 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
TAHARET DEVAM.................................................................................................................. 2 SEKİZİNCİ BAB................................................................................................................... 2 BİRİNCİ FASIL................................................................................................................. 2 CENABETTEN GUSÜL ................................................................................................... 2 ـ7373 ـ55ـ وفي رواية: [ َّما ِّى َم فَل قَضى ال َّص ََةَ قَا َل: ا َ َو إنَّ أنَا بَ َش ٌر، إن 3 ........................... ُج ]. أخرجه أبو داود. ُكْن ُت نُبا AÇIKLAMA:............................................................................................................................ 3 AÇIKLAMA:............................................................................................................................ 4 İKİNCİ FASIL ................................................................................................................... 4 HAYIZLI VE NİFASLI KADINLARIN YIKANMASI................................................... 4 ـ7373 ـ2ـ وفي أخرى: [ ُخِّذى ُمَم و َّضئِّى فِّ ْر َصة ِّ س َكة فَتَ َّم ثَثا َّى ث إ َّن ُ َوأ ْع َر َض النَّب # ا ْستَ ْحيَا ِّ َو ْج ِّهِّه 4 .. ب ]. وهذا لفظ الشيخين . AÇIKLAMA:............................................................................................................................ 5 ÜÇÜNCÜ FASIL............................................................................................................... 6 CUMA VE BAYRAM GUSLÜ......................................................................................... 6 َع : [ ْم ْن للاُ ه َر ِّض َي ـ7377 ـ6ـ وفي حديث أبي هريرة إذَا للا # و ُل َر ِّ تَ ْس ُسو َل َم أل ْع َ َء يَقُ َحدُ ُك َج ُم ا أ ُج ُمعَةَ ْغتَ ِّس ْل ْ ال يَ ْ 6 .......... فَل ] . AÇIKLAMA:............................................................................................................................ 7 AÇIKLAMA:............................................................................................................................ 8 AÇIKLAMA:............................................................................................................................ 9 AÇIKLAMA:............................................................................................................................ 9 َر ِّض َي ـ7783 ـ33ـ وعن نافع أن ابن عمر ال ُج ُمعَ يَ ُرو ُح إلى ِّة َك ََ َع : [ ا َن ْن للاُ هما َوتَ َط إ اَدْ َه َن يَّ َب َّ ُكو َن َّ إ أ ْن يَ 10 .... َح َر ] . اما AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 10 َر ِّض َي ـ7785 ـ32ـ وعن ابن عمر ْغتَ ِّس ُل َع : [ ْن للاُ هما أنَّهُ َكا َن يَ َ ْب َل أ ْن ْطِّر يَ ْوم َو الِّف قَ يَ إلى ى ْغدُ 10 ...................... ال ُم َص ] . ل DÖRDÜNCÜ FASIL....................................................................................................... 10 ÖLÜNÜN YIKANMASI VE ÖLÜ YIKAYANIN YIKANMASI.................................. 10 ْرنَا َها َضفَ َش ْعَر ـ7787 ـ7ـ وفي أخرى: [فَ ُرو ن ثَثَةَ ق قَ ْينَا َها ُ ْ َوأل َها فَ ْ 11 ..................... َخل ]. أخرجه الستة وهذا لفظ الشيخين . AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 11 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 12 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 12 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 13 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 13 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 14 AÇIKLAMA için 3811 numaralı hadise bakılsın. .................................................................. 14 BEŞİNCİ FASIL .............................................................................................................. 14 MÜSLÜMAN OLUNCA GUSÜL................................................................................... 14 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 15 ALTINCI FASIL.............................................................................................................. 15 HAMMAM HAKKINDA................................................................................................ 15 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 16 DOKUZUNCU BAB ........................................................................................................... 16 HAYIZ HAKKINDADIR.................................................................................................... 16 BİRİNCİ FASIL..................................................................................................................... 17 HAYIZLILARLA İLGİLİ AHKÂM................................................................................... 17 İKİNCİ FASIL ................................................................................................................. 17 MÜSTEHÂZE VE NİFAS HALLERİ............................................................................. 17 UMUMİ AÇIKLAMA ..................................................................................................... 17 BİRİNCİ FASIL............................................................................................................... 17 HAYIZLI VE HAYIZLIYLA İLGİLİ HÜKÜMLER ..................................................... 17 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 18 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 18 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 20 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 21 ِّم أ فِّي َصابَ َه ـ7773 ـ37ـ وفي رواية قال: [إذَا ا ِّدينَا ٌر، إذَا َو الدَّ فَ أ فِّى َصابَ َها ِّ ر الدَّ فَنِّ ْص ُف ِّم اْنِّق َطاع 21 ..................... ِّدينَا ] . AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 21 َي َر ـ7775 ـ33ـ وعن عائشة َس أ ْغ ِّس ُكن ُت ُل َع قالت: [ ْن ِّض للاُ ها َر ِّ ى أ 22 ................... َح ]. أخرجه الستة . ائِّ ٌض َو النَّب # أنَا َر ِّض َي ـ7777 ـ37ـ وعن ابن عمر ِّر أ َّن يَه َع : [ ْن للاُ هما َن ُك َّن َجَوا ْ يَ ْي ِّه ْغ ِّسل ِّر ْجلَ َويُ ْع ِّطينَهُ ُخ ْمَرةَ َو ال ُه َّن ْ ُحيَّ ُض]. أخرجه مالك . .................................................................................................................................................. 22 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 22 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 23 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 24 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 25 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 25 َر ِّض َي ـ7737 ـ23ـ وعن عائشة َها ْن للاُ ها أنَّ ْت َع : [ َ َم قَال فِّى رأةِّ َر ال ى َحاِّم ِّل ال تَ َ أنَّ تَدَ ُع ال َّص ََةَ]. أخرجه مالك َه الدَّم: ا 26 بغا . AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 26 َر ِّض َي ـ7737 ـ27ـ وعن ابن عمر أنهُ قا َل: [َ َعْن للاُ هما ُ َرأ َحائِّ ُض ََ ْ ُب َو تَق ال ُجنُ ْ ال ِّن َشْيئا ِّم َن قُرآ ْ 26 ... ال ]. أخرجه الترمذي . AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 26 İKİNCİ FASIL ................................................................................................................. 27 İSTİHÂZE VE NİFAS HAKKINDA .............................................................................. 27 UMUMÎ AÇIKLAMA:.................................................................................................... 27 ال َّص ََةَ أ أ ْن ُر َك َمَر ـ7753 ـ5ـ وله في أخرى: [ نَا َر تَتْ َه قَدْ ا َرائِّ َه أق ا ْ َو ى تَ ْغتَ ِّس َل َو َحْي َضتِّ ِّ َصل َوتُ ُك لِّ . فَ َكانَ ْت تَ ْغتَ ِّس ُل ِّعْندَ َص ََة . [ .................................................................................................................................................. 28 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 28 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 29 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 30 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 30 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 31 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 31 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 32 َر ِّض َي ـ7762 ـ37ـ وعن أم عطية ُك ْد َر قال : [ ُكنَّا ََ نَعُد ةَ َ ْت َعْن للاُ ها ْ َر ال ةَ ط ْهِّر َشْيئا ]. أخرجه أبو داود والنسائي . ْف وال ص بَ ْعدَ ال .................................................................................................................................................. 32 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 32 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 33 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 33 AÇIKLAMA:.......................................................................................................................... 34 HAYIZ HALİNDE TEMİZLİK....................................................................................... 34 (CEMİYET VE TEMİZLİK YÖNÜNDEN) AYBAŞI.................................................... 34 Soru: "Memleketimizde genç kızlar, umumiyetle hangi yaşta aybaşı görmeğe başlarlar?" ... 34 TAHARET DEVAM SEKİZİNCİ BAB BİRİNCİ FASIL - CENABETTEN GUSÜL َر ِّض َي ـ7375 ـ57 للاُ َعْنه قا َل َرةَ ِّى ُه َرْي َو ََ َع ْن أب َر ـ : [ سو ُل للاِّ ْينَا ِّت ال صفُو ُف قِّيَاما َف َخ َر َج إلَ َو ُعِّد لَ َم ِّت ال َّص ََةُ قِّي ُ أ # َّما فَلَ َ ُم َّص ََهُ ذَ َكَر أنَّهُ ُجنُ ٌب نَا: َس َل َمَكانَ ُكْم قَام . فقَا َل لَ َّم َر َج َع . فَا ْغتَ َو َرأ ُسهُ يَقْ ُط ث . ُر ُ ْينَا َّم َخ َر َج إلَ ُ ث . ْينَا َّ َصل ى فَ َم َع فَ َكبَّ ََهُ َر و َصل .[ أخرجه الستة إ الترمذي، وهذا لفظ البخاري . 53. (3785)- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Namaza kalkılıp saflar düzlenmişti ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) geldi, namazgahına geçti. O anda cünüb olduğunu hatırladı. Bize: "Yerinizde durun!" deyip, hemen ayrılıp yıkanmaya gitti. Gusledip dönünce başından henüz su damlıyordu. Tekbir getirdi, namaza durdu. Beraber namaz kıldık..."1 َي ـ7376 ـ53 للاُ َعْنه ـ وعن أبي بكر َر ِّض : [أ َّن رسو َل للاِّ # ِّ ْجِّر فَأْو َمأ ب َء َو دَ َخ َل في َص َرأ ُسهُ ََةِّ الفَ َّم َجا يَ ِّدِّه أ ْن َمَكاَن ُكْم، ثُ ِّ ِّهْم ى ب َصل يَق ] . ْ ُط ُر ف 54. (3786)- Ebu Bekre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, sabah namazını kıldırmak üzere (mescide) girmişti. Eliyle "Yerinizde durun!" diye işaret buyurdu (ve çıktı). Sonra başından su damladığı halde geri geldi ve cemaate namazlarını kıldırdı."2 ـ7373 ـ55ـ وفي رواية: [ َّما قَضى ال َّص ََةَ قَا َل فَل : َ ِّى ُكْن ُت ُجنُبا َوإن َما أنَا بَ َش ٌر، إنَّ ]. أخرجه أبو داود. 55. (3787)- Bir rivayette: "...Namazı tamamlayınca: "Ben de bir insanım. (İlk geldiğimde) cünübtüm" buyurdu" denmiştir.3 AÇIKLAMA: 1-Yukarıdaki rivayetlerde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sabah vaktinde cünüb olduğunu unutarak, cemaate namaz kıldırmak üzere camiye gelip namazgahına kadar geçtiğini görmekteyiz. Namaza duracağı sırada durumunu hatırlıyor; cemaate beklemelerini işaret buyurarak, hemen gidip yıkanıp dönüyor ve namazı kıldırıyor. Namazdan sonra, özrünü belirterek durumu tavzih ediyor. Ulema, bu hadisten peygamberlerin ibadet hususunda unutmalarının caiz olduğu hükmünü çıkarmıştır. 2- Hadisten Çıkarılan Bazı Faydalar: Hadis, zaruret halinde, ikamet okunduktan sonra bile mescidden çıkılabileceğine delildir. Çünkü bir hadiste Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, ezandan sonra mescidden çıkmış olan bir kimse için: "Şu var ya Ebu'l-Kasım'a âsi oldu" buyurarak, namaz sırasında camiden çıkmayı yasaklamıştı. Şu halde bu yasak zaruret dışı çıkmalarla ilgilidir. * Mâ-i müsta'mel (abdest ve gusulde kullanılmış su) temizdir. * İkametle namazın arasını ayırmak caizdir. Çünkü rivayet, ikametin yenilenmediğini göstermektedir. Bazı âlimler bunu "zaruret"le kayıtlamışlardır. İmam Mâlik, "İkametten sonra tahrim tekbiri getirilecek olursa, ikamet yenilenmelidir" diye hükmetmiştir, yeter ki çıkma bir özre mebni olmasın. * Dinî meselelerde haya olamaz. Ancak abdestsizlik gibi bir durumun farkına varan kimsenin mevhum bir özür izhar etmesi muvafık olur: Mesela burnu kanamış intibaını vermek üzere eliyle veya mendille burnunu tutarak namazdan ayrılması gibi... * Cemaat, gerektiği durumda, imamı ayakta bekleyebilir, bu caizdir. Bu, bazı hadislerdeki yasaklanmış olan kıyam değildir. * Mescidde uyurken ihtilam olan kimsenin mescidden çıkmazdan önce teyemmüm etmesi gerekmez. Bu hususu şârihler bilhassa belirtirler, zira Süfyân-ı Sevri ve İshak İbnu Râhûye ve bazı Mâlikîlerden rivayet edildiğine göre onlar böyle bir hükümde bulunmuşlardır. Ancak hadis, bu hükmün merdud olduğu hususunda sarihtir. * İkametle namaz arasında konuşmak caizdir. * Cünüb, yıkanmayı hadesin vâki olduğu andan tehir edebilir, caizdir.4 ـ7377 ـ56ـ وعن سليمان بن ياسر: [ ِّه ِّ ْوب َو َجدَ فِّي ثَ ُج ُر ِّف فَ ْ ِّال َّم َغدَا إلى أ ْر ِّض ِّه ب ِّالنَّا ِّس ال ُصْب َح ثُ ى ب أ َّن ُع َمَر َر ِّض َي للاُ َعْنه َصل َو اِّ ْح ِّت ََما. فقَا َل: دَ َك ْ َصْبنَا ال َّما أ َص إنَّا ل ’ ََتِّ ِّه َ َو َعادَ ِّل ِّ ِّه ْوب ِّم ْن ثَ َ َس َل َو َغ َس َل اِّ ْح ِّت ََم عُ ُرو ُق فَا ْغتَ ْ نَ ِّت ال ] . 56. (3788)- Süleyman İbnu Yesar rahimehullah anlatıyor: "Hz. Ömer radıyallahu anh halka sabah namazını kıldırdı ve arkadan Curuf nam mevkideki arazisine gitti. Orada, elbisesinde meni bulaşığı gördü. "Biz dedi, yağlı yeyince, damarlarımız gevşedi (bu yüzden ihtilam olduk)." Derhal yıkanda ve elbisesinde gördüğü meni bulaşığını da yıkadı. Sonra, namazını iade etti."5 ـ7377 ـ53ـ وفي رواية فقال ِّ بعد قوله احتما : [ ِّه ِّم َن ْوب َرأى فِّي ثَ َس َل َو َغ َس َل َما ْي ُت أ ْمَر النَّا ِّس، فَا ْغتَ ِّا ْح ِّت ََِّم ُمْنذُولَ ِّ ِّلي ُت ب ِّد اْبتُ لَقَ َم كِّنا ال ضحى ُمتَ ِّ ى بَ ْعدَ ا ْرتِّفَاع َّم َصل اِّ ْح ِّت ََ ]. أخرجه مالك . ِّم، ثُ 1 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/5. 2 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/5. 3 Buhârî, Gusl: 17, Ezan: 24, 25; Müslim, Mesâcid: 157, (605); Muvatta, Tahâret: 79, (1, 48); Ebu Dâvud, Tahâret: 94, (234, 235); Nesâî, İmamet: 14, (2, 81, 82); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/6. 4 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/6-7. 5 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/7. 57. (3789)- Bir başka rivayette "meni" kelimesinden sonra şu ibare yer alır: "Halkın işini üzerime alalıdan beri ihtilam olmaya başladım" dedi. Derhal yıkanıp elbisesinde gördüğü bulaşığı yıkadı. Sonra kuşlukta güneş tam olarak yükselince namazını kıldı."6 AÇIKLAMA: 1- Curuf, Medine'ye Şam istikametinde üç mil mesafede bir yer adıdır. 2- Meni diye çevirdiğimiz kelime ihtilam şeklinde gelmiş, ihtilam eseri demektir, meni maksuddur. 3- Meninin Hz. Ömer nazarında necis olduğu anlaşılmaktadır. Bazı âlimlere göre, aslı itibariyle temiz sayılsa da bevl, mezi ve vedi yolundan çıktığı için necis addedilmesine kafidir. 4- Hz. Ömer'in: "Halkın işini üzerime aldığım günden beri ihtilam olmaya başladım" sözünün Zürkânî' de şöyle açıklandığını görürüz: "Doğruyu Allah bilir ya, bu hal, onun devlet işleriyle gece gündüz meşgul olup kadınlarını ihmal etmesinden ileri gelmiştir. Bu sebeple ihtilam olma hadisesi artmıştır." 5- Bazı âlimler, imam ve diğer memurların kendi dünyevî işlerine de zaman ayırması caizdir hükmünü çıkarmıştır. 6- Zürkânî, hadisi şerhederken Hz. Ömer'le ilgili olarak şunları kaydeder: "Dendi ki, Hz. Ömer Medine'ye gelen heyetlere yemek veriyor ve gönüllerini hoş etmek için oturup onlarla kendisi de yiyordu. Ancak, ondan gelen meşhur habere göre, halife olunca önceki yaşayış tarzını değiştirmemişti, o da herkes gibi yiyor, hususi yemek yaptırmıyordu. Böyle davranışı onlara örnek olup, israf yapmamayı öğretmek içindi. Muhtemelen, halkı bundan önce, darlık içindeydi, bu sebeple yağ ve tereyağı gibi şeyleri yemiyordu. Bu davranışıyla, az istihlakte diğer müslümanlar gibi olmayı hedefliyordu." Bu maksadla, tereyağı pahalı kaldığı müddetçe zeytinyağı yemeye azmedip, halk tereyağı yiyinceye kadar tereyağı yemekten imtina ettiğini belirten Zürkânî, Hz. Ömer'in halk zenginleşip tereyağı ve benzeri kıymetli yağlar yemeye başladıktan sonra onlardan yemeye başladığını kaydeder. 7- Zürkânî, hadisten şu hükmü de çıkarır: "Hz. Ömer'in namazı tek başına iade etmesi gösterir ki, imam unutarak yanlışlıkla cünüb veya abdestsiz olarak namaz kıldırır, cemaat de onun bu halini bilmeyerek namaz kılarsa, hatırlayınca imam iade etse de cemaate iade gerekmez, onların namazları sahihtir. Tabii ki, durumu bilirlerse onların namazı da bâtıl olur." İmam Şâfiî ve İbnu Nâfi der ki: "İmama uyanlar bilmedikleri takdirde iki cihetinki de sahihtir. Zira cemaat, imamın halini bilmekle mükellef değildir. Sehv'de değil, taammüdde imam günahkar olur." Ebu Hanîfe: "Her iki tarafın (yani hem imamın hem de cemaatin) namazı da bâtıldır. Çünkü cemaatin namazı imamın namazına bağlıdır" demiştir.7 İKİNCİ FASIL - HAYIZLI VE NİFASLI KADINLARIN YIKANMASI َي ـ7378 ـ3 للاُ َعْنها ِّم َن ا َّي أ َّن ا ْمَر ’ ـ عن عائشة َر ِّض : [ أة ِّت النَّب لَ َ ِّر َسأ َصا َمِّحي ِّض ْن # َها ِّم َن ال َف تَ ْغتَ ِّس ُل َع : ْن ُغ ْسِّل َمَر َها َكْي فَأ . َّم قا َل ُ ِّ َه ث : ا ِّ َها؟ قَا َل ُخ . قَالَ ْت: ِّذى فِّ ْر َصة ِّم ْن ِّم ْس ك فَتَ َط َّهِّرى ب َف أتَ َط َّهُر ب ِّ َه َكْي : ا تَ . ْت َط َّهِّرى ب َ تَ . َط َّهِّر َكْي ! ى َف قَال : ؟ قَا َل ُسْب َحا َن للاِّ َّى َها إل ِّم ْبتُ َر فَا ْجتَذَ . الدَّ ِّ َها أثَ ُت تَتَبَّ ِّعى ب ْ فَقُ ]. أخرجه الخمسة إ الترمذي . ل 1. (3790)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ensârdan bir kadın, Resûlullah, (aleyhissalâtu vesselâm)'a hayızdan nasıl yıkanacağını sordu. Bunun üzerine, Aleyhissalâtu vesselâm da nasıl yıkanacaksa öyle emretti ve dedi ki: "Miske bulanmış bir (bez, pamuk vs.) parçası al. Onunla temizlen!" "Onunla nasıl temizleneceğim?" diye kadın tekrar sordu. Resûlullah: "Onunla temizlen!" buyurdu. Kadın tekrar et: "Nasıl?" Resûlullah: "Sübhânallah!, temizlen!" dedi. (Baktım ki anlamıyor;) kadını kendime çektim ve: "O parçayı, kan bulaşığına tatbik et" dedim..."8 َّى ـ7373 ـ2ـ وفي أخرى: [ َّم إ َّن النَّب ثُ ُمَم ِّ س َكة فَتَو َّضئِّى ثَثا ِّ َو ْج ِّهِّه ُخ # ِّذى فِّ ْر َصة َوأ ْع َر َض ب ا ْستَ ْحيَا ]. وهذا لفظ الشيخين . 2. (3791)- Diğer bir rivayette: "...misklenmiş bir parça al, üç kere yıka!" buyurdu. Sonra Aleyhissalâtu vesselâm utanarak yüzünü çevirdi" denmiştir.9 6 Muvatta, Tahâret: 80, 81, 82, (1, 49); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/7. 7 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/7-8. 8 Buhârî, Hayz: 13, 14, İ'tisam: 24; Müslim, Hayz: 60, 61, (332); Ebu Dâvud, Tahâret: 122, (314, 315, 316); Nesâî, Tahâret: 159, (1, 135- 137); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/9. ْن ُت َش َك ل َر ِّض َي ـ7372 ـ7ـ ولمسلم في أخرى: [ للاُ َعْنها ِّ َى ب َو ِّه َء، َما َّى أ َّن أ ْس : ِّت الن ب َمِّحي ِّض َ َسأل # ْ فقَ : َع . ا َل ْن ُغ ْس ِّل ال تَأ ُخذُ َء َها َما َغ ُش ُؤ َن َر إ ْحدَا ُك َّن أ ُ َحت ى تَْبل َشِّديدا كا ْ ُكهُ دَل ُ ُص ب َعلى َرأ ِّس َها فَتُدْل َّط ُهو َر فَتَ ْح ِّس ُن ال َر َها فَتَ َط َّهُر فَتُ َو ِّسدْ َها َه ِّس . ا ْي ُص ب َعلَ َّم تَ ثُ َء َما ْ ِّ َه ال . ا فَتَ َط َّهُر ب ُمَم س َكة فِّ ْر َصة َّم تَأ ُخذُ َف قَال : أتَ َط َّهُر َ ْت أ ْس َم ث . ا ُء ُ َو َكْي ِّ َها؟ قَا َل ُسْب َحا َن للاِّ ِّ َه ب ! ا َر ِّض َي تَ . َط َّهِّري ب قَالَ ْت َعائِّ َشةُ َجنَابَ ِّة َكأنَّ : فقَا َل َها تَ ْخ للاُ َع : فى ذِّل َك ْنها َع ْن ُغ ْس ِّل ال تُهُ ْ َو َسأل ِّم، َر الد ِّ َها أثَ تَتَّب : ُغ ِّ ِّعى ب ُ ْو تَْبل َّط ُهو َر أ ْح ِّس ُن ال َما ء فَتَ َط َّهُر فَتُ تَأ ُخذُ َّط ُه َء ال َما َها ال ْي ِّفي ُض َعلَ َّم تُ َغ ُش ُؤ َن َرأ ِّس َها، ثُ ُ َحتَّى يَ ْبل ُكهُ ُ ُص َّب َعلى َرأ ِّس َها فَتُدْل َّم تَ ُ َر ِّض َي و َر، ث . للاُ َعْنها فَقَال : النِّ َسا ُء َ ْت َعائِّ َشةُ َ نِّ ْعم ِّن ا’ ْه َن فِّي الِّد ي َحيَا ُء أ ْن يَتَفَقَّ ْ ُك ْن يَ ْمنَعُ ُه َّن ال ْم يَ ِّر، لَ الِّف ْن ].« َصا رصة»: بكسر الفاء: القطعة من صوف أو قطن أو غيره.و«شئو ُن ُ الرأس»: مواصل فتائل القرون وملتقاها، والمراد إيصال الماء إلى منابت الشعر مبالغة في الغسل . 3. (3792)- Müslim'in diğer bir rivayetinde metin şöyledir: "Esma -ki Bintu Şekel'dir- radıyallahu anhâ, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a, hayızdan nasıl yıkanacağını sormuştu. Şöyle cevap verdi: "Sizden biri, suyunu ve sidresini alır, sonra temizlenir, ve temizliğini de güzel yapar. Sonra başına suyu döker, başını şiddetli şekilde eliyle ovalar, tâ ki su saçın diplerine kadar ulaşsın. Sonra üzerine su döker. Sonra misklenmiş bir (bez) parçası alır, onunla temizlenir!" Esmâ: "Onunla nasıl temizlenir?