 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Yemen’de tarih tekerrür ederken…
04:0019/10/2016, Çarşamba
Suudi Arabistan Kralı Faysal Bin Abdülaziz, ülkesinin Yemen'deki iç savaştan artık elini çekmesi gerektiğine karar verdiğinde, takvimler 1970'in bahar aylarını gösteriyordu. 8 yıldır devam eden çatışmalar ardında en az 200 bin ölü, yakılıp-yıkılmış şehirler ve paramparça bir halk bırakmıştı. Savaşın maliyeti, Riyad yönetimi için de katlanılır olmaktan çıkmıştı. Kral Faysal'ın kararıyla, İmam Muhammed taraftarlarına verilen askeri ve ekonomik destek sonlandırıldı, Yemen'de kurulan cumhuriyet yönetimi de resmen tanındı.
Suudi Arabistan'ı 1960'lar boyunca ciddi şekilde sarsan ve meşgul eden Yemen iç savaşı, 26 Eylül 1962'de Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır'ın desteklediği bir askeri darbeyle patlak verdi. Sanâ'da yönetimi elinde bulunduran İmam Muhammed el-Bedr'in, devrildikten sonra ülkenin kuzeyine kaçarak Riyad'dan yardım istemesi, çatışmaları hızlı bir şekilde Suudi Arabistan-Mısır savaşına dönüştürdü. Çok geçmeden İngiltere ve Ürdün, Suudi Arabistan saflarında Yemen'e müdahil olurken, Mısır da Sovyetler Birliği ve Çin'i arkasına aldı.
Sovyetler Birliği, kanlı iç savaş boyunca Mısır'a silah ve ekipman takviyesinde bulunduğu gibi, Yemen'de savaşacak Mısırlı askerleri de bizzat eğitti. 1965'e gelindiğinde, Suudi Arabistan'ın desteklediği İmam Muhammed'in birliklerine karşı savaşa katılan Mısırlı asker sayısı 60 bine ulaşmıştı. Aynı yıl, Mısır donanmasına ait gemiler Suudi Arabistan'ın Yemen sınırındaki kentlerini bombalamaya başladı. Cemal Abdunnâsır, Necran ve Cizân gibi Suudi kentlerinin aslında Yemen'e ait olduğunu, bunların Riyad yönetimi tarafından işgal edildiğini savunuyordu.
Fiili askeri müdahale Mısır açısından sürdürülemez duruma gelince, Abdunnâsır'la Kral Faysal, savaşı sonlandırmak için prensip anlaşmasına vardı. Ancak bu anlaşma, 1967'de İsrail ordusunun Mısır'ı ağır bir hezimete uğrattığı Altı Gün Savaşı'na kadar uygulanamadı. Yenilginin ağır şoku altında Mısır, Yemen'deki askerlerini hızla geri çekmek durumunda kaldı. Abdunnâsır'ın 1970'de -muhtemelen İsrail karşısında düştüğü durumun tetiklediği- ağır bir kalp krizi sonucu ölümüyle, Suudi Arabistan açısından Yemen'deki Mısır tehdidi de tamamen ortadan kalkmış oldu.
***
Bundan 3-4 yıl öncesine kadar, yukarıdaki olaylar zinciri Ortadoğu'nun yakın tarihinde sıradan bir kesitten ibaretti. Ancak şimdi Yemen'de yaşanan süreç, akıllara ister istemez yine o dönemin kanlı çatışmalarını getiriyor. Suudi Arabistan yine Yemen'de fiilen savaşa müdahil; Mısır'ın yerinde ise bugün İran var.
Saflar yine o zamana benzer şekilde bölünmüş: İngiltere ve Ürdün'ün yerini -biraz gönülsüz biçimde de olsa- ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri almış. İran'ın yanında ise Rusya ve diğer müttefikleri yer alıyor. Suudilerin 'meşru devlet başkanı' olarak desteklediği Abdurabbi Mansur Hadi'ye de günümüzün İmam Muhammed el-Bedr'i diyebilirsiniz.
Yemen'in yeniden bilek güreşi sahasına dönüşmesinde, elbette yine konumu birinci etken. Arap Yarımadası'nın güney ucunda, Bâbu'l-Mendeb gibi kritik bir boğazı tutuyor olması, Yemen'in hem şansı, hem de şanssızlığı. Abdunnâsır da bu stratejik noktayı avucunun içine alma sevdasına düşmüştü, tıpkı bugün İran'ın yapmaya çalıştığı gibi.
Dünyanın en önemli petrol geçiş sahalarından biri olan Bâbu'l-Mendeb, Arap Yarımadası'yla Afrika'ya aynı anda uzanabilme imkânı veriyor. Afrika kıtasındaki birçok bölgede -örneğin Nijerya'da- mezhep temelli stratejik faaliyetlerini sürdüren İran için, Yemen'de kontrolün sağlanması, hayati bir önem arz ediyor.
***
Arap Baharı'nın yarattığı dalgalanmalar çerçevesinde görevini bırakmak zorunda kalan eski Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih'in saf değiştirerek Hûsîlere destek vermesiyle alevlenen çatışmalar, Suudi Arabistan için ciddi bir sınav niteliğinde. Geçtiğimiz günlerde Sanâ'daki taziye çadırının yanlış istihbarat sonucu vurulması olayında da olduğu gibi, Suudilerin liderliğini yaptığı koalisyon, sıcak savaşın gidişatını yönetmekte ve yönlendirmekte zorlanıyor.
Yemen'e müdahale, Suudi Arabistan'ın Ortadoğu'nun çeşitli bölgelerinde ciddi restleşmelerle karşılaştığı bir döneme denk geldi. Suriye'de devam eden savaş, Mısır'da özellikle darbeden sonra bir türlü beklenen istikrarın tesis edilememesi, birçok ülkede mezhep temelli çatışmaların gün yüzüne çıkmaya başlaması, ABD'nin İran'la ısrarlı ve derin yakınlaşması gibi faktörler göz önüne alındığında, Riyad yönetimi, Yemen operasyonlarını kılı kırk yararak sürdürmek durumunda. Ve ne büyük bir risk alındığını da hiç akıldan çıkarmayarak…
İsrail 1967'deki ani saldırıyla Mısır'ın savunma ve saldırı güçlerini yerle bir etmeseydi, Yemen iç savaşı Suudi Arabistan için çok daha ağır bir maliyete dönüşebilirdi. Ancak Mısır da Yemen'e fiilen müdahale ederek, o dönemin şartlarında milyonlarca dolarlık bir zarara uğramıştı. Kazananı olmayan bir savaşı başlatan Cemal Abdunnâsır'ın çılgınlığı nedeniyle, Yemen “Mısır'ın Vietnam'ı” olarak anılıyor bugün.
Bakalım bugünkü Yemen, kimin Vietnam'ı olarak tarihe geçecek?
‘Büyük resme bakmak’ demişken
04:0022/10/2016, Cumartesi
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta, sıcak Musul gündeminin de etkisiyle dikkatleri pek çekmeyen ilginç bir gelişme yaşandı. Suriye İstihbarat Şefi Ali Memluk, beş yıl aradan sonra ilk kez resmi olarak Mısır'ı ziyaret etti. Suriye ve Mısır basınına yansıyan haberlere göre, iki ülke istihbarat servisleri arasında en üst düzeyde görüşmeler gerçekleştirildi, fikir alışverişleri yapıldı. Şam'dan gelen açıklamadaysa, Ali Memluk'un Mısırlı yetkililerle Kahire'de daha önce de “birçok defa” bir araya geldiği özenle vurgulandı.
Abdulfettah Sisi yönetiminin Suriye rejimiyle böyle 'göstere göstere' temas kurması, her şeyden önce, 2013'teki askeri darbenin en büyük destekçisi ve finansörü Suudi Arabistan'la Kahire arasında derin bir görüş ayrılığı bulunduğuna işaret ediyor. Muhammed Mursi'nin kısa iktidarındaki istisnayı saymazsak, Suriye konusunda hep çekimser durmayı tercih eden ancak Riyad'ı kızdırmamak için sessiz kalan Mısır, şimdi kartlarını açıktan oynuyor.
Ali Memluk'un ziyareti, Kahire'nin Suriye kriziyle ilgili olarak aynı ay içerisinde attığı ikinci kritik adım oldu. 7 Ekim'de BM Güvenlik Konseyi'ne Rusya tarafından sunulan Suriye tasarısına Mısır'ın 'evet' oyu vermesi, Suudi Arabistan'ı hayal kırıklığına uğratan bir başka gelişmeydi. Hatta iki ülkenin BM büyükelçileri, oylamanın ardından açıktan açığa polemiğe girerek, başkentlerinin duruşlarını savunmuşlardı.
Tam da bunun üzerine, Suudi Arabistan'ın Mısır'a petrol sevkiyatını durdurduğu haberi geldi. Aramco'nun Kahire'yi sözlü olarak bilgilendirmesiyle ortaya çıkan karar, Suudi Arabistan'ın beş yıl boyunca Mısır'a sağlamayı taahhüt ettiği aylık 700 bin ton rafine petrol ürününü artık göndermeyeceği anlamına geliyordu. 23 milyar dolarlık anlaşmanın iptali Suudilerce yarım ağızla yalanlanırken, Mısır basını Rusya'yla yapılan ticari anlaşmalarla ilgili haberleri hızlı bir şekilde kamuoyuna servis etmeye başladı.
«««
Peki, tüm bunlara bakıp Mısır'la Suudi Arabistan ittifakının artık sona erdiğini, Rusya'nın -tıpkı Cemal Abdunnâsır dönemindeki gibi- Kahire'yi etkisi altına aldığını ve Ortadoğu'da yeni bir stratejik flörtün başladığını söylemek mümkün mü?
Henüz değil. Bölgeyi değerlendirirken yapılacak en büyük hatalardan biri, beklenmedik gelişmeleri fazlaca genelleyip meseleleri kendi bağlamlarından çıkarmak olacaktır. 'Büyük resme bakmak' deyiminin asıl manası, coğrafyadaki her şeyi yerli yerine koymaktır.
Mısır'la Suudi Arabistan arasında bazı ihtilafların olduğu doğru. Ancak iki taraf da kendi güçlü ve güçsüz taraflarının gayet farkında. Mısır, Suudi Arabistan'ın Araplar üzerindeki etkisini çok iyi idrak ettiği gibi; Suudi Arabistan da Mısır'ı kaybetmenin kendisine nelere mal olacağını derinlemesine biliyor.
Şu anda olan-bitenden anlaşılan en net sonuç şu: Arap dünyasıyla ilişkilerinde Suudi Arabistan'ın siyasi ve ekonomik vesayetinden artık kurtulmak isteyen Mısır, kendi seçenek ve tercihlerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Suudiler de Sisi'ye yaptıkları yatırımın büyük zarar ettiğini görmüş olmalarına rağmen, Mısır şartlarında daha iyi bir seçeneklerinin olmadığı kanaatinde. Dolayısıyla her iki taraf da, bazı memnuniyetsizliklerle birlikte, ilişkileri sürdürmeyi tercih ediyor.
Aynı şey, Körfez'in diğer ülkeleri için de söylenebilir. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri'nin Sisi yönetimiyle çok derin bağlantılarının olduğu biliniyor. Libya'da ortak operasyonlara girişen, zaman zaman Türkiye düşmanlığında yardımlaşan, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'na karşı aldıkları ortak karşı tavırla dikkat çeken iki ülke, şu anda, iki yıl öncesine göre çok daha az konuda anlaşabiliyor. Ama ortaklıkları ve ittifakları da sona ermiş değil.
***
Arap dünyası, şu anda yakın tarihin en önemli ve hayati tehlikeleriyle karşı karşıya. Coğrafyayı her tarafından kemiren mezhepçi ve ayrılıkçı akımlar, İran'ın Arap Yarımadası'nı dört bir yandan kuşatma hamleleri, ABD ve diğer Batılı ülkelerin ikircikli tavırları, bölgenin çeşitli ülkelerinde devam eden çatışma ve iç savaşlar… Bütün bu unsurlar, Arap dünyasının karar alıcı başkentlerini (Kahire ve Riyad) ciddi kafa karışıklıklarına ve siyasi yalpalanmalara sürüklüyor. İlave olarak, Amerikan başkanlık seçimlerinin ardından -hangi aday kazanırsa kazansın- uluslararası arenadaki kaosun ve başıboşluğun daha da büyüyeceğine dair korku ve endişeler de artıyor.
Böyle bir siyasi ve jeopolitik vasatta, bölgesel yakınlaşma ve uzaklaşmaların, yeni işbirliği denemelerinin ve farklı seçeneklere kafa yormanın gayet doğal karşılanması gerekir. Hiçbir ülkenin kendi konum ve kazanımlarından emin olamadığı, kimsenin kimseye tam anlamıyla güvenemediği bir süreçten geçerken, hasbelkader kurulan ittifakların hiç sarsılmadan yıllarca aynı şekilde devam etmesini beklemek de gerçekçi değil.
Bu karmaşa ve sarsıntılar içinde, Türkiye ile Suudi Arabistan'ın son yıllarda gittikçe derinleşen ve 'stratejik ortaklık' düzeyine ilerleyen ilişkileri ise müstakil bir yazının konusu olmayı hak ediyor.
Gelecek, seküler demokraside” mi?
04:0026/10/2016, Çarşamba
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Bu çok kültürlü coğrafyanın inanç ve din özgürlüğü temelinde seküler, demokratik bir geleceğe doğru yönelmesi gerektiğini de görüyoruz. Zaten 2011'de başlayan Arap Baharı da bu taleple ortaya çıkmıştır. İnsanlar demokrasi talep ediyordu. Demokrasi ve sekülarizm birlikte gündemdeydi”.
Yukarıdaki cümleler, Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi olarak atanan Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu'na ait. Mülakatı yapan Hürriyet muhabiri Cansu Çamlıbel, “Sinirlioğlu'nun burada çizmiş olduğu iskelet, Türk hariciyesinin bugün nerde durduğuna ilişkin önemli bir manifesto niteliğinde” notunu düştüğü için, bu cümleleri Türk hariciyesinin Ortadoğu okuması olarak da anlamak mümkün.
Bu açıdan bakınca, Feridun Sinirlioğlu'nun ifadeleri bazı soruların sorulmasını kaçınılmaz hale getiriyor:
Örneğin, Arap Baharı sürecinde ayaklanmaların yaşandığı hangi ülkede halkın sekülarizm talebi vardı? Komünistinin bile namazını aksatmadığı Mısır'da, insanlar daha seküler bir yönetim için mi sokağa dökülmüştü? Libya'da halkın Kaddafi'yle derdi, devrik diktatörün yeterince seküler olmaması mıydı? Suriye'de yüz binlerce insan, daha fazla sekülarizm için mi öldü, ölüyor? Iraklılar, sekülarizm kavgası mı veriyor? Yemen'de taraflardan hangisi seküler?
Soruları daha da uzatmak ve çeşitlendirmek mümkün. Her bir soru, bölgeye dair bu iddialı yorumu boşa çıkarmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Feridun Sinirlioğlu'nun gözden kaçırdığı nokta, Ortadoğu ve Arap dünyasında dinin zannedilenden çok daha derinlerde kök saldığı ve insanların yaşamlarını çok yönlü olarak etkilediği gerçeğidir. Bu sadece İslam dini söz konusu olduğunda böyle değildir; Yahudilik ve Hıristiyanlık da böyledir. İsrail mesela, her kurumunu dini yorumların yönlendirdiği ve siyasetçilerin dindar kesimleri dikkate almak zorunda kaldıkları bir din devletidir. Lübnanlı Hıristiyanlar, Batılı formda yaşıyor görünseler de, yaşamlarını din eksenli sürdürürler. Beyrut'un göbeğinde Muhammed el Emin Camii'nin minare boyuyla, hemen yanındaki Saint Georges Katedrali'nin saat kulesi boyu bu yüzden yarışma halindedir. Örnekler pek çok.
Sinirlioğlu'nun “bölgemizde gelecek seküler demokraside” yorumu ise, Suriye örneği düşünüldüğünde bilhassa isabetten uzak. 1970'ten bu yana devam eden Esed yönetimi, sadece mezhepçi değil, aynı zamanda kendisini 'seküler' ve 'laik' olarak tanımlayan bir yönetim. 1982'de kanlı bir katliamla neticelenen ilk ciddi ayaklanma da, ayaklanmanın liderleri tarafından rejimin halka empoze etmeye çalıştığı seküler şartlar üzerinden gerekçelendirilmişti. Örnek olarak, Hama Katliamı'nın baş aktörü (ve Hâfız Esed'in kardeşi) Rıfat Esed, bir dönem başörtüsünü üniversitelerde yasaklamayı düşünecek kadar Suriye gerçekliğinden kopabilmişti.
Hâfız Esed yönetimi, gücünü perçinlerken Arap milliyetçiliğinden ve sekülarizmden güç almış, halka dönük yüzünde ise muteber kabul edilen ulemayı 'vitrin objesi' olarak kullanmıştı. 2000 yılında Şam'da Esed'in cenaze namazını ağlayarak kıldıran Said Ramazan el-Bûtî, bu bağlamda dikkat çekici bir figürdü. Onun rejime verdiği ve 2013'te öldürülünceye kadar sürdürdüğü şevkli destek, Esed ailesinin azınlık iktidarını kitlelerin gözünde meşrulaştırıyor, seküler görüntüsünü de hafifletiyordu.
Röportajda, “Yedi yıl müsteşarlık yaptığım Dışişleri Bakanlığı, devletin hafızasını temsil eden bir kurumdur. Tarihi olayların sicilini tutar ve kurumsal olarak tarih bilinci son derece yüksektir” diyen Feridun Sinirlioğlu, Suriye ve diğer bölge ülkelerinin yakın geçmişte sekülarizmle nasıl bir serüven yaşadığını biliyor olmalı. En azından, bir hariciye mensubu olarak bilmesi gerekir. Sinirlioğlu, sekülarizm ve laiklik adına bir dönem oruç tutmanın ve başörtüsü takmanın bile yasaklandığı Tunus'ta, bölgenin geleceğinin sekülarizmde olduğu şeklindeki ifadelerinin nasıl bir karşılık bulacağını da tahmin etse gerektir.
Sinirlioğlu'nun “seküler demokrasi” tanımlaması da, oldukça izaha muhtaç görünüyor. Böyle bir yönetim biçimi, ülkedeki dini gruplarla ve akımlarla nasıl bir ilişki kuracak mesela? Dinin insanların yaşamlarına ne kadar müdahil olacağının sınırlarını, bu 'seküler demokrasi' mi belirleyecek? İnsanların 'seküler demokrasi' istemediği ülkelere -şu anda mevcut olan Ortadoğu ülkelerinin tamamı-, bu yönetim nasıl empoze edilecek? 'Seküler demokrasi'yi kim getirecek? Bu yapılırken, dünyadaki hangi ülke ya da rejim örnek alınacak?
Doğrusu, İsrail'le imzalanan Mavi Marmara anlaşmasının mimarı olarak da Türk diplomasi tarihine geçen Feridun Sinirlioğlu'nun son çıkışı, Türk hariciyesinin bölgeye bakışı açısından ciddi soru işaretleriyle dolu. Sekülarizmin, halkın zihninde din düşmanlığıyla ve ibadet özgürlüğüne katı müdahaleyle özdeşleştiği bir coğrafyada, Sinirlioğlu tam olarak neyi kastettiğini belki biraz daha açma ihtiyacı hisseder. Hatta bu şart, çünkü kendisiyle röportaj yapan gazete de birçok önemli cümlesi içinden en çok sekülerlikle ilgili olanları beğenmiş olmalı ki, başlığa bunları çıkarmış.
Çağrı’nın yerini tutar mı? Biraz zor
04:0029/10/2016, Cumartesi
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İranlı yönetmen Mecid Mecidi'nin 7 yıllık uzun bir emekle çektiği 'Muhammed' filmi, Türkiye'de de nihayet vizyona girdi. Türk izleyiciyle buluşmadan önce Mısır ve Suudi Arabistan'da yasaklanan film, İran'da da ciddi eleştirilerle karşılaşmıştı. İran Dini Lideri Ali Hamaney'in, çekimler sırasında Kum kenti yakınlarındaki seti ziyaret ederek gösterdiği sembolik desteğe rağmen, 'Muhammed' İran sinemalarında beklediği hasılatı elde edemedi. 186 salonda birden gösterime giren ve ülke çapında ciddi reklam kampanyasıyla duyurulan 40 milyon dolar bütçeli yapım, İranlı önemli sinema eleştirmenlerinden de kırık not aldı.
Hz. Peygamber'in hayatının ilk 13 yılını konu edinen film, yönetmen Mecidi'nin ifadesiyle 'dünyada gittikçe yükselen İslamofobi'yle mücadele için' çekilmiş. Bu noktadan bakınca, filmin her sahnesine sinen mistik havayı ve özellikle Hz. Peygamber'in doğumunu betimleyen bölümle Hıristiyan kültüründe Hz. İsa'nın doğuşunu karakterize eden tasvirlerin aşırı şekilde benzerliğini anlamlandırmak mümkün. Mecid Mecidi, Batı'da çekilen Hz. İsa ve Hz. Musa temalı filmlere, İslamî bir nazire yapmaya çalışmış; adeta onların zarfına kendi mazrufunu yerleştirmeyi amaçlamış.
***
Filmin eleştiriye ve övgüye değer taraflarını kısaca sıralayacak olursak:
'Muhammed' filminin en önemli kusuru, yönetmenin birçok önemli sahneyi İslâmî kaynaklarda yer almayan rivayetler üzerine bina etmiş olması. Sinema tekniği gereği, bazı hayali unsurların filme eklenmesi anlaşılabilir. Ancak bir peygamberin hayatı söz konusu olunca, o hayata direkt şekilde taalluk eden kısımlarda uydurma anlatılara yer verilmesi doğru olmayabilir. Filmin sonlarında, bir sahil kasabasında denizden karaya balıkların yağmasıyla sonuçlanan 'mucizevî' sahne, bu tür uydurmalara örnek.
Film boyunca, belli ki yapıma aksiyon ve heyecan katmak için, Yahudilerin sürekli Hz. Peygamber'i yakalamaya çalışmaları da, izleyiciyi hikâyeden koparan bir unsur. Neredeyse her sahneden sonra kameranın Yahudilere dönmesi ve onlardan bir diyalog aktarması, Mecidi'nin tam olarak ne anlatmak istediği noktasında kafa karışıklığı yaratıyor. Filmin bazı sahnelerinin sırf bu yüzden uzadıkça uzaması da, bir başka olumsuz durum.
Filmde Hz. Peygamber'in amcası Ebû Tâlib'in iman etmiş bir Müslüman olarak betimlenmesi, Şii kültürünün filme direkt bir yansıması olarak yorumlanabilir. Ana akım Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki aktarımlarla çelişen bu yorum, izleyicinin garipseyeceği bir başka nokta gibi görünüyor.
Elbette filmle ilgili en çok tartışılacak şey, Hz. Peygamber'in fiziken canlandırılmış olması. Çoğunlukla arkadan ve uzun saçlarıyla görünen Hz. Peygamber, bazı sahnelerde yandan ve yüzünün bir kısmıyla karşımıza çıkıyor. Bir-iki sahnede de sesini duyuyoruz, Farsça konuşan bir çocuk olarak. Mecidi, filmini bir üçleme olarak tasarladığı için, gelecek bölümlerde Hz. Peygamber'in büyük bir insan olarak gösterilip gösterilmeyeceği şimdiden merak konusu.
171 dakikalık filmin, övgüye değer ve çok çarpıcı yönlerinden ilki ise, Fil Vakası'nın canlandırılmasındaki kusursuz başarı. Ebrehe ve ordusunun Habeş dilinde konuşması başta olmak üzere hiçbir ayrıntının ihmal edilmediği betimleme, izleyiciyi o döneme götürme ve heyecandan tüylerini diken diken etme potansiyeline sahip.
Daha kundakta olan Hz. Peygamber'in, sütannesi Hz. Halîme ile buluştuğu sahne de tek kelime ile muhteşem. Sütü kesilen Hz. Âmine'nin, yavrusunu sütanneye teslim ettikten sonra yaşadığı gönül kırıklığı da, sinema diline ustaca aktarılmış. Mecid Mecidi, bu bölümlerde bütün birikimini konuşturarak, kendisinden bekleneni fazlasıyla vermiş.
O dönemin Mekke ve Medine'sinin tasvirindeki başarı da, filme dair not edilmesi gereken bir başka unsur. Özellikle, Hz. Peygamber'in annesiyle birlikte yaptığı Medine seyahatinde yaşanan duygusal sahneler ve ortaya konan görsellik göz kamaştırıcı. Kaynaklara dayanılarak birebir şekilde kurulan Mekke ve Medine setleri, üçlemenin sonraki bölümlerinde de kullanılacak. Mecidi, buralarda başka dönem filmlerinin de çekilebileceğini belirtiyor.
***
İzleyici, Mecid Mecidi'nin 'Muhammed' filmini, Suriyeli yönetmen Mustafa Akkad'ın 1976 tarihli Çağrı filmiyle kıyaslayacaktır. Hem elde başka filmimizin olmaması, hem de Çağrı'nın müzikleriyle ve diyaloglarıyla hayatımızda kalıcı izler bırakması, bu kıyası kaçınılmaz kılıyor. Çağrı, her şeyiyle ilk göz ağrımız. Her sahnesini ezberlemiş olsak da, gözyaşlarıyla tekrar tekrar izlemeye doyamadığımız bir başyapıt.
Mecidi'nin filmi, diğer bölümler de bu minvalde çekildiği takdirde, hayatımızda ve zihinlerimizde böylesine iz bırakabilecek gibi görünmüyor. Bazı sahnelerindeki ihtişama ve kullanılan yüksek teknolojik imkânlara rağmen, Mustafa Akkad'ın filme kattığı tat, Mecidi'nin yapımında eksik. Filmde, Çağrı'daki gibi kült müziklerin olmayışı da bir başka handikap. Film bitip de sinemadan çıkarken, mırıldanabileceğiniz bir melodi yok.
Tüm bunlara rağmen, Mecid Mecidi'nin 'Muhammed' filmi, Hz. Peygamber'in hayatını anlatan yapımlar konusunda daha ne kadar çok yol kat etmemiz gerektiğini hatırlatması bakımından izlenmeli. Özellikle profesyonel anlamda sinemayla ilgilenen Müslümanlar için, bu bir görev.
Kriz nihayet bitti, ama…
04:002/11/2016, Çarşamba
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Lübnan Parlamentosu'nda pazartesi günü gerçekleştirilen oylamayla, tam 29 aydır boş duran cumhurbaşkanlığı makamı nihayet sahibini buldu. 81 yaşındaki emekli general Mişel Avn, ülkenin 12'nci cumhurbaşkanı olarak Baabda Sarayı'ndaki koltuğa oturdu. Böylece, eski Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman'ın görev süresinin dolduğu mayıs 2014'ten bu yana tam 45 oturum yapan ve Süleyman'ın halefini seçemeyen Lübnanlı vekiller, 46'ncı oturumda sonuca ulaşmış oldular.
Fransızların 1930'ların sonunda oluşturduğu siyasal iskelet çerçevesinde, Lübnan'da cumhurbaşkanlığı Maruni Hıristiyanlara, başbakanlık Sünnilere, meclis başkanlığı da Şiilere tahsis edilmiş durumda. O dönemki nüfus oranları üzerinden yapılan bu düzenlemenin herhangi bir değişikliğe uğramaması için, Lübnan'da 1932'den bu yana resmi nüfus sayımı yapıl(a)mıyor.
Kendisi de Maruni Hıristiyan olan Mişel Avn, 2011'de Hizbullah üyelerinin kabineden çekilmesi sonucu devrilen Sünni Başbakan Saad Hariri'nin sürpriz desteğiyle seçildi. Hariri'nin bu destek karşılığında başbakanlık vaadi aldığı konuşulurken, Avn'ın müttefiki Hizbullah'ın Hariri'yle kanlı-bıçaklı olması, dengeleri daha da sallantılı hale getiriyor. Tüm bu karmaşanın üzerine, Şii Meclis Başkanı Nebih Berri'nin sıkı bir Avn düşmanı olmasını eklediğimizde, Lübnan'ın içinde bulunduğu siyasi krizin derinliği daha iyi anlaşılır.
Saad Hariri kabineyi oluşturma görevini hemen aldığı takdirde, hükümetin kurulmasının en az 6 ayı bulacağı, bunun da önümüzdeki yıl düzenlenecek parlamento seçimleriyle çakışacağı belirtiliyor. Kabine seçim öncesine yetişse bile, meclisin şimdiki aritmetiğinde güvenoyu alabilmesi imkânsız görünüyor.
***
Ordu komutanı sıfatıyla, 1975-1990 arasındaki kanlı iç savaşın taraflarından biri olan Mişel Avn, savaşın son evresinde iki rakip hükümetten birinin başbakanlığı görevini de üstlenmişti. Suriye ordusunun 1990'da Beyrut'a müdahalesiyle Fransız Büyükelçiliği'ne sığınan, ardından da Fransa'ya kaçan Avn, 2005'te eski Başbakan Refik Hariri'nin öldürülmesinden sonra Suriye'nin Lübnan'daki askerlerini geri çekmesiyle ülkesine döndü.
İç savaş boyunca Suriye karşıtı duruşunu sürdüren, Lübnan'ı da bu yüzden terk etmek durumunda kalan Avn'ın sürgünden döndükten sonraki siyasi manevraları herkesi şaşırttı. 2006'da Hizbullah'la ittifak anlaşmasına imza atan Avn, üç yıl sonra da Şam'ı ziyaret ederek Suriye yönetimiyle masaya oturdu. Daha sonraki süreçte, iç savaş yıllarında düşmanı olan Hıristiyan cepheyle anlaşarak dikkatleri çeken Avn, son olarak Sünnilerin önde gelen ismi Saad Hariri'nin desteğini kazanmayı başardı.
Mişel Avn, elbette tüm bu siyasi hamlelerini yaparken, taraflara birçok sözler ve taahhütler de verdi. Pazartesi akşamı resmen görevine başlayan Avn'ın, hepsi de birbirinin rakibi hatta düşmanı olan birçok hareketi aynı anda memnun etmesi mümkün görünmüyor.
En az 18 farklı dinî ve mezhepsel cemaati bünyesinde barındıran Lübnan, hem kendi içindeki grupların mücadelesi hem de dışarıdan yapılan müdahaleler nedeniyle, tam bir satranç tahtası görünümüne sahip. Bu kaotik manzarada, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan kişinin işgal ettiği konum ve hareket kabiliyeti, sonuca etki etmekten de oldukça uzak.
***
Hizbullah, Suriye ve İran'ın doğrudan desteğine sahip olan Mişel Avn'ın cumhurbaşkanı seçilmesi, elbette Tahran yönetiminin Lübnan'da kazanan taraf olduğu şeklinde yorumlandı. “Suudi Arabistan'ın Beyrut'taki prensi” olarak adlandırılan Saad Hariri'nin bile Avn'ı desteklemesi, Riyad adına bir kayıp olarak değerlendiriliyor.
Siyasi gözlemcilere ve Lübnan basınında çıkan yorumlara göre, Lübnan şu anda ne İran'ın ne de Suudi Arabistan'ın öncelikleri arasında yer alıyor. Suriye ve Yemen'de kozlarını paylaşmaya devam eden iki rakip ülke için Lübnan, gündemin daha alt sıralarında.
Ancak Lübnan'da İran'ın Hizbullah gibi güçlü bir temsilcisinin bulunması, rekabeti eskisi gibi sürdürmesine yarıyor. Suudiler, Hariri'nin popülaritesinin gittikçe erimesinden ve babası Refik Hariri'nin yerini bir türlü dolduramamasından muzdaripler. Hariri de, Riyad'dan eskisi gibi destek alamadığını fark ettiğinden, kendi yolunu çizmeye çalışıyor. Başbakanlık koltuğuna oturabilirse, kendi mücadelesini kendi yöntemleriyle kazanmış olacak.
***
Fransız mandası döneminden kalma usullerle idare edilen Lübnan'da, bu siyasal sistemin uzun yıllar sürdürülmesi oldukça zor. Ancak mevcut yapının herhangi bir alternatifinin geliştirilememesi, diğer devletlerin her an duruma müdahil olması ve 15 yıl süren yıpratıcı iç savaşın hâlâ devam eden etkileri yüzünden, krizin çözümü noktasında adım da atılamıyor.
Ortadoğu'da Sykes-Picot Anlaşması'nın dayattığı mantık nedeniyle krizden krize sürüklenen iki ülkeden biri Lübnan. Diğer ülke ise Irak. Lübnan Fransızların, Irak da İngilizlerin eseri. Her iki ülke de adeta kendi başına ve dışarıdan yönlendirme olmaksızın yönetilemesin diye tasarlandığı için, kaoslar da bitmek bilmiyor.
Lübnan bu yönüyle, Ortadoğu'nun son yüzyılda yaşadığı acılı serüvenin ibretlik bir özeti durumunda.
Siyasal İslam’dan müslüman demokrasiye
04:005/11/2016, Cumartesi
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yeni Şafak'ta ilk yazım yayımlandığında http://www.yenisafak.com/yazarlar/tahakilinc/sandiktan-yine-akp-cikti-2033520 (15 Ekim), Nahda Hareketi lideri Râşid Gannûşi ile röportaj yapmak için Tunus'taydım. Beni başkent Tunus'un biraz dışındaki evinde kabul eden ve sorularıma içtenlikle cevap veren Gannûşi'nin sözü ikide bir demokrasiye getirmesi, her dilek ve temenni ifadesinde ısrarla demokrasi kelimesini geçirmesi dikkat çekiciydi.
Arap dünyasının bir demokrasi mücadelesi verdiğinden söz eden Gannûşi, Tunus'ta bu mücadelenin başarılı şekilde sürdüğünden dem vuruyordu. Türkiye'nin yaşadığı 15 Temmuz tecrübesini sorduğumda ise, cevabı şu şekilde olmuştu: “Demek ki, Türkiye'de demokrasi henüz yeterince yerleşmemiş.”
Hafta başında, Türkiye'nin Tunus Büyükelçiliği'ndeki 29 Ekim resepsiyonuna katılan Râşid Gannûşi'yi 'cumhuriyet pastası' keserken gördüğümde, kendisiyle yaptığım keyifli sohbet aklıma geldi. Birçok insan o kareyi garipsese de, aslında orada Gannûşi'nin siyasi çizgisiyle ve geçmişiyle çelişen herhangi bir şey yoktu. Hatta Gannûşi, tam da o fotoğraftaki kişiydi işte.
Gannûşi'ye tepki gösterenler, onun şeriat yanlısıyken artık demokrasiye geçiş yaptığını düşünüyor, tabir-i caizse 'soft' bir İslâm anlayışına kaydığını dile getiriyordu. Bu eleştiriler, Gannûşi'nin uzun siyasi yürüyüşü düşünüldüğünde pek de isabetli değil. Çünkü kendisi hayatının hiçbir döneminde bildiğimiz anlamıyla bir 'şeriat yönetimi'ni savunmadığı gibi, İngiltere'de geçirdiği yıllar boyunca zaten bazı fikrî dönüşümleri yaşamış, belli 'batılı' normları benimsemişti.
Azzam Temimi'nin 2001'de yayımlanan ve Gannûşi'nin düşüncelerini konu alan kitabının adı, “İslâmcılık İçinde Bir Demokrat”. Bu bile, Gannûşi'nin diline demokrasi kelimesinin yeni yerleşmediğinin ispatı niteliğinde.
***
Râşid Gannûşi çizgisindeki değişimin tonunu, yine kendisinin bizzat yaptığı açıklamalar ve attığı adımlar üzerinden okumak en doğrusu. Gannûşi ve Nahda cephesi, buna dair yeterince işaret verdi zaten.
Geçtiğimiz mayıs sonunda Tunus'un Hamamet kentinde düzenlenen 10'uncu Nahda kongresi, hareketin geldiği noktanın en açık şekilde kamuoyuna duyurulduğu yer oldu. Sonuç bildirgesinde Nahda Hareketi'nin siyasi aktivitelerle dini faaliyetleri birbirinden kesin bir şekilde ayırdığı vurgulandı. Aynı günlerde Fransız gazetesi Le Monde'a konuşan Râşid Gannûşi, Tunus'un politik arenasında artık siyasal İslâm'a yer olmadığını belirtiyor, kendilerini de “müslüman demokratlar” olarak tanımlıyordu. Gannûşi'nin, hızla Batı basınında manşetlere çıkan “Siyasal İslâm'ı terk ediyoruz, demokratik İslâm'a geçiyoruz” sözü de ayrıca önemliydi.
Parti kongresinden hemen sonra Middle East Eye Genel Yayın Yönetmeni David Hearst'e mülakat veren Gannûşi, siyasal İslâm'ı neden terk ettiklerini açıklarken şunları söylüyordu:
“Siyasi bir yapıyla dini bir yapıyı birbirinden ayırmak zorundasınız. Örneğin camiler, siyasi partilerin birbirleriyle kavga arenasına dönüşmemeli. Din, toplumu birleştiren bir unsur olmalı, bölen değil. Bu sebeple, parti çatısı altında her türlü tebliğ faaliyetini durdurduk. İslâm bizim referans noktamız ve ilham kaynağımız; ama insanlara, biz diğerlerinden daha dindar olduğumuz için bizi tercih etmelerini söyleyemeyiz. Tunus şu anda tek bir parti tarafından yönetilecek durumda değil; yüzde 51 oy almak yetmez. Bölgemizdeki bütün İslâmi hareketlere daha açık olmalarını, farklı görüşlerle de konsensüs oluşturmak için çalışmalarını tavsiye ediyoruz. Müslümanlarla diğerleri arasında samimi bir uzlaşmaya ihtiyaç var.”
Gannûşi'nin röportajda Tunus'un eski diktatörü Habib Burgiba ile ilgili söyledikleri ise, ayrıca dikkate değer: “Burgiba büyük bir şahsiyetti. Onu tarihimizden silip atamazsınız. O, Tunus'u özgürlüğüne kavuşturan bir harekete önderlik etti. Bunu reddedemem, realite bu.”
***
Râşid Gannûşi ve ekibini bu ve benzeri sözleri altını çizerek söylemeye iten şey, sadece demokrasiye olan samimi inançları değil elbette. Özellikle son üç yıldır bölge ülkelerinin siyasetini esir alan DAEŞ realitesi, onları “Biz çok farklıyız” mesajını vermek durumunda bırakıyor. Sırf DAEŞ akla gelecek diye, 'şeriat' kelimesini röportajlarda kullandırmayan bir hassasiyet bu.
Fakat tüm bunlara rağmen, şöyle yaman bir gerçeklik de var: Batılı hedeflere saldırılar düzenleyen silahlı örgütlere eleman gönderen Arap ülkeleri sıralamasında Tunus bir numara. Gururla dile getirilen 'ulusal uzlaşı' sloganlarına ve demokrasi öykülerine rağmen, Tunuslu gençlerin ülkelerinden ayrılıp dünyanın çeşitli bölgelerindeki silahlı yapılanmalara katılmalarının önüne geçilemiyor. Tunus içinde zaman zaman düzenlenen kanlı saldırılar da cabası üstelik.
Meseleye bu açıdan bakınca, Nahda Hareketi'nin ve Râşid Gannûşi'nin geliştirdiği ve her fırsatta tekrarladığı demokrasi söylemlerinin, kısa bir süre sonra tamamen demode olması ve sıradan halkın ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalması kaçınılmaz. Herhalde Nahda kadroları, dışarıdan bakıldığında bile rahatça görülen bu gerçekliğin farkındadır.
Suriye’deki yabancı savaşçılar konusu
04:009/11/2016, Çarşamba
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suriye'deki çatışmalarda yer alan yabancı savaşçılar konusu, 2011'den bu yana devam eden savaşın en tartışmalı yönlerinden biri. Suriye İslâm Konseyi Başkanı Usame Rıfâi geçtiğimiz günlerde yaptığı “Suriyeli muhaliflerin yabancı savaşçılara ihtiyacı yok. Ülkede devrime hizmet edecek, koruyacak güç ve cesarete sahip yeteri kadar genç var” açıklamasıyla tartışmalara yeni bir boyut getirdi.
İstanbul'da ikamet eden Rıfâi'nin, yabancı savaşçıların Suriyeliler için bir yük haline geldiği, bu kişilerin muhaliflerin terörle ilişkilendirilmesinde bahane olarak kullanıldığı şeklindeki sözleri de özellikle dikkat çekiciydi.
Usame Rıfâi'nin kastettiği yabancı savaşçılar, kendilerini 'küresel cihad'ın üyesi birer 'muhacir' olarak adlandıran Selefiler; özellikle de El Kaide ve benzeri fraksiyonların mensupları. Kavramların direkt tercümesiyle ifade edecek olursak: Rıfâi, Selefi savaşçıların artık direnişe zarar vermeye başladığını, Suriyelilerin rejime karşı kendilerini savunacak durumda olduklarını söylüyor.
Bu sözlerdeki doğruluk / yanlışlık payını tespit edebilmek için, Suriye olaylarının tarihine kısaca göz atmak ve şu anda sahada neler yaşandığına atıfta bulunmak yerinde olur.
Suriye'deki halk ayaklanması, 2011 yılının mart ayında tamamen barışçıl protesto gösterileri şeklinde başladı. İlk haftalarda, Esed yönetiminin reform vaatlerini tutacağını uman kitleler, ellerinde Suriye bayraklarıyla şehirlerde meydanları doldurdular. Ancak kısa süre içinde rejim, göstericilerin üzerine ateş açarak ve gözaltına aldığı muhaliflere ağır işkenceler yaparak gerilimi tırmandırdı. İlk protestoların üzerinden birkaç ay geçtikten sonra, Baas rejiminin bütün gücüyle muhaliflerin üzerine abandığı, onların da kendi imkânlarıyla direnmeye çalıştıkları bir manzara ortaya çıktı.
Ayaklanmanın ilk döneminde, muhaliflerin yanında yabancı savaşçılar yoktu. Ama Esed iktidarına Hizbullah'tan ve İran'dan askeri ve istihbarî destek geliyordu. Sahada durumun muhaliflerin aleyhine dönmesi üzerine, Suriye'ye yabancı savaşçı akını başladı. Bunların hepsi El Kaide zihniyetinde insanlar değildi. Savaşın sonraki aşamalarında bu savaşçıların bir kısmı El Kaide'ye, bir kısmı diğer muhalif gruplara katıldı; bir kısmı da DAEŞ denilen organizmaya dâhil oldu. Eş zamanlı olarak, İran ve Rusya da Suriye topraklarında bilfiil asker savaştırmaya başlayınca, Suriye'deki mücadele yerli unsurların geri plana düştüğü, dünyanın bütün istihbarat teşkilâtlarının işin içine girdiği, uluslararası bir kapışmaya doğru evrildi.
Suriye olayları 5 yılı aşkın bir süredir devam ediyorsa, bunda birinci derecede âmil olan unsur, her iki tarafta da yabancı unsurların yoğun şekilde yer alması. Suriyeli muhaliflerin safına yabancı savaşçı akını olmasaydı, Esed rejimi ayaklanmayı birkaç ay içinde bastırırdı. Yerli muhalifler, bu yabancılardan hem savaşmayı öğrendiler, hem de onların dış bağlantı ve destekçilerinden faydalandılar. Ve sıklıkla, yabancıların başlatıp devam ettirdiği çatışmalara katılmak durumunda kaldılar.
Öte yandan, ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin istikrarlı ve tutarlı bir Suriye politikası izleyememesinin en önemli nedeni de yabancı savaşçılar. Savaşın ana omurgasının El Kaide ve müttefiki grupların üzerinde durduğunu fark eden uluslararası güçler, “ehven-i şer” olarak Esed rejiminden yana dümen kırdı.
Dolayısıyla, Usâme Rıfâi'nin “Biz kendi ülkemizi kendimiz koruruz. Yabancı savaşçılar çekilsin” temennisi, sahadaki gerçekliklerle pek örtüşmüyor. Özgür Suriye Ordusu ve diğer 'yerli' grupların savaş kapasitesi, Selefi gruplarla kıyas edilemeyecek kadar zayıf. Bundan hoşlanılsın ya da hoşlanılmasın, Suriye'deki realite böyle.
Elbette, Rıfâi'ye “Yabancı savaşçılar, Suriyeliler için bir yük haline geldi” cümlesini kurduran başka bir realite daha var Suriye'de. Ülkeye savaşmak için gelen yabancıların yerel kültür, din anlayışı ve sosyolojiyle zaman zaman sürtüştükleri ve çatıştıkları vaki. Bazı esnemeler ve ittifak girişimleri gerçekleşse de, halk kitlelerinin genel üslubuyla savaşçı grupların dili arasında hâlâ ciddi bir fark var. Bu fark, DAEŞ'in yarattığı korkuyla birleşince, ortaya çıkan manzara sıradan halk için ürkütücü hale gelebiliyor.
Söz konusu Selefi savaşçıların, savaş sonrasında nasıl bir toplum tasavvur ettikleri, Suriye halkının bu tasavvura ne ölçüde kabul göstereceği, cihadî-Selefiliğin ne tür bir siyasal sistem kurmayı hedeflediği, bu sistemde diğer Müslümanların hangi haklara sahip olacakları gibi ciddi sorular var. Rejime karşı olduğu halde, 'şeriat' kavramını Selefiler gibi algılamayan dindar kesimlerin, bu sorular üzerinden geliştirdiği korku ve çekinceler de, Suriye'de mevcut diğer realite.
Suriye'de yaşanan savaşın ortaya çıkardığı sosyal, siyasal ve dini meseleler, tek bir yazıyla özetlenemeyecek kadar çeşitli ve çok katmanlı. Tüm bu meseleleri soğukkanlılıkla ve gerçek verilere dayalı biçimde konuşmaksa, şu anki en acil ihtiyaç.
Donald Trump: Ümitler, gerçekler…
04:0012/11/2016, Cumartesi
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Modern Amerikan tarihinin en tartışmalı, çekişmeli ve vuruşmalı seçimi, hiçbir siyasi tecrübesi olmayan milyarder işadamı Donald Trump'ı başkanlık koltuğuna taşıdı. Tecrübesizliği kadar, söylemlerinin keskinliği ve öngörülemez tavrı nedeniyle de bütün dünyada endişelere yol açan Trump, haliyle birçok tahmin, ümit ve beklentinin de odağına yerleşti.
2008'de Barack Obama başkan olduğunda yapılan “Amerikan sistemi kökünden sarsıldı”, “Ortadoğu'ya Müslüman başkan rüzgârı”, “Obama'nın seçilmesi, toplumsal bir dönüşümün işareti”, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” türünden uçuk yorumlar hâlâ hafızalarda. Bu kadar büyük beklentilerle ABD'nin dümenine geçen Obama'nın sekiz yıllık iktidarından geriye içeride ve dışarıda devasa bir enkazın kaldığı ise herkesin malumu.
Bu açıdan bakıldığında, Trump'tan da mucizevî şeyler beklememek gerekiyor. Renkli ve komik üslubu, espri ve aşağılamalarla süslü konuşma tarzı 'değişim' olarak görülebilir. Ancak bunlardan fazlası için, öncelikle Amerikan devlet aklının köklü bir dönüşüm geçirmesi lazım.
Donald Trump her şeyden önce, kendisini iktidara taşıyan kesimlerin, ABD iç sistemindeki sıkıntılardan şikâyetçi olduğunun farkında. Zaten buna oynayarak ve tepkileri rakiplerinden iyi okuyarak başkan seçildi. Amerikalı seçmenler, Ortadoğu'da ya da dünyanın başka bölgelerinde ne olup bittiğine bakarak veya ülkelerinin buralardaki politikalarını değerlendirerek oy vermediler. Dolayısıyla, Trump'ın önceliği ABD içine vereceğine, dış dünyayla ilişkileri ise devlet kurumları arasındaki rutin işbölümüne bırakacağına kesin gözüyle bakılabilir. Ki, zafer konuşmasındaki şu cümleleriyle bunun işaretlerini şimdiden verdi bile: “Her bir Amerikalı, kendi potansiyelini fark etme şansını bulacak. Altyapımızı yeniden inşa edeceğiz. Otobanlar, köprüler, tüneller, havaalanları, okullar ve hastaneler yapacağız.”
***
Türkiye'nin Trump ve ekibinden öncelikli iki beklentisi var: Fethullah Gülen'in iadesi ve PYD konusunda daha kesin tavır takınılması.
Amerikan devlet sistemine ve kurumların işleyişine yakından baktığımızda, her iki konunun da bir 'devlet politikası' halinde olduğunu söylemek gerekiyor. Bir Amerikan başkanının kendi isteğine göre Gülen'i sınır dışı edebilmesi ya da Suriye politikasını akşamdan sabaha değiştirmesi imkânsız görünüyor. Hele de bu başkan, Donald Trump gibi herhangi bir siyasi tecrübesi olmayan ve Ortadoğu'yu hiç tanımayan biriyse.
Fethullah Gülen, CIA'nın sabırlı emeklerle meydana getirdiği ve elinde tutmaya devam ettiği -belki de son 40 yıldaki- en güçlü kozlardan biri. CIA, Gülen bağlantısıyla sadece Türkiye'de değil, Orta Asya cumhuriyetleri başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde on yıllardır çeşitli operasyonlar düzenliyor, siyasal ve sosyal hazırlıklar yapıyor. Özellikle ABD'nin rakibi ve hasmı konumundaki ülkelerde bulunan Gülen okulları, birer CIA üssüne dönüşmüş durumda. Amerikan istihbarat aygıtlarının, uzun süre yatırım yaparak operasyonel hale getirdiği bu imkândan hemen vazgeçmesi düşünülemez. Dış dünyadaki bağlantı ağları ve uluslararası ilişkilerin seyri açısından düşünüldüğünde, CIA'nın Gülen ve bağlıları üzerinden oluşturduğu dev network'ü bir süre daha kullanmaya devam edeceği anlaşılıyor.
Tam bu noktada, Donald Trump'ın başdanışmanlarından Michael Flynn'in, “Türkiye'nin bakış açısıyla Washington, Türkiye'nin Usame bin Ladin'ine sığınak oluyor. 11 Eylül'den sonra Usame bin Ladin'in Türkiye'de güzel bir köyde yaşadığını ve aynı anda da Türk vergi mükelleflerinin vergileriyle fonlanan 160 okulu işlettiğini öğrenseydik ne yapardık?” yorumu dikkat çekiyor. Flynn'in Gülen'le ilgili bu görüşlerinin, Trump koltuğa oturduktan sonra uygulama aşamasına geçip geçmeyeceğini hep birlikte göreceğiz.
(Flynn'in aynı makalede, Gülen'i Hasan el Bennâ ve Seyyid Kutub'la eşleştirdiğini, İhvan'ı da FETÖ tipi bir 'örgüt' olarak değerlendirdiğini de hatırlayalım bu arada. Trump, Ortadoğu ve İslami hareketler algısı bu derece iptidai olan başdanışmanlarla çalışıyor.)
Gülen ve PYD'ye verilen destek konularında değişimler yaşanırsa, bunların Trump'tan değil, Amerikan devlet aklındaki değişimden ve hazırlanan yeni stratejilerden dolayı olduğunu düşünmek daha doğru olacaktır.
***
Arap dünyasının Donald Trump'tan beklentisi ise daha çok İran'la ilgili. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri, İran'la Batı arasında imzalanan nükleer anlaşmanın yürürlükten kaldırılmasını ve Tahran'ın Ortadoğu'daki yayılmacılığına son verilmesini istiyor. Trump, İran'la anlaşmaya karşı olduğunu hep açıklaya geldiği için, bu konudaki ümitleri de epey canlı.
Suudi Arabistan özelinde ise, Cumhuriyetçilerin yeniden dümene geçmesi endişe ve tedirginlik kaynağı. 11 Eylül davalarında olduğu gibi, Cumhuriyetçi kadroların açık düşmanlığından çekinen Riyad, gelişmeleri şimdilik izlemekle yetiniyor.
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Âdil el Cübeyr, bir Amerikan televizyonuna verdiği röportaj sırasında, kendisine izletilen Trump'ın bir videosuyla ilgili şu yorumu yaptı geçen akşam: “Kampanya süresince ne söylerse söylesin, koltuğa oturduğunda gerçekleri görecektir.”
Uluslararası toplumun da beklentisini ve ümidini ifade eden bir cümleydi bu. Bakalım Trump, oturacağı koltukta hangi gerçekleri görecek?
Ümmetçiliğin kayıp bayrağı
04:0016/11/2016, Çarşamba
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yıllar önce, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'nın (kısaca: İhvân) kurucusu Hasan el Bennâ'nın Araplıkla ilgili sözlerini okurken epey şaşırdığımı hatırlıyorum. “Bütün ırklar, ümmet birliği içinde erimeli" gibi bir ön kabule çok alışık olduğumuzdan, Hasan el Bennâ'daki Araplık vurgusu hayallerimizdeki 'ümmet'le pek örtüşmüyordu çünkü.
Bu yazıyı yazarken, cümleleri tam olarak aktarabileyim diye Risâleler'e yeniden müracaat ettim. İşte Hasan el Bennâ'nın dilinden Araplar ve Araplık:
“Davetimizde, Araplığın belirgin ve vazgeçilmez bir yeri vardır. Araplar, İslâm'ın ilk ümmetidir. Arap coğrafyasının her bir karışını kendi toprağımız gibi kabul ederiz."
“Fars Körfezi'nden [ifade Bennâ'ya ait] Atlas Okyanusu'nda Tanca ve Marâkeş'e kadar bütün Arap coğrafyası, akidenin ve dilin birleştirdiği bir dünyadır. Bu sebeple, Araplık için çalıştığımızda aynı zamanda İslâm için de çalışmış oluruz."
“Hanîf İslâm dini, Arap olarak yayıldı. Diğer milletlere Araplar vasıtasıyla ulaştı. Kerîm kitabı, apaçık bir Arapça ile nâzil oldu. İşte bu yüzden 'Araplar zelil olursa İslâm da korumasız duruma düşer' denilmiştir."
Hasan el Bennâ'daki Araplık vurgusu, İhvân'ın siyasi manifestosunda da aynen tekrarlanıyordu. Arap dünyasında İhvân'dan ilham alan birçok siyasi hareket ve önemli şahsiyet de Araplığa özel atıflarda bulunuyordu. Örneğin Yusuf el Karadâvî, Filistin davasını “Arapların ve Müslümanların davası" olarak tanımlıyor, konuşmalarında milletinin ismini 'ümmet'in önüne geçiriyordu.
***
Bütün coğrafi sınırları kaldırarak “tek bir ümmet" olma iddiasını savunan 'ümmetçilik' cereyanının Türkiye'deki versiyonu, ırk mefhumunu uzun zaman yok saydı. Irk ismi anmak ayıp, hatta günahtı. Herkes eşitti, birdi. Herhangi bir ırkı vurgulamak, eşitliği ve birliği bozmak demekti. İslâm, hepimize yeterdi. Irk, coğrafya, kültür gibi 'alt' unsurları öne çıkarmak, İslâm'ın kapsayıcılığına inanmamak demekti.
Hal böyle olunca, Türk bayrağı, ümmetin mazlum coğrafyalarındaki insanlar için düzenlenen eylem ve protestolarda yıllarca yer bulamadı kendine. Ama ilginçtir: Aynı eylemlerde dönem dönem Filistin, Hizbullah, İran, Suudi Arabistan, Yemen vb. bayrakları bol bol açıldı. Bu bayraklardan bazılarının, coğrafyaya yayılan bazı ırkçı cereyanların açık izlerini taşıdığı gerçeği bile önemsenmedi. Belki de hiç bilinmedi.
Diğer bayraklar bize 'kardeşlerimizi' hatırlatırken, Türk bayrağı ise asla açılamazdı; devletçiliği, ırkçılığı, laikliği, batılılaşmayı, yabancılaşmayı çağrıştırırdı. Uzun süre meseleye böyle bakıldı. Ay-yıldızlı bayrak, ümmetçiliğin kayıp bayrağı haline geldi adeta.
Bu 'ırksızlaşma' çabalarının sonucunda da kendi ülkesine, vatanına, coğrafyasına, insanına ve kültürüne yabancı bir 'ümmetçilik' anlayışı meydana geldi. Bayrak, vatan, millet gibi kavramlar böylece milliyetçi akımların tekelinde kalınca, ayrışma daha da derinleşti. Bir taraf Doğu Türkistan'a yeterince gözünü çevirmezken, öbür taraf Filistin davasına yabancılaştı. Örnekler daha da çeşitlendirilebilir.
***
15 Temmuz'daki hain kalkışma, ümmetçilik saflarında da ilginç bir değişime yol açtı. Şimdiye kadar hiçbir eyleme elinde Türk bayrağıyla katılmayan çok sayıda insan, ay-yıldızın gölgesinde tanklarla çarpıştı, sonrasında yine elinde bayraklarla kışlaların önünde nöbet tuttu.
Bayrağın zihinlerdeki 'lâdinî' çağrışımı artık değişmiş, vatan ve millet kavramları yeniden tanımlanmıştı. Devletçiliği ve ırkçılığı hatırlattığı gerekçesiyle kendi bayrağına mesafeli duran kesimler için, yeni bir ufuk açılmıştı. Hasan el Bennâ ve diğer 'ümmetçi öncüler'in yıllar önce verdiği “Ümmet olmak, ırkları yok saymayı ve ırklardan vazgeçmeyi gerektirmez" mesajı anlaşılmaya başlamıştı.
Yıllar sonra kendi bayrağıyla buluşan ve barışan ümmetçilerin önünde şimdi yeni bir sınav duruyor: Sloganik milliyetçilik ve katı devletçilik tuzaklarına düşmemek. Bu, bir uçtan diğerine savrulmak anlamına gelir çünkü.
Kâbe'de Türkiye'ye gerçekten dua edildi mi?
15 Temmuz'un hemen ertesinde, Kâbe imamlarından Abdurrahman es-Sudeys'in Türkiye için dua ettiği şeklinde bir haber yayıldı. Ardından, Kâbe görüntüleri eşliğinde bu duanın videosu da ekranlara düştü. Dua eden ses, gerçekten de “Allahım, Türkiye'ye yardım et” diyor, bu ifadeyi de birkaç kere tekrarlıyordu. Ancak görüntülerde bir gariplik vardı. Mescid-i Haram'ın Ramazan ayındaki kalabalık fotoğrafları geçiyordu arka arkaya. Ramazan ayı çoktan bittiği halde.
Kısa zaman sonra gerçek anlaşıldı: Kâbe'de Türkiye için böyle bir dua hiç edilmemişti. Bir işgüzar, içinde Türkiye'nin geçtiği bir dua kaydının üzerine (ses de Sudeys'e ait değildi elbette) Kâbe görüntüleri ekleyip servis etmişti. Önce sosyal medyaya, ardından da televizyon ve gazetelere dağılmıştı bu 'müthiş haber'. Tabii o günlerde morale de yoğun şekilde ihtiyaç duyduğumuz için, “Kâbe'de Türkiye'ye edilen dua” hepimize çok iyi gelmişti.
İşin garibi, bu uydurma video hâlâ dolaşımda. Hatta bölgesel siyasi analizlere bile konu oluyor zaman zaman. Enteresan ülkeyiz vesselam.
Netanyahu ne yapsa, ne etse boş
04:0019/11/2016, Cumartesi
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kudüs'te eski şehrin sokaklarında ilerlerken birden üçlü bir tabela çıkar karşınıza. Biri Mescid-i Aksâ'yı, diğeri Kıyâme Kilisesi'ni, öbürü de Ağlama Duvarı'nı gösterir. Üç dinin kutsal mekânlarını birbirine dayayan tarih, kıyamete kadar yaşanacak çekişme ve tartışmaları da küçücük bir sur içinde üst üste düğümlemiştir.
İlginç bir ayrıntı olarak, her üç din de mensuplarını sesle ibadete çağırır. Müslümanlar minarelerinden ezan okurken, Hıristiyanlar çan çalar, Yahudiler de vakti şofar [genellikle koç boynuzundan yapılan bir çalgı] ya da trampetle bildirir. “İhtilaflar şehri Kudüs"te bazen öyle anlara tesadüf edersiniz ki, birbirine çok yakın noktalardan hem ezan, hem çan, hem de şofar sesi gelir. Bir Cuma akşamı Ağlama Duvarı'ndan yükselen seslerle, hemen üstündeki Mescid-i Aksa'da okunan akşam ezanının birbirine karışma anını izlemek, ciltler dolusu dinler tarihi okumaya bedeldir.
İsrail'de ezan sesini kısmaya yönelik tasarıyla ilgili tartışmaları izlerken, aklıma ister istemez Kudüs'teki kaotik ortam geldi. “Fazla gürültü çıktığı" gerekçesiyle üç dinden birinin sesini susturma girişimi, neresinden bakarsanız bakın, tam bir çılgınlık. Dahası, bu haliyle yasalaştığı takdirde tasarının önce çan, ardından da şofar sesinin kısılması için hukuki gerekçe oluşturması mümkün. Nitekim İsrail Sağlık Bakanı Yaakov Litzman da durumdaki garabeti fark ederek tasarıya şerh koydu, yeniden görüşülüp tartışılmasının önünü açtı. Ezan sesiyle ilgili düzenleme, böylece biraz daha ertelenmiş oldu.
Tartışmaların ilk başladığı günden beri Filistinliler ayakta. En son geçtiğimiz akşam, Kudüs'te binlerce kişi evlerinin damlarına ve çatılarına çıkarak hep bir ağızdan ezan okudu. İnsanın tüylerini diken diken eden, ezanın anlamı üzerine derinden düşündüren muhteşem bir manzaraydı.
***
Resmi açıklamalar ve teknik detaylar ne yönde olursa olsun, ezan tasarısı özellikle Kudüs'te müslümanların 'görünür' ve 'duyulur' olmasını engellemeyi amaçlıyor. Filistinlilere yönelik hiçbir düşmanlık fırsatını kaçırmayan mevcut İsrail kabinesi, tasarıya destek vererek zaten gergin olan durumu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Yerleşimcilere yeni tavizler ve işgal fırsatları sunmayı da ihmal etmeden üstelik.
İsrail şu anda, tarihinin en provokatif başbakanı tarafından yönetiliyor. 1996-99'daki ilk başbakanlık döneminde, şimdiki Hamas lideri Hâlid Meşal'i Ürdün'ün başkenti Amman'da öldürtmeye kalkışacak kadar kendini kaybeden ve büyük bir diplomatik kriz yaratan Benyamin Netanyahu, kontrolsüz adımlarına son sürat devam ediyor. Terörle başladığı kariyerini, birçok zikzakların ardından Nobel Barış Ödülü'yle sonlandırmayı beceren Menahem Begin'in dengesizliklerini bile solda sıfır bırakan bir üslupla karşı karşıyayız.
Netanyahu'nun sadece Filistinliler nezdinde değil, bütün dünyada da soğukluk hatta nefret uyandıran yönetim tarzı, yalnızca kişiliğinden kaynaklanmıyor. Siyasi atmosferi mümkün olduğunca gererek kendi halkını “düşman"a karşı birlik içinde tutmaya çalışan Netanyahu, yaklaşan ve kaçınılmaz olan büyük çözülmeden İsrail'i bu şekilde korumayı amaçlıyor.
Askeri gücüne ve arkasındaki uluslararası desteğe rağmen, İsrail toplumsal ve siyasal olarak çözülmeye yol açacak olan üç büyük handikapla karşı karşıya. Tamamen kendi bünyesinden kaynaklanan ve dışarıdan müdahale gerektirmeksizin ülkeyi içten içe kemiren bu problemler:
1
) Seküler ve dindar Yahudiler arasındaki çekişme ve nefret,
2
) Aşkenazi, Seferad, Mizrahi ve diğer Yahudi grupların birbiriyle rekabeti; bunların adeta kast sistemini andıran şekilde bölünmüş olması,
3
) Yerleşimci işgalcilerin yarattığı askeri, siyasal, sosyal ve ekonomik gerilim. Ülke siyaseti, bu üç problem ve bunlardan kaynaklanan alt sorunlar elinde rehin kalmış durumda. Açıktan dillendiril(e)mese de, sık sık “Ortadoğu'nun tek demokrasisi" diye İslâm dünyasının başına kakılan 'İsrail projesi' çöküşe doğru sürükleniyor.
İsrail'e yakından bakan ve ülkedeki gelişmeleri düzenli biçimde takip eden herkes, bu problemlerin artık tolere edilemeyecek boyutlara gelmeye başladığını görüyor. Netanyahu ve ekibi de görüyor. Son ezan yasağı girişiminde de olduğu gibi, Netanyahu hızla yaklaşan krizi öteleme adına Filistinlilere karşı düşmanlığı körükleyerek İsrail toplumunu zinde tutmaya çabalıyor. Gazze'ye uygulanan abluka, Filistinlilere reva görülen insanlık dışı muameleler, İsrail'in 'Siyonist' karakterinin sık sık vurgulanması vb. tamamen bu çerçevede anlaşılmalı.
***
Tarihin bize öğrettiği bir gerçek var: Sosyal ve siyasal olarak kamplara ayrılan, toplumsal dokusu çatlayıp dağılan ülkeler, sadece askeri ya da teknolojik güçle uzun süre ayakta kalmayı başaramıyor. İsrail de, bu anlamda dikkat çekici ve ibret verici bir örnek olmaya doğru ilerliyor.
Sosyolojik ve tarihsel dinamikleri hakkıyla okuyan az sayıdaki insaflı İsrailli bilim adamı, akademisyen ve aktivist, devletlerinin gidişatıyla ilgili bu tehlike sinyallerini fark etmiş görünse de, yaptıkları uyarılara kulak veren yok. Ancak tarih, çabalarını ve anlatma gayretlerini sabırla kaydediyor. Gelecek nesiller, Ortadoğu'nun başına gelen İsrail kazasına dair okumalar yaparken, onların bu döneme tuttuğu ışıktan bolca yararlanacak.
Tarihi geri almak mümkün olsaydı…
04:0023/11/2016, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail'le Türkiye arasında normalleşme sürecinin başlamasından sonra ilk kez bir İsrail televizyonuna röportaj veren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dikkat çekici açıklamalarda bulundu. İki ülkeyi ve bölgeyi ilgilendiren çok sayıda konuya temas eden Erdoğan'ın sözleri arasında en çarpıcı olanlar ise, 2008'de sona eren İsrail-Suriye barış müzakerelerine dair söyledikleriydi.
Kanal-2 televizyonunun ünlü sunucusu Ilana Dayan-Orbach'ın “O dönemde İsrail hükümeti, Golan Tepeleri konusunda Suriye'ye bir söz vermiş miydi?” şeklindeki ısrarlı sorusuna “Müzakereler sonuç aşamasına gelmişti” şeklinde cevap veren Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ancak sonrasında Gazze'ye saldırı oldu, anlaşma da yarım kaldı” dedi. Cumhurbaşkanı'nın ifadelerinden, Ortadoğu'nun dengelerini belki de tamamen değiştirecek ciddi bir fırsatın kaçırıldığı anlaşılıyordu.
Önce, hafızaları tazeleme adına o dönemde yaşananları tekrar hatırlayalım:
21 Mayıs 2008 Çarşamba günü, İsrail Başbakanı Ehud Olmert'in Kudüs'teki ofisinden yapılan bir basın açıklaması, dünyanın gündemine bomba gibi düştü. Açıklamada, Türkiye'nin arabuluculuğunda İsrail ve Suriye'nin bir yıldır barış müzakerelerini sürdürdüğü resmen doğrulanıyordu. Haber, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in bir ay önce Katar basınına verdiği röportajda söylediklerinin de teyidiydi. Esed, 2000'de kesilen barış görüşmelerinin yeniden başladığını belirtiyordu. İsrail, Şam'dan gelen bu bilgiyi, haftalar sonra doğrulamıştı.
Dünya basınının da yakından takibiyle, müzakereler bir anda bölgenin ana gündem maddesi haline geldi. Suriye'nin anlaşma şartı zaten biliniyordu: İsrail tarafından 1967'de işgal edilen Golan Tepeleri'nin geri verilmesi. İsrail de bunun karşılığında Şam'ın Tahran rejimiyle ve Hamas, Hizbullah gibi örgütlerle bağını tamamen koparmasını istiyordu. İsrail'in, bununla bağlantılı olan bir başka talebi de 18 Mayıs 1965'te Şam'ın göbeğinde idam edilen MOSSAD ajanı Eli Cohen'in kemiklerinin Tel Aviv'e iadesiydi.
Bu şartlar üzerinde ne ölçüde uzlaşma sağlandı, taraflar ne kadar geri adım attı bilemiyoruz. Çünkü İsrail'in 2008'deki Gazze saldırısı nedeniyle müzakereler yarıda kesildi, ardından da Ehud Olmert'in başbakanlığı sona erdi. Bilâhare yolsuzluktan yargılanan ve mahkûm olan Olmert, şu anda İsrail'in Ramle kentindeki Maasiyahu Hapishanesi'nde 27 aylık cezasını çekiyor.
***
Elde mevcut kanıtlardan yola çıkarak, şöyle bir tarihsel tahminde bulunmak mümkün:
İsrail'le Suriye arasındaki müzakereler planlandığı gibi yürüse ve sonuca ulaşsaydı, muhtemelen Suriye o zamana kadar gölgesinde hareket ettiği İran ekseninden çıkacak ve Batı ittifakına dâhil olacaktı. Golan Tepeleri'nde İsrail'den koparacağı ciddi bir taviz karşılığında Suriye, sadece Tahran'dan kopmakla kalmayacak, aynı zamanda Hizbullah ve diğer örgütlerle de irtibatını kesecekti. Böylece İran'ın Ortadoğu'daki etkisi gözle görünür şekilde azalacak, bölge bambaşka bir manzaraya kavuşacaktı. Dahası, Esed rejimi hızlı bir şekilde bazı yapısal değişiklikleri de gerçekleştirmeye girişeceğinden, Arap Baharı Suriye'ye belki de hiç uğramayacaktı.
Ama olmadı. Önce İsrail'in Gazze'ye saldırısı müzakereleri durdurdu, daha sonra da Arap Baharı'nın fırtınaları arasında canının derdine düşen Esed, İran'ın uzattığı can simidine sımsıkı sarılarak Tahran'la işbirliğini en üst düzeye çıkardı.
Bu nedenle, İsrail'in İran'ın Ortadoğu'daki etkinliğiyle ilgili şikâyetlerde bulunmaya hiç hakkı yok. Çünkü 2008'de bunun engellenmesini sağlayacak tarihi bir fırsat kaçırıldı. Gazze'ye saldırarak hafızalarda yeni bir kanlı çentik açan İsrail yönetimi, bölgeyle ilgili siyasal öngörüsüzlüğün de destanını yazmış oldu.
***
Suriye'nin İran yörüngesinden koparak Batı kampına geçmesine dair yukarıdaki muhtemel senaryo bazılarına akıl dışı gelebilir. Oysa, Ortadoğu'nun yakın tarihinde buna benzer bir başka örnek daha bulunduğundan, yabana atılacak bir senaryo değil bu.
1979'da kapsamlı bir anlaşmaya imza atan Mısır ve İsrail arasındaki barış müzakereleri de yine bir Müslüman ülkenin, Fas'ın arabuluculuğunda başlamıştı. Uzun süren gizli görüşmeler ve karşılıklı seyahatler neticesinde, taraflar anlaşma masasına oturmuş, İsrail 1967'de Golan Tepeleri'yle birlikte işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan tamamen çekilmeyi kabul etmişti.
Benzer bir durumun 2008'de Suriye ile İsrail arasında da yaşanmaması için hiçbir sebep yoktu. Hatta şartlar, o döneme göre çok daha olumluydu.
Elbette, “İyi ki Suriye, İran'ın yörüngesinden çıkıp Batı kampına dâhil olmadı. Yoksa İsrail'e karşı direniş ekseni ciddi kayba uğrardı” diyenler de olacaktır. Bu yorum, 2011'e kadar kısmen doğrudur. 2011'den sonra Suriye'de yaşananlara, İran'ın Esed'e verdiği sınırsız desteğe ve öldürülen yüzbinlerce masum insana baktığımızda, Şam rejiminin Tahran'ın emir eri pozisyonunda kalmasında “İyi ki…” denecek bir durumun olmadığı da kolaylıkla anlaşılır.
Suriye'yle ilgili tartışmalarda genelde kendilerine hiç söz hakkı verilmeyen ve sesleri de duyulmayan Suriyeliler ne yorum yapardı acaba bu konuda? Muhtemelen, ülkelerinin hangi siyasal kampta kalacağıyla ilgili çekişmeler yerine, 5 buçuk yıldır süren sayısız dramı hiç yaşamamayı tercih ederlerdi. Tarihi geri almak mümkün olsaydı…
İhvân’ın değişme imkânına dair...
04:0026/11/2016, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mısır'ı ve Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'nı (İhvân) anlattığım konferans ve seminerlerde en fazla karşılaştığım sorudur: “İhvân içinden de AK Parti benzeri bir hareket çıkabilir mi?” Bu soruyu, daha açık ve kesin bir kıyas çabası da izler çoğu kez: “İhvân'ın Erdoğan'ı var mı? Varsa, kim?”
İhvân'ın şu anda karşı karşıya bulunduğu meşekkatli süreci, 28 Şubat'la birlikte Milli Görüş çizgisinde başlayan dönüşümle eşleştirip, buradan “ak saçlılar-yenilikçiler” ayrışması bekleyen bir bakış bu. Şuuraltında, “İhvân'ın, şu anda yaşadığı badireleri ancak benzer bir dönüşüm geçirirse atlatabileceği” şeklinde bir ön kabul bile mevcut. “Aksi takdirde İhvân marjinalleşerek yok olacak, asla bir iktidar alternatifi konumuna yükselemeyecek”tir.
Her şeyden evvel, Necmettin Erbakan'ın kurduğu siyasi partilerin İhvân hareketine tıpa tıp benzediğini zannetmek, Türkiye ile Mısır'ın toplumsal yapıları arasındaki muazzam farklılıkları görmezden gelenlerin kaçtığı bir kolaycılık. Söylemlerdeki İslâmî tonlar ve vurgular bu çizgilerin birbirinin eşi olduğunu düşündürse de, tabloya yakından baktığımızda benzerliklerden çok aykırılıkların dikkat çektiğini görürüz.
Konuyu daha da açma adına, önce Mısır'ın sosyal ve siyasal manzarasını, ardından da bu manzara bağlamında İhvân'ın değişme ve dönüşme imkânını konuşalım:
***
Hangi yönden bakarsanız bakın, Mısır'ı yorumlarken dikkate alınması gereken birinci olgu, ordudur. Halkın kâhir ekseriyetinin gözünde ordu, “sert ama koruyucu bir baba”dır. Ordu hem güvenliğin, hem istikrarın, hem de göreceli maddî rahatlığın garantisi konumundadır. Devasa bir holding gibi işleyen Mısır ordusu, yaptığı yatırım ve üretimlerle sıradan halkın yaşamına direkt şekilde müdâhildir. Toplumsal dokunun orta ve alt katmanlarında, insanların hayatlarının kurtulmasının en kestirme yolu, orduya intisap ederek hiyerarşi içinde yükselmektir. Toplum nazarındaki bu algısının farkında olan ordu, 2013'teki son örnekte olduğu gibi yönetime cebren el koyduğunda bile, halkın ciddi bir kesimi bunu bir 'darbe' olarak değil, 'maslahat için zorunlu müdahale' olarak değerlendirir. Bu nedenle, dışarıdan yapılan âfâki demokrasi tanımlarının ve temennilerinin, Mısır halkının çok önemli bir bölümünün zihninde hiçbir karşılığı yoktur.
Mısır'da 'İslâmcı' hareketlerin çeşitliliği, bir diğer farklılıktır. İslâmî söylemler kanalıyla halk katmanlarına ulaşma noktasında İhvân yalnız değildir. Selefîler başta olmak üzere, bu alanda ciddi rakipleri vardır. Selefîlerin, seçimlerde İhvân'ın hemen ardından ikinci sırada geldiğini hatırlarsak, bu rekabetin rakamsal karşılığının da bulunduğunu görürüz.
Bir başka ilginç nokta, en liberal ve sol görüşlü figürlerin bile söylemlerinde İslâm'a mutlaka atıfta bulunmasıdır. Anayasanın kaynağının İslâm şeriatı olduğuna dair hükmü, kendisini 'solcu' olarak tanımlayan kişiler dahi tartışmaya açmaz. Kamuoyu huzuruna çıkan her akımdan siyasetçilerin dini pratikler konusunda özenli davranması ve bunu ustalıkla yapması da dikkat çekicidir.
Tüm bunlara ilaveten, Mısır politik arenasının en can yakıcı gerçeklerinden biri, fakirliğin idealist söylemlere yer bırakmamasıdır. Söylemleri ve ekonomik programları ne olursa olsun, halka pratik anlamda rahatlama vaat edemeyen siyasal hareketlerin, ülke ekonomisini elinde tutan ordu ve elitlerin oluşturduğu güçlü rüzgâr karşısında şansı yoktur. İhvân'ın adayı olarak seçimlere katılıp cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Muhammed Mursi de bu akımdan nasibini aldı örneğin. Ordu ve onun kışkırtıp yönlendirdiği çevreler (özellikle rantiye kesimi ve medya) Mursi'ye bütün güçleriyle direndi. Yaklaşık bir yıl süren Mursi döneminde yaşanan elektrik kesintileri ve benzin kıtlığı, ordunun bizzat organize ettiği aksaklıklardı. Seçilmiş iktidar aleyhine medya bombardımanı da buna eklenince, sıradan halkın gözünde Mursi gittikçe güçsüzleşti ve ordu “kurtarıcı” olarak duruma el koydu.
***
Kral Faruk'un devrildiği 1952 darbesinde açık bir şekilde ordu ile birlikte hareket eden İhvân, aynı stratejik tercihi 2011'deki halk ayaklanması sonrasında da yaptı. Ancak tarih trajik bir şekilde tekerrür etti, İhvân tıpkı 60 yıl önce olduğu gibi yine ordunun gazabına uğradı. Mısır şartlarında, İhvân'ın orduyu karşısına alarak siyaset üretme imkânı elbette yoktu. Bu anlamda İhvân kadrolarının kendilerini “şerefli Mısır ordusu”ndan yana göstermekten başka şansları da bulunmuyordu. Ordunun siyaset, toplumsal yaşam ve ekonomi üzerindeki baskın gücü, İhvân'ın değişim ve dönüşümünün önündeki birinci engel. İhvân'ın karşısında, kendisine diklense de boyun eğse de onu ezen bir güç var. Hareketin temellerinin atıldığı 1928'den bu yana yaşanan bütün siyasal gel-gitlere rağmen, İhvân bu baskı sayesinde kendi özünü korumayı sürdürdü.
İhvân'ın değişmesinin önündeki ikinci engel, bizzat kendi yapısı. Kurucu lideri Hasan el Bennâ'nın öğretilerinin hâlâ canlı bir şekilde yaşatıldığı İhvân, mensuplarını ciddi bir İslâmî eğitimden geçiriyor. Kur'ân ve hadis bilgisi bakımından donanımlı bireyler olarak siyaset hayatına atılan İhvân üyeleri, söylemlerinde bu bilgiyi aktif şekilde kullanıyor. Bir milletvekilinin on binlerce hadisi ezberlemiş olması ya da gençlik kolları başkanının hatimle teravih namazı kıldırması sıra dışı şeyler değil. Tüm demokrasi vb. modern söylemlerine rağmen, İhvân üyelerinin köklü dini eğitimleri, hareketin değişiminin ve dönüşümünün önüne set çekiyor.
Son olarak, -belki de buna kaderin bir cilvesi demek gerekir- Hasan el Bennâ'dan bu yana, İhvân'ın Mısır toplumunu derinden kavrayacak karizmatik bir lider yetiştirememiş olması da not edilmeli. Muhtemel lider adaylarının rejimin baskısıyla hapishanelerde çürütülmesi bir gerekçe olarak ileri sürülebilir. Ama genel anlamda, İhvân hâlâ Hasan el Bennâ'nın gölgesinde varlığını sürdüren bir hareket. El Bennâ o kadar baskın bir figür ki, İhvân'ın içinden çıkacak genç ve karizmatik bir lider de, meşruiyetini ona daha çok benzeme çabasıyla elde etmeye çalışacaktır.
***
İslâm dünyasındaki siyasal hareketleri yakından incelemek, etkin oldukları ülkelerin yapısıyla ilgili çok çarpıcı şeyler söylüyor. Mısır ve İhvân olgusu, bu bağlamda çok büyük derslerle dolu bir örnek. Ezber ve çabucak yapılan kıyaslamalar yerine, bu örnekliği ayrıntılı şekilde incelemek daha öğretici olacaktır.
.“Şen olasın Halep şehri…”
04:0030/11/2016, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Arap Baharı'nın en kesin sonuçlarından biri, yüzyıllardır uykuda bulunan Şiî-Sünnî fay hattını yeniden hareketlendirmesi oldu. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin düşmesini engellemek için, Şiî milisleri “Ehl-i Beyt'in mukaddes mekânlarının tehlikede olduğu” söylemiyle savaş meydanlarına süren İran, çatışmaları bölgesel hegemonyasını sağlamlaştırmak için kullanıyor. İnsan hayatının ve onurunun hiçe sayıldığı Halep'e reva görülen muamele, bütün dünyanın donuk bakışları önünde “asrın trajedisi”ne dönüşüyor.
Suriye'deki çatışmaların en kanlı evresine şahitlik eden Halep, tamamen Esed ve müttefiklerinin eline geçmek üzere. Kentin doğu kesiminde, muhaliflerin kontrol ettiği bölgelerdeki ilerleyişini sürdüren ittifak güçlerinin saldırıları nedeniyle en çok zararı siviller görüyor. Bombardımandan sağ kurtulmayı başaranların önünde ya sürgün ya da açlık ve sefalet gibi insanlık dışı seçenekler var. Rejim, muhaliflerin direnişini kırmak için masum sivillere adeta soykırım uyguluyor.
İran cephesi sivillerin bombalanmasını savunurken, muhalifleri “emperyalizmin ve dış güçlerin maşası” olarak tanımlasa da, bizatihi Tahran'ın kendisi Suriye'de bir 'dış güç'. Dahası İran, hem ABD hem de Rusya ile farklı alanlarda ittifak halinde. Suriye'yi Rusya'yla birlikte 'savunan' İran, Irak'ta da ABD ile eşgüdüm içinde hareket ediyor. Rusya'nın da en az ABD kadar emperyal emelleri olduğunu hatırlarsak, İran'ın iki rakip emperyalist güçle de aynı şekilde işbirliği yapabildiğini söylemek en doğrusu. Dolayısıyla içinde 'emperyalizm' kelimesinin geçtiği bütün suçlamalar, sahadaki gerçekler düşünüldüğünde aslında birer kuyruklu yalandan ibaret.
Suriye'nin üç parçaya bölünerek, kuzeyde Halep ve güneyde de Şam sınır olmak üzere, Akdeniz'e kıyısı bulunan bir Nusayrî devletinin kurulması planı, son iki yıldır sır değil. Bu plan, uluslararası kamuoyu tarafından da zımnen kabul edilmiş durumda. Halep'in barbarca bombalanması ve yıkıntılar arasında can çekişen insanların çığlıkları karşısında dünyanın takındığı lâkayt tavrın başka bir açıklaması olamaz. Silahlı muhalefetin ağırlıklı kısmı “ciğer yiyen yamyamlar” olarak etiketlendiği için, Esed'e mesafeli duran ülkeler bile Halep'in rejimin kontrolüne girmesi için düzenlenen bu katliamlara sesini çıkarmıyor.
Kan-revan içindeki bu tabloya bakarak, İran'ı yönetenler tarihe nasıl geçmek istiyor acaba? Daha düne kadar İsrail işgaline karşı direnişe verdiği destek nedeniyle Müslümanların bağrına bastığı İran, şimdi mezhepçi bir ulus-devlet olarak, İsrail'i aratmayan katliamlara imza atıyor. “Ama filanca ülke de şöyle yapıyor!” gibi suçlamalarla savuşturulamayacak bir vebal bu. Resmi adında “İslâm” geçen bir ülkenin sadece kendi millî menfaatleri için coğrafyayı kan gölüne çevirmesini izliyoruz hep birlikte.
***
İslâm tarihi, bugün Şiîlerin siyasal anlamda üçüncü yükselişine tanıklık ediyor. Mısır merkezli Şiî bir imparatorluk kuran Fâtımîler (909-1171) ve İran'ı Şiîleştiren Safevîlerden (1501-1736) sonra, Şiîlik şimdi en geniş coğrafi sınırlarına doğru ilerliyor. Eski dönemlerden farklı olarak, modern Şiîlik, siyasi gücünü artırmak ve etki alanını genişletmek için bizzat kendi 'resmî' düşmanlarıyla iş tutmaktan da kaçınmıyor.
İslâm dünyasının çoğunluğunun aleyhine olarak kurulan böylesi ittifaklar ve kanlı çatışmaların en ciddi neticesi ise, Şiîliğin ayrı bir akîde sistemi biçimde billurlaşmaya başlaması. Geleceğin tarihçileri, bu ayrışmaya kimlerin ne şekilde hizmet ettiğini ve kavgayı hangi tarafın körüklediğini bütün açıklığıyla yazacaktır.
Şiîlik bağlamında geçmişten günümüze nakledilen bilgiler arasında ilginç anekdotlar bulmak mümkün. Örneğin, bugün Mısır'ın simgelerinden ve Sünnîliğin odak noktalarından biri kabul edilen ünlü Ezher Üniversitesi'nin başlangıçta Şiîliği doktrine etmek ve yaymak için kurulduğunu çok az kişi bilir. Salahaddîn Eyyûbî, Fâtımî devletini ortadan kaldırdıktan sonra Ezher'i hemen kapatmış, kadrosunu ve müfredatını başta aşağı yeniletmişti. Buradan hareketle, bugünkü Şiîlik kurum ve külliyatlarının, gelecekte başka Salahaddîn'ler tarafından ortadan kaldırılacağı tahmininde bulunabiliriz.
Yine tarihe bakınca akla gelen bir başka gerçek de şu: Şiîlik ile Sünnîlik arasında üçüncü ciddi çatışma için geri sayım da başladı. Bugün Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de, Lübnan'da ve hatta Nijerya'da yaşanan gerilimler, hep bunun ayak sesleri. Vekâlet savaşlarından tarafların netleştiği bire bir gerçek savaşlara geçiş aşaması yaklaşıyor.
***
Başlıktaki ifade, 15'inci yüzyılda yaşayan halk ozanı Âşık Garip'e ait. Bugünkü Suriye, Irak ve Arabistan topraklarını dolaşan Garip, uzun süre kaldığı ve çok sevdiği Halep'ten ayrılırken harika bir şiir bırakmış arkasında: “İşte geldim gidiyorum / Şen olasın Halep şehri / Çok ekmeğin-tuzun yedim / Helal eyle Halep şehri…”
Mısralardaki 'Halep' kelimesinin yerine başka herhangi bir İslâm şehrini de koyabilirsiniz. Şiir, üzerindeki arızi unsurlar ne olursa olsun, şehirlerimizin her zaman bize ait olacağını haykıran ölümsüz bir manifesto niteliğinde adeta.
Ve bu şiir, bugün çok daha anlamlı.
Filistin sorunu, muhatap sorunu
04:003/12/2016, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, El Fetih'in geçtiğimiz çarşamba günü başlayan 7'nci kongresinde yeniden genel başkanlığa seçildi. 81 yaşındaki Abbas'ın -büyük ihtimalle- son kez liderlik koltuğuna oturduğu kongre sadece Arap dünyasında değil, İsrail tarafında da yakından takip edildi. Ramallah'ta mevcut statükonun değişmemesi, her iki tarafın üzerinde buluştuğu ortak noktaydı. İstedikleri de oldu.
İsrail, Mahmud Abbas sonrasını bile düşünüp planlamaya çalıştığını gizlemiyor. Hamas ve diğer silahlı hareketlere karşı 'mecburi makul'ü temsil eden Abbas yönetimi, İsrail'in rahatlıkla çalışabildiği ve birlikte politika üretebildiği bir esnekliğe sahip. Resmi söylemler ya da bazı askeri yetkililer zaman zaman Abbas ve ekibini hedef alsa da, tehditkâr sözlerin uygulamaya geçmediği herkesin malumu.
El Fetih ve ideolojisine duyulan güven, Ramallah ve diğer Batı Şeria kentlerini nispeten 'mamur' hale getirirken, Hamas'ın güçlü olduğu ve seçimi kazandığı Gazze, İsrail tarafından abluka ve bombardımanlarla cezalandırılıyor. Filistin halkına verilen mesaj açık: Bizimle çalışabilecek kadroları seçmediğiniz takdirde, bunun sonuçlarına da katlanırsınız.
Oysa Hamas, Yaser Arafat'ın liderliğini yaptığı siyasal çizginin yarattığı memnuniyetsizlikler (katı lider sultası, İsrail'le fazla kol kola görüntü verilmesi, ekonomik kaynakların ve yardımların kullanımındaki suiistimaller vb.) nedeniyle sahneye çıkmış bir hareket. 1987'de patlak veren Birinci İntifada, aynı zamanda Hamas'ın da resmi kuruluş tarihi. Bu yönden, tarihe geçen o infilak süreci, Filistinlilerin sadece İsrail'e karşı değil kendilerini yeterince temsil edemeyen liderlere karşı isyanını da ifade ediyor.
Aradan geçen 30 yıla rağmen, Hamas'ın hâlâ Filistin toplumu içinde canlı bir destek kitlesi bulması, Arafat'ın mirasçıları olan Abbas ve diğer El Fetih yöneticilerinden şikâyetlerin de sürdüğünü gösteriyor. Uluslararası kamuoyunun ve İsrail'in meseleye bu açıdan bakmadan ısrarla Abbas'ı öne çıkarması, Filistin içindeki muhalif çizginin canlı ve zinde kalmasına hizmet ediyor.
***
Filistin'in tanınması, Filistin bayrağının BM'de göndere çekilmesi, Filistin'in Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne üye olması… Son aylarda bu şekilde haberler basında sıklıkla yer aldı. Hepsi de İslâm dünyasını heyecanlandıran ve umutlandıran gelişmelerdi.
Fakat sorulması gereken bir soru var: On yıllardır hep İsrail'in tarafında duran Batı ülkelerinde aniden depreşen bu Filistin aşkının sebebi neydi?
Sahadaki gerçekliklere ve Ortadoğu'nun mevcut dengelerine bakınca, akla birbiriyle alakalı iki ihtimal geliyor.
Bunlardan birincisi, özellikle Avrupa ülkelerinde Benyamin Netanyahu'nun destursuz tavrının sebep olduğu öfke. İsrail'e değil ama Netanyahu hükümetine tepki duyan birçok ülke, Filistin'i tanımak suretiyle diplomatik bir cezalandırma yöntemini benimsemiş görünüyor. Böylece Netanyahu'ya kızgınlık bildirilirken, “iki devletli çözüm” de zorlanmış oluyor.
Buna bağlı ikinci sebepse, Mahmud Abbas yönetimini “Filistin'in tek temsilcisi” olarak uluslararası arenada parlatma çabası. Ramallah'a dünyada sağlanacak meşruiyet arttığı takdirde, Filistin meselesinin de daha kolay çözümlenebileceği şeklinde bir kabul var.
Ancak Mahmud Abbas figürü, dünya görüşü ve siyasi duruş itibariyle bölünmüş Filistin'deki parçalardan yalnızca birine tekabül ettiği için, “Filistin” denince sadece El Fetih kadrolarının öne çıkarılması, problemi daha da karmaşık hale getiriyor.
Filistin'i kimin temsil edeceği, kendilerine temsil şansı tanınmayan kitlelerin seslerini nasıl duyuracağı, Gazze'si koparılmış bir Filistin'in ne anlam taşıyacağı, yolsuzluk başta olmak üzere Filistin'in temel sıkıntılarının nasıl aşılacağı gibi önemli sorular, cevaplarını bekliyor.
Bu haliyle Filistin sorunu, aslında bir muhatap sorunu. Herkesin kafası karışık. Yapılan hesaplar da bu kafa karışıklığından fena halde etkileniyor.
***
İsrail'in işgal politikaları ve bunun acıklı sonuçları diğer bütün problemleri unutturacak kadar ağır. Fakat Filistin halkının, en az işgal kadar acımasız bir diğer düşmanı da bünyesindeki çatlak ve uçurumlar. Birliğini sağlayamamış ve kendi içinde bütünlük oluşturamamış bir Filistin, işgalin travmalarını kat kat ağırlaştırılmış olarak yaşıyor.
Bunun üzerine İslâm ülkelerinin Filistin sorunu karşısında takındığı birbirinden farklı tavırları da eklerseniz, konunun karmaşıklığı daha iyi anlaşılır. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır gibi Filistin'e doğrudan müdahil olan ülkelerin hepsinin 'Filistin sorunu' tanımı ayrı. Öncelikleri ve aciliyet sıralamaları da büyük değişiklikler gösteriyor.
Mesele bazen o kadar girift bir hal alıyor ki, sorun içinde sorun yumakları oluşuyor. Örneğin Ürdün ve Mısır, Türkiye'nin Filistin'le ilgili inisiyatif almasına karşı çıkıyor. Ellerinden gelen engelleri de çıkarıyor hatta. Mescid-i Aksâ'nın kontrolünü elinde tutan Ürdün, Türkiye'nin oraya bir tuğla koymaması için bütün gücünü harcıyor. Bu noktada, Filistin'i kimin temsil edeceği sorunu, Filistin'i kimin himaye edeceği sorununa da dönüşüyor.
Filistin'in yaşadığı acıların en büyük müsebbibi olarak görülen ve gösterilen İsrail yönetimi ise, bu kaos manzarasından güç alıp işgali sürdürmenin keyfini yaşıyor.
Eski modeller çöküşe geçerken…
04:007/12/2016, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Moritanya Müftüsü Ahmed Habiburrahman, geçtiğimiz haftalarda başkent Nuvakşot'taki Ulu Cami'de verdiği cuma hutbesinde, ülkede hızlı bir şekilde yayılmakta olan Şiîliğe dikkat çekti. Şiîleri “kuzu postuna bürünmüş kurtlar” olarak tanımlayan Müftü, 'Ehl-i Beyt sevgisi' adı altında Moritanyalı gençlerin İran çizgisine kaydıkları uyarısında bulundu. Devlet Başkanı Muhammed Velid Abdülaziz'e de seslenen Habiburrahman, İran destekli Şiîleştirme faaliyetlerinin önüne geçilmesi için her türlü tedbirin alınmasını istedi.
Aynı günlerde benzer bir mesaj da Cezayir'den geldi. Dini İşler ve Vakıflar Bakanı Muhammed İsa, Şiîliğin süratle yayıldığını kaydederek, ilkokul düzeyinde bazı öğretim kurumlarında gizli Şiîlik eğitimi verildiğini tespit ettiklerini açıkladı. Ülkenin en büyük gazetelerinden eş-Şurûk'un yayımladığı özel dosyaya göre ise, sonradan Şiîliği seçen binlerce Cezayirli genç, komşu ülke Tunus'taki Kayravân kentinde düzenlenen 'merdiven altı' Muharrem ayı etkinliklerine katıldı. Kayravân'daki törenin gizli görüntüleri internete de düştü.
Moritanya, Cezayir ve Tunus'tan sonra, Mısır ve Fas'ta da on binlerce kişinin Şiîliğe intisap ettiği ve dini ritüelleri toplu halde yerine getirmeye başladığı belirtiliyor. Nijerya ise, zaten çoktandır Şiîliğin en hızlı yayıldığı Afrika ülkesi olarak kabul ediliyor. Nijerya'da siyasi bir muhalefet hareketine de dönüşen Şiîlik, İbrahim Yakub Zekzekî'nin liderliğindeki bir cemaat tarafından temsil ediliyor. Bir diğer Afrika ülkesi Sudan, Suudi Arabistan'ın baskısıyla İran Büyükelçiliği'ne bağlı propaganda kurumlarını resmen kapatmış görünse de, Şiîliğin Sudanlılar arasında da hâlâ revaç bulduğu kaydediliyor.
Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de sıcak çatışmalara müdâhil olarak nüfuzunu yayma savaşına girişen İran, Afrika ülkelerinde ise tıpkı Hıristiyan misyonerlerin yöntemleriyle faaliyet gösteriyor. Açılan kültür merkezleri, dil kursları, tanıtım gezileri, dini gün ve gecelerin ihya edildiği törenler vb. yoluyla, Şiîlik Afrika'nın birçok noktasında kök salmaya devam ediyor.
Cihadî-Selefîlik akımlarıyla zaten başları dertte olan bu ülkeler, şimdi bir başka cereyanın, fanatik biçimde İran'ın lobiciliğini ve destekçiliğini yapan Şiîliğin kuşatması altında bulunuyor. Her ikisi de birbirine rakip ve düşman olarak büyüyor üstelik.
«««
Arap ülkeleri, cihadî-Selefîlik akımlarının ve 'Siyasal İslâm' düşüncesinin halk nezdinde karşılık bulmasını önleyebilmek için, uzun yıllar tasavvuf ve tarikatlardan yardım almışlardı. Kendilerine geniş alan açılan ve yönetimler tarafından desteklenen bu tasavvufî yapılanmaların, özellikle gençlerdeki manevî ihtiyaçları karşılayabileceği, böylece herhangi bir siyasal sarsıntı oluşmadan işlerin rayında yürüyebileceği düşünülüyordu.
Fas Krallığı'nın uyguladığı model, belki de bu alanda ortaya konulan projelerin en başarılısıydı. Kadirî tarikatının Budşîşiyye koluna kucağını açan yönetim, ülkenin dört bir yanında tekke ve zaviyeler tesis etti. Budşîşilerin zikir ve semâ törenleri devlet televizyonlarından canlı yayınlanırken, kraliyet ailesi üyeleri ve devlet erkânı da sık sık bu törenlerde boy gösterdi. Ülkede zaten var olan tasavvuf geleneğini başarılı bir şekilde modern döneme entegre eden Faslı yöneticiler, böylelikle geniş halk kitlelerini kontrol altında tutabildiler.
Aynı örnekler belli ölçülerde Suriye, Mısır, Libya, Cezayir gibi ülkelerde de yaşanmıştı. Örneğin, 1964-2004 yılları arasında Suriye Müftüsü olarak görev yapan Şeyh Ahmed Kuftârû, aynı zamanda bir Nakşibendî şeyhiydi. Baas rejiminin en üst düzeyde dini otoritesi olan Kuftârû'nun, manevî bir şahsiyet olarak saygı duyulan konumu, Suriye halkının Nusayrî rejime karşı duygusal direncini kıran noktalardan biriydi. Yine 2013'teki ölümüne kadar Beşşar Esed yönetimini savunan Saîd Ramazan el-Bûtî'nin Şam'daki Hikem-i Atâiyye dersleri, binlerce kişinin takip ettiği tasavvufî bir ders halkasıydı. Bûtî'nin siyasi duruşu da, tıpkı Kuftârû'nunki gibi Suriye halkının rejime bakışını derinden etkilemişti. Mısır eski Müftüsü Ali Cumua da, şimdiki Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib de tasavvuf yoluna intisabı bulunan önemli şahsiyetler. Çeşitli ülkelerden örnekler daha da çoğaltılabilir.
Ancak tüm bu modeller artık çöküşe geçmiş bulunuyor. Ekonomik sıkıntıların tetiklediği siyasi sarsıntılar, iletişim teknolojilerindeki gelişmeyle orantılı olarak gençleri harekete geçiriyor. Resmî ideolojilerin kitleleri kontrol altında tutmak için vaz ettiği yöntemler ve öne çıkardığı şahsiyetler, yeni nesillerin heyecanlarına cevap veremiyor.
***
Bir yandan silahlı hareketler ve oluşumlar, diğer yandan Şiîlik cereyanının hızla yayılması, Arap dünyası başta olmak üzere bütün İslâm ülkelerini önümüzdeki on yıllar boyunca ciddi iç çatışmalara sürükleyecek bir potansiyele sahip.
Bununla bağlantılı olarak, 'demokrasi' kavramının ve 'demokratik yönetim'lerin giderek daha çok tartışılacağı yeni bir döneme giriliyor. Üstelik 'tam demokrasi' iddiasındaki Batılı ülkelerin de birbirinden farklı sebeplerle kendi sistemlerini tartışmaya başladıkları bir dönem bu.
İslâm aleminin tefekkür ve teori geliştirme potansiyeline büyük ihtiyaç duyulacak. Eğer Müslümanlar, kendi bünyelerindeki devasa problemlerle boğuşmaktan düşünmeye fırsat bulabilirlerse…
Kudüs bizi bekliyor, hâlâ
04:0010/12/2016, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Uzun süren birçok şey gibi, işgaller de kanıksanıp normalleşiyor. Bunun en rahatsız edici sonucuysa, durumu düzeltmek için bir şeyler yapma enerji ve heyecanının yok olması. İsrail'in Kudüs ve diğer Filistin kentlerine 1967'den bu yana uyguladığı işgal ve yıldırma politikasının, İslâm dünyasını kapsamlı bir şekilde harekete geçirememesinin nedeni de bu. Anormal şeyler normalleşti, şaşırma eşiği kayboldu, ellerde-kollarda derman kalmadı.
Oysa, işgalin bütün ağırlığına rağmen yapılabilecek çok fazla şey var. Bugün dünyanın kayda değer ülkeleri, Kudüs'te küçücük de olsa bir iz bırakabilmek için birbiriyle yarışıyor. Farklı din ve mezheplere ait ibadet alanları aynı zamanda siyasi rekabet ve çekişmelerin de merkezi olduğundan, 'Kudüs'e müdahale arzusu' her ülkenin uluslararası ilişkiler ajandasında ön sıralarda kayıtlı duruyor. Hal böyleyken, İslâm dünyası atılacak somut adımlar ve bırakılacak izler konusuna daha fazla kafa yormalı.
Türkiye, Kudüs ve Filistin'le ilgili inisiyatif alma noktasında belki de en aktif Müslüman ülke. Resmi ya da sivil yollardan, meseleye ilgi büyük. Ancak problemlerin hacmi ve derinliği nedeniyle, şimdiye kadar yapılan hiçbir şey yeterli ve tatmin edici değil. Gayretlerin, tempoyu hiç düşürmeden sürdürülmesi gerekiyor.
Türkiye'nin, Filistin'e doğrudan ulaştığı belki de en önemli kanal Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA). TİKA tarafından Filistin topraklarında şimdiye kadar 389 proje gerçekleştirilmiş. 71'i Kudüs'te, 123'ü Gazze'de, 195'i de Batı Şeria'da hizmete sunulan bu projelerin rakamsal dağılımı ise şu şekilde: İdari altyapı (93), eğitim (68), toplumsal altyapılar (50), sağlık (46), acil yardım (40), ortak tarihi ve kültürel miras (34), su ve sanitasyon (25), STK'ların desteklenmesi (19) ve üretim sektörü (14).
TİKA çalışanlarının gerçek bir özveri ve sabırla yürüttüğü bu projeler, Filistinliler nezdinde Türkiye'nin bölgeye olan samimi ilgisini gösteren güçlü bir işaret. Özellikle işgal altındaki bölgelerde halkın yaşamına direkt şekilde dokunan çalışmalar, siyasetin çoğu defa kuramadığı köprülerin de kurulmasına hizmet ediyor. Bu yönüyle TİKA, Filistin davasına hizmet noktasında, Türkiye'nin bölgeyle en hayati bağlantılarından birini oluşturuyor.
Bunun dışında IHH başta olmak üzere çok sayıda STK ve yardım kuruluşu da işgalin acılarının azaltılması için yıllardır bölgede faaliyette.
***
Kudüs davası, kurum ve kuruluşların çalışmalarının ötesinde, bireysel olarak hepimize bazı sorumluluklar da yüklüyor. Kudüs'ün sadece bir şehirden ibaret olmadığını, topyekûn bir şuur ve silkinme vesilesi olduğunu bize hatırlatacak sorumluluklar bunlar.
Her şeyden önce, Kudüs'ün dini ve tarihi önemini yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Bu muhteşem İslâm şehrinin tarihsel serüveniyle ilgili zihinlerimizde hiçbir boşluk kalmamalı. Ta kuruluşundan başlayarak, adım adım bütün kronoloji akıllara kazınmalı. Hangi dönemde Kudüs'ün başına ne geldi, şimdiye kadar Kudüs'te kimler hangi izleri bıraktı, şehre kimlerin emeği geçti… Hepsi, kusursuz biçimde bilinmeli.
Uzun ve sabırlı okumalar gerektiren bu ilk aşama tamamlandıktan sonra, Kudüs'ü günlük hayatımızın rutinleri arasına da almamız gerekiyor. Ki böylece, okuyup öğrendiklerimiz sıradan malumatlara dönüşmesin. Bunun için, Kudüs'e yapılacak iyi bir seyahatle işe başlayabiliriz örneğin. Böylece teorik bilgiyi pratikle de birleştirme imkânı doğacak. Kudüs'ü ziyaret, oradaki Müslümanlara moral ve destek olması bakımından da ayrıca önemli.
Kudüs'ü hayatımızın bir parçası haline getirmenin bir diğer yolu, onu aile ve arkadaş çevremizde sık sık gündeme almak. Evlerimizde çocuklarımızı bilinçlendirmek için bir “Kudüs kumbarası” olsun mesela. Kudüs'e gittiğimizde ya da gidenlerle ulaştırılmak üzere, Kudüslü Müslümanlara pay ayıralım kendi bütçelerimizden.
Sohbetlerimizde Kudüs mutlaka geçsin. Orada olup-bitenleri muhakkak her gün düzenli şekilde takip edelim. “Kudüs'te bugün acaba ne oldu?” sorusunun cevabını, tıpkı en yakınlarımızı ettiğimiz gibi merak edelim. Kudüs'le ilgili tarihi ya da güncel bir şeyler okumadan, günümüz tamamlanmasın.
Tüm bu sorumlulukları titizlikle yerine getiren bireylerin çoğaldığı bir İslâm dünyası, Filistin ve Kudüs'le ilgili daha mantıklı ve kalıcı adımlar da atmaya başlayacaktır.
***
Kudüs'e aslında umduğumuzdan çok daha sıkı bağlarla bağlı olduğumuzu gösteren bir anekdotla bitireyim:
Hz. İsa'nın çarmıha gerildikten sonra dirilip gökyüzüne yükseldiğine inanılan noktaya inşa edilen Kıyâme Kilisesi, Hıristiyanlar için yeryüzündeki en kutsal mabetlerden biridir. Kilisenin avlusuna girerken başınızı biraz yukarı kaldırdığınızda, tam karşıda ahşap bir merdiven görürsünüz. Bu merdiven 1757'den beri oradadır ve hiç kimse de onu yerinden oynatamaz.
Hikâyesi oldukça ilginç:
Osmanlı döneminde, Hıristiyanlar arasında kiliseye kimin hâkim olacağıyla ilgili ihtilaf çatışma boyutuna varınca, Sultan 3'üncü Osman 1757'de bir ferman yayımladı. Fermana göre, kilise, Kudüs'teki 6 Hıristiyan mezhebinin ortak malı ilan edildi ve en ufak bir değişikliğin bile oybirliğiyle yapılması hususu karara bağlandı. Ferman, o zaman kilise ne durumdaysa o şekilde korunmasını da öngördüğünden, balkondaki merdivene de dokunulmadı.
Kıyâme Kilisesi'nin yönetiminde hâlâ Sultan 3'üncü Osman'ın o ünlü fermanı esas alınıyor. Aradan geçen onca yıla rağmen, Osmanlı Kudüs'te adaleti sağlamaya devam ediyor.
Paylaş ki… Etkisi azalsın
04:0014/12/2016, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Siyonist paramiliter çeteler, 9 Nisan 1948 gecesi Kudüs yakınlarındaki Deyr Yasin köyünde 107 Filistinliyi öldürdüğünde, Araplar bu olaya nasıl reaksiyon göstereceklerini uzun uzun tartıştılar. Merkezi Kahire'de bulunan Arap Birliği'nin Kudüs yüksek temsilciliğinin de ön ayak olmasıyla, katliamın bütün detaylarıyla dünya kamuoyuna duyurulmasına karar verildi. Hatta katliamın aşırı şekilde abartılması, ölü sayısının çok daha fazla gösterilmesi, saldırılara tecavüz gibi ayrıntıların da eklenmesi mantıklı bulundu. Böylece Siyonistler kınanacak, uluslararası arenada da Filistinliler lehine büyük bir kampanya başlayacaktı.
Karar aynen uygulandı. Yayımlanan resmi açıklamada katliam ayrıntılı biçimde ve abartılarak aktarıldı. BBC başta olmak üzere uluslararası basın da açıklamayı dünyaya o şekilde duyurdu.
Haberlerin basında yer almasının hemen ardından, Araplar hiç beklemedikleri bir gelişmeyle karşı karşıya kaldılar. Deyr Yasin civarındaki bütün Filistin köyleri, birkaç gün içinde tamamen boşaldı. Yeni bir katliamdan korkan binlerce insan bölgeyi terk ederek, daha güvenli yerlere kaçtı. Siyonistler de tek kurşun atmadan onlarca Filistin köyünü ele geçirdi.
Deyr Yasin Katliamı sonrasında yaşanan bu süreç, kamuoyu oluşturmak için yapılan yayın ve paylaşımların, aslında ne kadar büyük riskler barındırdığını ortaya koyuyordu. Özellikle askeri açıdan rakibinden daha zayıf tarafların medya üzerinden yapmaya çalıştığı propagandanın, tam tersi etkiler yapacağını gösteriyordu Deyr Yasin örneği.
***
Deyr Yasin Katliamı'nın üzerinden neredeyse 70 yıl geçti. O zamandan bugüne kadar İslâm dünyasında gerçekleşen sayısız katliam, acı ve trajedide hep aynı mantık devam ediyor: Yaşananları dünyaya haykırmanın, süreci tersine çevireceğine inanılıyor. Acıklı betimlemeler ve çarpıcı görseller eşliğinde aktarılan olaylar, çekilen belgesel ve filmler, atılan ateşli nutuklar… Elimizde epey bir arşiv birikti. Ama şimdiye kadar hiçbir “kamuoyu oluşturma çabası”nın herhangi bir katliamı durdurabildiği, askeri üstünlüğü karşı taraftan buraya döndürebildiği vaki değil.
Günümüzde, özellikle sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte, daha büyük bir tehlike de baş gösterdi üstelik: Acının sıradanlaşması ve kalplerimizin taşlaşması.
Suriye'den yansıyan karelere bakın. Görmediğimiz bir şey kaldı mı? Can çekişen çocuklar, yıkıntılar içinden paramparça çıkarılan bebekler, yavruları kollarında son nefesini veren annelerin feryatları, bombardımanlar… Her şey avucumuzun içinde, parmaklarımızın ucunda. Paylaşıyoruz, Whatsapp gruplarında birbirimize yolluyoruz, üzerine yorumlar yapıp 'beğeni'ler topluyoruz. Değişen ne? Hiçbir şey.
Kanlı ceset fotoğraflarının uluorta ve durmaksızın paylaşılması, kalpleri dört aşamada katılaştırıyor: İlk önce bakamıyorsunuz, içiniz parçalanıyor. İkinci aşamada bakabilmeye başlıyorsunuz, “vay alçaklar”, “vay zalimler” nidaları eşliğinde üzülmeye devam ediyorsunuz. Üçüncüde tepkiler artık, “tüh, yine katliam yapmışlar”a dönüşüyor. Dördüncü ve son aşamada, “yazık”tan başka ses çıkmıyor ağzınızdan. Tüm bunların ardından hâlâ ağlayabiliyorsanız, gerçekten şanslı azınlıktansınız.
Sık sık sorulan, “Suriye'de yaşananlar bizi neden etkilemiyor? Üzerimize ölü toprağı mı serpildi?” sorularının cevabı tam da burada. Gözler göre göre, gönüller de alıştı. Acı sıradanlaştı, normalleşti, rutin hale geldi. Tıpkı Filistin ve başka coğrafyalardaki acılar gibi…
***
Peki, “kamuoyu oluşturma işi” nasıl yapılacak? Yaşananları aktarmak ve duyurmak bir görev olduğuna göre, bu sorunun da mantıklı bir cevabı olmalı.
Her şeyden önce, askeri ve diplomatik üstünlüğü elde etmeden sadece bağırmak ve haykırmakla kamuoyu oluşmayacağını fark etmek şart. Yaşadığımız coğrafyada işler, yalnızca konuşup yazarak yürümüyor. Sahada üstünlüğünüz yoksa, sözlerinizin de herhangi bir kıymeti ve geçerliliği yok. Bunu fark etmeden, “kamuoyu oluşturma” iddiasına soyunmamak en iyisi.
Haberlerin hazırlanmasında ve duyurulmasında gerçeklere azami sadakat, dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta. “Moral olsun” diye uydurulan küçük ve 'masum' yalanlar, çığ gibi büyüyerek koskoca propagandalara dönüşüyor. Ancak herhangi bir karşılığı olmayan şeylerin sağlayacağı katkı da, ona göre karşılıksız oluyor. Doğrularla yalanların birbirine karışması, insanî trajedilerin anlamını tamamen yitirmesine, ölümlerin siyasi kavgalarda 'malzeme' haline getirilmesine yol açıyor.
Son olarak, olayları profesyonel olarak aktaran basın-yayın organlarının dikkatli biçimde seçeceği önemli ve simgesel kareler dışında, sosyal medya kullanıcılarının ceset fotoğrafı paylaşma yarışından çekilmeleri gerekiyor. Bir de bu kullanıcıların, yanlış bilgi ve fotoğraf yayarak yarattığı kaosu düşünün. Böyle bir ortamda, en haklı davalar bile enformasyon kirliliği içinde yitip gidiyor.
Ölümleri boş gözlerle izleyen ve gidişata müdahale de edemeyen bizlerin, basit ama büyük sorumlulukları var velhasıl. Bunları yerine getirmeden, sağlıklı adım atmaya başlamak da mümkün görünmüyor.
Karanlıklar prensi Muhammed Dahlan
04:0017/12/2016, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan yaklaşık 6 yıl önce, Karadağ Başbakanı Milo Djukanovic parlamentoda yaptığı konuşmada, ülkeye büyük yatırımlar getirecek birinden söz ediyordu: “O bizim gerçek bir dostumuz. Bizimle Birleşik Arap Emirlikleri arasında köprü olacak ve onun bu bağlantıları sayesinde ülkemize ciddi yatırımlar yapılacak”. Djukanovic'in övgüyle bahsettiği bu kişi, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın ezeli rakibi Muhammed Dahlan'dan başkası değildi. Djukanovic'in bizzat kefil olmasıyla, Dahlan ve eşi Celile'ye Karadağ vatandaşlığı verildi.
2013'te, Muhammed Dahlan'a övgüler yağdırma sırası bu defa Sırbistan Başbakanı Aleksandar Vucic'teydi. Yine Birleşik Arap Emirlikleri'nden gelecek milyonlarca doların hayaliyle, Sırplar da Dahlan'a vatandaşlık armağan etti. Dahlan, eşi ve 4 çocuğu Sırbistan vatandaşı oldular.
Muhammed Dahlan gerçekten de sözünü tuttu. Karadağ ve Sırbistan'a milyonlarca dolarlık yatırım yapılmasına aracılık etti. Bosna-Hersek de Dahlan'ın ilgi alanındaydı. Özellikle Arap turistlerin konaklaması için Saraybosna yakınlarında inşa edilmesi düşünülen dev sağlık-turizm kompleksinin projelendirilmesi de tümüyle Dahlan'ın fikriydi.
2011'de Fetih Hareketi'yle ilişkisi kesildikten sonra Birleşik Arap Emirlikleri'nin başkenti Abu Dabi'ye yerleşen Muhammed Dahlan, Ortadoğu siyasi arenasının en aktif ve karanlık şahsiyetlerinden biri. Mahmud Abbas'tan sonra Filistin devlet başkanlığı için adı geçen Dahlan'ın, İsrail'le de oldukça sıcak ilişkiler geliştirdiği biliniyor. İsrail Savunma Bakanı Avigdor Lieberman ile Avrupa'da gizlice buluşup Filistin'in önümüzdeki dönemlerini istişare ettiği, Arap basınında gündeme getirilen ilginç bir ayrıntı. Ancak İsrailli yöneticilerin, Dahlan'ın Filistinliler nezdindeki kredisinin azalmaması için kendisine açıktan sıcak davranmadıkları belirtiliyor.
Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün'de basın-yayın organları ve haber siteleri satın alarak ciddi bir medya gücüne kavuşan Muhammed Dahlan hakkındaki en dikkate değer iddia, Filistin'in efsanevi lideri Yaser Arafat'ı zehirlettiğine dair ithamlar. Filistin liderliği koltuğuna oturabilmek için Arafat'ı öldürttüğünden kuşkulanılan Dahlan, bu suçlamayı elbette kabul etmiyor. Ancak Filistin'in iç siyasi dengelerini düşündüğümüzde, İsrail istihbaratıyla koordinasyon içinde böyle bir eylemin gerçekleştirilmiş olması akla yatkın bir ihtimal.
Muhammed Dahlan, 2013'te Mısır'da Muhammed Mursi'nin devrildiği askeri darbenin perde arkasındaki mimarlarından biri olarak da biliniyor. Güvenlik danışmanlığını yaptığı Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed bin Zâyed Âl-i Nahyan'ı Mursi'yi devirmeye ve Sisi'ye destek vermeye ikna edenin Dahlan olduğu kaydediliyor. Körfez'in Mısır'a yaptığı ekonomik ve askeri yardımların, basın-yayın yoluyla Mursi'nin ve Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'nın itibarsızlaştırılması operasyonlarının arkasında hep Dahlan bulunuyor. Arap basınındaki Türkiye karşıtı yayınlar, El Arabiya başta olmak üzere önemli yayın organlarının her fırsatta Türkiye'yi karalaması da, büyük oranda Dahlan'ın etkisine ve yönlendirmesine bağlanıyor.
Dahlan, Mahmud Abbas'ın devrilmesi için de aktif şekilde çaba göstermeye devam ediyor. Filistin mahkemelerinde hakkında açılan yolsuzluk davalarını “Abbas'ın kendisini yok etme politikası” olarak yorumlayan Dahlan, Filistin siyasetine müdahil olma gayretlerini sürdürüyor. 1995-2000 yılları arasında Gazze'de güvenlik şefliği yaparken Hamas üyelerine karşı oldukça sert davranan, tutuklama ve işkence ile adını duyuran Dahlan, Hamas'a mesafeli dursa da, Abbas'ın Hâlid Meşal ve ekibine yanaşmaması için bütün gücünü kullanıyor. Dahlan'ın kendisini devirme planlarından haberdar olan Abbas ise, koltuğunu yitirmemek için Hamas'la yakınlaşıyor. Dahlan unsuru böylelikle, Filistin içinde sürekli bir gerilim konusu.
Suriye krizi de Dahlan'ın ilgilendiği konulardan biri. Suriyeli muhalif gruplarla Kahire'de sık sık bir araya geldiği belirtilen Dahlan, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi'nin Suriye konusunda geliştirdiği rejim yanlısı yeni duruşun da fikir babası. Sisi'ye, Suudi Arabistan'ı kızdırmak pahasına da olsa Beşşar Esed rejiminin desteklenmesi gerektiği düşüncesini benimseten Dahlan'ın, bölgesel gücü birkaç sene öncesine kadar epey zayıflayan Riyad yönetimine karşı adım atabilmesi noktasında Mısır tarafını cesaretlendirdiği söyleniyor.
Yatırımlarının bulunduğu Tunus'ta da siyasete müdahil olan Dahlan, ülkedeki siyasi grupların bir araya gelmesinde ve ulusal uzlaşının temininde kilit rolün kendisine ait olduğunu savunuyor. İşin içinde para olduğuna göre, Tunus yönetiminin Dahlan tarafından ikna edilmiş olma ihtimali, hiç de akla uzak görünmüyor.
Ortadoğu'nun mevcut dengeleri içinde, Muhammed Dahlan figürü, yakından ve dikkatle izlenmeyi hak ediyor. Özellikle Türkiye karşıtı (hatta düşmanı) damarın nerelerde ve nasıl güçlendiği merak ediliyorsa, Dahlan'ın ayak izleri titizlikle takip edilmeli.
Yine suikast, yine aynı şüphe
04:0021/12/2016, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz cumartesi, bu köşede Ortadoğu (ve artık Balkanların da) en karanlık adamlarından Muhammed Dahlan'ı konu etmiştim. Dahlan'ın İsrail istihbaratıyla derin işbirliğine dair bazı ayrıntılar ise, daha sonra müstakil bir yazının konusu olmak üzere saklanmıştı. Üst düzey Hamas yetkilisi Mahmud Mabhûh'un 2010'da Dubai'de öldürülmesi bunlardan biriydi mesela. Mabhûh'un Şam'dan Dubai'ye kadar adım adım izlenmesi, ardından kaldığı otel odasında boğularak öldürülmesi Mossad'ın işiydi, ancak lojistik destek ve planlama noktasında Dahlan ve kiralık adamlarının da işe karıştığı, yaygın kanaatti.
Birkaç gün önce, Hamas'ın insansız hava aracı uzmanlarından Muhammed Zevârî'nin Tunus'un Safâkis kentindeki evinin önünde öldürülmesi, Dahlan yazısının devamını getirmeyi de zorunlu kıldı. Çünkü, Tunus emniyet yetkililerinin Zevârî'nin “dış unsurların yardımıyla ve içeriden destekle” öldürüldüğüne dair yaptıkları açıklama, akıllara yine olayda Muhammed Dahlan'ın parmağı olabileceği ihtimalini getirdi. Henüz soruşturma tamamlanmadığı için net bir şey söylemek zor, ama hiçbir resmi sonuç da -Tunus'taki güçlü bağlantıları sebebiyle- Dahlan şüphesini ortadan kaldırabilecek gibi görünmüyor.
Evvela, bundan 6 yıl önce Dubai'de gerçekleştirilen Mahmud Mabhûh suikastını hatırlayalım:
19 Ocak 2010 Salı günü Şam'dan Tayland'ın başkenti Bangkok'a giderken Dubai'de mola veren Mahmud Mabhûh, beş yıldızlı El Bustân Rotana Hotel'e yerleşti. Öğleden sonra kısa süreliğine dışarı çıkarak otele dönen Mabhûh, ertesine güne kadar odasından ayrılmayıp telefonlara da cevap vermeyince, polis duruma müdahale etti. Yatağının üzerinde cansız bedeni bulunan Mabhûh'un, akşam saat 21.00 sularında odasına giren iki kişi tarafından önce zehirli iğneyle etkisiz hale getirildiği, ardından da yastıkla boğularak öldürüldüğü belirlendi.
Failler oldukça profesyoneldi. Olaydan birkaç saat önce Dubai'ye ayak basmışlar, polis suikastı fark etmeden de hızla ülkeden ayrılmışlardı. Yapılan detaylı araştırma, 18 kişilik bir şüpheli kadrosunu ortaya çıkardı. Hepsi de Birleşik Arap Emirlikleri'ne Batılı ülkelere ait sahte pasaportlarla girmişlerdi. Zanlılardan 7'sinin İsrail'de yaşadığı, İngiliz ve Alman çifte vatandaşlığına sahip olduğu da belirlendi. Dubai polisi, olaydan yaklaşık bir ay sonra İsrail'i resmen “olağan şüpheli” ilan etti.
Aynı günlerde, çok daha ilginç bir gelişme yaşandı. Ahmed Hasaneyn ve Enver Şeybar adlı iki Filistinli, Ürdün'ün başkenti Amman'da yakalanarak Dubai'ye gönderildi. Dubai polisi, Hasaneyn ve Şeybar'ın Mabhûh'u öldürmek için ülkeye giren suikast timine ulaşım, konaklama ve maktulün izlenmesi konusunda destek sağladığını tespit etmişti. Daha da dikkat çekici olansa, bu iki kişinin Muhammed Dahlan'ın yeraltı ekibinden olduklarına dair yoğun kuşkulardı. Gazze'de Dahlan'a bağlı görev yapmışlar, Dubai'de bulundukları dönemdeyse Dahlan'ın inşaat ve emlâk şirketlerinde çalışmışlardı.
Muhammed Dahlan, elbette Hasaneyn ve Şeybar'ı tanıdığını bile kabul etmedi. Ancak yine de Mahmud Mabhûh suikastı, Dahlan'ın İsrail'le ortaklaşa işlediğine inanılan ihlaller listesine yazıldı.
Mahmud Mabhûh, sadece üst düzey bir Hamas yetkilisi değildi; İzzeddin el Kassâm Tugayları'nın kurucularındandı, aynı zamanda Hamas'a silah tedarikinden de sorumlu isimdi. 1989'da iki İsrailli askerin kaçırılarak öldürülmesi olayını planlamış olmasından dolayı Mossad'ın takibi altında bulunan Mabhûh'un ortadan kaldırılması, İsrail adına önemli bir başarı oldu.
Geçen perşembe günü, Tunus'un ikinci büyük kenti Safâkis'te suikasta kurban giden 49 yaşındaki Muhammed Zevârî de, Hamas için önemli bir şahsiyetti. Yalnızca insansız hava araçları değil, Gazze'nin İsrail bombardımanlarına karşı geliştirebileceği bütün teknik alternatifler Zevârî'nin sorumluluğundaydı. İsrail basınının Zevârî suikastına verdiği tepkiye bakarak, Tel Aviv'in kendisine atfettiği önemi anlamak mümkün. 1980'lerde Fetih Hareketi'nin önemli isimlerini yine Tunus'ta ortadan kaldıran İsrail, aynı yöntemi Hamas liderleri için de uygulamayı sürdürüyor.
Zevârî suikastının şimdiye kadar ortaya çıkan bütün ayrıntıları, olayın Muhammed Dahlan'ın yönettiği bilinen muhbir-işbirlikçiler ağının yardımıyla gerçekleştirilmiş olabileceğini düşündürüyor. Hamas'la dostça ilişkileri bulunan Nahda Hareketi'nin iktidarda olduğu Tunus'ta böyle bir suikastın düzenlenebilmesi, iki oluşum arasına gerginlik sokma amacını da taşıyor.
Daha önce hakkında Yaser Arafat'ı öldürttüğü yolunda ciddi itham ve iddialar da bulunan Muhammed Dahlan'ın adı, geçen yazımda farklı örneklerini verdiğim üzere, Ortadoğu'daki birçok kaotik gelişmede muhakkak geçiyor. Türkiye'nin Rusya, Katar ve Suudi Arabistan'la yakınlaşma siyaseti takip ettiği, Suriye meselesiyle -belki kapasitesinin de üstünde bir gayretle- meşgul olduğu şu kritik dönemde, Dahlan'ın adımlarına ve bölgemizde kurduğu sıra dışı bağlantılara mutlaka yoğunlaşmak gerekiyor.
Başlıktaki suikast kelimesi size muhtemelen Rus Büyükelçisi Andrey Karlov'un öldürülmesini çağrıştırdı. Belki de bu konuyla ilgili bir yazı okuyacağınızı umdunuz. Bilerek, sanki bizimle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen ancak her türlü bizi de çok yakından ilgilendiren bir konuyu sürdürmeyi seçtim. Bölgemizdeki bütün gelişmeler, bir zincirin halkaları gibi birbirine sıkıca bağlı çünkü.
Yeni dönem, yeni sorunlar
04:0024/12/2016, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mısır'da, devlet kontrolünde yayın yapan gazetelerden biri geçtiğimiz günlerde sürmanşetten Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz'i hedef aldı. Kral'a başlıkta “hain” diyen gazete, Suudileri Mısır'a verdikleri sözleri bozmakla itham ediyordu. Haberde Kral Selman'ın, müteveffâ ağabeyi Kral Abdullah'ın Kahire'ye vaat ettiği yardımları kestiği de belirtilerek, bütün bunların Mısır'a ihanet olduğu dile getiriliyordu.
Mısır-Suudi Arabistan ilişkilerini yakından izleyenler, son aylarda iki ülke arasında ciddi bir gerilimin yaşandığını gözlemliyor. 2013'teki darbenin ardından Suudilerin yardımlarıyla ayakta duran Abdülfettah Sisi yönetiminin, artık Riyad'dan bağımsız bir politika izlemek istediği zaten biliniyordu. Ancak Mısır gazetelerinde Kral Selman'a hakaretler yağdırılmaya başlanması, ikili ilişkilerde yeni bir dönemin de işareti.
Geçtiğimiz ekim ayında Mısır'a taahhüt edilen petrol akışını durduran Suudi Arabistan, konuyla ilgili herhangi bir gerekçe de göstermemişti. Mısır tarafı önce gelişmeye tepki gösterdi, ardından da durmaksızın uluslararası ilişkilerde ve bölgesel dengelerde Suudileri kızdıracak adımlar atmaya başladı. Bu adımların en dikkat çekenleri, Kahire'nin Suriye ve Yemen'deki çatışmalarla ilgili aldığı yeni pozisyonlar.
Darbe sonrasında Mısır, Suriye'de yaşanan çatışmalar konusunda hep 'tarafsız' kalmaya çalışmıştı. Muhammed Mursi'nin Suriyeli muhalifleri açıktan destekleyen tavrına karşılık, Sisi yönetimi daha nötr bir duruşu seçmişti. Ancak son haftalarda Kahire'den art arda gelen açıklamalar, Suriye'de Beşşar Esed rejimine açıktan ve net destek içeriyor. Bir Portekiz kanalına konuşan Sisi'nin, “Bölgemizdeki çatışmalarda milli orduları desteklemeliyiz. Suriye'de de ülkenin resmi ordusuna desteği artırmalıyız” şeklindeki sözleri ilk işaret fişeği oldu. Ardından, Mısır'ın Esed ordusuna yardım için Suriye topraklarına asker gönderdiğine dair haberler bile çıktı.
Sisi yönetiminin en az bunun kadar çarpıcı bir diğer adımı, Yemen devrik lideri Ali Abdullah Salih'in gizlice Kahire'de ağırlanmasıydı. Henüz resmen yalanlanmayan haberlere göre, Salih özel bir uçakla Mısır'ı ziyaret etmiş, yetkililerle görüşmüş, Yemen'deki son durumu istişare etmişti.
Suudi Arabistan'ın Suriye ve Yemen politikaları göz önüne alındığında, Mısır'ın bu iki ülkeyle ilgili attığı adımların Riyad'ı öfkeden çılgına çevirdiğine şüphe yok. Mısır'ın son siyasi manevralarının, Suudiler tarafından Kahire'nin Tahran'a yaklaşmakta olduğu şeklinde yorumlandığı da kesin. Nitekim, Mısır Dışişleri Bakanı Sâmih Şükrî'nin İran'ı ziyaret edebileceğine dair haberler de Arap basınında yoğunlaştı. İran, Suudiler petrol akışını durdurduğunda “Mısır'ın ihtiyacını biz karşılayabiliriz” atağıyla da dikkat (ve tepki) çekmişti.
«««
Bölgedeki diğer ülkelerin içinde bulunduğu durumu da göz önüne aldığımızda, Mısır'ın İran-Rusya cephesine geçişe yaklaştığı söylenebilir. Nitekim bu ihtimal herkesi o kadar ürkütüyor ki, Arap basınında “Mısır, Suudi Arabistan'la ilişkileri mutlaka düzeltmeli. İki ülkenin kavga etmesi, bölge için vahim sonuçlar doğurur” temalı analizler de yoğunlaşmaya başladı.
Fakat Mısır geri adım atacak gibi görünmüyor. Birleşik Arap Emirlikleri'nin sıkı desteğini arkasına alan Kahire, Suriye'de Esed rejimini ve Yemen'de ayrılıkçı Hûsîleri destekleyerek İran'ın himayesini de garantilemeye çalışıyor. Suudi Arabistan'la ilişkileri henüz koparmayan Sisi yönetimi, Riyad'ın yerine koyabileceği bir siyasi ve ekonomik cephe yaratma arayışında. Son haftalarda yaşanan gelişmelere bakılırsa, bu cephenin yeterince tahkim edildiğini gördüğü anda, Mısır'ın Suudi Arabistan'la münasebetleri askıya alması bile ihtimal dahilinde.
Böyle bir durumun ortaya çıkması, gerçekten de Arap dünyasını baştan aşağı sarsacak bir gelişme olacaktır. Tıpkı 1960'larda olduğu gibi Amerikan blokuna karşı Rusya (o zamanlar Sovyetler) blokunun netleşmesi, Ortadoğu'da yeni problemleri de beraberinde getirecektir.
Türkiye, giderek netleşen bu ayrışmada bir taraftan Suriye meselesinde İran ve Rusya'yla birlikte hareket ederken, Mısır'la darbe nedeniyle gerginlik içinde. Türkiye'nin Arap dünyasındaki en sıkı dostları Suudi Arabistan ve Katar da Mısır rejimiyle sorun yaşıyor. Önümüzdeki dönemde, Ankara'nın birbirine düşman kamplar arasında kalarak problemleri azaltmaya çalışma siyasetine odaklanması gerekebilir. Mısır'la ilişkilerin düzeltilmesi bugün mümkün görünmese de, tüm bu gerilimlerin azaltılması için zaman içinde Sisi yönetimiyle doğrudan temasa geçilmesi bir mecburiyet halini alabilir.
***
Bu yazıyı yazarken, ta 2014'ten bir haber düştü önüme, tesadüfen. Fransız haber ajansı AFP'nin Kahire mahreçli haberine göre, Muhammed Mursi ve beraberindeki 35 kişi hakkında yeni bir dava açılmış. Davanın gerekçesi de şu: Mısır'ı istikrarsızlaştırmak için, İran Devrim Muhafızları'na gizli bilgiler aktarmak ve İran hesabına casusluk.
Mursi, bu ve benzeri suçlamalara muhatap olarak hâlâ hapiste tutulmaya devam ediyor. Onu devirenler ise, İran'la stratejik ortaklık sularına yelken açmış bulunuyor.
Ortadoğu, gerçekten de akıl-sır ermez bir çelişkiler âlemi.
Önce caiz, şimdi haram
04:0028/12/2016, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tel Aviv-Kudüs arasında sefer yapan bir yolcu otobüsüne 6 Temmuz 1989 günü düzenlenen saldırı, Filistinlilerin artık yeni bir eylem aşamasına geçtiğini gösteriyordu. Sonradan İslamî Cihad Hareketi tarafından üstlenilen olayda Abdulhâdî Ganim adlı bir Filistinli, yolcu olarak bindiği otobüsün şoförünü seyir esnasında etkisiz hale getirerek direksiyona geçmiş, aracı bir vadiye sürerek 16 yolcunun ölümüne yol açmıştı. Hayatını kaybedenler arasında iki Kanadalı ile bir ABD'li de bulunuyordu. Eylem, İsrail polis kayıtlarına Filistinliler tarafından gerçekleştirilen “ilk intihar saldırısı” olarak geçti.
1989'dan 2008'e kadar devam eden benzer eylemlerin yarıya yakını Hamas tarafından, diğerleri de Fetih, İslâmî Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'yle diğer örgütler tarafından düzenlendi. 2000 yılında İsrail eski Başbakanı Ariel Şaron'un Mescid-i Aksâ'ya yaptığı provokatif ziyaret, Filistinlilerin saldırılarının da zirveye çıkmasına neden oldu.
Bu olaylarda -eylemciler hariç- en az 800 kişi hayatını kaybederken, İsrail'in resmi raporlarına göre saldırı sayısı 171'i buldu.
Birinci İntifada'nın yarattığı duygusal ve öfkeli atmosferde, İsrail hedeflerine düzenlenen bu eylemler İslâm dünyasında genel bir destek buldu. Ancak 9 Ağustos 2001'de Kudüs'teki bir pizza restoranına Hamas tarafından düzenlenen bombalı saldırıda 7 çocukla hamile bir kadının da yaşamını yitirmesi, büyük bir tartışma başlattı. “Bu eylemler gerçekten Filistinlilerin işine yarıyor mu?” ve “İslâm, bu tür saldırılara cevaz verir mi?” soruları, tartışmaların döndüğü ana ekseni oluşturuyordu.
Hamas, eylemlerine dayanak olarak Yûsuf el Karadâvî'nin konuyla ilgili fetvasını gösteriyordu. Filistin topraklarının işgal altında olduğu gerçeğinden hareketle, bu topraklardaki hedeflere saldırılabileceğini kaydeden Karadâvî'nin fetvası, “İsrail'deki herkesin potansiyel asker ve işgalci” olduğu biçiminde yorumlanmıştı. Dolayısıyla, “İsrail'e diz çöktürebilmek için” askerî hedeflerin dışındaki noktalara da saldırılabilirdi. Karadâvî'nin söz konusu fetvasının sadece “işgal altındaki Filistin toprakları için” geçerli olduğu da özellikle vurgulanan bir husustu.
Ayrıca Hamas, uluslararası toplumun ve siyasilerin “intihar saldırısı” olarak isimlendirdiği eylemlere “istişhâd [şehit olma isteği] eylemi” adını veriyordu. İslâm alimlerinin bir kısmı bu eylemlere cevaz verirken, bir kısmı da olayın kesinlikle 'haram' olduğu düşüncesindeydi; ancak “istişhâd” ibaresi özellikle Arap kamuoyunda genel bir kabul gördü.
19 Nisan 2008'de Gazze sınırında düzenlenen saldırı, Hamas'ın son eylemi olarak kayıtlara geçti. O günden bu yana Filistin topraklarında “istişhâd eylemi” gerçekleştirilmiyor. Bunda hem İsrail'in verdiği acımasızca karşılığın, hem de bu tür saldırı yöntemlerinin Filistinlilere faydadan çok zarar getirdiği düşüncesinin payı var.
***
Verdiği fetva ile yaklaşık 20 yıl boyunca bu tür saldırıların düzenlenmesini destekleyen Yûsuf el Karadâvî, 24 Kasım'da -hem de İstanbul'dan- yaptığı yeni bir açıklamayla dikkatleri üzerine çekti. Sarayburnu ve Ayasofya manzaralı röportajda Suudi davetçi Selman el Avde'nin sorularını cevaplayan Karadâvî, “Filistin topraklarında istişhâd eylemleri artık caiz değildir. Eskiden, Filistinlilerin kendilerini savunacak güç ve imkânları yoktu; bu tür eylemler de ellerindeki tek silahtı. Şimdi ise durum değişti, artık işgale direnecek yeni vasıtalar var” diyordu.
Karadâvî'nin siyasi çizgisini yakından izleyenler için, yeni fetva oldukça şaşırtıcıydı. Hatta Karadâvî'ye “Geçtiğimiz yıllardan bu yana, Filistinlilerin kendilerini savunma araçları noktasında nasıl bir gelişme oldu?” sorusunu soranlar da çok oldu.
Hamas'ın elde ettiği, ama İsrail tarafından düzenli şekilde bombalanarak ortadan kaldırılan silahları saymazsak, Filistinlilerin İsrail'e karşı durumlarının fazla değişmediği ortada. Son “istişhâd eylemi”nden bu yana iki kez (2012 ve 2014'te) Gazze'nin altını üstüne getiren İsrail'in saldırılarını durdurmadığı da bir gerçek.
Yûsuf el Karadâvî, muhtemelen DEAŞ türü terör örgütlerinin, militanlarının üzerine bombalı düzenek sararak gerçekleştirdiği saldırıların arttığını görünce, özellikle Hamas'ın artık bu yöntemle anılmasını arzu etmedi. Karadâvî, dünya basınının “Sünni intihar bombacıları”na özellikle ilgi gösterdiğini, bu eylemlerin bölgede giderek içinden çıkılmaz bir kısır döngüye neden olduğunu da fark etmiş olmalı.
***
Hâlen Katar'ın başkenti Doha'da yaşayan Yûsuf el Karadâvî, siyasi içerikli ve güncel fetvalarıyla sık sık tartışma konusu olan bir isim. İsrail'in işgali altında bulunduğu sürece Kudüs'e gitmenin haram olduğuyla ilgili fetvası da bunlardan biri. İslâm dünyasında birçok hareket, kurum ve kişi, sırf bu fetva nedeniyle Kudüs'ü ziyaret etmiyor.
Adeta kendi kendini aşarak “istişhâd eylemleri” konusunda tam aksi yönde fetva veren Karadâvî, belki Kudüs'le ilgili fetvasından da döner. Belki meseleye sadece siyasi açıdan değil, psikolojik ve sosyolojik açıdan da bakmayı deneyerek, günün birinde “Artık durum değişti. Gücü yeten herkesin Kudüs'e giderek Filistinli kardeşlerine moral vermesi vaciptir” deyiverir. Bir umut…
Suriye’de ateşkes ve düşündürdükleri
04:0031/12/2016, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suriye'de altı yıl devam eden ve ardında yüzbinlerce kurban bırakan savaşta ateşkes nihayet imzalandı. Detaylardaki ihtilaflar ve bazı silahlı grupların ateşkese katılmaması gibi durumlar bir yana, Rusya ve Türkiye, Suriye'nin geleceği konusunda bir çerçeve anlaşmasına varmış görünüyor. Şimdiye kadar kaybedilen zamanın ve kaçırılan fırsatların, en azından bundan sonra telafi edilmesine çalışmak şüphesiz ki olumlu bir gelişme.
Bizzat Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından duyurulan ateşkesteki en dikkat çekici taraf, Suriye rejimine asker ve silah desteği sağlayarak savaşın uzamasına yol açan İran'dan hiç söz edilmemesi. İran, Kazakistan'ın başkenti Astana'da düzenlenecek Suriye maratonunda masadaki aktörlerden biri; ancak ateşkes için “Rusya ve Türkiye'nin garantörlüğünde” notunun düşülmesi, Tahran'la Moskova arasında ciddi bir görüş ayrılığının bulunduğu yorumlarına neden oldu. Bu durum mantıklı görünmekle birlikte, Rusya ve İran arasında danışıklı dövüş ihtimali de akıldan uzak tutulmamalı. Eski istihbaratçı Putin, İran'ın desteği olmadan tek başına Suriye'de tutunamayacağının farkında olmalı.
Suriye'de yaşananlar ve süreçte gelinen nokta, ABD'nin Ortadoğu siyasetinde de büyük bir kafa karışıklığına ve istikametsizliğe işaret ediyor. 20 gün sonra görevi Donald Trump'a devredecek olan Başkan Barack Obama, Suriye'deki zigzagları ve çelişkili adımlarıyla şimdiden tarihe geçti. Obama yönetimi, Trump ve ekibine olabildiğince sorunlu bir Ortadoğu bırakabilmek için Rusya ve İsrail'le ilgili ardı ardına 'ters' adımlar atıyor. Rus diplomatların ABD'den sınır dışı edilmesi ve İsrail'deki yerleşimler konusunda BM'de İsrail aleyhine bir duruş sergilenmesi, bu adımların en yenileri. Trump, koltuğa oturur oturmaz, birçok sıcak sorunla aynı anda baş etmek durumunda kalacak; başkanlık döneminin nasıl geçeceği, bu sorunlara müdahale biçimiyle de yakından bağlantılı olacak.
***
Reuters haber ajansının yayımladığı bir analize göre, bundan sonraki dönemde Suriye'nin çeşitli nüfuz alanlarına bölünmesi söz konusu. Halen DEAŞ'a karşı El Bâb'da zorlu bir operasyon yürüten Türkiye'nin önceliği ise, DEAŞ ve PKK dâhil bütün terör unsurlarının bölgeden temizlenmesi. ABD ile bu konuda yaşanan âşikâr gerginlik, Türkiye'yi Rusya'yla daha fazla işbirliğine zorluyor.
Rusya'nın tüm bu örgütlerle ilişkisi, henüz Türkiye'nin arzu ettiği noktada değil. Özellikle DEAŞ'ın, Suriye'deki operasyonlar süresince Rusya tarafından kasten hedef alınmadığı, Rus savaş uçaklarının daha çok diğer muhalif grupları vurmaya odaklandığı, zaten bilinen bir vakıa. Hatta zaman zaman DEAŞ-Suriye-İran-Rusya dörtlüsünün adeta ortak hareket eder bir görüntü verdikleri biliniyor.
Yeni dönemde Türkiye bir yandan askeri operasyonlara, diğer yandan da diplomasi ataklarına devam ederken, uluslararası güçlerin terör örgütleriyle ilişkilerine de odaklanmak durumunda kalacak. Ortadoğu'da ittifaklar her an yeniden dağılıp kurulduğundan ve her devlet de kendi menfaatine odaklandığından, “Rusya artık müttefikimiz, bizim aleyhimize adım atmaz” saflığına düşmemek en doğrusu.
Diğer yandan, Suriye'de rejime karşı mücadele eden ve kendilerine 'ılımlı muhalifler' denilen silahlı yapılanmalarla El Kaide ve türevlerinin nasıl kontrol edileceği de bir diğer potansiyel gerilim alanı. Ateşkes ve sonrasında, bu yapılara ne olacağı ve onların yeni sürece nasıl adapte edileceği, başta Türkiye olmak üzere bölgesel aktörlerin hepsini ilgilendiren önemli başlıklar.
***
Türkiye, Suriye'deki zalim yönetime karşı halkın taleplerinin yanında yer alarak, olması gereken bir duruş sergiledi. Yolun sonunda, katlandığı ağır mülteci yükünün yanında, idealleri tek başına seslendiren ama uluslararası camiadan bir türlü tutarlı bir destek göremeyen bir ülke haline geldi. Bu da, Rusya ile Suriye'nin bundan sonraki yürüyüşünü planlama noktasında ortak bir siyaseti zorunlu kıldı. Sahadaki realite, ideallerin konuşul(a)madığı bir ortamı doğurdu.
Suriye meselesine bu açıdan bakmayarak, Rusya'ya ve Putin'e 'hayranlık' noktasına savrulmamak gerekiyor. Rusya bugün Suriye'ye müdâhil oluyorsa bunu kendi çıkarları ve Ortadoğu'daki menfaatleri için yapıyor. Bize Suriye'de 'rol' verirken, Türkiye'yi bölgesel politikasının uygulanmasında bir sıçrama tahtası olarak kullanabilmeyi amaçlıyor. Her ülke gibi, Rusya'nın da önceliği kendi kazanımları.
Rusya, aylarca Halep'i bombalayan, on binlerce masum sivilin yıkıntılar arasında can çekişerek ölümüne neden olan, Suriye halkının haklı taleplerine karşı İran ve Beşşar Esed rejiminin yanında saf tutan bir ülke. Tüm bunları unutup, Putin yönetimine “barış havarisi” muamelesi yapmak ve Moskova'yla kol kola “adaletle dolu yeni bir dünya kurma” umutlarına kapılmak, Suriye'de ölen mazlumların ruhuna hakarettir.
Suriye'nin daha fazla harap olmaması adına Rusya'yla yürütülen mecburi diplomasiyi desteklerken, bu noktaya da dikkat kesilmek gerekiyor.
XXXXXXXX
Tam olarak neyle karşı karşıyayız?
04:004/01/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Umarım Türkiye'de eğleniriz. En kötü senaryo, bir patlamada ölüp anneme kavuşurum.” İstanbul Ortaköy'deki terör saldırısının kurbanlarından Lübnanlı Rita Şami (26), Beyrut'tan uçağa binmeden önce sosyal medya hesabından bunu paylaşmış. Annesi Carmen Nicolian'ı 4 ay önce kanserden kaybeden Rita'nın bu öngörüsü -maalesef- gerçek oldu.
İşte, IŞİD'in yapmak istediği tam da bu: Türkiye'yi terörün 'rutin' olduğu, güvenliğin bir türlü sağlanamadığı, yönetilemeyen bir ülke olarak zihinlere yerleştirmek. Böylece hem Türkiye'ye ziyaretçi akışı yavaşlayacak / duracak, hem de Türkiye'nin uluslararası arenadaki konumu sarsılacak. Kısacası terör; ekonomik, sosyal, siyasal ve stratejik amaçlarla vuruyor.
Yabancıların yoğunlukta olduğu bir gece kulübünün hedef olarak seçilmesi, bu anlamda elbette tesadüf değil. Bundan sonra özellikle yabancı misyonların, her dine ve mezhebe ait simgesel mabetlerin ve alışveriş merkezlerinin çok sıkı korunması gerekiyor. İçinden geçtiğimiz sürecin gidişatına baktığımızda, ülkeyi bir iç savaşa ve kaosa sürükleyecek yeni saldırıların planlanıyor olması kuvvetle muhtemel.
Daha önceki eylemlerin aksine, IŞİD, Ortaköy saldırısını kısa zaman içinde üstlendi. Hem de aynı gün iki ayrı kaynaktan iki ayrı metin yayımlayarak. Bu anlamda, saldırı bir ilke tanıklık etti. Örgütün açıkladığı gerekçeler, Türkiye'nin Haçlı ittifakına yardım etmesi ve devam eden el Bâb operasyonunda IŞİD'e kayıp verdirilmesi şeklinde. “Haçlı ittifakına yardım”la kastedilen, tabii ki Türkiye'nin içinde yer aldığı IŞİD karşıtı Batılı koalisyon. Her ne kadar bu koalisyon, Türkiye'ye istediği şekilde yardım etmiyor olsa da…
***
2012 yılının temmuz ayında “Irak İslâm Devleti” adlı silahlı bir oluşumun lideri olan Ebubekir Bağdâdî'nin radyoda yayınlanan açıklaması, o zaman henüz fark edilmese de Ortadoğu'da yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu. “Duvarları Yıkmak” adını verdiği bir hücum sürecine girdiklerini vurgulayan Bağdâdî, örgüt mensuplarına ülkede saldırılar başlatmaları için çağrıda bulunuyordu. Sonrasında hemen patlak veren bombalama ve şiddet eylemleri, son birkaç yılını nispeten sakin geçiren Irak'ı kısa süre içinde kan gölüne çevirdi.
3 Nisan 2013'te -internet kanalıyla- bir açıklama daha yapan Bağdâdî, bu kez faaliyetlerini Suriye'ye de yaydıklarını ve örgütün adını da “Irak Şam İslam Devleti” (IŞİD) olarak değiştirdiklerini duyurdu. Suriye'de Beşşar Esed rejimine karşı mücadele eden El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi'nin bu açıklamaya karşı çıkışı ve sonrasındaki ihtilaflar, iki örgütün birbirinden tamamen kopmasına yol açtı.
Tarihler 29 Haziran 2014'ü gösterdiğinde, IŞİD, dünya çapında hilâfetin yeniden tesis edildiğini ve Ebubekir Bağdâdî'nin “mü'minlerin emiri ve halifesi” olduğunu açıkladı. İlk başta kimsenin ciddiye almadığı (ya da almak istemediği) bu ilan, örgüte katılımları körüklediği gibi, özellikle Suriye'deki gelişmelerde sonucu tayin edici kritik bir yol oynadı.
Suriye'de Esed rejimine karşı savaşan muhalif gruplara yoğun saldırılar düzenleyen IŞİD, bir yandan rejimin elini rahatlatırken, bir yandan da YPG ile koordineli bir şekilde Kürt bölgesinin kendi ayakları üzerinde durmasına giden yolu açtı. IŞİD'in Irak'taki hedefleri ise Sünni bölgeler ve Bağdat'taki Şii semtleriydi. Sünnilerin güçlü olduğu yerleri işgal eden ve İran'ın kontrolündeki Irak ordusunu buralara çeken örgüt, Şiilere yönelik taarruzlarıyla Haşd-ı Şa'bî türünden milis güçlerinin oluşumunda ve ülke içinde mobilize edilmesinde rol oynadı.
IŞİD, faaliyet gösterdiği Suudi Arabistan, Yemen ve Mısır gibi ülkelerde de ilginç hedefler seçti: Mısır'da Sina Yarımadası üzerinden Gazze'ye sızmaya çalışan örgüt, Suudi Arabistan'da Şii camilerinde bombalı saldırılar gerçekleştirdi. Yemen'de ise, Suudi Arabistan'ın ilerleme kaydettiği güneydeki Aden bölgesinde Suudi mevkilerine odaklandı.
Selefî-cihadî ekolün bir temsilcisi olarak İran karşıtı söylemler kullanmasına rağmen, IŞİD'in eylemlerinin en çok ve hep İran'a yarıyor olması, söz konusu oluşumun en dikkat çeken yönü. Örgütün her saldırısının İran'ın bölgesel hedeflerinin gerçekleştirilmesinde bir aşama olarak kaydedilmesinin yanında, şimdiye kadar ne İran'da ne de İran'ın kontrolü altında bulunan bölgelerde IŞİD'in harekete geçmemiş olması da ilginç.
***
Muhtemelen IŞİD hakkındaki gerçeklerin tamamen ortaya çıkması, uzun yıllar alacak. Belki de bizim ömrümüz, örgütle ilgili sırların ortaya döküldüğü günleri görmeye yetmeyecek. Ama yine de, görünen işaretlerden yola çıkarak bazı tahminlerde bulunmak mümkün.
IŞİD'in hedeflerinden ve eylemlerinin amaçlarından yola çıkınca, örgütün birkaç parçalı geniş bir istihbarat yapılanması olduğu anlaşılıyor. ABD, İran ve Rusya'nın ayrı ayrı parçaları kontrol ediyor olması mümkün. IŞİD içinde Irak Baas Partisi'nin de tabanı olduğu zaten biliniyor. Örgütün diğer kesimleri de samimi bir şekilde ya da kandırılarak o ideolojiye gönül veren insanlardan oluşuyor.
Dolayısıyla karşımızda tek bir örgütün değil, 'müttefik' zannettiğimiz bazı ülkelerin de parmağının olabileceği dev bir organizasyonun bulunduğunu düşünmemiz gerekiyor. IŞİD bölgenin yeniden dizaynında kurbağacık gibi kullanılırken ve birçok örtülü operasyon IŞİD perdesiyle gizlenirken, istihbarat aklımızı mümkün olduğunca çeşitlendirmemiz en doğrusu.
Zavallı Yemen’in mazlum çocukları
04:007/01/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan tam 10 yıl önce, bir sabah vakti girmiştik tarihî Ciblâ kasabasına. Başkent Sanaa'dan başlayıp, Yemen'deki İslâm medeniyeti izlerini teker teker ziyareti hedefleyen turumuzda, buraya yolumuzu özellikle düşürmüştük. Ciblâ, İslâm tarihinde adına hutbe okunan iki kraliçeden biri olan Ervâ binti Ahmed es-Suleyhî'nin (diğeri, kayınvalidesi Esmâ binti Şihâb) muhteşem sarayına ve adına inşa ettirdiği sütbeyaz camiye ev sahipliği yapıyordu. Suleyhî hanedanının temsilcisi olarak 1067-1138 yılları arasında Yemen'i yöneten Kraliçe Ervâ, ülkenin ilk müslüman ve müstakil kadın hükümdarıydı aynı zamanda.
2200 rakımlı bir dağ kasabası olan Ciblâ'da, adeta başka bir dünyaya geldiğimizi hissetmiştim. Her şey, ta Kraliçe Ervâ'nın döneminde olduğu gibi dokunulmadan duruyordu. Taş döşeli sokaklardan, yüzlerce yıllık evlere ve Kraliçe'nin olağanüstü sarayına hayranlıkla bakarak geçip, camiye gelmiştik. Her biri en az 90 yaşında üç ihtiyar, camide hiç konuşmadan oturuyordu. Hemen yanlarına koştum, aralarına girdim ve fotoğraf çektirdim. İslâm coğrafyasındaki gezilerimin belki de en kıymetli hatırasıdır o.
En az 12 şehri ve sayısız küçük kasabayı kapsayan gezimiz sona erdiğinde, hem Yemen'e hayranlığım artmış, hem de İslâm tarihi ve medeniyeti hakkında o zamana kadar hiç bilmediğim paha biçilmez malumatlar edinmiştim. Yemen, bağrında nice hazineleri saklayan devasa bir açık hava müzesi gibiydi.
Başka meşguliyetler, seyahatler, iş-güç arasında Yemen'e bir daha yolum düşmedi maalesef. 'Arap Baharı' denilen türbülans hali bölgeyi sarsmaya başladıktan sonra da, o eski ihtişamın birçok izi de silinip gitti zaten.
Ne zaman Yemen'le ilgili bir şeyler okusam, oradan gelen bir habere kulak kesilsem, yüreğimin cız etmesi de bu yüzden. “Geçti geçti mevsimler / Süpürüldü takvimler / Gidenlerden kalan şey / Duvarlarda resimler / Mezarlarda isimler / Geçti geçti mevsimler…”
***
2015'in ilk haftalarında İran destekli Şiî-Hûsî milislerin başkent Sanaa ve çevresini ele geçirmesiyle patlak veren Yemen krizi, artık kontrolden çıkmış görünüyor. İşgal edilen bölgeleri Hûsîlerin elinden alabilmek için Suudi Arabistan liderliğinde oluşturulan askeri koalisyon, uyguladığı katı ambargo ve sık sık sivilleri hedef alan fiyasko dolu operasyonlarıyla krizi daha da ağırlaştırıyor.
Arap koalisyonunun ambargo uygulamasının esas amacı, Hûsîlerin İran'dan silah ve maddi destek almasının önüne geçmek. Bu bir ölçüde sağlanabilse de, çatışmaların etkili olduğu orta ve kuzey bölgelerde insanlar günlük ihtiyaçlarını bile karşılayamaz halde. Ülkede gıda fiyatları kat kat artarken, savaş nedeniyle salgın hastalıklarda da büyük artış gözlemleniyor. Koalisyon tarafından hastane ve kliniklerin de bombalanması, Yemenli sivillerin karşı karşıya bulunduğu bir başka zorluk. Fakirliğin zaten kol gezdiği ülkede, hasbelkader parası olanlar da tedavi imkânlarından ve bunun için gerekli altyapıdan mahrum.
Öte yandan, İran destekli Hûsî milislerin kontrolü altındaki bölgelerde de ambargo şartları geçerli. Hûsîler, sivil desteğini ve insan gücünü kaybetmemek için ele geçirdikleri noktalardan giriş-çıkışları engelliyor. Siviller, bu sonu görünmeyen savaşın rehineleri ve en büyük kurbanları durumunda.
Birleşmiş Milletler'in resmi raporlarına göre, 3 milyon dolayında Yemenli sivil şu anda acil yardıma muhtaç; 400 bine yakın çocuk da, açlıktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Şimdiye kadar ambargonun sebep olduğu açlıktan ölen kişi sayısı ise tam olarak bilinmiyor, ancak rakam binlerle ifade ediliyor. Bölgeye ulaşabilen az sayıda gazeteci ve uluslararası ajansın geçtiği kareler, yürek parçalayacak cinsten.
***
Suriye krizi, İslâm ülkelerinin her birinin başka bir Suriye tahayyülü olduğu için düğümlenmişti. Her bir ülke, krize ayrı bir açıdan yaklaşınca “ortak akıl” üretmek mümkün olmamış, böylece milyonlarca müslümanın gözlerinin önünde en az 500 bin insan hayatını kaybetmişti. Suriye'de yaşanan dram, bu anlamda, “İslâm dünyasının iç kriziydi” denilebilir. Zulmü önlemek ve zalim yöneticiyi görevden uzaklaştırmak için bir konsensüs sağlanamayınca, son kertede bütün dünya meseleye kendi menfaati açısından dahil olmuş, derken iş içinden çıkılmaz bir hale gelmişti.
Benzer bir durum, şimdi Yemen'de yaşanıyor. İran'ın Bâbu'l-Mendeb Boğazı üzerinden Arabistan Yarımadası'nın güneyini tahakkümü altına alma girişimi ve bu girişime Arapların verdiği plansız-programsız cevap, savaşta hiçbir şekilde dahli bulunmayan milyonlarca insanın gözlerimizin önünde yok oluşuna yol açıyor. İslâm dünyası, birçok meselede olduğu gibi burada da reaksiyon göstermekten aciz. Sadece izlemekle yetiniyor. Kurumlar ise, devletlerin resmi politikalarına teslim.
Yemen'deki insanlık dramı, bizim buralarda Halep ya da Filistin gibi ses getirmiyor. Bunda hem bilgi akışının sağlıklı olmamasının, hem de bize coğrafi olarak uzaklığının etkisi var. Oysa Yemen, bize zannettiğimizden çok daha yakın. Hem de yer yönden.
Pragmatist, ılımlı, reformist, zengin...
04:0011/01/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Amerika, şu anda dünyanın süper gücü. ABD ile Çin, Avrupa ya da Rusya arasında ne fark var? Madem onlarla müzakerelerde bulunabiliyoruz, Amerika ile neden görüşmeyelim? Müzakere, onları benimsediğimiz anlamına gelmez. Onlarla konuşuruz; bizim duruşumuzu kabul ederlerse, biz de onlarınkini kabul ederiz, iş biter.”
Bu satırlar, pazartesi akşamı Tahran'da hayatını kaybeden İran eski Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimî Rafsanjâni'nin 1980'lerde devrimin lideri Ayetullah Humeynî'ye yazdığı mektuptan bir kesit. Humeynî'nin “Büyük Şeytan” olarak nitelediği ABD ile görüşmeleri tâ 30 yıl önce savunan, imza attığı kritik anlaşmalar yoluyla İran'ın dünya ile entegrasyon sürecini hızlandıran, bunları yaparken de rejimin temel yapılarıyla temasını da hep sıkı tutan Rafsanjâni artık yok.
Humeynî'ye yakınlığı nedeniyle hep çok etkin bir konumda bulunan Rafsanjâni, muhafazakâr kanada bayrak açmış gibi görünse de, onlarla ilişkilerini hiçbir zaman tümüyle bozmadı. Humeynî'nin ölümünden sonra Ali Hamaney'in 'dini lider' seçiminde başrol oynayan Rafsanjâni, ölümüne kadar 'vazgeçilmez' olarak kaldı. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin en büyük destekçisi ve akıl hocası olduğu da zaten bilinen bir gerçek.
Rafsanjâni'nin ölümü, elbette İran'daki reformcu kanat için ciddi bir kayıp. Ancak, İran toplumunun yas ve kederle örülü duygusal dünyasında, bu durum mayıs ayındaki cumhurbaşkanlığı seçiminde Hasan Ruhani için güçlü bir desteğe de dönüşebilir. Hamaney'in, dün Tahran'da Rafsanjâni'nin cenaze namazını ağlaya ağlaya kıldırdığı sahneler, insanların aklından kolayca çıkmayacaktır.
***
Birçok kaynakta kendisinden “İran'ın en zengin adamı” diye söz edilen Ali Ekber Haşimî Rafsanjâni, siyasi yaşamını pragmatizm üzerine kurmuştu. Uzun siyasi kariyeri boyunca ordu komutanlığından cumhurbaşkanlığına, birçok önemli mevkide görev yapan Rafsanjâni hakkındaki yorumlar, onun “İran'ın Makyavelli'si” olduğu noktasında birleşiyor. Gerçekten de Rafsanjâni, ekonomik kazanımları rejimin hedef ve ilkelerinden bir adım önde tutmayı her zaman başarmış bir isimdi.
Dünyayla entegrasyonu savunurken de, Suudi Arabistan ve Mısır'la siyasi ilişkilerin iyileştirilmesini isterken de, ABD ile nükleer müzakerelerin başlatılmasına bayraktarlık ederken de Rafsanjâni'nin temel motivasyonu hep “daha fazla refah” oldu. 1934'de Kirmanlı bir fıstık tüccarının oğlu olarak dünyaya gelen Rafsanjâni'yi ülkesinin en zengin adamı yapan da işte bu motivasyondu. Servetinin kaynağı ve edinilme yöntemleri hep tartışma konusu olduğu gibi, adı sıklıkla yolsuzluk iddialarıyla da anıldı. Hatta 47 yaşındaki oğlu Mehdi Haşimî, 2015'te yolsuzluk ve finansal suçlar nedeniyle 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Rafsanjâni ailesinin ülke içindeki ve dışındaki yatırımları, sık sık yabancı basının da gündemine girdi. Petrol bakanlığı üzerindeki nüfuzları yoluyla büyük kazanım elde eden ailenin, enerji üretim alanında faaliyet gösteren dev bir holdingle özel bir havayolu şirketine de sahip olduğu biliniyor. Tayland'dan İsviçre'ye birçok ülkede oldukça kârlı işlere girişen Rafsanjâni'ler, ABD ve Kanada'yı da ihmal etmedi. Los Angeles'ta apartmanlar satın alan aile, Kanada'da da ülkenin en büyük otoyollarından birinin büyük ortağı oldu. Tüm bu ticari faaliyetler aileye milyarlarca dolar kazandırırken, aynı zamanda onları bölgenin ve dünyanın önemli ekonomik çevreleriyle de sıkı-fıkı hale getirdi.
Hükmettiği bu devasa servet, Rafsanjâni'yi diğer 'molla'lardan ayıran belki de en önemli noktaydı. Zenginlik, onun siyaset anlayışını ve dünyaya bakışını da şekillendirmişti. Ölümüyle, İran sadece 'reformist' bir siyasetçi ve iç politikada denge unsurunu değil, aynı zamanda büyük bir kapitalisti de kaybetmiş oldu.
***
İran'la ilgili yapılan yorum ve analizlerde hep kullanılan 'reformist' kelimesi, bizi yanılgıya düşürmemeli. Muhafazakârların, rejimin bütün cürümlerinden sorumlu olduğu; reformistlerin ise tamamen insancıl bir yönetim hedefiyle hareket ettikleri şeklinde bir ayrım, temelinden yanlış.
Reformist kanatta sayılan İran'ın mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ülkesinin Suriye siyasetini aynen sürdüren bir isim mesela. Diğer önemli reformistlerden de, İran dış politikasının Ortadoğu'da işlediği cinayetlerle ilgili henüz herhangi bir eleştiri duyabilmiş değiliz. Hepsi de rejimin temellerine sonuna kadar bağlı ve hepsinin de şerhleri kendi menfaatlerini ilgilendiren ayrıntılara dair.
Batılılar, 'reformist kanat' deyince Humeynî'nin devleti kurarken ortaya koyduğu esaslardan tümüyle sapacak, nükleer faaliyetlerden vazgeçecek, İran'ın bölgesel hegemonya arzularını gemleyecek, her konuda ABD ve Avrupa ile birlikte hareket edecek, uyumlu ve yumuşak başlı bir kadronun hayalini kuruyor. İran'da 'İranlılık' kimliği ciddi şekilde yerleşmiş olduğu için, bu hayal de gerçeklerin epey uzağında.
Reformistlerin İran'ın daha da zenginleşip güçlenmesi için sihirli 'reform' sözcüğünü sadece söylem olarak kullandıklarını, İran'ın menfaatlerini hırsla koruma açısından muhafazakârlarla reformcular arasında hiçbir farkın bulunmadığını fark ettikleri gün, Batılılar da bölgenin gerçeklerine uyanmış olacak.
Rusya, Libya’ya da yerleşiyor
04:0018/01/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD'nin Trablus Büyükelçisi Christopher Stevens'ın, 11 Eylül 2012 akşamı Libya'nın Bingazi kentindeki CIA karargâhında öldürülmesi, Ortadoğu'nun son yıllarda şahit olduğu en sıra dışı gelişmelerden biriydi. Sıra dışıydı, çünkü Amerikan dış politikasının en keskin dönüşlerinden biri, bu gelişmenin tesiriyle yaşanmıştı.
Henüz ortada kesin kanıtlar yok, ancak bütün işaretler, Stevens'a düzenlenen saldırının ABD'yi Müslüman Kardeşler başta olmak üzere Ortadoğu'daki tüm İslâmi hareketlere cephe almaya ittiğini gösteriyor. O ana kadar Arap Baharı'nı kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışan ve bunu da kısmen başaran Amerikan yönetimi, Libya'da büyükelçisinin öldürülmesinden sonra bölgede eski statükonun korunmasının daha 'akıllıca' olduğunda karar kıldı. “Bölgeyi daha fazla özgürleştirirsek, altından ne çıkacağını bilemediğimiz bir patlama yaşanabilir” düşüncesi hâkim oldu.
2013'te Mısır darbesinin desteklenmesi, Suriye'de zımnen Beşşar Esed'den yana bir duruş geliştirilmesi, İran'la yakınlaşma, Türkiye'de birtakım operasyonlara girişilmesi gibi bütün olayların başlangıç noktası, 11 Eylül 2012 gecesinde Bingazi'de yaşananlardı.
ABD tüm bunları yaparken sadece bölgedeki geleneksel müttefiklerinin kafasını karıştırmakla kalmadı, bazı bölgelerde kontrolü de tümüyle kaybetti. Bunlardan biri, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın da siyasi kariyerinin en sıkıntılı zamanlarını yaşamasına sebep olan Libya'ydı.
***
1969'dan 2011'e kadar ülkeyi yöneten Muammer Kaddafi'nin dış müdahaleyle devrilmesinin, ardından da -muhtemelen yabancı istihbarat örgütlerinin komplosuyla- doğum yeri Sirt'te linç edilerek öldürülmesinin, Libya'ya özgürlük getireceği umulmuştu. Şimdi artık Kaddafi karşıtlarının bile 'devrim' olarak adlandırmaktan imtina ettiği dağılma sürecinin geldiği noktada, Libya fiilen üç ayrı yönetim tarafından paylaşılmış durumda: Başkent Trablus'ta Birleşmiş Milletler'in resmen desteklediği bir hükümet var. Misrata kenti ve çevresi milis kuvvetlerince kontrol ediliyor. Ülkenin doğusunda ise General Halife Hafter'in sözü geçiyor. Tobruk kentindeki meclis de Hafter'e bağlı durumda. Bunların dışında küçük silahlı grupların egemen olduğu lokal bölgeler de var.
Kaddafi öncesi dönemde Trablus, Fizan ve Barka (Sirenayka) olarak üç ana vilayet halinde yönetilen Libya, yeniden o eski parçalı yapısına geri dönüyor. Ancak bu defa bölünmelerde dış müdahale ve yönlendirmenin etkisi çok büyük.
BM'nin ve uluslararası toplumun bütün çabalarına rağmen ulusal birliğin sağlanamadığı Libya'da, yerel yönetim odakları içinde en güçlüsü General Halife Hafter. 73 yaşındaki Hafter, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin desteğine sahip. Bu iki ülke, Hafter'i askeri ve ekonomik yönden güçlendirirken, bir yandan da onun uluslararası konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor.
Geçtiğimiz hafta, General Hafter'e bir başka destek daha geldi. Daha önce Dışişleri Bakan Yardımcısı Gennady Gatilov'ın ağzından Libya'da kontrolün Hafter'de olması gerektiğini belirten Rusya, General'i Tobruk limanına demirleyen uçak gemisinde ağırlayarak dünyaya mesaj verdi. Bu mesaj, elbette bütün Batı dünyasıyla beraber, esasen ABD yönetimine yönelikti ve “Libya'da artık ben varım” demekti.
Kaddafi'nin devrilmesiyle Libya'da en az 4 milyar dolarlık bir kayba uğrayan Rusya, General Hafter'e açık destek sunarak hem maddi kaybını telafi etmeyi, hem de Libya'ya sağlam bir şekilde yerleşmeyi umuyor. Hafter güçlerine verilecek silahlar, BM'de Libya'ya yönelik silah ambargosu kararının veto edilmesi, ekonomik yardımların hızlı biçimde başlaması gibi başlıkların iki taraf arasında anlaşmaya bağlandığı kaydediliyor. Hafter'in Rusya'ya Libya'da en az iki askeri üs sözü verdiği, şimdiden basına yansıyan haberlerden.
Rusya'nın Libya'daki dengelerde Hafter'den yana ağırlığını koyması, BM'nin desteklediği Trablus hükümetinin de işini zorlaştıracak gibi görünüyor. Ülkenin bir iç savaşa sürüklenmemesi, artık Hafter'in tavrına ve diğer gruplara yaklaşımına bağlı. General'in savaşmayı seçmesi durumunda neler olabileceği ise, Suriye örneğiyle sabit.
***
'Emperyalizm' dendiğinde genellikle ABD ve Batılı ülkelerin kastedilmesi, çok yaygın bir alışkanlık. Ancak bu, Rusya ve Çin gibi diğer ülkelerin sanki hiç emperyal amaçları yokmuş gibi bir algıya yol açtığı için son derece yanlış bir kullanım. Suriye'den Libya'ya, Orta Asya cumhuriyetlerinden Kırım'a İslâm coğrafyasında etkinliğini giderek artıran Rusya'nın adımları da elbette kendi emperyalist amaçlarından kaynaklanıyor. Aynı şekilde Çin de Afrika içlerine kadar uzanırken, kendi menfaat çevresini kurmak ve korumak için hareket ediyor.
İki gün sonra yemin ederek resmen ABD'nin 45'inci başkanı olarak göreve başlayacak olan Donald Trump, Rusya'ya sıcak mesajlar göndermesiyle bilinse de, ABD'nin etkili olduğu bütün bölgelerde Rus askerlerinin çizmeleriyle karşılaşacak. Başkanlık öncesindeki dostluk gösterilerinin, ülkesinin menfaatleri söz konusu olduğunda devam edip etmeyeceğini ise hep birlikte göreceğiz.
Obama’nın mirası
04:0021/01/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Amerika Birleşik Devletleri ile dünyanın dört bir yanındaki müslümanlar arasında karşılıklı menfaate ve saygıya dayanan, Amerika'yla İslâm'ın biribirini dışlamadığı ve rekabet içinde olmadığı gerçeğini esas alan yeni bir başlangıç arayışı için buraya, Kahire'ye geldim.”
ABD'nin çiçeği burnunda başkanı Barack Hussein Obama, 4 Haziran 2009'da Mısır'ı ilk ziyareti sırasında Kahire Üniversitesi'ndeki konuşmasında bunları söylemişti. Dün, koltuğunu Donald Trump'a devrederek 8 yıllık görev süresini tamamlayan Obama'nın ardında bıraktığı siyasi miras ise, ABD ile müslüman dünya arasında yeni başlangıçlar yapmak şöyle dursun, mevcut birçok bağın bile koptuğunu gösteriyor.
Attığı kararsız ve çelişkili adımlarla Arap Baharı'nın çığırından çıkmasına ve iç savaşlar silsilesine dönüşmesine yol çan Amerikan yönetimi, bölgedeki geleneksel müslüman müttefikleri Türkiye ve Suudi Arabistan'la tarihinin en sorunlu dönemini yaşadı. Çeşitli konularda Türkiye'yi defalarca yanıltan (hatta düpedüz yanlış yönlendiren) ABD, Suudi Arabistan'la da inişli-çıkışlı ve güvensiz bir ilişki geliştirdi.
Ortadoğu'daki krizin daha da derinleşmesi noktasında Obama dönemine damgasını vuran olay ise şüphesiz, Suriye fiyaskosu. Söylem bazında tersini ifade etmesine rağmen Beşşar Esed rejimini zımnen destekleyen, savaş boyunca durmaksızın tavır değiştirerek takip edilmesi imkânsız bir çelişkiler yumağına imza atan ABD, nihayet IŞİD gibi kanlı bir terör örgütünün doğmasına ve bölgeye yerleşmesine zemin hazırladı; muhtemelen kuruluşuna da emek verdi.
Mısır'da askeri darbeye açıktan alkış tutan Amerikan yönetimi Libya, Afganistan, Pakistan ve Yemen'deki krizlerde de birbirinden tutarsız adımlarıyla problemleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmeyi başardı.
Müslüman kökenlerinden dolayı, göreve başladığı ilk zamanlar İslâm dünyasında büyük umut uyandıran Obama dönemi, ABD başta olmak üzere bütün dünyada İslâm karşıtlığının da tırmanışa geçtiği bir zaman dilimi oldu. Beyaz Saray'da müslüman kökenli bir başkanın oturmasının, dünyadaki müslümanlara yönelik muameleyi daha olumlu hale getireceği şeklindeki beklenti böylece boşa çıktı.
***
Ortadoğu ve İslâm dünyası açısından bakıldığında, Barack Hussein Obama'nın siyasi mirasının yeni döneme intikal eden en önemli sonucu, İran'ın yakın tarihte belki de hiç olmadığı kadar etkin bir aktör haline gelmesi, hatta getirilmesi. Nükleer anlaşma yoluyla Tahran'ın prangalarını çözen ABD, Irak'ta doğrudan ve Afganistan'da da dolaylı olarak İran'la ortak hareket etmekten geri durmadı. Suriye krizinde zaten tümüyle İran'ın önceliklerine teslim olan Obama ve ekibi, arkasında bütün coğrafyada rahat bir şekilde at koşturan, mezhepçi siyasetini bölgeye dayatan bir İran bıraktı.
Tarih, Şiîliğin şu andaki üçüncü siyasal yükselişinde yardımcı etken olarak Obama'nın özel gayretlerine ayrıntılı şekilde yer verecek. Belki de, bir takım yorumcuların bugün şaka yollu söylediği “Obama, ismindeki Hussein şifresinin gereğini yapıyor” cümlesi, geleceğin tarihçileri tarafından ciddiye bile alınacak.
Obama yönetiminin İran'la bu aşırı sıcak flörtü, bölgede elbette özellikle Suudi Arabistan ve İsrail'i çileden çıkardı. Bunun sonucunda da, normal şartlarda siyasal anlamda yan yana gelecekleri pek tahayyül edilemeyen bu iki ülke, 'ortak düşman' hedefi üzerinden biribiriyle yakınlaştı. Türkiye'nin de Suudi Arabistan ve İsrail'le kurduğu yakın ittifaklarda, ABD'nin dengesiz İran siyasetinin doğrudan etkisi bulunuyor.
***
ABD'nin Ortadoğu'da hâkim uluslararası güç olduğu şeklinde yaygın bir algı var. Askeri üsleri ve işgal kuvvetleriyle, Amerika'nın dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi buralarda da 'esas yabancı unsur' olduğuna inanılıyor. Daha doğrusu, “inanılıyordu” demek lazım artık. Çünkü Barack Obama dönemi, ABD'nin bölgedeki etki ve yaptırım gücünün ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu da gösterdi.
ABD'nin ortaya koyduğu zaafın Rusya tarafından hızla değerlendirilip boşlukların doldurulduğu bir Ortadoğu var artık. Obama, bölgede sadece İran'ı faal hale getirmekle kalmadı, Rusya'ya da gücüyle hiç orantılı olmayan devasa bir manevra alanı bahşetti. Putin yönetimi Afrika'da da ABD'nin bıraktığı boşlukları kapma telaşında. Bunun en önemli örneği olan Libya'yı geçen yazımda anlatmıştım.
Obama'dan görevi devralan Donald Trump için, eski yönetimin tüm bu zikzak ve çelişkileri, en ciddi dış politika sınavları olacak. İran'a açılan kredinin geri alınıp alınmayacağı, Rusya'yla sahada nasıl bir ilişki geliştirileceği, Türkiye ve Suudi Arabistan'la yeniden 'stratejik ittifak' sürecine girilip girilmeyeceği, İsrail-Filistin meselesinde alınacak tavır, bölgedeki terör örgütlerine desteğin seyri gibi konularda, Trump ve ekibi yakından izlenecek.
Bu kaotik tablo karşısında geleceğe dair tutarlı tahminlerde bulunmak hiç kolay olmasa da, kesin olan bir şey var: İslâm dünyası, yeni ABD yönetiminden çok fazla şey beklememeli ve hayallere kapılmamalı. 'Müslüman kökenli' Obama'nın pompaladığı boş hayallerin faturası epey kabarık oldu çünkü. Kendimizi kışa hazırlayalım, yaz gelirse bahtımıza.
Teklif ve tehditler arasında Kudüs
04:0025/01/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Barack Hussein Obama'nın 20 Ocak 2009'da başkanlık koltuğuna oturmasının ertesi günü, ABD'nin en çok okunan gazetelerinden New York Times'ta ilginç bir makale yayımlandı. Filistin sorununu konu alan makalede çözüm olarak, İsrail ve Filistin şeklinde iki ayrı devlet yerine, Yahudilerle Arapların bir arada yaşayacakları tek devletin kurulması öneriliyordu. “Böyle bir devlet kurulabildiğinde” diyordu yazar, “İki taraf da anlayacak ki, aynı çatı altında yaşamak, kalıcı bir barış için tek seçenektir”.
Makalenin, çiçeği burnunda Amerikan başkanına, Ortadoğu'nun bu kadim problemini bir an önce halletmesi için mesaj verdiği açıktı. Yazarı da oldukça tanıdık bir isimdi: Libya Lideri Muammer Kaddafi.
New York Times'taki yazı, Kaddafi'nin Filistin ve Kudüs'ün statüsü konusunda daha önce deklare ettiği çözüm planının özetiydi aslında. 2000'lerin başında oğlu Seyfülislâm'ın dilinden Londra'da dünyaya duyurulan plan, “İsrâtin Teklifi” diye biliniyordu. İsrâtin kelimesi, İsrail ve Filistin'in birleşimiydi; kurulması tavsiye edilen devlet de tıpkı bunun gibi iki din ve milleti kaynaştıracaktı.
“İsrâtin Teklifi”nin ayrıntıları oldukça ilginçti: Ortak devlet, “Kutsal Topraklar Federal Cumhuriyeti” adını taşıyacaktı. Filistin topraklarının beş ayrı eyalete bölünmesini öngören teklifte, Kudüs ise tıpkı Vatikan gibi bir 'şehir devlet' olacaktı. Bütün Filistinli mültecilerin ülkelerine dönmelerini de içeren plana göre, İsrâtin devletinin hâmisi Birleşmiş Milletler'di. Devletin kurulmasının ardından hemen seçimlerin düzenlenmesi, ülkedeki bütün kitle imha silahlarının dışarıya taşınması ve Arap Birliği'nin İsrâtin'i oybirliğiyle tanıması da, planın dikkat çeken diğer noktalarıydı.
“İsrâtin Teklifi” elbette hayata geçmedi. Teklifin taraflarından birinin görev süresi doldu, diğeriyse kendi halkı tarafından linç edilerek öldürüldü. Filistin sorunu ve Kudüs'ün İsrail işgali altında çektiği acılar ise bütün şiddetiyle hâlâ devam ediyor.
***
2010 yılının ekim ayında, İsrail'in en büyük gazetelerinden Haaretz, İsrail Savunma Bakanlığı'nın 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan hemen sonra, başkenti Nablus olacak bir Filistin devletinin kuruluşunu müzakere ettiğini ortaya çıkardı. Dönemin operasyonlar şubesi başkan yardımcısı Rehavam Zeevi'nin imzasını taşıyan taslağa göre, İsrail Doğu Kudüs'ü tamamen ilhak edecek; El Halil ve çevresindeki Filistinliler de bu yeni devlete göç ettirilecekti.
Söz konusu devletin adı da Araplara çok uygundu: İsmail. Böylece, Yakup peygamberin adı olan İsrail'i isimleştiren bir Yahudi devletiyle, onun amcası İsmail'in adını alan devletin çatısı altındaki Araplar, yan yana yaşayacaktı.
Turizm Bakanı olarak görev yaparken, 17 Ekim 2001'de Kudüs'te suikasta kurban giden Rehavam Zeevi'nin planında, sur içindeki Eski Kudüs'ün tüm dinlerin ortak şehri olarak kalması öngörülüyordu.
1973 Yom Kipur Savaşı ve sonrasında Birinci İntifada gibi süreçler, planın uygulamaya konulmasına engel oldu. Zeevi'nin 'İsmail' devletini kendisiyle müzakere ettiği dönemin Savunma Bakanı (ve ardından İsrail Başbakanı olan) Yitzhak Rabin'in 1995'te bir Yahudi yerleşimci tarafından öldürülmesi, Filistinlilere verilecek böylesi bir tavizin önünü tamamen kapattı.
***
1948'de İsrail'in resmen uluslararası arenaya çıkmasıyla Ortadoğu'da patlak veren problemlerin çözümü adına, yukarıda anlatılanlara ilaveten birçok plan daha ortaya atıldı. Bazıları son derece mantıklı çareler de içeren tüm bu planlar, sahadaki temel gerçeğin militarizm ve toprak mücadelesi olması nedeniyle işlerliğe kavuşamadı. Meselenin odak noktası Kudüs'ün kim tarafından kontrol edileceği olunca, İsrail bu imtiyazı başkalarıyla paylaşmaya yanaşmadı.
Kudüs'ün tarihine bakıldığında bu şehrin hep askeri güçle ve silahla el değiştirdiği, Kudüs'ü elde tutabilmenin zinde ve sürekli bir askeri üstünlük gerektirdiği görülür. İsrail'i yönetenler de bu tarihî gerçeğin farkında olduklarından, militarist yöntemlerin dışına çıktıkları anda şehir üzerindeki egemenliklerinin kaybolacağından endişeliler. Günlük hayatın kısıtlamalarla da olsa devam ettiği, turistlerin ve ziyaretçilerin gelip gittiği gevşek bir işgal, İsrail'e, Kudüs'ün statüsünün tartışmaya açılmasından ve sorunun kalıcı şekilde halledilmesinin konuşulmasından daha kolay geliyor.
Kudüs meselesi, Ortadoğu'daki bütün sorun ve aksaklıkların doğrudan ya da dolaylı olarak temel sebebi. Filistin sorunu da, aslında temelde sadece Kudüs meselesinden ibaret. Kudüs'te düğümlenen sancı giderilmeden, Gazze ya da başka yerlerdeki problemleri halletmek de mümkün değil. Bu anlamda, İslâm dünyası ve Müslüman siyasetçiler, Kudüs'ün karşı karşıya bulunduğu tehditlere daha fazla kafa yormalı.
ABD'nin yeni başkanı Donald Trump'ın, Amerikan büyükelçiliğini resmi başkent Tel Aviv'den Kudüs'e taşıma düşüncesini, gerçekleştiği takdirde bunun yol açabileceği muhtemel sıkıntıları ve atılabilecek karşı adımları ise gelecek yazıda tartışalım.
Ortak payda olarak Kudüs
04:0028/01/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz cuma günü selefi Barack Hussein Obama'dan görevi devralarak “ABD'nin 45'inci başkanı” sıfatıyla Beyaz Saray'a yerleşen Donald Trump'ın, Ortadoğu'daki mevcut sorunlar, özellikle de İsrail-Filistin gerilimi karşısında nasıl tavır alacağı merakla bekleniyor. Ancak, ortada henüz somut icraatlar olmasa da, Washington'daki yeni ekipten gelen bazı güçlü sinyaller, Obama ile ciddi sıkıntı yaşayan İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun, suyun öte yakasında nihayet istediği siyasi partneri bulduğunu gösteriyor.
Seçim kampanyası sırasında ABD'nin İsrail'deki büyükelçiliğini başkent Tel Aviv'den Kudüs'e taşıyacağını yüksek sesle dile getiren Trump, İsrail yönetimini şimdiden sevindirip cesaretlendirdi. Öyle ki, henüz Trump'ın koltuğu ısınmadan Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te en az 2 bin 500 illegal yerleşim birimi inşaatına daha izin verildiğini duyurdular.
Yeni Şafak'ın 24 Ocak tarihli manşet haberinde de okuduğunuz gibi, Trump'ın ABD Büyükelçiliği ile ilgili vaadi, Amerikan Kongresi'nde kabul edilen 1995 tarihli bir yasaya dayanıyor. “Kudüs Büyükelçiliği Kanunu” isimli düzenleme, en geç 31 Mayıs 1999'a kadar büyükelçiliğin Kudüs'e taşınmasını öngörüyor ve bununla ilgili finansal desteği sağlıyor. Yasa bu çerçevede Kudüs'ün “İsrail'in başkenti” olarak resmen tanınmasını da beraberinde getiriyor.
Kongrede 37'ye karşı 374 oyla kabul edilen yasa, şimdiye kadar yürürlüğe koyulmadı. Sırasıyla göreve gelen Amerikan başkanları Bill Clinton, George W. Bush ve Barack H. Obama, ortaya çıkabilecek ulusal güvenlik risklerini gerekçe göstererek yasayı rafa kaldırdılar. Üstelik Obama, söz konusu yasayı “seçimle iş başına gelen yöneticilerin yetkilerini ihlâl” olarak tanımlamaktan da kaçınmadı.
Donald Trump, şimdi bu yasayı hatırlamış ve gündemine almış görünüyor. Seçim kampanyasında her ne kadar ateşli nutuklar atmış olsa da, Amerikan istihbarat birimleri, önceki başkanların hangi ciddi çekincelere sahip oldukları konusunda kendisine ayrıntılı bir brifing vereceklerdir.
***
“ABD'yi ve Amerikan dış politikasını hepten karıştırıp rezil edeceği” umuduyla İslâm dünyasında da ilginç bir destek kitlesi bulan Donald Trump, ekibini sahaya sürmeye başladı. Yeni yönetimin baskın özelliği, İslâm dünyasına karşı genellemeci ve önyargılı bir yaklaşım geliştirmiş olması. Trump'ın kendisi bile, göreve başlangıç konuşmasında “radikal İslâmcı terör” ifadesini kullandı, kullanabildi.
Başkan Trump'ın telefonla ilk görüştüğü Müslüman lider, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi oldu. Bu, yeni Amerikan yönetiminin askeri darbeye desteğinin sürdüğünü göstermesi bakımından oldukça sembolik. Konuyla ilgili yapılan resmi açıklamada, Trump'ın Mısır'a askeri ve ekonomik açıdan yardımların devam edeceğini teyit ettiği, terörizme karşı mücadelede Kahire'nin yanında yer aldıklarını söylediği belirtildi.
Yarın Trump yönetimi daha da ileri giderek, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'nı “terörist organizasyon” olarak da tanımlayabilir. Beyaz Saray'ın yeni sakinlerinin, İslâm dünyasındaki her alternatif hareketi bu kapsama sokma konusunda gayet istekli oldukları anlaşılıyor çünkü. Trump ve ekibinin Türkiye ve AK Parti'yle ilişkilerine bu önyargıların gölgesinin düşüp düşmeyeceğini zaman içinde göreceğiz. Ancak elbette yeni yönetimdeki bu türden aksaklıkları hiç akıldan çıkarmadan politika üretmek en doğrusu.
Trump'ın İsrail'deki ekürisi Benyamin Netanyahu'nun zihin dünyasını şekillendiren iki önemli nokta var. Netanyahu, sadece işgal edilen Filistin topraklarının değil, bugünkü Ürdün'ün de İsrail devletinin sınırları içinde yer alması gerektiğini savunan “Revizyonist Siyonizm” akımına mensup. İkinci olarak, 4 Kasım 1995'te Filistinlilere fazla taviz verildiğini savunan bir yerleşimci Siyonist tarafından öldürülen Yitzhak Rabin'den sonra ilk defa başbakanlık koltuğuna oturan Netanyahu, yerleşimcilerden ciddi şekilde ürküyor. Bu iki nokta birleşince, ortaya Filistinlilere karşı acımasız ve sert bir Netanyahu portresi çıkıyor.
İslâm dünyasına ve Müslümanlara ön yargılı Donald Trump'la, bu zihni arka plana sahip Netanyahu el ele verdiğinde, Filistin politikasında ABD'nin şimdiye kadar gözetmeye çalıştığı “asgari denge” de ortadan kalkabilir.
***
ABD Büyükelçiliği'nin Kudüs'e taşınması, İsrail'in Kudüs'ü başkent ilan etmesinin Washington tarafından da resmen tescillenmesi ve kabul edilmesi demek. Ancak İsrail'in tek başına Kudüs'ü kendine başkent edinmesi, Hıristiyan dünyanın da güçlü biçimde tepki gösterdiği bir konu. Tarihsel ve dini açıdan birçok ihtilafın da yeniden canlandırılması anlamına gelecek böyle bir gelişme karşısında, Hıristiyan ülkelerin Trump yönetimine karşı alacağı tavır da sert olacaktır.
İslâm'ın üçüncü büyük mabedine ev sahipliği yapan Kudüs'ün işgaline karşı şimdiye kadar tutarlı ve sürekli bir duruş sergileyemeyen Müslüman dünya ise, hem kendi arasında hem de Kudüs hassasiyetini paylaşan diğer ülkelerle ortak bir dayanışma içine girmeli.
Bu olabilir mi? Şimdiki denklem içinde oldukça zor görünüyor. Ama şunu sormak da hak olsa gerek: İslâm dünyası, Kudüs ortak paydasında bile birleşemeyecekse, ne zaman ve nasıl bir olacak?
Ciddi gündemler, naylon kurumlar…
04:001/02/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz haftanın üç günü, Al Sharq Forum'un davetlisi olarak Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeydim. Yaklaşık 10 saatlik bir uçuşla Johannesburg'a gittikten sonra, idari başkent Pretoria'da Türkiye-Güney Afrika ilişkileri konulu sempozyumu izledim. Yerli ve yabancı akademisyenlerin, konusunun uzmanı isimlerin yaptığı sunumlar kadar, ilk kez ayak bastığım bir ülkede, alıştığımız kış mevsiminin tam ortasında yazı yaşamak da ilginçti.
Zihinlerimizde, ırkçılığın sembolü haline gelen Apartheid Rejimi (1948-1991) ve Nelson Mandela ile özdeşleşen Güney Afrika'nın üç başkenti var. İdari başkent Pretoria'nın yanı sıra yasama başkenti Cape Town ve yargı başkenti Bloemfontein. Uzun süren kolonyal yönetimler ve iç çekişmelerin ardından, bu üçlü çözüm ülkeyi şimdilik huzura erdirmiş görünüyor.
Johannesburg'da bulunan Apartheid Müzesi ve müze içindeki özel Nelson Mandela bölümü, Güney Afrika'nın yakın tarihiyle ilgili bilgilenme açısından çok faydalıydı. Özellikle 1997 tarihli Güney Afrika Anayasası'nın hazırlanış süreci, ülkemizde de ciddi yapısal değişikliklerin arefesinde olduğumuz şu günlerde epey dikkat çekiciydi.
Anayasa çalışmaları, artık sözü halkın söyleyeceğini vurgulayan geniş kapsamlı bir reklam kampanyasıyla başlatılmış. Vurucu sloganlarla insanlar sürece katılmaya çağrılmış. Anayasa metni üzerindeki çalışmalar hakkında halkın bilgilendirilmesi için, kurucu meclis üyelerinin katıldığı toplantılar tertip edilmiş. Okuma-yazma oranının düşük olduğu kesimler başta olmak üzere, halk katmanları, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri tarafından eğitim seminerlerine alınmış. Halktan, anayasa komisyonuna teklif dilekçeleri yazmaları istenmiş; bunun sonucunda gelen 2 milyon dilekçe içinden 10 bin öneri, anayasa metninin rötuşları sırasında kullanılmış. Radyo ve televizyon programlarında anayasa metni tartışılarak, şikâyetler ve eleştiriler dinlenmiş. Vatandaşların soruları için 'anayasa telefon hattı' oluşturulmuş, halkın direkt yorumu alınmış.
Tüm bu ayrıntılı ve kapsamlı katılım sürecinin sonucunda oluşturulan yeni anayasa, şu anda ülkenin yönetiminde hâlâ geçerli temel metin konumunda.
Mandela sergisinde ise bir şey çok çarpıcıydı: Efsanevi liderin başarılarının ve ırkçılığa karşı mücadelesinin anlatıldığı bölümlerin ardından, hataları ve başarısızlıklarına dair bir başlık da açılmış. Bu coğrafyada, benzer bir müze kurulsa hiç göremeyeceğimiz bir detay.
***
Katar merkezli Al Sharq Forum, Ortadoğu ve İslâm dünyasının temel meselelerini yayın, analiz, rapor ve toplantılarla gündeme taşımayı hedefleyen bir düşünce kuruluşu; ya da Batı'da yaygın adıyla, think-tank.
Al Sharq Forum'un kurucusu, Arap medya dünyasını takip edenlerin yakından tanıdığı Vaddah Hanfar. 2011'e kadar El Cezire televizyonunun genel müdürü olarak görev yapan Hanfar, kurumdan aniden istifasıyla herkesi şaşırtmıştı. Hatta o dönem, Filistin kökenli Hanfar'ın yayın politikasının ABD'yi rahatsız ettiği, Katar'ın da bu nedenle kendisine görevden el çektirdiği konuşulmuştu. Al Sharq Forum, El Cezire döneminde kurduğu bağlantılardan da faydalanan Hanfar'ın daha kalıcı projelerle yeniden sahneye çıkışını simgeliyor.
Al Sharq Forum Araştırma Direktörü Galip Dalay'dan faaliyetlerle ilgili bilgi alırken, Türkiye'nin böylesi geniş vizyonlu, kendi gündemini kendisi belirleyen, özgün think-tank'lere olan ihtiyacını bir kere daha fark ettim.
Bizde “think-tank” deyince iki tür yapı akla geliyor: Ya göbeğinden siyasi iktidara bağlı, siyasilerin sözlerini tevilden başka hikmeti bulunmayan, gündem belirlemek söyle dursun belirlenmiş gündemlerin arkasından yetişmekte bile zorlanan, bağımsız düşünceli insanlar yerine belli kalıpları tekrarlayacak kişileri istihdam eden, vakit ve kaynak israfı, naylon kuruluşlar. Ya da toplumun değerlerine tamamen yabancı, halkın yaşamına ve inancına karşı ön yargılı yapılanmalar.
Oysa ihtiyacımız olan şey, bizi ve bu toprakları ilgilendiren meseleleri, herhangi bir siyasi etki altında kalmadan, sabit değerlerimizin rehberliğinde tartışabilen, yaptığı yayınlarla gündemi belirleyen, siyasilerin söylemleriyle oradan oraya yalpalamak yerine siyasilere yol gösteren, kamu kaynaklarının çarçur edilmesiyle değil tamamen özgür ve sivil sermayeyle finanse edilen think-tank'ler.
***
Herhangi bir şey olduğunda sık sık dilimize dolanan “yabancı mihraklar”, yüz yıldan fazla bir süredir bu topraklarla ilgili fikir ve projeksiyon üretiyor. İslâm dünyasını karıştırdığından dertlendiğimiz o medya kuruluşlarının, basın-yayın organlarının birçoğunun arka planında ciddi bir bilgi birikimi, derin analiz, rapor ve araştırmalar bulunuyor.
Böylesine zahmetli ve uzun soluklu çabaların oluşturduğu haber ve yayın dilini, derme-çatma birkaç manşetle ya da sosyal medyada laf sokuşturarak göğüslememiz mümkün görünmüyor.
Gerçek anlamda düşünce üreten, gerçek anlamda habercilik yapan, gerçek anlamda inceleyen, anlayan ve yorumlayan kuruluşlar, haberciler, gazeteciler, düşünürler, aktivistler vb. yetiştirmeden ne kendi gündemimizi belirleyebiliriz, ne de o çok şikâyet ettiğimiz “algı oyunları”nın kurbanı olmaktan kurtulabiliriz.
Eski Hama’lardan yeni Hama’lara...
04:004/02/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan 35 yıl önce, tam da bugünlerde, Suriye'nin Hama kenti yoğun bombardıman altındaydı. Savaş uçakları şehri havadan bombalıyor, tanklar da yerle bir olan binaların arasından eski şehrin dar sokaklarına giriyordu. Tam 27 gün süren kuşatma, ardında en az 38 bin ölü ve hiç bitmeyen bir travma bıraktı. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'na mensup muhalif gruplarla onları destekleyen sivil halkın kalkıştığı ayaklanma, Ortadoğu tarihinin en kanlı sayfalarından biri olarak kayıtlara geçti.
2012'de Uluslararası Af Örgütü, Hama Katliamı'ndan sağ olarak kurtulan bazı isimlerle röportajlar gerçekleştirerek, ayrıntılı bir rapor hazırladı. Raporda görüşlerine yer verilen görgü tanıklarından Mahâ Musa'nın anlattıkları, 2 Şubat 1982 gecesinden itibaren yaşananların korkunçluğunu gözler önüne seriyordu. “Kuşatma sırasında, dedem yaşlılığa bağlı sebeplerle doğal yollardan vefat etti. Evimizin içinde sıkışıp kaldığımızdan, dedemi nasıl defnedeceğimizi düşünmeye başladık. Sokakta nöbet tutan askerlere durumu anlattığımızda, cesedi kapının önüne bırakmamızı söylediler. Oysa bunu da yapamazdık, sokak köpekleri cesedi parçalardı” diyen Musa, cenazeyi ancak haftalar sonra gömebildiklerini söylüyordu. Amcası da tutuklanarak cezaevinde işkenceyle öldürülen Mahâ Musa, bugün Londra'da yaşamını sürdürüyor, acıları taptaze olarak...
Bir diğer görgü tanığı, Abdulhâdî Revânî, kuşatma boyunca evinden sadece iki kez çıkabildiğini; birincisinde, ölmüş olan hamile bir kadını bombardıman altında güçlükle defnettiklerini, ikincisindeyse sokakların cesetlerle dolu olduğunu aktarıyordu. Revânî'nin ifadelerine göre, kuşatmanın üçüncü haftası dolduğunda Suriye ordusu askerleri, insanları şehir meydanında rejime destek için düzenlenen gösteriye katılmaya davet etmiş. İlan edilen süre içinde evlerinden çıkmayanlarsa, teker teker toplanıp kurşuna dizilmiş.
Suriye halkı, uzun yıllar boyunca Hama Katliamı'nı ağzına almaya bile korktu. Katliam, halkın dilinde kısaca “Olaylar” olarak şifrelenmişti. “Olaylarda kayboldu”, “Olaylarda öldürüldü”, “Olaylardan önce...” gibi cümlelerde neye atıf yapıldığını herkes biliyordu.
2001'de ilk kez Suriye'yi ziyaret ettiğimde, katliamdan sağ kurtulup Şam'a yerleşen bir amcayla tanıştırmışlardı beni. Gayet saf bir şekilde, yaşananlara dair bazı hatıralarını dinleyebileceğimi ummuştum, ama o bambaşka bir dünyadaydı sanki. Şahit olduğu şeyler hakkında konuşmak şöyle dursun, insanlarla günlük diyaloglara girmekten bile kaçınıyordu.
***
1982 Hama Katliamı, aslında Suriye rejiminin nasıl bir yönetim anlayışına sahip olduğunu, herhangi bir ayaklanma durumunda hangi reaksiyonu göstereceğini anlatan net bir örnekti. Hama halkına reva görülen muamele, yıllar sonra Halep halkına da reva görüldü. Maalesef, bu sürpriz değildi. Tarihi ve coğrafyayı derinden okuyan bir göz, bunun böyle olacağını kestirebilirdi.
Hama Katliamı, İran'la Suriye arasındaki derin ve çok boyutlu bağlantıların da açığa çıktığı bir süreçti. İran-Irak Savaşı'nda (1980-1988) Şam'ın İran'dan tarafa olmasıyla, İran İslâm Cumhuriyeti yönetimi Hama Katliamı'na göz yummuştu. Katliamın boyutlarının ortaya çıkmasıyla birlikte, İran'dan Suriye'ye yönelik herhangi bir eleştiri ve kınama gelmediği gibi, Hâfız Esed rejimiyle bağlar daha da sağlamlaştırılmıştı. Bu, hem İran'ın nasıl bir devlet olduğunu, hem de Suriye'deki muhtemel bir kalkışmada İran'ın tavrını yansıtan bir örnekti. Nitekim, 2011'den sonra yaşanan gelişmelerde, İran tıpkı 1982'deki gibi davrandı. Hatta daha fazlasını yaptı: Suriye'ye asker de gönderdi.
Hama Katliamı'nın işaret ettiği bir başka gerçek, Suriyeli Sünnilerin Nusayrî rejimiyle ilişkilerinin derinliğiydi. Şehrin bombalanmasına nezaret eden Savunma Bakanı Mustafa Talas, Humus'lu bir Sünni idi. Kuşatmada çok sayıda Sünni asker bilfiil görev alırken, Said Ramazan el Bûtî gibi Sünni din adamları da Müslüman Kardeşler'in karşısında mevzilenmişti. Gelecekteki bir ayaklanmada, Sünni kesimin rejime aynı şekilde destek vermesi sürpriz olmazdı. Olmadı da.
Türkiye olarak, 2011'den bu yana devam eden ayaklanmada tavır alırken, acaba bütün bunların farkında mıydık?
***
Arap Baharı'nın Suriye ayağında, 2011'den bu yana nice Hama'lar yaşandı. Hatta öyle ki, 1982'deki katliam çoktan unutuldu, yenilerine de alıştı gözler ve gönüller. Diplomatik çabalar, Astana görüşmeleri, açıklamalar, yorumlar, raporlar derken, belki on yıllar boyu devam edecek insani trajediler de arada kaynayıp gitti.
Yakın ve uzak tarihten ders almadığımız gibi, Suriye olayları bugün bile birçok insanın farklı açıklamalarla sebep-sonuç ilişkisinden çoktan koptuğunu gösteriyor. Ayaklanmanın nasıl başladığı, neler yaşandığı, kimin nerde nasıl müdahil olduğu gibi konularda, birbiriyle çelişkili, tutarsız izahlar bulunuyor.
Gelecek nesillerin bugünlerden ders alması, benzer durumlarda aynı yanlışların tekrarlanmaması için şart. Ama bugün bizler bile, gözümüzün önünde yaşanan hadiseleri serinkanlı değerlendiremezken, sonraki insanlar bunu nasıl başaracak?
Bir dil, bir adam, bir ideal, bir hayat
04:008/02/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
2
Sonraki haber
Taha Kılınç
Onun ismini ilk kez İbranice hocam Ronit Hanım'dan duymuştum. “İbranice, geçtiğimiz yüzyıla kadar konuşulan bir dil değildi” demişti, “Ama o çıktı ve olağanüstü bir çabayla ölmüş bir dili diriltti”. Eliezer Ben Yehuda idi sözünü ettiği kişi. İsrail ve Kudüs'le ilgili okumalarımda daha sonra adına sık sık rastladığım Ben Yehuda, gerçekten de sıra dışı bir işi başarmış; İbranice'yi konuşulan, günlük hayatta kullanılan, modern bir dil haline getirmişti.
1858'de bugünkü Beyaz Rusya topraklarında dünyaya gelen Ben Yehuda, çocukluğunda din dili olarak öğrendiği İbranice'yi, güncel bir dile dönüştürmeyi kafasına koymuştu. 16 yaşına gelmeden Fransızca, Almanca ve Rusça da konuşmaya başlayan Ben Yehuda için, hayatta tek hedef vardı: İbranice'yi diriltip sinagoglardan ve tozlu kitap sayfalarından çıkarmak.
Bunun için, günlük hayatta karşılaştığı herkesle İbranice konuşarak işe başladı. 13 Ekim 1881'de Paris'te bir grup arkadaşına ilk kez İbranice hitap eden Eliezer'in sözleri, “Modern dönemdeki ilk İbranice günlük konuşma” olarak kayıtlara geçti. Muhataplarının İbranice'yi anlayıp anlamadığını hiç önemsemeyen genç Eliezer'in taviz vermesi söz konusu değildi. Bir süre sonra, yakın çevresi, onunla iletişim kurabilmek için İbranice öğrenmek zorunda kaldı. Ben Yehuda, dil direnişinde ilk meyveleri elde etmişti.
Aynı yılın sonunda, henüz evlendiği eşi Devora ile Filistin'e gelen Eliezer Ben Yehuda, İbranice'yi diriltme planının ikinci ve üçüncü aşamalarını gerçekleştirmeye koyuldu. Öncelikle kendi ailesine İbranice konuşmayı şart koşan Ben Yehuda, İbranice bir gazete çıkarmaya ve dili Filistin'e göç eden bütün Yahudilere öğretmeye başladı.
Günlük hayatta mevcut olmayan bir dili insanlara öğretmek hiç de kolay bir şey değildi. Yeni kelimelerin karşılıklarını türetmek, oyun ve masallar yazmak, var olanları tercüme edip uyarlamak, okullar ve kurslar açmak, en önemlisi de insanları İbranice'nin yeniden konuşulur hale getirilmesi gerektiğine ikna etmek gerekiyordu. Eliezer Ben Yehuda, sabır ve inatla bütün bunları başardı. Yahudi ailelerin “sadece İbranice” konuşmasını teşvik için kampanyalar düzenledi, kendi ailesi de buna öncülük etti.
Ben Yehuda, tüm bunlar yaparken İbranice'nin günlük sözlüğünü ve dev bir lügatçesini hazırlamayı da ihmal etmedi. Üzerinde çalıştığı (ve ölümünden sonra ikinci karısı Hemda tarafından tamamlanan) lügatçe, bugün bile İsrail'in temel dil kılavuzu durumunda. Dil çalışmaları için kurduğu küçük komisyon ise, bugün İbranice Dil Akademisi olarak faaliyetlerini sürdürüyor.
Eliezer Ben Yehuda 1922'de, Kudüs'te tüberkülozdan öldüğünde, İsrail'in kurulmasına daha 26 yıl vardı. Ama yeni devletin dili de, kültür altyapısı da kurum ve metinleri de çoktan hazırdı. Ve bütün bunlar, ömrü boyunca tek başına deliler gibi çalışan bir adamın ve ondan ilham alanların çabalarıyla gerçekleşmişti.
***
Eliezer Ben Yehuda'nın hikâyesini öğrendiğimden beri her platforma paylaşıyorum. Önemine binaen, daha önce başka yerlerde de yazdım ve anlattım. Bize, aslında bizim de köklerimizde mevcut olan bir çalışma disiplinini hatırlatması gereken bir hikâye bu çünkü:
Klâsik dönemlerde İslâm dünyası da böyle 'çılgın' adamlarla doluydu. Herhangi bir dünyevi menfaat peşinde koşmadan sadece idealine odaklanan, şan-şöhret derdine düşmeden ömür boyu didinen gizli kahramanlardı hepsi. Çoğunun, yaşarken adı bile duyulmamıştı, ama ne büyük işler başardıkları ölümlerinden sonra anlaşıldı. Bugün birçok eseri, düşünce ve fikri onların bu cansiparane gayretlerine borçluyuz. Farkında olmasak da.
Bu örnekler, çabalarının sonucunu hemen görmek isteyen, başarıyı ekonomik kazançla özdeşleştiren, az bir gayretle büyük neticeler elde etmeye odaklanan bizim nesle epey yabancı. Teknolojinin hayatı kolaylaştırıcı etkisinin ciddi bir tembelliği de beraberinde getirdiği düşünülürse, günümüzde ideallere ömür adamak daha da zahmetli.
Ancak İslâm dünyası olarak içine düştüğümüz karanlık tünelden, başka çıkış yok. Temel meselelerimizi, eksiklerimizi ve yapmamız gerekenleri büyük bir ciddiyetle ele alarak, deliler gibi çalışmaktan başka çare yok. “Kahrolsun” diye slogan attığımız devletlerin, dünyevî görevlerini nasıl ciddiyetle ve inatla yaptıklarını düşününce hele…
Bu kitabı neden biz yazmadık?
Onca parlak söylem ve slogana rağmen, Kudüs konusunda dört başı mamur bir Türkçe kitap bulmakta zorlanıyordum epeydir. Güzel kitaplar vardı, evet; fakat tarihiyle, kültürüyle ve dini-siyasi yönüyle Kudüs'ü derinlemesine ele alan kapsamlı bir metin karşıma çıkmamıştı.
Derken, bütün Batı medyasında “Kudüs'ü anlatan en iyi kitap” olarak reklamı yapılan “Kudüs: Bir Şehrin Biyografisi” (Pegasus Yayınları) Türkçe'ye çevrildi. Simon Sebag Montefiore imzalı 615 sayfalık kitabı heyecanla alıp okudum. Ama maalesef, hem yazarın İslâm'a ve Müslümanlara karşı iflah olmaz ön yargısı, hem de tercümedeki dikkatsizlikler, büyük bir hayal kırıklığına neden oldu. Kitabın kapağını kapatırken, “Şehirlerimizin hikâyesini neden biz yazmıyoruz?” demekten kendimi alamadım.
Yola çıkarken yedi kişiydiler
04:0011/02/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Masanın etrafında yedi kişiydiler. Üstat ve önder olarak kabul ettikleri, 22 yaşındaki genç öğretmenin evinde toplanmışlardı. Dertleri ve hedefleri aynıydı: İslâm'ı toplumsal ve siyasal alanda görünür ve yaşanır hale getirmek için çalışmak. Ev sahibi öğretmene “Sana biat edeceğiz. Bize liderlik yap. Hemen çalışmalara başlayalım” dediler. Tarihler, 1928 yılının mart ayını gösteriyordu.
Kısa süre içinde Ortadoğu ve İslâm dünyasının en büyük siyasi hareketi konumuna yükselen Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân), Mısır'ın İsmâiliye şehrindeki mütevazı bir evde işte böyle doğdu. Saatçi Ahmed el Bennâ'nın öğretmen oğlu Hasan, dersleri ve sohbetleriyle hareketin doğal lideriydi. Hasan el Bennâ'ya evinde biat eden altı kişi (Hâfız Abdulhamid, Ahmed el Husarî, Fuâd İbrahim, Abdurrahman Hasbullah, İsmail İzz ve Zeki el Mağribî) ise, çekirdek kadroyu oluşturuyordu. Söyledikleri gibi, hemen çalışmalara başladılar. İşçilerin çoğunluğu oluşturduğu İsmâiliye'de sohbet halkaları genişletilip yaygınlaştırıldı, çocuklar için Kur'ân ve hadis kursları açıldı. Hasan el Bennâ, Şâzelî şeyhi Muhammed Abdulvehhâb el Husâfî'nin tesiri altında yetiştiğinden, nefis terbiyesine ve manevi disipline son derece önem veriyordu. Harekete aktif olarak katılanlar, üstatlarının bu ihtimamını da benimsedi. Hasan el Bennâ, talebe ve takipçilerine, insanı bağımlı hale getiren çay ve kahveyi bile yasaklıyor, sağlıklarını korumalarını ve spor yapmalarını öğütlüyordu. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, sadece sohbetlerle yetinen bir yapı değildi; siyasi ve askeri hedefleri de vardı. Teşkilâta sembol olarak seçilen kompozisyondaki kitap ve kılıç birlikteliği, bu temel felsefeyi de özetliyordu. Ancak Hasan el Bennâ, bu siyasi ve askeri hedeflerin, toplumun geneli İslâm'a sımsıkı sarıldığı takdirde ve zaman içinde kendiliğinden gerçekleşeceğine inandığından, öncelik halkın eğitilmesine verilmişti. Hasan el Bennâ ve öğrencileri, eğitim faaliyetlerinin yanında, özellikle ihtiyacı olan işçilerin desteklenmesi için bir fon da oluşturdular. Herkesin kendi imkânları çerçevesinde yardımda bulunduğu bu fon, kısa süre içinde büyük bir bütçeye dönüştü. Hareketin eğitim çalışmaları, eğitimcilerin maaşları ve diğer ihtiyaçlar için gereken meblağ, buradan karşılanıyordu. Başlarken bu kadarını onlar bile tahmin edemese de, Hasan el Bennâ ve ilk takipçilerinin kurduğu hareket o kadar hızlı yayıldı ki, sadece 4 yıl sonra, 1932'de genel merkezini İsmâiliye'den başkent Kahire'ye taşıdı. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, artık bütün Mısır'a hatta Arap dünyasının tamamına seslenen, iddiaları ve tezleri olan, büyük bir muhalefet hareketiydi. Toplumsal ve siyasal hayatta öze ve İslâm'a dönüş sloganına, kitlelerin duyarsız kalması mümkün değildi. İhvân'a kulak kesilenler, elbette sadece halk katmanları olmamıştı. Kral Fârûk'un iktidarında İngilizlere teslim olmuş bir görüntü sergileyen Mısır'da, devlet de Hasan el Bennâ ve takipçilerini yakından izliyordu. İhvân'ın gücünün ürküttüğü Mısır istihbaratı, 12 Şubat 1949 gecesi Hasan el Bennâ'yı Kahire'de sokak ortasında öldürerek harekete en ciddi darbeyi vurdu. Karizmatik liderini kaybeden İhvân, yaşadığı sarsıntının ardından yoluna devam etti. Krallık yönetiminin düşmanca tavrı, İhvân'ın liderlik kadrosunu ordu içindeki gizli bir darbeci yapılanmayla yakınlaştırmıştı. 23 Temmuz 1952'de Kral Fârûk'u devirerek iktidara el koyan Hür Subaylar cuntasının, darbe sürecinde halk nezdindeki en büyük dayanağı İhvân'dı. Cunta lideri Cemal Abdunnâsır, Mısır yönetimindeki yerini sağlamlaştırdığında, İhvân'daki muhalefet potansiyelini keşfetmekte gecikmedi. 1954 temmuzunda, Abdunnâsır'a İskenderiye kentinde düzenlenen başarısız bir suikast girişimi bahane edilerek, İhvân yasaklandı, terör örgütü ilan edildi ve basın-yayın yoluyla büyük bir karalama kampanyasının hedefi haline getirildi. İhvân mensubu olmak, halk nazarında artık makbul bir durum değildi. Kitleler hızla hareketten uzaklaşırken, Mısır devleti de elindeki bütün imkânları İhvân'ı itibarsızlaştırmak için kullanmayı sürdürdü: Hapis, sürgün, yargılama, idam, siyaset yasağı… 2011'de Arap Baharı rüzgârları Mısır'a ulaştığında İhvân, resmen yasaklı, yılların yorgunluğunu taşıyan, yaralanmış ve örselenmiş bir hareketti. Atlattığı nice badireye, baskılar sonucu yaşanan değişim ve dönüşümlere rağmen, hâlâ ayakta kalmış olabilmesi ise, İhvân'ın tezlerinin ve itirazlarının hâlâ geçerli olduğunu gösteriyordu. Hareketin 2011 sonrası serencâmını az-çok biliyoruz. Bundan sonra neler olacağı, şu aşamada birçok bölgesel unsurun birbiriyle ilişkisine bağlı ve şimdilik muamma. ABD'de Donald Trump'ın başkanlık koltuğuna oturmasından sonra, Muhammed Mursi ve diğer İhvân yetkililerinin affedilmesi ya da serbest bırakılmasıyla ilgili umutlar da zayıflamış görünüyor. İslâm dünyasında, Sisi yönetimini baskı veya ikna yoluyla sulha yöneltebilecek bir irade de hâlen mevcut değil. Gündemin diğer sıcak maddelerinin gerisinde kalmış olsa bile, İhvân tecrübesi ve gerçeği, hâlâ İslâm dünyasının en sahici meselelerinden biri. Bu sebeple, bir gözümüz gündemle meşgul olurken, diğer gözümüz Mısır'ın üzerinden hiç ayrılmamalı.
Araplar ve biz
04:0015/02/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran'la İran'a boyun eğdirdikten sonra, 1516-17'deki ünlü seferleriyle Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırlarını Arap coğrafyasına doğru genişletmişti. Tarihin garip bir cilvesiyle, Yavuz'un muharebe yoluyla kontrol altına aldığı bölgeler, devlet zayıflamaya başladığında Osmanlı'dan ilk kopan coğrafyalar oldular. Önce İran, sonra (Kavalalı Mehmed Ali Paşa döneminde, resmen olmasa da fiilen) Mısır ve ardından Arap Yarımadası.
Modern Türkiye'nin İslâm dünyasında ciddi rekabet yaşadığı üç ülkenin İran, Mısır ve Suudi Arabistan olması, bu bağlamda tesadüf değildir. Tarihsel sürtüşme şuur altında devam etmiş, ana bünyeyle uyum bir türlü sağlanamamış gibidir adeta.
Atatürk'le İran Şahı Rıza Pehlevi'nin ve Ürdün Kralı Abdullah'ın kişisel temasları dışında, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Arap coğrafyasıyla temasımız kesildi. İsrail'in kuruluş sürecinde, sonrasındaki savaş ve çatışmalarda, Türkiye bölgede yoktu. Buna mukabil, Araplar da Kıbrıs gibi temel meselelerimizde yanımızda olmadılar.
Türkiye, on yıllar boyunca Arap coğrafyasını Batı başkentlerindeki kulisler üzerinden okudu. Bölgeyi İngilizce ya da Fransızca yayınlardan takip ederken, Arapça bilmek ya da Arap kültürüne dair malumat edinmek hem gereksiz, hem de ayıp görüldü. Bunun sonucunda, Arap başkentlerine giden diplomatlarımız, görev yaptıkları ülkelere Müslüman bir ülkenin bölgesel refleksleriyle değil, Batılı ülkelerin perspektifiyle baktılar.
Bu uzun ve zor dönem boyunca, Türkiye, Arapları ilgilendiren temel meselelerde inisiyatif almayışını ve kenarda duruşunu, “Büyük devletler, önemli olaylar karşısında hemen tepki göstermezler, soğukkanlılıklarını korurlar” şeklinde savundu. Oysa bu, bölgeye karşı duygusal ve siyasi mesafenin itirafından başka bir şey değildi.
Nihayet, 2000'lerin başından itibaren, özellikle de AK Parti'nin iktidara gelişiyle bu yaklaşım kökünden değişmeye başladı. Güneyimizde Arapların yaşadığını yeniden keşfettik; onların boğuştuğu problemlerin aslında bizi de yakından ilgilendirdiğini, sorunlara gözümüzü kapatmanın bizi kurtarmadığını fark ettik.
Geç kalmışlığın verdiği telaşla, bölgenin dört bir yanına elimizi uzattık, kaçırdığımız fırsatları tekrar yakalamak için uğraşmaya giriştik. Son 15 yıldır bu çabamızı da sürdürüyoruz. Elimizden ne kadarı gelirse…
***
Arap coğrafyasına yaklaşımda, millet ve devlet olarak göz önünde bulundurmamız gereken bazı noktalar var. Bunlara dikkat etmeden, atacağımız en samimi adımlar bile boşa çıkabilir.
Evvela, “Arap halklarını ve ülkelerini vaktiyle yönetmiş olduğumuz” gerçeğini aklımızda daha gerilere itmemiz gerekiyor. Onlara yaklaşımda bu şuuraltının tesirinde kalırsak, sağlıklı bir diyalog kuramayız. “Bizden koptunuz, iki yakanız bir araya gelmedi. Huzur için yeniden sizi biz yönetelim” vurgusunu hisseden bir Arap'ın, kalbinden neler geçireceğini tahmin edebiliriz. Onlara öğreteceğimiz şeyler olsa bile, bunu denklik ve eşitlik esası üzerinden kurgulanacak bir dille yapabiliriz. Ayrıca, onlara öğreteceğimiz şeyler kadar, onlardan öğreneceğimiz şeyler de olacaktır.
Arap dünyasıyla ilgili bilgi eksiğimizi hızla tamamlamak, ikinci görevimiz. Arapça bilen, bölgeyi her yönüyle derinlemesine çalışan uzmanlarımız olmalı. Sadece “Osmanlı'yla ilgisi yönünden” Arap coğrafyasını tanıma saplantısından kurtularak, karşımızda duran devasa okyanusta kulaç atmaya başlamalıyız. Bizi bölüp parçaladığından şikâyet ettiğimiz 'dış güçler'in, bu coğrafyayı bütün unsurlarıyla ciddi şekilde etüt ettiğini, enstitüler kurduğunu, tarihçi ve diplomatlar yetiştirdiğini unutmadan… Bir not olarak: Türkiye'nin, Arap coğrafyasında Araplarla kendi dillerinden anlaşacak diplomat eksiği hâlâ had safhada.
Üçüncü bir nokta olarak, bölgesel meselelerimizi illâ siyasi perspektiften ve güncel sıcak gelişmeler ışığında okuma ısrarından vazgeçmek şart. Günümüzdeki durumlar ne olursa olsun, geçmişiyle ve geleceğiyle, her türlü sürprizi içinde barındıran bir zenginliğin tam ortasında yaşıyoruz. Bunu keşfetmeye çıkmak ve tanımak için, siyasi şartların olgunlaşması ya da değişmesi gerekmiyor. Her aşamada, yapılabilecek tonlarca iş var. Buna, bu köşede sıklıkla Kudüs'ü gündeme getirerek işaret etmeye çalışıyorum. İşgale takılıp kalmak yerine, eldeki mevcut şartlarla yapılabilecek olana kafa yormak… Vazifemiz bu.
***
Sezai Karakoç'un bayıldığım bir öğüdüdür: Her senenin bir ayını, İslâm coğrafyasında geçirmek. Hangi ülke olduğu fark etmez, bir ay kesintisiz olmak zorunda da değil. Ama mutlaka İslâm coğrafyasını adımlamak, ısrarla ve devamla. Tanımak ve tanışmak adına.
Araplarla ilgili bilgi edinmek, var olan bilgiyi genişletmek ve önyargılardan arınmak için, bölgeye seyahat elzem. Sadece 'dinî turizm' olarak değil, ait olduğumuz kocaman bir coğrafyanın parçalarını ve unsurlarını yerinde gözlemlemek için de Arap ülkelerinin mutlaka rotamızda bulunması gerekiyor.
“Seyahat, taassubu yok eder” diyen hikmet ehli, ne güzel söylemiş…
Genel manzara
04:0018/02/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Körfez gezisi münasebetiyle, Türkiye-Arap dünyası ilişkileri bir kez daha mercek altında. Ortadoğu'daki her Arap ülkesinin ayrı özellikleri, öncelikleri ve hassasiyetleri bulunduğundan, birkaç cümlede nihai yargıya varmak zor. Bu nedenle, önce en uzaktan başlayarak Arap coğrafyasının manzarasını çizmeye çalışalım, ardından -gelecek yazıda- Türkiye'nin eldeki bu malzemeyle ne yapabileceğini tartışalım.
*Arap Baharı'nın küçük esintilerle uğradığı Fas, yaklaşık 400 yıldır krallıkla yönetiliyor. Zaman zaman şikâyetler olsa da, halk yönetimden memnun görünüyor. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidar ortağı ve namzedi olduğu ülkede, Kral 6'ncı Muhammed'in bizzat desteklediği partiler de var. Özellikle Fransa ve İsrail'le sıkı bağları bulunan Fas'ın en büyük dış politika sorunu, Batı Sahra bölgesinde bağımsızlık yanlısı Polisario Hareketi'yle yaşanan egemenlik çatışması.
*İslâmi Selamet Cephesi'nin 1990 yerel seçimlerinden zaferle çıkmasının ardından ordunun duruma müdahalesiyle iç savaşa sürüklenen Cezayir, çatışma yorgunu bir ülke konumunda. İç savaşın bitimine doğru, 1999'da cumhurbaşkanı seçilen Abdülaziz Buteflika (79) hâlâ iktidarda, fakat sağlık sorunları nedeniyle tekerlekli sandalyeye mahkûm. Ülkeyi, perde arkasından ordunun yönettiği düşünülüyor. Arap Baharı'nda tarafsız bir duruşu seçen Cezayir yönetimi, son iki yıldır Suriye rejimini açıktan destekliyor.
*Arap Baharı'nın beşiği Tunus, demokrasi tecrübesi bakımından Batılı standartlara en yakın Arap ülkesi. Raşid Gannûşi liderliğindeki Nahda Hareketi'nin hükümet ortağı olduğu ülke, hâlen Fransa'nın etkisinde. Sadece 10 milyon dolayında bir nüfusu bulunmasına rağmen, Selefi hareketlere savaşçı yollama oranında Tunus ilk sırada yer alıyor. Ülkenin en büyük problemi, ekonomik darboğazın henüz atlatılamamış olması.
*Muammer Kaddafi'nin 2011'de devrilmesinin ardından kaosa sürüklenen Libya, şu anda üç fiili yönetimin hâkimiyeti altında. Kaddafi öncesinin üç parçalı eyalet sistemine dönüşün işaretleri sayılabilecek olan bu ayrışma, Libya'nın en büyük problemi. Öte yandan, petrol bölgesi Bingazi ve çevresinde Mısır-Birleşik Arap Emirlikleri ittifakı hegemonya kurmaya çalışırken, Fransa ve İtalya da Libya'nın genelinde ciddi projeler peşinde.
*2013'te Muhammed Mursi'nin devrilmesinden bu yana fiili olarak ordu tarafından yönetilen Mısır'da, demokrasi ve seçimler, tümüyle göstermelik bir tiyatrodan ibaret. Ordunun ülke ekonomisindeki devasa ağırlığı, askerlerden bağımsız politika üretmeyi ve yürütmeyi imkânsız hale getiriyor. Suudi Arabistan'la Abdulfettah Sisi yönetimi arasında gerginlik sürerken, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır'ın yakın dostu; buna mukabil Katar 'hasım' muamelesi görüyor. İsrail ise, 1979'dan bu yana hep olduğu gibi, Mısır yönetiminin bölgesel bütün meseleleri istişare ve koordine ettiği 'gizli müttefik'. Suriye'de Beşşar Esed yönetimini desteklediğini duyuran Sisi, Rusya ve İran'la da safları sıklaştırıyor.
*Cumhurbaşkanını 2 yılda ancak seçebilen Lübnan, etnik ve dini açıdan Ortadoğu'nun en karışık ülkesi. Fransa, İran ve Suudi Arabistan'ın dışarıdan müdahalelerle siyaseti yönlendirmeye çalıştığı Lübnan'da ekonomik sıkıntı ve mülteci akını en önemli güncel problemler.
*Geçtiğimiz yüzyılda bir tampon devletçik olarak kurulan Ürdün, bu misyonunu bugün de devam ettiriyor. 1999'dan bu yana tahtta bulunan Kral 2'nci Abdullah, Ortadoğu'nun en yetkin istihbarat örgütlerinden birine sahip olmasının da etkisiyle, Arap Baharı'nın kasırgalarından ülkesini sağ-salim çıkarmayı başardı. Ülkede nisbi bir demokratik sistemin bulunması da, halkın heyecan ve öfkelerinin yatışmasında etkili. İsrail'le sıkı işbirliği ve koordinasyon içinde hareket eden krallık, mali açıdan ABD yardımlarına bağımlı. Ekonomik darboğaz ve bölgesel mülteci akını, Ürdün'ün mevcut en önemli sorunları.
*1932'den bu yana krallıkla yönetilen Suudi Arabistan, Harameyn'e ev sahipliği yapması nedeniyle Araplar arasında doğal bir saygınlığa sahip. Petrolün getirdiği zenginliğin de yardımıyla, uzun yıllar bu manevi gücü siyasi etkiye tahvil etmeyi başaran krallık, son dönemde bazı ciddi sıkıntılarla yüz yüze. İran'ın meydan okumalarının yarattığı gerilim Yemen'de trajik bir savaşa dönüşürken, ülkenin ekonomik bir gerileme sürecine doğru gittiğinin işaretleri belirlemeye başladı. Alınan tedbirlerle bu süreç tersine çevrilmeye çalışırken, Kral Selman'dan sonra tahta kimin geçeceğiyle ilgili tartışmaların, kraliyet ailesi içinde derin bir ayrışmaya yol açacağı öngörülüyor. Ülkenin doğu kesimindeki Şii nüfusun talepleri ve İran'la bağlantıları, Suudi Arabistan'ın en önemli iç meselesi durumunda.
*Suudi Arabistan-İran çatışmasının sahnesine dönüşen Yemen, bir yandan iki yabancı gücün ülke insanına getirdiği ağır yükü omuzlamaya çalışırken, diğer yandan El Kaide türünden örgütlere de ev sahipliği yapıyor. Kritik coğrafi konumu, dünyanın bütün ülkelerinin Yemen krizine müdahil olmasına yol açıyor.
*“İngilizlerin Körfez'deki üssü” olarak bilinen Umman Sultanlığı, hem Batı'yla ve Arap dünyasıyla hem de İran'la iyi ilişkilere sahip. 1970'ten beri Sultan Kâbus tarafından yönetilen ülke, bölgesel sorunlarda tarafsız ve arabulucu misyonuyla öne çıkıyor.
*Körfez ülkeleri içinde, kendi ajandasını tatbik etmeye çalışan tek ülke Katar. Konumu itibariyle Arap dünyasıyla İran arasında dengede durmaya çalışan Kuveyt; Suudi Arabistan'ın uydusu konumundaki Bahreyn ve turizm temelli bir gelişme seyri yakalayan Birleşik Arap Emirlikleri ise daha çok dış tesirlere ayarlı siyasetler takip ediyor. Mısır, Emirliklerin bölgedeki en ciddi müttefiki.
*Suriye ve Irak'taki durumları da, zaten hepimiz yakından izliyoruz
Yolun başına yeni geliyoruz…
04:0022/02/2017, Çarşamba
Bugünlerde hangi Arap ülkesine giderseniz gidin, sokaklarda mutlaka Türkiye'yle ilgili bir şeye rastlarsınız: Dev panolarda pembe dizi reklamları, televizyonlarda film ve dizilerimiz, Türk sanatçıların fotoğrafları basılmış kıyafetler, market raflarında buralardan gitmiş ürünler, dükkânlarda Recep Tayyip Erdoğan posterleri…
Türkiye'ye döndüğünüzde, sadece İstanbul'da değil, ülkenin dört bir bucağında Arap turistlerle karşılaşırsınız. Yaz-kış, en ücra kasabalar bile Arapları ağırlar. Merak ve heyecan içinde bizi tanımaya çalışan, Türkiye'nin serüvenine kendisini kaptırmış insanlardır hepsi. Birçok şehrimizde, sokaklardaki Arapça tabelalar Türkçe benzerleriyle yarışır.
Arap dünyasıyla aramızda karşılıklı seyahatler, ziyaretler, alışverişler, tanışma ve konuşmalar gün geçtikçe artıyor. İki taraf da birbirini yeniden tanımanın heyecanı içinde.
Tüm bunlar, Arap (ve İslâm) ülkeleri arasında Türkiye öncülüğünde yeni bir siyasal sürecin başlamakta olduğunun işareti mi peki?
Henüz değil.
On yılların yabancılıklarının aşılma devresindeyiz. Ön yargı ve ezberlerin, her şeye rağmen yeterince bozulduğunu söyleyemeyiz. Önce bir güzel tanışacağız, birbirimize duyduğumuz soğukluk ve aramızdaki mesafe kaybolacak; ondan sonra iş birliği, ortak strateji üretimi ve uzun yol yürüyüşleri başlayacak. Bu dönemde atılan temelin üzerine bina dikmeyi başarabilirsek tabi.
***
Şu anda Türkiye'nin Arap dünyasındaki en sağlam müttefikleri Suudi Arabistan ve Katar. Her iki ülkenin uluslararası ve bölgesel konumuyla da paralel seyreden ilişkilerin iyileşmesinde, mevcut yönetici kadroların rolü büyük. Suudi Arabistan Kralı Selman'ın tahta çıkmasıyla birlikte ikili ilişkilerin gittikçe derinleştiği görülüyor mesela.
Ülkesinin karşı karşıya kaldığı ciddi tehditlerin de etkisiyle, ağabeyi Kral Abdullah döneminin bazı politikalarını (örneğin: Müslüman Kardeşler ve Hamas'a düşmanlık) yumuşatmaya karar veren Kral Selman, bu çerçevede Türkiye'yle safları sıklaştırdı. ABD'den umduğunu bulamayan, İran'ın da açık restiyle yüzleşmek durumunda kalan Riyad, bölgede tutunacak bir dal olarak yüzünü Ankara'ya döndü. Suudi yatırımcıların Türkiye'ye akın etmesi gibi pratik bir sonucu da bulunan bu hamlenin, İslâm dünyasının selâmeti için ciddi adımlar atacak ortak bir stratejik akla dönüşmesi için henüz zamana ihtiyaç var.
Katar'ın Türkiye'ye gösterdiği teveccühte, Körfez'deki yalnızlığının ve Mısır yönetiminin hışmına uğramasının etkisi büyük. Suriye ve Libya konusunda kendi menfaatleri doğrultusunda siyaset geliştiren Katar, sahip olduğu muazzam fonları hem Batılı ülkelerde hem de Türkiye'de değerlendiriyor. “Batı'yla uyum içinde, ama bölgenin siyasal gerçekliğini de dışlamayan” bir politik duruşu benimseyen Katar yönetimi, bu bağlamda Türkiye'deki “AK Parti tecrübesi”ni de portföyünde tutmayı makul görüyor.
Türkiye'nin Fas'la ilişkileri Fransa etkisinin gölgesinde kalırken, Cezayir kendi “siyasal İslâmcı takıntısı”ndan dolayı bize uzak. Tunus'ta iktidar ortağı Nahda Hareketi hem Türkiye'ye yakın durmaya çalışıyor, hem de ülke içindeki dengeler konusunda hassas davranıyor. Libya'daki üç yönetimden sadece biri (Trablus), Türkiye'nin diyalog kanalı bulabildiği bir kapı. Lübnan'da Fransa ve İran baskıları bizim erişimimizi kısıtlarken, Körfez'de Kuveyt, Bahreyn ve Umman, Türkiye'yle ilişkileri “kültürel ve formel” düzeyde tutmaya özen gösteriyor. Riyad-Tahran kapışmasının sahnesi Yemen'le, Suudi Arabistan'ın ekonomik yardımıyla geçinen Sudan, denklemin şimdilik dışında.
Arap dünyasında Türkiye'ye açıktan düşmanlık gösteren ve diş bileyen iki ana eksen var: Mısır-Birleşik Arap Emirlikleri'nin oluşturduğu ittifakla, İran etkisindeki Irak ve Suriye. Her iki eksen de Türkiye'nin bölgesel gücünün kırılması ve etki alanlarının daraltılması için açık ve gizli mücadele veriyor. Söz konusu düşmanlık, sadece güncel siyaset farklılıklarına dayanmıyor; tarihten gelen sürtüşme ve çatışmalar da Türkiye'nin önüne set çekme çabalarının sebeplerinden.
***
Türkiye, Arap dünyasının sahip olduğu bazı yeraltı zenginliklerinden ve jeopolitik avantajlardan mahrum olduğu için, bölge ülkeleriyle ilişkilerinde ister istemez bir denge gözetmek durumunda kalıyor. Doğalgaz, petrol, sıcak para gibi önemli kalemlerde çevre ülkelere bağımlılığımız var. Bu nedenle ikili ilişkilerde çoğu kez, alttan alma ve oyunu onların şartlarıyla sürdürme mecburiyeti doğuyor.
Bizi Arapların gözünde vazgeçilmez kılacak şey, uzun vadede insan kaynağımız ve samimi beşerî ilişkilerimiz olacaktır. Yazımın başında örneklerini verdiğim “karşılıklı tanışma süreci”, bu ilişkilerin artık başladığına işaret ediyor. Ama kat edilecek çok mesafe var. Yeni yeni yayılmaya başlayan ve daha çok bizim “dünyevî” yüzümüze dönük olan sempati halkası, bizi şu aşamada afakî beklentilere ve siyasi hülyalara sürüklememeli. Bu yüzden, “Yolun başına yeni geliyoruz” dedim.
Benzer yazıları aynı şekilde sonlandırmaktan da hiç bıkmayacağım: Şu dönemde atılan tohumların toprakta çürüyüp gitmesinin önüne geçmek için, halklar arasında yakalanan muhabbet iklimini kurumlarla ve derinlikli çalışmalarla beslemek şart. Gezi rehberlerinden ciddi akademik yayınlara kadar, Arap dünyası araştırılmayı ve öğrenilmeyi bekliyor.
Filistin: Cami avlusundaki bebek
04:0025/02/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ortadoğu'da yaşanan güncel gelişmeler açısından, geçtiğimiz haftanın en dikkat çekici haberi İsrail gazetesi Haaretz'de yayımlandı. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Ürdün Kralı Abdullah'ın, 21 Şubat 2016 günü Ürdün'ün liman kenti Akabe'de gizlice buluştuğunu yazan gazete, üçlünün Filistin meselesini müzakere ettiğini duyurdu. Haberini İsrailli yetkililere dayandıran Haaretz, buluşmada dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'nin de hazır bulunduğunu, Kerry'nin daha sonra toplantı hakkında Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ı bilgilendirdiğini kaydetti.
Habere göre, uzun bir diplomatik hazırlığın ardından gerçekleşen görüşmelerin ana temasını, bağımsız Filistin devletinin kurulması karşılığında Arapların İsrail'le kapsamlı bir barış yapma planı oluşturdu. Netanyahu'nun bu girişime başta sıcak baktığı, fakat kabinesindeki 'şahin' isimlerin tepkisi nedeniyle bir süre sonra desteğini geri çektiği belirtildi. Akabe Zirvesi de böylece akim kaldı ve herhangi bir sonuca ulaşmadan sona erdi.
İsrail hükümet sözcüsünün yorum yapmaktan kaçındığı, Arap tarafının ise açıkça yalanlamadığı toplantı konusundaki haber, doğru gözüküyor. Ortadoğu'nun mevcut dengeleri içinde İsrail-Mısır-Ürdün üçlüsünün Filistin ortak paydasında buluşmuyor olduğunu düşünmek zaten gerçekçi değil. Haaretz, muhtemelen çok sayıdaki gizli görüşmeden sadece bir tanesinin izini sürebildi.
***
Akabe toplantısının temel amacı, Ortadoğu'daki bütün problemlerin sebebi konumundaki Filistin meselesinin nasıl kontrol altında tutulacağının müzakeresiydi. Her üç ülkenin de Mahmud Abbas yönetimiyle arası son derece iyi olduğuna göre, kontrol altında tutulmak istenen kesim, elbette Hamas başta olmak üzere Filistin'deki diğer oluşumlar. Muhtemel bir patlamanın önüne nasıl geçileceği sorusu, üç lider kadar Abbas'ı da yakından ilgilendiriyor zaten.
İsrail, Mısır ve Ürdün'ü ortak paydada buluşturup gizli toplantılar yapmaya sevk eden şey, sadece Filistin merkezli güvenlik kaygıları değil. Türkiye başta olmak üzere, soruna dışarıdan müdahale eden Müslüman ülkelerin engellenmesi de liderlerin önceliği durumunda.
Özellikle Mısır ve Ürdün, Filistin sorununda Türkiye'yi çözüm ortağı olarak kabul etmemekte direniyor. Hatta Kahire ve Amman'ın bu direnişinin İsrail'den bile sert ve inatçı olduğunu söylemek mümkün. Mısır Gazze'ye, Ürdün de Kudüs ve Batı Şeria'ya Türkiye'nin karışmasını kesinlikle istemiyor. İsrail-Türkiye yakınlaşması her iki başkenti de ciddi şekilde rahatsız ederken, Türkiye'nin bölgeye olan ilgisi, Mısırlı ve Ürdünlü yöneticilerin uykularını kaçırıyor. Filistin meselesini kendi tekellerinde tutmak, bunu bir iç politika malzemesi olarak kullanmaya devam etmek ve sorunu İsrail'le koordineli şekilde zamana yayarak halletmeye çalışmak, Mısır ve Ürdün'ün konuya yaklaşımının özeti.
***
Mısır 1979'da, Ürdün de 1994'te İsrail'le resmen barış anlaşması imzalamış olduğu için, Araplar İsrail'le doğrudan müzakere için Kahire ve Amman koridorlarına muhtaç. İsrail'e resmen küs duran ülkeler, fiziksel temas imkânından mahrum bulunduklarından konuya dâhil olamıyor. Fas gibi gayri resmi yollardan İsrail'le ilişki içinde olan ülkelerse, coğrafi mesafenin dezavantajları nedeniyle problemin kıyısında kalıyor.
Filistin, Araplar için adeta cami avlusunda bulunan sahipsiz bir bebek gibi. Konuyu siyasi malzeme haline getirmek, ciddi çözümler üretip yarayı iyileştirmekten daha kolay geliyor. Arap dünyasının en eğitimli ve mücadeleci halkı olan Filistinlilere karşı duydukları çekinceler de, Arap yöneticileri lehte adım atmaktan alıkoyuyor. Bunun yerine, Filistin içindeki bölünmeleri körüklemek ve uluslararası toplumun ürkek adımlarını şaşmadan takip etmek, maslahata daha uygun addediliyor.
Filistin'e yetim-öksüz bebek muamelesi yapan Arap yöneticilerin bir diğer endişesi, Kudüs gibi sembolik bir şehrin yönetimi konusunda İslâm dünyası içinde çıkabilecek çatışma ve bölünmeler… İsrail bugün Kudüs'e yönelik işgali sona erdirse ve “Ben bırakıyorum, şehri artık siz yönetin” dese, şu anda Müslümanların bunu çatışmadan ve birbirini çiğnemeden yapabilme ihtimalleri yok. Araplar, İslâm dünyasına dair bu hazin gerçeğin de gayet farkında. Onun yerine Kudüs'ün ve Filistin topraklarının İsrail işgali altında kalmaya devam etmesi, tüm bu egemenlik kavgalarına bulaşmaktan daha pratik görülüyor.
İşgal bir anlamda, Kudüs'ü İslâm dünyası içinde yeni bir gerilim konusu ve nesnesi olmaktan kurtarıyor. Herhalde bu, tarihin en yaman ironilerinden biridir.
***
Ortadoğu'daki her ülke, öyle ya da böyle Filistin meselesinin içinde. Ama bunlardan bir tanesi, hem tarihsel serüveni hem de nüfusunun çoğunluğunu Filistinlilerin oluşturması bakımından özel bir konumda bulunuyor: Ürdün Hâşimî Krallığı.
Çarşamba günü, 1920'lerde devletin kuruluşundan başlayıp tarihî arka planına da işaret ederek, Filistin sorununda Ürdün'ün nerede durduğunu konuşalım. Ve elbette, Ürdün-Türkiye ilişkilerine zorunlu atıflar da yaparak…
.Aksâ’da hedefini bulan kurşunlar
04:001/03/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Arap Baharı'nın Ürdün'e neden uğramadığı sorusu, Ortadoğu'nun bu ilginç ülkesini anlamaya giden ilk adımdır aynı zamanda. Hem tarihi macerası hem de bünyesini oluşturan unsurların sıra dışılığı sayesinde, etrafındaki ülkelerde kan gövdeyi götürürken Ürdün Hâşimî Krallığı, 'istikrar adası' olma özelliğini muhafaza ediyor.
1921'de İngilizlerin, “ne olur ne olmaz” diyerek müttefik Fransızlara karşı bir 'tampon ülke' olarak tasarladığı Ürdün, bu fonksiyonuna günümüzde de sahip. Ortadoğu'nun bütün karmaşa ve sarsıntısına rağmen işlerin öyle hepten de rayından çıkmadığını, bu küçük çöl krallığına bakarak anlayabilirsiniz.
Şerif Hüseyin ve avânesinin Osmanlı İmparatorluğu'na isyan bayrağı çekmesinin bir ödülü olarak, Şerif'in oğlu Emir Abdullah'ın idaresine verilen -bugünkü- Ürdün toprakları, özellikle Filistin'le iç içe geçen coğrafi yapısı nedeniyle başından beri kritik önemdeydi. Abdullah'ın kardeşi Emir Faysal'ın 1919'da, Birinci Dünya Savaşı biter bitmez, Siyonist lider (ve 1948'de İsrail'in ilk cumhurbaşkanı) Chaim Weizmann'la Akabe'de yaptığı özel görüşme, Şerif ailesiyle Siyonistlerin temasını da başlatmıştı. Abdullah, kendisiyle aynı zamanda Bağdat'ta 'Irak Kralı' olarak taç giyen Faysal'ın Yahudilerle müzakere trafiğini kendi emirliğinde de derinleştirerek sürdürdü.
1917'den 1948'de İsrail'in kuruluşuna kadar geçerli olan İngiliz mandası dönemi, Filistin'de Araplarla Yahudiler arasında şiddetli çatışmaların yaşandığı bir dönemdi. Ürdün Emiri Abdullah, bu süreçte hem çatışmaların kendi minik ülkesine sıçramamasına çalıştı, hem de Yahudilerle ve İngilizlerle hep temasta kaldı.
İngiltere'nin 1939'da yayınladığı 'Beyaz Belge', Filistin'e Yahudi göçünü sınırlıyor ve Filistinlilere ciddi haklar tanıyordu. Arap tarafı, Yahudileri savaşarak yok edeceklerine kesin şekilde inandığından, belgeyi müzakereye bile açmadan reddetti. Abdullah'ın tavrıysa, teklifin kabul edilmesi yönündeydi.
29 Kasım 1947'de Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında paylaştırılması konulu tasarının BM'de oylanmasından önce, Abdullah, içinde İsrail'in gelecekteki başbakanlarından Golda Meir'in de bulunduğu bir Siyonist delegasyonuyla Amman'da bir araya geldi. Görüşmelerde Yahudi devletini tanıyacağını belirten Abdullah, karşılığında bütün Filistin'i Ürdün topraklarına ilhak etmek istediğini bildirdi. Buluşma, anlaşma sağlanamadan sona erse de, tarafların birbirine daha da yaklaşması sonucunu doğurdu.
15 Mayıs 1948'de, İsrail'in kuruluşunun resmen ilân edilmesinden bir gün sonra, Arap ülkeleri toplu halde bu yeni ülkeye savaş açtığında, kısa süre önce bağımsızlığına kavuşarak krallık statüsüne yükseltilen Ürdün, kendi ajandasının peşindeydi. Mescid-i Aksâ'yı da kapsayan Doğu Kudüs'ün egemenlik altına alınması, Kral Abdullah için yeterliydi; diğer Arap ülkeleriyle ortak bir 'kutsal savaş'a girişmek niyetinde değildi. Dönemin Arap liderinin de Abdullah'tan çok hazzettiği söylenemezdi.
1948'deki çatışmalar ateşkesle sonuçlandığında, Ortadoğu'da artık yeni ve bağımsız bir devlet daha vardı: İsrail. ABD başta olmak üzere uluslararası toplumun desteğini hızla elde eden İsrail, Araplarla olan ilk raundu da kazanmış, Doğu Kudüs'e henüz uzanamamış olsa da, varlığını bölgeye dayatmayı başarmıştı.
Krallığının yaşamasını ve uzun ömürlü olmasını birinci hedef olarak benimseyen Abdullah, İsrail'le sıkı işbirliğini bunun yegâne yolu olarak benimsemişti. Diğer Arap liderlerinin aksine Siyonizm karşıtı değildi. İsraillileri, bölgesel işbirliği-rekabet denkleminde, Ortadoğu'nun aktörlerinden biri olarak değerlendiriyordu, daha fazlası değil. Ama bu tavrın, o dönemin sıcak tartışmaları içinde Arap kamuoyunca ve rakip siyasi akımlarca 'ihanet' olarak yorumlanmaması imkânsızdı. Nitekim de öyle oldu.
20 Temmuz 1951 günü cuma namazını kılmak için Kudüs'e gelen Kral Abdullah, Mescid-i Aksâ'nın merdivenlerinde bir Filistinli tarafından vurularak öldürüldü. Katil, 21 yaşında bir terziydi. Kendisini kimin azmettirdiği belirlenemese de, suikastın sebebinin, Kral Abdullah'ın İsrail siyaseti olduğu gayet açıktı. O günlerde, Doğu Kudüs'ün de müzakere masasında yer aldığı kapsamlı bir barış anlaşmasının taraflar arasında görüşülmekte olduğu söylentisi yaygındı. Bunun, Filistinlileri öfkeden çılgına çevirmemesi düşünülemezdi.
Kral Abdullah'ın öldürülmesi, İsrail'in kuruluşundan bu yana işlenen ve Kudüs'ün merkezinde yer aldığı ilk büyük siyasi suikasttı. Ürdün devlet yapısını ve Ürdün-Filistin ilişkilerini temelinden değiştiren bu suikastı 25 Mart 1975'te Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdülaziz,
6 Ekim 1981'de Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat ve 4 Kasım 1995'te İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin'in öldürülmesi izleyecekti. Tüm bu suikastların hepsinin de temelinde, söz konusu liderlerin Kudüs politikası yatıyordu. Bu olaylar Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail'in Filistinlilere yönelik siyasetlerinde ciddi değişim ve dönüşümlere de yol açmıştı.
Kral Abdullah suikastı ve Ürdün'ün duruşundan başlayarak, önümüzdeki dört yazı boyunca bu dört önemli dönüm noktasını konuşalım. Günümüzdeki Kudüs realitesini ve Filistin meselesini bütün derinliğiyle kavramak için, bu şart çünkü.
Eski Türkiye’ olsa idik…
04:004/03/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mescid-i Aksâ'da, 20 Temmuz 1951 günü öldürülen Ürdün Hâşimi Krallığı'nın kurucu lideri Kral Abdullah, yaşamının noktalandığı Kudüs ziyaretine 15 yaşındaki torunu Hüseyin'i de götürmüştü. Dedesi tarafından adeta veliaht prens gibi yetiştirilen Hüseyin, suikast sırasında Abdullah'ın yanı başındaydı. Hüseyin, göğsüne taktığı madalyanın seken kurşunlardan birini savuşturması sayesinde, ölümden kıl payı kurtulmuştu. Ne var ki, genç yaşında üstüne çöken bu travma, ömrü boyunca yakasını bırakmayacaktı.
Filistinlilerin yaşadığı bir coğrafyaya daha fazla hükmetme hayalleri kurarken, Kral Abdullah'ın bir Filistinli tarafından öldürülmesi Ürdün Krallığı'nı derinden sarstı. Bu, nüfusun çoğunluğunu oluşturan bir millete (özellikle güvenlik ve istihbarat gibi) kritik konularda artık güvenilmemesi ve bunun yerine ülke topraklarında varlıklarını sürdüren Çerkeslerden ve bedevi kabilelerden güç alınması sonucunu doğurdu. Ordu ve iç güvenliğin bütün kritik makamları, zaman içinde bu iki unsur tarafından dolduruldu. İstihbaratın belkemiği de Çerkeslere bağlandı. Filistinlilerle esas kapışma ise 1970'te gerçekleşecekti.
Abdullah'ın 1909'da Mekke'de dünyaya gelen oğlu Talâl, kendisinden sonra tahta geçen isimdi. Sadece bir yıl süren yönetimi boyunca, Kral Talâl, babası döneminde ilişkilerin gerildiği Mısır ve Suudi Arabistan'la yakınlaşma siyaseti takip etti. 11 Ağustos 1952'de oğlu Hüseyin lehine tahttan feragat eden Talâl'a 'şizofreni' teşhisi konmuştu. Hayatının geri kalan kısmını Ürdün içinde ve dışında tedavilerle geçiren Talâl, babası Abdullah'la annesi Musbah'ın 1904 yılında evlendiği şehirde, İstanbul'da 7 Temmuz 1972 günü hayata gözlerini kapadı.
Avusturya asıllı muhtedî gazeteci-yazar Muhammed Esed, 'Mekke'ye Giden Yol' isimli eserinde, krallığı sırasında Amman'da Talâl'la baş başa yaptığı uzun bir sohbeti aktarır. Resmi tarihin kayıtlarının aksine, Talâl'da şizofreniye dair hiçbir emare gözlemlemediğini, aksine kendisinin son derece mantıklı bir siyasetçi olduğunu vurgulayan Esed, bir tahmini de dile getirir: Talâl'ın tahttan indirilmesi, kendisinin İngiliz karşıtı duruşu nedeniyle düzenlenen siyasi bir komplo olabilir.
Kendisinden sonra oğlu Hüseyin ve torunu (şimdiki kral) Abdullah'ın Batı kampıyla sıkı ilişkileri göz önüne alındığında, Muhammed Esed'in tahmininin doğru olması gayet mümkün.
47 yıllık saltanatıyla Arap dünyasında bir rekora imza atan Kral Hüseyin, uzun iktidarı boyunca bölgesel ve uluslararası birçok sarsıntıya şahitlik etti. Ancak bunlardan özellikle ikisi, tahtını tehdit edecek boyuttaydı: 1967'de İsrail'in işgaliyle Doğu Kudüs'ün Ürdün'ün kontrolünden çıkması ve ardından 1970'de ülkedeki Filistinli grupların yönetime başkaldıran isyan hareketi.
Kral Hüseyin, birinci sarsıntının etkisini İslâm ülkeleriyle diyaloğu sıklaştırıp, İsrail'i Doğu Kudüs'teki Müslümanlara ait dini mekânların yönetimini Ürdün'e vermeye ikna ederek giderdi. 1994'te İsrail'le imzalanan barış anlaşmasıyla, Ürdün'ün Doğu Kudüs'teki kontrol hakkı resmen geri kazanıldı.
(Ürdün, “Kudüs'ü İsrail'e teslim eden ülke” imajından sıyrılabilmek için, o yıllarda Türkiye'yi de özellikle denkleme dâhil etmeye çalıştı. Dönemin Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanı Dr. Lütfi Doğan'ın, 1979'da Ürdün'e davet edilmesi ve ardından Ürdünlü yetkililer eşliğinde Mescid-i Aksâ'ya götürülmesi, bu gayeye matuftu örneğin.)
Filistinli gruplarla Hüseyin arasında yaşanan gerginlikse, Filistin Kurtuluş Örgütü ve ona bağlı fraksiyonların ülkeden kovulmasıyla sonuçlanan geniş çaplı bir bastırma harekâtına dönüştü. Filistinli kalkışmasının bastırılmasında, Ürdün Pakistan ordusundan yardım aldı. Sonradan ülkesinde darbeyle yönetimi ele geçirecek olan Pakistanlı komutan Ziyâul-Hak, Filistinlilere yönelik askeri operasyonların kilit ismiydi. “Kara Eylül” olarak tarihe geçen olaylar 1971'de sona erdiğinde, ardında çoğu Filistinli olmak üzere binlerce ölü bırakmış; Yaser Arafat ve arkadaşlarının Lübnan'a sığınmalarına yol açmıştı. Bu ilk şokun ardından, Filistinlilerle Kral Hüseyin arasında zaman içinde yeniden yakınlaşma meydana geldi. Ancak bu sefer, Filistinliler 'sığınan', Kral ise 'kucak açan ve kuşatan' rolündeydi.
Kral Hüseyin'in İsrail'le yaşadığı tek büyük gerginlik, Hamas lideri Hâlid Meşal'in 1997'de Amman'ın göbeğinde İsrail tarafından öldürülme girişimiydi. Bunu ülkesinin egemenliğinin ve barış anlaşmasının açık ihlali sayan Kral, o günkü İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'yu, saldırıda kullanılan zehrin panzehrini Amman'a bizzat göndermek zorunda bıraktı.
7 Şubat 1999'daki ölümünden sadece iki hafta önce vasiyetini değiştirerek, kendisinden sonra tahtı oğlu Abdullah'a bırakan Kral Hüseyin, kardeşi Hasan'ı veliahtlıktan azletmişti. Bu ani ve sürpriz adımın sebebi olarak, Hasan'ın eşi Servet İkramullah'ın Hindistan kökenli oluşu gösteriliyor. Klasik anlamda, tahta dışarıdan bir ortağın katılması endişesi yani.
18 yıldır Kral Abdullah tarafından yönetilen Ürdün, bölgenin gidişatındaki belirsizlikle paralel biçimde, İsrail'le her alanda derin işbirliğini sürdürüyor. Babadan ve büyük dededen devraldığı siyasi mirasın kırılganlığının bilincinde olan Abdullah için, ayakta kalmanın tek yolu da bu işbirliğinden geçiyor. Ortadoğu'ya, Filistin'e ve Kudüs'e dair iddiaları bulunan bir Türkiye ise, Ürdün'ün bu denklemde hiç arzu etmediği bir 'arıza'. Arapların serencamıyla ilgilenmeyi 'zül' addeden eski Türkiye olsa idik, aramızdan su sızmayacaktı elbette.
Sarayında, yakından, yeğeni tarafından…
04:008/03/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz'le ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt arasında 14 Şubat 1945 günü gerçekleşen görüşme, Ortadoğu'nun yakın tarihinin dönüm noktalarından biridir. Süveyş Kanalı'na demirleyen Amerikan savaş gemisi USS Quincy'deki görüşmede, iki devlet arasındaki uzun süreli işbirliği ve koordinasyonun da temelleri atılmıştı. Zaman zaman bazı sarsıntılar yaşansa da, bu yakın ortaklık günümüzde de hâlen devam ediyor.
Tarihi zirvenin sonucunda Amerikalılar Suudilerin üzerinde oturduğu muazzam petrol okyanusunun imtiyazını elde ederken, Suudiler de bölgenin en güçlü ülkelerinden biri haline gelmelerine sebep olacak ekonomik kazanımlara erişiyordu. Anlaşmanın siyasi içerikli maddeleri de vardı. Roosevelt, Kral Abdulaziz'den “petrolü uluslararası ilişkilerde silah olarak kullanmamaları” ricasında bulunmuştu. Kral'ın buna verdiği cevap, “Siz de Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasını engelleyin” şeklindeydi. Taraflar birbirlerinin taleplerini kabul ettiler. Görüşme, çifte memnuniyetle sona erdi.
(Stephen Kinzer'ın 'Ezber Bozmak' kitabında kaydettiği ilginç bir ayrıntı daha var. Suudilerden petrol imtiyazı sözünü alınca, Başkan Roosevelt, “Bağışlayın beni” der, “İngilizler dururken neden bizi tercih ettiniz?” Kral Abdulaziz'in cevabı gülümseticidir: “Çünkü siz uzaktasınız!”)
Ortadoğu'da yeni bir denklemin vücuda geldiği görüşmeden yalnızca iki ay sonra, 12 Nisan 1945'te Başkan Roosevelt hayatını kaybetti. “Roosevelt yaşasaydı, İsrail projesinin Filistin topraklarında hayata geçirilmesinin mümkün olup olmayacağı” sorusu çok önemlidir. Zira kendisinden sonra başkanlığı devralan yardımcısı Harry Truman'ın Siyonistlere verdiği sıcak destek, İsrail'in kurulmasına giden yoldaki en kritik kilometre taşı olmuştur.
Truman'ın, 1944 seçimlerinde Henry Agard Wallace'un yerine aniden başkan yardımcılığına aday gösterildiğini düşündüğümüzde, Roosevelt sonrasının dikkatle planlandığı anlaşılıyor. İngiltere'nin Filistin'deki mandasının 1948'de bitişi sırasında Truman'ın ABD'de ipleri eline almış olması da hesaplanmış görünüyor. İster “komplo teorisi”, ister “kaderin cilvesi” diyelim; bu rastlantının 'tesadüfen' olması epey güç.
Suudiler, ABD'ye petrolle ilgili verdikleri sözü uzun süre tuttular. 1956'da Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirme adımında Amerika'nın Araplardan yana tavır alması da, bu tutumu destekledi. Böylece, 1964'te kardeşi Suûd'un ulemanın fetvasıyla azledilmesinden sonra Suudi Arabistan tahtına oturan Faysal bin Abdulaziz, özellikle ekonomik alanda büyük ölçüde ABD'ye bağlı bir ülkenin yönetimine geçmiş oldu.
Faysal, kendisinden önceki ve sonraki kardeşlerinin aksine, dindarlığı ve bölgesel meselelere İslâm nazarından bakma gayretiyle dikkat çekiyordu. 1960'lara damgasını vuran Suudi Arabistan-Mısır çekişmesi, aslında bir yönüyle bir dünya görüşü kavgasıydı da. Sovyetler etkisindeki Mısır'ın ideolojik duruşu, Faysal'ı bilhassa rahatsız ediyordu.
1970'te Abdunnâsır ölüp yerine Enver Sedat geçince, Suudi Arabistan'la Mısır yeniden yakınlaştı. Kral Faysal, özellikle İsrail'le mücadele konusunda Sedat'ın şahsında samimi bir ortak bulduğunu düşünüyordu. Kral'ın zihin dünyasında, Arapların İsrail'i yok ederek yeniden kendi şahsiyetlerini bulacaklarına dair bir hülya da vardı. 1967'deki Altın Gün hezimetinin bir rövanşı olarak, 1973'te Mısır öncülüğündeki birleşik Arap kuvvetleri İsrail'e saldırdığında, Suudi Arabistan elindeki bütün imkânları Kahire'nin emrine vermişti.
Ancak Kral Faysal'ın bilmediği bir şey vardı: Sedat'ın gerçek amacı, İsrail'i hezimete uğratmak değil, Tel Aviv'le imzalamak istediği bir barış anlaşmasına ABD'yi ikna etmekti. Sedat, Mısır ordusunun yeniden savaşmaya muktedir olduğunu göstererek, barış masasına güçlü bir şekilde oturmak istiyordu. Ötesini değil. Faysal'ın savaşa girerken amacıysa bunun çok daha ilerisiydi.
ABD'nin savaşa İsrail lehinde müdahalesi ve Arap ordularının ateşkese mecbur bırakılması Kral Faysal'ı öylesine sinirlendirdi ki, petrol üreten ülkeler Suudi Arabistan öncülüğünde Batı'ya ambargo başlattı. Kimsenin aklına bile gelmeyen bu adım, Amerika'nın ücra kasabalarına kadar etkisini gösterecek küresel bir krizi tetikledi, borsalar çöktü. Suudiler ellerinde ne büyük bir koz olduğunu bütün dünyaya gösterirken, aynı zamanda 1945'te petrolle ilgili verilen o sözü de ihlal etmiş oluyorlardı.
Ambargonun sona erdirilmesinden kısa bir süre sonra, 25 Mart 1975'te Suudi Arabistan Kralı Faysal, Riyad'daki sarayında kendi adını taşıyan yeğeni Faysal bin Musâid tarafından yakın mesafeden vurularak öldürüldü.
Kral Faysal'ı kimin öldürttüğü, henüz resmen açıklanmış değil. Ancak, petrol üreten Arap ülkelerine bu suikastla açık mesaj verildiği de su götürmez bir gerçek. Nitekim 1975'ten günümüze hiçbir Arap lider, petrolü (ve doğalgazı) uluslararası ilişkilerde bir silah olarak kullanmaya kalkışmadı. “Sarayında”, “kendi yeğeni tarafından”, “yakın mesafeden” sözcükleri, hepsinin zihninde capcanlı yaşıyor çünkü.
Ürdün Krallığı'nın siyasetini nasıl 1951'deki Kral Abdullah suikastı şekillendirdiyse, Kral Faysal suikastı da Suudi Arabistan'ın İsrail siyasetini şekillendirdi. “ABD'ye rağmen” Kudüs politikası geliştirmek ve uygulamaya kalkışmak da, Faysal'la sona eren buruk bir hatıra olarak kaldı.
Fazla yaklaşan da, uzaklaşan da gidiyor
04:0011/03/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
19 Kasım 1977 Cumartesi akşamı, Yahudilerin kutsal Şabat günü sona erdikten hemen sonra, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat'ın uçağının Tel Aviv'e inişini canlı yayında izleyen Araplar, şaşkınlık ve dehşetten neredeyse küçük dillerini yutacaktı. İsrail'le, kuruluşundan bu yana birçok defalar savaşmış bir Arap ülkesinin, hem de Mısır gibi güçlü bir Arap ülkesinin lideri, şimdi “barış ve kardeşlik temennileri” için Yahudilerin ayağına gidiyordu. Bu, neresinden bakılırsa bakılsın, şoke edici ve sonuçları itibariyle bölge tarihinin en önemli gelişmelerinden biriydi.
Mısır'ın İsrail'i resmen tanıması ve iki ülke arasında kapsamlı bir barış anlaşması imzalanmasıyla sonuçlanacak olan sürpriz ziyaret, iki taraf arasında bir dizi ince diplomatik temas sonucu, titiz biçimde planlanmıştı.
17 Mayıs 1977'de düzenlenen genel seçimleri, İsrail tarihinin en yüksek oy oranıyla kazanan Menahem Begin, bir ay sonra başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz, Mısır başta olmak üzere komşu ülkelerin liderlerine “barış” çağrısında bulundu. Bu çağrı, Filistin sorununu kalıcı biçimde çözmeyi kafasına koyan Demokrat ABD Başkanı Jimmy Carter'ın bölgeyle ilgili planlarına da uygunluk gösteriyordu. 13 Temmuz 1977'de İsrail Başbakanı Menahem Begin, “İsrail ve Komşuları Arasında Barış İçin Taslak” adlı planını ortaya atınca, ABD de Mısır nezdinde girişimlerde bulunmaya başladı.
Ekim ayının sonunda, Enver Sedat Romanya, İran ve Suudi Arabistan'ı kapsayan bir geziye çıktı. Sedat, Kudüs'ü ziyaret etme isteğinden ilk kez Bükreş'teki basın toplantısı sırasında söz etti. ABD ile temaslarını da bir yandan sürdüren Sedat, Tunus'ta toplanmak üzere olan Arap Birliği dışişleri bakanlarının, Mısır'ın İsrail'le bir anlaşmaya varmasını engelleyecek toplu bir karar almalarından endişe ederek elini çabuk tutmaya çalışıyordu.
9 Kasım günü, Mısır Parlamentosu'nda bir konuşma yapan Sedat, sözlerinin sonunda sürpriz bir şekilde, “eğer evlatlarından birinin bile yaralanmasını ya da ölmesini engelleyecekse” Knesset'e kadar giderek barışı müzakere etmeye hazır olduğunu ifade etti. Sedat'ın, işitenleri hayretlere düşüren bu çıkışı, Kudüs'te gazeteciler tarafından kendisine sorulduğunda, Begin “Sedat gerçekten Kudüs'e gelmek istiyorsa, bunu memnuniyetle karşılarız” demek durumunda kaldı.
13 Kasım'da İsrail kabinesi, Enver Sedat'ın Kudüs'ü ziyareti gündemiyle toplandı. Uzun tartışmaların ardından, toplantıdan, Sedat'a Knesset'te bir konuşma yapması için resmi davet iletilmesi kararı çıktı. Davet, 15 Kasım günü, Kahire'deki ABD Büyükelçiliği kanalıyla Mısır yönetimine ulaştırıldı.
Enver Sedat, bu sırada Suriye'nin başkenti Şam'daydı. Ziyaretin amacı, Hafız Esed'i İsrail'le müzakerelere başlamaya ikna etmekti, ancak iki lider arasında anlaşma sağlanamadığı gibi, diplomatik temaslar çerçevenin epey dışına taşarak karşılıklı söz düellolarına da sahne oldu.
Sedat'ın Kudüs'ü ziyaret planı, Mısır'daki politik havayı da gerginleştirmişti. Dışişleri Bakanı İsmail Fehmi, Sedat'ın İsrail'le barışma niyetini protesto amacıyla görevinden istifa etti. (İsmail Fehmi'nin, yine kendisi gibi diplomatlığı seçen oğlu Nebil Fehmi, Muhammed Mursi'nin darbeyle devrilmesinin ardından kurulan hükümette dışişleri bakanı olarak görev yapacaktı.) Sedat, Fehmi'nin yerine, daha sonra BM Genel Sekreteri de olacak olan Kıpti asıllı Butros Gali'yi getirdi.
Kudüs temaslarına Mescid-i Aksâ'dan başlayan Sedat, bayram namazını Müslümanlarla birlikte kıldıktan sonra, Knesset'e geçerek bir konuşma yaptı. Konuşmasında iki halkın artık birlikte ve kardeşçe yaşamasına vurgu yapıyor, Kudüs'e barış için geldiğini söylüyordu. Sedat'ın bu hayali, iki yıl sonra Beyaz Saray avlusunda imzalanan kapsamlı bir barış anlaşmasıyla gerçekliğe kavuşacaktı.
Cemal Abdunnâsır döneminin tortularından kurtulmak maksadıyla önce Sovyetler Birliği'nin Mısır'daki varlığına son veren Sedat, ardından Müslüman Kardeşler'e ve diğer gruplara elini uzatmış, ülkedeki İslâmcı muhalefetin nispeten rahata ermesine imkân tanımıştı. Ancak İsrail'le imzalanan anlaşmanın doğurduğu öfke dalgası, Sedat'ın da sonunu hazırlayacaktı: 6 Ekim 1981 günü, Hâlid Şevkî el İslâmbûlî adlı bir yüzbaşı ve iki arkadaşı, 1973 Yom Kipur Savaşı'nda kazanılan zaferin kutlandığı tören alanında protokolü otomatik silahla taramış, aralarında Sedat'ın da bulunduğu 11 kişiyi öldürmüştü.
1951'de Ürdün Kralı Abdullah'ın “İsrail'le fazla yakınlaşmasından dolayı” bir Filistinli tarafından öldürüldüğü senaryo, böylece 30 yıl sonra aynen tekrarlanmıştı. Bu defa Mısırlı bir lider, aynı gerekçeyle suikasta kurban gitmişti. Arada (1975'te) gerçekleşen Kral Faysal suikastı da düşünüldüğünde, mesaj netti: İsrail'le işbirliği de, İsrail'e direnmek de aynı sonucu getiriyordu.
Bu üç suikast, Filistin ve Kudüs davasına taraf olan üç önemli Arap ülkesinin (Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan) Filistin ve Kudüs siyasetlerini tamamen kilitleyecek, sonraki liderleri net ve kararlı adımlar atmaktan alıkoyacaktı.
Sedat'ın öldürülmesinden sadece 14 yıl sonra, odak noktasında yine Kudüs'ün olduğu bir başka siyasi suikast daha gerçekleştirilecekti. Ancak bu defaki olay, kurbanın ve katilinin kimliği nedeniyle herkesi şaşkına çevirecekti.
Bu travmayı atlatmadan zor…
04:0015/03/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Filistin tarafıyla kalıcı bir barışı hedefleyen Oslo Süreci (1991-93), İsrail içinde çok ciddi bir protesto dalgasına neden olmuştu. Özellikle aşırı sağcı Yahudiler, Başbakan Yitzhak Rabin'i “İsrail'in bileğinin hakkıyla sahip olduğu şeyleri düşmana peşkeş çeken bir hain” olarak tanımlıyordu. Yerleşimciler her gün protesto gösterileri organize ediyor, toplumun birçok kesimi Rabin'in İsrail'i Filistinlilere teslim ettiği eleştirilerine hak veriyordu.
Gösterilerde, Likud Partisi lideri ve geleceğin başbakanı Benyamin Netanyahu özellikle öne çıkan bir isimdi. Netanyahu, Rabin hükümetinin Yahudi değerlerinden ve geleneklerinden tümüyle koptuğunu savunuyordu. Likud'un organize ettiği gösterilerde taşınan pankartlar, Rabin'i sıklıkla Nazi üniforması içinde tasvir ediyordu. Netanyahu ve diğer Likud yetkilileri, başbakanı açıkça hedef olarak göstermekten de kaçınmıyordu.
Ancak hiç kimse, bütün bu öfke selinin, Rabin'in öldürülmesiyle sonuçlanacağını tahmin etmemişti. Trajik akıbet, 4 Kasım 1995 akşamı geldi:
Oslo Görüşmeleri'ni destekleyen binlerce kişi, başkent Tel Aviv'in en büyük meydanlarından Malkey Yisrael'de bir araya gelmişti. Barış karşıtlarına gözdağı verme adına düzenlenen gösteri, tam bir miting havasındaydı. Ömrü savaş meydanlarında geçen 73 yaşındaki Rabin, Filistinlilerle barış adına attığı adımların, bütün öfkeye rağmen, yine de karşılık buluyor olmasından dolayı mutluydu. Kendisini dinleyen binlerce kişiye hitaben yaptığı konuşmada söylediği şu sözler, iç dünyasındaki değişimin de ispatıydı:
“27 yıl boyunca askerdim. Barışın mümkün olmadığı çok uzun bir zaman boyunca savaştım. Şimdi ise barış için çok büyük bir fırsat olduğuna inanıyorum.
İnsanların çoğunun barışı istediğine ve barışın getireceği riskleri üstlenmeye hazır olduğuna her zaman inandım. Şiddet, İsrail demokrasisinin temellerini aşındırıyor. Bu yüzden kınanmalı ve mahkûm edilmelidir.
Aramızda Mısır, Ürdün ve Fas'ın temsilcileri bulunuyor. Barışa doğru yürüyüşümüzde bize eşlik ettikleri için Mısır Cumhurbaşkanı'na [Hüsnü Mübarek], Fas [2'nci Hasan] ve Ürdün [Hüseyin] Krallarına teşekkürlerimi sunuyorum.
Barışın, bize de zarar vermeye çalışan düşmanları var. Oysa biz Filistinliler arasında da barış yolunda kendimize müttefikler bulduk, onlardan biri Filistin Kurtuluş Örgütü'dür.
Barış yolunun acılı olacağını biliyorum. Zaten İsrail için acısız hiçbir yol yok. Ama barışın yolu, savaşın yolu karşısında tercih edilmeye layıktır. Size tüm bunları, İsrail ordusu mensuplarının ve ailelerinin yaşadığı acıları yakından bilen, hem de savunma bakanlığı görevini yürütmekte olan bir asker olarak söylüyorum. Günün birinde Suriye ile bile barış yapmak mümkün olacak.”
Miting bitip de kalabalık dağılırken Başbakan Yitzhak Rabin ve kendisine eşlik eden küçük bir kalabalık, meydanın bir köşesindeki makam aracına doğru yürümeye başladı. Tam aracına bineceği sırada, kalabalığın içinden çıkan genç bir kişi Rabin'e doğru üç el ateş etti. Saatler tam 21.30'u gösteriyordu. Kurşunlardan ikisi göğsüne isabet eden Rabin hemen yakınlardaki İchilov Hastanesi'ne kaldırılarak ameliyata alındı. Doktorların kendisini kurtarmak için yoğun şekilde çaba gösterdiği 40 dakikanın ardından, Rabin hayatını kaybetti.
Rabin'in katili, henüz 25 yaşındaki Yahudi Yigal Amir'di. 1970'de, Mizrahi (Doğu kökenli) bir Yahudi ailenin sekiz çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Amir, ilk gençlik yıllarından itibaren radikal sağ grupların içinde yer almıştı. 1993'te hukuk ve bilgisayar okumak için Bar İlan Üniversitesi'nde kaydolduğunda, İsrail, Oslo Görüşmeleri'nin en ateşli tartışmalarına sahne oluyordu. Üniversite kampusunda müzakereler aleyhine düzenlenen gösterilerde Yigal Amir en ön saftaydı.
Amir, Başbakan Rabin'in attığı siyasi adımları ve Filistin'le barış için sürdürdüğü müzakereleri, Yahudi halkı için direkt bir tehdit olarak algılıyordu. Dini kaynaklardan elde ettiği birtakım tanımlar üzerinden, Rabin'i “hain” olarak etiketleyen Amir'in, nihayet 'Yahudilerin selameti için' başbakanın ortadan kaldırılması gerektiği düşüncesine varması da zor olmadı.
Yitzhak Rabin'in bir Yahudi tarafından öldürülmesi, İsrail halkı ve devleti için gerçek anlamda bir şok oldu. Savaşla ve çatışmayla geçen uzun yılların ardından, Filistin'le barışa en çok yaklaşıldığı bir zamanda gerçekleşen suikast, İsrail halkını yeniden karmaşık duyguların ve korkuların kavşağına getirip bırakmıştı.
Dahası, Filistin topraklarının devlet himayesinde işgal edilmesi suretiyle oluşturulan ve ur gibi büyüyüp yayılan yerleşimlerin, İsrailli yöneticiler için de büyük bir riski barındırdığı anlaşılmıştı. Fanatik düşüncelere sahip bir yerleşimcinin herkesin ortasında bir başbakanı öldürebilmesi, Rabin sonrasında işbaşına gelen yöneticilerin yerleşimcilere tamamen teslim olması sonucunu da doğurmuştu.
Rabin'den sonra başbakanlık koltuğuna oturan (1996-99) Benyamin Netanyahu, bugün de İsrail başbakanı. Netanyahu'nun Filistinlilere yönelik acımasız politikasının temelinde, Rabin'in yerleşimci bir Yahudi tarafından öldürülmesinin yarattığı travma yatıyor. Bu travma atlatılmadan ve unutulmadan, hiçbir İsrailli liderin Filistin ve Kudüs meselesinde 'taviz' vermesi mümkün değil. Tıpkı Ürdün, Suudi Arabistan ve Mısır devlet aklının şuuraltında yer eden diğer suikastlar gibi…
Libya’nın son aslanına veda...
04:0018/03/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz günlerde Libya'dan gelen bir haber, yine gündemin sıcaklığı içinde kaybolup gitti. Ülkenin doğusundaki Beydâ kentinde, 110 yaşında bir adam hayata gözlerini yummuştu. Tanıyanların “gerçek bir kahraman” olarak andığı bu adam, İtalyan sömürgeciliğine karşı direnişiyle destan yazan “Çöl Aslanı” Ömer Muhtâr'ın yaşayan son silah arkadaşıydı. Ölümüyle, bir dönemin son şahidi de dünyadan ayrılmış oluyordu.
Libya'nın en büyük kabilelerinden Berâise'ye mensup olarak, 1907'de Beydâ'da doğan Abdurrâzık Cilğâf el Berâsî, Ömer Muhtar'ın organize ettiği direnişe genç yaşında katıldı. Kabilesi, 1923-1931 yılları arasında aktif şekilde devam eden gerilla savaşı sırasında İtalyanlara hep baş kaldırmasıyla ünlüydü. Abdurrâzık Cilğâf da birçok Berâise mensubu gibi, Ömer Muhtar'ın yanı başında yer alarak direnişte rol oynadı.
Ömer Muhtar öncülüğünde İtalyanlarla yapılan Umm Şafetîr (1927) ve Fizân (1928) savaşlarında Abdurrâzık Cilğâf el Berâsî cephede bizzat çarpışan isimlerdendi. Her iki çatışmada da ciddi kayıplar veren İtalya, ardından savaş stratejisini değiştirmek durumunda kalmıştı. Bundan sonra savaş uçaklarının devreye sokulması ve toplu şekilde kadınların kaçırılıp direnişçilerin moralinin çökertilmesi yoluyla, İtalya sahada üstünlüğü ele geçirmeye başlayacak, nihayet 1931'de Ömer Muhtar yaralanıp sömürgeci güçlere esir düşecekti.
İtalyan faşist lider Benito Mussolini'nin 1937 tarihli ünlü Libya ziyaretinin fotoğraf ve video kayıtlarını izleyenler ise, İtalyanlara karşı direniş yıllarının hemen ardından gördükleri manzara karşısında küçük dillerini yutabilir. Libya sokakları Mussolini'yi karşılayan ve alkışlayan on binlerce insanla dolmuş, Libyalı gençler ülkenin yeni efendilerini İtalyan faşist marşı Giovinezza'nın Arapça versiyonuyla selamlamış, hatta ileri gelen kabile şefleri tarafından Mussolini'ye “İslâm'ın Kılıcı” dahi takdim edilmişti.
İtalya, sonrasında Libya'yı hızlı bir şekilde kolonileştirmeye girişti. Hedef, 1950 itibariyle ülkede 500 bin İtalyanın iskân edilmesiydi, ancak İkinci Dünya Savaşı'nın şartlarında bu elbette gerçekleşmedi. Dahası, İtalya kanlı bir şekilde el koyduğu Libya topraklarından 1943'te tamamen çekilmek ve yerini İngilizlere terk etmek durumunda kaldı.
1951'de Libya bağımsızlığına kavuşup resmen bir 'ülke' olarak uluslararası arenada yerini aldığında, kurulan birleşik krallığın başına Senûsî ailesinden İdris bin Muhammed getirildi. Abdurrâzık Cilğâf'ın kabilesi Berâise, Senûsîlerle yakın bağlar içinde olduğundan, yeni dönemde kabile mensupları üst düzey görevlere atandılar. Abdurrâzık Cilğâf ise, eski bir savaş kahramanı olarak Beydâ kentindeki mütevazı yaşamını sürdürdü.
Libya Kralı İdris es Senûsî, 1 Eylül 1969'da Muammer Kaddâfi ve ekibi tarafından devrildiğinde, ülke tarihinde artık yeni ve sıra dışı bir dönem daha başlamıştı. Libya'yı kontrol altında tutabilmek için kabilelerin desteğine ihtiyaç duyduğunun bilincinde olan Kaddâfi, eski dönemlerdeki kabile ittifaklarını dev bir konfederasyona çevirerek, “Libya Halk Cemâhiriyesi” olarak yakın tarihe geçen siyasi sistemi kurdu. Kimi kaynaklarda “Arap dünyasındaki ilk doğrudan yönetim” olarak da anılan sistem, kabilelerin küçük meclisler yoluyla direkt olarak merkeze bağlanmasını öngörüyordu. 2011'e kadar bu sistem büyük oranda kusursuz işledi.
Kaddâfi, Ömer Muhtar'ı ve örgütlediği direnişi kendisine örnek aldığını sıklıkla ifade ediyordu. Muhtar'ın ailesi ve silah arkadaşları da, iktidarı boyunca devrik Libya liderinden yakın ilgi gördüler. Kaddâfi, Suriyeli yönetmen Mustafa Akkad'ın kült filmi “Çöl Aslanı”nı da finanse etmiş, böylece Ömer Muhtar'ın milyonlar tarafından tanınmasını sağlamıştı.
Filmin başrol oyuncusu Anthony Quinn'in, “Tek Kişilik Tango” isimli hatıratında filmle ilgili anlattıkları ilginç ve komiktir. Buna göre:
Mustafa Akkad, eski kıyafetler ve makyaj yardımıyla Ömer Muhtar kılığına soktuğu Quinn'in çok sayıda fotoğrafını çeker, siyah-beyaz olarak tabettirir, bir dosyaya koyar. Kaddâfi ile bir görüşmesinde, dosya da koltuğunun altındadır. Havadan sudan sohbet ederler; tam kapıdan çıkarken Akkad dosyayı 'yanlışlıkla' yere düşürür ve fotoğraflar ortalığa saçılır. Kaddâfi gördükleri karşısında büyük şaşkınlık geçirir; bütün dünyadaki Ömer Muhtar fotoğraflarını topladığı özel bir koleksiyonu vardır, fakat bu parçaları ilk kez görmektedir. Akkad'a bunları nerden bulduğunu sorar. Akkad da, “Ömer Muhtar hakkında bir film planlıyorum. Kendisiyle ilgili araştırma yaparken, fotoğrafları Paris'teki bir sokak satıcısında bulup aldım” der.
Hikâyenin sonrası tahmin edilebilir. Kaddâfi projeyi hemen sahiplenir ve finanse eder. Çölde, içinde yüzme havuzları ve tenis kortu bile bulunan dev bir plato inşa edilir. Amerikalı, İngiliz, İtalyan ve Araplardan oluşan kalabalık bir kadroyla film çekilir. Kaddâfi, ortaya çıkan işten öylesine memnun kalır ki, filmin platosunu 30 milyon dolara Akkad'dan 'satın alır'.
Libya'nın yeniden istilacıların akınına uğradığı şu günlerde, Ömer Muhtar'a ve silah arkadaşlarına rahmet ve selâm olsun.
Mübarek’e tahliye ve akla gelenler
04:0022/03/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin askeri darbeyle devrilerek hapse atıldığı Mısır'dan, hukukun nasıl işlediğini gösteren bir haber geldi geçtiğimiz günlerde: 2011'deki halk ayaklanmasıyla koltuğunu bırakmak zorunda kalan Hüsnü Mübarek'in, kendisine isnat edilen suçlardan aklanarak serbest bırakılmasına karar verildi. Oğulları Cemal ve Alâ, zaten geçtiğimiz yıl hapisten çıkmışlardı. Mübarek'in de özgürlüğüne kavuşmasıyla, ülkede Arap Baharı sanki hiç yaşanmamış oldu, başa dönüldü.
Halk ayaklanmasının başlangıcından bu yana Mısır'da yaşananlara baktığımızda, ordunun krizi yönetme biçimi, Mübarek ve oğullarını “kansız biçimde” iktidardan düşürmek fikri etrafında şekillenmiş görünüyor. Ordu, eski başkomutan Mübarek'e saygıda kusur etmeyerek, kendisini adeta emekliye sevk etti. Tiyatro misali duruşmalara sedyeyle katılan Mübarek, mahkeme salonlarında da azami saygı gördü. 'Hapis' tutulduğu hastane şartları da gayet konforluydu; doğum günlerini kutlamaya gelen hayranlarına pencereden el sallamasına bile ses çıkarılmadı.
Mısır'da 2011 öncesinde orduyu özellikle rahatsız eden husus, Cemal Mübarek'in babasının yerini alması ihtimaliydi. Ayaklanma ve gösteriler, orduya bu ihtimali gayet şık bir şekilde devre dışı bırakma imkânı verdi. Mübarek ailesi, göstericilerin talep ettiği her şeyle suçlandı, haklarında iddianameler yazıldı; ama ne ceza aldılar, ne de hapsedilen diğer zanlılar gibi muamele gördüler. Ülkede ciddi şekilde söz sahibi olan ordu, istediğini elde etmişti. Mübarek'ler de halkın öfkesi yatışıp kamuoyu yeni sorunlarla boğuşmaya başlayınca, “hapishane misafirliği”nden azat edildiler.
Dolayısıyla, Hüsnü Mübarek hakkında verilen tahliye kararı, Mısır şartlarında hiç şaşırtıcı değil. Süreç gayet ustaca ve kitabına uygun şekilde yürütüldü ve sonlandırıldı. Şimdi mevcut Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, kendi iktidarını sağlamlaştırmak adına Mübarek'le ilgili küçük tasarruflarda bulunabilir, ama o da bir noktadan ileri geçmez, geçemez.
***
Muhammed Enver Sedat'ın 6 Ekim 1981 günü suikasta kurban gitmesinden itibaren, tam 30 yıl boyunca Mısır'ı yöneten Muhammed Hüsnü Mübarek'in iki yüzü vardı: Baskıcı ve despot bir yönetici olarak, insan haklarını ve demokrasiyi hiçe sayan bir diktatördü bir yanıyla. Ancak halkın ciddi bir kesiminin gözünde de milli bir kahraman ve istikrarın sembolüydü. Mübarek'i nasıl değerlendirdiğiniz, ona baktığınız yöne göre değişiyordu. Bu anlamda, okuma-yazma bilmeyen bir Mısır köylüsünün bakışıyla, meselelere idealler çerçevesinde bakan birinin bakışı da elbette birbirinin aynı değildi. Ne var ki, ideallerin pek kazanamadığı bir ülkeydi Mısır.
Mübarek'in şansı, ülke içinde kendisinin karşısında duran kesimlerin birbirinden kopuk ve halkın genelini ikna etmekten uzak oluşlarıydı. Mısır halkının fakirliği, ordunun elinde tuttuğu ciddi ekonomik kaynaklar ve toplumun genlerine sinen lidere itaat olgusu da Mübarek yönetiminin elini kolaylaştıran unsurlardı. Dahası, uzun iktidarı boyunca ülkedeki dini cemaatlerin, azınlık grupların ve Ezher ulemasının kâhir ekseriyeti de Mübarek'in yanındaydı.
Takvimler 2011'i gösterdiğinde, Mübarek yaşlanmış ve yıpranmış bir cumhurbaşkanıydı artık. Değiştirilmesi ve yönetimin tazelenmesi gerekiyordu. Ama ülkede kurulu düzen, Mübarek'in koltuğuna yine onun gibi birinin oturmasını öngörüyordu. Ordu işte bu noktada, hem seçimleri maniple ederek hem de protestocuların isteğine boyun eğmiş görünerek önce Müslüman Kardeşler'e geçit verdi, ardından iktidarı yeniden eline aldı.
2012'de Muhammed Mursi'nin cumhurbaşkanı olduğu seçimde, aslında rakibi Ahmed Şefik'in seçimi kazandığına, ancak ordunun hile yaparak Mursi'yi koltuğa oturttuğuna dair ciddi şüpheler var. Böylece, kuruluşundan bu yana hiç iktidar tecrübesi yaşamamış olan Müslüman Kardeşler, asla kaldıramayacakları bir enkazın üstüne itilecekler, başarısız olduklarında da alaşağı edileceklerdi. Nitekim öyle de oldu. Ahmed Şefik ise, halktan gördüğü teveccühün yönetimde yarattığı korku nedeniyle hâlâ sürgünde yaşıyor, Mısır'a dönmesine izin verilmiyor.
***
Mısır ve Hüsnü Mübarek örneğinin bize hatırlattığı bir başka şey de şu: Ön kabullerle ve ezberlerle İslâm dünyasında yaşanan gelişmeleri anlamamız mümkün değil. Her ülkeyi kendi iç dinamikleri, kurumları ve kaideleri çerçevesinde değerlendirmek, doğru sonuçlara ulaşma açısından bir mecburiyet. Öbür türlü, afaki yorumlarla hakikatin epey uzağına düşmüş oluruz.
“Demokrasi” kavramının, her halkın zihin dünyasında başka başka anlamlara geldiğini de unutmamak gerekiyor bu arada. Örneğin Mısır'da halkın önemli bir kesiminin, Mursi'nin devrilmesinin demokrasiyle çelişmediğini savunduğunu görmemiz mümkün. Ordunun, “bozulan durumu düzeltme adına, siyasete müdahale etmek zorunda kaldığını” düşünen Mısırlı sayısı hiç de az değil. Tıpkı bizde 12 Eylül askeri darbesini bir tür “mecburiyet” olarak savunanların ve “asayişi sağladığı için” Kenan Evren'e rahmet okuyanların bulunması gibi…
Zor zamanlar, yalnız adamlar
04:0025/03/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tam 42 yıl önce bugün, 25 Mart 1975'te, Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdülaziz, Riyad'daki sarayında kendi adını taşıyan yeğeni Faysal bin Musâid tarafından öldürüldü. Hâlen Mekke Valisi olarak görev yapan oğlu Hâlid'in ifadesine göre “İslâmî duruşu sebebiyle” suikasta kurban giden Kral Faysal, İslâm dünyasına ve Müslümanlara yönelik önemli adımlarıyla dikkat çeken bir yöneticiydi. Trajik sonunu da bu adımlarının hazırlamış olduğu, günümüzde yaygın kanaattir.
Faysal'ın kurduğu ve bugün de faaliyetlerine devam eden üç önemli uluslararası kurum, tek bir kişinin ufkunun İslâm dünyasında var olan potansiyeli harekete geçirmede nasıl işe yaradığını göstermesi açısından da kayda değerdir.
18 Mayıs 1962'de, dönemin Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Faysal'ın öncülüğünde Mekke'de kurulan Râbıtatu'l-Âlemi'l-İslâmî (Muslim World League/ Dünya İslâm Birliği), İslâm ülkeleri arasında işbirliği ve dayanışmayı artırmak için düşünülmüş bir projeydi. Kurum, komünizm gibi akımlara karşı Müslümanları korumayı, aşırı milliyetçilik cereyanlarını kontrol altına almayı ve İslâm'ın barış mesajını dünyaya duyurmayı hedefliyordu. Kurucu heyette yer alan yirmi kişi arasında birçok seçkin Müslüman düşünür, siyasetçi ve fikir adamı vardı. Üyelerin tamamına yakınının, 1953'te Kudüs'te toplanan Genel İslâm Konferansı'nda aktif rol almış şahsiyetler olması da gözlerden kaçmıyordu.
Kısaca Râbıta olarak bilinen ve maddi kaynağının yüzde 90'ı Suudi Arabistan tarafından karşılanan kurum, kısa süre içinde İslâm dünyasının dört bir yanına ulaşmayı başardı. Açılan okul, cami ve medreselerin yanında, on binlerce öğrenciye burslar verildi, fakir ülkelere eğitim ve kültür yardımları sağlandı. Türkiye de Râbıta'nın el uzattığı ülkelerden biriydi. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türkiye, Avrupa'daki din görevlilerinin maaşlarını Râbıta üzerinden ödemişti. Uğur Mumcu'nun ortaya çıkardığı durum, Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından da resmen teyit edildi. Râbıta, aynı dönemde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki dini hizmetler için de Rauf Denktaş yönetimine 627 bin dolar yardımda bulunmuştu.
Michael Denis Rohan adlı bir Avustralyalı tarafından, 21 Ağustos 1969 günü Mescid-i Aksâ'nın ateşe verilmesi, İslâm dünyası için yeni bir krizdi. 1967'de İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgal etmesine engel olamayan Müslümanlar, şimdi de 'ilk kıble'nin yakılması karşısında acziyet sergiliyordu. Artık Suudi Arabistan tahtına oturmuş bulunan Faysal, İslâm ülkelerine bir çağrıda bulunarak, hep birlikte hareket edebilecekleri ortak bir yapı kurmayı önerdi. 25 Eylül 1969'da Fas'ın başkenti Rabat'ta toplanan İslâm ülkeleri devlet ve hükümet başkanları, Faysal'ın önayak olmasıyla “İslâm Konferansı Örgütü”nü oluşturdular. Şu anda merkezi Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde bulunan örgüt, “İslâm İşbirliği Teşkilâtı” adıyla varlığını sürdürüyor.
Kral Faysal'ın 1974'te kuruluşunu sağladığı üçüncü teşkilât, merkezi bugün yine Cidde'de bulunan İslâm Kalkınma Bankası. İslâm ülkelerinin kendi aralarında ekonomik yardımlaşma ve dayanışmasının artırılması amacıyla kurulan banka, faizsiz finans esasına göre çalışıyor ve bugün de fakir İslâm ülkelerine desteğini sürdürüyor. Bankanın resmen açılışı 20 Ekim 1975'i buldu, dolayısıyla Kral Faysal emek verdiği son kurumun aktif şekilde çalıştığı günleri göremedi; ama oğlu Muhammed el Faysal, babasından aldığı ilhamla faizsiz bankacılık sektörünü İslâm dünyasında kuran isim oldu. Ülkemizde de sektörün ilklerinden olan “Faysal Finans”, ismini Kral Faysal'dan alıyordu.
Suudi Arabistan, 1945'te Kral Abdulaziz'le ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt arasında gerçekleşen ünlü görüşmeden itibaren “Amerikan kampında” yer aldığı için, Kral Faysal döneminde kurulan bu üç büyük teşkilâtın, “CIA güdümünde” çalıştığına dair çeşitli suçlamalar getirilmiştir. ABD'nin, Sovyetler Birliği'ne karşı İslâm dünyasını kontrol etme ve dizayn aracı olarak, Suudi Arabistan eliyle bu organizasyonları kurup yönettiği şeklinde eleştiriler vardır.
Bu iddialar, o döneme ve Faysal'ın attığı adımlara baktığımızda pek tutarlı görünmüyor. Kral Faysal'ın, “ABD ile el ele” değil “ABD'ye rağmen” İslâm dünyasına alan açmaya çalıştığını söylemek, tarihsel veriler ışığında daha mantıklı olacaktır. Her üç kurumun da, Faysal'ın öldürülmesinin ardından Suudi Arabistanlı yöneticiler tarafından hızla pasifize edildiğini ve karar almaktan aciz hale getirildiğini de düşünürsek, makul bir yargıya varmamız kolaylaşacaktır.
Yine Suudi Arabistan'ın ABD ile ilişkilerine bakılarak, Müslümanlar arasında Faysal dönemindeki uluslararası atılımları görmezden gelmek şeklinde bir alışkanlık gelişmiştir. İran Devrimi'yle birlikte “kahraman ihtiyacı”nı Humeynî üzerinden karşılayan Müslüman kitleler, daha önceki bir başka “başarı hikâyesi”ne gözlerini kapamayı sürdürüyor. Üstelik günümüzde (ve gelecekte) bu örneğin tekrarlanması çok daha kolay iken…
Kral Faysal, döneminde yalnız bir adamdı. İslâm dünyasında ufkunu ve fikirlerini paylaşabileceği çapta bir lider yoktu. O da Enver Sedat'tan Zülfikâr Ali Butto'ya çeşitli vasat isimlerle çalışmak durumunda kalmıştı. Tıpkı, Recep Tayyip Erdoğan'ın şu anki yalnızlığı ve bunun karşısında İslâm dünyasının hayatî meselelerimize olan hissizliği ve sessizliği gibi…
Hatıralar bizi oralara bağlıyor
04:0029/03/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan tam 160 yıl önce, 1857'de, Diyarbekir'de yaşayan orta halli bir aile dünyaya gelen oğullarına Ali adını verdi. Anne-babasının Hz. Ali'ye olan muhabbetlerinden dolayı bu ismi alan Ali, küçüklüğünden itibaren etrafındaki çocuklardan çok farklı olduğunu herkese göstermişti. 9 yaşındayken beş yüzden fazla şairin toplam dört bin beytini ezberlemiş, gençlik yıllarında da hat sanatına merak salmıştı. Okumaya ve kitaplara öylesine düşkündü ki, arkadaşları koşup oynarken, o başka âlemlerdeydi. Bu dönemdeki hissiyatını ileride şöyle anlatacaktı: “Eğlenmeye merakım yok idi. Gezintiye gittiğimizde çocuklar oyun oynarken, ben bir tarafa çekilip kitap okurdum.”
Tahsilini tamamladıktan sonra devlet memuriyetine intisap eden Ali, ya da tam adıyla Ali Emîrî Efendi, otuz yıllık resmi görevleri boyunca maliye müfettişi ve defterdar olarak imparatorluğun birçok şehrini dolaştı. Selânik, Adana, Kırşehir, Yanya, İşkodra, Halep ve Sanâ, bu şehirlerden sadece birkaçıydı.
Ali Emîrî Efendi görünürde 'maliye memuru' olsa da, aslında deha derecesinde bir kitap uzmanı ve merakı sonsuz bir koleksiyoncuydu. 1908'de kendi isteğiyle emekli olmadan önceki son görev yeri olan Yemen'e, sırf çok kıymetli bir kitaba ulaşabilmek için gitmişti örneğin. Sahip olduğu bir kitabın diğer cildinin Yemenli bir kabile şefinde bulunduğunu haber alan Ali Emîrî Efendi, dilekçe vererek “Beni Yemen'e gönderin” demişti.
Gittiği her yerde olduğu gibi, Yemen'in bütün sahaf, kütüphane ve özel kitap koleksiyonlarını da elden geçiren Ali Emîrî, İstanbul'a dönerken topladığı sandıklar dolusu kıymetli eseri de beraberinde getirmişti. Kitaplar Yemen'in tarihi, kültürü, geleneksel yapısı ve önemli şahsiyetleri hakkındaydı. Ayrıca içlerinde çok kıymetli edebi metinler ve şiir divanları da yer alıyordu.
1924'te İstanbul'da hayata gözlerini yuman Ali Emîrî Efendi, hayatı boyunca derlediği ve şehirden şehre taşıdığı paha biçilmez kitap koleksiyonunu, bizzat kurduğu kütüphaneye bağışladı. Ali Emîrî, kütüphanesine kendi adını vermeyi de reddederek “Millet Kütüphanesi” denilmesini tercih etti. Kitaplarını milletine bağışlamıştı çünkü, kıyamete kadar milletinin duası ona yeterdi.
Hâlen İstanbul Fatih'te Fevzi Paşa Caddesi üzerindeki tarihi binasında hizmet veren Millet Kütüphanesi, kurucusu Ali Emîrî Efendi'nin kişisel merakı ve ihtimamı sayesinde, Yemen konusunda hâlâ çok önemli bir kaynak durumunda. Yemenli yetkililerin, akademisyen ve kültür adamlarının, uzun yıllar boyunca bu eserler üzerinde ayrıntılı şekilde çalıştıkları, kendi ülkelerini İstanbul'daki küçük bir kütüphane vasıtasıyla derinlemesine tanıdıkları biliniyor.
Yemen'le ilgili ne zaman bir konuşma yapsam, bu anekdotu mutlaka aktarırım. Hele de bu konuşmalar Millet Kütüphanesi civarında bir yerdeyse, dinleyiciler Yemen'le bağlarımızın hiç tahmin etmedikleri kadar sıkı ve yakından olduğunu da fark etsinler diye.
Yemen'le İstanbul'daki tek irtibatımız Millet Kütüphanesi'ndeki Yemen yazmalarından ibaret değil elbette. Kütüphaneye sadece on dakika uzaklıkta bulunan Hırkaişerif Camii, Hz. Peygamber'in Yemenli Uveys el Karenî'ye (Türkçesiyle: Veysel Karani) hediye ettiğine inanılan hırkaya ev sahipliği yapıyor. Hikâyesi çok meşhur olduğu için ayrıntılarına girmeye gerek yok; ama aynı cadde üzerinde iki önemli Yemen hatırasının bize göz kırptığını ve bizlere tarihle coğrafya arasındaki köprüleri yeniden kurmayı hatırlattığını da hiç unutmamamız gerek.
Bunlardan başka daha birçok bağlantı, ilgi ve izlek mevcut. Sadece İstanbul'da ya da Türkiye'de Arap coğrafyasına dair değil, oralarda da bizimle bir zincirin halkaları gibi sıkıca irtibatlı sayısız nişane bulmak mümkün. Hatta çerçeveyi sadece Osmanlı İmparatorluğu ile de sınırlı tutmamak lazım; tarih boyunca kurulmuş ve yıkılmış bütün İslâm devletlerinin sayısız izi, coğrafyanın dört bir yanına dağılmış olarak duruyor ve meraklılarının kendilerini keşfetmesini bekliyor. Yalnızca ayakta kalanları değil, yok olup gidenleri de gün yüzüne çıkarıp, koskoca bir İslâm tarihinin coğrafyayla ve halklarla ünsiyetini yeniden sağlamak, günümüzde ciddi bir sorumluluk haline gelmiş bulunuyor.
Özelde Yemen, genelde bütün Ortadoğu coğrafyası, şu anki kaos ve karmaşa manzarası üzerinden gündemimize dâhil olabiliyor. Arap topraklarına bakarak sadece kan ve gözyaşını gören gözler, bir süre sonra duygusal ve mantıksal olarak da buralardan kopmaya başlıyor. Dilimize çoktan yerleşen “Ortadoğu bataklığı” türünden tanımlamalar, içinde yaşadığımız ve ait olduğumuz ana bünyeye yabancılaştığımızın ve ondaki hastalıkları tedavi etme iddiamızdan vazgeçtiğimizin de bir göstergesi aynı zamanda.
Benzer konu, konuşma ve yazıların hep geldiği noktaya geliyoruz yine: Bu coğrafyaya yabancılar gibi dışarıdan ve tepeden bakma lüksüne sahip değiliz. Muhabbetle, şefkatle, merhametle, merakla ve ısrarla İslâm dünyasını yeniden okumak, tanımak, araştırmak ve derinlemesine bilmekle mükellefiz.
Ortadoğu neresi?
04:001/04/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ortadoğu terimini ilk olarak kimlerin kullandığı ve bu terimin hangi coğrafi sınırları kapsadığı tartışmalıdır. Genel kabule göre, İngiliz Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Hindistan Dairesi diplomatları tarafından 1850'lerde dile getirilen kavramın yaygınlaşması, 1902'de ABD'li denizci ve stratejist Alfred Thayer Mahan'ın kaleme aldığı bir makale vasıtasıyla oldu. Bir İngiliz dergisi olan 'National Review'de 'Ortadoğu' ifadesini Basra Körfezi'nin etrafındaki alanları tanımlamak için kullanan Mahan'ın ardından, çok sayıda gazeteci ve akademisyen de aynı yolu izledi. Terim, böylece dünyanın bütün dillerine girerek, Arap coğrafyasının merkezî bölgelerinin tanımlanmasında kullanılır hale geldi.
İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesine kadar, Türkiye ve çevresindeki ülkeler “Yakındoğu”, Mezopotamya'dan Myanmar'a (o zamanlar Burma) kadar olan ülkeler “Ortadoğu”, Çin ve çevresi ise “Uzakdoğu” olarak telakki ediliyordu. Daha önceki dönemlerde ise, “Yakındoğu” ile Balkanlar ve diğer Osmanlı İmparatorluğu toprakları, “Ortadoğu” ile İran, Kafkaslar, Afganistan ve Orta Asya, “Uzakdoğu” ile de Çin, Japonya ve Kore kastediliyordu.
Alfred Thayer Mahan'ın çizdiği çerçeve, tüm bu tanımların hepsini geride bırakarak, günümüzde gerek medya dilinde gerekse akademik dünyada tercih edilen yegâne tanımlama olarak yerleşti. Tanımın dışında kalsa bile, bölge meselelerine dâhil oluşları nedeniyle Mısır ve Türkiye'yi de Mahan'ın çerçevesinin içine katmak mümkündür. Coğrafi olarak 'Afrika ülkesi' kabul edilen Mısır ve fiziksel anlamda Avrupa'ya daha yakın duran Türkiye, Ortadoğu'daki hiçbir problem ve gelişmenin dışında kalacak durumda değildir.
Batılıların doğusunu ve onların coğrafi yön algısını belirttiği için, 'Ortadoğu' kavramına Müslüman dünyadan haklı eleştiri ve itirazlar yükseltilmiştir. Alternatif olarak ortaya atılan “Batı Asya” ve “Doğu Akdeniz” gibi kavramlar ise hem bölgeyi tanımlamakta ve kuşatmakta yetersiz kalmış, hem de kullanım noktasında yaygınlaşamamıştır. Bunda “Bir coğrafyaya, onu şekillendiren ve yönetenler isim verir” kuralının etkili olduğu aşikâr.
***
Kur'ân'ı coğrafi veriler üzerinden okuduğumuzda, karşımıza ilginç bir tablo çıkar. Hz. Peygamber'e ve Müslümanlara kendilerinden söz edilen bütün peygamberlerin, bugün 'Ortadoğu' olarak adlandırılan bölgede yaşamış olması gerçekten çok çarpıcıdır. “Bir kısım peygamberleri sana anlattık, bir kısmını da anlatmadık” diyerek dikkatleri “anlatılanlar”a çeviren Kur'ân'ın çizdiği tabloya göre:
Kuzey sınırda, Hz. İbrahim vesilesiyle Harran vardır. Güney sınır, Hz. Hûd'la birlikte Yemen'e iner. Doğuda, bugünkü Irak topraklarında yer alan (Hz. Yunus'un memleketi) Ninova vardır. Batıda ise sınır, Hz. Yusuf ve ardından Hz. Musa ile Mısır'a kadardır.
Kur'ân'da kendilerinden söz edilen bütün peygamberler bu dar kare içinde yaşamışlar, bütün mücadele burada verilmiş, kıyamete kadar gelecek olan insanlığa anlatılmaya değer görülen tüm kıssalar, bu coğrafyada cereyan etmiştir.
Ortadoğu coğrafyasına Kur'ân penceresinden baktığımızda (ki Tevrat ve İncil de aynı bölgeyi işaret eder), bugün bütün dünya devletlerinin etkili ve hâkim olmak için yarıştıkları alanla, âyetlerin çerçevesini çizdiği alanın tamamen örtüştüğünü görürüz. Burası aynı zamanda, Kur'ân'ın, içinin ve çevresinin bereketlerle doldurulduğunu defaatle belirttiği bir coğrafyadır.
İslâm, sadece mistik ve duygusal bir inanç değildir. İslâm'ın temel metni Kur'ân'ın siyasi, coğrafi ve jeo-stratejik okumalarına da ihtiyacımız var. Kur'ân'daki işaretlerden hareketle üretilecek bir uluslararası ilişkiler ve coğrafi önem teorisi, Müslüman âlimlerin ve siyaset bilimcilerin henüz ilgilenmedikleri ve bâkir bıraktıkları, hayati bir sahadır.
***
İlahî hikmetin de açıkça gösterdiği gibi, Ortadoğu coğrafyası insanlık tarihi için tâ en başından beri en önemli merkez nokta olagelmiştir. Tarih boyunca, bu coğrafyaya (ve özellikle de Filistin ve çevresine) hâkim olan devletler, “dünya imparatorluğu” seviyesine yükselmişler, küresel bir güç haline gelmişlerdir. Bu hakikat, bugün de değişmiş değildir. Filistin ve çevresinde üstünlük kimin elindeyse, dünyada da onun sözü geçmektedir. Bunun tersi de doğrudur: Dünyada kimin sözü geçmekteyse, Filistin ve çevresinde de üstünlük onun elindedir.
Tarih hamasî sloganlarla, basit genellemelerle ve ezbere yaklaşımlarla anlaşılamaz. Tarih anlaşılmadan da günümüzü ve geleceğimizi koruyup kurmamız mümkün değildir. Dünyayla mücadeleye ve yarışa girişmenin başlangıç noktası, bugünlere nasıl gelindiğini soğukkanlılıkla ve objektif bir tutumla değerlendirmek olmalıdır.
Ortadoğu kavramını kullanıp kullanmayacağımızı tartışırken geçirdiğimiz vaktin çok daha fazlasını, bu bölgeyi derinlemesine bilmek, tanımak, okumak ve anlamak için harcamamız gerekiyor. Bu coğrafyada emelleri olduğundan şikâyet ettiğimiz “dış mihraklar”ın bize olan ilgisinin çeyreğini, biz kendi kendimize göstermiyorsak, ters giden bir şeyler var demektir.
Tutarlılık dertleri yok
04:005/04/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
İslâm dünyası ve Müslümanlar olarak, artık şunu anlamış olmalıyız: Temel insan hakları, demokrasi ve özgürlükler konusunda Batı'nın ve uluslararası sistemin tutarlılık diye bir derdi yok. Dolayısıyla, yaşadığımız her problemde onlara ilkeleri hatırlatmaya, haklara saygı göstermelerini talep etmeye, başımız sıkışınca onlardan yardım istemeye de gerek yok.
Bugünlerde arka arkaya yaşanan iki gelişme, bu gerçeği bir kez daha teyit etti. Önce ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'da Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'yi samimi bir şekilde ağırladı. Ardından Suriye'nin İdlib bölgesinde onlarca sivilin hedef olduğu bir kimyasal saldırı düzenlendi. Ortadoğu'nun iki büyük yabancı gücünden ABD, Mısır'daki darbeye sahip çıkarken; diğer süper güç Rusya da Suriye rejiminin cürümlerine kucak ve kanat açmayı sürdürdüğünü gösterdi.
Birbirine düşman ve rakipmiş gibi görünen ABD ile Rusya'nın, sadece kendi menfaatleri doğrultusunda siyaset yürüttüklerini, İslâm dünyasına karşı tavır konusunda da gayet ortak hareket edebildiklerini gösteren gelişmelerdi bunlar aynı zamanda. Birkaç günlük siyasi kazanımlar ve iç siyaset kavgası uğruna zaman zaman “Trump'çı” ya da “Putin'ci” olanlarımızın ibret alması gereken manzaralardı ayrıca.
Donald Trump'ın “yerleşik düzene meydan okuyan sarışın kahraman” olarak pazarlandığını, Vladimir Putin'in de “yeni ve karizmatik uluslararası partnerimiz” olarak kucaklandığını hatırlayınca, ABD ve Rusya'nın çizmeleri altında ezilen mazlumlara karşı insanın yüzü daha da kızarıyor.
***
Başkan seçildiğinde, Donald Trump'ın Ortadoğu'nun dengelerine nasıl yaklaşacağına dair birçok tahmin, temenni ve peşin okuma söz konusu olmuştu. Atılan son adımlara bakınca, manzaranın büyük oranda netleştiği söylenebilir:
Trump ve ekibi, kendi ifadeleriyle “radikal İslâm”ı bir tehlike olarak kabul ediyor. Bu nedenle, Ortadoğu ve İslâm dünyasındaki bütün siyasi ya da silahlı hareketler, Trump kabinesi tarafından otomatikman “potansiyel düşman” addediliyor. AK Parti, Müslüman Kardeşler (İhvân), Nahda, Hizbullah, Hamas vs. hiç fark etmiyor. Trump ve etrafındakiler, Müslüman dünyadaki bütün yerel alternatifleri kafalarında aynı çuvala dolduruyor. Türkiye gibi ülkeleri “yine de yedekte tutma” eğilimi varken, mesela Mısır'da İhvân gözden çıkarılmış bulunuyor.
Trump'la birlikte, ABD'nin Ortadoğu'daki otokrat yönetimleri sonuna kadar destekleme siyaseti de bölgeye geri dönmüş görünüyor. Arap Baharı adı verilen bir mücadele süreci adeta hiç yaşanmamışçasına, Cumhuriyetçi refleksler tekrar sahneye çıkıyor. Arap Baharı, bu gidişle, sâbık ABD Başkanı Barack Obama'nın döneminde yaşanıp bitmiş bir macera olarak tarihe geçecek. Ve Obama, kararsızlıkları ve yalpalamalarıyla Arap dünyasının dengelerini alt üst eden isim olarak anılacak.
Trump'ın bölgeyle ilgili her adımı, Ortadoğu'yu yeniden Arap Baharı öncesindeki statükoya döndürmeye matuf. Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve Körfez'le saflar yeniden sıklaştırılıyor, İran tekrar uluslararası sistemden dışlanıyor.
Suriye ve Irak söz konusu olduğunda ise, tıpkı Obama döneminde olduğu gibi yeni ABD yönetiminin de, Rusya ile eş güdüm ve koordinasyon içinde hareket ettiği gözlemleniyor. Şöyle bir anlaşmadan dahi söz edilebilir: Suriye'nin fiilen Moskova'nın kontrolüne bırakılması karşılığında, Irak'ta da Washington'ın borusunun ötmesi.
Yüz yıl önce, gizli bir müzakere sürecinin sonunda dünyanın gözlerinden uzakta imza edilen ünlü Sykes-Picot Anlaşması gibi, ABD ile Rusya arasında da gizli bir anlaşma söz konusu olabilir. Hükümetleri ve dönemleri aşan, ülkelerin gündelik politikalarının çok ötesinde, çok boyutlu, stratejik ve kritik bir anlaşma… Belki bunu da, Sykes-Picot'da olduğu gibi, sürpriz ifşalar yoluyla resmen de öğrenebiliriz.
***
İslâm dünyasında yaşanan tüm gelişmeler, trajediler, katliamlar ve daha niceleri, bizi aynı noktaya götürüyor hep: En büyük eksiğimiz, bu toprakların akıbetini dert edinen, meseleleri yabancılara söz düşürmeden çözmeye talip ve kendine güveni sağlam olan yönetimler ve liderler. Türkiye'yi hariç tutacak olursak, neredeyse bütün ülkelerin ana sorunlarının kaynağı bu, denilebilir. Herhangi bir problemde dış dünyayı suçlamadan önce bünyenin kendi içine bakmak, tedaviye giden yolda doğru bir teşhis aşaması olacaktır. Yerli yerince teşhis edilmeyen hastalıklar için isabetli tedavilerin geliştirilemeyeceği malum.
Suriye krizi, Filistin sorunu, Mısır'da yaşananlar ve diğer önemli bölgesel meselelerde, problemin kaynağı İslâm dünyasının kendisiyle çok yakından ilgili. İslâm dünyası ortak hareket edebilseydi Suriye bu hale gelmeyebilirdi. Filistin içinde birlik sağlanabilseydi, İsrail işgali bu denli kolay ve yıkıcı olmayabilirdi. Arap ülkeleri Mısır'daki darbeyi desteklemeseydi, önümüzdeki acıklı tablo ortaya çıkmayabilirdi. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün.
Tekrar başladığımız noktaya dönersek:
Batı'dan yardım ya da empati beklerken, onların tutarlılık diye bir dertlerinin olmadığını hiç unutmayalım. Bir şeyi daha unutmayalım: İslâm dünyasındaki devasa sorunlar, ancak bizde çözüm iradesi ortaya çıkarsa çözülebilir. İçinde bulunduğumuz darmadağın halin sebebi de, bu iradenin yokluğu zaten.
Diriliş’ten geriye sadece acı kaldı
04:008/04/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Aynı semtten çıkıp okumak için gittikleri Paris'te tanıştıklarında, tarihler 1929'u gösteriyordu. Her ikisi de, Şam'ın Meydan bölgesinde yaşayan zengin tahıl tüccarlarının oğullarıydı. Ancak aralarında ciddi bir fark da vardı: 19 yaşındaki Mişel, Ortodoks Hıristiyan bir aileden gelirken, 17 yaşındaki Salahaddin, Sünni Müslüman bir çevrede büyümüştü. Aralarındaki din ve yetişme tarzı farklılığına rağmen Mişel ve Salahaddin, çok iyi anlaştılar.
Tam isimleriyle Mişel Aflak ve Salahaddin el Bitâr, Sorbonne Üniversitesi'ndeki eğitimleri boyunca bir yandan dostluklarını derinleştirirken, diğer yandan Arap milliyetçiliğine dair fikirlerini olgunlaştırdı. Fransız filozof Henri Bergson ve Karl Marx da, ikilinin etkilendiği isimler arasındaydı. Aflak 1932'de, Bitâr da 1934'te Suriye'ye döndü; her ikisi de büyük oranda komünizmi benimsemiş genç idealistler sıfatıyla, Suriye eğitim hayatına öğretmen olarak katıldılar.
Mişel Aflak ve Salahaddin el Bitâr'ın, Suriye Komünist Partisi'nin aslında Sovyetler Birliği'nin maşası olduğunu fark etmeleri uzun sürmedi. 1930'ların sonuna gelindiğinde, komünizmden tamamen kopan Aflak ve Bitâr, çok sayıda Suriyeli genci Arap milliyetçiliği fikrine ikna etmiş, onlarla gizli toplantı ve eğitim faaliyetleri düzenlemeye başlamıştı. Bu süreç, 1940'ta “Arap İhyâ Hareketi” adlı siyasi bir oluşumun doğuşuyla neticelendi. 24 Ekim 1942'de resmi görevlerinden istifa eden Aflak ve Bitâr, kendilerini tamamen siyasete ve Arap milliyetçiliği idealinin yaygınlaştırılması çalışmalarına verdi.
Fransız manda yönetiminin uygulamalarının çektiği tepkinin de yardımıyla, Mişel Aflak ve Salahaddin el Bitâr, başlattıkları siyasi hareketin tabanını hızla genişletti. Arap İhyâ Hareketi, Lazkiyeli bir Nusayrî olan Zeki Arsûzî'nin 1940'ta kurduğu 'Arap Baas'ı'nı da bünyesine dâhil ederek, 7 Nisan 1947'de resmen “Arap Sosyalist Baas Partisi” adını aldı.
“Baas” kelimesi (doğru yazılışıyla: Ba's) Arapçada “diriliş” anlamına geliyordu. Partinin kurucuları, Arap coğrafyasında yeni bir diriliş süreci başlatma umuduyla yola koyulmuşlardı. Ancak Suriye ve Irak'taki Baas tecrübeleri, tarihe diktatörlük, baskı ve gözyaşıyla geçecek, ardında nice kanlı hatıralar bırakacaktı.
1963'te bir ay arayla, askeri darbe yoluyla Irak (8 Şubat) ve Suriye'de (8 Mart) iktidara el koyan Baas Partisi, ilk önce kurucu kadro arasındaki siyasi ihtilaflarla yüzleşmek durumunda kaldı. 1966'da resmen ikiye bölünen parti, Suriye ve Irak kollarına ayrıldı; Zekî Arsûzî, Suriye Baas'ının başına geçerken, önce Lübnan'a ardından da Irak'a iltica eden Mişel Aflak, Baas Partisi'nin oradaki şubesini kurdu. Salahaddin el Bitâr da 1963-1966 arasında üç kez başbakanlığa getirilmesinin ardından, Baas Partisi'nin yönetimini ele geçiren Hâfız Esed ve ekibi tarafından diskalifiye edildi. Bitâr, ömrünün geri kalan kısmını, 21 Temmuz 1980'de bir suikasta kurban gidene kadar Paris'te geçirdi. Zeki Arsûzî, 1968'deki ölümüne dek Şam'da yaşadı. Irak'ta bulunan Mişel Aflak ise, tedavi için gittiği Paris'te 1989'da hayatını kaybetti; Saddam Hüseyin'in bizzat katıldığı bir cenaze töreniyle Bağdat'ta toprağa verildi.
1970'de Suriye'de Hâfız Esed, 1979'da da Irak'ta Saddam Hüseyin, parti içinde darbe gerçekleştirerek ülkelerinin tek hâkimi konumuna yükseldiler. Aynı siyasal kökenden gelmiş olmalarına rağmen, iktidarları boyunca birbirlerine düşman olan bu iki lider, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde Ortadoğu'daki birçok kritik gelişmede de başrol oynadı.
Özellikle 1979'da Şah Muhammed Rıza Pehlevî'nin devrilmesinin ardından İran'la sıkı ilişkiler geliştiren Hâfız Esed, Arapların İran'la olan bütün mücadelelerinde Tahran'dan yana tavır almasıyla dikkat çekti. İran-Irak Savaşı'nda (1980-88) İran'ı destekleyen tek Arap ülkesi Suriye olurken, Körfez Savaşı'nda (1990-91) da Suriye yine Irak'ın karşısındaydı. Bu ilginç çatışmayı İslâm tarihindeki geleneksel Şam-Bağdat rekabetine benzeten tarihçiler de vardır; haksız değillerdir.
Her ne kadar birbirlerine düşman olsalar da, her iki Baas iktidarının ortak olduğu bir yön vardı: Halklarına uyguladıkları baskı. Hama Katliamı'ndan (1982) Halepçe Katliamı'na (1988), her iki rejimin de insan hakları ve özgürlükler karnesi zayıf notlarla dolu. Suriye üzerindeki İran etkisi ve Esed ailesinin Nusayrî olması nedeniyle Irak ve Saddam Hüseyin iktidarı Sünni Araplarca daha fazla sevilse de, insani ilkeler bakımından birinin diğerine tercih edilebileceği bir yön bulunmuyor.
Saddam Hüseyin, elinde tuttuğu petrol rezervleri nedeniyle ABD ve Batı tarafından şeytanlaştırılarak, Irak halkı yıllar boyunca ambargolar altında inletildi. Nihayet ABD işgaliyle Saddam iktidardan düşürülürken, işgal sonrası dönemde Irak daha da kötü noktalara savruldu. Baas macerasının Irak kanadı, böylece tam 40 yıllık bir baskı ve dikta döneminin ardından tarihin sayfalarında yerini aldı.
Suriye Baas'ı ise Arap Baharı'nın sarsıntıları arasında ayakta kalma çabasını sürdürüyor. 2011'den bu yana en az 500 bin insanın daha hayatını kaybettiği Suriye'de, yakın tarih sadece katliamlardan, bombardımandan ve acıdan ibaret.
İslâm dünyasının durumuysa hepsinden daha acıklı: Katliamları, gözyaşını ve insani dramları sona erdirmeye güç yetiremeyişimiz bir yana, zulmün sona ermesi için ABD ya da Rusya'dan medet umar haldeyiz. Üstelik, onların bu topraklara sadece kendi menfaatleri için müdahale edecekleri gerçeğini de tamamen unutarak…
Arızanın sebebi toplumsal doku
04:0012/04/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz pazar İskenderiye ve Tanta kentlerindeki kiliselere düzenlenen kanlı saldırılar, Mısır'da uzun süredir yaşanan türbülans halinin son örnekleri oldu. En az 45 kişinin hayatını kaybettiği olaylar dünya tarafından kınanırken, hükümet de üç ay süreyle olağanüstü hal ilan etti. Ancak gittikçe bozulan asayişin yeniden tesis edilmesi pek kolay olmayacak gibi görünüyor.
Ülke tarihinin demokratik bir seçimle işbaşına gelmiş ilk cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi'nin askeri darbeyle devrildiği 2013 yılından bu yana Mısır, “yönetilemeyen bir ülke” konumunda. Bu düşünceyi, darbenin mimarı olan şimdiki Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'yi destekleyen kesimler de paylaşıyor. Birçok kritik alanda ülkenin baş aşağı düşüşe geçtiği, yaygın kanaat.
Ordunun ekonomi, siyaset ve güvenlik politikaları konusunda tek hâkim olduğu Mısır'da, Abdulfettah Sisi koltuğunu bıraksa bile, yerine onun bir benzeri gelecektir. Sisi, Mısır'daki mevcut karmaşanın nedeni değil, sonucu; çarpık sistemin üretip ön plana çıkardığı bir figür. Bu gerçek gayet iyi bilindiği için, hakkındaki bütün şikâyetlere rağmen Sisi'nin görevinden ayrılması için henüz düğmeye basılmıyor.
90 milyonu aşkın nüfusuyla ve stratejik konumuyla “Arap dünyasının amiral gemisi” durumundaki Mısır'da esas problem, militarist anlayışın geniş kitlelerce kabul görmesi ve ordunun hayatın içine kurduğu bariyerlerin bu sayede bir türlü aşılamamasıdır. Ordunun, ekonominin yüzde 70'ini kontrol etmesinin de direkt tesiriyle, Mısır halkı, askeri kadrolar içinden çıkan devlet başkanlarına “kurtarıcı ve emniyeti sağlayıcı baba” gözüyle bakmaktadır.
Adeta milli kodlara sinmiş bulunan “demir yumruklu yönetici” imajı sayesinde, geçtiğimiz yüzyılın ortasından beri ordunun güçlü temsilcileri eliyle yönetilen Mısır'da, halkın zihnindeki “demokrasi” düşüncesi, asker postalından bağımsız değil. Maalesef. Dışarıdan nasıl yakıştırmalarda ya da tahminlerde bulunursak bulunalım, Mısır bağlamında böyle bir sosyal gerçeklik var. Bu fark edilmeden, Mısır anlaşılamaz.
İnsan hakları, hürriyetler, demokrasi, serbest seçimler gibi bir takım hedef ve hayaller, Mısır'da halkın geniş kesimleri tarafından çok da anlamlı ve elzem bulunmuyor. Mısır, gerçek ve mutlak adalet peşinde koşanların azınlıkta olduğu bir sosyal dokuya sahip. Ordu da, çok iyi tanıdığı bu toplumsal zemin üzerinde dilediği gibi at koşturuyor.
Muhammed Mursi'nin devrilmesinde ve Müslüman Kardeşler yönetiminin alaşağı edilmesinde, kitlelerin şuuraltındaki “güçlü adam” imajının sarsılmasının ciddi etkisi oldu. Aleyhine başlatılan büyük medya kampanyası sırasında, hep Mursi'nin “zayıf”lığına vurgu yapıldı. Ordu yönetiminin yaptığı, halkın, arkasında askerin bulunmadığı bir devlet başkanını bağrına basmayacağı ve böyle bir düzende kendisini güvende hissetmeyeceği öngörüsü, aynen doğru çıktı. Mısır dışındaki dünya demokrasiden, sivillikten ve ordunun siyasetten çekilmesinin faziletlerinden dem vururken, sıradan bir Mısırlı, bu yeni durumdan fena halde ürktü. Darbeden önceki günlerde ülkenin meydanlarını dolduran yüz binler, askeri duruma el koymaya çağırırken, aslında “Mısır'ı sivillere bırakmayın” da diyordu. Bu, tam da ordunun istediği mesajdı zaten.
Bütün eksikliklerine, tecrübesizce ele alınan iktidarda yapılan yanlışlara ve eleştirilen yönlerine rağmen, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, Mısır toplumunun ortalamasının epey üzerinde bir profile sahip. 1954'ten bu yana Mısır'ı yöneten asker kökenli cumhurbaşkanları, toplumun genel algıları üzerinden giderek, Müslüman Kardeşler'i sistem dışına itmeyi başardı. 2013'den bu yana da, yine aynı algı düzeyine hitap eden bir siyasal kampanya sürdürülüyor. Halk nezdinde başarılı da oluyor.
“Refah Partisi içinden bir kadronun çıkıp AK Parti'yi kurmasına benzer bir tecrübe Mısır'da da yaşanabilir mi?” sorusu sıkça sorulur. Sorunun altında merak edilen husus, aslında Müslüman Kardeşler'in ne kadar esneyip değişebileceği konusudur. Mevcut şartlar ve dengeler çerçevesinde, bu soruyu şöyle de formüle edebiliriz: “Müslüman Kardeşler, Mısır toplumuna inmeyi ve toplumun algısıyla barışmayı başarabilecek mi?” Yani, Müslüman Kardeşler tamamen kendi ilkelerini rafa kaldırıp, militarizmi kutsayan ve kurtuluşu askerden bekleyen bir çizgiye ilerleyebilecek mi?
Mısır'ın yakın tarihine baktığımızda, 1952 darbesi sürecinde ve 2011 sonrasında Müslüman Kardeşler'in orduyla kurduğu yakınlığın, teşkilâta hep zarar verdiğini görürüz. Şu an yaşanan kıyım ve dağılma süreci, muhtemelen Müslüman Kardeşler idealinin bambaşka bir formatta yeniden üretileceği bir aşamaya doğru evrilebilir. Aktif siyasetten tamamen çekilmek ve yeniden toplumun saflarına dönmek, bu yolda atılacak ilk adım da olabilir.
Tam bu noktada, Müslüman Kardeşler'in geçmişten günümüze yürüyüşüne dair çok önemli bir çalışmadan okurları haberdar etmek isterim. Sakarya Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Zehra Betül Güney'in “Hasan el Benna'yı Yeniden Okumak / Müslüman Kardeşler'de Söylem-Eylem İlişkisi” (Açılım Kitap) adlı çalışması, birincil kaynaklara dayanan çok özgün bir metin. Özellikle Hasan el Benna'nın şahsiyetine ve fikirlerine odaklanan Dr. Güney, somut veriler üzerinden Müslüman Kardeşler'in siyasi çizgisinin oluşumunu gözler önüne seriyor.
Mardin notları
04:0015/04/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Çarşamba günü, Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nin misafiri olarak Mardin'deydim. Fakültede görevli akademisyenler Abdullah Asım Divleli ve Emin Selçuk Taşar'ın zarif davetiyle, “Şehir Deneyimleri” etkinliği kapsamında Kudüs'ü konuştuk. İlgili ve dikkatli bir izleyici kitlesiyle, taş mimarisinin şaheserlerini barındıran Mardin'de, ona birçok yönden benzeyen Kudüs'ü anmak gerçekten keyifliydi.
Artuklu Mimarlık, yaklaşık 5 yıldır devam eden “Şehir Deneyimleri” oturumları çerçevesinde, her hafta bir konuğu ağırlıyor. Çeşitli meslek gruplarından insanların, ziyaret ettikleri şehirleri, kendi bakış açıları ve tecrübelerine göre anlattığı etkinlik, fakülte öğrencilerinin hem farklı insanlarla tanışmasını sağlıyor, hem de dinledikleri şehir betimlemelerini kendi mimarlık bilgileriyle harmanlamalarını sağlıyor.
Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi üzerinden, Müslümanların mimari bağlamında kurdukları dili incelediği bir doktora çalışmasını sürdüren Emin Selçuk Taşar, fakülte öğrencilerine kendi ufuklarını oluşturmalarını öğütlediklerini anlatıyor. “Diğer şehirlerdeki fakültelerle kendimizi kıyaslamak yerine, biz akademik dünyaya buradan orijinal ve hakiki bir söz söylemeliyiz” diyen Taşar, aynı zamanda “Mardin Araştırmaları Merkezi”nin de müdürlüğünü yapıyor. “Arap Milliyetçiliği ve Mimarlık” konulu doktorasına devam eden Abdullah Asım Divleli de, Mardin gibi mimarlık için açık hava laboratuvarı hüviyetindeki bir şehirde olmanın avantajlarını anlatırken, fakültenin son yıllardaki atılımlarından umutla söz ediyor.
Eski Mardin'in sonunda yer alan Artuklu Mimarlık'ın binası da Osmanlı döneminden kalma harika bir taş yapı. Dikkatli bir restorasyonla şimdiki haline getirilen bina, dışarıdan misafirlerin ziyaretine de açık olmasıyla dikkat çekiyor. Öğrenciler, 24 saat hiç kapanmayan mekânı diledikleri gibi kullanabiliyorlar; ayrıca diğer fakültelerin öğretim üyeleri ve öğrencileri de mimarlık fakültesine yollarını düşürmeleri için her fırsatta davet ediliyor.
***
Daha önceki ziyaretlerimin aksine, Mardin'i bu defa son derece sakin (hatta tenha) buldum. 'Hendek savaşları' şehir merkezinde etkili olmasa da, PKK'nın sivil halk üzerindeki baskıları ve sonrasında yaşanan çatışmalar, Mardin ve çevresindeki canlılığı yok etmiş. Bunun üzerine, Suriye'de devam eden savaşın sınır ticaretini vurmasının direkt etkileri de eklenince, şehirde hayat durma noktasına gelmiş.
İnsanı hâlâ hayat dolu, esnafı hâlâ o klâsik dönemlerin âhî esnafları gibi ahlâklı ve güler yüzlü; ama bir iksir kaybolmuş Mardin'den. Kaybolduğunu herkesin bildiği, ama yerine yeniden koymak için ne yapılması gerektiği noktasında -henüz- adım atılamayan bir iksir.
