamış yeni neslin topluluk içinde tutulmasına yardım eder.
Ve bu korkular filmdeki gibi uydurulmuş korkular da değildir. Topluluktaki herkesin hafızasında yer etmiş bu yaşanmış acı tecrübelerin hatırlanması bir zil çalmasına ve herkesin kendi güvenli cemaatinin kollarına koşmasına sebep olur.
***
İnsanın en ilkel güdüsü hayatta kalma isteğidir. Varoluşunun saldırı altında olduğunu hisseden insan akıl ve ahlakı bir tarafa bırakır ve hayatta kalmaya çalışır.
Okullarda okutulan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre de insanın dört temel ihtiyacı; fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik, aidiyet ve saygı görmektir. Diğer ihtiyaçlar bunlardan sonra gelir.
Yani bir ülkede insanlar varoluşlarını tehlikede hissediyorlarsa, saygı görmediklerini düşünüyorlarsa ideolojiler, ekonomik talepler, gelecek beklentileri artık orada lükstür.
Herkes kendini en güvenli ve saygın hissettiği, doğal habitusunun içinde yaşar, sosyal, dini, etnik kimliğine, cemaatine çekilir, siyaset de bu kimlikler etrafında oluşur.
Uzun yıllar Türkiye siyaseti de bu sosyal, dini, etnik kimlikler etrafında oluştu. Seçim sonuçlarını da bu kimlikler etrafında oluşmuş korkular, hatıralar, endişeler ve talepler belirledi. Türkiye’de bir partiye oy vermenin en büyük motivasyonu, çoğu kez diğer partiye oy vermemek oldu.
Şimdi bu sınırların kimseye yetmediği bir seçime gidiyoruz. O yüzden siyaseten değil, tarihsel, sosyolojik olarak da izlemenin çok öğretici ve keyifli olduğu bir seçim bu.
Matematik basit; kazanmak için toplumun yarısını ikna etmek gerekiyor. Sosyolojik üstünlük, en az yüzde 60’ının doğal olarak içinde yer aldığı Cumhur İttifakı’ndan yana.
Millet İttifakı’nın ise kazanmak için bu geleneksel kırılmaları aşması gerekiyor. Ama bu basit siyasi matematiği gören siyasetçilerin işi kolay değil. Çünkü ikna etmeleri gereken sadece yıllardır karşısında siyaset yaptıkları kesimler değil, yıllarca kimliklerini temsil ettikleri kendi tabanlarının da rızasını kazanmalılar.
Ama sadece etnik, dini, mezhepsel ayrılıklar değil, sınıfsal hınç ve rövanş hissi, kültürel aşağılık komplekslerinden gelen saldırganlıklar, hala canlı olan eski hatıralar, toplumun siyaseten ilkel güvenlik ve saygı görme dürtülerinden bir aşama yukarıya çıkmasını engelliyor.
Kendi cemaatinden bir adım dışarıya çıkmaya çalışanın karşısına canavarlar çıkarılıyor, toplum, korku tüccarları, eski kamplaşmaların sınırlarında bekleyen muhafızlar, itibarlarını bu kavganın mızrak ucu olmalarına borçlu olan radikallere kolayca teslim oluyor. Siyaseten öncelik sıralaması tekrar güncelleniyor.
İşte kısa bu seçim kampanyasının finalini de bu kısır döngünün kırılıp kırılamayacağı belirleyecek.
Ormandaki canavarlar sahte mi gerçek mi? Duvarın arkasındaki hayat içindekinden güvenli mi güvensiz mi?
.18/05/2018 22:41
“Biz onlara yapmasaydık, onlar bize yapacaktı”
44
Meclis-i Mebusan başkanlığı yapmış, İttihatçıların önde gelen isimlerden Halil Menteşe’nin anılarında anlatır:
“İstanbul’da, bir gün sabahleyin Yerebatan’da oturduğu eve gittim. Talât’ı telefon başında buldum. Halinde anormal bir vaziyet gördüm. Yüzü simsiyah, gözleri kançanağına dönmüş. “Aman Talâtçığım ne oldun? Pek anormal bir hal içinde görüyorum” dedim. “Sorma. Tahsin’den (Erzurum Valisi) Ermenilere dair birtakım telgraflar aldım, sinirlerim bozuldu. Sabaha kadar uyuyamadım. İnsan yüreğinin dayanacağı bir şey değil, fakat ben onlara yapmasaydım onlar benimkine yapacaktılar. Nitekim yapmaya da başlamışlardı. Millî mevcudiyet kavgası.”
Geçen hafta bu acı hatırayı hatırlatan bir olay yaşandı.
Esadçılıktan DHKP-C apolojizmine epey meşrebi geniş radikal lümpen bir muhalif çizgide salınan bir oyuncu, şöyle bir tweet attı:
“Hepiniz ağlayarak özür dileyeceksiniz. O gün geldiğinde; affedeni, acıyanı, yargılamaktan vazgeçeni de unutmayacağız! Yok öyle “torunlarla emeklilik, hepimiz kardeşiz, kavga istemiyoruz” falan. Her şey yeni başlıyor. Bu ülkeye, insanına yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz!”
Tweet, Soma’daki tekme olayı için gelen özürden sonra başlayan tartışmalara bir cevaptı. Ama herhalde “torunlarla emeklilik, kardeşiz, kavga istemiyoruz” atıflarının hedefinde de günlerdir meydanlarda buna benzer ifadelerle devr-i sabık yaratmama sözü veren Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce vardı.
Herkesin ağlayarak özür dilemek zorunda kaldığı, insanların yargılanıp yargılanmamasının birilerinin affetmesine, acımasına bağlı olduğu, kardeş olduğumuzu, kavga istemediğini söylemenin ayıp kaçtığı bir iktidar hayali kuran oyuncu, bu tweetinden dolayı “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekten” gözaltına alındı. Daha sonra da serbest bırakıldı.
Anlaşılan birileri, Muharrem İnce’nin bile kesmediği marjinal bir pozisyonu temsil eden oyuncuyu, iktidar alternatifi olarak görüp, bu sözünü çok ciddiye aldılar. Sosyal medyayı sevmediği fikirdeki insanları gözüne kestirip, gözaltına aldırabildiği bir av alanı, elindeki iktidarı ve hukuki imkanları da siyasi hınç hissini tatmin için kullanmanın düşündürücü bir sonucu daha yaşanmış oldu.
Günün sonunda rövanşistlerin rövanş hisleri kamçılandı, düşmanlıklar ve karşılıklı korkular biraz daha arttı, makul insanların sesi marjinallerin sesi tarafından bastırıldı.
İktidarı destekleyenler, bu tweeti gün boyu dolaştırarak, muhaliflerin iktidara gelmesi halinde yapacakları konusunda kafası karışık iktidar yanlılarını ürkütmeyi başardılar. Muhalifler bu tweetteki iktidar, hukuk anlayışının aslında eleştirdikleri hukuk ve iktidar anlayışının başka bir çeşidi olduğunu görmek istemediler, acımadan yargılama hayaline tepki göstermenin, adil yargılanmaktan korkmak olduğunu iddia ettiler.
Tuhaf gözaltı ise 2002 yılında Steven Spielberg’in yönettiği başrolünde Tom Cruise’un oynadığı Minority Report (Azınlık Raporu) filmini hatırlattı.
2054 yılında geçen filmde polis, suçlar işlenmeden, suçluları niyet aşamasındayken yakalamaktaydı.
Burada da herhalde, iktidara gelince insanları yargılatmakla tehdit eden oyuncu, daha niyet aşamasındayken gözaltına alınarak ileride iktidara gelip insanları acımadan yargılatması ve ağlatarak özür diletmesi engellenmeye çalışılmış olmalı!
Haddini aşınca zıddına inkılap etmenin harika bir örneği, neredeyse rövanşist Inception filmi...
Aslında bu oyuncu ve onun gibi düşünenler, bu gözaltıyla hayallerini kurdukları, insanların acımadan yargılandığı iktidarın nasıl bir şey olduğunu deneme boyu olarak bir kere daha tecrübe etmiş oldular. Bu göz altıdan memnun olanlar ise bir tweetin kendilerine hatırlattığı gelecekte olma ihtimalinden ürküttükleri distopyanın bugün başkaları için zaten geçerli olduğunu acaba fark ettiler mi?
Muhtemelen günün sonunda kimse bu deneyimden yargıyı sopa gibi kullanmanın, kanunları siyasi hıncına araç yapmanın ne kadar berbat bir iş olduğu hakkında yine bir ders çıkarmadı.
Halbuki bu toplumun rövanşın bitmeyen bir döngü olduğunu anlaması için daha neyi tecrübe etmesi gerekecek?
Yassıada Mahkemeleri’nde Menderes ve iki bakandan alınan rövanşın, bugünkü Türkiye siyasetine uzanan izleri, nasıl pek çok rövanşist uygulamayı meşrulaştırdığı, 12 Eylül rövanşizminin nasıl PKK’yı büyüttüğü, 28 Şubat, 27 Nisan rövanşizminin doğurduğu Ergenekon rövanşizminin sonunun nasıl kanlı bir darbeye kadar vardığı herkesin hafızalarında taze olmalı.
Türkiye’de dönemsel siyasi tasfiyelerin hepsinin demokrasiyi ve toplumsal barışı yaraladığı, bir sonraki tasfiye ve hukuksuz dönemin kapısını açtığını anlamak için daha ne yaşanmalı?
Daha da yakın tarihte, 7 haziran 2015 seçimlerinden sonra eline geçen iktidar fırsatını şımarık yargılama tehditleriyle harcayan muhalefetin, adil ve tarafsız bir yargı, herkes için adalet, herkesin kendini güvende hissedeceği bir toplum vaad etme dışında bir dile kaymasının siyaseten sonuçlarıyla ilgili hafızası da taze olmalı.
Sadece taktiksel olarak değil, bu tehditler yargı-siyaset ilişkilerinin geldiği bu aşamadan şikayetçi olanların şikayetinin, ilkesel değil, yargının başkalarının sopası olmasına dönük şikayetler olduğunu da düşündürür.
Ayrıca bu tavırlar “onlar bize yapmadan biz onlara yapmalıyız” fikrinin daha fazla taraftar bulmasına, şahin pozisyonların güçlenmesine ve makul seslerin kesilmesine, hukukun üstünlüğünü, özgürlükleri, insan haklarını savunanlara “esas büyük kavgayı göremeyen saflar” muamelesi çekilmesine, hukuksuzlukların toplumun daha geniş bir kesiminin gözünde meşruiyet kazanmasına da neden olur.
Türkiye’nin “Biz onlara yapmasak, onlar bize yapacaktı” döngüsünü kırmaktan başka şansı yok. Yoksa tarihte bu döngünün acı sonuçlarıyla ilgili mahcubiyet duymaya devam ederiz.
.20/05/2018 23:13
Halkın teveccühüne yön vermeye çalışma suçu...
85
Yine Erenköy Cemaati’ne bağlı Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı da sosyal medya hesaplarından yayınladığı bildiriyle “...tek yürek halinde bu yürüyüşün yanında olmayı bir borç biliyor, ümmetin ve insanlığın maslahatı için gece gündüz çalışan bu kadroya karşı teşekkür ve dua halinde olduğumuzu kamuoyuna saygıyla arz ediyoruz” diyerek seçimlerde Erdoğan’a destek çağrısı yaptı.
Seçimlere doğru desteklediği adayı açıklayan dini cemaatlerden biri de Hizmet Vakfı oldu. Vakfın öncüsü, Said Nursi’nin talebelerinden Hüsnü Bayramoğlu vakıf internet sitesinden yayınlanan mektubunda “Üstadımız gibi, vatan, millet, Kur’ân, İslâmiyet ve insaniyet namına, Recep Tayyip Erdoğan'ı ve beraberindekileri muhafazayı ve arkasında olduğumuzu bildirmeyi ve onları bu hizmetlerinde desteklemeyi bir vazife biliyoruz” dedi.
Dini cemaat ve tarikatların, siyasetle ilgilenmesi, bir seçim öncesinde destekledikleri adayı, siyasi mesajlar vererek açıklamalarında tabii ki bir sorun yok, bu en tabii demokratik hakları, bunun geniş toplumsal kesimlere hitap eden cemaat ve tarikatları için faydası ya da zararını herhalde en iyi kendileri ölçüp, tartacak durumdadırlar.
Bundan sonra ya da seçimler dışında başka herhangi bir siyasi, toplumsal sorunla ilgili söz söylemek, bir hataya itiraz etmek ya da bir meseleye destek vermek için açıklama yapıp yapmamaları da kendi bilecekleri bir iştir.
Buraya kadar olan kısımda hiçbir sorun yok.
Ama onların gazetelere tam sayfa ilanlar vererek, sosyal medya hesaplarından uzun bildiriler, mektuplar yayınlayarak siyasi açıklamalar yapabildikleri, bir adaya desteklerini özgürce bildirebildikleri bir ülkede eğer başka bir dini cemaatin lideri tam da onların yaptığının aynısını yaptığı için yani siyasi görüşlerini açıkladığı için aylardır hapisteyse burada ciddi bir sorun var demektir.
Hem de en başta bu cemaat ve tarikatların dikkat kesilmesi gereken ciddi bir sorun bu...
Adana Merkezli Furkan Vakfı’nın kurucusu Alparslan Kuytul, 9 Şubat 2018 günü Adana 2. Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı. Dört aydır Bolu Cezaevi’nde kalıyor.
Avukatlarının ve yakınlarının açıklamalarına göre hapishanede tecrit halinde tutuluyor, yanına başka bir tutuklu ya da mahkum gönderilmiyor, havalandırmada bile başka biriyle görüştürülmüyor, kütüphaneye gitmesine izin verilmiyor.
Tutuklanmasına gerekçe gösterilen iki suç “Dini inanç ve duyguların istismarı suretiyle dolandırıcılık” ve “Silahlı terör örgütüne üye olmak.”
Adana 2. Sulh Ceza Mahkemesi hakimliğinin, “Dini inanç ve duyguların istismarı suretiyle dolandırıcılık” suçundan Kuytul’u tutuklarken yazdığı gerekçeyi okuyalım şimdi:
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin muasır medeniyetler ile teknoloji ve ekonomide yarışır hale gelmesi ve toplumsal hoşgörü ve saygı seviyesindeki toplumsal gelişmişlik düzeyinin her geçen gün artması, tesettür yasağının kaldırılması, dini hassasiyetlerinden dolayı giyim ve kuşamı, rengi, cinsiyeti, sakalı, görüşü, mezhebi ve benzeri ayrımlar nedeniyle milletin ve millet vekillerinin kınanmaya dahi uğramadığı günümüzde siyasete yön vermek amacıyla siyasi parti kurarak çeşitli yasal prosedürler ile kayıt alınmak yerine kayıt altına alınmaktan kaçınarak sosyal medya aracılığıyla halkın teveccühüne yön vermeye çalışmanın hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte olmadığı, saklanan amaçları aşikar ettiği, menfaat temini amacıyla hareket edildiğini ortaya koyduğu, şüpheli Alparslan Kuytul’un dini hissiyatları ve duyguları kullanmak suretiyle insanların teveccühünü kazanarak kendisine menfaat temin ettiği, bu yolla nüfusunu artırma çabasına girdiği...şüpheli Alparslan Kuytul’un tüm bu amaçlarla eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koyduğu, böylelikle bir kısım şüphelilerde dahil olmak üzere bir çok kişiyi dolandırdığı..”
Bir miting meydanında bir siyasetçiden ya da listelere girmeye çalışan bir milletvekili aday adayından duysak şaşırmayacağımız bu sözler 2018 yılında Türkiye’de verilmiş bir tutuklama kararının gerekçesinden...
Uzun uzun siyasi analiz ve övgülerden sonra hakim “siyasete yön vermek amacıyla siyasi parti kurarak çeşitli yasal prosedürler ile kayıt alınmak yerine kayıt altına alınmaktan kaçınarak sosyal medya aracılığıyla halkın teveccühüne yön vermeye çalışma “nın, “hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte olmadığı”nı söylemiş.
Herhalde, kararda hayatın olağan akışına bağdaşır bulunmayan “sosyal medya aracılığıyla halkın teveccühüne yön vermeye çalışmak” suçunu seçimlerde destek verecekleri cumhurbaşkanı adayını açıklayan dini cemaat ve vakıflar da işlemiş oluyor.
Yine, bu anlayışla canı öyle isteyen bir savcı ya da hakim, herhangi bir dini cemaat, tarikat ya da bir hocayı rahatlıkla “dini hissiyatları ve duyguları kullanmak suretiyle insanların teveccühünü kazanarak kendisine menfaat temin etmek, bu yolla nüfusunu artırma çabasına girmek”le de suçlayabilir.
Tabii “bu amaçlarla eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koymak”la da...
Tabii bir kişiyi ve bir vakfı aynı anda hem PKK, hem FETÖ hem DAEŞ hem de El Kaide ilişkili göstermek daha başka bir hukuki beceri isteyebilir.
Furkan Vakfı’nın kapatılmasını ve üyelerinin tutuklanmasını isteyen savcının iddiası vakfın ve mensuplarının aynı anda bu birbirine benzemez, birbiriyle savaşan dört örgütle de ilişkili oldukları.
Alparslan Kuytul ile ilgili tutuklama gerekçesindeki suçlama ise biraz daha ağır. Kuytul, doğrudan “Silahlı terör örgütüne üyelik” ile suçlanıyor. Ama bu terör örgütünün hangisi olduğu belirsiz.
Tutuklama gerekçesinde hakimin bu terör örgütü üyeliği suçlamasına gösterdiği tek delil Kuytul’un Afrin’le ilgili bir konuşması. Tutuklama gerekçesinin bu kısmını okurken de bir köşe yazısı okuyor hissine kapılıyorsunuz:
“Şüpheli Alparslan Kuytul’un Afrin operasyonuyla ilgili yayınlattığı konuşmalarının kamu düzenini bozacak, halkın vicdanını yaralayacak, toplumda infial oluşturacak nitelikte olduğu, söz konusu Zeytin Dalı hareketı sürecinin dünya barışını sağlamak amacıyla, dünya mazlumları adına ve faydasına manevi bir milli seferberlik halinde yapıldığı, sınırlarımız içerisinde ve dışında cami, yaşam alanları ve harp meydanlarında gazi ve şehitlerin verildiği, 15 Temmuz Zaferinde ihanet için kendi halkına çevrilen tankların asli vazifelerine dönerek vatan müdafaası amacıyla harekete geçmelerinde aynı halkın bu sefer tankların önüne geçerek kurban kestikleri ve geceli ve gündüzlü, yaşlısı ve genci ile kendi evlatlarına ve aziz milletimizin ordusuna dualar ettikleri, şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itibarını iade ettiği ve kahraman askerlerimizin canlarını hiçe sayarak en zorlu görevleri tüm dünyaya parmak ısırtacak tarzda dağlardaki mağara ve inlerine kadar ifa ettikleri milli bir halet-i ruhiyede, şüpheli Alparslan Kuytul’un “girmesi var bir de çıkması var, girersin ama çıkamazsın” diye devam eden söylemlerinin hangi amaca matuf olduğunun aşikar olduğu, Kuytul’un bir kanaat önderi yerine bir siyasi şahsiyet portresi çizmeye çalıştığı...”
Tabii öncelikle “kanaat önderi yerine bir siyasi şahsiyet portresi çizmeye çalışmak” hangi suça giriyor bilmiyoruz. Ama kararda Afrin’le ilgili “söylemlerinin hangi amaca matuf olduğunun aşikar olduğu” söylenmesine rağmen, Kuytul’un üyesi olduğu iddia edilen terör örgütünün adı da belirsiz. Afrin konuşması yüzünden suçlandığı için bu örgütün PKK olduğu düşünülebilir ama bu hiçbir yerde yazmıyor. Daha tuhafı Kuytul, Afrin konuşmasının gerekçe gösterildiği terör örgütü üyesi suçlamasıyla girdiği hapishanede FETÖ üyesi olarak yatıyor ve onlar için uygulanan kısıtlamalara tabii.
Yani günün sonunda terör örgütü üyeliğinden tutuklu ama terör örgütü olduğu bir muamma.
Yine bir kişiyi, yaptığı bir konuşma yüzünden terör örgütü üyeliği gibi ağır bir suçlamayla tutukluyorsanız, gerekçenizde o konuşmanın sadece bir cümlesine değil, herhalde tamamına bakmanız gerekir. Bir hukuk adamının esas gerekçesine doldurması gereken siyasi analizler değil, delilleri olmalı.
Hakimin üzerine tonla laf saydığı “girmesi var bir de çıkması var, girersin ama çıkamazsın” cümlesinin geçtiği konuşmanın bağlamı da şöyle:
“Belki de Türkiye’yi tuzağa çekiyorlar. Amerika, Türkiye’nin ne yapacağını tahmin etmeden mi bunu yaptı? Herkesin gözünün içine soka soka, tırlar kameraların önünde gidiyorlar. Görmüşsünüzdür haberlerde. Üzerinde zırhlı araçlar, uçak savarlar… Göstere göstere… Bu Türkiye’yi tahrik etmektir. ... Bir kere Amerika kesinlikle istihbarat yardımı yapacaktır PYD’ye. Bu çok önemlidir. Savaşta en büyük öneme sahip olan noktalardan birisi bu: istihbarat. Amerika İnsansız Hava Araçlarıyla başka yollarla her türlü istihbaratı verecektir. Türkiye’yi orda bataklığa sokmak için. Girmesi var, bir de çıkması var. Girersin ama çıkamazsın. Amerika, Irak’a girdi, çıkamadı yıllarca, Afganistan’a girdi, çıkamadı. Rusya, Afganistan’a girdi, çıkamadı. Girmek kolay, çıkmak zordur. Bunu bütün askeri uzmanlar da bilir, bütün siyaset ehli insanlar da bil…Amerika, onlara (PYD) şimdi 4900 tır silah verdiyse orda kaç bin askerimizi kaybederiz bilmiyorum. Allah göstermesin. Yani bu iş bir tuzak olabilir. Amerika sanki göz göre göre Türkiye’yi orada bataklığa çekiyor gibi.” http://frk.cc/video15
Kuytul’un hiçbir belgede yazmasa da hapishanede FETÖ üyesi kaydı ile yatmasına neden olan, kamuoyu tarafından en çoj bilinen ve teppi çeken 15 Temmuz gecesi yaptığı konuşmanın da tamamı internette dolaşan kısmından farklı (İnternette kesilerek dolaştırılan kısmı boldlu cümleler):
“Ders esnasında, belki siz internetten takip etmişsinizdir, ben yeni haber aldım. Saat 22.00 civarında TSK ülke yönetimine el koymuş ve şu anda darbe yapılmış vaziyette. Bakın ne günlere geldik, tekrar darbe günlerine geldik. Şu anda Cumhurbaşkanı ve hükumet ne durumdadır bilemiyoruz. Genelkurmay böyle açıklama yaptığına göre, demek ki onlar da (Cumhurbaşkanı ve hükumet) şu anda gözaltındadırlar. TRT’nin yayını kesilmiş ve açıklama yapılacakmış. Şimdi, siz bundan sonra seyredin. Bu darbe ortamında yüzbinlerce insan belki de içeri alınacak, belki biz de onlardan biri olacağız. Bundan sonra ne olacağı karanlıktır. Allah milletimizin başına kaldıramayacağı sorunları çıkarmasın, böyle sorunlarla karşılaştırmasın. Bu darbenin İslami faaliyetlere darbe olmamasını ve İslami faaliyetlerin bundan olumlu yönde etkilenmesini ve Müslümanların hayrına olmasını vesile kılsın. Biz her ne kadar bu hükumeti tenkit ettiysek de darbeyle devrilmiş olmalarından memnun olmayız. Bu darbenin nereye gideceği belli olmaz. Allah, suçsuz olanları korusun. Suçsuz olanların başına musibetler getirmesin. Bakalım bundan sonra ne olacak? Şunu bilin, Allah Müslümanların ve İslami hareketin yardımcısıdır. Belki bazı zor günler geçirebiliriz. Ama sonra tekrar güneş doğacak, tekrar çok daha güçlü bir şekilde İslami hareket yoluna devam edecek. Herkes her şeye hazır olmalı. Ama sonunda tekrar güneş doğacak, buna emin olun. Hakkınızı helal edin”
Kuytul’un yine savcılık iddiasına göre DAEŞ üyesi olamayacağını ise en iyi bilmesi gereken Adana Emniyeti ve Valiliği olmalı. Çünkü 9 Mayıs 2017’de Adana Emniyeti’nin yazısıyla Adana Valiliği, internette çıkan bir DAEŞ dergisinde suikastla tehdit edilmesi üzerine Kuytul’a polis koruması vermeyi teklif etmiş.
Alparslan Kuytul’un siyasi fikirlerini, üslubunu, dini yorumunu beğenmeyebilirsiniz, bu kadar siyasi demeç vermesini yanlış bulabilirsiniz ama bir dini cemaatin liderinin, “parti kurmayıp, sosyal medyadan siyasi açıklama yaparak halkın teveccühünü yönlendirmek”le, “dini hissiyatları ve duyguları kullanmak suretiyle insanların teveccühünü kazanmakla” ve olmayan deliller, çarptırılmış konuşmalarla aynı anda dört terör örgütün üyeliğiyle suçlanıp tutuklanabildiği bir ülkede diğer dini cemaat ve tarikatlardan beklenen ilk sosyal ve siyasi mesaj herhalde seçimlerde destekleyecekleri adayın ismi olmasa gerek.
Beğenin beğenmeyin, bu deliller ve suçlamalarla Adana merkezli, küçük bir cemaat olduğu için kimsenin ilgilenmediği bir dini cemaatin lideri, dört aydır hapiste ve huzur, kardeşlik, zulme karşı ümmetin birliği mesajlarıyla idrak edilen Ramazan ayını da hapiste geçiriyor.
.22/05/2018 23:09
Seçim kampanyaları, listeler ne diyor, ne diyemiyor?
17
Önce bir kaç hatırlatma;
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye'nin nüfusu 80 milyon 810 bin 525. Bu nüfusun 74 milyon 761 bin 132’si yani yüzde 92.5’u şehirlerde yaşıyor. Köylerde yaşayan insan sayısı ise 6 milyon 49 bin 393.
Hanelerde bilgisayara erişim oranı yüzde 97.2, internete erişim oranı yüzde 80,7.
Türkiye’de yarısı açık öğretimde 7 Milyon 200 bin üniversite öğrencisi var.
24 Haziran seçimlerinden 57 milyon seçmen oy kullanacak.
Bu seçmenlerden 1 Milyon 585 bini ilk kez oy kullanacak, yani 2000 ve 2001 doğumlular. Buna hatırlayamadıkları çocuklukları 2002’nin öncesine uzananları da eklersek bu seçimde oy kullanacak en az 10 milyon genç seçmen kendilerini bildi bileli iktidarda AK Parti var.
Ama basit bir Google taramasından çıkacak bütün bu rakamlar siyasi partilere galiba hiçbir şey söylemiyor olmalı ki hala parti liderleri eski, yaşlı, köylerde yaşayan, tek kanal izleyen Türkiye ile konuştuklarını sanıyorlar.
Şehirli, orta sınıf veya orta sınıflaşan, eğitimli ya da çocuğuna iyi bir eğitim aldırmak isteyen, internet erişimi olan, tek bir kanaldan haber almayan seçmene hitap eden, seçmeninin aklına saygı duyan bir kampanya ve slogan henüz göremedik.
Adaylar ısrarla seçmenin tek derdinin cebi olduğunu zannediyor, sürekli bir yerlerden bulup para, zam vaat etmeye çalışıyorlar.
Halbuki her seçimde toplumun öne çıkan hassasiyetleri, cevap aradığı sorular farklıdır.
Örneğin Türkiye’nin nüfusunun çoğunun köylerde yaşadığı 14 Mayıs 1950 seçimlerini adı pek çok seçmenin telaffuz dahi edemediği Demokrat olan bir parti seçimleri “Yeter, söz milletindir” sloganı ile kazanmıştı. Ekonomik vaatlerle değil, siyasi bir vaatle. Çoğunluğu köylerde yaşayan, eğitim seviyesi düşük bir topluma demokrasi ve söz hakkı vaat ederek.
Çünkü seçimin gündemi 27 yıllık bir tek parti iktidarının değişip değişmeyeceğiydi.
24 Haziran seçimlerinin öne çıkan gündemlerinden birinin ekonomi olduğuna şüphe yok. Dolar kuru yükseldikçe gündem daha çok ekonomi oluyor.
Ama büyük bir çoğunluğu şehirlerde yaşayan, ana akım tvler ve gazetelerden üzerine yağdırılan bilgi ve propaganda dışında internete erişimi olan, ekonomik krizler yaşamış, ekonominin nasıl bozulduğu ve nasıl düzeltildiğini bizzat görmüş bir seçmen kitlesini hala “sana burs vereceğim, para yardımı yapacağım, af getireceğim, maaşlarına zam yapacağım, mazot fiyatını düşüreceğim” vaatleriyle ya da “ekonominin durumu kötü, dolar yükseliyor çünkü dış güçler bize saldırıyor” masallarıyla kandırabileceğini zanneden partiler aslında kendilerini kandırıyorlar.
Emin olun bu tecrübeli vatandaşlar, şehirli, genç, eğitimli, internette dolaşan seçmenler ekonomiyi kiminle düzelteceğinizi görmek ve onun ekonomiyi iyi yönetebileceğine da ikna olmak isterler. Henüz seçmenin karşısına böyle somut isimler ve bir programla çıkan da olmadı.
Ayrıca bu seçimlerde seçmenin tek derdi ve önceliği ekonomi de değil.
Huzur, kardeşlik, demokrasi, hukuk, adalet, eşitlik, ehliyet-liyakat gibi kavramlar, değerler; normal bir dönemde standart seçim konuşmalarında pek bir şey ifade etmeyen hoş ve boş sloganlardan ibaret kalacakken bugün Türkiye’de seçmenlerin duymaktan hoşlanacakları, acil ihtiyaçlar haline gelmiş durumdalar.
Hatta bütün bu başlıklarda eleştirilen iktidar partisinin seçim manifestosunda bile bu ihtiyaçlara cevap verme isteği görüldü.
Şu ana kadar adaylar arasında seçimin esas gündeminin farkında olduğunu hissettiren iki aday öne çıktı; Saadet Partisi adayı Temel Karamollaoğlu ve CHP’nin adayı Muharrem İnce.
Şimdiye kadar seçim kampanyasına bu farkındalığı yansıtmayı başaran, oyunun rengini değiştirerek, seçimin sonucunu belirleyecek şehirli, eğitimli, genç seçmelerle ulaşmayı başaran ilk malzemeyi İyi Parti’nin çıkardığı söylenebilir. https://www.youtube.com/watch?v=7bwzmV8WA8I&feature=youtu.be
Ama İYİ Parti ve Meral Akşener’in de şu ana kadar verdiği siyasi mesajlar, bu şarkının vaad ettiğinin epey gerisinde kalmış, taşralı, eski, bilindik olmanın ötesine geçememiş durumda.
Merkez sağ kökenli lideri olan bir parti olmasına rağmen İYİ Parti şimdiye kadar CHP’den bile daha fazla Kemalist, ulusalcı bir görüntü verdi ve bu, muhafazakar seçmenlerle arasındaki mesafenin kapanmamasına neden oldu.
Seçimlerde, oy alamadığı yeni seçmen kitlelerine ulaşan mesajlar verme konusunda en gayretli iki parti CHP ve SP’nin bu çabası vekil listelerine de yansımış gözüküyor.
CHP’nin milletvekili listesi partinin Gezi’den sonra kaydığı radikal sol, goşist eğilimlerden yeniden merkeze doğru gitme çabasının da bir göstergesi.
Saadet Partisi de her ne kadar Temel Karamollaoğlu’nun şahsında AK Parti tabanındaki rahatsız seçmenlere verdiği tepki oyunu göstermek için en iyi alternatif hissini listelerine taşıyamasa da, vekil tercihlerinde özellikle Kürt seçmenlere bir açılım yapmış durumda.
İstanbul 3. Bölge’den Altan Tan, Diyarbakır’dan Haşim Haşimi, Batman’dan Faris Özdemir gibi isimlerle Saadet Partisi, özellikle MHP ittifakı, Barzani referandumundaki tavır, HDP’li vekillerin tutuklanması gibi meselelerde AK Parti ile arasında mesafe açılan dindar Kürt seçmenler için bir alternatif olabilir.
Buna herhalde en çok AK Parti ve HDP’nin listeleri yardım edecek.
Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu, Galip Ensarioğlu gibi bu süreç içindeki bütün politikaları savunmuş Kürt siyasetçiler bile AK Parti listelerinde kendilerine yer bulamadılar. Hatta AK Parti, Diyarbakır listesinde bir BBP Genel Başkan Yardımcısına bile yer verdi. İstanbul 3. Bölge, İzmir, Adana, Mersin, Erzurum, Malatya gibi Kürtlerin de yoğun olarak yaşadığı büyükşehirlerdeki listelere de benzer eleştiriler gelmeye başladı.
Ama ne tuhaf ki bu durumu fırsata çevirebilecek siyasi aktörlerin başında gelen HDP’nin listelerinde de benzer sorunlar var.
Kandil’in kantin solculuğu hayallerinin ve Rojava fantezilerinin parmak izleri görünen listelerdeki “sosyalist bileşen” adaylar Kürt seçmenler, özellikle oyunun rengini değiştirecek dindar Kürt seçmenler için pek de cazip olmayabilir.
Mesela Adana Yüreğir’de oturan HDP’li seçmenler için geçen seçimde bir milletvekilini Meclis’e gönderdikleri listenin başında olan SYKP adlı bir partinin genel başkanı herhangi bir motivasyon kaynağı olmayacaktır .
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki partilerin 2018 Şubat ayına kadar üye sayısını gösteren bilgiye göre, son seçimde altı milyon oy almış HDP’nin Adana birinci sıraya genel başkanını koyduğu SYKP’nin (Sosyalist Yeniden Kurtuluş Partisi) 422 resmi üyesi varmış.
Yine son seçimde iki milletvekili çıkardığı İstanbul birinci bölgedeki listede ikinci sırada yer alan 186 üyeli Birleşik Devrimci Parti genel başkanı ya da resmi kayıtlarda 50 üyesi görünen Halkın Türkiye Komünist Partisi genel başkanı, HDP’liler için devrimci dayanışma demek olabilir ama esas oyları verecek Kürt seçmenler tarafından tuhaf bulunabilir.
Urfa seçmeni de standart bir Urfalı ailenin bir bayram ziyaretinde ulaştığı sayıya yakın üyesi olan (145) ÖSP (Özgürlük ve Sosyalizm Partisi) adlı partinin genel başkanının neden Urfa gibi muhafazakar bir ilde listelerinde olduğunu merak etmiştir.
Yine de seçmen için neyin daha öncelikli olacağını kestirmek zor. Bazen tepki oyu verme hissi bütün bunları hükümsüz de kılabilir.
Seçimler de bu yüzden heyecanlı zaten.
Hataların telafisi zor, seçmeni yanlış okumanın maliyeti ağır, siyasi fanteziler, mühendisliklere de yer yok.
Ve seçmenler her zaman sürpriz yapmayı seviyorlar
.25/05/2018 23:15
‘Dış güç’lere gerek var mı?
104
Türkiye’nin dolar kuru ile uğraştığı günlerde St. Petersbourg’da Uluslararası Ekonomi Forumu toplantıları başladı.
Putin’in katıldığı dünkü panelde sağında Fransa Cumhurbaşkanı Macron, solunda Japonya Başbakanı Abe, Çin Devlet Başkan Yardımcısı Qishan ve IMF Başkanı Lagarde oturuyordu.
Dünyanın her yerinden ekonomi bakanlarının, Merkez Bankası başkanlarının, dünyanın en büyük banka ve fon yöneticilerinin de aralarında olduğu 10 bin davetlinin katıldığı forumun başlığı “Güven Ekonomisi İnşa Etmek.”
Foruma bakınca geçen ay Batılı ülkelerin elçileri gönderdikleri ülkede yapıldığına inanmak zor.
Ama ekonominin dünyası siyasetten biraz farklı. Herhalde bunu en iyi Putin ile Rusya Merkez Bankası ilişkisi anlatıyor.
Forumun ev sahiplerinden biri olan Rusya Merkez Bankası başkanı Elvira Nabiullina bir panelde yaptığı konuşmada “Sıkı mali politikaya devam edeceğiz. Tahminlerimize göre, faiz oranını yükseltmemiz gerekmeyecek. Ancak, faizin düşürülmesine yönelik adımları yavaşlatabiliriz” diyerek “duruma hakimiz” mesajları verdi. Ünlü ekonomi kanalı CNBC’ye verdiği röportajın başlığı ise şöyleydi; “Putin ekonomiyi büyütmek istiyor ama biz ekonomik istikrardan fedakarlık yapmayacağız.”
Putin gibi otoriter bir liderin Merkez Bankası Başkanı için epey iddialı sözler.
Ama siyasette otoriter olan, muhalefete, medyaya tahammülsüz olan Putin, ekonomide kendi atadığı ehil bürokratlara teslim olmuş durumda.
Başkan yardımcılarının, bakanlarının sermaye piyasasını kontrol taleplerine karşı topu bu karara direnen Merkez Bankası başkanına atmanın da içinde olduğu pek çok kritik dönemeçte para politikalarında Merkez Bankası başkanı Elvira Nabiullina’nın bağımsızlığının arkasında durdu ve onun tasarrufunda olan konularda en azından kamuoyu önüne konuşmadı. Muhtemelen kırmızı bir hattan sürekli görüştükleri söyleniyor ama piyasalardaki algı ve sonuç böyle değil.
Elvira Nabiullina yalnız da değil. Birlikte çalıştığı ekibi de dünyanın en iyi okullarında eğitim görmüş ehliyet sahibi bürokratlardan oluşuyor. Pek çoğu da dünya görüşü olarak Putin’e yakın isimler değiller.
Putin ve Rusya’nın, Batı’nın nefret listesinde birinci sırada olduğuna şüphe yok. ABD ve Avrupa’da seçimlere karışmakla suçlanıyor, Kırım’ı ve Ukrayna’yı işgal ettiği, Suriye’deki politikaları için tehlikeli bulunuyor, Rusya ve Rus şirketleri hakkında sayısız yaptırım kararı var, en son İngiltere’deki zehirlenme olayı yüzünden Batılı ülkelerdeki Rus elçiler evlerine yollandı.
Yani eğer bir üst akıl varsa, para piyasalarıyla oynayarak parasını çökertme isteyeceği ilk ekonomi Rus ekonomisi olmalı.
Ama Rus ekonomisi ve Ruble, bu güçlü ve bağımsız Merkez Bankası sayesinde geçen ay Batı’daki bütün elçilerinin geri gönderilmesi karşısında bile Türkiye ekonomisi ve Lira kadar hasar almadı. Bir zamanların ABD’nin sert yaptırım kararlarıyla yerlerde sürünen Rus ekonomisi ve Ruble, tarihinin en iyi dönemini yaşıyor.
Yıl başında ABD’deki enflasyon oranının bile altına indirilmiş enflasyonda yıllık hedef yüzde 4. Rusya Merkez Bankası, faiz oranlarını da 2015’deki yüzde 17 seviyesinden 7.5’a kadar indirmiş durumda.
Ülkenin kredi reytingleri de yüksek. Neredeyse hepsi Rusya’ya düşman Batılı ülkelerde kurulmuş reyting derecelendirme kuruluşları Rus ekonomisinin reytinglerini yüksek tutmaya devam ediyorlar. Hatta elçilerin gönderilmesinden sonra Moody’s “Rus ekonomisinin ABD yaptırımlarına dirençli olduğunu” açıkladı. O yüzden Rus bonoları, tahvilleri yatırımcıların gözdesi olmayı sürdürüyor.
Çünkü her ne kadar devletler müdahale etmeye çalışsa da ekonominin kendi rasyonalitesi var. Ve bu rasyonalitenin temeli kazanmak üzerine kurulu. Fon şirketlerinin, yatırım bankalarının birinci önceliği siyaset değil, onların gerçekten de dini imanı para.
Bu yüzden de uzun yıllar Türkiye ekonomisine yatırım yaptılar. Bilançolarında bono bulundurmak durumunda olan Türk bankaları dışında yurt insanının itibar etmediği, talep göstermediği hazine bonolarına yatırım yapıp faizlerin düşmesine ve TC hazinesinin borçlanma maliyetinin aşağı gelmesine katkı yaptılar. Son 15 yıllık arşive Moody’s, Fitch, Standards and Poors, Türkiye yazdığınızda karşınıza olumsuz karneler, düşürülen notlardan çok yükseltilen kredi notları, ardı arkası kesilmeyen övgüler çıkar.
Türkiye ekonomisinin bu başarı hikayesine güvenip gelenler arasında tasarruf yapmayı seven ama ülkelerindeki faizler düşük olduğu için yurtdışı piyasalarında tahvil satın alan Japon Ev Kadınları da vardı. Sadece 2012 yılında 3.7 milyar dolarlık TL cinsinden Uridashi adlı tahvillerden satın almışlardı. Bu yüzden uzun yıllar Türkiye’deki ekonomi sayfalarını “TL’ye aşık Japon ev hanımları” haberleri süsledi.
Ama geçen hafta sahur vakti dolarda yaşanan yükselişin arkasında “Gece yarısı dolar bu kadar nasıl yükselir” gibi sorularla dış güçleri bulanların aklına önce onlar gelmedi.
Uluslararası sistemin bir parçası olan bir para biriminin günün bütün saatlerinde işlem görmeye devam ettiği, burada sahur vakti iken uzak doğuda piyasaların açık olduğu gibi basit coğrafya ve ekonomi bilgilerini ıskalayanları, belki de “ülkemize yönelik bu operasyonun” arkasında artık TL’ye güvenlerini kaybetmiş sadece yastık altlarındaki paralarını artırmaya çalışan Japon Ev Hanımlarının da olduğuna ikna etmek zor.
Parayı getirirken ilan-ı aşklar edilip, giderken komplocu dış güçler ilan edildiklerini de inşallah Japon Ev hanımları duymaz.
Uzun yıllardır güvenerek Türkiye’nin bonolarına yatırım yapmış pek çok Batılı fonun bu son dalgalanmada Türkiye ile birlikte kaybettiğini, faizin yüksek bir miktarda yükseltilmesine rağmen, piyasaya rasyonel ve bağımsız bir ekonomi yönetimi güvencesi verilmedikçe, esas bunun vur-kaççı faiz lobisine ve spekülatörlere para kazandırmaktan başka bir işe yaramayacağını da uzmanlar günlerdir yazıyor.
Kendi piyasalarının kapalı olduğu bir saatte, eli kolu bağlıyken panikle faiz artıran bir Merkez Bankası’nın bu güveni veremeyeceğini de...
Euromoney dergisi 2015 yılında en başarılı Merkez Bankası başkanı olarak Rusya Merkez Bankası Başkanı’nı boşuna seçmedi.
2013 yılında da The Banker dergisi yılın en başarılı Merkez Bankası başkanı olarak Türkiye Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’yı seçmişti.
Bir yıl sonra onu bugünkünün 800 puan altında olan faiz oranları yüzünden görevden alan, ıskarta bir göreve gönderen bir ülkenin ekonomideki sorunları için dış güçlere ihtiyacı var mı?
Yine aynı yıl ekonomik başarının mimarı olan Ali Babacan’ı anlamsız bir sebeple siyaseten tasfiye eden, dünyanın adını bildiği Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı’yı ıskarta bir göreve gönderen de herhalde üst akıl değildi.
Türkiye’nin Putin’den öğrenecekleri va
.27/05/2018 22:06
Bir zamanlar “Tayyip” manşetleri atan bir medya vardı...
125
14 Ağustos 2001 kurulan AK Parti hakkında dönemin gazeteleri hükmü ertesi gün vermişlerdi:
“Ampül aydınlatmadı. Tayyip, amblemi ampul olan partisini kurdu. Ardından tvlerin haber bültenlerine çıktı. Ancak yanıt bekleyen soruları yine es geçti.”
Türkiye’nin ana akım medyasının AK Parti ve Tayyip Erdoğan hakkındaki yayınları yıllarca bu çizgide devam etti. Pek çoğu yıllarca Erdoğan’dan “Tayyip” diye bahsettiler. En çok izlenen kanallar, en çok satılan gazeteler hep karşılarında oldu. Sadece karşılarında değil, düşmanlık da ettiler. Siyaseten yasaklanmalarını, partilerinin kapatılmasını, muhtıra yemelerini desteklediler.
Peki sonuç ne oldu?
Medyanın bu adaletsiz saldırıları, tarafgirliği, saygısız dili hep ters tepti. Seçmenlerin gözünde, bu açık adaletsizlik ve bir kişiye ve partiye bu aşırı yüklenme hali karşı tepkiye, daha fazla sahip çıkma motivasyonuna dönüştü.
Ve AK Parti iktidarı yıllarca seçimleri ana akım medyaya rağmen kazandı. Hatta AK Parti seçim kampanyalarında “medyaya rağmen” teması hep önemli bir yer tuttu. Medya patronlarıyla miting meydanlarında kavgalar edildi.
Böyle bir tecrübeye sahip bir iktidarın medyayı muhaliflerine karşı tarafgir bir sopa olarak kullanmanın faydasızlığını ve siyaseten ters tepeceğini herkesten iyi bilmesi beklenir.
Mesela gazetedeki bir köşe yazısında bile değil, bir haberde şöyle cümleler kullanmanın mesleğe, insani değerlere saygısızlık olduğu kadar uğruna partizanlık yapılan partiye de bir faydası olmadığını, ancak amatörce yapılan kötü propaganda sınıfına girdiğini de bilmeleri beklenir;
“Şimdi kirli ittifakın parçası olan Karamollaoğlu’na karşı Yüzde 10 oyu varmış gibi muamele ediliyor. Eline sazı alan Karamollaoğlu, sallıyor da sallıyor.”
Ya da büyük bir gazetenin resmi hesabından 78 yaşında, dindar bir adam için şöyle tweetler atılmasının korku ve telaş dışında bir mesaj vermediğini de;
“Merhum Erbakan ne yöne yürüdüyse Temel tersi yöne koşuyor CHP, HDP ve İP ile kol kola giren Temel Karamollaoğlu, bu kez de 'oruç ve namazı' küçümsedi.”
Yıllarca, milyonların oyunu alan bir liderden “Tayyip” diye bahsederek onu küçümseyebileceklerini, aşağılayabileceklerini zannedenlerin durumu ortada.
Ama bunu bizzat yaşamış insanların medya gücünü ellerine geçiricince gazete sayfalarında rakiplerinden “Temel”, “Meral” diye bahsetmeleri, ellerine geçen her şeyi fırlatmaları ülkenin toplam kalitesi, düzeyi, ahlakı hakkında iyi şeyler söylemiyor.
Bir zamanların bütün ana akım medyasının saldırılarına ve tek sesliliğine karşı, bir kaç gazete ve televizyondan sesini duyurmayı başarmış, güçlü olanın değil, haklı olanın sesinin gür çıktığını bizzat tecrübe etmiş insanların, bütün medyayı tek ses yaparak, alternatif sesleri bastırabileceklerini ve sonuçta bunun kendilerinin yararına olacağını zannetmeleri herhalde ancak bir hafıza kaybıyla mümkün.
Geçmişi hatırlayamayanlar, şu ana kadar seçim kampanyasında medya üzerinden üretilen en popüler tartışmanın (Devam-Tamam tartışması) kontrol edilen onca gazeteden ve televizyondan değil, üç tweetten çıktığını herhalde fark etmişlerdir.
Siz ana akım medyasını farklı seslerle kapatırsanız, o sesler kendilerine gidecek başka mecralar bulurlar. Çünkü medya boşluk kabul etmez.
Böyle bir seçim sürecinde Türkiye’de yayın yapan televizyonların sayıları sadece altı olan cumhurbaşkanı adaylarını (biri hapiste beş aday) canlı yayınlara çıkarıp sorguya çekmekten daha iyi hangi işi olabilir?
Haydi diyelim, özel kanallar ve gazeteler itibarlarını düşünmeyip, kaba bir propagandaya teslim olmuş durumlar. Ama altı aday arasında ülkenin beş yılını emanet edileceği cumhurbaşkanını seçmeye hazırlanırken, herkesin vergileriyle dönen devlet televizyonu aynı doğrultuda gidemez.
Herkesin televizyonu olan TRT’nin, 24 Haziran’a kadar vatandaşların ülkenin geniş yetkilerle teslim edileceği cumhurbaşkanı adaylarını yakından tanımasına yardımcı olmak gibi kamusal görevi var.
Bu yüzden de seçimlere kadar bütün adayları bir kaç kez canlı yayında misafir etmesi, siyasetlerini sorgulaması gerekir.
En azından bu köşede devlet televizyonunun bunu yapıp yapmadığını takip edip, arada buradan hatırlatacağım.
Çünkü bunu yapmamanın hiçbir mazereti yok.
Bütün bu beklentiler ülke gerçeklerinden epey kopuk ve safça gelmiş olabilir.
Ama Türkiye böyle bir medya düzenini ve böyle bir normali hala hak etmiyor.
“Tayyip” başlıkları atan bir medyadan “Temel”, “Meral”, “Muharrem” başlıkları atan bir medyaya gelmeyi de hiç hak etmiyor...
.29/05/2018 23:10
Yerde ters dönmüş haldeki lokum kutusu...
77
Başlığın orucun başa vurması, yaklaşan bayram için hazırlıklar ya da bir lokum viraliyle ilgisi yok.
Aslında mesele hiç de komik değil.
Bütün sorunlarını polisle, mahkemeyle, cezaeviyle çözme gibi kötü bir alışkanlık edinmiş bir ülkenin, yaptıkları ilk hatada en parlak gençlerine reva gördüğü ağır ceza üzerine trajik bir hikaye bu.
Önce neden bahsettiğimizi geçen hafta çıkan iddianamede savcının anlatımıyla hatırlayalım:
“19 Mart 2018 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs’te İslami Araştırmalar Kulübü organizesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nce Suriye’nin Afrin bölgesine düzenlenen Zeytin Dalı Harekatı’nın başarıyla tamamlanması sonrasında gayet insani duygularla düzenlenen lokum dağıtımı etkinliği esnasında aşağıda açık kimlik bilgileri yazılı şüphelilerin , barışçıl bir biçimde etkinlik yapan öğrencilere saldırarak fiziksel şiddet uygulamaya çalışmaları neticesinde meydana gelen arbede üzerine Cumhuriyet Başsavcılığımız soruşturma başlatmıştır.”
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, her üniversitede zaman zaman öğrenciler arasında meydana gelen böyle tatsız olaylardan biri hakkında soruşturma açtığına ve bu soruşturmalar sonucunda tutuklama kararları verildiğine göre “Fiziksel şiddet uygulamaya çalışma neticesinde meydana gelen arbede” ciddi bir olay olmalı.
***
Olaydaki fiziksel şiddet ve arbedenin ne olduğu iddianamede, olayla ilgili çekilmiş görüntüler üzerinden hazırlanan polis raporu üzerinden anlatılmış. Raporda yer alan fotoğraf karesi saldırı sonrasına ait. Üzerinde bilgisayar olan bir küçük masa görünüyor. Masa Afrin Operasyonu için lokum dağıtan öğrencilerin masası. Masa yıkılmamış, bilgisayar hala üzerinde. Fakat dağıtılan lokum kutusu protestocu öğrencilerin saldırısı sonrası yere düşmüş. İddianamedeki “fiziksel şiddet uygulamaya çalışma neticesinde meydana gelen arbedenin” sonucunu aynı polis raporundan okuyalım:
“...video görüntüsü izlendiğinde Türk bayrağı asılı ve Afrin Lokumu yazısı ibaresi bulunan masanın yanında yerde ters dönmüş halde lokum kutusunun olduğu ve lokumların yerlere dağıtıldığı görülmektedir.”
Lokum kutusunu yere düşürmek ve masaya saldırmaya çalışmak dışında, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma başlatıp, iddianame hazırlanmasına neden olan diğer bir suçlama ise beyaz bir beze, boyayla yazılmış “Katliamın, işgalin lokumu olmaz” yazılı pankartın arkasında durmak ve atılan şu sloganların bir kısmına eşlik etmek; “Saray savaş, halklar barış istiyor”, “Savaşa hayır, barış hemen şimdi”, “Katil AKP işbirlikçi ÖSO”, “Biji biratiya” (iddianameye göre), “Katil AKP hesap verecek”.
Ama iddianameye göre olay bu kadar basit değil. Afrin Operasyonu’nun uluslararası meşruiyetinin uzun uzun anlatıldığı bir girişten sonra suçlamalar sıralanmış:
“Şüpheliler, uluslararası hukuktan kaynaklanan yetkilerini kullanan Türk Silahlı Kuvvetlerini gayri meşru bir güç olarak gösterirken, bölgedeki terör örgütlerinin cebir, şiddet ve tehdit kullanmadığını, mazlum olduklarını uluslararası kamuoyuna sergilemeyi amaçlamaktadırlar. Bahse konu olan olayların bir üniversite içinde masum bir öğrenci grubu tarafından, masum duygularla gösterilen demokratik tepki olarak gösterilmesi istemekte ise de, asıl amaç bu grubun organik bağlar içerisinde olduğu terör örgütlerinin yöntemlerini meşru göstermeye yönelik kamuoyu oluşturmaya dair eylemler olduğu sabittir. Şüpheliler organik bağ içerisinde oldukları terör örgütlerini meşrulaştırmaya çalışırken, uluslararası kamuoyu oluşturmak, terör örgütünün amacı doğrultusunda toplumda kargaşa yaratmak, barış ve huzur ortamını bozmayı amaçlamaktadır.”
Fakat iddianamenin devamında yargılanan 21 sanık hakkında herhangi bir terör örgütüyle organik bağları olduğu yolunda bir suçlama yapılmamış, böyle bir delil, iddiaya da yer verilmemiş. Bir üniversite kampüsü içindeki bir eylemin nasıl uluslararası kamuoyuna hitap edebileceği ve böyle bir eylemle toplumda nasıl kargaşa yaratılabileceği de ortada kalmış.
21 öğrenciye yöneltilen somut suçlamalar ise “lokum dağıtılan masaya fiziki olarak saldırmaya yeltenen grubun içinde olmak, “sloganlar eşlik etmek”, protesto amacıyla yapılan alkışlama eylemine katılmak”, “pankartın arkasında yürümek”.
Dava kapsamında tutuklanan 13 Boğaziçili öğrenci üç aydır hapiste.
***
Lokum kutusunu düşürmek, saldırmaya yeltenmek, pankart arkasında durmak ve slogan atmak suçlamalarıyla üç aydır tutuklu olan öğrencilerin adları yerine sadece yaşlarına bakalım.
1996, 1997, 1995, 1998, 1996, 1999, 1992, 1993 1994, 1997, 1996, 1994, 1996.
Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birine, en yüksek puanları alarak girmiş bu genç insanlara, bir üniversite disiplin soruşturması konusu olabilecek bir olay için tutuklama cezası vermek, hiçbirinin bir örgüt bağlantısı olmadığı iddianamede yazmasına rağmen, onları bu örgütlerle tanışacakları cezaevlerine koymak, hayatlarının başında yaptıkları bir hata için bu kadar ağır suçlamalar yöneltmek...
Belki de çocuklar arasındaki mahalle kavgasına karışan ailelere benzeyen devletin gösteremediği büyüklüğü, masalarına saldırı girişimi olan diğer öğrenciler gösterirler. Okul arkadaşlarının hayatlarının daha başında böyle ağır bir cezayla karşı karşıya kalmasına ses çıkarırlar.
Bazen en iyi ders büyüklüğün sizde
kalmasıdır...
.03/06/2018 23:06
Fillerin altında ezilen çimler...
70
İnce’nin “koyun 4 numarayı” diyerek oynattığı video, sosyal medyada da epey popüler olmuş “bir zamanlar FETÖ hakkında ne diyorlardı” videosu.
17/25 Aralık öncesinde Meclis’te, tv programlarında ve katıldıkları Türkçe Olimpiyatları’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım ve Başbakan Yardımcısı Bozdağ’ın aralarında olduğu AK Parti’nin önde gelen isimlerinin o günkü adıyla Hizmet Hareketi ve Fethullah Gülen’i öven konuşmalarını izlettiren İnce, “Kim FETÖ’cü” diye soruyor?
İktidarın muhalefeti her fırsatta FETÖ ile işbirliğiyle suçlamasına karşı, muhalefetin böyle bir karşı taarruzu şaşırtıcı değil.
Bu eleştiriye Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın Twitter’dan şöyle cevap vermesi de “Bundan 5 yıl,10 yıl önce diğer bir ifadeyle FETÖ’nün devletimize, vatanımıza ve dinimize ihaneti ortaya çıkmadan önce söylenmiş bazı sözleri gündeme getirerek, sadece FETÖ’cüleri sevindirirsiniz; bizim FETÖ ile mücadelemize ve bu mücadelede ki kararlılığımıza zarar veremezsiniz.”
Tabii ki ellerinde devletin imkanları olan siyasetçiler öngörüsüzlükle, zamanında verdikleri yanlış kararlar nedeniyle suçlanabilir ama kimse gerçek niyetinin ve amacının belli olmadığı, yasa dışı bir eyleminin görünmediği hakkında herhangi bir yargı kararının olmadığı bir dönemde o günkü adıyla cemaate ya da Hizmet Hareketi’ne verdiği destek nedeniyle suçlanamaz. En azından hukuken. Bekir Bey haklı.
Ama maalesef öyle olmuyor.
Türkiye’de her gün mahkemelerde insanlar kendilerini Eski Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bozdağ’ın tweetindeki benzer cümlelerle savunmak zorunda kalıyorlar ama mahkemeler onların bu savunmalarını dinlemiyorlar bile...
Çünkü, FETÖ’nün ne zamandan beri terör örgütü kabul edileceği ve onunla ilişkinin hangi tarihlerden itibaren suç sayılacağı hakkında herkesin ayrı bir yorumu var. Mahkemeden idari soruşturmayı yapan kuruma, ilden ile değişen kriterler mevcut. Ve 17/25 Aralık 2013 resmi miladına rağmen, bu tarihten çok öncesinde bu yapıyla bir çeşit ilişkisi delil gösterilerek hapiste olan ya da işini kaybetmiş binlerce insan var.
Hatta bu suçlamalar yüzünden bugün hayatta olmayanlar da var.
Yasir Armağan onlardan biriydi.
Onun adını Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde yaşanan katliamla öğrendik.
Halbuki, son olarak kurşunlarının hedefi olduğu katil Volkan Bayar’ın iftiralarıyla iki yıldır uğraşmaktaydı, işini kaybetmiş, yargılanmıştı.
Armağan hakkındaki iddianamede deliller katil Bayar’ın “Fetö'den ihraç olan ... isimli hocayla halı saha maçlarını yaptığını biliyorum ,formasyon gözetmenliği sınavları ve uzaktan eğitim sınavlarında gözetmenlik ve salon başkanlığı fetöcü olan şahıslara verilirdi, Yasir Armağan da bu şekilde bu sınavlarda çok sayıda görev almıştır” gibi süren şahsi husumet içeren ifadeleri ve üniversite rektörlüğü tarafından hakkında düzenlenen idari soruşturmada bulunan şu delillerdi: 2007-2013 (Aralık 1) arasında FETÖ tarafından kurulan bir eğitim derneğinde denetleme kurulu asil ve yedek üyeliği yapmak, Aralık 2013’e kadar Zaman gazetesi aboneliği, 2008 yılında çıkarılmış 2013 yılından sonra kullanılmamış bir Bank Asya kredi kartı...
Bu delillerle hakkında başlayan soruşturmalar, ucu bucağı kaçmış itirafçılık genç bir akademisyenin hayatına maloldu.
Kırklareli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına devam edilen ve FETÖ iltisakı suçlamasıyla KHK ile ihraç edilmiş zabıt katibi M.A.’nın iddianamesinde aleyhine delil olarak gösterilen FETÖ ile ilişkisi ise daha absürt; Bir FETÖ kolejinde 13 yıl önce 6 ay temizlikçi olarak çalışmak.
Batman’da başka bir zabıt katibi olan A.T.’yi ise hem mesleğinden hem de 15 ay hürriyetinden eden 2005 tarihinde işe girerken kendisini işe alan komisyon başkanı olan kişinin 11 yıl sonra darbenin ardından FETÖ’den tutuklanması ve 2012 yılında dört ay kullandığı Bank Asya kartıydı.
16 yıl Bank Asya’da çalışmak Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı olarak atanmaya engel değilken- ki doğru olanı bu- dört ay Bank Asya kartı kullanmak ya da 13 yıl önce 6 ay FETÖ’ye ait bir kolejde temizlikçi olarak çalışmak işinden ve özgürlüğünden olmaya neden olabiliyor.
Hatta kendinin değil eşinin Bank Asya’da hesabı olması aleyhine deliller arasında gösterilip, tutuklananlar bile var.
Akdeniz Üniversitesi Rektörlük Yazı İşleri Müdürlüğü'nde memur olarak çalışan F.M’nin aleyhindeki deliller eşinin Bank Asya’da 2014 sonrası da aktif olan bir hesabının olması, çocuklarının FETÖ bağlantılı bir koleje gitmeleri ve evinden üzerinde “geçersizdir yazan 1 Dolar çıkması.
Tam olarak iddianamede evet böyle yazıyor: “Şüphelinin ikamet ve iş yerinde yapılan aramalarda üzerinde ''Geçersizdir'' yazılı olan 1 ( bir ) adet L serisi dolar”
Kızının oyuncakları arasından çıkan bu 1 Dolar için H.T. nin savunmasını okuyalım;
“Şüphelinin ikametinde bulunan üzerinde "geçersizdir" ibaresi yazılı olan 1 (bir) Amerikan Dolarının kardeşinin 22/05/2016 tarihindeki düğününden kaldığının iddia edilerek buna ilişkin düğün davetiyesinin fotoğraflar ile görüntü CD'sinin ibraz edildiği anlaşılmıştır."
Ama buna rağmen üzerinde “geçersizdir” yazılı 1 Dolar, eşinin Banka Asya hesabı ve çocuklarının FETÖ kolejine gitmesi nedeniyle önce işinden olmuş daha sonra da tutuklanmış H.T.
Ama örneğin bir devlet memuru, 17/25 Aralık sonrası işyerindeki saati 17.25’e ayarlayıp, twitterdan 17/25 Aralıkların yolsuzluklar haftası olarak kutlanmasını önerseydi ya da kapatılan Zaman Gazetesi’ne destek ziyaretine gidip, cemaati öven konuşmalar yapsaydı devlet böyle bir memurla çalışmak istememekte haklı olabilirdi.
Ya da kim bilir.
Ortada somut ve herkes için geçerli bir kriter olmayınca bunun yüzde birini bile yapmamış insanlar kendilerini hapiste ya da işsiz bulurken, bunu yapanlar Cumhurbaşkanı adayları için imza verenlerin bile FETÖ’cülüğünün araştırılmasını isteyen müttefikler ya da Ankara birinci sırada adayı olarak karşınıza çıkabiliyor.
O zaman da başka bir cumhurbaşkanı adayının arşivleri karıştırıp miting meydanlarında izleteceği bir ortam da ortaya çıkmış oluyor.
(Halbuki, Venedik Komisyonu’nun FETÖ yargılamaları hakkında hazırladığı, hangi tarihlerin ve ilişki biçiminin bu örgütle ilişkide suç olarak değerlendirebileceğini değerlendiren raporu pek çok sorunu giderebilirdi. http://www.venice.coe.int/webforms/documents/default.aspx?pdffile=CDL-AD(2016)037-tur)
.07/06/2018 11:28
"Sizin görüşünüz farklı olabilir, saygı duyarım ben böyle düşünüyorum"
29
Bir fail-i meçhule kurban gitmiş Behçet Cantürk’ün kurduğu Diyarbakır’ın en eski otellerinden Demir Otel’in altın varaklı süslemeleri olan salonu bundan üç yıl önce AK Parti’nin düzenlediği çözüm süreciyle ilgili bir çalıştaya ev sahipliği yapmıştı.
Üç yıl sonra artık çözüm süreci yok, AK Parti Kürt sorununun çözümünden, anayasanın vatandaşlık tanımının değişmesinden bahsetmiyor. Parti sözcüleri, MHP ile ittifak halinde seçimlere giderken zaman zaman ortaya atılan yeni çözüm süreci iddialarını da şiddetle reddediyorlar.
Üç yıl önce AK Parti’den duymaya alıştığımız sözleri ise aynı salonda bu kez partisinin Kürt sorununa çözüm raporunu açıklayan Saadet Partisi lideri ve Cumhurbaşkanı adayı Temel Karamollaoğlu’ndan dinledi Diyarbakır.
Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin düzenlediği toplantıda masanın etrafında Diyarbakır ve çevre illerin ticaret odası, baro, insan hakları ve kadın derneklerinin başkanları vardı.
Geçen hafta kanaat önderleri ile iftar yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan daha çok bölgenin dini ve aşiret liderleriyle bir araya gelmişken, Temel Karamollaoğlu şehrin muhtemelen Milli Görüş çizgisiyle yolu hiç kesişmemiş sivil toplum örgütleriyle biraraya gelmişti.
Toplantının moderatörlüğünü yapan DİTAM yöneticisi Sedat Yurttaş, 1991’de Meclis’e giren ve daha sonra hapis yatan DEP’li vekillerden.
Masanın etrafında Saadet Partisi’nin İstanbul 3. Bölgeden aday gösterdiği eski HDP milletvekili Altan Tan, Diyarbakır birinci sıradan aday gösterdiği eski Cizre Belediye Başkanı, ANAP ve AK Parti’den vekillik yapmış Haşim Haşimi, Mazlumder’in eski genel başkanı ve Saadet Partisi Antep birinci sıra adayı Ahmet Faruk Ünsal ve partinin genç yöneticilerinden Diyarbakır ikinci sıra adayı Bülent Kaya da vardı.
Saadet Partisi ve Temel Karamollaoğlu'nun bu seçimlerde hedef kitlesi arasında AK Parti küskünleri dışında, gösterdiği Kürt adaylarla oylarını artırmayı hedeflediği Kürt seçmenler de var. O yüzden bu rapora ve toplantıya büyük önem veriyorlar.
Kürt seçmenlere konuşurken Türk seçmenlerin de onu duyduğunu unutmadan hazırlanmış rapor, meselenin adını, raporun adı olarak koymaktansa çekinmemiş: Hak ve Adalet Ekseninde Kürt Meselesi.
Geçen hafta Diyarbakır'daki mitinginde Kürt sorunu tanımını neden kullanmadıklarını anlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ardından Karamollaoğlu meselenin adını koyarak konuşmayı tercih etti.
Aslında bunu 1991’de Refah Partisi kongresinde hareketin kurucusu Erbakan da yapmış, anadilde eğitimi savunmuş, Bingöl’de bir mitingde yaptığı konuşmada “Sen ne mutlu Türküm diyene dersen Kürt de ne mutlu Kürdüm diyene der” dediği için yargılanmıştı.
Karamollaoğlu da bu özgüvenle “Tarihsel süreç içinde Kürtlerin kimlikleri inkar edildi, adeta asimilasyona uğratıldılar” diyerek başladığı konuşmasını “90’larda Diyarbakır, Lice, Şırnak’ta yaşanan zulümler, faili meçhuller ve Uludere Katliamı’ndan” bahsederek sürdürdü.
Sanki salon üç yıl önce çözüm sürecinde bir AK Parti yöneticisini dinliyor gibiydi.
Çözüm sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasına “Plansızlık, yol haritası eksikliği, temel insanı haklarının pazarlık konusu yapılması, ortak paydaların değerlendirilmemesi, mevcut muhatapların tutarsızlıkları ve eksiklikleri, güvenlik zaafiyeti, Suriye politikasında öngörüsüzlük ve stratejik hatalar” ın sebep olduğunu, çözüm sürecini AK Parti’nin oy, örgütün ise alan kazanmak için kullandığını söyledi.
Kendi çözüm modelini anlatırken en dikkat çekici öneriler ise anayasa değişikliği, anadil hakkına anayasal güvence vermek, şiddete başvurulmadığı sürece her fikre özgürlük, yerel yönetimleri güçlendirmek, kayyum uygulamasına son vermek (görevden alınan belediye başkanları yerine belediye meclislerinde seçim yapmak ya da seçime gitmek), barajı kaldırmak, tutuklu vekiller ve belediye başkanları için hukukun üstünlüğü ilkesini uygulamaktan bahsetmesi oldu.
Bölgesel bir sorun olarak tarif ettiği Kürt meselesinin çözümü için Türkiye, İran, Irak, Suriye arasında diyalog önerdi.
Yıllardır Kürt sorununa çözüm için benzer cümlelerin sıklıkla duyulduğu salondaki STK temsilcilerinin ilk defa siyasetçilerden duydukları sözler değildi bunlar.
Özellikle çözüm süreci gibi bir tecrübeyi yaşadıktan sonra.
Ama salondakilerin beklentilerinin altında kalsa da konuşulanlar ve öneriler Türkiye’nin mevcut ortalamasının epey üstündeydi.
O yüzden söz alan konuşmacılar bunları bir cumhurbaşkanı adayı ile rahatça, özgürce, sakince ve cesurca konuşulabilmenin kıymetinin altını çizdiler.
Tek tek sorulara cevap veren Temel Karamollaoğlu sık sık “Sizin görüşünüz farklı olabilir, saygı duyarım, ben böyle düşünüyorum, bunun üzerine bir kere daha düşüneceğim” gibi cümleler kurdu.
Galiba Karamollaoğlu’nun farkı tam da bu. Söylediklerinin içeriğinden çok söyleme şekli, demokrat tavrı ve üslubu.
O yüzden salonda daha çok HDP çizgisine yakın olan STK temsilcilerinden gelen eleştiriler karşısında gülerek “Rapor pek heyecan yaratmış gözükmüyor, ama ben heyecanlıyım. Bazen fazla heyecan yaratan şeyler tepki de çekebilir. Bu meselenin bizim için önemli olduğuna inanın” demesi belki de bütün toplantının ana mesajıydı. “Bir bölge adı olarak Trakya kullanılıyor neden Kürdistan kelimesi de kullanılmasın” sorusuna verdiği “Kelimelere takılmayalım. Kürtlerin çoğunlukta olduğu bir bölge anlamında kullanılmasında şahsen benim çekincem olmaz” cümlesi ise beklenti çıtası yüksek salondan dahi alkış almayı başardı.
Saadet Partisi, Karamollaoğlu’nun popülaritesi ve gösterdiği Kürt adayların temsil gücüyle 90'lardan beri varlık gösteremediği bölgede ilk defa bütün hesaplarda yer almayı başarmış durumda.
Partinin Diyarbakır’daki en büyük kozu 1 Kasım seçimlerinde bağımsız aday olarak girdiğinde bile 10 binin üzerinde oy alan Haşim Haşimi. Diyarbakır'da düzenlenen e-mitingde salonu dolduran çoşkulu kalabalığın çoğu da seyit olan Haşimi'ye bağlı Kadiri dergahının bağlılarıydı. İttifak sistemi Diyarbakır'da Millet İttifakı'na bir vekil getirebilir. Bu vekil 1 Kasım seçimlerine yine bağımsız aday olarak giren ve şimdi İyi Parti'nin birinci sıra adayı olan Salim Ensarioğlu ve Saadet adayı Haşim Haşimi'den en yüksek oyu alan aday olacak. Çünkü ittifakın vekil çıkarmaya yetmeyen oyları en yüksek oy almış adaya yazılacak. İtttifak oyları Batman’da Faris Özdemir, Antep'te Faruk Ünsal'a da yarayabilir.
Bölgede Saadet Partisi'nin vekil potasına girmesine en büyük yardımı AK Parti’nin bölgedeki vekil listeleri yapacak gibi görünüyor.
Listelere büyük bir tepki var. Aday adayı olmasına rağmen Galip Ensarioğlu, Abdurrahman Kurt, Ulu Camii imamı Saim hoca gibi isimler listelerde kendilerine yer bulamadılar. Bölgedeki diğer illerde de listelere benzer tepkiler yükseliyor. Ama bunun 1 Kasım, 16 Nisan'da oyunu artıran AK Parti'nin oylarına ne kadar yansıyacağı, Saadet ve Diyarbakır ve Batman'da bağımsız adaylarla seçime giren Hüda Par'a ne kadar kayma olacağı meçhul. Muhtemelen Erdoğan’ın oyları, bölgede AK Parti’den yüksek çıkacak.
HDP’nin dışarıdan, sosyalist ağırlıklı listeleri de benzer eleştiriler alıyor. Fakat baraj riski, Selahattin Demirtaş’ın hapiste olması, ilde sevilen bir doktor olan Selçuk Mızraklı’nın ilk sıra adayı olması 1 Kasım’dan 16 Nisan referanduma gerileyen HDP oylarını toparlamış gözüküyor. CHP adayı Muharrem İnce de yaptığı jestlerle bölgede sempati toplamayı başarmış. HDP seçmenin bir kısmı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İnce'den yana oy kullanabilir.
Bölgede Karamollaoğlu’nun topladığı sempati partinin ve kendisinin alacağı oyların çok üstünde. Haşim Haşimi’nin Diyarbakır’da bir rüzgar yakaladığı görülüyor. Herkes az ve kısık sesle konuşuyor. İki oy hakkı seçmene stratejik oy kullanmak için imkan veriyor. Dip dalganın derinliği ancak sandıklar açılınca ortaya çıkacak.
.8/06/2018 23:34
Telefonlarımızdan aplikasyonlar bir bir silinirken...
38
Türkiye, Paypal, Wikipedia, Booking’den sonra Uber’i de yasaklıyor. Günlük hayatı kolaylaştıran bu uygulamaların vatandaşların taleplerine rağmen, devletin çıkarları veya lobi gruplarının baskılarıyla orta yollar aranmaksızın, bu kadar rahat fişinin çekilebilmesi, sıradan vatandaşların iktidar üzerindeki etki gücünün kaybolması açısından da bir demokrasi sorununa işaret ediyor.
Halbuki bu uluslararası uygulamalarla ilgili dünyanın başka ülkelerinde de sorunlar çıkıyor, tartışmalar yaşanıyor, lobby grupları kısıtlamalar talep ediyorlar.
Ama tamamen fişini çekmek çok az ülkenin uyguladığı ve en işlevsiz yöntem.
Herhalde bu işlevsizliğin en iyi örneği Türkiye’nin bir yılı aşan Wikipedia yasağı.
29 Nisan 2017 tarihinde Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu "Türkiye'yi terör örgütleriyle aynı zeminde gösteren ifadelerin bulunması" gerekçesiyle Wikipedia’yı yasakladı. Daha sonra mahkemeye yapılan itiraz da reddedilerek, yasak mahkeme tarafından da onaylandı.
BTK’nın Wikipedia’nın tümüyle fişini çekmesine gerekçe gösterdiği “Türkiye'yi terör örgütleriyle aynı zeminde gösteren ifadelerin bulunduğu” sayfalar, Wikipedia İngilizce’deki “Turkish occupation of northern Syria” (Kuzey Suriye'de Türk İşgali), Foreign involvement in the Syrian Civil War (Suriye İç Savaşı'na yabancı müdahalesi) ve State-sponsored terrorism (Devlet destekli terörizm) maddeleri.
Ama ne tuhaftır ki bir yıldır bu maddeler yüzünden Türkiye’den Wikipedia’ya girilemezken, dünyanın geri kalanı bu İngilizce maddeleri okuyabiliyor ve değiştirebiliyor.
Ve tabii ki Türkiye’deki yasak sayesinde Wikipedia’daki milyonlarca madde içinde o ana kadar az kişinin dikkatini çekmiş bu maddeler bütün dünyada daha çok okunmuş oldu.
Örneğin State-sponsored terrorism (Devlet destekli terörizm) maddesi Mart 2017’de 9 bin civarı bir görüntülenme rakamına sahipken, Türkiye’deki yasağın ardından bu sayı Nisan ayında birden altı kat artıp 36 bine çıkmış. Mayıs ayında 27 bin, Haziran ayında 26 bin kez okunmuş. Bir yıl sonra aylık okunma ortalaması ise 9 binden 15 binlere yükselmiş.
https://tools.wmflabs.org/pageviews/?project=en.wikipedia.org&platform=all-access&agent=user&start=2017-03&end=2018-05&pages=State-sponsored_terrorism
Daha da ilginci bu maddede sadece Türkiye’nin değil, aralarında ABD, İngiltere, İsrail, Rusya, Hindistan, İtalya’nın olduğu 20 ülkenin daha teröre destek vermekle suçlanması.
Suçlayan da resmi bir otorite değil, dünyanın her yerinden Wikpedia’ya katkı yapan gönüllü editörler. Bu suçlamalardaki kaynakları da genelde gazete haberleri ve bu maddelerdeki iddialar sürekli, başka editörlerin katkı ve eleştirileriyle değişebiliyor.
Ama milyonlarca Wikipedia maddesi içindeki böyle bir maddeden, bu 20 ülkeden (ABD, İngiltere, İsrail, Rusya, Hindistan, İtalya, Afganistan, Türkiye, İran, Kuveyt, Libya, Malezya, Pakistan, Filipinler, Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Sudan, Sovyetler Birliği) sadece biri çok rahatsız olup, Wikipedia’nın fişini çekti; Maalesef sadece Türkiye.
Türkiye’nin Wikipedia yasağına gerekçe gösterilen bir diğer madde de Foreign involvement in the Syrian Civil War (Suriye İç Savaşı'na yabancı müdahalesi) maddesi. Bu madde de Türkiye ile birlikte, Suriye iç savaşına müdahale etmiş Rusya, İngiltere, ABD, İsrail, İran, Irak, Lübnan, Fransa, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Hırvatistan ilgili içerikler var. Yine bu maddeye kızıp bütün Wikipedia’yı kapatmış tek ülke yine sadece Türkiye. Ve bu kapatma yüzünden Mart 2017’de 16 bin kez görüntülenen bu madde, Nisan ayında 45 bin, mayıs ayında 25 bin kere görüntülenmiş.
https://tools.wmflabs.org/pageviews/?project=en.wikipedia.org&platform=all-access&agent=user&start=2017-03&end=2018-05&pages=Foreign_involvement_in_the_Syrian_Civil_War
Şu anda dünyada Wikipedia’nın bütün dillerdeki sayfalarının yasak olduğu tek ülke Türkiye.
Türkiye dışında Wikipedia’ya erişim engeli uygulayan diğer iki ülkeden Çin’de Wikipedia’nın Çince ve Japonca dışındaki dillerdeki sayfaları özgür. Suudi Arabistan’da da Arapça dışındaki dillerde, sansürlenmiş bazı içerik dışında Wikipedia’ya girilebiliyor.
Zaman zaman bazı ülkeler Wikipedia’dan bazı maddeleri çıkardılar. Örneğin 2013’te Fransız askeri istihbaratı bir maddedeki içeriğin gizliliği ihlal ettiği gerekçesiyle Fransızca Wikipedia’dan silinmesini istedi. İngiltere ve İtalya’da da çocuk pornosu, uyuşturucu içerikli maddeler sildirildi. Pakistan, Hz. Muhammed’e hakaret içeren İngilizce bir madde için 2010’da Wikipedia’nın İngilizcesini bir süreliğine kapattı. Özbekistan’dan Suriye’ye, Rusya’dan Tunus’a sitenin belli bir süre kapatıldığı ülkeler var.
Ama en uzun süreli olarak, bütün dillerdeki sayfaları kapatmış tek ülke maalesef Türkiye.
Booking.com’da da böyle kötü bir şöhretimiz var.
Dünyada milyonlarca insanın kullandığı ama aynı zamanda rekabet kurumlarının tekelleşme konusunda takibinde olan bir site Booking. Özellikle en düşük oda fiyatı verme konusunda haksız rekabete neden olduğu için İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, İsveç ve İsviçre gibi pek çok ülkede rekabet kurumları site hakkında soruşturmalar yürütüyor, zaman zaman uyarılarda bulunuyor. Büyük tur şirketleri, siteden pek hoşlanmıyorlar.
Ama sadece Türkiye’de, bu büyük tur şirketleri, milyonlarca insanın talebine rağmen rakipleri olan siteyi devlete kapattırmayı başardı. Türkiye’nin bu konudaki pek de güzel olmayan yalnızlığını ABD yaptırımlarına karşı mütekabiliyet olarak siteyi yasaklamayı düşünen Rusya’nın bozma ihtimali var.
Uber ve benzeri uygulamalar da dünyanın her yerinde taksicileri ayağa kaldırıyor, uygulamanın yasaklanması için eylemler yapıyor, yerel ve ulusal otoritelere baskı yapıyorlar.
Şimdiden New York’ta ve San Fransisco’da büyük bazı taksi tröstleri Uber ve benzer uygulamalar yüzünden battı.
Bu baskılar ve rekabet yasaları yüzünden, Bulgaristan, Danimarka, Macaristan gibi ülkelerde tümüyle, İtalya’nın, İngiltere’nin bazı şehirlerinde, ABD’nin Austin, Alaska eyaletlerinde Uber yasaklandı.
Fransa ve Almanya’da Uber ve benzer uygulamalara kısıtlamalar ve denetimler getirildi.
2017’de Londra’da ulaşım kurumu güvenlik tedbirlerinin yetersizliği nedeniyle bir süre Uber’i yasakladı. Daha sonra Uber’in bu tedbirleri alması üzerine uygulama geri döndü.
Taksicilerin doğrudan bir devlet başkanına uygulamayı yasaklama açıklaması yaptırabildiği ilk ülke ise Türkiye olabilir. Çünkü, hiçbir siyasetçi taksicileri memnun ederken, bu uygulamayı kullanan vatandaşları kızdırmak istemez. Özellikle de yasaklama kararı alınan ülkelerdeki taksicilik hizmeti kalitesiyle Türkiye’deki kıyas kabul etmezken. Uber araçlarının polis tarafından durdurulup hem şoföre hem de yolculara ceza kesilmesi de bize has bir durum olabilir.
Ama maalesef bütün bu örneklerde örgütlü lobi ve çıkar gruplarının baskıları, devletin hassasiyetleri, örgütsüz sıradan vatandaşların taleplerini bastırmış gözüküyor. Devlet, kendi çıkarlarını ve lobi gruplarının isteklerini, vatandaşlarının taleplerine ve konforuna tercih ediyor. Maalesef telefonumuzdaki applerin bir bir silinmesi devlet karşısındaki kıymetimizin ve gücümüzün de azaldığına işaret ediyor.
Yani mesele sadece Booking, Wikipedia, Paypal ya da Uber değil
.10/06/2018 22:14
Yine mi ‘takiyye yapıyorlar’ yine mi ‘samimi değiller’
117
"Yargı mensupları konuşacaksa emekli olduktan sonra konuşsunlar, ona engel yok.”
2008 yılındaki Bakanlar Kurulu toplantısının ardından gazetecilerin karşısına geçen Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Danıştay Başkanvekili Tansel Çölaşan’ın rutinleşen siyasi açıklamalarından birine böyle tepki göstermişti.
O yıllarda muhtemelen haber bile olmayacak kadar rutin bir tartışmaydı bu.
Çünkü AK Parti iktidarı, uzun yıllar karşısında muhalefet olarak sadece partileri değil, askerleri, yargıçları, savcıları da bulmuştu.
Bazen doğrudan adlarıyla, kamuoyu önünde ateşli nutuklar atarak, “Devir teslim töreninde sert konuşan Kara Kuvvetleri Komutanı”, “Birinci Ordu Komutanı irtica tehdidine dikkat çekti” gibi haberlere konu olmaktan büyük zevk alan askerler, bazen de isimlerini vermeden “üst düzey komutan” adı altında siyasi açıklamalar yapar, uyarılarda bulunur, hükümetin uygulamalarını eleştirirlerdi.
Bu milli sporda askerler kadar yüksek yargı başkanları, savcılar, hakimler de iddialıydılar.
Ama keşke bütün bunlardan mazide kalmış kötü hatıralar olarak bahsedebilseydik.
Siyasi tweetler atan, tvlere çıkıp siyasi konuşmalar yapan HSYK üyelerine, hakimlere, savcılara, parti il başkanı gibi davranan valilere, siyasi hashtag kasan bürokratlara artık kimse şaşırmıyor.
Son olarak aynı zamanda bir partinin lideri ve cumhurbaşkanı adayı olan Cumhurbaşkanı’nın başka bir partinin cumhurbaşkanı adayını eleştirdiği konuşmasını alkışlayan generaller leveline ulaştık.
Bu kabul edilemez davranışın “askeri kahramanlığı” ve “onu eleştirmenin kimlerin işine yaradığı” demogojileriyle nasıl örtülmeye çalışıldığı da yine maziden epey tanıdıktı.
En son örnek de bir partinin cumhurbaşkanı adayını capsli tweetlerle eleştiren Danıştay üyesi oldu.
Tansel Çölaşan ruhunun reenkarne olması da diyebiliriz. Ama böyle diyebilecek bir maziye sahip olanların, bugün böyle demeyi tercih edenlerin sayısı epey az.
Eski günlerde hükümete karşı konuşan askerleri, yargıçları, savcıları hararetle manşetlerine çıkaranlar, şimdi siyasi demeçleri alkışlayan generalleri, siyasi tweetler atan Danıştay üyelerini eleştiriyor, bütün bunlardan çok çekmiş iktidar çevreleri ise bu kez kendilerini alkışlayan generallerin, alenen destekleyen yargıçların arkasında durmayı tercih ediyor.
Ana iskelet aynı kalıyor sadece pozisyonlar değişiyor, siyasi menfaat ve tarafgirlik, ilkelerin yerleşmesini, kurumsallaşmayı engelliyor.
Ama Danıştay üyesinin tweetinde maziyi hatırlatan sadece hakimlerin siyasi demeçler vermesi değil.
Capslerin de yer aldığı dört dörtlük siyasi tweetinde şöyle diyor hakime hanım:
“Evet çok şükür başörtüsü mesele olmaktan çıkmıştır bugün, gizlemeye çalıştığınız gerçek niyet ve çabalarınıza rağmen. Muharrem İnce zihniyetindekilerin yaşattıklarını unutmadık, unutmayacağız.”
Büyük mücadeleler sonucunda önce üniversitede eğitim, ardından kamuda başörtülü hizmet hakkını almış ve Danıştay üyeliğine atanmış başörtülü bir hakimin bu tepkiselliği anlaşılmaz değil.
Ama bu tepkideki bir itham, bir zamanlar kendilerine kapatılmış üniversitelerin, devlet kurumlarının kapılarını zorlayan başörtülü kadınların ve dindar siyasetçilerin hiç yabancısı değil; “Gizlemeye çalıştığınız gerçek niyetleriniz.”
1994’te İstanbul’a Belediye Başkanı seçilirken, 2001’de AK Parti’yi kurarken Tayyip Erdoğan’ın karşısına 80’lerde yaptığı konuşmaların kasetleri çıkarılmış, “Bugün değişim, demokrasi, kimsenin hayat tarzına karışılmayacak dediğine bakmayın, takiyye yapıyor, gerçek niyetini saklıyor” denmişti.
Halbuki, içkili lokantaları kapatacağı, otobüsleri kadın erkek ayıracağı söylenen siyasetçinin iktidar yıllarında önce İstanbul Avrupa’nın en hip şehirlerinden biri oldu, ardından Başbakanlık döneminde Türkiye, demokratikleşme ve Avrupa Birliği’ne uyumu yolunda cesur adımlar attı.
Yıllarca bu samimiyet testlerinden, takiyye ithamlarından çok bunalmış muhafazakar çevreler bugün Türkiye’nin başörtüsü diye bir meselesi olmadığını, herkesin istediği yerde başörtüsü takabileceğini söyleyen CHP’nin Cumhurbaşkanı adayına benzer bir muamele yapıyorlar.
Onun beyanına güvenmiyor, yaşanan tecrübelerle fikirlerinin değişmiş olabileceğine bir şans vermiyor, gerçek niyetini gizlediğini, takiyye yaptığını iddia ediyor ve buna delil olarak da maziden eski kasetlerini çıkarıyor, hatta namazında bile samimiyetsizlik arıyorlar.
Halbuki, beyanın esas kabul edilmemesi, gizli niyet arama, esas amaç sorgu suali, bugün benzerini başkalarına yapan hakime hanıma, başörtüsünün yasaklanmasını isteyenlerin argümanlardan tanıdık gelmeliydi.
Siyasi pozisyonların sabit, asla değişmez hatta varoluşsal olduğunun düşünüldüğü, kavganın da ezeli ve ebedi olduğunun varsayıldığı bir ülkenin nasıl yerinde saydığının örneği de herkesin hafızalarında taze olmalıydı.
Halbuki toplumlar, insanlar ve siyasetler değişir. Dünün en hararetli tartışmaları bugün önemini kaybeder. Hatalardan dersler çıkarılır ya da bazı önyargılar, ayrımcılıklar artık bugün mümkün, işlevsel ya da faydalı olmadığı için terkedilebilir.
Toplumlar da samimiyet testleriyle değil böyle böyle ilerler ve değişirler.
CHP’nin cumhurbaşkanı adayının bu mesajları acıkça vererek, bunlarla seçimde sonuç almaya çalışması, Türkiye’nin değiştiğinin, bazı zor eşikleri aştığının da işaretidir.
Bu takiyye edebiyatı maziden geri çağrılıp, samimiyet testleri çıkarılarak kavga vesilesi yapılacak değil, ancak keyfi sürülecek bir başarıdır.
.15/06/2018 22:15
‘Köylü’ler yine mi haklı çıkacak?
27
2012 yılında Star Tv’de yayınlanan Yetenek Sizsiniz yarışmasında sahneye pembe kırışık gömlekli ve sarı pantolonlu bir yarışmacı çıkar.
Stand- up gösterisine başlar. Ama işler iyi gitmez. Salondan istediği tepkileri alamayan yarışmacı gerilir, esprilerle durumu toparlamaya çalışır ama jüriden peş peşe gelen iki “Hayır” oyundan da cesaret alan seyircilerden yuh sesleri yükselmeye başlamıştır artık. Yarışmacı iyice sinirlenir, seyircilerle didişmeye başlar. Ve sonunda Acun Ilıcalı, Sergen Yalçın ve Hülya Avşar’dan oluşan jüri, oyunculuk, komedyenlik konusunda nasihatler verdiği yarışmacıyı, yeteneksiz bularak eler.
Reyting listelerinde bir numara olan milyonlarca insanın izlediği yarışmada yuhalanarak yeteneksiz bulunmuş bu yarışmacı, altı yıl sonra karşımıza Cannes Film Festivali’nde 10 dakika ayakta alkışlanacak bir filmin başrol oyuncusu olarak çıkacaktır.
Doğu Demirkol’un Ahlat Ağacı’nda, üç saat sekiz dakika boyunca hayran bırakan bir performans ve doğallıkla oynadığı Sinan karakterine bu kadar oturmasının arkasında onunla aynı kuşağın mensubu olmaları kadar, herhalde bu gerçek tutunma hikayesinin katkısı büyük.
Nitekim, Nuri Bilge Ceylan da oyuncuyu Yetenek Sizsiniz’deki yuhalandığı performansını internette izleyerek keşfetmiş, “Oradaki çaba, kendini göstermek için verdiğin mücadele bizim aradığımız şey, o yüzden özdeşleşiyorsun karakterle" demiş.
Fakat Sinan, filmde Doğu kadar şanslı değil. Onun karşısına bir Nuri Bilge Ceylan çıkmıyor.
Eğitim Fakültesi’ni bitirip memleketi Çan’a dönen Sinan’ın önündeki seçenekler; eğer sınavı kazanabilirse babası gibi sınıf öğretmeni ya da telefonda konuştuğu ve göstericileri nasıl copladıklarını eğlenerek anlatan ‘kanki’si gibi çevik kuvvet polisi olmak.
Ama asla “diktatör olsam atom bombası atardım” dediği onu boğan memleketinde kalmamak.
Yırtmak için elindeki tek fırsatsa, üniversitede okurken yazdığı basılmamış kitabı; Ahlat Ağacı.
Uyumsuz, yalnız, şekilsiz, her yerde biten, susuz büyüyen, meyvesi biçimsiz ama lezzetli Ahlat Ağacı’nın hikayelerini ilk olarak öğretmen babasından duymuş.
Ama filmin hemen başında öğretmen baba İdris’in (Murat Cemcir) örnek bir baba olmadığını fark ediyor seyirci. Annesinin komşudan borç aldığı oğlunun öğretmenlik sınavına gidiş parasına bile beygirlere yatırmak için göz diken, evinin elektrikleri kesilmiş, herkese borç takmış, bir öğretmen olarak gününü ganyan salonlarında geçirmesi ayıplanan, kurak bir kuyudan su çıkarmaya baş koymuş, itibarını sıfırlamış loser bir karakter var karşımızda.
Sinan’ın kuşatılmışlığının ve çaresizliğinin ilk durağı yoksul ve mutsuz ailesi oluyor.
Sonra okuyamamış liseden arkadaşı Hatice (Hazar Ergüçlü) ile karşılaşıyoruz. Kuşatılmışlık ve çaresizlik ağının ikinci ilmeği aşktan atılıyor. Çıkışı, filmin başında babasının alacaklısı olarak görünen orta yaşlı kuyumcuyla dünya evine girmekte bulan güzel Hatice’yle bir kapı daha kapanıyor üstüne.
Sinan daha sonra sembolik olarak Türkiye’deki bütün güç merkezlerinin kapısını çalıyor. Amacı kitabını bastırmak için gereken parayı bulmak.
Yine bütün klişelerin yerli yerinde olduğu bir tiradla emekten, sanata verdikleri değerden dem vuran sosyal demokrat belediye başkanı, turizm hakkında olmadığını anladığı ama ne anlattığını anlamadığı ve bozuntuya vermemek için de “bireysel tarzda genel görünümlü serbest bir çalışma” dediği kitap için gereken iki bin liralık masrafı vermemek için, “çok kitap okuyan, bu işlere de destek verebilecek” bir adrese gönderiyor Sinan’ı.
Kubilay Tunçer’in müthiş bir iş çıkardığı kum ocağı işleten İlhami karakteriyle sermaye çıkıyor karşımıza. “Çok okuyan” müteahhitin kitaplığına ansiklopediler, Nutuk, Çılgın Türkler ve Olasılıksız kitapları yerleştirilmiş. Zekice ve ince bir mizahla atılıyor oklar.
Sinan’ın ısrarla kitabın şehitliklerle ilgili olmadığını söylemesine çok bozulan, yerli ve milli, hafif sakallı müteahhitin belediyenin bazı sanat işlerine iş icabı destek verdiğini öğreniyoruz.
Siyaset ve ticaretten sonra oklar bu kez din adamlarına yöneliyor. Köyün imamı Veysel karakterine, izlerken insana şaşkınlık hissi verecek kadar can veren Akın Aksu, filmin senaristlerinden de biri. Çanakkaleli bir yazar, Nuri Bilge Ceylan’ın akrabası.
(En az formatlanmış oyuncuların parladığı bir film bu. Bunun arkasında bir mimiği bile istediği gibi çıkartmak için onlarca tekrar yaptırdığı söylenen yönetmenin ustalığının katkısı herhalde büyük.)
Aslında filmin hikayesi onun babası ve kendisinin hikayesinden hareketle yazdığı senaryoya dayanıyor.
Sinan, İmam Veysel ve imam hatipten arkadaşı yan köye atanmış İmam Nazmi (Öner Erkan) arasında bazı yorumcuların fazla uzun bulduğu diyalogları izlerken Nuri Bilge Ceylan sinemasına ve senaryoya bakışınız saygı duruşu aşamasına geçiyor.
İki imam arkadaş ve Sinan arasında müthiş manzaraların içinden yürürken geçen konuşma, literatüre vukufiyeti hayranlık verici bir gelenekçi ve yenilikçi İslam tartışması. Bitmesini istemiyorsunuz hatta zaman zaman not alasınız geliyor.
Ama sıkıcı bir entelektüalizm de değil bu. İçerik kadar başta İmam Veysel olmak üzere, üç oyuncunun şaşkınlık verici sahiciliği, bu sosyolojik göze şapka çıkartıyor. Herhalde Türkiye’yi uzun süredir bu kadar net ve filtresiz gören, yansıtan biriyle karşılaşmadık.
Her ne kadar iki imam tiplemesi Türk sinemasının klişe imam tiplemelerinin epey uzağında olsa da, imamları dedesinin elma ağacında, yasak elmayı toplarken basan Sinan için, emekli bir imam olan yaşlı dedesine ezanı yıkıp düğünlere giden, düğünlere giderken de aldığı iki altını iade etmemiş işini bilir İmam Veysel’in temsil ettiği değerler de bir çıkış imkanı vermiyor. İmamların Ebuzer’den verdiği örnekler kitabi kalıyor, onlarda bütün bu külliyata hakimiyetin bir ahlaka dönüşmediği ortaya çıkıyor. Bu anlamda da film ülke hakikatine biraz daha yaklaşıyor.
Sinan’ın sonraki durağı Çanakkale’nin meşhur bir yazarının yani. Bu kez oklar entelektüellere gidecek. Bazı yorumcular buradaki diyalogları yapay, zorlama ve aşırı entelektüalizm olarak görmüş. Halbuki, zaten burada lümpen ve pseudo entelektüellik ustaca karikatürize ediliyor. Sinan’ın taşra entelektüelliğiyle sinir ettiği meşhur taşralı yazar Süleyman’ın (Serkan Keskin) “Nobel verseler almam” pseudo-entelektüelliği, Sinan’ın tahrikleriyle “her şey ekmek parası için” çıkışı ile patlıyor. Süleyman’ın ileriki sahnelerde görünecek son romanının tüm kapıları açacak matematikle bulunmuş adı ise ince zevkleri olan izleyiciye kahkaha attıracak türden: İda’nın Kayıp Çocukları. (İda, Kaz Dağları’nın mitolojideki adı)
Sonunda bütün kapıların üzerine kapandığı, çıkışların tutulduğu, vasatın ağlarını ördüğü kasabada, ille de kitabını basmak isteyen Sinan, babasında ayıpladığı işlere tevessül ediyor.
Günün sonunda kendisi gibi içinde yaşadığı topluma teslim olmayı reddetmiş, kendi yolundan gitmek istemiş ama buna izin verilmemiş, yenilmiş ve dışlanmış babasına benziyor ve onun yanına dönüyor.
Kurak bir yerde, kendiliğinden çıkan, aykırı, eğri büğrü bir Ahlat Ağacı daha toplum tarafından budanıyor.
Filmin son sahnesinde artık o kurak kuyudan su çıkmadığını kabul eden babasının endişesi gerçek oluyor. “Yine köylüler haklı çıkıyor.”
Vasat olan yine şahsiyeti yeniyor. Ama baba İdris’in oğluna son tavsiyesi gibi, yine de o kuyuyu kazmaktan, o suyu bulmaya çalışmaktan başka çare yok...
Çünkü ancak “köylü”lerin ne dediğine bakmadan, kurak kuyular ısrarla kazıldıkça Ahlat Ağacı gibi filmler ortaya çıkıyor.
.17/06/2018 22:23
Sadece haberler mi yalan?
198
Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü’nün her yıl yayınladığı Dijital Haber Raporu’nda 37 ülkede yapılan bir anket de yer aldı. Ankete katılanlar arasında “geçen hafta uydurma bir haberle karşılaştım” diyenlerde Türkiye yüzde 49’la listenin başında yer alıyor.
Yalan haberde gelen bu birincilik herhalde kimseyi şaşırtmamıştır.
Ama belki bu anket sonucunda hala şuna sevinilebilir.
Demek ki yüzde 49 hala okuduğu haberin yalan olduğunu anlayabilecek kadar başka haber kanallarına ulaşabiliyor.
Çünkü bir haberin yalan olup olmadığını anlamak da artık epey bir emek istiyor.
Özellikle de karşımızda, gözlerden ve merkezden uzakta olmuş, tarafların politik olarak çarpıttığı, medyanın o çarpıtmalardan birini seçtiği, şahit olanların sustuğu, gerçeği ortaya çıkarması gereken devlet organlarının da çarpıtmaya katıldığı bir haber varsa.
Geçen hafta Suruç’ta yaşanan ve dört insanın ölümüyle biten olay gibi...
Başta devletin resmi ajansı olmak üzere neredeyse bütün medya haberi “Suruç’ta AK Partililere saldırı: 4 ölü” başlığıyla verdi.
Saldırıda vurularak hayatını kaybedenler biri AK Parti Urfa Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın ağabeyi, Mehmet Şah Yıldız’dı (54).
Medyadaki haberlerde olayın nasıl gerçekleştiği de AK Parti milletvekilinin ifadelerine dayandırılmıştı:
"İlçe başkanım, ben ve fotoğraf çekmek için bir yeğenim dükkanın içine girdi. 'İyi bayramlar.' deyince durdu, bize baktı ve 'Ne işiniz var burada, bizim PKK'lı olduğumuzu bilmiyor musunuz?' dedi. Biraz sinkaflı konuştu. Öyle deyince ben, 'Bizim amacımız memlekete hizmet etmek, başka amacımız yok.' dedim. Biraz daha küfürlü konuşunca, 'Biz çıkalım.' dedik ve çıktık. Dışarı çıkınca kapıda biri bekliyormuş, o sırada da arkada da biri bekliyormuş. Selamlaştım, selamımı da almadı. Biz dışarı çıkarken ağabeyimin oğluna biri sopa ile vurdu. Vurduktan sonra biz 'Bir şey olmaz.' dedik ve çıkmaya devam ettik. Dışarıda bekleyen ağabeylerim falan da vardı. Onlar da 'Bir şey olmaz çıkalım.' dediler. Dükkanın içinde kasada duran silahlıymış, kapıda duran silahlıymış. O içerideki kişi geliyor kapıdan ağabeyimi sırtından vuruyor, göğsünden vuruyor, 3 defa vuruyor, saldırıyor. Tabii ben o sırada çıkıyordum. Bir ağabeyimin kalbinden silah mermisi giriyor. Diğer ağabeylerim yaralı, bir ağabeyimin oğlu da yaralı yoğun bakımda. Yani hiç beklenmedik bir şey."
Ama ifadede ve bu ifadeye dayandırılan haberlerde hayatını kaybettiği söylenen diğer üç kişinin nasıl öldüğü hakkında hiçbir bilgi yer almıyordu.
Halbuki “AK Partililere saldırı: 4 ölü” başlığıyla verilen olayda hayatını kaybeden diğer üç kişi, milletvekili ve yakınlarının seçim çalışması için dükkanlarına girdiği esnaf Esvet Şenyaşar (64) ile oğulları Adil Şenyaşar (38) ve Celal Şenyaşar’dı. (33).
Yani daha başlığından itibaren yalan söylemeye başlayan bir haber var karşımızda.
Ortada AK Partililere yönelik bir saldırı olduğu doğru. Ama aynı zamanda bir çatışma olmuş olmalı ki iki taraftan bu dört kişi hayatını kaybetsin.
Çatışmanın bir tarafı AK Parti milletvekilinin ailesi ve çevresi, diğer tarafı da HDP’li olduğu söylenen esnaf Esvet Şenyaşar ve ailesi. Her iki tarafın da birbirine ateş açtığını ve her iki tarafta da ölümler ve yaralanmalar olduğunu ancak ölenlerin ve yaralananların isimlerine dikkatle baktığımızda fark edebiliyoruz.
(Yaralıların isimleri de bunun iki aile arasında bir çatışma olduğunu gösteriyor; Nihat Yıldız, Süleyman Yıldız, Mustafa Yıldız , Ahmet Çetin, Eşref Şenyaşar, Mehmet Şenyaşar, Fadıl Şenyaşar, Ferit Şenyaşar.)
Çünkü medya bunu bile bize söylemek istemiyor.
Peki, bu çatışma nasıl başlamış?
Bunu da haberlerden anlamak epey zor.
Milletvekilinin açıklamasına göre olaylar kendilerine PKK’lı diyen esnaf ve yakınlarının ağır silahlarla kendilerine ateş açmasıyla başladı ve bitti.
Herhalde bu açıklamadan hareketle konuşan Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı’nın açıklamalarına göre de bu önceden planlanmış bir PKK saldırısıydı.
Ama Şanlıurfa Valiliği’nin olayla ilgili yaptığı tek açıklama bu iddiaları doğrulamıyor. Şöyle diyor valilik:
"14.06.2018 günü saat 15.56 sıralarında ilimiz AK Parti Milletvekili Sayın İbrahim Halil Yıldız, yanındaki grup ile birlikte Suruç ilçe merkezinde gerçekleştirdiği esnaf ziyareti sonrasında iki grup arasında çıkan tartışmanın kavgaya dönüşmesi neticesinde çıkan olayda, biri Sayın Milletvekilinin yakını olmak üzere üç kişi hayatını kaybetmiş 9 kişi de yaralanmıştır. İkisinin durumu ağır olan yaralılardan 5'i Sayın Vekilin yakınlarından oluşmaktadır. Yaralılar Suruç Devlet Hastanesi ve Şanlıurfa’daki çeşitli hastanelerde tedavi altına alınmış olup, olay yerinde geniş güvenlik önlemleri alınmıştır.”
Valiliğe göre ortada PKK’lı ya da PKK saldırısı yok.
Olay “esnaf ziyareti sonrasında iki grup arasında çıkan tartışmanın kavgaya dönüşmesi”.
Ama yaralıları “sayın vekilin yakınları” ve diğerleri olarak ayıran Valilik açıklaması da dört insanın nerede ve nasıl vurulduğu ve yaralıların nasıl yaralandığı hakkında bize bir bilgi vermiyor.
Bu dört insanın ve nasıl ve nerede öldürüldüğü hakkında ulusal medyada ayrıntı bulamayınca yerel medyaya bakıyoruz.
Ajansurfa sitesinin haberinden okuyalım:
“İddiaya göre, AK Parti Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Yıldız ve yakınları seçim çalışması kapsamında iş yerlerini ziyaret ederken bir esnafın tepkisiyle karşılaştı. İş yerinden çıkılmasını isteyen ve adının Esvet Şenyaşar olduğu anlaşılan esnafla partililer arasında kısa bir tartışma yaşandı. Vekil ve yakınları buradan ayrıldı. Birkaç gün sonra yine seçim çalışması için gelindi. Kaç gün önce yaşanan gerilim daha da arttı. Sözlü tartışmanın sonunda Esvet Şenyaşar'ın oğlu Celal ile Vekil Yıldız'ın bir yakını arasında bir arbede yaşandı. Derken silahlar konuştu. Bir grup Şenyaşar’ın iş yerini uzun namlulu silahlarla taradı. Şenyaşar da pompalı silahla karşılık verdi. Saldırıda oğlu öldürülen Esvet Şenyaşar ayağından yaralandı. İş yerinden açılan ateş sonucu ise Milletvekili Yıldız’ın ağabeyi Mehmet Şah ve Süleyman Yıldız ile yakınları yaralandı. Hastaneye götürülen Yıldız’ın ağabeyi Mehmet Şah Yıldız hayatını kaybetti.
İlçeye Sağlık Bakanlığından uçak ambulans talebinde bulunuldu. Güvenlik güçleri olayın büyümemesi için ilçenin belli noktalarında ve giriş çıkışlarında önlemler aldı. Olaya karışanların yakalanması için başlatılan çalışma sürüyor. Yaralılar ise ilçe ve kent merkezindeki hastanelere sevk edildi.
Olaylar bir türlü önlenemezken iddiaya göre, 3’üncü olay Suruç Devlet Hastanesi’ndeki yaralılara saldırı şeklinde gerçekleşti. Esvet Şenyaşar'ın ve bir oğlunun yaralı olarak geldiği hastanede öldürüldüğü öne sürüldü.”
Bu haberden biri milletvekilinin ağabeyi ve diğeri esnafın oğlu olan iki kişinin olay yerinde çıkan çatışmada, esnaf Esvet Şenyaşar ve diğer oğlunun ise hastanede öldürüldüğünü öğreniyoruz.
Ölümlerin nasıl gerçekleştiğiyle ilgilenmeyen ulusal medya, tabii vahim hastanede öldürme iddiasıyla da hiç ilgilenmedi.
Halbuki hastanede öldürme iddiası Türk Tabibler Birliği’nin açıklamasında da yer alıyor:
“Yaşanılan çatışma sonrasında Suruç Devlet Hastanesi’nin içerisinde de saldırıların devam ettiğini öğrenmiş bulunmaktayız. Ölümlerden ikisinin hastanede gerçekleşmiş olduğu bilgisi, hastanede ciddi bir güvenlik açığı olduğunu ortaya koymaktadır”
Ve Urfa Barosu’nun açıklamasında da “Basına yansıyan şekliyle iddialar doğru ise hastanede bir güvenlik zaafiyeti sonucu yaşamını yitirenler varsa bu da asıl olayın kendisinden çok daha vahimdir ve sorumlularının/ihmali olanların etkin ve adil bir soruşturma ile cezalandırılmalarının gerektiğinin altını özellikle çiziyor ve kamuoyu ile saygıyla paylaşıyoruz.”
Hastanede öldürme iddiasını en ayrıntılı olarak anlatan ise olayın diğer tarafı olan HDP’nin ön raporu. Bir de onların gözünden olan biteni okuyalım:
“14 Haziran’da Yıldız ve beraberindekiler silahlı şekilde tekrar dükkana gitti. AKP’li Yıldız içeri girmek isteyince Adil Şenyaşar “Kadın müşteriler var içeri girmeyin, müşteriler rahatsız oluyor” dedi. Yıldız’ın “Biz namussuz muyuz ki içeri almıyorsun” diye karşılık vermesi üzerine tartışma başladı. Yıldız’ın korumalarından ismi tespit edilemeyen biri Adil Şenyaşar’a tokat atarken, tartışma büyüyünce korumalarca Adil Şenyaşar’ın bacağına silahla ateş edildi. Yıldız’ın koruma ve yakınları, Adil Şenyaşar’a sopa ve bıçakla saldırmaya devam etti. Bu esnada yine kendilerine ait yan dükkanda bulunan Adil Şenyaşar’ın kardeşi Ferit Şenyaşar, kardeşi Adil’in vurulduğunu duyunca tabancayla gelip milletvekili yakınları ve korumalarına ateş açtı. Karşılıklı açılan ateş sonucu AKP’li Yıldız’ın ağabeyi Mehmet Şah Yıldız, ismi tespit edilemeyen başka bir kişi ve Celal Şenyaşar yaralandı. Adil ve Celal Şenyaşar ambulansla Suruç Devlet Hastanesi’nin acil servisine, Ferit Şenyaşar ise Urfa merkezdeki Balıklıgöl Devlet Hastanesi’ne getirildi. Aynı hastaneye kaldırılan AKP’li Yıldız’ın ağabeyi hastaneye vardıklarında hayatını kaybetti. Bunun üzerine vekil adayının yakınları Celal Şenyaşar’ı tedavi altında bulunduğu odada doktorların gözü önünde bıçakla ve diğer kesici aletlerle öldürdü. Diğer yaralı Adil Şenyaşar ise tabancayla vurularak, hastane içinde hemşire ve doktorların gözü önünde öldürüldü. Bu sırada baba Esvet Şenyaşar hastaneye geldi. Acil girişinde AKP’li Yıldız’ın yakınları tarafından orada bulunan tüp benzeri bir metalle Esvet Şenyaşar’ın kafasına vuruldu.”
Peki ortada cinayete kurban gittikleri açık olan dört ölü, bunlardan ikisinin hastanede öldürüldüğü gibi vahim iddialar varken savcılık soruşturması ne durumda?
Olayla ilgili önce aralarında HDP vekil adayının da olduğu 14 kişi gözaltına alındı. Dün de olayda yaralanan ve babası ve iki kardeşini kaybetmiş Fadıl Şenyaşar, hastaneden taburcu edildikten sonra tutuklandı.
Peki ya baba Şenyaşar ve iki oğlunu öldürenler?
Hastanenin tahrip edildiği söylenen güvenlik kameraları, olay yerine ait mobese ve dükkan kameraları?
Şimdilik hiçbiri ortada yok. Öldürülen üç kişinin failleri ile ilgili herhangi bir gözaltı yapılmadı. Yapılan gözaltıların milletvekili Yıldız’ı öldüren ve diğer aile fertlerini yaralayanlar olup olmadığı da belirsiz. Hastanedeki ve olayın başladığı dükkanın çevresindeki güvenlik kameralarının akıbeti ise hala meçhul.
Medyanın haberi veriş şekli ve siyasetçilerin açıklamalarından sadece HDP’liler değil, olayla ilgili bilgi almak için aradığım Urfa ve Suruç’ta AK Parti’ye yakın isimler de çok rahatsız olmuş.
Herkesin birbirini tanıdığı, ne olup bittiğini bildiği Urfa ve Suruç’ta konuştuğum herkes söz birliği edercesine esnafların PKK’lı değil, HDP’li olduğunu, yıllardır Suruç’ta esnaflık yaptıklarını, bir zamanlar Yıldız ailesinin de HDP’ye yakın olduğunu, at yarış gibi işlerle uğraşan ailenin bölgede iktidarın gücünü kendi gücü gibi kullanmaya çalıştığını, silahlanmanın çok yaygın olduğunu söylüyor ve hastanede yaşanan ve iki kişinin hayatını kaybettiği linci doğruluyor.
Bildiklerini Ankara’ya da anlattıklarını, yapılan açıklamaların yanlış olduğunu söylediklerini, bu olayın bu şekilde AK Parti’yi Urfa’da zor duruma bırakacağını da söylüyorlar. Fakat maalesef isimsiz ve kısık seslerle...
Aile bağlarının çok güçlü olduğu, silahlanmanın yaygın olduğu bir ilçede, hararetin arttığı seçim dönemi iki aile arasında yaşanan ve bölgede yaşayan herkesin ne olduğunu net olarak bildiği bir olayla ilgili gerçeği bu kadar çarpıtan haberler yapılması, hangi parti mensubu olursa olsun, dört kişinin ölümü ve 10 kişinin yaralanmasına karışan herkes hakkında adaleti çalıştırma güvencesi vermesi beklenen siyasetçilerin, siyasi açıklamalara devam etmesi, savcılığın soruşturmasının tek yanlı başlaması herkesin günlünü kırmış durumda. Son olarak olayı araştırmak için Suruç’a gitmek isteyen STK’lara izin verilmemesi de olayın aydınlatılmasıyla ilgili endişeleri artırıyor.
Saldıranlar silahlı PKK’lılar diyerek, üç kişinin öldürülmesiyle ilgili dosyanın kapatılmaya çalışıldığı iddia ediliyor.
Dün eşini ve iki oğlunu toprağa veren anne Şenyaşar, Kürtçe ağıdında “gidin Almanya, Amerika’ya anlatın, burada bize adalet yok” diye ağlıyordu.
Yani keşke Türkiye’de her şey yolunda olsaydı da sadece haberler yalan olsaydı.
.
.25/06/2018 01:49
Gökten düşen kızıl elmalar...
59
Bu yazı yazıldığında 2002’den beri girdiği 12’nci seçimden de zaferle çıkmayı başaran ve Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak birinci turda seçilmeyi başaran Cumhurbaşkanı Erdoğan henüz balkon konuşması olarak bilinen konuşmasına başlamamıştı. Muhtemelen o konuşmada teşekkürler bölümü de olacak. Herhalde o teşekkürlerin ilki Cumhur İttifakı’nın isim babası, erken seçim kararını ilk açıklayan ortağı Devlet Bahçeli’ye gidecektir.
Hem muhalefet partilerini, strateji geliştiremeden, birbirine ısınıp yakınlaşamadan, onlara seçmenin yüzde 50’sini kazanmak için manevra yapacakları bir zaman bırakmadan hazırlıksız yakalayan baskın seçim kararı için hem de cumhurbaşkanlığında MHP seçmeninin oyunu kendisine yönlendirmeyi başardığı için bu teşekkürü hak ediyor Bahçeli.
***
Cumhur İttifakı’nın Meclis’te AK Parti’nin 300 vekilin altına düşmesiyle bir seçim ittifakından bir fiili koalisyona dönmesi ve AK Parti’de tepki oylarının adresinin de pek çok ilde MHP olması, bu teşekkürün tonunu da belirleyecektir. Bu seçimin Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonraki en büyük kazananının Bahçeli olduğu açık. MHP’nin kimsenin tahmin etmediği hatta MHP’li yöneticilerin bile bu kadarını beklemediği oy oranı kadar oylarını artırdıkları 45 ilin çoğunluğunun Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki iller olması sahiden şaşırtıcı.
Cumhurbaşkanı’nın teşekkür listesine muhtemelen giremeyecek ama bu seçimin sonucuna etki eden bir kaç isim daha var. İlk sırada; Meral Akşener ve CHP’nin sol-Kemalist kanadı geliyor. Çünkü onların ideolojik direnci sayesinde muhafazakâr seçmenin önüne oy verebileceği bir alternatif çıkmamış oldu.
Her ne kadar bütün kampanya boyunca Abdullah Gül’ün çatı adaylığına karşı çıkarak ne kadar büyük bir stratejik deha ortaya koyduklarıyla övünseler de, günün sonunda oylarının ve boylarının Türkiye’de bir seçimi kazanmaya yetmediği, muhafazakâr insanları ikna etmeden bu ülkede seçim kazanılamayacağı bir kere daha ortaya çıkmış oldu. Ama muhtemelen bu gerçeği kabul etmek istemeyecek kadar kendi seslerine aşık oldukları için bundan o dersi de çıkaramayacaklar.
CHP içindeki Kemalist kanadın favori cumhurbaşkanı adayı olarak ortaya çıkan ama kendisinden beklenenden daha kapsayıcı bir dil ve siyaset tutturan Muharrem İnce ise laik seçmenleri etrafında toplamayı başarsa da samimiyetle denemesine rağmen muhafazakâr seçmene ulaşmayı başaramadı. Bunun için hem siyaseten çok geç kalmıştı hem de net bir iletişim kuracak insan kaynağı ve siyasi stratejiden yoksundu. Ama herhalde bunun mesulü ondan çok, böyle bir iletişime hazır olmayan CHP tabanı oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan balkon konuşmasında Pucca’ya ve kendisine ağır sözlerle saldıran İzmirli CHP’li seçmenlere birkaç laf söylese yeriydi. Ama herhalde AK Parti’li yöneticiler, son iki günde kendi kampanyalarından daha etkili olan bu iki olayın kahramanlarına teşekkür borçlular. Çünkü onların saldırıları, son iki günde AK Parti iktidarı ve Erdoğan’la ilgili eleştirileri olan küskün ve kafası karışık AK Parti’li seçmenleri yeniden teyakkuz haline geçirmeyi başardı. Seçim ekonomik, siyasi, hukuki, demokratik sorunlar yüzünden seçmenlerin iktidara bir ders vereceği rasyonel bir araç olmaktan çıktı ve yeniden kimliklerin sayıldığı bir nüfus sayımına döndü.
***
Galiba bu seçim HDP diye bir gerçek olduğunu, yok sayarak, hapse atarak bu gerçekle baş edilemeyeceğini de bir kere daha ortaya koymuş oldu. Türkiye’de 15 Temmuz darbesi, FETÖ tehdidi, PKK saldırıları, Suriye meselesi, dünyayla sorunlarla oluşan beka kaygısının bir siyasi ajitasyon değil, toplumsal bir kaygı olduğu da bu seçim sonuçlarından bize düşen derslerden biri. Toplum bütün bu travmalarla daha güvenlikçi, daha milliyetçi bir yerde durduğunu net olarak gösterdi.
Erdoğan, bu tehditler karşısında toplum için direnç noktası olmayı sürdürüyor. AK Parti oyunun Erdoğan’ın 10 puan altında kalması ise iktidara verilmiş bir mesaj olarak algılanırsa herhalde seçmenin muradı daha iyi anlaşılmış olur.