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Sübhanallah! Onunla temizlen!" dedi. Hz. Âişe radıyallahu anhâ -sanki sözünü gizlemek isteyerek (fısıldayarak)- kadına: "Onu kan bulaşığına tatbik et" dedi. Esma der ki: "Cenabetten yıkanma hususunda da sordum. Bana: "Su al, temizlen ve temizliği güzel kıl veya temizliği mübalağalı yap, sonra başına su dök ve onu ovala, tâ su saç diplerine varıncaya kadar. Sonra üzerine su dök!" dedi. Âişe radıyallahu anhâ devamla der ki: "Ensar kadınları ne iyi kadınlardı, haya onların dinlerini öğrenmelerine mâni olmadı."10 َعلى َحِّقيبَ ِّة َر أ ْردَفَنِّى َر # ْحِّل ِّه ـ7377 ـ3ـ وعن أمية بنت أبي الصلت عن امرأة من بنى غفار قد سماها. قالت: [ ُسو ُل للاِّ َ ْت نَ َز َل َر قَال : ُسو ُل للاِّ َو للاِّ لَ َه فَ # ا َّو َل َحْي َض ة ِّح ْضتُ َوكاَن ْت أ ِّى، ِّ َها دٌَم ِّمن ُت َع ْن َحِّقيبَ ِّة َر ْحِّل ِّه فإذَا ب ْ َونَ َزل فَأنَا َخ، ِّ إلى ال صْبح : ِّة ا ْستَ ْحيَ ْي ُت َ ْت َو قَال : فَتَقَبَّ ْض ُت إلى النَّاقَ َر . أى رسو ُل للاِّ َّما فَل # َ َ َو َرأى الدَّم ِّى، . قا َل: ُت َماب ْ ل ِّك نَفس ِّت؟ قُ َّ ِّك لَعَل َمالَ نَعَ ْم. قا َل: : ْف ِّس ِّك فَأ ْصِّل ِّحى ِّم . ْن نَ ْحا ْط َر ِّحى فِّي ِّه ِّمل َء ِّم ْن َما ء فَا َّم ُخِّذى إنَا ُ ث . ِّم َن الدَّ َحِّقيبَةَ َصا َب ال َّم ا ْغ ِّسِّلى َما أ ِّ ث ِّم. ِّك ُ َمْر َكب َّم ُعوِّدى ِّل ث . ْت ُ قَال : َ َح رسو ُل للاِّ َّما فَتَ ْى فَل # ِّء قَالَ ْت َ نَا ِّم َن الفَ َخْيبَ َر َر َض َخ ل : ِّه أ ْن َ ِّ ْو َص ْت ب َوأ ْحا ، َجعَلَ ْت فِّي َط ُهو ِّر َها ِّمل َّط َّهُر ِّم ْن َحْي َض ة إَّ َو َكاَن ْتَ تَ َها ِّحي َن َماتَ ْت يُ ْجعَ ]. أخرجه أبو داود.«نفس ِّت المرأةُ»: بضم النون وفتحها مع كسر الفا ِّء: إذا ولدت، وبفتح النون َل فِّى ُغ ْسِّل ْى : العطاء القليل.« ُء َو » فقط: اذا حاضت:« ال َّر ْض ُخ فَ ْ َو » ال : مايحصل للمسلمين من أموال الكفار وديارهم بغير قتال. 4. (3793)- Ümeyye Bintu Ebi's-Salt, Benî Gıfârlı -isminde zikrettiği- bir kadından nakleder ki, kadın şöyle demiştir: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, beni devesinin döşüne serilen örtünün üzerine bindirdi." Kadın devamla der ki: "Allah'a yemin olsun, sabahleyin indi ve deveyi ıhtırdı. Ben de terkiden indim... Örtüde benden bulaşan kan vardı. Bu benim ilk hayız kanım idi. Görünce deveye doğru sıçradım ve utandım... Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bendeki bu hali farkedip, kanı da görünce: "Neyin var? Belki de hayız oldun?" buyurdular. Ben "Evet!" dedim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Öyleyse (hayız görenlerin tedbirlerine başvurarak) kendine çekidüzen ver. Sonra da bir su kabı al, içerisine tuz at. Sonra örtüye değen kanı yıka, sonra bineğine dön!" ferman buyurdular. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hayber'i fethettiği zaman ganimetten bize de bağışta bulundu. (Ümeyye Bintu Ebi's-Salt) der ki: "(Gıfarlı Sahabiyye), suyuna tuz katmadan hayız kanını yıkamazdı. Öldüğü zaman cenazesinin yıkanacağı suya da tuz atılmasını vasiyet etmiştir."11 AÇIKLAMA: 1- Son hadisle ilgili olarak Hattâbî der ki: "Hadiste, elbisenin yıkanmasında ve kan bulaşığının temizlenmesinde suya tuz atıldığı görülmektedir. Halbuki tuz, bir gıda maddesidir. Öyleyse, bir çamaşıra sabun iyi gelmezse onun bal ile yıkanması caiz olur. Keza mürekkep değen bir şey de sirke ile yıkanabilir." Hattabî bu misalleri zikrettikten sonra temizlik maddesi olarak, gerekiyorsa her çeşit gıda maddesinin kullanılabileceğine dair bir netice çıkarır. 2- Hadiste geçen hakîbe, devenin semerden sonra gelen arka kısmına serilen bir nevî çuldur. Resûlullah, kızı bunun üzerine oturtmuştur. Bunun üzerine oturanın normal havıd (semer) üzerinde oturanla teması mümkün değildir.12 9 Bu Sahîheyn'in metnidir; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/9. 10 Müslim, Hayz: 61, (332); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/10-11. 11 Ebu Dâvud, Tahâret: 122, (313); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/12. 12 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/12. ÜÇÜNCÜ FASIL - CUMA VE BAYRAM GUSLÜ َوأ ْن يَ َم ـ عن أبي سعيد َر ِّض : [قال رسو ُل للاِّ :# َّس َي ـ7373 ـ3 للاُ َعْنه قال َوأ ْن يَ ْستَ َّن، ِّل م، ِّج ٌب َعلى ُك لِّ ُم ْحتَ َوا ُج ْمعَ ِّة ْ ُغ ْس ُل ال إ ْن َو َجدَ ِّطيبا ]. أخرجه الستة إ الترمذي . 1. (3794)- Ebu Saîd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cuma guslü her muhtelime (büluğa erene) vacibtir. Misvaklanması, bulduğu taktirde koku sürünmesi de öyle."13 َي ـ7375 ـ2 للاُ َعْنه أنه كان يقول ِّل م َكغُ ِّج ٌب َعلى ُك لِّ ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُم ْحتَ َوا َجنَابَ ِّة ُغ ْس ُل ال ُج ْمعَ ِّة ْ ِّل ال ْس ]. أخرجه مالك . 2. (3795)- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh derdi ki: "Cuma günü gusletmek, her muhtelim'e (büluğa ermiş kimseye) tıpkı cenâbet guslü gibi vacibtir."14 َي ـ7376 ـ7 للاُ َعْنه قال يَ َم قال َر # َّس ـ وعن البراء بن عازب َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ْ َول ال ُج ْمعَ ِّة َ ُوا يَ ْوم ْغتَ ِّسل ُم ْسِّل ِّمي َن أ ْن يَ ْ َعلى ال ا َحق َما ُء لَهُ ِّطي ٌب ْ ْم يَ ِّجدْ فَال أ ]. أخرجه الترمذي َحدُ ُه ْم ِّم ْن ِّطي ِّب أهِّل ِّه فَإ ْن لَ 3. (3796)- Bera İbnu Âzib radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Müslümanların cuma günü yıkanmaları, üzerlerine hak olmuştur. Her biri ailesinin kokusundan sürünsün. (Koku) bulamazsa, su onun sürünme maddesi olsun. Yani hem yıkansın hem koku sürünsün, koku yoksa, artık, su (yıkanma) ile yetinsin."15 ـ7373 ـ3ـ وعن ابن السباق: [أ َّن رسو َل للاِّ # ِّ يَا ! هُ للاُ تَعالى َم ْع َش َر قا َل فِّي ُج ْمعَ : ال ُم ْسِّل ِّمي َن ة ِّم َن ال ُج َمع إ َّن هذَا يَ ْوٌم َج َع ََلَ ُوا فَا ْغتَ ِّسل ِّال ِّ سَوا ِّك َو َم ْن ِّعيدا . ْي ُكْم ب َو َعلَ َكا َن ِّع ]. أخرجه مالك . ْندَهُ ِّطي ٌب َف ََ يَ ُض رهُ أ ْن يَ َم َّس ِّمْنه،ُ 4. (3797)- Ubeydullâh İbnu's-Sebbâk rahimehullah'tan gelen bir rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cumalardan birinde şöyle buyurmuştur: "Ey müslümanlar! Bu öyle bir gündür ki, Allah Teâlâ Hazretleri onu (sizlere) bayram kılmıştır, öyleyse yıkanın. Kimin yanında bir tîyb (sürünme maddesi) varsa ondan sürünmesinde bir zarar yoktur. Size misvakı da tavsiye ediyorum."16 َي ـ7377 ـ5ـ وعن ابن عمر وأبي هريرة للاُ َعْنهما قا دَ َخ َل َر ِّض : [ ال ُج ُمعَ ِّة إذْ َ َس يَ ْوم ْخ ُط ُب النَّا بَ ْيَنا ُع َمُر َر ِّض َي للاُ َعْنه يَ ا َن فَنَادَاهُ ُع َمُر َما ُن ْب ُن َعفَّ ُعث : أِّذ ْ ِّل ْب إلى أ ْهِّلى َحت ى َسِّم ْع ُت التَّ ْم أْنقَ فَلَ َ يَوم ْ ُت ال ْ ِّى ُش ِّغل َسا َع ة هِّذِّه؟ فقَا َل إن ِّز أيَّة دْ على أ ْن ُ ْم أ ي َن، فَلَ َو َّضأ ُت فقَا َل ُع َمُر َر ِّض َي للاُ َعْنه َعِّل ْم َت أ َّن َر تَ : ُسو َل للاِّ َوقَدْ ُو ُضو ُء أْيضا ، ْ َوال ْس ِّل]. أخرجه الستة إ النسائي لغُ ْ ِّا # َكا َن يَأ ُمُرنَا ب . 5. (3798)- İbnu Ömer ve Ebu Hüreyre radıyallahu anhümâ anlatıyorlar: "Cuma günü, Ömer İbnu'l-Hattab hutbe verirken, Osman İbnu Affan mescide girdi. Ömer radıyallahu anh minberden ona seslendi. "Vaktin farkında mısın, (niye cumaya geciktin?)" Hz. Osman: "Bugün meşguliyetim vardı. Eve gelir gelmez ezanı işittim. Abdest almanın dışında bir oyalanmam da olmadı!" açıklamasında bulundu. Hz. Ömer radıyallahu anh: "Keza abdest(le yetinmen de bir eksiklik). Biliyorsun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize yıkanmayı da emretmişti."17 َي ـ7377 ـ6 للاُ َعْن ْم تَ ْس َم ْع َر ـ وفي حديث أبي هريرة َر ِّض ه: [ ُسو َل للاِّ ْغتَ ِّس ْل َ أل # يَ ْ فَل ُج ُمعَةَ ْ َحدُ ُكُم ال َء أ يَقُو ُل إذَا ] . َجا 6. (3799)- Ebu Hüreyre'nin bir hadisinde: "(Hz. Ömer, Hz. Osman'a:) "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Biriniz cumaya giderken yıkansın" dediğini duymadın mı?" demiştir.18 13 Buhârî, Cuma: 2, 3, 12, Ezan: 161; Şehâdât: 18; Müslim, Cuma: 5, (846); Muvatta, Cuma: 4, (1, 102); Ebu Dâvud, Tahâret: 129, (341); Nesâî, Cuma: 6, 8, (3, 92-93); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/13. 14 Muvatta, Cuma: 2, (1, 101); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/13. 15 Tirmizî, Salat: 381, (525); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/13. 16 Muvatta, Tahâret: 113, (1, 65-66); İbnu Mâce, İkametu's-Salât: 83, (1098). (İbnu Mâce'de rivayet mevsuldür); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/14. 17 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/14-15. AÇIKLAMA: 1- Cuma günü müslümanın haftalık bayram ve tatil günüdür. O günün daha önce açıkladığımız19 pekçok faziletleri vardır. Bunlardan biri cemaatle kılınan cuma namazı'dır. Bu namaz hutbeye bağlıdır. Münferid kılınamadığı için müslümanlar o vesile ile büyük cemaatler halinde bir araya gelirler. Bu toplanmada birbirlerini hiçbir surette rahatsız etmemelidirler. Resûlullah bu maksadla, en yeni, en temiz elbiselerin giyilmesini irşad buyurmuş, güzel koku sürülmesini tavsiye etmiş ve cuma guslü'nü emretmiştir. Bu irşadlara riayet edildiği takdirde, nezafet yönüyle cemaatten hâsıl olabilecek rahatsızlıklar asgariye düşecektir. İbnu Hacer der ki: "Cuma günü gusül ve nezafetin emredilişindeki hikmetin cemaati kötü kokularla rahatsız etmemek olduğu anlaşılınca, namaza kadar gün boyu kirlenmekten kokan kimselerin, guslü, namaza gitme anına kadar te'hir etmeleri uygun olur. Nitekim, İmam Mâlik gusülle camiye gitme arasına fasıla girmemesi şartını bu mülahaza ile koymuş olmalı. Böyle yapılınca gusül ile hâsıl olan temizlik bozulmadan camiye gitme garantilenmiş olur." İbnu Abdilberr guslü namazdan sonra yapan kimsenin cuma guslü yapmış sayılmayacağı, bu gusülle hadisteki emrin yerine gelmiş olmayacağı hususunda Ulemanın icma ettiğini söyler. Keydedilen hadislerde görüldüğü ve müteakip bir kısım hadislerde de görüleceği üzere Aleyhissalâtu vesselâm efendimiz cuma günü yıkanma işine ayrı bir ehemmiyet atfetmiştir. Buna göre, her insan haftada en az bir sefer yıkanmalıdır, bunu da cuma gününe rastlatmalıdır (3806). Bazı hadislerde bu guslün, cenabetten temizlenme guslü gibi olması şeklinde ifade edilmiş, bazı âlimler, buna dayanarak, o gün temasta bulunmanın müstehab olacağını belirtmiştir. Bu irşad-ı nebevî, bir bakıma, cuma günü yıkanmayı garantilemeye yönelik bir tedbir olarak değerlendirilebilir. 2- Cuma guslünün, ehemmiyetini duyurma, fiiliyatını garantileme hususunda Resûlullah'ın yer verdiği bir başka tedbir, guslün hükmüyle ilgilidir. Yukarıda kaydedilen ilk iki hadiste görüldüğü üzere, birçok hadislerde vacib kelimesiyle ifade edilmiştir. Vacib, dinî bakımdan, yapılmadığı takdirde günahı gerektiren kesin bir emri ifade eder, tıpkı farz gibi... Nitekim 3798 numaralı hadiste, Hz. Ömer'in Hz. Osman gibi Ashab'ın önde gelen bir büyüğüne bu sebeple nasıl çıkıştığını gördük. Keza 3800 numaralı hadiste, Sahabe'nin cuma guslü farz mı değil mi münakaşasını yaptığını göreceğiz. Bir kısım fakihlerin farz ma'nâsında vacib olduğuna hükmetmiş olması da cuma guslü'nün ehemmiyetini göstermeye yeterlidir. Ancak şunu belirtelim ki, ekseri Ulema cuma guslü'ne "müstehab" demiştir. Bunlar hadislerde gelen emir sigasını nedb'e, vücub sigasını te'kid'e hamlederek tevilde bulunurlar. Resûlullah'ın bu husustaki beyanları ve ısrarları çok da olsa, sadece nassların zahirini esas alan Zâhirîler ile Ahmed İbnu Hanbel gibi bazıları bu gusle farz derken, diğer imamlar sünnet-i müekkede demiştir. 3- Ülemâ cuma guslünün cuma namazına katılanlar hakkında teşrî edildiğini belirttikten sonra kadın ve çocuğa da gerekip gerekmediğini münakaşa etmiştir. İbnu Hacer, kadın ve çocuğa cuma farz değil ise de, cumanın faziletinden istifade maksadıyla cuma namazına katılacak olanların kim olursa olsun, cumanın diğer âdâbları meyanında cuma guslü'ne de riayet etmeleri gereğini kaydeder. Namaza sadece tesadüfen katılmış bulunanlardan bu gereğin düşeceğini belirtir. Ancak -İbnu Hacer'e göre zayıf addedilse de- bir kısım Ulema cuma guslü'nün namaza değil, güne tabi olduğu kanaatindedir. Bunlara göre, o güne eren herkes gusletmelidir, namaza gitse de gitmese de, cuma namazı kendine farz olsa da olmasa da. 4- Yukarıda 3798 numarada kaydedilen rivayette, cuma hutbesi okuduğu sırada mescide giren Hz. Osman'a, Hz. Ömer'in "Niçin geciktin?" ma'nâsındaki hitabı basit bir sual olmayıp, bu davranışı reddetme, bu davranıştan dolayı Hz. Osman'ı tevbih etme, sigaya çekme ma'nâsında ciddi bir tavır almadır. Halife sıfatıyla Hz. Ömer'in izhar ettiği bu hal, cuma meselesinin şeriatteki ehemmiyetini anlama noktasında üzerinde durulması gereken bir husustur. Unutmayalım ki Hz. Osman, ashab arasında sıradan biri değil, ileri gelenlerden, itibarlı biridir. Farklı rivayetlerde gelen ziyadeler meseleyi daha vâzıh hale getirmektedir. Bir rivayette Halife-i zîşan: "Namaza niye vaktinde gelmiyorsunuz?" diye sormuştur. Bir diğer rivayette: "Şu erkeklere ne oluyor ki namaza ezandan sonra geliyorlar?" demiştir. Muhtemelen Hz. Ömer, bunların hepsini söylemiştir, ancak râviler, hatırlayabildiklerini rivayet etmişlerdir. Bir rivayette Hz. Osman'ın cevabı şöyledir: "Çarşıdan dönmüştüm ki ezanı işittim..." Sadedinde olduğumuz rivayetteki: "Abdest alma dışıda bir oyalanmam olmadı" açıklaması Hz. Osman'ın, evde oyalanmayıp, abdesti alıp mescide hemen geldiğini ve hutbenin bidayetlerinde içeri girdiğini gösterir. Ancak Hz. Ömer buna rağmen sigaya çekmiştir. Şunu da belirtelim ki: Hz. Ömer, Hz. Osman'ın cevabında ikinci bir hata daha tesbit etmiştir: Cumaya gelirken abdestle yetinmesi. Yani gerekli olan cuma guslünü terketmiş olması. Hz. Ömer, keza "abdest!" sözüyle: "Gecikmekte mazursun ama ya guslü terketmen? Sen sadece erken gelme faziletini kaybetmekle kalmadın, guslü de terkedip abdestle yetindin. Burada da kayba uğradın" demek istemiştir.20 Rivayetler Hz. Osman'ın cevap 18 Buhârî, Cuma: 4; Müslim, Cuma: 3, (845); Muvatta, Cuma: 3, (1, 101, 102); Ebu Dâvud, Tahâret: 129, (340); Tirmizî, Salât: 255, (493); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/15. 19 3042-3052 numaralı hadislere bakın. 20 Cuma guslü vâcip değil diyenler bu hadisi delil gösterir. Ancak vâcip diyenler Hz. Osman'ın sabahleyin gusletmiş olabileceğini söylerler ve delil olarak "Hz. Osman radıyallahu anh'ın her gün guslettiğini" ifade eden rivayetleri gösterirler. Zira bazı rivayetler onun hergün mutlaka guslettiğini beyan etmektedir. ءَ َما ْ ْي ِّه ال ْي ِّه يَ ْو ٌم َحتَّى يُِّف ُض َعلَ ُك ْن يَ ْم ِّضى َعلَ ْم يَ َما َن لَ ْ اِّ َّن ُعث verdiğini belirtmez. Belki de sükut ederek vakit hususundaki gafletini beyan etmekle bu ikinci sual de aynı şekilde özür beyan etmiş olduğuna hükmetmiştir. Zira guslün terki de vakti bilememe hususundaki gafletin bir neticesi olmuştur. Önceki cevabında ezanı işitince gusül yaparak hutbeye yetişme şıkkından ikincisini tercih etmiş olduğunun beyanı da mevcuttur. Esasen hadislerde hem hutbeye yetişme ve hem de gusletme her ikisine de teşvik edilmiştir. Hz. Osman bunlardan hutbeye yetişmeyi tercih etmiş olmaktadır. 5- İbnu Ömer hadisinden (3798) çıkarılan faydalar'dan bazıları: * Hutbe okurken minberde ayakta durulur. * İmam, raiyyetinin durumuyla ilgilenir, onlara faydalı olan şekli hatırlatır, emreder. Faziletli hususu ihlal edenlere müdahale eder. * Hutbe esnasında emr-i bi'lma'ruf ve nehy-i ani'lmünkerde bulunmak hutbe edebine aykırı değildir, hutbeyi ifsad etmez. * Hutbe sırasında hatibin müdahalesine muhatap olan kişi, hatibe cevap verebilir. * Yetkiliye, özür beyan edilir. * Cuma günü, ezandan önce meşguliyet mubahtır, hatta "namaza erken gelme", "cuma guslü yapma" gibi faziletleri terke müncer olsa bile. Çünkü Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu vak'adan sonra cuma günleri çarşının kapanmasını emretmemiştir. Hatta İmam Mâlik bu rivayete dayanarak cuma günü, ezandan önce çarşının kapatılmayacağı hükmünü vermiştir. Çünkü demiştir, "Hz. Ömer zamanında açıktı, ve Hz. Osman gibi birisi çarşıya gitmiştir." * Faziletli insanlar da çarşıya gidebilir, ticaret yapabilir. * Cumaya erken gitme fazileti ezandan önceki gelmede hâsıl olur.21 ـ7788 ـ3ـ وعن عكرمة قال: [ وا ُ ِّن َعبَّا س َر ِّض َي للاُ َعْنهما فَقَال ِّق إلى اب ِّعَرا ْ َء نَا ٌس ِّم ْن أ ْه ِّل ال َج : ُج ُمعَ ِّة ا ال َ ْس َل يَ ْوم غُ ْ َرى ال أتَ ِّجبا ؟ قا َل َوا ْي َس : َعلَ ْي ْغتَ ِّس ْل فَلَ ْم يَ َو َم ْن لَ َس َل، َم ِّن ا ْغتَ ْط َهُر َو َخْي ٌر ِّل نَّا ُس َول ِّكنَّهُ أ ْ ْس ُل؟ َكا َن ال غُ ْ َف بَدَأ ال ِّ ُر ُكْم َكْي ْخب ُ َو َسأ ِّج ب، ِّ َوا ِّه ب َما ُه ِّف، إنَّ ِّر َب ال َّسقْ ُمقَا ِّقا َو َكا َن َم ْس ِّجدُ ُه ْم َضي ُو َن َعلى ُظ ُهو ِّر ِّه ْم، بَ ُسو َن ال صو َف َوي ْعَمل ْ َو َعِّري ٌٌ فَ َخ َر َج رسو ُل للا َم ِّ ْج ُهوِّدي َن يَل ل َك ْ َر ُسو ُل للاِّ # تِّ َو َجدَ ما ِّذِّل َك بَ ْع ُض ُهْم بَ ْعضا ، فَلَ َر ْت ِّمْن ُهْم ِّريَا ٌح آذَى ب ا ر َو َعِّر َق النَّا ُس في ذِّل َك ال صو ِّف َحت ى ثَ # فِّى يَ ْو م َحا ِّ ي َح قا َل َض َل َما يَ ِّج ال ر : دُ ِّم ْن دُ َحدُ ُكْم أفْ يَ َم َّس أ ْ َول ُوا، يَ ْو ُم فَا ْغتَ ِّسل ْ أي ِّه َها النَّا ُس، إذَا َكا َن هذَا ال ِّ َء قَا َل : للاُ ْهنِّ ِّه . ابن عباس َو ِّطيب َّم َجا ثُ ِّذى َكا َن يُؤِّذى َّ َه َب بَ ْع ُض ال َوذَ عَ َم َل َوُو ِّ س َع َم ْس ِّجدُ ُه ْم، ْ َر ال ُصو ِّف َو ُكفُوا ال ِّ ُسوا َغْي ب ِّر َولَ َخْي ْ ِّال عَ َر ِّق تَعالى ب ْ ِّم َن ال بَ ْع ُض ُهْم ]. بَ ْعضا أخرجه الشيخان وأبو داود، وهذا لفظه . 7. (3800)- İkrime rahimehullah anlatıyor: "Iraklılardan bir grup kimse İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'a gelerek: "Cuma günü gusletmek vacib midir ne dersin?" diye sordu. İbnu Abbâs şu açıklamayı yaptı: " [Farz değil], ancak temizliğe çok uygundur ve gusleden için pek hayırlıdır. Yıkanmayan üzerine de vacib değildir. Ben size guslün nasıl başladığını anlatayım: "İnsanlar meşakkatli işler yapıyorlar ve yünlü elbiseler giyiyorlardı. Çalışmaları çoğunlukla sırtlarında yük taşımak şeklinde oluyordu. Mescidleri dardı ve tavan alçaktı, yani arîş (denen üzeri hurma dallarıyla örtülmüş çardak) şeklindeydi. Sıcak bir günde Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (minbere) çıktı. Cemaat yün elbiselerin içinde terlemişti. (Terleri sebebiyle) onlardan çıkan kokular ortalığı sardı ve herkesi rahatsız etti. Koku Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a da uzanınca "Ey insanlar, bugün yıkanın. Ayrıca herkes, bulabildiği en güzel kokuyu sürünsün!" buyurdular." İbnu Abbas açıklamasına devam etti: "Bilahare Cenab-ı Hakk'ın lütfu yetişti (bolluk arttı), herkes yünlüden başka elbiseler giydiler, çalışmaları hafifledi, mescidleri genişletildi. Birbirlerini rahatsız eden terlerin bir kısmı ortadan kalktı."22 َولَ ْف ُظ ـ7783 ـ7 الشيخين عن طاوس قال َّى ـ : [قلت بن عباس: ذ َك # قال: اغتَ ِّس وا ُر ُؤ َس ُكْم ُروا أ َّن النب ُ َوا ْغ ِّسل ال ُج ُمعَ ِّة َ ُوا يَ ْوم ل طِّي ِّب ِّصيبُوا ِّم َن ال َوأ ْم تَ ُكونُوا ُجنُبا ، َوإ ْن لَ ِّر أ َّما الغُ . ى ْس ُل فَنَعَ ْم . قال ابن عباس: طِّي ُب َف ََ ادْ َوأ َّما ال . [ 8. (3801)- Sahîheyn'in Tâvus'tan kaydettikleri rivayette, Tâvus der ki: İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'ya sordum: "Halk, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Cuma günü yıkanın, başlarınızı da yıkayın, cünüb olmasanız dahi!. Ayrıca koku da sürünün!" buyurduğunu söylüyorlar, (ne dersiniz, doğru mudur?)" İbnu Abbâs şu cevabı verdi: "Guslü emretmesi doğrudur. Kokuya gelince, o hususta bir şey bilmiyorum!"23 AÇIKLAMA: 1- Hadisin Sahîheyn'den kaydedilen vechinde yer alan "cünüb olmasanız dahi cuma günü yıkanın!" emri şöyle açıklanmıştır: "Cuma günü, cünübseniz yıkanın, cünüb değilseniz cuma için yıkanın." 21 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/15-18. 22 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/18-19. 23 Ebu Dâvud, Tahâret: 130, (353); Buhârî, Cuma: 6; Müslim, Cuma: 8, (848); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/19. 2- Bu hadisten bazı âlimler şu hükmü çıkarmıştır: "Cuma günü cenâbet'ten yıkanmak, cuma guslü'nün de yerine geçer, cuma güslü'ne niyet etmiş olsa da olmasa da." Bunu şu sebeple kaydediyoruz: Bazı âlimler başka rivayetlerden hareketle, cenâbet'ten temizlenmek için yapılan guslün cuma guslü sayılmayacağı, cuma için müstakil bir gusül gerektiği hükmünü çıkarmıştır. Bu mesele münakaşalı ise de, Ulema umumiyetle şu hususta müttefiktir: "Fecir doğmazdan önce yapılan gusül cuma guslü sayılmaz." 3- "Cuma günü yıkanın" emrini, "başlarınızı da yıkayın" emrinin takip etmesinin mübalağa ve te'kid için olacağı ifade edilmiştir. Yani "Vücudunuzu tam olarak yıkayın, başa su döküp geçmek kafi değil, şayet örgülü ise saçlarınızı da açarak yıkamayı tam yapın, cuma guslü için de böylesi bir gusül muteberdir" denmek istenmiştir. 