Tarih boyunca benzer birçok imtihanı başarıyla savuşturan, son yıllarda çevresini kasıp kavuran sarsıntıları iç içe geçmiş bir kardeşlik ve sağlam bir bünye sayesinde en az hasarla atlatan Mardin, bu günleri de aşacaktır.
***
Eski şehrin sokaklarını adımlarken, sadece Mardin'i değil, tarih boyunca Müslümanların kurdukları, fethedip imarına katkıda bulundukları ya da içinden geçerek eser bıraktıkları bütün kadim şehirleri düşünüyordum. Bugünkü siyasi manzarada şahit olunan “yenilmişlik” görüntüsünün bile yok edemediği, insanın geleceğe dair umutlarını diri tutan ve bu topraklar için daha fazla çalışmaya teşvik eden muhteşem bir mirastı bu.
Zihnim her bir kapıyla, taşla ya da merdiven aralığıyla bir başka İslâm şehrine geçiş yaparken, kaçınılmaz olarak şu soruları da soruyordum kendime: Mirasımızı ne kadar tanıyoruz? Tanımak ya da tanıtmak için ne yapıyoruz? Medeniyetimizin kodlarını barındıran yeni şehirler kurmak iddiası bir yana, eskilerin inşa ettiği şehirlerle ilgili elimizde derli-toplu dökümler, envanter çalışmaları, kayıtlar, izlekler var mı?
Bunlar, cevapları henüz tatmin edici düzeyde olmayan sorular şüphesiz. Ama cevabını vermekten ve vermek için çaba göstermekten de kaçınamayacağımız sorular aynı zamanda. Çevremizi temiz tutmak ödeviyle, üzerinde yaşadığımız şehri derinlemesine tanımak ödevi arasında, sadece biçim farkı var. İkisi de, bir şehre karşı borçlarımızdan.
Kişisel olarak da, küçük gruplardan başlayıp devlet idarecilerine kadar açılan boyutlarda da, yapılabilecek sayısız iş var. Öncelikle şehirlerimizin tarihini ve kültürel yapısını ayrıntılarıyla bilmekle ve tarih boyunca bu alanda bizden öncekilerin neler yaptıklarını öğrenmekle mükellefiz.
Bir mimar ya da sanat tarihçisinin profesyonelliğinde değil belki ama, İslâm kültürünü ve Müslümanlığını ciddiye alan herkesin, asgari düzeyde İslâm şehirlerini tanımak yükümlülüğü bulunuyor. Tutulacak küçük notlardan, kaleme alınacak dev ansiklopedilere kadar, tamamlamamız gereken dev bir literatür boşluğu da karşımızda durmuş, yalvaran gözlerle biz Müslümanlara bakıyor.
Güncel siyasi tartışmaların ya da kavgaların, hayatımızın her alanını başka hiçbir şeye yer bırakmaksızın işgal etmesine izin veremeyiz. Klâsik kaynaklarımızda “bir şeyi, hak ettiği yere yerleştirmek” olarak tanımlanan 'hikmet'e başka türlü erişilemez.
Bir akademik tezin serüveni
04:0019/04/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail'in en büyük gazetelerinden Maariv'in, 21 Ocak 2000 günkü manşeti “Tantura'da Katliam!” şeklindeydi. Amir Gilat imzalı haber, İsrail'in kuruluşunun ilân edilmesinden bir hafta sonra, 22-23 Mayıs 1948'de Hayfa kentinin güneyindeki Tantura kasabasında sivil Araplara vahşi bir katliam uygulandığını vurguluyor, olayda İsrail ordu birliklerinin başrol oynadığını belirtiyordu. Gilat, haberini 1998'de Hayfa Üniversitesi'nde Teddy Katz tarafından hazırlanan 150 sayfalık bir yüksek lisans tezine dayandırmıştı.
Haberin içeriği, İsrail'in kurulduğu topraklardaki Arap nüfusun “kendiliğinden ve gönüllü olarak” bölgeyi terk ettiğini savunan resmi Siyonist tarih teziyle taban tabana zıttı. Dahası, bin 500 nüfuslu bir sahil kasabası olan Tantura'da, İsrailli askerler tarafından katliamdan geçirilen 250'ye yakın erkeğin tamamen savunmasız ve silahsız olduğunun vurgulanması, İsrail ordusunun 'etik' kodlarını da tartışmaya açıyordu. Habere göre, kurbanların evleri teker teker basılmış, tutuklanan Araplara kendi mezarları kazdırılmış, daha sonra hepsi kurşuna dizilmişti. Haberde, yine Katz'ın tezindeki bilgilere dayanılarak, Tantura sahilinde bugün Dor ve Nahşolim yerleşim birimlerinin ortak otopark olarak kullandığı alanda, öldürülenlerin gömüldüğü devasa bir toplu mezarın yer aldığı da belirtilmişti.
Maariv'in manşeti ülkede öyle büyük bir sarsıntı yarattı ki, katliamın sorumlusu olarak gösterilen Alexandroni Tugayı'nın hayatta bulunan emekli mensupları, Teddy Katz aleyhine hemen dava açtılar. Siyasetçiler, akademisyenler ve tarihçiler de konuya dâhil olmakta gecikmedi. Gelen yorumlar arasında en dikkat çekici olanı, “İsrail ordusunun etik kodları”nı kaleme alan ünlü Yahudi filozof Prof. Dr. Asa Kaşer'inkiydi. Ona göre, İsrail ordusunun Tantura'daki eylemleri “savaş suçu” kapsamında değerlendirilebilirdi.
***
Teddy Katz'ın ilginç akademik serüveni, Ortadoğu Tarihi bölümünde yüksek lisans yapmak için Hayfa Üniversitesi'ne başvurmasıyla başladı. Amacı, İsrail'in kuruluş sürecinde Hayfa ve çevresindeki Arap nüfusun bölgeyi nasıl terk ettiğini çalışmaktı. Danışman hocasının, konuyla ilgili epey çalışma yapıldığını, bunun yerine sahildeki Arap köylerine odaklanmasını tavsiye etmesi üzerine, Katz da kendisine Tantura ve diğer küçük kasabaları seçti.
İlk olarak, Filistinli mülteci Muhammed el Hatîb tarafından 1950'de Şam'da yayımlanan “Nekbe'nin Sonuçları” adlı kitabın İbranice çevirisini okuyarak işe başlayan Katz, Tantura'da büyük bir katliamın yaşandığına dair ipuçlarını burada yakaladı. Arap görgü tanıklarının ve katliamdan sağ kurtulanların ifadeleri, İsrail resmi tarihinin insanlara öğrettiğinden bambaşka şeyleri içeriyordu. Hem de bütün çıplaklığıyla.
20'si Arap 20'si de Yahudi olmak üzere, Tantura'da yaşananlara şahit olan 40 kişiyle yüz yüze görüşmeler yapan Katz, çarpıcı verilere ulaşmıştı. Katz'a konuşan Yahudi tanıklardan biri, 230 cesedin gömülmesine bizzat nezaret ettiğini bile anlatmıştı. Hayfa Üniversitesi'nde kurulan akademik komisyon, uzun ve ayrıntılı bir incelemenin ardından tezi 97 puanla kabul etti. Bu, üniversite tarihinde en yüksek puanla onaylanan yüksek lisans teziydi aynı zamanda.
Kendisi de Hayfa Üniversitesi'nde okuyan Maariv muhabiri Amir Gilat tarafından fark edilip haberleştirilinceye kadar, Katz'ın tezi fakülte kütüphanesinin tozlu raflarında kaldı. Maariv'in ünlü manşetinden sonraysa, her yüksek lisans tezine nasip olmayacak haklı bir şöhrete kavuştu.
***
“İsrail ordusunu lekelemek” suçlamasıyla eski askerlerin Teddy Katz hakkında açtığı dava, 13 Aralık 2000'de başladı. Kamuoyunun yoğun ilgisiyle karşılaşan duruşmalar devam ederken, Katz, “akademik ölçülere sığmayacak hatalar yaptığını” itiraf etmek zorunda bırakıldı. Hayfa Üniversitesi de bunun üzerine tezin yeniden değerlendirilmesine karar vererek, Katz'a metni gözden geçirip tekrar yazması için süre tanıdı. Bir buçuk yıl boyunca tezine yoğunlaşan Katz, 2002 sonunda çalışmasını üniversiteye sundu. Jüri bu defa teze oldukça düşük bir puan vererek, kerhen kabul etti; ama Katz'ın doktora yapmasının önünü de kapatmış oldu.
Ancak konu elbette kapanmayacaktı. İsrail'in resmi tarih tezlerine karşı çıkarak, özellikle devletin kuruluş sürecindeki olayları eleştirel bir bakışla ele alan “Yeni Tarihçiler” akımına mensup iki Yahudi profesör, Benny Morris ve Ilan Pappe, Katz'ın “katliam” tezine destek veren çalışmalarla konuya müdahil oldular. Morris, 1987 tarihli “Filistin Mülteci Sorununun Doğuşu” adlı kült kitabının 2004'teki ikinci baskısına Tantura özel ilavesi yaptı. Pappe de, Kaliforniya Üniversitesi'nin yayımladığı Filistin Araştırmaları Dergisi'ne yazdığı kapsamlı bir makaleyle Katz'ı savundu.
Teddy Katz ve yüksek lisans tezinin başına gelenlerin bu özet hikâyesi, İsrail resmi tarih yazıcılığının, kendi bünyesi içinden gelen küçük itirazlara bile ne denli haşin yaklaştığının ilginç bir göstergesi. Lobi faaliyetleri ve siyasi baskılarla Yahudi Soykırımı'nın (Holokost) inkârını dünyanın birçok hükümetine suç saydırmayı başarmış bir ülke için, izahı zor bir çelişki bu.
..Ezher’in çözümü, çözüm değil
04:0022/04/2017, Cumartesi
Mısır'ın başkenti Kahire'de bulunan Ezher Üniversitesi, Batılı kaynaklarda ve günlük medya dilinde, “İslâm dünyasının en yüksek dini otoritesi” olarak anılır. Ezher'den herhangi bir açıklama yapıldığında, bu adeta bütün Müslümanları bağlayacak bir nihai hüküm gibi takdim edilir. Kurumun yöneticisi konumundaki Ezher Şeyhi (şu anki isim, Prof. Dr. Ahmed Tayyib) de adeta “Müslümanların halifesi” imiş gibi sunulur. Ezher Şeyhi'nin Araplar arasındaki yaygın lakabı ise “İmâmu'l-Ekber” yani “İmamların en büyüğü”dür.
Tüm bunlar, Sünnî dünyanın en köklü dini yapılanması olması hasebiyle (kuruluşu 970), Ezher'in yüz yıllar içinde oluşan otoriter imajından kaynaklanan söylemler. Yoksa, İslâm dünyasının mevcut durumu ve yapısı çerçevesinde, Ezher Üniversitesi'nin “en büyük” ya da “en saygın” olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Ezher için, en fazla “Mısır'ın elindeki güçlü bir siyasi ve dini koz” nitelemesini yapmak uygun düşer.
Son karizmatik ve efsanevi şeyhini (Prof. Dr. Muhammed Mustafa Merâğî) 1945'te kaybeden Ezher Üniversitesi, özellikle 1952 darbesinden itibaren Mısırlı asker yöneticilerin himayesi ve kontrolü altında bulunuyor. Cemal Abdunnâsır'ın, Ezher şeyhlerinin atanma ve görevden alınma prosedürlerini tamamen tekeline almasıyla birlikte siyasi iktidar karşısındaki bağımsızlığını tümüyle yitiren kurum, bu durumla eş zamanlı olarak ilmî derinliğini ve fikrî verimliliğini de kaybetti. İslâm dünyası, Ezher mahreçli sarsıcı ve ufuk açıcı herhangi bir yayın ya da fikirle karşılaşmayalı on yıllar oluyor. Ezher, bugün köhnemiş ve pörsümüş yapısıyla, hantal bir bürokratik aygıt görünümünde. Tıpkı, Suudilerin kontrolündeki İslâm İşbirliği Teşkilâtı gibi.
***
2013'te gerçekleşen askeri darbe sürecinde, kendisini ordunun sacayağı olarak konumlandıran Ezher, Abdulfettah Sisi yönetimiyle beraber, kalan son saygınlık kırıntılarını da heba etti. Sisi'nin “din dilinin değiştirilmesi” çağrısına ivedilikle icabet eden kurum, özellikle son iki yıldır müfredatında ve yayınlarında kapsamlı bir değişim hamlesini sürdürüyor.
Şeyh Ahmed Tayyib'in vekili Abbas Şuman'ın yaptığı açıklamaya göre, Ezher, “şiddete gerekçe olarak yorumlanan” ve “yanlış anlaşılan” birçok dini hükmü kitaplarından ve müfredattan çıkardı veya tanımını değiştirdi. “İman edene kadar insanlarla savaşmakla emrolunduğu” belirtilen hadis, elenen hükümlere bir örnek. Aynı şekilde, Kur'an'da sıklıkla geçen “yer yüzünde bozgunculuk çıkarmak” ifadesi “terör” olarak; “bağy (azgınlık)” de “yöneticiye karşı isyan” olarak yeniden tanımlandı. Böyle sayısız misal var.
El Arabiya televizyonunun sorularını yanıtlayan Şuman, tüm bu değişimlerin siyasi iradenin baskısı ya da yönlendirmesiyle yapılmadığını savunsa da, zamanlamanın Sisi'nin talebinden sonraya denk gelmesi elbette dikkatleri çekiyor.
Mısır'da cami, mescit ve diğer dini yapılardan sorumlu makam konumundaki Vakıflar Bakanlığı da, yayımladığı bir genelge ile cuma ve bayram namazlarında bundan böyle merkezî hutbelerin okunacağını duyurdu. Ezher, kendi kontrol alanına müdahale ettirmeme konusundaki hasisliği nedeniyle konuya mesafeli dursa da, bakanlığın bu adımı, siyasetin dini alana bir başka direkt müdahalesi olarak değerlendiriliyor.
***
Ezher'in (ya da başka ülkelerdeki başka kurumların) “din dilini ıslah” çabaları, “terör”e ya da “Siyasal İslâm”a çare olabilecek gibi görünmüyor. Çünkü sorun olarak değerlendirilen sancılı meselelerin kaynağı, toplumlara verilen dini eğitim ya da müfredattan çok, bu ülkelerdeki adaletsizlikler, toplumsal çözülmeler, yabancı müdahaleleri, sosyal ve siyasal kısıtlamalar… Bu gerçeği görüp makul ve kapsayıcı çözümler üretmeden dini müfredatı kurcalamak, ameliyat edilmesi gereken bir yaraya merhem sürüp tedavi beklemekten farksız.
Müslümanlar kendi dini kaynaklarından vazgeçmeyeceklerine ve bunların tahrif edilmesine müsaade etmeyeceklerine göre, o kaynaklarda geçen “fiili mücadele” içerikli metinler, her zaman birilerini harekete geçirmeyi sürdürecektir. Hadis ve ayetleri müfredattan çıkarmak veya yeniden tanımlamak, dahası siyasi iradenin arzusuna göre temel metinlerle oynamak, toplumun bazı kesimlerini belki sakinleştirecek; ama yine bazıları ayağa kalkacak, eline silah alacak, yanlışları bilfiil düzeltmeye çalışacaktır.
Ezher'i yönetenlerin göremedikleri nokta, kurumun aslında ilk önce kendisinin ıslah edilmesi gerektiği gerçeğidir. Siyasetin elinde oyuncak haline gelmiş bir dini makam, şöhretiyle yaşamaya devam etse de, aslında hükmen ömrünü tamamlamış demektir. Özellikle Ezher şeyhlerinin ilmî saygınlıklarından, fikirlerinden ve eserlerinden çok siyasi angajmanlarıyla gündemde kalıyor olması bile, gelinen noktayı işaret ediyor.
Bu aslında temel bir problem. Ezher örneğinden hareketle, sorulması gereken sorular şunlar: İslâm dünyasında ulemâ-umerâ (âlimler ve yöneticiler) arasındaki ilişkiler, ideal seviyeye nasıl çekilecek? İlmin izzeti ve saygınlığı, âlimlerin hiçbir korku duymaksızın yanlışı dile getirip doğruya yöneltme misyonu hangi yolla ihya edilecek? Geleneksel kurumlarımızın iade-i itibarı ne zaman temin edilecek?
.Kritik makamın kritik adamları
04:0026/04/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ezher Üniversitesi'ndeki müfredat değişikliği bağlamında, ulemâ-umerâ (âlimler ve yöneticiler) sınıfı arasındaki ilişkiler konusuna geçen cumartesi bir giriş yapmıştık. Önemine binâen, konuya bugün de devam edelim.
Hz. Peygamber'in vefatıyla birlikte, siyasi anlamda onun yerini alan râşid halifeler döneminde, devlet başkanları aynı zamanda dini konularda da toplumun önderiydi. Oluşturulan bir istişare heyeti sıklıkla karar alma süreçlerinde devreye girse de, dinî konuların kendilerine danışıldığı ve onaylarının alındığı “müftü” statüsünde özel bir isim yoktu. Bunda şimdilerde 'ortak akıl' tabir edilen mekanizmanın ön planda tutulmasının yanı sıra, yönetici sınıfın en üst düzeyde dinî bilgilerle donanmış olmasının da payı büyüktü.
Fetihlerle birlikte devletin toprakları genişledikçe, halkın dini ihtiyaçlarının karşılanması ve sorularının cevaplanması için şehirlere 'kadı'lar atama adeti başladı. Kadılar, Abbasî İmparatorluğu döneminde siyasal bir statüye kavuşarak, devlet başkanlarının resmi danışmanları haline geldiler. Abbasîlerin oluşturduğu 'kâdî al kudât' (kadıların kadısı / baş kadı) makamı, kısa süre içinde devlet hiyerarşisinin en kritik koltuklarından birine dönüştü. Hanefî mezhebinin ünlü fakihlerinden Ebû Yûsuf, Abbasîlerin kâdî el kudâtlarından biriydi.
Mısır merkezli bir imparatorluk kuran Memlûklar, dört mezhep (Şâfiî, Mâlikî, Hanefî ve Hanbelî) için ayrı ayrı kâdî el kudâtlar tayin ederken, bu kurum Osmanlı İmparatorluğu'nda kadıasker / kazasker ve sonrasında da şeyhülislâmlık unvanlarına dönüştü. Osmanlı tarihi, karizma ve ilmî derinliğiyle sultanları bile dize getiren şeyhülislâmların yanında, tümüyle sultanların emir kuluna dönüşen şeyhülislâmlara da şahitlik etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından Ortadoğu ve İslâm dünyasında oluşan yeni siyasal düzlemde, artık her ülkede “müftü” ya da “diyanet işleri başkanı” sıfatlı resmi dini liderler bulunuyor. Dini hayatın ahenginin sağlanması, ibadet mekânlarının tertip ve kontrolü, din dilinin ülkelerin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi ve dizayn edilmesi, aşırılıkların törpülenerek 'ortalama' bir dini yaşantının oluşturulup korunması, tümüyle bu kişilerin sorumluluğu altında. İslâm dünyasındaki müftü ve diyanet işleri başkanlarının ilginç bir ortak özelliği de, -sayılı birkaç ülke hariç- hepsinin siyasi iradenin seçimi ve tayiniyle işbaşına geliyor olması. Bu, dini liderlerin icraatlarını ve aldıkları kararları çoğu kez direkt şekilde etkileyen, şekillendiren bir durum.
Türkiye'de 3 Mart 1924'te hilâfetle birlikte şer'iyye ve evkâf vekâletinin (din işleri ve vakıfları bakanlığı) de ilgâ edilmesinden sonra, “diyanet işleri reisliği” makamı oluşturuldu. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, şu anda 17'nci başkan olarak bu makamda oturan Prof. Dr. Mehmet Görmez'e kadarki serencâmı, Türkiye'de ulemâ-umerâ ilişkilerinin zamana göre seyrini de ortaya koyan ilginç ve derslerle dolu bir süreç.
Mustafa Öcal tarafından hazırlanan ve Ensar Neşriyat tarafından yayımlanan “Diyanet İşleri Başkanları ve Hizmetleri” adlı 1016 sayfalık hacimli çalışma, konuya meraklıların dikkatini çekecek, bereketli bir okuma vaat ediyor. Kitapta hayat hikâyeleri, yetişme tarzları, görevleri sırasında siyasi iktidarlarla kurdukları ilişkiler ve yaptıkları icraatları anlatılan Diyanet İşleri başkanları sırasıyla şunlar: 1) Mehmet Rifat Börekçi (1924-1941), 2) Ord. Prof. Dr. Mehmet Şerafettin Yaltkaya (1942-1947), 3) Ahmet Hamdi Akseki (1947-1951), 4) Eyüp Sabri Hayırlıoğlu (1951-1960), 5) Ömer Nasuhi Bilmen (1960-1961), 6) Hasan Hüsnü Erdem (1961-1964), 7) Mehmet Tevfik Gerçeker (1964-1965), İbrahim Bedrettin Elmalı (1965-1966), 9) Ali Rıza Hakses (1966-1968), 10) Lütfi Doğan (vekâleten) (1968-1972), 11) Dr. Lütfi Doğan (1972-1976), 12) Prof. Dr. Süleyman Ateş (1976-1978), 13) Dr. Tayyar Altıkulaç (1978-1986), 14) Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu (1987-1992), 15) Mehmet Nuri Yılmaz (1992-2003), 16) Prof. Dr. Ali Bardakoğlu (2003-2010). Prof. Dr. Mehmet Görmez'in dönemi ise, herhalde kendisi hâlen görevine devam ettiğinden, kitapta yer almamış.
Öcal'ın çalışması Türkiye'nin yakın tarihine, din-devlet ilişkileri açısından ışık tutuyor. Ulemâ sınıfının siyasi iktidarlar karşısında ayakta kalma ve istiklâlini koruma çabasıyla birlikte, din kurumunun zaman içinde şekillenişinin ve günümüzdeki halini alışının hikâyesi de eksiksiz biçimde kitapta yer alıyor. Birbirinden ibretli, düşündürücü, yer yer üzücü anekdotlar eşliğinde...
Benzer belgeleme ve raporlamaların, İslâm ülkelerinin her biri için, dönem dönem yapılması da büyük önem arz ediyor. Siyasetin dine ve dini kurumlara müdahalesi, din dilinin zamanla şekillenmesi, dini kurumların dönüşümü ve bunun halk kitlelerine yansıması, günümüz Ortadoğu'sunu ve İslâm dünyasını derinlemesine anlayabilmek için ciddi bir gereklilik. İşte, enstitülerimize, ilahiyat fakültelerimize ve araştırma kuruluşlarımıza bâkir ve çok verimli bir çalışma sahası...
Balkanlardan kısa kısa...
04:0029/04/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tam da İslâm dünyasında ilim adamlarının siyaset kurumuyla ilişkilerine ve bu ilişkilerin toplumların din algısının oluşumundaki rolüne kafa yorarken Karadağ, Arnavutluk ve Kosova'yı kapsayan bir Balkan turuna çıktım geçen hafta. Kısa ama çok yoğun ziyaretler boyunca, Balkanlardaki dini yaşantı hakkında ilginç izlenimler edindim. Bunların özellikle Karadağ ve Arnavutluk'la ilgili olan bir kısmını burada paylaşarak, ulemâ-umerâ münasebetlerine dair yazı silsilesine -şimdilik- noktayı koymuş olayım.
Müslümanların, 645 binlik genel nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturduğu Karadağ'ı huzurlu ve sakin bir ülke olarak bulduk. 21 Mayıs 2006'da düzenlenen referandumla Sırbistan'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Karadağ'da, bağımsızlık yanlısı oy kullanan müslümanlar, ülkenin siyasi dengesinin de merkezine yerleşmiş. Hükümette altı bakanla temsil edilen müslümanlara, siyasi arenadaki kritik rolleri nedeniyle “altın azınlık” deniyormuş.
Merkezi Belgrad'da bulunan Sırp Ortodoks Kilisesi ile Karadağ Kilisesi arasında süren kıyasıya rekabet (hatta düşmanlık), Karadağlı müslümanların işine yaramış. Hıristiyanların birbiriyle süregiden didişmeleri, ülkede müslümanlara ciddi bir alan açmış. Başörtüsünün devlet kurumlarında ve okullarda serbestliğinin kanunla garanti altına alınmasından ibadet mekânları açma özgürlüğüne, geniş bir alanda müslümanlar kendi gündemleriyle meşguller.
Böyle durumlarda genellikle görmeye ve duymaya alışık olduğumuz “müslümanlar arası iç çatışmalar”ın Karadağ'da görülmemesi, bizi oldukça şaşırttı ve memnun etti. Dini hayatın “Karadağ İslâm Birliği” adlı resmi kurum tarafından organize edildiği ülkede, müslümanların beraberlik halinde hareket ettiğini gördük. “Meşîhat” da denilen birliğin başındaki kişi, Karadağlı müslümanların oylarıyla seçiliyormuş. Ancak işin çok ilginç bir ayrıntısı var: Karadağ devleti, muhtemel bir ihtilaf durumunda Türkiye'nin hakem olarak devreye girmesini resmen kabul etmiş.
Karadağ'daki dini yapılanma konusunda dikkat çekici bir başka husus, FETÖ'cü kadroların ülkede herhangi bir çalışma yapmıyor oluşu. Birçok ülkede eğitim kurumlarıyla adını duyuran grup, belki de fazla küçük ve önemsiz görüldüğünden, Karadağ'da faaliyete girişmemiş. Bu da, Karadağ müslümanlarının hayrına bir zemin oluşturmuş. Kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen dini grubun da Karadağ'da çalışmaları varmış. Ancak onların içe kapalı ve bölge kültürüne yabancı yapısının, insanlarla diyalog kurmalarına engel olduğu belirtiliyor.
Arnavutluk'taki dini hava ise, diğer ülkelerden oldukça farklı. FETÖ, Arnavutluk'u Balkanlardaki üssü haline getirmiş. Tiran'daki ABD Büyükelçiliği vasıtasıyla CIA'in, FETÖ'yü Balkan müslümanlarını 'eğitmesi' için yönlendirdiği ve desteklediği şeklinde yaygın bir kanı var. Normalde yabancı ülkelerde dini referansları öne çıkarmayan, hatta bazı yerlerde öğretmenlerinin namaz kılmasına dahi müsaade etmeyen örgüt, Arnavutluk'ta imam-hatip ve ilahiyat fakültesi kurmakla kalmamış, bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı'nın oradaki eşdeğeri konumunda olan 'Meşîhat'ı da tamamen kontrolü altına almış.
Arnavutluk'taki dini çalışmaların üç kol üzerinden yürüdüğü ifade ediliyor: 1) Körfez'in maddi yardımıyla, özellikle medrese inşa eden ve halka yardım ulaştıran Selefi akımlar; 2) Dışarıdan dini hizmet için ülkeye gelen diğer müslüman vakıf, dernek, STK vs'ler; 3) Çalışanları tamamen Arnavutlardan oluşan yerli kurumlar. Selefi akımların, üslup ve tarzları nedeniyle kalıcı olamayacağı düşünülüyor. Dışarıdan gelen müslüman vakıf vs'lerin ise, siyasi konjonktüre bağlı olarak ve arkalarındaki ülkelerin desteği sürdükçe faaliyet gösterebileceğine inanılıyor. Yerli Arnavut müslümanların arzusu, kendi ayakları üzerine duran, halkın hüsn-ü kabul gösteceği, istikrarlı ve yapıcı kurumlar oluşturarak, bunları ülkenin doğal parçaları haline getirmek. Zor, ama çok mühim bir hedef.
Arnavutluk'ta 3 milyonluk nüfusun, yüzde 70'i müslüman. Ancak Yunanistan'ın Ortodoksları, İtalya'nın da Katolikleri desteklemesi karşısında, müslümanların kendilerini samimiyetle ve kudretle koruyacak bir hamiye ihtiyaçları büyük.
Balkanlar, ABD ile Rusya arasında devam eden çatışmanın bir başka cephesi konumunda. Sırbistan'ı himaye ederek bölgedeki bütün Ortodoks'ların 'ağabeyi' olarak öne çıkmaya çabalayan Rusya'nın emellerine karşılık, bölgedeki müslümanlarda ABD'ye doğal bir yöneliş ve sempati var. Camilerde Amerikan bayraklı etkinlik duyurularını görmek, oldukça sıradan bir manzara. ABD'nin finanse ve organize ettiği konferanslar, seminerler ve dini konuşmalar da, yine seyahatimiz sırasında şahit olduğumuz sahnelerden.
Türkiye'nin tüm bu karmaşaya hızlı ve etkin biçimde müdâhil olup çabucak başarılı neticeler elde edeceğini beklemek, şu aşamada gerçekçi bir hedef değil. Kaybedilen yılların telafisi için, önümüzde kat edilmesi gereken uzun ve meşekkatli bir mesafe var. Ama, bölge halkının ilgisi ve sevgisi başta olmak üzere, yapılacak samimi çalışmalar için duygusal ve manevi altyapı çoktan hazır. Geriye, bu imkânı değerlendirmeye yarayacak stratejik bir eylem planı hazırlamak ve sabırla uygulamak kalıyor.
Başladık evet, ama işimiz çok
04:003/05/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
''Eskiden, bizim buralardaki büyükelçiliklerimizin kapısından bile giremezdik biz. Vize taleplerimiz için başvurduğumuzda, kapıdaki minik pencereden belgeleri hızlıca alıp, sorularımıza cevap vermeden azarlayarak pencereyi yüzümüze kapatırlardı. Talebeleri Türkiye'ye götürmek için yaptığımız başvuruların iki sene -mecaz değil, gerçek- bekletildiğini bilirim. Biz, bizim yetkililerin prosedürü halletmesini beklerken, Ortodoks ve Katolik kiliseleri binlerce çocuğu toplayıp götürdü. İçlerinde Müslüman ailelerin çocukları da vardı. Sonra o çocuklar Hıristiyan okullarında okuyup ülkelerine döndüler, Türk ve Müslüman düşmanı olarak göreve başladılar. Böyle çok zaman kaybettik biz…”
Balkanların dört bir yanında eğitim faaliyetleri için koşturan bir ağabeyin, 1990'larda yaşadıklarını anlatırken söyledikleri bunlar. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya'nın dağılmasının ardından siyasal şartların değişmesiyle, özellikle İtalya ve Yunanistan, kiliselerine eleman devşirmek için Balkanlara akın ederken, Türkiye bölgeden gelen taleplere kasten kulaklarını tıkamış o dönem.
“Ankara'ya defalarca gittim” diye sözlerine devam ediyor aynı ağabey: “Balkanlardaki durumu anlattım. Türkiye olarak, oralardaki Müslümanlara sahip çıkılması ve eğitim faaliyetlerine önem verilmesi gerektiğini söyledim. Bir yetkili bana şunu bile dedi: Yahu sana mı kaldı oraları düzeltmek? İşine baksana sen!” O zamanla şimdiyi kıyaslarken hamd ediyor sonsuz şekilde, fakat şunu da eklemeden edemiyor: “Hâlâ çok fazla şey yapabilmiş değiliz. Hiç durmadan çalışmamız lazım. Buralar boş bırakılacak ve ihmal edilecek yerler değil”.
Beni en çok şaşırtan ifadesi ise şu: “Okullarımızın başarısı, bölge insanı tarafından takdir ediliyor. Öyle ki, Hıristiyan aileler bile çocuklarını bize vermek istiyor. Devlet okullarında kötü alışkanlıklar alıp başını gitmiş. Dini ne olursa olsun, anne annedir. Hiçbir anne, çocuğunun ahlakının bozulmasını istemez. Bize gelip 'Çocuğumu alın Türkiye'ye götürün, yeter ki düzgün bir insan olsun' diyen Hıristiyan aile çok.”
***
Geçen cumartesi günkü yazımda da bir kısmını anlattığım son Balkanlar seyahatim, omuzlarımızdaki sorumlulukları bir kere daha hatırlamaya vesile oldu. Özellikle eğitim alanında, kişilerden kurumlara herkesin farklı biçimde yapabileceği, çeşitli görevler var.
Kartal Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nin (KAİHL) Karadağ ve Kosova'daki medreselerle işbirliği içinde ortaya koyduğu çaba, bu çerçevede oldukça başarılı örnekler sunuyor. KAİHL'nin Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı'nın desteğiyle yürüttüğü “Bilim Seyyahları Projesi” bunlardan biri mesela. Karadağ'ın başkenti Podgoritsa'daki Mehmed Fatih Medresesi ve Kosova'nın başkenti Priştine'deki Alauddin Medresesi öğrencileri, Türkiye'den gelen abla ve ağabeyleriyle birlikte şehir meydanlarında halka hünerlerini sundular. Açılan stantlarda deneyler ve atölye çalışmaları yapıldı, bilimsel araç-gereçler tanıtıldı.
Mehmed Fatih ve Alauddin Medreseleri'nin yöneticileri açısından, projenin yerel bir faydası da şu: Okullarının sadece 'din adamı' yetiştiren dar kapsamlı kurumlar olmadığını, aksine fen bilimlerine ve dünyaya da açık olduklarını bölge insanına göstermeyi amaçlıyorlar. Türkiye'den gelen fiili desteğin oluşturduğu moral gücü de cabası.
Gerek resmi kurumların değişim programları çerçevesinde, gerekse özel inisiyatifin devreye girmesiyle Balkanlardan Türkiye'ye öğrenciler gelmeye ya da oralarda eğitim kurumları açılmaya devam ediyor. Fakat girişte sözlerini alıntıladığım ağabeyin de dediği gibi, daha yolun başındayız, yapacak çok iş var. Yazılacak kitap ve raporlar, karşılıklı olarak tanıtılacak nice kayıp değerimiz, yerine getirilecek sayısız karşılıklı görevlerimiz bulunuyor.
***
İngilizce'de 'balkanisation' diye bir kelime var, 'balkanlaştırmak' yani. Sözlükler, kelimenin manasını şöyle veriyor: “Bir bölgeyi, birbirine düşman ve yekdiğeriyle işbirliğine kapalı ufak parçalara ayırmak.” Balkanlardaki kırılgan yapı, böylesi genel durumların ifade edildiği bir kavrama dönüşerek günlük dildeki yerini almış.
Balkanlarda şu anda şahit olunan sükûnet ve dinginlik, bizi yanıltmamalı. Bölge yeniden çatışma ve din savaşlarına sürüklenebilir; alttan alta süren rekabeti ve nüfuz yarışını sahada net bir şekilde görmek mümkün. Her bir devlet(cik), dışarıdan bir gücün ittifakına, himayesine ya da yönlendirmesine muhtaç. ABD ve Rusya'nın satranç tahtasına dönüşen günümüz Balkanlarında Batılı devletlerle beraber Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran gibi ülkeler de at koşturuyor. Türkiye, yarışa bir yerinden başlayacaksa, en acil saha eğitim. Bilhassa Arnavutluk ve Makedonya'daki FETÖ varlığını da hesaba katarak…
Balkanlarda kimliği belirleyen esas unsur, ırktan ziyade dini aidiyet ve inanç. Eğitim alanında işe girişilirken, bu hususun da hiç unutulmaması icap ediyor. Balkanlara gözünü diken büyük güçler, strateji geliştirirken bunu merkeze alıyor. Biz de hiç gocunmadan ve çekinmeden, bölge insanının kabul edebileceği ve dışlamayacağı bir Müslüman kimliği inşasına daha fazla kafa yormalıyız.
Hamas nereye?
04:006/05/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hamas (tam açılımıyla: İslâmî Direniş Hareketi) Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal, hafta başında Katar'ın başkenti Doha'da düzenlediği basın toplantısıyla, yeni siyaset belgesini dünya kamuoyuna duyurdu. 42 maddeden oluşan ve örgütün manifestosu olarak sunulan yeni belge, Meşal'in ifadesine göre Hamas'ın içerideki ve dışarıdaki bütün kurumlarının ortak görüşünü yansıtıyor.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın ABD Başkanı Donald Trump'la çarşamba günü Washington'da yaptığı görüşmenin hemen öncesinde ilan edilen belgede, dört nokta özellikle öne çıkıyor:
*Hamas, 4 Haziran 1967 sınırları içinde bir Filistin devletinin kurulmasını kabul ettiğini ilk kez deklare etti. Filistin topraklarının hiçbir parçasından ödün verilmeyeceği altı çizilerek vurgulanırken, başkenti Kudüs olacak bağımsız bir Filistin devletinin kurulması, ortak ulusal uzlaşı formülü olarak gösterildi. Bu çerçevede Hamas, mültecilerin ve sığınmacıların evlerine geri dönüş hakkında ısrarcı olduklarını da tekrar hatırlattı.
*Yeni belgedeki tanımda, Hamas'ın Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'yla (İhvân) organik bağına yer verilmedi. Halid Meşal, basın toplantısı sırasında yaptığı açıklamada, “Hamas, fikrî açıdan İhvân ekolünün bir parçasıdır, ama bağımsız bir Filistin örgütüdür” dedi.
*“Filistin Kurtuluş Örgütü, içerideki ve dışarıdaki Filistin halkının koruması gerekli ulusal çerçevesidir. Bu örgütün geliştirilmesine, Filistin halkının tüm oluşumları ve güçlerinin katılımını garanti edecek demokratik temeller üzerine yeniden inşâ edilmesine çalışılması kaçınılmazdır” denilen belgeyle, Abbas yönetimi ve ona bağlı oluşumlar, ana muhatap kabul edildi. Hamas böylece, kendisinin de uluslararası toplumun kabul edeceği ana çerçeveye dâhil edilmesi gerektiği mesajını verdi.
*Yahudilere karşı bir 'din savaşı' yürütülmediği ayrıca belirtildi. Hamas, çatışmanın dinleri sebebiyle Yahudilerle değil, Siyonist projeyle olduğunu kaydetti. Örgüte göre, “işgalin liderleri, Yahudilerin ve Yahudiliğin söylemlerini kullanmaktadır”.
Beklendiği gibi, Hamas'ın son çıkışına ABD ve İsrail'den olumlu bir karşılık gelmezken, Abbas yönetimi “30 yıl gecikmiş bir açıklama” yorumunda bulundu. Hamas, söz konusu belgedeki farklı noktalara rağmen, silahlı mücadeleden vazgeçmemesi ve İsrail'i “meşru bir devlet” olarak kabul etmemesi nedeniyle, çizgisinden radikal biçimde sapmış değil. Dolayısıyla, yeni siyaset belgesinin örgüte uluslararası arenada yeni kapılar açacağını söylemek, şu anda mümkün değil.
O zaman, Hamas'ın amacı ne? Böyle bir açıklamayı neden yaptılar ve neden şimdi yaptılar?
Hamas'ın birinci hedefinin, Filistin halkına karşı “Ben elimden geleni yapıyorum. Ana ilkelerimden sapmadan, her türlü esnekliği gösteriyorum. Bunu da sadece Filistin'in çıkarları için yapıyorum” mesajını vermek olduğu görülüyor.
Filistin şu anda patlama noktasına gelmiş bulunuyor. Ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri yönden, işgal dayanılmaz boyutlara ulaştı. Filistin halkı, kendilerini temsil eden kadrolardan artık makul ve sürdürülebilir siyasi projeler istiyor. Özellikle Gazze'de, insanlar işsizlik, enerji krizi, ekonomik bunalım gibi temel alanlarda çözüm bekliyor. Hamas, bu noktada 'sorun üreten' bir yapı olarak anılmak yerine, şimdiye kadarki iddialarını yumuşatarak çözüme katkı sunmayı amaçlıyor.
Hamas'ın ikinci hedefi, Filistin içi siyasi rekabette Mahmud Abbas ve ekibine karşı elini güçlendirmek. Abbas'tan sonra ortalığın epey karışacağı, Muhammed Dahlan başta olmak üzere bazı aktörlerin sahaya sürüleceği zaten biliniyor. Hamas, bu hengâmede elini çabuk tutup Abbas sonrasında halkın benimseyebileceği makul bir alternatif olmaya çalışıyor.
Hamas'ın üçüncü hedefi, İsrail yönetimini kendisini 'muhatap olarak' kabule zorlamak. İsrail her ne kadar Hamas'ı düşman olarak benimseyip görmezden gelmeyi sürdürse de, Filistin meselesine içeriden ve dışarıdan bakan herkesin gördüğü şu: İsrail, günün birinde Hamas'ı resmen muhatap olarak kabul etmek, hatta onunla masaya bile oturmak zorunda kalacak. Ortadoğu'daki gidişat ve Filistin meselesinin seyri, bu durumun yakın bir zamanda gerçekleşebileceğini gösteriyor. Hamas, son açıklamasıyla İsrail'e kendini biraz daha göstermeyi ve kabul sürecini çabuklaştırmayı amaçlıyor.
Ve elbette şunu da eklemek lazım:
Zaman değişiyor, dünya değişiyor, Ortadoğu değişiyor, bölgedeki dengeler de değişiyor. Artık Arap dünyası, “Yahudileri denize dökeceğiz, hepsini buradan süreceğiz” söylemlerinin gerçekçi olmadığını fark etmeye başlıyor. Bugün en fanatik ve tavizsiz isimlerin dilinden, “Tamam ataları topraklarımızı işgal etti; ama sonraki yıllarda buralarda doğmuş Yahudilerin işgalde vebali yok” cümlesini duymak artık mümkün. Dolayısıyla, Filistin meselesinin farklı şekillerde müzakere edileceği, mevzunun hiç konuşulmayan yönlerinin masaya yatırılacağı yeni dönemlere giriyoruz bundan sonra.
“Hamas nereye?” sorusunun cevabı işte tam da burada. Hamas, aslında çizgisini değiştirmiş değil, aksine çizgileri durmadan değişen bir bölgenin gidişatına ayak uydurmaya çalışıyor.
Cezayir cephesi bildiğiniz gibi
04:0010/05/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cezayir'de geçtiğimiz perşembe günü düzenlenen parlamento seçimlerinden sürpriz çıkmadı. 1999'dan beri cumhurbaşkanı olarak görev yapan Abdulaziz Buteflika (80) liderliğindeki Ulusal Kurtuluş Cephesi, 462 sandalyeden 164'ünü elde ederek birinci oldu. Buteflika iktidarını destekleyen Ulusal Demokratik Birlik, 97 milletvekiliyle ikinci sırada yer aldı. İçişleri Bakanlığı'nın resmi açıklamasına göre geriye kalan 201 sandalye ise, 7 ayrı parti ve bağımsız adaylar tarafından paylaşıldı. Bu sonuçlar çerçevesinde, Ulusal Kurtuluş Cephesi ile Ulusal Demokratik Birlik'in koalisyon ortağı olarak mecliste çoğunluğu oluşturması ve Buteflika iktidarının aynen devam etmesi kesin görünüyor.
2013'te geçirdiği felcin ardından kamuoyu huzuruna nadiren çıkan Abdulaziz Buteflika, halka hiç heyecan vermiyor olmalı ki, seçimlere katılım sadece yüzde 38 olarak gerçekleşti. Bundan önceki son genel seçimde de katılım yüzde 43'tü. Siyasi gözlemcilere göre, Cezayir halkı siyaset kurumuna ve siyasetçilere olan güvenini ve ilgisini hızla yitiriyor.
Cezayir'in Fransa'dan bağımsızlığını kazandığı 1962'den bu yana ülke siyasetini domine eden Ulusal Kurtuluş Cephesi, arkasında ordunun bulunduğu bilindiği için hem ümitsizlik hem de korku sebebi. Cezayir İçişleri Bakanı Nureddin Bedevi, seçimlerin “örnek bir atmosferde geçtiğini” ifade etse de, halkın yaşananları bir nevi 'tiyatro' olarak değerlendirdiği çok açık. Cezayirliler, parlamentonun mevcut sistemde sadece göstermelik olduğunun, asıl yetkiyi Buteflika üzerinden generallerin kullandığının farkında.
Ülke ekonomisi, tıpkı on yıla yakın devam eden iç savaşın sonunda işbaşına gelen Abdulaziz Buteflika'nın sağlığı gibi günden güne kötüleşiyor. Petrol fiyatlarının düşünün direkt etkisiyle uygulamaya koyulan kemer sıkma politikaları da yüksek orandaki işsizliğe ve fakirliğe çare olamamış görünüyor. Oyunu bile tekerlekli sandalyede güçlükle kullanabilen Buteflika'dan sonra neler olacağı henüz kestirilemese de, Cezayir'in uçurumun eşiğine sürüklendiği muhakkak.
***
Cezayir denildiğinde genellikle “İslâmcıların trajik akıbeti” akıllara gelir. Kastedilen, İslâmî Kurtuluş Cephesi'nin 26 Aralık 1991'deki parlamento seçimlerini kazanmasının ardından, Cezayir ordusunun duruma kanlı bir şekilde müdahale etmesi, seçim sonuçlarının iptali ve sonrasında patlak veren iç savaştır. Ortadoğu ve İslâm dünyasındaki birçok demokrasi tecrübesinde, Abbâsî Medenî liderliğindeki İslâmî Kurtuluş Cephesi'nin başına gelenlere -öyle ya da böyle- mutlaka atıf yapılır.
İslâmî Kurtuluş Cephesi'nin, 1962'den bu yana yapılan ilk çok partili seçimden zaferle çıkması, aslında bir sosyal patlamanın ifadesiydi. 1988'de binlerce kişinin ölümüne yol açan halk ayaklanmasının ardından, iktidardaki Ulusal Kurtuluş Cephesi anayasada değişiklik yaparak çok partili sisteme geçmek durumunda kalmış, yeni siyasal ortam da en çok İslâmcılara yaramıştı. İslâmî Kurtuluş Cephesi 1990'daki yerel seçimlerin ardından, genel seçimler de ipi göğüsleyen parti olmuştu.
Cezayir ordusu, seçimleri iptal etmesinin hemen ardından Cumhurbaşkanı Şazlî Bincedîd'in de istifasını istedi. 16 Ocak 1992'de cumhurbaşkanlığı koltuğuna, bağımsızlık savaşı liderlerinden Muhammed Bûdiyaf oturtuldu. Özellikle yolsuzluklara karşı açtığı savaşla dikkat çeken Bûdiyaf, cumhurbaşkanlığında sadece 166 gün geçirmişken, 29 Haziran 1992'de Annâbe kentinde yaptığı bir konuşma sırasında vurularak öldürüldü. Bûdiyaf'ın katili, kendi koruma ekibinden Mubârek Bumaarafi adlı bir askerdi. Duruşmalar sırasında hiç konuşmayan ve müebbet hapse mahkûm edilen Bumaarafi, büyük ihtimalle ordu tarafından yönlendirilmişti.
Bûdiyaf suikastının hemen ardından güvenlik güçleriyle “İslâmcı teröristler” arasında başlayan çatışmaların tüm ülke sathına yayılmasıyla, Cezayir karanlık bir tünele girdi. 2000'lerin başında durum büyük ölçüde kontrol altına alındığında, savaş arkasında en az 100 bin kurban bırakmış, siyasi arenayı da darmadağın etmişti. On binlerce tutuklu hapishanelerde can vermiş, sayısız insan da yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı.
Cezayir iç savaşı, resmi tarih tarafından “İslâmcı teröristlerle halkı korumaya çalışan güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar” olarak sunuluyor bugün; İslâmî Selamet Cephesi liderleri de, iç savaşın sorumluları olarak etiketleniyor. Hâlen Katar'ın başkenti Doha'da sürgün hayatı yaşayan 86 yaşındaki Abbâsî Medenî, Cezayir basınının her fırsatta aleyhte yayın yaptığı ve kitlelere kötülediği bir isim.
Abdulaziz Buteflika, 1999'da cumhurbaşkanı seçildiğinde, genel af ilan ederek siyasi suçluları sisteme kazandırmaya çalıştı. Bu adım, aslında ordunun kontrolündeki savaş sürecinin sorgulanmasını ve yargılanmasını önlemeye yönelik bir tedbirdi daha çok. Cezayir iç savaşı, bugün hâlâ tam anlamıyla araştırılmış değil. Üstelik, Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere birçok kurumun hazırladığı raporlarda, İslâmcılara atfedilen bazı katliamların 'ordunun göz yummasıyla' gerçekleştiği açıkça belirtiliyor.
***
Önce Fransa sömürge yönetimi, ardından tek parti diktasıyla yüzleşen Cezayir, ilk demokrasi tecrübesinden sonra iç savaşın acısını tecrübe etti. Şu anda yaşanan göstermelik demokrasinin de sıkıntılara çare olamayacağı açıkça görülüyor. “Peki, sırada ne var?” sorusunun cevabıysa oldukça korkutucu. Cezayir'in, bütün Mağrib'i sarsacak bir patlamanın arefesinde olduğu söylenebilir.
Hayalini kuralım, neden olmasın?
04:0013/05/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
''Mekke'ye hacca gitmek amacıyla, doğum yerim Tanca'yı 2 Recep 725 [14 Haziran 1325] Perşembe günü terk ettim. Yalnızdım, yanımda herhangi bir yol arkadaşı yoktu. Herhangi bir kervana da dâhil olmamıştım. Hedefime ulaşmak için duyduğum güçlü arzuya odaklanmıştım sadece. Bir kuşun dünyaya geldiği yuvayı terk edişi gibi, ben de arkadaşlarımı ve evimi arkamda bırakmıştım. Annem ve babam sağdı; büyük bir acıyla onlardan ayrıldım. Bu, onlar için olduğu kadar benim için de katlanılamaz bir sancı sebebiydi. O zaman, sadece 22 yaşındaydım.”
Birçok kaynakta “tarih boyunca yaşamış en büyük gezgin” olarak anılan Fas asıllı Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta, yıllarca sürecek seyahatlerine başlayışını böyle anlatıyor. Hac niyetiyle çıktığı yolculuk, onu dünyayı gezmeye teşvik edecek; Çin'e kadar uzanan serüvenleri boyunca yaklaşık 117 bin kilometre yol kat edecektir. İbn Battûta'ya “Müslüman Marco Polo” dense de, onun gezi ve izlenimlerinin birçok yönden daha özgün ve macera dolu olduğu kesindir.
O dönemde bilinen 'İslâm dünyası'nın tamamını -bazı yerlerden birkaç kez geçerek- dolaşan İbn Battûta, 28 yıllık bir serüvenin ardından, Merinî Sultanı Ebu İnân'ın emriyle 1353 yılının aralık ayında Fas'ın Fes kentine döndü. Sultanın kendisine tahsis ettiği İbn Cuzeyy isimli bir kâtiple birlikte hatıralarını ve yolculukları boyunca şahit olduklarını kaleme almaya başlayan İbn Battûta, seyahatnamesini 9 Aralık 1355'te tamamladı.
1369'daki ölümüne kadar Fas'ta kadılık görevini sürdüren İbn Battûta'nın yazdıkları, tüm dünyada hayranlık ve merak uyandırmaya devam ediyor. Türkçeye de çevrilen İbn Battûta Seyahatnâmesi, bugün birçok ülkenin tarihi, kültürü, folkloru, antropolojisi, dini geçmişi ve tabiat varlıkları açısından vazgeçilmez bir kaynak.
***
Dünya kültür mirasına tarihin en büyük seyyahını armağan etmiş olmamıza rağmen, İslâm dünyası uzunca bir süredir -belki son temsilcisi Evliya Çelebi idi- seyyahlık ve gezi yazıcılığı alanını terk etmiş bulunuyor. Günümüzde Müslümanlar, dünyayı gezerken kayıt tutma ve diğer insanlara kalıcı bir şeyler aktarma kaygısından ziyade, gündelik keyiflerin peşindeler daha çok.
Oysa Müslümanların, “Yeryüzünü gezin dolaşın, sizden öncekilerin akıbeti nasıl olmuş bir bakın” diyen ve iki cümlelik bu direktifin içinde turizm, ulaşım, konaklama, tarih, coğrafya, arkeoloji, antropoloji, sosyoloji gibi birçok alt dalda gelişimi teşvik eden bir Kitab'ın mü'minleri olarak, daha derin bir kavrayışa erişmeleri beklenir.
Dünyayı Müslümanca bir şuurla gezmek, Müslümanca bir bakışla anlamak ve anlatmak da, tıpkı namaz ve diğer emirler gibi ilâhi bir görevdir. Bu noktadan bakarak, birçok şeyi yeniden düşünmek ve kurgulamak durumundayız. Siyasi karmaşalara, acılara ve dramlara takılıp kalarak, “gezme”yi boş ve süfli bir eylem olarak değerlendirmek doğru olmaz. Görevlerimiz çok yönlü ve çok boyutludur. Hem dertlerimize derman olmak için durmaksızın çalışmak, hem de dünyayı tanımak zorundayız. Bunlar, birbirini tamamlayan ve destekleyen vazifelerdir.
Dünyayı gezerken, tıpkı geçmiş büyük seyyahlarımızın yaptığı gibi, gördüklerimizi kayıt altına almak olmazsa olmaz. Günümüzün modern fotoğraf teknolojilerine kanmadan, tüm ayrıntıları satırlara da aktarmak gerekiyor. Sağlam tarih okumaları eşliğinde yapılacak seyahatler, Müslümanca bir ferasetin süzgecinden geçerek yazıya döküldüğünde, İslâmî birikimin en nadide parçalarına dönüşecektir.
***
Belki de hayatın doğası gereği, zenginlikle bilginin aynı kişide toplandığına nadir şahit olunuyor. Zenginlerimize bir vazife düşüyor şu durumda: Bilginin finanse edilmesi. Öğrenci bursları, vakıflar, okullar vs. ile bu zaten büyük ölçüde yapılıyor. Ama bir alan eksik kalıyor gibi hâlâ: Müslüman zenginlerin, seyyahları ve seyahatleri de desteklemeleri gerekiyor. Yeryüzündeki yolculukları “boş boş gezmek” olarak görme tuzağına düşmeden, yeni İbn Battûta'lara yatırım yapmamız şart. Hele de ulaşım şartları böylesine gelişmişken.
Hep hayalini kurmuşumdur: Bir Müslüman zengin, seyahate ve gördüklerini kaydetmeye meraklı bir Müslüman genci çağırıyor. Ona “Her türlü desteğin benden. Sen dünyayı gez, gördüklerini yaz, ayrıntılı bir şekilde yayımlayalım, ümmetin ufku açılsın” diyerek, büyük bir kapı aralıyor. Sonra o genç kapsamlı bir seyahat rotası çıkarıp yollara düşüyor. İki-üç sene bütün dünyayı dolaşıyor, gördüklerini fotoğraflıyor, satır satır kaydediyor. Farklı ülkeleri, kültürleri, dilleri, dinleri ve yaşayış tarzlarını, tarihi ve coğrafyasıyla getirip önümüze seriyor. Sonra bu dev seyahatname kitap olarak basılıyor; ardından birkaç dile çevriliyor; internet sitesi de açılıyor, ücretsiz herkesin istifadesine sunuluyor.
Olmayacak bir hayal kurduğumu düşünmüyorum doğrusu. Elimizde para var, imkân var, yapılmış işler ve geçmiş örnekler var. Sadece geniş ufuklu Müslüman zenginlerin, herhangi bir maddî ya da siyasi kazanç beklemeden, bu projeye kafa yorması yeterli. Gerisi kendiliğinden gelecek, bereketini ve ecrini de beraberinde getirecektir.
Nekbe’yi bir kere daha düşünmek
04:0017/05/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tel Aviv'deki bir tiyatro salonunda İsrail'in kuruluşunun ilân edildiği 14 Mayıs 1948'den günümüze 69 yıl geçti. Hemen ertesi gün patlak veren savaşla birlikte, en az 750 bin Filistinlinin yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalmasına, 500'den fazla köy ve kasabanın da yok olmasına neden olan süreç, Araplar arasında 'Nekbe' yani 'Büyük Felâket' olarak anılıyor. Bugün dünyanın dört bir yanında 7 milyon dolayında Filistinli mülteci olduğu tahmin ediliyor.
1998'den beri 15 Mayıs'ı “Nekbe Günü” olarak anan Filistinliler, ellerinde taşıdıkları sembolik anahtarlarla “Vatanımıza bir gün döneceğiz” sloganları atıyor. Yeniden dönüş umudu güzel bir temenni olmakla birlikte, günümüzün mevcut şartları içinde bunun mümkün olmayacağını da herkes fark ediyor. Zaten, giderek ilkokul müsamerelerine benzemeye başlayan Nekbe Günü etkinliklerine katılımın son yıllarda azalması da bunu gösteriyor.
Zaman geçtikçe, içinde yaşanan şartlar kendini 'realite' olarak dayatıyor. Filistin halkı da, sloganik düzeyde idealleri seslendiriyor olsa da, işgalin acı gerçekleriyle yaşamaya alışıyor. Bölük-pörçük tepkilerle ya da dağınık karşı çıkışlarla yok edilemeyecek topyekûn bir baskıyla karşı karşıya olunduğu artık anlaşılıyor. Dahası, problemin sadece İsrail işgalinden kaynaklanmadığı, aksine çok boyutlu bir problemler yığınıyla yüzleşmek mecburiyetinin olduğu görülüyor.
***
İslâm dünyası henüz Filistin hakkında zihnini netleştirmiş değil. Meseleye en saf ve siyasi kazançlardan uzak şekilde yaklaşan Türkiye'yi bir kenarda tutarsak, Filistin meselesi iç siyasetin ve demagojilerin konusu. Birçok ülkede liderler ve hükümetler, Filistin ve Kudüs davasını kendi halklarının gazını almak için istismar etmekten çekinmiyor. 'Filistin', çok kullanışlı bir malzeme, her açıdan. Filistin'i bölgesel millî hegemonya arzularını perdelemek için kullanan ülkeler de yok değil.
Filistin, İslâm dünyası için cami avlusunda bulunmuş bir bebek gibi adeta. Tamamen terk edilemiyor, ama eve alınıp öz evlat gibi de bakılamıyor. Belli zamanlarda dile dolanan, hamasi nutukların içinde adı bol bol geçen, ancak bir türlü rekabet ve düşmanlıklara meze olmaktan kurtulamayan bir konu Filistin.
Filistin halkının yaklaşık 100 yıldır karşı karşıya bulunduğu trajediler silsilesi, İslâm dünyasının Filistin'le ilgili kararsızlığının ve gelgitlerinin doğrudan bir sonucu. Özellikle Araplar arasındaki bitmek-tükenmek bilmez gerilimler, Filistin halkının acılarını ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Bugün de Filistin'e İsrail işgalinden daha fazla zarar veren şey, bu bölünmüşlük ve dağınıklık. Ve İsrail, bunun gayet farkında.
İslâm dünyası, her türlü siyasi hesap ve kurnazlıktan uzakta, Filistin davasını saf ve somut biçimde ele almadıkça herhangi bir ilerlemenin sağlanabilmesi de mümkün değil bugün. Romantik törenlerle, hamaset ya da sloganlarla bir yere varılamaz.
***
Filistin halkı, İslâm dünyasının en iyi yetişmiş halklarından biri. Ana dil düzeyinde Arapça ve İbranicenin yanında, İngilizce ve / veya Fransızca bilgisi, oldukça sıradan. On yıllardır süren baskılara rağmen, var olma enerjisini ve azmini yitirmemiş bir halk var karşımızda.
İslâm dünyasındaki birçok lideri ve yönetimi endişelendiren ve düşündüren şey, bu enerjinin nasıl kontrol altına alınacağı. Filistin konusunda süregelen kafa karışıklığının sebebi de bu: Dizginlenemez, kontrol edilemez, bağımsız bir Filistin, bilhassa Arap yönetimlerinin korkulu rüyası. Perde önündeki bazı kuklalarla idare etme çabası da bu yüzden zaten.
Ama tarih, her zaman olduğu gibi, insanoğlunu yine kendi kurallarına boyun eğdirecek. Gün gelecek, işgal bitecek. Gün gelecek, Filistinlilerin saklı cevheri ortaya çıkacak. Gün gelecek, bugün ertelenen bütün hesaplar bir bir görülecek. O zaman, adil olma ve adaletle hükmetme imtihanında sıra Filistinlilere gelecek.
***
Arapların Cebel el-Meşârif, Yahudilerin Har HaTsofim dedikleri Scopus Dağı, Kudüs'ün kuzeydoğusunda bulunan 834 metrelik bir yükseltidir. Bugün Kudüs İbrani Üniversitesi ve Hadassa Tıp Merkezi gibi Yahudilere ait iki önemli kuruma mekân olan dağ, stratejik konumundan dolayı tarih boyunca hep göz önünde olmuş. Kudüs'e yönelik kuşatmalar hep buradan yönetilmiş, şehri ele geçirmeye niyetlenen güçler ilk önce mutlaka burayı kontrol altına almışlar. İkinci Mabed'le birlikte Kudüs'ü yerle bir eden Romalı komutan Titus, Haçlılar ve General Allenby... Hepsi burda kamp kurmuş.
Yahudilerin buraya Har HaTsofim (İzleyenler Tepesi) demelerinin ilginç bir hikâyesi var: Romalıların ve sonradan Hıristiyan hâkimlerin, Yahudilere Kudüs'e girmeyi yasakladıkları dönemlerde, Yahudiler yalnızca bu tepeden Kudüs'ü izleme hakkına sahipmiş. Bugün Filistinlileri Kudüs'ten ve Mescid-i Aksâ'dan uzaklaştırmak için her yola başvuran İsrail'in yaptığı da bundan farklı değil.
Filistin toprakları, tarihin durmaksızın tekerrür ettiği bir coğrafya. Yukarıdaki örnek gibi yüzlerce durum yaşanıyor bugün. Tarihi ve günümüzü dikkatle okuyarak, geleceğe dair mantıklı ve makul perspektifler çıkarmamız mümkün. Nekbe'nin 69'uncu yıldönümünde, Filistin davasına bir de bu açıdan bakmaya değer.
“Casus Lavrens’in kafatası çatladı”
04:0020/05/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
''Meşhur İngiliz casusu 'Lavrens', gelen haberlere göre, bir motosiklet kazası neticesinde ağır surette yaralanmıştır. Harbi umumide bilhassa Arabistan'da birçok entrikalar çeviren ve o koca ülkelerin Türkiye'ye karşı isyanını ve bugünkü halini temin eylemek hususunda büyük roller oynayan 'Lavrens', acaba yaptıklarının cezasına mı uğradı? 'Su testisi su yolunda kırılır' dedikleri gibi, bu meşhur ve azılı casusa da rahat döşeğinde tabii bir surette ölmek müyesser değil mi imiş?”
16 Mayıs 1935 tarihli Akşam gazetesi, Şerif Hüseyin ve ailesinin Osmanlı İmparatorluğu'na karşı isyanında kritik bir rol oynayan İngiliz ajan ve stratejist Thomas Edward Lawrence'ın başından geçen kazayı böyle haberleştirmiş. Başlık da, en az haberin içeriği kadar yorum ve yönlendirme dolu: “Casus Lavrens'in kafatası çatladı, hali fena!”
Bugünkü Ortadoğu coğrafyasında geçen çalkantılı yılların ardından, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bölgede oluşan yeni siyasal atmosferde barınamayan Lawrence, 13 Mayıs 1935 günü kendi kullandığı motosikletin devrilmesi sonucu ağır yaralanmıştı. İngiltere'nin güneyindeki Wareham kasabası yakınlarında gerçekleşen kazayı müteakiben altı gün komada kalan Lawrence'ın ölüm haberi 19 Mayıs 1935'te dünyaya duyuruldu.
Önüne çıkan iki çocuğa çarpmamak için direksiyonu kırdığı sırada motosikletinin kontrolünü kaybettiği belirtilen Lawrence, öldüğünde sadece 46 yaşındaydı. Bir İngiliz soylusunun gayrimeşru çocuğu olarak gözlerini açtığı dünyadan, bugün hâlâ tartışılan bir trafik kazasıyla ayrılmıştı.
1922'de ülkesine dönüp Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne katılarak kendini unutturmaya çalışan T. E. Lawrence, ismini önce 'John Hume Ross', daha sonra da 'Thomas Edward Shaw' olarak değiştirmişti. Hayatının sonraki bölümünde ortaya koyduğu eserleri de T. E. Shaw takma adıyla kaleme alacaktı. Biyografisini kaleme alan uzmanlara göre, medyanın aşırı ilgisinden bunalmış, daha sade ve kenarda bir hayat yaşamayı amaçlamıştı.
O her ne kadar kendisini unutturmaya çalışsa da, ölümünün bizzat Winston Churchill'in emriyle gerçekleşen bir suikast olduğunu düşünenler de az değil. Örneğin İngiliz tarihçiler Rodney Legg ve Desmond Stewart, Lawrence'ın önüne siyah bir arabanın kasten çıkarıldığını, olayın arkasında da İngiliz gizli servisi MI5'in bulunduğunu savunuyor. Legg ve Stewart, Lawrence'ın orada hazır bekleyen bir kamyonla hemen askeri hastaneye götürülmesini, şahitlerin çelişkili ifadelerini ve basın mensuplarına hiçbir şekilde kazayla ilgili net bilgi verilmemesini de, bu tezlerini güçlendiren unsurlar olarak görüyor.
Tabii, komplo teorisyenleri bu noktada da durmuyor. Lawrence'in, Ortadoğu'daki yeni operasyonlar için İngiliz istihbaratı tarafından görevlendirildiğini, ülkeden kaçırılıp kamuoyunun zihninden silinmesi amacıyla motosiklet kazası senaryosunun sahnelendiğini söyleyenler de var. Bu versiyona göre, Ortadoğu'da İngilizlerin hazırladığı yeni oyunlarda perde gerisinde görev alan Lawrence, 1968'de Fas'ın Tanca kentinde 80 yaşında normal şekilde öldü.
***
Hayatıyla da ölümüyle de hep tartışmaların odağında yer alan Thomas Edward Lawrence, genellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasıyla sonuçlanan 'Arap İsyanı' sürecinin mimarı olarak görülür. Kendisine atıf yapılan makale ve kitaplarda çizilen Lawrence portresi, “Arapları ayartan, yönlendiren, yol gösteren, onlara para ve bilgi akışı sağlayan, aşırı kurnaz bir ajan” şeklindedir. Bu yargıların birinci kaynağı Osmanlı'nın parçalanmasının izahı sadedinde bir sorumlu arama düşüncesidir. Diğeri ise, bizzat Lawrence'ın kendi yazdığı hatıratıdır.
Bugün, arşivler açıldıkça ve o dönemle ilgili farklı bilgi parçaları bir araya geldikçe, Lawrence'ın 'Arap İsyanı'ndaki rolünün abartıldığı kadar büyük olmayabileceğini düşünmek gerekiyor artık. İngiltere'de çalışmalarını sürdüren Irak asıllı akademisyen Prof. Dr. Ali Allâvî'nin 764 sayfalık dev eseri “Irak Kralı Birinci Faysal”, bu konuda oldukça ikna edici kanıtlar ortaya koyuyor mesela. Allâvî'ye göre Lawrence'ın kaleme aldığı savaş hatıralarında düpedüz uydurduğu birçok pasaj bulunduğu gibi, Arapları yönetip yönlendirmede kendisiyle ilgili anlattığı şeyler de bol bol abartı ve hayal içeriyor.
Önümüzdeki yıllarda yeni kaynaklar ve belgeler ortaya çıktıkça, “Lawrence efsanesi” de yeniden şekillenmeye, değişmeye ve dönüşmeye devam edecek gibi görünüyor. Arap dünyasında konuyla ilgili ciddi çalışmaların henüz yapılmamış olduğunu da hesaba katınca hele…
***
Yine tarihin dönüm noktalarından birine şahitlik ediyoruz. 100 yıl önce, 1916-17'de yaşananların neredeyse tıpatıp aynısı, gözlerimizin önünden geçip gidiyor. O dönemlerin Lawrence'ları, Şerif Hüseyin'leri, Emir Faysal'ları, Abdulaziz bin Suûd'ları vb. günümüzde de aynen mevcut. Verilen kavgalar da, kavgaların verildiği coğrafyalar da -insanı korkutacak biçimde- aynı.
Ortadoğu coğrafyasının kabaca 100-120 yıllık zaman dilimleri içinde büyük dönüşümler geçirdiğini ve yapısal anlamda değiştiğini savunan tarih tezine kulak verecek olursak, bir asır sonra da bizden sonrakiler şimdikine benzer şeylere şahit olacak.
Yine aynı noktaya geliyoruz: Tarihin akışı ve coğrafyanın meydan okuyuşu karşısında tutunabilmenin tek yolu, içinde yaşadığımız serüvenin önceki bölümlerini kesintisiz ve sansürsüz bilmekten geçiyor.
.Ebû İvanka’nın Ortadoğu turu
04:0024/05/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Barack Obama yönetiminin kararsızlıklarından ve zikzaklarından epey canı yanan Arap halkları, ABD'nin yeni başkanı Donald Trump'a epeydir “Ebû İvanka” künyesiyle sesleniyor. Özellikle Suriye'ye Trump'ın emriyle düzenlenen askeri operasyonla yaygınlık kazanan ve sosyal medyada büyük karşılık bulan bu isimlendirme, Araplardaki “babaları, çocuklarının ismiyle anma” geleneğine uygun. Ebû İvanka, “İvanka'nın babası” anlamına geliyor ve Trump'ın kendisi gibi tüccar kızı İvanka'ya işaret ediyor.
Suudi Arabistanlı işadamı Ahmed İbrahim, Amerikan Los Angeles Times gazetesine yaptığı açıklamada, bu tercihin ilginç bir yönünü vurguluyor: “Birini çok sevdiğimizde, onun isminin önüne genelde 'ebû' takısını getiririz. Trump'a normalde oğluna nispetle 'Ebû Eric' dememiz gerekirdi ama 'Ebû İvanka' dedik, çünkü İvanka gerçekten muhteşem. Sayısız Suudi kadın, onunla buluşmaya can atıyor. İvanka zekayı ve tarzı temsil ediyor.”
Ebû İvanka Donald Trump'ın Suudi Arabistan ziyareti de, tam bu imaja uygun görüntülere sahne oldu. Gözler Trump'tan çok karısı Melania ve kızı İvanka'nın üzerindeydi. İmzalanan silah anlaşmaları da, “aşırılıkla mücadele” temalı konuşmalar da hep bu magazin figürlerinin gölgesinde kaldı. Medyanın cehaleti ziyaretin spot ışıklarıyla çarpışınca, ortaya “Melania, başörtüsü takmayı reddetti” türünden abuk yorumlar da çıkabildi. Oysa Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'ı ziyaret eden ya da orada yaşayan yabancı bayanlara başörtüsü mecburiyeti bulunmuyordu.
***
Arap dünyasının, yeni başkandan büyük beklentilere girmesi gayet normal. Eskisi o kadar büyük hayal kırıklıkları yarattı ki, bilhassa Körfez monarşileri Cumhuriyetçi kadrolarla yaşadıkları balayı dönemlerini özlemeye başladılar. Ticaretle siyasetin baş başa gittiği son temaslar, Ortadoğu'daki “Amerikan rüyası”nın bir süre daha devam edeceğini gösteriyor. Taraflar bu kadar istekliyken.
İran-Rusya ekseninin coğrafyada sebep olduğu terör, talan ve kaos, Arapları ABD'nin cürümlerini unutmaya itiyor. Bir nevi, denize düşüp yılana sarılma durumu. Trump'a böyle bakılıyorsa anlaşılabilir; ancak hararetli öpücüklere boğulan Ebû İvanka'ya gösterilen içten sempati, zaruret sınırlarından gönüllülük sularına doğru açılmış görünüyor.
Arapların “Ebû İvanka aşkı”nı eleştirirken, meseleyi İslâm dünyasının genel ahvali üzerinden tartışmak daha doğru olur. Şahit olunan manzara, Müslümanların kendi meselelerini kendi aralarında çözemeyişlerinin tabii bir sonucu. Şikâyet edilen “aşırılık” da aynı şekilde, bu coğrafyaya dışarıdan yapılan müdahalelerin doğurduğu bir netice. Fakat bu fark edilmiyor olmalı ki, “aşırılıkla mücadele”yi resmen başlatırken yeni “aşırılıklar”a yol açacak bir poz verilebildi.
İslâm dünyası bugün Amerikan/ Batı ve Rusya/ Çin kampları arasına sıkışıp kalmış durumda. Meşrebine göre her ülke kendisine bir kamp seçiyor ve ona yaslanıyor. Arapları Trump üzerinden etiketlerken, geride daha masum ve güzel bir dünya yok maalesef. İran'ın Rusya'yla birlikte hareket ederek coğrafyaya verdiği zarar, “conilerin” verdiği zararla yarışıyor artık. Masum ülke bulunmadığı gibi, masum emperyalizm de yok. Bu yanılgıya kapılmamak gerekiyor.
Daha önce de bu köşede ifade etmiştim: “Amerikan emperyalizmi”ni kınayıp “Rus emperyalizmi”ne ses çıkarmamak (ya da tam tersi şekilde davranmak), meseleyi tek boyut üzerinden ve eksik şekilde konuşmak olur. Tutmamız gereken taraf, adaletin tarafı olmalı; sloganların ve hamasetin değil.
***
İlk yurtdışı ziyaretini gerçekleştirdiği Riyad'daki temaslarını tamamlayan Donald Trump, ardından -1948'den bu yana ilk- direkt uçuşla İsrail'in başkenti Tel Aviv'e geçti. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun “Umarım bir gün bir İsrail başbakanı da direkt uçuşla Tel Aviv'den Riyad'a gider” temennileriyle karşılanan Trump'a gösterilen ilgi, Suudi Arabistan'dakinden az değildi. İsrail medyası da tıpkı Arap medyası gibi, Trump ailesinden magazin haberleri çıkarmaya odaklandı. Melania Trump'ın havaalanında kocasının eline attığı şaplak başta olmak üzere, bol bol çıkardılar da…
Trump'ın İsrail ziyareti, açıkça dile getirilmese de Netanyahu yönetimi için hayal kırıklığı oldu. Ağlama Duvarı'na tek başına giden ve yanında Netanyahu'yu istemeyen Trump, bu hareketiyle kendisinden önceki yabancı siyasi liderlerin adımlarını takip etmiş oldu. Doğu Kudüs'ün İsrail işgali altında bulunduğunu böylece resmen İsrailli muhataplarına bildiren Trump, ABD'nin Tel Aviv Büyükelçiliği'ni Kudüs'e taşımayacağının da ilk ciddi sinyalini verdi.
Netanyahu “başkan düzeyinde” istediği desteği bulamasa da, Trump yönetimi, İsrail'e yerleşim yanlısı ve destekçisi David Friedman'ı büyükelçi atayarak, Filistin sorununun en girift meselelerinden birinde tarafını göstermişti. Kendisi de Yahudi olan ve illegal yerleşimler için bağış bile toplayan Friedman, Netanyahu yönetimi için “büyük bir hediye” olarak değerlendiriliyor.
***
Donald Trump, dünyanın farklı ülkeleri ve yönetimleri için farklı anlamları olan renkli bir isim. Dünya medyası Trump'ı ve sürpriz adımlarını yakından izlerken, Ortadoğu halklarının zihnindeki Trump imajı da durmaksızın değişecek gibi görünüyor. Bakalım, zaman içinde Trump'ın “Ebû İvanka”dan başka hangi unvanları olacak…
Âkif Emre
Ramazan arefesinde dâr-ı bekâya uğurladığımız Âkif Emre Ağabey'e Rabbimiz rahmet ve merhametiyle muamele buyursun. Müslümanca bir ömür sürdü, hep Müslümanca bir duruşun derdinde oldu. Kendisini sâlihlerden bilirdik; Rabbimiz de sâlihler kervanına katsın. Âmin.
Sükûnet mevsimine merhaba derken...
04:0027/05/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
*Ellerini kaldırdıkça kaldırmıştı. “Bana verdiğin sözü ve ahdini tahakkuk ettirmeni bekliyorum" diye yalvarıyordu, durmaksızın. Israrla kollarını yukarıda tuttuğu için ridâsı omzundan düşüyor, ama o aldırmadan duayı sürdürüyordu.
Karşı karşıyaydılar işte. Çok değil, iki sene önce kendilerini çok sevdikleri Mekke'den çıkaran kibirli ve inkârcı güruh, şimdi Bedir'de yalın kılıç karşılarındaydı. Hz. Peygamber, ilahi vaadin yerine gelmesi için ısrarla Rabbine yakarırken, melekler kılıçlarını çoktan kuşanmıştı.
Sükûnet mevsimine merhaba derken...
Sükûnet mevsimine merhaba derken...
2 Mayıs, Salı
Ve elbette zafer, o bir avuç mü'minin olacaktı. Tarihler, hicrî ikinci yılın ramazan ayının 17'nci gününü [12 Mart 624] gösteriyordu.
*Çekilen onca sıkıntının ve verilen zorlu imtihanların ardından, müslümanlar akın akın Mekke'ye giriyordu. Kan dökmeden, kimseyi üzmeden, o emin beldenin şanına yaraşır biçimde... Mü'minler sevgiliye kavuşurcasına, tek tek taşlarına bile hasret kaldıkları Mekke'nin sokaklarına koşuşurken, Hz. Peygamber Rabbine karşı tevazusundan ve mahviyetinden dolayı başını eğdikçe eğiyordu.
Mekke, artık asli sahiplerinindi. Tarihler, hicrî 8'inci yılın ramazan ayının 20'nci gününü [10 Ocak 630] gösteriyordu.
*Korku ve heyecan dolu bir serüvenin sonunda, Arap topraklarının en batı ucuna gelmişti. Yıkılan bir imparatorluğun, hayatta kalmış son temsilcisiydi. Abbâsîlerin kanlı bir darbeyle yönetimi ele geçirmesinin ardından, 19 yaşında Suriye'den kaçmış; Tunus ve Libya'da geçirdiği yılların ardından, Cezayir üzerinden Mağrib'e kadar gelmişti. Kendisini destekleyen binlerce kişiyle beraber, istikameti şimdi Endülüs'tü.
25 yaşındaki Abdurrahman ed-Dâhil, İslâm medeniyetinin incisi Endülüs Emevi Devleti'nin temellerini atmak üzere Cebel-i Târık Boğazı'nı geçerken, tarihler hicrî 138'inci yılın 15 ramazanını [20 Şubat 756] gösteriyordu.
*Hulâgu Han komutasındaki Moğol ordularının Bağdat'ı yerle bir ederek, Abbâsî İmparatorluğu'nu yıkmalarından bir yıl sonra, 1259'da yıkım sırası Halep'teydi. Şehrin sembolü konumundaki Emevî Camii başta olmak üzere bütün tarihi eserleri harabeye çeviren Moğollar, ertesi yıl Şam üzerinden Gazze sahillerine ulaştılar. Irak, Suriye ve Filistin'in ardından, hedeflerinde Mısır vardı. Memlûk Sultanı Muzaffer Seyfuddîn Kutuz'un komutasındaki Mısır ordusu, Moğolları Ayn Calût'ta karşıladı.
General Baybars'ın geliştirdiği üstün strateji ve taktiklerle savaş kazanılıp Moğollar Ortadoğu'nun kalbinden sökülüp atıldığında, tarihler 25 Ramazan 658'i [3 Eylül 1260] gösteriyordu.
*Bu kadarını kimse beklemiyordu. Mısır ve Suriye'nin İsrail'e karşı savaşı başlattığı 6 Ekim 1973'ten sadece iki hafta sonra, Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz'in emriyle ABD'ye petrol sevkıyatı durduruldu. Hollanda'nın da yasak kapsamına alındığı ambargo, Arap ülkelerinin elindeki en büyük kozun, en kritik zamanda uluslararası anerada işe yarayabileceğini ispat etmişti.
Kuveyt, Katar, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin de Suudilere destek verdiği şok karar uygulamaya konulduğunda, tarihler 24 Ramazan 1393'ü [21 Ekim 1973] gösteriyordu.
***
Bugün ilk gününü idrak nimetine eriştiğimiz ramazan ayı, müslümanlar için sadece manevi enerji depolama mevsimi değil, aynı zamanda şuur, zihin ve bakış açılarını da yenileme dönemidir. Öyle olmalıdır. Bu nedenle, “ramazan okumaları"nın içinde, “sevap kazandıracak" dinî metinler kadar tarih kitapları da yer almalıdır. Ki kalplerle beraber düşünce dünyası da derinleşsin, zenginleşsin, bereketlensin.
Ramazanın ilk günü olması hasebiyle, bu mübarek ayda gerçekleşen önemli olaylardan bir seçki yaparak başladım yazıma. Bir gazete köşesinin çerçevesine sığabilecek beş tane örnek vak'ayı seçtim, ancak liste bu kadar kısa değil elbette. Yukarıdaki misaller, tabir-i câizse bir parmak bal mesabesinde. Meraklıları, tüm bir ramazan boyunca okumakla bitirilemeyecek uzun ve ayrıntılı bir olaylar silsileyle karşılaşacaklardır.
Dünü bilmeden bugün anlaşılamayacağına ve yarın da yorumlanamayacağına göre, ramazanın sükûnetinden, dünü fehmetmek ve yarını da tefekkür etmek için istifade etmek en doğrusu.
***
İslâm dünyasının acılarla, işgal ve savaşlarla boğuştuğu bir dönemde, ramazan bir huzur ve sekînet penceresi aynı zamanda. Dış dünyada neler yaşanırsa yaşansın, ramazan, içimize bahar müjdeleri getiriyor. Kalbimizle baş başa kalabildiğimiz oranda, bu nimetten de istifade edebileceğiz.
Can yakan ve iç acıtan gerçeklere rağmen, bu ramazan, İslâm dünyasındaki farklı, ilginç, güzel ve umut verici insan hikâyelerine odaklanma dönemi olarak da değerlendirilebilir. “Dünya müslümanlarının ahvali" deyince, zihinlerimiz genelde trajedilere odaklansa da, gözyaşlarının içinden çıkıp gelen gülümsetici hikâyelerimiz de bol bizim. Ramazan, müslüman dünyaya bu açıdan da bakabilmenin başlangıcı olsun. Katı realiteler yanında, hayata tutunmaya ve mücadeleye azimle devama yarayacak muştulara da ihtiyacımız var.
Körfez'in haşarı çocuğu Katar
04:0031/05/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Körfez ülkeleri, geçtiğimiz haftayı ilginç bir diplomatik krizin gölgesinde geçirdi. Katar resmi haber ajansı Qana'nın Emir Temîm bin Hamad'a atfen yayımladığı, İran'ı öven ifadelerle patlak veren kriz; Katar'ın “Elektronik saldırıyla karşı karşıyayız; sitelerimiz hack'lendi" açıklamasına rağmen durulmadı. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır medyası, ortak bir stratejiyle Emir Temîm'i bizzat hedef alan bir saldırı kampanyası başlattı. Hatta Mısır'da yayımlanan Ahbâr gazetesindeki başyazıda, Emir için “Doha'daki sabi" ifadesi bile kullanıldı.
Cari açık açıklandı
Cari açık açıklandı
12 Mayıs, Salı
Katar ile komşuları arasında, birçok meselede görüş ayrılıklarının bulunduğu zaten biliniyor. Dolayısıyla son gerilim, bölgeyi yakından izleyenler için sürpriz değil. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır medyası, sıklıkla Katar aleyhine yayınlar yapıyor. Televizyonlardan açıkça Katar hükümetinin terörle ilişkilendirildiği ateşli konuşmaları izlemeniz mümkün. Basının Emir'e açıktan saldırması da bu açıdan şaşırtıcı değil.
Ancak krizin, ABD Başkanı Donald Trump'ın Riyad'ı ziyaretinden hemen sonra yaşanması, akıllara ister istemez bazı soruları getiriyor. Trump'ın, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ile yakın görüntü vermesi ve konuşmasında Hamas'ı “terör örgütü" olarak özellikle anması, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân) ve Hamas'a yakın desteği bilinen Katar'ın yalnızlaştırılması için bir işaret fişeği olarak mı algılandı? Gayet mümkün.
ABD ile Körfez arasındaki kamuoyuna açıklanmayan müzakerelerde, İhvân ve Hamas'ın denklem dışına itilmesi konusunda özel sözler verilmiş de olabilir. Hatta İran'a karşı Körfez'e Amerikan yardımı, İhvân ve Hamas'la irtibatın tamamen kesilmesine bağlanmış bile olabilir. Böylesi bir durum, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin canına minnet zaten.
Zamanlaması itibariyle dikkat çeken kriz, Katar'a karşı patlamaya hazır öfkenin boyutlarını göstermesi açısından da öğreticiydi. Elindeki medya imkânlarına ve paraya rağmen, birkaç saat içinde Doha yönetimi kendisini Araplara karşı yapayalnız ve kuşatılmış halde buluverdi. Yaşanan gerginlik, gelecekteki benzer durumlarda Arap ülkelerinin alacağı pozisyonları da göstermiş oldu.
* * *
Ufacık yüzölçümü ve azıcık nüfusuyla Ortadoğu'da “boyundan büyük" işlere kalkışan Katar'ın amacı ve hedefleri hep tartışılagelmiştir. “Katar, ne yapmaya çalışıyor?" sorusu, bu bağlamda sıklıkla sorulur.
Katar'ın ne yapmaya çalıştığını anlamak için, yakın tarihteki serüvenine kısaca bakmakta fayda var:
1850'den 1971'e kadar İngiliz himayesinde bulunan, o tarihten bu yana da bağımsız bir emirlik olarak varlığını sürdüren Katar, zenginliğini doğalgaza borçlu. Dünyanın en büyük üçüncü doğalgaz rezervine sahip Katar'da bugün 87 ayrı milletten insan yaşıyor. Nüfusu 3 milyon dolayında olan ülkede yerli nüfus, toplamın sadece yüzde 13'ünü teşkil ediyor. Bu yönüyle Katar, oldukça başarılı işleyen devasa bir holding görünümünde.
1995'te babası Halîfe bin Hamad'ı kansız bir saray darbesiyle devirerek tahta oturan Emir Hamad bin Halîfe, doğalgazın refaha dönüştürülmesi ve Katar'ın bugünkü gücüne kavuşturulmasında hayati rol oynadı. Göreve başlar başlamaz, BBC'nin teknik altyapısından faydalanarak El Cezire televizyonunu kuran Emir Hamad, Katar'ın medya alanında da öne çıkmasını sağladı. Arap dünyasının yerleşik yargılarına ve tabularına dokunan yayınlarıyla kısa sürede ses getiren El Cezire, Arap monarşilerinin öfkesini çekmekte gecikmedi.
Emir Hamad, 2013'te görevi oğlu Temîm'e devrederek emekliye ayrıldı. Emir'in tahttan feragat etmesinde Suudi Arabistan'ın baskısının etkili olduğu iddia edildiği gibi, muztarip olduğu ağır diyabetin bu kararda rol oynadığı da söyleniyor.
Katar, elinde tuttuğu muazzam zenginliği hem yurtdışında yatırım yapmakta hem de Ortadoğu siyasetini yönlendirmede kullanıyor. Özellikle gayrimenkul alımları ve sanata harcanan para, milyar dolarları buluyor. Kanlı ve kansız siyasi çatışmalara ayrılan fonlar da aynı şekilde…
Başkent Doha, Arap dünyasında siyasi anlamda sıkışanların iltica ettiği bir sığınak durumunda bugün. Hamas, Şam'ı terk ettikten sonra buraya yerleşti. Cezayir eski muhalefet lideri Abbâsî Medenî halen Doha'da. Geçmişte Çeçen lider Zelimhan Yandarbiyev, 2004'te bir suikasta kurban gidene kadar Doha'da yaşamıştı. Mısır asıllı âlim ve davetçi Yûsuf el Karadâvî de keza bugün Katar'la bütünleşmiş bir isim.
Anlaşıldığı kadarıyla, Katar, -muhtemelen İngiltere'nin yönlendirmesiyle- Ortadoğu'da kalıcı bir aktör olmanın peşinde. Bunu da, her ülkedeki büyük / önemli oyuncuları desteklemek ve dengeleri buna göre şekillendirmeye çalışmakla yapıyor. Son krizde görüldüğü gibi, bu tavır onu Körfez'de zaman zaman köşeye sıkıştırsa da, elindeki ekonomik ve siyasi kozlar Katar'ın güçlü bir oyuncu olarak sahnede kalmasına yardımcı oluyor.
* * *
Körfez ülkelerinin şu anda yaşadığı refah ve mutluluk ortamı, hiç şüphesiz kalıcı değil. Bundan 30-40 yıl sonra şimdinin müreffeh şehirlerinin ıssızlaşmaya başladığına şahitlik edebiliriz. Bu açıdan bakıldığında, Katar'ı bugün atmaya çalıştığı adımların önemli ve kritik olduğu söylenebilir.
1980 doğumlu Emir Temîm'in, kardeş ülkelerden gelen baskılara göstereceği direncin boyutu ve şekli, kendi ülkesinin geleceğinin yanında Arap siyasi arenasının istikbalini de etkileyecek.
Nafile çabalar
04:003/06/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz çarşamba günü bu köşede, Katar’la komşuları arasındaki diplomatik ve siyasi krizi okumuştunuz. Ortadoğu’da normalde gündemler çok hızlı değişmesine rağmen, Katar merkezli gerilim, ilginç bir şekilde derinleşerek sürüyor. Körfez dışından desteklerle ve denkleme Türkiye de dâhil edilerek üstelik.
Cimbom köprüyü geçti
Cimbom köprüyü geçti
13 Mayıs, Çarşamba
Katar Emiri Temîm bin Hamad’a isnat edilen İran’la ilgili bir açıklamayla patlak veren kriz, ikinci haftasında artık Doha yönetimini Körfez’den tamamen tecrit noktasına varmış bulunuyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır basını Katar’a saldırılarını artırarak devam ettirirken, İsrail de tartışmaya katıldı.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya yakın isimlerden Yoni Ben Benachem, Kudüs Enstitüsü’nde hafta içi yaptığı bir değerlendirmede, Katar’ı “Müslüman Kardeşler (İhvân) ve Hamas terörü”ne destek vermekle suçladı. Ben Menachem’in en dikkat çekici iddiası, Katar’ın yanına İran ve Türkiye’yi de alarak, Ortadoğu’da yeni bir “mihver” oluşturduğuydu.
ABD’nin etkin dış politika yayınlarından Foreign Policy dergisinde John Hannah imzasıyla yer alan bir makalede de, Katar, ABD’nin Ortadoğu’da attığı adımların altını oymakla itham edilerek, Doha yönetimi “ikiyüzlülükle” suçlandı. Amerika’nın Körfez’deki en önemli askeri üslerinden birinin [el Udeyd] Katar’da bulunduğunu ve Amerikan savaş uçaklarının birçok hava saldırısı için buradan havalandığını hatırlatan Hannah, “Ancak Katar, ABD ile bu yakın işbirliği görüntüsüne rağmen, hemen arkasından El Cezire televizyonunda yayınlanan ceset görüntüleriyle ABD’nin imajını darmadağın ediyor” dedi.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de İngilizce olarak yayımlanan The National gazetesindeki bir yorumda ise, Katar ve Türkiye, Ortadoğu’daki İslâmcı-aşırı hareketlere yatırım yapan iki ülke olarak sunuldu. Hassan Hassan imzalı yorum, Katar’ın Körfez’de komşuları tarafından tecrit edilmesinin ana sebebinin “aşırılıklara verdiği destek ve medya yoluyla bunu yayması” olduğunu vurguladı.
Krizin başlangıç sebebi ve görünürdeki gerekçesi Katar’ın İran’a müsamahakâr yaklaşımı gibi sunulsa da, olayların gelişiminin ortaya çıkardığı sonuç şu: Körfez Arapları ve onları destekleyen ülkeler, Katar’ın “İslâmcı” hareketlere desteğinin tamamen sona ermesine, Doha yönetiminin bölgesel bütün iddialarından vazgeçmesine ve elindeki medya gücünü etkisizleştirmesine çalışıyor. Arada Türkiye’nin imajına da darbe vurabilirlerse, ne âlâ. Bölgedeki birçok başkentte, harekete geçme motivasyonu tamamen bu.
***
Suudi Arabistan dışarıda tutulursa, Katar karşıtı cephe içinde İran’la ilişkiye geçmeyen ülke yok gibi. Mısır, Suriye meselesinde Riyad’la kapışmayı göze alarak İran’dan yana saf tuttu çoktan. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin, “Suriye resmi ordusu güçlendirilmeli, ona zarar verilmemeli” mealindeki açıklaması hâlâ zihinlerde. Birleşik Arap Emirlikleri’nin, İran’ın özellikle finansal operasyonlarını yürüttüğü ana merkezlerden biri olduğu biliniyor. İki ülke arasındaki ada krizine rağmen (Körfez’deki üç küçük adada, egemenlik ve sınır tartışmaları yaşanıyor), Emirlikler de İran da birbirinden vazgeçebilmiş değil. Umman, zaten başından beri hep İran’la yakın durdu, arayı hiç açmadı; keza Kuveyt de öyle.
Bu açıdan bakıldığında, Katar gerilimi çerçevesinde Körfez’de oluşan yeni dengenin işaret ettiği bir başka gerçek de şu: Suudi Arabistan artık Arap dünyasının “dominant gücü” olarak algılanmıyor. Riyad’ı göstermelik şekilde memnun etme yoluna giden Araplar, bölgesel ve uluslararası birçok meselede kendi gündemlerini takip ediyor. Katar meselesinde ortak bir paydada buluşulmuş olması, Suudi Arabistan’ın gücünün giderek zayıflamasıyla, Riyad’ın onlara tabi olmaya başladığını da gösteriyor ayrıca.
Kral Selman’la birlikte “kurucu kralın çocukları” artık yönetimden çekilince, Suudi Arabistan tahtına üçüncü kuşak geçmeye başlayacak. Bu süreçte, bazı siyasi gözlemcilerin tahmin ettiği gibi Prens Muhammed bin Nayif’le Prens Muhammed bin Selman arasında bir taht kavgası çıkarsa, Riyad hepten topallayacak demektir. Böyle bir durumun Araplar arası hiyerarşik ilişkilere etkisi, zannedilenden çok daha geniş çaplı olacaktır.
***
Hepsini aynı sepete doldurarak “İslâmcı” hareketlerin çöpe atılabileceği düşüncesi, her yönden büyük bir yanılgı. Toplumsal tabanı olan hiçbir oluşum tamamen yok edilemeyeceği gibi, “İslâmi siyaset” kaygısı da bu topraklarda hep var olacak. Sadece Sünnî çevrelerde değil, Şia içinde de bu iddia ile ortaya çıkan hareketler daima destek görecek. Tarih boyunca olduğu gibi.
Ortadoğu’nun yakın tarihi, kitlelerin arayış içinde olduğunu, dönem dönem belli anlayışların öne çıktığını, bazı hareketler yükselirken bazılarının düşüşe geçtiğini, ama bir ihtiyacın hiç yok olmadığını ispat ediyor bize: Onurlu yaşamak. Bu damarı, siyasi oyunlarla ya da derme-çatma ittifaklarla kurutabilmek mümkün değil.
Geleceğin tarihçileri, bugün yaşananları kaleme alırken, bazı ülkelerin suyun akışını değiştirmek için nafile çabalara girişerek hem kendilerine hem de İslâm coğrafyasına nasıl vakit kaybettirdiğini uzun uzun anlatacak.
Krizin şifresi: İhvân ve Hamas
04:007/06/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Bahreyn’in Katar’a karşı başlattığı, Yemen, Libya, Maldivler ve Mauritius’un da onların peşine takıldığı diplomatik ve ekonomik kuşatma olmasaydı, şu anda BAE Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe’nin elektronik posta kutusundan ortalığa saçılan skandalları konuşuyor olacaktık. Uteybe’nin Amerikalı muhataplarıyla yaptığı yazışmalar, 15 Temmuz darbe girişimine BAE’nin duyduğu sevinçten Suudi Arabistan tahtı için Prens Muhammed bin Selman’ın tercih edildiğine kadar, birçok enteresan ayrıntıyı içeriyordu. Ancak, “Washington’daki en güçlü diplomatlardan biri” olarak anılan Yusuf Uteybe’yi konuşmaya fırsat bulamadan, Katar krizi patlak verdi. Gözler de kulaklar da oraya döndü, ister istemez.
Beşiktaş'tan Emre Belözoğlu açıklaması
Beşiktaş'tan Emre Belözoğlu açıklaması
14 Mayıs, Perşembe
Körfez basını ve siyasetçileri tarafından ısrarla “Katar’ın İran bağlantısı” öne çıkarılsa da, Doha’nın tecrit edilmesinin en büyük sebebi, Müslüman Kardeşler (İhvân) ve Hamas’a verdiği açık destek. Zira, “İran bağlantısı” böylesine bir cezalandırmaya temel teşkil edecek olsaydı, Körfez’de Katar’dan önce Umman ve BAE’ye sıra gelmesi gerekirdi. Umman, İran’la stratejik düzeyde bir işbirliğini hep sürdüre gelmişken, BAE’nin de İran’ın Körfez’deki en büyük ticaret partnerlerden biri olduğu biliniyor. Hatta İran’ın dünyadaki kara para aklama merkezlerinden birinin BAE olduğu, Körfez’deki en ciddi fısıltılardan biridir.
Katar’la ilgili kararların açıklanmasının hemen ardından, en yüksek sevinç çığlıklarının İsrail’den yükselmesi de dikkatlerden kaçmadı. İsrail Savunma Bakanı Avigdor Lieberman, krizi Araplarla işbirliği için fırsata çevirebileceklerini söylerken, “Araplar, tehlikenin Siyonizm değil terörizm olduğunu anladı” yorumunda bulundu. Jerusalem Post gazetesinde Seth Frantzman imzasıyla yayımlanan uzun analizde ise, Katar’la yaşanan problemin, İsrail için Ortadoğu’da bir dizi imkânın kapısını açtığına vurgu yapıldı.
Derken, İsrail cephesinde daha da garip bir şey oldu: Merkezi Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde bulunan Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nin müdürü Abdulhamid Hakim, İsrail’in Kanal-2 televizyonuna canlı bağlanarak, Katar’ı İsrail kamuoyuna kötüledi. Ortadoğu tarihinde ilk kez Suudi Arabistan’dan bir İsrail televizyonuna canlı bağlantının gerçekleştirildiği programda Hakim, “Katar, direniş ve cihat adı altında terörü yayan bir ülkedir. Yeni bir Ortadoğu’nun vakti gelmiştir” sözleriyle Arap kamuoyunda hem şaşkınlık,
hem de kızgınlık yarattı.
İhvân ve Hamas’a olan desteği sebebiyle Katar’ın Arap kardeşleri tarafından boğulması ve bu şekilde İsrail’in sevindirilmesi kararı, ironik ve trajik biçimde 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın 50’nci yıldönümüne denk geldi. Tamı tamına hem de. Araplar, İsrail’in karşısında tarihi bir yenilgi aldıkları savaşın başladığı gün olan 5 Haziran’da, Katar kuşatmasını başlattıklarını dünyaya duyurdular.
“Yahudileri denize dökeceğiz, yok edeceğiz” ateşli retorikleri eşliğinde 1948’den bu yana İsrail’le girdiği bütün savaşları kaybeden Arap dünyası, bu savaşların en acısının yıldönümünde, yine birbirinin boğazını sıkmakla ve vakit öldürmekle meşgul. Yıllar boyunca “Siyonizm”i dillerine dolayarak kamuoylarını meşgul eden ve kendi gemilerini yürüten Arap liderler, şimdi aynı sakızı İran üzerinden çiğniyor. Ama yine, mücadele ettiklerini söyledikleri ‘düşman’ı kendi iç kavgalarına ve kinlerine meze yaparak…
***
Arap monarşilerinin ve diktatörlerinin İhvân korkusu gayet anlaşılır. Seçimle yönetimlerin değişebilmesi fikri, hepsine ürkütücü geliyor. Bu anlamda İhvân, sadece Mısır’daki bir siyasi hareket olarak anlaşılmamalı; onların zihninde İhvân, alternatif bir dünya görüşünü ve düşünce tarzını ifade ediyor. Histeri derecesindeki paniğin, medya kampanyalarının ve bu denli yaygın düşmanlığın sebebi de bu.
İşin komik tarafı, bu hengâme içinde İhvân da gözlerde olmadığı kadar büyüyor. Arap dünyasını sürükleyip götürecek bir hareket olarak tasavvur edildiği için, gücü de güncel kapasitesi de olmadığı kadar abartılıyor.
İhvân’la ilgili gözden kaçan bir tarihsel gerçeklik de, hareketin aslında Suudi Arabistan’a eklemlenmeye ne kadar teşne ve hazır olduğu. 1975’te bir suikasta kurban giden Suudi Arabistan Kralı Faysal döneminde zirveye çıkan bu bağlılık, sonraki dönemlerde Suudi yöneticilerin kademeli düşmanlığına dönüştü. 1966’da idam edildiğinde Seyyid Kutub için bütün camilerinde resmi emirle gıyâbi cenaze namazlarının kılındığı Suudi Arabistan’da bugün, Kutub “terörün fikir babalarından biri” olarak anılıyor. Zamanında bölüm bölüm Riyad Radyosu’ndan halka okunan Fî Zilâli’l-Kur’ân artık “sakıncalı kitaplar” listesinde.
İhvân’ı sistem içinde tutarak ve siyasal taleplerine alan açarak birçok sorunu önleyebileceğini fark etmeyen, düşmanlıkla onu merdiven altına itip kontrolsüz başka hareketlerin doğuşuna zemin hazırlayan Arap aklı, tarihi bir fırsatı da böylece kaçırmış oldu.
Şimdi, nereye evrileceği belli olmayan Katar krizi, benzer bir riski de içeriyor: Düşmanlığın uzaması ve katlanılmaz hale gelmesiyle, Katar’ın İran’ın kucağına itilmesi. Mesnetsiz suçlamalarla Doha yönetimini boğmaya çalışan Körfez monarşileri, eğer böyle bir sürecin başlamasına yol açarlarsa, bir başka tarihi fırsat daha kaçırılmış olacaktır.
Körfez’in yeni ‘terör’ listesi
04:0010/06/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Katar’ı havadan, karadan ve denizden kuşatma altına alan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan ve Bahreyn, ablukayı daha da daraltma adına, önceki akşam 59 şahıs ve 12 kurumun yer aldığı bir “terör listesi” yayımladı. Katar emirlik ailesinden bazı kişilerin de dâhil edildiği listede dokuz Arap ülkesinden isimler yer aldı.
Sürpriz için aldıkları pastadan zehirlendiler
Sürpriz için aldıkları pastadan zehirlendiler
15 Mayıs, Cuma
Araya çeşni olsun diye serpiştirilen bir-iki isim hariç, listedeki kişilerin çoğunun ortak özelliği, Mısır ve BAE’nin iç ve dış politikalarına yüksek sesle ve fiilen karşı çıkıyor olmaları. Liste adeta Kahire ve Abu Dabi’de oturulup kotarılmış, Riyad ve Manama da sorgusuz-sualsiz onların arkasına takılmış gibi görünüyor. Özellikle Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân) destekçisi isimlere listede ağırlık verilmesi, Katar’la yaşanan krizde İhvân’ın ana nedenlerden biri olduğu gerçeğini bir kere daha hatırlatıyor.
91 yaşındaki Mısır asıllı âlim ve davetçi Yûsuf el Karadâvî, “terör listesi”nin en dikkat çeken ismi. 1961’den bu yana Katar’da yaşayan ve aynı zamanda Katar vatandaşı olan Karadâvî Arap dünyasında o kadar sembolik bir şahsiyet ki, boykotçu ülkelerin basın-yayın organları iki gündür kendisi hakkında söylenmedik şey bırakmadı: Baş terörist, fitnenin kaynağı, zehirli şeyh, yılan dilli... Katar Emiri Şeyh Temîm bin Hamad’ın Karadâvî’ye hürmet ederken çekilmiş fotoğrafları da bol bol kullanıldı tabii bu arada.
Suudilerin finanse ettiği el Arabiya kanalı, Şeyh Temîm’in Nahda lideri Râşid Gannûşî ile çekilmiş eski görüntülerini de araya sıkıştırmayı ihmal etmedi. Gannûşî’ye dair herhangi bir tartışma gündemde olmamasına rağmen.
Yine İhvân’ın önemli isimlerinden Vecdi Guneym de listede. Mısır’da hakkında gıyabi idam kararı verilen Guneym’in bir süre Katar’ın başkenti Doha’da ikamet ettiği biliniyor. Abdulfettah Sisi hükümeti, vaazlarıyla ciddi bir izleyici kitlesine sahip olan Guneym’i, ülkedeki Hıristiyanların katledilmesine fetva vermekle suçluyor.
Listeye kendi önceliklerini dâhil ederken kantarın topuzunu hepten kaçıran Mısır yönetimi, hâlen ülkede tutuklu bulunan Dr. Ahmed Beltacî’yi bile eklemiş. 2013 darbesinden sonra tutuklanan Beltacî, hayatında Katar’a ayak bile basmamışken üstelik.
Çok sayıda işadamının da kendisine yer bulduğu “terör listesi”ne Libya kontenjanından dâhil edilen isim ve kurumlarsa, Mısır ve BAE’nin oradaki operasyonlarının önünde engel olarak görülenler. 2011’de başkent Trablus’un ele geçirilmesi sürecinde kritik bir rol oynayan Abdulhakim Belhâc, eski müftü Sâdık Gariyânî, İsmail Sellâbî bunlardan. “Terörist oluşum” olarak nitelenen Bingazi Savunma Tugayı da, Mısır-BAE koalisyonunun Libya’daki adamı General Halîfe Hafter’e sert muhalefetiyle biliniyor.
Listeye yazılan 12 ‘terörist’ kurum arasında, Katar’ın uluslararası operasyon gücünü teşkil edenler özellikle dikkat çekiyor. UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu) ve UNICEF’in (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) partneri olan, milyar dolarlık bütçeli yardım kuruluşu Qatar Charity bunların ilki. Emirlik ailesinin kontrol ettiği üç ayrı insani yardım kuruluşu daha listede. Özellikle Gazze’de faaliyet gösteren bu kurumların, artık Mısır (ve elbette İsrail) üzerinden Gazze’ye yardım götürmesi de mümkün olmayacak. Lübnan, Ürdün ve Suriye’deki kamplarda barınan on binlerce Suriyeliye ulaştırılan yardımların da boykotçu ülkelerin tavrı nedeniyle artık aksayabileceği belirtiliyor.
Katar’ın “ana akım” Arap siyasetinin dışına çıkışı böylelikle cezalandırılmaya çalışılırken, “terör listesi”nde Hamas’a direkt atıfta bulunulmadı. Katar’ın köşeye sıkıştırılmasının, İsrail’in attığı sevinç çığlıkları nedeniyle Arap kamuoyunda ters tepmeye başladığını fark eden Mısır-BAE-Suudi Arabistan troykasının dili, Hamas’a açıktan “terörist organizasyon” demeye varmamış görünüyor. Ancak yine de bu durum, Suudi basınının Hamas’ı terörle suçlamasına engel değil. Ukaz gazetesi, önceki gün yayımladığı bir haberde, Hamas’ın terör ve insan haklarına hürmetsizlik noktasında “DAEŞ’ten beter” olduğunu okurlarına duyurdu.
Katar’la ilgili böylesine kapsamlı bir karalama ve yok etme kampanyasına girişen boykotçu ülkeler, tedbirlerini sıradan internet kullanıcılarına da teşmil etti. Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’de sosyal medya üzerinden Katar hakkında olumlu fikir beyan etmek 5 ilâ 15 yıl arasında hapis cezası getirecek. Resmen ilan edildi.
El Cezire’nin kapatılmasını açıkça Katar’dan talep eden karşı cephe, bunu henüz başaramasa da, fiili engelleme yoluna gittiler çoktan. Suudi Arabistan’da El Cezire televizyonunu ekran menüsünden kaldırmayan otellere 26 bin dolar ceza kesilecek. Bu da resmen açıklandı.
Günlerdir yaşanan krizin gösterdiği açık bir husus var: Körfez’de şahit olduğumuz manzara, aslında bir “dünya görüşü” kavgası. Katar’ın boğulmak istenmesinin sebebi de temsil ettiği ve savunduğu şeyler. Arap monarşileri ve destekçileri açısından, Katar, kendi varlıklarını ve istikballerini tehdit eden bütün kâbusların toplamı demek aslında.
Önümüzdeki yazıda, perde arkasında krizin mimarlığını yapan ve bölgede adeta siyasetin beyni konumuna yükselen bazı isimleri konuşalım. Marifetleri ve icraatlarıyla.
Krizin mimarları
04:0014/06/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yaklaşık 10 gün önce bazı Arap ülkelerinin Katar’a başlattığı kapsamlı kuşatma, Ortadoğu coğrafyasındaki manzarayı biraz daha net görmemizi sağlıyor. Özellikle Mısır ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) oluşturduğu, Suudi Arabistan ve Bahreyn’in de sonradan bunlara eklemlendiği bir cephe, bölgeyi kendi öncelikleri doğrultusunda yeniden şekillendirme telaşında. Katar’a yönelik düşmanlık da zaten, bu planlara gösterdiği direniş yüzünden.
Krizin mimarları
Krizin mimarları
22 Mayıs, Pazartesi
Körfez’de ve coğrafyanın diğer kısımlarında durmaksızın mekik dokuyan, ABD ve İsrail’i de denkleme dâhil ederek cepheyi genişleten bazı isimler, sürecin de perde arkasındaki mimarları konumunda. Bunların en önemlilerine şimdi biraz daha yakından bakalım:
*4 Haziran Pazar günü, yani Katar’a toplu ambargonun başlatılmasından sadece bir gün önce elektronik postaları ortalığa saçılan BAE Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe, cephenin Amerika ayağını oluşturuyor. Özellikle Müslüman Kardeşler (İhvân), Hamas ve Katar yönetimi aleyhine lobicilik faaliyetleri yapan ve İsrail’le oldukça yakın ilişkiler geliştiren Uteybe, aynı zamanda sıkı bir Türkiye karşıtı. Ülkesinin (ve bu arada Mısır ile Suudi Arabistan’ın) menfaatlerini koruma adına Amerikalı muhataplarına oldukça bonkör davranan Uteybe, bunun için milyonlarca dolar harcıyor. Uteybe pahalı hediyeleri, ultra-lüks partileri ve yemekleriyle ABD’de epey meşhur. Aracılık ettiği yüksek rakamlı anlaşmalar ve projeler de cabası. Kral Selman’dan sonra Suudi Arabistan tahtına Muhammed bin Nayif yerine Muhammed bin Selman’ın geçmesi için ABD’de kulis yapan da Yusuf Uteybe’den başkası değil. Katar’a başlatılan ambargonun, Uteybe’nin kritik içerikli özel yazışmalarının konuşulmasını önlemek için öne çekildiği, bugün yaygın bir kanaat.
*BAE kabinesinde “dış ilişkilerden sorumlu devlet bakanı” olarak görev yapan Enver Muhammed Gargaş, özellikle İhvân ve Hamas’a karşı düşmanlığın teorisyeni. Körfez’de İhvân avı yapan istihbarat birimlerini de kontrol eden Gargaş, İsrail’le BAE arasında diplomatik münasebetleri geliştirmesiyle biliniyor. Gargaş, Katar krizinde de sosyal medya üzerinden Doha’yı açıkça tehdit eden sözleri ve Türkiye aleyhtarı açıklamalarıyla öne çıkıyor.
*Resmi sıfatı sadece “emekli general” olarak geçen Enver Aşkî, Suudi Arabistan’la İsrail arasındaki yakınlaşmanın mimarı. İsrail basınına verdiği “dostluk” içerikli demeçlerle Arap kamuoyunda sık sık tartışmalara yol açan Aşkî, “Büyük Kürdistan’ı destekliyoruz” açıklamasıyla da gözleri üzerine çevirmişti. Aşkî, “İran karşıtlığı” ortak paydasında İsrail’le ittifak kurmak ve yan yana yaşamak gerektiğini ısrarla yineliyor. Suudi kimliği, tüm bu beyanlarını daha da ilginç kılıyor.
*Ve Muhammed Dahlan... Daha önce bu köşede Dahlan iki ayrı yazıya konu edilmişti, dikkatli okurlar hatırlayacaktır. İsrail’in Mahmud Abbas’tan sonraki Filistin devlet başkanı adayı olan Dahlan, Mısır-BAE ittifakının kilit ismi. Körfez’den Tunus’a çok sayıda ülkedeki sürpriz gelişmelerde Dahlan’ın parmak izini görmek mümkün. Medya gücüne de sahip olan Dahlan’ın lakabı “karanlıklar prensi”.
Bu listeye bölge ülkelerinin istihbarat başkanlarını, çok sayıda işadamını, gazeteciyi, akademisyeni ve sosyal medya trol’ünü de ekleyebilirsiniz.
***
15 Temmuz darbe girişimine de açık şekilde destek veren ve Türkiye’nin uçuruma yuvarlanmasını dört gözle bekleyen bu koalisyon, sırf Türkiye’ye zarar verebilmek için şu anda FETÖ mensuplarına kucak açıyor. Özellikle Mısır ve BAE, FETÖ’nün sığınağı konumunda bugün. Eline silah almayan hareketler ve isimler ‘terörist’ ilan edilirken üstelik.
Amaçlarını kendileri de gizlemiyor: “Terör ve aşırılık” sıfatını yakıştırdıkları akımlara karşı savaşta, kabaca “Siyasal İslâm” olarak tabir edilen dünya görüşüyle mücadele ediyorlar. İhvân’ı, Hamas’ı, AK Parti’yi ve Katar’ı (hatta Tunus’taki Nahda Hareketi’ni) kasten El Kaide ve DAEŞ’le yan yana zikretmelerinin ve hepsini birden terör parantezine almalarının sebebi bu.
ABD ve Batı ile sıkı-fıkı, seküler yönelimli, dünya pazarlarına sınırsızca açık, yabancı müdahalelerine ses etmeyen, hak ve hürriyetlerin olabildiğince kısıtlandığı, İslâmi alternatiflerin boğulduğu, Arap Baharı öncesindeki Ortadoğu düzeninin peşindeler. Arap Baharı’yla beraber doğan boşluğu ve karmaşayı, coğrafyayı yeniden bu istikamete kanalize ederek doldurabileceklerini hesaplıyorlar.
***
Arap cephesinde tüm bunlar olurken, Suriye ve Irak’ta İran’ın ilerleyişi sürüyor. Arapların Körfez’de Katar’ın ümüğünü sıkmakla uğraştıkları sırada, İranlı General Kâsım Süleymani, DAEŞ’ten boşalan cephelere Şii milisleri yerleştirmekle meşgul. Araplar arasındaki kavga biraz daha devam ederse, İran Akdeniz’e kadar uzun ve geniş bir koridoru açmayı başarmış olacak. Bu da bölgede daha geniş çaplı çatışma ve savaşların başlayacağının, devam edenlerin de şiddetleneceğinin işareti.
Katar krizi, bu bağlamda aslında bir kilit taşı. Bu taş düşerse, Körfez’deki mevcut kırılgan düzenin hızla dağılması ve bölgenin topyekûn bir savaşlar silsilesine savrulması tehlikesi söz konusu. Mısır-BAE-Suudi Arabistan koalisyonu, bu anlamda tarihi bir sorumlulukla da karşı karşıya. Katar’ı ve onun temsil ettiği çizgiyi boğma uğruna coğrafyayı ateşe atmayı göze alacaklar mı, hep birlikte göreceğiz.
Tiran ve Sanafir sadece ada değil
04:0017/06/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mısır, 2013’te ülkenin demokratik şekilde seçilen ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin askeri darbeyle devrilmesinden bu yana en gergin günlerini yaşıyor. Gerilimin sebebi, Sina Yarımadası’nın doğusunda yer alan Tiran ve Sanafir adlı iki adanın, Suudi Arabistan’a devredilmesi. Abdulfettah Sisi yönetimi bunun bir “emaneti geri verme” olduğunu savunsa da, ülke çapındaki milyonlarca kızgın protestocu, Mısır topraklarının ‘satıldığı’ kanaatinde. Parlamentodan sokaklara, her yerde öfkeli gösterileri ve ateşli sloganlar atan insanları görmek mümkün. Hepsinin de ağzında aynı cümle: “Tiran ve Sanafir, Mısır’a aittir!”
Tiran ve Sanafir sadece ada değil
Tiran ve Sanafir sadece ada değil
29 Mayıs, Pazartesi
Mısır’la Suudi Arabistan arasındaki ada tartışmasının mazisi oldukça eski. Kızıldeniz’in kuzey ucundaki iki körfezden Akabe’nin denize açıldığı noktada yer alan Tiran ve Sanafir, 1950’ye kadar Suudi Arabistan’ın kontrolü altındaydı. İsrail’in kurulmasıyla birlikte bölgedeki Arap topraklarına saldırılar başlayınca, dönemin Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz, Tiran ve Sanafir’i Mısır’ın himayesine bıraktı. Kral Abdulaziz’le Mısır Kralı Faruk arasında varılan mutabakata göre, adalar Mısır donanması tarafından İsrail’in tehditlerine karşı korunacaktı.
Mısır’ın sonraki yöneticileri Muhammed Enver Sedat ve Muhammed Husni Mubarek de, çeşitli zamanlarda yaptıkları resmi açıklamalarla adaların Suudi Arabistan’a ait olduğunu teyit etti. 1979’da Mısır’la İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşması uyarınca İsrail’in Sina Yarımadası’ndan tamamen çekilmesi gerektiğinden, adaların Suudi Arabistan’a devri de geciktirildi. Riyad ve Kahire yönetimleri, anlaşmanın uygulanmasından önce adaların devri durumunda, İsrail’in buraları “üçüncü bir ülkenin toprağı” olarak değerlendirip işgal edeceğinden çekiniyordu. Böylece 1982’ye kadar ertelenen devir-teslim, çeşitli nedenlerle günümüze kadar gerçekleşememiş oldu.
2015 başında tahta oturan Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz’in geçtiğimiz yılın nisan ayında Mısır’a yaptığı ziyarette, adalar konusu resmen çözüme kavuşturuldu. İki ülke arasında imzalanan anlaşmayla, Tiran ve Sanafir adalarının Suudi tarafına devri kesinleştirildi, Mısır’a da bunun karşılığında en az 25 milyar dolarlık bir yatırım, ekonomik destek ve hibe sözü verildi. Anlaşma kapsamında, adalar üzerinden, Sina Yarımadası’yla Suudi Arabistan’ın birbirine karayoluyla bağlanması üzerinde de görüş birliğine varıldı.
Mısır yönetimi, Suudi Arabistan’la özellikle Suriye meselesi yüzünden yaşadığı gerginlik nedeniyle, anlaşmanın yürürlüğe konmasını bir yıldan fazla geciktirdi. Hükümet konuyu önce basının oldukça eleştirel biçimde tartışmasını ve aleyhte kamuoyu oluşmasını sağladı; ardından mahkemeler anlaşmayı geçersiz sayan kararlar aldılar. Ancak sonrasında Kahire ile Riyad yeniden birbirine yaklaşınca, bu defa Sisi iktidarı adaların devriyle ilgili kanunu hızlıca meclisten geçirdi ve resmileştirdi.
Basına yansıyan ayrıntılara göre, anlaşmadan önce İsrail özel olarak bilgilendirildi. Akabe Körfezi’nden serbest geçiş, İsrail açısından oldukça hayati bir mevzu, çünkü Eylat Limanı’nın Kızıldeniz’le bağlantısı buradan gerçekleşiyor. 1957 ve 1967’de adaları iki kez işgale yeltenen İsrail, Camp David Anlaşması’yla birlikte adaların kullanılarak Kızıldeniz’e erişiminin engellenmesine dair endişelerinden de kurtulmuştu. Adaların Suudi Arabistan’a devriyle birlikte yeniden erişim riskinin doğmaması için, İsrail’e güvence verildiği belirtiliyor.
İsrail gazetesi Haaretz’in kıdemli Ortadoğu analistlerinden Zvi Bar’el’in yorumuna göre, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el Cubeyr’in “Adalarla ilgili olarak, Mısır’ın imzaladığı uluslararası bütün anlaşmalara saygılı olacağız” açıklaması, Camp David’in Riyad tarafından zımnen tanınması anlamına geliyor. Enver Sedat’ın Camp David’e imza atmasının Arap dünyasında doğurduğu öfkeyi düşününce, 30 küsur sene sonra gelinen nokta elbette dikkat çekici.
Tiran ve Sanafir’in devrinden sonra Suudi Arabistan’ın adaları askeri amaçlarla kullanmayacağı konusunda Mısır ve İsrail’e teminat verdiği de kaydediliyor. Tiran adasında hâlen ABD’nin öncülüğünde bir ‘barış gücü’ konuşlanmış durumunda. Bu birliğin akıbeti de muhtemelen Suudi Arabistan’ın vereceği karar doğrultusunda belli olacak; ancak bilhassa ABD ile yeniden başlayan yakın münasebetler çerçevesinde mevcut durumun korunabileceği de düşünülüyor.
Mısır’la Suudi Arabistan arasındaki ada diplomasisini, son haftalarda Ortadoğu’nun en sıcak konusu olan Katar ablukasıyla birlikte düşününce, Riyad-Tel Aviv ilişkilerinde yeni bir diyalog penceresinin daha açıldığı söylenebilir. Katar’ın Müslüman Kardeşler ve Hamas üzerinden sıkıştırılması en çok İsrail’i sevindirmişti malum. Şimdi, Suudi Arabistan ve İsrail’in yakından istişare etmek durumunda kalacağı yeni bir bölgesel ortak payda meydana çıkmış görünüyor.
Tüm bunların üzerine Mısır, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın Akdeniz’de üzerinde çalıştıkları devasa doğalgaz yataklarını eklediğimizde, Katar kuşatmasının bir başka boyutunun ipuçlarına daha ulaşmamız mümkün. Meselenin sırrı belki de Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Muhammed bin Selman’ın “Ortadoğu’yu Avrupa’ya bağlayacak alternatif bir rota oluşturacağız” cümlesinde gizlidir
.Ulema sınıfını adam etmek
04:0021/06/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
İhvân denilince genellikle Mısır merkezli Müslüman Kardeşler Teşkilâtı akıllara gelir. Oysa Ortadoğu’nun yakın tarihinde bir İhvân daha var ki, Mısır’daki adaşından hem yöntem hem de hedefler açısından oldukça farklı. Önce Suudi Arabistan’ın kuruluş sürecinde kritik bir rol oynayan bu İhvân’ın tarihsel serüvenini hatırlayalım, ardından günümüze ve geleceğe dair bazı notlar düşelim.
Sergen Sivasspor ile anlaştı
Sergen Sivasspor ile anlaştı
17 Mayıs, Pazar
Suudi Arabistan’ın kurucu kralı Abdulaziz bin Abdurrahman Âl-i Suûd’un Arap Yarımadası’nda siyasi hâkimiyetini pekiştirmekte kullandığı vurucu güç olan İhvân’ın 1902 civarında sahneye çıktığı kabul edilir. Kabilelerin kontrol altına alınabilmesi amacına matuf olarak kurulan İhvân birlikleri, Kral Abdulaziz adına giriştikleri çarpışmaların ardından hızla müstakil bir siyasal odak haline geldi. İhvân’ın belkemiğini oluşturan Uteybe ve Mutayr kabilelerinin liderleri Sultan bin Bacâd el Uteybî ve Faysal bin Sultan ed-Duveyş de, Kral’ın otoritesine meydan okuyacak kadar sivrilmişlerdi.
Selefî ideolojinin ve dinî duyguların kısmen ehlileştirebildiği İhvân mensupları, bilhassa katı ve tavizsiz üsluplarıyla biliniyor, yaptıkları kanlı baskınlarla Arabistan’ın dört bir yanında korku yaratıyordu. Kral Abdulaziz’in ülkeyi modernleştirme çabaları (ve bu çerçevede özellikle İngilizlerle diyaloga geçmesi) İhvân’ın büyük öfkesine neden oldu. 1924’te Hicaz’ın Abdulaziz’in kontrolüne girmesiyle birlikte fiili çatışmaya dönüşen gerilim, İhvân birliklerinin Ürdün ve Kuveyt topraklarına düzenlediği baskınlarla bölgesel bir soruna da dönüştü. İngiliz savaş uçakları, bu baskınlar sırasında İhvân birliklerini defalarca bombaladı, binlerce insan hayatını kaybetti.
1926’da İhvân liderleriyle bir araya gelen Kral Abdulaziz ihtilafları gidermeyi başaramadığı gibi, İhvân birlikleri Kuveyt’e bir baskın daha yaptı. İngilizlerin bu defa daha sert müdahalesiyle karşılaşan operasyon, Kral’ın da sabrını taşıran son damla olmuştu. Hızlı bir askeri hazırlıkla Arabistan’daki bütün kabilelerden oluşan kalabalık bir ordu hazırlandı. 29 Mart 1929’da Kral Abdulaziz’in küçük oğlu Prens Faysal’ın komutasındaki birlikler, İhvân’ı ağır bir yenilgiye uğrattı.
Siyasi gücünün Arap Yarımadası’na yayılmasında büyük bir rol oynayan silahlı yapılanmayı böylece bertaraf eden Kral Abdulaziz, İhvân’ın geri kalan unsurlarını kurulan modern orduya entegre etti. Sıkı bir eğitim programıyla aşırılıkları törpülenen ve rehabilite edilen İhvân, Kraliyet Muhafız Alayı’nın da temelini ve omurgasını oluşturdu.
***
Bugün birçok kaynakta “DAEŞ’in yakın tarihteki ilk örneği” olarak anılan İhvân, kabaca ‘Vehhâbîlik’ olarak ifade edilen dünya görüşünün en uç formunu teşkil ediyordu. 1932’de Suudi Arabistan Krallığı’nın kuruluşuyla İhvân gözlerden kaybolsa da, 1979’daki ünlü Kâbe baskınını gerçekleştiren Cuheyman el Uteybî ve arkadaşları, kendilerini yine İhvân’a nispet edecekti. Bu yönüyle İhvân bir zihniyeti temsil ediyordu ve tamamen yok olması da imkânsız görünüyordu.
İster kabile yapılanmasından ister eğitim sisteminden kaynaklansın, Suudi Arabistan içinde böyle bir başkaldırı potansiyelinin her zaman olduğu, daha sonra Usame bin Ladin ve çizgisiyle de ortaya çıktı. 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirenlerin çoğunun Suudi asıllı olması bu anlamda tesadüf değildi. Suudi Arabistan, bu saldırılardaki rolüyle ilgili suçlamalara hâlâ muhatap olmaya devam ediyor.
Komşusu Katar’ı “terör destekçisi” olarak takdim ederek ithamları şimdilik kendisinden savuşturan Suudi Arabistan, çok yakın bir gelecekte kendi “ideolojik mayası” hakkında da bir seçim yapma noktasına savrulacak. Ülkeden gelen bütün işaretler, babasından sonra tahta geçmeye hazırlanan Prens Muhammed bin Selman’ın, Suudi Arabistan’ı “katı Vehhâbîlik” rotasından çıkarmaya kararlı olduğunu gösteriyor. Din adamlarının rolünün minimuma indirgendiği, ‘din dilindeki aşırılıklar’ın törpülendiği, dünyaya daha açık, kadınların araba kullanabildiği, geleneklerine bağlı ama geleneklerin prangasından kurtulmuş bir Suudi Arabistan… Suudi tahtının yeni taliplerinin hayali böyle.
***
Suudi Arabistan gibi bir ülkeyi kısa zaman içinde dönüştürmek oldukça güç. Bugün ulema sınıfı büyük ölçüde siyasal iktidara bağlı ve bağımlı hale gelse de, ulema kendisine bırakılan alanlarda ciddi nüfuz sahibi. Dış politika ve ekonomi gibi sahalarda yöneticilerle ters düşmemeye özen gösteren ulema sınıfı, bunun karşılığında özellikle ülke içindeki manevi otoriteyi tekelinde tutuyor.
“Suudi Arabistan’ı modernleştirmek”, her şeyden önce ulema sınıfının otoritesini ortadan kaldırmaya bağlı. Kitlelerin saygı duyduğu önemli isimlere yönelik aleyhte kampanya mümkün olmadığına göre, ulema sınıfının otoritesinin aşındırılması için bugün kullanılan yöntem, medya üzerinden karşı atak başlatmak. El Arabiya, Sky News Arabia ve MBC gibi Körfez’den yayın yapan kanallar, dinî konuların sınırsızca tartışmaya açıldığı platformlar. Bu tartışmalar, orta vadede ulemanın otoritesinin zayıflamasına yol açacak. Yayınlardaki üslup, bu amacı da açıkça gösteriyor zaten.
Arap dünyasında ulemanın dinî otoritesinin buharlaştığı bir örnek ülke var: Mısır. Körfez’in de bu anlamda hızla Mısır’laştırılmasına yönelik bir proje yürütülüyor. Yûsuf el Karadâvî’nin terör listesine konulmasına bu açıdan bakmakta da yarar var.
Konu oldukça uzun ve önemli. Önümüzdeki yazıda somut örnekler üzerinden devam edelim.
“Dindar-seküler ulema” projesi
04:0024/06/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Katar krizi, Arap dünyasında ulema sınıfının siyasetçiler karşısında durduğu yeri göstermesi açısından da öğretici oldu. Az sayıda müstakil ilim adamı hariç, -bilhassa kurumsal olarak örgütlenmiş- din adamları, Katar’a uygulanan ambargoyu destekleyen beyanlarda bulundu. Buna Ezher Üniversitesi ve Suudi Arabistan Yüksek Ulema Meclisi dâhil. Suudi Ulema Meclisi, Katar’ın kuşatılma sebeplerinden biri olarak gösterilen Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın (İhvân) ‘terörist’ faaliyetlerinden örnekler verdiği resmi bir açıklama bile yayımladı.
Kâbe’de kıldırdığı teravih namazının sonunda “Terörü destekleyen ve finanse edenlere” özel bir başlık açtığı duasıyla Şeyh Abdurrahman es-Sudeys, takipçilerini şaşırttı. Tam da Körfez ülkelerinin “terör listesi”nin duyurulduğu gün, Şeyh Sudeys’in Katar’ı kastettiği düşünüldü. Sudeys, 2013’teki askeri darbenin ardından yine Kâbe’deki cuma hutbesinde dönemin Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın Abdulfettah Sisi’ye desteğini övmüş, İhvân’ı da terörle ilişkilendirmekten çekinmemişti. Dolayısıyla Sudeys’in tavrı aslında şaşırtıcı değildi.
Suudi Arabistanlı iki önemli âlim, Muhammed el Ureyfî ve Âid el Karnî de Katar’a uygulanan ablukayı destekleyen açıklamalar yaptılar. Sosyal medya kullanıcıları, bu isimlerin siyasi baskı altında böyle konuşmak zorunda kaldıklarını düşünse de, henüz buna mecbur kaldıklarına dair herhangi bir işaret de belirmiş değil.
Kervana Mısır’dan, Kuveyt’ten, Libya’dan ve hatta Moritanya’dan bile katılan önemli isimler oldu. Hepsi de, içinde Yûsuf el Karadâvî’nin de bulunduğu “terör listesi”ni onaylayan, Katar’ın ablukaya alınmasını destekleyen beyanlarda bulundular. Mısırlı ünlü davetçi Amr Hâlid’in “Devletim ne yaparsa onaylıyorum” şeklindeki sözü ise, hepsinin üstüne geldi.
Katar ablukasının açıktan desteklenmesi, İhvân ve Hamas’ın terörist ilân edilmesi ve Mısır darbesinin de benimsenmesi anlamına geliyor. Böyle bakınca, Arap ülkelerindeki ulema sınıfı ve dinî kurumlar da, aslında dünya görüşü açısından birbirinden ayrışmış oldu. Çoğunluk, “Siyasal İslâm”ın karşısında yer aldığını deklare etti; yöneticilerin kendi politik hesapları uğruna oluşturduğu çerçeveyi sorgulamadan onayladı. Adeta önlerine koyulan boş kâğıdı imzaladı.
Siyasi iktidarların ve monarşilerin yapmak istediği tam da buydu: Din adamlarının kendilerine itiraz etmeyecek, siyasi kararlarını tasdik edecek ve benimseyecek bir çizgide durmaları. Katar krizi, bu amacı tam olarak gerçekleştirmiş görünüyor. Az sayıdaki “ayrık otu” da “terör destekçisi” olarak yaftalanıp mahkûm edilecek.
***
Katar krizinde konsensüs sağlanmış olsa da, Arap yöneticiler, ulema sınıfının gelecekteki başka meselelerde ‘sorun’ çıkarmasının tamamen önüne geçmek için, medya gücünden de destek alıyor. Siyasi iktidarların emriyle sadece övgü ve destek yayını yapan basın-yayın organlarının dışında, bir de “tabuları yıkma” adı altında dinî meseleleri sınırsız ve ölçüsüz biçimde tartışan medya kaynakları mevcut. Özellikle “Siyasal İslâm” olarak isimlendirilen akıma savaş açmış durumdaki bu kaynaklar, yayınlarıyla kitleleri yönlendiriyor, değiştiriyor, törpülüyor.
Mısır’da İhvân iktidardayken Muhammed Mursi ile ilgili birçok yalan haberi süzmeden yayınlayan El Arabiya televizyonu, müstehcenliğin sınırlarını zorlayan MBC kanalı, aynı çizgiyi izleyen Sky News Arabia ve bu medya gruplarının yazılı ve dijital ürünleri, muazzam bir kamuoyu çalışmasıyla meşguller. Katar merkezli El Cezire, bu medya savaşında durduğu yer sebebiyle de hedefte.
***
Dinî canlılığın ve eleştirel düşüncenin siyasi hırslar için tamamen yok edilmesinde, Araplar Mısır örneğini takip ediyor. Zaman zaman “İslâm dünyasının en eski aktif eğitim kurumu” olarak anılan Ezher’e ev sahipliği yapan Mısır, ulema sınıfının zapturapt altına alınması noktasında ibretlik ve dikkat çekici bir numune teşkil ediyor.
Askeri darbenin ardından hutbeleri merkezileştiren Sisi yönetimi, bu ramazan ayından itibaren de hoparlörle cami dışına Kur’ân kıraatı ve vaaz-hutbe yayınını durdurdu. Gerekçe olarak “gürültü kirliliği” ileri sürülse de, bu adım daha çok, camilerin “nefes alan ve hayat veren merkezler” olma özelliğini yok etme girişimi olarak yorumlanıyor. Ezher Üniversitesi’nin de “din dilini ıslah” adı altında birçok ayet ve hadisi müfredattan çıkardığı ya da yorumunu gündeme adapte ettiği zaten biliniyor.
Mısır’da dinî tefekkür ve fikrî üretim, siyasi iktidarın sert müdahaleleri yüzünden durma noktasında bugün. Darbe yönetimine adapte olan kişi ve gruplar ise -kimliğine bakılmaksızın- sonsuz itibar ve izzet u ikrama nail oluyor.
Körfez Arapları ve onları izleyen ülkeler de, din adamları sınıfını Mısır örneğine uydurma peşinde. Bu aynı zamanda, İslâm’ın duvarlar arkasına hapsedilmesi ve güncel hayata dair herhangi bir dinî referansın ortaya koyul(a)maması demek. Bir tür “dindar ama seküler ulema üretme projesi” de diyebiliriz.
***
Bir yanda iktidarların emrine giren ulema, diğer yanda ‘terörist’ ilân edilenler, öte yanda ise yoğun medya bombardımanı altında kalarak dinî meselelere dair bütün referanslarını ve dayanak noktalarını yitirmeye başlayan şaşkın kitleler… Arap (ve İslâm) dünyasının gelecek nesillerini, İslâmî kimlikle ve İslâmî siyasetle ilişki bakımından oldukça karmaşık ve fırtınalı bir süreç bekliyor.
“Filistin’i Bölüşmek”
04:0028/06/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Başlıktaki ifade, İsrail’de kendilerine ‘Yeni Tarihçiler’ denilen akıma mensup isimlerden Avi Shlaim’in Türkçe'ye çevrilen son kitabının adı (Tercüme: Muttalip Tütüncü, Küre Yayınları). Kitabın alt başlığı ise şöyle: Kral Abdullah, Siyonistler ve Filistin’i Taksim Siyaseti, 1921-1951.
Doğalgazda yüzde 50 indirim müjdesi
Doğalgazda yüzde 50 indirim müjdesi
20 Mayıs, Çarşamba
Filistin meselesiyle ilgili dilimize kazandırılan en sağlam kaynak metinlerden biri olan eserin içeriğine geçmeden önce, ‘Yeni Tarihçiler’ ve Avi Shlaim hakkında kısa bir bilgi vermek yerinde olur.
1980’lerin ikinci yarısında İsrail devlet arşivlerinin kamuya açılmasıyla birlikte, bir grup tarihçi araştırmalarını Siyonizm’in kökenlerine ve İsrail’in kuruluş sürecine yoğunlaştırdı. Aralarında Benny Morris, Simcha Flapan, Ilan Pappe ve Avi Shlaim gibi isimlerin bulunduğu bu grup, İsrail resmi tarihinin birçok yalanı ve miti barındırdığını ortaya çıkardı. Örneğin, Filistinli Araplar hiç de öyle resmen iddia edildiği gibi kendiliklerinden yurtlarını terk etmemişlerdi; aksine Siyonistlerin sistemli tehcir, tedhiş ve katliamlarına maruz kalmışlardı. Yine, Araplar İsrail’i boğmak ve yok etmek üzere örgütlenmiş yekpare bir oluşum değildi; aksine, Arap dünyasındaki bölünmüşlük ve iç çekişmeler, İsrail’in kuruluşuna giden yolda Siyonistlerin elini rahatlatmıştı.
Yaptıkları çalışmalarla ve art arda yayımladıkları eserlerle İsrail’in kuruluş döneminin ciddi şekilde tartışılmasına yol açan ‘Yeni Tarihçiler’, elbette şiddetli bir tepkiyle de karşılaştılar. Siyonizm savunucuları, İsrailli siyasetçiler ve resmi tarih tezini destekleyen akademisyenler ‘Yeni Tarihçiler’i mahkûm etmeye koyulurken, onlar birçok tabuyu sarsmayı çoktan başarmışlardı bile. Akademide, tarih yazımında ve medyada bugün onların ortaya koyduğu somut gerçeklikler -tüm ambargo girişimlerine rağmen- kendilerine yer bulmaya devam ediyor.
Avi Shlaim, ‘Yeni Tarihçiler’ akımının en özel isimlerinden biri. 1945’te Irak’ın başkenti Bağdat’ta zengin bir Yahudi ailesinin oğlu olarak dünyaya gelen Shlaim, İsrail’in kuruluşunun ardından başlayan çatışma ve karmaşa ortamında, 5 yaşındayken doğduğu ülkeyi terk etmek durumunda kalmış. Anne-babasıyla birlikte İsrail’e yerleşen Shlaim, 16 yaşında okumak için İngiltere’ye gitmesiyle beraber, zihin dünyasının tamamen değişmesine yol açacak entelektüel serüvene de başlamış. Yolun sonunda ise, Siyonizm’e son derece eleştirel yaklaşan, bağımsız Filistin devletinin kurulmasını destekleyen, kitaplarıyla İsrail devlet düşüncesinin köklerini sorgulayan ve yargılayan bir Avi Shlaim ortaya çıkmış.
“Filistin’i Bölüşmek” kitabı da, Shlaim’in bu sorgulamalarının en net biçimde görülebildiği eserlerinden biri. Shlaim burada, Ürdün’ün Kurucu Kralı Abdullah bin Hüseyin’in Siyonistlerle geliştirdiği sıkı diyalog ve işbirliğinin, Filistin meselesinin bu şekilde düğümlenmesinde nasıl kritik bir rol oynadığını somut kanıtlarıyla birlikte gözler önüne seriyor. Dönemin Arap ülkelerinin İsrail’e karşı ortak bir mücadele vermek yerine, kendi içlerindeki rekabet ve düşmanlıklara odaklandıklarını, böylece Siyonistlere işgal için daha fazla güç ve fırsat verdiklerini de tarihî delilleriyle okuyucuya sunan Shlaim, anlattıklarıyla adeta bugünün manzarasını çiziyor. Bu nedenle, kitabı okurken sık sık duraklayıp, “Tam da bugünkü gibi”, “Tarih tekerrür etmiş tamamen”, “Bu kadarı nasıl olabilir!” gibi cümleleri mırıldanmak mümkün. Kaçırılan fırsatlara ve tüketilen imkânlara iç geçirerek…
“Filistin’i Bölüşmek”in akla getirdiği bir başka husus da, Ürdün Hâşimî Krallığı’nın bugün de hâlâ Kral Abdullah’ın çizgisinde yürümeyi sürdürüyor olması. İsrail’le fazla yakınlaştığı için, 20 Temmuz 1951’de Mescid-i Aksâ’da bir Filistinli tarafından vurularak öldürülen Kral’ın İsrail siyaseti, bugün çok boyutlu olarak derinleştirilmiş biçimde devam ettiriliyor. Bununla beraber İslâm dünyası da, tıpkı Shlaim’in olağanüstü başarılı biçimde tasvir ettiği 1921-51 arasındaki dağınıklığında ve perişanlığında hâlâ.
İsrail’in en çok satan gazetelerinden Yisrael HaYom’un, Türkiye’nin Kudüs’teki faaliyetlerinden duyulan rahatsızlığı ifade eden manşet haberini geçtiğimiz hafta okuduk. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafıyla sunulan haberde, çeşitli Türk kuruluşların Kudüs ve Mescid-i Aksâ için yaptığı çalışmalardan örnekler verilerek, bu durum “tehlike” olarak sunulmuştu. Gazeteye konuyla ilgili malzemenin sağlanması için Ürdün istihbaratının yoğun bir çalışma yaptığından emin olabilirsiniz. Türkiye’nin Filistin’deki varlığından asıl rahatsız olan ülke Ürdün çünkü.
Bir parantez olarak, şunu da hatırlayalım: Yisrael HaYom’un sahibi ABD’li kumar milyarderi Sheldon Adelson, Birleşik Arap Emirlikleri Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe’nin sıkı dostlarından biri. Uteybe’nin Katar ablukasının mimarlarından biri olduğunu göz önüne aldığımızda, Arap dünyası içinde Türkiye’ye karşı örülmeye çalışılan duvarın tuğlalarının kimler tarafından konulduğunu keşfetmiş oluruz.
İşte, “Filistin’i Bölüşmek” tüm bu denklemin tarihsel kökenlerinin ve bölgesel bağlantılarının anlaşılmasında çok kritik bir metin durumunda. Bu yaz okunacak kitaplar sıralamasında ilk sırayı rahatlıkla alabilir. Hatta almalı.
Kasabın ölümü
04:001/07/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Fransa’nın başkenti Paris yakınlarındaki Avicenne Hastanesi’nde, 27 Haziran Salı sabahı 85 yaşında bir adam hayata gözlerini yumdu. Onun ölümü, Ortadoğu’nun yakın tarihindeki kanlı bir perdenin de kapanışıydı aslında. Dünya hayatında hesabı verilmemiş, üzeri örtülmüş ve geçiştirilmiş onlarca insanlık suçuyla eli kana bulanmış olan bu adam, General Mustafa Tlas’tı. Hâfız Esed’in yakın dostu, savunma bakanı ve iktidarı boyunca sağ koluydu; onun bütün günahlarına da ortaktı.
Kasabın ölümü
Kasabın ölümü
22 Haziran, Perşembe
11 Mayıs 1932’de, Humus yakınlarındaki Rastan kentinde Sünnî bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Mustafa Tlas, 1947’de Baas Partisi’ne üye oldu. 1963’te Baas’ın Suriye’de iktidarı ele geçirdiği darbeye aktif olarak katıldıktan sonra, ülkenin orta kesiminden sorumlu komutan olarak atandı. 1970’de Hâfız Esed’in gerçekleştirdiği parti içi darbede Esed’i destekleyen Tlas, 1972’de savunma bakanlığına getirildi, bu görevde 2004’e kadar tam 32 yıl boyunca kaldı. Suriye muhalefetinin kanlı biçimde bastırıldığı 1980 ve 1982 olaylarında aktif rol oynayan Mustafa Tlas, 2000 yılında Beşşar Esed’in devlet başkanlığı koltuğuna oturmasında da birinci derecede etkili oldu. Tlas, oğul Esed’in ordu ve bürokrasi nezdinde hüsn-ü kabul görmesini sağladıktan ve kendi oğlu Menaf’ı etkili bir pozisyona getirdikten sonra, kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.
2011 baharında Arap Baharı ayaklanmaları Suriye’ye sıçradıktan kısa bir süre sonra, Mustafa Tlas, Fransa’nın başkenti Paris’e giderek orada yaşayan kızının yanına yerleşti. Tlas’ın oğulları Menaf ve Firas da açıktan rejime karşı çıktılar, hatta Menaf Tlas çocukluk arkadaşı Beşşar Esed aleyhine yaptığı konuşmalarla Batı (ve Türk) basınında büyük ün kazandı. Dahası, Menaf Tlas, Esed sonrasında “Suriye’nin yeni lideri” olarak bile pazarlandı. Şimdilerde adı yine “geçiş dönemi başkanlığı” için anılıyor.
Tlas ailesi, Suriyelilerin önemli bir kesiminin zihninde Baas ortaklığıyla, kan ve gözyaşıyla özdeşleşmiş iken, Menaf Tlas’ın lider adayı olarak meydana sürülmesi, Suriye meselesinde aslında ciddi bir çözümün istenmediğinin de kanıtı. Mustafa Tlas’ın kendisi günahlarından kamu huzurunda tevbe ve rücu etmediği gibi, oğullarının da ne derecede Esed rejiminden kopabildikleri meçhul. Menaf Tlas, yenilerde verdiği bir röportajda, “Babam, 1982 Hama olaylarından hiçbir şekilde sorumlu değildi” diyebilmişken üstelik.
***
Mustafa Tlas, Suriye’deki İran destekli Nusayrî azınlık iktidarının en zirvelerine kadar tırmanabilmiş az sayıda Sünnî’den biriydi. Seküler Baas zihniyetinde bir asker olduğundan, aynı çizgideki Hâfız Esed’le çok iyi anlaşan Tlas, Sünnilere yönelik askeri baskının uygulayıcısı olarak da sembol bir isimdi. Kendisi gibi Baas’la özdeşleşen diğer Sünnî aktörler (bilhassa Faruk el Şara ve Abdulhalim Haddâm), bu derecede öne çıkabilmiş ve nüfuz kazanabilmiş değildi.
Tlas’ın hikâyesi, bir yönüyle, Esed rejiminin Suriye’de nasıl tutunabildiğinin de hikâyesiydi. Sünnî bir müftüye (Şeyh Ahmed Kuftârû; 1964-2004 arasında görev yaptı), Sünnî bir karizmatik âlime (Saîd Ramazan el Bûtî; 2013’te Şam’da öldürülene kadar Esed ailesinin en büyük destekçilerindendi) ve çok sayıda Sünnî iş adamına ve tüccara geniş bir alan açan rejim, Mustafa Tlas gibi askerleri de zirveye taşıyarak, Suriye içindeki sosyolojik tabanını oluşturdu. Böylece çeşitli dönemlerdeki halk ayaklanmaları ve siyasi isyanlar, hızla marjinalize edilip bastırılabildi. Rejim en vahşi askeri yöntemleri kullandığında bile (1982’deki Hama Katliamı’nda en az 40 bin kişi öldürülmüştü örneğin), Baas’ın Sünnî destekçileri Esed yönetiminden yana tavır aldılar. Mesela Saîd Ramazan el Bûtî, Hama’da başlayan ayaklanmayı “terör ve bozgunculuk” olarak tanımlayarak, rejime gerekli teorik ve dinî desteği sağladı. Bûtî’nin, tâ Mısır’da tahsil gördüğü gençlik yıllarından beri Müslüman Kardeşler’e bu gözle baktığı zaten bilinen bir gerçekti.
2011’de Suriye’de halk ayaklanması yeniden patlak verdiğinde, çok az kişi, rejimin üzerinde durduğu bu sosyolojik temelleri görebiliyordu. “Zaten yüzde 10’luk bir azınlığa dayanan” ve bu nedenle “halk desteği olmayan” Esed’in “bir haftada” devrileceği yanılgısı da, işte bu sosyolojik ve dinî altyapıyı gözden kaçırınca doğdu. Acıklı hikâyenin devamını zaten hep birlikte izledik, izliyoruz.
***
1940’lardan bu yana, Arap dünyasında iki temel gerilim sebebi var: İsrail ve Müslüman Kardeşler. İsrail, daha çok iç kamuoyunu oyalamaya yönelik bir “dış düşman” iken, Müslüman Kardeşler (ve onun türevleri), çoğu defa gerçek çatışmaların kaynağı oldu. Sadece Suriye’nin değil, Mısır’ın, Cezayir’in, Tunus’un, Libya’nın, Sudan’ın, Yemen’in… yakın tarihlerinde bugün adına kabaca ‘Siyasal İslâm’ denilen çizgiyle verilmiş sarsıcı kavgalar görülecektir. Şimdilerde şahit olduğumuz Katar ablukasının da temel nedeni, Doha yönetiminin bu çizgiye verdiği ciddi destektir. Ablukayı başlatan ve destekleyen ülkeler, bunu gizlemiyor zaten.
Ortadoğu tarihinin bir de bu açıdan, yani İslâmî hareketlerle siyasal iktidarların ilişkilerinin seyri açısından yazılması gerekiyor. Böylece hem bu hareketlerin dönem dönem izlediği çizgiyi net olarak görebileceğiz, hem de Mustafa Tlas örneğinde olduğu gibi, ait olduğu sosyolojik ya da dinî sınıfın karşısında mücadele veren aktörleri daha yakından tanıyabileceğiz.
Gazze: Aynamız
04:005/07/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail kabinesi, Başbakan Benyamin Netanyahu’nun “Filistin’in iç meselesi” dediği bir konuyu geçenlerde oyladı ve Gazze’de yaşayan insanlara sağlanan elektrikte ciddi bir kesinti yapılmasını karara bağladı. Bu, Hamas’ın Gazze’deki yönetimini yıpratmayı amaçlayan [Mahmud Abbas liderliğindeki] Filistin Yönetimi’nin isteği doğrultusunda alınmış bir karardı.
Gazze: Aynamız
Gazze: Aynamız
30 Haziran, Cuma
İsrail kabinesi, bunun Hamas’la savaşı kızıştıracağını bilerek bu adımı attı. Ve İsrail, Gazze Elektrik İdaresi’nin, bölgeye verilen elektriğin kısılmasının gerçek anlamda bir insanlık felâketine yol açacağı uyarısına rağmen bunu yaptı.
Ramazan ayında, yılın en uzun günleri boyunca elektrik kesintileri özellikle hastaneleri ve deniz suyu arıtma tesislerini ciddi şekilde etkiledi. Pis su tahliye sistemlerinin de devre dışı kalmasıyla, sokaklarda evlerin arasından kanalizasyon suları akmaya başladı. İsrail’in [Abbas yönetiminin talebiyle] yaptığı son elektrik kesintisi nedeniyle, zaten günün sadece 4 saati elektrik alabilen Gazzeliler, ilave 45 dakikalık kesintilere daha maruz kalmaya başladı. Bu, İsrail’in bu yıl boyunca yaptığı en kötü şeydi.
Kesintiler sebebiyle, İsrail Filistin Yönetimi’ni sorumlu olarak gösteriyor. Filistin Yönetimi’ne göre ise bütün suç Hamas’a ait. Fakat herkes biliyor ki, İsrail kendi tercihini yaptı. Filistin Yönetimi’ne ‘hayır’ diyebilecekken, İsrail ‘evet’ dedi. İsrail ordusunun üst düzey generallerine göre, Hamas’a kesinlikle müsamaha göstermemek gerektiğinden, elektrik kesintileri de ‘normal’.
Elektrik konusunun temelinde, Filistin Yönetimi’yle Hamas arasındaki şiddetli politik mücadele var. Son kesintiler, Filistin Yönetimi’nin Gazze’deki sağlık sistemine sağladığı ödeneği astronomik şekilde azalttığı bir zamana da denk geldi.
Tüm bunların sonucu olarak, elektrik kesintileri özellikle kronik hastalıklardan muzdarip -çoğu çocuk- Gazzelileri etkiliyor. Yaz sıcaklarında hastanelerde vantilatörler çalışmıyor, antibiyotik ve diğer ilaçlarda kıtlık baş gösteriyor. Çok sayıda kanser hastası ve yeni doğan ünitelerinde tedavi altındaki en az 240 bebek de hayati tehlikeyle karşı karşıya.
Gazze’deki insani felâketin, İsrail’i de direkt şekilde etkilemesi söz konusu. Tahliye sistemlerinin devre dışı kalması nedeniyle Akdeniz’e boşalan kanalizasyon suları, yakında İsrail’in Aşkelon ve Aşdod kentlerinin sahillerine de vurmaya başlayacak. İsrail Çevre Koruma Bakanlığı Direktörü Yossi Inbar, “Dalgalar güneyden kuzeye doğru ilerlediği için, arıtılmamış pis su, buraya doğru gelecek. Yakında, Gazze sınırına yakın sahillerdeki su arıtma tesislerini kapatmak zorunda kalabiliriz. Dahası yer altı sularının bile kirlenmesi ve sivrisinekler yoluyla salgın hastalıkların ortaya çıkması ihtimali bile var. Bu kriz, Gazzelilerle beraber bizi de etkisi altına alabilir” açıklamasında bulundu.
İsrail’in Gazze’ye reva gördüğü bu muamele, hiçbir suç işlemeyen binlerce insanın hedef alındığı [toplu] bir cezalandırma. Bu, bir terör eylemi.
***
Buraya kadar okuduğunuz satırlar, İsrail’in en büyük gazetelerinden Haaretz’te Bradley Burston imzasıyla yayımlanan uzun bir analizden alıntı. En sondaki “Bu, bir terör eylemi” cümlesi de dâhil olmak üzere, Burston, kendi hükümetinin Gazze politikasını böyle yerden yere vurdu. Yazı İsrail kamuoyunda büyük tartışma yaratsa da, özellikle krizin İsrail’e bakan boyutu nedeniyle ciddi bir destekçi kitlesi de yakaladı. Kimsenin itiraz edemeyeceği şey ise, Gazze’nin içinde bulunduğu felâkete dair çizilen tablonun doğruluğuydu.
Çok fazla gündeme geldiği için belki ilgilerimizi çekme noktasında biraz zorlanıyor, ama Gazze’deki durum gerçek anlamda insanî bir faciaya doğru gidiyor. İsrail’in, sırf Hamas seçimleri kazandığı için 2007’den bu yana uygulamaya devam ettiği abluka, artık tahammül edilemez boyutlara ulaştı. Yaklaşık 2 milyon insanın, sadece ve sadece Hamas seçimlerden birinci çıktığından dolayı ölüme mahkûm edildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Kendisini sıklıkla “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” olarak tanımlayan İsrail tarafından.
***
Gazze ablukasının asıl konuşulması gereken yönü, ablukanın sürdürülmesinde Filistin Yönetimi ve Mısır’ın İsrail’i yüreklendiriyor ve teşvik ediyor oluşu. Hamas’ı zayıflatmak ve Gazze’den silmek için kara, hava ve denizden bölgeyi kuşatan İsrail, Araplar arasındaki siyasi rekabetten ve kavgadan besleniyor. Hamas düşmanlığı noktasında bazı Arap yönetimleriyle İsrail’in el ele veriyor oluşunu izlemek, Ortadoğu’nun mevcut yapısı ve politik bünyesi hakkında da ilginç ipuçları sunuyor.
Katar krizinde de gördüğümüz üzere, Araplar arasındaki iç çekişmeler, “dış düşman”ı sıklıkla unutturuyor. Bu bağlamda İsrail, hamasi nutuklarda bol bol malzeme olarak yer alırken, sorunların asıl kaynağının bölgedeki Müslüman ülkeler arasında bir türlü sona ermeyen çekişme ve düşmanlıklar olduğu gerçeğinin de gözlerden kaçırılmasına yarıyor.
Gazze ablukası, bu yönüyle, İslâm dünyasındaki iç çekişmelerin, kavgaların ve siyasi rekabetlerin de özeti durumunda. “Ama Hamas’a yarar” diyerek, binlerce insanın kasten ölüme sürüklenmesine alkış tutan siyasal yapılar, Müslümanların “dış düşman”a pek de ihtiyaç duymadığını da gözler önüne seriyor.
Irak’ta asıl iş bundan sonra
04:008/07/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin hava desteğiyle, Irak ordu birlikleri, Kürt Peşmerge güçleri, Şii milisler ve Arap aşiret kuvvetlerinin 17 Ekim 2016’da ortaklaşa başlattığı Musul’u DAEŞ’ten kurtarma operasyonu son aşamasına geldi. Kentin batısının da temizlenmesiyle, Irak Başbakanı Haydar Abadi’nin kısa süre içinde “Musul zaferi”ni resmen ilân etmesi bekleniyor.
Kuzu: Başkanlık sisteminde tiran örneği yok
Kuzu: Başkanlık sisteminde tiran örneği yok
21 Mayıs, Perşembe
DAEŞ işgali öncesinde, nüfus bakımından Irak’ın ikinci büyük kenti olan Musul, Sünnî ağırlığıyla dikkat çekiyordu. 2014’te Irak merkezî hükümetinin kontrolünden çıkan Musul’un 3 milyona yakın nüfusunun üçte ikisi, bu süreçte bölgeden ayrıldı. Yaklaşık 900 bin kişinin de ekim ayından bu yana kaçtığı kent, şu anda neredeyse terk edilmiş bir görünüme sahip. Musul’u kurtarma operasyonu, bir yandan ciddi bir sivil can kaybına neden olurken, kentin özellikle batı yakası tamamen harabeye dönmüş durumda. Çatışmalar sırasında yıkılan tarihi eserlerden biri de, Musul’un simgesi konumundaki el-Nurî Camii (Musul Ulu Camii). DAEŞ lideri Ebubekir Bağdadî, ünlü hilâfet ilanını 4 Temmuz 2014’de bu camide gerçekleştirmişti.
Birleşmiş Milletler yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre, savaş sonrası Musul’u yeniden imar etmenin faturası en az 3 milyar dolar. Kentin batı yakasındaki 44 mahalleden altısının tamamen yerle bir olduğu belirtilirken, Musul’u tekrar yaşanabilir hale getirmenin iki yıllık bir çalışmayı gerektirdiği kaydediliyor.
Savaş sonrasında en önemli soru, Musul’un DAEŞ öncesindeki demografik dengelerinin korunup korunmayacağı. Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’yle merkezî Bağdat yönetimi arasındaki ihtilaflı alanlardan biri olan Musul, DAEŞ sonrası dönemde de çekişme ve siyasi krizlerin odak noktalarından biri olarak kalmaya devam edecek, diyebiliriz.
***
DAEŞ’in ortaya çıkmasıyla, Irak on yıllardır kendi içinde kaynayan temel problemleri bir süreliğine unutmuş ya da ertelemiş gibiydi. Ancak şimdi DAEŞ güçlerinin dağıtılmaya başlamasıyla birlikte, yeniden ve daha da hız kazanmış biçimde, bu problemler nüksedecek. Sünni-Şii çatışmaları, petrol bölgeleri üzerindeki paylaşım kavgaları, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık referandumunu ilân etmesiyle patlak veren tartışmalar, Kerkük’ün statüsü sorunu, ABD başta olmak üzere Irak’ın geleceğine dair planlar yapan Batılı dış güçlerin müdahaleleri, İran’ın Bağdat üzerindeki siyasi baskısı ve etkinliği… Yeni dönemde Irak, bu ve benzeri sıcak krizlerin odağında yer alacak.
Ülkenin (ve bölgenin) şahitlik ettiği trajik DAEŞ tecrübesi, Irak’ın geçtiğimiz 100 yıllık tarihinde üst üste yığılan problemlerinin de özeti gibiydi adeta. Yabancı istihbarat örgütlerinin emeklerini saymazsak, DAEŞ’in ana omurgasının Irak kökenli insanlar tarafından oluşturulduğu bugün artık biliniyor. Yılların birikmiş öfke ve kinleri, karşımıza vahşi ve gözü dönmüş bir terör örgütü olarak çıktı. Zaman içinde şiddet şiddeti, öfke öfkeyi, nefret nefreti doğurdu, çoğalttı, mayaladı. DAEŞ sonrasında Irak, bugün çok daha kırılgan, vatandaşları birbirine çok daha güvensizlik ve kin dolu; herkes kendi hesabının ve kazanımlarının daha fazla derdinde.
Henüz serüven sona ermedi, ama geleceğin tarihçileri DAEŞ denen yapılanmayı değerlendirirken, bu örgütün Irak’ın ve Suriye’nin parçalanmasında kritik bir aşama olduğu gerçeğini mutlaka vurgulayacaklar. DAEŞ, Irak ve Suriye’de Kürtlerin ve Şii unsurların baskın güç olarak ön plana çıktığı yeni bir dönemin başlangıcı şeklinde değerlendirilecek. ABD, Rusya ve İran’ın kaba müdahaleleri eşliğinde…
***
Haritası masa başında çizilen, birlikte yaşama tecrübesi bulunmayan çok sayıda ırk, din ve mezhebin adeta “birbirlerinin boğazını sıksınlar diye” aynı cenderenin içine hapsedildiği bir ülke Irak. 1920’lerin başından bu yana Irak’ın tarihini incelediğimizde, karşımıza sadece kan ve gözyaşının çıkması da bundan. Kurtarıcılar, kurtarıcılardan kurtarıcılar, kurtarıcılardan kurtarıcılardan kurtarıcılar… Irak’ın yakın geçmişi bu kısır döngünün durmaksızın tekrarlanmasından ibaret. Her bir ‘kurtuluş’ aşaması da bir öncekinden daha kanlı süreçlerin habercisi.
Ve elbette tüm bu tarihi aşamaların hepsinde, en çok yarayı alan da siviller. Dönem dönem, ülkeye hâkim olan ideolojinin rengine göre bir başka kesimin mağdura dönüştüğü Irak’ta, katliam ve sürgün tecrübesini yaşamamış etnik ve dini bir sınıf yok. İzleri nesiller boyunca silinmeyen ve artık kalıcı hale gelen bu travmalar, çok da uzun olmayan bir gelecekte Irak’ın bölünmesine giden yolu da açacak gibi görünüyor.
Yanlış başlayan, yürümeyen ve biteceği de kesin olan bir evliliğe benzer şekilde, Irak’ın bugünkü görünümüyle huzur ve barış içinde yaşaması mümkün değil. Fiilen üç parçaya bölünen ülkede, bundan sonra bu fiilî durumun resmiyete dökülmesi için verilecek uzun ve çetin bir mücadeleye şahitlik edilecek. DAEŞ oluşumu, bunun işaret fişeğiydi adeta.
Peki, bölünmek Irak halklarına huzur getirecek mi? Ortadoğu’nun mevcut dengeleri ve dinamikleri çerçevesinde, buna da olumlu bir cevap verebilmek imkânsız maalesef. İlk düğmesi yanlış iliklenmiş bir gömlek gibi, Irak’ın problemleri ta kuruluş mantığından ve köklerinden kaynaklandığı için, mantıksızlıklar silsilesini harita değişikliğiyle ortadan kaldırmak da artık mümkün değil.
“Bir daha asla”, ama nasıl?
04:0012/07/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Korkunç günlerdi. Elektrik ve su yoktu. Kış aylarındaydık ve bombardıman da her gün devam ediyordu. Ölüler ve yaralılarla doluydu her yer. Annesi doğurur doğurmaz onu terk edince, hastane çalışanları olarak biz ona sahip çıktık; ismini de Alen koyduk.
“Bir daha asla”, ama nasıl?
“Bir daha asla”, ama nasıl?
1 Temmuz, Cumartesi
Evim hastanenin hemen karşısında olduğu için, onu zaman zaman eve de götürüyordum. Alen nihayet yedi aylık olduğunda, Kızılhaç onu bizden almak istedi. Ben ve ailemse Alen’e öyle alışmıştık ki, bırakmaya gönlümüz razı olmadı. Ve onu evlat edindik.”
Bosna Savaşı’nın en şiddetli günlerini Gorajde kentinde yaşayan Muharrem Muhic, müstahdem olarak çalıştığı hastanede 1993 yılının şubat ayında Müslüman bir anneden doğan Alen’le tanışmasını böyle anlatıyor. Alen Muhic, savaş sırasında Sırpların tecavüzü sonucu dünyaya gelen binlerce çocuktan biri. Onun farkı ise, diğerlerinin aksine bu gerçekle açıktan yüzleşmesi ve suçluların adalet önüne çıkarılması için başlatılan kampanyalarda aktif şekilde yer alması.
Alen’in -mahkemelerde şahitlik yaptığı için güvenlik gerekçesiyle ismi gizli tutulan- annesi, savaşa kadar Bosna’nın doğusundaki Miljeniva kasabasında yaşamış. 1992’de Sırpların bölgeyi kuşatması ve ahalinin erkeklerini kadınlarından ayırmasıyla, kendisi gibi yüzlerce Müslüman kadın için de kâbus dolu günler başlamış.
Aylarca Sırp askerlerin kontrol ettiği kamplarda tutulan ve 1992’nin sonunda esir takası yoluyla serbest kalan anne, yaklaşık 200 kadar Müslüman kadınla birlikte Gorajde’ye nakledilmiş. Alen’in bu sırada çoktan hamile olan annesi, zorlu yolculuk ve devamında, karnını korse ve birkaç kat elbiseyle gizlemiş. Mevsim zaten kış olduğundan hamileliği böylece anlaşılmamış ve nihayet Gorajde Hastanesi’nde oğlunu dünyaya getirmiş.
“Bebeğinin yüzünü bile görmek istemedi” diye hatırlıyor Muharrem Muhic, “Onu emzirmedi de. Ertesi gün, sabah erken saatlerde bebeği bırakarak hastaneden ayrıldığını fark ettik. Anne ve bebek, birbirlerini bir daha görmedi.”
Savaş boyunca Sırpların tecavüzüne uğrayan yaklaşık 30 bin Boşnak kadından biri olan Alen’in annesi, kuşatma altındaki Gorajde’den tek çıkış yolu olan Grebak patikasını kullanarak önce başkent Saraybosna’ya, ardından da ABD’ye gitmiş. Orada evlenen ve iki erkek çocuk daha dünyaya getiren anne, oğlu Alen’le şimdiye dek sadece birkaç kez telefonda görüşmüş, o da birkaç cümlecik…
11 yaşına kadar Muharrem Muhic ve eşi Advija’nın evladı olarak çok mutlu bir çocukluk geçiren Alen, bir gün okulda arkadaşlarının kendisine ‘Çetnik p…’ demesiyle büyük şok yaşamış. Muharrem ve eşi, evde kendilerine bunu soran Alen’e gerçeği böylece açıklamaya karar vermişler.
İlk önce büyük bir öfke duyduğunu söylüyor Alen Muhic. “Ama sonra, gerçekle yüzleştim” diye anlatıyor, “Başta anneme karşı da öfke doluydum, fakat onun hiçbir suçu olmadığını düşünüyorum şimdi. Annemle ve üvey kardeşlerimle tanışmak istiyorum.”
Alen’in biyolojik babası olan eski Sırp askeri, 2007’de Saraybosna’da mahkemeye çıkarılmış ve 5 buçuk yıl hapse mahkûm edilmiş. Ancak ertesi yıl iki gizli tanık ortaya çıkıp Alen’in annesiyle babasının savaştan önce sevgili olduklarını iddia edince, dava düşmüş ve babası beraat etmiş. Alen, “O bir savaş suçlusu. Onu asla affetmeyeceğim” diyor.
***
Yakın tarihin en korkunç soykırımlarından biri olan Bosna Savaşı’na (1992-95) dair böyle sayısız çarpıcı hikâye var. Belgeseller hazırlanıyor, filmler ve diziler çekiliyor, kitaplar yazılıyor, festivaller düzenleniyor… Bosna Savaşı’nın ne büyük dramları ve acıları içerdiğine dair artık epey bilgi sahibiyiz. Her yıl yapılan anma törenleri de zaten, bu trajedileri tekrar tekrar hatırlamamıza yardımcı oluyor. Savaşla ilgili bilgi dağarcığımız bu sayede oldukça zengin.
Acıları hatırlamak ve kurbanları anmak, hiç şüphesiz anlamlı bir eylem. Ancak “Bir daha asla” diyerek bir daha gerçekleşmesine kesinlikle izin vermeyeceğimizi haykırdığımız katliam ve soykırımların durmaksızın tekrarlanabilmesi de epey düşündürücü değil mi? “Unutmayacağız, unutturmayacağız” dediğimiz şeyler, artık rutine bağlanıp başka coğrafyalarda tekrarlandığında, insanın sloganlara inancı da kalmıyor.
Dün yıldönümünü idrak ettiğimiz Srebrenitsa Katliamı’nda vahşi biçimde katledilen yaklaşık 9 bin kişinin ardından söylenenleri dinlerken, yine aynı şeyi hissettim. “Bir daha asla” dendi yine bol bol. Ancak İslâm dünyası, Srebtenista’dan önce de sonra da herhangi kitlesel bir kıyıma son verebilmiş değil. Aksine, umudunu dış güçlerin birbiriyle kapışmasına bağlamış, gözü önündeki kıyımları bitkin şekilde seyreden kalabalıklara sahibiz.
Gün gelecek, bugün Suriye ve diğer ülkelerdeki katliamları da renkli törenlerle anacağız. Belki savaş suçluları mahkemelere çıkarılacak. Olayların ayrıntıları yazarlarımıza, şairlerimize, sinemacılarımıza ilham verecek. Çok da edebî üretim yapılacak, yaşananların anılması için. Tarihteki başka acılarda hep olduğu gibi.
***
Şu sorunun sorulmasının vakti geldi çoktan: “Bir daha asla”, ama nasıl? Tüm bu trajedi ve katliamlar silsilesinden sonra, tarihten ders alarak, önleyici mekanizmaların nasıl kurulup çalıştırılacağına da kafa yorulması gerekiyor.
Yoksa ölen ölüyor, kalanlar da onların arkasından etkinlik düzenliyo
El Halil saatli bomba gibi
04:0015/07/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Batı Kudüs’ün gösterişli ve gayet düzenli mahallelerinden geçerek, 40 dakikalık bir yolculuğun ardından işte El Halil’deyiz. İsmini Hz. İbrahim’in Nisâ suresinin 125’inci ayetinde geçen “dost” anlamındaki lâkabı “Halîl”den alan, yaklaşık 250 bin nüfuslu bir Filistin şehri burası. Yol boyunca sağlı-sollu gördüğümüz üzüm bağlarından ve verimli arazilerden de belli olduğu üzere, ahalisi tarım ve ticaretle geçiniyor daha çok.
El Halil saatli bomba gibi-Taha Kılınç
El Halil saatli bomba gibi-Taha Kılınç
15 Haziran, Perşembe
El Halil’de ilk karşılaştığımız dış semtler, herhangi bir Filistin şehrinden farklı değil. Hatta emsallerine göre oldukça canlı ve hareketli olduğu bile söylenebilir. Düzenle düzensizlik arasında gidip gelen caddeler, restoranlar, alışveriş mekânları ve sokakları dolduran insanlarıyla, bir olumsuzluk göze çarpmıyor burada.
“İbrahim Camii” tabelalarını takip ederek, şehrin eski kısmına yöneldiğimizde ise, canlılık birden kayboluyor. Gözle görülür bir sefalet, durgunluk ve sessizlik karşılıyor bizi burada. Nihayet, Hz. İbrahim ve ailesinin medfûn bulunduğu Halil İbrahim Külliyesi’ne doğru inerken, neredeyse terk edilmiş bir şehirle karşılaşıyoruz. Sokaklarda, ziyaretçilere ellerindeki incik-boncuğu satmaya çalışan birkaç çocuktan başka, hemen hemen hiç insan yok.
Bazıları en az iki yüz yılı devirmiş tarihî taş evlerin arasından yürüyerek çarşıya giriyoruz. Dükkânların çoğu kapalı. Çarşının içindeki ana yoldan sola döndüğümüzde, tam karşımızda külliyenin girişi var. El Halil’i ziyaret eden bir Müslümanın belki de yaşayacağı en büyük şok orada: Camiden içeri, İsrail askerlerinin izniyle ve tekli bir döner turnikeden geçiliyor. Kudüs’te Mescid-i Aksâ’nın kapılarında nöbet tutan İsrail askerlerinin sinir bozucu durumu, buradaki manzara karşısında gerçekten hiçbir şey.
Bugünkü haliyle Eyyûbîler döneminde inşa edilen, Osmanlı’nın son devrinde de kapsamlı bir tadilattan geçirilen Halil İbrahim Külliyesi (Araplar buraya Haram-i İbrâhîm de diyor), dışarıdan bakıldığında herhangi bir tarihî eserden farksız. Ancak içeride, ziyaretçileri ikinci şok bekliyor: Cami, tam ortasından ikiye bölünmüş durumda. Hz. İshak ve eşi Hz. Refika’nın kabirleri, bugün Müslümanların ibadetine ayrılmış kısımda yer alıyor. Hz. İbrahim ve eşi Hz. Sâre’nin kabirleri, bölünmüş alanın arasında; Hz. Yakub ve eşi Hz. Lea’nın kabirleri ise, caminin artık Yahudilere tahsis edilmiş kısmında. Burası yılda sadece iki kez Müslümanlara açıldığından, ziyaretçilerin çoğunun bu kabirleri görmesi mümkün olmuyor.
Camiyi ziyaretin ardından, El Halil eski çarşısında kısa bir gezinti mümkün. Yöresel bazı ürünlerin dışında pek bir şey bulunmayan bu çarşıyı ziyaret amacımız, yerel halka maddî katkı sağlamak. Bu amaçla, fazla pazarlık da etmeden alışverişimizi tamamlıyoruz. Ancak çarşının ortalarından itibaren, şehirdeki üçüncü şok ve acı gerçeklikle yüz yüze geliyoruz: Burada, çarşının üst kısımları tel örgülerle ve filelerle kapatılmış. Maksat, üst katları işgal eden Siyonist yerleşimcilerin, çarşıya çöp ve taş yağdırmasını önlemek. Filelerin üstü yer yer çöplerle dolup taşmış bile zaten.
Karmakarışık hislerle, belirgin öfkelerle ve işgalin en somut işaretleriyle karşılaşmış halde, El Halil’den ayrılıyoruz.
***
1920-48 arasında İngiliz mandasına dâhil olan, 1950’den 1967’ye kadar Ürdün Krallığı’nın yönetimine giren, 1967-97 arasında da İsrail tarafından işgal edilen El Halil, 1997’den bu yana Filistin Yönetimi’ne bağlı. Ancak İsrail, ‘stratejik gerekçelerle’ şehrin yüzde 20’sini işgal altında tutmayı sürdürüyor. Halil İbrahim Külliyesi ve çevresi de bunun içinde.
25 Şubat 1994 günü, ABD’nin New York kentinden gelerek El Halil’e yerleşen Baruch Goldstein adlı Siyonist’in, otomatik silahla sabah namazı sırasında Halil İbrahim Külliyesi’ni basması, bölge için bir dönüm noktası oldu. Aralarında çocukların da bulunduğu 29 Müslümanın şehit edildiği korkunç olay sonrasında, İsrail şehri altı ay boyunca giriş-çıkışlara kapattı. Sonrasında ise, katliamın suçu adeta Müslümanlara yıkılarak, Halil İbrahim Külliyesi ikiye bölündü ve bir kısmı Yahudilerin kullanımına tahsis edildi.
Bugün külliye girişinde görülen aşağılayıcı güvenlik tedbirleri ve çarşıdaki ıssızlık, tamamen bu politikanın direkt sonuçları. Cami çevresinde iskân edilmiş bulunan 400 dolayındaki Siyonist yerleşimcinin korunması amacıyla, İsrail El Halil eski kentini askeri kontrol altında tutuyor. Yerleşimcilerin Müslüman halka verdiği fiziksel zarar ve yarattıkları gerilim, El Halil’i patlamaya hazır bir bombaya çevirmiş durumda bugün. Şehirdeki gerilimi, adeta ellerinizle dokunacak derecede somut olarak hissedebiliyorsunuz.
***
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından geçtiğimiz günlerde “Tehlike altındaki kültür mirası” ilan edilen El Halil, bu karar vesilesiyle bir kere daha siyasetin gündemine oturdu. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, UNESCO’nun adımını sert bir dille kınarken, Filistin Yönetimi kararı “diplomatik başarı” olarak tanımladı.
Netanyahu kızıp köpürmek yerine, meselenin vahametini anlama adına sadece İsrail basınında çıkan haber ve analizlere göz atsa yeter. El Halil’deki yerleşimci terörünün yol açtığı tehlikeye dikkat çeken birçok İsrailli gazeteci ve yazar mevcut çünkü. Görünen köy kılavuz istemediğinden, yaklaşan tehlikenin herkes farkında. Netanyahu ve kabinesi hariç.
Bir otel, bir bomba ve ötesi
04:0019/07/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kudüs’te -Yahudilerin Yafa Kapısı dediği- El Halil Kapısı’ndan çıkıp yüzünüzü batıya döndüğünüzde, tam karşınızda açık kahverengi, yedi katlı, geniş ve güzel bir bina görürsünüz. Burası, Mısır kökenli Yahudi aile Moseri’ler tarafından 1931’de hizmete açılan King David Hotel’dir. Otel, uzun yıllar boyunca 200 odasıyla Kudüs’ün en gözde konaklama mekânıydı. Yakın dönemde inşa edilen onca yeni ve lüks otele rağmen, hâlâ yabancı siyasetçiler ve ünlü ziyaretçiler, burada kalmayı tercih eder. Bunun nedeni, King David’in sunduğu doyumsuz eski şehir manzarasıdır.
Bir otel, bir bomba ve ötesi
Bir otel, bir bomba ve ötesi
1 Temmuz, Cumartesi
Bugün artık Kudüs’ün simgelerinden biri olan King David Hotel, İsrail’in kuruluş sürecindeki en belirleyici ve trajik olaylardan birine de ev sahipliği yapmıştır. Hikâyesi özetle şöyle:
1917’de Filistin’in kontrolünü devralan İngiliz manda yönetimi, 1938’de bürokratları, diplomatları, sekretaryası ve askerî komutanlığıyla otelin güney kanadına yerleşmişti. Otelin bir katını iletişim merkezi olarak düzenleyen ve güney taraftaki askerî kampa geçiş için bir de kapı ekleyen İngilizler, nihayet istedikleri büyüklükte bir genel karargâh bulabilmişlerdi.
O yıllar, İngiltere’nin Filistin mandasını idare etmekte zorlandığı yıllardı. Araplarla Yahudiler arasında denge kurmaya çalışan Londra, dönem dönem iki tarafa da baskı uyguluyordu. Siyonist yeraltı örgütleri Hagana, Irgun ve Stern, 1945’te kendi aralarında “Birleşik Direniş Hareketi”ni kurarak terör eylemlerine hız verince, İngilizler de karşı operasyona girişti. 29 Haziran 1946’da Kudüs, Tel Aviv ve Hayfa’da düzenlenen baskınlarda çok sayıda Siyonist gözaltına alındı. İleride İsrail dışişleri bakanı ve başbakanı olacak olan Moşe Şaret de gözaltına alınan 2 bin 700 Siyonist’ten biriydi.
Bu gelişme üzerine, “Birleşik Direniş Hareketi”nin İngilizlerin kovuşturmasından kaçmayı başaran üyeleri, manda yönetimine karşı harekete geçti. Irgun lideri Menahem Begin ve Hanaga lideri Moşe Sneh’in hazırladığı gizli plan uyarınca, King David Hotel havaya uçurulacaktı.
22 Temmuz 1946 günü, Arap ve Sudanlı garsonlar kılığına giren altı Siyonist militan, süt kovası süsü verilmiş patlayıcı yüklü sandıkları otelin bodrumunda bulunan La Regence Restoran’a sokmayı başardı. Binanın kolonlarına patlayıcıları bağlayan militanlar, daha sonra hızla dışarı çıkarak kendilerini bekleyen kamyonetle bölgeden ayrıldı.
Tam 25 dakika sonra, şiddetli bir patlama bütün Kudüs’ü sarstı. King David Hotel’in güney kanadı harabeye dönüşmüştü. On günden fazla süren enkaz kaldırma çalışmalarının ardından bilanço açıklandı. Bombalı saldırıda 91 kişi hayatını kaybetmişti. Ölenlerin kimlikleri ve milletleri de dikkat çekiciydi: 28 İngiliz, 41 Arap, 17 Yahudi, 2 Ermeni, 1 Rus, 1 Yunan ve 1 Mısırlı.
Bombalama olayının etkisiyle İngilizler Filistin’den çekilmeyi hızlandırmaya ve bölgenin kaderini tayin işini Birleşmiş Milletler’e (BM) havale etmeye karar verdiler. Ardından yaşananları hepimiz biliyoruz zaten: İki sene geçmeden, önce BM’de Filistin’in taksimi için oylama yapıldı, sonra da İsrail’in kuruluşu ilân edildi.
***
King David Hotel’in bombalanmasının ana sorumlularından Menahem Begin, Irgun örgütünü dağıttıktan sonra siyasete girdi, 1977’de İsrail tarihinin en yüksek oy oranıyla başbakanlık koltuğuna oturdu. 1978’de, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’la ortaklaşa Nobel Barış Ödülü’ne lâyık görülen Begin, bugün “ulusal kahraman” olarak anılıyor. İmza attığı terör eyleminin kurbanları arasında 17 Yahudi de bulunmasına rağmen. Begin’in tek cürmü de bu değil üstelik.
İsrail’in şimdiki başbakanı Benyamin Netanyahu, siyasi düşünce ve yaklaşım açısından Menahem Begin çizgisinde. Netanyahu, 1973’de Begin tarafından kurulan Likud Partisi’nin de lideri aynı zamanda. Likud’in geçmişteki diğer genel başkanları ise Yitzhak Şamir ve Ariel Şaron. Tüm bu isimlerin insan hakları karnesindeki sayısız kırık, İsrail’in yakından izleyenlerin malumu.
Benyamin Netanyahu, King David Hotel’in bombalanmasının 60’ıncı yıldönümü münasebetiyle 2006’da düzenlenen törende yaptığı konuşmada, “Terörist gruplarla özgürlük savaşçılarını ve terör eylemleriyle meşru askerî operasyonları birbirinden ayırmak çok önemlidir” demişti. Söylemek istediği şey gayet açıktı: “Menahem Begin ve diğerlerinin, King David Hotel’i bombalayarak düzenledikleri eylem bir terör saldırısı değil, özgürlük için yapılmış meşru bir askeri operasyondur.”
Buradan anlaşıldığı kadarıyla, Netanyahu, daha büyük kazanımlar elde edilmesi uğruna, Yahudilerin de öldüğü saldırıları olumlayabiliyor. Kurbanlar arasında Yahudilerin bulunması, Netanyahu’nun sonuca bakışını değiştirmiyor. Netanyahu’nun zihniyetine göre, arada Yahudiler de ölse bile, sonuç eğer siyasi ve askerî açıdan kârlıysa, bu saldırılar kutsanabiliyor, övülebiliyor.
***
Tüm bunlardan sonra, insanın aklına elbette şu soru geliyor: Netanyahu’nun ilk başbakanlığı (1996-99) ve 2009’dan beri devam eden ikinci başbakanlığı süresince, King David Hotel saldırısı mantığıyla baktığı olaylar olmuş mudur? Daha açık ifade edersek: Yahudilerin hedef alındığı ve Filistinlilere yıkılıp askerî operasyonlara malzeme yapılan hadiseler içinde, bizzat İsrail tarafından kotarılanlar var mıdır?
Kudüs’ten kaçmak mümkün değil
04:0022/07/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ortadoğu’da şu anda şahit olduğumuz hadiseler, sadece bölgesel ve uluslararası siyasetin değil, aynı zamanda dinler tarihinin de konusu. Uzun asırlar boyunca hep olageldiği gibi. Bu bağlamda, Yahudilik ve Hıristiyanlığa ait kutsal metinlerin günümüzde mevcut versiyonlarındaki atıflarla, meseleler itikadî bir surete de bürünüyor. Dolayısıyla dinler tarihi okumaları yapmadan, onların referanslarını incelemeden, günümüz Ortadoğu’sunu ve siyasetini anlamak da imkânsızlaşıyor.
Kudüs’ten kaçmak mümkün değil
Kudüs’ten kaçmak mümkün değil
2 Temmuz, Pazar
Kur’ân’ın ısrarla ve sıklıkla İsrailoğulları’ndan ve onların dar bir dairesel döngü içinde (Filistin-Mısır-Sina-Filistin) gerçekleşen tarihî yürüyüşlerinden söz etmesi boşuna değil. Muharref biçimleriyle bile olsa Tevrat ve İncil, Kur’ân’ın yanına konarak okunduğunda, günümüzdeki birçok düğüm noktasının tarihsel kökenine dair işaretleri yakalamak mümkün. Kur’ân’ın üstüne basa basa İsrailoğulları’ndan söz edip durmasının da, Hz. Peygamber’in Yahudilerin domine ettiği bir şehre, Medine’ye hicret etmesinin de hikmetleri burada gizli: Kıyamete kadar, bu meseleler hep gündemimizde olacak. Ayetlerin ve Siyer’in işaret ettiği hakikat bu.
İlahî hikmet gereği, İslâm’ın ilk yıllarında Müslümanlar, Kudüs’teki Beyt-i Makdis’i kıble edinmişlerdi. 23 yıllık risâletin yaklaşık 14 yılı boyunca, namazlar Kudüs’e dönülerek kılındı. O sırada Kudüs’te Beyt-i Makdis fiziken ve cismen mevcut değildi. Müslümanlar, aslında bir hatıraya, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği o muhteşem mabedin hatırasına yöneltilmişlerdi. Verilen mesaj şuydu adeta: Kudüs’e dikkat.
Mirâc yolculuğu sırasında Hz. Peygamber’in Kudüs’e uğraması da, burada kendisine gösterilen ilahî işaretler de yine aynı amaca matuftu: Kudüs, gündeminizde olsun.
Müslümanlar olarak ister ihmal edelim, ister ciddiye alalım, Kudüs her zaman “temel meselemiz” olarak kalacak. Tarihin de coğrafyanın da kilidi Kudüs. Bundan kaçış olmadığı gibi, konunun ihmale gelir tarafı da yok.
***
Daha önce yine bu köşede yazmıştım: Kur’ân’ı, sadece emir ve yasakları öğrenmek ya da sevap kazanmak için değil, tarih ve siyaset açısından da okumak mecburiyetimiz var. Böyle yaptığımızda ve okumalarımızı derinleştirdiğimizde, karşımıza muazzam bir mazi, hâl ve istikbâl perspektifi çıkıyor.
Birkaç gündür, “Kudüs’le ilgili ne yapabiliriz? Görev ve sorumluluklarımız nelerdir?” sorusunu mütalaa ediyoruz arkadaş çevrelerinde, sohbet halkalarında. Kur’ân’dan buna dair işaretler yakalamaya çalışınca, göze çarpan kısımlar oldukça öğretici. İşte bir örnek:
Hepimizin bildiği kıssadır. Mısır’da İsrailoğulları’na uygulanan ilk soykırım sırasında, Hz. Musa, ilahî koruma altında Firavun’un sarayına yerleştirilir. Ardından, yine bildiğimiz üzere, ayırmaya çalıştığı kavgada yumruğunun isabet ettiği adamın ölümü üzerine Medyen’e iltica eder, orada 10 yıl kalır, bilâhare de peygamberlik göreviyle Mısır’a yeniden gönderilir. Hz. Musa’nın peygamber olarak Firavun’un karşısına çıkmasından sonra, Mısır yönetimi İsrailoğulları’nın erkek çocuklarını yeniden boğazlamaya başlar. Bu, ikinci büyük soykırımdır. Binlerce bebek, Firavun’un askerleri tarafından daha kundaktayken öldürülür.
A’râf suresinde bu kıssayı anlatan Kur’ân, 129’uncu ayette İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya yaptığı bir itirazı aktarır bize: “Ey Musa, sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bize eziyet edildi!” Söylemek istedikleri açıktır: “Peygamber olduğunu söylüyorsun, ilahî yardım vaat ediyorsun, şu halimize bak!” Kavmine önce sabır tavsiye eden Hz. Musa, daha sonra şöyle der: “Olur ya, belki Rabbiniz düşmanlarınızı yok edip, yeryüzünde (onların yerine) sizi getirir de nasıl amel edeceğinize bakar.”
Kudüs’le ilgili bize mesaj veren kısım tam da burası işte: Mesele yaşanan acılar, çekilen sıkıntılar, karşılaşılan mahrumiyetler değildir. Onlar gelir geçer, hatta hepsi ecir ve manevî derece olur. Sıra size geldiğinde ve emanet size tevdi edildiğinde nasıl amel edeceksiniz, siz asıl buna kafa yorun.
***
İsrail şu anda “Ben artık işgali bitiriyorum, İslâm dünyası Kudüs’ü teslim alsın, kendisi yönetsin” deyip çekilse, Müslüman ülkelerin bugün Kudüs’ü barışçıl bir şekilde, ortak akılla yönetebilecek imkân ve kabiliyetleri yok maalesef. Bu, yüzleşmemiz gereken acı bir gerçek. Kudüs’ü şimdi elimize alsak, bu narin şehir muhtemelen İslâm dünyasındaki iç çatışmaların, rekabetlerin, kıskançlık ve kinlerin kurbanı olur. Müslümanlar arasında, kuvvetle muhtemel, Kudüs’ün yönetimi ve hâkimiyetiyle ilgili ciddi gerilimler ve kavgalar çıkar.
İsrail’e sövmek, işgalin kötülüğünden söz etmek, yaşanan dramları ortaya dökmek en kolayı. Müslümanlar olarak zihnimizi çalıştırmamız gereken nokta şu: Kudüs’e lâyık mıyız? Ona, hep eleştirdiğimiz diğerlerinden farklı olarak, şanına yaraşır şekilde muamele edebilecek miyiz? Bunun için ne yapmalıyız? Hazırlıklarımız var mı? Nesillerimiz bu bilinçte mi? Kudüs’ü tanıyor muyuz? Üzerinde çalışıyor muyuz?
Kudüs’le ilgili kaynak eser tavsiye ederken hâlâ düşünüyorsak, meseleyi ayrıntılı şekilde anlatan kitaplar hâlâ yabancı dillerden tercüme ise, akademide hâlâ tatmin edici derecede Kudüs çalışmaları yapılmıyorsa… Demek ki, önümüzde yürünecek uzun bir yol var.
Tiyatroyu görmek
04:0026/07/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz cumartesi günü, Mısır’ın kuzeybatısındaki Mersâ Matrûh kenti yakınlarında “Ortadoğu’nun en büyük askeri üssü” resmen kullanıma açıldı.
Tiyatroyu görmek
Tiyatroyu görmek
1 Temmuz, Cumartesi
23 Temmuz 1952 askeri darbesinin önde gelen figürlerinden General Muhammed Necib’in ismini taşıyan üs, 1115 bina ve tesisten oluşuyor. İçinde ve çevresindeki yolların uzunluğu 72 kilometreyi bulan üste geniş tatbikat alanlarının yanı sıra, her türlü konforla spor ve eğlence merkezleri de mevcut.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, üssün açılışında bölgedeki müttefikleriyle birlikte basının karşısındaydı. Geçit resminde bir yanına Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Veliaht Prensi Muhammed bin Zâyed’i alan Sisi’nin diğer yanında Bahreyn Veliaht Prensi Selman bin Hamed vardı. Libya’nın tamamında egemenlik kurmaya çalışan General Halife Hafter, Muhammed bin Zâyed’in yanı başında dururken, törende Suudi Arabistan’ı Mekke Valisi ve Kral Selman’ın Başdanışmanı Prens Hâlid el Faysal temsil etti.
Bu beş ismin, üstü açık araçla tören alanını boydan boya kat etmesi ve katılımcıları yan yana selamlaması, Ortadoğu’da kurulan yeni askeri-siyasi ittifakın da fotoğrafı gibiydi. Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın kral düzeyinde değil de ‘temsilci’ göndermek suretiyle törene katılımı ise, ittifakın ana çatısını Mısır ve BAE’nin oluşturduğunu gösteriyordu.
Arap basınında ayrıntılı şekilde yer alan ve Mısır basınını da yaklaşık bir hafta tamamen meşgul eden tören vesilesiyle, elbette akla birkaç soru birden geldi: Muhammed Necib Üssü, neden ülkenin kuzeybatısında inşa edilmişti? Arap dünyasının geleneksel düşmanı İsrail doğuda yer aldığı halde, Mısır, en büyük üssünü tam aksi istikamette konuşlandırarak “Artık önceliğim İsrail değil” mi demek istiyordu? Üs, resmen Mısır’a ait olmasına rağmen, BAE ve Rusya’nın Libya’daki operasyonları için mi tasarlanmıştı?
Tüm bu sorular, bölgede son aylarda yaşanan baş döndürücü gelişmeler ışığında elbette anlamlı ve hepsinin de içeriği dolu. Gerçekten de Mısır ve BAE öncülüğünde Ortadoğu’da oluşturulan yeni askeri-siyasi cephe, Libya’dan Yemen’e, Katar’dan Türkiye’ye yeni bir bölgesel dizayn peşinde. İsrail’le ve Kudüs’te olan-bitenle ilgilenecek vakitleri de yok, istekleri de.
Bir yanda bunlar olurken, coğrafyanın diğer yanında İran da kendi hegemonyası için çalışmalarını son sürat devam ettiriyor. Bu bağlamda, İran’la Irak arasında yine geçen hafta imzalanan askeri işbirliği ve savunma anlaşmasına dikkat kesilmek gerekiyor. Anlaşmayla birlikte, zaten fiilen Irak üzerinde hâkimiyet kurmuş bulunan İran, komşusuna aşırı ilgisini resmiyete ve teorik bir çerçeveye de kavuşturmuş oldu.
Mısır-BAE blokunun İran’la ciddi bir sıkıntısı görünmüyor. İran başlığı her ne kadar Katar’a uygulanan kuşatmanın maddelerinden biri olarak zikredilse de, Mısır’ın da BAE’nin de İran’la çeşitli seviyelerde ilişkileri sürdürdüğü biliniyor. Mısır yönetimi, Suudi Arabistan’la ters düşme pahasına Suriye rejimiyle diyalog kanalını açık tutarken, BAE de İran’la ticari münasebetlerine devam ediyor. Bu ülkelerin Tahran’daki diplomatik temsilcilikleri de açık ve faaliyette.
***
Bundan altı yıl önce, “Arap Baharı” denilen dev elektrik süpürgesi büyük bir gürültüyle çalışmaya başladığında, İsrail’in yok oluşuna giden sürecin başladığı şeklinde bir tahmin vardı. Bölge ülkelerinde arka arkaya İslâmî devrimler olacak, Müslümanlar birlik-beraberlik halinde hareket ederek İsrail’in köküne kibrit suyunu dökeceklerdi. Ancak fazla zaman geçmeden, bu tahminin, herhangi bir somut dayanağı bulunmayan fazla iyimser bir temenniden ibaret olduğu ortaya çıktı.
İsrail, Arap Baharı’yla birlikte yok olmak şöyle dursun, bölgedeki kaos ve karmaşadan faydalanarak işgali daha da yaygınlaştırıp derinleştirdi. Mısır ve Ürdün’le kendisini emniyete alıp, Arap dünyasındaki gayrı resmi dostlarıyla da dirsek temasını sıklaştıran Tel Aviv, Ortadoğu cenahından kendisine herhangi bir müdahalenin gelmeyeceğinin rahatlığıyla hareket ediyor.
Şiî-ulus devlet ideallerini “Kudüs” sloganlarıyla perdeleyen İran ise, seçkin özel harekâtçılardan oluşan “Kudüs Gücü”nü Suriye ve Irak’ı dizayn etmekte kullanıyor. Kudüs Gücü Komutanı General Kâsım Süleymanî, sahada “Şiî Hilâli” projesinin ikmaliyle meşgul. “Kudüs Gücü”nün en az ilgi gösterdiği konu, ismini aldığı Kudüs şehri ve İsrail’in Filistin politikaları.
Bölgedeki çoğu ülke de farklı motivasyon ve gerekçelerle, İsrail’i durdurma noktasında adım atmakta oldukça isteksiz. Herkes adeta, “Şu iş bana bulaşmadan hallolup bitse, başım derde girmese” düşüncesinde.
***
Ortadoğu, aynı zamanda bir sloganlar coğrafyası. İsrail konusu, birçok hükümet tarafından kendi politikalarının meşrulaştırılması ve halkın gazının alınması için bir malzeme olarak kullanılıyor. Öfkeli söylemler perde arkasında sıcak tokalaşmalarla dengelenirken, kitleler dönem dönem hamaset patlamalarıyla rehabilite edilip rahatlatılıyor.
Aklı başında bireylere düşen, sahnelenen tiyatroyu görüp, küçük ama istikrarlı adımlarla kendi çalışmalarına yoğunlaşmak. Siyasetteki dalgalanmalara göre tavır almaya çalışmak insanı hem yoruyor, hem de ümitsizliğe düşürüyor çünkü.
İp üstünde yürüyen kral
04:0029/07/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail’le varılan bir dizi mutabakat sonucu Mescid-i Aksâ ve Kudüs’teki İslâmî vakıfların yönetimini elinde bulunduran Ürdün Hâşimî Krallığı, son dönemin en gergin günlerini yaşıyor. Bir yandan Aksâ olayları kontrolden çıkmasın diye çaba sarf eden Amman, diğer yandan da İsrail yönetiminin gizli-açık yeni saldırılarıyla baş etmeye çalışıyor. Doğal olarak, Ürdün gibi bir ülkenin askerî, istihbarî ve diplomatik sınırlarını epey zorlayan meseleler bunlar.
İp üstünde yürüyen kral
İp üstünde yürüyen kral
10 Temmuz, Pazartesi
14 Temmuz Cuma sabahı Mescid-i Aksâ’nın kapılarının İsrail tarafından kapatılmasından sonra, Ürdün, beklenmedik bir şekilde Filistin halkının taleplerinin yanında durdu. Daha önceki İsrail taarruzlarını cılız kınamalarla geçiştiren Ürdün yönetimi, bu defa sahadaki gücünü tam gaz seferber etti. Kendi kontrolü altındaki dinî görevliler en ön safta İsrail askerlerine karşı mücadele verirken, Ürdün Kralı Abdullah ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da İsrail’e karşı sıkı bir diplomatik ittifakla hareket ettiler. İki haftalık krizin ardından Aksâ’nın kapılarının 27 Temmuz Perşembe günü açılmasına kadar, Ürdün, İsrail’e karşı tavrını hep aynı düzeyde tuttu.
Kral Abdullah yönetimiyle İsrail arasındaki derin, köklü ve çok boyutlu ilişkilere aşina olanlar açısından, Ürdün’ün tavrı şaşırtıcıydı. Ancak bir oldu-bittiyle Mescid-i Aksâ’nın kapılarına elektronik denetleme sistemi kurmaya kalkışan İsrail’in girişimi Filistin cephesinde öyle sert ve yaygın bir öfke yaratmıştı ki, Ürdün bu öfkeyi yok saymaya cesaret edemedi.
Nüfusunun çoğunluğunu Filistinlilerin oluşturduğu Ürdün için, Aksâ’daki olaylar, kendi iç istikrarsızlığını ve kaosunu tetiklemeye de adaydı. Aksâ’nın kapıları kapatılır kapatılmaz, İslâm dünyasındaki ilk protesto gösterilerinin başkent Amman’da düzenlenmiş olması tesadüf değildi. Ürdün yönetimi, tehlikeyi fark ederek hızlı bir şekilde reaksiyon gösterdi, sonrasında da Filistin halkı nezdinde sempatisini artırarak bunun meyvelerini topladı. Kredisi tükenmeye yüz tutan Mahmud Abbas bile, bu vesileyle Kudüslülerin gönlüne yeniden girmeyi başardı.
Mescid-i Aksâ’daki sıkıntı henüz tam anlamıyla sona ermese de, iki haftalık bir direnişin ardından kat edilen aşama, Filistinlilere büyük moral oldu. Arap ve İslâm dünyasından istedikleri ölçüde destek göremeyen Kudüs halkı, Aksâ’nın kapılarında nöbet tutarak, İsrail askerleriyle çatışarak, yaralanarak ve can vererek, mukaddesâtına sahip çıktı. İsrail işgalinin boyutları ve Filistin davasının sahipsizliği düşünüldüğünde, bu ciddi bir başarı olarak kabul edilebilir. Kendi bekâsı ve siyasî istikrarı için adım atmış olsa bile, Ürdün de, Filistinliler tarafından bu başarıda pay sahibi sayılıyor şu anda.
İsrail yönetimi elbette bu ‘cilveleşme’yi eli-kolu bağlı izlemeyecekti. Nitekim, Aksâ krizinin tam ortasında Amman’dan gelen bir haber, Kral Abdullah’ı kamuoyu karşısında yeniden zor durumda bıraktı:
İsrail’in Amman Büyükelçiliği’ndeki konutlardan birinde, İsrailli güvenlik görevlisi iki Ürdün vatandaşını öldürmüştü. İsrail’den yapılan resmi açıklamada öldürülen Ürdünlülerden 17 yaşında olanın, güvenlik görevlisine saldırdığı belirtilerek, olay nefsî müdafaa olarak sunuldu. Diğer Ürdünlü ise yanlışlıkla hedef olmuş, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede son nefesini vermişti.
İsrail daha sonra, iki ülke arasındaki güvenlik anlaşmaları çerçevesinde diplomatik dokunulmazlık hakkını kullanıp, güvenlik görevlisini hızlıca Ürdün’den çıkardı. Başbakan Benyamin Netanyahu bununla da kalmadı, İsrailli görevliyi resmi konutunda kabul etti, sıcak bir şekilde kucakladı ve yaptığı işten dolayı kutladı.
Aksâ’daki duruşuyla Filistinlilerin gözüne giren Kral Abdullah, bu defa kendi vatandaşlarını İsrail’in saldırısından koruyamayan, dahası katilin ülkeden çıkışına da göz yummak durumunda kalan bir lider konumuna düştü. Kral Abdullah, “Güvenlik görevlisinin yargılanmasını istiyoruz” şeklinde bir açıklama yapmış olsa da, bölgenin mevcut dengeleri ışığında böyle bir talebin gerçekçi olmadığını herkes biliyor. En çok da Kral’ın kendisi.
Kudüs ve çevresinde tüm bunlar olurken, tarihlerin temmuz ayının ikinci yarısını göstermesi de gerçek bir ironiydi aynı zamanda. Ürdün’ün kurucu kralı ve şimdiki kralın dedesinin babası (aynı zamanda ismini aldığı atası) Abdullah bin Hüseyin, 20 Temmuz 1951 günü, cuma namazı kılmak için geldiği Mescid-i Aksâ’da bir Filistinli tarafından vurularak öldürülmüştü. Kral Abdullah suikastına giden günlerde, Kudüs tıpkı bugünkü gibi karmaşa ve kaos içindeydi. Ürdün yönetiminin İsrail’le fazla yakınlaşmasının Filistin halkı içinde doğurduğu gerilim, o trajik patlamaya yol açacaktı.
Ürdün’ün şimdiki kralı Abdullah bin Hüseyin, elbette bu feci akıbeti unutmuş olamaz. Bir taraftan minicik çöl krallığını yaşatabilmek için İsrail’le perde arkasından iletişimi sürdürürken, diğer taraftan Filistinlilerin öfkesini kontrol altında tutmak, Kral’ın siyasetinin odak noktasını oluşturuyor. Haliyle, bu sürdürülmesi oldukça zor bir denklem. Kral, ip üstünde yürüyen bir cambazı andırıyor adeta. Yalnız, fark ediyor mu bilinmez, aşağı düşmeden adım adım kat etmeye çabaladığı ip, kopmak üzere.
O hutbe
04:002/08/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Elimdeki kayıtlara göre on bini aşkın vatandaşımız da Miraç gecesi Mescid-i Aksâ’da olacaktı. Hutbe değil de, mihraptan onlara bir selam verip, “Türkiye’deki kardeşlerinizin selamını getirdik” demek istiyordum. (Mescid-i Aksa yönetiminin) Ona dahi çekinceleri vardı.
O hutbe
O hutbe
1 Temmuz, Cumartesi
Aksâ’da Ürdün’e bağlı bir yönetim var. Bu ülkenin de İsrail devleti ile bir anlaşması var. Ama buna rağmen gitmeden bir gün önce masaya geçtim. Kendi kendime dedim ki: “Camiye girdim, (Başimam) İkrime Sabri bana dedi ki ‘Çık bugün Cuma hutbesini sen oku’, ne yaparsın? En iyisi, ben bir şeyler yazayım.” Yazdım. Sonra o metni yırttım. Baktım ki, Kudüs İsrail’in işgali altındaymış gibi konuşuyorum. Ondan vazgeçtim. “Bu imkân bana lütfedilecekse, Kudüs ebediyen Müslümanların mabediymiş gibi bir dil kullanmam lazım” dedim ve okuduğum metni kaleme aldım.
Cuma namazından iki saat önce Kudüs Müftülüğü heyeti ile görüşmemiz vardı. Ürdün Vakıflar Bakanlığı’nın ilgili müdürü de oradaydı. İkrime Sabri Hoca, “Bugün hutbe sırası bende. Hutbede size hassaten teşekkür edeceğim, bugün itibari ile on bin Türk var. Bu bizim için çok büyük bayram. Unutulmuştuk” dedi. Bu sözlerinden hutbeye çıkamayacağımı anladım.
Halkın arasından geçerek mihraba yöneldik. Sünnetimizi kıldık. O mihrapta kıldı sünnetini. Kalktı minbere doğru giderken yanıma geldi, “minbere buyurun” dedi. “Size zorluk olmasın” dedim. “Bana çok kızacaklarını biliyorum. Vallahi sünneti kılarken düşündüm, siz buradayken çıkamam ben hutbeye. Bu Selahaddin’in minberidir. Bu Sultan Selim’in minberidir. Lütfen siz çıkın” dedi. Şaşırdım ve “Buna hayır diyemem” dedim ben de.
Bu sözleri kalabalığın içinde ama kulağıma söylemişti. Minbere çıktığımda herkes şaşırdı. Cübbe farklı bir cübbe, sarık farklı bir sarık, yabancı bir görüntü... Arkadaşlar oraya çok ufak bir kamera sokabilmişlerdi. Yeterli bir sistem olmadığı için de insanların ağlayıp, tekbir getirişlerini görüntüleyemediler.”
Prof. Dr. Mehmet Görmez, 15 Mayıs 2015 Cuma günü Mescid-i Aksâ’da Arapça olarak irat ettiği hutbenin hikâyesini Yeni Şafak’tan Ersin Çelik’e böyle anlatmıştı. Görmez Hoca’ya “Aksâ’da Arapça hutbe okuyan ilk ve tek Diyanet İşleri Başkanı” sıfatını kazandıran ve Filistinlilerin coşkulu desteğini kazanan bu hitap, sonraki cuma Aksâ’da gergin bir namaza da yol açacaktı. Bu namazın hikâyesi, İslâm dünyasının hâl-i pürmelâlinin de özetidir adeta:
Tahmin edileceği üzere, Görmez’in Aksâ’nın minberinden Müslümanlara ve İslâm dünyasına hitap etmesi, Ürdün yönetimini küplere bindirmişti. İkrime Sabri’nin namaz sırasında sergilediği oldu-bittiye engel olamayan Krallık, ertesi cuma günü (22 Mayıs), hutbeye çıkması için Ürdün Başkadısı ve Vakıflar Bakanı Ahmed Huleyl’i apar-topar Kudüs’e gönderdi.
Oldukça gergin bir ortamda Mescid-i Aksâ’ya giriş yapan Ahmed Huleyl’e karşı homurtu ve sloganlar daha namaz ve hutbe öncesinde başlamıştı. İç ezan okunurken protestolar o kadar yoğunlaştı ki, korumalar minberin etrafına etten duvar ördü. Mihraptan minbere güçlükle geçebilen Huleyl, cami içindeki gürültü ve sloganlar nedeniyle sesini cemaate duyuramadı. Birkaç defa yüksek sesle getirdiği tekbirler ve atmaya çalıştığı ateşli nutuk da Filistinlileri sakinleştiremeyince, Huleyl hutbeyi tamamlayamadan minberden inmek durumunda kaldı.
Tamamı Filistinlilerce kayda alınan namazdaki görüntü, daha da trajikomikti: Camide sadece iki-üç saf namaza iştirak etmişti, onlar da Ürdün ve Filistinli resmi görevlilerden oluşuyordu. Aksâ imamının hemen sağında duran Huleyl, namaz sırasında imamı iki kez dürterek eliyle “Çabuk ol, namazı uzatma” anlamına gelen işarette bulunurken görüntülendi. Huleyl’in yaşadığı panik ve gerginlik, namaz sırasında adeta namazda değilmişçesine durmaksızın hareket etmesinden de belli oluyordu.
Farzın güçlükle tamamlanmasından sonra, koruma ordusu Ahmed Huleyl ve beraberindekileri Aksâ’nın yan kapısından dışarı çıkardı. Aksâ imamı Şeyh Yûsuf Ebû Suneyne, Ürdün heyetinin camiyi terk etmesinin ardından yeniden minbere çıktı, Cuma hutbesini yeniden okudu, namazı da yeniden kıldırdı. Cami içindeki binlerce Filistinli, ancak bu şekilde sakinleştirilebilmişti.
Mescid-i Aksâ’da yaşanan bu sıra dışı sahneleri yorumlayan Ürdünlü yazar Enis Hasavne, şunları yazdı daha sonra: “Olay, Ahmed Huleyl’in şahsına gösterilen bir tepkiden çok, Ürdün-Filistin ilişkilerinin ne hale geldiğinin bir göstergesiydi. Huleyl’in saldırıya uğramasından sadece bir hafta önce, Türkiye Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, cuma hutbesini okudu ve Filistinlilerden büyük beğeni topladı. Şunu söylemek gerekiyor ki, Ürdün’ün Kudüs konusundaki pozisyonu, Filistinliler nezdinde destek görmüyor.”
Görevini tamamlayarak emekliye ayrılan Prof. Dr. Mehmet Görmez’in, kanaatimce, Diyanet İşleri Başkanı'yken yapmış olduğu en parlak hizmet, işte bu hutbeydi. Hem İslâm âlemine Arapça hitap ederek gönülleri fethetti, hem de sadece 22 dakika 40 saniye süren bir cuma hutbesiyle Ortadoğu dengelerinin nasıl oynatılabileceğini gösterdi hepimize.
Son olarak, Mehmet Görmez Hocam’dan özel bir ricam var: Lütfen hatıralarınızı yazınız. Sansürsüz biçimde, tarihî bir belge olacağını düşünerek yazınız hem de. Bu memlekete ve gelecek nesillere karşı bir borç olarak, yazınız.
.Yangın hâlâ sönmüş değil
04:005/08/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan tam 48 yıl önce, 21 Ağustos 1969 sabahı, Mescid-i Aksâ’nın içinde yer alan Kıble Mescidi’nden dumanlar yükselmeye başladı. Kısa süre içinde müdahale edilen ama üç saat boyunca da söndürülemeyen yangın, mescidin güneydoğu cephesinde başlamış, daha sonra orta kısma yayılmıştı. Gösterilen bütün çabaya rağmen, alevlerin Salahaddîn Eyyûbî tarafından 1187’de Kudüs’e getirilen tarihî minberi küle çevirmesine engel olunamadı. Yapıdaki hasar öylesine büyüktü ki, Ürdün Krallığı, yıllar sürecek kapsamlı restorasyon sürecini ancak 9 milyon dolarlık bir harcamayla tamamlayabilecekti.
Yangın hâlâ sönmüş değil
Yangın hâlâ sönmüş değil
30 Temmuz, Pazar
Yangının hemen ardından, beklendiği gibi, Filistin içinde ve dışında yoğun protesto gösterileri düzenlendi. İsrail, sadece iki yıl önce işgal ettiği Doğu Kudüs’te şimdi çok büyük bir halk isyanıyla karşı karşıyaydı. Aksâ’ya giden bütün yollar kapatıldı, eski şehrin her tarafı binlerce polisle dolduruldu, protestoların çığırından çıkmaması için sıkı tedbirler alındı.
Filistinlilerin sorduğu ilk soru şuydu: “Yangın neden çıktı?” İsrail işgal yönetiminin bu soruya ilk cevabı, problemin elektrik kaçağından kaynaklandığı şeklinde oldu. Filistinliler bu açıklamaya inanmadıkları gibi, yangını söndürmek üzere olay yerine gelen İsrail itfaiyesinin Aksâ’ya su yerine gaz döktüğü söylentisi yayıldı. Kısa süre sonra ise, mescidi yakanın Dennis Michael Rohan adlı bir Avustralyalı olduğu ortaya çıktı. Olaydan iki gün sonra, 23 Ağustos’ta Rohan, İsrail güvenlik güçleri tarafından tutuklandı.
İlk belirlemelere göre Rohan, “Tanrı’nın Kilisesi” isimli bir Hıristiyan akıma mensuptu. Mescidi ateşe vermesinin sebebi, açılacak alanda Süleyman Mabedi’nin yeniden inşa edilmesi suretiyle Mesih’in geliş sürecini hızlandırmaktı. İsrail polisi, ilk sorgusunun ardından Rohan’ın psikolojik yönden rahatsız bir insan olduğunu kaydederek, kendisinin bir kliniğe kapatıldığını duyurdu. Rohan, ailesinin talebi üzerine 14 Mayıs 1974’te İsrail’den sınır dışı edilerek Avustralya’ya gönderildi, 1995’te de tedavi altındayken öldüğü açıklandı.
Arap kamuoyu, Dennis Michael Rohan’ın ‘Hıristiyan’lığına da, psikolojik hastalığının bulunduğuna da hiçbir zaman ikna olmadı. Rohan’ın bir Siyonist olduğuna, İsrail’le derin ilişkilerine ve hatta İsrail tarafından Aksâ’yı yakmak üzere görevlendirildiğine dair iddialar, hâlâ yüksek sesle dillendirilir.
* * *
İslâm Konferansı Örgütü (2011’deki değişikliğin ardından, yeni adıyla İslâm İşbirliği Teşkilâtı-İİT), işte bu trajik yangının ardından, Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz’in öncülüğünde kuruldu. Fas’ın başkenti Rabat’ta İslâm ülkelerinin devlet ya da hükümet başkanlarının katılımıyla 22-25 Eylül 1969’da düzenlenen olağanüstü zirvede kuruluşu kararlaştırılan teşkilât, ertesi yıl ilk dışişleri bakanları toplantısını gerçekleştirdi. Bu toplantıda, “Kudüs işgalden kurtarılıncaya kadar” İİT’nin genel merkezinin Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde bulunması da karara bağlandı. Tüzüğe göre, Kudüs kurtarıldığında İİT’nin merkezi de otomatikman Kudüs’e taşınacaktı.
Rabat’taki zirve, 1924’te Hilâfet’in kaldırılmasından bu yana, ilk kez Müslüman dünyanın aynı masanın etrafında bir araya geldiği toplantı olması açısından da olağanüstüydü. Geçmiş 45 yıl boyunca farklı istikametlere savrulan ve türlü türlü badireler atlatan İslâm ülkeleri, Mescid-i Aksâ’nın ateşe verilmesinin yarattığı duygusal ortamda nihayet birleşmeyi başarmış, kendilerine ortak hedefler belirlemiş, problemlerini kendi aralarında konuşarak ve istişare ederek çözme iradesini ortaya koymuştu.
Kral Faysal’ın 1975’te sarayında bir suikasta kurban gitmesinin ardından, -Ortadoğu’daki birçok meselede görüldüğü gibi- İİT de ‘büyük’ hedeflerden vazgeçerek, hızla hantal bir bürokratik aygıta dönüştü. Birleşmiş Milletler’den sonra dünyadaki en büyük uluslararası organizasyon olsa da, İİT’nin etkinliği ve faaliyetlerinin kapsamı, Suudi Arabistan’ın dış politikasının gerisine itildi, ona tabi hale getirildi. Kral Faysal suikastının petrol zengini Arap ülkelerinin liderlerine verdiği dersle paralel olarak, İİT de kuruluş hedeflerini gerçekleştiremeyecek biçimde pasifleştirildi.
Genel sekreterlik şeklinde yapılandırılan İİT’de bu makama oturan ilk kişi bir Malezyalıydı: Tunku Abdurrahman (1971-1973). Onu Mısırlı Hasan Tuhâmî izledi (1974-1975). Sonraki genel sekreterler, uyrukları ve görev süreleri şu şekilde: Amadu Kerim Gaye (Senegal, 1975-1979), Habib Şattî (Tunus, 1979-1984), Seyyid Şerifuddin Pirzâde (Pakistan, 1985-1988), Hamid el Gabid (Nijer, 1989-1996), İzzedin Irakî (Fas, 1997-2000), Abdulehad Belkeziz (2001-2004), Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu (Türkiye, 2005-2013), İyâd Medenî (Suudi Arabistan, 2014-2016), Yusuf Useymîn (Suudi Arabistan, 2016-…)
Listede dikkat çeken iki şey var: 1) Genel sekreterlerin çoğunun asker kökenli olması ya da diktatör rejimlerde üst düzey görevler yapmaları, 2) Seçilen yabancı isimlerin Suudi Arabistan’la güçlü bağlantılarının bulunması.
***
Geçtiğimiz hafta salı günü, Türkiye’nin çağrısıyla İstanbul’da gerçekleştirilen -yine- Kudüs konulu olağanüstü İİT toplantısını izlerken, aklımdan teşkilâtın bu tarihçesi geçti. Kendi kendime mırıldanmadan da edemedim: İslâm dünyasının elindeki imkânlar günlük siyaset, kavga ve hırslara kurban edilirken, Kudüs’teki yangın da hâlâ sönmüş değil.
Zoraki ittifak
04:009/08/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde Katar’a yönelik başlatılan abluka, geçtiğimiz 5 Ağustos günü tam ikinci ayını doldururken, Ortadoğu ilginç gelişmelere sahne olmaya devam ediyor. Özellikle, ablukanın gerekçelerinden biri olarak gösterilen Hamas’ın merkezinde yer aldığı gelişmeler bunlar.
Şampiyon yine Beşiktaş
Şampiyon yine Beşiktaş
29 Mayıs, Cuma
Katar kuşatmasının başlangıcıyla hemen aynı günlerde, Hamas’ın Gazze’deki yeni lideri Yahya Sinvâr liderliğinde bir resmi heyetin Mısır’ı ziyaret ettiği haberi geldi ilk önce. Hamas-Mısır temasları zaman zaman gerçekleştiğinden, bu ziyaretin ‘rutin’ olduğu düşünülmüştü. Ancak hemen ardından basına sızan bazı bilgiler, Hamas’la Muhammed Dahlan arasında kapsamlı bir anlaşmaya varıldığını ortaya koydu. Bu, Sinvâr’ın, anlaşmayla ilgili son rötuşları tartışmak üzere Kahire’ye gitmiş olduğu anlamına geliyordu.
Artık tarafların kamuoyuna da çoktan deklare etmiş bulunduğu söz konusu uzlaşma çerçevesinde Hamas, Fetih’ten kovulan Muhammed Dahlan ve kadrosuyla, Gazze’yi ortaklaşa yönetmek konusunda ittifak yapıyordu. Gazze’de iç güvenlik sorumluluğu Hamas’ta kalmaya devam ederken, Dahlan ve adamları bir yandan Gazze’nin sınırlarının korunması işini üstleniyor, bir yandan da Mısır ve İsrail’le ilişkilerin sürdürülmesi görevini alıyordu. Yeni tabloda en dikkat çekici olansa, Mısır, BAE (ve elbette İsrail’in) doğrudan müdahalesiyle, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve adamlarının tümüyle devre dışı bırakılmasıydı.
Geçtiğimiz günlerde, BAE’deki karargâhından Gazze’deki bir hükümet toplantısına canlı yayınla bağlanan Muhammed Dahlan, bir adım daha atarak, kendi adamlarıyla Hamas arasında on yıl önce yaşanan çatışmalarda ölenler için tazminat ödeneceğini duyurdu. Filistinlilerin yaptığı açıklamaya göre, 10-15 Haziran 2007’de Gazze’de çıkan çatışmalarda Dahlan cephesinden 380 aile, Hamas’tan da 320 aile kurban vermiş, toplam yaralı sayısı da 800’ü bulmuştu. Yakınlarını kaybetmiş her bir aileye ödenecek tazminat tutarının 50 bin dolar olacağı belirtiliyor. BAE’nin, sadece tazminat ödemeleri için ayırdığı fonda yer alan tutarsa 50 milyon dolar.
Abluka yoluyla Katar’ın bölgeye direkt erişiminin engellenmesiyle birlikte, doğan boşluğu Mısır-BAE-İsrail üçlüsü doldurmaya kararlı gibi görünüyor. 2007’den bu yana İsrail’in ağır kuşatması altında yaşam savaşı veren Gazze halkı için öncelikli ihtiyaç, bir an önce hayatî fonksiyonlarını sürdürmesine yarayacak bir rahatlık ortamının sağlanması. Hamas da bunu çok iyi fark ettiğinden, ilkesel bazda aynı noktada durmadığı Muhammed Dahlan’ın Gazze’ye uzanmasına ve yönetime ortak çıkmasına razı olmak durumunda kalıyor. Mevcut durumda, başka çaresi yok çünkü.
Katar’a yönelik ablukanın gerekçeleri açıklanırken, Doha yönetiminin “Hamas ve Müslüman Kardeşler gibi terör örgütleriyle yakın ilişkisi” söz konusu edilmişti. Gelinen noktada anlaşılan o ki, bu iki yapıyla yakın ilişki, aktörlerden biri Muhammed Dahlan olduğunda kimseyi rahatsız etmiyor. Hatta İsrail ve ABD bile, Gazze’nin tümüyle kontrol altına alınması ihtimali doğduğu için, yeni durumdan gayet memnun.
Gazze’nin Dahlan eliyle dizayn edilmesi, Mahmud Abbas sonrası Filistin yönetiminin şekillendirilmesi açısından da önemsenen bir proje. BAE’nin bonkör bağışlarıyla Gazze’de temel sıkıntılar giderilirken, Dahlan’ın bizzat hazırlayacağı bir mücadele planı çerçevesinde bölgedeki ‘tehlikeli’ yönelimlerin de tırpanlanabileceği hesaplanıyor. Bu bağlamda Hamas da ‘eğitilecek’, uysallaştırılacak ve direniş fikrinden uzaklaşmış sıradan bir halk hareketine dönüşecek. Plan bu.
Katar’ın (ve bu arada tabii ki Türkiye’nin de) devre dışı bırakılması yoluyla kotarılan böylesi bir planın ne kadar işleyebileceğini hep birlikte göreceğiz. Ancak şimdiden kesin olan bir şey var: Olağanüstü şartların dayattığı, kendi içinden doğal sebeplerle başlamayan hiçbir süreç, uzun ömürlü olmuyor. Daha önce defalarca denenen ve hepsi de hüsranla sonuçlanan Hamas-Fetih uzlaşma girişimleri, bunun en yakın örneği. Hamas cephesi için, ‘ezeli düşman’ Dahlan’la masaya oturmak zorunda kalmak zaten başlı başına bir moral bozukluğu sebebi. İttifakın serencâmı, bu duygusallıktan mutlaka etkilenecektir.
Tam bu satırları yazmaya hazırlanırken ekrana düşen bir haber: “İsrail, Mahmud Abbas’ı Ramallah’ta rehin tutuyor”. Başlığın altında yer alan ayrıntılardan anlaşıldığı kadarıyla, 14 Temmuz’da başlayıp iki hafta devam eden Mescid-i Aksâ olayları nedeniyle, İsrail, Abbas’ı cezalandırmaya karar vermiş ve onun yönetim merkezi Ramallah’tan ayrılmasına engel koymuştu. Abbas, rutin doktor kontrolleri için Ürdün’ün başkenti Amman’a sırf bu yüzden gidememiş, Ürdün Kralı Abdullah, kendisiyle görüşmek için Ramallah’a gelmek durumunda kalmıştı. Abbas’a reva görülen bu muamele, akıllara ister istemez, 2002’de İsrail’in o dönemki başbakanı Ariel Şaron tarafından Yâser Arafat’a Ramallah’taki başkanlık kompleksi Mukâtaa’da uygulanan kuşatmayı getiriyordu.
Kuşatma… Evet, Filistin’i tanımlayacak en iyi kelime galiba bu.
Sakala, hicâba, namaza yasak
04:0012/08/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Güvenlik güçlerimiz, şimdiye kadar 1700 genç kızı başörtüsü [hicâb] takmamaya ikna etti. 13 bin dolayında kişinin sakalı, polis tarafından tıraş edildi. 160 dükkân da millî kültürümüze uymayan, yabancı kıyafetler sattıkları için kapatıldı.”
Açıklamayı yapan, Orta Asya cumhuriyetlerinden Tacikistan’daki Hatlon ilinin polis müdürü. Uluslararası ajansların da takip ettiği basın toplantısında bu bilgileri veren müdüre göre, Tacik yetkililerin bu kararlarının hedefi, halkın radikalleşmesinin önüne geçmek ve ülkede istikrarı korumak.
Sakala, hicâba, namaza yasak
Sakala, hicâba, namaza yasak
1 Ağustos, Salı
1994’ten bu yana ülkeyi yöneten Devlet Başkanı İmamali Rahman’ın seküler idaresinin aldığı ‘radikalleşme karşıtı’ tedbirler bunlarla sınırlı değil. Okullarda başörtüsünün yasaklandığı Tacikistan’da, 18 yaşından küçük gençler, -cenazeler hariç- kamusal alandaki hiçbir dinî etkinliğe (örneğin camilerde cemaatle namaza) katılamıyor. Hacca gidebilmek için alt yaş sınırı 35 olarak belirlenirken, hac başvurusunda bulunan herkese de olumlu dönüş yapılmıyor. Suudi Arabistan, Duşanbe yönetiminin “Talep yok” bildirimi üzerine, 7 milyon nüfuslu Tacikistan’a ayırdığı kotayı da 8 binden 6 bin 300’e düşürmüş durumda.
Yaşlı-genç bütün kadınları teşvik için ‘geleneksel Tacikistan kıyafetleri’ giyme kampanyaları düzenleyen Rahman rejimi, ‘Arapçayı andıran’ bütün isimlere de sıkı bir yasak uyguluyor. Devlet başkanının adı ve soyadı açıkça Arapça olmasına rağmen, halk Tacikçe isimler almaları için uyarılıyor, yönlendiriliyor.
Ülkedeki bütün cami ve mescitler, Tacikistan Ulemâ Konseyi’nin resmi denetimi altında. Okunan hutbelerden verilen vaazlara kadar, her şey üzerinde devletin sıkı kontrolü söz konusu. Tacik polisi, “illegal mescitler”e sıklıkla operasyonlar düzenliyor. Bu çerçevede, kapatılan onlarca mescitte birçok kişi gözaltına alındı.
2015’te Tacikistan’ın tek ‘dinî’ siyasal hareketi olan İslâmî Yeniden Doğuş Partisi’nin kapatılmasından sonra yasakların daha da sıkılaştırıldığı belirtiliyor. 1990’ların başında rejime karşı silahlı mücadele verdikten sonra siyasal yaşama dâhil olan parti, kapanışına kadar, Orta Asya ülkelerindeki tek ‘siyasal İslâmcı’ hareketti.
***
Tacikistan yönetiminin tüm bu tedbirleri dünyaya açıklarken kullandığı “Radikallik artıyor, engellemeye çalışıyoruz” argümanı, yurtdışındaki bağımsız araştırmacılar ve resmi raporlar tarafından doğrulanmıyor. Yalnızca 2 bin civarında Tacik’in savaşmak üzere Suriye’ye gittiği tahmin edilirken, ülke içinde de İmamali Rahman iktidarına tehlike teşkil edecek derecede yaygın bir “İslâmî radikallik” gözlenmiyor. Fakirlikle boğuşan ülke, ekonomik yönden özellikle Rusya’ya bağımlı olduğundan, alınan tüm bu ‘radikalleşme karşıtı’ tedbirlerin Moskova’dan bağımsız olmadığı kaydediliyor.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, 1994’te ilk kez düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan İmamali Rahman, diğer Orta Asya cumhuriyeti liderleri gibi, komünizm döneminde Moskova tarafından yetiştirilen isimlerden.
En az 100 bin kişinin hayatını kaybettiği 1992-95 iç savaşının BM’nin devreye girmesiyle bitirilmesinden sonra, İmamali Rahman da kendi iktidarını ülke içinde sağlamlaştırdı. Bir suikast ve iki de askeri darbe atlatarak koltuğunu korumayı başaran Rahman, kendi kontrolündeki parlamentonun çıkardığı yasalar sayesinde 2020’ye kadar devlet başkanlığında kalmayı garantiledi. Yine parlamentonun kararıyla “ulusun lideri” ilân edilen Rahman ve ailesi, ömür boyu soruşturma, adlî kovuşturma ve yargılamadan da muaf.
***
Duşanbe yönetiminin meseleyi izahı ne şekilde olursa olsun, nüfusunun yüzde 90’dan fazlasını Müslümanların oluşturduğu Tacikistan’da yaşananlar 1930-40’larda Türkiye’de, 1960-70’lerde Tunus’ta ve sonraları başka İslâm ülkelerinde şahit olunanların adeta kopyası durumunda. Ancak baskı süreçlerinin ilelebet devam etmediği, hatta baskıların İslâmî talepleri daha da bileylediği düşünülürse, Tacikistan’ın da ‘sürdürülemez’ bir savaş halinde olduğu söylenebilir. İmamali Rahman, çeşitli gerekçelerle benzer baskı ve sindirme politikalarını devam ettiren iktidarların daha sonra nerelere mecbur kaldıklarını hesaplıyor mu bilinmez, ama kendisine akıl verenlerin Tacikistan’a pek iyilik yapmadığı ortada.
Rejimlerin benzer projelere giriştiği ülkelerin aksine, Tacikistan halkına gösterilen “makul bir İslâm” yolu da bulunmuyor. Sokaklarda polislerin sakal tıraş ettiği ve kadınların örtülerini çekiştirdiği, dinî yaşamın zorbalıkla kontrol altına alınmaya çalışıldığı bir ülkede, biriken enerjinin aniden patlaması da kaçınılmaz. Tarih ve coğrafya, bunun örnekleriyle dolu.
Son olarak:
Diktatörler İslâm’ın görünen simgeleriyle ve somut emirleriyle savaşırken, elbette İslâm’ın kendisiyle mücadele ettiklerini söylemiyorlar. Dillerinde ‘radikaller’, ‘kökten dinciler’, ‘terör’ gibi ifadeler olsa da, dışarıdan bakıldığında görünen şey, İslâm’ı toplumsal yaşamdan ve insanların zihin dünyalarından kazıma çabasından başka bir şey değil. Bu kavganın kazanıldığı görülmüş de değil.
Sığınak yine burası olacak
04:0016/08/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD’nin Virginia eyaletine bağlı Charlottesville kentinde, cumartesi günü beyaz ırkçıları protesto eden kalabalığın arasına aracıyla dalan James Alex Fields’in eylemi, haliyle ülkede büyük bir şok yarattı. Bir kişinin ölümüne en az dokuz kişinin de yaralanmasına neden olan saldırı, çeşitli açılardan kameralara da kaydedilmişti. Görsel olarak elde böyle sarsıcı bir malzeme bulununca, yaşanan şokun dozajı daha da arttı. Görüntüler, bütün dünyada milyonlarca insan tarafından ağzı açık şekilde izlendi, hâlâ da izleniyor.
Sığınak yine burası olacak
Sığınak yine burası olacak
9 Ağustos, Çarşamba
20 yaşındaki saldırganın sosyal medyada yaptığı paylaşımlar, sayısız benzeri gibi klâsik bir aşırı sağcı-ırkçı profile işaret ediyordu. Adolf Hitler’e ve Nazilere övgü dolu ifadelerin yanında Nazi işareti olan gamalı haç (svastika) ve diğer semboller, alışılmış şeylerdi. Ancak bir kare vardı ki, meseleyi yakından takip etmeyenleri epey şaşırtmıştı: Fields, Beşşar Esed’in bir fotoğrafını paylaşmış, üzerine de “Yenilmez” yazmıştı.
ABD’nin etkili gazetelerinden Washington Post, Fields’in Esed’e ilân-ı aşk ettiği kareden hareketle, Amerikan aşırı sağındaki Baas Partisi ve Suriye yönetimi sempatizanlığını konu ettiği ayrıntılı bir dosya yayımladı. Gazetenin haberinde, Fields’in paylaşımının hiç de öyle münferit bir durum olmadığı, aksine Amerika’daki aşırı sağcı-ırkçı hareketlerde Esed’e ve Suriye’deki uygulamalarına yönelik kitlesel bir hayranlık bulunduğu çeşitli kanıtlarıyla ortaya kondu. Bu grupların özellikle Suriye’de on binlerce sivilin ölümüne neden olan varil bombalarıyla ilgili övgüleri mide kaldıran cinstendi. Bir videoda, bombaları öven bir aşırı sağcı, kimyasal saldırıları da “en uygun yöntem” diye niteliyordu.
The Daily Beast yazarı Amerikalı gazeteci Alex Rowell ise, Esed rejiminin Nazilerle direkt temasını ele veren bir ayrıntıyı hatırlattı: Ocak ayında, Baas’ın ‘misafiri’ olarak on yıllardır Suriye’de yaşayan Nazi komutanlarından Alois Brunner’in Şam’da öldüğü ortaya çıkmıştı.
Rowell’in bahsetmediği, Brunner’e dair diğer ayrıntılar ise, meseleyi çok daha dikkat çekici hale getiriyor. 1954’te Doğu Almanya’dan kaçarak Suriye’ye sığınan Alois Brunner’in, 1970’de iktidara gelen Hâfız Esed tarafından da himaye edildiği biliniyor. Suriye’deki yaşamı sırasında “Georg Fischer” adını kullanan ve 2001’de Şam’da hayatını kaybettiği düşünülen Brunner hakkındaki 2014 tarihli bir haberde, eski Nazi subayının Esed rejimine işkence ve kitlesel cezalandırma konusunda taktik verdiği, askerî konularda Hâfız Esed’in kardeşi Rıfat Esed’in özel danışmanlığını yaptığı iddia ediliyor. Bu bilgi doğruysa, Hama Katliamı başta olmak üzere, rejimin muhaliflere yönelik sergilediği vahşetin arka planında Nazi aklını görmek mümkün. Beşşar Esed’in 2011’den bu yana muhaliflere sergilediği emsalsiz vahşette de, aynı şekilde.
Aşırı sağcı-ırkçılarla Nazilerin, Esed ve diğerlerinin bağlantılarını kuranların -henüz- söylemeye cesaret edemediği şey şu: Tüm bu dip dalgalar, dünya çapında engellenemeyecek ve önü alınamayacak bir Yahudi düşmanlığı fırtınasını doğurmaya doğru ilerliyor. Endişelerin ve bu gruplarla ilgili korkuların temelinde de aslında bu gerçek var. “Yabancı düşmanlığı” kavramının refere ettiği şey, temelde Yahudi düşmanlığı. Avrupa’nın tarihine damgasını vuran, Amerika’da da kaçınılmaz bir şekilde hızla yaklaşan şey bu. ABD toplumunu biraz okuyan herkes, ufukta beliren karartıyı net biçimde fark ediyor.
Temel kurumlarında Yahudilerin (son 50 yıldan beri de İsrail yanlısı Siyonistlerin) söz sahibi olduğu bir Amerika görüntüsü, aşırı sağcı-ırkçıların rahatsızlığının da kaynağı. Bu rahatsızlıklarını şimdilik en yakınlarındaki yabancılara karşı gösteriyor olsalar da, Amerika’nın “Kristallnacht”ına doğru bir gidiş, aşırı sağcı-ırkçılar bağlamında hissedilen en büyük tehlike. Yakın tarihe “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) olarak geçen 9 Kasım 1938 gecesinde, Almanya çapında bütün Yahudi hedeflerine, işyeri ve sinagoglarına başlayan saldırılar, Holokost’un da ilk habercisiydi aynı zamanda. Barajın kapakları o gece patladı. On yılların birikimi ve hıncı, o geceden sonra sahneye çıktı ve uygulamaya kondu.
Dünya çapında örgütlenen aşırı sağcı-ırkçıların neredeyse tamamında görülen Antisemitik vurgular da geleceğe dair bu tatsız öngörünün somut işaretleri. Üçüncü dünyadaki çeşitli akımları, dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki diktatörleri ve dikta rejimlerini de düşündüğümüzde, çok geniş çaplı ve global ölçekli bir “Yahudi düşmanı” koalisyondan söz etmemiz mümkün. Bu koalisyonun -bir patlama biçiminde- harekete geçmesi durumunda yaşanabilecekleri kestirmek de imkânsız.
Ancak kestirilebilecek olan bir şey var: Böyle bir küresel kasırga durumunda sığınak, yine İslâm dünyası ve Müslümanlar olacaktır. İsrail’in Filistin’de yaptıklarına rağmen, mevcut haliyle uluslararası sistem Siyonizm’i koruyup kollamasına rağmen, Müslümanların çektiği onca acı ve sıkıntıya rağmen… Tarih de, coğrafya da, fıtrat da bunun örnekleriyle dolu. Görebilene.
.Sığınak yine burası olacak
04:0016/08/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD’nin Virginia eyaletine bağlı Charlottesville kentinde, cumartesi günü beyaz ırkçıları protesto eden kalabalığın arasına aracıyla dalan James Alex Fields’in eylemi, haliyle ülkede büyük bir şok yarattı. Bir kişinin ölümüne en az dokuz kişinin de yaralanmasına neden olan saldırı, çeşitli açılardan kameralara da kaydedilmişti. Görsel olarak elde böyle sarsıcı bir malzeme bulununca, yaşanan şokun dozajı daha da arttı. Görüntüler, bütün dünyada milyonlarca insan tarafından ağzı açık şekilde izlendi, hâlâ da izleniyor.
Sığınak yine burası olacak
Sığınak yine burası olacak
9 Ağustos, Çarşamba
20 yaşındaki saldırganın sosyal medyada yaptığı paylaşımlar, sayısız benzeri gibi klâsik bir aşırı sağcı-ırkçı profile işaret ediyordu. Adolf Hitler’e ve Nazilere övgü dolu ifadelerin yanında Nazi işareti olan gamalı haç (svastika) ve diğer semboller, alışılmış şeylerdi. Ancak bir kare vardı ki, meseleyi yakından takip etmeyenleri epey şaşırtmıştı: Fields, Beşşar Esed’in bir fotoğrafını paylaşmış, üzerine de “Yenilmez” yazmıştı.
ABD’nin etkili gazetelerinden Washington Post, Fields’in Esed’e ilân-ı aşk ettiği kareden hareketle, Amerikan aşırı sağındaki Baas Partisi ve Suriye yönetimi sempatizanlığını konu ettiği ayrıntılı bir dosya yayımladı. Gazetenin haberinde, Fields’in paylaşımının hiç de öyle münferit bir durum olmadığı, aksine Amerika’daki aşırı sağcı-ırkçı hareketlerde Esed’e ve Suriye’deki uygulamalarına yönelik kitlesel bir hayranlık bulunduğu çeşitli kanıtlarıyla ortaya kondu. Bu grupların özellikle Suriye’de on binlerce sivilin ölümüne neden olan varil bombalarıyla ilgili övgüleri mide kaldıran cinstendi. Bir videoda, bombaları öven bir aşırı sağcı, kimyasal saldırıları da “en uygun yöntem” diye niteliyordu.
The Daily Beast yazarı Amerikalı gazeteci Alex Rowell ise, Esed rejiminin Nazilerle direkt temasını ele veren bir ayrıntıyı hatırlattı: Ocak ayında, Baas’ın ‘misafiri’ olarak on yıllardır Suriye’de yaşayan Nazi komutanlarından Alois Brunner’in Şam’da öldüğü ortaya çıkmıştı.
Rowell’in bahsetmediği, Brunner’e dair diğer ayrıntılar ise, meseleyi çok daha dikkat çekici hale getiriyor. 1954’te Doğu Almanya’dan kaçarak Suriye’ye sığınan Alois Brunner’in, 1970’de iktidara gelen Hâfız Esed tarafından da himaye edildiği biliniyor. Suriye’deki yaşamı sırasında “Georg Fischer” adını kullanan ve 2001’de Şam’da hayatını kaybettiği düşünülen Brunner hakkındaki 2014 tarihli bir haberde, eski Nazi subayının Esed rejimine işkence ve kitlesel cezalandırma konusunda taktik verdiği, askerî konularda Hâfız Esed’in kardeşi Rıfat Esed’in özel danışmanlığını yaptığı iddia ediliyor. Bu bilgi doğruysa, Hama Katliamı başta olmak üzere, rejimin muhaliflere yönelik sergilediği vahşetin arka planında Nazi aklını görmek mümkün. Beşşar Esed’in 2011’den bu yana muhaliflere sergilediği emsalsiz vahşette de, aynı şekilde.
Aşırı sağcı-ırkçılarla Nazilerin, Esed ve diğerlerinin bağlantılarını kuranların -henüz- söylemeye cesaret edemediği şey şu: Tüm bu dip dalgalar, dünya çapında engellenemeyecek ve önü alınamayacak bir Yahudi düşmanlığı fırtınasını doğurmaya doğru ilerliyor. Endişelerin ve bu gruplarla ilgili korkuların temelinde de aslında bu gerçek var. “Yabancı düşmanlığı” kavramının refere ettiği şey, temelde Yahudi düşmanlığı. Avrupa’nın tarihine damgasını vuran, Amerika’da da kaçınılmaz bir şekilde hızla yaklaşan şey bu. ABD toplumunu biraz okuyan herkes, ufukta beliren karartıyı net biçimde fark ediyor.
Temel kurumlarında Yahudilerin (son 50 yıldan beri de İsrail yanlısı Siyonistlerin) söz sahibi olduğu bir Amerika görüntüsü, aşırı sağcı-ırkçıların rahatsızlığının da kaynağı. Bu rahatsızlıklarını şimdilik en yakınlarındaki yabancılara karşı gösteriyor olsalar da, Amerika’nın “Kristallnacht”ına doğru bir gidiş, aşırı sağcı-ırkçılar bağlamında hissedilen en büyük tehlike. Yakın tarihe “Kristallnacht” (Kırık Camlar Gecesi) olarak geçen 9 Kasım 1938 gecesinde, Almanya çapında bütün Yahudi hedeflerine, işyeri ve sinagoglarına başlayan saldırılar, Holokost’un da ilk habercisiydi aynı zamanda. Barajın kapakları o gece patladı. On yılların birikimi ve hıncı, o geceden sonra sahneye çıktı ve uygulamaya kondu.
Dünya çapında örgütlenen aşırı sağcı-ırkçıların neredeyse tamamında görülen Antisemitik vurgular da geleceğe dair bu tatsız öngörünün somut işaretleri. Üçüncü dünyadaki çeşitli akımları, dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki diktatörleri ve dikta rejimlerini de düşündüğümüzde, çok geniş çaplı ve global ölçekli bir “Yahudi düşmanı” koalisyondan söz etmemiz mümkün. Bu koalisyonun -bir patlama biçiminde- harekete geçmesi durumunda yaşanabilecekleri kestirmek de imkânsız.
Ancak kestirilebilecek olan bir şey var: Böyle bir küresel kasırga durumunda sığınak, yine İslâm dünyası ve Müslümanlar olacaktır. İsrail’in Filistin’de yaptıklarına rağmen, mevcut haliyle uluslararası sistem Siyonizm’i koruyup kollamasına rağmen, Müslümanların çektiği onca acı ve sıkıntıya rağmen… Tarih de, coğrafya da, fıtrat da bunun örnekleriyle dolu. Görebilene.
Savaş, açlık, kolera… Sonra?
04:0019/08/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) birkaç gün önce yaptığı resmi açıklamaya göre, Yemen’de nisan ayının sonundan itibaren etkili olan kolera salgınında hayatını kaybedenlerin sayısı 2 bine ulaşmak üzere. Her gün 5 bin kişinin hastalığa yakalandığı tahmin edilirken, ülke çapında tespit edilen vaka sayısı da 500 bini aştı. Temiz suya ulaşmanın güçleşmesi, sağlıklı gıdaya erişimi zorlaştıran kuşatmalar, savaş nedeniyle sağlık tesislerinin yıkılması ya da zarar görmesi, tıbbî malzeme ve ilaç yetersizliği ve şehirlerde biriken çöp dağları, afetin ana sebeplerini teşkil ediyor.
Savaş, açlık, kolera… Sonra?
Savaş, açlık, kolera… Sonra?
7 Ağustos, Pazartesi
WHO Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus ise, en az bir yıldır maaş almadan görev yapan 30 bin dolayındaki sağlık çalışanının durumunu şöyle özetliyor: “Yemenli sağlık görevlileri, imkânsız şartlar altında çalışıyor. Binlerce insan hasta, ama ne yeterli hastane var, ne yeterli ilaç var, ne de yeterli temiz su. Bu doktorlar ve hemşireler, sağlık hizmetlerinin belkemiği. Onlar olmazsa, biz Yemen’de hiçbir şey yapamayız. Onların hayat kurtarmaya devam edebilmeleri için, mutlaka maaşlarının ödenmesi gerekiyor”.
WHO’nun Yemen raporunda, kolera teşhisi konulan insanlardan sağlık hizmetlerine erişebilenlerin yüzde 99 oranında ölümden kurtulduğunun belirtilmesi de özellikle dikkat çekici. Ne var ki, ülkede en basit tedavi imkânlarından bile mahrum bulunan 15 milyon dolayında insanın olduğu tahmin ediliyor.
Müslüman dünyanın boş gözlerle izlediği Yemen krizine dair fotoğrafları ve videoları mutlaka izlemişsinizdir. Hiçbirini kalp titremeden ve gözler dolmadan izlemek mümkün değil zaten. Arap Baharı sürecinden önce de “Arap dünyasının en fakir ülkesi” olarak bilinen Yemen, halk ayaklanması ve ardından patlak veren iç savaşla birlikte adeta uçurumun eşiğine sürüklendi. Bölgenin diğer krizlerinden sıra geldikçe, zaman zaman “Şu işi artık politik yollarla çözün, ülke yok olacak” şeklinde çağrılar yapılıyor. Fakat henüz taraflar bu yolda somut adımlar atmış değil.
***
Eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’in, -beraberindeki silahlı güçlerle birlikte- saf değiştirerek kadim düşmanı Hûsîler’e yanaşmasıyla patlak veren Yemen krizi, İran destekli Hûsî milislerin 2015 başlangıcında başkent Sanaa’yı işgal etmesinden sonra bir savaşa dönüştü. Suudi Arabistan Savunma Bakanı -ve dönemin ikinci veliaht prensi- Muhammed bin Selman’ın aynı yıl Yemen’e başlattığı askeri operasyon, kelimenin tam anlamıyla bir faciaya yol açtı. Müdahale -İran’ın lojistik yardımları, ülke içi kabile dengeleri ve kara savaşının zor şartları sebebiyle- Hûsî cephesine geri adım attıramadığı gibi, özellikle sivil kayıplarının on binlere ulaşmasına neden oldu.
Kendisini İran tarafından kuşatılmış hisseden Suudi Arabistan, vekâlet savaşlarının Yemen cephesindeki kayıplarını artık telafi etmenin derdine düşmüş görünüyor. Savaşın, kazanç sağlamak şöyle dursun, eldekilerin de kaybıyla neticelenebileceği net bir şekilde ortaya çıktı çünkü. Nitekim, artık veliaht prenslik makamını da elde eden Muhammed bin Selman’ın, bir an önce Yemen bataklığından çıkmak istediğine dair ciddi haberler geliyor. Bunun ne şekilde olacağı ya da takvimi henüz açıkça konuşulmasa da, Riyad yönetiminin onca kriz arasında bir de Yemen’le uğraşmayı arzu etmediği biliniyor.
Daha önce İran’a karşı çok sert bir retorik kullanmasıyla dikkat çeken Prens Muhammed, birtakım hamlelerle İran’ı anlaşmaya zorlamaya ve Yemen krizini de sulh yoluyla çözmeye çabalıyor. Iraklı Şiileri İran’ın etkisinden çıkarmaya matuf olarak Muktedâ Sadr’ın Suudi Arabistan’da ağırlanması ve Irak-Suud sınırının 27 yıl sonra yeniden açılması gibi adımlar, tamamen bu stratejiyle ilgili. Ancak bölgesel dengeler ve İran’ın sahadaki aktif gücü nedeniyle, Prens’in bu son dakika atılımlarının istediği faydayı sağlayacağını söylemek oldukça zor.
Üstelik, Prens Muhammed bin Selman farkında mı bilinmez, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de Yemen’de Suudilerin aleyhine iş çeviriyor. Katar krizinde BAE-Mısır koalisyonunun peşine takılmak durumunda kalan Suudi Arabistan, Yemen’de hem acı bir kayıp veriyor hem de en yakın bölgesel müttefiki tarafından kandırılıp aldatılıyor. BAE, Yemen’e asker ve mühimmat yığmaya devam ederken, Ali Abdullah Salih’in oğlu Ahmed’i de Suudilere rağmen Yemen’in başına geçirmenin planlarını yapıyor. Katar kuşatmasında olduğu gibi, mevcut şartlarda Riyad’ın bu oldu-bittiyi de kabullenmek zorunda kalması kaçınılmaz.
***
1932’den bu yana çeşitli darboğazlarla ve krizlerle yüzleşen Suudi Arabistan Krallığı, şu anda belki de tarihinin en kırılgan dönemini yaşıyor. Harameyn’e ev sahipliği yapmanın manevî olarak kendisine kattığı imtiyaz sayesinde İslâm dünyasında hâlâ saygınlığını koruyan Suudi Arabistan, bölgesel siyasî konularda ise komşularına ve diğer ülkelere sözünü geçirmekte zorlanıyor.
Prens Muhammed bin Nâyif’in veliahtlıktan azledilmesiyle tahtın tek varisi konumuna yükselen 32 yaşındaki Prens Muhammed bin Selman’ın atacağı adımlar merakla (ve biraz da endişe ve korkuyla) beklenirken, Yemen krizinin gidişatı hem kendisinin hem de ülkesinin kaderini belirleyecek gibi görünüyor.
Kudüs… Ey Kudüs, yeniden
04:0023/08/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Okunup bitirildiğinde, yazarlarını kıskandıran kitaplar vardır. “Ah keşke” dersiniz, “Bunu ben yazmış olsaydım!” Mesele sadece yazarların ulaştığı ün ya da elde ettikleri maddî kazanç değildir. Hatta bunlar, denklemin çok küçük parçalarıdır. İnsanı esas kıskançlığa düşüren şey, bu kitapların yazılış sürecinde erişilen kaynaklar, kendileriyle röportajlar yapılan ünlü simalar, taranan arşivler ve gözden geçirilen temel metinlerdir. “Bunu ben yazsaydım keşke!” cümlesi, bu açıdan bakınca aslında “Keşke bu kadar tecrübeyi ve bilgiyi ben edinseydim!” demektir.
Kudüs… Ey Kudüs, yeniden
Kudüs… Ey Kudüs, yeniden
16 Ağustos, Çarşamba
Yollarının kesiştiği 1950’lerden itibaren, birlikte birçok başyapıta imza atan Dominique Lapierre ve Larry Collins, işte tam da bu cümlelerin hedefi olabilecek iki yazar.
Diplomat bir babanın oğlu olan Fransız asıllı Lapierre, küçük yaşlarından itibaren kendi yolunu çizmeyi kafasına koymuş, ailesinden harçlık almamak için boyacılık bile yapmış biriydi. Türkiye de dâhil birçok ülkeyi gezdikten sonra ufak ufak yazmaya başlayan Lapierre’in yolu, Paris’teki bir pastahanede Larry Collins’le kesişti. ABD’nin Connecticut eyaletinde dünyaya gelen ve Yale Üniversitesi’nde sağlam bir eğitim alan Collins, bir süre reklamcılık sektöründe çalışmış, daha sonra askerlik görevi için Fransa’ya gelmişti. Kısa bir sohbetin ardından kafalarının tamamen uyuştuğunu fark eden ikili, sıkı dost ve iş ortağı oldu.
Dominique Lapierre ve Larry Collins, Collins’in aniden öldüğü 2005 yılına kadar, ortak imza ile birbirinden ilginç ve önemli kitaplar yazdılar. Hindistan’ın İngiltere’den bağımsızlığını kazanma sürecini anlattıkları “Bu Gece Özgürlük”, ünlü matador Manuel Benitez Peres’in yaşamöyküsü eşliğinde İspanya iç savaşını mercek altına aldıkları “Yasımı Tutacaksın”, İsrail’in kuruluşunu ve buna Arap dünyasının gösterdiği reaksiyonu ustalıkla tasvir ettikleri “Kudüs Ey Kudüs”, 1968 Mayıs’ını konu edinen “Paris Yanıyor Mu?” başta olmak üzere, yayımladıkları eserler hep yakın tarihin dönüm noktalarına ışık tuttu.
Lapierre-Collins ikilisinin imzasını taşıyan kitaplar, arka planında yıllarca süren uzun araştırmalar, kıtalara yayılan uzun yolculuklar ve çok sıkı bir akademik disiplin demekti. İki arkadaş, gazeteciliğin kazandırdığı merak ve fikr-i takiple, belki de enstitülerin kalabalık ekiplerle ancak oluşturabileceği kalıcı ve hacimli metinler yaratmayı başardılar.
***
Tüm dünyada İsrail-Filistin çatışmasının olmazsa olmaz metinlerinden kabul edilen Kudüs Ey Kudüs, Türkçe’de uzun süre ihmal edildikten sonra, nihayet geçtiğimiz günlerde Kronik Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. 1970’lerin ilk yarısında dilimize çevrildikten sonra sadece 3-4 baskı yapabilen ve günümüzün fast-food malumat ortamında arada kaynamaya mahkûm edilen eser, şimdi hak ettiği şekilde özenli bir baskıyla tekrar elimizin altında.
İsrail’in kuruluşuna giden süreci ve yaşanan sancılı ayları adeta dakika dakika anlatan, bunu yaparken de Filistin meselesine esas teşkil eden noktaları teker teker gözler önüne seren Kudüs Ey Kudüs’ün kaleme alınması için, Dominique Lapierre-Larry Collins ikilisi, tam beş yıl sıkı bir araştırma yapmış. İsrail ve Filistin cephesinin ana kahramanlarıyla bire bir röportajları, özel arşivlerden belgelerin toplanmasını ve olaylara tanıklık edenlerin canlı anlatımlarını da içeren bu sürenin ardından, yaklaşık 700 sayfalık bir metin ortaya çıkmış.
Kudüs Ey Kudüs, Filistin meselesiyle ilgili derinlemesine bir bilgiye ya da önseziye sahip olmayanları çarpacak bir kitap. Yer verilen anekdotlardan bazılarının, sıradan okuyucuyu “Bunlar gerçekten yaşanmış olabilir mi?” sorusuna sevk etmesi kaçınılmaz. Hatta -özellikle Arap tarafına dair anlatılan bazı hususların- okuyucuyu, kitabın taraflı olduğunu düşünmeye itmesi de gayet normal. Tüm bu duygusal tepkiler bastırılıp, kitap sakin bir kafayla ve altı çizilerek okunduğunda, yerine getirilmesi gereken bir görev daha çıkıyor karşımıza: Başka kaynaklar üzerinden çaprazlama okumalarla, Lapierre-Collins’in sağlamasını yapmak. Bu yapıldığında ulaştığımız sonuç ise, -biz Müslümanlar açısından özellikle- epey acıklı: Çok büyük fırsatlar kaçırmışız. Ve maalesef, yazarların 1940’lara dair çizdikleri tablo, benzer hatalar tekrarlandığı için, günümüzde de aynen geçerli.
Kudüs Ey Kudüs, Müslüman okuyucu açısından bir özeleştiri ve ayna metni adeta. Sloganların karın doyurmadığını, tam tersine açlığı daha da artırdığını anlamaya yarayacak bir metin ayrıca.
***
Hızlıca kapatmamız gereken temel bir eksiğimiz var: Hikâyelerimizi kendimiz yazamıyoruz. Yakın ve uzak tarihimize dair en çarpıcı ve vurucu metinlerin (ve de belgesel ve filmlerin) neden çoğunlukla Müslüman olmayan isimlerin elinden çıktığı üzerinde ciddi olarak düşünmeliyiz. Tüm dünyada sansasyon yaratan ve büyük etki uyandıran hikâyelerimizi artık kendimiz anlatmak durumundayız.
Ortadoğu’nun modern tarihi, tartışmalı meselelerle ilgili anlatılar, çatışmaların adaletli biçimde tasviri… Yapacak epey iş, yazılacak epey kitap var. Eğer başımızı ateşli sloganlardan ve olmayacak hayallerden kaldırabilirsek.
.Keşke olsaydı
04:002/09/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Haccın temel rüknü Arafat Vakfesi öncesinde, Hz. Peygamber’in sünneti olan hutbe bu yıl Suudi Arabistan Ulema Konseyi üyelerinden Saad Şatrî tarafından irat edildi. Kral Selman’ın özel direktifiyle görevlendirilen Şatrî, Nemire Mescidi’ndeki hutbesinde İslâm dünyasını ilgilendiren güncel meselelere değinerek, dikkat çekici açıklamalarda bulundu.
Saad Şatrî, televizyonlardan canlı yayınlanan ve bu sayede bütün dünyada milyonlarca Müslüman tarafından izlenen hutbede Suriye, Filistin, Arakan, Keşmir ve Doğu Türkistan gibi sancılı coğrafyaların içinde bulunduğu durumu veciz bir şekilde özetleyerek sözlerine başladı. Problemlerin ana sebebinin, Müslümanların birbiriyle uğraşması ve çatışması olduğunu kaydeden Şatrî, herkesin dilinde dolaşan “ümmet birliği”nin ancak Müslümanların kardeşçe bir araya gelmesiyle sağlanabileceğini kaydetti.
Kerry’nin ameliyatı sona erdi
Kerry’nin ameliyatı sona erdi
3 Haziran, Çarşamba
Buraya kadar dinleyenlere gayet ‘normal’ gelen hutbesinin devamında, Şatrî, Suudi Arabistan Krallığı tarafından önümüzdeki dönemde atılacak bazı somut adımlardan söz etti. Buna göre: Kral Selman’ın emriyle, gelecek yıldan itibaren haccın amacına uygun biçimde organize edilmesi için İslâm ülkeleri arasında ortak bir komisyon kurulacaktı. Bir danışma meclisi şeklinde çalışacak olan bu komisyona her ülke, kendi Müslüman nüfusu oranında üye verecek, böylece karar alma sürecinde denge sağlanacaktı. Ortak komisyonun çalışmaya başlamasının ardından, her yılın hac mevsiminde İslâm ülkelerinin temsilcileri, Suudi Arabistan Krallığı’nın misafiri olarak Mekke’de buluşacak, kendi bölgeleriyle ilgili temel meselelerin masaya yatırıldığı geniş çaplı bir toplantıya iştirak edecekti. Hac ibadeti, böylece, Müslümanların sorunlarının tartışıldığı ve çözüm yollarının arandığı yıllık bir istişareye de dönüşecekti.
Şatrî, Kral Selman tarafından alınan başka yeni kararları da İslâm dünyasına duyurdu: Mekke ve Medine’nin imarında ve inşasında, siyasi karar Suudi Arabistan Krallığı’na ait olmak üzere, İslâm ülkelerinin de katkısı memnuniyetle kabul edilecekti. Tıpkı haccın organizasyonunda olduğu gibi, Harameyn’in imar ve inşa süreçlerinin takibi için de bir ortak komisyon oluşturulacak, böylece Müslümanlar, Mekke ve Medine üzerinde gelecek yıllarda yapılacak fiziksel tasarruflarda söz sahibi olacaktı. Kral Selman, bunun karşılığında, İslâm dünyasındaki bütün ‘marka’ şehirlerin benzer komisyonların denetimine alınmasını, klâsik İslâm mimari ve sanatının deforme olmasının da bu şekilde önlenmesini şart koşuyordu.
Arafat’ta okunduğu için büyük önem taşıyan Şatrî’nin bu sürprizlerle dolu hutbesinin mesajı, Suudi basınında yer alan bazı manşet haberlerle daha da açıklığa kavuşturuldu. Ülkenin bütün büyük gazetelerinin küçük nüanslarla duyurduğuna göre, Kral Selman, Şatrî’nin sözünü ettiği adımları atmak için çoktan düğmeye basmıştı bile. Hac mevsimi sona erer ermez, komisyon üyelerinin belirlenmesi için İslâm İşbirliği Teşkilâtı bünyesinde çalışmalar başlayacaktı. Hedef, 2018 haccından önce komisyonların tam randımanlı biçimde işlemeye başlamasıydı. Böylece şimdiye kadar kaybedilen zamanın telafi edilmesi için de hızla yola çıkılacaktı.
***
Tüm bu anlattıklarım, elbette olmadı. Keşke olsaydı. Bir hac mevsimi daha, İslâm dünyasının hiçbir yarasına derman bulunamadan ve dünyanın dört bir yanından Mekke’ye toplanan iki milyon Müslümanın kucaklaşması sağlanamadan sona erip gidiyor. Katar kuşatmasından Kudüs krizine, Suriye ve Arakan’da dökülen kanlardan türlü iç çatışmalara, haccın yaratması gereken o sinerji ve güç birliği, henüz hiçbir problemimize bulaşabilmiş, erişebilmiş değil. Harcanan onca paraya, emeğe ve katlanılan büyük zahmete, yorgunluğa rağmen…
Sıklıkla “Müslümanların yıllık kongresi” olarak nitelenen hac ibadeti, beklenen verim ve semereden fersah fersah uzakta bugün. Organize ediliş biçiminden fiziksel şartlarına kadar, hacla ilgili birçok meselenin yeniden ve sakin kafayla düşünülmesi, tartışılması ve bu muazzam ibadetin, Müslümanlar için gerçek bir “senelik buluşma”ya dönüştürülmesi gerekiyor. Güncele temas etmesi kasten engellenen ve katılımcıların sadece ‘manevi haz’ alması hedeflenen bir hac uygulaması, ele alınış mantığı nedeniyle o manevi hazzın da istenen seviyeye ulaşamamasıyla sonuçlanacaktır. Günümüzde tecrübe edenlerin yaşadıkları gibi.
***
Klâsik İslâm imparatorlukları döneminde, ulaşım imkânlarının da gelişmemiş olması nedeniyle, hac ibadeti toplumların gündemini belirlemekten uzaktı. Mekke’ye varabilmek aylar süren meşakkatli bir yolculuk demekti, az sayıda şanslı Müslüman bu nasibe erişebiliyordu. Oysa artık günümüzde hac ve umre için Arabistan’a gidenlerin sayısını milyonlarla ifade ediyoruz.
Bu durum, hac ibadetinin fonksiyonunun, önümüzdeki yıllarda daha açık ve ciddi şekilde tartışılmasına yol açacaktır. Suudi Arabistan yönetimi, hac organizasyonunu “millî egemenlik” davası olarak görüp tartıştırmamakta şu anda titizlense de, gelecekte hac imtiyazını yitirebileceği siyasi-ekonomik açmazlara sürüklenebilir. Bu yüzden, yazımın girişinde ifade ettiğim ‘hayal’in gerçekleşmesi için, mantıklı ve sürdürülebilir bir çerçevede şimdiden çalışmaya başlamakta fayda var.
Tele-vaiz
04:006/09/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Sosyal medya sayfamda benimle birlikte bulunan bütün erkek ve bayanlardan razı ol Yarabbi! Sayfamda mevcut bütün erkek ve bayanları seviyorum, sen de şahit ol Yarabbi! Onların dualarına icabet eyle! Şu anda sayfama yorum yazıp dua isteyen herkesin dualarını kabul buyur!”
Bizden daha iyisini bulursanız oy verin
Bizden daha iyisini bulursanız oy verin
3 Haziran, Çarşamba
Mısırlı ünlü tele-vaiz ve hatip Amr Hâlid, hac sırasında görüntülü kaydedip sosyal medya hesaplarından yayınladığı bu dua ile epey gündem oldu. Sadece duanın ilginç içeriği değil, Hâlid’in dua ederken yaptığı teatral hareketler, kısık gözle kameraya attığı kaçamak bakışlar ve ağlarcasına çıkardığı inleme sesleri de yüz binlerce kişi tarafından eleştiriyle karışık alayların konusu haline geldi. Dua öylesine büyük bir tartışma yarattı ki, Hâlid, kendisini savunduğu yeni bir video daha yayınlamak durumunda kaldı.
Twitter, Instagram, Facebook ve Youtube kanallarında toplam 30 milyondan fazla takipçisi bulunan Amr Hâlid, Arap dünyasının en çok izlenen isimlerinden biri. Herhangi bir dinî eğitim almamış olmasına rağmen (asıl mesleği muhasebecilik), 1990’ların sonundan itibaren, önce Mısır’daki bazı spor kulüplerinde ardından da camilerde dinî içerikli sohbetlere başlayan Hâlid, televizyon ve internetin de yardımıyla, kısa sürede geniş kitlelere ulaşmayı başardı. Profesyonel sporcu kişiliği, sıklıkla insanların arasına karışıp futbol maçlarına gitmesi ve halk Arapçası konuşması gibi nedenlerle, Arap dünyasının her kesimiyle kolayca diyalog kurdu.
1967 doğumlu olan Amr Hâlid’in yıldızı, 11 Eylül 2001 saldırılarının Arap dünyasında meydana getirdiği afallamanın ardından iyice parladı. ABD yönetiminin ve Batı medyasının pompaladığı “terörist Müslümanlar” imajının yıkılması çalışmaları çerçevesinde kendi kendisine rol biçen Hâlid, sakalsız ve ‘modern’ görünüşüyle ‘mutedil’ İslâm’ı anlatmaya soyundu. Vaaz ve sohbetleri elden ele, dilden dile dolaşmaya başladı. Hayranları arasına Ürdün Kraliçesi Rânia bile katıldı. Çok sayıda Mısırlı sanatçı, sporcu ve ünlü, Amr Hâlid’in sohbetleri sayesinde namaza başladı, tesettüre girdi. Tüm bu gelişmelerle birlikte, sohbet ve vaazlarındaki İslâmî yorumların yanlışlığıyla ilgili, Hâlid’e çok sayıda eleştiri de yapıldı. Kendisine yönelik reddiyeler kaleme alındı, Kur’ân ve Sünnet’teki bazı hususları eksik aktardığı ya da fazla geniş yorumladığı dile getirildi.
Bu arada şöhretinin sınırları Batı ülkelerine de uzanan Amr Hâlid, yabancı gazete ve dergilere verdiği röportajlarda kendi bakış açısına göre ‘doğru İslâm’ı anlattı, İslâm’la terörün birbiriyle neden uyuşmayacağını izah etti, bol bol alkış aldı. 2010’da İngiltere’ye giden Hâlid, Galler Üniversitesi’nde yaptığı “İslâm ve Batı ile birlikte yaşam” adlı teziyle doktor oldu.
2010’un son haftalarında Tunus’ta başlayan, ardından da Mısır’a ve diğer ülkelere yayılan ‘Arap Baharı’ ayaklanmaları, birçok ünlü aktivist gibi Amr Hâlid’in de gündemindeydi. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle birlikte ülkeye dönen Hâlid, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın iktidarda kaldığı kısa dönem boyunca sessizliğe büründü.
3 Temmuz 2013 askeri darbesinin ardından, Mısır’ın başkenti Kahire’deki Râbia ve Nahda meydanlarında darbe karşıtlarının yaptığı protesto gösterileri ve oturma eylemleri sürerken, Mısır Savunma Bakanlığı’nın yayınladığı bir video, izleyenlere büyük şok yaşattı. Bakanlık bünyesindeki Manevi İşler İdaresi Başkanlığı’nın hazırlattığı kayıtta, iki din adamı, askerlerin göstericilere müdahalesinin İslâmi açıdan caiz, hatta gerekli olduğunu söylüyordu. Bunlardan biri dönemin Mısır Vakıflar Bakan Yardımcısı Sâlim Abdulcelil iken, diğeri Amr Hâlid’di. Hâlid, Mısır ordusunun askerlerine çağrıda bulunarak, üstlerine ve ülke yöneticilere itaat etmelerini ve bozguncuların kökünü kazımalarını söylüyordu. (Râbia Meydanı’nda binlerce insanın öldürülmesinin ardından, Hâlid, “Ben aslında orada ordunun Sina’daki operasyonlarına destek vermiştim” demek durumunda kalacaktı.)
Böylece safını belli eden ve darbeci askerlerin tarafında yer alan Amr Hâlid, hacdaki son paylaşımlarıyla da, kendisine “şöhret ve mevki peşinde koşan popülist tele-vaiz” yakıştırmasında bulunanların eline yeni kozlar vermiş oldu.
Çok da uzun olmayan bir zaman önce “Kitlelere İslâm’ı sevdiren, güler yüzlü hatip ve davetçi” olarak anılan, “en etkili isimler” listelerinden inmeyen Amr Hâlid’in düştüğü son durum, hem davetçilerin sosyal medyayla imtihanı hem de din adamı-siyasetçi ilişkileri açısından büyük ibretler içeriyor. Farklı ülkelerden farklı isimler için de benzer durumlar söz konusu bugün. Maalesef -aralarında Türkiye’nin de bulunduğu- bu ülkelerde Amr Hâlid’in ortaya koyduğu ibretin örnekleri bol bol mevcut.
Çizgisini hiç bozmayan, sosyal medya ve siyaset kurumuyla ilişkilerinde belli bir seviyeyi hep koruyan, içinde yaşadığı toplumun ihtiyaçlarına cevap verirken İslâm’ın ana ilkelerinden de tavize sapmayan davetçi ve tebliğciler ise gittikçe azalıyor. “Modern dünyada dinî tebliğin usulü ve üslubu” başlığına kafa yormak gerekiyor artık. Kürsülerden ve minberlerden İslâm adına konuşan kişilerin zikzaklarından başı dönen kitleler, dinin kendisinden de soğumaya başlıyor çünkü.
Bâsil’e veda
04:009/09/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Düğününüze birkaç gün kala, hiçbir suçu olmadığı halde nişanlınız tutuklansa… Aylarca kendisinden haber alamasanız ve nihayet, bir askeri hapishanenin kayıtlarında izine rastlasanız… Bıktırıcı resmî prosedürlerle sağlanabilen kısacık bir görüşmeden sonra yeniden ses kesilse… Ardından, onu aramakla geçen uzun bir zamanın sonunda, “iki yıl önce” idam edildiğini öğrenseniz… Ne hissederdiniz? İşte, Suriyeli Nûra Gâzi’nin yaşadıkları tam da böyle bir hikâyeydi. Müstakbel kocası Bâsil Hartabil’le evlenmeye hazırlanırken, Suriye rejimi eşini elinden aldı ve bir daha geri vermedi.
Bâsil’e veda
Bâsil’e veda
2 Eylül, Cumartesi
Teknoloji dünyasının yakından tanıdığı, Arap Baharı süreci öncesinde Suriye’yi birçok yurtdışı etkinlikte temsil etmiş bir isimdi Bâsil Hartabil. Bilgisayar mühendisi ve yazılımcı olan Bâsil, Wikipedia başta olmak üzere sanal âlemin önemli bilgi kaynaklarına da içerik sağlıyor, bu sayede dünyanın birçok ülkesindeki aktivistlerle iletişim halinde bulunuyordu. 1982’de Şam’da dünyaya gelen Bâsil, ülkesinin tarihî ve kültürel zenginliklerinin kayıt altına alınmasına da çalışan bir mühendisti aynı zamanda. 2005’te bir grup arkadaşıyla birlikte başlattığı “Yeni Palmira” adlı projeyle, Suriye’deki ünlü Palmira antik kentinin üç boyutlu modellemesini hazırlamıştı.
Bâsil Hartabil, nişanlısı Nûra Gâzi’yle düğün hazırlıklarını sürdürürken, 15 Mart 2012’de Şam’da tutuklandı. Suriye istihbaratı tarafından “yabancı bir devlet hesabına casusluk”la suçlanan Bâsil, dokuz ay boyunca tek başına bir hücrede tutulduktan sonra, Şam’ın kuzeydoğusundaki -işkenceleriyle kötü bir şöhrete sahip- Adra Hapishanesi’ne nakledildi ve nihayet ailesinin kendisiyle görüşmesine izin verildi. Bâsil ve Nûra, bu görüşmede birlikteliklerini resmi hale getirdiler ve evlendiler, damadın nasıl olsa özgürlüğüne kavuşacağını umarak… Ancak Suriye yönetimi bir süre sonra Bâsil’i bilinmeyen bir hapishaneye nakletti, ailesinin de böylece kendisiyle irtibatı kopmuş oldu.
Bâsil’in tutuklanması ve salıverilmemesi, dünyanın farklı ülkelerinden arkadaşlarını da harekete geçirmişti. Bâsil içeride sorguya çekilirken ve işkence görürken, arkadaşları da onun serbest bırakılması için çeşitli kampanyalar düzenlediler, uluslararası kurumlar nezdinde girişimlerde bulundular. Fakat genç mühendisten bir daha hiç haber alınamadı.
Nihayet geçtiğimiz ay, Nûra Hartabil, kocasıyla ilgili aldığı bir bilgiyi Facebook üzerinden takipçileriyle paylaştı. “Bugün, kendi adıma, ailem ve Bâsil’in ailesi adına, kocamın 2015 yılının ekim ayında idam edildiğine dair teyidi duyuruyorum” diyen Nûra’nın verdiği bilgiye göre, Bâsil Hartabil hakkındaki idam kararı, Adra Hapishanesi’nden götürülmesinden hemen sonra infaz edilmişti. Nûra, kocasının akıbetiyle ilgili malumatı aldığı kaynağı açıklamasa da, Suriye rejimi içinden bazı muhbirlerle haberleştiği ve gıyaben Bâsil’in durumunu soruşturduğu biliniyor.
Bâsil Hartabil, Suriye’de 2011’de halk ayaklanmasının başlamasından bu yana tutuklandıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınamayan 65 bin insandan biri. Bu rakam, elbette resmî olarak belgelenebilen kişileri ifade ediyor. Gerçek sayı, muhtemelen bunun epey üzerinde. Rejimin hapishane ve karakollarında kaybolan bu insanların kâhir ekseriyetinin eline silah bile almadığı, sadece “muhalif” kimliklerinden ötürü “tehlikeli” addedilerek ortadan kaldırıldıkları belirtiliyor.
Hartabil’in içine dâhil olduğu bir başka istatistik daha var: Bâsil, Suriye’de yaşanan olaylar sırasında hayatını kaybeden 3 bin 500’den fazla Filistinli mülteciden biri aynı zamanda. Aile köklerinin geldiği Filistin’in Safed kasabasına nispetle, Bâsil es-Safedî de deniyordu kendisine.
Suriye’deki Filistinliler İçin Eylem Grubu’nun (AGPS) yayımladığı rapora göre, 2011’den bu yana 1141 Filistinli mülteci, direkt biçimde Suriye ordusunun saldırı ve bombardımanı sonucunda öldü. 873 Filistinli orduyla muhalifler arasındaki çatışmalarda yaşamını yitirirken, rejimin hapishanelerinde işkence ve kötü muamele sonucu ölen Filistinli kurbanların sayısı 462. Normal şartlarda belki de Suriye’nin geleceğinde çok kritik roller oynayabilecek olan mühendis Bâsil Hartabil de bu korkunç istatistiğin unsurlarından biri şimdi.
İsrail’in kurulmasından önceki Siyonist terör ve tedhiş hareketlerinin bir sonucu olarak atalarının topraklarını ilk kez terk etmek durumunda kalan Filistinliler, 1948’de İsrail kurulunca, ardından 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra ve diğer kritik dönemeçlerde aşama aşama komşu ülkelere sığındılar. Lübnan ve Ürdün’deki yaşamlarına kıyasla, Suriye’deki Filistinli mülteciler daha zor şartlarla karşılaştı. Varlığını ve İran’dan aldığı desteği Filistin davasıyla meşrulaştıran Baas rejiminin siyasi malzemesine dönüştürülen mülteciler, sözde “Filistin cephesini korumak için” sürdürülen vahşi bir savaşın da kurbanları durumunda bugün.
Suriye’deki çatışmaların Filistinlilere bakan yüzü, Arap Baharı’nın en az konuşulan ve üzerinde en az çalışılan tarafı belki de. Tek suçu “daha özgür bir Suriye” istemek olan Filistinli Bâsil Hartabil es-Safedî’nin trajik sonu, Suriye’deki Filistinlilere “Filistin adına” reva görülen zulmün son örneği olarak böylece kayıtlara geçmiş olsun.
Öncülerin izinde…
04:0013/09/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Güney Avustralya’da Marree isimli küçücük bir kasaba vardır. Küçücük ifadesi lafın gelişi değil, Marree’nin nüfusu sadece 150 kişiden ibaret. Madencilik, demiryolu ulaşımı ve hayvancılık bakımından çok önemli bir bölgenin kavşak noktasında yer alan kasabanın, İslam’ın modern dönemdeki yayılış tarihi açısından da oldukça belirgin bir yeri var: Marree, Müslümanların Avustralya kıtasında inşa ettiği ilk mescide ev sahipliği yapıyor.
Öncülerin izinde…
Öncülerin izinde…
5 Eylül, Salı
Taşımacılık ve maden sektöründe nakliyecilik alanında çalışmak üzere develeriyle birlikte 1860’da ülkeye gelen sekiz Afgan Müslüman, ibadet ihtiyaçlarını karşılamak Marree’de ilk mescidi yaptıklarında, Avustralya’ya yerleşen ilk Müslümanlar olduklarından belki de habersizdi. Onları 1866’da, işadamı Sir Thomas Elder için -yine develeriyle- Avustralya’ya yerleşen 31 Afgan erkek işçi takip etti. 1888’de, eyalet merkezi Adelaide’de inşa edilen 500 kişi kapasiteli merkez camii, bu Afganların çocukları ve torunlarına hizmet veriyordu. İlk öncü nesiller yerlilerle evlilikler yapmışlar, böylece İslam’ın Avustralya’da yayılmasını da fiilen başlatmışlardı.
Benzer bir hikâye, neredeyse eş zamanlı olarak Amerika Birleşik Devletleri (ABD) için de söz konusuydu. 1828’de Rum bir anne ile Arap Hıristiyan bir babanın oğlu olarak İzmir’de dünyaya gelen Philip Tedro, çok genç yaşta Müslümanlığı seçmişti. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra ‘Hacı Ali’ adını alan Tedro, deve yetiştiriciliği ve bakımıyla ilgileniyordu. ABD ordusunun, çölde eşya ve ekipman taşıma sorununu halletmek üzere deve ve bakıcılar tutmaya karar vermesi, Hacı Ali’nin hayatını da birden değiştirdi. Tunus, Mısır ve Anadolu’dan toplanan 33 deve ve sayıları sekizi bulan bakıcıları, zahmetli bir deniz yolculuğunun ardından 1856’da Teksas’ın Calhoun County bölgesinde karaya çıktılar. Mahareti sebebiyle kendisini gösteren Hacı Ali, kısa zaman içinde baş eğitmen olarak görevlendirildi. 1870’e kadar ABD ordusunda develerin bakım ve sevkiyatıyla ilgilenen Hacı Ali, 1903’te Arizona’da öldüğünde, Amerika’nın en ünlü Müslümanlarından biriydi. O ve kendisinden yarım yüzyıl kadar önce kıtaya gelen Afrika asıllı Müslüman köleler, İslam’ın Amerika’daki öncüleriydi.
Endonezya, Malezya ve Zanzibar’da da benzer şeyler yaşanmıştı. Sekizinci yüzyılla 13’üncü yüzyıllar arasında Müslüman tüccarlar bu bölgelere gidip yerleşmişler, İslam böylece doğal biçimde ve kendiliğinden yayılmaya başlamıştı. Ticaret ve maddi refahın sağladığı imkanlar sayesinde krallarla ve hükümdarlarla da kolayca iletişime geçebilen Müslümanlar, sonraki dönemlerde bazı yöneticilerin İslam’a girmesine de vesile olmuştu. 16’ncı yüzyılın sonu itibariyle, Java ve Sumatra bölgelerinde nüfusun çoğunluğu artık Müslümanlar tarafından oluşturuluyordu. Oralara ayak basan ilk Müslüman tüccar her kim ise, açtığı sayfa dünya tarihini değiştirecek cinstendi.
Balkanlarda da durum bundan farklı değildi. Sarı Saltuk ve benzeri öncülerin gönüllere başlattığı akınlar, daha sonra Müslüman fatihler tarafından kolaylıkla tamama erdirilmişti.
***
Bu satırları, dünyanın öbür ucunda, Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir başka öncünün hatıraları eşliğinde yazıyorum: Siyasi mücadele ile geçen çalkantılı bir ömrün son devresinde, 1933’te Tokyo’ya yerleşen ve vefat ettiği 1944’e kadar İslam’ın Japonya’da yerleşmesi için çalışan Abdurreşid İbrahim Efendi’nin.
Aslen Buharalı Özbek bir ailenin çocuğu olarak 1857’de Sibirya’nın Tara kasabasında dünyaya gelen Abdurreşid İbrahim, ilk gençlik yıllarından itibaren Rusya’daki Müslüman halkların kimliklerini yitirmemeleri için mücadele vermeye başlamış bir isim. Yazdığı kitaplar, çıkardığı gazete ve dergilerin yanında, gerektiğinde savaş meydanlarına da koşan Abdurreşid İbrahim’i 1911’de Libya’da İtalyanlara karşı, 1915’te Sarıkamış’ta Ruslara karşı savaşırken görüyoruz. Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olarak gizlice Almanya’ya gidip, Müslüman Rus esirlerle görüşerek hilafet saflarında savaşacak gönüllü birlikler kurmaya çalışması da aynı yıllara rastlıyor.
Mehmed Âkif Ersoy’un Safahât’ını okuyanlar, Abdurreşid İbrahim ismine sıklıkla tesadüf edeceklerdir. Kendisi Âkif ve diğer ‘dertli’ zevat ile yakından münasebette bulunduğu gibi, Âkif merhumun, Japonya ve Japonlar hakkındaki -yer yer belki fazlasıyla iyimser- ifadelerinin ilham kaynağı da Abdurreşid İbrahim’den başkası değildi.
Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu da dağılınca, Abdurreşid İbrahim Efendi, Rusya, Mısır ve Arabistan’da bir süre yaşayıp, nihayet ailesiyle Tokyo’ya yerleşti. Tokyo’da bir cami inşa ettirilmesine öncülük eden, 1939’da da şahsi girişimleriyle İslam’ın Japonya’da resmi din olarak kabul edilmesini sağlayan Abdurreşid İbrahim, 17 Ağustos 1944’de Tokyo’da vefat etti.
***
13 günlük, uzun bir Japonya seyahatindeyiz. Ertuğrul Fırkateyni kahramanları ve Abdurreşid İbrahim Efendi başta olmak üzere, bu topraklarda iz bırakmış öncülerin ayak izlerini takip etmek üzere.
Tokyo Camii’nin inşa hikâyesi, günümüzde camide hizmet imkânları ve bazı teklifler, önümüzdeki yazıda.
Bir camiden daha fazlası
04:0016/09/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Ben Paris’ten geliyorum”, “Bu kardeşimiz Amerikalı”, “Afrikalı bunlar”, “Biz Fas’tan geldik”, “Suriyeliyiz”, “Libya’dan geldim”... Dün, cuma namazından sonra Tokyo Camii’nde insanlarla sohbet ederken, bunlara benzer onlarca cümle işittim. Kimisi gezmek için gelmiş buraya kadar, kimisi burada eğitim görüyor, kimisi evlenip buralı olmuş, kimisi de rızkının peşinden Japonya’ya savrulmuş. Aynı rengârenk karışım, bu defa aralarına müslüman olmayan Japonların da katılmasıyla, caminin toplantı salonunda daha da çeşitleniyor. Her cuma, namazdan sonra Tokyo Camii’nde yemek ikramı var, kapılar da herkese açık.
Bir camiden daha fazlası
Bir camiden daha fazlası
11 Eylül, Pazartesi
12 Mayıs 1938’de kalabalık bir davetli topluluğunun katılımıyla ibadete açılan Tokyo Camii, günümüzde tamamen “Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın idaresinde” görünse de, aslında oldukça çalkantılı ve çekişmeli bir geçmişe sahip. Elimizdeki kaynakların verdiği bilgilere göre, 1920’lerin başından itibaren Tokyo’ya yerleşmeye başlayan Tatarların lideri Muhammed Abdulhay Kurbanali, caminin inşa edildiği arsayı satın alan isim. Japon istihbaratıyla sıkı irtibatı bilinen Kurbanali, cami için tahsis edilen bu arsayı kendi üzerine kaydettirince, Tokyo’daki Tatar cemaatle Kurbanali arasında ciddi bir tatsızlık yaşanmış. O zamana kadar namazlarını Tokyo Oteli’nin bir katında eda eden bir avuç Müslüman böylece kendi içlerinde kavgaya tutuşmuş. 1933’te Tokyo’ya yerleşen Abdurreşid İbrahim Efendi, kendisini işte böyle bir çatışma ortamının içinde bulmuş.
1938’de Japonların siyaset değiştirmesi ve bir zamanların makbul adamı Abdulhay Kurbanali’nin aniden sınır dışı edilmesi, 1937’de temeli atılan caminin açılışını Kurbanali’nin görememesine yol açmış. 1938’deki açılış töreninde Abdurreşid İbrahim Efendi ve diğer Tatar ileri gelenlerinin yanı sıra, yurtdışından da dikkat çekici misafirler yer almış. Bunlar arasında Suudi Arabistan’ın Londra (Tokyo değil) Büyükelçisi Şeyh Hâfız Vehbe ve Yemen’in Hudeyde bölgesinin eyalet valisi Kadı Hüseyin el Amrî bilhassa şaşırtıcı. Japon Milli Eğitim Bakanı Kido Kouichi’nin de katılımcılar arasında yer aldığı törenin, bilhassa Asya’daki müslüman ülkelerin temsilcileri tarafından kendilerini gösterme fırsatı olarak görüldüğü anlaşılıyor.
Yıllar içinde yıpranan, doğal afetler nedeniyle kullanılamaz hale gelen ve bakımsızlıktan harabeye dönüşen Tokyo Camii, 1980’de Tokyo’daki Tatarlar tarafından Türkiye Cumhuriyeti’ne hibe edilmiş. Bu kararda, cami üzerinde devam eden sahiplik tartışmasının ve cemaati yoran iç çekişmelerin de büyük payı vardır kuşkusuz. Abdulhay Kurbanali’nin varisleri cami arsası üzerindeki iddialarını sürdürürken, Tokyo’daki müslüman cemaatin de caminin giderlerini karşılayacak durumları kalmamış bu arada.
Türkiye, enteresan ve acıdır, 1980’de harabe halde hibe yoluyla teslim aldığı ve 1986’da yeniden inşa edilmek üzere tamamen yıkılan camiye 1996’ya kadar elini sürmemiş. Açılışına Suudi Arabistan ve Mısır’ın üst düzey temsilci gönderdiği ve bu yolla nüfuz oluşturmaya çalıştığı bir mabedin, ilginç tesadüflerle Türkiye’nin uhdesine geçmesi bir nimet olarak görülmesi gerekirken üstelik. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in bir Tokyo ziyareti sırasındaki basın toplantısında, bir Japon gazetecinin “Bulgaristan’daki eski ve yıkık camilerin durumunu eleştiriyorsunuz, peki neden Tokyo Camii’ni yeniden yapmıyorsunuz?” şeklindeki sorusu olmasaydı, belki bu iş daha da ertelenecekti.
2000 yılında klâsik Osmanlı mimarisi tarzında yeniden ibadete açılan Tokyo Camii, bugün Türkiye’nin yurtdışındaki en önemli dinî ve kritik temsilciliklerinden biri. Japonya’da İslâm’ın resmi din olarak kabul edilmiş olmasını ve ülkedeki tebliğ ortamının rahatlığını da düşünürsek, buraya özel bir ihtimam gösterilmesi gerektiği çok açık. Peki bu ihtimam gösteriliyor mu? Doğrusu, bu noktada alınması gereken epey mesafe var. Camideki beş yıllık görev süresini önümüzdeki yıl tamamlayacak olan imam-hatip kardeşim Muhammed Raşit Alas’ın, burada en az üç resmi görevlinin bulundurulması yönünde bir önerisi var. Hem imamlık, hem müezzinlik, hem vakıf başkanlığı, hem idari müdürlük, hem resmi heyetlerin ağırlanması işleriyle ilgilenmek gibi birçok meşgale bir arada düşünüldüğünde, bu öneri gayet yerinde görünüyor. Şu anda tüm bu sorumlulukların hepsi, aynı anda Muhammed Raşit’in omuzlarında.
Dün, Muhammed Raşit’in emr-i vakisiyle Tokyo Camii’nde cuma namazı kıldırdıktan sonra kendim de gözlemledim: Caminin muazzam bir potansiyeli var. Fiziksel şartlarının uygunluğu, bulunduğu muhitin kolay erişilirliği, Türkiye’ye karşı duyulan içten sempati vb. nedenlerle, diğer milletlerden ve Japonlardan, camiye müthiş bir ilgi var. Bu ilginin çok sağlam bir altyapıya dönüştürülebilmesi için, Tokyo Camii’nde sıradan ve meslek aşkını yitirmiş insanların görevlendirilmemesi gerekiyor.
Ciddi bir dahlimiz olmadan elimize gelen böyle bir imkânın en iyi şekilde değerlendirilmesi, bizim sorumluluğumuz. Bu sorumluluğu yerine getirmezsek, aynı imkân geldiği gibi gidiverir.
Japonya notları
04:0020/09/2017, Çarşamba
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Sabah namazından sonra, Tokyo’nun lüks semtlerinden Shibuya’nın ara sokaklarını dolaşmaya başladık. Dokuz yıldır Japonya’da yaşayan mimar arkadaşım Abdurrahman Kaç’ın Japonların mimari anlayışları ve şehircilik uygulamalarıyla ilgili anlattıkları gerçekten ilginçti: Binaların yapımında, çevredeki yaşam alanlarının güneş ışığı almasının uzun süre engellenmemesi esasmış örneğin. Farklı bölgelere göre değişmekle birlikte, bir evin ya da sokağın aralıksız dört saat güneşten mahrum kalmaması gerekiyormuş. Komşusunun ışığını kesen, güneşini engelleyen binaların ruhsat alması imkânsızmış. Abdurrahman bunları anlatırken, bir yandan da Shibuya’da Japon mimari hukukuna göre inşa edilmiş, ilginç görünümlü binaları gösteriyordu bana. Sırf yandaki evlerin güneşini engellemesin diye tepesi yarıdan kesilmiş, görünüşleri farklı şekiller almış yapılar dikkat çekiyordu.
Japonya notları
Japonya notları
13 Eylül, Çarşamba
Liseyi İstanbul’da bitirdikten sonra mimari tahsili için Tokyo’ya gelen Abdurrahman’a Japonya’ya olan ilgisinin nasıl başladığını sordum. “Sultan Abdulhamid’den etkilendim” dedi, “Onun hayatına dair okumalar yaparken, Japonya’ya ve Japonlara yönelik olumlu fikirlerini gördüm. Sonra kendim araştırmaya başladım. Zaten mimar olmak istiyordum, Tokyo’da mimari eğitimi aldım, böylece burada kaldım.”
***
Özellikle Türkiye’de Japonlara karşı neredeyse kayıtsız-şartsız bir hayranlık var. “İşleri dinlerimiz gibi / Dinleri işlerimiz gibi” tekerlemesini duymayanımız yoktur. Günlük hayatın işleyişine, insanların sosyal yaşamlarının kolaylaşması için düşünülen tedbirlere, şehirleşme düzenlerine v.b. bakınca, gerçekten de Japonlarda hayran olunacak yön çok. Ama hiçbir toplum ‘mükemmel’ olamayacağına göre, insanın aklına ister istemez şu sorular geliyor: “Peki, bu adamlar özel hayatlarında ve duvarların arkasında nasıllar? Birbirlerine karşı da aynı şekilde düzenli ve saygılılar mı? Zihinlerimizdeki o minyon ve mütebessim Japon imajı, yabancılara karşı da aynı şekilde mi?”
Japonya’yı ve Japonları yakından tanıyanların bu sorulara verdikleri cevaplar, bu millete karşı ölçüsüz hayranlıklarımızı dengeleyecek cinsten. Kamusal alanda şahit olunan temizlik ve düzenin evlerde aynı şekilde mevcut olmamasından ailelerin içindeki iletişim kopukluklarına ve sıradan yabancıya üstten bakışa kadar, bir dizi tespit çıkıyor karşımıza burada. Modern metropol yaşamının körüklediği, başka ülke ve kültürlerin de baş belası olan bencillikler, komşusundan habersizlikler ve kültürel dejenerasyon da cabası.
***
Japonların İslâm’a çok yakın ve yatkın olduğu da, bizde -nedense- adeta bir önkabul gibidir. Oysa yine Japonlarla yakın mesaide olan arkadaşların şahitliğine göre, İslâm’a karşı bir ilgi var görünse de, bunun bir mensubiyete dönüşmesi öyle hemencecik ve hızlıca olmuyor. Şinto ve Budizm inancının -kültürel düzeyde de olsa- toplumda epey kökleşmiş olduğu, yeni nesillerinse manevî meselelere ilgisinin pek bulunmadığı ifade ediliyor.
“Şu Japonlar kolayca Müslüman oluverir, pratikte zaten Müslümanlar” değil yani kısacası.
***
6 Ağustos 1945’te ABD tarafından atom bombasıyla yerle bir edilen Hiroşima şehrini gezerken, en az 140 bin insanın feci şekilde can verdiği bu saldırıdan sonra, Japonların bugün nasıl olup da çılgın biçimde Amerikan hayranlığına savrulduklarını düşünmeden edemedim. Özgün Japon kültürünü koruma çabalarına rağmen, Amerikan kültürü Japonya’yı istila etmiş durumda bugün.
Her ülke ve milletin, kendi tarihi içinde, siyasal reflekslerini tamamen değiştiren ve benliğini yeniden şekillendiren bir dönüm noktası oluyor. Japonya için bu, ABD’nin Hiroşima’ya attığı atom bombası olmuş. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında İmparator Meiji’nin başlattığı restorasyon dönemiyle bir dünya devletine dönüşen Japonya, ABD tarafından bombayla sindirilmiş. Sindirildiğiyle kalmamış, galip devletin kültür kodları mağlubun iliklerine işlemiş. Dünyanın başka yerlerinde de görülen dikkat çekici bir durum bu, ama Japonya’daki ibret bakımından birinci sıraya yerleşebilir.
***
Tokyo Camii İmam-Hatibi Muhammed Raşit Alas kardeşim ve ailesinin içten ev sahipliğinde gerçekleştirdiğimiz 13 günlük Japonya seyahatine dair bazı izlenimlerimi arz ettiğim üç bölümlük yazı dizisinin sonuncusuydu bu. Bitirirken, 1939’da Japonya’da İslâm’ın resmi din olarak tanınmasını sağlayan Kazanlı büyük mücadele ve eylem adamı Abdurreşid İbrahim’in, Tokyo’da vefat etmeden bir sene önce, Türkiye’deki eşi Ayân Hanım’a yazdığı içli mektubu aktarmak isterim:
“Uzun zamandır nâr-ı hicranla kavrulmakta olan hayat arkadaşım,
Ellerinden öper, hürmetli selam ba’dında [sonrasında] evlatlarına yegân yegân [teker teker] selam ve dua. Ben çok ihtiyarladım, sıhhatim hamd olsun. Sizi düşünmekteyim, lâkin benim kaderim gurbet hayatı imiş. Hak ve hukuku helâl etmeni kemâl-i hürmetle rica ederim. Mülakât ümidim bakîdir, sevgili hayat arkadaşım. 16 Nisan 1943, Tokyo.” (Mektubun Osmanlıca aslı, İsmail Türkoğlu’nun yazdığı ‘Sibiryalı Meşhur Seyyah Abdurreşid İbrahim’ adlı eserde yer alıyor.)
87 yıllık ömrünün son zamanlarını İslâm’ı yaymak için geldiği Japonya’da tek başına geçiren ve refîkasına kavuşma ümidi kıyamet sabahına kalan Abdurreşid İbrahim, 17 Ağustos 1944’te Tokyo’da vefat etti. Kabri, Tokyo yakınlarındaki Tama-Reien Mezarlığı’nda. Bu vesileyle kendisine rahmet olsun, kabri nurla dolsun.
Dünyanın tek örtülü başkanı
04:0023/09/2017, Cumartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Güneydoğu Asya’da yer alan 5 buçuk milyon nüfuslu şehir devleti Singapur, geçtiğimiz günlerde ilk kadın devlet başkanını seçti. Yüzde 15’lik Malay azınlığa mensup Halime Yakub (63), yüksek seçim kurulunca iki rakibi Salleh Marican ve Farid Khan, anayasanın gerektirdiği şartları taşımadıkları için daha yarışın başında devre dışı bırakılınca, seçim prosedürüne katılmadan devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. Seçilmesinin ardından “dünyanın tek başörtülü devlet başkanı” unvanını da elde eden Yakub, herhangi bir yürütme yetkisi bulunmayan bu sembolik makamda altı yıl kalacak.
Singapur Yüksek Seçim Kurulu, toplumsal uyumu ve düzeni teşvik için, bu yılki seçimlerde Malay azınlıktan birinin seçilmesine karar vermişti. Bunun üzerine, 2013’ten bu yana meclis başkanlığı görevini yürüten Halime Yakub, geçtiğimiz ay istifasını sunarak devlet başkanlığına adaylığını açıkladı. 1965-1970 yılları arasında devlet başkanı olan Yusuf İshak, Yakub’tan önce bu makama getirilmiş son Malay’dı. Singapur parasının üzerinde bugün hâlâ Yusuf İshak’ın resimleri yer alıyor.
Seçim prosedürünün gerçekleşmemesinden dolayı, göreve getirilişiyle eleştirilerin odağına yerleşen Halime Yakub, “herkesin başkanı olacağını” söyleyerek muhaliflerini sakinleştirmeye çalıştı. Etnik olarak Çinlilerin çoğunlukta bulunduğu Singapur’da fiili yönetim, başbakanda ve bakanlar kurulunda. Yakub’un seçimi, buna rağmen “demokrasinin aksaması” noktasından eleştiriliyor.
Hintli bir baba ile Malay bir annenin çocuğu olarak 23 Ağustos 1954’te Singapur’da dünyaya gelen Halime Yakub’un kişisel hikâyesi oldukça etkileyici. Sekiz yaşındayken babalarının ölümü üzerine, annesi Halime ile dört kardeşini kendi imkânlarıyla büyütmüş. Aile uzun yıllar sadece tek odadan oluşan bir evde yaşamış. Yaşı büyüyen kardeşlerin anneye yardım ederek aileyi geçindirdiği zor yılların ardından, Halime Yakub, Singapur Üniversitesi’nde hukuk tahsil etmiş. 2001’de, mezun olduğu fakülteden master derecesi alan ve aynı yıl siyasete atılan Yakub, Yemen asıllı işadamı Muhammed Habeşi ile evli. Çiftin iki oğlu, üç kızı var.
Yemin ederek göreve başlamasının ardından, Singapur’un Yishun bölgesindeki apartman dairesinde yaşamaya devam edeceğini açıklayan Yakub, özellikle ülkedeki fakir ve muhtaç kesimlere yakın duracağı mesajını verdi.
***
1819’da İngiltere’nin bölgedeki ticari kolonilerinden biri olarak kurulan Singapur, çoğunluğu Çinlilerden oluşmasına rağmen (yüzde 75), İngiliz dilinin ve kültürünün hâkim olduğu bir şehir devleti. Bu durumun, oldukça ilginç bir arka planı var:
19’uncu yüzyıldan beri Singapur’da yerleşik bulunan zengin bir Çinli aileye mensup olmasına rağmen, İngiltere’de aldığı eğitimin ardından sağlam bir İngiliz yanlısı olan Lee Kuan Yew, bu arka planın başrol oyuncusu. 1959’dan 1990’a kadar Singapur başbakanı olarak görev yapan (ve bu alanda bir dünya rekorunun sahibi olan) Lee, halkın sokaklarda çiğnediği sakıza kadar müdahalede bulunan baskıcı bir rejim kurmuştu. Kendisi dilbilimci olan Lee, halkın geneli için İngilizceyi zorunlu hale getirerek, Singapur’u dünyanın ticaret ve finans merkezlerinden birine dönüştürme projesini uygulamaya koydu.
1981’de devlet radyo ve televizyonu Çince, Malayca ve Tamilcenin bütün lehçelerini yayından kaldırdı. Böylece Singapur’u oluşturan çeşitli halklar, kendi özgün dillerinden koptular. 1987’de ülkenin en büyük üç etnik grubu Çinliler, Malaylar ve Hintliler, okullarda İngilizce ders alma zorunluluğuyla karşı karşıya kaldı. Yapılan son araştırmalarda, Singapur’da baskın çoğunluk durumundaki Çinlilerin sadece yüzde 12’si evlerinde Çince konuşuyor.
Singapur’un kaydettiği muazzam ekonomik ilerlemenin de etkisiyle, İngilizce ve İngiliz kültürü bugün insanların neredeyse tamamı tarafından alternatifsiz biçimde benimsenmiş durumda. Çinli çoğunluk, anavatanları olan Çin’e ve politikalarına karşı belirgin bir sempati bile hissetmiyor artık.
***
Kendi sistemi içinde eğittiği Çin asıllı bir başbakan eliyle Singapur’u fiili sömürge halinde tutmaya devam etmesi, İngiliz siyasetinin dünya çapında uygulamaya koyduğu yönetim modeline dair ilginç bir örnek oluşturuyor. Aynı şeyi Myanmar’da, Filistin’de, Mısır’da, hatta İran’da da görebiliriz. Bu bölgelerde bugün yaşanmakta olan gerilimlerin ana kaynağı, İngiltere’nin geçtiğimiz yüzyılda attığı (ya da atmadığı) bazı adımlar olmasına rağmen, İngilizlere ve İngiliz kültürüne bağlılık (hatta çoğu yerde hayranlık) bütün kuvvetiyle devam ediyor.
Arakan Müslümanlarının mevcut yaşama şartlarını hazırlayarak Myanmar’ı bu hale getiren İngiltere, BBC eliyle ülkenin Nobel ödüllü lideri Aung San Suu Kyi’yi “köşeye sıkıştırarak”, İslâm dünyasını bir kere daha kendisine hayran ediyor; bölgeyle ilgili haberlerin kendi kaynaklarından izlenmesini sağlıyor.
Singapur’da başörtülü bir hanımın devlet başkanı olmasına giden yolu açarak Müslümanların gözlerini nemlendiren İngiliz siyaset sistemi, Filistin’in mevcut karmaşasının baş müsebbibi olmasına rağmen, orada da öfkenin ABD ve Yahudilere yönelmesinin keyfini sürüyor.
“Sömürmesine rağmen, kendisine hayran bırakmayı nasıl başarıyor?” sorusu, İngiliz siyasetini anlama yolunda belki de birinci soru. Cevabı da galiba şu: “Sömürdüğü yerlerden sistem kurarak çıkıyor, alternatifi geliştirilmediği sürece bu sistem tıkır tıkır işliyor ve İngilizlere bağlılığı garanti altına alıyor.” Evet, cevap kesinlikle bu.
Bir gözlük, bir mushaf
04:0027/09/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Elimizdeki bilgilere göre, kendisi cuma akşamı vefat etti. Ömrünün son günlerini geçirdiği Kasru’l-Aynî Hastanesi’ndeki oda, vefatından sonra sıkı bir güvenlik çemberine alındı. Odanın içinde hareket etmek bile izne tabiydi. Avukat arkadaşlarımızdan biri, yine özel izinle, yıkama ve defin işlemleriyle ilgili resmi prosedürü tamamladı. Yıkama işlemi, hastanenin morgunda gerçekleşti. Emniyet yetkilileri, yıkama sırasında ailesinden sadece bir kişinin, yeğeninin eşinin bulunmasına müsaade etti. Cenaze namazı da yine hastanenin içindeki mescitte kılındı. Cenaze namazı sırasında mescitte beş erkek ve dört kadın vardı. Erkekler: Yeğeninin kocası, bir avukat ve üç emniyet yetkilisi. Kadınlar: Eşi Vefâ İzzet, kızı Alyâ ve iki kişi daha… Cenazede hazır bulunanlar bunlardan ibaretti. Eşi ve kızı da dahil olmak üzere, cenazesine kimsenin dokunmasına ve yaklaşmasına müsaade edilmedi.”
Hapishanede sağlık durumunun kötüleşmesinin ardından kaldırıldığı Kahire’deki askeri hastanede geçtiğimiz cuma günü vefat eden Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân) eski mürşitlerinden (genel sekreter) Muhammed Mehdî Âkif’in uğurlanışı böyle oldu. Anlatım, kendisinin savunma heyetinde yer alan avukatlardan Faysal Seyyid Mahmud’a ait.
Âkif’in savunma heyetinin başkanlığını yapan Avukat Abdulmunim Abdulmaksut da, Kahire’nin doğusundaki el-Vefa ve’l-Emel Mezarlığı’nda yapılan defin merasimini şu sözlerle aktardı:
“Cuma akşamı geç saatlerde hastanede kılınan cenaze namazının ardından, Âkif’in naaşı kabristana getirildi. Gece yarısından sonra saat tam 01.00’de, hazırlanan mezara defnedildi. Polis, mezarlık çevresinde güvenlik kordonu oluşturdu. Cenaze törenine katılmak için yalnızca dört kişiye izin verildi: Ben, eşi, kızı ve torunu. Az sayıda akraba ise, defin sırasında mezarlığın kapısında bekletildi.”
Yine avukatlarının verdiği bilgiye göre, Muhammed Mehdî Âkif’in, İhvân eski mürşitlerinden Ömer Tilmsânî’nin yakınlarına defnedilme vasiyeti ise yerine getirilebildi. Âkif; Muhammed Hâmid Ebu’n-Nasr, Mustafa Meşhûr ve Me’mûn Hudaybî’den sonra cuma günü vefat eden dördüncü İhvân mürşidi oldu.
Hapishane yönetimi, Muhammed Mehdî Âkif’ten kalan son eşyaları da cenazeden sonra ailesine teslim etti. Geriye kalan, bir gözlükle kenarları yıpranmış bir mushaftı sadece.
Âkif’in gece yarısı, adeta gözlerden kaçırılarak, gizlice defnedilmesi, akıllara İhvân’ın kurucu mürşidi Hasan el Bennâ’nın akıbetini getirdi. 12 Şubat 1949’da Kahire’de Mısır gizli servisi tarafından düzenlenen bir suikasta kurban giden Bennâ’nın cenazesi, tıpkı Muhammed Mehdî Âkif gibi, çok az sayıda insanın katılabildiği gizli bir merasimle defnedilmişti. Babası Ahmed el Bennâ tarafından yıkanıp kefenlenen 43 yaşındaki kurucu liderin naaşı, cenaze törenine katılmalarına izin verilen ailesindeki hanımlar tarafından mezarlığına taşınmış, yine babası ve diğer kadınlar tarafından kabre indirilmişti.
***
89 yaşında hayata gözlerini yuman Muhammed Mehdî Âkif, Mısır’da mevcut İhvân yöneticileri içindeki en tecrübeli isimdi. Görev süresinin dolduğu 2010’da yeniden aday olmayacağını açıklayarak, hareket içinde bir ilki gerçekleştiren Âkif, kendisinden önceki bütün mürşitler vefatlarına kadar görev yaptığı için, yaşarken “eski mürşit” unvanını kazanan tek isimdi aynı zamanda.
Formasyonu profesyonel sporculuk olan Âkif, 12 yaşından itibaren içinde yer aldığı İhvân hareketinin her kademesindeki insanlarla rahat şekilde diyalog kurabilmesiyle tanınıyordu. İleri yaşına rağmen, İhvân içinde yenilenme taraftarı bir çizgi izleyen, bu çerçevede 2004’te hareketin manifestosunu yenileyen Âkif, genç kadrolar tarafından da çok seviliyordu.
Mısır’ın geçtiğimiz yüzyılındaki bütün iktidarlar tarafından hedefe koyulan Âkif, sırasıyla Kral Faruk, Cemal Abdunnâsır, Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek iktidarlarında siyasi nedenlerle yıllarca hapis yatmıştı. Arap Baharı’ndan önce görevini çoktan bırakmış olmasına rağmen, 2013’teki askeri darbenin ardından hemen tutuklanan Âkif, hakkında sadece tek bir suçlama bulunmasına rağmen, sağlık durumunun kötüleşmesine rağmen serbest bırakılmamıştı.
Âkif’in vefatıyla, İhvân’ın hapisteki kadroları içinden en üst düzey isim, tıbbî ihmaller ve kısıtlamalar nedeniyle hayatını kaybetmiş oldu. İhvân’ın son mürşidi Muhammed Bediî ve Mısır’ın özgür biçimde seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin de ciddi sağlık sorunları yaşadığı biliniyor. Âkif’in vefatına İslâm dünyasından gösterilen cılız reaksiyona bakıldığında, yukarıdaki isimlerin de benzer bir akıbete uğraması durumunda, bunların da minik öfkecikler yaratarak geçiştirileceği tahmin edilebilir. Mısır yönetimi, Âkif’in kasten ölüme gönderilmesiyle, belki de bunun sınamasını yaptı.
***
Son bir not da, “Çevremizde onca sıcak şey olurken, kenarda-köşede kalmış mevzuları yazmak neden?” diye düşünebilecek okurlar için:
Yaşadığımız bölge ve İslâm dünyasının içinden geçtiği zor dönem, birçok konuya aynı anda ve aynı derecede odaklanmayı gerektiriyor. Bizi ilgilendiren hiçbir konu tali ya da önemsiz değil. Bu köşede okuduklarınızı, herkesin bakışlarını belli noktalara çevirdiği bir zamanda, diğer ayrıntıları da unutturmama çabası olarak görün.
Bindiler bir alamete…
04:0030/09/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Katar’a uygulanan kuşatmanın mimarlarından, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe, temmuz ayında bir Amerikan televizyonuna verdiği röportajda şunları söylemişti: “BAE, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır ve Bahreyn’e 10 yıl sonra nasıl bir Ortadoğu görmek istediklerini sorsanız, alacağınız cevap Katar’ın cevabının tam aksidir. Biz güçlü, istikrarlı ve zengin, seküler hükümetler istiyoruz. Geçtiğimiz 15 yıllık süre içinde, Katar’ın Müslüman Kardeşler, Hamas, Taliban ve Suriye ile Türkiye’deki İslamcı militanları desteklediğini gördük. Bu, bizim bölgenin gitmesini istediğimiz istikametin tam tersi. Katar yönetimi, Müslüman Kardeşler, Hamas ve Taliban gibi grupların çoğalmasını arzu ediyor. Hamas liderliğinin, Taliban temsilciliğinin, Müslüman Kardeşler liderlerinin, El Cezire televizyonunda intihar bombalarını destekleyip aklayan bir grup konuşmacının… Tüm bunların Doha’da yerleşik bulunmasının tesadüf olmadığı kanaatindeyim.”
Bindiler bir alamete…
Bindiler bir alamete…
23 Eylül, Cumartesi
ABD basınında da geniş şekilde yer alan bu demeç, Katar’ın komşu Körfez ülkeleri tarafından kuşatılmasının hemen ardından gelmesiyle dikkatleri çekmişti. Ancak, sonrasında özellikle Suudi Arabistan’da yaşanan bazı gelişmeler, genel vaziyeti çok daha dikkat çekici bir hale getirdi:
İlk önce, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Nayef azledilerek, Kral Selman’ın 32 yaşındaki oğlu Prens Muhammed veliaht tayin edildi. “2030 Vizyonu” adı verilen kapsamlı bir kalkınma projesinin de müellifi olan Prens Muhammed, veliahtlık makamına oturur oturmaz, ülkenin batı kıyılarında kurulacak dev bir turizm bölgesinin tanıtımını yaptı. Yabancı turistleri Suudi Arabistan sahillerine çekme amacına matuf projeyle, Arap Yarımadası’nın batı yakasını da tıpkı Dubai ve çevresi gibi dönüştürmek hedefleniyor. Tabi bu bağlamda, bu turizm bölgesinde tesettüre riayet edilip edilmeyeceği, alkol kullanımının ne şekilde denetleneceği, yabancı turistlerin denize rahatça girip giremeyeceği gibi konular da tartışılmaya başladı.
Ardından, bu ay başında aralarında Selman el Avde ve Avvâd el Karnî gibi kamuoyunun yakından takip ettiği bazı âlimlerin de bulunduğu 20’den fazla önemli isim, bir gece içinde tutuklandı. Konuyla ilgili resmi açıklama yapılmasa da, tutuklamaların genel sebebi, Prens Muhammed’in politikalarına gösterilen (ya da gösterilmesi muhtemel) direniş. Tutuklamalardan sonra, dışarıdaki âlim ve davetçilerin art arda Veliaht Prens’e biatlarını açıklama yarışına girmeleri, devletin aldığı tedbirin amacına ulaştığını, ulema sınıfının zapturapt altına alınması hedefinin gerçekleştiğini gösteriyor.
Geçtiğimiz hafta ise, ulema sınıfının toplum üzerindeki yaptırım gücünü neredeyse sıfıra indiren iki şey, arka arkaya gerçekleşti. Suudi Arabistan’ın milli bayramı olan 23 Eylül’de ülke çapında düzenlenen törenlerde, sokaklar kadın-erkek karışık kalabalıklarla doldu. Riyad ve diğer şehirlerde, bedenine -üzerinde kelime-i tevhidin yer aldığı- Suudi bayrağını saran şarkıcılar sahnelerde çılgınca danslar etti. Kadınlar ilk kez stadyumlara kabul edilerek, bu alanda şimdiye kadar uygulanan yasak resmen ortadan kaldırıldı. Asıl “öldürücü darbe” ise çarşamba akşamı geldi: Kral Selman bin Abdulaziz imzasıyla yayımlanan bir genelge, kadınların araç kullanmasına dair uygulanan yasağın artık yürürlükten kaldırıldığını duyuruyordu.
Suudi kadınların araç kullanmasına yönelik yasak, devletin ulema sınıfına verdiği en büyük tavizlerden biriydi. Ülke içinden ve dışından gelen onca baskıya rağmen, Suudi Arabistan yönetimi, bu alandaki söz hakkını ulemanın tekelinde tutmakta ısrarlıydı. Ulema da, kadınları direksiyon simidinden uzak tutmayı yıllardır bir tür “özerklik meselesi” olarak değerlendirip, eleştirilere kulak tıkıyordu. Dahası, “Kadınlara neden şoförlük izni vermiyorsunuz?” sorusuna, çeşitli âlimlerden birbirinden ilginç cevaplar gelmişti şimdiye dek. “Fıtratlarına aykırıdır” diyen de oldu, “Vücut yapıları ön koltukta direksiyon tutmaya uygun değildir, biz onların sağlığını düşünüyoruz” diyen de. Hatta, “Şoförlük, kadın onurunu ayaklar altına almaktır, biz kadınlarımızı önemsiyoruz” açıklaması bile duyuldu.
Kadınlara direksiyon yasağının Kral’ın tek emriyle kaldırılması, ulema sınıfını da açığa düşürdü doğal olarak. “Yüksek Ulema Heyeti” ve “Kötülükleri Engelleme Cemiyeti” (ikincisi, Batı basınında “din polisi” olarak da isimlendirilir sıklıkla), hemen resmi açıklamalar yaparak bu kararı da desteklediklerini duyurdular. Kral Selman’ı “halkının iyiliğini istediği için” överek ve bu yeni hakkın “gayet mantıklı ve faydalı” olduğunu da belirterek üstelik. Çarşambaya kadar meselenin tam karşı kutbunda yer aldıkları halde.
Katar krizinin patlak verdiği ilk haftalarda, 21 Haziran ve 24 Haziran’da bu köşede, Suudi Arabistan yönetiminin “ulema sınıfını adam etme” sürecini başlattığını yazmıştım. Yaşanan son gelişmeleri, BAE Elçisi Uteybe’nin “Seküler hükümetler istiyoruz” vurgusuyla üst üste koyduğumuzda, Körfez’de oluşturulmak istenen siyasal ve sosyal iklim hakkında çarpıcı bir manzara ortaya çıkıyor. Bu iddialı adımların, mevcut sorunları çözmek şöyle dursun, hiç akla gelmeyen yeni problemleri doğuracağını hep birlikte göreceğiz.
Ümmü Gülsüm yeniden sahnede
04:007/10/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan’ın üçüncü kralı Faysal bin Abdulaziz’in çocukları, kendileri gibi prens ve prenses olan kuzenlerinden, şu üç noktada ayrıldılar: 1) Hepsi babalarının ismini kendilerine ‘soy isim’ seçtiler: Suûd el Faysal, Hâlid el Faysal, Lulvâ el Faysal gibi… Yani, Araplarda kendilerini babalarına nispet edenlerin kullandığı klasik “bin” (oğlu) ya da “bint” (kızı) takısını tercih etmediler. 2) Oğullardan hiçbiri, yaşlılıklarında saç ve sakalını boyamadı.
Ümmü Gülsüm yeniden sahnede
Ümmü Gülsüm yeniden sahnede
30 Eylül, Cumartesi
Bu, özellikle babalarından miras aldıkları bir gelenekti. Kral Faysal da saç ve sakalını siyaha boyamayan tek Suudi kralıydı. 3) Hepsi de, özellikle babalarının ölümünden sonra üst düzeyde görevlere geldiler, medyada sıklıkla yer aldılar, uluslararası alanda tanındılar. Kraliyet ailesi kadınlarının genellikle perde arkasında durmayı tercih ettiği (ya da buna zorlandığı) ülkede, bilhassa Faysal’ın büyük kızı Prenses Lulvâ ilginç bir istisna teşkil etti.
Kral Faysal’ın 25 Mart 1975’te Riyad’da suikasta kurban gitmesinin ardından dışişleri bakanlığına getirilen Prens Suûd el Faysal, 2015’e kadar tam 40 yıl boyunca bu görevde kalarak dünya rekoru kırdı. Suûd’un küçük kardeşi Prens Turkî, 1979’dan 2001’e kadar Suudi Arabistan istihbaratını yönetti. Prens Turkî’nin uzun yurtdışı kariyerinde Londra ve Washington büyükelçilikleri de bulunuyor. Bir diğer kardeş, Prens Muhammed, faizsiz finans alanında çalıştı ve dünyada bu sektörün öncülerinden biri oldu. 1979’da kurduğu Faysal Finans Kurumu, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkede şubeler açtı. Kardeşler arasında uzun valilik tecrübesiyle tanınan Prens Hâlid, 36 yıl boyunca (1971-2007) Asîr bölgesini yönettikten sonra, şu anda Mekke valisi olarak görev yapıyor. Şairliği ve ressamlığıyla da ünlenen Prens Hâlid, aynı zamanda Kral Faysal Vakfı’nın başkanlığını yürütüyor. Kral Faysal’ın kızları Prenses Sâre, Prenses Lulvâ ve Prenses Latîfe de, anneleri Kraliçe İffet ve babaları adına kurulan çeşitli kurumların yönetiminde görev yapıyor.
***
Geçtiğimiz salı gecesi, Suudi Arabistan devlet televizyonunda yayınlanan, “Doğunun Yıldızı” ünlü Mısırlı diva Ümmü Gülsüm’ün konserini izlerken, aklımdan tüm bunlar geçiverdi. Zihnimde konunun Kral Faysal ve çocuklarına bağlanmasının bir sebebi vardı: Yayın için seçilen şarkı, “Min Ecli Ayneyk” (Gözlerinin Yüzünden) adını taşıyordu ve söz yazarı da Kral Faysal’ın en büyük oğlu Prens Abdullah’tı.
Kulağa epey yabancı ve ilginç geliyor, ama Prens Abdullah, Arap müzik dünyasının en tanınmış güfte yazarlarından biriydi. Sıklıkla Mısır’a seyahat eden, oradaki müzik ve edebiyat ustalarıyla derin dostluklar kuran Prens, 1972’den itibaren Kahire’nin sanat ortamlarına profesyonel anlamda katkı sağlamaya başlamıştı. Mısırlı müzisyen Riyâd Sunbâtî’nin bestelediği “Gözlerinin Yüzünden”den başka, yine aynı bestekârın elinde şarkıya dönüşen “Şüphe Devrimi” adlı şiiri de Ümmü Gülsüm tarafından okunmuştu.
Dönemin bir başka yıldızı Abdulhalim Hâfız da Prens Abdullah’ın eserlerine ilgisiz kalmamıştı. “Ey Kalbimin Sahibi” aldı şiir, Muhammed Mevcî tarafından bestelendikten sonra, Abdulhalim Hâfız’ın en ünlü şarkılarından biri oldu. Faslı şarkıcı Azîze Celâl de, “Bitmeyen Mücadele” ile büyük ün kazandı. Eserin bestesi Faslı müzisyen Ahmed Beydâvî’ye aitti.
Prens Abdullah el Faysal, 8 Mayıs 2007’de Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde hayata gözlerini yumduğunda, bestelenen bu ve daha başka şiirleri çoktan asrımızın Arapça müzik klâsikleri arasına girmişti bile.
***
Suudi Arabistan devlet televizyonunun -bu Ümmü Gülsüm gibi kimsenin itiraz edemeyeceği bir efsane bile olsa- bir kadın şarkıcının konserini yayınlaması, başlı başına yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülmeli. Kâbe imamlarından Âdil el Kalbânî’nin, “İslâm’da müziğin haram olduğuna dair herhangi bir sahih delil bulamadım” dediği için Kral Abdullah tarafından apar-topar görevden alındığı bir ülke için, bu epey radikal bir gelişme çünkü.
Kadınların şarkı söylemesi şöyle dursun, yaylı çalgıların tamamının ‘haram’ kabul edildiği Suudi Arabistan’da, ‘eğlence’ merkezli reformlar bu kadarla sınırlı kalmayabilir. Örneğin, ülkede hâlen yasak olan sinema salonları, pıtrak gibi açılmaya başlayabilir. Böylece Suudi gençler, vizyondaki filmleri izlemek için buldukları her boşlukta komşu ada ülkesi Bahreyn’e seyr-ü sefer etmekten de kurtulmuş olurlar.
***
Suudi Arabistan’ı yönetmeye soyunan yeni genç ve heyecanlı kuşak, ülkenin yeniden yıldızlar liginde yer almasının şartı olarak, toplumsal dokuyu dönüştürmeyi gözlerine kestirmiş görünüyor. Kadınlarla ilgili ardı ardına yapılan reformlar, Kızıldeniz kıyılarına inşa edilmesi planlanan turistik kompleksler, ulemanın tekelinde tuttuğu geleneksel birçok yasağın kaldırılması vb. hep bu bağlamda ortaya koyulan örnekler.
Oysa toplumsal dokuyu radikal müdahalelerle kısa zamanda değiştirip dönüştürmenin, bölgesel ve uluslararası alanda etkinliğin artmasıyla alakası, zannedildiğinden çok daha azdır. Hatta bunun aksine, tarih, kendi özgün karakterini yitiren toplumların -içeride ve dışarıda- daha çok bocaladığının sayısız örnekleriyle dolu.
Bir vize hikâyesi
04:0011/10/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Dokuz yıl kadar önceydi. ABD’de Ortadoğu ile alakalı bir yüksek lisans programına kaydolmaya karar vermiştim. Böylece hem İngilizcemi akademik düzeyde ilerletmiş olacak, hem de bölgeye dışarıdan bakarak farklı bir perspektif kazanmaya gayret edecektim. Yaptığım araştırmalar, özellikle New York’ta alanımla ilgili bir okula kabul edildiğim takdirde, istediğim şekilde eğitim alabileceğimi gösteriyordu. Ama öncesinde TOEFL sınavını vermek için kısa bir süreye ihtiyacım olacaktı.
Bir vize hikâyesi
Bir vize hikâyesi
4 Ekim, Çarşamba
İstanbul’da katıldığım kısa süreli yoğun dil kursunun ardından, New York’ta bir dil okuluna kaydımı yaptırdım. Bir eğitim-danışmanlık şirketinden de profesyonel yardım alarak, ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na vize başvurusunda bulunmak için süreci başlattım. Eşim de benimle birlikteydi. Planımızı, evlilikten hemen sonra bir süre ABD’de yaşamak ve ardından Türkiye’ye dönmek şeklinde yapmıştık.
Bize verdikleri gün ve saatte, ABD’nin İstinye’deki başkonsolosluk binasına gittik. Rutin arama ve kontrollerden sonra, vize başvuru salonunda, bire bir görüşmelerin yapıldığı bankolardan birine geçtik. Karşımızda sarışın, asık yüzlü, yabancı bir görevli vardı. Aksanından Amerikalı olduğu anlaşılıyordu. Biz öğrenci vizesi için başvurduğumuzu söylerken, o da kendisine camın altından uzattığımız belgelerimizi karıştırıyordu. Biz sakince konuşuyor olmamıza rağmen, onun tavrındaki acelecilik ve öfke dikkat çekiciydi.
Görevli, konsolosluğun talep ettiği onlarca sayfalık belgeler yığınını hızlıca kenara koyduktan sonra, bana şu soruyu sordu: “ABD’ye Fethullah Gülen’i ziyaret için mi gidiyorsunuz?” Doğrusu, hiç beklemediğim bir soruydu bu. “Hayır, İngilizce dil okulu ve sonrasında akademik eğitim için gidiyorum” dedim. Ama sözlerimi bitirmemi bile beklemeden, bu defa daha da asabi bir ifadeyle aynı soruyu tekrarladı. Ben de yeniden, cevabımı tekrar ettim.
Vize görevlisi kadın, bana vereceği karşılığı zihninde zaten hazır bekletiyormuşçasına, belgelerimizi hızla camın altından geri itti ve bizim şaşkın bakışlarımız altında “Başvurunuz reddedildi” dedi. Bunu söylerken, ses tonundaki öfke açıkça seziliyordu. Belgelerimizi ve pasaportlarımızı elimize alıp, zihnimiz karmakarışık halde konsolosluk binasından ayrıldık mecburen.
Karşılaştığımız bu garip muameleyi, başvuru sürecini birlikte planladığımız eğitim-danışmanlık şirketiyle paylaştım hemen. Haliyle onlar da büyük şaşkınlık yaşadılar. Vize başvurularının reddedilmesi, bazen olabilecek bir durumdu. Ama bunun “Fethullah Gülen’i mi ziyarete gidiyorsunuz?” sorusunun akabinde gerçekleşmesi, onların da ilk kez karşılaştığı bir haldi.
Yakın vadede bütün planımızı yurtdışına gitmek üzerinden yaptığımız için, vize başvurumu yenilemeye karar verdik. Eğitim-danışmanlık şirketi, “Bu defa önce sadece sizin için deneyelim, belki eşli başvurmak sorun olmuştur” önerisinde bulundu. Makuldü. Biz de öyle yaptık.
Elimde pasaportum ve belgelerimle, ertesi hafta yeniden İstinye’de, ABD Başkonsolosluk binasındaydım. Vize başvuru bankolarında sıramı beklerken, geçen sefer bana ret veren kadın görevlinin denk gelmemesi için de dua ediyordum. Aynı ters muamele ile karşılaşmayı hiç istemiyordum. Çok şükür, bu sefer başka bir görevlinin numarası yandı. Hem de Türkçe konuşan, Türkiyeli bir görevliydi karşımdaki.
Rahat bir konuşma geçti aramızda. Bilgisayar ekranına baktı, “Geçen sefer ret cevabı almışsınız” dedi. “Evet” dedim, “Yandaki görevli bayan, Fethullah Gülen’i ziyaret edeceğimden şüphelendi ve başvurumu reddetti”. Tekrar bilgisayar ekranına ve pasaportuma baktı, şöyle devam etti sözlerine: “Daha önce Suriye ve Yemen’e gitmişsiniz. Başka Ortadoğu ülkeleri de var. Ayrıca imam-hatip ve ilahiyat mezunusunuz. Sizin profilinizdeki birinin, ABD’ye Fethullah Gülen’le görüşmek için gitmek istemesi gayet normal”. Ardından, bütün açık sözlülüğüyle ekledi: “Eşiniz boşuna buraya zahmet etmesin. Ona vize vermeyeceğiz. Sizin vizenizi onaylıyorum. Dilerseniz yalnız olarak New York’a gidebilirsiniz”. Geçen seferkinden daha büyük bir şaşkınlıkla konsolosluk binasından ayrıldım.
Sadece bana vize verilmesi, doğal olarak bütün planlarımızı altüst etmişti. New York’taki dil okuluna başvurumu çoktan yaptığım ve ücretini de ödemiş olduğum için, eşim gitmem için beni teşvik etti. Böylece 2009’un aralık ayında New York’a doğru yola çıktım. ABD’de geçirdiğim aylar boyunca, yolculuğumun bu ilginç başlangıcı hiç aklımdan çıkmadı. Elbette tek bir konsolosluk görevlisinin tavrı, koca bir ülkenin politikasına işaret etmezdi, ama konsolosluk görevlisi de -herhalde- bağlı bulunduğu siyasi aygıttan hiçbir işaret almadan da böyle davranmazdı.
Kendi yaşadığım kişisel tecrübeden de hareketle, cevabını henüz bulamadığım sorular şunlar: ABD, o dönem acaba Fethullah Gülen’i yavaş yavaş gözden çıkarma politikasına doğru mu gidiyordu? Mavi Marmara krizinde tümüyle İsrail yanlısı bir duruş sergileyen Fethullah Gülen ve bağlıları, bu şekilde “Bizden vazgeçmeyin, size lazım olabiliriz” mesajı mı vermişti? 2010’dan sonra Türkiye-ABD ilişkilerinin dalgalanmaya başlamasıyla, Gülen yeniden güçlü bir koz haline mi gelmişti?
Cevapları hâlâ ve ısrarla aramaya devam ediyorum…
Hedef belli, fail kim?
04:0018/10/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Somali’nin başkenti Mogadişu’da cumartesi günü düzenlenen bombalı saldırı, sadece ülkenin değil tüm dünyanın son yıllarda şahit olduğu en kanlı eylem olarak kayıtlara geçti. Somalili yetkililerin bildirdiğine göre ölü sayısı 300’ü aşarken, bundan fazla kayıp ve yaralı var. Kurban sayısının önümüzdeki günlerde daha da artacağına kesin gözüyle bakılabilir. Cesetlerden en az 100’ünün kimliği tespit edilemeyecek şekilde yandığı kaydedilirken, bunların devlet tarafından defnedildiği belirtildi. Kayıp olduğu bildirilen birçok kişinin cesedinin de, patlama sonucu tamamen parçalara ayrılmış olma ihtimali sebebiyle hiçbir zaman bulunamayabileceği açıklandı.
Olayın ardından üç günlük yas ilân eden Somali Cumhurbaşkanı Muhammed Abdullah Muhammed, saldırıdaki işaretlerin terör örgütü eş-Şebâb’ı gösterdiğini söyledi. “Eş-Şebâb yine masumları hedef aldı” diyen Muhammed, örgüte karşı yeni ve kapsamlı bir operasyon dalgasının başlatıldığını duyurdu. Saldırı, eş-Şebâb tarafından -henüz- üstlenilmedi.
Şubat ayında cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Muhammed Abdullah Muhammed’in en büyük sınavı, iktidarın ABD’nin kuklası olduğunu savunan eş-Şebâb ve diğer yerel örgütlere karşı verilen mücadele. Sıklıkla bombalı saldırıların ve silahlı baskınların yaşandığı ülkede, merkezi hükümet kontrolü tam anlamıyla sağlayabilmiş değil. ABD’nin silah, istihbarat ve lojistik yardımına rağmen, örgütlerin etkisini kıramayan hükümet, aynı zamanda fakirlik ve açlıkla da baş etmeye çalışıyor. Dış yardımların halka özenli şekilde dağıtılmadığı eleştirilerine muhatap olan Somali yönetimi, uluslararası yardım kuruluşlarından da destek alıyor.
Kelime manası “gençler” olan eş-Şebâb, 2006’da Somalili bir grup genç tarafından kuruldu. Başkent Mogadişu’yu da bir süre idare eden örgüt, saldırılarını merkezi hükümet ve müttefiklerine yöneltmesiyle tanındı. 2012’de El Kâide bünyesine katılan örgüt, kendisini DAEŞ türü yapılanmalardan ayrı tuttuğunu açıklasa da, sivillerin hedef alındığı saldırılar nedeniyle sıklıkla DAEŞ’le kıyaslandı. 2013 ve 2015’te Kenya’da düzenlenen iki saldırı (birinde turistik tesislere, diğerinde bir alışveriş merkezine) dışında, eş-Şebâb eylemlerinin tamamında Somali sınırları içine odaklandı.
ABD’nin sağladığı uluslararası destek dışında, Somali’deki Afrika Birliği Misyonu (AMISOM), eş-Şebâb’la yürütülen mücadelenin ana aktörü durumunda. AMISOM bünyesinde Uganda, Burundi, Etiyopya ve Kenya’dan ciddi miktarda asker var. Somali’de görevli asker sayısı 20 bin dolayında olan AMISOM’un operasyonları sayesinde eş-Şebâb’ın kontrol ettiği coğrafi alan son yıllarda gözle görülür şekilde azalsa da, örgütün AMISOM’dan elde ettiği silah ve mühimmatı kendi saldırılarında kullandığı da biliniyor. Bazı vakalarda, AMISOM’a mensup askerler, eş-Şebâb’a silah satmakla da suçlanıyor.
***
Buraya kadar yazılanları, Somali’deki son saldırı bağlamında biraz okuma yapmışsanız muhtemelen görmüşsünüzdür. Dünya basını da, Mogadişu’ya dair haberlerini hep eş-Şebâb üzerinden duyurdu zaten. Örgütün tarihçesi, önceki benzer eylemleri, sivillere karşı acımasızlığı, çoğu saldırıda hedef gözetmemesi… Bunlar çokça yazılıp-çizildi.
Ancak son saldırıda dikkat çeken bir durum var, pek dile getirilmeyen:
Yüzlerce kiloluk patlayıcıyı kamyona yükleyen saldırganlar, özellikle Somali Dışişleri Bakanlığı’nı ve hemen yakınındaki Katar Büyükelçiliği’ni hedef almış görünüyorlar. Büyükelçilik binası kullanılamaz halde, üstelik çalışanlardan yaralananlar bile var. Can kaybı yaşanmasa da, Katar’ın Somali’deki diplomatik misyonuna hasar verilmeye çalışıldığı -ve bunun başarıldığı- gayet açık.
Fakirlik, açlık ve terörün pençesinde kıvranan Somali, Katar dışında Arap dünyasından özellikle iki ülkenin büyük yardımını görüyor: Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Suudiler, hükümete sıcak para ve maddi destek sağlarken, BAE de Somali ordusunun eğitimini üstlenmiş durumda. BAE, Somali’ye ekonomik yardım için de geçen sene kesenin ağzını açmıştı.
Buna rağmen, Körfez ülkeleri geçtiğimiz haziran ayında Katar’ı boğmaya karar verdiklerinde, Somali hükümeti beklenmeyen bir adım attı ve boykota katılmayacağını duyurdu. Somali yönetimi, hava sahasını Katar uçaklarına açık tutarak Doha’yı rahatlattı. Böylece Mogadişu, Katar’la Ankara arasındaki dayanışma hattına katılarak safları sıklaştırmış oldu. Bu durumun, Katar’a kuşatma uygulayan ülkeleri çok sinirlendirmiş olduğundan kuşku yok.