Yani gökten herkesin başına kızıl elmalar düştü..
.26/06/2018 23:00
Mesajı önceden alabilmek için...
28
Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim zaferi için çıktığı AK Parti’nin balkonunda kendi oyunun 10 puan altında çıkan AK Parti oyu için şöyle dedi: “Milletimizin sandıkta partimize verdiği mesajı da aldık. Önümüzdeki dönem, milletimizin karşısına tüm bu eksikliklerimizi tamamlayarak çıkacağımızdan emin olunuz.”
295 milletvekiliyle Meclis’te çoğunluğu kaybeden ve MHP’yle koalisyon kurmak zorunda kalacak AK Parti, 1 Kasım 2015 seçimlerine göre 11 il dışındaki (Edirne, Hakkari, Şırnak, Siirt, Tunceli, Kars, Mardin, Van, Ağrı, Bitlis, Ardahan) 70 ilde ve yurtdışında oy kaybetti. Meşhur kullanımıyla oylarını artırdığı ‘bölge’ illerinde de (Tunceli, Ağrı, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Gaziantep, Hakkari, Mardin, Muş, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Van) 24 Haziran’da Cumhur İttifakı’na çıkan toplam oylar, 16 Nisan referandumunda bu illerde çıkan Evet oylarının altında kaldı. (Rakamlar @rojesir)
***
1 Kasım genel seçimlerine göre AK Parti seçmen sayıları artmasına rağmen İstanbul’da 500 bin, Ankara’da 240 bin, Konya’da 155 bin, Bursa’da 100 bin, Kayseri’de 100 bin, Urfa’da 75 bin, Samsun’da 75 bin, Kocaeli’nde 55 bin, Ordu’da 48 bin, yurtdışında ise 292 bin oy kaybetmiş görünüyor. (Rakamlar @sevketzaim)
Tabii ki 16 yıllık bir iktidar partisinin oy kaybetmesi için pek çok sebep olabilir. Bu sebeplerin bir kısmı ulusal politikalarla ilgiliyken, bir kısmı da yerel dinamiklerle açıklanabilir. Neyse ki yerel gazeteler, ulusal gazetelerden daha özgür, açıp okuyunca sorunların nerelerde olduğu daha rahat görülebiliyor. Örneğin Urfa’daki yerel basın tarandığında AK Parti’nin bölgedeki kalesindeki bu oy kaybının arkasındaki sebepler olarak Suruç’ta yaşanan olay ve devletin ilk verdiği tepki, Ceylanpınar Belediye Başkanı’nın tehditvari açıklamaları, Bakan Fakıbaba’nın bazı gafları ve DEDAŞ (Dicle Elektrik) ile yaşanan sorunlar gösteriliyor.
Yine Ordu’daki yerel medyaya göre burada yaşanan oy kaybının arkasında fındık fiyatı, listeler ve Ordu belediye başkanıyla ilgili şikayetler var. Konya’da listelere, özellikle şikayetçisi çok olan belediye başkanının listede ikinci sırada gösterilmesine, il başkanının aday yapılmak üzere istifa ettirilip listeye alınmamasına tepkiler sandığa yansımış. Ankara ve İstanbul’daki il başkanlarının da (15 Temmuz direnişinde en önde olan) istifa edip aday olmalarına rağmen listelerde yer bulamamaları teşkilatlarının motivasyonunu düşürmüş. Diğer şehirlerde de başta listeler olmak üzere bazı ulusal ve yerel siyasetlere yönelik tepkiler sandığa yansımış, tepki oyları Cumhurbaşkanı Erdoğan’a desteği düşürmezken, milletvekilliği seçiminde ittifak ortağı MHP’ye kaymış. Rakamlardan bunu açık olarak görmek mümkün.
Sandık sonuçları ortaya çıktıktan ve Cumhurbaşkanı’nın “mesajı aldık, gereğini yapacağız” açıklamasından sonra bu şikayetlerin bir kısmı sosyal medyada ve bazı iktidara yakın gazetelerde yazılmaya başlandı. Peki sandıkların açılmasıyla ortaya çıkan bu şikayetler, seçimlerden önce, seçim kampanyası sırasında medyada kendine yer bulabilmiş miydi? Yerel medyada evet ama ulusal medyada şikayetler bir tarafa, özellikle iktidara yakın gazetelerin ve televizyonların bu büyük oy kayıplarının yaşandığı illerde tuttukları seçim nabızlarında bile bu herkesin dillendirdiği şikayetlerin hiçbirinin bahsi geçmemişti. Bu şikayetleri dillendirenler ise bozgunculukla suçlandı.
Hatta Suruç olayı gibi olaylarda iktidara yakın medya, toplumun tepkilerini yansıtmak bir tarafa, tam tersine olayı örtbas eden bir dille yayınlarına devam ederek, tepkilerin büyümesine neden oldu. Cumhurbaşkanı Urfa’da sorumlulara hesap sorulacağı mesajını vermese tepkiler sandığa daha net de yansıyabilirdi. Yani günün sonunda toplumun eleştirileri, şikayetleri yani mesajı yerine ulaşmamış oldu. Bunu yapması gereken medya eleştirileri ve şikayetleri görmezden gelmeyi, böyle toplara girmemeyi, propagandayı seçti ama o eleştiriler ve şikayetler ortadan kaybolmadı. Hatta bu örtbas o şikayetlerin giderilmesini, dillendirilmiş olmakla tepkilerin boşalmasını, temsil hissiyle insanların rahatlamasını engelledi. Ve sonunda da kimseye duyurulamayan, medyada temsil edilmeyen o eleştiriler ve şikayetler gizli bir kabinde oy vermenin güvencesiyle sandıktan çıktı.
***
Sonuçta bu tepkilerin sandıktan çıkmasıyla meydana gelen ve geri döndürülmez tahribat, eleştirel bir medyadan, sorunların üzeri örtülmeden tartışılmasından doğacağı düşünülen tahribattan büyük oldu. Yani mesajı seçim gecesi sürpriz olarak almak yerine, seçimden önce kontrollü olarak almak sadece ülkenin değil, siyasetçilerin de her zaman menfaatinedir. Var olan bir sesi rahatsız edici olsa da duymak, hiç duymamaktan daha güvenlidir.
.27/06/2018 22:58
CHP: Yanlış teşhis kurbanı bir hasta adam...
44
S90’ların en büyük eğlencelerinden biri SHP kongreleriydi. Bir tarafta bütün sükuneti, güler yüzü, kötü hitabetiyle siyasetten pek anlamayan fizik profesörü (öğretmeni değil) genel başkan Erdal İnönü. Diğer tarafta, güçlü hitabeti, gençliği, yeni sol tezleri ile cevval Deniz Baykal. Manzaraya dışardan bakan biri bile İnönü koltuğu bıraksa bu adam partiyi uçurur derdi. Sonunda öyle de oldu. İnönü partiyi bıraktı. Birkaç ara evreden sonra gerçekten parti Deniz Baykal’a kaldı. Peki ne oldu?
***
Erdal İnönü’nün sosyal demokrat, dünyaya açık, HEP’lileri bile ittifakla Meclis’e sokmaktan çekinmeyen ama büyükşehir belediyelerini almış, iktidar ortağı partisini Deniz Baykal, ulusalcı, laikçi, milliyetçi bir partiye çevirdi, eldeki belediyelerinin çoğu kaybedildi, parti bir daha iktidar ya da iktidar ortağı olamazken mevcut hükümetleri yıkmak gibi bir şöhrete de sahip oldu. Ama hâlâ iyi bir hatip, çok iyi bir siyasetçi olduğu kesindi. Fakat genel başkanlığının son yıllarında artık koltuğu bırakması istenen, ona rağmen oy verilen bir lider haline geldi. Kemal Kılıçdaroğlu da bu yenilik heyecanıyla onun koltuğuna oturdu. O da son seçime kadar partisinin oyunu 25 çıtasının üzerinde tutsa da girdiği seçimleri kaybetti. İyi bir hatip değildi, yarattığı heyecan çabuk söndü, teorik bilgisi de zayıftı ama çok önemli bir iş başardı.
CHP’yi ulusalcı, laikçi, milliyetçi bir parti olmaktan kurtardı. Partisinin laikçi dilini değiştirdi, başörtüsü saplantısının aşılmasını sağladı, Kürtlerle olan mesafeyi azaltmaya çalıştı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı, Mehmet Bekaroğlu’nu ve Sezgin Tanrıkulu’nu tabanının direnişine rağmen ısrarla parti yönetimine alması, Abdullah Gül’ü aday yapma girişimi, Saadet Partisi ile ittifak, HDP’yle yakın temas bunun somut sonuçları oldu.
70’lerde Ecevit’in kitaplar yazarak, teorize ettiği inançlara saygılı laiklik, halkçılık siyasetleri, 90’larda siyaset bilimi hocası Deniz Baykal’ın Yeni Sol tezleriyle teorize ettiği değişimi, kitabi bilgisi zayıf olan Kılıçdaroğlu bir Dersimli Alevi Kürt olarak başardı. Fakat partinin tavanı ve siyaseti böyle değişirken, partinin üzerine oturduğu klasik taban aynı kaldı. Hatta AK Parti’nin uzun iktidarı ve Erdoğan karşıtlığıyla artık Hürriyet yerine Sözcü’nün kestiği taban daha radikalleşti. Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi liberalleştirmesini desteklemesi beklenen genç, eğitimli, şehirli, sol değerlere yakın kesim ise Gezi olaylarıyla radikalleşti, meşru siyasetin kesmediği, sokak fetişisti, öfkeli bir kitle ortaya çıktı.
Bu arada Kılıçdaroğlu, klasik ulusalcı-Kemalist CHP kadrolarına karşı partide Alevi ve sol bir örgütlenmeye gitti. Gezi Olayları ile sol ve Alevi duyarlılığı yüksek, sokağa yakın kadroların partide ağırlığı arttı. Fakat Kılıçdaroğlu ve ekibi son dönemde partinin rotasını daha merkeze doğru yanaştıran hamleler yaptılar. Referandum kampanyasından itibaren kullanılan dil, adalet yürüyüşüyle muhafazakar seçmenle de kurulmaya başlayan ilişkiyle başlayan bu politika 2019 seçimlerine doğru taktik hamlelerle ilerlemekteydi. Bu arada baskın seçim kararı bu siyasetin kökleşmesini engelledi. Ama Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimi yine de kafasındaki projeyi uygulamaya soktu ve Saadet Partisi ile yakın işbirliği içinde Abdullah Gül’ün adaylığı için uğraştı. Bu arada partinin vekil listelerinde de radikal isimler tasfiye edildi. Partinin tabanı bu kadarına hazır değildi ve büyük bir dirençle karşılaştılar.
Muharrem İnce, Gül’ün adaylığına eski klasik CHP refleksleriyle karşı çıkanların adayıydı. Sonunda Gül formülü çökünce Kılıçdaroğlu da buna razı oldu. Muharrem İnce, Kılıçdaroğlu’nun parti yönetiminden tasfiye ettiği eski CHP kadrolarına yakın bir isim olsa da rakamlar ortada olduğu için, muhafazakar seçmene yakınlaşma dilini sürdürdü. Fakat günün sonunda meydanlarda toplanan büyük kalabalıklarla yaşanan “oldu bu iş” yanılsaması, son bir haftada tabanın dikişlerini patlattı ve eski jargon ortalığa dökülünce de CHP’nin elinde mobilize olmuş sosyolojik tabanı ve muhalefetin en dirençli ve güçlü adayı olduğu için verilen dönemsel oylar kaldı.
Yüzde 30 bir CHP adayı için büyük başarı olabilir. Ama Türkiye’ye cumhurbaşkanı seçilmeye yetmiyor. Muharrem İnce’nin, Kılıçdaroğlu’ndan daha iyi bir hatip, daha karizmatik bir siyasetçi olduğu açık. Ama CHP’nin ihtiyacı olan tek şey hitabet ve karizma değil, bundan çok içine hapsolduğu sınırları aşabilecek, başka kesimlerle samimi diyaloglar ve ittifaklar kurabilecek bir açık görüşlülük.
***
2010’da attığı bir tweette “liboşlara kapak olsun” diyen İnce’nin içine sindirmekte zorlanacağı liberal bir açılım bu. CHP’nin önünde şu anda hem karizmatik liderlik hem farklı kesimlere açılma siyaseti seçenekleri birlikte görünmüyor. Burada bir tercih yapılacak. Kılıçdaroğlu’na istifa seslerinin çoğunlukla partinin bu açılımlarından rahatsız olan ve tasfiye edilenlerden yükselmesi eski CHP’nin geri döneceğinin işareti. Tek farklı ihtimal, apolitikleşmiş, Gezi’den sonra da siyasete küsmüş şehirli, eğitimli gençlerin, bu işin siyasetsiz de olamadığını görüp CHP’nin kapısını zorlamaları.
Belki bu yeni orta sınıfın doğal liberal eğilimleri ve aklı Muharrem İnce’nin de genç bir Baykal olarak partiyi eski kodlarına döndürmesini engeller. Bunun dışında CHP yüzde 30’da tamam mı yoksa fazlası için devam mı kararını verecek.
.29/06/2018 23:00
Türkiye, sen de bizi seviyor musun?
47
Salah Cimcoz, Bosna Hersek Umum Valisi Yenişehirli Vezir İbrahim Paşa’nın torunuydu. Büyükada’da büyük bir köşkte oturmaktaydı, 33 yaşına kadar hiç çalışmamıştı. Ortağı ve yakın arkadaşı Celal Esad da Abdülaziz’in son yıllarında iki kez sadrazamlık (başbakanlık) yapmış Sakızlı Ahmet Esad Paşa’nın oğluydu. 1875’te İstanbul’da doğduğunda sadrazam babası artık gözden düşmüş ve bir Ege kasabasında sürgündeydi. 40 günlük olan oğlunu yanına aldırmaya hazırlanırken, bir akşam ziyafette zehirlenerek hayatını kaybetmişti. Babasız büyüyen Celal Esad’ın kariyeriyle ise paşa babasını yakından tanıyan II. Abdülhamit bizzat ilgilenmişti. Babası gibi bir asker olması için onu Harbiye’ye yazdırmış, mezun olunca da yanına yaver olarak almıştı.
İki kafadar, edebiyatı, resmi, Fransız dergilerini, eğlenmeyi seviyordu, 1901’de herkesin şaşkın bakışları altında ilk kez bir otomobille İstanbul caddelerinde dolaşmışlar, birlikte III. Selim piyesi yazmışlardı. Bir ortak özellikleri daha vardı: Abdülhamit karşıtlığı. Artık çok bunaldıkları rejimin bir gün biteceğine dair umutlarının tükendiği bir zaman, Moda açıklarına demirleyen bir kömür vapuruna kaçak olarak atlayıp, Paris’teki Jön Türklerin yanına kaçma planı yaptılar. Tam kaçmaya yakın, karşılaştıkları Balkanlardan gelen bir İttihatçı subay arkadaşları, yakında her şeyin değişeceğini söyleyerek onları teskin etmiş, kaçma fikrinden vazgeçirmişti. Bekledikleri gün 23 Temmuz 1908’de geldi. O gün, ders kitaplarındaki adıyla II. Meşrutiyet, o günkü adıyla Hürriyet ilan edildi. Bütün ülkede hürriyet, eşitlik, kardeşlik, adalet sloganları yankılanıyordu. Kömür vapuruyla kaçmaya çalıştıkları ülke bir anda hayallerindeki ülkeye dönüşmüştü. Artık gelecek aydınlıktı, herkesin ülkesine inancı artmış, yurtdışına kaçanlar geri dönmüştü. İşte Kalem, o hürriyet havasında yayınlanmaya başlandı. Dergi rüya gibi bir yazar kadrosuyla çıkıyordu: Refik Halid, Hüseyin Rahmi, Mithat Cemal, Cenap Şehabettin, Türk karikatürünün öncüsü Cem... Hapishanedeki bir iskelete “Artık serbestsin.” denen karikatürlü 3 Eylül 1908 günkü ilk sayı, adeta kapışılmıştı. Satışlar çok iyi gittiği için Le Rire gibi Fransız dergilerindeki Avrupalı çizerleri transfer etmişlerdi. Dergide çizimleri yayınlanan Fransız ressamlardan birinin adı da L. Andres’ti. Çoşkulu 1908 yılının son haftasında çıkan dergiye çizdiği karikatürü, kıdemli gazeteci Mahmud Sadık Bey’e ithaf etmişti. Karikatürün adı “Elli sene sonra Türkiya”ydı. Devrimci heyecanla, geleceğin parladığı, ümitlerin zirvede olduğu zamanlardı. Ütopyalar, bilim kurgu çok revaçtaydı. L. Andres’in çizdiği 1958 yılının Türkiyesi de bilimkurguvari bir ütopyaydı. Beyoğlu’na benzeyen caddenin trafiği artık havadan da akmaktaydı. Hava trafiğinde zeplinler, taksi bekleyenler, trafik polislerinden önce ilk dikkati çeken ise şüphesiz muhtemelen hava taşıtıyla işine giden kadın sürücüydü. Çarşaflı bir Osmanlı kadınıydı bu. Gelenekle modernite iç içe geçmişti. Hemen sağda görünen hayvanat bahçesine benzeyen “Zoologie” mağazası devrin bilime, keşfetmeye olan inancının göstergesiydi. Tiyatro, fırın, asansör asri hayatın simgeleriydi... Ama ne yazık ki bu ütopyanın sönmesi için 50 yıl beklemeye gerek kalmadı. Hürriyet heyecanıyla, eleştiri oklarını hâlâ tahtında oturan Abdülhamit’ten, iktidarı kontrol eden İttihatçılara kadar herkese saplayan Kalem’in kapısına sadrazamın polislerini göndermesi uzun sürmedi. Salah Bey gözaltına alınmıştı.
Bir süre sonra serbest bırakıldı ama onlar için devrim ve hürriyet hayalleri erkenden bitmişti. Önce Celal Esad, sonra da 31 Mart ayaklanmasında canını zor kurtaran Salah Cimcoz Paris’e gittiler. Çok parasızlık çektiler. Hareket Ordusu’nun isyanı bastırmasıyla İstanbul’a geri döndüler. Dergi 1911 yılına kadar her hafta düzenli olarak yayınlandı. Sonra Celal Esad belediyeci oldu, Kadıköy Belediyesi Daire Başkanlığı yaptı. İstanbul Belediye Başkanı Cemil Topuzlu’yu altyapının önemine ikna etmek için Paris kanallarında sandalla dolaştırdı ama galiba yine de ikna edemedi. Anıtlar Kurulunda, Eski Eserleri Koruma Encümeninde üyelik yaptı, İstanbul’u korumaya çalıştı, onu çok dinlememiş olmalılar.
1941-50 arasında CHP’den Meclis’e girdi. Asker olarak başladığı ömrünün sonuna kadar ise şehircilikle, müzikle, resimle, sinemayla ilgilendi, kitaplar yazdı. Ama hayata zengin bir paşazade sivil olarak başlayan Salah Cimcoz’un hayatı bu kadar eğlenceli geçmedi. Siyasete girdi, savaşın ardından diğer İttihatçılar gibi Malta’ya sürgüne gönderildi. Ankara’daki Birinci Meclis’e mebus seçildi. Ama İttihatçılık yapmaya devam edip, muhalif grup içinde kaldı. 1926 yılının yazında polis bir kere daha kapısını çaldı. Bu kez, Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir’de suikast girişimi soruşturmasında tutuklanmıştı. Suçu suikast kararını aldığı iddia edilen gizli İttihatçı komitenin başkanı olmakla suçlanan eski Maliye Nazırı Cavit Bey’in evindeki toplantılara katılmaktı.
İstiklal Harbi’nin komutanları, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkalı mebuslar ve eski İttihatçı liderlerle birlikte İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Neyse ki mahkemede ifadesini verdikten sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Ama herkes onun kadar şanslı değildi. Aralarındaki en trajik hikâye ise şüphesiz Eskişehir mebusu Arif Bey’inkiydi.
Arif Bey, Mustafa Kemal’in Harp Okulundan sınıf arkadaşıydı. Diğer sınıf arkadaşları İstiklal Harbi komutanlarından Ali Fuat Cebesoy’un hatıratına göre ikisi de sarışın olan bu iki arkadaş birbirine o kadar çok benziyorlardı ki çoğu kişi onları kardeş zannediyordu.
Birlikte tatil günleri Beyoğlu’na gidiyorlar, içki içiyorlar, müzik dinliyorlar, bazen denize girmek için Adalar’a kaçtıklarında, eğer son vapuru kaçırmışlarsa, Büyükada’da çamlar altında sabahlıyorlardı.
Çok iyi vals öğrenen ve dansın “öğrenilmesi gereken lüzumlu şeyler” arasında olduğunu düşünen Mustafa Kemal, Arif Bey’e teneffüslerde vals dersleri bile vermişti. Ama okuldan Mustafa Kemal kurmay subay olarak mezun olurken, Arif Bey yüzbaşı olarak ayrıldı. Yolları I. Dünya Savaşı cephelerinde yeniden birleşti. Conkbayırı’nda, Anafartalar’da, Filistin’de, Suriye’de, Mustafa Kemal’in komutasındaki birliklerde savaştı. Herhâlde bu yüzden, 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Bandırma Vapuru ile Samsun’a doğru hareket eden Mustafa Kemal Paşa, yolcu listesine yakın arkadaşı 11. Tümen Komutanı Miralay Arif Bey’i de almıştı. Miralay Arif Bey, 19 Mayıs günü Samsun’a Atatürk’le birlikte çıkmış ve onun talimatıyla Amasya ve Samsun bölgesinde kalarak görev yapmıştı. Daha sonra Fransızlara karşı düzenli direniş birlikleri oluşturmak için Pozantı’ya gönderildi. Bu sırada Pazarcık ormanlarında bulduğu bir ayı yavrusunu evcilleştirmişti. Sürekli yanında gezdirdiği boz ayının dişlerini söktürüp, arada da güreşe tutuşunca, tarihten silinirken küçümsenmek için isminin önüne eklenecek lakabı ortaya çıkmıştı: Ayıcı Arif. Hâlbuki, İstiklal Harbi’nin neredeyse bütün cephelerinde bulunmuştu. İnönü Savaşları’nda, Çerkez Ethem İsyanı bastırılırken, Dumlupınar’da... Tümeni lağvedilince Sakarya Savaşı’nda Mustafa Kemal Paşa, onu yanına aldırıp, özel kalem müdürü yapmıştı. İngilizlere göre ise o “Ankara’daki Kemalist, Siyasi ve Gizli Servis’in” başıydı.
Sakarya’da cepheye giden Halide Edip de “tasavvur edilemeyecek kadar Paşa’ya benzediğini” söylediği, savaş kararlarını alan dar kadronun içindeki Arif Bey’le tanışmıştı: “Elini Arif Bey’e uzatarak, el falına bakmasını söyledi. Albay Arif ‘Bak parmaklarının arasından ışık sızıyor, hiç içini saklamıyorsun.’ dedi. Mustafa Kemal Paşa gülerek ‘Bunu bilmek için elime bakmak gerek mi?’. Albay Arif, benim avucuma da bakınca, bir dost gülümsemesiyle, benim hem içini saklayan hem kuvvetli bir insan olduğumu söyledi ve geleceğim hakkında parlak sözler ekledi. Şimdi düşünüyorum. Acaba kendi avucuna bakarak korkunç geleceğinin ne olacağını görmüş müydü?” Muhalif İkinci Grup’un güçlü olduğu Birinci Meclis lağvedilip, 1923’te İkinci Meclis’in mebuslarını seçme gücü Mustafa Kemal Paşa’nın eline geçince aklındaki güvenilir isimlerden biri de Arif Bey olmuştu. Onu, Eskişehir’den mebus yaptı. Bu arada Arif Bey, Anadolu İnkılâbı Mücahedat-ı Milliye Hatı- ratı adı altında İstiklal Harbi ile ilgili hatıralarını kaleme almıştı. 1924’ün Kasım’ında yönetimden rahatsız olan Rauf Bey (Orbay), Refet Paşa (Bele), Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Kazım Karabekir Paşa gibi İstiklal Harbi kahramanlarının başını çektiği isimler, Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan istifa edip, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurunca Arif Bey de onlarla birlikte istifa edip, yeni partinin kurucuları arasında yerini aldı. Parti, 3 Haziran 1925’te Şeyh Said ayaklanması ile ilişkilendirilerek kapatıldı. Takrir-i Sükûn kanunuyla bütün muhalefet susturuldu. Bir yıl sonra, 18 Haziran 1926’da, gazeteler Mustafa Kemal Paşa’ya bir suikast teşebbüsünün ortaya çıkarıldığını ve İstiklal Mahkemeleri’nin İzmir’e hareket ettiğini yazdılar. Sekiz gün sonra suikast teşebbüsünün arkasında olduğu için tutuklanan isimlerin listesi gazetelerde yayınlandı. Listede Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa gibi paşalarla birlikte Arif Bey de vardı. Arif Bey’e yöneltilen suçlama ağırdı. İzmir’de bir ihbar sonucu yakalanan suikastçılardan Laz İsmail’i bir akşam arabasıyla Ankara’daki evine götürdüğü iddia ediliyordu.
Savcıya göre başını Cavit Bey’in çektiği İttihatçı komite, suikastın önce Ankara’da yapılmasını planlamıştı. Suikastın yapılacağı yer de Mustafa Kemal’in yaşadığı Çankaya yokuşunda bulunan ve önündeki virajdan geçerken arabaların sık dikilmiş ağaçlar yüzünden yavaşladığı Arif Bey’in Kavaklıdere’deki bağ evinin önüydü. Ama bu plan tutmayınca, suikastı yapacak eski Rize mebusu Ziya Hurşit ve Laz İsmail, Mustafa Kemal’in peşinden önce Bursa’ya ardından da İzmir’e gitmişti. Mahkeme’de Arif Bey, Laz İsmail’i o gece arabasıyla evine götürdüğü iddiasını ısrarla reddetti. Ama mahkemede hem Laz İsmail hem de yanında çalışan şoförü ve hizmetçisi onu yalanladılar.
Davadan çıkan 19 idam kararından biri de Arif Bey içindi. İdam günü Arif Bey, kendisine bir kalem ve kâğıt verilmesini istedi ve idam edilmeden önce Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırılmak üzere bir mektup yazdı: “Yirmi yıllık arkadaşınızım. Birçok meydan muhaberelerinde size fedakârane hizmet ettim. Ölüme yaklaştığım şu dakikada beni affedeceğinizden eminim.”9 Ama cevap gelmedi. İdam sehpasının önüne gelince bir kere durdu ve “Paşa’dan cevap yok mu? Mutlaka verir, beş dakika daha bekleyelim.” dedi. Beş dakika daha beklendi...
Bugünden geriye, bu 200 yıllık tarihe bakınca, bu ülkenin insanlarının ülkelerini çok sevdiklerini ama bunun çoğu kez platonik bir aşktan ibaret kaldığını görüyor insan. Bu ülke, maalesef insanlarını, onların kendisini sevdiği kadar sevemedi. Daha doğrusu, her dönem bir kısmını sevdi, bir kısmına üvey evlat muamelesi yaptı. Onları oldukları gibi kabul edemedi. Günün sonunda herkes bir kere düşman, herkes bir kere üvey evlat, herkes bir kere kara koyun, herkes en az bir kere mağdur ve gücü ele geçirdiğinde herkes en az bir kere de zalim oldu.
En azından burada eşitlendik. Ama henüz bunun farkında değiliz. Herkes yüzde 50 haklı yüzde 50 haksız çıktı. Ama aynı herkes yüzde yüz haklılık, yüzde yüz mağdurluk iddiasından da vazgeçmedi, vazgeçmiyor. Bunu fark ettiğimizde, kimsenin mağdur ve zalim olamayacağı, ilk fırtınada çökmeyecek, altında herkesin kendisi gibi olarak var olacağı sağlam bir çatı inşa edebileceğiz. Ya da sırayla zalimlik, sırayla mağdurluk kısır döngüsü içinde rövanş gününü bekleyeceğiz. Yine insanlar harcanacak, gelecekler kararacak, umutlar azalacak, üzerinde yaşayan insanların inanıp, enerjilerini vermediği ülke bir adım ileriye gidemeyecek. Seçim bizim...
(Alternatif Türkiye Tarihi-1’in Önsöz’ünden)
.30/06/2018 23:36
Üniversiteden atılmış genç bir doçente veda ederken...
62
“Efendim, sözcü olarak şunu açıklıyayım; 27 Mayıs İnkılâbının gayesi, istikbalde memleketi idare edecek şahıslar olarak, şahsi menfaat duygusundan uzak bir nesil yetiştirmek ve memleket hizmetine millî şuuru tam olarak kendini vermiş, yarının Türkiye'sine sahip olacak çocuklarımızı mükemmel olarak yetiştirmektir. İşte bu gayeye ulaşmak yolunda, şimdi müzakere edeceğimiz kanun teklifi, yaşlı ve ilmî bakımdan yetersiz olan bazı öğretim üyelerinin üniversiteden affına dair kanun teklifi.’’
Yüzbaşı İrfan Solmazer, tasarıyı Milli Birlik Komitesi’ne sunarken böyle demişti.
Aslında 27 Mayıs darbecilerinden beklenen bir üniversite reformuydu.
En başından itibaren darbenin yanında duran, geçici anayasalarını yazan, Yassıada Mahkemeleri’ndeki içtihatları hazırlayan, “Et Balık Kurumu’nda kıyma yapılmış öğrenci” propagandalarına gönüllü alet olan üniversite hocalarının merakla beklediği reformdu bu.
Nihayet 28 Ekim 1960 günü Milli Birlik Komitesi tarafından 115 sayılı “Üniversite Kanunu’nun bazı maddelerinde tadilat yapan kanun” yayınlandı. Ama dikkatler aynı anda Resmî Gazete’de yayınlanan 114 sayılı başka bir kanuna kaymıştı.
“Üniversite öğretim üyelerinden bazılarının vazifelerinden affına ye bazılarının diğer fakülte ve yüksek okullara nakline dair Kanun”un altında 147 kişilik bir isim listesi vardı.
28 ordinaryüs profesör, 59 profesör, doçent ve asistandan oluşan 147 akademisyen bir kanunla üniversiteden atılmıştı.
O 147 akademisyenin isim listesi gazetelerde yayınlanınca ortalık karıştı.
Akademisyenlerin bir kısmı beklendiği gibi ‘sabık’ Demokrat Parti iktidarına yakın isimlerdi.
Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil o isimlerden biriydi.
Prof. Dr. Yavuz Abadan aslında eski bir CHP milletvekiliydi ama onun suçu da DP iktidarında Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nü kurmaktı.
Devrin en önemli Amme Hukukçusu Ord. Prof. Dr. Recai Galip Okandan Demokrat Parti döneminde dekanlık yapmıştı.
Ord. Prof. Dr. Emin Onat ise herhalde DP iktidarı döneminde açılan Anıtkabir’in mimarı olmaktan atılmıştı.
Ama esas şaşkınlık yaratan listeye 27 Mayıs darbesini desteklemiş hatta bizzat içinde yer almış hocaların da girmesi oldu.
27 Mayıs darbecilerinin geçici anayasasını hazırlayan kurulun üyeleri Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya ve Prof. Dr. İsmet Giritli üzerinden daha bir yıl geçmeden darbeciler tarafından üniversiteden atılmışlardı.
(Tunaya’nın komisyonda dil temelli eşitlik ilkesini savunduğu için başkan Sıddık Sami Onar’dan Kürtçülük eleştirisi aldığı, bu yüzden üzerinin çizildiği söylenir)
Ülkenin önde gelen felsefecilerden Takiyettin Mengüşoğlu, Reichenbach’ın asistanı, felsefeci Nusret Hızır, ilk modern sanat tarihçisi Mazhar Şevket İpşiroğlu, ismi bile listeye yanlış yazılmış daha sonra anılarıyla şöhret olacak Amerikan dili edebiyatı profesörü Mina Urgan, haberi Hitit kazılarını sürdürdüğü Boğazköy’de alan arkeolog Halet Çambel, listede okutmanlıktan profesörlüğe terfi ettirilmiş Sabahattin Eyüpoğlu, dünyaca ünlü bir tiyatro yazarı olan Haldun Taner gibi isimler DP’ye yakın değillerdi, neredeyse tamamı 27 Mayıs’a hararetle destek vermişti. Peki onların suçu neydi?
Türk Tefekkür Tarihi’ni yazan Hilmi Ziya Ülken’i Edebiyat Fakültesi’nden İlahiyat Fakültesi’ne gönderen, Ege Üniversitesi’nin adını bile İzmir Üniversitesi diye yazan tasarıyı ve atılacak akademisyen listesini hazırlayan Milli Birlik Komitesi üyeleri karşılarında bu kez darbeyi hararetle destekleyen gazeteler, üniversiteler ve öğrenci derneklerini buldular.
Kararı protesto için İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar ve İTÜ Rektörü Fikret Narter görevlerinden istifa ettiler. Ertesi gün onları Ankara Üniversitesi Rektörü Suat Kemal Yetkin, üniversitesinin adı yanlış yazılmış Ege Üniversitesi Rektörü Mustafa Uluöz ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi Rektörü Turhan Feyizoğlu izledi.
Ama bu tepkiler, eleştirilmeye tahammülü olmayan MBK üyelerini kızdırmıştı. Gazetelerde ismi verilmeyen MBK üyelerine dayandırılan “Eğer profesörler isterlerse haklarında verilen kararların gerekçeleri açıklanabilir” gibi tehditvari haberler çıkıyordu.
MBK üyesi Yarbay Muzaffer Karan ise ismiyle ve çok sert konuşmuştu:
“Ahlakî, ilmî ideolojisi yönünden yüz kızartıcı notlara sahip olan, bilhassa çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen, asistanlarını metres olarak kullanan, doçentin yazdığı kitaba imzasını koyan, senede üç beş kere fakülteye uğrayan üyeleri affettik.”
Diğer üyeler de, içinde Atatürkçü bir üniversite kurmak, hızı artırmak, milli menfaatler, gerici fikirler geçen açıklamalar yaptılar. Darbeciler, darbenin ayaklarından üniversiteyi kaybetmekten endişelenmeye başlamıştı. Öğrencilerin dersleri boykot kararı yüzünden üniversitelerin açılışı bir hafta ertelenmişti. MBK üyesi Orhan Erkanlı gençleri “sokağa çıkarlarsa DP’liler tarafından kullanılacakları” konusunda uyardı. Aslında bir tehditti bu.
Sonunda Milli Birlik Komitesi üyeleri üniversiteleri ziyaret ederek öğrenciler ve öğretim üyelerini ikna turlarına çıktılar.
Tasarıyı hazırlayan MBK üyesi Yüzbaşı İrfan Solmazer ve Yüzbaşı Numan Esin, 31 Ekim günü İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerle bir araya geldi.
Toplantıda İrfan Solmazer en son sinirlenip öğrencilere “Bu 147’likler içinde tanıdığınız biri var mı” diye sordu. Öğrenciler bir hocanın ismini verdiler. Solmazer “gelin benimle” diyerek öğrencileri bir odaya aldı, silahını çıkarıp masanın üzerine koydu. “Şimdi bir asker gibi silahın üstüne yemin edeceksiniz çünkü size bir devlet sırrını açıklayacağım” dedi. Öğrenciler dediğini yaptılar. Solmazer “O hoca komünistti” diye büyük devlet sırrını açıkladı. Öğrencilerin itirazları sürünce: “İsterseniz yanımdaki emniyet müdürüne sorun. Yakında hepsi tevkif edilecek, saat işidir bu” diye de ekledi.
Yüzbaşı Solmazer ve Numan Esin ertesi gün aynı üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 1’i Ordinaryüs, 3 Profesör, 11’i Doçent ve asistanlardan oluşan 23 hocayla bir araya geldi. Daha MBK üyeleri üniversiteden ayrılamadan radyodan o 23 ismin altına imza attığı bir bildiri yayınlanmaya başlamıştı bile:
“Biz İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi üyeleri ve yardımcıları Milli Birlik Komitesi’nin üniversite camiasının yüzde 99.6 nispetinde teklif ettiği şekilde çıkardığı yeni üniversite kanununa tamamen ve yapılan tasfiyeyi prensip olarak desteklediğimizi bildiririz. Tasfiye edilenler arasında bugün hak ve hürriyetten bahsedenler tıpkı yıllarca milletin sesini boğmak isteyen düşük iktidarın başları gibi eski Üniversite Kanunu’nun antidemokratik hükümlerini daima kendi lehlerine ve daima daha şiddetli tatbik etmişler ve diğer tatbikçiler karşısına hürriyetten yoksun öğretim üyeleri ve yardımcılarının ıstıraplarına kulaklarını tıkamışlardı. Bugün bu gerçeği hatırlatmak mecburiyetindeyiz. Üniversitelerimize hürriyetin sıcak güneşini getiren bu kanunu, sayın Milli Birlik Komitesi üyelerinin dilediği gibi Türk ilim ve irfanı bakımından milletimizi için hayırlı ve başarılı olacağından şüphemiz yoktur.”
Bildirinin altında imzası olan profesör ve doçentler arasında Ali Nihat Tarlan, İbrahim Kafesoğlu, Cahit Tanyol, Semavi Eyice, Halit İnandık, Faruk Timurtaş gibi hocalar vardı.
Bir gün sonra Edebiyat Fakültesi’nin bu kez bu bildiriye karşı çıkan hocaları arkadaşlarının görevlerine iade edilmesini isteyen karşı bir bildiri yayınladılar. Bu bildiriyi de fakülte hocalarından Ahmet Hamdi Tanpınar, Tahsin Banguoğlu, Macit Gökberk, Mehmet Kaplan, Berna Moran, Salih Tuğ, Mümtaz Turhan ve Ioanna Kuçuradi gibi isimler imzalamışlardı.
147’ler dernekleşti. Üst üste röportajlar veriyor, devlet yetkililerine telgraflar çekiyorlardı. Ama tepkilere rağmen karar bir türlü geri alınmıyordu. İşte bu sırada üniversiteden atılan öğretim görevlileri, Haldun Taner’den bir metin yazmasını istediler. Ama onun daha iyi bir fikri vardı. Dostoyevski’nin Timsah’ını kendi hikâyelerine uygun olarak uyarladı.
Dostoyevski’nin 1865 yılında yazdığı kısa hikâyesi Timsah, Avrupa turuna çıkmadan bir gece önce eşi, kızı ve yakın arkadaşıyla gezmeye çıkan memur Ivan’ın görmeye gittikleri bir timsah tarafından yutulmasını anlatmaktaydı.
Ivan, kendisini yutan timsahın içinden konuşmakta, dışardakilerin seslerini duymaktadır. Ailenin yardım için gittikleri polis “kurcalamayın, olay şüpheli, zaman geçsin, biraz unutturalım” diye akıl verir. Bir başkası “timsah tarafından yutturulan memurlara ait bir madde yok” diyerek bir şey yapamayacağını söyler. Timsahı gezdiren kumpanya, yakın arkadaşları bu tuhaf durum üzerinden para kazanmaya çalışırlar. Dost, düşman ortaya çıkmıştır.
Haldun Taner, başlarına gelen fişleme ve tasfiyeye karşı yeterince ses çıkarmayan arkadaşlarına ve devlete söyleyeceklerini Ivan’ın arkadaşlarına söyletmiş, oyun da darbenin sesi olan radyodan da bütün ülkeye korsan bir eylem olarak yayınlanmıştı.
147’lere af ancak bir yıl sonra çıktı. 27 Aralık 1961 günü Meclis’e gelen yasayla tasfiye edilen akademisyenlere üniversite yolu yeniden açıldı.
Pek çoğu üniversitelerine geri döndüler.
Ama bazıları artık daha fazla bu ülkede kalamayacaklarını düşünüp, yurt dışına gitti.
Yurtdışına giden ve bir daha dönmeyenlerden biri de 37 yaşındaki Doç. Dr. Fuad Sezgin’di.
Alman oryantalist Ritter’in öğrencisi olan, onun yönlendirmesiyle Müslüman bilim adamları üzerinde araştırmalara başlamış, kendisi gibi devletin bir kaç kez mağduru olmuş Prof. Dr. Zeki Velidi Togan ve Prof. Dr. Fuad Köprülü gibi isimlerle birlikte çalışan, yurtdışından teklifler alan parlak bir genç doçentti.
“Ahlakî, ilmî ideolojisi yönünden yüz kızartıcı notlara sahip olan, bilhassa çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen” gibi suçlamalara maruz kalan 147’likler listesine o Demokrat Parti Çanakkale milletvekili olan ağabeyi Servet Sezgin yüzünden girmişti.
Ağabey Sezgin, Yassıada’da yargılanıyordu. Suçlama, “Çanakkale’ye gelen CHP’lileri taşıyan bir geminin iskeleye çıkmasına izin vermemek ve halkı birbirine düşürmeye çalışmak”tı. İdamı isteniyordu.
(Kardeşi üniversiteden atılırken o da Yassıada’da 10 yıl ağır hapis cezası aldı. Ancak dört yıl sonra Kayseri Cezaevi’nden bir afla cezaevindeki son siyasi mahkum olarak çıkabildi.)
Genç doçent Fuad Sezgin’in artık Türkiye’de kalması mümkün değildi. Zor bir kararın arifesindeydi:
“Gazetedeki 'zararlı profesörler' listesini ve ismimin bu listede olduğunu görünce, ülkeden gitmemin, artık benim iradem dışında olduğunu anladım... Gazeteyi çantama koydum, Süleymaniye Kütüphanesi'ne gittim ve hemen orada üç tanıdığım dostuma mektup yazdım. İki Amerikalı, bir de Frankfurt Üniversitesi'nin eski rektörü olan dostlarıma; 'Bana bir yer bulun, geleceğim' diye yazdım. 30 gün içinde üçünden de cevap geldi. Üçü de beni, memnuniyetle kabul ediyorlardı. Ancak ben Frankfurt'u tercih ettim. Frankfurt'a gittim. Türkiye'yi, İstanbul'u terk edeceğim akşam, Galata köprüsünün Karaköy tarafına gittim. Oradan 15-20 dakika kadar Üsküdar'a baktım. Güzel bir geceydi, artık vakit de gecikiyordu. Döndüğümde, gözlerimin yaşını silmek zorunda kaldım. İşte son hislerim buydu. Kızmadım da, o zaman tabi üzülmüştüm”
Hikayenin devamı bugün her yerde yazıyor. Türkiye’nin siyasi nedenlerle üniversiteden attığı genç bir doçent Almanya’ya gitmiş ve dünyanın en ünlü İslam bilim tarihi uzmanlarından biri olmuştu. Yaptığı çalışmalar Türkiye’de de çok geç keşfedildi. Hayatının son yıllarında bu geç kalmışlığı gidermek ve geriye kalıcı izler bırakmak için uğraştı.
Son röportajlarından birinde şöyle demişti;
“Milli birlik Komitesi’ne İslam bilim tarihine katkılarından dolayı teşekkür ederim.”
Türkiye insanlarını, değerlerini çok kolay harcıyor. Harcarken de gözünün yaşına bakmıyor. Çünkü muhakkak devrin şartlarına göre asla affedilmeyecek bir suç bulunuyor. “Devrik iktidarın mensubu bir milletvekilinin kardeşi” olmak bugün bize gaddarca bir suçlama gibi gelebilir, belki yarın bugün benzer muamelelere uğratılan, üniversitelerden atılan insanlara yönelik suçlamalar için de öyle düşünülecek. Ama iş işten geçmiş olacak. Kendi insan sermayesini kolayca harcayan bir ülkenin belini doğrultması da mümkün olmayacak.
94 yaşında aramızdan ayrılan Fuad Sezgin’e bugün hak ettiği gibi veda edilirken, ona reva görülen bu muameleden de bir ders çıkarılmalı. Yoksa bu öğütücünün çarkları arasında daha çok Fuad Sezginler kalacak.
.03/07/2018 22:56
“Bize neler oluyor?”
35
Dün Britanya’da mahkeme yıllarca ülkenin gündemini meşgul etmiş bir soruşturma hakkında son kararını verdi Soruşturmanın merkezinde artık 50’li yaşlarında olan Nick adı verilen bir gizli tanığın ifadeleri vardı.
İlk kez Exaro adlı bir araştırmacı gazetecilik sitesine konuşan Nick, 1975-1984 yılları arasında çocukken, başta eski bir askeri yetkili olan üvey babası olmak üzere çok sayıda üst düzey siyasetçi, asker ve bürokrat tarafından Londra’da hükümetin kalbi olan Wesminister’daki mekanlarda cinsel istismara uğratıldığını iddia etmişti.
Nick’in ifadelerine göre bu Westminister Şebekesi başka üç erkek çocuğun da ölümüne neden olmuştu. İddiaların hedefinde öyle isimler vardı ki; Eski Başbakan Edward Heath, Eski İçişleri Bakanı Leon Brittan, eski MI6 direktörü Maurice Oldfield, MI5 direktörü Michael Hanley...
İddiaları inandırıcı bulan Scotland Yard, 2014 yılında bu isimlerle ilgili soruşturma başlattı. Midland Operasyonu adı verilen soruşturmada dokunulmaz denilen bu isimlerden bazıları gözaltına alındı, isimleri medyada günlerce çocuk tacizcisi olarak yer aldı. Bazıları soruşturma sırasında hayatını kaybetti.
Ama 18 ay süren soruşturma için 2.5 milyon sterlin harcayan İngiliz polisi, sonunda Nick’in iddialarının temelsiz olduğu sonucuna vardı. Bu kez Nick hakkında dava açıldı. Dün de bu davada karar verildi ve Nick, adaleti yanıltmak ve dolandırıcılıktan ceza aldı.
İngiliz polisinin bir ifadeyle bu kadar prestijli ismi bu kadar ağır bir suçla soruşturmasında herhalde yakın zamanlarda ülkede peş peşe patlayan pedofili skandallarının etkisi vardı.
Şüphesiz en sarsıcı olanı 40 yıl boyunca yaptığı programlarla çocukları ekranın başına toplamış, çocuklar için yaptığı yardım faaliyetleri yüzünden Kraliçe’nin Sir, Papa’nın yarı aziz ilan ettiği BBC’nin ünlü sunucusu Jimmy Savile hakkında 2011’de ölümünden sonra ortaya dökülen itiraflardı. Savile’in 60 yıl boyunca yüzlerce çocuğu istismar etmiş bir pedofil olduğu ortaya çıkmıştı.
Çocukken uğradıkları cinsel istismarları itiraf eden isimler, o gün bunu dillendirseler kimsenin kendilerine inanmayacağını, polisin gülüp geçeceğini söylediler. Nitekim, BBC’nin de uzun yıllar boyunca kuruma gelen şikayetleri görmezden geldiği ortaya çıktı, kurum içi soruşturmalar açıldı, istifalar yaşandı.
İngilizleri şok eden bu olay üzerine ülkede pedofili konusundaki duyarlılıklar arttı. Ailelere yönelik eğitimler verildi. Bu vakaların tespiti ve çocukların nasıl onlardan uzak tutulacağı üzerine çalışmalar yoğunlaştı.
Ama maalesef Türkiye’de yaşanan benzer acı olayların ardından karşı karşıya olduğumuz soruna ve onunla nasıl mücadele edileceğine yoğunlaşmaktansa, tartışma bir kültür savaşına ve en ağır cezayı isteme yarışına dönüyor.
Bu kadar ağır bir suçu işleyecek bir ruh halinde olan birini idam cezasıyla durdurabileceğini düşünmek, psikologların, pedegogların, suç bilimcilerin üzerinde birlikte düşünüp, suçları işlenmeden durduracak çözümler üretmesi gereken bir meselenin çözümünü yine sadece mahkemelerden beklemek, masumların korunmasına katkı yapmıyor.
Başbakanlarını, siyasetçilerini, entelektüellerini, gençlerini saçma suçlamalarla idam etmiş, şimdiki Cumhurbaşkanı’ndan eski Genelkurmay Başkanı’na kadar “devleti yıkmaya çalışmak”la suçlanmamış kimsenin kalmadığı bir ülkede her travmatik olayda çözümü idam cezasında bulmaksa zaten yeterince trajik.
Ama Britanya’daki Nick örneğinde olduğu gibi iftiranın, masum insanların suçlanmasının çok mümkün olduğu bu tarz suçlar için de idam sadece işlevsiz değil tehlikeli bir ceza yöntemi de.
Örneğin 1984 yılında ABD Maryland eyaletinde ölü bulunan bir kız çocuğunun zanlısı olarak tutuklanan ve idam cezasına çarptırılan Kirk Bloodsworth, dokuz yıl hapis yattıktan sonra idam edilmeden DNA testi sonucunda masum olduğu anlaşılarak serbest kalmıştı.
2002 yılında benzer bir olay da Türkiye’de meydana gelmiş, 11 tecavüzün sanığı olarak tutuklanıp, medyada Ümraniye Sapığı olarak boy boy resimleri yayınlanan B.A.’nın yüzündeki yanık izi yüzünden olayın failine benzetilerek komşuları tarafından ihbar edildiği ancak bir ay sonra anlaşılmıştı. Neyse ki ondan kısa bir süre önce idam kalkmıştı.
Okumakta bile insanın zorluk çektiği böyle acı haberlerin ardından patlak veren kültür savaşları da toplumun birlikte yaşama iradesine zarar verici bir noktaya ilerliyor.
“Bize ne oldu?” sözü etrafında başlayan tartışmalarda, birden bu sapkınlığın toplumsal ve kültürel bir yozlaşmanın sonucu olduğu kanısına varılıyor.
Bazılarına göre sebep ahlaki yozlaşma, cinsellikle ilgili liberallikler, erotizm, bazılarına göre ise tam tersi aşırı muhafazakarlık, cinsel konularda tabular, aşırı ahlakçılık.
Aslında başka kılıklarda devam eden siyasi tartışmalar, böyle bir acı olay olduğunda onun kılığına giriyor, ağır ithamlar düşmana doğru fırlatılacak taşlara dönüşüyor.
“Biz” diye içinde sadece, iyilerin, masumların yaşadığı hayali bir toplum tahayyül ediliyor, böyle bir suçla da toplum, bir sosyal sınıf, kimlik eşitleniyor, itham ediliyor, sanki dünyada ve ülkede her gün buna benzer hiç suç işlenmiyormuş gibi, sanki yaşadığımız toplum mükemmel bir aileymiş ve dejenere olduğu için bunlar oluyormuş gibi yanlış kanaatlere, hayal kırıklıklarına, ithamlara varılıyor.
Halbuki dünyada ve Türkiye’de her an korkunç suçlar işleniyor. İnsanlığın karanlık bir yüzü de var. Onlardan biri de pedofili.
En seküler, modern, eğitimli BBC spikerinden, en dindar Kardinal’e, Karaman’daki velilerin gözdesi, dindar entelektüel öğretmenden, pedofili konusunda polisin danışmanlık aldığı bir eğitimciye kadar ortada kültürel, ahlaki kodlar, zenginlik, fakirlik, eğitim düzeyi, bilinçli olup olmamak gibi kriterlerle kategorize edilemeyecek bir cinsel sapkınlık/hastalık var.
Ve genelde bu sapkın karakterler asla kimsenin tahmin edemeyeceği, toplumda prestijli yerleri olan, kendini sevdiren insanlar arasından çıkıyor.
Tabii ki bu suçların işlenmesine karşı gösterdiği tavırlarla ilgili kamu otoritesini eleştirmek mümkün.
Ama bunu bir siyasi tartışmaya çevirmenin, siyaseten, kültürel olarak düşman gördüklerimizi bu ağır suçla ilişkilendirmek için uğraşmanın hiçbir tarafa, yaşadığımız ülkeye, birlikte yaşama irademize ve en çok da arkalarından ağladığımız masumlara bir faydası yok.
Sonuçta olan yine bize oluyor.
.07/07/2018 01:00
Bodrum’un keşfinin tuhaf ve hüzünlü hikayesi...
12
1920’lerde hafta sonları İstanbul’da Sirkeci ve Galata’dan kalkan vapurlarla İzmir’e, oradan da Mersin’e gidilebilirdi. Vapurların kalkacağı gün ve saat gazetelerden bildirilir, bazı vapurlarda uzun yolculuğa eşlik etmesi için orkestralar dahi hazır bulunurdu. Vapurlar yol boyu sırasıyla Çanakkale, İzmir, Güllük, Bodrum, Rodos, Marmaris, Dalyan, Fethiye, Kalkan, Kaş, Finike, Antalya, Alanya limanlarına uğrayıp, Mersin’e gelir, sonra aynı rotayı izleyerek İstanbul’a dönerdi.
Bodrum, o tarihlerde denizlerinden çıkarılan ve ihraç edilen süngeri, 15. yüzyılda Saint-Jean Şövalyeleri tarafından yaptırılmış, II. Abdülhamit döneminden itibaren hapishane olarak kullanılmış, Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise top atışlarıyla yıkılmış kalesiyle tanınan, deniz yolu dışında ulaşılamayan bir Ege kazasıydı.
Kalesi yıkılmış olmasına rağmen, karayoluyla ulaşılamaz olması nedeniyle o yıllarda verilen kalebentlik (mahkûmların kaleden ya da şehirden çıkamaması) cezası için mahkûmların gönderildiği sürgün yerlerinden biriydi. Yani o yıllarda Bodrum adıyla örtüşen kötü bir şöhreti vardı.
Peki nasıl oldu da bu sürgün kasabası bugün Türkiye’nin en gözde tatil, eğlence merkezi oluverdi?
Bunu olağanüstü hal rejimine, basın ve ifade özgürlüğüne kıymet verilmemesine, berbat hukuk sistemimize ve idam karşıtı bir yazıya borçluyuz.
Bu sürgün kasabasına mahkum olarak gelerek kaderini değiştirenin Cevat Şakir Kabaağaçlı ya da bilinen adıyla Halikarnas Balıkçısı olduğu bilinir.
İsmini aldığı paşa bir babası, II. Abdülhamit’in daha sonra gözden düşmüş sadrazamlarından bir amcası olan Cevat Şakir, daha o tarihlerde Oxford’da Yeni Çağ Tarihi okumaya gönderilmiş varlıklı ve eğitimli bir ailenin mensubudur.
İtalya’da tanıştığı, ressamlara modellik yapan Aniesi adlı bir İtalyan modelle evlenerek 24 yaşında Türkiye’ye dönen Cevat Şakir, 1914 yılında Afyon’daki çiftliklerinde babası Şakir Paşa’yı, bu evlilik, savurganlığı ya da bilinmeyen başka bir sebepten aralarında çıkan tartışmadan sonra vurarak öldürür ve 15 yıl kürek cezası alarak hapse girer.
6.5 yıl hapis yattıktan sonra 1921 yılında ağırlaşan veremi nedeniyle çıkarılan bir afla tahliye edilir. İstanbul’a annesinin yanına gelir. Onun hapis yattığı yıllarda Birinci Dünya Savaşı olmuş, bitmiş, döndüğü İstanbul da artık işgal altında bir şehirdir.
Oxford mezunu, Avrupa’da hızlı bir hayat yaşamış Cevat Şakir gitmiş yerine Kenan Rifai’nin müdavimi, bazen başında ırakiyyesi ve sırtında haydariyesiyle tekkesine ve vakit namazlarına gidip gelen bir derviş gelmiştir.
Aynı zamanda işgal yüzünden milli duyguları kabarmış bir vatansever olarak, Sedat Simavi’nin Diken dergisinin kapaklarını hazırlamaktadır. İngiliz işgal kuvvetleri tarafından bir kere gözaltına alınmaya çalışılacak kadar vatansever çizgide yayınlar yapmaktadırlar.
Sonra savaş biter, ülke kurtulur, Cumhuriyet kurulur. Artık Zekeriya Bey’in (Sertel), çıkardığı Resimli Ay’da yazmaktadır. Dergi, Millî Mücadele’yi bütün halkın kazandığını vurgulayan yayınlar yapıyor ve bir meçhul asker anıtı dikilmesini savunmaktadır. Cevap, Atatürk’ün yaveri Kılıç Ali’den gelir; “Meçhul asker anıtını öne sürmek, Başkomutana nankörlüktür.”
Bir süre sonra Şeyh Said İsyanı patlak verir. 4 Mart 1925’de de isyan gerekçesiyle Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılır. Artık sessizlik vaktidir. Her türlü eleştiri ve yayın, isyana teşvik suçuna sokulabilmektedir.
Kanun önce Ankara’ya muhalif yayınlar yapan İstanbul basınını vurur. Tavsir-i Efkâr’dan Velid Ebuzziya, Vatan’dan Ahmet Emin Yalman tutuklanıp, Diyarbakır’daki İstiklal Mahkemesi’ne gönderilir. Ülkenin ünlü gazetecileri, Diyarbakır’da bir camiinin içinde üst üste toplanmış isyancıların yanına kapatılmak istenmiş, Velid Ebuziyya’nın ayaklarına zincir vurulmuştur. (Bunun üzerine Ahmet Emin Yalman’ın, Mustafa Kemal’e telgraflar göndererek artık gazetecilik yapmayacağına dair söz vererek yargılanmaktan kurtulduğu söylenir. Yalman gerçekten uzun yıllar gazeteciliği bırakıp, araba lastiği satmış, reklam yazarlığı yapmıştı.)
Babiali’nin en meşhur isimlerinden Hüseyin Cahit ise gazetesi Tanin’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’daki polis aramasını “Baskın” diye verdiği için yargılanıp, Çorum’a sürgüne gönderilmiştir.
Bu şartlar altındaki ülkede 13 Nisan 1925 günü çıkan Resimli Ay’da, Cevat Şakir’in Hüseyin Kenan mahlasıyla bir hikâyesi yayınlanı: “Hapishanede idama mahkûm olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?”
Yazıda Cevat Şakir, hapisteyken tanıdığı asker kaçağı oldukları için idam edilen dört erin son gecesini anlatmaktadır.
“Yalnız, Kunduzlu Mehmet pencerenin yanına oturdu. 26 yıllık hayatının mühim vakaları gözünün önünde birer geçit resmi yaptı. Seferberlik ilan edilince askere alınmıştı. Harp esnasında Çanakkale’de birkaç defa yaralanmıştı. Uzun yıllar içinde kendisi ancak köye gitmek için izin almıştı. Hâlbuki evlatlarını çok özledi. Bir defa uzak sınırlara doğru şimendiferle sevk edilirken tren, köylerinin ta yanı başından geçmişti. İşte yüz adım ötede köylerinin evlerini, hatta kendi evinin çatısını görüyordu Uzun zamandır görmediği çocukları ta şuracıkta, şu çatının altında yaşıyorlardı. Ama gidip de geri dönmemek vardı. ‘Çocuklarımı bir defa göreyim’ dedi. Arkadaşları sen atlarken biz havaya ateş açarız dediler, zira kim atlarsa atlasın vurulsun diye emir vardı. Velhasıl trenden atladı. Bu, işte bir firar vakası olmuştu. Şimdi de onun için asılacaktı.
Derken uzaktan bir zincir şakırtısı duyuldu. Bu korkunç ses, onu ve arkadaşlarını götürüp asacak olan jandarmaların yaklaştığını bildiren meşhur bir haberdi. Kunduzlu, bir anne şefkatiyle arkadaşlarını uyandırdı. Onlar uyanınca anladılar,
“Bismillah” diyerek kalktılar. Sonra, bu dört kahraman, diğer mahpuslarla kucaklaşarak helalleştiler. Gidip kelepçeleri, prangaları, zincirleri taktırdılar. Dik dik ve emin adımlarla yürüyerek hem hapishaneden, hem de hayattan uzaklaştılar. Onlar ölüme değil sanki düğüne gidiyorlardı... Karakuşi bir emrin kurbanı olarak öldürülecek olan bu dört Anadolu çocuğunun ölümle istihza eden vakur hareketleri bana hapishanede yaşayanların yeni bir köşesini gösteriyordu... Onlar öldüklerine değil, gürültüye gittiklerine yanıyorlardı. Hapishanede hakiki katiller keyif sürerken onların öldürülmesi... İşte zavallıları öldüren manevi azap asıl burada idi. Fakat gittiler ve bir daha gelmediler. O gece bütün hapishane onların matemini tuttu.”
Dergi yayınlanır yayınlanmaz Cevat Şakir ve Zekeriya Sertel gözaltına alınır. Ankara’ya götürülürler. Suçlama, “Şeyh Said ayaklanmasının bastırıldığı günlerde halkı askerlikten soğutmak”tır. Bu suçun maksimum cezası da bellidir; İdam.
Ankara İstiklal Mahkemesi’nde görülen davada karşısında Afyon’da babasını vurduğu olay sırasında oranın Jandarma Komutanı olan Ali Çetinkaya’yı görünce bütün ümitleri suya düşmüştür.
Ama araya Zekeriya Sertel’i tanıyan siyasetçiler, Cevat Şakir’in ailesini bilenler girer. Zekeriya Sertel’e Sinop, Cevat Şakir Bodrum’da kalebentlik cezası verilir.
İkisi de yeniden doğmuş gibi mutludurlar.
Ama Sinop iyidir de Bodrum’un adı Cevat Şakir’in gözünü korkutmuştur;
“Bodrum’un adı fenaydı. Eskiden beri Bodrum Kalesi’nden bir zindanmış gibi bahsedilirdi. Zaten Bodrum Kalesi şehri saran bir duvar değil bir kaleydi, belki de sipsivri bir kuleden ibaretti. Bodrum sözü insana bir yapının karanlık alt katı manasını veriyordu. Belki de kalenin zindanıydı. Sultan Hamit zamanında tehlikeli siyasi mahkûmlar oraya kapatılırmış... Velhasıl Cebeciler’de Bodrum ve Bodrum Kalesi’nin ne biçim bir yer olduğunu bilen yoktu. Zaten herkes beni sürgün sayıyordu.”
O tarihlerde Ankara’dan Bodrum’a gitmek için önce trenle İzmir’e gitmek, ardından otobüsle Muğla’ya gitmek gerekmektedir. Tahmini 10 günden fazla sürer bu yolculuk. Ama Cevat Şakir’in yolculuğu 3.5 ay sürmüştür. Yolluk eksik çıkınca yollarda kalmış, yeraltı otellerinde günlerce beklemiş, hatta bindiği tren, devletin mallarına el koyduğunu söyleyen biri tarafından intikam için soyulmuştur.
Milas’a kadar arabayla geldikten sonra yol biter, at sesleri duyulur. Bodrum’a atla gidilecektir. Çünkü Bodrum’a yol yoktur. Cevat Şakir’in deyimiyle “Bodrum yollarında Büyük İskender’in savaş arabalarından bu yana yani 2.300 yıldır tekerlek dönmemiştir”
Yola bir süre atla devam ettikten sonra Cevat Şakir’in at üstünde hem midesi ağzına gelmiş hem de at için üzülmüştür. Jandarmalara yürümek istediğini söylemiş, Milas’tan Bodrum’a kadar uzun bacaklarıyla yürümüştür. Bodrum’a yaklaştıklarında jandarmalar, “şehre at üstünde girmek lazım” diyerek zor bela tekrar onu ata bindirirler.
Bodrum’a vardıklarında müjdeyi kaymakam verir: “Bodrum içinde serbestsiniz.”
Bir ev tutar. Ev deniz kenarındadır. Kirası 25 kuruştur. Kirayı cebinden çıkarıp vermiştir. Ev sahibinden evin anahtarlarını alır. İçeri girer, sokak kapısını kapatır, avludan denize açılan kapıyı açar:
“Heyy! Açılan kapı, birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi. Batı göğünde, günün ufka veda edişi turuncu ve kıpkızıl çizgiler çekmişti. Onların üstünde Bodrum Kalesi kapkara bir siluet kesinliğinde yükseliyordu. Kıyıda beyaz evler pembeleşmiş, denizin mavisi de koyu menekşe olmuştu. Dalgalar eve doğru gelirken, tepeleriyle güneşin son ışığını kaplıyorlar, uçlarından kırmızı kırmızı kıvılcımlar savurarak kapının iki adım ötesinin pembe köpükleriyle yalıyorlardı. Köpükle kapı arasında kum ve gümüş teller gibi parıldayan kuru yosunlar vardı. Çocukluktan beri ilk kez çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak kapıya dizüstü düştüm. Şiddetle hayret ettim. İçimde hayranlık! Gönül açıklığı! Şükran. Kıyamet kopuyor. Parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. Güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, yosunlarını sanki inciymiş, pırlantaymışlar gibi yüzüme gözüme sürdüm, üstüme başıma avuç avuç akıttım. O deniz, o adalar, güzellikle en aşırı hayalin cennet diye göz önüne getirebileceğinden bir kat daha güzeldi. Hele o berrak gök, uzaklıklarda ne uysaldı! Denizi, asma yapraklarının fısıltısını duyuyordum. Burada ölmeyecek kadar kuru ekmek ve suyla yaşamak mutluluğunu özlüyordum.”
İşte İstanbullu Beyaz Türkler’i Bodrum’a Cevat Şakir’in bu muhteşem tasvirleri çekecektir.
Cevat Şakir, 1926’da cezasının yarısını çekmek için döndüğü İstanbul’dan 1928’de bu kez kendi rızasıyla, yanına da bütün parasını yatırdığı tarım, balıkçılık kitaplarını alarak Bodrum’a geri döner. 1947’ye kadar Bodrum’da yaşar. Soyadı kanunuyla Kabaağaçlı soyadını alır ama hem kendi adının ağırlığından kurtulmak, hem de Bodrum’u adından kurtarmak için Halikarnas Balıkçısı adıyla yazar.
Çocuklarının eğitimi için 1947’de taşındığı İzmir’de de gazetecilik ve rehberlik yaparak Türkiye’yi Ege’yle, İyon medeniyetiyle ve denizle tanıştırır. Peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve rakı dışında bir şey almadan çıkılan, radyo dinlemenin, gazete okumanın yasak olduğu uzun Mavi Yolculukları o başlatır.
Yani bugün Bodrum sahillerinde güneşlenenler bunu idam edilen asker kaçaklarının hüzünlü hikâyesini yazdığı için olağanüstü hal şartlarında yargılanıp ceza almış bir gazeteciye ve onu oraya kadar kovalamış devletin otoriter politikalarına borçlular.
Bazen şerlerden bile böyle hayırlar doğabiliyor.
(Hikayenin daha uzun versiyonu; Alternatif Türkiye Tarihi-1 kitabında
.8/07/2018 23:10
Kanaat notuyla ihracınıza...
64
İki yıldır yürürlükte olan OHAL, devletin üst düzeyindeki isimlerin verdiği sözlere göre 18 Temmuz 2018 günü gece yarısına kadar kaldırılacak.
Yani OHAL’in kalkmasına 10 gün var.
Ama 10 gün kala artan operasyonlar, gözaltılar ve son yayımlanan 701 nolu KHK ile yapılan toplu ihraç, devletin bu süre dolmadan OHAL imkanlarından istifade için gaza bastığını gösteriyor.
Doğrudan Başbakan’ın zamanını duyurduğu son KHK’nın yayınlanmasının, yine Başbakan tarafından “uzadı biraz” gerekçesiyle ertelenmesi de, hazırlıkların son dakikaya kaldığını göstermekteydi.
İhraç KHK’sının yayınlanacağı haberlerinin ardından gelen iki gece, sabaha karşı Resmi Gazete sitesinde zaman zaman 100 bin kişiye ulaşan “sayfada online bulunanlar” sayısı ise bunun ne kadar insanın hayatını etkileyeceği hakkında bir fikir vermekteydi.
Nihayet o son KHK, dün sabaha karşı yayınlandı ve çeşitli kurumlarda görev yapan 18 bin 632 personel kamudan ihraç edildi.
Bir Emniyet imamının MİT’e teslim ettiği söylenen SD kartta adı bulunduğu için daha önce açığa alınmış ama haklarında hukuki sürecin henüz başlamadığı dokuz bini aşkın polisin yarısını oluşturduğu bu 18.632 ihracın gerekçelerini bilmiyoruz.
Aslında şöyle demek daha doğru; 18.627’sinin hangi gerekçelerle ihraç edildiğini bilmiyoruz.
Çünkü Resmi Gazete’de yayımlanan 467 sayfalık 701 nolu KHK’nın 43. sayfasındaki beş kişinin isimlerinin karşısında diğerlerinden farklı olarak gerekçe sütunu da vardı.
Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü’nden ihraç edilen bu beş kişi kurumun Iğdır, Gümüşhane, Kayseri, Ankara ve Mardin’deki yönetici olmayan basit çalışanları.
Onların gerekçelerinin 18.627 kişiden ayrı olarak verilmesinin hiçbir mantıklı sebebi olamaz. Bu bir unutkanlık. Ama ihraçların hangi kriterlerle yapıldığı hakkında epey bir fikir veren bir unutkanlık bu.
Bu beş kişiden ikisinin gerekçesinin yanında Bylock/Emniyet/ Kurum Kanaati yazıyor. Yani haklarında verilmiş bir hukuki hükme atıf yok.
Emniyet derken kastedilenin Emniyet’in bu kişi hakkındaki istihbaratı mı, Bylock raporu mu yoksa varsa bir gözaltı kararı mı olduğu da belirsiz.
“Kurum Kanaati” denen kriterin bir idari soruşturmaya mı yoksa söylendiği gibi gerçekten çalıştığı kurumdaki bir idarecinin kanaatine mi atıf yaptığını da bilmiyoruz.
Diğer ikisi hakkında gerekçelerde Emniyet/Okul ve Emniyet/Kurum Kanaati yazılı. Bahsedilen kişi öğretmen olmadığı için bahsedilen okulun ne olduğu yine belirsiz. Acaba mezun olduğu okul mu kastediliyor? Mezun olduğu okulu sakıncalı bulunduğu için mi ihraç edilmiş? Yoksa bazı davalarda görüldüğü gibi çocuğunun okulu mu?
Ama herhalde gerekçesi en tuhaf olanı Mardin Artuklu’daki Türkiye İş Kurumu Müdürlüğü’nde Kontrol İşletmeni olarak çalışan Ü. E. A.’nınki.
Onun ihraç gerekçesi; “Kurum Kanaati/Sosyal Medya.”
Yani kurumuna sorulmuş ve sosyal medya hesaplarına bakılıp işten ihracına karar verilmiş.
Dün bu tuhaf gerekçeyle OHAL’in bitmesine günler kala işini kaybeden Ü.E.A’nın durumunu araştırmaya çalıştım.
Tabii herkes çekiniyor ve ismiyle konuşmak istemiyor.
Ü.E.A, Mardinli ve AK Parti’ye yakın bir sendika olan Büro Memur-Sen’in işyeri temsilcisi. Evli, çocukları var. Bugüne kadar adli veya idari hiçbir soruşturma geçirmemiş, ifade vermemiş, savunması istenmemiş.
Bu yüzden de o gece KHK’yı merak edip Resmi Gazete sitesine bile girmemiş.
Neden ihraç edildiği konusunda kimsenin bir fikri yok. Hangi örgüte müzahir olarak düşünüldüğü konusunda da. Sosyal medya hesaplarını yıllar önce kapatmış, hangi mesajının sorun olduğunu da bilmiyor.
Neyle suçlandığını bilmeden OHAL komisyonuna itiraz edecek ve hakkını aramaya çalışacak.
Hakkında hiçbir adli ve idari soruşturma yürütmeden kanaat ve sosyal medya paylaşımlarından birinin ihracının tuhaflığı bir tarafa, OHAL’in kalkmasına günler kala Mardin’de basit bir görevde çalışan bir memurun ihracında acelenin sebebinin tuhaflığı başka bir tarafa...
Yine örneğin Çorum’da Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’ndaki bir ambar memuru hanımın memuriyetinin devamında devletimiz nasıl bir güvenlik sorunu görmüş olabilir ki OHAL bitmeden, aceleyle onu ihraç etme ihtiyacı duymuş olsun?
Bu sorularının cevabını muhtemelen ihraç edilenler de OHAL Komisyonları’na soracaklar. Belki yıllar sonra sıraları gelecek ve onlara bir açıklama yapılacak.
En azından bu beş kişi, tüm Türkiye ile birlikte ihraç gerekçelerini biliyor. Devletin kanaat notuyla sadece sınıf geçirmediğini, işten ihraç edebildiğini de öğrendik. 10 gün sonra OHAL’in kalkacağını da biliyoruz. Daha ne olsun...
.10/07/2018 23:03
Meclis şimdi ne yapacak?
34
22 Temmuz 2004 günü Sakarya’nın Pamukova ilçesinde meydana gelen tren kazasında yeni açılan Ankara-İstanbul hızlandırılmış tren seferini yapan Yakup Kadri Karaosmanoğlu adlı tren aşırı hızdan dolayı raydan çıkmış, kazada 41 yolcu hayatını kaybetmiş, 89 yolcu da yaralanmıştı.
Uzmanlara göre kazanın sebebi, Ankara-İstanbul arasında yetersiz altyapıya rağmen hızlandırılmış trenin acele edilerek açılmasıydı. O kazayla ilgili de iki makinist gözaltına alınmıştı.
Ama son kazadan farklı olarak 2004’deki tren kazası ertesi gün hükümete yönelik eleştirel başlıklarla bütün gazetelerin manşetlerindeydi.
(Akşam: Hızlı Facia, Cumhuriyet: Hızlandırılmış Katliam, Hürriyet: Seri Cinayet, Milliyet: Bir Şov Uğruna Öldüler, Posta: Göz Göre Göre Facia, Sabah: Hızlandırılmış Katliam, Takvim: Kaderimiz Pisi Pisine Ölmek, Vakit: Hızlı Tren Raydan Çıktı, Vatan: Cinayet, Yeni Şafak: Facia.)
4 Ağustos 2004 günü Pamukova tren kazasını görüşmek üzere CHP grubu tatilde olan Meclis’i toplantıya çağırdı.
CHP milletvekilleri, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım hakkında gensoru önergesi verdiler.
Gensoru önergesinin Meclis genel kurulunun gündemine alınıp alınmamasıyla ilgili ön görüşmelere geçildi.
Eski anayasanın 99’uncu maddesine göre, bu görüşmede, önerge sahiplerinden bir üyeye, siyasî parti grupları adına birer milletvekiline ve Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakana söz verilmesi gerekiyordu.
Hükümet ve Ulaştırma Bakanı Meclis’teki yerlerini aldı.
Televizyonlardan canlı yayınlanan Meclis oturumunda kürsüye çıkan konuşmacılar kaza üzerine hararetli ve bilgilendirici konuşmalar yaptılar, hükümete sorular sordular.
CHP grubu adına söz alan genel başkan Deniz Baykal, Ulaştırma Bakanı’na dönerek “İnsana değer veriyorsanız bu noktada istifa etmeyeceksiniz de ne zaman istifa edeceksiniz” dedi.
Daha sonra konuşmalara cevap vermek üzere kürsüye Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım çıktı. Konuşmasına “Her şeyden önce, gensoruya konu olan tren kazası hakkında kasıtlı olarak kamuoyunda oluşturulan bilgi kirliliğinin giderilmesine fırsat tanıdığı için, Cumhuriyet Halk Partisi Grubuna özellikle teşekkür ediyorum. AK Parti Grubuna da, bu önergeye müspet yaklaşıp destek verdikleri için ayrıca teşekkür ediyorum” diyerek başladı ve kazayla ilgili Meclis’e ayrıntılı bilgi verdi, sözlü sataşmalar arasında sözlerini tamamladı.
Görüşmeler sonunda gensorunun Meclis’te görüşülmesi beklendiği gibi reddedildi. Zaten parlamenter sistemde bir bakanın gensoruyla düşürülmesi hükümetin de teamüller gereği sonu demek olduğu için bu şaşırtıcı olamadı.
Ama anayasanın ve Meclis iç tüzüğünün sağladığı gensoru ön görüşme imkanı, yasamanın yürütmeyi sorgulamasına, muhalefetin iktidara hesap sormasına, kamuoyunun kafasındaki soruların sorulup, cevapların verilmesine imkan sağlamış oldu.
Ama artık bu görüşme sadece arşiv sayfalarında kalan bir hatıra.
Bundan 14 yıl önce meydana gelen Pamukova’daki tren kazasıyla ilgili Meclis’te yaşanan bu tartışmaların Çorlu’daki tren kazasından sonra yaşanması mümkün değil.
Çünkü cumhurbaşkanlığı sistemi için yapılan anayasa değişikliğiyle gensoru tarih oldu.
Artık, gensoru dışında da bakanların Meclis’te milletvekillerinin karşısına çıkıp, icraatlarıyla ilgili hesap vermesi mümkün değil.
Çünkü artık bakanlar Meclis’te değiller.
Bakanlar Meclis’ten seçilmediği gibi, Meclis’e çağrılıp icraatlarıyla ilgili bir konuda bilgi de vermeyecekler.
Yine Pamukova Kazası ile ilgili 22 Temmuz 2004’den itibaren Meclis’te hükümete sorulan sözlü sorularla yaşanan yüz yüze tartışmalar da artık yaşanmayacak.
Çünkü, bakanlar Meclis’te olmayacağı için sözlü soru da artık yok.
Milletvekillerinin Çorlu kazası gibi bir olayla ilgili yapabilecekleri iki şey var.
Birincisi; Meclis’te konuyla ilgili genel görüşme açılması veya araştırma komitesi kurulması için önergesi vermek.
Fakat bu genel görüşme ve Meclis araştırmalarına da yeni anayasaya göre bakanlar katılamayacak.
Yani konunun doğrudan muhatapları olmadan Meclis’te bu konular tartışılabilecek. Tabii Meclis çoğunluğu bunu isterse.
Vekillerin yapabileceği ikinci şey, ilgili bakana yazılı soru sormak. Bu sorulara bakanlığın 15 gün içinde cevap vermesi gerekiyor. Ama bu cevabın sorunun tam cevabı olması gerekli değil. Bakan uygun gördüğü şekilde bu soruya cevap verebilir.
Hatta süresi içinde yazılı soruya cevap Meclis’te az rastlanan bir uygulama.
Örneğin 25. dönemde milletvekillerinin bakanlara sorduğu 28829 yazılı sorudan sadece yüzde 10’u (3011’i) zamanında cevaplandırılmış.
9755’i üzerinden zaman geçtikten sonra cevaplandırılmış, 14.239’u ise hiç cevaplandırılmamış.
Doğrudan yüz yüze soru sormaya imkan verdiği için sözlü sorularda bu oran daha yüksek. Yine son Meclis dönemi olan 26. dönemde 1622 sözlü soru önergesinden 568’i bakanlar tarafından soruyu soran muhatabına karşı cevaplandırılmış. Vekiller böylece takip eden soru sorma imkanını da kullanmışlar.
Ama yeni sistemde artık milletvekilleri sadece Meclis’te değil bakanları Ankara’da da çok sık göremeyebilirler.
Mevcut kabinede Cumhurbaşkanı ve dört bakan dışındaki bakanlar bürokrasi ve iş dünyasından teknokratlar olduğu, siyasi kimlikleri de olmadığı için milletvekillerinin bakanlar üzerindeki ağırlıkları ve yaptırım güçleri azalacak.
Yani orta ya da uzun vadede seçmenlerin Meclis’e gidip, milletvekilleri üzerinden bakanlıklarda ve bürokraside işlerini halletmesi devri de yavaş yavaş kapanacak.
Güç ilişkileri konusunda uzman tecrübeli Ankara bürokrasisi de bu durumla ilgili hızlıca vaziyet alacaktır.
Bunun, Ankara’da bir genel müdürün ya da üst düzey bir bürokratın bir milletvekilinin telefonuna anında cevap verme refleksini zayıflatan bir vaziyet alma olacağını tahmin etmek zor değil.
“Bütün bunlar zaten angarya işlerdi, milletvekillerinin işi yasa yapmak, ona yoğunlaşsınlar” denebilir.
Ama yasama kısmında da vekillerin başı eskisi kadar sıkışık olmayabilir.
Bunun için yine geçen dönemin yani son parlamenter sistemle Meclis’in çalıştığı 26. dönemin yasama istatistiklerine bakmak yeterli.
26. dönemde Meclis’e 953 “kanun tasarısı” gelmiş. Kanun tasarısı hükümetten Meclis’e gönderilen yasa tasarılarına verilen ad. Bu tasarılar bakanlıkların ihtiyaçlarına göre, onların bürokrasileri tarafından hazırlanmış tasarılar. Bu 953 tasarıdan 477’si kanunlaşmış, 427’si de komisyonlarda beklemiş. (Tabii artık onlar da kadük oldu)
Buna karşın bu 2 yıl beş aylık 26. dönemde Meclis’e gelen “kanun teklifleri”, yani milletvekillerinin hazırladığı yasa önerilerinin sayısı 2348 olmuş ve bunlardan sadece 50’si kanunlaşmış.
Yani 26. dönemde Meclis mesaisinin yüzde 90’ını hükümetten gelen kanun tekliflerini görüşmek ve yasalaştırmak oluşturmuş.
Yeni cumhurbaşkanlığı sistemiyle bakanlıkların ihtiyacı olan bu kanun tekliflerinin büyük bir çoğunluğu artık kararnamelerle çözülebilecek. Yani Meclis’in üzerinden mesaisinin en büyük kısmını kaplayan bir yük de kalkmış olacak.
Yeni dönemde rutin işler dışında Meclis iş yükünü eğer ihtiyaç duyulursa ceza kanununda veya sayı yetersiz olsa da anayasada yapılacak değişikler ve en çok bütçe oluşturacak.
Cumhurbaşkanlığı’ndan gelecek bütçe eğer genel kurulda reddedilirse Cumhurbaşkanı, geçen yıl ki bütçeyi enflasyon oranında artırarak yola devam edebilecek.
Burada tek heyecanlı olabilecek kısım bütçenin bütçe komisyonunda görüşülmesi.
Çünkü Cumhurbaşkanlığı’ndan gelecek bütçe Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 45 gün görüşülerek, değiştirebilecek. Komisyonda değiştirilip, genel kurulda kabul edilen bir bütçeyi Cumhurbaşkanı’nın geri çevirmesi mümkün değil.
Burada kritik olan son anayasa değişikliğiyle artık bütçe komisyonunda iktidara 40 üyeden 25’inin otomatik olarak verilmemesi. Her parti Meclis’teki vekil sayısına göre komisyonda temsil edilecek. Yani bütçe için komisyonda çoğunluk olmak kritik.
Ama son 390 vekil sayısına göre AK Parti 19, MHP 3 vekille komisyonda yer alacağı için burada da bir sorun çıkması beklenemez. Ama komisyonlardaki bu kritik sayı AK Parti-MHP’nin koalisyon vasfını güçlendirecektir.
Muhalefet vekillerinin yürütme karşısında denge ve denetim için ellerindeki Meclis’te söz alma imkanlarının da son tüzük değişikliğiyle epey kısıtlandığı düşünülürse, artık daha sessiz bir Meclis’le karşı karşıya kalacağız.
Muhalefetin elinde grup toplantıları dışında, basın toplantıları, siyaseti Meclis dışına taşımak, gölge kabineler kurmak gibi alternatifler var... Tabii Meclis televizyonu dışında görünmeyi başarabilirlerse...
Yani 27. dönem milletvekillerinin, Meclis’te 26. dönem milletvekillerine göre biraz daha sıkılacağı kesin...
Siyasetçilerin yerini teknokratlara bırakacağı bu dönemde, Ankara’ya gelecek seçmenler de Meclis yerine, işlerini halletmek için doğrudan Beştepe’nin ve bakanlıkların kapılarını zorlayacaktır.
Belki böylece milletvekilleri de sakinleşecek Meclis’teki odalarında boş zamanlarını olan biten üzerine düşünmek, bolca kitap okumak için bir fırsata çevirirler...
.13/07/2018 23:13
Baştabya neresi, nasıl gidilir ‘artık’ biliyor musunuz?
12
Metrobüsle Edirnekapı’ya gidip oradan tramvayla 50. Yıl durağında iniyorsunuz. Orada 66. Mekanize Piyade Tugayı’na bağlı üç kışladan biri varmış. NATO Barış Gücü’ne bağlıymış. Adından anlaşılacağı gibi tanklar varmış burada.
15 Temmuz 2016 gecesi oradan çıkan tanklar ve askerler Havaalanı’na gidip orayı ele geçirdiler. Birazdan Cumhurbaşkanı Marmaris’ten CNN Türk’e bağlanıp halkı sokağa çağırdı.
Sonra kendisi de havada jetler tarafından vurulma riskini göze alıp o havaalanına inmek için harekete geçti. Baştabya’dan çıkan askerlerin CNN Türk yayınını kesmek için oraya doğru hareket geçtiği saatlerde...
İşte tam bu sırada kimsenin adını bilmediği bir çocuk tarih sahnesine çıktı.
Sultançiftliği’nde oturan 16 yaşındaki Engin Tilbaç’ın anne ve babası bayram için Malatya’ya gitmişler, henüz dönmemişlerdi.
Cumhurbaşkanı’nın sokağa çıkın çağrısını dinleyen Engin de sokağa çıktı, arkadaşlarının kamyonunun kasasına atladı Baştabya Kışlası’nın önüne gittiler.
16 yaşındaydı, elinden ne gelirdi ki? Ama ordunun neredeyse tamamıyla, en ince ayrıntısına kadar darbeyi tasarlamışlar, 16 yaşındaki Engin’i o kışlanın önüne beklemiyorlardı.
O ve kahraman arkadaşları başka askerlerin, tankların oradan çıkmasını, Cumhurbaşkanı’nın geleceği havalimanına doğru gitmesini engellediler. Ya da oradan çıkacak başka askerlerin darbeye karşı yayın yapan CNN Türk’ü basan darbecilere takviyeye gitmesini...
16 yaşındaki bir çocuk.. Payına çok da büyük bir parça düşmemiş, İstanbul’un varoşunda yaşadığı ülkesi için, henüz bir kere oy veremediği demokrasisi için, televizyonda gördüğü Cumhurbaşkanı’nın davetiyle bir kamyonun kasasına atlayıp, belki iki sene sonra asker olarak gireceği içi tank dolu bir NATO Üssü’nün önüne gitti.
Bir gün sonra İstanbul’da bir kışlanın önünde cesedi bulunmuş 16 yaşındaki bir çocuk. Tabutunun üzerine örtecek büyük bir bayrak bile bulunamamış. İki bayrak yan yana örtülmüş.
Üç kardeşi yüklemişler omuzlarına, Sultançiftliği’nden Malatya’ya götürmüşler... Anne ve babasının onun beklediği doğduğu şehre...
16 yaşındaki bir kahraman. Bir yaz gecesi bir kamyonun arkasına atlayıp tankları durdurdu. Ülkesini, demokrasimizi, hepimizin geleceğini kurtardı. Görevini yaptı ve sessizce aramızdan ayrıldı. Geride kalanların omuzlarında büyük bir yük bırakarak.
Bundan sonra Meclis’e girerken siyasetçileri kapıda 15 Temmuz 2016 gecesi o Meclis’in hukukunu korurken şehit olan Hukuk Fakültesi 2. Sınıf öğrencisi Ömercan Açıkgöz ve Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Yasin Naci Ağaroğlu karşılayacak. O Meclis’te hukukun, adaletin, demokrasinin aleyhine bir el kaldırmak mümkün mü artık?
Köprüden işinize giderken Erol Olçak ve oğlu Abdullah’ın önünden geçeksiniz. İşinizi inançla yapmanın ne demek olduğunu onlar bize hatırlatacak.
Sevgi Yeşilyurt, Mehmet Yılmaz, Muhammed Ambar...
2016 yılının bir yaz akşamı Boğaz’ın ortasında vurulmuş insanların ruhu incinmesin diye kornaya basmayacak, trafikte kalınca sabredeceğiz, daha tahammüllü olacak, nefret etmeyecek, ayrımcılık yapmayacak, “bizden adam olmaz” demeyi bırakacağız.
Sonra Acıbadem çıkışından çıkıp, biraz ilerleyince karşımıza üzerinde Ronaldo’nun fotoğrafı olan camdan, çirkin dev bir Telekom binası çıkacak. İşte tam onun önünde ülkenin iletişimi kesilmesin diye şehit düşmüş Rize Pazarlı Murat Naiboğlu ve muhtar Mete Sertbaş bizi bekleyecek hep.
İnternete her girdiğimizde ölçülü olmayı, vaktini boşa harcamamayı, kışkırtıcılık, iftira, hakaret etmemeyi vasiyet ettiler bize..
Sonra oradan Çengelköy’e geçebilirsiniz. Önce yıllarca hapishanelerinde mağduru olduğu devleti kurtarmak için kendini feda eden yakışıklı ve iyi bir babaya, Halil Kantarcı’ya, sonra Yunanistan’da askerlik yapmamak için Türkiye gelmiş, kimliğini bile alamadığı bir ülke için öne atılmış gazeteci Mustafa Canbaz’a bir selam verin.
Rejime, sisteme muhalif olmanın ülkeyi sevmemek demek olmadığını, göçmenlerin tarihi boyunca buranın yerlileri olduğunu, hakikati söyleme hastalığına kapılmış gazeteciliğin bir toplumun ve devletin şifası olduğunu anlatıyor olacaklar bize.
Sonra geçip, Saraçhane’ye giderseniz belediyenin önünden geçerken Profesör İlhan Varank güler yüzüyle karşılayacak bizi. “Benim kim olduğumu biliyor musun’’ları bırakarak, kim olduğumuzun hikâyesini kendi başımıza, helal emeklerimizle yazmamız gerektiğini, ehliyetin, liyakatın önemini, tefekkürün cesareti öldürmediğini söyleyecek.
Hayatta cesareti kırılanlar bundan sonra Ankara’dan biraz çıkıp Kazan’a doğru gidecekler. Kamyonlarla askerî jet üssünü basıp, tarladaki buğdayını duman olsun; jetler uçamasın diye yakan geniş gönüllülükle, kalenderlikle orada tanışacaklar...
Daha da uzağa gidebilecekler, mangal gibi bir yürek için Allah’a yakarmak isteyenler Niğde’nin Bor ilçesine bağlı Çukurkuyu kasabasına Astsubay Ömer Halisdemir’in mezarını ziyaret edecekler.
Medeni ve demokrat bir adamla ülke meselelerini konuşmak isteyenler Sabri Bey’i bulacaklar bundan sonra. Üzerinden iki tank geçmeden önce o darbeci katillere EMASYA Protokolü’nün kaldırıldığını hatırlatır hâli, bir meselenin nezaketle, ısrarla ve kararlılıkla nasıl savunulacağını anlatacak...
Meclis’te, Genelkurmay’a girerken, Acıbadem’de, köprüden geçerken, Vatan Caddesi’nde, Metrobüsle Edirnekapı’ya oradan travmayla...
Bundan sonra hep karşımıza çıkacaklar. Uğruna cesaretle ölüme yürüdükleri ülkemize, adalete, demokrasimize sahip çıkıp çıkmadığımızı kontrol edecekler.
Bir kışlanın önünde cesedi bulunmuş 16 yaşındaki bir çocuk...
Orada hepimiz için nöbet tutmaya devam edecek...
(Bundan iki yıl önce 15 Temmuz’un ardından yazdığım “Baştabya neresi, nasıl gidilir biliyor musunuz” başlıklı yazıyı hem şehitlerimizi ve gazilerimizi yeniden anmak hem de bu iki yılın bir muhasebesini yapmak için yeniden yayınlamak istedim.)
.15/07/2018 23:07
Devleti kurtarıp, evine dönen halkın hakettiği...
93
17 Ağustos 1999 depreminde sadece apartmanlar, siteler, okullar, hastaneler, resmi binalar yıkılmamıştı. Toplumun hafızasındaki her şeye gücü yeten, her yere eli kolu uzanan güçlü devlet fikri de yıkılmıştı.
Yardım için deprem bölgelerine, sivil toplum örgütleri, sivil arama kurtarma timleri, belediyeler, dini cemaatler, öğrenciler, sivil halk hatta mafya bile devletten önce varmıştı.
Günlerce ortalıkta görünmeyen devlet üç gün sonra deprem bölgelerine ulaştığında ilk yaptığı iş ise sahada yerleşmiş sivil örgütleri ve gönüllüleri bölücü, yıkıcı, şeriatçı, amatör diye kovalamak oldu.
Ama cin şişeden çıkmış, devlet otoritesinin karşısında sivil toplum rüştünü ispatlamıştı.
Bize düşman denen ülkelerden bile Türkiye’ye akan kurtarma ekipleri, yardım konvoyları dört tarafımız düşmanlarla kaplı fikrini zayıflattı.
Devlet ve rejim, 17 Ağustos 1999 depremiyle çizilen karizmasını uzun süre tamir edemedi.
Belki de hemen ardından AB reformlarına, sivil toplumun sesine, değişim ve liberalleşme fikirlerine, yeni siyasi hareketlere alan açan da devletin sanıldığı kadar kudretli olmadığının ortaya çıkmasıyla oluşan bu özgüven ve artık bu statükonun sürdürülemez olduğu konusunda ortaklaşan kanaatler oldu.
Bu hissiyatla depremde 18 bin insanını kaybeden, şehirleri yıkılan Türkiye, bu yıkıntıların üzerine, yeni bir Türkiye inşa etmeyi başardı.
Böyle bir felaketin ardından, vatandaşların hakları ve özgürlüklerini artıran demokratikleşme paketleri, hızlanan AB adaylık süreci, ekonomide liberalleşme programı, Kıbrıs’ta çözüm siyaseti, başta Kürt meselesi olmak üzere tabu olan sorunlarındaki açılımların gelmesi herhalde tesadüf değildi.
Aslında 15 Temmuz 2016 gecesi de pek çok açıdan 17 Ağustos 1999 gecesine benziyordu.
Darbe gecesi, deprem gecesi olduğu gibi ilk önce sivil halk harekete geçmişti. Devletin F-16’sının, tankının, otomatik silahlı askerlerinin karşısına da önce sivil vatandaşlar çıktılar.
Kimsenin çağırmasını beklemeden, herhangi bir partinin, örgütün ya da cemaatin organizasyonu olmadan, halk kendiliğinden organize olarak ve kendi inisiyatifiyle en riskli yerlere, köprülere, Meclis’in, Beştepe’nin, Genelkurmay’ın, Emniyet binalarının, televizyon kanallarının, belediyelerinin önüne gidip darbecilere direndi.
Valiler, emniyet müdürleri, silahlı polisler, özel harekatçılar sivil halktan sonra olay yerlerine geldiler.
Sonra yine örgütsüz insanlar sokakları terk etmeyerek demokrasi nöbetlerini doğal olarak başlattılar.
Gece tank durduran, köprüde sipere yatan insanlar, ertesi gün otobüslere, metrobüslere binip, köprülerden geçerek işine gittiler, onların yerini ise valilerin, belediye başkanlarının başını çektiği resmi organizasyonlarda sahnede poz vermeye, mikrofon kapmaya çalışanlar aldı.
15 Temmuz gecesi ortalıkta gözükmeyen devlet, bir kaç gün sonra zafer kutlamalarında sahneyi ele geçirdi.
Halbuki o gece halk üstün bir cesaretle ve büyük fedakarlıklar göstererek darmadağın olmuş devleti sokaktan toplamıştı.
Güçlü ve ülkeyi koruyan ordu imajı, ordunun en az yarısının bir dini cemaat tarafından ele geçirildiği, generallerin yüzde 70’inin aslında abileri ne derse onu yapan kurşun askerler olduğunun ortaya çıkmasıyla, halkın üzerine yürüyen tanklar, Meclis’i bombalayan, vatandaşlarının üzerinden alçak uçuş yapan F-16’lar, esir alınan komutanlarla yıkılmıştı.
17-25 Aralık 2013’ten sonra üç yıl boyunca paralellerle mücadele edildiğini söyleyen devletin, o paralellerin Ankara’nın ortasında bir yıl boyunca darbe hazırladığını fark edemediği anlaşılmıştı.
Sakaryalı ilahiyatçı bir yardımcı doçent haftalarca her ay Ankara’da darbe toplantıları yapmış, iki yılda 20 kez yurtdışına çıkıp hocasıyla darbeyi istişare etmiş ama devletin bunların hiçbirinden haberi olmamıştı.
Yıllarca yapılan uyarılar, devlette ideolojik kadrolaşmanın değil ehliyet ve liyakatın önemi üzerine yapılan tavsiyelerin haklılığı acı bir şekilde öğrenilmişti.
Devletin TRT’si darbecilerin bildirisi yayınlarken, tek ses darbeye direnen özel televizyonlar, gazeteler, internet siteleri özgür medyanın ne kadar hayati olduğunu göstermişti.
Bütün bunlardan çıkarılacak dersler, yeni bir başlangıç yapmak için büyük bir fırsata dönüştürülebilirdi. Darbe karşısındaki toplumsal birlik ve partilerin pozisyonları da buna uygundu.
Bu direniş herkesin kendisini içinde bulacağı ortak bir hikayeye çevrilebilir, bu hikayenin üzerine yeni bir toplumsal sözleşme inşa edilebilirdi.
Devleti yeniden tasarlamak, güvenlik kurumlarını gözden geçirmek, halkın kontrol ve denetim imkanlarının artırmak, barika-i hakikatin doğması, hataların zamanında fark edilmesi için çok sesli bir toplumun, medyanın önünü açmak, bu yıkıntıdan gelecek için ümit, özgüven ve heyecan yaratılmasına neden olabilirdi.
Ama FETÖ’nün çözülmesi zor, karanlık, gizli örgütlenmesi karşısında bazen paranoya düzeyine ulaşan haklı korkular, Batılı müttefiklerin darbeye karşı tavrı yüzünden artan içe kapanma eğilimi, muhalefetin darbeye karşı samimi ve ikna edici bir dil tutturamaması, iktidarın bu travmayı onarmak ve üzerine kuşatıcı bir dil kurmak yerine, bunu siyaseten kullanmayı tercih etmesinin üzerine bir de FETÖ’yle hesaplaşmanın yarattığı mağduriyetler ve oluşan güvensizlik atmosferi eklenince bu fırsat maalesef kaçırıldı.
Televizyonları eski rejimin faziletlerini anlatan emekli askerler, poz vermeye çalışan fırsatçılar, bu korkular üzerinden güç devşirip, insanları tehdit eden, “devlet hep 18 yaşında” gibi afilli cümleler kuran küçük Polat Alemdarlar kapladı.
Yapılması gereken muhasebenin yerini sadece kahramanlık hikayeleri, hüznün ve mahcubiyetin yerini ise kutlamalar aldı.
Sivil insanların zaferi üzerinden devletçilik yükseldi.
11 Eylül saldırılarından sonra dünyanın süper gücü ABD bile nerede hata yaptığını bulmak için araştırma komisyonu kurup, herkesi sorgulamış, raporlar yazıp istihbari, askeri, güvenlik teşkilatlarını yeniden dizayn etmişken, Türkiye’de muhasebe yapmak, kurumların hatalarını bulmak bir tarafa, sorulara cevap vermesi gereken yöneticiler Meclis’teki Darbe Komisyonu’na bile gelmediler.
Her şeyi polise, adliyeye havale etmek, ihbarcılık, jurnalcilik güvenlik yaratmazken, bu kolluk aklı, Morbeyin skandalından, Osmangazi Üniversitesi’ndeki ihbarcı katliamına, her yerde yaşanan mağduriyetlerden Adil Öksüz’ü bulma işini FETÖ’cü polise vermeye kadar fahiş hatalar yaptırdı.
Kendi hataları için hesap vermekte cimri olan devlet, vatandaşlarına hataları için ceza vermekte çok bonkör davrandı.
Sonuç itibarıyla 15 Temmuz’da devletini sokaktan toplayan vatandaşlar, o gece darbeye direnen medya, sokağa çıkan sivil toplum örgütleri, dini cemaatler, eskisine göre devlet karşısında daha güçsüzler.
Büyük fedakarlıklarla demokrasiyi kurtaran halk, bunun karşılığında hakettiği daha fazla demokrasiyi ve söz hakkını alamadı. İki yıl önce bir yaz akşamı evlerinden çıkıp devleti ve demokrasiyi sokaktan kurtaran halk evlerine döndü.
Darbenin ikinci yılında elimizde daha güçlü bir devlet, daha zayıf bir toplum var.
Halbuki 15 Temmuz, toplumun güçlü olmasının, devlet için de en büyük güvence olduğu hakkında da bir dersti.
İnşallah bu dersin önemi geç kalmadan anlaşılır...
.17/07/2018 23:01
Kast, olası kast, bilinçli taksir, bilinçsiz taksir?
36
Üç buçuk yıl süren Soma Davası’nda karar geçen hafta açıklandı. Karar, faciada hayatını kaybeden 301 madencinin yakınlarını ayağa kaldırdı. Kararı protesto etmek için Ankara’ya yürüdüler. Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) önünde maden şirketinin sahiplerine verilen cezayı protesto ettiler.
Buraya kadar olanların bir kısmını muhtemelen geçen hafta medyadaki haber kırıntılarından biliyorsunuz.
Peki, 301 madencinin ailesini bu kadar öfkelendiren neydi? Neden acılı aileler Ankara’ya yürüyüşe geçtiler ve neden HSK’nın önünde gösteri yaptılar?
Soma Faciası’ndan dört yıl sonra artık çok az insanın umurunda olan bu sorularının cevapları davanın 3.5 yıllık kronolojisinde saklı.
Bu kronoloji aynı zamanda Türkiye’de adalet sisteminin ağır sorunları, darbe-FETÖ meselesinin suçları örtbas için nasıl bir kalkana dönüştüğünün de hikayesi.
Ama önce Türk Ceza Kanunu’na bakmalıyız.
Türk Ceza Kanunu’na göre, suçlar dört şekilde işlenebilir; doğrudan kast, olası kast, bilinçli taksir ve bilinçsiz taksir.
Bu suç hiyerarşisinde suçun ağırlığı ve cezalar ilkinden sonuncusuna doğru azalır.
“Doğrudan kastta; fail yaptığı hareketin neticesini bilmekte ve bu neticenin meydana gelmesini istemektedir.
Olası kastta, fail belirli bir amaç doğrultusunda hareket ederken, bu amaca ulaşabilmesi için oluşabilecek yan neticeleri de öngörmekte ve bunların meydana gelmesini umursamamakta, bu neticelerin meydana gelmesini kabullenmektedir.
Bilinçli taksirde, fail dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranarak meydana gelebilecek suç teşkil eden neticeyi öngörmekte, ancak bu neticenin meydana gelmesini kesinlikle istememektedir.
Bilinçsiz taksirde ise fail, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmış ama eylemin sonucunu öngörememiştir.
Örneğin trafikte az kusurla birine çarpıp ölümüne ya da yaralanmasına neden olursanız, düğünde havaya ateş açıp birini yaralarsanız muhtemelen cezanız bilinçsiz taksirden verilir.
Geçen hafta Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği karara kadar bu böyleydi.
Mahkeme, 13 Mayıs 2014 günü meydana gelen, 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma Madeni faciasıyla ilgili üç buçuk yıldır devam eden davada nihayet kararını açıkladı.
Üç buçuk yıl önce hakkında düzenlenen iddianamede 301 kere olası kast ile kasten öldürme ve 162 kere nitelikli yaralama suçlarını işlediği iddiası ile cezalandırılması istenen madenin sahibi Can Gürkan, bilinçsiz taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olmaktan 15 yıl hapis cezası aldı.
Yani trafikte az kusurla birine çarpsaydı ya da bir düğünde havaya ateş açarak bir ölüme neden olsaydı alacağı cezayla aynı cezayı.
Dört yıldır tutuklu yargılandığı için eğer istinaf ve Yargıtay’da ceza bozulmazsa tahliye edilebilir ya da bir sene sonra serbest kalabilir.
Kazadan sonra basının karşısına çıkıp madeninin ne kadar güvenli olduğunu anlatan esas patron baba Alp Gürkan ise hiç tutuklanmadığı soruşturmada “taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma” suçlamasından bile beraat etti.
Peki, üç buçuk yılda ne oldu da 301 kere kasıtla adam öldürmekle suçlanan madenin patronu, bilinçsiz taksirle bir kişinin ölümüne neden olmuş gibi ceza aldı?
Kazadan sonra büyük bir özgüvenle madenini öven patron babanın dünya tarihinin en büyük maden facialarından birinde hiçbir kusuru bulunamadı ve beraat etti?
Bu sorulara cevap bulabilmek için davanın kronolojisinde biraz daha geriye sarmalıyız.
Soma’daki kömür madeninin 150 yıllık uzun bir geçmişi var. Uzun yıllar Türkiye Kömür İşletmeleri tarafından işletilen maden 2006 yılında Park Teknik AŞ’ye devredildi.
Fakat iki yıllık üretimden sonra şirket, 2008 yılında madende ciddi sorunlarla karşılaştı. 2009’da “…ocakta meydana gelen üretim çalışmaları sırasında oluşan yangınlardan dolayı üretim yapılamadığı… ileride telafisi mümkün olmayacak problemlerle karşılaşılacağının anlaşıldığı” gibi alarm veren gerekçelerle TKİ’ye başvurarak, ihale kanununa uygun olarak madeni Alp Gürkan’ın sahibi olduğu Soma Kömürleri A.Ş. ‘ye devretti.
Yani Soma Kömürleri AŞ. Madeni devralırken risklerin farkındaydı. Mahkeme safahatında 2008 yılında “önlem alınmazsa katliam olabilir” diyen yazışmalar bile ortaya çıkmıştı. Şirket, bu sorunların farkında olarak 2011’de bir uygulama projesi hazırlamış, bunun maliyetini karşılamak için devletten ek rezervler almış ama bu proje hayata geçirilmemişti.
(Bu havalandırma projesi yapılmadığı için kazada projenin uygulanacağı alanda 270 işçi hayatını kaybetti.)
Ama herkesin geldiğinin farkında olduğu felaket önlenemedi ve 13 Mayıs 2014 günkü Soma’da Türkiye’yi sarsan, dünyanın en büyük maden facialarından biri meydana geldi.
301 madenci hayatını kaybetti, 162 madenci yaralandı.
Kazanın ardından aralarında Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, Genel Müdür Ramazan Doğru ile İşletme Müdürü Akın Çelik'in de bulunduğu 8 kişi tutuklandı. Kaza sonrası basının karşısına geçip madenlerinin ne kadar güvenli olduğunu anlatan, şirketin kurucusu baba Alp Gürkan hakkında ise herhangi bir adli işlem yapılmadı.
On ay sonra 2 Mart 2015’de Akhisar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından faciayla ilgili iddianame hazırlandı.
İddianamede aralarında Can Gürkan’ın da olduğu madenin tutuklu sekiz yöneticisi hakkında 'olası kasıtla öldürme' suçundan 301 kez 20-25 yıl, 'neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama' suçundan 162 kez 2-6 yıl hapis cezası istendi.
Dava, 13 Nisan 2015 günü görülmeye başlandı.
Duruşmanın ilk günü bütün gözler 34 yaşındaki üç aylık ağır ceza hakimi Aytaç Ballı’nın üzerine çevrilmişti.
Böylesine bir dava için yeterli tecrübesi olmadığı için eleştirilen genç hakim neredeyse iddianameyi ezberlemiş, sorduğu sorularla bütün teknik ayrıntılara hakim olduğunu göstermişti.
Ertesi günkü gazetelerde genç hakime övgüler vardı.
Vatan: “Soma’nın genç hakimi vicdanlara su serpti”
https://www.memurlar.net/haber/510728/soma-nin-genc-hakimi-vicdanlara-su-serpti.html
“Davaya bakan 34 yaşındaki henüz üç aylık ağır ceza hakimi Aytaç Ballı, 4 celse boyunca davaya damga vurdu. Müdahil avukatlarından sanık avukatlarına, mağdurlardan davayı izleyen sivil toplum örgütlerine kadar herkes Ballı’nın kararlarından etkilendi.”
Hürriyet: “Üç aylık ağır ceza reisi aytaç ballının şaşırtan sorgusu”
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/uc-aylik-agir-ceza-reisi-aytac-ballinin-sasirtan-sorgusu-28768395
“İlk günkü karışıklıkların ve yaş ile tecrübesinin bu davaya yetmeyeceği yorumlarının aksine Ballı’nın dün gerçekleştirdiği sorguda dosyaya bir uzman, bir bilirkişi kadar hakim olduğu görüldü. 231 sayfalık iddianameyi ve raporların neredeyse ezbere bildiği, dosyada adı geçen onlarca kişiyi soyadlarından bile tanıdığı fark edildi. Kullanılan teknik malzemelerin markalarından, teknik terimlere kadar hakim olan Ballı’nın TBMM Soma Araştırma Komisyonu Raporu ile İş Teknik Müfettişleri’nin raporlarından ilgili bölümleri de sanıklara sorması dikkatlerden kaçmadı.”
Mahkemenin ilk duruşmasında ağır suçlamalarla karşı karşıya kalan sanıklar, bütün suçu, kazada hayatını kaybetmiş madenin başmühendisi Mehmet Efe’nin üzerine attılar.
Yıllar önce yine kazada hayatını kaybetmiş bir madencinin torunu olan başmühendis Efe, kaza sırasında iki kez oksijen tüpüyle madene girip, çok sayıda işçiyi kurtarmış ama ikinci girişinde madenden çıkamayarak hayatını kaybetmişti.
Sanıkların böylece sorumluluktan kurtulma stratejisi mahkeme başkanının sorgusu sırasında çöktü.
Davanın ilerleyebilmesi için mahkeme bilirkişi raporunun hazırlanmasını beklerken, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi meydana geldi.
Sanıklar, darbe girişimiyle oluşan havayı ve şaşkınlık verici karanlık işlerin altından çıkan FETÖ gerçeğini kendi savunmaları için bir fırsata çevirdiler.
Darbenin hemen ardından 9 Ağustos 2016 günü görülen davanın ilk celsesinde Soma Maden’in patronu Can Gürkan ve avukatları, daha önce de dillendirdikleri kazanın sabotaj olduğu iddiasını bu kez “FETÖ sabotajı” olarak dillendirmeye başladı. Daha da ileri gidip, davanın ilk savcısının, olayı takip eden Manisa Baro Başkanı’nın ve bilirkişilerin FETÖ bağlantıları olduğunu iddia ettiler.
Mahkemede söz alan Can Gürkan mahkeme başkanını suçlayarak şöyle dedi:
“Bizim bilimsel raporlarımız dikkate alınmıyor. Taleplerimiz kabul edilmiyor. 15 Temmuz'da bu ülke kendi halkına silah doğrultanları gördü. Ülkemiz PKK, FETÖ gibi terör örgütlerinin saldırısı altındayken bugün her şey yeniden şekilleniyor. Bu örgütlerinin saldırısı altındayken bazı şeyleri sorgulamamız lazım. Manisa Barosu eski Başkanı Zeynel Balkız, süreçte etkin bir isim oldu. Bilirkişileri yönlendirdi. Baro olarak bu konuda taraf olduklarını açıkladı. Hedef belliydi hedef babam Alp Gürkan idi. Hedef şaştı. Okun ucu bana geldi...Türkiye'de çok şey değişti, yargı da değişecek. Bu olayları bize zarar vermek için yapıyorlar.”
15 Ağustos 2016 günü altında sekiz akademisyen ve bir elektrik mühendisinin imzası olan bilirkişi raporu mahkemeye ulaştı. Raporda şirket ‘madende yeterli yatırım yapılmadan, iş güvenliği önlemleri almadan üretimi artırmak, 2011 yılında havalandırmanın iyileştirilmesi ile ilgili yapılan projeyi hayata geçirmeden riskli S3 panosunda çok sayıda işçi istihdam etmek ve bu alanda üretimin artırmak” la suçlanıyor ve kazadan sorumlu tutuluyordu.
Bilirkişi raporuna göre Soma Madencilik Şirketi, 2011 yılında bu risklerin farkında olarak havalandırma projesini hazırlamış, Türkiye Kömür İşletmeleri’ne sunmuş, proje onaylanmış, proje maliyeti çok yüksek olduğu için şirkete ek rezerv tahsis edilmiş ama yine proje uygulanmamıştı.
Daha sonra üç kez daha projeyi uygulamak için devletten ek rezervler alınmış ama yine de proje hayata geçirilmemişti. Bu havalandırma projesi yapılmadığı için kaza sırasında sadece S3 panosu bölgesinde 270 işçi hayatını kaybetmişti.
Bilirkişi raporu hem sabotaj iddialarını boşa çıkarıyor hem de maden 2009’da devralınırken, 2011’deki proje hazırlanırken şirketin yöneticisi olan baba Alp Gürkan’ı ve 2005’den itibaren şirketin yönetim kurulunda olan Can Gürkan’ı madendeki risklerin en baştan beri farkında olup, gerekli tedbirleri almamakla yani bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermekle suçluyordu.
Rapor üzerine kazadan iki yıl sonra baba Alp Gürkan hakkında iddianame düzenlenip dava açıldı. Gürkan, davanın görüldüğü Akhisar’a gelmeyerek İstanbul’da mahkemeye ifade verdi ve tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldı.
Ayrıntılı bilirkişi raporuna rağmen Sanıklar ve avukatları savunmalarını üzerine kurdukları sabotaj iddiasını her fırsatta tekrarlamayı sürdürdüler.
12 Ekim 2016 günkü duruşmada avukatlar bir süre önce Müge Anlı’nın tvde yayınlanan programına katılan bir ailenin ‘Babamız kayıp onu arıyoruz, Soma’yı ben yaktım’ deyip kaçtı” dediğini hatırlatarak “ATV’ye müzekkere yazılmasını, bu kişinin bulunmasını” bile istediler.
Bu arada Can Gürkan ve avukatları, hakim Aytaç Ballı hakkında “tarafsız olmadığı”, “sabotaj iddiasını inceletmediği” gerekçesiyle redd-i hakim talebinde bulunmaya başladılar.
Bu sırada Can Gürkan’ın avukatları, hakim Ballı’yı HSYK’ya şikayet etti.
Bir süre sonra superpoligon adlı şimdi kapanmış bir haber sitesine ilginç bir haber düştü.
Habere göre ‘Avukatlar sabotajla iddiasının araştırılmasına yönelik taleplerinin kasten reddedildiğini ve araştırılmadığını bunda da FETÖ ve DHKP-C tarafından yaratılan bilinçli ortamın etkisi olduğunu ileri sürerek HSYK'ya başvuruda bulunmuş ancak HSYK bu talebi reddetmişti. Ama habere göre HSYK’nın red kararına rağmen Adalet Bakanlığı bu iddiaları re’sen incelemeye alıp inceleme başlatmıştı. Adalet Bakanlığı'nca Soma maden kazasında sabotaj iddiaları ve davadaki yasadışı örgütlerin etkisi incelenecek” ti.
https://www.haberturk.com/gundem/haber/1337841-soma-davasinda-sok-gelisme
19 Aralık 2016 günkü duruşmada Can Gürkan ve sanık avukatları bu kez başka bir iddiayla redd-i hakim talebinde bulundular. Gerekçe bu kez mahkeme başkanının bilirkişilerle haberleşmek için bir whatsapp grubu kurmasıydı.
Konu yine ilginç bir şekilde bir internet sitesinde haber oldu. “Soma davasında Whatsapp rezaleti” başlıklı habere göre Can Gürkan’ın avukatları, hakimi bir üst mahkeme olan Manisa Ağır Ceza Mahkemesi’ne ve HSYK'ya şikayet etmiş, Adalet Bakanlığı da ‘WhatsApp yargılaması’ konusunda re’sen inceleme başlatmıştı”
http://www.internethaber.com/soma-davasinda-whatsapp-rezaleti-1745817h.htm
23 Ocak 2017 günkü duruşmada mahkeme başkanı hakkında bu yüzden bir soruşturma açıldığını ve müfettiş görevlendirildiğini sanık avukatlarından duydu.
19 Nisan 2017 günkü duruşmada hakim Aytaç Ballı ile sanık avukatları arasında ilginç bir konuşma geçti.
“Son duruşmada da yöneltilen tehdidi aynen aktarıyorum: ‘Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner’ diye mahkeme heyetinin gözünün içine baka baka söylendi. Soruşturma meselesini mahkeme başkanı doğrudan sanık müdafilerine sordu. Dedi ki “Bir soruşturma var mı?” “Var” dediler. “Benle mi ilgili, heyetle mi ilgili?” “Hepinizle ilgili” yanıtını aldı. Ben hayatımda ilk defa görüyorum böyle bir şey.” (Mağdur avukatlarından Can Atalay’ın anlatımı.
http://www.diken.com.tr/avukat-atalay-soma-davasi-sanigi-alp-gurkanin-avukatlari-yargitayla-gorusuyor/)
Mahkeme başkanıyla ilgili Adalet Bakanlığı’nın re’sen bir soruşturma açıp açmadığıyla ilgili muamma sürerken, davada artık sona gelinmiş, bütün deliller toplanmış, savunmalar yapılmış, karar için savcılığın mütalaası beklenmekteydi.
Fakat savcı mütalaasını açıklaması beklenen Ocak 2016’daki duruşmada ek süre istedi.
Ek sürenin sonunda mütalaasını açıklayacağını söylediği 20 Şubat 2017’deki duruşmada da savcı verilen 10 dakikalık arada kararını değiştirmiş ve bir kere daha ek süre istemişti.
Bu arada medyada imzasız, kaynağı belirsiz haberlerle Soma’nın FETÖ işi olduğu tezi işlenmeye devam ediyordu.
“Her taşın altından çıkıyor: Soma da FETÖ izi” başlıklı bir haberde “İddianamenin hazırlanması sürecinde Soma davasına bakan kritik isimlerin FETÖ yapılanması tarafından belirlenmesi de dikkat çekti” gibi cümleler dikkat çekiciydi.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/433242.aspx
Bütün bu isimsiz ve kaynaksız haberler, kararı erteleme çabalarının ne yapılmak istendiği 19 Nisan 2017 günkü duruşmada ortaya çıktı.
Can Gürkan’ın avukatlarının 9 Kasım 2016’da yaptıkları suç duyurusu üzerine Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Soma’da FETÖ sabotajı iddialarıyla ilgili soruşturma başlattığı ortaya çıktı.
Soruşturma dosyasında gizlilik kararı vardı ve üç yıldır Akhisar Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmayla ilgili Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın böyle bir soruşturma açması hukuki teamüllere aykırıydı.
Gürkan’ın avukatları mahkemeden kararın açıklanması için bu soruşturmanın sonucunun beklenmesini istediler. Mahkeme bu talebi reddetti ama bu kez savcı Manisa’daki sabotaj soruşturmasını gerekçe göstererek davayı bitirecek mütalaasını açıklamak için üçüncü kez ek süre talep etti.
Mahkeme davayı 11 Temmuz 2017 gününe erteledi. Savcının ek süre talebine şerh koyan Mahkeme Başkanı Aytaç Ballı, Manisa Cumhuriyet Savcılığındaki FETÖ’nün sabotaj iddiası soruşturması sonucunu beklemeden Savcı’nın mütalaasını 11 Temmuz’da vermesini istedi.
Mahkemenin verdiği arada Can Gürkan ilk cezasını sahtecilikten aldı.
Gürkan, 2014’de mahkemeye, faciadan 5 ay önce, 10 yıldan uzun bir süre şirketin en üst düzey yetkilisi ve sorumlusu olan babası Alp Gürkan’ın bir iç yönerge ile yönetim kurulundan ayrılıp, yerine kendisini getirdiğini, şirkete yeni seçilen yönetim kurulu üyesi Ramazan Doğru’nun ise ‘İş kazaları nedeniyle doğabilecek hukuki ve cezai soruşturmalarda münferiden sorumlu ve tek yetkili kişi’ olarak atandığını gösteren bir evrak sunmuştu.
Polis kriminalin yaptığı incelemede evrakın altındaki Doğru’nun imzası sahte çıktı. Bu sahtecilik için Gürkan’a 10 ay hapis cezası verildi.