4- Cuma guslü'nün emredilişi ile alakalı olarak İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'nın yaptığı açıklama cuma guslü'nün mahiyet ve gayesini anlamada manidardır. Bir kısım âlimler, buna dayanarak cuma guslü'nün vacib olmamaktan öte, koku sürünerek, ter vs. kokusunu bastırmanın da bu guslün yerine geçebileceğini söylemiştir. Ancak bu çeşit aşırı iddialar reddedilmiştir. Bir kısım hadisler, yıkanmayı emretmekle kalmamış, koku sürünmeyi de emretmiştir. Öyleyse birinin, diğerinin de yerini tutması makul olamaz. Dinde esas olan, maslahatı sebebin yerine ikâme etmek değil, o işin asıl sebebi olan emr'i yerine getirmektir. Öyleyse Resûlullah'tan vârid olan emir, cuma günü gusletmektir, bunu bu niyetle yapan, sünnete uyarak ibadet yapmış olma ecrini alacaktır. "Ben zaten nazifim" düşüncesiyle koku sürünmekle iktifa eden kimse, bu ibadeti terketmiş ve faziletinden mahrum kalmış olur. Sırat-ı müstakim münferid fetvalarda değil, cumhurun fetvalarındadır. 5- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'nın cuma günü koku da sürünme hususuyla ilgili soruya "Bilmiyorum!" diye cevap vermesi, ne kadar büyük de olsa Ashabtan bazılarının sünnette gelen her meseleyi bilmediğini, bilmeyince de hiç çekinmeden "Bilmiyorum!" dediğini, böyle bilmemelerin onların yüceliğine nâkisa olmadığını gösterir.24 َي ـ7782 ـ7 للاُ َعْنه َس أ َّن # قَا َل: َل َر ـ وعن سمرة بن جندب َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ َو َم ِّن ا ْغتَ َونِّ ْعَم ْت، ِّ َها ُج ُمعَ ِّة فَب ْ ال َ يَ ْوم َ َو َّضأ َم ْن تَ َض ُل ْس ُل أفْ غُ ْ يَ ْو ُم ]. أخرجه أصحاب السنن . ال ُج ُمعَ ِّة فَال قوله «فبها وِّنعم ْت» أى فبهذه الخصلة، يعنى الوضوء ينال الفضل.وقيل فبالسنة أخذ ونعمت السنة هذه . 9. (3802)- Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cuma günü kim abdest alırsa bununla (o, sünneti yerine getirmiş, fazilete ermiş) olur ve (sünneti yapmış olma) nimetine erer. Ama cuma günü kim de guslederse (bilsin ki) gusül daha faziletlidir."25 AÇIKLAMA: Bu hadis, cuma guslünün vacib olmadığını, abdest almanın da onun yerine geçebileceğini ifade eden hadislerden biridir. Bazı âlimler هاَ ِّ بَف deki zamiri Sünnet olarak te'vil edip هاَ ِّ بَف ifadesini "Sünneti işlemiş olur" diye açıklığa kavuşturmuştur. İbnu'l-Esir, aynı ifadeyi "Abdestle fazilete erer" diye yorumlamıştır. Zamirin müennes olması göz önüne alınarak sünnet, haslet, fiil (amel) gibi ma'nâlara da te'vil edilmiştir. Hadisin son cümlesi olan "Cuma günü kim de guslederse (bilsin ki) gusül daha faziletlidir" ifadesini değerlendiren Hattâbî: "Burada çok açık olarak abdestin cuma için kifayet edeceği beyan edilmiştir" der ve devamla: "Yine açıktır ki cuma guslü bir fazilettir, farîza değil" diye hükmeder. Tirmizî de aynı görüştedir." Bu hadis, cuma guslü'nün kişiye vacib olmaksızın fazilet taşıdığına delâlet eder" buyurur. Bu rivayet birçok tarikten gelmiştir.26 ـ7787 ـ38ـ وعن يحيى بن سعيد: [أن ه بلغه رسو َل للاِّ # قال: ْو اتَّ ْى ِّمْهَنتِّ ِّه َما على أحِّد ُكْم لَ ْوبَ ِّن ِّل ُج ُمعَتِّ ِّه ِّسَوى ثَ َخذَ ثَ ]. ْوبَ ْي َمهنةُ أخرجه مالك.« ال »: بفتح الميم وسكون الها ِّء: العمل والخدمة، وروى بكسر الميم. 10. (3803)- Yahya İbnu Saîd rahimehullah anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Sizler, günlük iş takımınızdan hariç bir de cuma takımınız olsa ne kaybedersiniz?"27 AÇIKLAMA: 24 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/19-20. 25 Ebu Dâvud, Tahâret: 130, (354); Tirmizî, Salât: 357, (497); Nesâî, Cuma: 9, (3, 94); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/21. 26 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/21. 27 Muvatta, Cuma: 17, (1, 110); Ebu Dâvud, Salât: 219, (1078); İbnu Mâce, İkametu's-Salât: 83, (1095); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/22. 1- Hadiste iki parçalı elbise ma'nâsına sevbeyn tabiri geçmektedir. Günümüzde altlı üstlü takım dediğimiz elbiseyi ifade eder. Bu kamis ve rida' veya cübbe ve rida'dan ibarettir. 2- Görüldüğü üzere, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), müslümanın haftalık bayramı olan cuma günlerinde giymek üzere husûsî bir elbise tavsiye etmektedir. Cuma ile ilgili olarak sadece yıkanmak, koku sürünmek, dişleri misvaklamak gibi bazı işler üzerinde durulmamış, bir de hususî takım tavsiye edilmiştir. Ulemanın da belirttiği gibi, bu tavsiye bir vecibe değil, imkanı olanlara bir irşaddır, istihbab ve tahsindir. Bu tavsiye sadece cumalara değil, bayramlara da şâmildir. Rivayetler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın cuma ve bayramlarda en güzel elbiselerini giydiğini, sarık sarıp koku süründüğünü belirtir.28 اَدْ َه َن َوتَ َط ـ وعن نافع أن ابن عمر َر ِّض : [ يَّ َب َي ـ7783 ـ33 للاُ َعْنهما َكا َنَ يَ ُرو ُح إلى ال ُج ُمعَ ِّة إَّ ُكو َن َح َراما أ ْن يَ إ ] . َّ 11. (3804)- Nâfi' rahimehullah der ki: "İbnu Ömer radıyallahu anhüma ihramlı olmadıkça yağlanıp kokulanmadan cumaya gitmezdi"29 AÇIKLAMA: Önceki hadiste, Resûlullah'ın tavsiye buyurduğu hususun Ashab tarafından tatbik edildiğine İbnu Ömer'den bir örnek görmekteyiz. Yağlanma ve kokulanmayı beraberce yapması, bu davranışının cuma günü tezeyyün gayesini güttüğünü ifade eder. Selman-ı Farisî radıyallahu anh der ki: "Kişi, cuma günü yıkanır ve elinden geldiğince paklanır, yağından yağ, evindeki kokudan koku sürünür çıkıp gider, iki kişinin arasını açmaksızın farz olan namazını kılar, imam konuşunca sessizce dinlerse bu cuma ile diğer cuma arasındaki (küçük) günahları mutlaka affedilir."30 ـ وعن ابن عمر َر ِّض َعْنهما: [ ى َي ـ7785 ـ32 للاُ َو إلى ال ُم َصل ْغدُ ْب َل أ ْن يَ ْطِّر قَ الِّف َ أنَّهُ َكا َن يَ ] . ْغتَ ِّس ُل يَ ْوم 12. (3805)- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'nın, Fıtır bayramında, musallaya gitmezden önce yıkandığı rivayet edilmiştir.31 َي ـ7786 ـ37 للاُ َعْنه قال َو ُهَو قال َر :# يَ ْوم ـ وعن جابر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َعلى ُك لِّ َر ُجل ُم ْسِّل م فِّي ُك لِّ َسْبعَ ِّة أيَّا م ُغ ْس ُل يَ ْو م؛ أخر َج . ال ُج ُمعَ ]. الثثة مالك ِّة 13. (3806)- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Her müslüman yedi günde bir kere yıkanmalıdır, bu gün de cuma günü olmalıdır."32 DÖRDÜNCÜ FASIL - ÖLÜNÜN YIKANMASI VE ÖLÜ YIKAYANIN YIKANMASI َي ـ7783 ـ3ـ عن أم عطية ا’ للاُ َعْنها قالت نصارية َر ِّض : [ ْينَا رسو ُل للاِّ ْو َ َِّي ِّت اْبنَتُهُ فقَا َل: ا ْغ ِّس ا ثَثا ، أ ُوف َه دَ َخ َل َعل # ِّحي َن تُ ْ ل ر ِّ َما ء َو ِّسدْ َر ِّم ْن ذِّل َك، إ ْن َرأْيتُ َّن ذِّل َك، ب ْو اَ ْكثَ َخ . َن فِّي ا ْمسا ، أ ْ َو Œ ا ْجعَل ِّخ . نِّى َرةِّ َكافُورا َر فَإذَا فَ . ْغنَا آذَنَّاهُ َر ْغتُ َّن فَأِّذنَّ َّما فَ فَلَ َوهُ َحقْ َطانَا َه فَأ ْع . فقَا َل: ا إيَّاهُ َر أ ْش : هُ ِّعْرنَ يَ ْعنِّى إ َزا ].وزعم ابن سيرين. أن ا’سيرين. أن ا’شعار، ألفقنها فيه. وكذلك كان ابن َؤ َّز ُر سيرين يأمر المرأة أن تُ ْشعَ َر َو . ََ تُ 1. (3807)- Ümmü Atiyye el-Ensâriye radıyallahu anhâ anlatıyor. "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kızı (Zeyneb radıyallahu anhâ) vefat ettiği zaman yanımıza girdi ve: "Onu sidreli su ile üç veya beş veya -gerek görürseniz- daha fazla yıkayın. Sonuncu yıkamaya kâfûr koyun. Yıkama işini bitirdiğiniz mi bana haber verin!" buyurdu. İşimiz bitince Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı çağırdık. Bize kendi izarını verdi ve: "Ona, önce bunu sarın!" dedi."33 28 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/22. 29 Muvatta, Cuma: 17, (1, 110); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/22. 30 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/22. 31 Muvatta, Iydeyn: 2, (1, 177); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/23. 32 Nesâî, Cuma: 8, (3, 93); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/23. 33 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/24. ُو ـ7787 ـ2ـ وفي أخرى: [ ُضو ِّء ْ ال ِّ ِّضع َو َموا َها ِّ َميَاِّمِّن َن ب ْ َر ِّم ْن ذِّل َك َوْبدَأ ْو أ ْكثَ ْو َسْبعا ، أ ْو َخ ْمسا ، أ ثَثا ، أ ِّوتْرا َها نَ ْ َه ا ْغ ا َسل ِّم . ْن م َع ِّطيَّةَ ُ َها قَالَ ْت أ ُه َّن َوفِّي ِّ ى : إنَّ ْن ِّت النَّب ِّ َس ب َن َرأ ْ َجعَ # ُرو ِّن ل قُ نَهُ َث ََثَةَ ْ َّم َجعَل نَهُ ثُ ْ َّم َغ َسل ُرو ن، نَ َق ْضنَهُ ثُ . يَا ُن قُ َه قال ُس : ا ْف ثَثَةَ نَا ِّصيتَ َها ْرنَ ْي َوقَ .[ 2. (3808)- Bir diğer rivayette: "Onu üç, beş, yedi ve daha fazla olmak üzere tek olarak yıkayın. Sağ tarafından ve abdest uzuvlarından yıkamaya başlayın" buyurdu" demiştir. Aynı rivayette Ümmü Atiyye radıyallahu anhâ: "Yıkayan kadınlar, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kızının başına üç örgü yaptılar. (Şöyle ki): Önce saçının örgülerini bozdular sonra yıkadılar, en sonda tekrar üç örgü yaptılar." Süfyan der ki: "Örgünün ikisi yanda biri alnında idi."34 َه ـ7787 ـ7ـ وفي أخرى: [ ا فَ ْ قَ ْينَا َها َخل ْ ُرو ن َوأل قُ ْرنَا َش ْعَر َها ثَثَةَ فَ ]. أخرجه الستة وهذا لفظ الشيخين . َضفَ 3. (3809)- Bir diğer rivayette: "Biz saçına üç örgü yaptık ve örgüleri arkasına koyduk" denmiştir.35 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayetlerde zikri geçen kimsenin ismi müphem olarak gelmiştir, "Resûlullah'ın bir kızı" şeklinde. Ancak bazı rivayetlerde Ebu'l-Âs İbnu'r-Rebî' radıyallahu anh'ın hanımı olan Zeyneb radıyallahu anhâ olarak tasrîh edilmiş ise de bazı rivayetlerde Hz. Osman radıyallahu anh'ın zevcesi olan Ümmü Külsüm radıyallahu anhâ olduğu belirtilmiştir. Ancak Müslim'in rivayetinde Zeyneb'in ismi geçer, bunun Zeyneb olması daha çok kabul görmüştür. İbnu Hacer: "...Ümmü Atiyye radıyallahu anhâ her ikisinin cenazesinde hazır bulunmuş olabilir" diyerek rivayetleri cem etmenin mümkün olduğunu söyler. Bu te'lifi makul kılan bir husus şudur: İbnu Abdilberr, bu hadislerin yegane râvisi durumundaki Ümmü Atiyye'nin cenazeleri yıkamayı meslek edinmiş birisi olduğunda cezmeder. Öyleyse her ikisinin de cenazesinde meslek icabı bulunmuş olmaktadır. 2- Cenazenin en az üç kere yıkanacağı, tek kılmak şartıyla beş, yedi şeklinde -duyulan ihtiyaca göre- daha fazla sayıda da yıkanabileceği belirtilmiştir. 3- Cenazeyi yıkamada su tek başına kafi geldiği halde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sidre ile yıkanmasını, sonuncu defa da suya kâfûr konmasını emretmiştir. Sidre (cem'i sidr gelir), bir ağaç olup, kurutulup dövülen yaprakları yıkanmalarda sabun gibi temizlik maddesi olarak kullanılır. Kâfûr: Hindistan'da yetişen bir ağacın zamkından yapılan beyaz renkli, kokulu bir maddedir. Cenazenin sonuncu defa bununla yıkanması, kokusu sebebiyledir. Kadı İyaz, sidrenin kullanılmasının, cenazedeki bazı pisliklerin giderilmesi için birinci yıkamada kifayet edeceğini, müteakip yıkamalarda sidre kullanılmasına gerek olmadığını kaydeder. Sidrenin ayrıca, cenazenin bozulmasını geciktirme, şayet varsa bazı haşereleri izale etme gibi başka faydalarına da dikkat çeker. İbnu'lHümam der ki: "Hadis cenazeyi yıkarken temizlikte değil nezafette mübalağa etmenin matlub olduğunu ifade eder." Ona göre sadece su, tek başına temizlik için yeterlidir. Suyun ısıtılması, sidre ve kâfûr'un kullanılması gibi hususlar daha ziyade şer'an matlub olan nezafet ve nezâhetin artırılmasına yöneliktir. Bazı âlimler, cesedin önce saf su ile yıkanıp kaba pisliklerinin giderilmesinin, sonra sidreli su ile yıkanıp temizliğin tamamlanmasının, en sonunda da kâfûrlu su ile yıkayıp kokulanmasının uygun olacağını söylemiştir. El-Hidâye'ye göre evla olanı ilk iki yıkamayı su ve sidre ile yapmaktır. Şunu da belirtelim ki, bazı âlimler, hadisten her yıkamada sidreli su kullanma gereğini anlamıştır. 4- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendi izarını teberrüken veriyor ve bunun Hz. Zeyneb'in cesedine ilk sarılan şey olmasını söylüyor. Gerçi hadiste "bunu ona şiâr yapın" denmektedir. Şi'ar, Arapçada bedene ilk giyilen şey ma'nâsına gelir. Dilimizde "iç gömlek" tabiriyle karşılayabiliriz. Hadisteki: "Ona şiâr yapın" ifadesini, "Ona önce bunu sarın" diye çevirdik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kendi izarını kefenin altına şiâr kılınmak üzere vermesi, kızı Zeyneb'e bereket ulaşması gayesine matuf olmalıdır. 5- Hadiste Hz. Zeyneb radıyallahu anhâ'nın saçının üç örgü halinde tanzim edilip arka tarafına salındığı belirtilmektedir. Kurtubî, bu ameliyenin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın emriyle mi, yoksa Ümmü Atiyye'nin şahsen istihsan ederek mi yaptığının rivayetlerde tasrih edilmediğini, iki halin de muhtemel olduğunu söyler. Netice olarak Ulema, bu hususta ihtilaf etmiştir. Bazıları kadının saçlarının örülmesine karşı çıkmış, diğer bazıları da sadedinde olduğumuz hadisi esas alarak örülmesi gereğine hükmetmiştir. Evzâî ve Hanefîlere göre kadının saçının bir miktarı yüzüne, bir miktarı da arkaya salınır. Nevevî, Ümmü Atiyye'nin muamelesine Resûlullah'ın muttali bulunmuş ve takrir etmiş olması gereğine hükmeder. İbnu Hacer ise Saîd İbnu Mansur'un bir rivayetini kaydederek, meselenin Resûlullah'ın emrine dayandığını belirtir: 34 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/25. 35 Buhârî, Cenâiz: 12, 8, 9, 10, 11, 13, 14, 15, 16, 17; Müslim, Cenâiz: 36, (939); Muvatta, Cenâiz: 2, (1, 222); Ebu Dâvud, Cenâiz: 33, (3142, 3143, 3144, 3145, 3146); Tirmizî, Cenâiz: 15, (990); Nesâî, Cenâiz: 28, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, (4, 28-32); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/25. "Onu üç kere yıkayın, saçını da örgüler halinde tanzim edin."36 َي ـ7738 ـ3 للاُ َعْنها قالت ـ وعن أم قيس بنت محصن َر ِّض : [ ْي ِّه فَ َجِّز ْع ُت َعلَ َوفَّى اْبنِّى فَ تَ هُ ُ ِّذى يُغَ ِّ سل َّ ُت ِّلل ْ َم قُ : َ ا ِّء ل ْ ِّال تُغ ِّ س ِّل اْبنِّى ب اب ُن ِّم ْح َص ِّن إلى َر ُسو ِّل للاِّ َق ُع َّكا َشةُ ه،ُ فَاْن َطلَ ُ تُل ِّرِّد فَيَقْ بَا ْ َه ال # ا ْوِّل َّم فَأ ْخبَ َرهُ ب . قا َل ِّقَ ثُ َ ُم فَتَبَ َّسم : َما قَالَ ْت، َطا َل ُع ْمُر َها؟ َف ََ نَ ْعلَ َع َّمَر ْت َما َع َّمَر ]. أخرجه النسائي . ا ْمَر ْت أة 4. (3810)- Ümmü Kays Bintu Mihsan radıyallahu anhâ anlatıyor: "Oğlum ölmüştü. Bu sebeble çok üzüldüm. Onu yıkayan kimseye: "Oğlumu soğuk su ile yıkama, oğlumu öldüreceksin!" dedim. Bunun üzerine Ukkâşe İbnu Mihsan radıyallahu anh hemen Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a gidip benim söylediklerimi haber verdi. Resûlullah tebessüm buyurup: "Böyle mi söylüyor! Onun ömrü uzadı." Biz, onun gibi uzun yaşayan bir başka kadın bilmiyoruz" dedi."37 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayetin son kısmını, İbnu Hacer, el-İsâbe'de biraz farkla kaydeder. Buna göre "Biz, onun gibi uzun yaşayan bir başka kadın bilmiyoruz" cümlesi Hz. Peygamber'in sözü değildir, râvinin sözüdür. Halbuki yukarıdaki rivayette bu cümle, sanki Hz. Peygamber'in "Böyle mi söylüyor, onun ömrü uzadı" ifadesinin devamıdır ve hepsi Hz. Peygamber'in sözüdür. Ama, İsâbe'de araya konan Kale (dedi ki) kelimesi ile, sözün devamı râviye ait olmakta, böylece hadis hem daha net bir ma'nâ kazanmakta, hem de Sindî'nin dediği gibi Resûlullah'ın bir mucizesi ortaya çıkmaktadır. 2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ukkâşe'ye dediği "Böyle mi söylüyor...?" ifadesi taaccüp ifade eden bir istifhamdır. Dolayısiyle soğuk su ile cenaze yıkanmasını yadırgamamış, normal karşılamış olmaktadır. Ulema bunu cevaza hamletmiştir.38 َر ِّض َي ـ7733 ـ5 للاُ َعْنه َرةَ ْغتَ ِّس ْل َرْي ـ وعن أبي ُه : [أ َّن رسو َل للاِّ # قا َل: يَ ْ َت فَل ِّ َمي َم ْن َغ َّس َل ال ]. أخرجه أبو داود َو َّضأ] . ليَتَ ْ َو َم ْن َح َملَهُ فَ والترمذي.وزاد: [ 5. (3811)- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kim ölü yıkarsa, yıkansın" buyurdular." Ebu Dâvud'un rivayetinde: "Kim de cenaze taşırsa abdestlensin" ziyadesi mevcuttur.39 AÇIKLAMA: Bu hadis, cenaze yıkayan kimseye gusletmeyi, taşıyana da abdest almayı emretmektedir. Hadis, muhtelif tariklerden de gelmiştir. Âlimler, hadisin sıhhatini mazbut bulmadıkları için hükmüyle amel hususunda ihtilaf etmişlerdir. Hadisle ilgili olarak Tirmizî şu açıklamayı yapar: "Hadis hasendir. Ebu Hüreyre radıyallahu anh'tan mevkuf (kendi sözü) olarak da rivayet edilmiştir. Ölüyü yıkayan kimse hakkında Ulema ihtilaf etmiştir. Ashab ve daha sonra gelenlerden bir kısım ilim ehli: "Ölü yıkayana gusletmesi gerekir" demiştir, bazıları da, "Abdest gerekir" demiştir. İmam Mâlik: "Ölü yıkayanın gusletmesini müstehab addederim, bunu vacib görmüyorum" demiştir. Şâfiî'nin hükmü de böyledir. Ahmed İbnu Hanbel: "Kim ölü yıkarsa ona gusletmesinin vacib olmayacağını ümid ediyorum. Abdeste gelince, hakkında söylenebilecek şeyin en azıdır." İshak İbnu Râhûye: "Abdest gereklidir" derken, Abdullah İbnu Mübarek de: "Ölü yıkamaktan dolayı ne gusül, ne de abdest vardır" demiştir." Bu görüşte olanlar, Beyhakî'nin İbnu Abbâs tarikinden kaydettiği bir rivayete daha dayanırlar. Orada Resûlullah: "Ölülerinizi yıkama sebebiyle size gusletmek gerekmez. Ölüleriniz, tâhir olarak ölür, necis değillerdir. Ellerinizi yıkamak size kâfidir" buyurmaktadır. İbnu Hacer, bu rivayetle Ebu Hüreyre rivayetinin arasını şöyle te'lif eder: "Ebu Hüreyre hadisindeki emir vücub değil nedb ifade eder, veya gusül ile, İbnu Abbas hadisinde tasrih edildiği üzere ellerin yıkanması kastedilmiştir." 3815 numarada kaydedilecek bir Muvatta rivayetine göre, Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh vefat edince, hanımı Esma Bintu Umeys onu yıkar ve işi bitince etrafındaki muhacirlere sorar: "Bugün çok soğuk bir gün, ben oruçluyum da. Bana gusletmem gerekir mi?" Orada bulunanlar: "Hayır!" derler. Şu halde, bu şekilde cenaze yıkayan kimseye gusül emrinin vücub değil, istihbab ifade ettiğine delâlet eden rivayetler mevcuttur. Öte yandan Abdullah İbnu Mübarek gibi, bazı büyükler de bunun müstehab bile olmayacağına kâil olmuşlardır. 36 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/25-27. 37 Nesâî, Cenâiz: 29, (4, 29); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/27. 38 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/27. 39 Ebu Dâvud, Cenâiz: 39, (3161); Tirmizî, Cenâiz: 17, (993); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/28. Sadedinde olduğumuz hadisin mensuh olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Bazı âlimler nesh iddiasını reddederler. "Zanla nesh sübut bulmaz" derler ve hadisin ihticaca elverişli sıhhatte olmadığını söylerler. Bu mevzuyu İbnu Ömer'den kaydedilen bir rivayet de aydınlatır: "Biz ölüyü yıkardık. (İşi bitince) bazılarımız yıkanırdı, bazılarımız yıkanmazdı." Hattâbî der ki: "Ölü yıkamaktan gusül yapmanın veya taşımaktan dolayı da abdest almanın vacib olduğuna hükmeden tek fakih bilmiyorum. Bu meseledeki emir, istihbab için beyan edilmişe benziyor. Şu da mümkündür: Yıkayan kimseye yıkantı suyundan sıçramalar olmuştur, ölünün bedeninde yeri bilinmeyen bazı necaset bulaşığı vardır, böylece yıkayan kimseye pis su isabet eder, bu sebeple tam olarak arınmak için tepeden tırnağa bir gusülde bulunmak muvafık olur." Hattâbî, taşıyanın abdest almasıyla ilgili emrin de şöyle bir açıklamaya dahi tabi tutulduğunu kaydeder: "Taşıyan abdestli olmalıdır, ta ki cenaze namazına katılabilsin."40 َر ِّض َي ـ7732 ـ6ـ وعن ناجية بن كعب: [ للاُ َعْنه قال َما َت أبُو َطاِّل ب أتَْي ُت َر أ َّن : ُسو َل للاِّ َعِّلي ا َّما ل # ُت َ ْ فَقُ : إ َّن َع َّم َك ال َّشْي َخ ل َما َت فقَا َل َر ال َّضا َّل قَدْ : َوا َحت ى تَأِّتيَِّنى فَ ْحِّدثَ َّن َشْيئا َّمَ تُ ِّر أبَا َك، ثُ َوا َه ْب فَ اذ ُت فَدَ َعا ِّلى ْ ْ َسل َمَرنِّى فَا ْغتَ ْيتُهُ فَأتَْيتُهُ فَأ ]. أخرجه أبو داود والنسائي.«ال ُمواراةُ»: الستر، وأراد به الدفن. 6. (3812)- Nâciye İbnu Ka'b anlatıyor: "Hz. Ali radıyallahu anh dedi ki: "Ebu Tâlib ölünce Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip: "Dalâlette olan ihtiyar amcan öldü" dedim. Bana: "Git babanı göm! Sonra, bana gelinceye kadar hiçbir şey yapma!" buyurdular. Ben de gidip gömdüm ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip haber verdim. Bunun üzerine bana yıkanmamı emir buyurdular ve yıkandım... Sonra bana dua ediverdi [ancak duayı ezberleyemedim]."41 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet, Hz. Ali radıyallahu anh'ın babası ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da amcası olan Ebu Tâlib'in defniyle ilgilidir. Rivayet müşrik olarak öldüğünü tasrih eder ve yıkanmaksızın ve üzerine namaz kılınmaksızın defnedildiğini belirtir. 2- Rivâyet, Resûlullah'ın Hz. Ali'ye, definden sonra yıkanmayı emrettiğini ifade etmektedir. "Yıkanma işinin kâfir cenazesinin defniyle alakalı bir emir olabileceği ihtimaline temas edilmiştir." Değilse, önceki hadiste belirttiğimiz üzere müslüman cenazeye yapılan muamelelerden herhangi birisi sebebiyle kesin bir yıkanma emri vârid olmamıştır. 