***
Mogadişu’da insanın yüreğini parçalayan o görüntüler ortaya çıkar çıkmaz, Türkiye üzerine düşeni yaptı ve hemen 50’ye yakın ağır yaralı Somalili tedavi için Ankara’ya getirildi. İhtiyaç içindeki bir kardeş ülkeye böylesine kritik bir zamanda el uzatarak hem gönül kazandık, hem de bol dua aldık.
Sadece insanlar değil, devletler ve iktidarlar da dua alır. Devletlerin ve iktidarların aldığı dualar, uluslararası ilişkilerin dar ve dolambaçlı koridorlarında ön açacak ve yol gösterecek kandillere dönüşür.
Nasıl izlemeli, ne anlamalı?
04:0021/10/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ortadoğu’daki gelişmeleri izlerken, doğru değerlendirmeler yapmaya en fazla engel olan şey, anlık değişen olaylar üzerine kalıcı fikirler bina etmektir. Bir siyasetçinin mikrofonlara sarf ediverdiği söz, atılan ani bir adım, bölgeden yansıyan bir kare, sosyal medyaya düşen video parçaları… Bunlara bakarak yapılacak heyecanlı genellemeler, neredeyse her zaman yanlış ve yanıltıcıdır. Dolayısıyla, bilhassa sıcak gelişmeler olurken, sükûneti korumak ve -çoğu kez yanlış bağlamda kullanılan o ünlü sözdeki gibi- ‘resmin tamamı’nı görmeye çalışmak en doğrusudur.
Peki, ‘resmin tamamı’ nasıl görülecek? ‘Resmin tamamı’ herkese göre başka bir tanım içerirken, ‘en doğru’ yoruma hangi yoldan erişeceğiz?
Evvela, bölgeyle ilgili değerlendirme, analiz ve yorumları okurken -şu anda okumakta olduğunuz da dâhil olmak üzere-, bunların hepsinin bir ölçüye kadar taraflı ve sübjektif olabileceğini hesaba katmak gerekiyor. Öyle ya da böyle hepimizin tuttuğu taraflar ve dünya görüşümüze göre gittiğimiz bir istikamet var. Yorumlar, ister istemez, bu dünya görüşünden etkileniyor. Bunun üzerine olumlu-olumsuz önyargıları, hakikate erişmekte karşılaşılan güçlükleri, siyasi atmosferin bu bilgileri yönlendirişini, kişisel zaafları, bilgi eksikliklerini vb. ekleyince, ‘analiz’ adı altında karşımıza çıkan metinlerin yanına ünlem koyup, sağlamasını yapmak için bölgeyi daha yakından izlemek şart oluyor.
(Bu söylediğim, elbette Ortadoğu’da yaşananları yakından, doğru bilgi hassasiyetiyle ve profesyonel biçimde izleme kaygımız varsa geçerli. Elimizde herhangi bir elek ve süzgeç tutmadan olaylara kafa-göz dalıyorsak, gerçeklere ulaşmak gibi bir kaygımız ve derdimiz yoksa, yorumları fazla zahmete katlanmadan beynimizin içine alıveriyorsak ve tepe tepe kullanıyorsak, o zaman zaten fazla zahmete ve endişeye de gerek yok.)
Bölgeyi yakından izlemenin olmazsa olmazı, kapsamlı tarih okumaları yapmak. Sadece Ortadoğu’nun geneliyle alakalı değil, bölge bölge, ülke ülke okumaları derinleştirmek gerekiyor. Örneğin, Mısır’la ilgili bir haber önümüze düştüğünde, ülkenin tarihi ve genel durumu, yaşadığı önemli dönüm noktaları, kaderine etki eden aktörler, karakterini oluşturan hayati unsurlar şöyle bir zihnimizden geçmiyorsa, o haberi hiçbir yere oturtmamız mümkün değil. Aynı şekilde İran’dan söz edildiğinde, Şia’nın doğuşundan tutun ta günümüze gelene kadar İran’ın bütün serüveni birkaç saniyede gözümüzün önünden geçebilmeli. Irak, Suriye, Körfez, Yemen, Fas, Cezayir, Afganistan, Pakistan… Aklınıza neresi gelirse, hepsi için aynı zaruret var.
Ortadoğu ve İslâm dünyasından bir haber geldiğinde, bırakalım zihnimizde bir konseptin oluşmasını, hadise bize tümüyle yabancıysa, o zaman -sanki mecburmuşuz gibi- durmaksızın aktüel haber takip edip zihnimizi uyuşturmaktansa, eksikleri tamamlamak için tarih kitaplarına gömülmek en doğrusu.
Çok iyi tanıdığınız biri hakkında, insanların sizi kandırma ihtimali çok düşüktür, değil mi? “Şöyle yapmış” dendiğinde, rahatlıkla “evet, yapar”, “hayır, yapmaz” ya da “yaptıysa, gerekçesi şudur” diyebilirsiniz. Onu yıllardır tanıyorsunuzdur çünkü, her şeyine aşinasınızdır; reflekslerini, güçlü ve zayıf taraflarını, alışkanlıklarını biliyorsunuzdur. Ortadoğu’yu da bu ölçüye göre düşünebiliriz: Herhangi bir şey olduğunda, onun bütün boyutlarını kavrayacak ve anlayacak kadar tanımak zorundayız bu toprakları. Bir haber karşımıza çıktığında, zihnimizdeki bağlamına oturtmamız ve gerçeğe en yakın şekilde değerlendirmemiz ancak bu sayede mümkün olabilir.
Çok iyi tanımadığımız biri hakkında da, insanların bizi kandırması çok kolaydır, değil mi? Hele bir de dedikoduya açık kulaklarımız varsa ve hakikati soruşturmak hassasiyetimiz yeterince gelişmemişse. Ortadoğu’yu bu ölçüyle de tartabiliriz: Olaylar, kişiler, ülkeler, akımlar vb. hakkında derinlemesine bilgi sahibi değilsek, okuduğumuz her metne inanmaya, her parlak sözün ardına düşmeye ve ‘analiz’ diye önümüze konan her çorbaya kaşık sallamaya başlarız. Bu yolun sonunun, zihinsel zehirlenme ve kafa bulanıklığına çıkacağı çok açık.
Çeşitli konferans ve seminerlerde bu ölçüleri ortaya koyduğumda, “Ama bahsettiğiniz seviyeye ulaşmak çok zor” itirazıyla karşılaşıyorum. Doğru, gerçekten zor. Fakat, tümüyle imkânsız değil. Dünyevî bir kârımızı ilgilendiren konularda nasıl derinlemesine araştırma yapıp kılı kırk yarıyorsak, zihin dünyamızın kodlarını ve yaşadığımız bölgeye dair algılarımızı oluştururken de böylesine titiz davranmak durumundayız. Aksi halde, her şeyden biraz bilen, ama hiçbir şeyi derinlemesine bilmeyen; birçok konuda yorum yapan, fakat fikir sahibi olamayan; güzel konuşan ve ağzı laf yapan herkesin peşine düşen, yarım-yamalak insanlara dönüşürüz.
Özellikle teknolojinin sağladığı kolaylıklar nedeniyle artık kalın kitapları okumaya sabrımız yok. Ellerimizdeki telefonlardan ulaştığımız sanal kaynaklar, bizi satırlar arasında kaybolmanın saçmalığına ikna etmiş durumda. Derin okumalara vakit ayırmak yerine, sosyal medya sayfaları arasında gezinmeye ve bölük-pörçük yorumlara kulak vermeye meyyaliz. Oysa, bilgiyi kendi malımız haline getirmeden ve onu beynimize yerleştirmeden, fikre ve şuura ulaşmamız da mümkün olmayacak.
Bosna notları
04:0025/10/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Saraybosna’ya her gelişimde, çarşıya birkaç dakika mesafedeki Kovaçi Şehitliği’nde uzunca bir süre geçirmeye çalışırım. Aliya İzetbegoviç’in de medfûn bulunduğu bu şehitlik, hem Saraybosna’nın hem de bütün bir Bosna’nın acılı tarihinin özeti gibidir adeta. Hemen üst kısımda bulunan tepeye doğru tırmanıp, arka fondaki Saraybosna’yı şehitlikle birlikte izleyerek tefekküre dalmak kadar insanı dinlendiren çok az şey vardır şu hayatta.
Hafta sonu Saraybosna’ya bir kere daha yolumu düşürdüğümde, yine aynı şeyi yaptım. Ev sahiplerim Abdurrahim Uysal ve Emre Baştuğ kardeşlerim kendi meşgalelerindeyken, cuma namazını Gazi Hüsrev Bey Camii’nde (Begova dzamija) eda ettikten sonra, akşamüzeri şehitliğe koştum. Aliya’yla ‘selfie’ çekilen Türk turistlerin yanından -kınamadan ama gülümseyerek- geçip tepeye tırmandım.
Her yaştan evlatlarının arasında kıyamet sabahını bekleyen Aliya’nın gümüş kubbeli kabri şehitliğin ortasında ışıldarken, zihnimde şu sahne canlanıyordu:
14 Ekim 1991’de Yugoslavya Meclisi’nde konuşma yapan Sırp lider Radovan Karadziç’in Müslümanların yok edileceğine dair tehditlerine karşılık, Aliya gayet sakin bir şekilde “Bizi yok etmekle tehdit ediyorlar. Ama bilsinler ki Müslümanlar yok olmayacaktır!” demişti. Yok olmak… Ölüm bir son olmadığına ve biz Müslümanlar da bu dünya için yaşamadığımıza göre, evet binlerce şehit verse de Bosna, Müslümanlar yok olmamıştı işte. Olmayacaktı da.
Bunları düşünürken, mezar taşlarını okumayı da sürdürüyordum. Çok gençler de vardı aralarında, çok yaşlılar da. Komutanlar da vardı, kendilerini cephede buluveren sıradan delikanlılar da. Epey görkemli (hatta fotoğraflı) mezarlar da vardı, başına bir taş bile dikilmemiş toprak mezarlar da. Ve taşların hepsinde istisnasız şu ayet yazılıydı: “… Onlara ölüler demeyin; onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız!”
***
Saraybosna’ya Aliya İzetbegoviç’in vefat yıldönümü olan 19 Ekim’den bir gün sonra gittim. Resmi törenler, anma etkinlikleri ve programlar elbette sona ermişti, ama sohbetlerimizin çoğunu hâlâ Aliya ve mücadelesi oluşturuyordu. Ve elbette şu sorunun cevabını da aradık konuşurken: “Dilimizde bir slogana dönüşen Aliya’nın yazdıklarının ne kadarını okuduk ve üzerinde tefekkür ettik?”
Cevap, biraz can sıkıcı galiba. Türlü vesilelerle sık sık karşımıza çıka(rıl)an Aliya İzetbegoviç’in düşünce dünyasından, fikirlerinden, tahayyül ettiklerinden, yapmak istediklerinden, yapabildiklerinden ve yapamadıklarından ne kadar haberdarız acaba?
Korkarım, sevdiğimiz birçok insana yaptığımız gibi Aliya’yı da sloganlara kurban edip tüketmeye başladık çoktan. Ona dair bildiklerimizin birkaç ünlü video parçacığıyla bazı ünlü cümlelerinden ibaret olması ihtimali, gerçekten ürkütücü. Hayatını İslâm’a ve onun insanlığa verdiği mesaja adamış bir büyük mütefekkir-lidere yapılabilecek en büyük kötülük, herhalde onu elden ele, dilden dile dolaşan bir “popüler kültür” imgesine dönüştürmektir.
***
İsminin yanına getirilen “Bilge Kral” sıfatına, ‘kral’ kelimesinden dolayı bir türlü ısınamadığım Aliya İzetbegoviç, bana hep Ömer Muhtar’ı hatırlatır. Müslümanlıklarının şuurunu iliklerine kadar hisseden ve yaşayan bu iki adam, hayatlarında hiç savaş planı olmamasına rağmen (biri avukattır, diğeri de medrese hocası), kaderin sevkiyle savaş meydanlarında iki kahraman komutana dönüşmüştür. Kendi dönemlerindeki birçok savaş ustasından bir farkları vardır ama: Düşmanla silahlı mücadeleyi derin bir hikmet, ahlâk ve erdemle yürütmesini bilmişler, dostlarına da düşmanlarına da örnek olmuşlardır. Bu mücadelenin sonu ne olursa olsun (biri buruk bir barış anlaşmasıyla bitmiş, diğeri darağacına uzanmıştır), kaybeden onlar değil, düşmanları olmuştur.
Bugün Bosna’da ilginç bir durumla karşılaşıyoruz: Yaşarken kendisine karşı mesafeli olan birçok kişi yeniden Aliya’yı okumaya ve onun fikirlerine kafa yormaya başlıyor. Aliya’ya yetişemeyen ama ona karşı menfi şekilde doldurulan gençlerden de, merak ve şüpheyle onun yazdıklarına dönüp Aliya’ya ölesiye hayran olan çok. Bosna’nın (ve bütün Balkanların) bugünkü kırılgan ortamında, Aliya gibi siyaseti ve savaşı bilgi ve hikmetle donatan gerçek kahramanlara büyük ihtiyaç olduğu çok açık. Bunu hisseden herkes, yeniden ona koşuyor.
***
Saraybosna’ya kadar gelmişken, Türkiye’deki onlarca ilahiyat hocasını bizzat yetiştiren, ömrü gurbet ellerde yapayalnız geçen Bosnalı büyük âlim Muhammed Tayyib Okiç Hoca’nın kabrini ziyaret etmemek olmazdı.
Şehir merkezine 15 dakika mesafedeki Bare Mezarlığı’nda yatan Okiç Hoca (1902-1977), Türkiye’nin İslâmî ilimler açısından en fakir olduğu bir zamanda, 1940’ların sonunda ülkemize gelmiş. Adeta Osmanlı’nın Balkanlara gösterdiği ilginin karşılığını vermek istercesine, ilahiyat fakültelerinin kuruluşunda yer alan, bölümleri ve kütüphaneleri kuran, asistanları yetiştiren Tayyib Okiç, kendisine “Yugoslav ajanı” iftirası atılmasına rağmen Türkiye’ye muhabbetini yitirmemiş bir isim. Özellikle tefsir ve hadiste derinleşen Okiç’in rahle-i tedrisinden geçen öğrenciler arasında Mahmud Esad Coşan bile bulunuyor.
Saraybosna’ya yolu düşen herkesin, bu vefakâr ve fedakâr âlimin ayakucuna kadar gidip ona rahmet niyazında bulunmak gibi bir görevi de vardır diye düşünüyorum.
Srebrenitsa, Halep, Rakka…
04:0028/10/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Potoçari Şehitliği’ndeki beyaz mermerden mezar taşları arasında boş gözlerle dolaşıyorum. Srebrenitsa Katliamı’nda öldürülenlerin defnedildiği bu mezarlıkta 1980 doğumlu çocuklar da var, 1911’li ihtiyarlar da. 11 Temmuz 1995 günü Srebrenitsa’yı kuşatan Sırp çetelerinin, Hollandalı BM ‘barış gücü’ askerlerinin gözetiminde ve müsaadesiyle imza attığı katliam, burada hâlâ bütün dehşetiyle capcanlı. Mehmed, İzet, Kadrija, İbrahim, İsmet, Hamdija, Redzep, Reuf, Ramiz, Nurija, Selim, Suad… Kurbanların ‘suçu’ mezar taşlarına böyle kazınmış. Hepsinin suçu aynı: Müslüman olmak.
MERS kabusu büyüyor!
MERS kabusu büyüyor!
7 Haziran, Pazar
Şehitlikten çıkmaya yakın, gözüme, diğerlerinden ayrı duran bir mezar taşı takıldı. Şekli çevredekilere benzemediği gibi, üzerindeki yazı ve işaret de bambaşkaydı. “Rudolf (Aleksandar) Hren” yazıyordu isim yerinde, üstünde de büyük bir haç vardı. Bunun bir Hıristiyan mezarı olduğu belliydi, ama burada ne işi vardı?
Rudolf Aleksandar Hren’in hikâyesi, caniliğin ve barbarlığın türlü örneklerinin sergilendiği Bosna Savaşı’nın en çarpıcı sahnelerinden:
Bir toplu mezarda Boşnak Müslüman kurbanlarla birlikte bulunan cenazesi 2010’da teşhis edilen Rudolf, 1960 yılında Sırbistan’ın Vrbas kasabasında Hırvat bir anne-babadan dünyaya gelmiş. Ailesi, Rudolf henüz üç aylıkken bir madende çalışmak üzere Srebrenitsa’ya gelip yerleşmiş. Çocukluk ve gençlik yıllarını Müslümanların arasında geçiren Katolik Rudolf’un en yakın dostları da hep Boşnak Müslümanlar olmuş. Bosna Savaşı patlak verdiğinde, arkadaşlarıyla birlikte hareket eden Rudolf, 1995 yazında Sırplar Srebrenitsa’yı kuşattığında, Boşnaklarla birlikte dağlara sığınmış. Katledilme tarihi 11 ila 14 Temmuz arasında olmalı.
Rudolf’un cenazesi teşhis edildiğinde, annesi Barbara onun Müslümanlarla birlikte defnedilmesine karar vermiş. “Bana oğlumun başka bir mezarlığa da gömülebileceğini söylediler. Burası Müslüman mezarlığı olduğu için, başka bir yer de seçebilirdim. Ama ben son güne kadar ayrılmadığı arkadaşlarıyla birlikte yatmasını istedim. Onlarla birlikte öldü, yine onlarla birlikte yatsın, dedim.” Oğlunu son defa 10 Temmuz 1995 günü gören Barbara Hren’in bu kararına, Rudolf’un eşi Hatidza ve kızı Dijana da destek vermiş.
***
Potoçari Şehitliği’nden çıkıp Srebrenitsa merkezine doğru devam ederken, aklımda sadece Rudolf’un kahramanca hikâyesi yoktu. Çok da uzun olmayan bir gelecekte, bugünkü Suriye’nin harabeye dönmüş şehirlerini de böyle ziyaret edecektik işte. Bombardımanların sustuğu, katliamların sona erdiği, yıkıntıların temizlenip enkazın kaldırıldığı o güneşli günler geldiğinde… Ve insanoğlu, hafızasına yenik düşüp bugün yaşanan ‘unutulmaz’ acıları unuttuğunda… Ellerimizde fotoğraf makineleri ve dillerimizde dualarla, şehitlik şehitlik gezecektik Halep’i, Humus’u, Rakka’yı, Musul’u, Kerkük’ü…
Soykırım ve katliamlar gerçekleştiğinde söyleniveren “Bir daha asla!” sözü, her şehitlik ziyaretimde bir kez daha anlamını yitiriyor benim için. Srebrenista’da da aynısı oldu. “Asla unutmayacağız!”, “Unutursak kalbimiz kurusun!”, “Bir daha asla buna izin vermeyeceğiz!”… Mezar taşları cevap veriyor adeta bu sloganlara: Ey diriler, boşuna yalan söylemeyin!
***
Yakılıp yıkılan, işgale uğrayan ve talan edilen şehirlerimizi gördükçe, tarihin derinliklerinden bu yana devam eden serüvenimizi bir kere daha düşünüyorum. Örneğin bugün harabeye dönüşüne yandığımız Halep, aslında daha önce geçirdiği birçok yıkımın ardından yeniden yapılmış, ‘yeni’ bir şehirdi. Avlusundaki güvercinleri bile hasretle andığımız Halep Ulu Camii, bir gün gelecek yeniden, sanki savaş hiç Halep’e uğramamışçasına inşa edilecek. Gelecek nesiller, tıpkı bizim geçmişi unuttuğumuz gibi, yine o harikulâde avluda güvercinleri fotoğraflayacaklar, mermeri adımlayacak, şırıl şırıl sularda abdest alacaklar… Bundan 10 sene önce bizim de yaptığımız gibi, önceki yıkımları aklımıza bile getirmeyerek…
Tarihi bu yönden düşününce, karşımıza çıkan manzara çok sarsıcı: Aslında sürekli yıkım ve inşa halindeyiz. Toplumlarımız da, şehirlerimiz de, eserlerimiz de. Karşımızda ayakta gördüğümüz bir eser, çoğu kez, kim bilir kaçıncı yıkımdan sonra yenilenmiş haliyle selamlıyor bizi. Bu da, bakınca gördüğümüz şeylerin ardına geçmeyi ve geçmişini tefekkür etmeyi zorunlu hale getiriyor.
Peki, tarihi böyle düşünmek, bugünkü yıkımların dehşetini ve üzüntüsünü azaltıyor mu? Aslında pek değil. Nihayetinde, her seferinde bizden bir parça da kopuyor ve tarihin derinliklerinde kaybolup gidiyor çünkü. Eksiliyoruz.
***
Tam bu satırları yazarken önüme düşen bir haber: “Suriye’nin başkenti Şam yakınlarındaki Doğu Guta bölgesinde, iki bebek açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Rejimin kuşatması altında bulunan Doğu Guta…” Sonrasını okumaya gerek yok. Her şey gözlerimizin önünde olup bitiyor. Saraybosna’nın tam 1425 gün kuşatma altında tutulması sırasında hayatını kaybeden 2 bin dolayında Boşnak çocuğun kaderini paylaşıyor Doğu Guta’daki yavrucaklar.
Keşke, diyesi geliyor insanın, tarih böylesine çabuk ve böylesine acı şekilde tekerrür etmeseydi…
Tam yüz yıl sonra
04:001/11/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden hemen önce İstanbul’da (ya da Beyrut’ta, Şam’da, Halep’te…) oturup sohbet eden insanlara biri gelip, “Siz böyle güzel güzel konuşuyorsunuz ama, 3-4 sene sonra şimdiki düzenin yerinde yeller esecek; her şey altüst olacak” deseydi, herhalde onu ciddiye alan olmazdı. Hele de bir İstanbulluya, Hicaz’ın ve Arap topraklarının imparatorluktan kopup gideceği, devletin sınırlarının Anadolu’ya doğru büzüşeceği öngörüsü hepten imkânsız (hatta gülünç) gelirdi. Fakat bunun imkânsız olmadığı acı bir şekilde görüldü. Büyük felâketler ve yıkımlar getiren savaş, Ortadoğu’yu da yeni ve acıklı bir serüvene sürükledi.
Uçakta canlı bomba alarmı
Uçakta canlı bomba alarmı
7 Haziran, Pazar
Birinci Dünya Savaşı’nın belki de en sürprizli ve hızlı dönemi, 1917’nin kasım ayıydı:
2 Kasım’da İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Baron Lionel Walter Rotschild’e gönderdiği ünlü mektubunda İngiliz hükümetinin Filistin’de Yahudilerin bir vatan kurmasını destekleyeceği sözünü verdi. Filistin’in kaderi meselesi, ilk kez, İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilân etmesinden dört gün sonra, 9 Kasım 1914 günü İngiliz kabinesinin gündemine gelmişti. Sonrasında durmak bilmeyen bir çabayla ve mekik diplomasisiyle İngiliz hükümetini Siyonistleri desteklemeye ikna eden kişiyse, 1948’de İsrail’in ilk cumhurbaşkanı seçilecek olan Chaim Weizmann’dı. Rus asıllı bir kimyacı olan Weizmann, Baron Rotschild’in de yakın dostuydu.
9 Kasım’da, tarihe “Balfour Deklarasyonu” olarak geçen bu mektup, gazetelerde yayımlanarak dünyaya resmen duyuruldu. Deklarasyonun kamuoyuna ilânı için, Osmanlı kuvvetlerinin Gazze’den çekilmesi beklenmişti. 31 Ekim’de Filistin’in güneyindeki Beer Şeva kasabası düşmüş, böylece İngiliz kuvvetlerine Kudüs’ün yolu açılmıştı. 11 Aralık’ta İngiliz General Edmund Allenby ve beraberindeki birlikler, Kudüs surlarının El Halil (Yafa) Kapısı’ndan yürüyerek şehre giriş yapacak, böylece Kudüs’teki 400 yıllık Osmanlı hâkimiyeti de son bulacaktı. Kudüs’ün düşüşü, İngiltere Başbakanı David Lloyd George tarafından “İngiliz halkına Noel armağanı” olarak tanımlanacaktı.
Çarlık Rusyası’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan çekilmesiyle sonuçlanan Bolşevik Devrimi’nin üzerinden henüz iki hafta geçtikten sonra, 23 Kasım’da Rus gazeteleri Izvestia ve Pravda, dünyayı sarsan manşetlerle çıktılar: İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap nüfusun yoğun olduğu topraklarını kendi aralarında paylaştıkları, Rusya’ya da bugünkü Anadolu’nun büyük bölümünü bıraktıkları gizli bir anlaşma imzalamıştı. Uluslararası siyasette depreme neden olan bu haber, 26 Kasım’da İngiliz gazetesi The Manchester Guardian’ın da manşetindeydi. Artık Ortadoğu’da (ve dünyanın diğer köşelerinde) haberi duymayan kalmamıştı. Tarihe Sykes-Picot Anlaşması diye geçen mutabakat, 16 Mayıs 1916’da imzalanmış ve tam 556 gün sonra Bolşevikler tarafından ifşa edilmişti.
Tüm bunlar olurken, Şerif Hüseyin tarafından 10 Haziran 1916’da Mekke’de resmen başlatılan ‘Arap İsyanı’ artık dönülemez bir yola girmiş bulunuyordu. 1917’nin kasım ayı içinde ardı ardına gelen haberler, Şerif ailesinin uğruna savaştıkları ve kendilerine vaat edilen imparatorluğun hayalini kurdukları toprakların başkalarına söz verildiğini gösteriyordu. Ancak savaştan çekilmek ve silahları indirmek için çok geçti. “Belki savaştan sonra” bir şeyler koparabilmek umuduyla, İngilizlerle ortaklaşa savaşmayı sürdürdüler.
Kasım ayı sonunda, İngiltere’nin aynı toprak parçasını üç ayrı pazarlığa konu ettiği ortaya çıkmıştı. Şerif Hüseyin ailesine, Fransızlara ve Siyonistlere söz verilen topraklar, birbiriyle kesişen kümeleri oluşturuyordu. Haliyle, bu sözlerin hepsinin birden gerçekleşemeyeceği de anlaşılıyordu. Nitekim, sonuç da öyle oldu. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı cephe açarak İngilizleri rahatlatan ve savaşın sonucunun belirlenmesinde rol oynayan Şerif Hüseyin ailesi, “büyük Arap imparatorluğu” hülyası yerine Ürdün ve Irak krallıklarıyla yetinmek durumunda kaldı.
***
Yarın (2 Kasım), Ortadoğu’daki bütün problemlerin ve bölgesel çatışmaların temel sebebi durumundaki Filistin sorununun fitilini ateşleyen Balfour Deklarasyonu’nun 100’üncü yıldönümü. Sadece Filistinli Araplar için değil, Ortadoğu’daki bütün halklar için de acı dolu bir sürecin başlangıcı olan bu hadise üzerinde ne kadar tefekkür edilse, ne kadar yazılsa ve konuşulsa azdır.
Tarih, benzer şartlar oluştuğunda ve benzer hatalar tekrarlandığında, durmaksızın tekerrür ediyor. Balfour Deklarasyonu’nun üzerinden tam 100 yüz yıl geçmişken, bugün coğrafyamıza baktığımızda yine bir dağılma ve yeniden oluşum sürecine şahitlik ettiğimiz söylenebilir. Yine coğrafyaya dışarıdan müdahaleler var ve yine dışarının müdahalesine iştahla göz kırpanlar… Oysa bölgede var olmak için bir dış devletin müdahalesine istek duyanların ne büyük sıkıntılar çektiği ve çektirdiğine dair 100 yıllık korkunç bir bilanço var elimizde.
***
Filistin Başbakanı Rami Hamdallah, İngiltere’ye çağrıda bulunarak Balfour Deklarasyonu sebebiyle Filistinlilerden özür dilenmesini talep etmiş. Filistin’den bir talep haberi daha var: Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Gazze’de kurulan birlik hükümetinin Hamaslı bakanlarının da İsrail’i resmen tanıması gerektiğini açıklamış.
“Batı cephesinde yeni bir şey yok” diyordu Erich Maria Remarque. Doğu cephesinde de öyle…
Kibrit kutusu
04:004/11/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdulaziz’in kuzenlerinden Prens Hâlid bin Abdullah, 1990’ların başında Arapça bir televizyon kanalı kurmak için kolları sıvamıştı. Bu kanalın sıfırdan mı kurulacağı, yoksa Batılı bir kanalın Arapça versiyonu mu olacağı tartışıldı. Nihayet, İngiliz BBC televizyonunun isminin ve desteğinin kullanılmasına karar verildi. BBC de bu işe sıcak bakınca, çoğu İngiltere’de eğitim almış seçkin bir televizyoncu, programcı ve spiker kadrosu oluşturuldu. Arap medyasındaki başarılı isimler de yüksek paralarla transfer edildi.
Kibrit kutusu
Kibrit kutusu
31 Ekim, Salı
Prens Hâlid’in İtalya’nın başkenti Roma’da kurduğu Orbit İletişim Şirketi bünyesine alınan “BBC el Arabiyye” (BBC Arapça), 1994’te yayına başladı. Ortaya çıkan iş, herkesi memnun etmişti. Görüntü kalitesi de içerik de, dönemin Arap medya standartlarının epey üzerindeydi. Prens Hâlid, sahibi olduğu Mevârid Holding’e pırlanta gibi bir marka katmış, kendisi de Arap medya dünyasının ‘özel sektör’ kısmına hızlı bir giriş yapmıştı. BBC el Arabiyye, geleneksel olarak Mısır ve Lübnan’ın güçlü olduğu Arap basın-yayın terazisine Suudiler lehine bir ağırlık daha eklemişti: 1978’de Suudilerin Londra’da kurduğu Şark el-Evsat gazetesinden sonra, Suudi Arabistan sermayesi büyük bir televizyonun da sahibiydi artık.
BBC el Arabiyye’ye başarısını kazandıran şey, arkasındaki sınırsız ekonomik destekten çok, seçilen kadronun kalifiye özelliği ve gazetecilik alanındaki uzmanlığıydı. Batılı usta isimler kanalın kritik bölümlerinin başına getirilmiş, Arap gazeteciler de onlarla birlikte profesyonel gazeteciliği öğrenmeye başlamıştı. Kanal, aynı zamanda bir okul işlevi de görüyordu.
Derken, 21 Nisan 1996 günü, yani açılışının üzerinden henüz iki yıl geçmişken, BBC el Arabiyye aniden yayınına son verdi. Yayın belki aniden sona ermişti, ama içerideki kriz hiç de öyle birden bire ortaya çıkmamıştı. Daha ilk günden, kanalı finanse edenlerle içeriği oluşturan profesyonel kadro arasında ciddi bir bakış açısı farkı belirmişti. Suudiler, televizyonu “siyasi amaçlarla kullanılabilecek bir gereç” olarak görürken, gazeteciler yalnızca işlerini yapmak istiyordu. Bardağı taşıyan son damla, ‘Panorama’ isimli haftalık programda Suudi Arabistan hükümetinin açıktan eleştirilmesi oldu. Prens Hâlid, kanalı apar-topar kapattı, böylece kendisinin medya macerası da sona erdi.
Suudi cenahında bütün bunlar olurken, Arap Yarımadası’nın doğu ucundaki minik çıkıntıda, Katar’da ilginç gelişmeler yaşanıyordu. 1995’in haziran ayında babası Halîfe bin Hamed’i devirerek koltuğa oturan yeni Katar Emiri Şeyh Hamed, küçük ülkesini hızla kalkındırmaya karar vermişti. Komşu ülkelerden farklı olarak devasa bir doğalgaz rezervine sahip olan Katar, yeni yeni tadına varmaya başladığı zenginlikle, “Artık sıra bende” der gibiydi. Şeyh Hamed, daha veliaht prensken bile aklında olan bir projesini bu zenginliğin yardımıyla uygulamaya koydu: “El Cezîre” ismini verdiği bir televizyon kanalı kurdu.
Katar’ın başkenti Doha’nın kuzeybatısında, iki katlı, küçük bir binada deneme yayınlarına başlayan El Cezîre, kadrolarının meslekî yetersizliği nedeniyle bir türlü istenen atılımı gerçekleştiremiyordu. Katar hükümetinin finansal desteğine rağmen, ortaya çıkan sonuç oldukça amatördü, içerik de kimseyi tatmin etmeyecek kadar zayıf ve sıradandı. Bu şekilde, canlı yayına başlanması Şeyh Hamed’in içine sinmeyecekti. Proje, ister istemez rafa kaldırıldı.
İşte tam bu sırada, BBC el Arabiyye’nin yayınını durdurmasıyla, Şeyh Hamed’in eline altın bir fırsat geçti. Suudilerin ani kararıyla işsiz kalan 150 dolayında spiker, programcı, yapımcı, yönetmen ve teknisyen, toplu olarak Katar’ın başkenti Doha’ya davet edildi. Hepsi de BBC’nin üst düzey gazetecilik eğitiminden geçtikleri için meslekte son derece yetkin olan bu isimler, El Cezîre televizyonunun bugünkü şöhretinin ve başarısının da altyapısını oluşturdular.
1 Kasım 1996’da Doha’dan canlı yayına başlayan El Cezîre televizyonu, beklendiği gibi kısa süre içinde Arap dünyasında büyük bir sarsıntı, rahatsızlık ve gürültü yarattı. Halk kitleleri memnuniyetlerini ve coşkularını ifade ederken, hükümetler de sıklıkla Katar’ı protesto etti, hatta kanalın yayınları yüzünden zaman zaman diplomatik krizler bile yaşandı.
El Cezîre’nin oluşturduğu aşk-nefret ikilemi öylesine güçlüydü ki, dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsni Mubarek, 1999’da Katar’a yaptığı bir resmi gezi sırasında, kendisi aleyhine de yüksek sesli yayınlara yer veren televizyonun merkezini ziyaret etmekten kendini alamadı. Böylesine etkili yayınların küçücük bir binadan yapıldığını gördüğünde, Mubarek’in tepkisi şöyle oldu: “Yani şimdi bu kadar gürültü, bu kibrit kutusundan mı çıkıyor!”
Tarihin enteresan bir ironisi olarak, Suudiler, hiç farkında olmadan ve öyle amaçlamadan, El Cezîre televizyonunun kuruluşuna aracılık etmişlerdi. Yine tarihin bir başka ironisi olarak, aynı Suudiler şimdi Katar’a uygulanan ablukanın sebeplerinden biri olarak, El Cezîre televizyonunun varlığını gösteriyor. Ortadoğu’da ironiler bitmez.
.Maarif davamız
04:008/11/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yıllar önce Yemen’in başkenti Sanaa’da bir “Türk okulu”nu ziyaret etmiştim. Yirmili yaşlarda genç bir öğretmenle sınıfları gezerken, Yemenli çocuklara Türkçe öğrettiği atölyeye de sıra gelmişti. Tahtaya Fatih Camii çizilmişti, Fevzi Paşa Caddesi, Vatan Caddesi ve diğer belirgin mekânlar da işaretlenmişti. Arap çocuklara Türkçe öğreten bu genç öğretmen, belli ki bir yandan da İstanbul’a duyduğu hasreti dindirmeye çalışıyordu.
Maarif davamız
Maarif davamız
1 Kasım, Çarşamba
Türk okulu ifadesini tırnak içine alışımdan da tahmin edilebileceği gibi, -şimdiki meşhur adıyla- FETÖ’ye bağlı bir eğitim kurumuydu burası. Genç öğretmen, örgüt içindeki tayin usullerine uygun olarak, buraya kim bilir hangi dış görevinden sonra gönderilmişti. O zaman, “Bu çocuklara yazık oluyor, karın tokluğuna kendilerini kullandırıyorlar; durumun farkında da değiller” dediğimi hatırlıyorum. Çocukluk yıllarımdan beri, malum yapılanmayla ilgili fikirlerim aynı minvaldeydi zaten. Lise yıllarımıza denk gelen 28 Şubat süreci, bu düşüncemi daha da perçinlemişti.
Köylerinden-kasabalarından devşirilen saf Anadolu çocuklarının samimi çabalarının üstüne, yolun sonunda askeri darbeye bile dönüşecek şeytanî planlar bina edilmişti. Ülkenin en zeki ve birikimli çocuklarının harcanıp gittiği, potansiyellerinin dünyanın egemen sisteminin çarklarına meze yapıldığı, korkunç bir istismar düzeniydi bu aynı zamanda.
Geçtiğimiz cuma günü, Tunus’ta Maarif Vakfı tarafından açılan Türk okulunun kurdele kesme törenindeki konuşmaları dinlerken, aklımdan bunlar geçiyordu. İnsanların saf niyetlerinin sömürülmesi yoluyla semiren bir yapı, eğitim gibi hayati bir damardan girerek kişilerin, kurumların ve ülkelerin bünyelerine nüfuz etmişti. Yaratılan tahribat öylesine büyüktü ve oluşan “insan açığı” öylesine fazlaydı ki, bundan sonra gece-gündüz çalışmak ve yorulmadan gayret göstermek icap ediyordu.
Maarif Vakfı, işte tam da bu amaçla, “kâr amacı gütmeyen bir kamu vakfı” olarak geçtiğimiz yıl kuruldu. Özellikle yurtdışında FETÖ’ye bağlı okulların ıslahı ve yeniden yapılandırılması, Türkiye karşıtı zihniyetin bu toprakların kodlarıyla barışık bir bakışa tebdil edilmesi, bunun için gerekli kadroların yetiştirilmesi ve insan kaynağının temini, Anadolu irfanının dünyanın dört bir yanında temsil edilmesi, Maarif Vakfı’nın başlıca hedefleri.
Kuruluşunun üzerinden henüz sadece bir yıl geçmesine rağmen, Maarif Vakfı bünyesinde, dünyanın 18 ayrı ülkesinde 90 okul bulunuyor. Toplam 9 binden fazla öğrencinin eğitim gördüğü bu okullar, yerel kültürlerle ve değerlerle saygıya dayalı bir ilişki geliştirmiş. Eğitim alanında Türkiye Cumhuriyeti’ni en üst düzeyde temsil ettiği için, Maarif Vakfı’nın yurtdışındaki etkinliği de günden güne artıyor. Çeşitli ülkelerle imzalanan resmi protokol sayısı 23’e ulaşırken, 68 ülkeyle de Türk okulu açılması ya da mevcut okulların vakfa devri konusunda temas sağlanmış.
Nazik davetiyle Tunus’taki okulun açılışında bulunmamı sağlayan Maarif Vakfı Başkanı Prof. Dr. Birol Akgün Hocam, bana bu bilgileri bizzat verirken, dur-durak bilmeden sürdürdükleri faaliyetleri de heyecanla anlattı. “Yapılacak iş çok, ama şimdiye kadar oldukça iyi bir mesafe kaydettik” diyen Birol Hoca’ya göre, Maarif Vakfı’nın devreye girmesiyle birlikte Türkiye’nin yurtdışındaki imajına sunulan pozitif katkı daha da artacak.
Yine Tunus’ta kendisiyle uzun uzun sohbet etme imkânı bulduğum Maarif Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Türkben Hocam’la da gündemimiz, “yapılacak işler”in çokluğuydu. Okullar açmak ya da devralmak, belki işin en kolay yanıydı. Önümüzde duran asıl vazife, nitelikli insan yetiştirerek, eğitim davasını nesiller boyunca aktarılacak güçlü bir mirasa dönüştürmekti. Malum yapılanmanın, bu ülkenin potansiyelini kendi emelleri için heba etmesinin açtığı dinî, siyasal, toplumsal ve psikolojik yaraları tedavi etmeye çabalarken, eğitim sahasında onların ortaya koyduğu başarı eşiğinin çok ötesine geçmek gerekiyordu. Bunu yapabilmenin tek yolu da, kendisini eğitime adamış, derinlikli ve geniş ufuklu nesillerin yetiştirilmesiydi.
Maarif Vakfı’nın yapmaya çalıştığı şeye dair düşünürken, şu nokta da ister istemez karşımıza çıkıyor: Eğitime yatırım, sonuçları şimdiden ve bugünden görünmeyecek kadar uzun soluklu bir çaba demek aynı zamanda. Attığınız tohumun ağaca dönüştüğünü görmek için hem her adımını yakından izlemek hem de yolun sonuna kadar sabretmeyi bilmeniz gerekiyor. Eğitim alanında hormonlu büyüme hayır getirmeyeceği gibi, meyveyi bir an önce görmek için sabırsızlık göstermek de fayda sağlamıyor.
Maarif Vakfı, bu anlamda, geleceğimize yönelik olarak atmamız gereken adımlar noktasında çok ciddi bir imkân anlamına geliyor. Bugün sabırla, sebatla, sevgiyle ve ilgiyle saçılan tohumların ağaca dönüştüğünü ve meyveye durduğunu muhtemelen gelecek nesiller görecek. Günümüzün sıcak politik meselelerinin bizi sabırsızlığa sevk etmesine izin vermeden, stratejik bir planlama dâhilinde, ‘insan’ yetiştirmeye odaklanırsak, karşımızdaki dünyayla aradaki farkı kapatma noktasında da ümitlenebiliriz.
Rehine
04:0011/11/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Lübnan’ın önemli gazetelerinden el-Ahbâr’ın 6 Kasım tarihli manşeti tek kelimeden oluşuyordu: Rehine. Kapakta müstafi Başbakan Saad Hariri’nin boydan bir fotoğrafı vardı, tam karşısında da küçük bir karede Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman. Hizbullah’a yakınlığıyla bilinen gazetenin vermek istediği mesaj, gayet açıktı. Hariri, Suudiler tarafından Riyad’da rehine olarak tutuluyordu.
Rehine
Rehine
1 Kasım, Çarşamba
Gerçekten de, Riyad’a yaptığı resmi ziyaret sırasında, geçtiğimiz cumartesi günü aniden istifasını açıklayan Saad Hariri, o günden bu yana ülkesine dönmedi. Rehine tutulduğu algısını güçlendiren bu durum, Hariri’nin, aynı gün gözaltına alınan Suudi prenslerle ve milyarder işadamlarıyla birlikte alıkoyulduğuna dair haberlerle daha da karmaşık bir hal aldı. Sonraki günlerde Suudi Arabistan Kralı Selman ve Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed bin Zâyed’le görüşen Hariri’nin hâlen Riyad’da bulunduğu biliniyor.
İstifasını duyururken hayatının tehlikede olduğunu ve 14 Şubat 2005’te Beyrut’ta öldürülen babası Refik Hariri gibi suikasta kurban gitmekten korktuğunu belirten Saad Hariri, İran’ı bölgeyi istikrarsızlığa ve kaosa sürüklemekle suçladı. Geçen yıl Hizbullah’ın desteğiyle başbakanlık koltuğuna oturan ve Lübnan’ın iç dengelerini gayet iyi bilerek bu makama gelmeyi kabul eden Hariri’nin İran’ın bölgesel faaliyetleri hakkında yeni uyanırmışçasına konuşması ilginç. Dahası, Lübnan gibi bir ülkede babasının akıbetine uğrama ihtimali her zaman vardı; bunu da ‘aniden’ fark etmiş olamaz. Tüm bunlar, Hizbullah’ın “Hariri, Suudi Arabistan tarafından zorla istifa ettirildi” iddiasını güçlendiren hususlar.
***
1930’larda Fransızların oluşturduğu siyasal iskelet gereği, Lübnan’da cumhurbaşkanı Marunî Hıristiyanlardan, başbakan Sünni Müslümanlardan, meclis başkanı da Şii Müslümanlardan seçiliyor. Oluşturulan statükonun bozulmaması için 1932’den beri nüfus sayımının bile yapıl(a)madığı Lübnan’ın bu kaotik siyasal yapısı, ülkeyi dış müdahalelere açık hale getiriyor. Fransa başta olmak üzere Batılı ülkeler, Suudi Arabistan’ın başını çektiği bölgedeki Sünni ülkeler ve İran, Lübnan’ın iç yapısına durmaksızın müdahale ediyor. İran, Hizbullah’ı maymuncuk gibi kullanırken, Suudilerin Lübnan sahnesindeki Truva atı ise Hariri ailesi.
ABD’nin yönlendirmesiyle ve rehberliğiyle bölgedeki etkinliğini artırmak için hamle üstüne hamle yapan Suudi Arabistan’ın karşısında, yine bölgesel etkinliğini artırmak için Lübnan’a, Suriye’ye, Irak’a, Yemen’e.. müdahale eden bir İran var. Bölgedeki mevcut kaosun nedenlerini konuşurken, sadece “ABD’nin kuklası yönetimler”i değil, İran’ın kendi hegemonyası için attığı adımları da dile getirmek gerekiyor. Lübnan devletinin (ordu, bürokrasi, istihbarat) kılcal damarlarına kadar yayılmış olan Hizbullah ve İran etkisini vurgulamadan, sadece Suudilerin dışarıdan duruma müdahil oluşunu dile getirmek, meseleyi eksik (ve yanlış) yorumlamak olur.
Daha 2006’larda evlerini-dükkânlarını Hasan Nasrallah posterleriyle donatan Ortadoğu’daki geniş Sünni kesimler, bugün ABD ve İsrail’i İran karşısında “ehven-i şer” olarak görmeye başlamışsa, bunun sebeplerine de kafa yormak gerekir. Sorunun cevabı sadece “mezhepçilik” değildir. Suriye’de İran-Rusya-Hizbullah cephesi eliyle can veren siviller ve harabeye dönen şehirler, İran’ın hanesine kara bir leke olarak yazıldı. Bölge bugün İran’a ve Hizbullah’a yapılacak Batı müdahalesine psikolojik olarak hazırlandıysa, İran’ın “Nerede hata yaptık?” sorusunu sorması ve hata yapmakta artık Suudi Arabistan’la yarışmaması gerekir.
Şu anda Yemen, bu hata yarışının acıklı bir tablosu olarak İslâm dünyasının karşısında duruyor. Kolera salgınından açlığa, Yemenliler ‘kendileri adına’ savaşanların masa başında verdiği düşüncesizce kararların acısını çekiyor. ABD’den aldığı silahla Yemen’i bombalayan Suudi Arabistan’ın karşısında, Hûsî milisleri Rus silahlarıyla donatan İran duruyor. Vebali konuşurken, sorumluluğu iki tarafa da paylaştırmak şart.
***
Suriye’den Irak’a, Lübnan’dan Yemen’e bölgeyi düşününce, ‘rehine’ sözcüğünü belki sadece Saad Hariri için değil, Ortadoğu’nun birçok siyasi hareketi ve aktörü için de kullanmamız gerekir. “Vekâlet savaşları” olarak özetlenen mevcut süreçler, birbiriyle direkt şekilde savaş(a)mayan ülkelerin vekilleri eliyle uydu ülkeleri karıştırdıkları, bunu yaparken de dış aktörlerden destek aldıkları, can veren masum sivil sayılarının sadece istatistiksel anlamda değer taşıdığı, kalpleri ve vicdanları körelten bir döneme de işaret ediyor.
Rehine, aslında bu anlamda hepimiziz. Bölgemiz ve halkları, içeriden ve dışarıdan rehin alınmış durumunda. Devletlerin, hükümetlerin ve silahlı örgütlerin vicdanları hiçe sayan kalkışmaları, hepimizi esir ediyor: Akıllarımızı, vicdanlarımızı, kelimelerimizi, sözlerimizi…
***
Tüm bunlarla yakından bağlantılı olarak, Suudi Arabistan’da yaşanan tasfiye süreci, önümüzdeki yazının konusu olsun. Manzara epey netleşti, yapbozun parçaları büyük oranda tamamlandı çünkü.
Çıkmaz sokak
04:0015/11/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan’ın kurucu kralı Abdulaziz’in 1953’teki ölümünden hemen sonra, yerine geçen en büyük oğul Suûd’la kardeşi Faysal arasında amansız bir güç mücadelesi baş göstermişti. Petrol gelirlerinin ülkeye akmaya başladığı bir zamanda tahta oturan Suûd, müsrif yaşantısı sebebiyle eleştiri oklarının hedefindeydi. Kraliyet ailesinin içinden de destekçilere kavuşan Faysal, ağabeyini zaman içinde saf dışı bırakacak, nihayet ulemânın onayıyla 1964’te tahta oturacaktı. Kral Suûd’un kardeşi lehine tahttan indirilmesi, ülke tarihinde de bir ilk olacaktı.
CHP Antalya'da itiraza hazırlanıyor
CHP Antalya'da itiraza hazırlanıyor
7 Haziran, Pazar
Suûd’la Faysal arasındaki kapışma kraliyet ailesini içeriden iki ana kampa ayırmıştı. Zamanla Suûd’un destekçileri azalsa da, ayrışma çok keskin ve derindi. Ulemâ sınıfının tahttan indirmeye onay verdiği 1964’teki nihai karar anında bile, Faysal’ın karşısında bazı kardeşleri duruyordu. Bunlardan biri Musâid bin Abdulaziz’di. Musâid’in oğullarından Faysal, kendisiyle aynı ismi taşıyan amcası Kral Faysal’ı 25 Mart 1975’te Riyad’daki sarayında vurarak öldürecekti.
Suûd-Faysal geriliminin doruğa çıktığı 1950’lerin sonunda, Suudi Arabistan kraliyet ailesi içinde bir bölünme daha yaşandı. Kendilerine “Özgür Prensler” (Umerâ el-Ahrâr) adını veren bir grup prens, ülkenin modernize edilmesi ve Batı standartlarında bir demokrasiye dönüştürülmesi için kazan kaldırdı. Suûd ve Faysal’ın kardeşleri Prens Talâl bin Abdulaziz’in liderliğinde bir araya gelen gruba, yine kurucu kral Abdulaziz’in oğullarından Prens Fevvâz, Prens Nevvâf ve Prens Bedr de destek veriyordu. O dönemde resmen serbest olan köleliğin kaldırılması da dâhil olmak üzere çok sayıda talebi dillendiren prenslere kraliyet ailesi içinden destekçiler de çıkmıştı. (Grubun lideri Prens Talâl’ın oğlu Velîd, sonraki yıllar içinde kraliyetin en güçlü ve zengin adamlarından biri haline gelecek, nihayet 2017’nin kasımında ‘yolsuzluk’ sebebiyle gözaltına alınan isimlerden biri olacaktı.)
Böylece, bir yandan Suûd-Faysal mücadelesi sürerken, diğer yandan Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın desteklediği yeni bir iç muhalefet akımı belirmişti. 1960’ların başında Suudi Arabistan kraliyet ailesi içindeki nüfuz çatışması, böyle üç klik halinde sürüyordu. Dışarıdan bakıldığında, ülkenin istikrarını ve geleceğini tehdit eden bir durumdu bu.
Kısa süre sonra “Özgür Prensler Hareketi” adını da alan muhalif akımın üyeleri, vatandaşlıkları ellerinden alınarak Veliaht Prens Faysal tarafından Lübnan’a sınır dışı edildi. Özgür Prensler, daha sonra Mısır’ın başkenti Kahire’ye yerleşerek, ülkelerine ve Suudi kraliyet ailesine karşı açıktan mücadeleye başladılar.
Özgür Prensler, Suudi Arabistan’ın modernleşmesi ve demokratik bir ülkeye dönüşmesi için bastırırken, 1962’de Mısır’ın Yemen’e müdahalesi gerçekleşti. Cemal Abdunnâsır’ın Yemen’in güneyindeki sosyalist yönetimi desteklediği, Suudi Arabistan’ın ise buna karşılık kuzeydeki aşiret güçlerine destek verdiği kanlı iç savaşın ilk evresinde, Özgür Prensler tamamen Kahire’nin yanında durdular. Ardında 200 binden fazla ölü bırakan savaş, Mısır’ın 1967’de İsrail karşısında uğradığı ağır hezimetin ardından mecburen Yemen’den çekilmesiyle sona erdirilebilecekti.
Cemal Abdunnâsır’ın, “Arap halkları, Kudüs’ü özgürleştirmek için ilk önce Riyad’ı özgürleştirmeliler” söylemine rağmen Mısır’ı desteklemeyi sürdüren Özgür Prensler, 1964’de Faysal kardeşi Suûd’u devirip tahta çıkınca, ülkeleriyle uzlaşma yoluna gittiler. Kral Faysal kardeşleri için genel af ilan etti, vatandaşlıklarını geri verdi ve hepsini yeniden ülkeye kabul etti.
Bu tarihten itibaren resmen sona eren “Özgür Prensler Hareketi”nin ideallerini, Kral Faysal tahtta bulunduğu 11 yıllık süre boyunca tümüyle gerçekleştirdi. Faysal, Suudi devlet sistemindeki esneme payını tamamen kullanmış, devleti mevcut şartları içerisinde “olabilecek en modern” duruma getirmişti. Bundan ötesi, artık Suudi Arabistan’ın devlet temellerini tamamen yıkıp sosyolojisini parçalayarak, yerine yeni bir devlet ve düzen kurmaya çalışmak anlamına gelirdi. Bugünlerde Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ‘yolsuzluk operasyonları’ ya da “Ilımlı İslâm’a döneceğiz” söylemiyle yapmaya çalıştığı şeyin ta kendisi yani. Bunun ne kadar riskli bir kumar olduğunu, bütün bölge olarak yaşayarak göreceğiz.
Tam 100 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu topraklarının parçalanmasıyla oluşturulan günümüzdeki Arap siyasal haritası, yeniden bir parçalanma ve dağılmanın eşiğinde. Arap Baharı’nı da Körfez’deki gelişmeleri de aynı denkleme oturtabilirsiniz. 100 yıl önce İngilizlerin ve Fransızların bölgeye attığı neşterlerin yarası hâlâ kanamaya devam ederken, bugün onların yerini ABD ve Rusya almış durumda. Tarihi “keşke”lerle okumak faydasız ve anlamsız, ama bugünün yeni lider adaylarının en azından yakın tarihi biliyor olmalarını dileyebiliriz.
Yaşlı babasının yerine tahta çıkıp uzun yıllar Suudi Arabistan’ı yönetme hayali kuran Prens Muhammed bin Selman’a, ülkesinin ve bölgesinin yakın tarihteki serüvenini anlatan danışmanları var mıdır acaba?
İnsana umut veren şeyler
04:0018/11/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta sonu, bir grup meraklı ve ilgili insanla İslâm dünyasındaki son gelişmeler hakkında hasbihal etmek üzere Malatya’daydım. İlk kez yolumun düştüğü Malatya’yı, gün içinde teşehhüt miktarı ziyaret edip döndüğüm Elaziz ve Harput’u sükûnet ve huzur içinde buldum. Kasım ayına hiç münasip görülmeyen ama çok da yakışan ılık ve güneşli bir havanın eşlik ettiği seyahatim, içimi umutla ve sekînetle doldurdu.
Ronaldo'nun annesine gümrük şoku
Ronaldo'nun annesine gümrük şoku
8 Haziran, Pazartesi
Malatya’da Bilgi Yolu Eğitim, Kültür ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (kısa adıyla BİLSAM) misafiriydim. 2005 yılında, farklı toplumsal kesimlerden gelen çok sayıda akademisyen, eğitimci, kamu görevlisi ve işadamının katkılarıyla kurulan BİLSAM, Malatya merkezli çalışmalar yapsa da, faaliyetlerindeki derinlik ve çap, bir Anadolu şehrinin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Düzenli seminer ve konferanslarla, yayımlanan kitap, rapor ve dosyalarla, organize edilen gezi ve seyahatlerle ciddi bir eğitim ocağına dönüşen BİLSAM’ın belki de en büyük özelliği, “sivil toplum kuruluşu” kavramının içini tam olarak doldurabilmiş olması. Amaçlarını “yolda olmak” ve “gök kubbede hoş bir sada bırakmak” olarak tanımlayan BİLSAM ekibi, bunu çoktan başarmış görünüyor.
11 Kasım Cumartesi sabahı İslâm dünyasındaki son gelişmeleri değerlendirdiğimiz uzun toplantıyı, akşam Kudüs’le ilgili gerçekleştirdiğimiz özel oturum izledi. Her ikisinde de ilgili, meraklı ve dikkatli bir kitleydi karşımdaki. Sorularla, eleştirilerle ve çarpıcı gözlemlerle konuşmalara katkılarını izlerken, ne yalan söyleyeyim, “Anadolu irfanı” dediğimiz kavrama inancım bir kere daha tazelendi.
Malatya’da şahit olduğum bu eğitim seferberliği, asıl yapmamız gereken şeyleri bir kere daha hatırlattı bana:
Siyasetin ve politikanın dalgaları arasında boğulmadan, günceli sıkı takip ederek ama orada takılıp kalmadan, insan yetiştirme amacından ve hedefinden hiç sapmadan, sonucu etkileme ve neticeyi görme saplantısına düşmeden, ihlasla ve sabırla çalışmak… Şu anda elde bulunan imkânların şükrünü eda etmek ve bizden sonraki nesillere kalıcı şeyler bırakabilmek ancak bu şekilde mümkün zira.
***
Bu haftanın insana umut aşılayan ikinci gelişmesi, İlmî Etüdler Derneği’nin (İLEM) uzun süredir hazırlıklarını sürdürdüğü “İslâm Düşünce Atlası”nın yayımlanması oldu. Perşembe günü İstanbul’da düzenlenen bir toplantıyla tanıtımı yapılan dev çalışma, Müslümanların dünya üzerinde bıraktığı ilmî ve kültürel izlerin ayrıntılı ve derinlikli bir panoramasını çiziyor. Akademik yükünü İLEM’in üstlendiği “İslâm Düşünce Atlası”, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle yayımlanmış.
Hem üç ciltlik bir ansiklopedi hem de görsellik açısından tatmin edici bir tasarıma sahip web sitesi olarak okurun beğenisine sunulan “İslâm Düşünce Atlası”nın temel gayesi, “İslâm düşünce tarihine dair bir zaman çizelgesi oluşturmak ve bunu mekân bilinciyle daha anlaşılır hale getirmek”. İslâm tarihi boyunca coğrafyamıza damgasını vurmuş kişileri, akımları, ekolleri, şehirleri, mimari eserleri ve kültür havzalarını “İslâm Düşünce Atlası” içinde bulmak mümkün. Proje, bu yönüyle tarihin ve coğrafyanın derinliklerine doğru uzun bir yolculuk vaad ediyor.
“İslâm Düşünce Atlası”na kadar, Müslümanların tarihte ve coğrafyada bıraktığı izlerin genel manzarasını tasvir eden iki eser daha vardı elimizde: Rahmetli İsmâil Râcî Farûkî ve eşi Lâmia Hanım’ın birlikte kaleme aldıkları “İslâm Kültür Atlası” ve Markus Hattstein’ın editörlüğünde hazırlanan “İslâm Sanatı ve Mimarisi”. İkincisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sponsorluğunda Türkçeye kazandırılan bu iki hacimli eser, konuya ilgi duyanlara keyifli bir okuma ve öğrenme serüveni sunuyordu. Şimdi, “İslâm Düşünce Atlası” da bunlara eklenerek, seri üçlü bir set haline geldi, çok da iyi oldu.
***
Maddî imkânlar ve konfor arttıkça üretimin düşmesi, genç nesillerin imkânların kıymetini yeterince bilememesi, iktidarın ve gücün bünyede sebep olduğu manevî eksiklikler, kültürel iktidar alanında bir türlü üstünlük sağlanamaması vb. konular, sohbetlerimizin klâsik gündemi bugünlerde. Kimimiz, önümüzdeki genel manzaraya bakıp hepten ümitsizliğe düşmeye ve her şeyin mahvolduğunu düşünmeye de meyyal üstelik.
Oysa hayatın doğası böyledir. Her şey aynı anda ve sürekli biçimde mükemmel olmaz. Aslına bakarsanız, “mükemmel” diye bir şey de yoktur. Hayat, eksiklikleri tamamlama ve orayı buraya yetirmeye çalışma çabasından ibarettir. Emek verdiğimiz birçok şeyin nereye gittiğini ve sonuçlarının ne olduğunu görmeye ömürlerimiz yetmeyecektir. Bunu bilmeden çalışınca yapılan işler derme-çatma ve geçici / uçucu olurken, ironik biçimde sonuca odaklanmadan ve sonrasını hesaplamadan deli gibi çalışanlar başarıya ulaşmaktadır. Hayatın doğası böyledir.
Sen, ben, o, biz… Hepimiz, bulunduğumuz alanlarda, elimizden ne gelirse yapacağız. Kolektif bir birikimin oluşması, ancak böyle gerçekleşebilecek. Gelecekte birileri, bugün şikâyet ettiğimiz şeyleri düzeltmek üzere kolları sıvayacak. Bizim bugün yaptıklarımız, işte o gelecek nesillerin işlerini kolaylaştıracak, yollarını aydınlatacak. Medeniyet dediğimiz şey de zaten böyle meydana gelmiyor mu?
Harameyn emaneti
04:0022/11/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Merkezinde Kâbe’nin bulunduğu Mescid-i Haram, müteveffa Suudi Arabistan Kralı Abdullah tarafından 2011’de başlatılan dev bir projeyle, üçüncü kez genişletildi. Çevredeki yüzlerce binanın istimlak edilerek yıkılması suretiyle açılan alanda, mescidin kapasitesini 1 milyon 200 bin insanın aynı anda namaz kılabileceği şekilde büyüten bir yapılar silsilesi inşa edildi. Aynı zamanda Mescid-i Haram’ın etrafına onlarca yeni lüks otelin yapımını da kapsayan proje çerçevesinde, Ecyad Kalesi’nin yıkılmasıyla oluşturulan bölgeye dev bir saat kulesi-rezidans dikildi. Kurucu Kral Abdulaziz adına vakfedilen binanın bütün kira ve kat satış gelirleri, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’nin ihtiyaçlarına harcanıyor.
Harameyn emaneti
Harameyn emaneti
15 Kasım, Çarşamba
Yaklaşık beş yıl devam eden inşaat çalışmaları, bu dönemde hac ve umre için Mekke’yi ziyaret eden Müslümanlara oldukça zahmetli zamanlar yaşattı. Kâbe’nin etrafındaki tavaf alanının ve Osmanlı döneminden kalma revakların da elden geçirildiği inşaat, planlanandan uzun sürdü ve pahalıya mal oldu. Bu arada meydana gelen vinç kazasında, 100’den fazla Müslümanın Mescid-i Haram içinde vefat etmesi de, inşaat sürecinin acı hatıralarından biri olarak hafızalara kazındı.
Neyse ki, geçtiğimiz yıl inşaat büyük ölçüde tamamlandı, Mescid-i Haram’ın ana alanı kullanıma açıldı. Kâbe’nin çevresi, tavaf alanı, revaklar ve Kâbe’ye bakan üst katlardaki çalışmalar bittiğinden, Müslümanlar da ibadetlerini daha rahat bir ortamda eda etmeye başladılar. Mescidin daha dışarıdaki ve yukarıdaki bölümlerinde inşaat hâlen sürse de, bu günlük ibadet akışını ve insanların Kâbe sahasına giriş çıkışlarını etkileyecek bir durum değil.
Hal böyleyken, bu aybaşında Kâbe’nin hemen yanında ani bir inşaat daha başlatıldı. Daha geçtiğimiz yıl yenilenen mermer kısım söküldü, tavaf alanının dörtte birini kaplayacak şekilde büyük bir şantiye sahası ortaya çıktı. Kepçelerin de çalışmaya başladığı alandaki kazılar nedeniyle, Kâbe’nin etrafındaki tavaf alanı da küçüldükçe küçüldü. Kâbe’nin çevresi seyyar plastik bariyerlerle sarıldı, alana giriş-çıkışları sağlayan kapıların çoğu kapatıldı. İnşaat sebebiyle yürürlüğe koyulan tüm bu uygulamaların yanı sıra, Mescid-i Haram’ın içinde ve çevresinde güvenliği sağlayan görevlilerin sayısındaki artış da dikkatleri çekiyordu.
Dikkat çeken bir şey daha vardı:
Kâbe’de inşaatın başlamasıyla hemen hemen aynı anda, başkent Riyad’da Suudi Arabistan tarihinin en çalkantılı günleri de yaşanıyordu. Yolsuzluk gerekçesiyle çok sayıda prens, eski bakan ve nüfuzlu işadamı gözaltına alınmış ve bunların toplamda 800 milyar doları bulan mal varlıkları dondurulmuştu. Kral Selman’ın tahtı kısa süre sonra kendisine devretmesine kesin gözüyle bakılan oğlu Prens Muhammed’in emriyle gerçekleştirilen operasyon, elbette yolsuzluk perdesi altında bir siyasi geçiş hazırlığıydı. 32 yaşındaki veliaht prense tahtın sorunsuz nakli için tasarlanan süreçte, hiçbir pürüzün çıkmaması isteniyordu. ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in Riyad’da bizzat Prens Muhammed’le baş başa hazırladığı iddia edilen plan, Suudilere yeni dönemde biçilen rolün de çerçevesini çiziyordu.
Kâbe’de başlatılan ani inşaat, işte tam da bu geçişin sorunsuz olması için uygulamaya koyulmuş bir tedbir gibi görünüyor. Suudiler, 20 Kasım 1979 günü sabah namazında başlayıp tam iki hafta süren ve tarihe “Kâbe Baskını” olarak geçen kanlı olayların tekrarından ürktükleri için, ülkenin içinden geçtiği bu kritik dönemeçte Mescid-i Haram’a erişimi en kısıtlı düzeye indirmeye çalışıyorlar, tahmininde bulunmak çok temelsiz sayılmaz. Kapıların çoğunun inşaat bahanesiyle kapatılması, tavaf alanının dörtte üç oranında daraltılması, giriş-çıkışların kolaylıkla kontrol edilebilen bir-iki noktadan sağlanması, mescit içinde ve dışında güvenlik tedbirlerinin en üst düzeye çıkarılması vb. gibi tedbirlerin tamamen “Mescid-i Haram’ın kontrolünü yitirmemek” amacına matuf olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Suudi Arabistan’da “yönetim” dendiği zaman sadece siyasal yapı kastedilmez; Mekke ve Medine’den dolayı, ülkenin taşıdığı bir de manevi emanet var. Suudi Arabistan’da yönetimin istikrarı ve bekası, Harameyn’in (Mekke ve Medine) lâyık olduğu biçimde idare edilebilmesiyle de yakından ilgili. Bu konuda ortaya çıkacak bir zaaf manzarası, bir an önce babasının yerini almak için sabırsızlandığı görülen Prens Muhammed bin Selman’ın ayaklarının altından hem halının hem de tahtın kaymasına neden olabilir. Genç Prens, bu yönden İslâm dünyası nazarında da imtihanda.
Tüm bunların üstüne, “Ben Tsiyon” ismini kullanan bir Yahudi blog’cunun Mescid-i Nebevî’yi ziyaret edip, içeride Müslümanlarla fotoğraf çektirmesi, ardından da görüntüleri geçtiğimiz günlerde sosyal medyada gururla paylaşması, Harameyn emanetine nasıl sahip çıkıldığının bundan sonra daha yoğun şekilde tartışılacağı yeni bir dönemin de başlangıcı aslında. Bu süreç, her açılışında Suudi yönetiminin hızla ve panikle kapattığı “İslâm dünyası, Harameyn’i ortak bir konseyle yönetsin” tartışmasını yeniden alevlendirecek gibi görünüyor. Bu defa daha somut ve Suudi yönetimini sıkıştırıcı deliller eşliğinde üstelik.
Keşke…
04:0025/11/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Altı yıldan fazla devam eden yıkımın ardından, Suriye’deki savaşın artık sona yaklaştığı görülüyor. Siyasi çözüm gayretlerinin yoğunlaştırıldığı yeni süreçte, an itibariyle görünen manzara şu: Beşşar Esed rejiminin düşmemesi için bütün gücünü ortaya koyan İran-Rusya cephesi, savaştan galip çıktı. Rejim karşıtı bazı küçük grupların sahadaki etkinliği yer yer devam etse de, Suriye’nin bundan sonraki siyasi manzarasını büyük ölçüde Tahran ve Moskova’nın birlikte yürüteceği ‘barış süreci’ belirleyecek.
Keşke…
Keşke…
19 Kasım, Pazar
Suriye krizinin çözümü için kurulan masada Türkiye de yer alıyor. Suriye’deki olayların neden olduğu bölgesel sorunların en büyük muhatap ve mağdurlarından biri olarak, Türkiye’nin de çözümde yer alması elbette çok önemli ve gerekli. Türkiye’nin dışlanacağı hiçbir sürecin bölgeye hayır getirmeyeceği ve sürdürülebilir olmayacağı zaten belli.
Devletler ve hükümetler, zamanın ve konjonktürün icabı olarak farklı pozisyonlar alabilir. Birkaç yıl önce “o zaman için doğru” olan bir şey, aradan vakit geçtikten sonra artık devam ettirilemez bir yüke dönüşebilir. Savunduğunuz bir durum, şartların değişmesiyle başka bir hale dönüşebilir. Bu anlamda, devletlerin ve hükümetlerin politikalarını değiştirmesi, yeni durumlara göre tavır geliştirmesi ve önceliklerini yeniden sıralaması gayet anlaşılır bir durum. Siyasetin, özellikle de dış politikanın doğasında var olan bir şey bu. Bir noktada takılıp kalmak, çoğu kez hatalarda ısrar sonucunu doğuruyor.
Siyaset, siyasetçiler, devletler ve hükümetler için durum böyle. Ancak onları izleyen kitlelere ve özellikle de halkı aydınlatma vazifesini üstlenmiş kişilere bir de görev düşüyor: Zamanın şartları gereği alınan mecburi pozisyonları “mutlak doğru” gibi sunmamak; ittifak kurulan ülkelerin de aslında kendi ajandalarının peşinde koştuğu gerçeğini hiç unutmamak.
Suriye örneği üzerinden, bu durumu somutlaştıralım:
İran ve Rusya, Suriye’de bir savaş verdi. Halep başta olmak üzere İslâm şehirlerinin Rus savaş uçakları tarafından bombalandığı, masum sivillerin yıkıntıların arasında can verdikleri, en az muhalif unsurları destekleyen dış güçler kadar Rusya ve İran’ın da yıkıma hizmet ettiği bir savaştı bu. Esed rejimini düşürmemek için yüzbinlerce insanın feda edildiği, halkın ciddi bir kesiminde nesiller boyunca sürecek bir travma sürecine neden olan, acılarla dolu bir savaş... Bu savaşın sonucunda, bugün geldiğimiz noktada, Türkiye’nin İran-Rusya cephesi ile yakınlaşmak ve daha büyük zararlardan korunmak amacıyla bu cepheyle müzakereye girişmek durumunda kalması, İran ve Rusya’nın savaş boyunca işlediği suçları bize unutturmamalı. “Suriye’deki yabancı savaşçılar” konusunu haklı olarak gündeme getirirken, bu paranteze Hizbullah’ı ve İran’ın ta Afganistanlardan Suriye’ye taşıyıp getirdiği Şii milisleri de dâhil etmeyi unutmamalı.
ABD-İsrail-NATO çizgisinin İslâm coğrafyasında neden olduğu yıkım ortada. Bu yıkım ne masum gösterilebilir, ne de meşrulaştırılabilir. Ancak sırf ABD-İsrail-NATO çizgisine mesafeli diye, Rusya’ya “sütten çıkmış ak kaşık” muamelesi de yapmamak gerekiyor. Örneğin, daha geçen gün Soçi’de Suriye müzakereleri sürerken, Srebrenitsa Soykırımı’nın faillerinden Sırp Komutan Ratko Mladiç hakkında açıklanan müebbet hapis cezasına itiraz eden de yine Rusya oldu. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, kararı adil bulmadıklarını açıkladı. Böyle bir Rus siyaseti ile müzakere ettiğimizi, Suriye’deki hadiselere Rusya’nın bakışının da aynen bu şekilde olduğunu hiç akıldan çıkarmamak icap ediyor.
Dışişleri bakanlığımız ve diplomatlarımız elbette farkındadır, ama halk olarak bizim de görmemiz gereken bir başka şey de şu: İran’ın, Rusya’nın ve Türkiye’nin Suriye’yle ilgili öncelikleri birbirinden oldukça farklı. Özellikle İran’la Rusya arasında, bütün yakın görüntülerine rağmen, Suriye konusunda kıyasıya bir rekabet var. Ama her iki ülke de diplomasi sanatında epey inceldiklerinden, bu rekabeti ustaca götürüyorlar. Türkiye’yle ilişkilerinde de bu ustalık görülüyor. ABD-NATO çizgisi rekabet ve kıskançlığı düşmanlık boyutuna taşırken, İran-Rusya cephesinde yüze gülen-arkadan plan kuran bir tutum var. Türkiye olarak, siyasetimizi ve müzakere sürecimizi yürütürken, masaya birlikte oturduğumuz ülkelerin “sadece Türkiye’nin iyiliği için” çalışmadıklarını da hep akılda tutmalıyız.
Keşke İslâm dünyası ve Müslümanlar , “iki acımasız dünya arasında” kalmaya ve birini tercihe mecbur olmasaydı… Keşke Türkiye, iki kutuptan “ehven-i şer” olanı seçmek mecburiyetinde kalmasaydı… Keşke Müslüman ülkeler, birbirleriyle mücadele ve savaş yerine, ortak düşmanlara odaklanma feraseti gösterebilseydi… Keşke Suriye meselesi, Müslüman ülkelerin liderleri tarafından daha en başında, olaylar ilk patlak verdiğinde hikmetle, basiretle ve cesaretle çözülebilseydi… Keşke Suriye, bu topraklara sadece kendi menfaatleri açısından yaklaşan ve yaşanan acıları umursamayan -ABD olsun, NATO olsun, Rusya olsun- dış güçlerin satranç tahtasına dönüştürülmeseydi… Keşke…
Ateş Sisi’nin ayaklarına
04:0029/11/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mısır’ın Kuzey Sina bölgesindeki el Ariş kentinde bulunan Ravda Camii’ne cuma günü düzenlenen ve ardında en az 305 ölü bırakan vahşi saldırı, terörün hiçbir kutsal gözetmeyen çirkin yüzünü bir kez daha gözler önüne serdi. Mısır Başsavcılığı, camiye 25-30 kişilik bir grubun saldırdığını ve saldırganların IŞİD bayrağı taşıdığını duyurdu. Örgütten henüz resmi teyit gelmese de, olayın biçimi ve hedef kitlesi, IŞİD’i zaten ‘olağan şüpheli’ haline getiriyor.
Ateş Sisi’nin ayaklarına
Ateş Sisi’nin ayaklarına
15 Kasım, Çarşamba
Hedef seçilen Ravda Camii, Sina’nın en etkili tasavvufî cemaatlerinden Cerîriyye’nin merkeziydi. Silahlı Selefî hareketlerin tasavvufa bakışı göz önüne alındığında, saldırı mekânının da tesadüfen seçilmediği anlaşılıyor.
Cerîriyye tarikatının kurucusu, yüzyıllardır Sina’da yaşayan Cerîrât kabilesine mensup İyd Ebû Cerîr (1910-1971). Nesebi, Hz. Peygamber’in sahabîlerinden Ukkâşe bin Mihsân el Esedî’ye (Kahramanmaraş ilimizde medfûn bulunduğuna inanılan, ‘Ökkeş’e dönüşen ismi bu nedenle Maraş yöremizde çok yaygın olan sahabî) kadar uzanan İyd Ebû Cerîr’in tasavvufla tanışması 1950’lerde gerçekleşmiş. Filistin’e yaptığı bir ziyaret sırasında, bölgede sevilen bir Şâzelî şeyhiyle yakın muhabbet kuran İyd, tasavvuf yoluna bu şekilde intisap etmiş. Sina’ya döndükten sonra kendi tarikatını tesis eden Şeyh İyd, 1967’de İsrail’e karşı alınan yenilginin ardından Sina’yı terk ederek Şarkiyye eyaletinde küçük bir kasabaya yerleşmiş. Ömrünün son yıllarını burada geçiren Şeyh İyd, ölümüne kadar, inşa ettirdiği tekke ve camide tasavvufi faaliyetlerini sürdürmüş.
Şeyh İyd Ebû Cerîr, Mısır yakın tarihinde siyasi rolü ve devlet politikalarına açıktan desteğiyle de tanınan bir tasavvuf şeyhi. 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail, Süveyş Kanalı’nı millileştiren Mısır’a savaş açtığında, Şeyh ve talebeleri Sina’da aktif bir direniş örgütlemişler. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’la Şeyh İyd arasındaki özel yakınlık da bu dönemde başlamış. Abdunnâsır, 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda Mısır askerlerine sahada büyük yardımları dokunan Cerîriyye tarikatını hep gözetmiş. Hatta Şeyh İyd’e olan sevgisini, kendisine son model bir makam aracı hediye ederek göstermiş. Tarikat mensupları arasında dolaşan bir hikâyeye göre, Şeyh Cerîr bir gece rüyasında Cemal Abdunnâsır’ın yemeğine zehir katılacağını görmüş. Uyanınca hemen Mısır istihbaratıyla temasa geçen Şeyh, Abdunnâsır’ı rüyasından haberdar ederek ölümden kurtulmasına vesile olmuş.
Cerîriyye tarikatı, Cemal Abdunnâsır’dan sonra Muhammed Enver Sedat ve Muhammed Husni Mübarek dönemlerinde de devletle ve istihbaratla yakın irtibatını sürdürmüş. Şeyh İyd’den itibaren bugün postta yedinci şeyhin oturduğu Cerîriyye, 2013’teki askeri darbeye ve darbenin lideri General Abdulfettah Sisi’ye de önceki asker başkanlara olduğu gibi desteğini sunan bir tarikat. Mısır’daki tasavvufi yapılanmaların kâhir ekseriyeti, 1952’de krallıktan cumhuriyete geçişten itibaren işbaşına gelen bütün yönetimlere kayıtsız-şartsız desteğiyle biliniyor. Cerîriyye tarikatı da bu genel tabloyla uyumlu bir görünüm arz ediyor. Mısır’ın sosyolojik ve dini manzarasına dair fikir verecek önemli bir ek bilgi olarak: Yine Sisi yönetiminin açık destekçisi olan Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib de, babasından miras olarak kendisine intikal eden yerel bir tasavvuf ekolünün mürşidi konumunda.
Sina’daki cami saldırısını bu arka plan eşliğinde düşündüğümüzde, Abdulfettah Sisi yönetiminin sosyolojik temellerinin zayıflatılması amacına matuf olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Teröristler, Sisi’nin ayaklarına ateş ediyor. Failler kim ya da kimler olursa olsun, Sisi’yi destekleyen sınıflara, 'Siz her şartta itaat ediyorsunuz ama devlet size sahip çıkamıyor' duygusunu yaşatmak istiyor. Daha önce -yine Mısır’da iktidarların sadık destekçileri olan- Kıptî Hıristiyan azınlığın dini mekânlarına yönelik saldırıları da akla getirirsek, ülkede son yaşanan saldırının aynı amaca yönelik kanlı eylemler silsilesinin bir devamı olduğu düşünülebilir.
Bilhassa Sina’da benzer olaylar yoğunlaştıkça, ki bölgedeki karakolların basılmadığı gün neredeyse yok, İsrail de Mısır yönetiminin bölgeyi kontrol etmek ve asayişi sağlamak konusunda yeterince becerikli olmadığını düşünmeye başlıyor. Tel Aviv’de şimdiden B ve C seçeneklerinin değerlendirilmeye başladığı tahmin edilebilir. İsrail’in Mısır’daki mevcut iktidara yakınlığı Araplara olan muhabbetinden değil, tamamen kendi güvenlik kaygılarından kaynaklanıyor zira. Bunun sarsılmaya başladığını gördüklerinde, diğer seçenekleri tartışmakta da tereddüt göstermeyeceklerdir.
Eskiden olsa, bu tür saldırıları birilerine yıkmak kolaydı. Mısır istihbaratı hemencecik Müslüman Kardeşler’i, Hamas’ı ya da Katar’ı işaret eder, basın-yayın organları da buna göre vaziyet alırdı. Ancak artık tüm bu aktörler kendilerine eylem nispet edilemeyecek biçimde devre dışı bırakıldı. Şu durumda ister istemez geriye 'IŞİD' ya da 'DAEŞ' denilen heyula kalıyor. Kimin kontrol ettiği, nereye kadar uzandığı, nerden çıkacağı belli olmayan, kullanışlı bir maymuncuk yani. Suriye’de ve Irak’ta 'bittiği' söylenen, dolayısıyla başka coğrafyalarda faaliyete geçeceğine kesin gözüyle bakabileceğimiz örgüt…
Taksim
04:002/12/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Eskimiş, sararmış bir kâğıt. Üzerinde bazı imzalar ve İbranice notlar var. En üstte sağ tarafa 29 Kasım 1947 tarihi atılmış. Hemen yanında da şu başlık yer alıyor: “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Oylama Tutanağı”. Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında paylaştırılmasını konu alan ünlü oylamanın sonuç belgesi bu. Hangi ülke ne yönde oy kullanmış, hepsi görülüyor.
Taksim
Taksim
4 Kasım, Cumartesi
“Evet” veren 33 ülke: Avustralya, Belçika, Bolivya, Brezilya, Belarus, Kanada, Kosta Rika, Çekoslovakya, Danimarka, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, Fransa, Guatemala, Haiti, İzlanda, Liberya, Lüksemburg, Hollanda, Yeni Zelanda, Nikaragua, Norveç, Panama, Paraguay, Peru, Filipinler, Polonya, İsveç, Ukrayna, Güney Afrika Birliği, ABD, Sovyetler Birliği, Uruguay, Venezüella.
“Hayır” veren 13 ülke: Afganistan, Küba, Mısır, Yunanistan, Hindistan, İran, Irak, Lübnan, Pakistan, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye, Yemen.
“Çekimser” kalan 10 ülke: Arjantin, Şili, Çin, Kolombiya, El Salvador, Etiyopya, Honduras, Meksika, İngiltere, Yugoslavya.
Bugün de İsrail çizgisinde yer alan Batılı ülkelerin “evet” demesi gayet normal görünüyor. Ama Ortadoğu coğrafyasına hem fiziksel hem de siyasal yönden epey uzak olan bazı ülkelerin de bu yönde oy kullanması ilginç. Paraguay, Peru, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador vb. böyle örneğin. Sorunun cevabını araştırdığımızda, karşımıza klâsik bir gerçeklik çıkıyor: Siyonist örgütler ve bu ülkede iş yapan önemli Yahudi tröstler, oylamanın sonucunu garanti altına almak için kesenin ağzını açmışlar. Bu ülkelerden bazılarının temsilcileri düpedüz parayla satın alınırken, bazılarında borçlar silinmiş, bir kısmında da yatırımların ülkeden çekilmesi gibi ekonomik tehditler kullanılmış. BM’deki tarihi oylamanın sonucu, bu yönüyle büyük ölçüde yolsuzluk ve rüşvetle belirlenmiş. Günümüzde de, uluslararası ilişkilerin birçok cephesinde aynı usul sürdürülüyor.
“Filistin bölünmesin” diyen ülkeler arasında Yunanistan ve Hindistan özellikle dikkat çekiyor. İç savaşla boğuşan Yunanistan’ın böyle bir tercihte bulunması tamamen dönemin uluslararası ilişkiler dengeleriyle açıklanabilirken, oylamadan sadece üç ay önce İngiltere’den bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın oy rengi enteresan. İngiliz siyasetinin Hindistan üzerindeki direkt etkisi, belki durumu açıklayabilir.
Listeyi görmesek rahatlıkla “kesin evet demiştir” tahmininde bulunabileceğimiz İngiltere’nin çekimser kalması, oylama sonucunun en büyük sürprizi belki de. On yıllardır Aynı anda hem Arapları hem de Yahudileri idare etmeye çalışan İngiliz dış politikası, nihayet Filistin manda yönetimini artık sürdüremeyeceğine kanaat getirince durumu BM’ye havale ederek işin içinden çıkmak istemişti. Hem Siyonistlerin hem de Arapların nefretini aynı anda kazanan İngiltere, oylamadan sonraki muhtemel kayıplarını en aza indirmek için “evet” ya da “hayır” demek yerine orta yolu tutmayı seçti. Oylama sonucuna göre, “çekimser”lik de aslında “evet” anlamına geliyordu gerçi.
İngiliz manda yönetimi boyunca büyük ve kanlı çatışmalara sahne olan Filistin toprakları, BM’deki oylamadan İsrail’in kuruluşunun resmen ilân edildiği 14 Mayıs 1948’e kadar yeni bir şiddet sarmalına savruldu. 9 Nisan 1948 günü gerçekleşen Deyr Yasin Katliamı başta olmak üzere çok sayıda suça imza atan Siyonist terör örgütleri, devletin kurulmasından sonra birleşik bir ordu meydana getirerek, Arap ülkelerinin profesyonel birliklerini mağlup etmeyi başardı. ABD’nin direkt şekilde Siyonistlerin arkasında durduğu çatışmalar, yaklaşık bir yıl sonra tamamen durulduğunda, Ortadoğu’da artık yeni bir devlet vardı: İsrail.
Arap devletleri açısından ise, “Filistin davası” adlı sakızı herkesin birbirinden daha kuvvetli şekilde çiğnemekte yarışacağı, yeni ve çalkantılı bir dönemin başlangıcıydı bu. Filistin’e “cami avlusunda bulunmuş bebek” muamelesinin yapılacağı, Arap liderlerin meseleyi iç siyasete malzeme haline getirecekleri, en büyük acıyı ise Filistin halkının çekeceği, trajedilerle dolu bir dönemin…
***
29 Kasım Çarşamba akşamı, Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında bölüştürülmesi tasarısının BM’de kabulünün tam 70’inci yıldönümünde, Kudüs’ten dönerken aklımda bunlar vardı. Kaçan fırsatlar, kaybedilen savaşlarla ilgili alternatif senaryolar, İslâm dünyası olarak durduğumuz yerin koordinatları, halkların ve hükümetlerin dönem dönem Filistin meselesine yaklaşımındaki değişimler de bu düşüncelere eşlik etti elbette. Zaman zaman, bol “keşke”li cümleler kurmadan da edemedim.
Filistin bağlamında “taksim” deyince genellikle BM’deki o ünlü oylama akla gelse de, aslında kastetmemiz gereken şey, İslâm dünyasının Filistin konusundaki paramparça (taksim taksim bölünmüş) hali olmalı. Retorik düzeyinde Filistin’e sahip çıkılıyor görünse de, eylem düzeyinde başka tavırlar sergilendiği için, taksimin üzerinden geçen on yıllar boyunca durum daha da kötüleşti, kötüleşiyor.
Tam da ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak resmen tanımaya hazırlandığı haberlerinin çıktığı şu günlerde, taksim olmuş manzaramız ve taksim edilmiş duruşlarımız üzerinde bir kez daha düşünme zamanı…...
Afaş’ın ölümü
04:006/12/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
21 Mart 1942’de, Sanaa yakınlarındaki Beyt el Ahmar köyünün fakir evlerinden birinde dünyaya gelen çocuğa, anne-babası Ali Abdullah adını koymuştu. Şia’nın Ehl-i Sünnet’e en yakın yorumu olarak kabul edilen Zeydîliğe mensup aile, çocuklarına düzenli bir eğitim verecek imkânlara sahip değildi. Anne-babasının bir süre sonra boşanmasıyla, genç Ali Abdullah kendi başının çaresine bakmak durumunda kaldı. Geçinebilmek için koyun çobanlığına başlamasıyla birlikte, köyünün medresesinde devam etmeye çalıştığı iptidai eğitimi de büsbütün yarım kaldı. 16 yaşındayken, 1958’de Sanaa’ya giderek askeri okula kaydolan Ali Abdullah için, orduya intisap etmek en kestirme ikbal kapısıydı. Ancak o, sadece ordu saflarına katılmakla kalmayacak, ülkesi Yemen’in tarihine de geçecekti.
Afaş’ın ölümü
Afaş’ın ölümü
23 Kasım, Perşembe
Yemen’deki iç karışıklık ve savaşlardan istifade ederek, korkusuz bir asker olarak öne çıkan Ali Abdullah -tank bölüğünden mezun olmuştu-, Kuzey Yemen’in kendisinden önceki iki devlet başkanı İbrahim Hamdi ve Ahmed Ğamşî’nin 1977 ve 78’de art arda suikasta kurban gitmesiyle devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. 36 yaşında bu göreve geldiğinde, CIA’in kendisi için biçtiği süre 'birkaç ay'dı. Ancak Ali Abdullah, tam 34 yıl boyunca Yemen’i yönetmeyi başararak, bir rekora imza attı.
Güçlü bir kabileden gelmemesinden dolayı, Yemen içinde de ilk başlarda şüpheyle karşılanan Ali Abdullah, ‘Salih’ ismini soy isim gibi benimsemiş olsa da, aslında kendisinin asıl aile ismi Afaş’tı. Ali Abdullah Salih, yönetimi elinde bulundurduğu süre boyunca Afaş takısını tamamen unutturdu, resmî bütün belgelerde 'Ali Abdullah Salih' ismi öne çıktı. Arap Baharı sürecinde görevini bırakmak zorunda kaldığında, halk kitlelerinin onu kısaca 'Afaş' diye anışı, baş döndürücü siyasal serüveninin seyrine de bir atıftı aslında. 4 Aralık Pazartesi günü başkentten kaçmaya çalışırken kendisini yakalayarak öldüren Hûsî milisler de, cesedini teşhir ettikleri video görüntülerinde ondan yine 'Afaş' diye söz ediyorlardı. Bu defa, tamamen aşağılama ve hakaret kastıyla…
***
Gencecik yaşında Kuzey Yemen’in 'patronu' olan, ardından 1990’da Güney Yemen’i de kontrolü altına alarak iki Yemen’i birleşik tek devlet haline dönüştüren Ali Abdullah Salih’e, böylesine kaotik bir ülkeyi nasıl uzun süre yönetebildiği sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Yemen’e hükmetmek, yılanların başlarının üzerinde dans etmeye benziyor”.
Gerçekten de tam söylediği gibi bir siyaset takip etmişti Salih. Herhangi bir ideolojisi ya da dünya görüşü yoktu. İktidarını konsolide edebilmek ve gücü elinde tutabilmek için ülke içinde ve dışında her türlü ittifaka açıktı. ABD ve Batı ülkeleri Yemen’i gözden çıkarmasın ve yardımları sürdürsün diye El Kaide’nin Yemen topraklarındaki faaliyetlerine göz yumuyordu örneğin. Kendi mezhep grubu içinden çıkarak iktidarına bayrak açan Hûsîlere, yine sadece koltuğunu korumak için savaş açmaktan çekinmezken, koltuk altından kaydığında bu eski düşmanlarıyla kader ortaklığına da girebiliyordu. Sonunu hazırlayan da bu ip cambazlığı oldu zaten:
2014’te, kendi birliklerini İran’ın desteklediği Hûsîlerin emrine vererek başkent Sanaa’nın düşmesine göz yuman Ali Abdullah Salih, geçtiğimiz hafta ani bir manevrayla bu ittifakı bozmaya kalkıştı ve 'ihanetinin' bedelini canıyla ödedi. Salih’in, Sanaa’daki evinin bombalanmasının hemen ardından memleketi olan Ma’rib tarafına kaçmaya çalıştığı, kuzey yönünde 40 kilometre kadar ilerledikten sonra konvoyuna ateş açan Hûsîlerce aracından indirilerek kurşuna dizildiği belirtiliyor. Uzun askeri ve siyasi kariyeri boyunca “yılanların başlarının üzerinde” dans eden 75 yaşında bir adam için, oldukça trajik bir son…
***
Ali Abdullah Salih figürü ve onun Yemen’in yakın tarihinde oynadığı kıvrak roller, Ortadoğu’daki değişken ve kaygan siyasal zeminin de bir özeti adeta. Hamasi sloganların dile getirdiğinin aksine, siyasi hırslar ve daha çok kazanma şehveti dışında herhangi bir sabit kutsalın bulunmadığı, insan canının hiçe sayıldığı, siyasetin temel saplantı haline getirildiği bir zemin bu. Devletlerin ve devlet adamlarının ateşli nutuklarının ötesinde, herkesin -sözde- can düşmanlarıyla ittifaklara girişebildiği, dostluk ve düşmanlık tanımlarının durmaksızın şekil değiştirdiği, perde arkasında birçok dolapların döndüğü, sahnede sergilenen oyunların çoğu kez izleyiciyi yanılttığı bir zemin aynı zamanda…
Bu oynak manzaradan, Türkiye olarak bizim de alacağımız dersler ve notlar var. Her türlü ihtimali göz önünde bulunduran, yumurtaların hepsini aynı sepete doldurmayan, hiçbir tarafın dostluğuna ya da düşmanlığına kalıcı gözüyle bakmayan, çevik bir dış politika geliştirme mecburiyeti, bu derslerin birincisi. Devletlerin ve hükümetlerin asıl niyetlerini kapalı kapılar ardına sakladıkları ve bu niyetlerin ancak kriz anlarında ortaya çıktığı gerçeğini fark etmek, ikinci ders. Bu karmaşık manzarayla mücadelenin, ancak iyi yetişmiş ve soğukkanlı hareket edebilme becerisine sahip kadrolarla mümkün olabileceğini görmek de üçüncü ders.
Dersleri ve notları aldıktan sonra fiiliyata geçmek ve uygulamayı sabırla sürdürmek ise, önümüzde en büyük sınav olarak duruyor.
Çıkış nerede?
04:009/12/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Önümüzde duran bir problemi çözmenin ilk adımı, onun 'nasıl' ortaya çıktığını derinlemesine analiz etmektir. Böylece problemi doğuran sebeplere ulaşır, bunları ortadan kaldırmak için adım atmaya başlarsınız. Problemi doğuran sebeplere kafa yormadığınızda ve meselenin nasıl düğümlendiğini anlamaya çalışmadığınızda, durmaksızın problemi tarif ve tavsif edip şikâyetlendiğiniz bir kısır döngü ortaya çıkar. Üstelik şikâyet ettiğiniz şeyler de yok olmaz, aksine kangrene dönüşür ve bünyede iyiden iyiye derinleşir.
Çıkış nerede?
Çıkış nerede?
29 Kasım, Çarşamba
Kudüs meselesi, bu duruma bir örnek olarak gösterilebilir. Kudüs’ün ne kadar kutlu ve mübarek bir şehir olduğunu anlatıp, Siyonizm’in kötülüklerini sıralamakla vakit geçirirken, “Peki, bu iş nasıl bu hale geldi?”, “Nasıl başardılar?”, “Biz neden iddialarımızın altını dolduramıyoruz?”, “Hangi konularda eksiğiz?” soruları üzerinde yeterince kafa yormuyor gibiyiz. Kudüs’ün kıymeti ve işgalin felâketleri konusunda zaten bir görüş ayrılığı yok; fakat mevzunun bamteline de dokunmak gerekiyor artık. Yeterince vakit kaybettik çünkü.
Kudüs’ün içinde bulunduğu durum, İslâm dünyası olarak bizim çeşitli alanlardaki ihmal ve tembelliklerimizden kaynaklanıyor. Evvela, bu gerçeği teslim etmemiz gerekiyor. Siyonistler sadece slogan atarak ya da hayal kurarak bu aşamaya gelmediler. Bizim de sadece slogan atarak ve hayal kurarak alabileceğimiz herhangi bir mesafe yok. Ne yaptılarsa, kendi ahlâkî normlarımız çerçevesinde ve ana ilkelerimizden sapmadan, biz de aynısını yaparak ve eksiklerimizi tamamlayarak yol alabileceğiz. Dünyada başarı kazanmanın kuralları var. Siyasetin ve savaşların da kendi içinde kuralları var. Bunları yerine getirmeden, Kudüs konusunda kurduğumuz içli cümleler bize sevaptan başka bir şey kazandırmayacak maalesef.
Her bir ferdin kendi içinde tutarlı, ahlâklı, donanımlı ve cesaretli olmasına çalışacağız. İlk adım bu. Tarih bilen, coğrafya bilen, dil bilen, dünya sistemini bilen, ahirete taalluk eden sorumluluklarını bilen, kısacası varlık şuurunun farkında müslüman bireyleri ne kadar çoğaltabilirsek, işimiz de o kadar kolaylaşacak. Kendi başına ayakta duramayan, kendisinden ve dünyadan habersiz, nereye sürüklenirse oraya giden insan toplulukları, mevcut kaosu daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. İnsan kalitemizi artırmak için sabırla ve sebatla çalışmak gerekiyor. Buna odaklanmadan, “Kudüs müslümanlarındır!” sloganlarının altını doldurmak imkânsız.
İkinci adım, 'ne şartta ve neye mal olursa olsun başarmak' saplantısından kurtulmak. Bütün şartları yerine getirmeye çalıştığınız bazı durumlarda, sonucu yine de elde edemezsiniz. Bazen tarihteki muvaffakiyet çarkının düşüşe geçtiği dönemlere denk gelirsiniz, imtihanınız budur. Böyle zamanlarda, sonucu yaşarken görme histerisine kapılmadan, çalışmaya devam etmek ve aceleye kapılmadan gayreti sürdürmek gerekir. Bizim zor zamanlarda attığımız ‘imkânsız’ adımlar, bizim yetişemeyeceğimiz gelecek zamanlarda başkalarının işini kolaylaştıracaktır.
Üçüncü olarak, emanetin bize tevdi edilmesi durumunda, Kudüs’ün hakkını verip veremeyeceğimizi düşünmek gerekiyor. Daha önce de bu köşede ifade etmiştim, İsrail bugün, “Kudüs müslümanların olsun, onlar yönetsin” diyecek olsa, İslâm dünyası Kudüs’e sahip çıkabilecek olgunlukta ve yetkinlikte değil. Her bir ülkenin diğerinin ayağını kaydırmaya çalıştığı, kardeşlik söylemlerinin dilde kaldığı, mazlum ve masumların haklarının gözetilmediği bir Müslüman coğrafya, şu anda Kudüs emanetini yüklenmeye de hazır değil. Kudüs bugün müslümanların kontrolüne geçse, şehirde kimin sözünün geçeceği üzerinden İslâm ülkeleri arasında bir iç savaşın patlak vereceğinden emin olabilirsiniz. Bunu söylemek hoşuma gitmiyor, ama manzara bu, maalesef. İsrail, milyonlarca müslümanın gözünün içine baka baka böylesine pervasız hareket edebiliyorsa, bu kanlı-bıçaklı rekabet sayesinde zaten.
İslâm dünyasının şu anki manzarası, Haçlılar'ın 1099’da İslâm topraklarını çiğneye çiğneye Filistin’e kadar gelip Kudüs’ü işgal ettiği dönemleri andırıyor. Haçlılar, birbiriyle boğuşma halindeki müslümanları kılıçtan geçirerek coğrafyanın göbeğine kadar ilerlemişti o zaman. Kudüs’te Haçlı hâkimiyetinin yaşandığı yaklaşık 90 yıllık dönem boyunca da, Ortadoğu’daki müslüman yönetimler hem Haçlılar'la gizli-açık işbirliğine gittiler, hem de birbirleriyle mücadele edip kardeşlerinin kuyusunu kazmayı sürdürdüler. Bu da sadece Haçlılar'a yaradı.
'Şarkın en sevgili sultanı' Salahaddîn Eyyûbî, Kudüs’ü özgürleştirmek rüyasıyla çıktığı siyasi ve askeri yolculuğunun ilk 20 yılında, tamamen müslümanlar arasındaki ihtilafların çözümüyle uğraşmak durumunda kaldı. Müslümanlar birbirinin gözünü oymayı bırakmadan Kudüs’ün özgürleşmeyeceğini acı bir şekilde fark etmişti çünkü. Fâtımîleri ve bölgedeki diğer irili-ufaklı müslüman yönetimleri zapturapt altına alan Salahaddîn, dikkatini ancak bundan sonra Kudüs’e yöneltebildi. 1187’de kazanılan şanlı Hıttîn zaferi, ancak müslümanlar ortak hedefe kilitlendikten sonra mümkün olabildi.
Tarihi okumak, özellikle kriz dönemlerinde hem ufuk açıyor, hem de geçmiş tecrübeler ışığında yeni açılımlar geliştirmeye yarıyor. Keşke daha fazla okusak.
Okuma ödevi
04:0013/12/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Bağdat, Ağustos 1099.
Ulu kadı Ebu Saad el Haravi sarıksız, kafası matem işareti olarak kazınmış bir şekilde, el-Mustazhirbillah’ın geniş divanına bağırarak girer. Peşinde, gözü yaşlı bir sürü yoldaşı vardır. Bunlar onun her sözünü gürültülü bir şekilde onaylamakta ve tıpkı onun gibi, kazıtılmış kafanın altında haşmetli bir sakaldan meydana gelen tahrik edici bir görüntü sunmaktadırlar. Sarayın önde gelenlerinden birkaçı onu sakinleştirmeye çalışır, ama onları horlar bir şekilde iten kadı, salonun ortasına doğru kararlı bir şekilde ilerler, sonra kürsüsünden konuşan bir vaizin coşkulu hitabeti içinde, mertebeleri hiç dikkate almaksızın herkese birden nutuk çeker:
Suriye’deki kardeşlerimizin deve eyeri ya da akbaba midesinden başka oturacak yerleri yokken, siz bir çiçek gibi uçarı bir hayatın içinde, huzurlu bir güvenliğin gölgesinde uyuklamaya nasıl cüret ediyorsunuz? Ne kadar çok kan döküldü! Ne kadar çok güzel kız, tatlı çehrelerini utançtan elleriyle örtmek zorunda kaldı! Yiğit Araplar hakarete alıştılar mı ve kahraman İranlılar şerefsizliği kabul mü ettiler?
Okuma ödevi
Okuma ödevi
29 Kasım, Çarşamba
Arap vakanüvisler, bu “gözleri yaşlarla dolduracak ve kalpleri coşturacak bir konuşmaydı” diyeceklerdir. Konuşmayı duyan bütün oradakiler iç çekmeleri ve ağlamalarla sarsılmışlardır. Fakat el Haravi, onların hıçkırıklarını istememektedir.
Kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşı dökmektir, der.
Lübnan asıllı dünyaca ünlü yazar Amin Maalouf, bu anekdotu, kült eseri 'Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri'nin girişinde aktarır. Hikâyenin devamı, eserin 81’inci sayfasında şöyle anlatılır:
“Ebu Saad el Haravi, 19 Ağustos 1099 Cuma günü, arkadaşlarını Bağdat Ulu Camii’ne götürür. Öğlen olup da müminler dört bir yandan cuma namazını kılmaya gelirlerken, ramazan olmasına rağmen saygısız bir şekilde yemek yemeye başlar. Birkaç saniye içinde etrafında öfkeli bir kalabalık birikir, askerler onu tutuklamak üzere yaklaşırlar. Ama Ebu Saad ayağa kalkar ve etrafındakilere sükûnetle, binlerce Müslüman'ın katledilmesi ve İslâmiyet’in kutsal yerlerinin tahribi karşısında tamamen kayıtsız kalırlarken, birinin orucunu bozması karşısında nasıl bu kadar altüst olmuş gözükebildiklerini sorar. Böylece kalabalığı sus-pus ettikten sonra, Suriye’nin uğradığı felâketleri ve özellikle de Kudüs’ün başına gelenleri anlatır. İbn el Esîr, ‘Mülteciler ağladılar ve ağlattılar’ diyecektir.”
Yaklaşık bin yıl öncesinin Ortadoğu’sunu betimlemesine rağmen, sahneler ne kadar tanıdık ve yaşananlara kayıtsızlıklar bugünküne ne kadar benzer, öyle değil mi?
***
İlk baskısı 1983’te yayımlanan 'Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri', isminden de anlaşılacağı üzere, Haçlı Seferleri’nin Arap kaynaklarına nasıl yansıdığına, Müslüman dünyanın bölgeyi istila eden işgalci sürülere nasıl reaksiyon gösterdiğine ve gelişmeleri nasıl yorumladığına odaklanıyor. Hasan Sabbah ve fedailerinin suikastlarıyla Haşhaşî hareketinin ayrıntılı tarihi, kitabın en dikkat çekici bölümlerinden birini oluşturuyor. Ve elbette, kitap Salahaddîn Eyyûbî’nin askeri ve siyasi kariyerinin dört başı mamur bir anlatımını da içeriyor. Hatta, Salahaddîn’le ilgili Türkçe'deki en doyurucu kaynaklardan biri de denebilir kitap için.
'Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri'nin Müslüman bir okuyucu için en sarsıcı tarafı, konu edilen dönemdeki İslâm dünyasının, bugünküyle büyük benzerlikler içermesi. Giriş kısmında alıntıladığım bölümlerde de görüldüğü gibi, sadece isimler ve tarihler değiştirilse, günümüzün trajedilerini de aynı cümlelerle anlatabiliriz. Coğrafyanın yeniden ciddi bir krize sürüklendiği ve işgaller silsilesine uğradığı böyle bir zamanda, tarihin tatsız şekilde tekerrür edişi, epey can sıkıcı.
Kitap, Haçlı sürüleri Ortadoğu’yu işgal ederken Müslüman dünyadaki iç kavgaları ve siyasi çekişmeleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bizim genellikle 1187’deki Hıttin Savaşı’yla ve akabinde Kudüs’ü fethiyle andığımız Salahaddîn Eyyûbî’nin, bozguncu ve desiseci Müslüman yöneticilere karşı ne büyük bir mücadele vermek zorunda kaldığını da yine Maalouf’un çarpıcı tasvirlerinde okumak mümkün. 'Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri', yazarının romancı kimliğiyle yaptığı küçük şekilsel dokunuşlar dışında, tümüyle dönemin kaynaklarına ve Arap tarihçilerin eserlerine dayanan bir metin. Bu yönüyle, kitabın bir 'dönem panoraması' olduğu da söylenebilir.
***
“Kudüs’le ilgili ne yapabiliriz?” sorusunun ençok sorulduğu günlerdeyiz yine. Hep gündemimizde olması gereken ama maalesef ancak siyasi şoklarla gündemimizde yer bulabilen Kudüs’ü kavrayabilmek, derinlikli okumaları ve kafa çatlatan metinleri devirmeyi gerektiriyor. Karınca kararınca yapılmaya çalışılan eylemler, konferanslar, seminerler vs. elbette anlamlı, ama daha fazlası, daha derini ve daha niteliklisi için de kollar sıvanmalı.
Elimde bir yetki ve yaptırım gücü olsa, 'Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri'ni her Müslüman'a mutlaka okuturdum ben mesela. Milli eğitim bakanı olsam, okullarda bu kitabın okutulmasını zorunlu tutardım. “Kudüs’e karşı görevlerimiz” listemin ilk sıralarında bu kitabın mutlaka okunması yer alıyor çünkü.
Esad, nasıl Esed oldu?
04:0016/12/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in geçtiğimiz haftaki Suriye ziyareti sırasında yaşananları mutlaka takip etmişsinizdir. Hmeymim Hava Üssü’nde Putin’in yanında yürümek isteyen Beşşar Esed’in, bir Rus komutan tarafından kolundan tutularak engellendiği ve Esed’in de kameralar önündeki bu aleni aşağılamaya çaresizce razı olmak zorunda kaldığı görüntüler, günlerce medyanın gündeminde kaldı. Bizzat Rus ordusunun ülke basınına ulaştırdığı video görüntüsünün kasten sızdırıldığında şüphe yoktu. Bu yöntemle Rusya’nın “Suriye’de patron Putin” mesajı vermek istediği de gayet açıktı.
Esad, nasıl Esed oldu?
Esad, nasıl Esed oldu?
2 Aralık, Cumartesi
Esed’in biçareliğine mukabil Putin’in muktedir tavrı öylesine ayan beyandı ve Suriye’deki durumu öylesine veciz biçimde özetliyordu ki, Türk basını da elbette görüntülere kayıtsız kalamadı. Hatta ideolojik/ mezhepsel nedenlerle veya hükümetin Suriye politikasına eleştirel yaklaşımından ötürü Suriye meselesinde Baas rejiminin ve Esed’in safını tutan gazeteler bile topa girdi.
Adeta yemin etmişçesine, hükümetin attığı her adımı ezbere eleştiren bu gazetelerden birinin Twitter sayfasındaki Esed haberinin altında şöyle bir okur yorumu vardı: “Şimdi siz Esed demeye de başlarsınız!” (Gazete, elbette “Beşar Esad” şeklindeki yazımı tercih etmişti.) Bu yorum, Türkiye’de bazı meselelerin nasıl cehaletle ve bağnazlıkla tartışılıp ele alındığını, hatalı ve saplantılı yorumların nasıl yıllar boyu sürdürüldüğünü, ufak ayrıntılardan hiç kastedilmeyen manaların çıkarılarak bunların nasıl ideolojik kavga nesnesi haline getirildiğini gösteren çok sayıda örnekten biri.
Suriye’deki çatışmaların başlangıcından beri, hükümet karşıtı belli çevrelerde ısrarla dile getirilen bir tez var: “Bunlar önceleri Esad’a Esad diyorlardı, sonra araları bozulunca Esed demeye başladılar!” Bu mantığa göre, “Esed” kelimesi bir şifre; Suriye’yle Arap Baharı öncesinde geliştirilen sıcak ilişkiler sırasında “Beşar Esad” denilen kişiye, sonrasında kasten “Beşşar Esed” denilmeye başlandı. Aynı kafa, “Esed” ifadesini kullanan herkesi “Suriye’yi karıştırmak için yabancı güçlerle iş tutan, Suriye’nin istikrarını bozan, teröristleri destekleyen tipler” olarak yaftalıyor üstelik. Böylece “Esed” diyenler bir kampa, “Esad” diyenler diğer kampa ayrılıyor. Dayatılan anlayış ve algılama bu. Sanki “Esed” kelimesi, küfür ve hakaret içeriyormuş da, Esad’ı Esed yapınca muhataba laf ediliyormuş gibi.
Türkiye, bir kişinin ismini doğru yazma çabanızın bile böylesine saçma tartışmalara yol açabildiği ilginç bir ülke. Esad’ın nasıl Esed’e dönüştüğünü yakından takip eden biri olarak, süreci anlatayım:
Suriye’deki yönetici ailenin, Arapça aslı ‘Esed’ (manası: aslan) olan soy ismi, 1970’lerde İngilizce ve Fransızca kaynaklar üzerinden dilimize ‘Esad’ olarak geçti. Batılıların ‘Assad’ olarak telaffuz ettiği kelime, böylece, Arapça bilmeyen bizim diplomatlarımız ve medya organlarımızın diline de aslından farklı olarak yerleşti. Akademi de ‘Esad’ olarak yazdı, gazeteciler de. Siyasetçiler de ‘Esad’ dedi, onlardan duyan sıradan vatandaş da.
2000’lerin başından itibaren Türkiye’nin Arap dünyasına daha fazla ilgi göstermesi, daha da önemlisi Türk medyasında Arapça bilen gazetecilerin görev almaya başlaması, bazı kelimelerin de doğru yazılışını beraberinde getirdi. ‘Esad’ da bunlardan biriydi. Arapça bilen gazeteci ve editörler, Suriye’yle ilgili haberlerinde, yönetici ailenin soy ismini aslına uygun şekilde yazmaya başladılar, kullanım da böylece yaygınlaştı. Siyasetçiler de, devletin resmi haber ajansının kullandığı doğru yazımı tercih etti. Olması gereken de zaten buydu.
Hal böyleyken, “Esad diyorlardı, Esed demeye başladılar” ezberini tekrarlayıp durmak, artık komik bile olmayan kör bir inattan ibaret. Meselenin herhangi bir ideolojik tercih yönü bulunmadığı gibi, Suriye’yle balayı yaşadığımız Arap Baharı öncesi dönemde hazırlanmış birçok metinde yine ‘Esed’ ibaresinin kullanıldığını ufak bir internet taramasıyla tespit etmek mümkün. (Örneğin ben, 2004’te kaleme aldığım, birkaç yıllık Suriye izlenimlerimi içeren ‘Şam Kitabı’nın girişinde kelimenin doğru yazılışını ve gerekçesini anlatmıştım. Kitap boyunca da ‘Esed’ demiştim. Ortada ne Arap Baharı vardı, ne de herhangi bir siyasi tartışma. Hatta Türkiye, Suriye ile yakınlaşmaya bile yeni yeni başlıyordu o dönem).
Esed/ Esad tartışması, tek başına, Türk basınının Ortadoğu’ya bakışının, yaklaşımının ve bölgemizde yaşanan gelişmeleri hangi saiklerle izlediğinin acıklı bir özeti gibi. Yapılması gereken, “Doğru yazılışı bu muymuş? Bilmiyorduk, düzeltelim o zaman” demek iken, ufak bir tashihten ideolojik kavga üretmek, herhalde dünyada sadece bizim ülkemizde rastlanan bir garabet. İşin daha da garibi, Arapçadan ve kelimelerin manasından habersiz milyonlarca insan, bazı kalemlerin kasıtlı çıkardığı bu kavganın gönüllü fedaileri olarak yazılmaya dünden hazır. Esed’le Esad arasındaki o tek harflik farkın kitlelerin zihnini böylesine iğfal edebilmesi ise, toplumsal ruh sağlığımız adına endişe verici…
“Affet bizi Kaddafi!"
04:0020/12/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Irak’ın işgalinin, yıkımın ve milyonlarca Iraklının öldürülme sebebi nedir? Amerikalı dostlarımız bize bu soruyu cevaplasın. Neden Irak? Sebep ne? Bin Ladin, Iraklı mıydı? Hayır, değildi. Şu New York’u vuranlar Iraklı mıydı? Hayır, değildiler. Pentagon’u vuranlar Iraklı mıydı? Hayır, değildiler. Irak’ta kitle imha silahları mı vardı? Hayır, yoktu. Eğer Irak’ta kimyasal silah bulunsaydı bile, Pakistan, Hindistan, ABD, Fransa, İngiltere, Rusya gibi devletlerin nükleer bombaları var. Tüm bu ülkeler yok mu edilmeli? Haydi o zaman, kitle imha silahı olan bütün ülkeleri yıkalım.
“Affet bizi Kaddafi!"
“Affet bizi Kaddafi!"
29 Kasım, Çarşamba
Bir yabancı güç gelip bir Arap ülkesini işgal eder ve başkanını asar. Bizlerse kenarda oturup bu duruma güleriz. Saddam Hüseyin’in idamını neden soruşturma konusu yapmadılar? Bir Arap ülkesinin ve Arap Birliği üyesi ülkenin lideri nasıl böyle asılabilir? Saddam Hüseyin’in politikası üzerine veya onunla aramızdaki anlaşmazlıklar hakkında konuşmuyorum. Hepimizin onunla siyasi konularda anlaşmazlıkları olmuştu, tıpkı şu anda burada yaşadığımız anlaşmazlıklar gibi. Burada, şu salonda birlikte oturmak dışında hiçbir şeyi paylaşmıyoruz. Neden Saddam Hüseyin’in öldürülmesi konusunda bir soruşturma olmuyor? Bir Arap lideri asılarak idam edilmişken, hepimiz kendi köşelerimizde oturuyoruz, neden? Belki sizden biri, bundan sonra asılan isim olacak.
Amerika, Saddam Hüseyin’le aynı safta Humeyni’ye karşı savaştı. Saddam onların arkadaşıydı. Dick Cheney, Saddam’ın yakın dostuydu. Donald Rumsfeld, ABD savunma bakanıyken Irak yıkıldı. Rumsfeld de Saddam’ın arkadaşıydı. En sonunda Saddam’ı sattılar ve astılar. Sizler de Amerika’nın dostlarısınız. Hadi, 'siz' demeyelim de 'biz' diyelim. Ama, Amerika bir gün bizi de asabilir.
Biz, birbirimizin düşmanıyız. Bunu söylediğim için üzüntülüyüm. Birbirimizden nefret ediyoruz. Birbirimizi kandırıyoruz. Bir diğerimizin derdine gizlice seviniyoruz. Birbirimize tuzak kuruyoruz. Bizim istihbarat kurumlarımız, düşmanlarımız yerine birbirimize karşı tuzak kuruyor. Biz, birbirimizin düşmanıyız. Bir Arap’ın düşmanı, diğer Arap’ın dostu.
Bir Arap ülkesi olan Suriye’de buluştuk. Ama Suriye’nin İran, Rusya ve Türkiye ile olan ilişkileri, onun diğer komşu Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinden binlerce kat iyi. Şu Libya’nın İtalya ile olan ilişkisi, komşuları Tunus ve Mısır’la ilişkilerinden bin kat iyi. Arapların hali işte bu!”
Bu sözler, Arap Birliği’nin 29 Mart 2008 günü Suriye’nin başkenti Şam’da düzenlenen zirvesinde uzun bir konuşma yapan (devrik) Libya lideri Muammer Kaddafi’ye ait. Arap dünyasının umumi manzarasını böyle çarpıcı biçimde resmeden Kaddafi’nin cümlelerinde itiraz edecek bir şey bulmak zor. Hatta bu konuşma, altına aynen imza atılacak bir bakış açısı da içeriyor belki çoğumuz için.
Ancak buradan yola çıkıp, Kaddafi’ye ölçüsüz övgüler düzmek ve arkasından, “Affet bizi, değerini bilemedik!” ağıtları yakmak, böylece 42 yıllık uzun iktidarında imza attığı ihlal ve haksızlıkları yok saymak da meseleyi abartmak olur. Böylesine hikmetli sözler edebilen bir adam, aynı zamanda kendi halkına karşı son derece baskıcı, muhaliflerini en acımasız yöntemlerle ezebilecek kadar duygusuz, halkın bir kısmına dağıttığı zenginliklerin aslan payını kendi çevresine ayıran ve istifleyen tipik bir doğu tiranıydı. Dönemindeki diğer liderlere benzemeyen ‘cins’liklerinin oluşu onu 'muhteşem lider' yapmayacağı gibi, sırf 'Amerikan karşıtı' bir çizgi benimsedi diye günahlarını örtmemiz de gerekmez.
Aynı şey Saddam Hüseyin için de geçerli. Halepçe Katliamı başta olmak üzere sayısız cürmü boynuna yüklenmiş bulunan ve kendi halkına büyük acılar çektiren Saddam’ın, sırf ABD işgalinden sonra asıldığı için 'masum' ilan edilmesi hem tarihe, hem de hafızalarımıza haksızlık. Saddam ve Kaddafi gibi liderler hakkında konuşurken, 'Amerikan karşıtlığı' kisvesini kendi iktidarlarını sürdürmek ve meşrulaştırmak için kullandıkları, kamuoylarını bu şekilde maniple ederken, demir yumruklarını masum sivillerin kafasına son sürat indirdikleri gerçeğini de akılda hep tutmalı.
Bir lider ya da hükümet, 'sadece Amerikan karşıtı olduğu için' değerli olamaz. Tek ölçü buysa, sadece Ortadoğu diktatörlerini değil Asya’dan Balkanlar’a diğer otoriter rejimlerin aktörlerini de unutmayalım, listeyi kalabalıklaştıralım. Nerde kendi başına buyruk, 'ABD muhalifi' antika lider varsa, halklarına reva gördüklerine bakmaksızın hepsini öpücüklere boğalım.
Bir figürün tarihteki yerini belirlerken ve hakkında hüküm verirken, sadece ona karşı olanlara bakılmaz. Her lideri ve ülkeyi, kendi bağlamı içinde ve tarihsel çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. 'Arap Baharı' dediğimiz süreci tamamen bir dış komplo olarak okusak bile, diktatörlerin yıllara yayılan insafsız ve vicdansız yönetimlerinin, halk ayaklanmaları için meşru bir zemin yarattığı hakikati gözden uzak tutulamaz.
Tarihî olayları makul ve gerçekçi tablonun dışına çıkarıp okumaya kalkıştığımızda, sadece algılarımız çarpılmakla kalmaz, yaşanan hadiseler bizim için ibret verici olmaktan da çıkar. Temelsiz söylentiler gözlerimizi ve gönüllerimizi okşasa da, hakikatin soğuk ve mesafeli yüzünden mümkün olduğunca ayrılmamakta fayda var.
Seferberlik
04:0023/12/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İlk duyduğumuzda bizim için pek bir şey ifade etmeyen, hafızamızı biraz zorladığımızda muhtemelen tarihten hatırlayabileceğimiz bir kavram bu. Günümüz Türkçesinde, “bir konuda topyekûn harekete geçme” anlamına geldiğini de belki çıkarabiliriz, kelime manasından. İmkânları seferber etmek, seferber olmak, seferberlik ilân etmek gibi kullanımlar günlük konuşmada bazen karşımıza çıksa da, başlı başına ‘seferberlik’ kavramının bizim zihnimizde çarpıcı ve vurucu bir karşılığı yok.
Seferberlik
Seferberlik
16 Aralık, Cumartesi
Oysa Arapça'da öyle değil. Bilhassa Arap akademi dünyasında, tarih yazımında, medyada ve siyasetçilerin lügatinde seferberlik denince anlaşılan şey, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Arap coğrafyasında yaşanan birtakım 'sıkıntılar.' Tanımı daha da öz hale getirirsek, 'seferberlik' deyince Arapların anladığı şu: Birinci Dünya Savaşı patlak verir vermez, Âsitâne’nin (İstanbul) Arap coğrafyasında isyanın yayılmasını önlemek için aldığı tehcir, kuşatma ve el koyma gibi tedbirlerin tamamı. O dönemde Osmanlı yönetiminin hangi adımları, ne amaçla ve ne derecede attığı elbette tartışma konusu; ancak 'seferberlik'in Arap dünyasındaki tasvirinde epey acıklı ve rahatsız edici ayrıntılar mevcut. Ders kitaplarına, şehir ve ülke tarihlerine, akademik metinlere girmiş, nesiller boyunca öğrenilmiş ve öğretilmiş ayrıntılar bunlar.
Medine-i Münevvere’nin tarihine dair kaleme aldığı eserlerle tanınan Suudi Arabistanlı tarihçi Ahmed Emin Salih Murşid, 1916-1919 yılları arasında şehirde görev yapan Fahreddin Paşa’nın uygulamaya koyduğu ‘tehcir’i anlatırken kalemini hiç sakınmaz. Hicaz Demiryolu’nda işleyen treni bir yılana benzeten Murşid, Medine-i Münevvere halkının kadın-yaşlı-çocuk denmeden şehirden sürülüp çıkarıldığını, hiçbirine merhamet edilmediğini, çetin kış şartlarında binlerce insanın yollara döküldüğünü iddia eder.
2013 gibi yakın bir tarihte, El Arabiya kanalının internet sitesinde bir yazı kaleme alan Suudi gazeteci Muhammed es-Sâid, “Osmanlı’nın Seferberlik Suçunun Üzerinden Yüz Yıl Geçti” başlığı altında, Fahreddin Paşa’nın Hicaz’ı 'Türkleştirmek' için işlediği 'suçları' sıralar. Yazı, içine serpiştirilmiş, “dar ufuklu, ahmak, acımasız, sert” gibi sıfatlarla Osmanlı ordusunun ve o dönemin siyasi iradesinin de tanımını yapar.
Mısır, Suriye ve Lübnan’da da durum farklı değildir. Ders kitaplarında ve resmî tarih anlatılarında 'sömürü ve işgal dönemi' olarak tanımlanan Osmanlı yüzyılları, popüler kültür ve sanata da benzer bir bakışla yansıtılmıştır. Aslen Arnavut olmasına rağmen Kavalalı Mehmed Ali Paşa’yı, “sırf Osmanlı’ya isyan edip Mısır’ı modernleştirdiği için” bağrına basan Mısır tarih yazıcılığı, 1952 darbesini de, “Mısır’ı ilk kez Mısırlılar yönetmeye başladı” diyerek över. Suriye’de Cemal Paşa’nın lakabı ‘seffâh’tır, yani “çok kan döken, kana doymayan.” Lübnan’da ise ‘seferberlik’ tıpkı Suudilerin zihnindeki çağrışıma sahiptir. Lübnan sineması, seferberliği “Arapların ayaklanmasını önlemek isteyen İstanbul’un, Lübnan’a buğday bile vermediği bir zulüm dönemi” olarak betimleyen filmler çekerken, ülkedeki Hıristiyan azınlıklar da Ermeni Tehciri’nin etkisiyle aynı noktada durur.
***
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zâyed’in, Medine müdâfii Fahreddin (Türkkan) Paşa hakkındaki çirkin paylaşımı ve Paşa’nın 'hırsız' olarak nitelenmesi, akıllara ister istemez, Arap dünyasındaki bu zihnî altyapıyı getiriyor. Tarihsel körlük, tarafgirlik ve kinler -maalesef- kaybolmadığı gibi, dönemsel şartlar çerçevesinde insaflı bir bakış açısına da zahmet edilmiyor. 2 yıl 7 ay gibi bir süre boyunca Medine-i Münevvere’yi İngiliz destekli Arap aşiretlerine teslim etmeyen Fahreddin Paşa’nın yağmadan kurtardığı tarihî emanetler, bugün Topkapı Sarayı yerine British Museum’da sergileniyor olsaydı, BAE’li Bakan ağzının suyu aka aka o sergileri ziyaret edecekti muhtemelen.
Meselenin şöyle ironik bir tarafı da var:
Sözü edilen dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Hicaz’daki Arap muhatabı Şerif Hüseyin ve avânesiydi. Suudiler, Osmanlılar bölgeyi terk etmek durumunda kaldıktan sonra, 1925’te Şerif ailesini mağlup ederek Hicaz’ı ele geçirdiler. Dolayısıyla, Suudi medyasının ve bir kısım tarihçilerinin kin dolu üsluplarını anlamak mümkün değil. Hele hele, BAE gibi o dönemde ufak bir balıkçı kasabasından ibaret olan ve Hicaz’la herhangi bir bağlantısı bulunmayan bir ülkenin meseleye bodoslama dalması hepten gülünç.
***
Boşboğaz Bakan’ın neden olduğu polemiğin bize hatırlattığı bir sorumluluk var: Tarihimizi, tamamen vesikalara ve belgelere dayanarak, kendimiz yazmak. Referans metinleri oluştururken 'şanlı ecdadımız' üslubundan ne kadar kaçınırsak, etkileyebileceğimiz insan sayısı da o kadar artacaktır. 'Ecdad yarışı'nın, sıcak tartışmalar sırasında kazananı olmuyor çünkü.
Kolları sıvayacaklara ön ayak olma adına, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminde yaşananlara objektif bir şekilde yaklaşan sağlam bir kaynak önerisi: İmparatorlukların Çöküşü, Osmanlı-Rus Çatışması, 1908-1918 – Michael A. Reynolds. “Keşke bu kitabı Türkiyeli bir Müslüman kaleme alsaydı, bu akademik yetkinlik keşke bizde olsaydı” hasreti ve temennileri eşliğinde…
Kuşatma
04:0027/12/2017, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz haftadan bu yana belki de en çok gördüğümüz fotoğraf, iki aylık Suriyeli bebek Kerim Abdurrahman’a ait. Şam’ın Doğu Guta bölgesinde Beşşar Esed güçlerine ait savaş uçaklarının bombardımanında hem annesini hem sol gözünü kaybeden Kerim için dünyanın vicdanı da seferber oldu. Sosyal medyada düzenlenen dayanışma kampanyasına farklı ülkelerden katılan on binlerce insan, elleriyle sol gözlerini kapatıp, Kerim’e “Yalnız değilsin, biz seni görüyoruz” mesajı verdi.
Kuşatma
Kuşatma
6 Aralık, Çarşamba
İran ve Rusya’nın desteklediği Esed rejiminin dört yıldır kuşatma altında tuttuğu 400 bin nüfuslu Doğu Guta’da, kelimenin tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanıyor. Bombardıman, tıbbî yetersizlikler ve açlık nedeniyle şimdiye dek binlerce kişinin hayatını kaybettiği Doğu Guta, 2011’den bu yana devam eden çatışmaların da son evresini oluşturan bölgelerden biri. Suriye’nin İdlib kenti ve çevresi de tıpkı burası gibi sıklıkla Suriye ve Rusya ordularına ait savaş uçaklarının saldırılarına hedef oluyor.
Ağır kuşatma nedeniyle Doğu Guta’ya yardımların ve temel gıda malzemelerinin kaçak yollarla ve Esed askerlerine rüşvet verilerek sokulduğuna dikkat çekilirken, bu durum bölgede fiyatları da astronomik düzeylere çıkardı. Bir kilogram çayın fiyatı 100 dolar, aynı miktardaki şeker ise 30 dolar civarında. Basit bir ilaca rejimin kontrolündeki alanlarda bir dolar ödenirken, aynı ilacın Doğu Guta’daki fiyatı 5-6 dolara kadar çıkıyor. Savaş ve kuşatma, kendi ekonomisini oluşturmuş doğal olarak. İnsani trajediye rağmen, kaostan istifade, her iki tarafta ceplerini dolduranlar da az değil.
Kerim Bebek’in annesini ve sol gözünü yitirdiğine benzer bombardımanlar ise, neredeyse günlük rutin haline gelmiş Doğu Guta’da. Gözlerin görmeye alıştığı (kalplerin de bu nedenle katılaşıp etkilenmez olduğu) enkaz görüntüleri, geçen sene bu zamanlara kadar Halep’te şahit olunan manzaranın aynısı. Halep’e diz çöktüren rejim ve destekçileri, aynı yöntemlerle Doğu Guta’yı da düşürmek istiyor. Bunun kaç sivilin canına mal olacağı ise, kimsenin umurunda değil. Doğu Guta’yı kontrol altında tutan muhalif gruplar da, abluka uzadıkça halk desteğini yitirme ihtimaliyle karşı karşıya.
Öte yandan, Suriye rejiminin 2012’den bu yana ülkenin çeşitli bölgelerine attığı varil bombalarıyla ilgili bir istatistik yayımlandı. Buna göre: Tespit edilebilen varil bombası sayısı 68 bin 334, bu saldırılarda ölen toplam insan sayısı 10 bin 763 (bunlardan bin 734’ü kadın, bin 689’u çocuk). Bombardımanın hâlen İdlib ve Doğu Guta’da sürdüğünü de göz önüne aldığımızda, bu rakamların yeniden güncellenmesinin gerekeceği açık.
«««
Suriye’de tüm bunlar olurken, ülke dışında da “diplomatik süreç” devam ediyor. Rusya ve İran’ın başını çektiği Astana görüşmelerinin 8’incisi tamamlandı. Muhalifler bu çerçevede, Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’ya sundukları 44 sayfalık özel raporda, Suriye rejimiyle PKK-PYD arasındaki koordinasyonun ‘somut’ kanıtlarını da paylaştılar. Diplomasinin Astana ayağına, esir takası gibi bazı kritik başlıklarla hız verilmesi öngörülüyor.
İşin bu türden teknik ayrıntılarını bir yana bırakırsak, Suriye’de bundan sonra sorulması gereken sorular aslında şunlar:
Öyle ya böyle İran-Rusya-Esed cephesi bu savaşın galibi olduğuna göre, Suriye’de bundan sonra ‘huzur’ nasıl sağlanacak? 2011’de barışçıl gösterilerle başlayan, ardından rejim ve muhalifler safında dış etkenlerin de devreye girmesiyle bir savaşa dönüşen olaylar on yılların öfke birikimi olduğuna göre, ilerideki başka muhtemel patlamaların yaşanmaması için alınacak tedbirler neler? ABD ve Rusya’yı işe karıştırmadan Suriye krizine kendi içinde çözüm bulmayı başaramayan İslâm dünyası, yaşananlardan ders alabilecek mi? ‘Yabancı güçler’in Suriye’ye yerleşmemesi için savaşa bütün gücüyle müdahil olan İran, kendisinin de bir ‘yabancı güç’ olduğu Suriye’de hak ve adalete dayalı bir yönetimin tesisine mi çalışacak, yoksa Suriye’yi bir Şii kolonisine dönüştürme adımları mı atacak? Savaşı fırsat bilip Suriye’ye temelli yerleşmeye koyulan Rusya’nın bölgedeki etkisi nasıl kontrol altında tutulacak?
Başka sorular sormak da mümkün elbette. İslâm dünyasının entelektüelleri, düşünürleri, âlimleri, siyasetçileri, kanaat önderleri başlarını ellerinin arasına alıp, “Suriye dersleri”ni dikkatlice çalışmak zorundalar. Taraf tutmadan, duygusallığı ve hayalciliği bir kenara bırakarak. Gözümüzün önünde ölen (ve ölmeye de devam eden) 500 binden fazla insan, tarihin dersleri yeterince çalışılmadığı için bu akıbete uğradı.
Gelecek yıllarda ve yüzyıllarda bizim yerimizi alacak nesiller, “Suriye’de bunca şey nasıl olabildi? Neden müdahale edilmedi? Siviller can verirken İslâm dünyası neden seyretti?” sorularına cevap ararken, kendi dönemlerindeki çatışmalar için makul çıkış yolları bulabilmeliler. Biz, bulamadık.
***
Coğrafyada açılan her yara, üzeri pansumanlanıp örtülse de, günün birinde illa yeniden kanıyor. Bugünkü birçok çatışma, geride bıraktığımız yüzyıllardaki yaraların iyileştirilmeden sarılmasının bir sonucu. Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Mısır’da şahit olduğumuz şeyler, geçmişte geçiştirilen sancıların ölümcül hastalıklara dönüşmüş görüntüleri hep. Ortadoğu’nun siyaset ustaları, tarihe ve coğrafyaya bu açıdan da bakabilse keşke…
Bize düşen
04:0030/12/2017, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Eski Sudan Dışişleri Bakanı Ali Ahmed Kertî’nin, Hartum Üniversitesi’nde geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı takdim ederken yaptığı konuşmayı izlemişsinizdir. Haftanın ençok paylaşılan videolarından biriydi, haklı olarak. Cumhurbaşkanı’nın Sudan temaslarının da belki en çarpıcı kısmını teşkil ediyordu o bölüm. Sembolik değeri, aktüel ve siyasi değerinin çok üzerindeydi çünkü.
Erdoğan Twıtter’dan bir kez daha çağrı yaptı
Erdoğan Twıtter’dan bir kez daha çağrı yaptı
11 Haziran, Perşembe
Ali Ahmed Kertî’yi dinlerken ve salonda onun sözlerine karşılık olarak alkışlarla, tekbirlerle tempo tutan Sudanlı gençleri izlerken, bu manzaranın derin anlamı üzerinde düşünmemek imkânsızdı. Sadece kuru övgü değildi çünkü dudaklardan dökülen. Sadece slogan atmıyordu o çocuklar. Sadece siyasi destek gösterisi değildi sergilenen. İslâm dünyasının belki de bu en parçalanmış döneminde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsında simgeleşen duruşa, başkaldırıya ve umuda selam duruyordu insanlar.
Bu tablo, elbette sadece biz sosyal medyada paylaşım yapalım, millî gurur malzemesine çevirelim, “Türkiye’nin önemi” konulu nutuklar çekelim veya biribirimize övgü dolu mesajlar atalım diye yaşanmadı. En samimi ifadeleriyle kalplerini bize açan Sudanlıların, asıl söylemek istediği şuydu aslında: Size olan bu umutlarımızı ve hayallerimizi boşa çıkarmayın. Çok çalışın. Bütün ümmete örnek olun. Bu işin sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsî cesareti ve heyecanıyla sınırlı kalmasına izin vermeyin. Uzun vadeli, planlı, programlı atılımlarla ümmetin ayağa kalkış sürecine önderlik edin!
Bu samimiyeti gördükten sonra, sorumluluğun büyüklüğünü fark edip, “Acaba biz neredeyiz? Müslüman dünyanın bu içten çağrısına cevap verebilecek derinlikte çalışmalarımız var mı? Gayretlerimiz ne seviyede? Sloganlarımızın içini doldurabiliyor muyuz?” sorularını sormamaya imkân var mı? Eğer bunları sormuyor ve ümmetin mazlum evlatlarının omuzlarımıza yüklediği mesuliyetle, eksiklerimizi tamamlayabilmek için gece-gündüz çalışmaya koyulmuyorsak, bize bağlanan ümitlerin hakkını da veremiyoruz, demektir.
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın attığı cesur adımlarla ve onun nev-i şahsına münhasır siyaset tarzıyla, Türkiye birçok prangasından kurtuldu. Birilerinin keyfi için koyulan çağdışı yasaklar kaldırıldı; temel hak ve hürriyetler sahasında hepimizin şahit olduğu gelişmeler ve açılımlar sağlandı. Dış politikada da Türkiye şimdiye kadar şahit olmadığı bir üslupla tanıştı; kendisine çizilmeye çalışılan sınırları ve 'haddini' aştı, zincirlerini kırmaya çalıştı.
Tüm bu olumlu göstergelere bakıp, “Ulaşmamız gereken yere ulaştık, tamam” diye düşünürsek, meseleyi tümüyle yanlış değerlendirmiş oluruz. Henüz kat etmemiz gereken çok mesafe var. Yürünmesi gereken yol daha çok uzun, dolambaçlı, virajlı. Dahası, on yılların ihmalleri nedeniyle bazı alanlarda (eğitim, istihbarat, diplomasi) çok daha fazla gayret göstermemiz gerekiyor. Tek bir kişinin heyecanı ve samimiyetiyle, onun gölgesinde yatmak ve esnemek suretiyle olacak işler değil bunlar.
Türkiye şimdiye kadar belli yapısal sorunlarla, yasaklarla, engellerle, hendek ve kanallarla malul vaziyetteydi. Müslümanlar olarak, en temel haklardan mahrum şekilde, elimiz-kolumuz bağlıydı. Bir şey yapmak ve adım atmak istediğimizde, karşımıza dikilen dağlar, gerilen kollar, kurulan setler vardı. Program yapmak istesek salon yoktu; yazmak istesek basıp dağıtmak zordu; konuşsak dinletecek araç-gereç eksikti. Şimdi hepsi var. Hepsi var amma, istikrar ve sabırla iş yapacak şevk, planlı-programlı çalışacak kafa, işi maddiyata dökmeden ulvî amaçlarla hedefe kilitlenecek bilinç eksildi. Onlar da nerden tedarik edilir, bilinmez.
***
Sudan’dan yükselen çağrı, bu anlamda bir silkiniş mesajıdır, bir ikazdır, bir uyarıdır. Kendimize dönmemiz, bahşedilen imkânlarla eksiklerimizi hızlı bir şekilde derleyip-toparlamamız, kalıcı ve faydalı işler ortaya koymamız, durmadan çalışıp üretmemiz; önce kendimizi adam edip sonra bu adamlığı ümmet çapına yayma aşkıyla donanmamız için bir mesajdır, ikazdır, uyarıdır. Ali Ahmed Kertî, Hartum Üniversitesi kürsüsünden hepimize teker teker ulaştırdı dertli haykırışını. Bundan sonra sorumluluk artık teker teker, hepimizin omuzlarındandır.
Şunları da eklemeden geçemeyeceğim:
Ümmetin bizden öğreneceği şeyler olduğu gibi, bizim de ümmetten öğreneceğimiz çok şey var. Onlar bize bakarak bazı eksiklerini tamamlayabileceği gibi, bizim de bazı eksiklerimizi ancak onların yardımıyla tamamlayabileceğimiz, tartışılmaz bir gerçek. Bir elin parmakları gibi tıpkı: Her bir parmağın, diğerine hayati ihtiyacı gibi. Bir duvarın, bir tanesi bile düşse diğerleri de eksilip zayıflayacak tuğlaları gibi ya da. Bizim onlarsız yarım kalışımız; onların da bizsiz yarım kalışı, gibi…
Bu yüzden, bize karşı gösterilen teveccühe, muhabbete ve hüsn-i zanna yapılabilecek en büyük ihanet, buradan bir 'üstünlük/kibir' çıkarmak olacaktır. Verilen bütün nimetleri, hamd ve şükürle, kardeş coğrafyalarla paylaşmaktır yapılması gereken. Şükrü eda edilmeyen ve hakkı verilmeyen nimetin elden alınacağını bir saniye bile akıldan çıkarmadan..
. İran’ı kim karıştırıyor?
04:003/01/2018, Çarşamba
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından geçtiğimiz haziran ayında açıklanan 1000 sayfa dolayındaki arşiv belgesi, CIA’in 1953’te İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesinde oynadığı rolü ilk kez bütün ayrıntılarıyla ortaya koyuyordu. ABD’nin İran siyasetine direkt müdahalesine dair şimdiye kadar bilinen ama resmen teyit edilmeyen bazı noktalar da, böylece açıklığa kavuşmuş oluyordu.
İran’ı kim karıştırıyor?
İran’ı kim karıştırıyor?
20 Aralık, Çarşamba
“Ajax Operasyonu” olarak tarihe geçen darbeye giden adımlar, 1951 başlarında Başbakan Muhammed Musaddık’ın İran petrol endüstrisini millileştirmesiyle başlamıştı. Suudi Arabistan’da petrol imtiyazını elinde bulunduran Amerikalıların, petrol gelirlerini Araplarla paylaşmasını örnek alan Musaddık, aynı şeyi İran’ın petrolünden İranlılara neredeyse hiç pay vermeyen İngilizlerden de isteyince ipler gerilmişti. Musaddık da, anlaşma imkânı bulamayınca, İran petrollerini millileştirdiğini duyurmuştu. Soğuk Savaş şartlarında, İran’ın Sovyetler Birliği kampına kayacağından endişelenen Washington ve Londra’nın ortak planıyla Musaddık’ın görevden uzaklaştırılmasına karar verilmişti.
15 Ağustos 1953’te, ABD’nin İran’daki uzantılarının kalkıştığı darbe girişimi Musaddık tarafından haber alınarak bastırıldı. Darbenin planlayıcısı General Fazlullah Zahedî ortalıktan kaybolurken, Şah Muhammed Rıza Pehlevî de ülkeyi terk ederek İtalya’nın başkenti Roma’ya gitti. Ancak CIA’nın Tahran Şefi Kermit Roosevelt -kendisi aynı zamanda ABD eski başkanlarından Theodore Roosevelt’in de torunuydu- kolay vazgeçecek biri değildi. 18 Ağustos’ta, bu kez Tahran dışından tutularak başkente taşınan yüzlerce paralı göstericinin yarattığı kaos, Musaddık’ın yönetemediği geniş çaplı bir anarşi ortamına dönüştü. Sonrasında Musaddık başbakanlık koltuğundan indirilerek ev hapsine alınırken, Şah da ülkesine dönerek yeniden tahtına oturdu.
İranlıların kalbinde ve zihninde derin bir aşağılanma hissine yol açan bu müdahale, birçok tarihçiye göre, 1979’da Şah’ın devrilmesine yol açan halk ayaklanmasının da başlangıç noktasıydı. 1953’ten itibaren ülkesini demir yumrukla yöneten, kurduğu istihbarat örgütü SAVAK’la on binlerce İranlıyı hapsedip öldürten, İran’ı ABD’ye peşkeş çekerken halkının da gittikçe fakirleşmesine gözlerini kapayan Şah, İranlıların gözünde Musaddık darbesini planlayanların kuklasıydı. Humeyni’nin bir kurtarıcı olarak ortaya çıkmasında ve her kesimin desteğini kazanmasında, bu duygusal arka planın ve şuuraltının büyük etkisi vardı.
Böylece, yakın geçmişinde bir ABD komplosuna bir de halk kitlelerinin sahaya indiği gerçek bir devrim sürecine şahitlik eden İran, bugün yeniden sokak eylemleriyle gündemde. Şu aşamada, olayları “Amerika, İran’ı da karıştırıyor” şeklinde özetleyip yaftalamak doğru olmaz, çünkü karşımızda on yılların birikmiş sorunlarını protesto eden, ekonomik anlamda sefaletten yılmış, siyasi anlamda hayal kırıklığına uğramış bir halk var. ABD ve İsrail’in durumdan nemalanmaya çalışarak, İran düşmanlıklarını yüksek sesle dile getirmeleri ya da kaosu derinleştirmek için adım atmaya çalışmaları gayet normal. Hatta açıktan İran düşmanlığı yaparak, halkın masum tepkilerini terörize etmeye çalıştıkları ve bu şekilde İran yönetimini destekleyip güçlendirdikleri bile söylenebilir.
İran şu anda en az dört ülkede (Suriye, Irak, Yemen, Lübnan) çatışma/savaş finanse eden, en az iki ülkede de (Bahreyn, Nijerya) muhalefet örgütleyen bir iktidar tarafından yönetiliyor. “İslam Devrimi” iddiasının hızlı bir şekilde dar bir Şii fanatizmine evrildiği ülkenin bu dışa dönük genişlemeci politikası, elbette sıradan halka ağır bir ekonomik külfet yüklüyor. Bunun üstüne, gittikçe zenginleşen molla sınıfını, din kisvesi altında özgürlüklerin kısıtlanmasını ve artık ayyuka çıkan yolsuzlukları eklediğimizde, paylarına sadece fakirlik düşen halk kitlelerinin isyan etmesi kaçınılmaz. “Dış mihraklar İran’da olaylar çıkarıyor” demeden önce, bu iç karartıcı tabloyu hesaba katmakta fayda var.
Herhangi bir Müslüman ülkede ortalık karıştığında, sırf bu durumu kendi lehine çevirmek isteyen dış güçler üzerinden bir okuma yapmak, -moda tabirle- “resmin tamamını” gözden kaçırmamıza yol açabilir. Sosyolojiyi, yerel şartları ve o ülkenin durumunu göz önüne almadan yapılan ezbere yorumlar, tahminden öteye gidemez. Hele bu ülke, İran gibi, sevenlerin ezbere sevdiği sövenlerin de ezbere sövdüğü, hakkında gerçekten çok az şey bilinen bir ülke ise... Ortadoğu’daki çok unsurlu denklemi aynı anda göz önüne getirip, İran’ı doğru yere koyabilmek gerekiyor.
“Amerika ve İsrail değişiklik istiyor, o zaman şimdiki hal çok güzel” mantığı, İran konusunda bizi fena halde yanıltabilir. İran’ı sadece 1953 darbesi örneğinden okumak da bizi yanıltabilir. “Amerika, kendisine karşı olanı devirir” önyargısı, 1979’da Şah’ın devrilişiyle geçersiz hale geldi çünkü. Şah, Amerika’nın desteği arkasındayken ve ABD’ye rağmen devrildi. Demek ki, halk kitlelerinin sokağa çıkması her zaman “komplo” olmak zorunda değil. Dahası, komplo kelimesini her olay için kullanmanın bizatihi kendisi de bir “komplo” olabilir.
.Buradan size ekmek çıkmaz
04:006/01/2018, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD’nin Boston kentinde polis, 4 Ocak 2011 Salı gece yarısından sonra saat 02.00’de bir ihbar aldı. Arayan kişi, South End semtindeki bir evden silah sesi geldiğini söylüyor, ekipleri duruma acilen müdahale etmeye çağırıyordu. Nöbetçi polisler olay yerine gittiklerinde, orta yaşlı bir adamı evinin ortasında başından vurulmuş halde buldular. Yapılan inceleme sonunda, olayın cinayet değil intihar olduğu belirlendi. Normalde belki de kimsenin dikkatini çekmeyecek olan bu vaka, ölenin kimliği nedeniyle birden bire dünya basınının manşetlerine tırmandı: 44 yaşında, yalnız yaşadığı evinde hayatına son veren bu adam, devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin küçük oğlu Alirıza idi.
Buradan size ekmek çıkmaz
Buradan size ekmek çıkmaz
23 Aralık, Cumartesi
1966’da İran’ın başkenti Tahran’da dünyaya gelen Alirıza Pehlevi’nin kısa ömrü, babasının 1980 yazında Kahire’de ölümünden sonra, çoğunlukla ABD’de geçmişti. Princeton ve Columbia gibi seçkin Amerikan üniversitelerinde okumuş, Harvard’da da yükseköğrenim görmüştü. Görünüşte her şey gayet olumluydu, genç Pehlevi’nin hayatında ters giden herhangi bir şey yoktu. Ancak onu yakından tanıyanlar, Alirıza’nın İran’dan ayrıldıktan sonra içine düştüğü ağır depresyondan bir türlü kurtulamadığını, intiharından 10 yıl önce yaşanan trajik bir olayın ise, psikolojisini tamamen altüst ettiğini anlatıyordu:
20 Haziran 2001 günü, ailenin en küçük çocuğu ve Şah’ın “en sevgili kızı” Leyla Pehlevi, aşırı dozda uyuşturucu hap ve kokain alarak intihar etmişti. 31 yaşında ölen Leyla da, tıpkı 10 yıl sonra kendisini izleyecek olan ağabeyi Alirıza gibi ağır depresyon içindeydi. İlave olarak insomnia ve anoreksiyadan muzdaripti. Uyuşturucu niteliği olan haplara bağlılığı o dereceye ulaşmıştı ki, ölümünden sonra mahkemede ifade veren doktoru, muayenehaneden başka hastaların reçetelerini de çalarak eczaneden fazla ilaç aldığını tespit ettiklerini anlatmıştı.
1925’ten 1979’a kadar İran’ı yöneten Pehlevi hanedanının son üyeleri, sürgünde tüm bu dramları yaşarken, elbette arkalarında kendilerine gözyaşı dökecek bir halk da kalmamıştı. İranlılar için Şah dönemi öylesine büyük acıların, sıkıntıların, aşağılanma ve perişanlığın sembolü olmuştu ki, ailenin sürgünde yaşadıkları adeta “ilahi ceza” olarak görülüyordu. Şah’ın insafsız ve katı yönetimi İran halkını bezdirmiş, sefaletin pençesinde can çekişen halk kitleleri, adaletli bir ülke umuduyla canları pahasına Pehlevi rejimine meydan okumuştu. Humeyni’ye destek veren milyonların içerisinde her kesimden insanın bulunması, Şah’tan sonra insan haklarını, sosyal refahı ve adaleti önceleyecek bir iktidar özlemi içindi.
Bu tablodan, elbette ABD de payına düşeni alacaktı. Hem 19 Ağustos 1953’te Muhammed Musaddık’ın CIA komplosuyla görevinden uzaklaştırılması, hem de Şah’a kendi halkına zulmederken sunulan sınırsız destek, Amerika’ya karşı direnç ve antipatinin İran halkının iliklerine işlemesine yol açmıştı. Aslında zannedildiği gibi, İranlılar “Amerikan düşmanı” değildi. Hatta Amerika’ya karşı içlerinde gizli bir hayranlık ve yakınlık besledikleri bile düşünülebilirdi, ama Amerika İranlıları aşağılamadığı ve haklarını yok saymadığı müddetçe. Bu, ancak yakından bakanların fark edebileceği çok önemli ve ince bir çizgiydi.
***
İran’daki protesto gösterileri devam ederken, hem ABD-İsrail cenahından gelen muhabbet dolu destek mesajlarına, hem de kendisini bütün dünyada ‘Veliaht Prens’ olarak takdim eden Şah’ın büyük oğlu Rıza Pehlevi’nin İran halkını ayaklanmaya teşvik edici sözlerine bakınca, vakıadan ne kadar kopuk olduklarını düşünmemek imkânsız. Hele de ABD’nin Virginia eyaletinde meskûn ‘Veliaht Prens’in, ağzını her açışında İranlılara yeniden ve tekrar Şah kâbusu gördürdüğünü fark etmemesi, adeta şaka gibi.
1953 ve 1979 dönemeçleri İranlıların milli hafızasında o kadar canlı ki, ABD-İsrail ya da Şah ailesinin halk lehine ve rejime karşı yaptıkları açıklamalar, bırakın “Amerikancı bir ayaklanma”yı ateşlemeyi, zihinlerde “Amerikan zulmü”nü yeniden alevlendiriyor. Halka destek adı altında dışarıdan yorum yapanlar, masum taleplerle sokağa çıkanların sözlerini tesirsiz hale getirdiği gibi, İran yönetiminin daha da güçlenmesine yarıyor üstelik.
İran’la ilgili, ABD-İsrail cephesinde bir başka yanılgı ve hayal daha var ki, o hepten evlere şenlik: Bugünkü “molla rejimi” yıkılsa, yerine “Amerikancı” veya “İsrail sevici” bir iktidarın geleceğini farz ediyorlar. İranlıların kuracaklarını umdukları yeni yönetim sistemine, tıpkı Şah zamanında yaptıkları gibi sınırsızca nüfuz edebileceklerini zannediyorlar. “Muhafazakâr” ve “reformist” kanadın, birbirinden doğu ile batı arası kadar uzak olduğunu, mevcut kadrolar giderse yerlerine “ılımlı” ve “vur kafasına, al ekmeğini” yöneticilerin geleceğini düşünüyorlar.
Bunun, kocaman bir yanılgı olduğunu söylemeye gerek yok. Şah’ı devirmiş bir halk, kazandığı o özgüveni uzun zaman yitirmeyecektir. İran’da daha çok dışarıdan dayatılan ve büyük ideolojik farklılıklar içeriyormuş gibi sunulan “reformist”, “ılımlı” gibi isimlendirmeler, ülkenin temellerine, resmi ideolojisine ve devletin genel politikalarına yönelik bir ayrışmaya işaret etmiyor. Farktan söz edilecekse eğer, bunun daha çok ekonomik konularda ve pastanın nasıl bölüşüleceğiyle ilgili olduğunu görebilmek, İran’ı anlamak adına önemli.
Velhasıl, İran’a daha yakından, daha dikkatli, daha duru gözlerle bakmak gerekiyor.
Perdenin arkası
04:0010/01/2018, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylığı düşündüğünü söyler söylemez, ‘misafir’ olarak tutulduğu Birleşik Arap Emirlikleri tarafından sınır dışı edildi. Ancak bu, sıradan bir sınır dışı etme işleminden çok, ‘adrese teslim kargo gönderimi’ne benziyordu: Kendisini taşıyan özel uçak Kahire Havaalanı’nın gözlerden uzak bir köşesine indiğinde, Mısırlı güvenlik ve istihbarat görevlileri kapıda belirdi. Ailesinin bile nerede olduğunu bilmediği birkaç sır günün ardından, Kahire’nin biraz dışındaki lüks bir otelin lobisinde -sanki hiçbir şey olmamışçasına, bir çay sohbetinde- ortaya çıktı. Ve en son geçtiğimiz pazar günü, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, “Dışarıdayken ülkede neler olup bittiğini yeterince izleyemedim. Gelecek dönemde, devleti yönetecek ideal kişi olmadığımı görüyorum. Bu nedenle, 2018’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmamaya karar verdim” dedi.
Perdenin arkası
Perdenin arkası
25 Aralık, Pazartesi
Hüsnü Mübarek döneminin son başbakanı Ahmed Şefik’ten söz ediyorum. Kendisinin kısa siyaset tecrübesinin seyri, Mısır’daki devlet sisteminin ve politik şartların net bir özeti gibi adeta. Biyografisinden başlayarak, Şefik’in yürüyüşünün aşamalarına göz atalım:
1941’de Kahire’de doğan Ahmed Şefik, 20 yaşında Hava Kuvvetleri Akademisi’nden mezun olduktan sonra, orduya katıldı. Askeri strateji ve planlama konularında yüksek lisans ve doktora yaptı. 1973’teki Yom Kipur Savaşı’na -geleceğin Mısır Cumhurbaşkanı olan- dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Hüsnü Mübarek’in komutasında katıldı. Kendi ifadesine göre, savaşta iki İsrail uçağını da düşürdü. 1996-2002 yılları arasında hava kuvvetleri komutanlığını üstlenen Şefik, 2002-2011 döneminde de sivil havacılık bakanıydı. Şefik’in bakanlığı döneminde Mısır Havayolları, hantal bir ordu kurumundan uluslararası rakipleriyle mücadeleye girişen kârlı bir işletmeye dönüştü. Yine aynı dönemde ülkenin bütün havaalanlarını baştan aşağı yenileten Şefik, turizm sektörünün de sıçrama yapmasını sağladı.
Arap Baharı’nın Mısır ayağında, yüzbinler Kahire’deki Tahrir Meydanı’nı doldurduğunda, Hüsnü Mübarek, başarılarını halkın da takdir ettiği Ahmed Şefik’i başbakanlığa getirdi. Ancak bu adım, sokaklardaki öfkeyi dindirmeye yetmeyecekti. O dönemdeki medya kampanyalarının da etkisiyle “Mübarek’in adamı” damgasını yiyen Şefik, Mübarek’in devrilmesinden kısa bir süre sonra görevinden ayrılmak durumunda kaldı. Mübarek iktidarının sonlarına doğru “başkan yardımcısı” olacağı bile konuşulan Şefik, Cemal Mübarek faktörünü aşamamış, nihayet Mübarek ve oğulları gibi o da yönetimden uzaklaştırılmıştı.
2012’de “Mısır tarihinin ilk gerçek demokratik seçimi” için halk sandık başına gittiğinde, oy pusulasında özellikle dikkat çeken iki isim vardı: Ahmed Şefik ve Muhammed Mursi. Şefik’in o aşamaya kadar gelmesi kolay olmamıştı gerçi. Adaylığı, seçim kurulunca önce reddedilmiş, ardından ertesi gün aday olabilmesinin önü açılmıştı. Profili, askeriye içerisindeki etkisi ve başarılı kariyeri düşünüldüğünde, “İslamcı aday” Mursi’nin karşısına “devlet” tarafından çıkarıldığı, ama bu yapılırken de kapalı kapılar ardında epey ciddi pazarlık ve hesapların yapıldığı anlaşılıyordu.
Seçim kampanyası sırasında, Şefik’in yaptığı açıklamalar ilginçti. “Hem siyaseti hem de orduyu yakından tanıyan tek kişi benim” diyor ve ekliyordu: “Mısır’ın kademeli bir geçişe ihtiyacı var. Böyle bir ülkede, hiçbir askeri tecrübesi bulunmayan bir sivili hemencecik cumhurbaşkanı ve ordu başkomutanı yapamazsınız.” Orduyla ilgili vaatleri ise, Mısır şartlarında gerçek olamayacak kadar olumluydu. Ordunun kontrol ettiği devasa ekonomik imparatorluğun vergilendirileceğini vadediyor, askerin zaman içinde siyasetten tamamen çekileceğini müjdeliyordu.
Sandıklar açıldığında, Ahmed Şefik’in yüzde 48,17’lik desteğine karşılık, Muhammed Mursi’nin yüzde 51,73’le cumhurbaşkanı seçildiği görülüyordu. Sonrasında da Şefik’in Birleşik Arap Emirlikleri ‘sürgünü’ başladı ve bugünlere gelindi.
Mursi’nin cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğu o seçimle ilgili şu kanaatim, başından beri hiç değişmedi: Aslında, kazanan isim Ahmed Şefik’ti, ama asker seçim sonucunu manipüle ederek Mursi’nin kazanmasını sağladı. Ordunun bu tasarrufunun üç sebebi vardı: 1) ‘Devrim’ heyecanının sürdüğü o günlerde, yeniden öfkenin odağına yerleşmek istemediler, 2) Mısır’ın kangren olmuş devasa sorunlarının Müslüman Kardeşler’in ve Mursi’nin kucağında kalmasını, böylece “İslâmcı” (ve tecrübesiz) iktidarın başarısız olmasını garantilediler, 3) Ordu ve bürokrasi içinde hatırı sayılır bir destek kitlesi bulunan Şefik’in, oturduğunda belki bırakmayacağı ve halktan da destek bulacağı koltuğa kavuşmasının önünü kestiler.
Günün birinde, 2011 sonrasında yaşanan perde arkası gelişmelerle ve Müslüman Kardeşler iktidarıyla asker arasındaki gerilimli ilişkilerle ilgili somut birtakım belgelere, itiraflara ve delillere ulaşacağımıza inanıyorum doğrusu. Şimdilik yapabildiğimiz tek şey, sahneden görünen oyun ve diyaloglar üzerinden bazı tahminlerde bulunmak. Ancak perde o kadar şeffaf ve senaristler o kadar temkinsiz ki, arkası oturduğumuz yerden bile net biçimde görünüyor.
Alevler sönünce
04:0013/01/2018, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Muhammed Buazizi adlı bir seyyar satıcının sokak ortasında kendisini ateşe verdiği haberi geldiğinde, Hüsnü Kaliye, Tunus’un turistik şehirlerinden Sûse’de bir otelin kapıcısı olarak çalışıyordu. Özellikle Fransız turistlerin bıraktığı kabarık bahşişler sayesinde, aylık kazancı fena sayılmazdı. İyi giyinmeyi ve gezmeyi seviyordu. Çok yoğun mesaisi yüzünden hareket imkânları biraz kısıtlansa da, hayatından şikâyetçi olduğu pek söylenemezdi. Memleketi olan küçük Kasrayn şehrindeki arkadaşlarına, “daha iyi bir hayat için” kendisi gibi dışarı açılmalarını ve farklı fırsatları kovalamalarını söylediği de oluyordu.
Alevler sönünce
Alevler sönünce
8 Ocak, Pazartesi
Ancak, sokak ortasında bir kadın zabıta tarafından tokatlandıktan sonra, -17 Aralık 2010 günü- üzerine benzin dökerek çakmağını ateşleyen 26 yaşındaki Muhammed Buazizi’nin trajik akıbeti, birçok Tunuslu gibi Hüsnü Kaliye’yi de derinden sarsmıştı. Otelden birkaç gün izin alarak Kasrayn’a döndüğünde, orada kendisini arkadaşlarıyla siyaseti ve değişimi tartışırken buldu. Uluslararası medyanın Tunus’a odaklanmasının da etkisiyle, o günlerde en revaçta olan konular bunlardı. Kaliye, Tunus şartlarında normalde “tuzu kuru” sayılabilecekken, kısa zamanda “devrim” fikrinin heyecanlı temsilcilerinden biri haline geldi.
3 Ocak’ta, yani Muhammed Buazizi’nin başkent Tunus’taki bir hastanede tedavi altındayken ölümünden bir gün önce, Hüsnü Kaliye sokakta yürürken polis tarafından durduruldu. Alman Der Spiegel dergisine sonradan verdiği röportajdaki ifadesine göre, polisler Kaliye’ye küfrederek karnına bir yumruk attı. Kaliye yerde kıvranırken, polisler tepesinde gülüşmeye başladılar. Kaliye, “Üzerimde güzel kıyafetler vardı. Kolumdaki pahalı saat özellikle dikkatlerini çekmişti. ‘Senin gibileri halletmek üzere buradayız’ diyorlardı” diye anlatıyor.
Sokak ortasında karşılaştığı bu aşağılayıcı muamele üzerine, Hüsnü Kaliye, karakola giderek şikâyet dilekçesi verdi. Polisi polise şikâyet ediyordu aslında ama başka bir çaresi de yoktu. Tunus’u 1987’den beri yöneten Zeynelabidin bin Ali’nin iktidarı, polis gücüne dayanıyordu. Polisten kaçacak yer yine polisti mecburen.
Üç gün sonra, yine sokakta yürürken, geçen gün kendisine sataşan polis memurlarıyla karşılaştı Hüsnü Kaliye. Bu defa şakaları yoktu ve gülmüyorlardı. Hızla kendisine doğru geldiler ve ona temiz bir meydan dayağı çektiler. Polisler olay yerini terk ederken, genç adam asfaltın ortasında hareketsizce yatıyordu. Son yaptıkları şey, ellerindeki gaz kapsülünü yüzüne boca etmek olmuştu. Kaliye, “Kendimi bir böcek gibi hissettim” diyecekti daha sonra.
Yarım saat kadar yerde yattıktan sonra güçlükle ayağa kalkan genç, yakınlardaki bir benzin istasyonuna giderek, doldurduğu bir bidonla polislerin toplu halde bulunduğu noktaya yaklaştı. Aslında niyeti, bidondaki benzini ateşleyip polislerin ortasına fırlatmaktı, ama kollarında bu mecali bulamadı. Bunun yerine, anlık bir kararla bidonu başından aşağı boşalttı ve elindeki çakmağı ateşledi.
Hüsnü Kaliye, bundan sonrasını hatırlamıyor. Muhammed Buazizi’nin son nefesini verdiği hastanede tedavi altına alındıktan tam sekiz ay sonra, yeniden gözlerini açıp kendine gelebildi. Bu süre içinde defalarca ameliyat edildi; birkaç kez kalbi durup yeniden çalıştırıldı; estetik operasyonlarla organlarındaki eksikler tamamlanmaya çalışıldı. Hüsnü Kaliye’nin koma halinde hastanede yattığı bu süreç boyunca, ilk önce kendi doğum yeri Kasrayn’de polisle göstericiler çatıştı. Polisin açtığı ateşte göstericilerden 20’sinin ölümü, “Arap Baharı’nın ilk katliamı” olarak kayıtlara geçti. Sonrasında halk ayaklanmaları Libya’dan Yemen’e, birçok ülkeye yayıldı. 2011’in sonuna doğru, Kaliye tekrar çevresinde olan-biteni algılayabilecek duruma gelince, hem bedeni hem de mensubu olduğu sosyokültürel coğrafya için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Yanık izleriyle dolu vücudunun ihtiyaç duyduğu yeni operasyonlar için, bugün başkent Tunus’ta yaşamını sürdüren Kaliye, “Arap Baharı diye bir şey yok. Umutla yola çıkmıştık ama biz Tunuslular, özgürlüğe alışık değilmişiz” diyor. Bir yandan da, geçirmesi gereken her bir tıbbi operasyon için katlanmak zorunda olduğu karmaşık bürokratik süreçlerden şikâyet ederek. Dış görünüşü tümüyle deforme olduğu için insanların arasına çıkmak istemeyen ve büyük bir psikolojik çöküşe sürüklenen Kaliye, zaman zaman “Keşke ölmüş olsaydım” cümlesinin dudaklarından dökülmesine de engel olamıyor. Özellikle Batı basınında “Buazizi’den sonra, Arap Baharı’nın fitilini yakan ikinci adam” olarak anılmasına rağmen.
Bugün 42 yaşında olan Hüsnü Kaliye’nin acıklı hikâyesi, Tunus’ta 2011’deki beklentileri ve sonrasında yaşanan hayal kırıklıklarını da özetliyor aslında. Muhammed Buazizi’nin de, şayet sağ olsaydı Kaliye’nin cümlelerini kuracağını rahatlıkla düşünebiliriz. Geçtiğimiz hafta sonundan bu yana yeniden patlak veren sokak gösterilerini, bu arka plan eşliğinde okumak gerekiyor.
Birçok yönden Arap dünyasının ‘farklı’ ülkelerinden biri olan Tunus’un mevcut sorunlarını, politik sahnesindeki gelişmeleri ve Raşid Gannûşî liderliğindeki Nahda Hareketi’nin bu denklemde nerde durup halka ne vaat ettiğini ise gelecek yazıda tartışalım.
Nahda’nın duruşu
04:0017/01/2018, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Sıklıkla “Arap Baharı’nın tek demokratik geçiş süreci” olarak referans gösterilen Tunus’ta, Cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali’nin devrildiği 2011’den bu yana dokuz farklı hükümet kuruldu. Bu hükümetlerden hiçbiri, kronik hale gelmiş ekonomik sorunları çözebilmiş değil. Geçtiğimiz yıl Uluslararası Para Fonu (IMF) ile varılan anlaşma, 2,8 milyar dolarlık yardım karşılığında “köklü ekonomik reformlar” öngörse de, bu reformların zaten tükenmiş haldeki bir halkın dertlerine ne kadar çare olabileceği belli değil. IMF reçetelerinin genellikle “acı” oluşu da göz önüne alınırsa, hükümetlerin bu yolla sorunların üstesinden gelmesi mümkün görünmüyor.
TEM’de trafiği kilitleyen zincirleme kaza
TEM’de trafiği kilitleyen zincirleme kaza
14 Haziran, Pazar
Maddi ve manevi olarak umudunu yitiren bir seyyar satıcının kendi bedenini ortaya koyarak -hiç de böyle amaçlamadan- başlattığı dönüşüm süreci, bugün artık tamamen tıkanmış vaziyette. Plansız-programsız, hazırlıksız ve lidersiz çıkılan “devrim yolculuğu”nun, başladığı yere döndüğü de söylenebilir. Halk kitleleri yine umutsuzca sokaklara dökülüyor, değişimin ne kadar zor ve çetrefilli olduğunu artık bilerek üstelik.
Halkın öfkesini dindirmek için, 2011 başında ülkeden ayrılan ve müsrif karısı Leylâ Trâbelsî ile Suudi Arabistan’ın Cidde şehrine yerleşen Zeynelabidin bin Ali, muhtemelen kısa süre sonra Tunus’a dönebileceğini hesaplıyordu. Kendisini davet eden Suudilerin, “olaylar yatışınca” yeniden gidebileceği şeklinde bir garanti vermiş olması mümkün. Bu garanti, ABD adına verilmiş bile olabilir. Geçmişte Navaz Şerif başta olmak üzere çok sayıda devrik lideri topraklarında misafir eden Suudi Arabistan, daha sonra siyasi ortamlar düzelince birçoğunu ülkesine geri yollayabilmiş, hatta bu sayede yeni iktidarlar üzerinde söz sahibi konumuna yükselmişti. Bu plan, Tunus’ta tutmadı.
Yaklaşık 20 yıl İngiltere’de sürgün hayatı yaşayan Râşid Gannûşî liderliğindeki Nahda Hareketi, 2011’den sonraki demokratik süreçte iktidarı bir süre elinde tuttuktan sonra, ekonomik göstergelerin kötüye gitmesi ve siyasi suikastların başlamasıyla hızlı bir şekilde geri adım attı. Tam bu sırada Mısır’da yaşanan Müslüman Kardeşler’in iktidar tecrübesinin Gannûşî ve ekibi tarafından yakından izlendiğinde şüphe yoktu. Gannûşî, iktidarda kalmak için direndikleri takdirde “evdeki bulgurdan” da olacaklarını net bir biçimde görerek, seçimlerin yapılmasına yeşil ışık yaktı.
Mevcut Cumhurbaşkanı Becî Kâid es-Sebsî’nin kurduğu Nidâ Tûnis Partisi’nin birinci çıktığı seçimler, Nahda açısından psikolojik rahatlama anlamına da geliyordu. Enkaza dönüşmüş bir ülkenin yükünü tek başına omuzlamak (ve bu yükün altında kalmak) yerine, ‘lâik’ çizgisiyle bilinen kadroların hükümete ve sorumluluğa ortak olmasını sağlamak, Tunus şartlarında en akıllıca siyasetti. Sonrasında siyasi suikastların bıçak gibi kesilmesi ve ülkenin bir müddet sükûna kavuşması, elbette sürpriz ya da tevafuk değildi.
Gannûşî’nin hem övülmesine hem de eleştirilmesine yol açan bu siyasi adımlar, Tunus’u bir süre rahatlatmış olsa da, hayatın acı gerçeklerinin yeniden sahneye çıkması çok sürmedi. Demokrasi karın doyurmuyordu çünkü. “Arap Baharı’nın tek demokratik başarı hikâyesi olmak”, sıradan Tunuslunun yaşamında ve ihtiyaçlarında herhangi bir şeyi değiştirmemişti. Fransız tipi jakoben laikliği ülkeye dayatan Habib Burgiba döneminin bakanlarından Becî Kâid es-Sebsî’nin cumhurbaşkanı olması belki uluslararası sistem tarafından “sigorta” olarak yorumlanıyordu, ama bunun da ülkedeki ekonomik krize ve işsizliğe, buna bağlı olarak gelişen silahlı yapılanmalara ve terör saldırılarına engel olabildiği yoktu.
Son olayların Nahda cephesinden nasıl göründüğüyle ilgili olarak, elimizde dikkat çekici bir makale var. Râşid Gannûşî’nin kızı Sümeyye Gannûşî, “Arabî-21” adlı internet sitesi için kaleme aldığı yazısında, Tunus’ta yaşanan sokak gösterilerini yorumladı. Sümeyye Gannûşî aynı zamanda babasının siyasi danışmanı ve Nahda’nın da yönetici kadrosundan olduğuna göre, ifadelerini Râşid Gannûşî ve partisinin resmi görüşü olarak da okuyabiliriz.
Sümeyye Gannûşî, Tunus’un ciddi bir ekonomik darboğazdan geçtiğini ve halkın zor durumda olduğunu kaydederek, sorunların çözülmesi mecburiyetini vurguluyor. Kimsenin elinde problemleri hızlıca yok edecek mucizevî bir formülün bulunmadığını da belirten Gannûşî, halkın her kesimini çözüm için birlikte hareket etmeye davet ediyor. Yazının en dikkat çekici bölümü, Tunus’ta son yaşananların “bazı Körfez ülkelerinin” bir tuzağı olabileceği şeklindeki ifadeler. “Her şeyi komplo ve dış mihrakların oyunuyla açıklamak mümkün olmasa da” diyor Sümeyye Gannûşî, “bazı Körfez ülkelerinin başını çektiği, Tunus’taki değişim sürecini yok etmeye matuf bir bölgesel stratejinin varlığı da inkâr edilemez”. Gannûşî yazısını, bu stratejinin başarıya ulaşmaması için Tunus içindeki ekonomik problemlerin acilen aşılması gerektiğini söyleyerek bitiriyor.
Karizması, siyasi geçmişi ve bilgisiyle Tunus toplumunun saygı duyduğu bir isim olan Râşid Gannûşî ve ekibinin önünde, güncel sorunlara karşı halkı rahatlatmak sorumluluğu duruyor. Bu başarılamadığı takdirde, “Gannûşî fenomeni”nin etkisini yitireceği kesin görünüyor. Nahda Hareketi’nin, kurucu lider Gannûşî’den sonra siyasi varlığını devam ettirip ettirememesi de tamamen buna bağlı, denilebilir.
Garabet
04:0020/01/2018, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun büyük oğlu Yair’in, gece kulübü çıkışında bir arkadaşına söylediği sözleri içeren ses kaydı, bir anda ülkenin en sıcak politik meselesine dönüştü. Üç yıl öncesine ait olmasına rağmen, televizyonların ilgisini yeni çeken kayıtta Yair Netanyahu, arkadaşı Ori Maimon’a “Benim babam senin babana 20 milyar dolar ayarladı, sen bana 400 Şekel [yaklaşık 117 dolar] vermekte nazlanıyorsun!” derken duyuluyor. Konuşmanın muhatabı Ori’nin, İsrail’in Akdeniz’de işlettiği doğalgaz yatağı Tamar’ın ortaklarından Kobi Maimon’un oğlu olması, kaydın gündemi dinamitlemesinin ana sebebi.
Skandalın ortaya saçılmasından sonra bir açıklama yapan Benyamin Netanyahu, oğlunun kayıt sırasında alkolün etkisi altında olduğunu iddia etti. Yair Netanyahu da “Ori’ye söylediklerim, kaba-saba şakalardı. Benim doğalgaz anlaşmasıyla hiçbir alakam yok, hiçbir ayrıntıyı da bilmiyorum” sözleriyle, kamuoyundan özür diledi. Ama elbette, tartışmalar hemen bitecek gibi görünmüyor. Yair Netanyahu’nun ağzından kaçırdığı bu ifadeler, muhtemelen babasıyla ilgili devam eden soruşturma dosyasına da dâhil edilecek.
Eşi Sara’nın uçuk harcamaları, yanlarında çalışanlara kötü muamele, devlet imkânlarını suiistimal, doğalgaz anlaşmalarında özel şirketleri devlete karşı kayırma gibi birçok konuda ciddi soruşturmalar geçirmekte olan Benyamin Netanyahu, yine de anketlerde favori başbakan olarak büyük halk desteğine sahip. Özellikle son 20 yılda neredeyse her başbakan ve cumhurbaşkanının (buna ilaveten sayısız haham, başsavcı, polis komiseri ve milletvekilinin) yolsuzluk nedeniyle soruşturma geçirmesine ya da hapse düşmesine epey alışan İsrail kamuoyu, herhalde artık bu mevzuları çok da dert etmiyor olmalı.
1977’de, İsrail’in Washington büyükelçisi olarak görev yaptığı sırada (1968-1972) açtığı banka hesaplarının hâlâ aktif olduğunun ortaya çıkmasıyla başbakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalan Yitzhak Rabin, İsrail kamuoyunun şahit olduğu ilk büyük siyasi yolsuzluğun kahramanıydı. Rabin, ülke kanunlarına göre vatandaşların yurtdışında aktif banka hesaplarının bulunamayacağı gerekçesiyle görevinden ayrılmıştı.
Rabin’den günümüze, yolsuzluk soruşturmaları nedeniyle kariyerinden olan çok sayıda İsrailli siyasetçi gelip geçti. 2000’de, adı 300 bin dolarlık bir rüşvet skandalına karıştığı için görevinden istifa eden Cumhurbaşkanı Ezer Weizman, -ki İsrail’in ilk cumhurbaşkanı Chaim Weizmann’ın da yeğeniydi kendisi-, bu isimlerin en ünlüsüydü. Weizman’ın yerine cumhurbaşkanı seçilen Moşe Katsav, yakın çalışma arkadaşlarından iki kadına sarkıntılık ettiği için sadece istifa etmekle kalmadı, hapse de girdi. Kudüs belediye başkanlığı dönemindeki yolsuzluklar için hapse giren eski başbakanlardan Ehud Olmert, Yunanistan’daki bir ihaleyi alabilsin diye arkadaşı David Appel lehine duruma müdahil olmak için rüşvet almaktan hakkında dava açılan Ariel Şaron, rüşvet ve hırsızlık sebebiyle görevinden alınıp hapse giren eski İçişleri Bakanı Arye Deri (hapisten çıkar çıkmaz, yine bakan oldu) ve kara para aklamaktan rüşvete çok sayıda suçla yargılanan Avigdor Lieberman, en bilinen diğer örnekler…
İsrail yargısı, işin içine paranın girdiği kamusal suçlar konusunda gerçekten müsamahasız. Ülkenin en ünlü ve güçlü isimleri, herhangi bir suiistimale imza attıklarında, kendilerini er ya da geç hâkim önünde buluveriyorlar. İsrail tarihinde, işlediği ekonomik suç nedeniyle cezalandırılmayan veya hakkında soruşturma açılmayan bir kamu görevlisi neredeyse yok. Medya da bu konuları yaman biçimde takip ediyor. Parayla arasındaki mesafeyi sağlıklı biçimde ayarlayamayan birçok İsrailli siyasetçi, atılan ısrarlı manşetlerin ardından kariyerine son vermek durumunda kaldı, kalıyor.
Ancak İsrail yargısının kör-sağır kesildiği bir ihlal çeşidi var: Filistinlilerin işin içinde olduğu bütün suçlar. Evet, bu konuda açık deliller ve ispatlar bile bulunsa, İsrailli herhangi bir siyasetçinin direkt şekilde suçlanması mümkün değil. Örneğin, yukarıda geçen isimlerin çoğu, dünyanın gözleri önünde Filistin halkına büyük acılar çektirmiş kişiler. Çoğunun ellerinde, yüzlerce masumun ve sivilin kanları var. Suçlanmak, soruşturulmak veya yargılanmak şöyle dursun, imza attıkları katliam ve bombardımanlar sebebiyle övündükleri ve ödüllendirildikleri vaki bilâkis. Tüm İsrail tarihinin en saldırgan siyasetçilerinden -terör kariyerindeki başlıklardan biri Deyr Yasin Katliamı- Menachem Begin, Nobel Barış Ödülü’ne bile lâyık görüldü, görülebildi.
Yargının bu ikircikli tavrı, İsrail devlet sistemine yakından bakıldığında görülecek pek çok garabetten biri. Sistemin nasıl işlediği ve bunun hangi siyasal ve sosyal sonuçlar doğurduğu konusu, Türkiye’de henüz yeterince çalışılmış değil. İsrail’e daha yakından, tanıma odaklı ve derinlemesine getirilecek bakışlar, karşımızda “yekpâre bir güç” gibi duran ve kapasitesi sıklıkla abartılan bu devletin, aslında kendi içinde birçok hassas ve çatışmalı dengeye sahip olduğunu, “dış düşman” algısı olmaksızın güçlükle ayakta durabileceğini de gösterecek bize.
Zeytin dalı
04:0024/01/2018, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suriye’nin Afrin bölgesindeki terör odaklarına yönelik “Zeytin Dalı Harekâtı”nın başladığını haber aldığımda, Endülüs’teydim. 711’de Müslümanların ilk kez ayak bastığı yarımadada geçen 800 yıllık İslâm hâkimiyetinden geriye kalan eserleri temaşa ederken, aklımda şu cümleler vardı: “Caydırıcı güç ve askeri kuvvet, bayındırlığın ve medeniyetin de garantörü. Düşmanlarınız sizi zayıf gördükleri anda saldırıyor ve yok ediyor. O halde hep güçlü olmak ve bu gücü göstermek şart.” Bilhassa Kurtuba Camii’nde ve Elhamrâ Sarayı’nda hissettim bunu. Düşman affetmiyor. Tarihin ve coğrafyanın da şakası yok. O halde hep zinde ve güçlü kalmak için çalışmak elzem. Bu gücün, adaletin emrinde kullanılmak zorunda olduğunu da hiç unutmadan.
“Zeytin Dalı Operasyonu”, hem zamanlaması hem de hedef noktası itibariyle içeride ve dışarıda gözleri üzerine çekti. Dünya basını da gelişmeleri anbean takip ediyor. Geleceğin tarihinin yazıldığı şu günlere şahitlik etmek, şüphesiz herkese heyecan veriyor. Ancak bazı hususların altını kalın çizgilerle çizmeli ki, heyecanlarımız makul çerçevenin dışına taşmasın. Bu nedenle, üzerinde özellikle durulması gereken birkaç önemli nokta var:
1. Ortadoğu, gücün ve kuvvetin konuştuğu bir coğrafyadır. Masada var olabilmenizin yolu, sahadaki varlığınızla direkt şekilde bağlantılı. “Caydırıcı güç”, doğru hedefler ve ahlâkî ilkeler eşliğinde kullanıldığında, diplomasiye doğru biçimde yön verir ve pazarlıkta eli kuvvetlendirir. Sağlam bir ahlâk manzumesiyle donanmayan ve tutarlı bir teorik çerçeveyle sınırları belirlenmeyen kaba kuvvet ise hem kalıcı olmaz, hem de telafisi imkânsız yıkımlar doğurur.
2. Askeri güçle kontrol altına alınan bir toprakta ortaya konacak adaletli muamele, savaşın gerilimleri sırasında açılmayan gönüllerin de açılmasına yol açacaktır. Tarihte bunun birçok başarılı örneği vardır. “İfna (yok) etme” üzerine kurulu olan askeri mantığın -tabiatı icabı- erişemediği noktalarda, “ikna etme” prensibiyle hareket eden sivil irade işi ele almalı, huzur ve güven ortamının devamlılığı için kapsamlı programlar ve rehabilitasyon projeleri geliştirilmeli.
3. Bu, Türkiye’nin mecbur bırakıldığı ve başka çaresi kalmadığı için başlattığı bir operasyondur. Bölgede şu anda birçok denklem, çıkar çatışması ve istihbarat oyunu mevcuttur. Afrin dosyası kapandığında problemlerin tamamen çözülüvereceği beklenmemeli. Suriye meselesinde bizim yanımızdaymış gibi görünen Rusya ve İran’ın bile, Türkiye sahaya adım atar atmaz mesafeli bir tavır takınması, dikkatimizi mutlaka çekmeli. Kardeşlik bağları, ancak halklar arasında mevcuttur; devletler ve hükümetlerse rakiptir, bazen de düşmandır. Bu ilke hiç akıldan çıkarılmamalı. İçinde yaşamakla sınandığımız coğrafya, can acıtıcı gerçeklerin coğrafyasıdır.
4. Bu mecburi operasyonun, Kürtlere değil bölgedeki terör odaklarına yönelik olduğu her fırsatta vurgulanmalı. Kullanılan üslupların ve aşırı milliyetçiliğe kayabilecek sloganların, sıradan Kürt vatandaşı incitmemesine odaklanmalı. Türklerin Kürtlerle paylaşabileceği en büyük ve en önemli ortak payda, İslâm’dır. Bu ortak paydaya zarar verecek her türlü taşkınlık ve hamakat, bu coğrafyanın da zararınadır. İslâm kardeşliğinin üzerine titrenmeli, aksi yöndeki propagandalar ne olursa olsun, kimliğimizin bozulmaz mayasını ve çimentosunu İslâm’ın teşkil ettiği hiç unutulmamalı.
5. PKK-PYD çizgisi, Kürtleri “İslâm dışı ve İslâm karşıtı” bir çizgiye sürüklemeye çalışıyor. Sadece sosyal medyadaki propaganda dilini bile izlemek, bu konuda çarpıcı misaller vermeye yetiyor. Dünya basınında “Kürtlerin meşru temsilcisi” olarak PKK-PYD’nin pazarlanması, yine bu projenin bir diğer ayağı. Dünyanın arzuladığı, İslâm’la bağlarını koparmış ve manevi yörüngesini yitirmiş bir Kürt kitle. Dindar Kürtlerin, bu kötü niyetli kampanyaya direnmesi ve ortak payda olan İslâm’ın değersizleştirilme çabalarına karşı çıkması, ahlâkî ve imânî bir sorumluluk. “Ama Türkler de…” ile başlayan cümlelerin şu hengâmede kimseye faydası yok. İki taraf da İslâm kardeşliğine sarılmalı, aşırı uçları bu ortak paydaya çekmenin mücadelesini vermeli.
6. Dünyanın bütün ülkelerinin cirit attığı bir coğrafyada, sadece Türkiye’nin adımlarına odaklanmak, iyi niyet göstergesi değildir. “Savaşa hayır” çığlıkları atanların, yalnızca PKK çizgisi hedef alındığında bunu seslendirmesi, dikkat çekici. PKK ve türevlerinin imza attığı katliamlarda sessizleşenlerin, terörün yok edilmesi çabalarını eleştirmesi, en hafif tabirle ikiyüzlülüktür.
***
Zeytin, Ortadoğu ve Akdeniz coğrafyasının sembolü olan bir bitki. İspanya’dan Filistin’e kadar, nereye adım atarsanız karşınızda zeytin ağaçlarını görürsünüz. İslâm coğrafyasının kalbini teşkil eden kadim şehirlerimiz de hep zeytinliklerle örülüdür. Zeytin dalının son askerî harekâta isim olarak seçilmesi vesilesiyle, Ortadoğu coğrafyasının dünü, bugünü ve yarını üzerinde derin tefekkürlere ve okumalara kapı açabilecek günler yaşıyoruz. Bu fırsatı kuru hamasetle boğmamak, hepimizin görevi.
.Endülüs’ten birkaç not
04:0027/01/2018, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ocak ayı ortasından hiç umulmayacak güzel bir havada, Kurtuba’nın biraz dışındaki Medînetu’z-Zehrâ Sarayı’nı geziyoruz. Burası, 929 yılında üstlendiği ‘halife’ unvanıyla Endülüs Emevî emirliğini hilâfete dönüştüren 3’ncü Abdurrahman’ın inşa ettirdiği bir saray-şehir.
İspanya Turizm Bakanlığı, sarayın kalıntılarını ziyaret etmek isteyen herkesin, biraz aşağıdaki kapalı bir alanda Endülüs sanatı, mimarisi ve siyasetiyle ilgili doyurucu bir kısa filmi izlemesini şart koşuyor. Böylece tarihî eser alanını boş bir zihinle gezmekten kurtuluyor, Endülüs’ün ihtişamını zihninizde kolayca canlandırabiliyorsunuz.
Medînetu’z-Zehrâ, İspanya’da 711’den 1492’ye kadar yaklaşık 800 yıl devam eden Müslüman hâkimiyetinden günümüze kalan az sayıda anıt eserden biri. Ama ilginçtir, Kurtuba Ulu Camii ya da Gırnâta’daki Elhamrâ Sarayı gibi Hıristiyanların eline düşerek deforme olmamış burası. 936’dan itibaren 40 yıl içinde kademe kademe inşa edilen saray, sadece 80 yıl sonra Müslüman Berberî kabilelerinin istilası sonucu harabeye dönüşmüş. Hem sıradan halkın hem de sonraki devletlerin harabedeki malzemeleri başka inşaatlarda kullanmak üzere alandan taşımasıyla, sarayın kalıntıları fiziken de ciddi oranda yok edilmiş.
Medînetu’z-Zehrâ’nın serencamı, Endülüs topraklarındaki Müslüman hâkimiyetinin seyrini andırıyor adeta. Yıllar evvel, Endülüs tarihini ilk kez derli-toplu okuduğumda, büyük bir şok geçirdiğimi hatırlıyorum. O zamana kadar “yekpâre esenlik” olarak tasavvur ettiğim 800 yıllık Müslüman Endülüs serüveni, aslında çoğu dönemde iç karışıklıklar, çatışmalar ve dışarıdan gelen sürekli saldırılarla doluydu. Üretilen muazzam bilgi birikimine, yetişen birbirinden parlak isimlere ve inşa edilen abidevî eserlere rağmen, Endülüs’ün huzur ve sükûnet bulduğu zamanlar, oldukça nadirdi. Bu durum, hayalimde canlandırdığım Endülüs’ten epey farklıydı elbette, ama bütün can acıtıcılığına rağmen hakikat de buydu.
Endülüs’ün yetiştirdiği isimlerin çoğu, büyük kargaşa dönemlerinde aradan sıyrılmış kişilerdir. Abide eserler, kanlı taht kavgalarından ve siyasi mücadelelerden bağımsız değildir. Örneğin, Elhamrâ Sarayı’nın, Endülüs’teki son İslâm emirliği olan Gırnâta Nasrîlerinin çöküş döneminde en mükemmel formunu bulduğu gerçeğine, çok az insan dikkat kesilir. Aynı gerçek, Kurtuba Camii için de geçerlidir. Entrikalarla dolu siyaset tarzı Endülüs Emevî Hilâfeti’nin en çalkantılı yıllarını meydana getiren ve nihayet sonunu tayin eden Başvezir Mansûr’un, camiye bugün gördüğümüz ihtişamını kazandırmış olması da ilginçtir.
Bu açıdan bakınca, Endülüs serüveninin biz sonraki nesillere verdiği en büyük derslerden biri şu: “Nasıl ki insan hayatı tamamen mutluluk ve huzurdan ibaret değilse, siyasi hâkimiyet süreçleri de böyle olmuyor. Medeniyet dediğimiz olgu, toplam sonuçlardaki parlak noktalara bakarak vardığımız bir karar, bir tür genelleme aslında. Endülüs medeniyeti de, ortaya çıkardığı ışıkla gözlerimizi kamaştırırken, aynı zamanda sarsıntılı, sarsıcı ve ibretlerle dolu bir tarihsel sürece işaret ediyor.”
***
Müslümanların Endülüs hâkimiyeti denince, Gırnâtalı âlim İbrahim bin Musa eş-Şâtıbî’nin ilginç hikâyesi özellikle dikkatimi çeker. 1320-1388 arasındaki 68 yıllık ömrü boyunca Gırnâta’nın dışına hiç çıkmayan ve sadece ilmî çalışmalarla meşgul olan Şâtıbî, şeriatın zahirine büyük titizlikle bağlı bir fıkıhçıydı. Kendi döneminde, ‘bidat’ olduğunu düşündüğü uygulamalara karşı verdiği mücadele, siyasi çevrelerden ve ilmiye sınıfından dışlanmasına yol açtı. İmam-hatiplik görevinden el çektirilirken, adeta toplumsal boykotla karşı karşıya kaldı. Fikirleri nedeniyle, yetiştirdiği az sayıda -sadece beş- öğrenci bile ayrıma ve sansüre uğradı.
Tüm bunlar olurken, Şâtıbî de aklına koyduğu bir eserin yazımına odaklanmıştı bir yandan. İslâm fıkıh usulünü ‘maksatlar’ açısından değerlendirmeye tabi tutacak, kendi dönemine kadarki birikimi de bütüncül bir bakış açısıyla yeniden yorumlayacaktı. Dışarıdan gelen tazyiklere hiç takılmadan kitabına odaklanan Şâtıbî, uzun bir emeğin sonucunda tamamladığı eserine “el-Muvâfakât” adını verdi.
İlk defa 1885’te Tunus’ta yayımlanıncaya kadar İslâm dünyasının neredeyse habersiz olduğu el-Muvâfakât, bugün İslâm fıkıh felsefesinin temel metinlerinden biri. İçeriğine ve bakış açısına itiraz edenler bile, el-Muvâfakât’tan müstağni kalamıyor. Literatürde öylesine sağlam bir yer sahibi. (Eser, Prof. Dr. Mehmet Erdoğan çevirisiyle İz Yayıncılık tarafından Türkçeye de kazandırıldı.)
Şâtıbî, aleyhteki bütün şartlara rağmen işine odaklanmayı, imkânlar çerçevesinde hiç durmadan çalışmayı ve böylelikle verilen samimi emeğin günün birinde mutlaka hedefini bulacağını bize hatırlatan muazzam bir örnek. Endülüs medeniyetinin birçok parlak temsilcisinin yanında, Şâtıbî henüz üzerinde yeterince konuşmadığımız, belki de hiç tanımadığımız bir isim. Fikirlerinin içeriği ve çerçevesi ne olursa olsun, onun cesaret ettiği ve başardığı şey, en azından bilinmeyi hak ediyor.
Ve Endülüs de, ezberlerden arınmış bir yaklaşımla, bilgiye ve somut verilere dayalı şekilde yeniden derinlemesine tefekkürü hak ediyor.
.Kahire’den izlenimler
04:0031/01/2018, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Sabah saat 08.35’te eski Kahire’nin görkemli kapılarından Bâbu’l-Futûh’ta taksiden indim. Surlardan içeri doğru önümde uzayıp giden Muizz Caddesi’nde sadece birkaç köpek, sokakları süpüren temizlikçiler ve ben... Kendisini “Sabah el hayr” diye selamladığım yaşlıca bir temizlikçi hanım, cevap olarak “Sabah en-nûr efendi” diye cevap verince gülümsedim. Osmanlı’nın Mısır’a miras bıraktığı kelimelerden biri de bu: Efendi. Sonuna iyelik eki getirip “efendim” şeklinde söylemek de çok yaygın. Anlamı, bizdekinin aynısı.
TÜSİAD Bahçeli'yi ziyaret etti
TÜSİAD Bahçeli'yi ziyaret etti
16 Haziran, Salı
Eski Kahire’nin kalbinin attığı yerlerden biri olan Muizz Caddesi, ismini Fâtımî halifelerinden el Muizz li-dinillâh’tan alıyor. Akşamları tam bir karnaval meydanına dönüşen cadde üzerinde Fâtımî, Memlûk ve Osmanlı eserleri art arda ve iç içe yer alıyor. Caddenin başından baktığınızda bu üç imparatorluğa ait klasik sembolleri bir arada görebiliyorsunuz. Adeta Kahire’nin barındırdığı kadîm mirası ve köklü tarihini özetlercesine.
Son dönemde ülkemizde yapılan en önemli ilmî çalışmalardan biri olan “İslâm Düşünce Atlası”nı [İlmi Etüdler Derneği-Konya Büyükşehir Belediyesi ortak yayını] okurken, eserin editörü İbrahim Halil Üçer’in bir anlatımı dikkatimi çekmişti. Muizz Caddesi üzerinde yer alan Kalavun Külliyesi’ni, bir akşam vakti, tam karşısındaki sebilden izleadiğini, izlerken de İslâm kültür mirasının nasıl yüzyıllar boyunca akan bir nehir gibi süreklilik arz ettiği üzerinde tefekkür ettiğini vurguluyordu Üçer. Memlûk tahtının kudretli sultanları Kalavun ve Barkuk adına inşa edilen bitişik külliyeleri, tam da o sebilin önünden izlediğimde, ben de aynı şeyleri düşünürken buldum kendimi. Kahire’ye, geçmiş serencâmını okuyarak gelmişseniz eğer, bu muazzam şehirdeki tarihsel süreklilik ve devinim karşısında çarpılmamanız imkânsız zaten.
***
Kahire’ye gidenlerin, sanki anlaşmışçasına kurdukları bir cümle vardır: “Sokakları çok pis!” Bu cümleyi o kadar çok kişiden duymuşumdur ki, şehre adım atar atmaz karşıma çıkacak manzara hakkında içimdeki merak da büyüdü. Acaba herkesin diline düşecek kadar “pis” ne olabilirdi Kahire’de?
Şehir merkezinde yürüdüğüm uzun saatler boyunca, Ortadoğu’nun herhangi bir şehri kadar “pis” buldum Kahire’yi. Yağmurun yılda birkaç kez yağdığı, fakirliğin ve sefaletin ciddi boyutlara ulaştığı, dışarıdan yoğun şekilde göç alan 20 milyonluk bir metropolün istediğimiz şekilde “temiz” olmaması gayet normal. Bilmiyorum, belki de Kahire’ye biraz kıyak geçiyorum. Olsun, hak ediyor.
Dışarıdan bakanların çoğunlukla “pislik” gördüğü ara sokaklarda ve iç mahallelerde, ben aksine yaşayan ve ruhu olan bir şehir gördüm. Tek başıma saatlerce yürüdüğüm o fakir mahalleler, aslında Kahire’nin ta kendisiydi. Şehrin lüks semtlerine, havalı restoranlarına ve modern yüzüne ısrarla ayak basmadım. Sırf, Kahire’yi hissedebileyim diye. Galiba biraz başardım.
***
Kahire Kalesi’nin tepesinden şehri kuş bakışı izleyen Mehmed Ali Paşa Camii’nin hemen altında, iki büyük cami daha yan yanadır: Rıfâî ve Sultan Hasan. İlki, geçtiğimiz yüzyılın başında Hıdiv ailesi tarafından inşa ettirilen bu camilerden ikincisi, Memlûkların Kahire’deki en muhteşem eserlerinden biridir. Rıfâî Camii ise, Ortadoğu’nun geçmiş yüzyılından, ancak meraklılarının bileceği çarpıcı bir hikâyenin kahramanlarını ağırlar:
1939’da, İran Şahı Rıza Pehlevî’nin oğlu Muhammed Rıza, Mısır Kralı Faruk’un kız kardeşi Prenses Fevziye ile evlendirildi. Böylece İran’la Mısır arasındaki ilişkilerin de kuvvetlenmesi umuldu. Ancak Fevziye, Tahran’ın ve Pehlevî sarayının havasına alışamamıştı. 1945’te hava değişikliği bahanesiyle geldiği Kahire’den bir daha Tahran’a dönmeyen Prenses, 1948’de Muhammed Rıza Pehlevî’den resmen boşandı.
Kral Faruk, 23 Temmuz 1952’de Cemal Abdunnâsır-Enver Sedat liderliğindeki Hür Subaylar cuntası tarafından devrildi ve Roma’ya sürgüne gönderildi. 18 Mart 1965’te İtalya’da ölen Faruk’un cenazesi, vasiyeti gereği Kahire’ye getirilerek Rıfâî Camii’ne gömüldü.
Şah Muhammed Rıza Pehlevî, 1979’da İran’ı terk ettikten sonra, Enver Sedat’ın davetiyle Mısır’a geldi. Lenf kanseriyle mücadele eden ve ABD’de tedavi olabilmek umuduyla geçen birkaç ay boyunca farklı ülkelerde yaşayan Şah, nihayet yeniden dönmek zorunda kaldığı Mısır’ın başkenti Kahire’de 27 Temmuz 1980’de öldü. Cenazesi, Enver Sedat’ın emriyle düzenlenen askeri törenin ardından Rıfâî Camii’ne, Kral Faruk’un kabrinin hemen yan tarafındaki odaya gömüldü.
Bir zamanlar kayınbirader-enişte olan iki eski kral, siyasetin akıl almaz sürprizlerinin sonunda, şimdi Kahire’nin sessiz bir köşesinde, aynı caminin içinde yan yana yatıyor.
(Şah’ı ve Kral’ı ziyaret ederken zihnime üşüşen bir yazı konusu: Mısır ve İran’ın tarih içindeki paslaşmaları, yakınlaşmaları ve rol değişimleri.)
***
Loş sokaklarında kaybolmak, anıt eserlerine dalıp gitmek ve halkın gündelik hayatına şahitlik etmek, bunları yaparken de biraz siyasi gözlem imkânı için, bir haftalığına Kahire’deyim. Önümüzdeki yazıda, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Mısır’ın siyasi gündemini, halkın beklentilerini ve ülkedeki genel havayı konuşalım.
Rakipsiz seçim
04:003/02/2018, Cumartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kahire’de, Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanan halk ayaklanmasının merkezi Tahrir Meydanı’nın kenarında bir gazete satış büfesi. Kaldırıma yayılıp üstüne taşlar koyulmuş gazetelerden bir sürmanşet: “Türk istihbaratının, İhvan yöneticileriyle gizlice buluşmasının ayrıntıları…” Bir başkasında, yine benzer bir başlık: “Türkiye, Mısır’ın istikrarını bozmak için bunu da yaptı…” Tezgâhta, gözünüzü çevirdiğiniz neredeyse bütün gazetelerde bu tarz suçlamalar. Sabah programlarından akşamki tartışmalara kadar, televizyonlarda da durum aynı. Mısır basını, Türkiye’nin “İhvan ve diğer örgütler” üzerinden “Mısır’a yapıp-ettiklerine” kilitlenmiş vaziyette. Elbette söz konusu haberlerde ne bir kaynak, ne de bir ispat bulunuyor. Basın, Mısır halkını her türlü kandırabileceğinden emin olmalı ki, namluya her gün bir başka Türkiye haberi sürüyor.
Davutoğlu'ndan Demirel mesajı
Davutoğlu'ndan Demirel mesajı
17 Haziran, Çarşamba
Mısır’da 26-28 Mart tarihlerinde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, Kahire sokaklarında şöyle bir dolaştığınızda ve genel havayı kolaçan ettiğinizde, karşınıza çıkan ilk manzaralardan biri bu.
Mevcut Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ordunun ve devletin ortak adayı olarak, seçimde kendi kendisiyle yarışacak. Kazanma potansiyeli olan adaylardan Ahmed Şefik ve Sami Anan’ın diskalifiye edilmesiyle birlikte (biri yarıştan ‘kendiliğinden’ çekildi, diğeri tutuklandı), Sisi artık rakipsiz. Karşısına göstermelik birilerinin çıkarılması planlansa da, herkes bunun bir tiyatrodan ibaret olduğunun farkında. Mısır gibi siyasete (ve ekonomiye, sosyal hayata, dinî kurumlara…) ordunun tahakküm ettiği bir ülkede, seçimler de bir tür prosedürden ibaret. Yapılsa sonuç değişmiyor, yapılmadan da olmuyor. Dış dünyaya karşı, demokrasi piyesi.
***
23 Temmuz 1952 darbesiyle Kral Faruk’u görevinden uzaklaştırıp yönetime el koyan Hür Subaylar cuntası, Mısır’ı krallıktan cumhuriyete geçirmişti. Sonrasında, yaşından ve tecrübesinden ötürü ordu içinde büyük saygınlığı bulunan General Muhammed Necib, yeni dönemin ilk cumhurbaşkanı oldu. Ancak Cemal Abdunnâsır, kısa süre sonra Necib’i kansız bir iç darbeyle devirerek ülkenin iplerini eline aldı. Muhammed Necib, asker olmasına rağmen, sivil düşünceli ve demokrat bir insandı. Onun liderliğindeki Mısır, bambaşka bir ülke olarak yeniden inşa edilebilirdi. Abdunnâsır, bu fırsatı heba etti.
Bir yandan Arap milliyetçiliğinin bayraktarlığına soyunurken, diğer yandan da hem Arap komşularına hem de İsrail’e karşı kükreyen Abdunnâsır’ın ismi etrafında oluşan efsane, 1967’de İsrail karşısında alınan tarihî hezimetle yerle bir oldu. Gücünü konsolide etmek için Müslüman Kardeşler Teşkilâtı başta olmak üzere içerideki bütün muhalif yapılanmaları ezen Abdunnâsır’dan geriye, kelimenin gerçek anlamıyla bir “korku devleti” kalmıştı. Bu dönem, Ezher’in ve dinî cemaatlerin devlet kontrolü altına alınmasıyla da dikkat çekiyordu.
1970’de görevi devralır almaz Abdunnâsır döneminin izlerini silmeye girişen Enver Sedat, gazetecilerin önünde, bir önceki dönemden kalma telefon dinleme kayıtlarını ateşe verdiğinde büyük sükse yapmıştı. 1973’teki Yom Kipur Savaşı’nda İsrail’i gerileten, ardından da imzalanan barış anlaşmasıyla işgal altındaki Sina Yarımadası’nı geri almayı başaran Sedat, halk nezdinde kazandığı popülariteyi ekonomik atılımlara girişmekte kullandı. Başlattığı “infitah” (açılım) süreci, zenginleri daha zengin fakirleri ise daha fakir hale getirdi. O zamana kadar öyle-böyle var olan Mısırlı orta sınıf, tümüyle ortadan kalktı. Toplumsal yarıklar, uçurumlara dönüştü.
1981’de Sedat’ın öldürülmesinden başlayıp Arap Baharı’na kadar devam eden 30 yıllık Hüsnü Mübarek dönemiyse siyaset, ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında tam bir ‘makyaj’ dönemidir. Selefinin akıbetine uğramamak için ülkeyi sıkıyönetimle idare eden Mübarek, sosyal adaletsizliği ortadan kaldırabileceği sayısız fırsatı teperek ordunun Mısır’ın kılcal damarlarına kadar sızmasına yol verdi. Arap Baharı’nda sıra Mısır’a geldiğinde, ordu yönetimi, halkın tepkisini oğul Cemal Mübarek’i usul usul ilerlediği cumhurbaşkanlığı koltuğundan etmek için ustaca kullandı ve ülke ‘demokrasi’ye geçti.
Ancak bu demokratik tecrübe de, hepimizin yakından izlediği gibi, sadece ordunun bir daha ve yeniden ülkenin yöneticisi olduğunu hatırlatmasıyla sonuçlandı.
***
Mısır’ın ordunun tahakkümünden kurtulması, yakın vadede mümkün görünmüyor. Halk kitlelerinin fakirlik ve eğitimsizliğinden istifade eden ordu, kitlesel sefalet nedeniyle insanların kendisine muhtaç olmasından gayet memnun ve bunu körüklüyor. (Kahire’nin ana meydanlarından Seyyide Zeyneb’de, orduya ait kamyonetlerin halka et dağıttığını bizzat gördüm.) Medya, halkın uyutulmasında ordunun baş destekçisi. Böyle bir sosyo-ekonomik ortamda, idealist fikirlerle ve yüce düşüncelerle toplumsal kurtuluş ummak, saf bir hülyadan ibaret, maalesef. ‘Demokrasi’, şu anda Mısır’ın öncelikleri arasında bulunmuyor. Hem devletin (yani ordunun), hem de halkın kâhir ekseriyetinin.
Velhasıl, Mısır’la ilgili plan yaparken, siyaset oluştururken ve Kahire’nin -bölgesel ve uluslararası- bağlantılarını tartarken, ordunun ülkenin en büyük ve yaygın gücü olduğu gerçeğini tekrar tekrar düşünmekte fayda var.
.
Prensin kumarı
04:0014/03/2018, Çarşamba
G: 14/03/2018, Çarşamba
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (MBS), görevi devralmasından sonraki ilk yurtdışı ziyaretini Mısır’a gerçekleştirdi. Mısır’ın ardından İngiltere’ye uzanan MBS, hem Arap basınında hem de Batı basınında günlerce boy gösterdikten sonra, atılan çok sayıda imza ve verilen sözle birlikte ülkesine döndü.
Kahire Havaalanı’nda Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi tarafından bizzat karşılanan MBS, adeta bir “velinimet” muamelesi gördü. Restorasyonunu Suudi Arabistan’ın finanse ettiği Ezher Camii’nde Sisi ile yan yana namaz kılan MBS, daha sonra Kıptî Patriği 2’nci Tavadros’u makamında ziyaret etti. Sıcak görüntülere sahne olan ziyaret, Suudi tarafı açısından bir ilkti. Dünya basını da Mısır temaslarını daha çok bu fotoğraf üzerinden okumayı tercih etti.
MBS ile Sisi yönetimi arasında gerçekleştirilen görüşmelerin ana teması, -tahmin edilebileceği gibi- bölgenin yeniden dizaynında Suudi Arabistan ve Mısır arasındaki yardımlaşma ve dayanışmaydı. Ekonomik içerikli anlaşmaların bile bu amaca hizmet için kurgulandığı dikkat çekerken, MBS’nin “Mısır örneği”ni taklitte epey istekli olduğu görülüyor.
“Mısır örneği”ni yakından incelediğimizde, karşımıza çıkan tablo şu: Muhalefetin tamamen bastırıldığı, alternatif olabilecek isimlerin susturulduğu, dinî kurumların ve şahsiyetlerin devletin emrine amade kılındığı, toplumda siyasetten bağımsız hiçbir dinî yorum ve yönelişe müsaade edilmeyen, dışarıya son derece açık, İslâmî kuralların “gelenek” düzeyinde yaşamasına izin verilen, ekonomiye kaynak yaratma adına ülkenin bütün değerlerinin pazarlık masasına sürülebildiği… bir düzlem.
Veliahtlığa atanmasından sonra yaşanan baş döndürücü gelişmelere bakıldığında, MBS’nin ülkesini birkaç yönden köklü biçimde değiştirmeye karar verdiği anlaşılıyor. MBS’nin “acil eylem planı” şu başlıklarla özetlenebilir:
1) Ulema sınıfının gücünü ve otoritesini yok etmek:
On yıllardır ulemanın inhisarında bulunan bazı konularda atılan radikal adımlar (kadınlara şoförlük izni verilmesi, sinema ve tiyatroya konan yasağın kaldırılması, kadınların kılık-kıyafetiyle ilgili devlet eliyle başlatılan tartışmalar vb.), tamamen bu amaca yönelik. 1932’de ülkenin kuruluşundan itibaren, Suudi devlet sisteminin iki ayağından biri olarak konumlanan ulema, siyasetin son aylardaki sert müdahaleleriyle ne yapacağını ve neyi konuşacağını bilemez bir pozisyona sürüklendi. Hâlâ halk nezdindeki etkilerini ve karizmalarını muhafaza eden mevcut yaşlı ulema kuşağı öldüğünde, MBS’nin eli daha da rahatlayacak. Genç kuşak, şimdiden siyasetin yanında saf tuttu bile.
2) Ülkenin turizm potansiyelini sonuna kadar kullanmak:
Mekke ve Medine dışarıda tutulursa, Suudi Arabistan’ın tarihî şehir ve bölgelerini ziyaret etmek şimdiye kadar zahmetliydi. Turistler için bu yönde bir teşvik olmadığı gibi, bazı yerlere ulaşım kasten engellenmekteydi. “Turist vizesi” uygulaması da bulunmadığından, dışarıdan rastgele gelip gitmek zaten imkânsızdı. Bundan sonra, ülkenin içindeki bütün turistik noktaların ziyarete açılacağı tahmin ediliyor. Burada, “Mekke ve Medine’ye gayrimüslimlerin erişimine de izin verilecek mi?” ve “Kızıldeniz kıyısında kurulması planlanan turistik şehirlerde alkole müsaade edilecek mi?” gibi pratik sorular akla geliyor. MBS, bunları şimdiden cevaplamış olmalı.
3) İsrail’le yakın ilişkiler geliştirmek:
MBS’nin son Mısır ziyareti sırasında, Mısır yönetiminin Suudi Arabistan’la İsrailli istihbaratçıları gizlice buluşturduğu haberleri geliyor. Birkaç yıldır, Riyad’la Tel Aviv arasında oldukça yakın bir teşrik-i mesainin yaşandığı biliniyor. ABD’nin bölgedeki bu iki müttefiki arasında hiçbir iletişimin bulunmadığını düşünmek de, zaten mantığa aykırı olurdu. ABD ya da İsrail’le kol kola girmek şimdiye kadar hiçbir İslâm ülkesini iflah etmediğine göre, MBS’nin siyasi istikbalinin hangi istikamete evrileceğini dikkatle takip etmek gerekiyor.
4) “İslâmî hareket” çerçevesine giren bütün yapıları yok etmek:
Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’na karşı açılan çok cepheli savaş, bunun ilk işaretiydi. Katar’a yönelik abluka, bir diğer örnek. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) yönlendirmesiyle Türkiye’ye karşı gösterilen reaksiyon da buna eklenmeli. BAE-MBS ortaklığı, “bölgeyi İslâmî hareketlerden ve yapılanmalardan tamamen temizleyerek, seküler siyasetin önünde hiçbir itiraz odağı bırakmamak” olarak özetlenebilir.
5) Agresif askeri operasyonlarla, devletin gücünü göstermek:
MBS’nin en büyük riski bu alanda aldığı söylenebilir. Yemen’e yönelik olarak başlatılan ve kısa zamanda insani bir trajediye dönüşen operasyon, MBS’nin strateji geliştirme noktasında ciddi rehberliğe ihtiyacı olduğunu gösterdi örneğin. Eğer, Yemen’deki durum da bir rehberlik sonucu değilse tabii.
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasından tam 100 yıl sonra, coğrafya yeniden dağılma ve sarsılma sürecine girerken, Suudi Arabistan gibi bir ülkenin nereye doğru savrulacağını izlemek, tarih adına epey öğretici. 2032’de, devletin kuruluşunun tam 100’üncü yılında, Suudiler kendilerini bakalım nerede bulacaklar…
Bir kavramın serüveni
04:0017/03/2018, Cumartesi
G: 17/03/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Amerikan “The Seattle Times” gazetesinde, Charles Krauthammer imzasıyla 21 Mart 2005 günü yayımlanan bir makale “Arap Baharı” adını taşıyordu. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un Ortadoğu ve İslâm dünyasına “demokrasi ihracı” girişimlerini değerlendiren yazar, makalesinde Arapların demokrasiye yatkın olup olmadıklarını da sorguluyordu. Krauthammer’e göre, Arap dünyası yeni bir dönüşümün eşiğindeydi; “demokrasi projesi” henüz başlangıç aşamasında olsa da, doğru yönde ilerliyordu.
MHP adayı belli oldu
MHP adayı belli oldu
4 Temmuz, Cumartesi
“Arap Baharı” kavramını ilk kimin kullandığına dair tartışmalar, bu makaleye özellikle işaret ediyor. Krauthammer’le aynı günlerde Fransız Le Monde gazetesinde bir başmakale de aynı ismi taşıyor ve Ortadoğu’daki değişim sancılarını konu ediniyordu. Bu iki kaynağın, “Arap Baharı” kavramının çıkış noktası olduğu yönünde bugün genel bir kabul var.
2010 yılının son günlerinde Tunus’ta başlayıp daha sonra diğer Arap ülkelerine yayılan halk ayaklanmaları da, hızlı bir şekilde “Arap Baharı” olarak isimlendirildi. Tıpkı Ortadoğu kavramının kendisi gibi, “Arap Baharı” tanımlaması da dışarıda üretilip coğrafyaya giydirilmiş bir elbiseydi. 2005’te Amerikan medyasının dillendirmeye başladığı “demokrasi projesi”nin devamı olarak, Arap liderler devrilmeye başlarken, “Arap Baharı” ifadesi Müslüman dünyada da coşkunlukla ve yaygın olarak benimsendi. Sokaktaki vatandaştan siyasetçiye, gazetecilerden akademisyenlere herkes yaşananları aynı kavramla tanımlıyordu.
“Arap Baharı” isimlendirmesine itiraz edenler ilk başlarda susturulsa da, sonrasında yaşanan gelişmeler, “Arap Kışı” şeklinde yeni bir kavramsallaştırmayı da mecburi hale getirdi. Bu ikincisi, kullanımda pek revaç bulmamasına rağmen, bölgenin içinden geçtiği türbülans sürecinin belki de en net ifadesiydi.
Hak talebiyle sokağa çıkıp önleri tanklarla ve bombalarla kesilen kitlelerin yaşadığı hayal kırıklığı, bizatihi “Arap Baharı”nın kendisinin bir komplo olduğu şeklinde bir inanç doğurdu. Özgürlük, demokrasi, insan hakları, ekonomik refah gibi yaldızlı kelimelerin hepsi, zaman içinde askeri darbe, iç savaş, düşman istilası gibi sonuçlara evrilmişti. İçinden geçilirken fark edilmeyen riskler, olaylar neticelenince daha net ortaya çıkmış, “Arap Baharı”nın halkların talepleri açısından bir tür gerileme, savrulma ve dağılma olduğu gerçeğiyle yüzleşilmişti.
Sosyal dönüşüm süreçleri ve çalkantılı zaman dilimleri, bütün sonuçlarıyla ancak birkaç 10 yıl sonra netleşir. Sağlıklı bir değerlendirme yapmak içinse, yorumda acele etmemek ve eldeki bütün verileri dikkate almak şarttır. Şimdiye kadar beliren işaretler ve somut görüntüler eşliğinde, “Arap Baharı”nın sağlıklı bir okumasının, “Her şey Batı’nın komplosu, zaten hepsini planlamışlardı” yorumu ile “Artık Müslümanlar kendine geldi, devrimlerle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” yorumu arasında bir yerde durmakla mümkün olacağı anlaşılıyor.
Batılı devletlerin ve istihbarat örgütlerinin İslâm dünyasıyla ilgili plânlarını ihmâl ve inkâr etmeksizin, “Arap Baharı”nı spontane başlayan bir infilak olarak tanımlamak gerekir. O Tunuslu seyyar satıcının kendisini ateşe vermesiyle el bombasının pimi kendi kendine çekilmiş, sonrasında ise olaylar ülkeden ülkeye sıçrarken, uluslararası câmia ve ülkeler de kendi menfaatlerine göre pozisyonlar almışlardır. “Arap Baharı” sürecinde komplolardan söz edeceğimiz nokta, başlangıç ve çıkış kısımları değil, sonrasındaki gelişmeler boyunca değişen istihbarat oyunları ve bölgesel kapışmalar evresidir. “Artık Müslümanlar kendine geldi” tezi ise, kurulu düzenlerin devrilmesiyle ortaya çıkan kaosun sarsıntıları içinde, sessiz sedasız terk edilip unutuldu bile.
İki gün önce, “Arap Baharı” sürecinin en kanlı sahnesine dönüşen Suriye olaylarının yedinci yılı geride kaldı. Sebep ve gidişât açısından, “Arap Baharı”na dâir yukarıda çizilen çerçeve, Suriye için de fazlasıyla geçerli: Olaylar son derece masum gerekçelerle ve kendiliğinden başlamıştı; sonrasında dışarıdan müdahalelerle işler çığırından çıkarıldı, derken bugünlere gelindi. Suriye bugün dünyanın çeşitli ülkelerinin istihbarat kapasitelerini, askeri güçlerini ve yeni geliştirilen silahları sınadığı, trajedilerin günlük rutinler hâline geldiği, kalabalık bir tiyatro sahnesi. Çatışmalar dursa bile, geride kalan parçalanmışlık kolay toparlanabilecek gibi görünmüyor.
2001’de Suriye’nin başkenti Şam’da bulunduğum sırada, vakit namazlarına devam ettiğimiz bir câmi vardı. Cemaate gelen 70’li yaşlarda bir amcanın mahzun ve sessiz hâli özellikle dikkatimi çekiyordu. Bir gün laf arasında bir arkadaş, amcayı işâret ederek şöyle dedi: “1982 Hama Katliamı’ndan kurtulmuş. O günden beri böyle sessiz ve durgun.” Amcayla diyalog kurmaya çalışmama rağmen, göz göze bile gelemediğimizi hatırlıyorum.
Coğrafyamız, acılarını böyle içlerine gömen ve çevresinden gözlerini kaçıran insanlarla dolu nice zamandır. Önceki gün Suriye olaylarının yıldönümüyken, dün Halepçe Katliamı’nı ve ABD’li kahraman kız Rachel Corrie’nin İsrail buldozeri tarafından öldürülmesini andık. Yaşadığımız tüm bu acıları dışarıdan birileri durmadan yeni kavramlara, araştırma ve makâlelere meze ederken…
Zaman kısıtlı, vazife ağır
04:0021/03/2018, Çarşamba
G: 21/03/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suriye’deki terör odaklarına yönelik operasyonda Afrin merkezinin PYD tasallutundan kurtarılmasının ardından, bölgenin diğer operasyon sahalarıyla karşılaştırıldığı o kareyi mutlaka görmüşsünüzdür. Türkiye ve yerel müttefiklerinin 58 gün boyunca askeri operasyon sürdürdüğü Afrin ve çevresinde neredeyse hiç yıkım yaşanmazken, ABD’nin Rakka ve Musul’da, Rusya-İran’ın ise Halep ve İdlib’deki operasyonlarında taş taş üstünde kalmadı. Fotoğrafları yan yana koyup baktığınızda, aradaki fark gerçekten dehşet ve ibret verici.
Bayramda zamlı maaş
Bayramda zamlı maaş
5 Temmuz, Pazar
Operasyonlar sırasında sivil kaybın yaşanmaması noktasında gösterilen özen yönünden, Türk ordusu, diğer hiçbir ordu ile kıyas edilemez. “Terör operasyonu” adı altında sivilleri bombalayan ve şehirleri yerle bir eden diğer orduları yöneten hükümetlerin, Afrin operasyonunun başlamasından bu yana sergiledikleri ikiyüzlü tutum, tam anlamıyla suç bastırma psikolojisini yansıtıyor. Türkiye’yi “sivil kaybı olmamasına dikkat etmeye” davet eden uluslararası güçler de aynı şekilde hedef saptırma peşinde. Her şey gözlerimizin önünde olup bitiyor.
Ordular da diğer bütün kurumlar gibi -duyguları ve zaafları olan- insanlardan oluştuğundan, istisnai bazı nahoş durumlar meydana gelebilir. Böylesi durumlarda da iç disiplin mekanizmasının kusursuz şekilde işletilmesi suretiyle, suiistimaller zaten önlenecektir. Şimdiye kadar, kendisine güvenen milletin yüzünü kara çıkarmayan ve yere eğdirmeyen ordu, bundan sonra da aynı hassasiyeti korumayı sürdürecektir, sürdürmelidir.
***
Afrin’de elde edilen askeri başarı, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, ordunun sahada operasyon yapma kabiliyetini hâlâ en üst düzeyde koruduğunu gösteriyor. Bu, Türkiye’yi dışarıdan izleyen ve tökezleme bekleyen kesimler için ciddi bir mesaj. Darbeden sonra adeta “emir-komuta zinciri dağıldı, tamamen bitti” gözüyle bakılan ordunun, sınır ötesinde başarılı bir operasyon sürdürmeye devam edebilmesi, askerimizin kendine güveni ve psikolojisi açısından da çok önemli bir motivasyon kaynağı.
Şehitlik yıllarca en seküler ve dinden uzak kesimlerin bile sömürdüğü bir kavramdı. Hayatın diğer tüm alanlarında İslâm’ın temel emir ve yasaklarıyla kavga edenlerin, yine İslâmî bir kavram olan şehadete sarılması, onların hem samimiyetsizliğini hem de çaresizliğini açığa çıkaran bir ironiydi.
Ordunun yeniden “milletin ordusu” haline gelmesi sürecinde, şehadet kavramı da aslına rücu etmeye başladı. Cepheye giden askerlerin saf tutarak omuz omuza namaz kıldığı görüntüler, milletin -zaten ettiği- duaları şevkle ve gözyaşıyla sürdürmesini sağlıyor. Bugünkü gençlerin bile hatırlayabileceği kadar yakın dönemlerde, tek başına namaz kılmanın dahi sorun teşkil ettiği kışlaların şimdi böylesi manzaralara ev sahipliği yapıyor oluşu, Müslümanlar açısından hamd vesilesidir.
***
FETÖ yapılanmasının orduda bu kadar dal-budak salabilmesinin en büyük nedeni, ordunun İslâm’la makul ve dengeli bir ilişki kuramamasıydı. “Siyasal İslâm” suçlaması altında Müslümanlığa dair bütün sembol ve ibadetler yasaklanınca, FETÖ mantığı da kılık değiştirerek ordu saflarına sızdı. En başından beri ordu İslâm’la barışık olsaydı, bu karanlık zihniyet de gizli-kapaklı işler çevirme imkânı bulamayacaktı. Başörtüsünü, sakalı, namazı dışlayan ordu, takiyye için bunları terk eden ve yıllar içinde kendi ajandasını uygulamaya geçiren bir terör örgütüne altyapı hazırlamış oldu.
15 Temmuz kalkışmasının öğrettiği şeylerden biri, sade vatandaşın kendi ordusundan duygusal yönden koparılmasının faturasının bütün bir ülkeye çıkabileceği gerçeğiydi. Şu anda atılan adımlar ve sağlanan özgürlüklerle, ordunun İslâm’la adeta yeniden barışıyor olması, büyük bir yanlıştan da dönüldüğünün göstergesidir. O ünlü sloganı tersine çevirerek söylersek: “Evet, ama yetmez!”
Hiçbir ordu, manevî dinamiklere yaslanmadan ve o dinamikleri içselleştirmeden uzun süre ayakta kalamaz. İslâm’ın dışındaki diğer dinler için de pekâlâ geçerli olan bu ilkeyi fark eden çeşitli ülkelerin orduları, saflarında profesyonel bilginler ve din adamları istihdam ediyor bugün. Türk ordusu, bu anlamda da doğru adımlar atmalı. İslâm’ın, ordu tarafından “müsamaha edilen” bir yaşayış tarzı olarak değil, “her yönüyle profesyonel olarak bilinen ve derinlemesine vukûf kesp edilen” bir inanç sistemi şeklinde tanınması ve tanımlanması gerekiyor. Ordunun, dini her yönden ele alan yetkin bir akademiyi bünyesine katması, kendi yapısı ve selameti açısından artık bir mecburiyet.
***
Ahlâkî hassasiyetleri birinci öncelik olarak hep koruyan, İslâm’la sadece barışmakla kalmayıp İslâm’ı derinlemesine de tanıyan, üstün manevra ve savaş kabiliyetleriyle sahada düşmana korku salan bir ordu, Ortadoğu coğrafyasında yıllardır özlemi çekilen “caydırıcı adil güç” olarak kısa vadede büyük sempati toplayacaktır. Aleyhte kampanyalar ne olursa olsun, sahada bulunmak ve gücünü göstermek, masada da güçlü olmayı sağlayacaktır.
Kısacası coğrafya muhtaç, zaman kısıtlı, vazife ağır, sorumluluk ise oldukça fazla… Hepimiz için.
“Şehit Saddam”
04:0024/03/2018, Cumartesi
Saddam Hüseyin’in 16 Temmuz 1979’da Irak yönetimini resmen eline geçirmesinden hemen sonra, Irak Sinema ve Tiyatro İdaresi, ülke tarihine damga vurmuş olaylardan birini beyaz perdeye aktarmaya karar verdi.
Milliler dünya üçüncüsü
Milliler dünya üçüncüsü
5 Temmuz, Pazar
636’da İslâm ordularının bugünkü Irak ve İran topraklarını fethetmesiyle sonuçlanan Kâdisiyye Savaşı’nı anlatacak bir film çekilecekti. Bunun için 15 milyon dolarlık bir bütçe hazırlayan kurum, Arap dünyasının en önemli yönetmenlerinden Salâh Ebû Seyf’le temasa geçti.
Mısır asıllı olan Salâh Ebû Seyf, gençlik yıllarında bir süre tekstil sektöründe çalıştıktan sonra sinemaya atılmış, biribirinden başarılı çok sayıda filmle kendini tanıtmıştı. Sanatının doruğunda, 65 yaşında bir usta olarak kendisine Kâdisiyye teklifi geldiğinde, hızlı bir şekilde senarist Mahfûz Abdurrahman’la bağlantı kuran Ebû Seyf, filmin taslak senaryosunu kısa zaman içinde Iraklı heyete sundu. Irak Sinema ve Tiyatro İdaresi’nin projeye onay vermesinin ardından, film için oyuncu seçimine başlandı.
Kâdisiyye’de İslâm ordularının başkomutanlığını yapan sahabi Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı Mısırlı aktör İzzet Alaylı canlandıracaktı. Sa’d’ın savaş başlamadan hemen önce evlendiği, Musennâ bin Hârise’nin dul eşi Selmâ’yı canlandırması için Iraklı oyuncu Şezâ Sâlim tercih edildi. Ünlü Arap komutan Ebû Mihcen es-Sekafî rolü Kuveytli aktör Muhammed Mansûr’a verilirken, filmde Suâd Husnî (Mısır), Kâsım Muhammed (Irak), Hâle Şevket (Suriye) gibi Arap kamuoyunun yakından tanıdığı isimler rol aldı. Bütçe de epey kabarık olduğundan, o dönemde ön planda bulunan bütün starlar, böylece projeye dâhil edildi.
Müslümanlarla ateşperest Sâsânî İmparatorluğu kuvvetleri arasında gerçekleşen Kâdisiyye Savaşı’nda filler kullanıldığından, filmde bu ayrıntı da ihmal edilmemişti. Afrika ve Asya’dan temin edilen 100’den fazla fil Irak’a getirilerek, savaş sahnelerinin çekiminde kullanıldı. Hayvanların bakımı ve barınması için inşa edilen tesisler, birkaç kasaba boyutundaydı.
Sâsânî İmparatorluğu’nun görkemli başkenti Medâyin’de (Ktesiphon) bulunan Kisra Yezdicert’in sarayı, film için birebir canlandırıldı. Kurulan dev dekorda, sarayın bugünkü Bağdad’ın 35 kilometre güneydoğusunda yer alan kalıntıları örnek alındı. Sarayda Kisra’nın zincirle tavandan sarkan som altın tacından, mücevherlerle süslü ihtişamlı tahtına kadar bütün ayrıntılar mevcuttu.
Yaklaşık iki yıllık sıkı ve yoğun bir çalışmanın ardından, Kâdisiyye, 1981’de Irak ve Mısır’da vizyona girdi. Sinemalarda Kâdisiyye’nin gösterime sunulduğu tarihte, İran-Irak Savaşı çoktan başlamıştı. İran topraklarının İslâmlaşmasının anlatıldığı bir filmin, tam da İran’ın Irak topraklarında siyasi emellerini yüksek sesle dile getirmeye başladığı bir zamanda seyirciyle buluşması, Kâdisiyye’yi bir propaganda malzemesine dönüştürmüştü. Filmin teknik açıdan ve anlattığı hikâye yönünden -neredeyse- kusursuz oluşu, en azılı Saddam karşıtlarını bile Kâdisiyye konusunda Irak yönetimini tebrike zorluyordu. Aradan geçen uzun zamana rağmen, 2014 Kahire Film Festivali’nin açılış filmi olarak seçilmesi de, Kâdisiyye’nin Arap sinema âleminde edindiği müstesna yeri gösteriyordu.
***
2003’te Irak’ın ABD tarafından işgalinin ardından devrilen, bilâhare de yargılanarak idam edilen Saddam Hüseyin’i işte bu Kâdisiyye filmiyle hatırlıyorum ben. Tıpkı Muammer Kaddafi’yi, finanse ettiği Çağrı ve Çöl Aslanı (Ömer Muhtar) filmleriyle hatırladığım gibi. Halklarına reva gördükleri muamele, yolun sonunda kendi akıbetlerini de belirleyen bu iki diktatör, arkalarında İslâmî sinema sanatının en nadide örneklerini bıraktılar. Çekilmesine vesile oldukları filmler, bugün birçok yönden hâlâ tesirini ve büyüsünü korumaya devam ediyor.
Saddam’ı ve Kaddafi’yi düşünürken, “Bize kazandırdıkları filmlerde verilen İslâmî mesaja biraz uygun hareket etmeyi düşünselerdi, Ortadoğu’nun tarihi bambaşka şekilde yazılırdı” demeden de edemiyorum doğrusu.
***
Geçtiğimiz 20 Mart, Irak’ın işgalinin 15’nci yıldönümüydü. Bu vesileyle, Saddam sonrasında Irak’ın içine yuvarlandığı kaosa bakıp, yeniden Saddam’ı özleyenler de parmaklarını kaldırmaya başladılar. Sırf ABD ile kavgalıydı diye Saddam’a övgüler düzenlerimiz ve sadece ABD tarafından kurulan bir mahkemece idam edildiği için kendisini “şehit” ilân edenlerimiz, onun yönetimi altında Irak halkının çeşitli kesimlerinin yaşadığı acıları ise görmezden geliyor. Bugün Saddam’lara Kaddafi’lere lâyık görülen övgü ve iltifatlara bakıp, “Beşşar Esed de günün birinde aynı iltifatlara mazhar olacak mı acaba?” diye sormamak imkânsız.
Oysa ölçümüz belli: Liderleri, kendisinin karşıtları veya taraftarları üzerinden değil, bizzat yaptıkları ve yapmadıklarıyla değerlendirmemiz gerekiyor. “Halkına nasıl davrandı?”, “Özgürlük taleplerine ne cevap verdi?”, “Ülkesinin zenginliğiyle ne yaptı?” sorularını sormadan, ezbere yapılacak bütün değerlendirmeler, geçersiz kalmaya mahkûmdur.
Saddam örneği çerçevesinde, üzerinde kafa yoracağımız esas soru da şu: İslâm dünyası, dışarıdan müdahale ve zorlama olmaksızın, kendi içindeki yanlışları ve aksaklıkları gidermeyi ne zaman öğrenecek?
Bilgisiz olmaz
04:0031/03/2018, Cumartesi
G: 31/03/2018, Cumartesi
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Şehre Kudüs adını veren Abbâsî halifelerinden Me’mûn’dur. Daha önce hiçbir kaynakta bu isme rastlamak mümkün değildir. Müslümanlar, fetihten sonra İlya demişler; Mescid-i Aksâ da ‘İlya Mescidi’ olarak geçmiş, ama Abbâsîlere kadar Kudüs ismini kullanan olmamış. Şehrin İslâm kültüründeki esas ismi Beytülmakdis’dir. Hz. Peygamber’in birçok hadisinde bu şekilde yer almıştır. Abbâsîler, tamamen ideolojik gayelerle ve Müslümanların zihinlerini yeniden şekillendirmek için, şehrin ismini değiştirmişlerdir.”
DHA'dan ülkücülere algı operasyonu
DHA'dan ülkücülere algı operasyonu
6 Temmuz, Pazartesi
Prof. Dr. Abdulfettah Uveysî [El Awaisi] ile Kudüs üzerine sohbetimiz, onun “zihinsel işgal”i tanımlamak için verdiği bu örnekle başladı. Uveysî, akademik çalışmalarında ve kitaplarında “Kudüs” ismini kullanmaktan kasten kaçınıyor. Kendisinin kullandığı ve tavsiye ettiği kavram “Beytülmakdis.” Belki birçoğumuza küçük bir ayrıntı gibi gelebilir bu hassasiyet. Ama Uveysî, Kudüs’le ilgili “doğru bakış” iddiamızın, şehrin isminden başlaması gerektiğini düşünüyor.
1992’nin ortasında İsrail tarafından sınır dışı edilene kadar çalışmalarını Filistin merkezli olarak sürdüren Uveysî, akademik faaliyetlerine daha sonra Londra’da devam etmiş. Yemen, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Malezya’daki üniversitelerde dersler veren Uveysî’nin İngilizce ve Arapça yayımladığı çok sayıda eserden bazıları Fransızca, Malayca ve Türkçeye de çevrilmiş. “Beytülmakdis Bereket Daireleri Teorisi” ve “Rasulullah’ın Beytülmakdis Fethine Dair Stratejik Planı” bilhassa günümüz Türkiye’sinde Kudüs’le ilgili çalışma yapan herkesin okuması gereken iki temel kaynak.
Yaklaşık altı yıl önce Türkiye’ye yerleşen Prof. Dr. Abdulfettah Uveysî, “değişimi ve özgürlüğü yöneten bilgidir” düşüncesiyle, 2015’te Beytülmakdis Çalışmaları Vakfı’nı kurdu. Vakıf, uzun yıllardır farklı ülkelerde devam ettirilen akademik çalışmaların bereketli bir semeresi olarak değerlendirilebilir. Kurulduğunda “Türkiye’de Beytülmakdis merkezli akademik çalışmalar yapan ilk vakıf” olan kurumun Türkiye’deki üniversitelerde yaygınlaştırılması, Prof. Dr. Uveysî’nin en büyük dileği.
Beytülmakdis Çalışmaları Vakfı’nın İstanbul Şirinevler’deki merkezinde sohbet ettiğim Prof. Dr. Uveysî, “Filistin meselesinin, ilmî temellerini sağlamlaştırmaya çalışıyoruz. Bilgi olmadan adım atmamız mümkün değil” derken, ben de kendi adıma “bilgi” noktasında ne kadar geri kaldığımızı sorguluyordum. Onca iddiaya ve kabarık lafa rağmen, Mescid-i Aksâ’nın fiziksel sınırlarını bile ancak son yıllarda öğrenmemiz, kat etmemiz gereken çok uzun mesafeler olduğunu gösteriyor mesela.
Sohbet sırasında Uveysî Hoca’ya, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kudüs konusunda çok hassas. Çalışmalarınızdan haberdar mı? Kendisiyle görüşebildiniz mi hiç?” diye sordum. İtiraf edeyim, otomatik olarak “Görüştük” cevabını beklediğim bir soruydu bu. Ancak Uveysî, şimdiye kadar görüşemediklerini, kendisinden randevu taleplerine de -henüz- dönüş olmadığını ifade etti. Altı yıldır Türkiye’de akademik çalışmalarını sürdüren böylesine donanımlı bir ismin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la çoktan görüşmüş ve çalışmalarını kendisine takdim etmiş olması gerekirdi. Çünkü Uveysî ve ekibinin yaptığı çalışmaların kıymetini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da takdir edeceğinde ve akademik camianın kendisinden daha fazla istifade etmesinin yollarını açacağında şüphe yok. Umarım, bu eksiklik hızlıca giderilir.
***
Milletimiz Kudüs konusunda en üst düzeyde duyarlı. Düzenlenen etkinliklere, toplantılara, mitinglere vs. katılım hep çok yüksek. Mescid-i Aksâ’da herhangi bir gerilim olduğunda, bunu Türkiye’nin her şehrinde anında hissetmeniz mümkün. Dualarda Kudüs’e her zaman yer var, gözyaşları Kudüs için akmaya hep hazır.
Ancak tüm bu duyarlılığa rağmen, Kudüs ve Filistin meselesinde bir dağınıklık ve kafa karışıklığı da göze çarpmıyor değil. Duygular ortalıkta somut olarak varlığını hissettirirken, tüm bu samimiyetin etkili bir şekilde sonuca doğru kanalize edilememesi problemini yaşıyoruz. Çabalıyoruz, koşturuyoruz, yoruluyoruz, ama ortaya derli-toplu bir netice çıkmıyor. Bunun da temel nedeni: Bilgi eksikliğimiz.
Bir konuda doğru ve etkili tepki verebilmek için, onu bütün yönleriyle kavramak ve derinlemesine tanımak gerekiyor. Sadece duyguyla hareket edenlerin veya savunduğu meseleyi yüzeysel şekilde bilenlerin, sahada herhangi bir tesir meydana getirmesi de mümkün görünmüyor maalesef. Slogan ve hamaset, mesele Kudüs ve Filistin olunca, tümüyle geçersiz akçeye dönüşüyor. Sıklıkla atıf yaptığımız ve eksikliğini hissettiğimiz “kültürel iktidar” kavramına “akademik iktidar”, “zihinsel iktidar”, “kavramsal iktidar” gibi başlıkları da ekleyerek, silkinip kendimize gelmemiz en doğrusu.
***
İşte Beytülmakdis Çalışmaları Vakfı, bu bilgi eksikliğinin giderilmesi için, Kudüs ve Filistin’le ilgili her türlü elzem veriyi ve bilgiyi, yüksek bir akademik seviye eşliğinde, ayağımıza getiriyor. Benzer kurumların çoğaltılması, bilginin üretimi ve yaygınlaştırılması noktasında daha hassas olunması, hepimizin görevi. Sadece Kudüs’le ilgili de değil üstelik, İslâm coğrafyasının her bir köşesiyle ilgili emsal çalışmaların yapılması gerekiyor. Ki, samimiyetlerimizin altı somut bilgilerle dolsun, duygularımız zemine daha sağlam bassın.
Kudüs nasıl gezilmez?
04:004/04/2018, Çarşamba
G: 4/04/2018, Çarşamba
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Rakamlar henüz çok mütevazı seviyelerde olsa da, Türkiye’den Kudüs’e ziyaretlerde ciddi bir artış gözleniyor. Siyasi partiler, üniversiteler, dernekler, vakıflar, dinî cemaatler derken, toplumun her kesiminden insanı Kudüs’te görmek artık mümkün. Vakit namazlarında, Mescid-i Aksâ’da birkaç yüz Türk’ün saf tutması işten bile değil. Bu sayı, hafta sonlarında binleri buluyor. Kudüs’ün ve Aksâ’nın karşı karşıya bulunduğu tehditleri düşününce, oraların yalnız bırakılmaması, hiç şüphesiz çok önemli bir vazife. Bu vazifenin yerine getiriliyor olduğunu görmek de çok güzel.
Öldüren uyku
Öldüren uyku
7 Temmuz, Salı
Her mühim iş gibi, Kudüs ziyaretlerinin de ihmal edilmemesi gereken, bazı olmazsa olmazları var. Kendi kişisel gözlemlerimden hareketle, bunları şöyle sıralayabilirim:
Kudüs, -olumlu ya da olumsuz- önyargılarla gezilmez: Kudüs, her yönüyle sıra dışı bir şehir. Oraya gidenlerin, Ortadoğu ya da Arap coğrafyasıyla ilgili zihinlerinde var olan bütün önyargılardan ve peşin hükümlerden sıyrılması şart. Şehre teslim olmalı ve size sunduklarını sünger gibi emmelisiniz. İşgalin olumsuz tezahürlerinin bile, size vereceği bir mesaj vardır Kudüs’te. Uykuyu en aza indirip, mümkün olduğunca sokaklarda, yollarda olmalısınız. Zihniniz, bir fotoğraf makinesi gibi her bir kareyi kaydetmeli, sonra ayrıntılı okumalarla bu karelerin altını teker teker doldurmalısınız.
Kudüs, eleştirerek gezilmez: “Sokaklarda bir koku var”, “Bu felafeli nasıl yiyorlar?”, “Yerlerde çöp gördüm” gibi cümleleri sık sık duyarım Kudüs’ü ziyaret eden bizim kafilelerde. Bunlara başka sorular da eklenebilir. Kudüs’ü (diğer bütün İslâm şehirlerini de aslında) gezerken, oradaki hayatı, alışkanlıkları, gelenek-görenekleri, bir takım yanlışlık ve aksaklıkları durmaksızın eleştirmeyi adet edinirseniz, ciddi bir nasipsizliğe duçar olmuşsunuz demektir. İşgal gerçeğini de düşünerek, Kudüs’e bu anlamda ayrı bir ihtimam ve iltimas göstermeli.
Kudüs, sosyal medya hesaplarımıza malzeme toplamak için gezilmez: Elbette bu muhteşem şehirde bol bol fotoğraf ve video çekeceğiz, bu gayet normal bir durum. Ama Filistinli kardeşlerimize “Sosyal medya hesaplarımızda bize beğeni getirecek kobaylar” muamelesi yapmaktan da kaçınmamız gerekiyor. Bir fotoğrafın samimi bir hatıra mı yoksa paylaşılacak bir malzeme mi olduğu, dışarıdan bakınca çok çabuk anlaşılıyor. Çatur-çutur fotoğraf çekerken, biz memleketimize dönüp geldikten sonra orada işgalle yaşamaya devam edecek olan kardeşlerimizin hassas kalplerini de düşünmemiz gerekiyor.
Kudüs, halkıyla hemhal olunmadan gezilmez: Kudüs’te dört-beş gün kalıp, Filistinlilerle iki çift laf etmeden, onların bir çayını yudumlamadan, günlük rutinlerine iştirak etmeden, evlerine misafir olmadan dönüp gelen çok maalesef. Kudüs’teki günlerini sadece otel-Aksâ-çarşı üçgeninde geçirmek de, galiba bir başka nasipsizlik türü. Biz genelde yabancılarla sohbetten çekinen bir milletiz, lakin bu huyumuzu Kudüs’te askıya alsak çok yerinde olacak. Çünkü kadınıyla-erkeğiyle-çocuğuyla Kudüslüler, bizimle samimi sohbetler etmeye çoktan hazır şekilde bekliyor.
Kudüs, sadece Osmanlı’yı aramak için gezilmez: Yurtdışında ayak bastığımız her yerde ecdâdımızı aramak da milli sporlarımızdan. Osmanlı’dan kalan eserler, bizi heyecanlandırıyor ve hamdımızı artırıyor, bu harika bir durum. Lâkin İslâm tarihi Osmanlı’dan ibaret değil. Osmanlı İmparatorluğu, 1400 yıllık uzun medeniyet yürüyüşümüzün bir parçası ve Osmanlı’yı anlayabilmek, ancak bütünün diğer parçalarını da tanımakla mümkün. Kudüs’ü gezerken sadece Osmanlı eserlerinin peşine düşerseniz, hem şehirde epey az malzeme bulursunuz hem de diğer İslâm imparatorluklarının yaptığı unutulmaz katkıları gözden kaçırırsınız.
***
İslâm medeniyeti açısından Kudüs’ün derinliğini kavramaya bir giriş olması için, küçük bir tavsiye:
Mescid-i Aksâ avlusunda, Silsile Kapısı ile Kattânîn Kapısı arasında bir noktaya oturup, yüzünüzü Emevîler’in hatırası olan Kubbetu’s-Sahra’ya çevirin. Karşınızdaki süslü sebil, Memlûk sultanı Eşref Kayıtbay tarafından yaptırıldığı için onun adını taşıyan bir mimari şaheseridir. Kayıtbay Sebili’nin sağındaki musalla, Osmanlılardan kalmadır. Musallanın biraz daha güneyinde, Osmanlı’nın Kudüs’teki ilk eseri olan Kasım Paşa Şadırvanı’nı göreceksiniz. Sebilin arkasında ise, merdivenlerin başında Fâtımîler’in mührünü taşıyan taş kemerler vardır. Sırtınızı dönük oturduğunuz revaklar da, Eyyûbilerin Kudüs’teki imzasıdır.
Tam bu noktadan bir fotoğraf çektiğinizde, İslâm tarihindeki bütün büyük imparatorlukların, bu küçücük alanda aynı kareye sığdığını fark edeceksiniz. Kudüs tam da budur işte. Müslümanların ortak hafızası, ortak mirası, ortak emeğidir.
Tarih içinde taş taş oluşan bu birikimin derinliğine nüfuz edebilmek için, Kudüs’e, başka hiçbir şehirde yapmadığınız biçimde dikkatli ve derinlemesine odaklanmalısınız. Bunun için, Kudüs’e tek bir sefer yapmanın kâfi gelmeyeceği de açık, üstünkörü okumaların ufkumuzu açmaya yetmeyeceği de
Yazmak emirdir
04:007/04/2018, Cumartesi
G: 7/04/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tarihte herhalde çok az çatışma, Talas Savaşı kadar, kültür ve bilginin yayılmasına hizmet etmiştir. 751’de Müslüman Araplarla Karluk Türklerinin Çin’i mağlup ettiği savaş, kâğıdın İslâm dünyasına girme vesilesidir. Esir düşen Çinli ustaların Semerkand’da üretmeye başladığı kâğıt, böylece ilk kez anavatanı sayılan Çin dışında imal edilmiş, ardından hızlı bir şekilde İslâm medeniyetinin hammaddelerinden biri haline gelmiş. 794’te Bağdad’da bir kâğıt imalathanesinin açılmasını Mısır ve Kuzey Afrika’daki benzerleri izlemiş. Kâğıt daha sonra Endülüs’e ulaşarak, Müslümanlar eliyle Avrupa’ya yayılmış.
Yazmak emirdir
Yazmak emirdir
31 Mart, Cumartesi
Klâsik dönemde İslâm âlimleri, ilmin ve yazının temel malzemeleri olan kâğıt ve kaleme büyük hürmet göstermişler. Kur’ân’da kaleme ve yazdıklarına yemin edilmesi, kâğıdı da doğal olarak “ulvî bir nesne”ye dönüştürmüş. Yere düşen boş bir kâğıt parçasını bile saygıyla alıp yükseğe kaldıran ufuk, bugün kâğıdın hayatımızdaki bolluğunu ve böylesine israf edilişini görse, kim bilir ne yapardı…
Teknolojinin klâsik ilim malzemelerinin yerini alması, “bilginin muhafazası” yönünden zihinlerimizi de tembelleştirmiş görünüyor. Her şeyi depoladığımız telefon ve bilgisayarlarımızdaki bilgilerin yok olması, minik bir virüse bakıyor bugün. En yakınlarımızın telefon numaralarını dahi ezberleyemiyoruz, çünkü bizim adımıza bunu yapan bir alet var. Peki, teknolojik kolaylıkların tefekkür ve hıfz melekelerimiz üzerinde meydana getirdiği tahribata yeterince kafa yoruyor muyuz? Yorduğumuz pek söylenemez. Sorunun cevabını gerekirse Google’a bakıp söyleyebilecek olmanın rahatlığıyla…
Eski ulemanın ürettiği bilgi ve kültür birikimi, o zamanki imkân kıtlıklarını da düşününce, hepten büyük bir saygıyı hak ediyor. Yazdıkları eserleri yaşadıkları gün sayısına bölünce bile içinden çıkamadığımız o büyük isimler, acaba bugünün bolluğunda yaşasalardı aynı şeyleri üretebilirler miydi? Belki de hayır. Çünkü onların çabalarını şekillendiren şey sadece çalışkanlıkları ve gayretleri değildi. Şu anda hayatımızdan çekilmeye başlayan bir iksirle sırlamışlardı bütün satırları: Bereket. O olmayınca, bolluk da yoklukla eş değer, maalesef.
***
Kısa bir süre önce, Albayrak Medya Grubu bünyesinde Ketebe Yayınları’nın okura ‘merhaba’ demesi, Müslümanlar olarak kâğıt ve kalemle tarih boyunca süregelen uzun serüvenimizi ve bugün vardığımız noktayı düşündürdü bana. Ve Ketebe’yi, daha isminden başlayarak, adeta yeni ve taze bir başlangıç, modern zamanların bizden götürdüğü şeyleri yerine koyma denemesi, kaleme ve kâğıda yepyeni bir ufukla bakış, kâğıdın sükûnetiyle satırların bereketini tekrar buluşturma çabası olarak yorumladım.
“Daha isminden başlayarak” dedim. Açayım:
“Ketebe”yi iki şekilde anlayabiliriz. Birinci manada “Bir hattatın, eserin altına attığı imza” vurgusu var. İkinci mana ise, Arapçada “Yazdı” fiilinin karşılığı. Hangisini temel alırsak alalım, Ketebe direkt şekilde “yazı”ya işaret eden bir kelime.
Müslümanlar olarak, Kitabımız Kur’ân’ın her yerinde karşımıza çıkan bir kavramdır yazı. Namaz, oruç, cihad gibi ibadetler “yazılmıştır” mesela. Kaderimiz, rızkımız, ecelimiz “yazılmıştır”. Kâinattaki her bir zerre, bütün mevcûdât, varlıklar âleminin her bir noktası teker teker “yazılmıştır”. Melekler amellerimizi “yazmaktadır” ayrıca. Ve bizden kendi aramızdaki muamelelerimizi, sözleşme ve ahitlerimizi de “yazmamız” istenmektedir.
Bu açıdan bakıldığında, yazmak eylemi, adeta dünya hayatındaki varlığımızın nirengi noktalarından biridir. Hep söylendiği gibi “okumak” bir emirdir, doğru; ama bundan daha fazlası “yazmak” eylemi söz konusu olduğunda geçerlidir.
***
“İçeriğinden sunumuna kadar tamamen kültürümüzü ve duruşumuzu temsil edecek bir yayıncılık” için titizlenen Mesut Albayrak Bey’in himayesinde irfan dünyamıza “merhaba” diyen Ketebe Yayınları, alanında gerçek bir uzman olan Ömer Lekesiz’in danışmanlığında, İsmail Kılıçarslan, Ahmet Murat Özel ve Mustafa Armağan’ın tecrübeli ve nazik ellerine emanet. Yayınevinin koordinatörlüğü görevini üstlenen İsmail Demirci’nin hassasiyetini de bilhassa not etmeli.
İlk etapta, Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül Ağabey’in “Tanklar Kâbe’ye Dayanmadan” adlı eserinin de aralarında bulunduğu 16 kitapla okurun karşısına çıkan Ketebe, şimdiden dikkat çekmeyi başardı. Bundan sonra yayımlayacağı kitaplarla da gündemi belirleyeceğine inandığım Ketebe Yayınları, yazıyla ulvî irtibatımızı yeniden sağlayacak ve bizi kadîm kültürümüze sağlam bir şekilde bağlayacak bir merdiven olsun, kendimizi bulmamız yolunda fiili bir dua yerine geçsin.
***
Ana fikrini “yazı”nın oluşturduğu bu yazıyı, Türkiye’den epey uzakta, Mağrib’in [Fas] kültür başkenti olarak kabul edilen Fes’ten yazıyorum. İletişim ve yazı imkânlarının böylesine kolaylaştığı bir zamanda, “Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun” ifadesi daha bir anlam kazanıyor zihnimde.
Fâtıma ve Meryem isimli iki kız kardeşin infakıyla bugünkü derin kimliğini bulan Fes, elbette en dipte tek paragrafla geçiştirilecek bir şehir değil. Onu ayrıntılı ve müstakil bir şekilde anlatmam lazım. Nasip olursa, önümüzdeki hafta bu köşede ayrı bir yazıyla bu vecibeyi yerine getireceğim.
Adil hafızayı diriltmek için
04:0011/04/2018, Çarşamba
G: 11/04/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yakın ve uzak tarihi okurken, şu soruyu hep sormaya çalışırım: Günümüzdeki olayları, içinde yaşayan bizler bile türlü şekillerde aktarır ve yorumlarken, acaba tarihin derinliklerinden bugüne nakledilen olaylar, hakikatle ne kadar örtüşüyor? Daha dün yaşanan şeylerin birbirinden öylesine farklı rivayetlere dönüşmesine şahit oluyoruz ki bazen, ister istemez, daha uzak zamanlarda geçen hadiselerin sıhhatinden de şüphe etmek kaçınılmaz hale geliyor. Özellikle tarihteki ihtilâflar, kavgalar, gerilimler, hatta savaşlar söz konusu olduğunda…
Adil hafızayı diriltmek için
Adil hafızayı diriltmek için
4 Nisan, Çarşamba
Bugün böyle rivayet farklılıkları girdabında dönüp duran meselelere en iyi örnek, Suriye’deki savaş. Herkesin kendine göre açıklamalar getirdiği, herkesin başka bir yerinden tuttuğu, sebepler ve sonuçlar yönünden birbiriyle tamamen alakasız izahlara konu olan bir süreç bu. Geleceğin tarihçileri, acaba 2011 sonrası Suriye tarihini hangi bakış açısıyla yazacaklar? En az üç-dört farklı versiyonun kayıtlara geçeceği şimdiden kesin gibi.
Adaletli bakış açısını ayakta tutmak ve adil hafızayı diriltmek adına, Suriye olaylarının serencamını sıklıkla yeniden hatırlamak, neler olduğunu düşünmek ve kronolojik akışta boşluklara mahal bırakmamak önemli. Yoksa hafızalarımızın zayıflığına yeni gelişmelerin rüzgârı eşlik eder, hakikatten kopmuş ve uzaklaşmış oluruz. Böylece, etkilerini daha uzun yıllar hissedeceğimiz ciddi bir kriz, zihinlerimizde sebep-sonuç ilişkisini yitirerek anlamsızlaşır.
İşte tam bu noktada, unutmaya başladığımız bir şeyi, “Her şey nasıl başlamıştı?” sorusunun cevabını bize hatırlatacak bir film, bu cuma günü (13 Nisan) vizyona giriyor: “Kardeşim İçin-Der’a”. Yapımcılığını Halis Cahit Kurutlu’nun üstlendiği filmin yönetmen koltuğunda Murat Onbul oturuyor. Tamamen gerçek olaylara dayanan senaryo ise Halis Cahit Kurutlu, Taha Kurutlu ve Fatih Mutlu’nun imzalarını taşıyor. Filmin başlıca oyuncuları: Cem Uçan, İlker Kızmaz, Mehmet Çevik, Berna Koraltürk ve Umut Karadağ.
Suriye savaşını ilk kez muhaliflerin gözünden anlatan “Kardeşim İçin-Der’a”, savaştan sonra Suriye topraklarında çekilen ilk film olma özelliğine de sahip. Yapımcı Halis Cahit Kurutlu, Suriye’de çekilen bölümlerle filmin gerçekçiliğini artırmayı hedeflediklerini dile getirerek, “Tepkilerini ölçmek için filmimizi ilk olarak Suriyeli mülteci dostlarımıza izlettik. Çoğu gördükleri karşısında çok sarsıldılar ve orada yaşadıklarının insanın hayal gücünü çok aşan şeyler olduğunu belirttiler. Onlar, bizim hayal edemeyeceğimiz şeyleri yaşadılar, gerçek korkuyla karşı karşıya kalıp topraklarını, evlerini terk ettiler” açıklamasında bulundu.
“Kardeşim İçin-Der’a”, rejim muhalifi bir geçmişe sahip olması nedeniyle Suriye’den ayrılıp olaylar başlamadan önce ülkesine dönen Ali’nin, kardeşi Ömer ve arkadaşlarına sahip çıkma mücadelesine odaklanıyor. Suriye’nin güneyindeki Der’a şehrinde, 14-15 yaşındaki çocukların, rejimin baskılarından bunalıp duvara yazdıkları sloganların ardından tutuklanmaları ve sonrasında rejimin sivil halka şiddet uygulamasıyla çığırından çıkarak halk ayaklanmasına dönüşen sürecin gözler önüne serildiği film, savaşın sosyolojik temellerine ve siyasal arka planına dikkat çekiyor. Filmde, tutuklanan çocukları ailelerine iade etmeyerek olayların fitilini ateşleyen Der’a şehrinin istihbarat (muhaberat) şefi Âtıf Necib karakteri, Baas rejiminin sıradan Suriyeli vatandaşa reva gördüğü zalimane muamelenin tam bir fotoğrafını sunuyor.
“Kardeşim İçin-Der’a”, adil hafızanın oluşumuna ve Suriye olaylarının kronolojik olarak doğru biçimde kayıt altına alınmasına direkt şekilde hizmet edecek bir film. Ancak filmin seyirciye sağlayacağı belki de en önemli bakış açısı, kendini o Suriyelilerin yerine koyabilmek olacak. Zira dokunaklı sahneler gözünüzün önünden akarken, “Biz olsak ne yapardık?” sorusunu sormamak imkânsız. Bugünden bakınca, altı zorlu senenin ardından manzara biraz daha net, ama ayaklanmanın ilk anlarında, Suriye’nin bu hale geleceğini belki de kimse tahmin edemezdi. Hele de Suriye halkının kendisi. Dolayısıyla, “zalim rejimden kurtulma fırsatı” olarak, halk kitlelerini ayaklanmaya iten sebepler, “Kardeşim İçin-Der’a” izlenince daha iyi anlaşılıyor. Savaşa bakışta, bu noktanın kazandıracağı empati ve insaf duygusu oldukça hayati.
Hâlâ gözümüzün önünde devam eden bir trajedi Suriye. Bu trajedinin daha birçok yapıma, filme, belgesele, sanat eserine vb. konu olacağında şüphe yok. Dünyanın başka yerlerindeki soykırımların ve katliamların, her şey olup bittikten sonra “verimli” sanat ve fikir kaynaklarına dönüştüğünü düşündüğümüzde, aynı durumun -hatta daha fazla olarak- Suriye için de geçerli olacağı kesin. En az 500 bin kişinin öldüğü bir savaşın, hakikati ıskalamadan ortaya konulması ve bütün cepheleriyle aydınlatılması ise, bundan sonraki müellif, sanatçı ve yapımcıların sınavı olacak. “Kardeşim İçin-Der’a”, bu yolda atılacak adımlar için başarılı bir örnek teşkil ediyor.
Yıldızlar hâlâ parlıyor
04:0014/04/2018, Cumartesi
Fâtıma ve Meryem isimli iki kız kardeştiler. 800’lü yılların ilk yarısında, bir İslâm âlimi ve tüccar olan babalarıyla birlikte Tunus’tan Mağrib’in Fes şehrine göç ettiklerinde, aynı zamanda dünya ilim tarihine geçmelerine neden olacak bir sürecin de başladığını elbette bilmiyorlardı. Şimdilik yaptıkları tek şey, kendilerinden başka evladı bulunmayan babalarının güvenine lâyık olmaya çalışmaktan ibaretti.
Yıldızlar hâlâ parlıyor
Yıldızlar hâlâ parlıyor
8 Nisan, Pazar
Tunus ve Kuzey Afrika fatihi Ukbe bin Nâfi’nin soyundan gelen Muhammed bin Abdullah el Fihrî, doğduğu yer olan Tunus’un Kayravan şehrinde siyasi kaos ve anarşi baş gösterince, kızlarıyla birlikte göç edebileceği bir yer aramıştı. Nihayet, tüccar dostlarından, İdrisî hanedanının hâkimiyeti altında bulunan Fes’in ideal sığınak olduğu bilgisini aldı. Gelişmiş ve güvenli bir şehir olan Fes, ticaret yollarının kavşak noktasındaki konumu nedeniyle ekonomik anlamda da ciddi bir ilerleme kaydetmişti. Hükümdar İkinci İdris’in kudretli yönetimi sayesinde siyasi istikrara kavuşan bölgede, Muhammed bin Abdullah da aradığı huzurlu barınağı bularak servetine servet kattı.
Fâtıma ve Meryem kardeşler, babalarının dikkatli gözetimi altında mükemmel bir İslâmî terbiye almıştı. Ticarette babalarına yardımları pek dokunamasa da, ilmî alanda onun gösterdiği çizgide büyük ilerleme kat ettiler. Yaşları birbirine yakın iki genç kız kardeş olarak, kısa zaman içinde bütün Fes’in parmakla gösterdiği saygın kişiler haline geldiler.
Bu mutluluk tablosu, 850’lerin hemen başında, Muhammed bin Abdullah’ın aniden vefatıyla ilk ciddi darbeyi aldı. Bu sırada çoktan evlenmiş bulunan Fâtıma ve Meryem kardeşler, kaderin bir cilvesi olarak, babaları gibi ticaretle iştigal eden eşlerini de kısa zaman aralıklarıyla kaybettiler. Kayıplarıyla sarılsalar da, Fâtıma ve Meryem için yeni bir durum ortaya çıkmıştı: Babalarından ve eşlerinden intikal eden muazzam servetlerle, yönetici sınıf dışarıda tutulursa, şehrin en zengin kişileri oluvermişlerdi. Bu servetin yönetimi ve muhafazası bile başlı başına bir işti. O zamana kadar hep ilmî faaliyetlerle meşgul olan kardeşler, ellerindeki ekonomik imkânı yine aynı yolda değerlendirmeye karar verdiler: Kendilerine küçük bir geçimlik miktar bırakıp, servetin kalanıyla kalıcı eserler yaptıracaklardı.
Fâtıma el Fihrî, bugünkü Fes’in orta kesiminde bulunan bir araziyi satın alarak, orada bir cami ve medrese yapılmasını istedi. Dönemin en maharetli ustaları ve mühendisleri kolları sıvadılar. Sponsorun cömert desteğiyle, binalar hızlıca tamamlandı. İnşaatın devam ettiği süre boyunca, dinî bayramlar hariç, her günü oruçlu geçiren Fâtıma, 859’da cami ve medrese açıldığında şükür secdesine kapandı. Tam hayal ettiği şey gerçekleşmiş, kendisine ve ailesine kucak açan şehre, bir sadaka-i câriye kazandırmıştı. Külliyeye, ailenin kökenlerine nispetle “Karaviyyîn” ismi verildi. Fâtıma, dilinde dualarla izlediği inşa sürecinin sonunda, binada isminin geçmesini istememiş, kenarda durmayı tercih etmişti.
Bu sırada, şehrin diğer tarafında, Endülüs’ten Fes’e gelen Müslümanlar yerleştiği için “Endülüs Mahallesi” olarak anılan kısımda, bir başka inşaat daha devam ediyordu. Fâtıma’nın kardeşi Meryem de tıpkı ablası gibi, kendisine intikal eden payı değerlendirmiş, mahallenin orta kısmına büyük bir cami ve medrese inşa ettirmişti. “Endülüs Camii”, Fâtıma el Fihrî’nin eseriyle aynı anda tamamlandı; o da 859’da ibadete açıldı.
***
Geçen hafta, bir akşamüzeri Karaviyyîn Medresesi ve Endülüs Camii’nin birer inci gibi parladığı tarihî Fes şehrini uzaktan izlerken, Fâtıma ve Meryem el Fihrî kardeşlerin tarihe ve coğrafyaya vurduğu bu muhteşem mührü düşünüyordum.
Batılı ve doğulu kaynakların ittifakıyla “dünyanın ilk üniversitesi ve açıldığından bu yana kesintisiz eğitim verilen en eski kurumu” olarak nitelendirilen Karaviyyîn Medresesi’ni finanse eden Fâtıma el Fihrî hakkında, kaynaklarımızda neredeyse hiçbir bilgi yok. Bu, şahsiyetinde ya da tarihsel varlığında bir şüphe olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, ayrıntıları bulamayışımız, tamamen kasıtlı bir tercihten kaynaklanıyor. Fâtıma el Fihrî, yaptırdığı esere kendi adını vermekten kaçındığı gibi, 80 yıllık uzun ömrünü de hep uzlette ve perde arkasından hayır yaparak geçirmiş. Hikâyedeki ihtişam, bu ayrıntı sebebiyle daha fazla göz kamaştırıyor. Böyle bir hayat öyküsünde, şu da şaşırtıcı sayılmaz: Fâtıma el Fihrî’nin mezarı da belli değil. Elimizde sadece bazı rivayet ve ihtimaller var.
***
Fas’ta hâlen iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin milletvekillerinden İmân Yâkûbî Hanım’ı, konakladığımız otelde hasbihale davet etmiştim. Grubumuzun çoğu hanımlardan oluşunca, sohbette Fas’ta kadınların durumu ve problemleri de gündeme geldi doğal olarak. İmân Hanım, ülke tarihi boyunca çok önemli roller ifa etmiş bazı kadınların hep bulunduğundan bahisle, Fâtıma el Fihrî’yi anarak sözlerine başladı.
Bu böyledir: Yaptığınız hayrın bereketi, siz o hayrı ne kadar gizlemeye çalışırsanız çalışın, zamanın ve mekânın sınırlarını aşarak çağlar ötesine yayılır.
Önümüzdeki yazıda, İslâm dünyasının en ilginç -ama bizim de hakkında en az şey bildiğimiz- ülkelerinden biri olan Fas’ın siyasi gündemini ve güncel meselelerini konuşalım.
.Sıcak yaz
04:0021/04/2018, Cumartesi
G: 21/04/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklanan 24 Haziran tarihiyle seçim sath-ı mâiline girerken, Ortadoğu’yu da birbirinden sıcak gelişmeler bekliyor. İç politikayı konunun uzmanlarına bırakarak, bölgemizde yaşanması muhtemel hadiselere, sırasıyla yakından bakalım.
Sıcak yaz
Sıcak yaz
14 Nisan, Cumartesi
Lübnan: 18 ayrı din ve mezhebe ev sahipliği yapan Lübnan, uzun tartışmaların ardından kabul edilen yeni seçim yasasını, 6 Mayıs Pazar günü ilk kez deneme imkânı bulacak. “Kazanan hepsini alır” sloganıyla özetlenebilecek olan önceki seçim yasasının aksine, her bir bölgede oy oranlarına göre milletvekili çıkarabilmeyi mümkün kılan yeni düzenleme, kâğıt üzerinde demokratik bir kazanım olarak görülüyor. Ancak yine de Hizbullah’ın başını çektiği Direnişe Sadakat Bloku’nun ülke siyasetindeki ağırlığını etkileyecek herhangi bir değişim beklenmiyor. 128 üyeli Lübnan Parlamentosu’nda, resmen tanınmış dinî gruplara sandalye kotası uygulanmasından dolayı, seçim sonuçlarının bu aritmetiğe yansıması sembolik düzeyde olacak.
Marunî Hıristiyan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ı destekleyen ve Sünni Başbakan Saad Hariri’yi sopa-havuç denklemiyle kontrol altında tutmaya çalışan Hizbullah, Lübnan siyasetinin ana aktörü konumunda. İran’ın Ortadoğu’da en çok yatırım yaptığı siyasi / askeri yapılanma olan Hizbullah, hâl-i hazırda Suriye’de de Beşşar Esed rejimi saflarında muhaliflere karşı savaşını sürdürüyor. Hizbullah’ın Lübnan’da bürokrasi ve istihbaratta da etkili oluşu, ülkeyi İran’ın doğrudan etkisine açık ve bağımlı hale getiriyor.
Irak: ABD’nin işgali ve sonrasında İran’ın fiilen siyasi duruma hâkim olmasıyla, içine düştüğü kaosun daha da derinleştiği Irak, -son dakika ertelemesi olmazsa- 12 Mayıs Cumartesi günü genel seçimlere gidiyor. İki Şii, bir Sünni, bir de Şii listenin / blokun yarıştığı dört yıl önceki seçimlerin aksine, bu kez Iraklıların önünde oldukça geniş bir seçenek yelpazesi var: Beş Şii liste, iki Sünni liste, iki Kürt liste ve bunların dışında onlarca bağımsız grup veya blok. Irak halkı, oy pusulalarında toplam 88 liste bulup dilediğini işaretleyecek.
Ülkenin paramparça yapısı, farklı etnik ve dini gruplar arasındaki gerilimler, en az dört milyon insanın yaşadıkları yerleri terk etmek durumunda kalmış olması gibi handikaplar, adaletli ve güvenilir bir seçim sürecini de zorlaştırıyor. İran, tıpkı Lübnan’da yaptığı gibi, Irak’ın iç siyasetini tümüyle kontrol altında tutmaya çalışıyor. Özellikle Amerikan işgalinden sonra kendisine Irak içinde ciddi bir alan açılan İran, demografik dengelerle oynamak da dâhil olmak üzere, ülke içindeki denklemi kendi lehine çevirme planlarını sürdürüyor. Seçim sonuçları, bu anlamda bütün bölge için önemli göstergeler içerecek.
İsrail-Filistin: ABD Başkanı Donald Trump, seçim vaatlerinden biri olarak sunduğu Amerika’nın Tel Aviv Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma sözünü 14 Mayıs’ta İsrail’in kuruluş yıldönümünde gerçekliğe kavuşturacak. Kararın resmen açıklanmasından bu yana İslâm dünyasından çeşitli düzeylerde protesto ve tepkilerle karşılaşan Amerikan yönetimi, geri adım atmayacak gibi görünüyor. Dahası, ABD’yi bazı Avrupa ülkeleri de takip edecek. Romanya, şimdiden “Ben de elçiliğimi Kudüs’e taşıyorum” beyanında bulundu bile. Kudüs cephesindeki durumun, tüm bu sıcak gelişmeler nedeniyle daha da gerginleşeceğini tahmin edebiliriz.
Suudi Arabistan: Çılgın veliaht prens Muhammed bin Selman’ın (MBS), yakında yaşlı babası Kral Selman’ı tahttan feragat ettirip yerine geçmesine kesin gözüyle bakılıyor. İki haftalık ABD ve Avrupa turunun ardından, dünyanın onayını almış olmanın rahatlığıyla ülkesine dönen MBS, bölgesel ortakları -Mısır Cumhurbaşkanı- Abdulfettah Sisi ve -Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Veliaht Prensi- Muhammed bin Zayed’le birlikte, Ortadoğu’nun geleceğini dizayn etme hırsıyla yanıp tutuşuyor. Ancak bu iş, umduğu ve zannettiği kadar kolay olmayabilir. MBS’nin heyecanı ve tecrübesizliği, sahada “Mısır ve BAE’nin peşine takılmış, zayıf bir Suudi Arabistan” görüntüsü oluşturuyor. Ufukta beliren ekonomik ve sosyal krizleri de bu tabloya eklediğimizde, MBS’nin Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olması ihtimali ciddileşiyor.
***
Bu başlıca meselelerin yanına, dünyanın başka yerlerindeki krizlerin bölgemize yansımalarını da eklediğimizde, Türkiye’nin yeni dönemde uğraşmak zorunda kalacağı problemli alanları belirlemiş oluyoruz. Denklemde elbette, devam eden Rusya-ABD gerilimine ve Ankara’nın buna göre belirlemek durumunda kaldığı ve kalacağı pozisyonlara da yer vermemek olmaz.
Türkiye; İran, Mısır ve Suudi Arabistan’la birlikte hem Ortadoğu’nun hem de İslâm dünyasının dört ana devletinden biridir. Bütün diğer devletler ve yönetimler, uluslararası konularda bu dört ana devletten birini izler veya onunla ittifak ilişkisi içine girer. Bu dört ülke, coğrafyanın tabiatından ve bölgedeki iç dengelerden dolayı, doğal bir rekabet (hatta zaman zaman açıktan husumet) halindedir.
Yeni dönemde Türk dış politikasının izleğini ve haritasını oluştururken, Ortadoğu’da kendimize açmak istediğimiz alanlarda bu üç devletle sık sık burun buruna geleceğimizi hesaplamamız ve adımlarımızı da buna göre atmamız gerekiyor.
Yine bir suikast
04:0025/04/2018, Çarşamba
G: 25/04/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Filistinli akademisyen ve bilim adamı Fâdi Batş (35), Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da geçtiğimiz cumartesi sabahı bir suikasta kurban gitti. Malezya polisinin yaptığı açıklamaya göre, sabah namazını kılmak için evinden çıktıktan sonra, motosikletli saldırganlar tarafından kendisine ateş açılan Batş’ın başına ve vücuduna 10 kurşun isabet etti. Saldırıyla ilgili henüz herhangi bir tutuklamanın yapılmadığı kaydedilirken, kapsamlı bir soruşturmanın başlatıldığı belirtildi. Batş’ın, saldırıya uğradığı gün, bilimsel bir konferansa katılmak üzere Türkiye’ye hareket edeceği de ortaya çıktı.
Yine bir suikast
Yine bir suikast
18 Nisan, Çarşamba
Suikastın haber alınmasının ardından, Fâdi Batş’ın Gazze’deki evinde taziye merasimi düzenlendi. Hamas Lideri İsmail Haniye’nin de katıldığı merasimde, bilim adamının babası Muhammed Batş, oğlunun başına gelenlerden İsrail istihbarat servisi Mossad’ı sorumlu tuttu. Batş, “Bu, yüzde yüz bir suikast. Oğlumun herhangi bir düşmanı yoktu, Malezya’daki bütün Filistinliler, Araplar ve Malaylar onu çok severdi. Malezya Başbakanı Necib Rezzak’la fotoğrafları bile var. Biz tek şüpheli olarak Mossad’ı görüyoruz. Malezya hükümeti, soruşturmayı derinleştirmeli” dedi.
İsrail Savunma Bakanı Avigdor Lieberman ise, benzer durumlarda İsrailli yetkililerden hep gelen açıklamayı tekrarlayarak, ülkesinin bu işte herhangi bir dahli bulunmadığını belirtti. Yaşanan olayın, Filistinliler arasındaki iç çatışmanın bir sonucu olduğunu da iddia eden Lieberman’a göre, “terör örgütleri, böyle zamanlarda hep İsrail’i suçlamayı alışkanlık haline getirmişlerdir”. Suikastı herkes gibi gazetelerden okuduğunu söyleyen Lieberman, Fâdi Batş’ın bir “aziz” olmadığını, aksine Gazze için roket ve insansız hava aracı tasarlayan bir uzman olduğunu da sözlerine ekleyerek, bilim adamının aslında İsrail tarafından “doğal hedef” olarak görüldüğünü belirtmiş oldu.
İsrail her ne kadar olaydaki sorumluluğunu inkâr etse de, Fâdi Batş’ın profili, kendisinin sıradan bir Hamas üyesi olmadığını gösteriyor:
1983’te, Gazze’nin kuzeyindeki Cebâliye Mülteci Kampı’nda dünyaya gelen Fâdi Muhammed Batş, Gazze İslâm Üniversitesi’nden elektrik mühendisi olarak mezuniyetinin ardından, doktora için Malezya’dan kabul aldı. 2009’da yerleştiği Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da hem akademisyenlik hem de imamlık yapan Batş, kısa sürede Malay Müslümanlar arasında geniş bir çevre edindi. Bilimsel çalışmalarıyla da adını duyuran Batş, Malezya Başbakanı Necib Rezzak’ın elinden ödül bile aldı. İnsansız hava araçlarının geliştirilmesi, elektriğin nakli sırasında enerji kaybının azaltılması ve enerji naklinde kalitenin yükseltilmesi alanlarında bilhassa uzmanlaşan Batş, evli ve 3 çocuk babasıydı.
Bu vasıflara sahip bir insanın, Mossad tarafından bizzat izlenmesi ve ortadan kaldırılması, örgütün çalışma şekli düşünüldüğünde olağan dışı değil. Malezya polisi, Fâdi Batş’ın katillerinin, kendisini uzun süre takip ettiklerini, olay günü de sabah erken saatlerde bölgeye gelerek, Batş’ın güzergâhı üzerinde 20 dakika beklediklerini tespit etti örneğin.
Fâdi Muhammed Batş suikastı, akıllara iki yıl önceki bir başka olayı getirdi. 15 Aralık 2016 günü, Tunus’un Safâkis kentinde, Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el Kassâm Tugayları’nın üyelerinden Muhammed Zavârî, silahlı saldırıya uğrayarak yaşamını yitirmişti. Zavârî de tıpkı Fâdi Batş gibi insansız hava aracı uzmanıydı. Hamas, kurduğu özel bir komitenin 11 aylık çalışması sonucu, Zavârî’nin Mossad tarafından öldürüldüğünü duyurmuştu. İsrail, bu olayda da sorumluluğu direkt biçimde kabul etmemiş, sadece ima yoluyla suikastı sahiplenmişti.
19 Ocak 2010’da, yine bir başka Hamas üyesi, Muhammed Mabhûh, Dubai’de konakladığı bir otelde öldürülmüştü. 11 ayrı kişinin kendisini uzun süre takip ettiği ortaya çıkan Mabhûh’un katillerinin, sahte pasaportlarla ülkeye giriş yaptıkları anlaşılmıştı. Mossad, bu suikastı da henüz kabullenmemiş olsa da, olaydaki sorumluluğu neredeyse kesin. Mabhûh’un, Gazze’ye silah teminiyle ilgili uluslararası operasyonları yürüten isimlerden biri olduğu biliniyordu.
Hamas üyelerinin hedef seçilmesinde dikkat çekici iki önemli nokta var:
Öncelikle, suikasta kurban giden bütün isimler, kritik alanlarda görev yapan kişiler. Özellikle Gazze’deki mevcut ablukanın kalkmasına hizmet edecek herhangi bir ilerleme, o sahada çalışanların ortadan kaldırılması suretiyle adeta imkânsızlaştırılıyor.
İkincisi, öldürülen kişilerin, İslâmî kimliğiyle tanınan -hoşlanmadığım bir tabir olduğu için “İslâmcı” demedim- şahsiyetler olması. Hamas’ın Fetih çizgisine zorla boyun eğdirilmesi ve itaat altına alınması sürecinde, başarılı Hamas üyeleri de suikastlarla ve cinayetlerle etkisizleştirilerek, “Filistin’de birlik”in temelleri sağlamlaştırılıyor. Bu bağlamda, “birlik” denilirken kastedilen şeyin, İslâmî hiçbir iddiası kalmamış, sönük ve boyun eğici bir siyasi yapılanma olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Gazze özelinde, suikasta kurban giden her bir ismin, halkın gönlünde kahramanlaşması, birer “örnek şahsiyet” haline dönüşmesi ve işgale direniş duygusunu güçlendirmesi ise, bu suikastları planlayanların -hiç hesap etmeden- sebep oldukları en önemli netice.
Kıbrıs notları
04:0028/04/2018, Cumartesi
G: 28/04/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Babamın babası olan Hasan Dedem, Çanakkale Savaşı’nda İngilizlere esir düşmüş. İngilizler, savaş esirlerini gemilere doldurmuşlar, Malta’ya götürmek üzere yola çıkarmışlar. Dedem de onların içindeymiş. Yolda, gemilerin yüklerini Malta yerine Kıbrıs’a boşaltılmasına karar verilmiş. Dedem ve diğer esirler, böylece Kıbrıs’taki bir esir kampına getirilmiş.
Kıbrıs notları
Kıbrıs notları
21 Nisan, Cumartesi
Esirler kampta kalırken, çevredeki Kıbrıs Türkleri, bunların da Türkçe konuştuğunu fark etmiş. Derken, bir plan hazırlayıp kampta bulunan Müslüman-Türk esirleri kurtarmışlar. Dedem, bir Kıbrıs köyüne yerleşmiş. Köylüler ona kalacak yer gösterip iş öğretmiş. Boyu çok uzun olduğu için ‘magri’ (Rumca'da: büyük) lakabını taktıkları dedem, daha sonra aynı köyden bir kızla evlenerek yuva kurmuş.
Babam, 1960’ta, ben henüz 14 yaşındayken, Lefkoşa’daki Selimiye Camii’nin önünde Rumlar tarafından şehit edildi. Yaylım ateşinin ortasında kaldığında, kucağında bir yaşındaki kardeşim de vardı. Kardeşim sağ kurtuldu ama babam şehit düştü. Ben de, o dönemdeki birçok yaşıtım gibi, elime silah alıp cepheye koştum. Bozdağ mıntıkasında görevliydim ben. Komutanım silahı elime tutuşturduğunda, ateş etmeyi bile bilmiyordum. Ama hepsini öğrendik. Bütün arkadaşlarımız da aynı durumdaydı.
Peki, bizim silahlarımız adaya nasıl geliyordu? Elbette İngilizlerin göz yummasıyla. O zamanlar, İngiltere müsaade etmese Kıbrıs’a hiçbir şey girip çıkamazdı. İngiltere bir yandan bize silah sevk ettiriyor, bir yandan da Türkiye’yi Kıbrıs konusunda daha aktif bir dış politika tatbik etmesi için zorluyordu. Adanın tamamen Yunanistan’ın kontrolüne girmesi, İngilizlerin asla arzu etmeyeceği bir durumdu. Bu yüzden, Türkiye’yi meseleye dâhil olmak zorunda bıraktılar.
İngilizler, Rumlara karşı Türklerin de silahlanmasına göz yumdu ki, adada gerilim hep sürsün. Kıbrıs meselesinin şu veya bu şekilde çözülmesine İngilizler hiçbir şekilde razı olmazlar. Kalıcı barış, onların işine gelmez. İngilizler için Kıbrıs’taki üslerinin güvenliği ve bekası, adayla ilgili politikalarının temelini oluşturur. Kıbrıs sorununu kavrayabilmek için, bu noktayı görmek şarttır. Öbür türlü, kavgayı Türk-Yunan gerilimi zannedersiniz ve yanılırsınız.
Rauf Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük, İngilizlerin bizi bir plan çerçevesinde silahlandırdığının farkındaydı. Fakat onlar da durumu mümkün olduğunca lehe çevirmek için uğraşıyordu. Ben 45 yıla yakın Denktaş’ın yanında bulundum. Kendisinin seçim kampanyalarını organize ettim, ofisinde görev aldım. Denktaş, Kıbrıs’ta durumun Türklerin aleyhine değişebileceğinin farkındaydı, ama elinden gelebilecek fazla bir şey yoktu.
Şu anda Kıbrıs’taki durum, bizim 1970’lerde hayal ettiğimizden çok daha iyi. Fakat şimdi adadaki siyasetçiler kendi tarihlerini bilmediklerinden ve geçmişte yaşananlardan habersiz olduklarından, gelecekte hangi adımları atacaklarını düşünemiyor. Bu, Kıbrıs adına ciddi bir tehlikedir. Geçmişinizi bilmezseniz, bugünü anlayamazsınız, geleceği de planlayamazsınız.
Türkiye, bizim anavatanımızdır. Kim ne söylerse söylesin, bu gerçek değişmez. Türkiye grip olursa, biz burada zatürreeden ölürüz. Anavatanımıza böylesine bağlıyız. Şimdiye kadar Kıbrıs konusundaki politikalar iyi gitti, bundan sonra da aynı dirayette devam edilmesi gerekiyor. Zaaf gösterdiğiniz anda yenilgiye uğrarsınız. Devletler arasında dostluk olmaz. Her an herkesin birbirine karşı planlar hazırladığını bilerek, teyakkuzda olmak durumundayız.”
***
Geçtiğimiz çarşamba günü, 1960’larda Kıbrıs’ta Rumlara karşı direnişi örgütleyen Türk Mukavemet Teşkilâtı (TMT) emekli istihbarat sorumlularından Sümer Şehitoğlu’nu dinlerken aldığım notlar bunlar. Girne’nin doğusundaki Esentepe köyünün Akdeniz’le buluştuğu noktada bulunan evinde bizi kabul eden Sümer Bey, yaptığı değerlendirmelerle hem ufkumuzu açtı hem de “yavru vatan”ın yakın tarihini ne kadar az bildiğimiz gerçeğiyle yüzleşmemizi sağladı. “Kendisini mutlaka tanıman lazım” diyerek randevuyu ayarlayan Çağatay Özdem kardeşimle davetlisi olarak Kıbrıs’ta bulunduğum Abdussamet Doğan kardeşim ve ben, sohbet hiç bitmesin istedik. Keşke, Türkiye’den bir televizyon kanalı Sümer Bey’le özel bir röportaj yapsa veya hayatı hakkında kısa bir belgesel çekip yayınlasa.
Lefkoşa’nın ara sokaklarından birindeki atölyesinde ziyaret ettiğimiz Ayhatun Ateşin Hanım’la ağabeyi rahmetli Hüseyin Mehmet Ateşin hakkında sohbet ederken de aynı şeyi hissettim. 2007’de vefat eden Hüseyin Mehmet Ateşin, Kıbrıslı Müslümanların verdiği dinî kimlik mücadelesini bütün cepheleriyle kitaplarına yansıtmış bir isim. Özellikle “Müslüman Kıbrıs” üzerinde tefekkür etmek isteyenlerin, Ateşin’in yazdıklarını göz önünde tutması şart. Hüseyin Mehmet Ateşin’in artık piyasada bulunmayan “Kıbrıs’ta İslâmî Kimlik Davası” adlı harika kitabı, keşke yeniden basılsa.
***
Uzun bir aradan sonra, Mağusa ve Lefkoşa’daki (Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Sosyal Bilimler Üniversitesi) konferanslarım vesilesiyle yeniden gittiğim Kıbrıs’ta, hep aynı şey zihnimde dönüp durdu:
Çok vakit kaybedilmiş, çok fırsatlar heba edilmiş. Kıbrıs’ın dinî ve millî kimliğinin tamamen kaybolması için uğraşanlar, ciddi başarılar elde etmişler. Ancak hiçbir şey için tümüyle geç değil. Sabırla ve sebatla, ada halkıyla doğru bir iletişim stratejisi geliştirmek başta olmak üzere, bundan sonrasının kaybolmamasına odaklanmak gerekiyor.
Muhalif lider geri dönünce
04:002/05/2018, Çarşamba
G: 2/05/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ukrayna’nın Donetsk bölgesindeki Brusovka köyünde, sıradan bir Ortodoks ailenin kızı olarak dünyaya geldiğinde tarihler 1943’ün 4 Mart’ını gösteriyordu. Zor bir çocukluğun ve gençliğin ardından, 1972 yılında tıp okumak üzere gittiği Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te, hayatını değiştirecek bir karar aldı: Fıtraten zaten çok yakın olduğu İslâm’ı seçerek, Özbek Müslümanlar gibi yaşamaya başladı. Yeni girdiği arkadaş çevresinden tanıdığı Muhammed Salih adlı Özbek bir gençle evliliğinin ardından, yeni ismi artık Aidin Salih’ti.
Muhalif lider geri dönünce
Muhalif lider geri dönünce
1 Mayıs, Salı
Ukrayna’nın Lugansk şehrinde devam ettiği tıp kolejindeyken, Aidin Salih’in zihninde modern tıpla ilgili ilk şüpheler oluşmaya başlamıştı. Özbekistan tecrübesi bu şüpheleri derinleştirmiş, Hz. Peygamber’in sünnetindeki tıbbî yönlendirmeler üzerine derin okumalara başlamıştı. Bu okumalar onu İbn Sina’ya ulaştırdığında, Aidin Salih de aradığı tıbbî bakış açısını ve yöntemi de nihayet bulmuş olacaktı. Hayatının sonuna kadar bütün çalışmalarını, günümüzde artık unutulmaya yüz tutmuş “yitik şifa”yı aramaya vakfetti.
Eşi kendisini böyle yetiştirirken, Muhammed Salih de siyasete girmeye hazırlanıyordu. 1988’in kasım ayında, üç arkadaşıyla birlikte kurduğu “Birlik Halk Hareketi”, Özbekistan’ın ilk muhalefet teşkilâtıydı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra düzenlenen ilk seçimlerde, Muhammed Salih de cumhurbaşkanlığına adaylığını koymuştu. İslâm Kerimov’a karşı yüzde 12,7’lik bir oy oranına ulaşan Salih, seçimlerin ardından ciddi bir baskıyla karşı karşıya kaldı. Partisi ve yayınları yasaklandı, bir süre gözaltında kaldı. 1993’ten itibaren de kendisi ve ailesinin sürgün hayatı başladı.
Aidin Salih, seçim kampanyaları sırasında bir gazetecinin kendisine sorduğu “Vatanınızı özlemiyor musunuz?” sorusunu “Benim vatanım eşimdir” şeklinde cevaplayacak kadar kocasına güvenen bir hanımdı. Uzun sürgün hayatı boyunca Muhammed Salih’i hiç yalnız bırakmamış, onunla birlikte Norveç, Almanya ve Türkiye’de yaşamıştı. Ailecek İstanbul’a yerleştikleri dönemde, 2007’de yayımlanan “Gerçek Tıp-Yitik Şifanın İzinde” adlı kitap, Aidin Salih’in biriktirdiği bütün tecrübeleri harmanladığı bir eserdi. 9 Kasım 2014’te İstanbul’da vefat ettiğinde, arkasında binlerce talebe ve sevenini bırakmıştı.
Sevgili eşini sürgün hayatı sırasında kaybeden Muhammed Salih, hâlâ anavatanı Özbekistan’ın hasretiyle yaşıyor. İslâm Kerimov’un 2 Eylül 2016’daki ölümünden sonra yerine geçen Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’e temkinli yaklaşan Salih, “Ülkemdeki durum hakkında kesin bir şey söylemek şu anda imkânsız. Yarın ne olacak, belli değil. Biraz daha liberal görünen, Kerimov’dan miras kalan rejimi düzeltme çabası var sanki” diyor. Son 25 yıl içinde Özbekistan’a dönmenin umuduyla yaşadığını da belirten Salih, yeni yönetime özgürlükleri genişletme çağrısında bulunuyor.
***
Özbekistan’da iktidarı devralan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, ülkenin ciddi bir özgürlük atmosferine girdiğini ispatlamak istercesine, bazı sembolik yasakları şimdiden kaldırdı. Türkiye vatandaşlarına vize muafiyeti getirdi. Türkiye-Özbekistan ilişkilerini canlandırdı. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türk heyetini ağırlarken, “Size karşı büyük yanlışlarımız oldu, bunlar artık tekrarlanmayacak” cümlesini bile sarf etti. Sonraları ne olur bilinmez, ama şimdilik her şey epey olumlu seyrediyor görünüyor.
Böyle bir siyasal, toplumsal ve ekonomik değişim sürecinde, Muhammed Salih gibi yıllarını sürgünde geçirmiş bir muhalif lidere sahnede yer olur mu, bu önemli bir soru. Bu konuyu, farklı örnekleri de hatırlatarak biraz daha açmak gerekiyor:
Sürgünde yaşayan “İslâmcı” liderler, uzun yıllarını yurtdışında geçirirken ve muhalif söylemlerini zinde tutmaya çabalarken, arkada bıraktıkları toplumlar da değişimlerini sürdürüyor. Onlar klâsik muhalif çizgileriyle ve adalet talepleriyle toplumun bir gün kendilerine kucak açmasını bekleyedursun, yeni nesillerin beklentileri ve siyasi duruşları da adeta yeniden şekilleniyor. Böyle olunca, bir gün sürgün sona erip de anavatanla vuslat gerçekleştiğinde, muhalif liderin söylemleriyle toplumsal talepler arasında ciddi bir uçurum ve/ veya farklılaşma da olduğu da görülebiliyor.
Aynı ilginç tecrübe yakın dönemde Tunus’ta yaşandı mesela: Zeynelabidin bin Ali’nin 1987’den beri devam eden diktatör yönetimi 2011’de sona erdiğinde, adalet ve özgürlük talebinde bulunan birçok sınıf oluşmuştu. Sadece “İslâmcılar” değil seküler kesim, solcular ve diğer küçük gruplar da seslerini yükseltiyordu. Zaman değişmiş, bütün bir bölge “Siyasal İslâm”ın dönüşümüne de şahitlik etmeye başlamıştı üstelik. Böyle bir toplumsal atmosfere adım atan muhalif lider Râşid Gannûşî, karşısında bambaşka talepleri olan, algıları ve beklentileri yeniden şekillenmiş, hassasiyetleriyle pratik ihtiyaçları arasındaki uçurumun açılmasını çok istemeyen bir toplum bulmuştu. Gannûşî’nin, bu mozaiği dağılmaktan kurtarmanın en mantıklı yolunun iktidarı paylaşmak olduğunu fark etmesi, Tunus’u çöküşe gitmekten koruyan nedenlerden biri bugün.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Özbekistan seferini izlerken, ülke siyaseti bağlamında aklıma geliveren başlıca noktalar bunlar.
.Oruçla savaş
04:005/05/2018, Cumartesi
G: 5/05/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
New York Times gazetesi, 9 Şubat 1964 günü, Tunus’la ilgili ilginç bir habere yer vermiş. Başlık şöyle: “Tunus, ramazan orucunu engellemeyi başaramadı.” Haberin ilk paragrafı, bu merak uyandırıcı başlığı biraz daha açıklıyor: “Başkan Habib Burgiba, Tunus’u modern bir ülkeye dönüştürme yolunda, yabancı gözlemcilerin ‘nadir bir yenilgi’ olarak adlandırdığı bir durumla karşı karşıya. Tunusluların, ramazan orucunu tutmakta, bu yıl hiç olmadıkları kadar titiz ve sıkı davrandığı kaydediliyor.” Metnin devamında, ülkede o yıllarda yaşanan aktüel bir gerilimin ayrıntılarına yer veriliyor.
Oruçla savaş
Oruçla savaş
3 Mayıs, Perşembe
Birkaç yıl boyunca Tunus gündemini meşgul eden meselenin öncesi şöyle:
1956’da Tunus’un Fransızlardan bağımsızlığını kazanması sürecine öncülük eden Habib Burgiba, sonrasında ülkenin ilk devlet başkanı seçilmişti. Tunus’taki bir Fransız lisesinde okuduktan sonra Paris’te hukuk tahsili yapan Burgiba, ülkesine dönüşte jakoben laikliğin yılmaz savunucularından biri haline gelmişti. Bağımsızlığın ilânının ardından, Tunus’u “seküler bir devlet”e kavuşturmak için kolları sıvayan Burgiba’nın hedef seçtiği ilk İslâmi sembollerden biri ramazan orucu oldu.
İlk önce orucun çalışma temposunu düşürdüğünden ve sosyal hayatta verimi azalttığından dem vuran Burgiba, bu konuda resmi demeçler vermekle kalmadı, 1960’ın ramazanında “oruç karşıtı” bir yürüyüş organize ettirdi. Gündüz vakti başkent Tunus’ta toplanan binlerce kişilik destekçi grubunun karşısında bir şişe portakal suyunu kafaya diken Burgiba, “ülkenin ekonomik kalkınması için çalışmanın cihat olduğunu” kaydetti. Burgiba’ya göre, “düşmana karşı güçlü olmak için oruç yemek caiz, hatta şarttı”.
Arka arkaya dört hafta boyunca çalışma randımanının düşmesini “israf” olarak tanımlayan Burgiba, ulema sınıfını da oruç tutmamak gerektiğine dair fetva vermeleri için baskı altına aldı. Tunuslu âlimler, devlet başkanının bu gayri İslâmi tavrına direniş gösterdiler, halk da oruç konusunda geri atmadı. Ancak oruç tutmama yönündeki telkin ve yönlendirmeler, devlet dairelerinde çalışan memurlar üzerinde etkili oldu.
Habib Burgiba’nın, Tunus toplumunun geleneksel yapısını değiştirmek ve kültürel kodlarıyla oynamak için yaptığı tek şey ramazan orucuna savaş açmak değildi. Devlet başkanlığı koltuğuna oturduktan bir süre sonra kürtajı serbest bıraktı, Müslüman kadınların gayrimüslim erkeklerle evlenebilmelerinin önünü açtı, çok eşliliği yasakladı, kadınların mirasla ilgili haklarını modern hukuka göre düzenletti.
Disiplin altına almak istediği kabinesindeki bazı bakanları topluluk huzurunda tokatlayacak kadar nev-i şahsına münhasır bir tarza sahip olan Burgiba, rakiplerine karşı son derece acımasızdı. Bir zamanlar kendisine hizmet etmiş olan yakın adamlarından Salah bin Yusuf’un 1961’de Frankfurt’ta öldürülmesi olayı, sonradan açıkça ortaya çıkacağı üzere, Burgiba’nın düzenlettiği bir suikasttı.
Burgiba döneminde Tunus, İslâmi işlerden sorumlu devlet bakanlığına sahip olmayan tek ülkeydi. İsrail’le normal ilişkiler kurmayı savunan dış politika çizgisiyle de dikkat çeken Burgiba, Arap Birliği’yle ilişkilerini uzun süre mesafeli bir şekilde tuttu. Tunus bu reflekslerinden, sonraki cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali zamanında tümüyle vazgeçecekti.
Tunus’un dört bir yanını kendisinin ve yakınlarının isimleriyle donatan Burgiba, ölümünden önce, doğum yeri olan Munastir kentine beyaz mermerden bir mozole yaptırdı, içini de altın varaklarla süsletti. Fransız asıllı ilk karısı Mathilde Lorrain’den boşandıktan sonra, iktidarı sırasındaki birçok kararın ardındaki gerçek isim olarak gösterilen ikinci eşi Vesîle Ben Ammar’la evlendi. First lady, kabine toplantılarına baskın yapacak kadar dominant bir karaktere sahip olmasının yanı sıra, kimlerin bakan olacağına da bizzat karar veriyordu.
1980’lerin sonuna doğru sosyo-ekonomik durumun kontrolden çıkmaya başladığı Tunus’ta, artık Habib Burgiba’nın başına buyruk yönetiminin de sonuna geliniyordu. Başbakan Zeynelabidin bin Ali, göreve atanmasından hemen sonra, ülkenin ileri gelen yedi doktorunu toplayarak, Burgiba’nın akıl sağlığının devlet başkanlığı yapması için uygun olmadığına dair rapor hazırlattı. 6 Kasım 1987’de, azledilmesini içeren rapor kendisine okunan Burgiba, 2000 yılındaki ölümüne kadar kalacağı ev hapsine alındı. Bugün Burgiba’nın Munastir’daki anıtmezarının duvarında, kendisinden “Tunuslu kadınları özgürleştiren adam” olarak bahsediliyor.
***
Aslında yazıya başlarken niyetim, İslâm dünyasında dine bakışın değişimi ve toplumsal belirtileri görülmeye başlayan yeni bir tür laiklikten söz etmekti. Tunus ve Türkiye’nin geçirdiği değişimlere atıfta bulunup sözü Fas, Mısır ve Suudi Arabistan’da dinin devlet eliyle şekillendirilmesine getirecektim. Ama Tunus’un yakın tarihindeki bazı hadiselerin, özellikle genç okurların dikkatini çekebileceğini düşünüp, lafı uzattım.
Bu yazı, sonraki için bir mukaddime olsun. Çarşamba günü Fas, Mısır ve Suudi Arabistan örnekleri üzerinden, toplumların din algılarındaki dönüşümleri konuşalım.
Dindar laiklik
04:009/05/2018, Çarşamba
G: 9/05/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz yüzyılda Tunus ve Türkiye’nin yaşadığı laiklik tecrübeleri birbirine oldukça benzer. Her iki ülke de, devlet eliyle dine getirilen zorba yasaklarla yüzleşti, İslâm’ın temel emirlerinin yasaklarla ortadan kaldırılmaya çalışıldığı süreçlerden geçildi. Habib Burgiba döneminde Tunus halkının neyle karşı karşıya kaldığının çeşitli örneklerini geçen yazımda vermiştim. Türkiye’de yaşananlar, katlanılan acılar ve ortaya konan zulüm zaten malum.
Dindar laiklik
Dindar laiklik
2 Mayıs, Çarşamba
İslâm dünyasındaki laiklik tecrübesi sadece yasakçı, jakoben laiklik biçiminde tezahür etmedi. Tunus ve Türkiye örneklerinin aksine Fas ve Mısır’da da laik rejimler oluşturuldu. Ama “dinle barışık” bir laiklikti bu. İslâm görünürde mevcuttu, hayatın her alanında çeşitli tezahürleriyle arz-ı endam ediyordu; fakat bazı kritik alanlara din kesinlikle sokulmuyordu. İşin garibi, halkın geneli de zamanla bu duruma rıza olur hale gelmişti.
Dinin, sosyal hayatın her alanında ayan-beyan görünürken, girmeye müsaade alamadığı yerler şunlardı: Dış politika, ekonomi ve devlet yönetimi. Serbest alanlar öylesine fazlaydı ki, kitleler “dinî özgürlükler”in tadını çıkarmaktan, eksiklere odaklanmaya vakit bulamamıştı. Başörtüsünden sakala, peçeden çarşafa, Kur’ân eğitiminden İslâmî ilimlerin diğer dallarına, insanlar diledikleri gibi yaşıyorlardı. Ancak dış politika, ekonomi ve devlet yönetimine İslâmî kurallar dayatmamak şartıyla. Eh, o kadarcık da olsundu artık.
Diğer ülkelerin aksine, formel anlamda diyanet işleri başkanlığı veya genel müftülük makamı bulunmayan Fas’ta, kral, dini de siyaseti de bünyesinde birleştirmiş kabul ediliyor. Halka dinî alanda geniş özgürlükler tanıyan kraliyet yönetimi, ulema sınıfının dilini bağlamak suretiyle, üç sakıncalı alana müdahale ettirmiyor. Devletin resmi siyaseti ve ülkenin iç istikrarı da o üç alanla yakından ilişkili bulunduğundan, aslında din işleriyle devlet işleri pratikte birbirinden kalın çizgilerle ayrılmış ve din hayatın bir köşesine hapsedilmiş oluyor.
Aynı durum Mısır için de geçerli. 1961’de Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın Ezher şeyhlerini atama yetkisini devlet başkanına bağlamasından itibaren istiklâlini yitirmeye başlayan ulema sınıfı, günümüzde “suya-sabuna dokunmamak” şartıyla serbest. Mısır’da da üç “cıs” alana müdahil olamayan ulema, kendi minik top sahasında dilediği şekilde “ilmî faaliyet” yapmakta özgür. Mısır sokaklarında ve okullarında tesettürün her tonunu, hiçbir yasakla karşılaşmaksızın, görebilirsiniz. Caddelerde Kur’an sesleri size eşlik eder. Televizyonlarda, Ezher uleması canlı yayınlara katılır, soruları cevaplar. Din, görünüşte alabildiğine özgürdür. Ama kural aynıdır: O üç alana kesinlikle girilmez. Dolayısıyla, Mısır’da da aslında pratik laiklik hâkimdir. Devlet, İslâmî kurallardan bağımsız yönetilir. Ekonomiye din yön vermez. Dış politikada da odak noktası, tamamen “milli menfaatler”dir. Din adamları, inandıkları ve temsilcisi oldukları dini ahkâmı, bu üç alanın dışında yorumlarlar.
Bu açılardan bakınca, Fas ve Mısır tipi laiklik modeline, “dindar laiklik” dense yeridir. İslâm’ın “sosyal bir vakıa” olarak kabul gördüğü bu ülkelerde, kötü örneklerle karşılaştırıldığında, halkın haline şükrettiği bir manevi keyif atmosferinin mevcut olduğu da görülür.
Şimdi bu iki ülkeyi, Suudi Arabistan da izlemeye karar vermiş görünüyor. Ulema sınıfının yetkilerinin ve etkinliklerinin budanması, ülkeye birden bire getiriliveren özgürlükler ve Batılılaşma hamlelerinin birbiri ardına gerçekleştirilmesi, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın zihnindeki model hakkında yeterince fikir veriyor. Geleneksel olarak siyasetin emrinde ve güdümünde hareket eden ulema sınıfının da boyun eğmesiyle, bu modelin uygulanması zor olmayacak gibi.
İslâm’ın temel emir ve yasaklarıyla edilen sert kavga, yolun sonunda rejimlerin yenilgisiyle sonuçlanmıştı. “Dindar laiklik” projesi ise, kitlelerce epey hızlı benimsendi, benimseniyor. Bunda, iki temel neden var: 1) Silahlı hareket ve mücadelelerin, sivil halk tarafından ürküntü ve korkuyla karşılanması; üstelik birçok ülkede, siyasal hareketlere de alan açılmaması, 2) “Siyasal İslâm” modellerinin, mevcut piyasa şartlarına yenik düşmesinin getirdiği “Demek ki bu çağda İslâm’ın temel emir ve yasaklarını uygulamak mümkün değil” fikrinin yaygınlık kazanması. Faiz konusu, bu alandaki tartışmaların adeta düğüm noktası.
İslâm’ın siyasal, ekonomik ve toplumsal alandaki tezlerini “ayak bağı” olarak gören yönetimler için, “dindar laiklik” modeli, altın anahtar rolünde. Böylece hem “dine saygılı” bir iktidar görüntüsü oluşturuluyor, hem de dinin herhangi bir alanda “ayak bağı” olmasına müsaade edilmiyor.
İslâm ülkelerinde din-devlet ilişkileri ve dinin devlet tarafından şekillendirilmesi bağlamında cereyan eden hadiselere yakından bakıldığında, bütün bir coğrafyanın “dindar laiklik” kanalına doğru sürüklendiği, sürüklenmeye çalışıldığı görülüyor. Müslüman halklarda zihinsel bir dönüşüm sürecinin de işareti olan bu konu, önümüzdeki yılların en önemli tartışma konularından biri haline gelecek.
Sandıkların söylediği
04:0012/05/2018, Cumartesi
G: 12/05/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta İslâm dünyasının üç önemli ülkesinde seçimler vardı: Lübnan, Tunus ve Malezya. Her biri de kendi bölgesinde sıra dışı özellikleriyle dikkat çeken bu üç ülkede, sandıklardan çıkan sonuçlar, uluslararası ölçekte birçok şeye işaret ediyordu. Şimdi, sırasıyla sandıkların ne söylediğine kulak kesilelim:
Sandıkların söylediği
Sandıkların söylediği
5 Mayıs, Cumartesi
Lübnan’da 2009’dan bu yana ilk kez düzenlenen genel seçimlerde, beklendiği gibi İran destekli Hizbullah cephesi büyük bir zafer elde etti. Seçimlere katılım yüzde 50’nin altında kalırken, Hizbullah ve müttefikleri, 128 üyeli meclisde en az 35 milletvekili kazandı. Sünni Başbakan Saad Hariri’nin liderliğindeki Gelecek Hareketi’nin sandalye sayısının 33’ten 21’e düştüğü seçimde, Sünniler en dikkat çekici kaybı başkent Beyrut’ta yaşadılar. Beyrut’ta yıllardır Sünni adayların kazandığı bölgelerde ipi bu kez Şiiler göğüsledi. Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın liderlik ettiği Özgür Vatansever Hareket’in sandalye sayısı da 18’den 22’ye çıktı. Sünniler böylece Şii ve Hıristiyanlar karşısında üçüncü sıraya gerilemiş oldular.
Lübnan siyasal sistemine göre bir Sünni’nin başbakan olması gerekiyor. Mevcut tabloda en tabii aday Saad Hariri olarak görünse de, seçim sonuçları itibariyle, Hariri’nin ciddi şekilde güç kaybettiği değerlendiriliyor.
Henüz kesin sonuçlar açıklanmasa da, eldeki veriler, Lübnan seçimlerinden Suudi Arabistan’ın yenik çıktığını gösteriyor. Yıllardır Hariri ailesine yatırım yapan Suudiler, sandıklardan çıkan bu sonuçla, Lübnan’ın siyasi arenasında karşı bloktan ciddi bir darbe almış oldular. Hizbullah’ın başkent Beyrut’ta bile yarışı kazanması, Lübnan içindeki dengelerin artık köklü biçimde yerinden oynamaya başladığına işaret ediyor.
(İronik bir biçimde, İsrail’in İran’a karşı gösterdiği reaksiyon da Hizbullah’ın Lübnan’da güçlenmesine ve meşru bir aktör olarak kabulüne yol açtı, açıyor. Hizbullah güçlendikçe İran’ın Lübnan üzerindeki ağırlığı artıyor, Suudi Arabistan’ın ve diğer Sünni ülkelerin alanı daralıyor. İsrail’i yöneten akıl, herhalde bu denklemi göremiyor olamaz. Şii kanadı güçlendirip palazlandıran ve bu şekilde İslâm dünyası içindeki Sünni-Şii gerilimini de derinleştiren bu kör dövüşünün, uzun vadede Müslümanların zararına olduğu açık. Komplo teorilerine yatkınlığım olsaydı, İsrail’in İran’la çekişmesini İslâm dünyasına karşı “iyi planlanmış, ince düşünülmüş, neticesi uzun senelere yayılmış bir savaş stratejisi” olarak yorumlayabilirdim.)
Tunus’ta, 2011’deki “Yasemin Devrimi”nden bu yana gerçekleştirilen ilk belediye seçimleri de, beklentilere uygun şekilde, Nahda Hareketi’nin zaferiyle sonuçlandı. 350 koltuk için toplam 2 bin 74 listenin yarıştığı seçimlerde Nahda oyların yüzde 28,6’sını kazanırken, Cumhurbaşkanı Beci Kâid es-Sebsî’nin partisi Nidâ Tûnis’in oy oranı yüzde 20,8’de kaldı. Seçimin asıl sürprizini ise, bağımsızlar yaptı. Bağımsız adaylar, toplam oyların yüzde 32,2’sini alarak, siyasi partilerin hepsini geride bıraktı. Seçimlere katılım oranının yüzde 33,7’de kalması ise, halkın değişime inancını kaybettiği şeklinde yorumlandı.
Raşid Gannuşi liderliğindeki Nahda’nın seçimden birinci parti olarak çıkması, ülkede özellikle seküler muhalefete ciddi yatırım yapan Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) hezimeti anlamına geliyor. Mısır senaryosunun Tunus’ta da tekrarlanması için kesenin ağzını açan BAE, Gannuşi’nin dikkatli ve temkinli siyaseti sayesinde şimdiye kadar umduğunu bulabilmiş değil. Hayatının uzun yıllarını sürgünde geçiren Gannuşi, 2011’de ülkesine döndüğünde, Tunus toplumu içindeki bölünmeleri fark etmiş ve gerilimi düşürmek için iktidarı diğer kesimlerle paylaşma yolunu seçmişti.
Malezya’da 2013’ten bu yana ilk kez düzenlenen parlamento seçimleri ise, büyük bir sürprizle neticelendi. 2003’e kadar ülkeyi 22 yıl boyunca yöneten eski Başbakan Mahathir Muhammed’in liderliğini yaptığı ittifak sandıktan zaferle çıktı. 92 yaşında “dünyanın en yaşlı başbakanı” sıfatıyla yemin ederek görevine başlayan Muhammed, ilk açıklamasında rövanş peşinde olmayacaklarını, kanun devletinin yeniden hükümran olmasına çalışacaklarını belirtti.
Mahathir Muhammed’in sandıkta yenilgiye uğrattığı eski Başbakan Necib Rezzak, Suudilerin kendisine yoğun siyasi ve ekonomik desteğiyle bilinen bir isimdi. Rezzak’ın devrilmesi, bu açıdan, Suudi Arabistan dış politikasının Asya’da aldığı bir mağlubiyet olarak da değerlendirilebilir. Rezzak, Riyad tarafından kendi şahsi hesabına yatırılan 1 milyon dolarlık nakit “bağış”ın ortaya çıkmasından sonra, ülke içinde ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalmıştı. Rezzak’ın iktidarının son dönemi, yolsuzluk tartışmaları ve suçlamalarıyla geçmişti. Mahathir Muhammed’e 92 yaşında yeniden gösterilen teveccühte, Rezzak hakkındaki bu iddiaların etkisi büyük oldu.
Görüldüğü gibi, birbirinden ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar, İslâm dünyasının herhangi bir yerindeki herhangi bir hareketlenme, diğer bölgelerden bağımsız değil. Seçimler de sadece partilerden ve sandıklardan ibaret değil.
İki dünya arasında
04:0016/05/2018, Çarşamba
G: 16/05/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kudüs’ün 12 kilometre kadar güneyinde, Beytullahim ile El Halil kentleri arasında, bir Yahudi yerleşim birimi yer alır: Efrat. Yaklaşık 9 bin 500 Yahudi yerleşimcinin yaşadığı semtte inşaat işleri Filistinliler tarafından yapılır. Günlük olarak Efrat’a gelip çalışan, akşam olduğunda da yeniden yaşadığı bölgeye dönen Filistinli işçi sayısı 1000’i bulmaktadır. Bu Filistinlilerden bazıları Yahudilere ait dükkânlarda veya okul mutfaklarında çalışıyor.
Kızı için sahnede
Kızı için sahnede
8 Temmuz, Çarşamba
İşgal altındaki Filistin topraklarında kurulan yerleşimlerde yine Filistinlilerin çalıştığı tek örnek Efrat değil. İsrail ordusunun yayımladığı resmi verilere göre, şu anda Batı Şeria’daki işgal bölgesinde günlük olarak çalışan Filistinli işçi sayısı 100 bini geçiyor. Bu rakamın her yıl yüzde 10 artış gösterdiği dile getiriliyor. Kendi şehirlerinde çalışma imkânı bulamayan Filistinliler, bir zamanlar atalarının yaşadığı topraklarda kurulan işgal birimlerinin inşaatlarında, çarşılarında, dükkânlarında maişetlerini temin ediyor.
Filistinlilerin yerleşimlerde ve işgal bölgelerinde çalışabilmek için, katlanmaları gereken yorucu ve bıktırıcı bir güzergâh da var üstelik. Evvela, kendilerine çalışma izni verilmesi için uzun bir prosedürü aşmaları gerekiyor. İsrail güvenlik birimleri, başvuruları ayrıntılı olarak inceliyor. Ardından, müsaade ettiklerine izin belgesi veriyor. Filistinliler, yaşadıkları bölgelerden çalışma mekânlarına giderken, her gün uzun polis kontrollerini ve insan kuyruklarını geçmek durumundalar. Kontrol noktalarındaki işlemler uzun sürebildiğinden, sabah mesaisine yetişmek için gece yarısından sonra evlerinden ayrılma mecburiyeti de sıradan bir durum. Yerleşimlere geldiklerinde ise, Filistinliler kendi başlarına yürüyerek içeri giremiyor. Kapıda, çalışacakları mekânın sahibinin onları alması veya bir taksiyle kapıdan geçmeleri şartı var. İsrail işgal yönetimi, böylece Filistinlilerin Yahudi yerleşimcilerle temasını önlüyor.
***
ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e nakletmesiyle ilgili gelişmeleri, Filistinli işçiler üzerinden izledim kaç gündür. Kudüs sokaklarına “ABD Büyükelçiliği” tabelalarını asanlar hep Filistinli işçilerdi. Biz öfkeli bakışlarla o tabelalarda yazan yazıya odaklanırken, arka tarafta elinde matkap ve çiviyle çalışan, bir Filistinliydi.
Kudüs Belediyesi bünyesinde taşeron çalışan temizlik işçileri, Amerikan delegasyonunun geçeceği sokakları temizlediler, sahnenin kurulmasına yardımcı oldular, büyükelçiliğin açılışından sonra kalanları onlar topladılar. Her gün yerine getirdikleri rutin temizlik hizmetleri gibi…
Kudüs’e son gidişimde, İsrail işgalinin uzanmaya çalıştığı tarihi Müslüman mezarlığı Mâmilla’nın içinde çalışan Filistinli işçileri görmüştüm. Mezarlığın bir köşesine inşa edilen “Tolerans Müzesi”ne giden yolun parke taşlarını döşüyorlardı. Hatta ayaküstü sohbet bile etmiştim biriyle. Kudüs’e yakın bir köyden geliyormuş her gün. Sabah erkenden kontrol noktasından geçip Batı Kudüs’teki mesaisine başlıyormuş, akşam yeniden dönüyormuş aynı şekilde. Beraber çalıştığı diğer arkadaşları, bizim sohbetimiz uzayınca sinirlenip onu tekrar işe çağırdıklarında sona ermişti konuşmamız.
***
Filistin meselesine dışarıdan bakan insanlar olarak bizler sloganlarımızı ata duralım, sahada yaşanan gerçekler hakikaten can yakıcı. Gazze’de seyrettiğimiz facia zaten herkesin malumu, ama Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de ekonomik problemler üzerinden bir başka sancılı süreç gelişiyor. İşgal, insanların ceplerine, cüzdanlarına ve şahsiyetlerine kadar ulaşarak, onları bambaşka şeylere mecbur bırakıyor. İslâm dünyası tarafından sadece siyasi olarak değil ekonomik yönden de yalnız bırakılan Filistinliler, atalarının topraklarını işgal eden bir devletin boyunduruğu altında, günlük rızıklarını temine çalışıyor. Bu, Filistin meselesinin belki de hiç konuşulmayan bir yönü. Oysa mevzunun can damarlarından biri.
Gazze’de, yine bizim buralardan bakınca pek görülmeyen bir başka sıkışmışlık hali var: Hamas, ablukayı hafifletebilmek için, Mısır yönetimiyle temaslarını yoğunlaştırıyor. İsmail Haniye, geçtiğimiz günlerde Mısırlı istihbarat yetkilileriyle buluşarak, son durumu istişare etti. Gazze, son tahlilde Mısır-Birleşik Arap Emirlikleri-Muhammed Dahlan-Mahmud Abbas dörtlüsünün ayaklarında sürekli gidip gelen bir pasa dönüşmüş halde. İsrail’in sürekli taciz ve saldırılarını da bunun üzerine koyduğumuzda, yaşanan krizin derinliğini belki biraz tahayyül etmemiz mümkün olur.
***
Filistinliler bir yandan işgalin somut sonuçlarıyla yüzleşmek durumunda kalırken, bir yandan da kendilerini siyasi koza dönüştürmek için yarışan İslâm dünyasının çeşitli samimiyetsiz yönetimleriyle baş etmeye çalışıyor. İki ayrı dünya arasında, ayakta kalma mücadelesi veren, bunun için gerçek anlamda bedel ödeyen cefakâr bir halk, Filistinliler…
Tarih, Türkiye’nin bugün takip etmeye çalıştığı Kudüs siyasetini “Zor bir zamanda, imkânsızlıklar içinde, samimiyetle bir şeyler yapma çabası” olarak yazacak. Filistinliler de, elimizden bazı şeylerin gelemediğini görmelerine rağmen, bu samimiyet hürmetine bizi çok seviyor. Daha fazlası için ise, daha fazla çalışmak gerekiyor elbette.
Nekbe’den sonra
04:0019/05/2018, Cumartesi
G: 19/05/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bu haftamız tamamen Filistin’le geçti. Pazartesi günü bir yandan ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliği Kudüs’e taşınırken, aynı anda Gazze sınırında 60’dan fazla Filistinli, İsrail’in açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. Bu gelişmelerin yaşandığı 14 Mayıs günü, İsrail’in kuruluş yıldönümüydü aynı zamanda. Ertesi gün, 15 Mayıs’ta ise “Nekbe” yani “Büyük Felâket”in anma törenleri vardı. Malum olduğu üzere Nekbe, İsrail’in kuruluşuyla birlikte Filistinlilere reva görülen soykırım, sürgün, tehcir ve katliamların hepsinin genel adı. Günümüzde hâlâ devam eden, dünyanın dört bir tarafında 10 milyona yakın Filistinli mültecinin içinden atamadığı acılı bir süreç bu.
Sanayi üretimi Mayıs’ta azaldı
Sanayi üretimi Mayıs’ta azaldı
8 Temmuz, Çarşamba
Hafta içinde Nekbe ile ilgili çok sayıda dosya, rapor ve hatıra okuduk. Yüzlerce Filistinli, kendi atalarının yaşadığı sürgünleri ayrıntılı bir şekilde anlattı. Birçok kanalda, birçok dilde doyurucu belgeseller yayınlandı. Ancak tüm bu aktarımlarda bir hususun eksik bırakıldığı veya yeterince vurgulanmadığı görülüyordu: Peki, komşu kardeş ülkelere sığınmak zorunda kalan Filistinliler, oralarda nasıl karşılandılar? Arap yönetimler, Filistinli mültecilere nasıl davrandılar?
Nekbe hadisesi genelde İsrail işgali üzerinden okuna geldiğinden, sonrasında Filistinlilerin nelerle karşılaştığı noktası es geçilir. Hâlbuki, Nekbe sonrası süreçte Filistinlilerin başına gelenler de en az İsrail işgali ve sürgün kadar acıklıdır, konuşulası ve tartışılasıdır. Bu konuda derinlemesine okuma ve araştırma yapmak isteyenlere yol gösterme adına, iki örnek ülkeyi ele alıp, Filistinlilerin nasıl karşılandığı sorusunun cevabını arayalım. Örnek ülkelerimiz Ürdün ve Suriye olsun.
1970’lerin başı itibariyle, Ürdün nüfusunun üçte ikisi Filistinlilerden oluşuyordu. 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda Arapların aldığı yenilginin ardından, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Ürdün topraklarından İsrail’e yönelik saldırılar düzenlemeye başladı. FKÖ bu saldırılar için sadece Ürdün değil, Mısır ve Lübnan’ı da kullanıyordu. Sina Yarımadası’nda ise Mısır ordusuyla İsrail arasında çatışmalar yaşanıyordu.
Altı Gün Savaşı’na son derece gönülsüz biçimde iştirak eden Ürdün Kralı Hüseyin, Filistinlilerin İsrail’e yönelik bu saldırılarından hiç de memnun değildi. İsrail’le Ürdün arasında gizli görüşmelerin devam ettiği bu dönemde, Filistinli gruplar Kral’ın “İsrail’le barış” stratejisini baltalıyor, iki ülke arasındaki yakınlaşmayı engelliyordu. Dedesi Kral Abdullah’ın 20 Temmuz 1951 günü Mescid-i Aksa’da bir Filistinli tarafından öldürülmesini hiç unutmayan Hüseyin, adımlarını son derece dikkatli atıyordu. Dedesinin başına geleni unutması zaten mümkün değildi, çünkü suikast sırasında kendisi de onun yanı başındaydı.
Kral Hüseyin, Filistinli grupların Ürdün içinde “başlarına buyruk” faaliyet göstermesine birkaç ay sabrettikten sonra, 1970’in haziranında nihayet harekete geçti. Ürdün kraliyet ordusunun Filistinlilere yönelik operasyonlarının ilk etabı bir hafta sürdü. En az bin (1000) kişinin öldüğü bu ilk aşama, gerilimi düşürmeye yetmedi. Filistinli grupları alt edebilmek için Pakistan’dan yardım isteyen Kral’ın çağrısına cevap olarak, Tuğgeneral Ziyaul Hak komutasında bir birlik, Ürdün’e intikal etti. Ürdün ve Pakistan ordularının ortak operasyonları, 1971 başına kadar devam etti. Ortalık tamamen sakinleştiğinde, çatışmalarda öldürülen Filistinli sayısı 15 bini geçmişti. (Bazı kaynaklar ölü sayısını 25 bine kadar çıkarmaktadır.) Bu rakamların önemli bir kısmını siviller oluşturuyordu. En az 100 bin Filistinli de evsiz kaldı ve çadırlara yerleştirildi.
En şiddetli çatışmalar 1970’in eylül ayında gerçekleştiği için tarihe “Kara Eylül Olayları” adıyla geçen bu dönem, Nekbe sonrasında Filistinlilerin komşu bir ülkede karşılaştığı acı bir tecrübedir.
Suriye’de de Filistinliler benzer bir akıbete maruz kaldı. 1979’da İran tarafından “ileri karakol”a dönüştürülen Suriye toprakları, İsrail’e yönelik saldırıların da merkezlerinden biri oldu. Filistinli direniş gruplarının Amman ve Beyrut’tan sonra sığındığı Şam, Filistin’e yakınlığıyla da İsrail karşıtı eylemlerin organize edilmesine oldukça elverişli bir başkentti. İran bir yandan şiddeti yüksek bir anti-İsrail retorik geliştirirken, diğer yandan kendi ulus-devlet ajandasının gereklerini sahada uygulamaya koydu. 2011’de patlak veren Arap Baharı ayaklanmaları, Suriye halkına İran’ın mezhepçi politikalarına karşı seslerini yükseltme fırsatı vermişti. İsrail işgalinden kaçarak Suriye’ye sığınan Filistinli mülteciler, Beşşar Esed rejimi karşıtı çizgide durmalarının bedelini canlarıyla ödediler. 2011’den bu yana en az 4 bin Filistinli mülteci, İran destekli Esed rejiminin bombardımanları sonucu hayatını kaybetti.
Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan Filistinli mülteci kampı Yermuk, Esed ve Rusya uçakları tarafından geçtiğimiz aylarda tamamen yerle bir edildi. Kamptan gelen görüntüler -ki bombardımanda yıkılan camilerden birinin adı Kudüs’tü-, mazlum Filistinlilerin, Nekbe’den sonra kardeş bir ülkede başlarına gelen ikinci felâketi gözler önüne seriyordu.
Özetle, Filistinlilere yönelik saldırgan politikalar yürütmede İsrail yalnız değil. Bu nedenle böyle pervasız zaten.
Demagogun ölümü
04:0023/05/2018, Çarşamba
G: 23/05/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD Başkanı George W. Bush, 11 Eylül 2001 saldırılarının hemen ardından Beyaz Saray’da düzenlenen bir toplantıya, koltuğunun altında birkaç makaleyle girmişti. Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’ın eline tutuşturduğu bu makaleler, Ortadoğu ve İslâm dünyasıyla ilgiliydi.
Demagogun ölümü
Demagogun ölümü
16 Mayıs, Çarşamba
Özellikle Irak, İran ve Suriye’yle ilgili ayrıntılı bir çerçeve çiziliyor, ABD’nin bu bölgelerde mutlaka aktif biçimde “demokrasi öncülüğü” yapmasının önemine atıfta bulunuluyordu. Başkan Bush, toplantıda makalelere sık sık göndermeler yaptı, yazarından övgüyle söz etti.
Ertesi hafta, bu defa makalelerin yazarı bizzat Beyaz Saray’a davet edildi. “Karanlıklar Prensi” adıyla ünlenen ABD Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle ve ekibi, anlattıklarını soluksuz dinlediler. Toplantıya katılanlardan biri, Bush yönetimini Irak’ı işgal için teşvik eden Ahmed Çelebi’ydi. 2015’te kalp krizi sonucu yaşamını yitirene kadar tartışmalı bir figür olarak kalan Çelebi, Şii kesime mensup olması dolayısıyla, işgalin hemen ardından Irak’ın yeniden toparlanması işinin kendisine ihale edildiği isimdi aynı zamanda. Toplantıda o ve Çelebi, Irak’ın ABD tarafından mutlaka işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in devrilmesi gerektiğini savundular.
Sadece 2000’lerin başında değil, ta 1970’lerden beri, Bush’un etrafındaki önemli isimlerin kendisine hep kulak verdiği bu kişi, Ortadoğu ve İslâm dünyasıyla ilgili sayısız esere imza atmış ünlü akademisyen Prof. Dr. Bernard Lewis’ti. Bush’un adamlarından bazılarına üniversitede hocalık da yapan Lewis, o zamana kadar edindiği bütün birikim ve tecrübeyi, Irak’ın işgal sürecinde ABD yönetiminin ayaklarının altına serdi. Richard Perle, kendisini “Radikal İslâm ve Batı arasındaki çekişmelere dair derin bilgisi ve hikmetli bakışı” nedeniyle övgülere boğuyordu.
Türkiye’de daha çok Atatürk’e yönelik övgüleri ve “Ermeni Soykırımı”nı reddiyle gündeme gelen Bernard Lewis, 1916’da İngiltere’nin başkenti Londra’da dünyaya geldi. Emlâk işleriyle uğraşan Yahudi bir babayla ev hanımı bir annenin oğlu olan Lewis, yükseköğrenimi için Londra Üniversitesi’ne intisap etti. 1974’e kadar, Ortadoğu ve İslâm Araştırmaları sahasında çalışan ve profesörlük payesi elde eden Lewis, bu tarihte ABD’ye giderek Princeton Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başladı. 1982’de Amerikan vatandaşlığı alan Lewis, 1986’da zorunlu emekliliğe ayrıldığında, kendisine ün kazandıran birçok kitabı çoktan kaleme almıştı.
Uzun akademik kariyeri boyunca Türkiye’nin de aralarında bulunduğu onlarca İslâm ülkesini ziyaret eden, bazılarında belli sürelerle yaşayan, bölgenin dillerini öğrenen (Arapça, Farsça, İbranice, Türkçe, Osmanlıca) Bernard Lewis, 1950’lerde Osmanlı Arşivleri’nde araştırma yapma hakkı elde eden ilk yabancı akademisyendi aynı zamanda.
Lewis’in, “Ermeni Soykırımı”nı, Ermenilerin anlattığı şekliyle reddettiği doğruydu. Ancak kendisinin bunu yapmasının altında yatan esas sebep, Türkiye muhabbeti veya sempatisi değil, “Ermeni Soykırımı”nın konuşulmasının İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin başına gelenleri gölgeleyeceği endişesiydi. “Soykırım” kavramını sadece Yahudilere has kılmaya çalışıyordu Lewis. Günümüzde İsrail ve Siyonistler de aynı noktada duruyor. İlave olarak, Bernard Lewis’in alkışladığı Türkiye’nin “ABD’nin kurduğu düzenle tamamen uyumlu, mevcut dünya sistemine herhangi bir itiraz veya alternatif getirmeyen, pasif bir Türkiye” olduğu gerçeğini de hatırlamak gerekiyor. İslâm’a ve Müslümanlara karşı önyargılarla dolu olan Lewis, Türkiye’nin son yıllarda yaptığı atılımları hiçbir şekilde alkışlamadı. Ki bu, şaşırtıcı da değildi.
“Modern Türkiye’nin Doğuşu”, “Ortadoğu”, “İslâm Dünyasında Yahudiler”, “Haşhaşiler”, “İslâm ve Batı” gibi pek çok kitabı Türkçe’ye tercüme edilen Lewis, 2003 tarihli “İslâm’ın Krizi” adlı kitabında, Müslümanlara yönelik bütün düşüncelerini sansürsüz ve engelsiz bir şekilde ortaya sermişti. Bildiği diller, ulaştığı kaynaklar, seyahat ettiği coğrafya ve elde ettiği şöhret düşünüldüğünde, 19 Mayıs günü ABD’deki bir bakımevinde sona eren 102 yıllık bir hayatın semeresi ibret verici. Lewis’in onca birikimin ardından tarihe -Edward Said’in tabiriyle- “eski tezlerin işportacısı” bir demagog olarak geçmesi, tamamen kendi tercihinden ve siyasal meylinden kaynaklanıyordu.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının hemen ardından kaleme aldığı “Ortadoğu’yu Yeniden Düşünmek” adlı makalesinde Lewis, bölgemiz için uzun bir çatışma ve kaos silsilesi öngörüyordu. Kendi hayal ve ümitlerini de yazıya ustaca yediren Lewis’in düşünceleri ABD Başkanı George W. Bush dönemindeki işgallerle ilk aşamayı tamamladı; ardından “Arap Baharı” ile kemâle erdi. Bush’un şahin Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’ın şimşek çakan gözlerinde somut şekilde gördüğümüz İslâm dünyasına yönelik öfke ve nefret, siyasal bir üslup olarak bugün Başkan Donald Trump ve ekibinin elinden ve dilinden de dökülüyor. Bu, teorik çerçevesini Bernard Lewis ve tilmizlerinin çizdiği bir bakış açısı. Ve İslâm dünyasının başına bela olmaya da devam ediyor.
Nereye dönecekler?
04:0026/05/2018, Cumartesi
G: 26/05/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail’in kuruluşunun ilân edildiği 14 Mayıs 1948’den sonra patlak veren çatışmalar, 900 bin civarında Filistinlinin, yaşadıkları bölgeyi terk etmesine yol açtı. Çoğu silahlı Siyonist gruplar tarafından sürgün edilen bu insanlar hem Filistin’in henüz işgal edilmemiş noktalarına hem de komşu Arap ülkelerine dağıldılar.
Nereye dönecekler?
Nereye dönecekler?
19 Mayıs, Cumartesi
530’dan fazla Arap yerleşim birimi de bu süreçte tamamen harabeye çevrildi veya nüfusundan arındırılarak boşaltıldı. 1949 yılının başı itibariyle, Filistinlilerin terk etmek durumunda kaldığı arazinin büyüklüğü 20 bin 350 kilometrekareyi buluyordu.
Ateşkes ilân edilip de İsrail’in varlığı dünya tarafından resmen tanınmaya başladığında, işgal yönetimi, Araplardan kalan toprakların resmen el değiştirmesi için düğmeye bastı. 14 Mart 1950’de yürürlüğe giren “Sahipsiz Mülk Kanunu”, Filistinlilerin geride bıraktığı bütün gayrimenkullerin, arazilerin, evlerin ve banka hesaplarının İsrail tarafından müsadere edilebilmesini mümkün kılıyordu. 1901’de kurulan ve ciddi bir bütçeye sahip olan Ulusal Yahudi Fonu, Filistinlilerden kalan her şeyi hızlı bir şekilde satın almaya başladı. 1953’te fona vergi indirimi ve ekonomik imtiyazlar sağlanarak, daha fazla toprak ve gayrimenkulün alınabilmesi teşvik edildi. Ayrıca, fonun elinde biriken menkul ve gayrimenkul bütün servet, “kamu malı” sayılarak, bunların hiçbir şekilde devredilemeyeceği karara bağlandı.
İsrail yönetimi, ülke içinde göç eden Filistinlilerle ilgili de bir takım düzenlemeler yapmakta gecikmedi. Çıkarılan yasalarla bazı bölgeler “kapalı alan” ilân edilerek, Filistinlilerin kendi arazileri ve mülkleriyle fiziki bağlantıları kesildi. Bazı Filistinlilere İsrail mahkemelerinde haklarını arama yolu açıldıysa da, tahmin edilebileceği gibi, bu taleplerin tamamına yakınında İsrail yönetimi haklı bulundu.
1951 yılına gelindiğinde, İsrail, işgal ettiği ve kontrol sağladığı toprakların yüzde 92’sinde mülkiyeti de filen -ve hukuken- ele geçirmişti. 1967’de Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı da işgal ederek kontrolünü genişleten İsrail, Filistinlilere yönelik toptan süpürme ve mülksüzleştirme siyasetini bugün de son hızla devam ettiriyor.