Savcının mütalaasını açıklayacağı ve artık karar aşamasına geçileceği 11 Temmuz 2017’deki duruşma tarihi yaklaştıkça ilginç gelişmeler yaşanmaya başlandı.
5 Haziran’da iki yıldır davaya bakan mahkeme heyetinin üç üyesinden hakim Şule Tunç ve üç duruşmadır mütalaa vermeyi ek süre alarak erteleyen ve 11 Temmuz’da mütalaasını vermesi beklenen duruşma savcısı Şükrü Akyıl’ın tayinleri çıktı ve başka başsavcılıklarda görevlendirildiler.
16 Haziran’da gazete ve internet sitelerinde adı verilmeyen, kim tarafından hazırlatıldığı, mahkemeye sunulup sunulmadığı belirtilmeyen isimsiz uzmanların hazırladığı bir rapora dayanarak bir kez daha “Soma’da FETÖ izi” haberleri yapıldı.
Habere göre adı verilmeyen uzmanların hazırladığı raporda “Soma faciasını inceleyen uzmanlar FETÖ izine rastladı. Olayın, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini engellemeye yönelik bir sabotaj olduğuna” dikkat çekilmişti:
“Medya üzerinden Mart 2014 seçimlerinden güçlenerek çıkmış olan AK Parti ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan hedef alındı. Çünkü Erdoğan, üç ay sonra yapılacak Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde kazanma ihtimali en yüksek isimdi ve bu olayla engellenmek istendi. Kazanın hemen sonra hükümet karşıtı olan bir üniversiteden bilirkişi heyeti atandı. Heyet, olay yerini görmeden rapor hazırladı. Raporda, bantların yanmış olmasına rağmen olayın bant yangını değil de kömür yangını olduğu iddia edildi. Bu rapor da savcı tarafından kabul edildi. Ölen işçilerin otopsisinde kanlarında yüksek miktarda karboksihemoglobin bulunduğu, diğer toksit maddelere rastlanılmadığı açıklandı. Ölenlerin kanlarının yeniden toksit madde araştırılması talep edildi ancak bu talep reddedildi. Savcılar avukatları engelledi ve taraflı davrandı.”
https://www.aksam.com.tr/guncel/soma-faciasinda-feto-izi/haber-634066
Duruşmaya günler kala çıkan bu haberler üzerine bir açıklama yapan Manisa Barosu, “Bu haberlerde “Soma faciasını inceleyen uzmanlar” şeklinde tabirler kullanmışlardır. Haberlerin içeriğine bakıldığın da yeni bir delil ya da rapor olmadığı görülmektedir. Bugüne kadar mahkeme dosyasına bu konuda yansıyan bir uzman raporu yoktur. Mahkemeye sunulan bir delil, rapor yoktur. Bu haberler algı yaratmaya ve kamuoyu oluşturmaya yöneliktir” diyerek karar duruşması öncesi yargıya müdahale edilmemesi çağrısı yaptı.
http://www.manisabarosu.org.tr/BasinAciklamasi/77/basin-aciklamasi
11 Temmuz’daki dava öncesi dikkatler HSK’nın Yaz Kararnamesi’ne çevrilmişti.
Soma Hakimi Aytaç Ballı hakkında soruşturma açılması için Alp Gürkan’ın avukatlarının başvurusunu HSK’nın reddettiği ama Adalet Bakanlığı’nın hakim hakkında re’sen soruşturma açtığı ile ilgili internet sitelerinde haberler çıkmış ve bu haberler yalanlanmamıştı.
Bu arada, yaz kararnamesi hazırlıkları sırasında 17/25 Aralık’ın ardından getirildiği görevde, FETÖ ile mücadelenin en önemli isimlerden biri olan HSK Genel Sekreteri Bilgin Başaran, sürpriz bir kararla görevden alınarak Yargıtay’a atandı. (14 Haziran 2017)
4 Temmuz günü Yaz Kararnamesi yayınlandı.
Artık karar aşamasına gelmiş Soma Davası duruşmasında savcının mütalaasını açıklayacağı duruşmaya bir hafta kala, Akhisar Ağır Ceza
Mahkemesi Başkanı Hakim Aytaç Ballı ve heyet üyesi hakim Esra Dokur’un görev yerleri değiştirilmişti.
Üç buçuk yıldır Soma Davası’na bakan ve davanın bütün ayrıntılarına hakim olan Hakim Aytaç Ballı İzmir’e, Hakim Esra Dokur ise Aydın’a gönderilmişti.
Daha önce üçüncü heyet üyesinin de tayiniyle artık Soma davasının mahkeme heyeti tamamen değişmiş oldu.
(Daha önce Karar’da Elif Çakır’ın bu atamalara dikkat çeken yazısı için
http://www.karar.com/yazarlar/elif-cakir/yargiya-mudahale-edilmesin-5912)
Karar aşamasına gelmiş mahkemenin başkanlığına Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Salih Pehlivanoğlu atandı.
Yeni mahkeme başkanı, Elbistan’da kömür kazası davalarına bakmış, yedi ay önce Ocak 2017’de, 2011’de Maraş’da Çöllolar Kömür İşletmesi’nde yaşanan ve 11 işçinin hayatını kaybetmesine neden olan göçükle ilgili davada sahanın işletmecisi şirket yöneticilerine verdiği 5 yıl hapis cezasını para cezasına çevirmişti.
http://www.milliyet.com.tr/mezarsiz-iscilerin-davasinda-6-yil-sonra-kahramanmaras-yerelhaber-1791277/
11 Temmuz 2017’deki duruşmayı yeni mahkeme heyeti açtı. Savcı koltuğunda da yeni bir isim oturmaktaydı. Yeni atanan savcı 300 klasörlük dosyayı okuyamadığını söyleyerek mütalaa için tekrar süre istedi. Davada her şey yeniden başlamıştı.
Dört aylık aradan sonra 17 Ekim’de görülen bir sonraki duruşmada yeni heyet, tutuklu sekiz sanıktan biri olan Maden Ocağı’nın Emniyet Teknikeri ve Vardiya Amiri Mehmet Ali Günay Çelik’in tahliyesine karar verdi.
Mütalaasını açıklaması beklenen savcı ise bu kez Manisa’da gizli olarak yürütülen sabotaj soruşturmasının beklenmesini ileri sürerek bir kere daha ek süre istedi.
9-10 Ocak 2018’de görünen bir sonraki celsede de durum değişmedi. Savcı davanın seyrini değiştirme ihtimali olduğunu söyleyerek üzerinde gizlilik kararı olan Manisa’daki sabotaj soruşturmasının mahkemeye gelmesini ileri sürerek, yine mütalaa vermedi.
Nihayet, beklenen dosya 26 Mart 2018’deki duruşmada mahkemeye ulaştı. Akhisar Savcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma hakkında, Can Gürkan’ın avukatlarının Manisa Başsavcılığı’na yaptığı başvurunun ciddiye alınmasıyla açılan gizlilik kararı olan sabotaj soruşturmasının evrakını inceleyen mahkeme heyeti kararını verdi: “Katliam davasına etkisi olmayacağı için bekletici sebep yapılmasına gerek yoktur.”
14 ay boyunca savcıların mütalaalarını yazmasını geciktiren, üzerine medyada haberler yapılan gizli sabotaj soruşturması boş çıkmıştı.
14 aylık gecikmeden sonra savcı nihayet sanıklar hakkında mütalaasını verdi ve istediği cezaları açıkladı. Savcı, İddianamede sanıklar hakkında kasıtla ölüme sebebiyetten istenen cezalara gerek olmadığını söyleyen savcı bilinçli taksir veya taksirden ceza verilmesini, büyük patron baba Alp Gürkan’ın ise tutuklanmasını istedi.
19 Haziran’daki duruşmada sanıklar savcının mütalaası hakkında son savunmalarını yaptılar ve böylece 3.5 yıl sonra nihayet kararın açıklanacağı 9 Temmuz 2018 günkü son duruşmaya gelindi.
Hukukçulara göre mahkeme kararının en çelişkili tarafı sanıklara ceza verirken yaptığı bilinçli taksir ve bilinçsiz taksir ayrımı.
Madenin Genel Müdürü Ramazan Doğru, İşletme Müdürü Akın Çelik, Teknik Nezaretçi Ertan Ersoy, Teknik Müdür İsmail Adalı’ya bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermekten 18 yıla ile 22 yıla değişen cezalar veren mahkeme, şirketin patronu Can Gürkan’a ise bilinçsiz taksirden 15 yıl ceza verdi.
Mahkeme bu ayrımı sanıkların 270 madencinin S3 panelinde ölümüne neden olan, 2011’de şirketin hazırladığı ama uygulamadığı havalandırma projesindeki sorumluluğuna bakarak yaptı.
Böylece ortaya tuhaf bir sonuç çıktı.
Mahkeme, 2005’den beri şirketin yönetim kurulunda olan Can Gürkan’ı, madeni devralırken ve 2011’de proje yapılırken yönetim kurulu başkanı olan Alp Gürkan’ı bu projeden ve uygulanmamasından sorumlu tutmazken, madenin genel müdürünü, işletme müdürünü, şirketin teknik müdürünü hatta teknik nezaretçisini bile bu projeden sorumlu tutup cezalarını artırdı.
Halbuki bilirkişi raporundaki bilgiler ve belgeler bu projenin hazırlanmasında ve uygulanmamasında, 2011’de şirketin yönetim kurulu başkanı olan Alp Gürkan ve yönetim kurulu üyesi olan Can Gürkan’ın sorumluluğunu açıkça ortaya koymuştu zaten bu rapordan sonra Alp Gürkan hakkında da dava açılmıştı.
Ama 2011’deki projeyle ilgisi olmadığını iddia ederek, şirketin o tarihteki yönetim kurulu başkanı Alp Gürkan’a beraat veren mahkeme, o sırada madenin teknik nezaretçisi dahi olmayan, daha sonra bu göreve atanan Ertan Ersoy’u ise projeden sorumlu tutup, cezasını bilinçli taksirden verdi.
Okurken bile yorulduğumuz bu üç buçuk seneyi mahkeme salonunda izlemiş, yakınlarının son anlarını kendilerine tekrar tekrar yaşayan bütün ayrıntılara hakim olmuş, mahkeme heyetinin nasıl değiştirildiğine tanıklık etmiş 301 madencinin ailelerinin bu kararları duyunca neden medyadaki başlıklar gibi “Soma’ya ceza yağdığına” sevinmeyip isyan ettiği, Ankara’ya yürüdüğü ve HSK önünde açıklama yaptığı belki şimdi daha iyi anlaşılmıştır.
Adalet için Ankara’ya yürüyen aileler gerçeğin ne kadarına ulaşabilir bilinmez ama sadece davanın kronolojisini alt alta yazmak bile 301 madencinin hakkının arandığı bir davada dolaşan gizli eli görmek için yeterli.
Dava henüz bitmedi. Kararlarda önce istinaf mahkemesine, sonra Yargıtay’a, oralardan sonuç çıkmazsa Anayasa Mahkemesi’ne ve sonra AİHM’e gidecek.
Adaletin doğrudan kast ile mi, olası kast ile mi, bilinçli taksir ile mi yoksa bilinçsiz taksir ile mi öldürülmeye çalışıldığı muhakkak bir yerde ortaya çıkacaktır.
.20/07/2018 22:59
“Danimarkalı Gelin” neden tutuklandı?
82
80’li yılları sonları, 90’lı yılların başlarında Türkiye’de dindarların hayatına Beyaz ya da Milli Sinema denen akımın filmleri girmişti.
Minyeli Abdullah, Yalnız Değilsiniz, Sonsuza Yürümek, Bize Nasıl Kıydınız?, Sürgün, Kelebekler Sonsuza Uçar, İskilipli Atıf Hoca, Çizme, Reis Bey...
Fimleri izlemek için dindarlar akın akın sinema salonlarına, çoğu sinemalarda gösterilmediği için de okullar ve vakıflardaki gösterimlere gidiyor, filmlerin kasetleri elden ele dolaşıyordu.
İslami uyanış, alternatif tarih, tebliğ, başörtüsü mücadelesi gibi konuları olan o filmlerin en unutulmazlarından biriydi Danimarkalı Gelin.
Televizyon filmi olarak çekilmiş, defalarca gösterilmiş, kasetleri her eve girmişti.
Film laik bir Türk genciyle evlenen Danimarkalı bir kızın, eşinin ricasıyla formalite icabı geçtiği İslam’ı gerçekten öğrenmeye çalışması ve sonunda da başını örtmesiyle laik eşi ve çevresiyle yaşadığı çatışmaları anlatıyordu.
Filmin katarsis sahnelerinden birini izleyenler muhakkak hatırlayacaktır.
Artık başını örtmüş Danimarkalı Gelin, durakta otobüs beklemektedir. Onu gören iki yaşlı laik teyze aralarında onu ayıplayan ve küçümseyen sözler söylerler. Bu arada durağa yaklaşan bir turist bu iki teyzeye İngilizce bir şeyler sorar. Teyzeler afallar, cevap veremez. Danimarkalı gelin mükemmel İngilizcesiyle araya girer ve turistlere yolu tarif eder. İki teyze de çok bozulur.
90’ların ezilen, horlanan dindar kitlelerini laikler karşısında böyle sahnelerle heyecanlandıran sarışın, mavi gözlü Müslüman Danimarkalı Gelin’i filmde devrin en ünlü mankenlerinden Serap Akıncıoğlu oynamıştı.
Akıncıoğlu’nun hikayesi de Danimarkalı Gelin’e benzemiş, ünlü manken filmin ardından başını örtüp, podyumlardan ve setlerden çekilmişti.
Aynı tarihlerde onunla birlikte Türkiye Güzeli seçilen ünlü mankenler Gülay Pınarbaşı ve Didem Ürer de tesettüre girerek, podyumlardan çekildiler.
Tesettüre giren üç ünlü manken Refah Partisi toplantılarına gidip gelmeye başladılar. Milletvekili adaylığı bile gündeme gelen Gülay Pınarbaşı, Erbakan’ın da katıldığı bir salon toplantısında partiye katılmış burada yaptığı konuşmada “Allah’ın ipine sıkı sıkıya sarılın kurtuluş bu yoldadır, aranızda olmaktan gurur duyuyorum” demişti.
Daha sonra Serap Akıncıoğlu Yeni Asya’da, Gülay Pınarbaşı ise Milli Gazete’de yazmaya başladı. Uzun yıllar boyunca bu gazetelerde yazdılar, başörtüleriyle İslami bir hayat yaşamaya devam ettiler. Konferanslara, toplantılara katıldılar.
Üç ismin hidayet hikayesinin bir ortak özelliği daha vardı.
Üçü de Adnan Oktar’ın müridleriydi. Onun sayesinde bu yola girmişlerdi.
Son operasyona kadar da Adnan Oktar’ın çevresinde kalmaya devam ettiler. Gülay Pınarbaşı ve Serap Akıncıoğlu başörtüleriyle Adnan Oktar’ın en son “hanım arkadaşları”na verdiği yemekte de masadaydı. Twitter hesaplarına bakılırsa son ana kadar A-9 kanalında Oktar’ın katıldığı programların tanıtımlarını yaptılar.
Son ana kadar çünkü geçen haftaki operasyondan sonra Adnan Oktar ile birlikte tutuklanan 168 kişi arasında Didem Ürer ile birlikte Danimarkalı Gelin Serap Akıncıoğlu da var. Gülay Pınarbaşı ile ilgili herhangi bir gözaltı işlemi ise yapılmadı.
Peki neyle suçlanıyorlar?
Aslında Türkiye bir haftadır bütün ayrıntılarıyla bu suçlamaları okuyor ve izliyor. Çünkü Adnan Oktar ve 234 kişi için bir haftadır masumiyet karinesi ilkesi rafa alınmış durumda.
Cevap hakkı yok, sanıklar ne demiş kimsenin umurunda değil.
Çünkü karşımızda İmam-ı Azam’dan bahsettikten beş dakika sonra göbek atılan programlar yapan, tutuklanmalarını “İngiliz Derin Devleti”ne bağlayan tuhaf, düşmanı çok, seveni az bir yapı var.
Operasyon, muhafazakarlar için dini çarpıtan bir sapık bir gruptan kurtulmak, laikler için genel tarikat ve cemaat düşmanlığına bir vesile.
Herkes suçlamaların içeriğine ve delillere bakmadan, bu 234 kişi kimdir demeden, devlete böyle bir yetki vermenin olası sonuçlarını düşünmeden devletin “tuhaf ve sapık bir grubu” tasfiye etmesinden son derece memnun. En ciddi eleştiri ise bu gruba dokunmakta neden geç kalındığı.
Aslında devlet çok da geç kalmış sayılmaz.
Bu Adnan Oktar ve grubuna yönelik 40 yılı aşkın tarihlerindeki dördüncü tutuklama dalgası.
İlk tutuklamanın tarihi 1986’ydı.
Daha o günlerde gazetelerin “Zengin aile çocuklarını İslami Felsefe altında toplamasıyla adını duyuran” diye tanıtılan Adnan Hoca, 1986 Haziran’ında Bulvar gazetesinde verdiği bir röportajda “Türk milleti değil, İslam milleti vardır” dediği için “Atatürk milliyetçiliği zayıflatıcı propaganda ve ümmetçilik yapmak” suçlamasıyla DGM tarafından tutuklanmış, gazete hakkında da toplatma kararı verilmişti.
DGM, Oktar’ı “Ümmetçilik propagandası yapmak suçlamasında cezai ehliyeti olup olmadığını tespit için” akıl hastanesine gönderdi.
Onu muayene eden doktor Sefa Saygılı’nın teşhisi “Toplumda zaman zaman sansasyonlara neden olan mistik hezayanlı paranoya vakası”ydı. Raporun içeriğine bakınca doktorun paranoya dediği de aslında Adnan Oktar’ın kendini “Mehdi” zannetmesiydi.
Aslında bu grubun 40 yıllık hikayesinin özü bu.
Mehdi olduğu düşünülen bir hoca ve onun etrafına toplandığı, ona inanan varlıklı ailelerin çocukları, güzel kızlar ve yakışıklı erkekler. İçişleri Bakanı’nın yeğeninden, kudretli paşaların çocuklarına, milyoner ailelerin veliahtlarına kadar uzanan bu grup, siyasete, devlet işlerine de gücü nispetince el atmış, etkinliğini artırmak, muarızlarını sindirmek için bu gücü ve parayı kullanmıştı.
80’lerde her dindar ailenin evine girmiş Masonluk-Yahudilik kitaplarıyla popüler olurken de, 1990’larda dindar kadın ve erkek mankenlerle Refah Partisi’ni desteklerken de, 94 yerel seçimlerinde Erdoğan’ın kampanyası için çalışırken de, Bilim ve Araştırma Vakfı adıyla yaptıkları toplantı ve yemeklere siyasetçiler ve ünlüler akın ederken de, okullarda Evrim karşıtı sergiler açarlarken de, Gezi olayları sırasında Twitter’da anti-gezi propagandanın başını çekip herkes tarafından RT edilirken, yazıları muhafazakar gazetelerde çıkarken de, 17/25 Aralık’tan sonra anti-paralel yayınları yaparlarken, seçimlerde hararetle Cumhur İttifakı’nı desteklerken de aynı inanca ve örgütlenmeye sahip gruptular.
Sadece son zamanlarda Adnan Oktar, Kuran’daki örtünme ayetini sadece cinsel organın ve göğüslerin örtülmesi olarak yorumladı ve 2013’ten sonra ekranlardaki “aşkım, sevgilimli” hitaplarla başlayan, dekolteden, dansöz oynatmaya varan işler başladı.
Ama bunun bile üzerinden beş yıl geçti. Soruşturmanın üzerine kurulduğu müştekilerin ifadelerinin en eskisinin 2018 yılı Mayıs ayında olduğu düşünülünce, neden devlet dokunmakta geç kaldı sorusuna olmasa da ne oldu da bunca yıldır sorun olmayan, şimdi sorun oldu sorusuna bir cevap bulmak gerek.
O sorunun cevabına soruşturma evrakından bakalım.
Geçen hafta polisin gözaltı dalgasının başladığı ilk gün Emniyet’ten bütün medyaya yapılan açıklamaya göre Adnan Oktar ve grubu hakkında 31 ayrı suçlama vardı. Kaçakçılıktan, terör yasasına muhalefete kadar uzanan bu 31 ağır suçlama içinde en dikkat çekici olanı ise “siyasi ve askeri casusluk”tu.
Ertesi günden itibaren dünkü tutuklama kararına kadar, gazetelerde ve televizyonlarda bu casusluk suçlamasıyla ilgili yüzlerce iddia ortaya atıldı. Daha bir kaç ay öncesine kadar çalgılı, danslı programlarıyla dalga geçilen Adnan Oktar ve kedicikleri meğerse Mossad bağlantılı çıkmıştı.
İsrail’e bilgi sızdırmış, FETÖ ile işbirliği yapmışlardı. Hatta Oktar Babuna’nın kemik iliği kampanyası da DNA’larımızı yurtdışına göndermek için bir komploydu.
Ama bir hafta sonra mahkemenin tutuklama kararında aralarında siyasi ve askeri casusluğun da olduğu 25 suçlama ortadan kayboldu ve bütün bu haberler de bir anda çöp oluverdi.
(Soruşturmayı yürütenler casusluktan kastını ise Hürriyet’teki haberden okuyalım:
“Casusluk faaliyetinin nasıl yürütüldüğünü sorduğumuz yetkili şöyle cevap veriyor: “Diyelim ki Türkiye arasında bir sorun var. İsrailliler talimat veriyor: ‘Bununla ilgili bir kamuoyu oluştur...’ Sosyal medya zaten ellerinde. Sosyal medyacılara etek dolusu para ödüyorlar. Dergilere, gazetelere istediklerini yazdırıyorlar. Yurtdışında rahip, haham gibi din adamları üzerinde etkileri var. Bir şekilde İsrail’den gelen talimat doğrultusunda o algıya hizmet ediyorlar. Bu da bir casusluk türü.”
Elinin altında Yahudi lobisi, ona bağlı medya, şirketler olan İsrail’in Türkiye’de Adnan Oktar ve kediciklerle iş tutarak algı yapmaya çalışması bu suçlamayı dikkate almayan hakime de tuhaf gelmiş olmalı.)
Gözaltına alınan 235 kişiden aralarında Adnan Oktar’ın da olduğu 168 kişi hakkında verilen tutuklama kararı ise altı suçlamaya dayanıyor.
Bu altı suçlama tamamı gruptan daha önce ayrılmış, dosyada müşteki olarak bulunan isimlerin ifadelerine dayanan suçlamalar; “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, çocuğun cinsel istismarı, şantaj, nitelikli cinsel saldırı, malvarlığını yurtdışına kaçırmak, kişiyi hürriyetten yoksun bırakmak.”
Savcılığın tutuklama müzekkeresinin ilk paragrafında ise bu suçlamalar dışında daha “ağır” suçlara yer verilmiş:
“Örgütten daha önce ayrılan şahısları ve mağdurların beyanları ile örgüt hakkında yapılan ihbarların içeriklerinden elden edilen bilgilere göre; elebaşı Adnan Oktar’ın koşulsuz liderliğinde faaliyet gösteren örgütte, Adnan Oktar’a mehdilik kavramı üzerinden kutsiyet algısı oluşturmak amacıyla Kuran-ı Kerim’den çarpıtma yorumlarla kendisinin sözde Mehdiliğine delil olarak gösterdiği alıntılar yapılmak suretiyle örgüte kazandırılmak istenen şahısların zihinlerinin yıkandığı, bu sayede ailelerinden koparılarak örgüte kazandırılan şahıslara örgüt lider Adnan Oktar’a koşulsuz itaat edilmesi konusunda da mehdilik kavramı üzerinden empoze edildiği, örgüt lideri Adnan Oktar’ın örgüte katılımı özendirmek, sözde cemaatinin milli ve manevi değerleri koruduğu algısını oluşturmak amacıyla, A-9 televizyon kanalında örgüt mensuplarıyla birlikte genel ahlaka ve insan haysiyetine aykırı şekilde ancak din kisvesi altında yaptığı programlarda çelişkili açıklamalara yer verdiği, hatta kamuoyunun dikkatini çekmek için örgüt elemanı avukatlarının pianist Fazıl Say hakkında milli değerleri aşağıladığı iddiasıyla kamu davası açılmasını sağlayıp davayı takip ettikleri, örgüt mensuplarınca eş zamanlı olarak örgüt liderinin talimatlarıyla sosyal medya üzerinden milli ve manevi değerlerin koruyucu oldukların görünümü veren paylaşımlarla kamuoyunu yönlendikleri, aynı yöntemi örgütten ayrılan kişileri kamuoyunda iftiralarla kararlamak ve itibarsızlaştırmak amacıyla da kullandıkları anlaşılmaktadır.”
Peki bu uzun paragraftaki suç ne? Birinin kendisini Mehdi ilan etmesi mi? Sahte Mehdi’ye inanmak mı? Zihinleri yıkamak? Kuran’ı çarpıtmak? Din kisvesi altında çelişkili açıklamalar yapmak mı? Milli ve manevi değerleri koruduğu algısını yaratmak mı? Bir savcının görevi bunları soruşturmak olabilir mi?
Ya da Fazıl Say’a kamu davası açılmasını sağlamak mı? Ki bu suçsa esas suçlu kamu davasını açan savcı olmalı.
Ayrıca buradaki suçlamaların yapılmayacağı dini cemaat, grup bulmak da zor olabilir.
Müzekkerede Adnan Oktar grubuyla FETÖ arasında bulunan benzerlik ise Adnan Hocacılarda da “imamlar” olması, ve “dini duyguların sömürülmesi suretiyle şahısları ailelerinden koparıp onlardan himmet, infak ve ecir almaları.” Buradan da bütün cemaatler FETÖ’ye benzetilebilir.
Yine müzekkereye göre örgütün silahlı örgüt olduğunun delili ise şu; “Sahte kuyumculuk ve sözde can güvenliği kisvesi altında örgüt üyelerini silahlandırdığı, hatta bu kapsamda Şüpheli M.S. usuli işlemlerini yapmaya gelen polis memurlarına öldürmeye yönelik ateş ettiği, bu yönüyle de örgütün silahlı suç örgütü olduğu anlaşılmıştır.”
Müzekkerede tutuklanmalara sebep olan cinsel saldırı, istismar, şantaj ve hürriyetten alı koyma suçlamaları ise dört müşteki ve iki tanığın ifadelerine dayandırılmış. Bu isimler daha önce bu yapı içinde bulunmuş kişiler. Bunların ifadelerinin Mayıs 2018’de alınması, soruşturmanın iki yıllık olduğu iddiasını desteklemiyor.
Gruptan çeşitli sebeplerle ayrılmış kişilerin husumet içerebilecek ifadelerinin gerçekliğiyle ilgili soruşturma dosyasında şimdilik bir delil görünmüyor. Bu kadar kısa zamanda bu iddiaların nasıl ispatlanıp, soruşturmanın bunun üzerine kurulduğu da başka bir soru.
Bu iddialara göre grupta turnike adı verilen bir sistem var. Gruptaki kadınlar gruptaki erkekler tarafından ayartılıyor, cinsel istismar ediliyor, kapalı tutuluyor, onlara ilaç veriliyor görüntüleniyor ve bu görüntülerle onlara şantaj yapılarak grup içine kalmaları sağlanıyor.
Handmaid’s Tale dizisini andıran bu iddialar grup hakkındaki 1991 ve 1999 soruşturmalarında da benzer ifadelerle dile getirilmiş ama sonuçta mahkeme Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında beraat kararı vermişti.
Bu iddialarla ilgili akla gelen sorularsa şöyle; Gruptaki kadınlar şantajla orada tutuluyorsa, neden 1999 soruşturmasından sonra gruptan ayrılmadılar? Neden bu son soruşturmayı fırsat bilip, itirafçı olmadılar? Ve tabii eğer kadınlar mağdursa neden neredeyse hepsi tutuklandı?
Ayrıca bu iddiaların merkezinde yer alan ifadenin sahibi olan C.Ö’nün uzun yıllar grup içinde yer aldığı, tv yayınlarına çıktığı, hatta bir yıl önce Vice News’ın grupla ilgili yaptığı haberde Adnan Oktar’ı öven konuşmalar yaptığı düşünüldüğünde neden bunca zaman bunlara katlanıp, sessiz kaldığı gibi sorular akla geliyor.
Ayrıca grubun erkek ve kadın üye profiline bakıldığında, çoğunluğu varlıklı ailelerden gelen eğitimli insanlar olduğu görülüyor. Yani iddianamedeki gibi bu grupta yer almalarını ve herkese tuhaf gelen şeyleri yapmalarını “kandırılma, beyni yıkanma, ailesinden koparılma, cinsel istismar, şantaj”la açıklamak zor.
Bu bağlılık daha çok Adnan Oktar’ın Mehdi olduğuna inanmalarıyla ilgili.
Çoğunluğu İslam’ı Adnan Oktar üzerinden tanımış insanlar.
A-9 tvdeki programlara bakınca “kedicik”lerin kalbürüstü bir dini bilgileri olduğu, bazılarının hafız olduğu, beş vakit namaz kıldıkları anlaşılıyor.
Mehdi olduğunu düşündükleri Adnan Hoca’nın örtünme ayetiyle ilgili yorumunu kabul etmeleri, Mehdiyeti temsil eden bir grup olarak İslam’ın modern yüzünü dünyaya göstermek motivasyonuyla bu şekillere girmeleri çok tuhaf değil.
Yine Mehdiliklerinin evrensel kabulünü göstermek için Yahudilerle yakın fotoğraf verdikleri anlaşılıyor. Ki birlikte göründükleri Yahudiler de Mehdiyete inanan Yahudiler.
Yani komplo teorileri, ağır iddialar dışında da olan bitenlerin bir açıklaması olabilir. Ayrıca ceza kanununda sahte mehdiye inanmak diye bir suç da yok.
Tabii ki böyle ağır bir motivasyonu olan grupta suçlar işlenmiş olabilir, bu grubun düşman bellediği kişilere karşı bazen istihbari ve bazen hukuki yöntemler kullandığı biliniyor, mağdurların ifadeleri dışında da deliller bularak kolluğun bu suçları soruşturması doğru.
Ama bunu bir linçe çevirmeden, beyinleri yıkananlar, dini istismar gibi savcılığın konusu olmayan alanlara girmeden yapmak gerekir. Tabii “kedicik” denen kadınların da insan ve vatandaş olduğunu, onların da hukuki hakları olduğunu, onlardan birinin bir zamanların Danimarkalı Gelin’i olduğunu da hatırlayarak...
Tabii bir de hoşumuza gitmeyen, fikirlerini, yaptıklarını sevmediğimiz insanların, grupların devlet tarafından tasfiye edilmesinden duyulan bu aşırı memnuniyetin yarın bir gün o vizenin verildiği devletin sizin kapınızı çalmasına neden olabileceğini de unutmadan...
.22/07/2018 21:59
Türkiye’yi ne uçurur?
61
Dün 1 milyon 234 bin 617 adayın devlet kurumlarında işe girmek için 120 soruya 130 dakikada cevap verdikleri Kamu Personel Seçme Sınavı yapıldı. (KPSS)
Bu 1 milyon 234 bin 617 adayın büyük bir kısmı bir gün önce Danıştay’ın kendilerini doğrudan ilgilendiren bir karara imza attığının farkında değildi.
Memurlar.net sitesinin haberine göre Danıştay 12. Dairesi’nin verdiği bu kritik karar 2012’den itibaren devam eden altı yıllık bir mülakat davası hakkında.
2012 yılında Türkiye İhracat Kredi Bankası’na büro elamanı olarak girmek için başvuran bir aday, bankanın Gazi Üniversitesi ile anlaşmalı olarak yaptığı yazılı sınavı geçti ve mülakata kaldı.
Mülakatta aday yazılı sınav notunu değersiz hale getiren 56.25 aldı ve başarısız sayıldı.
Aday, mülakatta kendisine verilen bu düşük notu Ankara 8. İdare Mahkemesi’ne taşıdı. İki yıl süren davada karar iki yıl sonra açıklandı ve davacının usulüne uygun yapılmadığı için mülakatı iptal talebi reddedildi.
Ama davacı üzerinden iki yıl geçmiş bu mülakatın peşini bırakmadı ve temyiz için Danıştay’a başvurdu.
Ve mülakattan altı yıl sonra Danıştay geçen hafta kararını açıkladı. Gecikmiş ama kritik bir karardı bu.
Davacıyı haklı bulan ve mülakatın altı yıl sonra tekrarlanmasına hükmeden Danıştay, mülakattaki sorunu ise şöyle tespit etti;
“Davacının girdiği sözlü sınav öncesinde, sınav komisyonunca sınavda sorulacak soruların önceden hazırlanması ve tutanağa bağlanması, her adaya sorulan soruların kayda geçilmesi ve sorulan sorulara adayların verdiği yanıtlara hangi komisyon üyesince, hangi notun takdir edildiğinin tutanakta ayrı ayrı gösterilmesi sağlanmalıdır.”
Danıştay’ın altı yıl sonra da olsa davada verdiği bu kararla, fikri, meşrebi, torpili, tanıdık olup olmaması gibi kriterlerle mülakatlarda düşük not verilerek elenen, siyasi, ideolojik sorulara muhatap olarak rengi anlaşılmaya çalışılan adaylar bu mülakatları idari mahkemelere taşıyabilecek.
Karar mülakatlarla işe istediklerini, kendi adamlarını ya da önceden belirlediklerini almak isteyenlerin de işini zorlaştıracak. En azından dengeli sorular hazırlamak zorunda kalacaklar.
Tabii bunun için bu içtihadı esas alacak, mülakatı kimin yaptığıyla ilgilenmeyecek, gelecek muhtemel telefonlara kulak asmayacak, böyle bir davada kararı altı yılda almayacak bir idari yargıya ve hakimlere ihtiyaç var.
Bunun için de o yargıçların hukuk eğitimi almış, ehliyet ve liyakatlerine göre seçilmiş, kimsenin torpili ile, listelere adları yazılarak oraya gelmemiş olmaları gerekir.
Tabii bunun için de asgari bir hukuk devletine, güçler ayrımına ve demokrasiye ihtiyaç olduğu açık.
Yani, bir bankanın büro memurluğunda ehliyet ve liyakat sahibi birinin oturması için bile hukuk devletine, o hukuk devletinde yargıçların bağımsız karar almasını mümkün kılacak güçler ayrılığı ilkesine, o güçler ayrılığı ilkesini koruyacak da bir demokrasiye ihtiyaç var.
O yüzden geçen hafta Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda “Liyakat sorunu çözüldüğünde Türkiye şahlanır” diyen Alev Alatlı çok haklı ama aynı konuşmada söylediği şu tespitler için aynı şeyi söylemek zor:
“Sistemler onları kuvveden fiile çıkartan ve idame ettiren insanların niteliğiyle kaimdirler. Ehil bir atanmışın vezir edebildiği bir halkı, işinin ehli olmayan bir seçilmişin rezil edebildiği de sır değil. İster monarşi, ister meşrutiyet, ister parlamenter, isterse bizim şimdi denediğimiz başkanlık sistemi olsun, toplumların bir avuç iyi niyetli ve ehil insanın yüz suyu hürmetine ayakta kaldığını kadim tarih teyit ediyor. Sistem kendi başına bir değer değil, değerini sistemi çalıştıranların liyakati belirliyor.”
Toplumlar bir avuç iyi niyetli ve ehil insanın yüzü suyu hürmetine ayakta uzun süre duramaz. İyi niyetli ve ehil insanların hak ettikleri yerlere gelmelerini sağlayan o “ister bu olsun ister şu olsun”la geçiştirilen sistemlerdir.
Bu yüzden “Demokrasi falan mühim değil, yeter ki ehil ve iyi insanlar yönetsin” arabayı ata koşturmaktan farksız.
Bir entelektüelden esas beklenen de çıplak gözle görünen liyakat eksikliğini, bir imparatorluğu çökertmiş kath-ı ricali tespit etmekten çok, neden bu liyakat sorununun bir türlü çözülemediği üzerine cesaretle gitmek olmalı.
Tıpkı, 1999 yılında Avrupa’nın ortasında bir katliamdan yeni çıkmış, çoğunluğu diktatörlüklerden oluşan İslam ülkeleri dışında destekçisi olmayan Aliya İzzetbegoviç’in yaptığı gibi. İsviçre’de katıldığı bir toplantıda geri kalmışlıkla demokrasi arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmıştı:
“Belki bazı iyi diktatörler vardır ama asla iyi bir diktatörlük rejimi olamaz. Bu rejimlerin hepsi insan onurunu aşağılayıcı, üretkenliği engelleyici rejimlerdir. Görünürde ekonomik gelişme, eğitim, sağlık, sözde bedava sosyal sigorta gibi iyi şeylerden yana olsalar bile, son tahlilde hepsi olumsuz sonuçlar doğurmaya mahkumdur. Bu rejimlerde insan haklarına saygı özendirilmez, buna bağlı olarak da istense bile ne güvenlik sağlanabilir ne de maddi refaha ulaşılabilir. Bu rejimler özgürlükleri baskı altında tutarak, sağlıklı uzlaşmaları engelleyerek, ideolojik ölçütler koyarak, bunlara karşı durabilecek yetenekli insanları toplumsal çalışmalardan alıkoyup ikinci plana iterler ve her şeyin vasat bir seviyeye indirgenmesini sağlarlar. Sonuç ise özgür ülkelere kaybetmek şeklinde ortaya çıkar.”
Yani ehliyet ve liyakat havada uçan değerler değil, onların ayaklarını yere bastıran ve koruyup gözeten hukuk devleti, demokrasi, fırsat eşitliği, insan hakları gibi sağlam muhafızları var.
Bir ülkenin kanatlarını neyin kırdığını, hangi zamanlar ülkelerin uçuşa geçtiğini görmek için de etrafımıza ve tarihe bakmak yeterli...
.24/07/2018 23:07
İfade özgürlüğü yerine tutuklamada eşitlik...
45
1998 yılında bir Atatürk büstü ve portresinin karşısında durup “Bari bu kelleden daha büyüğünü assaydınız” dediği iddia edilen Deniz Kurmay Binbaşı Ömer Faruk Özçelebi, askeri mahkemede yargılandı ve bir yıl hapis cezası aldı.
Mahkeme sürerken emekliye ayrılan binbaşı karar itiraz etti ve dava bu itiraz üzerine Asliye Ceza Mahkemesi’nde tekrar görüldü. Emekli binbaşıya bu mahkeme de ‘5816 Sayılı Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlara ilişkin Kanun’ uyarınca 1 yıl hapis cezası verdi. 2009’da aynı mahkeme, bu cezayı 3 bin 400 Euro karşılığında bir para cezasına çevirdi. Temyiz için gidilen Yargıtay yeni kanunlara göre cezayı üç yıl erteledi ve yerel mahkeme 2013’de bu karara uydu.
Emekli binbaşı iç hukuk yolları tükenince aldığı cezayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı.
2015 yılında dosyayla ilgili kararını veren AİHM, ‘5816 Sayılı Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlara ilişkin Kanun’la cezalandırılan emekli binbaşıyı haklı buldu.
AİHM’e göre Türkiye, bu maddeye dayanarak verdiği bu cezayla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. Maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkını kısıtlamıştı.
1995 yılında sonu AİHM’de biten benzer bir hakaret davasının tarafları ise şimdi ikisi de rahmetli olan dönemin ANAP Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Pakdemirli ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di.
Demirel’in onayıyla Yüce Divan’a gönderilip aklanan ANAP’lı eski bakanlar Safa Giray ve Cengiz Altınkaya’nın katıldığı bir toplantıda Pakdemirli, Demirel için “Yalancı, iftiracı, siyasi özürlü, Çankaya’nın şişmanı, dar kafalı, lastikleri patlasın...” demişti.
Cumhurbaşkanı Demirel, bu sözler üzerine Pakdemirli hakkında eski TCK’daki 158. maddede düzenlenen ve hapis cezası öngören “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten ceza davası yerine sıradan vatandaşların izlediği yolu izledi ve hakaret ve iftira iddiasıyla tazminat davası açtı.
Ama bu kez mahkeme hakaret edilen kişinin Cumhurbaşkanı olduğunu gerekçe göstererek rekor bir ceza olan beş milyarlık tazminata hükmetti. Bu miktar o sırada Demirel’in mal varlığının yarısına denkti.
Temyiz sürecinin de bitmesiyle Pakdemirli 1997’de Demirel’e faiziyle 7 milyar 925 bin TL ödedi ama davayı da AİHM’e taşıdı. AİHM 2005 yılında kararını verdi.
Ceza yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. Maddesine aykırı bulunmuş Türkiye’yi Pakdemirli’ye 35 bin Euro ödemeye mahkum edilmişti.
AİHM bu kararında Türkiye’deki mahkemenin Demirel, Cumhurbaşkanı olduğu için verdiği yüksek tazminat için ise “bir kişi hakaret davasında salt devlet başkanı olduğu için diğer vatandaşlardan daha fazla koruma göremez” e hükmetti.
2001 yılında ise AİHM’in önüne Türkiye’den benzer bir dava daha geldi.
Milliyet yazarı Meral Tamer, 1999 Depremi’nin ardından yazdığı “Enkazın baş sorumlusu kim?” ve “7.4’lük deprem Demirel’i sarsmaz!” başlıklı yazılarda Cumhurbaşkanı Demirel’i sertçe eleştirmiş, yazıların ardından Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Tamer ve gazetenin yazı işleri müdürü hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret maddesinden ceza davası açmıştı.
2000 yılında mahkeme Tamer ve yazı işleri müdürü Erhan Güvener’e bir yıl dört ay hapis cezası verdi. Tamer’in cezası ertelendi, Güvener’in ki 970 milyon TL’lik para cezasına çevrildi.
Temyiz sürecinin ardından karar AİHM’e taşındı. 2007 yılında karar veren AİHM bi bir kez daha Türkiye’yi mahkum etti. Kararda, Türk Ceza Kanunu’nda Cumhurbaşkanı’na hakareti düzenleyen 158. maddeyi de yine ‘düşünce özgürlüğü karşısında devlet başkanının ayrıcalıklı statüsü kabul göremez’ diyerek AİHS’in 10. maddesine aykırı buldu.
Bu karar üzerine yeniden yargılama talebini kabul eden mahkeme 2010 yılında Taner ve Güvener’in beraatına karar verdi.
AİHM sadece Türkiye ile ilgili davalarda değil, diğer ülkelerden gelen benzer davalarda da benzer kararlara imza attı.
Bunlardan en meşhurlarından biri Colombani kararı. Le Monde muhabirlerinden Jean Marie Colombani 1995 yılında yayınladığı bir haberde Fas’ı dünyaya eroin ihraç etmekle suçlayınca, Fas Kralı Fransız yetkillere başvurarak bunun cezalandırılmasını istedi. 1881 yılından beri Fransız Ceza Kanunu’nda bulunan ve devlet başkanı ve yabancı devlet başkanlarına hakaret suçlarıyla ilgili 36. Madde gereği Colombani yargılandı ve para cezasına çarptırıldı. Kararı AİHM’e taşıdı. AİHM 2002 yılında verdiği kararda Fransa’yı suçlu buldu ve 1881’den beri yürürlükte olan 36. Maddeyi de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bularak şöyle dedi:
“Her devletin kendi yöneticisine saygı duyulmasını sağlamaktaki yararı veya diğer devletlerin yöneticileri ile dostane ilişkiler sağlanmasındaki yararı ne olursa olsun, “söz konusu ayrıcalık bu yönde ulaşılmak amaç için gerekli olanlar bakımından sınırı aşmaktadır”.
2003 yılında ETA mensuplarına yönelik polisin işkenceleri yüzünden “Bu polislerin yüce komutanı sensin” diyerek İspanya Kralı Juan Carlos’u suçlayan Basklı ayrılıkçı siyasetçi Arnoldo Otegi hakkında da İspanyol mahkemesi Kral’a hakareti düzenleyen ceza yasasındaki 490. Maddeden mahkumiyet vermiş, kararın taşındığı AİHM de hem kararı hem de maddeyi sözleşmeye aykırı bulmuştu.
Avrupa’da pek çok ülkede ceza yasalarından kaldırılan Cumhurbaşkanı, devlet başkanı ya da Kral’a hakaret maddeleri son olarak Fransa, İspanya, Hollanda, Polonya ve Türkiye’de ceza yasalarında kalmış durumda.
Örneğin Fransa’da 1881’den beri yürürlükte olan ve son AİHM kararlarıyla mülga hale gelen Cumhurbaşkanı’na hakaret yasasını en çok General De Gaulle’den dava açarak kullanmış, onun ardından Pompidou döneminde bir, Giscard d’Estaing, Mitterand ve Chirac’ın Cumhurbaşkanlıkları sırasında ise bu maddeden hiçbir dava açılmamış, 2008’de Sarkozy Cumhurbaşkanlığı sırasında açılan dava bir ilk olmuştu.
AİHM kararlarına rağmen Kral’a hakaret maddesini ceza yasasından çıkarmayan İspanya’da da son olarak şiddet övgüsü ve Kral’a hakaretten bir rapçi hakkında 3 yıl hapis cezası verildi ve ceza sivil toplum örgütlerinden büyük tepki aldı.
Türkiye’de ise zamanın şartları, politik kutuplaşmanın artması ve sosyal medyanın sağladığı ifade özgürlüğü imkanlarıyla hem 1951 yılında Atatürk büstlerine yönelik Ticani Tarikatı’nın saldırılarına tepki olarak DP iktidarının çıkardığı 5816 Sayılı Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlara ilişkin Kanun hem de 2005’te hazırlanan yeni Türk Ceza Kanunu’nda Cumhurbaşkanı’na hakareti düzenleyen 299. maddeden (Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır. Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır) sık sık hapis cezaları veriliyor.
Sosyal medyayla sürekli ve çok sayıda insanın kendi ifade edebilmesi, internetin sağladığı rahatlık ve sorumsuzluk hissi, artan ihbarcılıkla birleşince bu sayılar artıyor.
Boşanmak için mahkemeye gerekçe olarak eşinin Cumhurbaşkanı’na hakaret mesajlarını sunan da var, sevmediği insanların Facebook, Twitter hesaplarını karıştırıp Cumhurbaşkanı’na hakaret etti diye savcılıklara ihbar eden de.
İşgüzarlıklar için de durum birebir. Örneğin internette işlenen suçlardaki suç yerinin belirsizliği avantajıyla, internetin başına oturup “cumhurbaşkanına hakaret”, “terör propagandası”ndan gördüğü herkesi Ardahan’a ifadeye çağırıp, tutuklayan savcılar var.
Son olarak ODTÜ Mezuniyet töreninde açtıkları pankart nedeniyle dört öğrenci TCK 299 Cumhurbaşkanı’na Hakaret maddesinden, geçen hafta da Anıtkabir’de çektiği video yüzünden 23 yaşındaki Safiye İnci 5816 Atatürk aleyhine işlenen suçlar maddesinden tutuklandı.
Sadece genç insanların hatalarına karşı acımasızlık, linçe hatta tacize varan tepkiler değil, bu tutuklamalar, toplumdaki politik kabilecilikten kaynaklanan iki yüzlükleri bir kere daha ortaya çıkarması açısından da ibretlikti.
Bir hafta önce ODTÜ’lülerin tutuklanmasını eleştiren gazeteler, Safiye İnci’nin tutuklanmasını coşkuyla karşılarken, bir hafta önce ODTÜlü öğrencilerin tutuklanmasını haklı bulanlar, Safiye İnci’nin provokatör, FETÖ’cü ya da aslında laik biri olduğunu ispatlamaya çalıştı.
Halbuki, bu iki olay hukuki yollar içinde tazminat davaları olarak takip edilmesi gereken hakaret suçlarının, özel maddelerle ceza kanununda yer almaması, en azından bu suçlara hapis cezaları istenmemesi konusunda ortak bir kanaat oluşmasına vesile olabilirdi.
Hem de bu 1990’dan beri Türkiye’nin iç hukukunun bir parçası olarak tanıdığımız AİHM kararları ve “temel hak ve özgürlükler alanındaki uluslararası taahhütleri, aynı konudaki ulusal yasalardan üstün” kabul eden 2004 yılındaki anayasa maddesinden hareketle yapılabilirdi.
Böylece Nihal Bengisu Karaca’nın Habertürk’teki yazısının başlığındaki gibi Türkiye “Herkesin birbirini tutuklatmaya çalıştığı ülke” olmaktan kurtulurdu.
Ama günün sonunda genç insanların hata yapabileceği, hakaret suçuna hapis cezasının ağır bir ceza olduğunu söyleyenler azınlıkta kaldı.
İfade özgürlüğünde anlaşamayan bir toplum, tutuklamada eşitliğe razı geldi.
(Bu konuda yazıda da yararlanılan bir rapor için; http://www.aihmiz.org.tr/files/Artun_ve_Guvener.pdf)
Adalet Bakanlığı 2017 yılı Adli İstatistikleri için http://www.adlisicil.adalet.gov.tr/istatistik_2017/istatistik2017.pdf
AİHM’in Eon vs Fransa kararının Türkçesi için
http://www.ifadeozgurlugu.adalet.gov.tr/faaliyetler/6_8_mayis/aihm_yabanci/eon.pdf)
.27/07/2018 23:34
Atılan taşlar ürkütülen kurbağalara değdi mi?
40
“Harita üzerinde Türkiye’yi bölme planı” yapmışlardı. “İhanet buluşmasının arkasından CIA ve MI6 çıkmıştı.” “Zaman ayarlı bir kaos planı” deşifre edilmişti. “Sokaklar karıştırılacak, bir büyük banka ve fabrika üzerinden ekonomiye operasyon çekilecekti.” Bu “15 Temmuz’un devamı”ydı hatta “15 Temmuz kadar mühim”di. CIA, ABD’den suikast için ülkeye eski mahkum bile sokmuştu. “Casuslara Alman elçiliği takip içi çip takmıştı.” “Türkiye uçurumdan dönmüştü.”
Üzerinden bir yıl geçti ama Türkiye’nin atlattığı bu “büyük tehlikeyi ve kaos planını” artık hatırlayan yok.
Bu ağır iddialar ve manşetlerle tutuklanan Büyükada davasının sanıkları dört ay sonra tahliye edildiler. Ajan oldukları söylenen Alman ve İsveç vatandaşları da evlerine döndü.
Peki bu kadar ağır iddialarla başlayan o davadan geriye ne kaldı? Toplantıya katılmamış Af Örgütü yöneticisinin tutuklu yargılandığı, artık haber dahi olmayan bir dava, o dört ay Türkiye aleyhine yazılan yüzlerce negatif haber ve yorumdan başka hiçbir şey.
Davanın ve tahliyelerin Türkiye’de hukukun durumu, bağımsızlığı hakkında bütün dünyada oluşturduğu fikir bir tarafa, Alman devletinin alenen yürüttüğü diplomatik girişimleriyle gelen tahliyeler karşılığında Türkiye’nin ne elde ettiği de meçhul...
***
“Hem ajan terörist” hem "PKK tetikçisi” denmişti. “Alman elçiliğinde saklanmış bir provaktör”dü. Die Welt muhabiri Deniz Yücel de bir yıl tutuklu kaldıktan sonra çıkan üç sayfalık iddianameyle tahliye edildi ve Almanya’ya gitti.
Neden bir yıl tutuklu kalmıştı, bu ağır iddialar nereden çıkmıştı yine belirsiz kaldı. Yine diplomatik görüşmeler sonucunda tahliye kararı geldi. Yine “Devletlerin işlerine bizim aklımız ermez, kesin karşılığında alınmıştır bir şeyler, kargolar geliyor” dendi. Ama yine aylar sonra bu tutuklamadan geriye Türkiye’nin imajına vurulmuş darbelerden başka bir şey kalmamış görünüyor.
***
Aynı büyük iddialar ve manşetlerle başlayıp sonu tahliye ile biten davalar serisinin son örneği de Amerikalı Pastör Brunson davası oldu.
15 Temmuz darbesinden beş ay sonra İzmir’de “FETÖ’cü Papaz” diye tutuklanıp, ardından bir de darbecilikten ve askeri casusluktan hakkında tutuklama kararı verildiğinde kimse kim olduğunu bilmiyordu.
“Amerikalı misyoner bir rahip” hakkında atış serbest, insanları bu suçlamalara ikna etmek de kolaydı.
Halbuki Andrew Craig Brunson ve eşi 23 yıldır Türkiye’de yaşıyorlardı.
Misyoner bir anne babanın oğlu olarak Meksika’da büyümüş Brunson, okuduğu kolejde yine misyoner bir ailenin kızı olan Norine’la tanışmış, ikisi evlenip 1993 yılında 25 yaşlarındayken kiliselerini açıp, misyonerlik yapmak üzere Türkiye’ye gelmişlerdi.
En büyüğü 18 yaşında olan üç çocukları da Türkiye’de doğup büyümüştü.
23 yıldır yaşadıkları İzmir’de merkezi Alsancak’taki Diriliş Kilisesi olan ve sayıları 25 ile 40 arasında değişen küçük bir cemaatle misyonerlik faaliyetlerini yürütmekteydiler.
Vatandaşlık almamışlar, 23 yıldır bittikçe oturma izinlerini uzatmışlardı. Yani sürekli devletin gözetimi ve denetimi altında yaşamaktaydılar.
Darbe sırasında tatil için gittikleri ABD’deydiler ve darbecilikle suçlanacaklarını düşünmeden Türkiye’ye dönmüşler ve oturma izinlerini uzatmak için başlarına geleceklerden habersiz karı koca Göç İdaresi’ne gidip başvurmuşlardı.
Önce Ankara’dan gelen olumsuz güvenlik raporuyla tutulmuşlar, sonra eşi bırakılmış, 20 gün sonra da Brunson bir gizli tanık ifadesiyle FETÖ’den tutuklanmıştı.
İddianamesi ise ancak 18 ay sonra çıktı. İddialar Dua, Ateş ve Göktaşı kod adlı üç gizli tanığın ifadelerine dayanıyordu.
İddianamede 23 yıldır ailesiyle İzmir’de yaşayan ve 25 kişilik bir kilisede pastörlük yapan Brunson’a yöneltilen suçlama ağırdı; “Misyonerlik görüntüsü altında ülkemizi birkaç parçaya bölmek ve kalacak küçük bir kısmı FETÖ/PDY’nin yönetimine vermek”, “FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün üst düzey sorumluları ile gizli bir şekilde irtibata geçerek, ayrıca PKK terör örgütü üyeleri ile koordineli bir şekilde faaliyet yürütmek suretiyle bir etnik kökeni Türkiye Cumhuriyeti'nden ayrıştırarak belirli amaçlar doğrultusunda yönlendirmeye ve yönetmeye çalışmak.”
FETÖ ile ilişkisinin tek delili de tutuklanmasına neden olan gizli tanık Dua’nın ifadesinde tarihi belirsiz bir toplantıda kilise açma izni için FETÖ’cü bir avukattan yardım istedikleri iddiasıydı. İddianamede böyle bir toplantı ve görüşmeyle ilgili gizli tanık ifadesi dışında başka bir delil yoktu, doğru bile olsa bu onu FETÖ’cü Papaz yapmazdı.
Daha da tuhafı iddianamenin yarısı gizli tanık Dua’nın LDS (The Church of Jesus Christ of Latter-day Saints) Kilisesi ya da bilinen adıyla Mormonların Türkiye’de faaliyetleri hakkında, çok daha önce polise ya da savcılığa verdiği bir ifadeden alıntılardan ibaretti.
İddialar da 2006-2011 arasındaki olaylarla ilgiliydi ve bu olaylarla Rahip Brunson arasında hiçbir ilişki de yoktu. Zaten Pastör Brunson’un mensup olduğu Evanjelik Kilisesi’ne göre Mormonlar gerçek Hristiyan bile değildiler.
“Kayıp 13. Kabile Kürtler” gibi bir zamanlar Yahudilikle ilgili iddia edilen komplo teorilerinin Hristiyanlık versiyonlarına da gizli tanık ifadelerinden yer verilmiş iddianamenin 18 ay sonra çıkmasından sonra başlayan duruşmaların her birine de gizli ve açık tanıkların tuhaf iddiaları damga vurdu.
Gizli tanık 'Serhat'a göre Brunson, Hristiyan bir Kürt devleti kurmak istiyordu. Bunun için PKK’yı Hristiyanlaştıracaktı. Sonraki duruşmada konuşan bir tanık ise Brunson’un kilisede koltukların üzerine 'Türkler oturamaz' yazısı koydurduğunu söyledi.
Üç çocuğu ve eşiyle 23 yıldır İzmir’de yaşayan 25 kişilik bir cemaati olan Amerikalı bir misyoner rahibin bunları yapacağına, PKK’nın Hristiyanlığı kabul edip, Hristiyan bir Kürdistan kurulacağına diyelim ki inanıldı.
Peki, FETÖ’cülük, darbecilik, askeri casusluk, PKK ile işbirliği içinde ülkeyi bölmeye çalışmakla suçlanan biri neden iki yıl tutuklu kaldıktan sonra geçen hafta ev hapsi için tahliye edildi?
Diyelim ki zaten bu iddiaların pek inandırıcı olmadığı biliniyordu. Mesele hukuki bir mesele de değil. Amerikalı pastör, haksız biçimde ABD’de tutuklanıp, yargılanan Halkbank Yöneticisi Hakan Atilla’ya karşı koz, pazarlık ya da mütekabiliyet için tutuklanmış olsun.
Bütün hukuki iddialardan ve tutarlılık sorgulamalarından vazgeçelim ve olaya sadece pragmatik bir diplomatik güç mücadelesi üzerinden bakalım.
Peki iki yıl sonra bu tutuklamadan Türkiye nasıl bir menfaat elde etti?
Tutuklama, Hakan Atilla’nın yargılanması, ceza almasını engellemedi. Atilla, Brunson gibi ev hapsine alınmadığına göre bu tutuklama ve tahliyenin somut bir sonucu olmadı.
Bu tutuklama, FETÖ liderinin iade sürecini de kolaylaştırmadı aksine ABD’de 80 milyon üyesi olan ve şu anda başkan yardımcısı ve Cumhuriyetçi senatörler düzeyinde ABD yönetimine hakim Evanjelik Kilisesi’nin öfkesi kazanıldı, FETÖ kendi tezlerini anlatmak için bir zemin elde etti ve kendine Cumhuriyetçiler içinde de güçlü müttefikler buldu.
Washington Post’un, İsrailli savcıların beş parfümden kaçakçılık ve Hamas’a yardım çıkaran absürt bir iddianameyle tutukladığı Ebru Özkan’ın Türkiye’ye getirilmesini Brunson pazarlığına bağlayan haberini de Türkiye yalanladığına göre bu iki yıllık tutuklamadan geriye sadece iki sonuç çıktı.
Bir hafta önce ağır iddialarla tutukluğunun devamına karar verdiği bir sanık için, bir hafta sonra ev hapsi kararı veren bir hukuk sistemi manzarası ve aklı başında Amerikalıların ve bütün müttefiklerinin utanılan akraba muamelesi yaptığı bir Başkan ve onun Evanjelik Kilisesi bağlısı yardımcısından işitilen yaptırım tehditleri.
Kuzey Kore’yi füzelerin düğmesine basmakla, Avrupa’yı paralarını kesmekle tehdit etmiş Trump’ın tehditlerini, daha bir hafta önce iltifatlarından büyük anlamlar çıkaranlar dışında muhtemelen kimse ciddiye almayacaktır.
Bu tehdide hükümetin hak ettiği cevabı vermesi de doğru.
Ama keşke bütün bunlara sebep olan dosyanın da savunulacak bir tarafı olsaydı. Bir hafta arayla tutukluluğun devamı ve tahliye kararları vermeyen bir yargı olsaydı da, top rahatça yargının bağımsızlığına atılabilseydi.
Atılan taşlar ürkütülen kurbağaya değseydi.
Belki de adaletin kalitesi, yargının bağımsızlığı bir ülkenin elini, tutuklu bir yabancıdan daha güçlü yapıyordur...
.3/08/2018 22:51
Amerika’da deşifre olan kaos planları...
16
Tartışmalar, 6 Kasım’daki ara seçimler için Florida’nın Tampa şehrine giden Trump’ın mitinginde açılan pankartlarla başladı.
Coşkuyla Trump’ı alkışlayan, oradan yayın yapan CNN gibi kanalların muhabirlerine saldıran kalabalığın ellerinde tuttuğu “Q”, “Hepimiz Q’yüz” yazılı pankartlar, üzerlerindeki tshirtlerdeki “Q”, “QAnon” yazıları herkesin dikkatini çekmişti.
Aslında her şeyi başlatan 2017 Ekim ayında üst düzey generalleri Beyaz Saray’da ağırlayan Trump’ın söylediği “Fırtına öncesi sessizlik” sözü.
Bu sözün ardından ABD’nin popüler forum sitelerinden 4Chan’de “Q” takma adlı bir karakter ortaya çıktı.
“Q” çok gizli devlet belgelerine giriş iznine referans eden bir harf.
Zaten takipçilerine göre “Q” de devletin en gizli bilgilerine ulaşma izni olan ve bunu vatanseverlik gereği halkla paylaşan üst düzey bir devlet yetkilisi. Takipçileri de kendilerine “anonim” kelimesinin İngilizce’sinden hareketle “anon” adını veriyor. “QAnon” kelimesi de gruba işaret ediyor.
“Q” nün verdiği şifreli bilgiler şöyle özetlenebilir; Bütün dünyayı ve tabii ABD ‘yi yöneten derin devlet ve gizli cemiyet Trump’ı devirmeye çalışıyor. Çünkü Trump, bu derin devletin ve gizli cemiyetin izni olmadan uzun süredir iktidara gelmiş ilk ABD başkanı. Devletin içindeki “Q” gibi iyi insanlar ve vatanseverler de bu oyunları bozuyor ve Başkan’ı koruyor.
Başkan korunmalı çünkü daha önce bu gizli cemiyetin hedefinde olan başkanlardan Kennedy bir suikastla öldürüldü, Ronald Reagen de suikast girişiminden kurtuldu. Şimdiki hedef de Trump.
Bu “gizli cemiyet”ten ne kastettikleri bize çok tanıdık gelebilir.
İçinde CIA’in, Rotschild Ailesi’nin, Soros’un, Papa’nın, Avrupa Birliği’nin, Kraliçe’nin de olduğu dünyayı yöneten güçler bunlar. Yani bir nevi üst akıl.
Bütün savaşları bunlar çıkarmakta, insanlığı fakirleştirmekte, ırk ve din ayrıştırmaları yaratmakta, besinleri zehirlemekte, insanları ilaçlara mahkum etmekteler. Tabii ki 11 Eylül saldırısından, IŞID’e kadar aklınıza gelecek her şey de bunların komplosu (“false flag” operasyonları)
Tabii ki bu gizli cemiyet yıllardır da Beyaz Saray’a da kendi adamlarını yerleştirdi. Bush ailesi, Clintonlar ve “Hüseyin” diye bahsedilen Obama bu gizli cemiyetin kuklaları. Son olarak Hillary Clinton’u sokmaya çalıştılar ama başaramadılar.
İşte Trump bu gizli cemiyetin, ABD derin devletinin hesaplarını bozdu. Onu başkan adaylığına bu gizli cemiyete karşı savaş veren generaller ikna ettiler. Şimdi de Trump ve müttefiki generallerle, bu gizli cemiyet arasında bir savaş var.
Savaş aslında iyilerle kötüler arasındaki bir savaş. İddialar çok ağır.
Örneğin “Q”nün teorilerine göre Trump’ın görevden aldığı CIA başkanı Brennan, 11 Eylül saldırısını yapanlara pasaport veren, IŞID’e silah veren Müslümanlıktan dönme bir Müslüman Kardeşler üyesi. “No Name” diye bahsedilen, Trump karşıtı cumhuriyetçi senatör John McCain’in IŞID’i kuran hainlerden biri. Suriye’de Mccain’in IŞID’çilerle buluştuğunu iddia eden fotoğraf (ki ÖSO askerleriyle buluşmuştu), Papa’yı Rotschild ailesinden bir yaşlı adamın elini öperken gösteren fotoğraf (ki aslında Auschwitz’den kurtulmuş yaşlı bir adamın elini öpmüştü) gibi Türkiye’ye kadar ulaşmış komplo malzemeleri de bu ağın eserleri.
“Q” da bu savaşla ilgili içerden bilgileri dışarıdaki vatanseverlere sızdıran bir kahraman devlet yetkilisi. Bir çeşit Fuat Avni ile epey versiyonu çıkan Gizli Arşiv karışımı Kurtlar Vadisi’ndeki aksakallarının adamı bir karakter.
Verdiği bilgilerle ortaya çıkan hareketin adı da tanıdık; Büyük Uyanış. Büyük Diriliş de denebilir.
Takipçilerine göre ise “Q” ya askeri istihbarattan ya da Beyaz Saray’dan bir yetkili. Trump’ın Asya ziyareti sırasında “Q”nün uçaktan çekilmiş okyanustaki adaları gösteren bir fotoğraf paylaşması, Trump’un oğlu Eric Trump’ın “Q”ye referans gösteren bir tweeti like’laması içeriden olduğunun delilleri.
Ama “Q” nün Trump’ın adamı olduğu ve onun bilgisi dahilinde bu mesajları attığının esas kanıtlarını Trump’ın kendisinin verdiğine inanıyorlar.
Trump’ın Kongre konuşmasında eliyle Q harfi çizmesini, bir konuşmasında 17’ye vurgu yaparak alfabedeki 17. harf olan Q’ye işaret etmesini, bir beyzbol kulübünü kabulünde ona 17 nolu formanın verilmesini şifreli mesaj olduğuna inanıyorlar.
Ama Trump esas gizli mesajlarını tweetlerinde veriyor. Özellikle de sık sık yaptığı kelime hatalarıyla. Aslında Trump bu tashihleri şifreli mesajlar vermek için bilerek yapıyor.
Örneğin Trump’ın bir tweetinde “consequential” yazacağına “consensual” yazmasının sebebi “Q” ye işaret etmek.
Bir keresinde karısının adını Melania yerine Melanie yazması da boşuna değil. Aynı adlı eski bir hain Adalet Bakanlığı çalışanına işaret ediyordu orda da.
Tweetlerindeki kelimeler arasındaki boşluk sayıları ve tweet saatleri bile aslında mesaj yüklü. Bazen derin devletin New York’a düzenleyeceği bir saldırıyı deşifre ediyor, bazen Davos’ta kendisine yönelik içinde İngiliz devletinin de olduğu bir suikast planını.
Grubun forumlarında Trump’ın tweetlerinde ve konuşmalarındaki yanlış kelimelerle aslında ne demek ve ne mesaj vermek istediği üzerine okuyunca en azından verilen emeğe saygı uyandıran teoriler havada uçuşuyor.
“Q”nün şifreli mesajlarında da derin devletin Trump’a karşı komploları ve suikast planları deşifre ediliyor.
Bu derin devlet veya gizli cemiyet, Trump karşıtı ayaklanmalar çıkarmaya, kaos planları devreye sokmaya çalışıyor. Bunun için medyayı ve Hollywood’u kullanıyor. Hatta bazen bu gizli cemiyetin kuklası olan Kuzey Kore liderinin tehditleri bile hedef aslında Trump.
Asya Zirvesine uçarken, uçağını vurmak için geçtiği bir adanın üzerinden bir füze fırlatıldığı ilgili fotoğraflar “Q” takipçilerinin forumlarında günlerce dolaştırıldı, teknik analizlerle fotoğraf izah edilmeye çalışıldı.
“Q” ve taraflarına göre bu derin devlet ve gizli cemiyet operasyonlarına karşı Trump’ın eli de armut toplamıyor. Trump ve müttefiki generaller, Clinton ailesi, Obama, McCain ve eski CIA başkanının da aralarında olduğu gizli cemiyetin adamı yüzlerce üst düzey yetkili hakkında “vatana ihanet”ten iddianameler hazırladı ve mühürledi. Hepsini Guantanamo’ya göndermek için uygun zamanı bekliyor. Bu soruşturmayı da seçimlere Rus müdahalesini soruşturduğu zannedilen Mueller yapıyor. Aslında Mueller de Trump’ın dostlarından. İşte Trump’ın askerleri yanına alıp söylediği “Fırtına öncesi sessizlik”ten kastı da buydu.
Q’nün bir kaç mesajına bakalım, yine tanıdık gelebilir:
“Artık gerçeği öğrenme zamanı. Onlar sizi kontrol etmek istiyor. Onlar sizi köle yapmak istiyor. Onlar sizi dinlerinize, ırklarınıza göre bölmek istiyor. Sınıf savaşları çıkarmak istiyorlar. Din savaşları çıkarmak istiyorlar. Medyayı kullanıyorlar. Hollywood’u kullanıyorlar. Siyasi liderleri kullanıyorlar. Artık geniş düşünün. Büyük uyanış zamanı.”
“Q”nün “QAnon” adlı takipçileri derken Roseanne Bar gibi oyuncular, Curt Schilling gibi ünlü sporcular, yüksek takipçili sosyal medya trolleri, meşhur Youtuberlar ve yüz bine yakın insandan bahsediyoruz.
Türkiye’de de çok inananı çıkan Obama, Clinton ve çevresinin içinde olduğu iddia edilen Pizzagate skandalı iddiası da bu forumlarda ortaya çıkmış komplo teorilerinden biriydi.
Ama sanal alemde komplo teorisi diye geçmemek lazım. Pizzagate’e inanan bir adam otomatik silahıyla pefofili zincirinin merkezi olduğu iddia edilen pizzacıyı basmıştı. Başka bir “Q” takipçisi ise Adalet Bakanlığı’nın Hillary Clinton’la ilgili gizli dosyaları açıklaması talebiyle silahla dolu kamyonuyla ülkenin en büyük barajlarından birine giden yolu saatlerce kapatmıştı.
Daha önce Washington’da bir yürüyüş yapan grup şimdi de Trump mitinglerinde ortaya çıkmaya başlayınca ABD medyası ve siyasetçiler “ne oluyoruz” sorusunu sormaya başladılar. ABD’de sağ ve cumhuriyetçiler her zaman merkezi otoritenin güçlenmesine karşı oldukları için Beyaz Saray, CIA konulu komplolarla teşnedir, hatta Türkiye’de dolaşımda olan pek çok ABD merkezli komplo bu sağcı Amerikalıların eseridir. Ama ilk kez bu fikir muhalefette değil, Trump’la iktidara geldi. Komplo teorisi de form değiştirerek Trump’ı devirmeye çalışan derin devlet formuna girdi. Trump’ın da karısının adını yanlış yazınca bile derin anlamlar çıkaran bir ateşli destekçi kitlesi olmasından şikayetçi olmadığı açık.
Yani Türkiye’de Trump’ın ülkeyi karıştırmaya çalışan CIA ajanı rahibi kurtarmak için Türkiye’yi tehdit ettiğinin iddia edildiği hafta, ABD’de Trump taraftarları dünyayı karıştırmaya çalışan üst aklın ve CIA’in komplolarıyla mücadele ettiğini düşündükleri Başkanlarını korumak için pankartları, tshirtleriyle ortaya çıktılar.
Bilgiye ulaşma imkanları artıp, söz söyleme hakkına erişim kolaylaşınca, dünyayı anlamak, yorumlamak da bir entelektüel emek gerektirince, insanlar her şeyi açıklayan formülleri, kestirme yolları komplo teorilerinde buluyor.
Dünyanın en güçlü medyaları, Hollywood bile, bir kaç akıl yürütme, bilgi kırıntısı, sebep sonuç ilişkisini, kesilip biçilmiş fotoğraflar, basit ev yapımı videolarla birleştiren bu teorilere karşı ikna edici olamıyor. Çünkü güçlü olanla zayıf olanlar arasındaki dengesizliği daha kolay açıklayan ve öfkeyi daha iyi ifade eden alternatif bir teorisi yok kimsenin.
O zaman da büyük dirilişler, uyanışlar, yüzyıllık hesaplaşmalar, yeni bir çağ açılıyorlar, her yerde cirit atan ajanlar, komplolar, derin devletler, gizli güçler her zaman sıkıcı bilgilerden, haberlerden, yorumlardan daha çok ilgi çekiyor.
Ne diyelim, Allah herkese akıl fikir versin.
(Konuyla ilgili bu yazıda da yararlanılan bir makale için; https://www.thedailybeast.com/what-is-qanon-the-craziest-theory-of-the-trump-era-explained)
.5/08/2018 22:25
Casus filmine pek benzemiyor
50
ABD ile Türkiye arasındaki Brunson krizini çözmek için diplomatik görüşmelere devam eden ve serinkanlı açıklamalarla tansiyonu düşürmeye çalışan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu iki gün önce Alanya’da bir parti toplantısında yaptığı konuşmada şöyle dedi:
“Biz o Brunson' un kim olduğunu bile bilmiyorduk. ABD Büyükelçiliğinden konsolosluk erişimi için yardım istedikleri güne kadar böyle bir kişinin tutuklandığını bile bilmiyorduk. Kendi tercümanı ve bazı kişiler suç duyurusunda bulunduğu için başlayan bir süreç. Bizim bu kişiden ne çıkarımız olacak?”
Yürüttüğü müzakereler nedeniyle olayla ilgili resmi bilgilere hakim olan Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarına karşı, on gündür televizyonlarına çıkan yorumcular, köşe yazarları, 23 yıldır Türkiye’de yaşayan Rahip Brunson’un FETÖ’cülerle darbe organizasyonuna, PKK’yla Türkiye’yi bölme faaliyetlerine katılmış bir CIA ajanı olduğuna emin görünüyor.
Bazıları iddianameden alıntılar yaparak bu iddialarını dillendiriyor, bir kısmı ise sadece analiz yaparak bu sonuca varıyorlar.
Bilgi yerine akıl yürütmesiyle analiz yapanlar, ABD’nin bir misyoner rahip için bu kadar ayağa kalkmayacağını söyleyip, buradan Brunson’un mutlaka çok kritik bir ajan olduğu sonucuna varıyorlar.
Hemen sonraki cümlelerde “Evanjeliklerin Trump yönetimi üzerindeki etkisi”, “ABD’de yaklaşan ara seçimlerle bu yaptırım tehdidi arasındaki ilişki” üzerine söylediklerinin bu “rahip ajan” hikayesine pek uymamasını ise pek problem etmiyorlar.
Halbuki sadece akıl yürütmeyle başka sorular da sorulabilir.
Örneğin bu kadar karanlık işlere girişmiş kritik bir ajan yakalandıysa, neden mahkeme, soruşturmayı derinleştirip, bu “rahip kılıklı ajan”ının işbirliği içinde olduğu diğer isimleri tespit etmeye çalışmıyor ve neden böylesine tehlikeli bir ismi ev hapsine çıkarıyor?
Yine eğer söylendiği gibi darbe, PKK ve FETÖ’yle ilişkili bir CIA ajanını yakalandıysa neden darbeyle ABD arasındaki bağa ilişkin bulunmuş bu müthiş bağlantı, bütün delilleriyle bütün dünyaya anlatılmıyor, ABD dünya önünde özür dilemek zorunda bırakılmıyor, haklı bir tepki olarak ABD’yle ilişkiler askıya alınmıyor da bu “karanlık ajanın” ABD’nin gitmesiyle sonuçlanabilecek diplomatik görüşmeler yürütülüyor?
Bu soruların cevabı Çavuşoğlu’nun açıklamasında gizli. Çünkü hükümetin Rahip Brunson hikayesi ile savcılığın ve medyanın “CIA ajanı Casus Rahip” hikayesi arasında fark var.
Aslında sadece iddianameyi okumak bile Brunson’un tutuklanma sürecinin bir “CIA ajanı yakalama” operasyonu olmadığını anlamak için yeterli.
Her şey, 1993’den beri oturma izinlerini uzatarak Türkiye’de yaşayan Brunsonların Ağustos 2016’da, yani darbeden sonra tekrar oturma izni almak İzmir İl Göç İdaresi’ne başvurmasıyla başlıyor.
Prosedür gereği, İzmir İl Göç İdaresi, Ankara’daki İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü Yabancılar Daire Başkanlığı ve İnsan Ticareti Mağdurlarını Koruma Daire Başkanlığı’na yazı yazıyor.
İddianameye göre bu yazışmalar sırasında “şüphelinin isterse ikamet izni alabilme imkanı var iken pek çok kez geçici oturma talebi alarak, ısrarla bir ikametinin bulunmamasına dikkat ettiğinin tespit edildiği, bu tespitin şüphelinin niyetinin sorgulanmasına neden olduğu” değerlendiriliyor.
Yani soruşturmayı başlatan, 23 yıldır neden geçici oturma izni ile İzmir’de yaşadığıyla ilgili “şüphelinin niyetinin sorgulanması.”
Bu niyet sorgusu üzerine bir bilgi notu İzmir Göç İdaresi’ne gönderiliyor.
İddianamedeki bütün suçlamalar da bu istihbari bilgi notu etrafında dönüyor:
“Adı geçenlerin İzmir İli Alsancak semtinde bulunan Diriliş Kilisesinde faaliyetlerde bulundukları, burada ders ve vaazlar verdikleri, geçimlerini Orta-Atlantik Papaz Yönetimi Evi’nin her ay düzenli olarak gönderdiği maaş, konut ve yol yardımı aracılığıyla sağladıkları, Andrew Craig BRUNSON isimli yabancının, özellikle 2010-2013 tarihleri itibariyle Kürt orjinli vatandaşlara yönelik ayinler düzenlediği, İzmir’deki Protestan Kilisesi önderlerinin katılımıyla 09.10.2013 tarihinde gerçekleştirilen Önderler Toplantısında FETÖ/PDY ile diyalog kurulmasının faydalı olacağını belirttiği, 2015 tarihi itibariyle Suriye’ den ülkemize gelen sığınmacılara insani yardım sağlama görüntüsü altında misyonerlik faaliyeti yürüttüğü” belirtilmiştir.”
Ama bu bilgi notunda da casusluktan bahsedilmiyor.
Zaten, Brunsonlar, 7 Ekim 2016 günü evlerine gelen bir çağrıyla kendi istekleriyle İzmir Göç İdaresi’ne gidiyorlar.
Burada çifte Ankara’dan gelen G-82 (Milli Güvenliğimiz Aleyhine Faaliyet tahdit) kodu ile oturma belgesi verilmeme kararı bildiriliyor.
Sınır dışı edilmek üzere Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’ne gönderiliyorlar. 12 gün boyunca burada tutulduktan sonra, 19 Ekim günü bütün faaliyetleri birlikte yaptığı eşi, Türkiye’den ayrılmamak şartıyla serbest bırakılıyor.
Papaz Brunson ise 8 Kasım 2016 gününe kadar yani toplam bir ay daha burada tutulduktan sonra bir gece yarısı Terörle Mücadele’ye getiriliyor ve 9 Kasım 2016 günü hakim karşısına çıkarılarak FETÖ üyeliği suçlamasıyla tutuklanıyor.
Brunson’un iddianamede ve medyada aleyhine delil olarak kullanılan telefon mesajları, flash diskinden çıkan belgeler de Göç İdaresi’ne giderken yanında götürdüğü çantasında ve üst arama sırasında bulunuyor.
23 yıldır yakalanmayan bir CIA ajanı için büyük bir tedbirsizlik bu.
Bu tutuklama hikayesinin bir “ajan yakalama” hikayesi olmadığının en önemli delili ise resmi olarak Türkiye aleyhine çalışan casusları bulup, yakalamaktan sorumlu MİT Kont-Espiyonaj Dairesi’nin olayın hiçbir yerinde olmaması. Sadece tespit ve yakalama kısmında değil, iddianame ve kayıtlara bakılırsa Rahip Brunson’un MİT tarafından sorgulandığına ilişkin bir bilgi bile yok.
Ayrıca, istihbarat örgütleri arasında, özellikle de müttefik ülkelerin istihbarat örgütleri arasında yaşanan ajan yakalama operasyonlarının gizlilik içinde yürütüldüğü, olayların çok azının yargıya ve kamuoyuna taşındığı da başka bir not olarak düşülebilir.
Zaten Brunson da FETÖ üyeliğinden tutuklanmasından ancak 10 ay sonra Ağustos 2017’de darbecilik ve askeri casusluktan bir kere daha tutuklandı.
Bir buçuk yıl sonra çıkan iddianamesinde aleyhine yöneltilen suçlama da “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme.”
Ama iddianamede casusluk iddiası üçü savcının bu suçlama cümlesinde olmak üzere sadece sekiz kez geçiyor. Diğer beş cümlede ise Brunson’un hangi belgeleri temin edip, askeri casusluk yaptığı belirsiz.
İddianamede bunun tek delili, yine gizli tanığın Türkiye’deki Amerikan üslerinde çalışan Mormon askerlerin faaliyetleriyle ilgili savcılığa verdiği ifade ve teslim ettiği belgeler. Bu ifade ve belgeler 2012 yılından öncesine ait. İddianameye göre bu belgeler içinde Türkiye’deki demiryolları ve benzin istasyonlarıyla ilgili gizli bilgilerin yer aldığı iki rapor da var.
Fakat sorun şu ki; Türkiye’deki ABD üslerinde görevli olan Mormon askerlerin ve Mormon cemaatinin 2012’den önceki faaliyetleriyle ilgili bu gizli tanığın verdiği ifade ve belgelerle, Mormonları Hristiyan bile görmeyen Evanjelik kilisesinden Brunson arasında nasıl bir ilişki olduğu iddianamede boşlukta kalmış.
Bu boşluğu savcı HTS kayıtlarıyla doldurmuş. İddianameye göre telefonlarının aynı yerdeki baz istasyonunda sinyal vermesi iki kişi arasında bir ilişki anlamına geliyor.
Mesela şöyle deniyor:
“Şüpheli Andrew Craig BRUNSON’un kullandığı, inceleme işlemi bitirilen 0532 292 01 56 nolu GSM hattının HTS dökümlerinin kontrolünde, hakkında soruşturma yürütülen Kenneth C. ABNEY ile soruşturma kapsamında anlam yüklenecek şekilde, düzenli periyotlarla 3 kez aynı yerde bulunduğunun anlaşıldığı,”
Kenneth Abney, iddianameye göre Türkiye’de görev yapmış bir Mormon ABD’li asker. Esas olarak bu gizli raporların da ona ait olduğunu iddia ediyor gizli tanık. Neden esas olarak onunla ilgili bir soruşturma yapılmadığı akla gelen başka bir soru.
Ama bu sorular lüks.
İddianameden anlaşılan hazırda elde bulunan bu gizli tanık ifadesi, zaten elde olan Brunson’a yapıştırılmaya çalışılmış.
Brunson’un ve Abney’in üç kez aynı yerde bulunmasından ne kastedildiğini yine iddianameden okuyalım:
“29/08/2010 (Pazar) tarihinde İzmir ili Alsancak semtinden 12:00 ve 18:45 saatleri arasında sinyal verdiği, aynı GSM hatlarıyla 29/08/2010 tarihinden bir sene sonrasına denk gelen 28/08/2011 (Pazar) günü İzmir ili Alsancak semtinden 09:50 ve 22:27 saatleri arasında sinyal verdiği, aynı GSM hatlarıyla 28/08/2011 tarihinden bir sene sonrasına denk gelen 02/09/2012 (Pazar) İzmir ili Alsancak semtinden 12:01 ve 20:31 saatleri arasında sinyal verdiği”
Yani aralarındaki irtibat bir kez 2010 ve iki kez de 2011’de üç kez Pazar günü saat 12.00’den sonra İzmir Alsancak’ta bulunmuş olmak.
İddianamede aynı tür HTS irtibatıyla Brunson bu kez de FETÖ’nün firari İzmir imamı Bekir Baz’a bağlanmış.
Haftalardır gazetelerde ve televizyonlarda dillendirilen “Brunson, FETÖ imamıyla 293 kez görüştü” bilgisinin kaynağı da yine benzer bir HTS raporu.
Savcının iddianamesine bile almaya gerek görmediği ama gazeteciler ve analistlerin “İşte FETÖ ile papazın ilişkisinin delili” diye kullandıkları bu 293 sayısı nereden peki?
“Brunson'un kullandığı 5 GSM hattı ile Baz'ın kullandığı 2 GSM hattının sinyal kayıtlarını karşılaştıran emniyet, 4 Nisan 2011 ila 19 Ağustos 2015 tarihleri arasında bu hatların Konak, Çankaya ve Alsancak'ta birbirlerine yakın bazlarda 293 kez sinyal verdiğini saptamış.”
Yani bu şu demek; ikisi de bu bölgelerde yaşayan iki kişinin telefonları, İzmir’in en kalabalık bölgesinde dört yıl boyunca 293 kez yakın bazlarda sinyal vermiş.
Muhtemelen bu hesapla bu bölgede yaşayan herkesi Bekir Baz ve Brunson’la irtibatlı göstermek mümkün.
Bunun dışında Brunson’u Bekir Baz’la ilişkili gösteren tek delil ise gizli tanığın Brunson’un bir toplantıda kilise açma izni konusunda daha sonra fotoğraflardan teşhis ettiği Bekir Baz’dan yardım istediği iddiası. Bu yardımın tarihi de belirsiz.
(İddianamenin daha ayrıntılı bir değerlendirmesi için http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/rahibi-katille-yargilamak-6586)
Televizyonlarda ve gazetelerde Brunson’u PKK’ya bağlayan iddiaların delileri de yine Kobani’den Türkiye’ye başlayan göçten sonra Suruç’ta olduğunu gösteren HTS kayıtları, Suruç’ta kırmızı sarı yeşil fularlı Agit adlı biriyle çektirdiği fotoğraf ve yine telefonundan çıkan Whatsapp görüşmeleri.
Bu iddiaları iddianameden okuyalım:
“23.07.2015 günü Andrew BRUNSON’un Suruç’ta bulunmakla birlikte, Kobani’deki şiddet olaylarının ve Diyarbakır ili Sur ilçesindeki hendek operasyonlarının olduğu zaman diliminde de, kendisinin İzmir ilinde görevli bulunmasına rağmen, bu bölgeden çok uzaklarda yer alan, kendi görevi ile hiçbir bağlantısı olmayan Sur ilçesinde bulunduğu, yine bölgede PKK terör örgütünün oluşturmaya çalıştığı kaotik ve şiddet ortamına rağmen bu bölgede bulunmakta ısrar etmesi karşısında iddianamenin genelinde irdelenen, şüphelinin bağlı olduğu illegal yapılanmanın hedef ve stratejisi kapsamında görev yaptığı anlaşılmıştır.”
“Andrew Brunson tarafından gönderilen fotoğrafta Andrew Craig BRUNSON ve eşinin bulunduğu, yanlarında Agid olarak bilinen şahsın boynunda sarı kırmızı yeşil renkte fuların olduğu ve çok sayıda çocuğun bulunduğu, arkadaki çadır kent olarak değerlendirilen mekanda görüntü tespit edilmiştir. Bu görüntünün misyonerlik görüntüsü altında illegal faaliyetler içerisinde olabileceği değerlendirilmiştir.”
“İşte Suruç’u ve Sur’u karıştıran rahip” cümleleri “olabileceği değerlendirilmiştir” diye biten bu cümlelerden çıkarılıyor.
HTS kayıtlarına göre Brunson 2014-2017 yılları arasında 1306 kez Urfa ilinin Suruç ilçesinde, 192 kez Urfa ilinin başka ilçelerinde, 2 kez Diyarbakır ilinde bulunmuş.
Peki ne yapmış burada? Bunun delilleri de Brunson’un üzerinde taşıdığı telefonundaki whatsapp mesajlarından ve sırt çantasındaki flash diskteki notlardan iddianame yer almış.
Bazılarını okuyalım:
“Agid birçok kişi ile iletişime geçtiği için küçük ölçekte dağıtım yaptık ve İncil’i paylaştık. Tüm amacımız Suriye’ye gitmekti. Kürtler arasında kilise yok. Suriye ulaşılabilir değil. Korkunç savaş onlara İncil ile ulaşmamızı sağlıyor.
Kobani’deki takım için dua edin. Muhtemel yetimler için çocuk bakım merkezi. Kilisenin bu kilisesiz yerde yeşermesi dileği ile. Türkiye için dua edin. İncil’in yayıldığı en büyük ülke olması için. Çin’deki rüzgarın Türkiye’ye de esmesi dileği ile”
Zor durumdaki mültecilere yardım götürerek, onları Hristiyanlaştırmaya çalışan fırsatçı bir misyonerden fazlası görünmüyor bu notlarda.
Ama son 10 yılda, Askeri Casusluk davaları, gazeteci davaları, Büyükada ve benzeri davalarda, Soğuk Savaş’ta yakalanmış casus sayısından daha çok casus yakalamış bir yargının bir kere daha ajan yakalamış olmasından pek kimse şüphe etmiyor.
Halbuki, hükümet “FETÖ ve PKK irtibatlı bir CIA ajanı”yla karşı karşıya olmadığının farkında olarak müzakere yürütüyor. ABD’nin yargıya müdahale edip, tutuklu bir kişiyi serbest bırakma talebine karşı, ABD’de haksız yere tutuklanmış Hakan Atilla’yı masaya getirmenin de bir mantığı var.
Ama bu kadar ağır iddiaları, “yargının tasarrufu” diyerek kenara çekilmekle bile yetinmeyip, sorgusuz sualsiz savunanların, iddianamelerdeki bilgileri dahi çarpıtanların bir mantığı olmadığı açık. İdeolojik bagajlar, “söz konusu vatansa” havası bütün bu iddiaların sorgulanmasını engelliyor. Bu müzakerelerden bir sonuç alınınca ne diyeceğini dahi düşünmeyen bir militanlık bu.
Halbuki ülkenizi sevmenin ve savunmanın en iyi yolu sadece doğruyu söylemek olabilir...
.07/08/2018 22:59
Türk Lirasını ‘aslanlar gibi’ korumak için...
44
“Türkiye Merkez Bankası başkanının Nobel alabileceği iddiası abartı değil. Eğer politikasının başarılı olduğu ispatlanırsa Nobel’i almalı.”
2012 yılında Nobel İktisat ödüllü, dünyanın en saygın ekonomistlerinden biri olan Joseph Stiglitz’in “Nobel almalı” dediği Türkiye Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’ydı.
ODTÜ’de Elektronik Mühendisliği okuyan Başçı, Bilkent’te MBA yüksek lisansı yaptıktan sonra, John Hopkins’te İktisat yüksek lisansı, tekrar Bilkent’te iktisat doktorasını tamamlamış, aynı üniversitede İktisat Bölümü’nde doçent olarak çalışırken de TED Koleji’nden lise arkadaşı Ali Babacan’ın davetiyle önce onun danışmanlığına, ardından da Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı’na getirilmişti.
AK Parti iktidarının en başından itibaren ekonomiye yön veren kurmay heyetinin içinde yer aldı.
2006 yılında Başbakan Erdoğan onu Merkez Bankası Başkanlığı'na getirmek istedi, hatta Başçı başkanvekili olarak basın toplantısı bile yaptı ama ataması akademisyen olan eşinin başörtüsü yüzünden Sezer'den veto yedi.
Fakat, Başkan Durmuş Yılmaz'ın yardımcısı olarak Merkez Bankası politikalarına yön verdi.
Aslında ilk başta hem kimliği hem AK Parti iktidarı yüzünden ona önyargılı olan yerli analistler ve küresel piyasalardan çok iltifat görmedi.
Başçı'nın piyasalara karşı ilk sınavı 2008'de küresel krize karşı geliştirdiği para politikasıyla oldu. Tüm dünya resesyona doğru giderken, 2008 kışında Merkez Bankası, piyasanın "faizi artır" baskısına karşı durup, böyle bir resesyon karşısında diğer "normal" ekonomilerin yaptığını yaptı ve faizleri düşürdü.
Her kriz tehdidine karşı kırılgan Türkiye'den beklenen her zaman faizleri artırmaktı. Resesyon tehdidi olsa bile, öncelik ağır sermaye çıkışlarını engellemek, dövize dönüşle büyümenin alacağı hasarı durdurmaktı. Ekonomik durgunluğa karşı, faizi artırmak normal bir ekonomide anormal bir cevaptı ama anormal bir ekonomide bu anormal önlem normal hale gelmişti. Merkez Bankası buradaki tarihi bir kırılmaya imza attı. 2010'a kadar faizleri indirme politikasına devam eden Merkez Bankası, çok eleştirildi ama haklı çıktı ve ilk savaşı kazandı.
2010 yılında ise yeni bir tehlike baş gösterdi. Küresel likitide artmış, Türkiye'nin aralarında olduğu Gelişmekte Olan Piyasalar (GOP) da akan para faizlerin düşük kalmasına destek olurken, yerel para birimlerinin değeri artmakta ve bu da dış ticaret açıklarını artırmaktaydı. GOP ülkeleri bir ikilemle karşı karşıya kaldılar: Hem aşırı yüksek büyümeyi (enflasyon, aşırı ısınma, balon..) hem de dış açığı büyüten paranın değer kazanmasını durdurmaları gerekliydi. Klasik iktisada göre faizler artırılıp büyüme soğutulabilirdi. Ama bunu yaptığında yerel para cazip hale geliyor, sermaye girişleri artıyor ve dış açık büyüyordu. Faiz düşürülüp sermaye girişleri azaltılıp, paranın değeri düşürüldüğünde ise düşen maliyetler tüketim ve yatırımı artırıp ısınmayı daha da artırabilirdi.
Teorideki iki çözüm de bu durum karşısında çaresiz kalmıştı. İşte bu noktada Erdem Başçı'nın mimarı olduğu klasik, ortodoksi bütün yöntemlere ters politika paketi “Faiz Koridoru” ortaya çıktı. Bu sıradışı çözüm başta uluslararası finans çevreleri, Financial Times, Wall Street Journal gibi gazetelerde dalga konusu oldu, sert ifadelerle eleştirildi. Tabii ki Türkiye'deki finans çevreleri ve ekonomi yazarları arasında da...
Ama 2012 yılına kadar başarıyla uygulanan bu politika sayesinde Financial Times grubuna ait prestijli ekonomi dergisi The Banker Erdem Başçı'yı Avrupa’da 2012 yılının Merkez Bankası başkanı seçti. İşte Stiglitz de Başçı'nın bu faiz koridoru buluşuyla ekonomi Nobel'i alabileceğini söylemişti.
Küresel krizin bitip faizlerin normalleşmesine kendini hazırlayan Merkez Bankası, istediği zaman artırdığı ama düşük tuttuğu faizle ve esnek politikalarla varlık fiyatlarında beklenenden daha şiddetli bir şok olarak yaşanan Gezi'yi bile göğsünde karşıladı.
Ama FED'in varlık alımlarını başlatmasına denk gelen 17 Aralık sürecinde aynı şey olamadı. Varlık fiyatları dibi gördü. Hiçbir Merkez Bankası'nın böylesi bir şoka karşı bir silahı yoktu ve piyasadan faiz artırımı baskıları dayanılmaz bir noktaya geldi. Ve Merkez Bankası artırıp artırmamanın maliyetini hesaplayıp bilinen yüksek faiz artırımına gitti.
İşte bu noktada faizlerin düşürülmesini isteyen iktidarla görüş ayrılığı başladı.
Başçı, kabineye bir brifing vererek neden faizleri yavaş yavaş düşürmesi gerektiğini anlattı. Özetle söylediği şuydu; eğer faizleri 4-5 puan düşürürsek piyasa faizleri tavan yapar. Halbuki Merkez Bankası'nın enflasyonla sıkı mücadele politikaları yüzünden piyasa faizleri gerilemiş durumda. Faizlerde ani düşüş, enflasyonu takmamak gibi yorumlanacak ve bu da piyasa faizlerini zıplatacaktır.
Ama karşısında kendisine faiz lobisinin adamı diyen güçlü bir lobi buldu. Vatana ihanete varan suçlamalarla, paralel imaları, “İngilizlerin adamı” olma ithamlarıyla karşılaştı. Hiç ekonomiden anlamayan yazarlar bile sabah akşam televizyonlarda, gazetelerde Başçı’yı yerden yere vuran sözler söylediler.
Beş yıllık görev süresinin uzatılıp uzatılmayacağının tartışıldığı günlerde çıkan bir haberde manşetten “Baş Spekülatör” bile ilan edildi. https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2015/02/11/bas-spekulator.
O günlerde faizi artırdığı için faiz lobisinin adamı ve baş spekülatör ilan edilmesinin sebebini o yazıdan okuyalım:
“...çok konuşan, hedef tutturamayan ve belirsizlik yaratarak piyasayı bozan başkan olarak anılacak olan Erdem Başçı. Herkes hatırlar, en önemli fiyaskosu dolardı. Bugüne kadar hiçbir merkez bankası başkanının yapmadığını yaparak, 27 Ağustos 2013'te dolar 2.03 TL iken çıkıp "Kur yıl sonunda 1.92 TL olursa şaşırmayalım" dedi. Dolar ise yılı 2.14 TL'den tamamladı. İşte o dönemde Başçı'nın söylemine inanarak döviz açığını kapatmayan şirketlerin maliyeti yüzde 5'in üzerinde arttı... Bu operasyonun kaymağını ise her zaman olduğu gibi faiz lobisi yedi. 3 ay vadeli mevduatın ortalama faizi yüzde 7.63'ten 11.30'a kadar çıktı.”
Başçı görevini devrettiği güne kadar bu ağır eleştirilere, siyasi ithamlara karşı sessiz kaldı. Piyasa karşısında ise “TL’yi aslanlar gibi koruyacağız, dövizin belini kıracağız” diyerek güçlü durdu.
Ama görev süresi uzatılmadı.
Gezi, 17-25 Aralık, terör saldırılarına rağmen 20 Nisan 2016 günü görevi yeni başkana devrederken, Dolar 2.80, Avro 3.18 TL’ydi.
“Faiz Lobisi’nin adamı” olmakla suçlanmasına neden olan Merkez Bankası’nın faiz oranı ise %8.65’di. Bugün aynı oran yüzde 17,75.
AK Parti iktidarının ekonomideki başarı öyküsünün mimarlarından, tüm dünyada itibar gören, Nobel’e aday gösterilen bir Merkez Bankası başkanını bugün devlet Paris’te Türkiye’nin OECD Daimi Temsilcisi olarak değerlendiriyor.
Önceki görevleri düşünülürse bu kızak bir görev. Euro cinsinden maaş aldığı ve Türkiye’deki karmaşadan uzakta görev yaptığı için herhalde halinden de memnundur.
Ama kendi yetişmiş kadrolarını, bir başarı hikayesinin kurmay heyetini, böyle anlamsız tartışmalar, şahsi ikbal hesapları uğruna kolayca harcayabilen bir ülkenin herhalde suçu dışarıya atma hakkı yok.
Bugün, eski Merkez Bankası başkanını tekrar göreve getirip, bütün dünyaya net bir mesaj vermek, Merkez Bankası’nın itibarını yükseltmek de mümkün. Herhalde bunu da Amerika ya da faiz lobisi engellemiyor.
Ehliyet ve liyakati böylesine bir kenara atmanın ülkeye bir maliyetinin olmaması mümkün değildi. Bugün “TL’yi aslanlar gibi korumak” için yurtdışına heyetler göndermek zorunda kalmayabilirdik.
.10/08/2018 22:55
Vatanseverlik yapmaya çalışırken...
67
4 Nisan 2013 günü Meclis, Türkiye’de yabancılar, sığınmacılar, iltica hakkı, oturma izni, geri iade gibi konulardaki hukuki boşlukları dolduran ileri düzenlemeler içeren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu kabul etti.
Mayıs 2012’den bu yana Meclis gündeminde olan kanun, göçmenler ve insan hakları konularında çalışan sivil toplum örgütleri ile görüşülerek hazırlanmıştı.
5 Haziran 2012 günü İçişleri Komisyonu’nun kanunu hazırlayan alt komisyonundaki toplantıya davet edilen sivil toplum örgütlerinden biri de İzmir merkezli Mültecilerle Dayanışma Derneği’ydi.
Kanunun hazırlık sürecine de danışman olarak destek veren, İçişleri Bakanlığı’ndaki hazırlık toplantılarına katılan derneğin başkanı, mülteci hakları konusunda barolarda eğitimler veren, sınır dışı edilen Özbek, Afgan, Çeçen göçmenlerin davalarına bakan İzmirli tanınmış bir avukat ve aktivistti. Daha sonra adını duyacağımız titriyle Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç.
https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/komisyon_tutanaklari.goruntule?pTutanakId=457
Sık sık iltica ve sınır dışı vakalarına bakan Kılıç’ın telefonu 7 Ekim 2016 günü çaldı. Tavsiye üzerine kendisini ulaştıklarını söyleyen İzmir Alsancak’taki Diriliş Kilisesi’nden aradığını söyleyen bir kişi Alsancak Karakolu’nda hakkında sınır dışı kararı verilen bir rahip ile ilgili yardımcı olup olamayacağını soruyordu.
İş yoğunluğu olduğunu söylemesine rağmen arayan kişi ısrar edince karakola gitti.
Karakola vardığında rahip ve eşi, sınır dışı edilmek için Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’nde gönderilmek üzere kapının önüne gelmişti. Ayaküstü beş dakika konuştular.
Bundan sonraki kısmını Büyükada Davası’nın tek tutuklu sanığı olarak bir yılı aşkın bir süredir İzmir 1 Nolu T Tipi Cezaevi’nde tutuklu olarak yatan Taner Kılıç’ın gönderdiği mektuptan okuyalım:
“Kapıda ayak üstü 5-6 dakika kadar görüştük. Boynunda haç kolyesi olan eşi de yanındaydı. Sınır dışı kararı her ikisi içindi. Cep telefonları ellerindeydi. Evlerinin kapısına “Karakola gelin” şeklinde semt polisi bir not bırakmış. Onlar da karı-koca kollarını sallayarak karakola gelmişler. Ve orada kendilerine haklarında bir sınır dışı kararı olduğu söylenmiş. Bana “20 yıldır Türkiye’de yaşadıklarını, Türkiye’yi sevdiklerini, ABD’de bir evlerinin olmadığını, çocuklarının Türkiye’de doğup, büyüyüp halen okumakta olduğunu, yanlış hatırlamıyorsam Türkiye’den ev aldıklarını ve uzun süreli yaşamak istediklerini, ABD’ye dönmek istemediklerini, hem de bu şekilde sınır dışı edilmelerinin çok onur kırıcı olduğunu, bu sınır dışı kararına karşı dava açmak istediklerini söylediler. Ben de 15 gün içinde dava açılabileceğini, sınır dışı işlemini tedbiren durdurabileceğimi, dava açılmaz ise işlemi kabul etmiş sayılacaklarını, üstelik belli bir süre Türkiye’ye giriş yasağı uygulanacağını söyledim. Ama tedbiren durdurulan sınır dışı işlemine karşın kendilerini hemen Geri Gönderme Merkezi’nden çıkartmayı garanti edemeyeceğimi, duruma göre aylarca orada kalabileceklerini, oranın şartlarının da cezaevlerinden daha kötü olduğunu söyledim. Bana “sınır dışı olup, davayı öyle açsak olur mu” diye sordular. Ben de bunu tavsiye ettim. Böylece Geri Gönderme Merkezi’nin kötü koşullarında daha uzun kalmayıp ABD’de davanın sonucunu bekleyebilirler ve davayı kazandıklarında Türkiye’ye geri dönebilirlerdi... Vekalet bilgilerimi her ihtimale binaen cep telefonuna sms ile gönderdim... Benim bir daha irtibatım olmadı... Daha sonra irtibata geçen kilise sekreteri Umut Bey başka bir avukatla devam etmek istediklerini söyledi, bir borçları olup olmadığını sordu, ben de istemiyorum dedim. Bir daha görüşme olmadı. Ben tavsiye ettiğim gibi yapmışlardır ve ABD’ye gitmişlerdir diye düşünmüştüm. 8-10 ay kadar sonra Cumhurbaşkanı’nın ABD ziyaretinde Trump ile görüşmesinde rahip meselesinin konu edildiğini medyadan öğrendim. Medyada çıkan rahibin ismini kontrol ettiğimde 7 Ekim’de 5-6 dakika ayaküstü görüştüğüm kişi olduğunu anladım ve şaşırdım.”
Avukat Kılıç’ın karakol çıkışında görüp beş dakika ayaküstü konuştuğu rahip, meşhur Rahip Brunson ve eşiydi.
Bu tanıklığın en şaşırtıcı tarafı, evlerine semt karakolundan gelen çağrı ile ellerinde telefonları, sırtlarındaki çantalarında daha sonra içinden çıkan yazışmalar iddianamede aleyhine delil olarak kullanılacak flash diski ile semt karakoluna giden ve burada sınır dışı kararını öğrenen Brunson ve eşinin Türkiye’den ABD’ye gönderilmemek için gösterdikleri çaba.
Halbuki, 2013 yılında Meclis’te kabul edilen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na göre Brunson çifti, sınır dışı kararının kendilerine tebliğ edildiği 7 Ekim 2016 günü, 15 gün içinde karara itiraz haklarından feragat ettiklerine dair bir belge imzalasaydı, ilk ABD uçağıyla ABD’ye gitmelerinin önünde hiçbir engel yoktu.
Ama onlar sınır dışı kararına 15 gün içinde itiraz etmek için avukat tuttular ve bunun sonucunu da Geri Dönüşüm Merkezi’nde beklemeyi tercih ettiler.
Yani PKK ve FETÖ’yle irtibatlı bir CIA ajanı iken yakalanan, 23 yıl kendini saklamış çok kritik, kripto bir casus olduğu iddia edilen Rahip Brunson, ABD’ye gitme fırsatını kullanmayıp, Türkiye’de kalmaya çalışmıştı.
O gün ABD’ye gitseydi, bütün bu olanlar kimsenin adını duymadığı bir papaz ve eşinin sınır dışı kararı olarak tarihte yerini alacaktı.
Nitekim Brunson çifti, açtıkları davanın sonucunu beklemek için 12 gün boyunca Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’nde kaldıktan sonra, eşi Norine Türkiye’den ayrılmamak şartıyla serbest bırakıldı. Papaz Brunson ise 8 Kasım 2016 gününe kadar yani toplam bir ay daha burada tutulduktan sonra bir gece yarısı emniyete götürülüp FETÖ üyeliğinden tutuklandı.
Bu arada neler olduğunu, sınır dışı kararına itirazının sonucunu bekleyen bir papazdan nasıl FETÖ üyesi bir papaz çıkarıldığını bilmiyoruz.
Bir buçuk yıl sonra çıkan iddianamesinde ise FETÖ ile ilişkisine delil olarak karşısına, gizli tanık ifadesi, FETÖ imamıyla telefonlarının Alsancak-Çankaya-Konak’taki baz istasyonlarında dört yıl boyunca 293 kez sinyal vermesi dışında avukat Taner Kılıç’la irtibatlı olmak da çıkarıldı.
Çünkü Taner Kılıç, iddianame çıkmadan önce 6 Haziran 2017 günü Bylock kullandığı iddiasıyla tutuklanmıştı.
İrtibattan kastedilen ise üç telefon görüşmesi ve beş sms. Bunların hepsinin tarihi de sınır dışı kararı üzerine avukat olarak Kılıç’la görüştüğü 7 Ekim 2016 günü.
Bu görüşmeler de Brunson’un Kılıç’a “Karakola ne zaman geliyorsunuz” diye soran telefonları ve vekaletname için atılan SMSlerden ibaret.
Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç’ın telefonunda Bylock olmadığını ispatlayan iki bilirkişi raporu mevcut. Bu raporlardan biri bu konudaki en önemli uzman kabul edilen Koray Peksayar’a ait, diğeri İngiltere’den bir laboratuvardan alınmış. Peksayar mahkemede verdiği ifadede teknik olarak telefonda neden bylock olmadığını anlatmıştı. Ama iki rapora rağmen, Taner Kılıç’ın geçen ay çıkarıldığı mahkemeye hala emniyetin telefonunda bylock olduğuna dair raporu ulaşmadı. Kılıç, bir kez tahliye edilmesine rağmen akşamında itiraz üzerine yeniden tutuklanmıştı.
Kılıç’ın FETÖ’ye irtibatına delil olarak kız kardeşinin bir Zaman gazetesi yöneticiyle evli olması gösteriliyor. Benzer durumda bakanlar olmasına rağmen bu hısımlıktan bir ilişki çıkaranlar, FETÖ ile en başından itibaren kavgalı Kürt İslamcı çizgideki bir Nurcu hareket olan Zehra Vakfı’nın Taner Kılıç’a sahip çıkan ve kendi gönüllüleri olduğunu söyleyen açıklamasını ise görmüyor.
http://zehra.com.tr/durust-bir-insan-haklari-savunucusu-av-taner-kilic_h111553.html
Taner Kılıç’ın adı yaptığı bu beş dakikalık görüşme nedeniyle günlerdir medyada Brunson’un FETÖ ile bağlantısı haberlerinde geçiyor. Muhtemelen tahliye edilmesine rağmen akşamında tutuklanmasının arkasında da Brunson davasıyla olan bu beş dakikalık ilişki var.
Bu arada Türkiye ile ABD arasında tarihin en büyük krizine neden olan Brunson’un bir diğer tutuklanma nedeni olan “askeri casusluk için belge temini” suçlamasına delil olarak iddianameye giren bir rapor için mahkemeye İngiltere’den bir yazı geldi.
Yine gizli tanığın savcılığa teslim ettiği ve A.A. adlı bir Mormon Kilisesi mensubu tarafından Brunson’a verildiğini iddia ettiği rapor, Türkiye’deki benzin istasyonları üzerine ayrıntılı bir saha araştırması. İddianameye göre ise bu “gizli ve ancak askeri casusluk amacıyla elde edilen” bir belge.
Ama Manchester merkezli, özellikle petrol sektöründe yaptığı piyasa araştırmalarıyla bilinen Kalibrate şirketinin Küresel Araştırma Yöneticisi Ian Garland imzasıyla mahkemeye ulaştırılan yazı başka bir şey söylüyor.
Garland, mahkemeye sunduğu yazıda bu raporun şirketleri tarafından 2004 yılında Türkiye’de benzin istasyonu yatırımları ilgili bir saha araştırması olarak hazırlandığını söylüyor.
Kendisi de bir Mormon olan Garland, raporu hazırlamak üzere Türkiye’deki iki Mormon’la çalıştıklarını söyleyerek, onların adlarını da vermiş. İsimlerden biri gizli tanığın Brunson’a bu raporu vererek casusluk yaptığını iddia ettiği A.A., diğeri ise Türkiye’deki Mormon kilisesinden ayrıldıktan sonra onlarla hukuki sorunlar yaşamış bir isim. Ve muhtemelen bu isim davanın meşhur gizli tanıklarından biri.
Yani ayrıldığı eski kilisesiyle meseleleri olan bir kişi, gizli tanık oluyor, bizzat kendisinin hazırladığı ve karşılığında para aldığı bir ticari sektör araştırma raporunu, husumet içinde olduğu eski arkadaşının hazırladığı bir casusluk belgesi olarak sunuyor, bununla yetinmeyip, bu kiliseyle hiçbir ilişkisi olmayan Brunson’a da bu raporun verildiğini iddia ediyor.
Ve savcılık da bütün bunları araştırmadan gizli tanığın dediklerinden hareketle iddianamesine koyuyor ve papaz Brunson’u casuslukla suçluyor.
Muhtemelen bütün bunları yaparken ülkeyi dış güçlere karşı koruduklarını, büyük bir vatanseverlik yaptığını düşünmüş olmalılar.
Ama işini iyi yapmak yerine, girişilen bu vatan kurtarmacılık, dünya tarihinin en ciğeri beş para etmez devlet başkanlarından birine gün aşırı ülkemize laf söyleyecek malzeme vermek ve Türk lirasının değerini dolar karşısında düşürmek gibi Türkiye’ye ağır bir maliyete dönüştü.
Vatanseverlik bu olmamalı...
.12/08/2018 22:45
Öyle mi burjuva bey?
20
Mermerci soyadını pek çok kişi magazin ve sosyete haberlerinden hatırlıyordur.
Ama Mehmet Ata Mermerci adını muhtemelen çok az kişi duymuştur.
1929 yılında İstanbullu zengin bir burjuva ailesinde doğuyor Mehmet Mermerci.
Ankaralı zengin bir aileden gelen annesi, Vehbi Koç’un kuzeni ve eşi Sadberk Hanım’ın da ablası. Henüz Boğaziçi Üniversitesi adını almamış Robert Kolej’de Elektronik Mühendisliği okuduktan sonra o yıllarda Türkiye’den az öğrencinin gidebildiği Stanford Üniversitesi’ne master yapmaya gidiyor.
1955 yılında Türkiye’ye döndükten sonra pamuklu ince dokumada bir marka olacak Akfil’i kuruyor. 1973’de Türkiye’de ilk kez jean üretmeye başlayan şirket, Türkiye’nin en büyükleri arasına giriyor.
Bütün bunları hiç bir kamu bankasından kredi almadan ve bir gün bile çalıştırdığı fabrikalarda işçilerin greve gitmek zorunda kalmamasıyla başarıyor.
Ama Mehmet Mermerci’nin adı sadece ticari başarıları yüzünden değil, cesur fikirleri olan bir entelektüel olarak da itibar kazanıyor.
1964 yılından itibaren Türkiye ekonomisi ve siyasetiyle ilgili fikirlerini mektuplar yazarak paylaşmaya başlıyor.
Mail gruplarının, Facebook, Twitter ve Whatsapp’ın olmadığı zamanlar.
Önce yakın çevresine göndermeye başladığı mektupları, 1974’den sonra daktiloyla pelür kağıtlarına yazarak aralarında Cumhurbaşkanı, Başbakan, siyasi parti liderleri, bakanlar, gazeteciler ve işadamlarının olduğu daha geniş bir çevreye postalıyor.
Fotokopinin icadından sonra mektupların gönderildiği kişi sayısı 3500’e kadar çıkıyor. 1974’den vefat ettiği 1992’ye kadar yazdığı 241 mektup için 847 bin posta yapmış. Bu aynı zamanda büyük bir pul ve gönderi parası da demek.
Peki, bu kadar parayı neden bu mektuplar için harcamış?
1972 yılında yüzlerce siyasetçi ve gazeteciye gönderdiği bir numaralı “Pahallılık” başlıklı mektubundan okuyalım:
“Enflasyonu, sadece parayı kıymet, miktar ve faiz haddi olarak ayarlayarak kontrol altına almak kabil midir? Verimlilik artmadığı, kaliteli bol mal ve hizmet arzı olmadığı müddetçe, istediğiniz kadar parayı kısınız... Devlet, sonu olmayan bir zenginlik sanılmakta, her zümre bu zenginlikten, karşılığında bir şey vermeden en büyük payı koparmak için yarış ediyor intibaını vermektedirler. Bu düşünce tarzını değiştirecek ortam yaratılması gerekir. Batılı anlamdaki sosyal adaletin, ancak milletçe verimli bir çalışma neticesinde tahakkuk edebileceği unutulmamalıdır”.
Ama mektuplarda sadece şikayetler de yoktur.
O günler için devrim niteliğindeki çözüm önerileri de sunar. 2. Dünya savaşından kalma kontrol ve tahditlerin kaldırılmalıdır, Türk parası konvertibil hale getirilmeli, dalgalı kur sistemine geçilmelidir, sermayenin devlet bankalarından yandaş şirketlere, popülist yatırımlara değil, daha verimli ve kaliteli üretim yapan yatırımlara gidebilmesi için bir sermaye piyasası kanunu çıkarılmalıdır.
Hem mektuplarda hem de katıldığı toplantılarda dillendirdiği bu önerileri yüzünden Türk Parasını Koruma Kanuna karşı çıkmaktan savcılıklarda ifade verir ama mektuplardan ve her fırsatta fikirlerini ifade etmekten çekinmez:
“Yetkileri kısılacak bürokrasi, kolay karı azalacak bankacılık çevreleri ve varlığı tehlikeye girecek kaçak ekonominin para babaları yukarıda sözü edilen önlemlerin alınmasına var güçleriyle karşı çıkacaklardır. Onların baskıların pabuç bırakmamalıdır.”
Ama onu kimse dinlemez, para basmaktan başka bir iş yapmayan Merkez Bankası’nın kamunun açıklarını kapattığı, seçimler için para dağıttığı ülke önce 70 sente muhtaç olmaya ve sonra da 80 darbesine gelip toslar.
Ama mektuplarının ulaştığı ve fikirlerinden etkilenen yöneticiler de vardır; Turgut Özal onun mektuplarında yazdıklarını hayata geçirecektir.
Hatta bir ABD gezisinde Özal’ın ABD Başkanı Reagan’e Mermerci’nin bir mektubunu okuyup, kendi ekonomi modelinin de bu olduğunu söylediği iddia edilir.
Ama Özal iktidarında “haklı çıkan adam” olarak ünlenen Mehmet Mermerci mektup yazmayı bırakmaz.
Artık hedefinde devlete sırtını dayamış sermayedarlar vardır. 1987 yılında TÜSİAD toplantısında kürsüye çıkar ve şöyle der:
“Boş konuşuyorsunuz. Hükümeti devleti büyütüyor diye eleştiriyorsunuz. Eleştirirken de ne yapılması gerektiğine dair bir önerileri demeti de sunmuyorsunuz. Ayrıca Türk özel sektörü hep devletle iş yapıp büyümeyi seçtiği için devletin büyümesini kışkırtan da sizlersiniz”.
Konuşmakla kalmaz, TÜSİAD üyeliğini de dondurur.
Özal’a destek verir ama mektuplarında onun iktidarına yönelik öneriler ve eleştirilerde bulunmaya devam eder.
Bağımsız bir Merkez Bankası kurulmalıdır. Faizler devlet güdümünden iyice çıkıp tamamen serbestleşmelidir. Hizmet, insan, bilgi, kar ve para akımı serbestleşmelidir.
Ama sadece ekonomide değil, siyasette ve fikirde de serbestlik yanlısıdır.
Amerikan tipi başkanlık sistemini, adem-i merkeziyetçi bir yönetimi, fikir, din ve teşebbüs özgürlüğünü ve bütün bunlar için de yeni bir anayasayı savunur.
1992 yılında hasta yatağında kalem aldığı 241 sayılı son mektubunun adı “Hayalleri Gerçekleştirici Doküman”dır. Hayallerindeki anayasada defalarca vurgulanan prensipleri sıralamıştır:
“Din, vicdan, düşünce, ifade, yayın, toplanma ve teşebbüs hürriyeti, yaşama, kendi için çalışma, mutluluğunu ve emniyetini arama özgürlüğü, mesken masuniyeti, üst, baş, evrak ve diğer değerlerin aranmaması, mühürlenmemesi, götürülmemesi, fevri ve keyfi yasalarla veya zorla mülkün alınmaması, isnat edilen suçun bildirilmesi, delillerin gösterilmesi, süratli ve aleni mahkeme, jüri sistemi ve bunun resmi mercilerce temyiz edilememesi, aşırı ceza ve kefalet uygulanmaması...”
Mehmet Mermerci, bu mektubundan bir süre sonra, uzun zamandır mücadele ettiği kanserden hayatını kaybetti.
1991 yılında yazdığı bir yazıda enformasyon teknolojileriyle gerçekleşen devrime sanayinin ve eğitim sisteminin hazırlanmasını önerecek, daha 80’lerde çevre sorunlarına dikkat çekecek kadar zamanının ötesinde fikirlere sahip Mehmet Mermerci’nin adının pek duyulmamış olmasının sebebi muhtemelen Türkiye burjuvazisi içinde bir istisna olması...
Çünkü Türkiye’de burjuvazi hiçbir zaman onun kadar entelektüel ve cesur olamadı.