3- Hadisin sonunda köşeli parantez içerisinde kaydettiğimiz ziyade Nesâî'nin rivayetinde mevcuttur.42 َي ـ7737 ـ3 للاُ َعْنها قالت َم يَ : ِّة، ْغتَ ِّس ُل ِّم ْن أ ْربَعَ ـ وعن عائشة َر ِّض : [ َكا َن ر ُسو ُل للاِّ # ة ِّح َجا ْ َو ِّم َن ال ُج ُمعَ ِّة، ْ َوِّلل َجنَابَ ِّة، ْ ِّم َن ال ِّت ِّ َمي َو ِّم ْن ُغ ْس ِّل ال ]. أخرجه أبو داود . 7. (3813)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah, dört şeyden dolayı guslederlerdi: "Cenâbet, cuma, hacâmat, ölü yıkamak."43 AÇIKLAMA: Bu hadis, hükümleri farklı olan dört ayrı yıkanmayı, aynı hükmü, aynı vasfı taşıyor intibaını verecek şekilde beraber zikretmiş durumdadır: * Cenabetten yıkanmak farzdır. * Cuma güslü'nü Resûlullah'ın yaptığını, istihbab olarak emir buyurduğunu daha önc belirttik. * Hacâmat(kan aldırma)tan sonraki gusül temizlik içindir. Hacâmat olan kimsenin üzerine kan sıçramaları olabilir, bundan emin olunamaz. Bu sebeple vacib olmaksızın nezafet maksadıyla istihbab olarak yıkanmak söylenmiş olabilir. * Ölü yıkama sebebiyle de yıkanmanın vacib olmayacağı hususunda Ulemanın ittifakını yukarıda kaydettik. Bu hadisin zayıf olduğuna da dikkat çekilmiştir.44 40 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/28-29. 41 Ebu Dâvud, Cenaiz: 70, (3214); Nesâî, Tahâret: 128, (1, 110), Cenâiz: 84, (4, 79); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/29-30. 42 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/30. 43 Ebu Dâvud, Cenâiz: 39, (3160); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/30. 44 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/30-31. َمَر َر ِّض َي ـ7733 ـ7ـ وعن نافع: [ للاُ َعْنهما أ َّن اْب َن ُع : هُ َو َح َملَ ِّن َزْي د َر ِّض َي للاُ َعْنه َس ِّعيِّد بَ ِّل ِّجدَ اْبنا َم ْس َحنَّ َط . َّم دَ َخ َل ال ثُ َو ضأ ْم يَتَ ى َولَ َو َصل ]. أخرجه البخاري في ترجمة ومالك . 8. (3814)- Nâfi anlatıyor: "İbnu Ömer radıyallahu anhümâ, Saîd İbnu Zeyd'in bir oğlunu mübaşereten tahnît yaptı ve (kabre) taşıdı. Sonra mescide girip, abdest almaksızın namaz kıldı."45 AÇIKLAMA: 1- Ölüyü tahnît etmek. Ölüyü kokulamak maksadıyla hanût (veya hınat) tatbik etmek. Hanût: "Ölünün kefen ve bedenine konulan kokulu maddedir. Resûlullah'a hangi Tanûtu daha çok seversiniz? diye sormuşlar da, "Kâfûr!" diye cevap vermiş. Bir başka rivayette Semud kavminin, haklarında azabın geleceğine kanaatleri hâsıl olunca, hemen Cife'ye dönüp pis kokmamak için kefenlenip sabır otuyla tahnitlendikleri belirtilir. Şu halde hanût, ölüyü kokulamak ve hatta cesedin bozulmasını geciktirmek için ölüye tatbik edilen her çeşit koku maddesine denmiştir. 2- Mübaşereten demek, eli ölünün cesedine değerek demektir. İbnu Ömer tahnît işini, koku maddesini eliyle cesede sürerek yapmış olmalı. Âlimler, müslümanın ölümle necis olmayıp bilakis cesedinin temiz kaldığı hususundaki kabullerine, bu hadisi de delil kılarlar. "Şayet ceset temiz olmasaydı, İbnu Ömer elini değmekten sakınırdı veya değdikten sonra yıkardı" demişlerdir. Bu kanaatte olan âlimlere göre, "Ölüyü yıkamaktan maksad temizlik değil, teabbüddür, yani yıkama emrini yerine getirmek suretiyle kulluk yapmak, ibadet ifa etmektir. Eğer ölünün cesedi necis olsaydı ne su, ne sidre ile ne de tek başına su ile yıkamakla temizlenmiş olmazdı." Şu halde bu rivayet 3811 numarada geçen hadisin zayıf olduğunu, hükmüyle amel edilmeyeceğini ifade eder. Zira Buhârî ve Muvatta'da yer almakla senet yönünden üstünlüğü açıktır.46 ْك ر َر ِّض َي ـ7735 ـ7ـ وعن عبد للا بن أبي بكر بن دمحم بن عمرو بن حزم: [ للاُ َعْنهما ِّى بَ ْن َت ُع َمْي س ا ْمرأةَ أب ِّ َء ب َما إ َّن أ ْس : َى ِّ ُوف ْك ر ِّحي َن تُ َغ َّسل . ْت َ ْت أبَا بَ ِّجِّري َن، فقَالَ َسألَ ْت َم ْن َح َض َر َها ِّم َن ال ُمَها َّم َخ َر َج ْت فَ َه ث : ْل ُ بَ ْرِّد فَ ْ َوإ َّن هذَا يَ ْوٌم َشِّديدُ ال ، َمةٌ ِّى َصائِّ إن ُوا ي ِّم ْن ُغ ْس ِّل؟ فَقَال َعل : َ]. أخرجه مالك . 9. (3815)- Abdullah İbnu Ebî Bekr İbni Muhammed İbni Amr İbni Hazm anlatıyor: "Hz. Ebu Bekr'in hanımı Esmâ Bintu Umeys radıyallahu anhümâ vefat ettiği zaman Hz. Ebu Bekr'i yıkadı. Sonra (dışarı) çıkıp, cenazenin yanında hazır bulunan muhacirlere: "Ben oruçluyum. Şu gün de, çok soğuk bir gün. Bana gusül gerekir mi?" diye sordu. Hepsi birden, "Hayır!" dediler."47 AÇIKLAMA için 3811 numaralı hadise bakılsın. BEŞİNCİ FASIL - MÜSLÜMAN OLUNCA GUSÜL َي ـ7736 ـ3 للاُ َعْنه قال َر ـ عن قيس بن عاصم َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ ِّر أتَْي ُت # يدُ ا أ ” ُ َ َم ر ْس ََم. أ ِّسدْ ِّ َما ء َو فَ َرنى أن أ َغتَ ِّس َل ب .[ َمَر أخرجه أصحاب السنن.وفي رواية الترمذي والنسائي: [ هُ فَأ َ أنَّهُ أ ْسل ] . َم 1. (3816)- Kays İbnu Âsım radıyallahu anh anlatıyor: "Müslüman olmak arzusuyla Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelmiştim. Bana su ve sidre ile yıkanmamı emir buyurdu."48 Tirmizî ve Nesâî'nin bir rivayetinde: "(Kays) müslüman oldu, (Resûlullah) ona yıkanmayı emretti" denmiştir.49 َء ـ7733 ـ2ـ وعن ُعثيم بن كثير بن كليب عن أبيه عن جده: [ رسو ُل للاِّ أنَّهُ # فقَا َل: ْم ُت فقَا َل َجا ِّق قَدْ أ ْسل لَهُ رسو ُل للاِّ :# َ ْ أل ِّر ُكْف ْ َّى يَقُو ُل: إ ْحِّل ْق قا َل: َع . ْن َك َشعَ َر ال ِّر َو قا َل َخ : ا ْختَتِّ ْن َر َمعَ فَأ ْخبَ َر # هُ نِّى آ َخ ُر أ َّن الن ب ُكْف ْ ِّق َعْن َك َشعَ َر ال ْ أل ]. أخرجه أبو داود . 2. (3817)- Useym İbnu Kesîr İbni Küleyb an ebîhi an ceddihî'nin anlattığına göre (ceddi Küleb), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Müslüman oldum!" der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Üstünden küfür saçını at!" der ve traş olmasını söyler, Useym'in babası dedi ki: "Bana bir başka (sahabî)nin bildirdiğine 45 Buhârî, Cenâiz: 8. Bab başlığında senetsiz olarak rivayet etmiştir. Muvatta, Tahâret: 18, (1, 25); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/31. 46 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/31-32. 47 Muvatta, Cenâiz: 3, (1, 223); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/32. 48 Ebu Dâvud, Taharet: 131, (355); Tirmizî, Salât: 429, (605); Nesâî, Tahâret: 127, (1, 109). 49 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/33. göre Aleyhissalâtu vesselâm, beraberinde olan bir diğerine de: "Üzerindeki küfür tüyünü at ve sünnet ol!" buyurmuştu."50 AÇIKLAMA: Bazı âlimler bu hadislerden hareketle yeni müslüman olan bir kimseye yıkanmayı emretmek gerektiğini, bu nebevî emrin vücub ifade ettiğini söylemiştir. Ancak, Hattâbî: "Ulemanın çoğuna göre, bu yıkanmanın vacib olmayıp müstehab" olduğunu söylediğini belirtir. İmam Şâfiî merhum: "Kafir müslüman olunca, bir de yıkanması hoşuma gider, şayet yıkanmasa cünüb sayılmaz, abdest alıp namaz kılması ona kafidir" demiştir. Ahmed İbnu Hanbel ve Ebu Sevr, hadisin zâhirinden hareketle bir kafir müslüman olduğu vakit öncelikle yıkanmasının vacib olduğunu belirtirler. "Çünkü derler, kafirlik günlerinde, cima, ihtilam gibi yıkanmayı gerektiren hallerden uzak değildir. Ancak yıkanmaz, yıkansa bile ondan (bu yıkanma) sahih ve muteber olamaz. Zira cenâbetten yıkanmak, dinin farzlarından bir farzdır. Bu da, namaz ve zekat gibi, ancak imandan sonra makbuldür. O ise bu guslü, henüz imana girmezden önce yapmıştır." İmam Mâlik de müslüman olunca kafirin yıkanması gerektiği görüşünde idi. Şirkten henüz çıkmamış iken abdest alıp sonra müslüman olan müşrikin durumunda ihtilaf edilmiştir. Ashab-ı Re'y'den bazıları: "Müşrikken aldığı abdestle namaz kılabilir, ancak müşrikken teyemmüm etmiş idiyse, müslüman olunca bu teyemmümle namaz kılması caiz olmaz, su bulamazsa müslüman olunca yeniden teyemmüm yapar. Bunlara göre, aradaki fark şundan ileri gelir: Teyemmümde niyet esastır. Müşrik'in ibadet niyeti ise sahih olmaz. Halbuki su ile temizlik niyeti mütevakkıf değildir. Öyle ise müşrikken temizlik yapmış ise, bu tıpkı müslüman kimsenin temizliği gibi sahihtir. İmam Şâfiî: "Bir kimse müşrikken abdest alsa veya teyemmüm yapsa sonra müslüman olsa, namaz için abdesti yenilemesi gerekir, teyemmüm de böyledir, aralarında fark yoktur." Ancak, müşrik cünüblükten yıkanıp müslüman olsa, bunun durumu hakkında Şâfiî'nin ashabı ihtilaf etmiştir. Bazıları, "yeniden gusül yapması vacibtir, tıpkı abdestte olduğu gibi" demiştir. Bu daha muvafık, daha doğru gözükmektedir. Bir kısmı da "İkisi arasında fark görüp her halukârda abdesti tazelemesi gerekir, ancak guslü yenilemesi gerekmez" demiştir. Hepsi şunu demekte ittifak eder: "Müslüman olur ve kendisine kafirken cünüblük isabet etmediğini yakinen bilirse, ona gusül gerekmez." "Müslüman olunca, kafire yıkanması vacibtir" diyenlerin kavli, hadisin zahirine uygundur. Çünkü emrin hakikatı, aksine bir hüküm ifade ettiğini gösteren karîne olmadığı müddetçe, vücub ifade eder. 2-İkinci hadiste saç kesilmesi mevzubahistir. Âlimler, her müslüman olan kimseye yıkanma gereği gibi bir de saçını traş etme diye bir vecibe yüklenmediğini, sadedinde olduğumuz hadiste geçen "küfür saçı"ndan muradın, küffâra alamet olan bir saç olacağını belirtmişlerdir. Nitekim hadiste "saçını da kes" denmemiş, "küfür saçını kes" denmiştir. Saçın küfre nisbet edilmiş olması Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın muhatabında küfre alamet olan hususî bir saçın varlığını ifade eder. Nitekim kâfirler, her beldede kendilerine has saç şekli tesbit etmişler, moda ortaya koymuşlardır. Mısır'da, Hindistan'da, saçın hiç kesilmeyen kısımları vardır. Zaman zaman traş olsalar bile, o hususi kısma dokunmazlar. Bu bir nevi onların dinlerinin, inançlarının bir gereğidir, milliyet sembolüdür. Şu halde böylesi bir kısım saç İslam'la küfür arasında bir alâmet-i farika olmaktadır. Şu halde, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Üseym'in ceddine ve yanındakilere, böylesi bir alamet saçın kesilmesini emretmiş olmalıdır. 3- Hadis son kısmında "sünnet ol!" emri de yer almaktadır. Bazı âlimler buna dayanarak, müslüman olan kafirlerin bir de sünnet olmalarını vacib olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Ancak hadisin, zaaf sebebiyle, vücub tesbit edecek güçte olmadığını belirtmiştir.51 ALTINCI FASIL - HAMMAM HAKKINDA َي ـ7737 ـ3 للاُ َعْنها ِّم ـ عن عائشة َر ِّض : [أ َّن رسو َل للاِّ :# ْح َّما َء ِّع ْن دُ ُخو ِّل ال ِّ َسا َهى ال رِّ َجا َل َوالن ِّل نَ : َّم َر خ َص ِّلل رِّ َجا قَالَ ْت ثُ ِّز ِّر َمآ ْ ُوهُ فِّى ال أ ْن يَدْ ُخل ] . 1. (3818)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm kadınları da erkekleri de hamama girmekten nehyetmişti. Sonradan, izarlarına sarınmış olarak erkeklerin girmesine izin verdi."52 ـ7737 ـ2ـ وفي رواية [ ِّم فقَالَ ِّم ْن نِّ َسا ِّء أ ْه ِّل ال َّشا َها نِّ ْسَوةٌ ْي أ ن ْت: َن نِّسا ُؤ َها َعائِّ َشةَ دَ َخ َل َعلَ ْ تِّى يَدْ ُخل َّ ُك َّن ِّم َن ال ُكو َرةِّ ال َّ لَعَل َن ْ ل َما ِّت؟ قُ َح َّما ْ نَعَ ْم. ْت ال : َ ِّى َسِّم ْع ُت َر قَال : ُسو َل للاِّ َه يَقُ : ا وبَ ْي َن أ # و ُل َما اِّن َهتَ َك ْت َما بَ ْينَ َها إَّ ِّر بَ ْيِّت ُع ثِّيَابَ َها في َغْي َماِّم ْن ا ْمَرأةِّ تَ ْخلَ 50 Ebu Dâvud, Tahâret: 131, (356); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/33. 51 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/34-35. 52 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/36. ُكو َر للاِّ ِّم ا ب]. أخرجه أبو داود والترمذي.« ِّة ْن ِّح َج ْ ُع َعلى ِّج َه اَل »: ة ِّم َن ا ِّق َو اِّ ْس ’ فَل ْس ِّطي َن ٌم يَقَ َوال ِّعرا ِّم َكال َّشا ْر ِّض ُم ْخ ُصو َصة َونَ ْحَو ذِّل َك . 2. (3819)- Bir başka rivayette şöyle denmiştir: "Hz. Âişe radıyallahu anhâ'nın yanına, Şamlı kadınlardan bir grup girmişti. Hz. Âişe: "Sizler herhalde, hanımları hamamlara giren bölgedensiniz!" dedi. Kadınlar: "Evet!" diye cevap verdiler. Hz. Âişe: "Ama ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Elbisesini evinden hariç bir yerde çıkaran her kadın, mutlaka Allah'la kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur" dediğini işittim" buyurdu.53 َي ـ7728 ـ7 للاُ َعْنهما َر ـ وعن ابن عمرو بن العاص َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ َه أ َّن # قا َل: ا ِّجدُو َن فِّي َو َستَ عَ َجِّم، ْ ُح لَ ُكْم أ ْر ُض ال َستُْفتَ َما ُت َح َّما ْ َها ال يُقَا ُل لَ ِّ بُيُوتا ا ب َها ال رِّ َجا ُل إَّ ن َف ََ يَدْ ُخلَ َء ’ُ َسا ْو نُفَ أ َمِّري َضة َء إَّ ِّ َسا َها الن َوا ْمنَعُوا ِّمْن ِّر، ُز ]. أخرجه أبو داود . 3. (3820)- Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Size Acem diyarının fethi müyesser olacak. Oralarda hammam denen evlere rastlayacaksınız. Sakın ola erkekler onlara izarsız girmesinler. Nifas veya hastalık hali dışında kadınların oralara girmesine izin vermeyin."54 َي ـ7723 ـ3 للاُ َعْنه يَ ْوِّم ـ وعن جابر َر ِّض : [أ َّن رسو َل للاِّ # قال: [ ا ْ َوال ِّا ّللِّ َم Œ ِّر ْن َكا َن يُؤ ِّم ُن ب بَغَ ْي َ َح َّمام ْ َخِّر َف ََ يَدْ ُخ ِّل ال يَ ْوِّم ا ْ َوال ِّا ّللِّ َو َم ْن َكا َن يُؤ ِّم ُن ب ر، يَ ْوِّم إ َزا Œ ا ْ َوال ِّا ّللِّ َو َم ْن َكا َن يُؤ ِّم ُن ب ر، ِّر ُعذْ ِّم ْن َغْي َ َح َّمام ْ تَهُ ال َخِّر َف ِّخ Œ ََ ِّر َف ََ يُدْ ِّخ ْل َحِّليلَ َها ال َخ ْمُر ْي يَ ْجِّل ْس َعلى َم ]. أخرجه الترمذي والنسائي . ائِّدَة يُدَا ُر َعلَ 4. (3821)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah ve ahiret gününe inanan kimse izarsız hammâma girmesin. Kim Allah'a ve ahirete inanıyorsa, bir özrü olmadan hanımını hammâma sokmasın. Kim Allah'a ahirete, inanıyorsa üzerinde içki bulunan sofraya oturmasın."55 AÇIKLAMA: 1- Bu dört rivayet "hammâm" üzerine. Bu rivayetlerde hamamların Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde Araplarca pek bilinmediğini, Acemler (gayr-ı Araplar) tarafından bilindiğini görmekteyiz. Buralara gitmek, önceleri erkek ve kadın bütün müslümanlara yasaklanmış olduğu halde, sonradan bazı kayıtlarla erkeklere serbest kılınmıştır. İzarlarına sarınmış olarak girmek... İzar, belden aşağıyı örten giyecek olduğuna göre, avret yerlerini açarak hamamlara gitmek yasaklanmış olmaktadır. Allah'a ve ahirete inanan her müslüman avret yerlerini hamamlarda bile açmamalıdır. Şu halde hadisler, avret yerlerini açarak hamama gitmeyi kesin bir dille haram kılmaktadır. 2- Kadınların hamama gitmesi meselesine gelince, bazı hadisler mutlak olarak tahrim ederken (1, 2 ve 4. hadisler), bir hadiste de (3. hadis) tedaviye yönelik bir özre binaen kadınların da hamama gitmesine ruhsat tanıyor. Şu halde izarlı ve tesettürlü de olsa, kadınların hamama gitmeleri zaruret olmadıkça haram edilmiş olmaktadır. Gazalî'nin kaydına göre, Ashab, Şam'da hamamlara gidince, bir kısmı:"Şu hammam denen evler ne iyi yerdir, orada bedeni kirden temizliyoruz" demişlerdir. Bir kısmı da: "Şu hammam denen evler ne kötü yerdir, avretler açılıyor, haya gidiyor" demiştir. Gazali: "Afetinden kaçınıldığı takdirde, (temizlik, tedavi gibi bir) faide düşünerek gitmede bir beis yoktur" der. Bazı şârihler kadınlar hakkında yasaklanmasını şöyle izah etmiştir. "Çünkü onların bedenlerinin her tarafı avrettir, örtülmesi farzdır, hiçbir yerlerinin zaruret olmadıkça açılması caiz değildir. Hastadır, tedavi için girer veya nifastan çıkmıştır, temizlenmek için girer. Veya cünübtür, hava soğuktur, su ısıtma imkanı yoktur ve soğuk su kullanması halinde zarar göreceğinden korkulmaktadır. Bu gibi zaruretler karşısında kadınların avretlerini örtmeleri kaydıyla girmelerine izin verilmiştir." Görüldüğü üzere hamamlar, kadınlar hakkında da mutlak olarak haram kılınmamıştır.56 DOKUZUNCU BAB - HAYIZ HAKKINDADIR (Bu babta iki fasıl var) 53 Ebu Dâvud, Hammâm: 1, (4009, 4010); Tirmizî, Edeb: 43, (2803, 2804); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/36. 54 Ebu Dâvud, Hammâm: 1, (4011); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/37. 55 Tirmizî, Edeb: 43, (2802); Nesâî, Gusl: 2, (1, 198); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/37. 56 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/37-38. * BİRİNCİ FASIL HAYIZLILARLA İLGİLİ AHKÂM * İKİNCİ FASIL MÜSTEHÂZE VE NİFAS HALLERİ UMUMİ AÇIKLAMA Hayz, kelime olarak akmak demektir. Örfte kadınların belli yerlerinden muayyen vakitlerde kanlarının akmasıdır. Dilimizde ay hali veya aybaşı hali veya âdet hali de denir. Hayız gören kadına Arapça olarak hâiz denilir. Aslında hâiz, ism-i fail ve müzekkerdir. Ancak bu hal kadınlara mahsus olduğu için haize denmeksizin, hâiz'le kadın kastedilir. Kur'an'da mahîz kelimesi hayz ma'nâsında kullanılmıştır. Bu halle ilgili olarak âyette şöyle buyurulur: "(Ey Muhammed!) Sana kadınların aybaşı hali (mahîz) hakkında da sorarlar. De ki: "O bir ezadır. Aybaşı halinde iken kadınlardan uzak kalın, temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın." Allah şüphesiz daime tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever" (Bakara 222). Hayız hali, kadınlarda büluğ yaşı ile başlar ve yeis hali denen hamilelikten ümid kesilme devresine kadar devam eder. Hayız (veya âdet) hali, kadınlarda en az dokuz yaşında görülmeye başlar. İstisnâî durumlarda da olsa altı yaşında da adet halinin olabileceği kabul edilmiştir. Bu hal normal olarak elli veya ellibeş yaşına kadar devam eder. Daha evvel âdet halinin kesildiği de olur. Âdet halinin kesilmesine iyâs denir. Bu maksadla iyâs yaşı veya sinn-i iyâs tabirleri kullanılır. Bu yaşa ulaşan kadına da âyise denir. Âdet müddeti, mezheplere göre farklı olabilir. Şâfiîlere göre bu müddetin en az sınırı bir gün bir gece, en çoğu on beş gündür. Mâlikîlere göre ise, en azı, kanı görecek kadar zamandır. Bir saat bile olabilir. Âdet müddeti Hanefîlere göre en az üç gün üç gece yani yetmişiki saat, en fazla on gün on gecedir, yani ikiyüzkırk saattir. Bu iki müddet arasında görülecek kanlar âdet kanı sayılır. Bu müddet esnasında kanın devamı şart değildir, zaman zaman kesilebilir. Sözgelimi bir kadın üç gün kan görüp sonra iki gün kesilse, sonra tekrar üç gün görse, bu sekiz günlük müddet onun âdet süresini teşkil eder. Kadının takarrur eden müddetinden fazla kan gelecek olursa o kan âdet kanı sayılmaz. Mesela bir kadının mutad kan görme müddeti yedi olarak takarrur etti ise, sekizinci ve dokuzuncu... günlerde göreceği kan istihâze kanıdır, bir özre bağlı olarak gelmektedir. Bazı kadınlarda âdet günleri sabit değildir, devamlı değişir. Bunlar bir ay beş, bir başka ay altı veya daha fazla günlerde kanama görebilirler. Bu durumlarda ihtiyatla hareket edip, böyle bir kadın altıncı gün yıkanır, namazını kılar, çünkü bunun istihâze kanı olma ihtimali var. Müddet uzaması -veya kısalması- üst üste iki ay devam edince müddetin değiştiğine hükmedilir. Mutaddan fazla olan kanama on güne çıksa bunun âdet olması melhuzdur, on günü taşarsa âdet sayılmaz. Mesela mutadı yedi gün olan bir kadının kanaması on gün devam etse bu hayz sayılır, onbir gün devam etse, yediden fazlası istihâze kanı sayılır. Böyle değerlendirmenin sebebi, hayz halinin on günden fazla olmayacağının kabul edilmesinden ileri gelir. Hayız halinde namaz, oruç gibi ibadetler terkedilir, zevciyat muamelesi yapılamaz, Kur'an okunamaz, Mushaf'a el sürülemez, camiye girilemez, Kabe tavaf edilemez. Görüldüğü üzere, hayz hali ile ilgili bilinmesi gereken bir kısım ahkam vardır. Her müslüman erkek kadının bunları bilmesi gerekir. Teferruat için mutlaka ilmihal kitaplarına müracaat edilmelidir.57 BİRİNCİ FASIL - HAYIZLI VE HAYIZLIYLA İLGİLİ HÜKÜMLER َي ـ7722 ـ3 للاُ َعْن َس ـ عن أنس َر ِّض ه: [ أ َل بُيُو ِّت فَ ْ َجاِّمعُو َها فِّي ال ْم يُ َولَ ُو َها ْم يُ َؤا ِّكل ِّهْم لَ َمْرأةُ فِّي ْ َحا َض ِّت ال يَ ُهودَ َكانُوا إذَا ْ أ َّن ال ِّ ى َم أ ْص َح # فأْن َز َل للاُ تَعالى: ِّحي ِّض إلى ا ُب النَّب ْ َء في ال ِّ َسا ُوا الن ِّزل ى فَا ْعتَ ْل ُهَو أذ َمِّحي ِّض قُ ُونَ َك َعن ال َويَ ْسأل آخر اŒية. فقا َل: َء َجا َخالَفَنَا فِّي ِّه فَ إَّ ِّريدُ هذَا ال َّر ُج ُل أ ْن يَدَ َع ِّم ْن أ ْمِّرنَا َشْيئا َما يُ ُوا: ليَ ُهود.َ فقَال ْ َغ ذِّل َك ا ِّ َكا َح. فَبَلَ الن رسو ُل للاِّ :# ا ْصنَعُوا ُك َّل َش ْى ء إَّ 57 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/40-41. ْش ر َر ِّض َي للاُ ِّ ر َو َعبَّادُ ب ُن ب َسْيدُ ب ُن ُح َضْي ُ َر أ َعْنهما. ُسو َل للاِّ َجاِّمعُ ُه َّن؟ فَتَغَيَّر َو فَقَاَ يَا : ْجهُ َف ََ نُ يَ ُهودَ تَقُو ُل َكذَا َكذَا، أ ْ إ َّن ال َسقَا ُه َما للاِّ ِّر ِّه َما فَ بَ ن إلى رسول للاِّ # فَأ ْر َس َل فِّي آثا ِّم ْن لَ ُهَما َهِّديَّةٌ تْ قبَلَ ِّهما فَ َخر َجا فَا ْستَْ ْي َو َجدَ َعلَ رسو ِّل # َحت ى َظن ا أنَّهُ قَدْ ِّهَما ْي َعلَ ْم يَ ِّجدْ ْي ِّه فَا أنَّهُ لَ َو » فَعَ َر ]. أخرجه الخمسة إ البخاري، وهذا لفظ مسلم.« َجدَ َعلَ : يجد موجدة إذا غضب . 1. (3822)- Hz. Enes (radıyallau anh) anlatıyor: "Yahudilerin şöyle bir âdeti vardı: İçlerinde bir kadın âdet görmeye başlayınca, onunla beraber yiyip içmezler, evlerde beraber oturup kalkmazlardı. Bu durumu Ashab (radıyallahu anhüm) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sordular. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şu âyeti inzal buyurdu. (Meâlen): "(Ey Muhammed!) Sana kadınların aybaşı halinden sorarlar. De ki: "O bir ezadır. Aybaşı halinde iken kadınlardan uzak kalın. Temizlenmelerine kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allah'ın size buyurduğu yoldan yaklaşın..." (Bakara 222) âyeti üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kadınlarınızla nikah (zevciyat muamelesi) dışında her şeyi yapın!" buyurdu. Bu ruhsat yahudilere ulaşınca: "Bu adam ne yapmak istiyor? Bize muhalefet etmediği bir şey bırakmadı!" dediler. (Bu sözü işiten) Üseyd İbnu Hudayr ve Abbad İbnu Bişr (radıyallahu anhümâ) gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! yahudiler şöyle şöyle söylüyorlar" diye haber verdiler. "Biz kadınlarla beraber oturup kalkmıyacak mıyız?" dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın rengi öylesine değişti ki, biz onlara kızdığını zannettik. Onlar da hemen çıkıp gittiler. Derken onlar yolda Resûlullah'a gönderilen hediye sütle karşılaştılar. Resûlullah o sütü hemen bunların peşisıra içmeleri için gönderdi. Böylece anladılar ki, Aleyhissalâtu vesselâm kendilerine gücenmemiştir."58 AÇIKLAMA: 1- Şârihler, Ashab'ın sualinin âyetin nüzulünden önceye aid olduğunu, bunu "önceki şeriatler bizim de şeriatimizdir" inancına binaen sormuş olabileceklerini belirtir. Nevevî, âyette geçen birinci mahîz'den muradın kan olduğunu belirtir. İkincisi ihtilaflıdır. Umumiyetle hayız olduğu kabul edilmiştir. Ferc olduğunu, hayız zamanı olduğunu söyleyen âlim de vardır. Useyd ile Abbâd (radıyallahu anhümâ)'nın, "Hayızlı kadınlarla beraber oturup kalkmıyalım mı?" sözüyle neyi kastettiklerinde âlimler ihtilaf etmiştir. Bazıları, "maksad, kadınlarla bir arada yaşamak, beraber yiyip içmek" derken, bazıları da "münasebet-i cinsiyedir" demiştir. Muhtemelen bunlar, yahudilere muhalefeti bu meselede de sürdürüp kadınlarla cinsî münâsebeti devam ettirme ruhsatı almak istemişler, ancak bu arzuları şeriat-ı İslamiye'ye muhalif olduğu için Resulullah aleyhissalâtu vesselam'ın canı sıkılmış ve öfkesinden rengi değişmiştir. Yine de Aleyhissalâtu vesselâm, Ensar'ın yüce şahsiyetinin gönüllerini hoş etmeyi ihmal etmemiş, peşlerine gönderdiği sütle, haklarındaki iltifat-ı nebevîyenin devam etmekte olduğunu ihsas buyurmuştur.59 َي ـ7727 ـ2 للاُ َعْنه ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [أ َّن رسو َل للاِّ # قا َل: ْو َكا ِّهنا ِّر َها، أ ِّو ا ْمرأة فِّي دُبُ ْر ِّج َها، أ فِّي فَ َم ْن أتَى َحائِّضا فَقَدْ ِّز َل َعلى ُم َح م د ْن ُ بَ ِّر #]. أخرجه الترمذي . َئ ِّمَّما أ 2. (3823)- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim hayızlının fercine veya bir kadının dübürüne (arka uzvuna) temas ederse veya kahîne uğrarsa Muhammed'e ihdirilenden teberrî etmiş (yüz çevirmiş) olur."60 AÇIKLAMA: 1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz, bu hadislerinde, dîn-i mübîn-i İslam'ın yasakladığı üç ameli şiddetli bir üslubla reddetmektedir: * Hayızlı kadınla münasebet-i cinsiyye. * Kadınlara arka uzuvdan temas. * Gaybî umuru öğrenmek veya bir işe karar vermede yardımını te' min gibi bir maksadla kahine müracaat etmek. Bu ameller, hadiste, İslam'dan yüz çevirmek olarak tavsif ediliyor. Tirmizî: "Bu hadisin ma'nâsı tağliz (yani yasakta şiddetli bir üsluba yer vermek)'dir" dedikten sonra: "Nitekim Resulullah'tan şu hadis rivayet edilmiştir: "Kim hayızlı kadına temas ederse bir dinar tasadduk etsin" der." Sadedinde olduğumuz hadisten maksadın tekfir değil, tağlîz olduğunu belirtme sadedinde Tirmizî der ki: "Hayızlı kadına temas küfrü gerektiren bir amel olsaydı, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu günah için kefarette bulunmayı emretmezdi." 58 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/42-43. 59 Müslim, Hayz: 16, (302); Ebu Dâvud, Nikah: 47, (2165); Tirmizî, Tefsir, Bakara: (2981); Nesâî, Tahâret: 181, (1, 152); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/43. 60 Tirmizî, Tahâret: 102, (135); İbnu Mâce, Tahâret: 122, (639); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/44. 2- Kadınlara arka uzvundan teması dinimiz şiddetle yasaklar. Bu davranış, münasebet-i cinsiye âdâbını tesbit eden âyete de aykırıdır: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin, (çocuk yaparak) istikbal için hazırlıklı olun, Alah'tan sakının (kadına bu âdâba uymayan temasta bulunmayın)" (Bakara 223). Resûlullah bir hadislerinde: "Hanımına arka uzvundan temas edenin yüzüne Allah bakmaz" der. Böyleleri bazı hadislerde "...mel'un" olarak tavsif edilmiştir. 3- Kâhin meselesi daha önce çok geniş şekilde geçmiş olmakla birlikte, burada kısaca şu açıklamayı Cezerî'den kaydediyoruz: "Kâhin, gelecek zamanda olacak hadiselerden haber veren, gizli şeyleri (esrarı) bilme iddiasında bulunan kimsedir. Araplarda bu evsafta meşhur kâhinler vardı. Şıkh ve Satîh vs. gibi... Bunlardan bazıları emirleri altında cinnî ve hüddam bulunduğunu, kendileri ne gaybtan haber getirdiğini iddia eder. Bir kısmı bazı ön işaretlerden hareketle, olacağı bildiklerini söylerler. Mesela soru sahibinin sözünden, davranışından, halinden hareketle sorulan şeyin yerini bildiklerini iddia ederler. Bunlara daha ziyade arrâf denir: Çalınan veya kaybedilen bir eşyanın yerini bildikleri hususundaki iddia sahipleri gibi." Sadedinde olduğumuz hadis "kâhine gelen" demekle kâhin, arrâf, müneccim, falcı vs. gibi değişik adlar altında gaybî bilme iddiasında bulunan bütün insanları kasdeder. 4- Tirmizî'nin dediği gibi hadiste esas olan tağlîz ve teşdîd olmakla birlikte bazı şârihler şöyle demiştir: "Helal addederek arka uzuvdan temas veya kâhinin söylediğini tasdik maksadıyla ona gelmek bunların haramiyetini inkar etmektir; bu durumda küfür (te'vil edilmez), zahirine hamledilir. "Helal addetme" ve "tasdik etmek" olmadığı takdirde bu fiillerin hükmü küfran-ı nimet olarak tevil edilir."61 َي ـ7723 ـ7 للاُ َعْنها قالت َر ـ وعن عائشة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َرادَ َوأ ِّز َر َكانَ ْت إ ْحدَانَا إذَا َكانَ ْت # َحائِّضا َمَر َهآ أ ْن تَت أ ْن يُبَا ِّش َر َها أ َها ْو ِّر َحْي َضتِّ ِّر فِّي فَ َوأي ُكْم َي ْمِّل ُك إ ْربَهُ َكَما َكا َن َر ب ُسو ُل للاِّ ِّإ َزا م يُبَا ِّش ُر َها ث # َي ْمِّل ُك إ ْربَهُ]. أخرجه الستة، وهذا لفظ ُ َه الشيخين.وفي رواية أبي داود: [ ا َحْي َضتِّ ِّ فِّي فَ ] . ْوج 3. (3824)- Hz. Âişe (radıyalllahu anhâ) anlatıyor: "Bizden biri hayızlı olur, Resûlullah (aleyhissalâtu ve vesselâm) da onunla mübaşeret etmek dilerse, ona, hayız olur olmaz izarını bağlamasını emreder, sonra mubaşeret ederdi. Sizden hanginiz, nefsine, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın nefsine hâkim olduğu kadar hâkim olur?" Ebu Dâvud'un bir rivayetinde, "fevr" (evvelinde -ki "hayz olur olmaz" diye karşıladık-) yerine "fevh" denilmiştir (ki bu da "çoğunda" ve "evvelinde" ma'nâsına gelir).62 ُت َعلى َعائِّشة َر ِّض َي ـ7725 ـ3ـ وفي رواية النسائِّى عن جميع بن عمير قال: [ للاُ َعْنها َف ْ تَا َها َكْي َسألَ تِّى فَ ِّ مى َو دَ َخل َخالَ ُ َم َع أ َكا َن الن ب # ْت ى َحا َض ْت إ ْحدَا ُك َّن؟ قَالَ َوثَدْيَ َه يَ ْصنَ : ا ُع إذَا َر َها ِّز ُم َصدْ تَ ْ َّم يَل ثُ ر َوا ِّسع ِّإ َزا ِّز َر ب َكا َن يُأ ُمُرنَا إذَا ] َحا َض ْت إ ْحدَانَا أ ْن تَأتَ . 4. (3825)- Nesâî'nin Cümay' İbnu Umayr'dan kaydettiği bir rivayette şöyle denmiştir: "Ben, annem ve teyzemle birlikte Hz. Âişe (radıyallahu anha)'nin yanına girdim. Onlar Hz. Âişe'ye: "Hayızlı iken, sizlerle Aleyhisalâtu vesselâm ne şekilde mübaşerette bulunurdu?" diye sordular. Âişe validemiz: "Hayız olduğumuz zaman bize, geniş bir izar giymemizi emreder, sonra sîne ve göğsümüze iltizâmda (temasta) bulunurdu."63 َه ـ7726 ـ5ـ وعند مالك: [ ا ُ يَ ْسأل ِّن ُع َمَر، أ ْر َس َل إلى َعائِّ َشةَ ِّن َعْبِّد للاِّ ب َى َح أ َّن : َه ْل يُبَا ِّش ُر ال َّر ُج ُل ا ائِّ ٌض؟ ُعبَ ْيدَ للاِّ ب َو ِّه ْمَرأتَهُ َء فَقَال : َ ْت َّم يُبَا ِّش ُر َها إ ْن َشا َها ثُ ِّل َر َها َعلى أ ْسفَ ِّلتَ ُشدَّ إ َزا ] . 5. (3826)- Muvatta'nın rivayetinde şöyledir: "Ubeydullah İbnu Abdillah İbni Ömer (radıyallahu anhümâ), Hz. Âişe'ye göndererek -kişi, hayızlı olan hanımıyla mubaşerette bulunabilir mi?- diye sordurdu. Hz. Âişe radıyallahu anhâ: "Kadının alt kısmına izarını bağlatsın sonra onunla mubâşerette bulunsun" cevabını verdi."64 َم ـ7723 ـ6ـ وفي رواية ’بي داود والنسائي: [أ َّن رسو َل للاِّ # ْرأةَ ْ َها إ َزا ٌر َكا َن يُبَا ِّش ُر ال ْي َى َحائِّ ٌض إذَا َكا َن َعلَ َو ِّه ِّم ْن نِّسائِّ ِّه ِّج َزة ِّن ُم ْحتَ ِّن َوال ر ْكبَتَْي ْي ِّخذَ فَ ْ َصا ِّف ال َه إلى أْن ].« ا َوفو ُح َحيضتِّ فو ُر َحيضِّتها، » بالراء والحاء المهملتين: أى أوله ومعظمه . َو« اِّحتجا ُز» شد ا”زار على العورة، ومنه حجزة السراويل، والحاجز الحائل بين الشيئين . 61 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/44-45. 62 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/45. 63 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/46. 64 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/46. 6. (3827)- Ebu Dâvud ve Nesâî'nin bir rivayetinde şöyle denmektedir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zevcelerinden bir kadınla hayızlı olduğu halde mubaşeret ederdi. Yeter ki, uyluklarının ortasına kadar izarı uzanmış olsun veya dizleri örtülü bulunsun."65 AÇIKLAMA: 1- Hemen belirtelim ki, bu hadislerde geçen mubâşeret'ten maksat derilerin biribirine değmesidir. Beşere, deri demektir. Bâşere ise, karşılıklı olarak derileri değdirmek. Öyleyse sadedinde olduğumuz hadislerde, mübaşeretle cinsî münâsebet olmaksızın ellemek, öpmek gibi herhangi bir şekilde karıkocanın birbirlerine bedenen değmeleri kastedilmektedir. Sadedinde olduğumuz rivayetler, hayızlı kadınla göbekle diz arası hariç başka yerleriyle mübaşeretin caiz olduğunu ifade etmektedir. 2- Hayırlı kadınla mübâşeret meselesi muhtelif rivayetlerde farklı teferruatlarla ele alınmıştır. Bu teferruâttan bir kısmını gördük, bir kısmı müteakip hadislerde gelecek. Bu meseleyi Avnu'l-Mabud şöyle özetler: "Hayızlı kadınla mubâşeret muhtelif kısımlara ayrılır: * Onlara ferclerinden cima suretiyle mübâşeret: Bu bi'l-icma haramdır. Bunun haram oluşu Kur'an ve sünnet'in nasslarıyla sâbittir. * Göbekten yukarı ve dizlerden aşağıda kalan kısımlarla mübaşeret: "Bu zekerle, elle, öpmekle vs. şekillerin hepsiyle olabilir, helaldir. Ulema bunun helal olduğunda ittifak etmiştir. * Ön ve arka uzva olmamak kaydı ile göbekten aşağısı ile de mübaşeret. Bu meselede Şâfiî'ler üç görüş ileri sürmüşlerdir: ** "En meşhuruna göre haramdır. İmam Mâlik ve Ebu Hanîfe de bu görüştedir. Ulemanın ekseriyetinin görüşü budur. ** Mekruh olmakla beraber haram değildir. Nevevî der ki: "Bu, delil açısından en kavî olan görüştür, muhtar olan da budur." ** Üçüncü görüşe göre, mübâşeret eden kimse, ferce temas etmekten nefsini tutabilecek güçte ise ve -ister şehvet yönüyle zayıflığı sebebiyle, isterse verasının (dindarlığının) kuvveti sebebiyle- kendisine güveniyorsa caizdir- değilse caiz değildir. Bu cevaza kâil olanlar arasında İkrime, Mücahid, Hasan Basrî, Şa'bi, İbrahim Nehâî, Süfyan-ı Sevrî, Evzâî, Ahmed İbnu Hanbel, İmam Muhammed, Tahâvî; Mâlikîlerden Esbağ vs. var." Mübarekfurî der ki: "Bu, cemaatin kâil olduğu "Cima hariç, hayızlı kadının bütün uzuvlarıyla mübaşeret etme cevazı" sahih delillere muvafıktır." Ancak ihtiyata muvafık olanı göbek, diz kapağı arasına mübaşeretten kaçınmaktır. Hz. Âişe validemiz, hiç kimsenin nefsini hâkim olmada Resûlullah'a yetişemeyeceğini noktaladıktan sonra Resûlullah'ın hayızlı hanımlarına izarlarını bağlatarak diz kapağı ile göbek arasını kapattırdığını bilhassa belirtir.66 َي ـ7727 ـ3 للاُ َعْنه َّى ـ وعن زيد بن أسلم َر ِّض : [ َى َح أ َّن # فَقَا َل: ائِّ ٌض؟ فقَا َل َر ُج َ َسأ َل الن ب َما يَ ِّح ل ِّلى ِّم َن ا ْمَرأتِّى َو ِّه َر # ُسو ُل للاِّ ِّ : أ ْع ََ َها َك ب َّم َشأنُ َر َها ثُ َها إ َزا ْي ِّلتَ ُشدَّ ]. أخرجه مالك . َعلَ 7. (3828)- Zeyd İbnu Eslem (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sordu: "(Ey Allah'ın Resûlü!) Hanımım hayızlı iken bana helal olan nedir?" Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Üzerine izarını bağlasın, yukarısına istediğinde serbestsin."67 َي ـ7727 ـ7 للاُ َعْنه قال ـ وعن معاذ َر ِّض : [ ُت يَارسو َل للاِّ ْ ل َى ق # َحاِّئ ٌض؟ قَا َل ُ ََا يُ ِّح ل ِّلى ِّم َن ا ْمَرأتِّى َو ِّه َ ْو َق ا َم ” ، م : ا فَ ِّر، َزا َض ُل ِّل َك أفْ ُف َع ْن ذَ َوالتَّعَف ]. أخرجه رزين . 8. (3829)- Hz. Muaz radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü! dedim, hanımım hayızlı iken bana helal olan nedir?" "İzar'ın yukarısı, ancak bundan da sakınsan daha iyi olur!" buyurdular."68 ِّ َّى ـ7778 ـ7ـ وعن عكرمة عن بعض أزواج النبى :# [ َر أ َّن النَّب # ادَ َكا َن إذَا أ ْوبا ْر ِّج َها ثَ قَى َعلى فَ ْ أل ِّم َن ال ]. َحائِّ ِّض َشْيئا أخرجه أبو داود . 65 Buhârî, Hayz: 5; Müslim, Hayz: 1, 4, (293, 295); Muvatta, Tahâret: 95, (1, 58); Ebu Dâvud Tahâret: 107, (267, 268, 273); Tirmizî, Tahâret: 99, (132); Nesâî, Hayz: 12, 13, (1, 189); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/47. 66 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/47-48. 67 Muvatta, Tahâret: 93, (1, 57); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/48. 68 Rezîn tahric etti. (Ebu Dâvud, Tahâret: 83, (212, 213); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/48. 9. (3830)- İkrime, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinden birinden naklen anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, hayızlı hanımlarıyla bir mübaşerette bulunmak dileyince hanımının ferci üzerine bir şey örterdi..."69 AÇIKLAMA: Bu hadislerle ilgili açıklama 3827 numarada geçti. Nevevî'nin orada kaydettiğimiz görüşü, bilahassa sonuncu rivayete müstenid olmalı.70 َي ـ7773 ـ38 للاُ َعْنهما ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [أ َّن رسو َل للاِّ # ِّ قَام: نِّ ْص ِّف َ َصدَّ ْق ب يَتَ ْ َى حائِّ ٌض فَل َو ِّه ِّأ ْهِّل ِّه َع َر ُج ٌل ب َوقَ إذَا ر ِّدينا ]. أخرج أصحاب السنن . 10. (3831)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kişi, hayızlı karısıyla cinsî münasebette bulunursa (hatasına kefaret olarak) yarım dinar tasadduk etsin."71 ُر، فَنِّ ْص ُم ـ7772 ـ33ـ وفي رواية قال: [ أ ْصفَ َوالدَّ ِّم، الدَّ ِّ َصابَ َها فِّى اْنِّق َطاع َوإ ْن أ ِّدينَا ٌر، ُم أ ْح َمُر فَ َوالدَّ ِّم، َّو ُل الدَّ إذَا أ ُف َصابَ َها أ ر ِّدينَا ].قال الترمذي: قد روى هذا الحديث عن ابن عباس موقوفا . 11. (3832)- Bir rivayette ise şöyle denmiştir: "Kişi hayızlı hanımına, hayız halinin başlangıcında, kan kırmızı renkte iken temas ederse bir dinar tasadduk etsin. Kanın kesilmeye yüz tutup akıntının sarardığı zaman temas eden, yarım dinar tasadduk etsin." Tirmizî der ki: "Bu hadis İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'dan mevkuf (kendi sözü) olarak da rivayet edilmiştir."72 َى َعن الن ب # َحائِّ ُض ِّ ى ـ7777 ـ32ـ وفي رواية أبي داود: [ َو ِّه ِّذى يَأتِّى أ ْهلَهُ ر َّ ْو نِّ ْص ِّف ِّدينا ر أ ِّ في ال . قا َل: يَتَ ِّدينَا ]. قا َل َصدَّ ُق ب أبو داود: هكذا الرواية الصحيحة . 12. (3833)- Ebu Dâvud'un bir rivayetinde hayızlı karısına temas eden kimse hakkında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm')ın: "Bir veya yarım dinar tasadduk etsin" dediği kaydedilmiştir. Ebu Dâvud der ki: "Bu rivayet (yani İbnu Abbâs'ın "bir veya yarım..." diyerek yaptığı rivayet) sahihtir, ( diğer "...yarım dinar..." diyen rivayet bu kadar kavî değildir.)"73 ر ـ7773 ـ37ـ وفي رواية قال: [ ِّم فَنِّ ْص ُف ِّدينَا الدَّ ِّ َصابَ َها فِّى اْنِّق َطاع َوإذَا أ ِّدينَا ٌر، ِّم فَ َصابَ َها فِّي الدَّ إذَا أ ] . 13. (3834)- Bir rivayette şöyle denmiştir: "Kişi hanımına kanama halinde temasta bulunmuşsa bir dinar, kanın kesilme halinde temas etmişse yarım dinar tasadduk eder."74 AÇIKLAMA: 1- Kaydettiğimiz son dört rivayet, hayızlı hanımına hataen temasta bulunmanın hükmü ve müeyyidesi üzerinedir. Hadislerin hepsi aslında birdir ve mahreci İbnu Abbâs'tır, ancak metinde ve isnadında ızdırab vakî olmuştur. Hadis bazan merfu bazan mevkuf olarak rivayet edilmiştir. 2- Hanımına hayızlı iken temas eden kimse hakkında Ulemanın hükmü de farklı olmuştur. Hattâbî der ki: "Ulemanın ekserisi "bu kimseye bir şey gerekmez, Allah'a istiğfar eder" diye hükmetmiştir." Bunlar "Bir şey gerekmez" derken metindeki ızdırabı gösterirler, çünkü hadisin muhtelif vecihlerinde farklı müeyyideler gelmiştir. Şöyle ki: * Bir rivayette: "Bir dinar, yarım dinar" diye tereddütlü gelmiştir. * Bir rivayette: "Bir dinar tasadduk eder, bulamazsa yarım dinar" denir. * Bir rivayette: "Kanama hali ile kanın kesilmesi haline göre bir veya yarım dinar" tefriki yapılır. * Bir rivayette: "Kan kırmızı ise bir dinar, sarı ise yarım dinar" denir. * Bir rivayette: "Kan yeni ise bir dinar tasadduk eder, sarı ise yarım dinar..." denir. 69 Ebu Dâvud, Tahâret: 107, (272); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/49. 70 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/49. 71 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/49. 72 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/49. 73 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/50. 74 Tirmizî, Tahâret: 103, (136, 137); Ebu Dâvud, Tahâret: 106, (264, 265, 266); Nesâî, Tahâret: 182, (1, 153); İbnu Mâce, Tahâret: 123, (640); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/50. Ancak bazı âlimler, ızdıraba rağmen hadisin bütün vecihlerinde bir müeyyidenin zikredilmiş olmasını gözönüne alarak: "Bu hadisler, hayızlı kadına temasta bulunan erkeğe kefaretin vacib olduğuna delildir" demiştir. Hattâbî, bu hükme varanlar meyanında Katâde, Ahmed İbnu Hanbel, ve İshak İbnu Râhûye'yi kaydeder. İmam Şâfiî merhum da kavl-i kadîminde bu görüşü iler sürmüş, sonra kavl-i cedidinde "Bir şey gerekmez" demiştir. Bir şey gerekmez diyenlerin ileri sürdükleri bir fikirlerine göre, hadis sahih bir senetle merfu olarak rivayet edilmemiştir, mürsel veya İbnu Abbas'a göre mevkuftur, "Kesin bir hüccet olmadıkça insanlar müeyyideden berîdir" demişlerdir. İbnu Abbâs ise şöyle hükmediyordu: "Kanamanın başında hanımına temas eden kimse bir dinar tasadduk eder, kanamanın sonlarında temas etmiş ise yarım dinar." Katâde: "Hayız halinde temas eden bir dinar, kadın yıkanmazdan önce temas eden yarım dinar tasadduk eder" derdi. Ahmed İbnu Hanbel'in de: "O kimse bir dinarla yarım dinar arasında muhayyerdir" dediği rivayet edilmiştir. Hasan Basrî hazretleri ise: "Bu kimseye, hanımına ramazan ayında temas eden kimseye terettüp eden ceza terettüp eder" demiştir.75 َي ـ7775 ـ33 للاُ َعْنها قالت ِّ ى ـ وعن عائشة َر ِّض : [ َس النَّب َحائِّ ٌض ُكن ُت أ ْغ # ِّس ُل َرأ َوأنَا ]. أخرجه الستة . 14. (3835)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ "Ben hayızlı iken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın başını yıkardım" demiştir.76 َكا َن الن ب # رآ َن ى ـ وعنها : [ َر ِّض َي ـ7776 ـ35 للاُ َعْنها قالت القُ ُ َحائِّ ٌض فَيَقْرأ يَتَّ ]. أخرجه الخمسة إ ِّك ُئ فِّى ِّح ْجِّرى َوأنَا الترمذي . 15. (3836)- Yine Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ben hayızlı iken kucağıma yaslanır ve Kur'an okurdu."77 ـ وعنها : [قا َل ِّلى ر ُسو ُل للاِّ # ُت َر ِّض َي ـ7773 ـ36 للاُ َعْنها قالت ْ ل َم ْس ِّجِّد فَقُ ِّى َحائِّ ٌض. فقَا َل: إ َّن ِّوِّلىنِّى ال ُخ ْمَرةَ ِّم ْن ال نَا : إن ْي َس ْت فِّى يَ ِّك لَ َح ِّك ْي َضتَ ال ُخ »: حصير صغير من ليف أو غيره بقدر الكف، وهو الذى ْمَر ِّد ]. أخرجه الخمسة إ البخاري.« ةَ ُ يتخذه اŒن الشيعة للسجود.« وال ِّحي َضة»: بكسر الحاء: الحالة التي تلزمها الحائض، وبفتحها الدفعة الواحدة من دفعات الحيض . 16. (3837)- Yine Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) bana (kendisi mescidde iken) "Humra'yı bana getiriver!" buyurdular. "Hayızlıyım" diye cevap verdim. "Senin hayızın elinde değil ki!" dediler."78 َي ـ7777 ـ33 للاُ َعْنها قالت َى # َحائِّ ُض، َر ـ وعن ميمونة َر ِّض : [ َكا َن ُسو ُل للاِّ قُرآ َن َو ِّه ْ ُوا ال ل َسهُ فى ِّح ْجِّر إ ْحدَانَا فَيَتْ يَ َض ُع َرأ َو ِّهى َحائِّ ٌض َم ْس ِّجِّد فَتَْب ُس ْط َها ْ ُخ ْمَرتِّ ِّه إلى ال ِّ َوتَقُو ُم إ ْحدَانَا ب ]. أخرجه النسائي . 17. (3838)- Hz. Meymûne radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bizden biri hayızlı olduğu halde onun kucağına başını koyar, Kur'an okurdu. Bizden birimiz hayızlı iken Resûlullah'ın humrasını mescide taşır ve yayardı."79 َي ـ7777 ـ37 للاُ َعْنهما َن ِّر ـ وعن ابن عمر َر ِّض : [ ْ ْغ ِّسل ِّريَه ُك َّن يَ َو أ َّن ُه َّن ُحيَّ ُض َجَوا ُخ ْمَرةَ ْ َويُ ْع ِّطينَهُ ال ْي ِّه ْجل ]. أخرجه مالك . َ 18. (3839)- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayete göre, "câriyeleri hayızlı oldukları halde ayaklarını yıkarlar, humrasını kendisine verirlerdi.80 AÇIKLAMA: 75 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/50-51. 