***
İsrail’in Filistin topraklarında başlattığı ve hâlen sürdürdüğü bu kıyımın üzerinden 60 yıl geçtikten sonra, aynı sistem bugün Suriye’de de uygulamaya geçirilmiş durumda:
Suriye yönetiminin geçtiğimiz ay kanunlaştırdığı bir düzenleme, savaş sebebiyle yaşadıkları yerleri terk etmek durumunda kalan Suriyelilerin mülklerine ve arazilerine el koyulmasını mümkün hale getiriyor. Ülke içinde yer değiştiren veya ülke dışına kaçan 10 milyon civarında insanı ilgilendiren düzenlemeye göre, hükümetin ilân ettiği süre içinde, 30 gün zarfında gelip mülkünün tapusunu ibraz edemeyenler her türlü haklarını kaybetmiş sayılıyor. Hem fiziksel olarak geri dönüşün zorluğu (hatta imkânsızlığı) hem de savaş nedeniyle resmi evrakların kaybolması gibi nedenlerle, Suriyeli mültecilerin ispat-ı vücut yapması ise mümkün görünmüyor.
Çatışmalardan kaçanlar rejim tarafından “hain” veya “şüpheli” olarak damgalandığı için, geride bıraktıklarına sahip çıkabilmek için ülkeye dönenler kapsamlı bir güvenlik soruşturmasından geçiriliyor. Suriye hükümetinin, “sakıncalı” gördüklerine mülklerini iade etmeme hakkının da bulunduğu kaydediliyor. Bu durum, söz konusu yasal düzenlemenin, ülkenin demografik (hatta mezhepsel) yapısını değiştirmek ve nüfusu yeniden şekillendirmek için yapıldığını akıllara getiriyor.
Tam bu noktada, Beşşar Esed’in 21 Ağustos 2017’de yaptığı bir konuşmayı hatırlamak yerinde olur. Esed orada şöyle diyordu: “Evet, gençlerimizin en iyilerini ve ülkemizin altyapısını yitirdik. Ama daha sağlıklı ve homojen bir toplum kazandık.”
Birçok yorumcu tarafından -haklı olarak- “Hitlervari bir açıklama” olarak yorumlanan bu sözler, Suriye’de hayatını kaybeden 800 binden fazla insana rejimin nasıl baktığını da gösteriyor. Şimdi savaşın bitişine doğru, Suriye yönetimi, “yeni ve yekpare” bir toplum yaratmak için kolları sıvamış görünüyor. İsrail’in Filistin topraklarını Filistinlilerden arındırarak, “Yahudi devleti” kurmaya girişmesi gibi tıpkı.
İlginçtir, “İsrail’e karşı direniş hattının uç karakolu” olarak tasavvur edilen Suriye, yolun sonunda İsrail’le birebir örtüşen bir siyasal ve askeri çizgiye savruldu. Bunu da herhalde, Ortadoğu’ya has ironiler arasında saymak gerekir.
***
Seçim atmosferinde atılan nutuklar bağlamında, muhalefet adaylarının sarf ettiği “Suriyelileri geldikleri yere göndereceğiz!”, “Burası aşevi değil. Kapatırım kapıları, orda kalırsın!”, “Memlekette insanımız muhtaç durumdayken, Suriyelileri mi besleyeceğiz?” türünden cümleleri sıklıkla duyar olduk. Suriye’deki savaşın nasıl ve neden başladığı tartışmaları bir yana, bu cümleleri kuranların, Suriye’de olan-bitenden pek haberlerinin olmadığı ve hadiseleri bambaşka bir yerinden tuttukları anlaşılıyor.
Ülkemizde misafir bulunan Suriyeli kardeşlerimizin kâhir ekseriyetinin, uzunca bir süre daha aramızda yaşamaya devam edecekleri gerçeği önümüzde duruyor. Üretilecek politikalarda bu gerçeğin gözetilmesi ve buna uygun adımların atılması şart. Ortadoğu’nun gerçekleri keşke nutuk atmak kadar basit ve yalın olsa…
Çalınan semboller
04:0030/05/2018, Çarşamba
G: 30/05/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yıllar önce, bir tanıdıkla İstanbul’un tarihi camilerinden birine gitmiştik. Galiba bayram namazıydı. Minbere yakın bir yere oturduk, namaz vaktini beklemeye başladık. Caminin tavanında -kubbesiz bir yapıydı- kocaman bir ‘Davud Yıldızı’ vardı. İslâm kültüründe “Mühr-ü Süleyman” olarak da bilinen, bugün İsrail’in bayrağındaki altı köşeli yıldız yani. Nefis bir ahşap işlemeyle, tavana devasa biçimde kazınmıştı. Yanımdaki tanıdık, bir eliyle yıldızı gösterirken, kulağıma fısıldadı: “Bak bak, Yahudiler, Osmanlı’da camilere kadar sızmışlar! Yıldızlarını camiye nasıl da işlemişler!” Tam da namaz başlamak üzere olduğumuzdan, çok uzun açıklama yapamadım. “O Yahudilere has bir işaret değil. İslâm tarihinde bizim simgelerimizden biriydi” diyebildim sadece.
Çalınan semboller
Çalınan semboller
23 Mayıs, Çarşamba
Bu kısacık diyalogun bana verdiği ders, oldukça sarsıcıydı: Normalde İslâm’a ve Müslümanlara ait olan bir sembol, İsrail’in zulmü ve Filistin topraklarını işgali nedeniyle zihinlerimizden silinip gitmişti. Dahası, ona ezkaza bir tarihi eserde rast geldiğimizde, uydurma hikâyelerle bilgi boşluğunu kapatma kolaycılığına kaçıyorduk. Yıldız İsrail’in bayrağında çakılı olunca, onun aslında çalınmış İslâmî bir sembol olabileceği aklımızın köşesinden bile geçmiyordu.
Oysa hikâye tam da böyleydi: İslâm’ın peygamberlerinden biri olan Hz. Davud o yıldızı kendi resmi yazışmalarında kullanmış, yine kendisi gibi peygamber ve hükümdar olan oğlu Hz. Süleyman da babasından miras olarak aldığı mührü aynı şekilde her eserine bastırmıştı. (Osmanlı İmparatorluğu başta olmak üzere, tarihteki birçok İslâm devleti de, altı köşeli yıldızı İslâmî bir değer olarak rahatlıkla kullanmıştı.)
Peygamberlerin tebliğ ettiği ilahî dini beşerî bir ideolojiye indirgeyen İsrailoğulları, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın mührünü de zaman içinde milli bir simgeye dönüştürmüştü. Tahrifat böylece sadece kutsal metinlerde değil, görünür durumdaki sembollerde de gerçekleşmişti. Nihayet İsrail kurulduğunda, Siyonist liderler kadrosu sadece Filistinlilerin topraklarını değil, aslında İslâm’a ait olan bir şiarı da gasp etmiş, böylece işgali sembollerin ve kavramların dünyasına kadar genişletmişti.
Bugün İsrail’in bayrağındaki altı köşeli yıldızı gördüğümüzde, aklımıza Hz. Davud veya Hz. Süleyman’ın aziz hatıraları değil, sadece işgal ve zulüm geliyorsa… İsrail’in taktiği işe yaramış, zihinlerimizi ve kavramlarımızı bile Siyonistlere kaptırmışız demektir. Hem de öylesine kaptırmışızdır ki, İsrail bayrağını yakarken, üzerine tükürürken veya onu yerde çiğnerken, iki aziz peygamberin mazlum düşürülüp ırkçılığa alet edilmiş sembolüne bunu reva gördüğümüzü bile düşünemeyiz.
(Suudi Arabistan’ın politikalarına ne kadar kızarsak kızalım, ülke bayrağına hakaret etmeyiz, onu yere atıp üzerinde tepinmeyiz. Çünkü o bayrakta kelime-i tevhidin yazılı olduğunu bilecek kadar genel kültürümüz ve Arapça bilgimiz vardır. Oysa sembolik değer bakımından, İsrail’in bayrağındaki altı köşeli yıldız da en az kelime-i tevhid kadar “bizim” ve “bize ait”tir.)
Aynı durum, İsrail’in bizatihi ismi için de söz konusu. Kur’ân-ı Kerîm’in açık ayetlerine göre, İsrail kelimesi Hz. Yakub’un lakabıdır. İsrailoğulları, “Yakub’un çocukları” anlamına gelen bir tamlamadır. Bugün zulüm, işgal ve katliamla eşdeğer olarak görülen “İsrail” kelimesi de, Siyonistlerin işgali altındaki bir başka kavramımızdır. İslâm’ın en büyük peygamberlerinden biri olan Hz. Yakub’un adı, zihinlerimizde bambaşka bir şeye dönüştüyse, şöyle bir durup irkilsek yeridir. “Kahrolsun İsrail!” derken, hiç öyle bir şey kastetmesek de, aslında bir peygamberin ismini telaffuz ediyor oluşumuz ve bize söyletilen şey üzerine derin derin düşünmeliyiz.
Siyonistlerin gasp edip içini başka şekilde doldurduğu bir diğer kavram da “Antisemitizm” ifadesi. Normalde “Sami ırklarına mensup olanlara karşı olmak ve onlar aleyhine faaliyet göstermek” demek olan Antisemitizm, bugün sadece “Yahudi karşıtlığı”na indirgenmiş durumda. Oysa Araplar da Sami ırkından ve Araplara yönelik her türlü sistematik ırkçılık ve aleyhte faaliyet de Antisemitizm kapsamında sayılmalı. Peki, sayılıyor mu? Elbette hayır. Siyasetten akademiye, basından sosyal medyaya her alanda “Antisemitizm” dendiğinde herkesin kastettiği şey yalnızca Yahudi karşıtlığı. Kelimenin bizzat kendisi “Ben Arapları da ifade ediyorum” diye bağırdığı halde…
Bu örnekleri, işgalin sadece toprakları kapsamadığını, düşünce dünyamızı ve düşünme biçimimizi de ele geçirmeye odaklandığını belirtmek adına verdim. Öylesine hızlı bir dönüşüm sürecinden geçiyoruz ki, ucunu azıcık gevşettiğimiz her şey elimizden çıkıp gidiyor. Söz konusu olan kavramlar ve semboller olunca, bu kayıpların telafisi mümkün de değil üstelik.
O halde, işgale direnmenin bir yolunun da isimler, kavramlar ve semboller üzerinde yeniden, derinlemesine ve etraflıca tefekkür olduğunu söylemek yanlış sayılmasa gerektir. İşin heyecan ve öfke boyutuyla kendimizi meşgul edip, işgalin askeri tezahürlerine odaklanırken, teorik çerçeveyi ve işgale yataklık eden anlam haritasını gözden kaçırıyoruz çünkü.
Kardeş nasihati
04:002/06/2018, Cumartesi
Geçtiğimiz haftanın satır aralarında kalan önemli açıklamalarından birini, Tunus’ta iktidarda bulunan Nahda Hareketi’nin iki numaralı ismi Abdulfettah Muru yaptı. Tunus medyasında ve Nahda’nın yayın organlarında yer bulan açıklamasında Muru, Mısır’da 2013’teki darbeyle iktidardan uzaklaştırılan Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’na (İhvân) çağrıda bulunarak, Muhammed Mursi’nin geri dönüşünde ısrar edilmemesini istedi. Mevcut krizden bir an önce çıkılması için İhvân liderlerinin sorumlu davranması gerektiğini kaydeden Abdulfettah Muru, “Yaşanan durumun doğru biçimde anlaşılması ve değerlendirilmesi şart. Mesele, güç dengesini etkilemek. Eğer taleplerinizi gerçekleştiremiyorsanız, bu defa taleplerinizi değiştirme yoluna gidersiniz” dedi.
Sisi yönetimiyle bir an önce sulh sürecine girilmesi ve krizin sona erdirilmesi gerektiğini savunan Muru, “Muhammed Mursi’nin geri dönüşünde ısrar edilmesi, buna engel oluyor. Bu ısrardan vazgeçmek lazım. Sadece kendilerini düşünmesinler, Mısır’ı da düşünsünler” şeklinde konuştu. Muru, Hz. Peygamber döneminden de bir örnek vererek, “Hudeybiye Anlaşması imzalanırken, Peygamberimiz kendi peygamberlik sıfatının anlaşma metninde yer almamasına bile razı oldu. Bazen böylesi tavizler gerekir. Siyasi liderlerin bu örneği düşünmesi şart” yorumunda bulundu.
Abdulfettah Muru, benzer ifadeleri 2014’teki bir konuşmasında da tekrarlamıştı. Muru, Fas’ın başkenti Rabat’ta düzenlenen “Arap Baharı Ayaklanmalarında Mağrib [Fas, Cezayir, Tunus] İslâmi Hareketlerinin Tecrübesi” başlıklı panelde şunları dile getirmişti:
“Mağrib İslâmi hareketleri olarak biz, daha doğudaki İslâmi hareketlerden farklılık arz ediyoruz. Ben burada darbeyle görevinden uzaklaştırılan ve büyük sıkıntılar çeken doğudaki İslâmi hareketleri hiçbir şekilde suçlamıyorum. Onlardan iyi olduğumuzu da kesinlikle iddia etmiyorum. Ancak İhvân mensubu kardeşlerimiz, yaşadıkları darbeye ve çektikleri sıkıntılara rağmen, izledikleri siyaseti gözden geçirmeli ve kendilerine eleştirel bir gözle bakabilmeli. Doğudaki İslâmcılar gerçekleri görmezden gelip ‘İslâm dünyasından’ bahsederken, Mağrib İslâmi hareketleri, ta 1970’lerde ulus devlet ve ulusal siyasi oluşumlar gerçeğini gördü. Mağrib’deki İslâmi hareketler, Müslüman olmayan vatandaşların, toplum içindeki azınlıkların durumunu, solcuların, sosyalistlerin ve diğerlerinin kendi oluşumlarını kurma haklarının bulunduğunu kavradı. Davamız toplumun bir kısmına veya İslâmcılara has değildir; aksine, davamız siyasi ve ekonomik kurtuluştur. “Çözüm İslâm’da” gibi sloganlar, ümmetin beklediği program ve meydan okumalardan uzaktadır. Önde gelen bazı isimlerin toplumu İslâmlaştırma söylemleri de yanlış. İslâm bizim toplumlarımıza yabancı değil ki, toplumun İslâmlaştırılmasına ihtiyaç olsun. Kimse, İslâmcıların kaşına-gözüne bakarak oy vermedi. Taleplerini yerine getirecekleri konusunda onlara güvendiği için oy verdi. Hata yapmaya meyyal olduğumuzdan, gurura kapılırsa iyilikten de uzaklaşırız.”
Abdulfettah Muru’nun, 2011’de Tunus Cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali’nin devrilmesinden sonra yaptığı bir açıklama da o dönem epey tartışılmıştı: “Tunus’ta İslâmi hareketin üçte birden fazla oy alması, hikmete uygun düşmez. Tunus’un menfaati, İslâmcıların iktidara gelip başarılı olmasındadır. Ancak İslâmi hareketin maslahatı, mümkün olduğunca tek başına iktidara gelmekten sakınmaktır. İktidara ortak olup, diğer gruplarla birlikte çalışmak, daha makul görünüyor.”
***
İslâm dünyası, tarihinin belki de en karmaşık ve sarsıntılı dönemlerinden birini yaşıyor. Coğrafyanın farklı noktalarında işgaller, siyasi süreçler, askeri darbeler, iç savaşlar, fakirlik ve açlık hep birlikte ve aynı anda yaşanıyor. İslâm ülkelerine kuş bakışı göz attığımızda, tüm bu illetlerle yaralanmış ve örselenmiş bir coğrafya görüyoruz.
Yaşanan karmaşa ve kaos, Müslümanların siyaset ve yönetim tecrübeleri açısından okunduğunda, gerçekten büyük ibretleri ve dersleri bünyesinde barındırıyor. Hangi adımların hangi sonuçları verdiği, yürünen yolların sonunun nereye çıktığı, teoriyle pratiğin ne kadar örtüştüğü, muhalefette ve azınlıktayken atılan sloganların iktidarla birlikte neye dönüştüğü gibi birçok hususu, yakından gözlemleme imkânına sahibiz.
Nahda Hareketi’nin kurucularından biri olan ve hâlen hareketin başkan yardımcılığı görevini sürdüren Abdulfettah Muru’nun sözleri bu açıdan dikkat çekici. Muru’nun değerlendirmelerinin doğruluğu/ yanlışlığı bir tarafa, süreci okuma ve teorik bir çerçeve sunma çabası takdire değer. Bugün yaşanan tecrübelerin gelecek nesiller için derse dönüşmesi adına, benzer sorgulamaların ülke ülke, hareket hareket sürdürülmesi gerekiyor. “Müslümanların siyaset birikimi” gibi bir başlık altında, bugünkü tecrübeyi değerlendirecek olan geleceğin Müslümanlarına, sağlam bir mirası ancak bu şekilde aktarabiliriz.
İslâm dünyasının birçok ülkesinde bugün şahit olunan tökezlemelerin, geçmişin derslerinin yeterince çalışılmaması sebebiyle olduğunu düşününce, bu aktarım sadece entelektüel bir faaliyet olmaktan çıkarak “kaçınılmaz bir vazife”ye de dönüşüyor.
.Kuşatmanın birinci yılı
04:006/06/2018, Çarşamba
G: 6/06/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz yılın nisan ayında, Katar Maliye Bakanı Ali Şerif Emadi, bir grup yatırımcıyla birlikte New York’u ziyaret etti. ABD’li finans çevreleriyle görüşen ve yeni yatırım fırsatlarını değerlendiren Katar heyetinden randevu bekleyen ünlü bir isim de vardı: ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner. Önce babası Charles ve kız kardeşi Nicole’u Katarlılarla görüştürdü, ardından da kendisi heyetle buluştu.
Kuşatmanın birinci yılı
Kuşatmanın birinci yılı
1 Haziran, Cuma
Kushner’ler, New York’un ünlü Beşinci Cadde’si üzerindeki gökdelenlerine yatırımcı arıyordu. 1,8 milyar dolara satın aldıkları binanın 1,2 milyar dolarlık borcu henüz duruyordu. Borcun vadesi hızla yaklaşırken, gökdelenin üçte biri boşalmıştı. Mevkiine rağmen, 41 katlı bina istenen rağbeti görmüyordu ve zarar ettiren bir yatırıma dönüşmüştü. Neresinden bakılırsa bakılsın, gayrimenkul işleriyle zenginleşen Kushner ailesi için çok ciddi bir ekonomik krizin ufukta olduğu anlaşılıyordu.
Katarlılar, Kushner’lerin teklifiyle ilgilenmediler, çünkü bunun makul bir yatırım olmadığını düşünüyorlardı.
(Bu, Kushner ailesinin Katar sermayesiyle işbirliği yapma konusundaki ilk girişimi değildi. ABD’deki 2016 başkanlık seçimlerinin hemen sonrasında, Charles Kushner, Katar eski Başbakanı ve aynı zamanda milyarder bir işadamı olan Şeyh Hamed bin Câsim’le temasa geçmişti. Konu yine aynıydı: Beşinci Cadde’deki gökdeleni kurtarmak. Amerikan basınında konuyla ilgili yazılanlara bakılırsa, taraflar 500 milyon dolarlık bir yatırım konusunda anlaşma sağladılar. Ancak kısa süre sonra anlaşmada pürüzler çıktı ve Katar tarafı yatırımdan vazgeçti.)
2017’nin nisan ayındaki ikinci yatırım davetinin de Katarlılar tarafından reddinin ardından, Jared Kushner’in kinlenerek Körfez ülkelerini Katar’a karşı kışkırttığı ve hâlâ devam eden ablukanın başlatılmasına ön ayak olduğu, bugün genel bir kabul haline gelmiş durumda. Gerçekten de 5 Haziran 2017’de Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Mısır tarafından başlatılan ekonomik ve siyasi ablukanın, New York’ta gerçekleşen söz konusu toplantıdan sadece bir ay sonrasına denk düşmesi, bu tezi destekleyen bir kanıt gibi duruyor.
Fakat bölgeye yakından bakanlar, Katar’ın kuşatılması sürecinin sadece Kushner’in şahsi öfkesine bağlanamayacağını fark edeceklerdir. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in ezilmesi, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi ve diğer birçok vesileyle AK Parti iktidarını alaşağı etme denemeleri, Gazze’de Hamas’ın hükümetten çekilmeye zorlanması, Tunus’ta Nahda Hareketi’nin altının oyulması için tertiplenen siyasi suikastlar… Tüm bunları Katar hadisesiyle birlikte düşündüğümüzde, BAE-Mısır-Suudi Arabistan ortaklığıyla bölgenin yeniden dizayn edilmeye çalışıldığını net bir şekilde görürüz.
Düz ve direkt biçimde ifade edersek, “Siyasal İslâmcı” tabir edilen iktidarlara düşmanlıktan gözleri dönmüş bir ekip, Ortadoğu’da sazı eline almış görünüyor. ABD’de Donald Trump gibi kendileriyle aynı çizgide bir başkanın işbaşına gelmiş olması, işlerini kolaylaştırıyor sadece. Trump ve çılgın damadı Kushner sahnede olmasaydı, tüm bu operasyonlar yine yapılacaktı. Bir kısmı Trump’tan önce uygulamaya konmuştu zaten.
***
Dün, Katar’a yönelik ablukanın birinci yılı doldu. Suudi Arabistan’ın kara sınırını kapatmasıyla develerin bile açlık ve susuzluktan öldürüldüğü ablukanın ilk haftalarında, Katar’ın ancak “üç-beş ay” dayanabileceği öngörülüyordu. Hatta ülkenin siyasi ve ekonomik kaosa yuvarlanmasının ardından, Emir Temim bin Hamed’in halk ayaklanmasıyla devrileceğini tahmin edenler bile çıkmıştı. Suudilerin “muhalif Katarlılar” diye pazarladığı birkaç kişinin Körfez televizyonlarında arz-ı endam ettiği o ilginç zamanlarda, Katar’ın kısa sürede tümüyle darmadağın olacağı fikri, neredeyse en genel kanıydı.
Aradan bir yıl geçtikten sonra, bugün Katar hâlâ bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürdüğü gibi, ekonomik ve siyasal sistemi de eskisinden çok daha güçlü. Kısacası, BAE-Mısır-Suudi Arabistan troykasının, Katar’ı kuşatarak bir tür “vassal devlet”e çevirme planları tutmadı. Alternatif rotalar oluşturarak (burada Türkiye ve İran’dan yardım alarak) ülkeye mal giriş-çıkışını devam ettirmeyi başaran Katar, özellikle Körfez’de ablukaya katılmayan Umman ve Kuveyt sayesinde kuşatmadan sağ-salim çıktı. Türkiye ve İran hava sahalarını kullanan Katar uçakları, güzergâhın biraz uzaması dışında, herhangi bir sorunla karşılaşmadan seferlerine devam etti, ediyor.
***
Ortadoğu’nun siyasal dizaynı meselesinin, şimdiye kadar yaşanan gelişmelerle sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor. BAE-Mısır-Suudi Arabistan troykası, sadece mevcut “Siyasal İslâm” yapılanmalarını veya destekçilerini ezmekle yetinmiyor çünkü. Gelecek yılların da planlanmasına yönelik, uzun vadeli bir program üzerinde çalışıyorlar. “Sorun çıkarmayacak derecede dönüşmüş ve kendi iç dinamiklerini yitirmiş bir coğrafya” hayal ediyorlar.
Fakat gözden kaçırdıkları bir şey var: Şu anda sinmiş ve silinmiş gibi görünse de, savaştıkları damar asla yok olmayacak. Özellikle Ortadoğu’daki zengin ülkelerin günün birinde karşılaşabileceği ekonomik (ve bunun tetikleyeceği siyasi) bir bunalım, bu damarın yeniden bir alternatif olarak ortaya çıkmasına sebep olacak. Tarihi tecrübe bize bunu öğretiyor.
Yirmi milyon dolarlık teklif
04:009/06/2018, Cumartesi
G: 9/06/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kudüs’e yolu düşen hemen herkesin mutlaka dinlediği bir hikâyedir: Zeytin Dağı taraflarında evi bulunan bir Filistinlinin kapısını, günün birinde hiç tanımadığı kişiler çalmış. Samimi ifadelerle selam veren misafirler Arap olduğundan, ev sahibi onları içeri buyur etmiş. Kısa bir sohbetin ve ikramın ardından, misafirlerden biri ev sahibine, “Bu evi bana satar mısınız?” teklifinde bulunmuş. Beklemediği bu adım karşısında şaşıran adam, evini satmayı düşünmediğini söylemesine rağmen, misafirler ısrarı sürdürmüş. Ev sahibi ikna olmayınca, misafirler de kalkıp gitmişler.
Yirmi milyon dolarlık teklif
Yirmi milyon dolarlık teklif
2 Haziran, Cumartesi
Aradan biraz zaman geçmiş, misafirler yeniden kapıda belirmiş. Bu defa, sözü fazla uzatmadan, masanın üzerine bir çek defteri koymuşlar. “Al kalemi eline” demiş biri, “Dilediğin rakamı yaz!” Evini satmayı kesinlikle düşünmeyen adamcağız, örnek olarak kendisine önerilen rakamları duyunca büyük şok yaşamış: “Beş milyon dolara kadar çıkabilirsin.” İçinde bulunduğu ihtiyaçları, borçlarını, sıkıntılarını aklından geçiren ev sahibi, bu defa fazla direnecek gücü bulamamış kendinde. Diğer ayrıntıları konuşmak üzere, artık direniş göstermeyi bırakmış.
Esrarengiz misafirler, ardından en çarpıcı cümleleri sıralamış: “Evini satmayı kabul ettiğin takdirde, alacağın paranın dışında sana ve eşine ömür boyu maaş bağlanacak. Çocuklarının eğitim masrafları karşılanacak. Dilediğin Arap ülkesinde, dilediğin ev senin için tahsis edilecek. Ömrünün sonuna kadar orada yaşayacaksın.” Ev sahibinin gözleri parlamış ister istemez. Kudüs’teki eski evine karşılık, rahat ve konforlu bir hayat garantisi… Üstelik evini Araplara sattığı için, vicdan azabı duymasını gerektirecek bir husus da söz konusu değil.
Adamın mahalledeki komşuları, bir sabah eve yabancıların girip çıkmaya başladığını görmüş. “Herhalde misafir geldi” diye düşünürlerken, gerçek çok geçmeden anlaşılmış: Ev sahibi adam ve ailesi, geceleyin evlerini sessizce terk edip gitmişler meğer. Yerlerine gelenleri mahallede kimse tanımamış önce, daha sonra evin Yahudi yerleşimcilere tahsis edildiğini öğrenmişler. Kâğıt üzerinde resmi satış işlemi gerçekleştiği için, yapılacak bir şey yokmuş artık elbette.
Evin eski sahibi izini uzun süre kaybettirmiş. Komşuları, ne kadar uğraştılarsa da kendisinden haber alamamışlar. Nihayet, ailenin Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) yerleşti(rildi)ği ortaya çıkmış. Evi ziyaret edip satın alma işini yapan Arap misafirlerin BAE adına çalışan simsarlar olduğu da bu vesileyle öğrenilmiş.
2014’te gerçekleştiği belirtilen bu olaydan beri, Kudüs halkı ev satışı ve mülk devri konusunda son derece hassas. İsrailli yerleşimciler ve onların temsilcileri satışta ısrar etmek için kendileri kapıya gelemediğinden dolayı, bu işin Arap simsarlara havale edilmiş olması, Kudüslüleri daha da dikkatli hale getirmiş. Tedbirsizlik, temkinsizlik ve saflıktan ötürü yaşanan ilk örnek dışında, BAE’nin emlak avcıları Kudüs’ten bir şey koparmayı henüz başaramamış.
***
1948 Filistin İslâmi Hareketi Başkan Yardımcısı Kemal Hatîb, geçtiğimiz günlerde ilginç bir açıklama yaparak, BAE’nin Kudüs’le ilgili girişimlerinin hâlâ devam etmekte olduğunu hatırlattı. Hatîb’in, konunun muhataplarından bizzat bilgi edinerek anlattığına göre, Mescid-i Aksâ’ya bitişik evlerden birini satın almak isteyen Filistinli bir zengin iş adamı, evin sahipleriyle uzun bir görüşme yapmış. Ev için ilk etapta 5 milyon dolar öneren iş adamı, ev sahibi satışa yanaşmayınca, fiyatı 20 milyon dolara kadar çıkarmış. Ev sahibi, bu göz kamaştırıcı ve akıl karıştırıcı teklife rağmen, evini satmak istemediğini söylemiş. İş adamı da mecburen evden ayrılmış.
Kemal Hatîb, söz konusu iş adamının, Fetih’ten ihraç edilen ve şu anda BAE ile Mısır arasında mekik dokuyan Filistinli siyasetçi Muhammed Dahlan adına hareket ettiğini söyledi. Dahlan’ın BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’le yakın temasta olduğunu vurgulayan Hatîb, Kudüslüleri evlerini ve mülklerini hiçbir şekilde satmamaları konusunda bir kez daha uyardı. Hatîb, “Muhammed Dahlan ve Bin Zayed’in adamları, bu evleri Siyonistler hesabına satın almaya çalışıyor. Onlara satılacak her bir ev veya mülk, buraların İsrail’in eline geçmesiyle sonuçlanacak” dedi.
***
2011’de Mahmud Abbas yönetimi tarafından Fetih’ten ihraç edildikten sonra BAE’ye yerleşen ve Muhammed bin Zayed’in baş danışmanlığına atanan Muhammed Dahlan, Abbas sonrası dönemde Filistin’in liderliğine oynayan bir isim. Dahlan, Gazze’deki siyasi arenayı daha yakından takip etmek ve planlamak adına, geçtiğimiz ay Mısır’ın başkenti Kahire’ye taşınmıştı. Kahire’de Bin Zayed’in elçisi gibi hareket eden Dahlan’ın, Gazze’de hatırı sayılır bir tabanı ve destekçisi de bulunuyor.
Kudüs’te gerçekleştirmeye çalıştığı emlak satın alma operasyonlarına baktığımızda, Muhammed Dahlan’ın sadece Gazze’yle değil, Kudüs’le de yakından ilgilendiği anlaşılıyor. Bu manzara karşısında şunu söylemek yanlış olmaz: Kudüslüler sadece İsrail işgaliyle değil, kendi içlerinden başlayan bir başka istila süreciyle de karşı karşıyalar.
Krizin sonu
04:0013/06/2018, Çarşamba
G: 13/06/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yaklaşık 10 gün boyunca binlerce kişinin sokaklarda sabahladığı Ürdün’de, ateş düşmüş görünüyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından dayatılan ekonomik düzenlemeler ve yeni zamlar nedeniyle gösterilere başlayan Ürdünlülerin öfkesi hem Başbakan Hani Mulki’nin istifasına hem de tepkiye sebep olan adımların geri alınmasına yol açtı.
Krizin sonu
Krizin sonu
6 Haziran, Çarşamba
Yeni Başbakan Ömer Razzaz’ın yaptığı ilk iş, zamların ve planlanan vergi artışının iptal edildiğini açıklamak oldu. Hükümetler tarafından ‘gaz’larının alınmasına alışık olan Ürdünlüler, bu defa daha köklü ekonomik reformlar beklediklerini ifade edip evlerine döndüler.
Ömer Razzaz’ın kurduğu kabine, ülke tarihinin 77’nci hükümeti. Ürdün’ün bir emirlik olarak dünya sahnesine çıktığı 1921’den bu yana, -bazıları bir defadan fazla olmak üzere- en az 65 başbakan gelip geçti. Birkaç haftalık hükümetler de var, birkaç aylıklar da. Buna karşın, ülkede kralın konumu oldukça sağlam. Bir kıyas olması açısından: Ürdün’ün mevcut yöneticisi Abdullah bin Hüseyin, ülke tarihinin dördüncü kralı. Büyük dedesi Kral Abdullah, 1921’den 1951’e kadar tam 30 yıl iktidarda kaldı. Onun oğlu Kral Talal, şizofreni tanısı konup tahttan indirildiği için, sadece bir yıl hüküm sürdü. 1952-1999 arasında Kral Hüseyin tarafından yönetilen Ürdün, o tarihten bu yana Abdullah’ın kontrolünde. Talal’la verilen minik reklam arasını saymazsak, aslında Ürdün, yakın tarihinde sadece üç kral gördü.
Başbakanların ve kabinelerin bu kadar hızlı değişmesinin sebebi, kralların ülke içinde izlediği dikkatli denge politikası. Başından beri nüfusunun çoğunluğunu Filistinlilerin oluşturduğu Ürdün, bir yandan bedevi kabileler diğer yandan da Çerkes azınlığıyla, Ortadoğu’nun en karmaşık ve zor ülkelerinden biri. Ürdün’ü idare eden krallar, politik tercihlerinde bu demografik manzarayı her zaman göz önünde tutmak durumunda. Başbakanlar ve kabine üyeleri belirlenirken, devreye birçok dengeler, endişeler ve öncelikler girer. Böylece küçücük ülkede neredeyse bütün üst düzey zevatın sırayla başbakanlık koltuğuna oturup kalktığı bir tür müsamere sergilenir.
Ürdün’de kral, başbakanları ve kabineleri değiştirme yetkilerinin yanında, parlamentoyu fesih imtiyazına da sahip. Hal böyle olunca, ülkede siyasi ve ekonomik durum ne zaman kötüleşse, kral eline değneğini alıp politik arena halısına sertçe vurur, tozları döker. Halkın gözünde kral, günlük politikanın bir parçası veya aktörü değil, sorun çıktığında çözecek ve ağırlığını koyup kefeyi havada tutacak bir denge unsurudur. Son krizde de görüldüğü üzere, problemler biriktikçe krallar başbakanları görevden alıp yerine yenisini getirerek, kitlelere “Şikâyetleri görüyorum, sorumluları cezalandırdım. Siz de artık sakinleşin” mesajını verir. Bu nedenle, “Ürdün Başbakanı, istifa etmek zorunda kaldı” başlığıyla sunulan bir haber, sanki başbakanın iradesi varmış gibi bir görüntü oluşturduğundan, yanıltıcıdır.
***
Ürdün’deki ekonomik krizin derinleşmesi ve IMF’ye olan borcun ödenemeyecek duruma gelmesi üzerine, Suudi Arabistan’ın ev sahipliğinde Mekke-i Mükerreme’de Ürdün’e destek toplantısı düzenlendi. Pazar akşamı teravih namazından sonra yapılan toplantıda ev sahipleri Kral Selman ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’la birlikte Ürdün Kralı Abdullah, Ürdün Veliaht Prensi Hüseyin, Dubai Emiri Muhammed bin Râşid Âl-i Maktûm ve Kuveyt Emiri Şeyh Sabah Ahmedel Sabah hazır bulundu. Yaklaşık iki saatlikoturumun sonucunda, Ürdün’e 2,5 milyardolarlık yardım sağlanmasında anlaşıldı.
Dört ülkenin kral ve emirlerinin oturduğu yuvarlak masada, Birleşik Arap Emirlikleri’ni Dubai Emiri’nin temsil etmesi ayrıca anlamlıydı. Çünkü Muhammed bin Râşid, Kral Abdullah’ın eniştesi. Dubai Emiri, Kral Hüseyin’in kızı ve Kral Abdullah’ın küçük kız kardeşi Prenses Haya ile evli. Bu durum, Ürdün’deki herhangi bir krizle Abu Dabi yerine Dubai’nin ilgilenmesini tabii hale getiriyor.
Ürdün, Ortadoğu siyasetinin kilit taşlarından biri olduğu için, orada çıkacak bir halk isyanı veya siyasi kaos, sadece bölgenin değil dünyanın hiçbir büyük ülkesinin işine gelmeyecektir. Filistin meselesinin saatli bomba gibi patlamaya her gün biraz daha yaklaştığı bir ortamda, Suudiler ve diğerleri, tam da bu nedenle Ürdün’e sahip çıktılar. Böylece sadece Ürdün’ü değil, kendi yönettikleri ülkeleri de yakın vadede bazı krizlerden korumuş oldular.
***
Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından, İngilizler tarafından Şerif Hüseyin’in oğulları Faysal ve Abdullah’a, daha önce olmayan ve sonradan ihdas edilen iki ülke bahşedilmişti: Irak ve Ürdün. Her ikisi de kâğıt üzerinde çizilen yeni sınırlara sahip olan ve tarihsel arka plana dayanmayan bu ülkelerden birincisinde Kral Faysal’ın soyundan gelen yöneticiler, 14 Temmuz 1958’deki askeri darbe sırasında linç edilerek öldürüldü.
Kral Abdullah, komşu topraklardaki kuzenlerinin trajik akıbetini mutlaka hatırında tutuyordur. Bir barut fıçısının üzerinde oturduğunun bilincinde olarak, attığı temkinli ve dikkatli adımlar, tarihten ders aldığını gösteriyor. Bu temkin ve dikkatin, onu Kudüs konusunda Suudilerle ayrı saflara düşürmesi ise, Ortadoğu’nun iç dengelerini görme açısından oldukça öğretici.
Bir ailenin serencamı
04:0016/06/2018, Cumartesi
G: 16/06/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yaz mevsiminin zaten çok sıcak geçtiği Bağdat’ta, 1958’in temmuz ayı, sadece havanın sıcaklığının değil siyasal gerilimin de doruğa çıktığı bir zamandı. 1921’den bu yana ülkeyi yönetmekte olan Hâşimî hanedanının İngiltere ile fazla yakın görüntüsü hem halkta hem de ordu saflarında ciddi rahatsızlıklara yol açmıştı. Irak siyaseti üzerindeki İngiliz gölgesi, 1956’da patlak veren Süveyş Krizi’yle birlikte gözle görünür hale gelmişti. Irak Kralı İkinci Faysal’ın, kriz sırasında İngiltere’nin Mısır’a müdahalesini desteklemesi, adeta bardağı taşıran son damla oldu. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın krizden zaferle çıkması ve Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi, onu rol-model kabul eden Iraklı subayları harekete geçirdi. Gizlice hazırlıkları sürdürülen askeri darbe, nihayet 14 Temmuz günü sahneye kondu:
Bir ailenin serencamı
Bir ailenin serencamı
9 Haziran, Cumartesi
General Abdulkerim Kâsım’ın emriyle hareket eden Albay Abdusselam Ârif komutasındaki bir grup asker, sabahın erken saatlerinde radyo istasyonunu ve başkentteki diğer önemli resmi kurumları kontrol altına aldı. Aynı anda kraliyet ailesinin ikamet ettiği Rihab Sarayı da askerler tarafından kuşatıldı. Kral İkinci Faysal, Veliaht Prens Abdulilâh, Abdulilâh’ın eşi Prenses Hiyâm, Abdulilâh’ın annesi Prenses Nefîse, Faysal’ın teyzesi Prenses Abadiye ve bunların maiyetindeki çok sayıda insan, sarayın avlusunda kurşuna dizilerek öldürüldü.
1939-1953 yılları arasında “kral naibi” sıfatıyla Irak’ı fiilen yöneten Prens Abdulilâh, İngilizlerle yakın siyaseti nedeniyle halkın nefretini kazanmış bir isimdi. 1930’dan itibaren tam 14 defa başbakanlık koltuğuna oturan kurt siyasetçi Nuri Saîd de, adı Abdulilâh’la birlikte anılan bir başka nefret odağıydı.
Saraydaki katliamın ardından ülke yönetimi tamamen darbeci askerlerin eline geçerken, Nuri Saîd’in evi de kuşatma altına alındı. Ancak 70 yaşındaki başbakan, ordu içindeki muhbirleri aracılığıyla darbeyi haber aldığından, birkaç saat önce Bağdat’ı terk etmişti. Kadın kılığına girerek ülkeden kaçmayı deneyen Nuri Saîd, sıkı bir takibin ardından ertesi gün yakalandı. General Abdulkerim Kâsım’ın emriyle, Nuri Saîd de kurşuna dizildi. Daha trajik olansa, Abdulilâh ve Nuri Saîd’in cesetlerinin parçalanarak sokaklarda sürünmesiydi. Kızgın halk yığınlarının üstünde tepindiği cesetlerden kalan birkaç parça, karanlık bastırınca Dicle nehrine atıldı.
14 Temmuz 1958’deki bu kanlı darbe, Irak’ta 32 yıllık Hâşimî yönetiminin de sonu anlamına geliyordu. Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın, 23 Ağustos 1921’de Bağdat’ta İngilizler tarafından tahta çıkarılmasıyla başlayan krallık, hem yönetici elit içindeki çekişmeler hem de İngiltere’nin Irak siyasetine direkt müdahalesi nedeniyle çalkantılı bir seyir izlemişti. Sağlık kontrolü için gittiği İsviçre’nin başkenti Bern’de 8 Eylül 1933 günü ölen Kral Faysal’ın yerine, 21 yaşındaki oğlu Gazi geçmiş, ancak 1939’da Bağdat’ta geçirdiği şüpheli bir trafik kazasında yaşamını yitirmişti. Gazi’nin oğlu İkinci Faysal o sırada henüz dört yaşında olduğundan, 26 yaşındaki kuzeni Abdulilâh kral naipliğine getirilmişti. 1953’te artık rüşt yaşına geldiği için krallık koltuğuna bizzat oturan İkinci Faysal, darbeye kadar ancak dört yıl bu görevde kalabilecekti.
Irak’ta tüm bunlar olurken, Faysal’ın kardeşi Abdullah, kendisiyle aynı yıl (1921) yine İngilizler tarafından -o sıralarda küçük bir çöl kasabası olan- Amman’da tahta çıkarılmıştı. 20 Temmuz 1951’de Mescid-i Aksâ’nın içinde bir Filistinli tarafından öldürülene dek 30 yıl boyunca Ürdün’ü yöneten Kral Abdullah, yerine oğlu Talal’ı bıraktı. Ruhsal dengesizlik işaretleri gösteren Talal, ertesi yaz doktor raporuyla tahttan indirildi ve krallık nöbetini oğlu Hüseyin devraldı. 7 Şubat 1999’daki ölümüne kadar Ürdün’ü yöneten Kral Hüseyin, 46 yıllık uzun iktidarıyla Ortadoğu’nun yakın tarihine geçti. En az 10 kez zehirlenme teşebbüsüne maruz kalan Hüseyin, bölgenin geçtiğimiz yüzyılda içinden yürüdüğü bütün türbülanslı dönemlere bizzat şahitlik etmişti.
Ürdün’ün şimdiki yöneticisi Kral Abdullah, şuuraltında ve zihin dünyasında işte bütün bu birikimi taşıyor: Dışarıdan gelen baskılar, çocuk krallar, ihtiraslı kral naipleri, kurt başbakanlar, halk tarafından linç edilen kuzenler, suikasta uğrayan bir büyük dede, şizofren bir dede, yarım asır ip üstünde yürüyen bir baba, ülkenin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Filistinli kitleye güvenmekle onları dizginlemek arasında gidip gelen bir ruhsal dalgalanma…
Bu noktaları göz önüne alınca, Kral Abdullah’ın, Ortadoğu’nun belki de en travmatik siyasi mirasının üzerinde oturduğunu söylemek mümkün. Kendi iktidarının veya oğlu Veliaht Prens Hüseyin’in istikbalinin nereye doğru evrileceğini düşünürken, gözlerinin önünden kurşunlanmış ve parçalanmış hanedan cesetlerinin, halkları tarafından linç edilerek öldürülen liderlerin geçmiyor olması imkânsız.
İslâm dünyasında, Şerif Hüseyin’in çocuklarının ve torunlarının siyaset yürüyüşünde görülen tüm bu pürüz ve aksamaları, “Osmanlı İmparatorluğu’na ihanet etmelerinin manevi bir cezası” olarak okuma eğilimi vardır. Bu gerçekten böyle midir bilinmez. Ama şurası bir hakikat: Siyasi hırsla çıkılan yolun uğradığı duraklar, hepimiz için büyük ibretler barındırıyor.
Sığınak ülke
04:0020/06/2018, Çarşamba
G: 20/06/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Mustafa Kemal’in isteğiyle bir üniversite reformuna girişilmişti. Bunun için, Darülfünun’un yeniden yapılandırılması konusunda kapsamlı bir rapor hazırlaması talebiyle, Cenevre Üniversitesi hocalarından Prof. Dr. Albert Malche Türkiye’ye davet edildi. 18 Ocak 1932’de Ankara’da devlet ricaliyle görüşen Prof. Dr. Malche, 21 Ocak’ta İstanbul’a giderek, üç gün sonra raporu için tetkiklere başladı. Kendisine Darülfünun binasında oda tahsis edilen İsviçreli bilim adamı, 29 Mayıs’ta tamamladığı raporunu Ankara’da yetkililere sunduktan sonra ülkesine döndü.
Sığınak ülke
Sığınak ülke
13 Haziran, Çarşamba
Prof. Dr. Albert Malche’nin raporu özetle, Darülfünun’un mevcut şekliyle ihtiyaçları karşılamaktan uzak olduğunu belirtiyor, en hızlı şekilde modern üniversite sistemine geçilmesi gerektiğini vurguluyordu. Mustafa Kemal ve hükümet üyelerinin raporu incelemesinin ardından, konuyla ilgili adım atıldı. Maarif Vekâleti bünyesinde bir üniversite kurulmasını öngören kanun 31 Mayıs 1933’te kabul edilerek, aynı yılın temmuz ayında Darülfünun kapatıldı. 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi’nin resmi kuruluşu gerçekleştirildi. Okul, 18 Kasım 1933 günü, Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur’un açılış konuşmasıyla eğitim-öğretime de fiilen başladı.
Darülfünun kadrosundan çok az isim, yeni üniversitede görevlendirilmeye ehil bulunmuştu. Eleme için ana kriter siyasi mülahazalar olunca, büyük bir hoca açığının doğması da kaçınılmazdı. Türk hükümetine danışmanlık yapmayı sürdüren Prof. Dr. Albert Malche, Adolf Hitler tarafından Alman üniversitelerinden atılmış olan akademisyenlerin çiçeği burnunda İstanbul Üniversitesi’ne davet edilmesini salık verdi. Makul bulunan bu teklifle birlikte, Almanya ve Avusturya’dan çok sayıda akademisyen ve bilim adamı Türkiye’ye akın etmeye başladı. 1933’ten 1950’lerin ortalarına kadar İstanbul ve Ankara üniversitelerinde 600’den fazla yabancı bilim adamı, profesör ve akademisyen dersler verdi. Sadece akademisyenler değil sanatçılar, mimarlar ve mühendisler de o dönemin Türkiye’sinde kendilerine güvenli bir sığınak bulmuştu.
İçlerinde çok sayıda Yahudinin de bulunduğu bu kadrolar, Türkiye’deki üniversitelere pozitivist ve Batıcı bir bakışın yerleşmesinde birinci derecede etkili oldular. Sonrasında akademiye musallat olan Jakoben ve saldırgan laiklik de, bu temelin üzerine yerleşti.
***
İlk yabancı akademisyenlerin ve bilim adamlarının Türkiye’ye sığınmasının üzerinden neredeyse tam bir asır geçtikten sonra, ülkemiz yeniden ciddi bir yabancı akınıyla karşı karşıya. Ama bu defa, coğrafyamızın içinden ve bizden bize doğru gerçekleşen bir akın bu. Suriye başta olmak üzere, bölge ülkelerinde yaşama şansı kalmamış ve barınması imkânsızlaşmış binlerce cins kafa, şu anda ülkemizde misafir. Türkiye’nin en ücra köşelerindeki fakültelerde bile birkaç tane yabancı akademisyeni bulmak artık sıradan bir durum. Okullarımızda eskiden Arapça öğretmek başlı başına bir meseleyken, şimdi daha ortaokul çağındaki çocuklar, ana dili Arapça olan hocalardan ders alıyor. Bu, muazzam bir imkân.
Seçim sath-ı mâilinde muhalefetin sürekli bir şekilde dile getirdiği “Suriyelileri geri gönderme” vaatlerine maruz kalırken, şu anda ülkede mevcut bu potansiyelin aslında bizim için ne kadar önemli bir şans olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Sadece dil öğretimi değil, klâsik İslâmî ilimlerden bölge siyasetine, Arap dünyasını farklı cepheleriyle çok yakından tanımamıza yardımcı olacak bir fırsat elimizin altında hazır bekliyor. Bunu değerlendirmenin yollarına bakmak ve potansiyelin daha verimli nasıl kullanılabileceğine kafa yormak varken, “Burası aşevi mi? Hepsini kovacağız!” sloganını tekrarlamak, sadece önyargıyla açıklanabilecek bir durum değil.
Bugün adına “Türkiye” dediğimiz topraklar, sadece günümüzde değil, geçmişte de hep dışarıdan gelene kucak açan ve onu barındıran bir tabiata sahip olmuş. Genellikle büyük felâketlerin tetiklediği kitlesel göçler önceleri sosyolojiyi biraz zorlasa da, kısa zaman içinde hem gelenlere hem de onları ağırlayanlara çok yönlü zenginlikler sağlamış. Sadece kültürlerin kaynaşması ve tanışıklığın artmasından kaynaklanan bir zenginlik değil bu. Kelimenin sözlük anlamıyla da, muhacirler gittikleri yerleri hep kalkındırmışlar, çoğaltmışlar, bereketlendirmişler. Batılı normlar çerçevesinde yapılan modern araştırmalar da, mültecilerin dünyadaki hareketinin orta ve uzun vadede refahı artıcı etkilerine atıfta bulunuyor.
***
Muhalefetin seçim kampanyasındaki ırkçı ve yabancı düşmanı söylemleri, mecburen Türkiye’ye misafir olmuş bir mültecinin kulağıyla dinlemeyi deneyin. Dehşete düşeceksiniz. Kendilerine “vebalı” muamelesi yapan, toplumda zaten var olan o önyargılı damara oynayan, insanların çaresizliğini oya tahvil etmeyi kendine yakıştırabilen politikacılar, ülkemizde misafir kardeşlerimizi hem üzüyor hem de ürkütüyor.
Nice zamandır düşündüğüm bir şey var:
Farz-ı muhal Türkiye’den ayrılmamı gerektirecek bir mecburiyet doğsa ve siyasi nedenlerle yurtdışına gitmek durumunda kalsam, gönül rahatlığıyla sığınabileceğim, oturum izni alabileceğim ve gönlümce yaşayabileceğim tek bir İslâm ülkesi yok.
Bu, Türkiye’mizin kıymetini gösteren binlerce örnekten yalnızca bir tanesi.
Kolay değil
04:0023/06/2018, Cumartesi
Yıllar önce ilk defa yurtdışına çıkışım, Suriye’ye olmuştu. 2001’in yazında, ilahiyat fakültesinin ikinci sınıfını bitirdikten sonra, hem coğrafyayı biraz daha yakından tanımak hem de Arapçamı ilerletmek için soluğu Şam’da almıştım. Huzuru, manevî iklimi, ilim halkalarının güzelliğini doyasıya hissettiğim bir zaman dilimiydi.
Şam’ın kuzeyindeki Rukneddin semti ve çevresi, vaktimizin çoğunu geçirdiğimiz yerdi. Said Ramazan el Bûtî’nin cuma namazlarını kıldırdığı kendi mescidi oradaydı. Şeyh Râtib en-Nâbulsî’yi dinlediğimiz mescit hemen yakındaydı. Muhyiddîn Arabî’nin türbesi ve etrafındaki mahallede, Osmanlı atmosferini hissedebiliyorduk. Ebunnûr Külliyesi ise, tüm bunların kavşağında, yerli-yabancı binlerce öğrencinin buluşma noktasıydı. Özellikle Türkiye’den Arapça öğrenmek için gelenlerin yolu, Ebunnûr’dan mutlaka geçerdi.
Şam’a ilk gittiğim günlerde, Ebunnûr’un yakınında tezgâh açmış bir manav amcayla tanıştım. Türkiyeliydi, Türkçesi de gayet düzgündü. Yıllardır Suriye’de yaşadığını söyledi. Biraz sohbet ettikten sonra, herhangi bir ihtiyacım olursa kendisine gelebileceğimi ifade etti. Eh, ben de gurbette bir öğrenci olarak, bu yakınlıktan hem etkilenmiş hem de hoşlanmıştım.
Bir defasında beni yine manav amcamızla laflarken gören bir arkadaşım, “Sen böyle güzel güzel sohbet ediyorsun onunla ama” dedi, “o adam istihbaratın görevlisi. Buraya gelen Türk öğrencileri kontrol etmesi için, Ankara’dan göndermişler.” Anlattığına göre, ‘manav’ amcanın verdiği istihbarat sebebiyle Suriye’de sıkıntı yaşayan, hatta sınır dışı edilen çocuklar bile olmuş.
Bu uyarıdan sonra, elbette manav amcayla artık sohbeti, selam-sabahı kestim. Sırf onunla muhatap olmak durumunda kalmayayım diye, o sokağa girmeyip yolumu değiştirdiğim de çok oldu.
***
Ne zaman yurtdışına yolum düşse, özellikle de İslâm ülkelerinde, bu hatırayı sıklıkla anarım. Kurumlarımızı canla-başla çalışırken gördüğümde, Türkiye’den giden binlerce öğrencinin dünyanın dört bir tarafındaki gayretlerini izlerken, Türkiye’nin samimi atılımlarına heyecanla bakarken… “Nereden nereye?” demekten kendimi alamam.
Bir zamanlar, kendi kısıtlı imkânlarıyla yurtdışına ilim tahsiline giden gariban öğrencilerin peşine düşmekten başka iş kotaramayan istihbaratımız, artık bugün ciddi bir vizyonla bölgesel iddialar sahibiyse…
Vaktiyle, sadece dünyanın büyük başkentlerinden gelecek suflelere kulak kabartarak ve onların iznini umarak adım atmaya çalışan bir ülke, bugün artık birçok alanda devler ligine oynuyorsa…
Yurtdışındaki kadim İslâm şehirlerinde esamimiz bile okunmazken, bugün TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve diğer kurumlarımızla, yarım kalan tabloyu tamamlamaya çalışıyorsak…
Kaybedilen zamanları bir an önce telafi edebilmek için, gecemizi gündüzümüze katarak çalışırken, sözde aynı dini ve manevî dünyayı paylaştığımız bazı ‘dost’ ülkeleri bile kızdırmaya ve hasetlerinden çatlatmaya başlamışsak…
2001’in yazında Şam’da rastladığım o manav figürünü düşünüp, bugün geldiğimiz noktaya bakarak hamd etmemem imkânsız. Her insaf sahibinin de, meseleye bu açıdan baktığında aynı şeyi hissedeceğinden eminim.
***
Eksikler ve yanlışlar var mı? Elbette var. Bazı şeylerin daha iyi yapılması mümkün mü? Elbette mümkün. “Ah keşke” dediğimiz durumlar olmuyor mu? Elbette oluyor. Bazı alanlardaki atalet ve tembellik, bazen insanı çıldırtacak boyutlara ulaşmıyor mu? Elbette ulaşıyor.
Fakat toplumun ciddi bir kesiminin, sırf ideolojik sebeplerle devletin en kritik kurumlarından on yıllar boyunca uzak tutulmasından sonra, birden bire her şeyin düzgün ve kalıcı biçimde yapılıvereceğini beklemek de gerçekçi değil. Bocalayanlar olacak, şaşıranlar olacak, istismar edenler olacak, müsrifler olacak, niyeti bozanlar olacak, eline geçene ihanet edenler olacak. Ama yolun sonunda, artık bir şeylerin toparlanması gerektiği şeklindeki vicdani ses hepsine baskın çıkacak. Bugünleri bir geçiş dönemi olarak görmek, hayatın akışına göre en mantıklı olan yorum.
Eksik ve yanlış her ne ise, bunu düzeltecek olan da yine bizleriz. Okuyalım, çalışalım, kendimizi geliştirelim, derinleşelim, ufkumuzu genişletelim. Ve şikâyet ettiğimiz şeyleri düzeltecek şekilde, işi ele alacak kapasiteye ulaşalım. Bizi tutan kim, engelleyen ne?
***
Bir ülkenin, kabuğunu kırması ve on yılların birikmiş tortularını süpürüp atması kolay değildir. Belli bir ideolojik çerçeveyle oluşturulmuş ve senelerce o şekilde iş tutmuş kurumların, birkaç yıl içinde baştan aşağı değişmesi de beklenemez. Türkiye gibi gerçekten zor bir ülkede, “değişim” dediğimiz şeyin akşamdan sabaha gerçekleşecek bir durum olmadığını teslim etmek gerekiyor.
Siyaseti, ekonomiyi, dış politikayı, dinî alanı ve hayatın diğer kısımlarını değerlendirirken, yorumlarken ve eleştirirken, sormamız gereken temel bir soru var: “Ben olsaydım, nasıl davranırdım?”
Bu soruya sakince ve vicdan ölçüsünce verilecek cevaplar, eleştirilerin ve afakî yorumların birçoğunun yok olmasına, yerlerine sağlıklı bir empati duygusunun gelmesine ve böylece daha makul bir değerlendirme üslubunun yerleşmesine yardımcı olacaktır.
.
Sonuçlara dışarıdan bakınca…
04:0027/06/2018, Çarşamba
G: 27/06/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yeni bir yönetim sisteminin oylandığı seçimler, sağ salim sona erdi. Sonuçları değerlendirirken iç politikaya, devlet yönetimine veya bizi ilgilendiren diğer birçok konuya dair türlü şeyler söylenebilir. Bazı haklı eleştiriler veya eksiklikler de dile getirilebilir. Bunlar zamanla konuşulacak, tartışılacaktır. Ancak gözlerimizi içeriden dışarıya çevirdiğimizde, hele de İslâm dünyasına baktığımızda, manzaranın özellikle üç noktada epey net olduğu görülecektir.
Sonuçlara dışarıdan bakınca…
Sonuçlara dışarıdan bakınca…
20 Haziran, Çarşamba
Seçimlere dışarıdan bakıldığında ilk görünen şu:
Türkiye, şu anda özgür seçimlerin şaibesiz bir şekilde yapılabildiği, sonuçların hızlı ve hilesiz biçimde elde edilebildiği, oyların şeffaf olarak sayıldığı ve buna göre yönetimin oluşturulduğu tek İslâm ülkesi. Az veya çok, diğer ülkelerin tamamında seçim süreçleri sıkıntılı işliyor. Yüzde 90 küsurlarla ‘seçilen’ diktatörleri filan hiç örnek vermiyorum bile. Seçim diye bir sistemin olmadığı ülkeler de aynı şekilde otomatikman kategori dışı. Türkiye’den sonra Tunus ve İran, halk iradesinin sandıklara nispeten hilesiz yansıdığı iki ülke. Ama oralarda da henüz yürünecek epey uzun bir yol var.
“Demokrasinin İslâm’daki yeri” konulu uzun tartışmalar bir yana, mevcut şartlar altında, tercih ettiğimiz ve desteklediğimiz insanları, özgür irademizle başa getirebiliyor oluşumuz, gerçekten büyük bir avantaj. Beğendiğimize oy veriyoruz, koltuğa onlar oturuyor. Beğenmediğimize vermiyoruz, oturamıyorlar. Bu imkân bile, şu anda Müslüman coğrafyanın kâhir ekseriyetinde bulunmayan bir şey. Kimin gücü kime yeterse değneği onun ele aldığı, halkın tepesine değneğini en çok indirenin daha uzun süre başta kaldığı, kafasını kaldırmak isteyenlerin ise tekme-tokat dışarı atıldığı bir kaos… Coğrafyamızın genelinde manzara bu şekilde maalesef. Bazı ateşli teorik tartışmalara girişirken, bu noktayı akılda tutarak konuşmaya başlamak en iyisi…
Pazar akşamı seçim sonuçları belli olur olmaz, İslâm dünyasının dört bir yanında düzenlenen sevinç gösterilerini ve yağan tebrik tufanını düşününce, seçimlerin ikinci önemli yansımasından söz etmek gerekir: Müslüman coğrafyanın mazlum ve mahrum halkları, AK Parti’nin zaferine, içerideki politik tartışmaların tamamen dışından ve ötesinden bakıyor. Tayyip Erdoğan’ın şahsında “yenilmişliklerinin telâfi imkânı”nı gören kitleler, AK Parti’nin seçimleri kazanmasını da “kavgada düşmana bir yumruk daha” gözüyle değerlendiriyor. Tam bu noktadan baktığımızda, Erdoğan’ın ve liderlik ettiği siyasal hareketin, sadece kendisinden ve içerideki destekten ibaret olmadığını görebilmek gerekiyor.
Seçimin zaferle sonuçlanması için günler öncesinden başlayan duaları, sandıklar açıldıktan sonra gözyaşlarıyla dolu tebrik ve şükürleri terazinin bir kefesine, Erdoğan ve partisiyle ilgili iç polemikleri diğer kefeye koyduğumuzda, karşımıza kıyas kabul etmez bir eşitsizlik çıkıyor.
(Her seçim akşamında sorduğum soruyu, bu pazar yine sordum kendime: İslâm dünyasının bunca hüsn-ü zannına, bunca umuduna ve duasına, bunca hayal ve ümidine lâyık olabiliyor muyuz? Gerçekten, bizden bekleneni verebilmek için, gece-gündüz çalışıyor muyuz? Sloganların ötesine geçip, sahada ter döküyor muyuz? Coğrafyamızın mazlum, mahrum ve masumları için gayretlerimizi artırıyor muyuz?
Sonuçlar kesinleştiğinde telefonuma mesajı düşen, bir bacağını Esed’in bombardımanında yitirmiş Suriyeli kardeşimin sevinç dolu cümleleri mesela… Bu coşkun sözlü duaya, aynı derecede samimi ve dolu fiili dualarla cevap verebilecek miyim, verebilecek miyiz?)
Dışarıdan bakıldığında, seçim sonuçlarının üçüncü önemli göstergesi, coğrafyamızda kimlerin üzüldüğüne göz atınca ortaya çıkıyor:
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Mısır’dan oluşan dörtlünün, sonuçları asık suratlarla karşıladıkları açık. İsrail’i de yanlarına alıp oluşturmaya çalıştıkları yeni bölgesel ittifakta önlerine çıkabilecek en büyük engel, Türkiye. Onların tercihi, hiç şüphesiz, Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti’nin olmadığı bir Türkiye tablosu. Bunu gayet net bir şekilde ifade ediyorlar zaman zaman.
İran, mevcut dengeler çerçevesinde tercihini Erdoğan’dan ve AK Parti’den yana kullanıyor görünse de, İran devlet aklının da “böylesine güçlü” bir Türkiye’yi içine sindirebildiğini söylemek zor. “Erdoğan’ın zayıflamaya başladığını” görmek, Tahran’da belirgin bir sevince neden olurdu. Suriye başta olmak üzere birçok konuda Ankara’yla yaşanan görüş farklılıkları düşünüldüğünde, Tahran’ın ideal tercihi, “kontrol edebileceği” bir Türkiye. Fakat bu, şu anda mümkün değil.
Bu üç noktayı göz önünde tuttuğumuzda, “dışarıdaki imaj”ın içini doldurmak için daha fazla çalışmak gerektiği ortaya çıkıyor. Madem en şeffaf seçimlerin yapıldığı Müslüman ülkeyiz, o zaman “demokratik standartlar” olarak ifade edilen temel hak ve özgürlüklerle ilgili daha fazla hassasiyet… Madem İslâm dünyasının mazlumlarının umudu ve sığınağıyız, onların umutlarına lâyık olabilmek için daha fazla gayret, daha fazla ilgi, daha fazla kalıcı iş… Madem bölgesel duruşumuz ve siyasetimiz, bazı ‘kardeş’ ülkeleri bile rahatsız ediyor, o zaman karakterli ve omurgalı dış politikaya, daha büyük bir özveriyle devam...
Her şartta sevilen ülke
04:0030/06/2018, Cumartesi
G: 30/06/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz haftanın dikkate değer gelişmelerinden biri, İngiltere tahtının ikinci varisi Prens William’ın İsrail ziyaretiydi. Kudüs’te İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin ve Başbakan Benyamin Netanyahu ile bir araya gelen Prens, Ramallah’a da geçerek, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve diğer yetkililerle görüştü. Prens William, temaslarının ikinci gününü Kudüs’teki dinî mekânlara ayırarak, önce Kıyâme Kilisesi’ni, Ağlama Duvarı’nı ve Mescid-i Aksâ’yı ziyaret etti.
Her şartta sevilen ülke
Her şartta sevilen ülke
23 Haziran, Cumartesi
Sur içi Kudüs’ten sonra Prens’in durağı Zeytindağı’ydı. Şehrin panoramasının izlenmesinin ardından, Mary Magdalene Rus Ortodoks Kilisesi’nde verilen molanın, Prens için özel bir anlamı vardı. Burası, William’ın büyük-büyükannesi Prenses Alice’in gömülü olduğu yerdi. Prens William’ın babası Charles da, 2016’daki Kudüs ziyaretinde burayı özellikle ihmal etmemiş, babaannesinin mezarına çiçek bırakmıştı.
Sağır olarak dünyaya gelen Alice, Yunan kraliyet ailesinden Prens Andrew’le evlenmişti. Engeline rağmen İngilizce, Almanca ve Yunancayı mükemmel şekilde öğrenen Prenses, oğlu Prens Philip’i dünyaya getirmesinden bir süre sonra şizofreniye yakalandı. Hastalığından dolayı kocası tarafından terk edilmesi sebebiyle oğlunun kendisine sahip çıktığı Prenses, 1969’da 84 yaşında öldü. Önce Windsor’daki St. George Şapeli’ne defnedilen Prenses’in cenazesi, vasiyeti uyarınca 1988’de Zeytindağı’na nakledilerek Mary Magdelene Rus Ortodoks Kilisesi’nin bahçesine gömüldü.
İsrail basını, Prens William’ın Kudüs ziyaretini, Prenses Alice’in İkinci Dünya Savaşı sırasında kucak açıp himaye ettiği bir Yahudi aile üzerinden gördü. William da, manşete çıkabilecek cümlelerle bu noktayı özellikle vurgulamıştı zaten.
***
Prens Wiliam’ın Kudüs’te uğradığı durakların her birinde, her bir dinin mensupları tarafından sempatiyle karşılanması çok dikkat çekiciydi. Kıyâme Kilisesi’nde her mezhepten Hıristiyan rahip, William’ın etrafında pervane oldu. Bu ilginçti, çünkü Prens’in mensubu olduğu Anglikan Kilisesi’nin itikadına göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra defnedildiği yer Kıyâme Kilisesi’nin şimdiki alanı değil, Kudüs surlarının hemen kuzeyindeki bir mağaraydı. Bu büyük fark, hem Prens hem de ev sahipleri tarafından unutulmuş görünüyordu.
Ağlama Duvarı’nda Prens adeta bir Yahudi lider gibi karşılandı. Başına taktığı siyah ‘kipa’ ve elindeki küçük dua kâğıdıyla, duvarın önünde usta bir Yahudi gibi ibadet eden William, kendisine sunulan Tevrat metinlerini ve diğer dinî belgeleri ciddiyetle inceledi.
En dikkat çekici sahneler ise Mescid-i Aksa’da yaşandı. Etrafı 4-5 sarıklı hoca tarafından sarılan Prens, Aksa’nın içindeki her noktaya götürüldü. Kendisine her adımda ayrıntılı bilgi verildi. Kubbetu’s-Sahra içindeki mağaraya bile indirildi, orada da brifing aldı. Nihayet, Aksa avlusunda toplu fotoğraf çekimiyle, ‘manevî tur’ sona erdi.
Kudüs’e gelip giden yabancı devlet adamlarını, başbakanları, siyasi liderleri izleyen herkes, şu yargıya hak verecektir:
Hangi dine mensup olursa olsun, Kudüs’teki tüm dinî mekânlarda böylesine samimi ağırlanan ve kendisine izzet ü ikramda bulunulan ikinci bir isim daha yok. En azından yakın tarihte olmadı.
Filistin’in bugün içinde bulunduğu kaostan birinci derecede sorumlu bir ülkenin (İngiltere) kraliyet ailesinden bir prens, Kudüs’te böylesine el üstünde tutuluyorsa, o zaman İngiltere’nin sömürdüğü ve / veya manda yönetimi altında tuttuğu ülkelerde nasıl izler bıraktığını düşünmek gerekiyor.
***
Emperyalist emeller, sömürgecilik ve kaynakları tekelde tutma bakımından, İngiltere de dünyanın diğer sömürgeci güçlerinden farksız. Son 200 yıldır dünyanın dört bir tarafında askeri güçle ele geçirdiği bütün bölgelerde, İngiltere de diğer ülkeler gibi -kelimenin tam anlamıyla- sömürgecilik yaptı. Okyanuslardaki uzak adalardan Afrika içlerine, Ortadoğu’dan Asya steplerine, İngiltere’nin fiilen var olduğu ve kaynaklarını kuruttuğu sayısız coğrafya bulunuyor.
Fakat enteresandır, İngiltere, çekilip gittiği ve kendi haline bıraktığı hiçbir yerde, kötü bir namla anılmıyor. Geçtiğimiz yüzyılın büyük sömürgeci ülkeleri Fransa, İtalya, Belçika ve Almanya’nın Afrika’dan Asya’ya ardında bıraktığı kanlı izlerle kıyaslandığında, eski sömürgelerinde İngiltere’nin hâlâ hayranlıkla izlenmesi, gerçekten düşündürücü. “Beş çayı” âdetinden kriket oyununa, İngilizcenin yaygınlığından Londra’yla sıcak siyasi münasebetlere, İngiltere eski sömürgeleriyle bağını da koparmış değil esasında. Bugün Pakistan’ın dağ köylerinde, yalın ayak medrese öğrencileri kriket oynuyorsa, irkilmemek elde değil.
***
Yaklaşık 30 yıl manda ile yönettiği Filistin’de, yaklaşık 100 yıl koloni olarak sömürdüğü Hindistan’da, yine yaklaşık 100 yıl kaldığı Kıbrıs’ta, İngiltere hep aynı şeyi yaptı: Önce bu bölgeleri derinlemesine etüt ederek sosyolojik haritaları çıkardı. Ardından ittifaklar ve karşı ittifaklar tesis ederek, bunları dönüşümlü olarak destekledi. Nihayet işler sarpa sarınca da, “Ben elimden geleni yaptım, durumlar düzelmedi. Artık siz başınızın çaresine bakın” diyerek geri çekildi. Böylece sömürge topraklarına hem “kendi kendilerine kaderlerini tayin hakkı” vermiş göründü, hem de iyi planlanmış zikzaklarla, problemleri çözmek için sonuna kadar uğraştığı düşüncesini meydana getirdi.
Bize de derin derin okunması ve çalışılması gereken tarihi süreçler kaldı.
Şah’ı hatırlamak
04:004/07/2018, Çarşamba
G: 4/07/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, 1970’lerin başında henüz gücünün doruğundaydı. ABD’nin sınırsız desteğini arkasına almış, petrol gelirleriyle zenginleşmiş ülkesini Ortadoğu siyasetinin vazgeçilmez aktörlerinden biri haline getirmişti. Demir yumruğunu halkın tepesinden kaldırmayan Şah, ülke içinde kabullendirmeye hiç de ihtiyaç duymadığı “siyasi meşruiyet”i dünyaya ilan etmek için, Pers İmparatorluğu’nun kuruluşunun 2500’üncü yılını görkemli bir törenle kutlamaya karar verdi.
Şah’ı hatırlamak
Şah’ı hatırlamak
27 Haziran, Çarşamba
Başkent Tahran’ın 850 kilometre kadar güneydoğusuna düşen Persepolis antik kentinde, Pers İmparatoru Büyük Kuruş’un (Kiruş, Cyrus, Kuroş) anıtmezarının çevresinde düzenlenecek olan kutlamalar için, hazırlıklar bir yıl öncesinden başlamıştı. Hiçbir detay ihmal edilmeyecekti, çünkü 12-14 Ekim 1971’de, bütün dünyanın gözü burada olacaktı.
Öncelikle, dünyanın dört bir yanından törenlere katılacak olan kral, kraliçe, cumhurbaşkanı, başbakan ve diğer yöneticilerin konaklaması için, antik kentin yanı başına 50 adet lüks çadır kuruldu. İnşa sırasında, neredeyse tamamen saf ipek kullanılmıştı. Çalışmalar bittiğinde, harcanan toplam ipeğin miktarı 37 kilometreyi aşıyordu. Çadırdan çok, hepsi ufak birer malikâneyi andıran bu mekânların çevresinde de binlerce ağaçtan oluşan bir orman tesis edildi. Ağaçların dallarında ötecek olan kuşlar bile düşünülmüştü. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden satın alınan 50 bin ötücü kuş, uçaklarla Persepolis’e taşındı. Ne var ki, kuşlar karasal iklimin kuru havası nedeniyle, sadece üç gün yaşayabilecekti.
Törenler sırasında misafirlere ikram edilecek yemeklerin malzemeleri, askeri uçaklarla Paris’ten getirildi. Sadece mutfak gereçlerinin ağırlığı 150 tonu geçerken, Fransa’nın en ünlü aşçılarından bir grup da, yemek pişirmek üzere İran’a çağrılmıştı. Tören için kurulan dev mutfaklarda 18 ton yiyecek hazır bekletiliyordu. Bunlar arasında 2700 kilogram et (koyun, sığır ve domuz), 1280 kilogram tavuk, 150 kilogram da havyar vardı. Yine Fransa’nın en lüks ve pahalı şarap evleri de, koleksiyonlarını Şah’ın emrine vermişti. 12 bin şişe viski, 2500 şişe şampanya, 2000 şişe şarap ve diğer içecekler… Yalnızca bu malzemeler Fransa’dan gelmemişti. Aynı zamanda, yemekleri servis edecek garsonların bütün kıyafetleri, yemek masalarının örtü ve süslemeleri de Paris’in ünlü butiklerine diktirilmişti.
Sadece üç gün devam eden kutlama törenleri için yapılan harcamaların miktarı, 2 milyar İsviçre frangını (günümüz hesabıyla 2 milyar dolar civarında) aşıyordu.
Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve eşi Atıfet Hanım’ın temsil ettiği törenler, sadece 8 yıl sonra büyük bir gürültüyle devrilecek olan Şahlık rejiminin son büyük şovu oldu. İran halkının büyük çoğunluğunun sefalet içinde yaşadığı bir dönemde sahnelenen bu gösteri, Şah’ın halkına olan acımasızlığının ve insanların gerçek gündemlerinden uzaklığının bir işareti olarak hâlâ zikredilir.
***
İran’da bugünlerde devam eden sosyal hareketlenmeyi, protesto gösterilerini ve halkın ekonomik krize gösterdiği reaksiyonu izlerken, Şah’ın adaletsiz yönetimine karşı İranlıların başlattığı ilk ayaklanmaları hatırlamamak mümkün değil. 1979’dan önceki birkaç yılda, İran halkı önce adaletsizliğe ve sömürüye başkaldırmış, ardından Humeyni’nin etkili vaazlarında kendi şikâyetlerinin yansımalarını görerek, “devrim”e giden süreci başlatmıştı. Şah dönemi öylesine bir kötülük simgesi ve mutsuzluk kaynağı idi ki, İranlılar, yeni “kurtarıcı sınıf”ın kimliğine odaklanmak yerine, öncelikle Şah’ı def etmeyi elzem bulmuştu.
Aradan neredeyse 40 yıl geçtikten sonra, İran, yeniden bir kavşak noktasına doğru ilerliyor. Devletin -ekonomik ambargo nedeniyle zaten kısıtlı olan- imkânlarıyla birkaç ülkede birden savaş finanse eden İran derin aklı, bu savaşların bütün yükünü omuzlayan halkın yükselen çığlığını artık bastıramayacağı bir girdaba sürükleniyor. “Amerikan oyunu”, “dış güçlerin fitnesi” gibi açıklamalarla ortadan kaldırılamayacak bir sosyal ve ekonomik patlamanın eli kulağında.
Tarihin tekerrürü ve bu tekerrürden hiç ibret alınmaması enteresan: Şah’a karşı ayaklanmalar da böyle yavaş yavaş başlamıştı. Şah şikâyetlere kulak tıkadıkça olaylar büyümüş, nihayet rejim protestocuların üzerine ateş açmaya başlayınca işler çığırından çıkmıştı. “İslâm Devrimi”nden neredeyse 40 yıl sonra, İran aynı istikamete yönelmiş görünüyor.
***
Mezhepçi ajandaya sahip bir ulus-devlet olarak, İran’ın bölgesel politikaları, devletin çözülüş sürecini hızlandıran etkenlerin başında geliyor. Tahran Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Elahe Kulayi’nin geçtiğimiz günlerde yaptığı bir uyarı, adeta yaşananların fotoğrafını çeken bir tespitti: “Sovyetler Birliği’nin tecrübelerinden ders çıkarmazsak, onların gittiği yola doğru gidiyoruz!”
İran’ın istikrarsızlığa sürüklenmesi ve krize yuvarlanması durumunda, bundan ilk etkilenecek ülke Türkiye’dir. Bu nedenle, İran’da bir kaosun yaşanması, temenni edilecek bir durum değildir.
Ama keşke, İranlı yetkililere, “Gidişat pek hayra alamet görünmüyor. Halk, patlamaya hazır bombaya dönüşmüş durumda. Şah’ın nasıl devrildiğini hatırlayın” diyebileceğimiz bir kanal da mevcut olsa
Uzak vatan
04:007/07/2018, Cumartesi
G: 7/07/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Filistin, Suriye, Mısır gibi çevre coğrafyalarda yaşanan acılar konuşulduğunda, “Neden başka yerlerden söz etmiyorsunuz? Mesela Doğu Türkistan neden gündeminizde yok?” şeklinde bir itiraz dile getiriliyor.
Uzak vatan
Uzak vatan
30 Haziran, Cumartesi
Derdi düpedüz acı yarıştırmak ve siyasi mevzi kazanmak olan birtakım kötü niyetlileri kenara koyarsak, bu aslında bir gerçeğin ifadesi. Daha yakındaki ve daha yanımızdaki acıların gündemimize daha fazla girdiği doğru. Gözden ırak olanın gönülden de ırak oluşu şeklinde de tarif edebiliriz belki bunu.
İslâm coğrafyasının farklı noktalarındaki farklı acıların canımızı ne derecede yaktığını gözlemlerken, tavırlarımızda iki unsurun özellikle belirleyici olduğunu fark ettim: Birincisi, yukarıda dile getirdiğim yakınlık-uzaklık durumu. İkincisi de, Osmanlı İmparatorluğu’nun o bölgelerle tarihteki ilişkisi. Osmanlı’nın yönetmediği veya siyasi alaka içinde bulunmadığı coğrafyalara ilgimiz de zayıf kalıyor. Zamanında yönettiğimiz yerlere bakışımız sıcak; bunda da “Bizden sonra emaneti nasıl zayi ettiler”in sağlamasını yapma çabası baskın görünüyor.
İşte tam bu noktadan Doğu Türkistan’a bakınca, hem uzaklığı hem de tarihsel anlamda bizimle siyasal bağlarının bulunmayışı, oralarda yaşananların gündemimize girememesine, girse de uzun süre kalamamasına yol açıyor, diye düşünüyorum. Şu anda İslâmî ve insanî açıdan dünyanın belki de hiçbir yeriyle kıyas edilemeyecek bir baskı ortamının yaşandığı Doğu Türkistan, böylece zihinlerimizde ve kalplerimizde yer işgal edemiyor.
***
Devasa bir Türkistan coğrafyasının doğu yakasını teşkil ettiği için bu isimle anılan Doğu Türkistan, 1884’te Çin tarafından işgalinden bu yana huzursuzluğu sürmüş bir bölge. “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti” ve “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” adıyla kurulan bağımsız yapıların 1938 ve 1949’da ortadan kaldırılmasından bu yana, Uygur Türklerinin üzerinde baskılar da gün geçtikçe yoğunlaşmış.
1976’da Çin Komünist Partisi’nin kurucusu Mao Zedong’un ölümüyle birlikte, parti ve ülke içinde patlak veren çatışma, Doğu Türkistan’ın kısa süreli bir rahatlama yaşamasına yol açtı. Eski düzenin devamını savunanların Mao’nun karısı Jiang Qing’in arkasında toplandığı çatışmadan, ılımlı kanadın lideri Deng Şiaoping galip çıktı. Deng’in yönetimi tamamen eline aldığı 1978’den Tiananmen Meydanı olaylarının yaşandığı 1989’a kadar geçen süre, Doğu Türkistan için kelimenin tam manasıyla bir bahar dönemidir.
Özellikle din, dil ve kültür alanında büyük bir serbestliğin yaşandığı bu 10 yıllık sürede, Doğu Türkistanlılar, önceki dönemlerin baskı ve acılarını unutacakları bir rahatlığa kavuştu. Tiananmen Meydanı’nda yaşanan başkaldırı ise, Çin yönetiminin yeniden Doğu Türkistan’ı zapturapt altına almasına yol açtı. O zamandan günümüze, yaklaşık 30 yıllık sürede, bu baskı her geçen gün daha da ağırlaştırıldı.
İbadet hakkının kısıtlanmasından kültürel değişim için gençlerin “eğitim kamplarına” kapatılmasına, ticaret ve seyahate getirilen engellemelerden başörtüsü ve sakala koyulan yasaklara, Doğu Türkistan bölgesi, Çin yönetimi tarafından bugün adeta bir ortaçağ karanlığına sürüklenmeye çalışılıyor. Doğu Türkistan’ın bir daha bağımsızlık rüyası görmemesi ve Çin’e kayıtsız-şartsız itaati için, Pekin yönetimi Uygur Türklerinin dinî ve kültürel kodlarını tamamen silmek ve onların benliğini yeniden inşa etmek peşinde.
***
Çin’in neden Doğu Türkistan’ı böylesine baskı altında tuttuğu sorusunu sorduğumuzda, karşımıza bölgenin stratejik konumu, yeraltı zenginlikleri ve insan kaynağı çıkıyor. Çin, böylesine önemli bir bölgeyi elinden kaçırmak istemiyor. Doğu Türkistan halkını tamamen katledemeyeceğine göre, onları kendisine itaatkâr kılmak ve böylece bölgedeki kontrolünü sürdürmek stratejisini uyguluyor.
Doğu Türkistan’da Uygur Türklerinin yaşadığı sıkıntıları ve zulümleri öne çıkaran haber kaynaklarının ABD ve Avrupa merkezli oluşu da bilhassa dikkat çekici. Bunların dertleri elbette Müslümanların başına gelenler değil. Doğu Türkistan’daki mezalim üzerinden, Çin’e gol atmak ve bu stratejik bölgeyi tek başına kontrol etmesinin önüne geçmek. Dertleri bu.
İşin en acı tarafı: Doğu Türkistan’da yaşanan zulümler de gerçek, Batılı ajansların bu zulümleri öne çıkarıp gözümüzün içine sokarken bambaşka ajandalar peşinde koştukları da. Müslümanlar, asla kendilerinin lehine adım atmayacak olan bu iki blok arasında preslenmiş vaziyetteler.
“Doğu Türkistan Davası”nı dünya mahfillerinde seslendiren ve en önde görünenlerin birçoğunun ABD ve Avrupa tarafından kollanıyor oluşu da, Doğu Türkistan meselesinin bir başka acı tarafı. Ürümçi’de, Kaşgar’da, Aksu’da gözlerinde yaşlarla kurtuluş bekleyen Uygurlar, kendilerini siyasi hesaplara malzeme yapmış dünya devlerinin insafına kalmış durumdalar.
***
Doğu Türkistan meselesi, İslâm dünyasının kendi meselelerini kendi kendine tartışamadığını gösteren yeni bir örnek; konuya dâhil olanların da suret-i haktan görünüp Müslümanlardan önce kendi çıkarlarının peşine düştüğü bir ihmal alanı maalesef. Tıpkı Suriye, Yemen, Irak ve başka coğrafyalar gibi…
Afrika Boynuzu’nda hedef Türkiye
04:0011/07/2018, Çarşamba
G: 11/07/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Somali, Cibuti, Etiyopya ve Eritre’den oluşan “Afrika Boynuzu”, geçtiğimiz yüzyılda birbirinden sancılı dönemlere şahitlik etti. 1936’da “İtalyan Doğu Afrikası” adıyla geniş bir federasyona dönüştürülen bölge, 1941’de İngilizler tarafından işgal edildi.
Afrika Boynuzu’nda hedef Türkiye
Afrika Boynuzu’nda hedef Türkiye
4 Temmuz, Çarşamba
İngiltere, özellikle Etiyopya’da İtalyanlara karşı “tercih edilen yabancı” konumunda olsa da, İngiliz işgali de Afrika Boynuzu’na barış ve sükûnet getirmedi. 1952’de Etiyopya’ya bağımsızlığın verilmesine önayak olan İngiltere, başka birçok coğrafyada yaptığı gibi, “potansiyel sorunlu” bir bölgeyi bu ülkeye bağlayarak geri çekildi: Eritre.
Siyasi, ekonomik ve etnik rekabet nedeniyle hep gerilimli bir ilişki içinde olan Etiyopya ile Eritre arasındaki güven bunalımı, 1991’de Eritre’nin bağımsızlığını ilân etmesiyle zirveye tırmandı. 1993 referandumuyla resmiyet kazanan bu ilân, sonrasında tarafları kanlı bir savaşa sürükleyecek bir çatışma sürecinin de başlangıcı oldu.
6 Mayıs 1998 günü, Etiyopya-Eritre sınırında yer alan 1600 nüfuslu Badme kasabasında ilk silahlar patladığında, dönemin Etiyopya Başbakanı Meles Zenawi, bölgedeki durumu “1914’ün Saraybosna’sı gibi. Ateşi yakacak bir kıvılcım bekleniyordu” ifadesiyle özetlemişti. Etiyopya askerlerinin Badme’deki Eritre askerlerine ateş açmasıyla patlak veren çatışmalar, birkaç ay içinde geniş kapsamlı bir savaşa dönüştü. En az 80 bin kişinin hayatını kaybettiği, 500 bin kişinin de yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kaldığı savaş, 2000 yılında imzalanan Cezayir Anlaşması ile resmen sona erdi. Ancak Etiyopya’nın Badme ve çevresinde hak iddia etmeyi sürdürmesi, anlaşmanın yürürlüğe konmasının önündeki en büyük engel olarak kaldı.
1998’den bu yana neredeyse kesintisiz devam eden savaş hali nedeniyle, Etiyopya-Eritre çatışması, “Afrika’nın en uzun savaşı” olarak kayıtlara geçti.
Tüm bu türbülanslı yakın tarihin üzerine, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Eritre’nin başkenti Asmara’ya düzenlediği ziyaretin ardından iki gün önce bir açıklama yaptı. İki ülke arasındaki savaş halinin artık sona erdiğini dile getiren Ahmed, hem diplomatik hem de ticari ilişkilerin hızla normalleştirileceğini duyurdu. Başbakan Ahmed, “Yeni bir barış ve dostluk dönemi başladı. Çatışma Etiyopya’ya da Eritre’ye de herhangi bir şey kazandırmadı. Öncelikle fakirliği ortadan kaldırmak için, el ele vermemiz gerekiyor” dedi.
Sadece Afrika’nın değil, aynı zamanda dünyanın da en kritik coğrafyalarından birinde, 20 yıldır devam eden bir savaş, nasıl böyle hemencecik sona erdi? Taraflar barışmaya çoktan hazırdı da, şartlar mı yeni oluştu? Yoksa, üçüncü taraf olarak bazı ülke ve ülkeler devreye girdi de, bölgesel bir dizayn için adım mı atılıyor?
Bu sorulara doğruya en yakın cevabı verebilmek için, son aylarda yayımlanan, içinde Etiyopya ve Eritre’nin geçtiği bazı haberlere odaklanalım.
Örneğin, nisan ve mayıs aylarında çıkan bazı haberlerde, İsrail’in Etiyopya’ya özel bir ilgi gösterdiğine şahit oluyoruz. Arka arkaya ülkeyi ziyaret eden İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şaked ve İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin, başkent Addis Ababa’da en üst düzeyde ağırlandılar. İmzalanan anlaşmalardan karşılıklı övgülere, iki ülke arasındaki münasebetlerin stratejik bir noktaya ulaştığı görülüyordu.
Geçtiğimiz ay, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Merkez Bankası’nın Etiyopya’ya yaptığı ekonomik yardımın ayrıntıları basında yer aldı. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in Addis Ababa ziyaretinden hemen önce açıklanan yardımın tutarı 3 milyar dolardı. Bunun bir milyar doları nakit kredi, kalanı ise büyük boyutlu yatırımlar şeklindeydi.
Ondan önce, Mısır kabinesinin, Eritre’deki enerji yatırımlarına dair haberlerini de okumak mümkün. Eritre’nin çeşitli noktalarında dört enerji santrali kurulmasını onaylayan Mısır yönetimi, Afrika Boynuzu’ndaki etkinliğini böylece daha da artıracağının sinyallerini veriyordu.
Ancak tüm bunlardan çok daha enteresan ve dikkat çekici bir haber, bu yılın başında, 4 Ocak’ta Arap basınında yer almış. Şark gazetesinin yayımladığı ve henüz kimse tarafından yalanlanmayan habere göre, BAE ve Mısır’ın ortak koordine ettiği bir silahlı birlik, Eritre’de konuşlandırılmış. Söz konusu askeri hareketliliğin sebebi “Sudan ve Darfur’daki karmaşa” olarak açıklansa da, bölgede şu anda herhangi bir çatışma görünmüyor.
Parçaları birleştirdiğimizde, Etiyopya ve Eritre’nin dışarıdan müdahaleyle, bölgesel dizayn uğruna ve bir hedef için barıştırıldığı sonucuna ulaşmak zor değil. Hazinelere pompalanan sıcak para, vaat edilen siyasal istikrar süreçleri, devlet yapılarının güçlendirilmesi, kurulan askeri üsler gibi birçok unsur, buna işaret ediyor.
Ortadoğu’nun başka bölgelerinde de müttefik şeklinde karşımıza çıkan BAE-Mısır-İsrail üçlüsünün Afrika Boynuzu için ön gördüğü çerçeve içinde Türkiye’ye yer yok. Türkiye’nin Somali, Cibuti ve Sudan’da hiç olmadığı kadar etkinliğini artırdığı bir dönemde, troykanın Etiyopya ve Eritre’yi Türkiye’ye karşı markaja alması gayet doğal, kendileri açısından da zorunlu. Bu siyasal projenin somut göstergelerine önümüzdeki aylarda daha sık rastlayacağız.
Yoksa, tam da böyle mi oldu?
04:0014/07/2018, Cumartesi
G: 14/07/2018, Cumartesi
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz günlerde, bir kitap değerlendirme toplantısındaydık arkadaşlarla. Kudüs, Filistin, İslâm dünyası ve genel ahvalimize dair hasbihal ederken, ortamdakilerden biri, “Aklıma takılan bir şey var. İsrail gerçekten söylendiği kadar güçlü mü? Bu devletin hiç mi zaafı ve kör noktası yok? Müslümanlar olarak, İsrail’in gücünü ve etkinliğini biraz abartıyor olabilir miyiz?” minvalinde bir soru sordu.
Yoksa, tam da böyle mi oldu?
Yoksa, tam da böyle mi oldu?
7 Temmuz, Cumartesi
Bu önemli ve hayati sorunun cevabını verebilmek için, oldukça geniş bir çerçeve çizmem gerekti:
Sadece İsrail değil, genel anlamda Batı dünyasıyla ilgili, biz Müslümanların zihinlerinde epey bir birikim var. Karşımızdaki cepheyi yekpare bir düşman olarak tasavvur ederken, bu düşmanın bizim her şeyimizi bildiğini, İslâm dünyasındaki bütün olayları en ince ayrıntısına kadar planladığını, onlar istemezse buralarda hiçbir şeyin olamayacağını, olan her şeyin de ancak onların müsaadesi ve yönlendirmesiyle olabileceğini düşünüyoruz. En azından, kâhir ekseriyetin tasavvuru bu yönde.
Arap Baharı’nı böyle okuduk. “Her şeyi onlar planladı” dedik. Yerel faktörleri ve halkların şikâyetçi olduğu noktaları göz önüne almadık. İslâm coğrafyasındaki bütün hareketliliklerin ana müsebbibi olarak Batı’yı (bu arada elbette İsrail’i de) işaret ederken, bu toprakların insanlarının iradesini yok sayma hatasına düştüğümüzü de göremedik.
Sadece bugünü değil, Osmanlı’nın yıkılışını bile böyle değerlendirdik. “İngilizler yaptı” deyip özetleyiverdik koca imparatorluğun dağılışını. Bizden bir sorumlu bulmak gerektiğindeyse, suçu Araplara yıkıp geçtik.
Herhangi bir olayda, suçluyu hemen hazır ettik. Minicik bir kasabada seçim kaybetsek, “Siyonistlerin oyunu” bahanesini heybemizden çıkardık. Şirketlerimiz iflas etse, suçu “dış mihraklar”a bulduk. Bütün iyilikleri ve güzellikleri kendi başarı hanemize yazarken, kötülükleri ve terslikleri yabancılara havale edip işin içinden çıktık.
Dış mihrakların, Batı’nın ve İsrail’in İslâm coğrafyasıyla ilgili elbette planları, programları, projeleri var. Gizli-açık, zaten bu ajandalarını uygulamak üzere adımlar atıyorlar, önlemler alıyorlar. Gördüğümüz ve görmediğimiz halde hissettiğimiz sayısız işaret, durumu ortaya koyuyor.
Ancak her şeyi onlara yıktığımızda ve her türlü hareketlenmede aktör olarak onları gösterdiğimizde, önümüze şöyle iki tehlike çıkıyor:
Birincisi, az evvel işaret ettiğim gibi, “Peki, bütün bunlar olurken, Müslümanlar ne yapıyordu? Aklı başında kimse çıkmadı mı? Neden hep onların dediği oldu? Sonuca etki edecek hiç mi davranışımız, hazırlığımız yoktu?” sorusu havada kalıyor.
İkinci daha önemli bir tehlikeyse, bu tasavvurun, Müslümanlar olarak iman ettiğimiz “ilahi takdir ve hikmet” boyutunu yok sayması. Her şeyi Batı, İsrail, ABD vs. planlıyorsa ve milim şaşmadan hep onların dediği oluyorsa, iman ettiğimiz “ilahi müdahale” hiç gerçekleşmiyor mu? Takdir, kader, tarih ve coğrafyada ilahi tasarruf gibi konular, artık tamamen mazide mi kaldı?
Düşmanın hilelerinden elbette haberdar olacağız. Gözümüzü kapatmak, hileleri yok saymak, her şeyin kendi kendine yaşandığını zannetmek, makul ve mantıklı değil. Ama bunun tam öbür ucuna savrulup, Müslümanların irade ve birikimlerini yok sayarak ipleri tamamen Batı’nın ve batılın eline teslim eden bezgin bakış da büyük bir tehlike. Müslüman denge insanıdır. Bu konuda da denge ve itidalli düşünmek şart.
Her şeyi karşı tarafa ihale ve havale etmenin, bizleri özeleştiri, çok çalışma, hataları düzeltme ve tarihten ders alma külfetlerinden kurtardığı doğru. Fakat kurtulmaya çalıştığımız bu külfetler, aslında başarının ve zaferin de altın anahtarları konumunda.
***
Bu sohbetin ve soru-cevabın hemen akabinde, şu malum sapkın güruhun liderinin enselendiği haberi geldi. Gözlerimizin önünde gerçekleşen onca rezaletin ardından, gözaltına alınmasını ve liderlik ettiği grubun hedefe konmasını “İngilizlerin oyunu” olarak açıklaması, yukarıdaki hasbihalimizin de özeti yerine geçti.
Malum güruhu, 1990’larda bilhassa Yahudilik ve Masonluk hakkındaki yayınlarıyla tanıdık. Türkiye’de hemen her eve giren o kitaplarda çizilen portre, “Dünyayı yöneten, kendisinden habersiz kuş uçmayan, İslâm coğrafyasını parsel parsel planlayan, her şeye kadir bir İsrail” çerçevesiydi. Sözde “büyük oyun”a karşı bizleri uyaran tüm o kitaplar, okunup bitirildiğinde aslında “Bize bir şey yaptırmazlar. Adamlar dünyanın tek hâkimi” düşüncesini Müslümanların kafalarında kökleştirmekten başka bir şey yapmıyordu. “Her olayın altından İsrail ve Yahudi çıkar” cümlesiyle de özetleyebileceğimiz bu mantık, “Dünya düzeni ve Yahudiler” ana fikirli yazı, konuşma ve sloganlarla, beynimize iyice kazındı.
İsrail yönetiminin ve Siyonizm’in ağababalarının yerinde olsam, her şeyi Siyonistlere bağlayan ve dünyada Siyonistlerin mutlak hakimiyetinin olduğunu savunan kitapları, en lüks şekilde bizzat basar ve bütün İslâm ülkelerinde bedava dağıtırdım. Tek kurşun atmadan, Müslüman zihinleri teslim almanın en kısa yolu.
Yoksa şahit olduğumuz şey, tam da bu muydu?
Yarayı iyileştirmek
04:0018/07/2018, Çarşamba
G: 18/07/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bağdat, günlerdir bu törene hazırlanıyordu. İngilizlerin Irak Yüksek Komiseri Sir Percy Cox, beraberindeki bölge uzmanı ve diplomatlarla birlikte, törenin bütün ayrıntılarının kusursuz olmasına çalışıyordu. Davetliler listesi defalarca gözden geçirildi, ısrarlı provalar günler öncesinden başlatıldı, oturma düzeninden konuşma sırasına her şey usulüne uygun şekilde düzenlendi.
Yarayı iyileştirmek
Yarayı iyileştirmek
11 Temmuz, Çarşamba
Törene böylesine özenilmesi sebepsiz değildi elbette. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından, Irak isimli bir ülke oluşturulmuş; bu ülkenin başına da “kral” sıfatıyla Şerif Hüseyin’in oğullarından Emir Faysal’ın oturtulmasına karar verilmişti. Yüksek Komiser Cox, Faysal’ın kral olarak atanması sürecinde, İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın Ortadoğu Dairesi’yle yıpratıcı bir didişmeye girişmek durumunda kalmıştı. Bakanlık içindeki klik çatışması nedeniyle, Irak konusunda acele etmemek gerektiği fikri daha ağır basıyordu. Oysa Cox, “yeni bir süreç” başlatmak için en doğru zaman olduğu kanaatindeydi. Irak’ı ve diğer bölge ülkelerini sokak sokak tanıyan tecrübeli ajan Gertrude Bell kendisinden yana olmasa, belki de Irak projesi hiç hayata geçmeyebilirdi.
23 Ağustos 1921 Salı sabahı, saat tam 06.00’da (cehennemi andıran yaz sıcağının etkisinden kaçınma adına bu saat seçilmişti), Bağdat’taki devasa Osmanlı kışlasında taç giyme töreni başladı. Davetliler kışlanın geniş avlusunda, kendilerine ayrılan bölümde yerlerini almıştı. Yerden yaklaşık bir metre yükseklikte bir sahne hazırlanmış, Faysal’ın tahtı da sahnenin tam ortasına konmuştu. Yeni ülkenin yeni kralı tahtında mahcup şekilde otururken, filmin senaristleri Sir Percy Cox, Faysal’ın danışmanı olarak atanan İngiliz diplomat Kinahan Cornwallis ve İngilizlerin Irak orduları genel komutanı General James Aylmer Haldane de onun etrafını sarmıştı. Sahnede, Faysal dışında iki Arap daha vardı: Sarayın protokol müdürlüğüne getirilen Tahsin Kadri ve dönemin Bağdat’ında en yüksek Sünnî din adamı olan Şeyh Abdurrahman en-Nakîb.
Başrollerdeki tek kadın, Gertrude Bell ise, sahneye çıkmak yerine bu manzarayı daha gerilerden izlemeyi tercih etmişti. Günlüğüne şöyle yazacaktı daha sonra: “Bugün çok yoruldum. Bir kral yaratmak gerçekten çok yorucu bir iş!”
Faysal yeminini ederek göreve başlarken, İngilizler için Ortadoğu’da bir kale daha sağlamlaştırılmış olacak; Irak’ın halkı içinse önlerinde, çilelerle ve acılarla dolu uzun bir sayfa açılacaktı. Arka arkaya bombardımanlar, askeri darbeler, katliamlar, yabancı müdahaleleri, bölgesel savaşlar, ambargolar, fakirlik ve mezhep çatışmalarıyla geçecek olan, upuzun bir sayfa hem de… Hiç tanımadıkları bir ülkenin yönetimine tayin edilen Faysal ve şürekâsı da, 14 Temmuz 1958’deki kanlı darbeye kadar, ülkede İngilizler adına nöbet tutacaktı.
***
Irak’ta günlerdir devam eden protesto gösterilerini izlerken, kuruluşundan itibaren ülkenin sancılı yakın tarihini hatıra getirmemek imkânsız. Üzerinde yaşadıkları toprakların bir gün aniden müstakil bir “krallık” ilan edildiğini gören Iraklılar, bilahare bu krallığın yıkılışına şahitlik ettiler. Krallığın yıkılışından sonra ipleri ele alan askerlerin birbiri arasındaki kavga ve çatışmalar da, ardından gelen yabancı işgalleri de, büyük ölçüde Irak halkının kendi iradesinden ve müdahalesinden bağımsız gerçekleşmişti. Iraklılar, adeta pasif birer piyon gibi, geçtiğimiz yüz yılı her gelişmeden etkilenerek ama gidişata da müdahale edemeyerek yaşadılar.
Yaklaşık iki haftadır, ülkenin petrol zengini güney bölgelerinde yaşanan protesto gösterilerinde halkın en temel talebi, ekonomik sıkıntılarının halledilmesi. Ayaklarının altından kayıp giden zenginliği ve refahı gördükçe, kendilerine ayrılmayan paylara da daha fazla öfkeleniyorlar. Ki gayet de haklılar.
Gösterilerin en dikkat çekici yanlarından biri, İran’ın Irak üzerindeki hegemonyasının da hedef alınıyor oluşu. Aynı duruma, İran içindeki gösterilerde şahit olmak da mümkün. Dini ve siyasi liderlerin portrelerinin ateşe verildiği ve insanların gündelik ihtiyaçların karşılanmasını talep ettiği huzursuzluğun gösterdiği en net tablo şu: İran, mezhep aidiyetlerini kaşıyarak bugüne kadar sürdürdüğü bölgesel politikalarını, insanlara kabul ettirmekte artık zorlanıyor. Öfkenin sebebi olan sıkıntılar ortadan kaldırılmadığı takdirde, bir süre sonra sokaklar tamamen kontrolden çıkacaktır.
***
Tarihi ve coğrafyayı dikkatle izleyenlerin gözünden kaçmıyordur muhakkak:
İyileştirilmeyen, sadece pansumanlanıp üzeri kapatılan yaralar, bir müddet sonra yeniden iltihap topluyor. Şartlar oluştuğunda da, o iltihap patlayıp çevreye yayılıyor.
IŞİD’in ortaya çıktığı toprakların, İslâm tarihinde Haricîlerin faaliyet gösterdiği bölgelerle neredeyse birebir aynı oluşu, kesinlikle tesadüf değildi. İran’da 1979’da Şah’ı deviren halkın, Şah’ın gidişini hızlandıran şartlar yeniden oluştuğu için tekrar sokaklara dökülmesi de tesadüf değil. Tıpkı, normalde bir ülke bile değilken etrafı çevrilip ülke haline getirilen Irak’ta, birbiriyle belki de aynı sınırlar içinde yaşaması tahayyül edilmeyecek milletlerin yaklaşık 100 yıldır sürekli bir boğuşmanın içinden çıkamayışının da tesadüf olmaması gibi…
Tarihin söylediği
04:0021/07/2018, Cumartesi
G: 21/07/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hârun Reşîd, 786 yılında Abbâsîlerin beşinci halifesi olarak tahta çıktığında henüz 22 yaşındaydı. Ağabeyi Hâdi’nin annesi Hayzüran ile giriştiği kanlı iktidar mücadelesi devleti yıpratmış, hilâfet merkezi Bağdat’ta ciddi bir kaos ortamı meydana gelmişti.
Usulsüz kart kullanımına dava
Usulsüz kart kullanımına dava
8 Temmuz, Çarşamba
İşe devletin itibarını iade etmek ve halka güven vermekle başlayan Hârun Reşîd, bunu yaparken, kudretli vezir ailesi Bermekîlerden de büyük yardım aldı. Abbâsilerin ilk halifesi Ebu’l-Abbâs’ın emrinde kritik makamlarda yer alan ailenin ilk üyesi Hâlid bin Bermek, ikinci halife Mansûr ve üçüncü halife Mehdî dönemlerinde resmen adı konmasa da başvezir olarak görev yapmıştı.
781’de ölen Hâlid bin Bermek’in yerini alan oğlu Yahya, Hârun’un yetişmesinde pay sahibiydi. Yahya bin Hâlid’in oğulları Fadl ve Cafer de babaları ve dedeleri gibi devletin en üst kademelerinde makam sahibi oldular.
Hârun Reşîd, iktidarını sağlamlaştırırken kendilerinden çok istifade ettiği Bermekîlerin, devlet içinde devlet olmaya başladıklarını fark etti. Bürokrasiyi ve maliyeyi tamamen kontrolleri altına alan aile üyeleri, diledikleri gibi tasarrufta bulunuyor, halifenin kararlarını tam anlamıyla uygulamıyor, hatta bazen Hârun Reşîd’in emrinin aksine uygulamalara imza atıyorlardı. Bir defasında, Hârun Reşîd’in hapsedilmesini emrettiği bir yönetim muhalifinin Bermekîlerin emriyle hapisten serbest bırakılması ve Bağdat dışına çıkışının da bizzat aile tarafından organize edilmesi, halife açısından bardağı taşıran son damla oldu.
Hârun nihayet 803 yılında, yani yaklaşık 17 yıl boyunca Bermekîlerle çalıştıktan ve onların devlet içinde oluşturdukları paralel yapılanmayı bütün çıplaklığıyla gözlemledikten sonra tasfiye operasyonu için düğmeye bastı. Hızlı bir şekilde ailenin üst düzey isimleri hapsedildi, mallarına da el konuldu.
Tarih kaynaklarında, Bermekîlerin, halifenin eşlerinin hizmetçi seçimine bile müdahil oldukları, devletin kılcal damarlarına kadar sızdıkları için saray içindeki birçok entrikayı da bizzat uyguladıkları anlatılır. Dönem şairlerinin Bermekî ailesi hakkında bize aktardığı önemli tanıklıklardan biri de, aile bireylerinin hiçbir şekilde halifeye ya da başka bir kuruma hesap vermemesinin sıradan halkta büyük rahatsızlık yarattığı hususudur.
Devletin kuruluş aşamasında çok önemli hizmetler yapan, ardından ilk halifeler dönemindeki fetihlere katılan, ülkede istikrarın ve güven ortamının tesisinde büyük emeği geçen kudretli Bermekî ailesi, daha sonra devletin başı durumundaki halifeyle güç yarıştırmaya kalkışınca, mecburen tasfiye edilmiştir. Tarih kitaplarında, Bermekîlerin, durmaları gereken sınırın çok ötesine geçerek, kendilerini o makama getiren devlet başkanına kafa tutmak suretiyle devletin gücünü zayıflattığına dair yorumlar yer alır.
Ülke içinde olması gerekenin çok üzerinde güçlenen ve pratikte de gücünün çok üzerinde inisiyatif kullanmaya alışan bir grubun, resmen itaat etmesi gereken siyasi iradenin tasarruflarını beğenmemek bir yana, ona karşı alternatifler geliştirerek bunları uygulamaya kalkışması, Hârun Reşîd tarafından oyunu kuralına göre oynamamak ve kendi otoritesine meydan okumak olarak algılanmıştır. Dönemin şartları içinde değerlendirildiğinde, imparatorluğun selameti ve devletin istikameti için Hârun’un Bermekîleri tasfiye etmekten başka çaresi yoktu, denilebilir.
Abbâsîler İmparatorluğu devrinde yaşanan en dikkat çekici hadiselerinden biri olan bu tasfiye süreci, benzer şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nda da tekrarlanmıştır. Osmanlı’da Abbâsîler’deki Bermekîlerin yerini alan aile, İznik kökenli Çandarlılardır. Sultan Birinci Murad döneminden itibaren, devlete büyük hizmetleri dokunan, güçleri hızla saray koridorlarına kadar yayılan, özellikle Fetret Devri’nde hükümdarlar kadar güçlenen aile, Sultan II. Mehmed (Fatih) tahta çıktığında Halil Paşa tarafından temsil edilmekteydi.
II. Mehmed’in babası II. Murad’ın has adamı olan Çandarlı Halil Paşa, ‘çocuk’ denecek yaşta tahta oturan genç şehzadeye ısınamamıştı. Mehmed’in lalası Zağanos Paşa’yla aralarındaki çekişmenin de etkisinin bulunduğu bu soğukluk, padişah İstanbul’u fethetme kararı aldığında zirveye çıkarak açık bir çatışmaya dönüştü. Çandarlı Halil Paşa, zamansız bulduğu bu girişimi hem eleştiriyor, hem de kararın uygulanmaması için lobi yapıyordu. Kimi kaynaklarda kendisi hakkında dile getirilen “Bizans’ın adamı” türünden yakıştırmalar muhtemelen abartı, ancak Halil Paşa’nın bütün gücüyle padişahın emrinin tersine çalıştığı da muhakkak. Neticede fetih gerçekleşti, kavganın kaybeden tarafı Halil Paşa oldu.
***
Doğruydu-yanlıştı, haklıydı-haksızdı tartışmaları bir yana, -her ne çapta olursa olsun- iktidarın ve siyasetin tabiatı böyledir. Kendisine rağmen oluşan gölge güç odaklarına müsaade etmez, onları kontrol altında tutmak ister; gücü yettiğinde de alternatifleri devreden çıkarıp yoluna devam eder. O alternatifler, mevcudu ortadan kaldıracak kadar güçlendiğinde ise, bu defa iktidar el değiştirir. Bu, tarihin bize öğrettiği çok önemli bir derstir.
(Yukarıdaki yazının ilk bölümü, yaklaşık 6 yıl önce yazılmış, dar bir çevrede paylaşılmıştı. Tarihi, günümüzü ve geleceği okurken bazı temel prensipleri göz önünde tutma bağlamında, yeniden hatırlatma zarureti hasıl oldu.)
Hatice Anne
04:0025/07/2018, Çarşamba
G: 25/07/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Srebrenitsa Çarşı Camii’nde hüzünlü bir tören var bugün. 1995’in yazında şahit olduğu o büyük acıyı metanetle göğüsleyen ve adalet için başlattığı mücadeleyi son nefesine kadar ısrarla sürdüren dağ gibi bir kadın, ebediyete uğurlanıyor: Hatice Mehmedoviç.
Hatice Anne
Hatice Anne
18 Temmuz, Çarşamba
Yıllar önce, yeşil renkli yüzlerce tabutun orta yerinde, başında bembeyaz örtüsüyle otururken tanıdı onu dünya. Bu kareyle, adeta soykırım kurbanlarının sembolüne dönüştü. Gözlerindeki derin keder, ölenlerin hepsi için ayrı ayrı canının yandığını gösteriyordu. Ama elbette en çok da eşi, iki oğlu ve kardeşi için.
Hatice Mehmedoviç, 44 yaşındaki eşi Abdullah’tan ve oğulları Almir’le (18) Azmir’den (21) ayrılıp, kadınları ve küçük çocukları Tuzla’ya götürecek otobüse binerken, onları bir daha göremeyeceğini aklına bile getirmemişti. “Birkaç gün idare ederiz, sonra kavuşuruz” diye düşünüyordu, bir taraftan da “İnşallah çok fazla sıkıntı çekmezler” diye dualar ederek… Ama akıbet başka türlü tecelli etti: Eşi ve oğulları, bu vedadan kısa süre sonra, Sırp çeteler tarafından elleri arkalarından bağlanarak kurşuna dizildiler. Acı haber Hatice Mehmedoviç’e ulaştığında, kendisi gibi binlerce Boşnak kadın zaten benzer haberleri çoktan almaya başlamıştı. Mehmedoviç’in erkek kardeşi ve çok sayıda akrabası da aynı şekilde Sırplarca katledilmişti.
Sabır ve gözyaşı dolu bir bekleyişin ardından, Abdullah ve Almir’in cenazesi, 2007 yılında bir toplu mezarda bulundu. O yılın 11 Temmuz’undaki toplu defin töreninde canlarını toprağa veren Hatice Mehmedoviç, büyük oğlu Azmir’in cesedinin bulunması için üç yıl daha bekleyecekti. Nihayet, Azmir’in vücudundan geri kalanlar da bir toplu mezarda, 2010’da tespit edildi. Oğlunun cenazesini, giydiği kot pantolonun kemer parçasından teşhis etmişti Mehmedoviç. Ama Azmir’in sadece bacak kemikleri ve sol kol kemiği mevcuttu. Başı ve bedeninin diğer kısımlarına rastlanmamıştı. Hatice Mehmedoviç, “Ben oğlumu böyle doğurmadım, böyle gömemem” diyerek, cenazeyi defnettirmedi bir süre. Ancak kendisine, toplu mezarlara katliamdan sonra sönmemiş kireç döküldüğü için, diğer kemikleri bulmasının imkânsız olduğu söylenince, defne razı olmak durumunda kaldı.
Hatice Mehmedoviç, kendisiyle yapılan bir röportajda, eşi ve oğullarından ayrılışını şöyle anlatmıştı:
“Onları Tuzla orman yoluna uğurlarken, sadece 3-4 gün ayrı kalacağımızı zannediyordum. Ama bu hasret artık bir ömür boyu sürecek. Ayrılırken bana sımsıkı sarılan küçük oğlum Almir’in kollarını hâlâ boynumda hissediyorum. Benim nereye gittiğimi görmemek için elleriyle gözlerini kapattı ve ayrılana kadar da açmadı. Her yeni gün, onların sağ olduklarına dair güzel bir haber gelecek diye uyanıyordum, fakat artık bu ümit de yok. Ben inançlı bir insanım. Hepimiz, kıyamette yargılanacağız. Bu katillerden o zaman hesap soracağım. Ben de çocuklarıma cennette kavuşacağım.”
Savaştan sonra bir süre Tuzla’da yaşayan Hatice Mehmedoviç, kurbanların defnedildiği Potoçari Şehitliği’nin inşasından sonra, Srebrenitsa’ya döndü. Savaşta bırakıp gitmek zorunda kaldığı evine Sırplar yerleşmişti. Uzun ve çetin bir mücadelenin ardından, evini geri almayı başardı. Evi, hâlâ ona çocuklarını anlatan hatıralarla doluydu. Küçük oğlu Almir’in ilkokula giderken diktiği üç çam ağacı, bahçede duruyordu. Yine onun çitlere adını kazıdığı harfler bile…
Hayatını bu şekilde düzene koyduktan sonra -ne kadar olabilirse-, kendisi gibi şehit yakını kadınlarla birlikte harekete geçen Hatice Mehmedoviç, “Srebrenitsa Anneleri Derneği”ni kurdu. “Rövanş değil, adalet istiyoruz” sloganıyla yola çıkan dernek, bir yandan kayıp cenazelerle ilgili işlemleri takip ederken, diğer yandan da soykırım sorumlularının adalet önüne çıkarılmasının mücadelesini sürdürdü.
Hatice Mehmedoviç’i akranlarından ve benzerlerinden ayıran belki de en önemli husus, cesareti ve metanetiydi. 2010’daki anma törenlerinde, Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç’in karşısına dikilip, katliamın sorumlularının bulunmasını istemesi, bunun bir örneğiydi mesela. 2015’te Srebrenitsa’ya gelen dönemin Sırbistan Başbakanı Aleksandar Vucic’in yakasına katliam kurbanlarını simgeleyen “Srebrenitsa gülü”nü takarken de aynı metin ve vakur tavrını koruyordu.
66 yıllık hayatının son dönemlerini, yakalandığı göğüs kanserinin tedavisi için Saraybosna’da geçiren Hatice Mehmedoviç, 22 Temmuz Pazar akşamı, nihayet dünya imtihanını tamamlayarak ebedî âleme göç etti. Acısını, sabrını ve gözyaşlarını da beraberinde götürerek.
Rabbimiz, Hatice Annemiz’e rahmetiyle ve merhametiyle muamele buyursun. Yaşadığı hüznü, kusurlarına kefaret saysın. Onu ve 23 yıl önce ayrıldığı can pârelerini, korkuya ve üzüntüye yer olmayan cennet yurdunda bir araya getirsin. Bir daha hiç ayrılmamak üzere.
Son bir not olarak:
Hatice Mehmedoviç ve onun şahsında Srebrenitsalı hanımların yaşadıkları hakkında, kıymetli yönetmen Faysal Soysal’ın “Kayıp Zamanlar” isimli belgeseli mutlaka izlenmeli. Neleri kaybettiğimizi ve üzerimize düşen vazifelerin neler olduğu bir kere daha hatırlamak adına…
Kriketten siyasete
04:0028/07/2018, Cumartesi
G: 28/07/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Pakistan’da çarşamba günü düzenlenen parlamento seçimlerinin resmi olmayan sonuçlarına göre, 65 yaşındaki eski kriketçi İmran Han’ın liderlik ettiği Pakistan Adalet Hareketi, yarışı önde tamamladı.
Kriketten siyasete
Kriketten siyasete
21 Temmuz, Cumartesi
Meclisteki 342 sandalyenin 272’si için düzenlenen seçimde, şu anda hapiste olan eski Başbakan Navaz Şerif’in kardeşi Şahbaz Şerif’in liderliğindeki Pakistan Müslüman Birliği, ikinciliği elde etti. Üçüncü sırada ise dedesi Zülfikâr Ali Butto ve annesi Benazir Butto’nun izinden giderek siyasete soyunan Bilawal Butto Zerdari’nin Pakistan Halk Partisi var.
Üniversite eğitimini tamamladığı İngiltere’de, Oxford’un kriket takımında oynayan İmran Han, gençlik çağlarından itibaren dünya basınının gündeminde yer aldı. Hem ünlülerle kurduğu yakın dostluk hem de çizdiği “magazin değeri yüksek” sempatik profil nedeniyle, Avrupa medyası kendisini hiç boş bırakmadı. 1976’da Pakistan’a döndükten sonra kriketle profesyonel olarak ilgilenmeye başlayan İmran Han, kaptanı olduğu Pakistan kriket milli takımını 1992’de dünya şampiyonluğuna taşıdı.
Spor kariyerini bıraktıktan sonra yardım faaliyetlerine ve sosyal sorumluluk odaklı işlere yönelen İmran Han, 1996’da Pakistan Adalet Hareketi’ni kurdu. İlk yıllarda yolsuzluklarla ilgili çeşitli iddiaları dile getirerek halkın gündemine girmeye çalışan İmran Han, demokrasi konusundaki söylemleriyle dikkat çekse de, 1999’da dönemin başbakanı Navaz Şerif’in devrildiği askeri darbeyi destekledi. İmran Han, darbenin lideri General Pervez Müşerref’in yanlış gidişatı düzelteceğine inandığını söylüyordu. Ancak Müşerref döneminde İmran Han da diğer birçok siyasetçi gibi yasaklarla ve baskılarla karşılaştı.
2013’e kadarki seçimlerde herhangi bir varlık gösteremeyen İmran Han’ın Pakistan Adalet Hareketi, o yıl ilk kez köklü partileri geride bırakarak ikinciliği göğüsledi. Bu, aslında 2018 seçimlerinin de bir işaretiydi. Siyasi yürüyüşünün başlangıcında kendisini magazin basınından başka kimsenin ciddiye almadığı İmran Han, sabırlı ve ısrarlı bir çizgi takip etmesinin ödülünü iki gün önce elde etti.
Yolsuzlukları ortadan kaldırmayı, İslâm esaslarına dayalı bir sosyal devlet düzeni oluşturmayı, yargıyı tamamen bağımsızlaştırmayı, devlet yönetimini profesyonel ve şeffaf bir hale getirmeyi vaat eden İmran Han, ABD’nin Pakistan topraklarında düzenlediği insansız hava aracı saldırılarına da karşı tavrıyla biliniyor. Taliban’la siyasi müzakerelerde bulunma yanlısı olan ve Hindistan’a barış elini uzatan Han, ordunun siyaset üzerindeki etkisi konusunda kamuoyu huzurunda açıklama yapmıyor. Ki bu da, Pakistan şartları düşünüldüğünde oldukça normal.
Lahor’lu Peştun kökenli aristokrat bir aileden gelen ve oldukça iyi maddî şartlara sahip olan İmran Han, yolsuzluk iddialarının gündemi sıklıkla meşgul ettiği Pakistan siyasetine yeni bir soluk getirmiş gibi görünüyor. Vaat ettiği şeylerin ne kadarını yerine getirebileceğini görmek için, koltuktaki performansını yakından izlemek gerekiyor.
***
1947’de Britanya Hindistanı’ndan ayrıldıktan sonra bağımsızlık yoluna giren Pakistan, o tarihten günümüze oldukça türbülanslı bir siyasi serüvene sahip oldu. Bu sancılı süreci en net ifade eden göstergelerden biri şu: Bağımsızlıktan bu yana, hiçbir başbakan 5 yıllık anayasal görev süresini tamamlayamadı. Kimi suikasta kurban gitti, kimi yolsuzluk iddialarıyla görevden uzaklaştırıldı, kimi gensoruyla düşürüldü, kimisi de kendiliğinden istifa yolunu seçti. İlk askeri darbe tecrübesiyle 1958’de tanışan Pakistan, başbakanlık makamının tamamen lağvedildiği zamanlardan da geçti.
Pakistan siyasetindeki kırılganlığın bir başka belirtisi, ülkede şimdiye kadar hükümetten hükümete barışçıl ve prosedüre uygun politik geçişin sadece iki kez yaşanması. 2013’te Navaz Şerif’in başbakanlığı kazandığı seçimlerden sonra yaşanan politik süreç, “Ülke tarihinde ilk kez, seçilmiş hükümetten yine bir seçilmiş hükümete görev intikali” olarak not edildi. Şimdi İmran Han, bu geçişlerden ikincisi için görev başına geliyor.
İmran Han’ın, kendisinden önceki tüm bu çalkantı, sarsıntı ve sürtüşmeleri iyi bilerek siyasete soyunmuş olması gerekir. Aksi halde, o da benzer şekilde “ülke tarihine” geçmekten kurtulamayacaktır.
***
İngiliz dış siyasetinin, “Ayrıştır, karıştır, birbirine rakip yapılar oluştur, onları farklı yönlerden güçlendir ve kaosu garantileyerek çekil” taktiği, başka coğrafyalarda olduğu gibi, Pakistan’ın da mevcut kaotik manzarasını meydana getiren temel unsur. Kıbrıs’ta, Filistin’de, Mısır’da, Sudan’da ve başka yerlerde bu taktiği başarıyla uygulamaya koyan İngilizler, Pakistan’dan da elleri boş dönmediler.
Normal şartlarda “sömürge simgesi” sayılıp belki de bünyelerin dışlayacağı bir oyun (kriket), sadece Pakistan’ın milli sporuna dönüşmekle kalmadı; kriket şampiyonu bir eski magazin yıldızı, yıllar içinde Pakistan halkının da umuduna dönüştü. Hem Pakistan’ı, hem Asya’yı, hem de İngiliz politik mantığını anlama adına, bu sürecin dikkatle incelenmesinde fayda var.
Temsil sorunu
04:001/08/2018, Çarşamba
G: 1/08/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail askerlerine karşı gösterdiği direnişle hafızalara kazınan Filistinli Ahed Temimi (17), geçtiğimiz pazar günü özgürlüğüne kavuştu. Yaklaşık yedi ay önce, annesi Neriman’la birlikte tutuklanan Ahed’in yargılanma ve hapis süreci, dünya basını tarafından zaten yakından izleniyordu. Uluslararası ajanslar ve onlarca gazeteci, Ahed’le annesini serbest bırakılma anında da yalnız bırakmadı. Ahed’in babası Bessam’ın, eşini ve kızını kucaklarken verdiği gururlu poz, günün belki de en önemli karesiydi. Bessam Temimi, Ahed ve Neriman’ı yanına alıp, köyleri Nebî Salih’te basın toplantısı düzenlerken de aynı şekilde mutlu ve gururluydu.
Temsil sorunu
Temsil sorunu
25 Temmuz, Çarşamba
Gerçekten, dört başı mamur bir hikâye vardı karşımızda. İşgal, direniş, bir genç kızın cesareti, eşini ve kızını hapse yollayan baba… Bütün unsurlar tamamdı. İzlediğimiz dokunaklı kavuşma sahnesi, hikâyenin tesirini artıran bir finaldi.
Ahed’in özgürlüğüne kavuşması olayı Arap sosyal medya âleminde nasıl karşılandı diye sağa-sola bakarken, dikkat çekici bir durumla karşılaştım: Bazı Arap yorumcular Bessam Temimi’nin Suriye’de yaşanan olaylarla ilgili sözlerini ve paylaşımlarını gündeme taşıdılar. Kendi sosyal medya hesabından alınan ekran görüntülerinden, Ahed’in babasının, Suriye’de düzenlenen ve yüzlerce sivilin can kaybına yol açan kimyasal saldırıları “tiyatro” olarak değerlendirdiği anlaşılıyordu. Yaptığı paylaşımlar, “Moğol işgali” olarak isimlendirdiği Suriye olaylarına tamamen Beşşar Esed rejiminin perspektifinden baktığını gösteriyordu. Dahası, yakın zamanda yaptığı bir başka paylaşımda, Türkiye açıkça “Ermeni Soykırımı”na imza atmakla suçlanıyordu. Paylaştığı görselde yer alan bazı cümleleri burada tekrarlamayayım.
Sadece sosyal medyadaki aktarımlarla yetinmedim, Bessam Temimi’nin hesabını kendim de kontrol ettim. Ekran görüntüleri, bizatihi gerçekti. Bazı kişiler, “Kızın bir an evvel özgürlüğüne kavuşsun, ama bu söylediklerin adaletli değil” şeklinde eleştirel yorumlar yazmıştı paylaşımların altına. Paylaştıklarını beğenenler de az değildi elbette.
Kızını ve eşini İsrail işgalinin zindanlarına uğurlamış bir babanın, komşu ülke Suriye’de yaşananlar karşısında böylesine tutarsız ve çelişkili bir bakış açısına sahip olabilmesini epey garipsedim doğrusu. İsrail’inki zulümse, Esed rejimininki de zulümdü. İki zulümden birini dünyaya şikâyet edip, diğerine destek çıkmak da neyin nesiydi? Zulmün her türlüsüne karşı durmayıp, sadece “bazı” zulüm türlerini bayraklaştırmak, adalet ve vicdan sahibi bir kalbe nasıl yakışırdı?
Ben kendi kendime böyle söylenirken, bir haber düştü önüme:
2011’den bu yana, Suriye rejiminin hapishanelerinde tam 533 Filistinli mülteci, işkence sonucu öldürülmüştü. Hepsi de belgelenen, fotoğraflanan ve resmi kaynaklar tarafından da doğrulanan bu ölümler, coğrafyamızdaki tek zulüm odağının İsrail olmadığını gözler önüne seriyordu. Üstelik şu anda 1682 Filistinli mültecinin Suriye’de tutuklu bulunduğu, bunlardan 106’sının kadın ve kız çocuğu olduğu da tespit edilmişti.
İsmini kızı Ahed’in mücadelesiyle işittiğimiz Bessam Temimi, bu haberde geçen trajik ayrıntılara da “tiyatro” der miydi acaba?
***
İsrail, Ahed Temimi ile aynı zamanlarda, Filistinli bir genç kızı daha serbest bıraktı. İsmi, Yasemin Ebu Surur. Altı ay boyunca tutulduğu hapisten çıkışında, Yasemin’i sadece annesi ve babası karşıladı. Ne medya ordusu vardı karşılarında, ne de aylar boyunca yaşadıkları sıkıntılar herhangi bir habere konu olmuştu. Yasemin sakallı babasına ve peçeli annesine sarıldı. Yakınlardan geçen birine rica ettiler, fotoğraf çektirdiler, sonra da evlerinin yolunu tuttular. Sessizce. Yasemin’in serbest kalışı, başka yoğun gündemler nedeniyle olsa gerek, haberlerde kendisine yer bulamadı.
Ahed’in serbest bırakılışının kopardığı medya fırtınasından sonra, Yasemin, sosyal medya hesabından sitemkâr bir mesaj yayımladı. Kendisi gibi yüzlerce örneğin olduğunu, ama hiçbirinin Ahed gibi bir ilgiye mazhar olamadığını hatırlattı, kibarca. Mahmud Abbas’ın başkanlık ofisinde resmi törenle karşılanmadıklarını, fotoğraflarının çekilmediğini, haberlerde “son dakika” olarak duyurulmadıklarını… Filistin davasını temsil noktasında, medyanın birilerini öne çıkarıp diğerlerini karanlığa ittiğini ve unutturduğunu da nezaketle vurgulayarak.
***
Filistin davasını kimin veya neyin temsil edeceği sorusu, problemin can damarlarından birini oluşturuyor bugün. Aslında ta başından beri böyleydi. Çok sayıda fraksiyon, sırf bu soru/n bağlamında ortaya çıktı, çıkıyor. “Filistin’in temsilcisi” olarak dünyanın ve uluslararası sistemin görmek istediği damarla, buna rağmen sahneye çıkan damar arasında, kıyasıya bir çekişme hâlâ devam ediyor Filistin’de.
Tam bu noktadan bakınca, Ahed Temimi, aslında bir tür “medya ikonu”na dönüşmüş bulunuyor. Kendisini desteklerken ve cesaretine şapka çıkarırken, Filistinli mazlum ve mahkûmların sadece Ahed’den ibaret olmadığını, “direnişin temsilcisi” sıfatıyla sadece Ahed’in öne çıkarılmasının onlara haksızlık olduğunu unutmamak gerekiyor. Uluslararası medya, Ahed’in şahsında “ideal, prezentabl, çekici” Filistinli direnişçi portresini bulmuş olsa da…
Cevapsız sorular
04:004/08/2018, Cumartesi
G: 4/08/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cevapsız sorular
Cevapsız sorular
28 Temmuz, Cumartesi
O gün ortalığa öylesine kesif bir sis çökmüştü ki, birkaç adım ötesini bile görmek mümkün değildi. 40 yaşındaki Arap komutan, güneş doğmadan, askerlerinin nöbet tuttuğu mevzileri teftişe çıkmıştı. Kendisine eşlik eden iki asker, biraz arkasından onu takip ediyordu. Bir süre, nereye doğru gittiklerini bilmeden yürüdüler. Nihayet, sislerin arasında güçlükle seçilen bir siperin önüne geldiklerinde, karşı taraftan Arapça bir parola duyuldu: “Merhaban yâ cemâa”. Genç komutan, aksanın acemiliğinden, sesin sahibinin Arap olmadığını hemen anlamıştı. Siperde duran kişinin, kendilerine yardıma gelen İngiliz askerlerden biri olduğunu düşünerek, parolayı İngilizce cevapladı: “Hello boys!” Bu söz ağzından çıkar çıkmaz, yıldırım gibi bir kurşun karanlıkları yararak geldi ve komutanın kalbine saplandı. Kendisini korumakla görevli askerler, yaşadıkları ani şok nedeniyle, acıyla yere yığılan komutanı oracıkta bırakıp sisin içinde kayboldular.
Günün ilerleyen saatlerinde sis artık dağılmıştı. Araplar büyük bir taarruz başlatarak, iki gece önce giriştikleri operasyonu tamamladılar. Üzerinde bulundukları stratejik Kastel tepesi artık tamamen ellerindeydi. Kudüs’ü Tel Aviv’e bağlayan en kritik yollardan birinin güvenliğini de böylece sağlamışlardı. Ancak büyük bir bedel karşılığında olmuştu bu: Kudüs’ün en köklü ailelerinden Hüseynîlerin seçkin bir ferdi, hem savaş dehasıyla hem de insanî özellikleriyle herkesi kendisine hayran bırakan komutanları Abdulkadir, aniden bastıran sisin içinde, Siyonist askerlerden biri tarafından vurularak öldürülmüştü. Kanı çoktan kurumaya başlamış bedenini siperin önünde bulduklarında, takvimler 8 Nisan 1948’i gösteriyordu.
Abdulkadir Hüseynî’nin cenazesi, ertesi gün Mescid-i Aksâ’da kılınan cuma namazının ardından, yine Aksâ içinde, batı revaklarının altındaki aile kabristanında, babası Musa Kâzım Paşa Hüseynî’nin yanı başına defnedildi.
Filistin topraklarının Siyonistler tarafından işgal sürecine karşı gösterilen direnişin önde gelen isimlerinden biri olan Musa Kâzım Paşa, 27 Ekim 1933 günü Yafa’da düzenlenen protestoda da en ön saftaydı. İngiliz askerleri kalabalığı dağıtmak için güç kullanmaktan çekinmemiş, üstelik Musa Kâzım Paşa’yı da tekme-tokat dövmüştü. Paşa, özellikle başına ve karnına aldığı darbeler nedeniyle girdiği komadan çıkamayacak, 27 Mart 1934’te hayatını kaybedecekti.
Musa Kâzım Paşa gibi sembol bir ismin, 83 yaşında İngilizlerle göğüs göğse dövüşerek meydanlarda mücadele etmesinden ve Filistin için canını vermesinden bir yıl sonra, Araplar açısından önemli bir kayıp daha gerçekleşmişti: Hayfa ve çevresinde yaklaşık 14 yıldır sürdürdüğü mücadeleyle Arap kamuoyunun yakından tanıdığı Suriye kökenli İzzeddin el Kassâm, 19 Kasım 1935’te İngilizlerle girilen çatışmanın kurbanlarından biriydi.
Bu yeri doldurulmaz kayıpların ardından, Araplar bu defa yine sembol bir isme, Abdulkadir Hüseynî’ye veda ediyordu. Sırf Kastel’i Siyonistlere kaptırmamak için savaşmak üzere Şam’dan Kudüs’e gelen Abdulkadir’in cenaze hazırlıkları sürerken, 9 Nisan 1948 gecesi Deyr Yâsin köyünde Siyonistlerce gerçekleştirilen katliamın haberinin alınması, Araplar ve Müslümanlar için “sonun başlangıcı” mesabesinde bir tesadüftü.
Abdulkadir Hüseynî’nin vurulmasından sadece bir ay sonra İsrail’in kurulması, çeşitli sebeplerle bir daha bu çapta mücadele adamlarının ortaya çıkmaması ve sonrasında gelen -hepimizin gayet iyi bildiği- yenilgilerle dolu süreç, sadece Araplar açısından değil bütün İslâm dünyası açısından, Filistin meselesinin tarihsel gelişiminin yeniden, tekrar ve durmaksızın okunmasını gerekli kılıyor.
***
Hamasi sloganlara ve ateşli söylevlere rağmen, Filistin meselesi, bugün “cami avlusunda bulunmuş çocuk” muamelesi görüyor. Dışarıdan herkesin müdahale ettiği, Arap ve İslâm dünyasında işbaşına gelen türlü iktidar ve ideolojilerin dilinden hiç düşürmediği, siyasi güç sahiplerinden çok azının gerçekten samimiyet nazarıyla baktığı, halk kitlelerinin onca heyecanına rağmen, bir türlü yuvasını bulamamış öksüz ve yetim bir çocuk…
Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana Filistin meselesinin seyrini incelediğimizde, her tarihsel dönemeçte daha da savrulmuş bir serüven görüyoruz. Arapçılık, İslâmcılık, Ümmetçilik, Batıcılık, İrancılık, Rusçuluk, Amerikancılık, Solculuk, Komünizm, Sosyalizm, Liberalizm… gibi türlü akımlar, doğrudan Filistin’in akıbetine tesir eden bir ortam oluşturdu. Bunlar zaman zaman hem dışarıdan dayatılıyor, hem de Filistin içinde kendine taraftar bularak, işgal altındaki bölünmeyi derinleştiriyor.
Geçen yazımda vurguladığım, “Filistin’i kim temsil edecek?” sorusu, İsrail işgalinden bile daha hayati ve can alıcı bir nokta. Kimin temsil edeceğini belirlemek üzere dışarıdan ve içeriden sürdürülen empoze hareketleri, medya kampanyaları ve konjonktürel heyecanlar, “Filistin davası” denen şeyin zihinlerde tanımsız ve hükümsüz hale gelmesi tehlikesini doğuruyor.
“Filistin davası nedir?” diye sorduğumuzda verilebilecek cevaplar, iki elin parmaklarını çoktan geçti. “Herkesin Filistin’i kendine” diyeceğimiz bir noktadayız. “İslâm dünyası, daha tanımında ve çerçevesinde ortak zemin bulamadığı bir problemin çözümüne nasıl ulaşacak?” sorusu ise, ortada öylece duruyor.
İbn Haldun’a yakından bakmak
04:008/08/2018, Çarşamba
G: 8/08/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tarihimizde bazı şahsiyetler vardır: Herkes onlardan söz eder, önemli olaylarda kendilerinden alıntılar yapılır, kitaplarının ismi neredeyse her konuşmada geçer, yazarlar onlara düşünce atfetmeye bayılır… Ama gelin görün ki, çok az insan onların eserlerini gerçekten okumuştur. Çok az insan, sözünü ettiği şahsiyeti bütün yönleriyle ve derinlemesine tanıyordur. Sosyal medyanın ve popüler kültürün de etkisiyle, onları yakından ve derinden tanımaya gerek duymayız. Birkaç dakika içinde google’dan bilgi toplama imkânımız var nasıl olsa, günler boyunca oturup eserlerini bitirmek adeta vakit israfı gibi gelir.
İbn Haldun’a yakından bakmak
İbn Haldun’a yakından bakmak
1 Ağustos, Çarşamba
İşte bu “tanınmayan meşhurlar” listesinin belki de birinci sırasında İbn Haldun yer alıyor. Ünlü eseri Mukaddime, herkesin dilinde. Kendisine atfedilen özlü sözler, her yerde. “Sosyolojinin babası” unvanını, kompozisyon yazan liseliler bile kullanıyor. Lâkin gelin görün ki, Mukaddime’yi baştan sona okuyacak ne vaktimiz var, ne de anlayacak irfanımız ve tarih bilgimiz. Temel eserini dahi okumayınca, haliyle İbn Haldun’u yakından tanıma imkânını da ıskalamış oluyoruz. İnternet ortamına saçılmış kırıntılarla idare etme kolaycılığına düşüyoruz.
Ketebe Yayınları etiketiyle geçtiğimiz ay okura sunulan bir kitap, İbn Haldun’la ilgili işte bu bilgi açığını kapatmaya namzet. Georgia State Üniversitesi’nde tarih profesörü olarak görev yapan Allen James Fromherz’in “İbn Haldun - Hayatı ve Dönemi” adlı eseri, Yusuf Selman İnanç’ın yetkin çevirisiyle, artık elimizin altında.
Yedi bölüme ayırdığı kitabında, Prof. Dr. Fromherz, ilk önce İbn Haldun’u tarih ve coğrafya açısından bir bağlam içerisine oturtuyor. “Tarihçi tarihle karşılaşıyor” başlıklı bu ilk bölümde, İbn Haldun’un döneminde İslâm dünyasının siyasi haritasını ayrıntılı bir şekilde görme fırsatını elde ediyoruz. 1332-1406 yılları arasında yaşayan İbn Haldun’un, özellikle gençlik ve yetişkinlik çağlarında nasıl bir siyasi ve sosyal tabloyla karşı karşıya kaldığını bilmek, onun zihnî birikiminin teşekkülünü anlamak bakımından oldukça hayati.
İbn Haldun’u “kendi çağının ve döneminin ürünü” olarak tanımlayan yazar, ünlü tarihçinin çeşitli siyasal iktidarlarla ilişkilerini de bütün boyutlarıyla gözler önüne sermiş. Bu bağlamda, İbn Haldun’un, 10 Haziran 1401 günü Şam’da yüz yüze görüşüp sohbet ettiği Emir Timur’a övgüler yağdırması ve ona “Âdem’in yaratılışından bu yana sizinle mukayese edilebilecek bir sultan dünyaya gelmemiştir” şeklinde iltifat etmesi, muhtemelen sıradan okuyucuyu epey şaşırtacaktır.
İlk bölümün okura kazandıracağı belki de en önemli formasyon, Osmanlı öncesi dönemde Kuzey Afrika’daki siyasal bölünme ve rekabetin kavranması olacaktır. Muvahhidler, Merinîler, Hafsîler, Ziyânîler gibi muhtemelen ilk kez işitilecek Müslüman hanedanlarla ilgili bilgiler arka arkaya sıralanırken, Memlûkların Mısır’da yükselişi de arka plan bilgisi olarak sunuluyor.
Kitabın sonraki üç bölümünde sırasıyla İbn Haldun’un doğumu ve gençliği, devlet adamlığı tecrübesi, Mısır’da kadılık yaparak geçirdiği yıllar anlatılıyor. Mısır dönemine ayrılan bölümün alt başlıklarından biri, “İbn Haldun ve Osmanlılar” ismini taşıyor. Oradan bir paragrafı, kitabın okura sunacağı sayısız sürprizden biri olarak, aktarmak istiyorum:
“… Osmanlı İmparatorluğu, İbn Haldun’un tarih döngüsünü, hızlı yükseliş ve çöküş iddiasını ve asabiyeye bağlılık tezini çürütecek ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar ayakta kalacaktı. Gelecekte ne olacağını bilmeyen ve Osmanlı’nın göz kamaştırıcı bir başarı elde edeceğinden bîhaber olan İbn Haldun, en önemli sultanlardan birisinin elçisi ile karşılaşacaktı: Sultan Birinci Bâyezid.
İbn Haldun, aceleyle Şam’dan Kahire’ye dönüyordu. Kervanına eşkıyalar saldırmıştı. Sahile kaçmayı başaran İbn Haldun, bir gemiye binmiş ve Gazze’ye kadar gitmişti. Osmanlı Sultanı Birinci Bâyezid’in elçisiyle işte bu gemide tanışacaktı. Maalesef aralarında geçen sohbete dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır.”
Tarihi, karanlık koridorlardaki belli-belirsiz ayak izlerini sürerek okumaktan hoşlananlar için, sadece bu kadarcık bir alıntı bile, keyifli bir tefekküre kapı aralayacaktır.
Prof. Dr. Fromherz, kitabının son üç bölümünü, İbn Haldun ve eserleriyle ilgili teorik meseleleri tartışmaya ayırmış. İbn Haldun’un tarih yöntemi, kullandığı kaynaklar ve ilham aldığı noktalar, etkilendiği hocalar, okuduğu kitaplar vb. ayrıntılı şekilde incelenmiş. Modern dönemde İbn Haldun’a yüklenen anlam, ismi etrafında oluşan abartılı mitler ve şahsiyetine dair yapılan varsayımlar da etraflıca ele alınmış. Yazarın bu bölümlerdeki en dikkat çekici işaret noktaları, İbn Haldun’un isabetli ve isabetsiz görüşlerinin, kanıtlarıyla birlikte sunulması olmuş. Derinlemesine inceleme ve dönem kaynaklarıyla kıyaslama yoluyla elde edilen bu kıymetli bilgiler, İbn Haldun’un şahsiyetini ve düşünce dünyasını tanımaya bizi daha da yaklaştırıyor.
“İbn Haldun - Hayatı ve Dönemi”, yaz tatili bitmeden, sakin ve verimli bir okuma tecrübesi için ideal bir metin olarak, tarih meraklılarının kaçırmaması gereken bir eser.
Harita çizmek
04:0011/08/2018, Cumartesi
G: 11/08/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Üniversitede okuyan bir grup arkadaştan bir mesaj geldi, geçen hafta. “Biz İslâm dünyası hakkında okumalar yapmak ve kendimizi yetiştirmek istiyoruz. Özellikle İslâm ülkeleriyle ilgili araştırmalara odaklanacağız. Bu yılımızı buna ayırdık. On beş günde bir buluşup müzakerelerde bulunacağız. Bilahare tarihi yerleri gezme planlarımız da var” diyorlar ve soruyorlardı: “Nerden başlayalım? Bize nasıl bir çalışma usulü tavsiye edersiniz?”
Darbenin ekonomik ayağı
Darbenin ekonomik ayağı
3 Ağustos, Cuma
Belki okuma listeleri önerilebilirdi, makale ismi söylenebilirdi, film vs. tavsiye etmek de mümkündü. Ama ben, muhatabımı biraz da şaşırtmak pahasına, şu teklifte bulundum: “Oturun, harita çalışın. İslâm dünyasını ve bütün coğrafyamızı, ülke ülke, şehir şehir çalışın. Herhangi bir yerin haritasını ezbere çizebilecek seviyeye gelene kadar, haritayla meşgul olun. Bu iş birkaç ay sürecek bile olsa, tamamen başarmadan diğer şeylere başlamayın.” Benden bambaşka şeyler duymayı beklediği cevabından anlaşılan elçi arkadaşa, şu ilaveyi de yaptım sonra: “Harita bilgisi çok hayati. Üzerinde konuşacağımız ve fikir yürüteceğimiz coğrafyayı fiziken tanımak, yola çıkmanın da ilk adımı. Buna yoğunlaşın, sonra diğer adımlar gelir. Uygulayın, pişman olmayacaksınız.”
«««
Harita bilgisi ve coğrafyayı zihinde fiziken canlandırabilmek, modern çağ insanının hızla kaybettiği bir meziyet. Teknolojinin getirdiği GPS türünden kolaylıklar sayesinde, artık kimse yönünü bulma noktasında kendi yeteneklerini ve beynini kullanmaya zahmet etmiyor. Yan mahalledeki eczanenin yerini internetten bulup, geçtiğimiz yollara hiç bakmadan telefon ekranındaki işaretlere göre ilerliyoruz artık. Telefonumuzdaki uygulamaya bir şey olduğunda ise, çölün ortasında kaybolmuş gibi ne yapacağımızı şaşırıyoruz.
Haritayla ve coğrafyayla irtibat noktasında, eski insanların bizimle kıyaslanamayacak bir yetkinliği vardı. Kuzey, güney, doğu, batı neresi bilirlerdi. Kıbleyi tayin ederken güneşe bir kere göz atmaları yeterdi. Akşam olduğunda, gökyüzündeki yıldızları isimleriyle sayacak durumdaydılar. Modern dönem insanları olarak, bütün bunları hepten kaybettik biz. Coğrafya algımız, artık telefon ekranlarımızdaki “konum”lardan ibaret.
Bu kısırlık, söz konusu İslâm coğrafyası olduğunda daha da trajik bir hal alıyor. Zihnen yitiş, fikrî yitişi de beraberinde getiriyor bu defa. Somut olarak yerine oturtulmamış ülkeler hakkında yapılan yorumlar da, haliyle havada kalıyor ve yerli yerine oturmuyor.
«««
Ortadoğu veya İslâm dünyası hakkında bilgi sahibi olmanın ve yorum yapabilmenin başlangıç noktası, bölgeyi fiziksel açıdan tanımak. Temel meselelerimizle ilgili yazan, konuşan, fikir beyan eden insanlardan kaçı, iyi bir harita bilgisine sahip? Gazetecilerimiz, akademisyenlerimiz, düşünürlerimiz, hatta siyasetçilerimiz düşünüldüğünde, coğrafyamızla fiziksel irtibatımız ve somut aşinalığımız ne düzeyde?
Bir bölgeyi, ülkeyi veya şehri tanımak deyince, benim öncelikle gözettiğim iki temel ölçü var: 1) Haritasını ezbere çizebilmek, onu kendi bağlamında coğrafi konumuna oturtmak, 2) Orada bulunan herhangi bir tarihî eserin fotoğrafı dört eşit parçaya bölünüp önümüze konduğunda, onun neresi olduğunu çıkartabilmek. Bu iki noktada eksikler varsa, kendimi orayı “tanıyor” saymıyorum. Konuşanları, yazanları, fikir beyan edenleri izlerken de, bu ölçülere göre ciddiye alıyor veya almıyorum. Ortaya konan yorumlar ve fikirler, sahiplerinin coğrafyaya dair somut bilgi düzeylerini de ortaya seriyor çoğu kez.
***
Ortadoğu’daki mevcut devletlerin sınırlarını emperyalistlerin çizdiğini her zaman konuşuruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından, eline cetveli alan ajanların, santim santim harita çizdikleri hepimizin malumu. Bugünkü birçok çatışma da zaten, masa başında çizilen sınırların doğurduğu problemlerden kaynaklanıyor. Bütün bunlar doğru.
Peki, bırakalım sınırlar çizilirken müdahale edebilmeyi, çizilmiş sınırları biliyor muyuz? Irak’ın haritasını ezbere çizebilir miyiz örneğin? Mısır’ın komşuları kimler? Arap Yarımadası hangi ülkelerden oluşuyor? Umman’ın sağında-solunda ne var? Sorular uzatılabilir. Yenilgilerle ve yanılgılarla dolu bir yüz yılın mirasının üstüne, hâlâ coğrafyamızın haritasından ve fiziksel manzarasından habersizsek, sessizce kenara çekilip dersimizi çalışmaya odaklanalım.
Bugünkü Irak, Kuveyt ve büyük ölçüde Suudi Arabistan’ın sınırlarını çizen ünlü İngiliz ajan Gertrude Bell (1868-1926), aynı zamanda uzman bir coğrafyacı ve haritacıydı. Türkiye de dâhil olmak üzere, Ortadoğu coğrafyasını adım adım gezmiş, fotoğraflamış, harita ve krokilerini çıkarmıştı. Bölgeyi fiziksel olarak hazmetmenin yanında, insan kaynağını ve demografik dengelerini de kayıt altına almıştı. Irak’taki bütün kabileler, tarihsel öyküleriyle birlikte, Bell’in zihnindeydi. Kabile şeyhleriyle kurduğu kişisel dostluklar, Irak’ın bir devlet olarak ortaya çıkma sürecinde, İngilizlerin elinde bir altın anahtara dönüşmüştü.
Haritacılık ve coğrafya alanında Piri Reis gibi bir yıldız ufkumuzda parlarken, şimdi başkalarının çizdiği haritalara mahkûm ve muhtaç olmamız, epey acıklı bir serüven.
Adalet yerinde duruyor mu?
04:0015/08/2018, Çarşamba
G: 15/08/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yemen’in kuzeyindeki Dahyan bölgesinde, ilkokul çağındaki çocukları taşıyan bir otobüse düzenlenen hava saldırısında en az 50 kişi hayatını kaybetti. Sadece otobüstekilerin değil, çevredeki yayaların da hedef olduğu bombardımanın ardından, 100’e yakın kişi hastanelerde tedavi altına alındı. Yetkililerin yaptığı açıklamaya göre, olaydan etkilenenlerin çoğunluğunu 10 yaşından küçük çocuklar oluşturdu.
Bombardımanın faili, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyondu.
Adalet yerinde duruyor mu?
Adalet yerinde duruyor mu?
8 Ağustos, Çarşamba
***
Suriye’nin İdlib, Halep ve Hama bölgelerinde arka arkaya düzenlenen hava saldırılarında, 11’i kadın ve çocuk olmak üzere, en az 66 kişi hayatını kaybetti. Saldırılar sırasında bir okulun ve sivillerin yaşadığı alanların da hedef seçildiği belirtilirken, bölgedeki tıbbî altyapının yetersiz oluşu nedeniyle, ölü sayısının artabileceği açıklandı. Bombardımanlar yüzünden oluşan enkaz altında ceset arama çalışmaları geceleri de sürdürülüyor.
Bombardımanların failleri, İran’ın sınırsız şekilde desteklediği Beşşar Esed rejimi ve Rusya’ydı.
***
Gazze’nin Deyr el Beleh bölgesine gece yarısından sonra düşen çok sayıda bombadan biri, 23 yaşındaki İnâs Ebû Hmeş adlı bir anneyle 18 aylık bebeği Beyân’ın hayatını kaybetmesine yol açtı. Saldırıya evinde bebeğiyle uyuduğu sırada yakalanan genç annenin, ayrıca hamile olduğu da kaydedildi. Deyr el Beleh’le birlikte 140 ayrı noktaya daha bombalı saldırıların düzenlendiği açıklandı.
Bombardımanın faili, ABD’nin sınırsız şekilde desteklediği İsrail’di.
***
Tamamen masumların ve sivillerin hedef alındığı yukarıdaki insanlık dışı saldırılar, geçtiğimiz hafta, 2-3 günlük bir zaman aralığı içinde, aynı coğrafyanın farklı köşelerinde meydana geldi. Hepsi de kendine göre farklı çizgilerde duran, farklı siyasetler üreten, farklı amaçlar gözeten, farklı ideolojiler (hatta dinî inançlar) çerçevesinde hareket eden tüm bu devletlerin ürettiği sonuç aynıydı: Katliam.
ABD, İsrail ve Rusya’ya bakarsanız, katliamların gerekçesi “terörle mücadele”. İran’a sorarsanız, “Kudüs’ü savunmak ve direniş hattını korumak”. Suudilere göre “meşru yönetimin tekrar tesisi”. Ortaya çıkan şey ise üst üste yığılmış çocuk ve kadın cesetleri, viraneye dönmüş İslâm şehirleri, kaybolan zamanlar, talan edilen ülkeler…
***
Savaşlar sadece insan kaynağımızı ve somut varlıklarımızı yok etmiyor. Savaşların belki de en büyük tahribatı, geride kalanların ve dışarıdan izleyenlerin duyguları ve zihin dünyaları üzerinde gerçekleşiyor. Kalp rikkatini, adaleti ve istikameti korumak, belki de en çok savaşlar sırasında zor.
Mesela, yukarıda sıraladığım (ve bunlara benzer) saldırılardan sonra, söz konusu ülkelerin destekçilerine ve sempatizanlarına bakın. Genelinin, desteklediği kampın azgınlığına gözlerini kapattığını, muhalif kampın suçlarını öne çıkarmakta ise yarıştığını göreceksiniz. Hem Yemen’i, hem Suriye’yi, hem Gazze’yi, hem Afganistan’ı, hem Doğu Türkistan’ı… saldırganların ve zalimlerin kimliğine hiç bakmadan, saf bir adalet duygusuyla gündemine alabilenler ve zulme karşı sesini yükseltebilenler, artık kelaynak kuşları gibi kaldı aramızda. “Yemen’de katliam var” diye bağıranların çoğu Suriye’ye kör. “Suriye yok oluyor” diye haykıranların çok azı, “Yemen de yok oluyor” deme gücüne ve tutarlılığına sahip. Örnekler çoğaltılabilir. Maalesef bu konuda örnek kıtlığı çekmiyoruz.
Coğrafyamızın dört bir yanında insanlar canlarını, hayatlarını ve istikballerini kaybederken, bizler de oturduğumuz yerde vicdanımızı, yüreklerimizi, adalet hassasiyetlerimizi kaybediyoruz. Hangi tarafın kaybı daha ağır ve telafi edilemez durumda, düşünmeye değer.
***
Devletlerin, hükümetlerin ve siyasi görüşlerin hepsinin üzerinde ve uzağında, günlük gelişmelerden ve kavgalardan tamamen azade, üzerinde titrememiz gereken bir prensip: Adalet. Sadece Hz. Ömer’le ilgili dokunaklı menkıbeler anlatırken, birilerine boyumuzdan büyük vaazlar verirken veya ayet-hadislerle muarızlarımıza laf sokuştururken değil; ilk önce kendi içimizde ve kalbimizde adil olabilmek. Varmamız gereken ilk hedef burası.
Suriye’de, Yemen’de, Irak’ta, Mısır’da, Filistin’de, Afganistan’da, Doğu Türkistan’da… Velhasıl coğrafyamızın neresinde bir acı varsa, ilk yoklayacağımız yer kalbimiz olmalı: “Adalet, yerinde duruyor mu? Yorumlarım, hakkı ayakta tutmak için mi, yoksa tuttuğum takıma amigoluk mu yapıyorum? Yanlışa, kim olursa olsun, karşı çıkabilecek dirayetim hâlâ var mı?”
Acıları önlemede zaten elimizden bir şey gelmiyor, bari masumların başına düşen o bombalar kalbimizi de paramparça etmesin. Başka zamanlarda ve zeminlerde, -her şeyden de önemlisi- bu dünya hayatının hesabını dakika dakika verirken, o kalp bize çok lâzım olacak çünkü.
Musaddık’ı hatırlamak
04:0018/08/2018, Cumartesi
G: 18/08/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İçine doğduğu aile, onu daha çocukluğundan itibaren sıra dışı bir hayata hazırlamıştı. Babası Mirza Hidayetullah Aştiyâni, dönemin hazine yönetiminde üst düzey bir bürokrat, annesi Melek Tâc Hanım ise Kaçar hanedanına mensup bir prensesti. Ailesinin ona verdiği isimle Muhammed Musaddıkus’s-Saltana, 16 Haziran 1882’de dünyaya gözlerini açtığında, oldukça kalabalık bir aileye merhaba demişti: İki abla ve çok sayıda üvey kardeşle birlikte, sayısız kuzen ve akraba çocuğu, aynı ortamda büyüyordu.
Musaddık’ı hatırlamak
Musaddık’ı hatırlamak
6 Ağustos, Pazartesi
10 yaşına geldiğinde, babasının aniden ölümü, Muhammed için yeni bir sorumluluk döneminin de başlangıcıydı. İran’da o dönem hâkim olan Kaçarların uyguladığı prosedür gereği, kısa süre sonra, ölen babasının makamına atandı. Böylece, daha 20’li yaşlara ulaşmadan, devlet protokolüyle ve yönetim tecrübesiyle tanışmış oldu. Hikâyenin bundan sonrası, İran’ın içinden geçmekte olduğu türbülanslı havanın da etkisiyle, daha hızlı gelişecekti artık: Yaşı tutmamasına rağmen 1907’de seçildiği meclis başkan vekilliği, Paris ve İsviçre’de hukuk eğitimi ve 1914’te İran’a dönüşün ardından, maliye bakan yardımcılığı…
Tüm bu süreçlerde, Batı eğitimi almış kalifiye bir hukukçu olarak boy gösteren -yeni ismiyle- Muhammed Musaddık, 1921’de darbeyle yönetime el koyan Rıza Han’ın 1925’te kendisini “Şah” ilân etmesine de karşı çıkan isimlerden biriydi. 1941’de İngilizlerin İran’ı işgal ederek Rıza Şah’ı iktidardan uzaklaştırmasına kadar ülke içinde sürgünde ve uzlette yaşayan Musaddık, bu tarihten sonra yeniden politika sahnesine çıktı. İran petrolleri üzerindeki haksız ve dengesiz İngiliz imtiyazını gündemine alan Musaddık, yürüttüğü etkin kampanyayla, konunun tartışılmasını sağladı. İran petrollerinin millileştirilmesi ve İngiltere’nin el çektirilmesine dair kanun tasarısı, nihayet 17 Mart 1951’de İran Meclisi’nde kabul edildi. Tüm bu sürecin yürütücüsü olan Musaddık, 28 Nisan’da Meclis tarafından başbakan seçildi. 32 yaşındaki Şah’ın, oluşan ciddi kamuoyu karşısında, tüm bu gelişmeleri onaylamaktan başka şansı yoktu.
Ülke petrollerinin artık tamamen İran’ın kontrolü altında olacağı vaadiyle işbaşına gelen Muhammed Musaddık hükümeti, İngiltere’nin başını çektiği uluslararası boykot karşısında zor duruma düştü. Şah’ı destekleyen dünya sistemi, petrol konusunda attığı adım nedeniyle Musaddık’ı “tehlikeli adam” olarak işaretlemişti. Hem Şah’la hem de dünya piyasalarıyla kıyasıya çekişerek geçen iki yılın ardından, 19 Ağustos 1953 günü başkent Tahran’da yaşanan bir “halk ayaklanması” sonucu Musaddık başbakanlık görevini bırakmak zorunda kaldı. Vatana ihanetten yargılanan eski başbakan, 5 Mart 1967’deki ölümüne kadar ev hapsinde tutulacaktı.
***
Herkesin aslında bildiği ama adını koyamadığı şey, 2013’te ABD yönetimi tarafından resmen kabullenildi: Musaddık’ın devrildiği “halk ayaklanması”, CIA’nın bizzat planlayıp uyguladığı bir operasyondu. Darbeyi Şah’a bağlı ordu birlikleriyle koordine eden CIA, başkente akın edip ortalığı karıştıracak çeteleri ayarlamış, elebaşlarına para dağıtmış, oluşan karmaşa ortamında Musaddık’ın tutuklanmasını sağlamıştı. Hangi çetenin, Tahran’ın hangi sokağından ilerleyip nereleri tutacağı, hangi mahallede kaç eşkıyanın ateş yakacağı bile nokta nokta belirlenmişti.
Darbenin hemen ardından yeniden iktidarı tek başına eline alan Şah Muhammed Rıza Pehlevî, Musaddık’ın devrilmesinin diyeti olarak, İran petrol alanlarının yüzde 40’lık bölümünü ABD’li şirketlere teslim etti. 1953’ten Şah’ın devrildiği 1979’a kadar geçen süre, ABD’nin İran halkına yönelik her türlü zulüm ve baskıya sınırsızca ve utanmazca kol-kanat gerdiği bir dönemdi. ABD’nin siyasi, ekonomik ve askeri himayesinin verdiği güvenle yönettiği ülkenin gerçeklerinden kopan Şah nihayet devrildiğinde, İran toplumunun hemen her kesiminin nefretle andığı bir figürdü.
***
Yarın, Muhammed Musaddık’ın CIA komplosuyla devrilmesinin 65’inci yıldönümü. Tam da İran’ın yeniden bir tarihi dönemece doğru sürüklendiği, içeriden ve dışarıdan sarsıntılar geçirdiği bir dönemde, Musaddık’ı yeniden hatırlamak oldukça önemli. Musaddık sadece siyasi ve tarihî bir şahsiyet değil, İran milli kimliğine ve onuruna Batılılar tarafından düzenlenen saldırı ve tecavüzlerin de bir sembolü çünkü.
Yaşı şimdilerde 80’lere yaklaşan ortalama bir İranlının gözüyle yakın tarihi izlemeye çalıştığımızda, göreceğimiz manzara ibretlik:
Muhammed Musaddık’ın İran’ın ayağa kalkmasına yönelik teşebbüsünün zorbaca bastırılmasının ardından, Şah’ın zorbalıklarla dolu iktidarı ve sonrasında, yeniden ekonomik ve siyasal açıdan süregiden sayısız problem… 1950’lerden günümüze, İranlıların yaşadığı sıkıntılar silsilesi, çeşitli yönlerden tek kelimeyle özetlenebilir: Hayal kırıklığı.
1979’dan sonraki süreçte, Şah dönemindeki haksızlıkları andıran adaletsizlikler, yolsuzluklar ve ekonomik dengesizliklerin yeniden ayyuka çıkması, imtiyazlı sınıflar ülkenin kaymağını yerken bütün yükün sıradan vatandaşın sırtına yüklenmesi, İran’ın yeni bir yol ayrımına doğru ilerlediğini ortaya koyuyor. Tarihî tecrübe bu yönde.
Ancak, şart olduğu görülen iç değişimin dışarıdan müdahale ve dürtmelerle gerçekleşmesine çalışan ABD’nin tavrı, İranlıların zihin dünyasında Musaddık’ın ve akıbetinin yeniden ve yeniden canlanmasına yol açıyor.
Tanışın diye…
04:0022/08/2018, Çarşamba
G: 22/08/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yıllar önce, bir umre ziyareti sırasında, hayatımın en hoş ve öğretici tesadüflerinden birini yaşadım:
Tanışın diye…
Tanışın diye…
15 Ağustos, Çarşamba
Epey yorucu ve zahmetli bir tavafı tamamlamış, Kâbe’yi karşıdan gören sütunlardan birinin dibine çökmüştüm. Vakit sabaha karşıydı, hava da hafif rüzgârlı. Yorgunluk dışında, keyfime diyecek yoktu. Önümde sürekli akmaya devam eden insan selinden bakışlarımı hiç ayırmadan, yarım saat kadar o şekilde oturdum.
Derken, orta yaşlı bir adam, ihramı omzundan aşağı sarkmış halde -onun tavafının da zorlu geçtiği belliydi- bana doğru geldi, selam verdi. Arapça olarak, “Bir şey soracağım” dedi, “Safâ-Merve arasında sa’y yapmak için abdestli olmak gerekiyor mu?” Ben de gerekmediğini söyledim. Bu sırada yanıma oturdu, sohbete başladık.
Ürdün’den gelmiş. Daha önce umre veya hac yapmamış. İlk defa olunca, hem mekânlar hem de umrenin hükümleri konusunda bilmediği şeyler çıkıyormuş. Konuştukça, muhatabımın sıradan biri olmadığını fark ettim. “Kral Hüseyin’le çok yakın çalıştım. Sarayda birlikteydik, maiyetinde hizmet ettim. Sonra bana valilik görevi verdi. 1999’da Kral Abdullah tahta çıkınca, bir süre de onunla çalıştım, sonra emekli oldum” diye anlattı.
Sohbetimizin bu kısımları çok şaşırtıcı değildi. Arap ülkelerine çeşitli seyahatlerimde her seviyeden insanla karşılaşıyordum zaten. Bu Ürdünlü Müslümanla tanışmamı ilk cümlede “en hoş ve öğretici tesadüflerden biri” olarak tanımlayışım, yanımdan ayrılmadan önce sarf ettiği şu cümleler sebebiyle:
“Bak, Kur’ân’da hepimizin bildiği bir ayet var, değil mi? “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve sizi, halklara ve kabilelere ayırdık ki, tanışasınız…” [Hucurât.13]. Dikkat et, bu ayette ifade edilen tanışma fiili, bizim ihtiyarımıza ve keyfimize bırakılmış bir durum değildir. Tanışmak, insanların ayrı ayrı ve kabile kabile yaratılmış olmasının sebebidir. Yani tanışmak, ilahî bir emirdir, ilahî hikmetin getirdiği bir mecburiyettir. Mesela şimdi seninle ben tanıştım, bu emri birlikte yerine getirmiş olduk. Ne kadar güzel, değil mi?”
Bunları söyleyip ayağa kalktı, ben de ona eşlik ettim. “Ürdün’e gelirsen, mutlaka haberim olsun” sözüne, “Ben de İstanbul’a gelirseniz beklerim” şeklinde karşılık verdim. Telefon numaralarımızı kaydettik.
O “Haydi, selametle!” deyip sa’yini yerine getirmek üzere Safâ’ya doğru yürürken, ben gülümseyerek arkasından bakıyordum. Bahsettiği ayeti o zamana kadar sayısız kereler okumuştum. Ama doğrusu, işaret ettiği nokta, hiç aklıma gelmemişti. Tanışmanın böylesine önemli oluşu, ilahî emir gibi telakki edilmesi gerektiği, ayetin “ey mü’minler” değil de “ey insanlar” diye başlamak suretiyle tanışmayı bütün insanlığı kapsayacak şekilde genişletmesi… Bütün bunlar, kısa bir sohbetten bana düşen harika paylardı.
Bu güzel tesadüften sonra, sadece İslâm dünyasına dair değil, bütün dünya halklarına, ülkelerine ve kültürlerine dair merakım arttı. Müslümanları ve Müslüman olmayanları tanıma adına okuduğum her bir satırın, kat ettiğim her bir kilometrenin, harcadığım her bir kuruşun “ilahî bir emri yerine getirmek” sayılacağını düşünmenin heyecanı, gerçekten benzersiz. Hamd olsun.
***
Hac günlerindeyiz. Yaklaşık 1 milyon 800 bin Müslüman, pazartesi günü Arafat Vakfesi’ni yerine getirerek haccın en kritik kısmını tamamladı. Ardından kurbanlar kesildi, ihramlardan çıkıldı. Diğer tamamlayıcı ibadetler de bitirilip, bugünlerden sonra artık yavaş yavaş geri dönüşler başlayacak. Dünyanın dört bir yanından Mekke’ye toplanan Müslümanlar, kendi kaplarının genişliğine göre, beraberlerinde nasiplerini de ülkelerine götürecekler dönerken.
Haccın sayısız hikmetlerinden biri de, Müslümanlar arasında tanışmayı, kaynaşmayı ve dertlerle hemhal olmayı sağlaması. Daha doğrusu, bizden beklenen, haccın buna uygun şekilde değerlendirilmesi. Günümüzde maalesef tanışma ve kaynaşma noktasında sadece kişisel gayretler çerçevesinde bir şeylerin yapılabildiğini görüyoruz. Bu da, Mekke’ye her yıl toplanan yüz binlerce Müslümanın, ümmet için herhangi bir gündem oluşturamadan dağılıp gitmeleri sonucunu doğuruyor.
Yukarıdaki ayeti, haccın Müslümanların yıllık kongresi oluşuyla birleştirdiğimizde, hac günlerinin de tanışma ve kaynaşmanın artması için mutlaka değerlendirilmesi gerektiği anlaşılıyor. Geçmiş senenin muhasebesi, mevcut senenin analizi ve gelecek seneye dair planların konuşulması, haccın en temel fonksiyonlarından biri olmak zorunda. Önce bireysel çabalarla, ardından zaman içinde kurumsal adımlar atarak…
***
Suudi Arabistan yönetimi, özellikle son birkaç yıldır “haccın siyasileştirilmemesi” yönünde uyarılarda bulunuyor her hac öncesi. Kastedilenin, hac günlerinde siyasi nümayişler yapılmaması ve oradaki ortak gündemin ifsat edilmemesi olduğu anlaşılıyor. Tamam, peki. Ancak sorun şu: Ortada ortak gündem yok. Hac siyasileştirilmesin, doğru. Fakat “Gelin, ibadetinizi yapın ve fazla oyalanmadan gidin” şeklinde savuşturulamayacak kadar önemli bir ibadet hac.
Eskiden ulaşım ve iletişim imkânları böyle değilken, hac, Müslümanlar için dinî bir heyecandan ibaretti. Belki bütün İslâm tarihi boyunca hacca gidebilen insan sayısına günümüzde birkaç yıl içinde ulaşıldığını düşünürsek, haccın tanışma ve kaynaşmayla ilgili fonksiyonları, bundan sonra daha ciddi biçimde tartışma konusu olacaktır. Ve olmalıdır.
“Seyahat ediniz”
04:0025/08/2018, Cumartesi
G: 25/08/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi bilir ikilemini, “Hem çok okuyan, hem de çok gezen” şeklinde çözdüm, epey bir zaman önce. Okumak işin teoriğiyse, gezmek de pratiğiydi çünkü. Ve teori olmadan pratik, pratik olmadan da teori bir işe yaramazdı. O halde, ikisini birbirinden hiç ayırmadan, hayat boyu sürdürmek gerekirdi.
“Seyahat ediniz”
“Seyahat ediniz”
18 Ağustos, Cumartesi
Genç arkadaşlarla ne zaman buluşsam -ki epey sık oluyor bu- onlara hep şunu söylüyorum: “Seyahat ediniz!” Ufkumuzun açılması için, taassup ve önyargılarımızdan arınmamız için, bir yere saplanıp kalarak körleşmememiz için, bilgimizin ve görgümüzün artması için, yanlışlarımızı fark etmemiz için, doğrularımıza daha güzel sahip çıkmamız için… Seyahat etmemiz şart.
Kur’ân’da seyahat etmekle ilgili çok sayıda ayet var. “Yeryüzünde gezip dolaşın…” şeklinde verilen emirler, namaz ve diğer ibadetleri emreden ayetlerdeki ifadelerle aynı gramer özelliğinde. Yani, emirlerin bağlayıcılık düzeyi aynı. “Namazı kılın”, “Zekâtı verin”, “Cihad edin”, “Yeryüzünde gezip dolaşın”, hepsi aynı biçimde dile getirilmiş. O zaman, seyahat etmenin sadece dünyevî bir keyif veya boş zamanları doldurmak için yapılacak bir aktivite olmadığı, aksine ilahî bir direktif olduğu anlaşılıyor.
Seyahat etmekle ilgili ayetlerin belki de en dikkat çekicisi şu: “Sizden önce de nice nice yaşam tarzları / medeniyetler / usuller gelip geçmiştir. O halde, yeryüzünde gezip dolaşın da, (hakikati) yalan sayanların akıbeti nasıl olmuş, bir bakın.” (Âl-i İmrân.137). Arapça metniyle, mushafta bir buçuk satırlık bir ayet bu.
“Yaşam tarzları, medeniyetler, usuller” olarak tercüme edilen kısımda kullanılan kelime: “Sünen”. Arapça’ya aşina olanların da anlayacağı gibi, bu kelime “sünnet” kelimesinin çoğulu. Ve yaşam tarzından toplumsal uygulamalara, insanoğlunun yeryüzünde bıraktığı izlerden kurduğu medeniyetlere ve oluşturduğu usullere kadar, oldukça geniş bir çağrışım ağına sahip. Kur’ân, seyahat için bizi cesaretlendirirken, bizden önceki yaşam tarzlarına ve bırakılan izlere dikkatimizi çekerek söze başlıyor. Adeta, “Etrafınızdaki her şeye bu nazarla bakın ve bakışlarınızı dışarı doğru açın” mesajı veriyor hepimize.
Bir buçuk satırlık ayetin bize emrettiği şeyler şunlar: Tarih okumak, coğrafya bilmek, yetecek kadar arkeoloji bilgisi edinmek, toplumların yapısını kavramamıza yardım edecek derecede antropolojiye aşinalık, İslâm’a uygun seyahat ve turizm alternatifleri geliştirmek, helâl yeme-içme ve konaklama alanları oluşturmak, ulaşım araçları edinmek ve bunları kullanmayı bilmek… Liste daha da uzatılabilir.
Müslümanlar olarak dünyaya, tarihe, coğrafyaya, medeniyetlere ve kültürlere böylesine derin bir bakış geliştirebilsek, galiba “yeryüzünde halifelik” noktasında ciddi bir ilerleme kat etmiş oluruz.
***
Seyahat tavsiyesinde bulunduğum muhataplarım, çoğu kez öğrenci kardeşlerim oluyor. Yukarıdaki cümleleri benden duyduklarında, “Sen bize seyahat etmeyi öneriyorsun, ama biz öğrenci adamlarız. Burslarımızı bile denkleştiremiyoruz ki kalkıp seyahate çıkalım!” şeklinde itirazlar yükseltiyorlar. Haklı olarak. Ama ben teslim olmuyorum, onlara ikinci bir tavsiyede bulunuyorum: Seyahat kumbarası edinmek.
“Bir kumbaranız olsun. Buna her gün mutlaka birkaç kuruş atmak suretiyle, para biriktirmeye başlayın. Göreceksiniz, bir senenin sonunda, en az bir Balkan ülkesini görecek kadar para biriktirmiş olacaksınız. Pasaport masrafları da dâhil” diyorum, itirazlarına cevap olarak. 11 yaşından itibaren gurbette büyümüş bir çocuk olarak, öğrencilerin karşı karşıya kaldıkları her türlü sefaletten haberim var. Ama bir şeye samimiyetle niyet ettiğimizde ve ısrarla yola düştüğümüzde, onu mutlaka yerine getirebileceğimizi de biliyorum. Tecrübeyle sabit.
***
Seyahati lüks, israf veya boş adam işi olarak değerlendirmek bizde çok yaygın. Bunda toplumsal algılar kadar, ekonomik meselelere bakış da etkili. Yazlığı, kışlığı, otomobilleri, banka hesabında mevduatları olup da, sıra yolculuğa çıkmaya gelince “Şimdi elim dar” diyen biri, üşengeçliğine ve çekingenliğine mazeret uyduruyordur. Aynı şekilde, sigara tiryakisi olup bu zararlı alışkanlığa her ay birkaç yüz lira yatıran biri, sene sonunda bir yurtdışı seyahati yapma imkânından da mahrum kalıyor demektir. Aslında mümkün iken mümkün hale getirmediğimiz birçok durum için, benzer kıyaslamaları yapabilirsiniz.
Seyahate çıkmak için, belli standartların oluşmasını ve oturmasını beklemek de bizi yola çıkmaktan alıkoyan bir başka unsur. Ciddi bir birikimimiz olsun, konforumuz beş yıldıza çıksın, yolculuk ultra-lüks şartlarda gerçekleşsin, konaklama imkânları göz kamaştırsın, çocuklar büyüsün ve bize ayak bağı olmasın vs. derken, evlerimizde çakılıp kalıyoruz.
Sırtlarına çantalarını alıp dere-tepe gezen, emzikli bebekleriyle dağ başlarında kamp kuran, İslâm dünyasının en ücra köşelerinde girmedik delik bırakmayan yabancılar, bize bu konuda ders ve ibret olmalı. Biz kapılarımızı ve perdelerimizi sımsıkı kapatıp evlerimizde her akşam çay içerken, “seyahat ediniz!” emrini başkaları yerine getiriyor.
***
Aslında bu yazıda, “Bir Müslümanın 40 yaşına kadar mutlaka ziyaret etmesi gereken 5 coğrafya” başlığına da değinecektim. Ama seyahatin öneminden laf açınca, söz uzadı. Çarşamba yazısında, tam buradan devam edelim.
Beş coğrafya
04:0029/08/2018, Çarşamba
G: 29/08/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Seyahat etmenin, yeryüzünde yol tepmenin ve yeni yerler tanımanın öneminden bahsedince, nereleri “mutlaka” görmek gerektiğiyle ilgili sorular da geliyor doğal olarak.
Beş coğrafya
Beş coğrafya
22 Ağustos, Çarşamba
Bu noktada, herkes kendi bakış açısına, hassasiyetlerine ve önceliklerine göre çeşitli cevaplar verebilir. Ben kendi seyahat tecrübelerim ve okumalarım çerçevesinde, “Bir Müslümanın 40 yaşından önce mutlaka ziyaret etmesi gereken beş coğrafya” şeklinde bir liste belirledim. Cevap olarak bunu takdim ediyorum, sorulduğu zaman.
Yaslandığımız kültürel arka planı kavramak, sürdürdüğümüz tarihsel yürüyüşün ana duraklarını fark etmek, nereden gelip nereye gittiğimiz hakkında düşünmek ve benliğimizi sağlam temeller üzerine yükseltmek adına, şuraları mutlaka adımlamamız gerekiyor: Kudüs, Kahire, Balkanlar, Endülüs ve Buhara-Semerkand. “İki yılda bir, buralardan birine seyahat” olarak planlasak, 10 yılda tamamlanacak bir hedef bu. İmkân genişliği zuhur ederse, süre elbette daha da kısalabilir.
Kudüs, tarihin ve coğrafyanın kilit taşı olarak, bir Müslümanın seyahatlerinin ana durağı, belki de başlangıç noktası olmalı. Kudüs’ü görmeden ve çözmeden ne Ortadoğu, ne uluslararası dengeler, ne de İslâm tarihi tam anlamıyla özümsenebilir. Kudüs ne kadar çabuk görülürse, ufkumuz da o kadar hızlı açılacaktır.
Ortadoğu’ya mührünü vurmuş büyük İslâm imparatorluklarının izlerini hâlâ taşıyan Kahire, günümüzdeki bütün “döküntü” görüntüsüne rağmen, bağrında cevherler barındıran bir şehirdir. Sokak sokak dolaşmalı Kahire’yi. Şu anda mevcut olan aksaklıklara (kalabalık, gürültü, temizlik eksikliği, siyasi sıkıntılar vb.) hiç takılmadan, “dünyanın anası” tabir edilen Kahire, derinlemesine ve çok yönlü olarak tahlil edilmeli.
Balkanlardaki izlerimiz, bugün birkaç ülkeye dağılmış halde duruyor. Dolayısıyla, hikâyenin tamamını okuyabilmek için, Balkanlarda birden fazla noktaya ayak basmamız şart. Yap-boz misali, manzaranın tamamını ancak bu şekilde görebileceğiz.
Endülüs’te de, tıpkı Balkanlarda olduğu gibi, hikâye geniş bir coğrafyaya dağılmış durumda. Sadece Gırnata (Granada), Kurtuba (Cordoba) ve İşbiliyye (Sevilla) gibi ana durakları değil, bunların arasındaki küçük durakları da gözetmek gerekiyor. Endülüs’ün Balkanlarla bir başka benzerliği de şu: Tek sefer, asla yetmiyor.
Nihayet, coğrafyamızın merkeze uzak noktalarından Buhara-Semerkand da, asla ihmal edilmemesi gereken bir havza. Bu iki şehir ve çevresinde, hikâyemizin başına, ortasına ve sonuna dair muazzam atıflar var. O turkuaz kubbeler, altında ne hazineler saklıyor…
***
Sadece bu kadar mı? Elbette değil. Ama üzerine tarih tefekkürümüzü ve coğrafya şuurumuzu bina edeceğimiz manzaranın ana sütunları bunlar.
İnsan bir kere yola düştü mü, önüne sayısız sürprizler çıkar. Buhara-Semerkand’ı ziyarete gidersiniz mesela, bir de bakmışınız, yolunuz Yeni Delhi’ye kadar uzanmış. Kudüs’ü ve Kahire’yi gördükten sonra, içinizde oluşan Ortadoğu’nun diğer şehirlerini de muhakkak görme arzusunu artık bastıramazsınız. Kahire’de Şiî Fâtımî İmparatorluğu’ndan kalma izlere göz gezdirirken, İran ve Irak’a karşı merakınız illa ki uyanır. Bahsettiğim beş ana coğrafyanın, yanına-yöresine dikkatleri yöneltmek gibi bir özelliği de bulunuyor.
Mutlaka dikkatinizi çekmiştir: Listede Mekke ve Medine yok. Dinî vazifeler ve uhrevî sorumluluklar olduğu için Mekke ve Medine’yi ziyaret, kapsam dışında. Harameyn’e yolculuk, herkesin kendi iç serüveni. Dışarıdan kimsenin müdahale edemeyeceği, yönlendiremeyeceği ve tüyo veremeyeceği kadar özel, kişisel ve şahsî bir çaba. Bu nedenle, Mekke ve Medine, listeye dâhil değil.
Yine, günümüzde Türkiye sınırları içinde olan bazı kadim şehirler de listede yok. Buralar, zaten ve mutlaka gezilmiş olacağı için, işaret etmeye gerek görmedim. “Şehzadelerin gönderildiği sancaklar”, “Eski başkentler”, “Paşaların cami ve külliye inşa ettirdiği yerler”, “Tarihi köprüler”, “Geleneksel evler” gibi çeşitli kategoriler oluşturarak, Türkiye’nin altını üstüne getirmeli. Bunu söylemeye bile gerek yok.
***
Şimdi geldik “Nasıl gezmeli?” sorusunun cevabına. Evvela, haritalarla samimiyeti artırmak şart. Hem yola çıkmadan, hem de yol boyunca, elden haritalar düşmemeli. Navigasyon türü modern icatlar, insanı sadece tembelleştirir, mekân algısını ve yön duygusunu yok eder. Bu nedenle, harita okuma işine eğilmeli. İkinci olarak, görülecek yerlerin tarihi güzelce okunmalı; seyahat boyunca da tarihi dokudan geriye kalanlara odaklanmalı. Üçüncüsü, sürprizlere ve anlık gelişmelere hazır olmalı; aşırı plancılık histerisinden kurtulmalı. Seyahat, sürprizlerle güzeldir. Dördüncüsü, coğrafyanın vereceği şeylere önyargısız ve şartsız açık olmalı. Gittiğimiz yerleri sürekli memleketimizle kıyaslayıp, gördüklerimizi kendimize yonttuğumuzda, başka kültürlerin ve toprakların bize katabileceklerine kapıları kapatmış olabiliriz. Ve son olarak, fotoğraf çekme çılgınlığına esir olmamak da hayati derecede önemli. Birçok insan, belki de asla açıp bakmayacağı fotoğrafları arka arkaya çekerken, gözünün önünde akıp giden hayatın ritmini kaçırıyor.
***
O zaman, aşk ile bir kere daha tekrarlayalım: Seyahat ediniz, çünkü seyahat taassubu yok eder.
Modern Mihne
04:001/09/2018, Cumartesi
G: 1/09/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yedinci Abbâsî halifesi Me’mûn’un, 833 yılı baharında Bağdat Valisi İshak bin İbrahim’e gönderdiği mektup, İslâm tarihinde yeni bir dönemin de başlangıcıydı.
Modern Mihne
Modern Mihne
27 Ağustos, Pazartesi
Me’mûn mektubunda, devletin önemli mevkilerinde görev yapan kadı ve hadis âlimlerinin sorguya çekilmesini, onlardan “Kur’ân’ın yaratılmış olduğuna dair” teyit alınmasını, bunu kabul etmeyenlerin ise hapsedilip cezalandırılmasını istiyordu. Halifenin direktifi, hızlı bir şekilde uygulamaya geçirildi. Halifenin (dolayısıyla da devletin) benimsediği ve dayattığı resmî görüşe muhalefet eden ulemâyı artık eziyet ve meşakkat dolu bir süreç bekliyordu.
Yazdığı ikinci bir mektupla, sorgulanmasını istediği isimlerin listesini daha da genişleten Me’mûn, kendisi Mu’tezile’ye mensup olmasa da, rasyonalist yönelimleriyle bilinen bu akıma sempati besleyen biriydi. Hârun Reşîd’in İranlı bir cariyesinden dünyaya gelen ve 813 yılında kardeşi Emîn’i öldürterek hilafet tahtına oturan Me’mûn’un çevresinde İranlı danışmanların çokluğu da dikkat çekmekteydi.
Me’mûn’un mektuplarında bizzat hedef gösterdiği dört isim vardı: Ahmed bin Hanbel, Muhammed bin Nûh, Seccâde el Bağdadî ve Kavârîrî. Önce sorguya alınan, ardından da işkenceden geçirilen bu isimlerden son ikisi, “Kur’ân mahlûktur” tezini kabul edip serbest kaldı. Ahmed bin Hanbel, Muhammed bin Nûh ve diğerleri ise zincire vurularak, Me’mûn’un o sırada devam eden Bizans seferi için bulunduğu Tarsus’a götürülmek üzere Bağdat’tan yola çıkarıldı. Esir grubu Suriye’nin Rakka bölgesine ulaştığında, Me’mûn’un ölüm haberi geldi. Bunun üzerine, esirler Bağdat’a geri götürüldü.
Başkent Bağdat’ın dışında Mısır, Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Medine, Tirmîz, Kayravân ve İfrikiyye gibi bölgelerde de uygulama konan ve Halife Me’mûn’un dünyadaki son siyasi icraatlarından biri olan bu baskı dönemi, sonraki halife Mu’tasım döneminde (833-842) biraz hafifledi. Mu’tasım’ın ardılı Halife Vâsık döneminde (842-847) yeniden zirveye tırmanan baskı, işkence ve kovuşturma süreci, ancak sonraki halife Mütevekkil’in 847’de işbaşına gelmesiyle sona erdirilebildi.
Yüzlerce âlim ve davetçinin sırf resmî ideolojinin dayattıklarına boyun eğmemeleri nedeniyle hapse atıldığı, onlarcasının hayatını kaybettiği, sıradan insanları bile etkileyen yaklaşık 15 yıllık bu sıkıntı dolu dönem, İslâm tarihinde “Mihne” adıyla anılır. Mihne, kelime anlamı itibariyle “sorgulamak, imtihandan geçirmek, eziyet etmek, yıldırmak” demektir.
***
Tarihteki ilginç benzerliklere ve tekerrürlere hayret etmemek mümkün değil. Abbâsîler zamanındaki Mihne dönemi, günümüzde neredeyse bire bir biçimde, Suudi Arabistan’da yaşanıyor:
Muhammed bin Selman’ın (MBS) veliaht prens olarak tayin edilmesinden sonra, ülke içinde yapısal değişim ve dönüşümlere hız verilmişti. Bu bağlamda, MBS’nin siyasi iradesine engel teşkil edeceği düşünülen çok sayıda âlim, davetçi ve kanaat önderi geçtiğimiz aylarda tutuklandı. Selman el Avde, Avvâd el Karnî, Muhammed el Muneccid, Abdulaziz Tarafe, Safer Havâlî, Ali el Umerî, Abdulaziz Fevzân ve Musâid Tayyâr, bunların başlıcaları. Bazıları attıkları bir tweet sebebiyle, bazıları fî tarihinde yaptıkları bir yorum yüzünden, bazıları da etki alanlarının genişliği dolayısıyla cezalandırılan bu isimler, sadece Suudi Arabistan toplumu üzerinde değil, bütün Arap ve İslâm dünyasında geniş bir izleyici kitlesine sahip.
Geçtiğimiz ayın ortasında, hacca birkaç gün kala, bu tutuklama ve kovuşturma silsilesine yeni ve sürpriz bir örnek daha eklendi. Tam 17 yıldır Kâbe’de imamlık yapmakta olan Şeyh Sâlih Âl-i Tâlib, okuduğu bir cuma hutbesinin ardından gözaltına alındı. Hutbede “eğlence sektörünün teşvik edilmesini, gayri meşru ilişkileri ve ahlâkî yozlaşmayı” eleştiren Şeyh Sâlih, üstelik yönetici Suûd ailesine de yakın bir isim olarak biliniyordu. Normalde hac sırasında Kâbe’de namaz kıldırması beklenen Şeyh Sâlih’ten yaklaşık 20 gündür herhangi bir haber veya ses yok. Adına açılmış az takipçili bir Twitter hesabının, tam da tutuklandığı haberinin duyulduğu günlerde birden paylaşım yapmaya başlaması da, gözden kaçmadı.
Yine Kâbe imamlarından Şeyh Suûd eş-Şureym’in 2 milyondan fazla takipçisi bulunan Twitter hesabı, dünyevileşmeyi eleştiren bir paylaşımından sonra, geçtiğimiz aylarda silinmişti.
Meslektaşları ve arkadaşları tutuklanırken, Suudi Arabistan’daki din adamlarının aldığı pozisyon da, yine dikkat çekici. Twitter’da 21 milyon 400 binden fazla takipçisi olan Şeyh Muhammed Ureyfî, normalde gündemle epey ilgiliyken, hesabından şifalı ot tanıtımlarına başladı mesela. Şeyh Âid el Karnî, 19 milyon takipçili hesabından, MBS ile çektirdiği bir fotoğrafını paylaşmakta gecikmedi. Kâbe’nin ünlü imamlarından Şeyh Sudeys’in “Suudi Arabistan ve ABD, dünya barışı için birlikte çalışıyor” açıklaması, artık epey meşhur. Diğer birçok isim ise, sükûta gömülmüş durumda.
**
Mihne döneminde Kur’ân üzerinden yapılan resmî dayatma, günümüzde “Siyasal İslâm” heyulâsı üzerinden tekrarlanıyor. Modern Mihne’nin bayraktarlığını ve infazcılığını üstlenen Suudi Arabistan’ın, Mihne’nin en büyük kurbanı Ahmed bin Hanbel’in kurduğu Hanbelî mezhebini izliyor oluşu ise, herhalde tarihin en büyük ironilerinden biri.
Tunus’un sınavı
04:005/09/2018, Çarşamba
G: 5/09/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bugün hâlâ içinden geçmekte olduğumuz bölgesel türbülans sürecinin başlangıç noktası olduğu için “Arap Baharı’nın beşiği” unvanıyla anılan Tunus, özellikle birkaç aydır ilginç bir tartışmaya şahitlik ediyor. Bireylerin haklarıyla İslâm’ın temel emirlerinin karşı karşıya getirildiği tartışma, haliyle Tunus toplumunu ciddi bir bölünmeye de sürüklemiş durumda. Meseleyi, gündeme getirilişinden itibaren, şöyle özetlemek mümkün:
Tunus’un sınavı
Tunus’un sınavı
29 Ağustos, Çarşamba
Tunus Cumhurbaşkanı Becî Kâid es-Sebsî, geçtiğimiz yıl ağustos ayında bir açıklama yaparak, kadınlarla erkeklerin tamamen eşit haklara sahip olması için ciddi adımlar atılması gerektiğini söyledi. Tunus’ta “Kadınlar Günü” olarak kutlanan 13 Ağustos’a denk getirdiği konuşmasından sonra kolları sıvayan es-Sebsî, konuyla ilgili rapor hazırlayacak bir komisyon oluşturdu. Söz konusu komisyon, meseleyi etraflıca inceleyerek, siyaset kurumuna ve devlete tavsiye niteliğinde hatırlatmalarda bulunacaktı.
Bir dönem Tunus’ta orucu bile yasaklayacak kadar “jakoben laik” olan eski Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın kadrosunda yetişen 91 yaşındaki Cumhurbaşkanı es-Sebsî, oluşturduğu “Kişisel Haklar ve Eşitlik Komisyonu” (kısaca COLIBE) için dokuz üye belirledi: Büşra Belhac Hamide (Solcu, kadın hakları konusunda çalışan bir avukat), Dora Buşuşa (Müstehcen filmleriyle ünlü bir kadın yönetmen), Abdulmecid Şarfi (İslâm tarihi profesörü), Selim Langmani (Uluslararası hukuk profesörü), Kerim Buzeyta (Antropoloji doktoru), Salahaddin Curşi (Gazeteci, romancı), Selva Hamruni (Kamu hukuku profesörü), İkbal Garbi (Dini antropoloji doktoru), Malik Gazvani (Hukukçu).
Temel haklar ve özgürlükler söz konusu olunca, komisyon üyelerinin kimliği de oldukça önemli hale geliyordu şüphesiz. Profillere yakından bakınca, es-Sebsî’nin sadece belli bir dünya görüşüne mensup kişileri özellikle tercih ettiği anlaşılıyordu. Meselelerin İslâm’a göre de kritik edileceği komisyonda, uzmanlık alanı İslâm hukuku olan tek bir isim bile yoktu.
COLIBE Komisyonu, beş aylık bir çalışmanın sonucunda, 235 sayfalık bir rapor hazırladı ve geçtiğimiz 8 Haziran’da bunu kamuoyuyla paylaştı. Tavsiye niteliğindeki kararlar ve metne hâkim olan bakış açısı, şaşırtıcı değildi. Komisyonun, Kur’ân’da belirtilen miras paylaşım usulünün ortadan kaldırılarak kadınlarla erkeklerin mirasta eşit tutulması, neyin karşılığında olursa olsun ölüm cezasının ilgası, eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılması ve eşcinsel ilişkilerin tamamen özgür bırakılması gibi tavsiyeleri bilhassa dikkat çekiciydi.
Cumhurbaşkanı es-Sebsî, raporun kendisine takdimi sırasında yaptığı açıklamada, kadınlarla erkeklerin mirastan eşit pay almasıyla ilgili kanunî düzenlemeyi, ekim ayında parlamentoya sunacaklarını belirtti.
Komisyonun raporunu açıklamasından sonra, tahmin edilebileceği gibi, Tunus’ta ciddi bir tartışma patlak verdi. Kısa süre içinde, mesele “Peki, Kur’ân’ın açık hükümleri ne olacak?” sorusu etrafında düğümlendi. Raporun taraftarları ve karşıtlarının başkent Tunus’un sokaklarında ayrı ayrı düzenlediği gösterilerde açılan pankartlar bile, toplumsal gerilimin düzeyini gözler önüne seriyordu. Rapor yanlıları “sınırsız ve kesintisiz bir özgürlük” sloganları atarken, rapora karşı çıkanlar “Ya Rabbi, içimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi sorumlu tutma!” yazılı afişler taşıyordu. Bu ifade, elbette Kur’ân’daki o ünlü ayete atıftı.
Tartışmaya konu olan maddeler, önümüzdeki ay parlamentoya bir kanun teklifi olarak sunulduğunda, Tunus’ta tansiyon daha da yükselecek gibi görünüyor.
***
Tüm bunlar olurken, elbette cevabı aranan bir soru da şu: “Nahda Hareketi, tartışmaların neresinde?” Öyle ya, ‘İslâmcı’ kimliğiyle bilinen partinin iktidarda olduğu düşünüldüğünde, Nahda’nın Tunus’taki tartışmaların direkt muhataplarından biri olduğu da su götürmez bir gerçek.
Râşid Gannûşi liderliğindeki Nahda Hareketi, tartışmalarla ilgili şimdiye kadar açıktan bir pozisyon almadı. Nahda cephesinde, meselelerin tartışılarak orta bir çözüm yolunun bulunacağı düşüncesi hâkim. Ancak sokaklarda protesto gösterilerine katılan binlerce kişinin, Nahda’nın tabanını oluşturduğunu da unutmamak gerekir. Parti yönetimi soğukkanlı duruşunu koruma konusunda ne yaparsa yapsın, halk kitlelerinin “Kur’ân’ın hükümlerini tartışmaya açtırmayız” ısrarı, boş verilecek bir manzara değil.
Geçtiğimiz yıl, “Biz artık demokrat Müslümanlarız, siyasal İslâm diye bir ajandamız yok” açıklamasıyla farklı kesimlerden farklı tepkiler alan Gannûşi, öyle görünüyor ki, önümüzdeki süreçte ciddi bir sınavla karşı karşıya kalacak. Şimdiye kadar olduğu gibi “yorumların esnekliği” üzerinden değil, direkt şekilde Kur’ân’ın metninin konu edileceği bir sınav bu üstelik. Gannûşi ve Nahda’yla birlikte Tunus da sınav verecek.
***
Dünya, hızla marjinalliğin, bencilliğin ve kutsala saygısızlığın “norm” olarak dayatıldığı bir yere dönüşüyor. Arap dünyasının diğer ülkelerinden farklı biçimde, hatırı sayılır bir sol ve seküler sınıfa sahip olan Tunus da, bu gidişattan nasibini alıyor elbette. Tunus’un yaşayacağı tecrübe ve göstereceği toplumsal performans, İslâm dünyasının diğer coğrafyalarına birçok yönden örnek olacak.
Uzak Araplar
04:008/09/2018, Cumartesi
G: 8/09/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Güney Amerika ülkelerinden Paraguay, yaklaşık üç ay önce ani bir kararla Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdığı büyükelçiliğini, yeniden Tel Aviv’e nakletmeye karar verdi.
Uzak Araplar
Uzak Araplar
1 Eylül, Cumartesi
Dışişleri Bakanı Luis Alberto Castiglioni, çarşamba günü yaptığı açıklamada, kararın gerekçesini “Ortadoğu’da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışa ulaşma noktasında sürdürülen çabalara katkı sunmak” olarak duyurdu. Paraguay’ın bu adımına öfkelenen İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ise, cevap olarak, ülkesinin Paraguay’ın başkenti Asuncion’daki büyükelçilik misyonunun kapatılması direktifini verdi. Paraguay’ın kararı ve ardından İsrail’in buna cevabı, Filistin cephesinde elbette memnuniyetle karşılandı ve “diplomatik zafer” olarak nitelendirildi.
Paraguay hükümetinin, büyükelçiliği tekrar Tel Aviv’e taşıyarak uluslararası toplumun İsrail’in Kudüs’ü işgaline yönelik sürdürdüğü kolektif duruşu yeniden benimsemesi kararının ardındaki isim, 22 Nisan’da düzenlenen devlet başkanlığı seçiminden zaferle çıkan Mario Abdo Benitez. Seçim kampanyası boyunca, Kudüs’le ilgili kararın yanlışlığını vurgulayan Benitez, geçtiğimiz ay yemin ederek koltuğuna oturmasının ardından, atılan adımdan geri dönerek, ülkesinin duruşunu tashih etti.
ABD Başkanı Donald Trump, tam da İsrail’in kuruluş yıldönümü olan 14 Mayıs’ta, Tel Aviv’deki Amerikan Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararını hayata geçirdiğinde, onu dünyanın öbür ucundan minik bir ülke de heyecan ve coşkuyla takip etmişti: Paraguay. Şimdiye kadar Ortadoğu’nun temel meselelerine herhangi bir yakın ilgisine pek şahit olunmayan Paraguay’ın bu acele tavrı şaşkınlıkla karşılanırken, Devlet Başkanı Horacio Cartes, büyükelçilik binası açılışı için Kudüs’e bizzat gelmişti. Resmi törende İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından övgülere boğulan Cartes’in, ülkesi adına attığı bu adım karşılığında yüklü bir “ekonomik ödül”e kavuştuğu, o günden beri sıklıkla dile getiriliyor.
Yeni Devlet Başkanı Mario Abdo Benitez’in, Twitter hesabından yaptığı “Paraguay, ilkeli bir devlettir. Her zaman, uluslararası hukuka saygılı olacağız” açıklaması, selefi Horacio Cartes’e direkt bir cevap niteliği de taşıyordu.
Benitez’in zaten beklenen bu tavrı, sadece benimsediği siyasi çizgiden değil, aile köklerinden tevarüs ettiği bakış açısından da kaynaklanıyor. Benitez’in ismini taşıdığı babası Mario Abdo, uzun yıllar önce Paraguay’a göç edip buradaki yerli halkla kaynaşmış yarı-Lübnanlı bir ailenin çocuğuydu. Dededen toruna taşınan “Abdo” unvanı da Arapça “abd” kelimesinden türetilmişti. Kudüs meselesinin, Benitez için “millî” bir tarafı da vardı kısacası.
Tam bu noktada, coğrafyamızda zaten yeterince fazla bulunan “naylon kahramanlar”a bir yenisinin daha eklenmesine sebep olmama adına, şu şerhi düşeyim:
Benitez’in babası Mario Abdo, 1954’ten 1989’a kadar Paraguay’ı demir yumrukla yöneten diktatör Alfredo Stroessner’in sağ kolu ve özel kalem müdürüydü. Latin Amerika’da 20’nci yüzyılın en uzun askeri rejimini kuran Stroessner döneminde on binlerce kişi öldürülmüş, ortadan kaybolmuş veya işkenceden geçirilmişti. Kendisi de bir göçmen olan -ailesi Almanya’dan iltica etmişti- Stroessner’in yakın çalışma ekibine yine bir göçmeni dâhil etmesi, muhtemelen tesadüf değildi.
Ömrünün son yıllarını sürgüne gittiği Brezilya’da geçiren Stroessner 2006’da hayatını kaybetti, ancak kendisinin Paraguay tarihinde bıraktığı derin iz, hâlâ duruyor. Öncelikle, yeni seçilen Başkan Mario Abdo Benitez de, selefi Horacio Cartes de, Stroessner’in Colorado Partisi’ne üye. Devrik diktatörün önemli adamlarını kritik pozisyonlara getiren Cartes’in, Stroessner’in doğum günü için “mutlu bir tarih” dediği biliniyor. Benitez’in muhalifleri de, Stroessner dönemiyle ilgili hiçbir pişmanlık açıklamasında bulunmamasını eleştiriyor.
***
Mario Abdo Benitez, Latin Amerika coğrafyasında işbaşına gelen ilk Arap kökenli lider değil. 1989-99 arasında Arjantin devlet başkanlığı yapan Carlos Menem, belki de en çok bilinen isim. Suriye göçmeni Sünnî Müslüman bir anneden dünyaya gelen Menem, siyaset basamaklarını daha hızlı tırmanabilmek adına Katolikliği seçmişti. Diğer bir devlet başkanı, 1978’den 1982’ye Kolombiya’yı yöneten Lübnan asıllı Julio Cesar Turbay. Listenin geri kalanından şu birkaç örnek de verilebilir: Filistin asıllı Elias Antonio Sakka (El Salvador, 2004-2009), Lübnan asıllı Abdala Bucaram (Ekvador, 1996-1997), Lübnan asıllı Jamil Mahuad (Ekvador, 1998-2000), Filistin asıllı Carlos Flores Facusse (Honduras, 1998-2002), Lübnan asıllı Jacobo Majluta Azar (Dominik Cumhuriyeti, 1982)…
Latin Amerika’da sadece siyaset değil ticaret, sanat, kültür, hatta mafya alanlarında ün yapan böyle binlerce Arap ve göçmen asıllı var. İlk defa 1800’lerin sonunda Osmanlı coğrafyasından göç ettikleri için kendilerine çok uzun bir süre “Türk” denilen insanların çocukları bunlar. Günümüzde sayılarının 30 milyona yaklaştığı tahmin ediliyor.
Brezilya’dan Arjantin’e, Şili’den Kolombiya’ya, adım attıkları ülkelerde yaşadıkları sayısız macera ve sıra dışı olayla, “Uzak Araplar” oldukça dikkat çekici ve haklarında fazla bir şey bilmediğimiz bir mülteci sınıfını oluşturuyor.
“Uzakları bırakalım, acaba yakınımızdaki Araplar hakkında ne biliyoruz?” diyorsanız, siz de haklısınız.
Basra alarmı
04:0012/09/2018, Çarşamba
G: 12/09/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İkinci Halife Hz. Ömer, fethedilen yerlerde kurulacak yeni şehirlerle başkent Medine arasında nehirlerin bulunmasını hoş görmezdi.
Basra alarmı
Basra alarmı
5 Eylül, Çarşamba
Ulaşım ve haberleşme kolaylığı açısından, şehirlerin “beri yakada” tesis edilmesini, valilerine ve komutanlarına bilhassa bildirirdi. Bu sebeple, Mısır’ın fethinden sonra Amr bin Âs’ın temellerini attığı yeni Fustat şehri Nil’in doğusunda, Irak topraklarındaki Basra ise Şattu’l-Arab’ın (Fırat ve Dicle’nin tek bir nehir haline geldikten sonra aldığı isim) batısında kurulmuştu. Her ikisiyle başkent arasında, kesintisiz İslâm toprakları uzanıyordu. Gerektiğinde, başkentle hızlıca irtibat mümkündü.
Günümüzde Irak’ın güneyinde yer alan Basra, sahabeden Utbe bin Gazvân tarafından 638’de bir garnizon ve kamp şehri olarak kuruldu. İlk sakinlerini fetihler için bölgeye gelen Arap savaşçıların oluşturduğu Basra’nın yerinde, daha önce Vaheştabad Erdeşir adı verilen bir Pers yerleşkesi mevcuttu. Müslüman Araplar bölgeyi iskân ettikten sonra, Basra coğrafyanın farklı yerlerinden gelen Arap kabilelerinin kaynaşma ve çatışma noktasına dönüştü. Aynı zamanda, batı-doğu yönünde hareketlenen insan nüfusu için de Basra bir geçiş ve köprü vazifesi görüyordu.
Emevîler döneminde başkent Şam’ın uzağına düştüğü için politik karmaşanın nispeten dışında kalan Basra, fikrî ve ekonomik gelişmesini hızla sürdürdü. En ünlüleri Hasen-i Basrî olmak üzere çok sayıda âlim, dilbilimci ve düşünür, Basra’yı bir çekim merkezine dönüştürmüştü. Asya ile olan ticaret açısından da, Basra önemi gittikçe artan bir liman ve buluşma noktasıydı. Bu arada, 945’ten 1055’e kadar, içinde Basra’nın da yer aldığı bölgeyi kontrolleri altına alan Şiî Buvehyîler, Basra’da hatırı sayılır bir Şiî nüfusun birikmeye başlamasına da yol açtılar.
1258’de Moğol Hükümdarı Hulâgû’nun ordusuna direniş göstermeden teslim olan Basra, art arda bölgeyi yöneten Celâyirliler, Karakoyunlular ve Akkoyunlular dönemlerinde uzak ve ihmal edilmiş bir liman şehri olarak kaldı. Safevîlerin kısa yönetiminin ardından Osmanlıların bölgeye giriş yapmasıyla, Basra yeniden önem kazandı. Aynı dönemlerde, başta Portekiz olmak üzere Batılı emperyal güçler de bölgeye ilgi göstermeye başlamıştı. Basra, Osmanlı İmparatorluğu yönetimi boyunca stratejik bir liman şehri olarak, önemini ve kıymetini hep muhafaza etti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra, yeni kurulan “Irak” isimli ülkeyle birlikte Basra’nın da kontrolü İngiltere’ye geçti. 1921’de Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’ı “kral” sıfatıyla Bağdat’ta tahta çıkaran İngilizler, petrol başta olmak üzere ülkenin doğal zenginliklerini de ellerine aldılar.
1919’da İngilizler tarafından Irak’ta yapılan nüfus sayımına göre, ülkenin yüzde 53’ü kendisini Şiî olarak tanımlıyordu. 1932’de bu oran yüzde 56’ya çıktı. Aradaki fark, özellikle Basra vilayetinde ve yakın kuzey şehirlerde çok sayıda Sünnî Arap kabilesinin Şiîliğe intisap etmesinden kaynaklanıyordu. Basra ile ilgili yakın tarihli veriler daha da ilginç: 2006’da şehrin Şiî oranı yüzde 45 iken, 2014’te bu oran yüzde 60’a çıkmış görünüyor. Irak şartlarında sıfır hatasız bir nüfus sayım biçimi elbette imkânsız, ancak gerek Sünnîliğin baskılanması ve terörize edilmesi, gerek göçler ve nüfus hareketleri, gerekse İran’ın direkt ideolojik etkisi, bölgede demografik dengeleri hızla değiştiriyor gibi görünüyor.
Bu gerçeklik, Irak nüfusunun geneli için de böyle. 20’nci yüzyıla kadar Irak’ta hiçbir şekilde çoğunluğu teşkil etmeyen Şiîlik, güncel tahminlere göre bugün ülkenin yüzde 60 ilâ 65’inin inancı durumunda.
***
Basra’da özellikle geçtiğimiz hafta şiddetlenen protesto gösterilerini izlerken, şehrin uzun ve sarsıntılı tarihinden enstantaneler de gözümün önünden geçti ister istemez. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından sırasıyla İngiltere, Sovyetler Birliği (kısmen), Baas rejimi, ABD ve şimdi de İran’ın etkisi altında yaşayan Basralılar açısından düşünüldüğünde, gelip geçen yönetimlerin ve ideolojilerin hiçbirinin gündelik hayatlarına kolaylık ve refah getirmemesi, epey manidar ve öfkelendirici olmalı.
Irak petrollerinin yüzde 80’inin üretildiği Basra vilayeti, her gün saatler süren elektrik kesintileriyle boğuşuyor uzun zamandır. İçinden Dicle ve Fırat’ın geçtiği bölgede, su sıkıntısı da had safhada. Yaz aylarında sıcaklıkların 45 derecenin altına pek inmediği bir bölge için, bunlar tahammül edilmesi zor durumlar. Üstüne yüksek oranda işsizliği de denkleme eklediğimizde, Basralı gençlerin sokakları doldurup, bu durumdan sorumlu olduğunu düşündükleri ülkelerin temsilciliklerini ateşe vermeleri (örneğin: İran Başkonsolosluğu) gayet anlaşılır. Kasıtlı ya da kasıtsız biçimde gözden kaçırılsa da, Basra sokaklarını dolduranlar yine Şiî gençler. İran’a olan kızgınlıkları da, tamamen Irak’ın içine sürüklendiği siyasi kaos ve kötü yönetimin sorumluluğunu Tahran’da görüyor olmalarından kaynaklanıyor.
***
Basra’da yaşananlar hem Irak, hem İran, hem de bütün bölge için ciddi bir alarm işareti. Tarih, böylesi kaos ve karmaşa bölgelerinin, ürettiğinden daha fazlasını çevresine ihraç ettiğini gösteriyor.
25 yıl sonra
04:0015/09/2018, Cumartesi
G: 15/09/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İki gün önce, Ortadoğu yakın tarihine “Oslo Anlaşması” olarak geçen mutabakatın imzalanmasının 25’inci yıldönümüydü. Önce, resmi ismi “Geçici Yönetim Düzenleme İlkelerinin Bildirgesi” olan mutabakatın arka planını ve kısa tarihçesini hatırlayalım, ardından geriye ne kaldığını konuşalım.
25 yıl sonra
25 yıl sonra
8 Eylül, Cumartesi
Filistin’le ilgili okumalar yapan herkesin karşısına sıklıkla çıkan anlaşmaya, İsrail ve Filistin heyetleri arasındaki 14 uzun ve zorlu müzakerenin ardından, 20 Ağustos 1993’te Norveç’in başkenti Oslo’da son şekli verildi. 13 Eylül 1993’te, Beyaz Saray’ın bahçesinde düzenlenen törende İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Lideri Yaser Arafat’ı aynı masaya oturtan ABD Başkanı Bill Clinton, oldukça mutlu ve gururluydu. Kendisinden 14 yıl önce, yine bir Demokrat Amerikan başkanı, Jimmy Carter, yine bu bahçede İsrail ve Mısır taraflarını buluşturmuş, Camp David Anlaşması’nın imzalanmasına nezaret etmişti. Clinton’ın, kendisini aynı “barış misyonu”nu sürdüren isim olarak gördüğünde şüphe yoktu.
Oslo Anlaşması, İsrail’in Batı Şeria’daki altı büyük Arap şehrinden ve 450 kasabadan askerlerini çekmesini öngörüyordu. Batı Şeria, Eriha ve Gazze’yi kapsayan bölgede bir “Filistin Yönetimi” kurulacak, başına da Yaser Arafat geçecekti. Anlaşma ayrıca, Filistin’de dokuz ay içinde parlamento seçimlerinin düzenlenmesini ve Filistin polis gücünün oluşturulmasını içeriyordu. Üzerinde büyük tartışma ve anlaşmazlıkların bulunduğu Kudüs’ün akıbeti ise, anlaşmaya konu edilmemişti.
Anlaşmayla bir araya gelen taraflardan Yitzhak Rabin, savaş ve çatışmayla geçen uzun yılların ardından, “barış güvercini” rolüne soyunmuştu. 1987’de Birinci İntifada patlak verdiği sırada İsrail Savunma Bakanı olan Rabin, Filistinli çocukların kollarını ve bacaklarını kırdırdığı için, Batı basınında “Kemik Kıran Rabin” olarak anılan bir isimdi. 1967’de Kudüs’ün işgali sırasında İsrail Genelkurmay Başkanlığı görevini de yürüten Rabin’in aniden barış yolunu seçmesi, elbette pragmatik bir zorunluluktan kaynaklanıyordu. Birinci İntifada sırasında Hamas’ın kuruluşu ve Filistin içinden şimdiye kadar görülenin dışında farklı bir mücadele damarının çıkışı, Rabin’i hızlı bir şekilde Arafat’la masaya oturmaya ikna eden ana etkendi.
Benzer bir durum, Yaser Arafat ve ekibi için de söz konusuydu. Filistin için yıllardır sürdürülen mücadelede FKÖ çizgisinin kitlelerde meydana getirdiği hoşnutsuzluk ve hayal kırıklıkları, Hamas’ın doğuşuna giden yolu açmıştı. Birinci İntifada’nın zorlu atmosferinde, Arafat’ın eylem ve söylemlerinin işgale karşı herhangi bir somut sonuç doğurmadığından şikâyetçi olan Filistinli genç nesil, sokaklarda İsrail tanklarıyla çarpışmıştı. Sokakların kontrolden çıkmaya başlaması ve Filistinlilerin alternatif arayışı, Arafat için hiç de iyi bir haber değildi. Beklediği siyasi çıkış, 10 Eylül 1992’de Norveç Dışişleri Bakanı Jan Egeland’ın Tel Aviv’de İsrailli muhataplarına yaptığı “Filistinlilerle aranızda arabuluculuk için hazırız” teklifiyle geldi. Oslo Anlaşması’na giden yol, böylece açıldı.
***
İmzalar atıldıktan sonra, her iki taraf da karmaşık duygular içindeydi. İki yıl sonra imzalanan yeni bir mutabakat metni “Oslo 2” olarak kayıtlara geçerken, İsrailliler masada kaybettiklerini düşünüyor, Filistinliler ise aşağılama ve yok sayma dolu on yılların ardından “barış”ın bu kadar kolay gelmesine inanamıyordu. Arafat ve ekibinin hangi tavizler karşılığında bu “barış”ı elde ettiği sorusu, Filistin kamuoyuna hâkim olan genel düşünceydi.
Oslo Anlaşması’nın imzalanmasından iki yıl sonra, 4 Kasım 1995’te İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, başkent Tel Aviv’de düzenlenen bir barış mitingi sırasında vurularak öldürüldü. Rabin’in katili, zannedilebileceği gibi bir Filistinli değil, fanatik düşünceleriyle tanınan yerleşimci Siyonist bir Yahudi’ydi: Yigal Amir. Oslo sürecinde Rabin’e büyük öfke besleyen Amir, Oslo Anlaşması’nı “teröristlere verilmiş bir taviz” olarak görüyordu.
Anlaşmanın imzalanmasından Rabin’in öldürülmesine giden süreçte, İsrail protesto gösterileriyle yankılanmıştı. Şimdi İsrail Başbakanı olan Benyamin Netanyahu, protestoların başını çeken en önemli isimdi. Siyasi sebeplerle de Rabin’den nefret eden Netanyahu, bir miting sırasında Rabin’in öldürülmeyi hak ettiğini bile söylemişti. Netanyahu, suikasttan sonra düzenlenen erken genel seçimde İsrail’in en genç başbakanı olarak Rabin’in koltuğuna oturacaktı.
Filistin cephesinde ise, işler giderek daha sıkıntılı bir hal aldı. Arafat, 11 Kasım 2004’te Paris’teki bir askeri hastanede ölünceye kadar, büyük ölçüde izole edilmiş bir liderdi. Oslo’dan sonra bir “Filistin Yönetimi” kurulmuştu kurulmasına, ama İsrail bu yönetimin özgür olmasına hiçbir zaman müsaade etmemişti. Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün dört bir yanı yerleşimcilerle doldurulmuş, 2000’de yaşanan İkinci İntifada’nın ardından, İsrail işgalinin somut sonuçları sahada daha fazla hissedilmeye başlamıştı.
***
Oslo’nun üzerinden çeyrek asır geçtikten sonra, bugün, Filistin kamuoyunda neredeyse tek ses yükseliyor: “Bu hezimet dolu anlaşma lağvedilsin!” Ama heyhat ki, anlaşmayı lağvetmek, elde kalan birkaç kazanımı da yok edecek bir belirsizlik ve kaos sürecine kapı açmak anlamına geliyor.
Açık bir yara
04:0019/09/2018, Çarşamba
G: 19/09/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Açık bir yara
Açık bir yara
12 Eylül, Çarşamba
Takvimlere göre sonbahar başlamış olmasına rağmen, 1982’nin 14 Eylül günü Beyrut’ta yazı aratmayan bir hava vardı. Kavurucu öğlen sıcağına rağmen, Eşrefiye semtinde bulunan Ketâib Partisi’nin merkez binasında bir hareketlilik yaşanıyordu. 23 Ağustos’ta Meclis’te düzenlenen oturumda cumhurbaşkanlığına seçilen parti lideri Beşir Cumeyyil, yemin ederek resmen görevi devralmasına dokuz gün kala, partili arkadaşlarıyla bir araya gelmek istemişti. Henüz 34 yaşında olan Cumeyyil, yedi yıldır devam eden iç savaşta aktif şekilde çatışmalarda yer alan Hıristiyan bir milis birliğinin de (Falanjistler) başkanlığını yürütüyordu. Cumhurbaşkanlığıyla hem partisine hem de askerlerine veda edecek olsa da, Lübnan’ın içinden geçtiği o bilinmezliklerle dolu dönemde, bunun tam anlamıyla mümkün olmayacağı ortadaydı.
Üç katlı parti binasının en üst katındaki büyük toplantı salonunda herkes yerini aldıktan kısa bir süre sonra, saat tam 14.10’da gürültüsü bütün Eşrefiye’yi sarsan bir patlama, binayı enkaza çevirdi. Çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı Cumeyyil’i ortadan kaldırmaya ayarlanmış bomba düzeneği, hedefini tam yerinde ve zamanında vurmuştu.
Marunî Katolik Hıristiyan bir ailenin çocuğu olan Beşir Cumeyyil, gençliğinden itibaren siyasi mücadelenin içinde yer almıştı. Babası Pierre Cumeyyil tarafından kurulan ve liderliği daha sonra kendisine intikal eden Ketâib Partisi, Lübnan’ın diğer Arap ülkelerinden ayrı bir çizgide ve Batı’yla entegre halde varlığını sürdürmesini savunuyordu. 1970’lerde Ürdün’den sürgün edilen Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) mensuplarının Lübnan’a ve başkent Beyrut’a yerleşmeye başlamasına karşı çıkan Cumeyyil’ler, 1975’te iç savaşın patlak vermesiyle, FKÖ ve diğer Filistinli fraksiyonlara cephe aldılar.
Genç yaşına rağmen siyasi hırsları hudutsuz olan Beşir Cumeyyil, FKÖ’nün Lübnan’daki varlığına son verebilmek için İsrail’le işbirliği yapmaktan geri durmadı. Filistinliler tarafından Lübnan topraklarından İsrail’e düzenlenen bazı eylemleri bahane eden İsrail ordusunun Lübnan topraklarına fiili müdahalesi, Cumeyyil tarafından açıktan desteklendi. Savunma Bakanı Ariel Şaron’un emriyle, 1982’nin ağustos ayında başkent Beyrut’u kuşatan İsrail ordusu, Cumeyyil’in emrindeki milislerden aktif destek gördü. İsrail’in hedefinde, FKÖ’nün merkez karargâhının bulunduğu Batı Beyrut vardı. Bu bölgede aynı zamanda, Sabra ve Şatilla isimli iki büyük Filistinli mülteci kampı da yer alıyordu. FKÖ’nün ve destekçisi Filistinlilerin dağıtılması, Cumeyyil ve taraftarlarının zaten arzuladığı bir durumdu.
ABD’nin önce izin vererek seyredip, sonrasında müdahale ederek sonlandırdığı İsrail’in Beyrut kuşatması eylül başında hafiflemişti. Yapılan anlaşma uyarınca FKÖ Lideri Yaser Arafat ve diğer yönetici kadro Lübnan’ı terk edecek, Filistinli mülteciler ve diğer siviller de uluslararası toplumun himayesinde bulunacaktı.
İsrail Başbakanı Menahem Begin’den Lübnan’daki eylemleri için sınırsız izin ve yetki alan Savunma Bakanı Şaron’un birinci hedefi FKÖ’yü etkisiz hale getirmek, ikinci hedefiyse Lübnan’da İsrail’e sadık bir kukla hükümet oluşturmaktı. Fransızların 1930’larda kurduğu siyasal sistem uyarınca, cumhurbaşkanı Marunî Hıristiyanlar arasından seçilmek durumunda olduğundan, en güçlü aday da Beşir Cumeyyil’di. İsrail’le iç savaştan önce temas kuran Cumeyyil, elinde silahlı bir güç de bulunduğundan, Lübnan denkleminde İsrail açısından en ideal seçenek gibiydi.
Eylülün ilk yarısında, Şaron’un iki hedefi de gerçekleşmiş görünüyordu. FKÖ kadroları Beyrut’tan ayrılmış, Cumeyyil de kuşatma sırasında düzenlenen oldu-bitti seçimiyle cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulmuştu. İsrail açısından, “Lübnan tamam” denecek bir noktaya gelinmişti. Tam bu atmosferde, 14 Eylül 1982 Salı günü gerçekleştirilen bombalı saldırıda Beşir Cumeyyil’in hayatını kaybetmesi, pişmiş aşa su katan bir gelişmeydi.
Bombalı saldırının hemen ardından, İsrail ordu birlikleri Sabra ve Şatilla kamplarını yeniden kuşatma altına aldı. Giriş çıkışlar tamamen engellendi. Ariel Şaron’un izniyle 16 Eylül gecesi kamplara baskın yapan silahlı Falanjist milisler, Cumeyyil suikastının rövanşı olarak, 3 bin 500’e yakın Filistinli ve Lübnanlı sivili katletti. Öldürülenlerin çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşuyordu. Eli silah tutan erkekler, kamp dışında cephede ve çatışmalardaydılar. Cumeyyil suikastını Filistinlilerin düzenlediğine dair hiçbir kanıt olmasa da, Falanjistler öçlerini sivillerden almayı seçmişti.
Savunma Bakanı Ariel Şaron, 1983’te İsrail’de kurulan Kahan Komisyonu’nun kendisini suçlu bulması nedeniyle bakanlıktan azledildi. Ancak daha sonra dışişleri bakanı ve başbakan oldu, komaya girdiği 2006’ya kadar Filistinlilere yönelik düşmanca eylemlerini sürdürdü. Sabra ve Şatilla’nın Falanjist failleri, şimdiye kadar hiçbir şekilde suçlanmadı, yargılanmadı ve cezalandırılmadı. Lübnan’daki o ünlü “hassas dengeler”, Hıristiyanların ateşe atılmasına rıza göstermeyecek kadar inceydi çünkü. Ancak 3 bin 500 Müslüman kurbanın ailesi ve yakınları, bu dengelerin hassaslığından faydalanacak kadar şanslı ve nasipli değildi.
Sabra ve Şatilla’nın kendisi ise, İslâm dünyasının yakın tarihindeki birçok katliam ve acı gibi, açık bir yara halinde ortada duruyor.
..Kaddafi-2
04:0026/09/2018, Çarşamba
G: 26/09/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kaddafi-2
Kaddafi-2
19 Eylül, Çarşamba
Geçtiğimiz günlerde Arap basınına düşen bir haber, Ortadoğu’nun merkezindeki karmaşadan dolayı gözlerden ırak kalan Libya’yı bir kere daha gündeme taşıdı. Haberde, “Libya Ulusal Ordusu”nun komutanı General Halife Hafter’in oğlu Saddam’ın, Libya Merkez Bankası’nın Bingazi şubesinde kasayı tamamen boşalttığından söz ediliyordu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulan bir rapordan elde edilen bilgilerle hazırlanan haberde, bankanın kasasından çıkan en az 400 milyon doların akıbetinin meçhul olduğu kaydediliyordu. Saddam Hafter’in, emrindeki askerlerle birlikte geçtiğimiz yıl bankanın yönetimine el koymuş olduğu da, haberde dile getirilen bir diğer ayrıntıydı.
1969’dan itibaren tam 42 yıl boyunca ülkeyi yöneten Muammer Kaddafi’nin 2011’de devrilmesinden sonra, Libya’ya beklendiği gibi “demokrasi” gelmedi. Kaddafi kendi halkı tarafından linç edilerek öldürüldü, yerine yine onun yanında yetişmiş bir başka “diktatör adayı” –General Halife Hafter- sahada duruma büyük ölçüde hâkim oldu.
Libya’nın ilk (ve son) Kralı İdris es-Senûsî’yi, romatizma tedavisi için Çekirge’deki (Bursa) kaplıcalarda bulunduğu sırada, 1 Eylül 1969 günü deviren “Hür Subaylar” ekibi içinde yer alan Halife Hafter, Kaddafi’nin yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. 1970’li yıllarda Kaddafi, Libya’ya özgü bir yönetim sistemi olan “Libya Halk Cemâhiriyyesi”ni örgütlerken, Hafter de ordunun bölgesel operasyonlardan sorumluydu. 1978’de başlayan Çad-Libya savaşı, Hafter için bir dönüm noktasına dönüşecekti:
Komuta ettiği askerlerle birlikte Çad topraklarında birçok operasyona katılan Halife Hafter, Fransa’nın desteklediği Çad milli ordusu tarafından 1987’de esir alındı. O zamana kadar Çad’da askerlerinin olduğunu her fırsatta yalanlayan Muammer Kaddafi, esir düştüğünü öğrenince, Hafter’in kendi inisiyatifiyle bu ülkeye gidip savaştığını söyleyerek, yakın arkadaşına sahip çıkmadı. Bu beklenmedik darbe, Hafter için yolun sonu gibiydi. Ama “acil yardım” hiç beklenmedik bir yerden geldi. Çad-Libya çatışmasını ve sahada olanları yakından izleyen ABD, Fransa ile temasa geçerek Hafter ve yakın kadrosunu kendi safına transfer etti. ABD’de Hafter’in ikameti için seçilen yer de tesadüf değildi: CIA’nın merkezinin bulunduğu Virginia. Kaddafi’nin devrilmesine kadar Virginia’da yaşayan ve bu arada eski dostuna yönelik birkaç suikast girişimine ön ayak olan Hafter, 2011’den sonra “kurtarıcı” sıfatıyla Libya’ya döndü.
İlk kez 2014’de yaptığı bir televizyon konuşmasıyla “eylem planı”nı halka açıklayan Hafter, o tarihten günümüze kadar attığı birçok adımla ve Libya ordusunu yakından tanımasının sağladığı kolaylıkla, ipleri giderek daha fazla ele aldı. Elbette, Hafter’in başarısında yalnızca kendi kişisel yetenekleri ya da şansı etken değildi. Onun şahsında “Libya’yı bir arada tutabilecek demir yumruk” gören birçok ülke (ABD, Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta Rusya) Hafter’e çeşitli düzeylerde yardımlarda bulundu, bulunuyor. General Hafter’in sıkı bir “Siyasal İslâm düşmanı” oluşu, özellikle Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından yoğun ilgiye mazhar olmasının en büyük nedeni.
***
Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden sonra, yerine neredeyse onun klonunun gelişi, sosyolojik ve siyasi altyapısı hazırlanmayan hızlı değişimlerin, aslında değişim olmadığının bir göstergesi. Bu gerçeklik, “Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülansın etkili olduğu hemen hemen bütün ülkeler için geçerli. Yoğun medya kampanyaları ve gençlik heyecanlarına istihbarat savaşlarının eklendiği paldır-küldür bir kaos ortamında, “devrim” denen şeyin tanımı da zihinlerde çözümsüz bir probleme dönüştü.
Kendisinden önce üç vilayet şeklinde yönetilen Libya’yı, kerameti kendinden menkul bir yönetim sistemiyle, tekrar birleştiren Muammer Kaddafi, krallık dönemindeki sosyal ve ekonomik sorunları kökten çözmek yerine işine geldiği biçimde dönüştürmüştü. Sorunları tamamen ortadan kaldırmaktansa, onları “kullanışlı” hale getirmek, Kaddafi’nin işine gelmişti. Libya’yı 42 yıl boyunca yönetebilmesinin sırlarından biri tam da buydu.
Kaddafi’nin vurduğu zincirler çözüldükten sonra, Libya’nın bugün tekrar üç ayrı fiilî yönetime ve siyasal yapıya bölünmesi, kesinlikle sürpriz değil. Trablus, Tobruk ve Bingazi’de biriken güç merkezleri, Libya’da on yıllardır süregelen karmaşık sorunların net bir röntgenini veriyor. Ve maalesef, bu sorunların gerçekten çözümlenmesine girişmek şöyle dursun, General Halife Hafter’e yapılan siyasi ve askeri yatırım, Libya’nın “dejavu” yaşamasından başka bir şeye hizmet etmeyecek gibi görünüyor.
***
Libya’da General Halife Hafter projesinin uygulamaya konmasıyla, Kuzey Afrika’nın üç büyük ülkesi (Cezayir, Libya ve Mısır) boyunca “askerler kuşağı” kurulmuş olacak. Cezayir ve Mısır’da askerlerin “hâkim yönetici sınıf” olarak gittikçe artan ve derinleşen etkileri, uluslararası sistem tarafından, Libya için de “en makul model” olarak benimseniyor. Bu durumun sivil siyasete, İslâmî hareketlere ve bölgedeki insan hakları istatistiğine etkileri ise, ayrı bir yazının konusu.
Misafir
04:0029/09/2018, Cumartesi
G: 29/09/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Film bitip de İstiklâl Caddesi’nin kalabalığına adımımızı attığımızda, eşim de ben de hâlâ gördüklerimizin etkisindeydik. “Suriyeliler hakkındaymış. İzleyenler çok beğendi. Bir bakalım” diyerek girdiğimiz sinemadan, hem gözyaşlarıyla hem de sarsılmış biçimde ayrılmıştık. Andaç Haznedaroğlu’nun yönettiği “Misafir”den söz ediyorum.
Misafir
Misafir
20 Eylül, Perşembe
Misafir, Suriye’nin Halep şehrinde normal bir hayat sürerken, birden bire başlayan bombardımanlar nedeniyle Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Lina, bebek kardeşi Zehra ve komşuları Meryem’in hikâyesi üzerine kurgulanmış. Bin bir zorluk içinde geçilen sınır, İstanbul’a uzanan yolculuk ve İstanbul’un karmaşasında kurulmaya çalışılan kırık hayatlar… Filmin ismi seçilirken, Yönetmen Haznedaroğlu oldukça dikkat çekici bir tercihte bulunmuş. Misafir kelimesi bizde “konuk” anlamına gelirken, Arapçadaki manası “yolcu”. Ve mülteciler, her ikisi de. Herhalde Suriyeli mültecilerin durumunu anlatan bir film için, en uygun isim bu olabilirdi.
Film, daha isminden başlayarak her adımda, inanılmaz bir doğallık sunuyor izleyiciye. Bunu yaparken de, asla göze mesaj sokmak kaygısı gütmüyor. Sizi alıyor, yaşanmış hadiselerin içine sürüklüyor, elinizde olmadan kapılıp gidiyorsunuz. Misafir’in en büyük başarısı bu: Yapaylıktan uzak, duru bir gerçeklik.
Misafir’in, Suriyelilerin hayatına nasıl böylesine yakından nüfuz edebildiği sorusunun cevabı, Andaç Haznedaroğlu’nun filmi çekmek için gösterdiği dört yıllık olağanüstü çabada gizli. Suriye meselesini “Hepimizin televizyonlardan görüp kanıksadığı, göz çevirdiği bir konu” olarak tanımlayan Haznedaroğlu, filmi çekmeye nasıl karar verdiğini şu sözlerle anlatıyor:
“Öncelikle benim karşıma çıkan gerçek bir hikâye oldu. Dört yıl önceydi. Yolda arkadaşımla giderken arabanın önüne kucağında çocukla bir kadın atladı. Çocuk ağlıyor. Biz o kadar duyarsızlaşmışız ki sohbete devam ediyoruz. Kadın Arapça bir şeyler anlatıyor, yardım istediği belli. İki yaşındaki çocuğun gözyaşı durmuyor. Bir an kendimize yabancılaştık. Ne yalan söyleyeyim “çok kirliler, kokarlar, arabaya almayalım” diye düşündük. Çocuğun gözyaşları sicim gibi. Kadın önümüzden çekilmiyor. En son dayanamadık aldık arabaya. O gece sabaha kadar dört hastane dolaştık. “Kimlikleri yok” diye işlem yapılmıyor. Parasını vereceğim, diyorsun. Yine de halledemiyorsun. Çocuk ikinci kattan düşmüş, bacağı kırılmış. Sabaha karşı zor bela sargısını yaptırdık. Kadın da çocuk da mutlu. Onları aldığımız yere getirdik “Eviniz nerede?” diyoruz. Bu sefer de evleri yok. Bir apartman boşluğunda yaşıyorlar. Betonun üstünde yaklaşık 10 kişi yatıyor. Arada yaralılar var. Burası Fatih, şehrin göbeği nerdeyse.
Vücudum uyuştu. Ertesi gün tatile gidecektim. Gözümün önünde hep o tablo. Gidemedim. Vazgeçtim. Bu insanlar, kadınlar, çocuklar bu yolu nasıl geliyor diye doğuya, Suruç’a gittim. Sınıra gittiğim gün Kobani patlaması oldu. Binlerce insan, yaralı kadınlar, çocuklar sınırdan geçiyor. Urfa’nın 50 derece sıcağında, çıplak ayaklarla yürüyorlar. Arkada gerçek bombalar patlıyor. Hayatta hiç bu kadar ölüme yaklaşmamıştım. Çok korktum. Gerçek bombanın ne olduğunu insanlar bilmiyor. Sürekli görüntü çekiyordum. Bütün gazeteciler oradaydı. Elektrik yok, tek priz için kavga ediyoruz. İnsanlara yardım etmeye çalışıyorum. Tarifsiz yorgun günler geçirdim.”
Daha sonra film için kolları sıvayan Haznedaroğlu, üç yıl boyunca sürekli Suriyelilerle birlikte bulunmuş. Düğünlerine katılmış, yemeklerine gitmiş, evlerine misafir olmuş, acı-tatlı bütün anlarına ve günlük hayatlarına şahitlik etmiş. Tek kelime Arapça bilmemesine rağmen, beden diliyle ve samimiyetle anlaşmayı başarmışlar.
Film için çalışmalar başladığında, Haznedaroğlu ve ekibi, oyuncu bulmakta zorlanmış. Yurtdışından yabancıların getirilmesi de çok maliyetli olacağından, büyük bir risk alarak, Suriyelileri oynatmaya karar vermişler. Filmde Lina’yı canlandıran küçük başrol oyuncusu Ravan Skef’i bulmak, tam 2,5 yıl sürmüş. “Bütün Suriye okullarını dolaştım. Yaklaşık 4 bin çocuk gördüm. Nihayet, 8 yaşındaki Ravan karşımıza çıktı. Onu bulduğum zaman yaşadığım mutluluğu anlatmam” diyor Haznedaroğlu. Başrol dışında diğer rollerin çoğunda da gerçek mülteciler oynayınca, çekimler duygusal açıdan zor geçmiş: “Burada çektiğimiz sahneler onlar için çok travmatik ve yaşadıkları da gerçek hikâyelerdi. Birçok sahneden sonra birbirimize sarılıp ağlıyorduk”. Filmdeki sahiciliğin sırrı tam da burada olmalı.
Politik yönü de sıcak ve canlı olan bir meseleyi, çarpıcı bir gerçeklikle ve izleyici sarsarak anlatabilmek, ciddi bir başarı. Andaç Haznedaroğlu, bu başarıyı elde etmiş. Ancak sosyal medyada ve film yorumları yapılan forumlarda gösterilen tepkilere bakılırsa, insanımızın çoğu filmi izlemeye bile tenezzül etmeyecek, mesajını da böylece es geçecek. “Bizim dertlerimiz bitti de Suriyeliler mi kaldı?”, “Onlar hain, ülkelerini terk etmeselermiş!”, “Duygu sömürüsü yapmayın” gibi yüzlerce “yorum”, buna işaret ediyor.
Ama hakikati haykırmaktan, insan hikâyeleri anlatmaktan ve tarihe şahitlik yapmaktan da vazgeçmemek gerek. Gösterimden kaldırılmadan, Misafir’i izlemeye çalışın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Asker kuşağı
08:173/10/2018, Çarşamba
G: 3/10/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan yaklaşık 3 yıl önce, 13 Eylül 2015 günü önce Arap basınına ardından da Avrupa medyasına düşen bir haber, Cezayir’i yakından takip eden herkesi şaşkına çevirmişti. 1990’dan bu yana ülke istihbaratını elinde tutan muktedir General Muhammed Medyen, Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika tarafından görevinden alınmıştı. Halk arasında kısaca “Tevfik” adıyla tanınan General Medyen’in birden bire devre dışı kalması kadar, geçirdiği felç nedeniyle tekerlekli sandalyeye mahkûm yaşayan Buteflika’nın atmaya cesaret ettiği bu sürpriz adım da hayret vericiydi.
Asker kuşağı
Asker kuşağı
26 Eylül, Çarşamba
Fransızca kısaltmasıyla “DRS” olarak bilinen İstihbarat ve Güvenlik Dempartmanı’nı yönettiği uzun yıllar boyunca binlerce kişi hakkında işkence, ölüm ve ortadan kaybetme emri veren Tevfik, Cezayirlilerin dilinde kötü şöhretli bir “efsane”ye dönüşmüştü. Tevfik’in ülkeyi perde arkasından yönettiği, bakanları bizzat atadığı, Cezayir ekonomisinin ondan sorulduğu gibi abartılı bazı tahminler öylesine yaygındı ki, Tevfik, olduğundan daha güçlü bir figür haline gelmişti.
Azledildiği haberi yayılınca, Arap ve Batı basınında, bunun Cezayir için yeni bir dönemin başlangıcı olduğu şeklinde yüzlerce yorum ve analiz yer aldı. İslâmi Selamet Cephesi’nin seçimleri kazanmasından sonra, 1992’de ordunun fiilen duruma müdahalesiyle patlak veren ve en az 150 bin kişinin hayatına mal olan kanlı iç savaşın sembolü durumundaki Tevfik artık sahneden çekilmişti. Bu, Cezayir ordusunun artık politikaya karışmayacağı ve meydanı sivillere terk etmeye hazırlandığı yeni bir süreç anlamına geliyordu. Yüzlerce makale, haftalarca bu tezi işledi.
Ancak, perde önündeki isimlerin sembolik değeri hakkında yapılan böylesi yorumlarda genellikle olduğu gibi, analizlerin altının boşalması çok sürmedi. Cezayir ordusu, siyasetten çekilmeyi düşünmek şöyle dursun, hareket ve konuşma kabiliyetini tümden yitirmeye başlayan Abdulaziz Buteflika sonrasını planlıyordu. 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimine dördüncü kez katılarak “yüze 81 oyla” seçilen Buteflika, oturduğu tekerlekli sandalyede güçlükle gülümseyerek “sağlıklı ve zinde” olduğu mesajını vermeye çalışsa da, ortada sahnelenen şeyin acıklı bir tiyatrodan ibaret olduğu aşikâr. Nitekim Fransa’nın eski Cezayir Büyükelçisi Bernard Bajolet, geçtiğimiz günlerde 81 yaşındaki Buteflika’yı “yaşayan ölü” olarak tanımladı. Kullandığı benzetme iki ülke arasında diplomatik krize yol açsa da, Bajolet, milyonlarca insanın düşündüğünü söylemiş oldu.
Bu trajik tabloya rağmen, Cezayir ordu ve polis teşkilâtında, Buteflika’nın imzasını taşıyan azil ve atamalar devam ediyor. Kara Kuvvetleri Komutanı Ahsen Tafer, Hava Kuvvetleri Komutanı Abdulkadir Lunes, Polis Teşkilâtı Genel Müdürü Abdulgani Hamel, “Buteflika’nın emriyle” görevden alınan üst düzey isimlerin bazıları. Tüm bu figürlerin 70 yaş ve üzeri tecrübeli askerler oluşu, akıllara “Ordu, Buteflika sonrasına mı hazırlanıyor?” sorusunu getiriyor. Cezayir şartları düşünüldüğünde, cevabı belli bir soru bu.
5 Temmuz 1962’de Cezayir’in Fransa’dan resmen bağımsızlığını kazanmasından sonra, ordu, kendisini “bağımsızlığın ve huzurun garantörü” olarak konumlandırdı. “İslâmcılar”ın demokratik seçimleri kazandığı 1990’ların başında da, ordu yine aynı misyon ve iddiayla duruma müdahale etti. O tarihten bu yana, gücü giderek artan, sadece siyasi arenaya değil, ekonomiye de el atan Cezayir ordusu, günümüzde ülkenin fiili hâkimi ve nihai karar mercii konumunda. Orduya rağmen iş yapmak imkânsız olduğu gibi, ani bir “demokrasiye geçiş” durumunda, ülkenin Fransa’nın doğrudan boyunduruğu altına gireceği şeklindeki tahminler de yok değil. Çünkü birçok siyasi gözlemciye göre, Cezayir’de ordunun alternatifi, Fransa’nın kontrol ettiği dev şirketler ve onların kuklası olacak kâğıttan hükümetler…
* * *
1952 askeri darbesinden sonra Mısır’da iktidara el koyan Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır, orduyu sadece siyasetin değil ekonominin de efendisi durumuna getirmişti. Ardılları Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerinde daha da genişleyen ve derinleşen “holding ordu” manzarası, günümüzde hayatın tam göbeğini işgal ediyor. Kalem-kitaptan otomobil yedek parçasına, beyaz eşyadan temel gıda ürünlerine, Mısırlıların ihtiyacı olan her şey, ordunun elinden veya eliyle sokağa ulaşıyor.
Ekonomi, hiçbir ülkede siyasetten bağımsız ilerlemediğinden, ordunun elinde tuttuğu bu koz, sıradan Mısırlı için bir tür yaşam garantisi. Sivil siyaset de, bu çerçeveden değerlendiriliyor. Halkın geneli, “sivil siyasetçi”ye “Ordu desteği olmadan, benim karnımı doyuramaz” gözüyle bakıyor. Muhammed Mursi’nin 3 Temmuz 2013’te devrilmesinin halk tabanındaki meşruiyetinin psikolojik gerekçelerinden birini, bu bakış açısı oluşturdu.
* * *
Mısır’da “başarıya” ulaşan, ardından Cezayir’de sahneye konan ve tutan bu senaryo, Kaddafi sonrası Libya’da da mayalanmaya çalışılıyor bugünlerde. Tıpkı Mısır ve Cezayir’de gördüğümüz Fransa, İtalya, İngiltere gibi uluslararası aktörler, hızlı bir şekilde Libya’daki müstakbel askerî rejimin ekonomik bağlantılarını kurmakla meşguller. Eğitim sistemlerinin şekillendirilmesi de, bu adımı takip edecek.
Kuzey Afrika boyunca kurulan bu “asker kuşağı”, Ortadoğu gündemini izleyenlerin mutlaka dikkatle ve yakından takip etmesi gereken bir konu.
Ölü yatırım
04:006/10/2018, Cumartesi
G: 6/10/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Filipinler’in kuzeyindeki Marikina kentinde bulunan “ayakkabı müzesi”, ülkenin devrik diktatörü Ferdinand Marcos’un eşi Imelda’nın yüzlerce parçalık ayakkabı koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. 1965’ten 1986’ya kadar Filipinleri yöneten Marcos’un devrildiği halk ayaklanmasında, öfkeli kalabalıklar başkent Manila’daki Malacanang Sarayı’nı bastığında, Imelda Marcos’un gardıroplarında 2 bin 700 çiftten fazla ayakkabı bulunmuştu. Yağmadan kurtarılabilen ve koruma altına alınan ayakkabılardan 800’ü, Marikina’daki müzede sergileniyor bugün. En ucuzu 200 dolardan başlayan ayakkabılar, Imelda Marcos’un saplantılı bir şekilde bağlandığı eşyalar olarak biliniyor. Tutku haline getirilen şeyler için kullanılan “Imelda’nın ayakkabıları gibi” deyimi, Güneydoğu Asya’da oldukça meşhur.
Ölü yatırım
Ölü yatırım
1 Ekim, Pazartesi
Bugünlerde yine bir Güneydoğu Asya ülkesinde, yine kocası görevden uzaklaştırılmış bir “first-lady”, yine eşya tutkusuyla gündemde: Malezya eski Başbakanı Necib Razak’ın eşi Rosmah Mansur, kocasının yaklaşık 10 yıllık uzun iktidarı boyunca, -Imelda gibi ayakkabılara değil- pahalı çantalara yatırım yapmış. 9 Mayıs’ta düzenlenen genel seçimlerin ardından kocası iktidardan düşünce, polis tarafından yürütülen yolsuzluk soruşturması kapsamında evlerine yapılan baskınlarda yüzlerce çanta bulundu. Malezya basınına yansıyan bilgilere göre, “284 kutu dolusu el çantası ve deri cüzdan, 72 valiz dolusu çanta ve çok sayıda mücevher” ele geçirildi.
Rosmah Mansur’un, “first-lady” olduğu dönemde sadece çantalar ve deri aksesuarlar için yaptığı harcama konusunda bazı tahminler de basında yer aldı. “Kocası üzerinden sağladığı bağlantılar için kendisine hediye edilenler” de dâhil, Mansur’un elindeki koleksiyonun değerinin 5 milyon dolar civarında olduğu iddia ediliyor.
67 yaşındaki sâbık first-lady, sadece çantalarıyla değil, geçirdiği çok sayıda estetik ameliyat ve falcılara harcadığı paralarla da ünlüydü. Estetik ameliyatlar için Singapur’a sürekli seferler düzenleyen Mansur, başbakanlık konutunda da falcı ve büyücüleri ağırlıyordu.
Önceki gün, kocasının ardından hapse yollanan Rosmah Mansur’la birlikte, tüm bu dudak uçuklatan detaylar da Malezya yakın tarihinin sayfalarında yerini almış oldu. Ancak Mansur ve kocası Necib Razak’la ilgili mahkeme süreci, sadece “magazinsel ayrıntılar”dan oluşmuyor. Aksine, mesele oldukça ciddi ve ucu Orta Doğu’ya (direkt olarak da Suudi Arabistan’a) uzanan bir skandallar zincirinin parçası.
***
2015’te, dönemin Malezya Başbakanı Necib Razak’la ilgili soruşturmalar ve yolsuzluk iddiaları yoğunlaştığında, kişisel banka hesaplarında olağandışı hareketler tespit edilmişti. 2013’ün mart ila nisan ayları arasında, Razak’ın şahsına 681 milyon dolarlık bir meblağın geldiği görülüyordu. Suudi Arabistanlı yetkililerin de daha sonra teyit ettiği üzere, para “Suudilerin Razak’a özel hediyesi” olarak gönderilmişti. Razak, bilâhare paranın 620 milyon dolarını iade etmiş olsa da, geri kalan 61 milyon doların akıbeti meçhuldü. Bu büyük soru işaretinin üstüne, Razak’ın 2009’da kurduğu devlet yatırım ajansı 1MDB’nin kasasındaki fahiş açık da eklendiğinde, iddiaların boyutu genişliyordu.
Son seçimlerden zaferle çıktıktan sonra, eski talebesi Necib Razak hakkındaki soruşturmayı derinleştiren Başbakan Mahathir Muhammed, selefini hapse düşüren süreci başlatmakta tereddüt etmedi. Zaten devam eden davalar ve suçlamalar somut kanıtlarla desteklenince, Razak ve karısı Rosmah, başbakanlık konutundan hapishaneye geçiş yaptı.
***
Peki, “jest olsun diye” yabancı bir başbakana para yağdıran Suudiler, Necib Razak’a neden yatırım yaptı? Bu soruyu cevaplamak için, 2013’ün atmosferini akıllara getirmek gerekir:
“Arap Baharı”nın Mısır ayağında, Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle birlikte Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın (İhvân) yükselişe geçmesi, Orta Doğu ve İslâm coğrafyasında “kötü örnek” oluşturacağı düşüncesiyle, özellikle Suudileri endişeye sevk etmişti. Muhammed Mursi’nin devrilmesine verilen açık destek, Tunus’ta Nahda Hareketi’nin altını oyma girişimleri, Türkiye’ye karşı oluşturulan cephe, Katar’ı ablukaya alma kararı vb. tamamen bu endişenin sonuçlarıydı. Malezya cephesini kaybetmemek ve sağlamlaştırmak adına, Necib Razak’ı her anlamda destekleme siyaseti, bu bağlamda çok da abes görünmüyor. Nitekim tam da Razak hakkındaki soruşturmaların derinleştirildiği 2015’te BBC’ye konuşan “anonim” bir Suudi kaynak, “Riyad, Malezya’da İslâmcıların iktidarını görmek istemiyor” yorumunda bulunarak, buna işaret ediyordu.
Razak’ın başına gelenler, direkt şekilde, Suudi Arabistan’ın (ve ekürisi Birleşik Arap Emirlikleri’nin) Malezya siyaset sahnesini dizayn etme politikasının çöktüğünü gösteriyor. Bir tür “ölü yatırım”la karşı karşıya kalmış oldular.
***
İslâm tarihinin en dikkat çekici, en kaotik, en çalkantılı dönemlerinden birini yaşıyoruz. Coğrafya içeriden ve dışarıdan çeşitli saldırılarla karşı karşıya bulunuyor. “Büyük resim” belki ancak 50-60 yıl sonra netleşecek, ama şu anda bizim de fark etmemiz gereken bir şey var: Dış aktörler kadar içerideki aktörler de, gidişatta etkili ve müdahil. Hatta bazen, dış aktörlere gerek bırakmayacak kadar…....
Dimetoka’dan Yanya’ya
04:0010/10/2018, Çarşamba
G: 10/10/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ketebe Yayınları için hazırladığım “Ortadoğu’ya Dair Yirmi Tez” isimli yeni kitabın çalışmalarıyla geçen bir aylık yoğun tempolu sürecin ardından, şöyle Batı Trakya ve Balkanlara doğru uzanıp biraz dinlenmek istedim.
Dimetoka’dan Yanya’ya
Dimetoka’dan Yanya’ya
3 Ekim, Çarşamba
Kafa yorgunluğunu uzun mesafe seyahatle atmayı çok sevdiğim için, ev halkından da müsaade alarak, yalnız başıma arabayla yola çıktım. Ayrıntılara odaklı bir seyahat planladığımdan, yalnız başına olmak, hızlı hareket etmek ve görmek istediğim her yere rahatça uğrayabilmek açısından önemliydi.
Cuma sabahı Edirne’den hudut dışına çıktığımda, henüz güneş doğmamıştı. Havanın serinliğinde ve bomboş yollarda hızlıca ilerleyerek, Dimetoka’ya ulaştım. 1361’de Osmanlı hâkimiyetine giren bu şirin kasaba, Edirne’nin fethine kadar Osmanlı padişahlarının zaman zaman ikamet ettiği bir yerdi. Yıldırım Bâyezid’in inşasını emrettiği, daha sonra oğlu Çelebi Mehmed döneminde tamamlanan cami, Dimetoka’daki en önemli Osmanlı eseri. Ne yazık ki yakın zamanlarda bir yangın geçiren cami, uç kısmı yıkılmış minaresine ve çökmüş kubbesine rağmen, hâlâ ihtişamını korumaya devam ediyor. Osmanlı döneminde sürgün yeri olarak da bilinen Dimetoka, oğlu Yavuz Selim tarafından tahttan indirildikten sonra Sultan İkinci Bâyezid’in “emekliliğini” geçirmek istediği yerdi. Ne var ki, ecel onu yolda yakalamıştı.
Dimetoka’da ‘teşehhüt miktarı’ kaldıktan sonra, Dedeağaç’a doğru devam ettim. Yunanca adıyla “Aleksandropolis” olarak bilinen Dedeağaç, güzel bir tatil kasabası. Nüfus Yunan ağırlıklı olduğundan, Türk-Müslüman kültürünün izlerini sokaklarda görmek oldukça zor.
Yunanca’da “Komotini” ve “Xanthi” (Ktsanti) isimleriyle geçen Gümülcine ve İskeçe ise, İslâm’ın mührünün hâlâ hissedildiği şehirler. Cuma öğleden önce epey vakit geçirdiğim bu iki güzel şehirde, Müslümanlığın -her şeye rağmen- yaşadığını görmemek mümkün değil. İskeçe’de özellikle mahalle aralarına ve eski kısımdaki dar sokaklara doğru ilerledikçe, şehrin aynı zamanda mimari açıdan da sıra dışı olduğunu görüyorsunuz.
Cuma namazında, İskeçe’nin uzak dağ köylerinden Gökçepınar’daydım. Köydeki şirin caminin imamı, üniversitede birlikte okuduğumuz kardeşim Erkan Azizoğlu, namazdan önce beni karşısında görünce haliyle epey şaşırdı. Zahmete girmesini istemediğim için kendisine önceden haber vermemiştim, “ya nasip” diyerek köye gelmiştim. Bir zamanlar İslâm toprağı olan bir beldede şimdi azınlık durumuna düşmüş kardeşlerimle aynı safta kıldığım namazın hazzı, gerçekten başkaydı. Namazdan sonra cemaatten yaşlı amcaların benimle musafaha ederken duydukları sevinç ve heyecan, gözlerinden okunuyordu. “Bunu görmek için bile buraya kadar gelinirdi” dedim kendi kendime.
Gökçepınar’a veda edip, Drama ve Serez üzerinden Selânik’e uzandım. Drama’da biri kiliseye çevrilmiş, diğeri de yıkılmaya yüz tutmuş iki cami gördüm. Ancak Serez’deki İslâm mührü, çok daha derinden hissediliyordu. Zincirli Cami, -müze olarak kullanılsa da- neredeyse bugün ibadete açıkmış gibi bakımlıydı. Ahmed Paşa Camii epey harabe durumdaydı, keza Koca Mustafa Camii de öyle. Şehrin merkezindeki Osmanlı bedesteni ise, “Herkes gitse de ben buradayım” der gibiydi.
Serez’den yaklaşık iki saatlik bir mesafede bulunan Selânik’te, şehrin kenar mahallelerindeki bir hostelde konakladım. Dünyanın her milletinden gençlerin kaldığı hostel, bana bir kere daha “Müslümanlar olarak, arzda neden bu kadar az yol tepiyoruz?” sorusunu sordurdu.
Hamidiye Camii (1902’de inşa edilirken, Sabetaycı Yahudiler finanse ettiği için, Dönmeler Camii olarak da anılıyor), Alaca İmaret Camii ve Hamza Bey Camii, Selânik’teki en çarpıcı ayrıntılardı. Sergi salonu ve müze olarak kullanılan bu mabetleri gezerken, bu nadide şehrin tarihine dair tefekküre dalmamak imkânsızdı. Ama asıl tefekkür imkânını, Selânik’i yukarıdan izlediğim kale ve civarında yakaladım. 1492’de İspanya’dan sürgün edilen Yahudilerin neden özellikle burada ikâmet etmeyi seçtiğini anlayabilmek için, bu muhteşem şehri kuşbakışı izlemek şart. Kaledeki sakin köşeler, buna imkân veriyor.
Seyahatimin Selânik’ten sonraki en çarpıcı duraklarını ise Yanya, Kavala ve birkaç saatliğine girip çıktığım Arnavutluk’taki Gjirokaster (Ergiri) şehri oluşturdu. Sabah namazından sonra şehir uyurken gezdiğim Yanya iç kalesindeki Osmanlı camileri, bana adeta kendi hikâyelerini anlattı. Aslan Paşa Camii ve Fethiye Camii’nin taşlarını okşadım uzun uzun. Hele Fethiye Camii… Müze olarak kullanıldığından içeri giriş paralıydı, ama ben güneş doğmadan kapısına dikildiğimden, açık kapıdan içeri süzüldüm ve kimseciklere hesap vermeden camiyle hasret giderdim. Pamvotida Gölü’ne güneşin ilk ışıkları yansırken, ben yıllardır görmediğim bir dostuma kavuşmuşçasına caminin etrafında dönüyordum.
Hâlâ Mehmed Ali Paşa’nın izlerini taşıyan Kavala, sadece Balkanların değil tüm Osmanlı coğrafyasının en güzel şehirlerinden biri kuşkusuz. Arnavutluk’ta ateist diktatör Enver Hoca’nın doğum yeri olan Gjirokaster şehriyle Kavala, “kendine has” hikâyeleri olan iki biblo şehir olarak hafızama yerleşti. İki güçlü tarihi serüven eşliğinde.
1700 kilometreden fazla yol yaptığım seyahatin özet notları bu şekilde. Pazar günü akşamüzeri İpsala’dan Türkiye’ye girerken zihnimde kendi kendine biriken notlar hepsi. Sık sık alıntıladığım o hikmetli sözü tekrarlayarak bitireyim: “Seyahat ediniz, çünkü seyahat taassubu yok eder”.
Bir zamanlar…
04:0013/10/2018, Cumartesi
G: 13/10/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan 52 yıl önce, 29 Ağustos 1966 günü, Türkiye önemli bir yabancı misafiri ağırlıyordu. Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz, resmi ziyaret için kalabalık maiyetiyle birlikte İstanbul’a gelmişti.
Bir zamanlar…
Bir zamanlar…
6 Ekim, Cumartesi
Türkiye böylece ilk kez bir Suudi kralını karşılarken, ziyaret, özellikle Kral’ın eşi İffet Suneyyân için heyecan vericiydi. Annesi Sakarya’nın Akyazı ilçesine bağlı Bıçkıdere köyünden bir Çerkes hanım olan Kraliçe İffet, 1932’de Faysal’la Cidde’deki evliliğinden sonra, halasının yanında çocukluğunu ve genç kızlığını geçirdiği İstanbul’a ilk defa ayak basıyordu. Şehir elbette çok değişmişti, ama onun hayallerindeki İstanbul silueti hiç silinmemişti. Türk basını, köyüne cami yaptırılması için, Kraliçe’nin 100 bin lira bağışta bulunduğunu da yazacaktı birkaç gün sonra.
Eşinin sevinç ve heyecanına rağmen, Kral Faysal, oldukça düşünceli görünüyordu. Gençliğinden beri yaşadığı kronik mide ağrılarının ister istemez ekşittiği yüzü, ülkesinin başını ağrıtan siyasi problemler nedeniyle daha da buruşmuştu. 1962’de Mısır’ın Yemen’e saldırmasıyla başlayan ve kısa sürede Mısır-Suudi Arabistan savaşına dönüşen kriz, Kral’ın karşı karşıya bulunduğu bölgesel sorunların en büyüğüydü. Faysal, 1964’ün sonbaharında tahttan indirilen müsrif ağabeyi Suûd’un yerine krallık makamına geçtiğinde, kucağında hazır bir kriz bulmuştu. Kızıldeniz’den geçen Mısır donanmasına ait savaş gemileri Suudi Arabistan’ın sahil kentlerini bombalamaya başladığında, Suudi yönetiminin, Yemen’e askeri yığınak yapmaktan başka şansı kalmamıştı. 1966 itibariyle Yemen’deki çatışmalar zirve noktaya ulaşmış, ölü sayısı 200 bine yaklaşmıştı. Mısır’ın Yemen’deki asker sayısı 50 bini geçerken, Suudiler, askeri anlamda ilerleme kaydetmekte zorlanıyordu.
Yemen sorunu dışında, Kral Faysal’ı kişisel olarak meşgul eden, yine Mısır merkezli bir mesele daha vardı. “Fî Zilâli’l-Kur’ân” isimli eseriyle tanınan Mısırlı ünlü müfessir ve eylem adamı Seyyid Kutub hakkında, Mısır yargısı idam kararı vermişti. Faysal, aradaki bütün gerilime ve düşmanlığa rağmen Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır nezdinde bizzat girişimlerde bulunmuş, idam kararının iptaline çalışmıştı. Suudi Arabistan basını da -Faysal’ın işaretiyle- konuyu sürekli gündemde tutuyordu. Abdunnâsır ise, kendisine yapılan tüm çağrılara kulaklarını tıkamış, Kutub’un idam edilmesi sürecini hızlandırmıştı. Hiç de tesadüf denemeyecek bir biçimde, Seyyid Kutub, 29 Ağustos 1966’da, tam da Kral Faysal’ın Türkiye ziyaretinin başladığı gün idam edildi. Mısır Cumhurbaşkanı, Faysal’a böylece çifte mesaj vermiş oluyordu.
Seyyid Kutub’un idamını engelleyemeyen ve bunun üzüntüsünü yaşayan Kral Faysal, daha Türkiye’deyken, Suudi Arabistan’ın bütün cami ve mescitlerinde gıyâbî cenaze namazlarının kılınması emrini verdi. Birkaç gün sonra, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî başta olmak üzere, ülkenin dört bir yanından Kutub için dua ve niyazlar semaya yükselecekti.
***
Kral Faysal’ın iktidarda bulunduğu 1964-1975 yılları arasında, Suudi Arabistan, İslâm dünyasının dört bir yanından muhaliflerin, İslâmî hareket mensuplarının, başı sıkışanların sığındığı bir vaha görünümündeydi. Özellikle Suriye ve Mısır’daki barbar yönetimlerden kaçan binlerce siyaset ve fikir adamı, âlim ve düşünür, Suudi Arabistan topraklarında özgür biçimde yaşadı, eser üretti, Müslüman dünyanın ufkuna katkıda bulundu.
Faysal’ın, Yom Kipur Savaşı’na (1973) İsrail lehine müdâhil olan ABD ve Batılı ülkelere karşı başlattığı petrol ambargosunun ardından, 25 Mart 1975’te Riyad’daki sarayında kendi ismini taşıyan öz yeğeni tarafından öldürülmesi, Suudi Arabistan tarihindeki en keskin dönüm noktalarından biridir. Ülkenin tüm kurumlarıyla ABD ve CIA’ya teslim olduğu bir sürecin başlangıcına işaret eden bu suikasttan sonra, Suudi Arabistan’daki özgür ve rahat düşünce ortamı, zaman içinde yerini bir açık hava hapishanesine bırakmaya başladı. Nihayet, 20 Kasım-4 Aralık 1979 tarihinde yaşanan ünlü “Kâbe Baskını”yla, Suudi yönetimi tamamen “ne pahasına olursa olsun ayakta kalma” motivasyonuyla hareket etmeye başladı. Hikâyenin devamını, yakinen biliyoruz zaten.
***
Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın trajik akıbeti, Riyad’daki devlet aklının nerden nereye savrulduğunu gösteren bir hadise. İslâm İşbirliği Teşkilâtı’nın kuruluşuna öncülük etmiş, İslâm dünyasının farklı bölgelerindeki sıkıntıların giderilmesi derdini dış politikasının ana gündemi haline getirmiş bir ülke, sadece 40 yıl içinde bambaşka sulara sürüklendi. Vaktiyle Seyyid Kutub için gıyâbî cenaze namazlarının kılındığı Suudi Arabistan, İhvân’ın iktidardan düşürülmesi sürecini finanse ve koordine eden bir çizgiye kaydı. Bu baş döndürücü değişim, birçok yönden dikkatle incelenmesi gereken ibretler ve dersler ihtiva ediyor.
Cemal Kaşıkçı olayındaki soru işaretleri (neden kendi ayağıyla konsolosluğa gittiği, içerde uzun süre kalmasına rağmen durumun niçin 3,5 saat sonra ilgililere duyurulduğu, Suudilerin basit bir fail-i meçhulle halledebilecekleri bir meseleyi neden diplomatik krize dönüştürmeyi seçtiği, görünürdeki unvanı ‘liberal-muhalif gazeteci’den ibaret olan Kaşıkçı’nın başka hesaplara mı kurban gittiği vb.) bir yana, bu olay vesilesiyle, aslında bir ülkenin adım adım çöküşe doğru gidiş serüvenine tanıklık ediyoruz.
Tarih okumaya meraklı olanlar için, elde kalem, her dakikasının altı çizilecek günler…
Yerleşik terör
04:0017/10/2018, Çarşamba
G: 17/10/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Birkaç ay önce, bir Filistin seyahati sırasındaydı. Tel Aviv Ben Gurion Havaalanı’ndaki işlemlerimiz -çoğu kez olduğu gibi, yine- fazlasıyla uzamıştı. Grubumuzdan bazılarını içeride tuttular, kalanlar dışarıda bekledi, derken normalde planladığımızdan epey geç bir vakitte dışarı çıkabildik. Havaalanında mescit olmadığı için, ikindi namazını yolda kılmak daha makul olacaktı. Arap şoförümüzün, “Ben müsait bir camide dururum” sözü üzerine, hareket ettik.
Yerleşik terör
Yerleşik terör
9 Ekim, Salı
Normalde hep yaptığımızdan farklı olarak, bu kez ilk durağımız el Halil şehri olacaktı. Kudüs’e daha fazla vakit ayırabilme adına, böyle bir tercihte bulunmuştuk. Normalde el Halil’e müstakil bir zamanda Kudüs’ten gidip-gelmek adettendir, ama bu da zaten toplamda üç gün olan seyahatin Kudüs ayağındaki süreden eksiltmek demektir. El Halil’i Kudüs yolunda hızlıca ziyaret edebilirsek, vakti mümkün olan en iktisatlı şekilde kullanmış olacaktık.
Güneş gurûba doğru yaklaşırken, trafikten ötürü, şoförümüz bizi söz verdiği camiye yetiştirmekte zorlandı. Girdiği ara yollarda da durabilecek müsait bir yer yoktu. El Halil merkezindeki Halîlurrahman Câmiî’ne de yetişemeyeceğimiz artık belli olunca, şehre yaklaştığımız bir noktada otobüsü durdurup yol kenarında namazları eda edelim dedik. Görünüşte Filistinlilere ait bir mahallenin kıyısında mola verdik, otobüsün gölgesine seccadeleri serdik. Abdesti olanlar hızlıca namazlarını eda etti, olmayanlar da bagajda yüklü içme sularını kullanarak namaza hazırlandılar.
Tüm bunlar olurken, evlerin arasından bir kadın, bağıra-çağıra üzerimize doğru gelmeye başladı. Kadının başı örtülüydü, bu haliyle kendisini Filistinli zannedebilirdik. Fakat beraberinde sürükleyip getirdiği otomatik silahlı İsrail askerine bakınca, kadının bir Yahudi yerleşimci olduğunu anlamakta gecikmedik. -İbranice olarak- gayet çirkin ve ölçüsüz bir tarzda, burada namaz kılamayacağımızı ifade ediyor, namaz kılanları uzaklaştırması için de yirmili yaşlardaki askere direktifler veriyordu.
Yahudi yerleşimci kadın böyle bağırırken, bizim grup da namazlarını çoktan bitirmişti. Ses üzerine çevreden toplanıp gelen Filistinliler bize destek çıktılar, biz otobüse binerken kadın da yanındaki askerle beraber geldiği deliğe dönüp gitti.
Yaklaşık iki saat sonra Halîlurrahman Camii’ni ziyaret edip Kudüs’e doğru devam ederken, şoförümüz, kestirme olacağından Kiryat Arba Yahudi yerleşiminin içine girdi. Ortalık sakindi, otobüsümüz ana caddeler boyunca herhangi bir engelle karşılaşmadan ilerledi. Yerleşimin güneydoğu kapısından çıkarken, genç bir asker otobüsü durdurdu. Bu, normalde pek rastlanan bir uygulama değildir, hele de çıkışta. Otobüsteki insanların ülkelerini sorup “Türkiye” cevabını alınca, telsizle bir yerleri aradı, uzunca konuştu. Sonra şoföre “Türklerin artık bundan sonra buralardan geçmesi yasak, bu son olsun” dedi. Geçmemize izin verdi, çıktık.
Şoförümüzün anlattığına göre, bizi namaz kılarken “yakalayan” yerleşimci kadın -anlaşılan evlerine yakın bir noktada durmuştuk-, hızlı bir şekilde civardaki Yahudi yerleşimlerinin genel komutanlığına ulaşarak şikâyette bulunmuş. Onlar da Türk kafilelerin yerleşimlerin içinden ve çevresindeki yollardan geçişini yasaklamış. Filistin’e sonraki gidişlerimde de bu yasak devam ediyordu.
***
1967’de Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edilmesinden sonra uygulamaya konan “yerleşim siyaseti”, Filistin topraklarının gasp edilerek kolonileştirilmesini ve demografik manzarasının tamamen Yahudileştirilmesini hedefliyor. İlki 1968’de el Halil’de kurulan Kiryat Arba -evet, tam da içinden geçtiğimiz yer- olmak üzere, işgal altındaki topraklarda irili-ufaklı çok sayıda yerleşim birimi bulunuyor bugün. Batı Şeria’daki yerleşimci sayısının 500 bini geçtiği tahmin edilirken, Doğu Kudüs ve çevresinde de en az 200 bin Yahudi yerleşimci yaşıyor. Uluslararası camia tarafından “illegal” olarak kabul edilen yerleşimlerin inşası, İsrail yönetimi “uluslararası hukuk” mefhumunu ciddiye almadığından, hızlı bir şekilde sürüyor.
Bir yerleşimci terörist tarafından 4 Kasım 1995 akşamı Tel Aviv’in göbeğinde vurularak öldürülen İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’den sonra ve onun yerine göreve gelen Benyamin Netanyahu (ilk başbakanlığı 1996-1999), yerleşim siyasetine azgınlık derecesinde sürat kazandıran bir siyasetçi. Bu durumun üç sebebi var: 1) Rabin’in akıbetine uğramaktan feci şekilde ürküyor, 2) Yerleşimcileri siyasî tabanı olarak görüyor, 3) İşgali yerleşimler üzerinden sürdürmeyi, İsrail’in geleceği açısından hayatî derecede önemli buluyor.
Geçtiğimiz hafta Batı Şeria’nın Nablus kenti yakınlarında sakin bir şekilde araba kullanırken, yerleşimcilerin attığı kaya parçaları sonucu başından yaralanarak ruhunu teslim eden Filistinli anne Âişe Muhammed Radi (45), İsrail’deki bu “yerleşik terör”ün son kurbanı oldu. Netanyahu hükümetinin soruşturma açıldığını söylemekle yetindiği trajedi, elbette ne ilk, ne de son olacak… Kendi Yahudi başbakanını bile öldürmüş bir gözü dönmüşlükten söz ediyoruz, Müslümana mı merhamet gösterecek?
***
Her devletin bir ömrü var. Ve bazı faktörler de, bu ömrün kısalmasına yardımcı oluyor. Belki biz göremeyeceğiz ama, Filistin topraklarında -siyaset eliyle- kanser hücreleri gibi yayılan yerleşimler ve yerleşimcilerin yarattığı terör, İsrail’in ömrünü kısaltan ana unsurlardan biri olarak tarihe geçecek.
.Asit havuzu
04:0020/10/2018, Cumartesi
G: 20/10/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Lübnan’ın başkenti Beyrut’tan kuzeye doğru devam ettiğimizde, karşımıza önce Cunye şehri, daha sonra da tarihî Cubeyl (Byblos) kasabası çıkar. Meraklı okuyucu Cunye’yi “Feylesof” Rıza Tevfîk Bölükbaşı’nın 1934-36 arasında yaşadığı şehir olarak belki hatırlayabilir. Cubeyl de Fenikelilerin kullandığı aktif bir liman olarak, muhtemelen tarih severlerin gözünden kaçmaz. Her ikisi de özellikle mimarî açıdan klâsik Lübnan’ı yansıtan Cunye ve Cubeyl’i geride bırakarak, seyahatimize devam edelim. Asıl varacağımız yer, buralar değil çünkü.
Asit havuzu
Asit havuzu
10 Ekim, Çarşamba
Cubeyl’in kuzeyindeki Amşit kasabasından hemen sonra, yolun kıvrılarak dağlara doğru devam ettiği yerden sağa saptığımızda küçücük bir köye ulaşırız: Husrayel. Lübnan’ın diğer birçok dağ köyünde olduğu gibi, burası da sırtını yamaçlara yaslamış, sedirlerin gölgesinden Akdeniz’i seyretmektedir. Köyün içlerinde, küçük bir evin önünde bir heykel yer alır. Soluk rengi nedeniyle yüz hatları çok seçilemeyen bu heykel, Ortadoğu yakın tarihinin en ilginç figürlerinden Farac el Hulv’dan geriye kalan tek şeydir. Ne bir mezar, ne bir kişisel eşya, ne de başka bir hatıra… Trajik hikâyesi hâlâ Ortadoğu’nun arka sokaklarında anlatılagelen Farac el Hulv’un başına gelenler, bölgemizde insan hayatına nasıl bakıldığının da adeta bir özeti gibidir.
En başından alarak, özetleyelim:
Farac el Hulv, 6 Haziran 1906’da, Mârûnî Hıristiyan bir ailenin oğlu olarak Husrayel’de dünyaya geldi. Temel eğitimini Lübnan’ın çeşitli okullarında tamamladıktan sonra, Suriye’nin Humus kentindeki bir Hıristiyan okulunda Arapça öğretmeni olarak çalışmaya başladı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından Fransızlar tarafından işgal edilen ve manda yönetimi altına alınan Suriye’de, özellikle Arap milliyetçiliği fikri üzerinden ciddi bir direniş cephesi oluşmuştu. Ön plana çıkan, protestolar örgütleyen, yayın yapmak suretiyle kamuoyu oluşturmaya gayret eden herkes, Fransızların hedefindeydi. Farac el Hulv da bu karmaşık dönemin aktif isimleri arasındaydı. Öğretmenlik görevini sürdürürken, bir yandan da Fransızlara karşı kamuoyunda bir uyanış meydana getirmenin derdindeydi. Ama onun çizgisi daha çok Komünizm ideolojisi çerçevesinde şekillenmişti. Suriye’de Komünist düşünceyi benimseyen Farac el Hulv, ülkesinde Komünizmi yaymak üzere, 1930’ların başında Lübnan’a döndü.
1934’te Sovyetler Birliği’ni ilk kez ziyaret eden Farac el Hulv, izlenimlerini dönüşte “Yeni Bir İnsanlık, Yeni Bir Dünya Kuruyor” ismiyle kitaplaştırdı. Tahmin edilebileceği gibi, Sovyetler Birliği’nden oldukça etkilenmiş, 28 yaşında idealist bir genç öğretmen olarak, “Sovyet modeli”nin Arap dünyasının içinde bulunduğu problemlerin tek çözüm yolu olduğuna bütün kalbiyle inanmıştı. Bu heyecanla, 1935’te Suriye-Lübnan Komünist Partisi’ne üye oldu, iki yıl sonra da partinin genel sekreterliğine getirildi. Bu dönemde Fransızlar tarafından birkaç defa tutuklanan Farac el Hulv, 1941’de serbest bırakılmadan önce 22 ay hapis yattı.
Suriye ve Lübnan’da tüm bunlar olurken, Filistin topraklarına da yoğun bir Yahudi göçü yaşanıyordu. Koyu bir Arap milliyetçisi olarak, Farac el Hulv, Filistin’in işgaline karşı da şiddetli bir tepki içindeydi. Ama içinde yer aldığı parti yönetiminin, kendisi kadar sert ve direkt tepki ortaya koymaması dikkatinden kaçmıyordu. Nihayet, Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında paylaştırılmasını öngören ünlü tasarı, 29 Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edildiğinde, Farac el Hulv ciddi bir hayal kırıklığı ve öfke yaşadı. Çünkü “evet” oyu veren ülkelerden biri de Sovyetler Birliği’ydi.
Farac el Hulv ve birkaç arkadaşı, seslerini yükselterek Sovyetler Birliği’nin tercihini kınayan açıklamalarda bulundular. Kısa süre içinde, bizzat parti yönetiminden kendilerine ağır suçlamalar yöneltildi. “Bozguncular”, “fitneciler”, “tahripçiler” gibi çok sayıda itham ardı ardına sıralanırken, Farac el Hulv için zor günler başlamıştı. İdealleştirdiği ve bütün hayallerini üzerine bina ettiği ülke, Sovyetler Birliği, şimdi onun için en büyük hayal kırıklığına dönüşmüştü. Partisi kendisini dışlamasına rağmen, yine de Komünizm’e olan bağlılığını koruyan Farac el Hulv, birkaç yıl sonra yeniden parti yönetiminde yer aldı.
1958 başında, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın önayak olmasıyla Mısır ve Suriye “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adıyla birleşince, Suriye-Lübnan Komünist Partisi, örgütlenmesini birbirinden ayırmak durumunda kaldı. Partinin merkez yönetimi Beyrut’ta bulunurken, Farac el Hulv’a da Suriye’deki örgütlenmeyi gizli bir şekilde organize etme görevi verildi. Farac bunun üzerine Beyrut-Şam arasında mekik dokumaya başladı. Ne var ki, yürüttüğü “gizli” faaliyet, Mısır istihbaratının gözünden kaçmamıştı. Şam’daki parti hücrelerinden satın alınan adamlar eliyle, Farac pusuya düşürülecekti.
25 Haziran 1959’da, Şam’da partinin hücrelerinden birini ziyaret eden Farac, kapıda selamla karşılanmasının ardından, içeride bekleyen infaz timi eliyle fiziksel işkenceye maruz kaldı ve işkence altında can verdi. Cesedini önce evin bodrumuna gömen cellatlar, daha sonra keşfedilme korkusuyla cesedi Şam’ın Gûta semtine götürüp sülfürik asit havuzunda erittiler, havuzun suyunu da Barrâda Nehri’ne akıttılar. Farac el Hulv’ın başına gelenler, 1961’den sonra bazı itiraflarla ortaya çıktı.
Farac el Hulv olayı, hâlâ birçok yönden bilinmezlikler içermeye devam etmekte ve -Ortadoğu’daki diktatör yönetimlerin muhaliflerine neler yapabileceğine dair feci bir örnek olarak- dehşetle hatırlanmaktadır
.Zâhid başkan
04:0024/10/2018, Çarşamba
G: 24/10/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta boyunca gündem Cemal Kaşıkçı suikastı ve diğer sıcak gelişmelerle meşgulken, bir vefat haberi -adeta varla yok arası- kulaklarımıza değip geçti.
Zâhid başkan
Zâhid başkan
17 Ekim, Çarşamba
Kısacık metinde “Sudan eski Devlet Başkanı Abdurrahman Sivâr Zeheb, geçirdiği rahatsızlığın ardından 83 yaşında vefat etti” deniyordu, hayatına dair birkaç cümlelik özet eşliğinde. Ortadoğu ve Arap coğrafyasının en hareketli dönemlerden birini yaşadığı şu günlerde, muhtemelen çoğu kişi için, bu haberin herhangi bir önemi de yoktu. Oysa 18 Ekim’de ebedî âleme intikal eden bu yaşlı adam, İslâm dünyası açısından sembolik bir değer taşıyordu.
Sudan’ın orta kesimindeki çöl şehri Ubeyd’de 1935’te dünyaya gelen Abdurrahman Sivâr Zeheb, ilk eğitimini doğduğu şehirde tamamladıktan sonra, 1956’da Hartum’daki askerî enstitüden mezun olarak ordu saflarına katıldı. Ordu içindeki rütbeleri rutin şekilde elde ederek yükselen Zeheb, kendilerine -tıpkı Mısır’daki meslektaşları gibi- “Hür Subaylar” adını veren dokuz genç subay 25 Mayıs 1969’da ülke yönetimine el koyduğunda, Ubeyd bölgesinin genel komutanlığı görevini yürütüyordu. Bu subaylardan biri, Sosyalist eğilimli Cafer Muhammed Numeyrî, darbeden kısa bir süre sonra kendisini Sudan devlet başkanı olarak ilân etti.
Aynı dönemlerde birçok Arap ülkesinde de şahit olunduğu üzere, Sudan ordusunda darbeden sonra karmaşa ve kaos baş gösterdi. 39 yaşındaki Numeyrî, devlet içindeki dengeleri yeterince gözetemeyince, 19 Temmuz 1971’de Hişâm Attâ liderliğindeki bir grup asker tarafından devrilerek, devlet başkanlığı sarayına hapsedildi. Başkent Hartum sokaklarını ve bütün ülkeyi esir alan gerilim, birkaç gün sonra, Numeyrî’ye sadık askerlerin karşı darbecileri bastırarak kendisini esaretten kurtarmasıyla düşürülebildi.
420 kilometre mesafedeki başkentte tüm bunlar olurken, Abdurrahman Sivâr Zeheb, komutanlığını yaptığı bölgeyi Attâ’nın askerlerine teslim etmemeyi başardı. Numeyrî’nin yeniden duruma hâkim olmasıyla, ülke yeni bir krizin kenarından da dönmüş oldu. Ama Zeheb için, kişisel bir sürgün döneminin başlangıcıydı bu. Karşı darbenin üyelerine gösterdiği direnişe rağmen, Sudan Devlet Başkanı Cafer Numeyrî, 1972’de Zeheb’i hiçbir gerekçe ileri sürmeden ve açıklama yapmadan görevden alarak ülkeden sınır dışı etti.
Abdurrahman Sivâr Zeheb, sürgün haberini alır almaz kendisini ülkesine davet eden Katar Emiri Halîfe bin Hamed Âl-i Sânî’nin isteğiyle, Katar’a yerleşti. Yûsuf el Karadâvî başta olmak üzere, çok sayıda siyasî sürgünün yerleşim mekânı olan bu küçük Körfez ülkesi, o dönemde İngiltere’den bağımsızlığını yeni kazanmış, ayakları üzerinde durmaya çalışmakla meşguldü.
Katar Emiri’nin başdanışmanlığına getirilen Zeheb, yaklaşık 10 yıl kaldığı Katar’da ülkenin güvenlik doktrininin hazırlanması ve güvenlik birimlerinin yapılandırılması gibi kritik vazifeler icra etti. Katar ordusunun teşkili, polisle askerin birbirinden ayrılması ve kurumsal kimliklerinin oluşturulması gibi birçok işte, Zeheb’in imzası vardı.
Abdurrahman Sivâr Zeheb tüm bunlarla meşgulken, kendisini ülkeden sınır dışı eden Sudan Devlet Başkanı Numeyrî, içeride ciddi bir politik krizle karşı karşıyaydı. Yönetime el koymasının ardından giderek muhaliflere yönelik baskıyı artıran Numeyrî, bir yandan Mısır’la yakınlaşıyor, diğer yandan da Sovyetler Birliği’nden koparak ABD’ye yanaşmanın yollarını arıyordu. Bu süreçte örneği ve öncüsü, hiç şüphesiz ki Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’tı. Tarihler 1982’yi gösterirken, Numeyrî ülkede ipleri elden kaçırmak üzereydi. Protesto gösterileri, ekonomik kriz ve Mısır-İsrail yakınlaşmasına verdiği açık desteğin doğurduğu öfke nedeniyle Sudan sokakları kaynarken, Numeyrî ani bir kararla Abdurrahman Sivâr Zeheb’i göreve çağırdı.
Aldığı davete şaşıran Zeheb, Numeyrî’nin ciddiyetini teyit ettikten sonra Sudan’a geri döndü ve savunma bakanlığı görevini üstlendi. Ancak Sudan’daki durum içler acısıydı. Nihayet, 1985’te iktidara karşı halk ayaklanması kontrol edilemez bir hal alınca, Zeheb, kansız bir darbeyle yönetime el koydu. Devrik lider Numeyrî, birçok Afrika ülkesinde uygulanan pratiğin aksine, idam edilmek yerine sürgüne gönderildi. Ancak, asıl sürpriz bundan sonra yaşandı:
Darbeyi “alt kademedeki kontrolsüz subaylar yapmaya kalkışmasın diye” bizzat yönetmek durumunda kaldığını açıklayan Zeheb, tam bir yıl sonra, görevini sivillere devredeceğini ve siyasetten de tamamen çekileceğini duyurdu. Gerçekten de, “devlet başkanlığı” koltuğuna oturmasından tam bir yıl sonra, 6 Nisan 1986’da koltuğu seçilmiş başbakan Sâdık el Mehdî’ye devretti ve siyaseti de bıraktı. Zeheb, bu beklenmedik tavrıyla, “modern dönemde, Arap dünyasında gönüllü bir şekilde koltuğundan ayrılan tek isim” olarak tarihe geçti.
Vefatına kadar bütün vaktini, 1980’de kurduğu “İslâmî Davet Teşkilâtı”nın çalışmalarına hasreden Abdurrahman Sivâr Zeheb, sadece Sudan’da değil İslâm dünyasının dört bir yanında hayır faaliyetlerine öncülük etti. Teşkilâtın kurduğu okullar, hastaneler, yetimhaneler, aşevleri ve mülteci kampları, yüz binlerce insana sığınak oldu.
Arap kamuoyunda “zâhid başkan” (er-reîs ez-zâhid) lakabıyla anılan Abdurrahman Sivâr Zeheb, İslâm dünyasında hiçbir askere ve ‘darbe lideri’ne nasip olmayacak çapta bir muhabbete ve sevgiye nail olarak, dünya imtihanını tamamladı. Rahmet olsun.
Tünelin ucu
04:0027/10/2018, Cumartesi
G: 27/10/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Afganistan’da geçtiğimiz cumartesi günü yapılan parlamento seçimleri, sandıklara ve adaylara düzenlenen saldırılarla manşetlere çıktı. Akşam saatlerinde oy verme işlemi sona erdiğinde geride 78 ölü, 470 de yaralı kalmıştı. Kaçırılıp öldürülen adaylar ve diğer vakalarla birlikte, ölü sayısı daha sonra 100’e yaklaştı. Buna, seçim kampanyası sırasında çeşitli şekillerde öldürülen onlarca aday veya siyasetçi de eklendiğinde, bilanço daha da ağırlaşıyor. Afgan merkezî hükümetine bağlı güçlerin bazı büyük çaplı saldırıları engellemeyi başardığı iddia ediliyor; ancak engellenemeyen saldırıların ortaya çıkardığı sonuç öylesine dehşet verici ki, kimsenin şu aşamada Afgan polisine artı not vermeye mecali yok.
Tünelin ucu
Tünelin ucu
20 Ekim, Cumartesi
Güvenlik sebebiyle, ülke genelinde sandıkların üçte biri hiç açılmadı. Seçmenin önüne sandık konamayan yerler arasında Gazne ve Kandehar da vardı. Ağustos ayında birkaç günlüğüne Taliban’ın eline geçen Gazne’de henüz olağanüstü hal devam ederken, Kandehar’da da geçtiğimiz hafta Emniyet Müdürü General Abdurrazık Açikzey’in Taliban’ın düzenlediği bir silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmesi, seçimlerin ertelenmesine neden oldu. Söz konusu saldırıda iki ABD’li generalin de (Austin S. Miller ve Jeffrey Smiley) canlarını kıl payı kurtarmış olması, Afgan ordusuna ve merkezî hükümete karşı Taliban’ın kazandığı mevziyi gözler önüne seriyordu.
Batı medyası, “Afganistan’da saldırı” temalı her habere Taliban’ı mutlaka iliştirse de, ülkedeki bütün silahlı eylemler elbette Taliban’ın imzasını taşımıyor. Afganistan’daki sosyolojik ve askerî gerçeklik, diğer çatışmacı grupları, yerli savaş ağalarını ve birbirinin boğazını sıkmaya ant içmiş iç rekabet odaklarını da görmeyi gerektiriyor. ABD ve müttefikleri tarafından “terörü ortadan kaldırma” iddiasıyla düzenlenen operasyonların ve bombardımanların, tüm bu silahlı oluşumların halk tabanında daha fazla destek bulmasına hizmet ettiği de, -yine gözlerden kaçırılan- buz gibi bir gerçek.
***
Soğuk bir kış gününde, ABD Başkanı Dwight David Eisenhower’in konvoyu Kâbil sokaklarından geçerken, tarihler 9 Aralık 1959’u gösteriyordu. 6-7 Aralık’ta Ankara’ya gelen Eisenhower, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’la uzun bir görüşme yaptıktan sonra Pakistan’a geçmiş, 7-9 Aralık’ta Karaçi’de Cumhurbaşkanı Eyyub Han’la bir araya gelmişti. Resmî programına göre Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’ye devam etmesi beklenen Başkan, ani bir kararla rotayı Afganistan’a çevirmişti.
Afganistan Kralı Muhammed Zâhir Şah’la halkı selamlayan Başkan Eisenhower, sadece altı saat kaldığı Kâbil’de Kral ve diğer yetkililerle, daha önce Türklerle ve Pakistanlılarla konuştuğu şeyi konuşmuştu: Sovyetler Birliği’nin bölgedeki yayılmacı emelleri ve buna karşı alınacak tedbirler. Eisenhower’ın Hindistan dönüşü 14 Aralık günü uğrayacağı İran’da, Şah Muhammed Rıza Pehlevî ile gündeminde de aynı konu yer alacaktı.
Bu diplomasi trafiğinden -çok değil- sadece 20 yıl sonra, 1979’da Sovyetler Birliği, Afganistan’ı fiilen işgal ettiğinde, ABD bu defa yeni bir tedbirler dizisini sahaya sürdü. Bunlar arasında, “Moskof kâfiri”ne karşı cihada gitmek üzere, İslâm dünyasının dört bir yanından “mücahit”lerin toplanarak Afganistan’a sevk edilmesi de vardı. Özellikle zengin Körfez ülkeleri, ABD’nin ön ayak olmasıyla, kendi içlerindeki “radikal” unsurları “Afgan cihadı”na yönlendirdi ve gidişlerini de bizzat organize etti. ABD ve onun etkisindeki İslâm ülkelerinin uyguladığı bu strateji, bir taşla en az iki kuş vurmayı hedefliyordu: Sovyetler’i Afganistan’dan sürüp çıkarmak ve bu arada, ileride sorun yaratması muhtemel “radikal” unsurlardan kurtulmak.
Sovyetler Birliği 1989’da Afganistan’dan çekilirken, artık birçok yönden yeni bir İslâm dünyası manzarası vardı. Afganistan’da kazandıkları savaş tecrübesiyle coğrafyanın dört bir yanına dağılan “mücahit”lerin örgütlü yapılanmalar için hazır insan kaynağına dönüşmeleri ve dünya düzeni içinde elde ettikleri sürpriz konum, bu manzaranın en çarpıcı rengiydi.
Kendi ifadeleriyle “Selefî-cihâdî” gruplar ve Selefî olmayan diğer silahlı hareketlerin hepsinin de ortak özelliği, barış dönemlerine dair zihinlerindeki belirsizlikti. Savaş ortamında olağanüstü işler çıkaran ve düzenli ordulara direnen bu gruplar, silahlar sustuğunda ortaya uygulanabilir ve sürdürülebilir bir siyasi proje koyamıyordu. Üstelik zihinler aşırı derece militarize olduğundan, savaşsız bir toplum içinde barınmaları mümkün değildi. Nitekim birçok bölgede silahlı hareketlerin marjinalleşmesinin, kendi aralarında çatışmaya girişmesinin, sivillere saldırmasının ve bu şekilde kaos ortamının devamına yardımcı olur hale dönüşmesinin altında yatan en büyük neden de buydu.
***
Günümüzde sadece Afganistan’ın değil, İslâm coğrafyasının neredeyse tamamının sorunu aynı noktada düğümlenmiş görünüyor: İslâm’ın savaşa ve barışa dair ahkâmını dengeli, tutarlı ve günün gerçeklerine uygun biçimde mezcedebilecek bir ufuk eksikliği. Müslümanlar, savaşa ve kavgaya kilitlenip kalmakla, savaşı ve kavgayı hayatın tamamen dışına iten fıtrat dışı bir hayalcilik arasında sarkaç gibi salınıyor. Bu da hem içerideki çatışmaları derinleştiriyor, hem de dışarıda ağzı sulanmış halde bekleşen işgalcilere davetiye çıkarıyor.
Bu karanlık tünelin ucu ise -maalesef- henüz görünmüyor.
Malumun ilâmı
04:0031/10/2018, Çarşamba
G: 31/10/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ahşap işçiliğiyle göz kamaştıran şık bir ofiste, duvarda asılı haritaya odaklanmış iki adam… Biri gözlüğünü takmış dikkatle bakarken, diğeri elindeki ince sopayla ona bazı bölgeleri işaret ediyor.
Malumun ilâmı
Malumun ilâmı
24 Ekim, Çarşamba
Aralarındaki sohbetin epey koyulaştığı, beden dillerinden belli. Adeta rahatça sohbet etmelerine fırsat verebilme adına, kendilerine eşlik eden insanlar epey gerilerinde duruyor. Harita başında yaklaşık 15 dakika geçiriyorlar, aralıksız konuşma ve soru-cevapla…
Normalde sıradan bir fotoğraf olarak birkaç saniyeden fazla zaman ayırmayacağımız bu manzara, karedekilerin kimliği nedeniyle, tarihî bir vesika hüviyetini taşıyor: Gözlüklü olan, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu; onu kendi özel ofisinde ağırlayıp ülkesinin şehir ve bölgelerini ayrıntılı biçimde anlatan da Umman Sultanı Kâbûs bin Saîd.
Netanyahu’nun geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği sürpriz Umman ziyareti, yukarıdaki türden jestler ve ince ayrıntıların da yardımıyla, şimdiden “Ortadoğu yakın tarihinin en dikkat çekici anlarından biri”ne dönüştü. 79 yaşındaki Sultan Kâbûs’un, Netanyahu ve eşi Sara’yı başkent Maskat’taki sarayında üst düzey protokolle karşılamasına dair görüntüler, İsrail Başbakanlığı Basın Ofisi’nin ziyaretten fotoğrafları dünyayla paylaşmasıyla eş zamanlı olarak, Umman televizyonlarında da boy gösterdi. Ummanlılar, bundan sadece iki gün önce, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın da aynı şekilde törenle karşılanmasının görüntülerini, yine devlet televizyonunda uzun uzun izlemişlerdi.
İsrail Başbakanı ülkeden ayrıldıktan hemen sonra Bahreyn’e geçen Umman Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alevî, “Diyalog Manama” toplantısında yaptığı konuşmayla dikkatleri çekti. Bakan Alevî, “İsrail, hepimizin gördüğü ve dünyanın da kabul ettiği gibi, Ortadoğu’da mevcut devletlerden biridir” dedi ve devam etti: “Araplar olarak bizim de, artık İsrail’e sıradan ve normal bir devlet muamelesi yapmamızın vakti geldi. Hem böylelikle, İsrail de bir devlet olarak, kendisine düşen sorumlulukları üstlenmek durumunda kalır. ”
Uzun yıllardır İsrail’le derin ve yakın teması sürdüren ülkesinin Netanyahu’yu alenen misafir etmesi de, Bakan Alevî’nin İsrail’le ilgili bu sözleri de, malumun ilâmından başka bir şey değildi. Herkesin bildiği, ama açıkça gündeme getirmekten de çekindiği durumlar…
***
Umman-İsrail ilişkilerinin görünen safhası, İsrail’le Filistin arasında imzalanan Oslo Anlaşması’nın sağladığı yumuşama ortamında, resmen 1994’te başladı. Dönemin İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in o yıl Maskat’a gerçekleştirdiği resmî ziyaret, taraflar arasında bir ilkti. İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres’le Ummanlı muhataplarının 1995’te Ürdün’ün Akabe kentinde yaptığı görüşme ise, iki ülke arasındaki yakınlığın daha da arttığını gösteriyordu. 2000 yılında Ariel Şaron’un provokasyon amacıyla Mescid-i Aksâ’ya girmesinin ardından patlak veren İkinci İntifada sürecinde sıcak diyaloglar buzdolabına kaldırılsa da, münasebetler hiçbir zaman kopmadı.
Umman Dışişleri Bakanı Kays Zevâvî’nin, bir trafik kazasında yaşamını yitirmeden hemen önce, 1995’te Kahire’de yaptığı şu açıklama, adeta 2018’lerin habercisiydi: “İsrail’le diplomatik ilişkileri tesis etmek için, herhangi bir şart ileri sürmüyoruz.”
***
Son ifşaatın gösterdiği üzere, -Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Bahreyn’le birlikte- Umman da, İsrail’le “normal” ilişki kurma noktasında somut adımlar atmış durumda. Böylece Körfez’in bütün ülkelerinin İsrail’e saflarında yer açtığı ortaya çıkmış oluyor. Suudi Arabistan’ın da “normalleşmeyi alenîleştirme” pozunu sergilemesi yakındır. Özellikle İran üzerinden ABD tarafından kendilerine korku ve histeri pompalanan Suudilerin, “diplomatik tedbiri” artık elden bırakıp, içlerinde ne varsa ortaya serivermeleri beklenebilir.
İlginçtir: Katar ve Umman’la özel münasebetleri ve yakınlığı bulunan İran, tüm Arap komşuları hızla İsrail’le kol kola girerken, “itidalini” korumayı sürdürüyor. İran-Irak Savaşı’nda patlak veren “Irangate Skandalı”nda (bunu ayrı bir yazı konusu yapmaya değer) olduğu gibi, İsrail’le İran arasında da -Tahran’ın bölgedeki dostları yoluyla- bazı diyalog ve zımnî işbirliği kanallarının açıldığını söylemek yanlış olmaz. Nitekim Netanyahu’nun Umman ziyareti sırasında, İran’la ABD ve İsrail’in Maskat üzerinden “ortak zemin” yoklaması yaptıklarına dair söylentiler de mevcut. “O kadarı da mümkün değil” mi diyorsunuz? Hiç demeyin. Burası Ortadoğu. Burada hiçbir şey imkânsız değildir.
***
1977’de Kudüs’ü ziyaret ederek İsrail’i resmen tanıyan, ardından 1979’da İsrail’le barış anlaşması imzalayan Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, tüm bu yüksek riskli adımlarının karşılığını 6 Ekim 1981 günü canıyla ödemişti. Sedat’ın ismi İslâm dünyasında hâlâ “ihanet” ve “hıyanet” kelimeleri kullanılarak anılsa da, günümüzde Müslüman ülkeleri yöneten kadrolar ve siyasî anlayışlar, Sedat’ın çizgisine -direkt ya da dolayı şekilde- geliyor, gelmeye başlıyor. “Tarihin ironisi” kavramı, herhalde en çok buraya yakışırdı.
Tebriz’in nabzı
04:003/11/2018, Cumartesi
G: 3/11/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Daracık sokaklarda, adeta yatağının çeperlerine vura vura akan bir ırmak gibi dalgalanan insan seline karışıyoruz. Araba kornaları, davul ve trampet sesleriyle iç içe geçiyor. Göğüslerine ellerini bağlamış, simsiyah kıyafetler içinde yürüyen ve devasa siyah ve kırmızı bayraklar taşıyan bir gruba yol veriyoruz. Sokaklar coşkulu bir cümbüş içinde, ama sevinçli bir cümbüş değil bu. Aksine havada ağır bir yas kokusu var. Her köşe başında mikrofonlardan yükselen ağıtlar ve başımızı her çevirdiğimiz yerde gördüğümüz gözü yaşlı insanlar da bunun teyidi. İran’ın Erdebil şehrindeyiz. Şahit olduğumuz manzara da, Hz. Hüseyin’in şehadetinin 40’ıncı günü münasebetiyle düzenlenen ‘Erbaîn’ törenleri…
Tebriz’in nabzı
Tebriz’in nabzı
31 Ekim, Çarşamba
Günümüzde Azerbaycan sınırında, yaklaşık 500 bin nüfuslu bir şehir olan Erdebil, İslâm tarihinin önemli olaylarına ev sahipliği yaptı. 816’da Abbâsîlere yönelik ünlü Bâbek İsyanı ile ismini duyuran Erdebil, asıl şöhretini 1200’lerin sonunda burada kendi dergâhını tesis eden Şeyh Safiyyuddîn İshâk Erdebîlî (1252-1334) sayesinde kazandı. Tasavvuf yoluna intisap etmiş Sünnî (ve dahi Şâfiî) bir şahsiyet olan Şeyh Safiyuddîn, tarihteki ünlü Safevî hanedanının da kurucu atasıdır. Kendisinin Şiîliğe herhangi bir meyli olmamasına rağmen, öğretisinin ana karakterinin oğulları ve torunları tarafından böylesine radikal bir değişime uğratılması, tarihin ilginç dönüm noktalarından biridir şüphesiz.
Eski Erdebil’in merkezinde zamanla büyük bir külliye halini alan Şeyh Safiyyuddîn’in kabrini ve onun hemen yanı başına defnedilen torunu Şah İsmail’in mezarını ziyaret ederken, dışarıdan Erbaîn için toplanan kalabalıkların sesi gelmeye devam ediyordu. İran’ın Şiîleşmesi, Osmanlı-Safevî mücadelesi, vaktiyle Sünnîliğin merkez noktalarından biri olan bir coğrafyanın zaman içindeki dönüşümü, günümüzde İran devlet aklının Şiîlik ve yas gelenekleri çerçevesinde halka kazandırdığı millî ortak payda vb. üzerinde tefekkür etmek için, herhalde bundan daha uygun bir sahne ve dekor da bulunamazdı. Külliye içinde uzunca kalarak bunu yapmaya çalıştım, Şah İsmail’in mezarının önünde çekilmiş fotoğraflarımı gören arkadaşların ‘Yavuz’un selâmını söyle’ latifeleri eşliğinde…
Erdebil’den sonraki durağımız, yaklaşık 3 saatlik bir araba yolculuğuyla ulaştığımız tarihî Tebriz kenti oldu. Etrafı dağlarla çevrili bir plato üzerinde, Acıçay’ın kenarında kurulan Tebriz, Hz. Ömer döneminde İslâm toprağı haline getirilmesinden bu yana, bölgenin en önemli yerleşim merkezi olageldi. İlhanlılar, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safevîler gibi önemli devletlere başkentlik yapan Tebriz, günümüzde özellikle tarihî kapalı çarşısıyla ünlü. İpek Yolu güzergâhında bulunmasının yanında, tarihte Tebriz-Konya-İstanbul hattında devam ettirilen ticaret ağının da başlangıç noktası olan şehir, bugün de canlı bir ticaret merkezi olma hüviyetini muhafaza ediyor.
ABD’nin İran’a yönelik en kapsamlı yaptırımları resmen başlatacağı 4 Kasım’dan birkaç gün evvel Tebriz çarşılarında dolaşmak, esnafın nabzını tutmak, yerli halkla sohbet etmek, en az Erdebil’deki tarih muhasebesi kadar öğreticiydi benim için.
‘Amerika ile kavga etmek istemiyoruz. Biz saygı görmek ve saygın bir şekilde yaşamak istiyoruz. Ama başımızdakiler kavgayı devam ettiriyor. Neden? Daha fazla yiyebilmek için’ diyen bir Tebrizli, hem dünyanın İran’a yönelik aşağılayıcı muamelesine isyan ediyor, hem de İran’ı yönetenlere güvenini artık yitirdiğini haykırıyordu örneğin. İranlılık kimliği, duygularını tamamen dışarı vurmasına engel olsa da, yaşanan ikilem ve çaresizlik, bu sözlerden açık-seçik belliydi.
Tebriz sokaklarındaki seyyar dolar satıcılarını gözlemlerken, kapalı çarşıdaki esnafın sinek avlayan dükkânlarını izlerken, oturduğumuz bir nargilecide (‘galyan’ diyorlar İranlılar) ‘Az kaldı, Amerika daha da üstümüze gelecek’ diyen yaşlı amcayı dinlerken, hep aynı şeyi düşündüm: İran, sadece dış dünyanın baskısıyla değil, aynı zamanda kötü yönetimle ve yolsuzluklarla da boğuşuyor. Ülkedeki varlıkları halkla paylaşmak ve sosyal refahı artırmak yerine, ülke dışında sürdürülen savaşları finanse etmekte kullanmayı daha kârlı gören İran devlet aklı, içeride ve dışarıda sıkıştıkça dinî semboller, lider kültü (camilerde bile Humeynî ve Hamaney portreleri gördük sıklıkla) ve Şiîliğin törensel ritüellerini kitlelere pompalayarak ‘millî duruş’ oluşturmaya çalışırken, artık mızrağın çuvala sığmadığı bir evreye çoktan girilmiş görünüyor. Tebriz’in bana verdiği mesaj şu oldu: İran, içeriden bir patlamaya doğru ilerliyor. İran devlet aklı ise, politik söylemler, hamaset ve milliyetçilikle bunu bastırmaya çalışıyor. Bu yolun, selâmete çıkmayacağı aşikâr.
Üç gün kaldığımız Tebriz’den karayoluyla Azerbaycan’a dönerken, aklımda şu cümleler dönüyordu: 1979’da İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevî’nin devrilmesine neden olan ekonomik şartlar ve halkın yaşadığı keskin mahrumiyet, bugün aynı şekilde ortaya çıkmış durumda. Şah döneminin imtiyazlı kesimlerinin yerini, bugün İslâm Cumhuriyeti’nin imtiyazlı elitleri almış. Sıradan İran halkı ise, her dönemin kaybedeni.
Seyahatimin diğer durağı Bakü’ye dair izlenimlerimi ise, çarşamba günü paylaşayım, nasip olursa.
Bakü’de birkaç adım
04:007/11/2018, Çarşamba
G: 7/11/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Azerbaycan Havayolları’na ait uçağımız Bakü’ye doğru alçalırken, bölgeyi bilenlerin uyarısı kulağımdaydı: “Uçak epey sarsılabilir, korkmaya gerek yok. Bakü’ye inerken hep yaşanan normal bir durumdur.” Bu uyarıyı, söz konusu sarsıntının sebebi de takip etmişti: “Bakü, yılın her mevsimi rüzgârlıdır. Zaten ismi de “rüzgârın dövdüğü yer” anlamına gelir”. Şehrin isminin “rüzgârın dövdüğü yer” manasındaki Farsça “bâd-ı kûbe” tamlamasından türetilmiş olduğu tezine bazı dilbilimciler itiraz etse de, Bakü’yle ilgili bu kabul günümüzde artık genel-geçer hale gelmiş durumda.
Bakü’de birkaç adım
Bakü’de birkaç adım
5 Kasım, Pazartesi
Hakkında şimdiye kadar çok şey duyduğum, tarih okumalarımda sürekli karşıma çıkan Azerbaycan ve başkenti Bakü’yle ilk karşılaşmam, Azerbaycan Türkçesi’nin kulağa ilk anda “garip” gelen kelimeleri üzerinden oldu. Bizde genelde istihza ile karşılanan bu şirin dil, aslında eski Türkçemizdeki birçok aslî kelimeyi hâlâ barındırması bakımından dikkate ve ilgiye değer. Örneğin, Azerbaycan’da (ve geçen yazımda izlenimlerimi aktardığım Erdebil ve Tebriz’de) konuşulan dili takip ederken, bir Yörük anası olan rahmetli babaannemin kullandığı kelimeleri bizzat işittim. Mersin’in Toros yaylalarında kuşaklar boyunca yaşamış Yörük sülalelerinin günlük hayatta kullandığı sayısız kelime, Azerbaycan’da yıllar sonra yeniden karşıma çıktı.
Azerbaycan Türkçesi ile Türkiye’de konuştuğumuz Türkçe arasındaki en ilginç etkileşim, aynı kelimelerin birbirinden çok farklı anlamlara gelmesi; hatta bazen bu anlamların birbiriyle tamamen alakasız ve zıt yönler de içermesi. Ancak bu bile, bölgedeki kültürel geçişlerin izini takip etme adına oldukça öğretici. Birkaç gün boyunca sürekli örnekleriyle karşılaştığım bu durum, bana yepyeni ufuklar açtı diyebilirim.
***
Bakü’nün eski kısmı, “İçerişehir” olarak biliniyor. 2000 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine dâhil edilen İçerişehir’de özellikle Şirvanşahlar döneminden kalma sayısız eser bulunuyor. 799’dan 1500’lü yıllara kadar Azerbaycan’da yönetimi elinde tutan Şirvanşahlar, önceleri Abbâsîlerin etkisinde hüküm süren, daha sonraları ise yerel güçlerle işbirliğine giderek bağımsızlığını ilân eden Sünnî bir hanedan.
İçerişehir’in kuzeybatı kesiminde bulunan Şirvanşahlar Saray kompleksi, sadece eski şehir içinde değil, bütün Bakü’deki en dikkate değer tarihî eser. Önceleri Şamahı şehrini başkent edinen Şirvanşahlar, 1197’deki yıkıcı depremin ardından burayı terk ederek, Bakü’yü merkez haline getirmiş. Hanedana en parlak dönemini yaşatan Şeyh İbrahim ve oğlu Şeyh Halil’in 1382’den 1462’ye kadar kesintisiz 80 yıl devam eden saltanatları sırasında, İçerişehir kelimenin tam manasıyla altın çağını yaşamış. Saray kompleksi de bu dönemde en olgun biçimine kavuşmuş. Halvetiyye tarikatının kurucu babalarından Yahya Şirvânî’nin (1410-1462) kabri de, sarayın sınırları içinde bugün.
Şah İsmail’in kuvvetleri 1500-01’de Bakü’yü işgal ettiği zaman, İçerişehir’in altı üstüne getirilmiş. Saray tamamen yıkılırken, kabirler de tarumar edilmiş. Buna rağmen, Yahya Şirvânî’nin ve diğer Şirvanşah aile fertlerinin kabirleri günümüzde belirgin halde duruyor. Tarihî kayıtlar, Şah’ın kabirlerin sadece taşlarını kırdırdığını, mezarlara müdahale ettirmediğini ortaya koyuyor zaten.
İçerişehir’de dolaşırken, karşınıza sıklıkla camiler ve mescitler çıkıyor. Klâsik dönemde sur içinde 20’den fazla cami ve mescidin bulunduğu biliniyor. Bunlardan bazıları zaman içinde yıkılmış, bazıları günümüzde dükkân vb. olarak kullanılıyor, bir kısmı ise ibadete açık halde bugün. Konum itibariyle biraz ara sokak içinde kalsa da, bu camilerden en önemlisi 1078’de Muhammed bin Ebûbekir isimli bir kadı tarafından inşa ettirileni. Caminin minaresi, “Türkler tarafından yapılan ve hâlâ ayakta duran en eski minare” unvanını taşıyor.
Bakü, son yıllarda, uzun Sovyet yönetiminin izlerinden yavaş yavaş sıyrılmaya başlamış. Örneğin, şehirde artık daha fazla caminin açık olduğu, cemaatlerin çoğaldığı, önceden vakit ve cuma namazlarının kılınmadığı birçok yerde artık namaz kılındığı söyleniyor. Biz de şehirde gezerken, çok sayıda camiyi açık ve mamur bulduk.
Bu şüphesiz güzel bir gelişme. Bakü, İstanbul gibi her vakit gürül gürül ezan sesleriyle yankılanan bir şehir olmasa da henüz, özellikle dinî alandaki özgürlüklerin günden güne gelişiyor olması, umut verici. Bunda, son yıllarda Azerbaycan’a akın eden Arap ve Müslüman turistlerin doğurduğu talebin de etkili olduğu belirtiliyor.
***
Evliya Çelebi, Safevîlerin büyük sultanı Şah Abbas’ın iktidarda olduğu dönemde, Bakü’yü iki kere ziyaret etmişti. Onun verdiği bilgiler, hem Rusya’nın Azerbaycan’a ilgisini, hem de Bakü’nün bölge ticaretinin odak noktası olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Evliya’nın izlenimlerine göre Ruslar beraberlerinde getirdikleri samur, kürk, mors dişi ve derileri, Bakü’de yedi ayrı yerde çıkarılan ‘neft’le (bugünkü petrolün ham hali) değişmekteydiler. Rus tacirler ayrıca, İran topraklarına ithal etmek üzere, Bakü pazarından safran, tuz ve ipek satın almaktaydılar. Evliya Çelebi, Şah’ın gelirlerinin çoğunun Bakü neftinden geldiğini yazar.
Bakü, bugün de ‘neft’le ve dünyanın dört bir yanından gelen-gidenlerin yarattığı ticari ve kültürel sirkülasyonla şöhret bulan bir şehir. Evliya Çelebi’den asırlar sonra şehre ayak basıp, neredeyse aynı izlenimleri edinmek, gerçekten heyecan verici. Hatta ayaklarımız bile Evliya’nın bastığı yerlere değmiştir, kim bilir…
Gizli misyon
04:0010/11/2018, Cumartesi
G: 10/11/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Benyamin Blumberg adlı 40’lı yaşlardaki bir adam, Tel Aviv’in merkezindeki Carlebach Caddesi üzerinde bulunan üç katlı bir binada, içinde neredeyse hiçbir mobilya ve eşya bulunmayan ofisini açtığında, tarihler 1963’ü gösteriyordu. İsrail’in en büyük gazetelerinden Maariv’in yönetim binası, ofisten birkaç blok ötedeydi. Blumberg’in, bu merkezî noktayı özellikle seçtiği anlaşılıyordu. Ofisine bazı günler erkenden gelip geceye kadar çalışıyor, bazı haftalarda ise ofis tamamen kapalı kalıyordu. Blumberg’in ne işle meşgul olduğu ve bu ofisin hangi amaçla kullanıldığı, 2005 yılına kadar gizli kalacaktı. O yıl, İsrail’in yine büyük gazetelerinden Haaretz’te Yossi Melman imzasıyla yayımlanan ayrıntılı bir portre, Blumberg’in ofisinin, İsrail tarihinin en gizli-kapaklı bazı operasyonlarının üssü olarak kullanıldığını ortaya çıkaracaktı.
Gizli misyon
Gizli misyon
3 Kasım, Cumartesi
1923’te Tel Aviv yakınlarındaki Mikve Yisrail’de dünyaya gelen Benyamin Blumberg, gençliğinden itibaren Siyonist örgütlenmenin içinde bulunmuştu. İsrail’in kuruluşundan sonra, ilk Başbakan David Ben Gurion’un yakın ekibinde yer alan Blumberg, 1950’lerin ikinci yarısında, Ben Gurion’dan bir talimat almıştı: İsrail’in nükleer altyapısını hazırlamak ve bunun için gereken malzemeyi temin etmek. Blumberg, gölgede kaldığı uzun yılların ardından, 2012’de verdiği bir röportajda “Ben Gurion’a hayır demek mümkün değildi” diyecekti.
Yine Ben Gurion’un işaretiyle, çalışmakta olduğu İsrail Savunma Bakanlığı’ndan ayrılarak gizli bir iç istihbarat örgütünün (LAKAM) başına geçen Blumberg’in Carlebach Caddesi’nde açtığı ofis, işte bu örgütün yönetim ve operasyon merkeziydi. Bu çerçevede, Belçika ve Almanya üzerinden gizlice İsrail’e sokulan uranyum ve diğer stratejik materyaller, İsrail’in nükleer programının da temelini oluşturacaktı.
O dönemde ABD, İngiltere ve Fransa, İsrail’in nükleer programına kesin bir şekilde karşı çıktığından, Blumberg ve adamları, dünyanın farklı ülkelerinden uranyum temini için zemin yoklamaya giriştiler. Bu çerçevede, bağlantılarını kullanması için yardım rica ettikleri isimler arasında, 1914 Kudüs doğumlu zengin işadamı Eliyahu Sakharov da vardı. İsrail’in kurulduğu süreçte, Stalin’in özel izniyle Çekoslovakya’dan Alman yapımı savaş uçakları ve silah temin eden Sakharov, daha sonra mafya babaları ve gangsterler üzerinden ABD, Meksika ve Latin Amerika ülkelerinden satın aldığı silahları, gizlice İsrail’e sevk etmişti.
Eliyahu Sakharov, LAKAM’dan aldığı yeni talimat üzerine, bu defa sürpriz bir bağlantıyı devreye soktu: Savaştan yakasını kurtarmayı başarmış eski bir Nazi subayıyla ittifak kurdu. Aynı zamanda savaş pilotu da olan Herbert Schulzen adlı bu adam, Batı Almanya’nın Wiesbaden şehrinde kurulu “Asmara Kimya” isimli bir firmanın yöneticilerindendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Danimarka’ya düzenlenen bir askeri harekât sırasında geçirdiği uçak kazasından yaralı olarak kurtulan ve o tarihte hâlâ yaralarının izlerini taşıyan Schulzen, Sakharov’un referansıyla Mossad’a takdim edildi, ardından Tel Aviv’e gelerek haftalar boyunca kaldı. İsraillilerin açıktan “Nazi pilot” adıyla çağırdığı Schulzen’i neden tercih ettikleri sorulduğunda, İsrailli bir istihbaratçı şöyle diyecekti daha sonra: “Bazı Naziler bize sempati duyuyordu, bazıları ise sırf para için bize yanaştı. Her ne olursa olsun, Almanların Yahudilere karşı duyduğu derin suçluluk duygusundan sonuna kadar faydalandık. Bunun avantajlarını da gördük”.
1968’in kasım ayında, Herbert Schulzen’in bizzat tasarladığı ve içinde yer aldığı bir planla, Belçika’nın Anvers (Antwerp) limanından Liberya bandıralı bir gemiye yüklenen 200 ton doğal uranyum, resmi belgelere göre Almanya’daki bir kimya şirketine aitti. İtalya’nın Cenova kentine bırakılması öngörülen yük, bunun yerine Akdeniz’i boydan boya kat ederek İsrail’in Hayfa limanına ulaştırıldı. İsrail’in ünlü Dimona Nükleer Araştırma Tesisi ve Santrali’nin temeli, işte bu gizli operasyonla atıldı.
Blumberg-Sakharov ikilisi, bundan başka uluslararası operasyonlara da imza attılar. Atlantik Okyanusu’nda gizlice sürdürülen nükleer denemelerle, nükleer bomba imal edebilmek için ABD’den İsrail’e materyal transferi, bu operasyonların en ünlüsüydü. Çoğu defa Mossad’ın bile bilgisi dışında sürdürülen bu türden faaliyetler, Washington-Tel Aviv ilişkilerini öylesine gerginleştirdi ki, LAKAM nihayet lağvedildi, Blumberg de -2000’li yıllarda sürpriz biçimde ortaya çıkana kadar- kendi gölgeliğine çekildi.
Benyamin Blumberg 30 Ağustos 2018’de 95 yaşında, Eliyahu Sakharov ise geçtiğimiz hafta 104 yaşında hayatını kaybetti. Her ikisi de, uzun ve hareketli yaşamlarında planlayıp gerçekleştirdikleri onlarca gizli misyonu, kendileriyle birlikte mezara götürdüler. Faaliyetleri hakkında kamuoyunun bildiği şeyler, buzdağının yalnızca görünen kısmını oluşturuyor bugün.
İsrail tarihinin bu iki ilginç gizli aktörünün bize hatırlattığı bir şey de şu: Ortadoğu’nun karanlık koridorlarında, hiç ummadığınız kişileri ve çevreleri el ele bulabilirsiniz. İsrail’in nükleer çalışmalarının temelini atmaya bir Nazi subayı yardımcı olduysa, gerisini varın siz düşünün.
Başucu kaynağı
04:0014/11/2018, Çarşamba
G: 14/11/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bugünleri anlamanın ve anlamlandırmanın yegâne yolunun, bugünlere nasıl gelindiğini anlamaktan geçtiğine inandığımız için, meraklı ve ilgili arkadaşlarla uzun yıllardır tarih okumaları yapmaya çalışıyoruz. İslâm’ın ilk yıllarından günümüze, doğudan-batıya, Müslümanların ahvâline dair temel kaynaklar, kronolojiler, biyografiler, hatıratlar, seyahatnameler ilgi ve dikkat alanımızda. Belli periyotlarla bir araya gelip, okunan metinlerin tahlil ve tartışmalarını yaptığımız toplantılarsa, keyifli ve akılda kalıcı birer paylaşıma dönüşüyor. İstanbul içinde ve dışında, çeşitli yaş gruplarından, bu uzun ve sabır gerektiren işe alaka duyanların artışı da, hamd vesilesi.
Başucu kaynağı
Başucu kaynağı
7 Kasım, Çarşamba
Okunacak eserleri seçerken temel kıstaslarımız şunlar: Duygu yerine bilgi vermeli. Hamaset ve coşku uyandırmak yerine, soru sordurmalı ve tefekküre sevk etmeli. Koşuyorsak bizi durdurup soluklandırmalı; ayaktaysak oturtmalı. Tarihî olayları sebep-sonuç zincirinden koparmadan aktarmalı, arka plan ve geniş çerçeveye dair malumat da sunmalı. Mümkün olduğunca objektif biçimde kaleme alınmış olmalı. Kaynak bakımından şüphe barındırmamalı. Duru ve yalın bir dille yazılmalı; her yere çekilebilecek elastik bir üslup kullanılmamalı. Okunup bitirildiğinde, ufuk açmalı ve vakit kaybı hissi uyandırmamalı. Öncesi ve sonrası kıyaslandığında, kitabı okumuş olmak, zihinde ciddi bir hareketliliğe ve inşiraha sebep olmalı…
Maalesef kaydını düşerek ifade edeyim ki, tüm bu kıstasları bir arada ve iki kapak arasında barındıran eserlere ulaşmak, oldukça zahmet istiyor. “Her anlamda bizden isimler kaleme almış olsun, yazarları İslâm coğrafyasının içinden çıksın, hassasiyetlerimizi taşısın” şartlarını da eklersek hele, gönül rahatlığıyla okuyacak metin bulmak tümden zorlaşıyor. Bu nedenle, kitap okuma listelerimizde yabancı yazarların eserleri ciddi bir yekûn teşkil ediyor; yerli ve bizden kaynaklar, istisna olarak kalıyor. Daha çok dünyanın çeşitli üniversite ve akademilerinde kaleme alınmış “bize dair” kitapları okuyarak, “bizi” anlamaya çalışıyoruz velhasıl. Neresinden bakarsanız, trajik bir durum. Neresinden bakarsanız, daha yolun ne kadar başında olduğumuzu hatırlatan acı bir gerçeklik.
Daha önce de bu köşede sözünü etmiştim: Modern dönemde Kudüs’ün en kapsamlı biyografisinin ve tarihinin -üstelik oldukça tarafgir ve önyargılı- bir Yahudi (Simon Sebag Montefiore) tarafından yazılmış olması, temel meselelerimize bakışımız ve gayretimizin seviyesi bakımından ibret vericidir.
***
Onursal başkanlığını Muhammed Emin Yıldırım’ın yaptığı İstanbul merkezli Siyer Vakfı, geçtiğimiz pazar günü harika bir kaynak eserin tanıtımını yaptı. Vakıf bünyesindeki Siyer Yayınları tarafından yayımlanan “İslâm Tarihi ve Medeniyeti Külliyatı”ydı tanıtılan eser. Aynı anda TÜYAP Kitap Fuarı’nda imza günüm de olduğu için toplantıya katılamasam da, tanıtımı sosyal medya üzerinden heyecanla izledim. Eserin içeriğine dair yapılan konuşmalardan istifade ettim. İmzadan sonra fuardan ayrılmadan, Siyer Yayınları’nın standında külliyatı ayrıntılı bir şekilde inceleme imkânı da buldum.
Prof. Dr. Mehmet Şeker’in genel koordinatörlüğünde yayımlanan “İslâm Tarihi ve Medeniyeti Külliyatı”, 15 cilt ve yaklaşık 10 bin sayfadan oluşuyor. Hepsi de alanında uzman 200’den fazla akademisyenin kaleme aldığı 250’ye yakın başlık, başlangıcından günümüze İslâm tarihinin bütün safahatını gözler önüne seriyor. Küçük devletlerden büyük imparatorluklara, doğudan batıya, Müslümanların her bir coğrafyada bıraktığı siyasî, askerî, sosyal ve kültürel iz, külliyatın sayfalarında yerini almış. Anlatımı destekleyen fotoğraf, kroki, kronoloji ve kaynakça bölümleri, daha fazlasını isteyen okurlar için gerçek bir hazine değerinde.
“İslâm Tarihi ve Medeniyeti Külliyatı”nın yayımlanmasıyla birlikte, artık tarih okumalarımız için gerçek bir başucu kaynağına da kavuşmuş olduk. Rahatlıkla referans verebileceğimiz, şahit gösterebileceğimiz ve soru sahiplerini yönlendirebileceğimiz bir kaynak… Yukarıda bahsettiğim kıstasları tamamen karşılayan, tümüyle yerli ve bizden bir kaynak…
***
Bu tür çok sayfalı ve çok ciltli külliyatlar, her zaman bir handikapla karşı karşıyadır: Yayımlandığında herkes avuçları patlarcasına alkışlar ve tebrik yağdırır. Ancak gerçekten meraklı ve ilgili okurlar, genellikle bu eserleri satın alacak maddî imkâna sahip olmazlar. Kolaylıkla satın alıp kütüphanelerine yerleştirenler veya eşantiyon yoluyla elde edenlerse, genellikle oturup okumazlar; şöyle bir karıştırıp raflarda tozlanmaya terk ederler. Dolayısıyla, eser de yayımlandığıyla ve basıldığıyla kalır; yayımlayana prestij olur, daha öteye geçilmez.
Ümit edelim ki, “İslâm Tarihi ve Medeniyeti Külliyatı” bu yaygın akıbetle karşı karşıya kalmasın. Geniş kitlelere ulaşsın, meraklısı ve ilgilisi kolaylıkla erişip okuyabilsin, bilgi ve hikmetin ziyadeleşmesine hizmet etsin.
Projenin fikir bazında ortaya çıkış aşamasından matbaadaki işçisine, elimize ulaşmasına kadar her bir anına emek veren herkesin sa’yleri meşkûr, amelleri makbul, akıbetleri hayr olsun.
Bar fedaisi
04:0017/11/2018, Cumartesi
G: 17/11/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da, Beytullahim şehrinin hemen güneybatısında küçük bir Yahudi yerleşim birimi yer alır: Nokdim. Yaklaşık 2 bin kişinin yaşadığı, 408 dönüm büyüklüğündeki Nokdim, 1982’de Filistinlilere ait Taku ve Cenata köylerinin işgal edilmesi suretiyle kurulmuştur.
Hakan Arıkan Galatasaray'da
Hakan Arıkan Galatasaray'da
9 Temmuz, Perşembe
Sadece Yahudilere tahsis edilen yollar sayesinde, Nokdim’den Kudüs’e 20 dakikada ulaşılabilmektedir. Bütün yerleşim birimlerinde olduğu gibi, buranın da çevresi askeri kontrol noktalarıyla, duvarlarla ve dikenli tellerle çevrilidir.
Nokdim’i Batı Şeria’daki diğer 130 işgal yerleşiminden ayıran şey, burada İsrail yakın tarihinin en ırkçı, en öngörülemez, en dengesiz ve en kayıtsız (“kayıt altına almak”taki anlamıyla) adamlarından birinin yaşıyor olmasıdır: Avigdor Liberman. Araplara ve Müslümanlara düşmanlığıyla ün salmış olan bu adamın, işgal edilmiş bir Arap toprağına kurulan yasadışı yerleşim biriminde oturması da, kendi açısından bir tür “tutarlılık” olarak görülebilir.
Avigdor Liberman, 5 Haziran 1958’de, o dönemde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) içinde yer alan Moldova’nın başkenti Kişinev’de doğdu. Yüzde 25’i Yahudilerden oluşan Kişinev’in hareketli ortamında yetişen Liberman, küçük yaşlardan itibaren Siyonist akımın içinde yer aldı. 1978’de İsrail’e göç ederek askerlik görevini yapan Liberman, daha sonra Kudüs İbrani Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümüne kaydoldu. Üniversitede okuduğu yıllarda, Batı Kudüs’teki barlarda fedailik ve bodyguardlık yaptığı biliniyor. Liberman’ın fiziksel güç kullanımı eğilimini tatmin ettiği bir yer daha vardır: Okuldaki Arap arkadaşları. O yılları hatırlayan birçok akranı, Liberman’ın Araplarla sık sık kavga ettiğini anlatıyor.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra İsrail’e akın eden Rus Yahudileri, Avigdor Liberman gibi politik ihtirasları da olan birinin elbette ilgi alanındaydı. Önce Sovyet Yahudileri Siyonist Forumu’nun kurucuları arasında yer aldı, daha sonra da arkasındaki bu destekle politikaya atıldı. 1993-96 arasında, Likud Hareketi’nin genel sekreterliği görevini yürüten Liberman, Benyamin Netanyahu’nun ilk başbakanlığı döneminde, başbakanlık ofisinin yönetimini üstlendi (1996-97). Ardından, 1999’da kendi partisi Yisrael Beyteynu’yu (“İsrail Evimiz”) kurarak, siyasete müstakil olarak devam etti.
2001’den itibaren ulusal altyapı bakanlığı, ulaştırma bakanlığı, başbakan yardımcılığı, stratejik işler bakanlığı, dışişleri bakanlığı gibi vazifeler üstlenen Avigdor Liberman, son olarak, geçtiğimiz 14 Kasım Çarşamba günü istifasını sunana kadar, Benyamin Netanyahu kabinesinde savunma bakanı olarak görev yapıyordu. Zehir-zemberek bir basın toplantısıyla istifasını açıklayan Liberman’ı bu kararı almaya sevk eden şey, İsrail ordusunun Gazze’yi “yeterince” bombalamamasıydı. Liberman’ın bütün ısrarına rağmen, Başbakan Netanyahu’nun Gazze’de gerilimi devam ettirmemeyi seçmesi, savunma bakanının kabineden ayrılmasına yol açmıştı. Bu durum, Liberman’ın, 2005’te dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron’la yaşadığı ihtilafa benziyordu. Şaron, Gazze’de yaşayan yaklaşık 8 bin 500 Yahudi yerleşimciyi bölgeden tahliye etme kararını aldığında, Liberman öylesine büyük bir tepki göstermişti ki, ulaştırma bakanı olarak görev yaptığı kabineden, Şaron tarafından atılmıştı.
Avigdor Liberman böylece, İsrail tarihinin Filistinlilere karşı en gaddar ve en sert iki başbakanıyla (Şaron ve Netanyahu) bile kavga etmeyi becermiş, bunu yaparken de -iki ihtilafın sebebinin de Gazze politikası olması ilginçtir- onları “tavizkârlıkla ve yumuşaklıkla” suçlamıştı.
Çalkantılı siyasi kariyeri boyunca ağzına geleni söylemesiyle tanınan Liberman (“Mısır’ın Asvan Barajı’nı bombalayalım” - 2001, “Mahmud Abbas, diplomatik bir teröristtir” - 2014, “İsrail vatandaşı Filistinlilerden bize sadakat göstermeyenler, kafalarının baltayla kesilmesini hak ediyor” - 2015, “Netanyahu yalancı, sahtekâr ve düzenbazın tekidir” - 2015), Moldova’dan bagajında getirdikleriyle yerleşimci terörünün saldırganlığını kendi bünyesinde birleştirmiş görünüyor. Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te sayıları 1 milyona yaklaşan yerleşimcilerin karakter yapısı, Avigdor Liberman’ın şahsında, adeta müşahhas hale gelmiş durumda. 1995’te İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’i “Filistinlilere karşı tavizkâr” olduğu gerekçesiyle öldüren Yigal Amir’in de bir yerleşimci Yahudi olduğunu düşündüğümüzde, Liberman’ın neye ve hangi tabana oynadığı daha da netleşir.
Kasım ayı, Filistin tarihi açısından birbirinden önemli olayların yıldönümleriyle doludur: Balfour Deklarasyonu’nun yayımlanması (2 Kasım 1917), Yitzhak Rabin suikastı (4 Kasım 1995), Yaser Arafat’ın ölümü (11 Kasım 2004), Filistin devletinin kuruluşunun ilânı (15 Kasım 1988), BM’de Filistin topraklarının taksimiyle ilgili ünlü oylama (29 Kasım 1947)… Avigdor Liberman’ın istifası bu listeye eklenecek kadar önemli bir dönüm noktası teşkil etmese de, İsrail toplumsal yapısı içindeki kanser hücrelerini oluşturan ve iç çözülmeyi hızlandırıcı etki taşıyan yerleşimci gerçeğini bir kez daha göz önüne getirmesi açısından dikkate değer.
Kâbe Baskını
04:0021/11/2018, Çarşamba
G: 21/11/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mescid-i Haram’da o sabah her şey normal ve sıradan görünüyordu. Müezzin Abdulhafîz Havh ezanı okumuş, adet olduğu üzere de 15 dakika sonra kâmet getirerek Müslümanları farza davet etmişti.
Kâbe Baskını
Kâbe Baskını
14 Kasım, Çarşamba
55 yaşındaki kıdemli imam Şeyh Muhammed Subeyyil, Tevbe suresinden ayetler okuyarak namazı kıldırdıktan sonra, her zaman yaptığı gibi seccadesinin üzerinde kısa bir süre tesbihatla meşgul olmuştu. Selam verilir verilmez, onlarca kişi aynı anda Haceru’l-Esved’e doğru hücum ettiğinden, Kâbe’nin etrafı hem kalabalık hem de gürültülüydü. Şeyh Subeyyil, tesbihatı tamamlayıp, izdiham içinde kalmasın diye kendisine eşlik eden iki askerle birlikte tavaf alanından ayrılmaya hazırlanırken, Safâ ve Merve tepelerinin olduğu tarafta bir karmaşa başladı. Az sonra yaşanacaklar ve devamındaki iki hafta boyunca olanlar, hem Suudi Arabistan’ın hem de Ortadoğu’nun yakın tarihinde ciddi bir dönüm noktası teşkil edecekti.
Sayılarının “birkaç yüzü” bulduğu sonradan anlaşılan kalabalık bir grup, namaz kılan cemaati yararak Kâbe’ye doğru ilerliyordu. Bu sırada, içlerinden biri mescidin mikrofonlarını ele geçirip, “Mehdî geldi, az sonra biat merasimi gerçekleşecek” anonsunu yapmaya başlamıştı bile. Konuşan kişi, bütün Müslümanları, Mehdî’ye biat etmek üzere Kâbe’nin kapısının önüne davet ediyordu. Şahit olunan sahne, tatsız bir şakayı andırıyordu, ancak şaka değildi. Şeyh Subeyyil, hadisenin büyüyeceğini tahmin ederek, karmaşa ortamından sıyrılıp hızlıca ikinci kattaki imam odasına çıktı. Odadaki telefondan, Mescid-i Haram’ın idaresinden sorumlu olan Nâsır bin Hamed Râşid’i arayan Şeyh Subeyyil, Kâbe’deki bu olağandışı durumdan yönetimin acilen haberdar edilmesini istedi.
Bu sırada, Cuheyman el Uteybî liderliğindeki grup, “Beklenen Mehdî” olduğunu iddia ettikleri Cuheyman’ın kayınbiraderi Muhammed Abdullah el Kahtânî için insanlardan zorla biat almaya başlamıştı. Grubun diğer bölümü ise Kâbe’nin kapılarını kapatmış, güvenlik görevlilerini etkisiz hale getirmişti. Cuheyman ve adamları, silahlıydı. Silah ve diğer malzemeleri, Mescid-i Haram’a “cenaze kılığında” kilimlere sararak sokmuşlardı.