Ülkesi için doğru olduğuna inandığı fikirler için böyle mektup yazmak, kendini anlatmaya çalışmak gibi zahmetlere girmedi, zamanı gelmemiş fikirleri savunarak risk almak istemedi, bu uğurda para harcamayı ise hiç sevmedi.
Bir zamanlar Kürt sorununa çözüm için rapor hazırlatan Sakıp Sabancı, parti kuran Cem Boyner, bir dönem Türkiye’nin demokratikleşmesi ve sivilleşmesi için raporlar hazırlayan TÜSİAD’ın çabalarını paranteze alırsak, Batı’da burjuvazinin eseri olan özgürlükleri ve hukuk devletini savunmak ve onlar için mücadele etmek yerine başını devletin güvenli omuzuna yaslamaktan hoşlandı. Hatta pek çoğu kritik aşamalarda özgürlüklerin karşısında durdu, statükonun yanında yer aldı, eskimiş fikirleri ve pozisyonları savundu.
Türkiye’de arkasında sağlam bir sermaye grubunun bağışlarının olduğu bir think tank yok o yüzden. En çok burjuvazinin ihtiyacı olan hukuk devletini, insan haklarını savunan sivil toplum örgütlerine fon verenler arasında da adlarını göremezsiniz.
Medya sektörüne girenler ya bu gücü başka işleri için kullanmayı tercih ettiler ya da ilk zorda çekildiler. Hiçbirinden filmi yapılacak bir Washington Post’un sahibi aile hikayesi çıkmaz.
Sınırlı sayıda sanata destek veren ailelerin de bir sonraki neslinin kalitesi pek ümit vermiyor. Türkiye’de burjuvazinin yaşadığı Bebek’teki tek yabancı dergi, gazete satan kitapçı geçen yıllarda kapanıp, kaşmir mağazası oldu. Nispetiye’deki son kitapçı ise muhtemelen kebapçı olacak.
Marx’ın bile ilerici bir sınıf olduğunu söylediği burjuvazi, borçlarını devlete yapılandırmaya çalışan, devletten dağıtılan ihalelerden en imtiyazlı haklarla pay kapmaya çalışan, sonra da kazandığı parayla yurtdışında ev almak, en lüks yerlerde tatil yapmak ve en pahalı biletli spor müsabakalarına gitmekten başka eğlencesi olmayan bir sınıf değildi.
Böyle olunca da hak ettikleri gibi muamele görüyorlar.
Halbuki Mehmet Mermerci bugün yaşasaydı, bu kez bilgisayarının karşısına geçer, bir mektup daha yazar ve ilgili herkese gönderirdi. Muhtemelen bunun bedelini ödemeyi de göze alarak..
.17/08/2018 20:41
İthal edilmiş milli bir spor
Yüzbaşı Charles Cunningham Boycott, 1880’lerde İrlanda’nın küçük bir kasabası olan County Mayo’da görev yapan İngiliz bir toprak yöneticisiydi. Köylülere verdiği haksız cezalar ve ücretlerinde yaptığı kesintilerle büyük tepki toplamış, bu tepkiler onun Protestan bir İngiliz olması yüzünden de İrlanda milliyetçiliğini kışkırtmıştı.
Köylüler canlarına tak ettiren Yüzbaşı ve toprak sahiplerini durdurmak için örgütlendiler. Ellerinde güç yoktu, şiddet kullanamazlardı. Buldukları yol Yüzbaşı Boycott ve toprak sahiplerini kasabada izole etmek oldu. Onlara kimse yiyecek vermiyor, konuşmuyor, evlerine gitmiyor hatta postaları dahi dağıtılmıyordu.
Bugüne kadar bu tarz bir direniş görülmemişti. O yüzden İngiliz gazeteleri bunu tarif ederken yeni bir kavrama ihtiyaç duydular. The Times muhabirinin aklına protestoya sebep olan yüzbaşının soyadı geldi. Böylece bütün dünyaya yayılacak ve başka dillere de çevrilemeden kullanılacak “Boykot” kavramı ortaya çıktı.
Boykotlar, milliyetçiliklerin, uluslaşma süreçlerinin başladığı 19. yüzyılın sonun ve 20. yüzyılın ilk yarısında zayıf milletlerin güçlülere karşı bir silahına dönüştü. Aynı zamanda yükselen milliyetçilikler için kitleleri bir amaç etrafında mobilize etme yöntemi olarak iş gördü.
1880 ile 1930 arasındaki “boykot çağı” nın en bilinen örnekleri; 1890’larda İran’da İngilizlere verilen imtiyazlara karşı başlayan ve bir ulusal uyanışa dönüşen tütün boykotu, 1905 yılında Çinlilerin ABD’ye girişinin engellenmesine tepki olarak Çin’de Amerikan ürünlerine yönelik boykot, yine 1911 ve 1919’da Çin’de Japonya’nın saldırgan politikalarına karşı Japon ürünlerine boykotlar, 1919’da Mısır’da İngiliz hakimiyetine karşı başlatılan boykot, 1930’da Hindistan’da Gandi’nin İngiliz ürünlerine yönelik başlattığı boykot, Yahudilerin 1933’de Nazi iktidarına karşı Avrupa’da Alman ürünlerine karşı yaptıkları boykottu.
Aynı dönemde 1908 yılında Osmanlı’da da geniş katılımlı bir boykot yaşanmıştı. Ya da Fransızcadan alınan adıyla “boykotaj”.
23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından dört ay sonra, İttihat ve Terakki iktidarı 5 Ekim’de Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, bir gün sonra da Avusturya-Macaristan imparatorluğunun Bosna Hersek’i işgal etmesiyle sarsıldı.
Bu adımlar herkesi kızdırmış, onurunu rencide etmişti ama yeni rejimin bunun için savaşacak durumu da yoktu.
Çözüm, Servet-i Fünun dergisinde “Horasani” imzasıyla yazan, dünyayı ve Amerika’yı da iyi bilen renkli bir Jön Türk olan Ubeydullah Efendi’den geldi. İlk kez “boykot” kelimesinin kullanıldığı yazısında, Avusturya ve Bulgar ürünlerinin bu kararlara tepki olarak boykot edilmesini öneriyordu. Bu öneri İttihatçıların usta yazarı Hüseyin Cahit tarafından Tanin gazetesinde işlendi.
Boykot çağrısı bu işgali ve bağımsızlık ilanını kaba güçle ya da diplomasiyle engelleyemeyeceğinin farkında olan İttihatçıların her bakımdan işine geldi. Hem halkın tepkisini ve kırılan onurunu boykotla onarabilecekler, hem de kitleyi mobilize ederek 1908’in devrimci heyecanını sürdüreceklerdi.
Tabii böylece bir kaç ay patlak veren işçi isyanlarının üzeri örtülecek, Avusturya ve Bulgaristan’a karşı Osmanlı’nın eli güçlenecek ve böylece tazminat için bastırılacaktı.
Avusturya ürünlerine boykot denince akla gelen iki ürün vardı; Avusturya’dan ithal edilen herkesin kafasındaki kırmızı fesler ve Avusturya’dan getirilen şeker.
Boykot kararı gazetelerin yardımı ve boykotu takip için kurulan Boykotaj Sendikası’nın çalışmalarıyla, tabii ki İttihatçıların geniş örgütlenmesiyle bütün ülkeye yayıldı. Tüccarlar fes ve şeker siparişlerini iptal ettiler. Limanlara yaklaşan gemilerdeki ürünler liman işçileri ve hamallar tarafından indirilmedi.
Sokakta insanların başındaki fesler alınıp, yırtılıyor, gösterilerde Avusturya yapımı fesler parçalanıp, üzerlerinde tepiniliyordu. Yerli üretim fesler de vardı ama fese alternatif olarak kalpak bu boykot üzerine popüler hale gelmişti.
İşgali tanıyan Rusya tepkilerden nasibini alırken, işgale karşı çıkan İngiltere ve Fransa’nın konsolosluk binaları önünde teşekkür gösterileri düzenleniyordu.
Yurdun her yerinde yürüyüşler ve “fes yırtma bayramları” organize edilmekteydi. Avusturya ile iş yapan şirketler teşhir ediliyor, Galata’daki Avusturya menşeli dükkanlara girenler protesto ediliyor ve o günlerin meşhur tabiriyle “hamiyetsizlik”le suçlanıyordu. Gazetelere göre boykot “iktisadi savaş”tı, yabancı ürünlere karşı “milli iktisat” kavramı da bu boykotla tedavüle girmişti.
Avusturya’nın boykot kararına protestolarına karşı, İttihatçı hükümetin bahanesi ise belliydi; “Bu halkın tepkisi, bizimle ilgisi yok.”
Beş ay süren boykottan hem Osmanlı hem de Avusturyalı tüccarlar büyük zarar görmüştü. Onların girişimleriyle Avusturya ve Bulgar hükümetleri cüzi bir miktarda da olsa Osmanlı’ya tazminat ödemeyi kabul ettiler ve boykot sona erdi.
( Kaynak: Doğan Çetinkaya, 1908 Osmanlı Boykotu: Bir Toplumsal Hareketin Analizi, İletişim Yayınları, 2004)
20. yüzyılın ikinci yarısından sonra ulusların devletleşme süreçlerinin tamamlanması, ticaretin ve şirketlerin küreselleşmesi, ülkelerin ve sermayenin birbirine bağlanması, tüketim toplumuna geçilmesi ve toplumların devletler tarafından bu kadar kolay mobilize edilememesi gibi sebeplerle boykot etkili bir protesto yöntemi olmaktan çıktı.
Akıllarda kalan son büyük boykotlar olarak İsrail’le iş yaptığı için Arap ülkelerinin 1970’den 1991’e kadar sürdürdüğü Coca Cola boykotu ve 80’lerde Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı başlatılan boykot sayılabilir.
Yakın zamanlarda çevre, insan hakları gibi gerekçelerle yapılan sınırlı boykotlar dışında dünyada boykot bir yöntem olarak artık kullanılmıyor. Ya da kullanıldığı örneklerde etkili sonuçlar alınamıyor.
Türkiye’de buna örnek olarak 1998’de Öcalan’a oturma izni veren İtalya’yı protesto için yapılan İtalyan ürünleri boykotu ve 2005’de meclisi Ermeni Soykırımı’nı tanıyan Fransa’ya yönelik boykot gösterilebilir.
Her ikisi de kısa ömürlü olan bu boykotlardan geriye elçilik önlerinde yakılan Versace kravatlar, parçalanan buzdolapları ve yere dökülen Fransız parfümleri gibi tuhaf manzaralar kaldı. En son Hollanda’yla yaşanan krizde de bıçaklanmış portakallar...
O yüzden muhtemelen son ABD ürünleri boykotundan da geriye kırılan, kurşunlanan iphone görüntüleri kalacak.
Halbuki, Trump’ın göreve geldiğinden beri tehdit ettiği, gümrüklerini yükselttiği tek ülke Türkiye değil. “Önce Amerika” diyerek iktidara gelen, ülkesinin gücünü kaba yöntemlerle ve kaba sözlerle gösteren Trump kısa iktidarında müttefikleri Avrupa’dan, komşuları Meksika’ya Kanada’ya, rakibi Çin’den hasımları İran ve Kuzey Kore’ye kadar pek çok ülkeyle kavgaya tutuştu ve onları tehdit etti. Uyguladığı korumacı politikalarla pek çok ülke para birimi de dolara karşı değer kaybetti.
Trump, hakkında 70 tweet attığı komşusu Meksika’ya “uyuşturucu satıcısı ve tecavüzcüler” dedi, “Eğer sınırdan uyuşturucu ve insan geçidini durdurmazsanız NAFTA anlaşmasını askıya alırım, sınıra duvar örüp, parasını da sizden alırım” diye tehdit etti. Meksikalılar ayağa kalktı, protesto gösterileri oldu, Meksika başkanı ABD ziyaretini iptal etti ama Starbucks’lardan alışveriş yapma çağırıları yapılmadı.
Trump, 89 kez tweetlerinde bahsettiği Çin’i ABD’ye tecavüz etmekle, Amerikan ekonomisini baltalamakla suçladı, başta çelik olmak üzere pek çok üründe gümrükleri yükseltti. Çin Trump’ı ticaret savaşı açmakla suçladı ama üretimi kendi ülkesinde yapılan Iphone’a karşı boykot çağırısı yapmadı. Gümrük yükseltmeye cevabı gümrük yükseltmeyle verdi.
Trump müttefiki Avrupa’nın da gümrüklerini yükseltti, Avrupa ülkelerini NATO’ya para vermeyerek “beleşçilik”le suçladı, Almanya için “biz onları Rusya’ya karşı koruyoruz onlar Rusya’ya bağımlı hale gelen gaz anlaşmaları yapıyorlar” dedi, terör saldırılarından sonra İngiltere’yi beceriksizlikle suçladı ama bütün bunlara Avrupalı ülkeler de boykotla değil karşı gümrük yükseltme hamleleriyle cevap verdiler.
Kendi girişimcilerimizin ortağı, temsilcisi olduğu, bazıları Türkiye’de üretilen, gelirlerinin çoğu Türkiye’de kalan, kendi insanlarımızın çalıştığı şirketleri boykot ederek bu çağda küresel şirketlerin merkezlerinin olduğu ülkelere zarar vermek mümkün değil.
Deli numarası yapan milliyetçi, ilkesiz kaba bir işadamı tarafından yönetilen büyük bir güce karşı da bir devletin elinde vatandaşlarını ürün boykotuna davet etmekten daha etkili silahlar karşı ittifakları güçlendirmek, alternatifleri çoğaltmak gibi etkili çareler var.
Herhalde kimse sonunda krizler bitip ülkeler anlaşınca elinde kırık telefon, bıçaklanmış portakalla kalmayı istemez...
.19/08/2018 21:45
Aynı gemide seyahat etmenin kuralları
Mayflower (Mayıs Çiçeği) Gemisi, 6 Eylül 1620 günü İngiltere’nin en güney ucundaki Plymouth Limanı'ndan 102 yolcusu ve 30 mürettebatıyla yola çıktı. Geminin yolcuları Atlantik’i geçip “Yeni Dünya”da yeni bir hayat kurmayı hayal ediyorlardı. Fırtınaların ve büyük dalgaların başladığı eylül ayı okyanus yolculuğuna çıkmak için kötü bir mevsimdi.
Ama geminin yolcularının daha fazla beklemeye tahammülü yoktu.
Aralarında bebeklerin, çocukların ve kadınların da olduğu yolcuların yarısı bu gemiye binmek için Ada’nın karşı kıyılarındaki Hollanda’nın Leiden şehrinden gelmiş “Pilgrim” olarak bilinen radikal püriten bir cemaatin mensuplarıydılar.
Aslında oraya da 15 yıl önce İngiltere’den kaçıp gitmişlerdi.
Her türlü geleneği ve hiyerarşiyi reddeden İncil’in radikal bir yorumuna inanan, dışardan bakınca hiçbir özelliği olmayan sade kiliseleri, mütevazi giysileriyle dikkat çeken, sadece ibadet edip çok çalışan ve az harcayan bu cemaatin mensuplarına İngiltere’de hayat hakkı kalmamıştı. Anglikan Kilisesi’nden gördükleri baskılar, 17. yüzyılın başında kiliseyi kuran Tudor Hanedanlığı sona erip Stuart Hanedanlığı başladığında da bitmemiş, yeni Kral James, kendi çevirttiği bir İncil’in dışındaki bütün İncilleri yasaklayıp, radikal püritenlere baskıları artırmıştı.
Çareyi, topluca o yıllarda liberal, özgür bir krallık olarak bilinen Hollanda’ya göçmekte bulmuşlardı. Yerleştikleri Leiden’da üniversitede ve atölyelerde çalışıp hayatlarını sürdürüp, kapalı cemaatlerini yaşatmaya çalıştılar. Ama Kral James’in eli oraya da uzanmaya başlamıştı.
Ama esas sorun artık Leiden’ın da büyüyüp, kozmopolit bir şehir olmaya başlamasıydı. Şehirde günah artmış, cemaatin çocukları da İngilizce’yi unutup, Hollandalılara dönüşmeye başlamıştı.
Artık İngiltere’ye de dönemezlerdi.
Kimliklerini koruyabilmek için tek çare Yeni Dünya denen Amerika’ya gidip, yeni bir hayat kurmaktaydı. Bunun Tanrı’nın kendilerine çizdiği bir yol olarak gördüler. Tanrı onları cennetine çağırmaktaydı.
Ama o yıllarda Amerika’ya sınırlı sayıda göç olmuştu. Gidenlerin çoğu suçlular ve maceraperestlerdi. Kurulan koloniler uzun ömürlü olmamış, ortaya çıkan hastalıklarla toplu ölümler yaşanmış, pek çok kişi tutunamayıp geri dönmüştü.
Yani gidecekleri yer pek cennet gibi değildi, yolculuk belirsizliklerle doluydu.
Daha önemlisi hem böyle bir yolculuğu ve hem de eğer varabilirlerse orada yeni bir hayat kurmayı karşılayacak yeterli paraları yoktu.
Tek çare vardı. Gemiye, yolculuğu finanse edecek başka yolcuları da almak.
Ama aylar sürecek bir yolculuğu aynı gemide kendileri gibi dindar olmayan, tanımadıkları insanlarla yapmaya çekinmekteydiler.
Tam da kaçtıkları şey buydu; Dindar olmayan insanların, günahkarların ailelerini ve çocuklarını kötü yönde etkilemesi.
Ama başka çareleri yoktu. İngiltere’den gemiye, daha sonra “yabancılar” adı verilecek “macerası girişimler” olarak bilinen diğer yolcular da bindiler.
Bu “yabancılar” zengin işadamları, cinayetten veya hırsızlıktan aranan kaçaklar, ailesini daha iyi şartlarda yaşatmak isteyen çaresiz yoksullar, sadece macera için gemiye binen gençlerden oluşmaktaydı.
Boşandığı eşini cezalandırmak isteyen bir soylu, eşinin başka bir adamdan olduğunu öğrendiği ama kendi nüfusunda olan dört küçük çocuğunu da parasını vererek gemiye yerleştirmişti.
Tabii geminin hem dindar hem de laik yolcularının köleleri de yolcular arasındaydı.
Birbirine hiç benzemeyen insanlardan oluşan Mayflower yolcuları aylar süren uzun yolculuk boyunca asgari düzeyde temas kurmaya çalıştılar.
Bastıran kış şartları, dalgalı denizde batma tehlikeleri, ağır hastalıkları aşıp nihayet Amerika kıtasına yaklaşınca bu kez aralarında ciddi tartışmalar başlamıştı. Gemiyle nereye yanaşacaklar ve kolonilerini nerede kuracaklardı?
Yaklaştıkları kıyılarda, daha önce buralara gelen Avrupalı göçmenler ve yerlilere ait iskeletlerden başka bir şey görmemişlerdi. Terkedilmiş ve güvenli olmayan bu topraklarda birlikte olmaktan başka şansları da yoktu.
Gemideyken aralarındaki sorunları çözmeye karar verdiler.
Çözüm birlikteliklerinin sınırlarını belirleyecek bir sözleşme imzalamaktaydı.
Bu sözleşmeyle kuralları ve yöneticileri olan bir politik birlik kuracaklardı.
Gemideki kadın ve köleler dışında yaşı ergen olan 41 erkek sırayla sözleşmenin altına isimlerini yazarak imzaladılar.
“Mayflower Compact” olarak anılacak bu belge “Tanrı’nın adıyla” diye başlıyordu:
“Aşağıda imzası bulunan bizler, dinimizin koruyucusu, İrlanda, Fransa ve Büyük Britanya’nın hürmete layık kralı James’in sadık bendeleri, Tanrı’nın inayetiyle; Ülkemizin ve Kralımızın şerefi, Hristiyanlık inancının ilerlemesi ve Tanrı’nın zaferi için ant içerek Virginia’nın kuzey kısmındaki ilk koloniyi kurmak için seyahate çıkmayı; bu vaadlerimizi tek başımıza ya da karşılıklı olarak Tanrı’nın huzurunda yerine getirmeyi; dirlik ve düzenimiz için ve yukarıda bahsedilen amaçların yerine getirilmesi için sivil bir örgüt çatısı altında bir araya gelmeyi; adil ve eşit kanunları, emirleri ve anayasaları koloninin genel çıkarlarına uygun olacak bir şekilde çıkarmayı bütün alçakgönüllülük ve itaatimizle vaad ediyoruz.”
Bu sözleşmeye dayanarak İngiltere’den yola çıktıları Playmouth’un adını alacak Massachusetts’deki ilk koloniyi kurdular.
Ardından onları takip edip ABD’ye gelenler de bu sözleşmeyi esas aldılar.
Bir gemide çaresiz ve birbirine benzemeyen yolcular tarafından imzalanan Mayflower Compact, bugün ABD’nin kurucu belgelerinden ve dünyadaki ilk anayasalardan biri kabul ediliyor.
Bugünlerde “Aynı gemideyiz” sözünü duydukça insanın aklına ister istemez 400 yıl önceki Mayflower Anlaşması geliyor.
Tabii ki istesek de istemesek de farklı güvertelerde olsak ya da bu yolculuğu bilerek seçmesek de aynı geminin yolcularıyız.
Ama sadece fırtınalı günlerde, dalgalar gemiyi çalkalarken değil, deniz süt limanken de, sadece zorluklara karşı omuz omuza verirken değil, ganimetleri paylaşırken de aynı gemide olduğumuzu hatırlamalıyız.
Bu gemi, çaresizce bindiğimiz, rotası sık sık değişen, yolunu kaybeden bir gemi değil, birlikte, hepimiz için iyi ve cazip bir yere doğru giden bir gemi olmalı.
Ancak o zaman hepimiz aynı gemide olmanın heyecanını duyar ve ona göre yelkenlere asılırız.
Yoksa bu geminin rotasından memnun olmayanlar, üst güverteye alınmayanlar, geminin bordasında delik açmaya, korsanlara haber uçurmaya başlarlar.
Gerçekten aynı gemideysek, uzaklarda buzdağı görenler, fırtına çıkacak diye bağıranlar, rota hakkında fikirlerini söyleyenlerin de geminin sağ salim kıyıya çıkması için bunu yaptıklarını unutmamak gerekir, ne de olsa aynı gemideyiz.
Yani sadece aynı gemide olmak bizi bir toplum ve millet yapmaya yetmiyor.
Oturup bu geminin kuralları, nereye gittiğimiz ve gittiğimiz yerde nasıl yaşayacağımız konusunda da anlaşmalıyız.
Herkes için eşit ve adil kanunlar ve herkese hizmet için var olan bir devlet, bundan 400 yıl önce çaresizce bindikleri bilinmezliği giden Mayflower gemisinin yolcularının bile ilk aklına gelen maddelerdi.
Bizim gemimizin de bir Mayflower Sözleşmesi’ne ihtiyacı var.
Ancak o zaman rahatlıkla, her zaman ve hepimiz aynı gemide olduğumuzu söyleyebiliriz.
.21/08/2018 22:53
Nostaljide kaybolmak...
Bayram günleri ev oturmalarında konu, dolardan, ABD’den fırsat buldukça “Nerede o eski bayramlar” nostaljisine döndü yine.
Eski bayramlarla birlikte, herkesin en değerli ve en mutlu olduğu çocukluğunu özlemesinde bir tuhaflık yok.
Ama etrafımızı saran nostalji rüzgarlarının hepsi bu kadar masum ve zararsız değil.
“Nostalji” kavramının zannedildiği kadar eski ve nostaljik bir tarihi yok.
17. yüzyılın sonlarına kadar böyle bir kavramdan dahi kimse haberdar değildi. Çünkü henüz keşfedilmişti.
Kavramın kaşifi bir edebiyatçı ya da tarihçi de değil. Bir doktor; İsviçreli askeri hekim Johannes Hofer.
Doktor Hofer, Fransa’da, İtalya’da, Hollanda’da paralı asker olarak ordularda savaşırken rahatsızlanmış İsviçreli asker vakalarıyla yakından ilgilenmişti.
Görünürde fiziki bir hastalıkları olmayan askerlerde mide bulantısı, yüksek ateş, baygınlık, iştahsızlık, kafada çıkan çıbanlar gibi ortak belirtiler görünmekteydi.
Hatta bu rahatsızlık nedeniyle intiharlar da yaşanmıştı.
Hofer, aynı rahatsızlığı ve belirtileri evinden uzaklara dadı olarak giden genç kızlarda, okumak için başka şehirlere göç etmiş gençlerde de görmüştü.
Bu yeni bir hastalıktı.
1688 yılında Hofer, bu hastalığa Yunanca “eve-sılaya dönüş” anlamına gelen “Nostos” ile “acı” demek olan “algos” kelimelerini birleştirerek “Nostalgia” adını verdi.
Uzak kaldıkları vatanlarını, evlerini tutkuyla özleyen, mutlu çocukluklarına dönmek isteyenlerde görünen “Nostalgia” hastalığını bazen bir yemek, bazen bir koku tetikleyebilmekteydi.
İsviçreli askerlerde hastalığı tetikleyen, İsviçre dağlarında inek sağarken çalınan Khue-Reyen adlı şarkıydı. Şarkıyı duyan askerler, sıla hasretiyle hasta olmaktaydı. Hatta İsviçreli paralı askerlerin bir şarkıyla hasta olmasından rahatsız olan ordu komutanları bu şarkının çalınması ve söylenmesini yasaklamış, şarkıyı çalanlara ölüm cezası koymuşlardı.
Hofer’in teşhisinden sonra 17. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında Avrupa’da doktorlar binlerce “nostalji” hastalığı vakası tespit ettiler.
Hastalığa en çok uzun yıllar evlerinden uzakta savaşan askerler arasında rastlanmaktaydı.. Yıllarca süren, yüzbinlerce insanın öldüğü savaşların her an ölümle yüz yüze olunan kötü şartları, askerlerin huzurlu evlerine ve güven içinde oldukları çocukluklarına travmatik bir özlem duymasına neden olmaktaydı. Bazı doktorlara göre hastalık bulaşıcıydı.
1733 yılında Almanya ile savaş sırasında Rus ordusunda artan nostalji vakaları yüzünden, ordu komutanı nostalji virüsü taşıyan ilk askerin canlı canlı yakılmasını dahi emretmişti.
Hastalığın tedavisinde hipnoz, travmayla ağır yüzleşme gibi yöntemler uygulanıyordu. Bazı doktorlar hastalığa beyindeki şeytani bir urun sebebiyet verdiğini düşünüyordu. Ama Hofer’in tavsiye ettiği en etkili tedavi yöntemi basitti; Hastayı evine göndermek...
Ama bu da her zaman çare olmuyordu.
(Bu anlamdaki nostaljinin Türkçe’deki karşılığı “Daüssıla”ydı. 1921’de Malta’da sürgün olan Süleyman Nazif ve 1928’de Almanya’ya dil öğrenmeye giden Sabahattin Ali “Daüssıla” adlı şiirler yazmışlardı.)
19. yüzyılın sonlarından itibaren nostalji kelimesinin anlamı, tıbbi bir kavram, bir hastalık adı olmaktan uzaklaşarak “yaralı bilinç” anlamında psikoloji bir kavrama dönüştü.
Eski, kötü hatıraların, travmaların, örselenmiş çocukluğun insanların üzerinde yarattığı tahribat anlamında kullanılmaya başlandı.
Ünlü Alman filozof Karl Jaspers’in doktora tezinin adı “Nostalji ve Suç”tu. Jaspers tezde Almanya’da kendilerine emanet edilen kız çocuklarını, büyüyüp kendilerini gibi evlerinden uzaklara gitmek zorunda kalmasın, zorluk çekmesinler diye öldüren dadı vakalarını incelemişti.
Ardından nostalji bugün kullandığımız “geçmişe özlem”, “çocukluğa dönmek istemek”, “altın çağlara hasret” anlamlarında kullanılmaya başlandı.
Fakat hızlı modernleşmeyle geçmiş, artık çok uzaklarda, bizden şok yabancı, ulaşılmaz bir yerde kaldı. Modernleşmenin başarı hikayesi sönümlendikçe de, artık bugünle ilişkisi zayıflamış, hatırlanmayan geçmiş, idealize edilmiş tarih anlatıları içinden teselli olarak geriye çağrıldı.
Bugünden ve gelecekten ümitlerini kesen bireyler ve toplumlar nostaljiyle kendilerini avutmaya çalıştılar.
İşte bütün eksiklerinden ve hatalarından arındırılmış hayali ve mükemmel bir geçmişe özlem anlamında nostalji, bugün Türkiye toplumunun farklı kesimleri için de ilk anlamına uygun bir hastalığa dönmüş durumda.
IPSOS’un yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’de insanların yüzde 76’sı geçmişi özlüyor ve geçmişte insanlarım daha mutlu olduğuna inanıyor. Aynı şirketin 2014’teki araştırmasında bu oran yüzde 72’ydi.
Yani uzun süredir Türkiye bugünü ve geleceği bırakıp, yüzünü geçmişe dönmüş durumda.
Bundan bir yüzyıl önce yazılmış romanlar Sabahattin Aliler, Zweigler yıllardır en çok satanlar listesinde. Onları tarih kitapları izliyor. Televizyonlarda en çok izlenen diziler tarih dizileri. Mimaride Osmanlı’nın, Selçuklu’nun kötü taklitleri revaçta. Neredeyse her ay bir tarihi mesele sanki dün olmuşçasına hararetle yeniden tartışmaya açılıyor, siyasiler üzerinde konuşuyor, üzerlerine günlük gazetelerde ateşli yazılar yazılıyor.
Günlük haberleri 100 yıllık, 1000 yılık hesaplaşmalara bağlamadan yorumlamak, büyük resmi kaçırmak demek.
Geçmişin hikayeleri, hatıraları, sembolleri tek tek geri dönüyor, tarih sanki dün olmuş gibi canlı, öfkeler diri, bütün yaşadıklarımız tarihte yaşanmış bir tecrübenin tekerrürü ya da aynı şekilde tekerrür etmemesi için bir ibret meselinden ibaret.
Geçmiş, bugün ve gelecekten bize daha yakın artık.
Siyasetin üzerine de nostaljinin ve geçmişin gölgesi düşmüş durumda.
Muhafazakarlar ve milliyetçiler için Osmanlı, Kemalistler için Cumhuriyet’in tek parti dönemi, solcular için “80 öncesi” her şeyin çok iyi olduğu ve ondan sonra her şeyin bozulduğu birer altın çağ...
Ama bu geçmiş bugüne bir şey söyleyen gerçek bir tecrübe değil, idealize edilmiş, hayali bir geçmiş.
Bütün dünyaya adalet dağıtan ve o gittikten sonra dünyanın dengesinin bozulduğu bir Osmanlı nostaljisinin gölgesi düşmeden dış politikada bugünün Türkiye’sinin gücü, gelecekte yapabilecekleri üzerine rasyonel bir tartışma yapmak mümkün değil.
Eğitim sistemini konuşurken, bugün olsa asla çocuklarını oraya göndermeyecek insanlar, birden karşınıza köylüleri köyde tutmak için zamanın ruhuna uygun kurulmuş Köy Enstitüleri’ni rol model olarak çıkarabiliyor.
Nostaljiye en uzak ideoloji olması beklenen sol bile bir zamanlar toplumu mobilize etmeyi başardığı, güçlü olduğu zamanların nostaljisi içinde kaybolmuş, gelecekle bağlarını koparmış durumda.
Türkiye’nin en büyük siyasi hareketleri ve partileri kendi geçmişlerinde yaşıyor ve o “geçmiş”ler bugün ve gelecek için adım atmalarını engelleyen ayaklarına bağlanmış taşlara dönmüş durumda.
Nostalji, bugün ve gelecek üzerine birlikte bir konuşma yapmanın, uzlaşmalara varmanın önünde bir engel artık.
Bir kısırdöngü olarak da bugünü konuşma imkanları azaldıkça, gelecekten ümitler kesildikçe nostalji rüzgarları daha sert esiyor, herkes bugünkü yenilgilerle yüzleşmemek için kendi muzaffer geçmişine kaçıyor.
Bu nostalji hastalığından kurtulmanın çaresi kesinlikle herkesin evine dönmesi değil. Tam tersine psikolog seanslarında yapıldığı gibi herkesin “şimdi ve burada”ya çağrılması..
Çünkü aslında elimizde şimdi ve burada olanlardan başka hiçbir şey yok..
.24/08/2018 22:58
Arşivden belgesiz tasfiyeler...
30 mart 1937 günkü gazeteler Ayasofya müzesinin mahzenlerinde sandıklar dolusu kıymetli tarihi evrak, ferman ve vesika bulunduğunu yazıyordu.
Haberlere göre, bulunan evrak İkinci Murad’dan Kanuni’ye kadar o güne kadar hiç bilinmeyen Osmanlı devletine ait resmi belgelerdi.
Aynı günlerde Topkapı Sarayı’nın mahzenlerinde de yüklü miktarda vesika bulunmuştu.
Haberlerde bu evrakı bulan bir profesörden de bahsedilmekteydi. Arşiv ve siyasi yazı profesörü Fekete...
Onun kim olduğunu ve Osmanlı arşivleriyle ilgisini anlamak içinse Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Sibirya’ya gitmemiz gerek.
Orta Sibirya’da Yenisey nehrinin kenarındaki Krasnoyarsk şehrine.. Hatta şehir merkezinden 15 kilometre ileride kurulmuş aynı adlı askeri esir kampına...
Birinci Dünya Savaşı’nda Rusların, Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı ordularından esir aldığı askerler için yaptırdığı kampa 1914’ten itibaren getirilen esir asker sayısı 14 bine kadar ulaşmıştı.
Bu esirler arasında Sarıkamış Faciası’nda Ruslara esir düşen Osmanlı askerleri de vardı.
Kampın fiziki koşullarını aşan esir sayısı, soğuk hava şartları, bakımsızlıkla da birleşince yayılan bulaşıcı hastalıklardan 1915’in kışında 1300 asker (60’i Osmanlı) hayatını kaybetmişti.
Ama bir şehir kadar nüfusu olan esir kampında kalanlar bu acımasız koşullara rağmen ayakta kalmaya çalıştılar. Bu ayakta kalma çabasının en önemli parçası ise dil öğrenmekti.
Kampın bir diğer adı Babil Kulesi’ydi. Çünkü kampta Almanca, Macarca, Türkçe ve tabii Rusça dışında Sırpça, Lehçe, Çekçe, İtalyanca, Romence, Arapça, Kürtçe konuşuluyordu.
Bu dillerde dergiler hatta gazeteler bile çıkarılmıştı.
Kamp hayatının esaretinde ve sıkıcılığında vakit herkesin birbirine kendi dilini öğretmesiyle geçiyordu.
İşte bu kampın sakinlerinden biri de Birinci Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan ordusunda Ruslara karşı savaşırken esir düşen genç bir Macar tarihçi ve filolog olan Lajos Fekete’ydi.
Bolşevik İhtilali’ne kadar kampta kalan Fekete, buradaki vaktini boşa geçirmemiş ve kamptaki esir Osmanlı subaylarından Türkçe öğrenmişti.
Savaş bitip, 1920 yılında ülkesine döndüğünde Macar Milli Arşivi’nde çalışmaya başladı. Tabii artık Türkçe bildiği için uzmanlığı Macar tarihinin de bir parçası olan Osmanlı evrakı üzerine yoğunlaştı.
Budin beylerbeylerinin evraklarını, mektuplarını arşivlerden bulup yayınlandı, Osmanlı’nın Balkan tarihine ışık tutan yayınları Türkiye’de de duyuldu.
Ama esas olarak yayınları yüzünden değil, arşivcilik konusundaki uzmanlığı ve Osmanlı arşivlerine hakimiyeti yüzünden 1936 yılında İstanbul’a davet edildi.
İki yıl kaldığı Türkiye’de Osmanlı arşivinin mahzenlerden çıkarılması, tasnif edilmesine yardım etti. Arşivin, kendi zamanındaki düzen içerisinde korunup, tasnif edilmesini esas alan provenance sistemine göre örnek bir tasnif hazırladı. (Hala daha arşivler onun önerdiği sisteme göre tasnif ediliyor.)
Daha sonra ülkesine geri döndü, Osmanlı arşivleri ise akıbetlerine terk edildi.
Arşivler ancak 1980’lerin başında Fransa’da Ermeni Soykırımı’nı tanıyan parlamento kararından sonra tekrar hatırlandı.
Dışişleri Bakanlığı, artan bu iddialara cevap olarak Osmanlı Arşivleri’nin araştırmacılara açıldığını duyurdu.
Ama arşivler bu siyasi resti karşılayacak durumda değildi.
1983’de iktidara gelen Başbakan Özal’ın müsteşar olarak atadığı Hasan Celal Güzel’den okuyalım:
“1985 Ocak ayının ortalarıydı. Ben Başbakanlık Müsteşarı olmuştum. İçim yıllardır yanıp tutuşan Osmanlı Arşivi'ne sahip çıkma heyecanıyla doluydu. Özal'ın direktifiyle kaleme aldığım Hükûmet Programı TBMM'de okunup kabul edildikten sonra soluğu İstanbul'da, eski Hazine-i Evrak (Osmanlı Arşivi) binasında almıştım. O zaman birkaç arşiv uzmanı ile bir avuç hizmetliden oluşan arşiv personeli beni karşılayıp Sultanahmet Camii'nin yanındaki Sultanahmet Medresesi'ne götürmüşlerdi. Medresenin kapalı alanına sığmayan arşiv malzemeleri açıkta avlunun ortasına yığılmıştı. Milyonlarca arşiv belgesi, yağmurun, karın, güneşin altında ortalığa atılmış darmadağın duruyor; aralarında fareler dolaşıyordu. Hiç unutmam; rüzgârda savrulan sararmış kâğıtların arasına girerek çömeldim ve 'İşte benim tarihim!' diyerek hüngür hüngür ağladım. Daha sonra vilâyet binasına gidip Başbakan Özal'a telefon ettim ve durumu anlattım. O da çok müteessir olmuştu. Başbakanlığa bağlı Osmanlı Arşivi'ne sahip çıkma konusunda bana yetki verdi. Hemen o gün, İstanbul Valisi Nevzat Ayaz'ın il özel idaresi için yaptırdığı hizmet binalarını Osmanlı Arşivi'ne tahsis ettirip arşiv belgelerinin taşınmasını başlattım. Önce geçici olarak bina meselesini hallettikten sonra bir Kanun Hükmünde Kararname ile (ki, sonradan 3056 sayılı Başbakanlık Teşkilât Kanunu olmuştur) kanunî dayanağı sağladık ve özel bir sözleşmeli personel imkânı getirdik. Sonra, 250 civarında arşiv elemanı alıp yetiştirdik.”
Osmanlı Arşivi, bu uzman kadroların elinde hızla toparlandı. 2013 yılında arşiv, Gülhane’deki Hazine- i Evrak binasından Kağıthane’deki yeni binasına taşındı. (Eski arşiv binası kitsch bir otel dönüştü.)
30 yıl önce arşiv küllerinden doğarken işe alınan bu genç uzmanlar, memurluktan öteye geçip, kendi alanlarda akademik çalışmalar yapan isimlere dönüştüler, yayınlara imza attılar.
Ama arşivin bu hafızasın bir kısmı 11 no’lu Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle "Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı" nın yerine Cumhurbaşkanlığı Arşivi Daire Başkanlığı kurulurken silindi.
Hayatları bu arşivde geçmiş 250 uzman, Diyanet’ten Tapu’ya başka farklı kurumlara gönderildi.
Bu tasfiye için kurumun yetkilileri gençleştirme, verimsizlik, işe gelmeme, dışarıya işler yapma gibi gerekçeler sıralıyorlar. Fakat 250 kişilik listedeki isimlerin sadece Google’dan yayınlarına bakınca bile bu gerekçelerin haklı olduğuna inanmak güç.
Bu isimler arasında daha iki sene önce Kut’ul Amare Zaferi ile ilgili yazdığı kitabı Cumhurbaşkanlığı tarafından basılan tarihçi Dr. Muzaffer Albayrak, Birinci Meclis üzerine yazdıklarından çok şey öğrendiğimiz Dr. Mustafa Küçük, arşivin rehberini yazmış İskender Türe gibi çok saygın isimler bulunuyor.
Bir arşivde “gençleştirme” için uzman tasfiyesi ise herhalde işin fıtratına aykırı olsa gerek.
Zaten ortada bu suçlamaları haklı çıkaracak bir idari soruşturma ya da bu fillerin işlendiğiyle ilgili resmi bir tespit de bulunmuyor.
Yani içinde 400 yıl önceki memurlarla ilgili soruşturma evrakları olan bir arşivin 250 çalışanı belgesiz olarak tasfiye edilmiş oldu.
Off the record olarak anlatılanlara göre yeni sistemde etkili makamlara gelmiş kurumun bazı eski çalışanları, kurumun idari yapısı kökten değişirken bunu fırsata çevirip, şahsi olarak problemli oldukları isimleri tasfiye etmişler.
Daha kısık seslerle dillendirilen bir iddiaya göre ise mesele sadece şahsi husumet değil, kurumda etkili bir dini cemaatin kendine yer açmak için yürüttüğü bir tasfiye.
Kimse adıyla konuşmadığı için bu iddiaları daha açık yazmak mümkün değil. Çünkü uzmanların çoğu hala devlet memuru ve hala bu sorunun Ankara’da yakın durdukları siyasi aktörler tarafından çözülebileceğini düşünüyorlar.
Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ındaki ünlü muharrir Celal Salik’in dediği gibi “Vatandaşlarımızın şahsi görüşleriyle resmi görüşleri arasındaki farkın derinliği devletimizin gücünün kanıtıdır.”
O yüzden de 100 yıl sonra bu tasfiyenin nedenini arşivlerde araştıracak tarihçiler hiçbir belge bulamayacaklar...
Bu konuda yazılan “inşallah düzeltilir, bu yanlıştan dönülür” diye devam eden yazıları okuyunca da pek bir şey anlamayacaklar.
Kim bilir, belki de anlarlar...
.26/08/2018 22:44
Ey müminler TL’ye dönün
1925 yılında Şapka Devrimi’nden üç ay sonra Konyalı muallim Hüseyin Refik “Şapka istimalinde (kullanılmasında) mahzur-i dini olmadığı”na dair bir hutbe kaleme aldı. Hutbe 1925 yılında Kasım ve Aralık aylarından Konya’nın camilerinde Cuma namazlarında hutbe olarak okundu.
Hutbenin sonu bu coğrafyada Bizans’tan beri süregelen din-devlet birliği geleneğinin veciz bir ifadesiydi:
“Cümlemizin vatani, dini, siyasi her işimizi hal ve akde mebus ve vekil intihap ettiğimiz milletvekili dindaşlarımızın, ulü’l emr olan mübeccel hükümet-i Cumhuriyemizin dört dini delile ve memleketimizin asri ihtiyacına muvafık gördüğü medeni kisveyi giymemek dinen, aklen, siyaseten büyük mesuliyet gerektirir, başkaları için ibret olacak cezaları davet eder. Müslümanlık, Türklük iddiasında bulunan her fert yaşamak ister, Allah’a, Peygamber’e karşı kulluk vazifesini yapmak isterse bugünkü hükümetimizin emirlerini ifada zerre kadar bahane göstermemeli, can ü yürekten itaat ve riayet etmeli...”
( Kaynak: İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam, Dergah Yayınları, 2008, s. 124-125)
Devlet, mesajlarını aktarmada her Cuma günü vatandaşlarının büyük bir çoğunluğunun toplandığı camilerde okunan hutbeleri hep iyi bir fırsat olarak gördü.
Buna darbe dönemleri de dahil. Devirdikleri Demokrat Parti’yi irticacılıkla suçlayan 27 Mayıs darbecileri de Cuma hutbelerinde halka propaganda yapmaktan geri durmamışlardı.
27 Mayıs darbesinden hemen sonra Diyanet tarafından müftülüklere gönderilen talimatta, o yıllarda merkezi olmayan hutbelerde 27 Mayıs darbesinin övülmesi açıkça istenmişti.
O hutbelerden biri o sırada yargılanan Demokrat Partililere atıfla Yasin suresinin ayetleri okunarak başlamıştı:
Ey Allah'ın kulları, sadede gelirsek; yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'Artık bugün (hesap günü) hiç kimseye zerrece zulmedilmez ve siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.”
Hutbenin Türkçe bölümünde ise mesaj açık ve netti:
"Aziz cemaat!
Kahraman ordumuzun hummalı çalışmaları ve semereli gayretleri cümlemizin malumudur. Bu yolda bize düşen millî, dinî ve insanî vazifelerimiz vardır. Her şeyden evvel şunu bilmeliyiz ki Türk milleti cesur ve olgun ve necip bir millettir. Asla haksızlığa, adaletsizliğe tahammülü yoktur. Varlığını ve egemenliğini vatan ve millet uğrunda feda etmekten çekinmeyen ulvi bir millettir. Zira ecdadından aldığı tecrübe bunu iktiza ettirmektedir. Fatihlerin, Yavuzların, Yıldırım ve Atatürk’ün izinden giden kahraman bir milletiz. İşte Milli Birlik Komitesi ve âzası bu ulvi milleti temsil etmektedir.”
(Kaynak: İsmail Kara, "Cami, Ordu, Siyaset: 27 Mayıs İhtilaline Dair Bir Hutbe", Toplumsal Tarih, sayı:173, 2008, s.42-48)
Diyanet, aynı zamanda bir devlet dairesi olunca, her devirde zaman zaman o günkü iktidarların istedikleri mesajlar Cuma hutbelerinden halka duyuruldu.
Bunların en meşhurlarından biri 2001 ekonomik krizi sırasında 31 Ağustos 2001 günü Cuma namazında Türkiye’deki bütün camilerden okunan “Türk lirası milli itibarımızdır” başlıklı hutbeydi. Maliye bürokratlarının da eli değmiş gibi duran hutbe herhalde İslam tarihinin en teknik ekonomi tabirlerinin bulunduğu Cuma hutbesiydi:
“Muhterem Müminler!
Bir ülkenin milli parası ise, o ülkenin diğer devletler nezdindeki milli onurunun sembolüdür. Artık uluslararası ekonomik hayatta, yabancı paralar karşısında milli paranın paritesinin yüksekliği, o ülkenin itibarının da göstergesi kabul edilmektedir. Milletlerin tarihinde zaman zaman sıkıntılı ve zor dönemler olmuştur. Üzülerek müşahede etmekteyiz ki; milletimiz 30 yıldır ağır bir enflasyonist baskı altında yaşıyor. Ekonomimiz ciddi problemler ile karşı karşıya. Bu bağlamda döviz dengesinin istikrara kavuşamaması, döviz kurlarının aşırı derecede yükselmesi, milli paramızın değerinin gittikçe düşmesine ve sonuç olarak da vatandaşlarımızın her geçen gün biraz daha fakirleşmesine sebep olmaktadır. Artık maalesef milli paramız yerine evler, yabancı paralar ile kiralanmakta, çarşı pazarda insanımız döviz ile alış-veriş yapmaktadır. Ülkede emek-sermaye-istihdam ve üretim dengesi, yerini sadece döviz alınıp satılan bürolara bırakmıştır. Bu gidiş doğru değildir.
Muhterem Müminler!
Milletimiz, tarih boyunca pek çok sıkıntı ile karşılaşmış ve bunları omuzlayarak aşmıştır... Milli irademiz ile, bugün karşı karşıya olduğumuz bu ekonomik problemleri aşacağımızdan da kuşkumuz yok. Ancak; önce milli irademizin, milli hakimiyetimizin ve hükümranlığımızın en önemli göstergelerinden, sembollerinden biri olan milli paramıza, Türk Liramıza gereken değeri vermeliyiz. Ürettiğinden fazlasını tüketen hem de borç alarak tüketen değil, kısaca tüketim toplumu değil, üreten insanlar olmalıyız, paralarımızı dolara marka değil, dövize değil; üretime yönlendirmeliyiz.”
Bu hutbeden 18 yıl sonra yine ekonomik olarak sıkıntılı günlerden geçerken, geçen hafta Cuma hutbesinde minberlerlerden benzer ekonomik mesajları duyuldu. Diyanet’in merkezden hazırlayıp bütün camilere gönderdiği hutbede müminler “ekonomik saldırı”ya karşı koymaya çağrılmaktaydı:
“Aziz milletimiz, dün en ağır şartlara rağmen yedi düveli dize getirdiği gibi, bugün de feraseti ve Allah’ın inayetiyle hainlere geçit vermeyecektir. Dün 15 Temmuz işgal girişimine göğsünü siper ettiği gibi, bugün de ekonomik ve teknolojik her türlü saldırıya korkusuzca karşı koymasını bilecektir. Nihayetinde hak ile bâtıl arasındaki savaşın adı, zamanı, zemini ve şartları değişmiş olsa da değişmeyen tek bir gerçek vardır ki, o da; “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz” ilâhî fermanıdır... Maddi varlığımıza, manevi değerlerimize, el emeğimize, ürünümüze, yavrularımızın yarınlarına sahip çıkalım. Tutumlu olmaya, sade ve mutedil harcamaya, israftan uzak durmaya her zamankinden fazla özen gösterelim.”
Hutbelerde güncel meselelerden bahsedilmesinde bir tuhaflık yok. Keşke bütün imamlar bunu yapmakta özgür bırakılsa, merkezi sistem ve kontrol olmasa.
Ama herkesin vergileriyle dönen Diyanet tarafından, merkezi olarak güncel bir mesele hakkında bir hutbe irad edilecekse de Cuma namazlarının en popüler ibadetlerden olduğu, her kesimden, her görüşten insanların namaz için camiye geldiğini unutmamak gerek.
Az sonra her fikirden insanın arkasında saf tutacağı bir imamın okuduğu hutbenin dili her gün televizyonlardan duyulan, siyasilerin kullandığı, bir olayla ilgili politik bir tercihi yansıtan dilin aynısı olmamalı.
Tabii bunlar ancak temenniler ve ilkelerin hatırlatılmasından ibaret. Yoksa iktidarlar ve niyetleri değişse de bin yıllık gelenekler kolay değişmiyor.
(Cuma hutbeleri konusunda okuma önerisi Ceren Kenar, Bargaining Between Islam and Kemalism, Vera Kitap)
.28/08/2018 23:05
İstismar bunun neresinde?
17 Eylül 2003 günü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye aleyhine açılmış bir davada benzer davalardan daha hızlı bir karar verdi.
Kararın hızlıca alınmasının sebebi, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin suçlamaları kabul edip, dostane çözüm yoluna gitmeyi tercih etmesiydi.
Türkiye’de yeni bir dönem başlamış, OHAL kaldırılmış, “işkenceye sıfır tolerans” diyen yeni hükümet eski Türkiye’nin günahları için mahkemede savunma yapmak istememişti.
Türkiye hükümeti adına mahkemeye gönderilen yazıda olaydan duyulan üzüntü bildirilmiş ve bir daha benzer olayların yaşanmaması için hükümetin bütün önlemleri aldığı ve alacağı taahhüt edilmişti:
“Hükümetimiz mevcut Türk yasalarına ve Hükümet'in bu tür olayları engelleme girişimlerine rağmen mevcut davanın açılmasına neden Fehmi Tosun'nun kaybolması olayının meydana gelmesinden dolayı üzgündür. Bir kimsenin kaybolması olayı hakkındaki soruşturmanın eksik yapılmasının,
AİHS'nin 2. maddesinin ihlalini oluşturduğu kabul edilmektedir. Hükümet yaşama hakkının gelecekte güvence altına alınmasını sağlamak için, gerekli tüm önlemleri alıp, etkili soruşturmaların yürütülmesini zorunlu kılan talimatları vermeyi taahhüt etmiştir. Bu konuda, Hükümet, kısa zamanda uygulama konan
idari ve yasal önlemlerle yürütülen soruşturmaları daha etkili kıldığını ve mevcut davadaki benzer koşullarda meydana gelen kayıp ve yasadışı olarak bireyin özgürlüğünün kısıtlanması olaylarının azaltılmasını sağladığını belirtmiştir.”
Hükümetin 40 bin Euro tazminat ödemeyi kabul ettiği kişi Fehmi Tosun’un davayı açan 37 yaşındaki eşi Hanım Tosun’du.
Tosun ailesinin hikayesi Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Licök (Çalındır) köyünde başlamıştı.
Tütün ve meyve tarımıyla uğraşan yüz elli haneli köyde doğan ve burada evlenen Hanım ve Fehmi Tosun’un beş çocuğu vardı.
Rutin hayatlarını bozan 1991’de bazı komşu köylerin koruculuğu kabul edip silahlanması, Licök köyünün ise korucu olmayı reddetmesi oldu.
Korucularla başlayan gerginliklerde önce Hanım Tosun’un ağabeyi ve babası öldürüldü.
Sonra bir ihbar üzerine PKK’ya yardımdan aralarında Fehmi Tosun’un da olduğu altı köylü tutuklandı.
Üç yıl dokuz ay hapis yatan Fehmi Tosun, hapisten çıkınca aile İstanbul’a taşındı. Avcılar’da bodrum katında bir ev tuttular. Fehmi Tosun, çocuklarıyla pazarda tezgahtarlık yapmaya başladı.
Ama sürekli sivil polis takibindeydi.
19 Ekim 1995 günü bir Renault arabayla evlerine gelen iki sivil Fehmi Tosun’u zorla bir arabaya sokarak götürdü. Arabaya binerken eşinin ve çocuklarının duyduğu son sözleri “İmdat, beni götürüyorlar, öldürmeye götürüyorlar” oldu.
Hanım Tosun hemen karşıdaki emlakçıdan karakolu aradı ve kocasının kaçırıldığını ihbar etti. 15 dakika sonra polis geldi. Komşuları olan bir çocuk arabanın plakasını almıştı. Karakola gittiler, plaka sahte çıkmıştı.
İstanbul’a geldiğinde Türkçe bilmeyen ve beş çocuğuyla baş başa kalan Hanım Tosun’un 23 yıldır devam eden hukuk mücadelesi o gün başladı.
Ertesi gün Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne ve Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne gidip birer dilekçe verdi. Ama hiçbir sonuç çıkmadı.
Daha sonra bir kere de Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Küçükçekmece Savcılığı’na aktarılan olayla o sırada orada görevli olan bir Cumhuriyet Savcısı yakından ilgilendi.
Savcı, 1995’den 1997’ye kadar düzenli aralıklarla Fehmi Tosun’un kaçırıldığı bölgeden sorumlu Avcılar İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden belge ve delil talep etti. Bir sonuç alamayınca da bu dosyayla ilgilenen ve kendisini geçiştiren polis memuru hakkında dava açtı.
1997’de bir kere daha Küçükçekmece Emniyeti’nde ifade veren Hanım Tosun, dinlenmesi için olayın tanıklarının adlarını bildirdi. İfade üzerine Savcı bir kere daha bu tanıkların dinlenmesini talep etti ama yine bir sonuç çıkmadı.
Soruşturma böyle tıkanınca AİHM süreci başladı.
AİHM’den 2003’de karar açıklanana kadar Hanım Tosun’a, eşinin akıbetini araştırdığı mücadelesinde, Küçükçekmece Savcısı ve 1995’den beri birlikte Galatasaray Lisesi önünde oturdukları diğer kayıp yakınları dışında hiç beklemediği bir yerden daha destek gelmişti.
Ünlü İrlandalı grup U2, 1997’de çıkardığı Pop albümünün iç kapağına “Ekim 1997’de Türkiye’de ‘kaybolan’ Fehmi Tosun’u hatırla!” notu düşmüştü.
Ama bu uluslararası desteğe, AİHM kararına rağmen Fehmi Tosun’a ne olduğu sorusu cevapsız kalmayı sürdürdü.
Hanım Tosun, her hafta Cumartesi günleri Galatasaray Lisesi önündeki oturma eylemine katılmaya devam etti.
Fehmi Tosun’un adı yıllar sonra 2010 yılında bir kere daha gündeme geldi.
U2’nun konser için Türkiye’ye gelişiyle.
Konser için hükümetten bir bakanın ikna ettiği, Boğaz Köprüsü’nde bakanlarla fotoğraf çektiren U2’nun solisti Bono, konser öncesi Başbakan Erdoğan tarafından da kabul edildi.
Gazete haberlerine göre görüşmeye Başbakanlık tarafından Hanım Tosun da davet edilmiş ama Tosun diğer kayıp yakınları olmadan tek başına görüşmek istemediğini söylemişti.
Bono, görüşmede Erdoğan’a AİDS hastaları yararına hazırlanan kırmızı özel bir i-pod hediye etmiş, Türkiye’de insan hakları alanındaki reformları övmüş, hatta 2010 referandumu öncesine denk gelen bu ziyaret ve övgüler muhaliflerden eleştiri almıştı.
Görüşme sırasında Bono, Erdoğan’a neden hapis yattığını da sormuş, Başbakan o soruya verdiği cevabı ertesi günkü mitinginde anlatmıştı:
“U2 Bono ziyaretime geldi ve neden hapis yattığımı sordu. Söyleyince Bono kahkahayı bastı. Çünkü alışılmış bir şey değil. Bu ülke bunlardan çok çekti. O tezgahlardan biz de geçtik. Ama ne oldu, içeride özgürlüğün tadını öğrendik.”
Atatürk Olimpiyat Stadı’ndaki konser öncesi kuliste Bono ve U2 üyeleri Hanım Tosun ve çocuklarıyla buluştular. Konser sırasında sahneden Fehmi Tosun anıldı, onun için şarkı söylendi.
Hanım Tosun’un talep ettiği Cumartesi Anneleri ile Başbakan’ın buluşması ise altı ay sonra gerçekleşti. Ama uçağı rötar yaptığı için Tosun görüşmeye giremedi.
Bu görüşmeden sonra kayıpları bulmak için çalışmalara başlayan TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun davetiyle 2012 yılında Hanım Tosun Meclis’e gitti ve İnsan Hakları Komisyonu’nun ilgili alt komisyonunda konuştu.
Hanım Tosun ve 23 yıldır kayıp olan eşi Fehmi Tosun’un adını geçen hafta cumartesi günü bir kere daha duyduk.
“Cumartesi Anneleri”nin 700’üncü buluşmasına izin verilmeyince yaşanan polis müdahalesinde gözaltına alınan kızından bahseden haberlerde...
Devletin 15 yıl önce AİHM’de üzüntülerini bildirip tazminat ödediği, Başbakan tarafından görüşmeye çağrılmış, Meclis komisyonunda dinlenmiş ama bütün bunlara rağmen 23 yıl önce gözaltına alınan eşinin akıbeti hala meçhul olan Hanım Tosun artık her hafta Cumartesi günü bir lisenin önüne gidip eşinin fotoğraflarıyla bir saat oturamayacak.
23 yıl sonra bile olsa bir kadının gözaltına alınmış eşine ne olduğunu bilmek istemesi, hatta sadece mezar yerini talep etmesi ve bunun için 700 haftadır haftada bir gün bir saat bir lisenin önüne gelip oturması bir devlet için yeterince ayıptır. Eşinin suçu ne olursa ne olsun, ne yapmış olursa olsun, devletin gözaltına aldığı bir insanın sorumluluğu devlete aittir.
Bu eylemi kim organize ederse etsin, bunu kim siyasi amaçları için kullanırsa kullansın, devletin yapması gereken 699 kere yapılmış bir eylemi 700’üncüde polisle dağıtmak değil, bu haklı sorulara makul bir cevap vermek, bir istismar varsa bunu böyle bitirmektir.
Şüphesiz Türkiye’de fail-i meçhul sadece devletin işi değil. Örgütlerin kaybettiği, akıbetleri meçhul insanlar ve onların böyle eylemlere dahil edilmeyen, sessizliğe mahkum edilmiş aileleri de var. Akıllı ve güçlü bir devlet her şeyi polisle, yasakla çözeceğini düşünmez, örgüt infazlarının mağduru olmuş kayıp ailelerinin de hak arayışlarına destek vererek ahlaki üstünlüğünü korumaya çalışır.
Şimdi bu hikayeyi bir kere daha okuyup, istismarın nerede olduğunu bulmaya çalışalım..
.02/09/2018 22:46
Aynı bazdan sinyal vermişiz biz!
2010 yılında İstanbul Bakırköy’de uyuşturucu madde ile yakalanan 18 yaşından küçük M.S.Ç., Bakırköy Cumhuriyet Savcısı N.Ç. tarafından tutuklanmaya sevk edilmedi.
Bir ihbar üzerine savcının rüşvet ya da iltimas sonucu bu kararı aldığı şüphesiyle soruşturma başlatıldı.
M.S.Ç’nin dayısı M.Ç., savcının Diyarbakır’dan tanıdığı hemşerisiydi. M.S.Ç’nin avukatlığını yapan İ.D. ile de savcı tanışıyordu. Üç yıl önce savcı istifa edip onun bürosunda avukatlık yapmış, bu sırada dayı M.Ç.’nin de bir davada müvekkilliğini üstlenmişti. Daha sonra mesleğe geri dönmüştü.
Savcı, dayı ve avukat hakkında rüşvet ve görevi kötüye kullanmaktan dava açıldı. Delillerden biri savcı ile dayı M.Ç. arasında ankesörlü telefonla yapılmış bir konuşmaydı. İddianamede savcının rüşvetin alındığına gösterdiği en somut delilse bu üç kişinin cep telefonlarının HTS raporuydu. Bu rapora göre üçünün cep telefonları olay tarihinde aynı baz istasyonlarından sinyal vermişti. Savcıya göre bu buluştuklarının ve rüşvet alışverişi yaptıklarının deliliydi.
Şüpheli savcı en başından itibaren tutuklamama kararının hukuki olduğunu savundu ve rüşvet ve iltimas iddialarını reddetti.
Ama mahkeme böyle düşünmedi ve ceza verdi. Konu 2012 yılında Yargıtay Ceza Kurulu’nun önüne kadar geldi.
Yargıtay’ın en üst düzey organı, benzer davalarda içtihat olacak bir karara imza atarak cep telefonlarının aynı bazdan sinyal vermesinin kişilerin buluştuğu ya da irtibat haline olduğu anlamına gelmeyeceğine hükmetti:
“Sanık M.. Ç.. ile N.. Ç.. ve İ.. D..’nın cep telefonlarının sinyal bilgilerinin incelenmesi sonucunda, olay tarihinde cep telefonlarının aynı baz istasyonundan sinyal vermesi nedeniyle sanıkların buluştukları iddia edilmekte ise de; baz istasyonlarının geniş bir kapsama alanının olması, sanık M.. Ç..'in işyeri ile N.. Ç..'ın görev yaptığı adliye ve ikamet ettiği lojmanın birbirine yakın yerlerde bulunması ve İ.. D..'nın avukat olması dikkate alındığında cep telefonlarının aynı baz istasyonundan sinyal vermesinin normal olduğu, başka bir anlatımla İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde birbirine yakın yerlerde oturan, çalışan veya tesadüfen oradan geçmekte olan insanların cep telefonlarının aynı baz istasyonundan sinyal vermesinin olağan bir durum olması gözönüne alındığında, cep telefonlarının aynı baz istasyonu kapsamında sinyal vermesinin sanık M.. Ç..'in diğer sanıklarla bir araya geldiği ve görüştüğünü kabule imkan vermemektedir.”
Kararın gerekçesi ise savcıların delilleri nasıl değerlendirmesi gerektiği üzerine bir hukuk dersi gibiydi:
“Diğer taraftan, amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada; "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkan vermemeli, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı gözardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.”
Fakat Yargıtay’ın 2012 yılındaki HTS raporları hakkındaki bu içtihat kararı ve delillerin toplanması hakkındaki hukuk dersine rağmen 2018 yılında hala pek çok davada cep telefonlarının aynı bazdan sinyal vermesi iki kişi arasında irtibata delil olarak gösteriliyor.
Savcılar, sanık lehine delil toplamak şöyle dursun, bir sanığın aleyhine delil bulamayınca HTS raporlarına sarılıyor ve “telefonları aynı bazdan sinyal verdi” diyerek istedikleri kişileri birbirleriyle irtibatlı gösterebiliyorlar.
Bu delil üretmenin son zamanlardaki en meşhur örneklerinden biri Brunson davasında yaşandı.
Brunson bu HTS raporlarıyla FETÖ imamı Bekir Baz’a bağlandı.
Çünkü emniyetin raporuna göre ikisinin telefonları “4 Nisan 2011 ila 19 Ağustos 2015 tarihleri arasında bu hatların Konak, Çankaya ve Alsancak'ta birbirlerine yakın bazlarda 293 kez sinyal vermişti”.
Bu medyada “Papaz FETÖ imamıyla 293 kez görüştü” diye haber oldu. Daha insaflılar “Papaz ile FETÖ imamı arasında 293 irtibat” diye verdiler.
Halbuki milyonlarca insanın yaşadığı ve her gün geçtiği bir bölgede yaşayan herhangi iki kişinin telefonları arasında dört yıllık bir taramada bulunabilecek yakın bazlardan sinyal alma sayısıydı bu.
Aynı HTS raporlarıyla Brunson, PKK ile irtibatlandırıldı.
Çünkü HTS kayıtlarına göre cep telefonu 2014-2017 yılları arasında 1306 kez Urfa ilinin Suruç ilçesinde, 192 kez Urfa ilinin başka ilçelerinde, 2 kez Diyarbakır ilinde sinyal vermişti. Bu rakamlar da medyada “Rahip’in Urfa’ya gidiş sayısı” olarak yansıtıldı. Halbuki 1306 sayısı üç yıldaki gün sayısından bile fazlaydı. Çünkü bu sayılar gidiş değil, bu üç yılda bu illerde telefonunun verdiği baz sinyallerinin sayısıydı.
Cep telefonu baz sinyalinden irtibat delili üretmenin son kurbanlarından biri de 300’ü aşkın gündür iddianamesiz tutuklu olarak yargılanan işadamı Osman Kavala.
Gözaltına alınırken, medyada hakkında bir kaç klasör iddianame edecek kadar suçlama çıkan Kavala’nın iddianamesini savcılar nedense bir yıla yakındır yazamıyor.
İddianamenin gecikmesine tepkiler geldikçe de gazetelere deliller düşüveriyor.
Bu delillerden birinin yine bir HTS raporu olması hiç sürpriz değil.
Geçen hafta bir köşe yazarının üzerine iddianame gibi yazı döşediği bu delile göre Osman Kavala, birinci Büyükada toplantısı olarak bilinen toplantı hakkındaki soruşturmada hakkında yakalama kararı çıkarılan ABD’li Türkiye uzmanı Henry Barkey ile 93 saat 34 dakika 1 saniye telefonda konuşmuş.
Sevgililer için bile epey yüksek bir sayı olan 93 saat telefonda konuşmadan şüphelenmeyip, bunun ikisi arasında “karanlık ilişkilere” delil olduğunu iddia etti yazar.
Halbuki şimdi tekrar ısıtılan bu ‘delil’ bir yıl önce ortaya atılmıştı. O ‘haberler’den okuyalım:
“Başsavcılığın incelettiği telefon dökümlerinde Barkey, Kavala’nın şirketine ait olan ancak şirket görevlileri ya da Kavala’nın yakınlarının kullanımındaki telefonlarla 93 saat 34 dakika 1 saniye görüşme yaptı.”
Bu haberlere göre bu 93 saatlik telefon görüşmesi Mayıs 2015’den Haziran 2016 arasında İstanbul ve Diyarbakır’da gerçekleşmişti.
İddiaya göre Kavala sadece kendi telefonundan değil, 13 saat eşinin, 1.30 saat ablasının, 1.3 saat ortağının ve 54 dakikada da şirket müdürünün telefonundan Barkey ile görüşmüştü.
Karşımızda yine bir baz çakışması irtibatı delili olduğunu anlamışsınızdır.
Aslında ortada telefon görüşmesi yok, bu 93 saat ikilinin telefonlarının aynı ve yakın bazlardan birlikte sinyal verdiği süre.
Aynı sıralarda İstanbul’un bahsi geçen semtlerinde ya da Diyarbakır’da olan herkes bu yolla Barkey ve Kavala ile irtibatlı gösterilebilir. Bu yazıyı yazan yazar, haberini yapan gazeteci, bunu sızdıran kolluk görevlileri bile...
Anlaşılan soruşturmayı yürütenler bu süreleri artırmak için Kavala’yla da yetinmemiş, eşi, kardeşi, avukatı, şirket müdürünün telefonlarının baz çakışmalarını da listeye eklemişti.
Yani bin bir gürültüyle tutuklanmış ve bir yıla yakındır iddianamesiz içerde yatan ünlü bir işadamı-sivil toplum aktivisti hakkında bunca şeyden sonra gazetelere sızdırmaklık elde kalan delil telefonlarının ortak bazlardan sinyal vermesinden ibaret irtibatlar.
Geçen haftaki bazı köşe yazılarına göre fikirlerini beğenin beğenmeyin bu ülkenin bir vatandaşı olan Kavala için tek ümit de Avrupa Birliği ile yaşanan yakınlaşma süreci.
Yani kimsenin yalanlamadığı, olur mu öyle şey demediği bu iddiaya göre bir Türkiye Cumhuriyet vatandaşı hakkında adaletin yerine gelmesi ancak Avrupa’ya sunulacak bir tavizle mümkün olabilir.
Halbuki yargının sicilinin çok da parlak olmadığı 2012 yılında Türkiye’nin Yargıtay’ının kendi iradesiyle yazdığı o içtihad
üst üste çıkarılan reform paketlerinin, Avrupa Birliği ile uyum süreçlerinde elde edilen birikimin, savcılara, hakimlere verilen eğitimlerin bir sonucuydu.
Ama dün Adalet Bakanlığı’nın o eğitimlerine fon veren AB ve diğer fon kuruluşlarından fon alıp sivil toplum faaliyetleri yapmak yarın muhtemelen Osman Kavala’nın önüne suç delili olarak çıkarılacak.
Kendisine bunu layık gören bir ülke için Avrupa Birliği ne yapabilir?
.4/09/2018 23:07
Devlet hep 18 yaşında...
16
Belki mucit olmayabilir ama ortalamanın üstünde bir zekaya sahip olduğuna şüphe yok.
İlk kez 14 yaşındayken gazetelere şöyle haber olmuş:
“Ortaöğretim Geçiş Sınavı (TEOG)'nda tam puan alarak Türkiye birincisi olan Ferit Borku'ya Yıldırım Belediye Başkanı başarısından dolayı 4 cumhuriyet altını ile cep telefonu hediye etti.”
Daha 16 yaşında bir lise öğrencisi iken Mart 2016’da ortağı ile birlikte Bursa’da Uludağ Üniversitesi’nin içindeki Türkiye’nin 17. Teknopark’ı olan Ulutek Teknopark’ta yazılım şirketini kurmuş: FBMD.
Şirketin uzun adı genç mucidin kendine olan güvenini de gösteriyor: Ferit Borku Mikro Aygıtlar Limited Şirketi.
Ama her türlü vergiden muaf olarak, altyapı ve fon imkanlarından yararlanılan bir teknoparkta şirket kurmak bir AVM’de dükkan açmak kadar kolay değil şüphesiz.
Yapacağınız Ar-Ge ve iş planlaması hakkında teknopark yönetimini ikna etmelisiniz.
Ulutek Teknopark’ın sitesindeki başvuru şartlarına göre zorlu bir süreç olmalı bu.
Başvuru formunu önce teknopark yönetimi inceliyor. Eğer ikna olurlarsa şirketin orta vadeli stratejisi, proje zaman planının da içinde olduğu belgeler isteniyor.
Sonra bu dokümanlar üzerinden projenin yapılabilir olup olmadığını “iki akademisyen bir sektör uzmanından” oluşan hakem heyeti inceliyor ve onaylıyor.
İşte 16 yaşındaki Ferit Borku ve ortağının “Ferit Borku Mikro Aygıtlar Limited Şirketi” bütün bu ‘zorlu’ süreçleri geçerek Mart 2016’da teknoparktaki yerini almış.
Şirketin teknopark yönetimi ve uzman komisyondan geçen iş hedefi de epey iddialı; ilk yerli bilgisayar anakartını üretmek.
Üretmişler de... Kendi anlatımlarına göre ar-ge çalışmalarına 436 bin TL harcayıp, “uzman mühendis kadroları”yla Türkiye’nin ilk yerli ve milli anakartını yapmışlar.
Bu sadece onların iddiası da değil. Ürettikleri anakarta Teknolojik Ürün Belgesi almayı da başarmışlar. Bazı haberlere göre bu belgeyi Teknopark’tan bazı haberlere göre ise TÜBİTAK’tan almışlar. Ama anakart akademisyenlerden oluşan resmi bir komisyonun önüne gitmiş ve onaylanmış.
Genç mucit sadece mühendislikte değil, halkla ilişkilerde de çok başarılı olduğunu ise ilk yerli anakartı ürettiğini Hürriyet gazetesinden bir köşe yazarına yazdırarak ispatlamış.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/cansel-oruc/18-yasinda-turkiyenin-ilk-yerli-ana-kartini-uretti-40839533
Mayıs 2018’de çıkan yazının girişini okuyalım:
“Bir şeyi gerçekten isterseniz önünüzde duracak engeller sizi yıldırmaz. İş hayatı da özel hayat da böyle. Çıktığınız hiçbir yol güllerle kaplı değil. Güllere kavuşmak için dikene katlanmak gerek.”
Yazarın genç mucidden çok etkilendiği açık.
Ülkenin en büyük gazetesindeki bir köşe yazarına yerli ve milli anakartın neden gerekli olduğunu anlatan Ferit Borku’nun argümanları ise genç yaşına rağmen ülkenin ruh halini ne kadar iyi okuduğunun işareti:
“Burada atlanılan konu, ana kartınız yerli değil. Dolayısıyla da siz yazılımlarınızı ana karta göre yapıyorsunuz. Onlar istedikleri zaman sizin yazılımlarınızı silebilir. Yazılımınız üzerinde oynama yapabilir. Bu yüzden de yerli ana kart gerçekten önemli.”
Yazıda bir de müjde verilmiş: “Yakın bir zamanda seri üretime geçmek için çalışmalarını sürdürdüklerinin altını çizen Yönetim Kurulu Başkanı Borku, üretim için Dilovası’nı düşündüklerini hatırlattı.” (cümledeki bozukluk yazara ait)
Ama sadece ülkenin en büyük gazetesindeki bir köşede çıkmaktan ibaret kalmamış genç mucidin PR başarısı.
Geçen hafta ülkenin üç büyük haber ajansı Anadolu Ajansı, DHA ve İHA hem yazılı hem de görüntülü olarak “İlk yerli anakartı yapan Bursalı 18 yaşındaki genç mucidin” haberini yaptılar.
Haber, gazetelerde ve kanallarda yer aldı. Şimdi linkini silseler de genç mucit TRTHaber’in bültenlerine kadar çıkmıştı.
https://www.trthaber.com/haber/bilim-teknoloji/18-yasindaki-genc-kendi-imkanlariyla-ana-kart-uretti-382265.html
https://www.haberturk.com/yerli-imkanlarla-elektronik-ana-kart-uretti-2123395-ekonomi
https://www.yeniakit.com.tr/haber/erdoganin-cagrisina-kayitsiz-kalmadi-18-yasindaki-genc-milli-ve-yerli-anakart-uretti-510323.html
18 yaşındaki genç mucit ajanslara konuşurken yine mesajını tam isabet vermişti:
“Yerli ana kart üretiminin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yerli ve milli üretim çağrısından sonra geliştiğini söyleyen Ferit Borku, Ayrıca Ülkemizin milli şuurunun gelişmesi amacıyla bizim de artık teknolojinin kritik alanlarında yer almamız gerektiğinin farkına vardık. Ülkemizden bir tüketici elektroniği çıkartabilmek amacıyla bu işe başladık.”
Haberlerin ana teması ise “seri üretime geçmek için devlet desteğine ihtiyaç” olduğuydu.
Sosyal medyadan yükselen “maşallah”, “işte bu”, “bu çocuğu iyi korumak lazım” tebrikleri bu desteğe ne kadar da yaklaştığını gösteriyordu.
Ama dün sihir bozuldu, gerçek ortaya çıktı, ilk yerli ve milli anakart Çinli ünlü teknoloji firması Dianjitek’e aitti:
“Firmanın 'ITX-K37X67 V1.4' model anakartını 3 yıl önce piyasaya sürdüğü belirlendi. Söz konusu ürün ve türevleri, Çin'in alışveriş sitesi Aliexpress'te satılıyor. Ferit Borku'nun 120 dolara temin ettiği anakart üzerinde yaptığı değişiklikler ise pleksiye kazınmış logoyla imzalar ve etrafına yerleştirdiği 5-10 liralık şerit led aydınlatması.”
http://www.gunes.com/yasam/sahtekarliga-tesvik-bekliyor-906417x
Fakat bu haber 18 yaşındaki Ferit Borku’nun yine de bir mucit olmadığı anlamına gelmiyor.
Bilgisayar anakartı olmasa da genç yaşında büyük bir keşif yapmış oldu; Mevcut sistemin bug’ını buldu...
Yani açığını, zaaf noktasını, hilesini yakaladı.
Büyük paraların döndüğü afilli adlı teknopark yönetimlerinin, resmi teknolojik ürün tescil, hibe mekanizmalarının büyük paralar vererek elde edemeyecekleri bir bilgi bu.
O açıktan iki yıl yürüdü ve “yerli ve milli” kelimelerinin cazibesine kapılmış ajansları, gazeteleri, televizyonları da bu bug’dan yürüyüp ikna etmeyi başardı.
18 yaşındaki bir liseli çocuk tarafından kandırılmak herkese nasip olmaz. Özellikle de “hep 18 yaşında olduğu” söylenerek övülen bir devlete.
Sistemin bug’ını yani açığını bulan Ferit Borku’nun bu keşfinin yerli bilgisayar anakartından daha faydalı bir keşif olduğuna ise kesinlikle şüphe yok...
.08/09/2018 01:35
“Biz daha çok” değiliz...
34
Munis Alani, iki oğlu ve eşiyle Şam’ın banliyölerinden Cedide Artuz’da yaşayan varlıklı bir inşaat mühendisiydi.
2011’de Arap Baharı ile başlayan Suriye devrimi ülkenin 40 yıllık diktatörlük rejiminden kurtulacağına dair onu da umutlandırmıştı.
Ama sonra işler çığırından çıktı ve ailesiyle çatışmaların ortasında kaldılar. Ülkeden gitmemekte uzun süre ısrar etti, mülteci olmak istemiyordu ama üzerlerine yağan bombalara daha fazla dayanamadılar:
“Ramazan, oruçluyuz. Hava 44 derece, Çölün ortasındayız ve çatışmalarda 1 milyon litre petrol ateşe verildi. Evimiz cehennem yeri gibiydi. Orada pes ettim.”
Suriye’den Avrupa’ya ya da dilini kültürünü bilmedikleri yerlere değil, Arap ülkelerine gitmeyi tercih ettiler. En uygun yer Mısır’dı. 2013’ün başında uçağa atlayıp Mısır’a gittiler.
Munis Alani, Kahire’de inşaat işleri yapmaya başladı ama orası da karışmıştı. 100 milyon nüfuslu ülke yoksullukla mücadele ediyordu. Sisi’nin darbesinden 20 gün önce bir sonraki alternatifleri olan Libya’ya geçtiler. Ama Libya’da da onlara rahat yoktu. Bir süre sonra yerleştikleri Trablus’ta da savaş çıktı. Artık tek çareleri vardı; Avrupa’ya geçmek.
Yüklü miktarda para ödedikleri kaçakçıların 625 mülteciyle birlikte bindirdikleri gemisi denizin ortasında motor kapatıp, kurtarma gemilerinin gelmesi için bozulma numarası yaptı.
Ama gemideki Bangladeşliler panikleyip, bir tarafa doğru yüklenince gemi dengesini kaybedip battı. Aralarında Alani’nin eşinin de olduğu 250 kişi hayatını kaybetti.
Munis Alani iki çocuğuyla kendini İtalya'daki bir mülteci kampında buldu.
Milyonlarca mültecinin Avrupa’ya akın ettiği zamanlardı. En çok ulaşılmak istenen yer ise mültecilere en iyi imkanları sunan Almanya’ydı.
Ekonomik sorunlar, yaklaşan seçimlerde yükselen mülteci karşıtı hareketler karşısında Almanya Başbakanı Merkel zor bir karar vermiş ve ülkenin kapılarını mültecilere açmıştı.
Almanya’ya sadece 2015 yılında çoğunluğu Suriyeli 1 milyonu aşkın sığınmacı gelmiş ve mülteci statüsü almıştı.
Merkel’e karşı büyük bir öfke vardı. Pegida hareketi mülteci karşıtı büyük kalabalıklarla mitingler düzenliyor, gazeteler Almanya’yı zora sokan yeni mülteci politikasına ateş püskürüyordu.
O gazetelerden biri de sağcı Bild’ti.
Ama Akdeniz ve Ege’nin mültecilerle dolduğu o yaz, Bild’in o günkü genel yayın yönetmeni Kai Diekmann, Leros adasında tatildeydi. Adada gördüğü çaresiz mültecilerden çok etkilenmişti. Eşini aradı ve fikrini onunla da paylaştı. Onun da onay vermesiyle, bir mülteci ailesini Almanya’daki evlerinde ağırlamaya karar verdiler. Gazete muhabirleri ona bir tekne kazasında eşini kaybetmiş iki çocuklu Munis Alani’nin ismini verdi. Munis Alani ve iki çocuğuyla İtalya’dan Almanya’ya uçtu ve Diekmannların Postdam’daki büyük villasına yerleşti.
Yasalara göre kaçak durumdaydı, mülteci kampına götürülmeliydi. Ama Diekmannlar Munis ve iki çocuğunu bırakmadılar. Alman yetkililer de çareyi onların villalarına mülteci kampı statüsü vermekte buldu.
Munis Alani’nin çocukları Diekmann çiftinin çocuklarının gittiği okula yazdırıldı. İslam ve mülteci karşıtı radikal çıkışlarıyla bilinen Diekmann, evden çıkamayan Munis’e ilk gün en çok istediği Türk kahvesi ve pusulalı namaz seccadesi bile almıştı.
http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hayat/mounes-alani-kai-cok-uzun-bir-sure-suya-girecegimi-sanmiyorum-40014217
Mülteci karşıtlığı rüzgarın sert estiği, Merkel’in yerden yere vurulduğu o günlerde Almanya’nın dünyada en tanınmış aktrislerinden Veronica Ferres ve kendisi gibi oyunu olan eşi Carsten Maschmeyer de evlerinin kapılarını Suriyeli mültecilere açtılar.
İki Suriyeli aileyi, Hannover’deki evlerinde iş ve ev bulana kadar misafir ettiler. Almanca öğrenmenlerine ve mesleki eğitim almalarına destek verip, çocuklarını okula gönderdiler.
Bu duyarlılık dalga dalga büyüdü.
Oyuncu Yasmina Filali ve eski bir futbolcu olan spiker eşi Thomas Helmer de 16 yaşındaki Suriyeli bir kızın hamiliği üstlendiler.
Inglourious Basterds filmini izleyenlere yüzü aşina gelebilecek Almanya’nın en ünlü erkek oyuncusu Til Schweiger ise mülteciler için bir yurt açacağını duyurdu. Büyük tepkiler aldı, hatta eski sosyal demokrat parti lideri Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ünlü oyuncuya destek mektubu yayınladı. Schweiger, teknik sebebplerle yurdu açamadı ama vakfı üzerinden mültecilere destek projeleri yürüttü, mültecileri destekleyen bir komedi filmi için çalışmalara başladı.
Yine o günlerde mülteciler yararına ünlü şarkıcılar konserler düzenlendiler. İşadamları, sanatçılar düzenlenen açık artırmalarda göçmenler için yüklü bağışlar yaptılar.
2018 yılında Almanya’nın kabul ettiği çoğunluğu Suriyeli ve Iraklı olan yeni mülteci sayısı 1.5 milyonu geçti.
Türkiye’deki sığınmacı sayısının 4 milyona yaklaştığı düşünülünce sayı az gelebilir.
Ama Almanya’nın sığınmacılara iş, barınma ve eğitim olanağını kapsayan mülteci statüsü verdiğini, yani hayatın içine dahil ettiğini düşünürsek bu sayının büyüklüğünün hakkı teslim edilir. Ama özellikle de kabul edilen bu mültecilerin Almanlara kültür, din, yaşam tarzı olarak hiç benzemediğini, bunun sindirmenin güçlüğü hesaba katılırsa...
Bu mülteci politikası Merkel’i siyaseten zor duruma soktu, oy kaybettirdi, mülteci karşıtı partileri güçlendirdi ama iktidardan etmedi. Çünkü mülteci karşıtı dalga, popüler isimlerin, sanatçıların, gazetecilerin, işadamlarının bu çabaları sayesinde kırıldı, en azından mültecilere karşı düşmanlığın popülerleşmesi, ahlaki üstünlüğü ele geçirmesi engellendi.
O yüzden geçen hafta mülteci karşıtı AfD’nin ikinci parti olduğu Saksonya eyaletinde annesi Alman, babası Kübalı 35 yaşındaki bir Almanın iki mülteci tarafından öldürmesiyle başlayan olaylardan sonra sokaklara çıkan mülteci düşmanı çetelere karşı “Biz daha çoğuz” sloganıyla düzenlenen konsere 65 bin kişi katıldı.
Acaba Türkiye’de mülteciler bir Türk vatandaşını öldürse, mülteci karşıtı saldırganlık artsa ve buna karşı “Biz daha çoğuz” sloganıyla bir konser düzenlense kaç kişi katılırdı?
Ya da böyle bir konser düzenlenebilir miydi? Böyle bir konser için sahneye çıkacak sanatçı bulunabilir miydi?
Maalesef bu sorulara evet cevabı vermek de, rahatça “biz daha çoğuz” demek de zor.
Almanlardan çok bize benzeyen Suriyeli mültecilere karşı bakışta halk arasında muhafazakarından solcusuna pek bir fark yok.
O yüzden MHP’li, CHP’li, AK Partili belediyeler Arapça tabelaları indirmekte birbirleriyle yarışıyor. Hatta HDP’liler İdlip’in “teröristlerden temizlenmesi”nden bahsederken kendileriyle çeliştiklerini hissetmiyorlar.
Popüler şarkıcılar Suriyelilere olan nefretlerini açıkça dillendirmekten çekinmiyor.
En son gezi protestolarına destek vermiş muhalif bir bankacı İstiklal Caddesi’ni “mahveden pis kokulu Araplar”dan şikayet etti ve bunun ırkçılık olmadığını dahi söyledi.
Hep övündüğümüz imparatorluk kültürü artık çok geride kalmış bir hatıra. Uzun yıllardır birbirine benzeyen kaynaşmış bir kitle olarak yaşayan, farklılıkların bastırıldığı ve görünmez olduğu bu toplumun farklılıklara tahammül çıtası çok düşük artık.
Çoğunluğu kaybetme korkusu hala müşterisi çok olan bir korku.
Çoğunluğu mülteci olan bir ülkede hafızalarımızdan mültecilik silinmiş, muhacirler kendi başlarına gelen ayrımcılıkları unutmuş, yeni gelenlere nefret bir nevi ev sahibi olmanın alamet-i farikasına dönmüş.
Bunun üzerine bir de geleneksel Arap “tiksintisi”, bazı kesimler için Esad’la kurulan laik ve mezhepsel bağlar da eklenince Suriyeli mülteci karşıtlığı milli bir spor haline gelmiş durumda.
Her geçen gün mülteciler konusunda düşmanlık daha rahat dillendiriliyor. Merkez medyada ve siyasette temsil ediliyor. Şehirlerde küçük meselelerden büyük çatışmalar çıkması ise an meselesi.
Şimdi de İdlip ateş altında ve yine Türkiye’ye doğru mülteciler akacak. Mülteci karşıtlığının ateşi tekrar harlanacak. Bütün bunlar da Türkiye’de ekonomik olarak zor günler geçirdiğimiz günlerde yaşanacak.
Ve maalesef Almanya’daki gibi biz “Daha çok değiliz”.
(Bu yazıda kullanılan Almanya ile ilgili bilgileri benimle paylaşan Karar yazarı sevgili Mikdat Karaalioğlu’na çok teşekkürler)
.09/09/2018 22:51
Söz, devlet sözü...
33
17 Mart 2013. Çözüm sürecinin yeni başladığı, barış için umutların zirvede olduğu zamanlar.
Başbakan’ın TRT’de İmralı’yla görüşüldüğünün açıklamasından ve ilk BDP’li (Barış ve Demokrasi Partisi) heyetin İmralı’ya gönderilmesinden üç ay sonra.
Kandil’de Anadolu Ajansı’nın da aralarında olduğu yüzlerce gazetecinin katıldığı bir basın toplantısıyla Karayılan’ın PKK’nın Türkiye’den çekilme takvimini açıklamasından ise bir ay önce
Gözler, Diyarbakır’da 21 Mart günü düzenlenecek Newroz mitinginde okunacak Öcalan’ın PKK’ya silahlı mücadeleyi bırakma çağrısı yapacağı mektupta...
Ondan önceki Pazar günü İstanbul’da Kazlıçeşme Meydanı’nda BDP Newroz mitingi düzenliyor. Mitingin konuşmacıları arasında BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder de var.
Sırrı Süreyya Önder, devletin ikinci heyetle İmralı’ya gönderdiği üç BDP’li vekilden biri. Demirtaş da mitingden bir gün sonra, üçüncü heyet içinde İmralı’ya gidecek.
100 bin kişinin toplandığı ve klasik tabirle “olaysız dağılan” Kazlıçeşme’deki Newroz kutlaması ertesi günkü gazetelerin birinci sayfalarında, sahnenin arkasındaki Öcalan posterini eleştiren bir kaç gazete (Sözcü, Posta) ve görmezden gelenler dışında (Zaman. Bugün), içinde barış ve çözüm kelimeleri geçen pozitif başlıklarla haberleştirilmişti. Bir kaçını hatırlayalım:
Barış Nevruz’u-İstanbul’da BDP’li Sırrı Süreyya Önder ve Sebahat Tuncel barış mesajları verdi. (Hürriyet)
Meydanlarda Barış Yemini- Şölen havasında geçen kutlamalar, barış özlemiyle yüklüydü. İstanbul Kazlıçeşme Meydanı’nda 100 bin kişiye seslenen BDP’li Demirtaş, “Çözüm için herkes elele” dedi. (Sabah)
Meydanlarda Kardeşlik Havası- Terör sorununu bitirmek için başlatılan çözüm süreci, erken kutlanan Nevruz’a da yansıdı. Şiddetten uzak, çoşku içinde geçen kutlamalarda kalabalıklar halaylar çekerken, kürsülerden pozitif mesajlar geldi. İstanbul Kazlıçeşme’deki kutlamalarda ateşi BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş yaktı. (Yeni Şafak)
Nevruz’da Çözüm Havası- Binlerce kişi şarkılarla, halaylarla Nevruz’u kutladı. Meydandan çözüm sürecine destek mesajları yükseldi. Nevruz ateşini yalan BDP Eşbaşkanı Demirtaş “Eğer çözüm öneriniz yoksa susun, gölge etmeyin” dedi. BDP’li vekil Sırrı Süreyya Önder de “Barış iradesini yere düşürmemek için elimizden ne gelirse yapacağız” diye konuştu. (Star)
Savaş Cinayettir- İstanbul’da onbinlerce kişinin katıldığı konuşan BDP Lideri Demirtaş, gençler birbirini öldürmesin diye çözüm sürecini desteklediklerini belirtti. (Cumhuriyet)
Mitingin ve yapılan konuşmaların barış ve çözüm mesajları ile dolu olduğunu düşünen sadece gazeteler de değildi.
Ekim 2013’te yürütülen bir soruşturma için Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine, mitingin polis kamerası kayıtlarını inceleyen İstanbul Emniyeti de savcılığa gönderdiği yazısında mitingde yapılan konuşmaları özetlerken benzer ifadeler kullanmıştı:
“17-03-2013 tarihli Nevruz etkinliğinde konuşma yapan Selahattin Demirtaş’ın konuşmasında daha çok barış sürecine verilen destekten bahsederek “Ama barış süreci barışın dili ve insanların ölmeyeceği gençlerin birbirini öldürmeyeceği bir müzakere masasını desteklemeye devam edeceğiz” şeklinde söylemleri kullandığı, yaşanan sürecin devam etmesi gerektiği, Türk ve Kürt halkının barıl içerisinde birlikte yaşayabileceğini siyasetçilerin konuşarak çözüm üretebileceğini aktardığı tespit edilmiştir. Sırrı Süreyya Önder konuşmasında yapılan mücadele neticesinde barış sürecine geçildiği, barış sürecinin sürdürülmesi gerektiğinden bahsettiği, “Bundan sonra barış mücadelesini devam ettirmek için elimizden ne gelirse her türlü mücadeleyi yan yana omuz omuza yapacağız” şeklinde konuşma ile barış sürecine verilen desteği aktardığı...tespit edilmiştir.”
Ve beş yıl sonra...
Geçen hafta İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir davanın karar duruşması vardı.
Sanıklar, tutuklu HDP eski lideri Selahattin Demirtaş ve eski milletvekili Sırrı Süreyya Önder’di.
Suçlama beş yıl önce emniyetin ve medyanın çözüm ve barış mesajları verildiğini söylediği İstanbul Kazlıçeşme Meydanı’nda düzenlenen Newroz mitinginde yaptıkları konuşmalarla "terör örgütü propagandası” yaptıklarıydı. Beş yıl sonra başka bir savcı, beş yıl önce emniyetin raporunda ve gazetelerin haberlerinde geçmeyen cümlelerde ve o günlerde kimsenin problem etmediği Öcalan posterinde suç bulmuştu:
“Sanığın terör örgütü lideri Öcalan’ın posteri ve yasadışı dövizlerin kullanıldığı Nevruz mitingi sırasında söylemiş olduğu sözlerin ağırlığı, sanığın söylemde bulunduğu tarihte BDP Eş genel başkanı olması nedeniyle söylenen sözlerin toplumda oluşturduğu etki gücü, hitap edilen kitle tarafından algılama biçimi, sanığın özellikle “ Bir nöbet kulübesinde bir gece yarısı nöbet tuttunuz mu? Kandil’i dümdüz ederiz diyenler kendilerini davet ediyorum, omuzuna G-3 takıp gitsinler, bir gece Gabar’da nöbet tutsunlar bakalım. Kandil dümdüz oluyor mu?” sözleriyle silahlı terör örgütü olan PKK eylemlerin meşru göstermesi ve övmesi, “Ben bu vesileyle Sakine, Leyla, Fidan arkadaşlarımızın şahsında bütün şehitlerimizi saygıyla anmak istiyorum” diyerek PKK terör örgütü mensuplarını sözde şehit olarak göstererek, örgütün şiddet içeren eylemlerini övmesi.”
(Demirtaş’ın andığı için beş yıl sonra suçlandığı Ocak 2013’te Paris’te öldürülen üç PKK’lı kadının cenazelerinin Diyarbakır’a getirilip, bir törenle kaldırılmasına de devlet izin vermiş hata bazı bakanlar taziyelerini bildirmiş, hükümet bunun çözüm sürecine yönelik bir provokasyon olduğunu söylemişti.)
Sırrı Süreyya Önder’in suçu ise “Size Kürt halk önderi sayın Öcalan’ın selamını getirdim” diye konuşmasına başlaması ve Kürdistan ifadesini kullanması.
Mahkeme, beş yıl önce iktidara yakın, uzak gazetelerin övdüğü mitingdeki konuşmalarda beş yıl sonra terör örgütü propagandası bulup Demirtaş’a 4 yıl 8 ay, Önder’e ise 3 yıl 6 ay hapis cezası verdi.
Halbuki, her iki ismi propagandasını yapmakla suçlandıkları örgütün İmralı ve Kandil’deki liderleriyle devlet tanıştırmış, devlet görevlileri onları resmi araçlarla defalarca adaya ve dağa götürmüş, hapishanede birlikte fotoğraflarını çekmiş, oralardan aldıkları mektupları meydanlarda okumalarına izin vermiş hatta o mesajlardan birinin okunduğu Dolmabahçe Sarayı’ndaki basın toplantısını bizzat hükümet organize etmişti.
Aynı mantıkla başka bir savcının teröre destek, propaganda suçlarına sokabileceği bu işler, kırk yıllık bir meseleyi çözmek, ölümleri bitirmek için atılması gereken cesur ve akıllıca adımlardı.
Ama bu adımlar günün sonunda başarısızlıkla sonuçlanınca, bu sürecin yarattığı iklimde yapılan işlerin, rahatlıkla söylenen sözlerin suç haline getirilmesi o kadar cesur ve akıllıca değil.
Sadece iki siyasetçi değil, son dönemde pek çok memur, belediye çalışanı da dört-beş yıl önce televizyonların canlı yayınlandığı Newroz mitinglerine katıldıkları için, birdenbire ortaya çıkarılan polis tutanaklarından hareketle işlerinden oldular.
Beş yıl önce barış ve çözüm yanlısı konuşmalar olarak övülen, beş yıl boyunca bir suç unsuruna rastlanmayan konuşmalarda, işler bozulup, süreç akamete uğrayınca suç buluvermek hukukla bağdaşmaz.
Ama bu en çok da devletin güvenirliğiyle bağdaşmaz. Çünkü devlet tuzak kurmaz, intikam almaz, hukuku dönemsel ihtiyaca göre yorumlamaz, sözünü de tutar...
.14/09/2018 22:51
Bir ihbarın hikayesi...
18
Gaskonyalı Toma bir zamanlar İstanbul’un en ünlü meyhane zincirinin adıydı.
Aslında meyhanelere adını veren Toma’nın Fransa’nın İspanya sınırındaki Bask bölgesi Gaskonya ile ilgisi, ancak polis müdahale aracıyla ilgisi kadardı.
40’lı yıllarda Arnavutluk’tan İstanbul Bakırköy’e göç etmiş Rum Tsingas (Çingas) ailesinin dört çocuğundan birinin adıydı Toma (Thomas). Türkçeleşmiş yazılımlarıyla; Toma, Ancelo, Antonya ve Katina.
Dört kardeşin Eminönü’nde açtıkları balık lokantası bir anda sosyetenin ve entelektüellerin uğrak yeri olmuştu. Lokantada üç erkek kardeş taverna müziği yapıyor, kız kardeşleri Katina ise çiçek satıyordu. (Huysuz Virjin’in meşhur ettiği “Katina’nın Elinde Makası” kantosunda bahsedilen Katina)
İstanbul’un balık ve içki kültürünü (Rakıyı uzun limonata bardaklarında ikram etmeleri gibi) değiştirmiş kardeşler kısa bir süre içinde İstanbul’da Bebek’te, Beyoğlu’nda yeni mekanlar açtılar.
Bütün bu mekanlara Gaskonyalı adını koyan ise mekanın müdavimlerinden Reşad Ekrem Koçu’ydu.
Üç kardeşe atıfla, Alexandre Dumas’ın Üç Silahşörler’indeki d'Artagnan’ın memleketi Gaskonya’dan esinlenerek bu adı önermişti.
Beyoğlu Küçükparmakkapı Sokak’taki Gaskonyalı Toma meyhanesinde 24 Mart 1961 gecesi yaşanan olay ise hikayenin bundan önceki kısmı gibi eğlenceli değildi.
O gece başında olduğu seramik fabrikasının ürünlerinin sergilendiği davetten çıkan Vedat Eczacıbaşı, kutlama için arkadaşlarıyla Beyoğlu’ndaki Gaskonyalı Toma meyhanesine gelmişti.
27 Mayıs darbesinin üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti. Bayar ve Menderes’in Yassıada’daki yargılanmaları sürüyordu.
Vedat Eczacıbaşı, İzmirli kimyager Süleyman Ferit Bey’in ikinci oğluydu. Ağabeyi Nejat Eczacıbaşı’nın girişimleriyle İstanbul’da Türkiye’nin ilk ilaç fabrikasını kuran Eczacıbaşılar DP iktidarı sırasında ülkenin en büyük holdinglerinden biri haline gelmişti.
Baba Ferit Bey, darbeden bir gün sonra İzmir’e gelen İttihatçı dostu Bayar ve eşini, havaalanında tek başlarına eşiyle karşılaşamaya cesaret edecek kadar sıkı bir Demokrattı.
Büyük ağabey Nejat’a ise Cemal Gürsel, Sanayi Bakanlığı teklif etmişti. Entelektüel çevrelere yakın olan küçük kardeş Şakir de CHP’ye ve 27 Mayısçı fikirlere meyyaldi.
Ama Vedat siyaseten babasına yakındı. Olan bitenlere çok kızıyordu.
O gece Gaskonyalı Toma’daki eğlencenin bir aşamasında ayağa kalktı, kadehini havaya kaldırdı ve herkesin buz kesmesine neden olan o sözü söyledi:
“Benim için hâlâ başbakan olan Adnan Menderes’in şerefine.”
Yanındaki arkadaşları da ona katılan sözler söylediler. Yine de bütün bu olanlar bir meyhanede gece yarısı edilmiş sözlerden ibaret kalabilirdi.
Ama o gece Gaskonyalı Toma’da yemek yiyenlerden biri darbecilerin Kurucu Meclisi’nin en genç üyesi ve arkadaşlarıydı.
Önce karşılıklı laf atmalarla başladı. Kurucu Meclis üyesi yerinden kalkarak Birinci Şube’ye telefon açıp Vedat Eczacıbaşı ve arkadaşlarını ihbar etmek istedi. Bu sırada laf dalaşı yumruk yumruğa kavgaya dönüşmüştü. Mekanın dışına kadar taşan iki grubun kavgasını polis güçlükle ayırdı. Topluca Taksim Karakolu’na götürüldüler.
Tabii karakolda polis olan biteni Kurucu Meclis üyesi ve arkadaşlarından dinledi, onları serbest bırakıp Vedat Eczacıbaşı ve beş arkadaşını (Burhan Toprak, Tüzün Kızılcan, Hasan Tugay, Erdoğan Ersen, Bahattin Ertan) Balmumcu Askeri Hapishanesi’ne gönderdi.
Gazetelerin her gün birinci sayfalarından “devrim aleyhine konuşan Demokrat Partili vatan hainleri”nin tutuklanma haberlerini verdiği hassas günlerdi. Olay duyulmadan çözülmeliydi.
Nejat ve Şakir Eczacıbaşı hemen savcıyla görüştüler. “İhtilal yönetimi de olsa düşürülmüş bir başbakan için kadeh kaldırdı diye kimse suçlu bulunmaz…” diyerek söze başlayan savcı daha sonra “ama” deyip olayı örtbas için şartını söyledi: “Ama bu olay gazetelerde haber olursa, devrime karşı böyle şeyler yapılabileceği izlenimi uyanır. Duyulmazsa bir hafta sonra serbest bırakırım. Ama duyulursa yetkimi kullanır mahkemeye çıkarılmasını uzatırım.”
Bu kez gazeteler dolaşıldı. En büyük reklam verenlerden olan ailenin “haber yapılmaması” ricasını gazetelerin genel yayın yönetmenleri de “sıradan bir meyhane kavgasının haberini yapmayacaklarına” dair sözler vererek kırmamışlardı.
Ama bu sözün bozulması uzun sürmedi. Bir hafta sonra ilk haber ailenin maddi yardımda bulunduğu Ahmed Emin Yalman’ın Vatan’ında çıktı.
Birinci sayfadaki büyük puntolu haberdeki tek jest ise Vedat’ın soyadının yazılmamasıydı.
Ertesi gün haber bütün gazetelerin birinci sayfalarındaydı. Vedat’ın soyadını yazmayan Cumhuriyet’in birinci sayfadaki manşeti devrin öfkeli atmosferini yansıtıyordu:
“Herkesi düşük A. Menderes için kadeh kaldırmağa davet eden altı sarhoş, nezarete alındı: Beyoğlu’nda bir lüks meyhanede cereyan eden olayda kuyruklar, kendilerine müdahale eden CHP’li Temsilciler Meclisi Azasını tartakladılar.”
Fakat Hürriyet’in manşetinde Vedat’ın soyadı da yer almıştı. Ama gazete bu tanıdık soyadı için Nejat Eczacıbaşı’nın açıklamasına da yer vermişti:
“Eczacıbaşı ilaç fabrikasının sahibi Nejat Eczacıbaşı olayı gazetelerden öğrendiğini söyleyerek, Vedat Eczacıbaşı ile ilgisinin bir akrabalık bağından ibaret olduğunu ve yine bahis konusu kimsenin, Eczacıbaşı ilaç fabrikası ile hiçbir alakasının bulunmadığını belirtmiş, olay karşısında duyduğu teessürü ifade etmişti.”
Haberler üzerine bırakılmayı bekleyen Vedat Eczacıbaşı’nın tutukluluk süresi uzatıldı.
Hapisteyken ikinci çocuğu dünyaya geldi. Kırk altı yaşındaki genç adamın psikolojisi altüst olmuştu. Ailenin adını böyle bir skandala karıştırdığı için ona küsüp ziyarete gelmeyen babasının tavrına ayrıca üzülmekteydi.
Başına gelenleri daha fazla kendisine yediremedi ve intihara kalkıştı.
Kurtarılarak Haydarpaşa Askerî Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastanedeki odasının kapısına silahlı nöbetçiler dikilmişti.
O nöbetçi erlerden biri ağabeyini ziyaret eden Şakir Eczacıbaşı’nın kulağına eğilip “Kardeşiniz çok hasta, ona yardım edin” diyecekti.
Gerçekten de çok hastaydı; aklı karışmış, paniklemişti. Fakat askeri hastanedeki doktorlar onu bırakmıyorlardı.
Ve kısa bir süre sonra ikinci intihar girişimi geldi.
Bir kez daha kurtarıldı bu kez koluna giren iki süngülü erin arasında Bakırköy Hastanesi’ne kaldırıldı. Vedat’ı erlerin arasında gören hastanenin genç hekimi, “O bir katil mi ki kollarından tutup bekletiyorsunuz. Gidin buradan!” diye erlere bağırmıştı.
Ama depresyon ağırlaşmaktaydı. Bir gün Vedat, başında bekleyen hemşireleri atlatıp tuvalete kaçtı. Babası Ferit Bey’in ürettiği Ferit marka limon kolonyalarından birini tuvalette üzerine boşalttı ve cebinde sakladığı kibriti yaktı...
Fark edilir fark edilmez müdahale edildi. Kaldırıldığı Amerikan Hastanesi’nde birkaç başarılı ameliyat geçirdi. Gözlerini açmış, herkes çok sevinmişti; ancak bedeni bu acıya daha fazla dayanamadı.
1961 yılının 3 Eylül’ünü 4’üne bağlayan gece, böbrek yetmezliğinden hayatını kaybetti. Öldüğünde kırk altı yaşındaydı; ardında biri bir buçuk yaşında, diğeri hiç göremediği üç aylık iki kız çocuğu bırakmıştı.
Darbeciler babasının isteğine rağmen cenazesinin İzmir’e gönderilmesine izin vermediler. Aile yakınlarının katıldığı bir törenle Zincirlikuyu’ya gömüldü.
Ondan 13 gün sonra da Menderes, İmralı Adası’nda idam edildi.
O gece Gaskonyalı Toma’da Vedat Eczacıbaşı ve arkadaşlarına müdahale eden gruptakilerden biri Milli Türk Talebeler Federasyonu başkanlığı yapmış, dönemin gençlik liderlerinden Nurettin Sözen’di. Olanları o günkü gazetelere şöyle anlatmıştı:
“Beyoğlu’ndaki Toma’nın lokantasına gittik. Yarım saat sonra altı kişilik bir grup geldi. Bu grubun başında Vedat adında biri vardı. Müziğin başlamasıyla bu şahıslar oturdukları masada Menderes için kadeh kaldırdılar. İkazlara rağmen bu hareketler devam etti. İsmet İnönü aleyhinde konuşmağa başladılar. Alev Coşkun bize heyecan göstermemizi söyledi. Patronla konuşmak üzere masadan ayrıldı. Patronla konuşması bir sonuç vermeyince Birinci Şube’ye telefon etmek istedi. İşte kavga bu sırada çıktı.”
Vedat Eczacıbaşı ve arkadaşlarını polise ihbar etmek için telefon açan, daha sonra da karakolda aleyhlerine şahitlik yapan Kurucu Meclis’in en genç üye ise Alev Çoşkun’du.
Talihin bir cilvesi geçen hafta onun adını bir kere daha içinde ihbar ve şahitlik geçen haberlerde duyduk.
Yeniden vakıf başkanlığına seçilmesi üzerine Cumhuriyet gazetesinin yazar ve çalışanları peş peşe istifalarını verdiler, bazıları yeni yönetim tarafından görevden alındı. İstifaların sebebi, gazetenin yönetici ve yazarlarının aylarca hapiste kalmasına neden olan soruşturmada şikayetçi ve şahit olmasıydı.
Aslında gazetecilikle ilgisi 27 Mayıs darbesinden önce CHP Basın Kolu başkanı olarak çıkardığı propaganda gazetelerinden ibaretti. Daha sonra siyasete girmiş, sırasıyla il başkanlığı, milletvekilliği, bakanlık ve belediye genel sekreterliği yapmıştı.
1992’de Cumhuriyet’te yaşanan bir başka “liberal tasfiyesi”den sonra İlhan Selçuk’un yardımcısı olarak gazete vakfının iki numaralı koltuğuna oturmuş ve 2013’de “tasfiye edilene” kadar vakfın yöneticiliğini yapmıştı.
Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticilerinin tutuklanmasına neden olan soruşturmada savcı onu şahit olarak çağırdığında elinde gazete kupürleriyle savcılığa gitmiş, onun getirdiği deliller ve tanıklığı iddianameye girmiş, mahkemede de savcının tanığı olarak çıkıp ifade vermişti.
Zaten bu yüzden istifa edenler istifaların siyasi olmaktan çok ahlaki bir tercih olduğunu iddia ediyorlar. Gerçekten de istifa eden isimlerin bir kısmı ile kalanlar arasında ideolojik farklar bulmak zor.
Ama iddianamedeki suçlamalarla benzer cümlelerin yer aldığı Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan başyazılara göre gazete çizgisine geri döndürüldü.
O çizginin ne olduğunu herhalde en iyi, gazeteyi çıkaran vakfın başkanlığına 27 Mayıs’ın Kurucu Meclisi’nin hayatta kalan son üyelerinden bir siyasetçinin oturması anlatıyor.
Ayrılan ve istifa edenlerin arkasından akıllarına gelen en ağır hakaretin “liberal” ve “yetmez ama evetçi” olması da herhalde tesadüf değil. Sonu daha sonra başka bir vesayete çıksa da yıllarca Cumhuriyet gazetesinin temsil ettiği ve savunduğu 27 Mayıs vesayetçi düzenini o referandumda çıkan yüzde 58 evet oyu bitirmişi. Bu oy oranı hala AK Parti’nin girdiği bütün seçimlerde yakaladığı en yüksek oy oranı.
Ama kendisine yakın tonlarda ve pozisyonlardaki fikirlerle muhalefetteyken bile birlikte yol yürüyemeyen “o çizgi”nin hayallerindeki butik Türkiye’nin kaç kişilik olduğu herhalde bu tasfiyelerle ortaya çıkmıştır.
Ve tabii o çizginin her zaman devletle olan kadim ilişkileri de...
Çünkü bazı tercihler çok kolay değişmiyor.
.16/09/2018 22:56
Ankara’da bir davanın düşündürdükleri...
16
Geçen hafta Ankara Sincan’da görülmekte olan ilginç bir davada savcı mütalaasını açıkladı.
Davanın tek sanığı, iki yıldır tutuklu yargılanan KHK ile kapatılan bir dönemin en meşhur yargıç ve savcı birliği YARSAV’ın (Yargıçlar ve Savcılar Birliği) son başkanı Murat Arslan’dı.
YARSAV’in başkanı “FETÖ örgüt yöneticisi ve üyesi” olmaktan yargılanıyor. Savcı mütalaasında Arslan için, sadece örgüt üyeliğinden 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istedi.
Davadaki tuhaf tesadüflerden biri davanın savcısının 2011’de Deniz Feneri soruşturmasını açınca görevden alınan ve yargılanan savcı Mehmet Tamöz olması.
Bunu tuhaf tesadüf yapansa zamanında onun yargılandığı mahkemeleri destek için izleyenlerden birinin de YARSAV başkanı olarak Murat Arslan olması...
https://www.evrensel.net/haber/41907/yarsavdan-hsykya-deniz-feneri-basvurusu
Gerçekten tuhaf.
YARSAV bir zamanlar yargıdaki Kemalist savcı ve hakimlerin birliğiydi. AK Parti iktidarı; başörtüsü yasağını kaldırma girişimleri, kapatma davası, Ergenekon ve benzer davalarda karşısında YARSAV’ı ve ona yakın isimlerin hakim olduğu HSYK’yı bulmuştu.
2010 referandumunda Hayır kampanyasının öncülerinden biri YARSAV’dı. Ve şimdi o YARSAV’ın 2009’dan beri yöneticiliğini yapmış, yardımcılığını yaptığı Emine Ülker Tarhan’dan başkanlığı devralmış Birgün gazetesinin misafir yazarı olan başkanı FETÖ’den yargılanıyor.
Arslan FETÖ iddialarını savunmasında reddetti. Davasını Türkiye’deki Avrupa Delagasyonu ve Avrupa’dan hukukçu birlikleri de yakından izliyor.
Ama iddianamede FETÖ üyeliğine kanıt olarak gösterilen delillerden biri Bylock kullanıcısı olduğu. İddianameye göre Bylock şifresi de çocuklarının adları. İddianamede Arslan’ı Bylock’ta eklediğini söyleyen bir eski hakim tanığın ifadesi de var. Arslan Bylock kullandığı iddialarını da reddediyor.
İddianamede yer alan ve mahkemede de tekrarlanan tanık ifadelerinden en dikkat çekici olanları ise dönemin HSYK Birinci Dairesi Başkanı olan ve halen FETÖ’den tutuklu yargılanan İbrahim Okur ve dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Birol Erdem’e ait.
İbrahim Okur, Anayasa Mahkemesi raportörlüğünden tanıdığı Arslan’ın FETÖ bağlantısı ile ilgili soruya mahkemede şöyle cevap verdi:
"2010 HSYK seçimlerinde önce Adalet Bakanlığında Birol Erdem, Ahmet Karaman, Galip Tuncay Tutar ve benim de bulunduğum bir toplantı yaptık. Cemaate yakın arkadaşlar, bin 500 oylarının olduğunu ve seçimlerde YARSAV'daki adamlarından da 400-500 oy geleceğini söyleyerek kontenjanlarının artırılmasını talep ettiler. YARSAV'da cemaate yakın kişilerin olduğunu pek düşünmüyordum. Murat Arslan da o dönemde yöneticisiydi.”
Dönemin Adalet Bakanlığı müsteşarı Birol Erdem’in tanıklığı ise daha net:
“Önümüzde 2010 HSYK seçimleri ve karşımızda da örgütlü yapı olarak YARSAV duruyordu. Bunun karşısında hareket edecek bir birlikteliğe ihtiyaç vardı... Adli ve idari yargıda, Danıştay’da Yargıtay’da kimler var, kimleri aday gösterebiliriz diye baktık. Bu sırada ‘cemaat mensubu arkadaşlar’ geldiler ve ‘Biz yargı içerisinde güçlüyüz’ diyerek, önemli bir potansiyele sahip olduklarını hatta yargı içinde YARSAV’ın üye sayısı ile neredeyse eşit olduklarını söylediler... O günü hatırlıyorum. Anlattıklarını ağzımız açık dinledik. Ancak tedirgin de olduk. Çünkü anlattıkları şeyler akıl alır gibi değildi. YARSAV’ı nasıl manipüle ettiklerini, ele geçirdiklerini, YARSAV’ın içinde 400 arkadaşlarının olduğunu, ki genel kurul toplantılarına 500-600 civarında hakim ve savcının geldiğini, bu sayının en fazla 700’e ulaştığını rakamlarla anlattılar. Ömer Faruk Eminaoğlu’nu tereyağından kıl çeker gibi nasıl devre dışı bıraktıklarını, isterlerse YARSAV’da her türlü yönetim değişliğini yapabileceklerini anlattılar. Hatta kendilerine inanmamız için Murat Aslan’ı getirdiler ve tanıştırdılar. İbrahim Okur ile tedirgin olmakla birlikte bizlere kan kusturan YARSAV’dan kurtulma ve yargı içindeki vesayet çetesinden kurtulma imkanı vardı.”
Mahkemede tanık olarak dinlenen eski YARSAV başkanı Ömer Faruk Eminaoğlu ise 2014 HSYK seçimleri öncesi Murat Aslan ile birlikte, "Ne cemaat ne hükümet" parolası ile çalıştıklarını, Aslan'ın FETÖ'cü olmadığını söyledi.
Mahkemede tanık olarak ifade veren eski YARSAV yöneticisi Bülent Yücetürk ise "O dönemde Murat Aslan FETÖ yapılanmasıyla birlikte yönetim kademesine adam sokmuştur. Benim Aslan'ı eleştirdiğim nokta burası. Aslan FETÖ üyesi demiyorum” dedi.
İfadelerde geçen eski YARSAV başkanı Ömer Faruk Eminaoğlu’nun devre dışı bırakılmasından kasıt YARSAV’ın 2009’daki genel kurulu.
16 Kasım 2009 günü toplanan ve her zamankinden kalabalık olan, genç üyelerin dikkat çektiği kurulda normal olarak başkan Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun da aralarında olduğu 13 kişilik yönetim kurulunun seçilmesi beklenmekteydi. Ama tek listesiyle seçime gidilmek üzereyken, arkalardan bir el kalkmış ve "ben de" aday olmak istiyorum demişti. Sonra bir el daha kalkmış, aday sayısı 15'e çıkmıştı.
Müzakereler sonucunda çarşaf listeyle gidilen seçimde herkesten iki ismin üstünü çizmesi istenir. Sayım yapılırken büyük bir sürprizle karşılaşılır. 441 delegeden 246'sı YARSAV'ın kurucusu, hakkında soruşturmalar açılmış olan başkan Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun isminin üzerini çizmiştir. Eminağaoğlu rahat girdiği seçimde günün sonunda liste dışı kalır.
O seçimde yönetim kuruluna girenler biri de Murat Arslan’dı. Başkan seçilen Emine Ülker Tarhan’ın yönetiminde önce saymanlık daha sonra da genel sekreterlik yaptı.
2010 referandumuna gidilen süreçte onun da yönetiminde olduğu YARSAV aktif bir muhalefet yürüttü. Paketin Anayasa Mahkemesi’nde iptal edilmesi için CHP ile birlikte hareket ettiler.
Bu süreçte CHP’nin iptal başvurusunu inceleyen Anayasa Mahkemesi, referandum değişiklik paketinde Anayasa’ya aykırılık gerekçesiyle sadece HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne üye seçimlerini düzenleyen iki maddeyi oybirliğiyle iptal etti.
İptal edilen 146. maddenin a bendinde “bir üye ancak bir aday için oy kullanabilir'' ibaresi vardı. Maddenin amacı HSYK seçimlerde liste çıkarılmasını engellemek, örgütlü grupların tek listeyle kurulda hakimiyet kurmasını engellemekti. Hükümet için bu örgütlü grup da YARSAV’dı. Tam da bu nedenle YARSAV bu maddenin iptalini istemiş ve mahkemede bu iptal için kulis yapmıştı.
Bu maddenin hangi gerekçeyle Anayasa’ya aykırı bulunup iptal edildiği hala meçhul.
Ama tek kişi, tek oy düzenlemesi iptal olup, paket bu haliyle referandumdan geçtikten sonra yapılan HSYK seçimlerinde, bu maddenin iptali FETÖ’nün liste halinde HSYK’ya istediği kişileri sokmasıyla sonuçlanmıştı.
Yani aslında askeri ve yargı vesayetine karşı dönüm noktası olan 2010 referandumundan sonra FETÖ’nün HSYK’da hakimiyet kurmasını sağlayan Anayasa Mahkemesi’nin CHP ve YARSAV’ın girişimleriyle iptal ettiği bu madde oldu.