76 Buhârî, Hayz: 2, İ'tikaf: 2, 3, 4, 19, Libâs: 76; Müslim, Hayz: 10, (297); Muvatta, Tahâret: 102, (1, 60); Ebu Dâvud, Savm: 79, (2467, 2469); Tirmizî, Savm: 80, (804); Nesâî, Hayz: 20, (1, 193); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/51. 77 Buhârî, Hayz: 13, Tevhid: 52; Ebu Dâvud, Tahâret: 103, (260); Nesâî, Hayz: 16, (1, 191); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/51-52. 78 Müslim, Hayz: 11, (298); Ebu Dâvud, Tahâret: 104, (261); Tirmizî, Tahâret: 101, (134); Nesâî, Hayz: 18, (1, 192); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/52. 79 Nesâî, Hayz: 19, (1, 192); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/52. 80 Muvatta, Tahâret: 88, (1, 52); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/53. 1- Kaydettiğimiz son beş rivayette hayızlı iken kadınların yapabileceği bazı işlerle, hayızlının yanında yapılabilecek bazı işlere örnek verilmektedir. * İlk rivayette, Hz. Âişe, Resûlullah'ın başını yıkamıştır. Demek ki hayızlı bir kadın, başkasının başını yıkayabilmekte, bu çeşit temizlikler yapmasına hayız hali bir ma'ni teşkil etmemektedir. * Müteakip rivayette hayızlı olan Hz. Âişe'nin kucağına başını koyan Resûlullah Kur'an okumaktadır. Hatta Nevevî, bu rivayete dayanarak: "Kur'an-ı Kerim'i, yatarak, hayızlı kadına yaslanarak, necasete yakın bir yerde bulunarak okumaya cevaz vardır" demiştir. * 3837 numaralı hadiste, hayızlı kadının mescidin haricinde olduğu halde, mescidden bir şey alıp, bir başkasına verebileceğini göstermektedir. Bu başkası mescidin içinde veya dışında olması farketmez, her ikisi de caizdir. 2- Hadiste geçen humra, üzerine secde etmeye mahsus küçük bir seccadedir. Onun humra diye tesmiyesi, namaz kılan kimsenin yüzünü yere karşı örtmesidir. Bazıları bunun yüzü isti'ab edecek büyüklükte, secde etmeye mahsus küçük bir örtü olduğunu söylemiş ise de üzerine oturulabilecek kadar büyük olana da humra dendiğini te'yid eden rivayetler vardır. Humra hasır da olabilir, kumaş da. Günümüzde şiîler, Kerbela toprağından yapılmış avuç içi büyüklüğünde bir parçayı beraberlerinde taşıyarak namazda secdelerini onun üzerine yaparlar. Bu tatbikat humra'yı andırmaktadır. Şunu da belirtelim ki, 3837 numaralı hadis'te Hz. Âişe humra'yı mescidden mi getirecek, yoksa, mescidde olan Resûlullah'a dışarıdan mı uzatacaktı, ihtilaf edilmiştir. Hadis, iki şekilde anlaşılmaya müsaittir. Kadı İyaz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mescidde, itikafta, olduğunu hücresinde olan Hz. Âişe'ye oradan seslenerek humra'yı vermesini taleb ettiğini, Hz. Âişe hayızlı olması sebebiyle elini mescide uzatmaktan korktuğunu söyler. Resûlullah onun endişesinin yersiz olduğunu belirtmek için: "Hayız elinde değildir" buyurur. Aynı görüşte olan Nevevî der ki: "Hz. Âişe'ye mescide girip humrayı oradan getirmesini emretmiş olsaydı betahsis elini zikretmesinin bir ma'nâsı kalmazdı." Ancak, Ebu Dâvud, Nesâî, Tirmizî, İbnu Mâce, Hattâbî ve imamların çoğu, aksi kanaattedir. Yani humra'nın mescidden getirilmesi istenmektedir. Hayızlı kadın bu durumda mescide girecek değildir. Humra'yı bir başkası mescidden ona uzatacak, o da mescidden eve getirecektir. Veya elini mescide uzatarak humra'yı (seccadeyi) alıp getirecektir. Hatta âlimler bir hadise dayanarak demiştir ki: "Bir kimse falan eve girmeyeceğim, falan mescide girmeyeceğim diye yemin etse, o eve ve o mescide gidip eliyle içeriden bir şey alsa hânis olmaz, çünkü, bir parçasının girmesi, kendisinin girmesi demek değildir."81 َي ـ7738 ـ37 للاُ َعْنها قالت َم َع َر ُسو ِّل ـ وعن أم سلمة َر ِّض : [ للاِّ بَ ْينَا أنَا ُم ْض # ُت َط ِّجعَةٌ ْ ل ِّح ْض ُت فَاْن َسلَ ِّة إذْ فِّى ال َخِّميل ُت َ فَأ َخذْ َها ْستُ ِّ ب ثِّيَا َب َح . فقَا َل ِّلى رسو ُل للاِّ :# ُت ْي َضتِّى فَلَ ْ ل أنَِّف ْس ِّت؟ ق : ِّة ُ َخِّميلَ ْ نَعَ ْم ]. أخرجه الشيخان فَدَ َعانِّى فَا ْض َط ْجع ُت َمعَهُ فِّى ال َر . ْو إ َزا ل َخِّميلَةُ»: َك َسا ٌء لَهُ َخ َم َل أ ْ والنسائي.«اَ 19. (3840)- Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte kadife bir örtünün altında yatıyordum. Ay halimin başladığını farkettim. Hemen örtünün altından kayıp hayız elbisemi bulup giyindim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayız mı oldun?" buyurdular. "Evet!" dedim. Beni yanına çağırdı. Örtünün altında beraber yattık."82 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet, sarih bir şekilde, ümmühâtu'lmü'mînîn'den her birinin bir hayız elbisesi olduğunu göstermektedir. Bunun, diğer elbiselere nazaran daha geniş olduğu önceki bir rivayette (3825) geçmiş idi. 2- Bu rivayet, hayızlı kadınların kocalarıyla beraber aynı örtünün altında kalacaklarına bir başka delil olmaktadır. Ebu Dâvud'un bir rivayetinde Hz. Âişe radıyallahu anhâ buna ters düşen bir beyanda bulunur: "Ben ay hali olduğum zaman yataktan hasırın üzerine inerdim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da bana yaklaşmazdı. Ben de temizleninceye kadar ona yaklaşmazdım." Bazı âlimler bunun mensuh olduğunu kabul ederler, çünkü aksini ifade eden rivayetler fazladır. Bazı âlimler de bunu tenezzüh ve ihtiyata hamletmiştir. İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ, ay hali başlayınca hanımından ayrı yatarmış, Resûlullah'ın zevcelerinden Meymûne radıyallahu anhâ -ki İbnu Abbâs'ın halasıdır- bunu işitince, haber göndererek: "Sen Resûlullah'ın sünnetinden yüz mü çeviriyorsun? Allah'a kasem olsun, O (aleyhissalâtu vesselâm), hayızlı kadınlarından biri ile yatar, aralarında dizleri geçecek kadar bir örtüden başka bir şey bulunmazdı" demiştir. Müteakib hadis de bu hususta muknî bir örnek olacaktır. Âyet-i kerimede gelen "Hayız halindeki kadınlardan uzak kalın!" (Bakara 222) emri, cima yapmayın ma'nâsında anlaşılmıştır.83 81 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/53-54. 82 Buhârî Hayz: 4, 21, 22, Savm: 24; Müslim, Hayz: 5, (296); Nesâî, Tahâret: 179, (1, 149, 150); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/54. 83 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/54-55. ـ7733 ـ28ـ وعن عمارة بن غراب: [ ْت َر ِّض َي للاُ َعْنها فَقَالَ َها َسألَ ْت َعائِّ َشةَ َحدَّثَتْهُ أنَّ لَهُ َه أ َّن : ا َع َّمة َس لَ ْي ِّحي ُض َولَ إ ْحدَانَا تَ َرا ٌش َوا ِّحدٌ؟ فَقَالَ ْت َعائِّ َشةُ فِّ َوِّل َزْو ِّج َها إَّ َع َر : ُسو ُل للاِّ َصنَ ِّ ُر ِّك َما ْخب َمضى إلى َم ْس ِّج أ :# ِّده قَا َل أبو ُ َحائِّ ٌض فَ ْي َ َوأنَا دَ َخ َل لَ بَتْنِّى َع بَ ْردُ َصِّر ْف َحت ى َغلَ ْن ْم يَ ْ داود: يعنى َم ْس ِّجدَ َبْيتِّ ِّه فَلَ ْو َجعَهُ ال ِّى. ُت َى َوأ ْينَا : فقَا َل: أدْنِّى ِّمن ْ ِّى َحائِّ ٌض. فقَا َل: إ ْن ا ْك ِّشِّفى ل َو فَقُ : إن ْي ِّك ِّخذَ َّى ْن فَ َع . ِّخذَ فَ َك َش . ْف ُت فَ َ ْي ِّه َحت ى دَفِّ َئ فَنَام َو َحنَ ْي ُت َعلَ َّى، ِّخذَ َرهُ َعلى فَ َو َصدْ َو َض َع َخدَّهُ فَ ]. أخرجه أبو داود.« َحنى عليه» يحنى إذا أنثنى عليه مائ، وحنا عليه يحنو إذا عطف عليه وأشفق . 20. (3841)- Umâre İbnu Gurâb'ın anlattığına göre, bir halası kendisine Hz. Âişe radıyallahu anhâ'dan şöyle sorduğunu anlatmıştır: "Birimiz hayız olduğumuz zaman kocamızla ayrı yatmamız mümkün değil, tek yatağımız var." Hz. Âişe şu cevabı vermiştir: "Ben sana Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yaptığını anlatayım: "Bir gece eve girdi. Ben o sırada ay hali görüyordum. Mescidine geçti. -Ebu Dâvud der ki: "Bundan maksad evindeki namazgahıdır.- (Orada namaz kıldı), fakat bir türlü ayrılmadı. Derken benim gözlerim kapanmış, soğuk da onu üşütmüş. Gelip "Bana yaklaş!" dedi. Ben de: "Hayızlıyım!" dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Öyle de olsa! Uyluklarını aç!" dedi. Uyluklarımı açtım. Göğüs ve yanağını uyluklarımın üzerine koydu. Ben de üzerine eğildim. Isınıp uyuyuncaya kadar böyle durduk."84 َي ـ7732 ـ23 للاُ َعْنها قالت َّى ُكْن ُت أ ْش ” َر ـ وعن عائشة َر ِّض :[ ُب ِّم َن ا هُ الن ب ُ ِّول نَا ُ َّم أ َحائِّ ٌض ثُ َوأنَا نَا ِّء # ِّ فيَ َض ُع فَاهُ على َمْو ِّضع َّي فِّ ]. أخرجه مسلم بهذا اللفظ . 21. (3842)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ben hayızlı iken su içer, sonra kabı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a verirdim, O da ağzını, ağzımın değdiği yere koyardı."85 َحائِّ ٌض فَأ ْع ِّطي ِّه َر ـ7737 ـ22ـ وأبو داود والنسائي، ولفظهما: [ ُكْن ُت ُسو َل للاِّ عَ ْر َق َوأنَا ْ أتَعَ َّر # ُق ال ِّ َمْو ِّضع ْ َمهُ فِّى ال فَيَ َض ُع فَ َى فِّى ِّه ِّم ِّذى َو َض ْع ُت فَ َّ ال ] . 22. (3843)- Ebu Dâvud ve Nesâî'de de şu rivayet gelmiştir: "Ben ay halinde iken etli kemiği dişleyerek yer, sonra da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a uzatırdım. O da ağzını, tam ağzımı koymuş bulunduğum yere koyar(ak yer)dı."86 ـ7733 ـ27ـ وفي أخرى للنسائى: [ ِّئ َسأ َل َعائِّ َشةَ أ َّن ُش : ْت َري َح اْب َن َهانِّ َى َطاِّم ٌث؟ قَالَ َو ِّه َم َع َزْو ِّج َها َنعَ ْم َه ْل تَأ ُك ُل المرأةُ : ، َحْي ُث َو َض ْع ُت َكا َن َمهُ َويَ َض ُع فَ هُ فَأتعَ َّر ُق ِّمْنهُ َّي فِّي ِّه فَأ ُخذُ ق ِّس ُم َعل ْ لعَ ْر َق فَيُ ْ ا ِّر ٌك فَ َكا َن يَأ ُخذُ َوأنَا َعا رسو ُل للاِّ # يَدْ ُعونِّى فَآ ُك ُل َمعَهُ َّم أ َضعُهُ فَ هُ فَأ ْش َر ُب ِّمْنه،ُ ثُ َّي فِّي ِّه فَأ ُخذُ ِّس ُم َعل عَ ْر ِّق فَيُقْ ْ ِّمى ِّم َن ال فَ ِّ قَدَح ْ ِّمى ِّم َن ال َحْي ُث َو َض ْع ُت فَ َمهُ ْش َر ُب ِّمْنهُ فَيَ َض ُع فَ يَأ ُخذُ ] . هُ فَيَ َو«العَ ْرق» العظم عليه بقية اللحم.و«تعَّرقه» أكل اللحم الباقي عليه . «الطاِّم ُث» المرأة الحائض، وهى العارك. 23. (3844)- Nesâî'nin bir diğer rivayeti şöyle: "Şureyh İbnu Hâni, Hz. Âişe radıyallahu anhâ'ya: "Bir kadın hayızlı iken kocası ile birlikte yemek yer mi?" diye sordu. Hz. Âişe "Evet dedi, benim kanamam varken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm beni çağırırdı, ben de onunla birlikte yerdim. (Bu sırada) etli kemiği alır, (bana uzatır, önce benim başlamam için) bana yemin verirdi. Ben de onu alır ve bir miktar dişler (sonra Resûlullah'a uzatırdım). O da ağzını, kemikte tam benim ağzımı koyduğum yere koyar(ak yemeye başlar)dı. İçecek bir şey istediği olur, getirince ondan önce benim içmem için bana yemin verirdi, bunun üzerine ben de kabı alır bir miktar içer, sonra bırakırdım. Bu sefer onu Aleyhissalâtu vesselâm alır, kabın tam benim ağzımı koyduğum yerine ağzını koyarak içerdi."87 َّى َي ـ7735 ـ23ـ وعن عبد للا بن سعد ا’نصارى للاُ َعْنه قال َر ِّض : [ ُت الن ب َسأل # ا َل ْ َحائِّ ِّض فقَ ِّة ال َها ْن ُمَؤا َكلَ َع : ْ َوا ِّكل ]. أخرجه الترمذي . 24. (3845)- Abdullah İbnu Sa'd el-Ensârî radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a hayızlı kadınlarla beraber yemek hususunda sordum. "Onunla beraber yiyin!" buyurdular."88 AÇIKLAMA: 84 Ebu Dâvud, Tahâret: 107, (270); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/55-56. 85 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/56. 86 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/56. 87 Müslim, Hayz: 14, (300); Ebu Dâvud, Tahâret: 103, (259); Nesâî, Tahâret: 177, (1, 148); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/57. 88 Tirmizî, Tahâret: 100, (133); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/57. Bu rivayetler, Ashab arasında hayızlı iken kadınlarla beraberlikler hususunda bazı tereddütlerin yaygın olduğunu ve hatta bunun sonradan devam bile ettiğini göstermektedir. Belki de yahudilerdeki tatbikat buna sebep olmuştur. Bahsin başında da geçtiği üzere yahudiler, hayız gören kadınları tam bir tecride tabi tutuyor imişler. Ancak İslam, hayızlı kadını, onlarla cinsî münasebette bulunma yasağı koyma dışında beşerî münâsebetlerden uzaklaştırmamıştır. Yeme, içme ve yatmada beraberliği esas aldığı gibi mübâşerette bulunmaya bile ruhsat tanımıştır. İbadet hususunda sınırlamaya sebep olan hades halinin, maddî değil, hükmî bir pislik olduğunu, kadının eli veya dudağıyla dokunması sebebiyle dokunduğu şeylere bu pisliğin geçmeyeceğini kabul eder. Bu sebepledir ki, Resûlullah Hz. Âişe'ye hayızlı halinde başını yıkatmış, su içtiği kaptan ağzını ağzının değdiği yere koyarak su içmiş, kemik üzerindeki etten ısırdığı yerden ısırarak yemiştir. Bütün bunlar, hayızlı kadınla münasebetlerin nerelere kadar caiz olduğunu gösterir.89 َي ـ7736 ـ25 للاُ َعْنها َه ـ وعن عائشة َر ِّض : [ ا أ َّن ا ْمَر : ْت أة قَالَ ْت لَ َها إذَا َط ُهَر ْت؟ فَقَالَ َص ََتُ أتُ : أْن ِّت؟ ْجِّزى إ ْحدَانَا َح ُرو ِّريَّةٌ أ ِّ ِّ ى ِّحي ُض َم َع النَّب ُكنَّا نُ # فَنُ َضا ِّء ال َّص ََةِّ ِّقَ َو ََ نُؤ َمُر ب ال »: جماعة من الخوارج َح ْؤ ]. أخرجه الخمسة.« رورية َمُر بَق َضا ِّء ال َّصْوِّم نزلوا قرية تسمى حروراء؛ وقولها أحرورية أنت؟ تريد أنها خالفت السنة وخرجت عن الجماعة كخروج أولئك عن جماعة المسلمين . 25. (3846)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'nın anlattığına göre, bir kadın kendisine: "Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi?)" diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: "Sen Harûriyye (Hâricî) misin? Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberken ay hali gördüğümüzde, tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi, fakat namazların kazasını söylemezdi."90 AÇIKLAMA: 1- Harûrî (müennesi: Harûriyye) Kûfe'ye iki mil mesafedeki Harûra köyüne mensup demektir. Burası, Hâricîlerden bir fırkanın Hz. Ali'ye karşı ilk defa bir araya gelip teşkilatlandıkları yer olduğu için Hâricî ma'nâsında Harûrî denmiştir. Hz. Âişe'nin, kendisine soru soran kadına: "Sen Harûriyye misin?" demekle, "sen sünneti terk mi ediyorsun, herkesin müşterek tatbikatından ayrı mı kalmak istiyorsun? Sünnete göre, hayız halinde kılınmayan namazların kazası yoktur!" demek istemiştir. Hâricî fırkaların hepsinde müşterek olan bir umde (prensip) Kur'an'da geleni esas alıp, sünnetin ilave ettiklerini reddetmektir. Hz. Âişe radıyallahu anhâ, kendisine soru tevcih eden kadına -ki bazı rivayetler Mü'âze diye tesmiye ederistifham-ı inkarî tevcih etmiş, sorusunun yersiz olduğunu belirtmiştir. 2- Yeri gelmişken şunu belirtelim ki, hayızlı kadının orucu kaza etmekle birlikte namazı kaza etmeyişini Ulema şöyle izah eder: "Namaz her gün tekerrür etmektedir, zorluk sebebiyle kazasına gerek yoktur. Halbuki oruç öyle değil, o hergün tekerrür etmez, senede bir aydır. Öyleyse onun kazası gerekir." Ancak Hz. Âişe, meseleyi: "Resûlullah, ay halinde kılmadığımız namazların kazasını emretmedi" diyerek, daha kestirmeden izahla yetinmiştir.91 َر ِّض َي ـ7733 ـ26ـ وعن أم بُ َّسة واسمها ُم َّسة ا’زدية قالت: [ للاُ َعْنها َمةَ ِّ م َسلَ ُت َعلى أ ْ ُت َح َج ْج ُت فَدَ َخل . فَقل : ُمْؤ ْ ْ َّم ال ُ يا أ ِّمنِّي َن، َمِّحي ِّض ْ ِّضي َن َص ََةَ ال َء أ ْن يَقْ َسا إ َّن . ْت َس ُمَرةَ ب َن ُجْند ب َر ِّض َي للاُ َعْنه يأ ُمُر النَّ فَقَال : َ ِّضي َن َ ِّم ْن نِّ َسا ِّء رسو ِّل يَق . ْ َمرأةُ َكاَن ِّت ال ِّ ى للاِّ # َ يَأ ُمُر َها النَّب ْيلَة ِّفَا ِّس أ ْربَ ِّعي َن لَ ِّق َضا ِّء َص تَق # ََ ْعُدُ فِّي الن ِّفَا ِّس]. أخرجه أبو داود . ب ةِّ الن 26. (3847)- İsmi Müssetü'l-Ezdiyye olan Ümmü Büsse anlatıyor: "Hacc yapmıştım. Hacc sırasında Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'ya uğradım. Kendisine, "Ey mü'minlerin annesi, Semüre İbnu Cündüb radıyallahu anh, kadınlara, hayız sırasında kılınmayan namazların kazasını emrediyor (ne dersiniz)?" diye sordum, şu cevabı verdi: "Hayır, kaza etmezler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm kadınlarından biri, nifas sebebiyle kırk gece (namaz kılmadan) dururdu da, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) nifas namazını kaza etmesini emretmezdi."92 AÇIKLAMA: 89 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/57-58. 90 Buhârî, Hayz: 20; Müslim, Hayz: 67, (335); Ebu Dâvud, Tahâret: 105, (262, 263); Tirmizî, Taharet: 97, (130); Savm: 68, (787); Nesâî, Hayz: 17, (1, 191, 192), Savm: 64, (4, 191); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/58. 91 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/58-59. 92 Ebu Dâvud, Tahâret: 121, (312); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/59. 1- Hadiste geçen "Resûlullah'ın kadınları" tabiriyle zevcelerinin kastedilmediği belirtilir. Kadınları diye çevirdiğimiz nisa kelimesi zevce dışındaki kızlar, cariyeler ve yakın akrabaları da içine alır. 2- Tirmizî der ki: "Sahabe, Tâbiîn ve daha sonrakilerden ehl-i ilim, nifas gören (doğum yapan) kadınların kırk gün namazı terkedeceklerinde icma etmişlerdir. Yeter ki, daha önce temizlik hâsıl olmasın. Bu taktirde kadın temizlendiğini farkedince yıkanır ve namazına başlar. Kırk günden sonra kan görmeye devam ederse, âlimler çoğunluk itibariyle: "Kırktan sonra görülen kan sebebiyle namazı terketmez" demiştir. Süfyan Sevrî, İbnu'lMübarek, Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel, İshak İbnu Râhûye hep böyle hükmetmiştir." Hasan Basrî'nin: "Kan devam ederse elli gün namazı bırakır" dediği, Atâ ve Şa'bî'nin "altmış gün bırakır" dediği rivayet edilmiştir. Bu görüşlerin en doğrusu ve delili en kuvvetli olanı kırk gün diyendir. Ekalli (asgarî müddeti) için kesin rakam yoktur, temizlenir temizlenmez yıkanıp namaza başlar.93 َي ـ7737 ـ23 للاُ َعْنها ـ وعن عائشة َر ِّض : [ َ َرى الدَّم َحاِّم ِّل تَ َمرأةِّ ال َها قَالَ ْت فِّى ال َه أنَّ : ا تَدَ ُع ال َّص ََةَ أنَّ ]. أخرجه مالك بغا . 27. (3848)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ, kanama gören hamile kadın hakkında şunu söylemiştir: "Böyle bir kadın namazı bırakır."94 AÇIKLAMA: Hamile kadının kan görmesini, Hz. Âişe radıyallahu anhâ, onun hayız olması ile yorumladığı için namazı terkedeceğine hükmetmiştir. İbnu'l-Müseyyeb, İbnu Şihab, meşhur görüşünde Mâlik, kavl-i cedidinde Şâfiî ve başkaları hamile kadının hayız göreceği görüşündedirler. Hepsi bu görüşte, Hz. Âişe'den yapılan sadedinde olduğumuz rivayete dayanır. Ancak Ebu Hanîfe ve Ashabı, Ahmed İbnu Hanbel, Süfyan Sevri hamile kadının hayız olmayacağı görüşündedirler. Bunların en kuvvetli delilleri, cariyenin hayızla hamile olmadığının kabul edilmesi. "Eğer derler, hamile kadın hayız görse idi, hayız haliyle onun hamile olmadığına (istibrasına) hükmedilmezdi." Aksi görüşte olanlar şu cevabı verirler: "Hayız halinin, rahmin hamilelikten berî oluşuna delâleti, gâlib duruma göredir. Hamile kadının hayız görme hali pek nadir görülen bir vak'adır. Bu meselede nadirin varlığı galible nakzedilemez."95 َي ـ7737 ـ27 للاُ َعْنهما أنهُ ِّن ـ وعن ابن عمر َر ِّض قا َل: [َ قُرآ ْ ِّم َن ال ُب َشْيئا ُجنُ ْ َحائِّ ُض َو ََ ال ال ُ َرأ تَق ]. أخرجه الترمذي . ْ 28. (3849)- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ: "Ne hayızlı kadın ne de cünüp kimse Kur'an'dan hiçbir şey okuyamaz" buyurdu.96 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet cünüb ve hayızlının Kur'an'dan az veya çok bir parça okuyamayacağını ifade etmektedir. Bu babta hepsi de zayıf olan bir kısım rivayetler gelmiştir. Ulema bunların birbirlerini destekliğini ve ortaya çıkan hükümle amel etmek gerektiğini söylemiştir. Tirmizî der ki: "Sahabe, Tâbiîn ve daha sonra gelen ehl-i ilmin çoğu bu görüştedir. Süfyan Sevrî, İbnu'lMubârek, Şafiî, Ahmed ve İshak: "Ne hayızlı, ne cünüb Kur'an'dan hiçbir şey okuyamazlar, sadece bir âyetin bir tarafını, bir harfi ve benzer bir şeyi okuyabilirler. Cünüb, ve hayızlının tesbih ve tehlil getirmesine ruhsat tanınmıştır" demişlerdir. 2- Cünüb ve hayızlının Kur'an okumasına çoğunluğun haram dediği belirtildiğine göre, azınlık tarafından ileri sürülen bazı istisnâî görüşler olmalıdır. Onların da bilinmesi faydalıdır: * İbrahim Nehâî, cünüb kimsenin bir âyet okumasında bir beis görmezmiş. * İbnu Abbâs'ın da cünübün Kur'an okumasında bir beis görmediği rivayet edilmiştir. Bunlar Resûlullah'ın bütün hallerinde Allah'ı zikrettiğine dair rivayeti esas alırlar. Ayrıca, hacc sırasında hayız olan Hz. Âişe'ye, "tavaf dışında hacıların bütün yaptıklarını yapmasını" emretmiştir. Hacıların yaptıkları arasında zikir, telbiye, dua, kıraat hepsi olduğuna göre, bunlar caiz olmalıdır demişlerdir. Tavafın yasaklanışı onun hususi bir namaz olması sebebiyledir. Buhârî de bu görüşü iltizam ettiğine imada bulunmuştur. 3- Mezhebimizde (Hanefî) esas olan şudur: 93 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/60. 94 Muvatta, Tahâret: 100, (1, 60). İmam Mâlik bu rivayeti belâğ (senetsiz) olarak kaydetmiştir; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/60. 95 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/60-61. 96 Tirmizî, Tahâret: 98, (131); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/61. * Cünüb ve hayızlı kimseler, gusletmedikçe namaz kılamaz, Kur'an kasdıyla bir ayet bile okuyamaz. Ancak dua ve senaya dair âyetleri, Kur'an niyetiyle değil, dua ve sena niyetiyle okuyabilir, caizdir. Söz gelimi cünüb olan veya âdet gören bir kadın, dua niyetiyle Fatiha'yı okuyabilir. Bu durumda çocuklara, kelime kelime Kur'an öğretmenin caiz olduğu da söylenmiştir. * Kur'an-ı Kerim'e bir, hatta yarım âyet olsun el sürülemez. Mushaf elle tutulamaz. Mushaf'a bağlı olmayan bir kılıf, bir havlu ile tutulabilir. Çanta veya sandıkta ise bu kaldırılabilir. Bunda beis yoktur. * Ka'be tavaf edilemez, zaruret olmadan mescide girilemez. * Âyet yazılı levha ve parayı da elle tutamaz. 