Olayların başladığı 20 Kasım 1979’da, Suudi Arabistan tahtında Hâlid bin Abdulaziz oturuyordu. Ağır şekilde kalp hastası olan Kral Hâlid, ülkenin fiili yönetimini veliaht prens olan kardeşi Fahd’a bırakmıştı. Diğer kardeşi Abdullah da, Ulusal Muhafız Alayı’nın başındaydı. Tarihe “Kâbe Baskını” olarak geçen hadisenin başladığı gün Fahd ve Abdullah, yurtdışı seyahatindeydiler. Kral, içişleri bakanı olan diğer kardeşi Nâyef’i duruma el koyması için görevlendirirken, ulemaya da -kan dökmenin haram olduğu- Mescid-i Haram’a askerî müdahalenin şartlarını sordurdu. Birkaç kansız taarruz sonuçsuz kalınca, ulema, “fitnenin önlenmesi” gerekçesine dayanarak Mekke’de silah kullanılmasına fetva verdi.
İki hafta boyunca devam eden krizde, Suudi Arabistan silahlı kuvvetlerinin yetersizliği ortaya çıkınca, Fransa ve Pakistan’a müracaat edilerek, özel timlerin Mekke’ye intikali sağlandı. Fransız askerlerinin Mekke’ye girişi, Harem’in sınırında göstermelik bir törenle “kelime-i şehadet” getirmeleri suretiyle mümkün oldu. Çok sayıda hacının ve umre ziyaretçisinin de hayatını kaybettiği çatışmalar sona erdiğinde, geride en az 1000 ölü vardı. Cuheyman ve 67 arkadaşı ise sağ ele geçirilmişti. Onlar da daha sonra Suudi Arabistan’ın çeşitli şehirlerinde idam edildiler.
Eylemin Mescid-i Haram’da gerçekleşmiş olması ve “Mehdî’ye biat” dayatması, Cuheyman’ın Suudi Arabistan yönetimine yönelttiği sert siyasî eleştirilerin ve Harem bölgesinin özgürleşmesi taleplerinin gölgede kalmasına yol açmıştı.
***
Suudi Arabistan Kralı Faysal, ABD ve Batılı ülkelere başlattığı petrol ambargosunun hemen akabinde, 25 Mart 1975 günü Riyad’daki sarayında öldürülmeseydi, Kâbe Baskını gerçekleşebilir miydi? Muhtemelen hayır. Hem Faysal’ın şahsına duyulan saygıdan, hem de ulema sınıfıyla siyaset kurumu arasında kurulan dikkatli dengeden ötürü, Cuheyman ve arkadaşları bu eylemlerini ortaya koymayı düşünmeyebilirlerdi. Kral Faysal suikastından sonra, Riyad yönetiminin CIA’ye tamamen teslim olması ve ülke siyasetinin ABD tarafından rehin alınması, Kâbe Baskını’nın en önemli sebeplerinden biriydi. Bu açıdan bakıldığında, Faysal’ın yokluğunun, silsile halinde birçok olayı tetiklediği görülüyor.
Kâbe Baskını vesilesiyle ülke içindeki “radikal damar”ı dehşet içinde fark eden Suudi Arabistan yönetimi, -yine ABD’nin yönlendirmesiyle- bu damarı Sovyetler Birliği tarafından işgal edilen Afganistan’a ve diğer sıcak savaş coğrafyalarına kanalize etmeye başladı. Hikâyenin devamında, Usame bin Ladin’in yıldızının parlaması ve silahlı Selefî hareketlerin dünya çapında hızla yükselişi var. Suudiler açısından, fiyasko üzerine fiyasko kısacası. Eğer amaç, zaten bu silahlı hareketlerin İslâm dünyası çapına yayılıp sahayı domine etmesini sağlamak değil idi ise…
***
Suudi yönetiminin çeşitli alanlarda sergilediği hoyrat tavır nedeniyle, İslâm dünyasının çeşitli mahfillerinden “Harameyn’in geleceği ne olacak?” endişeleri yükseliyor bugün. Yakın tarihte Cuheyman ve arkadaşlarının şahsında en uç biçimde kendisini gösteren bu endişe ve tepkilerin, günün birinde, Suudi Arabistan’ı sarsacak şekilde yaygınlaşacağında kuşku yok.
O günler gelmeden, Riyad’daki devlet aklı makul ve mantıklı çizgiye dönüş yapabilecek mi? Hem Suudi Arabistan hem de bölgemiz açısından, hayati bir soru bu. Cevabına dair bugün gördüğümüz işaretlerse, maalesef, pek iç açıcı değil.
Adı Yemen’dir
04:0024/11/2018, Cumartesi
G: 24/11/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz yıl öldürülen Yemen eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih, ülkesi iki parçaya ayrılmış bir haldeyken, 1978’de iktidara gelmişti. 1990’a kadar Kuzey Yemen’i yöneten Salih, o tarihten itibaren birleşik Yemen’i kontrolü altına aldı. “Arap Baharı”nın fırtınaları arasında -mecburen- sona eren uzun iktidarı boyunca bölgesel ve uluslararası güçler arasında adeta köşe kapmaca oynayan Salih’in zikzaklarla dolu siyasi serüveni, Ortadoğu’nun kaygan ve değişken zemininin de özeti gibidir.
Adı Yemen’dir
Adı Yemen’dir
22 Kasım, Perşembe
Kendisi Zeydî-Şiî olmasına rağmen, Yemen içindeki Sünnî kesimlerin de desteğini kazanan Ali Abdullah Salih, 1990’ların ortalarına kadar ülkesini nispeten sorunsuz biçimde yönetmeyi başarmıştı. İktidardaki 20’nci yılına yaklaştığı sıralarda, ülkenin kuzeyinde yine kendi mezhebi Zeydî-Şiîlerin içinden bir grup, Salih’e bayrak açtı. Bir halk ayaklanmasına dönüşme potansiyeli bulunan muhalefet hareketinin liderliğini, Sa’de kentinde bir gençlik teşkilâtı (“Müslüman Gençler”) kuran Hüseyin Bedreddîn el Hûsî isimli bir öğretmen yapıyordu. 1979’dan sonra, babası Bedreddin Tabatabâî ve küçük kardeşi Abdulmelik’le birlikte İran’ın Kûm kentinde bir süre yaşayan Hüseyin Bedreddin el Hûsî, bu ikamet sırasında Zeydîliğin ılımlı ve Sünnîliğe yakın çizgisinden uzaklaşarak On İki İmam Şiîliği’ne geçmişti.
Hareketi önce kaba kuvvetle terbiye etmeye çalışan Ali Abdullah Salih yönetimi, ardından oldukça riskli bir yöntem benimseyerek, Hûsîlere alan açtı. Bu strateji değişikliği, Yemen’in Suudi Arabistan’la sınır ihtilafı ve çatışma yaşadığı bir döneme denk gelmişti. Ali Abdullah Salih, zaten ülkenin kuzeyinde konuşlanmış bulunan Hûsîleri Suudi Arabistan’a karşı tampon bir güç olarak kullanmayı planlamıştı. Ancak bu plan, İran’dan destek alan hareketin daha da güçlenmesine ve ülkenin bütün şehirlerine yayılmasına yol açacaktı.
Ali Abdullah Salih, 2000’lerin başında Suudi Arabistan’la arasını düzeltince, bu defa yeniden Hûsîlere cephe aldı. Kısa bir süre sonra, artık neredeyse iç savaş boyutuna varan bir çatışmalar silsilesi Yemen’i esir alacak, nihayet 10 Eylül 2004’te Hüseyin Bedreddin el Hûsî, Ali Abdullah Salih güçlerinin düzenlediği bir operasyonda öldürülecekti.
“Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülansın etkileri, 2011 sonlarına doğru Yemen’e ulaştığında, Ali Abdullah Salih yönetimi birçok cephede tükenmiş durumdaydı. Nihayet, Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez inisiyatifinin baskısıyla, Salih iktidarını yardımcısı Abdurabbi Mansur Hâdî’ye bırakmak zorunda kaldı. Koltuğunu kaybeden ancak Yemen ordusu içinde hâlâ çok ciddi bir gücü bulunan Salih, kısa bir bocalamanın ardından, keskin bir dönüş yaparak İran destekli Hûsîlerle masaya oturdu. Hûsîlerin kuzeyden güneye doğru ilerleyişleri ve 2014 itibariyle başkent Sanaa’yı kuşatabilmeleri, bu ittifak sayesinde mümkün oldu. Salih’e bağlı birliklerin desteğiyle, Hûsîlerin 2015 başında Sanaa’yı ele geçirmeleri ve hükümeti devirmeleri, ülkenin içine yuvarlandığı kaosun da başlangıç noktasını teşkil etti. Suudi Arabistan ve onu destekleyen ülkelerin bu tarihten sonra başlattığı bombardımanlar ve abluka, Yemenli sivillerin ve çocukların ana kurbana dönüştüğü mevcut trajediyi ortaya çıkardı.
Ali Abdullah Salih, koltuğunu yeniden ele geçirmek uğruna el sıkıştığı eski düşmanı Hûsîler tarafından, 4 Aralık 2017’de öldürüldü. Hûsîler, Salih’in kendilerine karşı bir komplo hazırlığı içinde olduğu için cezalandırıldığını açıkladı. Anlaşıldığı kadarıyla, siyasi kariyeri ip üstünde cambazlıkla geçen Salih, son şovunu sergilerken ipten düşmüştü.
***
Zeydîlik, Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd bin Ali’ye nispet edilen bir Şia fırkası. Diğer Şiî akımların aksine, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in hilâfetini meşru kabul eden Zeydîler, asırlar boyunca Yemen’de Sünnîlerle iç içe ve kardeşçe yaşadılar. Yemenli Şâfiîlerle Zeydîler, aynı camilerde yan yana namaz kıldılar, herhangi bir dinî sorun yaşamadılar. Osmanlı asırları boyunca da, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğine kadar da bu durum değişmedi. 1979’da İran’da Şiîliği yaymayı dış politikasının eksenine oturtan mezhepçi bir ulus devlet mantığı iktidara gelince, bu durumun tesirleri Yemen’de de kendisini hissettirdi. Hûsîlik hareketi, bu anlamda ayrıntılı bir biçimde incelenmeyi hak eden sosyolojik ve dinî bir dönüşümü ve değişimi simgeliyor.
***
Günümüzde Yemen’de şahit olduğumuz insanî dram, İran ve Suudi Arabistan’ın zavallı Yemen halkının kanı ve canı üzerinde verdiği acımasız bir iktidar savaşı. On binlerce çocuğun göz göre göre açlıktan ölmesi pahasına sürdürülen bu vahşi kavga, iki şekilde sona erebilir:
1) İran ve/veya Suudi Arabistan, Yemen’de yönetimi ele geçirme hedeflerinden vazgeçerler ve geri çekilirler,
2) İslâm dünyası duruma müdahale ederek, savaşı sona erdirir ve taraflar arasında sulhu sağlayarak masum halkı bu tepişmenin içinden çekip çıkarır.
Maalesef, her iki ihtimal de gerçekleşecek gibi değil şu anda. İran, -tıpkı Suriye’de olduğu gibi- nüfuz alanını kaybetmek istemez. Suudi Arabistan da, güney sınırını İran’a kaptırmamak için insanî dramlara kulaklarını tıkayarak ablukayı ve bombardımanı sürdürür. İkinci ihtimalse, başka birçok krizde de gördüğümüz gibi, daha uçuk bir seçenek. “Bir İslâm dünyası var mı ki?” sorusunu da akıllara getiren…
Yemenli yavruların o masum ve çaresiz bakışları, Müslümanlar olarak hepimiz için utanç kaynağıdır. Durum tespitini doğru yapmaktan başlayarak, herkesin kendi sorumluluk alanında harekete geçmesi gerekiyor. Sloganlardan ve hamasetten uzaklaşarak…
Nassı sopayla terbiye etmek
04:0028/11/2018, Çarşamba
G: 28/11/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Kanunlarla şeriat arasında bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Oysa kanunlar da şeriatın bağrından doğmuştur. Bir din adamı, kendi asrının bütün temel meseleleriyle ilgili malumat sahibi olmalıdır. İslâm’ın emirlerini yorumlarken, geniş bir bilgiyle ve ufukla bakmalı, açıklamalarını da buna göre yapmalıdır.
Nassı sopayla terbiye etmek
Nassı sopayla terbiye etmek
26 Kasım, Pazartesi
“Âdetler ve yerel gelenekler üzerine bina edilen hadis-i şerifler, zamanın değişmesiyle değişime uğrarlar. Örneğin, Peygamberimiz günümüzde ve aramızda yaşıyor olsaydı, verdiği bazı hükümleri değiştirirdi. Peygamberimizin bazı konulardaki hükümleri, tamamen kendi yaşadığı zamana uygundur ve o zamanla ilgilidir. Ganimet konusunu buna misal gösterebiliriz. Peygamberimiz ‘devlet başkanı ve ordu komutanı’ sıfatıyla, kendi dönemine uygun hükümler getirmiştir. Bugün ise, devlet yönetimlerinin ve orduların kendilerine has kanunları ve kuralları vardır.
“Zamanın ve şartların değişmesi nedeniyle, hadis-i şeriflerin tamamını alıp uygulamaya koymak yerine, günümüze ve insanların maslahatına uygun olan hadisleri almalıyız. Bugün aşırı gruplar, hadisleri bağlamından kopararak genellemekte, kendi ideolojilerine hizmet eder hale getirmekte ve birçok suça imza atmaktadır. İslâm, onların bu yaptıklarından uzaktır ve berîdir.”
Bu sözler, Mısır Vakıflar [bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın küçük çapta muadili] Bakanı Muhammed Muhtar Cumua’ya ait. Geçtiğimiz hafta, uydudan yayın yapan Mihver isimli televizyon kanalında canlı yayına bağlanan Cumua, “İslâm’ın yeniden yorumlanması ve din dilinin yenilenmesi” talebini defaatle dile getiren Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’ye katıldığını belirterek, “hadislerin ayıklanması”na dair düşüncelerini televizyon ekranından milyonlarla paylaştı.
Bakan Cumua’nın “Hadislerin hepsini kabul etmemize gerek yok, günümüze uygun olanları seçmeliyiz” spotuyla manşetlere tırmanan açıklaması, Mısır’da hem Cumhurbaşkanı Sisi’nin hem de ülke basınının aylardır sürdürdüğü bir polemikle eş zamanlı olarak sahneye çıktı. Şimdiye kadar en az sekiz ayrı konuşmasında “din dilinin yenilenmesi mecburiyeti”nden söz eden Sisi’ye ilaveten, Mısır gazete ve televizyonlarında, elimizdeki hadis kaynaklarının sıhhat derecesi ve hadislerin modern hayatımızı ne kadar bağladığı ve ilgilendirdiğine dair tartışmalar yapılıyor. Bakan Cumua, söz konusu beyanıyla, mevzuya en üst düzeyde ve “ilgili alanda icranın başı” sıfatıyla iştirak etmiş oldu.
***
Elimizdeki dinî metinlerin nasıl yorumlanacağı ve hangi çerçeveden günümüze aktarılacağı konusu, uzun zamandır İslâm dünyasının genelinde gündemdeki yerini koruyor. Özellikle gayrimüslim dünya karşısında alınan sürekli yenilgiler, Müslümanları yeniden ve tekrar, dinî metinler üzerinde kafa yormaya yönlendiriyor. Kitaplar yayımlanıyor, özel dosyalar ve raporlar hazırlanıyor, televizyon ve radyolarda oturumlar düzenleniyor, sanal âlemde yığınla insan bu mevzularda klavye ve tuş oynatıyor. Milyonların katıldığı bu kuralsız, kontrolsüz, hakemsiz ve denetimsiz tartışma ortamında, gerçekten tutarlılık peşinde olan ve meseleyi her boyutuyla ele alanların genel kalabalık içindeki oranı gittikçe azalıyor.
Usul âlimleri, Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarından bazılarının kendi dönemiyle ilgili olduğunu, örnekleriyle izah etmişlerdir. Kitaplarımızda, konunun ayrıntıları bütün açıklığıyla mevcuttur. Dolayısıyla, tutarlılık çerçevesinden çıkmamak için, usul üzere bir üslup tutturmak şarttır. Muhammed Muhtar Cumua’nın sözlerini bu çerçevede ele almak ise oldukça zor görünüyor. Mısır gibi bir ülkede, görevi “dinî nasları devlet sopasıyla terbiye etmek” olarak konumlanmış bir bakanlığın başındaki zat, “güncel olmayan hadisleri almak zorunda değiliz” dediğinde, bunun bambaşka bir anlama geleceği gayet açık.
Dahası, Bakan Cumua’nın “Peygamberimizin bazı konularda verdiği hükümler”, “adetler ve yerel gelenekler üzerine bina edilen hadis-i şerifler”, “o zamanın ve şartların ürünü kararlar” olarak yorumladığı şeylerin ne olduğu açık değil. Zaten, “metnin dilini güncellemek” bağlamındaki bütün tartışmaların bam teli de burası. Bu güncelleme neye ve kime göre yapılacak? “O zamanda geçerliydi” denilerek rafa kaldırılacak “bazı” hükümlerin neler olduğu, hangi kıstaslar çerçevesinde belirlenecek? “Bu zamana uygun değil” sonucuna varılacak hükümlerin yerine ne koyulacak? Tüm bunlar yapılırken ortaya çıkan “yeni şey”in İslâm’ın kendisine ve ana metinlerine ne derecede uygun olduğu kim tarafından ve nasıl denetlenecek?.. Sorular uzayıp gidiyor…
***
Mısır’da devletin her katmanının içine dâhil olduğu bu tartışma, İslâm dünyası olarak yeni bir sürece girmekte olduğumuzun işareti aslında. “Siyasal İslâm” yaftasıyla İslâm’ın toplumsal hayata, aileye, kişinin hak ve görevlerine, hukuka, ekonomiye, dış politikaya, uluslararası ilişkilere vb. getirdiği ölçülerin toptan iptaline çalışılan, metinlerdeki hükümlerin tartıştırılarak gündemden düşürüldüğü, “İslâm’ın bu konudaki ölçüsü budur” diye ağzını açmaya yeltenenlerin linç edildiği, fırtınalı ve bol zâyiatlı bir süreç…
Bu yolun bizi nereye çıkaracağını şimdiden kestirmek güç. Beliren alametlere bakılırsa, istikamet, istikbal ve menzil hakkında endişelenmemek ise imkânsız.
.Sönmeyen ateş
04:001/12/2018, Cumartesi
G: 1/12/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehri, 12 Kasım 1933 günü tarihî bir toplantıya ev sahipliği yapıyordu. Uygur ileri gelenleri, çatışmayla dolu uzun ve sancılı bir sürecin ardından, nihayet bağımsızlığın ilânı için anlaşmaya varmıştı. “Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti”, “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” ve “Uyguristan Cumhuriyeti” şeklinde üç ayrı isimle anılan devlet, bunlardan birincisiyle şöhret bulacaktı. Devletin kurucu kadroları, dünyayı yakından takip eden isimlerdi. İçlerinden bazıları İstanbul, St. Petersburg ve Moskova’daki okullarda “yeni usul üzere” eğitim görmüştü. Başbakanlığa getirilen Sabit Damullah Abdulbaki, bilhassa Mısır ve Türkiye’de yaşanan “modernleşme” süreçlerine hayrandı. Kurucular, İslâm ortak paydasını “vazgeçilmez bir şart” olarak görüyordu. Devletin ismi de, bunun bir göstergesiydi.
Sönmeyen ateş
Sönmeyen ateş
29 Kasım, Perşembe
Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı Hoca Niyaz Hacı, kuruluş felsefesinin temelini oluşturacak beş maddeyi şöyle açıklıyordu:
1) Bütün Uygur bölgesi, Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin bir parçasıdır,
2) Yönetim ve ekonomi, tamamen Uygurların kontrolünde bulunacaktır,
3) Doğu Türkistan’ın baskı altına alınmış milletleri, şimdi artık tamamen özgürdür,
4)Cumhurbaşkanı, tamamıyla halkın huzur ve saadeti hedefini benimsemiş bir hükümetin kurulmasına öncülük edecektir,
5) Cumhuriyet, bütün kurumlarıyla, modernleşmekte olan diğer toplumlar seviyesine çıkmaya çalışacaktır.
Uygurları heyecan ve sevince boğan bu siyasî oluşum, Doğu Türkistan topraklarında daha önce yaşanan bir başka tecrübenin de tekrarıydı adeta. 1867-77 arasında Hokand Hanlığı’nı idare eden ve Doğu Türkistan’ı bağımsızlığına kavuşturan Yakub Beğ, Uygurların önündeki en yakın örnekti. Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere ve Rusya’yla diplomatik ilişkiler kuran Yakub Beğ, Doğu Türkistan mescitlerinde Sultan Abdulaziz adına hutbeler okutmuş, göndere Osmanlı bayrağı çektirmiş, bastırdığı paralara da padişahın adını kazıtmıştı. Çinliler, 16 Mayıs 1877’de Hokand Hanlığı’nı asker kuvvetiyle yıkmış olsalar da, Uygurların kalbindeki bağımsızlık ateşini söndürememişlerdi.
Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, 1934’ün ilk günlerinden itibaren -tıpkı 1877 sürecinde olduğu gibi- Çin’in baskısı altında kaldı. Nihayet, Müslüman Çinli komutan Ma Zhongying’in Turfan’ı ele geçirmesinden sonra yoğunlaşan çatışmalar neticesinde, 6 Şubat 1934’de cumhuriyet resmen tarihe karıştı, Uygurların bağımsızlık sevinci de böylece yarıda kaldı.
12 Kasım 1944’te, Uygurlar yeni bir kadro ve yeni bir heyecanla, tekrar bağımsızlık ilânına giriştiler. Bu kez, Uygur bölgesinin Kazakistan sınırındaki Gulca’da “İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti”nin kuruluşu gerçekleştirildi. Sovyetler Birliği, bu cumhuriyetin tesisine yardımcı olmuş, askerî ve ekonomik desteğini cömertçe sunmuştu. 1933’teki devleti açık ve kararlı biçimde desteklemeyen Ruslar, 11 yıl sonra Çin topraklarında kurulan Müslüman bir cumhuriyeti menfaatlerine uygun bulmuştu.
İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığına getirilen Özbek asıllı âlim ve asker Alihan Töre, kısa bir süre sonra Sovyetler’le görüş ayrılıkları yaşamaya başladı. 1946’da Töre’yi devre dışı bırakan Sovyetler, yerine komünist eğilimleriyle tanınan Ahmetcan Kasımi’yi getirdi. Doğu Türkistan’da bunlar olurken, Çin’de de milliyetçilerle komünistler arasındaki çatışma sürüyordu. 1949 yazında kavgayı komünistler kazanınca, Sovyetler Birliği Pekin’le ilişkileri sıkılaştırmaya koyuldu. İlginç bir ‘tevafuk’ eseri, Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin 11 kişilik üst yönetimi, 22 Ağustos 1949’da Kazakistan’da Sovyet yetkililerle yaptıkları görüşmenin ardından, bindikleri uçağın Baykal Gölü’ne düşmesi sonucu toplu halde hayatlarını kaybetti. Çin ordusu, kazadan hemen sonra harekete geçerek Doğu Türkistan’ı ilhak etti ve cumhuriyet yönetimine son verdi.
***
Tarihsel tecrübe, Doğu Türkistan topraklarındaki bağımsızlık damarının asla yok olmadığını, aksine nesilden nesile aktarılarak Uygurların iliklerine işlediğini gösteriyor. Çin yönetimi, bu gerçeğin farkında olduğu için, “Şincan” ismini verdiği bölgedeki halklara baskılarını sürdürüyor. “Eğitim kampları”nda terbiye edilmeye çalışılan, dinî ve millî hakları kısıtlanan, dış görünüşlerine bile müdahale eden Uygur Türklerinin, böylece bağımsızlık hayalinden vazgeçecekleri ve Çin’in ‘makbul’ vatandaşları haline gelecekleri umuluyor Pekin tarafından. Tarihin ve coğrafyanın şaşmaz ilkeleri, bu yöntemin uzun vadede kesin bir şekilde başarısızlığa uğrayacağına işaret ediyor.
Tarihsel tecrübenin bize gösterdiği bir diğer şey de, Doğu Türkistan topraklarının dış müdahalelere ve büyük devletlerin iştihalarına hep açık bulunması. Kurulan her üç bağımsız yönetimin de kısa ömürlü ve sarsıntılı serüvenler izlemesi, tamamen bu nedenle. “Doğu Türkistan Davası” dediğimiz meselede, söz konusu dış müdahaleleri bugün de açık-seçik görmek mümkün. Uygurlar kendi vatanlarında akıl almaz muamelelerle karşılaşırken, süper güçlerin Çin topraklarına olan iştihası da kabarıyor bir yandan. Avrupa ve Amerika (hatta Rus) basınındaki “Doğu Türkistan hassasiyeti”nin arka planında, bölgeye dikilmiş kötü niyetli ve bencil bakışları sezmemek imkânsız. Bu nazik durum, günün birinde Çin işgali sona erse bile, Doğu Türkistan’ın yine kendi haline bırakılmayacağını ve aç kurtların saldırısına uğrayacağını gözler önüne seriyor.
İslâm dünyası -halklar ve hükümetler düzeyinde- Doğu Türkistan konusunu gündeminden düşürmemeli. Günün birinde el ve güç yetecekse eğer, buna giden yol, evvela ilgilenmekten ve arka plana dair bilgilenmekten geçiyor.
.Sert düşüş
04:005/12/2018, Çarşamba
G: 5/12/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hikâyesi, dünyanın bu uzak ülkesine göç etmiş binlerce hemşehrisi gibi serüvenlerle dolu ayrıntılar barındırıyordu. Carlos Ghosn (Ğusn), 9 Mart 1954’te, 13 yaşında Lübnan’dan Güney Amerika’ya göç etmiş maceracı bir büyükbabanın torunu ve Jorge-Rose Ghosn çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldiğinde, akranlarına göre epey şanslıydı. Ghosn ailesi, üç ayını denizlerde geçirdikten sonra Rio de Janeiro’da karaya çıkan, Amazon içlerine doğru ilerleyip Portekizce öğrenen, ardından nihayet Porto Velho şehrine yerleşerek hava yoluyla seyahat şirketi kuran ve kauçuk üretimine girişen büyük baba Bişara’nın seçtiği bu sektörler nedeniyle, ciddi bir ekonomik birikim yapmayı başarmıştı. Jorge Ghosn, Nijerya asıllı eşinden doğan oğlu Carlos’u kucağına aldığında, aile, Brezilya’daki Lübnanlı göçmenler içinde parmakla gösterilecek kadar refah içindeydi.
Sert düşüş
Sert düşüş
3 Aralık, Pazartesi
Carlos Ghosn, iki yaşındayken aniden rahatsızlanınca, Brezilya’daki doktorlar, bunun sağlıksız çevre şartları ve kirli su nedeniyle olduğunu söylediler. Aile meclisinin kararıyla, Rose Ghosn, oğlu Carlos’u yanına alarak Beyrut’a döndü. Nijerya’da doğup büyüyen Rose, her şeyiyle bir Fransız gibi yetiştirilmişti. Oğlu Carlos’u da Fransız gibi yetiştirmesi gayet normaldi. Beyrut’ta Katolik Hıristiyanların okuduğu bir Fransız okuluna yerleştirilen Carlos, lise ve üniversiteyi Paris’te okudu. 1978’de Fransa’nın en önemli mühendislik kurumlarından Ecole Des Mines De Paris’yi bitiren Ghosn, artık iş hayatına atılmaya hazırdı.
İlk olarak Michelin’de mesaiye başlayan Carlos Ghosn, şirketin önce Güney Amerika operasyonlarından sorumlu oldu, ardından 1990’da Michelin Kuzey Amerika müdürlüğüne atandı. 1996’da Renault’ya “yönetim kurulu başkan yardımcısı” sıfatıyla giriş yapan Ghosn, 1999’da Nissan’a katılarak, 2001’de CEO’luğa yükseldi. Batmak üzere olan şirketi, aldığı radikal kararlarla mutlak bir iflastan kurtaran Ghosn, tüm bu süreçler boyunca dünya iş çevrelerinde ve otomotiv sektöründe “efsane” olarak anılmaya başladı. Ghosn, parlak kariyerinin devamında Renault-Nissan-Mitsubishi ittifakının yönetim kurulu başkanlığını üstlenerek, adeta altın vuruşu yaptı. Davos toplantılarının aranan adamı, magazin basınının ilgisiz kalamadığı bir yıldız ve başarılarıyla kendinden söz ettiren bir sihirbazdı artık o.
Derken, yaklaşık iki hafta önce, ajanslara düşen bir “son dakika” notu dünya çapında şok yarattı: Carlos Ghosn, Japonya’nın başkenti Tokyo’da tutuklanmıştı. Yıllık 7,4 milyon Euro maaşı bulunan ünlü CEO, aldığı ücreti az göstererek Japonya’daki vergi yasalarını ihlâl etmekle ve özel harcamalarını yönettiği şirkete ödetmekle suçlanıyordu. Ghosn, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki şirket toplantısına gitmek üzere özel jetiyle Tokyo’dan ayrılmaya hazırlanırken, kendisini nezarethanede buluvermişti. Nissan, jet hızıyla yaptığı açıklamada Ghosn’u yönetim kurulu başkanlığından azlettiğini duyurdu.
Carlos Ghosn’un sürpriz akıbeti, elbette birtakım komplo teorilerini de beraberinde getirdi. Fransızlarla Japonlar arasındaki ekonomik rekabetten Ghosn’un Arap kökenlerinin Japonların milliyetçiliğini tetiklemiş olabileceğine kadar, çok sayıda tahmin masaya sürüldü. Bunlar içerisinde, Japon otomotiv devi Toyota’nın, Ghosn’un akıbetini bizzat planladığı şeklinde bir teori de mevcut.
Meselenin, Carlos Ghosn’un memleketi olan Lübnan’a bakan tarafında ise, ekonomik değerlendirmelerden çok yerel siyasi hesaplar baskın görünüyor. İş hayatı başarılarla geçmiş ünlü bir yönetici olarak, Ghosn’un, günün birinde Lübnan’a cumhurbaşkanı olarak dönebileceği düşünülüyordu. Beyrut’taki lüks konutuna her ay mutlaka uğrayan Ghosn’un sahip olduğu muazzam servetin ve dünya çapında irtibatta bulunduğu finans çevrelerinin, Lübnan ekonomisine de can vereceği hesaba katılıyordu. Lübnan’da Fransızların 1930’larda kurduğu siyasal sistem gereği, yalnızca Marûnî Katolik Hıristiyan bir aday cumhurbaşkanlığına getirilebildiği için, Carlos Ghosn, dinî aidiyet yönünden de biçilmiş kaftan gibi değerlendiriliyordu. Ünlü CEO’nun başarılı kariyerinin tatsız finali, tüm bu hayalleri suya düşürmüş görünüyor.
Lübnan yakın tarihinde, “muhtemel kurtarıcı” gözüyle bakıldığı halde, parlak kariyeri aniden sonlanmış bir isim daha var: Emil Bustânî (1907-1963). Henüz 30 yaşındayken kendi müteahhitlik firmasını kurarak Ortadoğu’nun birçok şehrini baştan sona imar ve inşa eden Bustânî, Lübnan’da siyaset sahnesine de atılarak “geleceğin cumhurbaşkanı” olarak sivrilmişti. Sahip olduğu zenginlik ve kişisel karizması sayesinde Lübnan halkının genelinde destek kazanan Bustânî, 15 Mart 1963 günü, Ürdün’ün başkenti Amman’daki bir toplantıya katılmak üzere Beyrut Havaalanı’ndan bindiği özel uçağının Akdeniz’e düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Fırtınalı bir havada başlayan yolculuk, yalnızca 15 dakika sonra soğuk sularda sona ermişti. Bustânî’nin cesedi, tüm aramalara rağmen bulunamadı.
Batı’dan Fransa, bölgeden ise İran ve Suudi Arabistan tarafından kıskaca alınan Lübnan, 1943’te Suriye’den ayrılıp resmen “bağımsız” oluşundan bu yana, aslında bağımsızlığı hiç yaşamadı. Lübnan’ın yakın tarihi kişiler, kurumlar ve ülke siyaseti açısından “sert düşüşler tarihi” aslında. Hâlâ devam eden ve nerde duracağı belli olmayan sürekli düşüşler…
Fırtınalı deniz
04:008/12/2018, Cumartesi
G: 8/12/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Bazı Batılı medya organları beni Humeyni gibi tasvir ediyor. Oysa, o tanımladıkları şey ben değilim. Bugün, yeniden ülkemde olduğum için kendimi çok mutlu hissediyorum. Bugün sadece ülkeme dönmüş olmadım, bütün Arap dünyasına yeniden kavuştum. Hâlâ partimin lideriyim. Eğer özgür ve adil bir seçim olursa, Nahda da parlamento seçimlerine katılacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ise katılmayacağız. Ben kendim de herhangi bir görev için adaylığımı koymayacağım.”
Fırtınalı deniz
Fırtınalı deniz
3 Aralık, Pazartesi
Nahda Hareketi lideri Râşid Gannûşî, 22 yıllık sürgün hayatından sonra, 30 Ocak 2011 günü nihayet ülkesinde döndüğünde bu açıklamayı yapmıştı. Tunus’un başkenti Tûnis’teki Kartaca Havaalanı’nda kendisini karşılamaya gelen kalabalığın açtığı “Aşırılığa hayır! Mutedil İslâm’a evet!” ve “İslâm’dan korkmayın” yazılı posterler de, en az Gannûşî’nin sözleri kadar dikkat çekiciydi. Aynı anda bir kenarda biriken küçük kalabalığın attığı “İslâmcılığa hayır, teokrasiye hayır, şeriata hayır, budalalığa hayır!” sloganına cevaptı bu cümleler…
“Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülansın doğuş yeri olan Tunus, 1987’den beri ülkeyi demir yumrukla yönetmekte olan Zeynelabidin bin Ali’nin aniden koltuğunu terk ederek sürgüne gitmesiyle şaşkınlık, sevinç ve kafa karışıklığını aynı anda yaşıyordu. Şaşkınlık ve sevinç, koltuğu sarsılmaz görülen Bin Ali’nin yönetimden uzaklaşması sebebiyleydi. Ancak “Bundan sonra ne olacak?” sorusunun doğurduğu belirsizlik, sevincin yeterince derin yaşanamamasına yol açıyordu. Yeni bir düzen nasıl kurulacaktı? On yıllardır tahrip edilen şeylerin tamiri nasıl gerçekleşecekti? Her şeyden önemlisi, tüm bunlar olurken Nahda Hareketi nasıl bir rol oynayacak ve nerede duracaktı? Hareketin lideri Râşid Gannûşî’nin kişisel tercihleri ve takip edeceği siyaset, bu noktada hayatî önemdeydi.
7 Haziran 1941’de, Tunus’un güneyindeki Gâbes vilayetine bağlı Hâmme kasabasının bir köyünde fakir bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelen Râşid Gannûşî, klâsik temel eğitimini başkent Tûnis’teki Zeytûne Üniversitesi bünyesinde tamamladıktan sonra Kahire ve Şam’da okumuştu. Şam Üniversitesi’ndeki felsefe tahsilini 1968’de bitiren Gannûşî, yeniden ülkesine dönmeden önce Avrupa’nın birçok ülkesini gezmiş, bazı ülkelerde de çalışmıştı. Para kazanmak için yaptığı işler arasında bulaşıkçılık bile vardı. 1981’de, ülkesine döndükten sonra, -bilâhare Nahda (Uyanış) Hareketi’ne dönüşecek olan- “İslâmî Yöneliş Hareketi”ni kurarak Habib Burgiba rejimine karşı aktif muhalefetini başlatan Gannûşî iki kez hapse atılmış, bu süreçte kendisinin şöhretini daha da artıran bazı kitaplarını kaleme almıştı. Örneğin, “Kamusal Özgürlükler” (el Hurriyâtu’l-Âmme) isimli ünlü eseri, hapishane günlerinin hatırasıydı. Müebbet hapis cezasına çarptırıldıktan sonra 1988’de salıverilen Gannûşî, ülkesinde yaşama hakkının kalmadığını anlayınca sürgüne gitmiş, “siyasi sığınmacı” statüsünde 22 yıl yaşayacağı İngiltere’ye yerleşmişti. Gannûşî, tercüme edilen eserleri ve kendisiyle yapılan söyleşiler üzerinden, Türkiye’de de yakından tanınan bir isimdi. 2011’de, uzun bir sürgünden sonra ülkesine dönen Gannûşî’nin atacağı adımlar, tüm bu nedenlerden dolayı yakından izleniyordu.
2011’de düzenlenen kurucu meclis seçimlerinde, Nahda Hareketi oyların yüzde 37’sini alarak, diğer tüm partilerin toplamının da üzerine çıktı. Halkın büyük beklentiler içine girdiği ilk hükümetin başbakanı, Nahda saflarından Hammâdî Cebâlî oldu. Bir yandan ekonomik ve siyasî krizle boğuşan, diğer yandan da laik-İslâmcı çatışmasına sahne olan Tunus’ta herhangi bir iktidar tecrübesi bulunmayan Nahda, birden bire yönetim sorumluluğunu üstlenmek durumunda kalmıştı. Bu, haliyle çok da kolay bir durum değildi. Çözümlenemeyen ekonomik sorunlar hükümete baskı oluştururken, 2013’te solcu siyasetçiler Şükri Bel’id ve Muhammed Brahimi’nin arka arkaya suikasta kurban gitmeleri, Gannûşî ve ekibi için alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Burgiba dönemi bakanlarından Becî Kâid es-Sebsî, kurduğu yeni seküler partiyle siyaset sahnesinde boy gösterirken, Gannûşî, 5 Ekim 2013’te seküler kesimle “yol haritası” üzerinde anlaştı. 2014 başında yeni anayasanın kabul edilmesiyle birlikte, Nahda Hareketi, kendi rızası ve kararıyla hükümetten ayrıldı. Aynı yılın ekim ayında düzenlenen parlamento seçimlerinde es-Sebsî’nin liderliğindeki Nidâ Tûnis Partisi birinci gelirken, Nahda ikinciliğe geriledi. Kasımda düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçiminde ise Nahda hem aday çıkarmadı, hem de Becî Kâid es-Sebsî’nin destekleneceğini duyurdu. Es-Sebsî, yüzde 55 oyla cumhurbaşkanı seçildi.
Sürgün yıllarında, Cezayir’de ‘İslâmcı’ kadroların başına gelenleri ve Türkiye’de Refah Partisi tecrübesini —her ikisinde de ordu faktörü baskındı— yakından izleyen Râşid Gânnûşî, Nahda’nın Tunus’taki kısa iktidar döneminde de Mısır’da Müslüman Kardeşler’in karşı karşıya kaldığı sıkıntılara şahitlik etmişti. Bir yandan, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki “Türkiye modeli”ni de takip eden Gannûşî, hem kendi birikimini hem de siyasî arenada gözünün önünden geçen tablolardan edindiği deneyimi, Tunus siyaset sahnesinde uygulamaya koydu.
Tüm bunların sonucunda nasıl bir şeyin ortaya çıktığını, Gannûşî’nin söylemleriyle eylemleri arasındaki uyum oranını ve ‘İslâmcı siyaset’in fırtınalı bir denizi andıran Tunus’taki geleceğini önümüzdeki yazıda tartışalım.
Kaptanın rotası
04:0012/12/2018, Çarşamba
G: 12/12/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Nahda Hareketi’nin 20-22 Mayıs 2016’da düzenlenen genel kongresinden hemen önce, Râşid Gannûşî, Fransız Le Monde gazetesine yaptığı açıklamada “Siyasal İslâm”ı artık bütünüyle terk ettiklerini, kendilerini artık “Müslüman demokratlar” olarak tanımladıklarını söylemişti.
Hamza'dan Melo'ya süre
Hamza'dan Melo'ya süre
10 Temmuz, Cuma
Yeniden liderliğe seçildiği kongrede de bu sözleri tekrarlayan Gannûşî, birkaç gün sonra, Londra’da yayımlanan Şark el Evsat gazetesine verdiği ayrıntılı röportajda, maksadını geniş biçimde izah ediyordu: “Nahda, bundan sonra yalnızca siyasi bir parti olacak. İslâm elbette referans noktamız olarak kalacak, ama Tunuslu bütün kadın ve erkeklere açık, sivil, mutedil ve ulusal bir parti olarak yola devam edeceğiz. Parti çatısı altında bundan sonra dinî ve sosyal herhangi bir faaliyet yürütülmeyecek. Nahda mensupları arasında dinî ve sosyal faaliyetlerde yer almak isteyenler varsa, onlar bunun için uygun platformları tercih etmek durumunda kalacaklar.”
Râşid Gannûşî’nin Batı basınında alkışlarla karşılanan bu açıklamaları, İslâm dünyasının çeşitli mahfillerinde şüpheden öfkeye uzanan geniş bir tepkiler silsilesine yol açtı. İslâm’ın siyaset sahnesindeki rolünü azaltıp yok etmekle suçlanan Gannûşî’yi, Tunus’un laik kesimlerine aşırı tavizler vererek Nahda idealini öldürmekle itham edenler de çıktı. Yorumların bazılarında Gannûşî, içine düştüğü politik çaresizlik nedeniyle, canhıraş biçimde çıkış yolu bulmaya çalışan bedbaht bir siyasetçi olarak da betimleniyordu.
Oysa siyasî yürüyüşünün ilk adımlarından beri, “İslâm ve demokrasi” tartışmaları bağlamında Gannûşî’nin durduğu yer hiç değişmemişti. Kendisinin ta 1980’lerin sonunda söylediği şu sözler, bugünkü çizgisinden farklı bir duruşa işaret etmiyor:
“İslâmî değerlerin iyice anlaşılması halinde, demokrasiyle İslâm arasında herhangi bir çelişki bulunmadığı görülecektir. Demokrasi, siyasî kararların alınmasında, halkın iradesini ifade etme aracı olmaktan başka bir şey değildir. Demokrasi azınlığın muhalefet hakkını saklı tutmakla birlikte, kararın alınmasında, çoğunluğu öne çıkaran bir sistemdir. Demokrasi bize, iktidarın kansız olarak el değiştirebilmesini mümkün kılan bir seçenek sunmaktadır. Demokrasi, kamu politikalarının oluşturulmasını ve iktidarın tekelciliği önleyecek biçimde dağıtılmasını sağlayan, bunların yanı sıra barışçıl muhalefete de izin veren bir sistemdir. Demokrasi, düşünsel ve siyasî mücadelelerde kan akıtılmaksızın ve toplumu parçalamaksızın yürütmemizi sağlayan bir araçtır. Demokrasinin organları olan seçim, iktidarın el değiştirmesi, çoğunluğun karar alma, azınlığın muhalefet etme; kamuoyunun dernekler, sendikalar, siyasal örgütler, kültürel etkinlikler, sosyal hizmetler ve medya bazında örgütlenmesine izin vermek gibi unsurların hangisi İslâm tarafından gayrimeşru sayılmıştır? Aslında Müslümanlar tarafından demokrasiye gösterilen tepkilere baktığımızda, itirazların temel sebebinin, şûrâ değerinde bir yönetim biçimi olan demokrasi ve çoğunluğun iktidarı (cumhuriyet) ile çağdaş demokrasinin doğuşuna beşiklik eden liberal felsefe ve bu felsefenin dayandığı materyalist bakış arasında ayırım yapılamaması olduğunu görürüz.”
30 yıl öncesinde de böyle düşünen birinin, 2016’da “Biz Siyasal İslâmcı değil, Müslüman demokratız” demesinde şaşılacak bir durum yok elbette. Aynı şeyi, Gannûşî’nin birçok İslâmî çevrede “aşırı derecede liberal” olarak etiketlenen birlikte yaşama kültürü, İslâm’da kadın, had cezalarının uygulanması gibi konulardaki yorumlarında da görmek mümkün. Bir değişmeden söz edilecekse, değişenin Gannûşî olmadığı kesin.
***
Tunus’a özgün eğitim süreçleri çerçevesinde zihni şekillenen, ardından farklı Arap ülkelerindeki ortamı gözlemleyen, nihayet yaklaşık 22 yıl kaldığı İngiltere’de işin teoriğine daha fazla kafa yorabileceği geniş zamanlar bulan Râşid Gannûşî, 2011’de ülkesine döndüğünde, yıllardır konuşup yazdığı şeyleri uygulamaya geçirebileceği bir imkâna da kavuşmuş oldu. Ne var ki ağır bir diktatörlüğün pençesinden yeni kurtulan, bunun sonucu olarak da siyasî ve ekonomik açıdan darboğaza sürüklenen Tunus’taki ortam, Gannûşî’yi zihninde kurduğu “zaten esnek” teoriyi daha da esnetmek zorunda bırakacaktı. Gannûşî, takip ettikleri uzlaşma temelli siyaseti, 2015’te kaleme aldığı bir makalede “diyalog destanı” olarak tanımlayacaktı.
Gannûşî ve liderlik ettiği siyasal hareketin Tunus’ta neleri değiştirdiğini söyleyebilmek için henüz erken. Yürüyüş devam ediyor zira. “Tunus’u, Mısır gibi olmaktan korudu” şeklinde ifade edilen siyasî uzlaşma modelinin, Nahda Hareketi’ni İslâmî konulardaki temel iddialarından vazgeçmeye zorladığı ise, şimdiden ortaya çıkmış peşin bir sonuç. Gannûşî “Müslüman demokrat” kavramını olgunlaştırırken, güç yetmeyen bazı konulardaki eleştirileri de böylelikle göğüslemeyi hesaplıyordu belki de. Nihayetinde, Tunus gibi bir ülkede, “İslâmcı” bir partinin elde edebileceği başarıların sınırları baştan belliydi.
Bu bağlamda, “Gannûşî fikriyatından ve birikiminden geriye ne kalacak?” sorusu oldukça önemli. Kestirmeden cevap bulabilmek için, elimizdeki iyi bir benzetme imkânını kullanabiliriz: Bosna’da Aliya’nın bilgeliğinden geriye ne kaldıysa, o. Hatta belki de, çok daha azı.
Kirli ortaklık
04:0015/12/2018, Cumartesi
G: 15/12/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan yaklaşık 9 yıl önce, 1 Ekim 2009 günü Fransa basınında ilginç bir haber yer aldı. Haberde, Fransız yetkili makamlarının, Interpol kanalıyla üst düzey dört Faslı hakkında arama kararı çıkarttığından söz ediliyordu.
Kirli ortaklık
Kirli ortaklık
8 Aralık, Cumartesi
Yakalanarak Fransız adaletine teslim edilmesi istenen isimlerden biri emniyet genel müdürü, biri eski istihbarat şefi, biri gizli servis ajanı, sonuncusu da adam kaçırma işinde usta bir istihbarat elemanıydı. Konu, ilgililerin tahmin ettiği gibi, Faslı muhalif politikacı Mehdi bin Bereket’in 29 Ekim 1965 günü Paris’te ortadan kaybolmasıydı. Fransız adlî makamları, görünüşe bakılırsa, Bereket’in akıbetinden Fas’ı resmen sorumlu tutuyor, ancak bunu yaparken de operasyona Fransız istihbaratının iştirak ettiğini de zımnen kabullenmiş oluyordu. Herkesi şaşırtan bu gelişmenin ardından, ertesi gün, Paris Savcılığı kararın askıya alındığını duyurdu. Gerekçe, daha fazla detayın ortaya çıkmasının beklenmesi gerektiğiydi. Bu açıklama, Bereket’in ailesi başta olmak üzere, kimseyi tatmin etmeyecekti elbette.
1920’de Fas’ın başkenti Rabat’ta, bir bürokratın oğlu olarak dünyaya gelen Mehdi bin Bereket, gençlik yıllarından itibaren bağımsızlık hareketlerinin içinde yer aldı. Fas’ın bağımsızlığını kazandığı 1956’dan önce, Veliaht Prens Hasan’ın özel eğitmenliği görevini yürüttü. 1959’da sol çizgideki Ulusal Halk Kuvvetleri Birliği’ni kuran Mehdi bin Bereket, iki yıl sonra babası Kral Beşinci Muhammed’in yerine tahta çıkan eski öğrencisinin iktidarında, ummadığı bir baskıyla karşılaştı. Fas’ın yeni kralı İkinci Hasan, aralarındaki köklü hukuka rağmen, Mehdi bin Bereket’i kendisine hedef seçmişti. Ülkede daha fazla kalamayacağını anlayan Bereket, 1963’te İsviçre’ye iltica ederek Cenevre’ye yerleşti. Mehdi bin Bereket Fas’tan uzaklaşmış olsa da, özellikle sosyal adaleti ve insan haklarını öne çıkaran söylemlerinin Faslılar üzerindeki etkisi büyüktü.
Kral İkinci Hasan, sadece Avrupa’da değil “Üçüncü Dünya” ülkelerinde de destek arayan Mehdi bin Bereket’in kendi iktidarı ve tahtı için direkt şekilde tehlike oluşturduğunu düşünmeye başlamıştı. Bereket’in Che Guevara ve Malcolm X gibi simge isimlerle dostluğu, onu daha da “tehlikeli” hale getiriyordu. Kral, yaklaşık iki yıl boyunca tüm bu trafiği izledikten sonra, radikal bir karar aldı: Mehdi bin Bereket, yok edilecekti. Operasyonun kusursuz biçimde gerçekleştirilmesi için 1965’in mayıs ayında İsrail gizli servisi Mossad’la temasa geçen Kral, İsrailli yetkilileri ikna etmeyi başaramayınca, kendisine çok yakın İçişleri Bakanı Muhammed Ufkir’i Tel Aviv’e gönderdi. Kral’ın İsrail tarafına sunduğu teklif cazipti: Mehdi bin Bereket’in ortadan kaldırılması karşılığında, Fas’ın kapıları İsrail’e ardına kadar açılacaktı. Çeşitli müzakerelerin ve değerlendirmelerin ardından, operasyonun uygulanması için Paris seçildi. Fransız gizli servisinin duruma müdahil olmasının esas nedeni, Fas’ta iktidar değişiminin istenmemesiydi.
Kapalı kapılar ardında tüm bunlar olurken, Mehdi bin Bereket, Küba’nın başkenti Havana’da 1966 başında toplanacak uluslararası “devrimciler” kongresinin hazırlıklarıyla meşguldü. Alınan karara göre, operasyon, bu tarihten önce tamamlanmış olacaktı. Bu süreçte Mehdi bin Bereket, bir gün, Fas’taki durumla ilgili belgesel çekimi için kendisini Paris’e davet eden bir telefon aldı. Kendisine ulaşan kişi tanıdığı bir isim olunca, durumdan hiç şüphelenmeyen Bereket, 29 Ekim 1965 günü Paris’te kendisine randevu için verilen adrese gitti: Saint-Germain Bulvarı üzerindeki ünlü pastane Brasserie Lipp.
Tam pastanenin kapısından içeri girecekken, kaldırımın kenarına park etmiş bulunan plakasız bir otomobile davet edilen Mehdi bin Bereket’in son görüldüğü yer, orası oldu.
Sonradan ortaya çıkan ayrıntılara göre, Mehdi bin Bereket, Fas İçişleri Bakanı Muhammed Ufkir’in de bizzat hazır bulunduğu işkence dolu bir sorgudan sonra öldürülmüştü. Bugün bile henüz belli olmayan şey ise, cesedine ne yapıldığı. Birinci teori, Seine Nehri üzerindeki bir adaya gömüldüğü yönünde. İkinci teori, cesedinin parçalanıp Fas’a götürülerek asitte eritildiğini öngörüyor. Üçüncü teori, parçalara ayrılan vücudu çimentoyla karıştırılıp Paris’e gömüldükten sonra, kesilen başının bavul içinde Fas’a taşınıp Kral İkinci Hasan’a takdim edildiğine dair. Dördüncü seçenekte ise, cesedinin yakılıp küllerinin Seine Nehri’ne savrulduğu tahmini var. Fas ve Fransız yetkili makamları dosyanın üzerini hâlâ sımsıkı kapalı tuttuklarından, bunlardan hangisinin gerçek olduğunu henüz bilmiyoruz.
Mehdi bin Bereket olayında net olan belki de tek nokta, operasyonun İsrail-Fransız-Fas istihbarat örgütlerinin ortak çalışmasıyla gerçekleştirilmiş olması.
Aradan tam 53 yıl geçtikten sonra, bugün, yukarıdaki denklemde Mehdi bin Bereket’in yerine Cemal Kaşıkçı’yı, Kral İkinci Hasan’ın yerine Muhammed bin Selman’ı, Muhammed Ufkir’in yerine de Suud el Kahtanî’yi koyunca, ortaya çarpıcı bir tablo çıkıyor. Denklemin tek ‘aykırı’ bileşeni, hedef seçildiği artık açıkça anlaşılmış bulunan, olay yeri Türkiye.
İsrailli gazeteci Yossi Melman, Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden kısa bir süre sonra attığı —ardından hemen sildiği— bir tweette, Suudi gazetecinin akıbetinde Mossad’ın parmağı olabileceğinden söz ederek, örnek olarak Mehdi bin Bereket suikastını göstermişti.
Tam buradan bakınca, şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Acaba, yakın tarihteki kaç “faili meçhul” olayda benzer kirli ortaklıklar başrol oynadı?
Üsküp’te hasbihal
04:0019/12/2018, Çarşamba
G: 19/12/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz perşembe ve cuma günü, “İslâm Gençlik Forumu”nun davetlisi olarak Makedonya’daydım. Daha önce Makedonya’yı ailecek ayrıntılı bir şekilde gezmiş olduğumuz için, bu seferki seyahati yalnızca oradaki dostlarımızla hasbihale ve dertleşmeye ayırdık. Dolu dolu geçen iki günün sonunda, hem bu güzel ülkeye biraz daha aşina olduk hem de yepyeni dostluklar kurduk, hamd olsun.
Üsküp’te hasbihal
Üsküp’te hasbihal
12 Aralık, Çarşamba
Sabah erken saatlerde Üsküp’e ayak bastıktan sonra, böyle seyahatlerde hep yapmaya çalıştığım gibi, yalnız başıma şehirde gezintiye çıktım. Yürüyüşüme Sultan Murad Camii’nden başladım, saat kulesinden geçerek İshak Bey türbesine uğradım, ardından —hazîresinde Yahya Kemal Beyatlı’nın annesi Nâkiye Hanım’ın kabrinin de yer aldığı— Gazi İsa Bey Camii’nde biraz soluklanıp, Yahya Paşa Camii’ne geçtim.
1392’de Üsküp’ü fetheden ve 1414’e kadar yöneten Paşa Yiğit Bey’in oğlu İshak Bey, babasının vefatıyla devraldığı iktidar emanetini 1439’da oğlu İsa Bey’e devretmiş. Üsküp böylece, 1392’den 1463’e kadar kesintisiz olarak dede-oğul-torun tarafından yönetilmiş. Gazi İsa Bey, Üsküp’e hizmetlerinin yanında, Saraybosna ve Novi Pazar (bugün Sırbistan sınırları içinde) şehirlerinin de kurucusu biliniyor. Sultan Murad Camii, ismini bânîsi Sultan İkinci Murad’dan alırken, Yahya Paşa Camii’ni İkinci Bâyezid’in damadı Malkoçoğlu Yahya Paşa 1501’de inşa ettirmiş.
Şehir uykudayken adımladığım sokaklarda Üsküdar’ın ve eski Bursa’nın ara sokaklarının lezzetini aldım. Üsküp’teki mihmandarımız Enes Süleyman kardeşimin, “Biz, İstanbul’dan daha eskiyiz” deyişindeki nükte tam da burada gizliydi belki de.
***
Perşembe akşamı, Üsküp’teki Güneydoğu Avrupa Üniversitesi’nde bir konferans verdim. 1451’de inşasına başlanan Taşköprü’nün hemen yanı başında yer alan üniversite binasındaki geniş amfide toplanan —çoğunluğu Arnavut— kardeşlerimle “yaşadığımız dönemde bir Müslüman gencin öncelikleri” temalı bir sohbet gerçekleştirdik. Tercüman kardeşimin yetkinliği, aradaki dil engelini kolayca kaldırdı. “Sen buradaki muhatap kitleyi daha iyi tanırsın, cümlelerime dilediğin ilaveyi yapabilirsin” dedim. Güzel de oldu öyle.
Konferans dışında, Üsküp’te geçirdiğimiz iki gün boyunca çok sayıda kişi, kurum ve kuruluşu ziyaret ettik. Eğitim ve insanî yardım faaliyetleriyle Makedonya’da ciddi bir boşluğu dolduran Kalliri i Miresise (İyilik Başağı) Derneği’nden Rufat Şerifi Hocam ve Fevzi Musliu kardeşimle geçirdiğimiz vakit ve Arapça ettiğimiz sohbet, benim açımdan gerçek bir ganimet gibiydi. Türkiye’den ve İslâm dünyasının farklı ülkelerinden çok sayıda kitabı Arnavutçaya tercüme edip yayımlayan Furkan ISM Yayınevi’nde, Muhamed Murtezi Bey’den hem Makedonya’nın kitap ve kültür gündemini hem de hedef kitlenin kitaplara ilgisini dinledik. Kadın İlerleme Derneği’ne yaptığımız ziyaret, Makedonyalı hanımların faaliyetleri hakkında yakından bilgilenmemizi sağladı. Uluslararası Balkan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Dursun Erdem Hoca bizi makamında ağırladı, göreve başladığı ekim ayından bu yana edindiği izlenimleri paylaştı. Ensar Derneği Başkanı Süleyman Baki Bey’le programı denkleştiremesek de, Yönetim Kurulu Üyesi Necati Süleyman’la yemekte bir araya geldik. Ziyaretimiz sırasında Kuveyt’te bulunduğu için görüşemediğimiz Logos-A Yayınevi’nin kurucusu Prof. Dr. Adnan İsmaili’ye selam bıraktık. Time Balkan haber sitesinin yayın sorumlusu sevgili kardeşim Seyyid Emin’le röportaj için ise, ne yazık ki vakti yetiremedik.
Alaca Cami’de cuma namazı kılmak için geçtiğimiz Kalkandelen’de, Aliya İzetbegoviç’in siyaset arkadaşlarından Kenan Mazlami Bey’le bir araya geldik. Aliya ile Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey Camii’nde ilk tanışmasını, ardından birlikte siyasete atılışlarını, Yugoslavya döneminde Balkanların zor şartlarında yürüttükleri faaliyetleri, çocuklarının doğumuna bile yetişemeyecek şekilde sahada oluşlarını… Kenan Bey’den dinlerken, adeta belgesel izler gibiydik.
***
Görüşmelerin, temasların, konferansların ötesinde, Türkiye’ye dönmeden evvel bir grup dertli kardeşimle yaptığımız özel sohbet, Üsküplü Müslümanların hem kendi ülkelerini, hem Türkiye’yi, hem de İslâm dünyasının gidişatını ne kadar yakından ve derinden izlediklerini gösterdi bana. “Türkiye’nin selâmeti İslâm dünyasının da selâmeti anlamına gelir” diyerek başladıkları söz, taşıdıkları birtakım endişelere doğru ilerledi. “Türkiye’de, gelecek yılları inşa edecek bir gençlik yetişiyor mu?”, “Karar alma süreçlerinde, bizim hassasiyetlerimizi paylaşan insanlar ne kadar etkili?”, “Türkiye’de devlet katmanları ve bürokrasi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İslâm dünyasına dair samimiyetini ve heyecanını taşıyor mu?”, “AK Parti yönetim kadroları, kardeşlerinden gelen nasihatlere yeterince kulak veriyor mu?” gibi sorular, tamamen bu endişelerin tezahürüydü. “Elçiye zeval olmaz” kabilinden, ben de iletmiş olayım.
***
Cuma akşamı, uçağımız İstanbul’a gitmek üzere Üsküp’ten havalanırken, bu ziyarete vesile olan —ismi bende mahfuz— kıymetli ağabeyimin şu cümlesi kulağımda yankılanıyordu: “Balkanlara daha çok gitmemiz lazım. Oralarda tertemiz insanlar ve yapılacak çok fazla iş var.”
Bahardan geriye kalan…
04:0022/12/2018, Cumartesi
G: 22/12/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Birbirinden ilginç tesadüflerin ve tatsız rastlantıların coğrafyası olan Ortadoğu’da, geçtiğimiz 16 Aralık günü, dikkat çekici bir resmî ziyaret gerçekleşti. Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir, beraberinde kalabalık bir heyetle, Suriye’nin başkenti Şam’a ayak bastı. Havaalanında Beşşar Esed tarafından törenle karşılanan Sudan Devlet Başkanı, 2011’den bu yana Suriye’yi ziyaret eden ilk Arap lider olarak kayıtlara geçti. Ömer el Beşir ve Beşşar Esed’in, karşılıklı olarak “Arap ülkeleri arasındaki dayanışma ve yardımlaşma” temasına vurgu yaptıkları belirtildi. Liderlerin üzerinde anlaşmaya vardığı bir prensip de, “ülkelerin bağımsızlığına saygı duyulması ve iç işlerine kimseyi karıştırmamaları” şeklinde açıklandı.
Bahardan geriye kalan…
Bahardan geriye kalan…
15 Aralık, Cumartesi
Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir’in Şam ziyareti, —Rusya’nın Hartum’a 1,5 milyar dolar muadili nakit para pompaladığı iddialarını bir kenara koyarsak— Arap yönetimlerinde Beşşar Esed iktidarına karşı bir kabul ve konsensüsün oluşmaya başladığının ilk somut işareti. Zira, bölge dengelerini bilenlerin de takdir edeceği gibi, Sudan Devlet Başkanı’nın Suudilerin izni veya onayı olmadan Şam’ı ziyaret edebilmesi, mevcut şartlarda imkânsız. Rusya’nın ekonomik yardımı bile, Hartum’un ‘özgür’ karar almasına yetmez. Ömer el Beşir, Şam’da boy gösterdiğine göre, bunun Riyad’ın göz yummasıyla gerçekleştiğini düşünmek en doğrusu.
Umman, Cezayir ve Mısır gibi en başından beri Şam’dan yana tavır alan ülkelerin yanında, Arap Birliği’ni oluşturan diğer üye ülkeler de politikalarını değiştiriyor veya yumuşatıyor. Suriye olaylarının başlangıcında sert bir muhalif tutum takınan Katar bile, komşularının kendisine karşı başlattığı ablukanın etkisiyle, şimdilerde İran’a epey yaklaşmış durumda. El Cezire televizyonu, uzun süredir “Suriye devrimi” temalı haberler yerine, “Yemen’deki Suudi zulmü”ne odaklanan yayınlar yapıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Şam’a müzakere için gönderdiği bir diplomatını artık “kalıcı” hale getirdiği, büyükelçiliğini de yeniden açmayı planladığı belirtiliyor.
Arap Birliği, 2011’de Suriye’nin üyeliğini askıya almıştı. Birliğin Mısırlı Genel Sekreteri Ahmed Ebul Ğayt, geçtiğimiz aylarda yaptığı bir açıklamada, “Suriye’nin üyeliğinin askıya alınması kararı, fazla aceleci bir karardı. Bunun gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum” diyerek, Suriye’nin yeniden birliğe dönmesine yeşil ışık yakmıştı.
Tüm bu gelişmeleri göz önüne aldığımızda, Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir’in, “Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülans sürecinin başlangıç yıldönümüne —17 Aralık— saatler kala soluğu Şam’da alması, bölgemizdeki eski statükonun ve dengelerin yeniden tesis edilmeye başladığının da bir işareti.
***
“Arap Baharı” neydi? 2011’den bu yana, bu soruyu soranlar aşağı-yukarı iki ana kampa ayrılmış durumdalar. Birinci tarafa göre, “olan-biten her şey Batılıların komplosu.” İkinci taraf ise, “Yaşanan devrimler, halkların dirilişinin habercisi” noktasında. Oysa hakikat, bu ikisinin karışımından ibaret. Onur, özgürlük, ekmek ve adalet için ayağa kalkan milyonların haklı taleplerinin, her ülkenin kendi içindeki dengeler çerçevesinde farklı biçimlerde bastırıldığı, dış istihbarat örgütlerinin kendi menfaatlerine göre gidişata yön verme yarışına giriştikleri bir süreci yaşadık, yaşıyoruz. Doğal ve kendiliğinden başlayan bir hareketlenmenin, vakit geçtikçe dışarıdan daha fazla müdahaleye uğradığı, hedeflerinin saptırıldığı ve nihayet akim bırakıldığı bir süreç… “Arap Baharı” bu yönüyle ne tamamen “komplo” ne de tamamen “diriliş.”
Bugün karşımızdaki tabloda bir yenilgiler ve yanılgılar manzarası olduğu açık. Ancak durum böyle diye, milyonlarca insanın sokaklara dökülmesine ve can vermesine yol açan problemler de ortadan kalkmış değil. Coğrafyamızda hâlâ adaletsizlikler, zulümler, baskıcı yönetimler, yolsuzluklar, insan onuruna yakışmayacak muameleler, kaynak israfı, yabancı tasallutu ve daha birçok maraz, insanların ufuklarını kesif bir dumana boğmuş durumda. “Arap Baharı”nda dile getirilen taleplerin öyle ya da böyle bastırılması, bu taleplerin bir gün yeniden canlanmasına ve gelecek nesillerin yeniden onur ve şerefleri için ayağa kalkmasına engel olmayacak. Tarihin bize verdiği azim bir derstir bu.
“Arap Baharı” sürecinin kazananı durumundaki ülkeler, siyasî yorumlar ve çevreler, coğrafyamızdaki problemler halledilmediğinde, günün birinde daha büyük patlamaların yaşanacağından şimdiden emin olmalı. Örneğin Suriye’de, hiç de uzak olmayan bir gelecekte, halkta biriken öfke, kin ve hayal kırıklıkları bir infilaka dönüşecek. Bu, güneş gibi ortada bir hakikat. Savaşın kazananlarının, “Bu halk hangi şeylerden rahatsızdı ki, ayaklandı?” sorusunu sorması ve cevabını bulması şart.
***
Suriye savaşında yıkılmış bir caminin fotoğrafının üzerine, “Birileri elinize silah verip, ülkenizin yönetimini devirmenizi isterse, bu manzara aklınıza gelsin” yazmak, olayları açıklamaya yetmiyor. Bu cümle, halkın haklı şikâyetlerini, on yıllardır maruz kaldığı aşağılanmayı ve yabancıya el açacak kadar çaresiz kalışını gözden kaçıran bir tuzak aslında. Coğrafyaya yabancıların müdahalesi kadar, yabancıların bu coğrafyada nasıl yer bulabildiğini ve halkların neden yabancıdan medet umar hale geldiğini de konuşabilmek gerekiyor. Tarihi ve coğrafyayı doğru anlamak gibi bir kaygımız var ise.
Kızıl Prens
04:0026/12/2018, Çarşamba
G: 26/12/2018, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz pazar günü, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki İmam Turkî bin Abdullah Camii’nde, en üst düzey protokolün katıldığı kalabalık bir cenaze namazı vardı.
Kızıl Prens
Kızıl Prens
19 Aralık, Çarşamba
Kral Selman bin Abdulaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan Müftüsü Abdulaziz Âl-i Şeyh, eski İstihbarat Şefi Prens Turkî el Faysal ve diğer önde gelen isimlerin yanında, çok sayıda yabancı devlet temsilcisi de cenazede hazır bulunmuştu. Törenle uğurlanan naaş, Kral Selman’ın baba-bir kardeşi Prens Talal bin Abdulaziz’e aitti. Cenazeye katılımdaki temsil düzeyi ve yelpazesi, 87 yaşında hayatını kaybeden Prens Talal’ın ülke içindeki ve dışındaki konumunu gözler önüne seriyordu.
Cenaze töreni, kraliyet ailesindeki dengelerin dışa vuran tezahürlerini izlemek isteyenler açısından da ilginç detaylar içeriyordu. Geçtiğimiz yılın kasım ayında “yolsuzluk suçlaması” kapsamında tutuklanan ve yaklaşık üç ay tutuklu kalan Prens Velid bin Talal, babasının cenazesini kardeşleri Halid ve Abdulaziz’le birlikte taşıdıktan sonra, Kral Selman ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’la oldukça yakın bir görüntü verdi. Dünyanın sayılı zenginleri arasında yer alan Velid bin Talal, salıverildikten sonra da Veliaht Prens’le kucaklaştığı bir fotoğrafını ivedilikle kamuoyuyla paylaşmıştı. Bu kare, Prens Velid’in, oğlu yaşındaki Veliaht Prens’e teslim olduğunun bir işaretiydi. Özgürlüğüne kavuşması da zaten yüklü miktarda fidye ve tam itaat sözü karşılığında gerçekleşmişti. Velid’in kardeşi Halid ise, -ağabeyinden aylar sonra serbest bırakılmasının yarattığı kırgınlıkla olacak- tören boyunca kenarda kalmayı tercih etti.
Protokoldeki en ilginç isim ise, hiç kuşkusuz, Kral Selman’ın hayatta kalan tek ana-baba-bir kardeşi olan Prens Ahmed’di. Ağabeyini büyük bir hürmetle karşılayan ve yanından hiç ayrılmayan Prens Ahmed, Veliaht Prens Muhammed’le de kısaca ayaküstü sohbet etti. Fotoğraflardaki vücut dilinden, bu görüşmeyi özellikle Veliaht Prens’in arzu ettiği anlaşılıyordu. Aile içerisinde Muhammed bin Selman’a rakip kliğin başı olarak gösterilen Prens Ahmed, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’da bir suikasta kurban gitmesinden önce ülkesini terk ederek geçici olarak Londra’ya yerleşmişti. Dünyanın çeşitli istihbarat örgütlerinin kendisini tahta çıkarmaya çalıştığı yolundaki spekülasyonlar Batı basınında manşetlere tırmanırken, Prens Ahmed sessizliğini korumuş; Kaşıkçı öldürüldükten sonra ise Suudi Arabistan’a geri dönmüştü. Kraliyet ailesi içinde ne tür pazarlıkların döndüğünü dışarıdan anlamak güç, ama Prens Ahmed’in ülkede “potansiyel bir muhalefet odağı” olarak görüldüğüne şüphe yok.
Kraliyet yönetimine karşı fiilî muhalefet yürütmekle tarihe geçen Prens Talal bin Abdulaziz’in cenaze namazı kılınırken, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın, önemli ve dişli bir isimden kurtulduğuna sevindiğini kestirmek zor değil. Diğer “muhtemel tehlike” Prens Ahmed’in önümüzdeki süreçte nasıl bir çizgi takip edeceğini ise, hep birlikte göreceğiz.
***
Prens Talal, Suudi Arabistan’ın kurucu kralı Abdulaziz’in 12’inci oğlu olarak, 15 Ağustos 1931 tarihinde Tâif kentinde dünyaya geldi. Babası tarafından ülkenin ilk “haberleşme bakanı” olarak tayin edildiğinde, henüz 21 yaşındaydı. Bu görevde 1955’e kadar kalan Talal, ardından sırasıyla ekonomi bakan yardımcılığı ve ekonomi bakanlığına getirildi.
Dönemin Veliaht Prensi Faysal ile ağabeyi Kral Suûd arasındaki çekişmeyle anılan bu yıllarda, Prens Talal, bir grup prensle birlikte ülkeden ayrılarak, Mısır’ın başkenti Kahire’ye yerleşti. Bu, sıradan bir yer değiştirme değildi. Daha sonradan “Özgür Prensler Hareketi” adını alacak bir muhalefet hareketi örgütleniyor, liderliğini de Prens Talal üstleniyordu. Vaktinin çoğunu Kahire ve Beyrut arasında mekik dokuyarak geçiren Talal, Suudi Arabistan’a “anayasal monarşi” sisteminin gelmesini talep ediyor, ülkenin demokratikleşmesi, kadın haklarında reform yapılması ve din adamı sınıfının yönetimdeki etkisinin sonlandırılması gerektiğini savunuyordu. Bu firar ve kendi ailesine karşı duruş, ona “Kızıl Prens” lakabını kazandıracaktı.
Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır tarafından hararetle desteklenen muhalefet hareketi, 1964’te, Mısır donanmasına ait gemiler Suudi Arabistan’ın güney sahil şehirlerini bombalandığında resmen sona erdi. Talal ve beraberindekiler, ağabeyi Suûd’un yerine tahta çıkan Kral Faysal tarafından resmen affedilerek, ülkelerine döndüler.
Lübnan’ın ilk başbakanı Riyad Sulh’un kızı Muna ile evlenerek -oğlu Velid bu evlilikten doğacaktı- Arap dünyasının bu küçük ülkesinin Sünnî elitleri içine en tepeden giriş yapan Talal, uzun yaşamı boyunca Ortadoğu’daki bütün önemli hadiselerle bir şekilde alakadar oldu. Oğlu Velid’in muazzam serveti kendisine de hareket alanı kazandırırken, ölümüne kadar “reformist” çağrılarını tekrarlamaktan geri durmadı. Kamuoyu, Prens Talal’ın adını en son geçtiğimiz yıl, oğulları Halid ve Velid’in tutuklanmalarının ardından, açlık grevine başladığında işitmişti.
***
Prens Talal bin Abdulaziz, ebedî âleme göçmeden hemen önce, yeğenlerinden birinin -Muhammed bin Selman- “reform” iddiasıyla ortaya çıkarak krallığın bütün temel kodlarıyla oynamaya başladığına da şahit olmuştu. İçine her türlü niyetin ve eylemin sığabildiği sihirli “reform” kelimesi, böylece daha fazla güç birikiminin, yozlaşmanın ve tahakkümün diğer adına dönüşüyordu. Talal’ın dilinde de “reform” kavramı, belki de iktidarı elde tutmanın halkta karşılık bulması için kullanılan bir maymuncuktu sadece, kim bilir…
Devletin yüzü
04:0029/12/2018, Cumartesi
G: 29/12/2018, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bu anın yaşanacağı, “ilk kez” notuyla birlikte, yaklaşık iki ay önce açıklanmıştı. Mısır’ın devrik lideri Muhammed Hüsnü Mübarek, nihayet geçtiğimiz çarşamba günü, iki yanında oğulları Cemal ve Alâ olduğu halde —bu kez şahit sıfatıyla— mahkeme salonunda göründü. Siyah takım elbisesini eline aldığı bir bastonla tamamlayan 90 yaşındaki Mübarek, bir buçuk saatlik konuşmasını oturarak yaptı. Mahkeme heyetinin sorduğu bazı soruları es geçen Mübarek, “Daha fazla konuşmam isteniyorsa, Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin müsaadesini istememiz gerekiyor. Çünkü bildiğim şeyler arasında devlet sırları da var” diyerek, vazifesini tamamlamış oldu.
Devletin yüzü
Devletin yüzü
22 Aralık, Cumartesi
Muhammed Mursi ve arkadaşlarının yargılandığı “Hapishane Baskını Davası”nda şahitlik yapan Hüsnü Mübarek, 2011’de Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân) mensuplarının Gazze’den gelen 800 kişilik silahlı bir militan grubu tarafından hapishanelerden çıkarıldığı iddiasını ortaya attı. Bu kadar yüksek sayıda insanın sınırı nasıl geçebildiği sorusuna cevap vermeyen Mübarek, “O dönemki istihbarat şefim Ömer Süleyman, beni durumla ilgili bilgilendirdi. Bana sunulan rapora göre, silahlı kişiler Gazze’deki tünellerden geçerek Mısır topraklarına sızmışlar, hapishanelere baskın yaparak İhvân mensuplarını serbest bıraktıktan sonra da yeniden Gazze’ye dönmüşler” dedi. (Mısır devletinin kara kutusu Ömer Süleyman, 2012’de aniden hayatını kaybetmişti.)
Mübarek tüm bunları anlatırken, davanın muhatabı durumundaki Muhammed Mursi ve arkadaşları, hemen arkadaki cam kaplı, demir kafeslerin içinde duruşma salonunda olan-biteni izliyordu. Elbette diyaloglara katılma ve konuşma hakları yoktu, ama içeriden gösterdikleri tepkiler, Mübarek’in yazdığı senaryoyu gülünç ve mantıksız bulduklarını ortaya koyuyordu.
Mübarek’in anlattıkları sadece mahkeme salonundaki tutuklulara gülünç gelmedi. Reuters haber ajansına konuşan, ismini vermeyen bir polis yetkilisi, “Şahit olduğumuz şey, bir müsamereyi andırıyor” ifadesiyle, yaşananları özetliyordu. Sosyal medyada da, olayı yakından takip eden binlerce kişi, yorumlarıyla tepkilerini dile getirdiler. Bunlardan bir tanesi şöyle diyordu: “Talihin cilvesine bakın. 2010’da Mübarek devlet başkanı, Mursi hapisteydi. 2012’de Mursi başkan oldu, Mübarek hapse düştü. 2013’te Mübarek de Mursi de hapisteydi. 2018’de Mursi hapis, Mübarek şahit oldu. 2019’da kim bilir neler göreceğiz…” Mısır’da son yıllarda yaşananlar gerçekten de izleyenlerin başını döndürecek böyle sayısız ayrıntı barındırıyor.
***
Mısır devlet aygıtı, ordunun yapısı ve istihbaratın çalışma biçimi düşünüldüğünde, aslında şahit olduklarımız pek de sürpriz şeyler değil. 2011’de halk sokaklara döküldüğünde, Mısır devlet aklı, Mübarek’in emekli edilerek “kontrollü demokrasi”ye geçilmesini münasip görmüştü. Plana göre, 30 yıllık bir yıpranma payını üstünde taşıyan Mübarek “devrilmiş” olacak, ordunun ipleri sımsıkı elinde tuttuğu bir “demokrasi süreci”ne girilecek, ancak işler sarpa sarınca silahlı kuvvetler yeniden duruma el koyacaktı. Böylece “siviller”in yönetimi beceremediği, İhvân’ın “bu işi yüzüne-gözüne bulaştırdığı,” ordunun da mecburen fiili olarak iktidara geldiği tezi halka kabul ettirilecekti. Gerçekten de her şey planlandığı gibi yürüdü ve bugünlere geldik.
Arap Baharı adı verilen bölgesel türbülans sürecinin Mısır ayağında, ordunun gücünün ve etkinliğinin boyutlarını yakinen görmüş olduk. Sadece, hadiseleri dışarıdan izleyen biz değil, İhvân kadroları da devletin soğuk ve haşin yüzüyle yeniden ve yakından karşılaşmış oldular. Bu kadarını, herhalde onlar da tahmin edemezdi.
Hüsnü Mübarek’in “emeklilik dönemi”ni dikkatli bir şekilde planlayan Mısır ordu yönetimi, onun her şeye rağmen halkın ciddi bir kesiminin nazarında “saygın bir asker” olduğunun da farkında. Mübarek’e yapılan özenli muamelede, bu durumun izleri görülüyor. Dahası, Mübarek’in verdiği tüm ifadelerin ve yaptığı son şahitliğin de bizzat Mısır istihbaratı tarafından kaleme alındığı ve çerçevelendiği de neredeyse kesin gibi. Mübarek hem eski patronları, hem de suç ortakları çünkü. Bu yönüyle Mübarek, mahkeme salonuna girerken gözlerine oturan o donuk ve mesafeli bakışla, adeta “devletin yüzü”nü temsil ediyor. İşin garibi, herkes ve elbette İhvân da —artık— bunun farkında.
***
Ortadoğu’ya dair verdiğim neredeyse her konferansın değişmez sorusudur: “Mısır’dan gelen haberler hiç ümit vaat etmiyor. Ne dersiniz, İhvân yok olur mu?”
Bu soruya cevabımı buraya ekleyerek bitireyim:
İhvân hareketi ve düşüncesi, “İslâm’ın ana prensiplerine tamamen bağlı kalarak siyaset yapma” ülküsünü temsil ediyor. İslâm ve Müslümanca siyaset derdindeki insanlar yeryüzünden silinmeyeceğine göre, İhvân ufku da coğrafyamızda diri kalmaya devam edecektir. Şekil, usul, üslup değişebilir, ama eline silah almadan, İslâmî prensipleri esas kabul ederek ve kamuoyunu ikna yoluyla iktidara gelmeye çalışma çabası, hep yaşayacaktır. Bu ne kadar başarılır-başarılamaz, başarıldı-başarılamadı, ayrı bir tartışma konusudur. Ancak İhvân’ın sembolize ettiği çerçevenin, “İslâmî siyaset” derdinde olan insanları her zaman etkileyeceğini ve zihin dünyalarını canlı tutacağını söyleyebiliriz. Tarihin akışı, bizim beklentilerimizin aksine, yavaş ve sakindir. Bugünkü olumsuz gelişmelere bakıp her şeyin bittiğini düşünmek, bu açıdan bizi yanılgıya sevk edebilir. Oysa, etmemelidir.
.
Suriye’yi kazanmak
04:002/01/2019, Çarşamba
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), 2011’de kapattığı Şam’daki büyükelçiliğini geçtiğimiz günlerde resmen yeniden açtı. Günlerce öncesinden dünyaya ilân edilen açılışın, Beşşar Esed yönetimi tarafından büyük bir sevinçle ve gururla karşılandığını, “diplomatik zafer” olarak algılandığını söylemeye gerek yok. Esed hükümeti, Arap dünyasının en etkili aktörlerinden birini yeniden yanına çekmeyi başararak, kendi açısından kazanım elde etmiş oldu.
BAE yetkilileri, yaşanan gelişmenin gerekçesini, “Suriye’yi yeniden Arap dünyasına kazanmak ve Arapların iç meselelerine bölgesel yabancı güçleri karıştırmamak” şeklinde açıkladı. BAE kabinesinde dışişlerinden sorumlu bakan olarak görev yapan Enver Gargaş’ın “bölgesel yabancı güçler” atfındaki açık hedefin İran ve özellikle de Türkiye olduğu, su götürmez bir gerçeklik.
“Suriye’yi kazanmak” yolunda adım atan Arap ülkeleri sadece BAE ile sınırlı değil. Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir, geçtiğimiz ayın ortasında aniden Şam’ı ziyaret ederek, “2011’den bu yana Suriye’ye giden ilk Arap devlet başkanı”unvanına kavuştu. Arap Birliği, savaşın başında üyeliğini askıya aldığı Suriye’nin yeniden birliğe dönmesi için önümüzdeki haftalarda resmen düğmeye basacak. Suriye’nin güney komşusu Ürdün, kara sınırını açarak “normalleşme”yi çoktan yürürlüğe koymuştu. Geçtiğimiz günlerde, Tunus’la Şam arasındaki havayolu köprüsü de yeniden kurularak, uçak seferleri uzun bir aranın ardından tekrar başladı. Cezayir, Mısır, Umman gibi Arap ülkeleri, Suriye ile temaslarını zaten hiç kesmemişlerdi. Keza, Filistin Yönetimi de Esed hükümetiyle hep sıkı çalıştı. Mahmud Abbas, katliamların devam ettiği sıcak günlerde Şam’ı bile ziyaret etti hatta.
Savaşın ilk evresinde neredeyse bütün dünyanın lânetlediği Beşşar Esed ve iktidarının, bilhassa Arap yönetimler nezdinde şimdi yeniden kıymete binmiş olmasını, üç cümleyle izah etmek mümkün: 1) Rusya’nın olanca ağırlığıyla sahada yerini almasıyla birlikte, siyasetin de buna göre şekillenmesi, 2) Beşşar Esed’in muadili olabilecek bir lider veya kadronun meydanda görünmemesi, bazı muhtemel alternatiflerin ise “Esed’den daha tehlikeli” addedilmesi, 3) Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde artan etkinliğinin yol açtığı nefret ve telaş. (İran on yıllardır bölgede zaten. Son dönemdeki aceleciliğin, özellikle Türkiye alerjisinden kaynaklandığı anlaşılıyor).
Yeni bir yıla merhaba dediğimiz şu günlerde karşımızda duran manzaraya göre, Arap dünyasında ciddi bir Türkiye karşıtı defans oluşmuş bulunuyor. BAE ve Suudi Arabistan’ın domine ettiği Körfez İşbirliği Konseyi, merkezi Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde bulunan -dolayısıyla Suudilerin kontrol altında tuttuğu- İslâm İşbirliği Teşkilâtı ve merkezi Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunan —dolayısıyla Mısır’ın tasallutundan vareste olmayan— Arap Birliği, bu defansın somut hale geldiği üç ana odak. “Suriye’yi kazanmak” temalı son girişimlerin, söz konusu defansı daha da pekiştirmek için olduğu gayet açık. Her üç odağın, aynı zamanda İsrail’le de sıkı bağlantıları olduğunu düşündüğümüzde, Türkiye’yi hedef alan kuşatma ağlarının Doğu Akdeniz üzerinden Kıbrıs ve Yunanistan’a kadar uzandığını fark etmek zor değil.
Türk dış politikasının aynı anda birden çok dalda, elindeki tüm kozları ve maharetleri sergileyerek dikkatle yürümesi gereken, riskleri bol bir sürece giriyoruz. Bu çerçevede, bölgesel birçok meselede birlikte hareket ettiğimiz ve frekansları uyuşturduğumuz Rusya ve İran’ın da, birinci öncelik olarak kendi bölgesel kazanımlarına odaklandığı gerçeğini gözden kaçırmamak icap ediyor. Her iki ülke için de “Türkiye’yi kazanmak” büyük önem arz ederken, bu durum aynı zamanda “Türkiye’yi seçeneksiz bırakmak” hedefini de içeriyor. Bu nedenle, uluslararası ilişkilerdeki ittifakların her zaman “dostluk” anlamına gelmediği hakikatini hep akılda tutmak gerekiyor. Türkiye’nin menfaatlerini ve sahadaki kazanımlarını korumak da başka türlü mümkün görünmüyor.
Rusların Ortadoğu politikası, ABD’nin Ortadoğu politikasından çok daha eski ve köklü. Rus diplomatların kazandığı tecrübe de aynı şekilde Amerikalılarla kıyas edilemeyecek biçimde kapsamlı ve derin. İran da keza aynı şekilde, on yıllardır bilfiil bölgede. İranlıların diplomasi alanındaki başarısı, kurnazlığı, seçenekleri çoğaltma hüneri ve tutarsızlık pahasına ray değiştirme hızı, bölgedeki hiçbir aktörle karşılaştırılamayacak seviyede. Türkiye’nin dış politika aktörleri, birlikte yürüdüğümüz Rus ve İranlı partnerlerimizle aynı masada otururken, muhatapların zihninden geçenleri okuyabilmek, bize ve biribirlerine karşı tasarladıkları hamleleri kestirebilmek ve buna göre pozisyon alabilmek durumunda.
“Arap Baharı” denilen bölgesel türbülans sürecinin öğrettiği en keskin gerçeklik, Ortadoğu coğrafyasında “ilkeli ve tutarlı siyaset” diye bir kaygının bulunmadığı. Bütün oyuncu ülkeler, duruma ve gidişata göre çok hızlı politika değiştirebiliyor. Bunun sonucu olarak da, müttefikler ve ittifaklar da asla kalıcı ve sürekli olmuyor. Yeni dönemde sahadadaki varlığımızı sürdürürken, bu dersi aklımızdan hiç çıkarmamak en doğrusu olacaktır.
.Gırnata’ya veda
04:005/01/2019, Cumartesi
G: 5/01/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Fas’ın Fes şehrine hâkim tepelerden birinin üzerinde, kapısı ve penceresi olmayan, adeta terk edilmiş gibi duran bir türbecik yer alır. Etrafındaki geniş mesire alanına piknik yapmaya gelenlerin ilgisizliği, içine savurup attıkları çöpler ve zaman zaman geçirdiği yangınlar düşünüldüğünde hâlâ yıkılmamış olması bile mucize kabul edilebilecek olan bu yapı, İslâm tarihinin en trajik dönemlerinden birine şahitlik ve öncülük etmiş bir hükümdarın muvakkat istirahatgâhıdır: Gırnata [günümüzde Granada] Nasrîlerinin son sultanı On İkinci Muhammed. Künyesi “Ebû Abdullah”tan dolayı İspanyolların “Boabdil” adıyla andığı Sultan, 1533 yılında çalkantılı ömrünün son nefesini verdiği bu şehirde, doğup büyüdüğü ve hüküm sürdüğü topraklardan yüzlerce kilometre uzaklıktaki bu sakin tepenin bir köşesine defnedilmiştir.
Şoförü darp eden polise soruşturma
Şoförü darp eden polise soruşturma
10 Temmuz, Cuma
Ebû Abdullah’ın öyküsü, bir bakıma Endülüs’ün düşüşünün de fotoğrafı gibidir:
Annesi Âişe’nin yönlendirmesi ve teşvikiyle, babası Ebû Hasan Ali’ye başkaldıran Ebû Abdullah Muhammed, 1482’de Gırnata’nın etkili ailelerinden Benî Serrâc’ların (İspanyolcada: Abencerrajes) yardımıyla tahtı ele geçirdi. Kuzey Afrika kökenli Benî Serrâc ailesinin otuz üyesi, Elhamra Sarayı’nda verilen bir davet sırasında Ebû Hasan tarafından öldürtülmüştü. Dolayısıyla, tahttaki değişim, onlar için artık bir intikam meselesi haline gelmişti. Kendisi de 1474’te babasına isyan ederek tahta oturan ve bilahare öz oğlu tarafından devrilen Ebû Hasan, Malaga’yı yöneten kardeşi Zağal’e sığındı. Ertesi yıl, kardeşinin desteğiyle Gırnata’yı ele geçirmeyi başaran Ebû Hasan, epilepsi rahatsızlığı ilerleyince, Zağal tarafından tahttan uzaklaştırıldı. Ebû Abdullah, bu defa amcasına karşı ordu toplayarak, aynı yıl içinde yeniden iktidara el koydu. Tahtı sağlama almasının ardından Katolik Hıristiyanlara karşı sefere çıkan Ebû Abdullah, Lucena yakınlarındaki bir saldırıda esir düştü.
1486’da, kendisinden sonra tekrar Gırnata’da hâkimiyet kuran amcasına karşı -Hıristiyanların desteğiyle- iktidarı garantilemiş ve küçücük devleti üzerinde Katoliklerin siyasi egemenliklerini resmen tanımış olarak özgürlüğüne kavuşan Ebû Abdullah, tahttaki son 6 yılını Gırnata’yı sarsan iç savaş ve Katoliklerin gittikçe artan baskıları altında geçirdi.
Nihayet, tarihler 2 Ocak 1492’yi gösterirken, Gırnata surlarının hemen önünde gerçekleşen bir devir-teslim, sadece şehrin düşüşünü değil, aynı zamanda Müslümanların İspanya’daki siyasi varlıklarının da sona erişini simgeliyordu. Süreyya isimli Hıristiyan rakibinin oğluna karşı kendi oğlunu tahta çıkmaya zorlayan annesi Âişe’nin, gözü yaşlı bir şekilde Gırnata’yı terk etmek durumunda kalan Ebû Abdullah’ı şöyle azarladığını yazacaktı tarih: “Erkekler gibi savunmadığın bir toprak için, şimdi kadınlar gibi ağla bakalım!”
İspanyollar tarafından sınır dışı edilmeyen, kendisine Endülüs’ün güney kıyılarına bakan Alpujarras’ta (Arapçada: El Buşarrât) barınma müsaadesi verilen Ebû Abdullah, Gırnata’nın düşüşünden bir yıl sonra, Mağrib bölgesini yönetmekte olan Vattâsîlerle temasa geçerek, bugünkü Fas topraklarına iltica etti. Ardında sadece tacını-tahtını değil, Alpujarras’taki kısa süreli ikâmeti sırasında vefat eden annesi Âişe, eşi Murayma ve küçük oğlu Yusuf’un mezarlarını da bırakmıştı. Hıristiyanlığı seçen büyük oğlu Ahmed ise zaten Gırnata’da kalmış, Katoliklerin maiyetinde görev almıştı.
Uzunca bir süre, Ebû Abdullah’ın 1494’te Cezayir topraklarında hayatını kaybettiği düşünülmüştü. Ancak sonradan ortaya çıkan kanıtlar, Fes’teki metruk türbenin, Endülüs’ün son Müslüman hükümdarının mezarına ev sahipliği yaptığını neredeyse kesinleştirmiş durumda. Yolu Fes’e düşenler için, tarihin ve coğrafyanın geçirdiği dönüşümler üzerinde derin bir tefekkür mekânı olarak…
* * *
Bizdeki Endülüs algısı, -Elhamra Sarayı üzerinden- “sanatsal hayranlık”la -Gırnata’nın kaybının sembolize ettiği- “yitirilen mülke ağıt” arasında gidip geliyor genellikle. Duygusal yoğunluklar ve gerçeklikten kopuş, bugüne dair somut sonuçlar çıkarmayı da büyük ölçüde engelliyor. “Endülüs romantizmi” diyebileceğimiz bu durum, özellikle iki noktayı gözden kaçırmaya yol açıyor:
· İnsan, tarihin hangi döneminde yaşayacağına kendi karar veremez. Zafer dönemlerinin de, hezimet dönemlerinin de kendine göre imtihanları vardır. Galip olunca verilen sınav ayrıdır, mağlup olunca verilen ayrıdır. İnsan hangi dönemde var olacağına kendisi karar veremediğine göre, geçmiş güzel günlerin hayalini kurup ağlamak da gelecek muhayyel güzellikleri düşünüp uyuklamak da beyhude bir çabaya dönüşebilir. Çünkü her ikisinde de günümüzün şartlarını ve acil vazifelerini ıskalama riski mevcuttur.
· Tarih, sadece tek bir coğrafya ve düzlem üzerinden okunamaz. Örneğin, Endülüs’ün düşüşüyle eş zamanlı olarak, İslâm coğrafyasının doğu tarafında Osmanlı’nın ihtişamı yükselmekteydi. Ebû Abdullah’ın tahttan indirilmiş üzgün bir hükümdar olarak Fes’te yapayalnız vefat ettiği yıl, İstanbul’daki Osmanlı tahtında Kanuni Sultan Süleyman oturuyordu.
Endülüs’e bu ve benzeri somut gerçeklikler üzerinden de bakmak gerekir. Sadece “Elhamra Sarayı edebiyatı” yapmak veya yalnızca “Endülüs’ü yitirdik” ağıtları yakmak, içinde yaşadığımız şu zamana bir şey söylemeyen ve bize fayda vermeyen bir eyleme dönüşebilir yoksa. Benzer konularda sıkça tecrübe ettiğimiz gibi.
Üç nokta
04:009/01/2019, Çarşamba
G: 9/01/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Uzunca bir süredir, esas meselelerimizi hayatının merkezinde tutan samimi kardeşlerimle İslâm dünyasının ahvâline dair dertleşmek ve hasbihal etmek üzere, Türkiye içinde ve dışında seyahatlere çıkıyorum. Çok çeşitli çevrelerde, kurumlarda, gruplarda dışarı açık ve kapalı gerçekleşen bu sohbetlerin hepsinde, şu izlenimim artık sabit bir kaide haline gelmiş bulunuyor: Kalplerini öldürmemek diye bir derdi olan insanlar boş lafa, hamasete, ispatı olmayan afakî tahmin ve hayallere, tutmayan ama sürekli tekrarlanan sözüm ona öngörülere, her şeyin sürekli siyaset üzerinden yorumlanmasına, günlük politik mevzuların gecemizi-gündüzümüzü işgal etmesine doymuş durumdalar. Teorik varsayımlardan pratik vazifelere ve eyleme geçmek isteyen canlı bir dinleyici kitlesiyle karşılaşıyorum her seferinde. Bu durum da, ister istemez, benim onlara hitap biçimimi ve söyleşilerin içeriğini şekillendiriyor. Ütopik ve afakî şeyler yerine, hayata dokunan, somut ve şimdiyi ilgilendiren konuları konuştuğumuzda, “İşte harcadığımız vakte değdi” hissini daha çok yaşıyoruz, hep birlikte.
Dünya hafızlarını misafir ettiler
Dünya hafızlarını misafir ettiler
11 Temmuz, Cumartesi
Konu Müslümanların ortak dertleri, acılarımız ve dramlarımız olduğunda, yaşanan sıkıntıların sürekli tekrarlanmasının da meseleyi anlamsızlaştırdığını gözlemliyorum. Mesela Kudüs’ün işgal altında oluşunun devamlı vurgulanması, bir yerden sonra dinleyicinin ilgisinin yitmesine yol açıyor. Aynı durumun Suriye, Yemen, Doğu Türkistan ve diğer kanayan yaralarımız için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir noktadan sonra artık “acı edebiyatı”na dönüşen tasvirlerin sürekliliği duygusal doymuşluk yaratırken, elden bir şey gelmemesinin getirdiği bıkkınlık da bu tokluğun üzerine tuz-biber ekiyor. Hal böyle olunca, “dram tasviri” içerikli konuşmalardan bir netice de hâsıl olmuyor. “Gündemde tutalım” kaygısıyla, acılı coğrafyalar devamlı sahneye sürüldüğünde, en samimi insanlar bile duyarlılıklarını kaybediyor; dramlar ve trajediler normalleşiyor, sıradanlaşıyor. Keza bu “gündemde tutma kaygısı”na bir de sosyal medya paylaşımları eklendiğinde, “kan ve gözyaşı dolu birkaç acıklı kare” paylaşan herkes, görevini yaptığını düşünerek hayatının rutinine geri dönüyor.
Bu hassas sinir uçlarını fark ettiğimden beri, konuşmalarımda aşağıdaki üç noktaya bilhassa odaklanmayı daha doğru bulmaya başladım. Önce kendime, sonra dinleyenlere “Karşımızdaki kaos tablosuyla nasıl baş edelim?” sorusunun şahsî bir cevabı olarak.
* Birçok yönden, İslâm dünyasının en müreffeh, rahat ve nasipli ülkelerinden biriyiz. Hatta bazı noktalarda, ilk sıradayız. Şikâyet ettiğimiz, yanlış olduğunu düşündüğümüz ve düzelmesini istediğimiz sayısız şeye rağmen, içinde bulunduğumuz halin şükrünü hakkıyla eda etmemiz mümkün değil. Özellikle yurtdışına yaptığım her seyahatin ardından, -hangi ülkeden geliyor olursam olayım- uçağım İstanbul’a inerken, bu durumu bir kere daha teyit ederek dönüyorum. İçinde yüzdüğümüz konfordan ötürü sabrı, şükrü ve tevekkülü unutmaya başladığımız hoyrat hayatlarımızda, bu hakikatin farkına varma mecburiyeti, başlangıç noktasını oluşturuyor. Şımarıklık ve boş vermişlik içinde geçireceğimiz bir dakikamız bile yok.
* Uluslararası dengeler ve İslâm dünyasının mevcut hali gözönüne alındığında, acılarla sınanan Müslüman coğrafyanın halinin kısa sürede ıslah olması ve tümüyle düzelmesi mümkün görünmüyor. Bu nedenle, “acı tasviri edebiyatı”nda patinaj yapmak yerine, “Eldeki mevcut şartlarda ve malzemeyle, somut olarak hangi adımlar atılabilir?” sorusuna kafa yormak en doğrusu. Elden ne gelebileceğini görmek ve buna göre harekete geçmek için de, İslâm coğrafyasının dününü-bugününü kapsamlı bir şekilde bilmek ve tanımak gerekiyor. Tanımadığımız bir dünya ve onun meseleleri hakkında, isabetli tavrı nasıl alabileceğiz?
* İslâm dünyasının çeşitli yerlerindeki çatışmaları, dramları ve savaşları konuşurken, mevzuyu sloganlara boğmak, aktörleri dövüştürmek, zalimler arasında taraf tutmak gibi alışkanlıklar, son kertede vicdanımızın ölmesinden başka bir yere yaramıyor. “Parlak analiz” kılığındaki birçok söz öbeği, aslında kalbimizin sıhhati hakkında alarm zilleri anlamına geliyor. Çeşitli platformlarda laf yarıştırırken, yorum yaparken veya tezlerimizi savunurken, coğrafyamızın garibanları için somut şeyler yapma enerjimizi de hızla tüketiyoruz. Bizi somut eyleme ve daha ahlâklı tavır almaya sevk etmeyen sözlerin, aslında vakit kaybı olduğu gerçeğini ıskalıyoruz. Dramları sürekli güncel siyaset ve tuttuğumuz taraf üzerinden tartıştığımızda, derme-çatma naylon çadırları kar altında kalan mülteciler, eşyaları yağmur sularında yüzen fukaralar, açlıktan ölen bebekler ve daha niceleri, gözümüzden ve gönlümüzden silinip gidiyor. Oysa politik tartışmalar hiçbir aç bebeği doyurmuyor, hiçbir yetimi giydirmiyor, hiçbir acıyı da dindirmiyor…
Tarihin en fırtınalı ve en elemli dönemlerinden birinde yaşıyoruz. Hepimiz hem kendimizin hem de zamanımızın şahidiyiz. Hem kendimize hem de İslâm dünyasına karşı asgari sorumluluğumuz, sıcak gündemin ayartıcı iğvâları karşısında kalbimizin ölmesine müsaade etmemek olmalı. Somut olarak atılacak adımların hepsi, sağlam bir kalbin vereceği doğru direktiflerle başlayacak çünkü.
Hamza Yusuf’un yürüyüşü
04:0012/01/2019, Cumartesi
G: 12/01/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mark Hanson, ABD’nin Washington eyaletine bağlı Walla Walla kentinde doğmuş, sıradan bir Amerikalıydı. Katolik Hıristiyan bir baba ile Rum Ortodoks bir annenin oğlu olan Mark, küçük yaşlardan itibaren iyi bir eğitim aldı. Babasının teşvikiyle Katolik okulunda okumasına rağmen, zaman içinde Rum Ortodoks din adamı olma yönünde eğilim gösterdi. Kariyerini buna göre şekillendirmeye hazırlanırken, 1977’de -tam 17 yaşına bastığı yıl- geçirdiği bir trafik kazası her şeyi sil baştan değiştirecekti:
Mursi davası 10 gün sonra
Mursi davası 10 gün sonra
11 Temmuz, Cumartesi
Kaliforniya’da gerçekleşen kaza, genç Mark’ı ölümle burun buruna getirmişti. O ana kadar hiç aklına gelmeyen bir gerçekliğe böylesine yaklaşmak, onu farklı din ve kültürlerin ölüme bakış açılarını ayrıntılı bir şekilde araştırmaya sevk etti. Önyargısız ve meraklı okumaların ardından, İslâm’ın ortaya koyduğu inanç sistemi ve bunun karşılığında vadettiği gelecek, Mark’ı derinden etkiledi. Ve o dönem için oldukça radikal bir karar alarak 18’inci doğum gününe birkaç gün kala Müslüman oldu. Anne-babasının sosyal hadiselere duyarlı ve muhtaçlara yardım kampanyaları düzenleyen insanlar oluşu da, Mark’ın kararındaki en önemli diğer etkenleri oluşturuyordu. İslâm’ın birçok emri, zaten pratik olarak yaşadığı bir süreçti onun için.
Mark Hanson, yeni ismiyle Hamza Yusuf, İslâm’ı seçer seçmez ABD’yi terk ederek İngiltere’ye gitti. Amacı çeşitli Müslüman gruplarla daha yakın olmak, ardından da İslâm’ı derinlemesine öğrenebileceği bir eğitimden geçmekti. Londra’da tanıştığı Şeyh Abdullah Ali Mahmud’un kendisini Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) davet etmesi, Hamza Yusuf’un hayatında yepyeni bir sürecin başlangıcı olacaktı: Dört yıl boyunca BAE’de Arapça öğrenen Hamza Yusuf, daha sonra İslâm dünyasının klâsik ilim merkezlerini dolaşmaya başladı. Mısır, Tunus, Cezayir ve Fas’tan sonraki durağı Moritanya’da, ilmî serüvenini derinden etkileyecek isimle, Şeyh Abdullah bin Beyye ile tanıştı ve onun en gözde öğrencisi oldu.
Dünyanın dört bir yanında konferanslar veren, Amerikan üniversitelerine danışmanlık yapan ve öğrenci yetiştirmeye başlayan Hamza Yusuf, medyanın sağladığı imkânların da yardımıyla, kısa süre içinde dünya çapında üne kavuştu. Batı medyası sıklıkla “en etkili Müslüman düşünürler” listelerinde onun ismine de yer verdi. Şeyh Abdullah bin Beyye’nin ABD ve Avrupa ile temaslarını sağlayan Hamza Yusuf, adeta “şeyhi” durumundaki Bin Beyye’nin hem tercümanı hem de Batı dünyasındaki gözü-kulağıydı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çok sayıda İslâm ülkesiyle kurulan bağlantıda, tüm bu temas trafiğinin etkisi büyüktü. Bu çerçevede, Hamza Yusuf’un “Rıhle” unvanlı eğitim kamplarından birkaç tanesi de Türkiye’de icra edildi.
“Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülans sürecine kadar, Hamza Yusuf ve Şeyh Abdullah bin Beyye’nin çizgisi Ortadoğu’nun genel gidişatıyla uygunluk arz ediyordu. Bölge ülkeleriyle siyasî ve dinî temas rutin biçimde sürüyordu. Hamza Yusuf, 2009’da Berkeley-Kaliforniya’da kurduğu Zaytuna College üzerinden ilmî faaliyetlerini artık kurumsallaştırmış, Bin Beyye de merkezi Katar’ın başkenti Doha’da bulunan ve başkanlığını Şeyh Yûsuf el Karadâvî’nin yürüttüğü Dünya Müslüman Âlimler Birliği’nde “başkan yardımcılığı” görevini üstlenmişti. Derken, tıpkı 1977’deki o trafik kazası gibi, bölgede meydana gelen bir “kaza” -3 Temmuz 2013 Mısır askeri darbesi- Hamza Yusuf-Abdullah bin Beyye ikilisini bambaşka bir yola soktu.
Şeyh Abdullah, darbeden kısa bir süre sonra, o zamana kadar “asrımızın şeyhülislâmı” olarak övdüğü Yusuf Karadâvî’nin yanından aniden ayrıldı; Katar’ın başkenti Doha’dan BAE’nin başkenti Abu Dabi’ye taşındı. Ardından, Abdullah bin Beyye’nin başkanlığında, Abu Dabi merkezli yeni bir oluşumun kurulduğu duyuruldu: “Müslüman Toplumlarda Barışın Yayılması Forumu.” Forumun başkan yardımcılığına Hamza Yusuf getirildi. BAE yönetimi bununla da kalmadı. Ülke tarihinde ilk defa “fetva konseyi” teşkil edilerek, başına Şeyh Abdullah bin Beyye atandı. Sadık talebesi Hamza Yusuf da elbette konseyde üye sıfatıyla yer aldı.
Şeyh Abdullah’ın başkanlık ettiği forumun geçtiğimiz ay Abu Dabi’de düzenlediği uluslararası toplantının açılışında BAE yönetimine övgüler yağdıran Hamza Yusuf, hocasıyla birlikte sürdürdüğü siyasi yürüyüşün geldiği noktayı da gözler önüne seriyordu. Yusuf’un, BAE’yi hoşgörü, anlayış, huzur, emniyet ve sivil toplumun gelişimi açısından örnek bir ülke olarak nitelemesi, -haklı olarak- hem şaşkınlığa hem de tepkiye neden oldu.
Aslında bakılırsa, ortada şaşıracak bir şey de yoktu. Başlarda Amerikan dış politikasına karşı oldukça keskin ve eleştirel bir dil kullanan Hamza Yusuf, 11 Eylül 2001 saldırılarının yaşanmasından sonra hızlı bir şekilde makas değiştirerek, George Bush yönetiminin akıl danıştığı isimlerden biri haline gelmişti. Batı dünyasında (ve şimdi de Körfez’de) histeri halini alan “Siyasal İslâm” nefreti, Hamza Yusuf’la tüm bu çevreleri buluşturan ortak paydalardan biriydi.
Buradaki tartışma, Hamza Yusuf’un BAE’nin mevcut politik duruşunu nasıl içine sindirebildiği değil. Ondan daha çok, Ortadoğu ve İslâm dünyasındaki her türlü “İslâmî” teşebbüsü boğmayı hedef haline getiren bir yönetimin, Hamza Yusuf’u neden baş tacı ettiği üzerinde düşünmek gerekiyor. Bunu düşünmesi gereken de, başta Hamza Yusuf’un kendisi.
Bunca parlak bir kariyerin, “Birleşik Arap Emirlikleri’nin meşruiyet aparatı”, “Abu Dabi dış siyasetinin ekran yüzü” ve “coğrafyayı fesada veren bir çizginin avukatı” sıfatlarıyla sonlanması, şüphesiz ki trajik bir final olacaktır.
Ahtapotun kolları
04:0016/01/2019, Çarşamba
G: 16/01/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülans sürecinin en keskin sonuçlarından biri, coğrafyamızdaki “İslâmî muhalefet” potansiyelini ortaya çıkarması oldu. Dış yönlendirmelerin gidişattaki etkisi bir yana, dikkatle bakanlar için, Ortadoğu’daki her ülkenin ayrıntılı röntgeni, güçlü ve zayıf noktaları, barındırdığı hareketlenme imkânı ve gücünün sınırları, olaylar geliştikçe daha da net bir şekilde meydana çıktı. Bölgeyi ezberler ve ön kabuller çerçevesinde izleyenler hariç, herkes yaşananlardan bol bol ders çıkardı, notlar tuttu, planlarını ve tasavvurlarını revize etti.
Gaziantep’te baklavacıların bayram mesaisi
Gaziantep’te baklavacıların bayram mesaisi
12 Temmuz, Pazar
“Ortadoğu’nun zinde güçleri” açısından, İslâmî hareketlerin “Arap Baharı” sürecinden güçlenerek ve iktidara gelerek çıkması, muhtemel en korkunç senaryoydu. Özellikle özgür seçimler yoluyla koltuğun el değiştirmesi usulünün yerleşmesi, uykularını kaçıran bir ihtimaldi. Ayrıca, bölgedeki ABD-İsrail ekseninin sarsılmasına da asla müsaade edilemezdi, yönetici kadrolar bu eksenin ekonomik ve siyasî rantıyla koltuklarına zamklanmıştı çünkü.
Şahit olunan sosyal ve siyasî hareketlenmeye düşük yaptırmak için, üç parçalı bir proje hazırlandı. Buna göre: 1) İslâmî hareketler boğulacak, iktidardan düşürülecek, itibarsızlaştırılacak veya askerî müdahalelerle ortadan kaldırılacaktı, 2) Dinî alan tamamen devletlerin tasallutu altına alınarak, İslâmî siyaset iddiası taşıyan her çizgi ve yorum “Siyasal İslâm” damgasıyla dışlanacaktı, 3) Eğlence sektörü, dünyevileşme ve müstehcenlik teşvik edilerek, insanoğlunun nefsânî tarafına oynanacak, böylece dinin toplumlar üzerindeki bağlayıcılık ve belirleyicilik derecesi azaltılacaktı.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği, ABD ve İsrail’in de açıktan desteklediği bu proje, sahada tam gaz uygulamaya geçirildi:
İlk önce, 3 Temmuz 2013’te, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi darbeyle devrilerek, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân) mensuplarına yönelik kapsamlı bir kovuşturma başlatıldı. Binlerce İhvân üyesi dünyanın gözleri önünde öldürüldü, hapsedildi, idama mahkûm oldu, sürgüne gitmek zorunda kaldı… “İhvâncı” olmak, Arap dünyasında en büyük suçlamaydı artık. BAE ve Suudi Arabistan yönetimleri İhvân’ı “terör örgütü” ilân ederek, kendi sınırları içindeki ve etkileri altındaki bütün bölgelerde İhvân çizgisine savaş açtılar. Bu arada, bütün muhalif İslâmî hareketler de “İhvâncı” olmakla itham edilerek aynı torbaya dolduruldu.
BAE-Suudi Arabistan ikilisi (tekrar rayına soktukları Mısır’ı da peşlerine takarak), eli daha da büyütüp Yemen, Libya, Suriye ve diğer ülkelerde sahaya indiler. Suriye’de gelecek vaat eden yerli muhalif komutanlar ve liderler teker teker avlanırken ve nihayet Beşşar Esed rejimiyle yeniden saflar sıklaştırılırken, Türkiye ve Katar, bölgedeki İslâmî hareketlere verdikleri destek nedeniyle hedef tahtasına oturtuldu. Bu bağlamda, 15 Temmuz darbe girişimindeki dış ayaklardan birini, coğrafyamızın bazı başkentlerinde aramak gerekir.
İkinci adım olan “dinî alanın tamamen kuşatılması”nda, siyasi yönetimler, din adamlarından ve ulemâ sınıfından büyük destek gördü, görüyor. “Siyasal İslâm” adı altında, İslâm’ın siyasete, uluslararası ilişkilere, ekonomiye ve hayatın diğer alanlarına getirdiği düzenlemeleri mahkûm etmeye girişen muktedirler, söylemlerinin altını “dini argümanlarla” doldurmaya teşne bir din adamı ve ulemâ kadrosunu da hazır buldular. Mısır’da Ezher, Suudi Arabistan’da resmi müftülük makamı ve bağlı kuruluşlar, BAE’de -Şeyh Abdullah bin Beyye riyasetinde teşkil edilen- fetva konseyi vb. tamamen bu amaç çerçevesinde hizmet veriyor bugün. Birçok ülkede binlerce İslâm âlimi, davetçi ve aktivist tutuklanırken, yöneticiler, kendilerine ayak bağı olmayacak bir İslâm yorumunu kitlelerde yerleştirmeye çalışıyor. Yanlarına çektikleri bazı ‘muteber’ isimler de, onların ekmeğine yağ sürüyor. Hep beraber hedefleri, camiye ve kalbe hapsedilmiş, sisler içinde mistik bir hava taşıyan, coğrafyamızın acılarına somut alternatifler ve gidişata dair eleştiriler sunmayan, uysallaştırılmış ve boyun eğmiş bir İslâm modeli…
Ve son olarak, eğlence sektörünün, dünyevileşmenin ve müstehcenliğin alabildiğine teşvik edilmesi bağlamında Suudi Arabistan, “zincirlerini” kırmayı sürdürüyor. On yıllardır ulema sınıfının tekeline bırakılan alanlara (kadın, müzik, sinema vb.) buldozer gibi dalan devlet, “özgürleşme” adı altında, Suudi toplumunun içinde hapsolmuş durumda bulunan arzu ve iştahları coşturuyor. Diğer Arap (ve İslâm) ülkelerinde de benzer süreçler aşağı-yukarı böyle yaşanıyor. Bilhassa Körfez yönetimleri tarafından, insanoğlunun nefsanî taraflarına oynama stratejisi, toplumların “aşırılık”tan ve “Siyasal İslâm”dan kurtulmasına, böylece Batı’yla tam entegrasyonun sağlanmasına yönelik toplumsal bir proje olarak yürütülüyor.
***
Ortadoğu’nun Arap yönetimleri bölgedeki hareketlenmeyle bu şekilde baş etmeye çalışırken, İran’ın bu manzara karşısında ellerini ovuşturmaması imkânsız. Mısır’daki darbeyi sessiz bir ikrarla karşılayan, Türkiye’yi de ısrarla yanında ve ekseninde tutmaya çalışan İran yönetimi için, Arap dünyasındaki bu perişan görüntü, bulunmaz bir fırsatı da beraberinde getiriyor. İran’ın -Batı’nın da yol vermesiyle- sahada ilerleyişini sürdürmesi ve etkilerini derinleştirmesi, Ortadoğu’daki bölünmüşlüğü daha da artıran bir unsura dönüşüyor böylece.
Müslüman dünyanın içine sürüklendiği bu çok boyutlu açmazın kimlere hizmet ettiğini söylemeye ise gerek yok.
Tarihi yazmak
04:0019/01/2019, Cumartesi
G: 19/01/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yazı ve ilim sahasında, uzaktan uzağa uzun süre takip edip de, tanıştığınızda -olumsuz yönden- şaşırmadığınız veya hayal kırıklığına uğramadığınız insan gerçekten azdır. Bu öylesine yaygın bir durumdur ki, birçok meşhur insan hakkında “boş ver, hiç tanışma, eserlerini oku yeter. Tanışırsan üzülürsün” denir. Bu bazen kişisel kaprisler nedeniyle böyledir, bazen söylem-eylem uyumsuzluğu nedeniyle, bazen de reklamının çok fazla yapılmış olmasının getirdiği “imaj obezitesi” nedeniyle… Her ne olursa olsun, bu konudaki istisnaların azlığı can sıkıcıdır.
Dzemaili dünya evine girdi
Dzemaili dünya evine girdi
13 Temmuz, Pazartesi
Kitaplarının neredeyse tamamını okuduktan sonra, kendisiyle tanışmak istediğimde, doğrusu içimi böyle bir endişe kaplamıştı. Ya karşımda donuk ve mesafeli bir akademisyen bulursam? Ya sohbet ilerlemezse ve susup kalırsak? (Böyle tecrübelerim de çok olmuştu çünkü.) Ya ben zihnimde fazla büyütmüşsem? “Neyse artık, nasip bakalım” diyerek randevu isteyip kapısını çaldığımızda, tüm bu sorularımın ne kadar yersiz olduğunu görmüştüm. Karşımda hoş sohbet, esprili ve nüktedan, konuşmayı sürdürme konusunda muhatabını cesaretlendirip önayak olan (birçok büyükte olmayan bir özellik), en derin ve girift meseleleri bile basitleştirip güncel örneklerle açıklayan bir “hoca” vardı. “Hoca” kelimesinin bütün olumlu çağrışımlarıyla. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki odasında başlayan sohbetimiz, dışarıda akşam yemeğinde sürmüş, daha sonra yine odasında kesintisiz devam etmişti.
Prof. Dr. Adnan Demircan’ın Ketebe Yayınları’nın 103’üncü kitabı olarak bu ay (Ocak 2019) piyasaya çıkan “Tematik İslam Tarihi” isimli eserini incelerken, aklıma ister istemez Adnan Hoca’yla tanıştığımız ve uzunca sohbet ettiğimiz o akşam geldi. İslâm tarihini ve o tarihin karmaşık meselelerini sunuşundaki rahat ve kolay dil, bizzat tanıdığım Hoca’nın üslubu ve konuşması ile tamamen uyum içindeydi. Kitabın sayfalarında ilerlerken, adeta kendisiyle sohbet ediyormuşum izlenimini edindim.
İslâm tarihinin ilk dönemini, tematik biçimde ve farklı zaman dilimleri halinde, özet olarak okurlara aktarmayı hedefleyen “Tematik İslam Tarihi”, yedi bölümden oluşuyor: I) Hz. Peygamber ve Dönemi, II) Hz. Peygamber’in Ailesi, Yaşantısı ve Arkadaşları, III) Râşid Halifeler, IV) Emevîler, V) Mezhepler ve Düşünce Akımları, VI) Kurumlar, VII) İlimler.
Eskilerin “lübbü’l-lüb” yani “özün özü” dedikleri bir üslupla kaleme alınan eser, İslâm tarihine ilgi duyan, temel bazda genel malumatları edinmek / hatırlamak isteyen ve bunu da sağlam referanslara dayanan bir kitapta bulmayı umanlar için yazılmış. Sonundaki “kaynakça” kısmıyla, fazlasını isteyen okurları daha ayrıntılı eserlere yönlendiren “Tematik İslam Tarihi”, derli-toplu anlatımı ve sunumuyla lise öğrencilerinden hayatın yoğunluklarına dalmış ileri yaşlardaki tarih meraklılarına kadar geniş bir yelpazenin dikkatini çekebilecek bir potansiyele sahip. Prof. Dr. Adnan Demircan, gayet zorlu ve muhataralı birçok mevzuyu da ustalıkla ele alarak, günümüz okurlarının zihin kodlarına tercüme etmeyi başarmış. “Tematik İslam Tarihi” bu yönüyle, “sehl-i mümtenî” bir özellik taşıyor: Dışarıdan bakınca kolay görünen, ancak benzerini yapmaya kalkıştığınızda aslında ne kadar zor olduğunu fark ettiğiniz bir durumu müşahede ediyorsunuz.
***
Tarihte yaşanmış olayları, daha sonraki dönemlere aktarmak ve anlatmak, bilhassa iki yönden oldukça zordur:
Öncelikle, aradan geçen zaman ve değişen toplumsal yapılar nedeniyle, hadiseleri birebir ve eksiksiz aktarmak muazzam bir çaba gerektirir. Kaynaklar çeşitlenmiş, kısmen tahrif edilmiş, birbirine rakip siyasî oluşum ve akımların mücadelesi geçmişin tozlanmasına ve sis içinde kalmasına yol açmıştır. Tarihçinin tüm bu toz bulutlarını dağıtarak, eldeki malzemeyi billurlaştırması ve sonraki nesillerin algı dünyasına yalın bir dille iletmesi, onun hem imtihanı hem de maharetini sergileme sahası olacaktır.
İkinci olarak, tarihçi de insandır. Eldeki malzemeyi değerlendirirken kendi yorumları, dünya görüşü, ön yargıları, sahip olduğu siyasî ve dinî fikirler, yaşadığı coğrafya, yetiştiği gelenek vb. elbette işin içine girecektir. Tam bu noktada, kendi duruşunu sağlamlaştırmak için tarihte sürekli “elverişli malzeme” aramak, bulduğunda da bunun yaygarasını koparmak ve manipülasyonlara girişmek, birçok tarihçinin düştüğü tuzaklardan biridir. Tarihteki hadiselerden işine geleni seçerek anlatan bir tarihçi, aslında okurlarına iyilik yapmamakta, onları kendi yazdığı senaryoya yönlendirmektedir. Oysa iyi bir tarihçi, kendi kişisel görüşü ve yorumu ne olursa olsun, aktardığı malzemenin doğasına karşı adaleti, insafı ve mesafeyi elden bırakmayandır.
***
Prof. Dr. Adnan Demircan’ın özellikle İslâm’ın ilk dönemindeki ihtilaflara, kaotik olaylara ve çatışmalara dair kaleme aldığı kitap ve makalelerde, yukarıda sözünü ettiğim mahareti, adaleti ve mesafeyi görmek mümkün. Olmasını istediği şeyler üzerinden yağlıboya tablo çizmek yerine, sebep-sonuç ilişkisi içinde, soğukkanlı bir tutumla hadiselere ayna tutmak, Adnan Hoca’nın tarihçilik anlayışının ana hatlarına işaret ediyor. Hamaset ve slogandan bıkan okurlar için, bu, bereketli bir alternatif anlamına geliyor şüphesiz.
Şah Cihan’ın penceresinden...
04:0023/01/2019, Çarşamba
G: 23/01/2019, Çarşamba
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Agra Kalesi’nin kırmızı renkli ana kapısından içeri giriyoruz. Hafif atıştıran yağmur altında, kalede görmek istediğimiz yere doğru yürüyoruz: Müsemmen Burç. Sekizgen şeklinden dolayı bu ismi alan burç, Babür İmparatorluğu’nun beşinci hükümdarı Şah Cihan’ın, ömrünün son yıllarını geçirdiği yer. Az sonra, Müsemmen Burç’un olağanüstü mermer işlemeleri gözlerimizi alırken, ileride, Yamuna Nehri’nin kıyısında Tac Mahal’in silueti beliriyor. Bu muhteşem dekor eşliğinde, tarihin sayfalarına dalıp gitmemek imkânsız:
Mutlu Kaya iddianamesi kabul edildi
Mutlu Kaya iddianamesi kabul edildi
13 Temmuz, Pazartesi
5 Ocak 1592’de Lahor’da doğan Şah Cihan (prensliğindeki ismiyle: Şihâbuddîn Muhammed Hurrem), Babür Sultanı Cihangir’in üçüncü oğluydu. “Şah Cihan” lakabı, askeri başarılarından ötürü, bizzat babası tarafından kendisine verilmişti. Cihangir Şah’ın ölümünden sonra, 1628’de tahta oturan Şah Cihan, o sırada çok sevdiği eşi Ercümend Banu Begüm’le (karısına “sarayın mücevheri” anlamında Mümtaz Mahal unvanını lâyık görmüştü) 16 yıllık evliydi. Şah Cihan, hükümdarlığı sırasında sadece düzenlediği seferler ve fetihlerle değil, inşasını emrettiği birbirinden ihtişamlı eserlerle de ünlenmişti. Bunlar arasında bir tanesi, sultanın yaşadığı en büyük acının işareti olarak tarihe geçecekti: Tac Mahal.
1631’de 14’üncü çocuklarını dünyaya getirirken ölen Mümtaz Mahal için anıtmezar olarak tasarlanan Tac Mahal, Şah Cihan’ın eşine duyduğu derin sevginin göstergesiydi. Beyaz mermerden yapılan bina, etrafındaki yapılar bütünüyle birlikte, 1653’e kadar süren uzun bir çalışma sonucunda tamamlandı. Şah Cihan, bu sırada devletin başkentini Agra’dan Delhi’ye taşımaya karar vererek, “Şahcihânâbâd” adıyla bugünkü Eski Delhi’yi kurdurdu. Kale, cuma camii ve saraylardan müteşekkil yeni başkent, devletin 1857’deki yıkılışına kadar Babür İmparatorluğu’nun başkenti olarak kalacaktı.
Eşinin vefatından sonraki yılları mutsuzluk ve ızdırap içinde geçiren Şah Cihan, ölümünden evvel çocukları arasında çetin bir taht kavgasına şahit oldu. Hükümdar 1657’de rahatsızlanınca, büyük oğlu Dârâ Şikuh, ablası Cihanârâ Begüm’ün de desteğiyle babasının yerini almaya hazırlandı. Bunun üzerine, kardeşi Evrenzgib, küçük kardeşleri Şucâ ve Murad’la birlikte Agra üzerine yürüyerek Dârâ Şikuh’u mağlup etti. Ağabeyini idam ettirdikten sonra babasını tahttan indirip yerine geçen Evrenzgib, Şah Cihan’ı Agra Kalesi’ndeki Müsemmen Burç’a kapattı. 22 Ocak 1666’daki ölümüne kadar burada yaşayan Şah Cihan, hayatının son yıllarını Mümtaz Mahal anısına inşa ettirdiği Tac Mahal’i uzaktan seyrederek geçirdi. Evrenzgib, babasının ölüm haberi kendisine ulaştığında, herhangi bir devlet töreni düzenlettirmeden, Şah Cihan’ın naaşını gizlice Tac Mahal’in içinde annesi Mümtaz Mahal’in yanına defnettirdi.
Tam da Şah Cihan’ın Tac Mahal’i seyrettiği yerden bu muhteşem abideye bakarken, tarihin ve siyasetin bu cilveleri geçti gözümün önünden. Tüm bu macerayı Şah Cihan’ın dilinden dinleyebilseydik, acaba neler anlatırdı bize? 74 yaşında, mağlup ve yaslı bir hükümdar olarak dünyadan göçen Şah Cihan’ın aklından geçenler nelerdi acaba, o zorunlu ikâmet yıllarında?
1526’da Panipat Savaşı’nda Lodileri yendikten sonra, kendi adıyla anılacak devletin temellerini atan Babür’ü... Savaşlara bile sandıklar dolusu kitapla gitmesiyle şöhret bulan oğlu Humâyûn’u... “Din-i İlâhî” projesiyle İslâm tarihinin en ilginç girişimlerinden birine imza atan Ekber Şah’ı... Babası Ekber tarafından, doğumu anısına Fetihpur Sikri şehri kurulan Cihangir Şah’ı... Kendisinden önceki tüm bu Babür İmparatorluğu sultanlarını Şah Cihan’dan dinlemek, kuşkusuz paha biçilmez bir tercübe olurdu. Ne yazık ki, sözü edilen dönemlerle ilgili tarihin tozlu sayfalarında ne bulabilirsek, o kadarını biliyoruz.
Babasının ve kendisinden önceki diğer hükümdar atalarının aksine, mimari ve sanata hiçbir eğilim göstermeyen Evrengzib, “gazî sultan” prototipinin bir örneğiydi. 1658’den 1707’ye değin süren uzun saltanatı boyunca, Babür İmparatorluğu, en geniş sınırlarına ulaştı. Ne var ki, tarihin o kadim kuralı yine şaşmaksızın işledi: Ulaşılan sınır artık zirve olunca, kendisinden sonra kaçınılmaz şekilde düşüş ve dağılma baş gösterdi. 1857’de son Babür sultanı Bahadur Zafer Şah, İngilizler tarafından tahttan indirildiğinde, yalnızca başkent Delhi’ye sözünü geçirebilen göstermelik bir hükümdardı.
***
Tarihe genellikle “Osmanlı merkezli” bakmayı alışkanlık haline getirdiğimiz için, diğer coğrafyalarda yaşananlardan genellikle bihaberiz. Oysa, Babür İmparatorluğu’nun insanlık tarihine hediye ettiği siyasî, dinî, sosyal ve mimarî tecrübe, Osmanlılar kadar parlak ve araştırılmayı hak ediyor. Bilhassa, kendilerine iktidar emanet edilenler için, Babür tarihinde altı çizilecek epey satır mevcut.
Müslümanların bıraktığı derin iz, Hindistan’ın ayrılmaz bir parçası bugün. Babürlerin ve diğer Müslüman devletlerin abidevî eserlerini Hindistan’dan çıkarıp aldığınızda, geriye neredeyse hiçbir şey kalmıyor.
***
10 günlük bir seyahat için Hindistan’dayım. Yeni Delhi’yle başlayan yolculuğum sırasıyla Jaipur, Agra, Lucknow (Leknev), Raebareli, Varanasi şehirlerinden sonra yeniden Delhi’de son bulacak. Yılın Hindistan’daki bu en serin ve rahat günlerinde, Babür İmparatorluğu ve diğer Müslüman yönetimlerin izlerini sürmek, epey keyifli bir tecrübe.
Siz bu yazıyı okurken, nasip olursa, Hindistan’ın önemli ilmî merkezlerinden Leknev’i, Ebu’l-Hasen en-Nedvî’nin medresesini ve Raebareli’deki kabrini ziyaret ediyor olacağız. Cumartesi yazısında, oralardan izlenimlerle buluşmak üzere.
Zoru başarmak
04:0026/01/2019, Cumartesi
G: 26/01/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Nedvetu’l-Ulemâ, 1892 yılında kurulmuş. İsminden de anlaşıldığı gibi, Hindistan bölgesindeki âlimlerin oluşturduğu bir meclis bu. Eskinin doğru olanıyla yeninin faydalı olanını alıp birleştirmek temel şiarımız.
Nedvetu’l-Ulemâ’nın kurulmasından önce, Hindistan’da ilim ve terbiye için iki önemli merkez vardı. Birincisi “Diyobend Üniversitesi”ydi, diğeri de “Aligarh Üniversitesi”. Birincisi, şer’î ilimlerde usta âlimlerden müteşekkil bir kurumdu. Aligarh ise modernistler, kültür adamları, mühendisler ve yeni ekole mensup isimler tarafından temsil ediliyordu. Bu iki kurum, iki ayrı uçta yer alıyordu. Biri diğerini kabul etmiyordu. İkisinin arasında, doldurulamayan bir boşluk bulunuyordu. Aligarh’daki bakış Diyobend’in çağın dışında kaldığını iddia ediyordu. Diyobend de Aligarh’ı mülhidlikle, dinden çıkmakla ve zındıklıkla suçluyordu. Dolayısıyla bu iki uç arasında bir bağlantı noktası ve denge unsuru gerekiyordu. İşte, Nedvetu’l-Ulemâ bu boşluğu doldurmak üzere kuruldu.
Muhammed Ali el Mungîrî’nin öncülüğünde ilk kez Kanpur şehrinde bir araya gelen âlimler, şu dört hedefte ittifak ettiler: 1) Dinî kültürle modern çağın gereklerini bünyesinde toplamış yeni nesiller yetiştirmek, 2) Hint Alt Kıtası’ndaki ders müfredatını ıslah etmek, İslâm’a uygun hale getirmek ve İslâm’la çelişmeyen modern ilimleri de müfredata eklemek, 3) Fıkıh mezhepleri ve ekolleri arasındaki ihtilafları en aza indirmek, 4) İslâm’ı, dünyanın dörtbir köşesine yaymaya çalışmak, bunun için de bilhassa yabancı dil eğitimine önem vermek. Hamd olsun, şimdiye kadar tüm bu hedeflerde büyük ilerleme kaydedildi.
Nedvetu’l-Ulemâ’nın kurulmasının ardından, 1898’de Dâru’l-Ulûm tesis edildi. Dâru’l-Ulûm’un kuruluşu, üzerinde ittifak edilen noktaların düzenli bir eğitim sistemine dönüştürülmesi içindi. Okulun ilk mezunlarından biri, kaleme aldığı sayısız eserle bilâhare büyük şöhrete kavuşan Süleyman en-Nedvî oldu. Daha sonra da binlerce âlim yetişti. Ebu’l-Hasen en-Nedvî de bunlar arasındadır malum. “Nedvî” lakabı, Nedvetu’l-Ulemâ bünyesinde ilim tahsil edenlere ve buradan mezun olanlara işarettir.”
Kapısını randevusuz çaldığımız halde bize yarım saatini ayıran Muhammed Ferman en-Nedvî, yöneticilerinden biri olduğu kurumu bu sözlerle anlattı. Başkent Yeni Delhi’ye yaklaşık 550 kilometre mesafedeki Lucknow’da (Leknev) bulunan Dâru’l-Ulûm Nedvetu’l-Ulemâ’yı ziyaret etmeyi epeydir istiyordum. Hindistan seyahatim sırasında özellikle vakit ayırarak, yolumuzu düşürdük. İyi ki düşürmüşüz. Sadece ihtiyacı karşılayacak kadar konforla ilim tahsiline devam eden talebeler, bizi samimiyetle bağırlarına bastı. Fotoğraf çektirirken ve sohbet ederken, içtenlikleri bizi mahcup edecek seviyedeydi.
İlk kurulduğu binalarda hâlâ eğitime devam eden Dâru’l-Ulûm, yıllık ortalama 1000 mezunuyla Hindistan için oldukça önemli ve mutedil bir alternatif olmayı sürdürüyor. Ebu’l-Hasen en-Nedvî (1914-1999) başta olmak üzere, kurumun sıralarında öğrenci ve öğretmen olarak vazife alan çok sayıda âlim, mütevazı bir kampus içindeki okulu İslâm dünyasının dört bir yanına organik bağlarla bağlıyor.
Lucknow’a kadar gelmişken, Ebu’l-Hasen en-Nedvî’nin doğup büyüdüğü, anne-babasının ve atalarının mezarlarının yer aldığı, kendisinin de medfûn olduğu Takya Kalan köyünü görmemek olmazdı. Güneydeki Raebareli şehrinin sınırları içinde bulunan köye ulaşmak için, oldukça zorlu bir yolculuk yaptık. Hindistan köy yaşamının bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne serildiği yolculuğumuz, bizim için ibretlerle ve şükür dersleriyle doluydu. Nihayet, çamurlu ve daracık bir yolun sonunda Takya Kalan’a ulaştığımızda, karşımıza yaklaşık 300 yıl önce inşa edilen eski bir mescit, her yaştan çocuğun tahsil gördüğü bir medrese, küçük bir Müslüman mahallesi ve muhteşem bir tabiat çıktı. Bizden hemen önce yağıp geçen yağmurun tertemiz hale getirdiği hava, yemyeşil çevreyle birleşip bizi karşılamaya hazırlanmıştı.
Takya Kalan köyünün mescidini, Ebu’l-Hasen en-Nedvî’nin büyük dedeleri, hayır sever bir Müslümanın bağışıyla yaptırmışlar. Mescidin inşasından bu yana devam eden ilmî gelenek, günümüzde de halen aynı samimiyet ve özveriyle canlılığını koruyor.
Ebu’l-Hasen en-Nedvî, ailesinin 14 ferdiyle birlikte, mescidin yanı başındaki bir kabristanda yatıyor. Ne kendisinin ne de diğerlerinin başında herhangi bir taş yer alıyor. Bize kabristanı gezdiren ağabey, aile geleneğinin yüzyıllardan beri bu şekilde olduğunu anlattı. Az sonra bize eşlik eden en-Nedvî üstadın yeğenlerinden biri de, olmayan mezar taşına atıfla, “taşlar ve ağaçlar gelip geçer. Kalıcı olanlar iman ve ilimdir” dedi. Takya Kalan’dan ayrılmadan önce Ebu’l-Hasen en-Nedvî’nin evini, vefat ettiği yatağı ve kitaplarını yazdığı masayı görmek ise, ziyaretimizin en büyük sürpriziydi. Bunu da, ilk defa gördüğü bize bu imkânı sunmakta hiç tereddüt etmeyen yeğenine borçluyduk.
Hindistan gibi dinî, siyasî, ekonomik ve sosyal problemlerin içiçe geçerek katlandığı zor bir ülkede, sahih bir menhec üzere ilmî çalışmalar yapmak ve bunu sistemleştirmek, aslında adeta bir mucizenin peşinde koşmak gibi. Ebu’l-Hasen en-Nedvî ve mensubu bulunduğu ilmî gelenek, işte bunu başarmış. Hem Lucknow’daki merkezlerini hem de Takya Kalan’daki medreseyi gördükten sonra, yapılan işin büyüklüğünü fark edip ciddi bir şok yaşadığımı söyleyebilirim. İlahî inayet, samimiyeti ve ısrarlı çalışmayı somut biçimde ödüllendirmiş.
Hindistan izlenimlerimi içeren üçüncü bir yazı daha kaldı. Onda da, nasip olursa, İngiltere’nin ülkeyi yönetirken izlediği siyaseti ve bu siyasetin günümüz Hindistan’ının oluşumuna ne şekilde etki ettiğini tartışmaya çalışacağım.
Yaman çelişki
04:0030/01/2019, Çarşamba
G: 30/01/2019, Çarşamba
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hayatının en kritik misyonuyla görevlendirildiğinde, Cyril John Radcliffe, Londra’nın tanınmış avukatlarından biriydi.
Elinde dinamit patladı
Elinde dinamit patladı
14 Temmuz, Salı
Dönemin İngiliz hükümeti, Hindistan’dan tamamen çekilmeye karar vermiş, 14 ve 15 Ağustos 1947 günlerini de Pakistan ve Hindistan adında iki yeni devletin bağımsızlık tarihi olarak belirlemişti. En önemli sorun, sınırın nasıl, kim tarafından ve hangi kıstaslara göre çizileceği idi. İngiltere Kralı adına Hindistan’ı yöneten ve bağımsızlık sürecine nezaret eden Louis Mountbatten tarafından işte bu zor görev için seçilen Radcliffe, hayatında Hindistan’a adım atmamıştı. Bölgenin siyasi ve sosyal yapısı hakkında da en ufak bir bilgisi yoktu. Bu özellikleri, onun “tarafsız” kabul edilmesi için yeterli görülmüştü.
Sınırı belirlemesi ve toprakların taksimi meselesini halletmesi için kendisine yalnızca beş haftalık bir süre tanınan Cyril Radcliffe, 8 Temmuz 1947 günü Yeni Delhi’ye ulaştı. Kullanımına tahsis edilen binaya kapanan avukat, sadece haritalar ve yazılı raporlar üzerinden, sınırı çizmeye girişti. Radcliffe, 400 milyon insanı doğrudan veya dolaylı şekilde etkileyen taksim işini öylesine ezbere yapıyordu ki, onun kalem darbeleriyle evler, araziler, köyler, kasabalar tam ortadan ikiye ayrılıyordu. Sınır boylarında, odalarından bazıları Hindistan’da bazıları da Pakistan’da kalan binlerce ev vardı.
Cyril Radcliffe’in çizdiği sınırlar, bilhassa Pencab ve Bengal bölgelerinde kritik bir hal alıyordu. Buralardaki Müslüman-Hindu dengesinin neredeyse başa baş olması nedeniyle Pencab ikiye bölünerek doğusu Hindistan’a, batısı da Pakistan’a verildi. Bengal de aynı şekilde -batısı Hindistan’a, doğusu Pakistan’a ait olmak üzere- ikiye bölündü. Bunun sonucunda, bağımsız Pakistan’ın batıdaki merkeziyle doğuda kendisine bağlanan topraklar arasında 2 bin 200 kilometrelik bir mesafe ortaya çıktı. Bu, elbette sürdürülemez bir denklemdi. Nitekim “Doğu Pakistan”, 1971’de savaş yoluyla bağımsızlığını kazanarak Bangladeş adını alacaktı.
Bağımsızlığın hemen ardından açıklanan taksim planı, sınırın her ikisi yakasından aksi yönlere doğru büyük bir insan göçüne yol açtı. Müslüman, Hindu ve Sih 14 milyon insan, yaşadıkları yerleri terk ederek Pakistan ve Hindistan’a göç etti. Çoğunlukla yalın ayak gerçekleşen bu akış sırasında en az bir milyon insan, feci şartlarda hayatını kaybetti.
Görevini tamamlar tamamlamaz Hindistan’dan ayrılan Cyril Radcliffe, 1977’deki ölümüne kadar Hindistan’a bir daha ayak basmadı. Taksim çalışmaları sırasında tuttuğu notları ve değerlendirme raporlarını yakarak ortadan kaldıran Radcliffe, yaptığı işle ilgili olarak, yıllar sonra konuştu. Hindistan’ın en ünlü gazetecilerinden Kuldip Nayar’a röportaj veren Radcliffe, “Yaptığım taksimden dolayı herhangi bir pişmanlık duymuyorum. Bugün olsa, yine aynı şekilde davranırdım. Ölen insanlar için üzgünüm, ama tek alternatif buydu” dedi. Radcliffe’in röportaj sırasında sarf ettiği şu sözler, taksim işinin nasıl yapıldığını gözler önüne seriyordu: “Az daha Lahor’u da Hindistan’a verecektim. Sonra, Pakistan’ın elinde hiç büyük şehir olmadığını gördüm. Kalkuta’yı Hindistan’a ayırdığım için, Lahor da Pakistan’da kaldı… Açıkçası, Keşmir diye bir yerin varlığından da haberdar değildim. İsmini, Londra’ya döndükten sonra duydum”.
İşin enteresan tarafı, tarihin en kritik toprak taksimlerinden birini yapması için görevlendirilen bu adamın, fiziksel anlamda görme güçlüğü çekmesiydi. Gözündeki rahatsızlık nedeniyle, Birinci Dünya Savaşı sırasında ordu saflarından diskalifiye edilmişti.
***
İkinci Dünya Savaşı sonrasının şartlarında, uzun süredir yönettiği ve sömürdüğü birçok bölgeden resmen çekilen İngiltere, bilhassa şu üç noktada, tesirleri hâlâ derinden hissedilen ağır hasarlar bıraktı: Hindistan, Filistin ve Kıbrıs. Buraları uzun yıllar boyunca çeşitli statüler altında kontrol eden İngilizler, bu kontrolü sona erdirirken birbirinden farklı problemleri mayalayıp kuluçkaya yatırdılar. Hindistan’la Pakistan’ı iki kez savaşa sürükleyen Keşmir sorunu, Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılmasıyla sonuçlanan kriz, Filistin meselesi, Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar arasındaki gerilim vb. tamamen, İngiltere’nin bilinçli olarak ürettiği ve coğrafyaya miras bıraktığı sorunlardı.
Bu açık ve aleni manzaraya rağmen, İslâm dünyasında İngiltere’nin yakın tarihteki rolü üzerinde yeterince durulmaması, İngilizlerin coğrafyanın bu hale gelişindeki etkisinin adeta unutulması, “emperyalizm” vurgularında okların hep ABD’ye yöneltilmesi, İran gibi bazı ülkelerin “Büyük Şeytan” başlığına İngiltere’yi hiçbir şekilde dâhil etmemesi gerçekten düşündürücüdür. Öfkeli sloganlar ABD’yi hedef seçerken, İngiltere adeta görünmez bir koruma kalkanı altında tutulmaktadır. Asya’dan Ortadoğu’ya, artık neredeyse bir asrı devirecek olan birçok devasa problemde ana faktör İngiltere iken, coğrafyanın halklarında da İngilizlere yönelik olarak hayranlık derecesine varan bir sempati gözlemlenmektedir. Bu da, ayrıntılı izah isteyen bir durumdur.
Galiba, bu yaman çelişkinin altında yatan sebepleri tespit edebilmek için, İngilizlerin yönetim ve sömürme mantıklarına odaklanmak gerekecek. O da, bilahare bir başka yazının konusu olsun.
Kırk yılın ardından…
04:002/02/2019, Cumartesi
G: 2/02/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İran’ın Kum kenti, 21 Aralık 2009 Pazartesi günü, oldukça kalabalık bir cenaze törenine ev sahipliği yapıyordu. Ülkenin dört bir yanından kalkıp şehrin sokaklarını dolduran yüz binlerce kişi, önceki gün 87 yaşında hayatını kaybeden Ayetullah Hüseyin Ali Muntazerî’yi uğurlamak üzere toplanmıştı. İranlı yetkililer her şeyin yolunda gitmesi için devletin ilgili tüm birimlerini alarma geçirmiş, törende güvenliği ve asayişi temin için Tahran’dan özel birlikler Kum’a nakledilmişti.
Cenaze töreni konusunda gösterilen bu titizlik, Ayetullah Muntazerî’ye resmi makamlarca gösterilen saygıdan değil, ülkenin içinde bulunduğu siyasal gerilimden kaynaklanıyordu. O günlerde, kendilerine “Yeşil Hareket” ismini veren muhalif kitle siyasî, ekonomik ve sosyal reform talepleriyle İran gündemini ciddi biçimde meşgul ediyordu. Mehdî Kerrubî ve Mir Hüseyin Musavî ikilisinin liderlik ettiği hareket, ülke çapında geniş ilgi görmüş, sokakları dalgalandırmayı başarmıştı. Ayetullah Muntazerî, kendisinin zaten eskiden beri savunduğu noktaları dile getiren “Yeşil Hareket”e desteğini açıklamakla kalmamış, hareketin lider kadrosuyla da yakın temas kurmuştu.
Ayetullah Hüseyin Ali Muntazerî, sıradan bir muhalif din adamı değildi. 1960’lardan itibaren Ayetullah Humeynî’nin yanı başında yer almış, Şah döneminde 4 yıl (1974-78) hapis yatmış ve işkence görmüş, devrimden sonra “Velâyet-i Fakih Doktrini”ni temellendiren beyin takımının içinde bulunmuş, ardından bizzat Humeynî tarafından “halef” tayin edilerek “İslâm Devrimi”nin ana sütunlarından biri haline gelmişti. 1980’lerin ilk yarısında, Humeynî’nin ölümü halinde yerine Montazerî’nin geçeceği konusunda kimsenin şüphesi yoktu. Ancak kamuoyunda önceleri pek fark edilmeyen bir çatışma, Humeynî-Muntazerî ikilisinin arasını hızla açmaya başlamıştı:
1980’de Saddam Hüseyin’in İran’a saldırmasıyla patlak veren İran-Irak Savaşı’nın yarattığı olağanüstü atmosfer, Humeynî ve ekibine, ülke içinde iktidarı sağlamlaştırma fırsatı vermişti. Bu çerçevede, Halkın Mücahitleri Örgütü ve diğer bazı silahlı fraksiyonların saldırılarından sonra başlatılan tutuklama ve idam furyasında, çok sayıda muhalif isim etkisiz hale getirildi. 1986 itibariyle, binlerce kişi idam mangalarında ve hapishanelerdeki işkence odalarında can vermişti. Muntazerî, bazılarına bizzat şahit olduğu bu infazlarla ilgili ilk şikâyetini 1986’nın ekim ayında yazdığı bir mektupla Humeynî’ye bildirdi. Muntazerî’nin mektubunda, zindanlarda katledilen hamile kadınlardan, iftar vakti asılan Müslüman gençlerden, atılan dayak sebebiyle komaya girenlerden söz ediliyordu. Mektuba herhangi bir cevap gelmedi.
Özel yazışma yoluyla mesafe kat edemeyen Ayetullah Muntazerî, infazların zirveye çıktığı 1988 yazından itibaren alenî muhalefete başladı. Açıklamalarında en az 3 bin 800 kişinin feci şartlarda öldürüldüğünü belirten Muntazerî, “İslâm Devrimi’nin hapishanelerinde işlenen suçlar, Şah rejimini geride bıraktı” sözüyle İran’ın yeni yönetiminde büyük kızgınlığa yol açtı. Humeynî, cevap olarak Muntazerî’yi kendisinin siyasal verasetinden azletti.
Humeynî’nin 3 Haziran 1989’daki ölümünden sonra rejime muhalefetinin dozunu daha da artıran Ayetullah Muntazerî, yeni Dini Lider Ali Hamaney’in yeterliliğini ve ehliyetini sürekli sorguladı. Vaaz verme ve halka açık konuşmalar yapma hakkı elinden alınan Muntazerî, 1997’de Hamaney’e hitaben söylediği “Sen taklit mercii değilsin” sözü üzerine ev hapsine konuldu. 2003’e kadar insanlardan izole edilen Muntazerî, bu süre içinde tesirini daha da artırdı. Özellikle din adamlarının yönetimdeki rollerinin kısıtlanması, ilahî misyon iddiasında bulunmamaları, siyaset ve ekonomiye müdahil olmamaları gerektiğine dair yorumları, ölümüne dek ülke çapında dikkatle izlendi.
Böylesine sembolik bir ismin cenaze töreninin, İranlı yetkililer için kâbus potansiyeli içermesi elbette normaldi. Öte yandan, Muntazerî’nin ölümüyle İran’da bir dönem kapanıyor, bir dönemin şahitliği de onunla birlikte mezara gidiyordu. İran devlet aklı için, artık rahat bir nefes alma imkânıydı bu.
***
Dün itibariyle, 1 Şubat 1979’da Ayetullah Ruhullah Humeynî’nin, Air France’a ait bir uçakla, Fransa’nın başkenti Paris’ten Tahran’a dönüşünün üzerinden tam 40 yıl geçti. O günden bu yana, ABD’nin sürekli saldırıları nedeniyle, -kuruluşundaki gösterişli iddialara ve İslâm dünyasının tamamını kucaklama söylemlerine rağmen- yolun sonunda mezhepçi bir ulus devlete dönüşen İran’ın politikalarını sağlıklı ve dengeli bir şekilde tartışabilme imkânından mahrumuz. Sırf ABD saldırdığı için İran’ın etrafında halkalanan sempati dalgaları, Ortadoğu’nun bu sıra dışı ülkesinin yakın tarihini soğukkanlı ve tarafsız biçimde okumaktan bile alıkoyuyor bizi. Örneğin, yukarıda özetlenen hapishane katliamlarını ve Ayetullah Muntazerî’nin tek başına buna gösterdiği direnişi, çoğumuz belki de ilk kez duyuyoruz.
Günümüzde Ortadoğu ve İslâm dünyasına Şiîliği ihraç etme hedefine kilitlenen İran dış politikası, yöneticilerinin dilindeki “ABD”, “İsrail”, “emperyalizm” gibi sloganların da yardımıyla, kendisini eleştirilerden büyük ölçüde korumayı başarıyor. Ancak yakın ve uzak tarihin bize gösterdiği bir husus var: Tozlar bir gün halının altına süpürülemeyecek kadar çoğaldığında, gürültülü bir elektrik süpürgesinin açılması şart haline gelir. Onu da kim açar, bilinmez.
.“Sevgili kardeşim”
04:006/02/2019, Çarşamba
G: 6/02/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis, bu haftanın üç gününü Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) geçirdi.
“Sevgili kardeşim”
“Sevgili kardeşim”
30 Ocak, Çarşamba
“Bir papanın Arap Yarımadası’na yaptığı ilk ziyaret” olarak kayıtlara geçen geziye dünya basınının ilgisi de gayet büyük oldu. Papa’nın beraberinde Abu Dabi’ye getirdiği gazeteci ordusuna ilaveten, bölge ülkelerinden de yüzlerce basın mensubu temasları izlemek için BAE’ye akın etti.
BAE yöneticilerinin resmi daveti üzerine gerçekleşen ziyaret sırasında, en dikkat çekici anlar, pazartesi akşamı “Hıristiyanlık ve İslâm arasında karşılıklı anlaşma, dayanışma ve hoşgörü mutabakatı”nın imzalanması sırasında yaşandı. Metne Hıristiyanlar adına Papa imza atarken, “Müslümanlar adına” muhatabı, Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib’di. Ezher’in merkezi Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunmasına rağmen, Papa’yı karşılamak için Abu Dabi’ye giden Ahmed Tayyib, havaalanında kucaklayarak selamladığı Katolik lideri, ziyareti boyunca neredeyse hiç yalnız bırakmadı. Mutabakat metninin imza törenine de Papa Francis ve Ahmed Tayyib el ele geldiler.
Papa Francis, 26 dakika süren konuşmasında Ortadoğu’da yaşanan çatışmalara atıfta bulundu. Yemen, Suriye, Irak ve Libya’yı ismen zikreden Papa, bölgenin bütün devletlerinin akan kanı durdurmak için çalışması gerektiğini kaydetti. Ahmed Tayyib ise, “Benim sevgili kardeşim” diyerek başladığı konuşmasında, daha çok Müslümanların Batı kamuoyundaki yanlış imajı üzerinde durdu. “Bir avuç suçlunun” işlediği hatalar yüzünden milyonlarca Müslümanın bedel ödediğini belirten Ahmed Tayyib, İslâm’ın barış ve kardeşlik dini olduğunu vurguladı.
Buraya kadar her şey, sıradan bir haber metnini andırıyor. Bir dinin ruhani lideri bir ülkeyi ziyaret ediyor. Rutin imzalar atılıyor, sıradan nutuklar söyleniyor… Ancak söz konusu ülke BAE olunca, meseleye biraz daha yakından ve dikkatli bakmak icap ediyor. Zira sadece diplomatik bir temastan çok daha fazlasına şahit oluyoruz:
2019’u “Hoşgörü Yılı” ilân eden BAE, hoşgörü yelpazesi gerçekten de geniş bir ülke: Hıristiyanlar, Yahudiler, Budistler, Hindular, ateistler ve diğerleri BAE topraklarında sınırsız bir özgürlüğün tadını çıkarıyorlar. 10 milyona yaklaşan nüfusunun yüzde 90’ı yabancılardan oluşan BAE’de 200 farklı ülkeden insan yaşıyor. Ülkede 40’dan fazla kilise, 700 manastır, ayrıca Sihler, Hindular ve Budistler için mabetler bulunuyor. Resmen açıklanmasa da, en az beş sinagogun da aktif şekilde kullanıldığı biliniyor. Tüm bunlar, bu kadar farklı din ve kültüre ev sahipliği yapan bir ülke için elbette normal. Normal olmayan, ülkedeki camilerin ve Müslümanların durumu. BAE yönetiminin hoşgörü ve anlayışından en az nasiplenen kesim, ülkedeki Müslümanlar:
Arap Baharı’nın Mısır ayağında Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın (İhvân) iktidara gelişinden sonra alarma geçen BAE yönetimi, 2013 darbesini finanse edip sonuca ulaştırdıktan sonra, ülke içine yönelerek kapsamlı bir “adam etme” faaliyetine girişti. Camilerin tamamı izlenmeye başladı, cuma hutbelerinin konularından “Siyasal İslâm içeriği” ayıklandı, hatiplerin ve imamların hareketleri ciddi şekilde kısıtlandı, siyasetin emrine itaat etmeyenler görevden el çektirildi, çok sayıda isim “İhvâncı” olmak ithamıyla hapsedildi veya ülke dışına kaçmak durumunda bırakıldı. Bu arada, uluslararası alanda tanınan bazı isimler de vitrine sürülerek, “ideal İslâm’ın gerçek temsilcileri” olarak kamuoyuna takdim edildi.
Böylece, ilmî gelenek ve âlimlerin halkı yönlendirmesi noktasında Bahreyn’le birlikte Körfez’in en “cılız” ülkesi konumuna getirilen BAE, eş zamanlı olarak, yöneticileri tarafından “Arap dünyasında İslâm’ın hoşgörüsünün simgesi” olarak pazarlanmaya başladı.
İşte Papa Francis’in ülkeye davet edilmesi ve karşısına da “Müslümanların temsilcisi” olarak Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib’in oturtulması, böylesi bir arka plana ve bağlama sahip. Hal böyle olunca, Papa’nın ziyareti de sıradan bir diplomatik temas olmaktan çıkarak, BAE’nin Ortadoğu ve İslâm dünyasına yerleştirmeye çalıştığı yeni “dinî ufuk”un kullanışlı bir enstrümanına dönüşüyor.
Meselenin, “dinler arası diyalog” denilen mefhumun her zaman İslâm’ın kendi esaslarından taviz verdiği bir boyun eğiş süreci olarak uygulanması boyutu da var. Ezher Şeyhi’nin büyük bir suçluluk psikolojisinin izlerini barındıran konuşmasıyla Papa’nın İslâm dünyasını “kan gölü” olarak tasvir ettiği demeci yan yana konduğunda, manzara daha da netleşiyor. Dahası, “dinler arası diyalog” hadisesinin bizdeki aktörleri ve avukatları da akla getirildiğinde, BAE yönetiminin aslında bir ucu Washington’a çıkan bir projenin bölgedeki uygulayıcısı olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz.
Geçenlerde sosyal medyaya düştü: Türkiye’de de iyi tanınan Mısırlı tele-vaiz Amr Hâlid, verdiği bir röportajda İslâm’ın barış, hoşgörü ve anlayış dini olduğunu söylüyordu. Tam bu sırada gelen “Peki, İhvân da bu barış, hoşgörü ve anlayıştan birazcık olsun hak etmiyor mu?” sorusuyla şoka uğrayan Hâlid, konuşmayı yarıda keserek koşarcasına uzaklaştı.
Gerçekten de, Batı’nın suya saldığı “dinler arası diyalog” oltasını yutan Müslümanların ortak bir özelliği bu galiba: Sözünü ettikleri hoşgörüyü hep başkalarına göstermek, kendi Müslüman kardeşlerinden ise esirgemek… “Sevgili kardeşim” sözünü, ilk önce hep başkalarına söylemek…
Dört ülke
04:009/02/2019, Cumartesi
G: 9/02/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Uzun süredir sesi-soluğu çıkmayan Arap Birliği eski Genel Sekreteri Amr Musa, geçtiğimiz günlerde arka arkaya ilginç açıklamalarda bulundu
Dört ülke
Dört ülke
2 Şubat, Cumartesi
Önce ülkesi Mısır’dan yayın yapan Dream TV’ye canlı yayında telefonla bağlanan Musa, daha sonra Suudi Arabistan merkezli “Independent Arabiya” sitesine konuştu. Her iki röportajda da benzer ifadelerle aynı şeyleri tekrarlayan Musa, bilhassa Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolüne dair söyledikleriyle dikkatleri çekti.
Dream TV yayınında Türkiye ve İran’ın bölgede etkin rol oynadıklarını belirten Amr Musa, Araplar açısından Türkiye’nin İran’dan “çok daha tehlikeli” olduğunu belirtti. Özellikle Kızıldeniz’de Türk nüfuzunun artmaya başladığına dair işaretlerin bulunduğunu kaydeden Musa, örnek olarak Sudan’ın Sevakin adasındaki gelişmeleri gösterdi. Musa, “Türkler burayı ekonomik ve turistik açıdan kullanmaya niyetliler. Ancak şu kesin ki, Sevakin’i askerî amaçlarla da kullanabilirler. Kızıldeniz zaten çok sayıda ülkenin üslerini barındıran bir bölgeye dönüştü” dedi.
Independent Arabiya röportajı ise, bu cümlelerin tafsilatlı bir şekilde izah edilmiş biçimiydi. Orada, Amr Musa’nın sözlerinin bilhassa şu iki bölümü öne çıkıyordu:
“Hâlihazırda Türk hareketliliği, üzerinde çalışılmış plan dâhilinde cereyan ediyor. Arap dünyasında dikkatimizi çeken ve tarihî ve coğrafî ortaklarımızla stratejik birliktelikler kurmaya bizi sevk eden durum budur. Bununla ilgili tasavvura sahip olmalıyız.”
“Türk siyaseti, senelerdir Müslüman Kardeşler [İhvân] ile benzer bir çizgiyi takip ediyor. Bunun, son yıllarda Erdoğan’ın iktidarı sırasında ortaya çıktığını söylemek doğru değil. Hatıralarımda anlattığım, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in 1996’nın ikinci yarısında Necmettin Erbakan’ın hükümet liderliğini üstlendiği kısa zaman içerisinde Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında yaşanan meşhur bir olay var.
Erbakan, Mübarek’e “Sayın Cumhurbaşkanı, sizden bir isteğim var. Mısır’daki Müslüman Kardeşler liderlerinin cezaevlerinden çıkmasını talep ediyorum” dedi. Mübarek, “Ne?!” diyerek Erbakan’a karşılık verdi. Bunun üzerine Erbakan isteğini tekrarladı ve “Müslüman Kardeşler’in liderlerinin cezaevlerinden çıkarılmasını umuyorum” dedi. Erbakan’a sert bir şekilde karşılık veren Mübarek, “Siz onlara mı meyillisiniz? Onları burada mı istiyorsunuz?” diye sordu.”
***
1936 Kahire doğumlu olan Amr Musa, kelimenin tam anlamıyla “siyaset tilkisi”. 1991-2001 yılları arasında Mısır Dışişleri Bakanı, 2001-2011 arasında da Arap Birliği Genel Sekreteri olarak görev yapan Musa, “Arap Baharı”yla birlikte sokaklar hareketlenince havayı koklayıp soluğu Tahrir Meydanı’nda almakta gecikmemişti. On yıllar boyunca Hüsnü Mübarek için çalışmış olmasına rağmen, kendisini “demokrasi havarisi” olarak konumlandıran Musa, Mübarek’in devrilmesinden sonra düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylardan biriydi. Hatırı sayılır bir oya ulaşamadı, ancak meydanlarda arz-ı endam etmeyi sürdürdü.
Abdulfettah Sisi yönetiminin 2013’ten sonra sadece İhvân üyelerini değil, ülkedeki bütün potansiyel muhalifleri ezip geçtiğini gören Musa, bu süreçte genellikle sessizliğini korudu. Birkaç defa, “asla” cumhurbaşkanlığına adaylığı düşünmediğini de vurguladı bu arada. Muhammed Mursi’ye karşı seçimi kaybeden eski başbakan Ahmed Şefik’in Sisi yönetimi tarafından karga-tulumba Birleşik Arap Emirlikleri’nden Kahire’ye getirilip 24 saate yakın sorgulandığını elbette aklından hiç çıkarmamıştı.
Türkiye kamuoyu, Amr Musa’yı çok iyi tanıyor. 29 Ocak 2009 tarihli Davos toplantısında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e o haklı tepkiyi gösterdiği salonda, sahnede oturanlardan biri de Amr Musa idi. Erdoğan yerinden kalkıp salonu terk ederken, Musa kulaklığını çıkararak ürkek bir şekilde koltuğundan doğrulmuş, Erdoğan’la el sıkıştıktan sonra çaresizce arkasından bakakalmıştı. İçine düştüğü acziyet ve açmaz, o birkaç saniyelik kararsızlık anında bütün çıplaklığıyla görünüyordu.
***
Ortadoğu siyaset sahnesinin tipik bir figürü olan Amr Musa’nın son açıklamaları -Erbakan’la ilgili aktardığı anekdotun doğruluğunu sorgulamak kaydıyla- aslında, arka planda bölgenin iç dengelerine dair oldukça çarpıcı bir şey söylüyor:
Mısırlı bir siyasetçi olarak bir Suudi Arabistan gazetesine İran ve Türkiye’yi adeta şikâyet etmesi, Ortadoğu’daki ana rolleri bu dört güçlü ülkenin oynadığını gözler önüne seriyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ı birlikte düşündüğümüzde, gerçekten de, yaşanan bütün hadiselerin içinde bu dört devletin mutlaka bulunduğunu veya olan-biten her şeyin bu ülkeleri muhakkak yakından ilgilendirdiğini görüyoruz. Ortadoğu’yu bir masaya benzetirsek, bu dört ülke, masanın dört ayağını oluşturuyor adeta. Coğrafî konumları, tarihsel mirasları, kültürleri, siyasî gelenekleri, İslâm dünyasına katkıları ve ellerinde tuttukları potansiyelle… Daha dışarıdaki ülkeler de, bu dört ülkeyle olan ilişki biçimlerine göre denklemdeki yerlerini alıyor.
Ortadoğu’yu sadece sömürgeci dış güçler ve işgal süreçleri üzerinden değil, bölgenin kendi iç dinamikleri açısından da okuduğumuzda, yaşanan olaylar biraz daha anlaşılır hale geliyor. İşte o zaman, “büyük resmi görmek” deyimi de gerçek ve doğru anlamına kavuşuyor.
Dünden bugüne
04:0013/02/2019, Çarşamba
G: 13/02/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Arabamızı park edip eski şehrin iç kısımlarına doğru yürürken, bir yandan da sohbet ediyoruz. “Demek, ta Arabistan’dan kalkıp buralara kadar geldiler… Bütün bölgeyi fethedip İslâm’la tanıştırdılar… Ve biz de onlardan yüz yıllar sonra şimdi buraları rahat bir şekilde ziyaret ediyoruz ha!” diyor içimizden biri. Duyduğu hayret, hayranlık ve huzur sözlerine yansımış. “Evet” diye mukabele ediyorum, “Aynen öyle. Onlar o günkü vazifelerini ve üzerlerine düşeni düzgünce yaptılar, sonrasını hesaplamadılar, menfaat derdine de düşmediler. Cihad ruhuyla bu toprakları İslâm’laştırdılar. Onların gayretleri sayesinde, buralarda Müslümanlık kök saldı. Biz de şimdi onların izlerini takip ediyoruz.”
Dünden bugüne
Dünden bugüne
6 Şubat, Çarşamba
Klâsik dönemde “üç beldenin dördüncüsü” namıyla anılan Kayravan şehrindeyiz. Tunus’un orta kesiminde, Emevîler döneminin kudretli komutanı Ukbe bin Nâfi (621-682) tarafından bir garnizon şehri olarak kurulan, bilâhare ilim ve hikmet merkezine dönüşen, “Ukbe Mescidi” isimli ulu camisi İslâm dünyasının dört bir tarafından gelenlerce ziyaret edilen bir belde burası. Kayravan’daki ilmî ve manevî hayat, asırlar boyunca insanları öylesine büyülemiş ki Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra burası “dördüncü şehir” kabul edilmiş. 1100’lü yıllarda yolu Kayravan’a düşen Endülüslü ünlü gezgin ve coğrafyacı Ebû Abdullah Muhammed bin Şerif el İdrisî, gördüklerini şu sözlerle tarif ediyor mesela: “Şehirlerin anası, Arap dünyasının batısındaki en muhteşem belde… Muntazam binalarıyla, nüfusuyla ve heyecan verici zenginliğiyle…”
670’de İfrîkiye (bugünkü Tunus’un tamamıyla, Cezayir ve Libya’nın bir kısmını içine alan bölge) valiliğine tayin edilen Ukbe bin Nâfi, Kuzey Afrika’daki fetihlere rahatlıkla devam etmesine imkân verecek bir şehir kurmak istemişti. Bir askerî karargâh ve garnizon olarak tasarlanan şehrin kuruluşu için, dışarıdan gelecek saldırılara karşı korunaklı, iç bölgede bir konum tercih edildi. Ukbe, Mısır-Mağrib hattındaki bu yeri bizzat kendisi seçti. Cami, meskenler, çarşı ve idarî binalardan oluşan şehrin kuruluşu beş yılda tamamlandı. Yeni şehre ad olan “kayravân” kelimesi, Farsça “kârivân” (kervan, karavan) sözcüğünün Arapçaya geçmiş şekliydi.
Dönemin siyasî gelişmeleri çerçevesinde görevden alındığı birkaç yılın ardından, yeniden İfrîkiye valiliğine tayin edilen Ukbe bin Nâfi, 682’ye kadar Kuzey Afrika’nın tamamında fetih harekâtını devam ettirdi. Atlas Dağları’nı aşarak bugünkü Fas topraklarını hâkimiyeti altına alan Ukbe, kuzeyde Akdeniz kıyısındaki Tanca’nın Hıristiyan valisine (Kont Julian) boyun eğdirdi. Tarih kaynakları, Ukbe’nin, atını Atlas Okyanusu’na sürerek, “Rabbim! Eğer şu deniz engel olmasaydı, senin dinini yaymak ve küfür ehliyle savaşmak için, Zülkarneyn’in yaptığı gibi nice ülkeleri fethederdim!” dediğini kaydediyor. Batılı tarihçilerin “Müslüman İskender” lakabıyla andığı Ukbe, Mağrib’in fethinden Kayravan’a dönerken pusuya düşürülerek şehit edildiği yerde, Cezayir’in Biskra kenti yakınlarındaki Sîdî Ukbe kasabasında mahşer sabahını bekliyor şimdi.
Kayravan, günümüzde harabe bir şehir görünümünde. Surlarla çevrili eski şehir ve Ukbe bin Nâfi Camii, UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer aldığından kısmen bakımlı olsa da, fakirliğin somut alametlerini sokakları dolaşırken görebiliyorsunuz. Habib Burgiba’nın uzun iktidarı (1956-1987) döneminde ihmal edilen şehir, 2011’de devrilen Zeynelabidin bin Ali zamanında kısmen ilgi görmüş. Halef-selef diktatörler, Tunus’un potansiyelini daha çok deniz turizmi üzerinden pazarlamayı tercih ettiklerinden, Kayravan adeta kaderine terk edilmiş. Günümüzde de bu uzun ihmalin izleri açık seçik görülüyor.
800-909 yılları arasında Tunus’u yöneten Ağlebîlerin başkenti olan Kayravan, günümüzde o dönemlerden çok sayıda tarihî esere ev sahipliği yapıyor. Mavi-beyaz rengin hâkim olduğu daracık sokaklarda dolaşırken, bir İslâm şehrinin tarih içinde geçirdiği dönemler üzerinde uzun uzun tefekkür etmemek imkânsız. Bu anlamda, tarihin aslında bir tür nöbet değişimi olduğunu, öncekilerden devralınan mirasın sonrakilerin omzunda bir emanete dönüştüğünü, tarihin de bu emanete nasıl muamele edildiğini net bir şekilde gösterdiğini söylemek mümkün.
Söz konusu devir-teslimi sadece Kayravan’da değil, geçtiğimiz hafta cumadan pazara kadar süren üç günlük Tunus seyahatimiz boyunca yolumuzun düştüğü diğer tarihî şehirlerde de (Fâtımîlerin kurulduğu yer olan Mehdiyye, Habib Burgiba’nın memleketi Munastir, Ağlebîler tarafından muhteşem bir ulu camiyle tezyin edilen Sûse, Osmanlıların adeta mücevher gibi bir ulu camiyle taçlandırdığı Binzert ve Afrika’nın en önemli ilim merkezlerinden Zeytûne Külliyesi’ne ev sahipliği yapan başkent Tûnis) gözlemledik.
İslâm dünyasının diğer klâsik şehirleri için de aynı durum geçerli hiç şüphesiz. Tarih okumaları eşliğinde sürdürülecek benzer seyahatler, aslında günümüzdeki sorumluluklarımızı bize hatırlatacak derslere dönüşebiliyor, bu açıdan düşününce. Bizden öncekilerden ne aldık, bizden sonraya ne bırakacağız? Seyahatlerin temel hedefi, bu sorunun cevabını araştırmak aslında.
Tarih, sadece sıkıcı bir kronoloji değil; günümüzde bizlere de bir şeyler söyleyen canlı bir organizma. Böyle bakınca, her seyahat, aslında kalın bir cilt kitabı dikkatlice okumak kadar öğretici ve ibretlerle dolu…
Özal’ın ölümü
04:0016/02/2019, Cumartesi
G: 16/02/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kendisini evinden alan konvoy, Beyrut’un merkezindeki parlamento binasının girişine bıraktığında, saat tam 10.54’ü gösteriyordu. Odasına geçene kadar onlarca kişi yolunu kesti, onu kucakladı, selamladı. Eski bir başbakan olarak, gördüğü bu samimi ilgi şaşırtıcı değildi. İçeride bir saat kadar milletvekili arkadaşlarıyla sohbet etti. Kahkahalar atarak lafladığı kişiler arasında, yine milletvekili olan kız kardeşi Behiye de vardı.
Özal’ın ölümü
Özal’ın ölümü
9 Şubat, Cumartesi
O günkü -14 Şubat 2005- programının devamında evine tekrar dönmek ve akşam görüşmelerini sürdürmek vardı. Parlamento binasının çıkışında, korumaları kendisini makam aracına beklerken, o aniden durdu. Karşı kaldırımdaki “Place de l’Etoile” isimli küçük cafe’ye geçti. BM’nin Beyrut’taki sözcüsü Necib Frici, yanındaki gazetecilerle birlikte orada oturuyordu. 45 dakika kadar onlarla sohbet ettikten sonra, tekrar aracına döndü. Arka koltukta hemen yanı başına, çok sevdiği bir dostunu oturttu: Bâsil Fuleyhan. Daha önce ekonomi ve ticaret bakanlığı yapmış olan Fuleyhan’ı, kış tatilini sürdürdüğü İsviçre’den istişare için bizzat çağırmıştı. Seçimlerden sonra kurmayı düşündüğü yeni hükümette, onun mutlaka yer almasını istiyordu.
Toplam altı lüks araçtan oluşan konvoy, az sonra hareket etti. Parlamentodan sonra istikamet sahil yoluydu. Saat tam 12.55’te, konvoy St. George Hotel’in önünden geçerken, kıyameti andıran bir patlama gerçekleşti. Gökyüzüne yükselen dumanlardan göz gözü görmüyordu. Aynı anda, etrafa saçılan ceset parçaları ve uzun süre dinmeyecek çığlıklar…
Bir saat geçmeden, haber dünya basınının manşetlerindeydi: “Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri, başkent Beyrut’ta konvoyunu hedef alan bombalı saldırıda hayatını kaybetti. Hariri’yle birlikte 8 koruması ve çevrede bulunan 13 kişi daha öldü. Toplam 22 kişinin yaşamını yitirdiği saldırının sorumluluğunu henüz üstlenen olmadı. Lübnan siyasetinin en önemli aktörlerinden biri olan Hariri’nin destekçileri, suikastın duyulmasının ardından gözyaşları içinde sokaklara döküldü…”
***
1975-1990 arasında devam eden ve Lübnan’ı harabeye çeviren iç savaş sonrasında başbakanlık koltuğuna oturan Refik Hariri, güneydeki Sayda kentinden fakir bir çiftçinin oğluydu. Gençlik yıllarında Beyrut’ta bir süre tutunmaya çalıştıktan sonra, 1966’da, henüz 22 yaşındayken Suudi Arabistan’a giderek inşaat sektörüne atıldı. Hariri, 4 yıl sonra artık kendi inşaat, mukavele ve danışmanlık şirketini kurmuş, Ortadoğu’nun dört bir yanından iş almaya başlamıştı. 1983’te kendi adını taşıyan vakfı tesis ederken, Lübnan’ın geleceğinde rol oynayacak gençleri Avrupa’daki üniversitelere gönderme hayalini gerçekleştirmeye ilk adımını atıyordu.
İç savaş sırasında bir yandan Lübnan dışındaki işlerini geliştiren, diğer yandan da ülke içinde savaşan taraflar arasında adeta mekik dokuyan Refik Hariri, 1989’da Suudi Arabistan’ın Tâif kentinde yürütülen barış görüşmelerine katılan isimlerden biriydi. Tüm bu gelişmeler ve attığı dikkatli adımlar, onu kaçınılmaz olarak aktif politika sahnesine sürükleyecekti.
1992’de Lübnan Parlamentosu’na seçilen Hariri, hemen ardından, başbakanlık görevini üstlendi. Fransızların 1930’larda oluşturduğu sisteme göre, Lübnan’da başbakanlık makamı Sünnî Müslüman bir isme emanet ediliyordu. O dönemde, kamuoyundan Hariri derecesinde destek bulabilecek ikinci bir kişi de zaten yoktu.
Kendisine daha sonra “Lübnan’ın Turgut Özal’ı” lakabını kazandıracak çalışmalara bu dönemde girişen Refik Hariri, Marûnî Hıristiyan Cumhurbaşkanı Elias Heravi’yle uyumlu bir koordinasyon içinde hareket ederek, iç savaşta altüst olmuş ülkeyi ayağa kaldırdı. Altyapının yenilenmesi, binaların restorasyonu, nüfusun yeniden iskânı gibi konularda sağlanan hızlı ilerleme, Hariri’nin kamuoyundaki desteğini de artırdı. Ancak Heravi’den sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Emil Lahud’la yıldızı hiç barışmadı. Suriye istihbaratının Lübnan’daki aparatı olarak görev yapan asker kökenli Lahud, Hariri’nin hareketlerini kısıtlamaya başlayınca, ikili arasındaki gerilim çatışmaya dönüştü. 1998’de Suriye’nin baskısıyla istifa etmek zorunda kalan Hariri, 2000 yılında yeniden başbakan oldu. Hariri’nin ikinci başbakanlığı, Lahud’la çatışmanın da zirveye çıktığı bir dönemdi. Hariri, öldürülmesinden kısa süre önce, 2004’ün ekim ayında tekrar istifa etti.
Suriye’nin Lübnan’daki işgalini sonlandırmasını isteyen ve bunu açıktan dile getirmekten çekinmeyen Refik Hariri’yi kimlerin öldürdüğü, henüz cevaplanamamış bir soru. Bazı Hizbullah üyeleri suikasttaki muhtemel rollerinden dolayı suçlanmasına rağmen, Lübnan’daki istikrarsızlıktan nemalanan İsrail’in de duruma el atmış olması muhtemel. Çoğu kez şaşırtıcı işbirliklerine ve yardımlaşmalara şahit olunan Ortadoğu’da İsrail ve Suriye (bu arada Hizbullah) istihbarat birimlerinin alt kolları arasında gizli pazarlıkların yapılmış olması da mümkün. İlerde bunun somut kanıtları ortaya çıkarsa, kimse şaşırmamalı.
***
Babasının ölümüyle sahneye çıkan Saad Hariri, şu anda Lübnan’da başbakanlık makamında bulunuyor. Babasının Suriye ve İran cephesinden karşılaştığı fiilî baskı, -İran’ın baskısı hiç hafiflemeden- Saad’ın karşısına Suudi Arabistan olarak çıkıyor şimdi. Daha geçen yıl Riyad’da rehin tutulup zorla istifa ettirilmesine dair trajik görüntüler hâlâ hafızalarda.
Üstelik bugün sadece Saad değil, Lübnan’ın bizatihi kendisi de üçlü bir cenderenin içine sıkışmış vaziyette: Suudi Arabistan Sünnîleri, İran Şiîleri, Fransa da Hıristiyanları kendi hesabına sahada hareket ettirmeye çalışıyor. Lübnan gibi zayıf ve kırılgan bir ülkenin bu üçlü prese daha ne kadar tahammül edebileceği ise, neticesi ürkütücü bir muamma olarak ortada duruyor.
Lahor’un ara sokaklarında
04:0020/02/2019, Çarşamba
G: 20/02/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bugünkü Gürcistan topraklarında dünyaya geldikten sonra, dönemin karmakarışık siyasî ortamında köle olarak Afganistan’a götürülen Ayaz’ın talihi, Gazneli Sultan Mahmud’un dikkatini çekmesiyle değişmişti. Yeteneklerini çok beğendiği Ayaz’ı yakın maiyetine dâhil eden Sultan Mahmud, ordunun ve devletin üst katmanlarında birçok kritik görev için de yine ona güvendi.
Lahor’un ara sokaklarında
Lahor’un ara sokaklarında
13 Şubat, Çarşamba
Uzun ve zorlu bir kuşatmanın ardından, 1021’de Lahor fethedildiğinde, Gazneli Mahmud’un zihninde şehrin yönetimi için düşündüğü isim çoktan hazırdı: Ayaz. Sultanın kendisine olan itimadı ve maddî desteğiyle işe girişen Ayaz, 1040’a kadar, ilk Müslüman yöneticisi olduğu Lahor’u surlarla, kapılarla ve birbirinden güzel binalarla donattı. Şehir onun döneminde eğitim ve kültür alanında büyük bir ilerleme kat etti, edebiyat -ve özellikle de şiir- sahasında bölgesel bir çekim merkezine dönüştü.
Pazartesi günü, tarihî Lahor surlarının yanı başında, daracık bir kapıdan geçerek ziyaret ettiğimiz “Emir Ayaz Türbesi”, bu ihtişamlı geçmişten çok az alamet taşıyordu. İki yüksek binanın arasına sıkışıp kalan kabirde yatan kişinin kim olduğunu ve Lahor için ne anlam taşıdığını fark edebilmek için, tarihin koridorlarında ısrarlı bir gezintiyi göze almak gerekiyordu üstelik.
Lahor sokaklarındaki gezintimizin ikinci durağı, Kutbeddin Aybek’in kabri oldu. 1150’lerde Türkistan taraflarında dünyaya gelen Aybek, ilk önce Nişabur’da bir kadıya köle olarak satıldı. Ardından birkaç sahip daha değiştirdikten sonra, nihayet -Afganistan’da hâkimiyet kuran- Gurluların sultanı Muhammed tarafından satın alındı. Doğuştan sahip olduğu yetenekleri tecrübelerine ekleyen Aybek, yeni efendisinin gözüne girmekte gecikmedi. Muhammed Gûrî’nin emriyle Hindistan’ın fethine nezaret eden Aybek, 1206’da Muhammed’in suikasta kurban gitmesiyle “Hint Alt Kıtası’nın ilk Müslüman hükümdarı” olarak Lahor’da tahta çıktı. Delhi’ye yaptırdığı çok sayıda eserin yanı sıra Lahor’u da imar eden Aybek, 1210’da aniden hayata veda etti. Ölüm sebebi, tutkunu olduğu polo oyunu sırasında atından düşmesiydi.
Kölelikten devletin zirvesine tırmanan bu isimlerin bıraktığı tüm bu hatıraları tefekkür ede ede Lahor’un sokaklarında yürürken, yolumuz nihayet şehrin simgesi konumundaki Badşâhî Camii’ne çıktı. Babür İmparatorluğu’nun altıncı hükümdarı Evrengzib tarafından inşa ettirilen ve 1673’te ibadete açılan bu muhteşem mabet, Babür mimarisinin son büyük anıt eseri. Tıpkı, 1658’den 1707’ye kadar neredeyse 50 yıl tahtta kalan bânîsi Evrengzib’in de devletin son büyük hükümdarı oluşu gibi. Tarihî kaynakların “boş şeylerden nefret eden, zararlı ve kötü alışkanlıklardan uzak, dünya zevklerine karşı ilgisiz, deha derecesinde askerî kabiliyetlere sahip, kudretli bir yönetici” olarak tanıttığı Evrengzib, vefatı yaklaştığında, isimsiz ve sıradan bir kabre defnedilmeyi vasiyet edecek kadar mütevazı bir hükümdardı. Harika bir yağmur altında Badşâhî Camii’nde öğle ve ikindi namazlarımızı kılarken, Evrengzib Şah’a bir kere daha rahmetler diledik.
***
Lahor sokaklarında karşılaştığımız her bir işaret, 1947’de İngilizler tarafından araya çekilen sınır çizgisiyle Hindistan ve Pakistan olarak coğrafyanın ikiye ayrılmasından sonra, hikâyenin de tam ortasından ikiye bölündüğünü gösteriyordu. 1592’de Lahor’da doğan Şah Cihan’ın kabri, bugün Hindistan’ın Agra şehrinde. 1584-1598 arasında Lahor’u başkent olarak kullanan Babür İmparatoru Ekber, Hindistan’ın Fetihpur Sikri şehrini kuran hükümdar. Sih dininin kurucusu Guru Nanak, ‘ilahî ilham’a Lahor’da ulaşırken, bugün Sihlerin kutsal şehri Amritsar, Hindistan topraklarında. Buna benzer çok sayıda örnek, tarihin akışını takip edebilmek için coğrafyanın tüm ülkelerini aynı anda izlemek gerektiğine işaret ediyor.
Tarihsel derinliği bulunan şehirleri ziyaret ederken, zahirî kalabalığa, kaosa, gürültüye ve karmaşaya hiç takılmamak gerekiyor. İstifade edebilmek, başka türlü mümkün değil. Lahor, bu anlamda ayrı bir özeni ve dikkati hak ediyor. Her bir sokağında, caddesinde, çarşısında, camisinde, türbesinde, tapınağında katman katman hikâyeler saklı bir şehir Lahor. Keşfetmeye meraklı olanlara sayısız öykü fısıldayan bir şehir… Ciddiyetle kulak verip samimiyetle dinleyebilenlere…
***
Türk Hava Yolları Lahor Müdürü kıymetli dostum Hamid Eldeleklioğlu’nun misafiri olarak üç günlüğüne Lahor’dayız. Şehrin ara sokaklarını adımlayarak, anıt eserlerini ziyaret ederek ve günlük hayatın çağıltısına katılarak geçen keyifli seyahatimizde beni heyecanlandıran duraklardan biri, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî’nin (1903-1979) mütevazı kabri olacak. Siz bu satırları okurken, o görevi de yerine getirmiş olacağız nasipse.
İstanbul’daki başkonsoloslukta vize alırken sergilenen müthiş kibarlıktan başlayarak, her bir adımında Türkiye’ye ve Türklere gösterilen samimi sempatiye hep şahit olduğumuz bir ülke Pakistan. Önümüzdeki yazıda, Türkiye-Pakistan ilişkilerinin tarihçesi, imkânları ve karşı karşıya kaldığı bazı riskler hakkında hasbihal edelim.
Üsküp’ten Karaçi’ye
04:0023/02/2019, Cumartesi
G: 23/02/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Türkiye’de çok partili dönemin ilk hükümetini kuran Recep Peker, 7 Ağustos 1946’da başbakanlık görevine başlamıştı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yle Başbakan Peker arasındaki gerilimin damgasını vurduğu bu dönem, aynı zamanda Türkiye’nin dünya ile temaslarının da sıklaştığı bir zaman dilimiydi. Örneğin, henüz kurulmuş bulunan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Organizasyonu (UNESCO), Türkiye’nin de aktif biçimde oluşuma katılmasını istemişti.
Üsküp’ten Karaçi’ye
Üsküp’ten Karaçi’ye
16 Şubat, Cumartesi
Bu çerçevede, 1947 yılının ağustosunda UNESCO’dan Ankara’ya yazılan resmi yazıda, edebiyat ve sanat dairesi başkanlığına bir Türk aday önerilmesi istendi. Kabinede, bu vazife için meşhur şair ve edebiyatçı Yahya Kemal Beyatlı’nın ismi gündeme geldi. Ancak Başbakan Recep Peker ve Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak’ın aklında, Yahya Kemal için başka bir makam vardı:
O yaz İngiliz yönetimi, “Britanya Hindistan’ı” adıyla anılan Hint Alt Kıtası’ndaki dev sömürgesini iki ayrı devlete bölmeye karar verdiğini açıklamıştı. Ardından, 14-15 Ağustos’ta Hindistan ve Pakistan adlı iki bağımsız devlet ortaya çıktı. Pakistan, Müslüman çoğunluğa sahip bir devlet olarak İslâm dünyasının desteğine ve ilgisine ihtiyaç duyuyordu. Türkiye, bağımsızlığının akabinde Pakistan’ı hemen tanıdı, iki ülke arasında diplomatik münasebetler tesis edildi. İşte Peker ve Sadak, Asya’nın bu yeni Müslüman ülkesine gönderilecek ilk büyükelçi olarak, sevdikleri ve güvendikleri Yahya Kemal’de karar kılmışlardı.
Paris’teki gençlik yıllarında ünlü “Ecole Libre des Sciences Politiques”de dış politika derslerini takip eden Yahya Kemal, ana dili seviyesindeki Fransızcasıyla dünyayı yakından izliyordu. 1922’deki Birinci Lozan Görüşmeleri’ne müşavir sıfatıyla katılmış, 1926’da Varşova (Polonya) büyükelçisi tayin edilmişti. 1930’da Lizbon (Portekiz) büyükelçisi olan Yahya Kemal, eş zamanlı olarak 1932’ye kadar da Madrid’de görev yapmıştı. Yurda döndükten sonra dış politikaya ilgisi devam eden Üsküplü şair, 1946 seçimlerine kadar çeşitli şehirlerden milletvekili seçildi. Kendisine Pakistan büyükelçiliği görevi tevdi edildiğinde, emeklilik yaşı çoktan gelmişti.
9 Şubat 1948’de Pakistan’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılan Yahya Kemal, trenle ulaştığı Basra’dan, vapurla Pakistan’ın o dönemdeki başkenti olan Karaçi’ye hareket etti. Beş günlük çalkantılı bir vapur yolculuğun ardından Karaçi’de limana çıktığında, tarihler 21 Şubat 1948’i gösteriyordu. Pakistan’ın kurucu lideri Muhammed Ali Cinnah ve diğer yetkililer tarafından oldukça sıcak biçimde karşılanan Yahya Kemal, kısa zamanda edebiyat ve tarih bilgisiyle muhataplarını büyüledi. Sadece Pakistanlılar değil, ülkedeki yabancılar da Yahya Kemal’e büyük hayranlık duymuştu. Karaçi, ertesi yıl yaş haddinden emekliye ayrılan ünlü şairin son görev yeri olacaktı. Buna rağmen, Pakistanlılar nezdinde unutulmaz bir yer bırakmayı da başaracaktı.
Üsküp’ten Karaçi’ye şık bir selam şeklinde başlayan Türkiye-Pakistan ilişkileri, 1954’te önce hükümetler daha sonra da ordular arasında imzalanan seri anlaşmalarla, “stratejik ittifak” seviyesine yükseldi. Türkiye’nin Keşmir meselesinde Pakistan’ın yanında yer almasını Kıbrıs meselesinde Pakistan’ın Türkiye’ye desteği takip etti. 1965’te Hindistan’la Pakistan arasında yaşanan ikinci büyük savaşta da, Türkiye Pakistan’ın yanında yer aldı. İki ülkenin yakın işbirliği, günümüzde de İslâm dünyasındaki en sağlam siyasal ittifaklardan biri olmaya devam ediyor.
***
Konumu, potansiyeli ve tarihsel derinliği itibariyle, Pakistan bugün bölgedeki hedef ülkelerden biri. Afganistan’la devam eden sınır ihtilafı, Hindistan’la ta başından beri süren Keşmir gerilimi, Çin’in bölgeye yerleşme iştahı, İran’ın yayılmacı politikaları, silahlı hareketlerin meydana getirdiği sarsıntılar, Suudi Arabistan’ın (açıkça Türkiye’ye karşı) Pakistan’ı yedekte tutma isteği… Ve tüm bunların üzerine ekonomide çalan alarm zilleri, şu anda Pakistan’ın muhatap bulunduğu başlıca mücadele alanlarını oluşturuyor.
Türkiye, Pakistan’ı ve onun Türkiye’yi samimiyetle seven halkını yalnız bırakmamak sorumluluğuyla karşı karşıya. Ancak coğrafî uzaklık başta olmak üzere, birçok nedenle, bu sorumluluğu yerine getirmek için daha fazla gayret ve sabır göstermek gerekiyor. Bu anlamda, FETÖ okullarının sürpriz bir biçimde Türkiye’ye devri, İslamabad’ın Ankara’ya gönderdiği içten bir selam olarak okunabilir.
***
Tarihi elbette geri döndürmek ve yeniden yazmak mümkün değil. Ancak Hint Alt Kıtası’nın manzarasına bugünden bakınca, şu soruyu sormak epey anlamlı: Hindistan bölünmeseydi ve ortaya üç ayrı devlet (1947’de Hindistan ve Pakistan, 1971’de de Bangladeş) çıkmasaydı, günümüzde Asya Müslümanlarının siyasal potansiyeli ne durumda olurdu? Böyle bir varsayımda, Hindistan’ın Müslüman nüfusu bugün 500 milyonu aşacaktı. Müslümanlar açısından, kendi arasında çekişmeli ve çatışmalı devletlere bölünmek yerine, tek bir ülkede birlik ve beraberlik mücadelesi vermek, herhalde çok daha mantıklı ve makul olacaktı. Ama o tarihlerde bu netice kestirilebilir miydi? Bu da kolay bir iş değil.
Tarihi geri döndürmek ve yeniden yazmak mümkün olmasa da, yaşanan tecrübeden çıkarılacak dersler elbette var. Geleceğin Müslümanlarının bugünleri etraflıca okumalarını ve kendi zamanları için bu kıssalardan hisseler çıkarmalarını temenni edelim o zaman.
..İç kavga
04:0027/02/2019, Çarşamba
G: 27/02/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, önceki gün İran’ın başkenti Tahran’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından ayrı ayrı kabul edilen Esed, kelimenin tam anlamıyla bağırlara basıldı. Esed’le Hamaney’in -olabilecek en yakın şekilde- kucaklaştıkları poz, bunun açık teyidi durumundaydı. İran yönetimi dünyaya Esed’den vazgeçmediğini ve vazgeçmeyeceğini böylece duyururken, Esed de ülkesindeki bütün yıkıma rağmen İran’ın kucağına koşmaktan duyduğu sevinci gizlemiyordu.
İl il bayram namazı saatleri
İl il bayram namazı saatleri
15 Temmuz, Çarşamba
Tahran’daki sürpriz buluşmalar, son haftalarda Şam’daki diplomatik temsilciliklerini yeniden aktif hale getiren ve bu politika değişikliğini “Esed’i İran’ın tesirinden kurtarmak” hedefiyle açıklayan bazı Arap ülkelerine yönelik bir mesaj da içeriyordu elbette. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn Şam’daki büyükelçiliklerini 8 yıl sonra tekrar tam kapasite hizmete açmış, Suudi Arabistan da “kısa zaman içinde” aynı adımı atacağının sinyallerini vermişti. Esed yönetiminin Tahran’la bağlarının eskisinden de sağlam bir şekilde ortaya konması, bu ülkeleri çok şaşırtmış mıdır? Muhtemelen hayır. Özellikle BAE’nin İran’la kapalı kapılar ardında temasları başından beri sürdürdüğü malum. Suudiler de mevcut şartlar üzerinden yeni politikalar geliştirmenin yoluna bakacaklardır. Mısır, zaten Esed yönetimiyle birlikte hareket ettiğini hiç saklamıyor.
Resmi açıklamalarda “2011’den bu yana ilk kez” biçimde ifade edilse de, Beşşar Esed’in geçtiğimiz yıllarda Tahran’ı en az iki kere daha gizlice ziyaret ettiği ve yetkililerle görüşmeler yaptığı biliniyor. Bu ziyaretlerin, bilhassa Suriye’de savaşın şiddetlendiği 2015-17 diliminde gerçekleştiği düşünülüyor. Esed’in bu defa “zafer kazanmış bir komutan” edasıyla Tahran’da boy göstermesi, en üst düzey protokolle ağırlanması ve fotoğrafların dünyaya servis edilmesi ise, Suriye’deki siyasal sürecin büyük ölçüde İran’ın planladığı biçimde ilerlediğini gösteriyor. Kısacası, oynadıkları at, satranç tahtasının üzerinde devrilmiş yatan çok sayıda taşın arasında, yerli yerinde duruyor.
Dünya Beşşar Esed’in ziyaretine odaklanmışken, aynı anda İran’dan gelen bir başka haber daha büyük şaşkınlık uyandırdı. Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, görevinden istifa ettiğini duyurdu. Hizmete devam edemeyeceği için ve görevi sırasındaki noksanları nedeniyle samimi özürlerini bildiren Zarif, ertesi gün yaptığı açıklamada, “İran diplomasisi, ülke içindeki parti ve fraksiyon kavgaları yüzünden zehirlenmiştir” diyerek, istifasının sebebini de dile getirmiş oldu. Ayrıca, İran basınında yer alan haberlere göre, Beşşar Esed’in Tahran ziyareti Cevad Zarif’in bilgisi dışında planlanmış ve gerçekleşmişti.
Gerçekten de Esed’in hem Hamaney’le hem de Ruhani ile görüşmesine dair fotoğraf ve video kayıtlarında Cevad Zarif’in bulunmaması dikkat çekiciydi. Onun yerine karelerde bir isim öne çıkıyordu: Kasım Süleymani. İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı olan Süleymani, Ayetullah Hamaney’in sağ kolu olarak biliniyor. Esed-Ruhani görüşmesi sırasında Süleymani’nin ikiliye doğru başını uzatarak verdiği teftiş ve tecessüs dolu poz da, adeta bu durumun teyidi mahiyetinde.
1998’den bu yana görevini sürdüren Kasım Süleymani, İran devlet aygıtının sahadaki aktif gücü ve uygulayıcı yumruğu olarak ün kazandı. Suriye ve Irak’ta savaşan nizami ve gayrinizami İran güçlerini denetlemek ve askerlere moral vermek için sıklıkla cephelere inen Süleymani, Tahran’daki seçilmiş hükümetin resmi politikasının dışında “gölge cumhurbaşkanı, gölge genelkurmay başkanı ve gölge dışişleri bakanı” pozisyonlarını tek başına elinde tutuyor. 6 yıldır dışişleri bakanlığı görevini yürüten ve “İran’ın Batı’ya bakan modern yüzü” unvanıyla şöhret bulan Cevad Zarif’in, söz konusu iki başlılıktan şikâyetçi olması da oldukça normal.
Bu yazının yazıldığı saatlerde, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Zarif’in istifasını henüz resmen kabul etmemişti. İran Parlamentosu’ndan çok sayıda milletvekili de Zarif’in tekrar kabineye dönüşü için imza toplamaya başlamıştı. Uzun yıllardır İran devletinin üst kademelerinde yer alan ve Batı’da da geniş ölçüde kabul gören Zarif’in siyasi akıbeti ne olursa olsun, istifa açıklaması, İran yönetimindeki iç çatışma ve kavgayı ortaya koyan en keskin işaretlerden biri olarak kayıtlara geçti.
Bu noktada, İran’da Ayetullah Ali Hamaney’in etrafında öbeklenen şahinlerle Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin temsil ettiği “güvercinler”in neyin kavgasını verdiğini de sorgulamak gerekiyor. Aslına bakılırsa, “reformistler ve muhafazakârlar” şeklinde de ifade edilen bu fraksiyon çatışmasının tarafları, İran devlet aklını oluşturan temel parametreler konusunda herhangi bir görüş ayrılığına sahip değiller. Örneğin, İran’ın kadim Arap başkentleri üzerinde oluşturduğu baskının sürdürülmesi veya Şiîliğin yayılmasının dış politikanın ana hedeflerinden biri olması konusunda, taraflar arasında herhangi bir ihtilaf yok. Ayrışma, ortadaki ganimet ve rantın nasıl ve kimler tarafından bölüşüleceği noktasında düğümleniyor daha çok. İran’da bir rejim değişimi arzulayanların bütün umutlarını "reformist kanada" bağlaması ve onlar iktidara gelirse bambaşka bir İran’ın ortaya çıkıvereceğini zannetmesi, işte bu yüzden büyük bir yanılgı anlamına geliyor.
.“Mübarek’ten daha kötü”
04:002/03/2019, Cumartesi
G: 2/03/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yazının başlığı, ABD’de yayımlanan etkin dış politika dergisi “Foreign Policy”de bu hafta içi yer verilen bir analizden ödünç.
Su böreği yapmanın püf noktası
Su böreği yapmanın püf noktası
15 Temmuz, Çarşamba
Amy Hawthorne ve Andrew Miller’in ortak imzasını taşıyan analizde, 3 Temmuz 2013’teki askeri darbeden bu yana Mısır’ın içine sürüklendiği çok boyutlu çıkmaz etraflıca tasvir edilerek, darbenin ardından cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Abdulfettah Sisi’nin, 1981’den itibaren tam 30 sene boyunca ülkeyi demir yumrukla yöneten Hüsnü Mübarek’ten “çok daha beter” olduğu sonucuna ulaşılmış. Mübarek’in, demokrasi ve serbest seçimlere yüz vermeyen bir diktatör olmasına rağmen, Sisi’den daha müsamahakâr olduğunu kaydeden yazarlar, Mübarek döneminde sivil toplumun ve muhalefetin, her şeye rağmen varlığını koruduğunu vurgulamış. Hawthorne ve Miller, Sisi’nin kendi iktidarına karşı olan herkesi ezip geçtiğini belirterek, onun liderliğinde ortaya çıkan “yeni tip diktatörlüğün” sadece Mısır ve Ortadoğu için değil, bütün dünya için tehlikeli olduğunu belirtmiş.
Foreign Policy yazarları, aslında malumu ilam etmişler. Siyasî, ekonomik, sosyal ve dinî olarak Mısır’ın uçuruma doğru yuvarlanmaya başladığını, dikkatle bakan herkes görüyor. Ancak söz konusu analizin odak noktası daha çok şu: “Sisi yönetiminin başına buyrukluğu ve kontrolsüzlüğü, dünya sistemini tehdit eder hale geldi. Baskının makul ve normal oranlarının da ötesine geçen bir absürtlük gündemde. Duruma müdahale edilmezse, hem ABD hem de uluslararası toplum için çok geç olabilir”. Bu cümleleri bire bir sıralamamış olsalar da, satır arasında söyledikleri aslında bundan ibaret. Mısır’da “siyasal İslâmcı” bir iktidar iş başında olsaydı, aynı şeyleri farklı cümlelerle söyleyeceklerdi, o kadar.
Muhammed Mursi’nin devrildiği askeri müdahaleyi ve sonrasında silsile halinde yaşanan insan hakkı ihlallerini, Batı hem destekledi hem de alkışladı. Başsavcı Hişam Bereket’e 2015’te düzenlenen suikasta karıştıkları iddiasıyla 9 gencin idamından hemen sonra, 24-25 Şubat’ta Şarm el Şeyh’te toplanan dünya liderlerinin Sisi ile verdiği yılışık pozlar, kimden neyi ummamak gerektiğini de fazlasıyla gösteriyordu. Dolayısıyla, dünya sistemi kartlarını bu kadar açık oynarken, Mısır’ı hâlâ onları da söze katarak konuşmak, vakit israfından ibaret.
***
Mısır’daki idamlarda en dikkat çekici noktalardan biri, mahkûmların duruşma salonunda söyledikleri sözlerin, yargıçlar heyetine yaptıkları itirazların ve kendilerini savundukları cümlelerin sansürsüz biçimde dünya ile paylaşılmasıydı. Muhtemelen izlemişsinizdir, idam edilen gençlerin o kurşun gibi ifadeleri, kalp ve vicdan sahibi herkesi titretecek cinstendi. Peki, Sisi yönetimi, bu görüntülerin paylaşılmasına neden göz yumdu? İsteseler, duruşmaları basına kapalı gerçekleştirebilirler ya da salonda görüntülü kayıt alınmasını engelleyebilirlerdi. Ama yapmadılar. Hatta adeta, idam edilenlerin son sözlerinin ayrıntılı biçimde duyulmasını ve yayılmasını istediler.
Mısır’ın iç dengelerini, sosyal ahvalini ve devletin yapısını düşündüğümüzde, bu durumun iki açıklaması olabilir:
Birincisi, bizim dışarıdan bakarak, yargılanma süreçlerini ve haksız biçimde ipe götürülüşlerini gözyaşları içinde izlediğimiz gencecik çocuklar, Mısır halkının ekseriyetinin gözünde “terörist” konumunda. İçinden çıktığı halkı kılcal damarlarına kadar tanıyan Mısır ordusunun üst yönetimi, idam cezasını pervasızca kullanırken, halkta ülkeyi sarsacak bir reaksiyonun meydana gelmeyeceğinden emin. Mısır halkının geneline sirayet eden psikoloji, orduya duyulan güven, ordunun yumruğundan korku ve hiçbir şeyin değişmeyeceğine olan sarsılmaz inancın birbirine karıştığı, sıra dışı bir ruh iklimi. Ordu, bunun rahatlığıyla hareket ediyor. Mursi’yi de aynı rahatlıkla devirebildiler zaten.
İlkiyle bağlantılı olarak, ikinci sebep, mahkeme salonlarından dışarı yansıyan görüntülerin Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nı (İhvân) sıradan insanların gözünde daha da marjinalleştireceği düşüncesi. Gerçekten de, Türkiye’den “şehadet manifestosu” gibi izlenen video kayıtları, orduya sırtını yaslayan sıradan Mısırlının bakışında “teröristlerin son çırpınışı”ndan ibaret. Mısır medyası, siyaseti, akademisi, dinî çevreleri vb. sürekli “İhvân eşittir terör” tezini işlediği için, kâhir ekseriyeti günlük hayatını sürdürme ve boğazına ekmek koyma derdine düşmüş bir halkın, görüntüleri bizim gibi seyretmemesi de oldukça normal.
***
“Arap Baharı’ndan ne öğrendik?” sorusunun birinci cevabı, “Arap ve İslâm dünyasını aslında ne kadar az tanıdığımızı ve sloganlar üzerinden okuduğumuzu öğrendik” olmalı. Aynı şekilde Mısır’daki son idamlar da, bize orada yaşayan halkın reflekslerini, önceliklerini, siyasete ve gidişata bakışını bir kez daha hatırlattı, belki de öğretti. Halkın eğitim ve gelir düzeyini “hiçbir şeye kafa yormaya mecali kalmayacak bir seviyede” tutan Mısır devlet aklının, siyaseti yönlendirmede ne kadar mahir olduğunu da bu çerçevede kavramış olduk.
Bu bilgiye, Arap Baharı’nın rüzgârları Mısır’a doğru ilk estiğinde sahip olsaydık, belki de bazı şeyler şimdi bambaşka olurdu. Kim bilir…
Sınırlar arasında
04:006/03/2019, Çarşamba
G: 6/03/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Afganistan’ı 1863-1879 arasında yöneten Emir Şir Ali Han, çok sayıda yeniliğe imza atmış bir isimdi. Devlet yönetiminin modern usullerle yeniden yapılandırılması, ilk kez onun zamanındadır. Ülke tarihinde ilk askerî okul, ilk resmî posta teşkilâtı, ilk matbaa, ilk periyodik gazetenin yayımlanması ve ‘Afgan’ isminin yer aldığı ilk banknotların basımı da yine Şir Ali Han’ın emriyle gerçekleştirilmişti. Ali Han’ın 1879’da İngilizlerin Afganistan’a müdahalesi sonucu devrilmesinin ardından, yerini 1880’de kuzeni Emir Abdurrahman Han aldı. Selefinin modernleşme hamlelerini devam ettiren Emir Abdurrahman, Afganistan’ın bugünkü sınırlarına kavuşmasına da ön ayak olacaktı.
Fenerbahçe'ye 9 milyon dolar
Fenerbahçe'ye 9 milyon dolar
16 Temmuz, Perşembe
1901’e kadar kesintisiz 21 yıl boyunca Afganistan’ın hâkimi olan Abdurrahman Han, diplomasi alanında usta, siyasî manevra kabiliyeti yüksek, kudretli bir hükümdardı. Rusya ve Büyük Britanya imparatorlukları arasında sıkışıp kalmış bir ülkeyi yönetmek ve bunu da dışarıdan askerî müdahaleye müsaade etmeksizin başarmak, zor bir işti. Afganistan’ın Ruslarla olan kuzey sınırı belirlenmiş olduğu için, İngilizlerin hudut hattı henüz kesinleştirilmemiş doğu ve güney doğu yönlerinden hücumunu önlemenin yolu onlarla iyi geçinmekti. Abdurrahman Han da bu siyaseti benimsedi. Buna bağlı olarak, dış işlerinde Londra’nın çizgisinden çıkmamak şartıyla, yıllık bir milyon 850 bin rupi ekonomik desteği elde etmesi uzun sürmedi.
Emir Abdurrahman Han’ın kurmaya çalıştığı bütün dengeye rağmen, Ruslar Afganistan’ı kuzeyden sıkıştırmaya başlayınca, İngilizler, Afganistan’la Britanya Hindistanı -o zaman henüz Pakistan diye bir ülke yoktu elbette- arasındaki sınırı kesinleştirme ihtiyacı duydular. Böylece, Rusların Afganistan’ı aşıp Hindistan içlerine doğru ilerleme riski de azaltılmış olacaktı.
Londra’da kurulan “Kraliyet Komisyonu”, Afganistan-Hindistan sınır hattının müzakeresi için Kabil’e gönderilecek heyetin başkanlığına, Delhi’deki hükümetin dışişleri bakanı Sir Henry Mortimer Durand’ı tayin etti. 1893’ün ekim ayında Afganistan’a giden Durand ve beraberindeki heyet, Afgan hükümetinin temsilcileriyle sıkı bir müzakerenin ardından, iki ülke arasındaki sınırı belirledi. 12 Kasım 1893 günü imzalanan anlaşma, Afganistan ve Britanya Hindistanı arasına 2 bin 640 kilometrelik bir hat çiziyordu. İngilizlerin Afganlara dayattığı sınırın en dikkat çekici yanı, bölgenin en kalabalık etnik grubu olan Peştunların yaşadığı geniş bir coğrafyayı ortasından ikiye bölmesiydi.
Emir Abdurrahman Han’dan sonra yerine geçen oğlu Emir Habibullah, 1905’te İngilizlerle imzaladığı yeni bir anlaşmayla, İngiliz baş müzakerecisine nispetle “Durand Çizgisi” olarak anılan sınır hattını tanıdığını teyit etti. 1919’da Afgan hükümetiyle İngiltere arasında imzalanan ve Afganistan’a bağımsızlığını kazandıran anlaşmada da, önceki bütün karşılıklı taahhütlerin kabul edildiği belirtildi. Bağımsız Afganistan, böylece Durand Çizgisi’ni Britanya Hindistanı ile arasındaki resmî sınır olarak tanımış oluyordu.
1947’de Britanya Hindistanı ikiye bölünüp, ortaya Hindistan ve Pakistan adlı iki bağımsız devlet çıkınca, Afganistan, Durand Çizgisi üzerinden Pakistan’la sınır komşusu haline geldi. Kabil hükümeti için, ortaya çıkan yeni durum, on yıllardır fısıltıyla tekrarlanan bir itirazın sesli bir şekilde dile getirilmesine imkân vermişti: Durand Çizgisi’nin meşruiyeti tartışmaya açıktı, Pakistan’la sınır yeniden belirlenmeliydi. İngiltere ve Pakistan, doğal olarak bu talebi reddetti. Bunun üzerine Afganistan, elindeki diğer kozu masaya sürdü: Madem Durand Çizgisi Peştunların yüzyıllardır yaşadığı bölgeyi ortasından ikiye ayırmıştı, o halde bu bölge birleştirilerek “Peştunistan” adlı özerk bir yönetime kavuşturulmalıydı. İngiltere ve Pakistan’dan bu öneriye de ret cevabı geldi.
“Müslüman bir devlet” olarak 14 Ağustos 1947’de tarih sahnesine çıkan Pakistan, sadece Afganistan’la değil, Hindistan’la da sınır sorunları yaşamaya başlamıştı. Oradaki problemin kaynağı da, sınırı kafasına göre çizen bir başka İngiliz’di: Sir Cyril Radcliffe. (30 Ocak tarihli yazımda, Hindistan-Pakistan sınırının hikâyesini ve Radcliffe’in bölgeyi hiç görmeden çizdiği hattın meydana getirdiği trajediyi anlatmıştım.)
Pakistan’ın Afganistan ve Hindistan’la gerilimli başlayan ilişkisi günümüzde de aynı tempoda devam ediyor. Afganistan Durand Çizgisi’ni tanımamayı sürdürürken, Hindistan da Keşmir üzerindeki kontrolü sebebiyle Müslüman komşusuyla sık sık sürtüşmeye giriyor. En son örneğini geçtiğimiz hafta yaşadığımız Keşmir gerilimi, her an büyük bir savaşa dönüşme potansiyelini de bünyesinde taşıyor.
***
“İslâm coğrafyasına yabancıların çizdiği sunî sınırlar” konulu bir yazı dizisi hazırlasak, -maalesef- malzeme sıkıntısı çekmeyiz. Örnekler oldukça bol. Geçmişte yaşananları sürekli tekrarlamak, bir noktadan sonra, vakıayı kanıksamaya dönüşme tehlikesini de içeriyor ayrıca. Bu nedenle, bu mevzuyu pratik bir soruyla nihayetlendirelim:
Elimize kâğıt-kalem alsak, İslâm dünyasındaki ülkelerin mevcut sınırlarını ezberden çizebilecek durumda mıyız?
Çizilmiş sınırları kâğıt üzerine çizebilme becerisinden bile mahrumsak, o zaman bütün sloganlarımızı unutalım. Oturalım, coğrafyamızı şehir şehir, ülke ülke çalışalım. Ders çalışır gibi. Bu iş, bugünkü birinci dersimiz çünkü.
Ölüye ikram
04:009/03/2019, Cumartesi
G: 9/03/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cezayir devlet televizyonu, Cumhurbaşkanı Huari Bumedyen’in ölümcül bir hastalıkla boğuştuğunu halka ilk kez duyurduğunda, tarihler 18 Kasım 1978’i gösteriyordu. Haberde Cumhurbaşkanı Bumedyen’in haftalık kabine toplantılarına başkanlık edemediği ve hâlen tedavi altında tutulduğu belirtiliyordu. Bu aslında Cezayir’de aylardır herkesin bildiği bir ‘sır’dı. Uzun süredir halkın karşısına çıkmayan Bumedyen’deki rahatsızlık, kendisini ilk olarak ciddi bir kilo kaybıyla göstermişti. Henüz 46 yaşındaki Cumhurbaşkanı haftalar içinde aniden zayıflamış, adeta hayalete dönmüştü. Saçları hızla dökülüyor, en ufak bir çarpmada vücudundaki kemikler kırılmaya başlıyordu.
Ölüye ikram
Ölüye ikram
2 Mart, Cumartesi
Fransız doktorların uzun tetkikleri sonucunda, Bumedyen’in çok nadir görülen bir kan hastalığına -Waldenström Sendromu- yakalandığı ve günlerinin de sayılı olduğu ortaya çıkmıştı. Sovyetler Birliği’nin başkenti Moskova’da beş hafta süren bir tedavi de sonuç vermeyince, Bumedyen 1978’in kasımında Cezayir’e getirildi. Eş zamanlı olarak Batı Almanya’daki bir ABD üssünden davet edilen Amerikalı askerî doktorlar da Fransız meslektaşlarıyla aynı teşhiste birleşiyordu: Huari Bumedyen’in ölümü an meselesiydi.
Cezayir’in ilk cumhurbaşkanı Ahmed Bin Bella’yı 1965’te kansız bir darbeyle devirerek koltuğa oturan Huari Bumedyen, selefinin karizmasına sahip olmamasına rağmen, halkla kurduğu direkt diyalog sayesinde kısa sürede kendisini kabul ettirmişti. Petrolün de yardımıyla ülkede başlatılan endüstrileşme hamleleri ve kurulan hükümetlerde teknokrat ve uzmanlara ağırlık verilmesi, Bumedyen döneminde Cezayir’in büyük bir atılım yapmasını sağladı. İktidarı boyunca başbakan veya cumhurbaşkanı yardımcısı tayin etmeden, hükümeti bizzat yöneten Huari Bumedyen, savunma bakanlığı makamını da uhdesinde tutuyordu. Bu, ona ordu üzerinde doğrudan kontrol imkânı sağlarken, devletin yapılanması hızlı bir şekilde “tek adam rejimi”ne dönüşmüştü. Gücü böylesine tekeline alan birinin aniden ölümle pençeleşmeye başlaması, doğal olarak, kendisinden sonrasının planlanması noktasında perde arkasında ciddi pazarlıkları gündeme getirecekti.
Sekiz yıllık uzun bir savaşın ardından 1962’de Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Cezayir, başlangıçtan beri hep ordunun denetiminde olmuştu. Ordu, ülkenin tek partisi “Ulusal Kurtuluş Cephesi” üzerinden sadece siyaseti değil ekonomiyi, bürokrasiyi, akademiyi ve medyayı da kontrolü altında tutuyordu. 27 Aralık 1978’de ölen Bumedyen’den sonra kimin işbaşına geçeceği konusunda da ordunun üst düzey generallerinin kararı etkili oldu. 1963’ten bu yana kesintisiz olarak dışişleri bakanlığı görevini sürdüren Abdulaziz Buteflika, en güçlü aday gibi görünürken, generaller “daha düşük profilli” bir isimde karar kıldılar: Bumedyen’in ölmeden hemen önce savunma bakanı olarak atadığı Şazlî Bincedîd. Dünyanın da yakından tanıdığı Buteflika, cumhurbaşkanlığı makamı için “fazla liberal” bulunmuştu.
41 yaşındaki Abdulaziz Buteflika, yeni cumhurbaşkanı Şazlî Bincedîd tarafından dışişleri bakanlığı görevden alındı. Hakkında yolsuzluk suçlamasıyla dava açılan Buteflika, bu işin sonunun pek de iyi görünmediğini sezerek, kendi isteğiyle yurtdışına sürgüne gitti. 1987’de ‘aklanarak’ ülkeye dönene kadar Birleşik Arap Emirlikleri, İsviçre ve Fransa’da yaşayan Buteflika, Cumhurbaşkanı Şazlî Bincedîd’in uygulamaya koyduğu kısıtlı reformların doğurduğu rahatsızlıklar arasında Cezayir’e ayak basmıştı. Bumedyen’in ev hapsine aldırdığı Ahmed Bin Bella’yı serbest bırakarak işe başlayan Bincedîd, ülkeye nispî bir rahatlama getirirken ordu yönetimiyle ilişkileri de bıçak sırtındaydı. 1991 genel seçimlerinde Abbâsî Medenî liderliğindeki İslâmî Selamet Cephesi’nin kazandığı zaferden sonra Cezayir ordusunun duruma müdahalesi ve seçimlerin ikinci turunu iptal etmesi, Bincedîd için de yolun sonuydu. Ülkede patlak veren iç savaşın ardından, Bincedîd de görevinden istifa ettirildi. Buteflika, tüm bunlar olurken yeniden Ulusal Kurtuluş Cephesi yönetimine dâhil olmuştu.
Şazlî Bincedîd’in yerine ordunun düşündüğü isim, Ahmed Bin Bella’nın ekibinden Muhammed Budiyaf’tı. 1964’ten bu yana Fas’ta sürgünde yaşayan Budiyaf, kendisine verilen garantilerin ardından Cezayir’e dönerek, 1992’de cumhurbaşkanlığı makamına oturdu. Reform sözüyle dikkatleri çeken Budiyaf, birkaç ay sonra, 29 Haziran’da korumalarından biri tarafından öldürüldü. Suikastı ordunun organize ettiği, bugün adeta kesinleşmiş bir kanaattir.
Ordu yönetimi, bu defa artık kendisine güven duyulan Abdulaziz Buteflika’yı sahneye sürmek istedi. Önceki cumhurbaşkanlarının başına gelenleri yakından izleyen Buteflika, görevi kabul etmeyince, koltuğa 1994 başında Elyemîn Zerval oturtuldu. İç savaşın şiddetlendiği bir evrede görevi kabul eden Zerval, üç yıl sonra “sağlık sorunları nedeniyle” cumhurbaşkanlığından ayrılmak durumunda kaldı. Hem partide hem de orduda gücünü pekiştiren Abdulaziz Buteflika, bu defa kendiliğinden görevi devraldı; 1999’dan günümüze kadar kesintisiz bir şekilde cumhurbaşkanlığını sürdürerek ülke tarihinde bir rekorun da sahibi oldu.
Artık tekerlekli sandalyeye mahkûm yaşayan Abdulaziz Buteflika, şu günlerde, beşinci kez yeniden seçilmemesi için düzenlenen protesto gösterilerine muhatap oluyor. Yurtdışında tedavi altında tutulan Buteflika’nın, Cezayir sokaklarında aleyhine atılan sloganlardan -örneğin: “Ölüye ikram, onu defnetmektir; yeniden seçmek değil!”- haberdar olup olmadığı bile meçhul.
Önemine ve güncelliğine binaen, Cezayir’i konuşmaya çarşamba günü devam edelim.
Ölümle sıtma arasında
04:0013/03/2019, Çarşamba
G: 13/03/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cezayir’in ikinci cumhurbaşkanı Huari Bumedyen 1978’de aniden hayatını kaybettiğinde, ordu yönetimi “kolay kontrol edilebilir” bir aday olarak, Şazlî Bincedîd’i sahneye sürmüştü. Oran bölgesi komutanlığından, önce savunma bakanlığına ardından da cumhurbaşkanlığı koltuğuna terfi ettirilen Bincedîd’in 13 yıllık yönetimi, Cezayir yakın tarihinin en kaotik dönemlerinden birini oluşturur.
Ölümle sıtma arasında
Ölümle sıtma arasında
6 Mart, Çarşamba
9 Şubat 1979’da yemin ederek göreve başlayan Şazlî Bincedîd 1984 ve 1988’de tekrar seçildi. Ordu destekli “Ulusal Kurtuluş Cephesi”nin (FLN) lideri olarak cumhurbaşkanlığını sürdüren Bincedîd, ikinci kez seçilmesinden hemen sonra, ülke çapında protesto gösterilerine muhatap oldu. Petrol fiyatlarının düşmesiyle ekonomi tepe-taklak olmuş, işsiz genç nüfus da zaten pek parlak olmayan durumların daha da kötüleşmesinin faturasını Şazlî Bincedîd ve FLN’ye çıkarmıştı. Asker ve polis önce şehirlerdeki gösterileri zor kullanarak bastırmayı denedi. Birkaç yüz kişinin ölümü de protestocuların sokaklardan çekilmesine yetmeyince, bu defa “kısıtlı reform” yoluyla kitlelerin sakinleştirilmesine karar verildi. Bu çerçevede yeni bir anayasa hazırlandı ve çok partili hayata geçiş için düğmeye basıldı.
Kısa sürede ortaya çıkıveren 30 küsur partiden en güçlüsü, “İslâmcı” bir programa sahip olan İslâmî Selamet Cephesi (FIS) idi. Neyle karşılaşacağını kendisi de bilmeyen Cezayir ordusu, parlamento seçimlerinin 26 Aralık 1991’de düzenlenen ilk turundan FIS zaferle çıkınca, ikinci turun gerçekleşmesine iki gün kala -11 Ocak 1992- seçimleri tamamen iptal ettiğini duyurarak, yönetime fiilen el koydu. Olağanüstü halin ilân edilmesinin ardından FIS yasaklandı, on binlerce mensubu tutuklandı. Cumhurbaşkanı Şazlî Bincedîd de ordunun gazabından kurtulamadı, görevden azledilerek, yerine Muhammed Budiyaf getirildi.
Askerin demokratik sürece bu direkt ve sert müdahalesi, Cezayir’i yaklaşık 10 yıl devam edecek kanlı bir iç savaşa sürükledi. 1992’nin ikinci yarısında başlayan çatışmalar, sadece FIS’e bağlı milislerin değil çok sayıda silahlı eylem grubunun ortaya çıktığı bir kaos ortamı meydana getirdi. Ülkenin çeşitli bölgelerinde silahlı direniş görüldükçe, ordu da bu eylemlere müdahaledeki sertliğin oranını arttırdı. Yaklaşık üç yıl sonra, birbirinden bağımsız (hatta birbirine rakip) 7 büyük silahlı güç odağı, Cezayir’in farklı noktalarında mücadelesini sürdürüyordu. 1994-95 itibariyle bu gruplardan en az yarısının Cezayir istihbaratı tarafından kontrol edildiği ve saldırılarını sürdürmeleri için kendilerine alan açıldığı artık biliniyor. Örneğin bunlardan “İslâm Ordusu Grubu” (GIA), Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaştıktan sonra ülkeye dönen Cezayirlilerden oluşuyordu. Ordu, GIA’yı hem yönlendiriyor hem de karar mekanizmasına tesir ederek eylemlerinin kapsamını genişletmesine yol açıyordu. GIA’nın, tüm silahlı gruplar içinde en radikali, en çok sivillere saldıranı ve en zararlısı oluşu da, bu anlamda sürpriz değildi.
Abdulaziz Buteflika’nın cumhurbaşkanı olarak göreve başladığı 1999 yılına gelindiğinde, Cezayir artık iç savaşta 150 bin dolayında insanını kaybetmiş, yaralı bir ülke görünümündeydi. Çatışmalar boyunca akan kan, diğer gruplarla birlikte FIS’in de gözden ve gündemden düşürülmesine yol açmış, “ülkedeki kaosta İslâmcıların da parmağı olduğu” tezi kitlelerce benimsenmişti. Buteflika, bu karmaşa ortamında “düzeni sağlayan adam” olarak ünlendi. İç savaşın resmen sona ermesiyle birlikte, Cezayir ordusu da “istikrarın garantörü” olarak perde arkasındaki yerini yeniden aldı. Gücüne güç katmış, siyasal sistemi dilediği gibi dizayn etmiş, muhalefet odaklarını da tamamen sindirmiş olarak…
(Cezayir’de tüm bunlar olurken, Türkiye’de de 28 Şubat Süreci’nin yaşandığı akıldan çıkarılmamalıdır. “Masaya yumruğunu vuramamak”la itham edilen dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın o dönem şartlarında “çekimser” bir tavır almasında, Cezayir İslâmcılarının serencamının ciddi etkisi bulunmalıdır.)
İç savaş sırasında toplumu yönlendirme ve “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” noktasında ciddi tecrübe kazanan Cezayir ordusu, 2011’de patlayan “Arap Baharı” fırtınasından da yine tecrübe birikimiyle çıktı. Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarına son veren askeri darbeyi, Tunus’ta Nahda Hareketi’nin iktidarda kalma mücadelesini ve Türkiye’deki siyasal gelişmeleri dikkatle izleyen Cezayirli generaller, Abdulaziz Buteflika için “onurlu ve mantıklı bir çıkış” hazırlama konusunda iyi çalışılmış bir planı uyguladılar: Halkı sokağa inmeye teşvik ettiler. Böylece hem kitleler “demokrasinin tadı”nı aldı, hem de ordu içinde Buteflika’yı destekleyen klikle karşıt olan klik arasındaki kavgada netice için zaman kazanıldı. “Beşinci döneme hayır” protestolarında halkın rejim karşıtı bir çizgiye savrulmaması ve gösterilerin devlet televizyonundan canlı yayınlanması, sokakların askerin kontrolünde olduğunun başlıca göstergeleriydi.
1962’de Fransa’dan bağımsızlığını kazandıktan sonra sürekli generaller ve ordu tarafından yönetilen Cezayir’de, artık toplumsal yapı büyük oranda “istenen kıvam”a gelmiş bulunuyor. “Hardcore” İslâmcıların Cezayir siyaset sahnesinde kendilerine yer bulabilmesi, mevcut toplumsal düzlemde neredeyse imkânsız. Cezayir’e günün birinde “gerçek demokrasi” gelse bile, ordunun topluma ve ülkeye vurduğu mührün izi, uzun yıllar çıkmayacak gibi görünüyor.
Boş koltuk
08:0516/03/2019, Cumartesi
G: 16/03/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ellerindeki sapan taşlarıyla İsrail tanklarına karşı koyan Filistinli gençler, 1987’de patlak veren Birinci İntifada’nın sembolü haline gelmişti. İşgal, baskı ve aşağılamayla geçen on yılların öfke birikimi Filistinlileri sokaklara dökmüş, İsrail’in ummadığı ve beklemediği bir direnişe dönüşmüştü. İntifada, Filistinlilerin sadece öfkesini değil, enerjisini ve birikimini de açığa çıkarmıştı. Tankların karşısına göğüslerini korkusuzca geren Filistinli gençler, denkleme dâhil olmak ve önemsenmek istediklerini en güçlü biçimde haykırıyordu.
Kısa adıyla “Hamas” olarak bildiğimiz el-Hareketu’l-Mukâvemeti’l-İslâmiyye (İslâmî Direniş Hareketi), işte Birinci İntifada’nın bu zorlu şartlarında doğdu. Ahmed Yâsîn isimli, tekerlekli sandalyeye mahkûm bir eğitimci tarafından temelleri atılan ve kuruluşu duyurulan hareket, İsrail işgaline karşı İslâmî bir mücadele vaat ediyordu. Bilâhare silahlı kanadını da -İzzeddîn Kassâm Tugayları- tesis edecek olan Hamas’ın söylemleri, Filistin toplumunda heyecanla ve umutla karşılanmıştı.
Böylece Birinci İntifada, İsrail açısından iki sürprizi birden getirmişti: Filistinlilerin direniş potansiyelinin, zayıflamak şöyle dursun, aksine güçlendiği ve bilendiği görülmüştü. Ve bu direniş, İsrail’in karşısına artık İslâmî iddiaları olan, halk tarafından güçlü bir desteğe sahip, silahlı mücadele ajandasını da elinde tutan organize bir güç olarak dikilmişti. O zamana kadar Filistin tarafının taleplerini ciddiye almayan ve sadece kaba kuvvetle bastırmak yolunu tercih eden İsrail yönetimi, Filistin cephesinin iki ana kampa ayrıldığını görmekte gecikmedi. Yaser Arafat ve ekibinin “tek temsilci” olarak sahnede boy gösteregeldiği Filistin arenasında radikal bir değişim yaşanıyordu. Hamas, hem de ciddi bir toplumsal destekle, İsrail’e karşı direnişte öne çıkıyordu. İsrail, şimdi bir değil iki ayrı Filistin’le mücadele etmek zorunda olduğunu fark etmişti. Bu mücadeleyi kazanmanın tek yolu, o Filistin’lerden biriyle masaya oturmaktı.
Hamas’ın siyasî ve askerî bir alternatif olarak meydanda boy göstermesi, sadece İsrail’i değil, belki ondan daha da fazla, Yaser Arafat ve ekibini endişelendirmişti. Arafat’ın liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) meşruiyeti ve yeterliliği açıkça sorgulanıyor, İsrail işgaline karşı direnişte FKÖ zemin kaybediyordu. Filistin halkına somut bir şeyler sunulamadığı takdirde, Hamas’ın rakibini ezip geçmesi işten bile değildi. Filistinlilerin gündelik hayatında somut iyileştirme ise, ancak İsrail’le anlaşma sağlanmak suretiyle mümkün olabilecekti.
Yakın tarihe “Oslo Görüşmeleri” adıyla geçen müzakere maratonu (1992-93), Birinci İntifada şartlarının İsrail ve Arafat’ı birbirine doğru adeta iteklediği bu mecburiyet ortamında filizlendi. 14 zorlu toplantının ardından, 13 Eylül 1993’te Beyaz Saray’ın bahçesinde imzalanan ve iki yıl sonra imza edilen ilave mutabakatla ayrıntılandırılan anlaşmayla, bugün Ramallah merkezli olarak varlığını sürdüren “Filistin Yönetimi” doğuyordu. Dünya medyasının da körüklemesiyle, Filistin tarafı adeta tamamen özgürlüğüne kavuşmuş gibi bir hisse kapılmıştı. Oysa İsrail’in yaptığı hem işgali derinleştirmek hem de Filistin saflarındaki ayrışmayı bir uçuruma dönüştürmekti.
* * *
Filistinlileri İsrail karşısında temsil etmek ve mücadelenin liderliğini yürütmek iddiasındaki ilk resmî hareket, 1964’te Ahmed Şukayrî liderliğinde kurulan FKÖ olmuştu. 1959’da arkadaşlarıyla Fetih’i kuran Yaser Arafat, o dönemde henüz Arap dünyasının muhatap kabul ettiği bir isim değildi. 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda İsrail’e karşı alınan kapsamlı yenilgi, Arafat ve arkadaşlarının FKÖ yönetimine meydan okumasına yol açtı. 1969’da, Arafat ve ekibi FKÖ’yü çoktan ele geçirmişti. Arafat, 11 Kasım 2004’teki ölümüne kadar FKÖ liderliğini sürdürecekti.
FKÖ yönetimine başkaldırarak kendi hareketini “Filistin’in tek temsilcisi” konumuna yükselten Arafat, 1987’de Hamas’ın kuruluşuyla içeriden bir başkaldırıya ve isyana muhatap oldu. Hamas, FKÖ’nün kuruluşundan neredeyse 20 yıl sonra ortaya çıkmış bir hareket olarak, sabırla değişim bekleyen yeni nesillerin hayal kırıklığını da temsil ediyordu. Bugün Filistin’deki ayrışmanın da sembolüne dönüşen Fetih ve Hamas çizgileri, aynı zamanda toplumsal beklentilerin ve dönüşümlerin izdüşümü olarak da okunabilecek özgeçmişlere sahip.
* * *
Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, geçtiğimiz hafta Filistin başbakanlığına yeni bir ismi atadı: Muhammed Ştayye. Kendisine en yakın figürlerden birini böylece yeni hükümeti kurmakla görevlendiren Abbas’ın bu seçimi, Hamas tarafından “statükonun devamı” olarak tanımlanarak, Ştayye’nin “birlik hükümeti” ajandasını uygulayacak bir isim olmadığının altı çizildi.
Hâlihazırdaki bölünmüşlük, dağılmışlık ve parçalanmışlık ortamında, Filistin başbakanlığı makamı, aslında boş bir koltuktan ibaret. Başbakanın herhangi bir fonksiyonu olmadığı gibi, Filistin cephesinde taraflar arasındaki uçurumun derinliği, o koltuğun kolayca doldurulmasını da imkânsız hale getiriyor.
Buradan, sıklıkla tekrarladığımız yere geliyoruz: Filistin’deki sorunun esas ağır tarafı, Filistinliler içindeki ihtilaflar. İsrail işgali, bu ihtilafların sağladığı rahatlığın keyfini sürüyor.
Nesilleri odaklamak
04:0020/03/2019, Çarşamba
G: 20/03/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bundan yaklaşık 18 yıl önce, Arapça öğrenimi için Şam’da bulunurken, Muhâcirîn semti taraflarında bir mescide devam ediyordum. Akşam ve yatsı namazları arasında bu mescitte ders yapan bir hocanın -Şeyh Muhammed- üslubu ve hadiselere yaklaşım tarzı beni derinden etkilemişti.
Nesilleri odaklamak
Nesilleri odaklamak
13 Mart, Çarşamba
Görünüşte bir cami imamı olan, ama etrafında halkalanan insanların teveccühünden belli olduğu üzere sıradan bir imamlıktan çok daha ötesine geçmeyi başaran Şeyh’in, slogan ve hamasetten uzak, pratik çözümlere yönelik, keyifli ve güncel bir dili vardı. Derslere katılan öğrencileri ve sıradan halktan ilgili gençler kendisine her türlü soruyu yöneltiyor, o da bu sorulara ayrıntılı ve doyurucu cevaplar veriyordu. Bazı mahrem konular, yatsıdan sonra evlerdeki özel muhabbetlere erteleniyor, mevzular derinleşerek gecenin içine doğru akıyordu. “Türkiyeli kardeş” olarak beni de kısa zamanda aralarına almışlar, hatta özel ev sohbetlerine davet edecek kadar da yakın görmüşlerdi.
Bir akşam, Şeyh Muhammed’e, İslâm dünyasının ve Müslümanların temel meselelerine yaklaşımda sorumluluklarımız soruldu. Soruyu soran genç, hocadan, bu sorumlulukları sıraya dizmiş olsa ilk sırada hangisinin geleceğini de belirtmesini istedi. Şeyh Muhammed, her zamanki samimi gülümsemesiyle çocuğun sözlerini dinledi, sonra konuşmaya başladı:
“Temel ve birinci vazifemiz, rabtu’l-ecyâl’dir. Yani, nesillerimizi tarihimizle ve temel meselelerimizle irtibatlandırmak, onları kimliğimize odaklamak. Bunu yapmak için canla başla çalışırsak ve derdimizle dertlenecek nesiller yetiştirebilirsek, birçok problemin çözümü de kolaylaşacaktır. Eğer bunu yapmazsak, hassasiyetler sonraki nesle aktarılamayacak, böyle olunca da organize bir şuur meydana gelmeyecektir. Unutmayınız, düşmanlarımız, kendi nesillerini kendi ölçülerine göre şuurlu yetiştiriyorlar ve kimliklerine odaklıyorlar.”
O akşam, zihnimde adeta yepyeni bir pencere açılmıştı. Sonraki bütün okumalarımı ve çalışmalarımı yönlendiren bir formüle kavuşmuştum orada. “Rabtu’l-ecyâl” idi birinci vazifemiz. Önce kendimizi yetiştirecek ve donatacak, ardından sonraki nesle öğrendiklerimizi aktarmaya çalışacaktık. İslâm dünyasının devasa meseleleriyle baş etmenin ve bir yol haritası oluşturabilmenin başlangıç noktası tam olarak burasıydı.
***
Geçtiğimiz hafta Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiye saldırı düzenleyen teröristin kullandığı şarjörlerde yazan notlar ortaya dökülünce, zihnim ister istemez 18 yıl önceki o akşama gitti. Cuma namazı için toplanan masum Müslümanlara saldırırken, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında tarih boyunca yaşanan mücadelenin önemli dönüm noktalarını, sembol olay ve kişilerini sıralayan akıl -ister bireysel, ister organize bir akıl olsun- İslâm dünyasına bir tür “kimlik hatırlatması” yapıyordu aslında. Rabbimiz’in katında şehadet makamıyla karşılanmalarını niyaz ettiğimiz kardeşlerimizin dünyevî ölçüler içinde üzücü akıbetleri de, geride kalan bizlere aynı şekilde dersti. Karşımızda hedefine odaklanmış bir akıl ve şuur vardı. Şarjörlerde yazan isim ve olaylardan bazılarını biz belki de ilk kez duyuyorduk üstelik.
Birlikte yaşama, demokrasi, çoğulculuk vs. gibi onca süslü lafa rağmen, Müslüman ve Hıristiyan dünya arasındaki bazı fay hatları, kıyamete kadar canlı ve hareketli kalacak. Christchurch faciasından alınacak diğer önemli ders de bu olmalı. Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in katliam kurbanlarının yakınlarına gerçekten samimi sarılışları, ırkçı senatör Fraser Anning’in kafasında yumurta kırarak dünya çapında fenomene dönüşen 17 yaşındaki “Egg Boy” Will Connolly ve daha birçok örneğe rağmen…
Müslümanca ve adaletli bir dünya talebiyle yürüyüşümüzü sürdürürken, bu fay hatlarının farkında olmak, bizi hem ümit israfından hem de vakit kaybından koruyacaktır.
***
İçinde yaşadığımız modern çağda, nesillerimizi bize, kimliğimize ve tarihimize odaklamanın çok çeşitli yöntemleri var. Evvela anne-babalara, hocalara, ağabey ve ablalara ciddi sorumluluklar düşüyor. “Önce kendi kemerimizi daha sonra da çocuklarımızın kemerini takmak” ölçüsüyle önce yetişecek, sonra da yetiştireceğiz.
Teknolojinin imkânlarıyla üretilecek görsel malzemeler, çizgi film ve filmler… Klâsik İslâm şehirlerine düzenlenecek seyahat ve organizasyonlar… Hakkını verecek gençlere ulaştırılacak “seyahat bursları”… İslâm tarihinin önemli figürlerinin, doğdukları veya vefat ettikleri yerde anılması içerikli programlar… Savaşların, anlaşmaların, müzakerelerin gerçekleştiği noktalara yapılacak keşif gezileri… Kaleme alınacak yazılar, kitaplar, seyahatnameler… Tercüme edilecek eserler, ansiklopediler… Ve daha neler neler…
“Rabtu’l-ecyâl”i ana hedefimiz ve programımız haline getireceğiz. Kimliğimizi ve benliğimizi sımsıkı koruyacağız. Böylece haklarımızı ve mevkilerimizi de korumuş olacağız. Teröristlere ve zalimlere inat, bu dünyada Müslümanca var olmanın derinliğini de ahlâklı ve tutarlı hayatlarımızla dosta-düşmana ispatlayacağız. Temel misyonumuz durumundaki “bütün insanlığa şahit olmak” tam da bu değil mi zaten?
Tepenin arkası
04:0023/03/2019, Cumartesi
G: 23/03/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Sadece altı gün sürdüğü için tarihe “Altı Gün Savaşı” olarak geçen çatışmalar, Birleşmiş Milletler’in (BM) aracılık ettiği bir ateşkesle 10 Haziran 1967 akşamı nihayet sona erdiğinde, ortaya çıkan tablo Araplar açısından gerçek bir felâketti: İsrail, komşularının oluşturduğu kalabalık ittifakı yenilgiye uğratmayı başarmış, dört Arap ülkesinin topraklarını işgal ederek, egemenlik sahasını birden bire üç buçuk kat büyütmüştü. Ürdün Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı, Mısır Sina Yarımadası’nı, Suriye de Golan Tepeleri’ni İsrail’e kaptırmıştı. Neticeye insan kaybı açısından bakıldığında da garip bir dengesizlik söz konusuydu: Yalnızca 132 saat içinde ölen 20 bin civarında Arap’a karşılık, İsrail 800 kayıp vermişti.
Tepenin arkası
Tepenin arkası
16 Mart, Cumartesi
Arap milliyetçiliğinin bayraktarlığını yaparak sivrilen ve kitleleri hareketlendiren Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın bütün forsunu söndüren Altı Gün Savaşı, sonuçları itibariyle, bugün bile gündemdeki sıcaklığını korumayı sürdürüyor. İsrail, savaşta işgal ettiği yerlerden sadece Sina’yı geri verdi. Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat’ın canı pahasına imzaladığı -ve nihayet 1981’de suikasta kurban gitmesine yol açan- Camp David Barış Anlaşması gereği iade edilen Sina karşılığında, İsrail, paha biçilmez bir kazanım elde etmişti: Mısır ordusu, bundan sonra artık Filistin davasında aktif bir oyuncu olarak yer almayacaktı. İsrail de böylece hem işgal ettiği topraklardaki Filistinlilere yönelik operasyonlarını korkusuzca gerçekleştirecek hem de 1982’de Beyrut’u kuşatırken arkasından en güçlü Arap ordusunun kendisini sıkıştırmasından endişe etmeyecekti.
Günümüzde Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Golan Tepeleri’ndeki işgalini devam ettiren İsrail, bilhassa Golan’a ayrı bir ehemmiyet veriyor. 1800 kilometrekarelik bir alana yayılan yükselti, özellikle konumu itibariyle (Şam’a 60 kilometre mesafede), İsrail’in elinde son derece önemli bir stratejik koz durumunda. Bütün bölgeyi Golan’dan izleyebilen İsrail için, burası aynı zamanda bereketli bir su kaynağı. İşgal ettikten hemen sonra Golan’a yerleşim inşaatına başlayan İsrail, 1981’de burayı tek taraflı olarak ilhak ettiğini açıkladı. Bu karar uluslararası alanda şimdiye kadar tanınmadı. Belki “tanınmamıştı” demek daha doğru olur. Çünkü ABD Başkanı Donald Trump, perşembe akşamı sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, Amerikan yönetiminin Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini resmen tanıyacağını duyurdu. Daha önce Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul eden ve ülkesinin Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıtan Trump’ın Golan açılımı, ABD-İsrail ilişkilerinde son dönemde yaşanan bahar havasını izleyenler için aslında çok da sürpriz bir durum değil.
***
Golan Tepeleri, Altı Gün Savaşı’nın son saatlerinde İsrail’in eline geçmişti. Yıldırım hızıyla Doğu Kudüs’ü, Batı Şeria’yı ve Sina Yarımadası’nı ele geçiren İsrail ordusu, adeta “belki olur” diyerek Golan’a da yöneldi ve bölge hiçbir direnişle karşılaşılmadan işgal edildi. Suriye ordusu, savaş sırasında en karmaşık dönemlerinden birini yaşıyordu. Üst üste çok sayıda darbe tecrübesi yaşanan ülkede 1963’te Baas darbesi gerçekleşmiş, askerler hiziplere ayrılmıştı. Ordu, kapsamlı bir saldırıyı göğüsleyecek durumda değildi. Bunun sonucunda, Golan Tepeleri tereyağından kıl çekercesine İsrail’in kontrolü altına girdi.
Suriye, 1973’teki Yom Kipur Savaşı’nda Golan Tepeleri’ni İsrail’den geri almayı bir kez denedi. Düzenlenen saldırılar İsrail tarafından savuşturulurken, 1974’te iki ülke arasında ateşkes imzalandı ve Golan işgal altında kalmaya devam etti.
“Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülans sürecinin başlangıcında, İsrail basınında yer alan haberler, Suriye’nin, Golan’daki ateşkes hattını 1974’ten bu yana neredeyse hiç yenilemediğini ve sağlamlaştırmadığını gösteriyordu. Golan, İsrail’le Suriye arasında adeta zımnî bir doğal sınıra dönüşmüş, her iki ülke de “tanıdık düşman” mantığıyla birbirilerinin kontrol bölgelerine saygılı davranmayı öğrenmişti. İran’ın desteklediği Baas yönetiminin bütün hamasî sloganlarına rağmen, Suriye rejimi, Golan’ı geri almak için 1974’ten bu yana kılını bile kıpırdatmamıştı. Golan’daki İsrail varlığı ise, İran için Suriye topraklarına yerleşmesinin gerekçelerinden birine dönüşmüştü.
Golan Tepeleri, 2006’da İsrail’le Suriye arasında Türkiye’nin arabuluculuğunda başlatılan müzakere sürecinin en önemli gündemiydi. Hatırlayanlar olacaktır: İsrail’in, Suriye’nin İran ekseninden çıkarak kendisini resmen tanıması karşılığında Golan’ı teslim etmeye hazırlandığı söylentileri de yayılmıştı o dönem. Ancak İsrail ordusunun aynı yılın yazında Lübnan’a düzenlediği 34 günlük saldırı, barış ihtimalini de tamamen ortadan kaldırdı.
Beşşar Esed yönetiminin, tıpkı Mısır’ın Sina Yarımadası’nı işgalden kurtarışı gibi, Golan’ı geri almak kaydıyla eksen değiştirmeye hazır olduğu, yine o dönemde ciddi biçimde konuşulmuştu. İkinci Lübnan Savaşı’yla diyalog yollarının kapanmasının ardından, “Arap Baharı”yla birlikte can derdine düşen Esed, ekseninden çıkmak şöyle dursun, tamamen İran’ın kanatları altına sığınmak durumunda kaldı.
***
Nereden bakılırsa bakılsın, tepenin arkası, bugün artık tümüyle savaş tamtamlarının duyulduğu iki cepheye dönüşmüş durumda. Yine de, Suriye’de Beşşar Esed’in iktidarını korumaya devam etmesi ve Golan’da oluşturulan de-facto durum, İsrail açısından bölgedeki en iyi seçenek olmayı sürdürüyor. İsrail-İran çekişmesi ise, her üç ülke için de sahadaki varlıklarını muhafazanın en garantili yolu olarak görünüyor.
Barıştan sonra
04:0027/03/2019, Çarşamba
G: 27/03/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD’nin başkenti Washington, 26 Mart 1979’da, dünya basınının çok yakından izlediği bir imza törenine ev sahipliği yapıyordu. Beyaz Saray’ın bahçesine konulan uzun masanın arkasına İsrail, Mısır ve ABD bayrakları yerleştirilmişti.
Barıştan sonra
Barıştan sonra
20 Mart, Çarşamba
Masada oturan üç kişi de sırasıyla Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat, ABD Başkanı Jimmy Carter ve İsrail Başbakanı Menahem Begin’di. Sıcak kucaklaşmalar, gülüşmeler ve fotoğraf makinelerinin sürekli mesaisi arasında imzalanan metinle, Ortadoğu yakın tarihinde yeni bir dönem başlıyordu. Daha önce defalarca savaşmış olan Mısır ve İsrail arasında artık kalıcı bir barış tesis edilmişti.
Resmî adıyla Camp David Anlaşması’na giden yol, ilginçtir, bir savaşla başladı:
Cemal Abdunnâsır’dan sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğu 1970’den itibaren İsrail’le kapsamlı bir barış için nabız yoklayan Enver Sedat, Washington ve Tel Aviv’in kendisini ciddiye almadığını fark etmişti. Amerikalılara ve İsraillilere göre, 1967’deki Altı Gün Savaşı, Mısır ordusunu tamamen yerle bir etmiş, kapasitesini sıfırlamıştı; Mısır ordusundan ve bizatihi Mısır’dan çekinmeye gerek yoktu, kendisini uzun süre toparlayamazdı. Yahudilerin dinî bayramlarından Yom Kipur’a denk geldiği için bu isimle anılan 1973 savaşı, Sedat’a, Mısır ordusunun yok olmadığını, hâlâ saldırı ve taarruz kabiliyetini haiz olduğunu ispatlama fırsatı tanımıştı. Kısa zamanda ateşkes ilân edileceğinden emin olarak, Sina’daki İsrail hattına (Bar Lev Hattı) saldırı emri veren Sedat, neticeden memnundu: Ülkesinin ve ordusunun psikolojisi yeniden düzelmiş, muhataplarına ciddiyetini göstermiş, bundan sonra uygulayacağı stratejiyi de garantiye almıştı.
Savaşa idealist bir biçimde “İsrail’i yok etmek üzere” müdahil olan Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz’in 25 Mart 1975’te Riyad’daki sarayında bir suikasta kurban gitmesi, Enver Sedat’a, İslâm dünyası karşısında rahat ve kaygısız biçimde hareket etme imkânı verdi. ABD ve İsrail’le Fas üzerinden sürdürülen uzun ve ayrıntılı bir müzakere sürecinin sonunda, Sedat, 19 Kasım 1977’de Kudüs’ü ziyaret ederek İsrail’i resmen tanıma noktasında ilk somut adımı attı. Bundan sonrası çok hızlı ilerleyecek, 1978 ağustosunda ABD Başkanı Jimmy Carter’ın aracılık ettiği barış görüşmeleri 17 Eylül’de tarafların tam anlaşmasıyla sonuçlanacak, bunu da 26 Mart 1979’daki imza töreni takip edecekti.
Mısır’ın, işgal ettiği ve yönettiği topraklar üzerinde İsrail’in meşruiyetini resmen kabul ettiği Camp David Barış Anlaşması’nın en pratik sonucu, Arap dünyasının en güçlü ordusunun, bundan böyle İsrail açısından caydırıcı bir düşman olmaktan çıkmasıydı. Bu kazanım karşısında, 1967’de işgal edilen Sina Yarımadası’ndan çekilmek, İsrail açısından oldukça minik bir jestti. Zaten Sina’nın kontrolü ve güvenliği, anlaşmanın birçok maddesine göre, Mısır’la İsrail arasındaki bir dizi koordinasyonla sağlanacağından, Tel Aviv’in kaybı neredeyse yok gibiydi. Anlaşma, Sina’daki Ebû Rudeys ve Ra’s Suder petrol bölgelerinden İsrail’in cömertçe faydalanabilmesine dair bir paraf bile içeriyordu.
Mısır’a ABD’nin ekonomik ve askerî yardımlarını garanti altına alan Camp David Barış Anlaşması Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’nin geleceğine dair herhangi bir uzlaşma ihtiva etmiyordu. İmzaların atılmasından bir yıl sonra, İsrail’in Kudüs’ü “ebedî başkent” ilân etmesinden de anlaşılabileceği gibi, Mısır tarafı daha çok kendi menfaatine ve elde edeceği neticeye odaklanmıştı. Çok iyi bilindiği üzere, Sedat’ın bu kendini kurtarma ve İslâm dünyasının genelini bir yana bırakarak Mısır’ı İsrail’le yan yana getirme hamlesi, hayatına mal olacaktı. Filistinlileri hiçe sayan ve Mısır’ı Filistin davasından soyutlayan Camp David Barış Anlaşması’nın doğurduğu öfke ortamında, Sedat, kendi ordusundaki bir yüzbaşı tarafından 6 Ekim 1981 günü öldürülecekti.
***
Beyaz Saray, önceki gün, yine önemli bir imza törenine ev sahipliği yaptı. Ancak bu defa masada herhangi bir Arap lideri veya temsilcisi yoktu. ABD Başkanı Donald Trump, yanına İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’yu alarak, Golan Tepeleri’ndeki İsrail işgalinin meşruiyetini tanıyan kararnameyi imzaladı. Geçtiğimiz mayıs ayında Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak resmen tanınmasından sonra, ABD yönetimi işgale meşruiyet sağlayan bir adım daha atmış oldu.
Camp David’den bu yana geçen 40 yıllık süreçte, en çarpıcı değişim, bir Arap toprağının ABD tarafından İsrail’e peşkeş çekilişine karşı, Arap dünyasından hiçbir güçlü reaksiyon veya reddin gelmeyişi. Sedat anlaşmayı imzaladıktan sonra öldürülmekle kalmamış, Mısır da kurucusu olduğu Arap Birliği’nden ihraç edilerek, birliğin merkezi Kahire’den Tunus’a taşınmıştı. Sedat’ın hayatına mal olan öfke, günümüzde yerini genel bir kabulleniş ve boş vermişliğe terk etmiş görünüyor. ABD ve İsrail’i böylesine pervasız davranmaya sevk eden şey, tam da bu zaten.
***
İsrail meselesini ve işgali, İsrail ve ABD üzerinden konuşmak, artık büyük ölçüde vakit kaybı. Karşı cephe, oldukça net bir pozisyon takınmış durumda. Hatta ABD Başkanı Donald Trump, seleflerinin aksine, açıkça işgalden yana tavır takınarak tutarlı bile davranıyor. Kendisinden önceki başkanlar işgali dilleriyle kınıyor, elleriyle destekliyordu. Trump, gayet dürüst.
İsrail ve işgal, İslâm dünyasının tutumu, meseleye yaklaşımı, kendi içindeki bölünmüşlüğü ve kavgaları çerçevesinde konuşulmalı. Düğüm burada olduğu gibi, muhtemel bir çözüm de burada çünkü.
Küçük, tozlu bir köyde…
04:0030/03/2019, Cumartesi
G: 30/03/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Suriye ve Kuzey Irak’ın çoğu bölgesinin kontrolünü IŞİD’in elinden almak için beş yıldır sürdürülen mücadele, bu hafta sonu, Suriye’nin doğusundaki küçük, tozlu bir köyde sona erdi”.
Küçük, tozlu bir köyde…
Küçük, tozlu bir köyde…
24 Mart, Pazar
Amerikan gazetelerinden The Washington Times, geçtiğimiz cumartesi günü Suriye’nin Deyr ez-Zûr bölgesindeki Bağuz köyüne ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDF) gerçekleştirdiği saldırıyı haberleştirirken, konuya bu şekilde giriş yapmış. Haber metninin devamında IŞİD’in elindeki son yerleşim biriminin de geri alındığından söz edilerek, operasyonu düzenleyen Amerikalı ve Kürt yetkililerin açıklamalarına yer verilmiş. Uzun paragraflar boyunca kendisine yer bulamayan tek şey, IŞİD bahane edilerek yapılan katliamda can veren yüzlerce sivil erkek, kadın, çocuk ve yaşlı.
The Washington Times’ın “pastoral senfoni” tadında yansıtmaya çalıştığı işin doğrusu şöyleydi aslında:
İçinde PKK’nın Suriye kolu YPG’nin de yer aldığı SDF koalisyonu, Bağuz köyünü haftalar boyunca kuşatmış; ardından Amerikan savaş uçaklarının desteğiyle son hücumu gerçekleştirerek, derme-çatma kamplarda çaresizce bekleşen sivilleri katletmişti. Yerel kaynakların aktardığına göre, bir haftada öldürülen insan sayısı 2 bine yakındı ve bunların kâhir ekseriyetini de siviller oluşturuyordu. Nitekim bölgeden gelen fotoğraflarda üst üste yığılmış cesetler, yakınlarının ölü bedenlerinin yanı başında ağlayan çocuklar, ağır yaralı kadınlar ve yaşlılar, yüzü-gözü kan içinde kalmış insanlar görülüyordu. “IŞİD’in elindeki son kale” alınırken, olan yine sivillere ve bölgeden kaçıp canını kurtaramayan sıradan insanlara olmuştu.
Suriye’nin doğusunda bunlar yaşanırken, Beşşar Esed rejimi ve Rus savaş uçakları da İdlib ve çevresini vurmayı sürdürüyordu. Özellikle Han Şeyhûn ilçesinin hedef seçildiği saldırılarda son haftalarda yüzlerce kişi ölmüş, kamplardaki çadırlar kullanılamaz hale geldiği için bombardımandan canlarını kurtarabilen insanlar zeytin ağaçlarının altında yaşamaya başlamıştı. Anadolu Ajansı’na konuşan bölge sakinlerinden birinin ifadesi şöyleydi: “Saldırılar her gün olmaya başladı. Bir gün 80 top ve roket, ertesi gün 100 saldırı ve her gün böyle devam etti. Arabası olan, ailesini alıp çıktı. Arabası olmayan, bombardıman altında kaldı”.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçtiğimiz eylül ayında, Suriye’de düzenledikleri operasyonların, yeni geliştirilen silahların kapasitesini test etmek konusunda Rus ordusuna büyük imkân sağladığını açıklamıştı. 2015’ten bu yana Suriye’de aktif biçimde savaşa katılan Rusya, yine bizzat Putin’in kendi ifadesine göre, Sarmat balistik füzelerini, Su-57 savaş uçaklarını, S-500 hava savunma sistemlerini ve Armata muharebe tanklarını tamamen Suriye’deki çatışmalar sırasında deneyip geliştirmişti. “İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi” içindeki son saldırılar da, bu “AR-GE” çalışmalarının bir parçası gibi görünüyor.
***
IŞİD’in -veya diğer yaygın kullanımlarıyla DAEŞ veya DEAŞ- tam olarak ne olduğunu, herhalde ancak önümüzdeki on yıllarda ortaya çıkacak bazı arşiv belgeleri, gizli anlaşma metinleri, ifşaatlar ve kaleme alınacak bazı hatıratlar üzerinden öğrenebileceğiz. Ancak, örgütün ortaya koyduğu çerçeve, icraatlarıyla zihinlerde anlamsızlaştırdığı ve dünya genelinde tartışmalı hale getirdiği kavramlar (cihad, hilâfet, had cezaları vb.), etkili olduğu bölgelerde sebep olduğu sonuçlar (Suriye’de muhalefetin geriletilerek Esed rejimi ve PKK / PYD’ye alan açılması; Irak’ta da İran’ın direkt nüfuzunu genişletecek biçimde, Şii yayılmacılığına ön ayak olunması) gibi noktalar düşünüldüğünde, IŞİD’i “kullanışlı bir maymuncuk” olarak tanımlamak en doğrusu.
Örgütün ilk defa ortaya çıktığı 2014’ten günümüze, IŞİD’in ekmeğini hem ABD, hem Rusya, hem İran, hem de Esed rejimi yedi. Muhalif grupların meşru talepleri IŞİD’in uyguladığı vahşet üzerinden bastırılıp mahkûm edilirken ABD, Rusya ve İran, bütün güçleriyle, güvenlik ve istihbarat aparatlarıyla Suriye’ye yerleşti. Bugün gelinen noktada “IŞİD terörü” bahane edilerek Suriye’de oluşturulan nüfuz ve güç haritası, belki de örgütün dizaynı sırasında tam olarak hedeflenen şeydi. Bombardımanlarda ve “terörle mücadele” kampanyalarında ölen on binlerce sivilin maalesef adı bile yok. Katliam istatistiklerine ise, muhtemelen günün birinde, bulunacak toplu mezarlardan çıkacak cesetleri sayarak ulaşacağız.
***
“İslâm dünyası olarak en önemli sorunumuz nedir?” sorusunun cevabı, “adalet duygusunun eksikliği” olabilir. Zalim kim olursa olsun karşısında durmak ve mazlum kim olursa olsun ona el uzatmak hassasiyetini yitirdiğimizde, herhalde başımıza gelebilecek en büyük belayı da davet etmiş oluyoruz. Katliamlar, saldırılar, işgaller vb. adalet duygusunu yitirme felaketi karşısında oldukça küçük, önemsiz ve geçici kalıyor.
Bölgemizin karşı karşıya bulunduğu krizi değerlendirirken, madem elimizden katliamları engellemek gelmiyor, en azından hak ve adalet duygumuzu yitirmemek ve zulmün tanımını kendi durduğumuz yere göre esnetmemek noktasında bir direniş gösterebiliriz. Her ülkenin kendi dış politikasına göre tarif ettiği “terörle mücadele”de hayatını kaybeden sayısız masuma karşı, asgari görevimiz de budur.
Kötülüğün sıradanlığı
04:003/04/2019, Çarşamba
G: 3/04/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Pasaportundaki resmî kayda göre “İtalya’nın Bolzano kentinde doğmuş bir teknisyen” olan Ricardo Klement, çalışmak üzere Arjantin’in başkenti Buenos Aires yakınlarındaki San Fernando kasabasına yerleştiğinde, yıl 1950’ydi. Bir metal fabrikasında iş bulan Clement, iki yıl sonra karısı ve iki çocuğunu da yanına aldı. Kısa süre sonra, Arjantin’in kuzeybatısında yer alan sakin bir şehre, Tucuman’a taşınan Klement ailesi, Ricardo’nun çalıştığı yeni şirketin iflas etmesiyle tekrar San Fernando’ya dönüş yaptı.
Burada Mercedes-Benz’in fabrikasında tekniker olarak çalışmaya başlayan Klement için, hayat artık oldukça sıradandı. İşe gidip geldiği saatler hiç değişmiyor, ailesiyle her hafta yaptığı şeyler bile belli bir rutini takip ediyordu. Dışarıdan bakıldığında kimseyle temas etmedikleri görülen Klement’ler, kasabanın adeta unutulmuş bir köşesinde sessizce yaşamlarını sürdürüyordu.
1957’nin sonbaharında, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nda diplomat olarak çalışan Walter Eytan, Almanya’nın Hessen eyaletinde görevli Savcı Fritz Bauer’den bir telefon aldı. Nazi Almanyası döneminde üst düzey görevlerde bulunan isimler üzerinde çalışan ve hayatta olanları takip eden Bauer, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin imha edilmesi projesinden -“Nihai Çözüm”- sorumlu Nazi subayı Adolf Eichmann’ın izini bulduklarını söylüyordu. Bauer’in verdiği bilgiye göre, Eichmann 1950’de Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin kendisine sağladığı sahte bir pasaportla Arjantin’e geçmiş, ardından ailesini de aynı şekilde yanına almıştı.
Walter Eytan, aldığı haberi hemen dönemin Mossad şefi Isser Harel’e iletti. Önce, hakkında fazla bilgi sahibi olmadığı Adolf Eichmann’ın dosyasını ayrıntılı biçimde okuyan ve beyninden vurulmuşa dönen Harel, ardından Başbakan David Ben Gurion’a başvurarak, Eichmann’ı sağ olarak Arjantin’den İsrail’e getirme konusunda müsaade istedi. Ben Gurion, gerekli izni hızlıca verdi.
O dönemde çok sayıda Nazi kaçağına ev sahipliği yapan ve Yahudilere karşı mesafeli bir siyaset izleyen Arjantin’de, kimlik değiştirdiği kesin olan Adolf Eichmann’ın izini bulmak kolay değildi. Somut sonuç getirmeyen birkaç aylık araştırmadan sonra, beklenmedik bir sürpriz, Mossad ajanlarına gerekli ipucunu sağladı: Eichmann’ın oğullarından Nicholas, Yahudi olduğunu bilmeden, Arjantinli bir kızla arkadaşlık etmeye başlamıştı. Laf arasında babasının gerçek adının Ricardo Klement değil Adolf Eichmann olduğunu söyleyen Nicholas, “Almanya’da iş bitirilebilseydi, Avrupa açısından çok daha iyi olacaktı” bile demişti. Bu bilginin Mossad’ın kulağına gitmesi, elbette çok fazla sürmeyecekti. Nicolas Eichmann’ı takip eden ajanlar, ailenin yaşadığı evi de kısa zaman içinde keşfetti.
Aylar süren ince hesaplar, ayrıntılı planlar ve sayısız tatbikattan sonra, 11 Mayıs 1960 günü, Adolf Eichmann’ın her akşam otobüsten indiği durak yakınlarında konuşlanan Mossad ajanları, hedeflerine ulaşmak için nihayet harekete geçti. Akşam 20.05’te otobüsten inerek evine doğru yürümeye başlayan eski Nazi subayı, ajanlar tarafından, kaldırımın kenarına park etmiş bir otomobile zorla bindirildi. Gözleri ve elleri bağlandıktan sonra, Buenos Aires’in dışındaki bir daireye götürülerek dokuz gün boyunca saklandı. Dünya kamuoyu, birkaç hafta sonra, Adolf Eichmann’ın Arjantin’den İsrail’e kaçırıldığını ve Kudüs’te mahkemeye çıkarılacağını öğrenecekti.
Sekiz ay boyunca yargılanan ve ölüm cezasına çarptırılan Adolf Eichmann, 1 Haziran 1962 günü idam edildi, cesedi yakıldı, külleri de Akdeniz’de İsrail karasularının dışında denize döküldü.
Duruşmaları izleyen Almanya doğumlu ABD’li Yahudi gazeteci Hannah Arendt, Eichmann’ın “Ben kötü bir şey yapmadım. Sadece verilen emirleri uyguladım. Ben, sistemin sıradan bir dişlisiyim. Katliamı engelleme konusunda elimden gelen bir şey yoktu” sözlerinden hareketle, “Kötülüğün Sıradanlığı” isimli kült kitabını kaleme aldı. Kitapta, Avrupa’daki zengin ve nüfuzlu Yahudilerin, kendilerini kurtarmak için, düşük sınıfa mensup ve sahipsiz dindaşlarını Nazilerin kucağına ittiğini de yazan Arendt, bu yorumlarından dolayı İsrail’de büyük tepki gördü. Ne var ki, söylediği şey, gerçeğin apaçık ve sıradan bir ifadesiydi.
Geçtiğimiz 24 Mart günü, Adolf Eichmann’ı Arjantin’de yakalayarak İsrail’e getiren Mossad timinin başkanı Rafi Eitan, 92 yaşında öldü. Arkasından yazılanlara bakılırsa, Eitan’ın başrol oynadığı ve şu anda gizli tutulan böyle yüzlerce operasyon vardı. Bunlardan bazıları da İslâm ülkelerinin sınırları dâhilinde gerçekleştirilmişti üstelik.
İlginç bir tevafuk olarak, Rafi Eitan’ın ölüm haberinin ajanslara düştüğü ve Eichmann operasyonunun da bu vesileyle yeniden hatırlandığı anlarda, bir başka haber daha geldi ekranlara: 2 Ekim 2018’de Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki başkonsolosluk binasında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı öldüren suikast timinin bazı üyeleri, ABD’de özel eğitim almıştı. Parçalar kendiliğinden birleşince, şu soruyu sormamak imkânsız: Acaba, Arap ve İslâm dünyasında hangi ülkeler Mossad’dan “tecrübe ve taktik eğitimi” alıyordur?
“Kötülüğün Sıradanlığı” kitabının yeni bir versiyonunu, artık Arap ve İslâm dünyası için de yazmak gerekiyor belki.
Sanki hiç olmamış gibi
04:006/04/2019, Cumartesi
G: 6/04/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İstanbul’dan uçağa bindiğinizde, yaklaşık bir buçuk saat gibi bir sürede Saraybosna’ya inmiş olursunuz. Havaalanından hızlıca şehir merkezine geçtiğinizde, kendinizi bir kültür, keyif ve tarih cümbüşünün orta yerinde bulursunuz. Buram buram Osmanlı kokan sokaklarda aylak aylak yürümek, enfes güzellikteki börekler ve köftelerden tatmak, Başçarşı Sebili’nin önünde dingin pozlar vermek, Gazi Hüsrev Bey Camii’nin insanın ruhuna işleyen ortamında namaz kılmak, tepelerden birine tırmanarak Balkanların bu harika şehrini tepeden izlemek… Sayısız seçenekle, Saraybosna’nın tadını çıkarmaya da hazırsınızdır artık.
Sanki hiç olmamış gibi
Sanki hiç olmamış gibi
3 Nisan, Çarşamba
Sadece bugüne odaklananlar veya tarihe ilgisi zayıf olanlar için, Saraybosna, “muhteşem bir şehir”den ötesi değildir. Göz bugünü görür, neyi görürse ondan keyif alır, arka plana geçemez, geçmişle geleceği de birbirine bağlayamaz çünkü. Mekân ve zamanla irtibatını daha derin tutmaya gayret edenler ise, bugünün şen-şakrak Saraybosna’sının yüzünde, henüz çok uzak bir geçmişte kalmamış olan bazı ağır yüklerin, acıların ve trajedilerin gölgelerini de seçmeyi başarır. Ve hatta Saraybosna’nın kırılganlığını, dargınlığını, yaralarından sızmaya devam eden incecik kan yollarını görüp, bunlarsız Saraybosna’yı algılamanın ne büyük bir talihsizlik ve nasipsizlik olacağını teslim eder.
Bir şehrin sadece o andaki mutluluk ve huzuruna odaklanmanın, insanı aslında ne çok yanıltabileceğinin canlı bir örneğidir Saraybosna. 1992-96 arasında, 1425 gün boyunca Sırpların kuşatması altında kalan bu nazenin şehir, “modern savaş tarihinde, bir başkentin karşı karşıya kaldığı en uzun kuşatma”yı tecrübe etmişti. Dikkatle bakan bir göz, o bitmez-tükenmez sıkıntılı günlerin bütün hatırasının Saraybosna sokaklarında bugün ve şimdi hâlâ capcanlı şekilde durduğunu dehşet içinde fark edecektir.
***
4 Mayıs 1980 günü, Yugoslavya Devlet Başkanı Josip Broz Tito dünyaya gözlerini kapadığında, bu sadece bir liderin ölümü değildi. Onunla birlikte, Yugoslavya’yı oluşturan farklı milletlerin birlikte yaşama ihtimal ve imkânı da ölüyordu. Yumuşak ve disiplinli bir dikta rejimi kuran Tito, 1943’ten ölümüne kadar Yugoslavya’yı avucunun içinde tutmuştu. Sovyetler Birliği veya komşu Arnavutluk’un aksine, Yugoslavya’da dinî özgürlüklere sınırlı bir alan da açan Tito, öyle veya böyle, birbirinden bambaşka özelliklere ve amaçlara sahip milletleri bir arada ve tek çatı altında tutmayı başarmıştı. Onun ölümü, bir ülkenin kaderinin bazen bir lidere ne kadar fazla bağlı olduğunu da gösterecekti.
İç çatışma, ekonomik bunalım ve gerilim dolu birkaç yılın ardından Slovenya ve Hırvatistan, 1991’de art arda bağımsızlıklarına kavuştular. 1992’nin martında sıra Bosna’nın bağımsızlığına geldiğinde, hepimizin yakından izlediği ve bildiği trajedilerin de sırası gelmiş oldu: Müslüman Boşnakların, Ortodoks Sırpların ve Katolik Hırvatların iç içe yaşadığı Bosna-Hersek, 29 Şubat-1 Mart günlerinde düzenlenen bağımsızlık referandumunun hemen ardından, Sırplarla Hırvatların Müslümanlara yönelik başlattığı korkunç katliamlara sahne oldu. 1995 sonuna kadar devam eden acımasız saldırılarda hayatını kaybeden sivillerin dramı, Srebrenitsa Katliamı türünden ‘meşhur’ olaylar vesilesiyle artık bütün dünyanın malumu.
Bundan tam 27 yıl önce, 5 Nisan 1992 günü başlayan Saraybosna Kuşatması ise, diğerleri kadar konuşulmadığından olsa gerek, sıklıkla gündemimize girmeyi başaramıyor. Oysa, “Avrupa’nın Müslüman yerlileri olmak”tan başka suçları bulunmayan Boşnakların kuşatma sırasında yaşadıkları, nesiller boyunca anlatılacak ve konuşulacak ayrıntılar ihtiva ediyor. 500 bin kişiyi direkt biçimde etkileyen kuşatma elektrik kesintileriyle, su ve gıda sıkıntısıyla, keskin nişancıların sokaklarda başlattığı insan avıyla, açlıktan ölen bebeklerin ve annelerinin feryatlarıyla, kuşatma yetmiyormuş gibi bir de pazar yerlerine ve şehrin meydanlarına düzenlenen roketli saldırılarla, temiz su kıtlığı nedeniyle patlak veren kolera salgınlarıyla ve daha birçok korkunçluğuyla okullarda “ders” olarak okutulsa yeridir.
5 bin 434’ü sivil olmak üzere 13 bin 952 kişinin hayatını kaybettiği kuşatma, yüzyıllardır bir arada yaşayan bir toplumun, şartlar oluştuğunda nasıl ve ne dereceye kadar ayrışabileceğinin de acı bir hatırası niteliğindedir. 29 Şubat 1996’da kuşatma resmen bitmiş olsa da, Bosna toplumunun bağrında açtığı yara, bugün hâlâ kanamaya devam ediyor.
***
Her şey bittikten ve savaşlar geçip gittikten sonra, “hiçbir şey olmamış” gibi hissetmek, bize iyi geliyor, doğru. Başka türlü, tüm bu acılara ve kederlere katlanmak imkânsız olurdu. Unutmak ve sanki o kâbuslar hiç gerçekleşmemiş gibi hayatına devam etmek, insan için bazen tek çıkar yol.
Ama insanoğluna verilen unutma nimetinin, geçmişten ibret alma, dersler çıkarma ve böylece yeni ve daha büyük hatalar yapmama yolunda bize engel de olmaması gerekiyor. Aliya İzetbegoviç’in dediği gibi: “Ne yaparsanız yapın. Her şeyi unutun, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır!”
Sürpriz ziyaretçiler
04:0010/04/2019, Çarşamba
G: 10/04/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hafta sonu, hamd olsun, yolum bir kez daha Kudüs’e düştü. Perşembeden pazara, bir yandan seyahatlerine eşlik ettiğim misafirlere dilim döndüğünce şehri anlatırken, diğer yandan mümkün olduğu kadar boş vakit oluşturup kendimle ve Kudüs’le baş başa kaldım. Her gidişimde başka bir şey keşfettiğim bu büyülü şehir, bu defa da bana aynı duyguyu hissettirdi:
Sürpriz ziyaretçiler
Sürpriz ziyaretçiler
6 Nisan, Cumartesi
Ömrümün sonuna kadar sürekli Kudüs’e gitsem, Kudüs’te kaldığım süre zarfında da sürekli sokaklarını arşınlasam, Kudüs beni bir şekilde yine şaşırtmayı başaracak. Bilinmezlikleri, sürprizleri, bağrında sakladıkları o derece fazla, o derece çeşitli. Hatta şunu bile söyleyebilirim: Kudüs’ün çok iyi bildiğimi düşündüğüm köşeleri bile, her defasında başka bir sırrını fısıldıyor bana. Bu nedenle, “Kudüs’ü bildim, tanıdım” demek asla mümkün olmayacak, ölene kadar…
Az bir uykuyla, gece-gündüz köşe-bucak kolaçan ettiğim Kudüs’ü, bu defa oldukça sakin ve sessiz buldum. Tel Aviv David Ben Gurion Havaalanı’ndaki bıktırıcı ve bol beklemeli kontroller bile gevşemiş, tavsamış gibiydi. Şehrin kapılarında nöbet tutan işgalci İsrail askerleri, kendi hallerindeydi. İki-üç gün sonra genel seçimlerin düzenleneceği bir ülkede de değil gibiydik. Kudüs’ün bol gerilimli ve telaşlı nice zamanlarına şahit olduğum için, bu seferki sükûnet hali beni epey şaşırttı doğrusu. Benden çok, Kudüs’e ilk defa gelenler şaşırdı elbette. Dışarıdan bakınca, Kudüs’ü sürekli havada kurşunların vızıldadığı, duvarlarında her an Filistinlilerin şehit düştüğü, güvenliğin olmadığı bir savaş hattı biçiminde tasavvur edenlerin, böyle hissetmesi de zaten normaldi.
Kudüs’te beni şaşırtan bir diğer husus, Asya’dan ve bilhassa da Çin’den gelen Müslümanların yoğunluğuydu. Geçmiş seyahatlerimde Endonezya ve Malezya’dan Müslüman grupları bazen görürdüm, ancak Çin’den yaşanan insan akını ve bu sebeple otellerde görülen doluluk, “Bu ne şimdi?” dedirtecek seviyedeydi. İsrail-Çin ilişkilerindeki derinleşmeyi ve hızlı ilerlemeyi aklımıza getirdiğimizde, aslında sorunun cevabı da kendiliğinden karşımıza çıkıyordu: İki ülke arasında, “turizm anlaşması” yapıldığı, bu bağlamda özellikle Çin sınırları içindeki Müslümanların yoğun biçimde Kudüs’e yönlendirildiği anlaşılıyordu.
Arapçaya aşina olmayan, başlarındaki rehberin sözünden ve izinden ayrılmayan, Mescid-i Aksâ içinde bile kırmızı Çin bayrağı ve flamalarıyla dolaşan bu gruplar, Filistinli Müslümanlarla neredeyse hiç temas etmeden ve diyaloga girmeden, Kudüs’ten geçip gidiyordu. Kudüs’ü yalnızca “Peygamberimizin Mirac’a çıktığı yer” olarak algılayan ve ötesine kafa yormayan bir Müslüman tipi, herhalde İsrail’in arayıp da bulamadığı bir şeydi.
(Aynı şeye, yani Kudüs ziyaretlerini “manevî haz” mesabesine ve “sevap-metre”ye indirgeyen, daha fazlasıyla ilgilenmeyen ziyaretçi türüne, Türkiye’den giden bazı dinî gruplarda da sıklıkla rastlıyorum. “Neden Kudüs’e gitmeliyiz?” sorusunun günümüzdeki cevaplarına biraz daha odaklansak, herhalde yerinde olacak. Kudüs’e yalnızca “manevî haz nesnesi” muamelesini layık görmek, İsrail işgali olanca ağırlığıyla coğrafyaya çökmüşken, herhalde bu muazzam şehre yapılacak bir başka kötülüktür.)
Zeytin Dağı’nda ziyaret ettiğimiz bir kilisenin bahçesinde, Asyalıları gezdiren Asyalı bir grup rehberinin, eşlik ettiği insanlar heyecanla fotoğraf çekerken, İsrailli biriyle İbranice konuştuğuna da şahit oldum. Kudüs’ü Batılılara anlatan tur rehberlerinin Yahudilerden seçildiğini sıkça görüyordum, ama bu defa, “iyi yetiştirilmiş” yerli bir rehber görmek, bir başka şaşkınlığım oldu. Kudüs ziyaretlerinde İsrail’in bazı rehberlere neden ısrarla sıkıntı çıkardığını, havaalanlarında saatlerce bekletip yıldırma politikası güttüğünü, hatta bazılarını sınır dışı edip yıllarca ülkeye giriş yasağı koyduğunu daha iyi anlamak mümkündü, bu örneğe bakarak. “Makbul ziyaretçi tipi”nin yanında “makbul rehber tipi” de vardı çünkü.
Kudüs sokaklarında ve Mescid-i Aksâ’da Çinli Müslümanları izlerken, birden, çarpıcı bir kıyas zihnimi adeta yıldırım gibi aydınlattı:
İsrail’in kendi yönetimi ve kontrolü altındaki Müslümanlara yönelik politikasıyla, Çin’in kendi yönetimi ve kontrolü altındaki Müslümanlara yönelik politikası adeta ikiz gibiydi. İsrail sınırları içindeki Müslümanlarla işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs (ve elbette ablukada tutulan Gazze) Müslümanları bambaşka şartlara sahipti. İsrail bir taraftakilere —sınırsız derecede olmasa da— özgürlük ve vatandaşlık haklarını sunarken, diğer tarafa olanca gücü ve ağırlığıyla yükleniyordu. Aynı şekilde Çin de, kendi toprakları içinde yaşayan Müslüman azınlığa nispî bir özgürlük ve refah sunarken, Doğu Türkistan’daki Müslümanları “eğitim kampları” türünden asimilasyon politikalarıyla ve kaba kuvvetle “adam” etmeye çalışıyordu. İki devletin de dünyaya verdiği mesaj aynıydı aslında: “Bizim derdimiz Müslümanlarla veya İslâm’la değil. Bakın, şu taraftakiler gayet özgür ve rahat. Diğer tarafa yönelik politikamız ise, onların terörist eylemlerinden dolayı. İkisini birbirine karıştırmayın.”
Dedim ya, her ziyaretimde Kudüs bana bambaşka şeyler anlatıyor, öğretiyor. Bu defa da, payıma düşen onlarca şeyden biri, belki de birincisi, Çinli Müslümanların Kudüs ziyaretinin bana hatırlattıkları oldu. Kendim, kendimiz ve İslâm dünyası adına dersler çıkararak…
Kurtuba’dan Cordoba’ya
04:0013/04/2019, Cumartesi
G: 13/04/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Perşembe günü, akşam karanlığı şehrin üzerine yavaş yavaş çökerken, Kurtuba Camii’nin önündeki köprüden karşıya doğru yürüyorum. Köprünün bittiği yerde küçük bir kale parçası var. İspanyolcadaki ismi, “Calahorra”. Dikkatle bakanların, kökenine kulak kabartacağı bir isim bu. Evet, İspanyolcadaki binlerce benzeri gibi, bu da Arapça’dan türetilmiş bir kelime. Aslı ise, “El Kal’atu’l-Hurra”. “Özgür Kale” manasına gelen kelime, bugün artık “Calahorra” olarak telaffuz ediliyor. Tıpkı Endülüs Emevîleri’nin görkemli başkenti Kurtuba’nın Cordoba’ya dönüşmesi gibi. Veya, adımladığım köprünün üzerine kurulduğu nehrin adının, “Vâdî el Kebîr”ken “Guadalquivir” olması gibi. Kelimelerin zaman içindeki dönüşüm ve değişimlerini, Endülüs’teki Müslüman varlığının yok oluş sürecine benzeterek, nihayet karşı kıyıya varıyorum.
Kurtuba’dan Cordoba’ya
Kurtuba’dan Cordoba’ya
6 Nisan, Cumartesi
Köprünün öte yanına yürüyüş gayem, Kurtuba Ulu Camii’nin ihtişamını biraz uzaktan ve ufku kızıla boyayan güneşin loş ışıkları altında izlemek. Ama bu, gönlümden geçtiği biçimiyle mümkün olmuyor ne yazık ki. Çünkü, caminin manzarası hem ortasına 1500’lerin ilk yarısında inşa edilen uyumsuz ve çirkin katedral binasıyla bozulmuş, hem de yanına-yöresine sonradan eklenen yapılarla neredeyse görünmez olmuş. Cordoba Piskoposu Manrique’in ısrarlarına dayanamayarak katedralin inşasına müsaade eden İspanya Kralı Beşinci Charles’a atfedilen, “Sıradan bir şey yapmak için, benzersiz bir şeyi yok etmişsiniz!” sözüne hak vermemek imkânsız.
Güneş artık kaybolmaya başlarken, camiyi izliyorum, izliyorum... 756’dan itibaren Kurtuba’nın “cuma camii” olması için tesis edilen, ardından 900’lü yıllarda bile hâlâ genişletilmeye devam eden bu mabed, döneminde dünyanın en büyük camisi konumundaydı. Seyyahlar, yazarlar, âlimler, talebeler ve daha birçok kimseler açısından, Kurtuba Ulu Camii’ne yolunu düşürmek sadece bir keyif değil, aynı zamanda bir mecburiyetti de. İslâm’ın ufkunu kavramak ve derinliğine vâkıf olmak isteyenler için, buraya uğramak bir vazife durumundaydı.
Camiye bakarken, Endülüs Emevîleri’nin Şam’da tevârüs ettikleri Bizans mimarisiyle Endülüs’ün 711’den önceki sahipleri Vizigotlar’dan aldıklarını ustaca birleştirdikleri Kurtuba’nın görkemini hatırlamamak elbette olmazdı:
Halife Üçüncü Abdurrahman’ın 50 yıllık uzun saltanatı döneminde (912-961) altın çağını yaşayan Kurtuba, 500 bini aşan merkez nüfusuyla, Avrupa’nın en kalabalık ve büyük şehriydi. Kurtuba’da üretilen ipek, kumaş, mücevherat, altın ve deri hem Avrupa’nın hem de Asya’nın pazarlarında kapışılıyordu. Başkentin ve çevresinin ulaştığı yüksek refah seviyesi, bütün dünyayı büyülüyordu. Cadde ve sokakları muntazam taş döşeli olan Kurtuba, Avrupa’da kamusal aydınlatmanın ilk kullanıldığı şehirdi. Geceleyin onlarca kilometre yol giden bir yolcu, tamamen aydınlıkta seyahat edebilir, herhangi bir karanlık görmediği gibi, güvenlik problemi de yaşamazdı. Ayrıca yol boyunca binalar kesintisiz devam eder, bilhassa yabancılara Kurtuba’da erişilen mimari zirvenin seçkin örnekleri bu sayede sunulurdu.
Kurtuba, Halife Üçüncü Abdurrahman’ın oğlu İkinci Hakem döneminde (961-976), Avrupa’nın kültür başkentine dönüştü. Babasının bilim, sanat ve kültüre yaptığı yatırımları sürdüren Hakem tahttayken Kurtuba’da 70 halk kütüphanesinin bulunduğu tespit edilmiştir. Kurtuba Camii’nin içine kurulan ve dileyen herkesin erişimine açık tutulan dev kütüphane, kapsamı kısa sürede genişleyince müstakil bir binaya taşınmış, daha sonra da aynı sebeple beş kez daha taşınmak durumunda kalmıştı. Kendisi de bizzatihi ciddi bir tarihçi olan İkinci Hakem’in şahsî kütüphanesindeki cilt sayısı 400 bini geçmekteydi. Aynı dönemde, Avrupa’nın en saygın kütüphanelerindeki kitap sayısı ise en fazla 600 civarındaydı.
Arapça’yı oldukça fasih bir lehçeyle konuşan Kurtuba halkı, dillerini Hıristiyanlar’ın da öğrenmesine ön ayak olmuştu. O dönemde Arapça o kadar yaygın ve baskın konumdaydı ki, Avrupa’nın birçok bölgesinden Arapça öğrenmek için Kurtuba’ya gelmek oldukça sıradan bir işti. Hıristiyan din adamları, gençlerinin Arap özentisinden kurtulamadığından, kendi dinî ve kültürel metinleriyle ilgilenmek yerine Arap şiiri ezberlemekle uğraştıklarından şikâyet ediyordu. Avrupalı gençler, Araplar gibi giyinmek, günlük hayatta sarık ve cübbe kullanmak, Arap geleneklerini taklit etmek gibi konularda açık bir özenti saplantısı içindeydi. Avrupalılar’ın Endülüslü âlimlerde görüp benimsediği sarık-cübbe, zamanla Avrupa akademi ve hukuk çevrelerinde de kullanılmaya başlamıştı. Hatta bugün akademisyenlerimizin ve hukukçularımızın giydiği cübbelerin kaynağı da, tam olarak burasıydı.
Vâdî el Kebîr ırmağının sakin sularına yansıyan Ulu Camii manzarası karşısında bütün bunları zihnimden geçirirken, birden bire yıldırım gibi bir soru gelip aklıma çakıldı: Yüzyıllar boyunca İslâm’ın ve Müslümanlar’ın hâkimiyetinde kalan Kurtuba’dan, 711’den 1236’ya kadar herhalde birkaç milyon insan geçmiş olmalıydı; peki, bunların mezarları nerdeydi? Cevap can acıtıcı: Katolik Hıristiyan krallıklar, Kurtuba’nın sakinlerini sürmüşler, eserlerini büyük oranda yok etmişler, ölülerinin izlerini de ortadan kaldırmışlardı. Onca parlak bir medeniyetten geriye, kıyımdan ve yıkımdan kurtulabilmiş birkaç abidenin kalmış olması, akleden insanlar için gerçek bir ibretti.
Geldiğim yolu geri yürürken, adına “tarih” denen terazinin kefelerinin inip kalkışını yeniden düşünmeden edemedim. Müslümanlar’ın Endülüs serüveninden alınacak sayısız başka dersler eşliğinde
Değişen hedef
04:0017/04/2019, Çarşamba
G: 17/04/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kudüs’le Yafa arasındaki Ramle kasabasında yaşayan İbrahim el Vezîr, kendi halinde sıradan bir bakkaldı. Bütün ailesi ve akrabaları gibi, kimsenin hatırlamadığı kadar uzun bir zamandan beri Ramle’liydiler. Dedeleri, hatta dedelerinin dedeleri burada doğmuş, burada yaşamış ve ölmüşlerdi. Çok sevdiği eşi Fevziyye ve yedi çocuğuyla birlikte, İbrahim el Vezîr de ömrünü Ramle’de tamamlayacağını düşünüyordu. Ancak, en küçük oğulları Halîl’in doğumundan hemen sonra, 1930’ların sonuna doğru, bunun böyle olmayacağı anlaşılmaya başladı. Dünyanın dört bir tarafından Filistin topraklarına üşüşen işgalci Siyonist Yahudiler, Arapların bulunduğu köy ve kasabaları yavaş yavaş ele geçiriyordu. Konumu itibariyle kritik bir yerde duran Ramle’nin de bu istiladan kendisini koruyamayacağı belliydi. Yine de, Ramle, İsrail’in kuruluşunun ilân edildiği 1948 yılına kadar “Arap ve Müslüman kasabası” hüviyetini muhafaza etmeyi başardı.
Değişen hedef
Değişen hedef
10 Nisan, Çarşamba
İsrail’in kuruluşuyla birlikte, binlerce Ramleli gibi Vezîr ailesine de göç yolu görünmüştü. Taşıyabilecekleri basit eşyaları sırtlarına yüklenerek, yolun çoğunu yalın ayak yürüyüp Gazze’ye geçtiler. 13 yaşındaki Halîl ve kardeşleri için, yeni ve zor bir hayat başlıyordu artık. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, sıkıntılı ve bol imtihanlı bir hayat…
Üniversite çağına gelince, okumak için Mısır’a geçen Halîl el Vezîr, İskenderiye Üniversitesi’ne kaydolduğunda, aktif politik mücadelenin içine çoktan girmişti. Filistin topraklarının işgali onu ve kuşağını İsrail’e karşı direniş için birer gönüllü savaşçı haline getirirken, bu direnişin ne şekilde yürütüleceği konusunda ortada henüz net bir yol haritası yoktu. Halîl el Vezîr’in zihni, kendisinden altı yaş büyük, Abdurrahman Arafat el Kudva isimli bir başka Filistinli aktivistle tanışınca netleşti. Tarihe “Yaser Arafat” adıyla geçecek olan Abdurrahman ve yakın arkadaşı Halîl, Filistin’in kurtuluşu için bir organizasyon oluşturma konusunda kafa kafaya verdiler. Böylece, 1959’da Fetih Hareketi doğdu. 1965’te Cemal Abdunnâsır’ın ön ayak olmasıyla kurulacak olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), kısa zaman içinde Fetih kadrosunun kontrolü altına girecekti.
Fetih’in kuruluşunun ardından, İsrail’le Filistinli gruplar arasında, kelimenin tam anlamıyla kanlı bir köşe kapmaca başladı. Filistinlilerin düzenlediği çok sayıda baskın ve saldırıya, İsrail daha büyükleriyle karşılık veriyor, böylece tarafların kayıpları da gittikçe artıyordu. Dünyaya gelen ilk oğluna nispetle Ebû Cihâd künyesini alan Halîl el Vezîr, İsrail’e ve İsraillilere karşı yürütülen operasyonların beyni ve planlayıcısıydı. Dolayısıyla, İsrail’in hedefine girmekte de gecikmedi.
Kahire, Şam, Beyrut ve Amman arasında mekik dokuyarak ve ustaca kamufle olarak yaşayan Ebû Cihâd, 1986’da Ürdün’den sınır dışı edilmesinden sonra, ailesini de yanına alarak -diğer FKÖ liderleri gibi- Tunus’a yerleşti. Tunus, Ebû Cihâd’ın 53 yıllık kısa ve hareketli ömrünün sona ereceği ülke olacaktı:
15 Nisan 1988 günü, İsrail ordusuna mensup bir grup komando, botlarla Tunus’un başkenti Tûnis yakınlarında gizlice sahile çıktı. 26 kişilik tim, dört gruba ayrılmıştı. Ebû Cihâd’ın yaşadığı korunaklı villayı basacak olan öncü birliğe, Mossad’ın önemli isimlerinden Nahum Lev liderlik yapıyordu. Diğer gruplar, destek ve gerekirse saldırıya yardım için onların arkasından geliyordu.
Ertesi gün, 16 Nisan’da, kadın kılığına girmiş bir askerin kendisine eşlik ettiği, turist görünümlü Lev, elinde çikolata süsü verilmiş bir kutu taşıyarak Ebû Cihâd’ın yaşadığı villanın önüne geldi. Kutunun içinde elbette, ucuna susturucu takılmış bir tabanca bulunuyordu. Dış kapıyı bekleyen Arap korumayı aracında uyurken bulup öldüren Lev ve adamları, daha sonra kolayca villanın kapısından içeri süzüldüler. Alt katta yine uykuda yakaladıkları bahçıvanı ve diğer korumayı da etkisiz hale getirdikten sonra, üst kata çıktılar. Merdiven başında elinde silahla karşılaştıkları Ebû Cihâd, silahını ateşlemeye fırsat bulamadan, Mossad ajanlarının kurşunlarına hedef oldu.
2000 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybeden Nahum Lev, ölümünden hemen önce, İsrail’in etkili gazetelerinden Yediot Aharonot’un muhabiri Ronen Bergman’a konuşarak suikastın bütün detaylarını aktarmıştı. Kazadan 12 yıl sonra 2012’de, İsrail istihbaratı, röportajın yayımlanmasına nihayet onay verince, Ebû Cihâd’ın Tunus’taki evinde nasıl öldürüldüğünü bütün dünya da öğrenmiş oldu.
Fetih ve FKÖ, artık İsraillileri fiziksel anlamda hedef almaktan kaçınan bir çizgiye gelmiş bulunuyor. İsrail de, artık Fetih ve FKÖ’nün lider takımını suikastlar yoluyla ortadan kaldırmaktan vazgeçti. İki taraf da, üçüncü bir “ortak düşman”a karşı, birbirlerine yaklaştılar ve ihtiyaç duymaya başladılar çünkü: Hamas, genel anlamda da İslâmcı hareketler. 1990’ların başından beri, Filistin davasını bu parantez çerçevesinde düşünmek ve özetlemek mümkün.
Suikasta kurban gitmesinin 31’inci yıldönümünde Ebû Cihâd’ı bir kez daha hatırlarken, onun şahsında, Filistin davasının acıklı serencamını, iç çekişmelerini ve rakip fraksiyonların çatışmalarının İsrail tarafından nasıl ustalıkla kullanıldığını da hatırlamamak imkânsız.
Acıklı bir serüven
04:0020/04/2019, Cumartesi
G: 20/04/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bulunan Yemâme Sarayı, geçtiğimiz salı günü resmî bir törene ev sahipliği yaptı. Kral Selman bin Abdulaziz’in huzuruna çıkan 44 yaşındaki bir kadın, titrek sesle, elindeki metni okudu: “Dinime, kralıma ve vatanıma sadık kalacağıma… Devletin hiçbir sırrını ifşa etmeyeceğime… Krallığın menfaatlerini hem içeride hem de dışarıda koruyacağıma… Görevimi samimiyetle, ihlasla ve sadakatle yerine getireceğime ant içerim!” Bu sahneyi çok sayıda televizyon canlı yayınladı, dünyanın önemli haber ajansları da “son dakika” olarak duyurdular. Suudi Arabistan tarihindeki ilk kadın büyükelçinin göreve başlama merasimiydi bu. Prenses Rîmâ binti Bender, ülkesinin Washington Büyükelçisi olarak yemin ediyordu.
Acıklı bir serüven
Acıklı bir serüven
13 Nisan, Cumartesi
Geçtiğimiz şubat ayında, Veliaht Prens Muhammed bin Selman tarafından ataması yapılan Prenses Rîmâ, hem baba hem de anne tarafından, kraliyet ailesinin genç neslinin direkt bir üyesi. Babası Prens Bender bin Sultan (Bush ailesine yakınlığı nedeniyle “Bender bin Bush” adıyla meşhurdu), 1983-2005 arasında Suudi Arabistan’ın Washington büyükelçisi olarak görev yapmış bir isim. Babasının babası ise, 2011’deki ölümüne kadar “savunma bakanı” ve “veliaht prens” unvanlarını aynı anda taşıyan Prens Sultan bin Abdulaziz. Prenses’in annesi Hayfâ el Faysal da, isminin sonundaki takıdan da anlaşılacağı üzere, 1964-1975 arasında Suudi Arabistan tahtında oturan Kral Faysal bin Abdulaziz’in kızı.
Dedesi Kral Faysal’ın 25 Mart 1975’te suikasta kurban gittiği Kırmızı Saray’ın yakınlarındaki Yemâme Sarayı’nda yemin ederek göreve başlayan Rîmâ binti Bender’in bu parlak soy ağacı, bir yönüyle Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin serencâmı olarak da okunabilir. ABD ve Batılı ülkelere başlattığı petrol ambargosunun ardından, Riyad’daki sarayında kendi adını taşıyan yeğeni Faysal bin Musâid tarafından yakın mesafeden vurularak öldürülen Kral Faysal’dan sonra, çocuklarının ve torunlarının sürüklendiği acıklı bir serüven olarak ya da.
Körfez’in zengin Arap monarşilerinin, petrolü uluslararası ilişkilerde bir silah olarak kullanmayı akıllarından bile geçirmemeleri hedefiyle kurgulanan ve gerçekleştirilen Kral Faysal suikastı, Arap dünyasında günümüzde de bütün ağırlığıyla etkinliği devam eden “Amerikancı” damarın kökleşmesinin en büyük nedenlerinden biri. Suikastın direkt bir etkisi ise, Kral Faysal’ın bizzat aile bireyleri üzerinde gözlemlenebilir. “İslâmcı” bir babanın çocukları olan prens ve prenseslerin kâhir ekseriyeti, -muhtemelen babalarının trajik akıbetinin doğurduğu travmayla birlikte- ABD çizgisinden çıkamaz hale geldiler. Bunlar arasında bilhassa, 1975’te babasının ölümüyle birlikte oturduğu dışişleri bakanlığı koltuğunda, 2015’teki ölümüne dek tam 40 yıl kalan Prens Suûd el Faysal ve 1977-2001 arasında Suudi istihbarat teşkilâtının şefi olarak uluslararası arenanın en etkin isimlerinden birine dönüşen Prens Turkî el Faysal, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin günümüzdeki halini almasında başrol oynamış isimler olarak zikredilebilir. Her ikisi de babalarının ölümünden sonra göreve getirilen ve yakın dönem İslâm dünyası tarihi açısından çok kritik dönemlere tanıklık eden bu prenslerin yürüyüşü, Ortadoğu’yu yakından izleyenlere “Nerden nereye!” dedirtecek cinsten.
Şimdi, Rîmâ binti Bender’in şahsında, Kral Faysal’ın neslinden üçüncü kuşak, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini daha da derinleştirmek için yeniden sahneye çıkmış bulunuyor. Prenses’in büyükelçi olarak atanması, zamanlama açısından da dikkat çekici. Riyad’ın göstere göstere Tel Aviv’le kol kola girdiği ve hiç çekinmeden Kudüs’ü bile tartışma konusu haline getirebildiği şu günlerde, Kudüs’ün işgaline tepki için petrolün vanasını kapatan ve bu yüzden öldürülen bir Kral’ın torununa emanet edilen kritik makam, Suudilerin son aylarda dünyaya sürekli ilân ettiği “değişim”in niteliği konusunda epey mesaj barındırıyor. Daha da talihsiz olan ise, Prenses Rîmâ’nın, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim 2018’de İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu binasında vahşice öldürülmesinden sonra oluşan dalgalanmayla atanmış olması. Rîmâ binti Bender’den önceki Washington Büyükelçisi, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın öz kardeşi Prens Hâlid bin Selman’dı malum. Cemal Kaşıkçı suikastında parmağı bulunduğu bilâhare anlaşılan Prens Hâlid, dünya çapında ortaya çıkan tepkilerin ardından Riyad’a çağrılmış, bir daha da vazifesine dönmemişti. Onun boşalttığı makama, Prenses Rîmâ oturtuldu. Suudilerin henüz ikna edici bir açıklama getirmediği ve getirmeye de tenezzül etmediği suikastın kanı, Prenses’in Washington’daki koltuğunun kenarlarında hâlâ görülebiliyor.
Bir aktörün (devlet başkanının, komutanın veya siyasî liderin) öldürülmesi, tarihte çoğu defa önemli değişimlere yol açmıştır. Ancak söz konusu değişimlerin belki de en hızlısı, kesini ve keskini, Kral Faysal suikastı üzerinden Suudi Arabistan’da (ve Körfez’in tamamında) yaşandı, yaşanıyor. Yakın tarihi bu suikast üzerinden okuduğumuzda, olan veya olmayan birçok şeyin nedenini de net bir şekilde anlamak mümkün aslında. Buna, Prenses Rîmâ’nın “Devletin hiçbir sırrını ifşa etmeyeceğime…” diyerek kefil olduğu sırlar da elbette dâhil.
Cengiz’in izleri
04:0024/04/2019, Çarşamba
G: 24/04/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cumartesi sabahı, İstanbul’dan dört saatlik rahat bir uçuşun ardından, Özbekistan’ın başkenti Taşkent’teyiz. Akşam yağan yağmurdan kalan son bulutların arasından süzülerek indiğimiz Taşkent’i -tıpkı bize söylendiği gibi- yemyeşil ve pırıl pırıl bulduk. Şehrin dört bir yanında yaptığımız ziyaretler, uğradığımız camiler ve medreseler, sokakların genel görünümü...
Cengiz’in izleri
Cengiz’in izleri
17 Nisan, Çarşamba
Gerçekten de insanı rahatsız ve huzursuz edecek hiçbir şey yoktu. Öğleden sonra bize ünlü Özbek pilavından ikram eden Özbek dostlarımız, “Ülkemizi nasıl buldunuz? İlk intibalarınız nasıl?” diye merakla sorduğunda, cevaplarımız da tamamen aynı kelimelerden oluşuyordu: “Tertemiz, yemyeşil, huzurlu, gözümüze ters gelen hiçbir şeyin olmadığı bir ülke...”
İlk intibalar önemlidir. Ancak söz konusu Özbekistan olduğunda, ziyaretçileri kapıda karşılayan bu huzur ikliminin, siyasi bir açıklaması da var: Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, 1991’de Özbekistan’ın yönetimini eline alan ve 2 Eylül 2016’daki ölümüne kadar ülkeyi demir yumrukla yöneten İslam Kerimov’dan sonra, yeni Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, atmosferi gözle görünür biçimde değiştirecek adımlar atmış. Özbekistan’ı hızla dışarı açan, Türkiye başta olmak üzere İslâm dünyasıyla bağları sıkılaştıran, özgürlüklerin önündeki engelleri kaldıran, dinî eğitim-öğretimi teşvik eden ve kolaylaştıran Mirziyoyev iktidarı, Özbekistanlılar için “acaba bütün bunlar hayal mi?” dedirten günlerin başlangıcı olmuş. İslâm’la ve İslâm kültürüyle sağlıklı bir ilişkinin kuruluyor olması, halk arasında sevinç dalgalarının yayılmasına yol açmış. Her şeyin kısa süre sonra yeniden eskiye döneceğinden korkanlar bulunsa da, Özbeklerin geneline iyimserliğin hâkim olduğunu gözlemledik.
Taşkent’te teşehhüt miktarı ‘eğlendikten’ sonra ülkenin en doğusuna, Nukus şehrine uçtuk. Burası, İslâm tarihindeki ünlü Harezm bölgesi sınırları içinde. Harezmî ve Birûnî ile tanınan bölge, konumu itibariyle tarihin hiçbir döneminde önemini yitirmemiş ve her zaman hedefte olmuş. Nukus’tan Ürgenç’e, oradan da seyahatimizin en önemli duraklarından Hive’ye (Özbek kardeşlerimiz buranın ismini ‘Hiva’ olarak telaffuz ediyor) geçerken, Cengiz Han’ın bütün Harezm’i nasıl darmadağın ettiği sıklıkla aklıma geldi. Hem de, Harzemşahların Otrar (günümüzde Kazakistan sınırları içinde) Valisi İnalçuk’un ahmakça cüreti yüzünden:
1218 yılının yaz aylarında, Cengiz, Harzemşahlarla münasebetleri geliştirmek amacıyla Orta Asya’ya 500 develik bir kervan göndermişti. Buhara ve diğer şehirlerde dostça karşılanan kervan, Pekin’e dönüşte Otrar’da konakladığında Vali İnalçuk, Harzemşah Sultanı Kutbeddin Muhammed’den aldığı işaretle, kervanın bütün mallarına el koydu. Ancak burada durmadı: Tamamen kendi inisiyatifiyle, ajanlıkla suçladığı kervandaki Moğol elçi heyetinin başını vurdurdu, tüccarları da kılıçtan geçirtti. Haber Cengiz Han’a ulaştığında, Moğol tarafı Harzemşahlarla temasa geçerek İnalçuk’un kendilerini iadesini istedi. Kutbeddin Muhammed Harzemşah’ın bu teklifi reddi, İslâm medeniyet tarihinin şahit olduğu en büyük yıkımlardan birinin önünü açacaktı.
Aynı yılın eylülünde 150 bin kişilik bir orduyla Otrar’a inen Cengiz Han, yolunun üzerindeki bütün şehirleri iki yıl içinde yerle bir etti: Buhara, Semerkand, Ürgenç, Hive, Hucend, Tirmiz, Nişâbur, Herat, Merv... Büyük bir coğrafyada, sadece az sayıda eser ayakta kalabildi. Kimi şans eseri, kimi kuma gömüldüğü için fark edilmeyerek, kimi de ahalisi teslim olunca... Buhara’da Karahanlılar döneminden kalma Kalyan Minaresi’nin kıyımdan sağ çıkmasının hikâyesi ise enteresan: Rivayete göre, 47 metre yükseklikteki minarenin önüne gelen Cengiz Han, en tepeye kadar bakmak üzere başını kaldırınca, börkünü yere düşürmüş. Bunun üzerine, başından börkünü çıkaran bu abideyi ‘bağışlamaya’ karar vermiş.
Mekânları ve şehirleri, bağırlarında sakladıkları tarih öbekleri ve katmanlarıyla birlikte okuduğumuzda, karşımıza çıkan hakikat sarsıcı: Aslında biz, şu anda, defalarca yıkılıp yeniden yapılan, sakinleri sayısız defalar değişen, tabiî ve gayri tabiî yıkımların ardından sayısız kerelerce onarılan ve değiştirilen yerleri ziyaret ediyoruz. Örneğin, insanın soluğunu kesecek mükemmellikteki Hive ve Buhara’yı adımlarken, buraların tarihte muhatap olduğu kıyım, katliam ve saldırıları düşününce, tarih daha da çarpıcı hale geliyor. Yaşadığımız dönemin “en iyi” veya “en kötü” olduğu hakkındaki yüzeysel yargılarımız anlamını tamamen yitiriyor böylece. Aslında hepimiz, bize takdir olunan zamandaki rollerimizi oynamaktan öte bir şey yapmıyoruz. Ve, Cengiz’in askerlerinin nalları altında ezilen Orta Asya’ya değil, uçakla ve trenle bir şehirden diğerine kolayca geçiverdiğimiz Orta Asya’ya şahit olmak da, bizim verdiğimiz bir karar değil.
Siz bu satırları okurken, Semerkand’ı adımlamaya başlamış olacağız, nasipse. Topraklarında ağırladığı tarihin başrol oyuncularının etkileri üzerinden, Özbekistan’ın Anadolu’yla irtibatını, oraların buralara verdiklerini ve bölgeye dair diğer izlenimleri de cumartesi bu köşede konuşalım.
Yaktı yaktı, hem de nasıl
04:0027/04/2019, Cumartesi
G: 27/04/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Çarşamba sabahı, Semerkand’daki ziyaretlerimize, şehrin epey dışındaki İmam Buhârî’nin kabriyle başladık. Dostlarımızın bu mevsimde Özbekistan’da hiç görülmediğini söylediği serin bir hava ve sicim gibi bir yağmur da bize eşlik ediyordu. Genişçe bir külliyenin ortasında bulunan türbenin üzerindeki çinili kubbe, Buhârî’nin mermer sandukasını örtüyordu, ancak asıl mezar alt kısımdaydı. Külliye yönetimine ilettiğimiz ricanın kabul edilmesi üzerine, alt kata inip -kısa süreliğine de olsa- Buhârî’nin gerçek mezarını da gördük, hamd olsun.
Yaktı yaktı, hem de nasıl
Yaktı yaktı, hem de nasıl
20 Nisan, Cumartesi
810’da Buhara’da dünyaya gelen İmam Buhârî’nin -tam ismiyle: Ebû Abdillâh Muhammed bin İsmâil- neden memleketine çok uzak olan bu ücra köyde medfûn bulunduğu sorusu akla gelebilir. Cevap, İmam Buhârî’nin hayatının önemli bir kısmında karşı karşıya kaldığı çetin imtihanlarla yakından alakalı:
Abbâsî halifelerinden Me’mûn tarafından 833’te başlatılan ve dönemin çok sayıda âliminin cefa çekmesine, hapse atılmasına ve ölümüne yol açan “Kur’ân mahluktur” temalı ideolojik dayatma (tarihte “Mihne Olayı” olarak bilinir), İmam Buhârî’nin ilmî eserler vermeye başladığı olgunluk çağına denk gelmişti. Ahmed bin Hanbel başta olmak üzere önemli isimlerin kararlılıkla direndiği bu dayatma, Buhârî’nin de karşısına çıktı. O elbette, ilminin vakarını titizlikle korumayı ve siyasî iradeyle arasına keskin bir mesafe koymayı seçecekti. Bedeli bir beldeden diğerine sürüklenmek ve galeyana getirilmiş cahil halk yığınlarının hücumu bile olsa (kendisine “Ehl-i Sünnet dışı görüşlere sahip” yakıştırması bile yapılmıştı!), İmam Buhârî yolundan dönmeyecekti. Buhara, Merv, Nişâbur ve Horasan arasında mekik dokumak zorunda kalan Buhârî, nihayet Semerkand’a sığınmak üzere yola çıktı. Ancak ecel, 1 Eylül 870 günü, kendisini Semerkand’ın kuzeyindeki Hartenk köyünde yakalayacaktı.
Yaşarken başına gelen türlü bela ve sıkıntılara, hakkında yürütülen karalama kampanyalarına ve atılan iftiralara rağmen işine ve hedefine odaklanan insanlara, tarihin iade-i itibarı nasıl yaptığının canlı bir göstergesi İmam Buhârî. Kabrini ziyaretten ayrılırken, kaderin bu muazzam cilvesine atıf yapmadan edemedik.
***
İslâm dünyasının büyük gezgini İbn Battûta, 1333’de yolunun düştüğü Semerkand’ı “dünyanın en güzel şehri” olarak tanımlamıştı. 1370’de Emir Timur tarafından fethedildikten sonra birbirinden ihtişamlı abidelerle donatılacak olan Semerkand’ı görseydi, kim bilir neler söylerdi... Timur ve haleflerinin imar ettiği Semerkand’dan günümüze az bir kalıntı ulaşmış olsa da, şimdi görülenler bile, insanın gözlerini kamaştırmaya yetiyor.
Semerkand’daki en çarpıcı sahnelerden birini, Emir Timur’un kabri başında yaşadım. Sağ dizindeki ve sağ omzundaki fiziksel bozukluktan ötürü “Aksak” unvanıyla anılan Timur’un, siyah mermerden küçücük sandukası, hayatı savaşlarla ve seferlerle geçmiş bu büyük komutandan geriye kalanları uzun uzun düşündürdü bana. Tarihi geriye çevirmek elbette mümkün değil, ancak bazı Özbeklerin “Timur’la Bâyezid savaşmamış olsaydı, İslâm dünyasının manzarası bambaşka olacaktı” şeklindeki varsayımlarına ve eseflerine de hak vermemek imkânsız.
***
Özbekistan’la Anadolu’nun bağlantıları bahsinde İmam Buhârî ve Timur’dan başka, kabri yine Semerkand’da bulunan İmam Maturidî ve Nakşîbendi silsilesinin temsilcilerini de elbette hatırlamak gerekiyor. Anadolu, Orta Asya’da ve bilhassa bugünkü Özbekistan havalisinde karılan malzemenin adeta bir hülasası ve neticesi durumunda. Dilden kültüre, inançtan ibadet pratiklerine her şey o kadar benzer (ve bazen aynı) ki, tek ve coşkulu bir hikâyenin farklı bablarını teşkil ettiğimizi söylemek yanlış olmaz. Daha fazla tanışmak ve daha fazla birbirimize karışmak, bundan böyle temel vazifemiz olmalı. Seyahatlerle, okumalarla, tesis edilecek kurumsal münasebetlerle...
***
Yusuf Selman İnanç kardeşimin yetkin çevirisiyle Türkçeye kazandırılan “Kayıp Aydınlanma” (S. Frederick Starr) kitabı yol boyunca elimin altındaydı. Orta Asya’nın İslâm’la tanıştığı dönemden, Timurlular devletinin sonuna kadar bölgede yaşanan medeniyeti ele alan kitap, bu toprakları derinlemesine kavramak isteyen herkes için gerçek bir kılavuz. Bu vesileyle, “Orta Asya’ya dair ne okuyayım, neyle başlayayım?” diyenler için, “Kayıp Aydınlanma”yı sitayişle tavsiye etmiş olayım.
***
Özbekistan’da geçirdiğimiz yaklaşık bir hafta boyunca türlü ikramlarına, muhabbetlerine, fedakârlıklarına ve içtenliklerine şahit olduğumuz, hepsine de isimlerinin sonuna “Eke” (daha çok “ağabey” anlamında) takısını getirerek hitap etmeye alıştığımız Özbek kardeşlerimizden biri, Buhara’dan ayrılırken sormuştu: “Buhara yaktı mı?” Özbekçede “yakmak” ifadesiyle, beğenmek ve hoşlanmak fiilleri kastediliyor. Birkaç saniyelik bir duraklamadan sonra, gülümseyerek “Evet, yaktı yaktı” diye cevaplamıştık bu soruyu. Hoşlanmak ve yakmak, düşününce, gerçekten da yakından alakalı kavramlar.
Taşkent, Hive ve Buhara’nın üzerine Semerkand’ı da gördükten sonra, “Özbekistan yaktı mı?” diye bana soracak olsalar, tereddütsüz şekilde vereceğim cevap artık hazır: “Yaktı yaktı, hem de nasıl!”
Abbâsî Medenî’nin ardından…
04:001/05/2019, Çarşamba
G: 1/05/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Emevî İmparatorluğu’nun bugünkü İslâm coğrafyasının büyük bir kısmına yayıldığı zirve yıllarda, Kuzey Afrika’daki fetihler Ukbe bin Nâfi isimli bir komutana emanetti. 621’de Mekke’de dünyaya gelen Ukbe, gençlik yıllarından itibaren, anne tarafından yakın akrabası olan Amr bin Âs’ın gözetiminde askerî seferlere katılmaya başlamıştı. Doğuştan sahip olduğu yeteneklerin de yardımıyla ordu içinde hızla yükselen Ukbe, Kuzey Afrika’da fetih üstüne fetihler gerçekleştirdi. Emrindeki askerlerin sevk ve idaresindeki başarısı yanında, strateji geliştirmede de usta bir isimdi. Onun, nihayet Mağrib’in en uç noktasına ulaşıp, atını Atlas Okyanusu’na sürerek ettiği “Rabbim! Eğer şu deniz engel olmasaydı, senin dinini yaymak ve küfür ehliyle savaşmak için, Zülkarneyn’in yaptığı gibi nice ülkeleri fethederdim!” yakarışı meşhurdur. Batılı tarihçilerin “Müslüman İskender” lakabıyla andığı Ukbe, 682’de yine bir harekâttan dönerken, bugünkü Cezayir’in Biskra şehri yakınlarında Berberîler tarafından pusuya düşürülerek şehit edilmişti. Kabrinin bulunduğu yer, kendi ismiyle anılıyor: Sîdî Ukbe.
Abbâsî Medenî’nin ardından…
Abbâsî Medenî’nin ardından…
24 Nisan, Çarşamba
Şehirler de kimlik ve karakter taşır. Sîdî Ukbe, yüzyıllardan beri sadece Cezayir’in değil bütün Kuzey Afrika’nın en derinlikli manevî merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor. Ukbe bin Nâfi’nin kabri ve mescidi, dinginlik ve huzur arayanların sığındığı bir liman hüviyetinde her zaman. Şehre adeta Ukbe’nin sapasağlam karakteri ve cihad ruhu sinmiş durumda. Sîdî Ukbe’den yetişenlerin de aynı çizgiyi takip etmesi, bu anlamda aslında hiç de sürpriz değil. Tıpkı, 28 Şubat 1931’de Sîdî Ukbe’de dünyaya gözlerini açan Abbâsî Medenî (ismi, bizde hatalı biçimde “Abbas” olarak bilinir) gibi…
Çevresinde etki sahibi bir imamın oğlu olarak doğan Abbâsî Medenî, gençlik yıllarından itibaren Fransız sömürgesine direniş hareketlerinde yer almaya başladı. 1954’te Fransızlar tarafından tutuklanan Medenî, yedi yıl hapiste kaldıktan sonra 1961’de serbest bırakıldı. Ertesi yıl Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasından sonra politik hayata atılmayan Medenî, askerler tarafından yeni kurulan hükümetin seküler uygulamalarına karşı, 1964’te “el Kıyem” (Değerler) isimli teşkilâtı oluşturdu ve eğitim çalışmalarına başladı. 1975-78 arasında eğitim sahasındaki doktorasını tamamlamak üzere İngiltere’ye giden Abbâsî Medenî, Cezayir’in ekonomik ve sosyal açıdan büyük çalkantı yaşadığı 1980’lerde hükümet karşıtı protestolarda yer aldı. 1982-84 arasını hapiste geçiren Medenî, serbest bırakıldıktan sonra yeniden öğretim üyeliğine dönse de, politik aktivizmden vazgeçmedi. 1988’de Cezayir çapındaki protesto gösterileri, Cumhurbaşkanı Şazlî Bincedîd hükümetini, çok partili hayata geçişe mecbur bıraktı. Oluşan özgürlük ortamında, Abbâsî Medenî ve arkadaşları, 1989’da İslâmî Selamet Cephesi’ni (Fransızca kısaltmasıyla: FIS) kurdular.
Gerisi malum: Önce mahallî sonra da genel seçimlerde FIS’ın kazandığı büyük halk desteği, Cezayir ordusunun politik sürece direkt müdahalesine yol açtı. 1991’de Abbasî Medenî ve arkadaşları tutuklandılar, ardından Cezayir, yaklaşık 10 yıl devam edecek kanlı bir iç savaşa sürüklendi. 1997’de serbest bırakılarak ev hapsine alınan Medenî, 2003’te tedavi için Cezayir’den ayrılarak Katar’ın başkenti Doha’ya sürgüne gitti. 24 Nisan 2019’da 88 yaşında vefat edinceye kadar da Doha’da yaşadı.
***
Abbâsî Medenî, partisinin özellikle Cezayir’in kırsal kesimlerinde büyük çıkış yaptığı 1990 mahallî seçimlerinden hemen sonra, “Kadâyâ Devliyye” isimli derginin kendisine sorduğu “Ordunun harekete geçmesinden endişe ediyor musunuz?” sorusunu şöyle cevaplamıştı: “Ordunun böyle bir şey yapacağına inanmıyorum. Ordu bizim ordumuzdur, nasıl bize karşı olabilir ki? Cezayir ordusu, politikadan uzaklaşmış ve kendisini ülkeyi savunmak göreviyle sınırlamıştır.”
Kısa bir zaman sonra, bu cevaptaki iyimserliğin tam aksi tecelli etmiş olsa da, Abbâsî Medenî, 2005’te Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika ve Cezayir ordu yönetimine bir mesaj daha göndererek desteğini iletmişti. Aynı tavrı Necmettin Erbakan’ın “Ordu bizim gözbebeğimizdir” türünden açıklamalarında veya Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Mısır ordusuyla ilgili övgü dolu sözlerinde de görmek mümkündür. Kendi dönemlerinde “dar görüşlülük” veya “ferasetsizlik” olarak yorumlanabilecek bu adımların, uzun vadede, söz konusu siyasî çizgilerin devletlerin ana damarıyla irtibatı sürdürebilmesi noktasında, ilerisi düşünülerek atılmış mantıklı ve makul adımlar olduğunu tarih ispat etmiştir, yine edecektir. Her ne kadar gadre uğramış ve hakları yenmiş de olsalar, ordusuz ve devletsiz olunamayacağı gerçeğinin idraki, tüm bu isimlerin (ve benzerlerinin) sonrakilere hatırlattığı bir diğer hakikattir.
***
Vefatının Cezayir’de bir değişim ve dönüşüm sürecine denk gelmesiyle, Abbâsî Medenî’nin ülkesine defnedilebilmesi mümkün oldu. Ailesinin cenazeye katılmasına müsaade edilmese de, kendisini uğurlayan Cezayirli hemşehrilerinin gösterdiği coşku, yaşarken attığı tohumların toprakta çürüyüp gitmediğinin açık bir ispatıydı.
Yeni nesil İslâmcıların imtihanları, eski dönemlerden elbette farklı olacak. Ama öncülerin yaktığı ışık, hiçbir zaman sönmeyecek ve ufuklardan eksilmeyecek.
İslâm’ın kılıcı
04:004/05/2019, Cumartesi
G: 4/05/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İtalyanların 1911’de Libya’yı işgali sonrasında, Osmanlı İmparatorluğu ile İtalya arasında 1912’de imzalanan Uşi Anlaşması, -Trablusgarb ve çevresi merkez olmak üzere- Libya’daki İtalyan egemenliğini tescil ediyordu.
Mehmetçik’e bayram sürprizi
Mehmetçik’e bayram sürprizi
18 Temmuz, Cumartesi
Libya Müslümanları başkent İstanbul’daki halifeye dinî yönden bağlılıklarını sürdürecekler, ancak İtalya’nın siyasî hâkimiyeti altında yaşayacaklardı. Kriz kâğıt üzerinde çözülmüş görünse de, dönemin şartları içinde varılan bu mecburi mutabakat, Libya’da on yıllara yayılacak bir çatışma sürecinin de başlangıcıydı.
Libyalı kabileler, Senûsî tarikatı lideri Ahmed Şerif önderliğinde organize olup İtalyanlara karşı direnişe geçtiler. Ülkenin doğusundaki Sirenayka (bugünkü Bingazi ve çevresi) merkez seçilirken, direnişçiler Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma silah ve malzemeyi kullanıyordu. İlerleyen safhada, Ahmed Şerif ve birlikleri üç ayrı cephede İtalyanlar, İngilizler ve Fransızlarla savaşa giriştiler. Birçok yerleşim biriminin düşman işgalinden kurtarıldığı bu süreçte, Ahmed Şerif’in kardeşi Muhammed Hilal’in İtalyanlarla, amca oğlu Muhammed İdris’in de İngilizlerle anlaşması, direnişe büyük darbe vurdu. İngilizlerin baskısıyla, Senûsî ailesinin ve tarikatının liderliği, 1916 yılında Ahmed Şerif’ten Muhammed İdris’e devredildi. Bilahare “Libya kralı” olarak ülkeyi de yönetecek olan Muhammed İdris, ilk iş olarak İtalyanların Libya üzerindeki egemenliklerini tanıdı, ardından Senûsîlerin liderliğinde İngilizlere düzenlenen saldırılara son verdi.
Birinci Dünya Savaşı biterken, Libya, Arap dünyasındaki ilk cumhuriyet yönetimine sahne oldu: 1918’de Ramazan Suvayhlî ve diğer yerel liderler, “Trablusgarb Cumhuriyeti”ni kurdular. Kabileler arasındaki şiddetli anlaşmazlık ve çekişmeler nedeniyle, bu ilk cumhuriyet denemesi 1923’te son buldu. Kurulması kararlaştırılan milli meclis, iç çatışmalar yüzünden bir kere bile toplanamamıştı.
1921 yılının ağustos ayında, İtalya, 10 yıl içinde 11’inci genel valisini Libya’ya göndermişti: Giuseppe Volpi. Vazifesi rutin bir şekilde Libya’ya nezaret etmek olan Volpi, yaklaşık bir yıl sonra Roma’da yönetime el koyan faşist lider Benito Mussolini tarafından Libya’nın tamamını kontrol altına almakla görevlendirildi. 1911’de, ülkesinin Libya’yı işgalini protesto ettiği için hapsedilmiş olan Mussolini, koltuğu ele geçirdikten sonra tam aksi istikamete dönüş yapmıştı. Ne de olsa, “taç giyen baş akıllanır”dı.
Kısa süre sonra 15 bin İtalyan askerinin Libya sahillerine çıkması, Ahmed Şerif dönemindeki direniş hareketlerinin yeniden canlanmasına yol açtı. İtalyanlar sivil halkı kurşuna dizmek, köy ve kasabaları ateşe vermek, direniş liderlerini yargılamaksızın idam etmek gibi çok sayıda vahşet örneği sergilerken, Libyalıların bilhassa Ömer Muhtâr liderliğinde verdiği mücadele emsalsizdi. 1931’de Ömer Muhtâr’ın İtalyanlar tarafından yakalanıp Suluk mülteci kampında 20 bin Libyalının gözleri önünde idam edilmesiyle direniş bitmiş görünüyordu. Ahmed Şerif’in yürüttüğü cihad hareketinde olduğu gibi, Ömer Muhtâr ve arkadaşlarının önündeki en büyük engel de, Libya içindeki çeşitli grupların ve kabilelerin İtalyanlarla açıktan anlaşmaya girişmesiydi. Yolun sonunda, Çöl Aslanı’nın yanında, işgale sonuna kadar karşı çıkan bir grup idealist kalmıştı. Tarihte her zaman olduğu gibi…
***
İtalyan faşist lider Benito Mussolini 1926, 1937 ve 1942’de Libya’yı üç kez ziyaret etti. Bu ziyaretlerden ikincisi, diğerlerine nazaran en başarılısıydı, çünkü hem Mussolini’nin iktidarının hem de Libya’daki İtalyan işgalinin zirvesini temsil ediyordu. Ömer Muhtâr da idam edildiğine göre, Libya’da İtalyanlara karşı direniş gösterecek bir odak da kalmamıştı. Ancak Mussolini’ye ülkede gösterilen hüsn-ü kabul, sonraki nesillere saç-baş yoldurtacak cinsten ayrıntılar içeriyordu:
20 Mart 1937 günü Trablusgarb’ın hemen dışında düzenlenen, binlerce kişinin katıldığı bir törenle, Benito Mussolini’ye “İslâm’ın koruyucusu” (Hâmî el İslâm) unvanı verildi. Burada kendisine takdim edilen “İslâm’ın kılıcı”nı da teslim alan Mussolini, Libyalılara yaptığı konuşmada ülkede şeriatın tatbik edileceğini, medreselerin çoğaltılacağını, halkın gelenek ve inançlarının garanti altına alınacağını duyurdu. Libya’nın dört bir yanında coşkuyla karşılanan Mussolini, Bingazi’de cami ve türbeleri de ziyaret etti. Tüm bu temasları sırasında Libya uleması, müftüleri, tarikat şeyhleri ve diğer yerel temsilciler Mussolini’nin yanı başındaydı.
***
Libya’da tüm bunlar olurken, Muhammed İdris Senûsî, Mısır’da İngilizlerin himayesi altında sürgünde yaşıyordu. İtalyanlara karşı İngilizleri desteklemesinin bedelini 1922-51 arasını ülkesinden uzakta geçirmekle ödemiş olsa da, ömrünün sonraki kısmında bunun ödülüne de kavuşacaktı: 1951’den, 1 Eylül 1969’da Muammer Kaddafi ve arkadaşları tarafından devrilinceye kadar, “Libya kralı” olarak tahtta bulunacaktı.
Kaddafi’nin Kral İdris’i devirirken kullandığı en güçlü argüman, İngilizlerin Libya petrolleri üzerinde kurduğu hegemonya ve Kral’ın Londra’yla fazla yakın temasıydı.
***
Bugünlerde yine dış destekli müdahalelere sahne olan Libya’da yaşananlar, aslında geçtiğimiz yüzyılın başından beri sürekli tekrarlanan kısır bir döngünün tekrarından ibaret. Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteklediği General Halife Hafter de, geçmişteki dış destekli politik ve askerî aktörlerin günümüzdeki sürümü. Ve Libya, bünyedeki yaralar iyileştirilmeden sadece pansumanla geçiştirildiğinde, iltihabın sürekli patlamaya devam edeceğinin canlı bir örneği durumunda.
Ali Han Töre’ye saygıyla…
04:008/05/2019, Çarşamba
G: 8/05/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Bağımsız Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti kurulmuş ve babamız Şakir Han Töre oğlu Ali Han Töre devlet başkanı, Hâkimbek Hoca ise devlet başkan yardımcısı olarak ilân edilmişti. O gün ayrıca dokuz maddeden ibaret olan “bağımsızlık bildirgesi” kabul edildi. […] Bu dokuz maddeli bildirgenin her maddesi, bağımsızlığa eksiksiz ve açık olarak vurgu yapmakta olup, bildirge insan haklarını tam anlamıyla koruma altına alan, İslâm’ı temel kabul eden tam bir adalet belgesiydi. Bildirgenin maddelerinin içeriği şöyle idi:
DAEŞ'e ağır darbe
DAEŞ'e ağır darbe
18 Temmuz, Cumartesi
1) Doğu Türkistan topraklarında Çin egemenliği ebedî olarak yok edilecek,
2) Kurulan yeni devlet, Doğu Türkistan halkının eşitliğine dayanan gerçek, özgür ve tam bağımsız bir devlet olacak,
3) Doğu Türkistan ekonomisinin her yönüyle geliştirilmesi amacıyla, özel sanayi, tarım, hayvancılık faaliyetleri ile özel ticari girişimler teşvik edilecek ve halkın refah seviyesi yükseltilecek,
4) Doğu Türkistan halkının çoğunun İslâm dinine inanıyor olması sebebiyle, bu dini desteklemenin yanında, başka dinler dahi himaye edilecek,
5) Din, eğitim ve sağlık işleri geliştirilecek,
6) Dünyadaki bütün demokratik ülkelerle, özellikle de komşu Sovyet hükümetiyle dostluk temeline dayalı ilişkiler kurulacak; yine Çin hükümetiyle siyasî ve iktisadî alakalarda bulunulacak,
7) Doğu Türkistan hükümetini ve barışı korumak amacıyla, Doğu Türkistan’da yaşayan bütün milletlerden müteşekkil bir ordu kurulacak;
8) Banka, posta-telgraf, orman işleri ve madencilik gibi tabii kaynaklar, bütünüyle hükümetin idaresine teslim edilecek,
9) Makam düşkünlüğü, ırkçılık ve rüşvet yok edilecek.
Bağımsız Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden itibaren bağımsızlığın temellerini teşkil eden bu bildirge, İslâm nuruyla bütün Doğu Türkistan’ı aydınlatmaya başlamıştı.”
12 Kasım 1944 günü Doğu Türkistan’ın Gulca şehrinde ilân edilen bağımsız devletin kuruluşu, Ali Han Töre’nin oğlu Asılhan Alihantöreoğlu tarafından böyle anlatılıyor. Tarih ve Kuram Yayınları tarafından kısa süre önce piyasaya sunulan “Türkistan Kaygısı” isimli hacimli eserde, sadece devletin kuruluşuna dair ayrıntıları değil, aynı zamanda Ali Han Töre’nin kendi kaleminden hatıralarını da buluyoruz.
Özbek asıllı bir ailenin oğlu olarak 21 Mart 1885’te, Türkistan’daki Yedisu eyaletinin Tokmak şehrinde doğan Ali Han Töre, memleketinin hemen yakınında bulunan tarihî Balasagun bölgesine nispetle “Sagûnî” unvanını aldı. Babası Şakir Hoca ve dedeleri, Nakşî geleneğine mensup âlim ve ârif insanlardı. Temel eğitimini Tokmak’ta tamamladıktan sonra Buhara, Mekke ve Medine’deki çeşitli medreselerde tahsil gören Ali Han Töre, 1916’da Çarlık yönetimine karşı düzenlenen halk ayaklanmasına katıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkistanlı gençlerin Osmanlılara karşı savaşmak üzere Rus ordusuna alınmasına tepki gösteren ve aleyhte fetva yayımlayan Ali Han Töre, 1917’de Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte defalarca hapse atıldı, sürgüne gönderildi. İlmî yönünün yanı sıra stratejist bir asker olan Töre, aynı zamanda maharetli bir tabipti. Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı olarak göreve geldikten sonra, Sovyetler’in direkt baskısıyla karşı karşıya kaldı. Nihayet, 13 Haziran 1946’da, bir görüşme için davet edildiği Gulca’daki Sovyet Konsolosluğu binasından gizlice kaçırılarak, Özbekistan’a götürüldü. Ali Han Töre, 28 Şubat 1976’daki vefatına kadar, Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te tecrit edilmiş bir şekilde ve sürgünde yaşadı. “Türkistan Kaygısı”nın ilk bölümündeki hatıraları kendisi bizzat kaleme aldı; kitabın ikinci yarısını ise, gözleri artık görmemeye başlayınca, kendisinin direktifleriyle oğlu Asılhan tamamladı. Yakın tarihin pek tanınmayan ve ama mutlaka tanınması gereken şahsiyetlerinden biri olan Ali Han Töre, Taşkent’teki Şeyh Zeyneddin Kabristanı’nda medfundur.
***
Ramazan’ın getirdiği sükûnetle “Türkistan Kaygısı”na ve Ali Han Töre’nin verdiği mücadelenin ışıltısına dalıp gitmişken, içinde yine Doğu Türkistan ve Ramazan’ın geçtiği güncel bir dosya önüme düştü:
Çin tarafından “Şincan” olarak adlandırılan Uygur bölgesinde yaşayan Müslümanların, özellikle ibadet pratiklerini yerine getirirken karşı karşıya kaldıkları güçlüklerle ilgili dosyada, bilhassa Ramazan orucunu tutmanın ne büyük bedel gerektirdiği anlatılıyor. Oruç tutması yasaklananlar, zorla oruçları bozdurulanlar, okullarda öğrencilerin oruç tutmasının engellenmesi, eğitim kurumlarında oruç aleyhine yapılan yoğun propaganda… Ve elbette, oruçlarını gizlice tutmaya devam eden, bu sayede İslâmî ve millî kimliklerini korumak için canlarını dişlerine takan binlerce Uygur Türk’ü… Dahası, “eğitim kampları”na dâhil edilerek, Çin merkezî hükümetinin gözünde “makbul” vatandaşlar olmaya zorlanan Uygurlar…
Tüm bunlar elbette, Doğu Türkistan’da bir “bağımsız cumhuriyet” denemesi daha yapılmasın diye. Ancak ne İslâm ne de Müslümanların bağımsızlık istekleri ortadan kalkacağına göre, Çin’in bu meselede tercih ettiği çözüm biçiminin uzun vadede kendi lehine olmayacağı açık.
Son günlerde çeşitli ortamlarda sıklıkla hasbihal ettiğimiz Doğu Türkistanlı dostlarımızla da tekrarladığımız üzere: “Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı asimilasyon politikası da, Batılı ülkelerin bunu bahane ederek bölgede kendi menfaatlerinin peşinde koştukları da gerçek. Müslüman dünya, üçüncü bir yol ve üslup geliştirerek, en azından Uygurların yaşadıklarını kendi gündemi haline getirmeli.”