Şimdi YARSAV’ın o günkü yöneticilerinden biri ve son başkanı FETÖ’den yargılanıyor.
Tabii ki masumiyet karinesi ilkesi gereği bunlar hala sadece iddialar. Ülkedeki yargının kalitesi, FETÖ davalarında suç yerine mensubiyet avcılığı daha fazlasını söylemeye engel.
Ama her köşede, her suçun sebebi olarak o referandumu ve o referandumda yüzde 58 evet verenler içindeki “Yetmez ama evet”çileri bulanlar için herhalde Hayır cephesinin en aktif örgütü YARSAV’ın başkanının yargılandığı bu dava dikkatle izlenmeyi hak ediyor.
Toplumun bölünmüş, devletin hesap vermez, herkesin bir miktar haklı ve bir miktar zalim olabildiği bu ülkede kimse yanılmaz değil. En kötüsü ise yanıldığının bile farkına varamayacak kadar kendini haklı zannetmeye devam etmek. O zaman yeni yanılgılar, yeni başarısızlıklar kaçınılmaz oluyor.
Herkes bütün bu olanlarla ilgili kendi hesabını cesaretle ve dürüstçe vermedikçe de yeni bir ortak zemin ve çıkış bulmak mümkün olmuyor...
.18/09/2018 22:40
“Dünya da çok bozdu” tezi üzerine...
16
Geçen yıl hayatını kaybeden ünlü Amerikalı siyaset bilimci Benjamin Barber, 1984’de yazdığı “Güçlü Demokrasi” kitabında, temsili ya da liberal demokrasiyi “zayıf demokrasi” olarak adlandırmıştı.
Çünkü liberal demokrasiler bireysel haklara vurgu yaparak, bu bireylerin vatandaş olarak demokratik sistemdeki rolünü ikinci plana atmaktaydı.
O yüzden de artık vatandaşların sadece beş yılda bir oy vererek temsilcilerini seçtiği, bütün kararları da o temsilcilerin aldığı liberal temsili demokrasiden, teknolojik imkanların da yardımıyla önemli kararların referandumlarla alındığı, sivil inisiyatiflerin kanun hazırlayabildiği “güçlü demokrasi”ye geçilmeliydi.
Aslında Barber, liberal demokrasiyi eleştirirken, demokrasinin daha ileri bir modelini teklif ediyordu.
Ama bu güçlü liberal demokrasi eleştirilerinden sadece demokratlar yararlanmadılar.
Hayranlarından biri de London School of Economics’de okuyan Seyfulislam Kaddafi ‘ydi. Barber, Libya’ya davet edilmiş, Muammer Kaddafi ile tanışmış ve Kaddafi Vakfı’nın danışmanlar kuruluna girmişti.
Nihayetinde Kaddafi de 1979’da çıkan ‘kutsal’ kitabı Yeşil Kitap’ta “Parlamentoların demokrasinin bir aldatmacası” olduğunu söyleyerek daha ‘ileri’ bir demokrasi modeli olan ‘Cemahiriye’nin ideoloğuydu.
‘Cemahiriye’de “azınlığın çoğunluğa diktatörlüğü” olan partili parlamenter sistem yerine doğrudan halkın kararları aldığı “halk kongreleri” vardı. (Tabii olaylar pratikte bir miktar farklı yaşandı.)
Tabii liberal demokrasiye yönelik bu post modern, post-yapısalcı katılımcı demokrasi eleştiri literatürü sadece Kaddafi’nin ilgisini çekmedi.
Çin’den, İran’a, Ortadoğu diktatörlüklerinden, Latin Amerika sol diktatörlüklerine kadar kendi ülkelerinin rejimlerini meşrulaştırmak isteyen akademisyenler için bu literatür bulunmaz bir kurtarıcı oldu. Öğrencilere liberal demokrasi teorisi yerine postmodern liberal demokrasi eleştirileri okutmak herkesin işine geldi.
Liberal veya temsili demokrasinin ciddi sorunları olduğu açıktı. Ama bu eleştiriler otoriter rejimlerin kendi sistemlerini meşrulaştırmaları için değil, daha güçlü demokrasiler kurmak için, hem de o temsili demokrasilerin sağladığı özgürlükler içinde üretilip, tartışılmıştı.
Siyaset bilimi literatürünün böyle kötüye kullanılmasının örneklerinden biri de son zamanlarda Türkiye’de göze çarpıyor.
Türkiye’nin demokrasi, hürriyetler ve hukuk karnesine dönük eleştiriler son dönemde hep aynı savunmayla karşılaşıyor: “Ama dünyada da liberal demokrasiler geriliyor, popülist hareketler, otoriter eğilimler yükseliyor, ne yaparsın!”.
Gerçekten de dünyada liberal değerlerin gerilediği, popülist hareketlerin yükseldiği, otoriter ve güvenlikçi politikaların popülerleştiği doğru.
Ama bu tespiti yapanlar, liberal değerleri geriletenler, popülist hareketler ya da güvenlikçi ve otoriter politikaları savunanlar değil.
Bu tespitler bizatihi bu gidişatı eleştirenlerin, bundan rahatsız olanların ve bu gidişata ses çıkaranların eleştirileri.
Bu eleştirel tespitleri alıp, Türkiye’de olan bitenleri meşrulaştırmak, sanki bu olanlar tarihsel bir zorunlulukmuş gibi sunmak da bu yüzden teoriyi kötüye kullanmak oluyor.
Geçenlerde bunun ilginç bir örneği olarak bir yazı yayınlandı.
https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/aliaslan/2018/09/15/cumhuriyet-gazetesi-ve-kemalizmin-gelecegi
Yayınlandığı yer ve yazarı olan siyaset bilimcinin çalıştığı think tank bu argümantasyonu ciddiye almayı hak ediyor.
ABD’de siyaset bilimi okumuş uzman derli, toplu bir şekilde bu fikri dillendirmiş:
“Küreselci ideolojinin gerilemeye başladığı ve popülist halk hareketlerinin siyaseti belirlediği günümüz dünyasında sol-liberal siyasetin daha da gerileyeceğini kestirmek zor olmayacaktır.”
Fakat yazıdan bunun sadece bir kestirim değil, sevinilecek bir haber olduğunu da anlıyoruz.
Çünkü Cumhuriyet gazetesinde Kemalistlerin liberal-solcuları tasfiyesini de tarihin bu yeni dinamiğine bağlayan yazar, “Türkiye'de siyasetin ana gündem maddesi demokratikleşme mücadelesinden bağımsızlık mücadelesine kaydı” diyerek Kemalistleri de liberal-sol küreselleşmecilere karşı verilen bu bağımsızlık mücadelesine çağırıyor.
Aslında tam da bir çağrı değil bu. Çünkü, yazara göre “Bu sürece direnenlerin ülkenin geleceğinde yer alma konusunda sıkıntılar yaşayacağı da bir gerçek.”
Gerçekten bir kaç yıl içinde gelinen yer çok ilginç.
Ülkedeki demokrasi, hukuk devleti, özgürlük sorunlarının varlığını kabul edip, bunları yaşanan travmalardan sonraki konjoktürel ve düzeltilmesi gereken semptomlar olarak görmekten bir basamak daha yukarı çıkılmış görünüyor.
Çünkü artık bunlar sorun bile değil, zamanın gerçeği hatta gereği. “Bunu kabul etmeyenlere ülkenin geleceğinde yer olmadığına” göre de bu gidişattan geriye dönüş yok.
Öyle hayati bir mücadele ki bu, küreselci “sol-liberallere” karşı Cumhuriyet gazetesindeki tasfiyeleri yapan, kaçınılmaz olarak yükselişe geçmiş ultra Kemalistler dahi müttefik olarak kavgaya çağrılıyor.
Hadi onlar bu küçük hesaplı davete icabet etti.
Ama dünyada “siyaseti belirlediği” düşünülen, liberal siyasetlerin pabucunu dama atmış o yükselen popülist hareketlerle yan yana durmak biraz daha zor olabilir.
Çünkü o hareketler aynı zamanda İslamofobik, batı-merkezci, göçmen karşıtı hareketler. Muhtemelen hayallerinde Türkiyeli Müslümanlarla fikirdaş ve müttefik olmak da yoktur. Yani onların yükselmesi ve liberal değerlerin sönümlenmesi öyle çok sevinilecek bir şeye benzemiyor.
Dünyadaki bu içe kapanmacı, popülist, çatışmacı dalgaya kapılmak mı yoksa bu dalgaya karşı direnmek mi Türkiye’nin işine gelir sorusunun cevabı içinse sadece haritaya bakmak bile yeterli.
Türkiye’de “demokratikleşme mücadelesini” bırakıp “bağımsızlık mücadelesine” geçmek de çok iyi bir fikir olmayabilir.
Hala 12 Eylül anayasasıyla yönetilen ülkedeki demokratik sistem yerli yerine oturtulmazsa, farklı hayat görüşlerinin ve tarzlarının devlet karşısındaki hak ve hürriyetlerini garanti altına alan bir hukuk devleti kurulmazsa, fikir ve inanç hürriyeti sağlam kazıklara bağlanmazsa, sivil toplum, medya gelişmezse yarın bir gün bir iktidar değişikliğinde “esas öncelikli meselemiz bağımsız mücadelesi” diyerek hangi hak ve özgürlüklerin askıya alınacağı bilinmez. Sivil toplum zayıflatılırsa buna mani olacak kimse de bulunamaz.
Sürekli yeni kavgalara girip, kavgaya da her seferinde farklı birilerini çağırmak yerine kavgayı dindirmeye bakmak yani demokratikleşmeye dönmek gerek.
Yoksa sürekli birbiriyle kavga eden reşit olmayan bir toplumu da her zaman velayeti altına almaya çalışanlar çıkar.
Yani dünyanın havası zaman zaman bozar, ters rüzgarlar eser, dalgalar yükselir. Her dalgaya kapılmak yerine, geminin rotasını korumaya bakmalı..
.21/09/2018 23:12
Hititler duysa çok üzülürdü!
33
Bundan 3660 yıl önce Hitit tahtına oturan I. Hattuşili, bugünkü Çorum merkezin bir saat uzağındaki Hattuşaş kentini Hititlerin başkenti yaptı.
Tarihe diğer büyük katkısı ise Suriye’den getirttiği katiplere yazdırdığı tabletlerle Hititlerin yazılı arşivlerinin temelini atması oldu.
Bugün bu Hitit tabletlerinden 30 bini gün yüzüne çıkarıldı. İstanbul, Ankara ve Çorum’daki müzelerde sergileniyor.
O tabletlerin en eskilerinden biri Hitit devlet yönetiminde terfi, liyakat, hesap verme hakkında fikirler vermekteydi.
Malatya-Elbistan civarında olduğu düşünülen Hurma şehrinde meydana gelen bir olay hakkındaki tablette Kral Hattuşili’nin Hurma şehrine yönetici yaptığı Hurmalı Askaliya ile yönetici yaptığı bir çömlekçi arasında geçen olay anlatılmaktaydı:
“Ispudasinara çömlekçi idi.
Hurmalı Askaliya onu aldı.
Onu Udahzumi kentinde yönetici yaptı.
Askaliya onu öldürecekti ve onu hapishaneye koydu.
Fakat Askaliya'ya karşı sorun çıktı.
Onu hapishaneden bıraktılar.
Ve o Askaliya'ya söyledi.
Sen hatalısın.
Krala saygısızlık yapıyorsun.”
Bir çömlekçi sadece yönetici olmamıştı. Aynı zamanda kendisine haksızlık yaptığını düşündüğü yöneticisine de hesap sormaktaydı.
Tabletin devamında Askaliya’nın akıbeti de anlatılmıştı.
Onun sonunu getiren de her devrin klasik ayak kaydırma yöntemi iftira olmuştu:
“Askaliya Hurma şehrinde bey idi.
O her bakımdan bir adamdı.
Onu babama 10 kötülediler (iftira ettiler).
Onu getirtti ve onu Ankuwa'ya sürdü.
O kuvvetli adamlardandı.
Fakat o yoksulluk içinde öldü.”
Ama bir tablete bütün bunları yazdıran Hattuşili’nin oğlu yeni kral I. Murşuli olmuştu. Bu da bu hatayla yüzleşildiğini ve bu tecrübenin bir devlet bilgisi olarak kayıtlara geçirilmiş olduğunu göstermekteydi.
Onlardan beş nesil sonra Hattuşaş’taki Hitit tahtına kanlı bir iktidar mücadelesinin sonunda Telepinu oturdu.
Kral I. Huzziya'nın kızkardeşi İstapariya ile evli olan Telepinu, kralın kendisini öldürmeye çalıştığını öğrenince onu tahttan indirip yerine geçmiş, bu sırada ardarda meydana gelen suikast girişimlerinde de eşini kaybetmişti.
Eski Kral Huzziya'yı bütün ailesiyle birlikte sürgüne gönderen yeni kralın tahta oturur oturmaz yaptığı ilk iş ise bu kanlı taht kavgalarına bir son vermek için bir ferman yayınlamak oldu.
Telepinu Fermanı ilk hükmüyle kimin kral olacağını bir düzene bağlamıştı:
“Önce birinci dereceden bir prens varsa o kral olsun eğer birinci dereceden bir prens yoksa ikinci dereceden bir prens tahta geçsin eğer varis olacak hiçbir prens yoksa birinci dereceden bir prensese iç güveysi alsınlar o kral olsun.”
Ama fermanı esas tarihi yapan Kral’ın bu düzeni korumak için koyduğu başka bir hüküm oldu.
Kral Telepinu, fermanda asiller Meclis’i Panku’ya bu düzeni bozan her kim olursa olsun, isterse kraliyet ailesinden biri olsun onu yargılama ve idam etme yetkisi vermişti:
“Eğer kimse kötülük yaparsa ister evin babası, ister saray oğlanlarının başı, koruma kıtasının (zıpkıncılar) başı, savaş alanı binbaşılarının başı, ister arkadaki ister öndeki biri olsun, siz asiller meclisi onu yakalayın ve onu dişiniz ile kemirin.”
Bir Meclis’e saltanat ailesini denetlemek için verilen bu yetki sayesinde 3500 yıl önceki bu ferman dünyanın ilk yazılı anayasa metni kabul ediliyor.
Telepinu’nun bu adımıyla Hitit yasalarına “Bey’e iltimas geçilmemesi” hükmü yerleşmişti.
O yüzden ondan 300 yıl sonra Hitit tahtına oturan II. Tuthaliya, hakimlere şöyle talimatlar verdi:
" Basit bir davayı zorlaştırmayınız. Zor bir davayı da basitmiş gibi göstermeyiniz.”
"Haklı bir davayı kaybettirmesin! Haksız bir davayı da kazandırmasın! Doğru ne ise, onu yap.”
Nitekim, II. Tuthaliya’dan 100 yıl sonra Hitit tahtına oturan III. Hattuşili dönemine ait bir tablet Hititlerin adalet ve iltimas konusundaki hassasiyetini gösteriyor.
Tablet üst düzey bir tapınak görevlisi hakkında tapınak mallarını zimmetine geçirmesiyle ilgili açılan bir dava hakkındaydı. Fakat davacı Kral’ın eşi Kraliçe Puduhepa'ydaydı. 30 tanığın dinlenildiği günlerce süren davada Kral, davacı Kraliçe olduğu için tarafsızlık gereği yargıçlıktan çekilmişti.
Ve 3500 yıl sonra.
Hititlerin başkenti Hattuşaş’a bir saat, bütün bu çivi yazılı tabletlerin bulunduğu müzeye 11 dakika uzaklıkta Hitit Üniversitesi kuruldu
Ve geçen hafta gazetelerde çıkan haberlere göre Hitit Üniversitesi bir aile üniversitesine dönmüştü.
Üniversitenin yönetici ve öğretim görevlisi kadrolarında 10 çift ve aynı soyadlı pek çok akraba yer almaktaydı.
3500 yıl önce yeni nesillere aktarılmak için çivi yazısıyla tabletlere kazınmış onca tecrübe, birikim, tavsiye Hitit adını taşıyan bir üniversiteye bile ulaşmamıştı.
Hitit medeniyeti esas şimdi öldü diyebilir miyiz?
Kaynaklar
(Ekrem Akurgal- Hatti ve Hitit Uygarlıkları- Turgut Yiğit- Hitit Krallığı’nda Yönetim Sistemi Üzerine Bir Not- http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/32/245.pdf- Erdal Doğan- Hitit Hukuku-Belleklerdeki Kayıp)
.23/09/2018 22:05
Devlete karşı işlenmiş suçlar...
21
Geçen hafta 50 yaşındaki eski HDP Urfa milletvekili İbrahim Ayhan Erbil’de kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.
2017 yılında attığı bir tweette terör propagandası yaptığı suçlamasıyla hakkında fezleke hazırlanarak Meclis’te milletvekilliği düşürülen Ayhan hakkında yurtdışına çıkış yasağı vardı.
https://www.haberturk.com/gundem/haber/1149054-hdp-sanliurfa-milletvekili-ibrahim-ayhan-hakkinda-fezleke
Haberlere göre Ayhan, sınırdan kaçak olarak yürüyerek İran’a geçmiş, yolda ilk kalp krizini geçirmiş, hastaneye kaldırılmış daha sonra yine yola devam ederek Erbil’e gelmiş burada geçirdiği ikinci kalp krizinde ise kurtarılamayarak hayatını kaybetmişti.
http://www.gazeteipekyol.com/gundem/ibrahim-ayhan-i-olume-goturen-ayrintilar-ortaya-cikti-h42054.html
Üç dönemdir Urfa’yı Meclis’te temsil eden, eski öğretmen Ayhan’ın, özellikle Meclis’te yaptığı konuşmalarındaki atıfları dikkat çekiciydi:
“Bakın, Alman felsefeci Nietzsche 19’uncu yüzyılda: “İnsanlar en kötü hastalıklarına hastalıklarıyla mücadele ettikleri yöntemler sayesinde bulaşmıştır.” demiş. Yani, siz yöntemi iyi kuramazsanız hastalığımı iyileştireyim derken çok kötü hastalıklara bulaşabilirsiniz.”
“Yani buradan benim aklıma Spinoza'nın bir sözü geldi. Bilmiyorum, Spinoza'yı bilen var mı, yok mu? 17'nci yüzyılda Hollanda'da yaşamış Yahudi bir felsefeci. Kendi cemaati tarafından aforoz edilmiş ve bu aforoz edilmeyle beraber, o cemaatin yanlış uygulamalarının karşısında tek başına kalmayı ve tek başına mücadele etmeyi de göze alabilmiş ender filozoflardan biridir. Spinoza der ki: "İktidarların kitlelerin yani halkın kederine ihtiyacı vardır."
“Foucault iktidar analizlerini yaparken iktidarın yanında bir başka olgudan da söz eder, der ki: "İktidarın olduğu her yerde direniş de vardır. Direniş de özgürlükten bağımsız değildir. İktidar ile direniş arasında ontolojik bir birliktelik var.”
“Sokrates "Eğitim bir kıvılcımla ateş yakmaktır, boş bir kabı doldurmak değildir." demektedir, ki bunu iki bin beş yüz yıl önce Atina'da söylemiştir. AKP'nin amacı öğrencileri aydınlatmak değil, aynen John Locke'un dediği gibi, "tabula rasa" yani öğrenciyi boş levha olarak görüp onun kafasının içini istediği şekilde doldurmaktır.”
Urfalı öğretmen bir milletvekilinin literatüre bu hakimiyetinin sebebi uzun cezaevi yıllarıydı.
2010 yılında dönemin aynı çizgideki partisi BDP’nin İl Başkanı iken KCK operasyonuyla hapse girmiş, 2011 yılında çok yüksek bir oyla bağımsız olarak Meclis’e girmesine rağmen ncak 2014 yılında Ergenekon davası sanıklarının tahliye edilmesi vesilesiyle oluşan havada tahliye edilmişti. Üç yılı milletvekili olarak dört yıl hapiste kalan Ayhan da bu süreyi okuyarak geçirmişti.
Muhtemelen eski bir milletvekili olarak sınırı yürüyerek geçmeyi göze almasının arkasında da dört yıllık bu uzun cezaevi tecrübesi vardı.
Ama herhalde en tuhafı onun dört yıl hapiste kalmasına neden olan, 2010 yılındaki KCK operasyonunu yapan dönemin Urfa Emniyet Müdürü’nün de bugün kaçak olması.
Ayhan, 2009 yılında AK Parti iktidarının başlattığı demokratik açılımla eş zamanlı başlayan ve sürece büyük zarar veren KCK operasyonları sırasında Urfa’da bir genç kızın “Beni PKK’ya gönderecekti” ifadesiyle tutuklanmıştı. Daha sonra genç kız ifadesini geri almış, gazetelere röportaj vermiş, bu kez o gözaltına alınmıştı.
Bu operasyonu yürüten ve Ayhan’ı tutuklatan dönemin Urfa Emniyet Müdürü Ahmet Yayla, bugün ABD’de Georgetown Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. O artık Kongre’ye davet alan, IŞİD konusunda uzman meşhur bir güvenlik uzmanı akademisyeni...
Akademisyen olma hikayesi de ilginç. 17/25 Aralık’tan sonra pasif göreve atanan Yayla, daha sonra bir anda bir kadro bularak Harran Üniversitesi’ne geçip öğretim görevlisi olmuş, sonra da bir konferans için ABD’ye gidip, geri dönmemişti. Halen hakkında tutuklama kararı var.
Aslında henüz ABD’de meşhur bir güvenlik uzmanı haline gelmemişken İbrahim Ayhan, Meclis’te Başbakan’a yazılı bir soru önergesi vererek, Urfa’da Ahmet Yayla’nın yürüttüğü soruşturmaların mağdurları ve uzun süre Harran Üniversitesi kadrosundan maaş almaya devam eden Yayla hakkında bir girişim yapılıp yapılmayacağını sormuştu.
http://www2.tbmm.gov.tr/d26/7/7-7540s.pdf
Şimdilerde ABD’de FETÖ’nün en “itibarlı” sözcülerinden biri olarak Türkiye’deki hukuk devleti uygulamalarını eleştiren eski emniyet müdürünün bu eski sicilini ABD’liler muhtemelen bilmiyorlardır.
Ama bugün artık onlara bunu anlatmak da zor.
Onun mağdur ettiği eski bir milletvekili de yürüyerek sınırdan kaçtı ve 50 yaşında kalp krizinden yurtdışında hayatını kaybetti.
2010 yılında onu terör örgütü üyeliğinden tutuklatan Emniyet Müdürü bugün terör örgütü üyeliğinden aranıyor. Her ikisinin suçları da devlete karşı işlenmiş suçlar. İkisi de hukuken kaçak statüsünde.
Bir yabancının bütün bunları anlatması kolay değil.
Bugün MHP’nin Meclis’e sunması beklenen af önerisinin girişinde “FETÖ’nün haksız yargılamaları” affa gerekçe yapılmış. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ABD’ye giderken affa karşı “Devletin ancak devlete karşı işlenmiş suçları affedebileceği” görüşünü tekrarladı.
Halen “devlete karşı suç işlemek”ten tutuklu ya da kaçak FETÖ polisleri, savcıları ve hakimlerinin karar verici olduğu KCK davalarında “devlete karşı suç işlemekten” cezaevinde yatan, mahkumiyet alan HDP’li siyasetçiler var. Ama “hapishanedeki FETÖ mağdurları” derken tabii MHP onları kastetmiyor. O kararlar doğru diğerleri yanlış!
Yani özetle Türkiye’yi içinde yaşayanlar için kolay yaşanır, dışardan bakanlar için daha kolay anlaşılır bir ülke yapmanın yolu hukuku yola sokmaktan geçiyor.
.28/09/2018 23:28
Uzaya doğru giderken...
36
Bundan 59 yıl önce Bandırma’daki mütevazi bir evin bahçesinde yapılan geri sayımla Türkiye’den uzaya doğru ilk füze fırlatıldı. Boyu bir metre, çapı 10 santimetre olan üç kilo ağırlığındaki füze 40 metre uçtuktan sonra denize düştü. Füzeyi fırlatanlar mahallelinin alay ettiği 19 yaşlarındaki dört gençti.
Bandırma Füze Kulübü’nün kurucuları; Artuğ Sayıner, Adnan Zambak, Güngör Gezer, Osman Caran ve Atilla Yedikardeşler.
Dört arkadaş kulübü 1957 yılında 17 yaşında Bandırma Şehit Mehmet Günenç Lisesi’nde öğrenciyken kurmuşlardı. Tabii ki kulübün Sovyetler Birliği’nin uzaya Sputnik’i göndermesinden sonra kurulması tesadüf değildi.
Bandırmalı dört lise öğrencisini insanlığın bu başarısı çok heyecanlandırmıştı. Füzeler ve uzayla ilgili ellerine geçen her şeyi okumaya başlamışlar, dünyadaki füze ve uzay cemiyetleriyle yazışmışlar, Güney Afrika Seyyareler Arası Cemiyeti, Chicago Roket Cemiyeti ve Türk Astronomi Derneğine de üye olmuşlardı.
Topladıkları hurdalardan yaptıkları füzelerle önce evlerinin bahçesinden sonra jandarma arazisinden füze fırlatma denemelerine başladılar. Birinci, ikinci denemeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Liseden mezun olduktan sonra da kulübü devam ettirdiler.
Etraflarındakiler gençlerin bu beyhude ve tehlikeli uğraşısında şikayet etmeye başlamıştı.
Ama 10 Şubat 1960 günü bir füze daha fırlattılar. Bu kez füze 750 metre yükseğe çıkmıştı. Başarıları Türkiye’de “Aferin çocuklar” temalı küçük haberlere konu olmuştu ama onları ilk ciddiye alıp haber yapan Amerikan’ın Sesi Radyosu oldu. ABD elçiliği basın ataşesinin girişimiyle Bandırma’ya giden radyo gençlerle görüşmüş, uzun bir röportaj yapmıştı. Denemeleri ABD, Hollanda’daki uzay dergilerinde yayınlandı.
Bu arada çalışmalarına Bandırma’daki Türk Hava Kurumu ve 6. Hava Üssü de destek vermeye başladı. 20 füze denediler. Sonunda 1962 yılında Marmara-1 adlı füzeyi imal ettiler. Büyük bir kalabalığın önünde fırlatılan füze 800 metre yükseldikten sonra havada infilak etti ve füzenin parçaları yere düşerek yangın çıkmasına neden oldu. Yine alaycı, eleştirel haberler ve yorumlarla karşılaştılar.
Ama pes etmeyip bir kaç ay sonra bu kez Marmara-2’yi fırlattılar. Füze hızla yol alıp bulutların arasından gözden kaybolmuştu. Tahmini olarak 12 kilometre yukarı çıktığı hesaplandı. Bu dünyada o yılki amatör füze denemeleri arasında üçüncü en iyi sonuçtu.
Aynı yıl Üsküdarlı amatör füzeci Kirkor Divarcı’yı Bandırma’ya davet edip onun füzesiyle yarışırlar. Divarcı’nın füzesi fırlatıldıktan bir süre sonra parçalandı. Bandırmalı gençlerin ilk füzesi aynı akıbete uğradı. Sonra fırlattıkları Marmara-4 adlı füze ise 5415 metreye kadar çıktı, paraşütle yere iniş yaptı.
Her seferinde biraz daha ileriye doğru giden çalışmalarına Genelkurmay’dan destek geldi. Genelkurmay Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanı gençlere malzeme ve ekipman desteği verdi. Genelkurmay için bir füze projesi hazırladılar. Bu arada onlara ilgili gösterenlerden biri de NASA’ydı. NASA da çalışmalarına teknik destek sözü verdi.
Ama artık Türkiye’de gençlerin uzaydan çok siyasetle, sokaklarla, devrimle ilgilenmeye başladığı yıllar gelmişti.
1966 yılında çalışmalarını halka göstermek için açtıkları havacılık sergisinde Amerikan Haberler Merkezi’nin hediye ettiği x-35 uçağının maketine de yer verince bu yeni atmosferle karşılaştılar.
Gazetelerde Amerikancı oldukları ve Amerikan propagandası yaptıkları yorumları çıktı.
Kulübün artık Hukuk Fakültesi öğrencisi olan başkanı Artuğ Saygıner bir açıklama yapmak zorunda kaldı:
“Bazı çevrelerce açtığımız sergi dolayısıyla Amerikan propagandası yapmak isnadını şiddetle reddederiz. Sergiden gayemiz, en kültürlü kişilerce bile bilinmeyen, modern feza çalışmalarını halkımıza göstermekten ibarettir. Biz ne Amerikan emperyalizmini ne de Sovyet sosyalizmini tanıyoruz...”
Daha sonraki yıllar Bandırmalı füzeci gençlerin adları unutuldu. Gençlerin 17 yaşında heves ederek girdikleri yol bir yere bağlanmadı. Hepsi başka iş alanlarına yöneldiler.
Fakat 12 Eylül’de bir dönem kapalı kalan dernek hala faal.
1960’dan beri var olan Türkiye’nin en eski derneklerinden biri Bandırma Havacılık ve Uzay Araştırma Derneği’nin başkanı hala Artuğ Saygıner. Artık 77 yaşında.
Bandırma Havacılık ve Uzay Derneği ile ilgili çıkmış son üç haberin birinden dernek genel kurulunda Artuğ beyin listesinin seçimi yeniden kazandığını öğreniyoruz.
İkinci haberden ise 60 yıl önce uzaya gitmeye çalışan gençlerin kurduğu derneğin belediyeden yer talep ettiğini.
Son haber ise en yenisi. En büyüğü 22 yaşında olan füzelere meraklı Bandırmalı 70 gencin kurduğu Hezarfen Grubu üyeleri kendilerine ilham kaynağı olan Bandırma Havacılık Derneği ve Artuğ Bey’i ziyaret etmiş.
Yeni Bandırmalı füzeci gençlerinkine sadece merak demek de haksızlık olur. Grup, alçak irtifa savunma sistemlerinde kullanılan 25 bin ila 30 bin arasında değişen bir füze üretmiş En son geçen hafta İstanbul’da yapılan Teknofest’te de yerlerini almışlar.
Muhtemelen festivalde düzenlenen füze fırlatma yarışmasında Kirkor Divarcı’nın adının çokça anılıp, hikayenin esas kahramanları Bandırmalı dört gençten bahsedilmemesine üzülmüşlerdir.
Yeni nesle ilham ve cesaret verecek festivalde yapılan konuşmalarda ve çıkan bazı yazılarda Türkiye’de havacılık tarihinin öncü isimleri Nuri Demirağ’ın, Vecihi Hürkuş’un, Kirkor Divarcı’nın adları anılırken, “karanlık eller” ve “dış güçler”in onların çalışmalarını baltaladığı, bu yüzden Türkiye’nin havacılıkta geri kaldığı hikayesine ise bir şerh düşmekte fayda var.
Kulaktan kulağa, copy paste haberlerle kaynaksız referansız dolaşıma girmiş hikayeye göre Kirkor Divarcı’nın evinde şüpheli bir yangın çıkmış ve bütün çizimleri, çalışmaları yok edilmişti. Kulağa heyecanlı gelen, peki sonra neden bir kere daha çizmemiş sorusunu da kimsenin sormadığı bu efsanelerin Türkiye’nin bu alanlarda ilerlemesine bir katkısı olmayacağı açık.
Çünkü Nuri Demirağ’ı, Vecihi Hürkuş’u, Kirkor Divarcı’yı ve Bandırmalı gençleri durduran dış güçler ve karanlık güçler değildi.
Bütün bu isimlerin önüne hepimizin bildiği tanıdığı, milli bürokrasi ve böyle “havai işlere” para ve emek yatırmaya aklı yatmayan yerli zihniyet çıkmıştı.
Onların yaptıkları hatalar, başarısız denemeler, kazalar da çıtayı yükseltmelerinden, başlarına iş açmalarından rahatsız olan idare-i maslahalatçı kifayetsiz muhterisler için takoz koyma vesilesi olmuştu. Yoksa ortada ne dış güç ne de siyasi bir engelleme çabası vardı.
Savaş kahramanı Vecihi Hürkuş’u 1925’de yasa dışı uçuş yapmaktan gözaltına aldıran ve Hava Kuvvetleri’nden istifasına neden olan bir Türk Albaydı. 1937’de onu sürgüne gönderen THK’ydı. 1954’de kurduğu Hürkuş Havayolları’nı yaşadığı kazalar ve uçak kaçırmalar yüzünden kapattıran dönemin DP iktidarıydı. 27 Mayıs 1960’dan sonra üretim tesislerini girip parçalayan darbecilerdi. 1967’de pilotluk lisansını iptal ettiren dönemin Adalet Partili ulaştırma bakanıydı. Hepsi farklı fikirlerden, görüşlerden ama yeniliğe, gelişmeye açıklık konusunda ortak statükocu devlet reflekslerini gösteren, risk almak istemeyen, ilk hatada fişi çeken ortak bir zihniyetin devamlarıydılar.
Vecihi Hürkuş, hatıralarında bu ‘acı hakikate’ dikkat çekmişti:
“Ne acı bir hakikat. Bizden gayri milletlerde bu gibi teşebbüsler ve meydana getirilen eserler yok edilmek tehlikesiyle değil, müteşebbisi takdir etmek, meydana getirilen eseri övmek, eksik tarafları varsa el birliğiyle onu telafi edecek imkanları yaratmak ve her türlü yarım ile yaşatmak gibi milli ve insani duygularla karşılanır...Tıpkı imparatorluk devrinde olduğu gibi meskenet ve atalet rejimleri ve perde gerisi oyunlar maalesef kanuni mevzuat ve amme emniyeti kisvesine sarılıyordu.”
(Vecihi Hürkuş’un hatıratı 29 Ekim 1936’daki Cumhuriyet bayramı törenlerinde paraşütle atlayan ama paraşütü geç açıldığı için yere sert iniş yapan kızı Eribe’nin vefatını anlatmasıyla biter. Kısa bir süre sonra beyin kanaması geçiren Hürkuş, Apollo 11’in Ay’a fırlatıldığı 16 Temmuz 1969 günü vefat etmiştir.)
Yani aslında bugün Türkiye’de hala güçlü olan bürokratik refleksler, şahsi ikbal için ayak oyunları, ehliyet ve liyakatsız kadroların yetenekli insanların ayağına çelme takarak ortalamanın yükselmesini engelleme anlayışı o günlerde de vardı.
O yüzden “neden yapamadık” sorusuna bugün yanlış cevaplar vermek, suçu dışarıya, karanlık güçlere atmak bizi bir yere götürmez.
60 yıl önce insanlığın uzaya roket gönderdiği görüp, Bandırma’da Füze Kulübü kuran gençlerin yaşadığı bir ülke çok daha iyisini hak ediyor çünkü...
.30/09/2018 23:35
Ey insanlar!
120
S.B. hanım, Ankara’da Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Dikimevi’nde terzi olarak çalışmaktaydı. Kirada oturuyordu, eşinden ayrılmıştı ve ikiz çocuklarını tek başına büyütmeye çalışıyordu.
Bir gün dikimevinden sorumlu kendisini iyi tanıyan komutan onu odasına çağırdı. Cevaplarını bilmesine rağmen, kardeşleri olup olmadığını, ne iş yaptıklarını sordu. İki ay sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan gelen bir kağıt ona gösterildi. İki öğretmen kardeşi ihraç edildiği için kendisi de 15 gün açığa alınmıştı. Kağıdı sadece okumasına izin verildi. Ama o 15 gün dolmadan Nisan 2017’de çıkan bir KHK’yla meslekten ihraç edildiğini öğrendi. Hakkında soruşturma ya da bir suçlama olup olmadığını öğrenmek için dilekçeler yazdı, hiçbir cevap alamadı. Bir süre sonra öğretmen kardeşlerinden biri hakkında savcılık takipsizlik kararı verdi.
İki yıldır işsiz olan ve hakkında hiçbir hukuki soruşturma da açılmayan S.B. hanım, işine iade de edilmiyor. Nereye başvuracağını bilemiyor. KHK’yla ihraç SGK kayıtlarında göründüğü için başka yerlerde sigortalı olarak da çalışamıyor. İki çocuğuyla arafta hakkında verilecek kararı bekliyor.
Y.K. hanım ise bir devlet hastanesinde hemşireydi. Astsubay olan eşinde M.S. hastalığı çıkmıştı. 6 Ocak 2017 günü eşi bir KHK’yla ordudan ihraç edildi. İhraç nedeni belirsizdi. Lojmanlarını boşalttılar. İhracın ardından eşinin hastalığı ilerledi. Krizler geçirmeye başladı. İntihar riski olduğu için klinikler kabul etmek istemedi.
14 Temmuz 2017 günü yayınlanan ihraç KHK’sında bu kez kendi adını da gördü. Ardından hakkında soruşturma açıldı. Adına kayıtlı hatta tek bir Bylock kullanımı görünüyordu. Bu hat sağlık çalışanlarına indirimli görüşme imkanı veren hatlardan biriydi ve hemşire Y.K. bu hatlardan alıp yakın akrabalarına vermişti.
Bylock çıkan hattı kullanan ise binbaşı olan abisiydi. Yurtdışında olan binbaşı abi, kardeşinin bu yüzden soruşturmaya uğraması üzerine döndü ve tutuklandı. Mahkeme hattı hemşirenin kullanmadığını tespit etti. Ayrıca astsubay eşinin de bu Bylock tespiti yüzünden ihraç edildiği ortaya çıktı. Bu arada TSK’da tesisatçı olarak çalışan diğer abisi de ihraç edildi.
Bir kez kullanılmış, içerik olmayan bir bylock hat iddiası yüzünden aynı aileden üç kardeş ve onlardan birinin eşi devletten ihraç edilmiş oldu.
Hemşire Y.K, eşi ve tesisatçı abisi hakkında ihraç edildikten sonra herhangi bir soruşturma açılmadı. Fakat hayatları alt üst oldu. Üçü de mesleklerine dönemiyor, başka işlerde de çalışamıyor, haklarında bir soruşturma da açılmıyor.
Ama KHK ile meslekten atılmış olmak da peşlerini bırakmıyor.
Hemşire Y.K. ailesini geçindirmek için özel bir sağlık polikliniği açmak istedi. Ama iki kez ruhsatı iptal edildi. Ancak üçüncü denemesinde ruhsatı alabildi. Bu sektörde çalışabilmesi için gerekli olan “Diğer Sağlık Personeli” sınavına hazırlandı. Sınavı kazandı, belge ücretini ödedi ama bu kez de KHK ile ihraç olduğu için belgesi verilmedi. O da arafta ve devletin onun hakkında bir karar vermesini bekliyor.
Levent Mazılıgüney, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda mühendis olarak çalışan bir binbaşıydı. Nisan 2017’de yayınlanan KHK ile meslekten ihraç edildiğini öğrendi. Hakkında bir soruşturma yoktu. Yaptığı araştırmada ihraç gerekçesinin 2016’da yüzbaşı olan kardeşi Ö.M. ‘nin açığa alınması olduğu öğrendi. Açığa alınma gerekçesi Bylock’tu. Kardeşi, bylock kullandığı söylenen tarihlerde hattının çekmediği Diyarbakır dağlarında bir üst bölgesindeydi ve aylarca oradan inmemişti. Darbe sırasında da oradaydı. Kardeşinin telefon incelemelerinde Bylock izi çıkmadı. Mazılıgüney bunun üzerine Bylock meselesini araştırmaya başladı. ve sonunda Mor Beyin olarak bilinen skandalı ortaya çıkaran isimlerden biri oldu. Ama skandalı ortaya çıkarmak onun ve kardeşlerinin durumunu değiştirmedi.
Kardeşinin Bylock kullandığı iddiasıyla, yüzbaşı olan diğer kardeşi K.M. de ihraç edildi. Son olarak ise açığa alınan kardeş Ö.M. hakkında ihraç kararı verildi. Yani içeriği olmayan, kullanmadığıyla ilgili teknik raporların mahkemeye sunulduğu bir Bylock sinyal iddiası yüzünden üç kardeş ordudan ihraç oldular.
Bylock kullanıcısı olduğu iddiası yüzünde ihraç edilen kardeş hakkında ise iki yıldır henüz kovuşturma sürüyor, yargılama yok, bir iddianame yok. Diğer yüzbaşı kardeşi hakkında ihraç edilmesinden sonra herhangi bir hukuki işlem yapılmadı. Levent Mazılıgüney hakkında ise savcılık “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verdi.
Kararın en ilginç kısmı ise hakkındaki iltisak iddiasının tek dayanağının kardeşinin Bylock kullanıcısı olarak ihraç edilmesi olduğunun hukuki kayıtlara geçmesi oldu. Fakat kovuşturmaya gerek yok kararı bile hukuk eğitimi almış Mazılıgüney’in Türkiye Barolar Birliği’nden avukatlık ruhsatı almasına yetmedi. KHK ile ihraçlara getirilen “kamu görevinde çalışamaz” şartı geniş yorumlanarak bir kamu görevi olduğu iddiasıyla avukatlık gibi özel bir mesleğe bile genişletilmiş oldu.
Terzi S.B. hemşire Y.K. ve mühendis/avukat Levent Mazılgüney ve onlarla aynı durumda olan, eş, kardeş durumundan ihraç edilmiş ama haklarında hiç bir soruşturma açılmamış insanlar veya KHK’larla meslekten ihraç edilmiş ama haklarında soruşturma açılmamış, kovuşturmaya gerek yoktur kararları verilmiş ya da soruşturma açılmış ama beraat etmiş binlerce insan devletin haklarında vereceği kararı hukuki bir araf durumunda bekliyor.
Adli suçluları af etmeyi konuşan devletin haklarında hiçbir yargı kararı, kovuşturma olmayan ya da beraatlarını almış bu insanlar hakkında bir karar vermesi gerekiyor.
Binlerce insanın ailelerini nasıl geçindirecekleri, bundan sonra hayatlarına nasıl devam edeceklerini bu karar belirleyecek.
Eğer devlet bir karar veremezse önlerindeki seçenekler ise sınırlı.
Adalet Bakanlığı’ndaki OHAL Komisyonu’na dilekçe verebilirler. OHAL Komisyonu üyelerinden birinin de kardeşi hakkında FETÖ suçlamasıyla soruşturma var. Ama onun kardeşinin durumu böyle bir komisyona üye olmasına engel olmamış. Muhtemelen onların durumunu en iyi o anlayacaktır.
KHK ile ihraç edildikleri kayıtlarda göründüğü için SGK’lı hiçbir işte çalışamadıklarından onca eğitimden ve tecrübeden sonra köylerine dönüp, çiftçilik yapabilirler. Kredi almak için Tarım Bakanlığı’na başvurabilirler. Yine kardeşi FETÖ’den tutuklu yargılanan Tarım Bakanı, bu durumlarıyla empati kuracak ve onlara destek olacaktır.
Ya da en kötü ihtimal, Türkiye’de çalışacak hiçbir yer kalmayınca, pasaportlarını da aile boyu kullanamadıkları için bir şekilde yurt dışına kaçabilirler. Şanslılarsa Hollanda’ya kadar gidip iş bulabilirler. Oturma izni için Büyükelçiliğe başvurmaları gerekir. Herhalde kardeşi darbenin kilit isimlerinden biri olarak tutuklu yargılanan Türkiye’nin Hollanda Büyükelçisi onlara zorluk çıkarmayacaktır.
Bütün bu seçeneklerde, zorluklarla karşılaşma ihtimaline karşı muhataplarının da dindar insanlar olduğunu düşünerek yanlarında Kuran’da dört yerde geçen “Kimse başkasının günahıyla günahlanmaz” (En’am 164, İsra 15, Necm 38) ayetini veya Veda Hutbesi’ni götürebilirler:
“Ey İnsanlar! Sizi uyarıyorum, herkes yalnızca kendi işlediği suçtan sorumludur. Suçlu evlattan dolayı baba sorumlu tutulamaz, suçlu babadan dolayı evlat da sorumlu tutulamaz. “
.2/10/2018 23:28
Türkiye’den geçen bir şanson...
19
Paris’te bir yoksullar hastanesinde doğduğunda anne ve babasının ona verdiği ad Shahnourh Varinag Aznavourian’dı.
Ama adı farklı ve tuhaf bulunan azınlıkların, göçmenlerin ortak kaderini paylaşmış, bütün dünya da onu bu uzun ismi yazmakta ve telaffuz etmekte zorlanan Fransız hemşirenin ona koyduğu adla tanımıştı: Charles Aznavour.
Yoksullar hastanesinde doğmasının sebebi ailesinin geçici bir süre için mülteci olarak Paris’te bulunmasıydı. Çünkü aile Paris’te ABD’ye gidiş için vizelerinin çıkmasını bekliyordu. Vizeleri çıksaydı belki de Amerikalı ünlü bir şarkıcı olarak onu tanıyacaktık. Ama bir ihtimal daha vardı.
Ermenistan valisinin aşçısının oğlu olan babası Ahıskalı bir Ermeni olan Mişa Aznavourian’dı. Hikayesinin ayrıntıları bilinmiyor. Ama büyük bir ihtimalle yoksulluk ya da Kafkasya’daki savaşlar yüzünden başkent İstanbul’a sığınmıştı.
Annesi Knar Baghdassarian da İzmitli varlıklı bir Ermeni tüccarın kızıydı. Şimdiki adı Akmeşe olan Armaş adlı onbin nüfuslu eski bir Ermeni köyündendi. 1915’de ailenin başına tam olarak ne geldiği bilinmiyor. Ama tehcirde ailesinden büyük kayıplar yaşamıştı. Ama o da soluğu tehcirden sonra hala Ermeni nüfusunun yaşadığı İstanbul’da almıştı.
24 yaşındaki Mişa ve 19 yaşındaki Knar İstanbul Moda’da tanışıp evlendiler. Edebiyat okumuş Knar, İstanbul’da çıkan bir Ermeni gazetesinde gösteri dünyasıyla ilgili yazılar yazıyordu. Mişa ise işletmelerde çalışıyordu.
Sonra büyük acıları geride bırakıp diğer Ermeniler gibi ABD’ye göçmeye karar verdiler. İstanbul’dan kaçak olarak bir İtalyan gemisine bindiler. Bir asker gemiye bindiklerini görüp onları son anda engellemeye çalışmıştı ama kaptan ona mani olmuştu.
Ermeni asıllı zengin bir Amerikalı kadın da gemideki bütün kaçak yolcuların bilet paralarını ödemişti.
Gemi önce Selanik’e uğradı. Bir süre orada yaşadılar. Ablası Ayda orda doğdu. Sonra Fransa’ya geldiler. ABD’ye gidebilmek için Paris’teki zorlu göçmen hayatları başladı.
Babası Kafkas adında bir lokanta açtı ve orada müzik yapmaya, şarkı söylemeye başladı. Annesi ise gezici tiyatrolarda oyunculuk yapıyordu.
Ünlülerin ve sanatçıların uğrak yeri olan babasının lokantasında “La Boheme” şarkısında anlattığı hayatları olan insanların içinde büyüdü. Sonra Edith Piaf’la tanışması ve bestesi ve sözleri kendisine ait şarkılarla genç yaşta yakaladığı büyük şöhret. Hikayenin sonrasını bütün dünya biliyor.
Ama Charles Aznavour’un Türkiye hikayesi biraz daha az biliniyor.
İlk defa 1959’da Türkiye’ye gelen ve İstanbul’daki ünlü Kervansaray Gazinosu’nda konserler veren Aznavour, 60’lar İstanbul hayatının en çok sevilen, radyolarda dinlenilen, İstanbul gazinolarındaki konserleri hınç hınç dolan ismiydi. Tatil için Antalya’ya geliyor, şarkılarını Zeki Müren gibi yıldızlar Türkçe’ye çevirip plak yapıyordu. Renkli aşk hayatı dergilerden ve gazetelerden yakından takip edilmekteydi. Bir İstanbul konseri Ermenilerin İsa’nın çarmıha gelişini andıkları kutsal bir güne denk gelince İstanbul’daki Ermeni kilisesini kızdırmıştı.
İstanbul ziyaretleri ile ilgili çıkan haberlerde satır aralarında aslen Ermeni olduğu, Türkçe küfürlerin hepsini bildiği, göbek attığı, rakı içtiği yazılıyordu ama hikayesinin bu kısmının ayrıntısına kimse daha fazla girmemeye özen göstermişti.
Hikayenin ayrıntılarını 1966 yılında ilk kez Charles Aznavour’un yakın arkadaşı, Atatürk’ün silah arkadaşı ve ilk milletvekillerinden Galip Kahraman’ın oğlu işadamı Ferda Kahraman Milliyet’e yazdı.
Charles Aznavour’un Türkiye’ye geldiğinde evinde kaldığı Kahraman, Baba Mişa’nın Paris’te mangalda yaptığı şiş kebaplardan yemiş, uduyla çaldığı Müzeyyen Senar şarkılarını dinlemişti. Çok geniş bir Türkçe plak koleksiyonu olan baba Aznavour’un en büyük hayali bir gün İstanbul’a dönmek, Kadıköy vapurlarından birine binip karşıya geçmek ve oradan Kadıköy ve Moda’yı izlemekti.
Herkesin “Mami” diye seslendiği anne Aznavour ise tam bir Osmanlı hanımefendisiydi. Mükemmel Türkçesi hiç bozulmamıştı. İstanbul ziyaretlerinde muhakkak memleketi İzmit’e de giderdi. Yıkılmış evinin etrafında dolaşır, çocukken kızınca “Dikkafa” diye bağırdığı çapkın oğlunun muhakkak Türkiye’den Ermeni bir kızla evlenmesini isterdi. Bir keresinde Ferda Kahraman’a şöyle demişti:
“İnsanın doğup büyüdüğü yer gerçek vatanıdır. Bugün hepimiz Fransada’yız. Kocam, evim, barkım, oğlum, kızım, torunlarım. Ama ben Fransa’yı bir türlü vatan edinemedim.”
Charles Aznavour, 1915’i de annesinden öğrenmişti:
“Ben bu meseleyi annemin gözyaşlarıyla keşfettim. Eski fotoğraflara baktıkça ağlardı. Ama hiçbir zaman kinle yetiştirilmedim. Her zaman Türkiye’den ve insanlardan harikulade insanlar olarak bahsederlerdi. Bizim Türklerle çok yakınlıklarımız olduğunu söylerlerdi. Türkler ve Ermenilerin ileride bir gün barışacaklarına inanıyorlardı. Tazminat talep etmeyi hiçbir zaman düşünmediler. Ben de onların yüzünü kara çıkarmadım. Türkiye ve Türkler ile ilgili hep iyi şeyler hissettim ve iyi şeyler söyledim.”
Fakat 1975’den sonra Türkiye’de onunla ilgili iyi şeyler söylenmemeye başlandı.
Çünkü ilk defa 1915’i anlattığı, “Ils sont tombés”, “Devrilip Düştüler” adlı bir şarkı yapmıştı:
“Devrilip düştüler sebep nedir bilmeden / Çölde sürüler gibiydiler, sendeleyip giden / Mahvoldular susuzluk, açlık, demir ve ateşten.”
Şarkının hiçbir yerinde isim, Türkler ya da Türkiye adı geçmiyordu. Daha sonraki röportajlarında bunu özellikle yaptığını, bu olanlardan Türkiye’nin suçlanamayacağını, bunun Osmanlı döneminde olduğu söyledi. Şarkıya gelen tepkileri dindirmek için Türkiye’de gazetelere röportajlar verdi.
Ama artık Türkiye’de tatlı şansonlar söyleyen bir Fransız şarkısı değildi. İstenmeyen adam ilan edilmişti. TRT Genel Müdürü İsmail Cem, şarkılarının radyolarda ve televizyonlarda çalınmasını yasakladı.
Sonra ASALA ve diğer Ermeni terör örgütleri ortaya çıktı. Şiddete karşı olduğunu söyledi, yine röportajlar verip sorunun çözümü için arabuluculuk yapmak istediğini bildirdi. Ama 1984’de Paris’teki Türkiye Büyükelçiliği’ni basan dört ASALA teröristinin yargılandığı davaya bir mektup göndererek “Şiddete karşıyım ama kalben köklerinden kopmuş bu gençleri mahkum edemiyorum. Bir kereliğine affedilmelerini isterim” deyince Türkiye’den okları yeniden üzerine çekti.
Sonra tekrar siyaset unutuldu. Güzel şarkıları yeniden her yerde çalmaya başladı. 1992’de TRT-2’de bir konserinin yayınlanması üzerine, yıllar önce hayatının anlatıldığı Milliyet gazetesinde şöyle bir haber çıktı:
“Türk düşmanlığı kokan şarkıları ve faaliyetleri ile tanınan Ermeni asıllı Fransız şarkıcısı Charles Aznavour dün TRT’de yayınlanan programı kamuoyunun büyük tepkisine yol açtı. Program devam ederken gazetemizi arayan okuyucular, TRT’nin vurdumduymazlığını ser dille eleştirerek şunları söylediler: “TRT ne yapmak istiyor? Sabah televizyonlarımızda Şırnak’tan yapılan röportajlarda vatandaşlar “Bu olayların arkasında Ermeniler var , Uyumayalım” mesajları verip dikkat çekerken aynı gün öğleden sonra Türk düşmanlığıyla tanınan Charles Aznavour, Şırnaklılarla alay edercesine üç kez ayakta alkışlanışını göstermek onu ve düşüncelerinin propagandasını yapmak nedir, kime hizmettir, bu ne gaflettir”
Sonra tekrar şarkılar ağır bastı, siyaset unutuldu. Ermenistan’la yakınlaşmalar başladı. Tabular yıkıldı. Charles Aznavour bu yakınlaşmayı teşvik eden açıklamalar yaptı. Ama 94 yıllık ömrünün son zamanlarında kadar konserlerine devam eden Aznavour bir daha Türkiye’de konser vermedi. En büyük dileklerinden biri ölmeden önce Ermenistan-Türkiye sınır kapısının tekrar açılmasıydı.
Charles Aznavour, 94 yaşında Paris’te hayatını kaybetti. Vefatının ardından tekrar siyaset unutuldu, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de internette, televizyonlarda, radyolarda şarkıları çalınarak Fransız müziğinin son büyük yıldızına veda ediliyor.
Bir ihtimal daha vardı. Yıllar sonra bir röportajında o ihtimali şöyle anlatmıştı:
“Halklarımız arasındaki ayrışma olmamış olsaydı, bu ihtilaf ikinci ve üçüncü kuşakların hafızasına bu kadar derin biçimde nakşedilmemiş olsaydı şimdi belki de dünyanın en tanınmış Türk şarkıcısı olacaktım. Kendimi her şeyden önce Türk sayacaktım.”
Türkiye’de birbirimize kızdığımızda “burası senin babanın çiftliği mi” deriz. Aslında bu sorunun cevabı herkes için “evet”tir. Evet burası hepimizin annesinin ve babasının çiftliği. 100 yıl önce buralardan gitseler de Charles Aznavour’un annesinin ve babasının da çiftliğiydi.
Ama bu çiftliği paylaşmayı ve birlikte kullanmayı öğrenmeliyiz. Çünkü Türkiye ancak onu paylaştıkça büyüyecek ve gerçekten hepimizin olacak.
18-10/02/ekran-resmi-2018-10-02-162603.png
18-10/02/ekran-resmi-2018-10-02-161750.png
.05/10/2018 23:37
Ekmeğin dolarla ne ilgisi var?
34
Hepimiz okullarda Türkiye’nin tarımda kendine kendine yetebilen bir ülke olduğunu öğrendik. Özellikle de Anadolu’nun buğday ambarı olduğunu biliriz. Dolar artışıyla ekmek fiyatı arasında nasıl bir ilişki olduğu sorusuna verilen “fırsatçılık, stokçuluk yapılıyor” cevaplarının müşterisinin çok olması şaşırtıcı değil.
Eh, buğday ambarı olan bir ülkede ekmek fiyatının dolarla ne ilgisi olabilir ki?
Bu yüzden “ekmeğe zam yapmazsak batarız” diyen fırıncıları da, neden buğday ithal ettiğimizi de pek anlayan yok.
Çünkü aslında yediğimiz ekmeğin hangi buğdaydan yapıldığını bilmiyoruz.
Biraz daha geriden başlayalım.
1927 yılında Türkiye’nin tarım politikalarını yeniden düzenlemek için kurulan Âli İktisat Meclisi'nin bir yıl sonra yayınlandığı raporunda “her tarafında buğday ekilen ve yetişen Türkiye'nin buğday ithal eden bir memleket" olduğundan şikayet edilmekteydi.
Yani bugün şikayet edilen meseleden yüzyıl önce de şikayet ediliyordu.
Çünkü Birinci Dünya Savaşı’na kadar İstanbul’un buğday ihtiyacı Balkanlardan ve Rusya’dan ithal edilerek sağlanıyordu. O günkü ulaşım imkanlarına göre Anadolu’nun bir köyünden İstanbul’a buğday taşımak, Kanada’dan gemiyle buğday getirmekten daha pahalıydı.
Birinci Dünya Savaşı tecrübesinden sonra kendi kendine yetmenin önemi anlaşılınca İttihatçılarla başlayan ve Cumhuriyet’le devam eden tarımda milli iktisat politikalarıyla, yüksek gümrüklerle hububat ithalatı azaltılmaya çalışıldı.
Ama bu kez de 1929 krizi ve ardından 1930’da Sovyetlerin “damping” adı verilen bir politikayla Türkiye’deki bir köylünün yarısı maliyete dünyaya buğday satmaya başlamasıyla bu çabalar sekteye uğradı. 40’ların ortasından itibaren, özellikle 50’lerde Amerika’dan Marshall Yardımları ile gelen traktörlerle Türkiye’de ekilebilen tarım alanları arttı, hububat üretiminde büyük rakamlara ulaşıldı. Ama o yıl dünyadaki iklim koşulları başta olmak üzere çeşitli faktörlerle belirlenen buğday rekoltesine ve ortaya çıkan fiyatlara göre buğday ithalatı ve ihracatı her devirde devam etti.
Yani, Türkiye’de pek çoğumuzun zannettiğinin aksine tarım yerel, “köylü” bir uğraş değil, bir kaç asırdır küresel sistemle entegre, oradaki bütün değişimler, krizler, üretim fazlalığı, fiyatlar Türkiye’deki fiyatları etkiliyor.
Ama Türkiye’nin çok uzun yıllardır buğday ithal etmesinin başka bir sebebi daha var.
Buğday türleri, çeşitleri olan bir bitki. Buğdayın kalitesini hangi iş için kullanılabileceğini başta protein, glüten oranı olmak üzere kül, nem oranı gibi pek çok değer beliriyor.
Türkiye’de özellikle ekmek, makarna, baklava yapımında kullanılan yüksek proteinli kaliteli buğday az yetiştiriliyor.
Bunun pek çok sebebi var.
Tarihsel olarak tarımın geri kalmışlığı, az yatırım yapılması, tohum kalitesinin bozulması ve kaliteli tohumluk kullanılmaması, çeşitlerin uygun iklim koşullarında ve gerekli teknikler kullanılarak yetiştirilmemesi ve tabii bizim espri olarak duyduğumuz süne ve kımıl gibi zararlıların etkileri sayılabilir.
Biraz okuyunca örneğin sünenin buğdayı yerken bıraktığı enzimlerin, hamur yoğrulurken ortaya çıktığını, hamuru yumuşatarak elastikiyetini artırdığını öğreniyorsunuz.
Buğdayın kalitesinin düşüklüğü her dönem Türkiye’de önemli bir sorun olmuş. Örneği 1989 yılında gazeteler, buğday ithal edilen Sovyetlerin “Türkler hayvan yemi mi yiyorlar” diyerek buğdayı geri gönderdiklerini yazmıştı.
Türkiye’de özellikle İç Anadolu Bölgesi’nde ve Konya’da üretilen kaliteli buğday Türkiye’nin ekmek, makarna ve baklava vb benzer sektörünün ihtiyaçlarına yetmiyor, az üretildiği için de fiyatı yüksek.
Bu yüzden yediğimiz her ekmeğin içinde ithal buğday olmak zorunda. Ekmeklik un, paçal adı verilen yöntemle kaliteli buğdayla, daha düşük kaliteli buğdayın karıştırılmasıyla üretiliyor. Bu kaliteli buğdayın büyük bir kısmı da ithal ediliyor.
Bu ithalatta ilk sırada Rusya, Kazakistan gibi ülkeler var. Özellikle Rusya yüzde 70 ile ithalatta en ağırlıklı ülke.
Türkiye, 2016/17 sezonunda 3,7 milyon ton buğday ithal etmiş. 2017/18 sezonunda toplam buğday ithalatının 4,5 milyon tonu geçtiği tahmin ediliyor.
Fakat ilginç bir şekilde Türkiye un ihracatında ise dünyadaki önde gelen ülkelerden biri. Yani değirmencilikte Türkiye çok ileri. Yerli buğdayın kalitelisini, değirmenciler yani un fabrikaları alıyor, İthal unla karıştırıp dışarıya ihraç ediyor. Yükselen dolar fiyatıyla unu iç pazara değil, dışarıya ihraç etmek fabrikalar için daha karlı. Bu da iç pazarda unun fiyatını yükseltiyor.
Besi sektörünün gelişmesi de buğday tüketimini artıran faktörlerden biri. Tabii aynı zamanda buğday üretimindeki kaliteyi de düşüren. Çünkü bu sektörde daha düşük kaliteli buğday kullanılıyor.
Bu yıla özel olarak dünyada buğday üretiminde bir düşüş var, özellikle de Rusya’da. Trakya’da donda içeride üretilen buğdayın arzını düşürmüş durumda.
Yani her koşulda buğday ithal etmekten başka yol yok.
Son 10 yılda buğday fiyatı yüzde 293 artmasına rağmen, un fiyatı yüzde 102, ekmek fiyatı ise yüzde 74 artmış. Yani fırıncıların fırsatçılık yaptığı söylenemez.
Yani özetle yediğimiz ekmek için ithal buğdaya ihtiyaç var. Bu yüzden de dolardaki artış doğrudan ekmeklik un fiyatını etkiliyor. Buna yine artan mazot, doğalgaz, elektirik, fırınların kira giderleri dahil değil.
Yani fırınları basarak, fırıncıları tvlerde fırsatçı ilan ederek ekmeğin fiyatının artmasını engellemek de enflasyonu üzerine zabıta, polis göndererek düşürmek de mümkün değil.
Küresel bir ekonomi içindeyiz, maliyet giderlerine göre herkesin fiyatlarını belirlediği serbest piyasa dinamiklerine saygı göstermeliyiz.
Yoksa bir sabah fırınlardan ekmek kokusu gelmeyebilir...
.7/10/2018 23:36
Amerikan bayrağını neden sallamıştı?
99
Cumhuriyet tarihinde sadece bir ülke Türkiye’yi tehdit ederek açıkça toprak istedi; Sovyet Rusya.
İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer devletlerinden biriydi Sovyetler.
Kızıl Ordu, Nazi panzerlerini çamura gömmüş, Sovyet güçleri Avrupa’nın ortalarına, Berlin’e kadar ilerlemişti.
Savaşın muzaffer ülkelerinin liderleri Roosevelt, Churchill ve Stalin, dünyaya yeni bir nizam vermek için 4-11 Şubat 1945 tarihleri arasında Sovyetler Birliği’nin meşhur tatil şehri Yalta’da bir araya gelmişlerdi. Avrupa yıkılmış, son anda Almanya’ya savaş açarak kazananlar cephesinde yer bulmaya çalışan Türkiye savaş hazırlıklarından yorgun düşmüş haldeydi.
Stalin, Türkiye ile ilgili niyetlerini ilk Yalta’da dillendirdi. Konferansın ardından Moskova’da Türk Büyükelçi Selim Sarper, Dışişlerine çağrılıp tehdit edildi. Ruslar, 1921 ve 1925 yıllarında iki ülke arasında yapılan anlaşmalarla çözülen Boğazlar ve sınır meselelerinin yeniden görüşmek istiyordu. Tehditlerinin ciddi olduğunu 19 Mart’ta, 1925 tarihli sınır anlaşmasını tek taraflı olarak feshederek gösterdiler.
Nihayet, 7 Haziran 1945’te Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov’la görüşen Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’in önüne bir nota kondu. Notada özetle şöyle deniyordu:
Kars, Ardahan ve Artvin’i Gürcistan ve Ermenistan’a yani bize bırakın. Boğazlar’da bize üs verin, Trakya sınırınızı Yunanistan ve Bulgaristan lehine yeniden çizin, 1936 Montrö Antlaşmasını tadil edin.
Talepler kabul edilemezdi. 18 Haziran 1945’te ikinci görüşmede Ruslar üsluplarını sertleştirip taleplerini yenilediler. Gürcüler ve Ermeniler de Türkiye’den istenen toprakların kendilerine ait olduğu yolunda Batı’da ve Birleşmiş Milletler’de kampanya yapmaya başlamışlardı.
Ruslar, Ağustos’ta üçüncü bir nota daha verdiler. Meclis’te bu taleplere karşı bu sınırları savaşla çizmiş eski Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir kürsüye çıktı ve şöyle dedi:
“Eğer Ruslar bizden yer istemekte ısrar ederlerse hiç şüphe yoktur ki dövüşeceğiz; fakat istikbal bize olduğu kadar kendileri için de karanlık olur.”
Ama Nazileri dize getirmiş Kızıl Ordu’nun karşısında, İkinci Dünya Savaşı tedbirleriyle çökmüş Türk ordusunun şansı yoktu.
Türkiye için tek yol Rus saldırganlığını, İngiltere ve ABD’yle yakınlaşarak dengelemekti. Ama İngilizler, Türkiye’ye destek açıklamaları yaparken, Amerikalılar bu işe karışmak istemiyordu.
Kriz derinleşince İngiltere ve ABD, Stalin’le Montrö’nün gözden geçirilmesi için görüşmeye karar verdiler. Amerikalılar bir plan hazırladı ama bu plan Türkiye’yi tatmin etmekten uzaktı.
Sonra devreye Türkiye’deki ABD Büyükelçisi Edwin Wilson girdi. Washington’u Rusların Türkiye’yi tehditle uydusu yapıp, Doğu Akdeniz’e açılmayı planlandığı, bu yüzden Türkiye’nin desteklenmesi konusunda ikna etti. Amerikalılar, Rus tehdidine karşı Türkiye’ye desteklerini göstermek için yaratıcı bir yol buldular.
Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün, 1944 Kasım’ında ABD’de vefat etmişti. ABD diplomatik geleneklerinde ölen diplomatların cenazeleri askeri gemilerle ülkelerine gönderilmekteydi. Ama savaş koşullarında bu mümkün olmamış ve Ertegün’ün cenazesi Arlington Mezarlığı’nda bir lahite yerleştirilmişti.
Cenaze, dönemin büyük ABD savaş gemilerinden Missouri’ye yüklendi, savaş gemisi ve ona eşlik eden iki askeri gemi 6 Nisan 1946 günü İstanbul’da törenlerle karşılandı. Ertegün için büyük bir cenaze düzenlendi. Amerikalı amiraller İnönü tarafından kabul edildi. Ardından Missouri Yunanistan, İtalya ve İspanya’ya da uğradı.Üzerine büyük teoriler, komplolar yazılan Missouri zırhlısının Türkiye’ye geliş hikayesi bu.
Missouri’den sonra başka Amerikan askeri gemileri de İstanbul’u ziyaret ettiler ve Amerikalı komutanlar Cumhurbaşkanı İnönü tarafından ağırlandılar. Ama bu destekler de Sovyetlerin tehditlerini durdurmaya yetmedi. Temmuz 1946’da Sovyetler, Ankara’daki elçisini geri çekti ve 7 Ağustos’ta Türkiye’ye Montrö Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve Boğazların Karadeniz’e komşu ülkelerin yönetimine verilmesini isteyen yeni ve sert bir nota daha verdi.
Türkiye bu nota karşısında ne yapacağını düşünürken 19 Ağustos’ta beklediği destek Washington’dan geldi. Washington, Moskova’ya bir nota göndererek bu teklifin kabul edilemez olduğunu bildirdi. Bu arada Amerikalı askeri heyetler Türkiye’ye gelip, Türk ordusunun modernizasyonu için raporlar hazırlamaya başladılar.
Eylül 1946’da Sovyetler, ABD’nin bu desteğinden rahatsız olup bir kere daha Türkiye’ye nota verdi ve bu meseleleri başbaşa konuşalım dedi. Ama konuşulacak bir şey yoktu. Bunun üzerine Ankara’nın girişimiyle Londra ve Washington’dan ayrı ayrı Moskova’ya iki sert nota gitti. Notalarda Sovyetlerden daha fazla ileri gitmemesi isteniyordu. Savaşın galip iki ülkesiyle karşı karşıya gelmek istemeyen Stalin geri adım atmak zorunda kaldı.
Yani 1945 Mart’ından 1946 Ekim’ine kadar Türkiye, Kars, Ardahan ve Boğazlar’a yönelik Rus tehdidini ABD ve İngiltere’nin desteğiyle karşılayabildi. Yani Türkiye, zorla ve emperyalist kuşatma yüzünden değil, Rus tehdidine karşı, kendi isteği ve çıkarları bunu gerektirdiği için Batı ittifakına yanaştı, bu rasyonel bir tercihti, bunun için dönemin CHP yönetimini ve İnönü’yü yargılayamayız. Ayrıca Türkiye bu yakınlaşma sayesinde çok partili hayata geçti.
Bu arada ABD ve Sovyetler arasındaki savaş sonrası işbirliği Türkiye’den sonra İran’da çıkan kargaşayla zedelenmiş, 1946’da Yunanistan’da başlayan iç savaşta Sovyetlerin Yunanistan’ını da uydusu yapma tehlikesi belirmişti. Böylece ABD için artık Sovyet yayılmacılığı açık bir tehdit haline gelmişti.
Nihayet 12 Mart 1947 ABD kongresinde konuşan Başkan Henry Truman, daha sonra Truman Doktrini olarak adlandırılacak politikasını açıkladı. “Türkiye’nin milli bütünlüğü Ortadoğu nizamı için şarttır” diyen Truman’ın açıkladığı plana göre Sovyet tehdidine karşı Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık yardım yapılacaktı.
Ama sadece Türkiye ve Yunanistan’a yardım etmek yeterli değildi. Ekonomik olarak çökmüş Avrupa hem Sovyetlerin oyuncağı olabilirdi hem de kötü durumda olan ABD ekonomisini canlandırmak için güçlü bir pazar olan Avrupa’nın ayağa kaldırılması şarttı. Bu planı 5 Haziran 1947’de eski üniversitesi Harvard’da konuşan ABD Dışişleri Bakanı George Marshall açıkladı. Meşhur Marshall Planı onun adını aldı.
ABD, ilk başta savaşta yıkıma uğramadığı için Türkiye’yi bu programa dahil etmek istemedi ama Ankara’nın girişimleriyle Türkiye de bu 20 milyar dolarlık yardım paketinin içine girdi.
1948 ile 1953 arasında devam eden Marshall yardımları sadece Türkiye’ye yapılmadı. İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’nın da aralarında olduğu 15 Avrupa ülkesi bu yardımlarla ayağa kalktı. Savaşta her şeyini kaybetmiş Almanya’nın bugünkü sanayisinin temeli bu yardımlarla atıldı.
Türkiye, Marshall Planı yardımlarının sadece yüzde 1.4’ünü aldı. Hakkında daha sonra siyasi efsaneler üretilen bu yardımlarla yapılanlar ise çabuk unutuldu. Marshall yardımları ile Türkiye, savaşta eskimiş ordusunu yeniledi. 1948’den itibaren gemilerle ABD’den savaş uçakları, savaş gemileri, denizaltılar ve JUSSMAT adı verilen Amerikalı askeri heyetler törenlerle Türkiye’ye geldiler.
Marshall yardımlarıyla madencilik, tarım ve sanayide büyük adımlar atıldı. 1948 yılında 1.756 adet olan traktör sayısı, 1949 yılında 9 bin 170’e, 1952 yılında 31 bin 415’e çıktı. Raman’da petrol çıkarılmaya başlandı. Kömür yatakları modernleştirildi, üretim arttı.
Marshall Planı’yla yardım alan aralarında Türkiye’nin de olduğu 15 ülkenin kurduğu OEEC (Organization of European Economic Cooperation) daha sonra ABD ve Kanada’nın katılmasıyla bugünkü OECD’ye dönüştü.
1949 yılında kurulan NATO’ya ise Türkiye’nin ilk başta davet edilmemesi Ankara’yı çok tedirgin etmişti. CHP iktidarı, 11 Mayıs 1950’de üyelik için NATO’ya başvurmuş ama sonuç İtalya dışındaki üyelerin ret cevabıyla olumsuz olmuştu. 1950 seçim kampanyasının da önemli gündemlerinden biri NATO üyeliğiydi. Seçimlerde bunu vaat eden Demokrat Parti, iktidara gelir gelmez 11 Ağustos 1950’de NATO’ya ikinci kez üyelik başvurusu yapmış ama bir ay önce BM çağrısıyla Kore’ye asker göndermiş olması bile işe yaramamış ve başvuru bir kez daha reddedilmişti.
Türkiye ancak yoğun diplomatik görüşmeler sonucunda, ABD’nin ikna edilmesiyle NATO’ya kabul edildi. NATO üyeliği için 18 Şubat 1952’de Meclis’te yapılan oylamada DP’li ve CHP’li 404 milletvekili “evet” demiş, sadece bir çekimser oy kullanılmıştı.
1950’lerde DP iktidarında da ABD’yle yakın ilişkiler devam etti ve gelişti. 1954 yılında ABD’ye üs kurma izni verildi, İncirlik Üssü kuruldu.
Ama buna rağmen Menderes’in 1954’ten sonra ABD’den istediği mali kredilere ancak 1958’de onay çıktı.1957 yılında Meclis’te konuşan Menderes, “Türkiye’nin ABD’nin ekonomik yardımına ihtiyacı olduğunu” açıkça söylemişti. ABD’nin yardımları hala zayıf Türkiye ekonomisi için kritikti.
Türkiye’de çocuklar için süt bulunamıyordu. Bugünün depoloma, saklama teknolojileri yoktu. Onun yerine bütün dünyada süt yerine süt tozu kullanılıyordu. Türkiye’nin sadece iki süt tozu fabrikası vardı (Bursa, Kars) ve bunlar ihtiyacı karşılamıyordu. Dünyada o günkü sağlık anlayışına göre çocuklar için mutlaka gerekli olduğu düşünülen süt tozu da uzun yıllar ABD yardımlarıyla karşılanmıştı.
Yani Türkiye’nin Soğuk Savaş şartlarında hem güvenliği için hem de ekonomik şartları nedeniyle ABD’nin yakın bir müttefiki olmaktan başka bir şansı yoktu.
50’lerin sonuna doğru ise şartlar iyice ağırlaşmış, soğuk savaş hiddetlenmişti.
1958 yılında Irak’ta darbe olmuş, Türkiye’nin Bağdat Paktı’nda müttefiki olan Kral devrilmiş, Sovyet yanlısı bir yönetim iktidara gelmişti. 1960’da Irak uçakları Türkiye’nin hava sahasını taciz etmeye başlamıştı. Ordu teyakkuz halindeydi.
27 Mayıs darbesinden bir kaç hafta önce Türkiye’den kalkan bir Amerikan U-2 casusluk uçağı, Sovyetler üzerinde uçarken düşürülmüş, pilotu esir alınmıştı. Olay büyük bir krize dönmüş, Ankara uçağın Türkiye’deki üslerden kalktığını inkar etmiş, Moskova ise uçağın kalktığı üsleri füzelerle vurmayı tehdit etmişti. ABD, bu Sovyet tehdidine karşı 1961’de Türkiye’ye jupiter füzeleri yerleştirdi.
17 Nisan 1961’de ise krizi tırmandıran bir gelişme daha yaşandı. ABD askerlerinin, Sovyet yanlısı Castro’yu devirmek için Küba’ya yaptığı Domuzlar Körfezi çıkarması fiyaskoyla sonuçlandı. Bunun üzerine Sovyetler de Küba’ya uzun menzilli füzeler yerleştirmeye başladı.
Soğuk Savaş’ın en tehlikeli zamanıydı. ABD ile Sovyetler birbirini nükleer füzelerle yok etmekle tehdit ediyordu. Bu tehdidin ortasında da Türkiye bulunuyordu.
İşte 26 Ağustos 1962 günü ABD Başkan Yardımcısı Lyndon Johnson böyle bir zamanda Ankara’ya geldi. Yol boyunca ellerinde ABD ve Türkiye bayrakları olan vatandaşlar tarafından coşkuyla alkışlandı.
“Türkiye’ye herhangi bir tecavüz ABD’ye karşı yapılmıştır” diyen ABD Başkan Yardımcısı’nı karşılama töreninde elindeki ABD ve Türkiye bayraklarını sallayanlardan biri de Başbakan İsmet İnönü’ydü. Fotoğraf, Life dergisi muhabiri Gunter Reitz tarafından çekilmişti. Bu fotoğraftan üç yıl sonra Johnson, suikastla öldürülen Kennedy’nin yerine başkan oldu. Kıbrıs’ta Türklere yönelik saldırılara müdahale etmeye hazırlanan Başbakan İnönü’yü kaba ve küstah bir mektupla uyardı. Meşhur Johnson Mektubu’na karşı İsmet İnönü de o tarihi sözünü söyledi: “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini alır.”
Ama o yeni dünya kurulmadı ve Türkiye da yerini değiştirmedi. 15 gün sonra Johnson İnönü’ye özel uçağını gönderdi ve İnönü, Washington’u ziyaret etti. İlişkiler tekrar normale döndü.
Türkiye-ABD ilişkileri bundan sonra da inişli çıkışlı sürdü. Amerikan Morrison şirketinde çalışmış Başbakan Demirel afyon yasağına direndi, ABD üstlerini kapattı. Robert Koleji mezunu Ecevit, ABD’yi kızdıran siyasetler izledi. Ama sonra tekrar barışıldı.
Yani her şey bugünden bakıldığı gibi değildi. Yanı başındaki savaşın galibi, dev bir ordusu olan Rusya tarafından tehdit edilen, askeri ve ekonomik olarak bunu kaldıramayacak bir Türkiye vardı. ABD’den gelen yardımlar, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumasına, ordusunu yenilemesine, sanayisinin ve tarımının gelişmesine yardım etmişti.
Türkiye, NATO’ya girmeye çalışırken, Kore’ye asker gönderirken bir kaç yıl önce Stalin tarafından toprak istenmiş bir ülkeydi. İsmet Paşa, elinde ABD bayrağıyla, ABD Başkan yardımcısını karşılarken Sovyetlerin füzeleri Türkiye’ye doğrultulmuştu. Marshall yardımları coşkuyla kabul edilirken, tarım hala sabanla yapılıyordu. O yüzden bugünden geçmişe bakıp o fotoğrafları ve o yardımları yargılamak pek adil değil
.09/10/2018 23:42
Hukukun temel ilkesizliklerine giriş
62
Geçen haftanın en ilginç olaylarından biri Silivri Adliyesi’nde yaşandı. İstanbul Barosu başkanlığına “Sen başkasına oy verirsin duruşmana Kavili gelir” sloganıyla giren, savunma hakları için verdiği mücadelelerle tanınmış avukat Ömer Kavili, bir duruşma sırasında tutuklandı.
Tutuklanma gerekçesi; “algı yapmak”, “subliminal mesaj vermek”, ”halkın teveccühüne yön vermeye çalışmak”, “görünürde suç unsuruna rastlanılmasa da suç işlemek”, “ileride mutlaka silahlı mücadele yapacağı için terör örgütü sayılmak”, “adeta örgüt üyesi gibi davranmak” gibi Türkiye’nin son yıllarda tuhaf katkılar yaptığı hukuk literatürüne son hediyesi olarak kayıtlara geçti: “...ters psikoloji ile müvekkilinin ve kendisini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalışmak”
Bir avukatın dosyasında haklı çıkmaya çalışmasının tutuklanma nedeni olmasının absürtlüğü bir tarafa, “ters psikoloji” gibi “bana yan baktı” düzeyinde gerekçelerin adliye kayıtlarına girmesi, adaletteki trolleşme eğilimini göstermesi açısından ilginçti.
Ama Kavili, hukuk camiasında tanınan, siyasi eğilimi belirsiz, herkesin davasına koşan bir avukat olduğu için önceki hafta tahliye edildikleri günün ertesinde tekrar tutuklanan ÇHD’li avukatlara göre daha şanslıydı.
Haber duyulunca son bin yıldır herhangi bir konuda aynı şeyi düşünmemiş avukatlar meslektaşlarıyla dayanışma gösterdiler. Tutuklanma haberi Türk hukuk sisteminde bir üst mahkeme haline gelmiş sosyal medyadan da büyük tepki aldı.
Daha önce mahkemelerin tahliye ettiği kişileri bir kaç saat sonra yeniden tutuklatmış sosyal medya istinaf mahkemesinden bu kez tam tersi bir karar çıktı.
Ve avukat Kavili iktidara yakın bir avukat birliğinin girişimiyle, tutuklandığı akşamının sabahında, artık tutukluluğuna gerek olmadığına hükmeden bir mahkeme kararıyla serbest bırakıldı.
Bu fazlasıyla hızlı ve fevri işleyen adalet gecesinde tutuklanma haberine tepki verenlerden biri de Ankaralı bir ceza avukatıydı.
Özel olarak onu seçmemizin bir sebebi olmadığı için adına da gerek yok. Sadece Türkiye’nin neden bir türlü bir hukuk devleti olamadığı sorusuna cevap ararken bize yardımcı olacak.
Tecrübeli avukat, o gece bu tutuklama kararına karşı attığı tweetlerden birinde şöyle demişti: “Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde YAŞAM olmaz. Olursa da ona YAŞAM denmez.”
Ankaralı ceza avukatının sosyal medya hesabında biraz dolaşınca, adaletteki sorunlardan, düşünce özgürlüğü ve demokrasideki eksiklerden oldukça rahatsız olduğu hemen görülebiliyor.
Yine sosyal medya hesabında dolaşınca sadece rahatsız olmakla da kalmadığı anlaşılıyor.
Örneğin iktidara muhalif olduğu anlaşılan bir hesap, muhtemelen Cumhurbaşkanı’na hakaret içeren paylaşımlarından dolayı ifadeye çağrıldığını, bu ifade sırasında Ankaralı ceza avukatının bürosundan kendisine yardım edildiğini söyleyerek, kendisine teşekkür etmiş.
Ceza avukatı da bu teşekkürün üzerine şöyle yazmış: “Madem insanız, o zaman düşünmek, idrak etmek ve düşüncelerimizi ifade etmemiz olağandır. Özgürlük ise, başkasında zarar vermediği sürece zaruridir. Yasalar ile belirlenmiştir. İfade ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde, hakkında işlem yapılan herkese avukatlık yapmaya hazırız.”
Şu ana kadar her şey harika görünüyor.
Düşünce özgürlüğü için mücadele eden, devlet büyüklerine hakaret, fikir suçlarında yargılanan herkese hizmet vermeyi taahhüt eden Ankaralı bir ceza avukatı var karşımızda. Bu devirde büyük cesaret...
Ama en son attığı tweetle bütün büyü bozuluyor.
Konu; Anıtkabir’de çektiği videoda aptalca bir karşılaştırma yaparak, Atatürk’e ergence bir harekette bulununca tutuklanan 16 yaşındaki Safiye İnci’ye dün verilen 2 yıl 6 ay hapis cezası ve tahliye kararı.
Şöyle yazmış avukat bey: “Hani bir Safiye İnci vardı. Atatürk’e, Anıtkabir’de hakaret eden. Mahkeme sonuçlandı. Son sözünde “Çok pişmanım, özür dilerim” dedi ve bilinçli yaptığı bu fiilden ötürü, 2 yıl 6 ay hapis cezası hükmü yüzüne okunup, serbest bırakıldı. Denetimli, serbestlikle, aramızda...”
16 yaşındaki bir kızın aramızda serbestçe dolaşmasının yaratacağı büyük tehlikeye dikkat çeken tecrübeli avukatın karara tepkisi bununla da sınırlı kalmadı.
Daha sonra gururla paylaştığı mahkeme zaptından öğrendik ki meğer bu fikir özgürlüğü davalarını gönüllü kabule hazır avukat bey, bu davada Safiye İnci’den şikayetçi olanlardan biriymiş.
Videonun sosyal medyada dolaştığı gün “Safiyeincitutuklansın” hashtagiyle tweetler atmış, şikayetçi olmuş, müvekkillerini şikayetçi olmaları için teşvik etmiş, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu şikayetle ilgili işlem yapması için de takipçi olmuştu.
Ama bu siyasi ve ahlaki çelişkiler yumağında avukat bey yalnız değil. Safiye İnci’den şikayetçi olan diğer avukatlar ve şahısların yine sadece sosyal medya hesaplarına bakınca benzer ahlaki ve fikri çelişkilerden bolca görmek mümkün.
Safiye İnci’nin tutuklanmasını isteyip, Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri için ODTÜ’lü öğrencilerin tutuklanmasını hararetle eleştirmişler. Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerine yönelik tutuklamalara karşı çıkıp, Nazlı Ilıcak ve Altanların hapislerde çürümelerini istemişler.
Ve anlaşılan bütün bunlar arasında büyük çelişkiler olduğunu da hiç düşünmemişler.
Türkiye’nin bir yargı sorunu olduğu açık ama tek sorun yargıda ya da yargı erkinin tarafsızlığı ve bağımsızlığında değil.
Türkiye’de kimse kendi aşireti dışındakiler için hukuk ve adalet istemiyor. Herkes sadece kendisi gibi düşünenlerin fikir özgürlüğünü savunuyor. Ve yine herkes sadece kendisine benzeyenlere karşı ahlaki sorumluluk hissediyor.
Böyle düşünen herhangi bir grup iktidara geldiğinde de bu ahlaki ve siyasi kriterlere göre davranıyor.
Aslında iktidar ve muhalefet blokları arasında hukuk, demokrasi, özgürlüğe bakış açısından pek fark yok. Tek fark imkan farkı.
O yüzden Türkiye’nin hukuk, demokrasi, özgürlük sorunlarının çözülmesi sadece bir iktidar sorunu değil.
Bir karar vermemiz gerekiyor.
Ya herkes için hukuku savunacağız ya da herkes için eşit bir şekilde hukuksuzluğu savunacağız. Fikir özgürlüğünde eşitliği içimize sindiremezsek, tutuklanmakta eşitliğe razı geleceğiz.
Yoksa bir toplumdan değil, ancak yan yana yaşayan aşiretlerden bahsedebiliriz.
Aşiretler arası rekabetten de demokrasi, adalet ve özgürlük çıkmaz. İktidarlar değişir ama hukuk, demokrasi, özgürlük sorunları değişmez.
Haklı olarak hiçbir bir grup diğerine güvenmez, kan davaları bitmez, diyalog kurulamaz, kısırdöngü sürer.
Seçimler de aşiretler arası bir nüfus sayımı olmaya devam eder
.12/10/2018 20:01
Kaşıkçı ailesinin tanıdık hikayesi
41
Kayseri’nin Gesi Bağları türküsü kadar Germir Bağları türküsü de meşhurdur. Şimdi ikisi de Melikgazi ilçesinin mahalleleri olan Gesi ve Germir’deki bu aşk türkülerinden Germir’de geçeni bir rivayete göre ağanın kızını seven köyün delisinin acıklı hikayesini anlatmaktadır. Sonunda ikna olmuş gibi yapıp “Tamam kızımı sana vereceğim” diyen ağa bir şart koşmuştur: “Erciyes’in karı erirse.”
Bir başka rivayete göre ise türkü bir Rum kızıyla Müslüman bir erkeğin imkansız aşkı hakkındadır.
Çünkü Kayseri’ye 5 km uzaktaki Germir Köyü’nde 1900 yılında bin Müslüman, iki bin Ermeni ve iki bin beşyüz kadar da Rum yaşamaktaydı. Köyün adı da Ermenice “kırmızı” demekti.
(Germir’in adı 1960 darbesinden sonra Konaklar’a çevrilse de 2000 yılında köylüler imza toplayıp tarihi adlarını geri aldılar.)
Rumların, Ermenilerin ve Müslümanların ayrı ayrı okulları ve bir idadinin olduğu köyde iki bin kitaplık bir kütüphane, dört eczane, yirmi beş doktor, camiler ve kiliselerle çok canlı bir hayat vardı. Burada üretilen beziryağı, kilise, cami, konakların tavan süslemelerinde kullanılmaktaydı.
Bu canlı ve renkli hayat önce 1915’de Ermenilerin tehciri, ardından 1924’de Rumların mübadelesiyle karardı.
Köyden Yunanistan’a giden Rumlar Türkçe’den başka dil bilmedikleri için uzun zaman dışlanmışlardı.
O Rumlardan biri de ünlü Oscarlı ABD’li yönetmen Elia Kazan’ın annesiydi.
Annesi Germirli babası Kayserili olan Kazan, dört yaşında doğduğu İstanbul’dan ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmişti. Yıllar sonra ata topraklarına geri döndü. 2003’de vefat edene kadar da sık sık köyünü ziyaret etti.
İmamoğluları, Narinler gibi Kayserili zengin ailelerin çıktığı Germir’e 1983 yılında atalarının izlerini bulmak için gelen bir başka ünlü ise Kayserilileri daha fazla heyecanlandırmıştı.
Dünyanın en zengin adamlarından Adnan Kaşıkçı’nın oğlu Muhammed Kaşıkçı.
Amerikalı model sevgilisi Debbie Dickinson’la birlikte özel uçağıyla Kayseri’ye inen Kaşıkçı, atalarının yaşadığı Germir’e geçmiş, köyün en yaşlısından ailesi hakkında bilgi almaya çalışmıştı. Ama 96 yaşındaki yaşlı adam Kaşıkçı adını küçükken duyduğunu ama pek bir şey hatırlamadığını söylemişti.
Çünkü Adnan Kaşıkçı’nın biyografilerine göre Kaşıkçı ailesinin bazı mensupları 300 yıl önce Hacc için Germir’den ayrılmış ve kutsal topraklardan geri dönmeyerek Medine’ye yerleşmişti.
Medine tarihi yazan Asım Hamdan’a göre Kaşıkçılar Medine’de kuşaktan kuşağa Hz. Muhammed’in türbesine hizmet etmiş ve Mescid-i Nebevi’ye müezzin yetiştirmiş ailelerden biriydi.
Osmanlı’nın son döneminde aile mensuplarından, İttihat ve Terakki’ye yakın Abdullah Kaşıkçı Medine’de muhtesip (Osmanlı’da dini ve mali zabıta) olarak görev yapmıştı. Onun Medine’de yöneticilik yaptığı sırada Şerif Hüseyin’in Arap İsyanı patlak verdi. Kaşıkçı ailesi Medine’yi koruyan Fahrettin Paşa ile birlikte şehirde kaldılar. Daha sonra Şerif Hüseyin’in adamları Medine’yi ele geçirince aile Şam’a sürüldü.
Kardeşlerden biri olan Muhammed Halit Kaşıkçı aile gelenekleri dışına çıkıp, Şam’da tıp okuyup, cerrah oldu. Daha sonra Paris’e gidip tıp eğitimine devam etti.
1925’de Vahhabi Suud Ailesi’nin Hicaz’ı Şerif Hüseyin’den almasından sonra Mekke’ye döndü ve muayenehanesini açtı. Mekke’nin ilk modern doktoru olarak, Suudi Arabistan’ı kuran Kral İbn Suud’un özel doktoru oldu.
Çocuklarının da kendisi gibi iyi bir eğitim almalarını istedi.
Kızlarından Soheir Kaşıkçı ünlü bir roman yazarı oldu. Samira Kaşıkçı ise el-Şarkiya adlı bir dergi çıkardı ve ilerici bir yazar olarak ünlendi. Mısırlı milyarder Muhammed El Fayed ile evlendi. “Dodi” adında bir oğulları oldu, kısa bir süre sonra boşandılar. Fayed Ailesi, Londra’da Harrods Mağazaları’nı açtı. Dodi El Fayed, Prenses Diana’yla aşk yaşadı ve birlikte Paris’te bir araba kazasında hayatlarını kaybettiler.
Doktor Muhammed Kaşıkçı’nın diğer oğlu, mühendislik okumak için gönderildiği Colorado’yu soğuk bulup, üniversiteyi bıraktı. İş hayatına atıldı. Petrol, silah sattı ve dünyanın en zengin insanlarından biri olan Adnan Kaşıkçı oldu.
İlk kez 1980 yılında Türkiye’ye gelen Başbakan Süleyman Demirel ile görüşen Kaşıkçı’nın Türkiye’de petrol çıkarmak istediği yazıldı. Aşkları, boşandığı eşi Süreyya, dev yatı, lüks harcamaları, yatırımları ile yıllarca Türkiye magazin gündeminden düşmedi. Filmlere konu oldu. Filipin diktatörü karı koca Marcoslarla ilişkileri yüzünden ABD’de hakkında verilen tutuklama kararı sonrası İsviçre’de hapse girdi, dev yatını en son Donald Trump satın aldı, 2017’de vefat etti.
Adnan Kaşıkçı’nın babası Kral İbn Suud’un özel doktoru Muhammed Kaşıkçı’nın diğer beş kardeşi aile geleneğini devam ettirip Medine’de Mescid-i Nebevi’de dini hizmetlerde bulundular, müezzinlik yaptılar.
O kardeşlerden biri olan Ahmet Kaşıkçı, 1959’da doğan oğluna Cemal Ahmet Hamza Kaşıkçı adını vermişti. Muhtemelen bir sene önce Mısır ve Suriye’yi birleştiren Arap milliyetçiliğinin kahramanı Cemal Abdülnasır’dan etkilenerek. Onun adı da Cemal Paşa’dan ilhamla konmuştu.
Ama Cemal Kaşıkçı gençliğinde Arap milliyetçiliğine değil, İslamcılığa meyletti. Müslüman Kardeşler taraftarı oldu. Gazetecilikte dikkat çekmesi de 80’lerde Afganistan’a gidip, o yıllarda Suudi Arabistan ve İslam dünyasında kahraman olarak bakılan “mücahit”lerden Usame Bin Ladin’le yaptığı röportajlarla oldu.
Ama “mücahit”lerin terör eylemlerine başlamasıyla bu hareketlere karşı mesafe aldı. 2003 yılında Riyad’da El Kaide’nin sivillerin ölümüne neden olan Amerikan üslerine düzenlediği terör saldırıları sonrası genel yayın yönetmenliğini yaptığı yarı resmi Al-Vatan gazetesinde Selefi imamı İbn-i Teymiye El Kaide’nin terör saldırılarını meşrulaştırdığı cihatta gerekirse Müslüman sivilleri de öldürme ruhsatı veren fetvasını eleştiren yazısının ardından görevden alındı.
Ama görevden alındıktan sonra kendisi gibi düşünen reformcu ve güçlü bir Prens onu yanına danışman olarak aldı; Prens Türki el Faysal.
Prens Türki’nin annesi Kraliçe İffet İstanbul doğumlu yarı bir Arap-Türk’tü. Eski Riyad valisi olan ve Suud ailesiyle akraba bir aileden gelen babası Osmanlı ordusunda subaydı ve Çanakkale savaşında hayatını kaybetmişti. Akyazılı olan annesi Asiye Hanım ise Türk’tü.
İffet Hanım’ın yine İstanbul doğumlu kardeşi Kemal Adham da Kral Faysal tarafından yetiştirilmiş ve 1965’te Suudi istihbaratını kurmuştu.
1977’de ondan boşalan koltuğa, 1975’de babası Kral Faysal, yeğeni tarafından sarayda öldürülünce Prens Türki el Faysal oturdu ve 1977’den 2001 11 Eylül saldırılarına kadar Suudi istihbaratının bir numarası oldu. 11 Eylülden sonra ayrılmak zorunda kalmasının sebebi de Afganistan yıllarında Bin Ladin’le kurduğu ilişkilerin 11 Eylül saldırılarından sonra ortaya serilmesi olmuştu.
Aslında entelektüel bir isim olan Prens Türki reformcu çizgideydi. Bu yüzden kendisi gibi düşünen, onun gibi Türk asıllı olan Cemal Kaşıkçı’yı Londra ve Washington elçiliği sırasında basın danışmanı olarak yanında götürmüştü.
Prens Türki, 2007’de tam zıddı olan Bandar bin Sultan tarafından tasfiye edildi. Onun Suriye’de yaptıklarının bedeli hala ödeniyor.
Cemal Kaşıkçı ise 2007’de bir kez daha Al Vatan’ın genel yayın yönetmeni oldu. Fakat 2010’da yine Selefileri eleştiren yayınları yüzünden tekrar görevi bırakmak zorunda kaldı.
Ama Kraliyet ailesine yakınlığı ve bir entelektüel olarak saygı görmesi yüzünden sık sık Arap Tv kanallarına çıkıyor, Batı medyasında görüşlerine yer veriliyordu.
2016’da Trump’ı eleştirdiği için televizyonlara çıkması yasaklandı. Katar ablukasını, Yemen savaşını da eleştirmesi ise bardağı taşırdı.
Prens Selman’ın ipleri ele geçirmesinden sonra farklı düşünen, eleştirel yazar, işadamı, ekonomistlere yönelik tutuklama dalgasından 2017 Eylül’ünde Suudi Arabistan’ı terk edip Amerika’ya giderek kurtuldu.
Washington Post’a yazar oldu ve eleştirilerini sesini yükselterek sürdürdü.
Onun eleştirileri kendisini Batı’ya reformcu gibi göstermeye çalışan Prens Selman’ın karizmasını çizmekteydi. Cemal Kaşıkçı, Suudi Arabistan’da demokratik değerlerin savunuculuğunu yapacak bir sivil girişimin hazırlıkları içindeydi. Ortadan kaybolmasından üç gün önce BBC radyosuna verdiği röportajda anlattıkları ise en az bu hikayesi kadar tanıdık:
“Ülkemde tutuklanan yazarlar, ekonomistler muhalif de değillerdi sadece bağımsız kafalardı. Kendime de muhalif demek istemiyorum. Ben sadece bir yazarım. Fikirlerimi söylemek ve yazmak için özgür bir ortam istiyorum.”
Kayseri Germir’de başlayan, Medine Savunması sırasında Osmanlılarla birlikte hareket edince sürgün edilmiş, Mescid-i Nebevi’ye müezzinler yetiştirmiş bir aileden gelen bir entelektüel, hikayesinin sonunda atalarının geldiği ülkeye geri döndü. Adalet ve fikir özgürlüğü istediği için barınamadığı ülkesinin İstanbul konsolosluğunun kapısından girdi ama bir daha oradan çıkamadı.
Onu o kapıdan girmek zorunda bırakan da o Germir türküsündeki gibi yine bir gönül meselesiydi.
.14/10/2018 23:26
Dua, Göktaşı, Ateş, Serhat, Kılıç, Kama...
48
Dua, Göktaşı, Ateş, Serhat, Kılıç, Kama...
Bunlar iki yıldır Türkiye ile ABD arasında gerilime neden olan Rahip Brunson davasının gizli tanıklarının adları.
İki yıl önce ilk tutuklandığında “FETÖ’cü Papaz” olarak başlayan kariyerini daha sonra “Casus Papaz” olarak sürdüren Andrew Craig Brunson, onca iddia ve iki yıl tutuklu yargılandıktan sonra sadece “terör örgütüne yardım”dan, hem de en alt limitten aldığı ceza sonrası ABD’ye giderken yeniden “Amerikalı Pastör” oluverdi.
Ama bu hikayenin ana kahramanları bugünlerde söylendiği gibi gizli tanıklar değil.
Aslında bunların hiçbiri yaşanmayabilirdi.
Eğer Brunson ailesi, içinde olmakla suçlanacakları 15 Temmuz darbesinden sonra tatilde oldukları ABD’den tekrar 23 yıldır yaşadıkları İzmir’e dönmeselerdi bunların hiçbiri yaşanmayabilirdi.
Ya da Brunson, 7 ekim 2016 günü evlerinin kapısına bırakılan karakola çağrı notunu görüp, eşiyle birlikte ellerini kollarını sallayarak, daha sonra içeriği aleyhine delil olarak kullanılacak cep telefonu ve sırt çantasındaki flash diskle gittiği karakolda, sınır dışı edilme kararını öğrendiğinde, itiraz hakkından vazgeçtiğine dair bir belge imzalasaydı, ilk kalkan ABD uçağına binip ülkesine gitmeleri önünde de hiçbir engel yoktu.
Ama misyoner karı-koca, zor olanı seçip hapishaneden kötü şartları olan Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’nde beklemeyi göze alarak 15 gün içinde karara itiraz haklarını kullanmayı yani Türkiye’de kalmayı tercih ettiler.
O ana kadar haklarında herhangi bir soruşturma, karar, suçlama da yoktu. Sadece Ankara’dan gelen sakıncalı olduklarına dair bir yazı vardı.
Zaten bu rahatlık yüzünden 12 gün sonra 19 Ekim günü aslında her şeyi birlikte yaptıkları eşi Norine Brunson, Türkiye’de ayrılmamak şartıyla bırakılmıştı.
İşte bu noktadan sonra bir akıl devreye girdi. Ve her gün onlarcası olan rutin bir sınır dışı edilme kararı bir anda ülkenin dış politikasını etkileyecek bir soruşturmaya dönüşmeye başladı.
Brunson, sınırdışı kararına itirazının sonucunu Harmandalı Geri Döndürme Merkezi’nde beklerken, üç hafta sonra 31 Ekim 2016 günü, davadaki en kritik iddiaların üzerine kurulacağı gizli tanık Dua savcılığa gelerek sekiz sayfalık ilk ifadesini verdi.
Peki üç hafta sonra bir anda nereden çıktı bu gizli tanık?
İddianamedeki şu cümleden bu gizli tanığın daha önce de polise ya da savcılığa gelip elindeki bilgi ve belgeleri vermek istemiş, muhtemelen misyonerlikle ilgili soruşturmalardan tanınan biri olduğu anlaşılıyordu:
“Adı geçenin yabancı bir din adamı olması dikkate alınarak, hakkındaki iddiaların adli yönden incelenmesi amacıyla, Cumhuriyet Başsavcılığımıza bu konularda daha önceden bilgisi ve birtakım delillere sahip olduğunu söyleyerek müracaat eden ve ibraz ettiği bilgi ve belgelerin incelenmesini isteyen “Dua” kod isimli gizli tanığın konuya ilişkin ifadeleri alınmıştır.”
Fakat ne tuhaf ki gizli tanık Dua’nın sekiz sayfalık bu ilk ifadesinde Brunson’ın adı geçmiyordu. İfade, LDS (The Church of Jesus Christ of Latter-day Saints) Kilisesi ya da bilinen adıyla Mormonların, özellikle de Amerikan üslerinde çalışan asker ve sivil Amerikalı Mormonların 2005-2011 tarihleri arasında Türkiye’deki faaliyetleri hakkındaydı.
İfadelerinden, gizli tanığın Mormon Kilisesi’nin içine girmiş, husumet yaşayıp onlardan ayrılmış, onlarla ilgili arşiv oluşturmuş biri olduğu anlaşılıyordu.
Fakat işin tuhafı Mormonların, Brunson’un mensubu olduğu Evanjelik kilisesiyle hiçbir ilgisi yoktu. Hatta bazı Evanjelikler, kendi İncilleri olan Mormonları Hıristiyan olarak bile görmemekteydi.
Yani bu sekiz sayfalık eski bilgiler ve olayların geçtiği ifadeden hareketle Brunson’a yönelik bir suçlamada bulunulamazdı.
Ama her şeyin bir çaresi vardı. Sekiz sayfalık ifade vermiş gizli tanık, dokuz gün sonra 9 Kasım 2016 günü bir kere daha savcılığa geldi ve ikinci bir ifade daha verdi. Dokuz gün sonra birden bire Brunson’la ilgili de bir şey hatırlayıvermişti.
Şöyle dedi:
“Lozan Antlaşması’na göre Türkiye'de kilise açılması yasaktır. Bu nedenle daha sonradan FETÖ/PDY örgüt üyesi olduğunu öğrendiğim, fotoğraflarını görürsem teşhis edebileceğim Ramazan isimli bir avukat bunlarla toplantı yaptı ve onlara bu yasağı aşmanın yolunun dernekleşmek olduğunu söyledi. Bunlar da çözümün FETÖ'nün elemanları tarafından sağlanacağını düşünerek, kendi aralarında "bizim işimizi bunlar çözer" şeklinde konuşuyorlardı.”
Savcılıkta Ramazan’ı teşhis etmesi için ona fotoğraflar gösterildi. O da fotoğraflardan Ramazan’ı teşhis etti. Avukat Ramazan FETÖ’nün Ege Bölgesi imamı Bekir Baz çıkıverdi.
Lozan anlaşmasına göre yeni kilise açmak yasaktı ama AB reformlarıyla 2006’da kilise açılmasına izin verilmişti. İfadede bahsedilen görüşmenin tarihi de yeri de belirsizdi.
Fakat bu ifade üzerine Brunson, aynı gün önce Emniyet’e, ardından savcılığa götürüldü, mahkemeye çıkarıldı ve FETÖ üyeliğinden tutuklandı.
Bundan sonra adı “FETÖ’cü Papaz”a çıktı.
Ama henüz “Casus Papaz” denmiyordu. Çünkü ortada bir casusluk iddiası henüz yoktu.
23 yıl ailesiyle Türkiye’de yaşamış, şehir merkezindeki kilisesinde faaliyet yürütmüş, 2011’de kendisine El Kaideci diyen bir kişinin “misyoner hainler” diye kendisine saldırması dışında adı hiçbir olaya karışmamış, herhangi bir istihbarat kurumu tarafından hakkında işlem yapılmamış, sakıncalı bulunmayıp her yıl oturma izni yenilenmiş bir Amerikalı rahibin aslında casus olduğunu devlet yine gizli tanık Dua’nın ifadesinden öğrenmişti.
Ama yeni ifadesinden. Ya da ifadelerinden birinden. Çünkü 15 aylık soruşturma sırasında gizli tanık Dua tam 10 kez savcılığa gelip ifade vermişti. Neredeyse her ay yeni bir ifade.
Ve bu ifadelere dayanarak, Rahip Brunson FETÖ’den tutuklanmasından dokuz ay sonra, tekrar savcılığa götürüldü, mahkemeye çıkarıldı ve 24 Ağustos 2017’de bu kez “askeri casusluk ve darbe” suçundan bir kere daha tutuklandı.
Bu süre zarfında casuslukla ilgili soruşturmaları yürütmesi gereken MİT tarafından sorgulandığı ya da onlardan belge istendiğiyle ilgili soruşturma kayıtlarına hiçbir bilgi girmedi.
Peki, gizli tanık Dua, savcılığa Brunson’un casusluktan tutuklanmasına ve adının hala “Casus Papaz” diye anılmasına sebep olan ne demişti?
Aslında yeni hiç bir şey. Daha önce verdiği ifadede anlattığı Mormon Kilisesi ile ilgili bilgi ve belgeleri, bir anda Brunson’a bağlamıştı.
Brunson’un hala daha pek çok kişinin şüphe etmediği hatta şüphe edenlerden şüphe edilen casusluğunu savcılık gizli tanığın anlattıklarından hareketle iki delil üzerine oturttu.
Delillerden biri iddianamede “tamamıyla casusluk faaliyeti” denen, 2004 tarihli Akdeniz Bölgesi’ndeki benzin istasyonları üzerine bir saha raporu.
Gizli tanık bu raporu ve raporu hazırlayan iki Mormon Kilisesi üyesiyle ilgili bilgileri savcıya anlatmıştı. Sonra da bu iki kişinin “Brunson’un kilisesine giderek onunla gizli bir şekilde görüştüğünü ve şüpheliden bir takım haritalar ve bilgiler aldığını” ifadesine ekledi.
Bu kişileri Brunson’un tanıdığı ya da görüştüğüyle ilgili elde başka hiçbir delil yoktu.
Savcının casusluk faaliyeti dediği raporla ilgili de mahkemeye daha sonra bir yazı geldi. Manchester merkezli, özellikle petrol sektöründe yaptığı piyasa araştırmalarıyla bilinen Kalibrate şirketinin Küresel Araştırma Yöneticisi Ian Garland imzalı yazıda, bu raporun şirketleri tarafından 2004 yılında Türkiye’de benzin istasyonu yatırımları yapacak bir şirketin talebi üzerine bir saha araştırması olarak hazırlandığı, kendisi de bir Mormon olan Garland’ın raporu hazırlamak üzere Türkiye’deki iki Mormon’la çalıştığı anlatılıyordu. Yani aslında ortada gizli bir belge ya da casusluk yoktu. Brunson’un ise bu olan bitenlerle hiçbir ilgisi yoktu.
Brunson’un casusluğuna gösterilen ikinci delilse, yine gizli tanık Dua’nın hakkında iddialarda bulunduğu ve savcılığa belgeler verdiği Türkiye’deki Amerikan üslerinde görev yapmış Mormon bir asker olan Kenneth C. Abney ile ilgili iddialar. Ve Brunson’un onunla “yakın irtibat halinde olduğu, Kenneth C. Abney ile birlikte faaliyet icra ettikleri yönünde kuvvetli deliller.” Bu kuvvetli delillerin kaynağı yine gizli tanığın “irtibatlıydılar” iddiasıydı.
Yani ortada yine bir casusluk ya da Brunson’la ilgili bir belge yok. Gizli tanığın hakkında bilgi ve belge verdiği bir kişiyle irtibatı olmak Brunson’u da casus yapmıştı.
71 yaşında halen ABD’de yaşayan Abney, mahkemeye çağrılmadı, tanıklığına dahi başvurulmadı. Daha sonra Bloomberg’e konuştu ve Brunson’un adını 2016 yılında tutuklandıktan sonra duyduğunu, Türkiye’deyken tanımadığını ve görüşmediklerini söyledi.
Ama kolluk ve savcılık gizli tanığın iki cümlesinden başka aralarında bir irtibat olduğuna dair delil olmayan Brunson’la Abney’i birbiriyle irtibatlı göstermek için dahiyane bir fikir buldu; HTS kayıtlarından tanışıklık çıkardı.
Her ikisinin cep telefonu numaraları, 2010 ile 2012 arasında üç kez İzmir Alsancak’taki baz istasyonlarından sinyal vermişti. Yani iki yıl boyunca Alsancak’ta dolaşmış herkes arasında rahatça kurulabilecek bir irtibat ikisinin birbirini tanıdığına delil yapılmıştı.
Hazır böyle bir delil yaratma makinesi bulunmuşken aynı irtibat yine tanıştıklarına ve konuştuklarına dair gizli tanık ifadesinden başka bir delil gösterilemeyen Brunson ve FETÖ İzmir imamı arasında da kuruldu.
Onlarında telefon numaralarından 2011 ila 2015 arasında dört yıl boyunca hatlarının Konak, Çankaya ve Alsancak'ta 293 kez birbirlerine yakın bazlardan sinyal verdiği tespit edilmişti.
Milyonlarca insanın yaşadığı, gezdiği semtlerde onbinlerce insanın telefonları arasında bulunabilecek bu rakam gazetelerde “293 kez görüştüler” diye yazıldı.
Bu delillerle casusluk, darbe, FETÖ suçlamalarının zemini oluşturulduktan sonra yeni gizli tanıklarla da PKK bağlantısıyla ilgili suçlamalar yapıldı.
İzmir’de 25 cemaatli bir kilisesi olan bir papaz, PKK’yı Hristiyanlaştırıp, Hıristiyan bir Kürdistan kurmaya çalışmakla, ülkeyi böylece parçaladıktan sonra da geri kalan kısmını FETÖ’ye vermek istemekle suçlandı. Gizli tanıklar, üzerinde haç olan PKK bayraklı pasta kesmekten, kilisedeki sıraların üzerine Türkler oturamaz yazıları koyulduğuna kadar deli saçması iddiaları sıraladılar. Cinayetten, dolandırıcılıktan hapiste yatan mahkumların savcılığa gönderdiği Brunson’u Gezi ayaklanmasını çıkarmak, Birinci Lig’i karıştırmaya çalışmakla suçlayan ifadeleri iddianameye eklendi.
Sonucun belli olduğu son duruşma öncesi bile savcılık soruşturmaya yeni gizli tanıklar eklemeye devam etti.
Ama sonuçta bunca çabadan, tanıklıktan, iddiadan geriye terör örgütüne üye olmadan yardım ettiği suçlamasından verilen üç yıl hapis cezası, Türkiye’nin ABD’den gördüğü pek de hoş olmayan muamele ve ekonomideki zorluklardan başka bir şey kalmadı.
Peki bunun sorumlusu kim?
Bu sorunun muhatabı hala Brunson’un neyle suçlandığıyla ilgilenmeden, yalan yanlış bilgilerle televizyonlarda, sosyal medyada ahkam kesenler değil.
Onların kafası net. Sorulara ihtiyaçları yok. Çok zorlanırlarsa “sen de ne kadar çok savunuyorsun” deyip cahilliklerini küstahlığa da çevirebiliyorlar.
Ama eğer Ankara’da gerçekten sorumluluk duygusuyla Türkiye’nin başına bunu kimin bela ettiğini merak edenler varsa bu sorunun cevabının aranacağı yer nereye çekersen oraya giden gizli tanıklar değil.
Bu soruşturmanın her yerinde adaletle bağdaşmayan bir kötü niyet, önyargı ve beceriksizlik var. Bunun motivasyonunu bulmak, bundan ders çıkarmak devletin görevi. Büyükada’dan çıkarılmayan ders, Brunson davasından da çıkarılmazsa, bu kötü adalet pratikleri Türkiye’nin başına yeni sorunlar açmaya devam edecek.
Bir ülkenin dış politika tercihlerinin, ekonomisinin önyargılı ve kötü niyetli adli soruşturmalarla bu denli etkilenmesi ciddi bir güvenlik sorunudur.
Ve bu sorun 25 cemaatli, üç çocuk babası Amerikalı bir misyoner rahibin yaratabileceğinden çok daha ciddi bir sorundur...
.16/10/2018 23:55
Onların bir Trump’ları yok
69
Batı’nın, Amerika’nın Türkiye’deki uzantısı ilan edildi. İçimizdeki Soros’tu. Hatta Kızıl Soros’tu. Rotchildlerden girip Sabataycılıktan çıkanlar oldu. Ona dokunmanın devrim olduğu söylendi. Ona dokunmak Batı’nın zorba ve emperyalist politikalarına dokunmaktı. İşte şimdi kültürel iktidar yıkıldı diye sevinç çığlıkları atanlar oldu. Hükümet ancak şimdi ona dokunacak güce kavuşmuştu. O kadar güçlüydü. Ona dokunan yanardı.
‘Şimdi göreceksiniz ABD, Avrupa nasırlarına basılmış gibi nasıl ayağa kalkacak’ diye bahis oynayanlar çıktı. On yıllardır beslenip büyütülüp kullanılan Batı’nın bir ajanı olduğu yazıldı. Siyasi hasımlarıyla fikri tartışmalar yapmak yerine onları devletin eliyle susturmak isteyenlerin gözaltına alınmasından sonra yazdıkları bu iddialardan istense bir kaç klasör iddianame çıkabilirdi. Mevcut iddianame profiline de uygun olurdu. Ama işadamı Osman Kavala 350 gündür tutuklu ve henüz iddianamesi dahi yazılamadı.
Bu 350 gün boyunca arkadaşları, birkaç insan hakları örgütü dışında, onun için ‘adamı’ olduğu söylenen ABD’den, Avrupa’dan da güçlü bir ses çıkmadı. Ülkemizdeki temsilcisi olduğu söylenen, üst akıllar, Soroslar, Rotschildler onun serbest kalması için uğraşmadı. Organizatörü olduğu söylenen Geziciler ayağa kalkmadı. Parçası olduğu İstanbul burjuvazisi, TÜSİAD, işadamları ise tek kelime söyleyemedi.
***
Amerikancı, CIA ajanı olduğu söylenen Osman Kavala’yı ilk kez 2003 yılında Irak işgaline karşı düzenlenen eylemlerde gördüm. AK Parti Meclis’e ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a girmesine izin veren 1 Mart tezkeresini getirdiğinde Osman Kavala TBMM önündeki kalabalık içindeydi. Sonra NATO Türkiye’de zirve yaparken, Kadıköy’deki 100 bin kişilik mitingdeydi.
27 Nisan muhtırasına tepki olarak Darphane-i Amire’de düzenlediğimiz Demokrasi Sınıfı buluşmasında da oradaydı. Ergenekon davalarına Türkan Saylan’ın gözaltına alınmaya çalışılmasından sonra mesafe koydu. 2010 referandumunda boykot kampanyası düzenlediklerinde onları eleştiren yazılar yazmıştık. Balyoz davasında delillerin sahte olduğuyla ilgili hepimizin kulaklarını kapattığı bir zamanda ilk itirazlar ondan geldi.
Çözüm sürecine yaklaşımını, mesafesini eleştiren yazılar yazdım. Ama artık bunların bir önemi yok. Fikri mücadele kalemle, yazıyla, konuşarak verilir, polis ve savcılık eliyle değil.
Fikirlerini, duruşlarını beğenmediği insanlar için hukuku savunamayanlar eleştirdikleri hukuksuzlukların potansiyel failidir. Anayasa Mahkemesi’nin gözaltı için bile sebep bulamadığı bir iddianameyle haklarında müebbet verilen Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Mehmet Altan’ın fikirleri ve aldıkları pozisyonlar yüzünden hapiste çürümelerini isteyenlerin bu ülkeye hukuk, demokrasi getirme ihtimalleri o yüzden yoktur.
Dosyasından Emniyet’in hiçbir terör örgütüyle irtibatı olmadığına dair istihbarat raporları çıkan ama üç terör örgütüyle irtibattan tutuklanan Alparslan Kuytul için, Yargıtay’ın silahlı bir örgüt değiller ama amaçlarına ulaşmak için ileride muhakkak silah kullanmaları gerektiğinden terör örgütü sayılmalarına hükmedip tutuklandığı Hizbuttahrirciler için, fikirleri, konuşmaları, tweetleri haberleri yüzünden hapiste yatan farklı fikirlerdeki insanlar için hukuku eşit bir şekilde savunmadan hiçbir yol almamız mümkün değildir.
***
Osman Kavala, basında çıkan iddianamemsi haberler hakkında yazdığım bir yazı üzerine gönderdiği mektubunda şöyle yazmış:
“Yazınızın sonunda değindiğiniz adaletin yerine gelmesi için Avrupa’ya verilecek tavizlere bel bağlamak, beni de çok rahatsız eden bir mesele. Özgürlüğüne yabancı kurumların daha fazla değer vereceğini ümit etmesi, insanın vatandaş olmaktan kaynaklanan özgüvenini ciddi biçimde yıpratıyor. Her şeye rağmen önümüzdeki dönemde tutuklama uygulamalarının Anayasa ve AİHS normlarına daha uygun hale gelmelerini ihtimal dışı görmüyorum. Yöneticilerimizden gelecek birkaç olumlu mesaj tutuklama rejiminin hızla değişmesini sağlayabilir. Tabi istenirse...”
Hakkında söylenenlerin ağırlığına, neredeyse dış güçlerin adamı olarak gösterilmesine rağmen sessizce ve isyan etmeden hakkında adaletin tecelli etmesini dışarıdan değil bu ülkeden bekliyor Osman Kavala.
Bakalım Trump’ın tutuklu ABD vatandaşına gösterdiği hassasiyeti, 350 gündür iddianamesiz tutuklu yargılanan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına bu ülkenin yöneticileri gösterebilecek mi?
.20/10/2018 23:39
Andımız değil...
144
Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden on yıl geçmişti.