4- Cünüb veya hayızlıya yıkanmadan önce mekruh olan işler: * Dinî kitapları elle tutup okumak. * Elini, ağzını yıkamadan yiyip içmek. * Elde tutulmayıp, yerde duran bir kağıda Kur'an yazmak. Cünüb ve hayızlı kimse Kur'an'a bakabilir, bu mekruh değildir. Not: Bahsin sonuna yani 3865. hadisten sonra hayız halinde temizlik üzerine bir açıklama koyacağız.97 İKİNCİ FASIL - İSTİHÂZE VE NİFAS HAKKINDA UMUMÎ AÇIKLAMA: İstihâze, hayız kanı olmayan, bir özre binaen kadından gelen kana denir. İstihâze kanaması olan kadına müstehâze denir, bir bakıma özürlü demektir. Hayızlı ile müstehâze'nin dinî bakımdan tabi oldukları hükümler farklıdır. Önceki fasılda hayızlının ahkamını gördük. Bu fasılda müstehâze ile ilgili bazı hususi durumları mevzubahis eden hadisleri göreceğiz.98 َي ـ7758 ـ3 ـ عن عائشة َر ِّض للاُ َعْنها: [ ل ْت رسو َل للاِّ َ َسأ َع ِّسنِّي َن فَ ِّحي َض ْت َسْب ْن ِّت َج ْح ٌ َر ِّض َي للاُ َعْنها ا ْستُ ِّ ب ِّىبَةَ َّم َحب ُ أ َّن أ .# َمَر َها أ ْن تَ ْغتَ ِّس َل، وقا َل هذَا ِّع ْر ٌق، فَ َكانَ ْت تَ ْغتَ ِّس ُل ِّل ُك لِّ َص ََة فَأ ]. أخرجه الخمسة، وهذا لفظ البخاري . 1. (3850)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ümmü Habîbe bintu Cahş radıyallahu anhâ tam yedi yıl boyu istihâze kanı gördü. Ne yapacağı hususunda Resûlullah'a sordu. Aleyhissalâtu vesselâm yıkanmasını emretti ve "Bu, damar (kanıdır)" dedi. Ümmü Habîbe her namazda yıkanırdı."99 ِّن َعْو ف َر ِّض َي ـ7753 ـ2ـ ولمسلم: [ للاُ َعْنه َش َك ْت ََ إلى تِّى َكانَ ْت تَ ْح َت ِّعْبِّدال َّر ْحم ِّن اب َّ َر ِّض َي للاُ َعْنها ال ِّيبَةَ ِّ م َحب ُ َر ُسو ِّل أ َّن أ للاِّ # َ َه الدَّم. ا َّم فقَا َل ل : َ ِّك ثُ ِّ ُس ِّك َحْي َضتُ َر َما َكانَ ْت تَ ْحب ِّل َِّ ا ْم ى ُكنِّى قَدْ ُك لِّ َص ا ْغتَ ِّس . ََة فَ َكانَ ْت تَ ْغتَ ِّس ُل ِّع ] . ْندَ 2. (3851)- Müslim'in bir rivayeti şöyledir: "Ümmü Habîbe radıyallahu anhâ -ki Abdurrahman İbnu Avf'ın nikahı altında idi- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a kanamasından şikayet etti. Ona şu tavsiyede bulundu: "Hayız (müddetin normalde ne kadar devam ediyor ve) seni bekletiyor idiyse o müddetce bekle, sonra yıkan!" Ümmü Habibe her namazda yıkanırdı."100 َر ِّض َي ـ7752 ـ7 للاُ َعْنها ْن ِّت َج ْح ٌ َر ِّض َي َكانَ ْت تَ ْغتَ ِّس ُل فِّى ِّمْر َك ن ـ وله في أخرى، قال ْت : [ في َعائِّ َشةُ ِّ َب ب َها َزْينَ ُح ْج َرةِّ أ ْختِّ َء َما ِّم ال َو ُح ْمَرةُ الدَّ ُ َحت ى تَ ْغل للاُ َع ] . ْنها 3. (3852)- Müslim'in bir diğer rivayetinde şöyle gelmiştir: "Hz. Âişe dedi ki: "Ümmü Habîbe, kız kardeşi Zeyneb Bintu Cahş'ın hücresinde bir leğenin içinde yıkanırdı. Kanın kızıllığı (bazan) suya galebe çalardı."101 َر ُسو ِّل ـ7757 ـ3ـ وعند النسائي: [ للاِّ فقَا َل َها ِّل ِّكَر َشأنُ ْط ُهُر، فَذُ ِّحي َض ْتَ تَ ا ْستُ ِّيبَةَ َّم َحب أ َّن أ : ِّم َن ُ َر ْك َضةٌ َها ِّكنَّ َولَ ِّحْي َض ِّة، ْ ِّال ْي َس ْت ب لَ ُظ ْر قَدْ ُك لِّ َص ال َّر ِّحيِّم، ِّلتَْن ََة ِّظ ُر َب ْعدَ ذِّل َك فَتَ ْغتَ ِّس ُل ِّعْندَ َّم تَْنتَ ُر َك ال َّص ََةَ ثُ ِّ َها فَتَتْ ِّحي ُض ب تِّى َكانَ ْت تَ َّ َها ال َرائِّ َر أقْ . [ 4. (3853)- Nesâî'nin rivayeti şöyledir: "Ümmü Habibe müstehâze idi (devamlı kanaması olurdu), hiç temiz olmazdı. Durumu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a söylenmişti. Şöyle buyurdular: "Bu, hayız değildir, rahimin bir rahatsızlığıdır. Normal zamanda hayız kanının geldiği kirlilik müddetine baksın. (Her ay) o müddet boyunca namazını terketsin. Sonra bu müddet çıkınca her namaz vaktinde yıkansın."102 97 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/61-62. 98 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/63. 99 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/63. 100 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/63-64. 101 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/64. 102 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/64. ـ7753 ـ5ـ وله في أخرى: [ ِّى َصل َوتَ ْغتَ ِّس َل َوتُ َها َو َحْي َضتِّ َها َرائِّ َر أقْ ُر َك ال َّص ََةَ قَدْ َمَرنَا أ ْن تَتْ ُك لِّ َص أ . ََة فَ َكانَ ْت تَ ْغتَ ِّس ُل ِّع ] . ْندَ 5. (3854)- Nesâî'nin bir diğer rivayeti şöyle: "Ümmü Habibe radıyallahu anhâ'ya Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (Her ayda) hayız olup kirli bulunduğu kadar namazı terketmesini, sonra yıkanıp namazını kılmasını emretti. O, her namaz vaktinde yıkanırdı." 103 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayetlerde adı geçen istihâzeli kadın Ümmü Habîbe Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın baldızıdır. Yani, ümmühâtu'l- mü' minîn olma şerefine eren yüce validemiz Zeyneb Bintu Cahş radıyallahu anhâ'nın kız kardeşidir. Rivayetten de sarih olarak anlaşıldığı üzere müzmin bir kanama haline dûçardır. Öyle ki yıkandığı zaman kanın rengi suyun rengini kızıla boyamaktadır. 2- Hadislerde Resûlullah'ın tavsiyesi bazan "her vakit için abdest al ve namaz kıl" şeklindedir, bazı rivayetlerde ise "...her vakit için yıkan ve namazı kıl" şeklindedir. Ayrıca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ümmü Habîbe'ye verdiği yıkanma emri bazı rivayetlerde mutlaktır. Bu çeşit emirden her namaz için yıkanma gereği anlaşılabildiği gibi, bazan yıkanmanın yeteceği de anlaşılabilir. Ebu Dâvud'da gelen bir rivayette yıkanma emri her namaz için olmaktadır. Rivayetlerdeki bu farklılıklara tabi olarak, fukaha da meseleyi farklı şekillerde hükme bağlamıştır: * Cumhur, her namaz için yeni bir abdest almasına hükmetmiş, bu abdestle, eda veya kaza sadece bir namaz kılabileceğini söylemiştir. Aynı vakitte ikinci bir namaz için yeni bir abdest almalıdır. * Hanefîlere göre, abdest namaz vaktiyle ilgilidir. Öyleyse, vakit girince aldığı abdestle, hem o vaktin farzını hem de o vakit içinde dilediği kadar başka kaza namazları kılabilir. * Malikîlere göre, kadının her bir namaz için abdest alması müstehabtır, vacib değildir. Yeter ki kanama dışında bir başka hades vukua gelmesin. * Ahmed İbnu Hanbel ve İshak İbnu Râhûye ise: "Kadının, her namaz vaktinde gusletmesi ihtiyata uygundur" demişlerdir. 3- Hadis, bir kadının, kadınlıkla ilgili meselelerini bir erkekten bizzat sormasının caiz olduğnu göstermektedir. 4- Hadiste, kadının, hayız kanını istihâze kanından tefrik edebildiği takdirde, bunu hayız itibar edeceğine, böylece hayız zamanının başlangıç ve bitme vaktine kendisinin karar verebileceğine delil vardır. Böylece hayız müddeti bittikten sonraki kanamaları istihâze kanı sayılır ve mezhebine göre, yukarda açıklanan şekilde amel eder. Sözgelimi Hanefî ise, vakit girince abdestini tazeler, o abdestle ikinci bir namaz vakti girinceye kadar özür kanaması sebebiyle abdesti bozulmamış sayılır ve dilediği kadar namaz kılabilir, Kur'an'a el sürebilir, camiye girebilir vs. Yani abdestliye caiz olan amellerin hepsini yapabilir.104 َي ـ7755 ـ6ـ وعن حمنة بن للاُ َعْنها قالت ْختِّى َزْيَن َب ِّبْن ِّت َج ْح ٌ َر ِّض َي للاُ َعْنها. ُ َحا ُض فِّي بَ ْي ِّت أ ت جحٌ َر ِّض : [ ُكْن ُت أ ْستَ َر ُسو َل للاِّ ُت يا ْ فَقَل : َ َوال َّصْوم َمنَعَتْنِّى ال َّص ََة َها؟ قَدْ َرى فِّي َما تَ َرة َشِّديدَة ، فَ َكثِّي َحا ُض َحْي َضة ِّك ال ُكْر ُس َف إن . قا َل: أ ِّى أ ْستَ ُت لَ ْنعَ َ ِّه ُب الدَّم ُر ِّم ْن ذِّل َك ْ َو فَإنَّهُ يُذ . قَالَ ْت: أ ْكثَ ُه . قا َل: ْوبا ُر ِّم ْن ذِّل َك ِّخِّذى ثَ َو فَاتَّ . قَالَ ْت: أ ْكثَ ُه . جا ج ثَ قا َل :# َسأ ُمُر ِّك َر إنَّ . ُسو ُل للاِّ َما أثُ ِّت أ ْجزأ َعْن ِّك ِّم َن ا ْ ُهَما فَعَل ِّن، أي ُم َخِّر ب Œ ِّأ ْمَرْي ِّهَما فَأْن ِّت أ ْعلَ ْي ِّوي ِّت َعلَ َوإ ْن قَ َه ، . ا ِّن قَا َل ل : ، َ ِّم ْن َر َك َضا ِّت ال َّشْي َطا َما هِّذِّه َر ْك َضةٌ إنَّ ِّك قَدْ َط ُهْر ِّت َو َرأْي ِّت أنَّ َّم ا ْغتَ ِّسِّلى َحت ى إذَا ِّم للاِّ ثُ ْ أيَّا م ِّفي ِّعل ْو َسْبعَةَ أيَّا م أ ِّضى ِّستَّةَ فَتَ ى َحيَّ ْو ا ْستَْنقَأ ِّت َفصل أ ْيلَة َو ِّع ْشِّري َن لَ ثَثا َو ُصو ِّمى ْيلَة وأيَّا ُمَها َو ِّع ْشِّري َن لَ ْط ُه أ ْربَعا . ْر َن ِّل ِّميقَا ِّت ِّ َسا ُء َو َكما يَ َحيَّ ُض الن َش ْه ر َكَما تَ َوكذِّل ِّك فَافْعَِّلى فِّي ُك لِّ ِّك، فإ َّن ذِّل َك يُ ْجِّزئُ ُؤ ِّوْي ِّت َعلى أ ْن تُ َوإ ْن قَ َح عَ ْصِّر، ْي ِّض ِّه َّن َو ُط ْهِّر ِّه َّن، ْ ظ ْهِّر َوال عَ ْص َر فَتَ ْغتَ ِّسِّلي َن َوتَ ْج َمِّعي َن َبْي َن ال َّص ََتَْي َن ال ْ ظ ْهَر َوتُعَ جِّ ِّلي َن ال ِّرى ال خِّ َوتَ ْغ ِّن فَافْعَِّلى، َّم تَ ْغتَ ِّسِّلي َن َوتَ ْج َمِّعي َن بَ ْي َن ال َّص ََتَْي َء، ثُ ِّع َشا ْ َم ْغِّر َب َوتُعَ جِّ ِّلي َن ال ِّري َن ال َؤ خِّ َوتُ َو تَ ِّسِّلي َن ُصو ِّمى إ ْن َم َع ا ْجِّر فَافْعَِّلى، فَ ْ ل َر ُسو ُل للاِّ َوبَ ْع ُض ال رَو ’ اةِّ قا َل َو قَدَ ْر ِّت َعلى ذِّل ِّك قَا َل :# هذَا أ ْع َج ُب ا َّى؛ ِّن إل َر ِّض َي للاُ َعْن ْمَر : ها هذا أ ْع َج ُب ْي قال ْت َح ْمنَةُ ِّ ِّ ى ا’ ْو ِّل النَّب ْم يَ ْجعَلهُ ِّم ْن قَ َولَ َّي، ِّن إل ْمَرْي ج»: السيل، وأرادت أنه يجرى َّجِّمى».«الث فَتَلَ ْوبا ِّخِّذى ثَ #]. أخرجه أبو داود واللفظ له، الترمذي لنحوه.وعنده بدل قوله: «فَاتَّ كثيرا. و« ُ ال َّركضة»: الضربة والدفعة.و«التلجم»: كاستثفار وهو أن تسد المرأة فرجها بخرقة عريضة توثق الدم . 6. (3855)- Hamne Bintu Cahş radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ben, kızkardeşim Zeyneb Bintu Cahş radıyallahu anhâ'nın yanındaydım, istihâze kanamam vardı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben çok şiddetli şekilde istihâze kanamasına maruzum, bu hususta ne tavsiye edersiniz? Bu hal benim namaz ve orucuma mani oluyor" dedim. Bana: "Sana pamuğu vasfeyliyeyim: O, kanı gidericidir (fercine pamuk koy)" buyurdular. Ben: "Ama akıntı pamuğun mani olacağı miktardan çok fazla!" dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): 103 Buhârî, Hayz: 26; Müslim, Hayz: 64, 66, (334); Ebu Dâvud, Tahâret: 111, (288, 289, 290, 291); Tirmizî, Tahâret: 96, (129); Nesâî, Hayz: 2, 3, 4, (1, 181, 182); 64. 104 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/65-66. "Öyleyse bez kullan!" buyurdular. Ben: "Akıntı bezin durduracağı miktardan da fazla! Şarıl şarıl akıyor" dedim. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm dedi ki: "Sana iki şey söyleyeceğim, hangisini yaparsan, diğerinin de yerine geçer. İkisini de yapabilecek durumdaysan birini seçmek sana ait, dilediğini seç! Bu kanama, şeytanın tekmelerinden bir tekme(si yani zarar vermesi)dir. Sen kendini Allah'ın ilminde altı yedi gün hayızlı bil (orucu ve namazı terket). Sonra yıkan ve kendini hayızdan temizlenmiş bil ve yirmiüç veya yirmidört gece ve gündüz namaz kıl, (bu esnada farz veya nafile) oruç tut. Bu, sana yeterlidir. Kadınların her ay hayız görmeleri, hayızlı ve temizlik günlerinin olması gibi, bu şekilde senin de hayız ve temizlik günlerin olacak. (Bu, sana söyleyeceğim iki şeyden birincisidir. İkinci hususa gelince, o da şudur): Eğer öğleyi te'hir ve ikindiyi de ta'cil edip, ikisi için gusletmeye gücün yeterse öğle ile ikindiyi birleştir. Keza akşamı geciktirip yatsıyı tacil etmek, sonra da gusletmek suretiyle de bu iki namazı birleştir. Sabah için de ayrıca guslet. Bu şekle gücün yeterse orucunu da böylece tutarsın." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (birini seçmede beni muhayyer bıraktığı bu iki tarzı zikrettikten sonra ilaveten dedi ki: "Bu, (ikincisi, zikrettiğim) tarz, benim daha çok hoşuma gidenidir." Râvilerden biri dedi ki: "Hamne radıyallahu anhâ dedi ki: "Bu, iki tarzdan benim daha çok hoşuma gidenidir. Ravî böylece, bu sözün Resûlullah'a ait olmayıp Hamne'ye ait olduğunu ifade etmiş oldu."105 AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, önceki hadiste ismi geçen Ümmü Habîbe'nin kardeşi Hamne'nin de istihâzeli bir kadın olduğunu göstermektedir. Bazı şârihler rivayetlerde gelen bilgilere dayanarak Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında müstehâze olan kadınların isimlerini tadâd eder: Ümmü Habîbe Bintu Cahş ve bunun iki kız kardeşi: Zeyneb ve Hamne; Resûlullah'ın zevcelerinden Meymûne'nin anne bir kızkardeşi Esma, Fatıma Bintu Ebî Hubeyş, Sehle Bintu Süheyl, Sevde Bintü Zema'a (Resûlullah'ın zevcesi), Zeynep Bintu Ümmü Seleme, Esma el-Hârisiyye ve Bâdiye Bintu Gaylân. Bunlardan bazılarıyla ilgili rivayet gelecek. 2- Şârih Hattâbî, hadiste geçen "altıyedi gün" tabirini Resûlullah'ın tahdid maksadıyla zikretmeyip, emsalinin durumuna göre itibar etmesine bir işaret olarak zikrettiğini belirtir. Bu sebeple "...altı veya yedi..." şeklinde olması gereken tercümeyi altıyedi şeklinde yapmayı uygun bulduk. Yani kadın, normal hayız müddetinin hatırlıyabilirse onu esas alacaktır. Bu müddetin, Hanefîlere göre 3 ile 10 gün arasında değiştiğini belirtmiş idik. Hatırlayamazsa -ki böylelerine fıkhen mütehayyire denir- ailesindeki, kendi yaşındaki emsallerine göre takdir edecektir. Resûlullah bu takdirde telmîhan 6-7 demiş olmalıdır. Hanefîler mütehayyire'nin zann-ı galible hareket edeceğini, daha da olmazsa ihtiyaten azami müddet olan 10 günü esas alıp, kendini her ay on gün hayızlı addedeceğini söyler. 3- "Allah'ın ilminde..." ifadesi ile senin altı gün mü yedi gün mü hayızlı olduğunu Allah bilir. Bu müddet seninle Allah arasındadır, O senin ne miktar tayin edeceğini bilir" veya "Allah'ın hükmünde yani sana emrettiğim Allah'ın hükmüyledir", "Allah sana kadınlarının âdetini bildirmektedir: Altı veya yedidir" şeklinde farklı ma'nâların kasdedilmiş olduğuna şârihler dikkat çekmiştir. 4- Hiç kesilmeyen kanamaya (istihâzeye) maruz kalan kadına Resûlullah iki yol tavsiye etmektedir ki, kadın bunlardan birini tercihte muhayyerdir: 1) Her ayda muayyen günlerde kendini hayızlı addedip diğer günlerde temiz bilmek ve temizlik günlerinde önceki hadiste açıklandığı şekilde, kendini özürlü addederek özürlülerin tabi olacağı şartlara göre namazını kılıp, orucunu tutmaktır. 2) Kendini her gün, bazı kayıtlarla, ibadet yapacak şekilde temiz addetmektir: Yani öğle ile ikindiyi, ikindinin ilk vakti girerken; akşamla yatısıyı da yatsının ilk vakti girerken birleştirerek gusül üzerine kılmaktır. Bu şıkta meşakkat fazladır. Çünkü günde üç kere yıkanma mevzu bahistir: 1) Sabah namazı için yıkanmak, 2) Öğle-ikindi namazları için yıkanmak, 3) Akşamyatsı namazları için yıkanmak. Bu tarzda ayrıca ayın her gününde namaz kılmak durumu da mevcuttur. Meşekkati fazla olduğu için Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm -veya Hamne radıyallahu anhâ- bu tarzın "daha hoş" olduğunu söylemiştir. Çünkü ücreti fazladır. Ücret meşakkat nisbetinde artar. Hadisin ma'nâsı yukarıda açıkladığımız şekilde olmakla birlikte, bu ma'nâ üzere amelde bazı tereddütler hasıl olmuştur. Hanefîler âdet görmeye başlayan müstehâze için, Hz. Âişe'den Müslim'de gelen ve 3851 numarada َّم اَ ْغتَ ِّسِّلى geçen hadiste kaydedilen ِّك ثُ ِّ ُس ِّك َحْي َضتُ َر َما َكانَ ْت تَ ْحب ْمُك ِّن قَدْ َا emr-i nebevîsini esas kılmıştır. Yani önceki âdet müddetini esas alıp ona göre amel edecektir. Mütehayyire ise zann-ı galible hayız müddetini tesbit edecektir, zann-ı galibte bulunamazsa ihtiyatı esas alır ve azami hayız müddeti olan 10 güne göre kendini hayızlı bilir. Yeni hayız görmeye başlayan bir kız aynı zamanda istihâzeye de maruz olursa, hayızla istihâze kanını 105 Ebu Dâvud, Tahâret: 1100, (287); Tirmizî, Tahâret: 95, (125); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/67- 68. ayırdedebiliyorsa, kendi hayız müddetini bu yolla tesbit eder. Zira hadiste: "Kan, hayız kanı ise bu siyahtır, renginden bilinir" buyurulmuştur. Âdetini tefrik edemeyecek durumda olan için sadedinde olduğumuz Hamne hadisinde belirtilen 6-7 ile amel eder, zira bu kadınların çoğunluğunun durumunu dile getirmektedir diyen de olmuştur. Şâfiî hazretleri, böyle durumdaki kızın -şek ile namazın terki caiz olmaz kaziyesinden hareketle- hayız müddetinin en azı olan bir gece ve gündüzü esas alıp, ondan sonrasını temiz addetmesi, yıkanıp namazlarını kılması gereğine hükmetmiştir.106 َي ـ7756 ـ3 للاُ َعْنها قالت ـ وعن أسماء بنت عميس َر ِّض : [ َكذَا ِّحيض ْت ُمْنذُ ِّى ُحبَ ْي ٌ ا ْستُ ْن ِّت أب ِّ ب َر ُسو َل للاِّ إ َّن فَا ِّطَمةَ ُت يَا ْ ل قُ َص لِّ ْم تُ ِّن . فقَا َل: ُسْب َحا َن للاِّ! ، ِّلتَ ْجِّل ْس فى ِّمْر َو َكذَا فَلَ لعَ ْصِّر َطا ْ ظ ْهِّر َوا لتَ ْغتَ ِّس ْل ِّلل ْ َما ِّء فَ ْو َق ال َرة فَ َراَ ْت ُصفَ هذَا ِّم َن ال َّشْي َك ن. فَإذَا عَ ْصِّر ُغ ْس َ َوا ِّحدا ، واَ ْ ْ ظ ْهِّر َوال َوتَ ْغتَ ِّس ْل ِّلل ِّع َشا ِّء ُغ ْس َ َوا ِّحدا ، ْ َم ْغِّر ِّب َوال ْ ِّع َشا ِّء ُغ ْس َ َوا ِّحدا ، وتَ ْغتَ ِّس ْل ِّلل ْ َم ْغِّر ِّب َوال ْ ْغتَ ِّس ْل ِّلل َما بَ ْي َن ذِّل َك ُغ ْس َ َوا ِّحدا فِّي ْ َوتَو َّضأ ْجِّر ُغ ْس َ َوا ِّحدا ، فَ ْ ْس ُل َوتَ ْغتَ ِّس ْل ِّلل َه ، . ا الغُ ْي ما ا ْشتَد علَ قا َل ابن عباس َر ِّض َي للاُ َعْنهما لَ ِّن َمَر َها أ ْن تَ ْج َم َع بَ ْي َن ال َّص ََتَْي أ ]. أخرجه أبو داود . 7. (3856)- Esma Bintu Umeys radıyallahu anhâ anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü! dedim. Fatıma Bintu Ebî Hubeyş, şu şu kadar zamandan beri kanama geçiriyor, namazı bıraktı!" (Bu sözün üzerine Aleyhissalâtu vesselâm): "Sübhanallah! (hiç namaz bırakılır mı?) Bu şeytandan (bir oyun. Kapılmamalıydı. Söyleyin ona), bir leğene (su koyup içine) otursun. Eğer suyun üstünde (kanamadan hâsıl olan) bir sarılık görürse, öğle ve ikindi için tek bir gusül yapsın; akşam ve yatsı için de tek bir gusül yapsın. Sabah için de ayrı bir gusül yapsın. Bu arada (kılacağı namazlar için) abdest alsın" buyurdular." İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ der ki: "(Her namaz için) gusletmek, kadıncağıza zor gelmeye başlayınca iki namazın arasını birleştirmeyi emretmişti."107 AÇIKLAMA: 1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kanaması olan Fatıma Bintu Ebî Hubeyş'in, içerisinde su bulunan bir leğene oturmasını söylemesinin sebebi, kanamanın hayız kanaması mı, istihaze kanaması mı olduğunu tefrik etmesi içindir. Çünkü, kan suyun üzerinde sarı renk hâsıl ederse bu müstehâze kanıdır. Başkaca bir renk ise da hayızdır. Bu muamele, kanamanın mahiyetini tesbit içindir. Yıkanma işi bu suyun içinde olmaz. Zira su artık necis olmuştur, leğenin dışında yıkanmalı veya o suyu döktükten sonra leğeni temizlik âdâbına uygun olarak bu maksadla kullanmalıdır. 2- "Bu arada abdest alsın"dan maksad, mesela öğle ile ikinde için yıkanmışsa, "ikindi namazını kılmaya ayrıca abdest alsın" demektir. Akşamla yatsı için yıkanmışsa, "yatsı namazını kılmazdan önce abdest alsın" demektir. Bu meseledeki mezheplerin görüş farklılıklarını daha önce belirtmiştik (3854. hadis).108 َي ـ7753 ـ7 للاُ َعْنها قالت َء َعلى َع ْهِّد َر ُسو ِّل ـ وعن أم سلمة َر ِّض : [ للاِّ َما ْهَرا ُق الِّد إ َّن ا ْمَر .# أة َكانَ ْت تَ َمةَ م َسلَ ُ َها أ فَا ْستَْفتَ ْت لَ َر ِّض َّى َي للاُ ُظ ، فقَ : ْر َعدَدَ ا َع # ا َل ْنها النَّب َصابَ َه ِّلتَْن ’ ا ِّذى أ َّ ْب َل أ ْن يُ ِّصيبَ َها ال َها ِّم َن ال َّش ْهِّر قَ ِّحي ُض فِّي تِّى َكانَ ْت تَ َّ يَاِّلى ال َّ َوالل ِّم يَّا تَ ْس َّم لَ تَ ْغتَ ِّس ْل، ثُ ْ ق ْت ذِّل َك فَل َّ َر ذِّل َك ِّم َن ال َّش ْهِّر، فَإذَا َخل ُر ِّك ال َّص ََةَ قَدْ تَتْ ِّل ْ َص فَل َّم ِّلتُ تَثِّف ْر َبثَ ]. أخرجه ا’ربعة إ الترمذي . ْو ب ثُ 8. (3857)- Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında bir kadının kanaması vardı. Ümmü Seleme radıyallahu anhâ, onun adına, hükmü, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan soruverdi. Resûlullah: "İstihâze kanı başlamazdan önce, bir ay içerisinde, kaç gün ve gece hayız kanı gelmekte olduğuna baksın, her ay o kadar müddette namazı terketsin. Bu zaman çıkınca hemen yıkansın ve (fercine pamuk koyup) bir bezle sargı yaparak namazını kılsın."109 AÇIKLAMA: 1- en-Nihâye'de istisfâr için şu açıklama yapılır: "Kadının, pamuk tıkadıktan sonra, fercini genişce bir bezle sarıp bezin iki ucu üst üste kavuşunca ortasından bir şeyle bağlamasıdır. Böylece kanın akmasına mani olur." 2- Bu hüküm, özür (istihâze) kanı başlamazdan önce ayın hangi günlerinde hayız gördüğünü bilen kadının hükmüdür. O müddet boyunca kendini hayızlı bilir, müddet dolunca yıkanır ve artık kanamaya rağmen temiz sayılır. Şu farkla ki her vakit için abdest tazeleyecektir, tıpkı diğer özür sahipleri gibi. 106 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/68-70. 107 Ebu Dâvud, Tahâret: 116, (296); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/70. 108 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/70-71. 109 Muvatta, Tahâret: 105, (1, 62); Ebu Dâvud, Tahâret: 108, (274, 275, 276, 277, 278); Nesâî, Hayz: (1, 182); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/71. 