Ölü doğmuş bir bebek
04:0011/05/2019, Cumartesi
G: 11/05/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail’le Arap komşuları arasında yaşanan ve İsrail’in mutlak üstünlüğüyle sonuçlanan Altı Gün Savaşı’nın (1967) ertesinde, Birleşmiş Milletler (BM), oldukça ilginç bir şahsiyeti Ortadoğu’ya “barış müzakerecisi” misyonuyla tayin etmişti: Gunnar Valfrid Jarring. O dönemde ülkesinin Sovyetler Birliği nezdindeki büyükelçisi olarak görev yapan İsveçli diplomat, donanımı ve ilgi alanları itibariyle döneminin en sıra dışı isimlerindendi.
Ters yöne giren araç dehşet saçtı
Ters yöne giren araç dehşet saçtı
19 Temmuz, Pazar
1907’de bir çiftçinin oğlu olarak doğan Jarring, sanat tarihi eğitimi aldıktan sonra felsefe doktorası yapmış, ardından Türk dilleri üzerine çalışmaya başlamıştı. 1930’lar boyunca Lund Üniversitesi’nde Türkçe dersleri veren Jarring, bu süreçte Asya’da uzun seyahatler de yaptı. 1929-30’da Doğu Türkistan’a, 1934’te Moskova ve Leningrad’a, 1935-36’da Afganistan ve Hindistan’a, 1940’ta da Ortadoğu’ya giderek, tüm bu bölgeleri adım adım gezdi. Sahada kazandığı tecrübeyi diplomaside değerlendirmek isteyen Jarring, hariciyedeki görevine 1940’da Ankara’ya ataşe tayin edilerek başladı. Daha sonra Tahran, Bağdat, Addis Ababa, Karaçi ve Yeni Delhi’de görev yaptı.
1964’te Moskova’ya büyükelçi olarak görevlendirilen, aynı zamanda İsveç’in Ulan-Bator’daki (Moğolistan) büyükelçiliğini de yürüten Gunnar Valfrid Jarring, 1967’de bu kez İsrail-Filistin meselesinin çözümü için Ortadoğu’ya gönderildiğinde, bu durum hem memnuniyetle hem de şaşkınlıkla karşılanmıştı. İslâm dünyası ve sahada yaşanan gerçeklikler hakkında böylesine yetkin bir kişinin seçilmesi memnuniyet vermişti şüphesiz, ancak Jarring’in İsrail’le diplomatik ilişkisi bulunmayan Sovyetler Birliği’ndeki görevini de sürdürecek olması, çabalarının verimliliğinin sorgulanmasına yol açmıştı.
Londra, Paris, Washington, Kudüs ve Kahire arasında mekik dokuyarak çalışmalarını sürdüren Jarring, 1991’de resmen sona eren uzun misyonu boyunca, İsrail-Filistin sorununun çözümü noktasında somut bir ilerleme kaydetmeyi başaramadı. Çalışma tarzındaki gizlilik (basına asla röportaj vermiyor, gittiği yerlerde resmî temaslarda bulunmuyor, taraflar arasında yürüttüğü “mekik diplomasi”ni genellikle gözlerden uzakta, otel odalarında gerçekleştiriyordu) sebebiyle o dönemde çokça eleştirilmiş olsa da, Gunnar Valfrid Jarring, günümüzde özellikle Mısır-İsrail barışının temellerini atan isim olarak biliniyor. Bu barışın, Mısır’ın Filistin davasından İsrail lehine çekildiği bir süreci başlattığı malum.
***
1948’de İsrail’in kuruluşundan itibaren (hatta bunun öncesinde, İngiliz Mandası zamanında) Filistin topraklarında yaşanan sancının ve işgalin “makul” bir çözüme kavuşturulması noktasında çok sayıda girişimde bulunuldu. BM temsilcisi olarak Ortadoğu’ya yollanan isimlerin hiçbiri Gunnar V. Jarring kadar yetkin değildi, hiçbiri de onun kadar uzun süreli ve sabırlı çalışmadı. Ortaya atılan “barış teklifleri”nin temel sorunu ise, İsrail’in menfaatlerini öncelemesi ve Filistinlileri ikinci plana atmasıydı.
1967’de BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen ünlü 242 No’lu Karar, 1978’de Mısır’la İsrail arasında yürütülen ve bir barış anlaşmasıyla neticelenen süreç, Suriye’nin de katılımcılar arasında yer aldığı 1991 Madrid Barış Konferansı, “Filistin Yönetimi”nin kurulmasıyla sonuçlanan 1993 Oslo Süreci, dönemin İsrail Başbakanı Ehud Barak’la Filistin Yönetimi Lideri Yaser Arafat’ın bizzat iştirak ettiği 2000 Camp David Görüşmeleri, ABD Başkanı George W. Bush’un altyapısını hazırladığı 2001 Taba Görüşmeleri, 2002’de Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın açıkladığı ve İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi karşılığında Arapların İsrail’i resmen tanımalarını öngören plan, “Ortadoğu Dörtlüsü” (ABD, Rusya, Avrupa Birliği ve BM) liderliğindeki 2003 “Yol Haritası”, 2003 Cenevre Görüşmeleri, 2010 Washington Görüşmeleri ve daha niceleri… Hepsinde de aynı arıza mevcuttu: Filistinlileri “çözüm”e zorlayan dış aktörlerin gözettiği tek hassasiyet, İsrail’in menfaatlerinin yara almamasıydı.
***
Göreve başladığı günden bu yana adeta “İsrail başbakanı” gibi hareket eden ABD Başkanı Donald Trump, damadı Jared Kushner’le birlikte hazırladığı yeni bir “barış planı”nı dünyaya ilân etmeye hazırlanıyor. “Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırılan ve şimdiden bazı ayrıntıları İsrail gazetelerine sızdırılan plan, şimdiye kadar ortaya atılan sayısız plan, program ve inisiyatif gibi yine İsrail odaklı. Yalnız bu defa, Filistinlilerin İsrail’e tamamen teslim olmalarını ve ellerinde kalan son şeyleri de Yahudilere teslim etmelerini öngören planın destekçileri üç önemli Arap ülkesi: Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Sızan taslak eğer doğruysa, bu ülkeler kurulacak yeni “Filistin devleti”nin tüm masraflarının yüzde 70’ini karşılamayı da taahhüt etmiş durumda.
Yakın tarihi okumaya ve bilmeye tenezzül etmediği anlaşılan Trump yönetiminden, yeni “barış planı”nın şimdiden ölü doğmuş bir bebeğe dönüştüğünü kavramasını beklemek beyhude çaba. Ama belki Arap dünyasının -hâlâ kaldıysa- vicdan sahibi yetkililerine bir çağrıda bulunmak işe yarayabilir. Hatta o çağrı, geçtiğimiz günlerde yükseldi bile. Hem de çok sürpriz bir isimden:
Aynı zamanda bir rahip olan Uluslararası Kudüs Adalet ve Barış Komitesi Başkanı Manuel Musellem, yayınladığı mesajda şunları haykırdı:
“Ey Arap yöneticiler! Biz, Kudüs’ün, Filistin’in ve kilislerimizin anahtarlarını Halife Ömer’in tertemiz ellerine teslim ettik. Ömer’e verdiğimiz söze şimdiye kadar sadık kaldık ve kalacağız. Siz ise şimdi bu anahtarları, elleri Müslümanların ve Hıristiyanların kanlarıyla kirlenmiş Siyonistlere veriyorsunuz! Siz, bu halinizle, Kudüs’ü ve Filistin’i hak etmiyorsunuz!”
İlmin izzeti
04:0015/05/2019, Çarşamba
G: 15/05/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Çok sayıda kitabı Türkçe’ye de çevrilen Suudi Arabistanlı din adamı ve vaiz Âid el Karnî, geçtiğimiz günlerde çıktığı bir televizyon programında söyledikleri nedeniyle, Arap basınında manşetlere tırmandı. “Rotana Halîciyye” adlı kanalda Ramazan vesilesiyle konuşan Karnî, ilk kez bir canlı yayında Katar, Türkiye ve Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân) aleyhine yorumlarda bulundu. Suudi Arabistan’ın bu üçlü tarafından düzenlenen organize bir saldırıyla karşı karşıya bulunduğunu savunan Karnî, “Buradan bu gece ilân ediyorum: Ülkemiz ve halkımız hedef alınmaktadır” dedi. Karnî, program sunucusunun “Şimdiye kadar bu tür konulara böylesine net şekilde girmiyordunuz. Ne değişti?” sorusunu da “Kırmızı çizgilerimiz aşıldı. Üç kırmızı çizgimiz var ve bunlarda son derece hassasız: Mutedil İslâm, vatanımız ve Muhammed bin Selman’a ettiğimiz biat” şeklinde cevapladı. Sorunun, bu cevabın verilmesi için sorulduğu açıkça anlaşılıyordu.
İlmin izzeti
İlmin izzeti
8 Mayıs, Çarşamba
“Rotana Halîciyye” televizyonunun, Muhammed bin Selman’ın Suudi Arabistan’da ipleri eline almasından sonra, 2017’nin kasım ayında “yolsuzluk soruşturması” bahanesiyle gözaltına alınan ve başkent Riyad’daki lüks bir otelde birkaç ay rehin tutulan Suudi milyarder Prens Velîd bin Talâl’a ait oluşu, Âid el Karnî’nin sözlerini daha da dikkat çekici hale getiriyordu. Nerede, neyi, nasıl söyleyeceğini son derece iyi bildiği anlaşılan Karnî, konuşmasında İhvân’a özel bir parantez açmayı da ihmal etmedi. İhvân’ın politik amaçlar peşinde koşan, bozguncu, Kur’ân ve Sünnet’e muhalif bir yapılanma olduğunu iddia eden Karnî’nin, bu sözlerine delil getirirken “seçime giriyorlar” vurgusunda bulunması, durduğu yerden bakılınca ‘nokta atışı’ idi.
Karnî sözü, 1990’larda bizzat içinde yer aldığı, Suudi toplumunda siyasî uyanış ve ıslahı hedefleyen “Sahve Hareketi”ne de getirdi daha sonra. Şu anda birçok aktif üyesi hapse atılmış olan ve idamla yargılanan Sahve’den kendisini ustaca ayrıştıran Karnî, “Suudi toplumundan, o dönemde verilen aşırı fetvalar ve yapılan yanlış yorumlar nedeniyle özür diliyorum” ifadelerini kullandı. Karnî, bu sözlerini de “Dinimiz barış, güven ve affetme dinidir. Hamd olsun, bunu âlimlerimizin kaleme aldığı eserlerde açıkça görebiliyoruz. Henüz 24-25 yaşında olduğum zamanki fikirlerimle şimdiki düşüncelerimi kıyaslamamak lazım. 40’tan fazla ülkeyi ziyaret ettim, binlerce kitap okudum. Ayrıca birçok düşünürle, âlimle ve hikmet ehli insanla tanıştım” diyerek gerekçelendirdi.
Şu anda durduğu yeri ifade ederken, Karnî’nin çizdiği çerçeve enteresandı: “Şimdi, Muhammed bin Selman tarafından savunulan ve dünyaya tanıtılan mutedil ve açık İslâm’ın taraftarıyım.”
Televizyon yayınının hemen ardından, Âid el Karnî, ciddi bir eleştiri tufanıyla karşı karşıya kaldı. Sosyal medya kullanıcıları ve siyasî yorumcular, Karnî’nin henüz birkaç sene önce İhvân’a ve kurucusu Hasan el Bennâ’ya övgüler yağdırdığı konuşmalarını paylaşmakta gecikmediler. Karnî gerçekten de, adeta bambaşka biriymişçesine, bugün söylediklerinin tamamen aksini söylüyordu. Üstelik, birkaç sene önceki sözleri de, en az bugünküler kadar iddialıydı.
***
Âid el Karnî, politik gelişmelere ve hükümdarın siyasî tercihlerine göre sürekli yön değiştiren, istikametini tâca ve tahta bakarak belirleyen “sultanların âlimleri” sınıfının klâsik bir temsilcisi. Arap dünyasında şu anda hâkim trend haline gelen “Siyasal İslâm’ı boğma” sürecinin de aktif bir katılımcısı. Karnî elbette yalnız değil. Ortadoğu ve Arap dünyasında, kendisi gibi, yönünü sadece sultanlara dönen ve rüzgâr gülü misali deveran eden binlerce örnek mevcut. Diğer binlerce “sakıncalı” âlim, vaiz ve davetçi hapislerde çürütülürken ve ölümle yüzleşirken…
Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başını çektiği “Siyasal İslâm’ı boğma” furyası siyasî, askerî, ilmî, enformatik, akademik, istihbarî ve sosyal yönleri bulunan devasa bir kampanya biçiminde ilerliyor. Âid el Karnî gibiler, bu kampanyanın ilim ayağında gönüllü vazife yapıyor. “İlmin izzeti” mefhumunun içini tamamen boşaltıp, bambaşka bir içerikle yeniden doldurarak…
***
Suud-Mısır-BAE troykasının “Siyasal İslâm’la savaşı”nda Türkiye, Erdoğan ve Osmanlı düşmanlığı bilhassa önemli bir yer tutuyor. Parayla etrafa saldırtılan sosyal medya trollerinden gazete manşetlerine, televizyon yayınlarından siyasî söylemlere, bu düşmanlık için hiçbir fırsat kaçırılmıyor. Belli bir yaşa ve tecrübeye sahip insanlara bu propagandanın direkt şekilde etki etmesi zor. Ancak yeni yetişmekte olan heyecanlı, genç ve tecrübesiz kuşaklar, bu söylemlerin tesiri altında kalıyor.
İslâm’ın tarihe ve coğrafyaya dair bütün iddiaları ve teklif ettiği alternatifler, “Siyasal İslâm” etiketiyle mahkum edilirken, “düşman” olarak sadece mevhum bir “İslâmcılar” grubunu belleyecek, vurdum duymaz, çevresinde olan bitene karşı alakasız, gidişata müdahale noktasında isteksiz ve donanımsız, kolay yönetilecek, koyun sürüsü misali halklar meydana getirmek… Temel strateji bu. Ortadoğu’da Osmanlı yönetiminin tamamen çözüldüğü 1920’lerden itibaren Batılı emperyalistlerin yaptığını, bu defa hükümetler ve yönetimler kendi vatandaşlarına yapıyor.
İçinden geçtiğimiz şu sürecin halk bazındaki sonuçlarını, önümüzdeki on yıllarda “İslâm dünyası” dediğimiz kitlenin insan kalitesine ve ufkuna bakınca daha net anlayabileceğiz.
Yeri dolmayan kayıplar
04:0018/05/2019, Cumartesi
G: 18/05/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Lübnan iç savaşının Beyrut’u tamamen harabeye çevirdiği bir dönemde, 16 Mayıs 1989 günü şehrin batı yakasında gerçekleştirilen bir suikast, bu yıkımın üzerine yeni bir felâket daha eklemişti.
Yeri dolmayan kayıplar
Yeri dolmayan kayıplar
11 Mayıs, Cumartesi
Konvoyunun geçeceği noktaya bomba koyulan ve böylece ölümü garantilenen kişi, Lübnanlı Sünnîlerin lideri Şeyh Hasan Hâlid’di. Polisin yaptığı açıklamaya göre, saldırıda 68 yaşındaki Hâlid’le birlikte, aralarında damadının da bulunduğu 21 kişi daha hayatını kaybetmişti. İlk incelemeler, 136 kilogram TNT kullanılarak hazırlanan bombanın, konvoyun geçişinden kısa bir süre önce yerleştirildiğini ortaya koyuyordu. Saldırıda, hemen yakınlarda bulunan Başbakan Selim el Hass’ın evi de zarar görmüştü. Fransızların 1930’larda oluşturduğu siyasî sisteme göre, Lübnan’da yalnızca Sünnî Müslümanlar başbakanlık koltuğuna oturabildiğinden, saldırının Lübnan’ın en üst düzey iki ismini hedef aldığı rahatlıkla söylenebilirdi.
1921’de Beyrut’ta dünyaya gelen Hasan Hâlid, dinî ilimler alanında eğitimini tamamladıktan sonra, Lübnan’ın birkaç farklı şehrinde kadı ve genel hâkim olarak görev yapmış, 1966’da da Lübnan müftülüğüne seçilmişti. Lübnan gibi 18 ayrı din ve mezhebin bir arada var olmaya çalıştığı bir ülkede, müftülük makamı hem zor bir sorumluluk hem de riskli bir görevdi. Vazifesinin ilk yıllarını problemsiz geçiren Hasan Hâlid olgunluk dönemine doğru ilerlerken, Lübnan da hızla iç savaşa yuvarlanıyordu.
1970’lerin ortalarına gelindiğinde, Lübnan’daki gerilim had safhaya ulaşmıştı. 1943’te Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Lübnan, o tarihten bu yana hep Suriye’nin hedefindeydi. Suriye, Lübnan topraklarının tarihsel olarak kendisine ait olduğunu iddia ediyor, Fransızların “Lübnan” isimli ayrı bir devlete bağımsızlık hakkı tanımasını kendi egemenliğine yönelik bir saldırı olarak değerlendiriyordu. Art arda yaşanan askeri darbeler sebebiyle kendi içinde de istikrarı yakalayamayan Suriye, 1970’te Hâfız Esed’in iş başına gelmesiyle siyasal istikrara kavuşmuştu. Askeri diktatörlüğün tesis edilmesiyle ülke içindeki bütün muhalif seslerin susturulmasının ardından, Hâfız Esed, yüzünü Lübnan’a döndü. Suriye’nin Lübnan’a müdahalesi artık yalnızca küçük bir bahaneye bakıyordu. O bahane, 1975’in nisan ayında oluştu:
Hıristiyan Falanjist milisleri, Beyrut’un Ayn Rummâne semtine bir baskın düzenleyerek, çoğu Filistinli 27 kişiyi öldürmüştü. Gerekçeleri, Filistinlilerin daha önce Hıristiyan semtlerine yaptıklarını iddia ettikleri bir baskındı. Söylenti düzeyinde kalan bu iddianın tetiklediği katliam, Lübnan’ı tam 15 yıl sürecek kanlı bir iç savaşa sürükleyen yangının ilk kıvılcımı oldu. Ülkedeki bütün dinî grupların silahlandığı ve ittifaklar kurarak birbirlerine saldırmaya başladığı kanlı başlangıç evresinden sonra, 1976’nın haziran ayında Suriye birlikleri resmen Lübnan’a girdi. Suriye ordusunun Lübnan işgalinin bahanesi “gerilimi düşürmek ve barışı sağlamak” olsa da, Şam yönetimi kısa süre içinde ülkedeki savaşın aktörlerinden biri haline geldi.
Filistinli grupların Lübnan’ın güneyinden İsrail’e düzenlediği bir baskın, iç savaşa İsrail’in de müdahalesi sonucunu doğurdu. 1978’de Lübnan’ın güney topraklarını işgal eden İsrail, 1982’de başkent Beyrut’u kuşattı. Şiî Hizbullah örgütü, bu atmosferde kuruldu.
Şeyh Hasan Hâlid, savaşın gidişatının özellikle Lübnanlı Sünnîleri ezmeye yöneldiğini, Suriye ordusunun Sünnî Müslümanları kasten hedef aldığını fark etmişti. Şu anda İran ve Hizbullah’ın desteğiyle Lübnan cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Mişel Avn, o dönemde İran-Suriye cephesine keskin karşıtlığıyla tanınıyordu. Şeyh Hasan Hâlid, her ne pahasına olursa olsun, Suriye ordusunun Lübnan’dan elini çekmesi gerektiğini düşündüğü için, Avn’la görüşmelere başladı. Şeyh’in hareketleri, elbette Suriye istihbaratı tarafından da yakından takip ediliyordu. Kaçınılmaz akıbet, Hasan Hâlid’i 16 Mayıs 1989 günü, Mişel Avn’la yaptığı bir toplantının çıkışında yakalayacaktı.
Suikastın duyulmasının hemen ardından, Lübnanlı Marûnî Hıristiyanların lideri Nasrallah Butros Sfeyr’den bir taziye açıklaması geldi. Tıpkı Şeyh Hasan Hâlid gibi Suriye ordusunun Lübnan’daki varlığına ve İsrail işgaline kesin biçimde karşı çıkan Sfeyr, bu konuda Hâlid’le ortak hareket ediyordu. Biri Sünnî Müslüman, diğeri Katolik Hıristiyan olan iki lider, ülkelerinin yabancılar tarafından kontrol ve işgal edilmemesi ortak paydasında birleşmişti. Sfeyr, 1986’da, Beyrut’u ikiye bölen sınır hattını geçerek Hasan Hâlid’i bizzat ziyaret etmiş, iki din adamı ve cemaat arasında böylece yakın bir irtibat başlamıştı.
Geçtiğimiz hafta 99 yaşında ölen Nasrallah Butros Sfeyr, 2000 yılında İsrail’in Güney Lübnan’daki işgali sona erdiğinde, “Madem İsrail gitti, Suriye de çekilsin” çıkışıyla dikkatleri çekmişti. 5 yıl sonra, 14 Şubat 2005’te Lübnan Sünnîlerinin en önemli isimlerinden eski Başbakan Refik Harirî suikasta kurban gidince, oluşan tepki ortamında Suriye ordusu Lübnan işgalini sona erdirmek durumunda kaldı. Sfeyr’in çağrısı böylece yerini bulsa da, Sünnî cephe önemli bir kayıp daha vermişti.
Günümüzde Hizbullah üzerinden İran’ın nüfûz bölgesine dönüşen Lübnan, yakın tarihte ülkenin birlik, bütünlük ve özgünlüğünü savunan etkili isimlerin teker teker sahneden çekilmesiyle, artık tamamen kırılgan bir görünüme sahip. Suudi Arabistan’ın Başbakan Saad Harirî yoluyla kendine alan açmaya çalıştığı Lübnan’ın bugün en önemli eksiği, herhangi bir dış ülke hesabına çalışmadan, tamamen kendi millî ajandasına sahip lider ve hareketler. Ülkemizde meşhur tabirle ifade edersek, “yerli ve millî bir duruş”, Lübnan’ın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey.
Sudan’ı izlerken
04:0022/05/2019, Çarşamba
G: 22/05/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Mısır’da Hüsnü Mübarek devrildiğinde, Ortadoğu’da (ve bütün dünyada) ölçüsüz bir iyimserlik havası esmişti. Artık diktatör yoktu, Mısır çok daha iyi bir noktaya doğru ilerleyecekti. Özgür seçimler yapılacak, ülkeye demokrasi gelecekti. Üstelik ordu da halkın taleplerine boyun eğiyordu, tamamen sivil idareye geçilecekti. Mübarek’ten sonra yönetimi devralan Yüksek Askeri Konsey’in, Mısır’ı uzun süre kontrol etmek gibi bir amacı yoktu. Tahrir Meydanı’nda toplanan devrimciler, istediklerine kavuşmuşlardı. Devrim, netice ulaşmıştı. İlâ âhirî…
Sudan’ı izlerken
Sudan’ı izlerken
15 Mayıs, Çarşamba
O günlerin sıcaklığı ve telaşı içerisinde, çok az kişi, yaşananın aslında ordunun ustaca yönlendirdiği bir süreç olduğunu görebilmişti. Mısır siyaset sahnesinin perde arkasındaki gerçek aktörü olan ordu, insanların 30 yıllık Hüsnü Mübarek iktidarına yönelik öfkesini meydanlarda dile getirmesine fırsat vermiş, ardından Mübarek’i tereyağından kıl çeker gibi iktidardan indirerek muhtemel halefi olan oğlu Cemal’den de böylece kurtulmuş, halkın ancak yarısının katıldığı seçimlerle Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın (İhvân) iktidara gelişine fırsat vermiş, İhvân’ın yönetimde olduğu kısa süre boyunca elindeki bütün imkânları Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî’ye karşı kullanmış, nihayet “İhvân bu işi beceremiyor” fikrini kitlelere benimsetmeyi başarmış, sonunda da “kurtarıcı” olarak yeniden ortaya çıkarak, bütün ağırlığıyla Mısır’ın üzerine çökmüştü. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) darbeye destekleri aşikârdı. Ancak onlar olmasaydı da, Mısır ordusu bu süreci sonuna kadar götürebilecek kudrete sahipti. Mısır içindeki siyasî, ekonomik, dinî ve sosyal dengeler, ordunun on yıllardır verdiği yoğun emek sonucunda meydana gelmişti.
“Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülans sürecinin etkisi altına aldığı diğer bölgelerde de, dış müdahalelerle birlikte, aslında ülkelerin kendi iç dengeleri sonucu belirlemişti. Hiçbir ülkede, aktivistlerin ve idealistlerin peşinde koştuğu o “demokratik süreç” için şartlar henüz hazır olmadığından, dışarıdan ‘kaktırma’ usulüyle düzenlenen kampanyalar, mevcut durumun sadece daha da kötüleşmesine yol açmıştı. Böylece meşru ve makul taleplerle başlayan halk ayaklanmaları, kısa süre içinde istihbarat oyunlarının karanlık koridorlarında yitip gitmişti.
Belki bu noktada, “Arap Baharı”ndan alınacak derslerden birincisi şuydu: “Değişim” veya “devrim” denilen efsunlu netice, sokak gösterileri veya sloganlarla değil, on yıllara yayılmış, istikrarlı ve ısrarlı çalışmaların sonunda elde ediliyordu. “Arap Baharı”na sahne olan ülkelerdeki hareketlenmenin lider kadrosunun veya somut programlarının bulunmayışı, süreçleri dış müdahale ve manipülasyona açık hale getiriyordu. Halk yığınları -haklı olarak- baskılardan ve problemlerden şikâyet ediyordu, ancak bu düğümlerin nasıl çözüleceği noktasında gerçek anlamda bir kaos yaşanıyordu. Meydanlarda sesini yükselten ve hatta can veren insanlar, bu nedenle neticeye etki edemiyor, sadece “istatistiksel bir unsur” olarak kayda geçiriliyordu. Sonuç ise, çoğu kez, tüm bu karmaşayı dikkatle takip eden muktedir mihrakların elinde şekilleniyordu.
“Devrim”leri dışarıdan alkışlarken, ülkelerin iç dinamiklerini ve dengelerini hesaba katmamanın ne büyük yanlış anlamalara ve hamlelere sebebiyet verebileceği de, İslâm dünyasının tamamının alması gereken bir diğer dersti. Mısır’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de… “Arap Baharı”nın etki ettiği bütün ülkelerde bu durumun çok çeşitli örnekleri binlerce kez yaşanmıştı çünkü.
***
Sudan’da Devlet Başkanı Ömer Beşir’in -30 yıllık bir iktidarın ardından- 11 Nisan 2019’da devrilişini ve sonrasında yaşanan gelişmeleri izlerken, can sıkıcı bir “Mısır dejavusu” hissetmemek imkânsız. Yine lidersiz ve programsız bir halk ayaklanması, yine “halkın şikâyetlerine duyarlı” bir ordu, yine sivil yönetime geçiş sözleri, yine oyalama ve oyalanmalar… Ve yine Suudi Arabistan ve BAE faktörü.
Sudan’ın yakın tarihine baktığımızda, aslında ülkenin fotoğrafını da görüyoruz: Ordunun içinde yer almadığı hiçbir denklem, Sudan’da kalıcı olmamış. Tıpkı Mısır gibi, Sudan’da da ordu ülkenin perde arkasındaki sahibi ve başrol oyuncusu. O halde Sudan şartlarında “saf ve sivil bir demokrasi” hayalini kurmak ve buna yatırım yapmak, vakit ve ümit israfından başka bir şey olmayacaktır. Meydanlarda aylardır haykıran Sudanlı gençler bu durumun ne kadar farkında bilinmez, ama Sudan’a dair siyaset geliştirirken, kâğıdın üzerine ve listenin başına ilk önce ordunun adını yazmak şart. Tıpkı -Mısır dışında- Cezayir ve Pakistan’da da olduğu gibi…
***
5 Mart 2016’da vefat eden Sudanlı düşünür ve siyasetçi Hasan Turâbî, İslâm dünyasının son yüzyılda yetiştirdiği önemli isimlerden biriydi. Ancak ülkesinin içinde bulunduğu kaygan zemin ve oynak şartlar nedeniyle, Turâbî, “vaziyete uyum sağlama adına” o kadar çok değişim ve dönüşüm geçirmişti ki, “pragmatist”, “oportünist”, “eyyamcı” gibi vasıflarla tanımlanmaktan kurtulamadı. Oysa, yapmaya çalıştığı şey, rahmetli Âkif Emre’nin tabiriyle “yaşadığı toplumun sosyolojik şartlarına karşılık gelecek bir siyasi çizgiyi yakalama” çabasıydı.
Sudan şu anda Hasan Turâbî ve benzerlerinin çabalarından mahrum, meçhul bir geleceğe doğru yelken açmış durumda. Belki Sudan’la birlikte bütün İslâm dünyasının cevabını araması gereken esas soru şu: Temel meselelerimize, her türlü angajmandan uzak bir biçimde kafa yoran düşünürlerimiz ve ilim adamlarımız hâlâ var mı? Mevcutlar, sınavlarını ciddiyetle verebiliyorlar mı?
Düşman ihtiyacı
04:0025/05/2019, Cumartesi
G: 25/05/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ramazanın sükûnetinde elimden geçen kitaplardan biri, Ziyaüddin Serdar’ın “Cenneti Arayan Adam”ı oldu. Kitapta Serdar, gençlik yıllarından itibaren girip çıktığı farklı düşünce akımlarını, cemaatleri, dinî ve entelektüel yapıları, tanıştığı çeşitli insanları, mütefekkirleri, âlimleri ve siyasetçileri keyifli bir dille anlatmış. Ünlü isimlerle bire bir yaşanmış hatıralar, diyaloglar ve yakın tarihin önemli dönüm noktalarına dair şahitlikler, “Cenneti Arayan Adam”ı sürprizlerle dolu bir kitap haline getirmiş.
Düşman ihtiyacı
Düşman ihtiyacı
18 Mayıs, Cumartesi
Sonlara doğru (s. 347-48) aktarılan şu anekdot ise, bilhassa dikkatimi çekti:
“Tarih, 9 Kasım 1989 idi. [Selman] Rüşdi olayı sonrasındaki İcmalcilerin ilk toplantısını yapıyorduk. Bundan sonraki “yol haritası”nı belirlemek için, Merryl’in Golders Green’deki dairesinde toplanmıştık. Âdetimiz olduğu üzere, toplantı yemekle başladı. Merryl her zaman yaptığı gibi tencereler dolusu bolonez soslu spagetti yapmıştı. Bu bizim çoğulculuğa olan saygımızı gösteriyordu. Spagettilerle boğuşurken, haberleri izlemek için televizyonu açmamız, akşam, gece ve ertesi sabahki gündemimizin sonu oldu. Gözlerimizin önünde binlerce insan Berlin’deki Charlie Kontrol Noktası’nın bulunduğu Friedrichstrasse’ye koşuyordu. Canlı yayın, kalabalıkların Berlin Duvarı’na yüklenişini gösteriyordu. Ardı ardına gelen insan dalgaları, bu nefret sembolüne çarpıp geri çekiliyordu. Gözlerimize inanamaz bir halde seyrederken, duvar yıkılmaya başladı. O yıkıldıkça insanlar daha güçlü bir şekilde itti ve salladı. Doğu Alman sınır muhafızları, insanların batıya geçişine yardım ediyordu. Berlin caddelerindeki kutlama havası, Merryl’in oturma odasında yankılanıyordu. Kalabalıklar durmadan “Wahnsinn” diye bağırıyordu. “Çılgınlık” diye tercüme ediyordu televizyon yorumcuları. Bu gururu paylaştık. “Sonunda” diye bağırdı Perviz heyecanla, “lanet olası Soğuk Savaş bitiyor!”
Ancak gece sabaha dönüp, şafak yerini isteksiz bir güneşe bırakınca, ruh hâlimiz değişti. Soruyu ilk soran Merryl oldu: “Şeytan İmparatorluğu dağıldığına göre, yerini kim veya ne alacak?” Hiç kimse cevap veremedi. Tam bir şaşkınlık içinde birbirimize baktık. Cevap yerine, bir yığın muhtemel kehaneti mırıldandık. Sonunda Merryl kendi sorusuna cevap verdi: “Biz olacağız. Bir sonraki umacı, yeni şeytan imparatorluğu İslâm olacaktır. Batı’nın, özellikle sınai ve askerî işbirliğinin kendi kimliğini korumak, işleyişini sürdürmek için hâlâ bir şeytana ihtiyacı var. Batı, kendisinin orijinal şeytanına, ötekisine geri dönecek. Rüşdi olayı tüm eski fikirler, önyargılar ve aşağılayıcı dili yayan bir giriş bölümüydü.” Hepimiz başımızı sallayarak, sessizce ona katıldık.”
Tam da İran-ABD arasındaki salvoların yoğunlaştığı bir zamanda bu kısmı okuyunca, kitabı kapattım, düşünceye daldım. İran’la ABD arasında şahit olunan dalaş ve düello, “askerî ve siyasî hedeflerin tahakkuku için, düşman ihtiyacının tatmini” olarak adlandırılabilirdi. Her iki taraf için de.
***
1979’da Muhammed Rıza Pehlevî’nin devrilmesinden sonra İran’a yönelik uygulanan, zaman zaman gevşetilip daraltılan ambargolar ve kısıtlamalar silsilesi, Ortadoğu coğrafyasında somut bazı sonuçlara yol açtı, açıyor.
Bunlardan birincisi, dışarıdan maruz kalınan saldırgan üslubun, İran’ın ideolojik tabanının genişlemesine yaptığı somut katkı. İran devletinin resmi ideolojisi olan Şiîlik kitleler bazında hızla yayılırken, “ABD saldırıyorsa, İran’a sahip çıkmak gerekir” düz mantığından hareketle, İran büyük bir sempati halesiyle çevreleniyor. Bununla bağlantılı olarak, ne İran’ın Şiî yayılmacılığını ne de Suriye başta olmak üzere bölge ülkelerinde uyguladığı siyaseti tartışmak mümkün oluyor. ABD devlet aklının zaten meydanda olan tartışmasız zalimliği, İran’a bir tür “eleştirilmezlik zırhı” kazandırıyor. Amerikan ve Batı cephesinden gelen her saldırı, İran’ı bu anlamda daha da güçlendiriyor.
İkinci olarak, ölçüsüzce taarruzlarla eli güçlenen İran, fırsattan istifade Şiî yayılmacılığını genişletirken, bu durum İslâm dünyası içindeki bölünmeyi daha da derinleştiriyor. Sahadaki uzantıları yoluyla çok sayıda ülkenin iç siyasetinde direkt şekilde başrol oynayan İran, böylece etki alanını rasyonel gücünün de ötesine taşıyor. İslâm dünyası halkları, İran’ın Şiî yayılmacılığıyla Amerikan pervasızlığı arasında seçim yapmaya zorlanarak, adeta ideolojik bakımdan istikametsiz ve takatsiz bırakılıyor.
Üçüncü olarak, “İran tehdidi”, Suudi Arabistan başta olmak üzere petrol zengini ülkelere silah satışının daha da artmasına yardımcı oluyor. Ortadoğu’daki çatışma, dünyanın her yerindeki çatışmalarda genellikle olduğu gibi, sadece silah tüccarlarını zengin ediyor. Milyar dolarlar, ellerinden Müslüman kanı damlayan karanlık odakların ceplerine ve kasalarına akıyor.
Dördüncü olarak, ki belki de meselenin en can alıcı kısmı bu, Ortadoğu’daki bu kaos, İsrail’e daha fazla yayılma, gücünü artırma ve işgali derinleştirme noktasında sınırsız bir alan açıyor. İran “İsrail’e karşı direniş cephesi” olduğunu iddia ederek yayılmacı dış siyasetini temellendirirken, İsrail de “İran tehdidine karşı” Batı’yı ve bazı Arap ülkelerini yanına alarak kendi işgal siyasetini perdeliyor. İki taraf da bu anlamda birbirinden besleniyor.
***
Bazen, uluslararası ilişkilerin son derece karmaşık gibi görünen meselelerini çok kısa şekilde izah edivermek mümkün hale gelir. Tıpkı, Necip Fazıl’ın “Düşmanıma” isimli şu kısacık şiiri gibi:
Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!
Bir öncüye rahmetle…
04:0029/05/2019, Çarşamba
G: 29/05/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Filistin’in Yâfa şehrinde kadı olarak görev yapan Râcî Fârûkî, 21 Ocak 1921 günü dünyaya gözlerini açan oğluna İsmail adını koymuştu.
Çevresinde saygın bir insan olarak tanınan Şeyh Râcî, biricik evladı daha bebekken kararını verdi: Onun, İslâmî ilimlerle birlikte Batılı bir eğitim de almasını sağlayacak, böylece oğlunu “zamanın ihtiyaçları”na hazırlamış olacaktı. Mutlu ama disiplinli bir çocukluk geçiren İsmail Râcî Fârûkî, Yâfa’nın merkezindeki Acemî Caddesi üzerinde bulunan Fransız okulu College des Freres’e gönderildi. Burada ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra, istikamet Beyrut Amerikan Üniversitesi’ydi. 1941’de felsefe bölümünden mezun olan genç İsmail, ana dili olan Arapça’nın yanı sıra Fransızca ve İngilizce’yi de mükemmel biçimde okuyup yazabiliyordu.
Siyonistlerin Filistin’e yoğun biçimde göç ettiği ve yerleştiği bir dönemde yetişen İsmail Râcî Fârûkî, kendi kuşağındaki bütün gençler gibi politikayla yakından ilgilendi. 1945-48 arasında Filistin’in Celîle bölgesinin valiliğini yapması ise, onu sıra dışı bir tecrübeyle tanıştırdı. İsrail’in kurulması ve yerli halkın bölgeden sürülmesiyle, İsmail Râcî Fârûkî “Celîle’nin son Filistinli valisi” olarak kayıtlara geçti.
Filistinlilere kendi vatanlarında yaşam hakkı kalmamasının ardından, İsmail Râcî Fârûkî, özellikle akademik alanda çalışmalarını yoğunlaştırmak için ABD’ye göç etti. Indiana ve Harvard üniversitelerinde felsefe yüksek lisansı yaptı, ardından 1952’de doktorasını tamamladı. Doktoradan sonra Kahire’ye giderek, İslâmî ilimler alanında yüksek eğitim alıp diploma sahibi oldu. ABD’ye dönüşünde, Kanada’nın Montreal şehrinde bulunan Mc Gill Üniversitesi’nde iki yıl ders verdi; Pakistan’ın Karaçi kentinde misafir hocalığının yanısıra, ABD’nin Chicago, Syracuse ve Philadelphia Temple üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı, İslâmî araştırmalar bölümlerini kurup yönetti.
İsmail Râcî Fârûkî, Syracuse Üniversitesi’nde doçent olarak çalışırken, kısa bir süre sonra evleneceği Lois Ibsen’le tanıştı. Montana doğumlu bir Amerikalı olan Lois, sanat ve müzik eğitimi almış profesyonel bir piyanistti. Fârûkî’nin dersleri vesilesiyle İslâm kültürüyle tanışan Lois, kısa süre sonra Müslümanlığı seçti ve hocasıyla evlendi. Lois Ibsen, artık Lois Lamyâ Fârûkî idi.
***
Müslüman dünyanın akademik ve düşünsel anlamda nasıl daha ileri gidebileceği üzerine kafa yoran İsmail Râcî Fârûkî, 1970’lerde tartışmaya açtığı “Bilginin İslâmîleştirilmesi” teziyle dikkatleri çekti. İslâmî ilim ve disiplinlerle modern disiplinler arasında bir tür terkip içeren tez, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çok sayıda İslâm ülkesindeki akademisyenler, düşünürler, gazeteciler ve ilim adamları tarafından uzun süre gündemde tutuldu, hakkında çok sayıda kitap ve makale kaleme alındı.
Bilginin İslâmîleştirilmesi, Tevhid, Hıristiyan Ahlâkı, İslâm ve Siyonizm, Niçin İslâm gibi kitapları Türkçe’ye de çevrilen İsmail Râcî Fârûkî, ülkemizde bilhassa “İslâm Kültür Atlası” adlı hacimli eseriyle tanındı. Eşi Lois Lamyâ Hanım’la birlikte hazırladıkları kitap, 1999’da gazetemiz Yeni Şafak tarafından okurlara armağan da edilmişti.
İslâm dünyasının dört bir yanındaki akademisyenlerle ve ilim adamlarıyla organik bir iletişim içinde olan Fârûkî, 1977’de İsviçre’nin Lugano kentinde düzenlenen geniş katılımlı bir istişare toplantısının ardından, 1981’de Uluslararası İslâm Düşünce Enstitüsü’nün (IIIT) kuruluşuna öncülük etti.
Batı’nın İslâm coğrafyasındaki hâkimiyetinin, ancak bilgi temelli bir mücadele sayesinde geriletilebileceğini savunan Fârûkî, sadece yazdığı kitap ve makalelerle değil, yetiştirdiği binlerce öğrenciyle de İslâm düşüncesi alanında ciddi bir boşluğu doldurmuştu. Eşi Lamyâ Hanım da bilhassa İslâm sanatı sahasına yoğunlaşarak, çok sayıda önemli eser meydana getirmişti.
***
27 Mayıs 1986 gecesi, saat 02.30 sularında Lois Lamyâ Fârûkî, Wyncote Pennsylvania’daki evlerinde sahur yemeği hazırlamakla meşguldü. Kocasını ve iki kızını henüz uyandırmamıştı. Ramazanın 18’inci günüydü. Eve de, semte de derin bir sükûnet hakimdi. Lamyâ Fârûkî, az sonra yaşanacaklardan habersiz, mutfaktaki masanın üzerine kahvaltılıkları diziyordu.
Derken, mutfak camı aniden açıldı. Yüzünü kar maskesiyle kapatmış olan bir saldırgan hızla içeri atladı ve elindeki dağcı bıçağını Lamyâ Fârûkî’nin göğsüne iki kez sapladı. Onun acıyla attığı çığlık, yan odada uyuyan hamile kızı Enmar’ı uyandırmıştı. Mutfak kapısında katille karşılaşan Enmar da bıçak darbelerine hedef olarak ağır yaralandı. Saldırgan daha sonra yatak odasına ilerleyerek İsmail Râcî Fârûkî’yi bıçaklamaya koyuldu. Katiliyle boğuşan 65 yaşındaki Fârûkî, aldığı beş darbenin ardından koridorda can verdi. Korkunç katliamdan, çiftin gardroba saklanan küçük kızı Tayme yara almadan kurtulmuştu.
İsmail Râcî Fârûkî ve eşinin katili, “Yusuf Ali” adıyla bilinen yeni Müslüman olmuş Joseph Louis Young adlı bir Amerikalıydı ve siyahî Müslümanlardan oluşan “Nation of Islam” grubunun üyesiydi. Yine aynı gruba mensup üç kişi, 21 Şubat 1965’te Malcolm X’e düzenlenen suikastın failleriydi.
1996’da, kesinleşmiş idam cezasının infazını beklerken hapiste ölecek olan Yusuf Ali’nin, çifte cinayeti, İsmail Râcî Fârûkî’ye Malezyalı bir öğrencisiyle ilişkisi olduğu yönünde atılan iftira yüzünden işlediği anlaşılacaktı. Azmettiricilerin gözettiği gerçek sebep ise, elbette İsmail Râcî Fârûkî’nin ömrü boyunca ısrarla peşinden yürüdüğü hedeflerle yakından ilgili olmalıydı.
***
Bir Ramazan gecesi, sahur vakti dâr-ı bekâya irtihal eden Prof. Dr. İsmail Râcî Fârûkî ve eşi Lois Lamyâ Fârûkî’ye rahmet niyazıyla…
Sembollerin savaşı
04:001/06/2019, Cumartesi
G: 1/06/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, Arap cephesinde, Jön Türkler hareketinin direkt bir yansıması ve izdüşümü ortaya çıkmıştı: Fetât (Genç Araplar) Cemiyeti. İttihat ve Terakki Partisi iktidarının Arap coğrafyasına yönelik menfî siyasetinin oluşturduğu tepki ortamında Paris’te doğan hareket, Osmanlı sınırları içinde özerk bir Arap yönetiminin kurulmasını hedefliyordu.
Sembollerin savaşı
Sembollerin savaşı
25 Mayıs, Cumartesi
Kurucu kadroya göre, Araplar kendi iç işlerinde, yönetimde, eğitimde, adalet sisteminde ve ekonomide tamamen bağımsız olacak, ama dış işlerinde başkent İstanbul’a bağlılıklarını sürdürecekti. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önce merkezini Beyrut’a, ardından da Şam’a taşıyan cemiyet, savaşın başlamasıyla birlikte hedefini “bağımsız ve birleşik bir Arap ülkesi” olarak güncelledi. Şerif Hüseyin ailesiyle de yakın temasa geçen cemiyet, çok geçmeden İngilizlerin kontrolü altına girdi. 1915’te cemiyet adına yayımlanan protokol, bütün üyelere ve sempatizanlara, İngiltere saflarında Osmanlı’ya karşı savaş çağrısında bulunuyordu.
Fetât Cemiyeti’ni oluşturan milliyetçi Arap liderler, Arap coğrafyasının “Osmanlı boyunduruğundan” bağımsızlığını ve birliğini sembolize eden bir bayrak da tasarlamışlardı. Bayrağı oluşturan dört renk (beyaz, siyah, yeşil ve kırmızı), tarihten günümüze Arap ordularının kullandığı başlıca bayrakların renkleriydi. Tasarım yapılırken beyaz, siyah ve yeşilin üzerine iki adet kırmızı üçgen kondurulmuş, altına da Iraklı şair Safiyyuddîn el Hillî’nin kısa bir şiiri yerleştirilmişti.
Bilahare Ürdün kralı olarak tahta çıkacak olan Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Abdullah, sıkı irtibat içinde bulunduğu cemiyetin Şam’daki merkezini ziyareti sırasında bayrağı görerek, bir örneğini yanına aldı ve Mekke’deki babasına götürdü. İngiliz danışmanların yönlendirmesiyle bayrağın tasarımı yeniden ele alındı. Kırmızı üçgenlerden biri ve el Hillî’nin şiiri atıldı, çizgiler intizamlı hale getirildi. Evet, “Arap İsyanı”nın bayrağı burçlarda dalgalanmaya artık hazırdı.
1916’da patlak veren ve nihayetinde Arap coğrafyasının Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopuşuyla sonuçlanan “Büyük Arap İsyanı”nın bütün aşamalarında bu dört renkli bayrak ve tasarım kullanıldı. 1922’de görünürlüğü artırmak adına, bayraktaki renklerin sıralaması siyah, beyaz, yeşil olarak değiştirildi, kırmızı renk de üçgen halinde sol yana yerleştirildi. 1921’de kurulan Mâvera-i Ürdün Emirliği (1946’dan itibaren: Ürdün Hâşimî Krallığı) bu tasarımı resmî bayrağı haline getirdi. Daha sonra da çok sayıda Arap ülkesi dört rengin farklı kombinasyonlarını bayraklarında kullanır oldular. Günümüzde Ürdün’den başka Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Sudan, Irak, Suriye ve Libya’nın da bayrakları, “Arap milliyetçiliğinin renkleri” ile süslü.
Filistin yönetimi de, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün 1 Aralık 1964 tarihli kararından bu yana siyah-beyaz-yeşil-kırmızı renklerden oluşan bayrağı kullanıyor. Filistin bayrağı, Ürdün Hâşimî Krallığı’nın bayrağıyla tamamen aynı tasarıma sahip. Yalnızca, Ürdün’ünkinde, kırmızı üçgenin üzerinde bir yıldız bulunuyor.
Bugün ABD ve Batı’nın Filistinlilere uyguladığı çifte standartı ve İsrail’in işgaline olan desteklerini protesto etmek için eline Filistin bayrağı alarak sokaklara dökülen kaç kişi, acaba bayrağın hikâyesinden haberdardır?
“Tarihin ironisi” diyebileceğimiz bu durum, tersinden, İsrail’in bayrağı için de söz konusu. İlk kez 1800’lerin sonunda, Jacob Askowith adlı bir Amerikan Yahudisi tarafından tasarlanan ve 1891’de Boston’da kamuoyuna takdim edilen bayrak (iki mavi çizgi, ortasında altı köşeli “Davud Yıldızı”), altı yıl sonra düzenlenen Birinci Siyonist Kongre’de üyeler tarafından kabul edildi. Sonraki yıllarda küçük değişimler geçiren bayrak, nihayet, İsrail’in kuruluşundan birkaç ay sonra, 12 Kasım 1948’de yeni devletin resmî bayrağına dönüştü.
İsrail’in kanlı geçmişi ve işgal siyaseti nedeniyle, hepimizin zihninde zulümle özdeşleşen bayrağın ortasındaki altı köşeli yıldız, -isminden de anlaşılacağı üzere- Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman’ın resmî yazışmalarda ve mimarî eserlerde kullandıkları mühürleri aslında. İsrail, pek çok şey gibi, aslında İslâm’a ait olan bu muazzam sembolü de işgal ederek, Müslümanların yüreklerinden ve hafızalarından söküp almıştır. Eski İslâm imparatorluklarının göğüslerini gere gere kullandığı altı köşeli yıldız, şimdi bizim için yalnızca işgali ve barbarlığı çağrıştırmaktadır.
Bugün İsrail bayrağını -gayet haklı gerekçelerle- yerde çiğneyen, yakıp yırtan, üzerine tüküren kaç Müslüman, acaba bu bayrağın “çalınmış bir İslâmî sembol” olduğunun farkındadır? İsrail bayrağına “lanetlenmiş bir paçavra” gözüyle bakanlar, acaba arka plandaki hikâyeden haberdar mıdır?
Ortadoğu coğrafyası, sadece orduların ve siyasî fikirlerin değil, aynı zamanda sembollerin de savaştığı ve çatıştığı bir coğrafya. Sembollerin tarih içindeki dönüşümleri ve bugün bizim için ifade ettikleri birbirinden farklı anlamlar, aslında bizatihi Müslüman zihinlerdeki dönüşüme işaret ediyor. Yıllar geçtikçe oluşan devasa boşluğu ve hafıza kaybını telafi etmek, coğrafyamıza karşı vazifelerimizden biri, belki de birincisi.
Zirvede esen yeller
04:005/06/2019, Çarşamba
G: 5/06/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bazı tarihçiler, Hz. Peygamber ve Râşid Halifeler dönemleri hariç tutularak, Müslümanların siyasî, askerî, dinî, sosyal ve kültürel faaliyetlerinin toplamından oluşan 1400 yıllık maziye “İslâm tarihi” denmesini yanlış bulur. Tüm bu serüvenin doğrularla yanlışların birbirine karıştığı, dikkatli bir şekilde ele alınması gereken, tüm aşamalarına kefil olunamayacak bir yekûn teşkil ettiğini savunan bu uzmanlara göre, kullanılması icap eden doğru tanım “Müslümanların tarihi”dir.
Zirvede esen yeller
Zirvede esen yeller
29 Mayıs, Çarşamba
“İslâm tarihi” yerine “Müslümanların tarihi” dediğimizde, “Müslümanların veya kendisini Müslüman olarak adlandıranların, İslâm’dan anladıkları kadarıyla ortaya koydukları pratik” demiş olacağımız için, dinin kendisine de söz getirmemiş olacağızdır böylece. Bu hassasiyeti taşıyan isimlerden biri olan Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma Hoca, 2016’da yayımladığı 5 cilt dev kaynak esere “Müslümanların Tarihi” ismini vermişti.
Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz’in ev sahipliğinde, İslâm İşbirliği Teşkilâtı tarafından geçen cuma günü Mekke-i Mükerreme’de düzenlenen “İslâm Zirvesi”ni izlerken, yukarıdaki nüans ister istemez aklıma geldi. “İslâmî Zirve” olarak da tercüme edebileceğimiz kavramın Arapça orijinali “el kımmetu’l-İslâmiyye”. Bu haliyle, tabir daha da iddialı bir hale bürünüyor: İslâmî hedeflerin tamamen tahakkuk ettiği, Müslümanların sorumluluklarını harfiyyen yerine getirdikleri, tabir-i caizse İslâm’ın her sahada zirveyi bulduğu bir hal. Heyhat ki, Ortadoğu ve Müslüman dünyanın içinde bulunduğu hali düşününce, söz konusu isimlendirme “tarihin ironisi” olmaktan öteye geçemiyor.
İslâm İşbirliği Teşkilâtı, Avustralyalı bir Hıristiyan Siyonist olan Denis Michael Rohan tarafından 21 Ağustos 1969 günü Mescid-i Aksâ’nın ateşe verilmesinin akabinde kurulmuştu. Dönemin Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz’in çağrısıyla, bir ay sonra, 22-25 Eylül’de Fas’ın başkenti Rabat’ta bir araya gelen İslâm dünyasının devlet ve hükümet başkanları, Müslüman ülkeleri temsil edecek bir çatı kurumun oluşturulması konusunda mutabakata varmıştı. “İslâm Konferansı Örgütü” adıyla resmileşen organizasyonun merkezinin Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde olması da, ilk zirvede alınan kararlar arasındaydı.
2011’de Kazakistan’ın başkenti Astana’da düzenlenen “38’inci Dışişleri Bakanları Konseyi”nde mevcut ismini alan İslâm İşbirliği Teşkilâtı, 50 yıllık tarihinde şimdiye kadar 14 adet “İslâm Zirvesi” düzenledi. Bu zirveler hem yılları hem de ev sahipliğini yapan ülkeler açısından incelendiğinde, İslâm dünyası içindeki dengelerin ve olayların gidişatının izini sürmek de mümkün hale geliyor. Ülkeler arasındaki ilişkilerin serencamı ve organizasyonun zaman içinde geçirdiği dönüşüm de, yine bu kronoloji üzerinden rahatlıkla okunabiliyor.
Rabat’taki ilk zirvenin ardından, Müslüman liderler ikinci olarak, 22-24 Şubat 1974’te Pakistan’ın Lahor kentinde bir araya gelmiş. Libya’nın genç lideri Muammer Kaddafi’nin ‘devlet başkanı’ sıfatıyla ilk kez katıldığı zirvenin hatıra fotoğrafında, liderler, Lahor’un simgesi durumundaki Badşâhî Camii’nde cuma namazı kılarken görülüyor. Önceki yıl yaşanan Yom Kipur Savaşı’ndan hemen sonra, İsrail’i destekleyen ABD ve Batılı ülkelere petrol ambargosu başlatan Kral Faysal, fotoğrafta solgun ve yorgun bir halde. Lahor’daki toplantı, Kral Faysal’ın, 25 Mart 1975’te Riyad’daki sarayında öz yeğeni tarafından vurularak öldürülmesinden önce katılacağı son İslâm Zirvesi olacaktır.
25-28 Ocak 1981’de Mekke-i Mükerreme’de toplanan Üçüncü İslâm Zirvesi’ne bölgesel ve uluslararası krizlerin gölgesi düşmüştür. 1979’da İran’da gerçekleşen devrim bölge ülkelerini “devrim ihracı” korkusuna sürüklerken, Lübnan’da patlak veren iç savaş, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali, İran-Irak Savaşı gibi çok sayıda sıcak gündem, üye ülkelerin ele aldığı başlıca konulardır. Ve elbette kurucu lider konumundaki Kral Faysal’ın yokluğunda, hasta yatağından kalkamayan Kral Hâlid’in katılamadığı zirvede Suudiler adına ev sahipliğini Veliaht Prens Fahd yapmıştır.
Fas’ın Kazablanka şehrinde 16-19 Ocak 1984’te, Kuveyt’te 26-29 Ocak 1987’de, Senegal’in başkenti Dakar’da 9-11 Aralık 1991’de ve tekrar Fas’ın Kazablanka şehrinde 13-15 Aralık 1994’te düzenlenen 4, 5, 6 ve 7’nci zirvelerde, gündem hep aynıdır: Filistin’de gittikçe derinleşen ve yaygınlaşan İsrail işgali ve ilaveten bölgedeki iç savaşlar ve çatışmalar… İran’ın başkenti Tahran’da 9-11 Aralık 1997’de, Katar’ın başkenti Doha’da 12-13 Kasım 2000’de, Malezya’nın idari başkenti Putrajaya’da 16-17 Ekim 2003’te, Senegal’in başkenti Dakar’da 13-14 Mart 2008’de, Mısır’ın başkenti Kahire’de 6-7 Şubat 2013’te ve İstanbul’da 14-15 Nisan 2016’da düzenlenen 8, 9, 10, 11, 12 ve 13’üncü zirveler ise, İslâm ülkeleri arasındaki ihtilaf ve ayrışmaların -neredeyse- artık sona erdiğini düşündürecek kaynaşma görüntülerine sahne olur. Toplantıların düzenlendiği Tahran, Doha ve İstanbul şehirleri, birçok sebeple sembolik önemdedir.
Tüm bu zirvelerin (ve bunlarla beraber ‘olağanüstü’ olarak düzenlenen 7 ek zirvenin) istisnasız iki ortak paydası vardır: Filistin hep birinci maddedir ve sonuç bildirisinde mutlaka İsrail okkalı biçimde ve üst perdeden kınanır. İkinci ortak payda ise -ne yazık ki- şudur: “İslâm Zirveleri”nin hiçbiri, Ortadoğu ve İslâm dünyasında herhangi bir krizin çözümünde rol oynayamamıştır.
Gelecekte bugünleri araştıracak, okuyacak ve yazacak kişiler, tüm bu toplantı maratonlarına bakıp şu eleştiride bulunsalar, hakları var: “Keşke ‘İslâm Zirvesi’ yerine ‘Müslümanların Zirvesi’ denseymiş!”
Hilâli görmek
04:008/06/2019, Cumartesi
G: 8/06/2019, Cumartesi
3
Sonraki haber
Taha Kılınç
Müslümanlar olarak, her ramazan ve kurban bayramı öncesinde aynı soru akıllarımıza gelir: “Acaba bu sene İslâm ülkeleri birlikte bayram edebilecek mi?” Hilâlin görünmesiyle ilgili tartışmalar ve esas alınan ölçülerin farklılığı nedeniyle her bayramda mutlaka -az veya çok- ihtilaflar yaşanır, ayrışmalar görülür. Salı günü idrak ettiğimiz ramazan bayramı da yine ülkeler arasında birliğin sağlanamadığı bir zaman oldu. Ancak ihtilafların biçimi ve yaygınlığı bakımından, belki de “en aykırı” bayramı yaşadık:
Hilâli görmek
Hilâli görmek
1 Haziran, Cumartesi
Batı Afrika ülkelerinden Mali, bayramın başlangıcına işaret eden Şevvâl ayı hilâlinin pazar akşamı görüldüğünü açıklayarak 3 Haziran Pazartesi’yi bayram ilân etti. Malili Müslümanlar, böylece İslâm dünyasının diğer bölgelerindeki kardeşleri henüz oruçluyken bayram namazlarını kıldılar, kahvaltılarını ettiler.
Türkiye, Cezayir, Tunus, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Türkmenistan, Afganistan ile Balkanlarda ve Kuzey Amerika’da yaşayan Müslümanlar, pazartesi son oruçlarını tutarak 4 Haziran Salı sabahı bayramı kutladılar.
Fas, Mısır, İran, Umman, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Azerbaycan, Tacikistan ve Kazakistan’da bayram 5 Haziran Çarşamba günüydü.
Dağılıma üstün körü bakınca, ülkelerin bayrama başlangıçlarında coğrafi konum etkili gibi görünüyor olabilir. Oysa değil. Aynı boylamda bulunan Fas’la Mali arasında iki gün fark var mesela. Arap Yarımadası salı günü bayram yaparken, yarımadanın iki tarafındaki Mısır ve İran’ın bayramı aynı gündü. Körfez’de Umman diğer komşularından ayrıldı, Orta Asya cumhuriyetlerinden de Türkmenistan ayrı baş çekti. Bu kadarla da kalmadı üstelik. Altı ülkede “bayram vakti” daha da dikkat çekici nüanslar içeriyordu:
Irak, Yemen ve Lübnan’da Sünnîler 4 Haziran Salı günü bayram yaptı, Şiîler ise İran’a tabi olarak 5 Haziran Çarşamba bayram ettiler. Ramazan ayının başlangıcı da aynı şekilde birbirinden farklıydı. Bu ülkelerde siyasî sebeplerle İran’dan yana hareket eden küçük Sünnî grupların bayramı da yine çarşambaydı. Suriye’de rejimin kontrolündeki bölgelerde 5 Haziran Çarşamba bayram yapılırken, muhalifler kendi kontrol alanlarında 4 Haziran Salı’yı bayram ilân ettiler. Geleneksel olarak Suudi Arabistan’la birlikte hareket eden Filistin ve Ürdün, bu sene -epey şaşkınlık uyandıracak şekilde- bayramı 5 Haziran Çarşamba’ya aldı. Bu ülkelerdeki Müslümanlar, diğer Sünnî Arap ülkeleriyle ortak davranmaya o kadar alışmışlardı ki, dinî heyetlerin bayram kararı küçük çaplı protestolara bile neden oldu. Bayram konusunda en büyük bocalama ise, iç savaşın bütün şiddetiyle sürdüğü Libya’da yaşandı. Libya Müftülüğü önce “5 Haziran Çarşamba bayram” duyurusu yaptı, ardından 4 Haziran Salı sabahı namaz vaktinde Facebook üzerinden ilân yayımlayarak “Bayram bugündür, orucunuzu bozun ve bayram namazlarına çıkın!” dedi.
Meselenin dinî arka planı ve farklı tercihlerin fıkhî sebepleri bir yana, sadece yukarıdaki karmaşık tablo bile, İslâm dünyasındaki bayram kararlarının büyük oranda siyasî dengelerden etkilendiğini ortaya koyuyor. “Hilâli görmek” aslında, “hilâl üzerinden dinî alanda karar verme yetkisini tekeline almak” olarak yorumlanıyor. Türkiye gibi “astronomik hesap” ile “hilâli görme” emrini birlikte uygulamaya çalışan az sayıda ülke hariç…
***
Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın davetiyle, 27-30 Kasım 1978 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen “Rü’yet-i Hilâl Konferansı”, hadislerde emredilen hilâli görme / gözetleme emriyle modern teknolojinin getirdiği gökyüzünü ve ayın hareketlerini izleyebilme imkânını birbiriyle uyuşturma ve ortak bir takvim oluşturma adına atılmış dev bir adımdı. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın öncülüğünde organize edilen konferansa 19 ülkenin dinî temsilcileri katılmıştı.
İster çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat [gözetleme] metotlarıyla olsun, asıl olanın hilâlin rü’yeti [görülmesi] olduğunu ilân eden katılımcılar, “ortak takvim komisyonu” kurulmasını oy birliğiyle karara bağladı. Her yıl toplanması öngörülen söz konusu komisyona Türkiye, Tunus, Suudi Arabistan, Mısır, Kuveyt, Katar, Irak, Endonezya, Cezayir ve Bangladeş üye atayacaktı. Ramazan, Şevvâl ve Zilhicce aylarının başlangıcında çıplak gözle ve astronomi cihazlarıyla gözlemler yapılacak, neticeler karşılaştırılacak, gözlemler için en ideal noktalar belirlenecek, en nihayetinde de ortak bir çalışmayla, bütün Müslümanların uyabileceği bir takvim meydana getirilecekti. Ayrıca, İslâm dünyasındaki üniversitelerde gökbilimiyle alakalı bölümlerin kurulması, buralarda İslâmî takvim esaslı çalışmalar yapılması ve Mekke’de bir rasathanenin tesisi gibi konular da gündeme alınacaktı.
Tüm bu “-cek, -cak”ların sonucu -maalesef- tahmin ettiğimiz gibi. Türkiye’nin öncülüğünde atılan devrim niteliğindeki adım, kısa süre sonra üye ülkeler arasındaki gerilimlere ve ülkelerin kendi içindeki dinî yapıların ipe un serme engeline takıldı, akim kaldı. Ancak dikkatle bakanların görebileceği bu inatlaşma ve restleşme, hâlen bütün şiddetiyle devam ediyor.
***
Bugünkü manzaraya bakınca, Müslümanların, dünya tarihinde rasathanelerin kurulmasına ve astronominin ilerlemesine öncülük etmiş olduklarını zihinde canlandırabilmek neredeyse imkânsız. Şimdi sadece kitaplarda rastladığımız o şanlı mazi bir serap veya masal olmadığına göre, neyi neden kaybettiğimizi derinlemesine düşünmek kaçınılmaz bir görev bugün.
Bülbülün ölümü
04:0012/06/2019, Çarşamba
Suriye’de 2011’de patlak veren halk ayaklanması sonrasında, muhaliflerin yanında yer alarak büyük sempati toplayan Suriye Genç Milli Takımı eski kalecisi Abdulbâsıt Sârût, rejim güçlerinin Hama kırsalında düzenlediği saldırı sonucu hayatını kaybetti.
Suriyeli muhalif komutanlar Hatay'da
Suriyeli muhalif komutanlar Hatay'da
19 Temmuz, Pazar
Muhaliflerin “devrimin son simgesi” olarak adlandırdığı 27 yaşındaki Sârût, binlerce kişinin katıldığı bir törenle uğurlandı, cenazesi -Suriye topraklarında gömülmek yönündeki vasiyeti üzerine- İdlib’de toprağa verildi.
1992’de Humus’un merkezindeki Beyyâda mahallesinde dünyaya gelen Abdulbâsıt Sârût, olayların başlangıcına kadar siyasetle herhangi bir alakası bulunmayan bir gençti. Onu akranlarından ayıran ve sıra dışı kılan şey ise, çocukluğundan beri futbola olan yoğun ilgisinden dolayı, Suriye Genç Milli Takımı’nın kaleciliğine kadar yükselmiş olmasıydı. Bu sayede gençler arasında tanınıyor ve biliniyordu, kendi çapında bir hayran kitlesi de vardı. 2011’in mart ayında önce gösterilere katılmayan ve karmaşadan uzak duran Sârût, rejim kuvvetlerinin silahsız göstericilerin üzerine ateş etmeye başladığını görünce, büyük bir şok geçirdi. Kısa bir tereddüdün ardından o da artık göstericilerle birlikte meydanlardaydı. Kalecilikten ayrılmış, milli takımı bırakmış, safını seçmişti. Beşşar Esed rejiminin, hürriyet ve reform talep eden silahsız ve sivil halkın üzerine kurşun yağdırması, onun için dönüm noktası olmuştu. Kendi kuşağındaki binlerce Suriyeli genç gibi…
Sembol bir isim olması dolayısıyla, onun muhaliflere katılması, rejimin bilhassa dikkatini ve öfkesini çekmişti. Kendisini hedef alan çok sayıda suikast girişimi, askerî operasyon ve bombalı saldırı gerçekleştirildi. Sârût, hepsinden de sağ kurtulmayı başardı, bazılarında ciddi biçimde yaralandı. Rejim, aynı zamanda onun ailesini ve yakın akrabalarını da gözüne kestirmişti. 2011-2014 arasında babası Memdûh ve dört ağabeyi (Velîd, Muhammed, Ahmed, Abdullah) rejim tarafından düzenlenen nokta atışlı saldırılarda öldürüldü. Ayrıca yeğenlerinden ikisi ve dört dayısı da, Esed rejiminin kurbanı oldu. En son geçen yıl, hayatta kalan kardeşlerinden Bessâm, geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Bessâm’ın ölüm sebebi de, yine rejimin bombardımanı sonucu hastaneye zamanında yetiştirilememesiydi.
***
Protesto gösterilerinde söylediği ezgiler ve yanık sesi nedeniyle “Devrimin bülbülü” unva- nıyla anılan Abdulbâsıt Sârût’un ölümü, üç ayrı tipte tepkiye neden oldu:
Yakın dostları ve kendisini tanıyıp sempatiyle takip eden Suriyeli muhalifler, arkasından ağıtlar yaktılar. “Devrimin bülbülünün şehadeti”ni dile getiren acıklı metinlerle uğurladılar onu. Annesi Ümmü Velîd’i, Hz. Ömer döneminde İranlılarla yapılan Kâdisiyye Savaşı’nda dört oğlunu birden kaybeden ünlü Arap kadın şair Hansa’ya benzettiler.
Yine kendisini “Suriyeli muhalif” veya “devrim yanlısı” olarak konumlandıran ikinci grupta, Abdulbâsıt Sârût’u “devrim ilkelerine uygun davranmamak”la suçlayanlar yer aldı. Bunlar, 2012-2014 arasında rejimin Humus kentine uyguladığı abluka sırasında ve sonrasında, Sârût’un zikzaklı bir çizgi izlediğini, IŞİD başta olmak üzere bazı gruplarla temasa geçtiğini, halk nezdinde kazandığı sempatiyi makul şekilde kullanmadığını ve bir imkânı heba ettiğini savundular.
En kalabalık kitleyi teşkil eden üçüncü grup ise, direkt biçimde, Esed rejiminin medya kanallarından veya dünya görüşünden beslenenlerdi. Onlar, Sârût’un ölümünü coşkuyla alkışladılar, bir “cihatçının” daha işinin bitirildiğini ilân ettiler, maktul eski kaleciyi “terörist” olarak tanımladılar. Baktıkları nokta -herhangi bir adalet kaygısı gütmeksizin- rejimin penceresi olunca, böylece tepki göstermeleri de gayet normaldi zaten. Olayların sadece değişim isteyen insanların protesto gösterileri şeklinde başladığı, Suriyeli muhaliflerin ilk altı ay boyunca ellerine hiç silah almadığı, rejimin sivil halka ateş açmasıyla işlerin çıkmaza girdiği, hadiselere dışarıdan müdahalelerin tüm bunlardan sonra gündeme geldiği gibi somut gerçekler, elbette umurlarında değildi. Sârût’un iddia ettikleri gibi IŞİD’e fiilen hiç katılmadığı, Humus kuşatması sırasında kendilerine intihar bombacıları gönderen IŞİD’le birlikte hareket etmeyi reddettiği, ilk dönemler IŞİD de kendisini rejim muhalifi olarak pazarladığı için kısa süreli bir temas kurduğu ancak sonradan kendisini IŞİD’den tamamen ayırdığı gibi ayrıntılarla da ilgilenecek ne vakitleri vardı, ne de istek ve merakları.
***
Suriye meselesinin gözler önüne serdiği bir şey var: Olayları takip eden veya yorumlayanlardan çok azı, “olduğu gibi” anlamak veya yansıtmak derdinde. Kâhir ekseriyet, yaşananları kendi dünya görüşü üzerinden okumayı önceliyor. “Her şey nasıl başladı? Neler oldu? Tüm bunlar olmayabilir miydi? Alternatif senaryolar nelerdi? Savaşın tarafları kim, iddiaları neler?” gibi sorular, insanların çoğu için anlamsız. “Adaletli şahitlik” derdi ortadan kalkınca, herkesin kendi hayalî senaryosunu yazması, her yazılana inanması ve kendi dar semtinde çalıp oynaması da kaçınılmaz.
Sloganların bütün sesleri bastırdığı gürültülü zamanlarda, doğruları seslendirmek zordur. Ama aynı zamanda, “adaletli şahitlik” tam da böyle zamanlarda acil bir görev haline gelir. Abdulbâsıt Sârût’un ölümü, bu görevin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha hatırlattı. İçinden geçtiği zamanın şahitleri olduğunun şuurunda olan herkese…
.Deve tüccarı
04:0015/06/2019, Cumartesi
G: 15/06/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Uzun süreli bir kıtlık sebebiyle 1980’lerin ilk yarısında Çad’dan Sudan’ın Darfur bölgesine göç eden Rizeykat kabilesi, tamamen Araplardan oluşan bir etnik yapıydı. Rizeykat mensupları, birlikte hareket ettikleri Manâsir, Kabâbiş, Budeyriyye gibi çok sayıda kabileyle birlikte yerleştikleri Darfur’da Arap nüfusun yoğunlaşmasına etki edecek, bölgeye gelişlerinden yaklaşık 20 yıl sonra patlak verecek iç savaşta böylece hayatî bir rol oynayacaktı. Ve aralarından biri, Muhammed Hamîdetî, daha sonra hızla yükselerek ülkenin kaderini şekillendiren isimler arasına girecekti.
Deve tüccarı
Deve tüccarı
8 Haziran, Cumartesi
1975’te Darfur’un kuzeyindeki Kutum’da dünyaya gelen Muhammed Hamîdetî, küçük yaşlarından itibaren kendisini ticarî hayatın içinde buldu. Kabilesinin bütün erkek üyeleri gibi o da deve ticaretine yoğunlaştı, zamanla Sudan, Çad, Nijerya ve Libya arasında binlerce hayvandan oluşan kafileleri yönetmeye başladı. Bazı yolculuklar o kadar uzun sürüyordu ki, Darfur’dan aylarca uzak kaldığı oluyordu. 20’li yaşlarında, yine ticaret sebebiyle Libya’ya yerleşti, 5 yıl kadar orada yaşadı. Darfur’da iç savaşın patlak vermesinden hemen önce, 2002’de, kardeşlerinin başında bulunduğu kervana rakip kabileler tarafından baskın düzenlendi, kardeşleri öldürüldü ve bütün mallarına da el kondu. Bu olay, Hamîdetî için kendi silahlı birliğini kurması için adeta bir işaret fişeği olmuştu.
Ertesi yıl, Hartum’daki merkezî hükümete isyan bayrağını açan kabileler, kısa sürede bir iç savaşa dönüşecek olan ayaklanmayı başlattığında, Muhammed Hamîdetî de emrindeki silahlı gençlerle birlikte çatışmalara katıldı. Darfur bölgesinde, Sudan düzenli ordusundan daha fazla etkinlik kazanan silahlı grup, kendilerine “Cancavîd” denilen milis birlikleriydi. Cancavîdlere komuta eden isim, Hamîdetî’nin amcasının oğlu Mûsâ Hilâl’di. Kuzeninin emri altında sıkı bir askerî disiplin kazanan Muhammed Hamîdetî, böylece deve tüccarlığından askerî kariyerin üst basamaklarına doğru hızla tırmandı. Herhangi bir formel eğitimi bulunmasa da (okuma-yazma bilmediği dahi iddia ediliyor), doğuştan sahip olduğu yeteneklerin yardımıyla Hamîdetî, birkaç yıl içinde Cancavîd ordusunun komutanlığını da eline alacaktı.
“Cancavîd” kelimesinin kökenine ve anlamına dair üç temel izah var. Bunlardan birincisine göre, Cancavîdler, Çad kökenli yağmacı ve soyguncu bir grup; isimleri de yetiştikleri bölgeden geliyor. İkinci açıklama, ismin Hâmid Cancavîd isimli Darfurlu bir eşkıya başından geldiğini gösteriyor. Ve son olarak da -en yaygın atıf bu- Cancavîd kelimesinin, “atlı ve silahlı birlik” anlamında yerel bir sözcükten türetildiği düşünülüyor. Grubun isminin etimolojik kökenine dair tahminlerden hangisinin doğru olduğu bilinmez, ancak gerçek olan şey şu: Muhammed Hamîdetî’nin liderliğindeki Cancavîdler, 2003’te patlak veren Darfur krizinin devamında çok sayıda savaş ve insanlık suçuna imza attı. On binlerce insanın hayatını kaybettiği çatışmalar, bir milyona yakın kişinin de mülteci konumuna düşmesine neden oldu.
Darfur krizinin zirve yaptığı ve bütün dünyanın gözlerini Sudan’a çevirdiği bir zamanda, 2006’da Muhammed Hamîdetî, Sudan Devlet Başkanı Ömer Beşîr’le başkent Hartum’da bir araya geldi. Sudan hükümeti, Darfur’daki isyanı bastırmak için yardımlarına başvurduğu Cancavîdlerin, merkezî yönetimle koordinasyon içinde çalıştığı o zamana kadar hep reddetmişti. Hamîdetî-Beşîr görüşmesi, hem bu işbirliğinin resmen teyidi hem de Hamîdetî için ulusal çapta bir hüsnükabul anlamına geliyordu. Henüz 30’lu yaşlarının başında olan Hamîdetî, katların çoğunda durmayan bir asansöre binmişti artık.
Ömer Beşîr’den “Darfur’daki hizmetleri karşılığında” cömert bir destek alan Muhammed Hamîdetî, emrindeki birlikleri “Sınır Koruma Ordusu” adıyla resmî statüye kavuşturdu. Özellikle Çin’den ithal edilen silah ve mühimmat sayesinde, Hamîdetî’nin emrindeki ordu, düzenli orduya adeta rakip duruma yükselmişti. Ömer Beşîr’le görüşmesinden hemen sonra merkezî hükümete isyan bayrağı açmayı deneyen Hamîdetî, yine büyük tavizler ve daha fazla hareket serbestisi karşılığında geri kazanıldı. Hartum yönetimi açısından Hamîdetî ile ilişkiler, uyanık kalmak için uyarıcı hap almaya başlayan birinin zamanla uyuşturucu müptelası olmasına benziyordu. Darfur’daki isyanla baş etmekte zorlandığı için Cancavîdlerin sahaya sürülmesini destekleyen Beşîr hükümeti, zaman içinde bu gölge kuvvetin etkisinden kurtulamamaya başlamıştı.
1989’dan itibaren 30 yıl boyunca Sudan’ı yöneten Ömer Beşîr, 11 Nisan’da resmen görevden el çektirildi. Kendisini devirenlerin başında, elleriyle besleyip büyüttüğü Muhammed Hamîdetî’nin gelmesi, Sudan’ı izleyenleri elbette şaşırtmadı. Ramazan ayı içinde, 3 Haziran’da Hartum’da yüzlerce kişinin ölmesiyle sonuçlanan baskında da yine, Hamîdetî’nin emrindeki Cancavîd milisleri (2011’den bu yana isimleri artık “Hızlı Destek Kuvvetleri”ydi, ancak hareket tarzları Darfur’dakinin aynısıydı) başrol oynadı. Öldürülenlerin cesetleri, hâlâ Nil kıyılarına vurmaya devam ediyor.
Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteğine sahip olan Muhammed Hamîdetî, aktif siyasete sıcak bakmadığını söylese de, ülkedeki asıl aktörün kendisi olduğu noktasında görüş birliği var. Sudan’ın bir deve tüccarına emanet edilmesi ise, menfaatlerinin sağlama alınması şartıyla, ABD ve Batı’yı da hiç rahatsız etmiyor görünüyor.
.Manzaranın fotoğrafı
04:0019/06/2019, Çarşamba
G: 19/06/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tunus’ta Zeynelabidin bin Ali’nin 2011’de devrilmesinden sonra düzenlenen ilk seçimlerde cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Muhammed Munsif Merzûkî (ismi, uluslararası literatürde “Mohamed Moncef Marzouki” biçimde yazılıyor), “Arap Baharı” adı verilen bölgesel türbülans sürecinin başlangıcında kaleme aldığı bir makalede, “devrimlerin değişmez kanunları” başlığı altında dört noktaya işaret etmiş: 1) Devrimlerin hedeflerine ulaşması çok uzun bir zaman alır, 2) Her bir devrimin, bir karşı-devrimi vardır, 3) Her devrimin bedeli ağırdır, 4) Devrimlerin meyvesini yiyenler, devrimciler değildir. Bu tezlerini Fransız Devrimi’nden günümüze dünyada yaşanan değişimlerden örnekler vererek temellendiren Merzûkî, şu cümleleri kurmuş:
Manzaranın fotoğrafı
Manzaranın fotoğrafı
12 Haziran, Çarşamba
“Devrimcilerin ardından fesatçıların dönemi, destanın ardından hayal kırıklığı devri gelir. Sidi Bûzid’in fakirleri fukaralıklarına geri dönerken, Kahire’nin Ölüler Şehri sakinleri mezarlıklarda hayatlarına devam ederler. Problemlerine köklü çözümler yoktur, ama gerçekleşebilecek ve gerçekleşemeyecek bolca vaatlerde bulunulur. Büyük ganimete konanlara gelince, onlar daha evvel istibdattan maddî bakımdan kabul edilebilir düzeyde nimetlenmiş olan, ama rejimin hürriyetleri bastırarak ve yolsuzluklarıyla hayatlarını zehirlediği burjuvazidir.
Mağlupların ve fakirlerin fedakârlığı sayesinde vatanın istibdattan kurtulmasıyla, bu burjuva, mevcut iktisadî ve toplumsal haklarına bir de evvelce kendilerine yasaklanmış siyasî hakları eklerken, fakir sınıflar bir de bakarlar ki yeni sahip oldukları siyasî hürriyetler ne karınlarını doyuruyor ne de kendilerini açlıktan kurtarıyor.”
Munsif Merzûkî’nin günümüzde Arap dünyasında yaşananların bire bir fotoğrafı mesabesindeki bu satırlarına, “Diktatörlük ile Devrim Arasında Arap Dünyasının Krizleri” kitabını (derleyen ve tercüme eden: Zahide Tuba Kor, Küre Yayınları, 2019) okurken rastladım. Kendisiyle yapılan röportajların ve yazılarının bir araya getirildiği kitapta, Merzûkî’nin, içinde yetiştiği ve yaşadığı dünyaya dair çarpıcı gözlemleri ve tespitleri yer alıyor. Mütercim Zahide Tuba Kor’un açıklayıcı dipnotları ve ilaveleri de, kitabı Türk okuyucu açısından çok daha anlaşılır hale getirmiş.
Merzûkî, -yine kitapta yer alan- 2009 tarihli bir başka makalesinde, “Arap dünyasını saran kara bulutlar”ı ele almış. Arap dünyasının içinden geçtiği kâbus sürecinin yedi kara bulutun bir araya toplanmasının bir sonucu olduğunu kaydeden Merzûkî, bunları şöyle sıralıyor: 1) Temiz su krizinin şiddetlenmesi, çölleşmenin hızlanması ve çevre kirliliği gibi alt bileşenleri bulunan çevresel tehlikenin artması, 2) Arap dünyasındaki emniyetsizlik halinin temel sebeplerinden biri olarak, devlet tehlikesinin artması, 3) Toplumsal kaos ve patlamaya yol açacak şekilde, düşük iktisadî büyüme tehlikesinin artması, 4) Yetersiz beslenme ve açlık tehlikesinin artması, 5) Sağlık şartlarının kötüleşme tehlikesi, 6) Kadınlar, çocuklar, engelliler ve mülteciler gibi zayıf grupların kırılganlığının artması, 7) İç savaş ve dış işgal tehlikesinin artması.
Bu satırların yazılmasından iki yıl sonra başlayan “Arap Baharı”nın, vurgulanan aksaklıkların toplamından oluşan çürümüş bir zemin üzerinde ilerlediğini söylemeye gerek yok. Ülkelerin içindeki hareketlenmeler, problemlerin dış aktörler tarafından istismar edilmesiyle rayından çıkarıldı ve bugünlere gelindi. “Arap Baharı”nı nasıl okuyor ve değerlendiriyor olursak olalım, yukarıda sıralanan hastalıkların varlığını ve toplumların bünyesine direkt tesirlerini inkâr etmek imkânsız.
***
İçinden geçtiğimiz sarsıntılı ve bol kayıplı süreci değerlendirirken, gündelik ve geçici ölçüler yerine, büyük ölçekli ve geniş ufuklu değerlendirmeler yapmak şart. Bunun için de, tarihî tecrübeyi merceğin odak noktasına koyan, toplumların iç yapısını derinlemesine bilen, dış müdahaleleri görmezden gelmeyen ama bu müdahalelerin toplumlarda hangi yolları kullanıp bünyeye dâhil olabildiğini fark eden ferasetli bir okumaya ihtiyacımız var. Bugün siyasetin ve tarihin başyapıtları olarak okuduğumuz, yazıldıkları zamandan günümüze yüzyıllar geçmiş bile olsa hâlâ faydalandığımız birçok eser, böyle bir ufku içerdiği için kıymetli.
Bu anlamda, bugünleri yazarken ve yorumlarken, “100 sene sonra bu yazılanlar okunsa, anlamlı olur mu?” sorusunun cevabını ihmal etmemek gerekiyor. Yazmaktan maksat, eğer insanlara hadiselerin arka planını ve içyüzünü aktarmak ise, pergelin hareketli ucunu mümkün mertebe geniş bir alana yaymak icap ediyor.
Bir yandan sıcak gelişmelere dâhil olunurken, diğer yandan kalıcı ve soğukkanlı bir metin ortaya koyabilmiş olmak zordur. Ancak -tıpkı Munsif Merzûkî gibi- Tunus doğumlu İbn Haldûn’un ünlü eseri Mukaddime, bu durumun -zorluğunun yanında- imkânsız olmadığını gösteren onlarca örnekten biri.
***
Eskiden hükümdarlar, kendi dönemlerindeki hadiselerin anlatımı için “vak’anüvisler” istihdam edermiş, malum. Bu kişiler hem hükümdarın her adımını kaydeder hem de o devirde yaşanan olayların “resmî” versiyonunu kaleme alırmış. Bugün, İslâm dünyasının düşünürlerinin, entelektüellerinin ve gazetecilerinin bu eylemin sivil ve tarafsız biçimini yerine getirmek gibi bir görevleri var. Ki, bundan 100 sene sonra bugünleri okuyacak olan gelecek nesillerimiz, birçok şeyi ilk ağızdan ve çarpıtmalardan uzak şekilde öğrenebilsin.
Bunu başarabilir miyiz? Boş polemiklerden yakayı sıyırabilirsek ve sorumluğumuzu fark edersek, neden olmasın…
Mursi’nin ‘hataları’
04:0022/06/2019, Cumartesi
G: 22/06/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Muhammed Mursi’nin vefatından sonra, Türkiye başta olmak üzere İslâm dünyasının birçok noktasında, ayrıca Asya, Avrupa ve Amerika’nın çeşitli yerlerinde gıyabî cenaze namazları kılındı, dualar edildi. Vefat haberinin duyulmasıyla birlikte sosyal medyayı hareketlendiren, paylaşımlar yapan, samimi üzüntü ve taziyelerini bildiren yüz binlerce insan elbette vicdanın ve insanlığın gerektirdiği bir hassasiyetle hareket etti. Kendi ülkesinde haksız yere “terör” suçlamasıyla yargılanan bir devlet adamına, ma’şerî vicdan böylece muhteşem bir uğurlama merasimi düzenledi, hakkında hüsn-ü şehadette bulundu.
Mursi’nin ‘hataları’
Mursi’nin ‘hataları’
15 Haziran, Cumartesi
Mursi’nin vefatına gösterilen negatif reaksiyonları ise ikiye ayırmak icap ediyor: 1) Tamamen sükut edenler ve bilinçli bir suskunlukla, Mursi’yi kendilerince mahkûm etmeye çalışıp yok sayanlar, 2) Büyük bir kin ve öfkeyle Mursi’nin hatalarını sıralayıp, adeta “Ölmeyi hak etmişti” demeye getirenler, hatta bunu açıkça söyleyenler…
Birinci grupta, 3 Temmuz 2013’te Muhammed Mursi’nin iktidardan ve cumhurbaşkanlığı koltuğundan uzaklaştırıldığı askerî darbeyi destekleyen ülkeler ve avaneleri bulunuyor. Tamamen askerin kontrolündeki Mısır basınının Mursi’yi nasıl yok saydığı zaten malum. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Umman ve bilumum Arap yönetimleri, sanki Mursi diye biri hiç yaşamamış edalarına büründüler. Tüm bu ülkeler ve peşlerine takılan iktidarlar (örneğin Filistin yönetimi, Mursi için taziye merasimlerini bile engelledi), Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nı (İhvân) şeytanlaştırmak için yıllardır ellerinden geleni zaten yapıyordu. Basın-yayın organlarından sürekli “İhvân’ın kötülükleri”ne maruz kalan kitlelerin, zaman içinde İhvân’ın gerçek kimliği ve yapısına dair merak ve ilgilerini yitirdiklerini, medyanın kendilerine sunduğu tabloyu bilinçsizce benimsediklerini söylemek mümkün. Bu ülkelerde İhvân aynı zamanda “terör örgütü” statüsünde olduğu için, cesur bir şekilde ortaya çıkmak da haliyle çok kolay değil.
İlginçtir, Muhammed Mursi’nin idamını sükutla karşılayan ülkelerden biri de İran oldu. Ne Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’den, ne Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’den, ne de diğer üst düzey yetkililerden herhangi bir açıklama veya taziye mesajı geldi. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, yaptığı kısacık duyuruda Mursi’nin ailesine ve Mısır halkına başsağlığı diledi, o kadar.
İran’ın böyle bir tavır sergilemesinin nedeni, hiç şüphesiz ki Muhammed Mursi’nin Suriye rejimine olan mesafesiydi. Olayların başlangıcından itibaren Suriye halkının yanında yer alan Mursi, cumhurbaşkanlığı süresince de sivillerin üzerine kurşun yağdıran Beşşar Esed rejimine hep eleştirel yaklaştı ve bunu çekinmeden ifade etti. İran açısından, Mursi’nin ve İhvân iktidarının ortadan kaldırılması, sadece Suriye meselesi bağlamında değil, Arap dünyasındaki en güçlü ve dişli iktidar adayının devrilmesi noktasında da önemliydi. Halkın gönülden desteklediği sivil, başarılı ve muteber bir İhvân iktidarı, İran’ın yayılmacı bölgesel perspektifi yönünden elbette en olumsuz senaryoydu.
Muhammed Mursi’ye “ölmeyi hak etmişti” şeklinde reaksiyon gösteren ikinci grup ise, onun hatalarını tekrarlarken hem iktidarı sırasında attığı bazı adımları öne çıkardı, hem de Körfez basınının uydurduğu iftira ve ithamlara balıklama daldı. İdeolojik gerekçelerle İhvân’a karşı olanlardan İran çizgisinde düşünenlere, düpedüz İslâm düşmanlarından cahil halk yığınlarına kadar geniş bir yelpazeyi içeren bu güruhun ortak özelliği, paylaştıkları şeylerin aslını araştırma noktasındaki isteksizlikleri ve meraksızlıklarıydı. Kafalarındaki ezberlerle mutluydular ve önyargılarının kırılmasından da ölesiye korkuyorlardı.
“Mursi, Amerika’nın adamıydı” (İhvân’ı ABD’nin yetiştirdiğini ve Mısır’da iktidara getirdiğini savundular), “Mursi döneminde, Mısır Meclisi, ölmüş kadınlarla ilişkiye onay veren karar çıkardı” (kıymetli okurlarımdan bu ayrıntı için özür diliyorum. Böyle bir durum ne gündeme geldi ne de meclisten konuşulup karara bağlandı. Suudi basını bu iftirayı uydurdu ve dünyaya servis etti), “Mursi, İsrail’le müttefikti” (Suriye’de mazlumların üzerine kurşun yağdırılmasını eleştirdiği için bu sıfatı yapıştırdılar), “Mursi, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e ‘dostum’ demişti” (Mursi’nin, Tel Aviv’e gönderilen Mısır büyükelçisinin elindeki diplomatik mektupta yazan resmî hitap ifadesinden bu sonucu çıkardılar) ve daha birçok şey… Mursi’nin vefatından sonra bu ve benzeri cümleleri dillerine dolayanlardan, Mısır’ı bu hale getiren askerî cunta ve destekçilerine yönelik hiçbir eleştiri duymamamız tabii ki tesadüf değildi. Kısacık iktidarı sırasında, devlet aygıtlarının kontrolünün Mursi’nin elinde olmadığı, ordunun ve istihbaratın kendisinin aleyhine çalıştığı, istihbarat şeflerinin Cumhurbaşkanı Mursi’den bilgi gizlediği ve onu yanlış yönlendirdiği, komutanların ABD ve İsrail’le Mursi’yi devirmek üzere müzakerelere giriştikleri gibi somut gerçekler de artık ortaya çıkmış olmasına rağmen…
(Mursi’ye verip veriştirenler içinde en komik grubu ise, “Mursi, müşrik bir demokrattı” diyen bazı Selefîler teşkil etti. Sayıları az olsa da, kendilerinden emin bir şekilde sergiledikleri tavır, ibretlikti. Üstelik, Mısır’da Selefî Nur Partisi’nin darbeye açık desteğini de unutmuş görünüyorlardı.)
Mursi’nin hiç mi hatası yoktu? Elbette vardı. Her insan gibi, hepimiz gibi... 1954’te asker tarafından yasaklanan, düşman ilân edilen ve mensupları sürekli kovuşturmaya uğrayan bir siyasî hareket, 2011’de iktidarı aniden kucağında bulunca, elbette bazı tecrübesizlikler ve acemilikler yaşayacaktı, bundan daha normal ne olabilir?
Ama Mursi’nin hiçbir hatası, askerî darbeyle devrilecek kadar büyük ve önemli değildi. Şu da var: Ordu, sivil halkın ve siyasetçilerin üzerinden silindir gibi geçerken, devireni değil de devrileni eleştirmek, en hafif ifadeyle zulmü alkışlamak ve zalimin sırtını sıvazlamaktır.
Dağ gibi…
04:0026/06/2019, Çarşamba
G: 26/06/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kahire’nin Ayn Şems semtinde, 4 Temmuz 1962 günü dünyaya gelen kız bebeğe, ailesi Neclâ adını vermişti. Sıradan, orta halli, dindar insanlardı. Cemal Abdunnâsır döneminin yoğun baskı ortamında, siyasetle de herhangi bir bağlantıları yoktu. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’na (İhvân) mensup bazı akrabaları bulunsa da, Neclâ’nın babası Ali Mahmud, kendi halinde ve gözlerden uzak bir hayatı tercih etmişti.
Dağ gibi…
Dağ gibi…
22 Haziran, Cumartesi
Temel eğitimini doğduğu semtte tamamlayan Neclâ Ali Mahmud, 1978 sonunda, akrabalarından bir gençle nikâhlandı. Muhammed Mursi adındaki bu genç, kendisinden 10 yaş büyüktü ve Kahire Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi almıştı. Düğün merasiminden sadece üç gün sonra, Muhammed, doktorasına devam etmek için ABD’nin Los Angeles kentinde bulunan Güney Kaliforniya Üniversitesi’ne gitti. Neclâ, o sıralarda almakta olduğu İngilizce eğitimini ikmâl etmek için Kahire’de kalmıştı. Yaklaşık iki yıl sonra, o da ABD’ye giderek eşine katıldı.
Muhammed Mursi doktorasına devam ederken, genç eşi Neclâ da Los Angeles’taki Muslim Student House’da İslâm’a giren yabancıların ihtida merasimlerinde tercümanlık yapıyordu. Arka arkaya dünyaya gelen çocukları Ahmed ve Şeyma, hayatlarına büyük mutluluk katmıştı. Muhammed’in doktorasının tamamlanmasından sonra vakit geçirmeden Mısır’a dönmek ve ülkelerine hizmet etmek düşüncesindeydiler.
Los Angeles’taki ikâmetleri sırasında, İhvân’ın oradaki temsilcileri, bu genç çiftle alaka kurmuştu. Muhammed Mursi’ye teşkilâtı katılmaları için resmen davet yapıldığında, hayattaki her kararını hanımıyla birlikte alan genç mühendis, bu konuyu da Neclâ Hanım’a açmıştı. Neclâ Ali Mahmud, o anı şöyle anlatacaktı daha sonra: “İhvân yapılanması kimsenin gözlerini bağlamaz. Eşime de, mutlaka benim rızamı alması gerektiğini söylemişler. Ailemizin istikrarının, üye sayılarını artırmaktan daha önemli olduğunu vurgulamışlar. Bize teklifte bulunurken de, yürüyeceğimiz yolun uzun ve tehlikelerle dolu olduğunu anlattılar.”
Mursi ailesi, 1985’te Mısır’a kesin döndü. Kahire’nin kuzeyindeki Zakâzîk Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak yerleşen Muhammed Mursi, eşi Neclâ Hanım’la birlikte siyasî çalışmaların da tam ortasına düşmüştü. Hüsnü Mübarek döneminde resmen yasaklı bulunan İhvân, yine de ülkede faaliyetlerini sürdürüyordu. Üç yıl sonra, Muhammed Mursi, çalışmak ve para kazanmak için Libya’ya gitti, 1992’ye kadar oradaki bir üniversitede hocalık yaptı. Neclâ Ali Mahmud, bu sırada yine eşinden ayrı, çocuklarının başında Kahire’deydi. Mursi çiftinin beş çocuğu vardı artık: Ahmed ve Şeyma’yı Üsame, Ömer ve Abdullah takip etmişti.
1992’den, İhvân’ın bağımsız listelerden seçilen 17 vekili arasında parlamentoya girdiği 2000 yılına kadar, Muhammed Mursi siyasî çalışmalarını sürdürdü. 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrildiği halk ayaklanmasına kadar geçen sürede ise birkaç defa gözaltına alındı ve tutuklandı, hapis yattı. Mursi ailesinin erkek üyeleri -özellikle de Ahmed ve Üsame- de tıpkı babaları gibi hapishaneyle tanıştılar. Neclâ Ali Mahmud, tüm bu zor zamanlarda eşinin ve oğullarının en büyük destekçisi oldu. Onları vazgeçirmeye çalışmak şöyle dursun, verdikleri mücadelenin kıymetinin farkında bir kadın olarak, hep dualarla uğurladı ve sabırla dönüşlerini gözledi.
Muhammed Mursi’nin cumhurbaşkanı seçildiği 2012’de, Neclâ Ali Mahmud’u bu defa farklı bir imtihan bekliyordu. Omuzlarından aşağı kadar sarkan örtüsü (“hımâr”), Mısır basınının odak noktası olmuştu. Kendisinden önceki ‘first lady’ler (Cemal Abdunnâsır’ın karısı Tahyâ, Enver Sedat’ın karısı Cihan ve Hüsnü Mübarek’in karısı Sûzan) “modern” görünümlüydüler. Gazete ve televizyonlarda “Abayeleri hazırlayın hanımlar!” başlıklarıyla İhvân’ın herkesi tesettüre zorlayacağı imaları yapılırken, köşe yazarları “Bu şekilde devlet başkanlarını nasıl karşılayacak? Tokalaşmadan, onlarla nasıl selamlaşacak? Komik senaryo!” şeklinde yorumlar döktürüyordu. Bunun yanı sıra, “Sûzan Mübarek, sokakta yürürken görebileceğiniz bir görünüme sahip değildi. Ama Neclâ Mahmud öyle değil. Annemiz, eşimiz, kız kardeşimiz gibi. Tamamen bizden biri” diyenler de yok değildi.
Neclâ Mahmud, ortaya çıkıp eşinin yanında yer alsa, “Bizi bu mu temsil edecek?” şeklinde eleştirilecekti. Geride durup ortaya çıkmasa, bu kez de “İşte İslâmcıların kadınları lâyık gördüğü yer: Arka plan ve perdenin gerisi!” diyeceklerdi. Nereden bakılırsa bakılsın, zor ve çelişkili bir durumdu Neclâ Hanım açısından.
Tüm bu eleştiri ve yorum tufanının ortasında, Neclâ Hanım, içinden geldiği gibi ve doğal davranmayı seçti. Vakarını korudu ve sabrını muhafaza etti. Yüzünden tebessümü eksik olmadı hiç. Hatta, büyük bir gazetenin fotomuhabiri -biraz da onu sınama maksadıyla- fotoğrafını çekip çekemeyeceğini sorunca, gülümseyerek “Beni genç ve zayıf göstereceksen olur” diyecek kadar da morali yüksekti.
Eşinin 3 Temmuz 2013’te cumhurbaşkanlığı koltuğundan uzaklaştırılması, hapsedilmesi, tedavisiz bırakılarak ölüme terk edilmesi ve nihayet geçtiğimiz hafta vefatında da, Neclâ Ali Mahmud aynı sabır ve vakarı gösterdi. 6 yıllık uzun yargılama süreci boyunca kocasını sadece iki defa görebilmişti. Onun her doğum gününde sebat ve dua dolu mesajlar yayımlamayı ihmal etmedi. Ve nihayet, sadece çocuklarıyla beraber katılabildiği cenazede, yine aynı sebatta sabit kaldı.
İhvân’ın hikâyesi anlatılırken, genelde siyasî serüvene odaklanmak adettendir. Oysa, İhvân mensuplarının aile bireyleri ve özellikle de eşlerinin yaşadıkları, ayrıca ele alınmalıdır. Üst üste gelen imtihanlar karşısında dağ gibi duran Muhammed Mursi’nin muhterem eşi Neclâ Ali Mahmud, tek başına uzun ve ibret dolu bir hikâyenin konusu. Günün birinde, bu hikâye yazılacaktır.
Körfez’de bir ada
04:0029/06/2019, Cumartesi
G: 29/06/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bahreyn Kralı Hamed bin İsâ Âl-i Halîfe, 2008’de ABD’nin başkenti Washington D.C.’ye tayin edeceği büyükelçiyi seçerken hiç zorlanmamıştı. Elinin altında Batılı standartlarda çok iyi eğitim almış, İngilizcesi anadili düzeyinde, oldukça genç -44 yaşında-, diplomatik tecrübesi de bulunan bir isim vardı: Hudâ Ezrâ İbrahim Nûnû.
Körfez’de bir ada
Körfez’de bir ada
22 Haziran, Cumartesi
Üniversite ve yüksek lisans eğitimlerini Londra’da tamamlayan, orada evlenen ve yıllarca yaşayan Nûnû, Bahreyn’in zengin ailelerinden birine mensuptu. Babasının 1993’teki ani ölümünün ardından ülkesine dönerek aile şirketlerinin yönetimini eline almış, ismini kısa zamanda duyurmuştu. Ailesinin ilişkileri nedeniyle, Nûnû kraliyet sarayına da rahatlıkla erişmiş, nihayet 2006’da 40 üyeli Şûrâ Meclisi’ne atanmıştı. Bahreyn Kralı Hamed, Washington büyükelçiliği vazifesi için Nûnû’yu tercih ederken, tüm bu parlak kariyerinin de ötesinde, bir başka özelliğini dikkate almıştı: Yahudi oluşunu. 2008’de dönemin ABD Başkanı George Bush’a güven mektubunu sunarak görevine başlayan ve Amerikan başkentinde kesintisiz 5 yıl büyükelçi olarak kalan Nûnû, sadece Bahreyn’in değil bütün Arap dünyasının ilk Yahudi büyükelçisiydi.
Hudâ Ezrâ İbrahim Nûnû’nun ABD’de geçirdiği yıllar, ona ülkenin Yahudi lobileriyle, iş adamlarıyla ve karar mekanizmalarıyla yakından temas kurma imkânını verdi. Kral Hamed ve çevresi de, onun açtığı bu kanalları kullanarak Bahreyn’in hem Ortadoğu’da hem de uluslararası arenada kendisine daha sağlam yer edinmesine çalıştılar, bunu büyük ölçüde başardılar da. Körfez’in en küçük ülkesi ve minik bir ada devleti olan Bahreyn, böylece fiziksel büyüklüğünden daha fazla bir anlam kazanmaya başladı.
Bahreyn yönetimi, İsrail’in kurulduğu 1948 öncesinde ülkedeki sayıları 600 kadar olan Yahudi cemaatinin bütün üyeleriyle oldukça yakın ilişki içinde olagelmişti. 1948’de ve Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edildiği 1967’de saldırıya ve tacize uğrayan Bahreyn Yahudi cemaati, mensuplarının çoğunun İsrail’e göç etmesiyle sembolik bir rakamdan ibaret kaldı. Günümüzde, tamamı başkent Manama’da yaşayan 50 civarında Bahreynli Yahudi bulunuyor.
Hudâ Ezrâ İbrahim Nûnû’nun ailesi, dindaşları İsrail’e göç ederken, Bahreyn’den ayrılmayı hiç düşünmemişti. Irak kökenliydiler ve Arap gelenekleri kuşaklar boyunca aileyi şekillendiren ana kültürel motifti. Huda Ezrâ’nın dedesi İbrahim, 1934’te Manama Belediye Meclisi’nde üye olarak görev yapmış, sonrasında aile siyasetle hep içli-dışlı olmuştu. Hudâ’nın kuzeni İbrahim Davud Nûnû da 2000’de Bahreyn Şûrâ Meclisi’ne tayin edilmişti.
Nüfusunun kâhir ekseriyeti Şiîlerden oluşan, ancak Sünnî Âl-i Halîfe hanedanı tarafından idare edilen Bahreyn, diğer Arap ülkelerinin aksine, İsrail konusunda hiçbir zaman sert ve katı bir duruşa sahip olmamıştı. Aksine, hem -Hudâ Ezrâ İbrahim Nûnû örneğinde olduğu gibi- Bahreynli Yahudiler üzerinden hem de uluslararası ticarî ve siyasî bağlantılar yoluyla, Bahreyn, İsrail’le hep yakın ilişki içindeydi. 1995’ten bu yana Bahreyn’de konuşlu bulunan ABD’nin ünlü Beşinci Filo’su da Bahreyn yönetimine Körfez’de bir ayrıcalık sağlıyordu. İran’ın Körfez’deki etkisine karşı direnç noktalarından biri olarak dizayn edilen Bahreyn, böylece uluslararası sistemin de özel ilgi ve ihtimamına mazhar oluyordu.
***
“Filistin davasının para karşılığı satın alınması girişimi” olarak özetleyebileceğimiz “Refah İçin Barış Çalıştayı”nın, geçtiğimiz hafta neden Bahreyn’de düzenlendiği sorusu, yukarıdaki gerekçelerle aslında gayet açık. Filistin konusunda herhangi bir hassasiyet veya sorumluluk hissetmeyen Bahreyn yönetimi, şimdiye kadar ancak dikkatle takip edenlerin görebildiği İsrail yanlısı siyasetini, son çalıştay vesilesiyle dünyaya ilân etmiş oldu.
Çalıştay sırasında İsrailli Kanal 13’e konuşan (ve bu şekilde ilk kez bir İsrail basın-yayın kuruluşuna açıktan röportaj veren) Bahreyn Dışişleri Bakanı Hâlid bin Ahmed Âl-i Halîfe, “İsrail, Ortadoğu’nun bir parçasıdır. Tarihsel olarak da Yahudilerin elbette aramızda yeri vardır” derken, bu gerçeğe işaret ediyordu. Bahreynli Bakan’ın İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü çok yönlü işgal siyasetini “terörle mücadele” ve “güvenliğini sağlama” olarak izah etmesi ise, temsil ettiği ülkenin duruşu açısından tutarlı bir açıklamaydı.
***
ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner tarafından ortaya atılan “Refah İçin Barış Planı”, Trump yönetiminin “Yüzyılın Anlaşması” adıyla Araplara ve İslâm dünyasına dayattığı yeni Filistin perspektifinin bir parçası. Onlarca sayfayı bulan ayrıntılardan süzülen özet şu: İsrail’e tam teslimiyet şartıyla, Filistinlileri ekonomik refaha boğmayı vaat eden plan, bu şekilde Siyonist işgale silahlı direnişin belini kırmaya çalışıyor. Bu bağlamda Hamas ve diğer grupların silahtan arındırılması, İsrail’in güvenliğinin tüm seviyelerde sağlanması ve Arapların -elde edecekleri maddî kazanımlar karşılığında- Filistin’le ilgili bütün iddialarından vazgeçmeleri isteniyor ve bekleniyor.
İslâm dünyasından yükselen öfkeli itirazlara rağmen, iş adamı Trump ve emlâk komisyoncusu damadı Kushner, paranın ilkeler ve prensipler üzerindeki aşındırıcı etkisini çoktan keşfetmiş görünüyorlar. Dünyadaki birçok kapıyı açan bu talihsiz ve uğursuz denklemin, Filistin bağlamında işe yarayıp yaramayacağını ise, hep birlikte yaşayarak göreceğiz.
Meşruiyet derken...
04:003/07/2019, Çarşamba
G: 3/07/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
France 24 televizyonunun Tunuslu sunucusu Tevfik Mecaid, bundan yaklaşık iki ay önce, Libya’nın doğu kesimlerinin fiili hâkimi Halife Hafter’i canlı yayında konuk etmişti. Resmî sıfatı “emekli general” olsa da, emrindeki askerî birlikler -“Libya Ulusal Ordusu”- üzerinden sahada ciddî bir tesire sahip bulunan Hafter, laf arasında sarf ettiği bir cümleyle hem sunucuyu hem de izleyicileri şaşkınlığa sürükledi: “Yakaladığımız Tunuslu DAEŞ mensuplarını, Libya’da tutmak yerine ülkelerine geri gönderiyoruz. Sınırı açıyoruz ve onları Tunus’a yolluyoruz.” Hafter’in bu sözleri söylerken sergilediği rahat ve müstehzi tavır da ayrıca dikkate değerdi.
Meşruiyet derken...
Meşruiyet derken...
26 Haziran, Çarşamba
Yalnızca birkaç saniye süren bu ifşaat, aslında günlerce manşetlerde tutulacak kadar önemliydi. Ancak gündemin yoğunluğundan mıdır bilinmez, gerektiği kıymeti elde edemedi. Laf kalabalıkları arasında kaybolup gitti.
Halife Hafter’in açıklamasından kısa bir süre önce Tunus-Libya sınırında yaşanan bir başka gelişme, “emekli general”in icraatlarının sadece DAEŞ mensuplarıyla sınırlı kalmadığını gösteriyordu. İki ülkenin sahil noktasındaki sınır kapısı olan Ra’s Cedîr’de, hepsi de Fransız diplomatik pasaportu taşıyan, 25-30 yaş arasındaki 13 kişi, ifadelerindeki şüpheler ve çelişkiler üzerine gözaltına alınmıştı. Başkent Tûnis’teki Fransız Büyükelçiliği, söz konusu kişilerin Tunus’taki Fransız büyükelçisinin güvenliğini sağlamakla görevli ekibin parçası olduğunu duyurdu. Oysa Tunuslu yetkililer, Fransızların, Libya’da Halife Hafter’in başkent Trablus’a başlattığı saldırının altyapısını oluşturmakla görevli bulunduklarını saptamıştı.
Tunus’a girerken durdurulan şüpheliler, Hafter’in Fransızlarla çok yakın çalıştığına dair ortaya çıkan çok sayıda belirtinin en yenisiydi. Fransız özel kuvvetlerinin Libya’da Hafter’e verdiği destek, ilk olarak, 2016’da bir Fransız savaş helikopterinin Libya topraklarında düşmesiyle ortaya çıkmıştı. Fransa, üç askerin yaşamını yitirdiği kazanın ardından, Hafter’e olan lojistik desteğini daha fazla saklayamaz hale gelmişti.
Son olarak, geçtiğimiz hafta Tûnis’te gerçekleşen ve bir polis memurunun ölmesine yol açan çifte intihar saldırısı da, yine Halife Hafter’in “DAEŞ’lileri Tunus’a geri gönderiyoruz” açıklamasını akıllara getirdi. Tam da Cumhurbaşkanı Becî Kâid es-Sebsî’nin hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındığı ve Nahda Hareketi lideri Râşid Gannûşî’nin cumhurbaşkanlığına aday olabileceğinin konuşulduğu günlerde yaşanan saldırılar, elbette birden fazla mesajı aynı anda içeriyordu. Mesajların en büyüğü de Nahda’ya yönelikti şüphesiz.
***
Birkaç gündür Türkiye’ye yönelik küstahlığıyla tekrar gündeme gelen Halife Hafter, artık hiç de gizli olmadığı ve herkesin de bildiği üzere, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır tarafından destekleniyor. Peşlerine Suudi Arabistan’ı da takan BAE-Mısır ikilisi, sadece Libya’da değil Sudan’da da siyaseti dizayn etme girişimleriyle meşgul. Sudan Devlet Başkanı Ömer Beşir’in 11 Nisan’da devrilmesinden sonra işbaşına getirilen Abdulfettah Burhan-Muhammed Hamîdetî ikilisi, Sudan siyaset sahnesinin şimdiki aktörleri görünümünde. Bunlardan bilhassa Hamîdetî, iktidara hazırlanıyor ve hedefine her gün biraz daha yaklaşıyor.
Cezayir’de de kendi adamlarını ve menfaatlerini ön plana sürmeye çalışan BAE-Mısır-Suud troykası, orada Cezayir devlet yapısının yerleşik normlarına ve Fransa doğal engeline çarptılar. Ancak olayları yakından izlemeyi ve mümkün olan herhangi bir anda müdahalede bulunma niyetleri beslemeyi de sürdürüyorlar.
***
2011’deki halk ayaklanmasında doğum yeri olan Sirt’te linç edilerek öldürülen Libya Lideri Muammer Kaddafi, yakın arkadaşı Halife Hafter’i 1980’lerde Çad’daki örtülü operasyonlarda kullanmıştı. Hafter’in Fransızlara esir düşüşü, Libya yönetiminin uzun süre inkâr ettiği Çad operasyonlarını ortaya çıkarınca, Kaddafi de arkadaşının savaşa katıldığından haberinin olmadığını söyleyip işin içinden çıkmıştı. Hafter daha sonra, Fransızlar tarafından ABD’ye teslim edildi. 2011’de ülkesine dönünceye kadar da ABD’nin Virginia eyaletinde, CIA’in denetimi ve gözetimi altında yaşadı. “Kurtarıcı” olarak Libya’ya yeniden ayak basmasından sonra yaşananları ise, kaos ve kanla özetlemek mümkün.
Halife Hafter’in kuvvetleri başkent Trablus’taki uluslararası tanınan meşru hükümete yönelik saldırılara başlayınca, Türkiye de doğal olarak Fâyez Serrâc liderliğindeki bu yönetimi destekledi, destekliyor. Serrâc’ın liderlik ettiği oluşum ve kontrolü altındaki alan giderek daralıp küçülse de, artık saflar netleşmiş ve ayrışmış bulunuyor.
BAE-Mısır-Suud üçlüsü, Hafter’e sınırsız destek sunup Libya’daki çatışmaları daha da derinleştirip yaygınlaştırırken, bu ülkelerin basın-yayın kuruluşları da Türkiye aleyhine kesif bir karalama kampanyasına girişmiş bulunuyor. Odaklandıkları nokta da, “Türkiye’nin bölgedeki hareketlerinin meşruiyeti”. Sürekli bunu sorgulayan ve yok sayan bir yayın çizgileri var.
Oysa, Türkiye’nin Libya’daki varlığının meşruiyeti, Halife Hafter ve destekçilerinin meşruiyetiyle kıyas kabul etmeyecek kadar fazla ve derin. Saldırganlıklarının şiddeti de, aslında bunu gayet iyi biliyor olmalarından kaynaklanıyor.
Karanlık dünya
04:006/07/2019, Cumartesi
G: 7/08/2021, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Başbakanı ve Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Râşid Âl-i Maktûm, aniden hayatını kaybeden en büyük oğlu Râşid’in 19 Eylül 2015 günü düzenlenen cenaze töreninde oldukça bitkin görünüyordu. Akşam vakti alelacele defnedilen cenazenin taziyesi için yerli-yabancı binlerce kişi Dubai’ye akın etmişti. Ülkede bayraklar yarıya indirilirken ve üç günlük resmî yas süresi boyunca başsağlığı mesajları birbirini takip ederken, herkesin aklında aynı soru vardı: 34 yaşında hayata veda eden Prens Râşid’in ölüm nedeni neydi? Resmî açıklamada “kalp krizi” denmiş olsa da, bunun sadece bir yanıltmaca olduğundan herkes emindi. Emin olmaları için de oldukça ciddi nedenleri vardı:
Karanlık dünya
Karanlık dünya
1 Temmuz, Pazartesi
1981’de Şeyh Muhammed’in ilk karısı Hind’den dünyaya gelen Prens Râşid, ilk öğrenimini Dubai’de tamamladıktan sonra, eğitim için İngiltere’ye gönderildi. İngiltere’nin Arap dünyasındaki yönetici adaylarını özel olarak eğittiği Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi’ne giren Prens, 2002’de buradan mezun oldu. Babasının en büyük oğlu olarak, “Dubai Veliaht Prensi” unvanını da taşıyordu artık. Dubai’ye döndükten sonra kurduğu şirketler ve düzenlediği medyatik etkinliklerle öne çıkan Prens Râşid, babası ve kardeşleri gibi at yarışlarına büyük ilgi duyuyordu. Prens, sadece at yarışları organize edip atlara yatırım yapmıyor, aynı zamanda kendisi de süvari olarak at biniyordu. 2006’daki Asya Oyunları’nda iki altın madalya bile kazanmıştı.
Her şey yolunda ve parlak biçimde seyrederken, 2008’de Dubai Emirlik Sarayı Zaabil’den yapılan resmî duyuruda Prens Râşid’in veliahtlıktan azledildiği ve kendisinin bütün diplomatik görevlerinden el çektirildiği belirtildi. Bu bir “saray darbesi” veya “taht kavgası” değildi. Daha sonra WikiLeaks belgelerinde de açık şekilde yer aldığı üzere: Prens’in İngiltere’de pençesine düştüğü uyuşturucu alışkanlığı, artık kontrol edilemez dereceye ulaşmıştı. Sık sık krize giren ve tedavi altına alınan Râşid, yine bir nöbet anında, babasının sarayındaki bir görevliyi döverek öldürmüştü. Kurbanın kimliği hiçbir zaman açıklanmasa da, bu trajik olay, Prens Râşid’in azledilmesinin en büyük sebebiydi. Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Amerikan Büyükelçiliği’nden geçilen bir başka notta da, Dubai’de Prens’in de müdavimi olduğu uyuşturucu ve fuhuş partilerinden söz ediliyordu.
Veliahtlıktan azledilmesinden sonra uyuşturucu batağına daha da saplanan Prens Râşid, ailesi tarafından zorla İngiltere’deki bir rehabilitasyon merkezine kapatıldı. Aynı zamanda vücut geliştirmeyle de ilgilendiği için, aldığı ilaçlar uyuşturucuyla birleşerek Prens’in kaçınılmaz sonunu hazırlamıştı. Hayatının son yıllarını Dubai’deki bir sarayda doktor kontrolü altında ve adeta mahpus şekilde geçiren Prens’in ölümü, Körfez’deki karanlık dünyaya tutulan cılız bir ışık gibiydi adeta.
***
Geçtiğimiz hafta, BAE’yi oluşturan yedi emirlikten Şârika Prensi Hâlid bin Sultan’ın da ölüm haberi geldi. Cansız bedeni, babası Şeyh Sultan bin Muhammed el Kâsımî tarafından Londra’daki evinde bulunan Prens Hâlid, henüz 39 yaşındaydı. İngiltere’de tamamladığı eğitiminin ardından vaktinin çoğunu bu ülkede geçiren Prens, moda dünyasının da tanınmış isimlerinden biriydi. 2008’de kendi erkek giyim markası “Qasimi”yi oluşturmuş, Londra’da çok sayıda defile düzenleyerek, sanat çevrelerinde ün kazanmıştı. Veliaht prens olarak Şârika’da da sorumluluklar üstlenen Hâlid, mimarlığa özel olarak ilgiliydi.
Prens Hâlid’in ölüm nedeni, resmen açıklanmadı. Ancak İngiliz basınında yer alan çok sayıda iddia, yine uyuşturucuya işaret ediyor. Prens’in Londra’daki lüks evinde düzenlenen işret partilerinin de çok sayıda tanığı var. Prens Hâlid’in kardeşi Muhammed de yine Londra’da 1999’da aşırı dozda eroin nedeniyle hayatını kaybetmişti. Ölüm haberlerinde, 20 yıl önceki bu olay da sıklıkla dile getirildi.
***
Sadece Batı’ya endeksli politikalar ve sömürgecilere kapıların sonuna kadar açılması değil, yukarıda bazı acı örnekleri verilen türden sefahat dolu hayatlar da, Arap dünyasının siyasî geleceğini tehdit ediyor. Bilhassa petrol zengini ülkelerde, gelecekte bu ülkeleri yönetecek olan genç kuşaklarla ilgili, ciddi tehlikeler ufukta belirmiş bulunuyor.
İronik şekilde, “arızaları gidermek için” ortaya çıkan ve tedavi çareleri öneren aktörler de, yine Batı menşeli. Bu anlamda, İngiltere’ye okuması için gönderilen prensin, orada uyuşturucu müptelası olup, tedavi için yine İngiltere’ye götürülmesi durumu, aslında siyasî bir metafor olarak da kullanılabilir. ABD ve diğer Batı ülkeleri de keza, İslâm dünyasına hem problemi hem de çözümü aynı anda pompalamaya çalışıyor. Bu kördüğümden yakasını sıyırmaya çalışmak, Müslüman dünyanın yöneticilerinin önündeki en büyük sınav gibi görünüyor.
Kalem ve kan
04:0010/07/2019, Çarşamba
G: 10/07/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“O sabah denizin kenarındaydık. İlk önce çok şiddetli bir gürültü duyduk, ardından da silah sesleri… Büyük bir hadisenin gerçekleştiğini anlamıştık. Hemen şehir merkezindeki ofisimize doğru koştuk.”
Filistinli yazar Mervân Abdul’âl, 8 Temmuz 1972 sabahı, Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta yaşanan bombalı saldırıyı böyle hatırlıyordu. O anda sadece çıkan sesten dolayı böyle söylese de, Abdul’âl’in “büyük bir hadise” şeklindeki tanımı, saldırıyı tam olarak tasvir ediyordu. Çünkü, arabasına yerleştirilen bombanın infilak etmesiyle vücudu paramparça olan kişi, Filistin edebiyatının en parlak isimlerinden Gassân Kanafânî idi. Henüz 36 yaşında olan Kanafânî, kaleme aldığı roman, hikâye ve tiyatro eserleriyle, yurtlarından edilmiş Filistinli kuşakları derinden etkilemeyi başarmıştı. Yazıları öylesine tesirliydi ve hızlı yayılıyordu ki, sonradan ona şu unvan yakıştırılacaktı: “Hiç ateş etmemiş komando.”
Gassân Kanafânî, 9 Nisan 1936’da Filistin’in Akkâ şehrinde dünyaya geldi. Babası Fâyiz Kanafânî başarılı bir avukat, annesi Âişe Sâlim ise kendisini çocuklarına adamış bir ev hanımıydı. Çiftin, Gassân’dan başka altı çocuğu daha vardı: Gâzî, Mervân, Adnân ve Hasan; kız olarak da Fâyize ve Suhâ. Gassân, mutlu bir çocukluğun ardından ergenliğe adımını atarken, Siyonistlerin Filistin’i istilası ve Araplara yönelik saldırıları, birçok aile gibi Kanafânî’lerin de huzurunu kaçırmaya başlamıştı. Yahudilerin Akkâ’ya her an planlı bir taarruz düzenleyebileceğinden korkan şehir halkı, 26 Nisan günü şehri tamamen boşalttı. Sadece bu sürgünün meydana getirdiği travma değil, aynı ay içinde yaşanan bir başka olay da, Gassân Kanafânî’nin aklından hiç çıkmayacaktı:
9 Nisan 1948 akşamı, Gassân, 12’nci yaşını kutlamaya hazırlanıyordu. Bütün aile, içinde bulundukları tedirgin duruma rağmen, doğum günü vesilesiyle bir arada ve mutluluk içindeydi. Derken, Kudüs’ten gelen bir haber, evin ortasına adeta bomba gibi düştü. Deyr Yâsîn köyünü basan Siyonistler, 100’den fazla sivili feci şekilde katletmişti. Facia haberinden sonra, Kanafânî ailesinden kimsenin, artık kutlama yapacak mecali kalmamıştı. Gassân, bu katliamdan öylesine etkilenecekti ki, hayatının sonuna kadar bir daha doğum günü kutlamayacaktı.
Kaç kuşaktır yaşadıkları Akkâ’yı böylece terk eden Kanafânî’ler, önce Lübnan topraklarındaki çadırlarda bir süre yaşadılar, ardından Suriye’nin başkenti Şam’daki mülteci kamplarından birine yerleştiler. Genç Gassân bu süreç boyunca matbaalarda çalıştı, gazete dağıttı, hatta bir restoranda garsonluk yaptı. Geceleri de Birleşmiş Milletler tarafından açılan bir okula devam ederek diplomasını aldıktan sonra, mülteci çocuklarına öğretmenlik yapmaya başladı. Şam’daki hareketli siyasî hayat, onu Arap milliyetçileriyle yakınlaştırmıştı. 1953’te tanıştığı Marksist lider George Habaş ise, hayat boyu ideolojik rehberi olacaktı.
Şam Üniversitesi’nde öğrenciyken, “siyasî faaliyetleri nedeniyle” okuldan atılması, Gassân Kanafânî’nin hayatında Kuveyt dönemini başlattı. 1956’da gittiği Kuveyt’te kaldığı dört yıl boyunca, Kanafânî ilk edebi eserlerini kaleme aldı. Bir yandan haftalık ve aylık dergilere de yazarken, George Habaş ve ekibiyle irtibatını hiç koparmamıştı. 1967’de, George Habaş-Ahmed Cibrîl ikilisi tarafından Marksist çizgideki “Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”nin kurulmasının ardından, “polit büro”ya seçilen isimlerden biri olması, bu anlamda sürpriz değildi. Gassân Kanafânî, örgütün dergisi Hedef’in yayın yönetmenliğini de üstlendi; ölümüne kadar bu görevi sürdürdü.
8 Temmuz 1972 sabahı, saat 10.30 sularında, 17 yaşındaki yeğeni Lemîs’i Beyrut sahilinde gezdirmek için evinden çıkan Gassân Kanafânî, binanın önündeki aracına binip kontağı çalıştırır çalıştırmaz yaşanan patlamayla hayatını kaybetti. Bedeninin parçaları çevredeki ağaçların dallarına kadar dağılırken, Lemîs’in cesedi, sarsıntının etkisiyle yirmi metre öteye savrulmuş olarak bulundu.
Genç yaşına rağmen, On İki Numaralı Ölüm Yatağı ve Diğer Hikâyeler (1961), Üzgün Portakallar Ülkesi (1963), Bize Ait Olmayan Dünya (1965), Size Bırakılan Her Şey (1966), Umm Sa’d (1969), Hayfa’ya Dönüş (1969) gibi çok sayıda eser bırakan Gassân Kanafânî’nin, Mossad tarafından öldürüldüğü kabul edildi şimdiye kadar. Ancak 1972 gibi erken bir tarihte, İsrail’in Beyrut’ta böylesi bir operasyonu düzenlemek için mutlaka yerli işbirlikçilerden faydalanmış olması kesin görünüyor. Kanafânî’nin, Filistin’deki çeşitli gruplar arasında yaşanan rekabete kurban gitmiş olabileceği de ifade ediliyor. Gerçek her ne olursa olsun, Filistin direniş ve sürgün edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri, bugün yazdıklarıyla hâlâ yaşamaya devam ediyor.
Gassân Kanafânî suikastının yıldönümü vesilesiyle, şunu da hatırlamak önemli:
Filistin davasını dışarıdan ve kendi dünya görüşleri çerçevesinde izleyenler, genellikle sempati duydukları akımlarla daha fazla ilgileniyor. Bu da, fotoğrafın bir kısmına körleşmeyi beraberinde getiriyor. Oysa, içeriden baktığımızda, manzara epey farklı. Fraksiyonlar arasındaki bütün rekabete rağmen, herkesin birbirinin durduğu yeri dikkatlice tarttığı bir denge söz konusu. 26 Ocak 2008’de Amman’da ölen George Habaş’ın ardından, Hamas’ın yayımladığı taziye mesajı ve kendisi için kullanılan “büyük kayıp” ifadesi, bu durumun sayısız örneğinden yalnızca biri.
Velhasıl, Filistin’i dışarıdan takip ederken tablonun tamamına odaklanmak ve bünyeyi oluşturan bütün unsurları aynı anda mizana yerleştirmek, genel manzarayı kavrama adına hayatî bir öneme sahip.
Muhacir ahlâkı
04:0013/07/2019, Cumartesi
G: 13/07/2019, Cumartesi
2
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hicret, sadece İslâm tarihinin değil, insanlık tarihinin de en önemli hadiselerinden biridir. Siyasî, sosyal, askerî ve ekonomik anlamda yeni bir başlangıç, bir şehrin “din kardeşliği” ortak paydasında ayağa kaldırılarak tarih sahnesine çıkarılması, ihtilâfların önlenerek yerine uzun süreli bir uzlaşma ve ittifak kültürünün yerleştirilmesi gibi çok sayıda hikmet, hicretle birlikte ütopya olmaktan çıkarak gerçekliğe kavuşmuştur. Hz. Peygamber ve Müslümanlar, hicretle birlikte, hem gayri müslimlerle aynı şehri paylaşma olgusunu tecrübe ederek İslâm’ın bu konuda vaz ettiği prensipleri pratik olarak hayata geçirmişler hem de kendi aralarında dayanışma ve yardımlaşmanın sıra dışı örneklerini ortaya koymuşlardır.
Yunanistan'ın ödemesi başladı
Yunanistan'ın ödemesi başladı
20 Temmuz, Pazartesi
Mekke’den hicret ederek Yesrib’e (bilâhare “Medînetu’n-Nebî” olacaktır, sonra da kısaca: Medîne) gelen muhacir kardeşlerine kucak açan yerli Müslümanlar, İslâm tarihine yardımlaşmanın ve kardeşliğin somutlaşmış biçimi olarak geçtiler. “Yardımcılar” anlamındaki “Ensâr” unvanı sadece onları değil, tarih boyunca mazlumlara kucak açan ve el uzatan herkesi tanımlayan genel bir sıfata dönüştü.
Hz. Peygamber’in olağanüstü liderliği ve stratejik kararıyla Ensâr ve Muhacirler arasında tesis edilen “kardeşlik eşleşmesi” [İslâmî literatürde: “Muâhât”] sayesinde, şehre sonradan gelenler sıcak yuva, barınak ve çeşitli imkânlar buldular. Ensâr, evlerinin kapılarını sonuna kadar muhacirlere açtı. Her şeylerini onların ayaklarının altına serdi. Hatta bazıları, ‘kardeş’ini kendisine mirasçı yapmayı bile teklif etti.
Hicret anlatılırken, haklı olarak, Ensâr’ın faziletleri ve fedakârlıkları sürekli gündeme getirilir. Onların elde ne varsa kardeşleriyle bölüşmesi, Siyer ve İslâm tarihi anlatımlarında öne çıkarılır. Ancak şu nokta biraz karanlıkta ve gölgede kalır sürekli: Muhacirler, bütün imkânlarını emirlerine veren Ensâr kardeşlerinin bu fedakârlıklarından çok kısa bir süre istifade etmiştir. İlk birkaç hafta veya ay, kendilerini ağırlayan evlerde misafir kalmışlar, ardından kendi hayatlarını kurma yoluna gitmişlerdir. “Seni mirasçım yapayım” diyen bir Ensâr’ın bu teklifini kabul eden tek bir muhacir yoktur. Aynı şekilde, Ensâr’ın evinde sürekli yaşamaya devam eden muhacir de yoktur. Muhacirlerden Abdurrahman bin Avf’ın, sahip olduğu her şeyi kendisiyle paylaşmayı teklif eden Ensâr kardeşine söylediği söz meşhurdur: “Malın da ehlin de sana mübarek olsun. Sen bana çarşının yolunu göster!”
Hicreti anlatırken, sürekli “Ensâr’ın fedakârlığı”na vurgu yapmak, aslında hakikatin bir kısmını ifade etmek olur. Muhacirler de az fedakârlık yapmamıştır. Zulümden kaçıp sığındıkları ve yeni yerleştikleri şehri tam anlamıyla benimsemiş, kendi hayatlarını tanzim etmiş, Ensâr’a yük olmama adına azami hassasiyet göstermiştir. Bu açıdan, hicret, sadece Ensâr açısından değil muhacirler açısından da bir destandır. Bir taraf kardeşlerine kucak açarken, diğer taraf da bu içtenliğin hakkını sonuna kadar vermiştir.
Ve elbette bu hassas dengenin kurulması ve korunması, “devlet başkanı” sıfatıyla Hz. Peygamber’in olağanüstü ferasetli ve incelikli siyaseti sayesinde mümkün olmuştur.
***
Herhangi bir coğrafyaya mazlumlar ve muhacirler sığındığında, meselenin genellikle onları “ağırlayan” taraf üzerinden konuşulduğuna şahit oluyoruz. “Ensâr olmak”, “Ensârlığın hakkını vermek”, “Ensâr’ın fazileti” gibi terimler, gelenlere dair hiçbir şikâyetin yapılmaması gerektiği noktasında cümleler kurulurken bol bol kullanılıyor. Ancak tıpkı İslâm tarihi anlatımlarımız gibi, burada da “hakikatin yarısı” ifade ediliyor. “Ensâr ahlâkı” kadar, “Muhacir ahlâkı”na da vurgu yapmamız gerekiyor.
Kitlesel göçlerde ve nüfus değişikliklerinde, fedakârlık tek taraflı olmaz. Mazlumların ve muhacirlerin sığındıkları yerlerde, yerli halka -imkânlar nispetinde- onlara ikram etmek ve onları ağırlamak düşerken, mazlum ve muhacirlerin de “muhacir ahlâkı”na uygun davranması beklenir. Yükü paylaşmak, fedakârlığı birlikte sürdürmek, uzatılan elleri istismar etmemek, kültürel uyum, bir noktadan sonra kendi başının çaresine bakmaya odaklanmak gibi çok sayıda incelik de, muhacirlere düşer.
Bu hassas dengenin kurulması ve korunması da elbette devletin ve yetkili makamların vazifesidir. İskân siyasetinden eğitim politikalarına, iş kollarında dengeli istihdam meselesinden sosyal uyum problemlerinin nasıl çözüleceğine kadar, birçok noktada işin ucunun asla bırakılmaması gerekir. “Yabancı nüfus” konusu, dünyanın her yerinde, ülkelerin yumuşak karnıdır.
***
Savaş dolayısıyla ülkemize sığınmak durumunda kalan Suriyeli kardeşlerimizle ilgili tartışmalar, birçok nedenle devam ediyor. Sırf faşistlikten veya yabancı (bilhassa Arap) düşmanlığından / korkusundan kaynaklanan endişeleri ve öfkeleri bir tarafa bırakıyorum. Bunların çözümü veya tedavisi mümkün değil. Ancak İstanbul başta olmak üzere, büyük şehirlerde oluşan kaotik ortamın, makul ve insanî yöntemlerle hal yoluna konulması da şart haline gelmiştir.
Ben şahsen Arap kültürüne gayet aşinayım ve muhabbet de duyuyorum. Ama doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı semtin tamamen Araplar tarafından doldurulduğunu gören, yerli esnafın ve halkın bölgeyi terk etmek durumunda kaldığına şahit olan, bu kültürel (ve ekonomik) değişimi de mahzurlu addeden insanların bu meşru endişelerini de gayet haklı buluyorum.
“Ortak akıl” dediğimiz şey, tam da bu noktada lazım işte. Hem muhacirlerin yüzüstü bırakılmaması ve ihtiyaçlarının karşılanması hem de yerli halkın (Ensâr’ın?) tahammül gücünün zorlanmaması adına, ortak bir çözüm gerekiyor. Sloganlara boğulmadan, bu noktaya kafa yorsak, en güzel neticenin ortaya çıkacağına şüphe yok.
Tarihin cilveleri
04:0017/07/2019, Çarşamba
G: 17/07/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Fransa’nın başkenti Paris’te, 1999’un başında Fransızca olarak yayımlanan bir kitap (La Prisonnière - “Tutsak”) Fas Krallığı’yla ilgili çok sayıda gizli bilgiyi ortaya döküyordu.
O zamana kadar dedikodu kabilinden söylenen ve fısıltıyla dillendirilen şeyler, artık olayların birinci elden tanığının kaleminden dünya kamuoyuna ifşa ediliyordu. Kitabın yazarı, uzun yıllar kraliyet sarayının koridorlarında ve tam göbeğinde yaşamış, kendisini evlat edinen Kral İkinci Hasan’ın yakın ilgisine mazhar olmuş, hanedanın prensesleriyle yakın dostluklar kurmuş, ardından baş döndürücü bir hızla zirveden yere çakılarak hapse atılmış ve dünyayla teması kesilmiş bir isimdi: Melike Ufkir.
Fas eski İçişleri ve Savunma Bakanı Muhammed Ufkir’in kızı olan Melike Ufkir, 24 yıllık esaret hayatının ardından 1997’de nihayet Fas’tan ayrılmasına müsaade edilip de Fransa’ya yerleşince, İngiliz The Guardian gazetesine konuşarak yaşadıklarını anlatmıştı. “Gerçek babam, beni evlat edinen babamı devirmeye çalışınca, üvey babam gerçek babamı öldürdü. İşte benim ve ailemin trajedisi” diyen Melike Ufkir, esaret hayatının zindan, işkence, akrep ve yılanlar, açlık grevleri ve yalnızlıkla dolu ayrıntılarıyla birlikte, Fas’ın yakın tarihine de ışık tutuyordu.
Melike Ufkir’in babası Muhammed Ufkir, 1920’de Fas’ın Tafilalt bölgesinde Fransızların “paşa” olarak görevlendirdiği bir babanın oğlu olarak dünyaya geldikten sonra, temel eğitimlerini tamamlayarak 1941’de askeri akademiden mezun olmuştu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusunda görev yapan Ufkir, hizmetleri dolayısıyla Paris’ten ödüller kazandı. Savaştan sonra Fransız ordusuyla bağını koparmadı, 1947-49 arasında Fransızlar namına Vietnam’da çarpışmalara katıldı. Ufkir böylece, hem tecrübesi hem de Fransızlarla yakın irtibatı dolayısıyla, 1961’de tahta oturan Fas Kralı İkinci Hasan’ın en güvendiği adamlardan biri haline geldi. Ordu içindeki gücünü kullanarak Kral’ın iktidarına yönelik her türlü protesto ve itirazı anında bastıran General Ufkir, Kral Hasan’ın rakiplerini ortadan kaldırma operasyonlarını da bizzat yürütüyordu. 29 Ekim 1965 günü Fransa’nın başkenti Paris’te kaçırılan ve bilahare işkence edilerek öldürüldüğü, kesilmiş başının da Rabat’a gönderildiği ortaya çıkan Mehdi bin Bereket suikastı, bunlardan biriydi örneğin.
1967’de içişleri bakanı olarak atanan Muhammed Ufkir, artık güvenlik kuvvetlerinin ve polisin üzerinde de direkt kontrol gücüne sahip olmuştu. Kral Hasan, özel işleri de dâhil olmak üzere, iktidarıyla ilgili her türlü meselede yalnızca Ufkir’e itimat ediyordu. Tecrübeli general, adeta Fas’ın fiilî yöneticisi ve karar vericisi konumuna yükselmişti. 10 Temmuz 1971’de, Rabat yakınlarındaki sarayın bahçesinde düzenlenen Kral Hasan’ın 42’nci doğumgününün 250 dolayında askerî öğrenci tarafından basılmasıyla yaşanan darbe girişiminin bastırılmasında da General Ufkir başrol oynamıştı. Kral, bu defa fiilen canını da kurtaran Ufkir’i terfi ettirerek kendisini savunma bakanı ve genelkurmay başkanı olarak tayin etti. Kraliyet sarayı erkanına “Bu kadar da olmaz” dedirten bu görevlendirme, bir yıl sonra, Muhammed Ufkir’in bu defa kendi hesabına darbeye kalkışmasına yol açacak, ancak netice hiç de beklendiği gibi tecelli etmeyecekti:
Kral Hasan, 16 Ağustos 1972 günü Fransa’ya yaptığı resmî ziyaretten dönüyordu. Kral ve beraberindeki heyeti taşıyan Boeing 727 tipi uçak, başkent Rabat’a doğru alçalmaya hazırlanırken, birden bire dört bombardıman jeti, uçağa yaylım ateşine başladı. Jetler, bizzat Savunma Bakanı Muhammed Ufkir’in emriyle, Kenitra Üssü’nden havalanmıştı. Ufkir, üssün komutanı General Muhammed Emekran’la işbirliği içinde Kral’ı öldürüp ülke yönetimine el koymayı planlamıştı.
Fas hava sahasındaki bu boğuşma sırasında, gövdeye çarpan mermiler uçağı sarsarken, kendisi de bir savaş pilotu olan Kral Hasan, büyük bir risk alarak cesurca bir adım attı. Kokpite girerek jet pilotlarıyla radyo üzerinden temasa geçti: “Diktatör öldü! Ateşi durdurun!” Konuşanın bizzat Kral olacağına hiç ihtimal vermeyen pilotlar, suikastın başarıya ulaştığını düşünüp saldırıyı bitirince, Kral Hasan, uçağı Rabat Havaalanı’na kendisi indirdi. Savaş jetleri, havada Kral’ın uçağını düşürmeye çalışırken, yerde kendisini bekleyen protokolün de üzerine ateş açmış; pistte 8 kişi ölmüş, 40 kişi yaralanmıştı. Yaşanan dehşetin ardından, Boeing 727’nin kapısı açılıp içinden Kral indiğinde, neler olacağını artık herkes tahmin ediyordu.
Kral’ın yeniden ve hızlıca kontrolü ele almasından sonra, birkaç saat içinde binlerce subay ve asker tutuklandı. Darbenin elebaşı Muhammed Ufkir, aynı gün “intihar etti”. Kenitra Üssü Komutanı Muhammed Emekran ise, sığındığı Cebelitârık’tan Fas’a iade edilerek 13 Ocak 1973’te kurşuna dizildi. Ufkir ve Emekran’ın aileleri de hapse atılarak dış dünyayla irtibatları kesildi.
Muhammed Ufkir’in kızı Melike’nin sözünü ettiği baş döndürücü öykü bu idi, özetle. Kriz anında Kral Hasan’ın aldığı çabuk ve cesur karar, sonucu belirlemişti. Netice Ufkir ve ailesi açısından pek parlak olmasa da -kavgaya girip yumruk yememek ihtimali yoktu elbette-, Kral, kendisinin ve ülkesinin gidişatı açısından risk almış ve kazanmıştı.
Tarihin böyle sayısız cilvesi var. Derinlere doğru kazıyı sürdürdükçe, birbirinden düşündürücü hadiseler, tüm zamanlara göz kırpıyor. Bu nedenle, her devlet başkanına, görevi sadece tarih okuyup ibret derslerini önüne sıralamak olan hikmetli danışmanlar lazım.
Tahtın gölgesi
04:003/08/2019, Cumartesi
G: 3/08/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan Krallığı’nın kurucusu Abdulaziz bin Abdurrahman, 1932’de resmen bağımsızlığını ilân ettiği devletini, iki temel üzerine bina etmişti: Kendi ailesi (Âl-i Suûd) ve onu destekleyen kabilelerle, siyasete dinî dayanak sağlayan ulema sınıfı. İngilizlerin lojistik yardımıyla 1925’te Hicaz’ı ele geçirdikten sonra Arap Yarımadası’nda gücünü sağlamlaştıran Kral Abdulaziz, kılıç kuvvetiyle iktidarının sınırını çizerken, halk tabanındaki meşruiyetinin temin edilmesi işini de ulemaya devretmişti. “Vehhâbilik”in kendisine nispet edildiği Muhammed bin Abdilvehhâb’ın (1703-1792) izinden giden ulema sınıfı, Kral’a tam itaat karşılığında, Suudi Arabistan’da böylece devletin iki ayağından birini teşkil etti.
Tahtın gölgesi
Tahtın gölgesi
27 Temmuz, Cumartesi
Eğitim sisteminden ülkedeki dinî hayatın pratiklerine kadar, devletin halka dönük yüzündeki her şeyin kontrolü, ulema sınıfına emanet edilmişti. Ancak şu üç alanda hüküm vermek, sorulmadıkça yorum yapmak ve karar almak, ulemanın yetkisinin dışındaydı: 1) Uluslararası ilişkilerde atılan adımlar ve kurulan ittifaklar, 2) Petrol gelirlerinin nereye ve nasıl sarf edileceği, 3) Kraliyet ailesinin özel yaşamı. Bunların dışında, bilhassa “kadın” sahası, Suudi ulemanın on yıllar boyunca tekeli kimseye bırakmadığı bir imtiyaz alanı olacaktı.
Kral Abdulaziz’in öldüğü yıl, 1953’te, Suudi Arabistan’da ilk kez “müftülük” makamı ihdas edildi. Bu kritik göreve getirilen ilk isim, Muhammed bin İbrahim Âl-i Şeyh idi. Müftü’nün adının sonundaki “Âl-i Şeyh” lakabı, kendisinin direkt olarak Muhammed bin Abdilvehhâb’ın soyundan geldiğini gösteriyordu. 1969’daki ölümüne kadar, kesintisiz olarak 16 yıl görevde bulunan Muhammed bin İbrahim, kendisinin döneminde ilk kız okullarının açılması ve eğitim hamleleriyle dikkat çekti. Yine bu dönemde, “Yüksek Ulema Konseyi” (Hey’etu Kibâri’l-Ulemâ) oluşturularak, ülkedeki önemli din adamları aynı çatı altında bir araya getirildi.
Suudi Arabistan’ın ikinci müftüsü, Riyad kökenli bir aileye mensup olan Abdulaziz bin Bâz’dı (1912-1999). Hocası Muhammed bin İbrahim’in ölümünden sonra vekâlet ettiği makama 1975’te resmen atanan Bin Bâz, yaklaşık 25 yıl kaldığı bu görevi sırasında, hem Suudi Arabistan içinde hem de Ortadoğu’da birbirinden kritik gelişmelere tanıklık etti. 1979’da yaşanan Kâbe Baskını sırasında Mescid-i Haram’da askerî operasyon düzenlenebilmesine yönelik verdiği fetva ile 1990’da Körfez Krizi’nde Suudi hükümetinin ABD ile ortaklaşa hareket etmesinin altını dinî yönden doldurduğu fetva, kendisine yönelik birçok eleştiriyi beraberinde getirdi. Özellikle Suudi hanedanına muhalif Selefî gruplar, Bin Bâz’ın duruşunu şiddetle tenkit ettiler. Öte yandan Bin Bâz, 1966’da Seyyid Kutub’un idamından sonra, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ı ağır şekilde eleştirdiği ünlü mektubuyla da akıllarda kaldı. Yine onun şahsî çabalarıyla, Mısır ve Suriye’deki baskıcı rejimlerden kaçan binlerce âlim ve siyasetçi, Suudi Arabistan’da kendilerine rahatça yer buldular, okullarda ve kamu kurumlarında istihdam edildiler.
Abdulaziz bin Bâz’ın ölümünden sonra göreve getirilen üçüncü ve mevcut müftü Abdulaziz Âl-i Şeyh, tıpkı ilk müftü gibi Muhammed bin Abdilvehhâb’ın soyundan gelen bir isim. 11 Eylül 2001 saldırıları ve sonrasında Suudi Arabistan’a, Selefî ideolojiye ve genel anlamda İslâm dünyasına yöneltilen eleştirilerle yüzleşmek durumunda kalan Müftü, tahtın gölgesine sığınmakta, seleflerini fersah fersah geride bıraktı. Özellikle, 2011 sonrasındaki süreçte, Kraliyet yönetiminin siyasî tercihlerine ve bazen birbirini nakzeden ani gelişmelere fetva yetiştirme noktasında üstün bir performans sergiledi.
Kaderin garip bir cilvesiyle, Suudi Arabistan’ın şimdiye kadarki üç müftüsünün ortak bir özelliği var: Âmâ olmaları. Görme engellilik, elbette seçilmeleri için temel bir kriter değildi, ancak bu ilginç rastlantının, işgal ettikleri makamın duruşu noktasında sembolik bir manasının olduğunu iddia edenler de yok değil.
Ve elbette, Krallığın kuruluşunda “yasak alan” ilan edilen üç nokta da, bu üç müftünün buluştuğu bir başka ortak payda oldu. 1964’te Suûd bin Abdulaziz’in tahttan indirilerek yerine kardeşi Faysal’ın kral ilân edilmesi sürecinde de, ulema, kraliyet ailesinin ortak kararına dinî destek sunma rolünden daha fazlasını oynamamıştı.
Suudi Arabistan ulema sınıfı, böylece on yıllar boyunca, kendilerine yasaklanan alana girmeme karşılığında, ülke içinde önemli bir salahiyete sahipken, şimdi Veliaht Prens Muhammed bin Selman, ellerinde ne varsa hızla yok ediyor. Her biri dünya basınında “devrim” olarak adlandırılan reformlar ardı ardına sıralanırken, ulemanın geçmişte “haram” dediği ne varsa, şimdi devlet eliyle “helal” hale getiriliyor. Harem-selamlığın tamamen kaldırıldığı kamusal eğlenceler, kadın şarkıcıların sahne aldığı kutlamalar, müstehcen video-klipler, kadınlara araç kullanma ve yalnız başına seyahat etme yasağının kaldırılması gibi birçok “yenilik” Suudi toplumunun başını döndürürken, elbette şu sorulara henüz cevap veren yok: “Şimdi serbest bırakılan şeyler İslâm’a aykırı değil idi ise, neden yasaktı? Yok İslâm’a aykırı ise, nasıl serbest bırakılabiliyor?”
Muhammed bin Selman liderliğinde Suudi Arabistan’ın ilerlediği “reform yolu”, ulema sınıfını, tabir-i câizse, paçavraya çevirme hedefine matuf. Reformlara karşı çıkanların hapsi boyladığı, karşı çıkmayanların ise -itibarlarını tamamen yitirme pahasına- dün söyledikleri şeylerin tam tersini onaylamak durumunda kaldıkları nevzuhur bir durum…
Suudi ulemanın elinde şu anda sadece ramazan ve kurban vakitlerini tayin yetkisi kaldı… Onları da astronomiye kaptırmaları yakındır.
Tanıdık senaryo
04:007/08/2019, Çarşamba
G: 7/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmesini öngören 29 Kasım 1947 tarihli ünlü BM oylamasında, Hindistan “hayır” oyu kullanmıştı. Aynı yılın ağustos ayında Hint Alt Kıtası’nın parçalanmasıyla oluşan taze bir devletin bu kararı, ilk bakışta şaşırtıcıydı.
Tanıdık senaryo
Tanıdık senaryo
3 Ağustos, Cumartesi
Kendisi de nihayetinde kanlı bir kopuşla kurulan Hindistan’ın, Filistin’in parçalanmasına “evet” demesi makul görünebilirdi, ancak öyle olmamıştı. Oylamada “çekimser” kalan ülkeler listesine göz atıldığında ise, Hindistan’ın aslında hangi siyaseti takip ettiği anlaşılıyordu. Aynı anda hem Hint Alt Kıtası’nı hem de Filistin’i “kendi yolunu çizmesi için” sözde özgür bırakan İngiltere, Filistin’in paylaştırılması oylamasında “çekimser” kalmıştı. 1917’de resmen Yahudilere Filistin’de vatan sözü veren Londra, Filistin’deki durum artık yönetilemez hale gelince konuyu BM’ye havale etmiş, kendisi de Araplarla gelecekteki ilişkilerini düşünerek “çekimser”liği seçmişti. Oylamanın yapıldığı tarihte Hindistan, hâlâ bağımsızlıktan önceki son genel vali Louis Mountbatten tarafından yönetiliyordu. Dolayısıyla, Filistin’in paylaştırılması BM’de oylanırken Hindistan’ın oyunun rengi de onun tercihiydi.
Hindistan, İsrail’in bağımsızlığını 17 Eylül 1950 günü tanıdı. İsrail’i tanıyan ülkeler listesine 58’inci sıradan giriş yapan Hindistan, Yahudi Ajansı’nın Bombay’da temsilcilik açmasına müsaade etti; bunun dışında iki ülke arasında tam diplomatik temsiliyet, sonraki 42 yıl boyunca kurulmadı. Bunun başlıca üç nedeni Arap dünyasıyla ilişkilerin bozulmamasına gösterilen özen, içerideki Müslüman Hint nüfusun desteğini yitirme kaygısı ve Körfez’de çalışan onbinlerce işçinin sınır dışı edilme riski idi. Ortadoğu ve dünyadaki gelişmelere paralel olarak, nihayet 1992’de karşılıklı büyükelçilikler açıldı, ticaret ve turizm başta olmak üzere birçok alanda ilişkiler en üst düzeye çıkarıldı. Ancak, bir Hindistan başbakanının İsrail’i ilk kez ziyareti için, 2017’ye kadar beklemek gerekecekti.
4 Temmuz 2017’de kalabalık bir heyetle Tel Aviv’e inen ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu tarafından uçağının kapısında karşılanan -Netanyahu’nun ancak Amerikan başkanlarına gösterdiği bir özen- Narendra Modi, İsrail’i ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı olarak kayıtlara geçti. Ticaret, turizm, tarım, eğitim, sanat, silah sanayii, istihbarat, yazılım gibi çeşitli sahalarda iki anlaşmaların imzalandığı temaslardan en çok akılda kalan sahne, Netanyahu ve Modi’nin, Hayfa sahilinde çıplak ayakla denizde yürüdüğü “romantik” anlardı. Twitter üzerinden de sıklıkla birbirlerine selam gönderen ikili, aralarındaki özel münasebeti çok hızlı ilerletmişti.
İsrail’in ürettiği silahların dünyadaki en büyük alıcısı olan Hindistan, kanlı-bıçaklı olduğu komşusu Pakistan’la sadece bu silahları değil, yine İsrail’den temin ettiği casus yazılımlar ve istihbarat taktiklerini kullanarak da mücadele ediyor bugün. ABD açısından, “Ortadoğu’daki yaramaz çocuğu” İsrail’in Hindistan’la geliştirdiği derin ilişkiler, bir tür açmaza işaret ediyor. Afganistan’da Taliban’la devam eden barış müzakarelerinde Pakistan’ın bağlantılarından ve merkezî rolünden vazgeçemeyecek durumda olan Washington, Hindistan’ın İsrail tarafından sınırsızca desteklenmesine de mecburen ses çıkaramıyor. Son ambargolara kadar İran petrolünün dünyadaki iki numaralı alıcısı olan Hindistan ise, bir yandan Çin’le dirsek temasını sürdürürken, İsrail’in yakın dostluğundan da sonuna kadar faydalanıyor. İç içe denklemler ağı…
İsrail’le böylesine kol kola girerken, Modi hükümetinin şansı, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin de çoktan İsrail’le iş tutmaya başlamış olması. Hindistan’ı 1992’ye kadar İsrail’e büyükelçilik bile açtırmamaya sevk eden Arap dünyası kaynaklı endişeler, çoktan ortadan kalkmış görünüyor. Suudiler ise hem Hindistan ve İsrail’le ilişkileri derinleştiriyor hem de Pakistan’ı çeperde tutmak için olağan üstü bir gayret gösteriyor. Körfez’deki komşuları tarafından abluka altına alınan Katar’ın, bu karmaşık ortamdan istifadeyle Pakistan’a yatırımları artırması da, şapkadan çıkan bir diğer tavşan.
Tüm bu kaotik denklemler ağının tam ortasında, Hindistan yönetiminin, Keşmir’e 14 Mayıs 1954’te sağlanan “özel statü”yü aniden kaldırmaya karar vermesi gayet anlaşılır. Modi’nin, bu konuda da yakın dostu Netanyahu’nun izini takip ettiği görülüyor. İsrail’in Filistin’e reva gördüğü muameleyle, Hindistan’ın on yıllardır işgal altında tuttuğu Keşmir’e yönelik politikası, adeta aynı kalemden çıkmış bir çizgiyi andırıyor. “370 No’lu Madde”yi iptal ederek Keşmir’i diğer Hint eyaletleriyle aynı statüye indirgeyen, böylece Müslüman ağırlıklı bölgede Hint nüfusun iskânının ve mülk alımının önünü açan (şimdiye kadar bunlar mümkün değildi) Modi hükümeti, İsrail’in “yerleşimci siyaseti”nden fazlasıyla ilham almış görünüyor. Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te uygulanan işgal politikasının aynısı, şimdi Keşmir için artık mümkün. Hint devlet baskısına şimdiye kadar en az 70 bin kurban veren Keşmir direnişi ise, tıpkı Filistin direnişi gibi, teslim olmamaya azimli.
Tarihin patavatsızlık ve pervasızlıkla yazıldığı sarsıcı günler…
Cübbe ve şâşiye
04:0010/08/2019, Cumartesi
G: 10/08/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tunus’ta en büyük parti konumundaki Nahda Hareketi, 15 Eylül’de düzenlenecek cumhurbaşkanlığı seçimleri için aday çıkarmaya karar verdi.
Cübbe ve şâşiye
Cübbe ve şâşiye
4 Ağustos, Pazar
Önceki seçim süreçlerinde, kendi içinden bir adayı sahneye sürmek yerine mevcut isimlerden birini (2011’de Munsif Marzûkî, 2014’te Becî Kâid es-Sebsî) desteklemeyi tercih eden, gelecek ay da aynı tavrı benimseyeceği konuşulan Nahda’nın bu sürpriz kararı, ülke içinde ve dışında büyük yankı uyandırdı. Nahda Lideri Râşid Gannûşî tarafından bizzat açıklanan isim, Abdulfettah Mûrû, şahsiyeti ve birikimi nedeniyle sürprizin esas kısmını oluşturdu. Başbakan Yûsuf Şâhid, Savunma Bakanı Abdulkerim Zbeydî, eski Cumhurbaşkanı Munsif Marzûkî, eski Başbakan Mehdi Cumua ve medya patronu Nebîl Karuvî gibi dişli rakiplerle yarışacak olan Mûrû, seçimin en şanslı adayı olarak gösteriliyor.
Abdulfettah Mûrû (Türkçede, İngilizceden geçme bir kullanım olarak “Moro” biçimi yaygın olsa da, Arapçada “o” sesi mevcut değil), 1 Ocak 1948’de Tunus’un başkenti Tûnis’te dünyaya geldi. Orta halli ve eğitimli bir ailenin üyesi olarak, başkentin iyi okullarında öğrenim gördü. Gençlik yıllarından itibaren müzikle ve tiyatroyla ilgilendi. 18 yaşından itibaren Tunus’un geleneksel kıyafeti olan cübbe ve şâşiye (kırmızı fes) giymeyi adet edindi, hayatı boyunca bu kıyafet tarzını hiç terk etmedi. Günümüzde de sürekli cübbe-şâşiye giyen tek Tunuslu siyasetçi olarak, bu tercih onun alamet-i fârikası haline gelmiştir.
Tunus Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyan Abdulfettah Mûrû, 1970’teki mezuniyetinin ardından bir süre hakimlik yaptı, daha sonra bugün de hâlâ sürdürdüğü avukatlığa başladı. İlkokuldan itibaren anadili Arapçayla birlikte öğrendiği Fransızcasının yanına, üniversite yıllarında Almancayı da ekleyen Mûrû, geniş kültürü ve yüksek ikna kabiliyetiyle dikkat çekti. Üniversite yıllarında tasavvufa meyleden ve Tûnis’teki bir zaviyeye devam eden Mûrû, 1968’de kendisinden yedi yaş büyük olan Râşid Gannûşî ile tanıştı. Gannûşî’yi üstad ve rehber olarak benimseyen Mûrû, onunla birlikte “Cemaat-i İslâmî” adını verdikleri küçük bir hareket başlattı (Nahda, 1981’de bu hareketin devamı olarak kurulacaktı). 1970’den itibaren, bilhassa mescitlerdeki halka açık dersler yoluyla Tunuslu gençleri İslâm ahlâkı üzere eğitmeyi ve onların Fransız kültürü içinde asimile olmamasını hedefleyen hareket, başlangıçta herhangi bir siyasî amaca sahip değildi. Ancak üyelerinin kahir ekseriyeti, Mısır merkezli Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (kısaca: İhvân) düşüncesine sempatiyle bakan kişiler olduğundan, “Cemaat-i İslâmî” saflarında diri bir siyasî bilinç her zaman mevcuttu.
1973’te, Tunus güvenlik güçleri, ülke çapında geniş çaplı tutuklamalara başladı. Özellikle İslâmî hareket mensuplarına yönelik tutuklamalardan, Abdulfettah Mûrû da nasibini aldı. Sonraki yıllarda sürekli devlet baskısı altında yaşayan Mûrû, 1988’de pasaportuna el konulmasının ardından 20 yıl süreyle Tunus’ta mecburi ikametle karşı karşıya kaldı. 1991’de tekrar tutuklanıp iki yıl hapis yatan Mûrû, cezası sona erince Nahda Hareketi üyeliğinden zorunlu olarak ayrıldı, polisin sıkı kontrolü altında yalnızca evi ile avukatlık bürosu arasında bir yaşam sürmeye başladı. 2011’de Tunus Cumhurbaşkanı Zeynelâbidin bin Ali’nin devrilmesiyle birlikte oluşan özgürlük ortamında yeniden siyasete atılan Abdulfettah Mûrû, Nahda Hareketi’nin üst düzey yönetiminde yer aldı, Râşid Gannûşî’nin sağ kolu olarak boy gösterdi.
Nahda Hareketi içinde, Tunus toplumunun seküler kesimleriyle oldukça yakın temastaki isimlerden biri olarak bilinen Abdulfettah Mûrû, Nahda’nın dinî ve siyasî faaliyetlerinin birbirinden kesin biçimde ayrılmasını savunan kanattan. Nitekim, Gannûşî’nin 3 yıl önce geliştirdiği “İslâmcı değiliz, Müslüman demokratız” söyleminde de Mûrû’nun ciddi etkisinin bulunduğu biliniyor. Müslüman kadınların gayrimüslim erkeklerle evlenebilmelerini de destekleyen Mûrû, yönetime talip olan İslâmî hareketlerin, şu iki esasa odaklanmaları gerektiğini savunuyor: 1) Demokratik çoğulcu yapının korunması, 2) Her türlü diktatörlük fikrine karşı durulması. “İçkinin yasaklanması, hırsızın elinin kesilmesi, tesettürün emredilmesi, çok eşliliğin serbest bırakılması gibi konuları önceliğimiz yapmamalıyız. Bunlar, ilk tartışılacak şeyler değil” diyen Mûrû’ya göre, odaklanılması gereken yukarıdaki iki ana esas, zaten İslâmî hareketlerin gerçekleştirmek istediği bütün amaçların özeti mesabesinde.
Yüksek profilde bir aday çıkarmak suretiyle cumhurbaşkanlığı yarışına iddialı bir giriş yapan Nahda Hareketi, Tunus’un çevresindeki ülkelerde şimdiye kadar yaşanan gelişmeleri de yakından takip ederek dersler çıkarmış görünüyor. Ancak yine de, seçimi kazandığı takdirde, Abdulfettah Mûrû ve mensubu olduğu hareketin birkaç alanda birden imtihanlarla karşı karşıya kalacağı görülüyor. Tunus’un içinde bulunduğu ekonomik darboğaz, Tunus’un seküler elitlerinin (ve onların hamisi Fransa’nın) tatmin olmaz istekleri, İslâmî hareketleri boğmayı kendilerine görev edinen Birleşik Arap Emirlikleri-Suudi Arabistan-Mısır troykasının baskıları ve tuzakları, siyaset yaparken bir yandan da İslâmî ilkelerle çatışma halinin getireceği sürekli gerilim, en önemli imtihanlar olarak sayılabilir. Ortaya çıkacak neticeyi, İslâm dünyası dikkatli gözlerle takip ediyor olacak.
Ali Bey’in Mekke ziyareti
04:0014/08/2019, Çarşamba
G: 14/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Hacılar Mekke’ye yaya olarak girmek zorundadırlar. Kâbe dört köşeli bir binadır ve siyah bir kumaş ile örtülüdür. Kâbe’de bulunan siyah taş, Kâbe’nin doğu kısmında bulunmaktadır.
Ali Bey’in Mekke ziyareti
Ali Bey’in Mekke ziyareti
7 Ağustos, Çarşamba
Cebrail tarafından Kâbe’ye getirilmiştir. Müslümanlar arasında Hacer-ül Esved olarak bilinmektedir. Siyah taş, Kâbe’yi kaplayan siyah örtünün bir aralığından görülebilir. Hacılar Kâbe etrafında yedi kez dönmekte ve bu dönme işlemine siyah taştan başlamaktadırlar. Bu dönme esnasında dualar edilir ve yedinci dönüşün sonunda siyah taşı öperler; oradan Kâbe ve Bâb es-Selam arasında bulunan İbrahim’in makamına giderler. Oradan da zemzem kuyusuna giderler ve kana kana suyu içerler. Kuyudan sonra hacılar Safa tepesine doğru ilerlerler. Buraya geldiklerinde yüzlerini Kâbe’ye dönerek ayakta dua ederler ve ana sokaktan geçerek Merve tepesine doğru ilerlerler. Sokağın sonunda Müslümanlar tekrar dua ederler. Merve ve Safa tepesi arasında yedi kez gidiş geliş yapılır. Merve ve Safa arasındaki turlar tamamlandığında hacıları birçok berber beklemektedir ve bu berberler hacıların saçlarını keserler.”
Bu iptidai gözlemler, 23 Ocak 1807 günü Mekke’ye gelen ve Müslümanların ibadetlerini günlerce izleyerek ayrıntılı biçimde kaleme alan Ali Bey bin Osman Abbâsî isimli bir ziyaretçiye ait. Şansı yaver giden Ali Bey, şehre ayak basmasından altı gün sonra Kâbe’nin yıkanma merasimine de şahit olmuş, üstelik kendisi de bizzat Kâbe’nin içine girerek bu şerefli vazifeye katılmıştır. Ali Bey’in anlattığına göre önce erkekler daha sonra da kadınlar, gün boyu Kâbe’nin içinde ibadet etmişler, ardından Kâbe yıkanıp temizlenmiştir. Ali Bey’in Kâbe’nin içine davet edilmesi, Mekke eşrafının kendisine duyduğu derin saygıdan ileri gelmektedir. Saygının kaynağı ise, Ali Bey’in Abbâsîlerin soyundan gelmesidir. Ya da en azından, herkesi buna inandırabilmesi…
Tumturaklı isminin ve çok hızlı yayılan şöhretinin etkisiyle Hicaz’da bütün kapıların açıldığı bu adam, aslında Müslüman bile değildir. Ali Bey bin Osman Abbâsî, gerçek adıyla Domingo Francisco Jorge Badia y Leblich aslında Barselona doğumlu Hıristiyan bir İspanyol’dur. Dinmek bilmeyen merakı, macerayı seven ruhu ve şansı, onu Ortadoğu’ya sürüklemiş ve ardında, çok çarpıcı gözlemler içeren kalın bir hatırat bırakmasına yardımcı olmuştur.
Domingo Leblich, 1 Nisan 1767’de, asker bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının görevi sebebiyle çocukluğunu geçirdiği İspanya’nın Almeria şehrinde Arapça öğrendi. Kısa süre içinde Arapça’yla birlikte Arap kültürüne de merak salan Leblich, gençlik çağlarında tıpkı bir Arap gibi yaşamaya başladı. 1803’te, 36 yaşındayken Fas’a yerleşen Leblich, ömrünün geri kalan kısmında sürdüreceği gizli kimliğine büründü: “Ali Bey bin Osman Abbâsî” ismiyle, Abbâsî halifelerinin soyundan gelen bir prens olduğunu iddia ediyordu. Kusursuz Arapçası ve Arap kültürüne derinlemesine vukûfiyeti sayesinde, Faslıları inandırması zor olmadı. Emrine verilen köleler ve dolgun harçlıklarla Kuzey Afrika’da sürekli yer değiştiren Ali Bey Abbâsî, coğrafyanın en karmaşık dönemlerinden birinde Mısır, Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve Kudüs’ü ziyaret edip, Mekke’de umre ve haccı gözlemledi.
1807’nin sonbaharında İstanbul’a gelip de Saray erkanıyla temas kurmaya kalkışıncaya kadar kimsenin kimliğinden ve dininden şüphelenmediği Ali Bey Abbâsî, Osmanlı bürokrasisinin dikkatli gözleri altında yakayı ele vereceğinden korkarak İstanbul’dan ayrıldı. Çarpıcı gözlemler ve paha biçilmez bilgilerle İspanya’ya geri dönen Domingo Leblich, o dönemde Fransız işgali altında bulunan ülkesinde işgalci güçleri desteklemeyi seçti. 1813’te Fransızların yenilmesi üzerine Fransa’ya sığınan Leblich, ertesi yıl, Müslüman Doğu’da gördüklerini üç cilt halinde Fransızca olarak neşretti. Hatıratının İngilizce versiyonu ise 1816’da yayımlandı.
1818’de, Fransızlar hesabına Ortadoğu’da casusluk yapmak için yeniden yola çıkan Domingo Leblich, bu kez “Ali Osman” adıyla hareket ediyordu. Yine Müslüman görüntüsü içindeydi ve laf arasında “Abbâsî soylusu” olmak iddiasını tekrarlıyordu. Suriye içlerinde ilerleyen Ali Osman, Halep’te birkaç ay yaşadı. Gördüğü ve şahit olduğu her şeyi titizlikle kaydediyordu. Bu arada, Lady Hester Stanhope isimli İngiliz bir kadınla tanışıp yakınlık kurdu. Lady Hester, yeni Müslüman olmuştu. Ülkesini terk etmiş, İslâm’ı yaşayabilmek adına Halep’e yerleşmişti. Ali Osman’ın hikâyesi, Lady Hester’ı derinden etkilemişti. Onun özellikle Abbâsî kökeni, hikâyeyi daha da etkileyici kılıyordu. Ancak Ali Osman’ın 30 Ağustos 1818 günü aniden ölümü her şeyin yarım kalmasına yol açacaktı. Bu gizemli seyyah ve casusun ölüm nedeni konusunda tarihçilerin ortaya attığı iki tez var: Bazıları dizanteri nedeniyle hayatını kaybettiğini düşünürken, bazıları ise Ali Osman’ın gerçek kimliğini öğrenen Lady Hester tarafından zehirlendiğini iddia ediyor. Domingo Leblich’in hayatındaki birçok nokta gibi, ölümü de sırlarla dolu. Geride bıraktığı heyecan dolu serüven ve ayrıntılı hatıratı ise, meraklıların ilgisini ve ihtimamını bekliyor.
İslâm dünyası haccı ve Kurban Bayramı’nı idrak ederken, kıymetli okurları farklı bir “hac hikâyesi” ile selamlamak istedim. Bize verilen sınırlı imkânlarla, elimizden gelen en güzel hikâyeleri yazma adına bir ilham olarak…
Haccın imkânları
04:0017/08/2019, Cumartesi
G: 17/08/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bir hac daha sona erdi. Suudi Arabistan resmî makamlarının yaptığı açıklamaya göre, 2019 haccına iştirak edenlerin sayısı 2 milyon 489 bin 406. Hac vizesi dışında başka yollarla Mekke’ye giriş yapanların dâhil edilmediği bu rakamın yüzde 55,65’ini erkekler, yüzde 44,35’ini ise kadınlar oluşturdu.
Haccın imkânları
Haccın imkânları
10 Ağustos, Cumartesi
Bir milyon 855 bin 27 kişi yurtdışından gelirken, 634 bin 379 kişi de Suudi Arabistan sınırları içinden hacca katıldı. Hacıların yüzde 93’ü hava yoluyla, yüzde 5,2’si kara yoluyla, kalan kısmı da deniz yoluyla Hicaz’a ulaştı. Söz konusu rakamlar, Suudi Arabistan yönetimini ve bilhassa Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın eleştirilere konu olan siyaset üslubunu protesto için yapılan boykot çağrılarının etkisiz kaldığını gösteriyor.
Tahminlere göre, Suudi Arabistan’ın hacdan elde ettiği gelir, 6 milyar dolar civarında. Buna yıl boyu devam eden umre ziyaretleri de eklendiğinde, rakam iki katına çıkıyor. Konaklama, ulaşım, yemek, hediyelik eşya, hurma, zemzem, iletişim ve diğer ihtiyaçları için harcama yapan hacı ve umrecilerin Suudi Arabistan’a kazandırdığı para, petrol gelirlerinden sonraki ikinci büyük kalemi oluşturuyor. Şu anda yıllık ortalama 2 milyon hacıyı ve 7 milyon umreciyi ağırlayan Suudi Arabistan, 2020’de hacı sayısını 5 milyona, umreci sayısını ise 15 milyona çıkarmayı hedefliyor. 2016’da Veliaht Prens tarafından açıklanan “2030 Vizyonu” ise, 2030 yılına gelindiğinde, yıllık 30 milyon Müslümanın umre için Mekke ve Medine’yi ziyaret etmesini öngörüyor. Hac ve umre için Suudi Arabistan’a gelenlerin, aynı zamanda ülkedeki diğer tarihî ve turistik mekânları da ziyaret etmesini isteyen Suudi yönetimi, bu çerçevede daha önce uygulanan “Mekke ve Medine dışında diğer şehirlerin ziyaret edilmesi yasağı”nı bu yılki hacdan hemen önce kaldırdı. Hacı ve umreciler, artık Tâif, Hayber, Ulâ, Medâin Sâlih gibi tarihî şehirleri herhangi bir kısıtlama olmaksızın ziyaret edip gezebilecekler.
Bu istatistik bilgilerinin de gösterdiği gibi, Harameyn’i yönetme imtiyazı, Suudi Arabistan’a sadece siyasî ve dinî bir güç katmıyor, aynı zamanda muazzam bir ekonomik gelir de sağlıyor. Suudi Arabistan eski İstihbarat Şefi Prens Turkî el Faysal’ın “Haccı, bir egemenlik meselesi, hizmet ve şeref olarak görüyoruz. Bu konuyu tartışmaya açtırmayız. Bu şeref ve imtiyazdan vazgeçmemiz mümkün değildir. Haccın idaresinin İslâm ülkeleriyle paylaşılması ve ortaklaşa yürütülmesi de söz konusu olamaz” şeklindeki açıklaması, bu bağlamda büyük anlam kazanıyor.
Prens Turkî böyle kendinden emin konuşadursun, Suudi Arabistan, hac organizasyonlarında uzun yıllar boyunca ciddi acemilikler yaşadı, İslâm dünyasına da yaşattı. Binlerce Müslümanın hayatını kaybettiği izdihamlar ve yangınlar, “takdir-i ilahî” olarak geçiştirilmeye çalışılsa da, hâlâ Müslüman dünyanın zihninde canlılığını koruyor. Harcanan onca emeğe ve sağlanan önemli ilerlemeye rağmen, hac ve umre hizmetlerindeki mevcut eksiklikler ve organizasyon bozuklukları, Suudilerin, en azından istişare noktasında profesyonel yardım almaları gerektiğini ortaya koyuyor.
***
“Mekke ve Medine’nin ortak bir akıl tarafından ve İslâm dünyasındaki bütün ülkelerin temsilcilerinden oluşacak bir konsey eliyle yönetilmesi” hülyası, sıklıkla dile getirilen bir düşüncedir. Hatta zaman zaman “Vatikan Modeli”in önerildiği bile görülür. Buna göre, Harameyn bir “şehir devleti” biçiminde dizayn edilecek, İslâm dünyası da buradaki bütün gelişmelere ve faaliyetlere müdahil olabilecektir. Haccın organizasyonu, Mekke ve Medine’nin imarı, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’deki hizmetler vb. tamamen Müslümanların hepsinin katılımıyla gerçekleştirilecektir.
Kâğıt üzerinde gayet şık ve mantıklı duran bu hayal, birçok nedenle, ne yazık ki tatbik imkânından oldukça uzak. İslâm ülkeleri arasındaki siyasî ihtilaflar, dinî yorum farklılıkları, ekonomik rantın bölüşümünde ve dağıtımında yaşanacak anlaşmazlıklar, tarihsel rekabetler ve diğer unsurlar, Mekke ve Medine’nin “ortak akıl tarafından” yönetilmesini imkânsız kılan başlıca nedenler. Tarihsel tecrübede de, Harameyn her zaman güçlü bir siyasî iradenin kontrolünde kalmış. O siyasî irade gevşediğinde ise, bazen Hicaz’a gidip gelmenin bile mümkün olamadığı karmaşalar yaşanmış.
«««
Hacla ilgili bir diğer hayal de şu: “Müslüman dünyanın temsilcileri, hac günlerinde bir araya gelsinler, ülkelerindeki problemleri istişare etsinler, çözüm yolları arasınlar. İşbirliği ve istişare imkânları bu şekilde geliştirilerek, her hac mevsimi Müslümanların problemlerinin çözümüne vesile olacak biçimde değerlendirilsin.”
Yine kâğıt üzerinde gayet şık ve mantıklı duran bu düşünce, ilginçtir, tarih boyunca bu biçimiyle neredeyse hiç tatbik edilmemiş. Hz. Peygamber dönemi ve Râşid Halifeler devrinin ilk yarısı hariç, hacda “ümmetin tek yürek halinde toplanması” olgusu, neredeyse hiç tahakkuk etmemiş. Tarih boyunca, hac sırasında Müslümanlar tarafından genel istişareyle alınan bağlayıcı herhangi bir karara rastlanmadığı gibi, ümmeti ilgilendiren herhangi bir ciddi sorunun hacda işbirliği ve istişareyle çözümlendiği bir örnek de görmüyoruz.
Eski dönemlerin iptidai ulaşım ve iletişim şartlarında, haccın bu hikmetinin yeterince ortaya çıkarılamamış olduğu, günümüzde ise bu anlamda bazı adımların atılması gerektiği savunulabilir. Bu, mantıklı bir öneri olur şüphesiz. Ancak yine “mevcut durumda” böylesi bir işbirliği ve istişare mekanizmasının çalıştırılması, sayısız siyasî ve hissî engele takılacaktır. Belki, ferdî ve küçük çaplı bazı girişimlerle, işi devletlerden beklemeden, sivil iradenin inisiyatif alması gerekebilir. İslâm dünyasının STK’larının, düşünce kuruluşlarının, yardım kurumlarının ve vakıf-derneklerinin hacla ilgili kafa yormaları lazım gelen yer, belki de tam burasıdır.
Sıcak denizler
04:0021/08/2019, Çarşamba
G: 21/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İran’da Şah Muhammed Rıza Pehlevî’nin iktidardan uzaklaştırıldığı devrim sürecinin mimarı Ayetullah Humeynî, 1 Ocak 1989 tarihli ünlü mektubunda, Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov’a şöyle seslenmişti:
Sıcak denizler
Sıcak denizler
14 Ağustos, Çarşamba
“… İslam hakkında derinlemesine araştırmalarda bulunmanızı istiyorum. Bu istek ise İslam’ın ve Müslümanların size ihtiyacı olmasından değil, İslâm’ın yüce ve evrensel değerlerinden kaynaklanmaktadır. Bu değerler milletlerin kurtuluş ve esenliğine imkan sağlayacak ve kördüğüme dönüşen sorunlarını çözebilecek değerlerdir. İslam’ı incelemek sizi Afganistan sorunu ve buna benzer sorunlardan uzak tutabilecektir ve bilin ki biz tüm dünya Müslümanlarını kendi ülkemizin Müslümanları gibi kabul etmekte ve kendimizi onların alınyazısına ortak saymaktayız.
Kimi Sovyet cumhuriyetlerinde dinî merasimlere nisbi oranda da olsa izin vermeniz artık dinin toplumu uyuşturan bir etken olduğu düşüncesinden vazgeçtiğinizi göstermektedir. Acaba İran’ın süper güçlerin karşısına sarsılmaz bir dağ gibi dikilmesini sağlayan bir dini, toplumu uyuşturan bir afyon saymak mümkün müdür? Acaba tüm dünyada adaletin gerçekleşmesinden yana olan ve insanın tüm maddî ve manevî zincirlerden kurtulmasını isteyen bir din, toplumu uyuşturan afyon mudur?”
Humeynî’nin, buraya bir kısmını aldığım uzun mektubu, sadece “İslâm’a davet” amacı taşıyan bir metin değil, aynı zamanda İran’ın artık çevredeki Müslüman topluluklarla yakın temas kuracağını ve onları harekete geçirmek için elinden gelen her şeyi yapacağını ilân eden bir manifestoydu. Ayetullah Cevâdî Amûlî başkanlığında bir heyetin Moskova’da Gorbaçov’a takdim ettiği mektuba Rusların o zamanki cevabı diplomatik bir tebessümden fazlası olmasa da, İran, özellikle Humeynî sonrası dönemde dış politikasını tamamen bu eksene oturttu. Ulus-devlet ideolojisi olarak benimsenen “On İki İmam Şiîliği” İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine çok farklı yollarla ihraç edilirken, Moskova’daki siyaset aktörleri elbette kendi topraklarındaki ve etki alanlarındaki milyonlarca Müslümanın İran’la ilişkilerini de yakından takip ediyordu. Aynı zamanda usta bir istihbaratçı olan Vladimir Putin tarafından çok yönlü olarak sürdürülen bu yakın markaj politikası, nihayet Suriye’de stratejik askerî ittifaka dönüşecekti.
***
2014’ten itibaren yoğunlaşan ve Suriye’deki savaşın akıbetini belirleyen Rusya-İran ittifakı, doğası itibariyle aynı zamanda ciddi bir rekabet anlamına da geliyor. Aynı coğrafî alanlar üzerinde hakimiyet mücadelesi veren Rusya ve İran, birbirinden farklı hedeflerini parlak siyasî söylemlerle örtmeye çalışsa da, uzun vadede iki ülke arasında önemli ihtilafların ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.
İran, Suriye’de uygulamaya koyduğu askerî doktrinin hedefini “İsrail’e karşı direniş eksenini korumak” şeklinde açıklıyor. Müttefiki Rusya ise, İsrail’le gittikçe daha da yakınlaşan ve derinleşen bir ilişki seyri izliyor. Moskova eğer İran’la İsrail arasında bir tür “gizli bağlantı hattı” işlevi görmüyorsa, Rusya ile İsrail’in yakın ilişkisi, İran’ı rahatsız ediyor olmalıdır. ABD ve Avrupa’yı da tamamen gözden çıkarmayan Moskova, İran üzerindeki baskıların hafifletilmesi için çalışırken, aslında kendi bölgesel hedeflerinin peşinden gidiyor.
Halep başta olmak üzere, Suriye’de tekrar rejimin kontrolüne alınan bölgelerde Şiîleştirme çalışmalarına hız veren İran, 2011’de yaşanan “kaza”nın bir daha tekrarlanmaması için elinden gelen bütün demografik, ideolojik, siyasî ve ekonomik tedbirleri almaya devam ediyor. Lübnan ve Irak’ta görüldüğü gibi, önümüzdeki yıllarda ülke siyasetini domine edecek Şiî bir kitle oluşturma hedefine kilitlenen Tahran’ın, bu noktada da Rusya ile gerilim yaşaması kaçınılmaz. Tıpkı Halep’te olduğu gibi, İdlib’de sivillerin üzerine bomba yağdırarak halkı rejime teslim olmaya zorlayan Rusya, elbette savaş sonrasına dair bazı beklentilere de sahip.
Suriye’de yakın zamanda resmen başlayacağı anlaşılan “yeni anayasa hazırlama”, “siyasetin tekrar dizaynı” ve “her şeye yeniden başlama” süreçlerinde de, Rusya ve İran’ın karşılıklı nüfuz ve tesir yarışına gireceklerini tahmin etmek zor değil.
***
Özellikle Suriye savaşıyla birlikte, okul yıllarımızdan bu yana sürekli karşımıza çıkan “Rusya’nın sıcak denizlere inme hayali” artık gerçek oldu. Suriye’den Libya’ya kadar, Akdeniz’de artık ciddi bir Rus varlığı mevcut. Tüm bu savaş ve çatışma bölgelerine milyarlarca dolarlık yatırım yapan Rusya, elbette “amme hizmeti” derdinde değil. ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve emsalleri gibi, Rusya da kendi menfaatlerinin ve kazanımlarının peşinde. Buna rağmen, “emperyalizm” ve “dış güç” dendiğinde sadece “Amerikan emperyalizmi”nin kastedilmesi ve bu kavramın yalnızca ABD’ye hasredilmesi, Moskova’nın sahadaki hareketliliğinin net olarak görülmesini engelleyen ilginç bir illüzyon. Putin, bu anlamda gerçekten çok şanslı.
ABD’nin bölgemizde hoyratça ve küstahça yaptığını, Rusya “imparatorluk tecrübesi” ışığında, İran ise “Fars devlet geleneği” çerçevesinde ustaca ve zamana yayarak yapıyor. Bunu fark etmek, Ortadoğu’daki dengeleri anlama ve Türkiye’nin kazanımlarını muhafaza edebilme adına hayatî öneme sahip. Eskilerin “yumurtaların hepsini aynı sepete koymak” olarak adlandırdığı tedbirsizlik hali ise, şu kritik dönemde yapılacak en büyük hata.
Son uçuş
04:0024/08/2019, Cumartesi
G: 24/08/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
O sıcak ağustos öğleden sonrasında, Pakistan’ın Bahavalpur şehri kırsalındaki çiftçiler, dev bir uçağın havada yalpaladıktan sonra burnunun üzerine düşüşünü dehşet içinde seyretmişlerdi. Basti Lal Kamal köyünde yere çakılan uçak, çarpmanın etkisiyle yakıt deposunun alev alması sonucu büyük bir gürültüyle infilak ederek yanmıştı. 17 Ağustos 1988 günü, öğleden sonra saat 15.46’da Bahavalpur askeri üssünden havalanan Lockheed C-130 Hercules tipi uçağın taşıdığı 31 kişinin kimlikleri, kazaya şahit olan köylüler o anda fark etmese de, Pakistan tarihinde bir devrin sona erdiğini gösteriyordu: Devlet Başkanı General Muhammed Ziyâul Hak, Askeri Birlikler Komitesi Başkanı General Ahtar Abdurrahman, Genelkurmay Başkanı Muhammed Afdal, çok sayıda general ve istihbarat subayı… Ve, iki kilit Amerikalı diplomat: ABD’nin İslamabad Büyükelçisi Arnold Raphel ve Pakistan’a silah satışlarıyla ilgilenen Amerikan Askeri Ataşesi General Herbert Wassom. Kazada elbette kurtulan olmamıştı.
Son uçuş
Son uçuş
17 Ağustos, Cumartesi
Devlet Başkanı Ziyâul Hak, o gün, Tamevali kasabasında Amerikan yapımı M-I Abrams tipi tankların katıldığı bir tatbikatı izlemek için Bahavalpur’daydı. Komutanlarının ısrarıyla tatbikata gelen Ziyâul Hak, öldürülen bir rahibenin taziyesi için kendisinden önce bölgeye ulaşan Amerikalı diplomatları da gösteriye çağırmıştı. Tatbikattan sonra, hep birlikte başkent İslamabad’a kendilerini götürecek iki ayrı uçağa binmek için Bahavalpur üssüne geldiklerinde, Ziyâul Hak, sürpriz bir hareketle Amerikalıları başkanlık uçağına davet etti. Büyükelçi Raphel daveti düşünmeden kabul ederken, General Wassom küçük bir tereddütün ardından C-130’a bindi. Berrak ve sakin bir havada, yumuşak bir kalkış yapan uçak, yalnızca beş dakika sonra düşecekti.
Kazadan iki ay sonra, 16 Ekim 1988 günü, Devlet Başkanı Gulam İshak Han’a sunulan 365 sayfalık rapora göre: Uçak, havada parçalanmamıştı, dolayısıyla bombalı sabotaj ihtimali yoktu. Füzeyle vurulduğuna dair herhangi bir iz bulunmuyordu. Ölenlere uygulanan otopsi sonuçları, uçağın içinde yangın çıkmadığını gösteriyordu. Uçağın motorları, elektrik aksamı ve yakıt pompaları normal biçimde çalışıyordu. Dahası, birbirinden bağımsız iki hidrolik sistem, kaza sırasında sorunsuz olarak faaliyetteydi. Raporda, kokpitte “pentaerythritol tetranitrate” isimli patlayıcı bir maddenin izlerine rastlandığı ifade edilmişti. Ancak bu, uçağın havada infilak etmeden düşmesini açıklamıyordu. Raportörler, söz konusu patlayıcının, zehirli gaz içeren basınçlı şişeleri patlattığını, gazın da pilotları bayıltarak uçağın kontrolünü kaybetmelerine yol açtığını tahmin ediyordu. Yine de, kazanın sebebine dair kesin bir yargıya varılamıyordu. Yalnızca 30 sayfası kamuoyuyla paylaşılan rapor, 31 Ekim’de kamu erişimine tamamen kapatıldı. Kararın gerekçesi, “raporun içeriğinin Pakistan’ın bütünlüğüne ve dayanışmasına zarar verme ihtimali”ydi.
Nedeni ve nasılı tespit edilemeyen kazada, cevaplanamayan bir soru daha vardı: 1977’de Başbakan Zülfikâr Ali Butto’yu devirerek iktidara el koyan General Ziyâul Hak’ı kim öldürmüştü? Bu soruya da, çok sayıda cevap vermek mümkündü:
4 Nisan 1979’da Zülfikâr Ali Butto’yu idam ettirerek büyük tepki toplayan Ziyâul Hak, aynı yıl Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmeye başlaması üzerine, ABD’nin en gözde müttefiki oluvermişti. Böylece “Butto’nun lâneti”ni hızla üzerinden atan General, Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaşan “mücahitler”e yardım noktasında vazgeçilmez bir yardımcıya dönüşmüştü. 1979’un başında Şah’ın devrilmesiyle İran’ı elinden kaçıran ABD için, Ziyâul Hak’ın Pakistan’ı paha biçilmez önemdeydi. Afgan Savaşı boyunca “mücahitler”e CIA tarafından aktarılan para ve silah yardımları için köprü vazifesi gören Pakistan, savaşın bitmesine doğru Afganistan içindeki bazı unsurlarla yakın temasa geçmişti. Bu durum, ABD’nin savaş sonrası için hazırladığı planlara uymuyordu. ABD, bunun üzerine Ziyâul Hak’ı ortadan kaldırmayı planlamış olabilirdi. Ziyâul Hak’ın, Amerikalı diplomatları son anda kendi uçağına davet etmesi ise, ancak tatsız bir sürpriz mesabesindeydi.
İkinci şüpheli, elbette Sovyetler Birliği’ydi. ABD’yle sıkı işbirliğine giren General Ziyâ’nın bu aktif politikası yüzünden, Afgan işgali fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Ziyâul Hak, savaştan sonra Afganistan’ın dizaynında da aktif olmaya gayret ediyordu. Bu, tıpkı ABD gibi Sovyetler’e de rahatsızlık veriyordu.
Ziyâul Hak’ın ortadan kaldırılmasını isteyen bir diğer ülke, Pakistan’ın resmî düşmanı olan Hindistan’dı. General’in Keşmir’deki Müslüman unsurlara sürekli desteği ve ayrılıkçı Sih gruplara yaptığı silah yardımları herkes tarafından biliniyordu. Hindistan istihbaratının, uzunca bir süredir General Ziyâ’nın her türlü hareketini yakından izlediği de malumdu. Ziyâ, Hindistan’ın kurduğu bir komploya kurban gitmiş olabilirdi.
Bu olağan şüphelilere ilaveten, İsrail’i zikredenler de mevcut. Onların tezi, Ziyâul Hak’ın, Afganistan’daki Sovyet karşıtı “mücahitler”e desteği karşılığında ABD’den elde ettiği “nükleer bomba yapma imtiyazı”nın, İsrail’e kabuslar gördürdüğüydü. Ziyâul Hak’ın, İslâm dünyası içinde nükleer güç elde etme yarışına liderlik etmesinden çekinen İsrail, General’in uçağına sabotaj düzenlemiş olabilirdi.
Aradan geçen 31 yılda, yukarıdaki sorulara kesin bir cevap henüz bulunabilmiş değil. Elde sadece tahminler ve akıl yürütmeler var. Spekülasyonlar ve tartışmalar ise, ilk günkü hararetiyle sürüyor. Birçok yönden Pakistan yakın tarihinin en önemli şahsiyeti olan General Ziyâul Hak’ın iktidarı ve şahsiyetiyle ilgili spekülasyon ve tartışmalar gibi
İşgal derken…
04:0028/08/2019, Çarşamba
G: 28/08/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, geçtiğimiz yıl BBC’ye verdiği özel röportaj sırasında, ülkedeki eğitim sisteminin yapısından bahsederken şu cümleleri sarf etmişti: “Suudi Arabistan okulları, daha önceki yıllarda İhvân-ı Muslimîn mensubu bazı unsurlar tarafından saldırılara ve tahrifatlara maruz kaldı. Bunlardan bir kısmı bünyede hâlâ mevcut. Fakat çok yakın zamanda hepsini tamamen yok edeceğiz.” Veliaht Prens, okullardaki müfredatın tamamen yenilenmesi, modernleştirilmesi ve geliştirilmesi talimatını verdiğini de açıklamıştı.
İşgal derken…
İşgal derken…
21 Ağustos, Çarşamba
Ardından, dönemin Suudi Arabistan Eğitim Bakanı Ahmed bin Muhammed Îsâ, talimatlar çerçevesinde hazırlıklara başladıklarını kaydederek, yeni müfredat mecburiyetini şöyle gerekçelendirmişti: “1960 ve 70’li yıllarda Mısır’dan kaçarak ülkemize yerleşen bazı İhvân-ı Muslimîn üyeleri, Suudi Arabistan orta ve yüksek öğretim sistemine sızdılar. Onlardan etkilenen bazı sorumlular, eğitimciler ve öğretmenler, hem dinî eğitimin içeriğini değiştirmek suretiyle hem de öğrencilere yönelik düzenledikleri birtakım faaliyetlerle, İhvân’ın sapkın fikirlerinin ülkemizde yerleşmesine hizmet ettiler.”
Seyyid Kutub ve Hasan el Bennâ’nın eserlerinin “ders kitabı” olarak okutulduğu 1960’ların atmosferini çoktan geride bırakan Suudi Arabistan, son birkaç yıldır “İhvâncı” düşünceye zaten savaş açmış haldeydi. Okullardan ve cami kütüphanelerinden toplanan on binlerce kitap imha edilirken, her yıl Cidde’de düzenlenen uluslararası kitap fuarına “İhvâncı” kitaplar giremiyordu. Kral Abdullah döneminde, 2013’te İhvân-ı Muslimîn “terör örgütü” ilân edilmiş olduğundan, “İhvâncı” damgası yiyen insanlara ve gruplara yönelik topyekûn bir savaş, zaten sürdürülmekteydi.
Şu durumda, Veliaht Prens’in “tamamen yok edeceğiz” dediği “kalıntılar” ve Bakan Îsâ’nın “İhvân’ın sapkın fikirleri” olarak tanımladığı şey ne olabilirdi ki acep?
Bu soru, geçtiğimiz hafta sosyal medyaya sızdırılan bazı bilgi kırıntılarıyla, büyük ölçüde cevaplandı. Henüz resmî açıklama yapılmamış olsa da, Suudi prenslerin ve gazetecilerin de Twitter hesaplarından teyit ettiği üzere, okullarda bu seneden itibaren okutulacak olan ders kitaplarında kapsamlı bir değişime gidilmiş, müfredatlar yenilenmişti. “Suudi gençliğini geleceğe hazırlama” amacına matuf söz konusu değişimin en çarpıcıları, tarih kitaplarında gerçekleşmişti:
Şimdiye kadar “Hilâfet devleti” olarak isimlendirilen Osmanlı, artık “işgalci, saldırgan ve sömürgeci güç” olmuştu. Osmanlılar, Arap Yarımadası’ndaki yerli halkı ve kültürü yok etmeye çalışan yabancılar olarak tanımlanırken, Suudiler de onların tam karşısında İslâm beldelerini savunan kahramanlara dönüştürülmüştü. Yeni metinlerde, Birinci Dünya Savaşı sırasında ilân edilen seferberliğe özel bir başlık da ayrılmış, Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası için aldığı askerî tedbirler saldırgan bir dille tasvir edilerek, sivil halkın askerî amaçlarla tehcir edildiğinden, ellerindeki her şeyin de zorla alındığından söz edilmişti.
Bazı sosyal medya hesapları, yeni dönemin ders kitaplarından ilgili sayfaları da paylaştı. Bunlardan birinde, Osmanlıların Tâif’teki Arap kabileleriyle savaşmak üzere Mustafa Bey komutasında gönderdiği kuvvetleri mağlup eden “Ğâliye el Bugmiyye” adlı bir kadın liderden bahsediliyordu. “Türbe Savaşı” başlığıyla anlatılan olay, sayfanın altında bir çizimle de canlandırılmıştı: Siyah çarşaf giymiş, peçeli ve eli kılıçlı bir kadın, kale benzeri bir yerden savaşı kumanda ediyordu. Muhammed bin Selman’ın başlattığı “Suudi kadının özgürleştirilmesi” hamleleri bağlamında, günümüzün gelişmeleriyle oldukça uyumlu bir tarih anlatısıydı bu doğrusu. Daha geçen seneye kadar araba kullanmaları bile yasak olan Suudi kadınlar, birden bire “ordu komutanı” olarak karşımıza çıkıveriyordu.
Müfredat değişikliği haberi, sosyal medya kullanıcıları arasında büyük yankı uyandırdı. Suudi Arabistanlı hesaplar çoğunlukla “İşte beklediğimiz gelişme!” tepkisini verirken, aralarından bazıları Osmanlıları tahkir eden paylaşımlarda bulundular. “Katil”, “işgalci”, “Moğol”, “tevhid düşmanı” gibi ifadeler havada uçuştu. Birkaç kişinin sorduğu şu anlamlı soru ise, elbette cevapsız kaldı: “Şimdi Erdoğan’a düşman olduğunuz için bu değişikliği yaptınız. Peki, yarın Türkiye ile barışırsanız veya Türkiye’deki yönetimin size karşı tavrı olumlu hale gelirse, o zaman bu müfredatı tekrar eskiye mi döndüreceksiniz?”
Suudi Arabistan’ın bugünlerde göstere göstere yaptığı şey, aslında Arap coğrafyasının genelinde on yıllardır câri olan resmî bakış açısının dışa vurumu. Osmanlı bakiyesi birçok ülkenin okul müfredatında, imparatorluğun yâdı bu şekilde. Bazı gayretli tarihçilerin ve hamiyetperver insanların sınırlı çabası, neticeyi değiştirmeye yetmiyor maalesef. Ülkeler arasındaki gerilimden ilk etkilenen alanlardan biri, her zaman eğitim oluyor.
Burada, sorulması gereken çok önemli bir soru var:
İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar, Ruslar vb. Arap coğrafyasını hallaç pamuğu gibi attıkları ve günümüzde de devam eden birçok çözümsüz problemin müsebbibi oldukları halde, neden sürekli “Osmanlı heyûlası” ileri sürülüyor?
Cevap, “Çünkü dış mihraklar onları yönlendiriyor”dan daha fazlası olsa gerek. Daha fazlasını, nasip olursa cumartesi yazısında tartışalım.
Gelirlerse gitmezler”
04:0031/08/2019, Cumartesi
G: 31/08/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Şerif Hüseyin’in 10 Haziran 1916 sabahı, Mekke’deki ikametgâhının penceresinden Tâif yönüne doğru tüfekle yaptığı sembolik atış, tarihe “Arap İsyanı” adıyla geçecek olan ayaklanmanın başlangıcıydı. İngilizlerin yardım ve desteğiyle, Şerif’in oğulları Faysal, Ali ve Abdullah’ın birlikleri, Hicaz mıntıkasındaki Osmanlı hedeflerine saldırmaya başladılar. Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yarısı boyunca devam eden bu saldırılar, -ateşkesten sonra bile Medine’yi savunmayı sürdüren Fahreddin Paşa’nın şahsî direnişi istisna edilirse- Osmanlı’nın Arap coğrafyasındaki hâkimiyetinin sona ermesine yardımcı oldu. Sebep olmadı, yardımcı oldu. Çünkü coğrafyanın her bölgesindeki Araplar Osmanlı’ya isyan etmediği gibi, İngilizlerle savaşmak için organize olan Araplar da mevcuttu. “Arap İsyanı” isimlendirmesi, bu anlamda, bizi yanıltmamalı.
PKK'lılardan kasa kasa molotof
PKK'lılardan kasa kasa molotof
22 Temmuz, Çarşamba
Büyük Savaş’tan sonra, Osmanlı hâkimiyetinin yerini İngilizler ve Fransızlar alınca, Arap beldelerinin birçoğunda huzursuzluklar devam etti. 1920’de Irak’ta patlak veren halk isyanı, Filistin’de İngilizlere karşı başlayan silahlı direniş hareketleri, Mısır’da ta Ahmed Urâbî Paşa’dan (1881’de İngilizlere karşı isyan başlatmıştı) beri süren çalkantılar, bu konuda ilk akla gelen örneklerdir. Yani öyle zannedildiği gibi, “Araplar Osmanlı’ya isyan etti, emperyalistler ellerine oyuncak devletler verdiler, onlar da kolayca razı oldu” değil. Bu tür genellemeler, bizi yakın tarihi doğru anlamaktan ve günümüze dair sağlıklı çıkarımlar yapmaktan alıkoyar.
Ancak şunu da ifade etmek gerekir: Birinci Dünya Savaşı’na sürüklendiğimiz atmosferde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap coğrafyasındaki egemenliği, zaten artık büyük oranda kâğıt üzerindeydi. Tabir-i câizse, tarihin verdiği vade artık dolmuş, nöbet değişimi zamanı gelmişti. Savaşa girmeseydik veya “Arap İsyanı” çıkmasaydı, Osmanlı daha ne kadar süre Arap coğrafyasında tutunabilirdi? Bu, üzerinde düşünmeye değer bir sorudur. Dolayısıyla, bu noktada da ezberden kaçınmak gerekir. Hilâfet’in kaldırılmasıyla ilgili tartışmalarda da tekrarladığımız bir ezberdir bu: Gücünün ve kudretinin zirvesinde olan bir devlet veya kurum yıkılmış değildir. Gücünün ve kudretinin zirvesinde olan bir devlet veya kurum yıkılmaz zaten. Yaşadığımız süreci belki, fiiliyatta herkesin gördüğü bitişin adını koymak olarak isimlendirebiliriz. Koyulan yeni adın niteliğini ve başka alternatiflerin neler olabileceğini / neden olmadığını da tartışmak suretiyle elbette.
Osmanlı sonrası dönemde Batılı ve Doğulu emperyalist güçlerin coğrafyaya akını, çeşitli tepki hareketlerini doğurdu. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, Baas Partisi, Filistin Kurtuluş Örgütü, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Hamas vb. —hepsi de çok farklı siyasal projeler olarak— bu tepkiler sonucu sahneye çıktı. Coğrafyaya ve insanlara önerdikleri şeylerin sonuçlarını, bugün hâlâ yaşamaya devam ediyoruz.
***
Türkiye’den Arap coğrafyasına baktığımızda, vaktiyle yöneten-yönetilen ilişkisi kurduğumuz ülkelerle bugün aramızda bazı psikolojik bariyerlerin olduğunu görüyoruz. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılan veya çatışma konusu olan üç mıntıka (Hicaz, İran ve Mısır), bugün de sahadaki üç dişli rakibimiz. Coğrafyanın şuur altı, aynı tecrübenin bir daha tekrarlanmaması için, reaksiyon gösteriyor. Bunu, Türkiye’nin bölgeye yönelik bütün atılımlarının “Osmanlılar geliyor!” paniğiyle karşılanmasından da anlayabiliyoruz. Halkın bir bölümü bunu samimi bir dua olarak tekrarlarken, ciddi bir kesimde, bu cümle hayatî bir tehdide karşılık geliyor. Halkların psikolojisi ve fıtratı adına, bu gayet normal.
Coğrafyaya vaktiyle hükmetmiş olan, dolayısıyla da tekrar hükmedebileceği düşünülen, ülkenin Müslüman oluşu, Türkiye’ye Osmanlı üzerinden gösterilen direnişin (hatta düşmanlığın) neden ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya gibi gayrimüslim ülkelere gösterilmediğini de büyük ölçüde açıklıyor. Şuuraltında şu kabul mevcut: “Yabancı bir güç gelir ve nihayet bir gün gider. Buralarda ilânihaye tutunamaz. Ama yerli ve Müslüman bir güç gelir ve yerleşirse, söküp atamayız.” Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi şu anda açıktan Türkiye karşıtı cephenin başını çeken ülkelerin hareket noktası, tam olarak bu. Dışarıdan kendilerine verilen sufleler, sadece söz konusu histeriyi daha da körüklemeye yarıyor.
Arap coğrafyasındaki Türkiye karşıtı cepheyi okurken, yukarıda bahsettiğim türden psikolojik bariyerleri görmeye çalışmak, bölgenin iç dinamiklerini fark etme açısından oldukça önemlidir. Bunları görüp, buna göre politikalar geliştirildiğinde, daha gerçekçi ve tutarlı adımların da atılması mümkün olacaktır.
Eldeki malzemeyi doğru değerlendirmek ve neyle karşı karşıya kaldığımızı net biçimde tartmak, isabetli politikalar geliştirmek için olmazsa olmaz bir şart. Bu şekilde davranmadığımızda hayallerimizin esiri olmak tehlikesiyle karşılaşırız. Bu da, imkânların ve fırsatların israfından başka bir manaya gelmez.
***
Ortadoğu’nun iç dengeleri bahsinde, işaret edeceğim bir konu daha var: Bölgenin dört önemli ülkesi (Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran) arasında yaşanan rekabet ve yarışın, aslında yaşadığımız süreçlerin ana sâiklerinden biri olduğu hakikati... Daha önce çeşitli vesilelerle bahsini ettiğim bu konuyu, nasip olursa çarşamba günü ayrıntılı bir şekilde ele alalım.
İç mihraklar
04:004/09/2019, Çarşamba
G: 4/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ortodoks Hıristiyan Mişel Aflak ile Sünnî Müslüman Salâhaddîn el Bitâr’ın 7 Nisan 1947’de kurduğu “Baas Partisi”, Arap âlemine diriliş ve silkiniş vaat ediyordu. Her ikisi de, Arap milliyetçiliğinin kalelerinden Şam’da yetişen Aflak ve Bitâr, Paris’te öğrenciyken yakın temasa geçmiş, dostluklarını da siyasî bir projeye dönüştürmüştü. 1963’te arka arkaya, Suriye ve Irak’ta iktidara gelen Baas Partisi kadroları, dışarıdan izleyenlere uyumlu çalışacakları izlenimini veriyordu. Ancak öyle olmadı: Özellikle Hâfız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki dillere destan düşmanlık, Suriye ve Irak’ın sürekli çatışma ve rekabet halinde kalmasına yol açtı. İran-Irak Savaşı, Körfez Krizi gibi önemli dönüm noktalarında Suriye ve Irak hep ayrı kamplardaydı. Peki, bu çatışma tesadüf müydü? Yoksa, İslâm tarihindeki ünlü Irak-Suriye rekabetinin modern bir versiyonu muydu izlediğimiz? Galiba, ikincisiydi.
Mısır, 1962’de Suudi Arabistan’ın güney sınırına -Yemen- sürpriz bir saldırı düzenlemiş, 1970’de ancak sona eren şiddetli çatışmalar, en az 200 bin insanın ölümüne yol açmıştı. 1967’de İsrail tarafından Mısır’ın uçak ve helikopter gücü çökertildikten sonra ancak biten Yemen İç Savaşı, günümüzde Mısır’ın yerini İran’ın aldığı yeni iç savaşın bir tür öncüsü ve provası mıydı yoksa? Birçok yönüyle, öyle.
Suriye iç savaşını Beşşar Esed cephesinin neredeyse kaybetmeye başladığı 2014’te icat edilen ve muhaliflerle savaşmaya başlayan IŞİD’in, tarihte Hz. Ali’ye bayrak açan Hâricîlerin etkinlik kazandığı coğrafyada taban bulması ve üslup olarak onları andırması, sadece rastlantıyla açıklanabilir miydi? Kuvvetle muhtemel, hayır.
Asırlar boyunca İstanbul-Kahire rekabetine şahit olan Ortadoğu’da, günümüzde de İstanbul (Ankara) ve Kahire’nin ayrı noktalarda yer alması, herhalde tevafuk ya da tesadüf değildi. İki güçlü ve şahsiyetli şehir, iki kimlik sahibi ve derinlikli şehir, İslâm dünyasının iki güçlü odak noktası, bölgedeki birçok konuda sık sık karşı karşıya geliyordu. Mısır’da İhvân iktidarda kalsaydı da bu rekabet yaşanacaktı; ama alttan alta, gülümsemeler eşliğinde ve muhataba sezdirmemeye çalışarak…
Örnekleri çoğaltabiliriz. Bu türden her bir örnek, bizi, coğrafyanın kendi iç dinamiklerine odaklanmaya sevk edecektir.
* * *
Ortadoğu’yu bir masaya benzetirsek, bu masanın dört sağlam ayağı var: Türkiye, Mısır, Hicaz (günümüzde Suudi Arabistan) ve İran. Bölgenin tarihi, siyaseti ve kaderi, büyük ölçüde bu dört ülke arasındaki ilişkilerin, rekabetlerin, bazen düşmanlıkların, ittifakların ve çatışmaların etrafında şekilleniyor. Bölgeye dışarıdan gelen çeşitli mihraklar da, masanın ayaklarından birine (bazen birinden fazlasına) tutunarak içeri sızıyor. Aynı şekilde, farklı İslâm ülkeleri de bu masanın ayaklarından birine mutlaka daha yakın duyuyor.
Türkiye’yi eşsiz kılan, yalnızca coğrafî ve jeo-stratejik konumu (hani şu “köprü ülke” meselesi) değil, sahip olduğu Osmanlı mirasıdır. Bu, hem avantaj hem de –altı doldurulmadığında- sahada sürekli ayağa dolanıp duracak bir dezavantajdır. Türkiye ne yaparsa yapsın bu mirastan sıyrılamayacağına göre, “suçlamalara” lâyık olmak için çalışmaktan başka çare yoktur.
Mısır, ta firavunlara kadar uzanan siyasî geleneğiyle, Nil’iyle, Süveyş’iyle, İhvân’ıyla, Nâsır’ıyla, coğrafyaya damgasını vurmuş bir ülkedir. Şu anki perişan görüntüsü kimseyi aldatmamalı. Mısır, doğası gereği, Arap dünyasının amiral gemisidir.
Hicaz’ı sıra dışı kılan, şüphesiz ki Harameyn’in varlığı ve o coğrafyaya kattığı maddî, manevî, siyasî şeref ve değerdir. Orayı yönetme emaneti kime verilmişse, o, İslâm dünyası içinde ayrıcalıklı bir konuma yükselir. Mekke ve Medine’yi kontrol eden irade, çadırını, Müslüman dünyanın kalbine giden yolların tam ortasına kurmuştur. Bugün oralarda “Suudi Arabistan” var, yarın kim olacağını kimse bilemez. Hicaz, her zaman Hicaz olarak kalacaktır. Bu noktada, Hicaz’ın kelime manasının “iki şeyi birbirinden ayıran engel, bariyer” olduğunu hatırlamak faydalıdır.
Ve İran, izahtan vâreste olduğu üzere, Şiî inancının dinamosu ve siyasî merkezidir. Müslüman dünyada kabaca yüzde 15-20’lik bir azınlık teşkil eden Şiîlik inancı, bu özelliğinden ötürü, farklı olmayı sürdürecek, farklı kalmak için de her şeyi yapacaktır. Şiîliğin şimdiye kadar geçirdiği dönüşümler, bundan 100 sene sonrasını tahayyül etmek isteyenler için epey bereketli bir malzeme barındırıyor.
***
Söz geçirilmek istenen coğrafyanın kıymetinden ötürü, Ortadoğu’nun kendi bünyesinde çok sayıda kritik fay hattı mevcut. Bu fay hatları, harekete geçmek için herhangi bir dış düşmana ihtiyaç duymaz, zaten sürekli devinim ve hareket halindedir. Ancak coğrafyanın düşmanları ve hâricî güçler, söz konusu fay hatlarını keşfettiklerinde, mızraklarını daha derine batırırlar ve bıraktıkları izler de kalıcı olur.
Tabiatın hiç şaşmayan kuralıdır: Fay hattının üzerine derme-çatma evler bina ederseniz, kurduğunuz her şey ilk depremde yıkılır gider.
***
Coğrafyaya dışarıdan dadanan güçlere odaklanmanın yanında, coğrafyanın iç dengelerini de görmek, şu meşhur “büyük resim” meselesinde isabet oranını artırır. Yaşananlar sadece “dış mihraklar” üzerinden okunup, bölgenin kendi doğasındaki çatışma ve ihtilaf alanları görmezden gelinirse, ortaya çıkan tablo eksik ve hatta yanlış olur. Her şeyi “dış mihraklar”a havale etmek özeleştiri ve tevbe ameliyelerini imkânsızlaştıracağı gibi, belli bir zaman sonra düşmanın gücünün çok fazla abartılmasına ve izzet-i nefis eksilmesine neden olur. Dildeki sloganlar ne kadar parlak olursa olsun, “Zaten yaptırmazlar” saplantısı, bir daha göçüp gitmemek üzere şuuraltına yerleşip kalır.
Babayla vuslat
04:007/09/2019, Cumartesi
G: 7/09/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Ey gözümün nuru… Senden ayrılalı bir ay oldu, ama sanki daha bugün gibi. Sen defnedildiğinde, benim kalbim de defnedildi ey Babam. Ve birçok tafsilat da Babamın yanına defnedildi: Bütün üzüntülerimi yok edip götüren gülüşün… Bütün acılarımı gideren o şefkat dolu bakışların… Dünyanın ve içindeki her şeyin sıkıntılarını unuttuğum sözlerin… Ve bütün yaralarımı iyileştiren sımsıcak kucaklayışın...”
Çöplükten erkek cesedi çıktı
Çöplükten erkek cesedi çıktı
22 Temmuz, Çarşamba
Muhammed Mursi’nin 25 yaşındaki en küçük oğlu Abdullah, babasının 17 Haziran’daki vefatından sonra Twitter hesabından bu cümleleri paylaşmıştı. Aileyi yakından tanıyanlar, Abdullah’ın babasına düşkünlüğünü biliyordu, o da bunu hiç saklamıyordu zaten. Şu yazdıkları da duygularının ve hissettiği üzüntünün bir başka ifadesiydi:
“Babacığım: Senin yolunda ve senin örnekliğinde sana kavuşmadan kalbim şifa bulmayacak, kırık ruhum tamir olmayacak ve hüznüm geçmeyecek. Senden sonra, dünyaya hiçbir rağbetim kalmadı ey Babam. Sen dünyadan ayrıldın. Senin olmadığın bir yerde, ben nasıl yaşayacağım? Kendimi, senin bir gün dönüp geleceğin ve yeniden kavuşacağımız (ümidiyle) teselli ediyorum.”
Derken, geçtiğimiz çarşamba akşamı gelen ani bir haber:
“Muhammed Mursi’nin en küçük oğlu Abdullah, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.”
Mısır rejimi, şüpheli ölümler konusunda gayet mahir olduğundan, Abdullah’ın vefat haberi -doğal olarak- ilk başta soru işaretleriyle karşılandı. Muhammed Mursi’ye reva görülen muamele ortadayken, acaba Abdullah’ın ölümünde de darbe yönetiminin parmağı olabilir miydi? Sosyal medyada kısa süre dolaşan, “sabah göz altına alındı, karakoldan hastaneye koma halinde götürüldü” iddiaları, Mursi ailesinin avukatı Abdulmun’im Abdulmaksûd tarafından kısa süre içinde yalanlandı ve durumun keyfiyeti açıklığa kavuşturuldu:
Abdullah Mursi, Kahire’nin güney kesiminde, kendi aracını kullanırken direksiyon başında kalp krizi geçirmiş. Yanında bulunan arkadaşı önce aracı durdurmayı başarmış, daha sonra da Abdullah’ı en yakın hastaneye (Cîze’de, Özel Vâha Hastanesi) götürmüş. Hastaneye ulaştıklarında, Abdullah çoktan son nefesini vermiş. Hastanenin daha sonra yayımladığı resmî raporda da teyit edildiği üzere, Abdullah, 4 Eylül Çarşamba akşamı saat 21.34’te vefat etmiş olarak hastaneye giriş yapmış.
Abdullah Mursi’nin dünyadan ayrılmasında direkt biçimde Mısır rejiminin dahli olmasa da, bilhassa babasının yaşadıklarından fazlasıyla etkilendiği için, kalp krizini bu acı dolu sürecin tetiklediği su götürmez bir gerçek.
***
Mursi ailesinin en küçük ve en sosyal ferdi olan Abdullah, babasının tutukluluğu ve yargılanması sürecinde, Mısır yönetimi tarafından sürekli taciz edilmişti. 2014’te “uyuşturucu bulundurmak” gibi gülünç bir suçlamayla gözaltına alınan Abdullah, bir yıl hapiste tutulduktan sonra salıverilmişti. Abdullah, geçen sene de “yalan haber yaymak” suçlamasıyla (Twitter’da, babasının hapiste kasten tedavisiz bırakıldığını yazmıştı) gözaltına alındı, ancak hapsedilmedi. Bu taciz ve kovuşturmaların iki amacı vardı: Evvela, en küçük ve körpe evladının üzerinden, Muhammed Mursi’yi darbenin meşruiyetini ilâna ve kabule zorladılar. Mursi, “Darbeyi tanıyorum, yeni yönetimin meşruiyetini kabul ediyorum” deseydi, Abdullah bunlarla karşılaşmayacaktı. Hatta belki kendisi bile serbest kalabilecekti. Ama demedi. Mursi ailesinin hiçbir ferdi, 2013’te yaşanan zorbalığı kabul etmedi ve boyun eğmedi. İkinci sebep ise, Mursi ismine leke sürmek ve aileyi toplumun gözünden tamamen düşürmekti. Bunu da istedikleri biçimde başardıkları söylenemez.
Abdullah Mursi, ağabeyi Usâme’nin 2016’da tutuklanmasından sonra, Mursi ailesinin sözcüsü konumuna yükselmişti. Yaşının küçüklüğüne rağmen, cevval karakteri ve etkili üslubu sebebiyle, sesi dünyanın her yerinden duyuluyordu. Twitter hesabından yaptığı paylaşımlarla, Mısır’da yaşanan haksızlıkları sürekli ilân ediyor, böylece sadece kendi ailesinin değil bütün darbe mağdurlarının sesi oluyordu. Babasına reva görülen muamelelerin gayrı meşruluğu ve darbenin hukuksuzluğu, Abdullah’ın son nefesine kadar haykırdığı hakikatlerdi.
Tam da söylediği gibi davranmıştı Abdullah: Babasının yolunda ve onun örnekliğini takip ediyordu her şeyiyle. Vefatında bile öyle olmuştu: Babası gibi, o da zulüm ve haksızlıklara dayanamayan kalbinin durmasıyla dünyaya veda etti. Abdullah, kabirde de babasının izini takip etti üstelik: Mısır yönetimi, onun Şarkiyye’deki aile mezarlığına defnine müsaade etmedi. Uzun müzakerelerin ardından, nihayet Kahire’de babasının defnedildiği “Mürşidler Kabristanı”nın hemen yakınına gömülmesine karar verildi. Ve Abdullah, perşembeyi cumaya bağlayan gece sabaha doğru (6 Eylül), yoğun güvenlik önemleri altında babasının çok yakınına defnedildi.
“Senin yolunda ve senin örnekliğinde sana kavuşmadan, kalbim şifa bulmayacak, kırık ruhum tamir olmayacak ve hüznüm geçmeyecek” demişti. Yalnızca 80 gün sonra, çok sevdiği babasına kavuştu Abdullah.
***
Muhammed Mursi’nin muhterem ve muazzez eşi Neclâ Mahmûd, imtihanın en büyüğünü omuzladı bu süreçte. Önce çok sevdiği kocasını, ardından da oğlunu kaybetti. Mihnete alışkın bir çizginin müntesibi olarak, yaşadıklarını iman ve tevekkülle sîneye çektiğine şüphe yok. Tıpkı, Yüce Divan’a intikal eden davaların, hiçbir zulmün olmayacağı o büyük günde, adaletle görüleceğine de şüphesinin olmadığı gibi…
Temkin yasak
04:0011/09/2019, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) Bakanlar Kurulu, 20-21 Aralık 1975 tarihli toplantısını, örgütün merkezinin bulunduğu Avusturya’nın başkenti Viyana’da yapıyordu. İlk günün oturumlarının ardından, ikinci gün de oldukça sakin başlamıştı. Rutin sunumlar ve müzakereler devam ederken, birden bire toplantı salonunun kapıları kırılırcasına açıldı ve içeriye tepeden tırnağa silahlı altı kişi girdi.
Emekliye fark ödemesi Ağustos'ta
Emekliye fark ödemesi Ağustos'ta
23 Temmuz, Perşembe
Hızlıca ortama hakim oldular ve aralarında 11 petrol bakanının da bulunduğu 62 kişiyi rehin aldılar. İlk şokun atlatılmasından sonra, Avusturya hükümeti, bizzat Başbakan Bruno Kreisky eliyle, saldırganlarla temasa geçti. Ayrıntılar kısa zamanda ortaya çıkmıştı: Güney Yemen’de ikamet eden Filistin Halk Kurtuluş Cephesi - Özel Operasyon Timi’nin lideri Vedî Haddâd’ın emriyle hareket eden grubun başında 26 yaşında Ilich Ramirez Sanchez adında bir Venezuelalı vardı, meşhur ismiyle: Çakal Carlos. Saldırı ekibinin diğer üyeleri iki aşırı solcu Alman militan, iki Filistinli ve bir Lübnanlıydı.
Baskında rehin alınan isimlerden Suudi Arabistan Petrol Bakanı Ahmed Zekî Yemânî, 2000 yılında verdiği bir röportajda, o anları şöyle anlatacaktı:
“Tepemizde, kimin kimleri öldüreceği konusunda konuşuyorlardı. İranlı bakanı [Cemşîd Âmûzegâr] öldürmeye çoktan hazırdılar. Çakal Carlos’un, “Yemânî öldürülmeyi hak etmiyor, ama artık işin içinde olduğuna göre, mecburen öldürülecek. Onu ben öldüreceğim” dediğini duydum. Carlos daha sonra direkt bana hitap ederek, “Bu eylemin sana karşı olduğunu düşünmeni istemem. Sana saygı duyuyoruz, seni seviyoruz. Bu, senin ülkene karşı. Eğer saat beş buçuğa kadar Avusturya hükümetiyle anlaşmaya varamazsak, seni öldüreceğim” şeklinde konuştu. Bunun üzerine, “Vasiyetimi yazabilir miyim?” dedim. Bana bir kâğıt verdiler. Kalemim yanımdaydı. Vasiyetimi yazmaya başladım. Çok garip bir histi. Ölüm hakkında düşünmüyordum, sadece ailemi, karımı, çocuklarımı ve annemi düşünüyordum. Aklımdan geçenleri hızlı hızlı yazarken, birden birinin beni kollarıyla kavradığını fark ettim. Carlos’tu. “Daha on dakikam var!” diye itiraz edecek oldum, bana gülümsedi. “Hayır, daha fazla vaktin var, anlaşmaya vardık” dedi.”
Kriz, tam da saldırganların istediği biçimde çözülmüştü. Bütün rehineler, Avusturya hükümeti tarafından sağlanan uçaklarla Cezayir’e taşınıp orada serbest bırakıldı. Eylemciler herhangi bir ceza ile karşılaşmadığı gibi, kendilerine yüklü bir miktar ödeme de yapıldı.
Filistinli grupların dünya çapında birbirinden sansasyonel eylemlere imza attığı o ilginç zamanlarda, Vedî Haddâd da kendince böyle bir işe soyunmuştu. Ancak eylemin birkaç sonucu birden oldu: Fidyeyi “iç eden” Carlos’u örgütten atan Haddâd, eylemin dünya çapında yol açtığı eleştirilerden dolayı bizzat kendi “yoldaşları” tarafından yalnız bırakıldı ve Filistin direniş hareketlerinden soyutlandı; 28 Mart 1978’de de Mossad tarafından -zehirli çikolata gönderilerek- Doğu Berlin’de öldürüldü. Dahası, Filistinli grupları kontrol altına almanın en etkili yolunun onları muhatap kabul etmek olduğunu fark eden Avusturya, tüm Batılı ülkeler içinde ilk adımı atarak, 1980’de Filistin Kurtuluş Örgütü’nü resmen tanıdı. Hem de Avusturya’nın ilk Yahudi Başbakanı Bruno Kreisky’nin girişimiyle.
***
Geçtiğimiz pazar sabahı, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz’in, Petrol Bakanı Hâlid Fâlih’i görevden alarak yerine oğlu Abdulaziz’i atadığına dair haberler basına yansıyınca, ülke tarihinin en namlı Petrol Bakanı Ahmed Zekî Yemânî ve tam 24 yıllık bakanlık macerası gözümün önünden geçti. 1960’ta OPEC’in kurulmasından iki yıl sonra göreve başlayan ve Kral Fahd tarafından azledildiği 1986’ya kadar kesintisiz görevde kalan Yemânî, Ortadoğu’nun en sarsıntılı dönemlerine bizzat şahitlik etmişti. Yemen’deki Mısır-Suudi Arabistan savaşını görmüş, 1973 petrol krizini yönetmiş, 25 Mart 1975’te Kral Faysal öldürülürken yanı başında yer almış, İran-Irak Savaşı ve daha birçok bölgesel fırtınanın içinden geçmişti. Dünya çapında eriştiği şöhret ve elinde tuttuğu iktidar öylesine büyümüştü ki, nihayet Kral Fahd, onu görevinden almak durumunda kalmıştı. Petrol bakanlığı, sadece bir bakanlık değildi çünkü.
Suudi Arabistan, dört gün önce resmen atanan Prens Abdulaziz bin Selman’a kadar, beş petrol bakanı gördü: Abdullah Tariki (1960-1962), Ahmed Zekî Yemânî (1962-1986), Hişam Nazır (1986-1995), Ali Naimî (1995-2016) ve Hâlid Fâlih (2016-2019). Bu isimlerden hiçbiri, Kraliyet ailesinden değildi. Petrolü yönetmenin zorluğunun farkında olan Suudi hanedanı, bu kritik makamı dışarıdan isimlere emanet etmeyi gelenek haline getirmişti. 60 yaşındaki Prens Abdulaziz’in tayiniyle, bu gelenek bozulmuş oldu.
Eski Petrol Bakanı Hâlid Fâlih’in, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın “hızına” yetişemediği için görevden alındığı belirtiliyor. Suudi Arabistan Ulusal Petrol ve Doğalgaz Şirketi’nin (ARAMCO) halka arzı konusunda, Fâlih’le Veliaht Prens arasında yaklaşım ve üslup farkı olduğu biliniyordu. Özellikle “2030 Vizyonu”ndaki uçuk ekonomik hedeflere erişme noktasında, Fâlih’in daha planlı ilerleme yanlısı olduğu, Veliaht Prens’in ise “bir an önce” menzile varmak için hükümet üyelerine baskı yaptığı konuşuluyordu. Fâlih’in temkinli hareket etme ısrarı, nihayetinde koltuğuna mal oldu.
***
Kral Faysal’ın, öldürülmeden hemen önce söylediği bir söz, Suudi Arabistan ve petrol denkleminde sıklıkla zikredilir:
“Bir nesil içinde, develerden Cadillac’lara binmeye başladık. Eğer paramızı böyle harcamaya devam edersek, bizden sonraki neslin tekrar deveye bineceğinden korkuyorum.”
Nefret stajı
04:0014/09/2019, Cumartesi
G: 14/09/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında, farklı coğrafyalardan gelmiş, farklı hikâyelere sahip üç adam, Mısır’ın İskenderiye şehrinde buluşmuştu: Bunlardan birincisi, Afrika’nın çeşitli yerlerinde Büyük Britanya adına savaştıktan sonra, adının karıştığı yüz kızartıcı bir skandal nedeniyle emekliye ayrılan, ancak Büyük Savaş patlak verince üniformasını yeniden giyen İrlanda asıllı yarbay John Henry Patterson’dı. İkincisi, Rus ordusu saflarında uzun yıllar savaşan -hatta 1904’te Japonlara esir bile düşen-, ardından Siyonist düşünceyle Filistin’e göç edip, savaş başlarken kendisi gibi binlerce Yahudi’yle birlikte Osmanlı yönetimi tarafından Mısır’a sınır dışı edilen bir Kafkas Yahudisi, Joseph Trumpeldor’du. Ve nihayet üçüncüsü, Karadeniz kıyısındaki Odessa şehrinde gazetecilik yaparken Siyonizm akımına kapılıp, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanacağını öngörerek Filistin’de bir Yahudi yurdu oluşturmak için daha 1910’larda kolları sıvayan, İskenderiye’de de görünüşte “Russkiya Vedamosti” gazetesinin savaş muhabiri olarak bulunan Vladimir Jabotinsky idi.
Nefret stajı
Nefret stajı
7 Eylül, Cumartesi
Jabotinsky ve Trumpeldor, Hıristiyan kimliğine rağmen Siyonizm konusunda kendileri gibi düşündüğünü fark ettikleri Yarbay Patterson’a 22 Mart 1915 günü bir teklifle gittiler: Bir ‘Yahudi lejyonu’ oluşturarak, İngiliz ordusu saflarında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşmak istiyorlardı. Yarbay, “Kanunlara göre, orduya yabancı asker kabul edemem” dedi, “Ama size başka bir önerim var. Tamamı Yahudi gönüllülerden, katırlı bir bölük oluşturalım. Gelibolu’da bize cephe gerisinde ikmal desteği verin.” Ön cephede savaşmak isteyen Jabotinsky bu öneriyi ilk önce “aşağılayıcı” bulsa da, Trumpeldor onu ikna etti. Böylece Yarbay Patterson’un komutasında ve Trumpeldor’un pratik rehberliğinde, Yahudi gönüllülerin eğitimi başladı.
Eğitimlerin tamamlanmasının ardından, 17 Nisan 1915 günü, 562 Yahudi gönüllü ve 750 katır, Mısır’dan Gelibolu cephesine sevk edildi. Çanakkale muharebeleri boyunca, İngilizlerin safında ve Osmanlılara karşı mücadele veren bu Yahudi gönüllüler, İngiliz komutanlarının da büyük sempatisini kazanmıştı. “Siyon Katır Bölüğü” adıyla Birinci Dünya Savaşı literatüründeki yerini alan bu gönüllülerin bir bölümü, savaştan sonra Filistin topraklarına göç ederek, Arap kıyımına girişti. Bir bölümü de “Yahudi Lejyonu”nu oluşturmak üzere İngiltere’ye gönderildi.
Uzlaşmaz bir militan ve ateşli bir Siyonist olarak, Vladimir -sonradan İbranice ‘Zeev’ ismini de aldı- Jabotinsky de Filistin’e gidenler arasındaydı. 1 Mart 1920’de, çok sevdiği dostu Joseph Trumpeldor’u Araplarla yaşanan bir çatışmada kaybeden Jabotinsky, Filistin’in yerli sakinlerine karşı daha da düşman hale gelmişti. Chaim Weizmann ve David Ben Gurion gibi Siyonist liderlerin aksine, herhangi bir diplomatik uzlaşma çabasına girmeden, Arapların elindeki bütün toprakların mümkün olan en kısa ve kestirme biçimde, ne pahasına olursa olsun alınmasını savunan Jabotinsky, kısa süre içinde ana akım Siyonizm’den koptu. Kendi siyasî partisini (Betar) ve kendi gizli yer altı terör örgütünü (Irgun) kuran Jabotinsky, 1923’te kaleme aldığı “Demir Duvar” adlı ünlü makalesinde, Araplarla anlaşmanın mümkün olmayacağını savunuyordu. Siyonizm idealine bugünkü Ürdün topraklarını bile dâhil eden Jabotinsky, çizdiği yeni çerçeveye “Revizyonist Siyonizm” adını vermişti. Tüm bu mücadelesinde onun sağ kolu olarak çalışan isim ise, Benzion Netanyahu isimli bir tarihçiydi.
4 Ağustos 1940’ta, Betar’ın yaz kampı için bulunduğu New York’ta kalp krizinden ölen Vladimir Zeev Jabotinsky, terör bayrağını, sadık öğrencisi Menachem Begin’e emanet etmişti. Irgun lideri olarak, İsrail’in kuruluşu öncesinde Filistin topraklarında çok sayıda terör eylemine imza atan (en bilineni 9 Nisan 1948 tarihli Deyr Yâsîn Katliamı’dır) Begin, 1973’te kurduğu Likud Partisi’yle, dört sene sonra iktidara geldi. 19 Kasım 1977 akşamı, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın uçağı İsrail’e indiğinde, havaalanında onu karşılayanlardan biri de Begin’di. Sedat, Yahudilerle barışmak ve İsrail’i resmen tanımanın ilk adımını atmak üzere geldiği Kudüs’te, King David Hotel’de konaklamıştı. 22 Temmuz 1946’da, Begin’in emriyle Irgun tarafından bombalanan ve 91 kişiye mezar olan King David Hotel’de. Ortadoğu’ya mahsus tatsız ironiler silsilesi bununla da kalmadı: Menachem Begin, ertesi yıl Enver Sedat’la birlikte Nobel Barış Ödülü’ne lâyık görüldü.
İsrail’de aşırı sağ siyaset bu çizgide şekillenirken, Benzion Netanyahu’nun küçük oğlu Benyamin de, kelimenin tam anlamıyla, “nefret stajı” görüyordu. 1949 doğumlu Netanyahu, Jabotinsky’ye yetişemese de, fikir dünyası onun idealleri çerçevesinde oluşmuştu. Yarbay John’un isminin verildiği ağabeyi Jonathan, Filistinlilerin kaçırdığı bir yolcu uçağının kurtarılması sırasında 1976’da Entebbe’de (Uganda) öldürülünce, Benyamin’in Araplara karşı düşmanlığı doruğa tırmanmıştı. 4 Kasım 1995’te İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in bir Yahudi yerleşimci terörist tarafından öldürülmesinden sonra düzenlenen ilk seçimle başbakan olan Netanyahu, yerleşimcilerin Yahudi bir başbakanı öldürebilecek kadar azgınlaştığını da yaşayarak görmüştü. Araplara hazır düşmanlığına, böylece yerleşimcilere yönelik “gebe bir korku” da eklenmiş oldu.
Kısacası, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya baktığımızda, Siyon Katır Bölüğü’nden günümüze uzanan ayrıntılı bir serüvenin hülasasını görüyoruz. “Seçimi kazanırsam, Ürdün Vadisi’ni ilhak edeceğim” vaadi de, ateşli bir mensubu bulunduğu Revizyonist Siyonist çizginin normal bir neticesi. Bu vaadin ona seçim kazandırıp kazandırmayacağını ise, 17 Eylül Salı günü hep birlikte göreceğiz.
Siyasi deprem
04:0018/09/2019, Çarşamba
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tunus’ta geçtiğimiz pazar günü (15 Eylül) düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimleri, kelimenin tam manasıyla “siyasi deprem” olarak ifade edilebilecek bir netice ortaya çıkardı. Tüm tahminlerin aksine, anayasa hukuku profesörü Kays Saîd ve medya patronu Nebîl Karvî, 13 Ekim’de yapılması beklenen ikinci tura katılmaya hak kazandı. Sonuçlar, hem finalistlerin kimliği ve siyasî duruşları hem de iddialı adayların sürpriz bir şekilde saf dışı kalması sebebiyle oldukça şaşırtıcıydı.
Siyasi deprem
Siyasi deprem
11 Eylül, Çarşamba
Yüzde 18,4 ile sandıklardan birinci çıkan Prof. Dr. Kays Saîd, 1958 doğumlu, hayatı sürekli akademinin içinde geçmiş, hukukçu kimliğiyle görüşlerine sıklıkla başvurulan bir isim. 1990’lardan bu yana sürekli bilimsel faaliyet içinde yer alan ve çok sayıda eser veren Saîd, akademik kariyerinin dışında, özellikle fasih Arapçaya düşkünlüğüyle ünlü. Üniversitedeki derslerinde, halka açık konuşmalarında, televizyon programlarında, kısacası kendisine mikrofon uzatılan bütün ortamlarda, Kays Saîd, dinleyenleri mest eden duru bir Arapça ile konuşuyor. Tunus gibi Fransızcanın adeta ana dil konumunda olduğu bir ülke için, bu özellik gerçekten sıra dışı. Saîd’in klasik Arapça ısrarı önceleri hafif bir istihzâ ile karşılansa da, şimdi artık onun alamet-i fârikasına dönüşmüş durumda.
2014’teki bir röportajında, şimdiye kadar hiç oy vermediğini ve bundan sonra da vermeyi düşünmediğini belirten Kays Saîd, kendisinin birinci geldiği seçimde de yine bizzat kendisine oy vermemiş. Bu ilginç tavrını da, “Seçimi tamamen halk yapsın, halk neyi ve kimi isterse o olsun” şeklinde izah ediyor.
Seçim kampanyasına başlarken herhangi bir siyasî, ekonomik veya dinî gruptan destek almayan Kays Saîd, yıllardır kendisini izleyen ve okuyan öğrencileriyle birlikte hareket etti. Afiş, reklam, ilân gibi pahalı yöntemlerden kaçınan Saîd ve destekçileri, Tunus’un bütün şehirlerinde sokak sokak, kapı kapı gezerek siyasî çalışma yürüttü. İlk başlarda -tıpkı fasih Arapça ısrarı gibi- küçümsenen bu durumun da Tunuslular nezdinde kabul gördüğü anlaşılıyor.
Kays Saîd, klâsik Arapça konuşmaktaki ısrarında da görüldüğü üzere, Arap kimliğini oldukça önemseyen bir şahsiyet. Ancak, sırf kavmiyetçilik yönünden bir önemseme değil bu. İslâm, ona göre, Arap kimliğinin esas unsuru. Örneğin, Tunus’ta geçtiğimiz aylarda ciddi şekilde tartışılan “kadınla erkeğin mirasta eşit pay alması” meselesinde, Kays Saîd’in tavrı oldukça net. Kendisine bu konu sorulduğunda, verdiği cevap şu: “Kadınla erkek mirasta eşit pay alamaz. Kur’ân’ın ifadesi açık ve net.” Saîd, Arap dünyasını ilgilendiren siyasî meselelerde de aynı şekilde açık bir duruşa sahip. İsrail ve işgal konusunda söyledikleri şöyle: “Biz şu anda Siyonist Oluşum [İsrail’i böyle tanımlıyor] ile savaş halindeyiz. Savaşmakta olduğumuz, halkımızı paramparça eden, Arap topraklarını işgal altında tutan birileriyle ilişkilerimizi normalleştirmek, en büyük ihanettir. Kim böyle davranırsa, hesabını verir. Bugün hesap vermezse, halkımız bir gün hesabını sorar.”
“Siyasî hayatınızda örnek aldığınız şahsiyet kim?” diye sorulduğunda “Rasûlullah’tan sonra, el Fârûk Ömer bin Hattâb” cevabını veren biri için, yukarıda çizilen tablo herhalde hiç de garip olmamalı.
Prof. Dr. Kays Saîd’le birlikte ikinci turda yarışacak olan medya patronu Nebîl Karvî (d. 1963) ise, eski dönemde, 2011’de devrilen Cumhurbaşkanı Zeynelâbidin bin Ali’nin en yakın adamlarından biriydi. Kardeşi Gâzî ile birlikte kurduğu reklam şirketiyle sadece Tunus’ta değil, bütün Kuzey Afrika’da iş yapan ve servetine servet katan Karvî, 2007’de İtalya eski Başbakanı Silvio Berlusconi ile ortak olarak “Nesme” isimli televizyon kanalını yayına geçirdi. Bin Ali’nin devrilmesinden sonra, yine eski dönemin üst düzey isimlerinden, Cumhurbaşkanı Becî Kâid es-Sebsî ile yakın çalışan Karvî, birçok Tunuslunun gözünde eski rejimin simgelerinden biri. Ancak onu farklı kılan bir husus, 2016’da henüz 20 yaşındayken trafik kazasında ölen oğlu Halîl adına kurduğu vakıfla Tunus’un dört bir yanında yürüttüğü yardım çalışmaları. “Halîl Tûnis” adlı vakıf, seçim kampanyalarının başlamasından çok önce, Tunus’un her yerinde yemek ve kıyafet dağıtıyor, okul yardımları yapıyor, iftar yemekleri veriyor ve Nebîl Karvî’nin namını adeta yeniden inşa ediyordu.
Zaten ciddi bir ekonomik darboğazda bulunan Tunus’ta kitlelere kendisini böylece benimseten Nebîl Karvî, seçimlere iki hafta kadar kala “kara para aklama” suçuyla hapse atıldı. Bu durum, seçmen nezdinde şöhretini artırmaktan başka bir işe yaramadı. “Hapis cezası almasaydı, seçimden ikinci çıkamazdı” diyen siyasi gözlemci çok. Şimdi Tunus’ta, Karvî’nin yarıştan tamamen men edilmesi ve ikinci tura katılamaması ihtimali konuşuluyor. Böyle bir durumun, seçmeni daha fazla kızdıracağına ise şüphe yok elbette. Yargı yoluyla seçime müdahale, her ülkede kitlesel öfkeye yol açıyor.
Seçim sonuçları, herhalde en çok Nahda Hareketi’ni şaşırtmış olmalı. Râşid Gannûşî’nin şahsen katıldığı yoğun bir kampanya yürüten Nahda, aday Abdulfettah Mûrû’nun sempatik yüzünden faydalanmayı düşünürken, üçüncülüğü güçlükle elde edebildi. Seçimlere katılım oranının 2014’ten bu yana yüzde 64’ten yüzde 45’e düştüğünü de hesaba kattığımızda, Nahda’nın Tunus toplumunun (özellikle de gençlerin) gözünde hâlâ bir umut olup olmadığının sorgulaması, hareketin yönetim katlarında mutlaka yapılıyordur.
Öyle görünüyor ki: Râşid Gannûşî, bütün mesaisini, liderlik ettiği siyasî hareketin teorik zeminini oluşturma ve dünyaya anlatma yolunda sarf ederken, Tunus toplumunun acil ve güncel ihtiyaçları, siyasetin pratiğini de yeniden yazdırıyor. Her yerde olduğu gibi.
Kimlik savaşı
04:0021/09/2019, Cumartesi
G: 21/09/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Şiilik bir muhalefet ve -Hamid Dabashi’nın tespiti ile- protesto dini olarak ortaya çıktığı gibi; Vehhabilik de benzeri saikler ve iddialar ile o güne kadar gelişen İslami anlayışları protesto üzerine bina edilmiştir.
Kimlik savaşı
Kimlik savaşı
14 Eylül, Cumartesi
Diğerlerine karşı protestoda birleşen bu anlayışlar, birbirlerine karşı da şiddetli bir muhalefet geliştirmişlerdir. Şiilik, Vehhabiliğin ortaya çıkması ile birlikle tek başına sürdürdüğü ve kendisini ayakta tutan muhalif duruşuna ortak olan Vehhabiliğe diğer mezheplerden çok daha fazla tepki göstermiştir. Vehhabiler ise kendilerini mutlak doğrunun temsilcisi olarak kabul edip, müşrik saydıkları Şiileri hedef almışlardır. İki taraf arasında bugün görülen düşmanlığın psikolojik nedenleri bu anlayışlarında saklıdır.”
Bu cümleler, Zekeriya Kurşun Hocam’ın, 19 Eylül Perşembe günü Yeni Şafak’ta yayımlanan yazısından. Ben de tam bu noktadan devam etmek istiyorum:
1979’da İran’da Muhammed Rızâ Pehlevî iktidarı devrildiğinde, yerine konacak rejimin karakteri ve pratiği, hem ülke içinde hem de dışında merak ve endişe konusuydu. Bizzat Şiî gruplar, “Kayıp İmam” gelmeden bir devlet kurmanın meşruiyetini sorgularken (aynı sorgulamayı, 1948’de İsrail kurulurken, dindar Yahudiler de yapmıştı. “Beklenen Mesih” gelmediği için, kurulan devletin meşru olmadığını savunan Yahudi gruplar hâlâ mevcut), İslâm dünyası “devrim ihracı” korkusuna odaklanmıştı.
“İslâm Devrimi”nin lideri Ayetullah Humeynî, oldukça sabırlı ve uzun vadeli bir strateji izleyerek, Necef’teki sürgün yıllarında olgunlaştırdığı “Velâyet-i Fakih Teorisi”yle, Şia içindeki itirazları büyük ölçüde karşıladı. “Kayıp İmam” henüz zuhur etmemiş olsa da, ona vekâlet eden bir yönetimin kurulması mümkündü, Humeynî’nin iddiasına göre. Devrimin “İslâmî” vurgusu da, itirazların azalmasını hızlandırdı. Humeynî, İslâm dünyasından gelen endişeleri de, “İslâm Devrimi”nin Müslüman kardeşliği ortak paydasından hareket ettiğini savunarak göğüslemeye çalıştı. Bu bağlamda, İran’ın yeni yönetimi Filistin ve Kudüs davasını çabucak sahiplendi. İhdas edilen “Kudüs Günü” gibi sloganik vesilelerle Müslüman dünyanın karşı çıkamayacağı bir siyasî çerçeve çizildi, Filistinli gruplarla kurulan organik-finansal temaslar da, İran’ın sahaya hızla intibak etmesini sağladı. İslâmî Cihâd Örgütü tamamen İran’ın kumanda ettiği bir yapılanma olarak şekillenirken, Hamas da zaman içinde İran etkisine açık hale geldi.
“İran İslâm Devrimi”, Arap dünyasının kelimenin tam anlamıyla paramparça edildiği bir zamana denk gelmişti. Birçok alanda var olan muazzam boşluklar, bu sayede İran tarafından kolaylıkla dolduruldu. Yaşanan bazı olaylar da, İran’ın yeni yönetimine Müslüman dünya nezdinde kendini ispatlama ve tanıtma fırsatı sundu. 1980’de Saddam Hüseyin’in İran’a saldırısıyla başlayan sekiz yıllık yıkıcı savaş, 1982’de İsrail’in Beyrut kuşatması, Suriye’de Hâfız Esed yönetiminin Sünnî muhaliflere uyguladığı katliam ve baskılar… Tüm bu süreçler, İran’ın elinin daha da güçlenmesine yardımcı olurken, Arap ülkelerinin kendi içlerindeki ihtilaf ve ayrışmalar giderek derinleşti.
On İki İmam Şiîliği’ni (İsnâ Aşeriyye) resmî ideoloji ve inanç olarak benimseyen, dış politikasının ana eksenine de Şiîliğin etki alanını genişletme hedefini yerleştiren İran devlet aklı, geçtiğimiz 40 yıllık süreçte ciddi bir ilerleme kat etti. Irak ve Lübnan Şiîleri normalde “Arap karakteri baskın” bir kimliğe sahipken, yüzlerini Tahran’a döndüler. (Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, daha geçen hafta “Bugün bizim Hüseynimiz, liderimiz, önderimiz Ayetullah Ali Hamaney’dir” diyordu. Irak’ta “Arap Şiîliğinin temsilcisi, İran politikalarının da muhalifi” olarak görülen Muktedâ Sadr, Âşûrâ törenlerinde, Hamaney’in dizinin dibinde oturuyordu.) Nusayrîlik normalde “heretik” bir Şiî akım olarak görülürken, muhabbetle kucaklandı; bu sayede Suriye’deki İran nüfûzu derinleşti. Yemen’de, Zeydîlik yüzyıllardır Ehl-i Sünnet’e en yakın Şiî akım iken ve ülke tarihinde mezhep temelli bir ayrışma hiç yaşanmamışken, Hûsîler On İki İmam Şiîliği’ne devşirilerek silahlandırıldı. Nijerya’da bile yüzde 10’luk Şiî bir kitle oluştu.
Tüm bunların karşısında, Arap dünyasında kitleleri sürükleyebilecek ve tek bir hedefe odaklayabilecek güçlü bir ideoloji yok. ABD ve Batı ile müttefik rejimlerin halklarına uyguladığı baskılar, bu dağınıklığı daha da içinden çıkılmaz hale getirirken, ülkeler arasındaki bitmez-tükenmez rekabet ve düşmanlıklar da, tablodaki karanlık tonu koyulaştırıyor. Suudilerin “Vehhâbî” ideolojisi, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın tepeden inmeci “modernleşme” hamleleriyle giderek şekilsiz ve tanımsız bir hal alıyor. Bu da, şimdiye kadar öyle veya böyle Suudi Arabistan’ı güçlü ve diri tutan devlet ideolojisinin ortadan kalkmasından başka bir anlama gelmiyor. Birkaç gün önce, Aramco tesisleri vurulduğunda sergilenen çaresizlik, görebilene çok şey anlatıyor aslında.
İslâm dünyası, politik Şiîliğin (Fâtımîler ve Safevîlerden sonra) üçüncü yükselişine ve bölgesel hâkimiyet çabasına tanıklık ediyor. Sahadaki gerilimin ve kavganın en kayda değer sebeplerinden biri bu. Türkiye’den bakınca net bir şekilde göremediğimiz ve belki de doğru şekilde okuyamadığımız bu durum, Arap sokaklarında çok yakından ve sıcak şekilde hissediliyor.
Tarihin şakası yok maalesef.
.
Bakî’nin sakinleri
04:0025/09/2019, Çarşamba
G: 25/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine doğru, 1944’ün ağustosunda, Paris ve çevresinde kıyasıya bir mücadele yaşanıyordu. 19 Ağustos’ta şehir halkının Nazi güçlerine karşı ayaklanma başlatmasından sonra, katliam yaşanacağı endişesiyle harekete geçen Müttefikler, beş gün sonra, 24 Ağustos akşamı Paris’in merkezine giriş yapıyordu. Şehir Nazilerden geri alınmış, “kurtuluş” resmen ilân edilmişti. Almanların tamamen teslim olmasının ardından Champs-Elysees’de düzenlenen kutlamalara, “Özgür Fransa’nın lideri” Charles de Gaulle ve bir milyondan fazla insan katılmıştı.
Bakî’nin sakinleri
Bakî’nin sakinleri
19 Eylül, Perşembe
Tüm bu hengâmenin orta yerinde, 23 Ağustos günü, 76 yaşında bir adam ömrünün son beş yılını geçirdiği Paris’te son nefesini veriyordu. Uzun hayatı boyunca bahtı da nekbeti de bol bol görmüş, 3 Mart 1924 gecesi ayrılmak zorunda kaldığı ülkesinin hasretini ise içinden hiç atamamıştı. Sağlığının bozulduğu son günlere kadar her cuma Paris Camii’ne giderek orada Müslümanlarla bir araya gelen, onların dertlerini dinleyen, her milletten insanla buluşan bu adam, Son Halîfe Abdulmecîd Efendi idi. Sultan Abdulazîz’in oğlu olarak başlayan konforlu hayatı, sürgünde, gariplikler içinde hitâma ermişti.
Vefatından sonra, Abdulmecîd Efendi’nin Türkiye’ye defnedilebilmesi için yakınları harekete geçti. Çocuklarının hocası Sâlih Keramet Nigâr ve kızı Dürrüşehvâr Sultan, mümkün olan bütün kanalları kullanarak girişimlerde bulundular. Ancak herhangi bir olumlu sonuç alınamadı. Sürecin uzayacağı fark edilince, Paris Camii’nin morgunda tutulan cenaze tahnit edilerek, caminin bodrumunda koruma altına alındı. Haydarabad Nizâmı’nın oğlu Azam Cah’la evli olduğu için İngiliz diplomatik pasaportu bulunan Dürrüşehvâr Sultan, Türkiye’ye gelerek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile bizzat görüştü. Cenazenin Türkiye’ye nakli konusunda yine izin çıkmadı. Altı yıl sonra, Demokrat Parti iktidara gelince, Dürrüşehvâr Sultan tekrar izin almayı denedi, yine olmadı.
Nihayet, Paris Camii yönetimi, cenazeyi daha fazla muhafaza edemeyeceklerini bildirince, Son Halîfe’nin naaşı Suudi Arabistan’a götürülerek, Medîne-i Münevvere’de defnedildi. 30 Mart 1954’te, yani vefatından neredeyse 10 yıl sonra, Abdulmecîd Efendi nihayet toprağa veriliyordu.
Tarihin garip tecellisi ile, İlk Halîfe Hz. Ebûbekir’in medfûn bulunduğu Mescid-i Nebevî’nin hemen yanındaki Bakî Mezarlığı, Son Halîfe Abdulmecîd Efendi’yi bağrına kabul ediyordu. Resmen kaldırılan Hilâfet de böylece, tam 1322 yıl sonra, adeta başladığı yerde son buluyordu.
***
Sultan Abdulazîz, 15 Ağustos 1869 günü, Dolmabahçe Sarayı’nda oldukça namlı bir konuğu ağırlıyordu. Ruslara karşı verdiği amansız mücadeleyle Müslümanların hayranlığını kazanan Şeyh Şâmil, 31 Mayıs günü ayak bastığı İstanbul’da istirahat edip bazı ziyaretler yaptıktan sonra, nihayet Sultan’ın karşısındaydı. İki adamın samimi sohbetine şahit olanlar, sanki yıllardır tanıştıklarını düşünebilirdi.
1834’te “imam” ilân edilmesinden 6 Eylül 1859’da Ruslara teslim olmak durumunda kalmasına kadar, Kafkasya’nın özgürlük mücadelesine meşalelik eden Şeyh Şâmil, hacca gitmek isteğiyle Rusya’dan ayrılmış, İstanbul’a da bu yüzden uğramıştı.
Sultan Abdulazîz, kendisine ve aile fertlerine maaş tahsis ettirdiği Şeyh Şâmil’i hacca uğurladıktan sonra, dönüşte ikâmet etmesi için İstanbul’da hazırlık yapılmasını emretti. Ne var ki, Şeyh Şâmil, Hicaz’dan dönmeyecekti:
Hac vazifesini ifa ederken, İslâm dünyasının dört bir tarafından gelen Müslümanların büyük teveccühüyle karşılaşan Şeyh Şâmil, Medine-i Münevvere’yi ziyareti sırasında rahatsızlanarak 4 Şubat 1871 günü ruhunu teslim etti. Savaşların yıprattığı yorgun bedeni, Bakî Mezarlığı’na emanet edildi.
***
Geçtiğimiz cumartesi günü, Tunus devrik Cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali’nin cenazesi Bakî Mezarlığı’na defnedilirken, bir yandan “Nerden nereye… Kim umardı böyle bir akıbeti?” diyordum, bir yandan da Bakî Mezarlığı’na tarih boyunca defnedilen nice sürpriz ismi düşünüyordum. İslâm’ın ilk dönemlerinden bu yana Müslümanlara kucak açan bu kabristanın sakinlerinden ikisinin kısa hikâyesini yukarıda aktardım. Böyle binlerce çarpıcı serüven var burada. 2011’de devrildikten sonra Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ikâmet eden, 19 Eylül günü 83 yaşında öldüğünde de, ülkesine gömülmemeyi vasiyet ettiği için cenazesi Bakî’ye getirilen Bin Ali’ninki, bu serüvenlerin en sonuncusu oldu.
***
Dünyanın ahvâline ve tehavvülâtına hakikaten akıl-sır ermiyor… “Öldüğümde beni Bakî’ye defnedin” diye vasiyette bulunan Cemal Kaşıkçı’nın bir kabri bile yok.
.Maklûbenin hikâyesi
04:0028/09/2019, Cumartesi
G: 28/09/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Salahaddîn Eyyûbî komutasındaki İslâm ordusu, 4 Temmuz 1187’de, tarihin şahit olduğu en kesin zaferlerden birini kazanarak Haçlıları mağlubiyete uğratmıştı. Taberiye Gölü yakınlarındaki Hıttîn’de gerçekleşen savaşın ardından Akkâ, Kayserya, Nâsıra ve Yâfâ’yı fetheden Salahaddîn, nihayet 2 Ekim günü muzaffer bir kumandan olarak Kudüs’e girmişti. 1099’da başlayan Haçlı işgali böylece sona eriyor, Kudüs yeniden Müslümanların himaye ve hâkimiyetiyle buluşuyordu.
Maklûbenin hikâyesi
Maklûbenin hikâyesi
21 Eylül, Cumartesi
Zaferden sonra Kudüs’te bir süre konaklayan ve şehirde gerekli düzenlemeleri yapmakla ilgilenen Salahaddîn’e, Filistin havalisinde çok sevilen “bâzincâniyye” isimli bir yemek ikram edildi. Pirinç ve sebze karışımıyla yapılan yemeğin ana maddesi patlıcan olduğu için, bu ismi almıştı. Başkomutana ikram edildiğinden, bu defa içeriğine parça et de eklenmişti. Salahaddîn, kendisine ters çevrilmiş bir tencere içinde servis edilen yemeğin hem görünüşünü hem de tadını çok beğenmişti. “Bu ters çevrilmiş (‘maklûbe’) yemeğin adı nedir?” diye sorunca, Kudüslüler onun kullandığı kelimeyi yemeğe isim olarak verdiler. Salahaddîn’e duyulan derin muhabbetin tesiriyle, “bâzincâniyye” artık “maklûbe” olarak anılmaya başladı. Bu hatıradan ötürü, Arap kaynaklarında maklûbenin unvanı “zafer yemeği”dir. Kudüslülerin zihninde, Haçlıların şehirden sökülüp atılmasını çağrıştırır.
Maklûbenin ilk defa, Filistin’in sahil yörelerinde, bulgur ve balık kullanılarak pişirildiği biliniyor. Yemek, Kudüs ve diğer iç mıntakalarda yaygınlaştıktan sonra, bulgurun yanı sıra pirinçle de pişirilmiş, balığın yerini de patlıcan ve diğer sebzeler almış. Et ise, ancak çok önemli kutlamalarda ve törenlerde içeriğe dâhil olmuş. Günümüzde de maklûbe, özellikle Kudüs ve çevresinde “millî yemek” mesabesindedir. Kudüslüler maklûbeyi çeşitli vesilelerle birbirlerine ikram ederken, Özgür Kudüs’ün hayalini kurarlar.
***
Kudüslülerin şuur altında “zafer yemeği” olarak kodlanan maklûbe, 2015’te Kudüslü öğretmen Hanâdî Halavânî tarafından “işgale karşı direniş” yöntemi olarak yeniden sahneye çıkarıldı. Ramazan ayında iftar ve sahurlarda Mescid-i Aksâ’daki Müslümanlara tencere tencere maklûbe ikram eden Halavânî ve arkadaşları, Salahaddîn’in bu muhteşem hatırasını tekrar Müslümanların gündemine taşıdı.
İsrail, önce eylemin siyasî ve tarihî yönünü fark etmedi, ancak maklûbe tencerelerinin ifade ettiği derin mana anlaşılır anlaşılmaz, Halavânî ve arkadaşlarına Mescid-i Aksâ yasağı getirildi. Ancak bu yasak, onları durdurabildi mi? Elbette hayır. Kendilerine “murâbıt” (nöbet tutanlar) adını veren Filistinli hanımlar, bu defa Aksâ’ya giden yollar üzerinde kamp kurdular. Bilhassa Bâbu’s-Silsile önünde maklûbe ikramına başladılar. Onların kendilerinden emin ve mütebessim bir eda ile tencereleri ters çevirip, sebzeli ve etli pilavları etrafa ikram etmeleri, bir süre sonra İsrail askerleri tarafından engellendi. Zor kullanarak, Bâbu’s-Silsile’de de maklûbe ikramını yasakladılar.
Pirinç, patlıcan, sebze ve et karışımı basit bir yemek, işgalcileri deliye döndürmüştü adeta. Derin manası ve hatırlattıkları düşünüldüğünde, deliye dönmekte hiç de haksız sayılmazlardı.
***
Maklûbe, Türkiye’de malum yapılanmayı çağrıştıran bir yemek. Maklûbenin aslında Kudüs’ün kurtuluşunu simgeleyen, bizzat Salahaddîn Eyyûbî’nin isimlendirdiği, Müslümanlara umut ve şuur aşılayan bir “zafer yemeği” olduğundan çoğumuz haberdar değiliz bu sebeple. Maklûbe çalınmış, anlamı değiştirilmiş ve içi boşaltılmış bir İslâmî simge. Malum yapılanma sadece “abilik”, “kardeşlik”, “cemaat”, “himmet” gibi kavramları zedelemekle kalmadı, maklûbeyi de elimizden aldı. Maklûbe bugün artık yalnızca “ihanet”, “darbe”, “samimiyeti istismar” gibi kötülükleri canlandırıyor zihnimizde. Düşününce, bu ne büyük bir kayıptır.
Daha önce de bu köşede yazmıştım, hatırlayanlar olacaktır:
İsrail, Hz. Yakub’un lakabını kendisine isim olarak seçmekle, zihinlerimizde bir peygamberin imajını yok etti. İsrail deyince, sadece zulüm akla geliyor, haklı olarak. İsrail’in kendisine bayrak olarak seçtiği altı köşeli yıldızın, Hz. Davud ve Hz. Süleyman tarafından kullanılan mühürler olduğunu da belki çoğumuz bilmiyoruz. Altı köşeli yıldız da, işgalle özdeşleşti çünkü. İsrail sadece Filistin topraklarını işgal etmedi, bize ait sembolleri de işgal ederek bizden koparıp aldı.
Bu çerçeveden bakınca: Maklûbenin malum yapılanmanın ana yemeği olarak seçilmesi, yaygınlaştırılması ve böylece hakiki manasının ve hikâyesinin unutturulması, acaba planlı bir hareket olabilir mi, diye düşünmeden edemiyor insan.
Kaşıkçı’nın hayaleti
04:002/10/2019, Çarşamba
G: 2/10/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz’in yakın koruması Tümgeneral Abdulaziz el Feğam, geçtiğimiz cumartesi akşamı Cidde’de öldürüldü. Mekke Polisi’nden yapılan resmî açıklamaya göre, arkadaşı Turkî es-Sebtî’nin evinde misafir olan Tümgeneral Feğam, evde bulunan diğer arkadaşı Memdûh bin Meş’al tarafından silahla vuruldu, ardından kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Polisin açıklamasında, Memdûh bin Meş’al’in güvenlik güçlerine teslim olmayı reddettiği ve çıkan çatışmada öldürüldüğü vurgulandı.
Kaşıkçı’nın hayaleti
Kaşıkçı’nın hayaleti
25 Eylül, Çarşamba
Tümgeneral Abdulaziz el Feğam, hiç şüphesiz, sıradan bir koruma memuru değildi. Suudi Arabistan’da kral ve prenslere koruma yetiştirmekle maruf Mutayr kabilesine mensup olan babası Şeyh Beddâh, 2015’te ölen Suudi Arabistan Kralı Abdullah’a yaklaşık 30 yıl boyunca refakat etmiş, yaveri olarak her anında sürekli yanında bulunmuştu. Şeyh Beddâh’ın emekliye ayrılmasından sonra yerini oğlu Abdulaziz almıştı. Kral Abdullah’ın yakın koruması olan Abdulaziz, onun ölümünden sonra Kral Selman döneminde de aynı vazifeye devam etmişti.
2017’de Kral Selman tarafından tümgeneralliğe terfi ettirilen Abdulaziz el Feğam, bir şahsî korumadan çok daha fazlasıydı. Kral’ın ayakkabılarını bağlamaktan Kâbe’nin içine onunla birlikte girmeye, her hareketinde devamlı yanı başındaydı. Bu süreçte Suudi devlet idaresinin birçok sırrına vâkıf olması da gayet tabii idi. “Kara kutu” olarak tanımlanan Tümgeneral Abdulaziz, ciddi yüz ifadesi ve sürpriz durumlarda ani müdahale hızıyla zihinlerde yer etmişti.
Tümgeneral Abdulaziz’in ölüm haberi, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, ülkesinin İstanbul’daki başkonsolosluk binasında vahşice öldürülmesinin yıldönümüne -2 Ekim- birkaç gün kala gelince, doğal olarak akıllarda soru işaretleri oluştu. “Kral Selman’ın yalnızlaştırılması ve tahttan çekilmek zorunda kalması adına yeni bir tasfiye mi?” sorusu dilden dile dolaşırken, bazı sosyal medya kullanıcıları, geçtiğimiz aylarda Tümgeneral Abdulaziz’e yapılan bazı uyarıları yeniden hatırlattı. Bunlardan biri, İngiltere’nin başkenti Londra’da yaşayan Suudi muhalif Dr. Muhammed el Mesarî’ye aitti. Mesarî, 19 Mayıs günü Twitter hesabından bir paylaşımda bulunarak, ortadan kaldırılacağına dair Tümgeneral’i açıkça ikaz etmiş, “Kafana kurşunu yemeden önce, kendine dünyanın öbür ucunda bir sığınak bul” demişti.
***
Susturulmak istenirken bugün sesi daha da gür çıkan Cemal Kaşıkçı’nın hayaleti, Suudi yönetiminin üzerinde dolaşmaya devam ediyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MBS), pazar akşamı Amerikan CBS televizyonunda yayınlanan “60 Minutes” röportajında, Norah O’Donnell’in “Kaşıkçı’nın öldürülmesi emrini siz mi verdiniz?” sorusunu cevaplarken, “Şüphesiz ki hayır, bu korkunç bir suç. Ancak yönetici olarak, bütün sorumluluğu üstleniyorum. Özellikle de hükümet için çalışan şahıslar tarafından işlendiği için” dedi. Cevap ikna etmemiş olmalı ki, O’Donnell ikinci soruyu sordu: “Bu operasyondan nasıl haberdar olmadınız?” Bunun üzerine MBS, “Devlet için çalışan 3 milyon kişinin her gün ne yaptığını bileceğim, öyle mi? 3 milyon kişinin, lidere günlük rapor göndermesi imkânsızdır” şeklinde konuştu. Röportajın bu kısmı, tahmin edilebileceği üzere, cevap yerine geçmediği gibi adeta zımnî bir teyit gibi değerlendirildi.
Kaşıkçı’nın öldürülmesi sırasında dışişleri bakanı olan Âdil el Cubeyr, Amerikan PBS kanalında yayınlanan MBS konulu özel belgeselde, deneyimli gazeteci Martin Smith’in Kaşıkçı hakkındaki soruları cevaplarken daha da gülünç bir portre çizdi. Suikast timinin Veliaht Prens’in yakın adamları olduğunu reddeden Cubeyr, “Birçok insan, Veliaht Prens’e yakın. Ayrıca çok sayıda kişi de kendisinin Veliaht Prens’e yakın olduğunu iddia ediyor. Bir sürü insan, onunla fotoğraf çektirip paylaşıyor” derken, kendi sözlerine kendisi bile inanmıyor gibiydi.
Martin Smith, Cubeyr’e, Kaşıkçı suikastının odak noktasını oluşturan o ismi de sordu: “Peki, Suûd el Kahtânî nerde?” MBS adına sosyal medya operasyonlarını yöneten Kahtânî’nin, Kaşıkçı suikastını da koordine ettiği biliniyor. Suikasttan sonra ortalıkta görünmeyen Kahtânî’nin Twitter hesabı, geçtiğimiz ay kapatıldı. Cubeyr, kritik soruyu, “onu başsavcıya sorun” diye geçiştirdi. Tam bu noktada, Norveç’in başkenti Oslo’da yaşayan ve Suudi yetkililer tarafından tehdit edildiğini açıklayan Arap gazeteci İyâd Bağdâdî’nin iddiasını hatırlamamak mümkün değil: Suûd el Kahtânî, Kaşıkçı olayından sonra zehirlenerek öldürüldü.
Tarih kitaplarında okuduğumuz saray entrikalarını bire bir yaşadığımız günler...
Hatalar silsilesi
04:005/10/2019, Cumartesi
G: 5/10/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Devletler de hata yapar. Nihayetinde, karar verici makamında insanlar bulunduğu için, onların değerlendirmelerindeki şaşmalar, devletlerin hatası olarak kayda geçer. Tarihten ibret alınmadığında, yanlışlardan ders çıkarılmadığında, istişare mekanizmaları sağlıklı çalıştırılmadığında, iyi niyetli tavsiyeler kulak ardı edildiğinde, kötü niyetli telkinlerin peşinden gidildiğinde, sağduyu ve feraset yerine hamakat ve hamasete öncelik verildiğinde hatalar da artar. Tüm bunların tersi olduğunda ise hatalar azalır ve en alt seviyeye iner.
Hatalar silsilesi
Hatalar silsilesi
30 Eylül, Pazartesi
Bu ölçüler ışığında, “Ortadoğu masası”nın dört ayağından biri olan Suudi Arabistan’ın son yıllarda sergilediği performansa baktığımızda, karşımıza ürkütücü bir tablo çıkıyor. Ürkütücü, zira yaptıkları sadece Suudileri bağlamıyor, Müslüman dünyayı da çok yönlü olarak yakından ilgilendiriyor. En hafif ifadeyle “savrukluk ve başıboşluk” olarak tanımlayabileceğimiz manzarayı, beş ana noktada hülasa etmek mümkün:
Mısır darbesine verilen destek
Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân), Suudi Arabistan’la çalışmaya hazırdı. Muhammed Mursi, 2012’de cumhurbaşkanı olduktan sonra ilk yurtdışı ziyaretini Riyad’a gerçekleştirmişti. Vizyon ve ufuk sahibi bir devlet aklı, İhvân’ı zor kullanarak iktidardan düşürmeyi değil, işbirliğini yoğunlaştırarak onu kontrol altında tutmayı gerektirirdi. Ki İhvân buna dünden razıydı. Suudi Arabistan, böyle bir durumda bir taşla birkaç kuş vurabilecekti. Ama sandıktan çıkacak sonuçla yönetimin değişmesi ihtimalinden duyulan korku, 2013’te tanklarla kalabalıkların üstüne gidilmesinin onaylanmasına ve desteklenmesine yol açtı. Arap dünyasına model olma potansiyeli taşıyan siyasî bir fırsat böylece heba edildi.
Hamas’ın dışlanması
İhvân’a açılan savaşın bir yansıması olarak, Hamas da Suudi yönetimi tarafından “terör örgütü” statüsünde kabul edildi. Bu durum Filistin halkının gözünde Suudi Arabistan’a ciddi prestij kaybettirirken, Hamas’ın da yeniden İran’ın kucağına itilmesine neden oldu. Oysa Hamas, İran’dan aldığı yardım ve desteğe rağmen, Arap ve İslâm dünyasının tamamıyla organik bağlarını sürdüren ve dengeyi koruyabilen bir hareketti. Merkezi Şam’da bulunan İslâmî Cihâd Örgütü kanalıyla Filistin sahnesinde zaten etkili olan İran, Suudilerin öngörüsüz siyasetiyle Hamas’ı da kanatları altına aldı.
Katar’a abluka, Türkiye’ye açıktan muhalefet
“Teröre destek olduğu” suçlamasıyla, 5 Haziran 2017’de Katar’a yönelik başlatılan ablukayla eş zamanlı olarak, Türkiye’ye karşı açıktan bir muhalefet ve düşmanlık da belirdi. Fikir ayrılıklarını ve görüş farklılıklarını ustalıkla yönetmek yerine, kaba bir nefret dilinin benimsenmesi, Katar ve Türkiye gibi iki önemli müttefikin desteğinin yitirilmesine yol açtı. Oysa tam tersi bir siyaset, Suudi Arabistan’ı İslâm dünyası içinde daha da güçlendirecekti. Sadece El Cezire televizyonunun “Suudi yanlısı” yayın yapmasını sağlamak için bile olsa, buna değerdi.
Cemal Kaşıkçı suikastı
2 Ekim 2018’de İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu binasında vahşice öldürülen Cemal Kaşıkçı, iddia edildiği gibi “yeminli bir rejim düşmanı” değildi. Birçok alanda ülkesinin politikalarını açıktan destekliyordu. Hatta Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın başlattığı reform programlarının da destekçisiydi. Sadece düştüğü bir şerh vardı: “Amacı doğru, yöntemi ve üslubu yanlış.” Tüm dünyada sözüne itibar edilen nadir Müslüman gazetecilerden biri olan Cemal Kaşıkçı’yı yok etmek yerine onun kredisinden faydalanmak ve onu Ortadoğu’dan dünyaya açılan bir pencere olarak kullanmak, yapılacak en doğru şeydi. Ki Kaşıkçı da buna hazırdı. Ancak akıl almaz bir tercih yapılarak, Kaşıkçı’nın öldürülmesi yoluna gidildi.
Yemen’deki insanlık dramı
İran destekli Hûsîlerin 2014’te başkent Sanaa’yı ele geçirmesiyle başlayan Yemen savaşı, Suudi Arabistan’ın stratejiden yoksun kaba müdahalesiyle, bir insanlık dramına dönüştü. İran’ın kendilerini güneyden kuşatmasını “ulusal güvenlik sorunu” olarak algılayan Suudilerin yürüttüğü askerî operasyonlar, binlerce sivilin ölümüyle ve açlığa mahkûm edilmesiyle neticelendi. Beşinci yılındaki savaşın ucu henüz görünmüyor. Suudi Arabistan herhangi bir somut netice elde edemediği gibi, savaşı nasıl bitireceğini de bilemiyor. Üstelik, Hûsîlerin sürekli tacizleri ve saldırıları, Suudi ordusunun kapasitesinin ve gücünün de sorgulanmasına yol açıyor.
Para, lobi çalışmaları, dış destek… Tüm bunlar, bir yere kadar yardımcı olabilir. “Köprüden önceki son çıkış” geçildiğinde ise, geri dönme imkânı yoktur.
Derbent’ten Gimri’ye…
04:009/10/2019, Çarşamba
G: 9/10/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz cuma (4 Ekim) sabahı güneş doğmadan, Bakü’den yola çıkıp kuzeye ilerledik. İstikametimiz, Kafkasya’nın en eski şehri Derbent, Dağıstan Cumhuriyeti’nin başkenti Mahaçkale ve Şeyh Şâmil’in doğum yeri olan Gimri köyü idi. Zorlu bir coğrafyada, konforu asgarîye indirerek, iki günlük yoğun bir seyahat gerçekleştirdik. Hamd olsun, bütün zahmete fazlasıyla değdi.
Derbent’ten Gimri’ye…
Derbent’ten Gimri’ye…
2 Ekim, Çarşamba
Azerbaycan-Rusya arasında geçişi sağlayan Samur kapısından Kuzey Kafkasya’ya adım attıktan sonra, yaklaşık bir saatlik yolculukla Derbent’e ulaştık. Sâsânî İmparatoru İkinci Yezdicerd tarafından M.S. 438’de bir kale-şehir olarak kurulan Derbent, o dönemden bu yana sürekli meskûn olagelmiş. Müslüman Arapların ilk kez 653’te ayak bastığı, 712’de ise Emevî halifesi Abdulmelik bin Mervân’ın oğlu Mesleme bin Abdulmelik tarafından nihâi olarak fethedilen Derbent, Arap kaynaklarında “Bâbu’l-Ebvâb” olarak anılır: Kapıların kapısı. Derbent’in Farsça anlamı da “sınır karakolu, geçit, kapalı kapı” gibi çağrışımlar içerir. Bu isimlendirmeler, şehrin coğrafî konumuyla yakından alakalıdır. İpek Yolu üzerinde, Kafkaslara giriş-çıkışı kontrol eden Derbent, yüzyıllardan beri dünyanın tüm milletlerinin uğradığı bir şehir.
Arap fatihlerin genişleterek içine bir de cami yaptıkları Narin-Kala, Derbent’teki ilk durağımız oldu. Buradan şehri kuş bakışı izledikten sonra, sur içinde sokak aralarına indik. Aradan geçen zamana ve değişimlere rağmen, klâsik bir İslâm şehriydi gördüğümüz. Taş evleri, daracık sokakları, mahalle mescitleriyle… Cuma namazını Derbent Cuma Camii’nde eda etmeden önce, eski mahallelerin içinden yürüyerek “Kırklar Mezarlığı”na uzandık. Burada fetih için Derbent’e gelen sahabilere ait olduğuna inanılan çok sayıda eski kabir var. Mezarlığın ortasında ise, şehrin tarihiyle yakından alakalı, yeşil kubbeli bir türbe mevcut: Guba Hanı Feth Ali’nin eşi Tûti Bike, oğulları Ahmed, Hasan ve Hasan’ın eşi Nur Cihân burada medfûn. Rivayete göre, Tûti Bike, 1776’da Derbent’i kuşatan öz kardeşi Emir Hamza’ya karşı şehri savunmuş. Askerlerinin başında savaşa katılan Tûti Bike, mağlup ettiği kardeşinin öldürülmesine ise izin vermemiş.
Derbent Cuma Camii, 734’te Emevîler tarafından inşa edilen devasa bir külliye. Tarihin bir ironisi olarak, cami, günümüzde Şia’nın kontrolü altında. Sadece caminin içi ve dışı değil, camiye çıkan bütün sokaklar ve caddeler siyah-kırmızı Şia bayraklarıyla donatılmış. Hz. Hüseyin, Hz. Zeynep, Hz. Ali gibi isimlerle Rusya bayraklarını, caminin girişinde Vladimir Putin’le Ayetullah Ali Hamaney’i yan yana görmek, ilginç bir manzara oluşturdu doğrusu. Sovyetler Birliği döneminde, 1930’da ibadete kapatılan cuma camii, 1938-43 arasında hapishane olarak kullanılmış, daha sonra ise yeniden Müslümanlara iade edilmiş. Camide cuma namazı önce Şiîler tarafından, daha sonra da Sünnîler tarafından kılınıyor. Şia ezanı hoparlörden yüksek sesle okunurken, normal ezana yalnızca caminin içinde ve çıplak sesle müsaade ediliyor. Sadece Kafkasya’nın değil, tüm Rusya’nın en eski Müslüman mabedi olan caminin çevresinde Ayetullah Humeynî’nin sözlerinin yazılı olduğu afişleri de sıkça görüyorsunuz. Muhitte öylesine baskın bir İran tesiri var ki, kendinizi bir an İran’ın herhangi bir şehrinde zannedebilirsiniz.
Mahaçkale’de teşehhüt miktarı kaldıktan ve şehrin simgesi durumundaki Yusuf Bey Camii’nde namaz kıldıktan sonra, gezimizin en heyecan verici kısmına geçtik: Sarp dağları tırmanarak, 1797’de Şeyh Şâmil’in dünyaya geldiği Gimri’ye vasıl olduk.
Geçtiğimiz yıllarda silahlı gruplarla Rusya arasında yaşanan yoğun çatışmalar nedeniyle, Gimri ancak özel izinle girilen ve olağanüstü hal kurallarına tabi olan bir mıntıka. Köydeki Müslüman askerlerle kurduğumuz temas sonucu, fazla zorlanmadan -ama girişteki kontrol noktasında bekletilerek- içeri kabul edildik. Etrafı tamamen yalçın dağlarla çevrili, kartal yuvasını andıran ve ortasından geçen nehrin iki yakasına dağılmış evlerden oluşan Gimri, ihtişamıyla bizi büyüledi. Tarihte ve günümüzde Rusları sürekli uğraştıran köyde dolaşırken, “Coğrafya, insan karakterine böyle tesir ediyor işte” demeden edemedik. Köyün yüzlerce yıllık mezarlığında Şeyh Şâmil’in babası Denga Muhammed’in, silah arkadaşı Gazi Muhammed’in ve diğer Müslümanların kabirlerini ziyaret ederken, Şâmil’in namaz kıldırdığı camide namazlarımızı kılarken, köylü çocukların heyecanla verdiği selamları alırken yaşadığımız duygular ise tarifsizdi.
Kendisi Medine-i Münevvere’de medfûn bulunsa da, Şeyh Şâmil’in çağların ötesinden yüzümüze değen nefesiydi hissettiğimiz…
70 yıl sonra
04:0012/10/2019, Cumartesi
G: 12/10/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz günlerde attığı bir tweette (“yaptığı bir açıklamada” diyebilsek iyi olurdu, ama…), ülkesinin Ortadoğu’ya girişini, “Amerikan tarihinde alınmış en berbat karar” olarak tanımladı. Kastettiği, Irak’ın 2003’teki işgaliydi. ABD’nin Ortadoğu’ya yaptığı sürekli müdahaleler oldukça eski tarihlere uzanmasına rağmen, Trump’ın böyle yakın bir döneme işaret etmesi dikkat çekiciydi. 2017’de Katar’a yönelik Arap ablukası başladığında, ABD’nin Katar’da askerî üssünün bulunduğunu bilmediği ortaya çıkan bir Amerikan başkanı için, belki de çok şaşırılacak bir şey değildi bu. Neyse, konumuz Trump’ın tarih bilgisinin sınırları değil. Bu vesileyle, “Ortadoğu’ya Amerikan müdahalelerinin başlangıcı” sadedinde, tam 70 yıl önce, 1949’un ilkbaharında Suriye’de sahnelenen bir CIA tezgâhını hatırlayalım:
70 yıl sonra
70 yıl sonra
5 Ekim, Cumartesi
14 Mayıs 1948’de İsrail’in kuruluşu ve sonrasında yaşanan ilk savaşta Arapların yenilgiye uğraması, Arap dünyasının tamamını direkt veya dolaylı yoldan, çok yönlü olarak etkilemişti. Yenilgi, Arapların psikolojik dengelerini altüst etmiş, yüzbinlerce Filistinli mültecinin çevre ülkelere akın etmesi sosyo-ekonomik manzaranın allak-bullak olmasına yol açmıştı. 1949’da ateşkesle sona eren savaşın neticesinde Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı kontrolü altına alan Ürdün Kralı Abdullah ise, Arap halklarının hayranlığını kazanmıştı. Özellikle Suriye’de, halk kendi yöneticilerine tepki gösterirken, her şehirde Kral’a destek gösterileri düzenliyordu. Cumhurbaşkanı Şukrî el Kuvvetlî ve Başbakan Hâlid el Azm açısından, içinden çıkılmaz bir kriz durumu ortaya çıkmıştı.
Derken, 30 Mart 1949 günü, Suriye Genelkurmay Başkanı Husnî Zaîm yönetime el koyarak Cumhurbaşkanı Kuvvetlî ve Başbakan Azm’a görevden el çektirdi. Suriye modern tarihindeki bu ilk askerî darbeden sonra kısa bir süre hapsedilen Kuvvetlî Mısır’a, Azm da Lübnan’a sürgüne gönderildi.
Amerikan hükümetinin 1991’de erişime açtığı belgelerin de açıkça gösterdiği gibi, Husnî Zaîm darbesi, CIA’nın desteğiyle gerçekleştirilmişti. CIA Şam İstasyon Şefi Mike Copeland’in -sokak gösterileri yoluyla- altyapısını hazırladığı ve organize ettiği darbeden yalnızca dört gün sonra, devrik Cumhurbaşkanı Şukrî el Kuvvetlî’nin engellediği, Suudi Arabistan’dan Akdeniz’e ulaşacak Trans-Arabian Petrol Boru Hattı’nın (TAPLINE) Suriye topraklarından geçişine Zaîm tarafından izin verilmesi, bu bağlamda şaşırtıcı değildi. Amerikan yönetimi hem petrol transferini garanti altına almak hem de Suriye’nin Sovyetler Birliği safına geçmesini önlemek istiyordu.
Döneminin tanıkları tarafından “herhangi bir ideale sahip olmayan, istikrarsız ve maceracı bir insan” olarak tanımlanan General Husnî Zaîm, yalnızca 137 gün süren iktidarı sırasında Suriye toplumunun her kesimini kendisinden uzaklaştırmayı başardı: Müslüman kadınların peçe takmaması ve erkeklerin festen vazgeçmesi yönündeki fikirleriyle dindar kesimi, vergileri astronomik şekilde yükselterek tüccar ve esnaf sınıfını, İsrail’le kapsamlı bir barış yapma planlarıyla Arap milliyetçilerini, uluslararası çapta tanınmak için Amerikan şirketlerini vergiden muaf tutan anlaşmalarla da devlet bürokrasisini ve askeriyeyi karşısına alan Zaîm, 14 Ağustos 1949’da, Şukrî el Kuvvetlî’yi birlikte devirdiği asker arkadaşları General Sâmî el Hinnâvî ve Edîb Şişeklî tarafından devrildi. Kendi döneminde kimseyi idam ettirmeyen Husnî Zaîm, Kürt asıllı başbakanı Muhsin el Barrâzî ile birlikte aynı gün kurşuna dizilerek öldürüldü.
General Sâmî el Hinnâvî askerî cuntanın lideri olsa da, asıl ipler General Edîb Şişeklî’nin elindeydi. İkilinin yönetim tarzındaki anlaşmazlıklar, 19 Aralık’ta tekrar darbeye yol açtı. Suriye böylece dokuz ay içinde üçüncü askerî darbeye tanıklık ediyordu. Edîb Şişeklî, Irak’la gizli ittifak içinde olmakla suçladığı Sâmî el Hinnâvî’yi tutuklattı. Yaklaşık sekiz ay hapiste kalan Hinnâvî, serbest kalmasının ardından yerleştiği Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta, idam ettirdiği eski başbakan Muhsin el Barrâzî’nin bir yakını tarafından 30 Ekim 1950’de öldürülecekti. Yakın arkadaşlarını devirerek gücünü sağlamlaştırma peşinde koşan Edîb Şişeklî de 1954’te askerî darbeye maruz kalacak, ardından dünyanın öbür ucunda suikasta kurban gidecekti.
CIA eliyle Suriye’de askerî darbeler silsilesini başlatan ABD, ilk düğmeyi yanlış iliklediği için, ülkenin istikrarsızlaşmasına hizmet etmişti. Üstelik, süreç içinde Suriye’nin Sovyetler’in kucağına düşmesine de neden olmuştu.
70 yıl sonra bugün, yine yanlış atlara oynamayı sürdüren Amerikan aklı, geçmiş tecrübelerden hiç ders almamış görünüyor.
70 yıl sonra
04:0012/10/2019, Cumartesi
G: 12/10/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz günlerde attığı bir tweette (“yaptığı bir açıklamada” diyebilsek iyi olurdu, ama…), ülkesinin Ortadoğu’ya girişini, “Amerikan tarihinde alınmış en berbat karar” olarak tanımladı. Kastettiği, Irak’ın 2003’teki işgaliydi. ABD’nin Ortadoğu’ya yaptığı sürekli müdahaleler oldukça eski tarihlere uzanmasına rağmen, Trump’ın böyle yakın bir döneme işaret etmesi dikkat çekiciydi. 2017’de Katar’a yönelik Arap ablukası başladığında, ABD’nin Katar’da askerî üssünün bulunduğunu bilmediği ortaya çıkan bir Amerikan başkanı için, belki de çok şaşırılacak bir şey değildi bu. Neyse, konumuz Trump’ın tarih bilgisinin sınırları değil. Bu vesileyle, “Ortadoğu’ya Amerikan müdahalelerinin başlangıcı” sadedinde, tam 70 yıl önce, 1949’un ilkbaharında Suriye’de sahnelenen bir CIA tezgâhını hatırlayalım:
70 yıl sonra
70 yıl sonra
5 Ekim, Cumartesi
14 Mayıs 1948’de İsrail’in kuruluşu ve sonrasında yaşanan ilk savaşta Arapların yenilgiye uğraması, Arap dünyasının tamamını direkt veya dolaylı yoldan, çok yönlü olarak etkilemişti. Yenilgi, Arapların psikolojik dengelerini altüst etmiş, yüzbinlerce Filistinli mültecinin çevre ülkelere akın etmesi sosyo-ekonomik manzaranın allak-bullak olmasına yol açmıştı. 1949’da ateşkesle sona eren savaşın neticesinde Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı kontrolü altına alan Ürdün Kralı Abdullah ise, Arap halklarının hayranlığını kazanmıştı. Özellikle Suriye’de, halk kendi yöneticilerine tepki gösterirken, her şehirde Kral’a destek gösterileri düzenliyordu. Cumhurbaşkanı Şukrî el Kuvvetlî ve Başbakan Hâlid el Azm açısından, içinden çıkılmaz bir kriz durumu ortaya çıkmıştı.
Derken, 30 Mart 1949 günü, Suriye Genelkurmay Başkanı Husnî Zaîm yönetime el koyarak Cumhurbaşkanı Kuvvetlî ve Başbakan Azm’a görevden el çektirdi. Suriye modern tarihindeki bu ilk askerî darbeden sonra kısa bir süre hapsedilen Kuvvetlî Mısır’a, Azm da Lübnan’a sürgüne gönderildi.
Amerikan hükümetinin 1991’de erişime açtığı belgelerin de açıkça gösterdiği gibi, Husnî Zaîm darbesi, CIA’nın desteğiyle gerçekleştirilmişti. CIA Şam İstasyon Şefi Mike Copeland’in -sokak gösterileri yoluyla- altyapısını hazırladığı ve organize ettiği darbeden yalnızca dört gün sonra, devrik Cumhurbaşkanı Şukrî el Kuvvetlî’nin engellediği, Suudi Arabistan’dan Akdeniz’e ulaşacak Trans-Arabian Petrol Boru Hattı’nın (TAPLINE) Suriye topraklarından geçişine Zaîm tarafından izin verilmesi, bu bağlamda şaşırtıcı değildi. Amerikan yönetimi hem petrol transferini garanti altına almak hem de Suriye’nin Sovyetler Birliği safına geçmesini önlemek istiyordu.
Döneminin tanıkları tarafından “herhangi bir ideale sahip olmayan, istikrarsız ve maceracı bir insan” olarak tanımlanan General Husnî Zaîm, yalnızca 137 gün süren iktidarı sırasında Suriye toplumunun her kesimini kendisinden uzaklaştırmayı başardı: Müslüman kadınların peçe takmaması ve erkeklerin festen vazgeçmesi yönündeki fikirleriyle dindar kesimi, vergileri astronomik şekilde yükselterek tüccar ve esnaf sınıfını, İsrail’le kapsamlı bir barış yapma planlarıyla Arap milliyetçilerini, uluslararası çapta tanınmak için Amerikan şirketlerini vergiden muaf tutan anlaşmalarla da devlet bürokrasisini ve askeriyeyi karşısına alan Zaîm, 14 Ağustos 1949’da, Şukrî el Kuvvetlî’yi birlikte devirdiği asker arkadaşları General Sâmî el Hinnâvî ve Edîb Şişeklî tarafından devrildi. Kendi döneminde kimseyi idam ettirmeyen Husnî Zaîm, Kürt asıllı başbakanı Muhsin el Barrâzî ile birlikte aynı gün kurşuna dizilerek öldürüldü.
General Sâmî el Hinnâvî askerî cuntanın lideri olsa da, asıl ipler General Edîb Şişeklî’nin elindeydi. İkilinin yönetim tarzındaki anlaşmazlıklar, 19 Aralık’ta tekrar darbeye yol açtı. Suriye böylece dokuz ay içinde üçüncü askerî darbeye tanıklık ediyordu. Edîb Şişeklî, Irak’la gizli ittifak içinde olmakla suçladığı Sâmî el Hinnâvî’yi tutuklattı. Yaklaşık sekiz ay hapiste kalan Hinnâvî, serbest kalmasının ardından yerleştiği Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta, idam ettirdiği eski başbakan Muhsin el Barrâzî’nin bir yakını tarafından 30 Ekim 1950’de öldürülecekti. Yakın arkadaşlarını devirerek gücünü sağlamlaştırma peşinde koşan Edîb Şişeklî de 1954’te askerî darbeye maruz kalacak, ardından dünyanın öbür ucunda suikasta kurban gidecekti.
CIA eliyle Suriye’de askerî darbeler silsilesini başlatan ABD, ilk düğmeyi yanlış iliklediği için, ülkenin istikrarsızlaşmasına hizmet etmişti. Üstelik, süreç içinde Suriye’nin Sovyetler’in kucağına düşmesine de neden olmuştu.
70 yıl sonra bugün, yine yanlış atlara oynamayı sürdüren Amerikan aklı, geçmiş tecrübelerden hiç ders almamış görünüyor.
Registan’da bir akşam...
04:0026/10/2019, Cumartesi
G: 26/10/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tam karşımda Tillekârî Medresesi, sağımda Şirdar Medresesi, solumda da Uluğ Bey Medresesi... Perşembe akşamı, geç vakit, “Semerkand’ın kalbi” sayılan Registan Meydanı’nı seyrediyorum. Gündüz epey gürültülü bir eğlence ve konsere denk geldiğimiz meydanı gecenin sükûnetinde bir kere daha izlemek için gelmiştik, iyi etmişiz. Kararında bir ışıklandırmayla, Registan, geceleyin gerçekten büyüleyici bir görüntü arz ediyor. (Registan, “tozlu alan” demek. Meydanın neden bu ismi aldığıyla ilgili çok sayıda rivayetten birine göre: Eski zamanlarda burada idam ve infazlar gerçekleştirilirmiş. Sonrasında yere saçılan kanların üstünü örtmek için, buraya toz-toprak dökmek adet haline gelmiş. Özbek dostlarımız, bu ‘kanlı’ rivayet yerine, İpek Yolu’yla bağlantılı başka bir açıklamayı tercih ediyor: Kervanların konakladığı önemli bir durak olan Registan, sürekli hareketten kaynaklanan toz-toprak nedeniyle bu adı almış.)
Emir Timur’un 1300’lerin sonunda yaptırdığı medrese ve kervansarayın yerine, torunu Uluğ Bey’in 1420’de inşa ettirdiği devasa medrese ve müştemilâtı, Registan Meydanı’nın bugünkü şeklini kazanmasına giden sürecin başlangıcı. Uluğ Bey Medresesi’nden sonra Şirdar ve Tillekârî medreselerinin de alanda yerlerini almasıyla Registan’ın klâsik görüntüsü ortaya çıkmış. Ancak geçtiğimiz yüzyılın başında çekilen fotoğraflardaki harabe eserlere baktığımızda, bugünkü çarpıcı manzarayı, Sovyetler Birliği ve bilâhare İslâm Kerimov dönemlerinde gerçekleştirilen kapsamlı ve çok başarılı restorasyonlara borçluyuz. Klâsik dönemin anıt eserlerini birebir restore edebilmek ve hiç falso vermemek, Özbekistan’da sıradan bir iş. Keşke, bu tecrübeden dersler çıkarılsa...
Registan’a bakınca çıkarılması beklenen dersler, sadece tarihî eserlerin restorasyonuyla ilgili değil. Bizatihi Uluğ Bey’in kendisi ve hayatı da başlı başına bir ibretler manzumesi:
Emir Timur’un küçük oğlu Şâhruh’la eşi Gevher Şad’ın oğlu olarak 1394’te dünyaya gelen Uluğ Bey (gerçek ismi Muhammed Taragay olmasına rağmen, kendisine “büyük emir” anlamına gelen bu unvan verilmiş), geleneksel dinî ilimler yanında mantık, matematik ve astronomi tahsili de gördü. 1409’dan itibaren, babası Şâhruh’un kontrolünde, Semerkand ve çevresini yönetmeye başlayan Uluğ Bey, tam 38 yıl süren emirlik görevi sırasında bölgeyi sıra dışı bir ilim ve kültür merkezine dönüştürdü. Kurduğu rasathane, tesis ettiği çok sayıda medrese ve himaye ettiği ilim adamlarıyla, ismi Semerkand’la özdeşleşti. Ancak, ilimle siyasetin her zaman atbaşı gitmeyebileceğinin hazin bir örneği olarak, babasının 1447’deki ölümünün ardından çıkan taht kavgaları, Uluğ Bey’in trajik akıbetinin de başlangıcını teşkil etti. Ayaklanmaları bastırmak için yardımını aldığı oğlu Abdullatif, daha sonra babasıyla savaşa girişti. Diğer oğlu Abdulaziz’le birlikte, Abdullatif’e karşı mücadele etmeye çalışan Uluğ Bey, nihayet 1449’da Abdullatif’e yenik düştü. Kurulan mahkeme, Uluğ Bey ve Abdulaziz’i yargılayıp “şeriata muhalefet” suçundan mahkûm etti. Tahttan feragat eden ve oğlunun emri altında yaşamaya razı olan Uluğ Bey, hacca gitmek niyetiyle Semerkand’dan ayrılmasından hemen sonra, 27 Ekim 1449’da Abdullatif’in direktifiyle öldürüldü.
Uluğ Bey’in bizzat kendi oğlu tarafından katlinin ardından, kurduğu muhteşem rasathane yağmalandı, binlerce cilt kitabı barındıran kütüphanesi ateşe verildi, medreseleri de uzun süre bakımsız ve âtıl bırakıldı. Bugün onca restorasyondan ve ışıklandırmadan sonra gözlerimiz kamaşarak izlediğimiz Uluğ Bey Medresesi, Registan Meydanı’nın ihtişamına buruk bir tat katıyor. Aslında, tarihî eserlerin ve abidelerin birçoğunun gerisinde böylesi bol sürprizli hikâyeler mevcut. Baktığımız yerde sadece bugünü ve şimdiyi gördüğümüz için, bu hikâyelerin farkında olmuyoruz sadece.
Registan’ı izlerken aklıma düşen bir başka şey de, tarihin bir döneminde coğrafyanın farklı yerlerinde birbirinden bağımsız olarak yaşanan şeylerin gerçekliği oldu. Örneğin 1400’lerin ilk yarısında Uluğ Bey Semerkand’ı ihya ve inşa ederken, aynı anda Bağdat’ta, Şam’da, Kahire’de, Bursa’da, Marakeş’te ve hatta Endülüs’te Müslümanlar abidevî eserler meydana getirmeye ve üretmeye devam ediyordu. Başlangıçlar, bitişler, yeniden doğuşlar, tükenişler... Hepsi iç içe ve sürekliydiler. Bugünü de böyle değerlendirebilmek, ufkumuzu açacak ve bizi ümitsizliklerden kurtaracaktır şüphesiz.
Geçtiğimiz nisan ayındaki ilk ziyaretimden altı ay sonra, yeniden Özbekistan’dayım. Siz bu yazıyı okurken Buhara ve Hive yoluna revan olacağız. Çarşamba günü bu köşede, Hive’den aynaya yansıyanlarla buluşalım, nasipse.
Harezm‘in nefesi
04:0030/10/2019, Çarşamba
G: 30/10/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hive‘ye gitmek üzere Buhara‘dan bindiğimiz ekspres tren, sonu gelmez bozkırların ortasında sessiz-sedasız ilerlerken, aklımda yine o hakikat vardı: Eski dönemlerde ulaşım ve iletişim bu kadar gelişmiş değilken, İslâm şehirlerine kolayca gidip gelmek adeta imkânsızdı. Dolayısıyla, ihtişamlı eserleri ve abideleri de çok az insan, dünya gözüyle görebiliyordu. Şimdi, birkaç saatlik uçak yolculuklarıyla kolayca ulaştığımız şehirlerimizde bulduklarımız ise, aslında geçmişteki görkemin silüetinden ibaret. Çeşitli nedenlerle günümüze ulaşamayan, mazinin akıntıları arasında yok olup giden, isimlerine ancak tarih ve mimari kitaplarında rastladığımız sayısız eser de cabası. İnternet ağları, elektrik kabloları, incik-boncuk satıcıları, müze turnikeleri, turist kalabalıkları, flaş patlamaları ve diğer pek çok engelin içinden geçerek, tarihimizi ve kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Ne kadar başarabildiğimiz meçhul.
İşin ilginç yanı, bugün elimizin altında duran bazı hazineler, tamamen garip tesadüfler sonucunda bize ulaşmış. Buhara‘dan ayrılmadan hemen önce, bunlardan birini ziyaret ettik: Sâmânîler devleti hükümdarlarından İsmâil Sâmânî‘nin (v. 907) türbesi. Tamamen briketten inşa edilen ve yapımı 943‘te tamamlanan türbe, zaman içerisinde sellerin sürükleyip getirdiği kum ve çamurların altında kalmış. 1220‘nin şubatında, Cengiz komutasındaki Moğol ordusu Buhara‘yı kuşattığında, korkunç yıkımdan geriye kalan birkaç binadan biri de -bu sayede- İsmâil Sâmânî türbesi olmuş. Harikulâde eser, 1934‘te Sovyet arkeolog V. A. Shishkin tarafından keşfedilmiş, iki yıllık yoğun bir kazının ardından ortaya çıkarılmış.
***
Günümüzde Özbekistan ve Türkmenistan tarafından paylaşılmış durumdaki Harezm bölgesi, klâsik dönemde, yetiştirdiği bilim adamları, âlimler ve sanatçılarla biliniyor. Ünlü matematikçi Ebû Cafer Muhammed Harezmî, tıp ve felsefe üstadı İbn Sinâ, astronomi, geometri ve matematik âlimi Ebû Reyhan Muhammed el Birûnî, “Araplara Arapçayı öğreten“ meşhur müfessir ve dil bilimci Ebu‘l-Kâsım Zemahşerî ve daha niceleri, bu bereketli toprakların insanlığa hediye ettiği değerler.
Harezm‘in diriltici nefesini İslâm coğrafyasının çok farklı köşelerinde bugün hâlâ hissetmek mümkün. Aradan geçen onca zamana ve türlü değişimlere rağmen, atılan tohumların asırlar sonra dev ağaçlara dönüştüğünü görmek, bugün hepimize heyecan ve umut veriyor. Israrla ve o günkü ödevlere odaklanarak çalışmanın, asla boşa gitmeyen bir amel anlamına geldiğini öğretiyor.
***
Moğol işgalinden sonra Harezm‘in merkezi haline gelen Hive‘nin batı kapısından girince, sizi mavi-yeşil-turkuvaz tonların ağırlıkta olduğu kalınca bir kule karşılıyor. İlk bakışta herhangi bir şeye benzetemeyeceğiniz bu yapı, 1843-1855 arasında Hive‘yi yöneten Muhammed Emin Han‘ın inşasını başlattığı devasa külliyenin minaresinin kalıntısı. Hemen yanı başındaki medreseye zeyl olarak yapımına girişilen minare, Muhammed Emin‘in isyancı kabileler tarafından öldürülmesiyle yarıda kalmış. 70 metre olarak düşünülen ancak 26‘ncı metrede inşaatı duran minareye “Kalta Minar“ (Küçük Minare) denmesinin sebebi bu.
1511‘den 1920‘ye kadar Hive‘yi yöneten hanlar arasında, en renkli ve hareketli hayata sahip olan Muhammed Emin Han, rakip Buhara Hanlığı‘yla mimari üzerinden boy ölçüşmek istemiş, ancak kader müsaade etmemiş.
Kalta Minar‘ın hikâyesi, akla ister istemez, İslâm coğrafyasının ta batı ucundaki bir başka yarım kalmış hikâyeyi getiriyor: Fas‘ın bugünkü başkenti Rabat‘ta, Muvahhid Sultanı Ebû Yûsuf Yakûb el Mansûr tarafından 1195‘te inşaatı başlatılan “dünyanın en büyük camisi“, Sultan‘ın 1199‘da ölümüyle yarıda kalmıştı. Caminin 86 metre olarak planlanan minaresi, 44 metrelik yarım haliyle bugün hâlâ ayakta.
***
Hive‘de mutlaka görülmesi gereken bir diğer eser, Cuma Camii. İlk hali 10‘uncu yüzyılda inşa edilen cami, bugünkü görünümüne 1780‘lerdeki restorasyonla kavuşmuş. İçindeki 213 ahşap sütundan 8 tanesi orijinal yapıdan günümüze ulaşmış. Caminin 42 metre yüksekliğindeki minaresine çıkmak ve Hive‘nin doyumsuz manzarasını izlemek mümkün.
Hive Cuma Camii, yine coğrafyanın en batı ucundaki bir başka abideyi, Kurtuba Camii‘ni canlandırıyor gözümde. Birinde ahşap diğerinde ise mermer sütunlar, caminin sembolü durumunda. Bir başka ortak özellik de, her ikisinin de bugün müze statüsünde bulunması.
***
Coğrafyamızı adımlarken zihnime üşüşen çağrışımlar, tarihin akışındaki çarpıcı vurguları daha belirgin hale getiriyor. Bir noktaya odaklanmak ve takılmak yerine, kuşbakışı bir merakla ufukları taramak... Yapmamız gereken, kesinlikle bu.
.Etkiye tepki
04:002/11/2019, Cumartesi
G: 2/11/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Imre Nagy, 7 Haziran 1896’da, bugünkü Macaristan’ın güneybatısındaki Kaposvar kasabasında çiftçi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ordusu saflarında savaşa çağrılan Nagy, 1916 yazında Galiçya’da ayağından yaralandı, ardından Rus ordusuna esir düştü. Ruslar, tedavisini yaptıkları Nagy’yi Sibirya’daki toplama kampına sürgün ettiler. Bu, onun hayatı boyunca yürüyeceği ideolojik yolun da başlangıcıydı: Kampta Marksistlerle tanışan Nagy, daha sonra 1917’de Rusya’da iktidara gelen Bolşeviklerin safına katılarak Rus Komünist Partisi’ne intisap etti. 1921’de, o tarihte resmen yasaklı olan Macar Komünist Partisi’nin yeniden kuruluş çalışmalarına katılmak üzere, ülkesine gönderildi.
1930’da Sovyetler Birliği’ne giderek Moskova’ya yerleşen Imre Nagy, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar burada kaldı. 1933-41 arasında Sovyet gizli polisinin ajanı olarak çalışan Nagy’nin ispiyonlarıyla, çok sayıda yakın arkadaşı hapse girdi, bazıları da idam edildi. Komünist ideolojiye sadakatle bağlılığından dolayı, savaştan sonra döndüğü Macaristan’da hükümette bakanlık yaptı. Özellikle 1945-46’daki içişleri bakanlığı sırasında, “Almanca konuşan” on binlerce Macar’ın tutuklanması ve Sovyetler’deki çalışma kamplarına sürgün edilmesinde birinci derecede rol oynadı. 1953’ten itibaren, rejimin halka yönelik vahşi uygulamaları hafifletmesi gerektiğine karar veren Nagy, Komünist Parti içinde rahatsızlıklara neden oldu; iki yıl sonra da partiden ihraç edildi. Bu süreçte, çok sayıda parti üyesi de kendisiyle birlikteydi.
23 Ekim 1956’da öğrencilerin protestolarıyla başlayan ve yakın tarihe “Macar Devrimi” adıyla geçen Sovyet karşıtı halk ayaklanmasında, Imre Nagy ve arkadaşları da aktif şekilde yer alıyordu. Sovyetler’in baskıcı yönetiminden usanan halk kitleleri, Nagy’nin şahsında “devrim” için doğal bir lider bulmuşlardı. Hızla gelişen olayların sonucunda, reformist Komünistler bir gün içinde Budapeşte ve diğer şehirlerde kontrolü ele aldılar, Nagy de başbakanlığa getirildi. Bunun üzerine, Sovyetler Birliği, 4 Kasım’da kapsamlı bir askerî harekata girişerek Macaristan’ı işgale başladı. Görevden uzaklaştırılan Imre Nagy, Yugoslavya’nın Budapeşte’deki büyükelçilik binasına sığındı. 22 Kasım’da tutuklanmayacağı garantisi verilerek elçilikten çıkmaya ikna edilen Nagy, Sovyetler tarafından tutuklandı ve Romanya’ya sürgün edildi. Uzun süre kendisinden haber alınamayan Nagy, 16 Haziran 1958’de Sovyet yönetimince idam edildi.
Macaristan’da yaşananlar ve Sovyetler’in ülkeyi işgali, bütün dünyadaki Komünistler tarafından yakından takip edilmişti. Komünistliğinde şüphe olmayan Nagy’nin yine Komünistlerin müdahalesiyle devrilmesi, Sovyetler’i kayıtsız-şartsız destekleyenler arasında ciddi tartışmalar ve ayrışmalar doğurdu. Çeşitli ülkelerde çok sayıda önemli isim Komünist Parti saflarından ayrılırken, ideolojik kafa karışıklığı yeni partilerin ve fraksiyonların da ortaya çıkmasına yol açtı. 1956 olayları ve sonrasında aynı minvalde gerçekleşen 1968 Prag olayları, bugün hâlâ tartışma konusu olmaya devam ediyor. Komünizmi din gibi benimseyenlerin gözünde, yaşananlar “karşı devrim”. Biraz daha gözünü açabilenler, “Kötü örnekler, iyi örneklikleri gölgelemesin. Budapeşte ve Prag, istisnaydı” diyor. “İyi örneklikler nelerdi?” sorusunun cevabı ise, pek de ikna edici olmayan kem-kümlerden ibaret. “Belki özgürlük yoktu, ama fakirlik de yoktu” cümlesini de eski cesaretleriyle kuramıyorlar, zira Sovyetler Birliği’nin etki alanındaki ülkelerde sıradan halkın kavuşabildiği yaşam kalitesiyle ilgili epey olumsuz tanıklık birikmiş durumda.
Komünistlerin kâhir ekseriyeti itiraf edemese de, şahit oldukları şey, aslında kurdukları imkânsız ütopyanın çöküşüydü. Macaristan’da Sovyet tankları altında ezilen binlerce insanla birlikte, Komünizmin vaatleri de ölüyordu. Parlak söylemlerin ve ateşli nutukların aksine, halkın payına yine (ve hep) darbe, katliam ve acı düşüyordu.
Tarihin tekerrür hızı, insanı bazen şaşırtıyor:
İran’ın Ortadoğu’daki konumu ve 1979’dan günümüze takip ettiği siyaset söz konusu olduğunda, soğukkanlı ve nesnel değerlendirmeler yapmak yerine iddialı ütopik cümleler kuranlar, tam da bütün açık olumsuzluklara rağmen Sovyetler Birliği’ni her şeyiyle temize çıkaran Komünistleri andırıyor. Sovyetler’in çeşitli ülkelerde uygulamaya koyduğu vahşi yönetimlerin Amerikan müdahalelerine zemin hazırladığı gerçeğiyle de, günümüz Ortadoğu’sunda hâlâ karşılaşıyoruz. Etkiye tepki, insanlık tarihi kadar eski bir sosyal gerçeklik.
İlk düğme
04:006/11/2019, Çarşamba
G: 6/11/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Irak’ta devam eden protesto gösterileri sırasında, bir gencin açtığı pankartta şu satırlar yer alıyordu: “Irak için en iyi çözüm kendisi Şiî, babası Sünnî, annesi Hıristiyan, eşi Kürt, İran doğumlu, Suudi Arabistan’da okumuş, Amerikan vatandaşlığı bulunan, geceleri içen, gündüzleri ise namazında-niyazında bir başbakan tayin etmek”. İronik bir dille ülkenin içinde boğulduğu devasa sorunları ve paradoksları ifade eden bu tasvir, aynı zamanda gençlerin çözümsüzlüğe isyanını da ortaya koyuyordu.
Ta kuruluşundan beri, Irak’ın bütün sorunlarının ve açmazlarının temelinde tek bir şey yatıyor aslında: Ortak payda eksikliği. Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni Ortadoğu manzarasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun üç vilayetini (Musul, Bağdat ve Basra) birleştirip tek bir ülke haline getiren İngiltere, sunî “Irak Krallığı”nın tahtına da -1921’in ağustosunda- Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı oturtmuştu. Yabancısı olduğu ve hiç tanımadığı topraklara kral olarak atanan Faysal, üç ayrı unsuru tek çatı altında yönetmeyi deneyecekti: Şiîler, Sünnîler ve Kürtler. Fiilen, oldukça derin fay hatlarıyla birbirinden ayrılmış üç parça (bunlara, çok sayıda küçük azınlık cemaati de ekleniyordu) halindeki Irak, yakın tarihi boyunca bu ayrışmanın çok çeşitli acılarını sürekli olarak yaşayacaktı. İlk düğme yanlış iliklenince, başka bir neticenin elde edilmesi de beklenemezdi zaten.
Irak Kralı Faysal, 1933’te, tıbbî kontrol için bulunduğu İsviçre’nin başkenti Bern’de aniden ölünce, yerini 21 yaşındaki oğlu Gâzî aldı. Mekke’de dünyaya gelen Gâzî, babası Faysal’ın devamlı seyahatleri ve sonrasında da askerî faaliyetleri nedeniyle, dedesi Şerif Hüseyin’in nezaretinde büyümüştü. Utangaç bir tabiata sahip olan Gâzî, siyasî hadiselerden oldukça uzak biçimde yetişmişti. Başlarda tecrübesiz ve yeteneksiz bir yönetici olarak algılanmasına karşın, Kral Gâzî, kendisinden beklenmeyen bir performans sergiledi. Özellikle İngiltere’nin Irak politikasına yönelttiği sert eleştiriler, halk nezdinde ciddi popülarite kazanmasına neden oldu. Kuveyt’in Irak’a ait olduğu şeklindeki resmî açıklaması ise İngilizleri hem şaşırttı hem de kızdırdı. Kral Gâzî, daha da ileri giderek, saray içinde yayın yapan bir radyo kanalı kurdurup, İngiliz karşıtı söylemlerini oradan yaymaya başladı. Bu durum, 1930’da başbakanlık makamına atanan kudretli siyasetçi Nûrî Saîd Paşa’yı çileden çıkarmıştı. Bütün kariyeri boyunca Faysal’ın yanından hiç ayrılmayan, Irak’ın kuruluşundan sonra da ülke siyasetinin adeta tek hâkimi konumuna yükselen Nûrî Saîd, iflah olmaz bir İngiliz taraftarı olarak, Gâzî’yi kolayca kontrol edebileceğini hesaplamıştı. Ancak “toy” Kral, sürpriz bir direniş göstermişti.
Kral Gâzî’nin beş buçuk yıllık iktidarı sırasında, modern dönemde Ortadoğu’da yaşanan ilk askerî darbeye de tanık olunacaktı. Kürt asıllı General Bekir Sıdkî, Başbakan Yâsîn Hâşimî’yi 29 Ekim 1936’da devirerek yerine Hikmet Süleyman’ı getirecek, ancak kendisi de 12 Ağustos 1937’de Musul’da, emrindeki subaylar tarafından öldürülecekti. Gâzî’nin çalkantılarla ve gerilimlerle dolu saltanatı, nihayet 4 Nisan 1939 gecesi, son sürat kullandığı otomobiliyle Bağdat’taki bir telgraf direğine çarpıp öldüğünde sona erecekti. Irak halkı, Gâzî’yi İngilizlerin öldürdüğüne o kadar çok inanacaktı ki, ertesi gün Musul’da çıkan ayaklanmada İngiltere’nin Musul Başkonsolosu E. A. C. Monck-Mason, öfkeli kalabalıklar tarafından katledilecekti.
(Hikmet Süleyman (1889-1964), Sultan İkinci Abdulhamid’in devrilmesinde rol oynayan, Hareket Ordusu Komutanı Mahmud Şevket Paşa’nın küçük kardeşiydi. Yâsîn Hâşimî iktidarının devrilmesi için General Bekir Sıdkî’yi darbe yapmaya ikna eden odur. Başbakanlığı yalnızca 10 ay süren Süleyman, Sıdkî’nin öldürülmesinden sonra Kral Gâzî tarafından görevinden alınmış, ancak idam edilmemiştir. Hikmet Süleyman, Türkiye yakın tarihinin tanınmış şahsiyetlerinden Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın kayınpederidir.)
Aynı sınırlar içinde yaşayan halkların onları bir araya getirecek ortak paydadan yoksun bulunduğu, bu sebeple de sürekli dış aktörlerin oyun sahası halinde olan bir ülke Irak. Dün İngiltere, bugün ABD ve İran, yarın başkaları… Yabancı müdahalesi, Irak için kaçınılmaz bir yazgı durumunda. Bu yazgı ancak, şu günlerde “fakirlik ve mahrumiyet” şemsiyesi altında bir araya gelerek sokakları dolduran yüzbinlerin içinden çıkabilecek aklı başında, herhangi bir dış angajmana sahip olmayan, geniş ufuklu ve vizyon sahibi önderler eliyle düzeltilebilir, ama mevcut şartlarda bu da oldukça zor görünüyor.
.İşine bakmak
04:009/11/2019, Cumartesi
G: 9/11/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İngiliz kâşif ve gezgin Sir Richard Francis Burton (1821-1890), Kraliyet Coğrafya Topluluğu’nun finanse ettiği uzun ve heyecanlı bir yolculuğun sonunda, 1853 haccında Mekke’de bulunmayı başarmıştı. Seyahat öncesinde, İslâmiyet ve Ortadoğu hakkında ayrıntılı okumalar yapmış, Müslüman kültürüyle ilgili bilgisini derinleştirmişti. Açık vermeme adına sünnet olan ve düzenli namaz kılan Burton, Afganlı bir derviş kılığında hac yaptığında, henüz 32 yaşındaydı. Ülkesine döndüğünde, gördüklerini “Medine ve Mekke’ye Hacca Dair Kişisel Bir Anlatım” adıyla kitaplaştıran Burton, Müslüman numarası yaparak Mekke’ye girebilen ilk yabancı değildi, ancak hatıratı onu bütün dünyada şöhrete kavuşturacaktı.
İşine bakmak
İşine bakmak
2 Kasım, Cumartesi
Hacdan sonra, 1854 baharında Hindistan’a gitmek için yola koyulan Richard Burton, Yemen’de birkaç ay konaklamıştı. Bu süre içinde, aklına, tıpkı Mekke gibi o dönemde gayrimüslim ziyaretçilere kapalı olan bir başka İslâm şehrine gizlice girmek fikri geldi: Harar. Bugünkü Etiyopya’nın doğusunda, iç kısımda yer alan, yüksek surlarla çevrili Harar, Müslüman dünyanın en gizemli şehirlerinden biriydi. Klâsik İslâmî ilimler ve tasavvuf için bir merkez olmanın yanı sıra, kendine has kültürü ve gelenekleriyle de sıra dışıydı.
29 Ekim 1854’te Arap bir tüccar kılığında Somali kıyısındaki Zeylâ’ya ulaşan Burton, bölgedeki beş aylık ikâmeti boyunca Harar’a girebilmenin imkânlarını araştırdı. Hem yol güvenliğinin sağlanması hem de kendisini himaye edecek yerel bir koruma gerekiyordu. Burton nihayet, Harar Valisi Ali Sâlih’in özel davetiyle şehre girmeyi başaracak, tam 10 gün boyunca misafir edilecek, böylece ayrıntılı şekilde incelemelerde bulunacaktı. İzlenimlerini 1856 tarihli “Doğu Afrika’da İlk Adımlar” adlı hatıratında anlatan Burton, Harar’a adım atan ilk Batılı beyaz olarak tarihe geçecekti.
100’den fazla cami ve mescidiyle, hâlâ canlı tasavvuf geleneğiyle, tarihiyle, kültürüyle ve siyasî serüveniyle bütün İslâm şehirleri içinde gerçekten özel bir konumda bulunan Harar’ı bugünlerde bana yeniden hatırlatan şey, hafta başında Mekke-i Mükerreme’den gelen bir haber oldu:
1970’lerde iç savaşın pençesinde kıvranan ülkesi Etiyopya’dan ayrılarak Suudi Arabistan’a göç eden, Harar doğumlu meşhur âlim Şeyh Muhammed Emîn Hararî, 93 yaşında hayata gözlerini yummuştu. Geride yetiştirdiği binlerce talebe, 32 ciltlik tefsir (“Hakâiku’l-Ravhi ve’r-Reyhân”), 26 ciltlik Sahîh-i Muslim şerhi, 26 ciltlik Sünen-i İbn Mâce şerhi, Arap dili ve edebiyatı, mantık, usul ve siyere dair çok sayıda kitap ve risâle bırakarak… (Fotoğraflarında, beyaz sarığında sürekli birkaç dal reyhân otunun takılı olduğu görülüyor. Sebebi sorulduğunda, şu cevabı verirmiş: “Rasûlullah, bu otun kokusunu çok severdi, ben de bu sebeple onu başımın üstünde taşıyorum”.)
Annesi bebekken vefat ettiği için babası tarafından yetiştirilen Şeyh Muhammed Emîn, dört yaşında ilim tahsiline başlamış. Çocukluk çağında Kur’ân’ı hıfz eden, Şâfiî mezhebinin temel metinlerini ezberleyen ve Harar ulemâsının dizlerinin dibinden kalkmayan Hararî, gençliğinden itibaren talebe yetiştirmeye de girişmiş. Kendisini yakından tanıyanlar, tüm ömrü boyunca gece uykusunun dört saati hiç geçmediğini anlatıyor. Az uykunun yanında az yemekle de yetinen Hararî, vaktini okumak, yazmak ve ders okutmak arasında başarılı şekilde taksim etmiş. Olgunluk çağında -50 yaşında- yerleştiği Mekke’de, Mescid-i Harâm’da halka açık dersler de vermiş, ancak özellikle kitap telifinden geri kaldığını düşündüğünden, bu dersleri yalnızca üç yıl sürdürmüş. Bıraktığı muhteşem külliyata bakınca -toplam
43 eser, verdiği kararın isabeti anlaşılıyor.
Yakalandığı gırtlak kanseri nedeniyle vefat edinceye kadar, her gün sabah namazından yatsı namazına kadar hep ilimle meşgul olan Şeyh Muhammed Emîn Hararî, ilginç bir zamanda dünyamızdan ayrıldı. Mekke-i Mükerreme’de Hararî defnedilirken, Riyâd ve diğer şehirlerde zincirinden boşanmış çılgın kalabalıklar Cadılar Bayramı’nı kutluyordu. Câhiliye Devri’nin putlarına benzeyen dev heykel ve maketler sokaklarda geçit resmi yaparken, Cennetu’l-Muallâ’ya gömülen sadece Hararî değil, onunla birlikte Suudi Arabistan’da bir dönemdi de aynı zamanda.
Şeyh Muhammed Emîn Hararî, bereketli hayatıyla, bize şu dersleri vererek gitti:
Dışarıda ne yaşanırsa yaşansın, istikametinizi bozmayın. İşinize bakın ve programınıza odaklanın. Kalıcı eserler bırakmaya, insan yetiştirmeye ve nesilleri ıslah etmeye yoğunlaşın. Tüm bu karmaşa ve boğuşmadan geriye kalacak olanlar yalnızca faydalı eserdir, yetişmiş insandır, bozulmamış nesillerdir.
Sanat ve suç
04:0013/11/2019, Çarşamba
G: 13/11/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Slobodan Praljak, Bosna Savaşı (1992-95) patlak vermeden önce, Hırvat sanat çevrelerinde oldukça tanınmış bir isimdi. Bugün Bosna-Hersek’in güneyinde yer alan Capljina kasabasında 2 Ocak 1945’te dünyaya gelen Praljak, Zagreb’de elektrik mühendisliği tahsil ettikten sonra, drama sanat akademisini bitirerek sanat çalışmalarına yoğunlaşmıştı. Zagreb’de bir yandan lise öğretmenliği yaparken (elektrik dersleri yanında, felsefe ve psikoloji de öğretiyordu), bir yandan da tiyatrolarda yönetmenliğe başlamıştı. Filmler, diziler ve belgeseller çeken Praljak, sanat kariyerini Zagreb dışında Osijek ve Mostar şehirlerinde de sürdürüyordu. Bu süreçte birkaç kitap ve makale de kaleme alarak, sözlü edebiyat alanına da giriş yapmıştı.
Her şey böyle sessiz-sakin ve ‘sanatsal’ biçimde devam ederken, 1991’in yazında “Hırvat Bağımsızlık Savaşı” başlayınca, Slobodan Praljak, o zamana kadarki bütün çalışmalarını bir kenara bırakıp orduya (“Hırvat Cumhuriyeti Ordusu”) asker yazıldı. Şöhretinin de etkisiyle basamakları üçer-beşer tırmanıp, 1992’nin nisanında tümgeneralliğe terfi etti. Bu sırada Hırvatistan Cumhuriyeti Savunma Bakan Yardımcılığı’na atanan Praljak, aynı yılın eylülünde artık “Hırvat Milli Savunma Konseyi”nin (HVO) önde gelen bir üyesiydi, kısa süre sonra da konseyin başkanlığına getirildi.
Sanatçılardan ve edebiyatçılardan oluşan bir “gönüllü” savaşçı taburu oluşturarak işe başlayan Slobodan Praljak, 1995 sonunda kendi isteğiyle emekliye ayrılıncaya kadar, epey aktif bir askerî performans ortaya koydu. Etnik açıdan “saf” bir Hırvatistan oluşturma hedefiyle savaşan Praljak, ordu birliklerine komuta ettiği yaklaşık üç buçuk yıllık süre zarfında -bugün artık tamamı belgelenmiş- çok sayıda savaş suçuna ve katliama imza attı.
HVO Başkanı olarak Prozor, Gorjni Vakıf, Sovici, Doljani, Mostar gibi yerleşim birimlerinde binlerce Müslüman Boşnak’ın işkenceden geçirilmesi ve katledilmesinde direkt biçimde sorumluluğu bulunan Praljak, emrindeki askerlerin işlediği tecavüz, gasp, yağma ve tehcir gibi suçlara da göz yumdu, hatta tüm bunların uygulanmasını teşvik etti. Özellikle Mostar civarındaki Heliodrom ve Ljubuski kamplarında binlerce Boşnak’ın maruz bırakıldığı insanlık dışı muameleler sonradan bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkarıldı, Bosna Savaşı’nın en korkunç sahneleri arasında yerini aldı. Keza Müslümanların yaşadığı Ahmici köyündeki Hırvat vahşeti de kalıcı biçimde hafızalara kazındı.
En az bütün bu suçlar kadar dehşet verici bir başka şey, 9 Kasım 1993 günü yine Mostar’da yaşandı. Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayreddin tarafından inşa edilen ve 1566’da tamamlanan ünlü Mostar Köprüsü, Hırvat topçusunun kastî ve sürekli saldırısıyla yıkılarak Neretva ırmağının soğuk sularına gömüldü. Sayısız savaş ve kuşatmadan sağ çıkmayı başaran köprü, Slobodan Praljak’ın emrindeki askerlerin barbarlığına direnememişti. (Praljak, bu sırada son derece soğukkanlı ve kendinden emindir. Köprünün yıkılışından kısa bir süre önce kendisiyle görüşme yapan Rus gazeteci Andrei Shary, Hırvat komutanın, konuşması sırasında sürekli Dostoyevksi ve Çehov’dan edebî alıntılar yaptığını hatırlıyor.)
Savaş sona erdiğinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi sivil hayata geri dönen Slobodan Praljak, kültür-sanat çalışmalarına tekrar başladı. Kurduğu şirket üzerinden kitaplarının ve filmlerinin yayımına odaklanan Praljak, hakkındaki dosyaların açılmasıyla suçlamalar gündeme gelince, “ismini temizlemek için” 5 Nisan 2004’te Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne kendiliğinden teslim oldu. Kurbanların yakınlarını usandıran uzun bir yargılama sürecinin ardından, 20 yıl hapis cezasına çarptırılan Praljak, 29 Kasım 2017 günkü duruşma sırasında, yanında mahkeme salonuna getirdiği şişedeki zehiri içerek intihar etti. Zehiri yudumlamadan önceki son sözleri, “Yargıçlar, Slobodan Praljak bir suçlu değildir. Bu kararınızı küçümseyerek reddediyorum” şeklindeydi.
Sanatla ve edebiyatla ilgilenen kişilerin insan sevgisiyle dopdolu olduğu ve sürekli “daha yaşanabilir bir dünya için” çalıştıkları yönünde bir önkabul vardır. Slobodan Praljak’ın hikâyesi, bu önkabulü trajik biçimde yalanlıyor. Üstelik, bu konuda Praljak dünyadaki tek örnek değil, hatta nadirattan bile değil. Tarihin dönemeçlerinde, sözde ince ruhlu nice insanın içinden korkunç canavarların çıktığına şahit olunmuştur. Sanatın barbarlığa, faşizme ve vahşete perde olarak kullanılması da zannedilenden daha sık rastlanan bir durumdur. Biteviye tekrarlanan ezberler tam aksini söylüyor olsa da…
Babür’ün mescidi
04:0016/11/2019, Cumartesi
G: 16/11/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradeş eyaletinde, Feyzâbâd bölgesinin yönetim merkezi Ayodhya, yaklaşık 150 yıldır, Müslümanlarla Hindular arasında oldukça gerilimli bir çekişmeye ev sahipliği yapıyor. Hindistan Yüksek Mahkemesi’nin geçtiğimiz günlerde verdiği bir karar da, bu çekişmeye yeni boyutlar ilâve etti. Önce meselenin tarihî geçmişine, ardından günümüze yansımalarına bakalım:
Bugünkü Hindistan topraklarında kendi adıyla anılan dev bir imparatorluk kuran Babür Şah, 1526’da Panipat Savaşı’nı kazanarak devletinin temellerini attıktan sonra, Hint Alt Kıtası’nın İslâmlaştırılmasına girişti. Bu amaçla yapılan ilk camilerden birini, Babür’ün komutanlarından Mir Baki, 1528-29’da Ayodhya’daki bir tepenin üzerine inşa ettirmişti. Babür Şah’a nispetle “Babri Mescid” adı verilen mabet, yüzyıllar boyunca Müslümanlar tarafından aktif biçimde kullanıldı. Bölgede İslâm dininin merkezlerinden biri olarak hizmet verdi.
1853’te, tam da Hindistan’daki İngiliz egemenliğinin giderek güçlendiği bir zamanda, Nirhomis adlı bir Hindu tarikatı, Babri Mescid’in aslında bir Hindu tapınağının üzerine inşa edildiği iddiasını ortaya attı. Hindulara göre, bu sıradan bir tapınak değil, tanrılarından Ram’ın doğduğu yerdi. Ayodhya kısa sürede çatışmaların odağı haline geldi, sonunda İngilizlerin müdahale ederek durdurduğu olaylarda, onlarca kişi hayatını kaybetti. 1859’da, İngiliz yönetiminin aldığı kararla, Babri Mescid iki ayrı dinin mensupları için ikiye ayrıldı: Müslümanlar içeride, Hindular da dış bahçede ibadet edeceklerdi.
Babri Mescid’e tamamen el koymayı artık gözlerine kestiren Hindular, tanrı Ram’ın doğum yeri olduğu iddiasını da yıllar içinde “kesin bir bilgi” olarak Hindu kamuoyuna büyük ölçüde kabul ettirdiler. 1934’te, Şahcihanpur kentinde bir ineğin Müslümanlar tarafından boğazlandığı iddiaları üzerine çıkan olaylar sırasında, Babri Mescid de Hindular tarafından saldırıya uğrayarak tahrip edildi. 1944’te, Hindistan Müslümanlarının oluşturduğu vakıf idaresi, Babri Mescid’in kendi mülkleri olduğunu duyurdu. Ancak kısa süre sonra Britanya Hindistanı’nın bölünmesi söz konusu olunca, mescidin durumu da geri plana düştü.
Hint Alt Kıtası’nda Hindistan ve Pakistan adında iki ayrı devletin ortaya çıkmasından iki yıl sonra, 1949’da, Hindular bir gece ansızın Babri Mescid’in içine büyük bir Ram heykeli yerleştirdi. Çıkan çatışmalar yayılınca, mahkeme, mescidin tamamen kapatılmasına karar verdi. 1980’lerin sonuna kadar, Babri Mescid’in statüsü Müslümanlarla Hindular arasında bitmek-tükenmek bilmeyen davalara ve tartışmalara konu oldu.
Hindu milliyetçisi siyasetçilerin kamuoyunu sürekli tahrik ettiği bu sürecin sonunda, 6 Aralık 1992 günü Babri Mescid’e saldıran 150 bin dolayında Hindu, dünyanın gözleri önünde tarihî camiyi temellerine kadar yıktı. Sonrasında, Hindistan’ın her yerinde çıkan ayaklanmalarda en az 2 bin kişi öldü, bazı siyasetçi ve bürokratlar görevden alındı, bazıları istifa etti... Mescidin akıbeti ise tekrar karmaşık bir hukukî prosedürler silsilesine havale edildi.
Hindistan Yüksek Mahkemesi, nihayet geçtiğimiz hafta oybirliğiyle aldığı kararla, “tapınak inşa etmeleri için” Babri Mescid’in yerini Hindulara tahsis etti. Kararda, Müslümanlara alternatif bir cami arsası verileceği vurgulandı, ancak somut bir yer gösterilmedi. Hindular, dava sonucunu bayram havasında kutlarken, Müslümanlar -tahmin edilebileceği gibi- büyük hayal kırıklığı yaşadılar.
İsrail’le Hindistan’ın tarihlerinde hiç olmadığı kadar yakınlaştığı bir dönemde çıkan Babri Mescid kararı, her iki ülkenin sadece ortak çıkarlar yönünden değil, Müslüman nüfusa yönelik ayrımcı politikalarında da benzeştiklerini gösteriyor. Filistin topraklarının işgaliyle kurulan İsrail, Müslümanlara ait olan çeşitli dinî ve tarihsel mekânlara hem kanunî hem de askerî yollarla el koymayı sürdürüyor. Bir mekân hakkında uyduruk bir rivayet ortaya atarak hak iddia etme hadisesini, bugün Filistinliler birçok vesileyle yaşıyor. Bunların en ünlüsü, Kudüs’te, eski şehrin güneyinde yer alan ve Hz. Davud’a izafe edilen kabir. O kabrin Hz. Davud’a ait olmadığı tarihî bir hakikat olmasına rağmen, Yahudiler zaman içinde “kabrin” bulunduğu yere el koyarak çevresini Yahudileştirdiler. Böyle, çok sayıda örnek var.
“Hukukun gücü mü, gücün hukuku mu?” sorusunun cevabı, tarih boyunca genellikle ikinci şık şeklinde tecelli etmiş. Bugün şahit olduklarımız da farklı değil. Naifliğe gerek yok. Güçlü olmadıkça ve muhatabı o güçle korkutmadıkça, hukuk da kütüphane raflarında bir teori olarak kalmaya mahkûm.
Köklere doğru
04:0020/11/2019, Çarşamba
G: 20/11/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Araplara ve Müslümanlara yönelik düşmanca söylemleriyle bilinen İspanyol Vox Partisi’nin lideri Santiago Abascal’ın, 13’üncü yüzyılda İspanya’da yaşayan Arap bir liderin soyundan geldiği ortaya çıktı. El Espanol gazetesinin yayımladığı habere göre, konuyla ilgili ayrıntılı bir araştırma yapan tarihçi Filomeno Rubia, 1234’te Cuenca’da Hıristiyanlarla yapılan savaşta öldürülen Arap komutan Ebu Haskal’ın, Abascal’ın büyük dedesi olduğunu kaydetti. Ebu Haskal’ın ölümünden sonra oğullarından birinin Hıristiyanlığı seçtiğini, ancak İslâm inancını gizlice koruduğunu belirten Rubia, diğer oğlunun da İspanyollar tarafından öldürülmemek için Fas’a kaçtığını vurguladı.”
BBC Arapça’nın tekrar gündeme getirmesiyle Arap basınının da manşetlerine çıkan 2018 tarihli bu haber önüme düştüğünde, enteresan bir tesadüf eseri, Endülüs’teydim. Kurtuba Camii’ni ziyaret edip Gırnata’ya (Granada) geçmiş, eski Müslüman mahallesi Albayzin sırtlarındaki Gırnata Camii’nden Elhamra Sarayı’nı temaşa edip tarihin derinliklerini teneffüs ve tefekküre dalmıştık. Ara sokaklarında hâlâ İslâm’dan silinmez izlerin bulunduğu Gırnata, Müslümanların Endülüs serüvenine, ihtişamlı başlangıçlara ve hazin bitişlere dair çok şeyler söylüyordu bize. Santiago Abascal’ın -belki bir iddia düzeyinde bile olsa da- hikâyesine benzer sayısız dönüşüm ve karışımlar eşliğinde…
2014’ten bu yana aşırı sağcı Vox’un liderliğini yapan Santiago Abascal, 10 Kasım’da düzenlenen seçimlerde partisini üçüncü sıraya yükseltmeyi başardı. Vox, 350 üyeli parlamentoda 52 sandalyeyle temsil edilirken, oy oranı da yüzde 10’dan 15’e tırmandı. Ana siyasî hedef olarak “İspanya’yı yabancıların ve Müslümanların istilasından temizleme” temasını benimseyen Abascal, seçim kampanyasını İspanya’nın kuzeybatısındaki Covadonga kasabasından başlatmıştı. Abascal’ın iddiasına göre, burası, 711’de İber Yarımadası’nı “işgale” başlayan Müslümanlara karşı 722’de ilk zaferin kazanıldığı yerdi. Oysa tarih kaynakları, böyle bir savaştan hiç söz etmiyor. Endülüs ve Mağrib konusunda Avrupa’nın sayılı uzmanlarından biri olan Francis Ghilès, “Covadonga Zaferi”nin Kral Alfonso (848-910) tarafından uydurulduğunu ve sonraki dönemlerde gerçekmiş gibi kayıtlara geçirildiğini söylüyor.