23 Nisan Çocuk Bayramı kutlama töreninde Ankara’da öğrencilere konuşan Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip
“Size bugün şu işi veriyorum. Bayramınız biter bitmez mekteplerinize döndüğünüz ilk günden başlayarak birinci derse girdiğiniz zaman sınıflarınızda hep birlikte ve her gün şu sözleri tekrarlayacaksınız” diyerek cebinden çıkardığı kağıdı okumaya başladı:
“Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu, özümden çok sevmektir. Ülküm yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.”
10 Mayıs 1933 günü Milli Talim ve Terbiye heyeti kararıyla, Reşit Galip’in yazdığı ant öğrencilere okutulmak üzere okullara gönderildi.
Ama Mersinli genç doktor Reşit Galip, o güne kadar pek de büyüklerini sayan, küçüklerini koruyan, çocuklara örnek biri olmamıştı.
Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele gibi İstiklal Harbi kahramanlarının yargılandığı İstiklal Mahkemeleri’nde kürsüde oturan üç üye hakimden biriydi.
Sadece 34 yaşındaydı ve sorgular sırasında hiç de büyüklerine saygı göstermemişti.
Ülkücü bir sendikanın geri dönmesi için Danıştay’a başvurduğu, MHP’nin genel merkezine dev poster yapıp astığı andımızın yazarı, Türk milliyetçiliğinin kalbi olan Türk Ocakları’nın tasfiyesinde de başrolü oynamıştı.
1931 yılında Türk Ocakları’nın genel kurulunda kürsüye çıkmış, Hamdullah Suphi’yi, "gençleri silahlandırarak bir Kara Gömlekliler Ordusu kurmaya çalışmakla" suçlamış, salondan hakaretler ve defol sesleri yükselmişti.
Ama kısa bir süre sonra Türk Ocakları kapatılıp, CHP’ye katılmış, yerine kurulan Halkevleri’nin başına da o gün bütün salonunun kızdığı Reşit Galip oturtulmuştu.
1947 yılında Irkçılık- Turancılık davasında Alparslan Türkeş’le birlikte yargılanan Kırım’dan gelmiş, milliyetçi Genel Türk Tarihi profesörü Zeki Velidi Togan’ın 1931 yılında Türkiye’yi terk etmesine neden olanlardan biri de Reşit Galip’ti.
Yine 1931 yılında Türk Tarih Kongresi’nde Türk Tarih Tezi’ndeki Türklerin Orta Asya’dan kuraklık yüzünden göç ettiği iddiasına bilimsel verilerle karşı çıkan duayen tarihçi Zeki Velidi’ye cevap vermek için hiçbir tarih eğitimi almamış Reşit Galip kürsüye çıkmış ve şöyle demişti:
“Arkadaşlar esefle ifade edeyim ki Zeki Velidi Bey’in Darulfünün’undaki kürsünün önünde talebe olarak bulunmadığıma çok şükrediyorum... Türkiye Cumhuriyeti Darülfunun’un kürsüsü bu kadar hafif malumat ve bu kadar sakim metotlarla işgal edilecek kıymetsiz bir mevki değildir.”
Zeki Velidi, kongreden sonra Türkiye’yi terk etmiş, ancak 1940’larda tekrar ülkeye dönebilmişti.
Herhalde Danıştay’ın Andımız kararına destek verirken “kaldırılması küstahlıktı” diyen İlber Ortaylı’nın bu sözlerini hocası Halil İnalçık’ın hocası Fuad Köprülü duysa esas küstahlığın ne olduğunu ona hatırlatırdı.
Öğrenci Andı’nın kabulünden iki ay sonra Reşit Galip, Darülfünun’un kapatılıp, hocalarının kapı dışarı edildiği tasfiyeyi yönetmiş ama bununla da yetinmemişti.
Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’nin kadrosunda kimler olduğunu yazan gazeteler bir kişinin adını fotoğrafıyla özel olarak duyurmuşlardı:
“Türk İnkılabı profesörlüğünü kabul eden Maarif Vekili Reşit Galip Bey.”
Tıp doktoru Reşit Galip, titrlerine bir yenisini eklemişti; Tarih profesörü.
Ama bu cüreti bardağı taşıran son damla olacaktı.
Ertesi gün Fuat Köprülü ve Neşet Ömer bu karara tepki göstererek üniversiteden istifa ettiler.
Dört gün sonra ise gazeteler Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’in istifa haberini verdiler. Gerekçe sağlık sorunlarıydı. Haberlerin altında ise Fuat Köprülü ve Neşet Ömer’in istifalarını geri aldığı haberi yer almıştı.
Reşit Galip, istifasının ardından köşesine çekildi, hastalığı ilerledi ve Andımız’ı yazmasının üzerinden bir yıl geçmeden 41 yaşında hayatını kaybetti.
Varlığını Türk varlığına armağan etmişti ama Türk varlığına da epey zarar vererek..
Yazdığı ant ise okullarda okutulmaya devam etti.
Ta ki 1972 yılına kadar.
1972 yılında 12 Mart darbecilerinin kurduğu Ferit Melen hükümetinin Milli Eğitim Bakanı Sabahattin Özbek, askeri konseye de onaylatarak andın sonuna bir paragraf daha ekletti:
“Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk ; açtığın yolda, kurduğun ülküde gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene.”
Anda Atatürklü ve Ne Mutlu Türküm Diyene’li bu paragraf eklenirken, şimdi çocuklara her sabah zorla bu cümlelerin okutulma kararını kutlayan Kemalistlerin ve bazı solcuların fikri büyükleri, 12 Mart zindanlarında işkence görmekteydiler.
Andı 12 Eylül darbecileri de hapishanelerdeki işkencelerinde kullanmışlardı.
O hapishanelerden en kötü şöhretlisi olan Mamak Cezaevi’nde yatan Oral Çalışlar, o günlerde yaşadığı bir olayı şöyle anlatmıştı:
“Mamak D Blok’ta kalırken, bir gün, görüş öncesi, cezaevi yönetimi tarafından tebliğ edilen emre göre; ‘ailelerle görüş’ öncesi, ailelerin karşısında hazır ola geçip en yüksek seslerimizle, hançeremiz yırtılırcasına bağırarak ‘Andımız’ı söyleyecektik. Bunu yapmayan tutuklu, görüş de yapamayacaktı. Daha sonra Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da yapacak olan ve dönemin MHP yöneticisi olduğu için tutuklu bulunan Yaşar Okuyan ailesiyle yaptığı görüşten gözleri yaşlı döndü. “Neden? Başına neler geldi?” diye sorduğumuzda şunları anlattı: “Tel örgülerle çevrili görüş yerine gittiğimizde tel örgünün öte yanında küçük kızım ve eşim duruyorlardı. Bizi götüren çavuş, ‘Andımız’ı okumamızı emretti. Yoksa ‘görüşme’ izni verilmeyecekti. Okudum, hançeremi yırtarcasına bağırarak okumamızı istediler. Benim bu halimi gören kızım ağlıyordu. Ona bakınca ben de gözyaşlarımı tutamadım.”
90’larda antın “Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk” cümlesi, “Ey Büyük Atatürk” olarak değiştirildi.
28 Şubat’ın ardından kurulan hükümet döneminde yönetmelik değiştirilerek andın her sabah okullarda ders başlarken okunması talimatı verildi.
28 Şubatçı anlayışın devam ettiği 2000 yılında ise, partisi kapatılan eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın siyasi hayatını tümüyle bitirmek isteyenlerin aklına 1994 yılında Bingöl’de yaptığı konuşmada Andımız’ı eleştiren şu sözleri gelmişti:
“Bu ülkenin evlatları asırlar boyu mektebe başlarken, besmeleyle başlar. Siz geldiniz, bu besmeleyi kaldırdınız. Ne koydunuz yerine, 'Türküm, doğruyum, çalışkanım.' Sen bunu söyleyince, öbür taraftan da Kürt kökenli bir Müslüman evladı, 'Ya öyle mi, ben de Kürtüm, daha doğruyum, daha çalışkanım' deme hakkını kazandı. “
Erbakan, bu konuşması yüzünden “halkı ırk ve din farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği” suçlamasıyla bir yıl hapis cezası aldı ve bu ceza daha sonra kaldırılana kadar siyasi hayatının sonu oldu.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/hocayi-yakan-sozler-39139244
Her sabah çocuklara okutulan Andımız yıllarca ayrımcı, militarist bir metin olarak eleştirildi.
Kaldırılması için ilk girişim ise 2009 yılında Mazlumder tarafından yapıldı. Mazlumder’in başvurusunu görüşen Danıştay “Öğrenci andı, yeni nesillere Türk Devleti ve milletinin ferdi olma onuru ve hazzını yaşatmaya yönelik anayasa ve yasalarda bulunan ifadelerden oluşuyor” diyerek itirazı oy birliğiyle reddetti.
Andımız ancak 2013 yılında Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı Demokratikleşme Paketi’yle kaldırıldı:
“İlkokullarda Öğrendi Andı uygulamasını kaldırıyoruz. 1933 yılında, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir genelge yayınlanmış, ilk ve orta dereceli okullarda 'andımız' uygulaması başlatılmıştı. Bu uygulama zaman zaman kaldırıldı, metin değişikliğe uğradı. 12 Mart ve 12 Eylül'de, bireysel girişimler neticesinde bu uygulama devam etti. Geçen yıl, ortaokullarda bu uygulamayı kaldırmıştık. Şimdi de, ilkokullarda bu uygulamaya son veriyoruz"
https://www.youtube.com/watch?v=61E7qiOc0Sw&app=desktop
Andımızın kaldırılmasına en sert tepkilerden birini o tarihte MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli vermişti:
“Bir gün iktidardan ayrıldığın dönemde, MHP’ye iktidar nasip olursa, nerede ikamet edersen et onun 25-30 metre karşısına ’Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazmazsam, okula giden çocuklara, evinin önünde Andımız’ı okutmazsam, bunların alayının hesabını sormazsam namerdim."
Eleştirilere Başbakan Erdoğan da sert cevap vermişti:
“Andımız olarak bilinen metnin yazarı son derece tartışmalı isim olan Reşit Galip'ti. Reşit Galip Türkçe ezan zulmünün mimarlarındandır. Ayrı Reşit Galip insanları kafa taslarına göre sınıflandıran sözüm ona bir bilim insanıydı. Ant uygulamasının cumhuriyetimizle uzaktan yakından ilgisi yoktur...30'larda Hitler ve Stalin gibi toplumu formatlamak için bu tür uygulamalar yapılıyordu. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde çocuklar içtimaya dizildiği, ırkçı sloganlar okunan metinler göremezsiniz. Bal bal demekle ağız tatlanmaz. balı yersen ağız tatlanır, Türküm demekle Türk olunmaz. Doğruyum demekle çalışkan olunmaz. İnsan ailesinden öğretmenlerinden çevresinden aldığı eğitimle bir takım değerlere sahip olur.”
2014 yılında MHP’ye yakın Türk Eğitim Sendikası’nın Andımız’ın kaldırılması kararının yürütmesinin durdurulması talebini dönemin Danıştay’ı iki karşı oya rağmen reddetmişti.
http://www.danistay.gov.tr/upload/guncelkarar/12_06_2014_082952.pdf
Ve dört yıl sonra. MHP, Bahçeli’nin ahdındaki gibi iktidar olamadı ama iktidar ortağı oldu.
Dört yıl sonra ise aynı sendikanın talebini görüşen Danıştay 8. Dairesi, daire başkanı ve bir üyenin şerhi dışında bu kez Andımız’ı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti.
Ülkedeki iklimin, Danıştay kadrolarının değişimi hakkında da fikir veren kararın “Öğrenci andının kaldırılması, ancak bu değişikliği hukuka uygun kılacak bir bilimsel gerekçeye dayanması halinde olanaklıdır” gibi tuhaf bir gerekçesi de var.
Halbuki, dört yıl önce Andımız’la ilgili yürütmeyi durdurma kararını reddetmiş Danıştay, önce kendisi dört yıl sonra bu iptal kararı vermesinin bilimsel gerekçesini açıklamalıydı. Tabii laboratuvar koşullarında bulabilirlerse...
Milyonlarca ailenin itiraz ettiği bir andı her sabah zorla başkalarının çocuklarına okutmaktan ideolojik haz duyanların bu ülkedeki fikir özgürlüğü, hukuk, demokrasi sorunlarına çare olmasını herhalde kimse beklemiyordur.
Devletin zorunlu din dersi gibi zorlamalarına itiraz edenlerin, zorunlu andı alkışlaması da ülkedeki aşiretçi siyasi ahlaksızlığın başka tezahürlerinden biri.
Ama herhalde daha da mühimi, yazarından, ekleme yapan, işkence de kullanan darbecisine kadar kötü hatıraları depreştiren, okundukça tam tersine toplumun bir kesiminin aidiyet hislerini yaralayan böyle bir andı ısrarla tatlı çocukluk hatırası olarak dayatmak ve ondan “Andımız” diye bahsetmek...
Hayır bu bizim andımız değil, ama zannettiğiniz gibi sizin andınız da değil.
.21/10/2018 23:45
Avrupa’nın son duvarının söylediği...
18
Birlikçiler, Cumhuriyetçiler, Sadıklar, Katolikler, Protestanlar, IRA, Shankil Kasapları, Ulster, Order of Orange, Sinn Fein, DUP, RUC, NICRA, USC, Paskalya Ayaklanması, Kanlı Pazar, Kanlı Cuma...
Sorun 500 yıllık olunca isimler, örgütler, kavramlar, yıldönümleri de haliyle birikmiş.
Ama Batı Belfast’ın ortasından geçen duvarın önüne gelince sorunun ne olduğunu bu kavramlara ihtiyaç duymadan gözlerinizle görüyorsunuz.
Avrupa’da artık karşınıza çıkmasını beklemediğiniz türden, bir şehri mahalle mahalle bölmüş bir duvar bu.
Kuzey İrlanda’nın Belfast, Deny, Portadown şehirlerindeki bütün parçalar birleştiğinde duvarın uzunluğu 34 kilometreye kadar varıyor.
Tek parça olarak en uzunu ise Batı Belfast turlarının en popüler noktasındaki 5 kilometrelik duvar.
Duvarın eni bir metre. Sağlam olması için bazı yerler demirden yapılmış. Beton duvarın üzerine demirden ek bir bölüm, onun üzerine çelik bir kafes eklenmiş. Böylece duvarın boyu 7.2 metreye çıkmış. Bu kadar uzun olmasının sebebi karşı tarafa bomba atılmasını engellemek.
Duvarın kot farkından kısa kaldığı, iki mahallenin birbirine metreler mesafesinde yaklaştığı noktalarda ise tedbir olarak karşı mahalleyi gören evlerin duvarlarına pencere konmamış.
Duvarın bittiği yerlerde demir kapılar var. İki mahalleyi birbirine bağlayan kapılar gece 10’da kapanıyor. Eğer o saati kaçırırsanız, duvarın arkasındaki yere gitmek için şehrin etrafında tur atmanız gerekli.
Duvarların ayırdığı mahallerin bir tarafında Birlikçi, Sadıkçı, Protestan İngilizler yaşıyor. Karşı tarafından ise Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Katolik İrlandalılar.
Karşı karşıya yaşayan iki mahalledeki insanların arasında duvarlar örülmesine neden olan sorunlar bundan 500 yıl önce 17. Yüzyılın başında Kral James’in Katolik İrlanda’nın kuzeyi olan Ulster mıntıkasına Protestanları yerleştirmesiyle başlamış.
Yüzyıllar mezhepsel, sınıfsal gerginliklerle ve çatışmalarla geçmiş.
1845-1852 arasında yedi yıl boyunca ana geçim ve besin kaynağı olan patatesin bir mantar hastalığıyla yok olmasıyla yaşanan “Büyük Açlık” ise, adayı ablukaya alan ve açlıktan bir milyon insanın ölmesine, bir o kadar insanın ABD’ye göç etmesine neden olan İngiliz yönetimine karşı öfkenin, İrlanda milliyetçiliğinin ve ayrılıkçı fikirlerin yerleşmesine neden olmuş.
(Bu açlık sırasında Padişah Abdülmecit de İngiliz Kraliçesi’nin engellemelerine rağmen adaya beş gemi buğday ve patates göndermişti.)
96 yapımı Michael Collins filminde anlatılan 1916’daki Paskalya Ayaklanması ile başlayan İrlanda’nın İngiltere’den bağımsızlık mücadelesi, 1922’deki barış anlaşmasıyla Serbest İrlanda Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı. Ama adanın kuzeyindeki Ulster bölgesi, çoğunluk İngiltere yanlısı Protestanlarda olduğu için İngiltere’de kaldı
İşte bu yüzden buradaki Protestanlara Birlikçi, Sadıkçı (Loyalist) denirken, İrlanda’yla birleşme yanlısı olan Katoliklere Cumhuriyetçiler ya da Milliyetçiler deniyor.
500 yıldır birbirleriyle itişen bu iki toplumun hikayeleri birbirlerine düşmanlık üzerine kurulmuş.
Şehirdeki gerilimin her yıl en çok arttığı gün olan Protestanların Orange Yürüyüşü, adını Katolik İngiliz Kralı’nı devirip tahta oturan Hollandalı Protestan Kral William of Orange’dan alıyor. Protestanların en eski örgütlenmesinin adı da yine aynı referansla Order Orange.
Yani tarihin hayatın üzerine çöktüğü bir yer burası.
Avrupa’nın bu son duvarı ise ikinci sınıf insan muamelesi gören Katolik İrlandalıların 1969’da eşitlik talebiyle başlattıkları ayaklanmanın bir iç savaşa dönmesi üzerine yükselmiş.
Altı gün süren olaylarda yüzlerce ev yıkılmış, binlerce kişi şehri terk etmek zorunda kalmış. Şehre giren İngiliz ordusu asayişi sağladıktan sonra bu duvarları inşa etmiş.
İşte bizim Kuzey İrlanda sorunu diye bildiğimiz, İngilizlerin The Troubles (Büyük Sıkıntı) adını verdikleri 40 yıllık çatışmalı dönem bu tarihte başlıyor.
Sahneye de buraya Kuzey İrlanda denmesini bile kolonyalizmin meşrulaştırılması olarak gören IRA çıkıyor.
Katolik ve Protestan mahallerin duvarları 40 yıllık süren çatışmaların “kahramanları” ve “şehitlerinin” resimleriyle dolu. Ellerinde silahlar, tüfeklerle görülen sivil giyimliler, IRA militanları veya Protestanların paramiliter örgütlerinin mensupları.
Günlük hayat onların silahlı resimlerinin olduğu duvarların önünden akıyor.
Duvarlarda sadece bu çatışmanın militanlarının resimleri de yok.
Katolik bölgesinin duvarlarında Nelson Mandela, Tamil Gerilları, Öcalan, Leyla Halit resimleri görmek mümkün. En çok Filistin davasına ait resimler ve sloganlar duvarlardaki yerini almış. Resimler sık sık güncelleniyor da. En son Gazze’deki sınır yürüyüşünde İsrail askerlerine taş atan tekerlekli sandalyeli Filistinli’nin resmi dahi bir duvara resmedilmiş.
Hemen köşeyi dönünce ise karşınıza Protestan mahallesinin siyasi duvarı çıkıyor. Katoliklere nazire yaparcasına dev bir İsrail bayrağı, İsrail askerleri ve Netanyahu’nun bir sözünü görüyorsunuz. Birbirine o kadar sinir olan iki toplumdan bahsediyoruz ki Katolikler Filistinlileri desteklediği için Protestanlar da İsrail’i destekliyorlar. Sadece İsrail’i de değil, Katoliklerin Mandelası’na karşı Protestanlar Boer Savaşları’na giden Protestanların hikayelerini duvarlarına çizmiş.
Şehirde duvarlar bile birbiriyle kavga ediyor.
Ama bu kavgada 20 yıldır artık kimsenin burnu kanamıyor.
1991’de başlayan ve defalarca çatışmalarla ve anlaşmazlıklarla biten görüşmeler nihayet 1998’de Hayırlı Cuma Anlaşması ile barışla sonuçlandı.
Aslında bu Batı Belfast turu da barış anlaşmasının bir meyvesi.
Duvarın adı artık Barış Duvarı. 20112'de yıkılması da gündeme gelmiş ama hatıra olarak tutulmasına karar verilmiş. Kapılar ise tedbir gereği kapatılıyor. Yoksa iki toplum birbirine entegre olmaya başlamış.
Rengarenk boyanmış duvarın üzerinde artık dünyanın her yerinden gelen ziyaretçilerin barış mesajları var. (Hatta biri Yozgat bile yazmış)
Turun en popüler noktalarından biri 1981’de hapishanede açlık grevinde hayatını kaybeden Sinn Fein milletvekili Boby Sands’ın anısına yapılmış duvarın önü. Kafileler önünde durup, bu acı hatıranın önünde Instagramları için sevimli pozlar çekiyorlar.
Her ne kadar şimdi kız kardeşi, bütün bu barış anlaşmalarını reddedip Gerçek IRA örgütünün başında olsa da, Boby Sands de artık şehrin turistik simgelerinden biri.
Yılda iki milyon turist 40 yıllık savaşın geçtiği yerleri görmek için buraya geliyor. Belfast’a gelen toplam turistlerin yarısı bu rakam. Bu politik barış turlarına en çok rağbet edenlerse İrlanda kökenli Amerikalılar.
Bu turistik barış turlarını Coiste adlı bir tur şirketi yapıyor.
Turda Katolik mahallerini eski IRA mensubu mahkumlar, Protestan mahallerini ise eski Protestan paramiliter grubu mensupları gezdiriyor.
Katolik mahallesinden Protestan Mahallesine geçerken, eski IRA mensubu rehber iniyor ve yerini eski Protestan militan rehbere bırakıyor. Devir teslim sırasında tokalaşıyorlar.
Ama tur sırasında onları dinlerken eski IRA mensubu rehber Protestanlardan sanki 500 yıl önce değil de dün adaya gelmişler gibi “kolonyalistler” diye bahsediyor.
Eski Protestan militan ise IRA’nın bombalayıp sivilleri öldürdüğü barın önünde konuşurken “teröristleri” lanetliyor.
Ama kısa bir süre sonra her gün defalarca bunu yaptıklarını, bunun profesyonel işleri olduğunu keşfediyorsunuz. Aslında çatışmanın tarafı olmuş, eski militanlar ve mahkumları hayata dahil etmek için bulunmuş dahiyane bir fikir bu.
3.500 insanın öldüğü 40 yıllık bir kanlı çatışma artık bir turistik gelir kaynağı, bir entegrasyon projesi olarak iş görüyor.
Bazı eski IRA mensupları kurulan vakıflarda turistlere hatıralarını anlatıyor, bazıları spor kulüplerinde çalışıyor.
Ama konuşurken anlıyorsunuz ki hala İngiltere’nin varlığından rahatsızlar, hala dillerinin unutuluyor olmasından şikayetçiler. Bu aralar en çok şikayetçi oldukları ise Brexit.
1998’de AB üyesi olan, İrlanda’yla sınırlarını ve gümrüklerini birleştirmiş bir İngiltere’nin içinde kalmaya razı olarak barışa evet demişlerdi.
Ama şimdi İngiltere Avrupa Birliği’nden çıkıyor. İngilizlerin yabancı düşmanlığı yüzünden kazıklandıklarını hissediyorlar.
Brexit’in sonucunda Kuzey İrlanda ile İrlanda’nın arasında bir sınır çekilebilir. Bu yüzden Belfast’ın her yeri Sinn Fein’ın (İrlanda dilinde Biz Kendimiz demek) Brexit ve sınır karşıtı afişleriyle dolu. Yürüyüşler yapılıyor. “Kuzey İrlanda AB’de kalsın, sınır çekilmesin” talepleri dillendiriliyor.
Ama artık bütün bu itirazlar siyasetle yapılıyor.
500 yıllık bir tarihi olan, duvarların böldüğü şehirlerdeki derin bir mezhep çatışmasında bile silahlar sustuğuna göre bütün çatışmaların bir sonu var.
Filipinlerde 19 denemenin sonunda gelmişti o son, Kolombiya’da ise askeri çözümü savunan en şahin Savunma Bakanı Santos’un eliyle.
Çözüm süreçleri belki her şeyi çözmüyor. Ama Hayırlı Cuma anlaşmasının yaptığı gibi en temel meseleyi çözüyor; Artık insanlar bu siyasi çatışmalar için ölmüyorlar.
Sorunlar devam etse de, insanların birbirine karşı öfkesi, önyargıları hemen geçmese de, artık tartışmaların içinde silah yok.
“Çatışma Çözümünde Medyanın Rolü” başlıklı bir toplantı için Türkiye’den uzun bir süredir yan yana gelmemiş farklı kesimlerden gazetecileri Dublin ve Belfast’ta bir araya getiren Demokratik İlerleme Enstitüsü ya da bilinen adıyla DPI’ın iki gün süren toplantılarında Kolombiya ve İrlanda barış süreçleri hakkında kendi deneyimlerini paylaşan konuşmacıların anlattıklarından fazlasını Belfast’taki duvar ve onun artık bir turistik mekan haline gelmesi söylüyor.
O yüzden altıncı kez İrlanda ve Belfast’ta Türkiye’den gelen davetlilerle toplantı düzenleyen DPI’ın başkanı Kerim Yıldız umutlu.
Belki Türkiye’nin ağır havasının uzağında olduğu için ya da dünyanın çeşitli ülkelerinde uzun yıllar denenmiş, düşüp kalkmış barış süreçleri deneyimlerine yukarıdan bakabildiği için.
Belki çözümler bütün sorunları çözmemiş ama artık sorunlar konuşulurken silahları susturmuş.
Birbirine fena halde sinir olan iki toplum arasındaki, 500 yıllık bir mezhep çekişmesi ve 50 yıllık bir çatışmadan geriye birlikte barış turizm işi yapan eski silahlı militanlar kalmış.
İşte Belfast’ta bütün konuşmacıları dinledikten sonra öğrendiğimiz ve umudumuzu artıran esas olarak bu oldu.
.23/10/2018 23:55
Türkiye vatandaşı olmaktan gurur duyduğumuz gün...
61
“Bu cümleyi yazacak kadar uzun yaşayacağımı asla düşünmemiştim; Ortadoğu’da en önemli reform süreci Suudi Arabistan’da ilerliyor. Evet doğru okudunuz. Buraya Suudi kışının başlangıcına gelmiştim ama ülkeyi kendi Arap Baharı’na giderken buldum. “
Bundan bir yıl önce Kasım ayında New York Times’ın en etkili yazarlarından Thomas Friedman, Riyad’a giderek yeni göreve gelen Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’la bir röportaj yapmıştı. Gazetenin birinci sayfasından “Suudi Arabistan’ın Arap Baharı, nihayet. Veliaht Prens’in toplumuyla ilgili büyük planları var” başlığıyla duyurulan röportaj bu iddialı cümlelerle başlıyordu.
Röportaj için yapılan kolajda gülümseyen Prens’in yanına, sokakta yürüyen başı açık kadın silüetleri yerleştirilmişti.
Baştan aşağıya “Ülkesini modernleştirmek isteyen genç Prens” PR’ı olan röportaj, Selman’ın hızlı reformculuğuyla ilgili soruya verdiği cevapla bitmişti:
“Aklımdakileri başaramadan ölmekten korkuyorum. Hayat çok kısa, bir sürü şey olabilir. Her şeyi kendi gözlerimle görmek için can atıyorum. İşte bu yüzden aceleciyim.”
Bundan bir yıl önce 32 yaşındaki reformcu veliaht Prens, sadece New York Times sayfalarından dünyayı gülümsemiyordu.
Time dergisi Prens’i “Cazip Hücum” başlığıyla kapak yapmış, CBC’in meşhur programı 60 dakika Prens’le röportaj yapıp onun insan hakları, kadınlara özgürlük vaatlerini cilalamış, İngiliz, Alman, Fransız kanalları ve gazeteleri, ülkesini değiştirmek isteyen, modern yeni nesil Arap Prens masalını okurlarına satmış, Bill Gates’ten, Jeff Bezos’a kadar dünyanın en havalı zenginleri genç Prens’le görüşüp, bol gülücüklü pozlar vermişti.
Türkiye’de ise en çok “Ilımlı İslam” mesajı ilgiyle karşılanmış, şu sözleri geleneksel olarak Araplardan nefret eden medyalarda övgüyle alıntılanmıştı:
"Geçmişte takip ettiğimiz şeye dönüş yapıyoruz, dünyaya ve bütün dinlere açık ılımlı İslam. Suudi'lerin yüzde 70'i 30 yaşının altında. Dürüstçe söylemek gerekirse, hayatımınız bir 30 yılını daha aşırıcı düşüncelerle mücadele ederek harcamayacağım. Onu şimdi yok edeceğiz"
Bu röportaj üzerine Türkiye’de yazılan bir köşe yazısında şunlar bile yazıldı: “Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ılımlı İslam’a döneceğini açıkladı ya...Baktım bütün dünya, herkes şaşırmış...Ben şaşırmadım... Suudi kardeşim gün gelecek Atatürk’e de döneceksin."
Suudi veliaht prens dışarıda kadın haklarını savunan, reformcu ılımlı genç Arap lider olarak pohpohlanırken içeride iktidarına tehdit olabilecek herkesi tutuklatıyor, mallarını el koyuyor, Kraliyet ailesinden rakip prensleri otellerde zorunlu ikamete tabi tutuyor, en ufak bir muhalif söz, tweet atmak, hatta bazı konularda sadece destek açıklaması yapmamak bile vatan hainliği, iç düşman kategorisine sokulmaya yetiyordu.
İşte uzun yıllar yarı resmi El-Vatan gazetesinin genel yönetmenliğini yapmış rejime yakın bir isim olan ama son zamanlarda ülkesinin bazı politikalarını eleştirmeye başlamış Cemal Kaşıkçı da içerideki bu Jakoben terör döneminde ülkeden kaçmak zorunda kalmıştı.
Kaşıkçı ABD’ye gitmiş, Washington Post gazetesinde ülkesinden neden ayrılmak zorunda kaldığını anlattığı bir yazıyla köşe yazarlığına başlamıştı.
O Post’ta yazdıkça, televizyonlarda ve toplantılarda konuştukça, milyon dolarlık PR kampanyalarıyla Arap dünyasının modern, reformcu yüzü diye pazarlanan genç ve ihtiraslı veliaht Prens’in cilası dökülmekteydi.
Anlaşılan, bir gazetecinin karizmasını böylesine çizmesine, kendisini gözlerine girmek için taklalar attığı Batı dünyasında küçük düşürmesine Prens daha fazla dayanamadı ve artık kimsenin şüphesi olmayan talimatı verdi.
Kendisini ülkesini özgürleştiren lider olarak satan Prens, geleneksel tahammülsüzlüğüne yenik düşmüş bütün parıltılı hikayesini, imaj için giydiği kot pantolonunu kendi elleriyle kana bulamıştı.
Gazeteci Cemal Kaşıkçı, kendi hayatı pahasına yapmak istediği en büyük haberi yapmış oldu. Bütün dünyaya ülkesinin gerçek yüzünü gösterdi.
Halbuki Prens, en azından Kraliyet ailesinin varlığına karşı çıkmayan içeriden bir gazetecinin eleştirilerine karşı biraz tahammül gösterebilseydi, satmaya çalıştığı sahte imaj cilalanabilirdi.
Eğer Türkiye olmasaydı yine kesenin ve petrol kuyularının ağzını açarak, PR kampanyalarıyla bu işten de yırtmayı başarabilirdi.
Ama Türkiye, en başından itibaren cinayetle ilgili dünyayı gayri-resmi kanallar üzerinden bilgilendirerek, özellikle davanın takipçisi olan Amerikan medyasını besleyerek buna engel oldu.
O yüzden de bütün dünyayla birlikte, bizim yıllardır NBA maçları ya da Oscar törenlerini izlemek için yaptığımız gibi Amerikan medyası ve karar vericileri de sabaha karşı yataklarından kalkıp pür dikkat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Meclis grubundaki konuşmasını izlediler.
Cumhurbaşkanı, failin adını vermedi ama verdiği ayrıntılarla cinayetin planlı olduğunu söyleyerek Suudilerin kazayla oldu hikayesini yalanladı. “Sadece bir kaç istihbaratçıyı cezalandırmak yetmez, bütün failler cezalandırılmalı, hatta Türkiye’de yargılayalım” diyerek de veliaht Prens’e uzanan oklara işaret etti. Bu sırada Kral Selman’ı ise varisinden ayrı tutmaya özen gösterdi.
Batılı liderlerin bile kısık sesli açıklamalarla yetindiği bir gazeteci cinayeti karşısında Türkiye de istese daha az pozisyon olarak süreci yönetebilirdi.
Muhalif bir gazeteci için Hadimu'l-Harameyn eş-Şerifeyn’i, petrol zengini büyük bir Arap devletini karşısına almak istemeyebilirdi.
Tıpkı Trump gibi, sessizlik orucuna girmiş Avrupalı bazı liderler gibi davranabilirdi.
Ama risk alarak ahlaki bir tutum aldı. Ve günlerdir ismi verilmeyen Türk yetkililerin dillendirdiği tezler, bizzat Türkiye’nin Cumhurbaşkanı tarafından dillendirildi.
Türkiye’de uzun süredir çok fazla övünülecek şey olmuyor, bu köşede bunları eleştiren çokça yazılar yazıldı.
Ama dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı dünyanın bütün kanallarında canlı yayında öldürülmüş bir gazetecinin haklarını savunurken görenler Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olmaktan gurur duymuş olmalılar.
Şimdi bu hikayenin tamamlanması gerekir.
Türkiye’nin 70 yıllık çok partili demokrasi hikayesi bir PR başarısı değil, inişli çıkışlı da olsa kanlı canlı gerçek ve yaşanmış bir hikaye.
Türkiye, uzun yıllar bu özgün tecrübesiyle dünyada örnek olarak gösterildi. Özellikle AK Parti iktidarı Müslümanların en başarılı demokrasi tecrübesi olarak övüldü. Türkiye, Mısır darbesinin ardından verdiği haklı tepkiyle, Suriye’de çıkarlarına ters olsa da, sonunda tuttuğu insanlar yenilse de diktatörlüğe karşı mücadele edenlere verdiği destekle, Filistin meselesinde aldığı net tavırla dünyada ahlaki üstünlüğü temsil etmişti
Türkiye’nin sahte bir çöl serabı olmayan bu hikayesi, son yıllarda fikir özgürlüğü, medya özgürlüğündeki gerilemeler, adalet sisteminin yanlış kararlarıyla bozuldu.
Fakat dünyadaki medya ve sivil toplumun takdir duygularıyla gözlerinin yeniden Türkiye’ye çevrilmesine neden olan Kaşıkçı olayı bu hikayeyi değiştirmek için bir fırsat olabilir.
Bunun için hemen yapılması gerekenler; haksız tutuklulukları bitirmek, fikir özgürlüğü ve medya özgürlüğüne garanti vermek gibi yapılması hiç de zor olmayan kısa bir liste.
Dün, siyaseten işine gelen bir ittifakı yaralamak pahasına Danıştay’ın Andımız kararına karşı çıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tavrı Türkiye’nin aştığı eşiklere ve tabulara tekrar geri dönmeyeceğinin bir işareti olarak yorumlanabilir.
Umarız öyle olur ve Türkiye her zaman dün bütün dünya televizyonlarından izlenen, vatandaşı olmaktan övündüğümüz ülke olur..
.27/10/2018 00:24
Hiç bu kadar yakından tanımamıştınız...
69
Geçen ay neredeyse peş peşe yayınlanmış iki Atatürk biyografisi kitapçılarda çok satanlar listelerinde yerini aldı.
Kitaplardan biri, beyaz zemin üzerine Atatürk’ün meşhur imzasından ibaret sade kapağıyla sadece kitapçılarda değil neredeyse bütün süper marketlerde, üst üste dizilmiş kuleler halinde karşınıza çıkabilen gazeteci Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal kitabı.
İkinci kitap ise Latife Hanım ve Halide biyografilerinin yazarı İpek Çalışlar’ın “Mustafa Kemal Atatürk; Mücadelesi ve Hayatı” kitabı.
Yılmaz Özdil’in “10 yıl üzerine çalıştım, bütün kariyerimi koydum” dediği kitabı ise köşe yazılarını okuyanlar için tanıdık. Kitabı yazma gerekçesini köşesinde şöyle anlatmış:
“2008 yılıydı. Tuhaf işler olmaya başlamıştı. Peşpeşe Atatürk kitapları çıkarıyorlardı. “İnsani yönlerini anlatıyoruz” sloganıyla, güya kişisel özelliklerini yazıyorlardı ama, aslında düpedüz karalama kitaplarıydı. Alkolik, kalpsiz, dinsiz, megaloman, hatta korkak gibi, somut yalanlar vardı. Atatürk'ün insani yönlerini tanımaya çalışan gençler, zehirleniyordu.”
Kitap tam da bu “zehirlenme”lere karşı bir panzehir arayanların beklentilerini karşılıyor.
Karşımızda her şeyiyle dört dörtlük bir insan var; En hayırlı evlat, en mükemmel asker, en şık ve en yakışıklı lider, en merhametli, en cesur, en çocuk sever, en vefalı, en iyi ata binen, en iyi yüzen, en iyi dindar, en harika aşık...
Mustafa Kemal’in hayatında bu enleri tam karşılamayan ayrıntılar ise kitabın potansiyel okurlarında bir zehirlenme ya da hayal kırıklığı ihtimaline karşı 100 derecede kaynatılmış, güvenle tüketime hazır hale getirilmiş.
Örneğin “hayvanseverdi” diye okumaya başladığınız sayfalarda Atatürk’ün çok düşkün olduğu köpeği Foks’la olan hoş maceralarını okurken, bir anda macera “1933’te öldü” diye bitiveriyor.
Böylece Foks’un Atatürk’ü ısırdığı için, onun izniyle uyutulduğunu öğrenip hayal kırıklığına uğramanız engellenmiş.
Atatürk’ün dönemine göre iyi bir hayvansever olduğunu ama kendisine zarar veren bir köpeğin de yine o dönemin evcil hayvanlarla ilgili yaygın anlayışıyla öldürüldüğünü bile öğrenmeniz istenmemiş, çünkü bu gereksiz bilgi sizi zehirleyebilir.
Bu üzücü son Falih Rıfkı’nın Çankaya’sında karşınıza çıkarsa üzülmeyin diye de, köpekle ilgili hatıraların alıntılandığı kitaba da referans verilmemiş.
Aslında yazarın 10 yıl uğraştığını söylediği kitabın en büyük lüksü, tek bir referans ve dipnota yer verilmemiş olması.
Normal şartlarda böyle bir biyografi ancak Atatürk’ün yazarı Çankaya’da sofrasına çağırıp, bizzat hayat hikayesini anlatmasıyla yazılabilirdi.
Referans vermek, kaynak göstermek gibi bir zorunluluk ortadan kalkınca da bütün çiçeklerden en güzel ballar toplanmış.
Çiçeklerin plastik veya balın toz şekerden olup olmadığına da bakılmadan.
Örneğin Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’nda zaten iyi tarihçilerin hakkını verdiği askeri başarılarına delil, herhalde düşman çatlatmak için Abdülhamit’in yıllar önce sahte olduğu ortaya çıkarılmış hatıratlarından gösterilmiş.
Atatürk, büyük hoşgörüsüne delil olsun, o hayattayken Türkiye’de Vatikan temsilciliği yapan, daha sonra Papa olacak Roncalli’ye dini kisve yasağına hoşgörüyle baktığı için takım elbise hediye ettirilmiş, aslında dini kıyafet yasağı ilgili hatıratında iyi şeyler yazmayan Roncalli de Atatürk’e hayran Batılılar listesine ekleniverniş.
Zaten çok şık bir insan olduğu her fotoğrafından belli olan Atatürk’ün bir ünlü modacı Coco Chanel’e Türk ordusunun subay kıyafetlerini tasarlattığı gibi lehte olan şehir efsaneleri de atlanmamış.
Aleyhte olabilecek tarihi hakikatlerin ise üzerinden zıplanarak geçilmiş.
İstiklal Mahkemesi’nde suikastçı hainlerin yargılandığını öğreniyorsunuz ama İstiklal Harbi’nin komutanlarının yargılandığı öğrenmeniz uygun bulunmamış. Birinci Meclis’in İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış demokrat muhalifi Hüseyin Avni (Ulaş) kürsüye odun fırlatan bir adam, Mustafa Kemal ise muhaliflerine bile hoşgörülüyle bakan bir devlet adamı. Tabii Ali Şükrü bey cinayeti gibi ayrıntılarla kafalar bulandırılmamış. 30’ların kafatası ölçümleri Atatürk’ün hayranı olduğu Mimar Sinan’ın heykelini yapmak içinken, Savorona yatı ise ömrü boyunca aldığı tek oyuncak olarak tatlıya bağlanmış. Atatürk’ün en azından deist fikirleri olduğunu ortaya koyan ABD Büyükelçisi Charles Sherill ile söyleşisinden seçilen paragrafla, Atatürk’ün Kadir geceleri oruç tutan bir mümine bağlanmasının büyük maharet olduğu ise açık.
Bütün tarihçilerin Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’nın hatıratını yalanlamak için göreve çağrıldığı bölümde ise aynı maharet yerini inkara bırakmış.
Aslında Atatürk’ün siyasi hayatının ihtiyaca binaen böyle sterilizasyonunu bile anlaşılabilir.
Ama en azından hayat hikayesi yazılan bir insanın çocukluğunda ya da gençliğinde bir kere ayağının kayıp düştüğünü, birinden dayak yediğini, okulu astığını, bir yerde yanıldığını okuyabilmek istiyor insan.
Ama amaç baştan “insan Atatürk diye insanların zehirlenmesi”ni engellemek olunca, hayat hikayesi kaynatılırken o yararlı küçük bakteriler dahi öldürülmüş.
Böyle olunca da koskoca biyografide Mustafa Kemal ve ailesinin Selanik hikayesi hakkında okullarda okutulan tanıdık hikayenin bir miktar daha ayrıntılı bir versiyonunu buluyorsunuz.
Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi ve onların Selanik’teki evleri ve şecereleri üzerine kitapta yer verilen daha az bilinen ayrıntılar ise, 80 yaşında Selanik’teki arşivleri didik didik edip “Bir Evin Hikayesi” adlı bir kitap yazmış Yunan arşivci ve tarihçi Vasilis Dimitriadis’in göz nurunun ürünü. Ama ona da en ufak bir referans verilmediği için okurlar bu yaşlı tarihçinin büyük emeğinin hakkını da veremiyor.
Atatürk’ün yaşarken bile babasına ait olmadığını söylediği bir fotoğraf üzerinden anlatılan bir kaç paragraflık Ali Rıza Bey hikayesini okurken gözünüz ister istemez Ali Rıza Bey’in ve Zübeyde Hanım’ın ilk evlerinin olduğu, Ali Rıza Bey’in gümrük görevlisi iken eşkiyalar tarafından kaçırıldığı Olympos Dağı’nın eteklerindeki Çayağızı’na kadar giden, Mustafa Kemal’in meşhur karga kovalama hikayesinin peşinden Langaza’daki dayısının çiftliğini arayan, 19. yüzyılın sonlarının Manastır’ında, Selanik’inde bize tur attıran, Atatürk’ün Latife Hanım’a verdiği evlilik yüzüğünü bulup, Anıtkabir’in tozlu kasalarından çıkartan İpek Çalışlar’ın büyük bir emek verdiği kitabına kayıyor.
Nedense Atatürk’ün hayat hikayesi yazılırken yok sayılmış Makbule Hanım’ın 1950’lerde verdiği uzun röportajlarında anlattığı Ali Rıza Bey, Zübeyde Hanım Selanik ve Mustafa Kemal hatıraları, o hatıraların izini itibarlı ve az bilinen kaynaklardan süren Çalışlar’ın ayrıntıcılığı, titizliği ve edebi diliyle birleşince ortaya hiç bilmediğimiz ve heyecanla okunan bir hayat hikayesi çıkmış.
Atatürk’ün biyografisini ilk kez bir kadının şahitliğinde (Makbule Hanım) ve ilk kez bir kadın yazarın kaleminden okumanın farkı hemen hissediliyor.
İnsani zaaflar, her insanın hayatındaki sıradanlıklar, başarısızlıklar en inanmış ve hassas Kemalist’i bile üzmeyecek bir incelikte anlatılmış. Bu hassasiyet, kitabın Cumhuriyet’in ilanı sonrası kısmında fazlaca frene basılmasına bile neden olmuş.
80 yıl önce hayatını kaybetmiş, üzerine söylenmedik söz kalmamış, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının ilkokuldan üniversiteye kadar hayatını okuduğu bir liderin 57 yıllık kısa hikayesinin hala hiç bilinmeyen, heyecanla okunan tarafları olabilmesi aslında çok tuhaf.
Ama daha tuhafı bir ülkenin kurucusunun ömrü hayatında tuttuğu otuz iki not defterinden henüz ancak on ikisinin yayınlanmasına izin verilmiş olması, diğerlerinin arşivlerde kapalı kasalarda tutulması...
Yani 80 yıl sonra bugün Atatürk’ün biyografisini tam olarak yazmak bile aslında mümkün değil.
Yine de açık kaynaklardan ve az bakılmış arşivlerden bu çok bilindiği zannedilen bir hikayenin izini süren, özellikle çocuk ve genç Mustafa Kemal ve ailesi hakkında neredeyse hiç bilinmeyen bir hikaye ortaya koyan İpek Çalışlar’ın biyografisi dönemsel bir furya olarak değil, her devir okunacak bir kaynak kitap.
O yüzden kitap bugünlerde çok satan raflarının biraz daha alt sıralarında bulunabiliyor.
Türkiye’nin propaganda yerine serinkanlı ve doğru bilgiye, emeğe, ayrıntıya verdiği ortalama değer düşünülürse çok da sürpriz değil.
Belki de yayınevi kitabı “Mustafa Kemal’i hiç bu kadar yakından tanımadınız” sloganıyla tanıtmakla bir pazarlama hatası yapmıştır.
Belki de geniş kitlelerin, hayallerindeki Atatürk yerine, gerçek Mustafa Kemal’i yakından tanımak diye bir talebi yoktur veya henüz buna hazır değilizdir
.28/10/2018 23:44
Sizin Cumhuriyetiniz kaç kişilik?
36
Cumhuriyet’in 95. Kuruluş yıldönümü kutlamalarında bugün Türkiye’nin her yerinde yine Cumhuriyet’in 10. Yıldönümü için yazılmış marş çalınıp söylenecek.
Bundan 85 yıl önce marşın ilk kez çalındığı güne geri dönelim.
Onuncu yıl kutlamalarına kısa bir süre kala Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel’in güftesi, bestelenmek üzere 29 yaşındaki genç besteci Cemal Reşit Bey’e (Rey) verilmişti.
Gece gündüz çalışan Cemal Reşit Bey, bir türlü istediği melodiyi yakalamamaktaydı. Ama bir gece sabaha karşı besteyi bitirmişti:
“Gün ağırmış, dokuzuncu şekil henüz sona ermişti ki salonun kapısı açıldı. Kardeşim (Ekrem Reşit Rey) eşikte “Bunu gönderebilirsin” dedi. Bunu söyleyeceğini biliyordum, emindim. Hüngür hüngür ağlayarak. boynuna sarıldım...”
Notalarını alıp, ilk trene atlayarak Ankara’ya gitti.
Halkevi’nde beste siparişini aldığı CHP Genel Sekreteri Recep Peker onu beklemekteydi.
Halkevi salonunda kuyruklu piyanonun başına oturdu.
Salonda 80 kişi vardı.
Recep Peker, kendisine yakın oturan bir zatı gösterip “Saffet Bey (Arıkan) de burada, o müzikten anlar, karışmam ha” diyerek dostane bir şekilde uyarmıştı.
Saffet Bey, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi’nde görev almış bir asker ve Peker’den önceki CHP Genel Sekreteri’ydi. Daha sonraki yıllarda yapacağı Milli Eğitim Bakanlığı sırasında Köy Enstitüleri’ne öncülük edecek bu üst düzey, parti kurmayının müzik bilgisi aslında amatör düzeydeydi.
Cemal Reşit eseri heyecanla çalmaya başladı. Marş bittiğinde salondan çıt çıkmıyordu. Tedirgin oldu.
Ve o sessizlikte sözü Saffet bey aldı. Devamını Cemal Reşit’ten dinleyelim:
“Saffet Bey’in ‘Cemal Reşit Bey, marşın nakaratında yer alan, “Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi” ibaresinde minöre geçmişsiniz. Davetlilere dönerek “Yani Cumhuriyet’i küçümsüyor musunuz?” dediği anda son saniyemin geldiğine inandım. Can havliyle “efendim orada minöre geçmiş değilim, sadece bir minör işleme var. Ayrıca minör her ne kadar küçük demek ise de hiçbir zaman küçümsemek anlamına gelmez”...
Cemal Reşit, panikle Beethoven’in minör kullandığı marşlarından örnekler vererek jürinin bu beklenmedik eleştirisine cevap vermeye çalışmıştı.
Neyse ki salondaki en kudretli isim olan Recep Bey’i (Peker)ikna etmeyi başarmıştı.
O, nakarattaki Cumhuriyet kelimesinin dikkatini çektiğini, marşın en güzel noktasının burası olduğunu vurgulayınca Saffet Bey de hemen fikrini değiştirmişti.
Ardından Recep Bey’in başlattığı alkışlara bütün salon katıldı.
İşini iyi yapmaya çalışırken en az bir kere ehliyetsiz ve liyakatsiz yöneticiler ve karar vericilerle sınanmış her Türkiye cumhuriyeti vatandaşı için epey tanıdık bir hatıra bu.
Ama bu hatıra Türkiye’de devlet-vatandaş ilişkileri hakkında daha önemli bir şey daha söylüyor bize.
Türkiye’de cumhuriyetin cumhura karşı tedirginlik ve korkularından bugün 95. Yıldönümünde bile her yerde okunacak en coşkulu marşını yazmış besteci dahi nasibini almıştı.
“Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi” sözlerine yazdığı coşkulu marşı ilk kez çalmasından bir kaç dakika sonra onun bile sadakati sorgulanmıştı.
Cumhuriyet’in cumhuru, bu topraklarda yaşayan ve biraraya gelerek cumhuriyeti kuran insanlar değil, devletin hayalindeki bir projeydi.
Devlet, elinde bulduğu halkı hayalindeki cumhura benzetmeye çalıştı. Benzetemeyince de hayal kırıklığı ile karışık bir öfkeyle askerini, polisini, savcısını, ceza yasalarını, iskan politikalarını, okullarını, antlarını devreye soktu.
Bugün Türkiye siyasetini kesen fay hatları hala devletin kendisinin seçmediği halkı, hayalindeki cumhura benzetmek için yaptığı pek de mühendislik denemeyecek kaba saba faaliyetlerin yarattığı travmaların eseri.
Fakat bu kurucu hatadan sadece cumhuriyetin kurucu iradesi nasibini almamıştı.
Ona tepki olarak, onun cumhur kabul etmedikleri de ülkenin esas vatandaşlarının, otantik halkının esas kendileri olduğunu, bu ülkenin yerli ve milli değerlerini kendilerinin temsil ettiğini iddia ettiler.
Bugün Türkiye’de bütün gruplar kendilerini bu ülkenin orijinal halkı ve gerçek vatandaşları olarak görmeye devam ediyor.
Geri kalanlar ise çeşitli bakış açılarına göre “dejenere olmuş”, “aslını unutmuş”, “bu ülkeye yabancı”, “kandırılmış”, “uyutulmuş”, “cahil bırakılmış” kitleler ve kesimler.
Diğerleri için, rahatlıkla içinde bolca “onlar” geçen cümle kurulabilir, ‘onlar’dan neredeyse bir düşman kuvvetten bahsediyor gibi bahsedilebilir, yine “onlar”dan kurtulmamıza, güçlerini kaybetmelerine, sayılarının azalmasına, susturulmalarına yarayan her kötülük de hayırla karşılanabilir.
O yüzden bugün cumhuriyeti kutlarken herkesin kafasında 80 milyonluk bir cumhur yok.
95 yıl sonra hala milyonlarca insanın itirazını nezaketen olsa bile dikkate almayıp, çocuklarına her sabah içeriğinden ya da tarzından hoşlanmadıkları bir andı okutmaya çalışanların hayalinde, ancak bu andı okumayı içine sindirenlerin cumhuru olduğu butik bir cumhuriyet var.
Bu ülkenin orijinal halkının dindarlar olduğunu düşünen muhafazakarlar için de ülkenin seküler insanları buraya ait olmayan yabancılar, neredeyse bir işgal kuvveti, dış güçlerin içerdeki uzantıları, her an ihanet edebilecek ruhen ve aklen yerli olmayan kesimler.
Halbuki kimse bu ülkenin orijinal ya da otantik halkı değil.
Bu topraklarda yaşayan herkes buranın orijinal, otantik ve yerli halkı ve vatandaşları.
Zaten cumhuriyetçiliğin en büyük vaadi de herkesi kökeni, dünya görüşü, dini, yaşam tarzı, ülkeye ne zaman geldiğine bakmadan eşitlemek ve yaşadıkları ülkenin eşit söz hakkına sahip cumhuru ve vatandaşı yapmaktır.
O yüzden Cumhuriyetin 95. Yılında herkesin kafasındaki hayali cumhurlardan oluşan butik cumhuriyet düşlerinden vazgeçip, bu ülkeyi istese de istemese birlikte yaşadığı ve yaşayacağı insanlarla paylaşmayı öğrenmesi gerek.
Tam da bunu yaptığımızda gerçekten bir cumhur ve bir cumhuriyet olabileceğiz...
Yüzüncü yıldönümüne de zaten pek bir şey kalmadı
.30/10/2018 23:45
Van Kalesi’nden bakınca görünenler...
17
Game of Thrones dizisindeki şehirlilerle, dışlanmış yabanileri ayıran buzdan duvara benzeyen dev bir taş dağının üzerine bundan 3000 yıl önce inşa edilmiş Van Kalesi karşımızdaki.
Urartuların başkenti Tuşpa’nın merkezi olan kalenin dibinde kamp kurmuş İstanbul Üniversitesi’nden arkeologlar yıllardır Urartuların izlerini arıyor.
Geçen yaz 12-13 yaşlarında bir Urartulu genç çocuğun ayak izini buldular. Genç çocuğun muhtemelen evleri yapılırken ıslak kerpice 36 numara ayağıyla basıp yaptığı küçük yaramazlık, en az 2500 yıl sonra bozulmamış halde onu bulan arkeologları bile güldürüp, heyecanlandırmış.
O ayak izinin de aralarında olduğu Urartu eserleri kalenin hemen dibinde nihayet bitmek üzere olan Van Müzesi’nde sergilenecek. Nihayet çünkü 2012 yılında inşaatına başlanan müzenin açılma sözü verilen 2013 yılından beş yıl sonra hala kapıları kapalı.
Koruma kurulunun izin verdiği, tasarlayan mimarlarının kalenin siluetini gösterdiğini iddia ettikleri camekan müze binası ilk bakışta etrafıyla uyumsuz bir alışveriş merkezini andırıyor.
Ama müzenin bir an önce açılması ve adında muhakkak Urartu geçmesi için uğraşan Van Valisi ve aynı zamanda kayyım Belediye Başkanı Murat Zorluoğlu, müzenin içinin dışından daha cazip olacağını söylüyor.
Yeni yapılan patika yoldan, her adımda fotoğraf çektirmeye çalışan meraklı yerli turist kafilelerinin arasından 3000 yıllık kalenin tepesine çıkılıyor.
Biraz Türkçelerine kulak kesilince onların bir kısmının yerli turist değil, bir saat uzaklıktaki İran’dan Van’a gelen İranlı Azerbaycan Türkleri olduğunu keşfediyorsunuz.
Van ekonomisini, Türkiye’deki ekonomik sorunlara karşı bir miktar korunaklı yapan da bu İranlı Turistler.
2017 yılında 500 bin İranlı turist Van’a gelmiş. Yazın yeni açılan oteller, Van Gölü kenarındaki devletin meşhur dinlenme tesisleri de yetmeyince turistler boş olan öğrenci yurtlarına dahi yerleşmişler. Bu yıl İran yurtdışı çıkış harçlarını astronomik rakamlara çıkardığı için gelen turist sayısı azalmış ama hala ve ısrarla, ekonomik sorunlara rağmen Van’a geliyorlar.
Onları buraya çeken Van’ın tarihi ve coğrafi güzelliklerinden çok, biraz nefes alma ihtiyacı.
Sınırı geçip Van’a gelen İranlı kadın turistler zorunlu kıyafetlerini çıkarıp Van caddelerine atıyorlar kendini. İranlı turistlerin favori mekanı alışveriş merkezleri. Bazıları akşamları İranlı müzisyenlerin dans etmenin serbest olduğu konserlerinde eğleniyor. Bazıları da ruhsat almada sorunlar yaşayan içkili mekanlara gidiyor.
Aslında muhafazakar bir şehir olan Van’ın en seküler hayatını İranlı turistler yaşıyorlar. Van aslında İranlılara seküler ve kapitalist Türkiye’yi satıyor.
Eskiden birkaç dilde kalenin tarihini ezbere bilen çocuk rehberlerin tırmandırdığı, aşağısı uçurum olan patika yolunun yerine, dokuyla uyumlu olarak yapılmış yeni yoldan Van Kalesi’nin tepesine çıkılıyor.
Van Gölü’nün ya da Vanlıların deyimiyle denizinin etrafını sarmış Süphan, Artos Erek dağlarına kar inmiş.
Kalenin ve şimdiki Van şehrinin güneyinde, şimdi yürüyerek İran sınırından Van’a gelen Afganların çobanlık yaptığı sürülerin dolaştığı büyük yeşil ova aslında bundan 100 yıl önceki Van şehriydi.
Artık sonradan restore edilmiş iki cami dışında tek bir taşın dahi ayakta kalmadığı eski Van’da 1914 nüfus sayımına göre 180 bin Müslüman ve 68 bin Ermeni yaşıyordu. Şehir merkezinin yarısını oluşturan Ermeni nüfusu, şehirdeki zanaat ve ticarete hakimdi. Gelişen şehirde bir işçi sınıfı bile oluşmuş, grevler yaşanmıştı.
Şimdi bir kayyım belediye başkanının oturduğu belediye başkanlığı koltuğunda ise 1909 yılında hem Ermenilerin hem de Müslümanların oylarını alarak seçilmiş şehrin sevilen ve saygı duyulan manifaturacısı Bedros Kapamacıyan oturmaktaydı.
Şehrin valisi olan ittihatçı Tahsin Bey de liberal ve her kesimin sevdiği bir isimdi.
Fakat Van aynı zamanda silahlı Ermeni milliyetçisi Taşnakların da en güçlü olduğu şehirdi. 19. Yüzyılın sonlarından itibaren çıkmış isyanlarla oluşan milliyetçi hava şehrin Ermeni gençlerini avucunun içinde almıştı.
O Taşnak mensubu Ermeni gençlerden ikisi “devletin adamı” olmakla suçladıkları 65 yaşındaki Bedros Kapamacıyan’ı 1912 yılında bir suikastla öldürdüler. Şehrin dengesi alt üst oldu. Ve Nisan 1915’de de Van’da Taşnak milisler, Ermeni mahallelerinin etrafına hendek kazarak Van Ayaklanması’nı başlattılar. Ayaklanma 1915 tehcir kararının da gerekçesi oldu.
Tehcir, Rus işgali, karşılıklı katliamlardan geriye bugün üzerinde hayvanların gezdiği dümdüz edilmiş bir şehir kaldı. O tarihten sonra Van eski ihtişamlı günlerine bir türlü kavuşamadı.
Son dönemde başarısız bir AK Partili belediye tecrübesinden sonra, 2009 ve 2014’de HDP belediyeciliği de şehre beklediğini veremedi. Üzerine yaşanan deprem, 6-7 Ekim olayları ve terörle şehrin sakinlerinin göçü, dışardan yine hendek olayları, işsizlik yüzünden şehre akan göçlerle büyüdükçe sorunları artan, altyapısı bu nüfusa yetmeyen bir Van ortaya çıktı.
HDP’li belediyelerin, milliyetçiliğini yaptıkları bir Kürt şehrine hizmet etmekten daha mühim ideolojik ve örgütsel işleri olduğu için halk gözünde belediyecilik puanları düşük. Enerjilerini kadınları belediye şoförü yapmak gibi jakoben icraatlarla harcamışlar. Kayyım işbaşına gelince şoför kadınlar, epey zorluk çektikleri, laf işittikleri bu sembolik işten ayrılmak için dilekçe vermişler.
Kayyım olarak atanan Trabzonlu Vali’nin, şehrin merkez ilçesi İpekyolu’na kayyım belediye başkanı olarak atanan 1980 doğumlu Kaymakam’ın bile kısa süreli belediyecilikleri daha çok takdir toplamış.
O kadar ki şehrin turistlere sunduğu en meşhur lezzet olan Van Kahvaltısı salonlarının olduğu sokağı oturulacak hale getirmek bile kayyım belediye başkanlarına kalmış.
Ama para akıtılan ve gücün tek elde toplanmasının avantajını yaşayan kayyımların belediyecilik hizmetleriyle puan toplayan devlet, belediyenin mehteran takımı kurması gibi şehrin renklerine yabancı ideolojik icraatlar, kolluk gücünün sert biçimde kullanılması ve işten çıkarmalar yüzünden tepki çekmiş.
FETÖ soruşturmalarında şehrin bilinen esnafları gözaltına alınmış. Mahkemede katılmakla suçlandıkları toplantılara, bazı iktidar vekillerinin de katıldığını söylemeleri de onları kurtarmamış.
Şehirde görev yapan bir mühendis sadece çocuğu cemaat kolejine gittiği için sürgün edilmiş. Halbuki aynı sınıfta hala görevde olan eski bir valinin çocuğu da okumaktaymış.
Yine HDP’li belediye döneminde işe alınan işçiler, memurlar güvenlik soruşturması raporlarıyla işten çıkarılmış. 2013 yılında bir Nevruz kutlamasına katılmış olmak, kardeşinin örgütle bağı bile işten atılma gerekçesi olmuş.
Kurduğu mahkemelerle insanları yargılayan, esnafları haraca kesmiş, belediye işçilerinden bile zorla bağış toplayan PKK’nın hakimiyet kurduğu günlerin bitmesinden memnun olanlar çok.
Ama bugün de şehrin bütün kararlarının iktidara yakın bir kaç ailenin etrafında dönmesinden, yolsuzluklardan şikayet edenler de çok.
Yaklaşan yerel seçimlerde ise bu şikayetlerin pek etkili olacağı söylenemez.
HDP’li başkan Bekir Kaya’nın tutuklu olması, hizmetlerinden memnun olunsa da kayyım uygulaması ve Cumhurbaşkanı’nın “yine kayyım atarız” açıklamasına tepki olarak seçimlerde yine oylar belediyecilik için değil kimlikler için verilecek gibi görünüyor.
Rawest araştırmanın son anketlerine göre son Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 30 oy olan AK Parti’nin oyları yerel seçimler öncesinde yükselişte, HDP’nin oyları ise son seçimde aldığı oyun altına doğru düşüşte.
Ama bu trendin seçimin sonucunu değiştirmesi zor.
İki arada kalmış Vanlılar, artık şehirlerinin kaderinin değişmesi için bir çıkış arıyor.
Şehirde ortak akıl ve kentin sorunlarına çözüm arayanların başında Van’ın yerel basını ve Ticaret Odası geliyor.
Vanlı gazeteci Baki Karaca’nın düzenlediği panele ev sahipliği yapan Van Ticaret Odası’nın salonunu dolduranlar, artık tadı kaçmış siyasi kavgalardan, AK Parti ve HDP’nin yerel siyasetinden, aday tercihlerinden, gerilimden, yükselen milliyetçilikten şikayetçiydi.
Ama 3000 yıllık Van şehri, önümüzdeki beş yılın yöneticilerini seçmeye doğru giderken, bu şikayetleri giderecek bir ışık da ufukta görünmüyor.
Ama Van Kalesi’nde görünen şehrin ışığı çok parlak.
.02/11/2018 23:48
Yerel seçimler için rakamların söylediği...
9
Yeni bir seçimden çıkmış, başka bir seçimin havasına girecek enerjiyi ise henüz toplayamamış gözüken Türkiye, beş ay sonra yerel seçimler için sandık başına gidecek.
Yavaş yavaş adaylar ve olası ittifaklar konuşuluyor.
Ama genel seçimin ittifaklarının yerelde de devam edip etmeyeceği konuşulurken daha çok rakamlar üzerinden değil büyük siyasetler üzerinden düşünülüyor.
Zaten genel olarak Türkiye’de, özellikle siyaseti yakından takip eden gazeteciler, uzmanlar, biraz mürekkep yalamışların en büyük yanılgısı siyasete fazla ideolojik ve idealistçe bakmaları.
Halbuki siyasetçiler ideallerden önce rakamlara bakıyor, ilk hedefleri de ulvi amaçlara ulaşmak değil, bir sonraki seçimleri kazanmak...
Bu yüzden Cumhur İttifakı’nın neden yerel seçimlerde yürümediğini, Andımız ya da af gibi ideolojik, siyasi tartışmalardan çok rakamlar açıklıyor.
Sadece MHP’nin 2014 yerel seçimlerinden kazandığı sekiz ilin sonuçlarına bakınca, bu illerde MHP’nin en büyük rakibinin AK Parti olduğu, bazı illerde seçimin iki parti arasında foto finishle bittiği görülüyor.
Yine AK Parti’nin az oy farkla kazandığı illerin çoğunluğunda da ensesindeki parti MHP’ydi.
Yani bu iki parti ABD seçimlerinde “swing state” denilen, ne Cumhuriyetçi ne Demokratların kalesi olmayan, ikisi arasında gelip giden illerde rakipler.
Bir kaç örnek ve rakamlar üzerinden bakalım.
Manisa’nın iki dönemdir MHP’li bir belediye başkanı var; Cengiz Ergün. Ergün Manisa’nın vergi rekortmeni olan hayırsever bir işadamın oğlu ve eski Manisaspor başkanı. Klasik ve tabandan bir MHP’li değil. Seküler, Manisalı zengin bir aileden geliyor, şehirde tanınan ve sevilen bir isim.
Manisa gibi seçmenlerin ideolojik keskinliğinin Türkiye ortalamasının altında geçişken olduğu bir ilde iyi aday başka partilerden de oy alarak seçim kazandırabiliyor.
Ergün de 2009 yerel seçimlerinde 38.7 oy alarak Manisa’da MHP’ye belediye başkanlığını kazandırmıştı. Hemen arkasında 34.7 oy alan AK Parti adayı, 13.9 oy alan da CHP adayı gelmiş.
2014 yerel seçimlerine yine Cengiz Ergün ile giren MHP bu kez 40.1 oyla belediyeyi kazanmış. AK Parti adayı hemen arkasından 36.7 oy almış. CHP adayı ise yüzde 18.3.
Halbuki Manisa’da genel seçimlerde tablo böyle değil. 2015’deki çifte seçimlerde (7 Haziran-1 Kasım) AK Parti sırasıyla yüzde 44-46 oy almışken, CHP yüzde 29-30, MHP yüzde 23-18 oranında oy almış. CHP’lilerin oyunu alabilen bir MHP adayı var.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakalım son olarak. AK Parti 39.1, CHP 26.4, İyi Parti 13.7, MHP 11.36, HDP: 6.69.
Yani bütün partiler kendi adaylarıyla yarışa girse Manisa belediyesini AK Parti’nin alma ihtimali çok yüksek. Cengiz Ergün MHP’den girse, yarış yine MHP ve AK Parti arasında geçebilir. Daha çok CHP seçmeninden oy alabilmek için İyi Parti adayı olarak girmeyi tercih etse, seçim AK Parti- İyi Parti arasında geçebilir. Yani günün sonunda AK Parti’nin Manisa belediyesini alma ihtimali yüksek. MHP ile girilecek bir ittifakta MHP elindeki bir belediyeyi AK Parti’ye vermeyeceğine göre iki partinin ittifakı rakamsal açıdan mantıklı görünmüyor.
Benzer bir tablo MHP’nin elindeki Büyükşehir belediyelerinden Mersin için de geçerli.
Mersin de AK Parti, CHP ve MHP arasında gidip gelen Türkiye’nin “swing state”lerinden biri.
Seçimlerde üç partinin oyları birbirine yakın çıkıyor.
2009 yerel seçimlerinde belediye başkanlığını yüzde 31 ile CHP adayı kazandı. MHP yüzde 25, AK Parti yüzde 21’le onu izledi. 2014 Yerel Seçimleri’nde ise bu kez yüzde 32 ile MHP adayı belediyeyi kazandı. CHP yüzde 28.3 ve AK Parti yüzde 28 ile hemen arkasından geldi.
2015 çifte seçimleri sonuçları da birbirine yakın çıktı. Yine sırayla CHP yüzde 29-30.5, AK Parti yüzde 26- 31, MHP yüzde 21-24, HDP yüzde 17- 15 oy aldı.
Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde burada da İyi Parti faktörü belirleyici oldu; AK Parti yüzde 27, CHP yüzde 27, HDP yüzde 17, İYİ Parti yüzde 14, MHP yüzde 13.
Mersin’de de MHP’li başkanın kendi oyu var. Ama bu seçimde aday olmayacağını açıkladı. İyi Parti’den aday olacağı iddia ediliyor. Her durumda da başkanlık için en güçlü iki adaydan biri AK Parti olacak. Yani burada da ittifak mantıklı değil.
MHP’nin Büyükşehir Belediyesi Adana’da da durum benzer. 2014 yerel seçimlerinden yüzde 33.6 alan MHP adayı, yüzde 32 oy alan AK Parti adayını 1o bin oyla geçmişti. CHP yüzde 25 almıştı. Son üç genel seçim oylarına (7 Haziran- 1 Kasım- 24 Haziran) bakalım. AK Parti sırayla yüzde 30-36-33.5 almış. CHP, yüzde 28-29-26. MHP yüzde 23-19-12. HDP yüzde 14-11-13.5 ve son seçimlerde MHP’yi bölen İyi Parti 12.3. Yani MHP belediye başkanlığı olan ilde son seçimlerde HDP’den az oy almış. Burada da AK Parti seçimin favorisi. Bir ittifakta AK Parti’nin Adana’yı MHP’ye bırakması mantıklı görünmüyor.
Isparta’da ilk kez Yusuf Ziya Günaydın’la 1999’da belediye başkanlığını kazanan MHP, 2014’te de aynı isimle belediyeyi almıştı. Yine yüzde 44.5’e, yüzde 40’la AK Parti’nin hemen önünde. Son üç genel seçimde AK Parti’nin bu ildeki oyları yüzde 44-53-47 iken MHP’nin oyları yüzde 27-20-13. İyi Parti son genel seçimde yüzde 18.7 oy almış. Yine AK Parti için bırakılmayacak, kazanılabilecek bir belediye var.
MHP Karabük belediyesini ise 2014’te AK Parti’nin sadece 84 oy önünde kazanmış. Son seçimlerde AK Parti’nin oyu yüzde 53, MHP yüzde 13.51.
2014’de MHP’nin belediyeleri aldığı Kars, Osmaniye ve Bartın’da yine AK Parti ve MHP rakipler. (Kars belediye başkanı istifa ederek bağımsız kaldı)
2014 Yerel Seçimleri’nde AK Parti’nin MHP’den aldığı illerde de benzer bir rekabet söz konusuydu.
Büyükşehir belediyelerinden Balıkesir’de 2009’da belediyeyi MHP kazanmıştı; MHP yüzde 41.1, AK Parti yüzde 36.4.
2014 yerel seçimlerinde ise bu kez AK Parti MHP’nin biraz önünde belediyeyi aldı: AK Parti yüzde 39.8, MHP 31.6.
Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise tablo tamamen değişti: AK Parti yüzde 40, CHP yüzde 30, İyi Parti: 14.95, MHP: 7.4.
Benzer durum Kastamonu’da da geçerli. 2009’da AK Parti’nin önünde belediye başkanlığı kazanan MHP, 2014’de başkanlığı 250 oy farkla AK Parti’ye kaptırmıştı.
Kastamonu genel seçimlerde AK Parti’ye yüzde 51, MHP’ye yüzde 20 oy verdi.
Balıkesir ve Kastamonu örneklerinde ittifak ancak MHP’nin iddiasından vazgeçip AK Parti adayına destek vermesiyle mümkün görünüyor. Ama MHP’nin bundan nasıl bir kazancı olur, belirsiz.
Seçmen tercihleri değişken olan illerden Hatay ve Antalya’da ise durum biraz daha ittifaklara müsait.
2009’da CHP’nin AK Parti’nin önünde kazandığı Antalya belediyesini, 2014’de AK Parti CHP’nin biraz önünde almayı başarmıştı.
Ama son Cumhurbaşkanlığı seçimi bu şehirde yarışın yerel seçimde heyecanlı olacağını gösteriyor. AK Parti yüzde 33, CHP yüzde 29, İyi Parti yüzde 17, MHP yüzde 9, HDP yüzde 7.
2009’da AK Parti’nin CHP’nin 17 puan önünde belediyeyi kazandığı Hatay’da, 2014 seçimlerinde belediye başkanı CHP’ye geçip, bu kez CHP’ye kılpayı da olsa seçimi kazandırmıştı.
Yine son Cumhurbaşkanlığı seçimi burada da yerel seçimlerin çekişmeli olacağını söylüyor: AK Parti yüzde 35, CHP yüzde 31, MHP yüzde 14.5, HDP yüzde 10, İyi Parti yüzde 6.5.
Hatay ve Antalya’da seçimin sonucunu, AK Parti-MHP ya da CHP-İyi Parti ya da CHP-HDP arasındaki bir seçim ittifakı belirleyebilir.
Tabii 2014 seçimlerinde sabaha karşı AK Parti ve CHP arasında çekişmeli bir yarışla sonucun belli olduğu Ankara seçimleri de öncesinde ya da sandıkta ittifakların sonucu belirleyeceği seçimlerden biri.
MHP kökenli CHP adayı Mansur Yavaş’ın, MHP’lilerin oylarını da alabilen AK Parti adayı Melih Gökçek’le sıkı yarışı bu ilde MHP oylarının ve şimdi artı İyi Parti oylarının sonucu belirleyeceği söylenebilir.
Son genel seçim sonuçlarını hatırlayalım tekrar: AK Parti yüzde 39.2, CHP yüzde 26.15, MHP yüzde 13, İyi Parti yüzde 12.2.
MHP ile ittifak İstanbul ve Ankara’da AK Parti’yi rahatlatır ama bu desteğin karşılığında AK Parti’nin MHP’ye Akdeniz, Karadeniz, Ege’de MHP’nin sahip olduğu belediyelerin bazılarında destek vermesi, AK Parti’nin kazanabileceği belediyeleri bırakması anlamına gelir.
Zaten İç Anadolu, Doğu Anadolu, Karadeniz’de AK Parti’nin ittifaka ihtiyacı görünmüyor.
Olası bir CHP-İyi Parti ittifakı, iki partinin Ege ve Akdeniz’de AK Parti ve MHP’nin elindeki belediyelerde şansını artırabilir. Ama hangi illerde kimin fedakarlık yapacağı yine ciddi bir tartışma konusu.
Yani bu rakamlara bakınca partilerin neden ittifaklara pek sıcak bakmadığı görülebiliyor. Yine bu rakamlar yerel seçimlerinden zannedildiğinden çekişmeli geçeceğini de gösteriyor.
Rakamlar sadece bilebildiğimiz ölçüler.
Ama yerel seçimlerin sonuçlarını sadece önceki yerel seçim sonuçları ve genel seçim rakamlarıyla tahmin etmek mümkün değil.
Belediye başkanlarının hepsinin artık kendi hikayeleri, itibarları ya da itibarsızlıkları söz konusu.
O yüzden özellikle partiler arasında gidip gelen değişken illerde sonucu bir önceki belediye başkanının sicili ve yeni adayların profilleri belirleyecektir.
Kale durumundaki iller dışında pek çok il için heyecanlı bir yarış olacak.
Şehirlere en iyi kimler bakacaksa onlar kazansın
.04/11/2018 23:29
Sayıştay’ın tırnak kontrolü
56
Sayıştay, 2017 yılı için denetimlerini tamamlandı ve kamu idareleri denetim raporlarını sitesinden açıkladı.
https://www.sayistay.gov.tr/tr/?p=2&CategoryId=103
Cumhurbaşkanlığı, bakanlıklar, Genelkurmay, MİT, Diyanet İşleri gibi başkanlıklar, genel müdürlükler, özerk düzenleyici kurumlar ve belediyelerin harcamalarının yerindeliğini inceleyen raporlar bu yıl her zamankinden daha fazla ilgi çekti.
Uzun süredir savcıların kamudaki usulsüzlük ve yolsuzluklarla ilgili hukuki soruşturmalardan uzak durduğu, medyada yolsuzluk ve usulsüzlük haberlerinin azaldığı, Meclis’in kontrol ve denetim imkanlarının zayıfladığı bir dönemde Sayıştay denetim raporları, etliye sütlüye karışan bir manşet haber okuma heyecanı yaratmış gibi görünüyor.
Görüşülmek üzere kurumlarına göre TBMM’ye, Cumhurbaşkanlığı’na, belediye meclislerine ve Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen yüzlerce rapora göz gezdirince kamuda şeffaflık, kontrol ve denetlenmenin ne kadar hayati olduğu görülebiliyor. Tabii kurumların kamu parasını harcarken ki aşırı rahatlığı da...
Herhalde bu rahatlığın en somut örneği, Sayıştay raporlarında üzerinde en çok konuşulanı olan Ordu Belediyesi çalışanlarının Tayland’a “teknik” gezisi.
Çünkü, Ordu Belediyesi Toplu Taşıma Daire Başkanı, Zabıta Şube Müdürü, iki Belediye Meclis üyesi ve Özel Kalem’den bir yönetici asistanın 2017’de Tayland’a yaptıkları “teknik” gezinin Sayıştay denetmeninin radarına yakalanmasının sebebi gezinin belediyenin yaptığı bir ihalenin sözleşmesinde yer almış olması.
Ordu Belediyesi, “Muhtelif Mahalle Yollarında Toprak İşleri, Sanat Yapıları ve Üst Yapı İşleri”ni alan firma ile yaptığı ihale sözleşmesinde “İmalat süresi boyunca teknolojik gelişmelerin takip edilmesi, malzemelere yapılacak gerekli fabrika test ve kontrolleri için” teknik geziler yaptırmayı ve en fazla 10 personeli yurtdışına götürmeyi de şart koşmuş.
Ordu’daki mahalle yolları için belediye çalışanlarının müteahhit parasıyla Tayland’da hangi teknik gözlemler yaptığını sorgulayan Sayıştay denetmeni de bunu yakalamış ve raporuna yazmış.
Yani kamuda böyle bir maddeyi ihale sözleşmesine koyacak kadar bir rahatlık söz konusu. Ya ihale sözleşmesine bunları yazacak kadar tedbirsiz olmayanlar neler yapıyordur sorularını da sorduran bir tespit bu.
Sayıştay denetmenlerinin denetledikleri kurumların savunmalarıyla ince ince dalga geçtikleri satırlar da dikkat çekici.
Örneğin İstanbul Güngören Belediyesi’nin araçlarının personel tarafından güneyde yaz tatilinde kullanıldığını tespit eden denetmen, belediyenin “araçlar amacı doğrultusunda kullanılmıştır” savunmasıyla Güngören Belediyesi’nin sınırlarını hatırlatarak dalga geçmiş:
“Söz konusu kullanımların özellikle turizm ve tatil beldelerinde(Ege ve Akdeniz kıyıları) yoğunlaştığı tespit edilmiş dolayısıyla Güngören Belediyesinin mücavir alan sınırları düşünüldüğünde, İdarenin hizmet araçlarının işin icabı ve doğası gereği kullanılmasının doğru olduğu savunması yersizdir.”
Ama Sayıştay denetimlerinin her kurumda bu kadar titiz yapılıp yapılmadığı sorusunun cevabını bilmiyoruz.
Çünkü Güngören Belediyesi hakkındaki Sayıştay raporu 138 sayfa iken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi raporu 183, Ankara Büyükşehir Belediyesi raporu 77, Adana Büyükşehir Belediyesi raporu 39 sayfa.
Bu raporların en az ilk 10 sayfası da Sayıştay’ın o kurumla ilgili denetiminin hukuki çerçevesinin anlatıldığı standart bir bölüm.
Raporlarda daha sonra yine standart olarak .”...2017 yılına ilişkin yukarıda belirtilen ve ekte yer alan mali rapor ve tablolarının tüm önemli yönleriyle doğru ve güvenilir bilgi içerdiği kanaatine varılmıştır” tespiti yer alıyor.
Harcamalarda usulsüzlükler ise “Denetim görüşünü etkilemeyen tespit ve değerlendirmeler” başlığı altında sıralanmış.
Ama pek çok raporda, bir yıl boyunca o kurumun hiç bir harcamasında hiç bir problem bulunmamış olacak ki bu kısmın altı ya boş ya da neredeyse hiçbir şey yok.
Güngören Belediyesi’nden yüzlerce kat büyüklüğünde bütçeleri olan ve harcamalar yapan devlet kurumları, bakanlıklar, genel müdürlüklerin Sayıştay raporlarının Güngören Belediyesi’nin raporundan daha kısa olması o yüzden dikkat çekici.
Örneğin Cumhurbaşkanlığı 10 sayfa, Başbakanlık 14 sayfa, Diyanet İşleri 31 sayfa, MİT 13 sayfa, Jandarma 83 sayfa, Danıştay 19 sayfa, Adalet Bakanlığı 24 sayfa, Enerji Bakanlığı 47 sayfa, İçişleri Bakanlığı 60 sayfa, Dışişleri Bakanlığı 53 sayfa, Savunma Bakanlığı 88 sayfa, Gümrük Bakanlığı 89 sayfa Milli Eğitim Bakanlığı 123 sayfa.
Sayıştay’ın en uzun denetim raporları yazdığı bakanlıklar ise sırasıyla; Ulaştırma Bakanlığı 292 sayfa, Ekonomi Bakanlığı 205 sayfa, Orman Bakanlığı 126 sayfa.
Tabii ki bütün usulsüzlükler yolsuzluk demek değil. Mevzuata aykırı bütün harcamalar, tasarruflar, kamuyu zarara uğratma kusurları en küçüğünden en büyük meblağlı olanına kadar bu denetime takılabiliyor. Zaten bu yüzden de bu kadar büyük bütçeli kurumların bir yıllık harcamalarında, Güngören Belediyesi kadar bile bir yanlış olmamış mı sorusu akla geliyor.
Ama yine de Sayıştay raporlarına, belediye arabasıyla tatile giden, müteahhit parasıyla Tayland’a “teknik” gezi yapan belediye çalışanları dışında takılan büyük balıklar da yok değil.
Pek çoğu teknik bilgi, mevzuata hakimiyet isteyen o usulsüzlükleri hemen tespit etmek mümkün değil.
Ama o raporlardan birindeki bir usulsüzlüğü anlamak için o kadar teknik bilgiye dahi ihtiyaç duyulmuyor.
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun 2017 Sayıştay raporunda yer alan bir usulsüzlük tespiti, dövizle mücadele ve OHAL KHK’larının nasıl devleti zarar uğratmak için bir fırsata çevrilebildiğini anlatıyor.
2016 yılının mart ayında TMSF, İzmir’de uzun yıllar ortada kalmış, Basmane Çukuru olarak bilinen 35 bin metrekarelik Ege Dünya Ticaret Merkezi arsasını 80 milyon dolara bir inşaat şirketine satıyor. 10 milyon doları peşinat olarak alınıyor.
Fakat, bu satışın ardından darbe oluyor, daha sonra dövizde çalkantılı dönem başlıyor ve dolarla mücadele için kampanyalar düzenleniyor. Kamu kurumlarında da bu mücadeleler kapsamında kamuda işlemlerin dövizle yapılmaması ile ilgili yönetmelikler yayınlanıyor, kararlar alınıyor.
İşte böyle bir dönemden geçerken (31 Mayıs 2017) bir yıl önce 80 milyon dolara İzmir’in merkezindeki dev arsayı alan firma TMSF’ye başvuruyor. Talep borcun TL’ye çevrilmesi.
TMSF de başvuruyu 08.06.2017 günü değerlendiriyor ve dövizle mücadele kapsamında 2016 yılının sonunda aldığı bir kararı gerekçe gösterip, “Kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılacak mal ve hizmet ile yapım ihalelerinin ‘TL’ bazında yapılması hakkında yönetmelik değişiklikleri paralelinde piyasalarda finansal istikrarın sürdürülmesi için alman önlemlere Kurum tarafından katkı sağlanması...” diyerek firmanın kalan 70 milyon dolarlık borcunu, bu kararın alındığı 1 Kasım 2016 günkü döviz kuru olan 3.1037’tle TL’ye çeviriyor. Bir de TL cinsinden takside bağlıyor.
Sayıştay bu karara raporda neredeyse isyan etmiş:
“Ne var ki, burada alınan temel kriter ile yapılan işlem arasında, izahı güç bir çelişki vardır. Gerçekten de, söz konusu karara konu kurum tasarrufu, yani yabancı para biriminden Türk lirasına dönüş ile bu dönüşe gerekçe kabul edilen ve arada paralellik kurulan uygulamanın, yani “kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılacak mal ve hizmet ile yapım ihalelerinin ‘TL’ bazında yapılması hakkında yönetmelik değişiklikleri”, aslında birbirine tam anlamıyla zıtlık teşkil etmektedir. Nitekim, söz konusu yönetmelikler mal, hizmet ve danışmanlık hizmet alımı gibi, devlete bir maliyet yükleyen ve gider olarak bütçeleşen ve bu haliyle de kurdaki artıştan devletin olumsuz etkileneceği satın almalardır. Oysaki bahse konu karara esas eylem bir satın alma değil, bir satıştır ve kurdaki yükselmenin burada ortaya çıkartacağı etki, Fon gelirindeki artış olacaktır. Bunu rakamsal olarak ifade etmek için, 13.04.2018 tarihli TCMB USD satış kuru olan 4,0859 TL ile TMSF’nin söz konusu alacağı 70 milyon USD’nin Türk lirasına dönüştürüldüğü kur olan 3,1037 TL arasındaki farka bakmak yeterli olacaktır. Aradaki fark, 68.754.000,00 Türk lirasıdır. Bu durum, Fon’un yukarıdaki kur hesabıyla, yaklaşık 69 milyon Türk lirası alacağından vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Fon alacaklarında oluşan bu muazzam eksilme ve oluşan Fon zararının, piyasalardaki finansal istikrara katkı sağlayacağını iddia etmek, izahtan vareste bir yaklaşım olacaktır.”
TMSF, Sayıştay’ın bu usulsüzlük tespiti için istediği savunmasında Sayıştay’ın fonun uygulamalarıyla ilgili böyle bir denetim yetkisi olmadığından bahsetmiş, karara gerekçe olarak da 2017 Ocak ayında yayınlanan 683 sayılı KHK’daki kamunun borçlarını dolardan TL kuruna sabitlemesini göstermiş.
Ama Sayıştay bu cevapla da tatmin olmamış. TMSF’nin bu kararı alırken 683 nolu KHK’dan değil, kendi dövizle mücadele kararına atıf yaptığını, dövizi de o kura sabitlediğini hatırlatmış, bu arsayı dolarla alan firmanın bu riskleri alarak bu alımı yaptığını hatırlatmış, kamunun dövizle mücadelesinin kamunun böyle bir fedakarlık yapmasına gerekçe gösterilemeyeceğini söylemiş.
Bakalım Sayıştay’ın bu 69 milyonluk itirazı kararın bir yerlerden dönmesini sağlayabilecek mi?
Sayıştay raporları, devletin bu tırnak kontrolüne daha sık ihtiyacı olduğunu gösteriyor...
.09/11/2018 23:40
İlle de bir şeye “batıl” denilecekse...
48
Türkiye’de bir zamanlar hak hukuk adalet mücadelelerinin merkezinde üç harfli bir kelime vardı; DGM.
1973 yılında 12 Mart rejiminin kurduğu özel yetkili Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) ile devlet, siyaseten hoşlanmadığı her fikri mahkeme önüne çıkarıp, mesnetsiz delillerle hapse atma imkanını iki yıl boyunca cömertçe kullandıktan sonra, 1975 yılında Anayasa Mahkemesi DGM’lerle ilgili Senato kararını teknik gerekçelerle iptal etmiş ve DGM’ler kapanmıştı.
Ama 1976 yılında iktidara gelen AP-MSP-MHP Milliyetçi Cephe hükümeti, artan terör olaylarını gerekçe göstererek DGM’leri yeniden açmak için Meclis’e ivedilikle görüşülmek üzere bir önerge verdi.
Önerge ve veriliş şekli muhalefetin büyük tepkisini çekmişti.
Teklifin Meclis’teki görüşmeleri sırasında kürsüye çıkan Adalet Partili vekillerden biri de Sakarya Milletvekili Nadir Latif İslam’dı.
Nezaketi ve Meclis tüzüğüne hakimiyetiyle tanınan hukukçu vekilin, CHP sıralarından sataşmalara verdiği cevap ise Meclis’i karıştırdı:
“Aklı selime uymayan ve belli sebeplerle, pembeleşen sebeplerle,
kızıla doğru meraklı sebeplerle karşı çıkmanız besbelli...”
“Kızıl”lık suçlamasıyla ayağa kalkan CHP’li vekiller “Sen İslam değil, gavursun” diye bağırıyor, kürsüye yürüyordu. İktidar ve muhalefet vekilleri yumruklaşmış, oturuma ara verilmiş, aradan sonra başkanın sözlerini geri almasını istediği İslam ise “buna gerek olmadığını” söylemişti.
Kınama cezası verilmesi önerisi de MC vekillerinin oylarıyla reddedildi.
Ama DGM yasası da çıkmadı. DİSK’in tüm Türkiye’de başlattığı grev, hükümete geri adım attırmış, DGM’ler 12 Eylül’den sonra yeniden açılıp, canlar yakmak üzere kapalı kalmıştı.
42 yıl sonra bu kez Meclis’teki hak, hukuk ve adalet tartışmalarının merkezinde başka bir üç harfli kelime var; KHK.
Meclis komisyonunda kabul edilen yasayla KHK’yla ihraç edilmiş doktorların SGK ile anlaşmalı özel hastanelerde dahi çalışması yasaklanıyor. Aslında diğer meslekle zaten olan bu yasak, ihtiyaç nedeniyle istisna tanınan doktorlara genişliyor yani hukuksuzlukta eşitlik sağlanıyor.
Yasanın bir diğer maddesi ise birinci derecede yakını KHK’yla ihraç edilmiş ya da devlete karşı suçlar kategorisinde ceza almış insanların kamuda çalışamaması fiili durumunu hukukileştiriyor. Yani KHK ile ihraç edilmiş bir kişinin eşi, annesi, babası, kardeşi ve çocukları da devletin herhangi bir kurumunda, bu yasayla devletin tıbbi kurumlarında çalışamayacak. Kardeşi KHK ile meslekten atılmış ya da ceza almış bir kişi, büyükelçi, bakan olabilecek ama hemşire, hastabakıcı, doktor olamayacak.
İşte geçen hafta Meclis genel kurulunda kürsüye, bu KHK’lardan biriyle işinden ihraç edilmiş Saadet Partisi İstanbul Milletvekili Nazır Cihangir İslam çıktı.
AP’li Nadir Latif İslam’ın, CHP listelerinden milletvekili seçilmiş, Saadet Partili oğlu. Mazlumder’in kurucularından.
Milletvekili İslam, “KHK'lileri tasfiye etmekle FETÖ tasfiye edildi” diyen AK Partili vekilin “ağır ithamına cevap vermek için” sataşma gerekçesiyle beş dakikalık söz hakkı almıştı.
Prof. Dr. Cihangir İslam, Şubat 2017’de yayınlanan KHK’yla Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden ihraç edilmiş bir omurilik uzmanı.
İhracının gerekçesi de FETÖ ya da Barış Bildirisi’ni imzalamak değildi.
Akademisyenlerin bildirisine gelen tepkiler üzerine aralarında bir ara adı bakanlık için geçen ünlü ekonomist Prof. Daron Acemoğlu’nun da olduğu 611 akademisyen bir bildiri yayınlayarak ifade özgürlüğüne destek açıklaması yapmıştı:
“Biz aşağıda imzası olan akademisyenler, fikir ve ifade özgürlüğü ilkesine bağlıyız ve bu ilkenin akademik yaşamın temel unsuru olduğuna inanıyoruz. Bu temelde, ülkedeki çatışma ortamıyla ilgili kişisel değerlendirmelerimizden bağımsız olarak, siyasi iradenin ve YÖK’ün çok sayıda üniversite mensubunun imzaladığı ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bildiriye karşı gösterdiği tepkiyi yanlış ve kaygı verici buluyoruz. İfade özgürlüğü olmadan demokrasi olmaz. Üniversite ve akademisyenin görevi akıl yürütme ve vicdan muhakemesi sonunda vardığı fikirleri toplumuyla paylaşmaktır. Fikrin eleştirilmesi demokrasinin, fikri ifade edenin cezalandırılması ise otoriterliğin niteliğidir. Akademisyenlerin ülke sorunlarıyla ilgili dile getirdikleri görüşlerinin siyasi irade tarafından cezalandırılmaya çalışılması, akademik özgürlüklere darbedir. Böyle darbeler her şeyden önce toplumsal gelişmeyi durdurur. Ülke demokrasisine verilecek en büyük zarar, fikri söylemek değil, fikri ifade ettirmemektir.”
Cihangir İslam da bu bildiriyi imzalayan 611 akademisyenden biriydi ama diğer imzacı akademisyenlerin çoğunluğu hakkında üniversiteleri haklı olarak herhangi bir işlem yapmazken, Kafkas Üniversitesi Prof. İslam hakkında soruşturma açmış ve KHK’yla ihraç edilmek üzere de adını YÖK’e bildirmişti.
Yani Meclis Komisyonu’nda görüşülen ve KHK’yla ihraç edilmiş doktorların SGK ile anlaşmalı özel hastanelerde dahi çalışmasını engelleyen yasa onu doğrudan ilgilendirmekteydi.
Bu beş dakikalık konuşmada söylediği bir söz ise hala tartışılıyor. Zabıtlardan okuyalım:
“NAZIR CİHANGİR İSLAM (İstanbul) - Tarihten ders çıkartacaksınız. Ama siz yaptıklarınızdan hicap bile duymuyorsunuz. İçinizden kaçı 15 Temmuzda sokaktaydı? Hiç mi?
RECEP ÖZEL (Isparta) - Üslubunu düzelt, üslubunu düzelt.
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - El kaldırın bakayım, kaçı?
RECEP ÖZEL (Isparta) - Böyle üslup mu olur? Böyle üslup mu olur?
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Kaç kişi, kaldırın?
RECEP ÖZEL (Isparta) - Sana ne! Böyle üslup mu olur?
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Zannedilir ki çatışmalar doğru ile yanlış arasında yapılır.
ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) - Ya, sen sınıf öğretmeni misin? Yok, elini kaldır, yok ayağını kaldır, sana ne ya!
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Ortada bir çatışma varsa...
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Ya, saçmalama kardeşim bu saatte!
BAŞKAN - Sayın milletvekilleri, Hatibi dinleyelim.
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Ortada bir çatışma varsa...Aziz milletim, bakın, bakın, konuşturmuyorlar görüyorsunuz.
BAŞKAN - Ben konuşmak isteyene söz veririm merak etmeyin.Hatibi dinleyelim, lütfen.
ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) - Sen neredeydin 15 Temmuzda?
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Ortada bir çatışma varsa bu illa doğru ile yanlışın çatışması değildir, doğru ile yanlış çatışır, yanlış ile yanlış da çatışır; batıl ile batıl da çatışır.
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Adın ne senin adın?
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - 15 Temmuz akşamı iki batılın çatışmasını seyrettik biz bu ülkede. (CHP sıralarından alkışlar)
RECEP ÖZEL (Isparta) - Hadi oradan! Lüzumsuz.
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Vay, vay, vay, vay, vay!
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Neydi? Menfaat kavgasıydı. Devleti parsellediniz ve bunun hesabını vermediniz. Allah için bunlara İslamcı falan demeyin, bunlar Makyavelist, bunlar Oportünist bunlar beceriksiz, bunlar dünyaya yapıştılar ve acısını şimdi milletten çıkartıyorlar, değerli arkadaşlarım.
ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) - Sen nereye yapıştın?
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Sen kimle kol kola girdin?
...
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - 15 Temmuz bahane, bütün muhaliflerinizi, dürüst insanları, hakkı söyleyenleri, zulmünüzü yüzünüze söyleyenleri tasfiye ediyorsunuz.
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Ya, bir tedaviye ihtiyacın var senin!
RECEP ÖZEL (Isparta) - Parmağını sallama, parmağını sallama!
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Bakın, "liberal", "komünist", "milliyetçi", "Türkçü", "irticacı" diyerek geçmişte çok şeyler yapıldı bu ülkede.
ZÜLFÜ DEMİRBAĞ (Elâzığ) - Parmak sallama!
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Kürsüye vur, kürsüye. Bardağı aldın, kürsüye vur, kürsüye vur.
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Ha, şimdi de siz uydurdunuz, FETÖ'cü, iltisaklı, irtibatlı. Nedir FETÖ? FETÖ'cü nedir?
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Bardağı aldın oradan, kürsüye vur, kürsüye; olmaz öyle.
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Alparslan Kuytul'u niye içeri attınız? Ha, sıra öbür cemaatlerde mi, Nakşilerde mi, Kadirilerde mi?
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Etkisiz bir konuşma oluyor, çok etkisiz bir konuşma, zavallı bir konuşma!
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - KHK'yle sivil ölüye çevirdiğiniz insanların şimdi, bununla, bu utanç vesikasıyla üzerlerine beton dökmek istiyorsunuz.
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Masaya vurman lazım, olmadı, masaya vurman lazım, olmadı masaya vur ya! Masaya vursana, kürsüye.
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Anayasa'yı ve en temel haklarımızı ihlal ediyorsunuz.
OSMAN AŞKIN BAK (Rize) - Olmadı performans düşük ya!
NAZIR CİHANGİR İSLAM (Devamla) - Bak, sağlık çalışanlarının çalışmasını engelleyeceksiniz; sizden beklenir, şaşırmıyoruz.
....”
Cihangir İslam, burada “batıl”dan kastettiğinin darbeye karşı sokağa çıkanlar değil, iktidar olduğunu, kendisinin de sosyal medyadan 15 Temmuz gecesi halkı sokağa çağırıp, Üsküdar’da tanklara direnenler arasında bulunduğunu açıkladı ama darbeye uğrayan meşru bir iktidarla, halkın üzerine ateş açan darbeci bir cuntayı eşitlemek de haksızlıktı.
Bu eleştiriyi “Batıl” gibi muhafazakar bir kitle için ağır bir ithamla yapmak da öyle. Siyasi rakipleriyle dini terminolojiyle kavga etmek en başta dindar siyasetçilerin uzak durması gereken kutuplaştırmayı artıracak bir hata.
15 Temmuz’un öncesi ve sonrası ile ilgili ihmalden, adaletsiz uygulamalara kadar pek çok eleştiri yapılabilir ama o gece devleti sokaktan toplayan halkın ve siyasetçilerin gösterdiği direnişi özenle bütün bu eleştirilerin dışında tutmak gerekir.
Ama bu sözler üzerine 15 Temmuz’da sokağa çıkmış bir siyasetçiyi FETÖ’cülükle suçlamak, şehit ve gazi yakınlarını siyasi partiler arası kavgalara karıştırmak ve üstelik Meclis kürsü dokunulmazlığı ilkesini hiçe sayıp, milletvekili hakkında savcıların soruşturma açması kabul edilemez.
15 Temmuz gecesi gerçekten nerede saklandığı meçhul olan ya da 28 Şubat’larda nerede durdukları aşikar bazı isimlerin bu linçte başı çekmesi de ayrı bir trajediydi.
Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri mahcubiyet eksikliği. 15 Temmuz da herkese parmak sallama değil muhasebe vesilesi olmalıydı.
Eğer öyle olsaydı, 15 Temmuz’dan sonra KHK’yla haksız bir şekilde işinden atılmış bir isme, söylediği söz ne kadar yanlış olursa olsun eleştiri böyle bir lince dönmezdi.
Çünkü karşımızda, savcılığın kürsü dokunulmazlığını ihlal eden soruşturması, Meclis’e bir fezleke olarak gelip, vekilliği düşürülürse, KHK’lı doktorlarla ilgili bu yeni düzenlemeyle, bütün ömrünü verdiği, yurt dışında eğitimlerini aldığı mesleğini, bir idarecinin tasarrufu yüzünden bir daha yapamama riskiyle karşı karşıya olan biri var.
Sadece kendisi değil, yasayla KHK’dan ihraç edilmiş bir kişinin birinci derece yakını olma “suçu” da legalleştiği için, çocuklarının karşısına da babalarının ‘suçu” devlet kurumlarında çalışmak için başvurduklarında güvenlik soruşturmalarında red cevabı olarak çıkacak. Sadece çocukları da değil, Cihangir İslam’ın THY’nin bir yurtdışı ofisinde müdür olan kardeşi, eğer bu pozisyona bugün başvursaydı, hakkında yapılacak güvenlik soruşturması bu yüzden negatif gelebilirdi, attığı tweetleri bile bu notu yükseltmeye yetmezdi.
İnsanların bütün ömürlerini verdiği, geçim kapıları olan mesleklerini, bir idarecinin hükmü, bir ihbar ya da attığı bir imza veya suç olmayan bir mensubiyet karinesiyle özel sektörde bile elinden alan, bir kere KHK’yla ihraç edilmek yetmezmiş gibi, ömür boyu hem kendilerini hem de ailelerini cezalandıran, pasaportları iptal edildiği için mesleklerini yurtdışında bile yapmalarını engelleyerek açlığa mahkum eden bu düzenleme Meclis komisyonunda görüşülürken, Adalet Bakanlığı geçen yıl çıkan “Lekelenmeme Hakkı” düzenlemesiyle ilgili bir toplantıya ev sahipliği yapıyordu.
İhbar ve şikayetlerle kişiler hakkında savcılıklarca “suçlu” olarak soruşturma açılmasını zorlaştıran, masumiyet karinesini koruyan bu haklı ve doğru düzenlemeyle, bir ihbar ya da idari tasarrufla işinden edilmiş insanları açlığa terk eden bir kaç yüz metre ilerideki Meclis’te görüşülen yasa arasındaki çelişkiyi herhalde o toplantıda dillendirmeye cesaret eden çıkmamıştır.
Eğer ille de bir şeye “batıl” denecekse, dünyadaki bütün hukuki sistemler gibi İslam’ın da men ettiği, insanları mesnetsiz suçlamalarla lekeleyen, çıkış kapısı bırakmayarak açlığa mahkum eden, çocukları babalarının günahlarından sorumlu tutan bu düzenlemeye denebilir.
15 Temmuz’da sokağa çıkanlar darbe zamanlarındaki bu ‘batıl’ adaletsizlikler bir daha tekrarlanmasın diye de çıkmıştı...
.11/11/2018 23:38
Ana muhalefet lideri Atatürk
86
Ardarda çıkan ve bestseller listelerinde ilk sıraları paylaşan Atatürk kitaplarından sonra önce 29 Ekim kutlamalarına ve ardından 10 Kasım anmalarına artan büyük ilgi...
10 Kasım anmalarında Dolmabahçe’de ve Anıtkabir’de yaşanan izdiham, Instagram, Twitter, Facebook sayfalarının her yıl olduğundan daha fazla okulumuzun Atatürk köşelerine dönmesi...
“Türkiye’nin tek çözümü Atatürk” romantizmi ve bundan 5-10 sene önce anlamlı olan ama artık cesur bir eleştiri olmayan “tek adam kültü işte” tespitleriyle geçiştirilemeyecek bir ilgi artışı bu.
Atatürk’e hakaret etti diye Karabük’te, Edirne’de yaşanan tutuklamalar, törende siren sesi, marş sıralamasına kızıp, “Hepsini görevden alın” atarı yapan valiye uzanan aşırı hassasiyet hallerinden, 10 Kasım’dan bir gün önce yaptığı ‘hasta’ ziyaretiyle vergileriyle işlerini gördüğü halkın hassasiyetlerini zedeleyen Diyanet İşleri Başkanı’na kadar üzerinde konuşulabilecekler bu ilgi karşısında tali önemde.
Çünkü daha temel bir meseleye işaret ediyor bu ilgi. Ve konunun tarihle ve Atatürk’le aslında pek de bir ilgisi yok.
Esas mesele aslında hala bugün.
Bugünden ümitler azaldıkça, gelecekle ilgili karamsarlık artıkça ya da hayaller ile gerçekler arasındaki uçurumlar açıldıkça, çareler tükendikçe gözler geçmişe, tarihe dönüyor.
Tarihte belli anlar “yitirdiğimiz” ve ancak geri dönerek kurtulacağımız “altın devirler” olarak parlıyor.
Tarihi kişiler de kusursuz, bugünün bütün meselelerini çözecek süper kahramanlar haline geliyorlar.
Yani aslında tarihi, tarihi kişilikleri özlemle hatırlamak düne özlemin değil, bugünden bunalmanın sonucu.
Gerçekte güvenliği için Saray’ının önüne İngiliz zırhlısını getirttiği İngiliz büyükelçiye, dizilerde tokat attırılan ve ancak onu anlarsak bugünü anlayabileceğimiz hayali bir Abdülhamit gibi, bugünün ihtiyaçları ve sorunlarına çare bir Atatürk de var.
10 Kasım anmaları için tvlere çıkan bir tarih profesörünün Atatürk’ün şeffaflığına, demokratlığına, hesap verilebilirliğine örnek olarak Nutuk’u ve Birinci Meclis’te yaptığı konuşmaları göstermesi de o kabilden.
Halbuki bir kere Nutuk’u baştan aşağı okumuş olsaydı, ortada hesap verilebilirlik değil, hesap sorma olduğunu görebilecekti.
Birinci Meclis’te de Meclis hükümeti sistemi vardı ve Mustafa Kemal, Polatlı’dan top sesleri gelirken Erzurum’da eleştirileri yüzünden gözaltına alınan bir gazetecinin dahi hesabını sorabilen çok dişli bir muhalefete hesap vermek zorundaydı. Bundan da çok hoşlanmadığı için İkinci Meclis’te onları tasfiye etmişti.
Ama fırsatını bulup 10 Kasım’da tvye çıkmış profesörün, bugünün hesap verilebilirlik, şeffaflık, Meclis’in zayıflayan denetim gücüyle ilgili söylemek istediklerini Atatürk’e söyletmesinin iyi ve risksiz bir fikir olduğu kesin.
Saygın bir ekonomist de aynı güvenli yoldan giderek bugün uygulanmamasından şikayet ettiği yapısal reformlara örnek olarak Atatürk devrimlerini gösterdi.
“Yapısal reform mutlak monarşiyi cumhuriyete dönüştürebilmektir. Dünyada pek az ülkede varken kadınlara erkeklerle eşit haklar verebilmektir. Uçak fabrikasını 1926 yılında kurabilmektir yapısal reform” diye uzayan listeye tabii ki 1924’de muhalefetin tasfiyesi, bugünkü OHAL, hukuksuzlar neyse o olan Takrir-i Sükun Kanunu, İstiklal Mahkemeleri girememiş.
Girse “İstiklal Harbi’nin komutanlarını idamla yargılatan, Halide Edip’i bile ülkeden kaçıran, ülkenin en ünlü gazetecilerini tutuklatan, sürgüne gönderten bir ülkeye yabancı yatırımcı gelir mi” ye kadar bağlanabilirdi bu anakronizmin ucu.
Ama bir kere balı, plastik yapma demeden sadece en güzel çiçeklerden toplamaya niyetlenince, 1908’den beri meşruti monarşiyle yönetilen, Meclis’i, partileri, seçimleri olan bir ülke birden mutlak monarşiye dönüyor, 1925’de Atina’ya bir uçak fabrikası açınca denge için 1926’da uçak fabrikası açtırılan Alman Junkers firmasının, kötü yönetim, iflasla iki sene sonra kapanan uçak fabrikasından yapısal reform çıkarılabiliyor.
Haliyle, 1923’den itibaren kadınlara seçme ve seçilme hakkı isteyen Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarının başına gelenler ise bu yapısal reformların altında kalıyor.
Benzetmekte sınırlar kalktıysa birileri de 1928’de Amerikalı misyoner okulunun öğretmenlerin yargılanmasıyla gerilen Türk-Amerikan ilişkilerini, Brunson krizine benzetilebilir, “eskiden her şey rasyonel, hukuki, bilimsel, barışçıydı ülke sonradan bozdu” hikayesine bir delik daha açılabilir.
Bugünün yapısal reform listesinin ilk sıralarında olan hukuk, demokrasi, ehliyet-liyakat meselelerini, “o günün şartları” diyerek dünkü insanlara layık görmeme hakkımız yok. Çünkü onlar da bunlar için mücadele etmiş, bu mücadeleler hapis, sürgün, idamlarla neticelenmişti. Hikayenin sonu tarihsel değil, insani ve evrensel...
O yüzden bugünün beka kaygısının sihirli formülü Abdülhamit’te bulunmayacağı gibi, bugünün hukuk, demokrasi, medya özgürlüğü, hesap verilebilirlik, ehliyet-liyakat sorunlarının çaresi de Atatürk’te ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında bulunamaz.
Orada bulduklarınız sizi mutlu etmeyecektir.
Ama yine de bir toplumun çareleri geçmişte araması bugün kendi sorunları üzerine hiç konuşmadığının ve çaresizliğinin işareti.
Fikri tartışmaların her an karakolda, savcı karşısında bittiği, medyada çok sesliliğinin azaldığı, sivil toplumun kriminalize olduğu, sokaklarda basın açıklaması yapmanın bile bir valinin iki dudağının arasına baktığı bir ortamda, 29 Ekimler ve 10 Kasımlar meşru ve risksiz bir muhalif boy gösterme fırsatına dönüşüyor. Atatürk, sığınılacak güvenli ve risksiz bir liman haline geliyor.
İktidar, günlük siyasete tarihi çağırdıkça, muhalefet de tarihi çağırıyor.
Bugün Türkiye’de darbe girişimi, PKK terörü, dış politikada yaşanan krizler sonrası meşru tartışma alanında mevcut iktidarın resmi görüşü ve eski iktidarın resmi görüşü baş başa kalmış görünüyor.
Türkiye’nin bugün en iddialı ve meşru muhalefet lideri de bir nevi Atatürk oluyor.
2018 yılında önümüzde bu kadar çok seçenek kalmış olması büyük bir başarı hikayesi olsa gerek!
.13/11/2018 23:42
Bunlar çok tuhaf şeyler doğrusu...
66
Çözüm Süreci için kurulan Akil İnsan Heyeti’nin Karadeniz grubu, Samsun’da salonun hem içinde hem dışında protesto edilmiş, ulusalcı bir kadının beddua seansı bu çözümden pek de hoşlanmayan medyada da geniş yer almıştı.
Bir sonraki durak Tokat’tı. Heyet şehre gelmeden, ilde geleneksel olarak güçlü olan MHP’nin İl Başkanı “Akilleri şehre sokmayacağız” açıklaması yapmıştı.
Heyet şehre girdi ama her gidilen yerde küçük ama öfkeli gruplar tarafından protesto ediliyordu.
Organizasyonu yapan resmi yetkililer tedirgin olunca onları Tokatlı olan Kürşat Bumin şakayla teskin etti: “Korkmayın bize bir şey yapmazlar. Ben Süleyman Bumin’in oğluyum.”
Öğretmen Süleyman Bumin, Türkeş’in bile henüz genç bir subay olarak yargılandığı Irkçılık-Turancılık davasından itibaren ülkücü hareketin öncü isimlerinden biri olmuş Tokatlı bir öğretmen ve gazeteciydi.
Çıkardığı Anavatan Gazetesi ilk milliyetçi mecmualardan biriydi. “Orta Anadolu’nun Başbuğu” adıyla anılıyordu. Oğluna da bu yüzden uğruna yargılandığı dava arkadaşı Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü’nden Kürşat adını vermişti.
Ama Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Felsefe okuyan ardından Fransa’ya giden Kürşat Bumin, bütün hayat hikayesinde tekrarlanacak ilk sürüden ayrılma tecrübesini ailesine karşı gerçekleştirdi ve “Orta Anadolu’nun Başbuğu”nun hiç hoşuna gitmeyen bir yoldan giderek solcu oldu.
Ama orada da sürünün bir parçası olmamıştı. Türkiye’de solun ve Stalinizm’in yükseldiği 1972 ile 1980 arası dönemi, Prag’ı kana bulayan Sovyet tankları sonrası Stalinist solun yerden yere vurulduğu Avrupa’da ve Fransa’da geçirmişti.
1981’de döndüğü Türkiye ise artık devletin tankıyla tüfeğiyle toplumu ezdiği bir Türkiye’ydi. O yıl, Türkiye’de adını çok az insanın bilip, kıymetini teslim ettiği sivil toplum kavramı üzerine yazılmış ilk kitap olan Sivil Toplum ve Devlet kitabını yazdı.
En sert eleştirileri de hala devrimle devleti ele geçirme hayallerinden vazgeçmemiş, sivil toplumu, “Amerikancılık ve revizyonizm” olarak gören sol çevrelerden aldı.
Ardından yine çok az kimsenin devletin ideolojik aygıtları, okul iktidar ilişkileri üzerine düşündüğü zamanlarda 1983’te “Batı’da Devlet ve Çocuk” kitabını çıkardı.
Sonra ilgisini devletin, özellikle de Türkiye’de devletin en önemli ideolojik aygıtı haline gelmiş medyaya çevirdi.
Yine sürüden ayrılma zamanı gelmişti.
1995 seçimlerinden birinci parti çıkan Refah Partisi’ne öcü muamelesi yapılıyordu. Bu şeytanlaştırmanın başını da medya çekiyordu. Kürşat Bumin, kendi mahallesini karşısına alma pahasına Kanal 7’de Ahmet Hakan’ın Haber Saati programlarına yorumcu olarak çıkıp, medyanın bu hakkaniyetsizliklerini zarif ama sivri bir dille eleştirmeye başlamıştı.
Herkesin sustuğu, İslamcı bazı isimlerin bile kendilerini edebiyata, şiire verdikleri bir zamanda cesaretle o günlerin meşhur tabiriyle “merkez medyayı ve statükoyu” karşısına alma pahasına öne çıkmıştı.
28 Şubat günlerinde 1997’de Yeni Şafak’a yazar oldu. Gazetenin mahallenin dışından ilk yazarlardandı. Orada da hem köşe yazılarıyla hem de Alper Görmüş’le birlikte hazırladıkları Medyakronik sayfasıyla militarist, anti-demokrat, taraflı medyayı deşifre etmeye devam ettiler.
Henüz herkes bu kadar hoşgörüsüz değildi. Eleştirilerinden kendi gazetesi ve muhafazakar gazeteler de nasibini almaktaydı.
Bugün inanması güç ama gazete manşetlerinin “taraflı” olduğu için eleştirilebildiği zamanlardı. Medyakronik sayfasında merkez medyanın yalan haberleri deşifre ediliyor, oklar her gün gazetelerde yapılan linçler, yargısız infazlara yöneltiliyordu.
Her gün tam sayfa medya eleştirisine yetecek kadar malzeme vardı; Merkez medyanın iktidar, sermaye ve ordu ile ilişkileri, Ertuğrul Özkök’ün frapan dili, Ankara temsilcilerinin militarizmi, siyasetçilerle mesafesizlikleri ve militanlıkları, laiklerin başörtüsü faşizmi, Kemalist ve milliyetçi aşırılıklar, Kürt meselesine bakış...
Muhafazakarların gücünü haklılıktan alan ahlaki üstünlüğüyle, Kürşat Bumin’in sükûnet ve bilgelikle kurduğu mizahi dili birleşmişti.
Muhafazakar gazetelerin sayfalarından muhafazakar iktidarın da eleştirilebildiği, kimsenin bu kadar alıngan ve kırılgan olmadığı zamanlardı.
Sayfa daha sonra internete taşındı. Medyakronik popüler ve çok tıklanan bir medya eleştirisi sitesi haline gelmişti. Site, Bumin’in de hocalık yaptığı Bilgi Üniversitesi tarafından finanse ediliyordu. Bilgi’nin başörtüsü yasağını uygulamadığı aykırı ve liberal bir üniversite olduğu günlerdi. Kürşat Bumin’e tahammül edilemeyen medyada hala yazmaya devam eden, hatta AK Partililerin gezilerinde kendine yer bulabilen bir köşe yazarının tehdit ve ihbar yazıları, üniversitede hem başörtüsü yasağını başlattı hem de çokça eleştirildiği Medyakronik sitesini kapattırdı.
2007 e-muhtırası, başörtüsü krizleri, kapatma davası sırasında yine demokrasiden yana duran Kürşat Bumin, Ergenekon operasyon dalgaları sırasında ise yine sürüden ayrı hareket etmeyi tercih etmişti.
Onun yüzünü hafifçe ekşiterek söylediği o nazik tepkisini ilk o günlerden hatırlıyorum: “Bunlar çok tuhaf şeyler doğrusu.”
O sırada TVnet’te yapmaya başladığı, kanal yönetiminin adını biraz tuhaf bulduğu Diyalojik programına partner olarak, daha yeni yazmaya başlamış bir köşe yazarı olarak beni seçmişti. İlk televizyon deneyimimdi.
(Aslında ilk televizyon deneyimim 1997 yılındaydı. Kürşat Bumin, Etyen Mahçupyan ve Ali Bayramoğlu’nun daimi konuşmacı olduğu, o hafta Murat Belge’nin ağırlandığı bir tv programına, Rize’den soru soran genç izleyici olarak telefonla bağlanmış, bölük pörçük ettiğim laflar yine de Kürşat Bumin tarafından beğenilmişti)
O günlerde genel olarak devlete olan güvensizliği ve kuşkuculuğuyla Ergenekon davalarının en baştan yapılış tarzından hiç hoşlanmamıştı. Haklı çıktı.
Türkiye’de insanların birbirinden kaçmadığı, tersine yakınlaşmaların yaşandığı yıllardı. Prof. Ayşe Buğra ile İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ı birlikte televizyonlara çıkarabildiğimiz bir kaç yıl süren o programın ardından yolumuz bir kere daha bütün Karadeniz’i baştan aşağıya dolaştığımız Akil İnsan Heyeti’nde kesişti.
Hep devletle mesafeyi korumuş bir isim olarak adından pek hoşlanmadığı Akil İnsanlara katılmayı, uzun süredir epey eleştirel olduğu hükümetin Kürt meselesini çözmek için aldığı riske destek vermemeyi ahlaki olarak içine sindiremediği için kabul etmişti.
Her “Akiller” adı geçtikçe itiraz ettiği toplantılarda, bazen pek de hoşuna gitmeyen argümanları sabırla dinledi.
Sonra havalar bozuldu. Yine de nezaketle gördüğü hataları yazmaya devam etti. Çok sesliliğin o kadar makbul görülmediği zamanlardı artık.
Gazeteden ayrılmak zorunda kalmasının sebebi ise o eleştiriler değil, yıllarca merkez medyada görüp kınadığı, lümpenliğin gelip kendi gazetesinde karşısına çıkmasına verdiği tepkiydi.
16 yıl boyunca en zor zamanlarda yazabildiği, yıllarca biri tam sayfa olmak üzere haftanın her günü yazılarının çıktığı gazetesinden bir insan kaynakları telefonuyla ayrılmak zorunda kaldı.
Sonra onun “çok tuhaf şeyler doğrusu” eleştirisini hak eden çok tuhaf şeyler olmaya başladı.