İspanya’dan Müslümanların tamamen sökülüp atılmasını savunan Santiago Abascal, ülkesinin Mağrib’deki topraklarının ise yılmaz bir savunucusu. Hatta bu konuda, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun oğlu Yair’le sert bir polemiğe bile girdi. Geçtiğimiz mayıs ayında bir tweet atan Yair Netanyahu, İspanya’nın Fas kıyılarındaki kontrol alanlarını (Ceuta, Al Hoceima, Melilla vb.) gösteren bir haritayı paylaşarak, şu notu düşmüştü: “Sevgili Araplar ve Müslümanlar. İşgal edilmiş Arap Müslüman topraklarını özgürleştirmek mi istiyorsunuz? Buyurun size iyi bir başlangıç noktası”. Abascal, tweeti cevaplamakta gecikmemiş, Yair Netanyahu’ya şunları yazmıştı: “Topraklarımıza Müslüman akınını cesaretlendirmeden önce, tarihimizi biraz olsun öğrenmek zorundasın. İspanya, Müslümanlar tarafından istila edildi ve sekiz asır süren bir mücadeleyle tekrar geri alınabildi. Cahil ve boş adamın tekisin. Ve kendi davana da ciddi zarar veriyorsun”.
Resmî rakamlara göre: Toplam nüfusu 46 milyonu aşan İspanya’da 1,8 milyona yakın Müslüman yaşıyor, ki bu da yaklaşık yüzde 4’lük bir orana tekabül ediyor. Müslüman nüfusun yüzde 60’ını ülkeye dışarıdan gelen ve İspanyol vatandaşlığı bulunmayan mülteciler oluşturuyor. Faslılar, 750 bini geçen nüfuslarıyla, ülkedeki en kalabalık Müslüman yabancı grubu temsil ediyor. Sonradan İspanyol vatandaşlığına geçen yabancı kökenli Müslümanların dışında, Hıristiyan-Katolik kökenli olup da İslâm’ı seçen İspanyol sayısının 25 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Anketlere göre İspanyolların yüzde 46’sı ülkedeki Müslüman varlığına karşı olumsuz tavra sahip.
Tarihte İspanya topraklarının İslâm fetihlerine açılmasında kritik bir rol oynayan Mağribli Müslümanlar, bugün de Endülüs’ün baskın rengi durumunda. Malaga, Sevilla, Cordoba, Granada… Nereye giderseniz gidin, sürekli Mağribli Müslümanlarla karşılaşıyorsunuz. Marketleri, dükkânları, camileri, restoranları ve kültürlerini açık eden diğer bütün unsurlarıyla. Bu manzaranın, Santiago Abascal gibi aşırı sağcı siyasetçilere malzeme verdiğinde kuşku yok. Ancak Mağrib ve Endülüs’ün kaderi öylesine iç içe geçmiş halde ki, “Müslüman akını”nı durdurmak da mümkün görünmüyor. Bundan sonra neler olacağı, gidenlerin orada neler yaptığına ve yapacağına bağlı. Tarihin hiçbir şey için acelesi yoktur.
Bir halkın dramı
04:0023/11/2019, Cumartesi
G: 23/11/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Şu sıralar Ortadoğu’da duygu ve akıl dünyası en karışık millet kimdir?” diye sorulsa, herhalde cevap açık ara şöyle olurdu: İranlılar. İçeriden ve dışarıdan, içlerinden ve dışlarından preslenen, baskılanan, törpülenen, zımparalanan, rendelenen sıradan İran halkı, birbiriyle çatışan ve çelişen birçok hissi aynı anda ve aynı şiddette yaşıyor. Uzaktan dikkatle ve soğukkanlılıkla bakan herkes, İranlıların çaresizliğini ve sürüklendiği açmazları net bir şekilde görebiliyor:
İran halkı, her şeyden evvel, ABD ve uluslararası sistem tarafından on yıllardır kendilerine kurulan tuzaklar nedeniyle öfkeli ve hırslı. 1800’lerin sonundan itibaren ülkenin bütün kaynaklarını sınırsızca sömüren Batılı güçlerin, bunun karşılığında İranlılara sadaka kabilinden paylar lutfetmesi, bilhassa Pehlevî rejimi döneminde halka uygulanan siyasî baskı ve tatbik edilen ekonomik sömürü düzenine Batı’nın verdiği sonsuz destek, Başbakan Muhammed Musaddık’ın 1953’te alaşağı edilmesi örneğinde olduğu gibi herhangi bir itirazda anında dışarıdan müdahale, 1979’dan sonra halkın tepesine sürekli yumruk gibi inen ambargolar… Tüm bunlar, İranlılarda ABD ve Batı’ya karşı büyük bir öfkenin birikmesine yol açtı, açıyor. Ancak buna mukabil, İran halkı, aslında Batı’ya İslâm dünyasına olduğundan çok daha yakın ve meyilli. Derinlerde adeta bir aşk-nefret ilişkisi yaşanıyor. İranlılar için Batı cephesi, sürekli dayağını yediği ama meftûnu olmaktan da kendini kurtaramadığı platonik bir mahbub gibi…
İkinci olarak, mevcut rejimin rantını yiyen kaymak tabakası azınlık hariç, sıradan İran halkı, ülkenin bütün zenginliğinin ve maddî varlığının sınır ötesindeki mezhep savaşlarında ve Şiî nüfuzunu yayma politikalarında heder edilmesine karşı. Dinî Lider Ayetullah Ali Hamaney ve beyin takımının Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de organize ettiği savaşların masrafı, İranlıların kursağından ve boğazından artırılanlarla karşılanıyor. İran halkı, bu döngünün gayet farkında. Ancak buna mukabil, ruhlara işleyen Fars özbenliği, tüm bu savaşların nihayetinde İran’ı güçlendireceğine derin bir şekilde iman etmelerine yol açarak, seslerini gür biçimde çıkarmalarına ve kitlesel olarak itiraz etmelerine mani oluyor.
Fars özbenliği sıradan İranlıda o derece güçlü ki, İslâm dünyasında dinî bakımdan azınlıkta olmanın getirdiği psikolojik sarsıntıyı tamirde de çok işe yarıyor.
Üçüncü olarak, din adamları sınıfının ülke içinde elde ettiği siyasî, dinî ve ekonomik imtiyazlar, İranlıları hem hayattan hem de bizatihî dinin kendisinden soğumaya itiyor. Ateizmin hızla yayıldığı ülkelerden birinin İran olması, bu anlamda şaşırtıcı değil. (İstatistiklere göre, bu konuda başa oynayan bir diğer bölge ülkesi Suudi Arabistan, ki o da şaşırtıcı değil. “İslâmî yönetim” iddiasındaki iki devletin, apayrı ideolojilerle ve yöntemlerle, yolun sonunda geldikleri nokta aynı). İranlılar, din adamlarının rejimin belkemiğini oluşturduğunu, onların kazandığı imtiyazların ise artık “rejimin garantisi” haline geldiğini açıkça görüyor. Ülkede yönetim biçiminin değişmesi ve insanların ezildiği çarkların kırılması, giderek yaygınlaşan bir arzu. Ancak buna mukabil, sıradan İranlılar, rejim değişikliğinin bir dış müdahale veya işgal ile gerçekleşmesi ihtimaline de ölesiye karşı. Bunda hem geçmişin tatsız tecrübeleri hem de Fars özbenliği ciddi şekilde etkili. Ayrıca İranlılar, Şiî din adamlarının parmağı olmaksızın ülkede herhangi bir siyasî yapı tesis edilemeyeceğinin farkında olacak kadar da öngörü sahibi ve gerçekçiler.
Başlıca çelişki ve açmazlarını böyle hülasa edebileceğimiz İran halkı, İslâm coğrafyasının göbeğinde, sorunların ve problemlerin odağında, Müslüman halkların hepsinden ayrışmış ve uzaklaşmış olarak öylece duruyor. Şiîlik üzerinden Arap coğrafyasıyla sağlanan yakınlaşma ve politik birliktelikler, İran halkının derin yalnızlığını yok etmeye yetmiyor. İran’ı yöneten akıl, bu yalnızlığı ve çaresizliği apaçık biçimde kavradığı ve yakaladığı için, kendi politik ajandasının peşinde son sürat yoluna devam ediyor. Ama her şeyin bir vakti ve vadesi vardır. Halkların dayanma ve tahammül gücünün de.
Geçen sene, Tebriz’de bir akşam vakti sohbet ettiğim İranlının kulağıma fısıldadığı şu cümleleri hâlâ unutmadım: “Hüseyin Hüseyin diyorlar. Hüseyin, bunlar istismar etsin diye can vermedi ki. Hüseyin, zulme ve haksızlığa karşı çıktığı için şehit oldu. Hüseyin bugün gelse, bunlara da karşı çıkar. Amerika ile kavga, başımızdakilerin işine geliyor. O sayede kendi iktidarlarını sürdürüyorlar!”
Asgari vazife
04:0027/11/2019, Çarşamba
G: 27/11/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail tarihinde ilk kez, üst üste yenilenen genel seçimlerden sonra hükümet kurulamıyor. Geçtiğimiz nisan ve eylül aylarında sandığa giden İsrailli seçmenlerin yaptığı bıçak sırtı tercihler, ülke siyasetini ciddi bir darboğaza sokmuş bulunuyor. Başbakan Benyamin Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi ile eski Genelkurmay Başkanı Benny Gantz’ın Kahol-Lavan (Mavi-Beyaz) ittifakı her iki seçimde başa baş gelirken, iki tarafın da hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamadığı görülüyor. Netanyahu’dan sonra Gantz da, geçtiğimiz hafta İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’e hükümet kurma görevini iade etti. Yisrael Beytenu Partisi’nin lideri Avigdor Liberman, elinde tuttuğu az sayıda milletvekiliyle, krizi çözebilecek potansiyele sahip olmasına rağmen, “Birlik hükümeti kurulmadıkça, destek vermem. Gelinen noktadan hem Netanyahu hem de Gantz sorumlu” diyor. Liberman’ın, Arap partilerinin veya aşırı dinci Yahudi partilerinin içinde yer alacağı herhangi bir muhtemel koalisyona destek vermesi de söz konusu değil. Arap düşmanlığı malum olan Liberman, aşırı dinci Yahudi partileri de “Siyonist olmamakla” suçluyor. İsrail’de şimdi Knesset’ten herhangi birinin liderliğinde hükümetin kurulması için tanınan 21 günlük ilave sürece girildi. Bu da başarılamazsa, yasalar gereği, seçimler otomatikman tekrarlanacak. Böylece ülke tarihinde bir başka rekor da kırılmış olacak.
İsrail siyaset sahnesinde bugün şahit olunan kriz, 1948’den bu yana Yahudiler arasında sürekli var olan, -azalmak şöyle dursun- devamlı artış gösteren iç çatışma ve düşmanlıkların dışarıya açık bir yansımasından ibaret. Dikkatle bakanların başından beri fark ettiği iç karmaşa, artık gizlenemez biçimde ortaya dökülmüş durumda. Seküler-dindar çekişmesi, Yahudi kastları arasındaki sınıfsal ayrışma ve yerleşimci nüfusun yarattığı derin istikrarsızlık, giderek İsrail’in başına daha fazla bela olmaya başlıyor.
Şimdiye kadar, Yahudileri “Araplardan korku” ve “güvenlik kaygıları” ortak paydalarında bir arada tutmaya çalışan ve bu sayede iç gerilimin yüzeye çıkmamasına çabalayan İsrail devlet aklı, gidişatı yönetmeyi başarabilecek mi, hep birlikte göreceğiz.
***
Geçtiğimiz cuma günü (22 Kasım), Mescid-i Aksâ’nın avlusunda namaz vaktinin girmesini beklerken, Filistinli bir ahbabımla sohbet ediyordum. “Durumlar nasıl?” soruma, üzgün bir cevap verdi: “Durumlar her geçen gün daha da kötüye gidiyor maalesef. İsrail, elimizdeki her şeyi yavaş yavaş alıyor. En son Filistin televizyonunu kapattılar, Eğitim Bakanlığı binalarını mühürlediler.” Ardından birden canlandı, gülümseyerek ekledi: “Hamdolsun, bu hafta Türkiye’den epey grup geldi. Gruplar ne kadar çok olursa, bizim için o kadar iyi.”
Sözlerinin iki bölümü arasında bir bağlantı yok gibi görünebilir. Oysa öyle değil. İrtibat sımsıkı. Kudüs’e ne kadar Müslüman gelirse, Filistinliler kendilerini o kadar güçlü, zinde ve umutlu hissediyor. Mescid-i Aksâ’da safların kalabalıklaşması, sokaklardaki insan selinde Müslüman oranının artması, İsrail’in el koymak için pusuda beklediği Müslüman dükkânlarından alışverişlerin çoğalması, nöbet tutma şuuruyla Kudüs’ten ayrılmayan Müslüman ahaliye ekonomik yardımların organize edilmesi… Şu dönemde, Kudüs ve Filistin için dışarıdan asgari vazifelerimizi oluşturuyor.
***
Müslümanlar olarak, Kudüs seferleri bağlamında kafa yormamız gereken en önemli soru şu: Bu ziyaretleri daha derin, daha faydalı, daha semereli ve iki taraf için de daha verimli hale getirmek için ne yapılabilir? Giden kişi sayısını artırma noktasında sürekli kampanyalar ve çekilişler düzenlemek, umre ilaveleri yaparak cazibeyi çoğaltmaya çalışmak vs. tek başına yeterli değil. Meselenin bam teli, içeriğin kalitesini artırmak. Bunu yapmadığımızda, Kudüs ziyaretleri, kuru birer turistik ve romantik seferden ibaret kalır. Beklenen fayda da hasıl olmaz.
Kudüs’e her gidişimde gözlemlediğim bir durum var: Bazı ziyaretçi grupları, Filistinlilerin içine karışmamaya adeta ihtimam gösteriyor. Namazlarını Aksâ’da kılmak dışında, yerel halkla hiç temasları yok. Kendilerine rehberlik yapanlara kulak kabartıyorum, yalnızca İslâm tarihiyle ilgili -birçoğu uydurma- kıssa ve menkıbelerle örülü, muhatabını düşündürmeye değil duygulandırmaya odaklı bir anlatım yapıyorlar. İsrail işgaline, yakın tarihe ve Filistin’in aktüel durumuna dair hiçbir atıf yok sözlerinde; sebep-sonuç ilişkisi dâhilinde bir mantık örgüsü de yok. Herhalde, böyle bir Kudüs ziyareti, en çok İsrail’in işine gelir.
Velhasıl, Kudüs çok daha fazla özeni ve dikkati hak eden bir şehir
Bitmeyen savaş
04:0030/11/2019, Cumartesi
G: 30/11/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Sovyetler Birliği, 25 Aralık 1979’da Afganistan’ı işgal etmeye başladığında, ABD, yılın ikinci büyük şokunu yaşamıştı. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevî’nin 1979 başında devrilmesiyle Ortadoğu’da ciddi bir mevziyi kaybeden Washington, aynı şeyin Afganistan’da da gerçekleşmesine izin veremezdi. Sovyetler Birliği’ni Afganistan’dan çıkarmak için hazırlanan ve uygulamaya koyulan plan, günümüze kadar uzanan bir hatalar ve açmazlar silsilesinin de başlangıcı oldu:
1977’de Başbakan Zülfikâr Ali Butto’yu devirerek Pakistan’da iktidara el koyan General Ziyâulhakk’la yakın iletişim kuran CIA, Afganistan’da Sovyetler’e karşı direnişe geçen gruplara para, istihbarat ve silah yardımına başladı. Pakistan topraklarında kendilerine savaş eğitimi de verilen “mücahitler”e, dünyanın dört bir yanından Afgan cephesine koşanlar da eklenmişti. Suudi Arabistan ve Ürdün başta olmak üzere, Arap ülkeleri, kendi vatandaşları içinden gönüllüleri “cihad için” Afganistan’a gitmeye teşvik ediyor, hatta çoğunun yol masraflarını ve harçlıklarını karşılıyordu. Çeşitli ülkelerden gönüllü savaşçılar arasında, atmosfere uyarak kendiliğinden ve kendi imkânlarıyla Afganistan’a gidenler de vardı, fakat ana akım içinde küçük bir azınlığı oluşturuyorlardı.
“Moskof kâfirine karşı cihad” sloganlarının İslâm dünyasında fırtına gibi estiği o yıllarda, elbette tüm bu cepheye koşma sürecinin aslında dışarıdan yönetilen planlı ve programlı bir akış olduğunu fark etmek oldukça zordu. Siyasî ortam, yapılan yüksek sesli yayınlar, basılan ateşli kitaplar ve cami kürsülerinden duyulan heyecanlı vaaz ve hutbeler düşünüldüğünde hele…
ABD’nin stratejisi kâğıt üzerinde oldukça basitti: Afganistan’ı Sovyetler’e kaptırmamak; bunu da kendisini mümkün olduğunca denklemin dışında tutarak başarmak. Afganistan’daki “mücahitler”e yardım ve destek sağlamak suretiyle, Sovyet işgali sonrasında Amerikan yanlısı bir yönetim kurabileceğinin hayaline kapılan Washington, İslâm dünyasındaki “radikaller”in Afgan cephesine kanalize edilmesi ve orada yok olup gitmesi suretiyle, özellikle Ortadoğu ülkelerinde kendisine sorun çıkarabilecek dişli unsurları temizlemek derdindeydi. Petrol zengini Arap ülkelerinin de coşkuyla benimsediği bir plandı bu, çünkü iç siyasette epey kullanışlı bir malzeme elde etmiş olacaklardı: “İslâm düşmanı moskof kâfiri”ne karşı açılan topyekûn savaşa destek vermek, halkları nezdindeki kredilerini artıracaktı.
15 Şubat 1989’da son Sovyet askerleri de Afganistan’dan çekildiğinde, hiçbir şey işgal sırasında planlandığı gibi gitmedi. Amerikan yardımlarıyla güçlerini artıran savaş ağaları arasındaki şiddetli çatışma ve Afganistan’ın içine sürüklendiği kaos, 1996’da Taliban Hareketi’nin başkent Kabil’i zaptederek ülke yönetimine el koymasıyla sonuçlandı.
Eliyle beslediği grupları kontrol edemeyen ABD, 2001’de, Taliban’ı devirmek için Afganistan’ı bu defa kendisi işgal etti. İşgalden bu yana geçen 18 yılda Afgan cephesine milyar dolarlar saçan Amerikan yönetimi, fiilen devirdiği ama gücünü bir türlü kıramadığı Taliban’la, şu anda barış müzakereleri yürütüyor. Birçok kaynağın bildirdiğine göre Afganistan topraklarının yarıya yakınında hâlâ kontrolünü sürdüren Taliban, bir zamanlar “terör örgütü” olarak yok edilmek istenirken, şimdi “Afganistan’a kalıcı barışı getirmek için vazgeçilmez bir siyasal aktör” konumuna yükseltilmiş durumda. ABD açısından bakıldığında, durum, sadece bu açıdan gülünç değil: Siyasal anlamda sürekli yatırım yapılan merkezî Kabil yönetimi, Taliban’ın ana muhatap alınması nedeniyle giderek silikleşmiş ve etkisizleşmiş vaziyette. Dahası, İran ve Rusya da Afganistan satrancına dâhil olarak tam saha presi sürdüren iki güçlü rakip. Hepsinin üstüne, Taliban’ın Afgan halkının önemli bir kesiminde sahip olduğu güçlü desteği koyduğumuzda, Amerika için Afganistan’da “kolay çözüm” mümkün görünmüyor.
Tamamen “yerli ve organik” bir hareket olan Taliban’ın Afgan halkına ne verebildiği, yıllar içinde ülkedeki istikrarsızlık ve şiddet eylemlerindeki rolünün derecesi, finans ve silah kaynakları, iletişim ve ulaşımın gelişmesiyle hareketin içine dışarıdan sızmaların boyutu, mensuplarının uyuşturucu ticareti başta olmak üzere illegal işlere kayma oranı… gibi noktalar, Taliban bağlamında sağlıklı bir şekilde irdelenmesi gereken ana konuları oluşturuyor.
Taliban’ın Batı medyasındaki “mutlak şeytan” imajıyla, taraftarlarının çizdiği “tertemiz bir direniş hareketi” tablosu arasında, oldukça geniş bir gri boşluk var. Bu boşluğu objektif verilerle doldurmak, Afganistan’ı daha yakından tanımamıza da yardımcı olacaktır.
Yedinin ikisi
04:004/12/2019, Çarşamba
G: 4/12/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan’ın kurucu kralı Abdulaziz, 9 Kasım 1953’te, Tâif’teki yazlık sarayında öldüğünde, ardında Ortadoğu’nun en güçlü ve zengin devletlerinden birini bırakmıştı. Uykusunda geçirdiği bir kalp krizi sonucu, 78 yaşında hayatını kaybeden Kral Abdulaziz, 14 Şubat 1945’te ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’le yaptığı ünlü görüşmenin ardından, ülkesinin kaderini ABD’ye sımsıkı bağlamıştı. Onun bu tercihi, İngilizlerin kontrolündeki ve güdümündeki Ortadoğu’ya Amerikalıların güçlü biçimde giriş yapmasına yol açmış, Suudi petrolü de ABD’nin uhdesine verilmişti.
Abdulaziz, ölümünden evvel, kendisinden sonra tahtın varislere nasıl intikal edeceğinin usulünü de oluşturmuştu: İlk kral, sağlığında “veliaht prens” tayin ettiği en büyük oğlu Suûd’du. Ondan sonra ise, taht babadan oğula değil, kardeşten kardeşe miras kalacaktı. Bu Arap kabilelerinde sıklıkla görülen bir uygulamaydı, ancak modern Suudi Arabistan devletinde söz konusu seçimin yapılmasının perde arkasındaki en büyük nedeni, muhtemel taht kavgalarının ve aile içi boy rekabetlerinin önüne geçilmesiydi.
Abdulaziz, taht adayı olarak, ilk önce oğlu Turkî’yi seçmişti. 1900 yılında, ailecek Kuveyt’te sürgünde bulundukları sırada dünyaya gelen Turkî el Evvel, küçük yaşlarından itibaren sürekli babasının yanında yer almış, bazı savaşlara aktif biçimde katılmıştı. Karakter olarak babasına çok benzeyen Turkî, Arap Yarımadası’ndaki kabileler arasında da saygı uyandırmış bir isimdi. Hicaz’ın ele geçirilmesinden önce Turkî’yi veliaht prens tayin eden Abdulaziz, diğer çocuklarının yanında, ona özel bir ihtimam gösteriyordu.
Bütün dünyada milyonlarca insanın ölümüne yol açan İspanyol Gribi, 1919’da Arap Yarımadası’nı da yalayıp geçmişti. Salgın hastalık nedeniyle hayatını kaybedenler arasında Prens Turkî, kardeşi Prens Fahd, anneleri Vadhâ ve yönetici aileden çok sayıda üst düzey isim vardı. Bilhassa oğlu Turkî’nin ölümü, Abdulaziz’i ciddi biçimde sarsmıştı. Etrafındakiler, ölümüne kadar onu sürekli andığına şahit olacaktı.
1894’te evlendiği ilk eşi Şerîfe binti Sakr’ın yalnızca altı ay sonra ölümünün ardından tekrar evlenen Abdulaziz, uzun yaşamı boyunca 20’den fazla evlilik gerçekleştirmişti. İslâmî kurallara uygun olarak aynı anda dört eşten fazlasını nikâhı altında tutmayan Abdulaziz’in tüm eşleri içinde en etkilisi, Hassa binti Ahmed es-Sudeyrî (1900-1969) idi. Arabistan’ın önemli kabilelerinden Sudeyr’e mensup olan Hassa binti Ahmed, Abdulaziz’e sekiz oğul ve dört kız dünyaya getirdi, böylece Kral’ın tüm eşleri arasında en fazla erkek çocuk doğuran kadın oldu. Bu durum, onu zaten çok seven Abdulaziz’in gözündeki kıymetini daha da artırdı.
Abdulaziz ve Hassa’nın oğullarından hayatta kalan yedisi, “Sudeyrî Yedilisi” olarak anılacak, birlikte hareket edecek ve kendi aralarında kurdukları derin ve güçlü ittifak, ülke siyasetinde sarsılmaz bir cephe oluşturmalarına yardımcı olacaktı: Fahd (1921-2005), Sultan (1925-2011), Abdurrahman (1934-2017), Nâyef (1934-2012), Turkî es-Sânî (1934-2016), Selman (d. 1935) ve Ahmed (d. 1942).
“Sudeyrî Yedilisi”nden Fahd, 1982-2005 yılları arasında, Suudi Arabistan’ın beşinci kralıydı. Sultan ve Nâyef, üvey kardeşleri Kral Abdullah’ın yönetimi sırasında veliaht prens iken öldüler. Selman, 2015’te ağabeyi Abdullah’ın ölümüyle tahta çıktı. Yedilinin sonuncusu ve en genci Ahmed, kısa bir süre içişleri bakanlığı yaptıktan sonra, şimdilerde gölgede kalmayı tercih ediyor.
Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, -hicrî takvim hesabına göre- tahttaki beşinci yılını geçtiğimiz günlerde doldurdu. Oğlu Muhammed’i tek veliaht prens tayin ederek, geleneksel olarak kardeşten kardeşe geçen tahtın alt kuşağa ve kendi soyuna devrini sağlayan Kral Selman, böylece krallığın tarihinde yeni bir dönemi başlatan isim oldu.
Cemal Kaşıkçı cinayeti, Yemen Harekâtı, Katar ablukası gibi çok sayıda krizle ve fiyaskoyla anılan bu dönem, Selman’ın her şeye rağmen hâlâ “saygı duyulan” bir figür olması nedeniyle, ülke içinde istikrarsızlığa yol açmamış görünüyor. Ancak, Suudi Arabistan’ı ve Ortadoğu’yu yakından izleyen herkesin de fark ettiği gibi: Yaşanan, yalnızca fırtına öncesi bir sessizlikten ibaret. Selman’ın varlığı, bu fırtınayı sadece öteliyor. Eğer öyle olmasaydı, bıçkın ve muhteris oğlu Muhammed, babasını çoktan devirip tahtına oturmuştu. Ve tabi, cevabı aranan iki soru daha var: Yedilinin sonucusu, Prens Ahmed’in devlet içindeki gücü ne kadar ve o nasıl tavır alacak? Gidişatın seyri, muhtemelen bu soruların cevabına bağlı olacak.
Bir münzevî âlimin portresi
04:007/12/2019, Cumartesi
G: 7/12/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Bizzat ben 1939’da, bir merkep sırtında öğleden sonra saat 5’te hareket ettim ve Kara Dağı eteklerine gece yarısı vardım. Ertesi sabah erkenden yola çıkarak, yokuş yukarı bir yolculukla öğleden önce Tâif’e ulaştım. Develer, Cairrâne yönünü izleyerek bu yolu iki günde alırlar. Yeni yapılan karayolu daha uzundur; yaklaşık 120 kilometredir. Dönüşte bindiğim posta arabası, tüm molaları ile beni yaklaşık 4 saatte Mekke’ye getirdi…”
Bir münzevî âlimin portresi
Bir münzevî âlimin portresi
30 Kasım, Cumartesi
Muhammed Hamidullah’ın (1908-2002) “Hz. Peygamber’in Savaşları” isimli kitabından altını çizdiğim bu satırları, Ketebe Yayınları’nın aralık ayı kitapları arasında okura takdim edilen, Doç. Dr. Abdulkadir Macit imzalı “Muhammed Hamidullah – Modern Bir Müslüman Âlimin İlmî Portresi”ni okurken yeniden hatırladım. Uzun ömrü ilmî mücahadeyle, hasbî gayretle, sahada gözlem ve incelemeyle ve münzevî bir şekilde sürekli üreterek geçmiş bu büyük âlime bir kez daha rahmetler diledim.
Kitabın içeriğinin uzun okumalar ve atölye çalışmaları sonucunda şekillendiğini vurgulayan Abdulkadir Macit, Muhammed Hamidullah’ın hayat hikâyesine kısaca yer verdikten sonra, onun düşüncesinin gelişim safhalarını gözler önüne sermiş. Bu bağlamda doğup yetiştiği Hindistan’ın Haydarâbâd bölgesi, ardından yerleştiği ve uzun yıllar akademisyen olarak görev yaptığı Paris, nihayet İstanbul (ve Türkiye’nin diğer şehirleri: Ankara, Konya, Erzurum…) çevrelerindeki ilmî ve kültürel ortam tasvir edilerek, bunların Hamidullah’a sağladığı katkılar ayrıntılı biçimde ortaya konulmuş. Ancak kitabın en dikkate değer tarafı, şüphesiz, Hamidullah’ın fikrî duruşunun ve meselelere bakış açısının aktarıldığı kısımlar. Hamidullah’ın metodolojisini ele alarak konuya giriş yapan Macit, onun din ve nübüvvet anlayışını, İslâm iktisadıyla ilgili yorum ve önerilerini, yönetime dair söylediklerini, tamamen kendi eserlerini temel alarak açıklamış. Muhammed Hamidullah’ı gerçekten ve yakından tanımak isteyenler için, kitabın bu bölümleri bilhassa önemli ve hayatî.
Abdulkadir Macit’in de ilgili pasajlarda yer verdiği üzere, Muhammed Hamidullah, Türkiye’deki bazı çevrelerce ağır biçimde eleştirilmiş ve dışlanmış bir isim. Hüseyin Hilmi Işık tarafından “İsmâilî mezhebinde, koyu Ehl-i Sünnet düşmanı olarak yetişti. Açıkça ve sinsice İslamiyet’i bozmaya, Ehl-i Sünnet âlimlerini lekelemeye çalışmaktadır” biçiminde tanıtılan Hamidullah, Necip Fazıl Kısakürek’in “Türkiye’nin Manzarası” ve emekli Yüksek İslâm Enstitüsü hocalarından Ahmed Davudoğlu’nun “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” kitaplarında tahkir ve hakarete varan cümlelerle tenkit edildi. Kendisi hakkında “mason”, “İngiliz ajanı”, “mezhepsiz”, “sapık”, “Vehhabi” gibi yakıştırmalar yapıldı. Fikrî anlamda bu isimleri takip edenler, Hamidullah’a yönelik olarak aynı ezberleri, -eserlerini okumaya bile gerek görmeden- bugün de tekrarlıyor.
Hamidullah eleştirilerinde, benim dikkatimi özellikle çeken iki husus var:
Bunlardan birincisi, eleştirilerin kâhir ekseriyetinin hakaret, tahkir ve tekfir boyutunda olması. Her fanî gibi Muhammed Hamidullah’ın eserlerinde de -ve onu eleştirenlerin eserlerinde de- yanlışlar ve eksikler mutlaka var. Soğukkanlılıkla, delile dayalı biçimde ve insaflı bir çizgide bunları dile getirmek yerine, işin iftira ve aşağılamaya vardırılması, eleştirilerin arkasındaki niyeti de sorgulatıyor. Dahası, eleştiri yapanların tamamına yakınının İslâmî ilimler sahasında hiçbir yetkinliklerinin ve eğitimlerinin bulunmaması da, işin bir başka boyutu. Bu yönlerden, Türkiye’deki Hamidullah eleştirilerinin -çok az sayıda, nadir ilmî örnekler hariç- bir tür “kulaktan kulağa oyunu”na dönüştüğünü söylemek gerekiyor.
İkinci nokta, Hamidullah’ın, kendisine yönelik hakaretler karşısında takındığı tavır. Salih Tuğ ve İhsan Süreyya Sırma başta olmak üzere bütün talebeleri, onun şu minvalde ifadelerini aktarıyor: “Cedel ve tartışma benim usulüm değil. Yanlışlarımı ilmî delillerle göstersinler, ben de onlara ilmî delillerle cevap vereyim. Gerçekten yanlış yapmışsam, hatamı düzelteyim. Başka türlüsüne lüzum yok.” Hocasının acımasızca iftiralara uğraması karşısında isyan eden Sırma’ya, Paris Camii’nde fısıldadığı şu sözler de dikkate şâyan: “Evladım, en günahkâr Müslüman kardeşin, en iyi kâfirden evladır. Müslümanlar, birbirleriyle uğraşmasınlar.”
Son bir şey:
Hayatı boyunca evlenmeyen, doğduğu toprakların hasretiyle gurbetlerde yaşayan Muhammed Hamidullah, yazdığı kitaplardan hiç telif almamıştır. Yayıncılarına söylediği “Bana vereceğiniz parayı, kitaba indirim olarak yansıtın” sözü, eli kalem tutan herkes için ibrettir.
Nobel tiyatrosu
04:0011/12/2019, Çarşamba
G: 11/12/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsveç Kraliyet Akademisi Nobel Komitesi’nin, bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü’nü Avusturyalı yazar Peter Handke’ye verme kararı, haklı olarak dünyanın dört bir yanında tepkiyle karşılandı. Bosna Savaşı (1992-1995) sırasında açıkça Sırplardan yana tavır alan, Sırpların Boşnakları öldürmediğini ve Sırplara iftira atıldığını savunan, Srebrenitsa Soykırımı’nı inkâr eden, tüm bunların üzerine de Lahey’de yargılanırken 11 Mart 2006’da ölen Sırp savaş suçlusu Slobodan Miloseviç’in cenaze törenine katılarak bir veda konuşması yapan Handke, Müslüman düşmanlığını ve ırkçılığını hiç gizlemeyen bir isim. Alman bir baba ile Slovenyalı bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen 77 yaşındaki Handke’nin, çok uzun senelerden bu yana Yugoslavya ile ilgilendiği biliniyor. “Keşke bir Sırp papaz olup Kosova’ya karşı savaşsaydım” diyecek kadar Sırplara sempati besleyen Handke, 1990’larda söylediği “Nazilerin yönetimi altında Yahudiler ne yaşadıysa, aynısını şimdi de Sırplar yaşıyor” sözüyle de akıllarda kalmıştı. Nobel Komitesi’nin, Handke’yi seçerken sonrasında karşılaşacağı tepkileri hesaplamamış olması imkânsız. Dolayısıyla bu, kasıtlı ve ısrarlı bir tercihten başka bir şey değil.
“Dünyanın en prestijli ödülleri” olarak lanse edilen Nobel’in tarihi, kendilerine ödül verilen bazı isimler düşünüldüğünde, skandallarla dolu. 2005 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi İngiliz yazar Harold Pinter (1930-2008) de, tıpkı Peter Handke gibi Sırp savaş suçlularına göğsünü siper eden bir kişilikti. Slobodan Miloseviç ve diğerleri Lahey’de yargılanacakları zaman, “Yugoslav kahramanlar hemen serbest bırakılsın!” sloganıyla açılan imza kampanyasında, Harold Pinter de yer almıştı. Pinter, Sırp lider ve komutanların “NATO saldırganlığına direndikleri için” suçlandıklarını savunuyordu. Öldürülen, ırzına geçilen, sakat bırakılan, yurdundan sürülüp kovulan on binlerce Müslüman, Pinter’in umurunda değildi. Hatta o, Bosna Savaşı’ndaki tüm bu acı hadiselerin “Amerika’nın oyunu” olduğunu düşünüyordu. Yaşananlar için Sırpları suçlamak, ABD’nin ekmeğine yağ sürmek ve emperyalizmin oyununa gelmekti. Pinter açıkça, “Bizi Miloseviç ve diğerlerinin suçlu olduğuna inandırdılar. Ölü sayısından söz ediyorlar, bu ispatlanmadı bile!” diyordu. Oysa ispatlanmıştı.
(Harold Pinter’in Bosna Savaşı’ndaki Sırp yanlısı tutumu, bugün Suriye’de yaşananlara İran penceresinden bakanlarla bire bir aynı olması açısından dikkat çekici. Gözümüzün önünde gerçekleşen katliamlara bile “Batı medyasının oyunu hepsi!” diyenler var, tıpkı Pinter gibi.)
Biraz daha eskilere gidersek, daha büyük skandallarla karşılaşmak da mümkün:
1978 Nobel Barış Ödülü’nü, İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat birlikte almıştı. Gerekçe, ertesi yıl Camp David Anlaşması adıyla resmîleşecek olan İsrail-Mısır barışının sağlanmasındaki emekleri ve rolleriydi. “Ortadoğu’ya kalıcı barışın getirilmesi noktasında büyük bir özveride bulundukları için”, Nobel’le ödüllendirilmelerine karar verilmişti.
Gençlik yıllarından itibaren en radikal Siyonist hareketlerin içinde yer alan Menahem Begin, özellikle İsrail’in kuruluş sürecinde imza attığı birbirinden korkunç ve kanlı katliamlarla ünlenmiş bir isimdi. Araplara ve Müslümanlara nefretini hiçbir zaman saklamayan Begin, 9 Nisan 1948 gecesi gerçekleştirilen Deyr Yâsîn Katliamı başta olmak üzere, sayısız suçu bizzat planlamış ve uygulamasında yer almıştı. Begin öylesine pervasız bir insandı ki, diğer Siyonist liderler bile kendisiyle aynı kareye girmemeye özen gösteriyor, eylemlerini yüksek sesle kınıyordu. Örneğin, İsrail’in ilk başbakanı ve kurucu lideri David Ben Gurion, Begin’le kanlı-bıçaklıydı. Ölen Araplara acıdığından değil elbette, Begin “dünyaya izah edilemeyecek kadar” azgın olduğundan.
Aynı Menahem Begin, 1977’de İsrail tarihinin rekorunu kırarak, yüzde 33,4’lük oy oranıyla başbakan olmuş, ardından “barış” postuna bürünerek Mısır’ı yanına çekmeyi başarmıştı. Mısır’ın İsrail’le barış anlaşması imzalaması ise, İsrail ve Siyonizm açısından açık bir zaferden başka bir şey değildi. Nitekim 1980’de Kudüs, yine Begin tarafından “ebedî başkent” ilân edilmiş, sonrasında da Lübnan işgali başlamıştı. Tüm bu saldırganlık süreçlerinde, İsrail, kendisine güneyden saldırabilecek bir Mısır’ı kontrol altına almış olmanın rahatlığıyla hareket etmişti.
Velhasıl, Nobel bir tiyatrodan ibarettir. Türkiye, Arnavutluk ve Kosova’nın ödül törenini boykot kararı oldukça yerinde ve gerekli bir adımdır. Hatta bu adım, kalıcı hale de getirilebilir. Kaybedilen bir şey olmaz.
Sakin yıllar
04:0014/12/2019, Cumartesi
G: 14/12/2019, Cumartesi
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kuşaklardır Bağdat’ta kumaş ticaretiyle meşgul bir aileye mensup olan Şeyh Muhammed Ârif Cumeylî, dört oğlunu yanına alıp hatıra fotoğrafı çektirdiğinde, sene 1938’di. Irak’ın Enbar bölgesinden Bağdat’a yerleşen Cumeyle aşiretinin üyelerinden Şeyh Muhammed Ârif, kumaş ticareti ve terziliğin yanında, İslâmî ilimlerle de meşgul olmuş, kendi çevresinde “âlim” sıfatıyla tanınan bir isim haline gelmişti. Cumeylî’lerin tek şöhreti ticaretteki dürüstlükleri ve dindarlıkları değildi. O dönemde Irak’ta bütün ağırlığıyla hissedilen İngiliz nüfûzuna karşı direnişleriyle de bilinen insanlardı. Hatta aşiretten bazı isimler, 1920’lerin başında İngilizlerle çatışırken canlarını vermişti. Bağdat’ın merkezindeki bir stüdyoda oğullarıyla poz veren Şeyh Muhammed Ârif, kâğıda basılı fotoğrafı eline aldığında gurur ve şükrü aynı anda hissetmişti. O sırada, askerî okulda okuyan oğullarından ikisinin arka arkaya Irak cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacağını elbette tahmin bile edemezdi.
Fotoğrafta babalarının iki yanında duran Abdusselâm ve Abdurrahman, “Ortadoğu, bir sürprizler coğrafyasıdır” deyişini haklı çıkarırcasına, Irak yakın tarihinde kritik roller oynadılar:
14 Temmuz 1958’de, Irak’ta İngilizler tarafından 1921’de tesis edilen Hâşimî monarşisi kanlı bir darbeyle devrildiğinde, Abdusselâm ve Abdurrahman Ârif kardeşler de “Hür Subaylar” cuntasının içindeydi. Cumeylî ailesinde bir gelenek haline gelen İngiliz karşıtlığı, artık fiiliyata dönüşecek güçlü bir kanal bulmuştu kendisine. Darbeden sonra cumhuriyetin ilânıyla birlikte, cuntanın lideri Abdulkerîm Kâsım başbakanlık görevini üstlenirken, Abdusselâm Ârif de içişleri bakanlığını devraldı. Kâsım ve Ârif arasında kısa süre içinde patlak veren güç savaşı, 1963’te Kâsım’ın devrilmesiyle ve kurşuna dizilmesiyle sonuçlandı. Ordudaki Baas Partisi mensubu subayların düzenlediği darbeden sonra, Abdusselâm Ârif, Irak cumhurbaşkanlığına getirildi. Bu görevde üç yıl kalan Ârif, 13 Nisan 1966’da şüpheli bir uçak kazasında hayatını kaybedince, Baasçılar, onun beş yaş büyük ağabeyi Abdurrahman’ı cumhurbaşkanlığına atadılar.
Pek bilinmez: Abdurrahman Ârif’in 1968’de yine Baas tarafından azledilinceye kadar yalnızca iki yıl süren cumhurbaşkanlığı, Irak yakın tarihinin en huzurlu ve sakin dönemidir. Özellikle güvenlik, iç siyaset ve ekonomi alanlarında, Irak, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından bu yana böylesine istikrarlı bir zaman dilimine şahitlik etmemiştir.
Ilımlı ve uyumlu kişiliğiyle tanınan Abdurrahman Ârif, Arap ve İslâm ülkeleriyle ilişkileri düzelterek işe başladı. Irak’ı yeniden sözü dinlenen ve dikkate alınan bir ülke haline getiren Ârif, ülke içinde de siyasî partileri özgürleştirdi, binlerce politik tutukluyu serbest bıraktı, basın-yayın alanındaki kısıtlamaları kaldırdı. Rakipleri bile, onun gösterdiği samimiyet karşısında teslim olmak durumunda kaldılar. Ârif, Kuzey Irak bölgesini bizzat ziyaret de ederek, Mustafa Barzânî ile görüştü, bunu yapan ilk Iraklı yönetici olarak akıllarda kaldı. Kendisi Sünnî olmasına rağmen Iraklı Şiîlere yönelik sıcak ilgisi ve ülkedeki diğer dinî azınlıklarla kurduğu yakın bağlar, Ârif’in toplumun her kesimi tarafından sevilmesine ve benimsenmesine yol açtı.
Abdurrahman Ârif’in iç siyasette attığı bu radikal adımlar, Baas Partisi içinde rahatsızlığa neden oldu. Kendisine biraz “sabreden” subaylar, nihayet 17 Temmuz 1968’de cumhurbaşkanlığı sarayını kuşatarak istifasını istediler. Darbeye uykusunda yakalanan Ârif, kendisinin ve ailesinin can güvenliğinin sağlanması karşılığında istifaya razı oldu ve İstanbul’a sürgüne gönderildi. Yaklaşık 15 yıllık Türkiye ikametinin ardından ülkesine geri döndü ve siyasetten tamamen uzak bir hayat sürdü. ABD’nin 2003’teki Irak işgaliyle birlikte Ürdün’e iltica eden Ârif, 1958’de Bağdat’taki kuzenlerinin devrilmesine yardımcı olduğu Kral Hüseyin’in himayesi altında bulunduğu Amman’da, 24 Ağustos 2007’de öldüğünde 91 yaşındaydı.
Abdurrahman Ârif, sadece Irak yakın tarihinin en sakin iki yılına imzasını atmakla kalmadı, aynı zamanda “yatağında ölmeyi başaran” nadir Iraklı yöneticilerden biri olarak da kayıtlara geçti.
Dün (13 Aralık), Saddam Hüseyin’in Amerikan askerleri tarafından yakalanmasının 16’ncı yıldönümüydü. Saddam’ın fırtınalı hayatını bu vesileyle bir kez daha gözlerimin önünden geçirirken, Irak tarihinin sıra dışı ismi Abdurrahman Ârif’i de anmadan edemedim. Saddam’a ezbere ve abartılı övgüler düzenlerin, Abdurrahman Ârif örneği üzerine de biraz kafa yormasına vesile olur ümidiyle…
Generale idam
04:0018/12/2019, Çarşamba
G: 18/12/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Pakistan Başbakanı Zülfikâr Ali Butto, 1 Mart 1976’da oldukça tartışmalı bir karara imza atarak, Korgeneral Ziyâul Hak’ın rütbesini yükseltmiş, ardından onu genelkurmay başkanlığına getirmişti. Teamüllere ve ülke içindeki dengelere tamamen aykırı olan bu uygulamada, Butto’nun hareket noktası oldukça politikti: General Ziyâ’yı “düşük profil” olarak değerlendirmiş, onun yönetimindeki ordunun siyasete müdahil olmayacağını, böylece kendisinin de rahatça hareket edebileceğini var saymıştı. Butto’nun Ziyâ’da gördüğü bir diğer “ışık” da, General’in dindarlığıydı. Kendisi seküler bir çizgiye sahip olan Butto, Ziyâul Hak’ın dindar profili üzerinden Pakistan halkıyla devletin diyalogunu yeniden tesis edebileceğini düşünüyordu. Butto’nun hesabı basitti: Halkın gözünde muteber, ama siyasete karışmayacak kadar da nötr bir ordu. Bunu da General Ziyâ ile sağlayabileceğini düşünmüştü. Ancak yanıldığını anlaması için, bir yıl beklemesi yetecekti. 5 Temmuz 1977’de, General Ziyâul Hak, kendisini o vazifeye atayan Başbakan Zülfikâr Ali Butto’yu devirdi, mahkemede yargılattı ve 4 Nisan 1979’da idam ettirdi.
Yalnızca 20 yıl sonra, Pakistan’da tarih tekerrür etti:
Başbakan Navaz Şerif, 1998’in sonbaharındaki genelkurmay başkanı atamaları sırasında müşkil bir durumla karşı karşıya kalmıştı. General Cihangir Keramet’in yerini alacak isim, bir türlü netleştirilemiyordu. İki potansiyel adaydan General Ali Kuli Han, darbeci eğilimlerinden şüphelenildiği için, General Halid Navaz Han da zalimliğe varan sert tabiatı nedeniyle elendi. Geriye, normal şartlarda şansı bulunmayan bir aday kalıyordu: General Pervez Müşerref. Babasının diplomatik görevi nedeniyle çocukluk yıllarını Türkiye’de geçiren Müşerref, 14 yaşında ülkesine döndükten sonra Batılı formda eğitim almıştı. Matematik ve ekonomi alanlarına ilgi duyan Müşerref, 18 yaşında askerî akademiye girerek orduya intisap etmişti. Kendisini tanıyan herkes, onun “demokrat bir asker” olduğundan söz ediyordu. Başbakan Şerif, bizzat yakından tanımadığı Müşerref’i, özellikle çevresinin telkin ve tavsiyeleriyle 8 Ekim 1998’de genelkurmay başkanlığına atadı. Ancak o da, tıpkı Zülfikâr Ali Butto gibi, kendi görevlendirdiği general tarafından ertesi yıl devrildi. 12 Ekim 1999’da Pervez Müşerref’in görevden uzaklaştırdığı Şerif -Butto gibi- idam edilmedi, Suudi Arabistan’a sürgüne gönderildi.
(Pakistan’ın bu tecrübeleri, 2012’de, bu defa Mısır’da tekrarlandı:
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Hüsnü Mübarek döneminin kudretli generali Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavî’nin yerine, hiç bilinmeyen bir ismi getirdi: Abdulfettah Sisi. Normal şartlarda, askerî hiyerarşideki konumu nedeniyle genelkurmay başkanlığı için hiç şansı bulunmayan Sisi’nin, “dindarlığı” ve “devrimci duruşu” nedeniyle tercih edildiği biliniyor. Muhammed Mursi’nin, o dönemde Mısır istihbaratı tarafından kasten aldatıldığı ve Sisi’nin yükselmesi için kendisine abartılı, yanlı ve yanıltıcı raporlar sunulduğu da bir diğer hakikat.)
Navaz Şerif’i devirdikten sonra, evvela perde arkasından ülkeyi yöneten, ardından da 2001-2008 arasında Pakistan’ın 10’uncu cumhurbaşkanı olarak resmen sahneye çıkan Pervez Müşerref, hakkında açılan “vatana ihanet” davasında dün (17 Aralık) idama mahkûm edildi.
“Sağlık sorunları nedeniyle” 2014’ten bu yana Birleşik Arap Emirlikleri’nde siyasî mülteci olarak yaşayan Müşerref, ABD’nin büyük yatırım yaptığı bir isimdi. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’in “Ya bizimlesin ya da bize karşı!” tehdidiyle birlikte, Pervez Müşerref Pakistan topraklarını tümüyle Amerikan ordusuna açmış, komşu ülke Afganistan’ın işgal sürecinde ABD ve NATO birlikleri, Pakistan’daki üsleri ve askerî altyapıyı sınırsızca kullanmıştı. Koltuğunu korumaya odaklanan Müşerref’in bu tercihi, bölgenin daha da istikrarsızlaşmasına ve terör sarmalına bulanmasına yol açtığı gibi, kendisinin de görevden uzaklaştırılmasını engelleyememişti. Dış destekli her diktatörde olduğu gibi, o da “süresi dolunca” tarihin tozlu raflarına kaldırılmıştı.
Son yıllarda ABD’nin Körfez’deki merkez üssüne dönüşen Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki sürgün hayatı, Müşerref için, aslında bir tür ödüllendirme olarak da görülebilir. Devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevî’nin, ağır kanserli haliyle ülke ülke dolaştırılıp, tedavi için ABD’ye kabul edilmeyişini, ardından bir sığıntı olarak Kahire’de can verişini düşününce hele… Müşerref’in akıbeti ve nerede can vereceği meselesi ise, muhtemelen şu anda kapalı kapılar ardında sıkı pazarlıkların konusu. Neticeyi hep birlikte göreceğiz.
Cezayir’in seçimi
04:0021/12/2019, Cumartesi
G: 21/12/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cezayir’de geçtiğimiz hafta (12 Aralık Perşembe) düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçiminden sürpriz çıkmadı. Halkın ancak yüzde 40’ının iştirak ettiği seçimde, ordunun desteklediği eski Başbakan Abdulmecid Tebbûn, yüzde 58’lik oy oranıyla birinciliği elde etti. Tebbûn’u yüzde 17 ile eski Turizm Bakanı Abdulkadir Bengrina, yüzde 10 ile eski başbakanlardan Ali Benflis, yüzde 7 ile eski Kültür Bakanı İzzeddin Mihubi ve yüzde 7 ile Müstakbel Partisi Genel Başkanı Abdulaziz Belid takip etti, küsurat ilaveleriyle. Profillerinin de işaret ettiği gibi, bütün bu isimler, eski hükümetlerin -ordu tarafından onaylanmış- üyeleri.
Seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra, yaklaşık sekiz aydır sokakları dolduran göstericiler, ardı ardına olumsuz tepkilerini dile getirdi. Adil bir yarış yapılmadığını ve adayları ordu komuta kademesinin bizzat belirlediğini dile getiren değişim yanlıları, yaşanan süreci “tiyatro” olarak tanımladı. Muhalif hareketlerin temsilcilerine göre, seçime katılım oranının bu derecede düşük olması da, halkın siyaset kurumuna bakış açısını yansıtan direkt bir ölçü. Cezayir devlet televizyonunda yer alan seçim haberlerinde ise, “katılım oranının, yeni cumhurbaşkanına reform yapmaya yetecek bir meşruiyet sağladığı” vurgulandı.
Perşembe günü yemin ederek görevine başlayan 74 yaşındaki Abdulmecid Tebbûn, kendisini “yenilikçi” olarak takdim ediyor. Uygulamaya geçireceği reformları överek seçimlere hazırlanan Tabbûn, arkasındaki ordu desteğinin de verdiği güvenle, Cezayir halkına umut, parlak bir gelecek ve refah vaat ediyor. Devlet hiyerarşisinin yerleşik yapısı düşünüldüğünde, vaatlerinin gerçekleşme ihtimalindeki zayıflık bir yana, söylediklerine kendisi bile inanmıyor olabilir.
***
Cezayir, İslâm coğrafyasında askerin mutlak biçimde sisteme hâkim olduğu üç ülkeden (diğer ikisi Mısır ve Pakistan) biri. Ordu, sadece çeşitli enstrümanlar yoluyla siyaseti değil, ekonomiyi ve halkın sosyolojisini de kontrol altında tutuyor. Zaman zaman atılan veya atılmayan adımlar, tümüyle ordu komuta kademesinin tercihi. Tesadüf edilen küçük ve kısmî değişiklikler dışında, bu ülkelerde askerin direndiği dönüşümleri gerçekleştirmek -mevcut şartlarda- imkânsız. Ve ordu, uzun yıllar içinde sistemin içine öylesine nüfuz etmiş (ve hatta sistemin kendisi haline gelmiş) ki, sivil alanı nasıl manüple edeceğini ve sivilleri nereye yönlendireceğini de gayet iyi biliyor.
Askerin kontrolündeki sistemlerde, sıradan halk kitlelerinin bakış açıları, alışkanlıkları ve refleksleri de zamanla buna göre şekilleniyor. Dolayısıyla, -ülke nüfuslarına oranlanınca- az sayıda idealist insanın sokaklara dökülüp “demokrasi”, “özgürlük”, “değişim” çığlıkları atması, çoğu defa havanda su dövmeye benziyor. Sessiz yığınlar ve diktatörlüklerin yaslandığı esas insan kaynağı olan “orta ve alt sınıf”, çoğu kez sokaklardaki “demokrasi şöleni”nden bambaşka gündemlere ve önceliklere sahip oluyor. Ordu bunu bildiğinden, oraya oynuyor ve kazanıyor.
Cezayir örneğinden hareket edecek olursak, meydanları dolduran muhalif grupların en büyük handikapı, “Mevcut sistem gitsin” sloganından başka bir şey haykır(a)maması. Mevcut sistem gittiğinde yerine ne konacak, bu sorunun cevabı yok. Muhalif cephe öylesine çok parçalı ve mozaik tabiatlı ki, eskaza ellerine güç geçse, ilk önce birbirleriyle mücadele edecekleri de sayısız tarihî tecrübeyle sabit.
***
Halkın genelini etkilemeyi başaran karizmatik bir önder olmaksızın sokaklara dökülmek, çoğu defa yalnızca kaosu derinleştirmeye yarıyor. Ancak, -Cezayir’de gördüğümüz gibi- seslerini yükselten kitlelerin dile getirdiği şikâyetler de somut gerçeklikleri içeriyor: Baskı, yolsuzluk, askerî yönetim, halkın tercihlerinin siyasete yansımaması vb. O halde, tüm bu problemler kalıcı biçimde nasıl çözülecek? Tartışılması gereken esas mesele bu.
Sahici ve can yakıcı problemler çözülmediğinde, İslâm coğrafyası, dışarıdan müdahalelere ve işgallere açık hale geliyor. İçerideki statüko yapıları da, çok çeşitli bahanelerle değişim ve dönüşümün önünü tıkıyor. Böylece, uzun yıllara yayılan ve ciddi kayıplara yol açan bir kısır döngüye girilmiş oluyor. Müslüman dünyada şu anda sıklıkla gözlemlediğimiz üzere.
Çözüm yolunda ilk adım ve başlangıç noktası, içinde yaşanılan toplumu -artısı ve eksisiyle- derinlemesine tanımak olmalı. Kurulan hayallerin gerçekleşme ihtimali, eldeki malzemenin elverişlilik durumuyla yakından alakalı çünkü. Toplumsal arızalar giderilmeden ve sosyal doku sağlamlaştırılmadan girişilen protestoların ise sadece vakit, umut ve emek kaybından ibaret olduğu kesin.
Türkiye’yi zapt etmek
04:0025/12/2019, Çarşamba
G: 25/12/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Abbâsî İmparatorluğu’nun gerçek kurucusu sayılan Ebû Ca’fer Mansûr, planlarını bizzat çizdiği başkentinin inşasını 762’de başlatmıştı. Muazzam bir ekonomik kaynak harcanan ve daire biçiminde inşa edilen şehir, dört yıl sonra tamamlandığında, -hiç tartışmasız- dönemindeki örnekler arasında en ihtişamlısıydı. Mansûr’un projeyle ilgili heyecanı öyle fazlaydı ki, ilk önce sarayını yaptırmış, sonra da şehrin geri kalan kısmının tamamlanmasını beklemeden içine taşınmıştı. Yeni başkente “Medînetu’s-Selâm” adı verildi. Yani: Selâmetin ve esenliğin şehri. Kur’ân’da cennet, “dârusselâm” adıyla anılıyordu, “selâmet yurdu”. Tıpkı onun gibi, Medînetu’s-Selâm da (bugünkü adıyla Bağdat), Dicle’nin kıyısındaki konumu, içinden geçen su kanalları, kuşların cıvıldadığı bahçeleri ve köşkleriyle adeta cenneti andırıyordu. Ne var ki, kuruluşundaki coşkuya ve isminin çağrıştırdığı huzura rağmen, Medînetu’s-Selâm, tarih boyunca selâmet ve esenliği neredeyse hiç bulamayacaktı.
Suriye rejimi ve Rusya’ya ait savaş uçakları tarafından bugünlerde sürekli bombalanan “İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi”nden yükselen feryatları dinlerken, Ortadoğu’nun bir başka acı ironisine şahitlik ediyoruz. İsmi “gerginliği azaltma” olan bir bölge, şu anda dünyanın en çok vurulan, yakılan ve yıkılan alanına dönüşmüş durumda. İran destekli Beşşar Esed rejimi ve Rusya, hedef gözetmeden sivil yerleşim alanlarını, pazar yerlerini, hastaneleri, kadınların ve çocukların sığındığı derme-çatma barınakları vurdukça vuruyor. Bölgeden gelen haberlere göre, bombardıman nedeniyle yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan sivillerin sayısı, geçtiğimiz aydan bu yana 180 bini aştı, sivil ölü sayısı ise 1300’ü çoktan geride bıraktı.
“İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi”, Türkiye ile Rusya arasında 17 Eylül 2018’de varılan mutabakattan sonra oluşturulmuştu. Amaç sivillerin korunması, can kaybının önlenmesi ve bölgedeki insanî trajedinin daha fazla yaygınlaşmasının engellenmesiydi. Ancak bunların hiçbiri olmadı. Aksine, İdlib, ikinci bir Halep olma yolunda. Tıpkı -yine Rus savaş uçaklarının yardımıyla- Halep’te rejimin kontrolünün sağlanmasında görüldüğü gibi, İdlib de Esed’in hâkimiyeti altına sokulacak gibi görünüyor. Binlerce can pahasına…
İdlib örneği, kâğıt üzerinde verilen sözler ne olursa olsun, devletlerin kendi askerî ve politik hedefleri çerçevesinde ilerlediğini apaçık gözler önüne seriyor. Rusya’nın Suriye’yle (ve bütün Ortadoğu’yla) ilgili hedefleri var ve bu hedefler doğrultusunda sahaya ağırlığını koyuyor. Türkiye’yle ilişkiler, söz konusu hedefler çerçevesinde değerlendiriliyor. Türkiye’nin NATO ittikafından tamamen koparılarak daha fazla Moskova’ya bağımlı hale getirilmesi ve seçeneksiz bırakılması da, Rusya’nın Ortadoğu stratejisine dâhil. Aynı şekilde, Batı ve NATO da “sadece kendisine bağımlı bir Türkiye” dürtüsüyle hareket ediyor. Ne var ki, eski Batı ve NATO’nun yerinde yeller estiğinden, Türkiye’yi zorlayacak gücü yok.
Suriye’de oluşan “satranç tahtası”, ülkelerin “mutlak dost” veya “mutlak düşman” olmadığını da gösteriyor. Her ülkenin kendisine ait stratejik amaçları ve çıkarları mevcut. Dolayısıyla, siyasetler de buna göre değişiklik gösteriyor. Akla-hayale gelmedik ittifaklar kurulurken, “dost” ve “düşman” kavramları da sürekli yeniden tanımlanıyor. Bu bağlamda, -Rusya gibi- İran da “kendisine bağımlı ve kontrol altında bir Türkiye” peşinde. “Ortak payda”lar, “kardeşlik”, “birlikte hareket” sloganları dillerden düşmezken, örneğin Barış Pınarı Harekâtı’nda İran’ın aldığı açık Türkiye karşıtı tavır, siyaset üretirken ihtiyatı elden bırakmamak gerektiğini hatırlatıyor bize. “Ulusal çıkarların öncelenmesi” noktasında, İran devlet aklı, kendi çizgisinden hiçbir şekilde ve ne olursa olsun şaşmıyor.
Türkiye’nin gizli-açık böylesine kuşatılması ve “dizginlenmesi gereken bir ülke” olarak görülmesinin altında, İslâm dünyasında sahip olduğu derin tesir var. Bu, kesinlikle sloganik bir ifade değil. Herhangi bir şekilde İslâm coğrafyasına adım atan herkes, Türkiye’ye kalplerde açılan kredinin türlü tezahürleriyle karşılaşır. ABD’nin coşkulu desteğiyle Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde başlatılan Türkiye karşıtı kampanyaların ardında da işte bu krediyi tüketme gayreti var.
Tam bu noktada, hepimize düşen sorumluluk şu: Bunca hüsn-ü zanna ve bizden beklenenlere lâyık olmak için, gözümüzü kırpmadan çalışmak, eksiklerimizi tamamlamak ve coğrafyamızın her yanına koşmayı sürdürmek. Başka türlü, muazzam bir imkânı heba etmiş olacağız
Taşeron terör
04:001/01/2020, Çarşamba
Hafızalarımızı tazeleme adına, yaklaşık iki buçuk yıl öncesine gidelim:
14 Ekim 2017 Cumartesi günü, Somali’nin başkenti Mogadişu, arka arkaya düzenlenen iki terör eylemiyle sarsılmıştı. Tam 585 kişinin hayatını kaybettiği ilk saldırıda, bomba yüklü bir kamyon şehrin en kalabalık kavşaklarından birinde, diplomatik temsilciliklerin yer aldığı ve yabancı askerlerin konuşlandığı korunaklı bölge yakınlarında infilak etmişti. Patlamanın yaşandığı noktada bir petrol tankerinin de bulunması can kaybını artırırken, 100’den fazla ceset tanınamayacak şekilde yanmıştı. Yine 100’den fazla kişinin ise, cesedi dahi bulunamamıştı. Bundan iki saat kadar sonra, başkentin bir diğer semtinde gerçekleşen bombalı saldırı iki kişinin daha ölümüne yol açmış, bir üçüncü bomba yüklü kamyon ise Somali polisi tarafından ele geçirilmişti. Aynı günde 587 kişinin öldüğü saldırılar, ülke tarihinin en kanlı terör eylemleri olarak kayıtlara geçmişti.
Herhangi bir grubun resmî olarak üstlenmediği 14 Ekim saldırılarında, Somali istihbaratına göre “olağan şüpheli” Şebâb örgütüydü. Eylem, Şebâb’ın daha önce düzenlediği çok sayıda terör saldırısıyla büyük benzerlikler gösteriyordu, ayrıca saldırıda kullanılan kamyonun şoförü de örgüt üyesiydi. Bilâhare yapılan soruşturma, terör saldırısında asıl hedefin, Katar ve Türkiye’ye ait diplomatik temsilcilikler olduğunu ortaya çıkarmıştı. Şebâb’ın, bu iki ülkeyi gözüne kestirmesi, Somali için yeni bir durum değildi.
Mogadişu, geçtiğimiz cumartesi günü (28 Aralık) kanlı bir terör eylemine daha sahne oldu. Şehrin güneybatısındaki yoğun bir kavşakta, yine bomba yüklü kamyonla düzenlenen saldırıda en az 90 kişi hayatını kaybetti. Ölenler arasında iki de Türk vatandaşı bulunuyordu bu defa. İlk etapta herhangi bir örgütün sorumluğu üstlenmediği görülürken, saldırıdan iki gün sonra Şebâb adına yapılan açıklamada, eylem sahiplenildi. Esas hedefin Türkler olduğunu ilk kez vurgulayan Şebâb sözcüsü, “Müslüman Somali halkına acı veren kayıplar için çok üzgünüz, hayatını kaybeden Müslümanlara taziyelerimizi sunuyoruz. Yaralananlara ve malları zarar görenlere geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” dedi. Türkiye’yi Somali’nin kaynaklarını sömürmekle suçlayan Şebâb, “Türkiye, topraklarımızdan çekilene kadar onlarla savaşmayı sürdüreceğiz, ancak masum Müslüman Türk vatandaşlarına karşı değiliz” mesajını verdi.
ABD, İngiltere, Çin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi çok sayıda yabancı aktörün cirit attığı Somali’de, mevcut hükümetin işleyişine yardımcı olan ülkelerden biri de Türkiye. Katar’ın desteği ekonomik boyutta kaldığı için, terörün kendisine taşere edildiği Şebâb’ın, Türkiye’yi hedef seçtiğini açıkça ilân etmesi gayet anlaşılır. Çünkü Türkiye, Somali’ye desteğini sadece insanî ve siyasî yardımla sınırlı tutmuyor, işin askerî ve istihbârî boyutu da var.
Somali’nin tek “suçu”, Türkiye’ye topraklarında alan açması değil. Barış Pınarı Harekâtı başladıktan hemen sonra, 12 Ekim 2019 günü Arap Birliği “Türkiye’nin saldırganlığını kınamak üzere” toplandığında, yayımlanan bildirgeye şerh düşen iki ülkeden biri Somali’ydi (diğeri Katar). Somali’nin şerhi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ülkedeki etkinliği ve gücü düşünüldüğünde, gerçekten takdir edilmesi gereken bir tavırdı. Ortadoğu coğrafyasının yabancı güçler tarafından istilası karşısında dut yemiş bülbüle dönen Arap yönetimlerinin, konu Türkiye olunca birden bire şahin kesilmesini de bu vesileyle bir kez daha görmüştük.
Somali’de, Libya’da, Suriye’de… Türkiye ne zaman sahaya inse, karşımızda hep aynı bloku görüyoruz. Normal şartlarda kendi aralarında birçok konuda fikir ayrılıkları ve çatışmalar yaşayan ülkeler, Türkiye ortak paydasında çok hızlı birleşiyorlar. Hatta sözde “yanımızda” duran ülkeleri bile, aniden karşımızda görebiliyoruz. Akla hayale gelmedik aktörler, mantık sınırlarını zorlayan ittifaklar kurarak, aynı hedefe kilitleniyor: Türkiye’ye sahada rol kaptırmamak. Terör yoluyla, uluslararası kurumlar eliyle, medya kanalıyla... velhasıl elde bulunan her türlü vasıtayı kullanarak, kendi “şer eksenleri”ne odaklanıyorlar. Yüzlerce masum insanın kanının üzerinde savaş tamtamları çalarak ve sözde “istikrar” getirdikleri ülkelerdeki her şeyi alt üst etme pahasına.
Türlü imkânsızlıklara ve reel-politiğin dayattığı zorluklara rağmen, vicdanın ve insanlığın tarafında saf tutmak… Bu çizgi, hiçbir zaman bozulmamalı. Tarih, bugün mecbur kalınan şeylerle gönüllü olarak yapılan yanlışlar arasındaki ayrımı yaparken, çok adaletli ve şeffaf davranacaktır.
.Mayınlı yol
04:004/01/2020, Cumartesi
G: 4/01/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İranlı General Kâsım Süleymani’nin, Irak’ın başkenti Bağdat’ta dün (3 Ocak) ABD saldırısında hayatını kaybetmesi, doğal olarak bütün dünyanın konuştuğu bir hadise haline geldi. “Üçüncü Dünya Savaşı başlıyor” türünden iddialı yorumlar için neden erken olduğunu izah etme sadedinde, öncelikle “Kâsım Süleymani kimdi?” sorusuna cevap arayalım:
1998’den itibaren İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü’nün komutanlığını yürüten Kâsım Süleymani, özellikle ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte önce bu ülkede, ardından da Lübnan ve Suriye’de etkinliğini artırmış bir isimdi. Ordu ve siyaset saflarına nüfuzdan sahada çarpışacak paramiliter güçleri eğitmeye, oldukça geniş bir yelpazede stratejik yeteneklerini sergileyen Süleymani, İran Dinî Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in de yakın desteği sayesinde, ülkesinin “cephedeki yüzü” olmuştu. “Arap Baharı” adıyla anılan bölgesel türbülansın başlamasının ardından, muhaliflere yönelik savaşları bizzat organize eden Süleymani, bu çerçevede “DAEŞ heyulası”ndan da ustalıkla faydalanmış, “DAEŞ’le savaş”ın ön saflarına geçmişti. Batı medyasının ısrarlı yayınlarıyla Suriye ve Irak’taki “DAEŞ hedefleri” bombalanırken, o günlerin hiç değişmeyen pozunu hepimiz hatırlıyoruz: Önce, ABD’nin başını çektiği koalisyona ait savaş uçakları şehirlerin altını üstüne getiriyor; sonra da Kâsım Süleymani, binlerce sivile mezar olan yıkıntıların arasında gülümseyerek dolaşıp, zafer pozları veriyordu.
ABD’nin “düşman” Süleymani’yi o zamanlar neden yok etmediği düşünülebilir. Bu, tamamen Barack Obama döneminin İran politikasıyla ilgiliydi. Ortadoğu’da İran’a daha fazla alan açarak ve İran’ı “sistemin içine” çekerek bölgedeki ateşi düşürebileceğini hesaplayan Obama yönetimi, yolun sonunda İran’ın nüfuzunun bütün Ortadoğu’ya yayılmasına hizmet etmişti. Bu aslında, bilinçli bir stratejiydi. Arap dünyasına “İran korkusu” pompalayıp bu sayede -silah satışından başlayarak- sömürüyü devam ettirmek, bölge halklarını İran’ın Şiîleştirme faaliyetleriyle karşı karşıya bırakarak Müslüman dünya içindeki ayrışmaları derinleştirmek ve daha birçok kazanç adına…
Kâsım Süleymani, İran’a açılan alanda usul usul ve programlı biçimde ilerleyerek, ülkesinin ulus devletçi ve mezhepçi dış politikasının tatbikatçısına dönüşmüştü. Bir yandan da Batı basınında sürekli efsaneleştirilerek… Süleymani’nin kontrol ettiği milis grupların imza attığı onlarca katliam, kuşatma ve insan hakkı ihlâli de bu sayede gözlerden uzak kalıyordu. Sivil halkın açlığa muhtaç edilmesini bir savaş taktiği olarak kullanan Süleymani, Suriye’deki birçok yerleşim biriminin yeniden rejim kontrolüne geçmesini böylelikle sağladı. İnsanların açlıktan ot ve kedi eti yiyerek hayatta kalmaya çalıştığı sürreel sahneler, bugün çok az insanın hafızasında. “Kudüs Gücü”, gücünü hep Müslüman kitlelere karşı kullandı. ABD’nin keyifle izlediği bir süreçti bu.
Derken, son dönemde ABD Başkanı Donald Trump’ın başına buyruk ve bol sürprizli yönetim tarzı, ABD ile İran arasında on yıllardır süregelen “örtülü ittifak”ı da bozmuş oldu. Politik Şiîlik, sahada, Washington’daki think-tank kuruluşlarının usturuplu raporlarında durduğu gibi “uslu” durmuyordu. İran’ı sistem içine çekip kontrol edebilmek stratejisinin Amerika açısından epey pahalıya patladığını fark eden Trump, tabir-i caizse “dümdüz” davranmaya başladı. İran’ı durdurmak -aslında bunun için vakit de epey geçmişti- amacıyla çok sayıda adım atan Trump, nihayet geçtiğimiz hafta Bağdat’taki Amerikan Büyükelçiliği’nin basılmasının ardından, Süleymani’nin vurulması emrini verdi.
İlginçtir, Kâsım Süleymani’nin, emrindeki milisleri büyükelçiliğe yönlendirmesi de, son aylarda İran’a yönelik giderek artan tepkileri klâsik “Büyük Şeytan”a yönlendirme çabasından başka bir şey değildi. Süleymani, hayatı boyunca uğruna çalıştığı (bunu açıkça ifade ettiği konuşmaları mevcut) “Büyük Fars İmparatorluğu”nun kuruluşuna giden yolda, yine ülkesinin menfaatlerini koruma adına canını vermişti.
Kâsım Süleymani, kaderin bir cilvesiyle, Suriye ve Irak’taki yüz binlerce masumla aynı kaderi paylaştı: Bombardımanda vücudu paramparça oldu. Cesedi, parmağına taktığı yüzükten teşhis edilebildi. Bu, görebilen için, büyük bir ibretti. ABD ile yol yürümek, mayınlı arazide adım atmak demekti. Süleymani’nin mayına basması, yine uzun bile sürmüştü.
Son olarak:
Türkiye’de, İran’a yönelik her türlü eleştiriyi “mezhepçilik” veya “Amerikancılık” diye yaftalayan bir bakış açısı var. Oysa, sahada yaşanan gelişmelere objektif bir gözle bakıldığında, hangi hadisede kimin ne kadar kabahati var, açıkça görmek mümkün.
Ölüsü-dirisi
04:008/01/2020, Çarşamba
G: 8/01/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kâsım Süleymani suikastı, İran devleti açısından, olabilecek en doğru zamanda gerçekleşti. İran içinde, Irak’ta ve bütün bölgede İran’ın mezhepçi politikalarının sorgulanmaya başladığı, Iraklı Şiîlerin bile Tahran’ın kendilerine reva gördüğü “ikinci sınıf vatandaş” muamelesine isyan ettiği, “direniş” söylemlerinin artık miadını doldurmuş göründüğü kritik ve zor bir zamanda, ABD Başkanı Donald Trump’ın Süleymani’yi öldürtmesi, İran için -kelimenin tam anlamıyla- “hayat öpücüğü” oldu. Gözü yaşlı milyonlar sokakları doldurdu, kitleler “Hacı Kâsım” için tek yürek oldu, İran’ın politikalarına yönelik rezervler ve eleştiriler unutuldu… Şiî cephede bu türden bir “safları sıklaştırma” işlemini şu dönemde kimse beceremezdi. Trump becerdi.
Süleymani’nin öldürülmesi, yalnızca politik anlamda İran’ın artı hesabına yazılmadı. Şiî inancının baskın karakteri olan “yas geleneği” de bu sayede kendisine modern zamanlarda yeni bir “kahraman” ve “idol” buldu. Süleymani’nin Bağdat’ta başlayan cenaze töreni Kerbelâ ve Necef’te devam etti, Ahvaz, Meşhed, Tahran ve Kum duraklarından sonra, dün memleketi Kirman’da -izdihamda ölümler eşliğinde- sona erdi. Tüm bu şehirlerde, tümüyle siyaha bürünmüş kalabalıklar, Kâsım Süleymani’yi “cennete” uğurlarken, yüzlerine adeta Kerbelâ Katliamı’nın yası sinmişti. İran devlet yönetimi de bu noktada halkı ustaca yönlendirdi: Resmî sosyal medya hesaplarından paylaşılan çizimlerden birinde, “Hz. Hüseyin” olduğu ima edilen (ve yüzü görünmeyen) bir figür, Kâsım Süleymani’yi bağrına basarken görülüyordu. Bir diğer çizimde, açıkça “Hz. Peygamber” olduğuna işaret edilen bir başka kişi, yine “cennette” Süleymani’yi kucaklıyor; hemen arkasında da “Hz. Hüseyin” yer alıyordu. Çevrelerinde ise Şiî dünyanın yakın dönemde ölmüş önemli şahsiyetleri. Musavver cennette, herhangi bir Sünnî figür yoktu.
Her ne kadar “sıradan” bir kabre defnedilmiş olsa da, Kâsım Süleymani’nin anısı Şiîler arasında sürekli canlı tutulacaktır. Diriyken Fars İmparatorluğu’nun sınırlarının genişletilmesine ve pekiştirilmesine çalışan -bu yolda yüzbinlerce Müslüman’ın canını da hiçe sayan- Süleymani, böylece ölüyken de Şiî inancının politik hedeflerinin canlı tutulmasına yardımcı olacaktır.
***
Bağlantısızlar Hareketi’nin 26-31 Ağustos 2012 tarihleri arasında Tahran’da düzenlenen zirve toplantısı, ilginç bir diplomatik skandala sahne olmuştu:
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, toplantının açılışında yaptığı konuşmada, besmele ve hamdele faslından sonra Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin isimlerini tek tek anmışken, İran devlet televizyonunun resmî tercümanı, bu isimlerden ilk üçünü Farsça çeviride zikretmemişti. Dahası, Mursi’nin “sadece” Ehl-i Beyt’i andığı yönünde tercüme yapılmıştı. Tahrifat bununla da sınırlı kalmadı. Mursi, Suriye’de Beşşar Esed rejiminin sivil halka uyguladığı mezalimi de konuşmasında açıkça eleştirmişti. İran devlet televizyonu ise, konuşmada “Suriye” geçen her yeri “Bahreyn” olarak değiştirip verdi. Ve bunu canlı yayında, milyonların gözleri önünde yaptı. Devlet televizyonundan zirveyi Farsça çevirisiyle izleyen İranlılar, böylece Mursi’nin “Bahreyn’deki zulmü” eleştirdiğini düşündüler.
Uluslararası ilişkilerde şaşmaz bir kuraldır: Her devlet, kendisinin menfaatlerini korumayı önceler. Dolayısıyla, çeşitli ülkelerle farklı boyutlarda ilişkiler geliştirirken, bu altın kuralı hep akılda tutmak, yanılma payını da azaltır. İran’la münasebetlerde ise, dikkati azami boyuta taşımak gerekir. Rahmetli Muhammed Mursi’nin başına -hem de canlı yayında- gelen yukarıdaki tercüme kazası, İran’ın politika yapma biçiminin klâsik bir örneğidir. Kardeşlik ve vahdet içerikli söylemlere, abartılı iltifatlara, sıcak tebessümlere, ateşli sloganlara vs. hiç takılmadan tatbikata odaklanmak şarttır.
Kâsım Süleymani imajı üzerinden hızla tedavüle sokulan “ABD’nin şehit ettiği mazlum kahraman” söylemi de, “İran bunu hangi politik ve dinî kazanımlara tahvil edecek?” sorusu eşliğinde değerlendirilmelidir.
***
Kâsım Süleymani’nin Tahran’daki cenazesine katılanlardan biri de, Hamas lideri İsmail Haniye’ydi. Törende yaptığı heyecanlı ve hamasî konuşmada Süleymani’yi “Kudüs’ün şehidi” ilân eden Haniye, Arap dünyasında ciddi bir eleştiri tufanıyla karşı karşıya kaldı. Haniye, benzer övgüleri, Süleymani’nin evini ziyareti sırasında, ailesine de ifade etti. Süleymani’nin kızı Zeyneb de, “Babamın intikamını amcalarım alacak” dedikten sonra, “amcaları” arasında İsmail Haniye’yi de zikretti.
“Hamas nereye koşuyor?” sorusunun cevabını, önümüzdeki yazıda tartışalım.
Ölüsü-dirisi
04:008/01/2020, Çarşamba
G: 8/01/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kâsım Süleymani suikastı, İran devleti açısından, olabilecek en doğru zamanda gerçekleşti. İran içinde, Irak’ta ve bütün bölgede İran’ın mezhepçi politikalarının sorgulanmaya başladığı, Iraklı Şiîlerin bile Tahran’ın kendilerine reva gördüğü “ikinci sınıf vatandaş” muamelesine isyan ettiği, “direniş” söylemlerinin artık miadını doldurmuş göründüğü kritik ve zor bir zamanda, ABD Başkanı Donald Trump’ın Süleymani’yi öldürtmesi, İran için -kelimenin tam anlamıyla- “hayat öpücüğü” oldu. Gözü yaşlı milyonlar sokakları doldurdu, kitleler “Hacı Kâsım” için tek yürek oldu, İran’ın politikalarına yönelik rezervler ve eleştiriler unutuldu… Şiî cephede bu türden bir “safları sıklaştırma” işlemini şu dönemde kimse beceremezdi. Trump becerdi.
Süleymani’nin öldürülmesi, yalnızca politik anlamda İran’ın artı hesabına yazılmadı. Şiî inancının baskın karakteri olan “yas geleneği” de bu sayede kendisine modern zamanlarda yeni bir “kahraman” ve “idol” buldu. Süleymani’nin Bağdat’ta başlayan cenaze töreni Kerbelâ ve Necef’te devam etti, Ahvaz, Meşhed, Tahran ve Kum duraklarından sonra, dün memleketi Kirman’da -izdihamda ölümler eşliğinde- sona erdi. Tüm bu şehirlerde, tümüyle siyaha bürünmüş kalabalıklar, Kâsım Süleymani’yi “cennete” uğurlarken, yüzlerine adeta Kerbelâ Katliamı’nın yası sinmişti. İran devlet yönetimi de bu noktada halkı ustaca yönlendirdi: Resmî sosyal medya hesaplarından paylaşılan çizimlerden birinde, “Hz. Hüseyin” olduğu ima edilen (ve yüzü görünmeyen) bir figür, Kâsım Süleymani’yi bağrına basarken görülüyordu. Bir diğer çizimde, açıkça “Hz. Peygamber” olduğuna işaret edilen bir başka kişi, yine “cennette” Süleymani’yi kucaklıyor; hemen arkasında da “Hz. Hüseyin” yer alıyordu. Çevrelerinde ise Şiî dünyanın yakın dönemde ölmüş önemli şahsiyetleri. Musavver cennette, herhangi bir Sünnî figür yoktu.
Her ne kadar “sıradan” bir kabre defnedilmiş olsa da, Kâsım Süleymani’nin anısı Şiîler arasında sürekli canlı tutulacaktır. Diriyken Fars İmparatorluğu’nun sınırlarının genişletilmesine ve pekiştirilmesine çalışan -bu yolda yüzbinlerce Müslüman’ın canını da hiçe sayan- Süleymani, böylece ölüyken de Şiî inancının politik hedeflerinin canlı tutulmasına yardımcı olacaktır.
***
Bağlantısızlar Hareketi’nin 26-31 Ağustos 2012 tarihleri arasında Tahran’da düzenlenen zirve toplantısı, ilginç bir diplomatik skandala sahne olmuştu:
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, toplantının açılışında yaptığı konuşmada, besmele ve hamdele faslından sonra Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin isimlerini tek tek anmışken, İran devlet televizyonunun resmî tercümanı, bu isimlerden ilk üçünü Farsça çeviride zikretmemişti. Dahası, Mursi’nin “sadece” Ehl-i Beyt’i andığı yönünde tercüme yapılmıştı. Tahrifat bununla da sınırlı kalmadı. Mursi, Suriye’de Beşşar Esed rejiminin sivil halka uyguladığı mezalimi de konuşmasında açıkça eleştirmişti. İran devlet televizyonu ise, konuşmada “Suriye” geçen her yeri “Bahreyn” olarak değiştirip verdi. Ve bunu canlı yayında, milyonların gözleri önünde yaptı. Devlet televizyonundan zirveyi Farsça çevirisiyle izleyen İranlılar, böylece Mursi’nin “Bahreyn’deki zulmü” eleştirdiğini düşündüler.
Uluslararası ilişkilerde şaşmaz bir kuraldır: Her devlet, kendisinin menfaatlerini korumayı önceler. Dolayısıyla, çeşitli ülkelerle farklı boyutlarda ilişkiler geliştirirken, bu altın kuralı hep akılda tutmak, yanılma payını da azaltır. İran’la münasebetlerde ise, dikkati azami boyuta taşımak gerekir. Rahmetli Muhammed Mursi’nin başına -hem de canlı yayında- gelen yukarıdaki tercüme kazası, İran’ın politika yapma biçiminin klâsik bir örneğidir. Kardeşlik ve vahdet içerikli söylemlere, abartılı iltifatlara, sıcak tebessümlere, ateşli sloganlara vs. hiç takılmadan tatbikata odaklanmak şarttır.
Kâsım Süleymani imajı üzerinden hızla tedavüle sokulan “ABD’nin şehit ettiği mazlum kahraman” söylemi de, “İran bunu hangi politik ve dinî kazanımlara tahvil edecek?” sorusu eşliğinde değerlendirilmelidir.
***
Kâsım Süleymani’nin Tahran’daki cenazesine katılanlardan biri de, Hamas lideri İsmail Haniye’ydi. Törende yaptığı heyecanlı ve hamasî konuşmada Süleymani’yi “Kudüs’ün şehidi” ilân eden Haniye, Arap dünyasında ciddi bir eleştiri tufanıyla karşı karşıya kaldı. Haniye, benzer övgüleri, Süleymani’nin evini ziyareti sırasında, ailesine de ifade etti. Süleymani’nin kızı Zeyneb de, “Babamın intikamını amcalarım alacak” dedikten sonra, “amcaları” arasında İsmail Haniye’yi de zikretti.
“Hamas nereye koşuyor?” sorusunun cevabını, önümüzdeki yazıda tartışalım.
Sinbad’ın ülkesi
04:0015/01/2020, Çarşamba
G: 15/01/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Taziyeler, sosyal ve siyasî bağlantıları apaçık ortaya koyan vesilelerdir. Geçtiğimiz cuma günü 79 yaşında ölen Umman Sultanı Kâbûs bin Saîd’in ardından Maskat’a gerçekleştirilen art arda ziyaretler de, “Denizci Sinbad’ın memleketi” Umman’ın Ortadoğu ve Körfez’deki konumunu net bir şekilde görmemizi sağladı. Birbirine rakip (ve hatta düşman) olanlar da dâhil, bölgedeki bütün ülkelerin temsilcileri (çoğunluğu devlet başkanı ve kral düzeyinde) bizzat Maskat’a giderek yeni sultan Heysem bin Târık’a taziyelerini ilettiler. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Arapça taziye mesajı yayımlarken, İngiltere başta olmak üzere Batılı ülkeler de en üst düzeyde Umman’da boy gösterdiler. Prens Charles, annesi Kraliçe Elizabeth’in taziye ve tebriklerini Sultan Heysem’e takdim etti. Türkiye de, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından temsil edildi.
1970’de babası Saîd bin Teymûr’u devirerek iktidara gelen ve tam 50 yıl kesintisiz tahtta kalarak rekor kıran Sultan Kâbûs (kendisinden önce bu rekor, 1952’den 1999’a kadar 47 yıl boyunca ülkesini yöneten Ürdün Kralı Hüseyin’e aitti), dış politika prensibini “Herkesle dost, kimseyle düşman” şeklinde belirlemişti. Buna bağlı olarak, mevcut şartlarda Ortadoğu’nun hiçbir yöneticisine nasip olmayacak bir “ittifak”, kendisinin cenazesinde mümkün olabildi.
***
Sultan Kâbûs’un dedesi Teymûr, Umman’ın içinde bulunduğu borç yükü nedeniyle, 1932’de gönüllü olarak tahttan çekilmişti. Teymûr’un oğlu Saîd, tahta çıktığında henüz 22 yaşındaydı. İngiltere’nin askerî ve ekonomik yardımlarıyla ülkesinin birliğini sağlamayı başaran Saîd bin Teymûr, kabilelerin ayaklanma girişimlerini bastırmış, 1951’de de Umman’ın İngiltere’den bağımsızlığını kazanmasını sağlamıştı.
Babası döneminden kalma borçların -özellikle İngiltere ve Hindistan’a olan borçlar çoğunluğu oluşturuyordu- kontrolünü sağlamak için devlet bütçesini bizzat denetimine alan Sultan Saîd bin Teymûr, zaman içinde Umman’ın gelirleri artmasına rağmen, ülkeyi içine kapatmayı tercih etmişti. Ayaklanmaları büyük bir şiddetle bastıran Sultan, halkın kendisine yönelik şikâyetlerini artıracak ilginç yasaklar getiriyordu: Dışarıda sigara içmek, futbol oynamak, güneş gözlüğü takmak, başkent Maskat’ta araç kullanmak, herhangi birinin 15 dakikadan fazla konuşması ilk akla gelen örneklerdi. Ülkede elektrik, okul, hastane, altyapı gibi temel ihtiyaçlar da yok derecesindeydi. Tüm bunlar, Sultan’ın kişisel tercihleriydi. Çevre ülkelerin giderek geliştiği ve modernleştiği bir dönemde, Umman halkının yönetimden memnuniyetsizliği de artıyordu.
Yemen sınırındaki güneybatı vilayeti Zufâr’da 9 Haziran 1963’te başlayan halk ayaklanması, işte tüm bu birikimlerin sonucunda patlak vermişti. Kısa süre içinde bölgeden ve dışarıdan çok sayıda ülkenin müdâhil olduğu uluslararası bir probleme dönüşen isyanın tamamen bastırılması ancak 1976’da, Sultan Kâbûs döneminde mümkün olabilecekti.
Babasını -İngiltere’nin bizzat desteklediği- kansız bir saray darbesiyle görevden uzaklaştıran Kâbûs bin Saîd, kelimenin tam anlamıyla “tarih öncesinde kalmış” bir ülke devralmıştı. Zufâr’da durumu kontrol altına aldıktan sonra Umman’ı modernleştirme hamlelerine ağırlık veren Sultan, 50 yıllık uzun saltanatının sonunda, Ortadoğu’da parmakla gösterilen bir ülke bıraktı.
***
Sultan Kâbûs’un oğlu veya kardeşi bulunmadığından, kendisinden sonra tahta amcasının oğlu Heysem bin Târık oturdu. Umman’da resmî mezhep olan İbâdîlikteki devlet geleneklerine göre, Kâbûs, bizzat hazırladığı ve ölümünden sonra açılan bir zarfta, Heysem’i kendisine veliaht olarak bırakmıştı.
1954 doğumlu olan Sultan Heysem, Oxford Üniversitesi mezunu, yüksek lisansını da yine İngiltere’de, Cambridge Üniversitesi’nde tamamladı. 1983’te Umman Futbol Federasyonu’nun ilk başkanı oldu, ardından 1986’dan itibaren Umman Dışişleri Bakanlığı bünyesinde çeşitli görevler aldı. 2002’de “kültür ve tarihî miras bakanı” olarak atandı, Sultan Kâbûs’un ölümüne kadar bu vazifeyi sürdürdü. Kâbûs’un özel temsilcisi olarak sürekli dış dünya ile temasta bulunan Heysem bin Târık, Sultan’ın ölümü durumda yerini alacak isimler arasında öne çıkıyordu.
Sultan Heysem bin Târık, tahta oturduktan sonra yaptığı ilk açıklamada, Sultan Kâbûs’un “Herkesle dost, kimseyle düşman” politikasının devam ettirileceğini duyurdu. Ortadoğu’nun her noktasının kaynadığı bir dönemde, ülkesi için en mantıklı seçenek de zaten buydu. Umman’da başlayan yeni dönem, Türkiye açısından, ikili ilişkilerin daha da derinleştirilmesi için bir fırsat olarak değerlendirilmeli.
İlahî sürpriz
04:0018/01/2020, Cumartesi
G: 18/01/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
New York’taki Union College’da yüksek öğrenimini tamamlamak üzere ülkesi Almanya’dan ABD’ye giden Wilfried Hofmann adlı genç, 1951’in baharında, kendi aracıyla Amerika’yı gezmeye çıkmıştı. Seyahatinin Atlanta-Mississippi etabındayken, kuzeydeki Holy Springs kasabası yakınlarında geçirdiği bir trafik kazası, neredeyse canına mal oluyordu. Sarhoş bir şoförün kullandığı kamyon aniden karşısına çıkmış, arabasını ezip geçerek hurdaya çevirmişti. Gözlerini açtığında hastanedeydi. Dişlerinden on dokuzu kırılmış, omzu ve kalça kemikleri dağılmıştı. Şuuru kapalı olarak hastanaye getirildikten sonra arka arkaya ameliyatlar geçirdi. Taburcu olacağında, kendisiyle ilgilenen cerrah, şaşkınlık içinde şunları söylüyordu: “Normal şartlarda, böyle bir kazadan kimse sağ olarak kurtulamaz. Tanrı’nın senin için düşündüğü özel bir şey olmalı, dostum!” 20 yaşındaki Wilfried, vücudu sızılar içinde hastaneden ayrılırken, doktorun söylediklerini düşünüyordu.
New York’tan döndükten sonra Münih Üniversitesi’nde doktorasını bitiren Wilfried Hofmann, 1960’da Harvard Üniversitesi’nde hukuk yüksek lisansı yaptı. Ertesi yıl da Alman Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladı. Hofmann’ın tayin edildiği ilk ülke, o sıralarda kanlı bir bağımsızlık savaşına sahne olan Cezayir’di. Fransızların uyguladığı katliam ve baskılara Cezayir halkının kararlı direnişi, Hofmann’ı derinden etkilemişti. Yaşadıkları bütün sıkıntılara ve problemlere rağmen, inançlarına bağlılıkları olağanüstüydü. “Onları bu şekilde inanmaya sevk eden kitabı ben de mutlaka okumalıyım” diye düşündü. Kur’ân okumaları bu şekilde başladı. Yıllar sonra, o günleri anlatırken şöyle diyecekti: “Hidayetime vesile olan, Kur’ân’dır. Kur’ân, beni Mekke’ye giden yola sevk etti.”
Kur’ân’ı ilk okuyuşunda, onu yıldırım gibi çarpan ayet şuydu: “Hiçbir günahkâr, bir başkasının günâhını yüklenmez!” [Necm: 38]. Dikkatlice düşündüğünde, bu ayetin iki temel prensibi içerdiğini fark etti: 1) Aktarılan ve tevarüs edilen hata ve günah yoktur, 2) Herkes, kendisinden ve yaptıklarından bizzat sorumludur ve hesap verecektir.
1931’de koyu Katolik bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Wilfried Hofmann, artık yüzünü İslâm’a dönmüştü, ancak henüz resmen “Müslüman” değildi. Büyük bir aşkla, heyecanla ve merakla sürdürdüğü Kur’ân ve İslâm okumalarının sonucunda, kalbi tamamen yatışmış ve tatmin olmuş biçimde “Ben Müslümanım” dediğinde, tarihler 25 Eylül 1980’i gösteriyordu. Amerikalı doktorun sözünü ettiği o “ilahî sürpriz”, neredeyse 30 yıl sonra, işte gerçekleşmişti.
Annesinin kendisini evlatlıktan reddetmesine, bütün akrabalarının teması kesmesine, arkadaş çevresinden bazılarının tepkilerine hiç aldırmayacak kadar kararlıydı. Yalnızca tek bir soru zihnini meşgul ediyordu: Hâlâ diplomat olarak görev yaptığı için, Alman hükümeti Müslüman olmasına ne diyecekti? Dışişleri Bakanlığı’ndaki müdürlerini, bir faksla kararından haberdar ettiğinde, gelen cevap içini ferahlatmıştı: “İşini etkilemediği sürece, bizi ilgilendirmez.” Tepki göstermek veya engellemek şöyle dursun, Alman devleti, Müslüman bir diplomattan çok yönlü yararlanmak yoluna gidecekti:
Federal Almanya Cumhurbaşkanı Karl Carstens, kendisini bizzat ödüllendirerek, göreve devam için teşvik etti. İslâm’a giriş hikâyesini anlattığı “Müslüman Bir Almanın Günlüğü” kitabı, Almanya’nın İslâm ülkelerindeki büyükelçiliklerine bizzat Alman devleti tarafından dağıtılarak, çeşitli dillere çevrildi. Hofmann nihayet 1987-1990 arasında Cezayir, 1990-1994 arasında da Fas’ta büyükelçilik yaptı. 1995’te kendisini tümüyle İslâmî çalışmalara adamak için resmî görevlerinden ayrıldığında, diplomatlık kariyerinde 33 yılı geride bırakmıştı.
Müslüman olduktan sonra “Murad” ismini tercih eden Hofmann, bunun gerekçesini anlatırken, İslâm’ı gönüllü bir biçimde ve kendi özgür iradesiyle murad edişine vurgu yapmıştı. Hayatının sonuna kadar Alman isimlerini de kullanmaya devam eden Hofmann, Batı’da bir Müslüman olarak kalışını da böylece göz önüne sermiş oluyordu. “Üçüncü Bin Yılda, Yükselen Din İslâm” kitabında da anlattığı gibi: İslâm ve Müslümanlar, bundan sonra daha fazla Batı’nın parçası ve istikbali olacaktı.
“İslâm: Gerçek Alternatif”, “Mekke’ye Yolculuk”, “İslâm’ı Anlamak”, “Kur’ân”, “Üçüncü Bin Yılda İslâmî Siyasetin Oluşumu” gibi diğer birçok eseri de Türkçeye çevrilen Murad Wilfried Hofmann, 89 yıllık uzun ve bereketli ömrünü geçtiğimiz pazar günü (12 Ocak), Almanya’nın Bonn şehrinde tamamladı. Arkasında parlak ve kalıcı bir iz bırakarak… Rahmet olsun.
Sessiz ölüm
04:0022/01/2020, Çarşamba
G: 22/01/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Çocukluğumun en unutulmaz sahnelerinden biri, büyük bir heyecan ve dikkatle bant tiyatroları dinlediğimiz anlardı. Mûte Destanı’nı, Zorluk Seferi Tebük’ü ve İslâm tarihinin birçok safhasını hep bant tiyatrolarıyla tanıdım ilk önce. Okumalar sonradan geldi. İnternetin icat edilmediği, televizyonların bile yaygın olmadığı o güzel zamanlarda, bant tiyatroları, bizi İslâm dünyasının farklı coğrafyalarına da rapt ediyordu. Senaryosunu Ahmet Mercan Ağabey’in yazdığı, Mesut Yabanigül Ağabey’in de “Bir sabah, bir güvercin...” ezgisiyle muhteşem bir katkıda bulunduğu “İmamın Öldürülüşü” mesela, o dönemin en seçkin örneklerinden biriydi. Daha ilkokula giderken, Güney Afrikalı Müslüman lider İmam Abdullah Harun’u (1924-1969) o bant tiyatrosuyla tanıdım ve çok sevdim. Sonraki okumalarla, bu sevgim hayranlığa da dönüştü.
Annesi bebekken vefat edince, halası tarafından büyütülmesi… Mekke’de İslâmî ilimler eğitimini tamamladıktan sonra, 1955’te Cape Town’daki bir camide imamlığa başlaması… İlmi, tertemiz ahlâkı, yumuşak üslubu ve şık giyimiyle birden bire odak noktasına dönüşmesi… Güney Afrika’da o dönemde cari olan ırkçı Apartheid rejimine karşı mücadeleye girişmesi… Irkçılık karşıtı her kesimle doğal bir diyalog içinde hareket etmesi… 28 Mayıs 1969 sabahı erkenden ifade için polis karakoluna götürülmesi… Vücudunda çok sayıda kırığa yol açan tam 123 günlük işkencenin ardından, nihayet 27 Eylül günü nezarethanede ruhunu teslim edişi… Yıllardır aklımdan çıkmayan ayrıntılardır.
İmam Abdullah Harun’u yeniden ve yakinen bana hatırlatan şey, bir hafta önce, 15 Ocak’ta Güney Afrika’nın Verulam şehrinden gelen bir haber oldu. 1980’ler ve 1990’lar boyunca Hıristiyanlarla yaptığı uzun soluklu ve ateşli münazalarla dünya çapında şöhrete kavuşan Hint asıllı vaiz Ahmed Deedat’ın -yine kendisi gibi vaiz olan- oğlu Yusuf Deedat, Verulam Aile Mahkemesi binası yakınlarında başından vurulmuştu. Kimliği tespit edilemeyen saldırgan olay yerinden kaçarken, 65 yaşındaki Yusuf Deedat kaldırımda bir süre yattıktan sonra ağır yaralı halde hastaneye kaldırılmıştı. Ailesinin dua çağrıları arasında iki gün hastanede kalan Yusuf Deedat, 17 Ocak Cuma günü öğle saatlerinde son nefesini verdi. Oğul Deedat, ardında sadece Müslümanların değil kendisini tanıyan Hıristiyan arkadaş ve komşularının da hüsn-ü şehadetlerini bıraktı.
1918’de Hindistan’ın Surat şehri yakınlarındaki Tadkeşvar kasabasında dünyaya gelen Ahmed Deedat, çocukluk çağlarında, ekonomik sebeplerle ailesiyle birlikte Güney Afrika’ya yerleşmişti. Gençlik yıllarından itibaren çalışmak zorunda kalması nedeniyle düzenli bir İslâmî eğitim alamayan Deedat, kendi kendisini yetiştirerek, özellikle Hıristiyanların İslâm’a yönelik eleştirilerini cevaplama adına okumalarını yoğunlaştırdı. 1942’den itibaren Durban’da İslâm hakkında seminerler vermeye başladı, binlerce kişiye İslâm’ı ve Kur’ân’ı anlattı. 1957’de davet çalışmalarını kurumsallaştıran Deedat, sonraki yıllar boyunca tamamen tebliğe odaklandı. 1980’lerin ortasında uluslararası seminer ve münazaralara başlayan Deedat, aralarında İsviçre, İsveç, Danimarka, İngiltere, Pakistan, ABD, Kanada ve Avustralya’nın da bulunduğu çok sayıda ülkede konuşmalar yaptı, milyonlarca dinleyiciye ulaştı. 1996’da geçirdiği, konuşmasını tamamen imkânsız hale getiren felce kadar, Deedat sürekli aktifti.
Babasının 8 Ağustos 2005’teki vefatından sonra, onun misyonunu Yusuf Deedat üstlenmişti. Teknolojik imkânların ve iletişimin de gelişmesiyle, davet ve tebliğ çalışmaları yaygınlaşmıştı. Yusuf Deedat, babasını anlattığı bir biyografik eserin yanı sıra Yahudilik, Hıristiyanlık ve Hinduizm eleştirilerine yer verdiği kapsamlı eserler verdi, konuşmalar yaptı. Hitabeti babası kadar güçlü olmasa da, Ahmed Deedat’ın bıraktığı yerden onun çalışmalarını sürdürmeye gayret ediyordu.
Türkiye Müslümanları olarak, bakışlarımız genellikle Ortadoğu coğrafyasına ve yakın çevremize odaklandığı için, uzak ülkelerde sürdürülen İslâmî çalışmalardan ve bireysel önderliklerden ayrıntılı biçimde haberdar değiliz. Vefatlar veya suikastlar, oralara dikkatlerimizi biraz yöneltiyor belki, ancak sürekli ve istikrarlı bir irtibat için daha fazla gayrete ihtiyacımız var. Bilgi kırıntılarımızı güncel ve canlı tutacak vasıtalar, belki işi sadece bu olan kurum ve örgütlenmeler, organik bağlantılar ve irtibatlar gerekiyor. Teknolojinin böylesine geliştiği günümüzde, hâlâ malumat eksikliğimiz varsa, bunun tek açıklaması -herhalde- meraksızlık, gayretsizlik ve ilgisizlik olmalıdır.
Sessiz ölüm
04:0022/01/2020, Çarşamba
G: 22/01/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Çocukluğumun en unutulmaz sahnelerinden biri, büyük bir heyecan ve dikkatle bant tiyatroları dinlediğimiz anlardı. Mûte Destanı’nı, Zorluk Seferi Tebük’ü ve İslâm tarihinin birçok safhasını hep bant tiyatrolarıyla tanıdım ilk önce. Okumalar sonradan geldi. İnternetin icat edilmediği, televizyonların bile yaygın olmadığı o güzel zamanlarda, bant tiyatroları, bizi İslâm dünyasının farklı coğrafyalarına da rapt ediyordu. Senaryosunu Ahmet Mercan Ağabey’in yazdığı, Mesut Yabanigül Ağabey’in de “Bir sabah, bir güvercin...” ezgisiyle muhteşem bir katkıda bulunduğu “İmamın Öldürülüşü” mesela, o dönemin en seçkin örneklerinden biriydi. Daha ilkokula giderken, Güney Afrikalı Müslüman lider İmam Abdullah Harun’u (1924-1969) o bant tiyatrosuyla tanıdım ve çok sevdim. Sonraki okumalarla, bu sevgim hayranlığa da dönüştü.
Annesi bebekken vefat edince, halası tarafından büyütülmesi… Mekke’de İslâmî ilimler eğitimini tamamladıktan sonra, 1955’te Cape Town’daki bir camide imamlığa başlaması… İlmi, tertemiz ahlâkı, yumuşak üslubu ve şık giyimiyle birden bire odak noktasına dönüşmesi… Güney Afrika’da o dönemde cari olan ırkçı Apartheid rejimine karşı mücadeleye girişmesi… Irkçılık karşıtı her kesimle doğal bir diyalog içinde hareket etmesi… 28 Mayıs 1969 sabahı erkenden ifade için polis karakoluna götürülmesi… Vücudunda çok sayıda kırığa yol açan tam 123 günlük işkencenin ardından, nihayet 27 Eylül günü nezarethanede ruhunu teslim edişi… Yıllardır aklımdan çıkmayan ayrıntılardır.
İmam Abdullah Harun’u yeniden ve yakinen bana hatırlatan şey, bir hafta önce, 15 Ocak’ta Güney Afrika’nın Verulam şehrinden gelen bir haber oldu. 1980’ler ve 1990’lar boyunca Hıristiyanlarla yaptığı uzun soluklu ve ateşli münazalarla dünya çapında şöhrete kavuşan Hint asıllı vaiz Ahmed Deedat’ın -yine kendisi gibi vaiz olan- oğlu Yusuf Deedat, Verulam Aile Mahkemesi binası yakınlarında başından vurulmuştu. Kimliği tespit edilemeyen saldırgan olay yerinden kaçarken, 65 yaşındaki Yusuf Deedat kaldırımda bir süre yattıktan sonra ağır yaralı halde hastaneye kaldırılmıştı. Ailesinin dua çağrıları arasında iki gün hastanede kalan Yusuf Deedat, 17 Ocak Cuma günü öğle saatlerinde son nefesini verdi. Oğul Deedat, ardında sadece Müslümanların değil kendisini tanıyan Hıristiyan arkadaş ve komşularının da hüsn-ü şehadetlerini bıraktı.
1918’de Hindistan’ın Surat şehri yakınlarındaki Tadkeşvar kasabasında dünyaya gelen Ahmed Deedat, çocukluk çağlarında, ekonomik sebeplerle ailesiyle birlikte Güney Afrika’ya yerleşmişti. Gençlik yıllarından itibaren çalışmak zorunda kalması nedeniyle düzenli bir İslâmî eğitim alamayan Deedat, kendi kendisini yetiştirerek, özellikle Hıristiyanların İslâm’a yönelik eleştirilerini cevaplama adına okumalarını yoğunlaştırdı. 1942’den itibaren Durban’da İslâm hakkında seminerler vermeye başladı, binlerce kişiye İslâm’ı ve Kur’ân’ı anlattı. 1957’de davet çalışmalarını kurumsallaştıran Deedat, sonraki yıllar boyunca tamamen tebliğe odaklandı. 1980’lerin ortasında uluslararası seminer ve münazaralara başlayan Deedat, aralarında İsviçre, İsveç, Danimarka, İngiltere, Pakistan, ABD, Kanada ve Avustralya’nın da bulunduğu çok sayıda ülkede konuşmalar yaptı, milyonlarca dinleyiciye ulaştı. 1996’da geçirdiği, konuşmasını tamamen imkânsız hale getiren felce kadar, Deedat sürekli aktifti.
Babasının 8 Ağustos 2005’teki vefatından sonra, onun misyonunu Yusuf Deedat üstlenmişti. Teknolojik imkânların ve iletişimin de gelişmesiyle, davet ve tebliğ çalışmaları yaygınlaşmıştı. Yusuf Deedat, babasını anlattığı bir biyografik eserin yanı sıra Yahudilik, Hıristiyanlık ve Hinduizm eleştirilerine yer verdiği kapsamlı eserler verdi, konuşmalar yaptı. Hitabeti babası kadar güçlü olmasa da, Ahmed Deedat’ın bıraktığı yerden onun çalışmalarını sürdürmeye gayret ediyordu.
Türkiye Müslümanları olarak, bakışlarımız genellikle Ortadoğu coğrafyasına ve yakın çevremize odaklandığı için, uzak ülkelerde sürdürülen İslâmî çalışmalardan ve bireysel önderliklerden ayrıntılı biçimde haberdar değiliz. Vefatlar veya suikastlar, oralara dikkatlerimizi biraz yöneltiyor belki, ancak sürekli ve istikrarlı bir irtibat için daha fazla gayrete ihtiyacımız var. Bilgi kırıntılarımızı güncel ve canlı tutacak vasıtalar, belki işi sadece bu olan kurum ve örgütlenmeler, organik bağlantılar ve irtibatlar gerekiyor. Teknolojinin böylesine geliştiği günümüzde, hâlâ malumat eksikliğimiz varsa, bunun tek açıklaması -herhalde- meraksızlık, gayretsizlik ve ilgisizlik olmalıdır.
.İçtimanın faydası
04:0029/01/2020, Çarşamba
G: 29/01/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bangladeş’in başkenti Dakka, geçtiğimiz 10-19 Ocak tarihleri arasında, dünya Müslümanlarının hacdan sonraki en geniş katılımlı toplantısına ev sahipliği yaptı. Bangladeş içinden ve dışından 4 milyondan fazla Müslümanın iştirak ettiği toplantı, yoğunluk nedeniyle iki etap halinde icra edildi. Bu etaplardan ilki 10-12 Ocak, ikincisi de 17-19 Ocak’taydı. Dakka’nın hemen kuzeyindeki özel bir alanda, Turag Nehri’nin kıyılarında düzenlenen toplantıya, “Bishwa Ijtema” deniyor. Türkçesi: Dünya (Müslüman) Toplantısı. “İçtima” kelimesinin bizdeki askerî çağrışımlarını yok sayarak, “Dünya İçtiması” diye de tercüme edebiliriz.
Türkiye’de de mensupları bulunan Tebliğ Cemaati tarafından 1967’den bu yana düzenli olarak tertip edilen içtimada, katılımcılar dua, zikir, tefekkür ve dinî metin okumalarıyla meşgul oluyor. Belli vakitlerde cemaate mensup din adamlarının konuşmalar da yaptığı içtima, “âhir münâcaât” denilen toplu dua ile son buluyor. Bu yılki “âhir münâcaât”a Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina da bizzat katıldı. Şeyh Hasina’nın kızı ve diğer yakınlarıyla kameralara verdiği dua pozları, Tebliğ Cemaati mensuplarının bu yıl sosyal medyada en çok paylaştığı kareler arasına girdi. “Başbakan da bizden” imasıyla.
1929’dan bu yana çeşitli ülkelerde yıllık toplantılar düzenleyen Tebliğ Cemaati, Dakka’daki içtimayı 1967’de dünya çapında bir buluşmaya çevirdiğinden beri, katılım da giderek artıyor. Bangladeş’in, “Müslüman çoğunluğa sahip ülkeler” sıralamasında Endonezya ve Pakistan’dan sonra üçüncü sırada bulunsa da, Tebliğ Cemaati’ne mensup insanların sayısı bakımından ilk sırada olduğu tahmin ediliyor. Bishwa Ijtema, bu açıdan bir tür “millî etkinlik” mesabesinde.
Girişte “hacdan sonraki” dedim ama, son yıllarda bazı kaynaklar, Şiîlerin Âşûrâ’dan sonraki 40 günlük yas süresinin bitişinde icra ettikleri “Erbaîn Törenleri”nin “dünyadaki en geniş Müslüman toplantısı” olduğunu vurguluyor. İran’ın meseleyi özellikle devlet eliyle organize ve teşvik etmesinin doğal bir sonucu olarak, Erbaîn’e katılımlar her sene astronomik biçimde katlanıyor. Tam sayıyı bilmek mümkün olmasa da, 40 günden fazla süren törenler boyunca en az 15 milyon insanın Kerbelâ ve çevresine akın ettiği düşünülüyor.
Bu hesaplamaya itibar edecek olursak, Müslümanların ilâhî bir emir olarak yerine getirmeleri gereken yıllık hac ibadetine katılım oranı, Bishwa Ijtema ve Erbaîn’den sonra üçüncü sıraya düşmüş oluyor. Bu durumun siyasî, ekonomik ve sosyal sebepleri ile İslâm toplumlarının birlik ve beraberliği açısından doğurduğu sonuçlar üzerinde herhalde bir gün ciddiyetle durulacaktır.
***
Hindistanlı dinî lider Muhammed İlyas Kandehlevî (1885-1944) tarafından 1920’lerde temelleri atılan Tebliğ Cemaati, kendisinden sonra yerini alan oğlu Muhammed Yûsuf Kandehlevî (1917-1965) zamanında dünya çapında bir yapılanmaya dönüştü. Bağlılarından İslâm’ı derinlemesine yaşamalarını, basitliği esas almalarını ve dini başkalarına anlatmak için seyahate çıkmalarını talep eden Tebliğ Cemaati, öncelikle kişisel ahlâkı ve disiplini geliştirmeyi öğütleyen bir öğretiye sahip.
Güncel istatistiklere göre: Bangladeş, Hindistan ve Pakistan başta olmak üzere, Tebliğ Cemaati mensupları dünyanın bütün ülkelerine dağılmış durumdalar. Toplam sayılarının 80 milyon ve üzerinde olduğu düşünülüyor. Modern iletişim teknolojilerinin ilerlemesiyle birlikte, cemaatin hacmi de giderek genişliyor.
Kendi ülkesinde “Siyasal İslâm”a savaş açmasıyla tanınan Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina’nın bile dua toplantılarına iştirak ettiği Tebliğ Cemaati’nin dünya çapında böylesine yaygınlık kazanmasının ve revaç bulmasının sırrı, cemaat mensuplarının siyasetten tamamen uzak durmasında gizli. Filistin meselesi, Ortadoğu’daki yabancı işgalleri, Hindistan-Pakistan çatışması, Keşmir sorunu, Avrupa ve ABD’deki Müslümanların yaşadığı çeşitli güncel problemler, İngiltere’nin Asya politikaları... Bunların hiçbiri, Tebliğ Cemaati’nin gündeminde değil. Cemaat, mensuplarını siyasî çalışmalara girmekten tamamen men ettiği için, zaman içinde tümüyle “apolitik” bir çizgi, teşkilâta hâkim olmuş durumda. Meseleye “dünya sistemi” açısından baktığımızda, her yıl “ikinci en kalabalık Müslüman toplantısı”nı düzenleyen bir cemaatin, “tehlikeli” addedilmediği söylenebilir.
***
Şu durumda, “Bishwa İçtiması’nın İslâm dünyasına sağladığı pratik fayda nedir?” diye düşünülebilir. “Toplu dua” ile, bir tür deşarj mıdır gerçekleştirilen? Müslümanlar olarak daha “haccın imkânları”ndan bile faydalanamıyorken, bu sorular lüks bile kaçabilir gerçi.
Râbıta derken?
04:001/02/2020, Cumartesi
Kısa bir süre önce, tam da Ortadoğu’da gündemin iyice ısındığı bir zamanda, Mekke-i Mükerreme’de geniş katılımlı bir buluşma düzenlendi. İslâm dünyasının hemen her ülkesinden, ayrıca Rusya, Avrupa ve diğer coğrafyalardan Müslüman toplumların resmî temsilcileri, müftüler, diyanet işleri başkanları, fetva konseyi üyeleri ve bunlara denk yetkililer, günlerce süren programlar silsilesi için bir aradaydı. 1000’den fazla kişiyi Kâbe’nin yanı başında toplayan vesile, merkezi Mekke’de bulunan Râbıtatu’l-Âlemi’l-İslâmî’nin davetiydi. Önce, Râbıta hakkında bir parantez açayım, ardından Mekke buluşmasının gündemine dair birkaç not paylaşayım.
18 Mayıs 1962’de, dönemin Suudi Arabistan Veliaht Prensi Faysal bin Abdulaziz tarafından Mekke’de kurulan Râbıta, İslâm ülkeleri arasında organik ve sürekli bir irtibat sağlamak amacıyla tesis edilmişti. Kuruma isim olarak seçilen kelime de zaten “bağlantı”, “bağ”, “irtibat” gibi anlamlara geliyordu. İslâm dünyasından 22 seçkin temsilcinin hazır bulunduğu kuruluş toplantısından sonra, Râbıta, fakir ülkeler başta olmak üzere Müslüman coğrafyanın dört bir yanına her alanda (eğitim, sağlık, sosyal...) yardımlar ulaştırmaya başladı. Faysal’ın 1964’te krallık görevini üstlenmesinden sonra etkinliği daha da artan Râbıta, onun 1975’te suikasta kurban gitmesine kadar, “resmî Suudi ideolojisini yaymak” olarak özetleyebileceğimiz bütün arızalardan büyük ölçüde korundu. Bunda Faysal’ın şahsî titizliğinin ve İslâm dünyasına yaklaşımındaki geniş ufkun yanında, seçtiği kadroların yetkinliğinin de büyük payı vardı. Kral Faysal suikastından sonra, Suudi Arabistan devlet idaresindeki birçok değişiklik ve yeniden organize oluştan Râbıta da payını aldı; zaman içinde, Suudi devletinin hantal bürokratik aygıtlarından birine dönüştü. Anlamını da fonksiyonunu da yitirdi.
Râbıta, 2016’dan itibaren, daha farklı bir yola girdi: Önce, 2000’den beri kurumun başkanlığını yürüten Şeyh Abdullah bin Abdulmuhsin et-Turkî görevden alınarak, yerine Muhammed Îsâ getirildi. Bu değişim önemliydi, çünkü yeni başkana yüklenen misyonu, Şeyh Abdullah’ın yerine getirmesi mümkün değildi: Dinler arası diyalog çağrıları yapmak, Avrupa’da sinagog ve kilise ziyaretleri, Holokost anma törenlerinde nutuk atmak, İsrailli heyetlerle basın toplantıları, Paris ve diğer Avrupa başkentlerinde “İslâm’ın güler yüzünü” anlatmak vs... Tüm bunların, tepeden inmeci bir üslupla Suudi Arabistan’ı bambaşka bir istikamete çeviren Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın (MBS) direktifleriyle gerçekleştirildiğini söylemeye gerek yok elbette.
Mekke’deki son Râbıta etkinliğine de yine MBS’nin gölgesi düşmüştü. Kurumun yüksek istişare kurulu toplantısının ardından yayımlanan sonuç bildirgesinde -benzerine daha önce hiç rastlanmayan bir biçimde- “Türkiye’nin Libya’ya müdahalesi” kınandı. Râbıta’nın kuruluş amacı, çalışma biçimi ve önceki yıllarda yapılan toplantıların gündemleri düşünüldüğünde, “MBS böyle emretti”den başka açıklama mümkün değildi. Ayrı bir oturumda, içinde bol bol “radikallikle mücadele” vaatleri geçen “Mekke Vesîkası” adlı bir belge de yayımlandı. Bunun, MBS’nin bizzat isteği olduğu açıkça belirtildi üstelik.
Yüksek istişare kurulu toplantısının yönetim masasında beş kişi oturuyordu: Fas Âlimler Birliği Başkanı Ahmed Abbâdî, Mısır Vakıflar Bakanı Muhammed Muhtâr Cumua, Râbıta Genel Başkanı Muhammed Îsâ, Suudi Arabistan Müftüsü Şeyh Abdulaziz Âl-i Şeyh, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Fetva Konseyi Başkanı Şeyh Abdullah bin Beyye ve Mısır Müftüsü Şevkî Allâm. Hepsi de, özellikle son yıllarda Ortadoğu’da “Siyasal İslâm’la savaş” konseptinin uygulayıcısı Suudi Arabistan-BAE-Mısır troykasının en güvendiği isimler. (Şeyh Abdullah bin Beyye’nin sadık müridi, Amerikalı tanınmış kanaat önderi Hamza Yusuf, geçtiğimiz aylarda ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun danışmanlığına da atandı. Hamza Yusuf, aynı zamanda BAE Fetva Konseyi’nin üyesi, BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zâyed’in de görüşlerine başvurduğu bir şahsiyet.) Dolayısıyla, böyle bir toplantıdan Türkiye’yi kınama kararının çıkması hiç şaşırtıcı değildi. Şaşırtıcı olan, Râbıta’nın savrulduğu yerdi:
Bir veliaht prensin, samimi niyet ve gayretlerle temellerini attığı bir teşkilât, şimdi bir başka veliaht prens eliyle, İslâm ülkeleri arasında ayrışma, düşmanlık ve dargınlıkların payandasına dönüştürülüyordu. Başlarına oturtulan resmî görevlilerin sopasıyla, Müslüman coğrafyanın dinî temsilcileri de bu politikaya alet ediliyordu. Üstelik Mekke’de ve Kâbe’nin yanı başında. En acınası şey de buydu.
.Odak noktası
04:005/02/2020, Çarşamba
G: 5/02/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Uzun ve tempolu yolculuklara çıkacağım zaman, -eğer seyahat sırasında yazamayacağımı düşünürsem- gazete yazılarımı önceden hazırlıyorum. Tabii bu durumda, ani ve önemli bir hadiseyi ıskalamak veya yazıların içeriğini boşa düşürecek bir gelişmenin yaşanması gibi riskleri de peşinen üstlenmiş oluyorum. Bu yönteme nadiren başvurduğum için, şimdiye kadar önemli bir sıkıntı yaşamadım hamd olsun.
Geçen hafta yine böyle bir yolculuk zuhur ettiğinden, yazılarımı yola çıkmadan birkaç gün önce yazdım. 29 Ocak Çarşamba günü bu köşede okuduğunuz yazı, Bangladeş’teki “4 milyonluk Müslüman toplantısı” Bishwa İçtima’ya ayrılmıştı. 1 Şubat Cumartesi günü de, Mekke-i Mükerreme’de gerçekleştirilen Râbıta zirvesine ve oradan çıkan Türkiye’yi kınama kararına değinmiştim. Her iki yazı da, şahsen takip ettiğim gündemi yansıtıyordu: Müslümanlar neyle meşguller? Dünyada bunca şey olurken, umutlar ve enerjiler nereye sarf ediliyor? Milyonluk toplantılardan ne sonuçlar alınıyor? İslâm âlimleri ve dinî kurumlar hangi istikamete ilerliyor?
İlginç bir tevafuk eseri, geçtiğimiz cuma günü, Kâbe’de hutbenin konusu Râbıta zirvesi ve orada -Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın emriyle- açıklanan “Mekke Vesîkası” adlı belgeydi. Suudi yönetimine yakınlığıyla bilinen Şeyh Abdurrahman es-Sudeys’in okuduğu hutbede ana vurgu, “din dilinin yenilenmesi”neydi. İslâm’ı dünyaya yeniden sunmak, aşırılıktan ve katı üsluptan uzak durmak, sevgi ve hoşgörüyü yaygınlaştırmak, mezhepçilik ve meşrepçilik yapmamak gibi kavramların havada uçuştuğu hutbe sırasında, hapse atılan onlarca Suudi aktivist ve ilim adamını, mevcut Suudi yönetiminin Ortadoğu’da sergilediği “Türkiye karşıtı” yeni politik üslubu, Mısır’daki askerî darbeye sunulan sınırsız desteği, Müslüman Kardeşler’e uygulanan baskıya alkış tutulmasını, Hamas’ın “terörist” ilân edilmesini, İsrail’le kurulan yakın ve sıcak ittifakı, Cemal Kaşıkçı cinayetini, Yemen’deki insanlık dramını, Birleşik Arap Emirlikleri’yle girilen derin angajman sonucunda bölgenin çeşitli noktalarında ortaya çıkan türlü problemleri vs. akla getirmemek imkânsızdı. Sözü edilen hoşgörü ve sevginin kime gösterildiği ve gösterileceği, çoktandır ortaya konuluyordu zira.
Tüm bunları, ABD Başkanı Donald Trump’ın hafta içi açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”yla birlikte düşününce, aslında manzara net:
Siyasî kazanımlar açısından, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun rüyasında bile göremeyeceği müjdeler içeren sözde “barış planı”, tamamen Ortadoğu ve İslâm dünyası içindeki karmaşa, kaos ve kavgadan neşet ediyor. ABD, Batı veya İsrail’i suçlamak anlamsız. Onlar kendi menfaatleri doğrultusunda, kendi siyasetlerini tatbik ediyor. Vurduklarında, güçlü ve tek bir yumrukla mukabele görmeyeceklerinden gayet emin olarak, hepimizle dalga geçercesine darbelerinin şiddetini artırıyorlar.
Problemin kaynağı, İslâm dünyasının içinde ve kendisinde. Dolayısıyla, meseleyi konuşurken odaklanacağımız yer de, Müslüman dünyadaki siyaset adamları, hükümetler, devletler, ulema sınıfı, akademik yapılanmalar ve diğer kamuoyu oluşturucu çevreler olmalı, öncelikle. Öbür türlüsü, “malumun ilâmı”ndan öte bir anlam taşımayacaktır. Dünya sisteminin kötülüğü ve acımasızlığı, izahtan vâreste bir durum.
Müslüman dünyanın elinde tuttuğu bunca imkâna, üzerinde oturduğu stratejik servetlere, coğrafî açıdan sahip olduğu üstünlüklere, nüfusunun çokluğuna, yeterli düzeyde olmasa da yetişmiş insan kaynağına, yaşadığı onca siyasî ve tarihî tercübeye, düzenlenen milyonluk buluşma ve toplantılara, sürekli tekrarlanan konferans, seminer, miting ve öte beriye, yazılan kitaplara, çekilen film ve belgesellere, gündem oluşturmak için gösterilen gayretlere vb. rağmen, coğrafyadaki kan kaybının bir türlü durdurulamaması, bünyenin kendi içindeki arıza ve aksaklıklara odaklanmayı mecburi hale getiriyor.
Yaşadığımız sürecin, Müslüman dünyanın genç nesilleri üzerinde meydana getirdiği büyük bir savrulma ve dönüşüm de var: “İslâm coğrafyası”nı gözünün önüne getirdiğinde sadece acı, gözyaşı, katliam, işgal, fakirlik, cehalet ve kavga gören birine (ki genç ve tecrübesiz bir Müslümana, bütün bu coğrafyayı her şeyiyle sevmesi ve benimsemesi gerektiğini anlatabilmek de her zaman kolay değildir), tüm bunların kaynağı bizatihi İslâm’ın kendisi olarak görünmeye başlıyor. Devamında ise, yabancılar tarafından rahatlıkla devşirilen ve kendi değerlerine düşmanca bir bakış geliştiren şahsiyetler ortaya çıkıyor. Bu durumun, uzun vadede başımıza açacağı belaları da düşünmenin vaktidir.
Tarihî kin
04:008/02/2020, Cumartesi
G: 8/02/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Haberi mutlaka görmüşsünüzdür: Rusya ve İran destekli Suriye rejim güçleri, İdlib yakınlarındaki Maarratu’n-Nu’mân’ı ele geçirdikten sonra, Emevî halifelerinden Ömer bin Abdulazîz’in medfun olduğu caminin türbe kısmını ateşe verdi. Kundaklama eyleminde, Halife’nin kabrinden başka, hemen yanında yer alan eşi Fâtıma binti Abdulmelik ve hizmetkârı Yahya el Mağribî’nin mezarları da zarar gördü. Suriye devlet televizyonu, saldırıyı “teröristlere” atfederken, Baas birliklerinin bölgeye ulaşmasına kadar kabrin ve içinde bulunduğu caminin bakımlı biçimde muhafaza edildiği belirtildi.
Ahalisi tehcir edilmiş, yakılıp yıkılmış, neredeyse taş üstünde taş kalmamış bir şehri bombalayarak düşürdükten sonra, kabirlere bile saldırmak, herhalde belli bir zihnî altyapı ve bagaj gerektirir. Bu noktada, vandallığa muhatap olan kabirde yatan Ömer bin Abdulaziz’in şahsiyetini düşününce, “tarihî bir kin”den söz etmek pekâlâ mümkün.
Ömer bin Abdulaziz, bilindiği gibi, Üçüncü Râşid Halife Hz. Ömer’in torununun oğlu. Büyüklerimizden dinlediğimiz, bizim de çocuklarımıza anlattığımız o ünlü kıssa hepimizin malumudur: Bir gece Medine’nin dış mahallelerini teftişe çıkan Hz. Ömer, bir anneyle kızının konuşmalarına kulak misafiri olur. Annesi süte su katmasını telkin ederken, kızı “Halife bunu yasakladı” diyerek direnmektedir. Nihayet annesi “Halife bu saatte bizi nerden görecek?” deyince, kızı, Halife görmese de, Yüce Yaratıcı’nın kendilerini gördüğü cevabını verir. Hz. Ömer, kızın imanından ve manevî terbiyesinden çok etkilenmiştir. Oğlu Âsım’ı, bu temiz hanımla evlendirir. Âsım’ın Leylâ ismini verdiği bir kızı olur. Emevî ailesinden Abdulaziz adlı bir gençle evlendirilen Leylâ, 680 (bir diğer rivayete göre 682) yılında bir erkek çocuk dünyaya getirir. Çocuğa, büyük dedesinin ismi verilir: Ömer.
Adaleti, takvası, ilim adamlarına ilgisi ve desteği, kendisinden öncekilerin yanlışlarından titizlikle kaçınması, devlet yönetiminde israfa son vermesi, halkın her kesimine yönelik müşfik yaklaşımı gibi birçok vasfı nedeniyle “Beşinci Râşid Halife” olarak anılan Ömer bin Abdulaziz, -Emevî idaresindeki genel politikanın aksine- Ehl-i Beyt’e yönelik kucaklayıcı tavrıyla da öne çıkar. Hz. Ali ve ailesine hutbelerde lanet okuma geleneğini kaldıran, onun yerine Nahl suresinin 90’ıncı âyetinin okunmasını emreden (bu muhteşem uygulama, bugün bile devam etmektedir) de yine Ömer bin Abdulaziz’dir.
Onun Ehl-i Beyt’e duyduğu samimi muhabbet nedeniyledir ki, Abbâsîler, 750’den itibaren Bilâdu’ş-Şâm’da Emevî hanedanına ait bütün kabir, mezar ve türbeleri yok ettikleri halde, onunkine dokunmamışlardır. Tarih boyunca kendisine hep hürmet ve saygı duyulan, her kesimden Müslümanın ortak paydası haline gelmiş bir ismin kabrine, yüzyıllardan bu yana ilk kez saldırılmış olması, Ortadoğu’da bugün İran tarafından bir devlet politikası olarak körüklenen mezhepçilik cinnetinin ulaştığı boyutları göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Sâsânî İmparatorluğu’nun Hz. Ömer döneminde İslâm topraklarına dâhil edilmesinin siyasî hıncını, Hz. Ömer’in şahsına yönelik ölçüsüz bir nefrete dönüştüren Şiî inancı, günümüzde İran dış politikasının itici gücü olarak kullanılıyor. Tarihî gerçekler tahrif edilerek (“Hz. Fâtıma’nın, Ömer tarafından kaburgaları yumruklanarak şehit edilmesi”, günümüzde İran’da kalabalık törenlerin düzenlendiği bir matem vesilesidir) halk kitleleri harekete geçirilirken, İran’ın siyasî nüfûzu da bölgede giderek derinleşiyor. İran devlet aklı, ABD’nin açtığı (ve artık kapatmasının da oldukça zor göründüğü) geniş alanda, kendi ajandasını bölgeye dayatmayı sürdürüyor. Onun tam karşı kutbuna yerleşen, Suudi Arabistan-Mısır-Birleşik Arap Emirlikleri troykasının başını çektiği “Arap cephesi” ise, yine ABD ile el ele, Müslümanların mukaddesatını pazarlık masasına sürerek, Kudüs ve diğer bütün kıymetleri uluslararası sisteme “üttürüyor”.
Tarihin kavşak noktalarından birinde bulunuyoruz. ABD, İsrail, Rusya, İran ve diğer ülkeler, bütün güçleriyle Ortadoğu’yu dört bir köşesinden kemirip çiğnerken, adeta Haçlı Seferleri sırasında ancak şahit olunan bir yıkımla karşı karşıyayız. Bir önceki yazımın sonundaki vurguyu tekrarlamak istiyorum:
İçinden geçtiğimiz sürecin en büyük sınavlarından biri, tüm bu yaşananların kalıcı bir ümitsizlik, ilahî rahmetten umut kesiş ve ye’se dönüşmemesi için mücadele etmek. Bilhassa genç nesillerin hedefe nasıl odaklanacağı, maneviyatlarının ve inançlarının nasıl diri tutulacağı hususunda, ciddi müzakerelere ve yol haritalarına ihtiyacımız var.
.İdlib çağrısı
04:0015/02/2020, Cumartesi
G: 15/02/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Halep’in Hân Tûmân bölgesi, İran destekli milis grupların saldırılarına maruz kaldı geçtiğimiz günlerde. Atılan füzeler çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesine yol açarken, söz konusu saldırıların “yanlışlıkla” veya “mecburen” değil, tamamen gönüllü ve keyfî olarak düzenlendiğini gösteren bazı videolar da ortaya çıktı. Bunlardan birinde, çaresiz sivilleri öldüreceği kesin olan -Rus yapımı- katyuşa füzelerinin üzerine “Kâsım Süleymanî” yazan bir milis görülüyordu. İşini yaparken de oldukça neşeliydi. Videoyu da zaten, bu neşeyi bütün dünyaya göstermek için kendileri paylaşmıştı. ABD tarafından 3 Ocak’ta Bağdat’ta öldürülen Kâsım Süleymanî’nin, Suriye’deki yıkımda oynadığı kritik role dair taze bir kanıttı bu da. Keza, birkaç gün önce muhalifler tarafından İdlib yakınlarında düşürülen helikopterde ölen rejim askerlerinden birinin de, Süleymanî ile diz dize fotoğrafı vardı.
İdlib’de, Beşşar Esed rejiminin kontrolüne giren bölgelerden de çok sayıda görüntü geldi. Bir videoda, bombardıman nedeniyle harabeye dönüşmüş bir caminin içinde gezinen rejim askerleri vardı kadrajda. Kürsüye çıkıp “bi’r-rûh bi’d-dem, nefdîke yâ Beşşâr” (Canımızla, kanımızla, yoluna fedayız ey Beşşâr) derken, onlar da çok neşeliydi. Aynı askerlerin, mezar taşlarını botlarıyla devirerek kabirleri deştiği videolar da bunlara eklendi sonra. Mezar taşlarındaki “lafz-ı celâl” bile tekme darbelerine maruz kalmıştı. “Beşinci Râşid Halife” Ömer bin Abdulazîz’in türbesi de aynı şekilde talan edilmişti, ay başında.
Tüm bunlar, “DAEŞ’le mücadele” kılıfıyla yürütülen savaşın, aslında hangi sâiklerle yapıldığını gösteriyor bize. Rusya destekli İran cephesinin sahadaki pratikleri, insan hayatına herhangi bir değerin verilmemesinin yanında, İslâm dünyasının önümüzdeki on yıllarını ipotek altına alacak çok tehlikeli bir mezhepçilik fitnesinin tutuşmasına yol açıyor. Bunu ifade etmek bile bizde “mezhepçi yorum / mezhepçi bakış” suçlamalarına sebep oluyor, ilginç bir şekilde. Oysa, karşı tarafın hiç gizlemediği, üstelik övünçle sergilediği bir manzara bu. Savunmasız ve suçsuz sivilleri, neşe içinde ve gözünü bile kırpmadan, “Kâsım Süleymanî adına” vuran soğukkanlı bir canavarlıktan söz ediyoruz.
(İsrail, kendisinin işgal politikalarını eleştirenleri, sıklıkla “Antisemitizm” yapmakla suçlar. Hatta, “Antisemitizm”in resmen suç olduğu ülkeler bile mevcuttur. Şaşırtıcı bir benzerlik, İran’a yönelik eleştirilerin “mezhepçilik” olarak yaftalanmasında da görülür. Açık yanlışları ve suçları bile dile getirmenize fırsat vermezler, hemen “Mezhepçiler”, “Siyasal İslâmcılar”, “Amerikancılar” gibi suçlamalar arka arkaya dizilir.)
***
Ortadoğu manzarasına Türkiye penceresinden bakan insanlar olarak, aklımızdan hiç çıkarmamamız gereken temel gerçeklik şu:
ABD, Rusya, İsrail, İran, Suudi Arabistan, İngiltere, Fransa… Hangi ülke olursa olsun, hepsinin de Ortadoğu coğrafyasındaki hedefi, kendi çıkarlarını ve kazanımlarını muhafaza etmektir. Politikalarını buna göre oluştururlar, istihbaratları ve askerî organizasyonları bu hedefe kilitlenmiştir. Yüze gülmeleri de, yaklaşıp uzaklaşmaları da, resmî açıklamaları ve pratikteki uygulamaları da tümüyle bu çerçevededir. Dolayısıyla, herhangi bir yabancı yönetime veya siyasî lidere “sınırsız sempati” beslemek, yanılmaya ve kayba da davetiye çıkarmaktır. Menfaatler bugün uyuşsa, yarın çatışabilir çünkü. “Devletlerin dostluğu yoktur, çıkarları vardır” mottosu, sürekli akılda tutulması icap eden, çok önemli bir ilkedir.
Siyaset yapıcılar ve devlet yöneticileri açısından da, dış politikadaki seçenekleri mümkün olduğunca çeşitlendirmek, herhangi bir ülkeye tümüyle güvenmemek, yumurtaların hepsini aynı sepete doldurmamak, dudak ucuyla verilen sözlerin tutarlılığını sahada mutlaka test etmek, eldeki kozları -mütekabiliyet esasına göre- dikkatlice oynamak ve her an tetikte olmak, millî çıkarların korunması noktasında olmazsa olmazları teşkil ediyor.
***
Ve İdlib… “İnsan”ın tamamen kıymetsiz görüldüğü, her şeyin “kazanımlar” çerçevesinde değerlendirildiği bir coğrafyada, bombardımanlara ve dondurucu soğuğa direnmeye çalışan bir avuç gariban… İslâm dünyasının kaçamak bakışları altında, ölüme yürüyen masum çocuklar… Günümüzün Srebrenitsa’sına dönüşen bir bölgede, kimsenin görmek istemediği bir dram…
Uluslararası sistemin acımasız çarkları ne tarafa dönerse dönsün, bireyler olarak, en azından İdlib’in masumlarına el uzatma imkânımız ve sorumluluğumuz var. Bir battaniye, bir bot, bir çift elbise, bir kaban, bir çadır, bir baraka…
Elimiz neye eriyorsa. Haydi.
Kardeş kavgası
04:0019/02/2020, Çarşamba
G: 19/02/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Pazartesi akşamı, Umman’ın başkenti Maskat’a gitmek üzere Katar’ın başkenti Doha’dan kalkan Katar Havayolları’na ait uçağımız, ilk önce kuzey yönüne doğru ilerleyip İran hava sahasına girdi. Ardından, İran topraklarına paralel biçimde bir süre uçarak, Umman’ın Basra Körfezi’nin çıkışındaki toprağı olan Musandam Yarımadası’ndan geçti, sonra güneye yönelerek -bir saat 20 dakikalık bir yolculukla- Maskat’a ulaştı. Normalde Doha’dan kalkan bir uçak, hafif güneydoğuya doğru 50 dakika uçtuğunda Maskat’a varabilecekken, Katar Havayolları’nın bu ilginç ve daha uzun rotayı takip etmesinin sebebi, Körfez’de hâlâ devam eden siyasî kriz:
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır -bir de onların peşine takılan Bahreyn-, 5 Haziran 2017’de, Katar’la bütün ilişkileri kestiklerini açıklamıştı. Sonradan Maldivler (Suudi Arabistan’ın direkt etkisiyle), Yemen (Suudilerin güdümündeki güney hükümeti), Moritanya, Cibuti, Komor Adaları, Nijer, Gabon, Senegal (bilâhare abluka listesinden çıktı), Çad (2018’de kamptan ayrıldı) ve Ürdün (2019’a kadar sürdürdü) de onları takip etmişti. Katar’a kara, hava ve deniz yönünden kapsamlı bir abluka başlatan tüm bu ülkeler, gerekçe olarak, Doha yönetiminin “teröre desteğini” ileri sürüyordu. İran’la yakın münasebetler, “Siyasal İslâmcı” hareketlerle (Hamas, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı ve diğerleri) dirsek teması, bilhassa Türkiye ile giderek derinleşen ittifak gibi unsurlar da diğer gerekçeleri oluşturuyordu. El Cezîre televizyonunun yayınlarından, Katar’da mukîm Yûsuf el Karadâvî’nin bazı fetvalarından ve Doha’nın “hiperaktif” politik üslubundan da fazlasıyla rahatsızlardı. Öyle ki, “Yeniden barışmak istiyorsan, şartımız şu: El Cezîre’yi kapatacaksın” bile dediler.
Ablukanın başlangıcında, Katar’ın bu kuşatmaya çok uzun süre dayanamayacağı tahminleri yapılıyordu. Fakat öyle olmadı: Aksine, uğradığı büyük zarara rağmen, söz konusu abluka Katar için “alternatifleri çoğaltma” fırsatına dönüştü. Yurtdışındaki yatırımlar artırıldı, gayrimenkul ve inşaat sektörlerine para akışında kesenin ağzı epey açıldı, özellikle ABD ve Avrupa’da lobicilik faaliyetlerine hız verildi, medya alanındaki yatırım ağı genişletildi, kurulan yeni iletişim kanallarıyla “kitle iletişim” sahasına yoğunlaşıldı. Ayrıca, ülke içinde de modernleşme hamlelerinde vites büyütüldü, kültür ve eğlence sektörlerinde önemli atılımlar sağlandı, kurulan yeni müze ve sanat merkezleriyle, farklı alanlara eğilindi. Ev sahipliği için hazırlanılan 2022 Dünya Kupası’nın getireceği prestije siyasî bir hava katmak için de Avrupa ülkeleriyle teşrik-i mesai hızlandırıldı.
Ablukanın belki de en keskin sonucu, Katar’ın İran’la geliştirdiği yeni ve derin bağlantılar. Katar Havayolları’nın İran hava sahasını kullanıyor olması, aslında meselenin en ‘soft’ tarafı. Ekonomik, ticarî ve siyasî yönden ilişkiler gittikçe ilerlerken, Katar, bu denklemde “zayıf” tarafı oluşturuyor. Bilhassa doğalgaz nedeniyle elinde tuttuğu muazzam maddî güce rağmen, İran’a karşı yeterince sert ve mesafeli dur(a)mayan Katar’ın bu siyasetini El Cezîre’nin yayınlarında net bir şekilde görmek mümkün: Kanalın Suriye ve Yemen olaylarında izlediği yeni politika, tümüyle “İran’ı gücendirmemek” hedefine odaklanmış görünüyor. Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn yönetimlerinin çok çeşitli yönlerden gündeme getirildiği El Cezîre’de, İran’a tamamen “Tahran penceresinden” bakan bir üslup hâkim oldu. “Yemen’deki sivil katliamı”, başrol oyuncularından biri Suudi Arabistan (diğeri de İran) olduğu için sürekli manşetlere tırmanırken, Suriye’deki insanlık dramı, adet öznesiz cümleye dönüşmüş durumda. “Soğuktan donan mülteciler” haberleştirilirken, onları o hale getiren İran yönetimi es geçiliyor.
Katar’ın karşı kutbunda yer alan Suudi Arabistan-BAE-Mısır-Bahreyn dörtlüsünün kendi öz kardeşlerine yönelik düşmanca tavrı, ABD ve İsrail yönetimlerinin Ortadoğu’daki ayrılıkları derinleştirmek yönündeki politikalarının hızlıca başarıya ulaşmasına yol açıyor. Körfez’de ekonomik, siyasî ve sosyal birliktelikler güçlendirileceğine böylesi çatışma alanları üretilirken, İran da bu darmadağın ortamda kendi mezhepçi ajandasını bölgeye dayatmaya devam ediyor.
Bu durum kimleri sevindirir? Herhalde ilk önce ve en çok, silah tüccarlarını. Sonra da “İslâm dünyası ayağa kalkmasın” diye her türlü tedbiri alan odakların hepsini, doğudan ve batıdan.
Biblo ülke
04:0022/02/2020, Cumartesi
G: 22/02/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ummanlı dostumuzun, “Sultan Kâbûs, Maskat Operası’nı inşa ettirdikten sonra, bu camiyi de yaptırdı. Böylece bir denge kurdu. Kendisi geniş bir ufuk ve vizyon sahibiydi. Vefatından önce, cenazesinin yalnızca halkın katılımıyla kaldırılmasını vasiyet etmişti. Bu yüzden, yabancı devlet adamlarının iştirak ettiği taziye töreni, cenazenin defninden sonra gerçekleşti. Sultan, sade ve sıradan bir kabre gömüldü” şeklindeki sözlerini düşünürken, benim gözlerim Sultan Kâbûs Camii’nin halısına dalıp gitmişti:
70x60 metre büyüklüğündeki ve 21 ton ağırlığındaki tek parça halı, İran’ın Meşhed kenti yakınlarında, 600 genç kadın tarafından dört yılda dokunmuş. 15 uzmanın gözetimi altında sürdürülen dokuma sırasında, -her 6,5 santimetreye 40 ilmek olmak üzere- tam 1 milyar 700 milyon ilmek atılmış. Farklı İslâmî dönemleri yansıtan motiflerle süslenen halı ziyaretçileri büyülerken, İsfahan’daki Şeyh Lütfullah Camii örnek alınarak inşa edilen turkuvaz-yeşil işlemeli kubbeden sarkan sekiz tonluk dev avize de, karşımızdaki “sanatsal” tabloyu tamamlıyor. Sekiz metre çapa, 14 metre de yüksekliğe sahip olan bin 122 lambalı avize, Avusturya merkezli ünlü kristal markası Swarovski’nin imzasını taşıyor. Cami, her gün 09.00-11.00 saatleri arasında ziyarete açık olduğundan, Müslümanların yanı sıra gayrimüslimler de tüm bu unsurları yakından görme ve inceleme şansına sahip.
Göz kamaştırıcı manzaradan beni uyandıran şey, Ummanlı dostumuzun cümlelerindeki bir bilgi yanlışıydı: Sultan Kâbûs bin Saîd Camii 2001’de ibadete açılmışken, opera ondan tam 10 yıl sonra kapılarını açmıştı. Hem aralarında ciddi bir zaman farkı vardı hem de önce inşa edilen opera değil, camiydi. Ancak anlaşılan, Ummanlı dostumuz açısından bunun herhangi bir önemi yoktu. Önemli olan “Maskat’ta ikisine de yer var” mesajıydı. Gerçekten de, uzun sohbetimiz boyunca hep aynı yere vurgu yaptı: “Umman, aşırılığın ve kavganın olmadığı bir ülkedir. İçeride de dışarıda da biz hep yumuşak ve barışçıl insanlarız. Camilerimiz ve mescitlerimiz tertemizdir. İnsanımız, cedelden ve gürültüden hoşlanmaz. Sokaklarda herhangi bir gerilim göremezsiniz. Buna Batılılar da şaşırıyor, ama biz böyleyiz.”
Umman’a bu ikinci gelişimde, Sultan Kâbûs’un 1970’de başlayıp tam 50 yıl süren uzun saltanatı sırasında -şüphesiz İngilizlerin destek ve teşvikiyle- kurduğu siyasî ve toplumsal sistem üzerinde daha uzun düşünme fırsatım oldu. Dışarıdan bakıldığında veya bir süre içinde yaşandığında, Umman’a hayran kalmamak mümkün değil. Hem yukarıda anlatılanlar fazlasıyla doğru hem ülkenin tarihî ve kültürel dokusu, insanı kendisine hızlıca çekip bağlıyor. Benim odaklandığım iki nokta ise şurasıydı: Umman’ı farklı kılan şey ne? Ve, “biblo ülke” olmak, Umman halkına neye mal olmuş?
Tarihi geriye doğru düşündüğümüzde, Umman’ı Arap coğrafyasının diğer devlet ve halklarından ayıran şey, resmî mezhep konumundaki İbâdîlik. Kendileri bunu kabul etmeyip tevil yoluna gitseler de, İbâdîlik, Hz. Ali dönemindeki iç savaşlar sırasında ortaya çıkan Hâricîlik akımının günümüzdeki uzantısı. Diğer fırkalara bakış yönünden Hâricîliğin en makul yorumunu oluşturan İbâdîlik, zamanla değişim ve dönüşümler geçirmiş. Nihayet günümüzde, “Hiçbir Müslümana mezhebi sorulmaz” şeklinde özetleyebileceğimiz bir “toplumsal konsensüs” meydana gelmiş. İbadet sırasında şahit olunan minik nüanslar dışında, günlük hayatta İbâdîliği mimleyen herhangi bir somut işaret yok.
Temiz, rahat, düzenli, istikrarlı ve sıkıntısız bir ülkede yaşamanın Ummanlılar açısından bedeli ise, tamamen “siyasî gündemden arınmış” bir halk haline gelmeleri... Coğrafyayı ve Müslümanları ilgilendiren hiçbir konuda, halk işin içinde değil. İsminin başına “Ummanlı” sıfatını ekleyebileceğiniz âlim, düşünür, akademisyen, sanatçı veya siyasetçi de bir çırpıda akla gelmiyor. Dış politikasının sloganını “Herkesle dost, kimseye düşman” olarak belirleyen ülkede, bu “tarafsızlık ve renksizliğin” halk katmanlarına da sirayet ettiği görülüyor. Bunda hem Sultan Kâbûs döneminin uzun süreli politikalarının etkisi var, hem de Ummanlıların tüccar genlerinin: Tüccar, malını satabilmeyi öncelediği için, muhatap kitlesini mümkün olduğunca geniş tutmaya ve her kesimle dostça ilişkiler kurmaya gayret eder. Çok farklı çevrelerle irtibatının olması, bir tüccar açısından en makul hedeftir.
Güneydoğusundan eklemlendikleri Ortadoğu coğrafyasında esen sert fırtınaları düşününce, Ummanlıların, kendilerini sultanlarının sahil-i selâmetine sorgusuz-sualsiz teslim etmişliği, gayet anlaşılır bir durum...
Maskaralık
04:0026/02/2020, Çarşamba
G: 26/02/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Tarih kitaplarımızda, kabilelerimizin, işgalcilere direnir gibi onlara nasıl direndikleri tek tek kayıtlıdır. Onlar topraklarımıza işgalciler olarak, katiller olarak, kan dökücüler olarak girdiler. Onlar bilgi, inanç, kültür, eğitim, sanayi veya tarım namına hiçbir şey yaymadılar. Asîr’deki kabileler, onlarla -yine belgelenmiş- bir savaş verdiler. Benî Şâhir ve Benî Amr, onlarla iki kere savaştı. Ğâmid ve Zahrân kabileleri de keza, onlara karşı savaştı. Sonra, Zahrân kabilesi tek başına savaşa girdi ve onları Rahvat el Bar’da yendi. Onlarla savaşanlardan biri de, bilâhare İstanbul’da idam edilen Harbûş’tu. Bunların dışında, hepsi de tarih kitaplarında kayıtlı olan başka çatışmalar da vardır.
“Şimdi de biri, çıkmış, Müslümanların davalarını desteklediğini iddia ediyor. Malezya’daki zirvede, İranlı Safevîlerin yardımıyla, Müslümanların saflarını bölüyor. Suudi Arabistan’a düşmanlık eden herkesle işbirliği yapıyor. Müslümanların davalarını sahiplendiğini iddia ediyor. Müslümanların ve İslâm ümmetinin lideri Kral Selman’dır, Erdoğan değil! Çünkü bu ülke, Suudi Arabistan Krallığı, Müslümanların davalarının kalbi ve hakiki destekçisidir. Filistin davasına en büyük yardımı yapan ülke, -Kral Abdulaziz tarafından kuruluşundan bu yana- Suudi Arabistan’dır.
“Sonra o, ülkesine ihanet eden, kendi halkından kaçan, yeminini bozan ve vatanına karşı komplolar içine giren herkesi ülkesinde ağırlamıştır. Onları saygı değer onur konukları olarak misafir etmiştir. Onlara televizyon kanalları, para ve destek sağlamıştır. Böylece gerçek yüzünü dünyaya göstermiştir. Son yaptığı şey de şu oldu: Onun bağlıları, Mekke’ye umreciler olarak geldiler, ama orada siyasî sloganlar atarak ibadet ve itaat mekânı olan bir yerin hürmetini ihlâl ettiler. 100 senedir nerdeydiniz? Kudüs için ne yaptınız? Aksâ için, laftan başka ne sundunuz? Aksâ, Filistin’dedir, Mekke’de değil! Kâbe tesbih, zikr ve dua yeridir, siyasî sloganlar atma yeri değil! Siz ülkenizdeki şaraphanelere, gece kulüplerine ve içkili mekânlara bakın. Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın liderliğindeki Suudi Arabistan’a gelince… Burası, ümmetin kalbi ve Müslümanların davalarının destekçisi olarak kalmaya devam edecektir. Sözle değil, eylemle. Sloganla değil, inançla. Biz sözümüzü asla bozmayacağız. Liderlerimize bey’atimize sadık kalacağız. Vatanımıza asla ihanet etmeyeceğiz.”
Suudi Arabistan’ın tanınmış din adamlarından Şeyh Âid el Karnî’nin bu sözleri sarf ettiği video kaydı, Arap dünyasında geçtiğimiz haftanının en çok konuşulan konularından biriydi. Karnî’nin baş döndüren zikzakları, haklı olarak tepki ve alay konusu oldu:
1990’ların başında, “Sahve” (Uyanış) ismini verdikleri bir hareketle Suudi Arabistan toplumunu gaflet uykusundan uyandırmaya soyunan âlimler kadrosu içinde yer alan Karnî, daha birkaç yıl öncesine kadar Osmanlı İmparatorluğu’na ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüler yağdıran, Türklerin İslâm’a olan hizmetlerini yere-göğe sığdıramayan bir isimdi. Bugün söyledikleri ise, -kendi ifadesine göre, yanılgısından dolayı “tevbe” etmişti- Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın kanlı pençesinden canını kurtarabilmek için ettiği kıvrak ama acemice bir danstan ibaret. Dışarıdan bakınca, acıklı bir güldürü adeta. Kendisine ilim verilmiş bir insanın, dünyevî konforu bırakmama adına tahtın bacaklarına nasıl sarıldığının, siyasetin hışmı karşısında dilinin nasıl dolaştığının ve korkunun vicdana nasıl galip geldiğinin iç karartıcı bir ibret tablosu…
(Ayrıca, sözünü ettiği, Safa-Merve arasında Kudüs sloganları atan grup, Millî Görüş çizgisine mensup. Karnî’nin Türkiye hakkındaki aktüel bilgisi öylesine sığ ve kıt ki, aslında ortak paydada buluşabileceği insanları “Erdoğancı” zannetmiş.)
Sahve Hareketi’nin diğer üyeleri (Selman el Avde, Avd el Karnî, Sefer el Havâlî vb.) şu anda hapiste. Bazıları idamla yargılanıyor, bazılarının da sağlığı ciddi biçimde bozulmuş durumda. Âid el Karnî, bundan birkaç ay önce, Sahve’de yer almış olduğu için de yine bir “videolu tevbe” yayınlamıştı. “Peygamber değilim, yanılabilirim” derken sergilediği maskaralığı ve yakın arkadaşları hapiste ölümü beklerken ortaya koyduğu zavallılığı kendi gözleri görmüyordu elbette.
Âid el Karnî’nin “yanılmadığını” herkes biliyor. Kendisi, dönemin şartları ve siyasetin rüzgârları o anda neyi gerektiriyorsa öyle konuşan bir ses. Tarihteki, günümüzdeki ve gelecekteki sayısız benzeri gibi. Ve ilim sahiplerinin imtihanının, diğer herkesten nasıl ve neden ağır olduğunun da müşahhas bir örneği. İbret nazarıyla bakabilenlere…
Müftüye hapis
04:0029/02/2020, Cumartesi
G: 29/02/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlık için, 1980’li yıllar, özellikle gerilimli ve sıkıntılı geçmişti. Yunan hükümetinin dinî, siyasî ve sosyal alanda her türlü baskısıyla karşı karşıya kalan Batı Trakyalı Türkler, on yıllardır süre gelen bazı uygulamaların zorla değiştirildiğine de tanık olmuştu. Onlardan biri, -1920’den itibaren yürürlükte olan- kendi müftülerini seçme hakkından kanun zorluyla mahrum edilmeleriydi. Bu, Lozan Anlaşması’yla da güvence altına alınmış bir haktı üstelik.
Gümülcine Müftüsü Hâfız Hüseyin Mustafa Efendi’nin 2 Haziran 1985’te vefatından sonra, Yunan hükümeti, onun yerine Cemali Meço’yu (1937-2019) atadı. Meço’nun, göreve gelir gelmez yaptığı ilk iş, Müslüman azınlık tarafından çok sevilen Müftülük Sekreteri İbrahim Şerif’i makamından uzaklaştırmak oldu. Vaizlik vazifesi nedeniyle Batı Trakya’yı karış karış dolaşan Şerif, halkla kurduğu direkt bağlantı sayesinde, ciddi bir desteğe sahipti. Hüseyin Mustafa Efendi’nin yerine onun gelmesine kesin gözüyle bakılırken, Yunan hükümetinin Meço’yu paraşütle müftülük koltuğuna indirmesi, tepkilere yol açtı. Nihayet, 28 Aralık 1990’da Gümülcine Müftülüğü’ne bağlı camilerde, cuma namazının ardından el kaldırmak suretiyle yapılan açık oylamada, İbrahim Şerif oyların yüzde 90’ını alarak, “seçilmiş müftü” oldu. Yunan hükümeti, bu uygulamayı elbette tanımadı.
Benzer bir süreç, daha sancılı biçimde, İskeçe’de de yaşandı:
İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi Efendi, 12 Şubat 1990’da vefat etmişti. Hilmi Efendi’nin hayatının son günleri, milliyetçi Yunan çeteleri tarafından öldürülesiye dövülen oğlu Mehmet Emin’in üzüntüsüyle geçmişti, ki vefatına da bunun sebep olduğu anlatılır. 1968’den itibaren babasının yardımcılığını sürdüren Mehmet Emin Aga, onun vefatından sonra görevini resmen devralmaya hazırlanırken, Yunan hükümeti -yine tepeden inme bir kararla- Mehmet Emin Şinikoğlu’nu (d. 1940) İskeçe müftülüğüne atadı. 18 Ağustos 1990’da, İskeçe’deki camilerde yapılan açık halk oylamasıyla, Mehmet Emin Aga, “seçilmiş müftü” oldu. Yunan hükümeti, bu uygulamayı da tanımadı.
Lozan Anlaşması’ndaki açık hükme ve arkalarındaki göz ardı edilemez halk desteğine rağmen, İbrahim Şerif ve Mehmet Emin Aga, sonraki süreçte sıklıkla “makam gaspı” suçlamasıyla yargılandılar, hapis cezalarına çarptırıldılar. Mehmet Emin Aga, 9 Eylül 2006’daki vefatına kadar sürekli kovuşturmaya muhatap oldu, sağlık sorunları nedeniyle salıverilinceye kadar altı ay hapiste bile kaldı. İbrahim Şerif hâlen vazifesine devam ediyor, Mehmet Emin Aga’nın yerini ise Ahmet Mete aldı. Yunan hükümeti, 2018’de çıkardığı bir kanunla, atanmış müftüler Cemali Meço ve Mehmet Emin Şinikoğlu’nu yaş haddinden emekliye sevk etti. Meço, 20 Aralık 2019’da 82 yaşında öldü.
***
Geçtiğimiz hafta, İskeçe Seçilmiş Müftüsü Ahmet Mete’nin ismi, Yunan mahkemesinin kendisine verdiği 4 aylık hapis cezası nedeniyle tekrar gündeme geldi. Müftü Mete, İskeçe’nin Gökçapınar köyünde 14 Temmuz 2016’da kıldırdığı bir cenaze namazı yüzünden, “makam gaspı” suçlamasıyla Mehmet Emin Şinikoğlu tarafından mahkemeye verilmişti. Hafta içi sonuçlanan davada Mete’ye hapis cezası çıkarken, Gökçepınar Camii İmamı Erkan Azizoğlu beraat etti. Mete, “Kendi müftülerini zor durumda bırakmamak için hapis cezası verdiler, yoksa herhangi bir suçumun olmadığını herkes biliyor” değerlendirmesinde bulundu.
Gökçepınar Camii İmamı Erkan Azizoğlu, fakülteden arkadaşım olduğu için, yaşanan süreci yakından takip ettim. 2018’in ekiminde Batı Trakya’ya yaptığı ziyarette de Gökçepınar’a gitmiş, meselenin boyutlarını Erkan’la konuşmuştum. Gülünçlüğü her aşamasından belli olan bir dava, böylece sona ermiş oldu. Müftü Ahmet Mete, “aynı suçu tekrar işlemezse” hapse girmeyecek. Ancak garip olan şu ki, ortada “suç” yok.
***
Batı Trakya’da yaşanan müftülük gerilimine, Müslüman Türk nüfus içindeki ayrışmalar üzerinden bakmak da mümkün. Hemen her yerde olduğu gibi, “kendisine yakın” isimleri devşirip Müslüman vatandaşlara dayatma siyaseti güden Yunanistan’ın pervasızlığı, daha iyi organize olmak ve safları sıklaştırmak noktasında bir ödev de içeriyor, Türkler açısından.
Sadece Türklerin değil, genel olarak bütün Müslümanların azınlık olarak ve baskı altında yaşadığı coğrafyalarda aynı risk mevcut, denilebilir. Halkın teveccühhüne meydan okuyan siyasetler ve bunların tepeden indirdiği paraşüt tiplerle, doğal seyir içinde sahneye çıkan ve halk desteğine sahip bulunan şahsiyetlerin çatışması… Kısa süreli dayatmalar kimseyi aldatmasın; uzun vadede, kazananlar hep ikinciler olmuş.
Zor barış
04:004/03/2020, Çarşamba
G: 4/03/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Katar’ın başkenti Doha, geçtiğimiz cumartesi günü (29 Şubat), son dönemin en önemli gelişmelerinden birine sahne oldu. Katar yönetiminin arabuluculuğunda masaya oturan ABD ve Taliban, Afganistan’da kalıcı barışın tesis edilmesi için anlaşma imzaladı. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun temsil ettiği imza törenine Pakistan, Hindistan, Endonezya, Özbekistan ve Tacikistan’dan da üst düzey yetkililer katıldı. Taliban heyetinin yerel kıyafetlerle, ellerinde bayraklarla ve cemaatle namaz sırasında çekilmiş görüntüleri, anlaşmanın magazin tarafını oluşturdu.
Doha’da aylardır devam eden kıran kırana pazarlıkların sonunda varılan mutabakat, dört ana noktayı ihtiva ediyor: 1) Taliban’ın, Afganistan topraklarını ABD hedeflerine saldırı için kullanmayacağını garanti etmesi, 2) Toplam sayıları 30 bini aşan ABD ve NATO kuvvetlerinin, Taliban sözünü tuttuğu takdirde, 14 ay içinde Afganistan’dan çekilmesi, 3) Afganistan içindeki rakip gruplar arasında diyalog ve müzakerelerin başlatılması, 4) Tüm bunların sonucunda kalıcı ve kapsamlı bir barış anlaşmasının yürürlüğe girmesi.
ABD’nin şimdiye kadarki “çekilme” sözlerini tam anlamıyla tutmadığı, Taliban’ın da “saldırmazlık” yönündeki taahhütlerini çeşitli bahanelerle tavsattığı hatırlandığında, anlaşmanın kâğıt üzerinde yazıldığı şekliyle uygulanamayacağına dair ciddi şüpheler mevcut. Yine de, taraflar, Doha Mutabakatı’nı olumlu bir havada karşıladı. ABD Başkanı Donald Trump da, kendi adına Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu gönderdiği tören hakkında konuşurken, Taliban’a övgüler yağdırdı: “Onlar muhteşem savaşçılar. Hepiniz, bunu gayet iyi biliyorsunuz. Gerçekten de muhteşem savaşçılar. (İnanmayan) bunu Sovyetler Birliği’ne sorsun. Hepsi de muhteşem savaşçılar değil mi? Evet, kesinlikle öyleler. Bir de, yoruldular. 19 yıldan söz ediyorum, 19 yıl!” Trump ayrıca, “çok uzak olmayan bir gelecekte” Taliban liderleriyle şahsen görüşeceğini vurgulayarak, örgütün de barış istediğini kaydetti. Trump, “Kötü şeyler olursa, o zaman (Afganistan’a) geri döneriz. Herkesin şunu bilmesini isterim ki: Geri döneriz, çok da hızlı ve kimsenin şimdiye kadar görmediği bir güçle geri döneriz!” dedi.
ABD’nin Taliban’la imzaladığı barış anlaşmasında, Trump’ın vurguladığı “yorgunluk” unsuru, daha çok Amerikan tarafı için geçerli aslında. Her şeye rağmen halk desteğine sahip, bölgenin gerçeklerine hakim ve gerilla usulü savaş tecrübesi bulunan bir örgüt için, yorulmaktan söz etmek realiteye pek uygun görünmüyor. Dolayısıyla Trump, Amerikan ordusu için bir tür bataklığa dönüşen Afganistan’dan geri çekilmeyi garanti etmeye çabalarken, Taliban üzerinden kuyruğu dik tutmaya çalışıyor. Sözlerinin en kestirme açıklaması bu.
İşin Afganistan halkı tarafına bakan yüzünde, yaşanan manzarayı özetleyebilecek tek kelime: Belirsizlik. Geçtiğimiz yüzyılın tamamını siyasî istikrarsızlık, iç savaş, yabancı işgali ve yolsuz siyasetçilerle geçiren Afganlar, henüz ufukta bir umut ışığı görebilmiş değil. Etnik köken temelli ayrışmalarla yaralanmış Afgan toplumu için, Taliban da tek başına bir “kurtuluş programı” vaat etmiyor. “İktidara geldiğiniz takdirde, nasıl bir yönetim modeli uygulayacaksınız?” sorusuna “İslâm ne diyorsa onu yapacağız” diyen Taliban sözcüsünün cevabı, kitleler açısından yeterince açık değil. Zira, “İslâm’ın dediği” ifadesi, halkın önemli bir kesiminin zihninde “Taliban’ın İslâm’dan anladığı” şeklinde karşılık buluyor. Tatbikata sıra geldiğinde, “İslâm’ın kendisinin” değil de “Taliban’ın İslâm yorumunun” hayata geçirileceği, “Şeriat” olarak kitleye dayatılanların da aslında Taliban ideologlarının kendi siyaset anlayışlarından ibaret olacağı… Genel korku bu yönde.
Yalnızca Taliban bağlamında değil, dünyadaki çok çeşitli örnekleriyle, “İslâmî yönetim” vurgusu yapıldığında akla gelen pratiklerin tamamı, Müslüman gruplardan birinin kendi fıkhını, yorumunu ve dünya görüşünü yansıtıyor. “Şeriat devleti” olarak sahneye sürülen birçok uygulamanın birbirinden keskin farklarla ayrılmasının ve son tahlilde kitlelerin İslâm’dan fevc fevc kopuşuna yol açmasının en büyük nedeni de bu. Müslüman dünyanın ilim adamları, düşünürleri ve siyasetçileri açısından, “Şeriat nedir?” sorusunun cevabı üzerinde daha derin ve çok boyutlu düşünme yükümlülüğü var. Ve buradan hareketle, “İnsanların Şeriat’tan anladığı” ile “Şeriat’ın kendisi” arasında kesin bir ayrım yapma mecburiyeti...
ABD ile Taliban arasında imzalanan “zor barış”, işin bu yönünün de tekrar tartışılmasını zorunlu hale getirecek gibi görünüyor.
.Zor barış
04:004/03/2020, Çarşamba
G: 4/03/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Katar’ın başkenti Doha, geçtiğimiz cumartesi günü (29 Şubat), son dönemin en önemli gelişmelerinden birine sahne oldu. Katar yönetiminin arabuluculuğunda masaya oturan ABD ve Taliban, Afganistan’da kalıcı barışın tesis edilmesi için anlaşma imzaladı. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun temsil ettiği imza törenine Pakistan, Hindistan, Endonezya, Özbekistan ve Tacikistan’dan da üst düzey yetkililer katıldı. Taliban heyetinin yerel kıyafetlerle, ellerinde bayraklarla ve cemaatle namaz sırasında çekilmiş görüntüleri, anlaşmanın magazin tarafını oluşturdu.
Doha’da aylardır devam eden kıran kırana pazarlıkların sonunda varılan mutabakat, dört ana noktayı ihtiva ediyor: 1) Taliban’ın, Afganistan topraklarını ABD hedeflerine saldırı için kullanmayacağını garanti etmesi, 2) Toplam sayıları 30 bini aşan ABD ve NATO kuvvetlerinin, Taliban sözünü tuttuğu takdirde, 14 ay içinde Afganistan’dan çekilmesi, 3) Afganistan içindeki rakip gruplar arasında diyalog ve müzakerelerin başlatılması, 4) Tüm bunların sonucunda kalıcı ve kapsamlı bir barış anlaşmasının yürürlüğe girmesi.
ABD’nin şimdiye kadarki “çekilme” sözlerini tam anlamıyla tutmadığı, Taliban’ın da “saldırmazlık” yönündeki taahhütlerini çeşitli bahanelerle tavsattığı hatırlandığında, anlaşmanın kâğıt üzerinde yazıldığı şekliyle uygulanamayacağına dair ciddi şüpheler mevcut. Yine de, taraflar, Doha Mutabakatı’nı olumlu bir havada karşıladı. ABD Başkanı Donald Trump da, kendi adına Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu gönderdiği tören hakkında konuşurken, Taliban’a övgüler yağdırdı: “Onlar muhteşem savaşçılar. Hepiniz, bunu gayet iyi biliyorsunuz. Gerçekten de muhteşem savaşçılar. (İnanmayan) bunu Sovyetler Birliği’ne sorsun. Hepsi de muhteşem savaşçılar değil mi? Evet, kesinlikle öyleler. Bir de, yoruldular. 19 yıldan söz ediyorum, 19 yıl!” Trump ayrıca, “çok uzak olmayan bir gelecekte” Taliban liderleriyle şahsen görüşeceğini vurgulayarak, örgütün de barış istediğini kaydetti. Trump, “Kötü şeyler olursa, o zaman (Afganistan’a) geri döneriz. Herkesin şunu bilmesini isterim ki: Geri döneriz, çok da hızlı ve kimsenin şimdiye kadar görmediği bir güçle geri döneriz!” dedi.
ABD’nin Taliban’la imzaladığı barış anlaşmasında, Trump’ın vurguladığı “yorgunluk” unsuru, daha çok Amerikan tarafı için geçerli aslında. Her şeye rağmen halk desteğine sahip, bölgenin gerçeklerine hakim ve gerilla usulü savaş tecrübesi bulunan bir örgüt için, yorulmaktan söz etmek realiteye pek uygun görünmüyor. Dolayısıyla Trump, Amerikan ordusu için bir tür bataklığa dönüşen Afganistan’dan geri çekilmeyi garanti etmeye çabalarken, Taliban üzerinden kuyruğu dik tutmaya çalışıyor. Sözlerinin en kestirme açıklaması bu.
İşin Afganistan halkı tarafına bakan yüzünde, yaşanan manzarayı özetleyebilecek tek kelime: Belirsizlik. Geçtiğimiz yüzyılın tamamını siyasî istikrarsızlık, iç savaş, yabancı işgali ve yolsuz siyasetçilerle geçiren Afganlar, henüz ufukta bir umut ışığı görebilmiş değil. Etnik köken temelli ayrışmalarla yaralanmış Afgan toplumu için, Taliban da tek başına bir “kurtuluş programı” vaat etmiyor. “İktidara geldiğiniz takdirde, nasıl bir yönetim modeli uygulayacaksınız?” sorusuna “İslâm ne diyorsa onu yapacağız” diyen Taliban sözcüsünün cevabı, kitleler açısından yeterince açık değil. Zira, “İslâm’ın dediği” ifadesi, halkın önemli bir kesiminin zihninde “Taliban’ın İslâm’dan anladığı” şeklinde karşılık buluyor. Tatbikata sıra geldiğinde, “İslâm’ın kendisinin” değil de “Taliban’ın İslâm yorumunun” hayata geçirileceği, “Şeriat” olarak kitleye dayatılanların da aslında Taliban ideologlarının kendi siyaset anlayışlarından ibaret olacağı… Genel korku bu yönde.
Yalnızca Taliban bağlamında değil, dünyadaki çok çeşitli örnekleriyle, “İslâmî yönetim” vurgusu yapıldığında akla gelen pratiklerin tamamı, Müslüman gruplardan birinin kendi fıkhını, yorumunu ve dünya görüşünü yansıtıyor. “Şeriat devleti” olarak sahneye sürülen birçok uygulamanın birbirinden keskin farklarla ayrılmasının ve son tahlilde kitlelerin İslâm’dan fevc fevc kopuşuna yol açmasının en büyük nedeni de bu. Müslüman dünyanın ilim adamları, düşünürleri ve siyasetçileri açısından, “Şeriat nedir?” sorusunun cevabı üzerinde daha derin ve çok boyutlu düşünme yükümlülüğü var. Ve buradan hareketle, “İnsanların Şeriat’tan anladığı” ile “Şeriat’ın kendisi” arasında kesin bir ayrım yapma mecburiyeti...
ABD ile Taliban arasında imzalanan “zor barış”, işin bu yönünün de tekrar tartışılmasını zorunlu hale getirecek gibi görünüyor.
İmâra’nın ardından…
04:007/03/2020, Cumartesi
G: 7/03/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yakın çevremizde yaşanan gelişmelerin yoğunluğundan dolayı, geçtiğimiz hafta Mısır’dan gelen bir haber, gündemimizde yeterince yer bulamadı: Özellikle İslâm düşüncesi alanındaki çalışmalarıyla dünya çapında tanınan yazar ve mütefekkir Muhammed İmâra, 28 Şubat Cuma günü, 89 yaşında dünyaya veda etmişti. Ailesinden yapılan açıklamaya göre, “üç haftalık kısa bir rahatsızlığın ardından” son nefesini veren İmâra, bir kısmı Türkçeye de çevrilen 300’e yakın eserin sahibiydi.
Muhammed İmâra (soy ismi, Türkiye’de daha çok “Ammâra” veya “Umâra” olarak bilinir), 8 Aralık 1931’de Mısır’ın Kafr eş-Şeyh bölgesinin bir köyünde, çiftçi bir ailenin oğlu olarak doğdu. Kitaplara olan sevgisini babasından alan İmâra, Dussûk ve Tantâ şehirlerinde Ezher Üniversitesi’ne bağlı kurumlarda okuyarak ilkokul, ortaokul ve liseyi bitirdi. 1949’da üniversiteye girmeye hazırlanırken, aynı zamanda siyasal olarak da bilinçlenmiş ve bilenmişti. O dönemde İsrail’in kuruluşu, içindeki Arap milliyetçiliğini körüklemiş, politik anlamda da çareyi Marksizm ve Komünizm’de aramasına yol açmıştı. Camilerde ateşli hutbeler vermesine karşın, politik çizgisi tamamıyla “beşerî” idi.
1952’de Kral Fârûk’un devrilmesiyle birlikte “Hür Subaylar” cuntasının işbaşına gelişi, Muhammed İmâra’nın da siyasal faaliyetlerini yoğunlaştırdığı bir döneme rastlamıştı. Sol hareketlerle dirsek temasına geçen İmâra, “rejim karşıtı çalışmalarından dolayı” 1959-1964 arasını hapiste geçirdi. Cemal Abdunnâsır yönetiminin Müslüman Kardeşler Teşkilâtı başta olmak üzere, Mısır’daki bütün muhalif yapıları ezip geçtiği bu süreçte, sol görüşlü İmâra da kıyımdan nasibini almıştı. Ne var ki, hapis hayatı, onun yeniden dirildiği bir zaman dilimi olacaktı. Beş yıl sonra tahliye edilirken, artık o eski Muhammed İmâra değildi. İslâmî çizgiye yaklaşmış, sol ve diğer fraksiyonlardan kendisini tamamen ayrıştırmış, “İslâmcı” denilebilecek bir dünya görüşünü benimsemişti.
Cemal Abdunnâsır’dan sonra Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemlerinde yıldızı gittikçe parlayan ve kitaplarıyla Arap dünyasında milyonlar tarafından ilgiyle takip edilen Muhammed İmâra, akademik kariyer basamaklarını da başarıyla tırmanmış, profesörlük payesini elde etmişti. “Arap dünyasının meseleleri”, “sosyal adalet” ve “zulme karşı direniş” temalarını ana konular olarak belirlediği çalışmalarını bu dönemde hazırlayan İmâra, “Arap Baharı” sürecinde de sesini yükselten isimlerden biriydi. 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrilmesini coşkuyla karşılayan İmâra, 2013’te Muhammed Mursi’nin maruz kaldığı darbeyi açıkça kınayan bir video mesaj yayınlayarak, ordunun karşısına tek başına dikilmişti.
Vefatına kadar Ezher Üniversitesi İslâmî Araştırmalar Merkezi ve Yüksek Âlimler Konseyi üyeliğini sürdüren İmâra, duruşundaki netliğe rağmen, Mısır’ın darbeci yönetimi tarafından açıktan hedef alınmamıştı.
* * *
Muhammed İmâra’nın vefatından sonra, Mısır’da yaşayan bir dostumla, “İmâra, neden Abdulfettah Sisi’nin gadrine uğramadı?” sorusunun cevabını aradık. “Başka örnekler de var” dedi dostum ve ekledi: “Mesela Şeyh Hasan eş-Şâfiî, Sisi düşmanı ve eski İhvân’cı. Ama onu Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib koruyor”. Ben de Mısır yakın tarihinden başka örnekler verdim: Cemal Abdunnâsır döneminin vakıflar bakanı Şeyh Ahmed Hasan Bâkûrî, Şeyh Muhammed Gazâlî, Muhammed Mütevellî Şa’râvî, ünlü kârî Abdulbâsıt Abdussamed ve daha birçok isim, ülke yönetimine tavır almadıkları gibi, geniş bir özgürlük alanı çerçevesinde faaliyetlerini sürdürmüşler. Bazı isimler “yangından neyi kurtabilirsek kârdır” düşüncesiyle hareket etmiş. Bazıları, kendisini, siyasetten tamamen uzaklaşarak korumaya almış. Bazılarının ilmî heybeti ise, iktidarların elinin erişemeyeceği derecelere yükselmiş. İmâra, ikinci sınıfta mensuptu, denilebilir.
İktidarlarla ilişkiler ve kendisine hizmet alanı açma babında, Türkiye’nin yakın tarihinden iki zıt örnek de hatırlanabilir: Yazdığı risale nedeniyle idam edilen İskilipli Âtıf Efendi ile, aynı iktidar tarafından Kur’ân tefsiri yazmaya memur edilen Elmalılı Hamdi Efendi… Bugünden bakınca, iki isim de bizim için çok kıymetli.
* * *
Muhammed İmâra’ya dair en esaslı çerçeveyi, vefatından sonra sosyal medya hesabında paylaştığı bir notla, kendisini çok seven yakın dostu Yûsuf el Karadâvî çizdi:
“Bir filozofun mantığına, bir sufinin kalbine, bir fakihin hassasiyetine, bir davetçinin coşkusuna, bir edebiyatçının inceliğine ve bir savaşçının kararlılığına sahipti. Fildişi kulede veya kendi kabuğunda insanlardan uzakta yaşamadı. Bilakis, kavganın tam göbeğinde yer aldı. ”
Vahşetin kökleri
04:0011/03/2020, Çarşamba
G: 11/03/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hindistan’da, başkent Yeni Delhi başta olmak üzere, çeşitli bölgelerde Müslümanlara yönelik Hindu saldırıları devam ediyor. Geçtiğimiz aralık ayında, Başbakan Narendra Modi hükümetinin Müslümanları Hindulara (ve bilumum diğer gayrimüslimlere) karşı ikinci sınıf vatandaş hale getiren bir yasayı kabul etmesi sonrasında patlak veren olaylarda hayatını kaybeden Müslüman sayısı 100’e yaklaştı. Çok sayıda cami ve ev kundaklanarak ateşe verilirken, binlerce insan da saldırılar nedeniyle evlerini terk etmek durumunda kaldı. Güvenlik güçlerinin engellemek yerine izlemeyi tercih ettiği olaylarda, silahlı ve taşlı-sopalı Hindu çeteler, yolda rastladıkları insanların kimliklerine ve dış görünüşlerine bakıp, Müslüman olanları “cezalandırıyor”. Sokak ortasında erkeklerin sünnetli olup olmadıklarının kontrol edildiği bir gözü dönmüşlük söz konusu.
200 milyon dolayındaki nüfuslarıyla Müslümanlar, Hindistan’ın toplam nüfusunun yaklaşık yüzde 14’ünü ve ülkedeki en kalabalık azınlığı oluşturuyor. On yıllardır süre gelen ihmal ve suiistimaller, fakirlik, okur-yazar oranının düşük oluşu, iç çatışma ve bölünmüşlük, aktif ve etkili siyaset kanallarına erişimdeki yapısal sorunlar, Müslümanları temsil ettiği iddiasındaki kişi ve kurumların donanım yetersizliği gibi çok çeşitli nedenlerle, bu muazzam insan kaynağı, sahada herhangi bir problemin çözümüne yardımcı olamıyor. Onca kalabalık karşı tarafı korkutmadığı gibi, Müslüman bünyede günden güne daha net ortaya çıkan ve yılgınlığı artıran bir zaaf hali söz konusu. Hindistan’da şahit olunan manzaralar, bu yönüyle, İslâm dünyasındaki diğer örneklere çok benziyor.
Sadece bugüne bakanlar, Hindistan coğrafyasındaki Müslümanların sorunlarının “kısa süre önce” (örneğin, Narendra Modi’nin iktidara gelişiyle) başladığı yanılgısına düşebilir. Oysa, yüzyıllarca geriye götürebileceğimiz bazı noktalar var. Ancak vahşetin köklerini somut biçimde bulabileceğimiz ana tarih aralığı, Bâbürlü İmparatorluğu’nun yıkılarak yerine İngiliz sömürgesinin geçtiği 1800’lü yıllar… Bir zamanlar Hindularla Müslümanların ortaklaşa “yabancı işgaline” karşı direndiği dönemleri bile gören Hindistan, sonrasında o kıvamı -belki de sonsuza kadar- kaybetmiş bulunuyor.
İngiliz İmparatorluğu’nun işgal ettiği toprakları yönetme biçimi, dünyanın diğer imparatorluklarından bazı farklılıklar içeriyor. “İngilizlere has emperyal kurallar”ı yedi ana başlık halinde özetlememiz mümkün: 1) Yönetilen bölgeleri her yönüyle, derinlemesine tanımak ve kavramak, 2) Zorunlu olmadıkça dinlere ve farklı inanç biçimlerine müdahale etmemek, 3) Birbirine rakip ve düşman fraksiyonlar arasındaki rekabeti el altından körüklemek, 4) İç sorunlar ve çatışmalar karşısında, mümkün olduğunca tarafsız bir tavır takınmak; bu sayede çatışan bütün cephelerle diyalog zeminini korumak, 5) İşleyen bir devlet düzeni, bürokrasi ve kurumsal yapı oluşturmak; imkân bulunduğunda anayasa va kanunları hazırlamak ve toplumlara benimsetmek, 6) İngiliz kültürünü ve alışkanlıklarını, elitler eliyle toplumda yerleştirmek, 7) Sınır ihtilâflarını sürekli canlı tutma adına, harita çizerken muhakkak tartışmalı ve kolayca paylaşılamayacak geçişken noktalar bırakmak.
Tüm bu yedi esasın hepsi eksiksiz tatbik edildiğinde, İngiltere, uygun bir vakti kollayarak nihaî adımı atar: Yönettiği topraklara ve halklara, “bağımsızlık” lutfeder. Bunun için kullandığı başlıca yöntemler meseleyi BM’ye havale etmek, içerideki unsurlardan birini kahramanlaştırmak ve öne çıkarmak veya askerlerini çekerek siyasî sürece garantörlük yapmaktır. Her ne olursa olsun, İngiltere şunu başarır: Bir zamanlar yönettiği hiçbir toprak parçasında, İngilizlere yönelik yaygın bir antipati veya nefret görülmez. Böylece, fiilen artık olmadığı yerlerde bile, “İngiliz nüfûzu” var olmaya devam eder.
Hindistan içindeki etnik gerilim, Hindistan-Pakistan çatışması, Afganistan-Pakistan sınır ihtilâfı, Filistin sorunu, Kıbrıs meselesi ve daha birçok problem, İngiliz İmparatorluğu’nun özenle ve dikkatle planladığı, mayaladığı ve dünyanın kucağına bıraktığı ateş toplarıdır. Bugün Ortadoğu’da kaba kuvvetiyle ABD (veya son dönemde Rusya) var gibi görünse de, İngiltere’nin perde arkasındaki etkinliği ve sahadaki tesiri hâlâ güçlü biçimde devam etmektedir.
İslâm dünyası ve Müslümanlar açısından, “insanlar arasında döndürülüp duran günler”in tatsız olanlarına şahitlik etme zamanı şimdi… Ve aynı zamanda, günün birinde devran döndüğünde, adaletin nasıl muhafaza edileceğiyle ilgili bolca örneğe ve ibrete de şahitlik etme zamanı…....
Yorgun savaşçı
04:0014/03/2020, Cumartesi
G: 14/03/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Neredeyse 70 yıldır Malezya siyasetinde aktif rol oynayan ve politik sahneyi domine eden Mahathir Muhammed’in geçtiğimiz 24 Şubat günü başbakanlık görevinden istifası, ülke içinde ve dışında büyük şaşkınlık meydana getirdi. “Dünyanın en yaşlı başbakanı” sıfatını taşıyan 94 yaşındaki Mahathir, ezelî rakibi Enver İbrahim’i devre dışı bırakacak bir azınlık hükümeti kurmaya çabalarken, koalisyon ortaklarının saf değiştirerek kendisinin aleyhine dönmesiyle, koltuğunu bırakmak durumunda kaldı.
Siyasetin doğasına dair önemli dersler içeren ayrıntıları konuşmadan önce, bugünlere nasıl gelindiğini hatırlayalım:
Birleşik Malay Ulusal Organizasyonu (UMNO) saflarına 20’li yaşlarında katılan Mahathir Muhammed, 1964’te ilk kez milletvekili seçilinceye kadar, siyasetin yanında doktorluk mesleğini de icra etti. Dönemin Malezya Başbakanı Tunku Abdurrahman’a hitaben kaleme aldığı açık mektup partiden atılmasına yol açsa da, 10 yıl sonra çok daha güçlenmiş olarak geri dönmeyi başaracaktı. Olağanüstü organizasyon ve teşkilâtçılık yeteneği sayesinde basamakları üçer-beşer tırmanan Mahathir, önce UMNO yöneticisi, 1981’de de başbakan oldu. Onun 2003’e kadar devam eden başbakanlık dönemi, Malezya’nın ekonomik sıçrama yaptığı ve Asya’nın en güçlü ülkelerinden birine dönüştüğü bir zaman dilimiydi. Mahathir, imza attığı başarılarla dünyayı kendisine hayran bırakırken, yardımcısı Enver İbrahim’le arasındaki kişisel gerilim de doruğa tırmanıyordu. Herkesin “Mahathir’den sonraki başbakan” gözüyle baktığı Enver, görevden alınarak yargılandı, eşcinsellik ve yolsuzluk suçlamalarıyla 1999-2004 arasında hapis yattı. İlk suçlamadan beraat eden Enver, ikincisinden de 2008’de aklandı; ancak sonrasında yeniden suçlanarak 2015’den 2018’e kadar tekrar hapsedildi.
Mahathir Muhammed ve dönemin UMNO yetkililerinin bizzat ve açıkça müdâhil olduğu bütün bu süreçlerin ardından, bu defa Mahathir ve Enver, UMNO’yu iktidardan düşürmek için işbirliğine gitti. 9 Mayıs 2018’de düzenlenen genel seçimle Başbakan Necib Razzak devrildi, Mahathir Muhammed -15 yıl aradan sonra, ikinci kez- başbakanlık koltuğuna oturdu. Mahathir’le (seçimden sonra, Kral’ın affıyla salıverilen) Enver arasındaki anlaşma, iki yıllık bir sürenin ardından Enver’in başbakanlığı devralması yönündeydi. Mahathir Muhammed’in bu sözü tutmaya ısrarla yanaşmaması ve kendisine bu yönde yapılan telkinleri öfkeyle reddetmesi, Enver’le ilişkilerinin yeniden gerilmesine ve Pakatan Harapan (Umut İttifakı) koalisyonunun çökmesine neden oldu.
“Yorgun savaşçı” Mahathir Muhammed, Enver’i tamamen saf dışı bırakmak ve başbakanlık koltuğunu muhafaza etmek için nabız yoklarken, koalisyondaki Muhyiddin Yasin liderliğindeki klik, karşı hamleyi yaptı. 23 Şubat akşamı Kuala Lumpur Sheraton Hotel’de bir araya gelen grup, devrik UMNO yöneticilerini de oyuna katarak, Malezya siyaset sahnesini yeniden dizayn etti. Türk siyasî tarihindeki “Güneş Motel Olayı”yla büyük benzerlik gösteren gelişme, Mahathir’e net bir şekilde verilmiş “Artık emekli ol!” mesajıydı. UMNO’nun koalisyona katılmasını istemeyen Mahathir’in istifası bu şekilde garantilenirken, Malezya Kralı Abdullah Sultan Ahmed Şah, hükümeti kurma görevini, “en uygun aday” olarak gördüğü Muhyiddin Yasin’e verdi. Böylece Mahathir, kendi arkadaşlarının ayak oyunlarına kurban gitmiş, zorunlu emekliliğe sevk edilmişti.
Dönemin Başbakanı Necib Rezzak’ın yolsuzluklarını eleştirdiği için 2016’da UMNO’dan ihraç edilen Muhyiddin Yasin, yalnızca dört yıl sonra, bu defa UMNO’nun yardımı ve desteğiyle başbakanlığı tekeline aldı. Rezzak hakkındaki yolsuzluk dosyalarının kapatılması konusunun koalisyon pazarlıklarında mutlaka gündeme geldiği düşünülürken, sıradan Malezyalılar için, yukarıda fillerin tepişmesi, daha fazla umutsuzluk ve ekonomik problemden başka bir anlama gelmiyor.
Uzun siyasî yaşamı boyunca sürekli canlı ve zinde kalmayı başarabilen Mahathir Muhammed’in, -bir asra yaklaşan ömrüne rağmen- yeniden politikanın sınırlarını zorlamaya çalışıp çalışmayacağı merak konusu. Mahathir, yaptığı son açıklamada, ağlamaklı bir sesle “Aldatıldım!” derken, asıl kırgınlığı, çok istediği başbakanlığa bir türlü ulaşamayan Enver İbrahim yaşıyor olmalı. Siyasete adım attığı andan itibaren başı dertten kurtulmayan Enver, yaşadığı onca mahrumiyetin ardından, bugün yine kayıpları oynuyor. BBC’de kendisi hakkında yayımlanan bir analizde ifade edildiği gibi: Yaşadıkları, hapisteyken vakit geçsin diye okuduğu Shakespeare’in trajedilerinden fırlayıp gelmiş bir sahneyi andırıyor.
Virüsle yaşamak
04:0018/03/2020, Çarşamba
G: 18/03/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur yakınlarındaki “Masjid Jamek Sri Petaling” isimli camide, 27 Şubat ilâ 1 Mart arasında, en az 16 bin kişinin katıldığı bir dinî etkinlik düzenlendi. Caminin iç ve dış mekânlarının lebâbep dolduğu etkinliğe katılanların yaklaşık 14 bini Malezya içinden, kalanı da dışındandı. Çoğunluğu Asya ülkelerinden olmak üzere, yabancı katılımcılar dünyanın çok çeşitli bölgelerinden gelmişti. Gece-gündüz devam eden merasim ve etkinlikler sırasında, hava sıcaklığı da gündüz 35-36, gece de 24-25 derecelerde seyretti. Tüm bu kalabalık, namazlarını cemaatle kıldı, yemeklerini iç içe yedi, caminin içinde ve dışında yan yana uyudu. Buluşma sona erdiğinde, Malezyalılar geldikleri şehirlere, diğerleri de ülkelerine dağıldılar.
Geçtiğimiz pazar günü (15 Mart), Malezya Sağlık Bakanlığı, ülkedeki koronavirüs vakalarının astronomik bir şekilde arttığını duyurdu. Son teşhislerle sayı 428’e tırmanmış, böylece Malezya, “Virüsün en çok görüldüğü Güneydoğu Asya ülkesi” oluvermişti. Bu rakamın 243’ünü ise, Masjid Jamek Sri Petaling’deki dinî etkinliğe katılanlar oluşturuyordu. Alarma geçen Malezyalı yetkililer, etkinliğe katıldığını tespit edebildiklerini (veya kendilerini bildirenleri) 14 günlük zorunlu karantinaya tabi tutarken, bir yandan da “O tarihlerde camide bulunanlar, lütfen bakanlığımıza veya ülkelerindeki sağlık kurumlarına başvursun” çağrısını tekrarlıyor.
Malezya’nın komşusu Brunei’de de, şimdiye kadar tespit edilen 50 vakanın 45’ini, Kuala Lumpur’daki etkinliğe katılanlar oluşturdu. Şimdi, farklı ülkelerdeki yetkililer, Malezya’dan gelenleri karantina altına almak için düğmeye basmış bulunuyor.
***
Koronavirüsün Ortadoğu ve Körfez’e yayılım ve dağıtım noktası olan İran’da, daha dikkat çekici bir manzara görülüyor:
Virüsünün ilk görüldüğü Kum şehrini giriş-çıkışlara kapatmamakta direnen İranlı yetkililer, karantina uygulanması yönündeki teklifleri de “Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma yöntemler” diye küçümseyerek reddetti. Ardından, durumun ciddiyeti anlaşılınca, “Önümüzdeki hafta kontrol altına alırız” demekte beis görmediler. Nihayet, koskoca bir ülke, şu anda virüse teslim olmuş vaziyette.
Çeşitli kentlerdeki türbe ve ziyaretgâhların kapatılması noktasında da oldukça yavaş hareket eden İran yönetimi, on binlerce insanın kucak kucağa girip çıktığı dinî mekânlardan ikisini (Meşhed’deki İmam Rızâ Külliyesi ve Kum’daki Fâtıma Ma’sûme Türbesi) kapatmayı nihayet başardı. Ancak bu defa da din adamları ve halk kitleleri duruma tepki gösterdi. Türbelerin demir parmaklıklarını yalayan adamların videolarından sonra, kapılardaki engelleri yıkıp içeri dalan kalabalıkları da gördük. Hatta, “Virüs, Mehdi’nin gelişini hızlandıran bir gelişme”, “Virüse çare, türbelerde” vs. diyenler bile çıktı.
***
Fas Krallığı da, İslâm dünyasındaki birçok ülke (Türkiye, Libya, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri…) gibi camilerde vakit ve cuma namazlarının topluca kılınmasına yasak getirdi. Normalde namaz vakitleri dışında zaten kapalı tutulan Fas camilerinin kapısına, artık “uzunca bir süreliğine” tamamen kilit vuruldu.
Ancak Fas’ın çeşitli şehirlerinden gelen fotoğraflar, camilerde toplu namazın neden yasaklandığının anlaşılmadığını gösteriyordu. Camilerin kapı önlerinde, caddelerde, parklarda yine insanlar cemaat yaparak, namazlarını omuz omuza ve topluca eda ediyordu. Sosyal medyada yayılan görüntüler, haklı olarak tepkilere ve soru işaretlerine neden oldu.
(Filistinliler, namaz konusunda farklı bir içtihad sergiledi: Camileri kapatmak yerine, cemaatle namazda kişilerin ve safların arasına ikişer metre mesafe koydular. Böylece fiziksel temasta bulunmadan, namazlarını edaya başladılar. Tabi bunu uygulayabilmek için, namaza gelenlerin ciddi şekilde bilinçli ve sosyal yönden eğitimli olması gerekiyor. Dahası, birçok caminin fiziksel ortamı da, bu kadar yayılmaya müsait değil.)
***
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın almış olduğu “camilerde cemaatle namaza ara” kararı tartışılırken, bu kararın ne kadar hayatî olduğunu vurgulama adına, İslâm dünyasındaki farklı örneklerden birkaçını göz önüne getirmek istedim bu yazıda. Müslümanlar olarak, aklımıza-hayalimize gelmeyen durumlarla karşılaştığımız ve şaşkınlıklara düştüğümüz bir dönemden geçiyoruz. İslâm tarihi boyunca benzeri kriz dönemleri sıklıkla ümmeti yoklamış olsa da, tarih okumalarımız zayıf olduğundan, şaşkınlıklarımıza panik ve endişe de eşlik ediyor.
Yapılacak şey basit: Kişisel tedbirleri ve önlemleri en üst seviyeye çıkarmak, yetkililerin talimatlarına harfiyen uymak ve bunların sonucunda, ilahî takdire teslim olmak.
Eve dönmek
04:0021/03/2020, Cumartesi
G: 21/03/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hırvat yazar Ivo Andriç, “Drina Köprüsü” isimli ölümsüz eserinde, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Bosna’da yaşanan salgın hastalıklara halkın gösterdiği reaksiyonu şöyle anlatır:
“19’uncu yüzyılın ortalarında, bu yirmi beş yıl içinde Saraybosna’da iki sefer veba, bir sefer de kolera salgını oldu. Bu tür durumlarda kasabalılar, Hazreti Muhammed’in müminlere böyle zamanlarda yapmalarını öğütlediği şeyleri yaparlardı: “Bir yerde [salgın] hastalık görülünce gitmeyin, çünkü hasta olabilirsiniz! Ama hastalığın olduğu yerde bulunuyorsanız oradan da çıkmayın, çünkü hastalığı başkalarına bulaştırabilirsiniz.”
Halk zorlanmadıkça, Peygamber bile söylese, sağlık kurallarında boyun eğmediğinden, hükümet işe karışır; her salgında postanın, yolcuların gelip gitmesine engel olurdu. O zaman Kapiya’nın [Drina Köprüsü’nün giriş-çıkış noktası] yaşamı da değişirdi. Düşünmek ya da şarkı söylemek için oraya toplananlar, işsiz-güçsüzler ortadan kaybolurdu. Köprünün üstünde, o ayaklanma zamanlarında olduğu gibi, her gece nöbetçi beklerdi. Saraybosna’dan gelenleri durdurur, tüfeklerini sallayarak, onları geri çevirirlerdi. Atlı postaların getirdikleri mektupları alır, ama önlem almaktan da geri kalmazlardı. Kapiya’da beyaz duman çıkaran, güzel kokulu bir odundan küçük bir ateş yakarlar, zaptiyeler mektupları birer maşayla tutup bu dumandan geçirirlerdi. Ancak böyle dezenfekte olan mektuplar gönderilir, ama hiçbir eşya kabul edilmezdi.
Başlıca görevleri mektuplarla değil, insanlarla uğraşmaktı. Her gün birkaç kişi gelirdi. Yolcu, tüccar, postacı gibi… Tam köprünün giriş yerinde bir nöbetçi beklerdi. Daha uzaktan görür görmez, eliyle, yaklaşmanın yasak olduğunu anlatan bir işaret yapardı. Durumu açıklamak ve geçebileceğini kanıtlamak isteyen yolcuyla tartışmalar başlardı. Her gelen de mutlaka kasabaya girmek niyetindeydi. Kolerayla bir ilişkisinin bulunmadığını, sağlıklı olduğunu iddia eder; hastalığın çok uzaklarda, Saraybosna’da olduğunu anlatmaya kalkar, bu açıklamayı yaparken yolcular yavaş yavaş ilerler, Kapiya’ya yaklaşırlardı. Burda öteki nöbetçiler de söze karışır, elleriyle hareketler yaparak, bağıra-çağıra tartışırlardı.”
Ivo Andriç’in aktardıklarını, bugün koronavirüs salgını sırasında şahit olduklarımızla kıyasladığımızda, tarihten günümüze aslında çok büyük bir değişimin yaşanmadığını söylemek mümkün. Salgın hastalıklarda en keskin çözümün sosyal izolasyon ve karantina olduğu bilinmesine rağmen, yasağı illâ delmek için çabalayanlar da hâlâ görülüyor. Sadece yakın çevremizde veya İslâm âleminde değil, dünyanın bütün ülkelerinde. İstisnasız. Bu nedenle sokağa çıkma yasakları, hareket kısıtlamaları, ibadethanelerde toplanmayı engelleme gibi mecburî tedbirler alınıyor. Yine de izolasyon ve karantinadan firarlar, toplu ibadet ve eğlenceler, ölüme meydan okurcasına virüs salgınını hafife almalar eksik olmuyor.
Salgın hastalıklar, bu yönüyle, insanın fıtratını ve içgüdüsel eğilimlerini ortaya döken bir göstergeye de dönüşüyor. Zararı bilmek, ama önemsememek... Herhalde, insanoğlunda mevcut bulunan en temel karakter özelliklerinden biri bu.
Malum salgın, hepimizi, aslında çoktan gönüllü biçimde yapmamız gereken bir şeye de mecbur bıraktı: İç dünyamıza, kendimize, ailemize ve evimize dönmek. Sürekli dışarıda ve koşturmalarda olanlar için, çok zor bir süreç bu şüphesiz. Çocuklarının bakım ve terbiyesini tümüyle hanımlarına emanet edip bu büyük mesuliyetten kaytaran babalar için de öyle. Her ne olursa olsun, artık bir süreliğine evdeyiz. Alışmamız gereken yeni bir durum ve kullanabileceğimiz geniş vakitlerimiz var.
Bu bol vakitleri bereketlendirmek ve faydalı okumalar yapmak isteyenler için, İslâm dünyasının farklı köşelerini anlatan, beş önemli kitap tavsiye etmek istiyorum:
1) Endülüs / Maria Rosa Menocal / Ketebe Yayınları (Endülüs’te Müslümanlar eliyle kurulan medeniyetin insanlığa ne kattığıyla ilgili, usta işi bir çalışma)
2) Balkanlar / Mark Mazower / Alfa Basım (Balkanlar’ı oluşturan unsurlar, bölgenin bugüne gelinceye kadar geçirdiği önemli dönüşümler…)
3) Demir Duvar / Avi Shlaim / Küre Yayınları (Filistin meselesinin arka planına dair, en kuşatıcı ve doyurucu anlatımlardan biri)
4) Irak Kralı I. Faysal / Ali A. Allawi / İş Kültür Yayınları (Modern Irak’ın oluşumu, günümüze kadar uzanan problemlerin doğuş noktaları…)
5) Bu Gece Özgürlük / D. Lapierre – L. Collins / E Yayınları (1947’de Britanya Hindistanı’nın iki bölünmesiyle ortaya Hindistan ve Pakistan’ın çıkışının acı dolu öyküsü).
Orduda virus
04:0025/03/2020, Çarşamba
G: 25/03/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Abdurrahman bin Hasan Cebertî, ömrünün çoğunu Kahire’de geçirmiş, Sudan asıllı bir din adamı ve tarihçiydi. 1753 ilâ 1825 arasını kapsayan yaşamı, Mısır’ın olağanüstü dönüşümler geçirdiği bir zaman dilimine denk gelmiş, o da şahit olduğu her şeyi kayıt altına almıştı. Fransızların Mısır’ı istilâsından Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın kontrolü ele geçirişine, çok sayıda önemli hadisenin bizzat içinde bulunan Cebertî, bu süreçte Mısır toplumundaki dinî ve sosyal değişimleri de gözlemlemişti. Geride, -ikisi Fransızların Mısır’daki yönetimi, biri de Mehmed Ali Paşa’nın reformlarına dair olmak üzere- üç büyük kitap bırakan Cebertî’nin, yaşadığı dönemde ortaya çıkan salgın hastalıklar karşısında yönetimlerin aldığı tedbirler ve toplumun gösterdiği reaksiyona dair yazdıkları, bilhassa dikkat çekicidir. Buna göre:
1798-99’da yaşanan veba salgını sırasında, Fransızlar, Kahire ve İskenderiye başta olmak üzere Mısır şehirlerinde sokağa çıkma yasağı uygulamışlar, cenazelerin meskûn mahallere defnedilmesini yasaklamışlar, bütün kıyafet ve ev eşyalarının çatılarda iki hafta boyunca havalandırılması emrini vermişler; ayrıca, bulundukları bölgelerde şüpheli vaka görüldüğünde bunu rapor etmeyen, ailesindeki ölümleri gizleyen veya ölüleri kendi başlarına gömen herkesi de ölümle tehdit etmişlerdi. Cebertî, halkın, bu önlemlere direniş gösterdiğini not etmişti.
Veba, 1801’de yeniden salgın olarak belirdiğinde, Fransızlar çok daha katı önlemler almıştı. “Bu önlemler” diyor Cebertî, “İnsanları rahatsız edecek ve dehşete düşürecek boyuttaydı”. Örneğin, biri rahatsızlandığında doktor onu evinde ziyaret ediyor, eğer vebadan şüphelenirse hasta hızlıca karantinaya kaldırılıyordu. Ölümüne kadar, onu kimsenin görmesine izin yoktu; öldüğünde de elbiseleriyle ve herhangi bir dinî tören olmaksızın gömülüyordu. Ölen kişinin evi dört gün kapalı tutuluyor, elbiseleri de ateşe veriliyordu. Evin dış cephesine -yanlışlıkla bile olsa- dokunan veya etrafına çizilen sınırı aşarak içeri giren herkes tutuklanıyordu. Cebertî, yetkililerin aldığı tedbirler yüzünden, Kahire ahalisinin şehir merkezinden köylere akın ettiğini yazıyor.
1801 salgını, ülkenin en yoksul kesimlerinin yaşadığı Yukarı Mısır bölgesini darmadağın etmişti. Özellikle Asyût şehrinde, günlük ölü sayısı 600’den aşağı düşmüyordu. Caddeler ve sokaklar bomboştu. Cenazeler evlerde günlerce kalıyor, ancak çok şanslı olanlar bir ölü yıkayıcı ve gömücü bulabiliyordu. Salgının gençleri daha çabuk öldürdüğü görülüyordu. Şehirde, imam ve müezzinlerin vebaya yenik düşmesi nedeniyle, haftalar boyunca cemaatle namaz kılınamadığı olmuştu. Zanaatkârlar ve meslek erbabı da elbette vebanın kurbanları arasındaydı.
Mehmed Ali Paşa’nın 1805’te iktidara el koymasından sonra da hastalıklarla boğuşan Mısır’da 1812, 1813, 1814, 1819 ve 1821’de de veba salgınları görülmüştü. Cebertî’nin aktardığına göre, Kavalalı, salgınlar başlar başlamaz Kahire’deki Cîze adasında ve Şubra Sarayı’nda kendini karantinaya alıyor, şehirlere de giriş-çıkışı yasaklıyordu. “Belânın kalkması için” camilerde Kur’ân-ı Kerîm ve Sahîh-i Buhârî okumaları başlatan Kavalalı, Kahire’deki yetimhanelerde çocuklara erzak dağıttırıyordu.
Tüm bunlar, 1330’ların başından itibaren, sonraki 20 yıl boyunca -Asya’dan Avrupa’ya- o dönemde bilinen bütün dünyayı kasıp kavuran ünlü veba salgını sırasında edinilen tecrübeler ışığında gerçekleştiriliyordu. Asya içlerinde başlayan ve İpek Yolu üzerinden Avrupa’ya taşınan “Kara Ölüm” adlı o veba salgını, toplamda 100 milyondan fazla insanın ölümüne yol açmış, dünya nüfusunun da 475 milyondan 375 milyon civarına düşmesine neden olmuştu. 1347 sonbaharında Karadeniz ve İstanbul üzerinden Mısır’a ulaşan “Kara Ölüm”, üç yıllık salgın sırasında, ülke nüfusunun yüzde 40’ını öldürmüştü.
Günümüzde koronavirüs salgınının Ortadoğu’daki yayılmasını takip ederken, Mısır’dan gelen haberler, geçmişin veba salgınlarını hatırlatıyor. Mısır ordusunun üst düzey generallerinden dördü (Hâlid Şeltût, Şefî Abdulhalîm Dâvûd, Mahmûd Ahmed Şâhîn ve Hasan Abduşşâfî) şimdiden hayatlarını kaybetti. Binlerce subay ve askerin enfekte olarak tedavi altına alındığı, virüsün ordu saflarında kontrol altına alınamayacak derecede yayılmaya başladığı belirtiliyor. Sağlık hizmetlerine askerler kadar kolay erişemeyen sıradan Mısır halkının durumunun ise, korkunç boyutlarda olduğu kaydediliyor.
Koronavirüsün siyasî, ekonomik ve sosyal sonuçları kadar, askerî neticeleri de olacak gibi görünüyor. Mısır, bu noktada dikkatle izlenmesi gereken bir örnek.
Peçeden maskeye
04:0028/03/2020, Cumartesi
G: 28/03/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yaklaşık dört yıl önce, İsviçre’nin güney ucundaki Ticino kantonunda kamusal alanda peçe takma yasağı resmen yürürlüğe girdiğinde, kendisi de İsviçreli olan bir Müslüman aktivist, Nora Illi, yasağı protesto etmek istemişti. Yanında Cezayirli Müslüman iş adamı Râşid Nekkâz ile birlikte Ticino’nun Locarno şehrine giden Illi, peçesiyle sokaklarda dolaştı. İsviçre polisi, duruma hızlı bir şekilde müdahale ederek Illi ve Nekkâz’ı durdurdu ve “eylem” nedeniyle 10 bin İsviçre Frangı (o dönemde, yaklaşık 30 bin TL) ceza kesti. Nekkâz, cezayı bizzat ödeyeceğini açıklarken, Illi de yasağı gündeme getirme hedefine ulaşmış oldu. Mesele, daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ve televizyonlarda canlı yayınlara da taşındı. Türk basınında da meseleye dair haberler çıkmıştı. Hatırlayanlar mutlaka olacaktır.
İşte o peçe olayının baş kahramanı Nora Illi, geçtiğimiz pazartesi (23 Mart) akşamı saat tam 19.59’da, İsviçre’nin başkenti Bern’deki bir hastanede dünyaya gözlerini kapadı. 2012’de ilk kez göğüs kanserine yakalanan Illi, sonrasındaki süreçte zaman zaman iyileşme belirtileri gösterse de hastalığı sürekli nüksetmiş, son aylarda da sağlık durumundaki ağırlaşma nedeniyle hastanede tedavi altına alınmıştı. Nora, 26 Mart Perşembe günü, -koronavirüs salgını çerçevesinde uygulanan tedbirler yüzünden- çok az kişinin katılabildiği sade bir cenaze töreniyle Bern’de defnedildi.
Nora Illi, İsviçre’nin Zürih kenti yakınlarındaki Uster’de, tanınmış bir doktorun kızı olarak, 3 Nisan 1984’te dünyaya geldi. Katolik kilisesinde vaftiz edilse de, ailesinin solcu olmasının etkisiyle, sistem karşıtı ve özgürlükçü bir çizgide yetişti. Anne-babasının boşanması nedeniyle genç kızlığında bütün vaktini arkadaş çevresiyle geçirmeye başlayan Nora, punk kültürün ateşli bir üyesi ve Budizm’e ilgi duyan mistik bir vejetaryene dönüştü. 2002’de, 18 yaşındayken Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’a gerçekleştirdiği turistik seyahat ise, hayatının dönüm noktası olacaktı:
İlk kez Arap (ve İslâm) dünyasına adım atan Nora, insanlar arasındaki samimiyetten, gösterilen konukseverlikten ve bilhassa da ezan sesinden çok etkilenmiş, kendi ifadesiyle “içsel bir aydınlanma” yaşamıştı. Kararını verdi, Müslüman olacaktı. Onun İslâm’a girişini kolaylaştıran bir diğer etken de, Patric Jerome (d. 1982) adlı bir erkek arkadaşının henüz iki hafta önce Müslüman olmasıydı. Nora, bilgisayar mühendisliği eğitimi alan Patric’le Filistin’e destek için düzenlenen bir gösteride tanışmış, sonrasında da samimiyeti ilerletmişti. Nora ve “Abdulaziz Kâsım” adını alan Patric, kısa süre sonra evlendiler. Bu evlilikten, arka arkaya altı çocukları dünyaya gelecekti.
Müslüman olduktan sonra eğitimine devam eden Nora Illi, Zürih Üniversitesi’nde teoloji bölümünü bitirerek doktora derecesi elde etti. Bu süreçte tesettüre de çoktan girmiş, peçe takmaya başlamıştı. Dış görünüşündeki değişim yakın çevresini şaşırtsa da, hem eğitimli hem de girişken bir karakterde oluşu, aradaki farkı hızla kapatıyordu. 2009’da, Abdulaziz Kâsım ve yine onun gibi muhtedî olan arkadaşı Nicolas Abdullah Blancho (d. 1983), İsviçre’de oylamaya sunulan minare yasağına cevap olarak İsviçre Merkez İslâm Konseyi’ni kurduklarında, Nora da konseyin kadınlar komisyonu başkanlığını üstlendi.
Locarno’daki peçeli gezintinin akabinde, ünlü Alman sunucu Anne Will’in canlı yayınlanan talk-show programına katılması, Nora Illi’nin Avrupa çapında tanınmasına neden oldu. Avrupa medyası “Böyle radikalleri ekranlara taşımalı mıyız?” tartışmalarıyla çalkalanırken, Nora ve eşine “terörizm” suçlamaları da bu polemiklere eşlik etti. Daha sonraki birçok canlı yayında da görüşlerini açıklama fırsatı bulan Nora, İslâm’ın ve Müslümanların sürekli İsviçre’nin gündeminde kalmasına yol açan Avrupalı figürlerin başında geliyordu. Onun İsviçre, Almanya ve Avusturya’da yaptığı konuşmalar ve internet programları vesilesiyle yüzlerce kadının Müslüman olması da, meselenin -kamuoyu açısından- dikkat çeken bir başka boyutuydu.
Nora Illi, yüzünü kapatan bir peçe taktığı için polis tarafından kovuşturmaya uğramasından dört yıl sonra, Avrupa’da virüs nedeniyle insanların yüzlerini kapatan maskeler takmadan sokağa çıkmaya korktukları bir zamanda dünyaya veda etti. Yoğun bakımda olduğu için bu ironik durumu Nora hiç bilmese de, dışarıdan izleyenler için, şahit olunan manzaradaki tezatlık düşündürücü ve gülümseticiydi. Gözle görülmeyen bir virüs, peçe takmayı tercih eden Müslüman hanımları, Avrupa sokaklarında “herkesle eşit” hale getirivermişti.
Kanlı elbise
04:001/04/2020, Çarşamba
G: 1/04/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Evet hanımlar ve beyler. Gördüğünüz gibi, uçağımızda bazı dostlarımız var.” 8 Mayıs 1972 günü, Avusturya aktarmalı olarak Brüksel’den Tel Aviv’e giden Sabena Havayolları uçağının kaptan pilotu Reginald Levy, bu ilginç anonsu yaptığında, Viyana’dan kalkışın üzerinden henüz 20 dakika geçmişti. Kemer ikaz ışıklarının sönmesinden hemen sonra, silahlı bir genç hızla kokpite yönelmiş, tehdit ettiği hostese kapıyı açtırıp, Levy’ye durumu bildirmişti: Uçağın kontrolü, liderleri Ali Hasan Selâme adına, artık kendilerindeydi. Levy, talimatlara harfiyen uymalı ve herhangi bir delilik yapmaya kalkışmamalıydı. Uçak, Tel Aviv’deki Lod Havaalanı’na indirilecek ve İsrail tarafından tutuklanan Filistinlilerin salıverilmesi için pazarlıklara başlanacaktı.
Uçağa el koyan ekip, -ikisi kadın olmak üzere- dört kişiydi: Ali Tâhâ Ebû Suneyne, Abdulazîz Atraş, Rîma Tannûs ve Teresa Helese. Eylemden yalnızca bir gün önce birbiriyle tanışan grup, İsrailli iki karı-koca kılığında yolculuk ediyordu. Sahte Lübnan pasaportlarıyla önce Beyrut’tan Roma’ya uçmuşlar, orada kendilerine temin edilen sahte İtalyan pasaportlarıyla Frankfurt’a geçmişler, oradan da Belçika’nın başkenti Brüksel’e hareket ederek, sahte İsrail pasaportlarını teslim alıp uçağa binmişlerdi. Yolculuk öncesindeki kontrollerin bugünkü gibi sıkı olmadığı ve teknolojik imkânların da yeterince gelişmediği o yıllarda, uçağa yanlarında sadece el çantalarını değil, bellerinde patlayıcıları ve tabancaları da sokmayı başarmışlardı. Ebû Suneyne kokpitte Kaptan Levy’yi bilgilendirirken, diğerleri de uçağın içinde ayağa kalkarak, yolculara “izahta” bulunmuşlardı. Kaptan’ın “dostlarımız” derken hava korsanlarını kastettiği hemen anlaşılmıştı, dolayısıyla.
Uçak Lod Havaalanı’na indirildikten hemen sonra, Filistinli eylemciler, kontrol kulesi aracılığıyla taleplerini İsrail hükümetine bildirdi: Tutuklu bulunan 315 arkadaşları hemen serbest bırakılmadığı takdirde, uçağı içindeki yolcularla birlikte havaya uçuracaklardı. İsrail Başbakanı Golda Meir’in emriyle, Savunma Bakanı Moşe Dayan ve Ulaştırma Bakanı Şimon Peres, eylemcilerle pazarlığa başladı. Ancak bu, sadece zaman kazanmak için uygulanan bir taktikti. Eş zamanlı olarak, bir komando operasyonu organize edildi. Geleceğin İsrail başbakanları Ehud Barak ve Benyamin Netanyanu da komando timindeydi.
Ertesi gün, öğleden sonra, beyaz önlüklü teknisyenler kılığında uçağa yaklaşan komandolar, kısa süreli bir operasyonun ardından kontrolü ele geçirdiklerinde, Filistinli erkek eylemciler öldürülmüş, iki kadın eylemci ise gözaltına alınmıştı. Bunlardan, henüz 18 yaşındaki Teresa Helese’nin elbisesi tamamen kana bulanmış halde uçaktan indirilirken çekilen fotoğrafı, olayın adeta simgesi haline gelecekti. Benyamin Netanyahu’nun, uçağın içinde Helese’yi belinden yakalamaya çalışırken, bir arkadaşının silahından çıkan mermiyle pazusundan yaralanması ise, Teresa’ya -yanlış şekilde- “Netanyahu’yu yaralayan kadın” unvanını kazandıracaktı.
Ürdünlü Hıristiyan bir ailenin kızı olarak, 1954’te Filistin’in Akkâ şehrinde dünyaya gelen Teresa Helese, Nâsıra’da hemşirelik eğitimini tamamladıktan sonra, anne-babasına haber bile vermeden 18 yaşında Lübnan’a kaçmıştı. Orada Filistin Kurtuluş Örgütü kamplarında eğitim alan Teresa’nın katıldığı ilk (ve son) ciddi eylem, Sabena uçağının kaçırılmasıydı. Uçaktaki yolcuların hepsi, onu, son derece kibar ve nazik tavrıyla hatırlayacaktı daha sonra. Hatta, hemşirelik eğitiminin yardımıyla, bir diyabet hastası yolcuya insülin iğnesini bizzat Teresa yapmıştı.
1983’te İsrail’le Filistinli gruplar arasında gerçekleştirilen esir takasında serbest kalıncaya kadar hapis yatan Helese, ömrünün kalan kısmını Ürdün’ün başkenti Amman’da, gözlerden uzak -ve Ürdün istihbaratının sıkı kontrolü altında- geçirdi. Helese’nin adı, geçtiğimiz cumartesi günü (28 Mart), uzunca bir süre sonra dünya basınında bir kere daha yer aldı: Gördüğü kanser tedavisi nedeniyle, 65 yaşında ölümü üzerine…
Sabena Havayolları hadisesinin hayatta kalan son eylemcisi Teresa Helese’nin ölümüyle, Ortadoğu yakın tarihinde bir dönem de böylece kapanmış oldu. Kendisi gibi ünlü bir başka uçak eylemcisi Leylâ Hâlid ise, yine Amman’da yaşamını sürdürüyor. 75 yaşındaki Hâlid’in geldiği nokta hayli enteresan: PKK hayranlığı ve şakşakçılığı. Elbisesinden kan damlayan Hâlid’in, Netanyahu ve benzerleriyle “Türkiye düşmanlığı” ortak paydasında buluşması ise, görebilene, Ortadoğu’nun iç dengeleri hakkında çok anlamlı şeyler söylüyor.
Sakat biyografi
04:004/04/2020, Cumartesi
G: 3/04/2020, Cuma
Sonraki haber
Taha Kılınç
Londra’nın ultra-lüks otellerinden The Dorchester, 4-5 Haziran 2006 tarihlerinde sıra dışı bir basın toplantısına ev sahipliği yapmıştı. Kapalı kapılar ardında aylardır sürdürülen çetin pazarlıklar, mart ayında nihayet somut bir neticeye ulaşmış ve “Suriye Ulusal Kurtuluş Cephesi” şekillenmişti. Şimdi, söz konusu cepheyi oluşturan iki tarafın liderleri, dünya kamuoyunun karşısına çıkarak, Suriye’nin geleceğine dair düşüncelerini açıklıyordu. Bu iki isimden biri, kısa süre öncesine kadar Baas rejiminin ikinci adamı olan Abdulhalîm Haddâm’dı. Diğeri ise, Suriye Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın (kısaca: Suriye İhvânı) lideri Ali Sadreddîn Beyânûnî.
Suriye rejimi ile İhvân çizgisi arasındaki uzun ve kanlı kapışmayı bilenler için, kameraların önüne geçen iki ihtiyarın (Haddâm 1932’li, Beyânûnî ise 1938’liydi) siyasî ittifak içine girmiş olması, “oksimoron”dan ibaretti. Londra’da sürgünde yaşayan Beyânûnî için “anlaşılabilir” olan bu durum, Haddâm’ın konumu düşünüldüğünde, biraz kafa karıştırıcıydı. “Suriye rejimini devirme” amacında birleşen Haddâm ve Beyânûnî ittifakı -beklendiği gibi- yürümedi ve kısa süre içinde dağıldı. Ancak, hedeflendiği gibi rejim devrilebilseydi, acaba yerine ne konacaktı? Haddâm, İhvân’la gerçekten barışmış mıydı? Yoksa, Suriye’de kaybettiği nüfûzunu geri almaya mı çalışıyordu?
Akdeniz kıyısındaki Banyas şehrinde, Sünnî bir ailenin oğlu olarak doğan Abdulhalîm Haddâm, Baas Partisi çizgisiyle, Şam Üniversitesi’nde hukuk okurken tanışmış, 1963’te Baas askerî darbeyle iktidara geldikten sonra da parti içinde hızla yükselmişti. Golan’daki Kunaytra bölgesinin valiliğini yürütürken 1967’de gerçekleşen İsrail işgalinin ardından, görev yeri Hama olarak değiştirilen Haddâm, sonrasında Şam valiliğine getirildi. 1969’da ekonomi bakanlığını üstlendi. Ertesi yıl, Hâfız Esed, parti içi bir darbeyle iktidara el koyduğunda, Haddâm onun en büyük destekçilerindendi. Bu tavrının ödülü olarak, sonraki 14 yıl boyunca kesintisiz yürüteceği dışişleri bakanlığına getirildi. 1984’ten 2005’e kadar ise, Suriye devlet başkan yardımcılığını sürdürdü.
2000 haziranında Hâfız Esed’in ölümüyle, yerini oğlu Beşşâr’ın almasında da, Abdulhalîm Haddâm’ın desteği kritik rol oynadı. Rejimin en kilit isimlerinden biri olarak, “çaylak şehzade”yi parmağında oynatabileceğini zanneden Haddâm, yanıldığını kısa süre içinde anlayacaktı: Baas’ın Nusayrî dişlileri, Haddâm’a pabuç bırakmamakta kararlıydı. Önce görüş ayrılığı şeklinde başlayan gerilim, ardından açık çatışmaya dönüştü. 14 Şubat 2005’te Lübnan eski Başbakanı Refîk Harîrî’nin Beyrut’ta düzenlenen bir bombalı saldırıyla öldürülmesi ise, bardağı taşıran son damla oldu. Hâfız Esed kendisine “Lübnan dosyası”nı emanet ettiği için, on yıllardır bu ülkeyle sıkı ilişkiler geliştiren Haddâm, Harîrî ile özel bir dostluk da kurmuştu. Haddâm, Harîrî’yi Esed rejiminin öldürttüğünden şüphe duymuyordu.
Suikastın Lübnan’da yarattığı öfke patlamasının ardından, Suriye ordu birlikleri Lübnan’da 1970’lerden bu yana devam eden fiilî işgali sonlandırmak durumunda kaldı. Lübnanlıların “Sedir Devrimi” olarak adlandırdığı bu sürecin Suriye’ye bakan tarafı ise karanlıktı: 12 Ekim 2005’te, 1980’lerden itibaren “Baas’ın Lübnan’daki adamı” olarak bilinen istihbaratçı Gâzî Kenân’ın, Şam’daki ofisinde intihar ettiği açıklandı. Suriye rejimini yakından tanıyan herkes, bunun bir cinayet olduğundan emindi. En çok da Haddâm. Esed ailesi gibi Nusayrî olmasına rağmen ipi çekilen Kenân’ın trajik akıbetinden (Kenân’ın kardeşi Ali de, 9 Kasım 2006’da “intihar” edecekti) yeterli dersi alan Haddâm, 2005 sonunda Suriye’yi terk ederek Fransa’nın başkenti Paris’e yerleşti.
Paris’i seçmesi elbette tesadüf değildi. Fransa ile Suriye arasında, kökleri ta Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine kadar uzanan organik bir bağ vardı ve ülkelerinde başı sıkışan Suriyeli (ve hatta Lübnanlı) siyasetçilerin soluğu Paris’te alması âdettendi. Gerçi bunlar arasında, öldürtülenler de yok değildi. Örneğin, 1947’de Baas Partisi’ni kuran iki isimden biri, Salâhaddîn el Bitâr, 21 Temmuz 1980 günü, Esed rejiminin ajanları tarafından Paris’te vurularak öldürülmüştü. Haddâm’ın şansı, bilâhare Arap Baharı’nın patlak vermesiyle, rejimin kendi canının derdine düşmesi oldu.
Abdulhalîm Haddâm, salı günü (31 Mart) geçirdiği kalp krizi sonucu, Paris’te 88 yaşında öldü. Geride 2 milyar dolarlık şaibeli bir servet ve gerçekleşememiş siyasî hırslar kaldı. Suriye İhvânı acaba şimdi kendi kendine soruyor mudur: Bizim, böyle bir biyografide ne işimiz vardı?
Virüslü siyaset
04:008/04/2020, Çarşamba
G: 8/04/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Koronavirüs salgını, Ortadoğu’daki bütün ülkelerle birlikte, İsrail’i de etkisi altına almış bulunuyor. Enfekte olan İsrailli sayısı 9 bine yaklaşırken, ölümler de üç basamağa doğru ilerliyor. (Siz bu yazıyı okurken, rakamlar yeniden güncellenmiş, bilanço da artmış olacak). Salgınla eş zamanlı olarak, İsrail, ciddi bir siyasî krizin de içinde. Üst üste yapılan seçimlerden somut sonuçlar elde edilemediği gibi, ufukta kalıcı bir çözüm de görünmüyor. Bu yazıda, önce İsrail’in virüs karnesinden ilginç bir anekdotu aktaralım, ardından ülkenin virüslü siyasetinin son durumunu konuşalım.
İsrail basınında yoğun biçimde manşetlere çıkan haberlere göre, koronavirüs salgınının en çok görüldüğü yerler, Ultra-Ortodoks Yahudilerin yaşadığı bölgeler. Bunlar arasında, Tel Aviv’in hemen doğusundaki 200 bin nüfuslu Bney Brak özellikle dikkat çekiyor. Dindar Yahudilerin evlerde tutulamadığı, sürekli ibadet ve sohbet için bir araya geldiği ve hükümetin uygulamaya çalıştığı bütün sağlık tedbirlerine direndiği şehirde, halkın en az yüzde 40’ının enfekte olduğu tahmin ediliyor. Sadece Bney Brak’ta değil, Kudüs ve diğer şehirlerde de, “Haredim” tabir edilen Ultra-Ortodoks kesim arasında, virüs yıldırım hızıyla yayılıyor. Haredim’in, sosyal izolasyon ve karantina uygulamalarını inatla ihlal ederken, bunu “seküler” devlete karşı bir tür baş kaldırı olarak gördüğü de belirtiliyor. İnsanların mobilizasyonunu ve kapalı mekânlarda toplanmasını engellemek için Haredim mahallelerine sevk edilen asker ve polis birliklerinin, cuma akşamından cumartesi akşamına kadar câri olan “Şabat” yasakları dolayısıyla geri çekilmek durumunda kalması da, Haredim’in yeniden sokaklara dökülmesinin önünü açıyor. Ultra-Ortodoks Yahudilerin, 8-16 Nisan arasında kutlanacak olan Hamursuz (Pesah) Bayramı’nı hastanede geçirmemek için de koronavirüs testi yaptırmaktan kaçtığı belirtiliyor. Bu cinnet halinin kısa yoldan tasviri bâbında, kendisi de Ultra-Ortodoks bir Yahudi olan İsrail Sağlık Bakanı Yaakov Litzman’ın bile koronavirüse yakalandığını hatırlamak yeterli. 71 yaşındaki Litzman, virüsle mücadelenin dümeninde oturması gereken bir zamanda, eşi Chava ile birlikte karantina altında.
İsrail’de siyaset de, en az Ultra-Ortodoks Yahudiler kadar enfekte olmuş durumda:
Son bir yıl içinde, İsrail halkı, üç kez sandık başına gitti. 9 Nisan 2019’daki ilk seçimde Başbakan Benyamin Netanyahu’nun liderliğindeki Likud Partisi ile eski Genelkurmay Başkanı Benny Gantz’ın Mavi-Beyaz İttifakı 35’er milletvekili çıkardılar. 120 üyeli İsrail parlamentosu Knesset’te güvenoyu alabilmek için 60+1 destek gerektiğinden, ikisi de tek başına hükümet olamadı. Seçimden sonraki müzakereler sonuç vermeyince, 17 Eylül’de bir seçim daha yapıldı. Bu kez Mavi-Beyaz 33, Likud 32 vekil çıkardı. Hükümet kurma çabalarından yine netice alınamadı, 2 Mart 2020’de üçüncü kez sandığa gidildi. Bu kez Likud 36, Mavi-Beyaz 33 vekilde kaldı.
Seçim sonuçlarının tatsız bir şakaya dönüştüğü ve sürekli tekrarların da halkı bıktırdığı İsrail’de, geçtiğimiz ay sonu, ülke siyasetindeki çürümenin boyutlarını gösteren ilginç bir gelişme yaşandı. Hakkındaki yolsuzluk suçlamaları nedeniyle siyasî kariyerinin bittiği yorumları yapılan Başbakan Netanyahu, rakibi (hatta düşmanı) Benny Gantz’ı kendi yanına çekmeyi başardı. Mavi-Beyaz’da birlikte hareket ettiği koalisyon ortaklarını yarı yolda bırakan Gantz, ani bir kararla meclis başkanlığına adaylığını koydu ve Likud’un blok halinde desteğiyle koltuğa oturdu. Böylece hem ittifaktaki arkadaşlarını hem de Netanyahu’ya hakaretler yağdırarak oy topladığı kitleyi kandırmış oldu.
Netanyahu ile Gantz arasında, 18’er aylık dönüşümlü başbakanlık için anlaşma sağlandığı kaydediliyor. Buna göre: Kurulacak olan “ulusal birlik” hükümetinde önce Netanyahu başbakan olacak, sonra ise görevi Gantz devralacak. Peki, akabinde Netanyahu nereye zıplayacak? İsrailli siyasî gözlemcilere bakılırsa, Netanyahu’nun gözü cumhurbaşkanlığında. Tabii bunun için yolsuzluk davalarının tamamen sümen altı edilmesi ve cumhurbaşkanı olarak elini güçlendirecek yeni yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Netanyahu ile Gantz’ın, bu noktada da ayrıntılı bir anlaşmaya vardığı, gelen bilgiler arasında. Neler yaşanacağını, hep birlikte göreceğiz.
İsrail’in mevcut manzarasını ve çatışmalarını içeriden izlemeyi her zaman önemsiyorum. Sadece yazı ve analizler için “kullanışlı malzeme” devşirilmiyor oradan; aynı zamanda, “Her şeye kâdir ve yenilmez Siyonizm” algısını sarsacak çok çarpıcı işaretleri görmek de mümkün oluyor.
“Ben bunu neden yaptım?”
04:0011/04/2020, Cumartesi
G: 11/04/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kâzım Şerîf Cebûrî, Şiî bir ailenin mensubu olarak, 1952’de Bağdat’ın fakir bir semtinde doğmuştu. Çocukluğunun en net hatıralarından biri, henüz 6 yaşındayken, 14 Temmuz 1958’de Bağdat’ta yaşanan kanlı darbeydi. İngilizlerin desteklediği Hâşimî hanedanı Iraklı subaylar tarafından devrildiğinde, sokakların nasıl karıştığını gözleriyle görmüştü. Halktan tamamen kopan krallığın devrilmesi, Cebûrî ailesinde sevince neden olmuştu. Milyonlarca Iraklı gibi, onlar da artık özgürleştiklerini, ekonomik ve sosyal perişanlıklarının düzeleceğini düşünüyordu. Yanıldıklarını anlamaları için fazla zaman geçmesi gerekmeyecekti.
Kâzım’ın gençlik yılları, Baas Partisi’nin iktidar yürüyüşüne denk geldi. 1963’teki ilk Baas darbesini, 1968’de parti içi ikinci darbe izlerken, Kâzım, Bağdat’ta babasının motosiklet tamir dükkânında çırak olarak çalışmaya devam ediyordu. 1970’li yıllarda motosiklet tamirciliğinin yanında vücut geliştirme, güreş ve halter sporlarıyla da ilgilenen Kâzım, kendi çevresinde küçük çapta isim yapmıştı. Ayrıca yurtdışından getirdiği ve sattığı Japon motosikletleri sebebiyle, yeni bir lakap da kazanmıştı: “Yabânî”, yani Japon. Sıradan gibi görünen bu hayat, 1968 darbesinin liderlerinden Saddam Hüseyin’in büyük oğlu Uday’la kurulan yakın irtibat sayesinde kısa süre içinde istikamet değiştirecekti.
1980’lerin ikinci yarısında, 1964 doğumlu Uday Hüseyin, Irak’ta kendisinden en çok çekinilen isimlerin başında geliyordu. Nerde ne yapacağı kestirilemeyen Uday, acımasız (hatta sadist) bir kişiliğe sahipti. Babasının resmî veliahtı konumunda olduğu için eli her yere uzanıyor, kimse ona karşı sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu. Alınan her yenilgiden sonra Irak milli futbol takımı oyuncularını dövdürmesi, dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in karısı Sûzân’ın onuruna Bağdat’ta verilen bir davet sırasında babasının Hıristiyan çeşnicibaşısı Kâmil Hannâ Cecû’yu bizzat bıçaklayarak öldürmesi, kendisine saygısızlık yaptığını düşündüğü askerlere işkence ettirmesi gibi çok sayıda eylemiyle, Uday’ın adı kulaktan kulağa bütün ülkeye yayılmıştı.
Bir gün dükkânında işleriyle meşgulken, içeri Uday’ın birkaç adamı hışımla girdiğinde, Kâzım Şerîf -haklı olarak- büyük bir korkuya kapıldı. Neyse ki, talepleri basitti: Uday’ın lüks motosikletlerinden biri bozulmuştu, tamiri gerekiyordu. Kâzım, tamiri hızlıca gerçekleştirdi. Birkaç gün sonra bir motosiklet daha, sonra bir daha derken, Uday’ın bu becerikli adamla bizzat tanışmak istediğini bildirdiler. Kâzım, çekinerek gittiği Uday’la görüşmesinden ilginç bir teklifle ayrıldı. Saddam’ın oğlu, vücut geliştirmeye çok meraklıydı ve Kâzım’dan kendisine özel bir jimnastik salonu hazırlamasını istiyordu. Kâzım, daha sonra “Ortadoğu’nun en iyisiydi” şeklinde tanımlayacağı salonu kısa sürede hazırladı, ardından Uday’ın özel hocalığına atandı. Uday Hüseyin, Kâzım’ın önerdiği menüye göre besleniyor, onun tarif ettiği şekilde spor yapıyordu. Kâzım ve Uday arasındaki ilişki kısa zamanda öylesine gelişti ki, 1991’de Saddam Hüseyin’e karşı Şiîler ayaklandığında, idam edilenler arasında Kâzım’ın akrabalarından tam 11 kişi de olmasına rağmen, o sarayın himayesi altında kaldı ve hiçbir zarar görmedi.
Eskilerin deyişiyle “Kurb-i sultân, âteş-i sûzân” fehvasınca, bu aşırı yakınlık, 1996’da birdenbire aşırı bir düşmanlığa evrildi. Uday, Kâzım’ın Beyrut’tan ithal ettiği iki Harley Davidson motosiklete el koymaya kalkışınca, emektar tamirci bu duruma kısık sesle itiraz etti. Ve kendisini birkaç gün sonra, “kamu malını zimmetine geçirmek” suçlamasıyla hâkim karşısında buluverdi. Dokuz yıla mahkûm olmasına karşın, iki yıllık hapisten sonra 1998’de salıverildiğinde, Kâzım artık Saddam rejiminin azılı bir düşmanıydı. Ancak, rejime karşı yapabileceği herhangi bir şey yoktu. O fırsat, 9 Nisan 2003’te ayağına geldi:
Dünya onu, ABD askerlerinin Bağdat’ı işgal ettiği saatlerde, Saddam Hüseyin’in Firdevs Meydanı’ndaki heykelinin kaidesine ilk balyoz darbelerini şevkle indirirken tanıdı. Boy boy fotoğrafları dünya basınında yer alan Kâzım, işte intikamını almıştı.
Ne var ki, işgal, Irak’ı çok daha beter bir kördüğüme sürükleyince, -bugün hâlâ Bağdat’ta tamircilik yapan- Kâzım Şerîf, şunları söyleyecekti:
“Saddam, kanlı bir diktatördü, doğru. Ama eskiden bir tane diktatörümüz vardı, şimdi bin tane oldu. Hiçbir şey iyiye gitmedi ve daha güzel olmadı. Bugün Firdevs Meydanı’nda, eskiden heykelin bulunduğu yerden her geçişimde, büyük bir üzüntü ve utanç hissediyorum. Ve kendi kendime soruyorum: Ben bunu neden yaptım?”
Baraj kapağı
04:0015/04/2020, Çarşamba
G: 15/04/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Zannediyorum 2012 yılıydı. İstanbul’da düzenlenen Ortadoğu konulu uluslararası bir toplantıda, boş salonlardan birinde tek başına otururken bulmuştum onu. O günlerde ismi sürekli gündemde olduğu için, o yapayalnız haline çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Belki “flaş” birkaç cümle koparırım heyecanıyla yanına gidip konuşmaya çalıştığımda, ağzını açtırmak bile mesele olmuştu. Gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, hareket etmeden öylece duruyordu. Söylediklerimi tam olarak duyduğundan emin değildim. Dudaklarından isteksizce -adeta zorla- dökülen kelime kırıntılarına “söz” demeye ise bin şahit isterdi. Gayretimin, onun kendi etrafına ördüğü kalın duvarı aşamayacağını fark edince iletişim çabasından vazgeçmiştim. Hatıra fotoğrafı çektirirken de duruşunu bozmamıştı. Ben objektife doğru bakıp gülümserken, onun gözleri yerdeydi, yüzünde de herhangi bir ifadeyi yakalamak mümkün değildi.
Muammer Kaddafi sonrasındaki geçiş döneminde Libya’ya liderlik eden Mahmûd Cibrîl’in, koronavirüs sebebiyle -68 yaşında- öldüğü haberini okuduğumda, sekiz yıl önce onunla diyalog kurmaya çalıştığım yukarıdaki sahne yeniden zihnimde canlandı. “Gölge adam” olarak yaşayan ve dünyanın görünmez bir virüsün pençesinde kıvrandığı ilginç bir zamanda son nefesini veren Cibrîl, ülkesinin siyasî serüveninde oynadığı kritik rol nedeniyle, -büyük bir şans eseri- Ortadoğu tarihine de geçti.
Kaddafi’nin kendi halkı tarafından linç edilerek öldürülmesinden üç gün sonra, 23 Ekim 2011’de “Libya Ulusal Geçiş Konseyi”ndeki başkanlık görevinden istifa eden Mahmûd Cibrîl, o tarihten itibaren vaktinin çoğunu Mısır’da geçiriyordu. Cemal Abdunnâsır ve Enver Sedat dönemlerinde içişleri bakanlığı yapmış Şa’râvî Cumua’nın kızıyla evli olduğu için, Mısır, onun ikinci vatanıydı. Libya’nın Kaddafi’nin ardından sürüklendiği iç savaş ve kaos, Cibrîl’in Mısır’daki ikâmetinin de görünürdeki gerekçesiydi. Haber bültenlerinde yer aldığına göre: 21 Mart’ta kalp krizi şüphesiyle Kahire’de hastaneye kaldırılan Cibrîl’e üç gün sonra koronavirüs teşhisi koyulmuş, 5 Nisan’da da hayatını kaybetmişti.
Ekonomi ve siyaset bilimi eğitimi aldığı Kahire Üniversitesi’nden 1975’te mezun olan Mahmûd Cibrîl, aynı alandaki doktorasını ABD’de, Pittsburgh Üniversitesi’nde tamamlamıştı. Çeşitli Arap ülkelerindeki iş tecrübelerinden sonra Libya’ya dönen Cibrîl, 2007-2011 arasında, Kaddafi yönetiminin ekonomi ve planlama danışmanıydı. Özellikle Seyfülislâm Kaddafi’yle yakınlığı nedeniyle, dönemin hükümetlerinin özelleştirme ve diğer politikalarını etkilemişti. “Arap Baharı” sürecinde Kaddafi’ye karşı halk ayaklanması patlak verdiğinde, ilk saf değiştirenlerden biri Cibrîl oldu. Kurduğu “ulusal ittifak”la Kaddafi’nin devrilmesine çalışırken, bir yandan da Avrupa ülkelerini turlayarak, “Libya’nın demokrasiye geçişi”nde yardım ve destek istedi. Sonrasında yaşananlar, malum.
Mahmûd Cibrîl, ülkesinden uzakta hayata veda ederken, Libya’nın daha kötü zamanlara savrulmasını görmekten de kurtulmuş oldu.
***
Muammer Kaddafi ve Saddam Hüseyin gibi devlet başkanlarını değerlendirirken, “Onlar gitti, ülkeleri mahvoldu. Onlar varken, problem yoktu” şeklinde bir yorum türü mevcut. Bu bakış açısı, sonrasındaki gelişmelerin fenalığına bakarak, öncesinin “mutlak güzel” olduğunu var sayan basit bir ezber aslında. Tarihteki her gelişmenin, kendi içinde sıkı sıkıya bazı kurallara bağlı, şaşmaz bir sebep-sonuç zinciri içinde gerçekleştiğini hiç unutmadan, şunu söylemek daha makul görünüyor:
Kaddafi ve Saddam gibiler, zaman zaman açılıp biriken suyu azaltmakla görevli olduğu halde hiç açılmayan ve damla bile sızdırmayan baraj kapakları gibidirler. Barajın arkasındaki su birikir, birikir… Ve sonunda o kuvvetli basınçla duvar patlar, her yer sele boğulur. Diktatörlerin başına buyruk yönetim tarzları ve halklarına muamelelerindeki acımasızlık (örneğin, baskı ve zulüm öylesine yoğunlaşır ki, ezilen kitleler “Biri bizi kurtarsın, kim olduğu önemli değil!” diyecek hale gelir), onların trajik akıbetlerini kaçınılmaz hale getirir. Dolayısıyla, kendilerinden sonra yaşanan karmaşa ve kaosta, iktidardayken attıkları bazı adımların ve ihmal ettikleri şeylerin direkt sonuçlarını görmek mümkündür.
Bu acıklı manzaraya bakınca, Ortadoğu halkları açısından sorulacak soru ise şu:
Diktatör yumruğu, işgalci çizmesi veya iç savaş dışında, dördüncü bir yol yok mu? Veya, bu dördüncü yola kafa yoranlar, bunun için dikkatle ve sabırla çalışanlar var mı?
Öteki tarih
04:0018/04/2020, Cumartesi
G: 18/04/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Rıfat Çadırcı, 1978’in bir ekim gününde, Bağdat’taki evinde kahvaltı yaparken, birden bire kapıya dayanan askerler tarafından karga-tulumba gözaltına alındığında, Irak’ın en tanınmış mimarlarından biriydi. Sebebini anlayamasa da, hakkındaki suçlama “vatana ihanet”ti. Hızlıca -yalnızca bir buçuk dakika- yargılandı ve iki yıl hapse mahkûm edildi. Hapishane sürecinde, eşi Belkıs’ı ve çocuklarını hiç görmeden, 2x1,7 metre boyutlarında bir hücrede tutuldu. Dönemin Irak Devlet Başkanı Ahmed Hasan el Bekr ve iktidarıyla herhangi bir gerilim yaşamış değildi. Kendisine, hangi eyleminin “vatana ihanet” kapsamına girdiği hiç açıklanmadı.
Çadırcı içerde çile doldururken, dışarıda da olağan dışı gelişmeler oluyordu. 16 Temmuz 1979’da, Ahmed Hasan el Bekr, yardımcısı (ve kuzeni) Saddam Hüseyin tarafından devrilmiş, Irak’ta kendine has özellikleri olan bir dönem başlamıştı. Ülkeyi tümüyle kendi kontrolü altına almak isteyen Saddam, otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra başlattığı mimarî projelerle de ismini Bağdat ve diğer şehirlere kazımak niyetindeydi. Çadırcı, tam bu noktada yeniden hatırlandı. Kral’ın rüyasının yorumlanması gerektiğinde hapiste olduğu akıllara gelen Hz. Yûsuf misali, 1980’in son aylarında bir sabah hücresine gelen askerler, onu -hapishane kıyafetlerini değiştirmesine bile izin vermeden- doğruca Saddam’ın huzuruna çıkardılar. Irak’ın yeni lideri, çalışmaları nedeniyle zaten iyi tanıdığı Çadırcı’dan, 1982’de Bağdat’ta yapılması planlanan Bağlantısızlar Hareketi Zirvesi için, şehrin hazırlanmasını talep ediyordu. Çadırcı, ertesi gün işinin başına döndü.
Ancak etkisi hesaplanmayan bir durum vardı: 22 Eylül 1980’de, Saddam’ın saldırısıyla başlayan ve sonraki sekiz yıl boyunca her iki ülkeyi de her yönden bitap düşüren İran-Irak Savaşı, Çadırcı’ya havale edilen projelerin de akim kalmasına neden oldu. Ülkesinin içinde bulunduğu durumun daha da kötüleşeceğini sezen Çadırcı, ailesiyle birlikte 1982’de Irak’tan ayrıldı. Yolu önce İngiltere’ye, ardından da ABD’ye uzandı. Sonraki 20 yıl boyunca Harvard Üniversitesi’nde mimarî felsefesiyle ilgili dersler ve seminerler verdi.
Rıfat Çadırcı, Irak’ın önemli hukukçu ve siyaset adamlarından Kâmil Çadırcı’nın (1897-1968) oğlu olarak, 6 Aralık 1926’da Bağdat’ta doğdu. Yüksek öğrenimini Londra’da tamamladıktan sonra, 1952’de ülkesine dönerek mimarlık faaliyetlerine başladı. Modern tarzla geleneksel öğeleri harmanladığı tasarımlarıyla, kısa sürede ün kazandı. Bağdat’ın simgesi haline gelen, Tahrir Meydanı’ndaki Özgürlük Anıtı (1958), Firdevs Meydanı’ndaki Meçhul Asker Anıtı (1959. Çadırcı’nın bu eseri, 1982’de Saddam Hüseyin heykeliyle değiştirildi. 2003’teki Amerikan işgaliyle, Saddam heykeli yıkıldı.), Tütün Tekeli Binası (1965) ve Bağdat Merkez Postane Binası (1975), Çadırcı’nın en bilinen eserleridir. Bunlar dışında, Arap dünyasının hemen her ülkesinde çok sayıda resmî ve sivil yapı, onun imzasını taşımaktadır. 1986’da, “mimarî dünyasının Oscar’ı” olarak bilinen Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne lâyık görülen Çadırcı, 1982’de İngiliz Kraliyet Mimarlık Enstitüsü’ne, 1987’de de Amerikan Mimarlar Enstitüsü’ne üye olarak kabul edildi.
Mimarlığın teorik altyapısı konusundaki çalışmaları nedeniyle “yapı filozofu” unvanıyla anılan Rıfat Çadırcı, geçtiğimiz hafta, 10 Nisan günü, koronavirüs nedeniyle Londra’da hayatını kaybetti. 94 yaşında ölen Çadırcı, -2016’da ABD’de hayatını kaybeden Zahâ Hadîd gibi- dünya çapında kendisini kabul ettirmiş bir Iraklıydı. Çadırcı, Hadîd kadar “uçuk” projelere imza atmasa da, her ikisi de mimarlığın modern tarihine isimlerini şimdiden yazdırdı. Açtıkları çığır ve yetiştirdikleri öğrenciler, onların üsluplarını yeni yorumlarla devam ettirecek.
Rıfat Çadırcı örneği, Ortadoğu yakın tarihinin birkaç farklı noktadan ve eş zamanlı olarak ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Siyasî tarih bütün hoyratlığıyla ve somut tezahürleriyle akmaya devam ederken, aynı zamanda sanatın, edebiyatın, kültürün, müziğin ve insanoğlunun iştigal ettiği diğer sanatların da tarihi kendi mecrasında seyrüseferini sürdürüyor.
Şöyle bir hayalim var:
Uzmanlardan oluşan kalabalık bir ekip, kendi aralarında işbölümü yapsa… Ortadoğu’nun siyasî, kültürel, edebî, mimarî vb. tarihi kaleme alınsa… Kişiler, akımlar ve dönemler arasındaki geçişkenlikleri, işbirliğini veya çatışmaları, bu sayede net bir şekilde görsek… Böylece, tarihin bir boyutuna odaklanırken, diğer boyutları gözden kaçırma tuzağına düşmesek… Ve karşımızda, daha net ve duru bir manzara şekillense… Bence, imkânsız değil.
İlhak hükümeti
04:0022/04/2020, Çarşamba
G: 22/04/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bir yıl içinde peş peşe düzenlenen üç genel seçimin ardından, İsrail’de hükümet nihayet kurulabildi. Beklendiği gibi, Likud Partisi lideri Başbakan Benyamin Netanyahu ile Mavi-Beyaz İttifakı’nın lideri Benny Gantz, pazartesi günü (20 Nisan) attıkları imzayla birlikte, “acil durum koalisyon hükümeti”ni oluşturduklarını kamuoyuna resmen ilân ettiler. Böylece ülkenin içine yuvarlandığı siyasî kaos ve belirsizlik hali de sona erdi. En azından, bir süreliğine.
Haftalar süren uzun ve ateşli pazarlıklar sonucu üzerinde mutabık kalınan 14 sayfalık koalisyon protokolü, -İsrail basınına yansıdığı kadarıyla- ilginç ayrıntıları barındırıyor:
Her şeyden önce, ilk altı ay boyunca, İsrail Parlamentosu Knesset’in gündemine koronavirüsle mücadeleyle alakası olmayan hiçbir kanun teklifinin veya müzakere önerisinin getirilmemesi öngörülüyor. Netanyahu’nun karşı karşıya bulunduğu rüşvet, yetki gaspı ve görevi kötüye kullanma gibi somut suçlama ve davalar düşünüldüğünde, bu önlemin, koronavirüsle herhangi bir ilgisinin bulunmadığı kolaylıkla anlaşılıyor.
Mutabakata göre, kaolisyon hükümetinin ilk 18 ayında, Benyamin Netanyahu’nun başbakanlığı devam edecek. 13 yıllık başbakanlık süresiyle, -David Ben Gurion’u da geride bırakarak- “en uzun süre koltukta kalan lider” sıfatını kazanıp İsrail tarihine geçen Netanyahu, bu sayede başbakanlık konforunu sürdürecek. Üstelik, resmî konutun kullanım hakkı, başbakanlığı bıraktıktan sonra da kendisinde kalacak. Buna en çok, devlet bütçesini özel sadist keyifleri için harcamasıyla ünlenen karısı Sara’nın sevineceği kesin.
İmzalanan anlaşma, Netanyahu erken seçim için koalisyonu bozma yoluna giderse, yeni hükümet kurulana kadar Gantz’ın otomatikman başbakanlığa geçmesiyle ilgili bir maddeyi de içeriyor. İsrail’de hükümetler kolayca kurulamadığından, bu durumda Gantz’ın aylar boyunca başbakanlık yapabileceği hesaplanıyor. Öte yandan, Netanyahu’nun 18 aylık süre dolmadan istifa ederek yerini erkenden Gantz’a bırakma hakkı da bulunuyor. Ancak bu sefer, Gantz’tan sonra, kalan süreyi tamamlamak için yeniden başbakan olabilecek ve ülkeyi seçime götürebilecek; Gantz hakkını kullanmış olduğundan, Netanyahu yeni hükümet kurulana kadar başbakanlığa devam edecek. Bir şey daha: Eğer İsrail Yüksek Mahkemesi, Netanyahu’nun başbakanlık için uygun olmadığına karar verirse, protokole göre, Gantz da Netanyahu’yla birlikte istifasını sunacak. Böyle bir durumda yeniden siyasî kriz patlak vereceğinden, bu nokta, Netanyahu’nun mahkemeye yaptığı bir nanik anlamına geliyor.
Kabinedeki bakanlıkların (yardımcılarla birlikte, toplam 28) Likud ve Mavi-Beyaz arasında sayıca eşit olarak paylaştırıldığı anlaşmada, oldukça dikkatli bir dengenin gözetildiği görülüyor. Gantz, 18 aylık başbakan yardımcılığı döneminde savunma bakanlığını da üstlenirken, dışişleri bakanlığı da Mavi-Beyaz’da kaldı. Likud ise adalet, iletişim ve kültür gibi üç kritik bakanlığı elinde tuttu. Hakim ve savcı atamalarından rakiplerin izlenmesine, ırkçı Siyonist politikaların sürdürülmesinden sol akımlarla kıyasıya mücadeleye, bu üç bakanlık, Netanyahu ve partisi için hayatî önemde.
Koalisyon protokolü, Netanyahu ve Gantz’ın birbirine duyduğu kin ve öfkeyi satır aralarında bütün çıplaklığıyla yansıtırken, ikilinin ihtilafsız biçimde mutabık kaldığı tek bir konu var: Batı Şeria’nın ilhakı. Netanyahu da Gantz da bu meseleyi “seçim vaadi” olarak seçmenlerine sunmuştu. Halktan oy isterken ve alırken, “Batı Şeria’yı ilhak edeceğiz” diyerek açıkça taahhütte bulundular. Hem İsrail’in hem de İslâm dünyasının içinde bulunduğu mevcut manzaraya bakınca, bu sözlerini tutmalarına engel olacak herhangi bir durum görünmüyor. Nitekim, İsrail’de yeni hükümeti kim kurarsa kursun, bu yönde bir adım atılacağı neredeyse kesin olduğundan, Filistinliler gelişmeleri endişe ve kayıtsızlığın birbirine karıştığı bir ruh haliyle takip ediyor. Râmallah merkezli Filistin hükümetinin başbakanı Muhammed İştiyye, yeni İsrail kabinesini “ilhak hükümeti” olarak tanımlarken, sonuna kadar haklı. Ama parlak tanımlamaların, mevcut gidişatı düzeltmeye yetmeyeceğini de herkes biliyor.
Batı Şeria’nın ilhakı meselesi, aslında, İsrail içindeki ihtilaf ve düşmanlıkların ne kadar derinleştiğini göstermesi bakımından da dikkate değer. İçerideki çürüme ve dağılmayı gizlemek için, bakışları dışardaki düşmana yöneltmek… İsrail hükümetlerinin yıllardır sürdürdüğü bayat bir numara bu. Filistin cephesi toparlanabilse ve kendi içinde yekvücut olabilse, bu tür numaraların yatsıya kadar bile ömrü yok. Ama gelin görün ki…
Bu böyledir
04:0025/04/2020, Cumartesi
G: 25/04/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Bu kadar kitabı nasıl okuyacağız abi?” serzeniş -ve hatta feryadıyla- çok sık karşılaşırım. Ortadoğu okumaları yaptığımız arkadaş gruplarıyla her oturumumuzda şuna benzer cümleler kurarım ben de: “Şu anda, biz burada hasbihal ederken bile, mutlaka okumamız gereken ama bırakın okumayı, elimizi sürmeye bile imkân ve vakit bulamayacağımız en az 10 ‘baba’ kitap raflarda ve kitap satış sitelerinde yerini aldı. Bu, sadece Ortadoğu için ve şu an için. Bir de başka diğer sahaları ve günün diğer vakitlerini düşünün. Sürekli kitap, dergi, makale... Asla baş edemeyeceğiz.”
Üstümüze yağmur gibi “kitap okuma listeleri” yağarken, sıklıkla dile getirilen bir diğer şikâyet de şu: “Okumaya heyecanla başlıyorum, bir süre öyle gidiyor. Sonra heyecanımı yitiriyorum. Günde yüzlerce sayfa okuduğum zamanlardan, haftalarca doğru-dürüst kitap yüzü açamadığım zamanlara savruluyorum. İstikrarı sağlayamıyorum bir türlü!” Günümüzün bol telaşlı ve karmaşalı şartlarında, hepimizin dönem dönem yaşadığı bir hal bu belki.
Okumak vazgeçilmez bir eylem olduğuna göre -ki bunda şüphe yok- yönteme dair bazı mühim noktaları hatırlamak ve hatırlatmak yerinde olur. Madem şu koronavirüs günlerinde -en azından teorik olarak- okumak için bolca vaktimiz var, bu vakitleri daha verimli geçirebilme adına…
Evvelâ, yayımlanan her kitabı ve yazılı eseri okumaya takat yetiremeyeceğimiz gerçeğiyle yüzleşeceğiz. Yüzlerce yıllık ömrümüz olsa, sürekli okusak ve okumaktan başka bir iş yapmasak bile, kitaplar bizi mutlaka mağlup edecek. Bu gerçeğe teslim olmak bizi sakinleştirecek ve daha rasyonel bir bakış açısına ulaşmamıza yardımcı olacaktır. Hayal kurarken makul çerçeveden uzaklaşıldığında (mesela burada: “Çıkan her kitabı okuyacağım, en azından karıştıracağım”), o hayal insana psikolojik rahatsızlık ve huzursuzluk olarak da dönebilir.
İkincisi, “kitap yığma” takıntısının bizi esir almasına müsaade etmeyeceğiz. Köşeye yığılan ve paylaşılmayan her şey, insan için zamanla yüke dönüşüyor. Belli zamanlarda kütüphanemizde elemeler yapmak, ihtiyacı olanlara kitap ulaştırmak, tabir-i câizse “kitap infakı” çok önemlidir. Yaşarken hasis bir şekilde kitaplarını hiç paylaşmayan birçok kimsenin, ölümlerinden sonra kütüphanelerinin yağmalandığını veya yok pahasına el değiştirdiğini çok görmüşümdür.
Üçüncüsü: Okumalarımızı “bizi ilgilendirenler” ve “ilgilendirmeyenler” olarak ayırmak da hayatî ehemmiyet taşır. Vaktimiz zaten kısıtlıyken, bir de lüzumsuz vadilerde oyalanırsak, istikameti hepten şaşırırız. Temel İslâm kültürümüze dair okumalar, meslekî formasyonumuz çerçevesinde bilmemiz gerekenler ve hayatı anlamlandırmada bize yardımcı olacak faydalı, öğretici ve keyifli metinler şeklinde bir sıralama yaparak, işimizi biraz kolaylaştırabiliriz.
Dördüncü olarak, okuma eylemini sürekli hale getirmek zorundayız. “Her gün mutlaka 30 dakika okuyacağım. Öldüğümde, o günkü okuma ödevim, tabutumun başında yerine getirilecek kararlılıkta hem de. Hiçbir şartta, okumadan gün geçmeyecek” diyebilirsek, “en hayırlı amel, az da olsa sürekli olanıdır” ölçüsünü yakalayabiliriz. İstikrar ve devamlılık, hayattaki her alanda, muvaffakiyetin anahtarıdır.
Ve nihayet, okuduklarımızı kalıcı hale getirebilmek için mutlaka kayıt altına alacağız. Kitap özeti çıkarmak, sohbet halkalarında anlatmak, sosyal medyada paylaşmak… Bunun için çok sayıda yöntem mevcut. Okunanları kayıt altına almak, şu mecburiyeti de beraberinde getirecek: Okuduklarımız, kalıcı hale getirilecek kadar önemli ve muhtevalı olacak.
Bu böyledir. Usule riayet etmeden yapılan işler, bu isterse okumak gibi faydası asla tartışılamayacak bir şey olsun, istenen neticeyi ve bereketi getirmeyecektir.
***
Dikkatli okurların gözünden kaçmamıştır: Yazımın başlığı Mustafa Kutlu üstadımızdan. Öyle duru, öyle öz bir ifade ki, merâmımı kısaca anlatabilmek ve sözü mühürlemek için ödünç alıverdim.
***
Ramazan-ı Şerîf, bu sene bizi inziva halinde yakaladı. Şerrin hayr tarafından bakınca, bu aynı zamanda kendimize gelme, aklımızın ve kalbimizin tertibini gözden geçirme, dinginliğe ve sekînete erişme, tefekkür ve tezekkür fırsatı anlamına geliyor. Ve tüm bunlarla beraber, etrafımıza karşı daha fazla hassasiyet ve ilgi… Bu noktada belki de soracağımız ilk soru şu olmalı: “Komşumuz tok mu?” Ama belki ondan da önce: “Halini yakından bildiğimiz kaç komşumuz var?” Komşusu aç iken tok yatmama emri, herhalde “etrafınızda olan-biteni yakından takip edin!” hikmetine mebnî. Şu günlerimiz, bunun için de sıkı bir başlangıç olsun…
Hayırlı ve bereketli ramazanlar.
Sineklik Olayı
04:0029/04/2020, Çarşamba
G: 29/04/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tam 193 yıl önce bugün, 29 Nisan 1827’de, Osmanlı İmparatorluğu’na tâbi olmakla birlikte büyük ölçüde özerk bir yönetim süren Cezayir hükümdarı Hüseyin Dayı, Fransız Konsolos Pierre Deval’i huzuruna kabul etmişti. İkili arasında, oldukça gerilimli bir görüşme gerçekleşti. Konu, Fransa’nın Cezayir’e olan birikmiş borçlarıydı:
Fransızlar, 1700’lerin sonundan itibaren buğday ihtiyaçlarını Cezayir’den karşılamaya başlamıştı. Cezayir piyasasında önemli etkileri bulunan iki Yahudi tüccar aile Bûşnak ve Bakrîler, Fransızlara buğday sağlıyordu. 1800’lerin ilk yarısına doğru, Fransızlar birikmiş borçlarını ödeme konusunda gevşeklik gösterdiler. 1818’de Cezayir’in yeni hükümdarı Hüseyin Dayı (bazı kaynaklarda “dey” şeklinde de geçen bu unvan, Cezayir ve Tunuslu yerel yöneticilere verilen bir sıfattı) işbaşına geldiğinde, Fransızların Cezayir iç piyasasına olan borçları milyon franklarla ifade ediliyordu. Yahudi aileler, -tıpkı Osmanlı’daki Galata Bankerleri gibi- aynı zamanda devletle de alacak-verecek ilişkisi içindeydi. Hüseyin Dayı, Fransızların borçlarını ödemesinin, aynı zamanda Cezayir içindeki ekonomik dengelerin bozulmaması açısından da hayatî öneme sahip olduğunu fark etmişti. Bu nedenle, borçların kapatılması için Fransız hükümeti nezdinde girişimlere başladı, ancak herhangi bir ilerleme sağlanamadı.
Görüşme sırasında Konsolos Pierre Deval’i sıkıştıran Hüseyin Dayı, tatmin edici bir cevap alamayınca sinirlendi ve elindeki atkuyruğu sineklikle Deval’in yüzüne vurdu. Konsolos daha sonra, Dayı’nın emriyle yaka-paça huzurdan çıkarıldı. Hüseyin Dayı, Konsolos’un İslâm ve Müslümanlar hakkındaki hakaretâmiz ve laubali yorumlarına da ayrıca öfkelenmişti. Fransa hükümeti, “Sineklik Olayı” nedeniyle Hüseyin Dayı’dan resmî özür talep etti. Dayı bunu reddedince, Fransızlar, Cezayir’e yönelik kapsamlı bir abluka başlattı. Üç yıllık ablukanın ardından, 1830’da Fransız askerleri Cezayir’i işgal ederek, ülkeyi fiilen hâkimiyet altına aldı. 1834’te, Cezayir topraklarının tamamı Fransa’nın kontrolündeydi.
Fransızların Cezayir’i işgali sırasında on binlerce insan hayatını kaybetmiş, Müslümanlara ait dinî mekânlar ve ibadethaneler tahrip edilmiş, hatta mezarlıklar bile ortadan kaldırılmıştı. Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden çiftçilerin ve işçilerin akın ettiği Cezayir’de, yerel halk ekonomik yönden de ciddi bir kayba uğramıştı.
Yirminci yüzyıla Fransız çizmesi altında giren Cezayir, uzun ve sancılı bir sürecin sonunda, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte tam bağımsızlık için hareketlenmeye başladı. 8 Mayıs 1945’te Müslümanların özgürlük için düzenlediği ilk protestolar, yaklaşık 100 yıl önce Cezayir’de Fransızlara karşı bağımsızlık savaşını yürüten Emir Abdulkadir’in misyonunun devamı niteliğindeydi. Fransız askerlerinin kaba müdahalesiyle çatışmaya dönüşen protestolar, sonraki haftalarda on binlerce Müslüman’ın ölümüne yol açtı. Cezayir’in bağımsızlığına giden yol, artık açılmıştı.
Bağımsızlık sonrası Cezayir’in ilk devlet başkanı olacak Ahmed bin Bella (1916-2012) ve arkadaşları tarafından, 1954 sonbaharında Mısır’ın başkenti Kahire’de temelleri atılan Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN), bağımsızlık sürecine ayrı bir ivme kazandırdı. FLN’nin Fransız askerlerine ve Cezayir’deki Batılı sivil hedeflere yönelik saldırıları, çatışmaları tırmandırdı. Fransa, her saldırıya daha şiddetli bir karşı saldırıyla cevap verdi. Bağımsızlığa kadar devam eden şiddet olaylarında, çoğunluğu Fransız saldırılarında olmak üzere, yüz binlerce Cezayirli hayatını kaybedecekti.
1956’da Fas’ın Fransa’dan bağımsızlığını kazanması, 1958’de de Charles de Gaulle’ün Fransa cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle birlikte, Cezayir’in bağımsızlığı yönündeki talepler artık bastırılamaz hale geldi. De Gaulle, 1959’da, Cezayir’e artık “kendi kaderini tayin hakkı” tanınması gerektiğini resmen açıkladı. Artık geri dönülemez yola çoktan girilmişti. Ancak Fransız devleti içinde, Cezayir’i elden çıkarmamak gerektiğini savunanlar da vardı. Hatta 1961’in nisanında, bir grup general, Charles de Gaulle’ü devirmek için girişimde bile bulundu, fakat başarılı olamadılar.
Fransız hükümeti ve FLN temsilcileri arasında devam eden uzun müzakerelerin ardından, 1 Temmuz 1962’de düzenlenen referandumla Cezayir artık bağımsızlığına kavuştu. Fakat sonraki süreçte Cezayir’deki Fransa etkisi azalmadan sürecek, Fransızlar eski sömürgelerinin iç işlerine karışmayı sürdürecekti.
İşte, bir sineklik ve Cezayir’e ettiği…
Mürüvvet ehli nerde?
04:002/05/2020, Cumartesi
G: 2/05/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Dışişleri Bakanlığımız, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) direkt biçimde Türkiye’yi Libya’da “işgalci” olarak gösteren küstah açıklamasına mukabelede bulundu. Bakanlık Sözcüsü Hami Aksoy tarafından paylaşılan cevapta, özetle şöyle denildi: “BAE’nin yaptığı, darbecilere her türlü desteği veren bir ülkenin ikiyüzlü siyasetini gizleme teşebbüsüdür. BAE sadece Libya’da değil, Yemen, Suriye ve Afrika Boynuzu dâhil tüm bölgemizde uluslararası barış, güven ve istikrarı tehdit etmektedir. Somali’de terör örgütlerini desteklemekte, Yemen’de ayrılıkçı çatışmaları körüklemektedir. BAE, haddini bilmelidir.”
BAE’nin uluslararası arenadaki tahrip ve ifsat edici rolü, İslâm coğrafyasını yakından izleyenlerin zaten bildiği bir husustu. Bunun şimdi resmî ağızdan da teyit ve tekrar edilmiş olması, anlamlı. Ancak BAE’nin faaliyetleri elbette Bakanlık açıklamasında sıralananlardan ibaret değil. Resmî bir beyanda -her şeye rağmen diplomatik bir nezaket içinde- dile getirilebilenlerden çok daha fazlası, sahada mevcut. CIA’vari işkence merkezleri, Bosna Savaşı’ndaki gibi tecavüzün silah olarak kullanılması, sivillerin hayatını hedef alan bombalı saldırılar, uygulanan veya yataklık edilen siyasî suikastlar, sahneye konulan veya girişimde bulunulan askerî darbeler ve daha fazlası… Gerçek bir “şer odağı” ile karşı karşıyayız.
Dışarıda bakıldığında “BAE’nin eti-budu nedir ki?” denebilir. Gerçekten de, temelde turizme ve finans işlemlerine dayalı ekonomisiyle, Arap dünyasında öne çıkmış herhangi bir tarihî ve kültürel vasfının olmayışıyla ve yakın geçmişteki “yedek oyuncu” görüntüsüne bakınca, BAE küçümsenebilir. Hatta coğrafyamızdaki yıkıcı rolüne dair çizilen tablo, “komplo teorisi” gibi görünebilir. Ancak öyle değildir. BAE, yalnız ve kendi başına hareket etmiyor. Emirliğin kurucu lideri Şeyh Zâyed bin Sultan’ın 2004’teki ölümünden sonra yerine geçen oğlu Halîfe, 2014’te geçirdiği ağır felç sonucu bütün görevlerini kardeşi Muhammed bin Zâyed’e (kısaca: MBZ) bırakmıştı. İşte bu, BAE açısından yakın tarihin dönüm noktası oldu. Ağabeyi adına zaten birçok fiilî yetkiyi kullanan MBZ, “veliaht prens” olduktan sonra, ipleri tamamen ele aldı. Aynı anda ABD, İngiltere, Rusya, İsrail, İran ve Mısır’la derin ilişkiler geliştiren MBZ, tüm bu ülkelerin Ortadoğu’daki operasyonlarına çeşitli boyutlarda iştirak etti. 2013’te Muhammed Mursi’nin devrilmesinden 2016’da Türkiye’deki darbe teşebbüsüne, sayısız işte MBZ’nin imzası ve katkısı vardı. Keza, 2017’de Suudi Arabistan’da Muhammed bin Selman’ın veliaht prenslik pozisyonuna yükseltilmesi ve Katar’a başlatılan abluka da yine bir MBZ operasyonuydu.
MBZ’nin birlikte çalıştığı odaklarla buluştuğu ortak payda şu: Hepsi de sahada aktif, kararlarını kendisi veren, adaletin tesisine odaklanmış bir Türkiye’den ölesiye ürken ülkeler.
***
MBZ ve BAE söz konusu olduğunda, inceden inceye yürütülen bir başka faaliyet daha var: Yeni bir din dili ve zihin dünyasının inşası. “Siyasal İslâm’la savaş” adına İslâm’ın siyasî sahadaki bütün iddia ve tekliflerinin altını oyan bu faaliyetler bütünü, bana sorarsanız, BAE eliyle yürütülen projelerin en tehlikelisi. Çünkü Müslüman toplumların düşünmesini, alternatif üretmesini ve dünya düzenine karşı çıkışlar yapmasını imkânsız hale getirmeyi amaçlıyor.
Daha önce de çeşitli vesilelerle değindiğim bu kritik konu, bilâhare müstakil bir yazı olarak yazılmayı hak edecek kadar önemli.
***
“Mürüvvet” (ya da alternatif telaffuzuyla: Murûet), eskiden Arapların çok kıymet verdiği bir hasletti. Türkçe’ye kısaca “adamlık” olarak çevirebileceğimiz mürüvvet, sahibine “düşmanına karşı bile olsa adaleti gözetmek”, “kendisine sığınanı himaye etmek”, “kan dökülmesi yasak olan zaman ve mekânların hürmetine riayet”, “sözünün eri olmak”, “misafire izzetu ikram” gibi hasletleri kazandırırdı.
Mürüvvet ehli, tam tersi örneklere rağmen, İslâm öncesi Arap toplumunda sıkça karşılaşılan bir insan tipiydi. Bunlardan bazılarının oluşturduğu “Hilfu’l-Fudûl” (Erdemliler İttifakı), gençliğinde bizzat Hz. Peygamber’in de iştirak ettiği, yıllar sonra Medine’de sözü geçtiğinde “bugün olsa yine katılacağını” ifade buyurduğu bir “iyilik harekâtı” ve mürüvvet misaliydi. Bilindiği üzere, Hilfu’l-Fudûl, As bin Vâil’in Mekke’ye mal getiren bir tüccara olan borcunu ödememesi üzerine, bizzat Mekkelilerin kurduğu bir hak arama-adaleti tesis mekanizmasıydı.
MBZ’nin şahsında, bugün Arap dünyasına hâkim kılınmaya çalışılan Câhiliye zihniyetine bakınca, şu soruyu sormamak imkânsız: Mürüvvet ehli nerde?
Revaklar kimin?
04:006/05/2020, Çarşamba
G: 6/05/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistanlı bazı sosyal medya kullanıcılarının, bugünlerde ilginç bir derdi var: “Kâbe’nin etrafındaki revaklar neden Osmanlı’ya nispet ediliyor? Revakların adındaki ‘Osman’ kelimesi, Üçüncü Râşid Halîfe Osman’dan geliyor. Bu fahiş hata artık düzeltilmeli. ‘Osmanlı revakları’ denmemeli.” Munzir Âl-i Şeyh Mubârek’in başlattığı tartışmaya, Abdulazîz bin Mut’ib gibi Suudi prensler de dâhil oldu. Yapılan paylaşımlar ve yorumlar epey etkileşim de aldı.
(“Sosyal medya tartışmasından ne çıkar?” demeyiniz. Arap dünyasında -bilhassa Suudi Arabistan’da- atılacak bir adımın işaret fişeği ilk önce sosyal medya hesapları üzerinden çakılıyor. Adeta bir tür kamuoyu yoklaması -veya yerine göre uyarı ve tehdit- gibi. Ardından, gelen reaksiyona göre harekete geçiliyor. Bu nedenle, Arapların sosyal medyada yaptıkları tartışmaların gidişatını izlemek, önemli. Nitekim, Suudi gazeteleri, söz konusu revak paylaşımlarıyla eş zamanlı olarak, “Osmanlı revaklarının gerçek tarihi”nin anlatıldığı yazılara yer vermeye başladı bile.)
İddiaya göre: Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mescid-i Haram’da gerçekleştirilen tamirat ve imar çalışmaları, abartılacak kadar büyük ve önemli değildi. Osmanlılar, Hz. Osman’ın Kâbe’nin etrafına koydurduğu sütunlara Abbâsîler döneminde eklenen ahşap kubbeleri değiştirmek ve onarmakla yetinmişlerdi. Harem’de bugün görülen sütunlar, esas olarak, Osmanlı öncesi döneme aitti. “Revâk-ı Osmânî” kullanımı da, “Osman’ın revakları” şeklinde, Hz. Osman’a nispet edilmeliydi.
Tarihî gerçekleri tamamen ters-yüz eden ve yüzyıllardır bilinen bir hususu güncel siyaset uğruna değiştirmeye kalkışan bu gülünç iddia, bizzat Mescid-i Haram’ın resmî internet sitesinde bile yalanlanıyor oysa. Orada, Kâbe çevresinde meydana gelen tahribat nedeniyle Sultan İkinci Selim’in Mescid-i Haram’ın kapsamlı biçimde imarını emrettiği, onun vefatından sonra da çalışmaların oğlu Sultan [Üçüncü] Murad döneminde sürdürülerek tamamlandığı, Kâbe’nin etrafına çepeçevre yerleştirilen revakların da bu nedenle “Osmanlı revâkı” olarak anıldığı açıkça ifade ediliyor. Hem de Osmanlı sultanları için oldukça hürmetkâr bir dil kullanılarak.
Suudi Arabistan’ın mevcut yöneticilerinde birden bire depreşen ve histeri boyutuna ulaşan Türkiye düşmanlığı, geçtiğimiz yıl tarih ders kitaplarının Osmanlı İmparatorluğu aleyhine galiz iftiralarla doldurularak yeniden yazılmasına yol açmıştı. Mübarek Ramazan günlerinde başlatılan fuzulî revak tartışmasının da, yolun sonunda böyle bir yere varması mümkün. Osmanlı revaklarının tamamına yakını, geçtiğimiz yıllarda gerçekleştirilen restorasyonlar sırasında taklitleriyle zaten değiştirilmişti. Şimdi yeni bir ad da verebilirler. Ama “Osmanlı revakları” ifadesi, Müslümanların zihninden ve dilinden silinir mi? İşte orası zor.
***
Hayat boşluk kabul etmiyor: “Siyasal İslâm’la mücadele” adına Türkiye’ye ve Osmanlı mirasına karşı başlattıkları savaşta, Suudiler işin medya ayağını da elbette boş bırakmıyor. Bu bağlamda, Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) yayın yapan Suudi sermayeli MBC televizyonu, “Umm Hârûn” isimli bir diziyi Ramazan günlerinde ekranlara getirmeye başladı. Tamamı BAE’de çekilen ve 1940’lı yıllarda geçen hikâyede Yahudi bir kadının “dramı”, dışlanması ve Arap toplumu içindeki “var olma savaşı” anlatılıyor.
Suudiler sözde İsrail’e ve ‘siyonizm’e düşman olmalarına (ve sosyal medyadaki trollerine, Türkiye’ye saldırtırken “Sizde İsrail’in büyükelçiliği bile var, konuşmayın!” dedirtmelerine) rağmen, “Umm Hârûn”, özellikle yeni yetişen Arap gençliğinin zihnine “siyonistlerle ortak bir yaşam” idealini inceden inceye işliyor. Daha dizinin ilk bölümünde, İsrail’in kuruluşunun anlatıldığı sahnede geçen şu ifade gibi: “İsrail toprakları üzerinde, 1948’de İsrail devleti kuruldu”. Arap gençliği harıl harıl tarih okumuyor tabii ki, önüne ne gelirse onu yiyor. Bu çorbanın üstüne, sıklıkla ısıtılıp ortaya sürülen “Filistinliler zaten Arap değil”, “Filistinlilerin radikalizmi başımıza bela oluyor”, “Yahudilerle kuzeniz, kavgaya ne gerek var?” sosları da eklendiğinde, menü tamamlanıyor.
***
İslâm dünyasının birlik ve bütünlük içinde hareket etmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu şu kritik dönemde, Müslüman bünyedeki ayrışmanın içeriden körüklenmesi gerçekten ibret verici. Arap liderlerin kulağına dışarıdan yapılan sufleleri bilmeme rağmen “içeriden” dedim. Kardeş kavgasını derinleştiren o sufleler kendilerine mantıklı ve makul gelmese, dinlemezlerdi zira. Onlar da düşmanın planlarına hazır ve teşne.
Kuzenin feryadı
04:009/05/2020, Cumartesi
G: 7/08/2021, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in kuzeni -dayısının oğlu- Râmî Mahlûf, geçtiğimiz hafta üç gün arayla yayınladığı videolarla, rejimin bazı tasarruflarına yönelik açık eleştirilerini dile getirdi. Üslubundan ve konuşmasının çerçevesinden direkt olarak Esed’e ulaşamadığı anlaşılan Mahlûf, sahip olduğu şirketlere getirilen ilâve vergilerden ve çalışanlarının gözaltına alınmasından şikâyet ediyordu. 3 Mayıs tarihli ikinci videoda kullandığu şu ifadeler, Suriye’deki rejimin kenetlenmiş ve dışarı kapalı yapısı düşünüldüğünde dikkat çekiciydi: “Sayın Başkan! Bu insanlar senin sadık destekçilerin. Durum şu anda çok tehlikeli bir hal aldı. Eğer bu şekilde devam edecek olursak, ülkenin içinde bulunduğu vaziyet çok daha zorlaşacak...” Sesinde, yalvarmadan ziyade kendine güven, endişe ve uyarı tonları baskındı.
Beşşar Esed’in annesi Enîse Mahlûf’un yeğeni olan Râmî Mahlûf, telekomünikasyon, inşaat, sivil havacılık ve bankacılık başta olmak üzere, Suriye’de ekonominin can damarı olan önemli sektörleri kontrol etmesiyle ünlü. Yapılan tahminlere göre, Suriye’deki ekonomik faaliyetlerin yüzde 60’dan fazlasının kazancı, doğrudan veya dolaylı olarak Mahlûf’un kasasına akıyor. Mahlûf, edindiği ve yönetimini üstlendiği muazzam servetle, uzun yıllardır hem rejimi besleyen hem de görevi muhalifleri katletmek olan paramiliter çeteleri finanse eden isim olarak biliniyor. Suriye gibi bir ülkede, milyarlarca doları bulan bu servetin kaynağı ancak yolsuzluk olabileceğinden, Mahlûf, halkın ciddi bir kesiminin de nefretini kazanmış bir figür. Tüm bunlar, onun rejime bayrak açmaktaki “cesaretini” şaşırtıcı ve sorgulanabilir hale getiren noktalar.
Râmî Mahlûf’a yönelik operasyonların ilk işareti, geçtiğimiz yılın ağustos ayında gelmişti. Mahlûf’un oğullarının Dubai’deki sefahat dolu hayatları sosyal medyaya düşünce, Esed’in emriyle, milyarder işadamının ev hapsine alındığı söylentileri dile getirilmişti. Hatta basın-yayın organlarında “Esed, Rusya’ya olan borçlarını ödeyebilmek için, kuzeninin mal varlığına el koydu” şeklinde analizler bile çıkmış, bazı siyasî gözlemciler, Şam’da yaşananları Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın kuzenlerini Riyad’daki lüks Ritz Carlton Hotel’e hapsetmesine benzetmişti.
1970’den bu yana, yani tam 50 yıldır Suriye’yi yönetmekte olan Esed rejimi içinde, bugünküne benzer bir gerilim, 1984’te Hâfız Esed’le kardeşi Rifat arasında yaşanmıştı. Hama Katliamı’nın ardından ülke içinde güç dengelerini değiştirmeye soyunan Rifat Esed’in ağabeyine bayrak açarak onu devirmeye kalkışması, sonunda Hâfız’ın kazandığı bir kavgaydı. Neticede Rifat Esed ülkesini terk ederek Paris’e yerleşmek zorunda kaldı, Hâfız Esed de 2000’deki ölümüne kadar Suriye’nin tartışmasız hâkimi konumuna yerleşti. Hâfız, kardeşiyle mücadele ederken tepesinde ne İran ne de Rusya vardı. Halk ayaklanması vahşi bir şekilde bastırıldığından, karşısında muhalefet de yoktu. Ayrıca dönemin Ortadoğu konjonktüründe, elini güçlendiren birçok dış unsur da mevcuttu. Buna, ülkede başlattığı ekonomik hamlelerin halka nispî yansımaları da eklendiğinde, Hâfız Esed’in ipleri kolayca ele almasının nedenlerini anlamak zor değildi.
Beşşar Esed ise, babasının sahip olduğu bütün bu avantajlardan mahrum bugün. Rusya ve İran gibi iki dış güç, Suriye topraklarında nüfûz yarışına girişmiş durumda. Karısı Esmâ’nın ekonomik ve politik hırslarıyla, kardeşi Mâhir’in canavarca yöntemleri, Esed’in etrafındaki başlıca hareket sâikleri. Harabeye dönmüş bir ülkede, dağılmış bir ekonomi ve siyasal sistem, imar bekleyen şehirler ve daha birçok sorunla, Beşşar Esed’in “ülkenin hâkimi” olduğunu söylemek mümkün değil. Görünürde koltukta o otursa da, aslında iplerin Rusya ve İran’ın elinde olduğunu herkes biliyor.
Bu hengâmede Râmî Mahlûf’un hem bu kadar cüretkâr konuşabilmesi hem de hâlâ Şam’da bulunabilmesi şüphe uyandırıyor. Ortaya atılan teorilerden biri, Mahlûf’un Rusya adına hareket ettiğini ve Ruslardan sufle aldığını ifade ediyor. Beşşar Esed ve yakın çevresini siyasî bir çözüme zorlamak ve savaş sonrasında Suriye’nin dizaynında Moskova’nın çıkarlarını koruyacak bir çerçeve çizebilmek için, Mahlûf’un, kuzeninin üstüne “salındığı” şeklinde bir görüş bu. Mahlûf şu durumda, “Moskova Muhibleri Cemiyeti”nin Dimaşk şubesi sözcüsü olarak görünüyor. Esed’in, dayı oğlunun arkasındaki elleri görebilecek kadar zeki olduğu var sayılıyor.
Evet, “düşmesin” ve “yıkılmasın” diye 500 binden fazla insanın katledildiği “İsrail’e Karşı Direniş Cephesi”nden son haberler bu şekilde…
Prensesin vedası
04:0013/05/2020, Çarşamba
G: 13/05/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Irak’ın başkenti Bağdat, 14 Temmuz 1958 günü, oldukça hararetli ve hareketli bir sabaha uyanmıştı. Bir grup Arap milliyetçisi subayın organize ettiği askerî darbeyle 37 yıllık monarşi idaresi devrilmiş, Hâşimî kraliyet ailesinin yaşadığı Rihâb Sarayı basılarak onlarca kişi daha gözlerini açamadan katledilmiş, sarayın bütün mobilya ve koleksiyonları da yağmalanmıştı. Devlet daireleri, bürokratların yaşadığı konaklar ve krallığı simgeleyen kurumların ele geçirilmesinden sonra, bilanço ortaya çıkmıştı: Öldürülenler arasında 23 yaşındaki Kral İkinci Faysal, İngilizlere aşırı bağlılığıyla halkın ve ordunun nefretini üstünde toplayan Veliaht Prens Abdulilâh, Abdulilâh’ın annesi Prenses Nefîse, Kral’ın halası Prenses Âbidiyye ve çok sayıda üst düzey isim vardı.
Askerler fiilî olarak Bağdat’ı kontrol altına alırken, darbecilerin göz yumduğu çılgın kalabalık da yağma, linç ve soyguna girişmişti. Veliaht Prens Abdulilâh’ın çırılçıplak soyulan cesedi palalarla doğranmış, sonra da bacakları dizlerinden kesilerek bir binadan aşağı tepeüstü sarkıtılıp teşhir edilmişti. En az Abdulilâh kadar nefret odağı olan bir başka kişi, Başbakan Nûrî Saîd Paşa da ertesi gün kadın kıyafetleriyle Bağdat’ı terk etmeye çalışırken yakalanmış -onu, çarşafının altına erkek ayakkabıları giymesi ele vermişti-, kurşuna dizilerek öldürülmüştü. Gözü dönmüş halk, Paşa’nın cesedini gömüldüğü yerden çıkarıp sokaklarda sürüklemiş, sonra da paramparça etmişti.
İki gün içinde, 1921’de İngilizler tarafından Irak’ın başına musallat edilen Hâşimî kraliyet ailesinden geriye kimse kalmamış, bütün önemli isimler öldürülmüş gibiydi. Sınır kapıları ve havaalanları da kapatıldığından, netice neredeyse kesindi. Ancak, dışarıda kan gövdeyi götürürken, Suudi Arabistan’ın Bağdat’taki büyükelçilik binasına sığınan ve yardım isteyen bir kadın, az sayıda istisnadan biriydi: Prenses Bedîa. Abdulilâh’ın küçük kız kardeşi olan 38 yaşındaki Bedîa, katliam sırasında tesadüfen Rihâb Sarayı’nda değildi. Bu sayede canını kurtarabilmişti. Sokaklardaki karmaşadan faydalanarak yakınlardaki Suudi elçiliğine koşması, onu mutlak bir ölümden korumuştu.
Dönemin Suudi Arabistan Kralı Suûd bin Abdulaziz, eski Arap örfündeki “kendisine sığınanı himaye etme” prensibinden hareketle, Prenses Bedîa ve çocuklarının Bağdat’dan Kahire’ye nakledilmesini emretti. Cemal Abdunnâsır’ın izniyle Kahire’de bir süre konaklayan Prenses, oradan İsviçre’ye geçti. Ömrünün sonraki yıllarını ise, siyasî mülteci olarak yerleştiği İngiltere’de geçirdi.
Şerif Hüseyin’in torunu ve Hicaz Hâşimî Krallığı’nın son hükümdarı Kral Ali’nin kızı olarak, 1920’de Şam’da dünyaya gelen Prenses Bedîa, çocukluğunu Mekke-i Mükerreme’de geçirdi. Hâşimîler’in Suudiler tarafından Hicaz’dan çıkarılmasından sonra anne-babasıyla birlikte Ürdün’e, amcası Abdullah’ın yanına geçen Bedîa, oradan diğer amcası Faysal’ın tahta çıktığı Irak’a intikal etti. Yaklaşık 30 yıllık Bağdat ikâmeti sırasında çeşitli entrikalara, suikastlara, katliamlara şahit oldu. İngilizlerin Irak’taki sömürgevârî yönetimi nedeniyle, kraliyet ailesinin diğer üyeleri gibi o da halkın uzağına düşerek, nefret objesi haline geldi.
Prenses Bedîa’nın serüven dolu 100 yıllık hayatı, geçtiğimiz 9 Mayıs Cumartesi günü, İngiltere’nin başkenti Londra’daki bir hastanede sona erdi. Onun ölümüyle, Irak’ın yakın tarihinde bir dönem kapanırken, Irak Hâşimî monarşisinin hayattaki son ferdi de dünyadan çekilmiş oluyordu. Ürdün Kralı Abdullah, “büyük halası” Prenses Bedîa’nın ardından yayımladığı içli taziye mesajında, onun hareketli ömrünün siyasî dönüm noktalalarına elbette değinmiyordu.
Prenses Bedîa’nın Londra’da can çekiştiği saatlerde, Irak’ta Mustafa Kâzımî başkanlığındaki yeni hükümet de güvenoyu almıştı. 100 yıldır istikrarsızlık, yolsuzluk ve mutsuzlukla boğuşan Irak halkına ne getireceği meçhul olan bu yeni hükümetteki bakanlardan biri özellikle dikkat çekiyordu: Prof. Dr. Ali Allâvî. İngiliz finans çevrelerinin yakından tanıdığı Allâvî hem maliye hem de petrol bakanlığının başına getirilmişti. Irak’ın kurucu kralı Birinci Faysal’ın hacimli bir biyografisini de yazan İngiliz vatandaşı Allâvî, Bağdat’ın önemli Şiî ailelerinden birine mensup. Babası Abdulemîr Allâvî (1912-1998) de kraliyet dönemi sağlık bakanlarındandı.
Yönettiği ve sonradan ayrılmak zorunda kaldığı hiçbir yerde kendisinden nefret ettirmemeyi başaran İngiliz siyasî aklının Irak’ta bugün bile geçerli olan kritik düzeydeki etkisi, üzerinde derin derin düşünmeye değer bir konu.
Dua günü
04:0016/05/2020, Cumartesi
G: 16/05/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İki gün önce (14 Mayıs Perşembe), Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ilginç bir dua seansına sahne oldu. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zâyed’in (MBZ) yakın danışmanlarından Dr. Faruk Hamda ve ekibinin organize ettiği “koronavirüse karşı insanlığın selâmeti için” temalı seansa, dünyanın her yerinden ve her dinden insanlar katıldı. Internet ortamında, MBZ’nin görevlendirdiği Süleyman Câsim’in moderatörlüğünü yaptığı dua öncesinde, BAE Hoşgörü Bakanı Şeyh Nahyan bin Mubârek Nahyan da söz aldı. Seansın konsepti gereği her din mensubu kendi inancının usulleri çerçevesinde duasını gerçekleştirirken, Müslümanlardan Yahudilere, Katoliklerden Hindulara epey kalabalık bir ekip, dua için ekran başındaydı.
Resmî adıyla “Koronavirüse Karşı Evrensel Dua Günü”, Katolik dünyasının ruhanî lideri Papa Francis’in geçtiğimiz yıl 3-5 Şubat tarihleri arasında BAE’yi ziyareti sonrasında oluşturulan “İnsanlığın Kardeşliği Yüksek Komitesi”nin bir icadıydı. Komitenin MBZ tarafından atanan başkanı Muhammed Abdusselâm, ay başında bütün dünyaya çağrıda bulunarak, koronavirüse karşı ortak dua önermiş, katılım için de bir Internet sitesi kurulmuştu. (“İnsanlığın Kardeşliği Yüksek Komitesi”, tanıtım bültenlerinde yer aldığı kadarıyla şu gayeler için çalışıyor: Barış, birlikte var olma, dünya vatandaşlığı ve insanlığın kardeşliği.)
Bölgemiz ve BAE’nin izlediği yıkıcı politikalar hakkında hiçbir şey bilmeksizin manzaraya baktığınızda, “Ne var ki bunda? Ne güzel işte” demek mümkün. Ama gelin görün ki, “insanlığın selâmeti için bütün dünyayı aynı çatı altında dua etmeye” çağıran BAE, aynı zamanda Yemen’den Libya’ya, Suriye’den Somali’ye bir yandan da her ülkenin altını üstüne getirmeye çalışan bir siyaset takip ediyorsa, o zaman “dua seansları”nın hem dünyanın gözünü boyama girişimi hem de yeni bir “din dizaynı çabası” olduğunu söylemek gerekiyor. Öbür türlüsü, Ortadoğu coğrafyasının yakıcı gerçeklerine hiç münasip düşmeyecek bir saflık olur.
BAE’nin sponsorluk yaptığı “dünya dinlerinin kardeşliği” projesi, İslâm âleminin yeni karşılaştığı bir durum değil. Bizdeki FETÖ tecrübesinde olduğu gibi, amaç, İslâm’ın ve Müslümanların “uluslararası sistem”e herhangi bir alternatif getirmek gücünden mahrum bırakılması için elden gelen her şeyin yapılması. Bu projede, dinler sözde “kardeş” olurken, kendinden veren, geri adım atan, iddialarından vazgeçen ve elindeki yitirenler her zaman Müslümanlar. Çünkü hedef tam da bu. “Kardeş” olunan dinlerin Hıristiyan, Yahudi, Hindu vs. mensupları mevzi kazanmayı sürdürürken, alttan almak zorunda kalan, özür diler pozisyona sürüklenen, görüşlerini ve yorumlarını revize etmek durumunda bulunanlar hep Müslümanlar. Çünkü, her şey “İslâm’ı budamak” için.
BAE’nin Arap dünyasında soyunduğu, yedeğine Mısır ve Suudi Arabistan’ı da alarak gerçekleştirmeye çalıştığı, yeni yetişen genç nesilleri güdülediği bu hedef, bölgede yürüttüğü mücadelenin de ana motivasyonlarından birini oluşturuyor. “Siyasal İslâm” adı verilen heyulayla savaşmak için, uluslararası sisteme alternatif getiren her türlü Müslümanca siyaset yorumunu “terör”le ilişkilendiren bu bakış, İslâm’ı camiye, duaya ve gözyaşına hapsederek, kitlelerin “din ihtiyacı”nı duygusal ve hamasî yöntemlerle tatmin etmeye odaklanıyor. Biz, buna da aşinayız.
(BAE’nin sözde “Siyasal İslâm’la mücadele” adı altında başlattığı vahşi dış politikanın kurbanlarından Katar, başkent Doha’dan yayın yapan El Cezire televizyonu üzerinden geçtiğimiz günlerde paylaştığı animasyonda, tümüyle İran’a yaklaştığının çarpıcı bir işaretini verdi. Kâsım Süleymânî’nin “mücahit” olarak övüldüğü animasyonda kullanılan görüntülerin, İranlı generalin harabeye dönmüş Halep’in yıkıntıları arasında gezinirken çekilen fotoğraflarından kopyalanması dikkat çekti. BAE’nin başını çektiği Katar karşıtı cephe, Doha’yı “İran’a yardım” ile suçlarken, BAE’nin bizzat kendisi Şam’daki büyükelçiliğini yıllar sonra yeniden açtı. Katar, normalde daha dengeli bir politika takip edebilecekken, böylece İran’ın kucağına savruluyor, BAE ise kendisi İran ve Suriye’yle de ilişkileri derinleştiriyordu.)
BAE ve şürekâsının uyguladığı politikaların sonuçları, önümüzdeki on yıllar boyunca bölgemizde derinlemesine hissedilecek. Siyasî, askerî, dinî ve sosyal her alanda. Söz konusu agresif politikaların dinî ayağını garantiye almak için BAE tarafından kurulan ve yukarıda sözünü ettiğim “din dizaynı”nı kurumsal hale getiren “Meclis-i Hukemâi’l-Muslimîn” (Müslüman Hakîmler Meclisi) ise, müstakil bir yazının konusu olacak kadar önemli.
Hukemâ Meclisi
04:0020/05/2020, Çarşamba
G: 20/05/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Sözlüklerde “eşyanın hakikatini derinlemesine kavramak, olgular arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini dengeli biçimde kurmak, hadiselerin arka planına vâkıf olmak, bir şeyi olması gerektiği şekilde yapmak” gibi çağrışımlarla tarif edilen “hikmet” kelimesi, İslâmî kavramlar dünyasının anahtar ifadelerinden biridir. Aynı kökten türeyen “hakîm” sıfatı da (çoğulu “hukemâ”dır), yukarıda çizilen çerçeveyle mücehhez insan tipine verilen isimdir. Kur’ân’da adından söz edilen Lokman’ın “hakîm” unvanı da buradan gelir. Nitekim kendisine “hikmet” verildiği, ayette açıkça belirtilmiştir. Birçok kaynakta, günlük kullanımda “Lokman Hekim” dediğimiz şahsın, aslında “Lokman Hakîm” olduğuna da işaret edilmiştir.
Bu kavramsal girişin ardından, 6 yıl önceye gidelim:
19 Temmuz 2014 (hicrî: 21 Ramazan 1435) günü, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başkenti Abu Dabi’de toplanan bir grup din adamı ve siyasetçi, “Müslüman Hakîmler Meclisi” (Arapçası: Meclis-u Hukemâi’l-Muslimîn) isimli yeni bir çatı kuruluşun teşkil edildiğini dünyaya duyurdu. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in (MBZ) himaye ve sponsorluğunda sahneye çıkan Hukemâ Meclisi, bu nedenle olacak, kuruluş bildirgesinde MBZ’nin babası Şeyh Zayed’i “Arapların Hakîmi” sıfatıyla anarak övgülere boğuyordu. Bildirgede, meclisin kuruluş amacı da “Müslümanların evinin içini tertip ve düzene sokmak; Müslüman toplumlarda barış ve birlikte yaşama kültürünü yaygınlaştırmak; siyasî, dinî ve ırkî çekişmeleri sonlandırmak ve tüm bu yöntemlerle yıkıcı faaliyetlerin önüne geçmek” olarak açıklanıyordu.
Hukemâ Meclisi’nin kadrosu dikkat çekiciydi. Başkanlığına, kendisinden “El İmâmu’l-Ekber” (En büyük imam) olarak söz edilen, Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib getirilmişti. Başlıca üyelerse şunlardı: BAE Yüksek Fetva Konseyi Başkanı Şeyh Abdullah bin Beyye, Ahmed Tayyib’in sağ kolu Şeyh Hasan eş-Şâfiî, Bahreyn Fâtih Camii Başimamı Dr. Adnan Abdullah Kattân, Mısır eski Evkâf Bakanı Mahmud Hamdi Zakzûk, ABD’li muhtedî akademisyen Sherman Abdulhakim Jackson, Nijerya Fetva Konseyi Başkanı Şeyh Şerîf İbrahim Sâlih Huseynî, Dubai Evkâf Bakanlığı yöneticilerinden Ahmed Abdulazîz Haddâd, Suudi akademisyen Dr. Abdullah Ömer Nasîf, Endonezya eski Dinî İşler Bakanı Muhammed Kureyş Şihâb, Lübnanlı Şiî din adamı Seyyid Ali Emîn, Faslı din adamı Şeyh Mustafa Benhamza, Tunuslu din adamı Dr. Ebû Lubâbe Tâhir Huseyn, Ürdün Kralı Abdullah’ın kuzeni Prens Gâzî bin Muhammed, Cezayirli Âlimler Birliği Başkanı Abdurrezzâk Kassûm ve Pakistanlı din adamı Takiyyuddîn Osmânî. (Son iki üye, adlarının rızaları alınmadan listeye yazıldığını ifade ederek, bilâhare meclisten çekildi.)
İsmindeki derin İslâmî ve insanî çağrışımlara rağmen, Muhammed Mursi’nin devrildiği Mısır darbesinden hemen sonra, adeta yangından mal kaçırırcasına oluşturulan Hukemâ Meclisi, BAE-Mısır-Suudi Arabistan troykasının Ortadoğu ve İslâm coğrafyasında başlattığı yeni siyaset dizaynına paralel bir girişimden başka bir şey değildi. O dönemde başkanlığını Yûsuf el Karadâvî’nin yürüttüğü Katar merkezli “Müslüman Âlimler Birliği”nin BAE güdümlü bir kopyasını üretmeye soyunan MBZ ve şürekâsı, böylece “dinî sahaya nizamat verilecekse, onu da biz yaparız” demiş oluyordu. Katar ve Türkiye eksenini kendince dışlayan, Ezher’i yedeğine alarak Müslüman dünyada sözde saygınlık kazanmaya çalışan ve bu şekilde boşluğu doldurarak “ılımlı İslâm” projesine start veren akıl, elbette ABD ve İsrail’den de sıkı bir destek görüyordu. BAE ve ortaklarının bölgede sürdürdüğü “hikmetsiz” politikaların halklar nezdinde temellendirilmesi ve uzun vadede, “uluslararası sistemle çatışmayacak bir din dili” üretme projesiydi bu.
Hukemâ Meclisi ve çeşitli ülkelerde ortak çalıştığı ideolojik kardeşleri, coğrafyanın çok farklı noktalarında şimdiden faaliyete geçtiler bile. Libya’da meşru hükümeti kastederek “bunlar sapık, bunlarla savaşmak cihaddır” fetvaları yayan satılık Selefi gruplar… Gece-gündüz İhvân-ı Muslimîn ve “Siyasal İslâm” sövgüsüyle yatıp kalkan tele-vaizler… Osmanlı mirasına düşmanlıkta yarışan gazeteciler, yazarlar, akademisyenler… Özellikle Balkanlar’da Türkiye’den rol çalma derdiyle sahayı arşınlayan sözde “yardım” kuruluşları… Hepsi, aynı paltonun içinden çıkmış ürünler.
Müslüman dünyanın gelecek nesillerini derinlemesine etkileyip dönüştüreceğinden, Hukemâ Meclisi türünden yapılanmaların ve uzantılarının çok yakından takip edilmesi gerekiyor. Hatta keşke Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, bu konuya özel bir “çalışma grubu” oluşturulsa… Ben, en azından hatırlatmış olayım.
Gannûşî’nin serveti
04:0023/05/2020, Cumartesi
G: 23/05/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Merkezi Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) oluşturan yedi emirlikten Dubai’de bulunan Suudi sermayeli “El Arabiya” televizyonunun internet sitesi, geçtiğimiz günlerde Tunus Meclis Başkanı Râşid Gannûşî ile alakalı uzun bir dosya yayımladı. Konu, başlıktan da anlaşılabiliyordu: “Gannûşî’nin şüpheli serveti”. Kimsenin adını-sanını duymadığı birtakım insanlara dayandırılan ve içinde bol bol “Tunuslular tepki gösterdi” şeklinde ucu açık cümleler geçen dosyada, özetle, doğru-düzgün geliri ve ekonomik faaliyeti bulunmayan Gannûşî’nin, 2011’de ülkesine döndükten ve partisi Nahda Hareketi iktidara geldikten sonra “astronomik biçimde” zenginleştiğinden söz ediliyordu. Gannûşî’nin bir dönem Tunus’ta dışişleri bakanlığı da yapan damadı Refîk Abdusselâm’ın Çin’le “akçeli” ilişkiler geliştirdiği iddia edilen yazıda, Gannûşî’nin “son model arabalarından, şişkin banka hesaplarından, malikânelerinden ve lüks yaşantısından” dem vuruluyordu.
El Arabiya’dan sazı alan Mısır merkezli El Ğad televizyonu, bu defa, “Tunuslular, iddiaların araştırılmasını istiyor” temalı bir haber yaparak, meseleyi daha ileri boyutlara taşıdı. Kanalın ana haber bültenine Tunus’tan bağlanan acemi bir muhabir, “Gannûşî’ye hem sosyal medyada hem de ülkenin sokaklarında büyük bir tepki” olduğundan söz ederek, ortalığı velveleye veriyordu: “Gannuşî’nin milyar dolarları bulan serveti, siyasî partiler arasında da büyük öfkeye yol açtı. Parlamentoda bir soruşturma açılması talepleri var. Gannûşî’nin Türkiye ve Katar’la ilişkileri de sorgulanıyor. Kendisinin bu ülkelerden elde ettiği menfaatler ve özellikle de Libya konusunda aldığı Türkiye yanlısı tavır, gündemde...”
(Ara not: Kahire ve Londra stüdyolarından yayın yapan El Ğad televizyonu, BAE sermayesiyle, Muhammed Dahlan tarafından kuruldu. Ortadoğu koridorlarında “Karanlıklar Prensi” lakabıyla ünlenen Dahlan, bölgede gerçekleşen birçok kirli operasyonun arkasındaki aktör olarak biliniyor. İsrail’in, Mahmud Abbas’tan sonraki “favori adayı” olan Dahlan, Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da sahneye konmaya çalışılan darbe girişimini de desteklemiş bir isim. Nitekim, Fethullah Gülen, 15 Temmuz’dan hemen sonra El Ğad televizyonuna özel röportaj vermiş, Türkiye’nin bir iç savaşa sürüklendiğini belirterek, Batı’ya “Türkiye’ye müdahale” çağrısında bulunmuştu.)
Nahda Hareketi, iddiaların Arap basın-yayın organlarında boy göstermesinden hemen sonra yaptığı karşı açıklamayla, “Râşid Gannûşî’nin serveti”nin dökümünü yayımladı: Tamamı Tunus bankalarında olmak üzere 18 bin dolara karşılık gelen bir maddî birikim, Kia marka binek araç ve Tunus’un dış mahallelerinden birinde iki katlı sade bir ev. (2016’da, bu evde Gannûşî’yi ziyaret etmiştim. Bahçeli, hiçbir lüksü olmayan, sıradan bir konuttu.) Bunlardan başka, Tunus içinde veya dışında herhangi bir şirkette ortaklık, yurtdışından para transferi veya buna benzer bir ekonomik aktivite de mevcut görünmüyordu. Ama “hakikat pabuçlarını giyene kadar, yalan dünyayı dolaşır” sözünde olduğu gibi, Gannûşî hakkındaki asparagas haberler BAE, Mısır, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin medya organlarında arz-ı endâm etmeyi sürdürüyor. Sosyal medya hesaplarında yapılan tezvirat da cabası.
Râşid Gannûşî’ye yönelik karalama kampanyası, 2013’te darbeyle iktidardan düşürülene kadar Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (kısaca: İhvân) hakkında yine BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği hücumları andırıyor. Mursi ve İhvân’a El Arabiya ve diğer kanallar eliyle atılan iftiralar, bugün birçok ülkede (bu arada Türkiye’de de) müşteri bulmaya devam ediyor. “Savunduğunuz Mursi var ya...” diyerek cümleye başlayan sayısız ahmak, BAE ve Suudi Arabistan’ın düşmanca politikalarının taşeronluğunu yaptığından habersiz, yalanların üzerinde tepiniyor.
Râşid Gannûşî, 20 yıla yakın bir sürgün hayatından sonra 2011’de ülkesine döndüğünde, liderliğini yaptığı Nahda Hareketi seçimleri kazanarak iktidara gelmişti. Ancak 2013’ün başından itibaren (tam da Mısır’da darbe hazırlıkları sürerken) Tunus’ta ardı ardına bombalar patlamış, siyasî suikastlarla önemli simalardan bazıları öldürülmüş, Gannûşî de durumun vehametini hızlıca kavrayarak ülkeyi erken seçime götürmüştü.
“Siyasal İslâm’la savaş” adı altında İslâm dünyasını dizayn etmeye soyunan BAE-Mısır-Suudi Arabistan troykasının, şimdi Tunus’u tamamen karıştırmaya ve -ne pahasına olursa olsun- Nahda’yı iktidardan uzaklaştırmaya kararlı olduğu anlaşılıyor. Başta Gannûşî’nin can güvenliği olmak üzere, önlemlerin en üst düzeye çıkarılması gereken bir süreç bu.
Katili affetmek
04:0027/05/2020, Çarşamba
G: 27/05/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Medine-i Münevvere’de, kış mevsiminde sıklıkla görülen tipik bir sabah ayazı… Sabah namazını Mescid-i Nebevî’de eda ettikten sonra, Bâkî Kabristanı’nı ziyarete geçiyoruz. Bana refakat eden İsmail Furkan Yurdakul kardeşimin ilk Medine seferi olduğundan, benim için bir nevî rehberlik vazifesi oluyor bu ziyaret. Kabristan’ın girişinde Hz. Peygamber’in eşlerinin, kızlarının, torunlarının ve diğer yakınlarının bilinen mezarlarında duraklıyoruz önce. Sonra arka taraflara doğru yürüyoruz. İmam Mâlik bin Enes’i, Uhud ve Harre şehitlerini, Sa’d bin Muaz’ı, Ebû Saîd el Hudrî’yi, Osman bin Maz’un’u, Hz. Osman’ı, Halîme-i Sa’diyye’yi selamlayarak ilerliyoruz. Nihayet en geride, küçük bir kalabalığın ortasından bir toz bulutunun yükseldiğini görüyoruz. Bir defin merasimi bu. “Haydi gel” diyorum İsmail’e, “yakından bakalım, bunu da gör.” Kalabalığa doğru ilerliyoruz.
Biraz evvel, Mescid-i Nebevî’de namazını kıldığımız cenazelerden biri olmalı bu. Hz. Peygamber’in emri uyarınca, ölünün hızlıca gömülmesi için acele edildiğinden, biz yaklaşana kadar, defin çoktan tamamlanmış, dualar ediliyor. Kenardan bir süre izliyoruz. Bir yandan da, Bâkî Kabristanı’na yüzyıllardır tevdî edilen yüz binlerce Müslümanın hikâyesini hatırlayarak… Derken, bizim yanımızda, hem toz-topraktan hem de sabahın ayazından korunmak için başını örtüyle sarmış biri dikkatimi çekiyor. Hava henüz alacakaranlık olmasına ve yüzü de net görünmemesine rağmen, onu tanıyorum: Cemal Kaşıkçı’nın en büyük oğlu Salâh.
Selam veriyorum, musafaha ediyoruz. Hafif şaşkın, “Nerden tanışıyoruz?” diye soruyor. Haklı. O zamana kadar hiç tanışmadığımızdan, onu selamlayışım biraz sürpriz. “Malum haberlerden, televizyondaki röportajlarınızdan” diye izah ediyorum. O anda, şaşkınlığı -kelimelerle izah edemeyeceğim- bir hüzne dönüşüyor gözlerinde. Yüzüme dikkatle, acı bir tebessümle bakıyor. Babasına rahmet, kendisine de sabır dilerken, bu defa sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz da dertleşiyormuşuz gibi samimi bir hava oluşuyor aramızda. Ayrılırken, yine gözlerine bakıyorum. Gördüğüm, derin ve tarif edilmez bir hüzün. “Vefat eden kişi yakınınız mıydı?” soruma, “Arkadaşımdı” diye cevap veriyor. Vedalaşıyoruz.
Kabristandan çıkarken, Medine-i Münevvere ufukları aydınlanmaya başlıyor. Benimse aklımda, “Peygamber şehri”ni sonsuz bir muhabbetle seven Cemal Kaşıkçı’nın vasiyeti: “Öldüğümde, Bâkî Kabristanı’na gömülmek isterim.” Heyhat ki, Bâkî’ye defin şöyle dursun, bir cesedi ve mezarı bile yok bugün.
Ramazan Bayramı’na birkaç gün kala, Salâh Kaşıkçı’nın Twitter üzerinden yaptığı, “Babamızın katillerini affediyoruz” açıklamasını okuyunca, koronavirüs salgınından hemen önce, ocak ayının son günlerindeki Medine-i Münevvere ziyaretimiz sırasında onunla karşılaşmamız ve sohbetimiz aklıma geldi. Sonra, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la tokalaşırken onun yüzüne bakışındaki keskin ifade… İkisinde de, Salâh’ın gözleriydi konuşan. Ve o gözler yalan söylemiyordu. “Salâh” dedim, “Babasının katillerini kendi kendine ve gönüllü biçimde affetmiş olamaz.”
2 Ekim 2018 günü, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın, ülkesinin İstanbul’daki başkonsolosluk binasında öldürülmesi, cesedinin parçalara ayrılması ve bina dışına çıkarılarak yok edilmesi, Ortadoğu yakın tarihinde şahit olunan en vahşi hadiselerden biri şüphesiz. CIA’in bile emri bizzat Muhammed bin Selman’ın verdiğine hükmettiği suikastın ardından Suudi hükümetinin sergilediği vurdumduymazlık ve laçkalık ise, ancak “köpeksiz köyde değneksiz gezmek” deyimiyle açıklanabilir.
Sırtını ABD ve İsrail’e yaslayan, bu sayede tahtını garantiye alabileceğine inanan, ülkesinde sesini yükselten veya yükseltme potansiyeli taşıyan herkesi bir şekilde susturan çılgın Veliaht, Kaşıkçı’yı devreden çıkardıktan sonra, ailesini de zorla sulha razı etmiş görünüyor. Böylece, “Kaşıkçı’nın laneti”nden yakasını kurtarabileceğine inanıyor. Ama gözden kaçırdığı şu: Kendi eliyle, ölümsüz bir sembol yaratmış oldu. Bu sembol, giderek daha fazla karşısına dikilecektir. Nitekim Salâh Kaşıkçı’nın af açıklamasının akabinde, dünyanın çok farklı noktalarından yükselen reaksiyonlar ve “Ailesi affetse de, katilleri biz affetmiyoruz” karşı açıklamaları, buna işaret ediyor.
“Seyyid Kutub idam edilmeseydi veya Ali Şeriati suikasta kurban gitmeseydi, fikirleri ve kitapları kitlelere böyle tesir eder miydi?” diye hep düşünmüşümdür. Cevabım: Etmezdi. Şimdi aynı soruyu Cemal Kaşıkçı için soruyorum ve aynı cevabı veriyorum.
Aksâ’da namaz
04:0030/05/2020, Cumartesi
G: 30/05/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İran Dinî Lideri Âyetullah Ali Hamaney’in basın bürosu tarafından geçtiğimiz hafta paylaşılan bir resim, Ortadoğu’nun mevcut siyasî haritası hakkında dört başı mamur bir özet gibiydi. “Kudüs’te namaz kılacağız” başlığıyla sunulan çizimde, İran’ın çeşitli ülkelerdeki uyduları ve temsilcileri olarak öne çıkan bazı şahsiyetler, hep birlikte Mescid-i Aksâ’da bayram namazı kılıyordu. Resimde kimler yoktu ki? Birinci safta Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Bahreyn Şiîlerinin başı Şeyh İsâ Kâsım, Hamas lideri İsmail Haniye… İkinci safta İslâmî Cihad Örgütü lideri Ziyâd Nahhâle, Nijerya Şiîlerinin başı Şeyh İbrahim Zakzakî, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaânî, Yemen’deki iç savaşta İran adına çarpışan Şiîlerin lideri Abdulmelik el Hûsî… Üçüncü safta ise Suriye Devlet Başkanı Beşşâr Esed… Aralarda da çeşni niyetine serpiştirilmiş bazı anonim Sünnî figürler… Ve en tepede, gökyüzünde bir bulut şeklinde tasvir edilen Kâsım Süleymanî silueti…
“İran’ın Kudüs’ü fethi” temalı bu resimde en dikkat çekici nokta, Hamas’ın “İran’ın uydusu” gibi takdim edilmesi ve Hizbullah’ın yanı başına yerleştirilmesiydi. İran’la uzun yıllara dayalı ilişkileri bulunan ve bunu da inkâr etmeyen Hamas, özellikle İsmail Haniye’nin Hâlid Meşal’den liderliği devraldığı 2017’den bu yana giderek daha fazla “İrancı” bir görüntü sergiliyor. Son olarak Kâsım Süleymanî’yi “Kudüs şehidi” ilan etmek suretiyle çıtayı daha da yükselten Haniye’nin bu tavrında, Arap dünyasının önemli ülkelerinin Filistin’i yalnız bırakması çok etkili kuşkusuz. Ancak, Hamas’ın İran vesayeti altına girmesinin (veya İran tarafından dünyaya böyle lanse edilmesinin) Arap kamuoyu nezdinde doğurabileceği risklerin de önemsenmediği anlaşılıyor.
Bayram namazı tasvirinin göze çarpan ikinci unsuru, Beşşar Esed’in en arkaya ve geriye ittirilmiş olmasıydı. İran gibi görsel propagandaya çok önem veren ve ayrıntılardaki en küçük noktayı bile tesadüflere bırakmayan bir ülkenin, Esed’in konumunu “öylesine” belirlediğini söylemek zor. Lübnanlı Şiî lider Mûsa Sadr’ın Nusayrîliği “Şiîliğin meşru kollarından biri” olarak kabul eden 1973 tarihli ünlü fetvasına kadar, On İki İmam Şiîlik inancının, Esed’in mensup olduğu itikada bakışı gayet olumsuzdu. 1979 sonrasında ise, Hâfız Esed, İran’ın Ortadoğu’daki en sıkı müttefiklerinden biri konumuna yükselirken, “Nusayrîliğin dinî meşruiyeti” hiç sorgulanmadı. (Enteresandır: Esed ailesi, kamuya açık alanlarda ve basın önünde namaz kılarken, Sünnîler gibi ellerini göbek üzerinde bağlıyor. Bu da, Nusayrîliğin Suriye’nin Sünnî çoğunluğuna -zâhiren de olsa- uyması gibi düşünülebilir.) 2011’deki halk ayaklanmasıyla birlikte İran’ın Suriye’de artan nüfuzunu ve gücünü gösterir şekilde, Esed’in arka safa atılması, herhalde Şam’ın da gözünden kaçmayacak bir mesajdır.
Üçüncü olarak, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaânî (bir de tabii, buluta dönüşen Kâsım Süleymanî) dışında, Aksâ’da namaz için toplanan isimlerden hiçbirinin İranlı olmaması ilginçti. Birçok ülkede vekâlet verdiği örgütler kanalıyla güç mücadelesini sürdüren İran açısından, Kudüs gibi sembolik bir yerden feragat ediyor görünmek, ancak “Biz bu işi kendimiz için istemiyoruz” vurgusuyla anlaşılabilirdi. Her ne kadar pratikteki uygulamalar tam tersini söylüyorsa da, İslâm dünyasında bu mesajın alıcısı da yok değil.
Gözden uzak tutulamayacak dördüncü husus, karede, Türkiye’den herhangi bir ismin veya aktörün bulunmamasıydı. Türkiye’de de İran’la son derece yakın çalışan (hatta düpedüz İran’ın etkisi altında hareket eden) odaklar bulunmasına rağmen, “Kudüs pastası”ndan Türkiye’ye pay verilmemişti. Kudüs’ün ve Mescid-i Aksâ’nın sembolik değeri, Osmanlı’nın Filistin’deki hizmetleri ve Osmanlı-Safevî çekişmesi akıllara getirildiğinde, İran’ın bu “dışlamacı” tavrının psikolojik altyapısını anlamak zor değildi.
Ve elbette ayrıca altını çizmeye gerek olmayan son nokta şu idi: Kudüs’ün özgürlüğü İran’ın ve Şiîliğin eliyle gerçekleşecekti. Ve Sünnî oluşumların bu zafer fotoğrafında yer alabilmesinin şartı da, İran’ın uydusu olmaktan geçiyordu.
Tam bu resmin anlamlarının tartışıldığı bir zamanda, Suriye’nin Maarrat en-Nûmân bölgesinde bulunan Ömer bin Abdulazîz ve yakınlarının kabirlerinin, İran destekli teröristler tarafından deşildiği haberleri geldi. Hamasî sloganlar, Kudüs’ün özgürlüğü vaatleri ve diğer dinî söylemler havalarda uçuşurken, sahadaki tatbikat da bu idi işte. Şiîliği yaymayı ve İslâm dünyasında baskın ideolojiye dönüştürmeyi devlet politikası haline getiren İran’ın, Kudüs’ün özgürlüğüne giden yolun taşlarını ne ile döşediğinin de bir işareti…
Malcolm rüzgârı
04:003/06/2020, Çarşamb
Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önce, ABD’nin New Jersey eyaletinin Newark kentinde, Drew Ali isimli bir adam kendisine küçük bir dinî cemaat kurmuştu. Bağlılarının “peygamber” olarak iman ettiği Drew Ali, Mısır’a ve Kuzey Afrika’ya seyahatler yaptığını, orada kendisine “Kur’ân’ın kayıp bölümü”nün verildiğini, böylece ilahî bir misyonla Amerika’yı aydınlatmak üzere gönderildiğini iddia ediyordu. Newark’tan sonra Philadelphia ve Detroit’te de teşkilâtlanan Drew Ali ve taraftarları, 1925’te Chicago’ya geçerek, ertesi yıl orada büyük bir ibadethane inşa ettiler. “Mağribî Bilim Mabedi” isimli bu yapı, ABD’nin çeşitli kentlerindeki şubeleriyle birlikte 40 bine yakın “mümin”e hitap ediyordu.
Drew Ali 1929’da 43 yaşında öldüğünde, bıraktığı ekonomik ve dinî mirasın nasıl yönetileceği hususunda cemaat içinde ayrılıklar yaşandı. Sadık öğrencilerinden biri olan Wallace Fard Muhammed, sonraki süreçte lider bir şahsiyet olarak sivrildi ve önemli sayıda cemaat üyesini yanına çekmeyi başardı.
Wallace Fard Muhammed, hakkındaki az miktarda bilginin önemli çelişkiler barındırdığı, karanlık bir şahsiyetti. Taraftarları onun Mekke’de dünyaya geldiğine inansa da, FBI raporlarına göre “İngiliz bir baba ile Polinezyalı bir annenin çocuğu olarak Yeni Zelanda’da doğmuş, ardından ABD’ye iltica etmiş”ti. Esmerliği sebebiyle “siyahî” olduğu düşünülen Muhammed, yine aynı raporlarda “beyaz ırka mensup” olarak tanımlanmıştı. 1930’dan itibaren dört yıl boyunca, siyahîlerin yoğunlukta yaşadığı Detroit kentinde elbise satıcılığı ile meşgul olan Muhammed, evden eve dolaşarak siyah ırkın beyazlara olan üstünlüğünü anlattı, İncil ve Kur’ân’dan pasajlarla taraftar topladı. “Nation of Islam” (İslâm Milleti) adını verdiği cemaatinde, sağ kolu ve yardımcısı, 1931’de kendisine tabi olan Elijah Muhammed adlı siyahî bir şahıstı.
Wallace Fard Muhammed’in 1934’te gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasının ardından, Nation of Islam’ın kontrolü tümüyle Elijah Muhammed’e geçti. Elijah, üstadının öğretilerini pratikte bir dine dönüştürerek, onun “Tanrı’nın insan biçiminde tecessümü” olduğu inancını yaydı. Kendisi de -doğal olarak- “Tanrı’nın elçisi”ydi.
Uzun yıllara dayalı çalışmalarla Detroit, Chicago, New York ve Phoenix’te merkezler kuran ve ABD çapında teşkilâtlanan Nation of Islam, 1952’de karizmatik ve güçlü bir hatibi saflarına kattı: Malcolm Little. Müslüman olduktan sonra “X” soyadını benimseyen Malcolm’le birlikte Amerikan kamuoyundaki görünürlüğü artan Nation of Islam, birçok vesileyle ve sıklıkla ülke gündemine giren bir harekete dönüştü. Elijah Muhammed’in yardımcısı ve teşkilâtın ikinci adamı olan Malcolm, bir süre sonra üstadıyla fikir ayrılıklarına düştü. Elijah’ın gayri meşru ilişkilerini ortaya çıkaran Malcolm, bunları teyit ettirince, 1964 martında Nation of Islam’dan ayrıldı.
Hikâyenin devamı, Türkiyeli okurların aşina olduğu ayrıntıları içeriyor: Afrika ve İslâm dünyasında uzun seyahatlere çıkan Malcolm X, nihayet hacca gidip de oradaki “renk cümbüşü”nü görünce, İslâm’ın ırklar üstü kapsayıcılığını idrak eder. Böylece, Nation of Islam’ın kendisinde meydana getirdiği itikadî arızalardan tamamen arınarak, İslâm’ın gerçek yüzüyle tanışır. 21 Şubat 1965 günü, New York’ta Nation of Islam üyelerinin kurşunlara hedef olan Malcolm X, son nefesini verdiğinde henüz 39 yaşındadır.
***
ABD’nin Minneapolis kentinde 25 Mayıs günü George Floyd adlı siyahînin beyaz bir polis memuru tarafından vahşice öldürülmesiyle ülke savaş meydanına dönerken, Malcolm X’in 20 Mayıs 1962’de Los Angeles’ta yaptığı bir konuşma yeniden gündeme geldi. Polis şiddetine kurban giden bir siyahîyi anma töreninde sahneye çıkan Malcolm, konuşmasında, ABD’de hâkim olan düzeni yerden yere vuruyor, siyahlara yapılan ayrımcılığı eleştiriyor ve kendisini dinleyenlere cesaret veren sözler söylüyordu.
Hem sosyal medyada hem de internet ortamında milyonlarca kişi tarafından paylaşılan video kaydına yapılan yorumlar, Malcolm X’in adeta yeniden keşfedildiğini gösteriyordu. Bunlar arasında, “Seni bize yanlış tanıtmışlar”, “Biz seni radikal sanıyorduk, oysa...”, “Sanki bugünü anlatıyor”, “Malcolm, idolümüzsün”, “Bu ülkenin sana ne kadar çok ihtiyacı vardı”, “Keşke bugün yaşıyor olsaydın”, “Bu konuşma, televizyonlarda yayınlanmalı” türünden sayısız cümleyi görmek mümkündü. Yorumların ciddî bir bölümü gayrimüslimlerden ve beyazlardan geliyordu üstelik.
***
Bugünlerden bakınca, Malcolm X’in olağanüstü serüveni bize şunu söylüyor: Doğru adımları atın ve istikametinizden hiç sapmayın. Tarih, sizin hakkınızı asla yemeyecektir.
.Hevesler ve kursaklar
04:006/06/2020, Cumartesi
Tam 104 yıl önce, 5 Haziran 1916 günü, Şerif Hüseyin’in oğulları Emir Faysal ve Emir Ali komutasındaki Arap birlikleri, Medine-i Münevvere’de sâkin 12 bin kişilik güçlü Osmanlı garnizonuna saldırıya girişmişti. Üç gün süren ve “Çöl Kaplanı” Fahreddin Paşa’nın başarılı savunmasıyla püskürtülen bu ilk taarruzlar, “Arap İsyanı’nın başlangıcı” kabul edilir. Şerif Hüseyin’in 10 Haziran sabahı, Mekke-i Mükerreme’deki konutundan yaptığı sembolik kurşun atışının ardından, Osmanlı birliklerinin şehirden çıkarılması ve eş zamanlı olarak, diğer oğlu Emir Abdullah’ın Tâif’e saldırarak burayı kontrol altına alması ise, artık isyanın Hicaz’a yayılmakta olduğunun göstergesidir. Sonraki süreç, zaten malum.
Faysal ve Ali’nin, nihayetinde İngilizlere yarayacak olan isyanın ilk kıvılcımını çaktıkları gün, Ortadoğu coğrafyasının binlerce kilometre uzağında, İskoçya’nın kuzeyindeki Scapa Flow Koyu’ndan bir gemi demir almıştı. Zırhlı kruvazör HMS Hampshire, İngiliz Savaş Bakanı Lord Horatio Herbert Kitchener ve beraberindeki kalabalık heyeti taşıyordu. Lord Kitchener, bütün hızıyla devam eden Birinci Dünya Savaşı’nın gidişatı konusunda, Rus Çarı İkinci Nikolay ve diğer yetkililerle istişarelerde bulunmak üzere Rusya’ya gidiyordu. Çar’ın 14 Mayıs tarihli resmî davetinin alınmasından sonra, İngiliz hükümeti kapsamlı bir
hazırlık yapmış, Kitchener da Kral Beşinci George adına tam yetkiyle donatılmıştı.
Yolculuğun başlangıcında Amiral Sir John Jellicoe’nin yaptığı bir rota değişikliği, felâketi de beraberinde getirdi: HMS Hampshire, bir Alman denizaltısının döşediği mayına çarparak, Orkney Adaları’nın batısında sulara gömüldü. Yalnızca 12 kişinin sağ kurtulabildiği kazada, aralarında Lord Kitchener’ın da yer aldığı tam 737 kişi hayatını kaybetmişti. Kitchener’in cesedi, bütün aramalara rağmen bulunamayacaktı.
Lord’un, tam da Hicaz’da Osmanlı’ya karşı isyanın başladığı gün ölümü, tarihin ilginç tesadüflerinden biriydi. Çünkü kendisi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen önce Kahire’de Emir Abdullah’la yaptığı görüşmenin verdiği ilhamla, Şerif Hüseyin ve şürekâsını isyana yönlendiren kişiydi. Şerif’in, oğlu kanalıyla yaptığı “Sizinle çalışabiliriz” önerisini önce kulak ardı eden Kitchener, savaşın patlak vermesiyle “Arap kartı”nı ortaya sürmüştü. Ne var ki, teşvik ettiği ve bizzat planladığı isyanın başladığı gün, kuzeyin soğuk sularında can vermiş, projesinin sahadaki meyvelerini görmeye ömrü yetmemişti.
Şerif Hüseyin ve oğulları, kendilerine vaat edildiğini düşündükleri “Büyük Arap İmparatorluğu” hülyası için İngilizler adına savaşı sürdürdükleri sırada, 23 Kasım 1917 günü Rus gazeteleri Izvestia ve Pravda, büyük bir ifşaatta bulundu: İngilizlerle Fransızlar, Ortadoğu coğrafyasının göbeğini kendi aralarında paylaşmışlar, bunu da gizli ve resmî bir anlaşmayla kayıt altına almışlardı. Tarihe “Sykes-Picot Anlaşması” olarak geçecek metindi bu. İhanete uğradığını düşünen Arap cephesi duruma öfkelense de, savaşın seyri içinde, “köprüden önceki son çıkış” çoktan geçilmişti. İngilizler lehine mücadele, mecburen devam etti.
“Sykes-Picot Anlaşması”nın masa başındaki tarafları, İngiliz ve Fransız hükümetleri adına Mark Sykes ve François Georges-Picot idi. Anlaşmaya son şeklinin verildiği 1916’da henüz 37 yaşında bulunan Sykes’ın akıbeti de, ilginç bir şekilde
Lord Kitchener’ınkini andıracaktı:
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Paris’te düzenlenen “barış konferansı”na katılmak için Fransa’ya giden Mark Sykes, toplantıların açılışından yalnızca bir ay sonra, 16 Şubat 1919’da öldü. Paris’te kaldığı otel odasında cesedi bulunan Sykes’ın ölüm nedeni, -bugünkü koronavirüs salgını misali- dünyayı kasıp kavuran İspanyol Gribi’ydi. Sykes da, tıpkı Kitchener gibi, Ortadoğu coğrafyasının sonraki yıllarında derin sancılara yol açacak projelere imza atmış, ama emek verdiği planların hayata geçirildiğini göremeden dünyadan ayrılmıştı.
Kitchener ve Sykes örneklerinin bize söylediği iki şey var:
Birincisi, Ortadoğu coğrafyasında böyle kursaklarda kalan hevesler çoktur. Bunu düşünerek, hilelerin büyüklüğü karşısında -ünlü tabirle enseyi karartmamalı ve ümitsizliğe düşmemelidir.
İkincisi ise, kendi davaları ve dertleri uğruna böylesine azim ve kararlılıkla çalışan, neticeyi görmek yerine günün vazifelerine odaklanan şahsiyetleri iyi tanımalı, bunlardan dersler çıkarmalıdır. Müslüman dünyanın güçlü ve zinde olduğu eski devirlerde, Müslüman kadroların çalışma ve hedefe odaklanma disiplini de bundan daha farklı değildi şüphesiz.
.Levy’ye geçmiş olsun
04:0010/06/2020, Çarşamba.
Koronavirüs salgını nedeniyle uzun süre İstanbul’da zorunlu ikametten sonra, bulduğumuz ilk fırsatta ailecek memleketim Anamur’a gittik. Yaz sıcakları henüz tam anlamıyla bastırmadığı için, önümüzde uzanıp giden Akdeniz’in derinliğini hissetmek ve ufukta öteleri görmek çok kolaydı. Bilenler bilir: Nemsiz ve duru havalarda, Anamur’un tam karşısında Kıbrıs bütün azametiyle arz-ı endam eder. Benim de çocukluğum, Beşparmak Dağları’nın görkemli siluetini izleyerek geçmiştir. Yıllar sonra Kıbrıs’a yaptığım seyahatlerde, bu defa oradan bu tarafı da seyretmişliğim vardır. Böylece, coğrafyanın yakınlığı ve birbirine eklenmiş konumu, zihnimde daha net canlanmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında radyolardan çalınan ve Mersin’de hemen herkesin ezbere bildiği o meşhur şarkıyı bu tabloya eklediğimizde, manzaranın son eksik parçası da tamamlanır: “Irkımın Akdeniz’de bir sevinci var / Yurdumun Mersin’den öte bir devamı var / Girne’den yol bağladık Anadolu’ya / Şanlı ordumun Kıbrıs’ta bir zaferi var…”
İş yoğunluğundan ötürü memlekete her zaman gelemeyince, Kıbrıs’ı açık havada tekrar karşımda görmek bana büyük keyif verdi. Ve bu defa, Akdeniz’den gelen bir başka zafer haberi daha eşlik ediyordu buna: Libya’da, Türkiye’nin desteğiyle, ayrılıkçı General Halîfe Hafter’in güçlerinin püskürtüldüğü, başkent Trablus’taki meşru hükümete bağlı birliklerin ilerlemeye devam ettiğine dair müjdeli havadisler… Sosyal medyada Libyalı kardeşlerimizin sevinçlerini, Türkiye’ye gösterdikleri samimi muhabbet tezahürlerini ve atılan adımların yerini bulduğunu gösteren olumlu yorumları da görünce, hamd etmemek mümkün değildi.
Karşımda Akdeniz ve Kıbrıs, Libya’dan gelen zafer haberlerini dinlerken, elimde de Fransız araştırmacı Olivier Roy’un söyleşi kitabı “Kayıp Şark’ın Peşinde” vardı. Özellikle Afganistan ve Asya ile ilgili eserleriyle tanınan Roy, dünyadaki İslâmî hareketlerle de ilgilenmiş bir isim. Onun “Siyasal İslâm’ın İflâsı” kitabı mesela, görüşlerine katılmayanların bile bir şekilde göz atmak mecburiyetinde kaldıkları bir inceleme. “Kayıp Şark’ın Peşinde”de Roy’u bu defa kendi hayat hikâyesi üzerinden okurken, kitapta bir pasaj bilhassa dikkatimi çekti. Roy, 1980’lerin başında, Sovyetler Birliği’nin işgali altında bulunan Afganistan’a gitme çabalarını anlatırken şunları söylüyordu:
“Vize alarak Kâbil’e gidebilirdim, ama oraya vardığımda diğer tarafa nasıl geçerdim? Otobüsten atlamak, dosdoğru gitmek ve bir gerilla grubuna rastlamakla mı? Orası şüpheliydi… Daha ziyade Pakistan’a, Peşaver’e gitmek ve direnişin bürolarıyla temas kurmak gerekiyordu. Ama onlara ne diyecektim? Beni de beraberlerinde götürmelerini sağlayacak ne olabilirdi? Aslında umurlarında değildi ve her geleni alıyorlardı, ama ben henüz bunu bilmiyordum. […] Sadece iki giriş yolu mümkündü: İnsanî yardım yolu ve askerî ilişkiler - bu durumda silah tüccarları. İnsanî yardım konusunda, tanıdıklarım rol oynadı: Bernard-Henri Levy, kısa süre önce […] Açlığa Karşı Uluslararası Eylem’i başlatmıştı…” (s. 97)
Bernard-Henri Levy ismini görünce, durakladım. “Buna daha önce nerede rastlamıştım yahu?” diye birkaç saniye düşününce, cevap aklıma yıldırım hızıyla geldi: Libya’da! 2011’de Muammer Kaddafi devrildiği zaman, hemen başkent Trablus’a üşüşen Batılılardan biriydi Levy. Fransız Yahudisi olmanın sağladığı güçlü bağlantılarla dünya basınında kendisine büyük önem atfedilen bu sözde filozof, tıpkı daha önce Afganistan ve Bosna savaşlarında olduğu gibi, Libya’da da sahnedeydi. Hiç gizlemediği amacı ise şuydu: Siyasal İslâmcılar ve radikaller yerine, işbirliğine hazır ‘ılımlı’ aktörlerin öne çıkarılması. (Evet, doğru tahmin ettiniz: Levy, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da kindar bir hasmı. 2013’te verdiği bir röportajda, “Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinin yeniden mükemmel seviyeye gelmesi için, Erdoğan sayfası artık kapanmalı” bile demişti.)
Kitaptan başımı kaldırdım. Akdeniz’e doğru bir daha baktım. Güldüm. Libya’nın batısında sadece Hafter hezimete uğramamıştı, onunla beraber -bütün eklenti ve uzantılarıyla birlikte- Levy’giller de kaybeden taraftaydı.
Libya’da terörist Halîfe Hafter ve destekçilerine ağır bir darbe indirilmiş olsa da, henüz tam anlamıyla kapsamlı ve kalıcı bir zafer kazanılmış değil. Koronavirüsün ekonomik dengeleri altüst etmesi sebebiyle Hafter’e askerî desteğin en alt düzeye inmesi ve Türkiye’nin meşru yönetime kararlı desteğiyle, sahada dengeler hızlıca değişti, ama bundan sonrasında da hâlâ ciddi riskler mevcut. Cumartesi günü, tam bu noktadan devam edelim, nasip olursa.
“Hazır ol cenge…”
04:0013/06/2020, Cumartesi
G: 13/06/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Libya’da Türkiye’nin destek verdiği meşru Millî Mutabakat Hükümeti’nin nasıl bir zihniyetle mücadele ettiğini anlamak için, ülkeden gelen son haberlere bakmak yeterli: Ayrılıkçı General Halîfe Hafter’e bağlı güçlerin terk ettiği bölgelerde, birbiri ardına toplu mezarlar ortaya çıkıyor. Son olarak Terhûne ve çevresindeki mezarlarda bulunan onlarca cesedin, işkence edilerek öldürülmüş sivillere ait olduğu kesinleşti. Bedenlerinde eziyet izleri bulunan kurbanlar, elleri-kolları kelepçelenmiş halde, elbiseleriyle gömülmüş.
Rusya, Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır tarafından desteklenen Hafter, böyle ceset dağlarının üstüne basa basa ilerlerken, hadiselerin sürpriz gelişimiyle, şu anda Mısır’dan ayrılamayacak duruma geldi. Sızan bilgilere göre, kendisinin kontrol ettiği ordunun saf değiştirmesini engellemek isteyen Abdulfettah Sisi yönetimi, Hafter’i Kahire’de rehin tutuyor. Bu arada, ortaya atılan “barış planı” türünden taktiklerle zaman kazanılıp, Trablus hükümetinin ilerlemesinin de önü alınmaya çalışılıyor.
***
Halîfe Hafter, 1980’lerin ortasında dönemin Libya lideri Muammer Kaddafi adına komşu ülke Çad’da Fransa destekli hükümeti devirmek için savaşırken esir düşmüştü. Kaddafi, bunun üzerine Hafter’i sahiplenmemiş, Çad’daki müdahalenin “kendisine rağmen” gerçekleştiğini savunarak, işin içinden sıyrılmıştı. ABD’nin araya girmesiyle esaretten kurtarılan Hafter, önce Zaire’ye (günümüzde Demokratik Kongo Cumhuriyeti), ardından da Kenya’ya ve nihayet ABD’ye nakledilmişti. Amerika’daki sürgün yıllarında CIA ile kol kola giren Hafter, Kaddafi’ye karşı düzenlenen çok sayıda suikast girişiminde de başrol oynamıştı.
Bugün karşımızda duran Libya tablosunda, “Hafter’e yatırım yapanlar” listesi epey değişmiş bulunuyor. ABD, -muhtemelen Hafter’i Rusya’ya fazla yakın bulduğu için- Libya’daki meşru hükümeti desteklerken, Çad’daki savaş yıllarında Hafter’i sivillere karşı napalm bombası ve hardal gazı kullanmakla suçlayan Fransa, şimdi isyancı generalin arkasında. Kaddafi’nin iktidarı döneminde sürekli sorunlar yaşadığı Mısır, şimdi “Kaddafi-2” olarak tanımlayabileceğimiz Hafter’i var gücüyle desteklerken, BAE gibi sürpriz bir terör finansörü de sahnede boy gösteriyor.
Tüm bu hengâmede, merkezi Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunan Arap Birliği’nden gelen resmî bir açıklama, Hafter cephesinin hadiseleri nasıl değerlendirdiğiyle ilgili önemli ipuçları içeriyor. Birliğin Genel Sekreter Yardımcısı Husâm Zekî, Trablus’taki merkezî hükümetin, uluslararası arenada resmen tanınan meşru hükümet olduğundan bahisle, Türkiye’nin bu yönetimle yaptığı her türlü anlaşma ve operasyonun da meşruiyetinin altını çizdi. Arap Birliği olarak duruşlarının, “çatışan tarafların arasını bulmak ve Libya’yı istikrara kavuşturmak” olduğunu da kaydeden Zekî, bu sözleriyle aslında, Arap Birliği’nin sürece “Hafter’in avukatı” sıfatıyla müdahil olmaya devam edeceğini vurguluyordu.
Libya’da çatışan ve karşı karşıya gelen tarafları düşündüğümüzde, bundan sonrasının daha fazla dikkat ve özen gerektireceğini söyleyebiliriz. Hafter cephesi kolay vazgeçmeyecek, ülkedeki yeni durumu lehlerine çevirmek için her yolu deneyecektir.
***
Ortadoğu (ve Kuzey Afrika) bölgesinin yalnızca petrol vb. doğal kaynakları nedeniyle önemli olduğu şeklinde sığ bir görüş var. Bu bağlamda, Türkiye’nin Libya’daki meşru hükümete yönelik desteğinin “petrol için” olduğunu savunanlar mevcut. Oysa Libya, petrolün bulunduğu 1950’li yıllardan önceki bütün dönemlerde de sürekli olarak önemini korumuş bir coğrafyaydı. Dolayısıyla Türkiye’nin Libya’da Halîfe Hafter’in oldubittisine müsaade etmemek için gösterdiği çabayı petrolle açıklamak, meseleyi karikatürize etmek olur. Bir ülkenin mahvolmasını engellemek, bir halkın kıyıma uğramasını önlemek, sahada gücünü göstererek bölgede sözü dinlenir bir ülke olma hüviyetini güçlendirmek ve tüm bunları İslâm dünyasının selameti için geçerli bir krediye dönüştürmek… Libya’daki varlığımızın esası budur.
“Hazır ol cenge, ister isen sulh u salâh” sözünde de veciz biçimde ifade edildiği gibi, sahaya inip caydırıcı gücünüzü ortaya koymazsanız, sözünüz dinlenmez. Libya’da kaydedilen ilerlemeden sonra, ayrılıkçı cephenin yelkenleri suya indirmesi ve barıştan söz etmeye başlaması, bunun en açık işaretidir.
Kazanılanların nasıl korunacağı ve elde edilen güçle nasıl bir düzen kurulacağı ise, diplomasi ve istihbarat sahalarında verilecek başka mücadelelerin konusudur. Libya dosyası, Türkiye için bu noktada da ciddî bir tatbikat ve tecrübe fırsatı olacaktır.
.Aynı senaryo
04:0017/06/2020, Çarşamba
G: 17/06/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Merkezi Batı Şeria’nın Râmallah şehrinde yer alan Filistin Yönetimi’nin üst düzey isimlerinden Hüseyin el Şeyh, birkaç gün önce, Amerikan The New York Times gazetesine önemli açıklamalar yaptı. Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan El Şeyh, aynı zamanda “İsrail’le ilişkilerden sorumlu isim” sıfatını da taşıdığından, açıklamaları sembolik önemdeydi. “Biz pragmatik insanlarız, kaos ve gerilim istemiyoruz” diyen El Şeyh, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Batı Şeria’yı resmen ilhak planını eleştirerek, “Bu adım, iki devletli çözüm planlarını tamamen ortadan kaldırır” vurgusunda bulunuyordu.
İsrail’i ilhak planından vazgeçirmek için bir dizi tedbiri uygulamaya koyduklarını kaydeden Hüseyin El Şeyh, bu çerçevede, İsrail’e çalışmak için giden Filistinlilere izin belgesi vermeyi durdurduklarını kaydetti. Yine, İsrail’le istihbarat paylaşımını ve askerî işbirliğini dondurduklarını belirten El Şeyh, İsrail’den her ay gelen milyonlarca dolarlık finansal desteği de kabul etmeyeceklerinin altını çizdi. Filistin Yönetimi, tüm bu adımların, İsrail’in ilhak kararını bir kez daha gözden geçirmesine yol açmasını umuyor.
Ancak, New York Times’ın konuyla ilgili uzun dosyasında ayrıntılı biçimde incelendiği gibi, Filistin Yönetimi’nin aldığı tedbirler, şimdiden kadük kalmış görünüyor:
Râmallah’taki irtibat bürolarından gerekli izni alamayan Filistinliler, İsrail’e geçebilmek için, işgal yönetimine direkt başvuruda bulunmaya başlamışlar örneğin. Bu da, şimdiye kadarki dolaylı kontrolün doğrudan İsrail’e havalesiyle sonuçlanmış. İsrail’le istihbarat paylaşımı ve askerî işbirliği resmen dondurulmasına rağmen, Hüseyin El Şeyh’in “Batı Şeria’da kaosa müsaade etmeyiz. Terörizm ve anarşiyle elbette savaşacağız” ifadeleri, İsrail’in bölgede kurduğu sistemi bozacak herhangi bir gelişmenin yaşanmayacağını gösteriyor. Özellikle de, El Şeyh’in röportajda kendisine sorulan “Peki, bir Filistinlinin İsraillilere saldırı düzenleyeceğini öğrendiğinizde ne yapacaksınız?” sorusuna verdiği şu cevap dikkat çekici: “Eğer saldırgan Batı Şeria sınırları içindeyse, onu anında tutuklarız. Yok eğer İsrail topraklarındaysa, bunu aracılar üzerinden İsrailli makamlara bildiririz. Saldırıyı önleyecek bir yolu mutlaka buluruz.” Filistin Yönetimi’nin “ekonomik yardımı reddediyoruz” restinin ise, Gazze’de Hamas’ın daha da güçlenmesi başta olmak üzere, Abbas iktidarını sarsacak birçok gelişmeye yol açacağı kesin.
Konunun en yetkili ismi Hüseyin El Şeyh’in açıklamalarının özeti şu: İsrail, Batı Şeria’nın en az yüzde 30’luk bir bölümünü ilhak ederek topraklarına katmaya hazırlanırken, Filistin Yönetimi’nin elinde bunu durdurabilecek etkili bir koz bulunmuyor.
***
Filistin cephesinde bunlar olurken, ABD’deki Yahudi lobilerinin en güçlüsü American Jewish Committee’nin (AJC) iki gün önce başlayan yıllık forumunun açılışında sürpriz bir konuşmacı vardı: Merkezi Mekke’de bulunan Râbıtatu’l-Âlemi’l-İslâmî’nin genel sekreteri Dr. Muhammed Îsâ. Antisemitizm ve terörle mücadelede daha aktif destek sözü türünden bildik vaatleri tekrarlayan Dr. Îsâ, geçtiğimiz aylarda Nazilerin eski toplama kampı Auschwitz’i de ziyaret etmiş, Yahudi dünyasıyla Suudi Arabistan arasındaki temasları gözle görülür biçimde artırmıştı.
1906’da kurulan AJC’nin temel hedefinin “İsrail’in çıkarlarını korumak”, 1962’de dönemin Suudi Arabistan Veliaht Prensi Faysal bin Abdulaziz tarafından kurulan Râbıta’nın hedefinin ise “İslâm ülkeleri arasındaki yardımlaşma ve dayanışmayı pekiştirmek, ortak problemleri birlikte çözmek” olduğunu hatırladığımızda, Dr. Muhammed Îsâ’nın (ve elbette onu yönlendiren Riyad’daki siyasî iradenin) yürümeyi tercih ettiği yeni yol, bütün çıplaklığıyla karşımızda belirmiş oluyor.
(Râbıta’nın, İslâm dünyasının dört bir yanından üst düzey dinî temsilcilerin katıldığı ve sonuç bildirgesinde Türkiye’nin Libya’daki meşru hükümete verdiği desteğin kınandığı Mekke Zirvesi’ni 1 Şubat tarihli yazımda konu etmiştim, o nedenle tekrar ayrıntıya girmiyorum.)
***
Bugünden baktığımızda, İslâm dünyasının parçalanmışlığından istifade eden Haçlı sürülerinin 1099’da Kudüs’ü işgalinin nasıl mümkün olabildiğini net biçimde görebiliyoruz. Hatalar ve yanlışlar tekrarlanınca, tarihin de tekerrür ettiği malumdur. Aynı senaryo, neredeyse bire bir detaylarla, Filistin’de bugün yine gerçekleşmiş bulunuyor. Tarihten hiç ibret almamak ve hangi sonuçlara yol açacağı belli olan gelişmeleri baygın gözlerle izlemekle yetinmek, gerçekten inanılır gibi değil.
“Onlar adamdı”
04:0020/06/2020, Cumartesi
G: 20/06/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Muhammed Mursi’nin, 17 Haziran 2019 günü, Kahire’de yargılandığı mahkeme salonunda vefatının üzerinden tam bir sene geçti. Ortadoğu ve İslâm dünyasının gündeminin yine hareketli ve karmakarışık olduğu, herkesin kendi derdine odaklandığı, Müslümanlar adına zahirî kayıpların kazançlara galebe çaldığı bir sene… Birinci vefat yıldönümünde Mursi’yi anarken, bir yandan da genel ahvâle dair muhasebe yapma imkânı doğdu. Bizzat Mursi’nin şahsına ve mensup olduğu Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’na (kısaca: İhvân) yöneltilen bazı eleştiriler, suçlamalar ve hakaretler, kendisinin anıldığı platformlarda da yoğunlaştı. Bu yönüyle, Mursi’nin vefat yıldönümü, şahsına ve İhvân’a yönelik bakışların net bir şekilde ortaya serildiği bir vesileye de dönüştü.
Başlıca dört sınıfta toplayabileceğimiz bu yorumlar silsilesine yakından bakalım:
Birinci grup, her ne şartta olursa olsun, Müslümanların siyaset sahasında boy göstermesinden rahatsız olan, hatta bizatihi İslâm’ın siyasî iddialarına alerji duyanlardan oluşuyordu. “Siyasal İslâmcılar…” diye kurmaya başladıkları cümlelerin sonu galiz hakaret ve iftiralarla bitiyordu. Söylediklerine herhangi bir delil sunmak mecburiyeti de duymuyorlardı. Kusarcasına konuşuyor, geçiyorlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sosyal medya hesabından Muhammed Mursi için yayımladığı taziye mesajının altına da –yerlisiyle, yabancısıyla- bunlardan bol miktarda birikmişti.
İkinci grupta, “İhvân’ı İngilizler kurdu, Amerikalılar büyüttü. Mursi de İhvân da hep Batı’ya çalıştı” diyenler vardı. Uç uca eklenmiş tutarsız tahminlerle önyargılı yorumlamaların harekete geçirdiği bu kitlenin tutunduğu sözde delillerden biri, Mısır eski cumhurbaşkanlarından Cemal Abdunnâsır’ın İhvân aleyhine yaptığı meşhur bir konuşma. Abdunnâsır’ın orada sarf ettiği “İhvân liderleri İngilizlerle birlikte hareket ediyordu” cümlesine mal bulmuş Mağribî gibi sarılan bu kitle, “Bak bak bak” ünlemleriyle meseleyi köpürtüyordu. Abdunnâsır’ın İhvân hakkındaki “şehadet”inin ne derece hakikat olabileceğine değinmeye bile gerek yok. İlginç olan, Ortadoğu’daki gelişmelere İran penceresinden bakan birçok insanın da bu iddiaları sahiplendiğini görmekti.
Üçüncü grupta, “İhvân ve Mursi, demokrasiye meylederek dinden çıkmıştı. İman ettikleri tağut, başlarını yedi” diyen tekfirci tayfa yer alıyordu. Muhammed Mursi’nin, Mısır’daki iç gerilimi tasvir ederken kullandığı “Mısır’da Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında itikat temelli bir kavga yok. Herkes istediği şekilde inanıyor ve ibadetini yapıyor. Bizim anlaşamadığımız ve ayrıştığımız noktalar, daha çok teknik” şeklindeki ifadeleri çarpıtan bu grup, “İslâm’la Hıristiyanlık nasıl bir olabilir? Akidemiz apayrı. Bu sözleri söyleyen kâfir olur kardeşlerim!” diyerek, sosyal medyada birbirlerini gaza getiriyordu.
Dördüncü grup ise, “Mursi, eh fena adam değildi. Amma çok büyük yanlışlar yaptı…” diyenlerden müteşekkildi. İhvân’ın kısa iktidarı sırasında attığı, tecrübesizlikten kaynaklanan bazı adımları kıyasıya eleştiren bu kitle, aslında şu yargıyı pekiştiriyordu: “Mursi, kendisi kaşındı ve devrilmeyi hak etti!” Tankların masum sivilleri dümdüz ettiği bir ülkede, askere ve orduya hiçbir şey demeden, sadece ezilenlerin yanlışlarından söz etmek başka bir anlama da gelemezdi zaten.
Bir hadiseyi, bir şahsiyeti, bir siyasî hareketi beğenmeyebilirsiniz, çeşitli yönlerden eleştirebilirsiniz de. Fakat bu eleştirilerin, somut bilgilere dayanması ve çelişkisiz hakikatlerden hareket etmesi şarttır. İhvân ve Mursi’ye yapılan suçlamaların kâhir ekseriyetinin, bu temel fikir namusundan yoksun olduğu rahatlıkla görülüyor. Bilgisizlik, kör cehalet, ön yargı, düşmanlık, taassup, siyasî haset ve daha birçok kusurla zedelenen yorumların da, tarih karşısında nefes israfından başka anlamı yok.
Kendisini savunmayı yine ona bırakalım; Muhammed Mursi’nin çok paylaşılan o ünlü konuşmasındaki ifadelerini hatırlayalım:
“Hakkımızı ve meşruiyeti korumanın bedeli benim hayatım da olabilir. Benim kendi hayatım! Ben herkesi korumak istiyorum: Çocuklarımızı… Bizden sonra yerimizi alacak oğullarımızı ve geleceğin anneleri olan kızlarımızı. Ki onlar gelecekte çocuklarına şöyle öğretecekler: Ecdâdımız adamdı. Onlar adamdı. Zilleti asla kabul etmediler. Bozguncuların düşüncelerine boyun eğmediler. Vatanlarının, meşruiyetlerinin ve dinlerinin en küçük bir parçasını bile kimseye teslim etmediler!”
Son sözü de yine Mursi söylesin:
“Memleketinizin aslanlarını öldürmeyin. Sonra, düşmanlarınızın köpeklerine yem olursunuz!”
55 bin kare
04:0024/06/2020, Çarşamba
G: 24/06/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hz. Peygamber ve kendisine iman eden Müslümanlara Mekke döneminde uygulanan üç yıllık boykot, İslâm tarihinin en bilindik sahneleri arasındadır. Yok sayma, hakaret ve işkence safhalarının fayda vermediğini gören Mekke müşrikleri, inançlarından vazgeçmemekte direnen Müslümanlara karşı kapsamlı bir yıldırma operasyonuna girişmiş, bu çerçevede Hz. Peygamber’in ailesi olan Hâşimoğulları’yla bütün münasebeti kesmeye karar vermişti. Kureyş kodamanlarının aldığı karar uyarınca: Onlardan kız alınıp verilmeyecek, kendileriyle ticarî faaliyetler tamamen durdurulacak, dışarıdan onlarla iletişime geçmek isteyenlere de müsaade edilmeyecekti. Boykota direnebilmek için Mekke’nin kuzeyindeki Ebû Tâlib Mahallesi’nde toplanan Hz. Peygamber ve etrafındakiler, üç yıllık süre boyunca açlıkla, tecritle ve her türlü iftira kampanyasıyla karşı karşıya kalmıştı.
İsmail Kılıçarslan Ağabey’in tabiriyle, bu burada bir dursun.
2014 yılında, Suriye rejiminden kaçarak yurtdışına giden “Sezar” (İngilizcede: Caesar, Arapçada: Kayser) kod adlı askerî polisin ifşa ettiği korkunç fotoğraflar büyük bir infial uyandırmıştı. Sezar’ın küçük bir flaş-bellek içinde taşıdığı toplam 55 bin fotoğraf karesi, 11 bin dolayında tutukluya Suriye hapishanelerinde uygulanan insanlık dışı muameleyi gözler önüne seriyordu. Çoğunluğu sıradan halktan ve sivillerden oluşan tutuklular işkence görmüş, organları parçalanmış, gözleri oyulmuş, aç bırakılarak zayıflatılmış, vahşi bir şekilde öldürüldükten sonra da hepsi teker teker fotoğrafla kayıt altına alınmıştı. 12, 13 ve 18 Ocak 2014 tarihlerinde, şahit olduklarını uzun bir röportajlar silsilesiyle anlatan Sezar’ın ifadeleri, “Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası” adıyla ABD’de kanunlaşarak, Beşşar Esed rejimi ve destekçileri İran ile Rusya’ya yönelik bir dizi yaptırımın önünü açmıştı. 17 Haziran’da yürürlüğe giren kanunla, şimdiden Suriyeli birçok isim ve şirkete ekonomik yaptırımlar başlatıldı.
Aralarında 1400 yıldan fazla zaman bulunan yukarıdaki iki gelişme (Mekke’deki boykot ve Sezar’ın ifşaatlarından sonra yaşananlar), geçtiğimiz cuma günü (19 Haziran), Şam’ın simgesi konumundaki Emevî Camii’nde ilginç bir hutbeye konu oldu. Hatip, oldukça tanıdıktı: 2013’te bombalı bir saldırı sonucu -yine Şam’da- öldürülen Suriyeli ünlü din adamı Saîd Ramazan el Bûtî’nin oğlu Tevfîk el Bûtî. Ölümüne kadar babasının sürekli çıktığı minbere, -bir anlamda onun vekili olarak- çıkan Tevfîk el Bûtî, Suriye devlet televizyonundan da canlı yayınlanan hutbesinde, Esed rejiminin karşılaştığı ekonomik ve siyasî yaptırımları Mekke döneminde Hz. Peygamber ve ashabına müşriklerin reva gördüğü boykota benzetti. Boykotun hakikat ehlini dosdoğru yoldan alıkoymak için uygulandığını kaydeden Bûtî, Beşşar Esed’i bizzat Hz. Peygamber’in makamına yerleştirmekten de çekinmedi. Bûtî’nin ifadelerine göre, Esed yönetimine başkaldıranlar ve muhalefet edenler, Kureyş müşriklerinden farksızdı. Bûtî, eli iyice yükselterek, “Hatta” dedi, “onlardan bile daha aşağıdalar. Çünkü müşrikler içinde, Müslümanlara yardım etmeye çalışan birkaç kişi çıkmıştı.”
“Fıkhu’s-Sîre” isimli meşhur kitabıyla Türkiye’de de geniş kesimlerce tanınan Saîd Ramazan el Bûtî, suikasta kurban gitmeden hemen önce yaptığı açıklamalardan birinde, Suriye ordusunu Hz. Peygamber’le omuz omuza savaşan sahabe ordusuna benzetmiş, rejim muhaliflerini de sahabeye karşı mücadele veren müşriklerle kıyaslamıştı. Tevfîk el Bûtî’nin, bu noktada babasının izinden yürüdüğü ve İslâm tarihinin önemli safhalarını Baas rejimine meşruiyet kolonu olarak kullanma işine onun bıraktığı yerden devam ettiği anlaşılıyor.
Suriye rejiminin artık hiçbir şekilde gizlenmek imkânı bulunmayan vahşiliği, ulema sınıfının -az sayıda istisna hariç- bilgilerini ve halk nezdindeki itibarlarını bu vahşetin altını doldurmakta kullanırken hiçbir hudut gözetmeyişi, Rusya ve İran’ın Esed’e sınırsız destek vererek insan hayatını ve onurunu hiçe sayan siyasetleri, ABD’nin masum sivillerin çıplak cesetlerini kendi ajandası için kullanmaya odaklı ikiyüzlü ve tutarsız politikaları… Tüm bunlar, Suriye dediğimiz ülkeyi, onun iç dengelerini ve dışarıdan hangi aktörün neye oynadığını gösteren çok önemli işaretler. İçinden geçtiğimiz süreçte, “Suriye’yi tanımak” epey pahalıya mal oldu, hepimiz açısından. Ümit edelim ve dileyelim ki, İslâm coğrafyasının gelecek nesilleri, “Suriye tecrübesi”ni mantıklı ve ayrıntılı bir şekilde okusun, böylece bugünkü bazı hatalara düşmekten kendisini korusun.
Ortak payda
04:0027/06/2020, Cumartesi
G: 27/06/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Salahaddîn Eyyûbî, 1187’de Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtardıktan sonra, şehirde bir takım demografik düzenlemeler yapmış, maiyetinde bulunan çeşitli milletlerden Müslümanları Kudüs’ün farklı noktalarına iskân etmişti. Mescid-i Aksâ’nın batı tarafında Mağribli Müslümanlarca oluşturulan “Meğâribe Mahallesi” bunlardan biriydi. (Burası, 1967’deki İsrail işgalinin hemen akabinde, buldozerlerle yıkılarak yok edilmiştir.) Salahaddîn, sur dışını da ihmal etmemiş, adeta istikbali görerek, buralarda da küçük “Müslüman kolonileri” teşkil ettirmişti. Bu çerçevede, kendisinin özel doktoru olan Şeyh Husâmuddîn el-Cerrâh’a, Kudüs surlarının kuzey kesiminde bir mıntıka bağışlamış, aynı zamanda tasavvufî yönü de olan Şeyh Cerrâh, ailesi ve dostlarıyla birlikte burayı mesken tutmuştu. Şeyh’in vefatından sonra kendisi adına yapılan cami ve türbeyle birlikte, burası günümüzde de Şeyh Cerrâh Mahallesi olarak bilinir.
1800’lü yılların son çeyreğinden itibaren, Şeyh Cerrâh, Kudüs’ün Müslüman elitlerinin tercih ettiği bir semt haline geldi. Huseynîler, Naşâşîbîler, Mescid-i Aksâ’yı korumakla görevli vakfın yöneticileri, ulemâ sınıfı ve tüccarlar… İşgal öncesi Kudüs’ünde, Şeyh Cerrâh Mahallesi, tabir-i câizse Kudüs’ün kaymak tabakasını kendisine çeken bir mıknatıs gibiydi. Kudüs surlarının en gösterişli girişi olan Şam Kapısı’na yakın konumu da, mahallenin tercih edilmesinin önemli sebeplerinden biriydi.
İsrail’in kuruluşuna giden süreçte, Yahudilerin yoğunlukta yaşadığı Batı Kudüs’e sınır oluşundan dolayı, Şeyh Cerrâh Mahallesi bu defa çatışmaların ve gerilimlerin merkezine oturdu. 1948-1967 arasında Kudüs’ü ikiye ayıran duvara ev sahipliği yapan mahalle, işgalle birlikte Siyonistlerin fiilî saldırılarıyla yüzleşti. 1990’larda ve nihayet 2000’li yılların başında, Şeyh Cerrâh’ta yaşayan bazı Filistinli ailelerin evlerine işgalciler yerleşmeye bile kalkıştı. İsrail Yüksek Mahkemesi’ni de arkalarına alan yerleşimciler, 2009’da Şeyh Cerrâh’ın köklü sakinlerinden Hanûn ve Ğâvî ailelerini evlerinden uzaklaştırdı, Kurd ailesinin de evinin yarısını ele geçirip içine taşındı. Filistinlilerin ta Osmanlı döneminden kalma resmî belgeleri ise, İsrail mahkemeleri tarafından güvenilir bulunmadı.
Tüm bu gerilimli süreçlerin en yakın şahitlerinden biri, Rifka el Kurd (daha yaygın bilinen ismiyle: Ümmü Nebîl), geçtiğimiz hafta 103 yaşında dünyaya gözlerini yumdu. 1917’de Filistin’in sahil şehirlerinden Yâfâ’da doğan Ümmü Nebîl, 1948’de bölgenin Siyonistler tarafından işgalinden sonra, ailesiyle birlikte Kudüs’e taşınarak Şeyh Cerrâh’a yerleşmişti. Burada da sürekli Siyonist tacizleriyle yaşamak durumunda kalan Ümmü Nebîl, 2009’da evinin Yahudi yerleşimciler tarafından işgal edilmesinin ardından, kurduğu çadırı bir direniş noktası haline getirmişti. Yerli-yabancı işgal karşıtları çadırda haftalar boyunca toplanmış, burada yapılan basın açıklamalarıyla Şeyh Cerrâh’taki nazik durum dünyaya duyurulmaya çalışılmıştı. İlginç olansa, İsrail’in işgal politikalarına karşı çıkan yüzlerce Yahudi’nin de bu protestolarda Filistinlilerle birlikte saf tutmasıydı. İsrailli bazı işgal karşıtı organizasyonlar, önceki yıllarda yine Şeyh Cerrâh’ta direnişler düzenlemişler, hatta İsrail buldozerlerine karşı bilfiil mücadele vermişlerdi. Sayıları çok olmasa da, duruşlarının sembolik önemi büyüktü.
***
Ümmü Nebîl’den yalnızca dört gün sonra, 21 Haziran’da Kudüs’ten bir ölüm haberi daha geldi: İbrani Üniversitesi’nin tanınmış öğretim üyelerinden, İsrailli tarihçi ve siyaset bilimci Prof. Dr. Zeev Sternhell, 85 yaşında hayatını kaybetmişti. Akademik camiada faşizmle ilgili yaptığı çalışmalarla ün kazanan Sternhell, aynı zamanda İsrail’in Filistin topraklarındaki işgal politikalarını ve Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerini sert biçimde eleştirmesiyle şöhret bulmuştu. Sternhell’in eleştirileri Siyonist cephede öylesine rahatsızlık uyandırmıştı ki, 25 Eylül 2008 günü, ABD doğumlu Jack Teitel isimli bir Siyonist, kendisine bombalı saldırı girişiminde bulunmuştu. Ayağından yaralanan Sternhell, hastanede verdiği röportajlarda da işgali eleştirmeyi sürdürmüştü.
***
Yıllardır savunduğum bir şey var:
Filistin cephesine tanınmış siyasî aktörler üzerinden yaklaşmak ve yalnızca buraya odaklanmak, Ümmü Nebîl ve Zeev Sternhell gibi örnekleri görmeyi engelliyor. Keşke, Kudüs ve Filistin çalışmalarımıza, “İsrail işgaline muhalefet ortak paydasında buluşan farklı şahsiyetler ve bunlarla ortaklaşa yapılabilecek işler” gibi başlıklar da eklesek… Belki, bazı alanlarda hareket kabiliyetimiz biraz artar.
Tunus düğümü
04:001/07/2020, Çarşamba
G: 1/07/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kısa süre öncesine kadar ancak dar bir çevrede tanınan Tunuslu akademisyen Kays Saîd, geçtiğimiz ekim ayında yaklaşık yüzde 73’lük rekor oyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştu. 2011’de Zeynelabidin bin Ali’nin devrilmesinden bu yana hem güçlü hükümet hem de muktedir cumhurbaşkanı ihtiyacının sürdüğü ülkede, Saîd’in nasıl bir performans sergileyeceği merak ediliyordu. Seçim kampanyası sırasında verdiği işaretler (sürekli fasih Arapça konuşması, Hz. Ömer üzerinden adalete yaptığı ısrarlı vurgu, yaşantısındaki sadelik, yoksul halkla kurduğu doğrudan diyalog vb.) “farklı” bir siyasetçi profiliyle karşılaşıldığını düşündürürken, Tunus’un içinden geçtiği türbülanslı süreçte mecburen “sembolik” bir konumda kalacağını savunanlar da çoktu.
Ciddi bir ekonomik krizin pençesinde kıvranan Tunus’ta siyaset kurumu henüz bu problemi çözmeyi başaramazken, Cumhurbaşkanı Kays Saîd, sembolik bir makamla yetinmeyeceğinin somut işaretlerini de vermeye başladı. Saîd’in Libya’da yaşanan krize dair açıklamaları ve geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiği Paris ziyareti, “Dümende ben varım” mesajının en çarpıcı işaretleri olarak öne çıktı.
Evvela, Libya’nın başkenti Trablus’taki Fâyez Serrâc hükümetinin “geçici” olduğunu vurgulayan Kays Saîd, seçim yoluyla daha kapsayıcı bir yönetimin kurulması gerektiğini kaydetti. Libya’ya dışarıdan müdahalelerin yanlış olduğunu söyleyen Saîd, bu ülkenin istikrarsızlaşmasının ve parçalanmasının komşuları Tunus ve Cezayir’i de direkt biçimde etkileyeceğini belirtti. Saîd’in bu sözleri, doğrudan Türkiye’ye eleştiri olarak yorumlanırken, -tahmin edileceği gibi- Suudi Arabistan ve Mısır medyası tarafından keyifle ve uzun uzun paylaşıldı.
Kays Saîd’in Paris seyahati ise, bazı ayrıntılarıyla büyük tartışmalara yol açtı. Normalde ziyaretin ana gündemi Fransa’nın Tunus’a vereceği yaklaşık 2,5 milyar euro’luk kredi idi. Ama havaalanındaki resmî karşılamada Saîd için kırmızı halı serilmemesi, Saîd’in Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un iki omzunu öpmesi (Arap geleneğinde, saygı ve hürmet ifade eder), ortak basın toplantısında “Macron’un bütün kitaplarını okudum, hatta onun okuduğu kitapları da okuyorum” şeklinde ilginç cümleler sarf etmesi ve Fransız haber kanalı France 24’e Fransızca verdiği röportajda Tunus’ta 1881-1956 arasında devam eden Fransız yönetimini “sömürge değil, himaye ve korumaydı” şeklinde tanımlaması, temasların ekonomik kazanımlarını gölgede bıraktı.
Tunus Cumhurbaşkanı’nın Libya demeçleri ve Paris’te çizdiği “ürkek” portre, onu Meclis Başkanı Râşid Gannûşî’nin liderliğindeki “muhafazakâr demokrat” Nahda Hareketi’yle karşı karşıya getirdi. Gannûşî’nin ofisinden ve parti merkezinden ayrı ayrı yapılan açıklamalarda, hem Saîd’in Libya konusundaki “kararsız” duruşu eleştirildi hem de France 24 röportajının “Fransız sömürgesiyle mücadele ederken canlarını vermiş vatanseverlerin ruhunu incittiği” kaydedildi. Gannûşî ve Nahda’nın, şimdiye kadar cumhurbaşkanlığı makamıyla direkt biçimde çatışmaya girmekten özenle kaçındığı hatırlandığında, gelinen nokta bilhassa dikkat çekiyor.
Kays Saîd’in Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Fransa, Rusya ve İsrail’den oluşan “Hafter Cephesi”yle saf tutması, Tunus siyaset sahnesindeki ayrışma ve çatışmaları daha da derinleştirecek gibi görünüyor. Saîd’in tercihi, “Türkiye yanlısı” olmakla “suçlanan” Râşid Gannûşî ve Nahda’yı yalnızlaştırırken, BAE de bilhassa 2013’ten bu yana hız verdiği “Tunus politik hayatını şekillendirme” saplantısında mevzi kazanmış oluyor. Libya’da Hafter Cephesi’nin ilerlemesi veya kökünün kazınamaması durumunda, Gannûşî ve Nahda’nın Tunus içindeki pozisyonu daha fazla sarsılacaktır. Mısır-BAE-Suudi Arabistan troykasının, bu durumdan sonuna kadar faydalanacaklarını görmek için ise, kâhin olmak gerekmiyor.
Hemen her ülkede olduğu gibi, ekonomik problemlere ve sıradan halkın acil ihtiyaçlarına hızlı çözümler üretilmesi, Tunus’ta da siyasetten beklenen birinci öncelik. Bunu gerçekleştiren siyasî hareketler ve liderler kitlenin desteğini kazanırken, başaramayanlar küme düşüyor. Tunus Cumhurbaşkanı Kays Saîd de bu denklemi hızlıca fark etmiş görünüyor. Zira Libya ve Paris mesajlarının en büyük gayesinin Tunus’a para ve yatırım çekmek olduğu anlaşılıyor. Yine de, Saîd’in yeni pozisyonunu belirlerken -en az Gannûşî ve Nahda kadar- siyasî bir risk aldığını söylemek gerekiyor. Zira, çözüm için başvurduğu çok uluslu cephenin, Tunus hakkında iyi niyet ve samimiyet taşıdığını iddia etmek mümkün görünmüyor.
İlim ve siyaset
04:004/07/2020, Cumartesi
G: 4/07/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bütün dünyayı etkisi altında tutmaya devam eden koronavirüs salgını, Pakistan’ın önemli siyasî şahsiyetlerinden birinin de vefatına yol açtı. Cemaat-i İslâmî Partisi’nin eski lideri Seyyid Munevver Hasan, geçtiğimiz hafta (26 Haziran), tedavi gördüğü Karaçi kentindeki İmam Kliniği’nde son nefesini verdi. 78 yaşında hayata gözlerini yuman Seyyid Hasan’ın naaşı, kalabalık bir cemaatin katıldığı cenaze namazının ardından toprağa verildi. Pakistan Başbakanı Imran Han da yayımladığı taziye mesajında, Hasan’ın vefatının ciddi bir kayıp olduğunu vurgulayarak, müteveffâ lidere rahmet diledi.
Seyyid Munevver Hasan’ın vefatı vesilesiyle, Cemaat-i İslâmî’ye dair birkaç noktayı hatırlayalım:
Kuruluş bildirgesindeki resmî ifadeyle “ideolojik bir parti” olarak tasarlanan Cemaat-i İslâmî’nin temelleri, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî ve beraberindeki 78 kişi tarafından 26 Ağustos 1941’de Lahor’da atıldı. Günümüzde Pakistan sınırları içinde yer alan Lahor, o dönemde Britanya Hindistanı’nın bir parçası olduğundan, Cemaat-i İslâmî saflarında Hindistan’ın ve bugünkü Bangladeş’in çeşitli şehirlerinden gelmiş olan katılımcılar da yer alıyordu. Hitap ettiği bu geniş coğrafya nedeniyle, Cemaat-i İslâmî, kurulduğu dönemde “Asya’nın en büyük İslâmî hareketi” sıfatını taşıyordu. Aynı dönemde, Mısır merkezli Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (kısaca: İhvân) tüm Ortadoğu (ve hatta Afrika) ülkelerine yayılmış olmasına rağmen, Mevdûdî ve arkadaşlarının kendi müstakil hareketlerini kurmuş olmaları dikkat çekicidir. Cemaat-i İslâmî, İhvân’dan ayrı olarak, direkt biçimde siyasetle ilgilenen, gözünü yönetime diken ve ülkeyi tepeden tırnağa değiştirmeye soyunan bir yapılanma olarak öne çıkar.
(Geçtiğimiz yıl, Lahor’da Mevdûdî’nin kabrini ziyaret ederken gözüme çarpan bir detayı, Cemaat-i İslâmî’nin bugün kendisini nereye yerleştirdiğini göstermesi açısından, zikretmek istiyorum:
Kabrin hemen yanıbaşına, büyükçe bir tabela yerleştirilmişti. “Seyyid Mevdûdî’den ilham alanlar / onun tarafından rehberlik edilenler” yazılı başlığın altında sekiz kişinin fotoğrafı vardı: Suudi Arabistan Kralı Faysal, Hamas (eski) lideri Hâlid Meşal, Mısır (eski) Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İhvân’ın kurucu lideri Hasan el Bennâ, Tunus Nahda Hareketi kurucu lideri Râşid Gannûşî, Keşmirli lider Seyyid Ali Geylânî ve Katar’da yaşayan Mısır asıllı âlim Yûsuf el Karadâvî.
Cemaat-i İslâmî tarafından Mevdûdî’nin mezarının başına asılan bu tablo, İslâm dünyasının çeşitli yerlerindeki önemli liderlerin, tabir-i câizse Mevdûdî’nin paltosundan çıktığına işaret ediyordu. Bu iddiadaki ölçüsüz abartı, ehline malumdur.)
Karizmatik liderlerin gölgesinde şekillenen benzer teşkilâtların tümünde olduğu gibi, Cemaat-i İslâmî de kurucu lider Mevdûdî’nin gölgesinden çıkamamış bir görüntü arz eder. “Tefhîmu’l-Kur’ân”, “Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı”, “Kur’ân’a Göre Dört Terim”, “Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim” gibi kitaplarıyla Türkiye’de de yakından tanınan Mevdûdî, hem şahsiyetiyle hem de ortaya koyduğu eserlerle Cemaat-i İslâmî’nin ideolojik çerçevesini çizmiştir. Mevdûdî’den sonra sırasıyla Cemaat-i İslâmî’nin liderliğini üstlenen Naîm Sıddıkî (1968-1969), Miyân Tufeyl Muhammed (1972-1987), Kadı Hüseyin Ahmed (1987-2008), Seyyid Munevver Hasan (2008-2014) ve şimdiki lider Sirâcul-Hakk, ne Mevdûdî’nin karizmasına erişebilmiş, ne de İslâm dünyası çapında onun kadar şöhret kazanmıştır. Pakistan’ı oluşturan birbirinden farklı unsurların (ordu, İngiliz kültürü etkisindeki elitler, tasavvufî cemaatler, çeşitli silahlı gruplar, dinî azınlıklar vb.) yakın tarih içindeki çatışma ve etkileşimleri de, Cemaat-i İslâmî’nin siyasî tekliflerinin bu kakofoni içinde kaybolmasına yol açmıştır. Partinin toplumun geneliyle istikrarlı bir diyalog kuramamasının sebepleri arasında, kurucu lider Mevdûdî’nin polemiğe yatkın zihin dünyasını da zikretmek gerekir. Onun kaleme aldığı ve takipçileri tarafından bir tür “manifesto” olarak görülen “Dört Terim” kitabına, -yine Türkiye’de yaygın şekilde tanınan- Hindistan ulemâsından Ebu’l-Hasen en-Nedvî’nin yazdığı ünlü reddiye, Mevdûdî’nin dinî ve siyasî düşüncelerine bizzat İslâmî çevrelerin içinden gelmiş bir şerhtir.
Mevdûdî’nin, neredeyse her İslâm ülkesinde hâlâ dikkatle okunmasına ve fikirleri taraftar bulmasına karşın, kurduğu teşkilâtın kendi ülkesinde dişe dokunur bir “ideoloji” ve iktidar namzeti teşkil edememiş olması, “Bir ilim adamı, siyasî parti kurarsa ne olur?” sorusunun da cevabı mahiyetinde düşünülebilir.
Suçları aynı
04:008/07/2020, Çarşamba
G: 8/07/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Iraklı güvenlik uzmanı, stratejist ve tarihçi Hişâm Hâşimî, önceki akşam (6 Temmuz Pazartesi) Bağdat’taki evinin önünde vurularak öldürüldü. Çevredeki kameraların kayıtlarına göre, aracını park ederken yanına gelen bir silahlı saldırgan, camdan içeri ateş ederek Hâşimî’yi başından ve karnından ağır yaraladıktan sonra, kendisini bekleyen motosiklete atlayıp sırra kadem bastı. Aynı motosikletin, bir televizyon yayınından evine dönen Hâşimî’nin gelişini uzun süre beklediği de yine kayıtlarda görülüyordu. Kaldırıldığı hastanede son nefesini veren 47 yaşındaki Hâşimî, üç erkek evlat babasıydı.
Bağdat Üniversitesi’nde tarih eğitimi alan Hişâm Hâşimî, hem İslâmî ilimler hem de modern güvenlik teorileri konusunda kendisini yetiştirmiş bir isimdi. Aktif kullandığı sosyal medya hesaplarının yanında, çeşitli Arap televizyonlarında sıklıkla boy gösteren Hâşimî, Saddam Hüseyin rejimi döneminde “siyasî görüşleri nedeniyle” hapsedilmiş, ABD’nin Irak’ı işgalinden hemen önce salıverilmişti. 2003 sonrası dönemde, özellikle Irak’taki silahlı gruplar konusunda uzman bir isim olarak öne çıkan Hâşimî, ülkede filizlenen IŞİD yapılanmasının ayrıntılı tahlili noktasında oldukça önemli bir kaynaktı. Yalnızca IŞİD’i değil, Irak’taki bütün “gayri nizamî silahlı örgütler”i radarına alan Hâşimî, bu bağlamda İran’ın finanse ettiği terör gruplarını da yakından izliyordu. Herhangi bir siyasî çevre ve partiyle organik bağı bulunmadığı için, açıklamaları dünya basınında da ciddiyetle karşılanan Hâşimî, Irak’ın halihazırdaki parçalanmışlığında ABD ve İran’ın yıkıcı rollerini yüksek sesle dile getirmesiyle tanınıyordu.
Hişâm Hâşimî’nin öldürülmesi, kendisini tanıyan ve takip edenler arasında büyük bir şoka neden olurken, bazı yakın arkadaşları, kısa süre önce onun kendilerine gönderdiği birkaç mesajı sosyal medyada paylaştı. Hâşimî, bu mesajlarda ölüm tehditleri aldığını söylüyor; hatta bazı muhtemel odaklarla ilgili kuvvetli şüphelerine yer veriyordu. Örneğin, Ğays Temîmî adlı bir arkadaşına yazdığı mesajda, “Hizbullah Tugayları, beni bazı sadık eller vasıtasıyla öldürteceği tehdidinde bulundu” diyordu.
İran’ın Irak’ta kontrol ve finanse ettiği gruplardan biri olan “Hizbullah Tugayları”, IŞİD’e benzer vahşetler sergilemesiyle ünlenen şemsiye örgüt Haşd-ı Şa’bî’nin bir parçası. (Irak’ta İran uzantılı “paralel devlet”in vurucu gücünü oluşturan Haşd-ı Şa’bî’nin Hizbullah Tugayları’yla birlikte en az altı silahlı grubu daha bünyesinde barındırdığı biliniyor.) Hişâm Hâşimî, Haşd-ı Şa’bî ve uzantılarının, Irak’ın istikrara kavuşmasının önündeki en büyük engellerden biri olduğunu sürekli vurguluyordu. Hâşimî, Hizbullah Tugayları’nın üst düzey isimlerinden Ebû Alî el-Askerî’nin ismini açıkça zikrederek, onu ve diğer milisleri, Irak’ta siyasî krizi derinleştirmekle suçlamıştı. Hâşimî’nin katlinde, tüm bu gerilimlerin rol oynamış olabileceği kaydediliyor. Nitekim, Iraklı birçok Şiî’nin sosyal medya hesapları, Hâşimî’nin ölümünü güle-oynaya karşıladıklarını gösteren mesajlarla dolup taşıyordu. Bunlardan birinde, açık açık şu cümleler vardı: “Köpek oğlu köpek öldürüldü (rahmet üzerine olmasın).”
Hişâm Hâşimî’nin öldürüldüğü haberi duyulur duyulmaz sosyal medyada başlayan kınama tufanında, Suudi Arabistan menşeli yüksek takipçili bazı hesaplar da özellikle dikkat çekiyordu. Birden bire insan hakları ve adalet savunuculuğuna soyunan bu hesaplarda, Hâşimî’nin ardından yakılan ağıtlar ve katillerine yönelik abartılı lanetler görülüyordu. Manzara, epey ironikti doğrusu: Sanki Cemal Kaşıkçı diye biri hiç var olmamış, sanki Kaşıkçı vahşice öldürülmemiş, sanki bu korkunç suikastın emri Suudi Arabistan tarafından verilmemişti. “İran’ı kınama fırsatı”nı kullanma adına, sözde hak-hukuk havarisi kesilmek, komik bile değildi açıkçası.
Garip bir tesadüfle, bugün (8 Temmuz), Filistinli ünlü gazeteci ve yazar Gassân Kanafânî’nin 1972’de Beyrut’ta öldürülmesinin de yıldönümü. Mossad’ın baş şüpheli olduğu suikastla yeniden hatırlanan Kanafânî, Ortadoğu coğrafyasında yalnızca konuşarak ve yazarak ne kadar “tehlikeli” olunabileceğinin örneklerinden biriydi. Kanafânî’nin hiç de yalnız olmadığı uzun kervana sonradan nice Cemal Kaşıkçı’lar ve Hişâm Hâşimî’ler eklendi, ekleniyor. Durdukları yer, savundukları siyasî görüşler ve hatta katillerinin kimliği birbirinden apayrı olsa da, hepsinin buluştuğu nokta ve ‘suçları’ aynı: Gidişata dair duydukları endişeye karşı, seslerini yükseltmek. En kolay, güvenli ve konforlu şey susmak ve keyfine bakmak iken…
Aynı acı
04:0011/07/2020, Cumartesi
G: 10/07/2020, Cuma
Sonraki haber
Taha Kılınç
“O sabah, hepsi de otomatik silahlar ve makineli tüfekler taşıyan bin civarında Sırp, köyümüze baskın düzenlemişti. Evleri tek tek dolaşarak, insanları dışarı çıkmaya ve köy meydanında toplanmaya zorladılar. Ben bu sırada evimizdeydim. Ben Sırplara kesinlikle güvenmediğim için, evden çıkmaya ve onlara teslim olmaya niyetim yoktu. Aileme ‘Bunlar hepimizi öldürecekler’ dediğimde, onlar bana inanmadı. Ama kısa bir süre sonra, dışarıdan silah sesleri ve çığlıklar gelmeye başladı. Meydana topladıkları herkesi öldürüyorlardı. O anda ani bir karar verdim: Kaçacaktım.
Arka kapıdan bahçeye çıktım, sonra da evimizin yakınındaki ormanlık alana doğru koştum. Kamufle olabileceğim bir ağaç kümesinin altına gizlendim, köyü görebileceğim bir açıdan olan-biteni izlemeye başladım. Silah sesleri, insanların çığlıklarına karışıyordu. Sırplar, o geceyi içki içip eğlenerek ve evleri yağmalayarak geçirdi. İçini boşalttıkları ev ve binaları da ateşe veriyorlardı. Sabah olduğunda, ellerinde tuttukları 40 kadar erkeği köyün dışında infaz ettiklerini gördüm. Ardından, gizlenen birileri var mı diye bakmak için etraftaki ormanlıklara dağıldıklarında, beni fark edeceklerinden korkup daha uzaklara kaçmaya başladım.
Ulaşmak istediğim yer, Bihac’dı. Burası hâlâ Müslümanların elindeydi, oraya varabilirsem güvende olacaktım. Bunun için batıya doğru ilerleyip, Grmec Dağı’nı aşmam gerekiyordu. Köyümüzün bağlı olduğu Kljuc şehriyle Bihac arasında, bu dağ vardı. Tam altı gün boyunca ormanlık alanlarda gizlenerek ve bulduğum şeylerle beslenerek yaşadım. Ama sonunda, dağı aşamadan Sırplara esir düştüm. Beni Manjaca’daki toplama kampında bir hücreye attılar. Kampta, köyümdeki katliamdan kurtulmuş 9 kişiye daha rastladım. Onları öldürmeyip savaş esiri olarak yanlarına almışlardı. Kurtulanlar içinde, erkek kardeşlerimden biri de vardı. Üç erkek ve bir kız kardeşim, annem ve diğer yakın akrabalarımın hepsi öldürülmüştü. Onların nereye gömüldüğünü sordum, toplu mezarın yerini tarif ettiler. Toplama kampında 17 ay kaldıktan sonra, Boşnaklarla Sırplar arasındaki bir esir takasıyla serbest kaldım.”
Senad Medanoviç, Bosna Hersek’in kuzeybatısındaki Prhovo köyünde, 1 Haziran 1992 günü Sırpların işlediği mezalimi böyle anlatmıştı. Bu sözleri söylediği gün, tarihler 23 Eylül 1995’i gösteriyordu. Prhovo’yla birlikte Kljuc (Klivaç) ve çevresi yeniden özgürlüğe kavuşmuş, Senad da geride kalanları görmek üzere evine ve köyüne koşmuştu. Beraberinde yabancı gazeteciler de vardı. Bir zamanlar ailesiyle birlikte mutlu bir şekilde yaşadıkları mekânın yıkıntılarını gezerken, bir yandan da hikâyesini nakletmişti. Onun, nihayet dayanamayıp bir ağacın gövdesine kapanarak ağlarken çekilen fotoğrafı, Bosna Savaşı’nın en ünlü karelerinden biri olarak hafızalarda yer edecekti.
***
Bugün, yakın tarihin en büyük vahşetlerinden Srebrenitsa Katliamı’nın 25’inci yıldönümü. 1992’nin bahar ve yaz aylarında Kljuc ve köylerinde Bosnalı Müslümanlara yönelik başlayan katliamlar, 11 Temmuz 1995’ten itibaren Srebrenitsa’da soykırıma dönüşmüştü. Tek suçları Müslüman olmak olan 8 binden fazla insanın savaştan önce birlikte yiyip-içtikleri, aynı köyü ve şehri paylaştıkları, komşuluk ettikleri Sırp caniler tarafından katledildikleri bir soykırıma…
Srebrenitsa ve diğer katliam noktalarında günümüze kadar sürekli tekrarlanan anma törenleri, kurbanların yakınlarının acısını tazelemekten başka bir işe yaramıyor. Gidenler geri gelmiyor çünkü. “Uluslararası sistem” denilen canavar da, “stratejik hesaplar” heyûlasını yedeğine alarak, Müslüman ölümlerine karşı gözlerini yummaya ve üç maymunları oynamaya devam ediyor. Tam da Srebrenitsa’nın yıldönümüne denk gelen şu gelişme mesela, bunun pratik bir ispatı:
Rusya ve Çin, Suriye’nin kuzey bölgelerinde oldukça zor şartlar altında yaşayan sivillere Türkiye üzerinden BM insanî yardımlarının ulaştırılmaya devam edilmesi konulu tasarıyı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde veto etti. Vetoyla birlikte, İdlib ve Halep mıntıkasında, en az 3 milyon insan büyük bir mağduriyetle karşı karşıya. Kısacası: Suriye krizi, 1990’larda gündemi işgal eden Bosna Savaşı’ndan farksız bir seyirde devam ediyor. Dünyanın gözleri önünde kıyılan bir halk ve insanî yardımları bile engelleyen ülkeler…
Saraybosna, 1992-1996 arasında, tam 1425 gün boyunca kuşatma altında tutulmuştu. “Modern dünya”nın tam da böyle bir yer olduğundan habersizcesine, “Bu nasıl olabildi?” diye merak edenler, 2020’nin Suriye’sine veya Doğu Türkistan’ına bakabilir. Mahiyet itibariyle, değişen bir şey yok zira. Acı da çaresizlik de aynı.
Siyasî sembol
04:0015/07/2020, Çarşamba
G: 15/07/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ayasofya’nın -86 yıllık bir aradan sonra- yeniden camiye çevrilmesinin ardından, dünyanın farklı yerlerinden gelen bazı tepkiler, hem önyargılı bağnazlık hem de tarihî tutarsızlık adına ilginç örnekler olarak kayıtlara geçti. Hepsi de “Türkiye antipatisi” ortak paydasında buluşan söz konusu tepkiler, aynı zamanda aktüel hadiselerin değerlendirilmesinde ideolojik saplantıların hâlâ ne kadar geçerli olduğunu göstermesi bakımından da dikkate değerdi.
Beklendiği gibi Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır gibi Ortadoğu’da açıkça Türkiye karşıtı bir cephe oluşturmak için mücadele veren ülkelerden, Ayasofya’nın açılmasına yönelik olumsuz ve eleştirel sesler yükseldi. Kişiler ve kurumlar adına yapılan çeşitli açıklamaların ortak mesajı, şöyle özetlenebilirdi: “Türkiye, attığı bu adımla İslâm’ın hoşgörülü anlayışını baltalamıştır. Ayasofya camiye çevrilerek, Hıristiyan inancı ve Hıristiyanlar aşağılanmıştır. Bu adım, nefretin körüklenmesine ve köktenci hareketlerin daha da hız kazanmasına yol açacaktır.” Bu iddialı cümleleri okuyan biri, Türkiye hakkında hiçbir şey bilmese, Ayasofya’nın aktif ve kalabalık cemaatli bir kiliseyken Hıristiyanların elinden alınarak zorla camiye dönüştürüldüğünü düşünebilirdi. Zaten, Türkiye’yi suçlarken seçtikleri ifadeler, tümüyle bu mesajı verme hedefine yönelikti. Mısır’ın (ve aynı zamanda İslâm dünyasının) en önemli eğitim kurumlarından Ezher’in eski üst düzey yöneticilerinden Abbas Şûman’ın sözleri mesela, tam olarak bu minvaldeydi: “Ayasofya’nın ibadete açılması, İslâm’ın öğretileriyle çelişmektedir. İslâm, farklı dinlerin ibadet mekânlarına saygı gösterir. İslâm’da bir caminin kiliseye dönüştürülmesine izin verilmediği gibi, bir kilisenin camiye dönüştürülmesine de izin verilmez.”
“Siyasal İslâm’la mücadele” kılıfı altında Ortadoğu ve İslâm dünyası çapında operasyonlar düzenleyen Suudi Arabistan-BAE-Mısır troykası, Ayasofya’nın açılmasını Türkiye’yi eleştirmek için fırsat olarak kullanırken, elbette ne dünyanın birçok yerinde yakılıp-yıkılan cami ve mescitleri, ne de birlikte yürüdükleri ABD ve İsrail gibi ülkelerin imza attığı hak ihlallerini gündemlerine alıyordu.
Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis’in “Deniz, aklımı uzaklara, İstanbul’a götürüyor. Ayasofya’yı düşünüyorum ve acı duyuyorum” şeklindeki ‘romantik’ sözleri ise, azıcık tarih bilenleri kahkahalarla güldürecek bir ironi içeriyordu. Başında bulunduğu kurumun tahrik edip yollara düşürdüğü azgın Haçlı sürüleri 1204’te İstanbul’u işgal etmemiş, şehri yakarak ahalisini kılıçtan geçirmemiş, Ayasofya’yı yağmalamamış gibi… Dahası Endülüs’te, Balkanlar’da İslâm mirası yok edilmemiş, Müslümanlar katliamlara uğratılmamış gibi…
Kudüs’ün 638’de Müslümanlarca fethinden sonra, şehirdeki en önemli Hıristiyan mâbedi olan Kıyâme Kilisesi’nin Hz. Ömer’in emriyle kilise olarak muhafaza edilmesini hatırlatıp, “Aslında Fatih Sultan Mehmed de böyle yapmalıydı” diyenler için de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Birden bire “İslâm tarihi uzmanı” kesilip sosyal medya mecralarından ahkâm yağdıran bu tiplere göre: “İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, İslâm’a uygun değildi. Hz. Ömer’in uygulaması esas alınmalıydı.” Burada ısrarla gözden kaçırılan şey Kudüs’ün Müslümanlara teslim olması, İstanbul’un ise direnmesi ve kuşatma sonucu düşürülmesi. Dolayısıyla, İslâm savaş hukukuna göre, iki ayrı muamele söz konusu. Ki Fatih, İstanbul’a verdiği kıymetten dolayı İslâm savaş hukukunun bütün kurallarının tatbik edilmesine de izin vermemiştir. Tafsilatı, kaynaklarda mevcuttur. Ama “Yanlış yapıldı”cıların önyargılarını tatmin etmek mümkün değildir.
Ayasofya’nın camiye çevrilmesine gösterilen tepkilerin hepsi olumsuz değildi elbette. İslâm coğrafyasının farklı noktalarından gelen övgü ve tebrikler arasında özellikle bir tanesi, çok dikkat çekiciydi. Umman Müftüsü Ahmed Halîlî, yaptığı resmî açıklamada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türk halkını tebrik ederek, Ayasofya’nın ibadete açılmasının İslâm âlemine hayırlı olmasını diledi. Umman gibi bölgesel meselelerde tarafsızlığıyla bilinen bir ülkenin en yüksek dinî otoritesinin, Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap dünyasının dişli ülkelerini karşısına alarak Türkiye’yi övmesi, oldukça önemli ve anlamlıydı.
Velhâsıl, yeniden ibadete açılması vesilesiyle, Ayasofya’nın haddizâtında tarihî bir mâbed vasfından öte, aslında ne kadar güçlü ve etkili bir “siyasî sembol” olduğunu da tekrar hatırlamış bulunuyoruz.
Mavi Yarasa
04:0018/07/2020, Cumartesi
G: 17/07/2020, Cuma
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kavurucu sıcak ve yapış yapış nemden bunalan Beyrutlular için, 15 Temmuz 1958 sabahı oldukça farklı başlamıştı. Havaalanının hemen güneyindeki Halde mevkiine yanaşan gemilerden Amerikan askerlerinin sahile çıkmakta olduğu haberi, kulaktan kulağa hızlıca yayılmıştı. Kısa zaman içinde, denizi gören kıyı şeridi binlerce meraklıyla tıka-basa doldu. Gazeteler de fotoğrafçılarını ve muhabirlerini hızlıca Halde’ye yollayarak, ertesi günkü manşetlerinin malzemesini devşirmeye başlamıştı. Beyrutlular, manzarayı sadece izlemekle yetinmedi. Gençler denize doğru koşarak, askerlerin kolayca karaya ayak basmasına yardımcı oluyor, ekipman ve yüklerini omuzluyordu. 6 bin civarında Amerikan askerinin sahile konuşlanması tamamlanınca, bu defa meraklı halk kitleleri, kadınlı-erkekli gruplar halinde, bu sürpriz yabancıların etrafını sardı. Hepsi de askerlerle sohbet etmeye çalışıyordu. Sonraki günlerde kalabalık öylesine arttı ki, seyyar satıcılar denizin kenarına sabit stantlar kurarak yiyecek-içecek satışına başladı. Taksiciler, Halde’ye akın eden Beyrutluların taleplerine cevap veremeyecek duruma geldi.
Şahit olunan komik ve garip manzaraya rağmen (Amerikalılar, direnişle karşılaşacaklarını, hatta silahlı çatışmaların dahi çıkabileceğini hesaplamıştı), o günler “ABD’nin Ortadoğu’ya ilk askerî müdahalesi” unvanıyla tarihe geçecekti. Ve sonraki müdahaleler de, hiç bu kadar “romantik” olmayacaktı. “Mavi Yarasa” kod adıyla düzenlenen “15 Temmuz Müdahalesi”nin arka planında ise, bölgenin çatışmalarla dolu yakın tarihinin tipik bir safhası vardı:
Lübnan’ın Hıristiyan (Mârûnî Katolik) Cumhurbaşkanı Kemîl Şemûn, dolmak üzere olan görev süresini gayri meşru biçimde uzatmaya çalışmak suçlamasıyla karşı karşıyaydı. Muhalefet, Şemûn’un, -gerekli kanun değişikliğini yaptırabilmek için gönlüne göre bir parlamento aritmetiği oluşturmak üzere- 1957 seçimlerine hile karıştırdığını savunuyordu. Ülke, birden bire Hıristiyan ve Müslüman kamplar arasında ikiye bölünmüştü. Durzî lider Kemal Cumblat da, Müslümanlarla birlikte hareket ediyordu. Batı yanlısı bir politika izleyen Kemîl Şemûn’un, 1956 Süveyş Krizi’nin ardından İngiltere ve Fransa’yla ilişkileri koparmayı reddetmesi de bir diğer eleştiri konusuydu. Cemal Abdunnâsır fenomeninin Ortadoğu’da fırtına gibi estiği o dönemde, Şemûn, Lübnan kamuoyunun baskısıyla karşı karşıyaydı. Irak’taki İngiliz destekli monarşinin başrol oynadığı Bağdat Paktı’nı açıktan onaylayarak Lübnanlı muhaliflerini daha da kızdıran Şemûn, ülkenin Arap kimliğini aşındırmakla suçlanıyordu.
Ortadoğu’ya asker çıkarmak ve ünlü “Eisenhower Doktrini”ni uygulamak için fırsat kollayan ABD, 1958’in mayısında Lübnan Cumhurbaşkanı Şemûn’a Amerikan müdahalesini nasıl talep edebileceğinin yolunu da göstermişti. Şemûn, “Amerikan mülklerinin korunması ve Lübnan’ın bütünlüğünün desteklenmesi”ni rica edecekti. Beyaz Saray, Irak Kralı İkinci Faysal’a da haber göndererek, olası bir müdahale durumunda takviye için, Irak ordu birliklerinin Ürdün sınırına kaydırılmasını istedi. 23 yaşındaki genç kral, İran sınırındaki birliklere Ürdün tarafına gitmelerini emretti. Irak ordusunun Bağdat’taki komuta kademesi, “Ürdün’e doğru giderken başkente uğrayan” birliklerin de desteğiyle, 14 Temmuz 1958 sabahı kraliyet idaresini devirecek, Kral İkinci Faysal ve bütün yönetici elit kurşuna dizilecekti. Bağdat’ta Arap milliyetçisi ve Batı karşıtı subayların yönetime el koymasının ertesi günü, “Mavi Yarasa” Beyrut sahillerine konacaktı.
***
Türkiye olarak bizim hain darbe kalkışmasıyla hatırladığımız “15 Temmuz”, Ortadoğu tarihi açısından bir dönüm noktasıydı. Hiçbir şeyin tesadüfen gerçekleşmediği ve her şeyin sebep-sonuç zinciri içinde birbirine bağlı bulunduğu coğrafyamızda, ABD’nin rolünün henüz tam anlamıyla ortaya çıkmadığı (veya belgelenmediği) darbe teşebbüsü için de “15 Temmuz” tarihinin seçilmiş olması düşündürücü.
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 3 Temmuz 2013’te Mısır’da askerî darbe gerçekleştiği zaman, “Mısır ordusu demokrasiyi inşa ediyor” demişti. Kerry, “Mısır’ın kaos ve şiddete sürüklenmesinden endişe eden milyonlarca kişinin, ordudan duruma müdahale etmesini istediğini” savunmuştu. Aynı cümlelerin, 2016’da da dudakların ucunda hazır beklediğini bilmek için, kâhin olmaya gerek yok.
***
Yakın ve uzak tarihi dikkatli bir şekilde okumak, insana Ortadoğu ve İslâm dünyasında yaşanan hiçbir şeye şaşırmamayı öğretiyor. Belli hadiselere karşı, aktörlerin refleksleri hiç değişmiyor zira.
Dünyanın merkezi
04:0022/07/2020, Çarşamba
G: 22/07/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Lübnan Başbakanı Hasan Diyâb, bu ay başında Çin Halk Cumhuriyeti’nin Beyrut Büyükelçisi Wang Keijan başkanlığındaki bir Çin heyetini makamında kabul etmişti. Lübnan kabinesinin bazı bakanlarının da katıldığı görüşmenin ardından ayrıntılı bir resmî açıklama yapılmasa da, sonradan basına yansıyan bilgiler, Lübnan’la Çin arasında ciddi bir yakınlaşmanın ayak seslerine işaret ediyordu. Görünen o ki, Beyrut-Pekin hattında, “Arap dünyasının Batılı yüzü” olarak anılan Lübnan’ın bu sıfatına şerh düşmeyi gerektirecek önemli gelişmeler yaşanıyor.
Bugüne gelmek için, önce kısa bir özet:
Lübnan, kâğıt üzerinde 1943’te Fransa’dan bağımsızlığını kazanmış görünse de, o tarihten günümüze asla kelimenin gerçek anlamıyla “bağımsız” bir devlet olamadı. 18 ayrı din ve mezhebin sıkış-tepiş yaşadığı ülkede iç çatışmalar, yabancı işgalleri, siyasî krizler ve ekonomik buhranlar birbirini izledi. ABD, Ortadoğu’daki ilk askerî işgalini 1958’de Lübnan’a gerçekleştirirken (geçen yazımda, bunun ayrıntılarını anlatmıştım), Fransa manda sonrasında da ülkeden elini çekmedi. 1975’te patlak veren iç savaş, Suriye’nin Lübnan’a müdahalesi için fırsata dönüştü; sonrasında İran sahnede boy gösterdi. İsrail’in 1982’deki Beyrut kuşatması sırasında temelleri atılan Hizbullah örgütü, İran’ın yakın desteğiyle Lübnan siyasetinin ve devlet aygıtının başat unsuru haline geldi. 2011’de Suriye’de patlak veren halk ayaklanmasını bastırmak için milislerini komşuya transfer eden Hizbullah, Lübnan’a akın eden Suriyeli mültecilere yönelik yıldırma operasyonlarında da başı çekti, çekiyor. Lübnan’ın mevcut hükümetinde kritik bakanlıkları elinde bulunduran Hizbullah, bilhassa Harîrî ailesi üzerinden ülkede varlık göstermeye çalışan Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine karşı defans uyguluyor. Tüm bunlar olurken fakirlik giderek derinleşiyor, rutin elektrik kesintileri, boğucu trafik ve yetersiz altyapı, Lübnanlılar için hayatı çekilmez hale getiriyor.
İşte bu kaosun orta yerinde, Çin’in Lübnan’a sunduğu teklifler oldukça parlak: Enerji krizinin kökünden çözümlenmesi için çok sayıda santralin inşası, Beyrut’la Bekaa Vadisi’ni bağlayarak trafik sorununu önemli ölçüde hafifletecek olan tünellerin yapımı, nakit sıkıntısının ötelenmesi için düşük faizli kredi yardımları… Uzmanlara göre, tüm bu teklifleri barındıran ekonomik yardım paketinin toplam tutarı 12 milyar doları aşıyor. Lübnan hükümetinin, geçtiğimiz mayıs ayından bu yana Uluslararası Para Fonu (IMF) ile tam 17 turluk bir görüşmeler zinciri gerçekleştirmesine rağmen anlaşmaya varamadığı ve Lübnan Lirası’nın da dolar karşısında yüzde 80 değer kaybettiği düşünülürse, Çin’in parlak teklifleri, Lübnan için can simidi değerinde.
Hükümetin denetimini elinde tutan Hizbullah, IMF yerine Çin’le bir anlaşma yapılmasını hararetle savunuyor. İran cephesi, böylece “ABD ve Ortadoğu’daki müttefikleri”nin Lübnan’dan ellerini çekmek durumunda kalacağını hesaplarken, Lübnan hükümeti, Batı’nın desteğini tamamen yitirmekten korkuyor. ABD, şimdiden “Bu adımı atmadan önce düşünün” tehdidini savurdu bile. Başbakan Diyâb ise, bir yandan “Batı’yla ilişkilerimiz elbette sürecek” derken, bir yandan da “Ülkemiz kuşatma altında. Yabancı kredi kuruluşlarından destek alamıyoruz. Uluslararası arenada bize karşı abluka uygulanıyor. Halkımız bunalmış durumda. Bir çıkış arıyoruz” sözleriyle, Lübnan’ın içine sürüklendiği açmazı anlatmaya çalışıyor.
Diyâb’ın sözünü ettiği abluka, Suudi Arabistan’ın “Hizbullah’ı zayıflatmak için Lübnan halkını cezalandırmak” şeklinde özetlenebilecek olan politikası. Harîrî kozu siyasî arenada etkili olamayınca, Lübnan’a kredileri kesmek ve dış kaynakları kurutmak yoluna giden Riyad yönetimi, burada da tıpkı Yemen’de yaptığı hatayı yapıyor: Halkı cezalandırarak kitleyi kaybediyor; güttüğü siyaset de yalnızca İran’ın daha da güçlenmesine yarıyor. Kayıp üstüne kayıp.
Mevcut şartlar çerçevesinde bakıldığında, Çin’in gelip yerleşmesinin de Lübnan’a uzun vadede rahatlama getirmeyeceği anlaşılıyor. Çünkü Çin de, Lübnan’dan bazı taleplerle geliyor ve bu taleplerden bazıları direkt biçimde ülkenin kontrolünde Çin’i söz sahibi yapacak derecede hayatî.
“Çin’in bölgede ne işi var?” sorusunun cevabı için ise, Ortadoğu hakkındaki o ölümsüz kaidelerden birini hatırlamak yeterli: Bu coğrafya, dünyanın merkezidir. Dünyanın geri kalanında söz sahibi olabilmek için, Ortadoğu’da fiilen ve fiziken var olmak ve boy göstermek gerekir. ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin vb. hepsi aynı mücadelenin içinde.
Hâlâ, “Türkiye’nin Ortadoğu’da ne işi var?” diyecek miyiz?
Karın ağrısı
04:0025/07/2020, Cumartesi
G: 25/07/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta çarşamba günü (15 Temmuz), Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması vesilesiyle dünyanın farklı yerlerinden yükselen sesleri derlediğim bir yazı yazmıştım bu köşede. Çoğu, sûret-i haktan görünür gibi yapıp aslında düpedüz çarpıtma ve tahrifat içeren, “Ayasofya kararı siyasîdir” derken kendisi siyaset yapan, tek motivasyonu Türkiye karşıtlığı olan seslerdi. Ayasofya’nın müze olmaktan çıkarılarak tekrar camiye çevrilmesi halkımızın kâhir ekseriyetini sevince ve heyecana boğarken, “karın ağrısı” barındıran bu aykırı cızırtılar da yükselmeye devam ediyor. Dolayısıyla, bilhassa uluslararası arenada neyle muhatap olduğumuzu görme adına, yeni bir derleme yapmak şart oldu.
Mısır Müftüsü Şevkî İbrahim Allâm’ın Ayasofya açıklaması, Arap basınında son günlerin en çok konuşulan mevzuları arasındaydı. Konuya sözde “dinî hassasiyet” üzerinden yaklaşan Müftü, “Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, İslâm’a göre caiz değildir. Çünkü dinimiz, başka inanç mensuplarına ait mekânlara el konulmasına ve oraların Müslümanlar için ibadethaneye dönüştürülmesine müsaade etmez. Kiliseler de camiler de olduğu gibi korunmalıdır, hiçbirinin mahiyeti değiştirilmemelidir. İslâm tarihi kaynakları, Halîfe Ömer döneminde Mısır fethedildiğinde, kiliselerin camiye çevrilmediğini, aksine Müslümanlar için yeni camilerin yapıldığını yazmaktadır. Mısır’ın bütün tapınakları, olduğu gibi bırakılmıştır. Sadece Mısır’da değil Suriye, Filistin ve Irak topraklarında da Müslümanlar aynı şekilde davranmıştır. Biz de günümüz Mısır’ında hiçbir kiliseyi Hıristiyanların elinden alıp kiliseye çevirmedik.” Koca Mısır Müftüsü, Ayasofya’nın cami iken 1934’te müzeye çevrildiğini, şu anda yapılan işlemin yalnızca yeniden cami misyonuna dönüş olduğunu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Dahası, İslâm cihad hukukundan ve fethedilen toprakların teslim alınış biçimine bağlı olan farklı uygulamalardan habersiz mi? Değil. Ama derdi başka.
Ayasofya’ya dair bir başka “muharref içtihat”, gazeteci-yazar Taha Akyol’un ABD’de yaşayan akademisyen oğlu Mustafa Akyol’dan geldi. Akyol, The New York Times gazetesine yazdığı “Peygamber Muhammed, Ayasofya’yı Camiye Çevirir Miydi?” başlıklı makalesinde, fetihlerden sonra Müslümanların uyguladığı “camiye çevirme” ameliyesinin İslâm esaslarıyla temellendirilemeyeceğini savundu. Akyol, Hz. Ömer’in Kudüs’ün fethinden sonra Kıyâme Kilisesi’ne dokunmadığını da hatırlatarak, bilhassa Osmanlı İmparatorluğu’nun kiliseleri camiye çevirmesinin bu örnekle bağdaşmadığının altını çizdi. (Ondan önce de İngiliz yazar Richard Reeves’le birlikte Amerikan Foreign Policy dergisine bir makale yazan Akyol, Ayasofya’nın camiye çevrilmesini “Türkiye’nin Hıristiyan mazisinin silinmesi” olarak tanımlayarak, “Ayasofya cami olursa, bu, dinî çoğulculuğa ve hoşgörüye darbe olacaktır” düşüncesini dile getirmişti.) Akyol, Kudüs kendiliğinden Müslümanlara teslim olduğu için, Kıyâme Kilisesi’nin Hıristiyanlarla imzalanan bir barış anlaşması karşılığında kilise misyonunu koruduğunu bilmiyor olabilir mi? Elbette biliyor. Ama derdi başka.
Bunların dışında, sosyal medya ortamlarında da buna benzer çok sayıda tahrifat ve çarpıtmayı görmeye devam ediyoruz. Özellikle Arapça mecralarda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkçe konuşmalarının üzerine yanlış ve çarpıtılmış altyazılar eklenerek (“Yemen’i de işgal edeceğiz. Ortadoğu’ya yayılacağız. Osmanlı’yı yeniden kurup Araplara boyun eğdireceğiz” türünden deli saçmaları) servis edilen örnek de çok. Devletimizin iletişimden sorumlu ilgili birimleri, herhalde karşı atağa geçecek ve resmî tekzip mekanizmalarını işletecektir.
Bir siyasî iktidara muhalif olabilirsiniz. İcraatlarına çok çeşitli nedenlerle şerhler düşebilirsiniz. Bu anlaşılır ve normaldir. Ama bu karşı çıkışı sözde temellendirirken tarihî gerçekleri tahrif etmek, sırf takipçi kitle kara cahil diye onların bu zaaflarına sulanmak, yüzyıllardan bu yana sabit hakikatler halinde yerleşmiş bulunan olayları yeni gömlekler giydirerek başka etiketlerle pazarlamak, en hafif tabirle fikir namusundan nasipsizliktir. Mısır Müftüsü Şevkî Allâm’ı, Mustafa Akyol’u, sosyal medyadaki her görüşten troll yığınını ve holigan gürûhunu buluşturan ortak nokta, işte bu dip seviyedir.
Ayasofya’nın tekbirlerle, salâvatlarla, rükû ve secdelerle yeniden buluşması vesilesiyle Rabbimize hamd ederken, bu nimetin, İslâm’ın “cami merkezli bir sosyal hayat” pespektifi üzerinde daha fazla kafa yormamıza vesile olması duasını da tekrarlayalım.
Zor yaz
04:0029/07/2020, Çarşamba
G: 29/07/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kudüs’e yolu düşenlerin kendisiyle mutlaka tanıştığı Mûsâ Hicâzî Ağabey, geçtiğimiz günlerde Facebook hesabından Arapça bir çağrıda bulundu. Koronavirüs salgını nedeniyle hayatın durduğu Kudüs’te kiracıların büyük sıkıntılara düştüğünü, aylardır çalışamayan binlerce kişinin olduğunu vurgulayan Mûsâ Ağabey, ev ve dükkân sahiplerine “İnsanlara merhamet edin, müsamaha gösterin. Müslümanlık, tam da böyle zamanlarda yardımlaşmayı gerektirir” mesajını verdi. Çağrının esas muhatabı Filistinli Müslümanlar olsa da, sosyal medya hesabından umuma açık şekilde yapıldığı için, hepimiz bir kere daha Kudüs sakinlerinin yüzleştiği meşakkatleri hatırlamış olduk.
İsrail işgalinin hayatı zaten yeterince güçleştirdiği Kudüs’te, koronavirüs salgını, şehrin Müslüman halkına ilave sıkıntılar yüklemiş bulunuyor. Öyle ki, İsrail basını bile Filistinlilerin karşılaştığı problemlere duyarsız kalamadı. Örneğin, merkezi Kudüs’te bulunan İngilizce online haber sitesi “The Times of Israel”, konuyla ilgili ayrıntılı bir dosyaya yer verdi. Kudüs Eski Şehir’de dükkânları bulunan Filistinli esnafın aylardır doğru-dürüst siftah bile yapamadığı kaydedilen haberde, İsrail polisinin koronavirüsü bahane ederek Müslüman esnafa ceza yağdırdığına değinildi. Küçük bir baharat dükkânı işleten Abdusselâm isimli Filistinli şunları söylüyor: “Dükkânımın içinde yüzümdeki maske azıcık bile aşağı kaysa, polis hemen geliyor ve yüzlerce Şekel [İsrail’in para birimi] ceza yazıyor. Bu muamele, sadece koronavirüs sebebiyle değil; bizim burada, Eski Şehir’de yaşamamız sebebiyle. Mesela geçen gün inanılmaz bir güvenlik yığınağı yapıldı, her şeyi kapattılar. Ama Tel Aviv’e gittiğimde, her şeyin neredeyse normal seyrinde devam ettiğini görüyorum. Batı Kudüs’e gittiğimde de, sanki koronavirüs yokmuşçasına insanların etrafta rutin şekilde yaşayıp gittiğini gözlemliyorum. Eğer bazı yerleri kapatıyor, bazılarını da kapatmıyorsanız, bu bizim hedef seçildiğimiz anlamına gelir...” Dosyada ayrıca, yüksek dükkân kiralarını ödeyemeyen çok sayıda Müslüman esnafın, geçinebilmek üzere iş aramak için Eski Şehir’i terk etmek zorunda kaldığı da not edilmiş. Haberin en dikkat çekici detaylarından biri de şu: Koronavirüsün neden olduğu geçim sıkıntıları, Filistinli ailelerde geçimsizlikleri ve kavgaları artırmış; geçtiğimiz mart ayından bu yana, sırf bu yüzden boşanan çiftler olmuş.
İsrail hükümetinin açıklamalarına göre, koronavirüsle mücadele tedbirleri kapsamında, Tel Aviv Ben Gurion Havalimanı, eylül ayına kadar uluslararası uçuşlara kapalı tutulacak. Bunun da pratik anlamı, Kudüs’e turist akınının olmaması, dolayısıyla Eski Şehir’deki Müslüman esnafın takatinin hepten kesilmesi. Normal şartlarda yaz-kış şehri ziyaret eden turistlerden az da olsa bir gelir elde eden esnaf için, bu kötü bir haber elbette.
***
Kudüs’ün Müslüman esnafından alışveriş edilmesi zarureti, Kudüs seyahatleri bağlamında bilhassa üzerinde durmaya çalıştığım bir husus. Eski Şehir’de “nöbet tutan” Filistinli esnafın ayakta kalabilmesi, dükkân ve evlerini mamur edebilmesi ve bu şekilde varlığını sürdürmesi, İsrail işgaline karşı direnişin en önemli kalemlerinden biri Kudüs’te. Bu yüzden, Türkiye’den giden bazı kafilelerde kulağıma çalınan “Beş kuruş harcamadan döndüm, oh!”, “Her şey pahalı, alışverişi boşverin”, “Sıkı pazarlık edin, hakkınızı arayın” türünden sözüm ona “cingözlükler” bana acıklı bir hikâye dinlermişim gibi gelir hep. Bir yandan işgale karşı direnişi yüceltirken, diğer yandan Kudüs’te kendi imkânlarıyla direnen Müslümanlara el uzatmamayı öğütlemekteki yaman çelişkiyi bir türlü izah edemem.
Oysa, Kudüs ziyaretlerinin en önemli hedeflerinden biri, Filistinli ahaliye ekonomik yardım yapmak olmalı. Sadece esnaftan alışveriş yoluyla değil, elden para da vererek. Kudüs’e giden 35-40 kişilik kafilelerdeki her bir kişi, cebinde 200-300 dolar götürse… İyi bir organizasyon ve araştırmayla, şehirdeki acil ihtiyaçlı kişilere bu miktarlar dağıtılsa… Esnafın kirası ödense, fakir-fukara gözetilse, borçluların elinden tutulsa… İslâm dünyasındaki maddî birikimin, Kudüslüleri bu yönden ihya edeceği açık. Fakat anlaşılmaz nedenlerle, bu noktadaki gayretler oldukça sınırlı bir düzeyde kalmaya devam ediyor. Herhalde her şeyi “devlet bazında” düşündüğümüzden.
Devasa hayaller (Kudüs’ün fethi vs.) peşinde koşarken, gözümüzün önündeki “basit” sorumlulukları (Kudüs ahalisinin güncel ihtiyaçlarını karşılamak mesela) ihmal ediyoruz. Şartlar henüz olgunlaşmadığı için uzak hayallere ulaşamıyoruz, üstelik bugünün işleri de görülmüyor. Çifte zarar.
Son halka
04:001/08/2020, Cumartesi
G: 1/08/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bütün dünyada hayatı durduran ve kendi kurallarını dayatarak yeniden organize ettiren koronavirüs salgını, Müslümanların yıllık buluşması olan haccı da hiç alışık olmadığımız bir şekle büründürdü. Suudi Arabistan yönetiminin aldığı karar uyarınca, yalnızca ülke içinde mukîm bulunan az sayıda -bin civarında- Müslüman, daha önceki yıllarda milyonlarca insanın adımladığı kutsal mekânlarda bu kez “sosyal mesafe”ye uyarak yerlerini aldı. Böylece, Mekke’ye ulaştıkları zaman eda ettikleri “kudûm tavafı”ndan başlayarak, Arafat Vakfesi’nde ve sonraki bütün duraklarda, ortaya sıra dışı görüntüler çıktı. Teknolojinin yardımıyla onların her hareketini yakından izlerken, şöyle düşünenlerimiz de çoktu: “Bu kadar az katılımlı bir hac, herhalde daha önce hiç olmamıştır! Mekke, böyle olağanüstü bir dönemi ilk kez yaşıyordur!”
Oysa hayır. İslâm tarihi boyunca, yaklaşık 40 kez, haccın ya tamamen yapılamadığı veya sembolik sayıda insan tarafından eda edilebildiği dönemler olmuş. Salgın hastalıklar, bölgesel çatışmalar, uluslararası siyasî çalkantılar, işgaller, yol güvenliğinin sağlanamaması, öngörülemeyen eşkıya baskınları ve ekonomik krizler, hacla ilgili bu durumun başlıca sebeplerini teşkil etmiş. Tarihin sayfalarını çevirdiğimizde, karşımıza çıkan başlıca aksamaları şöyle sıralamak mümkün:
Hz. Ebûbekir’in torunu Abdullah bin Zubeyr, Yezîd’in 683’teki ölümünün hemen ardından, Mekke’de kendi hilâfetini ilân etmişti. Sonraki dokuz yıl boyunca Abdullah’a boyun eğdirmeye çalışan Emevî yönetiminin sürekli taarruzları, Hicâz’a dışarıdan erişimi büyük ölçüde zorlaştırdı. Nihayet 692’de “Zâlim” lakaplı Haccâc bin Yûsuf es-Sakafî’nin Mekke’ye uyguladığı kuşatma, o yılın hac mevsiminde ortalığın kan gölüne dönmesine yol açtı. Bu dönem, hac ibadetinin rutin seyrinden çıktığı ilk tarihler olarak kayda geçti.
865’te, Abbâsî yönetimine baş kaldıran İsmail bin Yûsuf el Alevî’nin isyanını bastırmak isteyen merkezî hükümetin orduları, Arafat’ta binlerce kişiyi kılıçtan geçirdi. Karmaşa bütün Hicaz’a yayılınca, hac eda edilemedi.
Şiî Karmatîlerin, 930 yılında Mekke’ye düzenlediği kanlı baskın, İslâm tarihinin en şaşkınlık verici ve dehşete düşürücü sahnelerinden biriydi. 30 bin civarında Müslüman katledildi, bunlardan 3 bininin cesedi Zemzem kuyusuna atıldı. Karmatîler, Haceru’l-Esved’i de yerinden sökerek, Bahreyn’deki yönetim merkezlerine götürdüler. Sonraki 22 yıl boyunca Haceru’l-Esved orada rehin kaldı, 10 yıl da hac yapılamadı.
968’de, bu defa kolera salgını Mekke’yi vurdu. Sadece insanların değil, açlık ve susuzluk sebebiyle hayvanların da kitlesel olarak öldüğü salgın etkisini kaybedinceye kadar hac mümkün olmadı.
Haçlı sürülerinin Kudüs’ü ele geçirdiği 1099’da ve öncesindeki birkaç yılda, bölgedeki çatışmalar ve yol güvenliğinin sağlanamaması nedeniyle hac eda edilememişti. 1000 ve 1028 yıllarında kayıtlara geçen hac iptallerinin sebebiyse yüksek enflasyon ve ekonomik krizlerdi. Hicaz dışından kimse hacca gidemediği için, Mekke’de yaşayan az sayıda insan hac yapabilmişti.
1256’yı takip eden dört yıl boyunca, bu kez Moğolların saldırıları sebebiyle Ortadoğu’nun hiçbir bölgesinden Mekke’ye seyahat mümkün olmadı. Böylece sayıları ancak birkaç bini bulan yerli halk hacca katılabildi.
Fransızların Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya saldırıları, 1799’dan itibaren yine yol güvenliği sorununu ortaya çıkardı. Birkaç yıl, Hicaz’ın yakın çevresinden kısıtlı sayıda insan hac yapabildi.
1831’den 1892’ye kadar, Hicaz sürekli olarak salgın hastalıklarla boğuştu. Hindistan kaynaklı veba salgınını, kolera ve diğer hastalıklar izledi. Çeşitli dönemlerde Mekke ve Medine’nin karantinaya da alındığı bu yıllarda, günlük ölü sayısı bazen 15 bine kadar çıkıyordu.
Ve nihayet, son halka olarak, günümüzde koronavirüs salgını… Gelecekte bugünleri kaleme alacak tarihçiler ve araştırmacılar için, elde şimdiden muazzam bir malzeme birikmiş bulunuyor. Özellikle görsel anlamda, koronavirüsün tesirini zihinlerde canlandırmak çok kolay. Fakat bu kolaylık ve göz önündelik, bizi sanki dünyada daha önce bu çapta salgın hastalıklar hiç yaşanmamış ve hayatın rutin akışını şekillendirmemiş yanılgısına düşürebiliyor. Bundan kendimizi korumanın yolu ise, tarihi tekrar tekrar hatırlamak. Bu yazı, işte bu noktaya biraz hizmet edebildiyse, ne mutlu.
Derin çatlak
04:005/08/2020, Çarşamba
G: 5/08/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail’in müstakbel Başbakanı David Ben Gurion, İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (Histadrut) 27 Aralık 1932 günü Tel Aviv’de düzenlediği toplantıda şu sözleri sarf etmişti: “İşçilerin birliğini dağıtmak, Jabotinsky’nin kendi bulduğu bir şey değil. Revizyonizm’in kurucusu, bu fikri Hitler’in liderliğindeki Alman nasyonalist hareketten almıştır. Hitler’in gazetelerinde de, tıpkı Revizyonistlerin yazdığı gibi, işçiler “Marksist” sıfatıyla karalanıyor. Burada da orada da, işçi sınıfı, ülkenin ve ekonominin düşmanı olarak kötüleniyor.” Eleştirilerini bilâhare daha da yoğunlaştıran Ben Gurion, birkaç ay sonra yaptığı bir başka konuşmada, Jabotinsky’yi “Vladimir Hitler” olarak anıyordu. Ben Gurion’un, Jabotinsky’nin İbranice yeni adı “Zeev”i kullanmak yerine Rusça eski adını telaffuz etmesi de, elbette kasıtlı bir tercihti.
İsrail’in kuruluşuna henüz 15-16 yıl varken patlak veren bu kavga, Siyonist cephe içinde, günümüze kadar devam edecek olan derin bir çatlağın ilk habercisiydi. Ben Gurion’un böyle ağır ifadelerle saldırdığı kişi, “Revizyonist Siyonizm” akımının kurucusu Zeev Jabotinsky idi. Rusya kökenli Jabotinsky, aynı zamanda, Çanakkale’de Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngilizlerin safında savaşa iştirak eden Siyon Katır Bölüğü’nün iki kurucusundan biriydi. (Bu bölüğün hikâyesine, 14 Eylül 2019 tarihli yazımda değinmiştim.) Ürdün Nehri’nin yalnızca batısının değil, doğusunun da Siyonizm’in hedefinde olması gerektiğini savunan Jabotinsky, dönemin önemli Siyonist liderleri Chaim Weizmann (İsrail’in ilk cumhurbaşkanı) ve David Ben Gurion’la kıyasıya bir rekabet içine girmişti.
1923’te kendi ideolojik siyasî hareketi Betar’ı, 1931’de de bizzat kontrol ettiği terör örgütü Irgun’u tesis eden Jabotinsky, Siyonist liderlerin İngiltere’yle olan ilişkilerini de eleştiriyordu. İngilizleri “güvenilmez” bulan Jabotinsky, Filistin topraklarında hiçbir sınır tanımadan ve herhangi bir dış ülkeyi hesaba katmadan, kapsamlı bir saldırı harekâtına girişilmesini istiyordu. David Ben Gurion’un liderliğindeki paramiliter güç Hagana ve ana akım Siyonist kitleyle kıyas edildiğinde mütevazı kalsalar da, Betar ve Irgun saflarına katılan Siyonistler, uzlaşmaz bir cepheye dönüşmüştü. Jabotinsky, bu yönden, Ben Gurion ve diğer Siyonist liderler tarafından “baş belası” olarak görülüyordu.
Zeev Jabotinsky, Betar’ın yaz kampına katılmak için gittiği New York’ta, 4 Ağustos 1940 günü kalp krizinden öldü. Vasiyeti, cenazesinin Kudüs’e defnedilmesi yönündeydi. Ancak David Ben Gurion, elindeki bütün imkânları kullanarak buna engel oldu. Ben Gurion, sekiz yıl sonra İsrail kurulup da yeni devletin ilk başbakanı olduğunda, bu konudaki inadını “devlet politikası” haline getirdi. “Vatanımızın canlı Yahudi’ye ihtiyacı var” diyordu, “Ölü kemiklere değil.” Kendisine yapılan sürekli teklifleri reddederken, birbirinden orijinal cümleler kuruyordu: “Külden doğan bir adamın gideceği yer yine küldür. Nerde öldüyse, orada kalsın!”, “Yurtdışında ölen herkesi İsrail’e mi taşıyacağız? Ölü Yahudi’nin nesine muhtacız?”
Ben Gurion 1963’teki istifasına kadar, Jabotinsky’nin naaşının İsrail’e nakledilmesine bütün gücüyle direndi. Kendisinden sonra başbakanlık koltuğuna oturan Levi Eşkol’ün imza attığı ilk kararnamelerden birinin Jabotinsky’yle ilgili olması, sürpriz değildi. 1964’ün nisanında Jabotinsky’nin cenazesi New York’ta gömülü olduğu mezarlıktan alınarak Kudüs’e getirildi ve devlet töreniyle defnedildi. “İsrail’in kurucu babası” Ben Gurion, ezelî rakibine yönelik bu üst düzey muamele karşısında öfke ve üzüntüden deliye dönmüştü, ama yapacak bir şeyi de yoktu. Cenaze töreni, Jabotinsky’nin varisi Menachem Begin’in göreve başlama merasimi gibiydi. Begin’in ideolojik varisi ise, yıllar sonra Benyamin Netanyahu olacaktı.
Siyonistler içinde, Jabotinsky’yi bile “ılımlı” bulan bir kanat daha vardı. Irgun’un kurulmasından sonra Hagana’dan ayrılarak Jabotinsky’ye biat eden bir grup Siyonist, sonradan onunla da sorun yaşamaya başladı. Derken, Irgun’dan kopan bu ekip, Avraham Stern liderliğinde kendi yer altı örgütlenmesine gitti. Avraham Stern, 12 Şubat 1942’de İngilizler tarafından Tel Aviv’deki hücre evinde öldürüldü. Stern grubunun liderliği, azılı bir Siyonist olan Yitzhak Şamir’in eline geçti. Şamir, 1983-84 ve 1986-1992 arasında İsrail başbakanlığı yapacaktı.
Sıklıkla vurgulamaya çalışıyorum: İsrail ve Siyonist cephe içindeki çatışma ve kavgalar, “İsrail-Filistin çatışması”ndan çok daha şiddetli ve derindir. Ve bu konu, Türkiye’de henüz yeterince çalışılmış ve tahlil edilmiş değildir.
Kaplan Timi
04:008/08/2020, Cumartesi
G: 8/08/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (MBS) hakkında ABD’nin başkenti Washington D.C.’de bir dava açıldığı haberi uluslararası basında yer alınca, mahkemeye sunulan 106 sayfalık dosyayı PDF versiyonu üzerinden satır satır okudum. Dosyadaki bazı detaylar, adeta bir korku filminin senaryosunu andırıyordu. Aldığım notları, takdim ediyorum:
MBS’ye dava açan kişi, 1976’dan itibaren Suudi hükümetinin emrinde çalışan, Dr. Saad el Cebrî adında bir istihbarat subayı. Prens Nâyif bin Abdulaziz’in içişleri bakanlığı döneminde (1975-2012) gittikçe yükselen Dr. Saad, sonrasında bu görevi devralan Prens Muhammed bin Nâyif’in en güvendiği adam haline gelmiş. Öyle ki, Suudi Arabistan istihbaratının ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gizli servisleriyle ilişkilerinin yürütülmesi de kendisine emanet edilmiş. Devletin çok gizli sırlarına vakıf olan Dr. Saad’ın konumu, 2015’te Kral Selman’ın tahta çıkışıyla ve oğlu MBS’yi savunma bakanlığına getirmesiyle sarsılmaya başlamış. Aynı yılın yaz aylarında, Dr. Saad dönemin CIA Direktörü John Brennan’la iki önemli görüşme gerçekleştirmiş. Bunların birinde, MBS’nin Rusya’yı Suriye’ye müdahale konusunda desteklediğini ABD tarafına bildirmiş. Görüşmelerden kısa bir süre sonra, Dr. Saad MBS tarafından görevden alınmış. MBS ile Dr. Saad arasındaki en önemli iki ihtilaf noktasını, Yemen’e başlatılan askerî operasyon ve MBS’ye muhalif isimlerin ortadan kaldırılması için kurulan 50 kişilik “Kaplan Timi” oluşturmuş.
17 Mayıs 2017’de, -ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan’a düzenlediği o ünlü ziyaretten üç gün önce-, MBS’nin kendisini öldürtebileceği yönünde bir uyarı alan Dr. Saad, ülkesinden ayrılarak Türkiye’ye gelmiş. 18 Haziran’dan itibaren, MBS, Dr. Saad’a sürekli WhatsApp mesajları yollayarak, onu ülkeye dönmesi için iknaya çalışmış. 21 Haziran’da Muhammed bin Nâyif’in veliahtlıktan azledilerek ev hapsine alınması ve MBS’nin tahtın tek varisi haline gelmesi, Dr. Saad için alarm zillerinin çalmasına yol açmış. Çocukları Ömer ve Sâre’yi Suudi Arabistan’dan çıkarmaya çalışan Dr. Saad, bu talebini MBS’ye bildirdiğinde şu cevabı almış: “Ülkene dönmen şartıyla.” 10 Eylül 2017’de MBS’den gelen mesaj, açık bir tehdit içeriyormuş: “Dünyada, seni bana teslim etmeyi reddedebilecek bir devlet yok. Seni mutlaka bulacağız!” Dr. Saad, bir gün sonra, MBS’nin Türk hükümetine resmî talepte bulunarak kendisinin iadesini istemeye hazırlandığını öğrenince, 12 Eylül’de Türkiye’den ayrılarak Kanada’ya geçmiş.
Avını elinden kaçıran MBS, bu defa Dr. Saad’ın ABD’deki aile fertlerinin peşine düşmüş. FBI, 7 Ocak 2018’de Dr. Saad’ın oğlu Hâlid’le temasa geçerek, “Suudi hükümeti peşinizde. Sizi korumak için tedbir alacağız” demiş. Aynı yılın 2 Ekim’inde Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’da başına gelenler, MBS’nin işi nereye vardıracağının bir işareti olmuş. Nitekim, Kaşıkçı cinayetinden yalnızca 13 gün sonra, Kaplan Timi’nin 15 üyesi Dr. Saad’ı aynı şekilde öldürmek ve cesedini yok etmek için, yanlarında otopsi ve kesme-biçme malzemeleriyle birlikte Kanada’ya uçmuş. Toronto Pearson Havaalanı’ndaki [dosyada bu bilgi daha sonra “Ottawa” olarak düzeltildi] görevlilerin titiz kontrolü tim üyelerinin sınır dışı edilmeleriyle sonuçlanınca, Dr. Saad’ın canı kurtulmuş. Kaşıkçı cinayetinin emrini kendisinin verdiği yolundaki CIA açıklamasının arkasında da Dr. Saad’ın bulunduğuna inanan MBS, ülkeden çıkmalarını yasakladığı Ömer ve Sâre’yi bir sabah baskınıyla evlerinden aldırmış. Şu anda çocuklardan hiçbir haber yokmuş.
Dosyadaki en ilginç notlardan biri de şu: MBS, Dr. Saad’ın öldürülmesi için Suudi Arabistanlı din adamlarından özel bir fetva temin etmiş. Ulemâ, “dine ve vatana ihanet”i sabit bulunan Dr. Saad’ın öldürülebileceğini, bunun İslâm’a aykırı olmadığını açıklamış. Dr. Saad, mahkemeye sunduğu ifadesinde, MBS’nin Kaplan Timi’ni bu defa ABD üzerinden ve kara yoluyla Kanada’ya göndermeyi deneyeceğine inandığını belirtiyor.
Tarihte, “taht oyunları” olarak bildiğimiz klasik saray entrikaları sürekli olagelmiştir. Ancak MBS’nin bugün kullanmayı tercih ettiği vahşi ve pervasız yöntemler, yalnızca ülkesini değil bütün Ortadoğu’yu kaosa sürükleyecek bir potansiyel taşıyor. Dr. Saad el Cebrî’nin ABD başkentinde açtığı davanın, Trump ve damadı tarafından sınırsızca şımartılan MBS’yi durdurmaya (veya en azından yavaşlatmaya) yetip yetmeyeceğini hep birlikte göreceğiz. Günümüzün kaypak uluslararası siyasî arenasında, “durduracak” demek ne yazık ki mümkün değil.
Beyaz ülke
04:0012/08/2020, Çarşamba
G: 12/08/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta geçtiğimiz hafta yaşanan korkunç patlamadan bu yana, neredeyse her gün, ülkenin ne büyük bir başıboşluğun içinde uçuruma doğru sürüklendiğine dair yeni bir ayrıntı daha deşifre ediliyor. Son olarak, en az 163 kişinin ölümüne, 6 binden fazla insanın yaralanmasına ve binlerce binanın da kullanılamaz hale gelmesine yol açan faciadan yalnızca iki hafta önce, Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn ve (şimdi müstafi) Başbakan Hasan Diyâb’ın konuya dair uyarıldığı ortaya çıktı. Üst düzey güvenlik makamları tarafından 20 Temmuz’da Avn ve Diyâb’a sunulan özel raporda şöyle denilmiş: “Depoda tutulan amonyum nitrat büyük bir tehdit oluşturuyor. Çalınırsa, terör saldırılarında kullanılabilir. Patlarsa, Beyrut’u yok edebilir.” Nitekim, bu iki seçenekten biri gerçekleşti: Patladı ve Beyrut’u harabeye çevirdi.
Hiroşima’yla kıyaslanan hadiseden sonra, Lübnan’ın “yetkili isimleri” sırayla mikrofon başına geçti ve kendi zaviyelerinden değerlendirmelerde bulundu. Cumhurbaşkanı Avn, “Elbette ben sorumlu değilim. Limana neyin depolandığını ve ne kadar tehlikeli olduğunu nerden bileyim? Liman direkt bana bağlı değil, ilgili bir hiyerarşi var” dedi. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, “Limanda bize ait herhangi bir madde yoktu. Zaten limanda neler olup bittiğini de bilmiyoruz” sözleriyle kendini savundu. Önce halkı sakinleştirmeye çalışan Başbakan Hasan Diyâb, sokakları ikna edemeyince, istifa etmek zorunda kaldı. Meclis Başbakanı Nebîh Berrî ise, süreci sessizlik içinde izlemekle yetindi. Patlamanın üzerinden bir hafta geçtikten sonra, ortada hâlâ “sorumlu” yok. İran, Suudi Arabistan ve Fransa’nın farklı uçlarından çekiştirdiği Lübnan’da, böylesine tehlikeli bir kimyasal maddenin neden 6 yıldır limanda depolandığı, bunun kime ait olduğu, facianın faturasını kimlerin ödeyeceği gibi sorulara alenî cevaplar verebilmek de haliyle kolay değil.
***
Hizbullah’ın temelleri, 1982’de İsrail’in Beyrut’a uyguladığı kuşatmayla birlikte atılmıştı. İran’ın aktif şekilde desteklediği örgüt, sonraki süreçte kademeli olarak Lübnan’da devlet aygıtının kritik noktalarını kontrol etmeye başladı. Varlığını “İsrail’e karşı direniş”le temellendiren Hizbullah, -ironik biçimde- İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırgan tutumu sürdükçe güçlendi. Kendisini “Lübnan’ın garantörü ve hâmisi” olarak konumlandıran örgüt, “İsrail kılıcı”nı halkın tepesinde sallayarak istihbaratı, bürokrasiyi, hudut noktalarını, liman ve havaalanını, iç ve dış ticaretin aslan payında denetimi eline aldı. Propaganda noktasında medyadan büyük ölçüde faydalanan örgüt, Lübnan’ın kırılgan iç dengelerini ustalıkla manipüle ederek, siyasî arenaya da ağırlığını koydu. Cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı, ordunun komuta kademesi ve diğer tepe yönetim, -büyük ölçüde mecburiyetlerden dolayı- Hizbullah’ın gölgesinden çıkamamaya başladı.
Lübnan’ın bu mevcut manzarası dikkate alındığında, Beyrut Limanı’ndaki patlayıcı maddenin Hizbullah’ın izni ve / veya kontrolü dışında oraya depolandığını söylemek imkânsız. Halkın büyük öfkesinden ürken Nasrallah dikkatleri başka yönlere çekmeye çalışsa da, Lübnan’da herkesin fısıldadığı şey bu.
Lübnan’ın bugünkü temel problemi, ülkeyi oluşturan 18 farklı dinî ve mezhebî gruptan birinin (İran tarafından desteklenen Hizbullah’ın temsil ettiği Şiî kanat), bütün gücü ve denetimi tek başına elinde toplama mücadelesi vermesi. Güneyden İsrail’in saldırganlığı tehlikesiyle karşı karşıya bulunan, eski sömürgeci Fransa’nın hâlâ iştahını kabartan, Suudi Arabistan’ın Sünnî halk üzerinde nüfûz hayalleri kurduğu, doğal kaynaklardan mahrum, yolsuzluğun rutinleştiği, halkının “sedir ağacı”ndan başka neredeyse hiçbir ortak paydada buluşamadığı zavallı bir ülkede, neticeleri oldukça acı verici bir mücadele…
***
Fenikelilerden beri kullanılan “Lübnan” isminin bölgenin bütün dillerindeki kökeni, aynı manaya işaret eder: Beyaz ülke. Akdeniz kıyısında nazlı bir gelin gibi uzanan Lübnan’ın bu adı alış sebebi, -muhtemelen- yılın çoğunda bembeyaz karlarla kaplı ulu dağlarıdır. Nice efsaneye ve tarihî hadiseye şahitlik eden bu dağlar, aynı zamanda sedirlerin de vatanıdır. Adı da bayrağı da “beyaz”lığa işaret eden Lübnan’ın günümüzde sürekli siyah tonlarla anılması, tarihin yaman ironilerinden biridir. İronilerin hiç eksik olmadığı Ortadoğu’da, Lübnan, tıpkı 762’deki kuruluşu sırasında Halîfe Mansûr’un “Medînetu’s-Selâm” (Esenlik Şehri) olarak adlandırdığı Bağdad’ın talihsiz serencâmını yaşıyor.
Sadece rüyalar tersine çıkmıyor bölgemizde, isimler de tersine çıkıyor
Kaosun tarihi
04:0019/08/2020, Çarşamba
G: 19/08/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile İsrail arasında varılan “normalleşme” mutabakatının yankıları hâlâ devam ediyor. Basına akseden çeşitli açıklamalara bakılırsa, BAE’yi Sudan, Bahreyn ve Suudi Arabistan (hatta belki de Umman) gibi ülkelerin takip edeceği anlaşılıyor. İsrail’le diplomatik ilişkilerin Arap dünyasında niçin böylesine tartışma konusu olduğunu kavrayabilmek için, meselenin sancılı tarihini ve önemli dönüm noktalarını kısaca hatırlamak yerinde olur:
1930’ların sonu itibariyle Filistin’e Yahudi göçü yoğunlaştığında, Arap kamuoyu, yaklaşan tehlikeyi (Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması) başlangıçta “Arapların öncelikli meselesi” olarak tanımlamayı seçti. Arapların duygu dünyasına göre, yaşanan hadise şuydu: Azgın amcaoğlu, herhangi bir hakkının ve emeğinin bulunmadığı ata topraklarını gaspediyordu. Dolayısıyla, “Filistin davası” öncelikle “millî bir dava” idi. İşin din boyutu, sonra geliyordu. Bu zaviyeden baktıkları içindir ki, Araplar, “İsrail problemi”ni öncelikle kendi başlarına ve kendi gayretleriyle halletmeye soyundular. Bunun için gerçekleşen üç büyük savaş (1948, 1967, 1973) ise, bizzat Arapların kendi içindeki bitmez-tükenmez çekişmeler nedeniyle, İsrail’in her seferinde daha da güçlenmesiyle ve bölgedeki yerini sağlamlaştırmasıyla sonuçlandı.
1948’deki ilk savaşta, Ürdün Kralı Abdullah’ın amacı, evvela kendi küçük ülkesinin selametiydi. Emrindeki eğitimli ve disiplinli orduyu (“Arap Lejyonu”), savaşa “İsrail’i yok etmek” üzere değil, varlığını göstermek ve toprak kazanmak için sokmuştu. Silahlar sustuğunda, sahadaki manzara tam da hedeflediği gibiydi: Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü krallığının sınırlarına katmıştı, ama İsrail’i de “meşru muhatap” kabul ederek, “Batı Kudüs” hududunda durmuştu. Bu ikircikli siyaset, Kral Abdullah’ın 1951’de bir Filistinli tarafından Kudüs’te öldürülmesine yol açtı.
1967’deki ünlü “Altı Gün Savaşı”, Araplar açısından tam bir hezimetti: İsrail, sınırlarını üç buçuk kat genişleterek, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü (Ürdün’den), Golan Tepeleri’ni (Suriye’den), Sina Yarımadası’nı (Mısır’dan) ve Şeba Çiftlikleri’ni (Lübnan’dan) işgal etti. Tüm bu stratejik toprakları İsrail’e kaptıran Arap ülkeleri, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları daha da derinleştirdi. İşgalden iki yıl sonra Mescid-i Aksâ’nın ateşe verilmesinin meydana getirdiği şokla aynı masa etrafında buluşmak zorunda kaldıklarında bile, çoğu ülkenin lideri birbirinden nefret ediyordu.
1973 savaşı (Yom Kipur), Mısır’ın Sina’daki İsrail hatlarını bir miktar yarabilmesi noktasında dikkat çekiciydi. Ama burada da, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın niyeti “İsrail’i yok etmek” değil, ülkesinin “İsrail’le barış yapacak kadar güçlü” olduğunu göstermekti. Nitekim, savaştan önce Sedat’ın gönderdiği sinyalleri ciddiye almayan ABD ve İsrail, Mısır’ı göz ardı etmemek gerektiğini görmüş, Camp David Anlaşması’na giden yol da böyle açılmıştı. Savaşta Mısır’ı bonkör biçimde destekleyen ve “İsrail’in yıkılmasını” samimiyetle arzulayan Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın 1975’te bir suikasta kurban gitmesi sayesinde, Sedat rahatça karşı kampa geçmişti. Ne var ki, o da İsrail siyaseti nedeniyle 1981’de öldürülecekti.
Ayakta kalması Amerikan ve İngiliz yardımına ipotek edilen Ürdün Krallığı, 1994’te İsrail’le barış anlaşması imzalayan ikinci Arap devleti olduğunda, Arap kamuoyu bu durumu 1979’daki “Camp David Hezimeti” kadar garipsememişti. Adeta “Ürdün’ü anlıyorlar”dı. Sürekli kayıplar ve gerileyişler, her cephede yenilgiler, çöken ekonomiler, İslâm dünyası içindeki bitmez-tükenmez çatışmalar vb. yüzünden, Ürdün’e kızacak mecal de pek kalmamıştı. İsrail’le coğrafî yakınlık da, Ürdünlü yöneticilerin “mazur” görülmesinin bir diğer sebebiydi belki.
Aradan onca yıl geçtikten sonra BAE’nin İsrail’le barış masasına oturmasının bugün böylesine kızgınlığa yol açmasının nedeni ise, “normalleşme” meselesinin artık tamamen İsrail’in çıkarlarına hizmet eden bir tuzağa dönüşmesi. Anlaşmanın “Filistin’e ihanet” olarak değerlendirilmesinin arka planında, İsrail’le coğrafî yakınlığı bulunmayan ve şimdiye kadar hiç savaşmamış bir ülkenin, birden bire barışa soyunmasının yol açtığı derin ve haklı kuşku da var. Mezkur anlaşmada, Filistin’in ve Arap dünyasının pratik bir faydası söz konusu olmadığı gibi, BAE’yi yöneten siyasî aklın böyle bir hassasiyeti de bulunmuyor.
Peki, İsrail’le barış yapılamaz mı? Mutlaka ve her şartta savaşmak mı gerekir? Bu soruların cevaplarını ve konunun çeşitli boyutlarını, -nasip olursa- cumartesi yazısında tartışalım.
.Savaş ve barış
04:0022/08/2020, Cumartesi
G: 22/08/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Osmanlı İmparatorluğu’nun bugünkü Ortadoğu coğrafyasına hükmettiği yaklaşık 400 yıllık huzur ve güven fâsılası sona erdiğinde, emperyalist ülkelerin kurduğu yeni düzenin en büyük mağduru Filistin oldu. Bu duruma sadece İngiltere’nin iki yüzlü ve tutarsız siyaseti neden olmadı; daha büyük ve önemli sebep, Araplar arasındaki derin çekişmeler ve Filistin’le ilgili zihinlere baskı yapan belirsizliklerdi. Filistin kimindi ve Filistinliler kimdi? Hangi Arap ülkesi, Filistin’de söz sahibi olacaktı? Filistin ortaklaşa savunulacaksa, kim ne kadar katkıda bulunacak, sonunda ne alacaktı? Filistinlilerin kendileri, bu mücadelenin neresinde olacaktı? Bu ve benzeri onlarca soruya verilen çok çeşitli cevaplar, “Filistin sorunu” olarak özetlediğimiz meselenin tarihini oluşturan karmaşık serüveni meydana getirdi. Karşı tarafta Yahudilerin bulunması, tartışmayı “Araplık” eksenine çekerken, zaman içinde İslâmî ideallerle sürece dâhil olanlar da çıktı. Çerçevenin tasvirindeki farklılıklar, çözüm girişimlerinin de farklılaşmasına yol açtı. Böylece Filistin cephesi kendi içinde sürekli bölünürken, bu kaotik durumdan faydalanan hep İsrail oldu.
Filistin’e başından bu yana “cami avlusunda bulunmuş bebek” muamelesi yapan Arap devletleri, bu bebeği ne nüfusuna geçirip evine alacak kadar sahiplendi, ne de tekmeyi savurup öldürmeyi göze alabildi. Ta İsrail’in kuruluşundan bile öncesine kadar giden zamanlardan beri, Filistin, her Arap liderin önündeki en sıcak iç politika konusu halindeydi. Arap milliyetçiliği güçlendikçe, Filistin de dillerde sloganlaştı, bayraklaştı. Hükümetler ve liderler için, Filistin artık bir meşruiyet aracıydı. Koltuklarını ve tahtlarını sağlamlaştırmak isteyen Arap devlet adamları, halklarının karşısına ağızlarında hep Filistin sakızıyla çıktılar. Ancak fiilî siyaseti yönlendiren esas soru şuydu: “Filistin için kavgaya değer mi?” Bu soruya verilen cevapla halkların beklentileri ayrı istikametlere düştükçe, Arap liderlerin Filistin konusundaki çelişkileri de derinleşti.
***
Yakın tarihin verdiği dersler bağlamında baktığımızda, İslâm dünyasının, İsrail işgaliyle mücadelede şu iki seçeneği tam anlamıyla gündemine almadığı söylenebilir: İsrail’le topyekûn savaş veya İsrail’le topyekûn barış. İşgali durdurmanın, bu ikisinden başka bir yolu yoktur. Ya toplanır, hep birlikte savaşırsınız ve işgali etkisiz hale getirirsiniz. Veya toplanır, kendi aranızda anlaşır, işgalciyi adil ve kapsamlı bir barışa zorlayarak, elini-kolunu bağlarsınız. Zamana ve şartlara göre ikisinden biri tercih edilebilecek olan bu yöntemler istisnasız ve çelişkisiz biçimde uygulanabilseydi, İsrail bugünkü pervasızlığıyla hareket edemezdi.
Geçen yazımda da ifade ettiğim gibi, Arap-İsrail Savaşları (1948, 1967, 1973) olarak tarihe geçen çatışmaların her birinde, Arap ülkelerinin birbirine karşı hesapları da söz konusuydu. Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan ve Suriye gibi devletler, sadece İsrail’le değil, birbirleriyle de mücadele ediyordu. Kamuoyu baskısıyla veya -Kral Faysal örneğinde olduğu gibi- bireysel inisiyatiflerle girişilen savaşlar, istenen neticeyi vermedi. Mısır ve Ürdün’ün İsrail’le bilâhare imzaladığı barış anlaşmaları da, İsrail’i daha da güçlendirmekten başka bir işe yaramadı. Problem aynıydı: İsrail’le savaşlar da barışlar da, çeşitli ülkelerin kendi ajandalarına hizmet eden içten pazarlıklarla ve Müslüman rakiplerini alt etme hedefleriyle malûldü.
Günümüzde Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail’le vardığı normalleşme mutabakatı, geçtiğimiz yüzyılın açmazlarını daha ileri bir noktaya taşıyarak, Arapların masada hiçbir şey kazanmadığı, Filistin’in esamisinin bile okunmadığı, tümüyle İsrail’e alan açan bir hamle olarak dikkatleri çekiyor. Arap kamuoyunda yine “ihanet” olarak algılanan önceki anlaşma ve müzakere süreçlerinde, Filistin tarafının -kısıtlı bile olsa- kazandığı bazı şeyler vardı. Daha doğrusu, İsrail, kendisini Filistin’e taviz vermek durumunda hissediyordu. Fakat Ortadoğu’nun yeni denkleminde, İsrail’in böyle bir mecburiyet hissetmemesi için tamamen rahatlatılması ve bunun da bazı Arap ülkeleri tarafından yapılması söz konusu.
***
Gelecekte Filistin ve İsrail’in tarihi yazılırken, meselenin Müslümanlara bakan taraflarına odaklanan bir bakış açısı, dikkatli okurlar için çok önemli ibretleri dile getirecek. Heba edilmiş on yıllardan alınacak dersler, belki geleceğin Müslümanlarını bugünlerin hatalarını tekrarlamaktan korumaya yardımcı olur.
Sessiz veda
04:0026/08/2020, Çarşamba
G: 26/08/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta perşembe günü (20 Ağustos), Mısır’ın başkenti Kahire’den gelen bir vefat haberi, İslâm dünyasının çok önemli bir ilim adamını ebediyet âlemine uğurladığına işaret ediyordu. Prof. Dr. Hüseyin Hâmid Hasân, dünyanın farklı ülkelerinde öğrenmekle, öğretmekle ve hizmetle geçen 88 yıllık dopdolu bir ömrü tamamlamıştı. Bugünkü yazımı, -Türkiye’de yeterince tanınmasa da-, uluslararası İslâm iktisadı sahasında “Fakîhu’l-Asr” (Asrın Fakîhi) unvanıyla şöhret bulan bu büyük allâmeye ayırdım.
Hüseyin Hâmid Hasân, 25 Temmuz 1932’de, Mısır’ın Benî Suveyf bölgesindeki fakir bir köyde dünyaya geldi. Henüz altı yaşındayken babasını kaybedince, annesi tarafından büyütüldü. Köyünde okul olmadığı için, ailesinden aldığı dinî terbiye dışında, temel eğitim görmedi. Küçüklüğünden itibaren deve çobanlığı yaparak aile bütçesine katkı sağlamak için gayret gösteren Hasân’ın hayatı, 12 yaşındayken birden bire değişti: Köye cuma namazı kıldırmaya gelen Ezherli bir şeyh, camideki gençler arasında gördüğü Hasân’la da sohbet etmiş, onun zekâsına ve kavrayışındaki derinliğe hayran kalmıştı. “Eğer hâfızlık yaparsan” dedi genç Hüseyin’e, “Kahire’ye gidip Ezher’de okuyabilirsin. Ben sana yardımcı olurum.” Bu sözü büyük bir sevinçle vazife belleyen Hüseyin, sonraki 4 ay içinde Kur’ân’ı hıfz etmeyi başardı. 2 ayda da hıfzını sağlamlaştırdıktan sonra, annesinin elini öpüp duasını alarak, doğruca Kahire’ye gitti. Hüseyin Hâmid Hasân’ın, son nefesine kadar devam edecek ilim yolculuğu işte böyle başlamıştı…
1959’da Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Hasân, eş zamanlı olarak okuduğu Ezher Üniversitesi Şeriat Fakültesi’nden de 1960’da mezun oldu. Böylece İslâm hukukuyla beşerî hukuk sahalarını karşılaştırmalı biçimde tahsil etmişti. Hukuk öğrenimini ABD’de devam ettiren Hasân, 1963’te New York Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamladı. 1966’da Ezher Üniversitesi’nde “İslâm fıkhı ve fıkıh usûlü doktoru” oldu. 1969’da, ilmî kariyerinin idarecilik safhası başladı; Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bölüm başkanlığına getirildi.
Prof. Dr. Hasân için, 1970’lerde İslâm dünyasının çeşitli ülkelerinde öğretim üyeliği, danışmanlık, eğitim müesseselerinde kuruculuk gibi vazifelere sıra geldi. Bu çerçevede Hasân’ın yolu Libya, Pakistan, Kazakistan, Kırgızistan, Cezayir, Sudan, Suudi Arabistan gibi ülkelere düştü. Cumhurbaşkanı Ziyâul Hak döneminde (1978-1988) Pakistan’da Şeriat yönetimine geçilmesinin hukukî altyapısını bizzat Prof. Dr. Hasân ve ekibi oluşturdu. İslâm iktisadına yoğunlaşan Hasân, Körfez ülkelerinde İslâmî bankacılık, faizsiz finans ve borsa yapılanmalarına öncülük etti. ABD’de “İslâm Fakihleri Konseyi”nin başkanlığını yaptı. Avrupa Fetva Konseyi’nde aktif şekilde üyeydi. Tüm bu yoğunluk arasında eser vermeyi de sürdüren Prof. Dr. Hasân, İslâm fıkhı, fıkıh usûlü, İslâm iktisadı, modern hukuk ve daha birçok konuda 400’ü aşkın kitap, makale ve tebliğ kaleme aldı. Kendisiyle yapılan yüzlerce röportajda hem hayatını hem de çalışma yöntemlerini ayrıntılarıyla anlattı, yeni nesillere örnek oldu. Geçtiğimiz yıl verdiği bir mülakatta, şunları söylüyordu mesela: “Her gün, sabah namazını kıldıktan sonra çalışmaya başlarım, gece 22.00’ye kadar çalışırım.” Bu sözleri sarf ederken, 87 yaşında olduğunu unutmamalı.
Prof. Dr. Hüseyin Hâmid Hasân, hayatının son döneminde, hizmetlerini ülkesi Mısır’da sürdürüyordu. 2012’de Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî tarafından oluşturulan “yeni anayasayı hazırlama heyeti”nde onun da yer alması, sürpriz değildi. Kaleme alınacak yeni metnin hem Mısır’ın kültürüne, hem uluslararası normlara, hem de İslâm hukukuna uygunluk arz etmesi noktasında, Prof. Dr. Hasân’dan daha mahir bir uzman bulmak zaten imkânsızdı. Hasân da, metnin yazımı sırasında bütün maharetini ortaya koydu. Hasân’ın Mısır’daki eğitim kurumlarıyla ve dünya akademik çevreleriyle ilişkileri öylesine derin ve sağlamdı ki, 2013’teki askerî darbeden sonra, Abdulfettah Sisi yönetimi onu İhvân’la ilişkilendirmeyi göze alamadı. Hasân bu sırada, merkezi Katar’ın başkenti Doha’da bulunan, Yûsuf el Karadâvî’nin riyâsetindeki Müslüman Âlimler Birliği’nin kurucu üyesi iken üstelik.
İslâm dünyasının en velûd zihinlerinden biri, bölgemizin çeşitli krizlerle boğuştuğu bir zaman diliminde sessizce aramızdan ayrılırken, kaleme aldığı birbirinden kıymetli eserlerin Türkçe’ye kazandırılması dileğini de bu vesileyle tekrarlamış olayım. Geç tanışıklığı, belki bu şekilde -bir nebze de olsa- telafi imkânı bulabiliriz.
.Derin kriz
04:0029/08/2020, Cumartesi
“Bir yıldır İslâm İşbirliği Teşkilâtı’na çağrıda bulunarak, Müslümanların zulme maruz kaldığı Filistin ve Keşmir konularında dışişleri bakanları düzeyinde bir toplantı düzenlenmesini talep ediyoruz. Hindistan, 300 yıllık Babri Mescid’i yıkarak yerine Hindu Ram Tapınağı’nı inşa ederken, İslâm İşbirliği Teşkilâtı sessiz. Neden? Ben bugün, dışişleri bakanları toplantısının yapılması talebimi tekrarlıyorum. Eğer onlar [Suudi Arabistan hükümeti] bunu yapmazsa, ben de Başbakan’a [İmran Han] Keşmir ve Keşmir’deki zulüm gören Müslümanlar konusunda zaten yanımızda duran İslâm ülkeleriyle [Türkiye, İran, Katar ve Malezya] alternatif bir toplantı düzenlemesi teklifini götüreceğim.”
Pakistan Dışişleri Bakanı Şah Mahmud Kureşi, birkaç hafta önce yaptığı bu açıklamayla, Suudi Arabistan’ın Keşmir meselesinde artık “Hindistan’a meyleden” yeni dış politika çizgisini ve Pakistan’ı desteklemekteki isteksizliğini eleştirmişti.
Suudi Arabistan’la Pakistan arasındaki ilişkiler, on yıllara dayanan bir geçmişe ve çok boyutlu bir derinliğe sahip. Suudi Arabistan, uzun yıllardır Pakistan’a ekonomik katkı, ucuz petrol, askerî yardım ve dinî altyapı sağlıyor; bunun karşılığında ise Pakistan, Suudilere ucuz işgücü ve gerektiğinde asker desteğinde bulunuyordu. 1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal ettiğinde, “Moskof kâfirine karşı savaşmak üzere” Afganistan’a “yabancı mücahit” akınının organizasyonunda da Suudi Arabistan ve Pakistan birlikte çalışmıştı. (Daha öncesinde ise, 1970’lerin başında ülkedeki Filistinlilerin ayaklanmasını bastırmaya çalışan Ürdün yönetimi de Pakistan’dan yardım istemiş, -bilâhare Pakistan Cumhurbaşkanı olan- Tuğgeneral Ziyâul Hak komutasındaki bir askerî birlik, Amman’da konuşlanmıştı.) Suudiler, Pakistan iç siyasetinde de sürekli etkili olmuşlar, 1999’da General Pervez Müşerref tarafından devrilen Başbakan Navaz Şerif’e sürgünde ev sahipliği yapmışlardı. Ayrıca, yeni göreve başlayan her Pakistan başbakanı, ilk yurtdışı ziyaretini mutlaka Suudi Arabistan’a gerçekleştirirdi. Tüm bu arka plan eşliğinde düşünüldüğünde, Kureşi’nin çıkışı gerçek bir sürprizdi.
Aynı gün Pakistan basınında yer alan haberlerde, Suudilerin, Pakistan’a 2018’de verilen 3 milyar dolarlık borcun 1 milyar dolarını vadesinden dört ay erken talep ettiği belirtiliyor; anlaşmanın çerçevesine dâhil olan petrol yardımlarının da geçtiğimiz mayıs ayından bu yana durdurulduğu kaydediliyordu. Kureşi’nin sözleri, anlaşıldığı kadarıyla, iki ülke arasında yaşanan krizde buzdağının görünen kısmını oluşturuyordu. Nitekim, Suudiler, krizi daha da derinleştirmeyi seçti: Pakistan Genelkurmay Başkanı Kamer Cavid Bacva, “iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden onarmak için”, Kureşi’nin konuşmasından 12 gün sonra Riyad’ı ziyaret etti. Suudi Arabistan Savunma Bakan Yardımcısı Halid bin Selman (Kral Selman’ın oğlu ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın kardeşi) tarafından kabul edilen Pakistanlı General ve heyeti, önceki karşılıklı ziyaretlerin aksine Muhammed bin Selman’la (MBS) görüşemedi. MBS’nin, Pakistan Dışişleri Bakanı Kureşi’nin açıklamalarına tepki olarak bu tavrı gösterdiği kaydedildi.
Hem Pakistan Başbakanı İmran Han hem de Dışişleri Bakanı Kureşi, son günlerde yaptıkları yeni açıklamalarla “Suudi Arabistan’la ilişkilerimizde herhangi bir sorun yok” demeyi sürdürseler de, İslamabad-Riyad hattını dikkatle izleyenler, derin bir krizin devam ettiğini görmekte zorlanmıyor. İkili ilişkilerin kötüleştiğinin bir başka göstergesi olarak, son aylarda on binlerce Pakistanlı işçiyi sınır dışı edip ülkelerine gönderen Suudi Arabistan, Pakistan yönetimini ekonomik, siyasî ve askerî yönden iyice sıkıştırmaya kararlı görünüyor. Pakistan Başbakanı İmran Han’a karşı, bir ucu askerî darbeye bile uzanabilecek olan politik bir kumpasın kurulmakta olduğu da, medyaya yansıyan bir diğer konuyu oluşturuyor. Suudi Arabistan’ın çeşitli ülkelerde sahnelediği veya desteklediği komplolar düşünüldüğünde, bu ihtimal gerçeklikten çok uzak olarak değerlendirilmemeli.
Suudilerin Pakistan’a yönelik “öfke”sinin arka planındaki en önemli unsurlardan birinin Türkiye-Pakistan ilişkilerindeki sıcaklık olması, ayrıca dikkate değer bir nokta. Siyasî bir rekabetten öte, düpedüz düşmanlık boyutuna vardırılan bu meselede, Suudiler sadece Pakistan’ı değil, kendi etki ve nüfuz alanlarındaki başka ülkeleri de “Ya biz, ya Türkler!” şeklinde bir tercihe zorluyor. Müslüman dünyanın zaten sınırlı olan gücünü daha da zayıflatan bu saplantının çok çeşitli nedenleri, ayrı bir yazının konusu olmaya değer.
Kiryat Gat
04:002/09/2020, Çarşamba
G: 2/09/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Fâlûce, Gazze’nin 30 kilometre kadar kuzeydoğusunda yer alan bir Filistin kasabasıydı. Kudüs, El Halil ve Yâfâ’yı birbirine bağlayan ana kavşak üzerinde bulunduğu için, tarih boyunca ziyaretçisi hep çok fazlaydı. İlk dönemlerde ismi “Zurayk el Handak” iken, 14’üncü yüzyılda Irak’ın Fellûce bölgesinden gelerek buraya yerleşen mutasavvıf Şihâbuddîn el Fellûcî’nin hatırasına, kasabanın ismi -Filistin lehçesinde minik bir dönüşüm geçirerek- “Fâlûce” olmuştu. Şeyhefendinin kurduğu dergâh zamanla kasabanın merkezi haline gelmiş, etrafında genişçe bir mahalle teşekkül etmişti. 1596’da, üç kubbeli bir türbe ve büyükçe bir camiden oluşan dergâhın etrafındaki bu kasabanın nüfusu 413 olarak kayıtlara geçmişti. Osmanlı İmparatorluğu dağılırken, Fâlûce’nin nüfusu 3 bin kişiye yaklaşıyordu. 1919’da kasabada erkek çocuklar için bir okul açılmış, bunu 1940’ta kız okulu izlemişti. 1945 itibariyle, Fâlûce’nin nüfusu -tamamı Müslüman olmak üzere- 4 bin 670 kişiydi. Tarım ve hayvancılığın zaten yapıldığı kasaba, kumaş boyama işiyle de ünlenmişti. Bütün bölge halkı, Fâlûce’deki atölyelerde geleneksel usullerle boyanan kumaşları adeta kapışırdı.
Yüzyıllar boyunca, yaşadıkları kasabanın merkezî konumunu kazanca çevirerek huzur ve güven içinde yaşayan Fâlûceliler, İsrail’in kuruluşuna giden süreçte bu defa aynı konumun getirdiği problemlerle yüzleşmeye başladı. Filistin toprakları adım adım işgal edilirken, Siyonist çetelerin yolu sıklıkla Fâlûce ve çevresindeki mıntıkadan geçiyordu. 24 Şubat ve 14 Mart 1948 tarihlerinde, ileride İsrail ordusunun belkemiğini oluşturacak olan Hagana örgütüyle Fâlûce halkı arasında ilk sıcak çatışmalar da yaşandı. 40’a yakın Filistinlinin öldüğü bu saldırılarda, Hagana birlikleri, kasabadaki bazı binaları havaya uçurdu. Bu işin burada kalmayacağı belliydi, nitekim kalmadı da:
1948’deki ilk Arap-İsrail Savaşı’nın bitiminde, İsrail ve Mısır ateşkes imzalandığında, Fâlûce ve komşu Irâk el Menşiyye kasabaları, Mısır tarafından İsrail’e devredildi. Anlaşmanın şartlarına göre, bölgede kalmayı seçen Arap nüfusun her türlü hakkı korunacaktı. Ancak sonraki sayısız örnekte de yaşanacağı üzere, İsrail anlaşmanın şartlarına riayet etmedi. Dayak, tehdit, korkutma, fiziksel taciz, yağmalama gibi çok çeşitli yöntemlerle, kasabaların Arap nüfusu bölgeden göçe zorlandı. 22 Nisan 1949’da son Arap’ın da ayrılmasıyla, Fâlûce ve Irâk el Menşiyye kasabaları tamamen yıkılarak yok edildi. 1954’te Irâk el Menşiyye’nin enkazının üzerine kurulan Yahudi yerleşim birimi Kiryat Gat, sonrasında genişleyerek bir zamanlar Fâlûce’nin bulunduğu araziyi de içine aldı.
Belki bir zamanlar yalnızca Fâlûce ve Irâk el Menşiyye’den sürülen Filistinlilerin torunlarının hatırladığı bu acıklı hikâye, önceki gün Tel Aviv’den kalkıp Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başkenti Abu Dabi’ye inen İsrail havayolları “El Al” uçağı vesilesiyle yeniden gündeme taşındı. Uçağın kokpit üstünde üç dilde -İngilizce, Arapça, İbranice- “Barış” ibaresi yazılmıştı. Tam altında ise, “Kiryat Gat” yazıyordu. Sözde barış iddiasının altının böyle pervasızca ve bütün dünyayla alay edercesine oyulması, tarafların meseleye yaklaşım biçiminin de özeti mahiyetindeydi. Bu isim seçiminin tesadüf olmadığı belliydi. (Kudüs’te günden güne yok edilen tarihî Müslüman mezarlığı Mâmilla’nın arazisinin bir kısmına İsrail tarafından inşa edilen müzenin isminin “Tolerans” olması gibi tıpkı. İslâm dünyasının ilgisizliği ve dağınıklığı, böyle cüretkâr istihzalar için İsrail’e geniş bir alan açıyor.)
Kiryat Gat uçağının, Suudi Arabistan hava sahasını kullanarak Abu Dabi’ye gitmesi ise, bir başka çelişkiyi ortaya koyuyordu: 2017’den bu yana Arap ve Müslüman komşusu Katar’ı karadan, havadan ve denizden abluka altında tutan Suudi Arabistan, hava sahasını İsrail uçağına açarak, aslında net bir tercih de sergilemiş oluyordu. Bu, İsrail’le mecburi bir ilişki veya sıradan bir diplomatik münasebet değil, İslâm dünyasındaki mevcut ayrışmalar içinde bilinçli bir tercih ve taraf seçimiydi.
Dünya basını, Tel Aviv-Abu Dabi uçuşunu “tarihî yolculuk” başlıklarıyla gördü. İsrail adına olumlu, Arap ve İslâm dünyası adına olumsuz yönden “tarihî” bir yolculuğa şahitlik ettik gerçekten. Daha önce de vurgulamıştım: BAE’nin attığı adımın Arap dünyasında meydana getirdiği yaygın ve derin huzursuzluğun sebebi, “normalleşme”nin tümüyle İsrail’in faydasına ve Filistin’i işgalinin kökleşmesine hizmet edecek “platonik bir aşk” biçiminde kurgulanmış olması. Sadece “Kiryat Gat” ibaresi bile, bunu bütün çıplaklığıyla açık eden bir işaret.
Aile içi meseleler
04:005/09/2020, Cumartesi
G: 5/09/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ürdün’ün kurucu kralı Birinci Abdullah, İsrail’le girdiği derin angajmanın meydana getirdiği öfke sonucunda, 20 Temmuz 1951 günü Mescid-i Aksâ’da bir Filistinli tarafından vurularak öldürüldüğünde, yanında bulunanlardan biri henüz 16 yaşındaki torunu Hüseyin’di. Dedesini hedef alan kurşunlardan biri Hüseyin’e de isabet etmiş, ancak göğsüne taktığı madalya -tıpkı filmlerdeki gibi- kurşunun sekmesine ve hayatının kurtulmasına neden olmuştu. Hüseyin, 1952 yazında, şizofreni tanısı sebebiyle tahtta ancak bir yıl kalabilen babası Talâl’ın yerini alarak, Ürdün’ün üçüncü kralı oldu.
Kral Hüseyin, ilk evliliğini, 1955 yılında akrabalarından Prenses Şerîfe Dîna ile yaptı. İki yıl sonra boşanmayla sonuçlanan bu evlilikten Prenses Âliye dünyaya geldi. Kral, 1961’deki ikinci evliliği için bir İngiliz hokey oyuncusunu seçti: Antoinette Avril Gardiner. Müslüman olarak “Prenses Mûna” adını alan Antoinette, 10 yıl evli kaldığı Kral’a dört çocuk doğurdu: Prens Abdullah, Prens Faysal, Prenses Âişe ve Prenses Zeyn. Kral Hüseyin, 1972’de üçüncü kez evlenerek, Ürdün bürokrasisinin üst düzey isimlerinden Bahâuddin Tûkân’ın kızı Alyâ ile dünya evine girdi. Prenses Hayâ ve Prens Ali’nin dünyaya geldiği bu evlilik, 1977’de Kraliçe Alyâ’nın bir helikopter kazasında ölümüyle trajik biçimde sona erdi. Kral, çok sevdiği eşinin adını, başkent Amman’daki uluslararası havaalanına verdi. Kral, 1978’de dördüncü ve sonuncu defa, Suriye’nin Halep şehrinden önce Lübnan’a, ardından da ABD’ye göç eden Hıristiyan bir ailenin kızıyla, Lisa Necîb Halebî ile evlendi. Müslüman olarak “Nûr” adını alan Lisa, 1999’daki ölümüne kadar Kral Hüseyin’in sürekli yanı başında olacaktı. Kraliçe Nûr, sırasıyla Prens Hamza, Prens Hâşim, Prenses İmân ve Prenses Râye’yi dünyaya getirdi.
İsrail’le komşu ve nüfusunun çoğunluğu Filistinlilerden oluşan bir ülkenin lideri olarak sürekli diken üstünde yaşayan Kral Hüseyin, 47 yıla yaklaşan uzun iktidarı sırasında sayısız suikast girişimine maruz kalmıştı. Ecelin her an kapıyı çalma ihtimaline karşı, 1965’te kardeşi Hasan’ı “veliaht prens” ilân eden Kral, 7 Şubat 1999’daki ölümünden iki hafta önce, ani bir karar değişikliğiyle İngiliz eşi Mûna’dan doğan oğlu Abdullah’ı veliahtlığa getirdi. Son altı ayını kanser tedavisi için ABD’de geçiren Kral Hüseyin’in bu tercihi kamuoyunu şaşırtsa da, Ürdün devlet yönetimi için sürpriz değildi. Zira ordu komuta kademesinin Prens Abdullah’tan yana tavır aldığı, istihbaratın da Prens Hasan’a karşı olduğu biliniyordu. Ürdün tahtının Abdullah’a emanet edilmesinde, annesinin İngiliz kökeninin yanı sıra, Prens Hasan’ın eşi Servet İkrâmullah’ın soyağacı da etkili olmuştu. Hint Alt Kıtası’nın önemli ailelerinden birine mensup olan Prenses Servet’in “Ürdün Kraliçesi” unvanını alma ihtimali, ülkenin siyasî istikrarı ve Ortadoğu dengeleri içindeki konumu bağlamında “tehlikeli” bulunmuştu. Abdullah, bu açıdan da amcasına karşı avantajlıydı: 1993’te evlendiği eşi Rânyâ Yâsîn, Batı Şeria’nın Tulkarim şehrinden Filistinli bir anne-babanın kızıydı.
“Magazin bilgisi” babındaki tüm bu ayrıntıları vermemin bir sebebi var:
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile İsrail arasında “normalleşme” anlaşmasına varıldıktan hemen sonra, Ürdün kraliyet ailesinden çok önemli bir isim -Prens Ali-, sosyal medya hesabında, anlaşmayı “ihanet” olarak tanımlayan bir paylaşım yapmıştı. Prens, ülke içinden ve dışından gelen şiddetli tepkiler sonucu paylaşımını silmek zorunda kalmasına rağmen, sonrasında -kendi oğulları taht şansını kaçıran- Kraliçe Nûr devreye girmiş, “Prens Ali’ye yoğun destek” başlıklı bir başka haberi dolaşıma sokmuştu. Nûr, 2018’de Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden sonra, Suudi Arabistan’a karşı aldığı net ve sert tavırla da gündeme gelen bir isimdi. Ürdün Krallığı bu konuda sükut ettiği için, sâbık Kraliçe’nin çıkışı oldukça önemliydi. Prens Ali’nin BAE’ye İsrail üzerinden gösterdiği tepkinin arkasında şahsî ve duygusal bir gerekçe mevcuttu: Ablası Prenses Hayâ, geçtiğimiz yıla kadar Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Râşid’le evliydi. Kocasının kendisine ve çocuklarına uyguladığı korkunç baskılar ve işkenceler nedeniyle İngiltere’ye sığınan Prenses’in serüveni, uluslararası basını da uzun süre meşgul etmişti. BAE’ye tepki gösterme noktasında Prens Ali-Kraliçe Nûr yardımlaşmasının, Ürdün kraliyet ailesi içindeki dengelerle çok yakından alakası vardı kısacası.
Tarihin her döneminde olduğu gibi, bugün de “aile içi meseleler” siyaset dünyasına direkt biçimde yansıyor. Bu yüzden, Ortadoğu’yu daha derinden kavramak için, “magazin bilgisi” çok önemli.
Laik Sudan
04:009/09/2020, Çarşamba
G: 9/09/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bazı çevreler için, son günlerin en “mutluluk verici” haberi, Sudan’da şeriat yönetiminin ilgâsı ve laikliğe geçişin ilânıydı. “Sudan, çağdaş yönetimi seçti”, “Ülkede bir devrin sonu”, “Radikal İslâmcılar kaybetti”, “Diktatör devrildi, şeriat gitti” gibi iddialı başlıklarla sunulan gelişme, normalde Sudan’la herhangi bir bağlantısı bulunmayan veya duygu dünyasında Sudan’ı çok da önemsemeyecek bir hayat çizgisinde yaşayanları belirgin bir mutluluğa gark etti. Önce, Sudan’da şeriat yönetiminin serencâmını hatırlayalım, ardından “sevinmeye değecek” bir şey olup olmadığına bakalım.
1956’da İngiltere’den bağımsızlığını kazanan Sudan, günümüze kadar çoğunlukla askerî yönetimler tarafından idare edildi. 25 Mayıs 1969’da darbeyle işbaşına gelen Albay Cafer Numeyrî, başlangıçta halkın iradesine saygılı bir çizgi izleme gayretini taşısa da, iktidarının son çeyreğinde baskıcı bir tutuma yöneldi. Eş zamanlı olarak ABD ile safları sıklaştıran ve bunun karşılığında “ekonomik yardımları hak eden” Numeyrî, ABD’nin bölgedeki yeni gözdesi Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’la da yakın işbirliği yaptı. 1979’da Sedat, İsrail’le barıştığı için Arap dünyasından dışlandığında bile, Numeyrî onunla bağını koparmadı. 1981’de Sedat’ın cenazesine de katılan Numeyrî, içeride kendisine yöneltilen yoğun eleştirileri göğüslemek ve hedef şaşırtmak için 1983’te “şeriat yönetimi”ne geçildiğini açıkladı. Sâdık el Mehdî ve Hasan Turâbî gibi “İslâmcı” muhaliflerinin ağzına böylece bir parmak bal çalan Numeyrî, 6 Nisan 1985’te -kendisi ABD ziyaretindeyken- bir grup subay tarafından devrilmekten yine de kurtulamadı.
Kısa bir geçiş döneminin ardından, 30 Haziran 1989’da bu defa Ömer el Beşîr -yine darbeyle- iktidarı ele geçirdi. Darbe sırasında Beşîr’i destekleyen Hasan Turâbî ve liderlik ettiği “İslâmcı” siyasî organizasyon, bir süre sonra askerî yönetime cephe aldı. Hem Beşîr hem de Turâbî “İslâmî siyaset” iddiasındaydı, ancak Turâbî 2016’daki ölümüne kadar Beşîr tarafından dönem dönem ev hapsine alındı, tutuklandı veya hareketleri kısıtlandı. “Şeriat” ise, tarafların siyasî hedeflerini Sudan halkının gözünde meşrulaştırdıkları bir manivela haline geldi. Yolun sonunda, Turâbî, hayata gözlerini yumduğunda “İslâmî siyaset teorisyeni” sıfatıyla anılıyordu, Beşîr ise genel kullanımda “diktatör” namıyla kayıtlara geçti.
Ömer el Beşîr’in, vaktiyle birlikte çalıştığı ve şimdi eleştirilen her şeyi birlikte yaptığı askerler tarafından 2019 nisanında devrilmesiyle, Sudan’da “demokrasi çiçeği”nin açacağı hayalleri kurulmuştu; ama bu beklenti çok kısa sürdü. Ülkede şimdi usulca yeni sürüm bir askerî diktatörlüğün temelleri atılıyor. Fakat şunu da ifade etmek gerekir: Sudan devlet sisteminin işleyişindeki hâkim mantık ve on yıllardır devam eden alışkanlıklar düşünüldüğünde, mevcut şartlarda başka bir yapının ülkeyi taşıması zor görünüyor.
Yaşanan sürece “Peki, şeriat bu işlerin neresinde?” sorusunun cevabını aramak için daha yakından baktığımızda, en kestirme açıklama şu: Çoğunluğu dindar Müslümanlardan oluşan, geleneklerine bağlı, ekonomik olarak sıkıntılarla boğuşan, sıradan Sudan halkı açısından değişen herhangi bir şey yok. Askerî idarelerin kendilerini meşrulaştırmak için bir malzemeye indirgediği “şeriat”, mevcut subay kadrosunun Sudan’ı ABD’nin kara listesinden çıkarmak için kullandığı bir araca dönüştürülmüş oldu. Yapılan son güncel anketlerde, “Şeriat, kanunlarımızın kaynağı olmalıdır” diye düşünen Sudanlıların oranının yüzde 70’leri aştığını aklımıza getirirsek, “Sudan halkı, şeriattan kurtuldu” şeklindeki naraların -en hafif ifadeyle- gülünç olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ortadoğu ve İslâm dünyasındaki herhangi bir durumu ele alırken, onu zihnimizdeki hazır tanımlarla ve kendi -olumlu veya olumsuz- önkabullerimiz çerçevesinde değerlendirmek, Türkiye’de çok sık yapılan bir hata. “Özgürlük”, “demokrasi”, “insan hakları”, “şeriat”, “laiklik”, “sekülerlik” gibi kavramların bizim dünyamızdaki karşılıklarıyla, sahada kazandığı anlam arasında bazen dağlar kadar fark olabiliyor. Son Sudan örneğinden hareket edersek, özellikle sosyal medyadaki bazı “sevinç çığlıkları”, şu soruyu hak ediyor: Sudanlıların şeriat yönetimi kaldırıldığı için rahata erdiğinden, Sudanlıların haberi var mı?
Şeriat yönetiminin ülkeler ve halklar açısından ne anlama geldiği, birbirinden farklı şeriat pratikleri, modern dünyada şeriatın siyasî tezahürleri, yakın dönemdeki bazı tecrübeler… Tüm bu noktalarda İslâm dünyasının genel durumunu ise -nasip olursa- cumartesi yazısında tartışalım.
Hangi şeriat?
04:0012/09/2020, Cumartesi
G: 12/09/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bir seyyah, İslâm dünyasının en batı ucundan, Mağrib’den yola çıksa… Her ülkede birkaç ay kalarak, en doğuya kadar gitse… Ayak bastığı her yerde İslâm’ın toplumsal hayattaki tezahürlerini gözlemlese, Müslümanların tartıştıkları ve meşgul oldukları meselelere kulak kabartsa, toplumlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları not etse… Bu uzun seyahatin sonunda da, Müslümanların yaşam biçimleri ve dünyayı algılama yöntemlerine dair izlenimlerini, yorumsuz olarak kayda geçirse… Acaba nasıl bir manzarayla karşı karşıya kalırdık? Böyle bir tabloda, ayrışma ve çatışma noktalarının, ittifak ve uzlaşma noktalarına galebe çalacağı açık. Hatta öyle ki, sırf bu ihtilâf ve çekişmelerin yoğunluğu yüzünden, “İslâm dünyası diye bir yer yok” cümlesi -günümüzde eskisinden daha sıklıkla- telaffuz ediliyor. Hem Müslümanlar hem de Müslümanları dışarıdan izleyenler tarafından.
Müslümanların İslâm’ı anlama ve yaşama şekillerine dair bütün tartışmalarda, söz mutlaka “şeriat”a gelip dayanıyor. İslâm her ne kadar “şeriat”la özdeşleştirilse ve muarızlarının dilinde “şeriat” üzerinden mahkûm edilmeye çalışılsa da, bizatihi Müslümanların algı dünyasında şeriatın tek bir tanımının ve üzerinde uzlaşılmış bir pratiğinin bulunmadığı görülüyor. Yalnızca Sünnî-Şiî ayrımı yüzünden değil, homojen kesimler içinde bile kıyasıya görüş ayrılıkları, fikrî çatışmalar ve oldukça derin yorum farklılıkları mevcut. Öyle ki, eskaza bir yerde şeriat ilân edilecek olsa, ona ilk itiraz da diğer Müslümanlardan geliyor. Yine, hasbelkader “şeriat yönetimi”nin hakim olduğu bazı coğrafyalarda, şeriat, zaman içinde rakip Müslüman grupların kökünün kurutulmasına, çekişen kliklerden birinin baskın çıkmasına ve siyasî hesaplarla toplumların tepeden dizaynına yarayan bir malzemeye dönüşüyor.
Bugün adında “İslâm”ı resmen taşıyan üç devlet var: İran İslâm Cumhuriyeti, Pakistan İslâm Cumhuriyeti ve Moritanya İslâm Cumhuriyeti. Endonezya’nın Açe eyaletinde “şeriat kanunları” resmen yürürlükte. Suudi Arabistan’da resmî bir “anayasa” yok, çünkü -yöneticilerinin iddiasına göre- “ülkenin anayasası Kur’ân ve Sünnet”. Farklı ülkelerde Selefî (ve diğer) silahlı grupların kendi hakimiyet sahalarında ilân ettikleri “İslâmî devlet”ler mevcut. Afganistan’da Taliban, yine aynı hedef çerçevesinde mücadele yürütüyor. Yakın zamana kadar IŞİD, “İslâm devleti ve hilâfet” sloganlarıyla Irak ve Suriye’de hüküm sürüyordu. Tüm bu “İslâmî yönetim” veya “şeriat” pratikleri, birbiriyle rekabet ve uyuşmazlık halinde. Hepsinin buluştuğu ortak payda ise, şeriatın “cezalar sistemi” şeklinde uygulamaya dökülmesi. Devletlerin adındaki “İslâm” ibaresi, politikacıların pragmatist pratiklerinde minik bir ayrıntı mesabesine inerken, dünyadaki hiçbir “İslâmî yönetim”in, dış politikada “şeriat ilkeleri” tarafından yönlendirilmemesi de dikkat çekiyor.
Müslüman dünyada, İslâm her ne kadar toplumların benliklerine nüfuz etmiş olsa da, dinin hayatın ne kadarında ve ne şekilde etkin olacağına dair ciddi bir belirsizlik ve kafa karışıklığı seziliyor. İslâm topraklarına hariçten dayatılan ideolojik, siyasî ve askerî taarruzların yıkıcı tesiriyle şekillenen bu dağınıklık, Müslümanların zihninde “müstakil, tutarlı ve alternatif bir İslâmî proje”nin somutlaşmasını engelliyor. Müslümanlar eldekini kaybetmemeye, fırtınaların ortasında hayatta kalmaya ve acil ihtiyaçlarını karşılarken zaruretlerle zevâhiri kurtarmaya odaklandıkça, “şeriat yönetimi”, “İslâmî devlet”, “hilâfet” gibi kavramlar olumlu çağrışımlarını tümden kaybediyor.
Mevcut örneklerin gülünç ve tutarsız olması, İslâm dünyasının genç nesillerinde günümüzde giderek daha baskın hale gelen bir kanaati de doğuruyor: “İslâmî siyaset ve yönetim modeli, bugünün dünyasında artık imkânsız. Bu ütopyanın peşinden gitmek, vakit kaybı.” Tartışmanın devamında, söz, İslâm’ın modern zamanların ihtiyaçlarına cevap veremeyen arkaik bir inanış olduğuna, topluma herhangi bir şey vaat etmediğine, dinin vicdanlarda kalması gereken bir kanaatten fazlası olmadığına doğru uzayıp gidiyor.
İslâm tarihinin ilk dönemlerinden günümüze Müslümanların seyrüseferini gözümüzde canlandırdığımızda, özellikle zihnî anlamda en zor süreçlerden birini tecrübe etmekte olduğumuzu söyleyebiliriz. Her şey sınırsızca tartışılırken, İslâm’ın toplumlara sunacağı makul ve uygulanabilir alternatifler üzerinde daha fazla kafa yormak, Müslüman âlimlerin, mütefekkirlerin, düşünce adamlarının da temel vazifesi. Gidilecek istikameti göstermeden mevcudu eleştirmek veya sürekli dünyanın ne kadar bozulduğundan dem vurmak, artık kimseyi tatmin etmiyor çünkü.
Mesud’un mirası
04:0016/09/2020, Çarşamba
G: 16/09/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Havâce Bahâuddin bölgesi, Afganistan’ın kuzeydoğusundaki Tehar vilayetinde, kendi halinde bir mıntıkaydı. Akarsularla bölünmüş sarp dağların ortasındaki rahat konumuyla, kavak ağaçları ve serin bahçeleriyle, ülkenin diğer bölgelerini etkisi altına alan çatışmalardan korunmuş gibiydi. Burası aynı zamanda, Afganistan’ın en önemli siyasî ve askerî liderlerinden, Kuzey İttifakı adlı koalisyonun genel komutanı Ahmed Şah Mesud’un karargâhına ev sahipliği yapıyordu. 9 Eylül 2001 günü Mesud’a burada gerçekleştirilen bir ziyaret, Afganistan yakın tarihinde bir dönüm noktasının yaşanmasına yol açacaktı…
Karargâhta, Mesud’un askerlerinin “dışişleri bakanlığı” olarak adlandırdığı müstakil bir bina da vardı. Dışarıdan gelen resmî heyetler, yabancı temsilciler ve gazeteciler önce burada ağırlanır, kibar bir sorgudan geçirilir, ardından bizzat görüşmeye uygun görülenler Mesud’un yanına kabul edilirdi. O sabah, yaklaşık 10 gündür Mesud’dan röportaj koparmak için karargâhı yoklayan iki Arap gazeteci de randevu sırasındaydı. Belçika pasaportu taşıyorlar, Londra’daki bir İslâm merkezi adına dünyanın çeşitli yerlerindeki İslâmî hareket liderleriyle röportaj yaptıklarını söylüyorlardı. Henüz 48 yaşında olmasına rağmen uluslararası çapta şöhret kazanan Mesud sıklıkla bu türden röportajlar verdiği için, gazetecilerin karargâhın girişindeki sözlü sınavı geçmesi zor olmadı. Kısa süre içinde, Mesud’un bulunduğu salona -Kuzey İttifakı İstihbarat Şefi Muhammed Arif Serveri’nin ofisiydi burası- davet edildiler.
İçeride Ahmed Şah Mesud’dan başka, beş kişi daha vardı: Afganistan’ın Yeni Delhi (Hindistan) Büyükelçisi Mesud Halili, Muhammed Arif Serveri, Kuzey İttifakı Dışişleri Bakanı Muhammed Asım Suheyl, Mesud’un özel sekreteri Cemşid ve karargâha yapılan bütün ziyaretleri görüntülü olarak belgelemekle görevli gazeteci Muhammed Fehim Daşti.
Röportaj samimi bir havada başladı. Gazetecilerden biri kamerayı ayarlarken, diğeri hazırladıkları 15 soruyu Mesud’a teker teker okudu. Anlaştıkları usul çerçevesinde, sorular Mesud’a Fransızca sorulacak, taraflar arasındaki tercümeyi de Büyükelçi Halili yapacaktı. Sorulardan iki tanesi, özellikle dikkat çekiciydi: “Neden Usame bin Ladin’i ‘katil’ olarak adlandırdınız?” ve “Kâbil’i alırsanız, Usame ve adamlarına ne yapacaksınız?” Büyükelçi Halili’nin gözü, bu sırada kameramana kaydı. Bir yandan elindeki aletin ayarlarını yapıyor, diğer yandan da müstehzi biçimde gülümsüyordu. Tam o anda, bütün karargâhı deprem olmuşçasına sarsan dev bir patlama yaşandı. Kameranın batarya kısmına yerleştirilen bomba büyük bir gürültüyle infilâk ederek ortalığı cehenneme çevirmişti. Suikastın hedefindeki Ahmed Şah Mesud, Tacikistan sınırındaki bir hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken, helikopterde son nefesini verecekti.
1953’te, Tacik etnik kökenli, Sünnî Müslüman-Hanefî bir ailede dünyaya gelen Ahmed Şah Mesud, gençlik yıllarından itibaren Afganistan’daki Sovyetler Birliği tasallutuna karşı mücadele etmiş bir isimdi. 1979-89 arasındaki Sovyet işgali döneminde de, Mesud’un komutası altındaki birlikler Pençşir Vadisi’nde gerçek bir direniş destanı yazdılar. Mesud, bundan böyle artık “Pencşir Aslanı” unvanıyla anılacaktı.
Sovyetler’in Afganistan’ı terk etmesinden sonra başlayan iç savaşta, Mesud da -doğal olarak- taraflardan biriydi. 1996’da Taliban’ın başkent Kâbil’i ele geçirerek ülke genelinde iktidara el koymasının ardından, Mesud bu defa Taliban’a karşı muhalefeti örgütlemeye başladı. Onun liderliğindeki Kuzey İttifakı’nın desteği zaman içinde giderek azalırken, Taliban’ı perde önünde Pakistan ve Suudi Arabistan, ardında ise ABD yönetimi destekliyordu. Mesud bu sırada “İran ve Hindistan’ın adamı” olarak damgalanmış, Riyad ve İslamabad kendisinden özenle uzak durmayı seçmişti. 9 Eylül 2001’de Ahmed Şah Mesud’un öldürülmesinden tam iki gün sonra gerçekleştirilen ünlü 11 Eylül Saldırıları, ABD’ye Afganistan’ı işgal etmek ve yakın zamana kadar her türlü desteği sunduğu, -artık El Kaide’nin de eklemlenmiş bulunduğu- Taliban iktidarını devirmek için mazeret yerine geçecekti.
Afganistan’ı Taliban gözlüğüyle okuyanların “hain” olarak damgaladığı Ahmed Şah Mesud’un 19’uncu ölüm yıldönümü, Afganistan hükümetiyle Taliban arasında, Katar’ın başkenti Doha’da sürdürülen ve ABD’nin de bizzat temsil edildiği barış müzakerelerine denk düştü. Afgan hükümet heyetinin başkanlığını Mesud’un sağ kolu Dr. Abdullah Abdullah’ın yaptığı müzakere sürecini ve bu bağlamda Katar’ın dünya diplomasisi içindeki kritik konumunu -nasip olursa- cumartesi yazısında değerlendirelim.
Doha’nın yeri
04:0019/09/2020, Cumartesi
G: 19/09/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Afganistan’da bugün geniş kitlelerce “millî kahraman” olarak görülen Ahmed Şah Mesud’un siyasî ve askerî serüveni, tarihteki figürlerin birbirinden nasıl çok farklı biçimlerde okunabileceğinin de ilginç bir örneğidir. Mesud’un taraftarları onu Afganistan’ın bağımsızlığının ve birliğinin sembolü olarak görür. Yer yer epey abartılarla süslü bu portrede Mesud, “yerli bir direniş” organize etmeye çalışırken “kökü dışarıda” Taliban’ın karşı koyması nedeniyle başarısızlığa uğramıştır. Taliban’ın kullandığı yöntemler ve El Kaide ile dirsek teması, ABD’nin Afganistan’ı işgaline giden yolu açmış, böylece bir imkân heba edilmiştir. Taliban taraftarları ise, Mesud’u bir “vatan haini” ve “Batılı güçlerden medet uman bir korkak” olarak değerlendirerek, onun özellikle ömrünün son aylarında Batı ile yakınlaşmasını, Avrupa Parlamentosu’ndaki temaslarını ve uluslararası camiayı “Usame Bin Ladin tehlikesi”ne karşı uyarmış olmasını kanıt olarak ortaya sürerler. Taraflar arasındaki keskin ve derin “dünya görüşü farklılığı” sebebiyle, tanımlar ve tarifler üzerinde bir anlaşma mümkün görünmüyor.
Katar’ın başkenti Doha’da geçtiğimiz hafta başlayan “barış müzakereleri”, işte bu “dünya görüşü farklılığı” yüzünden yıllardan beri devam eden iç çekişmelerin bir uzantısı. 29 Şubat 2020’de yine Doha’da imzalanan ABD-Taliban Anlaşması çerçevesinde gerçekleştirilen müzakerelerde, uluslararası kamuoyunun desteğine sahip merkezî Kâbil hükümetinin temsilcileriyle, Afganistan’da hâlâ ciddi tabanı bulunan Taliban’ın temsilcileri karşı karşıya geldi. Esir takası gibi teknik konular yüzünden sürekli pürüzlerin çıktığı müzakerelerin kapsamlı bir barış anlaşmasıyla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı meçhul. Böyle bir barış yapılsa bile, esas problemin, uygulama noktasında çıkacağı kesin. Çatışmaların ve diyalog sürecinin şimdiye kadarki seyri göz önüne alındığında, “Afgan dosyası”nı kapatıvermenin kolay bir yolu da yok. Yakın ve uzak tarihi boyunca sürekli dış güçlerin müdahalelerine maruz kalan Afganistan’da, yerel aktörlerin “ortak bir payda” üzerinde uzlaşamadığı düşünülürse, siyasî sahnenin düzene konması daha uzun yıllar alacak gibi görünüyor.
***
Afganistan barış müzakerelerinin zamanlaması, Katar açısından oldukça ilginç. 2017’den beri komşuları Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Suudi Arabistan tarafından havadan, karadan ve denizden abluka altında tutulan Katar, ödemek zorunda kaldığı ciddi siyasî ve ekonomik bedellere rağmen, Afganistan gibi zor bir ülkede tarafları buluşturabilecek bir kudrete sahip. Nitekim, Taliban temsilcileri, “Katar olmasaydı, bu noktaya gelemezdik” açıklamasında bulundu.
Coğrafi olarak küçücük bir ülkenin böylesine kritik bir konuma gelebilmesinin altında, geçmiş on yıllara dayalı uzun bir diplomatik tecrübe yatıyor. Bundan önceki ABD yönetimlerinin de yönlendirmesiyle, Körfez’de bir “müzakere vahası”na dönüştürülen Katar, İsrail-Filistin meselesinde de inisiyatif sahibi. Hem Filistinli tarafların uzlaştırılması hem de Gazze’ye ekonomik yardımlar yoluyla “bölgenin patlama noktasına sürüklenmesinin geciktirilmesi” noktasında, Katar’ın rolü oldukça önemli. 2011’den sonra, Şam’dan ayrılmak durumunda kalan Hamas liderliğinin ikamet için Doha’yı tercih etmesi de yine aynı rol sebebiyle. Katar’ın elinde iki koz daha var: El Cezîre televizyonu ve 1960’larda Doha’ya yerleşen Yûsuf el Karadâvî’nin Arap kamuoyu üzerindeki derin tesiri. Bu iki güçlü enstrüman da, Katar’ın dış siyasetinin şekillenmesinde ve dünyaya aktarımında aktif biçimde kullanıldı, kullanılıyor.
BAE ve Bahreyn’in İsrail’le ilişkileri normalleştirme adımlarının Filistin’e bakan tarafında, Katar’ı (ve Türkiye’yi) sahneden tamamen indirme hedefi ilk sırada. İsrail de, Hamas ve Türkiye ile yakın ilişkilerinden dolayı “şüphe duyduğu” Katar yerine, BAE’yi partner olarak yanında istiyor. BAE, buna dünden hazır. BAE’nin siyaset yapma biçimde Katar’ın gözettiği bazı hassasiyetlerin bulunmayışı, Arap kamuoyunun “normalleşme”ye gösterdiği tepkinin de temelini oluşturuyor. Yoksa, Katar’ın (veya Türkiye’nin) İsrail’le ilişkileri, herkesin malumu zaten. BAE’nin, İsrail’le kurduğu ilişkiyi Filistin lehine kullanmayacağı yönündeki güçlü kuşku, “normalleşme”nin “hıyanet” olarak adlandırılmasına yol açıyor.
***
Uluslararası arenanın karmaşık teorileri bir yana, Ortadoğu’nun günümüzdeki manzarasını ülkeler arasındaki kıskançlıkların, öne geçme arzusunun ve ideolojik kinlerin domine etmesi, bölgemiz adına ne büyük fırsatları kaçırdığımızın bir göstergesi. Ne var ki, bazı şeyler yaşanmadan, kaybedilenler de fark edilmeyecek.
Yaşlı kurt
04:0023/09/2020, Çarşamba
G: 23/09/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Tam 18 yıl önce bugünlerde, Filistin Yönetimi Başkanı Yâser Arafat, Batı Şeria’nın Râmallah kentindeki yönetim merkezi Mukâtaa’da İsrail tankları tarafından muhasara altına alınmıştı. Dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un emriyle, 2002’nin mart ayında başlayan kuşatma, 20 Eylül itibariyle bizzat Arafat’ın canına kasteden bir saldırıya dönüştürülmüştü. Şaron, Tel Aviv ve Kudüs’te Filistinli grupların düzenlediği canlı bomba eylemlerinden Arafat’ı sorumlu tutuyor, söz konusu eylemlerin durdurulması için de Râmallah’a bu şekilde gözdağı vermeye çalışıyordu.
Eylül ayının sonuna kadar devam ettirilen kuşatma sırasında, Yâser Arafat yanında kalmış son birkaç adamıyla, jeneratör ve mum ışığı altında dünyayla irtibat kurarken, uluslararası camianın kendisine verdiği sözde destek, kuru birkaç teselli cümlesinden ibaretti. İslâm dünyasından yükselen sesler ise, birkaç ülkede düzenlenen protesto gösterilerinden fazlası değildi; onların da gidişata tesiri yoktu. O günleri hatırlayanlar, Arafat’ın “şehîden, şehîden, şehîden!” (şehit olacağım!) şeklindeki haykırışlarını muhtemelen unutmamıştır. Ki Arafat’ın İsrail tanklarının bombarbımanı sırasında can verme ihtimali, hiç de sürpriz değildi. Mukâtaa’da hayatını sürdürdüğü bölümün üst katına top atışı isabet etmiş, tavan çökmeye yüz tutmuştu. Külliyenin bir bölümü zaten tanklar tarafından yıkılarak yok edilmişti.
1982’deki Beyrut kuşatması sırasında da Yâser Arafat’ı muhasara altına alan İsrail, 20 yıl sonra aynı senaryoyu bu kez Râmallah’ta sergilerken, aslında yaşlı kurt Arafat’a tartışmalı kariyerini bir kahraman olarak sonlandırma fırsatını da sunmuş oluyordu. 1993’te İsrail’le vardığı Oslo Anlaşması nedeniyle yoğun eleştiriler alan Arafat, şimdi “şehit” olmaktan söz eden mazlum bir direnişçiye dönüşmüştü. 2003’te ABD’nin baskısıyla başbakanlık yetkisini Mahmud Abbas’a devretmesi, ertesi yıl da Fransa’da şüpheli bir biçimde hayatını kaybetmesi, “Arafat Efsanesi”ni tamamlayan son rötuşlar oldu. Hayatının final yıllarında uğradığı muamele nedeniyle, Arafat, Filistinliler ve bütün dünya nezdinde bir kahraman olarak anılır bugün. İzlediği siyaset yüzünden, hayatında karşılaştığı ağır eleştiriler ise, neredeyse hiç hatırlanmaz.
***
Filistin davasının tarihî seyrini göz önüne aldığımızda, üç ana dönemden söz etmek mümkün: 1) 1920’lerden 1950’lerin ortasına kadar devam eden “sahipsizlik”, 2) Cemal Abdunnâsır’ın işi ele almasıyla başlayan ve 1970’lerin ortasına kadar süren “hamaset”, 3) Enver Sedat’ın 1979’da İsrail’le barış anlaşması imzalamasından itibaren de, her devlet ve grubun kendi yolunu çizmeye başladığı “savrulma” dönemleri… (Başka kıstaslara göre başka sınıflandırmalar da mümkün elbette.) Yâser Arafat, tüm bu süreçlerin hepsinin içinde bulunmuş, bütün taraflarla farklı boyutlarda münasebetler kurmuş, kendine göre takip ettiği bir siyaset ve ağırlığı olan bir isimdi. En önemlisi ise, İsrail’le bizzat savaşmış, sahada rol oynamış, bunun çetin bedellerini de ödemişti.
Arafat’ın sahneden çekilmesiyle, Filistin’in uluslararası arenada temsili, Mahmud Abbas’ın şahsında -ABD ve İsrail eliyle- zayıflatılmış oldu. Bir yandan Abbas’ın Arafat’ın karizmasına asla yetişememesi, diğer yandan da Hamas gibi dişli rakiplerin güç kazanması nedeniyle, Filistin liderliğinin otoritesi ve gücü de hızla aşındı. Yukarıda zikredilen üç dönem boyunca, Arafat yine de bir sembol olarak meydandaydı. Somut bir yaptırım gücü bulunmasa da, kitlelere verdiği moral gücü önemliydi. Abbas yönetiminin, bu moral gücünü de veremediği anlaşılıyor.
Şimdi, yine ABD ve İsrail, Filistin liderliğini daha da zayıflatmaya karar vermiş görünüyorlar. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’in başlattığı “İsrail’le normalleşme” adımlarını diğer bazı Arap ülkelerinin de izleyecek olması, kaçınılmaz biçimde Filistin içindeki grupların zorla dizaynına çalışılacağını da düşündürüyor. Bu bağlamda, Mahmud Abbas’ın yerine, hal-i hazırda BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in danışmanlığını yürüten Muhammed Dahlan’ın getirileceği söylentileri epey yoğun. Bu senaryo gerçek olursa, Filistin liderliğinin Filistin halkıyla son organik bağlarının da artık tamamen kopacağı söylenebilir. Dahlan’ın şahsında, Filistin davası, yaşlı kurtlardan artık çakallara intikal edecek demektir.
***
Tüm bu karmaşanın ortasında, yine umut Filistinli yeni nesillerde. Belki onların, tarihî tecrübeleri sağlıklı biçimde okuyup, önceki nesillerin hatalarına düşmemeleri ve kendilerine dayatılan tuzaklara direnmeleri umulabilir.
Lawrence’ın evi
04:0026/09/2020, Cumartesi
G: 26/09/2020, Cumartesi
2
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz kıyısındaki şehirlerinden Yenbu’da, yaz ayları boyunca süren hummalı bir çalışma neticesinde, dikkat çekici bir restorasyon gerçekleştirildi. Şehrin tarihî kısmında yer alan ve on yıllardır metruk durumda bulunan üç katlı bir konak, baştan başa yenilendi. Yenbu Belediye Başkanı Ahmed Mahtut’un verdiği bilgilere bakılırsa, geriye kalan ufak-tefek rötuşlar da kısa zamanda halledilerek, konak en geç bu yılın sonunda yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine açılacak.
Suudi Arabistan gibi, tarihî eserlere ilgisiyle meşhur olmayan bir ülkede, Yenbu’daki bu restorasyonun haberi, haliyle epey ilgi çekti. Meselenin esas vurucu noktası ise, müze şeklinde ziyarete açılacak olan konağın, 1916’da bölgeyi ziyaret eden İngiliz ajan Thomas Edward Lawrence tarafından ikâmetgah olarak kullanılmış olmasıydı. Tarihe “Arap İsyanı” adıyla geçen ayaklanmayı organize etmek üzere Arabistan’a gelen T. E. Lawrence, önce Yenbu Valisi Abdulkadir Abdu’nun evinde 3-4 gün misafir olmuş, ardından bu konak kendisinin kullanımına tahsis edilmişti. Şerif Hüseyin’in oğullarından bilhassa Emir Faysal’la yakınlık kuran ve ona ayaklanma sürecinde rehberlik eden Lawrence, Arabistan’da kaldığı süre boyunca Yenbu’daki konutunu aktif biçimde kullanmıştı. “Arap İsyanı” başarıya ulaştıktan sonra, Lawrence’ın bölgeden ayrılıp nihayet ülkesine dönmesiyle birlikte, Yenbu’daki ev de kaderine terk edilmişti.
Bundan önceki yıllarda, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere başta olmak üzere, birçok şehirdeki tarihî ve kültürel mirasın üzerinden buldozerlerle geçen, bu noktada İslâm dünyasının her yerinden son derece haklı eleştirilerle karşılaşan, ancak yine de geri adım atmayan Suudi Arabistan yönetiminin, şimdi birden bire tarihî eser sevdasına kapılması elbette sebepsiz değil. Kral Selman’ın oğlu Muhammed’in (kısaca: MBS) 2017’de “veliaht prens” olarak tayin edilmesinden sonra gittikçe yoğunlaşan “Türkiye ve Osmanlı aleyhtarlığı”, hiç de tesadüf olmayan çok sayıda adım çerçevesinde Suudi Arabistan çapına yayılıyor bugün. Daha önce zaman zaman bu köşede çok çeşitli örneklerini de arz ettiğim gibi: Okullarda çocuklara ve gençlere okutulan tarih kitaplarına Osmanlı düşmanı bir dil zerk ediliyor, televizyonlarda Türklerle Arapların ortak geçmişini Türkler aleyhine karalayan kirli üsluplu diziler ve filmler yayınlanıyor, Osmanlı padişahlarını yerin dibine geçirmeye odaklanmış iftira dolu kitaplar pıtrak gibi çoğalıyor, gazetelerde de neredeyse her gün Türkiye ve Osmanlı aleyhine bir dosya veya haber görülüyor. Türk şirketlere ve çalışanlara Suudi Arabistan’da çıkarılan türlü zorluklar da cabası. İşte, Hicaz’ın Osmanlı’dan kopuşunda oynadığı kritik rol sebebiyle dünyaya “Arabistanlı Lawrence” olarak pazarlanan ünlü İngiliz ajanın yaşadığı konak da, yine bu bağlamda restore edildi. Hal-i hazırda, Lawrence’ın Cidde’de yaşadığı ev de müze.
Türkiye ve Osmanlı aleyhtarlığı, Suudi Arabistan’ı şu anda yönetmekte olan devlet zihniyetinde öylesine derin bir saplantıya dönüşmüş durumda ki, T. E. Lawrence’ın Birinci Dünya Savaşı yıllarında sadece Osmanlı’ya değil, Suudilere karşı da mücadele verdiğini dikkate almamışlar. O dönem tekrar hatırlanacak olursa: Lawrence’ın desteklediği ve omuz omuza hareket ettiği Şerif Hüseyin ailesi (Hâşimîler), Arabistan hâkimiyeti için sadece Türklerle değil, Abdulaziz bin Suûd ve adamlarıyla da çarpışıyordu. İngiliz Hâriciyesi’nin bir kolu Şerif Hüseyin’i tutarken, diğer kanadın gönlü Abdulaziz’den yanaydı. Bu iç içe kapışmanın neticesinde, kazanan taraf Suudiler oldu, Şerif Hüseyin ve avanesi ise Hicaz’dan sürülüp çıkarıldı. Onlarla birlikte Lawrence’ın da Arabistan’daki serüvenleri sona erdi.
Tarihin siyasetin avuçlarında yeniden inşası, birçok ülkede rastlanan bir durum. Ancak Suudilerin yaptığı, yeni bir tarih inşasından çok daha fazlasına işaret ediyor. Osmanlı ve Türkiye sınırsız biçimde kötülenirken, Ortadoğu’daki mevcut kaos ve karmaşanın en büyük müsebbibi olan İngiltere ve Batı emperyalizmi kutsanıyor. Bunun üzerine bir de İsrail’le yaşanan ve adeta tek taraflı bir “kara sevda” halini alan “normalleşme” çabaları eklendiğinde, acıklı tablonun eksik parçası tamamlanıyor. Harameyn’in emaneti omuzlarında bulunan bir ülkenin ve siyasî kadronun böylesine savrulması, yalnızca kendi kendini değil, bütün bölgeyi ateşe atacak tehlikeli bir maceraya sürüklenmek anlamına geliyor.
.Türkiye faktörü
04:0030/09/2020, Çarşamba
G: 30/09/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
“İslâm Zirvesi, 22-25 Eylül 1969 günlerinde Fas’ın başkenti Rabat’ta toplandı. Zirveye 36 ülke davet edilmiş olmakla beraber, Türkiye dâhil 25 ülke katıldı. Türkiye, zirvede Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından temsil edilmiştir. Irak, ‘üye’ olarak değil de ‘gözlemci’ olarak davet edildiği için Filistin Kurtuluş Örgütü [FKÖ] ve Fas ile (zirvenin ev sahipliğini Suudi Arabistan ve Fas yapıyordu) diplomatik münasebetleri olmadığı için Suriye, zirveye katılmamışlardır.
İslâm Zirvesi sonunda yayınlanan kararlarda İsrail’in Kudüs’ten çıkması ve Kudüs’e, 1967 Haziranı’ndan önce 1300 yıldır devam eden statüsünün iadesi ile, İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği topraklardan çekilmesi isteniyordu. Konferansta, İsrail’i tanımış olan devletlerin İsrail’le diplomatik münasebetleri kesmeleri istenmişse de, Türkiye ve İran ile Mali, Moritanya, Nijer ve Senegal gibi Afrikalı Müslüman ülkeler bunu kabul etmemişlerdir.
Türkiye’nin gerek İslâm Zirvesi ve gerek alınan kararlar karşısındaki tutumu, “çok fazla bağlanmamak” şeklinde ifade edilebilir. Çünkü Rabat’taki Türk delegasyonu, 25 Eylül günü şu açıklamayı yayınlamıştır: “Türkiye Dışişleri Bakanı, konferansta yaptığı konuşmada, Türkiye’nin konferans sonunda yayınlanan beyannameyi, ilgili konularda Birleşmiş Milletler’de kabul veya tasvip ettiği kararlara uygunluğu nispetinde desteklediğini açıklamıştır.”
Bu karmaşık açıklamanın sebebi şuydu: O sırada bilhassa CHP muhalefeti, Türkiye’nin bir laik devlet olarak İslâm Zirvesi’ne katılmasına karşı çıktığı gibi, kamuoyunda da bu katılımla ilgili sert tartışmalar olmuştur. Bu sebeple, o zamanki hükümet, İslâm Zirvesi’ne katılma kararı alarak bilhassa Arap dünyasına bir yaklaşma eğilimi gösterirken, zirveye sadece Dışişleri Bakanı seviyesinde katılmak suretiyle, bu yaklaşmayı sınırlı bir seviyede tutmaya dikkat etmiştir. Bu sebeple, Dışişleri Bakanı Çağlayangil’in 30 Eylül’de BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Mescid-i Aksâ ve Arap-İsrail meselesine değinen sözleri, 25 Eylül günü Rabat’ta yapılan açıklamayı aydınlığa kavuşturmaktan uzak kalmıştır.
Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, “Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları” adlı eserinde, Mescid-i Aksâ’nın 21 Ağustos 1969’da Avustralyalı Hristiyan Siyonist Denis Michael Rohan tarafından kundaklanması üzerine, Suudi Arabistan’ın çağrısıyla Fas’ta toplanan İslâm Zirvesi’ne Türkiye’nin yaklaşımını böyle anlatıyor. O dönemki Türkiye: Gözü-kulağı dünya başkentlerine ayarlı, kendisine ait müstakil ve bağımsız bir adım atmaktan çekinen, Arap ve İslâm dünyasıyla tamamen aynı çizgide görünmemeye çalışan, zor dengelerin peşinde, kararsız ve etkisiz bir ülke… Bu manzarayı, günümüz Türkiye’siyle kıyasladığımızda, aradaki muazzam farka şaşırmamak mümkün değil:
Kafkasya, Filistin, Suriye, Kuzey Afrika, Körfez, Asya, Balkanlar… Bugün bu bölgelerin hepsinde, Türkiye, asla gözden uzak tutulamayacak bir aktör olarak sahnede, sahada ve masada. Çok çeşitli sebeplerle Türkiye’ye mesafeli duran ülkeler bile, kapalı kapılar arkasında, Türkiye’yi oyunun içine çekmeye çabalıyor. Amerikan başkanlık seçimlerinde Türkiye gündem, Fransa’da Türkiye gündem, İsrail’de Türkiye gündem… Coğrafî konumu, tarihî arka planı ve potansiyeliyle Türkiye, dünyanın farklı odaklarını meşgul etmeyi sürdürüyor. Bu, hamasî bir söylem veya hayal değil; sadece bir hafta boyunca uluslararası medyayı ve ajansları takip eden herkes, söz konusu meşguliyetin çok çeşitli örnekleriyle bolca karşılaşacaktır. “Türkiye faktörü”, uluslararası arenanın yeni gerçekliği bugün.
Böylesine ön planda bulunan ve önemsenen bir ülkenin, sıcak çatışmalarda veya kriz anlarında kenarda durması, her şeyin bitmesini beklemesi, risk almaması ve yardımcı bir rolle yetinmesi düşünülemez. Kezâ, birden fazla cephede aktif bir politika takip edilirken bazı yanılgılara düşülmemesi, kervanın zaman zaman yolda düzülmemesi, pratiğin bazen teorinin gerisinde kalmaması da düşünülemez. Dünyanın hiçbir ülkesinin dış politikası tamamen mükemmel, kusursuz ve hedeflediği çerçevede değildir, ki Türkiye’nin de olabilsin. Tam bu nedenle, Türk dış politikasına yönelik insafsız ve ölçüsüz eleştiriler, “Neden risk alıyoruz?” türünde sözümona akıl vermeler, sahadaki gerçekliklerle uyuşmayan masabaşı tavsiyelerde bulunmalar, dünyanın gidişatına ve Ortadoğu coğrafyasının tabiatına aykırıdır. Yalnızca girişte alıntıladığım İslâm Zirvesi’ndeki pasif Türkiye’yi zihinde canlandırmak bile, kat edilen mesafeyi anlamak ve değerlendirmelerde dengeyi bulmak için yeterlidir.
Emir’in mirası
04:003/10/2020, Cumartesi
Kuveyt Emiri Sabâh el Ahmed el Câbir es-Sabâh, tedavi için götürüldüğü ABD’de, 91 yaşında hayatını kaybetti. Hem üstlendiği vazifeler hem de Ortadoğu’nun şahit olduğu çeşitli krizlerde oynadığı kritik roller nedeniyle Arap dünyasında ve uluslararası camiada büyük saygınlık kazanan Şeyh Sabâh, Kuveyt halkı tarafından da çok seviliyordu. “Şeyh ed-Diblûmâsiyye” (Diplomasinin şeyhi), “Amîd es-Diblûmâsiyye” (Diplomasinin üstadı), “Emîru’l-İnsâniyye” (İnsaniyet emiri), müteveffâ Emir’e münasip görülen unvanlardan birkaçıydı. Kuveytli sosyal medya kullanıcılarının, Şeyh Sabâh’ın aile hayatındaki sadeliği (tek eşli oluşu, 1990’da hanımını kaybettikten sonra bir daha evlenmeyişi) ve yaşadığı bazı acıları (oğlunu trafik kazasında, kızını da göğüs kanseri nedeniyle kaybedişi) öne çıkarmaları da, kendisine duyulan sempatinin bir başka göstergesiydi.
Kuveyt’in 10’uncu emiri Şeyh Ahmed’in dördüncü oğlu olarak, 1929’da dünyaya gelen Şeyh Sabâh (Araplar bu ismi “Subâh” şeklinde telaffuz eder), 1963’ten 2003’e kadar -Körfez Krizi’yle yaşanan küçük kesinti hariç- ülkesinin dışişleri bakanlığını yapmıştı. Üvey kardeşi olan Kuveyt Emiri Şeyh Câbir el Ahmed es-Sabâh tarafından 2003’te başbakanlığa atanan Şeyh Sabâh’ın tahta çıkışı da teamüllerin dışında gerçekleşmişti: Şeyh Câbir’in 2006’daki ölümü üzerine yerine emirlik görevini üstlenen, ancak ciddi rahatsızlıklarla boğuşan Veliaht Prens Şeyh Sa’d’ın, iki satırlık yemin metnini bile okuyamayacağı anlaşılınca, yerini hızlı bir şekilde Şeyh Sabâh aldı. Böylece, devlet yönetiminde ve uluslararası camiada önemli tecrübeye sahip bir isim, Kuveyt’in dümenine geçmiş oldu.
Şeyh Sabâh, Ortadoğu’daki bütün iktidarların ve yönetimlerin çok sıkı irtibatta bulunduğu, herkesle kolaylıkla görüşebilen bir siyasetçiydi. Suudi Arabistan’la Mısır arasında Yemen topraklarında patlak veren ve 1962’den 1970’e kadar devam eden savaş boyunca… 1968’de, İran, Şiî nüfusun yoğunluğundan dolayı Bahreyn’de hak iddia ettiğinde… 1969’da İran’la Irak, sınırların belirlenmesi konusunda ciddi bir anlaşmazlık yaşadığında… 1970’de, Filistin Kurtuluş Örgütü ve diğer fraksiyonlar, Ürdün Krallığı’yla çatışmalara giriştiğinde (‘Kara Eylül’ adıyla tarihe geçen hadiseler)… 1972’de Güney ve Kuzey Yemen arasında iç savaş başladığında… 1975’ten 1990’a Lübnan’ı harabeye çeviren iç savaş yıllarında… 1980’de Umman Sultanlığı-Yemen gerilimi su yüzüne çıktığında… 1980-88 arasında devam eden ve bir milyondan fazla insanın ölmesine yol açan İran-Irak Savaşı süresince… 2011’de, Umman Sultanlığı’nda, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından kontrol edilen bir casusluk şebekesi ortaya çıkarıldığında… 2017’de, Katar Emirliği, Körfez’deki komşuları BAE-Suudi Arabistan-Bahreyn ve onlara eklenen Mısır tarafından abluka altına alındığında… Şeyh Sabâh tüm bu krizlerde, başkentler arasında mekik dokuyan, yorulmak bilmez bir diplomat olarak dikkatleri çekti. Krizlerden bazılarının sulh yoluyla çözümlenmesinde başrol oynadı.
Şeyh Sabâh’ın çarşamba günkü cenazesi de, Körfez’de hâlen devam eden siyasî gerilimin göstergelerinden birine dönüştü. Katar Emiri Şeyh Temîm bin Hamed, cenazeye katılan tek Arap devlet başkanı olurken, BAE yönetimi ‘içişleri bakanı’ düzeyinde temsil edildi. Suudi Arabistan, cenazeden sonra taziye için ‘devlet bakanı’ gönderirken, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi de -muhtemelen Katar Emiri ile karşılaşmamak için- katılmadığı cenazenin ardından Kuveyt’e taziye ziyaretinde bulundu.
Kuveyt’in yeni emiri, 2006’dan bu yana veliaht prens olarak görev yapan Şeyh Nevvâf el Ahmed es-Sabâh, cenazenin defninden hemen önce yemin ederek vazifesine başladı. Şeyh Sabâh’ın üvey kardeşi olan 83 yaşındaki Şeyh Nevvâf, siyasî tecrübe ve uluslararası tanınırlık yönünden, ağabeyiyle kıyaslanamayacak bir şahsiyet. İlerleyen yaşı nedeniyle, emirlik makamına “emaneten” oturduğu, güçlü bir veliaht prens tayin ederek, salâhiyetlerini tümüyle ona devredeceği şeklinde tahminler mevcut.
“Yeni dönemde Kuveyt, BAE ve Bahreyn gibi ‘İsrail’le normalleşme’ kervanına katılır mı?”, “İzlenen arabuluculuk siyaseti sürdürülür mü?”, “Şeyh Sabâh’ın şahsında Kuveyt diplomasisinin kazandığı saygınlık, bundan sonra da devam ettirilebilir mi?” gibi sorulara, şu minvalde bir cevap verilebilir: Kuveyt, kurumları ve refleksleri oturmuş bir devlet. Dolayısıyla, şimdiye kadar takip edilen siyasetten ve yürünen istikametten büyük bir sapma beklenmemeli.
Üç kurşun
04:007/10/2020, Çarşamba
G: 6/10/2020, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Beyrut’un merkezindeki Sâkiyetu’l-Cenzîr Meydanı, o gün yine telaşlı bir kalabalığa ev sahipliği yapıyordu. Yaklaşık 10 yıldır devam eden iç savaşta “doğu” ve “batı” olarak ikiye bölünen Beyrut’un Müslümanların yoğunlukta yaşadığı batı yakasında yer alan meydan, aynı adı taşıyan büyük bir mahallenin de merkeziydi aynı zamanda. O gün, sabahın erken saatlerinde, meydana bakan binalardan birinin önünde duran otomobilden, irice sarığı, siyah cübbesi ve heybetli görünümüyle dikkatleri çeken biri indi. Gülümseyerek kendisini karşılamaya gelenlere doğru ilk adımlarını atıyordu ki, otomobilin yanına kadar yanaşan bir motosikletten, üzerine doğru ateş açıldı. Saldırganlar, kendilerine verilen görevi yerine getirdikten sonra, geldikleri hızla gözden kayboldular.
Bundan tam 34 yıl önce bugün, 7 Ekim 1986’da, Lübnan ulemâsının önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Subhî Sâlih, başkanlığını yaptığı Yetimler Cemiyeti’nin Sâkiyetu’l-Cenzîr’deki genel merkezini ziyareti sırasında işte böyle bir suikasta kurban gitti. Başına isabet eden üç kurşun, Sâlih’in 60 yıllık fânî ömrünün sona erme vesilesi olurken, onun şahsında Lübnan çok önemli bir âlimi, siyaset ve mücadele adamını da kaybediyordu.
Subhî İbrahim Sâlih, 1926’da Lübnan’ın kuzeyindeki Trablus şehrinde, Sünnî bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Henüz 12 yaşındayken sarık-cübbe giymeye ve Trablus’un çeşitli camilerinde cuma hutbelerine çıkmaya başladı; güçlü hitabetiyle, kısa zamanda şöhret kazandı. İlk ve orta öğrenimini Lübnan’da tamamladıktan sonra 1943’te Mısır’a geçen Sâlih, Ezher Üniversitesi’nde dinî ilimler, Kahire Üniversitesi’nde Arap edebiyatı tahsil etti, 1950’de ülkesine döndü. Aynı yıl içinde, bu defa devlet bursuyla Fransa’nın başkenti Paris’e doktoraya gönderilen Sâlih, burada kaldığı dört yıl süresince hem akademik kariyerini en üst dereceyle tamamladı hem de Prof. Dr. Muhammed Hamîdullah’la birlikte “İslâm Kültür Merkezi”nin kuruluşuna öncülük etti, Paris Camii’nde cuma namazları kıldırdı. İslâm Kültür Merkezi’nde Kuzey Afrikalı Müslümanlara Arapça öğreten Subhî Sâlih, çok sayıda Fransızın ve yabancının da İslâm’la şereflenmesine aracılık yaptı. İslâmî ilimler, Arap dili-edebiyatı ve İslâm düşüncesi sahalarında çalışmalar yürüten Sâlih, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Tunus, Ürdün ve Fas’taki çeşitli üniversitelerde dersler verdi, akademik kurullarda danışmanlık görevleri üstlendi.
Lübnan’da da akademik ve dinî alanda üst düzey vazifeler alan Sâlih, 1975’te iç savaş patlak verdiğinde, ülkenin en tanınmış isimleri arasındaydı. Lübnan Müftüsü Şeyh Hasan Hâlid’le çok yakın çalışan Subhî Sâlih, “Birleşik Lübnan” idealine inanıyordu. Mezhepçi ve ayrılıkçı fikirlere karşı mücadeleleriyle öne çıkan Sâlih ve Hâlid, iç savaş boyunca özellikle Suriye’nin Lübnan üzerindeki baskısına da kararlılıkla direndiler. Subhî Sâlih’i kimin öldürdüğü resmen açıklanmasa da, kimlerin ayağına bastığı düşünüldüğünde, bütün parmaklar Suriye istihbaratını işaret ediyor. Sâlih’ten üç yıl sonra, 16 Mayıs 1989’da Şeyh Hasan Hâlid de yine bir suikast sonucu Beyrut’ta öldürüldü. (Meraklı okurlar, 18 Mayıs 2019’da, bu köşede, Hasan Hâlid’i anlattığım yazıyı hatırlayacaktır.) Şeyh Hâlid’in ölümü de yine Suriye istihbaratının işiydi. Böylece, iç savaşın sona ermesine ramak kala, Lübnan Sünnîleri ardarda iki önemli kayıp yaşamıştı.
Sünnî kitleleri temsil eden karizmatik ve tesirli şahsiyetlerin ortadan kaldırılması siyaseti, yakın tarihte yalnızca Lübnan’da uygulanmadı. Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de de, aynı şekilde toplumları peşlerinden sürükleyebilecek bütün isimler, itinayla yok edildi veya çeşitli yöntemlerle devre dışı bırakıldı, etkisizleştirildi. Bugün İran’ın çok ciddi nüfuz kazandığı tüm bu ülkelerde, bir yandan kitlesel Şiîleştirme politikalarına hız verilirken, diğer yandan Sünnî kesimlerin bu Şiîleştirme akınına karşı toplumları yönlendirebilecek, kayda değer bir temsil merciî bulunmuyor.
Şiîliğin yayılmasını dış politikasının merkezine yerleştiren İran ulus-devlet aklı, “vahdet”i vurguladığı ve İsrail düşmanlığını bayraklaştırdığı hamasî söylemleriyle İslâm dünyasında kendisine taraftar bulurken, Ortadoğu’da güçlü Sünnî Müslüman ülkeler ve siyasî aktörler de istemiyor. Bu bağlamda esas “tehlikeli” görülen ülke, Türkiye. Yakın dostluk gösterileriyle Türkiye’yi kontrol altında tutmaya çabalayan İran, Ortadoğu’daki birçok cephede açıktan Türkiye’nin karşısında konumlanmakta ise bir beis görmüyor. Son örneğine Ermenistan’da şahit olduğumuz bu politika, bizi şaşırtmamalı, aksine uyanıklığa, dikkate ve tedbire sevketmelidir.
Bender’in mesajı
04:0010/10/2020, Cumartesi
G: 10/10/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan kraliyet ailesinin en tanınmış üyelerinden Prens Bender bin Sultan, El Arabiya televizyonuna uzun bir mülakat verdi. Hafta içi üç bölüm halinde yayınlanan mülakatta dile getirilenler, uluslararası camiada ve medyada geniş yankı buldu. Söylediklerine geçmeden evvel, Prens Bender’in şahsından ve konumundan söz edelim; çünkü konuşan kişinin kimliği ve sözlerinin zamanlaması, en az mülakatın muhtevası kadar dikkat çekici.
Ülkenin kurucu kralı Abdulaziz’in torunu olan Prens Bender, 1949’da babası Sultan’ın Etiyopyalı cariyesi Hayzurâne’den dünyaya geldi. İngiltere ve ABD’de havacılık eğitimi alan Bender, 1970’lerin sonunda diplomasi sahasına intisap ederek Kral Fahd’ın en yakın danışmanlarından biri oldu. 1983’te Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği’ne atandı, bu görevde -2005’teki istifasına kadar- tam 22 yıl kaldı. ABD’de geçirdiği bu uzun süre boyunca, Bush ailesiyle öylesine yakınlaştı ki, “Bender Bush” lakabıyla anılmaya başladı. Büyükelçilik görevi sırasında Ortadoğu’daki iç çatışmalara, Birinci ve İkinci İntifada’ya, İran-Irak Savaşı’na, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaline ve akabinde Sovyetler’in dağılmasına, İsrail’le Filistin arasındaki Oslo Görüşmeleri’ne, Usame bin Ladin ve El Kaide’nin doğuşuna, Cezayir ve Türkiye’deki ‘İslâmcı’ iktidarlara ve orduların gösterdiği reaksiyona, 11 Eylül saldırılarına, Afganistan ve Irak’ın işgallerine tanık oldu; tüm bu süreçlerde ülkesiyle Amerikan yönetimleri arasındaki derin ve kritik iletişimleri sağladı. 2005-2015 arası Suudi Arabistan Ulusal Güvenlik Konseyi’ne başkanlık etti, 2012-2014 arasında ülkesinin istihbarat şefiydi. Son yıllarda gözlerden uzak kalmış olsa da, aslında gücünü hiçbir zaman kaybetmedi. Kızı Rîmâ ve oğlu Hâlid, şu anda Suudi Arabistan’ın en önemli dış temsilciliklerinin başında: Rîmâ Washington, Hâlid de Londra Büyükelçisi. Prens Bender, “eş durumundan” da kraliyetle sıkı sıkıya bağlantılı: Karısı Hayfâ, maktul Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz’in kızı.
İşte böyle bir arka plana sahip olan Prens’in El Arabiya’ya verdiği röportajda, ana ekseni Filistin meselesi oluşturuyordu. Söylediklerini, şöylece özetlemek mümkün:
“Suudi Arabistan, en başından beri Filistin davasını ve Filistinlileri destekledi. Ancak Filistinli liderler, bu desteğin kıymetini bilemedi ve çözüm fırsatlarını defalarca teptiler. Ekonomik yardım ve tavsiye istediler; yardımı aldılar ama tavsiyelere burun kıvırdılar. Filistin davası haklı bir dava, ancak savunucuları başarısız. İsrail’in davası ise haksız, ancak savunucuları başarılı. Son 70-75 yılda bunu sürekli görüyoruz. Filistinliler, hep kaybeden tarafa oynadılar. 1930’larda Hacı Emîn el Huseynî, Almanya’ya gidip Nazilerle birlikte hareket etti. Sonra Yâser Arafat çıktı, Kuveyt işgal edildiğinde Saddam Hüseyin’i destekledi. Hamas ve Fetih’i barıştırdık, Mekke’deki toplantıdan çıkar çıkmaz yine kavga ettiler. Bugün de Filistinliler, Türkiye ve İran’ı bize tercih ediyorlar. Ankara ve Tahran, onların gözünde Riyad, Kuveyt, Abu Dabi, Manama, Maskat ve Kahire’den daha yukarı bir seviyede. Katar’ı saymıyorum; onu bahse konu etmeye değmez. Yine de, Filistinlilere yönelik iyi niyetimizi değiştirmeyeceğiz. Ancak bu Filistin liderliğine de güvenmek ve onlarla Filistin için bir şey yapmak çok zor. Suudi Arabistan olarak biz, millî menfaatlerimize odaklanmak zorundayız. Tüm bunları Suudi vatandaşları için, bizim kız-erkek genç evlatlarımız için anlatıyorum, ki neler yaşandığının farkında olsunlar. Ülkelerinin ve liderlerinin tarih boyunca aldığı siyasî pozisyonlarla gurur duysunlar. Tarih ve belgeler, olan-bitenin şahitliğiyle dolu. Ve ben şimdi bunları sizinle paylaştım.”
Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler ve mevcut dengeler dikkate alındığında, Prens Bender’in, Veliaht Prens Muhammed bin Selman adına ve onun emriyle bu sözleri söylediğini, dolayısıyla “devletin resmî görüşü”nü dile getirdiğini tahmin etmek zor değil. Maksat da, önce Suudi kamuoyuna sonra da Arap dünyasına şu mesajı vermek: “Filistin ve Filistinliler için, elimizden gelen her şeyi yaptık, ancak sonuç ortada. Günün birinde İsrail’le biz de normalleşmeye girişirsek, Filistinliler yalnızca kendilerini suçlasın!”
İsrail basınında “Bizim hükümet sözcüleri bile böyle güzel konuşamazdı” övgüleri eşliğinde alkışlanan Prens Bender röportajı, Suudi yönetimi açısından aslında fuzuli bir “PR” çabası. Diledikleri adımı atabilmek noktasında ikna etmek zorunda oldukları bir halk, kendilerini sarsıp uyaracak bir ulemâ sınıfı veya öfkesinden çekinecekleri yekpare bir İslâm dünyası mevcut değil zira…
Sophie’den Meryem’e
04:0014/10/2020, Çarşamba
G: 13/10/2020, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Batı Afrika ülkelerinden Mali’nin kuzeydoğusundaki Gao bölgesinde insanî yardım çalışmaları yürütürken, 2016’nın aralık ayında “İslâmî Mağrib El Kaide’si” adlı örgüt tarafından kaçırılan Fransız gönüllü Sophie Petronin (75), serbest bırakılarak ülkesine döndü. Petronin’i taşıyan uçak, Paris yakınlarındaki Villacoublay Havaalanı’na inerken, onu karşılayanlar arasında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bulunuyordu. Kendisini bekleyen gazetecileri sevinçle selamlayan ve yaşına göre oldukça enerjik bir görüntü sergileyen Petronin, başında beyaz bir örtü de taşıyordu. Afrika ülkelerinde, “yerel geleneklere saygı için” yabancıların örtünmesi olağandı. Ancak, Paris’te hâlâ örtülü olmak… Neyin nesiydi acaba? Herkesin aklına gelen bu soruyu, Petronin gülümseyerek cevapladı: “Siz bana Sophie diyorsunuz… Ancak şu anda karşınızda ‘Meryem’ duruyor!” Petronin böylece, İslâm’ı seçmiş olduğunu bütün dünyaya deklare ediyordu.
Anlattığına göre: Meryem Petronin, kaçırıldıktan sonra, rehine olarak tutulduğu yerde son derece iyi bir muamele ile karşılaşmış. Günlük ihtiyaçlarının tam olarak karşılanmasının yanı sıra, düzenli radyo dinlemesine, dünya ile iletişimine ve oğlundan gelen mesajlara erişimine de müsaade edilmiş. Dört yıllık esaret süresini bir tür inzivaya ve terapiye dönüştürdüğünü belirten Petronin, “Çok dua ettim, çünkü çok vaktim vardı. Esaret benim için, manevî bir sükûnet oldu” dedi. İsviçre’ye gittikten sonra yeniden Mali’ye dönmek istediğini belirten Petronin, oradaki yetim ve muhtaç çocuklara yardımı sürdüreceğini vurguladı.
Meryem Petronin, yaşadığı tecrübeyi böyle aktarırken, daha geçen haftalarda “İslâm, dünyanın her yerinde kriz yaşayan bir dindir” yorumuyla gündeme gelen ve “Fransız İslâm’ı” adlı kerameti kendinden menkul bir projeyi ülkesinde dayatmaya soyunan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un psikolojisini tahmin edebilirsiniz. Serbest bırakılması için 4 yıldır mücadele verilen bir Fransız vatandaşının, gayet mutlu bir şekilde, “Ben Müslüman oldum!” diyerek ülkesine dönmesi, Macron’un suratına atılmış okkalı bir tokat yerine geçti.
Geçtiğimiz mayıs ayında, 2018’de Kenya’da kaçırılan İtalyan vatandaşı Silvia Romano da, tıpkı Meryem Petronin gibi, Müslüman olarak ülkesine dönmüştü. “Ayşe” (Aisha) adını alan Silvia, hem kaçırıldığında hem de İslâm’ı seçtiği ortaya çıktığında, ülkesindeki faşistlerin ve İslâm düşmanlarının taarruzuna uğradı. Kenya’ya giderken kendisine “Dikkat çekmeye çalışıyor. İnsanî yardımı Milan’daki fakirlere yapsın” diye sataştılar; döndüğünde de, “Elimizle bir Müslümanı kurtarıp tepemize çıkardık, İslâm’ın reklamını yaptık” dediler.
Meryem Petronin ve Ayşe Silvia Romano örnekleri, akla elbette şu soruyu getiriyor: “Kendilerini kaçıran örgütlerin ideolojisi ‘Selefîlik’ olduğuna göre, onlar da İslâm’ın Selefî yorumunu mu benimsediler?” Gerek muhtedîlerin kendi açıklamaları ve hayat çizgileri, gerekse istatistik verileri, bu soruya “Hayır” cevabını vermemizi gerektiriyor. Selefî örgütler, “Birini daha kazandık” diye bakıp her ihtidâ hadisesini reklama çevirmeye çalışsalar da, aslında Avrupalı muhtedîlerin kâhir ekseriyetinin İslâm anlayışı, Selefîliğin dar ve katı kalıplarına sığmayacak bir genişlik ve ufuk taşıyor. Hatta, Hıristiyanlık (ve diğer bütün dinler) içindeki mezhep çatışmalarından zaten yaka silktiklerinden dolayı, Müslüman bünye içindeki kamplaşmalara da karışmamaya ve kendi yollarını çizmeye bakıyorlar. Bunun sayısız örneği var.
Tam bu noktada, İslâm’a Şiîlik kanalıyla giren muhtedîlerin de genel yekûn içinde nadiratı teşkil ettiğini hatırlayalım. Müslüman dünyadaki Sünnî-Şiî ayrımını Hıristiyanlıktaki Katolik-Ortodoks ayrışmasına benzetip, Müslümanlar içinde azınlığı oluşturan Şiîliğe geçmeyi İslâm’ın kapsayıcılığıyla ve evrenselliğiyle bağdaştıramayan muhtedîlerin sayısı pek fazla. Ve elbette, Şia’nın günümüzde daha çok Sünnî Müslüman kitleyi Şiîleştirme hedefine odaklanması ve “tebliğ”i içeri yönlendirmesi de, bu durumun sebeplerinden.
Müslüman dünyanın muzdarip olduğu bütün siyasî, sosyal ve fikrî problemlere rağmen, İslâm, insanlığın ilgisini çekmeyi sürdürüyor. Düşmanları, İslâm’a saldırırken bile, aslında onu gündemde tutmaktan başka bir şeye hizmet etmiyorlar. Müslümanlar kendi hayatlarını ve kaderlerini sessiz-sedasız yaşamaya devam ederken, dışarıdan bakanların dikkatle izlediği bir temsili ve serüveni de sergiliyorlar. Bunun şuuru Müslüman kitlelere sirayet etse, bugünkü dağınıklığın biraz daha toparlanacağı kesin...
Geriye bakmak
04:0017/10/2020, Cumartesi
G: 17/10/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta, 6 Ekim günü, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat suikastının 39’uncu yıldönümü vesilesiyle sosyal medyada yazılıp çizilenlere göz atarken, bir nokta tekrar dikkatimi çekti: Hadiselere Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (kısaca: İhvân) penceresinden baktığı anlaşılan bazı yerli yorumcular, Sedat için öfke dolu ve hakaretâmiz ifadeler kullanıyor, İhvân’a ve Müslümanlara büyük zulümler yaptığından vs. dem vuruyordu. Elimizdeki tarihî belgeler, şahitlikler ve kaynaklar, İhvân’ın Sedat döneminde öncesiyle ve sonrasıyla kıyaslanamayacak biçimde rahat hareket ettiğini ve kadrolaştığını söylemesine rağmen üstelik…
Arap milliyetçiliğinin bayraktarı Cemal Abdunnâsır, 28 Eylül 1970’de kalp krizinden öldüğünde, yerini uzun yıllardır sağ kolu olarak görev yapan Enver Sedat almıştı. CIA’nin gizli belgelerinde iktidarı için ancak birkaç ay ömür biçilen, sonrasında ordu tarafından devrileceğine kesin gözüyle bakılan Sedat, Abdunnâsır’ın sağlığında silik bir portre çizmesine rağmen ‘dişli’ çıkmış, kısa süre içinde koltuğunu sağlamlaştırmıştı. Bunu yaparken, Mısır’ın istikametini Sovyetler Birliği’nden ABD’ye çevirmiş, on binlerce Sovyet danışmanı bir gecede sınır dışı etmiş, ülkede komünizmin etkisini kırmak için de İhvân’ın halk tabanındaki gücünden faydalanma yoluna gitmişti. Bu çerçevede, Abdunnâsır döneminde hapse atılan İhvân mensuplarının önemli bir kısmı özgürlüğüne kavuşturulmuş, teşkilâtın yönetim kadrosu bir anda kendilerini yeniden toplumsal ve siyasî hayatın içinde bulmuştu. Hasan el Bennâ’dan sonraki genel mürşid Hasan el Hudaybî, Ömer Tilmisânî, Mustafa Meşhûr, -“Zindan Hatıraları” adlı kitabıyla Türkiye’de de tanınan- Zeyneb Gazâlî, “Sedat affı”yla salıverilen isimler arasındaydı. Enver Sedat, üniversitelerdeki, meslek odalarındaki ve kamu kurumlarındaki Sovyet yanlısı havanın dağılması için de İhvân’la işbirliği yapmış, binlerce teşkilât mensubu buralara yerleştirilerek, devlet tarafından desteklenmişti. 1973’de Hasan Hudaybî’nin ölümünden sonra İhvân’ın genel mürşidliğine getirilen Ömer Tilmisânî, Sedat’la şahsî dostluk da geliştirmişti.
Enver Sedat, 1977’deki “tarihî” Kudüs ziyaretinin ardından, 1979’da İsrail’le resmen barış anlaşması imzaladığında, Mısır ve Arap kamuoyunun geneli gibi İhvân cephesi de ona şiddetle karşı çıkmış, ülkede ortamın gerginleşmesiyle birlikte Tilmisânî hapse atılmıştı. Buna rağmen, 6 Ekim 1981’de, Hâlid el İslâmbûlî adlı yüzbaşı ve arkadaşları Sedat’ı öldürdüğünde, Tilmisânî suikastı Üçüncü Halîfe Hz. Osman’ın Müslümanlarca katledilmesiyle kıyaslayarak herkesi şaşırtacaktı. Sedat’tan sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Hüsnü Mübarek için de, Tilmisânî’nin yorumu “Hayır ve bereketlerle dolu bir dönem başladı” şeklinde olacaktı. Mübarek’le de -tıpkı Sedat’la olduğu gibi- şahsî bir yakınlık tesis eden Tilmisânî 22 Mayıs 1986’da hayatını kaybettiğinde, cenazesinde Mısır hükümeti ‘başbakan’ düzeyinde temsil edilecekti.
Tüm bu süreçler boyunca İhvân resmen “illegal örgüt” vasfını korumuş olmasına rağmen, -kısa süreli hapisler ve kovuşturmalar dışında- teşkilât üyelerinin hareket serbestliği vardı. Bağımsız listelerden milletvekili seçilebiliyor, meslek odalarında ve kamuda etkinliklerini koruyorlardı. Neşriyat ve konferanslar sürüyordu. Liderlik seviyesinde de Mübarek yönetimiyle temaslar devam ediyordu. 2004-2010 arasında İhvân’ın genel mürşidliğini yapan Muhammed Mehdî Âkif, 2005 yılında Mısır basınında yayınlanan bir demecinde “Hüsnü Mübarek, İslâm’a göre kendisine itaat edilmesi gereken devlet başkanıdır (veliyy-i emr)” diyerek, teşkilâtla rejim arasındaki ilişkileri farklı bir boyuta daha taşımıştı.
Sedat’ın katli üzerinden İhvân’ın yakın tarihindeki bu safahâtı gözler önüne sermemin sebebi şu: Türkiye’den İslâm dünyasındaki gelişmelere, hareketlere ve şahsiyetlere bakarken, aradaki bilgi boşluklarını duygularla ve temennilerle doldurma hatasına düşebiliyoruz sık sık. Bunun neticesinde, içinde yaşadığımız bölgeye dair algılarımız sahadaki hakikatlerin çok uzağına savrulurken, “İhvân’dan daha İhvân’cı”, “Hamas’tan daha Hamas’çı”, “Hizbullah’tan daha Hizbullah’çı” yorumlama biçimleri ortaya çıkıyor.
Oysa, dünü okurken ve bugüne aktarırken “objektif” olmaya ihtiyacımız var. Objektiflik şudur: Bir meselenin bütün boyutlarını kavradıktan sonra, sebep-sonuç ilişkilerini doğru biçimde kurmak; herkese rolünü ve sorumluluğunu adil biçimde dağıtmak… Bu anlamıyla, objektiflik bir mecburiyettir. Ancak objektiflik, tarafsızlık değildir. Objektiflik “tarafsızlık” olarak tanımlandığında ve uygulandığında, ancak “doğru görünümlü yanlışlar”a yol açar.
Ceriç nerede?
04:0021/10/2020, Çarşamba
G: 20/10/2020, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Aliya İzetbegoviç’in 22 Ekim 2003 günü Saraybosna’da düzenlenen cenaze töreni, İslâm dünyasının şahit olduğu en görkemli uğurlamalardan biriydi. Sağanak yağmura rağmen sokakları dolduran yaklaşık 150 bin kişi, 19 Ekim’de fânî dünyaya gözlerini kapayan efsane lidere veda etmek için toplanmıştı. Türkiye’den de kalabalık bir heyetin katıldığı cenaze namazını, Bosna Hersek Reisu’l-Ulemâsı (bizdeki “Diyanet İşleri Başkanı”na denk) Mustafa Ceriç kıldırdı. Bu önemli görevi Ceriç’ten başkasının ifa etmesi de düşünülemezdi zaten. Zira 1993’ten itibaren Boşnaklara dinî yönden önderlik yapmış, İzetbegoviç’le yan yana durarak, savaşta ve barışta halkının önünde yürümüştü. Şimdi, yine en önde durmak da onun hakkı ve vazifesiydi.
1952’de Saraybosna yakınlarındaki Visoko köyünde dünyaya gelen Mustafa Ceriç, Gazi Hüsrev Bey Medresesi’nde temel eğitimini tamamladıktan sonra, Kahire’ye giderek Ezher Üniversitesi’ne intisap etti. Ezher’deki eğitiminin ardından Bosna’ya dönerek imam-hatiplik yapan Ceriç, 1981’de ABD’nin Chicago şehrindeki İslâm Kültür Merkezi’ne imam olarak davet edildi. Ailesiyle birlikte burada kaldığı dört yıl boyunca Chicago Üniversitesi’nde doktora programını da bitiren Ceriç, yeniden Balkanlar’a dönüşünde Zagreb’de İslâm Merkezi’nin imamlığına getirildi. Bosna Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önce, Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’daki Uluslararası İslâm Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü’nde “profesör” unvanıyla ders vermeye başlayan Ceriç, 1992’nin sonunda Bosna, Sırbistan, Hırvatistan ve Slovenyalı Müslüman âlimlerin oy birliğiyle “Bosna Reisu’l-Ulemâsı” seçildi. Birkaç ay sonra, Malezya’daki rahatı ve konforu bırakıp ateş altındaki Saraybosna’ya döndü, bu mühim vazifeyi teslim aldı.
Yaklaşık 20 yıllık bir kariyerin ardından, 2012’de emekliye ayrılıp görevi Hüseyin Kavazoviç’e devreden Mustafa Ceriç, o tarihten günümüze bütün vaktini dünyanın çeşitli ülkelerindeki konferans ve programlarla geçiriyordu. Görevi sırasında ve sonrasında, zaten kendisi dünya çapında şöhrete kavuşmuştu. “Müslüman dünyanın parlayan yıldızı”, “Modern Müslüman âlim prototipi”, “Avrupalı Müslüman numunesi” türünden sayısız övgü, Ceriç’in ismine sürekli eşlik ediyordu. Aldığı uluslararası ödüller ve üye olduğu kurullar da cabasıydı.
Bu süre zarfında İslâm dünyasının önde gelen kurumlarıyla, yöneticileriyle ve dinî şahsiyetleriyle sıkı ilişkilerini sürdüren Mustafa Ceriç, elinde tuttuğu krediyi Bosna Hersek Müslümanları adına kazanca da çeviriyordu. 2017’ye kadar bu durum böyle devam etti. Son üç yıldır ise, Ceriç’in bindiği gemi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) limanına demirlemiş vaziyette. BAE yönetiminin “Siyasal İslâm’la savaş” politikası çerçevesinde oluşturduğu ve Müslüman dünyayı dinî ve fikrî yönden dizayn amacıyla faaliyete geçirdiği “İslâm Toplumlarında Barışı Güçlendirme Forumu”nun üyeleri arasına giren Mustafa Ceriç, forumun Moritanyalı başkanı Şeyh Abdullah bin Beyye ve ABD’li yardımcısı Hamza Yusuf’a övgüler yağdırdığı yazılarıyla da dikkatleri çekti. BAE tarafından finanse edilen Bin Beyye-Yusuf ikilisini “Mutedil İslâm’ın parlak temsilcileri” olarak öven Ceriç, BAE yönetimini de “İslâm dünyasının böyle ülkelere ihtiyacı var. Keşke daha çok BAE olsa...” ifadeleriyle göklere çıkarıyordu. Ceriç’in adını en son, “İslâm Toplumlarında Barışı Güçlendirme Forumu” adına yapılan ve BAE-İsrail barış anlaşmasını öven resmî açıklamada, Hamza Yusuf’la yan yana gördük. Açıklamada, BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zâyed “hikmetli siyasetçi ve örnek Müslüman lider” olarak tanımlanıyordu. Yani Ceriç, 2020 itibariyle, çok açık biçimde BAE üzerinden İslâm dünyasına dayatılan projelerin gönüllü bir parçası ve neferi olarak boy gösteriyordu.
Şu soru sorulabilir: “Herkes, Türkiye’nin dış politikasını desteklemek zorunda mı?”
Elbette değil. Fakat, burada tartıştığımız şey de, Türkiye’nin dış politikası veya AK Parti iktidarının çizgisi değil. İslâm dünyasında, şu anda gelecek on yıllarımızı ipotek altına alabilecek bir siyasî ve dinî proje uygulamaya konuluyor. Mısır, BAE, Suudi Arabistan gibi ülkelerin bugün attığı birçok adım, tek başına değerlendirilemeyecek kadar çok ve derin boyutlar içeriyor. Bu hengâmede, -eğer Türkiye’nin politik tercihlerine hak verilmiyorsa- tarafsız kalmak veya sessiz bir pozisyon belirlemek de bir seçenek iken, gidip BAE’nin şemsiyesi altına sığınmanın, şüphesiz ki bir anlamı var. Bu satırların yazarına, “Bosna Hersek Reisu’l-Ulemâsı” gibi heybetli bir unvanı şahsiyetiyle bütünleştiren Mustafa Ceriç’in şimdi “nerede” olduğunu sorduran da işte bu anlamdır.
Müftüye bomba
04:0024/10/2020, Cumartesi
G: 24/10/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Şam Müftüsü Şeyh Muhammed Adnan Efyûnî, Şam’ın kuzeybatısındaki Kudseyyâ kasabasında aracına yerleştirilen bombanın infilak etmesi sonucu, 22 Ekim Perşembe akşamı hayatını kaybetti. Olayı duyuran Suriye resmî haber ajansı SANA, saldırıyı kimlerin düzenlemiş olabileceğine dair ayrıntılı bilgi vermedi. Suriye Evkâf Bakanlığı da, Adnan Efyûnî’nin ardından kısa bir taziye mesajı yayımlamakla yetindi.
1954’te Şam’da dünyaya gelen Muhammed Adnan Efyûnî, temel İslâmî eğitimini doğduğu şehirde tamamladıktan sonra, Sudan Umm Durmân Üniversitesi’ni bitirerek orada yüksek lisans yaptı. Suriye’ye dönüşünde Evkâf Bakanlığı’nda çeşitli vazifeler alan Efyûnî, Şam’ın en önemli klâsik eğitim kurumlarından Ebu’n-Nûr Medresesi’ne intisap etti. Buranın kurucusu olan Şeyh Ahmed Kuftârû, 1964-2004 arasında tam 40 yıl Suriye müftülüğü görevini yürütmüştü. Şeyh Kuftârû ile şahsî yakınlığı da bulunan Adnan Efyûnî, Kuftârû’nun ölümünden sonra ismi “Şeyh Ahmed Kuftârû Külliyesi” olarak değiştirilen Ebu’n-Nûr’un yönetiminde de yer aldı. Baas rejiminin sadık destekçisi Suriyeli din adamı Muhammed Saîd Ramazan el Bûtî ve diğer Şam ulemâsının da yakından tanıdığı ve güvendiği bir şahsiyet haline gelen Adnan Efyûnî, 2011’de Suriye’de halk ayaklanmasının başlamasıyla birlikte Beşşâr Esed’in hususi istişare heyetinde boy gösterdi. 2013’te Şam müftülüğüne getirilen Şeyh Muhammed Adnan, Suriyeli muhalifleri “terörist” olarak isimlendirdiği hutbe ve vaazlarıyla dikkatleri çekti. Esed yönetimi, bir yandan Suriye’nin çeşitli şehirlerini bombalarken, bir yandan da Şam’da “Uluslararası Terör ve Aşırılıkla Mücadele Merkezi”ni tesis ederek başına Adnan Efyûnî’yi getirdi. Şeyh Adnan, “Şam müftülüğü” şapkasına ilâveten, bu merkezin başkanı sıfatıyla da çok sayıda ülkede toplantılara katıldı, Suriye’nin “terörle mücadelesi”ni anlattı.
Muhammed Adnan Efyûnî’nin asıl rolü, rejimin kuşatma altına aldığı şehir ve kasabalarda, muhalif gruplarla müzakereleri yürütmekti. Doğu Gûta, Zebedânî, Medâyâ ve Halep’te sivil halk bombardıman, açlık ve askerî abluka yoluyla diz çöktürülürken, silahlı grupların buralardan uzaklaştırılması işinde Adnan Efyûnî’nin sürdürdüğü müzakereler etkili oldu. Şam’ın güneybatı banliyösü Derâyâ yeniden rejimin kontrolüne girdikten sonra, 12 Eylül 2016 günü, buradaki Sa’d bin Muâz Camii’nde kurban bayramı namazını Şeyh Adnan kıldırmıştı. Beşşâr Esed, Suriye Müftüsü Şeyh Ahmed Hassûn ve diğer bütün üst düzey zevâtın hazır bulunduğu namazda, bayram hutbesi de –doğal olarak– Esed rejiminin “terörle mücadele”de kazandığı mevzilerin övülmesine hasredilmişti.
Şeyh Muhammed Adnan Efyûnî’nin bombalı saldırıda yaşamını yitirmesi, akıllara 21 Mart 2013’te Şam’daki Îmân Camii’nde haftalık dersini yaptığı sırada öldürülen Saîd Ramazan el Bûtî’yi getirdi. Önce bombalı bir saldırıda can verdiği açıklanan Bûtî’nin, aslında kendisini yakın mesafeden silahla vuran biri tarafından öldürüldüğünü düşündüren bir video kaydı da ortaya çıkmıştı. Esed rejimi Bûtî’yi “teröristlerin şehit ettiğini” açıklasa da, hadisede bizzat Suriye istihbaratının (“Muhâberât”) parmağı olabileceğine dair güçlü şüpheler mevcut. Efyûnî ve Bûtî gibi halk nazarında krediye sahip isimlerin yine rejim eliyle ortadan kaldırılması, Suriyeli Sünnî kesimleri korkutup endişeye sevk ederek Esed iktidarına daha da bağlı ve borçlu hale getirmeye matuf senaryolar olarak değerlendirilebilir. Suriye olaylarının başlangıcında, Suriye Müftüsü Şeyh Ahmed Hassûn’un oğlu Sâriye’nin Halep yakınlarında vurularak öldürülmesinde de, aynı şekilde “rejim şüphesi” mevcuttu. Aynı zamanda, babası Bedreddîn Hassûn’dan tevârüs ettiği “şeyhlik” makamını da elinde tutan Ahmed Hassûn, Esed rejiminin en sıkı destekçilerinden. Hassûn’un son aylarda rejimle bazı konularda ihtilaf yaşadığı ve kendisinin televizyonlara çıkmaktan men edildiği belirtiliyor. Saîd Ramazan el Bûtî’den sonra Şeyh Muhammed Adnan Efyûnî’nin de devre dışı bırakılması, herhalde en çok Şeyh Ahmed Hassûn’u endişelere sevk ediyor olmalı. Defterinin dürülüp “şehit” ilân edilmesi, minicik bir bombalı saldırıya bakıyor çünkü.
Ortadoğu çalışan akademisyen ve araştırmacılara, Suriye özelinde bir konu önerisi: Sünnî din adamlarının Nusayrî Baas rejiminin yönetimi ve tasallutu altında oynadıkları roller, halkla devlet arasında hangi fonksiyonları yerine getirdikleri, rejimin sıradan vatandaşa yönelik baskılarının “legalize” edilmesi noktasında nerede durdukları… Tüm bu noktalar, bakir ve bol malzemeli bir saha olarak, Türkiye kamuoyunun dikkatlerine sunulmayı bekliyor.
İkinci adam
04:0028/10/2020, Çarşamba
G: 27/10/2020, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Saddam Hüseyin’in yardımcısı ve sağ kolu İzzet İbrahim ed-Dûrî, nihayet öldü. “Nihayet”, çünkü bundan önce en az dört defa öldüğü yönünde şâiyalar çıkmış, hepsinden sonra da görüntülü veya sesli mesaj yayınlayarak “Ben burdayım, yaşıyorum” demişti. Son olarak, önceki gün -26 Ekim Pazartesi- Baas Partisi’nden yapılan resmî açıklamada Dûrî’nin 78 yaşında hayatını kaybettiği, küçük bir cenaze töreninin ardından Salahaddîn vilayetinde sessiz-sedasız defnedildiği belirtildi. Irak yakın tarihinin en önemli figürlerinden birinin daha davası Yüce Divan’a intikal etti böylece.
1942’de, Irak’ın Tikrit kentine bağlı Dûr kasabasında fakir bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelen İzzet İbrahim, gençlik yıllarından itibaren yakından tanıştığı Saddam Hüseyin’le birlikte Baas Partisi saflarına katıldı. 1958’de Irak’taki İngiliz destekli Hâşimî monarşisi milliyetçi subaylarca devrilirken, 1963’te Baas Partisi ülke yönetimine el koyarken, 1968’de Baas Partisi içinde yaşanan hesaplaşmayla Ahmed Hasan Bekr kliği kontrolü sağlarken, 1979’da Saddam Hüseyin bu defa kuzeni Ahmed Hasan Bekr’i devirirken… Tüm bu kritik dönemeçlerde, İzzet İbrahim ed-Dûrî, Saddam’ın yanı başındaydı. Bu sadakatinin karşılığını fazlasıyla alan Dûrî, 1970’lerde içişleri ve ziraat bakanlıklarıyla bir süre “oyalandıktan” sonra, Saddam’ın Irak’ın mutlak hâkimi haline gelmesiyle, 1979’da Irak Devlet Başkan Yardımcılığı ve Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcılığı koltuklarını aynı anda uhdesine aldı. Dûrî, her iki vazifeyi de 2003’te Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesine kadar sürdürdü.
Saddam Hüseyin’e asla “hayır” dememesiyle ünlenen İzzet İbrahim ed-Dûrî, Irak’ta “ikinci adam” sıfatıyla onlarca yıl hüküm sürünce, haliyle kabarık bir sicile de sahipti. Baas iktidarına karşı her türlü ayaklanmanın sert bir şekilde bastırılmasında her zaman kritik rol oynayan Dûrî, 16 Mart 1988 günü, Bağdat’ın kuzeydoğusundaki Kürt kasabası Halepçe’de kimyasal gazla düzenlenen katliamın da emrini veren isimdi. 1991’de bu defa Şiî Araplar ayaklandığında yine devreye giren Dûrî, Baas rejiminin demir yumruğunu en sert biçimde göstermekten kaçınmadı.
2016’da verdiği bir röportajda, “Kuveyt’i işgalimiz ahlâkî bir hata idi. Kuveyt üzerinde hak iddiamız da yanlıştı. Kuveyt, Irak’ın parçası değildir” sözleriyle günah çıkaracak olan İzzet İbrahim ed-Dûrî, ABD işgalinin hemen öncesinde, 5 Mart 2003 günü Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen İslâm İşbirliği Teşkilâtı’nın olağanüstü toplantısında Kuveyt delegesine “Kapa çeneni, Amerikan ajanı, maymun” şeklinde hareket etmekten de geri kalmamıştı.
Irak işgal edildikten sonra, İzzet İbrahim ed-Dûrî, bu defa kendisini bir “bağımsızlık savaşçısı” olarak konumlandırıp mücadeleye başladı. Baas Partisi kadrolarından, dağılan Irak ordusunun firarilerinden, ailesinin mensup olduğu Nakşibendî tarikatı saflarından ve sıradan vatandaşlardan teşekkül eden bir vurucu güç meydana getirdi. “Nakşibendî Tarikatı Ordusu” adıyla bilinen bu oluşum, ülkenin kuzeyinde işgal kuvvetlerine karşı çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Ancak 2013’ten itibaren IŞİD ortaya çıktığında, Nakşibendî Tarikatı Ordusu’nun birçok mensubunun saf değiştirdiğine de şahit olundu. Hatta, Dûrî’nin bizzat kendisinin, IŞİD’in kuruluşunda rol oynadığı iddia edildi. Dûrî bu iddiaları sürekli yalanlasa da, ona yakın bazı isimler IŞİD saflarında boy gösterdi.
İzzet İbrahim ed-Dûrî’nin hayatını kaybettiği haberi, tahmin edilebileceği gibi Iraklı Kürtler ve Şiîler arasında büyük bir sevinç dalgasına yol açtı. Dûrî’nin ölümüne üzülenlerin sayısı da hiç azımsanacak gibi değildi. Onun bir “kahraman”, “işgale karşı direnişçi” ve “vatan sevdalısı” olduğunu vurgulayanlar kadar, Nakşibendî tarikatı üzerinden Dûrî’yi övgüye boğanlar da vardı. Dûrî’nin ölümüne gösterilen reaksiyonlardaki çeşitlilik, Saddam’ınkini aratmadı bu yönüyle.
Yazıyı buraya kadar okuyan okuyucu, bilhassa Nakşibendî tarikatıyla Baas rejiminin ilişkisine ve Nakşibendîli’ten IŞİD’e kayışlara şaşıracaktır. Dûrî’nin hayatındaki bu ilginç ayrıntılar, aslında bize şunu bir kere daha hatırlatıyor: Ortadoğu’daki her ülkeyi, kendi iç şartları çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Türkiye’de bizim algıladığımız ve alıştığımız birçok kavram, yapılanma veya süreç, farklı ülkelerde farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Bu sadece tasavvuf bağlamında böyle değildir; “sekülerlik”, “demokrasi”, “askerî darbe” gibi birçok şey de, ülkeden ülkeye çeşitli manalar kazanabilir. İşte bu nedenle, Ortadoğu’yu anlamaya çalışırken, her türlü ezberden ve olumlu / olumsuz önyargılardan kaçınmak en doğrusudur.
.Dinî diplomasi
04:0031/10/2020, Cumartesi
G: 31/10/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “İslâm’ın yeniden yapılandırılması gerekiyor. Bir Fransız İslâm’ı üretmeliyiz” diyerek başladığı çıkışlarını, İslâm ve Müslüman düşmanlığı raddesine vardırırken, kin ve nefret söylemleri beklenen neticeyi doğurdu: Sıradan insanları ve dinî mekânları hedef alan saldırılar başladı. Kafasındaki projeyi Fransa’ya (ve hatta becerebilirse bütün Avrupa’ya) dayatabilmek için sabırsızlanan Macron’un, son haftalarda ülkesinde yaşanan gelişmelere bakarak ellerini ovuşturduğunu tahmin etmek zor değil. Nitekim şimdiden, çok sayıda kişi ve kurumun üzerine gidildi, gözaltılar ve kapatmalar hız kazandı. Öte yandan, Fransa İçişleri Bakanlığı “daha fazla saldırı beklendiğini” açıkladı. Bu da Macron’un eline, “Fransız İslâm’ı üretimi” için daha fazla malzemenin geçmesi demek. Karşımızdaki şu tabloda, her seferinde “İslâmî terör”ün suçlandığı saldırıların “planlı komplolar” veya en azından “göz yumulmuş eylemler” olduğunu düşünmemizi gerektirecek çok fazla emare var. Batı dünyası, İslâm’a ve Müslümanlara taarruzda kullanabilmek için, daha önce çok sayıda benzer tezgâh kurdu çünkü. Sicilleri epey kabarık.
Biz, meselenin İslâm dünyasına bakan tarafına odaklanalım:
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un İslâm’ı ve Müslümanları “öcüleştirme” histerileri, Doğu Akdeniz’de Türkiye ile yaşanan çekişmeyle zirveye çıktı. O dönemde Macron, “İslâm’ı yeniden yapılandırmak gerekiyor” açıklamasını yaptığında, İslâm dünyasından kendisine tek güçlü cevap, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gelmişti. Fransa ve Türkiye arasındaki ilişkiler gerilirken, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan ve Mısır’dan oluşan “Körfez Troykası”, açıktan Fransa’dan yana tavır alarak, İslâm’la ilgili yorumlarında Macron’u destekledi. Sosyal medya, bu ülkelerin paralı trollerinin Türkiye’ye ve Erdoğan’a yaptığı hakaretlerle dolarken, BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in yakın çevresinden Prof. Dr. Abdulhâlık Abdullah, “Erdoğan, Macron’a saldırıyorsa, bilin ki kesinlikle Macron haklıdır” bile dedi. Oysa, “Erdoğan, Macron’a saldırıyorsa...” dediği durumda, Macron’un İslâm’la ve Müslümanlarla ilgili sarf ettiği, her aklı başında Müslümanın tepki göstermesi gereken ifadeleri söz konusuydu.
Ardından, Hz. Peygamber’e hakaret içeren karikatürlerin Fransa’daki kamu binalarının cephelerine yansıtılması provokasyonu gerçekleşince dahi, BAE-Suudi Arabistan-Mısır çizgisi, bunu “Erdoğan’la Macron’un kavgası” olarak sunmaya meyyaldi, “kavgayı Erdoğan başlattı, Fransa’yı tahrik etti” alt metinleri eşliğinde. Ancak İslâm dünyasının her yerinden Hz. Peygamber’e sahip çıkan milyonların samimi tavrı, Fransız mallarına boykot kampanyaları ve öfkeli protestolar yoğunlaşınca, Körfez Troykası da tonunu düşürmek zorunda kaldı. Üstüne bir de Mevlid-i Nebî’nin yıldönümü denk gelince, hepten sessizliğe büründüler. Perde arkasından Fransa’yla ve Macron’la birlikte hareket etseler de. Elbette onlara en çok rahatsızlık veren şey, Hz. Peygamber’e hakarete karşı İslâm dünyasındaki tepkilerin başını Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çekiyor olmasıydı. Erdoğan’ı Fransa’ya olan kızgınlığı nedeniyle açıktan eleştiremezlerdi. Çünkü kızgınlığın odağında Hz. Peygamber’e edilen hakaretlerin bulunduğu, artık gün gibi meydandaydı.
Körfez Troykası’nın ve onların peşine takılan kuyrukların bundan sonraki stratejisi, Türkiye’yi Fransa’daki saldırılarla ilişkilendirmek olacaktır. Nitekim, Ezher Şeyhi Ahmed Tayyib, Mevlid-i Nebî münasebetiyle 28 Ekim Çarşamba akşamı Mısır devlet ricâli önünde yaptığı uzun konuşmada, terörün sorumluları arasında “Siyasal İslâm”ı bilhassa zikretti. Kastettiği çerçeveye, ilk önce Türkiye’yi dâhil ettikleri malum. (Ahmed Tayyib’in BAE ile organik bağlarına dair, daha önce bu köşede yer alan 06.02.2019 tarihli “Sevgili kardeşim” ve 20.05.2020 tarihli “Hukemâ Meclisi” başlıklı yazılarımı hatırlatmak isterim.) Bir taraftan yoğun bir şekilde “Türk mallarını boykot” kampanyalarına da ağırlık veren Körfez Troykası’nın, medya ve sosyal medya yoluyla, Fransa’daki saldırılar bağlamında Türkiye’ye karşı yeni bir cephe daha açtıkları görülüyor.
Zaman zaman yaptığım bir çağrıyı, bu vesileyle tekrarlamayı lüzumlu buluyorum: Eldeki bütün imkânları seferber ederek, “dinî diplomasi” sahasındaki gayretleri daha da yoğunlaştırmamız gerekiyor. Başlatılacak sayısız proje, sahip çıkılacak birçok isim ve el uzatılması gereken çok stratejik noktalar var. Hep söylediğimiz ama üzerinde yeterince düşünmediğimiz o meşhur sözün ifadesiyle: Hayat, boşluk kabul etmiyor.
Fay hatları
04:007/11/2020, Cumartesi
G: 6/11/2020, Cuma
Sonraki haber
Taha Kılınç
Görünen o ki, ABD başkanlık seçiminde oy sayımı sonuçlansa bile, başlayan tartışmalar çok uzun bir süre daha devam edecek. “En ideal yönetim” olarak sunulan demokrasinin tatbikatında ortaya çıkan çelişkiler, seçim sistemlerinin verimliliği ve güvenilirliği, insanların tercihlerinin sosyal medya ve diğer teknolojik kanallar üzerinden yönlendirilmesi… gibi sayısız konu başlığı, dünyanın gündemini işgal etmeyi sürdürecek. Keza, Donald Trump’ın şahsında mücessem hale gelen siyaset üslubu ve sandığa giden Amerikan halkının yarısının bu üsluba onay vermiş olması da, ABD’deki iç çatışmalar eşliğinde uluslararası siyasetin gidişatını yeniden düşünmeyi ve konuşmayı gerektirecek.
Los Angeles Times’ta Nicholas Goldberg’in üç gün önce yazdıkları, vurguladığım bu “yeni realite”nin de açık bir tasviri niteliğindeydi: “Donald Trump, seçimi kaybetse de, kazandı. Kazandı, çünkü o koltuğunu bıraktıktan sonra bile uzun zaman yakamızı bırakmayacak biçimde bizi böldü, ihtilaflarımızı derinleştirdi. Trump daha önce seçildiğinde, bu belki bir anormallikti, talihsiz bir hataydı. 2016’da ona oy veren seçmenler, belki de seçim kampanyası sırasında dile getirdiği sorumsuz vaatlerini gerçekleştirmeyeceğini düşünerek, masumca oy verdiler. Fakat 2020’de Trump’a yeniden oy veren on milyonlarca insan için, durum artık bambaşka. Onların oyu, bütün dünyaya şu mesajı gönderiyor: Bu acayip ve güvenilmez adam, dünyanın en güçlü makamına Amerikan halkını aldatarak veya kandırarak gelmedi. Aksine Trump, birçok insanın gayet bilinçli şekilde tercih ettiği bir seçenek.”
Başlangıçta ve dört yıllık başkanlığı süresince tabir-i caizse “mahallenin delisi” konumuna indirgenmeye çalışılan Donald Trump, artık Amerikan toplumunun kabaca yarısını temsil ediyor. Söylemleri, müstehzî tarzı, sahne şovunu andıran konuşmaları, hedefleri ve iddiaları, milyonlar tarafından destekleniyor, heyecanla izleniyor. Önceleri onu ciddiye almayanlar, karşılarında somutlaşan bu garip fenomenle nasıl başa çıkacaklarını şimdi kara kara düşünüyor.
Amerikan siyaset sahnesinde yaşananlara bakınca gazeteciler, yorumcular, siyaset bilimciler ve tarihçiler için bol malzemeli, bol öğretici ve hatta eğlenceli bir döneme girdiğimiz kesin. Dünyaya sıklıkla demokrasi dersleri veren, bunun için müdahalelerde bulunan ve gerektiğinde de güç kullanmaktan çekinmeyen bir ülkenin, kendi söküğünü dikemez hale gelişi elbette dikkati ve merakı celbeden bir durum. Ve Trump’ın kendi ülkesinin seçim sistemini ve oy verme mekanizmasını aleni biçimde tartışmaya açması ve meşkuk hale getirmesi de, tabii ki çok önemli. Bütün dünya, Trump’ın harekete geçirdiği fay hatları üzerinden, “Amerikan rüyası”nın aksayan taraflarını sürükleyici bir film gibi seyrediyor.
Kolay pes etmeyeceğini dile getiren, oyların çalındığını sürekli tekrarlayan ve seçimin neticesini mahkemenin belirlemesini isteyen Donald Trump’ın -ve elbette ona oy veren en az 69 milyon Amerikalının- karşısında, Joe Biden oldukça rahatsız ve tartışmalı bir konuma sürüklenmiş oldu. Biden, oy sayımı sonuçlandıktan sonra Beyaz Saray’a yerleşmeye hak kazansa bile, Trump’ın temsil ettiği kitle ve kullandığı üslup, ona rahat vermeyecek gibi görünüyor. Biden’ın ilerlemiş yaşı, belirgin sağlık sorunları ve Demokrat cephenin oylarını istenen biçimde artıramamış olmasının partisi içinde yarattığı huzursuzluk da bu denkleme eklendiğinde, Washington’da suların durulması kısa vadede mümkün görünmüyor.
Ortadoğu ve İslâm dünyası açısından meseleye baktığımızda, “kendi içinde kavgalı ve çatışmalı bir ABD” elbette akla en uygun seçenek. Çünkü Cumhuriyetçi veya Demokrat, Washington’da dümene kim geçerse geçsin, uygulayacağı politikaların hem Türkiye hem de bölgemiz için çerçevesi belli. Bir tarafta tümüyle İsrail’e teslim olan, Arap dünyasını İsrail’in dümen suyuna sokan, açıktan Türkiye’nin ekonomisini çökertme tehdidinde bulunan Trump… Diğer tarafta kendisini “Yahudi olmayan Siyonist” şeklinde tanımlayacak kadar İsrail yanlısı, PKK destekçisi, “Erdoğan’ı devirmeliyiz” diyen Biden… Bu açıdan, ABD’de patlak veren sistem tartışması ve iç çatışma, kendi alternatif politikalarını üretmesi ve tercihlerini çeşitlendirmeyi sürdürmesi noktasında Türkiye’nin lehine görünüyor.
Donald Trump döneminde bazı Arap ülkelerinin Türkiye’ye karşı bilhassa kışkırtılması ve organize edilmesi siyasetinin, muhtemel bir Joe Biden iktidarında ne yöne seyredeceğini ise, hep birlikte göreceğiz.
Rutine dönüş?
04:0011/11/2020, Çarşamba
G: 11/11/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, 8-10 Mart 2010 tarihleri arasında, önceden planlanmış resmî bir ziyaret kapsamında İsrail’deydi. “Barış görüşmelerini yeniden canlandırmak niyetiyle” geldiğini vurgulayan Biden, temaslarının tam ortasında, Kudüs’te İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile çalışma yemeğine oturmaya hazırlanırken, oldukça provokatif bir açıklama “son dakika” olarak ekranlara düştü: İsrail hükümeti, işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Ramat Şlomo Yahudi yerleşimine 1,600 konut daha ilave edecekti. Çevredeki Filistin köylerine ait arazilerin gaspedilmesi suretiyle 1995’te kurulan Ramat Şlomo, tapu-kadastro oyunlarıyla bilâhare Kudüs Belediyesi sınırları içine katılmıştı.
İşgal edilmiş topraklarda yerleşim birimlerinin kurulmasına muhalif tavrıyla bilinen Joe Biden, suratına adeta tokat atmaktan farksız olan bu cüretkâr adıma çok sinirlenmişti. Netanyahu ile yemek randevusuna 90 dakika gecikmeli gitti, eş zamanlı olarak da kendi adına bir karşı açıklama yayınlatarak, İsrail’in yerleşim kararını kınadı. Manzara, neresinden bakılırsa bakılsın, abesliklerle doluydu. Netanyahu, “Bundan benim de haberim yoktu. İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir komite karar vermiş” diyerek kendini savunmaya çalışsa da, herkes İsrail Başbakanı’nın yalan söylediğinden emindi. Barack Obama yönetimiyle açıktan mücadeleye girişen Netanyahu, Beyaz Saray’la ilişkilerini Başkan Yardımcısı Biden kanalıyla yürütüyor; Ramat Şlomo örneğinde olduğu gibi, ABD’ye “gol” atma fırsatını da hiç kaçırmıyordu. Netanyahu, şunun da fazlasıyla farkındaydı: ABD, yerleşimlere karşı olduğunu sürekli tekrarlasa da, fiiliyatta herhangi bir engel çıkarmıyordu. Biden, bu türden diplomatik tatsızlıklarla İsrail’den kopacak biri de değildi üstelik. Ta 1970’lerden beri, her platformda İsrail’in en yılmaz savunucularındandı. Netanyahu da kendisini “dostum” olarak anıyordu.
2017 başında Beyaz Saray’da Donald Trump koltuğa oturduğunda, Benyamin Netanyahu, Amerikan başkentinde aradığı partneri nihayet bulmuştu. Trump’ın Yahudi damadı Jared Kushner’in ustalıkla kotardığı ve derinleştirdiği ilişkiler, Netanyahu yönetimine, Washington’da şimdiye kadar hiçbir İsrail hükümetinin elde edemediği yoğunlukta bir destek sağladı. ABD ziyaretleri sırasında Kushner’lerin evinde yatıya kalacak kadar “Damat Bey”le yakınlığı bulunan Netanyahu, üst üste ödüllendirildi: ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliği Kudüs’e taşınarak, İsrail işgali resmen tanındı. Ardından, Golan Tepeleri’ndeki işgal de resmen onaylandı. Yine Kushner’in çabaları neticesinde, bazı Arap ülkeleriyle İsrail arasında diplomatik ilişkiler tesis edildi. Böylece Amerikan yönetimlerinin bundan önceki yıllarda suretâ da olsa gözettiği Arap-Yahudi dengesi bir yana bırakıldı, Beyaz Saray düpedüz İsrail’in dümen suyuna girdi.
Yeni ABD Başkanı Joe Biden, birçok yönden farklı bir Ortadoğu’yu miras olarak alacak. Ancak yine de, İsrail’le kuracağı ilişkilerde Yahudiler aleyhine bir “geri dönüş” beklenmiyor. Biden, ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’te tutacağını geçen yıl zaten açıklamıştı. Yalnızca, Doğu Kudüs’te göstermelik bir konsolosluk açacağı biliniyor. Yahudi yerleşimlerine retorikte hâlâ karşı, ancak fiiliyatta yine engel çıkarmayacağı kesin. “İki devletli çözüm”den yana olarak Filistinlileri yeniden oyuna katacağı tahmin edilen Biden’ın, Mahmud Abbas yönetimine Trump’ın iptal ettiği ekonomik yardımları yeniden başlatacağı da gelen haberler arasında. Biden ayrıca, Arap ülkeleriyle İsrail arasında yürütülen “normalleşme süreci”nin sıkı bir destekçisi. Konuyu “Çok faydalı bir politika, bizim için hiçbir riski bulunmuyor” sözleriyle yorumlayan Biden, bu noktada da Trump’ın mirasçısı olacak.
İsrail’in Joe Biden’da “endişe verici” bulduğu tek nokta, İran’a yönelik “müsamahakâr” tavrı. İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekilen Trump yönetiminin aksine, Biden’ın İran’ı “sistem”e dâhil etmekten yana olduğu sır değil. Seçim sonuçlarının açıklanmasından itibaren İran kaynaklarından gelen çeşitli beyanlara bakılırsa, Tahran’ın Biden’a yönelik beklentileri epey fazla.
Trump, sürpizlerle dolu ve “öngörülemez” bir başkandı. Teamülleri ve şimdiye kadarki birçok sabit alışkanlığı değiştirerek, kendine has bir yönetim sergiledi. Joe Biden’la birlikte “rutin”in yeniden sahneye döndüğü düşünülürken, Ortadoğu’da birçok meselede düğümü “Türkiye faktörü” çözecek gibi görünüyor. Biden’ın Türkiye ile kuracağı ilişkinin istikameti, bu anlamda belirleyici olacak. Bu işin, New York Times’ın önyargılı editörlerine “manşet malzemesi” vermeye benzemeyeceği ise kesin.
Başmüzakereci
04:0014/11/2020, Cumartesi
G: 13/11/2020, Cuma
Sonraki haber
Taha Kılınç
Râmallah merkezli Filistin Yönetimi’nin önde gelen isimlerinden Sâib Ureykat (alternatif olarak “Erekat” telaffuzu da yaygındır), koronavirüs tedavisi gördüğü Kudüs’teki bir İsrail hastanesinde 10 Kasım günü hayatını kaybetti. 65 yaşında ölen Ureykat, şahit olduğu dönem ve Filistin meselesinde aldığı inisiyatifler nedeniyle uluslararası kamuoyunun yakından tanıdığı bir isimdi. İsrail-Filistin barış görüşmelerinde “başmüzakereci” sıfatıyla yer alması da, yine Ureykat’ın Beyaz Saray koridorlarında dikkatle kulak verilen bir şahsiyet olmasını sağlamıştı.
Sâib Muhammed Sâlih Urekyat, 28 Nisan 1955’te Kudüs’ün Ebû Dîs köyünde, ABD ile sıkı bağlantıları bulunan Muhammed Ureykat adlı zengin bir işadamının oğlu olarak dünyaya geldi. Muhammed Ureykat, altıncı çocuğu doğduğunda, ona isim seçerken çok sevdiği Lübnanlı bir siyasetçiden ilham almıştı: Sâib Selâm. (1952’den 1973’e Lübnan’da defalarca başbakanlık koltuğuna oturan Selâm’ın oğlu Temmâm da 2000’li yıllarda aynı yolu takip edecekti.)
Babasının ABD’deki bağlantılarının yardımıyla yüksek öğrenim için “Vilâyât el-Müttehide”nin yolunu tutan Sâib Ureykat, 1977’de San Francisco Üniversitesi’nde siyaset bilimi bölümünden mezun oldu, ardından yine aynı yerde yüksek lisansını tamamladı. Üniversitede “Arap Öğrenciler Birliği”nin başkanlığını yapan Ureykat, siyasî ve sosyal açıdan çok aktif bir öğrenciydi. ABD’den sonra İngiltere’ye geçen Ureykat, 1983’te Bradford Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. Bundan sonrası artık akademisyenlik, gazetecilik ve siyasetin iç içe geçtiği serüven dolu bir hayat olacaktı. Elde ettiği Amerikan vatandaşlığı da, Filistinli siyasetçiler arasında ona bir tür imtiyaz -ve bol eleştiri- getirecekti.
Dünya görüşü itibariyle Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Yâser Arafat’ın çizgisine yakın olan Sâib Ureykat, Nablus’taki Necâh Üniversitesi’nde görev yaparken, İsrail üniversiteleriyle gerçekleştirdiği “öğrenci değişim programları” nedeniyle “vatana ihanet”le suçlanmıştı. Aslında bu yaklaşımı, onun “müzakere” düşüncesine uygundu. Ureykat, İsrail-Filistin meselesinin tek çözümünün müzakereden geçtiğine inanıyordu. 1991’de Madrid Barış Konferansı’na katılan heyette de yer alan Ureykat, omzuna attığı siyah-beyaz “kefiye” ile İsrail delegasyonunu çılgına çevirmiş, onu karşılarında gören İsrailliler salondan çıkmaya kalkışmıştı.
1993’te imzalanan Oslo Anlaşması’nın hazırlık sürecinde aktif şekilde yer alan Sâib Ureykat, sonrasında Arafat’ın kurduğu hükümetlerde hep üst düzey görevlere getirildi. Arafat’ın 2004’teki şüpheli ölümünden sonra Mahmud Abbâs’la da yakın mesaide çalışan Ureykat, hem FKÖ hem de Filistin Yönetimi’nin en gözde isimlerindendi.
Ölümünden sonra sürekli “başmüzakereci” sıfatı öne çıkarılarak anılan Sâib Ureykat’ın siyasî mücadelesini düşünürken, akla doğal olarak şu soru geliyor: “İsrail’le barış müzakerelerinde ne kazanıldı?” Sorunun cevabı, çok parlak değil maalesef. Zira Ureykat “tek çözüm müzakere” çizgisinden hiç sapmamış olsa da, İsrail-Filistin geriliminin 100 yıla yaklaşan tarihinde “müzakere” kelimesinin Filistinliler için kayıptan başka bir anlamı yok. FKÖ’nün İsrail’le önce savaşıp sonradan barış masasına oturmasının Filistin saflarında yarattığı hayal kırıklığı 1987’de Hamas çizgisinin doğuşuna da yol açmıştı malum. Bu yönden, Sâib Ureykat’ın temsil ettiği üslubun hem kitleleri tatmin etmediği hem de herhangi bir somut netice vermediği rahatlıkla söylenebilir. Buna rağmen, ABD ile direkt bağlantı kurabilme imkânı ve yeteneği sayesinde, Sâib Ureykat, Filistin’deki bütün kesimler için “vazgeçilmez” kabul edilen bir siyasî figürdü. Hamas lideri İsmail Haniye’nin Ureykat’ı “kahraman” olarak anması ve arkasından dokunaklı bir taziye yayımlamasının da sebebi buydu. Keza Ureykat, İsrail basınıyla yakın ilişkileri sayesinde, sesini sansürsüz biçimde karşı tarafa duyurabilen ender Filistinli siyasetçilerdendi.
Yâser Arafat, uzun yıllar yanından hiç ayırmadığı ve birçok sırrına muttalî kıldığı Sâib Ureykat’a ilginç bir lakap takmıştı: “Erîha Şeytanı”. Bu, ilk duyulduğunda zannedilebileceğinin aksine, son derece olumlu çağrışımlar içeren bir övgüydü aslında. Arafat, Ureykat’ın diplomatik yetenekleriyle müzakere masasındaki ısrarcı tavrını ve İsrail karşısındaki duruşunu -onun Filistin’in Erîha şehrinde yaşamasına telmihle- böyle ifade etmişti. Ben de yazının başlığını “Erîha Şeytanı” koyacaktım. Ama Türkçedeki olumsuz çağrışımlardan çekinerek vazgeçtim, yine de ifadeyi bitiş kısmına aldım. Zira Sâib Ureykat portresi, onun “şeytanlığına” atıf yapmadan eksik kalırdı.
Gaz lambası
04:0018/11/2020, Çarşamba
G: 18/11/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bugünkü Fas Krallığı, 1912’den itibaren Fransa’nın “himaye”si altına girmişti. Komşu ülke Cezayir’i işgal edip sömürgeleştiren Fransızlar, Fas’ta biraz daha gevşek bir yönetimi tercih ettiler. Ancak resmî adı “himaye” de olsa, Fas’ın kontrolü tümüyle Fransızların elindeydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada yükselen trendlerle uyumlu biçimde, Fas da belli bir sürecin sonunda, 1956’da bağımsızlığını kazandı. Fas artık krallık yanlıları, milliyetçiler, çiftçiler, tüccarlar, ülkede kalan Fransız bürokratlar, askerler, Araplar, Berberîler gibi pek çok sınıfın güç mücadelesine sahne olacak, kavgayı da nihayetinde krallık kazanacaktı.
Fas’ta, Fransız idaresine karşı direniş hareketinin öncü isimlerinden biri, Abdulkerîm el Hatîb idi. Tıp fakültesi mezunu bir cerrah olarak çalışırken, bir yandan da ülkesinin bağımsızlığı için faaliyetlere girişen Hatîb, kendisi gibi “himaye” karşıtı hareketin tanınmış isimlerinden Berberî asıllı Mahcûbî Aherdân ile birlikte, 1959’da “Halk Hareketi”ni kurmuştu. Zaman içinde Aherdân’ın Berberî kimliği üzerinden siyaset yapmaya başlaması üzerine, Abdulkerîm el Hatîb, hareketin 1967’nin başında düzenlenen beşinci kongresinde üyelikten istifa etti.
Abdulkerîm el Hatîb, bu sırada devlet yönetiminde önemli vazifeler de almıştı. 1960’da çalışma ve sosyal işler bakanı, 1961’de Afrika işlerinden sorumlu bakan ve nihayet 1965’te parlamento başkanı olmuş, Fas’ın bağımsızlıktan sonraki her iki kralıyla da -Beşinci Muhammed ve İkinci Hasan- yakın mesaide bulunmuştu. Krallarla çalışmak, ona ülke siyasetinin görünmeyen yüzüne dair çok şey öğretmiş, yönetim nezdinde onu “güvenilir” bir şahsiyet haline getirmişti. Mahcûbî Aherdân’la yaşadığı görüş ayrılıklarının temelinde, kendisinin Fas Kraliyet Ailesi’ne olan şahsî yakınlığı da muhakkak rol oynamıştı.
Kurucusu olduğu Halk Hareketi’nden ayrıldıktan kısa bir süre sonra, yeni bir siyasî parti için kolları sıvayan Abdulkerîm el Hatîb, 1967’nin şubatında, “Demokratik Anayasal Halk Hareketi”ni kurdu. Yeni partinin sembolü, ışığı etrafı aydınlatan bir gaz lambasıydı. 1992’den itibaren, “İslâmcı” eğilimleriyle bilinen “Islah ve Tecdîd Hareketi” üyeleri Abdulkerîm el Hatîb’in partisine üye olmaya başlayacak, oluşan yeni siyasî koalisyonun ismi de 1998’de “Adalet ve Kalkınma Partisi” olarak değiştirilecekti. 2004’te yerini Sa’deddîn Usmânî’ye (d. 1956) bırakarak aktif siyasete veda eden Hatîb, 28 Eylül 2008’de Fas’ın başkenti Rabat’ta hayatını kaybettiğinde, cenazesine Fas Kraliyet Ailesi’nin ve Fas hükümetinin üst düzey temsilcileri de katılacaktı. İşin ilginç yanı, Hatîb’in partisini emanet ettiği Usmânî’nin Berberî bir aileye mensup olmasıydı. Usmânî, 2017’de “Fas’ın ilk Berberî başbakanı” unvanıyla da tarihe geçecekti. Kral Altıncı Muhammed’in Usmânî’yi başbakanlığa getirmesi, 2011’de “Arap Baharı” çerçevesinde Berberîce’nin resmî dil ilân edilmesinin tamamlayıcı halkasıydı.
Berberî lider Mahcûbî Aherdân, Hatîb’in ayrılmasından sonra bir yandan siyasî hayatını, diğer yandan da Halk Hareketi’nin liderliğini sürdürdü. 1961’den 1983’e kadar savunma, tarım, ulaştırma, sosyal dayanışma gibi bakanlıklarda bulundu. Halk Hareketi’nin 1986’daki genel kongresinde görevi bırakıncaya kadar, Fas’ta Berberîlerin hakları için mücadelesine devam eden Aherdân, hayatının sonraki dönemlerini yazarak ve resim yaparak geçirdi. Üç büyük cilt halindeki hatıraları, ülkesinin yakın tarihine tutulmuş güçlü bir projektör gibiydi.
Mahcûbî Aherdân, geçtiğimiz pazar sabahı -15 Kasım 2020- Fas’ın başkenti Rabat’taki bir hastanede hayata gözlerini yumduğunda, 100 yaşına yaklaşıyordu. Aherdân’ın ölümü vesilesiyle yazılıp-çizilenlerin satır aralarında, Mağrib’deki Arap-Berberî ayrımına dair kodları fark etmek mümkündü. Ancak Aherdân’ın temsil ettiği çizgi artık Fas merkezî yönetimi için “tehlike” teşkil etmiyor olmalı ki, Fas Kralı Altıncı Muhammed, müteveffâ siyasetçinin arkasından sıcak bir taziye mesajı bile yayınladı.
Mağrib’in tarihi okunduğunda, daha en başta, Berberî komutan Târık bin Ziyâd’la Kuzey Afrika’nın Arap valisi Mûsâ bin Nusayr ve askerleri arasındaki çekişmelere dair bolca rivayete rastlanır. 711’den itibaren Endülüs’ün fethine başlandığında daha da derinleşen bu çekişmeler, sonraki asırlar boyunca İber Yarımadası’ndaki Müslüman hâkimiyetinin yumuşak karnı olmayı sürdürmüştür. Mahcûbî Aherdân’ın ölümü bağlamında Fas siyaset sahnesine bir kere daha göz atarken, kökleri yüz yıllar öncesine uzanan bazı meselelerin günümüzde de ayniyle vakî oluşu, “Neden tarih okumalıyız?” sorusunun açık bir cevabına dönüşüyor.
Ömer’in serüveni
04:0021/11/2020, Cumartesi
G: 21/11/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Hikâye, neresinden bakarsanız bakın, olağanüstü ayrıntılarla dolu:
Kahramanımız, 1982’de Somali’nin başkenti Mogadişu’da, orta sınıf Müslüman bir ailede dünyaya gelir. İtalyan yemeklerine tutkulu, kadınların eğitiminden yana, küçüklere söz hakkı veren “olgun” büyüklerin gözetiminde, mutlu bir şekilde çocukluğunu yaşamaya devam ederken, iç savaş patlak verir. 1991’de kahramanımız ve ailesi, uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından, önce Somali’nin liman şehri Kismayo’ya, oradan da Kenya’da Mombasa’nın hemen batısındaki Utange Mülteci Kampı’na ulaşır. İki yaşında annesini kaybettiğinden beri kendisine analık eden teyzesi, kampın kötü şartlarında sıtmadan hayatını kaybeder. Bu sırada 10 yaşında olan kahramanımız, hayatın en acı çehrelerinden biriyle böylece yüzleşmek durumunda kalır.
Mart 1995’te, mülteci kampında geçen dört zor yılın ardından, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin yaptığı bir seçimle, kahramanımız ve ailesi ABD’nin yolunu tutar. Önce New York, sonra da Arlington’da (Virginia) ikâmet eden aile, nihayet ABD’nin en kalabalık Somalili mülteci nüfusuna ev sahipliği yapan Minneapolis’e yerleşir. 17 yaşında Amerikan vatandaşı olan kahramanımız, ertesi yıl kendisi gibi mülteci olan bir Somalili ile evlenir. Özel hayatının karmaşasını bir yana bırakarak, resmî profilini izlediğimizde karşımıza çıkanlar şunlar: 2011’de Kuzey Dakota Eyalet Üniversitesi’nde yüksek öğrenimini bitirdikten sonra, bir yandan da siyasete göz kırpmaya başlar. Minnesota Eyalet Meclisi seçimlerinde danışmanlık yaparken, eyalet eğitim biriminin de çalışanları arasındadır. Kahramanımızın bu kadarla yetinmeyeceği bellidir, nitekim yetinmemiştir. 2016’da, dişli rakipleri Phyllis Kahn ve Mahmud Nur’u alt ederek Minnesota Eyalet Meclisi’ne seçilir. 2018’de ise daha büyük bir sürpriz yaşanır: Temsilciler Meclisi’nin ilk Müslüman üyesi Keith Ellison, başsavcılık için görevini bırakacağından dolayı, koltuğunu kahramanımıza teklif eder. Aynı yılın sonunda, “Temsilciler Meclisi’nde ilk başörtülü vekil” başlıkları Amerikan basınını süslemeye başlamıştır bile.
Evet, ABD Başkanı Donald Trump’ın da zaman zaman Twitter hesabından direkt biçimde hedef aldığı ve bu şekilde bütün dünyada şöhrete kavuşturduğu İlhan Ömer’den (Ilhan Omar) söz ediyorum. Somali’de bir mülteci kampından Temsilciler Meclisi’ne tırmanışının baş döndürücü öyküsü ve hikâyesindeki birçok boşluk (Amerikan vatandaşlığını ediniş biçimi örneğin) üzerinden hâlâ yoğun biçimde tartışılan Ömer, ABD’de Müslümanlığın kamusal alandaki görünüşüne dair çok yönlü bir örnek.
Başındaki örtü Amerikan ve dünya basınında “hicab” olarak anılsa da, İlhan Ömer, örtüsünü klâsik İslâmî literatürdeki “hicab”dan epey farklı şekillerde yorumlamayı tercih ediyor. Ömer’in “hicab”ı bazen bir boneye dönüşüyor, bazen bir fulara, bazen de rengârenk bir türbana... Sıkıca örtündüğü sahneler de var, ancak onlar son yıllarda hızla geride kalıyor.
İsrail’le ilgili attığı bazı eski tweetleri nedeniyle özür dilemek zorunda bırakılan -ki bu çok şaşırtıcı değil- İlhan Ömer, ABD’de giderek yükselen bir trend haline gelen ve bütün dünyaya servis edilen “LGBT” çizgisinin de ön plandaki bir savunucusu. Geçtiğimiz yıl düzenlenen bir eşcinsel yürüyüşünde çılgınlar gibi dans eden Ömer’in meseleyi yalnızca “insan hakları” çerçevesinde ele almadığı anlaşılıyor. (Dünyayı “LGBT baskısı” altına alma yolunda hızla mesafe kat eden eşcinsel lobisi, ABD’nin yeni Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in de sıkı desteğine sahip. Demokratların iktidarında, bu mesele de dünyanın gündemine daha fazla ve hızlı sokulacak gibi görünüyor.)
İlhan Ömer, 2017’de BM Genel Kurul çalışmaları için New York’u ziyaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edildiğinde, oldukça makul bir görüntü veriyordu. Zira o sırada yalnızca Minnesota Eyalet Meclisi’nde üyeydi. Temsilciler Meclisi’ne doğru yükseldikçe, Ömer de eli yükseltti. Yukarıda notunu düştüğüm ilginçlikler silsilesi, CV’sine sonradan eklendi. Ömer, ABD’deki genel havaya uyarak, Barış Pınarı Harekâtı sırasında “Türkiye’nin Suriye’de sivillere karşı kimyasal silah kullanıp kullanmadığının araştırılmasını” bile istedi mesela. Bu da onun “sisteme uyum sağlama” uğruna çizdiği zikzaklardan bir başkasıydı.
Türkiye’den dünyayı izleyenler, ABD siyasetinde Müslümanların görünür hale gelmesini genellikle sevinçle karşılıyor. Ancak sadece İlhan Ömer prototipi bile, “Müslümanca bir siyaset” adına bu yolun ne büyük zorluklarla ve engebelerle dolu olduğunu göstermeye yetiyor.
Paris’in imamı
04:0025/11/2020, Çarşamba
G: 24/11/2020, Salı
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Fransa’nın başkenti Paris, 16 Temmuz 1926’da, görkemli bir törene ev sahipliği yapıyordu. Şehrin bugünkü 5’inci Bölge’sinde, Sorbonne Üniversitesi’ne ve ünlü tarihî eserlere yürüme mesafesinde, merkezî bir konumdaki dev bir caminin açılışı gerçekleştiriliyordu.
Resmî adıyla “Paris Büyük Camii”, ta 1842’lerden beri devam eden çabaların bir semeresiydi. Kuzey Afrika kökenli Müslümanların Paris’te kalıcı bir caminin açılması yönündeki talepleri Fransa’nın “laik” yönetimleri tarafından sürekli savsaklanmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun Paris Büyükelçiliği’nce Père Lachaise Mezarlığı içinde 1856’da açılan derme-çatma musallâ uzun ömürlü olmamış, 1914’te yine Osmanlı’nın Paris’te bir cami inşa etme projesi ise Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle kadük kalmıştı. 1920’de nihayet cami için kolların sıvanmasıyla 1922’de temeller atılmış, dört yıllık bir çalışmanın sonunda ortaya Kuzey Afrika ve Endülüs mimarî tarzının karışımı, şık bir cami ve külliye çıkmıştı.
Binlerce Müslümanın yanı sıra gayrimüslimlerin de büyük ilgi gösterdiği açılış töreninde, kurdeleyi Fransa Cumhurbaşkanı Gaston Doumergue, Fas Sultanı Yûsuf bin Hasan ve Paris Büyük Camii’nin kurucu başkanlığını üstlenen Abdulkâdir Bengabrit (“Sî Kaddûr Bengabrit” adıyla ünlüydü) birlikte kesmişti. Bu isimlerden Bengabrit, oldukça sıra dışı bir kimliğe sahipti:
Endülüs kökenli bir eşraf ailesinin oğlu olarak 1868’de Cezayir’de dünyaya gelen Abdulkâdir Bengabrit, temel eğitimini başkentte tamamladıktan sonra, Fas’ın Fes şehrindeki Karaviyyîn Üniversitesi’ni bitirmiş, hukuk alanında çalışmaya başlamıştı. 1892’den itibaren Fransa Dışişleri Bakanlığı bünyesinde memuriyet hayatına atılan Bengabrit, Kuzey Afrika’daki bütün diplomatik adımlarında “tercüman” sıfatıyla Fransızlara eşlik etmişti. 1901’de Fas-Cezayir sınırı belirlenirken, 1906’da Fransa’nın Fas’taki üstünlük hakkı tescil edilirken, 1912’de Fas üzerinde resmen “Fransız himâyesi”ni başlatan anlaşma imzalanırken… Bengabrit hep başroldeydi. Fransızlara yalnızca tercümanlık yapmıyordu, aynı zamanda Araplar ve Müslümanlar hakkında istihbarat da taşıyordu. Verdiği bilgiler ve hazırladığı raporlar o kadar kıymetliydi ki, Fransa Dışişleri Bakanlığı koridorlarında kendisinden “en güvenilir Arap muhbir” diye söz ediliyordu.
Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, Fransa, Bengabrit’i 1916’da elçi olarak Mekke’ye gönderdi. Onun ağzından, Şerif Hüseyin’e yapılan teklif netti: “Osmanlı’ya isyan et ve Türklerle bütün bağını kopar. Bunun karşılığında, senin liderliğinde oluşturulacak Arap Hilâfeti’ni destekleyelim.” Şerif, o sırada İngilizlerle yazışmaya çoktan başlamış olduğundan, Bengabrit’e müspet karşılık vermedi. Ancak Fransa üzerinden hacca gelecek Müslümanlara her türlü kolaylığın gösterilmesi imtiyazını takdim etti.
1917’de Fransa ve Kuzey Afrika’daki Müslümanların hac yolculuklarını organize etmek üzere bir teşkilât kuran Abdulkâdir Bengabrit, Fransız hükümeti nezdindeki kredisini Paris Büyük Camii’nin inşası projesinde kullandı. Dolayısıyla, cami açıldığında başkanlığına Bengabrit’in getirilmesinden daha doğal bir şey de yoktu. 1954’te Paris’teki ölümüne kadar vazifesini sürdüren Bengabrit, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Paris işgal edildiğinde, Almanların elinden yüzlerce Yahudiyi kurtarmasıyla da kayıtlara geçti. Yahudilere sahte “Müslüman” kimliği düzenledi, caminin mahzenlerinde onları sakladı, birçoğunun yeraltı tünellerinden gizlice Paris’i terk etmesine yardımcı oldu. Cezayir asıllı ünlü şarkıcı Selîm Helâlî, Bengabrit’in kurtardığı Yahudilerin en ünlüsüydü. Bengabrit, Helâlî’nin büyükbabasının aslında Müslüman olduğunu gösteren düzmece bir kabirle Nazileri ikna etmişti.
Paris Büyük Camii, bugün tümüyle Fransız devletinin resmî politikasına angaje biçimde faaliyetlerini sürdürüyor. Cami yönetiminin, 2017’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Emmanuel Macron’un desteklenmesi yönünde Müslümanlara yaptığı resmî çağrıyı hatırlamak, siyasetle ve devletle kurulan ilişkinin biçimini anlatmaya yeter. Caminin başkanlığını 1992’den bu yana yine bir Cezayirli, Delîl Bûbekir yürütüyor.
“İslâm’ı yeniden şekillendirme” hayallerine kapılan Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bugün Abdulkâdir Bengabrit türünde karizmatik ve yetenekli çalışma arkadaşları arasa da dünya çok hızlı değişiyor, Fransa da öyle. Cumartesi yazısında, Bengabrit’in günümüzde yaşayan oldukça sönük ve silik bir kopyasından -Hasan Şalğûmî- hareketle, Macron’un Fransa (ve Avrupa) Müslümanlarına dayatmaya çabaladığı dinî projelerin ayrıntılarına ve “başarı şansı”na daha yakından bakalım.
Karikatür
04:0028/11/2020, Cumartesi
G: 28/11/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz yılın haziran ayında, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden 40 civarında Müslüman’ın oluşturduğu bir heyet, İsrail ordusunun Tel Aviv’deki genel karargâhını ziyaret etti. Heyete başkanlık eden Hasan Şalğûmî, kendilerini konuk eden İsrailli subaylara “Eğer siz Müslümanlardan nefret etseydiniz, bizi burada ağırlamazdınız” derken, yaşadığı sevinci gizlemekte zorlanıyordu. Buna karşılık olarak, İsrail Ordu Sözcüsü Ronen Manelis şunları söylüyordu: “İmam Hasan’la bir yıl önce Fransa’da tanıştığımda, onu İsrail’e davet edeceğime söz vermiştim.” Derken konuşmaya İsrail ordusunun Arapça propaganda biriminden sorumlu subay Avihay Adrai de dâhil oluyor, Şalğûmî’ye övgüler yağdırıyordu. İmam Hasan, bunun üzerine şöyle diyordu: “İsrail ordusu olarak siz bu kuvvetinizle, Arap ülkelerine zarar veren şeytanî güçlerin hakkından geleceksiniz. İnşallah, siz Ortadoğu’da barışın ve istikrarın vesilesi olacaksınız.”
Kudüs’te İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin tarafından da kabul edilen Hasan Şalğûmî ve peşindekiler, “İsrail’in muhteşemliği” karşısında şok üstüne şok geçirmeye devam etmişti. Heyete Belçika’dan katılan genç bir hanım, duygularını heyecanlı sözlerle ifade ediyordu: “Ben buraya gelmeden önce, Filistinlilerin İsrail tarafından yok edilmeye çalışıldığını ve çok acı çektiklerini sanıyordum. Ama burada Araplarla Yahudilerin özgürce bir arada yaşadığını görüp çok şaşırdım. Bildiğim her şey yalanmış. Ülkeme, İsrail hakkında bambaşka fikirlerle döneceğim!”
Muhtemelen Yahudileri bile şaşırtan bu ölçüsüz yorumlar ve hayranlık ifadeleri, İsrail basınında genişçe yer buldu, doğal olarak. İmam Hasan Şalğûmî de, elbette ilk kez ziyaret etmediği İsrail’den, içi huzurla dolu bir biçimde ülkesine, Fransa’ya döndü.
“Ülkesine” dedim, ama Hasan Şalğûmî aslında Tunuslu. Internette kolaylıkla ulaşılabilen resmî biyografisine göre: İslâmî ilimler eğitimini Suriye ve Pakistan’daki medreselerde tamamlamış. 1996’da, 24 yaşındayken Fransa’ya giderek imamlığa başlamış. 2005’e kadar Hint Alt Kıtası’nın en kalabalık dinî gruplarından Tebliğ Cemaati’ne mensubiyetini sürdürmüş. Aynı yıl Fransız vatandaşlığına geçmiş ve Paris yakınlarındaki Drancy Camii’ne imam olarak atanmış. 2009’da “Fransız İmamlar Forumu”nu kurarak, liderliğini üstlenmiş. Forumun resmî bir hüviyeti yok, ancak medya kendisine bu unvanla sürekli yer veriyor. 2010’da dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy peçeyi yasaklamak istediğinde, desteğini açıklamakta gecikmeyen Şalğûmî, bugün de “İslâm’ın yeniden şekillendirilmesi” projesinde Emmanuel Macron’un baş yardımcısı. Macron’un, soyunduğu bu iddialı işte, Fransa’daki Müslüman çevreler tarafından “Yahudilerin imamı” sıfatıyla dışlanan silik bir karikatürü kendisine partner olarak seçmesi, güldürmeyen bir fıkra gibi adeta.
“Macron’un projesi başarıya ulaşabilecek mi?” sorusunun cevabını, The Financial Times’ta 3 Kasım 2020 günü yayınlanan, ancak bizzat Fransa Cumhurbaşkanlığı’nın müdahalesiyle sansürlenen “Macron’un ‘İslâmî ayrılıkçılık’la savaşı, Fransa’yı yalnızca daha fazla bölecek” başlıklı yazı versin. Mehreen Khan imzalı makaleden bazı cümleleri tek paragraf halinde aktarıyorum:
“Emmanuel Macron, eğer şiddetçi aşırılığın kökünü kazımaya çalışıyorsa, Fransa’daki 6 milyon Müslüman’ın yardımına ihtiyacı var. Televizyon kanalları, hükümet yetkililerinin çok eşliliği yasaklamak (ki zaten yasak) veya süpermarketlerin helâl gıda satışını durdurmak gibi ‘ayrılıkçılık karşıtı’ planlarını servis ediyor. Hatta bir yorumcu, Müslüman kadınların ‘dayanışma için’ peçelerini çıkarmalarını bile önerdi. Fransa İçişleri Bakanı’nın açıklamasına göre, ‘ayrılıkçılık karşıtı’ yeni yasa, karşı cinsten bir doktora muayene olmayı reddeden birine 5 yıla kadar hapis cezası verilmesini öngörüyor. Fransa’da şimdiye kadar terör saldırılarının hiçbirini başörtülü kadınlar gerçekleştirmedi. Avrupa’nın her yerinde, Müslümanlardan yaşadıkları ülkelere sadık olduklarını göstemeleri beklenir. Ancak Fransa’da, bunu yaparken, görünür İslâmî sembolleri yok etmeleri de isteniyor. Ve Fransa’ya dışarıdan gelen yabancıların işledikleri suçların sorumluluğunu üstlenmeleri bekleniyor. Bu iş, böyle yapılmamalı. Müslümanlar Fransa’nın dününün, bugününün ve yarınının bir parçasıdır. 2022 seçimlerinde, Macron Müslümanlardan oy isterken, muhtemelen yine ‘aşırı sağcı tehlike’yi gerekçe gösterecek. Ancak Müslümanlar, ‘liberal’ bir cumhurbaşkanının bugün oluşturduğu düşmanca atmosfere maruz kalırlarsa, bu tür tehditler de bütün tesirini yitirebilir.”
Mehdî’nin vedası
04:002/12/2020, Çarşamba
G: 1/12/2020, Salı
Sonraki haber
Taha Kılınç
Sudan siyasetinin en önemli aktörlerinden Sâdık el Mehdî, geçtiğimiz perşembe sabahı -26 Kasım 2020-, koronavirüs tedavisi gördüğü Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başkenti Abu Dabi’de öldü. Mehdî, 84 yıllık uzun yaşamı boyunca hem ülkesinin hem de İslâm dünyasının önemli gelişmelerine tanıklık etmiş, kendisi de çeşitli vesilelerle sürekli gündemde kalmıştı.
Tam ismiyle Sâdık Sıddîk Abdurrahman el Mehdî, 1881-1885 arasında Osmanlı ve İngiliz kuvvetlerine karşı Sudan’da yürüttüğü askerî mücadeleyle tarihe geçen Muhammed Ahmed el Mehdî’nin torununun oğlu olarak, 1935’te Umm Durman’da dünyaya geldi. Ailenin unvanı haline gelen “Mehdî” sıfatından da anlaşılacağı üzere, Muhammed Ahmed, mehdîliğini ilân etmiş, bu vesileyle etrafına hatırı sayılır bir destekçi kitlesi toplamayı başarmıştı. Muhammed Ahmed’in temellerini attığı “Mehdî Devleti” 1898’de İngilizler tarafından yıkılıncaya kadar ayakta kalmış, sonraki süreçte Ahmed’in oğlu Abdurrahman babasının misyonunu devam ettirmişti. Mehdî’nin takipçileri kendilerini “Ensâr” olarak isimlendirirken, 1945’te kurulan “Ümmet Partisi” ile, hareket modern Sudan siyasetinde de boy göstermişti. Sâdık el Mehdî’nin karakteri, işte bu dinî ve siyasî arka plan çerçevesinde şekillendi.
Büyük dedesinin aksine, dedesi Abdurrahman’ın İngilizlerle geliştirdiği “dostane” ilişkiler nedeniyle, Sâdık el Mehdî küçük yaşlardan itibaren İngiliz usulü bir eğitimden geçti. Mısır’ın İskenderiye kentindeki ünlü Victoria Koleji’nde lise tahsilinden sonra, yüksek öğrenimini Oxford’da tamamladı (1954-57). Ülkesine döner dönmez siyasete atılan Sâdık el Mehdî, dönemin Sudan Devlet Başkanı İbrahim Abbûd’a karşı muhalefetiyle ön plana çıktı. Ailesinin dinî ve siyasî misyonunu aynı anda üstlenen Mehdî, Ensâr Cemaati’nin lideri ve Millî Ümmet Partisi’nin de genel başkanı oldu. 1966-67 ve 1986-89’da iki kez başbakanlık görevlerinde bulunan Mehdî, Sudan’ın darbeci liderleri Cafer en-Numeyrî ve Ömer el Beşîr dönemlerinde muhalefetin başını çekti. Geçtiğimiz yıl halk ayaklanması sonucu görevini bırakmak durumunda kalan Beşîr’in devrilme sürecinde, Sâdık el Mehdî’nin ve bağlılarının rolü büyüktü.
Rahatsızlanmadan hemen önce, Ömer el Beşîr’in görevden uzaklaştırılmasında kendilerine yardımcı olduğu darbeci kadronun İsrail’le ilişkileri normalleştirme adımlarına tanıklık eden Sâdık el Mehdî, bu duruma itirazını yüksek sesle dile getirmişti. İsrail’i tanımanın Sudan’ın hayrına olmadığını savunan Mehdî, kaderin ilginç bir tecellisi ile, son nefesini normalleşmenin sponsoru ve Sudan’daki darbenin en büyük destekçisi olan BAE’de verdi.
Ömrünün son yıllarında kendisine “sevimli ihtiyar” muamelesi yapılan (ve belki de bu yüzden İsrail’le ilişkilere dair eleştirileri kulak ardı edilen) Sâdık el Mehdî, yalnızca Sudan’da değil, İslâm dünyasının genelinde “karizmatik liderler kuşağı”nın son temsilcilerindendi. Onun ölümüyle, aslında bir dönem de kapanmış oldu. 2016’da Hasan Turâbî -ki kendisi Sâdık el Mehdî’nin kız kardeşi Visâl Hanım’la evliydi- ve 2018’de Abdurrahman Sivâr Zeheb’in -ki kendisi Arap dünyasının modern tarihinde, darbe yaptıktan sonra koltuğu kendiliğinden sivillere bırakan tek askerdi- ölümlerinin ardından, Sâdık el Mehdî’nin kaybı, Sudan’ın yakın tarih hafızasının da toprağa verilmesi anlamına geliyor. Kaleme almış olduğu eserler ve vermiş olduğu televizyon röportajları, -bereket ki- bu tarihin şahitleri olarak ortada duruyor.
Sâdık el Mehdî figürü üzerinden, İngiltere’nin kolonyal zihniyetinin en tipik özelliklerinden birini de okumak mümkün: En dişli muhalifleri bile, yolun sonunda İngiliz taraftarı haline getiren ince bir siyaset üslubu. Mehdîlik Hareketi, çıkış noktası itibariyle varlığını ve Sudan halkı nezdindeki meşruiyetini İngiliz karşıtlığına borçlu olmasına rağmen, Sâdık el Mehdî’nin liderliğinde bugün gelinen noktada, İngiltere hiçbir şekilde tehdit veya tehlike olarak algılanmıyor. İngiliz emperyalizminin, Amerikan veya Fransız tipi sömürgeciliğin aksine, ardında genellikle “hayranlık” veya en azından “dostluk” bırakıyor olması, her türlü incelemeyi ve araştırmayı derinlemesine hak ediyor. Aynı durumun izlerine, Ortadoğu’dan Asya’ya dünyanın çok çeşitli bölgelerinde rastlamak mümkün. İngiltere, kaos ve karmaşa içinde bıraktığı birçok ülkede, “nefret kontenjanı”nı başka odaklara devretmenin keyfiyle, arka plandaki tesirini sürdürüyor. Sâdık el Mehdî’nin hayat hikâyesi ve Sudan siyasetindeki rolü de, bu yönden ayrıca dikkate değer.
İhvân yok olur mu?
04:005/12/2020, Cumartesi
G: 5/12/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan Yüksek Ulemâ Konseyi (resmî adıyla: Hey’et-u Kibâri’l-Ulemâ), geçtiğimiz ay oybirliğiyle aldığı bir kararla, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nı (kısaca: İhvân) “terör örgütü” ve “İslâm dışı grup” ilân etmişti. Kral Selman’ın ekim ayında yaptığı son atamalarla toplam 21 üyeye sahip olan konseyin başkanı Şeyh Abdulaziz Âl-i Şeyh -ki aynı zamanda Suudi Arabistan Müftüsü- yaptığı açıklamada, “İhvân’ın İslâm’la herhangi bir bağlantısı yoktur. Onlar sapkın bir güruhtur” derken, heyetin karar metninde “İhvân, bir terör örgütüdür ve İslâm’ın metotlarını hiçbir şekilde temsil etmez. İhvân, halkı yöneticilere karşı isyana, devletleri zayıflatmaya ve ülkelerdeki uyumu ve birlikte yaşama kültürünü baltalamaya davet eder” cümleleri yer almıştı.
Beklendiği gibi, Suudi Arabistan Yüksek Ulemâ Konseyi’nin bu modern ve politik fetvasını Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Fetva Konseyi de birebir kopyaladı. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in “Siyasal İslâm’ı boğma” projesi kapsamında 2017’de Katar’dan transfer edilen Moritanyalı Şeyh Abdullah bin Beyye’nin başkanlığındaki konsey, Suudi ulemâsının cümlelerine benzer ifadelerle İhvân’ın “terör örgütü” olduğunu duyurdu. Açıklamada Müslümanlara çağrıda bulunularak, “bu tür tehlikeli yapılanmalar”dan uzak durmaları gerektiği hatırlatıldı.
Ayet ve hadislerle delillendirilen bu “fetva”lar, Suudi Arabistan ve BAE’nin son yıllarda artık bir “savaş” haline getirdikleri İhvân’la mücadele politikalarının dinî uzantıları. Yüklü maaşlar karşılığında söz konusu heyetlerde koltuk dolduran kişilerin halk nazarında “âlim” kabul edilip edilmediği bir yana, bu meselede iç içe iki garabet var: Körfez monarşileri, şiddet karşıtı bir retoriği benimsediklerini vurgulayarak dünyaya “hoşgörü” mesajları verirken, İhvân gibi aslında kendileriyle uyum içinde çalışmaya çok teşne, şiddeti üslup olarak benimsemeyen ve Arap sokaklarında itibarı da bulunan bir siyasî teşkîlatı boğazlamaya çalışıyorlar. İkinci garabet ise şu: Silahlı-silahsız Selefî yapılanmaların gözünde İhvân “İslâm’ın temel ilkeleri yerine demokratik teamüllere inanan, sahih istikametten sapmış bir hareket” iken, Suud-BAE-Mısır troykası aynı İhvân’ı “boğazına kadar şiddete batmış bir terör örgütü” olarak damgalıyor. Zavallı İhvân, kimsecikleri memnun edebilmiş değil.
1928’de Hasan el Bennâ ve arkadaşları tarafından kuruluşundan bu yana, aldığı sayısız darbelere, mensuplarının sürekli kovuşturmaya uğramasına, farklı ülkelerde devletlerin demir yumruğunu sürekli ensesinde hissetmesine rağmen, İhvân hâlâ Arap dünyasının en derli-toplu muhalefet hareketlerinden biri. Tarihî tecrübe, tepesine vurulmakla İhvân’ın dağıtılamadığını gösteriyor. Zira İhvân, tek başına bir siyasî örgütlenmeyi değil; halkların zihin dünyasında aynı zamanda bir mefkûreyi, -tatbikatta ortaya çıkan şeyler her türlü eleştiriye açık olmakla birlikte- Müslümanların siyasetteki iddialarını temsil ediyor. Bu açıdan, “İhvân yok olur mu?” sorusunun cevabı net: Yok olmaz. Belki isim değiştirir, şekil değiştirir, ancak yok olmaz.
Arap dünyasındaki her ülke, İhvân’a savaş açmayı tercih etmedi elbette. Askerî yönetimler genellikle İhvân’ın üzerine yürümüş olsa da, Ürdün Krallığı’nın uyguladığı yöntem, ilginç bir istisnayı oluşturuyor. Kral Hüseyin, 1971’de tarihe “Kara Eylül Olayları” adıyla geçen çatışmalı sürecin ardından ülkedeki Filistinli grupları diskalifiye ettikten sonra, İhvân kadrolarına geniş bir serbestlik tanıdı. Zaman zaman yaşanan karşılıklı gerilimlere rağmen, Ürdün İhvânı, ülkedeki nispî demokrasiden nasibini cömert bir biçimde aldı.
“Realiteyi görüp lehine çevirme politikası” olarak niteleyebileceğimiz bu durum, benzer şekilde Fas Krallığı’nda da tekrarlandı. “İhvân düşüncesi”nin bir uzantısı ve Mağrib şartlarına uyum sağlamış bir örneği olan Adalet ve Kalkınma Partisi, Fas’ta hâlen iktidarda. Son tahlilde karar verme yetkisi ve mutlak güç Kral Altıncı Muhammed’in elinde bulunmasına rağmen, “İslâmcı görünümlü” bir kabine işbaşında. Böylece, iki taraf da memnun: Monarşi ülkedeki en örgütlü muhalif hareketi bu şekilde zapturapt altına alırken, sisteme dâhil edilen Müslüman siyasetçiler de pratik yapma imkânı buluyor.
Bu örneklerin aksine Ortadoğu’nun merkez ülkelerinde İhvân’a uygulanan baskı ve kovuşturma politikalarının, orta ve uzun vadede iktidarların aleyhine neticeler vereceğini tarih bize söylüyor. “Siyasal İslâm’la savaş”, kazananı olmayan bir mücadele. Keşke, bu uğurda coğrafyayı ateşe veren iç ve dış odaklar, bu hakikati fark etseler…
Beklenen…
04:009/12/2020, Çarşamba
G: 9/12/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suudi Arabistan eski İstihbarat Şefi Prens Turkî el Faysal’ın geçtiğimiz pazar -6 Aralık 2020- Bahreyn’in başkenti Manama’da düzenlenen güvenlik zirvesinde İsrail hakkında söyledikleri, bu haftanın en çok konuşulan konuları arasına girdi. İsrail’in kendisini “kana susamış katillerle çevrili, yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunan küçücük bir ülke” olarak tanıtmasına rağmen, aslında “Batılı bir sömürgeci güç” olduğunu vurgulayan Prens Turkî, Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı acımasız muameleden ve işgalin tezahürlerinden çeşitli örnekler vererek, “Açık bir yarayı sakinleştiricilerle ve ağrı kesicilerle tedavi edemezsiniz” dedi. Siyonist yönetimin Filistinlileri toplama kamplarına kapattığını, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden orada çürümeye terk ettiğini belirten Prens, İsrail’in evleri dilediği gibi yıktığını ve istediği kişilere suikast düzenlediğini hatırlattı. Turkî el Faysal, İsrail’in Müslüman vatandaşlarına reva gördüğü ayrımcılığı da sert sözlerle eleştirerek, Suudi Arabistan yönetimi olarak ancak Filistinlileri tatmin edecek adil bir çözümü kabulleneceklerinin altını çizdi.
Toplantıya tele-konferans yöntemiyle uzaktan iştirak eden İsrail Dışişleri Bakanı Gabi Aşkenazi, Prens Turkî’nin sözlerini dinlerken epey afallamıştı. Konuşma sırası kendisine geldiğinde, “Suudi temsilcinin yorumları karşısında eseflerimi bildirmek istiyorum. Bu yorumların, Ortadoğu’da bugün yaşanmakta olan değişimleri ve ruhu yansıttığına inanmıyorum” diyen Aşkenazi, kendisini biraz toparladıktan sonra, tepkisini Twitter hesabından da sürdürdü.
1979-2001 arasında ülkesinin istihbarat başkanlığı görevini sürdüren Prens Turkî el Faysal’ın konuşması, yalnızca bu sıfatından dolayı ve Kral Selman’la şahsî yakınlığı yüzünden önemli değildi. Kendisi, ABD ve Batılı ülkelerin İsrail’e desteğini protesto etmek için 1973’teki ünlü petrol ambargosunu başlatan ve ardından Riyad’daki sarayında bir suikasta kurban giden Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın oğlu olması hasebiyle de, söyledikleri ayrıca anlamlıydı. Nitekim sosyal medya üzerinden gösterilen reaksiyon tufanında, çok ciddi bir kesim “Kral Faysal’ın misyonuna dönüş” vurgularında bulundu.
“Kral Faysal’ın misyonuna dönüş”, mevcut Suudi Arabistan yönetimi için epey iddialı ve uzak bir hedef olsa da, son haftalarda Riyad’dan yükselen sesler dikkat çekici. Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Sudan iktidarlarının bindiği “İsrail’le normalleşme” trenine arka vagon olarak eklemlenmesi beklenirken, ardı ardına yapılan hamlelerle tam tersi bir duruş sergileniyor. Kral Selman’ın bizzat devrede olduğu anlaşılan yeni süreçte, bir yandan da Türkiye’ye yönelik düşmanca tavırdan vazgeçildiği, diyalog ve uzlaşma kanallarının yeniden açıldığı görülüyor.
Dünya medyasında siyasî gözlemcilerin de altını çizdiği üzere, söz konusu üslup değişikliğinin akla en yatkın açıklaması, ABD’de Joe Biden yönetiminin izleyeceği Ortadoğu politikalarına abapte olma arzusu. Biden’ın İran’ı yeniden oyuna dâhil etmesi durumunda, Suudi Arabistan’ın tümüyle kapana kısılacağı kesin. Donald Trump’ın Yahudi damadı Jared Kushner’in iteklemesiyle bilhassa son üç yılda birbirinden abes adımların atıldığı Ortadoğu’da, Suudiler için en mantıklı ve makul seçenek Türkiye ile safları sıklaştırmaktı, ancak akla ziyan işler gerçekleşti.
Riyad’ın bütün yatırımı Trump’ın yeniden kazanmasına yaptığı sır değildi. Ancak sandıktan Biden çıkınca, şimdi bazı U dönüşleri de şart oldu, haliyle. Sadece Türkiye ile değil, Katar’la da birden bire “barışma” adımlarının atılması, aynı amaca hizmet ediyor. Katar’a karşı 2017 haziranında başlatılan abluka, nihayetinde İran’ın Arap Yarımadası’na -Doha üzerinden- daha da yaklaşmasıyla sonuçlandı. BAE de, bir yandan Suudileri “İran tehlikesi”ne karşı kışkırtırken, el altından İran ve Suriye rejimleriyle iş tutuyor. Bu vasatta, Suudilerin yeniden Türkiye ve Katar’la saf tutmaktan başka çaresi yok.
Bölgede bu baş döndürücü gelişmeler yaşanırken, herkesin aklındaki soru aynı: Suudi Arabistan’ın fiilî lideri konumundaki Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS), bu denklemin neresinde? Eski statükoya dönüş babası Kral Selman üzerinden yürürken, MbS’nin ne yapmakta ve düşünmekte olduğu merak konusu. Eğer bölgedeki dengeleri doğru okuyabilirse, Abu Dabi’deki siyasî aklın kendisini ve ülkesini sürüklediği tehlikeli maceralardan bir an önce vazgeçer. Okuyamazsa, bunun tatsız neticelerinin bütün Ortadoğu’ya -ve hatta İslâm dünyasına- yansıyacağı çok açık. Beklenen ve halkların gönlünden geçen, elbette birincisi.
Sahra’nın batısı
04:0012/12/2020, Cumartesi
G: 12/12/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail’le ilişkileri normalleştiren son Arap ülkesi, Fas Krallığı oldu. ABD Başkanı Donald Trump, görev süresinin dolmasına haftalar kala yaşanan gelişmeyi, Twitter hesabından büyük bir sevinçle duyurdu. Trump ve Fas Kralı Altıncı Muhammed, gerçekleştirdikleri telefon görüşmesiyle sürece resmiyet kazandırırken, Trump’ın damadı Jared Kushner gazetecilere yaptığı açıklamada, “Rabat ve Tel Aviv’de karşılıklı irtibat ofisleri açılacak. Hemen ardından büyükelçilikler aktif hale getirilecek. İsrailli ve Faslı şirketler arasında ekonomik işbirliği de sonraki adım olacak” dedi. Fas Kraliyet Sarayı’ndan verilen bilgide de, Kral Altıncı Muhammed’in Trump’a “İsrailli turistlerin Fas’a gidip gelmeleri için, Fas-İsrail doğrudan uçak seferleri bir an önce başlatılacak” dediği vurgulandı.
Fas Krallığı, böylece Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Sudan’dan sonra, son aylarda “İsrail’le normalleşme” sürecine giren dördüncü –Mısır (1979) ve Ürdün’ü (1994) de sayarsak, toplamda altıncı– Arap ülkesi oldu. ABD yönetimi ise, Fas’ın attığı bu adıma karşılık olarak, şimdiye kadar sürdürdüğü geleneksel politikadan tamamen vazgeçerek, Fas’ın Batı Sahra bölgesi üzerindeki hâkimiyetini resmen tanıdı. Ülkenin güneyindeki Batı Sahra’da faaliyet gösteren ayrılıkçı Polisario Cephesi’yle mücadeleyi sürdüren Fas, hâkimiyet iddialarını henüz uluslararası düzeyde tanıtmayı başaramasa da, Trump’ın şahsında ABD’den önemli bir destek kazanmış oldu. Damat Kushner’in Batı Sahra’yı Golan Tepeleri’ne benzeten açıklaması ise, “ahmak dost” tanımlamasını haklı çıkaran cinstendi. İsrail’in Suriye’den gasp ettiği Golan’ı Batı Sahra ile kıyaslamak, Fas’ı da “işgalci” bir devlet konumuna sokuyordu oysa. Ancak Kushner, muhtemelen bu garabeti fark etmedi bile.
ABD Başkanı Trump, Batı Sahra’daki Fas egemenliğini resmen tanımak suretiyle, gelecek ay koltuğu kendisine terk edeceği Joe Biden’a önemli bir politik bagaj da bırakmış oldu. Trump’ın “Arapları İsrail’le barıştırma” kampanyasına destek verdiği bilinen Biden’ın, Batı Sahra’ya dair geleneksel Amerikan politikasına geri dönüp dönmeyeceği merak konusu. Geri dönüş olduğu takdirde, Fas da İsrail’le ilişkileri askıya alabilir. Zira 1990’ların ortasında Fas-İsrail münasebetleri zaten resmen başlamış, 2000’de patlak veren İkinci İntifada ile kesintiye uğramıştı. Fas, aynı geri çekilişi tekrar gündemine alabilir.
Fas’ın İsrail’le ilişkileri normalleştirme adımının resmen açıklanmasından sonra, tepkiler ve reaksiyonlar –özellikle BAE ve diğer ülkelere yönelik öfkeyle kıyaslandığında– nispeten sönük seyretti. Bunun iki önemli nedeninden söz etmek mümkün: 1) Fas’ın İsrail’le ve Yahudilerle zaten uzun yıllara dayanan bir irtibatı var. Bu, Arap dünyasında bilinen bir husus, 2) Fas, Ortadoğu’nun merkezine ve çatışmalı alanlara coğrafî olarak en uzak Arap ülkesi. Kendi problemleriyle meşgul ve İsrail-Filistin çatışmasında bugün aktif bir taraf değil.
1492’de Endülüs’ten sürgün edilen Yahudilerin Kuzey Afrika’daki ilk durağı olan Fas, yüz yıllar boyunca kalabalık bir Yahudi cemaatine evsahipliği yaptı. İsrail kurulduktan sonra bu nüfusun önemli bir bölümü Filistin topraklarına göç ettiyse de, “köklerini aramak için” Fas’a Yahudi akını hep sürdü. (Fas’ı bir ziyaretimiz sırasında, başkent Rabat’taki tarihî Kasba’da İbranice sohbet ettiğim bir Yahudi grubu hatırlarım mesela. Onlar da “atalarının izini” sürmeye gelmişti.) İki ülke arasındaki demografik münasebetler, Fas-İsrail denklemini ayrıcalıklı hale getiren unsurlardan biri.
Yine, 1979’da Mısır’la İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşması’nın hazırlık süreci, Fas Kralı İkinci Hasan’ın şahsî girişimleriyle kotarılmış, Mısırlı ve İsrailli diplomatlar gizli görüşmelerini Rabat’ta yapmışlardı. Ondan önce de, 1969’da Mescid-i Aksâ ateşe verildikten bir ay sonra, İslâm Konferansı Örgütü’nün (şimdiki adıyla: İslâm İşbirliği Teşkilâtı) kuruluşunun gerçekleştirildiği ünlü toplantı Rabat’ta yapılmıştı. Fas, İsrail ve Filistin’le ilişkileri aynı anda sürdürebilen nadir Arap aktörlerden biri olarak dikkat çekiyor.
Coğrafî anlamda merkeze ve sıcak çatışmalara uzaklık da, Arap kamuoyunun meseleyi “sakin” karşılamasının diğer sebebi. Dahası, Fas Kralı Altıncı Muhammed’in, İsrail’le normalleşme ilânından sonra Mahmud Abbas’ı arayarak, ülkesinin “iki devleti çözüm”ü hâlâ desteklediğini söylemesi de, bir tür denge politikasının yürütüleceğini gösteriyor.
“Arap sokağının kolektif hafızası”nda Fas’ın BAE veya Bahreyn’in durduğu yerde durmamasında işte bu iki faktörün etkisi büyük. Aslında mesele biraz da, söz konusu hafızada nasıl kalındığıyla ilgili. BAE ve ekülerinin hiç umursamadığı şey…
Şiirin gücü
04:0016/12/2020, Çarşamba
G: 16/12/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendisiyle 1998’de yapılan bir röportajda, “Şiir okumayı mı seviyorsunuz? Yoksa mesaj vermeyi mi?” sorusunu şöyle cevaplamıştı: “Aslında her şiir bir mesajdır. Mesajı olmayan bir şiir yoktur. Ama o mesajı, okumanızla da daha müessir hale getirirsiniz. Olay budur. Ve şiirler, sadece bir garnitür olsun diye yazılmamıştır. Her şiir özüyle, ruhuyla -ki bir alıcılığı vardır, bir cazibesi vardır- o cazibesiyle, toplumu istediğiniz noktaya doğru çekmeye yarar.”
Tahmin edilebileceği gibi, söz konusu röportaj, Erdoğan’ın 12 Aralık 1997’de Siirt’te okuduğu o ünlü şiir nedeniyle yargılanmaya başladığı sürece aitti. Bilahare ceza aldığında “Muhtar bile olamaz!” manşetleriyle sözde üstü çizilen ve “bitti” gözüyle bakılan Erdoğan’ın kader yürüyüşünde, o şiir, aslında tam bir sıçrama tahtasıydı. Milyonların kalbini Erdoğan’a meylettiren şiirin cazibesi, ceberutların öfkesine galebe çalmıştı.
Tam 23 yıl sonra, bugün artık siyasî kariyerinin doruğunda bulunan Erdoğan’ın Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de okuduğu kısa bir şiir, yine gündeme adeta bomba gibi düştü. Yalnız bu defa, öfkeli ve kindar haykırışlar sınırın öte yanından, İran’dan geldi. Erdoğan’ın şahsına ve Türkiye’ye yönelik hakaret dolu açıklamaları ve yorumları burada teker teker zikretmeyeceğim, günlerdir zaten hepsini okuduk, okudunuz. Yalnız bir iddia var ki, üstünde bilhassa durmak ve cevaplamak gerekiyor:
İran basınında ve sosyal medya mecralarında, “Ey Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminden bizim sayemizde kurtuldun!” şeklinde çok sayıda başlık, yazı ve hatta karikatür yer aldı. Sözde, İranlı General Kâsım Süleymanî ve diğer İranlı yöneticiler, 15 Temmuz gecesinde sabahlara kadar ABD’ye kafa tutarak, “Bizi ezip geçmeden Türkiye’yi deviremezsiniz! Ayağınızı denk alın!” tehditleri savurmuş ve Türkiye’ye de fiilen yardım etmiş, böylece darbe başarısızlığa uğramış. İran cephesi, bu temayı ciddi ciddi işledi, işliyor. Türkiye’deki bazı İrancı isimlerin yaptığı afakî açıklamaları da Farsça altyazılarla dolaşıma sokarak, bu iddiayı “delillendirmeye” çalışıyorlar. İran’ın, 15 Temmuz’daki dupduru halk direnişini ve şehitlerimizle gazilerimizin yazdığı şanlı destanı bile zimmetine geçirmeye çalışan bu tavrı, kendisini nereye koyduğunu ve dış dünyayı nasıl algıladığını apaçık gösteren bir örnek. Fars propaganda makinesinin diğer birçok meselede ortaya attığı iddiaların gerçeklik oranı da, bu konuya kıyas edilebilir.
Türkiye’de, İran ne yaparsa yapsın bir türlü İran’a kondurmayan ve sürekli başka odakları işaret eden bir kesim var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın okuduğu şiirden sonra başlatılan karalama ve iftira kampanyasında bile, bu kesim, İran’ı haklı bulmayı veya en azından suçlamamayı başardı. Nihayet, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin yarım ağızla söylediği “Tamam, okuduğu şiirle bizi kastetmemiş” sözüne can simidi gibi yapıştılar ve “Türkiye-İran kardeşliğini kimse bozamaz” repliğine döndüler yeniden. Oysa, her seferinde o muhayyel “Türkiye-İran kardeşliği”ni ihlal eden, bozan ve gol atmak için fırsat kollayan İran’ın kendisi. Azerbaycan’la Ermenistan savaştığında Ermenistan’ı tutan, Suriye ve Libya’da Türkiye’nin karşısına dikilen, her bölgede desteklediği silahlı ve ideolojik gruplarla Türkiye’nin etkinlik alanlarının altını oyan İran…
Bu açıdan, başka herhangi bir ülkenin (ABD, İsrail, Rusya, İngiltere, Fransa vs.) Türkiye hakkındaki emellerine karşı nasıl dikkatli ve tetikte olmamız gerekiyorsa, İran konusunda da aynı tavrı benimsemek en doğrusu. Çünkü:
İran, Şiîliği yaymayı ve nüfuz alanlarını genişletmeyi dış politikasının ana ekseni haline getirmiş mezhepçi bir ulus devlettir. Şiîliği gayrimüslimler arasında değil Müslümanlar arasında yayacağından dolayı, İslâm dünyasında herhangi bir konuda kendisiyle boy ölçüşebilecek güçlü bir ülkeyi istemez. (Kendi Türk nüfusunu ve Azerbaycan’ın Şiî nüfusunu öfkelendirmek pahasına Ermenistan’ı desteklemesinin sebebi budur.) İran devlet aklı, kontrol edebileceği ve kuşatabileceği bir Türkiye’den yanadır. Mısır’da İhvân’ın iktidardan düşürülmesi, Suudi Arabistan’ın İsrail cephesine kayarak zemin yitirmesi, Balkanlar ve Asya’daki gerilimlerin sürmesi tümüyle İran’ın faydalandığı gelişmelerdir. Fars propaganda makinesinin ortaya attığı karşı tezlere ve iddialı söylemlere rağmen, sahadaki gelişmeleri dikkatle izleyen herkes, bu noktaların somut kanıtlarını kendi gözleriyle görebilir.
Tüm bunlara rağmen, “Ne olursa olsun, Türkiye’nin yeri İran’ın yanıdır” diyenlere verilecek cevap da şu olmalıdır:
Türkiye’nin yeri, Türkiye’dir.
Philby’nin hikâyesi
04:0019/12/2020, Cumartesi
G: 19/12/2020, Cumartesi
Sonraki haber
Taha Kılınç
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra, 1920’den itibaren Filistin’de manda idaresi kuran İngiltere, Arapları ve Yahudileri sürekli birbirlerine karşı desteklemek ve el altından kışkırtmak siyasetini takip etmişti. 28 yıllık manda yönetimi sırasında, Londra’daki rüzgârların esiş yönüne göre bazen Arapların bazen de Yahudilerin önü açılırken, bu ikircikli siyaset iki tarafın da öfkesine yol açmıştı. İşler sarpa sardığında ortaya atılan “barış planları”yla çeşni katılan bu karmaşık ve dolambaçlı süreç, 1948’de mandanın bitişiyle birlikte İsrail’in doğuşuna da zemin hazırlayacaktı.
Bu bol çatışmalı ve kanlı dönem boyunca, Araplarla Yahudiler arasındaki gerilime “çözüm” önerme yarışına girenler sadece İngiliz resmî görevlileri ve siyasetçiler değildi. Uzun yıllardır sahada faaliyet gösteren bazı sivil isimler ve emekli ajanlar da, Ortadoğu’ya barış getirmeye soyunmuştu. Onlardan biri, 1939’da -tam da İngiliz yönetimi, Filistin topraklarına Yahudi göçünü sınırlayan ünlü “Beyaz Belge”yi açıkladıktan hemen sonra- dönemin Siyonist liderlerine kendi planını sunan İngiliz Harry St. John Philby idi. David Ben Gurion -bilahare İsrail’in ilk başbakanı- ve Chaim Weizmann’la -bilahare İsrail’in ilk cumhurbaşkanı- uzun görüşmeler gerçekleştiren Philby’nin planı kabaca şu noktaları içeriyordu: 1) Filistin’in batısı tamamen Yahudilere bırakılarak, buradaki Araplar doğu bölgelerine tehcir edilecek, 2) Doğuda, Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz’in oğlu Faysal’ın liderliğinde kurulacak yeni yönetim, Arapları topraklarına kabul edecek, 3) ABD ve İngiltere tarafından desteklenecek bu transferler karşılığında, Kral Abdulaziz’e 20 milyon sterlin ödeme yapılacak, 4) Kudüs ise, Vatikan benzeri özerk bir şehir devletine dönüştürülecekti.
Çok sayıda soru işareti ve belirsizlik içeren planı Siyonistler açısından yine de “dikkat çekici ve tartışılabilir” kılan şey, Harry St. John Philby’nin Kral Abdulaziz’le yakınlığıydı. 1885’te Seylan’da (bugünkü Sri Lanka) dünyaya gelen Philby, Cambridge Üniversitesi’nde Şarkiyat eğitimi aldıktan sonra Hindistan’daki İngiliz yönetimi nezdinde memurluğa başlamış, bu süreçte Arapça, Farsça, Urduca gibi doğu dillerini öğrenmişti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arabistan’a gönderilerek Abdulaziz bin Suûd’la tanışan ve İngiliz hükümetinin ittifak önerisini ileten Philby, savaşın akabinde bir süre Filistin ve Ürdün’de görev yapmış, 1925’te Cidde’ye yerleşerek ticarete atılmıştı. Aynı yıl Suudilerin Hicaz’ı ele geçirmesiyle birlikte, Kral Abdulaziz’in yakın dostları arasına giren Philby, 1930’da Müslüman olmuş, böylece Kral’ın kendisine olan güveni daha da artmıştı.
Philby Planı, nihayetinde kabul görmedi. Kral Abdulaziz, uzun bir sessizliğin ardından 1943’te nihaî ret cevabını Philby’ye iletti. Siyonistler de bunun üzerine, bir daha hiç açılmamak üzere defteri kapattılar. Ancak Philby’nin Arabistan macerası sona ermedi. Kral’ın 1953’teki ölümüne kadar, onun en güvendiği isimlerden biri olarak kaldı. Arap Yarımadası’nın dört bir köşesinde seyahatlere çıkan, bedevîleri ve çöl hayatını anlattığı kitaplar kaleme alan, Abdulaziz’in yaşam öyküsünü yazan Philby, 1953’te tahta çıkan Suûd bin Abdulaziz’in müsrif yaşamını sert sözlerle eleştirince, Arabistan’dan ayrılmak zorunda kaldı. 1960’da Beyrut’ta öldüğünde, arkasında tarihe, coğrafyaya, arkeolojiye, sanat tarihine, mimariye ve seyahatlerine dair çok sayıda eser ve hatırı sayılır bir servet bırakmıştı.
Ortadoğu yakın tarihinin en dikkate değer şahsiyetlerinden biri olan Harry St. John Philby ile alakalı müstakil bir Türkçe eser, Ketebe Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde okurla buluşturuldu. Leyli Sedef Kalaycı’nın birinci elden kaynaklara dayanarak ve titiz bir çalışma sonucunda yazdığı “Arabistanlı Philby”, konuya merak duyanların keyifle okuyacağı bir kitap.
Eserini üç bölüme ayıran Kalaycı, ilk bölümde 18’nci yüzyılda Arap Yarımadası’nın ayrıntılı bir tasvirini yaparak, Suudi Arabistan’ın ideolojik temellerine doğru mahir bir arkeolojik kazı gerçekleştirmiş. İkinci bölümde, Harry St. John Philby’nin hayat hikâyesi ve yetiştiği kültürel çevre anlatılmış. Üçüncü ve son bölüm ise Philby’nin Ortadoğu ve Arabistan’daki faaliyetlerine ayrılarak, onun şahsiyetinin farklı boyutları ortaya konmuş. Sayfalar ilerledikçe, Philby gibi önemli ama gölgede kalmış bir aktörün yaşamı, tümüyle aydınlanıyor.
Ortadoğu ve İslâm dünyasına dair telif eser üretiminin hâlâ emekleme safhasında olduğu ülkemizde, Leyli Sedef Kalaycı’nın orijinal çalışması, araştırmacıları ve akademisyenleri yüreklendirici bir örnek.
Köpük ve posa
04:0023/12/2020, Çarşamba
G: 23/12/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Dört yıl kadar önce, Tunus’taki evinde kendisiyle görüştüğüm Nahda Hareketi lideri Râşid Gannûşî’ye sorduğum sorulardan biri şuydu: “Bazıları Arap Baharı’nın kışa dönüştüğünü ve her şeyin eskisinden daha kötüye gittiğini söylüyor. Siz bu yoruma ne dersiniz?” Gannûşî, sosyal hadiselerin akşamdan sabaha hızlı bir şekilde gerçekleşmediğinden bahisle, Arap Baharı’nın “sabırla takip edilmesi gereken yorucu bir süreç” olduğunu ve bazı neticelerin uzun yıllar sonra alınacağını vurgulamıştı. Sözüne destek sadedinde de, Kur’ân-ı Kerîm’den bir ayete atıfta bulunmuştu: “O, gökten bir su indirir. Vadiler, kapasiteleri kadar suyla dolar, sel olup akmaya başlar. O sel, üste çıkan köpükler taşır. Nitekim, zinet veya kullanılacak eşya yapmak için ateşte körüklediklerinden (madenlerden) de böyle köpükler meydana gelir. […] Köpük (ve posa) atılıp gider. İnsanlara fayda verecek şeyler ise, yeryüzünde kalır...” (Ra’d.17)
Gannûşî, ayeti okuduktan sonra, sözünü şöyle bağlamıştı: “Burada verilen misalde olduğu gibi, göreceksin, Arap Baharı’nın da köpüğü ve posası zaman içinde atılıp gidecek. Yıllar sonra baktığımızda, geride insanlara fayda veren şeyler kalacak. Ben buna inanıyorum.”
Birkaç gündür, “Arap Baharı” olarak adlandırılan bölgesel türbülans sürecinin başlangıcının 10’uncu yıldönümü bağlamında yazılanları ve değerlendirmeleri okurken, Râşid Gannûşî’nin bu yorumunu da yeniden hatırladım. Kendisi o görüşmemizden sonra geçen zamanın ve yaşananların ardından, bugün ne düşünüyor bilmiyorum. Ama muhtemelen fikirleri büyük bir dönüşüm geçirmemiştir. Zira, sohbetimizin seyri içinde, ne söylediğini son derece bilerek konuşan ve analizleri yılların tecrübelerinden süzülen bir siyasetçi görmüştüm karşımda. Tunus’un son yıllarda atlattığı onca badirede üstlendiği kritik rollere dikkat kesilince, aynı soruyu bugün de sorsam Gannûşî yine aynı cevabı verirdi, diye tahmin ediyorum.
***
Hadiseleri çok boyutlu olarak okumak her zaman mümkündür. Özellikle şahit olunan ve parçası haline gelinen fırtınalı dönemlerin gerçek anlamları, bazen on yıllar geçtikten sonra daha net tanımlara kavuşabiliyor. Bu nedenle, -Batılıların “developing story” dedikleri- halen devam etmekte olan hadiselerde çok sayıda izah ve açıklama imkân dahilindedir. Hatta bu izah ve açıklamalar bazen birbiriyle çelişiyor gibi görünse de, hepsi kendi zaviyesinden hakikatin bir başka parçasının ifadesi olabilir. Örneğin, Arap Baharı’nın halkların tamamen kendi ızdırap ve ihtiyaçlarından neşet ettiğine, halk ayaklanmalarının milyonların on yıllardır maruz kaldığı aşağılamalardan ve mahrumiyetlerden doğduğuna dair yorumlar da doğrudur; sürece dışarıdan müdahalelerin gerçekleştiği ve yabancı aktörlerin istihbarat oyunlarının sahnelendiği de doğrudur.
Esasen, bu iki açıklama biçimi birbirini yalanlamak şöyle dursun, destekler ve tahkim eder. 17 Aralık 2010 günü hadiselerin ilk kıvılcımının çakıldığı Tunus’tan ordunun tahakkümünü bilahare yeniden dayattığı Mısır’a, en fazla yıkımın gerçekleştiği Suriye’den parçalanmanın eşiğine gelen Libya’ya, Arap Baharı’na sahne olan bütün ülkelere dikkatle, yakından ve insafla bakan herkes, hem halkların ızdırabını hem de coğrafyanın ruhuna yabancı ellerin çevirdiği dolapları yakinen görür. Ve bu arada, Türkiye’nin, tüm bu alt-üst oluşlar karşısında mümkün olduğunca ve gücü yettiğince hakkın ve adaletin safında durmaya gayret ettiğini de…
***
Arap Baharı’nın 10’uncu yıldönümünde, “Tüm bu yaşananlardan, Türkiye olarak biz ne öğrendik?” sorusunu bilhassa önemli buluyorum. Hem halk hem de karar alıcılar açısından, bu sorunun çok farklı cevapları var. Ancak şu üç nokta, hepimiz için müşterek: İçinde yaşadığımız bölgenin iç dengelerini ve dinamiklerini anlamış olmayı ve bazı ezberlerden kurtulmayı, öğrendiklerimiz listesinin ilk sırasına yerleştiriyorum. Yetişmiş eleman ve gelişmiş ekipman ihtiyacını fark etmemiz ve buna yoğunlaşmamız da, ikinci sırada. Yazılı materyal ve karşı propaganda malzemeleri üretmek mecburiyetini görmek, üçüncü sırada. Fakat bu noktada, henüz atmamız gereken ciddi ve önemli adımlar var. Ortadoğu (ve genel olarak İslâm dünyası) hakkında özgün, yerli, bizim bakışımızı yansıtan, muteber ve hacimli metin üretiminde, emekleme aşamasındayız hâlâ. Mevcut çalışmaları yoğunlaştırmak, tarihin ve coğrafyanın daha derinden kavranmasına yardımcı olacak malzemeyi vücuda getirmek zorundayız. Bu konuda yapacağımız her tembellik, bizi başkalarının anlatması ve tanımlaması anlamına gelecektir.
Ne diyordu o ünlü Afrika atasözü:
“Aslanlar yazı yazmayı öğrenene kadar, bütün hikâyeler avcıyı övecektir.”
O ev…
04:0026/12/2020, Cumartesi
G: 26/12/2020, Cumartesi
1
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yurtdışı seyahatlerimde, önemli suikast ve cinayetlerin, savaşların, tarihe geçmiş katliam ve trajedilerin yaşandığı noktaları bilhassa ziyaret etmeye çalışırım. Okumalarla da desteklemeye gayret ettiğim bu tecrübeler sırasında, birçok ayrıntıyı “yerinde” yakalama imkânı bulmuşumdur. Asya’dan Afrika’ya, Balkanlardan Orta Doğu’ya, hasbelkader ayak bastığım böylesi mekânlar arasında beni en çok etkileyen yer, Lefkoşa’da tek katlı bir ev olmuştur. 24 Aralık 1963 akşamı, insanlık tarihinin şahit olduğu en barbar katliamlardan biri bu evde yaşanmıştı. 57’nci yıldönümünde, bu elim hadisenin ayrıntılarını hatırlamayı, hafızalarımızı tazeleme adına önemli buluyorum:
1924 yılında Elazığ’ın Harput ilçesinde doğan Nihat İlhan, 1951’de doktor olarak Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde göreve başlamış, ertesi yıl üsteğmen rütbesine yükseldikten sonra, 1956’da, Zonguldak’ta vazifeliyken tanıştığı Mürüvvet Hanım’la (d. 1923) evlenmişti. 1957’de ilk çocukları İhsan Murat, ardından Nuri Kutsi (1959) ve Hakan (1963) dünyaya geldi. ABD’de iki yıl görev yaptıktan sonra Türkiye’ye dönen genel cerrahi ve ortopedi uzmanı İlhan, 1963’ün ilkbaharında -binbaşı rütbesiyle- Kıbrıs’a alay baştabibi olarak gönderildi. Birkaç ay sonra ailesini de yanına alan Nihat Binbaşı, Lefkoşa’da Kumsal Mahallesi İrfan Bey Sokak’ta bulunan, 2 numaralı, tek katlı ve müstakil evi kiralamıştı. Burayı seçmesinin sebebi, Birleşmiş Milletler misyonuna yakınlığı sebebiyle güvenli olduğunu düşünmesiydi. Böylece, kendisi görevdeyken, aklı hanımı ve küçük çocuklarında kalmayacaktı.
Nihat Binbaşı ve ailesinin Lefkoşa’ya yerleşmesinden kısa bir süre sonra, Rum terör örgütü EOKA da Türkleri tedhiş faaliyetlerine başladı. 1963’ün sonuna doğru artan saldırılar, İlhan için hastanede ve sahada yoğun bir mesai anlamına geliyordu. 18 Aralık günü ailesinden ayrılan İlhan, görevli olduğu alay Gönyeli köyüne intikal edince, evine dönemedi. Sonraki günlerde, bir köyden diğerine, hastalarla ve yaralılarla ilgilenerek, sürekli hareket halindeydi…
24 Aralık 1963 akşamı, saat 22.00 sularında, silahlı Rumlar Kumsal Mahallesi, İrfan Bey Sokak’a girdiklerinde, Mürüvvet Hanım çocuklarını uyutmaya hazırlanıyordu. Oturdukları evin sahibi Hasan Yusuf Gudum, eşi Feride Hasan ve komşuları Ayşe Hanım da o sırada içerideydi. Rumlar evin dış kapısını zorlamaya başlayınca, herkes bulabildiği tenha bir köşeye gizlendi. Bu sırada Mürüvvet Hanım da, üç çocuğunu yanına alıp panik içinde banyoya koştu, küvetin içine oturdular, tehlikenin geçmesini beklemeye başladılar. (Nihat Binbaşı, evden ayrılırken hanımına “tehlike anında banyoya saklanın” tavsiyesinde bulunmuştu.) Dış kapının kilidini otomatik silahla tarayarak kıran Rumlar, evin içine girip rastgele ateş açmaya başladılar. Yusuf Gudum ve Ayşe Hanım ağır yaralanırken, Feride Hasan, saklandığı tuvalette başından vurularak öldürüldü. Evin odalarını tararken sıra banyoya geldiğinde, Rumlar kapıyı tekmeleyerek açtılar. Küvette dehşet ve korku içinde bekleşen anne ve oğullarını kurşun yağmuruna tuttular. Birkaç dakika içinde evde toplam 33 kurşun sıkılmış, bunlardan sekizi Mürüvvet Hanım’a isabet etmişti.
İki gün sonra, çatışmalar tamamen sona erip Türk askerleri Kumsal Mahallesi’ne geldiklerinde, İrfan Bey Sokak 2 numaranın ışıkları hâlâ açıktı. Evin içine giren askerler dehşet manzarasıyla, duvarlara kadar sıçrayan kanlarla ve artık tamamen soğuyup katılaşmış cesetlerle karşılaştılar. Binbaşı Nihat İlhan, o sırada hâlâ mesaide olduğu için, eşinin ve çocuklarının başına geleni ancak dört gün sonra öğrenebilecekti.
Cenazeleri memleketi Elazığ’a götüren Nihat Binbaşı, çocuklarının cesetlerini bizzat kendisi yıkadı. Yıkarken de, minicik bedenlerini eliyle yoklayıp yara aldıkları yerlere baktı. Altı yaşındaki İhsan Murat’ta üç, dört yaşındaki Nuri Kutsi’de üç kurşun yarası vardı. Yedi aylık Hakan’ın bedeni ise sapasağlam görünüyordu. Acı gerçeği o zaman fark etti: Hakancık, küvette vücudunu kendisine siper eden annesinin altında kalmış, boğularak havasızlıktan ölmüştü.
24 Kasım 2016’daki vefatına kadar acısını büyük bir tevekkülle kalbinde taşımaya devam eden Nihat İlhan, Lefkoşa’daki o eve yeniden gitmeye ancak 2007’de güç yetirebildi. “Barbarlık Müzesi” olarak ziyarete açılan evin girişindeki defteri imzalarken de, yine aynı tevekkül ve sebat içindeydi. Ve yanında, ikinci evliliğinden doğan oğlu Mustafa Necmi İlhan vardı. Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan, bugün Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı ve Bilim Kurulu üyesi.
Nihat İlhan’ın hüzünle ama baştan sonra vakarla örülü hikâyesi, kıyamet sabahına kadar, hepimize ibretler sunmaya devam edecek.
Hâfız anne
04:0030/12/2020, Çarşamba
G: 30/12/2020, Çarşamba
Sonraki haber
Taha Kılınç
Senegal’de Batı Afrika’nın en yaygın tasavvuf hareketlerinden Ticânîlik’in yerel ve güçlü bir kolunu tesis etmiş bulunan Şeyh İbrahim Niyâs Kevlahî, Mısır’ı ziyareti sırasında, 21 Temmuz 1961 günü Ezher Camii’nde cuma namazı kıldırmıştı. Mısır ulemâsı arasında büyük saygı gören Şeyh İbrahim, siyasetçiler nezdinde de şöhrete sahipti. Onun Kahire’yi “şereflendirmesi”, Mısır ulemâsının ittifakıyla ve gayet doğal biçimde cuma namazı için mihraba davet edilmesine yol açmıştı. Bu vazifeyi mecburen kabul eden Şeyh, böylece “Ezher’de cuma namazı kıldıran ilk siyahî Müslüman” olarak tarihe geçmişti. Ezher’de cuma namazı kıldırmış olmak Afrikalı Müslümanların gözünde öylesine ihtişamlı bir paye idi ki, ülkesine dönüşte, Şeyh İbrahim’in ömrünün sonuna kadar taşıyacağı yeni bir unvanı vardı: Şeyhülislâm.
1900 yılında Senegal’de, Gambiya Cumhuriyeti sınırına yakın Kevlah şehrinin küçük bir köyünde dünyaya gelen İbrahim Niyâs Kevlahî, Ticânî şeyhi olan babasının 1922’deki vefatının ardından -aynı makamın kendisine emanet edildiğini savunan öz ağabeyiyle birkaç yıl boyunca şiddetli bir mücadeleye girişmek pahasına da olsa- onun yerini almıştı. 1930’dan itibaren, vefat ettiği 1975’e kadar Batı Afrika ülkelerinin tamamında tarikatını örgütleyen Şeyhülislâm İbrahim Niyâs, Senegal’i Ticânîlik’in fiilî merkezi ve en güçlü olduğu mıntıka haline getirmişti. Ticânîlik’in Cezayir asıllı Ahmed Ticânî (1737-1815) tarafından bugünkü Fas topraklarında kurulduğu düşünülürse, tarikatın en güçlü şubesini Senegal’e taşımak Şeyh İbrahim’in başarısıydı.
Hanımların eğitimine bilhassa ehemmiyet gösteren İbrahim Niyâs, kızları Rukiyye, Ummu’l-Hayr ve Meryem’i hem dinî ilimlerde hem de tasavvuf alanında yetiştirmişti. Rukiyye Niyâs çok sayıda kitap kaleme alan ve Batı’da da tanınan ünlü bir akademisyen olurken, Ummu’l-Hayr Niyâs eşi dolayısıyla yerleştiği Nijer’de 200 binden fazla üyesi bulunan büyük bir sivil toplum kuruluşunun temellerini atmış, Meryem Niyâs ise ablalarını birçok alanda geride bırakarak Batı Afrika’nın en yaygın Kur’ân eğitim-öğretim ağını tesis etmişti.
1934’te baba ocağı Kevlah’ta doğan Meryem Niyâs, küçüklük çağlarından itibaren Şeyh İbrahim tarafından özel bir ihtimamla yetiştirildi. 15 yaşında hâfızlığını tamamlayan ve sıkı bir Arapça eğitimi alan Meryem, babasının yurtdışı seyahatlerine de sıklıkla iştirak etti. Böylece hem İslâm dünyasının farklı ülkelerine dair tecrübeler edindi hem de önemli şahsiyetlerle bizzat tanıştı. 1952’de Kevlah’taki kendi evinde Kur’ân öğretimine başlayan ve çocukları dört yaşından itibaren dizinin dibine oturtan Meryem -veya Senegallilerin onu anmayı sevdiği şekliyle: “Şeyha Meryem”- tedris faaliyetlerini kısa zaman sonra başkent Dakar’a taşıdı. Eşinin maddî desteğiyle okulunu 1975’te dev bir medreseye dönüştüren Şeyha Meryem, 1984’te babası Şeyh İbrahim Niyâs’ın adını taşıyan külliyeyi kurdu. Tüm bu süreç boyunca Mısır, Cezayir, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerden destek gören Şeyha Meryem, Senegal iç siyasetinde de baskın bir figür haline dönüştü. Öyle ki, kişisel bağlantıları ve karizması, 1999’da Senegal’le Sudan arasında barışın yeniden tesis edilmesine bile yardımcı oldu.
Ticânî tarikatının hiyerarşik yapısı içinde bildiğimiz anlamda “şeyhlik” iddiası bulunmasa da, Meryem Niyâs’a duyulan derin saygının altında, babasından tevarüs ettiği düşünülen “manevî emanet”in etkisi büyüktü kuşkusuz. Nitekim kendisi de, verdiği röportajlarda, “Çocuklara sadece Kur’ân öğretmiyoruz. Manevî esrarı da aşılıyoruz” demek suretiyle, bu türden yorumlara kapı aralıyordu.
Şimdiye kadar yetiştirdiği, mezun ettiği, evlendirdiği, meslek sahibi yaptığı, hayatlarının her ayrıntısıyla ilgilendiği ve Senegal dışında diğer ülkelerde de görevlendirdiği sayısız öğrencinin “hâfız anne”si olan ve “hâdimetu’l-Kur’ân” (Kur’ân’ın hizmetkârı) lakabıyla tanınan Şeyha Meryem Niyâs, geçtiğimiz cumartesi günü -26 Aralık 2020- Senegal’in başkenti Dakar’da 86 yaşında vefat etti.
Hayatı ve eserleri artık tarihe mal olan Meryem Niyâs, Batı Afrika’da uzun bir serüvene sahip kadın müderris ve hâfızlar geleneğinin bir parçasıydı. Esmâuddîn Fodyo, Hatîce Deymeniye, Tût bint Tâh, Hatîce Şinkîtiyye, Mu’mine Sağîr, Meymûne Kebîr, Şeyha Muslime Mebake, Diarra Buso, Âişe Waalo ve daha birçok önemli temsilcisi bulunan bu gelenek, daha yakından ve derinlemesine araştırılmayı bekliyor.
.
.
.
Bugün 179 ziyaretçi (456 klik) kişi burdaydı! .
.
Bugün 495 ziyaretçi (2635 klik) kişi burdaydı!
.
|
| Bugün 623 ziyaretçi (2821 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|