Ama o tuhaf şeylerin en kötüsü ahlaki üstünlüğü ve haklılığı kaybetmek oldu.
Bir zamanlar Kürşat Bumin’in merkez medyayı eleştirdiği ne varsa bugün muhafazakar medya tarafından her gün yapılıyor. Bugün bir gazetede Medyakronik sayfası açılsa eleştirilecek malzemeden diğer haberlere yer kalmaz.
Kürşat Bey’in medya eleştirilerini yazdığı Yeni Şafak’ın yöneticilerinin kurduğu Karar’ın dünkü birinci sayfasındaki açıklama herhalde bu ahlaki üstünlüğün ve haklılığın nasıl kaybedildiğinin, başımıza ne kadar tuhaf şeyler geldiğinin son ilanlarından biriydi.
O açıklamadan bir gün sonra maalesef Kürşat Bumin’in vefat haberi geldi.
Artık ortada eleştirilmeyi hak eden bile bir şey kalmamıştı.
Kürşat Bumin’in vefat haberini duyduğumda aklıma bir zamanlar heyecanla izlediğimiz Kanal 7’nin Haber Saati programında ahlaktan, etikten, demokrasiden bahseden o nazik ve esprili hali geldi.
Artık sadece o mesafeli, zarif, entelektüel dil değil, o günlerde çok berbat şeyler yaşansa da ahlaki üstünlükle hep birlikte daha iyi bir geleceği arama heyecanı da artık çok uzaklarda...
Çok değerli hocamız Tülin Bumin’e başsağlığı diliyorum..
.16/11/2018 23:43
Bu ülkeyi utandırıyorsunuz!
125
Aslında düne kadar Türkiye’nin hukuksuzluk gündemi son bir hafta içinde 67 yıllık 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu kapsamında yaşanan tutuklamalardı.
Muhafazakar kesimde pek çok yazar ve sivil toplum örgütü, Kemalpaşa tatlısı üzerine bir espriden bile savcıların tutuklama kararları vermesini son dönemde yükselen Kemalist dalgaya bağladı ve statükonun geri gelme sinyalleri verdiği yolunda ikazlar yaptı.
Ama bu dikkate değer ikazların önemli bir eksiği vardı.
Türkiye’de Kemalist hassasiyetler ilk kez yükselişe geçmedi. En yüksekte olduğu zamanlar da bu günler değildi.
90’ların başlarında, 97-98 ve sonrası 28 Şubat yıllarında bu hassasiyetler çok daha yüksekti ve yargıya da bu zihniyet hakimdi.
5816 sayılı kanun o yıllarda da yürürlükteydi ama o yıllarda Atatürk’e hakaret soruşturmalarında bu kadar rahat gözaltı ve tutuklama kararı verilmesi nadirattandı.
(Önceki günkü yazısında hatırlattığı gibi o davaların mağdurlarından olan Hakan Albayrak da sonu mahkumiyetle biten davasında tutuksuz yargılanmıştı.)
Yani son zamanlarda artan bu hukuksuz ve keyfi tutuklamaları sadece yükselen Kemalist dalga ile açıklamak gerçeğin üzerinden atlamak olur.
Esas yükselen Kemalizm değil, esas yükselen hukuksuzluk, keyfi tutuklama alışkanlığı ve yargının ideolojik davranma geleneği...
Polisin, savcıların, hakimlerin ideolojik müktesebatı devrin havasıyla birleşince de ortaya “senin tipini, fikrini beğenmedim, tutuklanmana...” kararları çıkıyor. Bazen bir çarşaflı kız için, bazen seküler bir sivil toplum aktivisti için... Ana akımın dışında olmanız yeterli..
Büyükada davasında bir otel odasında seminerden Türkiye’yi bölme parçalama haritaları, ajan hikayeleri çıkaran, 23 yıldır İzmir’de misyonerlik yapan bir Amerikalıyı gizli tanık ifadeleriyle neredeyse Gezi’nin darbenin, hendek terörün beyni yapan, subliminal mesajdan müebbet cezaya varıp, Adana merkezli küçük bir İslami cemaatin lideri olan Alparslan Kuytul’u aynı anda FETÖ, PKK, IŞİD’le irtibatlı göstermeyi başaran aynı yargı zihniyeti, şartları ve havayı uygun bulduğunda Kemalpaşa tatlısından da Atatürk’e hakaret çıkarıp rahatlıkla tutuklama kararı verebiliyor.
Bu yargı zihniyetin uzun süredir en büyük mağdurlarından biri de işadamı Osman Kavala.
Kavala bir yılı aşkın bir süredir tutuklu ve nedense bir yıldır iddianamesi yazılamıyor.
Nedense çünkü tutuklanırken gazetelerde hakkında yazılan iddialardan bile uzunca bir iddianame çıkabilirdi.
Kasım 2017’de tutuklanan Kavala’ya yöneltilen suçlama “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” ve “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs”tü.
Savcılık, tutuklamaya sevk yazısında Kavala’nın bu iki ağır suçu 15 Temmuz darbesi ve Gezi Olayları’ndaki rolüyle işlediğini iddia etmekteydi.
Sevk yazısına göre Kavala “hükümeti ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye yönelik bir ayaklanma olan ve tüm terör örgütlerinin (FETÖ/PDY, PKK/KCK, DHKP/C, MLKP) aktif olarak katıldığı ve destek verdikleri kamuoyunda “Gezi olayları” olarak bilinen eylemlerin yöneticisi ve organizatörü”ydü.
15 Temmuz 2016’da ise “15-16 Temmuz 2016’da Büyükada Splendid Otel’de yapılan darbe teşebbüsü sürecinde darbenin organizatörlerinden olan Hanry Jak Barkey ile yabancı uyruklu kişi ve kişilerle olağanın ötesinde yoğun irtibat kurarak” darbe teşebbüsüne katılmıştı.
Savcılık Kavala’nın Anayasal düzeni cebir ve şiddet yöntemleri ile değiştirmek suçunu işlediğine dair bulgu ve delillere ulaşıldığını söylüyordu.
Fakat bu ulaşıldığı söylenen ve ünlü bir işadamının tutuklanmasına neden olan bu deliller bir yıldır bir iddianameye dönemedi.
Ama iddianameye dönemeyen bu deliller medyada görücüye çıktı. Daha doğrusu deliller önce medyada test edildi.
Medyaya sızdırılan ilk deliller soruşturmanın esas büyük iddiası hakkındaydı.
Yani Kavala’nın 15 Temmuz darbe girişimiyle hükümeti yıkmaya teşebbüs suçu hakkında. Çünkü Gezi’nin üzerinden dört yıl geçmişti. Kavala’nın darbenin ardından gözaltına alınmasının sebebi bu eski mesele olamazdı. Olsa zaten daha önce de bu soruşturmanın yapılması gerekirdi.
O yüzden soruşturma esas olarak Kavala’nın 15 Temmuz darbe girişimindeki rolü üzerine kurulmuş olmalıydı.
Savcının bu çok ciddi suçlamayla ilgili medyaya sızdırdığı elindeki delil ise bir HTS raporu çıktı.
Gazetelerde çıkan haliyle Osman Kavala, darbenin organizatörü olduğu iddian edilen Türkiye asıllı ABD vatandaşı Türkiye uzmanı Henry Barkey ile tam 93 saat 34 dakika 1 saniye telefonda görüşmüştü.
Haberlere göre bu 93 saatlik telefon görüşmesi Mayıs 2015’den Haziran 2016 arasında İstanbul ve Diyarbakır’da gerçekleşmişti. İddiaya göre Kavala sadece kendi telefonundan değil, 13 saat eşinin, 1.30 saat ablasının, 1.3 saat ortağının ve 54 dakikada da şirket müdürünün telefonundan Barkey ile görüşmüştü.
HTS raporuna dikkatlice bakınca bunların Kavala ve Barkey arasındaki telefon görüşmelerinin süresi değil, her ikisinin Mayıs 2015’den Haziran 2016’ya kadar İstanbul ve Diyarbakır’da telefonlarının yakın baz istasyonlarında sinyal verdiği süre olduğu anlaşıldı.
Sadece Kavala’nın değil, herhalde bu süreyi artırmak için Kavala’nın eşinin, ablasının, ortağının ve şirket müdürünün telefonlarının Barkey ile yakın bazlarda verdiği sinyal süresi de buna eklenmiş ve 93 saate ulaşılmıştı.
Yani birbirilerini tanıdıkları ve bir kaç kez görüştüklerini inkar etmeyen Kavala ile Barkey’i yoğun irtibatta göstermek için HTS raporuyla delil üretmek gibi pek de hukuki olmayan bir yönteme başvurulmuştu.
Bunun ortaya çıkmasıyla savcılığın, basına sızdırarak test ettiği, muhtemelen iddianamesindeki 15 Temmuz darbesine katılma suçlamasının temeli olarak bir delil çökmüş oldu.
Fakat büyük gürültüler ve iddialarla tutuklanan Kavala ile ilgili iddianamenin bir yıldır yazılmamış olması ile ilgili baskı da artmaktaydı.
İşte bu baskıların arttığı geçen hafta önce yine bir haber sızdırıldı. Haberde “Gezi eylemlerini organize eden” diye geçen, Sabancı Vakfı’ndan pek çok AK Partili siyasetçinin de parçası olduğu Kader’e kadar pek çok kuruluşta çalışmış bir sivil toplum profesyonelinin Kavala’ya email atıp, “Gezi olaylarını Anadolu’ya yaymaya çalışmak istiyoruz” diyerek, Kavala’nın sahibi olduğu Cezayir Lokantası’nda toplantı yapmak istediği, onun da “tamam” dediği iddia edilmekteydi.
Ve bu haberden sekiz gün sonra dün sabaha karşı aralarında Osman Kavala’nın kurucusu olduğu Anadolu Kültür’ün yöneticisi ve çalışanları ile sivil toplum camiasının çok iyi bildiği sivil toplum profesyonelleri ve akademisyenlerin olduğu 13 isim gözaltına alındı.
Suçlama bu 13 ismin Osman Kavala ile hiyerarşik ilişki içinde hareket ederek Gezi parkı olaylarını organize ve finanse ettiği ve Türkiye’ye yaymaya çalıştığı.
Savcılığın basına bilgi notu olarak geçtiği, tuhaf küçük iddianameye göre cebir ve şiddet yoluyla TC hükümeti devirmekle suçlanan Kavala bu 13 isim “Sivil İtaatsizlik ve Şiddetsiz Eylem” yoluyla cebir ve şiddet uygulamaya çalışmıştı.
Savcılık, üzerinden beş yıl geçtikten sonra, 2014’ün sonlarında başladığı bir soruşturmayla nihayet Gezi Parkı olaylarını organize edenleri yakalamıştı!
Yakalananlar arasında kimler yoktu ki.
Türkiye’nin en ünlü hukukçularından, uluslararası camiada, özellikle AİHM çevrelerinde de çok iyi tanınan, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurucusu ve dekanı Prof. Dr. Turgut Tarhanlı. Tarhanlı, üniversitedeki İnsan Haklar Merkezi’nin de başkanı.
Savcılığın basına gönderdiği bilgi notunda “Boğaziçi Üniversitesi Matematik Öğretmeni” diye geçen Prof. Dr. Betül Tanbay, tabii ki ünlü bir matematik profesörü. Ünü sadece Türkiye’yle de sınırlı değil. Tanbay, Avrupa Matematik Birliği başkan yardımcısı.
Aktif bir sivil toplumcu olan Tanbay eğer Gezi ayaklanmasıyla hükümeti devirmeye çalıştıysa olaylar sırasında Başbakan Erdoğan’ın neden onun da içinde olduğu heyetle saatler süren görüşmeler yaptığı, bu görüşmelerden parkla ilgili referandum kararının nasıl çıktığını da savcıların ileriki aşamalarda açıklaması gerekecek.
Yine tutuklananlardan Brookings Ensitüsü uzmanlarından Hakan Altınay da hükümete yakın çevrelerin yakından tanıdığı bir isim. Bir zamanlar Can Paker’in başkanlığını yaptığı Açık Toplum Vakfı’nın yöneticilerinden biriydi.
Yiğit Ekmekçi, Bilgi Üniversitesi’nin kurucularından biri. Nabi Avcı başta olmak üzere yine çok sayıda AK Partilinin yakından tanıdığı bir isim.
Yiğit Aksakoğlu, Çiğdem Mater herkesin tanıdığı sivil toplum alanında profesyonel olarak çalışan isimler.
Hepsinin esas suçu ise Osman Kavala’nın bir türlü yazılamayan iddianamesine malzeme olabilme ihtimalleri.
Tek başına Kavala’nin Gezi’yi organize ettiği iddiası gülünç kaçacağı için, onunla bir şekilde teşriki mesaisi olmuş isimlerden bir örgüt oluşturulmuş.
Karşımızda açtığı davanın devamını getiremediği için davayı büyütmeye karar vermiş yargı zihniyetinin sebep olduğu yeni bir Büyükada davası rezaleti var.
Türkiye bu yargı zihniyetinin yeni operasyonu yüzünden Kaşıkçı olayı yüzünden kazandığı itibarı tüketecek, yine bütün dünyada zor durumda kalacak.
Önyargılı ve ideolojik böylesine bir hukukla masum insanları mağdur, ülkeyi de bir kere daha mahçup etmeye hakkınız yok
.18/11/2018 23:45
Facebook postu olabilecek iddialarla tutuklanmak...
50
“Her ne kadar toplantıların içeriğine ulaşılamamış ve karanlıkta kalan yönleri olsa da iletişimin tespit tutanaklarından, Gezi’den sonra tekrar sivil itaatsizlik ve şiddetsiz eylem adı altında yeniden çeşitli gösteri ve eylemlerin yapılmasına yönelik bir takım eğitimler ve konuşmalar düzenlendiği kanaatine ulaşıldığından...”
Bu okuduğunuz cümle bir tutuklama gerekçesi.
Bundan beş yıl önce yaşanmış olaylardan bahsediyor.
Aslında yaşanmamış olaylardan demek de daha doğru. Çünkü Gezi’den sonra bildiğimiz gibi “yeniden sivil itaatsizlik ve şiddetsiz eylem adı altında gösteri ve eylemler” yapılmadı.
Yapılmamış eylemlere hazırlık için eğitimler ve konuşmalar yapıldığı kanaatine varılmış ama o toplantıların da içeriğine ulaşılamamış, karanlıkta kalan yönler varmış.
Yani beş yıl sonra yapılmamış eylemlerin, yapıldığından emin olunmayan eğitimleri yüzünden bir kişi kanaat notuyla tutuklandı.
Bahsettiğimiz bu tuhaf tutuklama kararı, 15 Kasım sabaha karşı, Osman Kavala’nın liderliğinde olduğu iddia edilen örgüte düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 13 akademisyen ve sivil toplum çalışanından biri olan Yiğit Aksakoğlu hakkında verildi.
Aralarında Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Prof. Dr. Betül Tanbay’ın da olduğu diğer 12 isim ise beş yıl sonra sabaha karşı gözaltına alınacak kadar “ağır suçlamalar”la ilgili bütün gün emniyette sorgulandıktan sonra adli kontrol ve yurtdışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldı.
Yiğit Aksakoğlu, Bilgi Üniversitesi’nin 2003 yılından beri sivil toplum örgütlerine eğitimler verilen STK Eğitim ve Araştırma Birimi’nin eğitmenlerinden biriydi.
Daha sonra çeşitli sivil toplum örgütlerinde profesyonel olarak çalıştı.
Onlardan en çok bilinenlerden biri intihar eden askerlerle ilgili çalışmalarıyla bilinen Asker Hakları inisiyatifiydi.
Hatta tutuklanmasına gerekçe gösterilen toplantı ve konuşmaların geçtiği 2013 yılının sonlarında Asker Hakları adına, yıkmayı çalıştığı iddia edilen iktidara yakın A Haber’de canlı yayına konuk da olmuştu. https://www.youtube.com/watch?v=4lCdOgPXej0
Çalıştığı son kurum ise 1965’den beri dünyada, 1994’ten beri de Türkiye’de çocuklarla ilgili projeler yürüten Hollanda merkezli Bernard von Leer Vakfı.
Aksakoğlu, son olarak Sultanbeyli, Sarıyer, Beyoğlu ve Maltepe Belediyeleri ile ortaklaşa yürütülen ve bu dört ilçedeki 480 bebek ve ailesinin doğumdan üç yaşına kadar sağlık ve sosyal gelişiminin uzmanlarla izleneceği İstanbul95 projesinin koordinatörlüğünü yapmaktaydı.
https://www.sultanbeylim.com/haberler/istanbul95-projesi-basinla-bulustu
Projenin açılım toplantısına AK Partili ve CHP’li belediye başkanları, üniversite rektörleri katılmıştı ve projeyle ilgili de gözaltı kararından bir hafta önce de Habertürk’e bir röportaj vermişti.
https://www.haberturk.com/yazarlar/serfiraz-ergun-2502/2209768-0-3-yas-cocuklari-bas-dondurucu-hizla-gelisiyor
0-3 yaş arası çocuklar için proje yürüten bir sivil toplum çalışanını yukarıdaki tuhaf gerekçeyle beş yıl önceki tapelerden tutuklanmaya götüren süreç ise aslında komplo teorilerinin, ideolojik ve fikri hastalıkların hukuk kurumlarına nasıl sirayet ettiği hakkında da çok tehlikeli sinyaller veriyor.
En baştan ortada ne zaman ve hangi gerekçeyle başladığı belirsiz bir soruşturma var.
Suç olduğu iddia edilen olaylar 2013 yılına ait, soruşturma 2014 yılının sonuna doğru açılmış ama hükümeti cebirle devirmeye çalıştığını düşündüğü bir örgüte ulaştığını iddia eden savcılık, içinde çok sayıdaki fiziki takip ve telefon dinlemesi olan soruşturmayla ilgili daha sonra herhangi bir adım atmamış.
Ta ki 28 Mart 2016 günü İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde alınan bir ifadeye kadar.
İfadeyi veren kişi Murat Papuç. Bu isim ilk defa duyanlara bir şey ifade etmeyebilir. Ama adını Googleladığınızda karşınızda tuhaf bir portre çıkıyor.
15 yıl orduda görev yaptıktan sonra ayrılmış eski bir yüzbaşı Papuç. Orduda gördüğü usulsüzlüklerle ilgili bir kitap yazmış ve hakkında Genelkurmay tarafından soruşturma açılmış.
Sonra siyasete girmiş. Partisi de ilginç; Türkiye Komünist Partisi. Kısa sürede TKP ve onun Yurtsever Cephe oluşumunun sözcülerinden biri olmuş. İncirlik’ten Dolmabahçe’ye yürümüş, TKP’nin milletvekili ve belediye başkan adayı olmuş. Kayıtlara göre 2014 yılına kadar da Sol gazetesinde yazıyormuş.
Daha tuhafı Gezi olaylarını düzenleyen örgütü yakaladığını iddia eden savcının tanığı olacak Papuç’un kendisi Geziciymiş.
Hatta katılmakla kalmamış, tıpkı gözaltına alınan isimlerin suçlandığı gibi o da Gezi olaylarının sürmesi ve yayılması için “AKP diktatörlüğü’ne karşı bütün gezicileri sol cepheye” davet eden epey öfkeli bir bildiriye imza da atmış:
“Türkiye AKP kabusunu yaşıyor. Türkiye AKP'nin krizini yaşıyor. Türkiye diktatörlüğü ve diktatörlükten kurtulmanın sancılarını yaşıyor. AKP bölgemize yönelik emperyalist tasarıların, ülkemizdeki sermaye egemenliğinin ve gerici karanlık güçlerin tarihsel projesidir. Türkiye toplumunun, Gezi'den başlayarak reddettiği budur, bunların tamamıdır. Emekçiler, gençler, kadınlar, aydınlar, Aleviler, Kürtler ve bütün vicdanlı insanlar, yani Türkiye'nin aydınlık güçleri, halkımızın büyük çoğunluğu olarak gerici diktatörlüğü reddettik. Reddettiğimiz AKP'dir. Reddettiğimiz emperyalist boyunduruk, kölece sömürü ve dinci karanlıktır. Emperyalizmle, sömürüyle ve karanlıkla, birini diğerine yeğleyerek mücadele edilemez. Yobazlara, ülkemizi satanlara ve satın almaya kalkanlara ödün vermeyiz. Gericilerle, sömürücülerle, emperyalistlerle uzlaşmayız, pazarlık etmeyiz.”
http://haber.sol.org.tr/soldakiler/sol-cephe-cagrisi-buyuyor-haberi-82905
Sonra artık ne olduysa 2016 yılının Mart ayında Emniyet’e gidip ifade vermiş.
İfadesinde önce çözüm süreci için faaliyetler yürüten STK’lardan dert yanmış, sonra konuyu Gezi’ye getirip, hem çözüm süreciyle ilgili faaliyetlerin hem de Gezi’nin arkasındaki finansörün ismini vermiş; Osman Kavala.
Daha sonra sık kullanılacak “Türkiye’nin Soros”u suçlaması da ilk olarak onun ifadesinde geçiyor. Uluslarası güçlerden ve Soros’tan para alıp Anadolu Kültür, TESEV ve Açık Toplum Enstitüsü üzerinden sivil toplumu fonlandığını iddia etmiş, bu faaliyetlerin içinde olduğunu söylediği 26 kişinin daha adını vermiş.
Ama ne tuhaftır ki bu adını verdiği 26 kişinin çoğu TKP içinde Gezi olaylarıyla yaşanan kırılmada diğer fraksiyonda kalan isimler.
İfade de bolca anti-emperyalizm, Soros edebiyatı var ama somut bir delil ya da bilgi yok. Bir ulusalcı köşe yazısı ya da facebook postundan farksız suçlama ve analizlerden ibaret ifade.
Yani aslında karşımızda öfkeli bir eski TKP’li emekli askerin fraksiyon kavgası heyecanıyla verdiği ideolojik bir ifade var.
Fakat bu ifadedeki iddialar bir buçuk yıl sonra karşımıza bir tutuklama kararında çıktı; Kasım 2017’de Osman Kavala’nın tutuklama gerekçesinde.
Yani Kavala’nın Gezi’nin organizatörü olduğu iddiasının temelinin gezici bir TKP’li emekli askerin ifadesi olduğu anlaşılıyor.
Fakat daha tuhafı, ortada hala bir iddianame olmadığı için bu bilgiyi öğrenebildiğimiz sorgu tutanaklarına göre savcılar da bu TKP’li emekli askerden farklı düşünmüyorlarmış. Okuyalım:
“Taksim Gezi Parkı eylemleriyle ilgili dünya çapında bir çok araştırmacı yazar ve gazeteci, akademisyen ve siyaset adamının, Soros ve bağlantılı vakıflarıyla ilgili makale ve haberleri basında yer almaktadır. Bu haberlere bakıldığında Gürcistan ve Baltık ülkelerinde Turuncu Devrim, Arap ülkelerinde Arap Baharı, Türkiye’de Taksim Gezi Parkı gibi olayların Soros’un yönetimindeki Açık Toplum Vakfı vasıtasıyla gerçekleştirildiği... Sırbistan’da başlayan dalganın bir şekilde önce Arap ülkelerine ulaştırıldığı sonra Türkiye’ye getirildiği... Gezi Parkı eylemlerinin de Soros’un Türkiye bağlantılarının organize ettiğinin söylenmeye başlandığı, bu konunun hükümet üyelerince de basında dile getirildiği görülmüştür.”
Türkiye’nin destek verdiği Arap Baharı’nın bile arkasında Soros olduğunu söyleyen, Bosna katili Miloseviç’i iktidardan düşüren olaylara dertlenen bu fikri altyapı oldukça tanıdık. Ama bir hukuki belge açısından esas vahimi, bu son derece ciddi iddiaların “söylenmeye başlandı”, “onlar yazdı”, “şunlar söyledi” düzeyinde olması.
Ama bu tarz, az sonra karşımıza çıkacak deliller hakkında da bir fikir veriyor.
Fakat bu delillere geçmeden önce dikkatiniz daha basit bir mantık sorununa takılıyor.
Bu soruşturmayla ilgili basında çıkan haberlerin manşeti ve cumhuriyet savcılığının açıkladığı ön iddianame gibi olan bilgi notundaki en büyük iddia Kavala ve bu 13 kişinin Gezi olaylarını çıkarıp, yönettikleri, yurtdışından eğitmen, kolaylaştırıcı ve profesyonel eylemciler getirdikleri iddialarıydı.
Bu organize edilen eylemler sıralanırken de parantez içinde “Duran Adam, Piyano Çalan Adam ve Kırmızılı Kadın” yazılmıştı.
Fakat şüphelileri Gezi’yi ve bu eylemleri düzenlemekle suçlayan soruşturma dosyasındaki en erken telefon tapesi 21 Haziran 2013’e ait. Yani Kırmızılı Kadın, Duran Adam ve Piyano Çalan Adam’dan sonraki bir tarih bu. Hatta polisin Gezi Parkı’nı boşaltmasından da sonraki.
Yani bu delillerle, Kavala ve 13 ismin Gezi’yi ve bu olayları organize ettiği söylenemez.
Yani iddia makamının en iddialı iddiası lineer zaman kavramına takılıp düşüyor.
İkinci suçlama, Gezi’yi devam ettirmek ve Türkiye’ye yaymaya çalışmak...
Aslında 2018 yılı itibarıyla bu suçlamanın da bir dayanağı yok. Çünkü Gezi devam etmedi ve Türkiye’ye yayılmadı, bunu biliyoruz.
Suçlama ancak bunu denemiş olmak olabilir. Bunun da daha delillere bakmadan Kavala’nın bir yılı aşkın tutukluluğuna veya sabaha karşı göz altılara yetecek bir suç olmadığı herhalde çok açık.
Ama yine sorgu tutanaklarındaki iddialar ve deliller bunun denenmiş olduğunu bile söylemeye yetmiyor.
Bu koskoca iddianın dayanağı bir kaç telefon konuşması ve içeriği belirsiz bir toplantı. Yani ortada Gezi’yi canlandırma ve yayma denebilecek fiili bir teşebbüsten bahis bile yok.
Fiiliyata geçmemiş Gezi’yi sürdürmek ve Anadolu’ya yaymak girişiminin, Gezi’nin “esas beyni”, “patronu” olduğu iddia edilen Osman Kavala ile ilgisi ise sadece bir telefon konuşmasından ibaret.
Kavala’ya telefon açan Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, KADER, Sabancı Vakfı gibi sivil toplum örgütlerinde çalışmış bir profesyonel ve anlaşılan aktif ve heyecanlı bir Gezi eylemcisi. (Halen yurtdışında ve bu soruşturmada da şüpheli)
Germiyanoğlu, 21 Haziran 2013 günü, yani Gezi’de her şey bittikten sonra Osman Kavala’yı telefonla arıyor ve “ivmesi düşen hareketi toparlamak, derinleştirmek için bir toplantı yapmayı düşündüklerini” söylüyor, “bu arada Anadolu’ya yaymak gibi fikirler var” diyor. Kavala’dan istediği ise bu toplantıyı ona ait Cezayir Lokantası’nda yapıp yapamayacakları. Kavala da “müsaitse tabii olur” diyor.
Bu toplantı 27 Haziran 2013 günü yapılıyor. Ama Cezayir Lokantası’nda değil, Garaj İstanbul adlı yine sivil toplum ve sanat faaliyetlerine ev sahipliği yapan başka bir mekanda. Aralarında siyasetçiler, yazarlar, sanatçıların da olduğu 32 kişinin katıldığı toplantıya Kavala’nın ise katılmadığı anlaşılıyor.
Yani 2013 yılında yaptığı bir telefon konuşmasında kendisine söylenen “Gezi’yi Anadolu’ya yayma fikirleri de var” sözünden dolayı, Kavala beş yıl sonra Gezi’yi Anadolu’ya yaymaya çalışmakla suçlanıyor.
Sorgu tutanaklarına bakılınca 27 Haziran 2013 günkü toplantıya katılanların polis tarafından fotoğraflandığı görülüyor. Yani ortada eğer beş yıl sonra gözaltılar ve tutuklanmalara neden olacak kadar ağır bir suç varsa bu polisin önünde gerçeklemişti.
Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’nın beş yıl sonra sabaha karşı evinden gözaltına alınmasının sebebi de ne konuşulduğuyla ilgili herhangi bir tespit ve suçlama bulunmayan bu toplantıya ve benzeri bir kaç Gezi konulu toplantıya katılması.
Prof. Dr. Betül Tanbay’ın adı ise Taksim Platformu adına Başbakan’la görüşen heyette olduğu için bu toplantıya davet edilen isimler arasında geçiyor sadece. Yani onun beş yıl sonra sabaha karşı gözaltına alınmasının sebebi başka kişilerin onu da bu toplantılara davet etmeyi düşündüklerini telefonda konuşmaları...
Tek tutuklanan isim olan Yiğit Aksakoğlu da Garaj İstanbul’daki toplantıya katılmış. Ama bu toplantıdan ne sonuç çıktığı, herhangi bir eylem kararı alınıp alınmadığıyla ilgili ortada bir bilgi yok. Gezi’den sonra ne yapabiliriz konulu, benzerlerinden yüzlerce yapılmış olan toplantılardan biri olduğu anlaşılıyor.
Sorgu tutanaklarında daha sonra birden Temmuz 2013’ün sonlarına ait tapelere atlanıyor. Bu tapelerde Hanzade Hikmet Germiyanoğlu ve Yiğit Aksakoğlu’nun birbirleriyle ve başka kişilerle yaptıkları bazı telefon konuşmaları çıkıyor karşımıza.
Bu telefon konuşmaları daha çok “sivil toplum profesyonellerinin Gezi’deki tecrübeleri STK projelerine çevirip, fon bulmaya çalışmaları” diye özetlenebilecek konuşmalar.
İçinde Gezi’deki “Duran Adam, Piyano Çalan Adam”ın da olduğu şiddetsiz eylem biçimlerini derlemek, toplamak, örnek haline getirmek, şiddetsiz eylem yöntemleri üzerine eğitimler hazırlamak gibi fikirler havada uçuşuyor...
Bunun için siddetsizeylem.org diye bir site açılmış. Dünyadaki ve Türkiye’deki tecrübeleri buraya toplamak, bir kitap yayınlamak, Duran Adamı Türkiye’de turneye çıkarmak gibi fikirler konuşuluyor, bunun için nerelerden fon alınabileceği üzerine konuşmalar geçiyor. Hatta konuşmaların birinde amaç olarak şu söylenmiş; “Türkiye’de bunun tarihçesini yazacağız hani bakın biz CIA’den, Otpor’dan oradan buradan birşey ithal etmiyoruz, bunun yerlisi yapılmışı var biz bu bilgiyi üreteceğiz.”
Sonuç itibarıyla fikir düzeyinde kalmış, gerçekleşmemiş projeler bunlar. Ayrıca gerçekleşmiş olsa bile şiddetsiz eylem suç mu? Birilerini şiddetsiz eylem biçimlerini yaygınlaştırmaya çalışmak diye bir suçlama olabilir mi?
Sonra sorgularda başka bir yere atlanıyor. Bu kez Yiğit Aksakoğlu’nun kurucularından olduğu Diyalog ve Uzlaşma Merkezi Derneği’yle ilgili konuşmalar ve bir toplantı üzerine sorular ve iddialar var.
Bu derneğin Gezi’yle bir ilgisi yok. Dernek adından anlaşılabileceği gibi çözüm sürecine destek için projeler yapmak üzere kurulmuş.
Dünyadaki diğer çözüm süreci deneyimlerinin konuşulacağı bir konferans, çözüm sürecine sivil toplum katılımı artırmak için etkinlikler gibi projeler var. Fakat bu dernek de aradığı desteği ve fonları bulamıyor. Derneğin tek etkinliği 17 Kasım 2013 günü Helsinki Yurttaşlar Derneği’nde düzenlenen bir toplantı. Ama anlaşılan polis bu toplantıya katılanları da fotoğraflamış. Zaten geçen gün gözaltına alınan isimlerinden bazılarının olayla tek ilgisi bu derneğin kurucusu olmak ve daha sonra notları internette paylaşılmış bu toplantıya katılmak.
http://www.hyd.org.tr/attachments/article/29/sivil_yaklasimlar_2013.pdf
Ama sorgu tutanaklarına bakılınca çözüm süreciyle ilgili bu faaliyetler ve konuşmalar bile Gezi’yle irtibatlandırılmış.
Aslında tutanaklara bakınca çözüm süreciyle ilgili faaliyet yapmayı, rapor yazmayı bile suç gibi gören bir dünya görüşü var karşımızda.
TESEV’in çözüm süreciyle ilgili hazırladığı rapor üzerine geçen telefon konuşmaları sanki suçmuş gibi sorgu sorularına dönmüş.
Sorgular okununca soruşturmayı yürütenlerin zihninde, sivil toplum faaliyeti, fon almak, yurtdışından konuk getirmek hatta kolaylaştırıcılık gibi kelimelerin bile suç unsuru olduğunu anlıyorsunuz.
Sivil toplumla ilgili kanaatlerinin Sivil Örümceğin Ağında kitabı ya da Banu Avar belgeseli düzeyinde olduğu açık.
Tabii herkes istediğine inanmakta özgür ama bu fikirlerinizi hukuki metinlere, tutuklama müzekkerelerine değil, Facebook’taki sayfanıza yazmak koşuluyla.
Bir yıldır yazılamayan Osman Kavala iddianamesine malzeme bulmak için arşivlerdeki dosyaları karıştırıp, tek başına Gezi’yi organize etmiş denemeyeceği için Kavala’ya uygun bir örgüt bulmak için yapılmış gibi duran bu soruşturma, isterse her türlü sivil toplum faaliyetini, muhalif konuşmayı suç haline getirebilecek bir hukuk anlayışının ne kadar hakim hale geldiğini de göstermiş oldu.
0-3 yaş arası çocuklar için çalışan bir sivil toplum çalışanını beş yıl önce “şiddetsiz eylem” gibi gayet meşru, yasal bir konu üzerine yaptığı telefon konuşmalarından tutuklamaktan daha tehlikeli olan da bu galiba..
.20/11/2018 23:48
İyi ki bağlayıcı
77
Türkiye, tam adı, ”İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi” olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni bundan 68 yıl önce Demokrat Parti iktidarında (4 Kasım 1950) Roma’da imzaladı.
Sözleşme 1954 yılında TBMM’de kabul edilerek ile onaylandı.
Fakat sözleşme kabul edilirken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını tanımayla ilgili bir irade beyanında bulunulmamıştı. O yüzden bu hak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vermemiş oldu.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınması ilk olarak 27 mayıs darbesinden sonra kurulan İnönü Başbakanlığındaki koalisyon hükümeti sırasında gündeme geldi.
Teklifi veren BM Hukuk Komisyonu’nda görev yapmış bir kamu hukuku Profesörü olan CHP Kocaeli Milletvekili Nihat Erim’di.
Daha sonra 1971 muhtırasından sonra Başbakanlık yapacak, 1980’de de bir suikasta kurban gidecek CHP milletvekili Erim, 27 Mayıs darbesinin yarattığı hukuksuzlukların giderilmesi, Türkiye’nin dünyadaki imajının düzeltilmesini gerekçe göstererek AİHM’e bireysel başvuru hakkının tanınması için Meclis’e bir önerge vereceğini açıkladı.
Meclis’in hapisteki aralarında Celal Bayar’ın da olduğu DP’li vekillere affı görüştüğü günlerdi. Af yüzünden bile ortalık karışmış, affa karşı ordu içinden sesler yükselmeye başlanmış, CHP’li gençler protesto gösterileri sırasında Adalet Partisi binalarını taşlamıştı.
Bu şartlar için oldukça ilerici bir teklifti bu.
Fakat Nihat Erim, teklifinin karşısında önce kendi partisini buldu.
Önerge CHP grubunda hararetli bir oturumda tartışıldı. Daha sonraki yıllarda “statükocu” deyince akla gelecek isimler olacak CHP milletvekilleri Çoşkun Kırca ve halen Anayasa Mahkemesi üyesi olan Osman Paksüt’ün babası olan CHP milletvekili Emin Paksüt grupta söz olarak bunun ülkenin egemenlik haklarını aykırı bir karar olacağını söylediler.
Sonra kürsüye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin çıktı. Teklifin “Endişeye mücip noktaları olduğunu” anlattı.
En son sözü İsmet Paşa söyleyecekti. İsmet İnönü, kürsüye çıktı, teklifin sakıncalarını, yaratacağı sorunları anlattı ve teklife karşı olduğunu açıkladı. Oylamada çekimserlerin oyu karşı çıkanlar ve destekleyenlerden fazla çıktı. Kafalar karışmıştı.
Ne yapacağı şaşıran Nihat Erim, bir kaç gün düşündükten sonra geri adım atmayacağını açıkladı. Teklif, Meclis Anayasa Komisyonu’na geldi. Ama burada CHP’li vekillerin oylarıyla CHP’li vekil Nihat Erim’in AİHM’e bireysel başvuru hakkı teklifi reddedildi.
Bireysel başvuru hakkı daha sonra bir kere de 1978 yılında Ecevit’in Başbakanlığı sırasında gündeme geldi. Hakkı en çok savunanlardan biri Mümtaz Soysal’dı ama yine öneri kabul görmedi.
Türkiye iç hukukunun üzerinde bir mahkemeye başvuru yapma gibi devrimci bir adımı atmaya cesaret eden ise 1987 yılında Özal oldu.
12 Eylül darbesi, ayyuka çıkan işkenceler, 1984’de Meclis’in aldığı iki idam kararı ve son olarak Avrupalı parlamenterler ve gazetecilerin refakatinde Türkiye’ye dönen TKP liderlerinin komünist propagandadan tutuklanmasıyla gerilen Avrupa ile ilişkiler tamir edilmeliydi. Çünkü ekonomik olarak ABD ve Orta Doğu’dan beklentiler boşa çıkmıştı.
Ocak 1987’de bir Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kabul ettiğini açıkladı.
Bu hakkın tanınması sayesinde 1989’da bir komutan tarafından dışkı yedirilen Yeşilyurtlu köylülerden, 1993’te patlayan Ümraniye çöplüğünde ailesini kaybedenlere kadar Türkiye’deki mahkemelerden hakkını alamamış binlerce insan için adalet sağlandı.
AİHM, 2005’teki başörtüsü kararı gibi Türkiye’deki demokratikleşmeye yardımcı olmayan kararlar da aldı ama genel olarak AİHM kararları Türkiye hukuk sistemini değiştirip, dönüştürdü ve demokratikleştirdi. Pek çok yasal değişikliğe ve iyileşmeye vesile oldu. Ama yine de Türkiye, AİHM’e vatandaşları tarafından şikayet edilen ülke sıralamasında ilk üçten hiç düşmedi.
O vatandaşlardan biri de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dı. Aldığı ceza yüzünden muhtar bile olmayacağıyla ilgili sevinçli manşetler atılan Erdoğan, Türkiye hukuk sistemi içinde gasp edilen hakları için üç kez AİHM2e başvurdu.
İlk olarak, okuduğu şiir yüzünden 1998’de DGM tarafından hakkında verilen 10 aylık mahkumiyet kararını 1999 yılında “Fikir hürriyetinin engellendiği için” AİHM’e götürdü.
İkinci başvuruyu 2002 yılında yaptı. 312. maddeden ceza alan Erdoğan, AB Uyum Yasaları çerçevesinde hüküm giydiği suçun ortadan kalktığı tezine dayanarak, milletvekili adayı olabilmek amacıyla, adli sicil kaydının silinmesi için Diyarbakır 3 No'lu DGM'ye başvurdu.
Mahkeme, bu başvuruya olumsuz yanıt verince temyize gidildi ve bir üst mahkeme olan Diyarbakır 4 No'lu DGM Erdoğan'ın sicil kaydının silinmesine karar verdi. Ancak Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu itiraz edince, kararı görüşen Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Diyarbakır 4 No'lu DGM'nin kararını "yok hükmünde" saydı. Bunun üzerine de o günkü titriyle AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın avukatları “seçilme hakkını engellediği” gerekçesiyle bir kere daha AİHM’e gittiler.
Üçüncü başvuru yine 2002 yılında yapıldı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak TCK 312/2. maddesi uyarınca devlete karşı işlenmiş suçlardan ceza aldığı için Erdoğan’ın siyasi parti kurucusu olamayacağını, “Türkiye'nin ekonomik ve siyasal türlü güçlüklerle karşılaştığı bir dönemde siyasî yaşamda büyük rol oynayabilecek bir Siyasî Partinin genel başkanı olarak görevine devam etmesinin kamu düzeni, kamu yararı ve ivedilik gözönünde bulundurularak ileride doğabilecek sakıncaların giderilmesi” için AK Parti’nin uyarılmasını isteyen bir başvuru yaptı.
Kanadoğlu ayrıca partinin kurucuları Ayşe Böhürler, Ayşe Nur Kurtoğlu, Habibe Güner, Sema Ramazanoğlu, Fatma Ünsal Bostan ve Serap Yahşi Yaşar'ın türbanı simge ve dayatma unsuru olarak kullandıkları ve bu halleriyle milletvekili seçilme yeterliliğine sahip bulunmadıklarından kurucu üyelikten çıkarılmaları için davalı partiye ihtar kararı verilmesini de istedi.
Başvuruları inceleyen Anayasa Mahkemesi, ikinci talebi reddeti ama Erdoğan’ın kurucu olmayacağı ile ilgili ihtar talebini Haşim Kılıç ve dört üyenin itirazına rağmen kabul etti.
Erdoğan’ın avukatı Hayati Yazıcı bu kararı da “Türkiye’de ayrımcılık yapılıyor” diyerek AİHM’e götürdü. Hatta AİHM’e başvuru dönemin laik medyasında “Tayyip de Türkiye’yi Batı’ya şikayet etti” başlıklarıyla verildi.
Fakat 2003 yılında üç başvurunun gerekçesi, AİHM henüz karar vermeden, Siirt seçimleri ve kanuni değişikliklerle ortadan kaldırılınca, artık Başbakan olan Erdoğan, üç başvurusunu da “Türk millerinin hukuk mücadelesine duyduğu şükranların zorunlu bir ifadesi olarak” geri çekti.
Fakat bu tarihten sonra da fikir hürriyeti ve seçilme hakkı engellenenler oldu.
Ve bu haklarını Türkiye’de elde edemeyenler haklarını son adres olarak AİHM’de aramaya devam ettiler.
2010 yılında referandumla Türkiye, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını tanıdı.
Yani AİHM’e bireysel başvuru hakkı Fransa’nın, Hollanda’nın vatandaşlarının olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşları için de bir güvence.
İklimlerin çabuk değiştiği, içeride hukuk ve adalet aramanın sık sık zorlaştığı Türkiye gibi bir ülkede özellikle de kaybedilmemesi gereken bir güvence.
Yukarıda okurken bile bunlar Türkiye’de mi olmuştu dediğimiz olaylar bundan sadece 15 yıl önce bu ülkede yaşanmıştı.
Benzer hak ihlalleri bugün de yaşanıyor, yarın da yaşanacak.
O yüzden AİHM’in Demirtaş kararının Türkiye için bağlayıcı olması hepimizin menfaatinedir.
Kararlar hoşumuza gitsin gitmesin.
AİHM kararlarının bağlayıcılığı iyidir, iyi ki de bağlayıcıdır...
.22/11/2018 23:40
Sahip olduğunuz tek şey çekiçse...
55
Cümlenin devamı meşhurdur; “Sahip olduğunuz tek şey çekiçse, her şey çivi gibi görünmeye başlar.”
Öylesine, aforizma olsun diye söylenmiş bir söz de değildir. 1966 yılında yazdığı The Psychology of Science kitabında bu sözü ilk kullanan hala aşılamamış insanın ihtiyaçlar hiyerarşisini yazarı ünlü bir Amerikalı psikolog Abraham Maslow’du.
Psikoloji dışında siyasi tartışmalarda bu söze atıfların artması ise iktidarın kullanımıyla ilgili bir soruna işaret eder.
Bütün iktidarların elinde çekiç vardır ama çekiç eldeki alet takımının parçalarından sadece biridir. İyi ve güçlü iktidarlar o alet takımının bütün parçalarını gerektiği yerde kullanmasını bilirler.
Ama çekiç en tehlikelisidir. Bir kere el alışınca, biraz da işe yarayınca, sahiden de bütün meseleler üzerine vurulacak çivilere benzemeye başlar.
Son zamanlarda Türkiye’de devletin elinden çekiç düşmüyor, bütün meseleler de çivileşiyor.
Tabii ki darbe, terör, komşu ülkelerdeki savaşlar gibi ağır güvenlik sorunları için el alınmış bir çekiç o.
Ama hazır eldeyken, çantada bulunan başka aletlerin kullanılması lazım gelen diğer meseleler de en kolay yoldan çekiçle çözülmeye çalışılıyor
Fikri ve entelektüel mücadele gerektiren tartışmaların üzerine savcılar, aykırı, genel trendlerin dışında, şok edici fikirlerin üzerine hakimler, şiddet içermeyen eylem yapanların üzerine çevik kuvvet, enflasyon canavarının üzerine polis ve zabıta gönderiliyor.
Halbuki devlet aklının çok daha ilkel bir teknolojiyle çalıştığı 90’lı yıllarda bile bazı problemlerin çekiçle vura vura çözülemediğinin ayırdına varıldığı zamanlar olmuştu.
Onlardan biri 1995 seçimleriydi.
Olan biten bugünlere benziyordu.
91 seçimlerinde Milli Şef İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’nün genel başkanlığını yaptığı SHP listelerinden, muhakkak devletin onayı ile DEP’liler Meclis’e girmiş, Demirel ve Özal’ın başlattığı girişimlerle 1993’te PKK ateşkes ilan edip, 93 Mayıs MGK’sından çözüm sürecinde bile konuşulmayan bir af kararı çıkarılmıştı. Ama PKK’nın 33 er katliamı ile tekrar başa dönüldü.
Devrimci Halk Savaşı deneyip, şehirleri cehenneme çeviren, Şırnak ve çevresinde hükümet ilan eden, sürgünde parlamento kuran PKK, hem içeride devletin operasyonları hem de Irak’ta Barzani ve Türkiye’yle giriştiği savaşlarda ağır kayıplar verdi. Tarihinin en ağır yenilgisini aldı.
Bu arada köy yakmalar, faili meçhullerle devlet de terörle mücadelede rutin dışına çıkmış, DEP’li vekiller hapse atılmıştı.
Neredeyse PKK’ya ve etrafındaki harekete bitti gözüyle bakılıyordu.
İşte böyle gidilen 1995 seçimlerinde HADEP 1 milyon 200 bin oy aldı.
Bu oy Ankara’da çok da ileri olmayan devlet aklına bile bu işin sadece çekiçle çözülemeyeceğini düşündürmüştü. Çiller, Erbakan daha sonra doğrudan askerler siyasi çözüm için projeler geliştirdiler, müzakereler yürüttüler. 1999’da Öcalan’ın yakalanıp, PKK’nın Türkiye’den çekilmesi ve silahlı mücadeleyi bitirme kararı vermesiyle biten süreç bunun sonucuydu.
Türkiye, Mart 2019’da yine bir seçime gidiyor. PKK, yine içeride ve dışarıda sıkıştırılmış, askeri olarak etkisiz hale getirilmiş durumda. HDP’li belediyelerin hepsinde kayyım var. HDP’li vekiller ve siyasetçiler hapisteler. Partinin Diyarbakır İl Binası’nın önünde açıklama yapmasına bile izin verilmiyor. Gazeteleri ve yakın tvleri kapatılmış durumda. Selam veren tutuklanıyor.
Ama bu koşullarda gidilen seçimde de anketlere bakılırsa HDP, başarısız belediyeciliğine, hendek terörüne rağmen şimdi kayyımlar tarafından yönetilen belediyelerinin çoğunu geri alacak.
Diyarbakır’da çok başarılı bulunan kayyım Vali’yi aday yapan AK Parti’nin şansı çok az.
Peki kayyıma karşı HDP’nin adı bile hala bilinmeyen adayı seçimi kazanınca ne olacak? Tekrar seçimi kaybeden vali kayyım olarak mı atanacak?
Ya da bu kısırdöngünün kırılması için devlet takım çantasından çekiç dışında bir başka alet çıkarmayı mı düşünecek?
Bu yerel seçimlerin ardından bir sonraki seçime dört yıl kalacak. Bu zaman dilimini Türkiye, sorunlarını çözmek için değerlendirebilir. Ekonomik durum, dış koşullar içerideki sorunları azaltmaya zorluyor.
Bu yeni bir çözüm süreci ya da müzakere olmayabilir.
Denendi ve büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Bu hayal kırıklığı ve ardından gelen hendek terörünün yarattığı haklı bir öfke bu konunun konuşulmasının zeminini bile ortadan kaldırmış durumda.
Türkiye kökenli Kerim Yıldız’ın fikir babası ve başkanı olduğu, İngiltere, İrlanda, Norveç’ten aldığı fonlarla çalışmalarını yürüten ve bunu gizlemeyen DPI’ın (Democratic Progress Institute) sık sık yaptığı, Türkiye’nin her kesiminden ve renginden yüzlerce siyasetçi, akademisyen, işadamı, gazeteci, sanatçı ve kanaat önderinin katıldığı toplantıların sonuncusuyla ilgili iki gündür çıkan haberler de bunu ispatlamakta.
Belki toplantının yeri olarak çözüm süreciyle ilgili çağrışımlar yapan Oslo’nun seçilmesi bu ilgiyi tetikledi. Ama bu da ilk değildi. Hepsinin kayıtları veya bilgileri internette bulunabilecek DPI’ın Oslo’da yaptığı altıncı toplantıydı bu.
Toplantıda konuşulanlar ve toplantının fotoğrafları diğer toplantılarda olduğu gibi DPI tarafından sosyal medyadan tweetlendi. Haberlerinde bu fotoğrafları kullananlar yine de bu toplantıdan gizli ve resmi bir toplantı gibi bahsetmekten çekinmediler.
2011’den bu yana bütün dünyadaki müzakere ve çatışma çözümü deneyimleriyle ilgili sayısız toplantı düzenlemiş ve bu toplantıların kayıtlarını ve raporlarını sitesinden duyurmuş olan DPI’ın son toplantısında Akil İnsan Heyetleri deneyimi masaya yatırıldı. Bu minvalde yapılan üçüncü toplantıydı bu. Kıymetli bir deneyim kayıtlara geçirildi, hatalar, eksikleri konuşuldu. Türkiye’de az yapılan bir post-mortem ve arşivleme çalışması bu.
Genelde kural gereği Türkiye’nin konuşulmadığı DPI toplantılarında bu kez Türkiye’nin çözüm süreci tecrübesi konuşuldu. Tabii ki güncel durum ve yeni bir çözüm sürecinin imkanları üzerine de herkes fikirlerini paylaştı. Çoğunluğun fikri yeni bir çözüm sürecinin bu ortamda çok da mümkün olmadığı yönündeydi.
Ama değişen konjonktürü hatırlatanlar da oldu.
(Onlardan biri de bendim. Gizli-saklı olmayan söylediklerimi bir kere da burada yazmakta da bir beis yok.)
Çözüm süreci başarısız olurken Suriye’de savaş tırmanmaktaydı, Türkiye PKK’ya silah bıraktırmaya çalışırken bölgede silahın kıymeti artıyor, tırlarla silah bölgeye akıyordu. Bütün gelişmeler çözümün aleyhindeydi. Bu çözüm sürecinin en büyük talihsizliği oldu. Suriye’de bir devletçik imkanı gören PKK, Türkiye’nin barışını baraj falan gibi gerekçelerle kolayca çöpe attı.
Ama şimdi tablo değişmeye başladı.
Suriye’de artık çatışmalar bitti. Barış ve yeni bir ülke için masalar kurulmaya başlandı. IŞİD’le savaşırken, el üstünde tutulan PKK/YPG, ABD, Rusya ve İran’dan elde ettiği desteği kaybetmeye başladı.
Türkiye’nin içeride SİHA ve İHA destekli operasyonları da PKK’nın hareket kabiliyetini bitirme noktasına getirdi. Türkiye’nin Suriye’deki operasyonları ise PKK’nin Türkiye’deki barışa tercih ettiği Rojava rüyasını bozdu. PKK’nın askeri kibri törpülendi.
Şimdi Türkiye ABD ile birlikte bölgede devriye geziyor. Rusya ile işbirliği içinde operasyonlar yapıyor. Suriye’nin geleceğinin konuşulduğu toplantıların değişmez katılımcısı. Bunlar alet çantasındaki çekicin faydalı sonuçları.
Ama çekicin işlemediği diplomasi de değişimler var.
ABD’nin Suriye temsilcisi artık McGurk gibi YPG tezlerine yakın biri değil, James Jeffrey gibi eski Türkiye büyükelçisi ve Türkiye’nin tezlerine çok yakın bir isim. Bunun ilk sonucu PKK’nın üç liderinin yakalanması için ABD’nin ödül koyması.
Bu arada Irak’ta da ilginç gelişmeler oluyor. Talabani’nin oğlu Kubat Talabani, KYB’nin kontrolündeki Süleymaniye bölgesinde faaliyet yürüten PKK’ya yakın Tevgera Azadi partisinin binasını kuşatıp, burayı terk etmeleri için onlara 24 saat süre verdi.
Daha önceki yıllarda ideolojik olarak Barzani’den daha çok PKK’yı kollayan Talabanilerin bu adımı, Türkiye ile ilişkiler için atılmış bir adım olarak yorumlanıyor.
Bu hamlenin, Talabani’nin Kerkük’te Barzani’yi satıp Irak’la anlaşan diğer oğlu Pavel Talabani’nin Erbil’deki Türkiye başkonsolosuyla görüşmesinden sonra gelmesi de bunun göstergesi. ABD’yle paralel hareket etmeye özen gösteren Talabanilerin bu adımının ABD’nin teşvikiyle atıldığı da rahatlıkla düşünülebilir.
Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı’nın da aynı çizgideki Behram Salih olması, muhtemelen PKK’yı Irak’ta sıkıştırmak için Türkiye’ye imkanlar sağlayabilir.
Bu arada HDP içindeki tartışmalar, Kandil ve Demirtaş arasındaki dışarıya gösterilmemeye çalışılan derin fikri farklar, çatışmalar, HDP’nin PKK tarafından pasifleştirilmesi, akıllı bir devlet için imkanlar sunuyor.
Ama bütün bu yeni değişen stratejik imkanları kullanmak için Türkiye’nin alet çantasını yeniden düzenlemesi, çekiç dışında başka aletlerle de zenginleştirmesi gerekir.
Ama o alet sadece hizmet siyaseti, ekonomik kalkınma da değil. Öyle olsaydı, belediyecilikte fark yaratan kayyımlar açık ara seçimlerde de iddialı olurlardı.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden biliyoruz ki piramidin tepesinde, fiziksel ihtiyaçlar, yemek içmek, güvenlik değil, saygı görmek ve kendini gerçekleştirmek var. Bu ihtiyaçlar da çekiçle vurarak bastırılamıyor.
Evet, bazı sorunlar için çekice ihtiyaç olsa da bütün sorunlar çivi değil.
Bunu oturup konuşmaktan ve arada bir hatırlatmaktan da kimseye zarar gelmez.
.25/11/2018 23:47
Bazen bir puro sadece bir purodur...
41
Görünen gerekçe akaryakıta yapılan yüzde 23 zam.
Sokaklara çıkan gösterici sayısı 300 bini geçmiş durumda.
Barışçıl başlayan gösteriler, yer yer şiddet eylemlerine ve polisle çatışmalara dönmüş durumda. Şimdiye kadar 300 yaralı ve bir ölü var.
Göstericiler, Facebook’ta, Twitter’da, Whatsapp gruplarındaki çağrılarla toplanıp, örgütleniyor, işçilerin giydiği sarı yeleklerden giyiyorlar.
“Sarı Yelekliler Ayaklanması” Avrupa’nın en güçlü iki liderinden biri olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’u sarsıyor.
Göstericilerin ellerinde, yakalarında Macron’un altında “Diktatör” yazan resimleri var.
Zamanlama da manidar. Tam da Macron’un, Trump’ın atarlarına atar yapıp, NATO’yu devre dışı bırakacak Avrupa Ordusu için adımlar atmasının hemen sonrası...
Zemin ve şartlar her türlü komplo teorisi için müsait.
O halde gecikmeden o soruyu sorabiliriz; Kim var bu gösterilerin arkasında?
İşte orada bir tuhaflık var; Kimse yok. Bir liderleri yok. Medyaya çıkıp, dertlerini anlatacak bir medya yüzleri bile yok. Ne sendikalar, ne politik partiler ne de örgütlü gruplar bu gösterilere sahip çıkmıyorlar.
Çünkü gösterileri başlatan akaryakıt zammı, Macron’un yeşil çevreci politikalarının bir sonucu. Bu politikaların amacı fosil yakıtlara ve nükleer enerjiye bağımlılığı azaltmak. Bütün sol sendikaların, liberal STK’ların, entelektüellerin duyarlı olduğu, destek verdiği bir politik adım bu.
Yani bu eylemlerin arkasında çevreci politikalara destek veren küresel sivil toplum, Soros falan olamaz.
Ayrıca Soros ve “üst akıl” neden Macron’u devirmek istesin ki?
Zaten Macron, Rothschildlerin bankasında yetişmiş, 40 yaşında sıfırdan kurduğu parti ile bir anda başkan seçilmiş, bir “üst akıl” projesi değil miydi?
Belki de “üst akıl”a verdiği sözleri tutmamış, ülkesine ihanet etmemiş, NATO projesini çökertmesine izin vermeyen güçler de ona karşı harekete geçmişlerdir.
Ya da...
Belki de insanlar sadece hayatlarını doğrudan etkileyen bir akaryakıt zammını protesto ediyorlardır.
Dünyada akaryakıt fiyatları düşerken gelen zamma ve bu zammın arkasındaki ‘küresel ısınmaya karşı fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak” gibi kendilerine “lüks”, “entel” gelen gerekçelere kızmışlardır.
Büyük insanlık için hayırlı olan ama sıradan insanlar ikna edilmeden yukarıdan, jakobence dayatılan ulvi hak ve siyasetlere karşı yükselen toplumsal tepkilerden biriyle daha karşı karşıyayızdır.
Orta Amerika ülkesi Honduras’tan yola çıkan göçmenlerin ‘Karavan’ kafilesinin arkasında da Trump’ın ima ettiği, oğlunun ve bazı Cumhuriyetçi kongre üyelerinin ise açıkça söylediği gibi Soros ve “Küreselciler” yoktur.
Gerçekten de insanlar açlıktan, yoksulluktan bıkıp, yakınlarındaki dünyanın en zengin ülkesine kapağı atmaya çalışıyorlardır.
Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan Avrupa’ya kaçmaya çalışan göçmenler de Macaristan’ın lideri Orban’ın dediği gibi Soros tarafından Avrupa’ya taşınıyor ve Avrupa bu “Macar Yahudisi tarafından “Hristiyansızlaştırılmaya” çalışılmıyordur.
Mesele “Macar Yahudisi” olmak da değildir belki. Yoksa İsrail’in en şahin, en “Yahudi” Başbakanı Netanyahu neden aynı “Macar Yahudisi”ni, kendisine karşı Tel Aviv’de düzenlenen protestoların da arkasında olmakla suçlasın ki?
Yani kolay bir açıklaması olmayan ya da hoşumuza gitmeyen her şeyin arkasında dış güçleri, adı verilmeyen üst akılları bulmak küresel bir spor dalı.
Ama Türkiye, geçen hafta itibarıyla bu sporun liginde bir üst basamağa tırmandı.
İlk kez bu komplo teorileri bir tutuklama gerekçesine girdi.
Kavala-Gezi soruşturmasının merkezinde bir zamanların propaganda savaşlarında yazılmış, çizilmiş Soros, Otpor! iddiaları var.
Bu iddialarım kaynağı da deliller, belgeler, tapeler, faturalar, banka hareketleri, tanıklar falan değil.
Bu komplolarla kendine bir dünya kurmuş eski TKP mensubu emekli bir askerin parti içi fraksiyon kavgasıyla verdiği öfkeli ifadesi.
Geçen hafta, TKP’nin ifadeden bir yıl önce 2015’de partiden uzaklaştırıldığını açıkladığı soruşturmanın bu bir numaralı tanığı, savcılığa başvurup özetle “ben ordudan psikolojik nedenlerle atıldım, benim ifademi dikkate alıp nasıl soruşturma başlatırsınız” diyen bir dilekçe verdi.
Ama anlaşılan kendi ifadesini bile muteber bulmayan bir tanığın sözlerini Türkiye Cumhuriyeti savcıları muteber buldular. Soruşturmada gözaltına alınan bütün şüphelilere sorulan ilk soru bu ifadeydi çünkü.
Bir komünist emekli askerin ifadesiyle işadamlarının, profesörlerin, sivil toplumcuların tutuklanabildiği bir ülkeyi herhalde en ortodoks komünistler bile hayal etmemişti.
Dünyada bazı toplumsal olaylara Soros’un vakıflarının fon verdiği doğru ama bu, o olayları Soros’un çıkardığı anlamına gelmiyor.
Gezi olaylarının Soros’tan fon alınarak yapıldığını iddia etmek için de; öfkeli bir tanığın ifadesi, Gezi olayları bitip Taksim polis tarafından boşaltıldıktan sonraki tarihlere ait bir takım telefon tapeleri ve soruşturma evrakında bile içeriğinin bilinmediği yazılan toplantılarda neler konuşulduğuyla ilgili tahminlerden fazlasına ihtiyacınız var.
Ve eğer bütün suçlamaları, Kavala’nın Türkiye’de 2003’den beri faaliyette olan Açık Toplum Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi olmasından çıkarıyorsanız, ondan önce soruları, vakfı Türkiye’de kuran, yıllarca başkanlığını yürüten Gezi olayları sırasında da yönetim kurulu üyeliğini sürdüren hükümete yakın işadamına sormalısınız.
Soruşturmanın bir diğer büyük iddiası Gezicilerin, taktikleri Sırp Otpor! örgütünden aldıkları... Devlet, vatandaşlarının bir şeye kızıp, sokağa çıkıp, eylemler yapmış olabileceğine ihtimal vermemiş.
Tek delili ise Otpor! hareketinin en önemli iki liderinden Ivan Marovic’in 2012’de üç günlüğüne İstanbul’a geldiğinin tespit edilmesi.
Ama sorgu tutanaklarından İstanbul’daki Gezi’yle ilgili ilgisiz sivil toplum örgütlerinin toplantılarını fiziki takiple izleyip, fotoğrafladığı anlaşılan kolluk kuvvetlerinin, bu kadar ağır bir suçlamanın merkezine koyduğu Sırp liderin Türkiye ziyareti hakkında tek bildiği ise pasaport kontrol noktasından giriş ve çıkış tarihi.
O üç gün İstanbul’da ne yaptığını bilmeyi değil, tahmin etmeyi tercih etmişler.
Halbuki bir Google taramasıyla bile İstanbul’da, The Thompson Reuters Vakfı tarafından düzenlenen güvenlik ve terörizmle mücadele başlıklı bir uluslararası konferansa katıldığını öğrenmeleri mümkündü.
Eğer Google aramasına devam ederlerse bu Otpor!’un Sırpça “Direniş” demek olduğunu, 2000 yılında direndikleri ve devirdikleri liderin de Bosna Katili Sırbistan Devlet Başkanı Miloseviç olduğunu fark edebilirlerdi.
1995’de ortaya çıkmış bir öğrenci hareketi olan Otpor!’un 1999’dan itibaren ABD’den fonlar aldığı ise bir sır değil, o günlerde Amerikan gazetelerinde yazılmış açık kaynaklardan bir bilgi bu.
Ama bu yardım da onları, Miloseviç taraftarlarının dediği gibi salt bir ABD projesi yapmıyor.
Çünkü, bir yıl önce NATO’nun uçaklarla vurduğu bir şehirde milliyetçi devlet başkanını sadece fon vererek devirmek mümkün değildi.
Otpor!’un da içinde olduğu muhalif partiler ittifakının lideri Vojislav Kostunica, sıkı bir anti-Amerikancıydı ve 2000 yılındaki seçimlerde Miloseviç’i yenip devlet başkanı seçilmişti. 2004 yılında Kosova bağımsızlığını ilan edince Belgrad’daki ABD elçiliğinin yakılmaya çalışıldığı olayları provoke etmekle dahi suçlanacak kadar sıkı bir ulusalcıydı.
Ondan bir sonra Başbakanlığa, bugünkü devlet başkanı Aleksandar Vucic oturdu. Srebrenica katliamı günlerinde Sırp meclisinde kürsüye çıkıp, “her ölen Sırp’a karşı 100 Müslüman öldüreceğiz” diye bağıran, Srebrenica katili Mladiç’in uluslararası mahkemeye teslim edilmemesi için kampanya yürüten, Miloseviç ölünce de arkasından “büyük lider” diyen Vucic radikal milliyetçi bir siyasi çizgiden geliyordu. Ama yıllar sonra protestolara rağmen Srebrenica’daki anmalara katılmıştı.
Son olarak Gezicilerin yapılmasına karşı çıktığı yeni havaalanının açılışı için Türkiye’ye geldi. Miloseviç’i deviren Otpor!’un Gezi ile ilgili soruşturmada tutuklama gerekçesine girmesinden kısa bir süre önce.
Dünya böyle karmaşık bir yer. İnsanlar kadar toplumlar da karmaşık, kestirilmez ve değişken. Dünyada her olayı açıklayan bir maymuncuk yok. Toplumlar robot ya da pilli bebek değiller. Onları kurup istediğini yaptıramazsın.
Her şeyin kendi şartları, koşulları var. Anlamak için çaba gerek. Anlamamak da sorunları büyütmenin en kestirme yolu. Her şeyi kollukla çözmeye çalışmak ise uzun vadede gerçek sebepleri ıskaladığınız için en az güvenli olan yol.
Türkiye’de devlet şeffaf olmadığı ve toplum da bu ulaşılmaz devletten korktuğu için, muhalifler başlarına gelen her olayı büyük bir güç ve yetenek atfettikleri devlete ve devletin komplosuna bağlayıp işin içinden çıkmaya meyillidirler.
Böylece kendilerini de yüzleşmekten ve sorumluluktan kurtarmış olurlar.
Devlet de halkına güvenmediği ve onu aktör olarak görmediği için, baş edemediği bütün toplumsal olayların arkasında başka üst akıllar, yetenekli güçler ve devletler arar. Böylece devlet de hesap vermekten, değişmekten, anlayıp çözmekten kurtulmuş olur.
Halbuki bazen sadece akaryakıt fiyatları pahalandığı için insanlar kızmıştır. Ama meseleyi anlamazsanız ya da işinize gelmediği için anlamamakta ısrar ederseniz bir ekmek isyanının, sokakları doldurmuş baldırı-çıplakların hoşnutsuzluğunun ucu Fransız Devrimi’ne kadar varabilir.
Freud’un dediği gibi bazen bir puro sadece bir purodur.
Ve bazen bir puroyu başka bir şey zannetmekte ısrar etmek daha büyük yanılgıların kapısını açar...
.30/11/2018 23:59
Bir davanın uzun hikayesi...
33
Türkiye’nin 6 Kasım 1996’daki Susurluk kazasını konuştuğu günlerdi. Bütün eski defterler açılıyor, derin devlet, kontrgerilla kavramları havada uçuşuyordu.
5 Ocak 1997 günü Aydınlık Gazetesi’nde Dilek Oğuz’un konuştuğu eski denizci subay, yeni araştırmacı-yazar Erol Mütercimler, “Susurluk’a çete demek yetmez” diyerek ilk kez bir örgütün adını açıkladı:
“Bu örgütün adı ne? Bunun adı Ergenekon’dur. Bu örgüt 1960 yılında Kıbrıs’tan Türkiye’ye taşındı… Bunu kim kurdurdu? Batı’da Gladyo adıyla şekillendirilmiş olan grupları kurdurtanlar. Yani CIA-Pentagon.”
7 Ocak 1997 günü Mütercimler bu kez Show Tv’de Can Dündar ve Celal Kazdağlı’nın hazırladığı 40 dakika programına çıkıp daha fazlasını ve Ergenekon’u kimden duyduğunu da anlattı:
https://www.youtube.com/watch?v=SV3wd6IYKis
“Ben de ilk kez bu örgütün adını öğrendiğimde şok oldum...Memdüh Ünlütürk Paşa (12 Mart darbesinde tutukluların sorgulandığı Ziverbey’in komutanı) kendisinin de bu Ergenekon’un içinde olduğunu söyledi ve dedi ki “Ergenekon Genelkurmay’ın da, hükümetlerin de bürokrasinin de herkesin üstünde bir örgüttür...Sonuçta ben daha başka insanlardan Ergenekon’u araştırdığımda şunu gördüm: Bunun içinde subaylar var, emniyetçiler var. Profesörler var, gazeteciler var, işadamları var, sıradan insanlar var”
Mütercimler, Ergenekon’u bir kez de 14-15 Haziran 1997 günü İşçi Partisi İstanbul İl binasında düzenlenen Susurluk Konferansı’nda anlattı.
Ne tuhaftır ki, Ergenekon’un adının ilk kez dillendirildiği bu konferansa katılan Erol Mütercimler, Tuncay Özkan, Doğu Perinçek, Hikmet Çiçek, Emcet Olcaytu, Adnan Akfırat, Ferit İlsever 11 yıl sonra Ergenekon soruşturmasından tutuklandılar.
Konferansa katılan Uğur Dündar, Enis Berberoğlu’nun adı iddianamelere girdi. Can Dündar ise savcının tanığı olarak mahkemede ifade verdi.
Çünkü 1997 sonbaharında Celal Kazdağlı’yla birlikte yaptıkları programın dökümlerini kitap yapmışlardı. Kitabın adı; Ergenekon: Devlet içinde Devlet’ti.
Yıllardır heyula olarak bahsedilen derin devlete bir ad bulunmuştu sonunda. 28 Şubat olmuş. Askerî vesayet tartışılmaya başlanmış, bu kez ‘derin devlet’ muhafazakârların da ilgi sahasına girmeye başlamıştı.
“Ergenekon” adlı bir örgütten bir sonra bahsedecek kişi 2001 Mart’ında bir araba hırsızlığı dosyasından gözaltına alınan Tuncay Güney oldu. Sabah’tan Milliyet’e, STV’den Akşam’a kadar medyada çalışmış, Veli Küçük’ün Fethullah Gülen’in yakınlarında bulunmuş bir isimdi Güney.
Tam olarak kim olduğu, hangi bağlantılarla bu kadar yerde bulunduğu, kimin için çalıştığı hâlâ anlaşılamadı.
Tuncay Güney adının karşısında kod adı olarak “İpek” yazan bir MİT belgesi ortaya çıktı.
http://arsiv.sabah.com.tr/2008/11/28/haber,854972318CBA408B99940C9760623DD8_silindi.html.
MİT bir açıklama yaparak “Belge gerçek ama haber elamanımız değil, şüpheli faaliyetlerinden dolayı dikkatimizi çeken ve üzerinde çalışma yapılan bir şahıstır” açıklaması yaptı. http://www.mit.gov.tr/basin39.html.
Aynı açıklamada Kontr Terör Merkezi’nin 1997’de kuruluş şemasından çıkarıldığından bahsediliyordu. Bu birimin ne iş yaptığı, Tuncay Güney’in hangi şüpheli davranışları yüzünden takip edildiği de anlaşılamadı.
Tuncay Güney, gözaltında olduğu sırada daha sonra Ergenekon soruşturmasından tutuklanacak İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Adil Serdar Saçan, Veli Küçük, Çetin Doğan’ın da aralarında olduğu isimler ve Ergenekon örgütünün faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgiler anlattı. (resmi ifade değil samimi beyan)
http://arsiv.ntv.com.tr/news/472231.asp
30 Nisan 2001’de Taha Kıvanç (Fehmi Koru) Yeni Şafak’taki köşesinde yazdığı Hayaller Gerçek Galiba başlıklı yazıda Ergenekon: Analiz-Yeniden yapılanma, yönetim ve geliştirme projesi adlı daha sonra Ergenekon soruşturmasının temeli olacak bir belgeden bahsetti:
http://www.yenisafak.com/arsiv/2001/nisan/30/tkivanc.html
“Bu satırları aldığım rapor 24 sayfa. "Ergenekon: Analiz- Yeniden yapılanma, yönetim ve geliştirme projesi" başlığını taşıyor. Üzerine, "İstanbul / 29 Ekim 1999" tarihi düşülmüş. Raporu yazanın adı sonunda yer alıyor. Raporun müellifi, çalışmasıyla hedeflediğini, "Bu çalışmanın amacı, (..) Ergenekon'un reorganizasyonuna katkıda bulunabilmektedir" cümlesiyle açıklamakta...”
1 Mayıs 2001’de Taha Kıvanç “Deli saçması sanmayın” başlıklı bir yazı daha yazdı: “Sanki ben çıkarmışım gibi, dün, bütün gün, "Bu Ergenekon da nereden çıktı?" sorusuna cevap vermek zorunda kaldım”
http://www.yenisafak.com/arsiv/2001/mayis/01/tkivanc.html.
6 Mayıs 2001’de Aydınlık Gazetesi’nden Hikmet Çiçek “CIA’nın ‘Ergenekon’ yaygarasında Fehmi Koru başı çekti” başlıklı bir yazı yazarak Ergenekon’un yeni bir tertip olduğunu yazdı:
http://www.aydinlikgazete.com/ne-ilk-adim-mis-be-tamami-makale,14237.htmlü
12 Mayıs 2001'de Aksiyon dergisi Sivil Ergenekon başlıklı bir haber yaparak Ergenekon Analiz belgesini yayınladı.
14 Haziran 2001'de, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun'un göreve getirildiği gün önüne Ergenekon şeması getirildi. Uzun'un İN kitabından okuyalım: "14 Haziran 2001 günü ikinci kez İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevine getirildim. O gün şube müdürü, R.G. odama gelerek bana en üst kısmında 'Ergenekon Örgütü' yazan bir şema gösterdi. Bu şemanın en üstünde örgüt sorumlusu konumunda Orgeneral Çetin Doğan gösterilmişti... Şubesine giderek yanında Tuncay Güney isimli kişinin ifade tutanağını ve bir de bilgi notu getirdi. İfadeyi okudum, ne Çetin Doğan'ın ne de diğerlerinin isimleri yazılıydı.... 'Şemayı kim yaptı, neye göre yaptı' diye sordum. 'İstanbul istihbarat gönderdi' dedi...Eğer o gün beni kandırabilselerdi, Ergenekon Operasyonu 2001'de başlayacaktı..."
3 Temmuz 2002'de Tuncay Güney'in kaydı ve Ergenekon şeması göndereni belli olmayacak şekilde CD'yle MİT Müsteşarlığı'na gönderildi.
3 Kasım 2002'de AK Parti tek başına iktidara geldi.
18 Aralık 2002'de Necip Hablemitoğlu öldürüldü.
1 Mart 2003, Meclis Irak'a asker tezkeresine "hayır" dedi.
4-7 Mart 2003'te Çetin Doğan, 1. Ordu'da gerçek isimlerle irticai kalkışmaya karşı plan seminerini gerçekleştirdi.
23 Mayıs 2003, Cumhuriyet gazetesi "Genç subaylar tedirgin" manşetiyle çıktı.
10 Temmuz 2003, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, müsteşarlığa ulaşan CD ve belgelerden yola çıkarak Ergenekon örgütü şema ve kitapçığını Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e sundu.
15/20 Kasım 2003'te İstanbul'da El Kaide, Sinagog, İngiliz Başkonsolosluğu ve HCBC'ye saldırılar düzenledi.
19 Kasım 2003'te MİT Müsteşarı Atasagun Ergenekon belgeleri ve şemasını Başbakan Tayyip Erdoğan'a verdi.
http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-ergenekonu-2003te-ogrendi-14171524
2 Aralık 2003 günü AK Parti Meclis grubunda konuşan Başbakan Erdoğan ilginç bir konuşma yaptı:
"Erdoğan, dinler ile terör arasında mesafe koyma çabalarını gölgeleyerek, gündelik politik menfaatler adına siyasi kararlılıklarını örselemek gayreti içinde olanların ne yaptıklarını iyi düşünmesini istedi. Milletin ve insanlığın gözünün, onların küçük hesaplarının üstünde olduğunu hiç akıllarında çıkarmamaları gereğine dikkati çeken Erdoğan, '’Vakti saati geldiğinde onlarla ve herkesle fikir, düşünce planında, demokrasi çerçevesi içinde bunların hesaplaşmasını da gayet iyi yaparız. Ama afaki, böyle sağır sultanın buyurduğu gibi bazı şeyleri uydurmak suretiyle, hedef saptırmak sadece bu ülkedeki görev yapma arzusu içinde olanların işini zorlaştırır'’ dedi. Erdoğan, bu konuda ellerinde bilgi ve belge bulunduğunu bildirdi."
6 Aralık 2003'te kuvvet komutanları Jandarma Sosyal Tesisleri'nde toplanıp, Kıbrıs barış görüşmeleri ve Kur'an Kursu düzenlemeleri nedeniyle hükümete karşı birlikte hareket etme kararı aldı. (Özden Örnek’in Günlükleri)
3 Mart 2004, Ankara Ticaret Odası'nda düzenlenen Hilafet'in kaldırılışının yıldönümü toplantısına komutanlar hep birlikte katılıp gövde gösterisi yaptılar.
9 Kasım 2005’te Şemdinli’de Umut Kitabevi’ne bomba attığı iddiasıyla iki astsubay halk tarafından yakalandı. Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt astsubaylar için “Tanırım iyi çocuklardır” dedi.
2 Şubat 2006'da Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun TBMM Şemdinli Komisyonu'na ifade verdi ve olaylar için "Hırsız evdeyse kilidin bir anlamı yok" dedi.
Ocak-Şubat 2006 (İN kitabında Sabri Uzun'un verdiği tarih aralığı) Sabri Uzun'a ikinci kez şube müdürü R.G. gelip "Asker içinde bir örgütlenme var, biz bu örgüt üzerinde çalışmak istiyoruz" dedi. Uzun "2001'deki örgüt mü" dedi. "Evet" cevabını aldı. Uzun, ikinci kez önüne gelen Ergenekon operasyonu teklifini geri çevirdi.
8 Şubat 2006, Trabzon'da Katolik Santa Maria Kilisesi Rahibi 59 yaşındaki Andrea Santoro 16 yaşındaki O.A. tarafından kilise önünde silahla vurularak öldürüldü.
15 Şubat 2006'da Emniyet Muhbiri Erhan Tuncel, polis memuru Muhittin Zenit'e "Yasin Hayal'in Hrant Dink'i öldüreceği" ihbarını verdi. Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek'ti. İhbar üzerine ünlü F-4 raporu düzenlendi.
Şubat 2006'da Ağustos'taki YAŞ'ta Genelkurmay Başkanı olması beklenen Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt'ın dedesinin Yahudi olduğunu iddia eden ulusalihanet.com sitesi açıldı.
18 Şubat 2006: Ankara'da Sauna Çetesi'ne Küre Operasyonu düzenlendi. Polise göre aralarında eski polis, asker ve kamu görevlilerinin olduğu çete darbe ortamı için hazırlık yapmaktaydı.
7 Mart 2006 Ferhat Sarıkaya'nın Şemdinli İddianamesi kabul edildi. Büyükanıt’ı suçlayan Sarıkaya, meslekten atıldı.
1 Mayıs 2006'da Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı'na getirildi.
5-10-11 Mayıs 2006 günleri Şişli'deki Cumhuriyet Gazetesi binasına üç kez bomba atıldı. Failler yakalanamadı.
17 Mayıs 2006'da Danıştay Baskını oldu. Danıştay üyesi Mustafa Yücel Özbilgin, avukat Alparslan Arslan tarafından vurularak öldürüldü. Arslan'ın Cumhuriyet gazetesine bomba atılmasının da arkasında olduğu tespit edildi.
19 Mayıs 2006'da Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, 19 Mayıs törenleri sırasında Başbakan Erdoğan, Meclis Başkanı Arınç'ın da katıldığı bir kahvaltıda Danıştay Saldırısı'nın arkasında "Albay Muzaffer" diye tanınan Muzaffer Tekin olduğunu söyledi. (Ertesi günkü gazetelerden)
20 Mayıs 2006'da Muzaffer Tekin, bıçakla intihara teşebbüs etmiş olarak bırakıldığı Acıbadem Hastanesi'nde polis tarafından gözaltına alındı.
24 Mayıs 2006'da Ergenekon adı bir kere daha geri döndü. Hürriyet’te çıkan habere göre polis Danıştay cinayetinin arkasında Ergenekon Yapılanması’nı araştırıyordu.
http://www.hurriyet.com.tr/ergenekon-yapilanmasi-4463231
26 Mayıs 2006 günü Sabah gazetesinin sürmanşetinde Ankara temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş imzalı bir haber vardı: “Ergenekon Anayasası”.
http://arsiv.sabah.com.tr/2006/05/26/gnd91.html
Kendisine bir zarfla ulaştırıldığını söylediği Ergenekon Analiz ve Yeniden Yapılanma belgelerini yazan Aydıntaşbaş, ertesi gün belgeyi yazdığı iddia edilen Doğu Perinçek’le görüşmesini köşesine taşıdı.
http://arsiv.sabah.com.tr/2006/06/01/yaz40-50-101.html.
Yazıda bahsedilmese de Perinçek, o belgenin bir kopyasını istedi. Kopyanın üzerinde Aydıntaşbaş’ın notları da vardı. Bu belgenin Ergenekon dalgasında Perinçek’in evinden çıkması Perinçek’in örgüt yöneticiliğinin en temel delili oldu. Aydıntaşbaş, ancak dört yıl sonra mahkemede “o belgeyi Perinçek’e ben verdim” dedi.
27 Mayıs 2006'da Muzaffer Tekin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Ergenekon soruşturması üçüncü girişimde de başlatılmamıştı. Hanefi Avcı ve Sabri Uzun’un kitapları ve Hrant Dink cinayetinde devlet görevlilerinin ihmallerini inceleyen iddianamedeki ifadelere göre İstanbul Emniyeti İstihbarat Daire Başkanı Ahmet İlhan Güler Danıştay cinayetinin arkasında Ergenekon olduğuna ikna olmamıştı.
31 Mayıs 2006'da Ankara Eryaman'da bir eve düzenlenen operasyonda Atabeyler adı verilen bir çetenin arşivi ele geçirildi. Muvazzaf askerlerle birlikte yakalanan belgelerde başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, önemli isimlere yönelik suikast hazırlıklarına ilişkin belge ve krokiler yakalanmıştı. Operasyonun basına yansıdığı akşam saatlerinde Genelkurmay Karargâhı önüne çağrılan gazetecilere bir sivilin sarı zarf içinde operasyonda ele geçirilen evrak ve krokileri servis ettiği ortaya çıktı. "Sarı zarfla servis"in ortaya çıkması üzerine Atabeyler çetesi iddiası da büyük bir soruşturmaya dönemeden yavaş yavaş sönümlendi. (Bütün sanıklar 2012'de beraat etti)
http://www.milliyet.com.tr/2007/10/08/siyaset/siy01.html
13 Ocak 2007- İstanbul Emniyet İstihbarat Şube Müdürü, Ankara’ya çağrıldı. Coşkun Çakar, Recep Güven ve Ramazan Akyürek tarafından görevi bırakması istendi.
19 Ocak 2007 Hrant Dink öldürüldü.
5 Şubat 2007'de Mülkiye müfettişlerinin raporu doğrultusunda İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler açığa alındı.
Şubat 2007- Hrant Dink cinayetinden 10 gün sonra Emniyet Başbakan'ın önüne yeniden Ergenekon şemalarını koydu Şemalardan biri Hrant Dink cinayetini Ergenekon'a bağlıyordu. Diğeri ise Ergenekon örgütünün şemasıydı. Şemada 1'inci, 2'nci Ergenekon dalgalarında tutuklanacak isimler birbiriyle irtibat içinde gösterilmişti.
23 Mart 2007- Ali Fuat Yılmazer, İstanbul Emniyet İstihbarat'ın başına getirildi.
14 Nisan 2007- Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça ülke ısındı. Tandoğan'da Cumhuriyet Mitingi yapıldı. Ordu-hükümet ilişkileri yeniden gerildi.
18 Nisan 2007- Malatya'da Zirve Yayınevi basıldı, üç misyoner boğazı kesilerek öldürüldü.
27 Nisan 2007- Genelkurmay sitesinde e-muhtıra yayınlandı. Anayasa Mahkemesi 367 kararını verdi. AKP 22 Temmuz'da erken seçimle bu kararı karşıladı.
9 Mayıs 2007- ABD, ülkeye girerken FBI tarafından sorgulanan, çıkışında bilgisayarındaki belgelere el konan Kozanlı Ömer lakaplı Ömer Hilmi Özdil'in ABD vizesini iptal etti.
12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bir gecekonduda 27 el bombası bulundu. Haziran 2007- Çırağan Sarayı'nda bir grup gazeteciyle bir araya gelen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "Ümraniye'de bulunan bombalara dikkat edin. Bunun arkası gelecek" dedi...
http://www.milliyet.com.tr/aboov/gundem/gundemyazardetay/13.12.2012/1641157/default.htm
27 Haziran 2007'de emekli binbaşı Fikret Emek'in evinde bombalar ve silahlar bulundu.
22 Temmuz 2007'de AK Parti yüzde 47'yle tek başına iktidar oldu.
27 Temmuz 2007'de Ergün Poyraz, Oktay Yıldırım, Ümit Oğuztan, Bekir Öztürk, Zekeriya Öztürk, Sedat Peker, Taner Ünal, Fuat Turgut, Hüseyin Görüm, Fikret Emek gözaltına alındı
22 Ocak 2008 – Ergenekon operasyonun birinci dalgasında Veli Küçük, 301 davalarının baş aktörü Avukat Kemal Kerinçsiz, Yasin Hayal'in avukatı Fuat Turgut, gazeteci Güler Kömürcü, Türk Ortodoks Patrikhanesi yöneticisi Sevgi Erenerol, emekli Albay Fikri Karadağ ile Susurluk sanıklarından Sami Hoştan, Drej Ali'nin olduğu 33 kişi gözaltına alındı.
23 Ocak 2008. Gazetelerin tamamı Ergenekon operasyonunu pozitif olarak gördü (Son üçü hariç)
Milliyet : Ergenekon'da 35 Gözaltı. Yeni Şafak : Hiç Bu Kadar Derine İnilmedi. Sabah : Devlet, Derin Devlete Karşı. Vatan : Ergenekon Baskını
Vakit : Derin Gözaltı. Bugün : Küçük Paşaya Büyük Baskın. Referans : Veli Küçük'e Büyük Operasyon. Star : Derin Çeteye Derin Darbe
Hürriyet : Hedefteki İsimler (Ergenekon’un hedefindeki)
Birgün : Ortalık Güzel Koktu. Radikal : Darbecilere Operasyon
Taraf : Kızıl Elma Hoşaf Oldu. Akşam : Kuvvacılara Şafak Baskını
Cumhuriyet : Büyük Gözaltı.. Evrensel : 'Derin' Operasyon. Posta : Ergenekon'a Darbe. Yeniçağ : Operasyon'a Yayın Yasağı. Yeni Mesaj : İstanbul'da Dikkat Çeken Gözaltılar. Ortadoğu : Büyük Gözaltı.
14 Mart 2008’de AK Parti’ye kapatma davası açıldı.
16 Temmuz 2008’de CHP Lideri Baykal’ın “Erdoğan Ergenekon davasının savcısıysa ben de avukatıyım sözlerine cevap veren Başbakan Erdoğan “Millet adına hakkı aramanın hakkı savunmanın gayreti içindeyiz, eğer bu anlamda savcılık ise evet savcıyım” dedi.
25 Temmuz 2008’de Ergenekon Davası İddianamesi kabul edildi.
30 Temmuz 2008’de Anayasa Mahkemesi, AK Parti’yi suçlu buldu ama “kapatılmasına gerek yoktur” dedi.
Ergenekon soruşturması ve davası, işte bu konjonktür içinde ortaya çıktı.
Ergenekon veya benzer bir soruşturma 2001’den 2007’ye kadar tam altı kez başlatılmaya çalışıldı.
2001’de Tuncay Güney’in ifadesi sonrası, 2003’de Sinagog saldırıları sonrası, 2005’te Şemdinli Olayları sonrası, 2006’da Danıştay Saldırısı sonrası, yine 2006’da Atabeyler operasyonuyla birlikte ve son olarak 2007’de Hrant Dink cinayeti sonrası...
Böyle bir soruşturmayı başlatmaya iktidarı ikna eden 27 Nisan muhtırası, Cumhurbaşkanlığı seçim krizi oldu.
O yüzden de Ergenekon davasının ilk operasyonları ile AK Parti’ye kapatma davası karşılıklı hamleler gibi ilerledi.
Ordu ve yargı meşru iktidarı gayri-meşru yöntemlerle sıkıştırdıkça, emniyet ve yargıdaki FETÖ’nün iktidara sunduğu derin devlet teorisi ve hesaplaşma fırsatı ikna edici hale geldi.
Sadece iktidar için de değil. Ergenekon operasyonlarını destekleyenler için de bu, 2007 e-muhtırası, karanlık Hrant Dink cinayeti ve kapatma davasında görülen askeri ve yargı vesayeti ya da derin devletle hesaplaşmak için bir fırsattı.
O yüzden davanın askerî vesayeti geriletmek gibi somut sonuçlarına bakıp, içeriğindeki hukuki sorunlarla ilgilenilmedi.
İddianamelerde yazanlarla yetinip, o iddialarla ilgili sanıkların yıllarca süren savunmalarına yeterince ilgi gösterilmedi.
FETÖ de bu askeri vesayetle hesaplaşma talebini kendi amaçları için kullandı. Hesaplaşmanın heyecanıyla deli saçması komplolara inanıldı.
Hâlâ daha bu davalarla ilgili “Saptırıldı”, “sulandırıldı”, “FETÖ mahvetti” dışında özeleştiri yazılabilmiş değil.
Bu davalara siyasetçileri, gazetecileri, toplumun büyük bir kısmını ikna eden asker ve yargı vesayetinin yaptıklarıyla ilgili kimse özeleştiri getirmediği gibi.
Çünkü Türkiye’de özeleştiri vermek makbul bir şey değil. Özeleştiri, suç itirafı gibi. Bir anda bütün yük ilk özeleştiri verenin üzerine yıkılır. O yüzden çoğunluk ıslık çalıp yola devam etmeyi tercih etti ve ediyor.
Böyle olunca de bütün bu tecrübelerden hiç bir ders çıkarılmamış oluyor.
Bugün de hala Ergenekon davası gibi hala siyasi hesaplaşma davaları var.
Hala, fikirleri ve eylemleri beğenilmeyen insanlar, muhalifler rahatça kriminalize edilip hapse atılabiliyor. Hala bir yıldır yazılmayan iddianameler mevcut, gizli tanıklar, tutuklu yargılama geleneği sürüyor.
Ve hala bütün bu hukuksuzluklar, bu davaların siyasi sonuçlarından memnun olanlar için çok da mühim değil.
İddianameler yine gazetelerinde yayınlanıyor, yargılamalar yine önce medyada yapılıyor. Hatta dün bu işi Ergenekon davalarında yapan gazetecilerin bir kısmı aynı işi bugünkü davalarda yapıyor, isimler bile değişmiyor.
Yarın da aynı hatalar yapılmaya devam edilecek.
Günün sonunda önce Yargıtay şimdi de savcılık Ergenekon diye bir örgütün varlığı ispatlanamamıştır dedi ama günün sonunda bu tecrübeden herhangi bir ders çıkarılmadı. Ergenekon davası içinde tuhaf, açıklanması gereken ilişkiler ve ordunun siyasi faaliyetleriyle hesaplaşma ihtimali ise bu hukuksuz yargılamalar içinde kaybolmuş oldu.
Bundan 21 yıl önce Ergenekon diye bir örgüt olduğunu ilk dillendiren Erol Mütercimler’le iki yıl önce Habertürk’te yayınlanan Şimdi ve Burada programında bir röportaj yapmıştık. Mütercimler 21 yıl önceki röportajından farklı bir Ergenekon tarifi yapmıştı:
“Ergenekon evet 1997 yılında Ergenekon adını ilk Türk kamuoyuna ifade eden kişi benim ama o Ergenekon baksa bir şey o Kıbrıs’ta tıpkı bizim milli mücadele dönemimizde kurulmuş olan müdafa-i hukuk cemiyetleri gibi aynı mantıkta kurulmuş olan direniş hareketlerinden birisinin adı”
Halbuki 21 yıl önce böyle dememişti.
Ergenekon hikayesinden herkesin çıkaracağı dersler var. Ama Türkiye bu dersleri bugün çıkarmaktan hala çok uzakta...
.02/12/2018 23:14
Dünyaya Fransız kalmamak için...
49
İki savaş arası yıllarda Fransa, bir Rus Yahudisi tefecinin merkezinde olduğu rüşvet ve yolsuzluk skandalıyla sarsılmıştı. Serge Alexandre Stavisky’nin dağıttığı rüşvetler iktidardaki sosyalist hükümetin başbakanına ve bakanlarına kadar ulaşıyordu. Stavisky gözaltına alındı, sonra ortadan kayboldu. 6 Şubat 1934 günü ise Paris’te sokak ortasında vurulmuş olarak bulundu.
Skandal, zaten savaş sonrası ekonomik sorunlardan, sosyalist iktidarın politikalarından rahatsız olan Nazi yanlısı, radikal sağ, faşist grupları ve savaş gazilerini sokaklarda döktü.
6 Şubat 1934 akşamı Meclis binasının önündeki meydana toplanan büyük kalabalık, anti-komünist ve anti-semitik sloganlarla sosyalist hükümetin istifasını istiyordu.
Polisin sert müdahalesinde 15 gösterici hayatını kaybetti. Bir gün sonra, yolsuzluk iddiaları yüzünden bir ay önce istifa eden Başbakan Chautemps’in yerine gelen Başbakan Édouard Daladier başkanlığındaki hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Yerine sağ bir iktidar iş başına geldi.
6 Şubat 1934 günü hükümeti deviren bu faşist ayaklanmayı Fransa’da yeniden hatırlatan ise Paris’teki Sarı Yelekliler ayaklanması oldu.
Sarı Yeleklileri, 1934 ayaklanmasındaki faşistlere benzeterek büyük tepki çekmeyi göze alan ise böyle sansasyonel çıkışlar yapmayı seven meşhur Fransız filozof Bernard Henry Levy.
Bosna’ya, Libya’ya NATO operasyonlarını hararetle savunan, son olarak Kürdistan referandumunda Barzani ile verdiği poz, Türkiye’de referandumun arkasında “Yahudilerin ve üst aklın” olduğuna delil gösterilen aykırı fikirli liberal filozof Levy.
Levy, bununla da kalmayıp, sosyal medyadan polemiklerini sürdürdü. “Gaz yedik” diyen “Sarı Yelekliler”i, iki yüzlülükle suçlayıp “gaz yeme”nin Verdun (Alman ordusunun Birinci Dünya Savaşı’nda kimyasal gazla katliam yaptığı Fransız şehri), Suriye’de, Guta’daki (Auschwitz-Birkenau demiyorum bile) gibi bir şey” olduğunu hatırlattı.
Tuhaf. Çünkü Türkiye’den bakınca Levy gibi NATO’cu, Amerikancı, üst akıl varsa onun muhakkak adamı olan bu Fransız Yahudisi liberal filozofun Sarı Yeleklilerin karşısında değil, arkasında olması beklenirdi. Belki de “algı”ya oynuyordur.
Demek ki 2800 kilometre öteden Paris’e bakıp şıp diye gösterilerin arkasındaki güçleri gören Türk yazar ve uzmanlarının gördüğü büyük resmi o Paris’ten görememiş!
Sadece o da değil. Google’a İngilizce ya da Fransızca olarak Macron, Avrupa Ordusu, NATO, Trump, CIA, Soros yazdığınızda karşınıza bir kaç Amerikancı sağcısı site dışında ünlü Türk kanaat önderlerinin yazı ve açıklamalarından başka bir şey çıkmıyor.
Ulusalcılıklarıyla meşhur Fransızların dahi aklına bu sarı Yeleklilerin arkasında ABD, Soros veya CIA olduğu, olayların Macron’un NATO karşıtı açıklamaları sonrası ABD tarafından tezgahlandığı gelmemiş, onlar adına Fransız ulusalcılığı yapmak, bu kirli oyunu deşifre etmek de Türk köşe yazarlarına nasip olmuş.
Keşke bu kıymetli yazılar Türkçe de kalmasa da Fransızlar da bu kirli oyunu anında böyle deşifre edebilseler.
Şaka bir yana, karşımızda sadece cehalet ve tembellik değil, bir düşünme hastalığı var.
Bütün dünyayı açıklayan bir teorisi olduğunu zanneden, her kapıyı açan bir maymuncuğa sahip olduğunu düşünen bir kibir ve aslında dünyada ne olup bittiğiyle sahiden ilgilenmeyen, her olaya kendi siyasi kavgasında nasıl işe yarayabileceği üzerinden bakan bir dar görüşlülük de bu.
Bu kadar kibirli ve fanatikçe olmasa da aynı dar görüşlülük, Sarı Yelekliler isyanını “neo-liberalizme karşı yoksulların ayaklanması” olarak kafasındaki kalıba dökmekte gecikmeyenlerde de var.
Halbuki, Sarı Yeleklileri sokaklara döken akaryakıt zammı, Macron’un neo liberal politikalarının değil, tam tersine ekolojist politikalarının bir sonucuydu.
Macron, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak için akaryakıttaki vergileri artırmıştı.
Bu yüzden Macron ve partisi Sarı Yeleklilere karşı sert tavrını, vandallığa karşı çıkmak ve ekolojik politikalardan taviz verilmeyeceği gibi ahlaki bir tez üzerinden kuruyor.
Yine bu yüzden sendikalar, sol ve liberal çevreler, entelektüeller bu harekete karşı en başından beri mesafeli.
1995’te göçmenlerin isyanlarını anlatan, meşhur La Haine/Protesto filminin yönetmeni Mathieu Kassovitz de bu yüzden Sarı Yelekliler’e Twitter’dan “Aptallar sürüsü”, “beş para etmezler”, “zontalar” diye hakaret etti.
(Paris’te yaşayan Alican Tayla’nın olayları analiz ettiği “Bu Fransa hangi Fransa” yazısında aktardığı gibi. https://birartibir.org/siyaset/190-bu-fransa-hangi-fransa)
Karşımızda yoksullar, göçmenler ya da Fransız Devrimi’ni başlatan Paris sokaklarının baldırı çıplak, “sans-culottes”leri yok.
Akaryakıt zammını, her arabada arıza ve kaza durumlarında kullanılmak üzere bulunması zorunlu fosforlu sarı yelekler giyerek protesto eden alt-orta sınıf var.
Yapılan anketlere göre çoğunluğu bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde oyunu ya aşırı sağ Marine Le Pen’e ya da aşırı sol-ulusalcı Melenchon’a vermiş.
Gösterilerde atılan göçmen, eşcinsel karşıtı sloganlar tepki çekiyor. Bazı göstericilere uzatılan mikrofonlarda bir kısmı ne olduğunu dahi bilmediklerini söyledikleri “Ekoloji” gibi “lüks, liberal” işler için hayatlarının zorlaşmasına kızgınlıklarını dillendiriyor.
Bu yüzden cahil, yobaz ve gerici olduklarını iddia edenler çok.
Hatta Maliye Bakanu Gérald Darmanin biraz daha ileri gidip, Sarı Yelekliler’e Fransa’da Nazi ordusunun kahverengi üniformasına atıfla kullanılan “Kahverengi Veba” bile dedi. “Üzerine giydikleri sarı yelekler altlarındaki kahverengiyi örtmüyor” gibi ağır sözleri eski cumhurbaşkanı Hollande’dan Le Pen’e kadar epey tepki de çekti.
Sokaklara çıkmış yüzbinlerce sıradan vatandaşa, hayallerinizdeki protestocular olmadıkları, attıkları bazı sloganlar politik doğruculuğa sığmadığı için faşist, ırkçı, gerici, yobaz demek de hakikati ıskalamak demek.
Fransa, yeni kurduğu partisiyle 40 yaşında iktidara gelmiş Macron örneğinin gösterdiği gibi, geleneksel ideolojilerin, merkez sağ ve sol partilerin artık çözüm olarak görünmediği bir ülke. Benzer durumdaki ülkelerde bu çöküş, aşırı sağ veya sol hareketleri güçlendirip, sandıklardan popülist liderler çıkarken, Fransa’da bu aşırı hareketler de halktaki huzursuzluğu temsil etmekten uzak.
O yüzden epey kibirli bir profil çizen Macron’un, sıradan insanlar için fazla “şık” olan ekolojik politikalar uğruna koyduğu vergiler, internetin imkanlarıyla örgütsüz sıradan insanların sokak hareketlerine dönüştü.
Demokrasi açısından da hayati bir kriz bu.
Mülteciler, ekoloji, LGBT duyarlılığı gibi yeni nesil haklarla ilgili ikna edilmemiş, bunların tepeden jakoben bir şekilde kendisine dayatılmasından, bunlar için fedakarlık yapmaktan rahatsız kalabalıklar var.
Trump, Bolsonraro gibi popülist liderlerin temsil ettiği sıradan insanların kendi hayatlarından fazla ileri gitmiş dünyaya tepkileri ilk başta gerici, popülist görünse de aslında demokratik tepkiler de.
Meşru siyaset ve ideolojiler tarafından temsil edilememe hissinin sokak olaylarıyla patlak verdiği son örneğin de Fransa olmayacağı açık.
Yani ortada komplo teorilerden daha ciddi, yeni ve anlaşılması gereken bir mesele var.
Fransızlar gibi sokaklara çıkıp bir devrim, beş cumhuriyet ve bir komüne imza atmış, Napolyon’undan, De Gaulle’üne kadar kudretli liderleri devirmiş, 68 olaylarıyla dünyaya ilham olmuş bir milletin isyan başlatmak için Soros’a CIA’e de ihtiyacı yok.
Konuyu Gezi ayaklanmasına, kör testereyle yapılmış komplo teorilerine ya da neo-liberalizme isyan hikayelerine bağlayanlar çok daha büyük, tehlikeli ve heyecanlı bir şeyi kaçırıyorlar; Gerçeği.
Türkçe’de “Fransız kalmak” lafının ilk olarak 70’lerdeki sol içi tartışmalarda pratiği unutup fazla teorik takılanlar için söylendiği iddia edilir.
Dünyada olup biteni anlamak için kafa patlatmak yerine, herşeyi kafamızdaki şablonlara sokup açıklamak tabii zahmetsiz bir yol.
Ama bunun sonucunun yaşadığımız dünyaya Fransız kalmak olacağı çok açık değil mi?
.04/12/2018 23:52
“Merhaba George, nasılsın?”
60
ABD, 41’inci Başkan George Bush’u ya da başkanlar karışmasın diye icat edilen adıyla “Baba Bush”u uğurluyor.
94 yaşında ölen Bush’un oğlu da 43. başkan George W. Bush’tu. Bu ABD tarihinde bir kez de 200 yıl önce yaşanmış, ikinci başkan John Adams’ın oğlu John Quincy Adams da altıncı başkan seçilmişti.
Her ne kadar Baba Bush, 1992’de Ross Perot adlı işadamının üçüncü aday olarak çıkıp Cumhuriyetçi oyları bölmesiyle yarışı Clinton’a karşı kaybetse ve ikinci döneminde seçilemese de, bir dönem sonra çok da parlak bir isim olmayan oğlunu başkan seçtiren de onun itibarlı soyadı olmuştu.
Çünkü, renkli çorapları ve eşi Barbara dışında pek sempatik tarafı olmayan, dünyada da pek iyi hatırlanmayan Baba Bush, Amerikalılar için ABD’nin dünyadaki kararlılığını ve gücünü ortaya koyan bir devlet adamıydı.
İkinci Dünya Savaşı’nda savaş pilotu olarak görev yapmış Bush, arşivlerden çıkan vurulan savaş uçağından atladığı denizden çıkış görüntüleriyle rakibi Yunan asıllı Demokrat Dukakis’i seçimlerde ezip geçmişti.
Bush’un Texaslı bir petrol milyoneri olarak devam eden kariyeri, 1966’da senatoya girmesinden sonra ABD devletinin en tepelerinde geçti. ABD’nin Tayvan krizi yıllarında BM Daimi temsilcisiydi. Ardından Çin Büyükelçisi oldu. 1976-80 arası Türkiye’nin 12 Eylül darbesine gittiği yıllarda CIA başkanlığı yaptı ve ardından 1980’den sonra Reagan’in Başkan Yardımcısı olarak iki numaralı koltuğa oturdu.
1988-1992 yılları arasında başkanlık yıllarından kariyerine yazılanlar da çok kritik; Sovyetler’in ve Doğu Bloku‘nun çökmesi, Gorbaçov’la nükleer anlaşmalar, uyuşturucu kartellerini koruyan General Noriega’yı devirdiği Panama İşgali ve tabii Birinci Körfez Krizi.
Özellikle Türkiye Baba Bush’u Körfez Krizi ile tanıyor. Baba Bush ile Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yakın dostluğu, sık sık yaptıkları telefon görüşmeleri herkesin malumu.
Peki o kritik günlerdeki görüşmelerde neler konuşmuşlardı?
Bu konuşmaların gerçekleştiği günlerde bu görüşmelerin içerikleriyle ilgili bazı haberler yapılmıştı.
Ama ABD’lilerin arşivcilik ve şeffaflık açısından örnek bir geleneği sayesinde aslında daha fazlasını da biliyoruz.
Çünkü ABD’de sadece başkanların değil, bakanlar, büyükelçiler, kongre üyeleri gibi üst düzey devlet görevi yapmış kişilerin tüm arşivleri kütüphanelere bağışlanıyor ve bir süre sonra bu arşivler halka ve araştırmacılara açılıyor.
Tarih yazımında bu arşivlerin büyük katkıları oluyor. Bir devlet hafızası da çöpe gitmiyor, hurdacılarda, sahaflarda çürümüyor, kapalı sandıklarda kalmıyor, nesilden nesile aktarılıyor.
Başkan Bush’un da arşivi de kendi adını taşıyan kütüphanenin arşivinde bulunuyor. Arşivde giydiği renkli meşhur çorapları dahi var.
Bizi ilgilendiren kısmı ise arşivde yer alan Baba Bush’un yabancı devlet başkanlarıyla Beyaz Saray’da, Camp David’de veya ziyaretleri sırasında yaptığı birebir görüşmelerin ve telefon ve telekonferans görüşmelerinin tam dökümleri.
Burada Başkan Bush ile Özal arasındaki 57 görüşmenin kayıtları da mevcut.
Özal ile Bush, Bush Reagan’ın Başkan Yardımcısı olarak görev yaparken tanışmışlar. Özal’ın hatıralarına göre Özal, Bush’a seçim kampanyası sırasında da dış politikaya yüklen, Dukakis’in zayıf karnı orası diye akıl vermiş. Bush da öyle yapmıştı zaten.
ABD Başkanı seçildikten sonraki ilk görüşmeleri ise Japonya’daki bir uluslararası toplantı sırasında olmuş.
O toplantı ve sonraki toplantı ve telefon görüşmelerinin kayıtlarından Bush’un Özal’la sadece Türkiye ile ilgili konuları konuşmadığı anlaşılıyor. İki lider Ortadoğu ve Sovyetlerin durumu üzerine de sık sık sohbet etmişler. Özal’ın sahaya hakimiyeti ve projeksiyonları Bush’un da dikkatini çekmiş gibi görünüyor.
Ama bunlardan en ilginci Özal’ın Körfez Savaşı’nın çok öncesinde Irak ve Saddam Hüseyin’le ilgili Başkan Bush’a yaptığı uyarılar.
İlk uyarıyı yaptığı tarih 18 Ocak 1990. İran-Irak savaşı bitmiş. Saddam Halepçe’de katliam yapmış. Ama Ortadoğu’da dengeler yerine oturmaya başlamakta. Ortada Körfez Krizi’nden bir iz yok.
Özal, Washington’u ziyaret ediyor. Türkiye’nin gündemi Ermenilerin Nahçıvan’a saldırıları. Oval Ofis’teki görüşmelerinden sonra Beyaz Saray’ın Old Family Dining Room’unda yemeğe geçiliyor. Yemeğin gündemi Türkiye’nin sorunları ve talepleri değil artık, Ortadoğu.
Filistin-İsrail meselesinden sonra Başkan Bush konuyu, ABD’nin Ortadoğu’da en büyük düşman olarak gördüğü Kaddafi’ye getiriyor. Ve Özal ilk uyarıyı yapıyor:
“Özal: En tehlikeli adam Saddam’dır. Kaddafi’yle uğraşıp yanlış yapıyorsunuz.
Bush: Katılıyorum. Deniyoruz. Kimyasal tesislerini hatırlarsın
Özal: Irak hakkında daha fazla endişelenmelisiniz. Sadece kimyasalları için değil, nükleer silahları için de.
Bush: Sizin Irak’la ilişkileriniz nasıl? Saddam Hüseyin kibirli bir adam Körfez ülkelerinin yardımına ihtiyaç duyduğunda epey alçakgönüllü oluyor.
Büyükelçi Nüzhet Kandemir: Ben dört yıl yaşadım onunla. Zora düşünce işbirliği yağar ama bir kere güçlü olunca eski yöntemlerine geri döner.”
Arşivdeki bu görüşmenin en ilginç noktası, Özal’ın “En tehlikeli adam Saddam’dır” diye başlayan ilk cümlesinin görüşmenin gizli ibareli deşifresinde üzerinin kapanmış olması. Cümleyi Özal’ın hatıralarından aktardık. Muhtemelen bu sansürün sebebi, bu erken uyarının çok şık görünmeyeceğini düşünmeleri olabilir.
Arşivlere göre Bush ile Özal bundan sonra ilk kez 26 temmuz 1990 günü bir telefon görüşmesi yapmışlar. Yani Saddam’ın Kuveyt’i işgalinin altı gün öncesi.
Kuveyt’in petrol üretimini artırarak petrol fiyatını düşürmesine kızan Saddam’la Körfez ülkeleri arasında görüşmeler sürmektedir. Irak’ın körfeze doğru askeri yığınak yaptığı konuşulmaktadır.
Telefon görüşmesi samimi bir havada başlıyor:
Bush: Sayın Başkan, nasılsınız?
Özal: İyiyim, teşekkür ederim Sayın Başkan.
Bush: Sesinizi duymak ne güzel. Sağlığınız nasıl?
Özal: İyi. Gayet iyiyim. Bir kaç gün önce televizyonda sizi koşarken gördüm.
Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan sorunlarla ilgili bir konuşmadan sonra yine sözü Özal almış:
Özal: Basra Körfezi’nden hiç haberiniz var mı?
Bush: Anladığım OPEC bir anlaşmaya vardı ama Irak’ta biraz geri çekildi. Sizin değerlendirmeniz ne?
Özal: Washington’da buluştuğumuzda, Saddam Hüseyin hakkında size anlatmıştım. Hatırlıyor musunuz onları?
Bush: Çok iyi hatırlıyorum.
Özal: Ona karşı sıkı durmak gerek.
Bush: Sizin başka düşünceleriniz varsa, lütfen bana da bildir. Durum hakkında endişeliyiz genel olarak. Fakat sizin söylediğiniz nokta tabii önemliydi. Sizinle konuşmak çok hoştu...
(Özal endişeliyken Bush’un rahatlığının sebebi, daha sonra Wikileaks’teki ABD telgraflarıyla ortaya çıktı. Bu telefondan bir gün önce Bağdat’taki ABD elçisi Irak’la Kuvveyt arasındaki meselelerinin müzakereyle çözülmekte olduğu bildirmiş ve Saddam’ın selamlarını Bush’a iletmişti.)
Bir sonraki telefon konuşması da altı gün sonra.
Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesinden saaatler sonra.
Görüşmede Bush’a daha önce kendisini uyardığını hatırlatma fırsatını kaçırmayan Özal, Saddam’a bir ders verilmesini savunuyor. “Ambargo yetmez, NATO ülkelerini toplayın” diyor ve bir tavsiyede bulunuyor:
“İkinci Dünya Savaşı’ndan önce yapılan hata yapılmamalı.”
Sadece ağustos ayı içerisinde sekiz kez görüşmüşler. Bütün kriz boyunca sürekli telefonlaşmışlar.
Artık birbirilerine “Merhaba Turgut”, “Merhaba George” diye hitap etmeye başlamışlar. Televizyon konuşmalarından sonra arayıp birbirlerini tebrik etmişler. Ailece Camp David’de buluşup görüşme planları yapmışlar.
Bu telefon görüşmelerini ABD tarafında not alan genç diplomatlar da tanıdık isimler; Condolezza Rice, Nicholas Burns.
Bu görüşmelerde Özal, sadece Kuveyt’in kurtarılmasının yetmeyeceği, Saddam devrilmezse, ileride büyük tehlikelere sebep olabileceği konusunda Bush’u uyarmış.
Yıllar sonra bu arşivleri okurken bir çok şey akla geliyor.
ABD tarihinin en tecrübeli, CIA başkanlığı yapmış Başkan’ı bile olsanız, elinizin altında her türlü imkan olsa da bazen olan bitenin farkına varamıyorsunuz.
Özal gibi bir zeka da her zaman her millete nasip olmuyor.
Doğru ya da yanlış kendi fikirleri ve bir dünya görüşü olan ve bunu da ABD ve diğer muhataplarıyla eşit ilişkiler kurarak paylaşan, onların gözünde de analizleri ve tahminleriyle itibarlı ve sözü dinlenen bir liderdi Özal.
Eh Türkiye de zamanında onun kıymetini bilememişti...
.07/12/2018 23:24
Dolmabahçe’den Kandıra’ya bir Ankara hikayesi...
69
Tarih 17 Mart 2013.
Dolmabahçe Sarayı’nda Başbakan yardımcısı, İçişleri Bakanı, AK Parti Meclis Grup Başkanvekili ve Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı’nın yanında Öcalan’ın PKK’ya silah bırakma çağrısını okumasından iki yıl önce.
Devletin organizasyonu, izni ve ayarladığı kosterle BDP’li üç vekille birlikte İmralı Adası’na götürülüp Öcalan’la tanıştırılması ve görüştürülmesinin üzerinden ise sadece bir ay geçmiş.
Yine devletin organizasyonu ve imkanlarıyla, uçak korkusu olduğu için karayolu üzerinden Kandil’e gidip, PKK liderleriyle tanıştırılması ve görüştürülmesine ise üç ay var.
Başbakan’ın İmralı’yla görüşüldüğünü açıklamasının iki ay sonrası. Askerin operasyona çıkış yetkisinin valilere bırakıldığı protokolün imzalanmasının ise bir ay öncesi.
Kandil’de Anadolu Ajansı’nın da aralarında olduğu yüzlerce gazetecinin katıldığı bir basın toplantısıyla canlı yayında Karayılan’ın PKK’nın Türkiye’den çekilme takvimini açıklamasına da sadece bir ay var.
Paris'te 3 PKK'lı kadının öldürülmesinden, Diyarbakır'da onlar için büyük bir cenaze düzenlemesine valiliğin izin vermesinden, Başbakan yardımcısının taziye bildirmesinden, Başbakan’ın cinayetler için “İyi niyetli adımları kesmeye dönük ” demesinden, Paris’te öldürülenlerden eski PKK yöneticisi Sakine Cansız’ın annesinin barış mesajının Yeni Şafak’ta manşet olmasından, cenaze töreninin Sabah gazetesinde “Hepimiz barışız: Kürsüden barış sloganları haykırıldı, beyaz güvercinler uçuruldu. Diyarbakır’daki barışın gövde gösterisi tüm Türkiye’nin umudunu yansıttı” diye manşet olmasından da iki ay sonrası.
MİT’in Öcalan’la yürüttüğü görüşmelerin sonucunda, Öcalan’ın PKK’ya silah bırakma çağrısı için yazdığı mektubu, bütün kanalların canlı yayınladığı Diyarbakır’daki Newroz kutlamalarında okumasına dört gün, o mektubu almak için devletin resmi kosteriyle İmralı’ya gitmelerine ise bir gün var.
İstanbul Zeytinburnu’ndaki Kazlıçeşme Meydanı’nda yüzbinlerin katılımıyla Newroz kutlanıyor.
Kürsüdeki konuşmacılar BDP eş başkanları Sabahat Tuncel, Selahattin Demirtaş ve BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder.
Konuşmalar yapıldı. Çoşkulu kalabalık, olaysız dağıldı.
Gözler esas olarak dört gün sonra Diyarbakır’daki Newroz kutlamalarındaydı.
Ertesi günkü gazetelerin birinci sayfalarında İstanbul’daki mitingle ilgili çıkan haberler de çözüm havasına uygundu. Konuşmalar pozitif, mesajlar barışçıl bulunmuştu:
Hürriyet: Barış Nevruz’u-İstanbul’da BDP’li Sırrı Süreyya Önder ve Sebahat Tuncel barış mesajları verdi.
Sabah: Meydanlarda Barış Yemini- Şölen havasında geçen kutlamalar, barış özlemiyle yüklüydü. İstanbul Kazlıçeşme Meydanı’nda 100 bin kişiye seslenen BDP’li Demirtaş, “Çözüm için herkes elele” dedi.
Yeni Şafak: Meydanlarda Kardeşlik Havası- Terör sorununu bitirmek için başlatılan çözüm süreci, erken kutlanan Nevruz’a da yansıdı. Şiddetten uzak, çoşku içinde geçen kutlamalarda kalabalıklar halaylar çekerken, kürsülerden pozitif mesajlar geldi. İstanbul Kazlıçeşme’deki kutlamalarda ateşi BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş yaktı.
Star: Nevruz’da Çözüm Havası- Binlerce kişi şarkılarla, halaylarla Nevruz’u kutladı. Meydandan çözüm sürecine destek mesajları yükseldi. Nevruz ateşini yalan BDP Eşbaşkanı Demirtaş “Eğer çözüm öneriniz yoksa susun, gölge etmeyin” dedi. BDP’li vekil Sırrı Süreyya Önder de “Barış iradesini yere düşürmemek için elimizden ne gelirse yapacağız” diye konuştu.
Cumhuriyet: Savaş Cinayettir- İstanbul’da onbinlerce kişinin katıldığı konuşan BDP Lideri Demirtaş, gençler birbirini öldürmesin diye çözüm sürecini desteklediklerini belirtti.
Mitingi izleyen polisler de bir suç tespit etmemiş, savcılık suç unsuru bulup soruşturma başlatmamıştı.
Ama o günlerde Bakırköy Adliyesi’nde kimsenin dikkatini çekmeyen bir suç duyurusu yapıldı.
Yaptıkları suç duyurusunu sosyal medyadan “Sırrı Süreyya Önder ve Selahattin Demirtaş iti hakkında vatani görevimizi yaptık, suç duyurusunda bulunduk” diye paylaşan Türk Solu Dergisi genel yayın yönetmeni ve Ulusal Parti Genel başkanı Gökçe Fırat’tı.
Mitingde bölücülük yapıldığının iddia edildiği savcılık suç duyurusunu aynı partinin yöneticisi ve milletvekili adayı avukat Cafer Özsoy ve emekli öğretmen Hasan Fırat imzalamıştı.
Suç duyurusu üzerine harekete geçen Bakırköy Savcılığı, Emniyet’e bir yazı yazarak mitingde suç unsuru olabilecek konuşmalar yapılıp yapılmadığını sordu.
Gelen yazıda mitingde hiçbir taşkınlık olmadığı belirtildikten sonra miting alanında açılan Öcalan resimleri nedeniyle mitingin yasadışı bir eyleme dönüştüğü belirtilmekteydi.
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan savcı Ü.Z.Ç. soruşturmayı bir fezlekeye çevirdi ve Demirtaş, Önder ve Tuncel'in dokunulmazlığının kaldırılması için Adalet Bakanlığına başvuruda bulundu.
25 Haziran 2014 tarihinde Bakanlık, fezlekede hangi suçun oluştuğu belirtilmediği için savcının başvurusunu iade etti.
Bunun üzerine dosyayı Bakırköy Adliyesi’nde başka bir savcı aldı. Savcı M.K, Emniyet’e tekrar yazı yazdı ve mitingle ilgili görüş istedi. 12 Ağustos 2014 tarihinde İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele’den gönderilen raporun üst yazısında mitingle ilgili anlatılanlarda da ortada bir suç görünmüyordu:
“17-03-2013 tarihli Nevruz etkinliğinde konuşma yapan Selahattin Demirtaş’ın konuşmasında daha çok barış sürecine verilen destekten bahsederek “Ama barış süreci barışın dili ve insanların ölmeyeceği gençlerin birbirini öldürmeyeceği bir müzakere masasını desteklemeye devam edeceğiz” şeklinde söylemleri kullandığı, yaşanan sürecin devam etmesi gerektiği, Türk ve Kürt halkının barıl içerisinde birlikte yaşayabileceğini siyasetçilerin konuşarak çözüm üretebileceğini aktardığı tespit edilmiştir. Sırrı Süreyya Önder konuşmasında yapılan mücadele neticesinde barış sürecine geçildiği, barış sürecinin sürdürülmesi gerektiğinden bahsettiği, “Bundan sonra barış mücadelesini devam ettirmek için elimizden ne gelirse her türlü mücadeleyi yan yana omuz omuza yapacağız” şeklinde konuşma ile barış sürecine verilen desteği aktardığı...tespit edilmiştir.”
Ama savcı ısrarlıydı. Bir kere daha, bu kez sadece terör propagandası suçundan değil, “örgüt üyeliği” suçunu da ekleyerek Tuncel, Demirtaş ve Önder hakkında Adalet Bakanlığı’na fezleke gönderdi. Ama bu talep de dokunulmazlık engeline takıldı.
Bu arada milletvekilliği düşen eski BDP Eş genel Başkanı Sabahat Tuncel, mitingde yaptığı konuşma yüzünden yargılanmaya başlandı. Tuncel, Mayıs 2016’daki duruşmasında mitingde yaptığı konuşma yüzünden yargılandığı terör propagandası suçundan beraat etti.
Bu arada 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı.
Soruşturmayı başlatan şikayetin sahibi Gökçe Fırat, FETÖ iddiasıyla tutuklandı.
Soruşturmayı ilk açan savcı Ü.Z.Ç. darbeden bir ay sonra meslekten ihraç edildi.
Soruşturmayı sürdüren ikinci savcı da Ağustos 2016’da FETÖ iddiasıyla meslekten ihraç edildi.
Soruşturmanın üzerine kurulduğu ilk polis tutanağını hazırlayan polis memuru F.D de Kasım 2016’da FETÖ’den ihraç edildi.
Ama artık çözüm süreci bitmiş, hendek olayları yaşanmış ve HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmıştı.
Bu sırada Adalet Bakanlığı’nda bekleyen diğer fezlekelerle birlikte şikayet eden ve soruşturma açan herkesin FETÖ’den soruşturulduğu, Sebahat Tuncel’in beraat aldığı 2013 İstanbul Newroz soruşturması fezlekesi de Meclis’e geldi ve bu soruşturmadan da Önder ve Demirtaş’ın dokunulmazlığı kaldırıldı.
Bakırköy’de görülen ilk duruşmada iki müşteki de hazır bulundular. Duruşmaya katılan Sırrı Süreyya Önder iki müştekinin Türk Solu dergisi çevresinden olduğunu açıkladı.
Bunun üzerinde müştekilerden avukat Cafer Özsoy söz almadan bağırmaya başladı. Daha sonra iki müşteki mahkemeyi terk etmeye çalıştılar. Biri gitti, diğeri mahkeme başkanı tarafından durduruldu.
İddianame Önder ve Demirtaş’ın mitingde söylediği ikişer cümle üzerine kurulmuştu. İddianameye göre mitingde şöyle demişlerdi:
“Şüphelilerden Selahattin Demirtaş'ın söz konusu Nevruz etkinliğinde yaptığı konuşmada "...Ben bu vesileyle Sakine, Leyla, Fidan arkadaşlarımızın şahsında bütün şehitlerimizi saygı ile anmak istiyorum... Bir nöbet kulübesinde bir gece yarısı nöbet tuttunuz mu? Kandil'i dümdüz ederiz diyenler kendilerini davet ediyorum, omuzuna G-3 takıp gitsinler. Bir gece Gabar'da nöbet tutsunlar bakalım. Kandil dümdüz oluyor mu? Olmuyor mu?" şeklinde ifadelere yer verdiği, şüpheli Sırrı Süreyya Önder’in ise aynı etkinlikte yaptığı konuşmada "Size Kürt halkı önderi Sayın Öcalan'ın selamını getirdim... Bugün de PKK'lılarla Kürdistan'da onun onurlu evlatlarıyla onur duyuyoruz." şeklinde beyanlara yer verdiği, konuşma yapılan alanda teröristbaşı Abdullah Öcalan posterleri ile yasadışı terör örgütünü övücü dövizlerin kullanıldığı, konuşmaların bu posterler ve dövizlerin bulunduğu ortamda ve terör örgütü ile elebaşısı lehine atılan sloganlar eşliğinde yapıldığı, incelenen etkinliğe ait görüntüler, görüntülerin çözümü sonucu elde edilen fotoğraflardan anlaşılmıştır.”
İki isim de savunmalarında iddianamede konuşmalarının çarpıtıldığını, bu yüzden ses kayıtlarının tam dökümünün mahkemeye getirilmesini talep ettiler.
Demirtaş, savunmasında Paris’te öldürülen üç isimle ilgili o günlerde hükümet yetkililerin açıklamalarını ve gazetelerin cenazeleriyle ilgili haberlerini sıraladı.
İkinci cümlesinin ise iddianameye bağlamından koparılarak girdiğini aslında bu sözlerin üç gün önce çözüm sürecine karşı sert açıklamalar yapan Devlet Bahçeli’ye bir cevap olduğunu söyledi. Konuşmanın başında “siyasetçi misin dozer operatörü mü, gençler artık ölmek istemiyor, anlayın” dediğini, ama konuşmanın bu bağlamından koparılarak iddianameye girdiğini iddia etti.
Bahçeli’nin aynı konuşmasına o günlerde Başbakan da sert bir cevap vermiş, MHP liderini “terörden nemalanmakla” suçlamıştı.
Mitingde sadece üç dakika yirmi saniyelik bir konuşma yapan Sırrı Süreyya Önder ise kendisine atfedilen cümleleri kabul etmedi ve mitingdeki konuşmaların kayıtlarının bilirkişiye inceletilmesi talebini her duruşmada tekrarladı.
Ama mahkeme bütün oturumlarda tekrarlanan bu talebi bir türlü yerine getirmedi.
Son karar duruşmasında Önder, son savunmasını yaparken mahkemeye Habertürk televizyonun mitingle ilgili görüntülerini izletti.
Görüntülerde Önder’in kalabalığın, “Kürdistan sizinle gurur duyuyor” diye bağırması üzerine, “Biz de HDK olarak, Kürdistan ve onun onurlu evlatlarıyla gurur duyuyoruz” dediği, alanı PKK adına değil, HDK adına selamladığı cümleleri mahkeme kayıtlarına da girdi.
Polis fezlekesinde Halkların Demokratik Kongresi (HDK) geçen yer yerde, HDK, PKK olarak yazılmıştı. “Biz o kabristanı Gülistan ederiz” sözünde de gülistan da kabristan olmuştu.
Ama mahkeme bu savunmaları da dinlemedi ve mahkumiyet kararını verdi. İstinaf Mahkemesi’ne giden dosya, AİHM’in Demirtaş kararının ardından adalet ortalamasının bir hayli üstünde bir hızla karara bağlandı ve iki isme mahkumiyet verildi.
Çözüm sürecinde Ankara’da sık sık hükümet yetkilileriyle görüşen, devletin organizasyonuyla İmralı ve Kandil arasında gidip gelmiş, uçak korkusu yüzünden binlerce kilometre yol yapmış, son olarak Dolmabahçe Sarayı’nda bakanlarla birlikte o mektubu okumuş Sırrı Süreyya Önder, bütün bu yaptıkları yüzünden değil, 2013 yılında aslında söylemediği bir cümle yüzünden Kandıra Cezaevi’ne girdi.
Çözüm sürecini desteklemeyebilirsiniz, sürecin bitmesinde PKK ve HDP’ye haklı olarak kızabilirsiniz, Demirtaş ve Önder’in siyasi çizgisini beğenmeyebilirsiniz.
Ama sonuç itibarıyla devletin yürüttüğü, aktörlerin de buna güvenerek içine girdiği, sonunda maalesef başarısız olmuş bir projede risk alıp yer almış iki ismin, çözüm sürecinin başında edilmiş (hatta edilmemiş), o günlerde herkesin daha da ilerilerini ettiği cümleler yüzünden beş yıl sonra hapis cezası alması sadece hukuk açısından değil, bir devletin güvenirliliği açısından da çok vahimdir.
Dolmabahçe’den Kandıra’ya uzanan bu hikayeden en çok Ankara’nın rahatsız olması gerekir...
.09/12/2018 23:43
Rus Radyosu’nun imdadına yetiştiği ilahiyatçı!
91
Geçen hafta gazetelerde yayınlanan İzmir mahreçli bir haber, suç duyurularından sokak gösterilerine kadar bir linç kampanyasına dönüştü.
Habere göre “İzmir Güzelbahçe Müftülüğü, 28 Kasım günü Mevlid-i Nebi etkinlikleri haftası kapsamında ‘Peygamberimiz ve Gençlik' adlı bir konferans” düzenlemiş, konferansa ilçedeki ortaokul ve liselerden öğrenciler de öğretmenleri eşliğinde götürülmüş, bu konferansta konuşan Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mantık Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu şöyle sözler söylemişti:
"Kızlar adet olur, adet olmak bir hastalıktır. Mutlaka tedavi olması gerekiyor. 15 yaşındaki kızlar evlenebilir. Kızlar tesettüre girsinler, edepli olsunlar. Devrimcilerin hayvani duyguları vardı, hayvan gibi saldırırlar. Ama k…larına tekmeyi yer otururlar. LGBT’liler (lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender) masum gibi gösteriliyor, onların tedavi olması lazım. Laiklik en büyük tehlikedir."
Peki, Türkiye’nin ilk ilahiyatçı mantık profesörü olan, Dokuz Eylül Üniversitesi Mevlana Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü de yapan Prof. Dr. Emiroğlu konferansta gerçekten “Adet görmek hastalıktır” gibi dinen ve tıbben mantıksız bir söz söylemiş olabilir miydi?
Haberi yapan gazeteci konferansı izlememişti. Ortada konferansın görüntü veya ses kayıtları da yoktu.
Haberin kaynağı, Vatan Partisi/Perinçek çizgisindeki Eğitim-İş sendikasının İzmir 1 No’lu Şube Başkanı Adem Yıldırım ve arkadaşlarının konferansla ilgili savcılığa yaptıkları suç duyurusuydu.
Peki, bu suç duyurusunu yapan sendika başkanı ve sendika üyeleri konferansı izlemiş miydi?
Hayır.
Haberi yapan ajansa konuşan sendika başkanının “Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu’nun konuşmacı olduğu konferansı izlemedim ama bazı iddialar var” sözlerinden bunu anlıyoruz.
Peki “Bu bazı iddiaların” kaynağı kimdi? Yine sendika başkanının açıklamasına göre “konferansı izleyen bazı öğrenciler”. Eğitim İş Şube Başkanı’na göre Emiroğlu “kötü iddialar kullanınca” bazı öğrenciler konferansı terk etmiş ve durumu ailelerine bildirmişti.
Çocuklarının kendilerinden izinsiz böyle bir konferansa götürülmesinden şikayetçi olan bazı veliler de okul müdürlüğüne başvurmuştu.
Habere biraz daha dikkatli bakıldığında profesörün konuşmasında söylediği iddia edilen bu “kötü iddiaların” ilk kaynağı da anlaşılıyor; Konferanstaki bir öğrencinin tuttuğu notlar.
Yani bir öğrencinin ailesine konferansta duyduğunu söylediği sözler üzerine bir sendika başkanı savcılığa suç duyurusu yapmıştı. Bir orta okul/lise öğrencisinin söylendiğini iddia ettiği sözler üzerinden, bir sendika başkanının söylendiğini iddia ettiği sözleri yazdığı savcılık dilekçesi de bir haber ajansı tarafından “profesörün böyle söylediği iddia edildiği” denerek haber yapılmıştı.
Kulaktan kulağa oyununa benzer yöntemlerle yapılmış bir haber var karşımızda. Kaynak yok, delil yok, ses kaydı yok.
En kötüsü de kimse gerçekten bir ilahiyatçı, bir mantık profesörü böyle bir şey söylemiş olabilir mi diye hiç şüphelenmemiş, haberi teyit etme ihtiyacı dahi hissetmemiş, karşı takımın kale ağlarını bir kere daha havalandırma heyecanıyla haber neredeyse bütün gazeteler, internet siteleri ve televizyonlarda hafta boyu manşetlerden inmemişti.
Haber, sadece haber olarak da kalmadı.
62 yaşındaki profesör hafta boyunca sosyal medyada hakaretlerle linç edildi.
Gazeteciler, hukukçular, sanatçılar sıraya girip profesöre ve onun üzerinden bir toplumsal kesime hakaret etme yarışına girdiler.
Yetmedi. Tepkiler sokaklara taştı. Çeşitli şehirlerde toplanan gruplar profesörün bu sözlerini protesto ettiler.
Bir haberdeki bilginin doğruluğunu teyit etmek gibi en basit bir etik tavrı gösteremeyenler ellerinde ahlaklı, bilimli, çağdaşlı, pankartlarla kendilerini sokaklara attılar.
Meclis’te bir milletvekili bu sözler hakkında işlem yapılıp yapılmayacağıyla ilgili yazılı soru önergesi dahi verdi.
Ama bütün bunlar yaşanırken kimsenin aklına en basit şeyi yapmak gelmedi: Profesör Emiroğlu’na gerçekten bu sözleri söyleyip söylemediğini sormak!
Sadece bu haberin heyecanlandırdığı medya değil, muhafazakar medya da bu topa girmek istemedi. Meselenin arka planını araştırma zahmetine girişmedi.
Neyse ki Rusya’nın Sesi radyosu (RSFM) var da Türkiye’de kimsenin dinlemeden linç ettiği bir ilahiyat profesörü sesini duyurabildi.
Tabii esas marifet Rusya’da da değil.
Bir ilahiyat profesörüne “peki siz ne diyorsunuz” diye kendini savunma fırsatını, muhafazakar iktidar döneminde çalıştığı televizyondan “muhalif” olduğu için tasfiye edilince bu radyoda program yapmaya başlamış tecrübeli gazeteci Yavuz Oğhan verdi.
Yavuz Oğhan’ın programına telefonla bağlanan Profesör Emiroğlu, bu sözleri söylemediğini, elinde ses kayıtlarının olduğunu, kaymakamlığın da bunları dinleyip kendisine hak verdiğini anlattı.
Kadınların adeti ile ilgili bir konuda asla konuşmayacağını, “kızlar 15 yaşında evlenebilir” de demediğini, sadece annesinin, kendisinin ve çocuklarının evlilik yaşının zaman içinde nasıl yükseldiğini anlatıp gençlere evlilikte 30’un geçilmemesi gerektiğini tavsiye ettiğini söyledi.
Daha sonra da konuşmasının dökümleri ortaya çıktı.
(https://twitter.com/ersinceliq/status/1071794226457915393)
Gerçekten de Prof. Emiroğlu, iddia edilen cümleleri kurmamış görünüyordu.
Ama olay burada da bitmedi.
9 Eylül Üniversitesi rektörlüğü uzun bir yazılı açıklama yaparak Profesör Emiroğlu’nun müdürlük görevinden alındığını açıkladı.
Peki rektörlük bu kararı nasıl vermişti?
Ses kayıtlarını mı incelemişti, bir idari soruşturma yürütüp, profesörün ifadesini mi almıştı?
Hiçbiri.
AK Partili eski bir bakan ve milletvekili olan Prof. Dr. Nükhet Hotar’ın rektörlüğünü yaptığı üniversitenin açıklamasından okuyalım:
“Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu tarafından sarf edildiği iddia edilen sözler, başta Rektörlüğümüz olmak üzere herhangi bir akademik veya idari birimimizin görüşlerini asla yansıtmamakta ve Dokuz Eylül Üniversitesi’ni hiçbir şekilde bağlamamaktadır. Bununla birlikte üniversitemizin; hakkında çok sayıda yazılı dilekçe ve geçmiş ders anlatımlarıyla ilgili sözlü şikayetler bulunan Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu ile ilgili kamuoyu tepkileri ve farklı illerde yapılan gösteriler karşısında kayıtsız kalması söz konusu değildir. Bu noktada üniversitemiz, gereken her türlü tedbiri almaktan ve gerekli adımları atmaktan geri durmayacaktır.”
“Sarf edildiği iddia edilen sözler” var ama inceleme yok, soruşturma yok. Kaynağı belirsiz bir iddia üzerine başlayan protestolara karşı kayıtsız kalamayan bir üniversite yönetimi var.
Ne kadar tanıdık!
Bir üniversite açıklamasından çok, yerel seçimlere giderken İzmir’de bu haberler yüzünden oy kaybetmekten korkan bir il başkanlığı açıklaması gibi.
Karşımızda zincirleme bir Türkiye kazası var.
Konferanslara velilerinden izinsiz öğrencilerin zorla götürülüp, kafalarına fikirler sokulmaya çalışılması kötü adediyle başlayan, muhtemelen o çocuklardan bir kısmının alışık olmadığı ifadelerin velilere yansıtılmasıyla büyüyen, siyaseten önyargılı bir sendikanın bu şikayetlerle siyaset yapma arzusuyla büyüyen, karşı cepheye bir gol daha atma hırsıyla basit gazetecilik kriterlerine riayet etmeyen gazetecilerin köpürttüğü, kutuplaşmış toplumun zevkle tüketip, kaynağını sormadan lince çevirdiği ve rektörlükle vekillik arasında kalmış bir rektörün yönettiği üniversitenin de kayıtsız kalamadığı bir zincirleme iletişim ve önyargı kazası bu.
Hayat enerjisini ve kimliğini, düşman grup hakkında tezviratlar üretip, bu tezviratlardan hakaretamiz genellemelere varmaktan çıkaran nefret lobilerinin bir başka linç ayinini izledik.
Bir ilahiyat profesörü de hakkını ancak Rusya’nın Sesi Radyosu’nda arayabildi
.11/12/2018 23:36
Bir de böyle okuyalım
60
Karadeniz Teknik Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü son sınıf öğrencisi B.B., Trabzon Gazeteciler Cemiyeti'nin 2015 gazeteciliği teşvik ödülü, Genç İletişimciler Yarışması'nda ikincilik ödülü ve Orman Bakanlığı'nın fotoğraf yarışmasında birincilik ödülü almış genç bir gazeteci adayıydı.
6 Aralık günü Trabzon Emniyeti’ne bağlı polisler tarafından evi basılarak gözaltına alındı. Bilgisayarına, telefonuna, kitap ve dergilerine el konuldu.
Evinin basılıp, gözaltına alınma gerekçesi sosyal medyada paylaştığı bir yazıda adını vermeden “Atatürk’e hakaret ettiği” iddiasıydı.
Bir öğrenci grubunun sitesinde, bir kaç yüz kişiye ulaşmış yazısının muhtemelen hakaret kabul edilen en sert cümlesi şuydu:
“Adı lazım değil (çünkü yazınca feci şekilde alınıyor) bir kişi düşünün, kendi çıkarları uğruna cinayet işlemekten çekinmeyen, çalan, kendisine -doğrudan veya dolaylı -karşı çıkan, kanlı iktidarına tehdit olma potansiyeli taşıyan herkesten kurtulmaya çalışsın.”
Hakim, bu ağır ve haksız ifadeyi 20’li yaşların başındaki bir kız öğrencinin gençliğine, fevriliğine ve tecrübesizliğine vermeyi tercih etmedi ve “Atatürk”e hakaretten tutuklanmasına karar verdi.
Geçen ay benzer bir tutuklama haberi de Malatya’dan düştü ajanslara.
Malatya’da görev yapan ilköğretim öğretmeni M.K., sosyal medya hesabından Cumhurbaşkanı için “Asrın en büyük şeytanı” yazınca gözaltına alındı.
Öğretmen gözaltındayken adliye önüne gelen ve öğretmenden şikayetçi olan AK Parti Malatya İl Başkanı burada yaptığı açıklamada;
“Cumhurbaşkanımıza laf etmek, dil uzatmak veya onun hakkında olumsuz sosyal paylaşım yapmak hiç kimsenin haddi değildir. Geleceğimizi yetiştiren, çocuklarımızı geleceğe hazırlayan bu ülkenin yarınları için çocuklarımızı eğiten bir öğretmenin hiç haddi olmaması gerekir” dedi. Öğretmen tutuklandı.
Yine geçen ay İstanbul’da yaşayan 78 yaşındaki A. E. G., ise canı sıkılan bir emekli gibi kullandığı anlaşılan Twitter hesabından Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle 8 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı.
İstinaf Mahkemesi’ne giden dosyada savcı yaş haddinden kararın kaldırılmasını talep etse de mahkeme buna gerek olmadığına hükmetti ve 78 yaşındaki adama 7 yıl hapis cezası verildi. Karar Yargıtay’ın önünde.
İzmir’in Buca İlçesi’nde muhtarlık yapan M.G. ise Facebook hesabından yaptığı bir paylaşım nedeniyle gözaltına alındı. Muhtarın paylaştığı capste Cumhurbaşkanı’na hakaret ediliyordu.
Buca Muhtarlar Derneği bir açıklama yaparak “Cumhurbaşkanımıza yapılan mesnetsiz iddia ve iftiralarda bulunan her kim olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’nin evlatları olarak gereğini yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın” dedi ve muhtarı dernekten ihraç etti.
İzmir Barosu, AK Parti İzmir İl Başkanı ve bazı derneklerin de hakkında suç duyurusunda bulunduğu muhtarla ilgili hazırlanan iddianame ise yargının ne kadar siyasallaştığının bir başka deliliydi:
“Son dönemde ise ülkemizde, okumayan, araştırmayan, kulaktan doğmalara inana bir güruh, Cumhurbaşkanı ile ilgili aslı astarı olmayan şeyler söylemekte, internet ve sosyal paylaşım platformlarının artması ile sahte isimlerle pervasızca paylaşımlar yapmakta, kendileri gibi okumayan, araştırmayan, bilime karşı zihinlere zincir vuran bir kitleyi böylelikle etkilemeye çalıştıkları bilinmekte, yapılan benzeri soruşturmalardan görülmektedir... Dosyamız şüphelisi ise bir mahalle muhtarı olup, Cumhuriyet ve Demokrasi için ömrünü heba eden ve ülkeye bu kavramları getiren Cumhurbaşkanı’nın getirdiği sistemde, demokratik seçimler ile muhtar seçilmiş ve temsil yetkisi olan bir kimse olarak bu paylaşımı sosyal medya hesabından paylaşmıştır.”
Muhtar yargılandığı mahkemede 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Karar istinaf aşamasında.
Sadece geçen ay Osmaniye’de sosyal medya hesabından Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği iddiasıyla F.Ş., Cumhurbaşkanı’nın büstüne hakaret ederken çektikleri videoyu tiktok sitesindeki hesabından paylaşan 16 yaşındaki Y.S. ve 17 yaşındaki H.Ç., Atatürk’e hakaret ettikleri iddiasıyla Hatay’da doktor Ç.F., Zonguldak’ta 21 yaşındaki A. A., Eskişehir’de 62 yaşındaki A.Z. tutuklandılar.
Neredeyse her gün ajanslara düşen, artık kimsenin dikkatini çekmeyen, geçen ayın “Cumhurbaşkanı veya Atatürk’e hakaretten tutuklandı” haberlerini Google’dan taradığınızda karşınıza çıkan ilk haberlerden bir seçmeydi bu.
Fark edenler olmuştur, bunu yaparken küçük bir algı operasyonu yaptık.
Atatürk’e hakaret yüzünden yaşanan tutuklamaları Cumhurbaşkanı’na hakaret, Cumhurbaşkanı’na hakaret yüzünden yaşanan tutuklamaları ise Atatürk’e hakarete çevirdik.
Muhtemelen okuduğunuz gazeteler ve takip ettiğiniz internet sitelerinin politik tercihlerine göre bu haberlerden bir kısmını gördünüz, bir kısmını hiç görmediniz.
Yine muhtemelen takip ettiğiniz gazetenin veya internet sitesinin siyaseten durduğu yere göre bu haberleri daha önce “hakaret etti, hapsi boyladı” havasında okumuştunuz.
Cumhurbaşkanı’na hakaretten birinin tutuklandığı okurken içinizden ya “Ülkede resmen diktatörlük var, ağzını açan tutuklanıyor” dediniz ya da “kim bilir ne dedi de tutuklandı, sen de hakaret etmeseydin” diye bahane aradınız.
Atatürk’e hakaret yüzünden birinin tutuklanmasını okurken ise yine siyasi görüşünüze göre içinizden ya “bu çağda olur mu böyle şey”, “yargıda vesayet devam ediyor” diye söylendiniz ya da “her şeyini borçlu olduğun adama hakaret edersen kodesi boylarsın” diye bir miktar memnun oldunuz.
Bu iktidar döneminde çalışan yargıçların hala bu kararları verebilmesi sizi ümitlendirmiş bile olabilir.
Belki de kafanızda böyle bir ayrım bile yok. Size göre hakaret eden hapsi boylamalı. Hem Cumhurbaşkanı’na hem de Atatürk’e hakaret edenlerin tutuklanmasında eşitlik kafi. İşte toplumsal uzlaşma bu!
Örnekleri tekrar tekrar okuyup kendi duygunuzu test edebilirsiniz.
Ama inanın sonuç değişmiyor.
Bir kısmı sert eleştiri, pek çoğu gerçekten hakaret olan bu sözler, cümleler yüzünden Türkiye’de her gün birileri tutuklanıyor.
İnternet ve sosyal medyada yazma rahatlığı, artan jurnalcilik, dönemin atmosferi, hakim ve savcıların siyasi ve ideolojik reflekslerinin artması, yargının bağımlılığı bir araya gelince, başka zamanlarda yok sayılmış, daha basit cezalarla cezalandırılmış her türlü sert eleştiri ve hakaretamiz ifadenin cezası artık çok kolay tutuklama ve hapis oluyor.
Savcılar ve hakimler bu aralar ceza kanununda Atatürk’e hakareti düzenleyen 5816 sayılı yasa ve Cumhurbaşkanı’na hakareti düzenleyen 299. maddeden önlerine düşen kimseyi affetmiyor.
Bunun farkına varan fırsatçılar, boşanmak istedikleri eşlerini, kavgalı oldukları komşularını, sevmedikleri akrabalarını Cumhurbaşkanı’na ya da Atatürk’e hakaretten ihbar ediyor.
Bir süredir adliyelerin en ciddi iş yüklerinden birini bu ihbarlar ve davalar oluşturuyor.
Savcılar için bu davaları açmak bir türlü açmamak başka türlü bir mesele. Hakimler için de önlerine gelen böyle bir dosyada tutuklama dışına ceza vermek riskli. İnternette işlenen suçlarda suçun işlendiği yer belirsiz olduğu internette işlenmiş hakaret ve terör propagandası suçları için İstanbul’dan, Ankara’dan Ardahan’a ifade vermeye gidenler var. Çünkü Ardahan’da bu suçları bulup dava açmaya meraklı bir savcı çıkabiliyor.
Soruşturma ve davalardaki artışla ilgili istatistikler sınırlı.
Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in verdiği rakamlara göre son üç yılda TCK 299. maddeden 68.827 kişi hakkında soruşturma açıldı. Bu soruşturmalarda 12. 839’u davaya dönüştü.9 bin 234’ü karara bağlandı ve 3 bin 414 kişiye mahkumiyet cezası verildi.
Atatürk’e hakaret davalarının rakamlarını ise takip eden kimse yok. Çünkü buna benzer bilançoları tutan kesimlerin pek de umurunda değil o rakamlar.
Cumhurbaşkanı’na hakaretten insanların tutuklanmasından rahatsız olanların büyük bir kısmı Atatürk’e hakaretten insanların tutuklanmasından ya memnun ya da o konuda yorum yapmamayı tercih ediyor. Bunun tam tersinin geçerli olduğunu herhalde söylemeye gerek bile yok.
Halbuki sadece bir tarafı görmek ve eleştirmek ya da tutuklanmada eşitlikten mutlu olmak, kimseyi korumuyor.
Şok edici ifadelerin de ifade özgürlüğü içine girdiği, siyasetçilerin normal insanlardan daha fazla ve daha sert eleştirilebileceği ve buna tahammül etmeleri gerektiği ile ilgili AİHM içtihatları ortada. Bu içtihatlara göre alınmış yargı kararları da ortada.
Ama yine de bu birikim işe yaramıyor.
Halbuki tutuklamalar arasında ayrım yapmadan savunulacak prensipler belli. Ceza kanunundaki hakaret maddesinden ayrı olarak hem Atatürk hem de Cumhurbaşkanı ile ilgili özel ceza kanunları olması yanlış, hakaret suçuna hapis de ağır bir ceza.
İfade özgürlüğünü bir bütün olarak savunmayı öğrenmeliyiz.
Eğer öğrenemezsek hiç kimsenin ifade özgürlüğü garanti altında olmayacak.Ya hepimiz için ifade özgürlüğü ya hepimiz için tutuklamada eşitlik
.14/12/2018 23:32
“Soruşturmanın sonucu tespit edilememiştir”
87
Ankara’da dokuz insanın hayatını kaybettiği hızlı tren kazasından bir hafta önce, Tekirdağ Çorlu’da 25 insanın hayatını kaybettiği tren kazasından ise altı ay sonra, 5 Aralık 2018 günü Anayasa Mahkemesi bundan 14 yıl önce meydana gelmiş başka bir tren kazasıyla ilgili önemli bir karar verdi.
4 Haziran 2004 günü Başbakan’ın katıldığı törenle İstanbul-Ankara arasındaki seferlerine başlayan Yakup Kadri Karaosmanoğlu adlı hızlandırılmış tren, açılışından iki ay sonra 22 Temmuz 2004 günü saat 19.45'te Sakarya'nın Pamukova ilçesi yakınlarında raydan çıkmış, devrilen tren vagonlarının altında kalan 37 kişi hayatını kaybetmişti.
Anayasa Mahkemesi’nin 14 yıl sonra gelen kararı, son tren kazalarında soruşturmaların müstakbel akıbeti hakkında da çok şey söylüyor.
Aslında 2004 yılında kazanın hemen ardından Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı hızlı ve kararlı bir şekilde başlatmıştı.
Üç üniversite hocasının iki ay içinde tamamlandığı bilirkişi raporuna göre kazada 8’de 3 oranında kusur birinci makinistte, 8’de 1 oranında kusur ikinci makinistteydi. 8’de 4 oranında yani yüzde elli kusur ise “üstyapı bakım ve onarım yetersizlikleri, güvenli seyir kontrolü, kontrol düzenek ve sistemlerinin olmayışı nedeniyle” TCDD’ye aitti.
Soruşturmayı yürüten Pamukova Savcılığı, olayın ardından gözaltına alınan birinci makinist F.K, ikinci makinist R.S. ve tren şefi K.C. hakkında “tedbirsizlik, tecrübesizlik ve kaidelere riayetsizlikle kazaya sebep olma” suçlamasıyla kamu davası açtı.
Kazada yüzde elli kusurlu bulunan TCDD yetkilileri hakkında soruşturma açabilmek için bakanlık izni gerektiğinden yetkisizlik kararı verilerek, dosya Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma açılabilmesi için Ulaştırma Bakanlığı’ndan izin istedi. Bakanlık soruşturma için izin verdi. Bu arada TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman ile yardımcısı Ali Kemal Ergüleç görevden alındı.
Ankara Başsavcılığı, iki bürokrat hakkındaki dosyayı inceledi ve bir kere daha yetkisizlik kararı vererek, dosyayı tekrar Pamukova Cumhuriyet Savcılığı’na geri gönderdi.
O günlerde çıkan haberlere göre kamu görevlileri hakkındaki soruşturmayı yürütecek Pamukova Cumhuriyet Savcısı Mithat Kutanoğlu, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın da ifadesini almayı planlıyordu.
Fakat o soruşturma bir türlü başlayamadı.
İlk dava trenin tutuklu makinistleri hakkında açıldı.
13 Ekim 2004’teki ilk duruşmada bilirkişi raporu ve iddianameye göre kazada 8’de 3 hatalı bulunan iki tutuklu sanıktan birinci makinist F.K. kendini savundu:
“Normal hızdaydım. 183+100'e gelmeden freni yaptım. Virajı normal şekilde geçtim, geçtikten sonra aynaya baktım ve ikinci vagonun birinci vagondan koptuğunu, yan yatığını gördüm. Freni çektim. Ben ilk kez hızlı treni kullanmaktaydım, daha önce hiç gitmemiştim. Bizler hızlandırılmış tren konusunda ayrıca bir eğitim almamıştık. Oysa hızlı tren ile normal tren arasında sık sık değişen hız farkları vardı.”
Fakat, 10 Kasım 2004 günü açıklanan Ulaştırma Bakanlığı’nın hazırlattığı yeni bilirkişi raporu, ilk bilirkişi raporundan farklı bir sonuca ulaşmıştı.
Prof. Dr. Sıddık Yarman başkanlığındaki Bağımsız Bilirkişi Kurulu adı verilen heyet demiryolculuğu üzerine uzman isimlerden oluşmaktaydı (Prof. Dr. Aydın Erel, Prof. Dr. Mustafa Karaşahin, Doç. Dr. Metin Başaran ve Prof. Dr. İnal Seçkin) ve onlara göre kazanın esas nedeni aşırı hızdı. Makinistlerin iddiasının aksine fren hiç çekilmemişti.
Makinistlerin yargılandığı davada ise 5 Ocak 2005’teki dördüncü duruşmada artık tutuklu sanık kalmamıştı.
Bu arada Ulaştırma Bakanlığı’nın hazırlattığı ikinci bilirkişi raporuna göre kusuru bulunmayan ama görevden alınmış olan TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman, Ulaştırma Bakanlığı’nın hakkında verdiği soruşturmaya izin kararına itiraz etti.
İtirazı haklı bulan Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 31 Mart 2005’te bakanlığın soruşturma iznini kaldırdı.
Karar, soruşturmayı ilk açan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na ulaştı. Cumhuriyet Savcısı kazayla ilgili dosyanın soruşturma açılmadan işlemden kaldırılmasına karar verdi.
Böylece TCDD yöneticileri hakkında Pamukova tren kazasıyla ilgili açılan soruşturma, ilerlemeden kapanmış oldu. Karaman da Temmuz 2005’de TCDD Genel Müdürlüğü’ne geri döndü.
Tahliye edilen iki makinist ise hızlı bir idari soruşturmanın sonucunda, mahkemenin kararı beklenmeden Nisan 2004’de işten çıkarıldı.
Bu arada komplo teorileri de havada uçuşmuştu. Görevden alınan TCDD Genel Müdür Yardımcısı Ali Kemal Ergüleç’in ağzından bir gazetede, Bulgaristan göçmeni olan birinci makinist F.K. için “Bulgar ajanı, kazayı o planladı” dediği yazılınca, makinist F.K. genel müdür yardımcısı hakkında dava açtı. Ergüleç mahkemede bu sözleri söylemediğini iddia etti.
Mahkeme yıllarca sürdü. 2007 yılında mahkemeye bir kere daha TCDD’nin 8’de 4 kusurlu olduğunu söyleyen bilirkişi raporu geldi. Dört yıl sonra 2008 yılında ise artık karar aşamasına gelinmişti.
Mahkeme, birinci makinist F.K. ‘yi 2 yıl 6 ay hapis ve 1000 TL para cezasına, ikinci makinist R.S. 1 yıl 3 ay hapis ve 733 TL para cezasına çarptırdı. Üçüncü sanık makinist R.S. ise beraat etti.
Ama dört yılda biten davanın temyiz aşaması 10 yıl sürdü. Bu top çevirme ve yavaşlatma Anayasa Mahkemesi’nin kararında şöyle anlatıldı:
“Başvuruya konu olay 2004 yılında meydana gelmiş olup bu olay hakkındaki soruşturma iki aydan daha kısa bir sürede tamamlanmıştır. Ceza Mahkemesi ilk kararını 2008 yılında vermiştir. Ne var ki kararın kanun yoluna başvurma hakkı olan bazı kişilere tebliğ edilmemesi nedeniyle ilk bozma kararına ilişkin temyiz süreci yaklaşık 2 yıl 6 ay, ikinci bozma kararına ilişkin temyiz süreci ise yaklaşık 2 yılda sonuçlanmıştır. Ceza Mahkemesince en son 24/11/2014 tarihinde karar verilmiş olup yargılama henüz sonuçlandırılamamıştır.”
“Suçun işlendiği yer mahkemenin gerekçeli kararının başlığına yazılmadı” gibi teknik nedenlerle verilen bozulma kararı, 83 kez talep edilmesine rağmen alınamayan ifadelerle 2008 yılındaki mahkeme kararının temyizi 2018 yılında hala bitmiş değil.
Uzayıp giden, oradan oraya atılan dosyada kazadan 14 yıl sonra Anayasa Mahkemesi’nin verdiği “Ölümlü Tren Kazasında Ceza Yargılamasının Uzun Sürmesi Nedeniyle Yaşam Hakkının İhlal Edilmesi” kararı ise annesi Fevziye Yarlıgan’ı (52), henüz 17 yaşındayken o tren kazasında kaybeden Burcu Demirkaya’nın ısrarının sonucu.
2014 yılında mahkemenin bozma kararından sonra verdiği düşük cezalara ve 26 bin TL’lik tazminata kızan Demirkaya, “Annemi kaybettiğimde 17 yaşındaydım. Girdiğim bunalım yüzünden üç yıl üniversiteyi kazanamadım. 26 bin lira annemin yokluğunu giderebilir mi?” diyerek kararın bozulması için bir kere daha Yargıtay’a gitmiş ama oradan da sonuç çıkmayınca 2015 yılında Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu.
Kazadan 14 yıl sonra dosya hala temyizde bekliyor.
Bu 14 yılda pek çok şey yaşandı.
İki sanık makinist 2007 yılında sicil affı sonrası TCDD’ye geri döndü. Görevden alınan TCDD Genel Müdür yardımcısı Ali Kemal Güleç, 2005 yılında İstanbul Belediyesi Raylı Sistemler Daire Başkanlığı’na getirildi. TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman 2015 yılında seçimlerde aday olmak için istifa edene kadar genel müdürlük koltuğunda oturdu. 7 Haziran seçimlerinde sürpriz bir şekilde aday gösterilmeyen Karaman, 2018 seçimlerinde Erzincan Milletvekili olarak Meclis’e girdi. Kaza sırasında TCDD Ankara Bölge Müdürü olan İsa Apaydın şimdiki TCDD Genel Müdürü. Bakanlığın bilirkişi heyetinde olan Prof. Dr. Mustafa Karaşahin en son Çorlu tren kazasında bilirkişi heyetindeydi.
14 yıl önce TCDD yöneticileri için açılan soruşturmanın akıbeti içinse Anayasa Mahkemesi kararında şöyle deniyor:
“Bu soruşturmanın sonucu tespit edilememiştir.”
Pamukova kazasının soruşturmasının adliye koridorlarında kaybolduğu bu 14 yılda yeni tren kazaları yaşandı, onlarca insan hayatını kaybetti.
14 yıl sonra yargının geldiği yeri ise en iyi üzerinden altı ay geçmiş olmasına rağmen Çorlu tren kazasıyla ilgili açılan soruşturmanın henüz bir davaya dönüşmemiş olması gösteriyor. Pamukova tren kazasından sonra olduğu bakan hakkında gensoru vermek, ilgili bakana Meclis’te hesap sormak artık mümkün değil. En son bir savcının üst düzey bir bürokrat hakkında soruşturma açmak için bir bakanlıktan izin istemesinin üzerinden ise çok uzun zaman geçti.
Artık hesap veren değil, çocuğunu kazada kaybetmiş acılı anneleri sosyal medyada bloklayan, sorulara cevap vermesi gereken zamanda Twitter hesabını kilitleyen hikmet-i hükümetinden sual olunmaz bir devlet var.
Bu cesaretin kaynaklarından birinin Anayasa Mahkemesi kararında anlatılan bu 14 yıllık uzun hesap vermezlik hikayesi olduğunu herhalde söylemeye gerek yok
.16/12/2018 23:45
Bir zamanların konuşan Türkiye’sini hatırlamak...
86
Mimar, antropolog, çevirmen Prof. Dr. Bozkurt Güvenç geçen hafta 92 yaşında hayatını kaybetti.
ABD’de mimarlık eğitimi tamamlayan, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji bölümünü kuran, Kültür Bakanlığı’nda müsteşarlık yapmış, Türk Kimliği üzerine klasik bir kitap yazmış çok değerli bir düşünce adamı olan Güvenç’i Türkiye daha çok televizyonda yönettiği açık oturumlarla tanımıştı.
1970’lerden itibaren TRT’de yayınlanmaya başlanan Açık Oturum adlı programlarda bugün artık televizyonlarda yan yana gelemeyecek insanlar devlet televizyonunda medeni tartışmalar yürütmüşlerdi.
12 Mart muhtırasının ardından TRT’de Abdi İpekçi’nin yönettiği Açık Oturum’da TRT’nin özerkliği gibi hassas meseleler bile konuşulmuş, yine aynı yıllarda darbecilerin kurduğu hükümetin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Atilla Karaosmanoğlu, partilerin ekonomi kurmaylarıyla o günkü adıyla İstanbul Televizyonu’nda hayat pahalılığını tartışmıştı.
Bugün bunu televizyonda yapmayı bırakın, Meclis’te yapmak bile zor.
Ne ilginçtir ki parti liderlerinin televizyondaki ilk tartışması da 12 Eylül’ün ardından gidilen 1983 seçimlerinden önce oldu.
Benzer Açık Oturum programlarından tecrübeli TRT’nin parlamento muhabiri Hüsamettin Çelebi’nin yönettiği bu ilk liderler tartışmasına Evren’in desteklediği MDP’nin liderin Turgut Sunalp, Halkçı Parti’nin lideri Necdet Calp ve Anavatan Partisi lideri Turgut Özal katılmış, gazetelerin manşetlerden halkı ekran başına çağırdığı programa Özal ile Calp arasındaki meşhur “köprüyü satarım, satamazsın” tartışması damga vurmuştu.
Seçimlerde iktidara gelen ANAP’ın bir yıllık icraatını konuşmak üzere 1985 yılında aynı liderler bir kere daha TRT’deki Açık Oturum’da biraraya geldiler. Özal’ın “iki sene öncekinin rövanşı” bu dediği açık oturuma yine Özal, Calp ve Sunalp katılmıştı. Mehmet Barlas’ın yönettiği tartışmada süresi biten Başbakan Özal’ın sözlerini Barlas “Zaten geri kalanını İcraatın İçinden”de tamamlarsınız” diye espriyle kesmişti.
80’lerin ikinci yarısında TRT’de Uğur Dündar, Ali Kırca ve Can Okanar tarafından yönetilen Açık Oturumlarda başörtüsü meselesinden arabeske kadar konuşulmamış sansürlü meseleler resmi kanalda tartışılmıştı.
Liderler ise bir kere daha 1989 yerel seçimlerinin ardından TRT ekranlarında tartışmaya çıktılar. Yerel seçimleri iktidardaki ANAP kaybetmiş olmasına rağmen Başbakan Özal seçimin galibi SHP’nin lideri İnönü ve DYP’nin lideri Demirel’i TRT’de tartışmaya çağırmıştı. Liderlerin Gözüyle Türkiye-89 adlı o Açık Oturumu yönetme görevi de Prof. Bozkurt Güvenç’e verilmişti.
İki yıl sonra gidilen 1991 genel seçimleri öncesinde seçimin iddialı altı partisinin lideri (Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Doğu Perinçek) bir kere daha TRT’de bir araya geldiler. Bu kez açık oturumu TRT spikerlerinden Can Okanar yönetti.
Hala videoları sosyal medyada dolaşan tartışmada, birbirinden taban tabana zıt siyasetler izleyen liderler, medeni bir ortamda Kürt sorunundan, işkenceye kadar en çetrefilli konuları konuştular.
Seçimlerin hemen ardından Meclis’te olan partilerin liderleri bir kere de 1991 yılının son günlerinde, yeni gelen 1992’yi konuşmak üzere TRT’de bir araya geldiler. Açık oturumun yöneticisi yine Bozkurt Güvenç’ti. Başlıksa “Liderlerin Gözüyle Türkiye-92.”
Artık Başbakan olan Demirel, Başbakan Yardımcısı İnönü, ana muhalefet ANAP’ın lideri Mesut Yılmaz ve Meclis’te grubu olan RP lideri Erbakan, MHP lideri Türkeş ve DSP lideri Ecevit yine medeni bir üslupla, zaman zaman esprilerin ve laf atmaların yaşandığı bir tartışmayla 1992 yılında Türkiye’yi bekleyen meseleleri değerlendirdiler.
Teknik bir aksaklıktan dolayı bir ara gidilen reklam arasından sonra tekrar program başladığında Kemalist fikirleriyle bilinen oturumun yöneticisi Bozkurt Güvenç, RP lideri Erbakan’a dönerek;
“Sayın Necmetin Erbakan. 1992 yılında Türkiye ve dünyamız. Sizin güzel görüşlerinizi kesmek zorunda kalmıştık. Zaman sınırı. Söz sizin yeniden, buyurun” dedi. Erbakan da ona benzer bir nezaketle mukabele etti: “Estağfurullah. Hayır bir yanlışlık var. Benim konuşmamı kesmediniz. Başka bir arkadaşla karıştırdınız herhalde. Müsaade ederseniz vaktinde başlayayım yine.”
Sadece liderler değil. 1994 yerel seçimleri öncesinde belediye başkan adayları da yeni açılan özel televizyonlarda canlı yayınlara birlikte çıkarak tartıştılar.
Star’da yayınlanan Kadir Çelik’in Objektif programında İstanbul, Ankara, İzmir adayları kozlarını paylaştılar. En heyecanlı tartışma tabii İstanbul adayları arasında geçti. SHP adayı Zülfü Livaneli, ANAP adayı İlhan Kesici, DYP adayı Bedrettin Dalan ve RP adayı Recep Tayyip Erdoğan seçim kampanyasında iki kez televizyonda bir araya gelip tartıştılar.
Sadece televizyonlarda tartışmakla kalmadılar. Yerel seçimler öncesi İstanbul’un mevcut SHP’li belediye başkanı Nurettin Sözen de bütün belediye başkan adaylarını metro inşaatını birlikte incelemeye davet etti. Davete RP adayı Erdoğan ile birlikte CHP adayı Ertuğrul Günay, Yeniden Doğuş Partisi adayı Hasan Celal Güzel, DEP adayı Kemal Parlak da katıldılar, metro çalışmalarını birlikte incelemişlerdi.
Sadece liderler değil. O yıllarda yan yana gelmesi zor olan isimler de televizyonlardaki tartışmalarda bir araya gelebiliyorlardı.
1992 yılında TRT’de yayınlanan ve Taha Akyol ile Nazlı Ilıcak’ın sunduğu programda Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis ile DEP milletvekili Ahmet Türk bir araya gelmiş ve fail-i meçhuller meselesini konuşmuşlardı. Programın sonunda ikili birlikte Memleketim şarkısını söylediler.
1993 yılında Mehmet Ali Birand ve Can Dündar’ın birlikte yaptıkları Çarpraz Ateş programına ise MHP lideri Alparslan Türkeş ile DEP milletvekili Orhan Doğan birlikte çıkıp çatır çatır tartıştılar. Tartışmada bir ara telefonla Celal Talabani’ye bile bağlanılmıştı.
Bugün, bir MHP liderinin, televizyonda HDP vekiliyle tartışabilmesini bırakın,
insanların bir otel salonunda toplanıp Türkiye’nin meselelerini tartışmasına bile tahammül edemeyip, Kandil’in yolunu gösteren bir yere vardık.
1995 seçimleri öncesinde de liderlerin televizyonlarda tartışma geleneği sürdü. Birbirlerinden nefret eden Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller bile kanal kanal dolaşıp seçim öncesi kozlarını paylaştılar.
Türkiye’de seçim öncesi liderler son olarak 2002 seçimlerinden önce televizyonda birlikte tartıştılar. Erdoğan ve Baykal’ın Uğur Dündar’ın yönettiği tartışması maalesef son oldu.
2004 yerel seçimleri öncesi televizyonlarda belediye başkan adaylarının tartışmaları oldu ama sonra yerel seçimlerde de bu gelenek yavaş yavaş ortadan kalktı.
Bu yerel seçimlerde de çok muhtemelen adayları birlikte tartışırken göremeyeceğiz.
Liderleri birlikte televizyonda tartışırken görmeyi bırakın, muhalefet liderlerini televizyonda görmek bile artık büyük bir ayrıcalık.
Şer ittifakı, teröristlerle işbirliği lafları, tehditler havalarda uçuşuyor.
Bırakın televizyonda yan yana gelmeyi, cenaze safında yan yana durmanın bile jurnal nedeni olduğu bir dönemdeyiz.
O yüzden televizyonda birlikte tartışan liderlerin arşiv görüntülerinin Türkiye’ye ait olduğuna yeni nesli inandırmak oldukça zor.
Bir zamanlar sabahlara kadar televizyonda Siyaset Meydanı izleyen bir ülke için üzücü bir içe kapanma ve geriye gidiş bu.
Bozkurt Güvenç’in vefatı, bir zamanlar demokrasi ve özgürlükler konusunda ciddi sorunları olsa da, Türkiye’nin sahip olduğu çok sesli ve medeni tartışma ortamını da hatırlattı.
Toplumlar her alanda ve her zaman ileriye gitmiyor
.18/12/2018 23:56
İster portakal, ister mandalina, istersen narenciye ol...
117
Son günlerde portakalda vitamin bile olmayan protesto gösterisi ihtimali üzerinden Türkiye’de tehditler, hakaretler havada uçuşurken dünyanın her yerinde farklı nedenlerle insanlar sokaklardaydı.
Paris’teki Sarı Yelekliler malum. Budapeşte’de de Orban hükümetinin Meclis’ten geçirmeye çalıştığı çalışma sürelerini uzatan “Köle Yasası” ve yargıyı iktidara bağlayacak yeni mahkemelerin kurulmasına karşı Macarlar sokaklarda. Dün 10 bin gösterici “iktidarın borazanı” olmakla suçladıkları devlet kanalına yürüdü.
Ürdün’ün başkenti Amman’da ise sosyal medyadan örgütlenen halk, günlerdir artan vergileri, hükümetin kemer sıkma politikalarını protesto ediyor.
ABD, Avusturalya, Belçika, İsveç gibi müreffeh ülkelerin sokaklarını ise haftalardır Polonya’daki sonuçsuz iklim zirvesini protesto eden ve hükümetlerini adım atmaya çağıran küresel ısınma karşıtı gençler dolduruyor. Bütün dünyaya yayılan eylemleri 15 yaşındaki İsveçli Greta’nın okul boykotu çağrısı başlatmıştı.
Atina sokakları da hareketli. 10 yıl önce polis tarafından öldürülmüş 15 yaşındaki bir çocuğu anma gösterilerinde yine olaylar çıktı.
Bir süredir Çekler, ondan önce de İsrailliler yolsuzluk soruşturmaları yüzünden Başbakanlarının istifası için sokaklara çıkıyorlar.
17 Aralık ayrıca Tunus'ta zabıtanın mallarına el koyması üzerine kendini yakarak Arap Baharı'nın fitilini ateşleyen Muhammed Bouazizi'nin de ölüm yıldönümü.
Her protestoyu oyun, kurgu, birilerinin düğmeye basması olarak görenler için inanması zor ama işte dünyada hala sokaklara çıkıp protesto gösterileri düzenleyen insanlar var.
Tabii hiç bir iktidar sokaklarda protesto edilmekten memnun olmaz.
Türkiye’de de hiç bir zaman olmadı.
Demokrat Parti’nin anti demokratik Tahkikat Komisyonu yasasını protesto için darbeden bir ay önce 28 Nisan’da İstanbul ve Ankara’da patlak veren öğrenci olayları, iktidarı panikletmiş, güç kullanmasına neden olmuş, o aşırı güç kullanımı da darbeyi hızlandırmıştı.
12 Eylül darbecileri de darbenin gerekçelerinden biri olarak darbeden kısa bir süre önce Konya’da MSP’nin öncülüğünde düzenlenen ve Erbakan’ın da katıldığı Kudüs Yürüyüşü’nü göstermişti.
12 Eylülcüler bu yüzden yeni anayasada ve uygulamasında toplanma ve gösteri hakkına sınırlar getirdiler.
Valilikler ve emniyet “kamu düzeni” gibi gerekçelerle hoşlanmadığı gösterileri iptal etme hakkında sahip oldu.
Valiliğin izin vermediği yürüyüşlerden biri de 1991 Körfez Krizi günlerinde İstanbul’daki bazı parti il başkanlarının çağrı yaptığı “Savaşa Hayır” yürüyüşüydü.
O günün CHP’si, SHP’nin İstanbul İl başkanı Ercan Karakaş’ın ev sahipliği yaptığı ilk toplantıdan sonra, sekiz partinin temsilcileri (SHP İl Başkanı Ercan Karakaş, DYP İl Başkan Yardımcısı Recai Dıblan, Halkın Emek Partisi (HEP) İl Başkanı Osman Özçelik, Sosyalist Birlik Partisi MKYK üyesi Erol Kızılelma, Sosyalist Parti İl Başkanı Mustafa Birçek, Türkiye Birleşik Komünist Partisi İl Başkanı Başkanı Zeynep Vardal ve Yeşiller Partisi temsilcisi Türksan Başer Kafaoğlu) yürüyüş çağrısı için Refah Partisi İl Başkanlığı’nda bir araya geldiler. Ev sahibi RP İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Fakat valilik sekiz partinin “Savaşa Hayır” yürüyüşüne izin vermedi. Daha sonra sekiz parti miting yapmak için bir kere başvurdu. Yine “kamu düzeni”, “ülkemizin içinden geçtiği hassas günler” gerekçeleriyle mitinge de izin çıkmadı.
Bunun üzerine RP il başkanı Erdoğan, SHP il başkanı Karakaş, HEP il başkanı Özçelik, Sosyalist Parti ve Sosyalist Birleşik Komünist Partisi temsilcileri hep birlikte Eminönü Meydanı’nda halka bu yasağı protesto eden bir bildiri dağıttılar.
Bildiri epey sert yazılmıştı:
“Halkımızın büyük bir bölümü bu savaşa karşı ama Özal ve ANAP iktidarı adım adım ülkeyi savaşa götürüyor. TRT ve Magic Box Özal’ın savaş politikalarının sözcülüğünü yapıyor. Savaşa son verilsin diyen barış yanlısı insanlara olmadık baskılar uygulanıp, miting ve gösteri yapmaları engelleniyor. Bizler muhalefet partilerinin İstanbul il yöneticileri olarak bu savaşa derhal son verilmesini, daha fazla insana kıyılmamasını, doğal çevrenin tahribinin önlenmesini ve ülkemizin hiçbir şekilde bu savaşa girmemesini istiyoruz. İşçi ve emekçileri Özal ve ANAP iktidarından kurtulmak için dayanışmaya çağırıyoruz.”
İktidarların hoşlarına gitmeyen sokak gösterilerini kriminalize etmesi, arkasında komplo, oyun, dış kaynak aramasının da yakın tarihimizden sayısız örneği gösterilebilir.
Onlardan en ilginçlerinden biri 1994’de yaşanmıştı.
Türkiye büyük bir ekonomik kriz içindeydi. Hükümet meşhur 5 Nisan kararlarını açıklamış, işçiler, memurlar sokaklara dökülmüştü. Sendikalar grevlere gidiyor, otoyollar, fabrikalar işgal ediliyordu. Tabii kimsenin aklına bütün protestoları yasaklamak gelmiyordu.
O günlerde Türkiye’nin yakından izlediği Bosna Savaşı’ndan gelen bir haber ise büyük bir şok yaratmıştı. 9 Nisan’ı 10 Nisan’a bağlayan gece, TGRT ve Star televizyonları Sırpların Boşnakların yaşadığı Gorazde’yi kimyasal silahlarla vurduğu haberini geçmeye başladılar. Sabaha kadar televizyonlara bağlanan gazeteciler, yazarlar protesto çağrıları yaparak katliamı lanetledi.
Ertesi gün kimyasal saldırıyı protesto için bir milyonu aşkın insan Taksim Meydanı’nda toplanmıştı. Ankara’da ve Türkiye’nin her yerinde de halk sokaklara çıkmıştı.
Daha sonra haberin doğru olmadığı ortaya çıktı ama ellerinde Refah Partisi, MHP, Osmanlı ve o günlerin medya tabiriyle “yeşil şeriat bayrağı” ile bir anda meydanları dolduran kalabalıklar hükümeti ve medyayı ürkütmeye yetmişti.
Başbakan Çiller’e göre “gösterilerin arkasında ikisi de rejim karşıtı RP ve DEP (o günlerdeki HDP) ittifakı” vardı. Başbakan Yardımcısı Karayalçın’a göre ise “Bunlar kendiliğinden oluşmuş gösteriler değildi. Sistemli ve örgütlü bir şekilde sahneye konulmuştu.”
Çalışma Bakanı Moğultay “Gösterilerin laikliğin kabul edildiği 10 Nisan gününe denk gelmesinin tesadüf olmadığına” dikkat çekerken, Adalet Bakanı Oktay ise “İki televizyon ve gösteri için çağrı yapanlar hakkında DGM’lerin harekete geçtiğini” açıkladı.
Bu açıklamalar üzerine konuşan RP lideri Necmettin Erbakan daha sonra parti kapatma gerekçesi olarak kullanılacak meşhur “kanlı mı olacak kansız mı” konuşmasını yaptı.
Konuşmasının bir yerinde de Taksim’deki mitinge sahip çıkarken şöyle demişti: “Sen uşaklık yaparsan halk da ayaklanacak. Ankara’da, İstanbul’da gösteri yapacaktır. Seçimle gitmezseniz halk da böyle ayaklanacaktır.”
Erbakan hakkında da soruşturma açıldı.
Antalya’da toplantı halindeki savcılar bir bildiriyi yayınlayarak “laikliği koruyacağız” mesajı verdi. Toplantıya telgraf gönderip savcıları tebrik eden Genelkurmay Başkanı’nın mesajı da ayakta dakikalarca alkışlandı.
Türkiye bu tecrübelerden sonra 2001 yılında AB reformlarına uyum yasaları çerçevesinde "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” diye başlayan Anayasa’nın 34. maddesinin devamındaki sınırlamaları kaldırdı.
Gösteri ve protesto düzenlemek için öngörülen bildirimin bir izin olarak uygulanması ve bu yüzden yaşanan hak ihlallerinin bireysel başvuruyla önüne gittiği Anayasa Mahkemesi de üst üste kararlar alarak bildirimin izin değil, usul gereği bir düzenleme olduğunu netleştiren, toplanma ve gösteri hakkının altını çizen içtihatlar oluşturdu. Bir gösteri sırasında yol kapamayı, gece yürüyüşü ve mitingini yasaklayan düzenlemeleri iptal etti.
http://www.anayasa.gov.tr/icsayfalar/basin/kararlarailiskinbasinduyurulari/genelkurul/detay/28.html
https://www.evrensel.net/haber/357509/aym-gosteriye-ceza-hak-ihlalidir
Böyle tecrübeler yaşamış, Anayasası’nda izin almadan barışçıl protesto hakkını düzenleyen açık bir hüküm olan, Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarıyla bunun altı çizilmiş bir ülkede 2018 yılında televizyonda tam dökümü şöyle olan bir konuşma yapıldı:
"Geçtiğimiz günlerde Sayın İbrahim Kalın'ın da 'İnsanlar haklarını aramak için böyle yapmalılar. Seslerini duyurmak için bu şekilde yapmalılar' diye sözleri vardı. Bunun mümkün olmayacağını biliyorsunuz arkadaşlar. Türkiye'de barışçıl protestoların dahi mümkün olamayacağını, barışçıl bir protesto yapmak için sokağa çıkanların karşısına polis memurlarının amirlerinden aldığı emirleri uygulamak zorunda olduğunu biliyorsunuz. Evet Sayın Cumhurbaşkanı böyle söylüyor. İcraatın başında olduğu için söylüyor. Aslında gerçeği bilenler de var. Ben gerçeği görenlerdenim. Kendisi de bence gerçeği söylüyor. Samimi mi o sözünde? Bence değil. Ben samimi miyim sözümde? Ben samimi olduğumu düşünüyorum. Hadi bakalım, barışçıl bir eylem için zamları protesto edelim. Doğalgaz zamlarını. Hadi bakalım, yapalım. Yapabilecek miyiz? Kaç kişi çıkacak sokağa korkudan, endişeden? 'Dayak yerim' vesaire. 'Hakkımı arayacağım ama ne yaparım, başım derde girer mi girmez mi? Kaç kişi çıkar Allah aşkına söyler misiniz? İşte bu şekilde toplumsal muhalefeti, bireysel ve toplumsal muhalefeti baskı altına almaya, yıldırmaya çalışıyorlar. En doğal hak ama maalesef uygulanamıyor. Fransa olmuş, Türkiye olmuş çok da fark etmiyor açıkçası."
Fox Tv ana haberi sunan gazeteci Fatih Portakal’ın bu sözlerine normalde hükümet yetkililerinin Anayasa hükmünü hatırlatarak itiraz etmesi beklenirken tam tersi oldu.
Portakal, eleştirisini haklı çıkartırcasına halkı sokağa çağırmakla suçlandı. Günlerdir hakkında tehditler, suç duyuruları havada uçuşuyor.
En son Cumhurbaşkanı Şeb-i Arus için gittiği Konya’da Portakal için “Birileri çıkmış, portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir? Sokağa çağırıyor. Haddini bil, haddini. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni. Bu milletle dalga geçilmez” dedi.
Cumhurbaşkanı akşamında da Şeb-i Arus törenlerine katılarak hoşgörü temalı güzel bir konuşma yaptı.
Başlıktaki cümle de o yüzden böyle bir kafa karışıklığının eseri.
Mevlana’nın o sözü (kendisine ait olmadığı söylense de) böyle değildi galiba. Yoksa o da “Ne olursan ol yine gel” diyerek halkı sokağa mı çağırıyordu. Biraz karıştırmış olabiliriz.
Mevlana’nın anma gününde, Konya’da bir gazetecinin soyadıyla böyle dalga geçmek, “millet patlatır enseni” demek, bütün bunları da yapmadığı bir çağrıyı yapmış gibi yapmanın vahameti bir tarafa, sokaklarda barışçıl gösteri yapmak, insanları barışçıl gösteriye çağırmanın kendisi de suç ve ayıp değil
Bunu hatırlamak için de arşiv karıştırmak şart değil, arada anayasa okumak yeterli..
.21/12/2018 23:30
Kartlar bu kez sahiden yeniden dağıtılırken...
31
“Günümüz Ortadoğu’sunda gericiliği kendi kanatları arasında yeniden örgütlemek ve kendi egemenliği altında sözde bir barış statüsü yaratmak amacında olan ABD emperyalizmi, tüm Ortadoğu halklarının düşmanıdır. Başta ABD olmak üzere tüm emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin bölgedeki düzeni devrilmeden, Ortadoğu ulusları artasında eşitlik ve özgürlük temelinde bir barış ve işbirliği ortamı geliştirilemez.”
Paragraf Trump’ın Suriye’den çekilme kararı üzerine heyecanla yazılmış bir köşe yazısından değil.
27 Kasım 1978'de Diyarbakır'ın Lice ilçesi Fis köyünde resmen kurulan PKK’nın kuruluş bildirisinden.
Bildiride en çok geçen kelimeler sırayla şöyleydi; 54 kez emperyalist, 49 kez feodal, 34 kez Kürt ve hepsi eleştirel cümlelerde olmak üzere 24 kez ABD..
PKK’yı kuran kadroların içinden yetiştiği 70’lerin anti-emperyalist solu için beklenemedik bir tercih değildi bu.
Fakat PKK’nın anti-Amerikancılığı demagojik bildirilerin de ilerisine geçmişti.
Öcalan’ın 12 Eylül darbesinden bir yıl önce 1979 yılının Mayıs ayında sınırdan kaçakçı kılığında kaçıp, Kobani’den giriş yaptığı Suriye, KGB’den habersiz kuş uçmayan bir Sovyetler müttefikiydi. Baba Esad 1971’deki darbesinden sonra sırtını Moskova’ya dayamış, Tartus’da Sovyetler’e üs kurdurmuştu.
Öcalan Suriye’ye geçer geçmez Şam’da ve Beyrut’ta daha sonra ona Bekaa’daki kamplarını açacak Filistinli Marxistlerin yanına gitti. El Fetih’ten ayrılıp Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni kuran George Habbaş ve Vadie Haddad ve onların yetiştirdiği, daha sonra ayrılıp Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi’ni kuran Nayef Havetme sadece Filistinli Marxistler de değildi.
1991’de açılan KGB ajanı Mitrokhin’in arşivi, ASALA’nın da fikir babası olan Haddad’ın KGB ajanı olduğunu ortaya koymuştu. Havetme ise Suriye istihbaratıyla çalışıyordu.
Henüz tam olarak tarihi yazılmamış olsa da 1997’ye kadar 19 yıl Şam’da Öcalan’a Suriye’nin ev sahipliğinin ve Türkiye’ye karşı uzun yıllar yürüttüğü silahlı savaşının arkasında sadece Suriye devleti değil, soğuk savaşta bir NATO ülkesine karşı faaliyet olarak PKK’yı destekleyen Sovyetlerin ve KGB’nin aklının olduğu yolunda çok güçlü işaretler mevcut.
Ama tuhaf olanı, PKK esas büyük hamlelerini ise ABD’nin Ortadoğu müdahalelerinden sonra yaptı.
İlk örnek 1991’deki Birinci Körfez Savaşı.
Saddam karşıtı Kürt cephesinden uzak durup, Barzani’yi “emperyalist uşaklığı”yla suçlayan PKK, ABD’nin 36. paralelden yukarısını uçuşa yasak bölge ilan etmesiyle kavuştuğu hareket sahası ve Saddam’ın ordusunun ortada kalan silahlarına el koymasıyla Körfez Krizi’nin en büyük kazananlarından biri oldu.
Murat Karayılan Bir Savaşın Anatomisi kitabında Körfez Savaşı’nın PKK’yı nasıl heyecanlandırdığını şöyle anlatıyor:
“Uluslararası güçlerin BM öncülüğünde kurdukları Çekiç Güç ile 36. paralelin kuzeyinde güvenli bölgenin oluşturulması sonucu Saddam güçleri çekilmek zorunda bırakıldı. Güney Kürdistan halkı BM denetiminde tekrar yerlerine getirilerek yerleştirildiler. Bu dönemde PKK gerilla güçleri hem Güney’de, hem Kuzey’de güçlü bir konuma ulaşmışlardı. Koşullar birçok açıdan müsaitti. Yeni bir çıkışın yapılmasının zemini fazlasıyla vardı. Güney’de halk ayaklanması, Kuzey’de Cizre ve Nusaybin’le başlayan serhildanlar Kürdistan’ın her tarafına hızla yayılmaktaydı...”
PKK elde ettiği cephanelik ve hareket alanının verdiği özgüvenle, ilk kez siyasallaşma adımı atarak Meclis’e soktuğu partisi HEP’in kazanımlarını, “Kürt realitesini tanıyorum” diyen Başbakan Demirel’in, Kürt meselesinin çözümü için temaslar yürüten Cumhurbaşkanı Özal’ın girişimlerini bir tarafa attı.
Türkiye’deki ilk devrimci halk savaşını başlattı. Şırnak’ta hendek olaylarına benzeyen bir ayaklanmayla savaş hükümeti ilan etti. 1992’nin Ekim’inde Talabani ve Barzani güçlerine karşı Irak’ta alan savaşına dahi girişti.
Bu özgüvenli maceraların sonu ise hem Türkiye’de hem de Irak’ta büyük bir hezimetti. Tarihinin en büyük yenilgisini alan PKK, 1993’de Özal’ın girişimleri sonucunda ateşkes kararı verdi.
Ama bu ateşkesi de yine uluslararası konjonktürle elde ettiği avantajlar uğruna bozdu. ABD’nin Saddam’ı devirmeden bölgeden çekilmesi üzerine o yıllarda Rusya’nın Dış istihbaratının başında olan Yevgeny Primakov’un yakın müttefiki Saddam Hüseyin’e tavsiyeleriyle, PKK kendisine Irak’ta faaliyet alanı bulmuştu.
ABD, PKK’yı 10 Ağustos 1997 günü terör örgütü listesine aldı.
15 Şubat 1999’da Öcalan’ı Kenya’da sıkıştırıp, Türkiye’ye teslim eden de ABD’ydi. PKK, Öcalan’ın yakalanmasına “uluslararası komplo” adını verdi ve ABD’yi suçladı.
Ama ABD’nin 2003’de Irak işgaliyle bölgeye ikinci müdahalesinden de en karlı çıkan yine PKK oldu.
Halbuki, 2003 yılına gelindiğinde PKK ateşkes ilan etmiş, güçlerini Türkiye’den çekmiş, adını KADEK olarak değiştirerek silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamış bir örgüttü. Türkiye’de de iktidarda artık AK Parti vardı. OHAL’i kaldıran AK Parti, AB reformları çerçevesinde demokratikleşme adımları atıyor ve Kürt sorununu çözüm için girişimlerde bulunuyordu. İşte bu sırada 20 Mart 2003’te ABD’nin Irak’ın işgali başladı.
ABD Saddam’ı bu kez devirdi. PKK ise Kandil Dağları’na yerleşti. Yine bolca silaha ve Türkiye sınırına çok yakın bir karargaha sahip oldu. Yine büyük bir özgüvenle AK Parti’nin Leyla Zana ve arkadaşlarını serbest bırakmasından bir hafta önce yeniden savaş kararı aldı.
Üçüncü kırılma ise 2011 Arap Baharı ve Suriye Krizi ile yaşandı. Aslında Türkiye, PKK ile Oslo görüşmeleri olarak bilinen görüşmeler sonucunda Demokratik Açılım ve Habur’la biten bir çözüm sürecinin içindeydi. Arap Baharı ve Suriye krizi hemen ardından patlak verdi.
PKK, Suriye iç savaşında önce Esad ve İran cephesine yaklaştı. Muhalefet saflarında yer almadı. 2011’de Öcalan’ın 'Barış Konseyi’nde anlaştık' açıklamasından kısa bir süre sonra PKK’nın yeniden Devrimci Halk Savaşı başlatması da Suriye ve İran cephesiyle yaptığı bu ittifaktan bağımsız değildi. Sonra yeniden çatışmalar başladı.
2013’de ise Türkiye bu kez Çözüm Süreci olarak bilinen Öcalan’la görüşmeleri başlattı. Artık Esad’ın da Suriye’de kontrolü kaybettiğine inanılan zamanlardı. Rusya henüz sahaya inmemişti. Öcalan da PKK’ya silah bırakma çağrısı yaparken, örgütünü “Yeni Ortadoğu” dediği Türkiye ve ABD’nin de içinde olduğu Esad karşıtı cepheye davet etti. PYD liderinin Ankara’ya gelip gittiği günlerdi.
Fakat bu sırada da IŞİD ortaya çıktı. IŞİD’le mücadeleyi birinci hedef yapan Obama, Ortadoğu’ya ABD askerinin botunu değdirmeme politikası gereği Suriye’de silahlı güç olarak kendine en uygun PKK’nın kurduğu YPG’yi seçti.
Tam da Türkiye’nin PKK’yı silah bırakmaya ikna etmeye çalıştığı günlerde, Ortadoğu’da silahın değeri bir kere daha artmıştı. 40 yıl boyunca dağlar dışında bir alan hakimiyeti kuramamış bir örgüt, tarihinde ilk defa şehirlerde hakimiyet kurarak, Rojava Devrimi dediği “ütopya” sını gerçekleştirme fırsatı yakalamıştı.
Suriye’deki bu kazanımlarının yanında Çözüm Süreci’nde Türkiye’de elde edebilecekleri onlara değersiz geldi. Barajlar gibi tuhaf bir gerekçeyle yeniden devrimci halk savaşı kararı aldılar. Suriye’de elde ettiklerini, aynı yöntemlerle Türkiye’de de elde edebileceklerini düşünüp, hendek terörünü başlattılar.
Türkiye’de bu kanlı macera büyük bir yenilgiyle ve yıkımla sonuçlandı.
Ama Suriye’deki iktidarları sürüyordu, artık ABD ve Rusya ile iş gören meşru bir muhatap haline gelmişlerdi.
Öcalan’ın yetiştirdiği, PKK yöneticisi Şahin Cilo, ABD’nin ve Rusya’nın bölgedeki muhatabıydı.
PYD Rusya’da, Avrupa’da temsilcilikler açmış, YPG’nin IŞID’e karşı savaşan kadın militanları kadın dergilerinin kapaklarına çıkmıştı.
Fakat, Rakka’nın ele geçirilmesi ve IŞİD’in yenilmesinden sonra işin harareti geçmeye başladı. Türkiye’nin Suriye’de PKK’nın kantonlarına yönelik başarılı askeri operasyonları, PKK’nın hayallerini bozdu. Özellikle Afrin gibi bir Kürt şehrini çekilerek kaybetmek “Rojava Devrimi” rüyasını bitirdi.
Ve nihayet Türkiye’nin başarılı askeri diplomasisinin de etkisiyle Trump’ın Washington’da tek başına kaldığı Suriye’den ABD askerlerini çekme kararı geldi.
Yeni ve tarihi bir kırılma anı bu. Hem fırsatlar hem de riskler vaad ediyor.
Bu uzun kronoloji, günlük heyecanlar, kısa vadeli kazanımlar yerine, orta ve uzun vadede yaşanabilecekler hakkında epey şey söylüyor.
ABD’nin Suriye’den çekilmesinin kısa vadede Türkiye’nin PKK/YPG’nin alan hakimiyetini sınırlamasına yardım edeceği açık.
Ama varoluşunu uluslararası ittifaklarını rahatça değiştirebilmesine borçlu bir örgütle karşı karşıyayız.
Unutmamak gerekir ki PKK/YPG Suriye’de sadece ABD’yle ortak iş yapmıyor. Fırat’ın doğusunda, Dey ez-Zor’da Rus generaller, YPG ile birlikte operasyon yürütüyor.
Hala Kamışlı’da maaşları Suriye rejimi ödüyor. Ve İran’ın YPG ile diyaloğu hala sürüyor.
PKK/YPG Suriye’de yeniden savaşın ilk zamanlarındaki gibi Esad rejimi ile kurduğu ittifaka geri dönebilir.
Savaşı kazanan Şam yönetimi, ülkede kontrolü dışında kalmış son büyük parça olan YPG’nin hakim olduğu, petrol kaynaklarını da kapsayan alanda yeniden egemenlik kurma fırsatını kaçırmak istemeyecektir.
PKK/YPG de daha fazla kayıp vermeden kazanan tarafla anlaşmayı tercih edebilir. Bunun sinyallerini vermeye başladılar bile.
Bundan sonra ABD’nin hamiliğindeki bir PKK/YPG yerine, Suriye’nin hamiliğinde bir PKK/YPG ile karşılaşabiliriz.
Bu Suriye masasında yaşanacak krizlerde PKK’nın Türkiye’ye karşı kullanılması sonucunu doğurabilir. Suriye’nin bu konudaki sicili de malum.
Ayrıca IŞİD’e karşı savaşta verdiği mücadeleyle artık Suriye Kürtleri için YPG ulusal ordu ve meşru temsilci haline gelmiş durumda. Diğer Kürt grupların bölgede ağırlığı azalmış durumda. Bu sosyolojik faktörü kimse ihmal etmek istemez.
Türkiye’nin ittifak içinde olduğu Rusya ve İran da yeni bir Suriye kurarken bunu görmezden gelmeyecektir. Hala Rusya’nın PKK’yı terörist örgüt listesine almadığı da unutulmamalı.
Trump’ın Washington’da neredeyse hiç taraftarı olmayan bu kararı, YPG’yi bazı Batılı ülkeler gözünde, hatta ABD yönetimi için Suriye denkleminde korunması gereken mağdur güç statüsüne de sokabilir. Suriyeli Kürt liderlerin hemen Macron tarafından ağırlanması bunun işareti.
Bütün bu denklemde YPG’nin kendisine karşı bir koz haline gelmemesi için Türkiye de askeri diplomasi dışında bölgedeki aktörleri çok yakından tanıyan istihbaratı kanalıyla müzakereler de yürütebilir. ABD’nin kararı, askeri olarak zayıf düşen PKK/YPG’yi Türkiye ile iyi ilişkiler aramak zorunda bırakabilir.
Muhakkak bütün bunlar Ankara’da masaların üstündedir. Çünkü bu kez sahiden “Ortadoğu’da kartlar yeniden karılıyor” klişesini kullanabileceğimiz bir kritik eşikteyiz..
.23/12/2018 23:48
Başlığı okuyarak karar vermeyin lütfen!
71
Neredeyse bütün hararetli fikri ve siyasi tartışmaların karakolda bittiği ülkemizde bu aralar Emniyet ve Savcılık koridorlarında yine sık sık ünlü yüzlere rastlanılabilecek.
Muhtemelen polisler ve savcıların birer selfie çektirmek isteyeceği kadar ünlü isimlerden bahsediyoruz.
12 Eylül’ün hemen ardından hala Kenan Evren iktidardayken “Yasaklar” oyununu oynamış, “Geceler” oyununda kendisini izlemeye gelen Başbakan Özal’ı “Tonton” diye yerden yere vurmuş Metin Akpınar, talihsiz denip geçilebilecek bir konuşması yüzünden dün itibarıyla hakkında soruşturma açılmış ünlüler listesine girdi.
Ama onun öncesinde de geçen hafta 170 ünlü isim hakkında topluca başka bir soruşturma açıldı.
Listede yok yok; 92 yaşındaki eski siyasetçi Tarık Ziya Ekinci, 89 yaşındaki tiyatro oyuncusu Gülriz Sururi, 85 yaşındaki eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, 80 yaşındaki tiyatro oyuncusu Genco Erkal, muhtemelen yakınlarının “ağzımızın tadı bozulmasın Ali Rıza Bey” uyarılarını dinlemeyerek listeye girmeyi başarmış sinema oyuncusu Halil Ergün, sinema oyuncuları Lale Mansur, Deniz Türkali, ses sanatçısı Suavi, şef Cem Mansur, eski bakanlar ve siyasetçiler Ertuğrul Günay, Fikret Ünlü, Bahattin Yücel, Tarhan Erdem, Ertuğrul Yalçınbayır, Ufuk Uras, Ziya Halis, Eşref Erdem ve Rakel Dink, Murat Belge, Zülfü Livaneli’nin aralarında bulunduğu 170 isim...
Bu 170 isme soruşturma açılmasının sebebi bir yıl önce altına imza attıkları AK Parti milletvekillerine gönderilmiş bir mektup.
Türkiye’nin Afrin’e yönelik Zeytin Dalı operasyonunun başlamasından önce kaleme alınan mektupta şöyle denmişti:
"Sayın Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili,
Biz aşağıda imzası bulunan yurttaşlar, elinizdeki yetki ve taşıdığınız sorumluluk nedeniyle milyonlarca insanımız adına size sesleniyoruz.
Ülkemizde ve bölgemizde savaş değil sulh ve sükûn istiyoruz. Sınırlarımızı korumanın ve beka sorunu yaşamamanın en iyi yolunun karşılıklı dostluk ve iyi komşuluk bağlarını güçlendirmek olduğuna inanıyoruz. Güvenliğimizin milyarlara mâl olan silahlanmayla, gencecik insanların yaşamı pahasına ve on binlerce aileyi yersiz yurtsuz bırakacak bir savaşla değil, karşılıklı müzakere ve işbirlikleri üzerinden sağlanacağını, üstelik bunun mümkün olduğunu, tecrübe ile biliyoruz. Türkiye'ye bir tehditte bulunmayan, Suriye toprağı olan Afrin'e silahlı müdahalenin bölgemize ve ülkemize barış ve güvenlik değil, daha büyük sorunlar, yıkım ve acı getireceğini, Kürt yurttaşlarımızı da yürekten yaralayacağını biliyoruz.
Orta Doğu'yu bir vekalet savaşları cehennemine çevirmiş olan yabancı devletlerin oradaki askerî varlıkları bile uluslararası hukukun ihlaliyken, onların arasına katılmak gibi bir niyet ve bu yönde atılacak adımlar ülkemizi sadece hüsrana uğratacak, on yıllarca telafisi mümkün olmayacak toplumsal, siyasal, ekonomik ve insanî kayıplara yol açacaktır.
Yurttaş kimliğimiz ve sorumluluğumuzla, halkımızın ve tarihin önünde siz yetki sahiplerini uyarıyor, sesimize kulak vererek sağduyulu davranmaya, savaşı derhal durdurmaya ve sorunu diyalogla çözmeye davet ediyoruz.
Saygılarımızla.”
Şahsen Afrin operasyonunun doğru olduğunu düşünmüş ve yazmış biri olarak böyle bir mektuba imza atmazdım.
Ama içinde hiçbir terör ve şiddet övgüsü olmayan, sadece sınır ötesi bir askeri operasyona karşı iktidar partisi milletvekillerine saygılı bir üslupla yapılmış bir çağrıdan savcılar, bir yıl sonra soruşturacak ne bulmuş olabilirdi ki?
Hala böyle naif sorular soracak bir durumda değiliz, evet. Ama her seferinde ülkedeki adalet sistemi bizi şaşırtmayı başarıyor.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan ve bu 170 kişinin yaşadığı illerdeki savcılıklara gönderilen soruşturma yazısının girişini okuyalım:
“...hakkınızda www.ahaber.com.tr isimli internet sitesinde yayımlanan haber içeriğinde “170 imza ile 2. Bildirim skandalı, Savaşı Durdurun, PKK ile anlaşın” yazılı elektronik posta ile gönderilen bildiriye imza attığınız İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 26-01-2018 tarihli araştırma raporu ile tespit edilmiştir.”
Evet yanlış okumadık.
Savcılık, soruşturmayı ahaber kanalının internet sitesinin bu mektupla ilgili yaptığı haberde kullandığı başlık üzerine açmış.
Bir editörün bu mektubun içeriğini kendince özetlediği “Savaşı durdurun, PKK ile anlaşın” başlığı, sanki mektupta böyle bir ifade varmış gibi soruşturmaya dönüşmüş.
Bunun nasıl olabildiğiyle ilgili küçük bir tahminde de bulunabiliriz.
Muhtemelen bu sitenin haberinin linki polis veya savcılara ulaştırılmış, linki tıkladıklarında da karşılarına “170 imza ile ikinci 'bildiri' skandalı: Savaşı durdurun, PKK ile anlaşın” başlığı çıkmış, iki nokta üst üsteden sonra gelen kısmı da mektuptan bir alıntı zannetmişler. Önlerinde soruşturulacak benzer çok sayıda link, tweet ve yazı olduğu için de mektubu okuyup kontrol etmeye de vakitleri olmamış!
Zaten varsa bir yanlış ifadeye çağrılanlar geldiklerinde söylerler diye düşünmüş de olabilirler.
Tam da öyle oluyor zaten. Bu soruşturma yüzünden bu aralar ifadeye gidenler, soruşturmanın üzerine kurulduğu bu cümlenin mektupta geçmediğini söylüyorlar.
(“Haberde geçen “bildiri” kelimesinin, soruşturma dosyasında nasıl “Bildirim”e dönüştüğü üzerine de teoriler üretilebilir. Haber copy paste edilirken, başlıktaki bildiri kelimesinde istihza için kullanılan tek tırnaklar, bozuk karakter olarak çıkmış, biri de o bozuk karakteri olsa olsa böyledir diyerek “bildirim”e çevirmiş olabilir.)
Çağrıdan bir yıl sonra, yeni bir askeri operasyonun hazırlıkları sürerken bu soruşturmanın başlatılması ve imzacıların ifadeye çağrılmasının sebeb-i hikmeti hakkında da tahminlerde bulunulabilir ama o tahminlerin ucu kolluk güçlerinin siyasi kaygılar taşımasına çıkar ki, o ileri bir yorum olur.
Yoksa Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eski basın danışmanı gazeteci Ahmet Sever’e, iki yıl önce Can Dündar’ın mahkemesine gidip destek verdiği için bir vatandaş ihbarıyla açılan “terör” soruşturmasının zamanlaması da akla bu ileri yorumu getirmiyor değil!
Ama polis ve savcıların hukuk dışında başka ajandaları olmasının vahim sonuçlarını hep birlikte yaşamamızın üzerinden daha bir kaç yıl bile geçmemişken aynı hataların tekrarlanıyor olmasına inanmak öyle kolay değil tabii!
İnternetten bir siteden okuduğun habere bakıp soruşturma açmamak gerektiği, ille de açılacaksa sadece haberlerin başlıklarını okumanın yeterli olmadığı üzerine herhalde iyi bir ders olmuştur.
Bu dersi almak için aralarında 80 yaş üstü insanların da olduğu 170 kişiyi ifadeye çağırmak herhalde gerekmezdi!
.25/12/2018 23:56
O programın banttan tekrarını izlerken...
150
"Halkı T.C. Hükümetine Karşı Silahlı İsyana Tahrik", “Cumhurbaşkanı’na hakaret”
Ünlü komedyenler Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in polis nezaretinde savcılığa getirilmesine neden olan, mahkemeden adli kontrolle (yurtdışı yasağı ve haftada bir karakolda imza atmak) serbest bırakıldıkları ve tutuksuz yargılanacakları suçlar bunlar.
Ağır suçlamalar bunlar.
Bu suçlamaların sebebi Halk Tv’de yayınlanan gazeteci Uğur Dündar’ın sunduğu Halk Arenası programında yaptıkları konuşmalar.
Konuşmalar hakkında günlerdir televizyonlarda ve internette kısa videolar dolaşıyor. Büyük bir çoğunluk bu kısa videoları izleyerek kararını verdi.
Ama uzun bir konuşmanın kaydı ya da bir televizyon yayınında söylenen sözler üzerine kanaat oluşturmak için o kısa kesilmiş videolara güvenmemek için çok yeterli sebeplerimiz var.
Alparslan Kuytul, Altan/Ilıcak davaları bunun en berbat örneklerinden. O davalar uzun konuşmalar içinden, bağlamından koparılarak kesilip biçilmiş ve dolaşıma sokulmuş kısa videolar üzerine kuruldu. Hala daha hükümler o kesilmiş kayıtlar üzerinden veriliyor. Kimse de merak edip hepsi bir Google uzaklıkta olan orijinal kayıtlara bakmıyor.
O yüzden bu soruşturmada öyle yapmayalım ve Youtube’dan Halk Tv’deki programın tam kaydını bulalım.
O da ne tam 2 saat 53 dakika!
Acaba bu program üzerinde anında soruşturma açan, raporlar yazan polisler, savcılar ve bu konuşmalar üzerine haber yapan, kanaat bildirenlerden kaçı bu üç saatlik büyük zahmete girişti?
Tabii kolay değil. Halk Tv’de üç saatlik tek taraflı bir tartışma programını izlemek için insanın hem epey boş vakti hem de sağlam bir sabrı olmalı.
Uğur Dündar’ın Halk Arenası programı, Halk Tv’nin en popüler programı. Seyircili bir program bu. Kapalı ve açık salonlarda kalabalık ve çoşkulu izleyicilerin önünde çekiliyor.
Bu salonların çoğu da CHP’li belediyelere ait. Gelenlerin siyasi menşeini tarif etmeye herhalde gerek yok.
Bu kez Halk Arena’sı Kadıköy Belediyesi’nin bir salonunda çekilmiş. Salon hınca hınç dolu.
Program salondaki izleyicilerin coşkulu “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” tezahüratlarıyla başlıyor. Sonra öğreniyoruz ki programda bu bir gelenek. Programın kapanışı da İzmir Marşı ile yapılıyor.
Kameralar izleyici sıralarını gösterirken programın izleyicilerinin yaş ortalamasının da bir hayli yüksek olduğu göze çarpıyor.
“Silahlı isyana tahrik edildiği” ileri sürülen bu insanların yaş ortalaması muhtemelen 65 üstü.
Program hastaneye kaldırılan oyuncu Ayşen Gruda hakkında konuşmalarla başlıyor.
Müjdat Gezen son haberleri veriyor, üzüntülerini ve durumunun ciddi olduğunu anlattıktan sonra da konuyu değiştirmek istediğini söyleyip, Cumhurbaşkanı’nın Kadıköy, Beşiktaş’ta oturanlara “Türkiye’nin kaymağını yiyenler” dediği konuşmasına sözü getiriyor:
“Ayrıca bu gece Kadıköy’deyiz. Konumu, konuyu değiştirmek istiyorum izin verirsen. İstanbul’un kaymak tabakası şu anda burada yav. Şuraya bak ya. (Salonda kahkaha ve alkışlar) Ben sana bir şey söyleyeyim, Uğur bak. Türkiye’de kıyamet kopsa bunların kılı kıpırdamaz, bak ben sana söyleyeyim. (Salonda kahkaha ve alkışlar)
Görüyorsun hali. Bir çoğunun bunların sarayları da vardır, onu da söyleyeyim. Çünkü bu AKP Genel başkanı Tayyip Erdoğan çıktı bir yığın isim saydı, Beşiktaş, Kadıköy de saydı. Sen Kadıköy de oturuyorsun di mi, ben de. Seni, beni, bizi, dedi ki ‘Türkiye’de kıyamet kopsa ha, bunların kılı kıpırdamaz.’ Herkesi azarlıyor, herkese parmak sallıyor, herkese haddini bildiriyor. Ya kardeşim böyle bir şey olmaz. Bak Recep Tayyip Erdoğan, sen benim, bizim vatanseverliğimizi sınayamazsın, haddini bil. (Alkışlar- Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganları)”
İşte Müjdat Gezen’in Cumhurbaşkanı’na hakaretten mevcutlu savcılığa getirilmesi ve yurtdışı yasağı ve haftada bir karakolda imza kaydıyla tutuksuz yargılanmak üzere bırakılmasına neden olan sözlerinin sansürsüz tam dökümü böyle
(Program sırasında, Uğur Dündar ile Müjdat Gezen arasında bir kaç kez bu sözleri yüzünden yargılanabileceği esprileri yapılmış.
“Dündar: Şimdi madem Kadıköy’deyiz toplumda büyük bir kutuplaşma var. Bazıları Müjdat’ın sözlerini adım gibi biliyorum cımbızlayacaklar.
Gezen: Cımbızlanacak bir şey yok ki, o ne dediyse onu söyledim ben.
Dündar: Yine de cımbızlayacaklar
Gezen: Cımbızlasalar ne olur Uğur, zaten kapıya her gün bir celp geliyor.”)
Bu davadan çıkacak karar “Haddini bil” demenin hakaret olup olmadığı hakkında da ilginç bir karar olacak.
İlginç çünkü bu söz hakaret kabul edilirse, Cumhurbaşkanı ve diğer siyasi parti liderlerinin neredeyse her salı günkü Meclis konuşmalarında birbirilerine ve başka liderlere karşı kullanmaktan epey hoşlandıkları bu terkipten vazgeçmeleri gerekecek.
Müjdat Gezen kısmı bu kadar.
Geçelim Metin Akpınar’ın "Halkı T.C. Hükümetine Karşı Silahlı İsyana Tahrik" suçundan yargılanmasına neden olan konuşmalarına.
Konuşmalar, çünkü internette bu programdan Akpınar’ın iki ayrı konuşma videosu dolaşımda. İkisi aynı programda ama birbirinden bir saat arayla yapılmış konuşmalar bunlar.
Ama haber ve yorumlarda bu iki konuşmadan sanki aynı anda ve birbiriyle ilgili olarak söylenmişler gibi bahsediliyor.
Şimdi tek tek onları dinleyelim.
Önce “ayağından asılır”lı konuşmanın tam dökümüne bakalım:
“Efendim yalnız sanatçılar kaybolmuyor dünyadan, bazı hayvan popülasyonları da kayboluyor. Bunlardan biri de Tanrı’nın çok estetik kaygıyla yaratmadığı gergedan. Boynuzlarını kesiyorlar, afrodizyak diye nesli tükeniyor. Son zamanlarda Türkiye'de de görüşen bir grip virüsünün adı da gergedan. Yüzde 41’i gergedan virüsünden oluyormuş. Virüs olarak yaşadığı gibi bizim ülkemizde artarak çoğalan bir gergedan soyu var. (Alkış ve kahkahalar) Hitler, Hinderburg’u kandırıp iktidara geldiğinde faşizmin ayak sesleri yükselirken, Ionesco, Gergedan diye bir oyun yazdı. Biz de o oyunu oynadık. Paris’te bir bistroya bir adam koşarak girer “Bir gergedan kovaladı beni, evden buraya kadar” der. Cafe’dekiler dalga geçerler. Afrika gergedanı mıydı, Asya gergedanı mıydı? Tek boynuzlu muydu, çift boynuzlu mu. Hadi canın olur mu öyle şey. Fakat bir süre sonra gergedanlar giderek artarlar. Sonra o gergedanlar için güzel sözler söylenmeye başlar. Çok da sevimsiz hayvanlar değil bunlar. Bak rengi de böyle hakimsi. Bir de çok güçlüler kuvvetliler, maşallah, girdikleri her yeri dağıtıyorlar diye. Önce bünyelerinde sindirmeye başlarlar. Sonra da gergedanlaşmaya başlarlar. Giderek herkes gergedan olur. Sonunda sarhoş Berenger, sevgilisi Daisy’yi de gergedan ortamına gönderdikten sonra “Ben insan doğdum, insan kalacağım” diyerek haykırır. Şimdi bizde de gergedanlar sadece faşizmin ayak seslerini hatırlatan postallı gergedanlar değil, köktendincilik gergedanları ve etnik kimlik ayrımcı gergedanlar ve onların bazı kolları olan bir gergedan nesli büyüdü. Kargaşayı da, bölünmeyi de polarizasyonu da maalesef bunlar yapıyor. Bunların karşısında ancak insan olarak, insanlığımıza sahip çıkarak bunları saf dışı etmek zorundayız başka çaremiz yok diye düşünüyorum. (Alkışlar) Bu polarizasyon böyle giderse, bırakın sokakta hak aramayı, iç savaşa kadar gideriz. Allah göstermesin. Bunu hiçbirimiz arzulamadığımız için gene bazı kavram kargaşası yaratan tarifleri yeniden yapmak gerekir diye düşünüyorum. Demokrasi için bizi hep eşitlik diye kandırdılar, sonra eşit olmadığımızı anladık. Sonra çoğunluğun karşısında azınlığın haklarının korunduğu kurum ve kuralların olduğu rejim dediler. Ama baktık o da olmuyor. Çoğunlukçu değil, çoğulcu bir şeye gittik. Sayısal üstünlük çoğalan hakkını gücüyle aldı. Öbür tarafı da koruyan yok. Etrafını cami ağyarını mani bir tarif yapmak gerekirse demokrasiyi şöyle tarif etmek gerektiğini düşünüyorum. Bize demokrasi anlatıldığı gibi, herkesin aynı düşündüğü bir ortam asla olmamalı. Tam tersi, tam aksi düşünenlerin şiddet unsuru ve dayatma olmaksızın birlikte yaşayabildikleri bir rejimin adı olması lazım. Bir başka tarifi de hepimizin özen göstermesi gereken eğer patolojisi yoksa, bireylerin özgür iradesiyle geleceklerini tayin edebildikleri bir rejim demokrasidir. Bu polarizasyondan, kargaşadan kurtulmamızın tek çaresi de demokrasi diye düşünüyorum. Oraya ulaşabilirsek ne ala, kavga dövüş olmaz, biz bu işin içinden çıkarız. Ulaşamazsak her faşizmin olduğu gibi, karşılaştığı gibi belki liderinin ayağından asarlar, belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki adı geçen başka liderlerin yaşadığı gibi kötü sonlar yaşayabilir ama bize yazık olur biz harap oluruz. Bu güzel bir ülke. Necip Türk milleti necip Türk milletidir, bize kıymasınlar. Bizim şimdi demokrasi adına direnmemiz gerekli. Bu direnci gösteriyor muyuz? Ben çok gösterdiğimiz kanaatinde değilim. Cumhuriyet güzel bir rejim. Cumhur yani halkın kendi kendini yönetmesi ama ne Cumhuriyetler var. Demek ki tek başına cumhuriyet yetmiyor....”
Konuşmanın tam dökümü böyle.
Dağınık, içinde pek çok yanlış olan, yanlış anlaşılmalara müsait bir televizyon konuşması bu. Ama burada her hangi bir darbe iması yok. Bir isim de geçmiyor. Ama daha yeni darbe olmuş bir ülkede, “ayaktan asılan, zehirlenen faşizm liderleri” sözleri yakışıksız, talihsiz bulunabilir. Konuşmada Türkiye’den bahsedildiği için burada Cumhurbaşkanı’nın ima edildiği söylenebilir. Ama o imadan bir tehdit çıkarmak da zorlama olur. 77 yaşındaki bir komedyenin bu tehdidi gerçekleştirebilecek bir fail olmadığı da açık. Halkın bir kısmını gergedana benzetmesi belki daha rahatsız edici.
Ama bu konuşmadan nasıl “Halkı T.C. Hükümetine Karşı Silahlı İsyana Tahrik" suçlaması çıkabildiğini herhalde iddianame yazılınca göreceğiz.
Şimdi konuşmanın diğer problemli bölümüne bakalım. Darbe, ihtilal sözü bu bölümde geçiyor. Ama bu program sırasında az önceki konuşmadan bir saat sonra, başka bir bağlamda yapılmış bir başka konuşma. Bu programda sık sık yaşandığı gibi konunun yeniden Atatürk’e geldiği bir bölümde geçiyor. Uğur Dündar’ın Atatürk’ün faziletleriyle ilgili sorusuna Metin Akpınar cevap vermiş:
“Mustafa Kemal bize hep bize iyi bir asker olarak tanıtıldı ama Mustafa Kemal’in başka hasletleri de var. Müthiş bir futuralist mesela. 1991’de Sovyet Rusya’nın dağılacağını 36’da söylüyor. Bu kadar öncül görülü bir adam. Beyni, gönlü bu kadar açık bir adam. Artı şok iyi bir asker ama çok iyi de mi bir stratej. Bugün Putin’in de söylediği gibi . Bolşevik olmadığı halde Bolşevizmi gösterip Ruslardan yardım alan bir stratej. Onun dışında kim Rusya’ya döndüyse iktidardan gitti, onu da söyleyeyim. Adnan Menderes bir ay sonra randevu almıştı, ihtilal oldu. Süleyman Demirel aynı şekilde Kuzey’e döndüğü zaman ihtilal oldu. Bakalım darısı kimin başına. (Gülüşmeler- alkışlar)
Uğur Dündar: Aman ihtilal falan olmasın, aman. O devirler çok geride kalmış olsun.
Metin Akpınar: Efendim Mustafa Kemal’in devrimleri öyle kolay yok edilecek devrimler değil. Bence büyük başarısı orada. Bugün harf inkılabına karşı çıkmak mümkün mü?...”
Tabii bu konuşmada da yanlış bilgiler, kelimeler var. “Füturalist”, “stratej” gibi. Ayrıca Atatürk’ün Sovyetlerin çöküşünü 1936’da gördüğü de bir efsane. Neyse.
Esas mesele konuşmanın ihtilal çağrısı yaptığı iddia edilen bölümü. Burada yüzünü Rusya’ya dönen iktidarlar, ihtilalle devrilmiş derken, yaygın bir sol komplo teorisi dillendirilmek istenmiş. “Bütün darbelerin arkasında ABD vardır ve hangi iktidar yüzünü Rusya’ya dönse ABD darbesi gelir” deniyor özetle. Ama Atatürk dışında. Yani yüzünü Rusya’ya dönmek Akpınar için kötü bir şey değil. Darbeyi savunan değil, eleştiren bir konuşma bu. Sonunda espriyle söylediği “bakalım darısı kimin başına” sözünden kastın Türkiye ile Rusya’nın bugünkü iyi ilişkileri olduğu açık ama bunun bir dilek olmadığı da belli. Yeni darbe girişimi yaşamış bir ülkede münasebetsiz bir espri olabilir ama bunun da bir darbe çağrısı olmadığı açık değil mi?
75 yaş üstü iki komedyen isteseler de ortalama 70 yaş üstü bir kalabalığa konuşup onları “Halkı T.C. Hükümetine Karşı Silahlı İsyana Tahrik” edemezler.
Bu üç saatlik programı izleyince, ardından bu konuşmalara bu kadar anlamlar yüklenmesini, iki ünlü komedyenin polis nezaretinde savcılığa getirilmesini, adli kontrol kararını, edilen onca sözü düşünce insan ülkenin uğraştığı şeyler için üzülüyor.
Ama birbirine güvenmeyen, birbirine karşı hınçla dolu bir toplum var karşımızda. Yaşanan acı tecrübelerin tahribatı kolay geçmiyor. Kötü imalar, aşırı alınganlıklar ve çarpık/taraflı bilgi kanalları birbirini besliyor. Dil çok sert, kavgadan beslenenlerin sayısı çok, hukuk da çok kolay bu kavganın aracı haline geliyor.
Olan da ülkeye ve tabii bu yazıyı yazmak için üç saat Halk Tv izlemek zorunda kalmış yazarlara oluyor..
.30/12/2018 23:55
Mehmet Akif, 2018 Türkiye’sinde yaşayabilir miydi?
70
Mehmet Akif, 1908’de II. Meşrutiyet’in İlanı’nın ardından yazdığı ve II. Abdülhamit için “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” dediği “İstibdad” şiirini “Kardeşim Midhat Cemal’e” diyerek yakın dostu Mithat Cemal’e ithaf etmişti.
Bu ithaf sadece bir şairin yakın dostuna yaptığı bir jest değildi.
Mahkeme üyeliğinin ardından noterlik yapmaya başlayan Mithat Cemal, 1906 yılında Yıldız Sarayı’na ulaşan bir jurnal yüzünden evi basılarak tutuklanmıştı.
Suçlama, Mithat Cemal’in bir Namık Kemal kitabının baskı kalıplarını bulundurmasıydı. Bir süre tutuklu yattıktan sonra bırakılmıştı ama uzun süre arkadaşları başka bir jurnale kurban gitmemek için ondan uzak durmuşlardı.
Bu muamele ve yakın çevrenin verdiği bu tepki Akif’in içine o kadar oturmuş olacak ki 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilince yazdığı şiiri Mithat Cemal’e ithaf etmekle kalmadı, “İstibdad” şiirinin altına “Bir gün evvel” diyerek başka bir şiir daha ekledi.
Şiir, istibdad günlerinde birine selam verdiği için, eşinin mahalleyi inleten bağrışları arasında bir adamın gözaltına alınışını anlatmaktaydı:
“Beş on herif yapışıp bir fakîrin ellerine,
Sürüklüyor; öteden bir kadın diyor:
— Bırakın!
Kocam ne yaptı? Nedir cürmü bî-günâh adamın?
Zavallının büyük evlâdı öldü askerde;
İkinci oğlu da sürgün Yemen’de bir yerde.
Acıklı, göğsü sakat koyverin, didiklemeyin;
Günâhtır etmeyin oğlum, ayıptır eylemeyin.
Efendi kim, o ne bilsin? Bilirse hem ne çıkar?
Kilercisiyle uzaktan biraz hısımlığı var.
Geçende komşuyu görmüş, demiş selâm söyle.
Demek alınmayacak Tanrı’nın selâmı bile!
...
«Sürün! » demiş, ona Şevketli’nin irâdesi var.
— Sürüm sürüm sürünün tez zamanda alçaklar!
Ya sen, zebâni kıyâfetli, gulyabâni paşa,
İlâhi yumru başın bir geleydi sivri taşa!
Yılan bakışlı şebek, bir bakın şunun gözüne!
Kazık boyundan utan... Tû! Herif senin yüzüne!
Sakın mahallede erkek bırakmayın, götürün.
Sayıyla vermediler, öyle, posta posta sürün!
Bakın şu hayduda; durmuş yıkın diyor evimi!
Torunlarım ya herif, aç kalıp dilensin mi?
Mahallemizde de çıt yok, ne oldu komşulara?
Susup da kurtulacak sanki hepsi aklısıra.
Ayol, yarın da sizin hânümânınız sönecek...
Ne var sıçan gibi evlerde şimdiden sinecek?
Yazık sizin gibi erkeklerin kıyâfetine...
— Yetişti yaygaran artık... Çekil kadın evine!
Atın şu kaltağı gitsin, tıkın hemen içeri.
— Paşam, bayıldı kadın.
— Anlamam o hîleleri.
Demek ki bekleyelim gelsin âlemin keyfi...
Saat üç oldu, geciktik, omuzlayın herifi.”
Aslında anlatılan biraz değiştirilmiş olarak Mithat Cemal’in gözaltına alınışıydı. Akif hem o haksızlığı hem de o Paşa’yı tarihe böyle nakşetmişti.
Ama sadece Abdülhamit devrinde gözaltına alınmış çok sevdiği hocası için, yakın dostu Mithat Cemal için değil, daha sonra İttihat ve Terakki devrindeki baskılar yüzünden başına iş gelmiş dostları için de o mahalledekiler gibi pencerelerini kapatmamış, dostlarına yardım etmeye çalışmıştı.
Fıtraten ve fikren birbirinden farklı iki insan olan Mithat Cemal (1950’de CHP’den vekil adayı olmuştu) ve Mehmet Akif’in dostluğu, ezberler dışında hakkında pek de bir şey bilmediğimiz “milli şairimiz” hakkında başka şeyler de anlatıyor.
1903 yılında tanışmış iki arkadaş, siyasetle uğraşmanın tehlikeli olduğu yıllarda her hafta önce Çarşamba, sonra Cuma günleri olmak üzere bir araya geliyor ve Fransız edebiyatının en seçkin örneklerini Fransızca orijinallerinden okuyorlardı.
Akif, o yıllarda Arapça ve Fransızca’ya olan hakimiyeti ve çevirileriyle de ünlenmişti. Hugo’dan Daudet’e, Dumas’tan Zola’ya uzanan bu okumalarda Akif’in favorisi Emile Zola’ydı. Romanlarındaki müstehcenlik yüzünden Zola okunmasını eleştirenlere karşı da “ahlaksızlığı böyle göstererek aslında ahlaka hizmet ettiğini” söyleyecek kadar açık ve rahattı.
Bu rahatlıkla o yıllarda İstanbul’a gelmiş bir Rus Yahudisi ressam olan Feldman’a Çamlıca’daki bir köşkte poz verip, fessiz bir portresini yaptırmıştı.
İslamiyet ile ilgili fikirlerini ise bugünlerde dillendirmek bile cesaret isterdi. Bundan 110 yıl önce bir Ramazan ayında devrin İslamcı gazetesi Sırat-ı Müstakim’deki Hasbıhal köşesinde yolda yürürken önüne çıkan bir türbe üzerine yazmıştı:
“Üç gün evvel, Beyazıt’tan Fatih’e doğru gidiyordum... Kendimi sol tarafa atıp arabalardan kurtulmak istedim. Göğsüm Osman Baba türbesinin parmaklıklarına çarptı. Fena halde canım yandı. O acının tesiriyle “yol ortasında mezar olur mu, bu ne maskaralık” demiş bulundum. Vay efendim derhal sağdan soldan itiraz sesleri yükselmeye başladı. Garibi neresi, işin içine yine şeriat bahsi karıştırdık. “Zavallı şeriat! Kimlerin elinde, hem ne gibi işlere alet olduğunu biliyor musun? Allah aşkına olsun biz daha ne zamana kadar şeriatı üzerimize çökmüş bir kabus, karşımıza çıkmış bir umacı tahayyül edeceğiz? Dünyanın en kalabalık bir caddesinin ortasında bir ölü yatmış, gelip geçen dirilerin hayatı üzerinde adeta tasarruf ediyor. Yahu şu mezarı kaldıralım desen derhal kıyametler kopuyor, şeriatın müsaadesi yoktur ne yapıyorsun deniyor.”
Yine aynı yıllarda İstanbul’da patlak veren kolera salgını için bir okurunun eski zamanlardaki gibi para ile hafızlar tutulup, İstanbul’un etrafında hatim indirilmesi teklifine yine Sırat-ı Müstakim gibi bir gazetede şöyle itiraz etmişti:
“Evet böyle bir eski usul vardı, lakin hiçbir vakit dindarane değildi. Hükümet-i sabıka (II. Abdülhamit ve istibdat hükümeti) mevkiini tahkim için millete savlet eden felaketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa sari hastalıklara karşı nizamat-ı sıhhiyeyi tamamiyle tatbikten başka bir tedbir olmayacağını pekala bilirdi. Yıldız’da yüksek sesle tilavet edilen Buhariler hastalığı def etmek için değil, sadedil halkın hissiyat-ı diniyesini okşayarak huluskar bir padişaha ihlas celb etmek içindi.”
23 Temmuz 1908’den dört gün sonra Rasathane müdürü Fatin Hoca tarafından İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne kaydedilirken “Onların her dediğine değil, cemiyetin makul olan dediklerini” yapacağına yemin etmişti. İttihat ve Terakki döneminde hem milletçilikle hem Batıcılıkla mücadele etti ama İttihatçılar isyan hazırlıklarına girişen Arapları ikna etmesi için Hicaz’a, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İslam dünyasını cihada davet etmek için Berlin’e gönderildiğinde bir vatansever olarak tereddütsüz gitti.
İstanbul işgal edilince, İttihatçılara kızıp Mustafa Kemal’in ismen davetiyle oğluyla birlikte Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçip, halkı savaşa çağıran vaazlar, hutbeler verdi.
Birinci Meclis’e Burdur milletvekili olarak girdi, İstiklal Marşı’nı yazdı. İkinci Meclis’e aday olmadı ama hilafetin ilga edilmesinden sonra Terakkiperver Fırka’nın kapatıldığı, aralarında Akif’in yakın dostu Eşref Edip’in de olduğu gazetecilerin tutuklandığı Takrir-i Sükün günlerinde Mustafa Kemal’in de onayıyla Kuran meali yazdırma işini aynı Meclis, Mehmet Akif’e teklif etmekte tereddüt etmedi.
Ama bir süre sonra, olan biten devrimlere kayıtsız kalmakla suçlanıp CHP’nin sesi Ulus gazetesinde “Hadi git sen kumunda oyna” diye yol gösterilecek de aynı Akif’ti. Hakkında herhangi bir soruşturma yoktu, zorunlu değildi ama “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar, ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum, bundan dolayı gidiyorum” diyerek gönüllü bir sürgün kararıyla Mısır’a gitti.
Onu Mısır’a davet eden ve orada himaye eden son sadrazamlardan Said Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’nın ölümüne kadar da Mısır’da yaşadı. Türkiye’den kaçmış insanlarla birlikteydi ama ülkede olan bitenler hakkında yazmadı, konuşmadı.
Bu arada Türkiye’de şapka, harf devrimleri oldu anayasadan İslam ibaresi çıkarıldı ama Mehmet Akif, Kuran meali için devletle yaptığı mukaveleyi 1932 yılına kadar feshetmedi. Dücane Cündioğlu’nun Bir Kuran Şairi çalışmasında ortaya koyduğu gibi feshetmesinin sebebi de 1932 yılındaki Türkçe ibadet girişimleri de değildi. Fesih kararını onun öncesinde almıştı, sebebi de yazdıklarının bir türlü içine sinmemesi ve artık şiir yazamamasıydı.
1935 yılında hastalanınca önce Antakya’ya gelerek bir süre tedavi oldu, sonra da 1936 yılında gemiyle İstanbul’a döndü ve hastaneye yatırıldı. Karaciğerinden rahatsızdı, çok zayıflamıştı ama fotoğraflarda göründüğü gibi yalnız ve bakımsız halde de değildi. İki yıl önce vefat eden dostu Abbas Halim Paşa’nın kızı Emine Hanım’ın girişimiyle Nişantaşı’nda o yıllarda İstanbul’un en iyi ve tek özel hastanesi olan Şişli Şifa Yurdu’na (Bugünkü Nişantaşı Plaza) yatırılmıştı.
İstanbul’a dönüşü, bütün gazetelerde haber olmuş, yazarlar, şairler onun için “Hoş geldin Üstad” yazıları yazmış, hatta şiiri üzerinden tartışmalar bile yaşanmıştı. Cumhuriyet’te Peyami Safa, Tan’da Yusuf Ziya Ortaç hasta yatağındaki Akif’in şiirini eleştirenlere karşı yazılar kalem aldılar. Sadece Yedigün’den Feridun Kandemir’e değil, Tan’dan Cumhuriyet’e kadar gazete ve dergilere röportajlar verdi.
Son Posta gazetesine hastane odasında verdiği röportajda “Mısır’da Türkiye hakkında ne düşünülüyor” sorusuna şöyle cevap vermişti:
“Mısır’daki münevver tabaka bu inkılabımızı takdir ile yâd ediyorlar, kendileri boyunduruk altında yaşadıkları için Türkiye’nin bugünkü inkılabını ve muvaffakiyetini alkışlıyorlar. Bilhassa ecnebi imtiyazlarının Türkiye’den kaldırılması her münevver Mısırlının bir Türk kadar sevinmesini mucip olmaktadır.”
Yine Yarım Ay dergisine verdiği röportajda da benzer şeyler söylemişti:
“Mısırlılar Türkler taklit etmek için, ancak ve ancak muazzam inkılabımızın her safhasını büyük bir merakla takip etmektedirler. İstiklal mevhumunu anlayan her münevver Mısırlı Türk inkılabının aşığıdır.”
İnkılapları överken verdiği örnekler, seçtiği cümleler özenliydi. Ama bu dengeli üslubu bile devletin onun nasıl vize alıp ülkeye giriş yaptığını gizli yazışmalarla sorgulamasını hastanede ve evinde kimlerin ziyaretine geldiğini irtica koduyla takip etmesini engelleyememişti.
https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/2276386-devlet-mehmed-akifin-vefat-ettigi-ve-yakinda-muze-yapilacak-olan-misir-apartmanina-irtica-merkezi-demis-binaya-giden-herkesi-fislemisti
Hastaneden çıktıktan sonra yine Hidiv ailesine ait önce Baltacı Çiftliği’nde ardından yine aynı aile ait Beyoğlu’nun en gözde apartmanlarından Mısır Apartmanı’nda yaşadıktan sonra 27 Aralık 1936 Pazar akşamı hayatını kaybetti.
Vefatı da bugünlerde anlatıldığı gibi sessiz sedasız olmamıştı. Bütün gazeteler vefat haberini manşetlerinden ve taziye yazılarıyla duyurmuşlardı.
Haberi “Mehmet Akif’i kaybettik” başlığıyla veren Cumhuriyet’ten okuyalım:
“Büyük şair dün akşam vefat etti... Bu yaz, sanki hayatının son devrelerini yaşadığını hisseden şair, vatanına dönmek arzusunu göstermiş ve İstanbul’a avdet etmişti... Büyük şair nihayet dün akşam Türk milletine İstiklâl Marşı, Çanakkale müdafaası gibi yüksek eserler miras bırakarak Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.”
Cenazesi de sessiz sedasız kaldırılmamıştı. Gazetelerin hepsinde cenaze bilgileri mevcuttu.
Ama devlet bir yıl sonra şair Abdülhak Hamit’e yapacağı resmi cenaze törenini, milli marşının şairinden esirgemişti. Mithat Cemal o günü şöyle anlatır:
“Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım”
Ama cenaze söylendiği gibi ortada da kalmadı. Akif’in vasiyeti ve ailesinin isteğiyle bir cenaze organizasyonu yapılmamıştı. Mütevazi bir tabut içinde bir arabayla Beyazıt’a getirilen cenaze için aralarında vekillerin, yazarların da olduğu çoğunluğu üniversite ve askeri tıbbiye öğrencilerinden oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Kalabalık üzerine bayrak ve Kabe örtüsü serdikleri cenazeyi Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar eller üstünde taşıdılar. İstiklal Marşı okuyarak defnettiler. Defnedilirken, heykeltıraş Ratip Aşir, büstünü yapmak üzere Akif’in yüzünün alçı ile kalıbını da almıştı.
Cenazede öğrenciler adına konuşan Abdülkadir Karahan (daha sonra ünlü bir edebiyat profesörü oldu) Akif’in mezarının öğrenciler tarafından yapılmasını ve her yıl anma düzenlemesini teklif etmiş, kalabalık da bu teklifi kabul edilmişti. Karahan daha sonra Emniyet’e çağrılarak bu cenazede yaptığı konuşma yüzünden sorgulandı.
Ama öğrenciler sözlerini tuttular ve ertesi yıl Akif üniversitede düzenlenen bir toplantıyla anıldı. Öğrencilerin bastırdıkları ve 10 kuruşa sattıkları bir kitabın gelirleriyle Akif’in mezar taşı yapıldı. Öğrencilerin bu ilgisinden rahatsız olanlar üzerinden yine tartışmalar yaşandı. Öğrenciler bir bildiriyle eleştirilere cevap verdiler.
Abdülhamit, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet devirlerinde tutunamamış bir isimdi Mehmet Akif. Hep saygı görmüş ama bu saygıyı kaybetmemek için kendi doğrularından da taviz vermemişti. Tam olarak kimsenin adamı olmamış, yeri geldiğinde haksızlıklara itiraz etmiş, ona bahşedilen imkanları geri çevirmiş hatta zorunlu olmasa da ülkesini gönüllü olarak terk etmeyi bile göze almıştı.
Akif’in bu fotoğrafına baktığımızda bugün onu tam olarak bir cepheye mal etmek mümkün değil. Hürriyetçi ve meşruiyetçi görüşleriyle, haksızlıklara, sansüre, jurnalciliğe itirazıyla devleti, İslamcı görüşleriyle laikleri, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” diye veciz biçimde özetlediği İslam yorumuyla gelenekçi dindarları, milliyetçiliğe mesafesiyle milliyetçileri kızdırabilirdi.
Şimdi herkesin “milli şairimiz” olarak bir tarafından tutarak özlemle andığı böyle bir Akif’in bugünkü Türkiye’de sorunsuz yaşaması mümkün olur muydu acaba?
Umarız 2019'da, Mehmet Akiflerin rahatça yaşayabileceği, fikirlerini söyleyebileceği bir Türkiye olur...
Kaynaklar:
Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Akif,
Dücane Cündioğlu, Bir Kuran Şairi, Gelenek Yayınları
İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında, Dergah Yayınları
İsmail Kara, Fulya İbanoğlu, Sessiz Yaşadım: Matbuatta Mehmet Akif: 1936-1940, Zeytinburnu Belediyesi.
.
Bugün 615 ziyaretçi (3733 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 584 ziyaretçi (719 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|