3- Bu hadisi esas alan bazı âlimler: "Âdet görmekte olan bir kadın, istihâze kanamasına dûçar olunca, bu kanama sırasında, âdet kanamasını temyiz edebilse de edemese de, temyizi âdetine tevafuk etse de etmese de, eski âdet durumuna göre hareket eder" diye hüküm vermiştir.110 َم ى ـ7757 ـ7 مولى بن أبي بكر بن عبدالرحمن ِّ ِّب َر ِّح َم ـ وعن ُس : [ هُ ِّن ال ُم َسي م أ ْر َس ََهُ إلى َس ِّعيد ب ْعقَا َع َو َزْيدَ ب َن أ ْسلَ إ َّن القَ للا.ُ هُ َكْي ؟ قا َل َف يَ ْسأل : تَ ْغتَ ِّس ُل ُ ْو ال ُم ْستَ : ب َحا َضةُ ِّثَ َر ْت ب فَ ْ ُم ا ْستَث بَها الد ِّل ُك لِّ َص ََ ة فَإ ْن َغلَ ُ تَ ْغتَ ِّس ُل ِّم ]. ْن ُظ ْه ر إلى ُظ ْه ر َوتَتَو َّضأ روى عن ابن عمر وأنس َر ِّض َي أخرجه أبو داود.قال: وكذلك: للاُ َعْنهم، وهو قال سالم بن عبد للا والحسن وعطاء رحمهم للا.وقال مالك: أظن حديث ابن المسيب من طهر إلى طهر، إنما هو من ظهر إلى ظهر ولكن الوهم دخل فيه.ورواه المسور بن عبدالملك فقال فيه: من طهر إلى طهر. فقلبها الناس من ظهر إلى ظهر. قلت: ذكر القاضى عياض أن رواية المعجمة صحيحة. و للا أعلم . 9. (3858)- Sümeyy Mevla İbnu Ebî Bekr İbni Abdirrahman anlatıyor: "Ka'ka ve Zeyd İbnu Eslem, beni, Saîd İbnu Meseyyeb rahimehullah'a gönderip müstehâzenin nasıl yıkanacağını sordular. Saîd şöyle açıkladı: "Müstehâze, öğleden öğleye yıkanır ve her namaz için abdest alır. Şayet kan galebe çalacak olursa bir bezle sargı yapar."111 (Ebu Dâvud) der ki: "İbnu Ömer ve Enes radıyallahu anhüm'den de bu şekilde (yani "öğleden öğleye yıkanır" diye) rivayet edildi. Bu, aynı zamanda Sâlim İbnu Abdillah, Hasan Basrî ve Atâ rahimehumullah'ın görüşüdür." İmam Mâlik dedi ki: "Zannım o ki, İbnu Müseyyeb'in hadisi "temizlik vaktinden temizlik vaktine" olacaktı: "öğle vaktinden öğle vaktine" şeklinde gelmiştir. Herhalde buna bir vehim karışmış." Bu hadisi el-Misver İbnu Abdilmelik de rivayet etmiştir. Onun rivayetinde de "temizlik vaktinden temizlik vaktine" şeklinde gelmiştir. Şu halde râviler bunu "öğleden öğleye" diye çevirmiş olmalı. Derim ki:112 "Kadi İyaz'ın zikrine göre, ر هْ ظُ إلى ر هْ ظُ نْ مِّ şeklinde noktalı rivayet sahihtir. Doğruyu Allah bilir."113 AÇIKLAMA: Bu rivayete göre, İbnu Müseyyeb, müstahâze'nin öğleden öğleye yıkanacağına fetva vermiştir. Hatta, Ebu Dâvud, Abdullah İbnu Ömer ve Enes Hazretlerinden de bu şekilde rivayet olduğunu, Hasan Basrî, Sâlim, Atâ gibi tâbiîn büyüklerinin de bu görüşte olduklarını kaydeder. Ancak ne var ki, İmam Mâlik bu rivayette bir tashif olacağı kanaatindedir. İmla noktasız olarak إلى ر هْ طُ نْ مِّ ر هْ طُ şeklinde olmalıdır. Bu durumda ma'nâ, müstehaze'nin temizlik vaktinden temizlik vaktine yıkanacağını ifade eder. Bu ise hayzın inkıta vakti demektir. Yani yıkanma öğleden öğleye değil, hayız kanamasının kesilme anında yapılıp müteakip kesilmesi anına kadar yapılmayacaktır, tıpkı, müstehâze olmayan normal kadındaki gibi. Hattâbî de İmam Mâlik'in görüşüne katılır ve: "Çünkü, müstehâzenin öğleden öğleye yıkanmasının bir ma'nâsı yoktur" der. İlaveten hiçbir fakihin böyle bir kavline rastlamadığını belirtir ve doğrusunun ر هْ طُ إلى ر هْ طُ نْ مِّ olması gerektiğini te'yid eder. Münakaşaya dahil olan Ebu Bekr İbnu'l Arabî, Hattâbî'ye katılmaz ve der ki: "Onun istib'adı doğru değildir. Çünkü, müstehâze olan kadından, sebep olduğu meşakkat sebebiyle her namazda yıkanmak düşecek olursa, hiç olsun günde bir sefer, öğlenin sıcak vaktinde yıkanır, bu da temizlik için uygundur."114 َها َس ـ وعن علي َر ِّض : [ ْم ٌن َي ـ7757 ـ38 للاُ َعْنه قال فِّي َخذَ ْت ُصوفَة َوات َضى َحْي ُض َها ا ْغتَسلَ ْت ُك َّل يَ ْو م إذَا اْنقَ َحاضةُ ال ُم ْستَ أ ]. أخرجه أبو داود . ْو َزْي ٌت 10. (3859)- Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Müstehâze, hayız müddeti sona erince her gün yıkanır. Üzerine tereyağı veya zeytinyağı sürülmüş bir yün kullanır."115 AÇIKLAMA: Bu rivayet, bir önceki rivayette gelen "öğle" kaydını kaldırmaktadır. Yani, istihâzesi olan kadın her gün yıkanmalı, ancak hangi saatte yıkanacağı hususunda bağlayıcı bir kayıt mevcut değildir. Hz. Ali radıyallahu anh'ın şahsî fetvası olduğu anlaşılan bu rivayette, müstahâze olan kadınlara bir başka tavsiye daha yapılmaktadır: 110 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/71-72. 111 Ebu Dâvud, Tahâret: 114, (301). 112 Bu sözün sahibi Teysir müellifi İbnu Deybe'dir. 113 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/72-73. 114 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/73. 115 Ebu Dâvûd, Tahâret: 115, (302); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/74. Ferclerinin üzerine tereyağı veya zeytinyağı sürülmüş bir yün parçası bağlamak. Şârihler, yağın, kanamaya sebep olan damarı yumuşatarak kanamayı durduracağını belirtirler.116 َمَر َر ِّض َي للاُ َعْنهما فقَالَ ْت َسأل ُت ا ْمَر ـ7768 ـ33ـ وعن عبد للا بن سفيان قال: [ أةٌ َْ اب َن ُع : بَ ْي ِّت، ْ ِّال ُ ُطو َف ب ِّريدُ أن أ ُ ُت أ ْ بَل ِّى أقْ إن ِّى َه َب ذِّل َك َعن َر َج ْع ُت َحت ى ذَ َما ُء فَ ِّت الِّد َم ْس ِّجِّد َه َرقَ ْ َم ْس ِّجِّد َحت ى إذَا ُكْن ُت ِّع . ْندَ بَا ِّب ال ْ ُت حت ى إذَا ُكْن ُت ِّعْندَ بَا ِّب ال ْ َسل َّم ا ْغتَ ثُ َه ا َل َر ُت فكذِّل َك فقَ َّم ِّجئْ َما ُء ثُ َّم ُط قَ : وفى ِّت الِّد ْو ب، ثُ ِّثَ ِّرى ب ِّف ْ َّم ا ْستَث ِّن فَا ْغتَ ِّسِّلى ثُ ِّم َن ال َّشْي َطا َما ذِّل َك َر ْك َضةٌ إنَّ ]. أخرجه مالك . 11. (3860)- Abdullah İbnu Süfyan rahimehullah anlatıyor: "Bir kadın, İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'ya şöyle sordu: "Kabe'yi ziyaret maksadıyla gelmiştim. Tam Mescid-i Haram'ın kapısına geldiğim sırada kanamam başladı ve derhal geri dönüp, kanama duruncaya kadar bekledim. Sonra yıkandım. Tekrar tavaf için geldiğimde, kapının yanında yine kan geldi. Aynı şekilde geri döndüm, size geldim." Abdullah şu cevabı verdi: "Bu şeytandan gelen bir zarardır. Bu durumda yıkan. Pamuk tıkayarak bir bez bağla, sonra da tavafını yap!"117 AÇIKLAMA: Burada kadının sual sormasına sebep olan kanama hadisesi, ay hali kanaması değildir. Şârihler, kanamanın, geri dönüp bekleme, yıkanıp ikinci sefer ziyarete gelme hadiselerinin aynı gün içerisinde cereyan etmiş olacağını belirtirler. Nitekim bu çeşit âdet dışı kanamalar, hadislerde hep نِّ ِّم َن ال َّشْي َطا ٌضةَ كْ رَ diye şeytandan gelen bir zarar olarak ifade edilmişlerdir. Rekza, kelime olarak darbe, tekme gibi ma'nâlara gelir. Kanamanın şeytan darbesi olarak tavsifi, ibadete mani olması sebebiyledir. Ayrıca, bunun ibadeti ibtal edeceğine dair verdiği vesvese sebebiyle de şaytana nisbet edildiği söylenmiştir. İbnu Abdilberr, Abdullah İbnu Ömer'in "yıkan" fetvasını, kanamanın ne hayız kanı olduğu ne de müstehâze'nin Ka'be'yi ziyareti için yıkanmasının vacib olduğu kanaatine binaen vermediğini, bilakis onun "Ka'be'yi ziyaretten önce yıkanmak mendubtur" kanaatini taşıdığını, kadına olan "yıkan, sonra da tavafını yap!" emrini buna binaen verdiğini belirtir.118 َر ِّض َي ـ7763 ـ32ـ وعن عكرمة قال: [ ِّيبَةَ م َحب بنت ُ َع ْن َح ْمنَةَ هُ ُ ْغ َشا َها. ل َو َكان َزْو ُج َها يَ َحا ُض، ْستَ كانَت أ للاُ َعْنها تُ ْ َو ِّمث َي للاُ َعْنها جحٌ َر ِّض ]. أخرجه أبو داود . 12. (3861)- İkrime rahimehullah anlatıyor: "Ümmü Habîbe radıyallahu anhâ müstehaze idi. Kocası ona temasta bulunurdu. Aynı hal Hamne Bintu Cahş radıyallahu anhâ için de mevzubahis idi."119 ـ7762 ـ37 ْت َي للاُ َعْنها قالَ ـ وعن أم عطية َر ِّض : [ ط ْهِّر َشْيئا َرةَ بَ ْعدَ ال َرةَ وال صْف ُكدْ ْ ُكنَّاَ نَعُد ال ]. أخرجه أبو داود والنسائي . 13. (3862)- Ümmü Atiyye radıyallahu anhâ anlatıyor: "(Hayız müddetimiz dolup) temizlik dönemi başladıktan sonra görülen bulanık ve sarı akıntıyı ciddiye almazdık.."120 AÇIKLAMA: 1- Dârimî'nin rivayetinde "...yıkandıktan sonra" denmiştir. 2- Hattâbî der ki: "Ulema, temizlikten sonra gelen akıntı hususunda ihtilaf etmiştir." * Hz. Ali'den rivayete göre: "Bu, hayız değildir, onun için namaz terkedilmez, abdestini alır, namazını kılar" demiştir. Süfyan Sevrî ve Evzâî' nin görüşü de budur. * Saîd İbnu'l-Müseyyeb: "Kadın böyle bir şey gördü mü, yıkanır sonra namaz kılar" demiştir. Ahmed İbnu Hanbel de bu kanaattedir. * Ebu Hanîfe'nin "Hayızdan ve kanın kesilmesinden sonra, kadın bir veya iki gün sarı ve bulanık akıntı görürse ve bu on günü aşmazsa, bu hayızdan kaynaklanır, saf beyaz akıntıyı görünceye kadar yıkanmaz" dediği nakledilmiştir. * Bu mevzuda Şâfiî'ler farklı görüşler ileri sürmüştür. Mezhebin Ashab'ından meşhur olan görüş şöyledir: "Kadın, eğer âdet kanının kesilmesini müteakip onbeş gün geçmeden sarılık veya bulanıklık görürse bu hayız kanıdır." Bazıları: "Âdet günlerinde bunu gördü ise hayızdır, âdet günlerinin dışında gördü ise, itibar etmemelidir." der. Ancak, bu hal yeni hayız görmeye başlayan kızın başına gelmiş ve ilk defa kan görürken 116 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/74. 117 Muvatta, Hacc: 124, (1, 371); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/74. 118 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/75. 119 Ebu Dâvud, Tahâret: 120, (309); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/75. 120 Ebu Dâvud, Tahâret: 119, (307, 308); Nesâî, Hayz: 7, (1, 186, 187); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/75. sarılık veya bulanıklık görmüş ise, bu halde -fakihlerin çoğuna göre- kız henüz âdet görmeye başlamış sayılmaz. Bu görüş Hz. Âişe ve Atâ'dan da rivayet edilmiştir. Şâfiî'nin Ashabından bazısı da: "Hayza yeni başlayacak olan kızın gördüğü bulanıklık ve sarılığın hükmü hayız hükmüdür" demiştir.121 َي ـ7767 ـ33 للاُ َعْنها قالت ـ وعن مرجانة موة عائشة َر ِّض : [ َكْر ُس ُف، فِّى ِّه ْ َها ال ِّالد ْر َج ِّة فِّي ب َن إلى َعائِّ َشةَ ْ َعث ِّ َسا ُء َيْب َكا َن الن َها َع ِّن ال َّص ََةِّ فَتَقُو ُل نَ ْ َحْي ِّض يَ ْسأل ِّم ْن دَِّم ال َرةُ ْف ط ْهَر ال ص : َ ْعنِّى ال َء تَ بَ ْي َضا ْ ال َّصةَ قُ ْ َرْي َن ال َن َحت ى تَ ْ تَ ]. أخرجه البخاري في ْع َجل َج القُصة»: ص، والمعنى أن تخرج الخرقة التي تحتشى بها المرأة بيضاء نقية، وقيل إن القصة كالخيط ُ ترجمة، ومالك.« ْ اَل ا’بيض تخرج بعد انقطاع الدم كله . 14. (3863)- Mercâne Mevla Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Kadınlar Hz. Âişe radıyallahu anhâ'ya içerisinde pamuk bulunan bez (veya kap) gönderirlerdi. Bu pamuklar hayız kanıyla sarı lekeler taşırdı. (Bu safhada) namaz kılınıp kılınmayacağını sorarlardı. Hz. Âişe radıyallahu anhâ: "Beyaz akıntıyı görünceye kadar acele etmeyin!" diye cevap verirdi. Beyaz akıntıdan temizliği kastederdi."122 AÇIKLAMA: 1- Burada, hayız hallerinin sona erip ermediğinde tereddüde düşen hanımların başvurdukları değişik bir yol görmekteyiz: Akıntılarını tutmak üzere bağladıkları pamuğu Hz. Âişe radıyallahu anhâ'ya göndererek, akıntının pamuk üzerindeki renginden, bunun hayız akıntısı olup olmadığını teşhis ettirmek. Hz. Âişe, akıntı lekeli ve renkli olduğu müddetce namaza başlanılmasında acele etmemelerini söylüyor. 2- Rivayetten, müslüman kadınların hayız hallerini takipte eskiden beri pamuk kullandıkları görülmektedir. Beyazlığı ve rutubeti emici vasfı sebebiyle pamuk pratik olmalıdır. Ufak bir leke pamuk beyazlığında kendini hemen göstereceğinden hayız akıntılarının teşhis ve tahlilinde eskiden beri birinci derecede müracaat vasıtası yapılmıştır. İmam Mâlik: "Beyaz akıntı hususunda kadınlara sordum. Gördüm ki, bu onlar nezdinde malum bir şeydir, akıntıyı temizliğe erince görmektedirler" der.123 َه ـ7763 ـ35ـ وعن ابنة زيد بن ثابت [ ا ط أنَّهُ بَل : َغَ ُظ ْر َن إلى ال ْن ِّل يَ ْي َّ ِّم ْن َجْو ِّف الل ِّ ِّيح َم َصاب ْ ِّال أ َّن نِّ َسا ْت َء ُك َّن يَدْ ِّعي َن ب َما ، فقَالَ ْهِّر : ِّه َّن ْي ْت َعلَ َو َعابَ َكا َن الن ]. أخرجه البخاري في ترجمة، ومالك . ِّ َسا ُء يَ ْصنَ ْع َن هذَا، 15. (3864)- Zeyd İbnu Sâbit'in kızından nakledildiğine göre, kulağına, bir kısım kadınların gece yarısı, temizliklerini kontrol için, lamba getirtir oldukları haberi ulaşır. O, bu davranıştan dolayı kadınları ayıplar ve: "(Sahabe) kadınları böyle yapmazlardı!" der.124 AÇIKLAMA: 1- Rivayet sahibi Zeyd İbnu Sâbit'in kızının isim belli değildir. Radıyallahu anh'ın Hasene, Amra, Ümmü Külsûm vs. birçok kızı mevcuttur. Ancak bu rivayetin hangisine ait olduğu kesin olarak bilinememektedir. İbnu Hacer, Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'nın oğlu Sâlim'in zevcesi olan Ümmü Külsûm'e ait olabileceğini ima eder, "Ondan başkasının rivayetine hiç rastlamadım" der. Ancak Suyûtî, Ümmü Sa'd olduğunu cezmen söyler. 2- Zeyd İbnu Sâbit'in kızının, temizliklerini kontrol için gece yarısı lamba getirten kadınları ayıplayışının sebebi -şârihlere göre- gereksiz bir külfete girmeleridir. İmam Mâlik'e göre, "Kadınlara düşen, temizliklerine, uyuyacakları zaman veya sabah namazına kalktıkları zaman bakmaktır, gecenin yarısında değil." İbnu Battal ve bir kısım Ulemaya göre gece yarısı kontrol etme işi, dinde zorluk ve usanma getirir, bu ise mezmumdur. İbnu Abdilberr gece yarısının namaz vakti olmadığına da dikkat çeker. Ancak İbnu Hacer, gece yarısının yatsı namazının vakti olduğunu belirttikten sonra, bu ayıplamada bir başka sebep arar: "Muhtemelen, kontrolün gece yapılması sebebiyledir. Çünkü gecede halis beyazlık, diğer renklerden tam ayırdedilemez. Dolayısıyle, gece kontrolde bulunan kadınlar, temizlenmedikleri halde, kendilerini temizlenmiş sayabilirler ve temizlikten önce namaz kılarlar."125 121 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/75-76. 122 Muvatta, Tahâret: 97, (1, 59); Buhârî, bunu bab başlığında senetsiz olarak kaydetmiştir (Hayz 19); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/76-77. 123 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/77. 124 Muvatta, Tahâret: 98, (1, 59). Bunu Buhârî bab başlığı olarak (senetsiz) kaydetmiştir. (Hayz 19); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/77. 125 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/77-78. َي ـ7765 ـ36 للاُ َعْنها قالت َسا ُء ـ وعن أم سلمة َر ِّض : [ َعلى َع ْه قعُدُ بَ ْعدَ نِّفَا ِّس َها أ ْربَ ِّعي َن يَ ْوما كانَ ِّت ال نَف ِّد َر ُسو ِّل للاِّ # تَْ َكل ِّف ْ ْعنِّى ِّم َن ال َو ْر َس تَ ْ ْطِّلى َعلى ُو ُجو ِّهنَا ال َو ُكنَّا نَ ، ْيلَة َوأ ْربَ ِّعي َن لَ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 16. (3865)- Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm devrinde, nifas olan kadınlar nifaslarından sonra kırk gün kırk gece otururlardı. Biz yüzlerimize vers -yani kelef alarak- sürerdik..."126 AÇIKLAMA: 1- Hadiste, nifasla doğum kastedilmektedir. Nifastan sonra kırk gün oturmak'tan maksad, o esnada temiz sayılmamaları, temizken yapılması helal olan şeylerden uzak kalmalarıdır. Oruç tutmamak, namaz kılmamak gibi. Tirmizî, Sahabe, Tâbiîn ve daha sonra gelen selef Ulemasının, doğumdan sonra kadının tam kırk gün oruç tutmayıp, namaz kılmayacağında icma ettiklerini belirtir. Nifas, doğumdan sonra gelen kandır. Bu kan kırk gün devam eder. Daha önceden kesilmesi halinde yıkanıp namaz ve oruca başlayabilir. Kırk günden sonra gelecek kanı, âlimlerin çoğu istihâze kanı addeder. Mezhebimizce de esas olan bu görüştür. 2- Hadisin ikinci kısmında, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm devrinde kadınların kendi aralarında veya evlerinde kocalarına karşı bazı güzellik maddeleri süründükleri görülmektedir. *Vers, boyamada kullanılan sarı bir bitki. Kadınlar yüzlerine kırmızılık kazandırarak güzelleşmek için kullanırlarmış. Bitki Yemen'de yetişir. * Kelef, kızılla siyah arası bir renktir. Bu renk yüze sürülür. Yüzün rengine siyah ve kızıla çalan (esmerimsi) bir renk kazandırmaktadır. Rivayet, kadınların bu rengi elde etmede vers'i kullandıklarını ifade etmektedir.127 HAYIZ HALİNDE TEMİZLİK Hayız hali, kadınların temizliğe son derece titiz olmaları gereken bir devredir. Dinimiz bu sebeple mesele üzerinde ısrarla durmuş, pek çok teferruâta yer vermiştir. Biz, kitabımızın yer verdiği hadisler ve onların gerektirdiği açıklamalar çerçevesinde meselenin tebellür etmesine çalıştık. Ancak açıklamaları, geçmiş asırlarda hayız dönemi temizliğinin nasıl yapılması, hayız devresine giren kadınlarımızın nelere dikkat etmesi gerektiğiyle ilgili hususları, bu sahanın mütehassısı bir müslüman hekimden aynen aktarmayı uygun görüyoruz. Alacağımız pasaj, ta'lîmî (didaktik) bir maksadla hazırlandığı için okuyan, kolayca anlayabilecektir.128 (CEMİYET VE TEMİZLİK YÖNÜNDEN) AYBAŞI Soru: "Memleketimizde genç kızlar, umumiyetle hangi yaşta aybaşı görmeğe başlarlar?" Cevap: "12-13 yaşları arasında." Soru: "Genç bir kızın aybaşı görmeye başlayacağı, dış görünüşünden anlaşılabilir mi?" Cevap: "Dikkatli ve anlayışlı bir anne, kızının vücudundaki belli yerlerin serpilmeye başlamasından, onun aybaşı görmeye başlayacağını anlayabilir." Soru: "12 yaşına yaklaşan bir kıza sahip olan bilgili ve anlayışlı bir anneye, bu devrede düşen en mühim vazife nedir?" Cevap: "Böyle bir devrede, bilgili ve anlayışlı bir anneye düşen en mühim vazife, kızını aybaşı mevzuunda aydınlatmaktır. Bunun için de, kızıyla bir arkadaş gibi konuşup, ona günün birinde idrar yolundan biraz kan geldiğini göreceğini, bunun gayet normal bir hadise olduğunu, bundan korkmaması gerektiğini; çünkü anne olacak her genç kızda belli bir yaşdan itibaren bunun görüldüğünü ve görüleceğini; bunun adına renkli yani aybaşı dendiğini; bunun, gebelik ve lohusalık durumları hariç, 45-50 yaşına kadar muntazaman ve her ay görüleceğini; çünkü Allah'ımızın kadınları bu hilkatte ve bu fıtratta yarattığını; bunda, nice ilâhî gayeler bulunduğunu ve aybaşılı devrede temizliğe bilhassa dikkat edilmesi gerektiğini söylemesi lazımdır." Soru: "Anne bu vazifesini yapmazsa ne olur?" Cevap: "Cahilliğini, veya kızına karşı olan şefkatsizliğini isbat etmiş olur. Aynı zamanda kızının, hayatta çekingen, içli, kızgın, hiddetli ve soluk benizli olmasına sebep olmuş olur." Soru: "Ya anne, kızına öğüt verecek derecede bilgili değilse ne yapsın?" Cevap: "Yüce Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde: "İlim istemek -bilgili olmak- müslüman olan her erkek ve kadın için farzdır" buyurdular. Bu hadis-i şerife göre, müslüman her anne için, bu bilgileri öğrenmek mecburidir. Fakat burada belirtmek yerinde olur ki, bu hususta kabahatin çoğu, annelere, kız çocuklarına faydalı bilgileri öğretmeyen, onlara bu imkanları vermeyen ve hatta onları okur yazar bile edemeyen; üstelik onların giyimlerine, 126 Ebu Dâvud, Tahâret: 121, (311); Tirmizî, Tahâret: 105, (139); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/78. 127 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/78-79. 128 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/79. iffetlerine, ibadetlerine sataşan, vatan ve millet sevgisinden mahrum okul kaçkınlarının; veya gönlü ve midesi komünizme, kapitalizme, faizci putperest izmlere bağlı diplomalı hainlerin ve ahbesciler grubunundur." Soru: "Aybaşı denince akla ilk gelecek nedir?" Cevap: "Temizlik." Soru: "Neden temizlik?" Cevap: "Çünkü bir kadının sıhhatli, huzurlu ve neş'eli olması, maddî bakımdan, aybaşı günlerinde riayet edeceği temizlik derecesine ve dolayısıyle aybaşısının her ayın belli günlerinde başlayıp bitmesine, aybaşı kanının normal mikdarda ve ağrısız olarak gelmesine, yani normal bir aybaşı görmesine bağlıdır." Soru: "Yani kadınlar için temizlik mevzuu, erkeklerinkinden daha mı mühimdir?" Cevap: "Çok daha mühimdir." Soru: "Kadınlar için temizlik mevzuu neden çok daha mühimdir?" Cevap: "Çünki aybaşı, gebelik, doğum ve lohusalık gibi fizyolojik olaylar, hormonal faaliyetler, kadınların, temizlik konusunda çok daha dikkatli ve titiz olmalarını gerektirir. - Ayrıca, Kadınlarda cinsi organların bulunduğu yerin hususiyeti, yani iki abdest yolu arasında bulunması, - Buradaki akıntılar ve döküntüler ile, - Bu bölgede bol miktarda bulunan yağ bezlerinin meydana getirdiği ifrazlar, - Bu bölgeye mahsus tüyler, - Aybaşı halinde ve bundan sonraki günlerde sızıntı ve akıntıların çoğalması, - Aybaşı kanının kendisine mahsus ağır kokusu. - Gene aybaşı günlerinde kadınların vücutlarından, ter ve nefeslerinden, kasık aralarından, göğüs altlarından (Menotoksin) adı verilen zehirli bir kokunun etrafa yayılması... gibi sebepler; kadınların temizliğe ne derece ehemmiyet vermeleri gerektiğini anlatır sanırım." Soru: "Aybaşı günlerinde kadınların ter ve nefeslerinden etrafa zehirli bir koku mu yayılır?" Cevap: "Evet; o günlerde her kadının ter ve nefesinden, etrafa -az veya çok- böyle zehirli bir koku yayılır. Hatta bu, bazan o derece şiddetli olabilir ki, mayaların üremesini durdurabilir, çiçekleri soldurabilir, sirke ve konserveleri bozabilir. Nitekim bazı uyanık kadınlar, bunun farkına vardıkları için, aybaşı günlerinde çiçek bakımı ile; maya, sirke ve konserve gibi işlerle yakından meşgul olmazlar." Soru: "Temizliğin kadın için fevkalade olan önemini anlamış olduk. Peki kadın, bu temizliği nasıl yapmalıdır." Cevap: "Her kadın ve genç kız, bu temizlik için: - Tülbendden kesilip dikilmiş yumuşak bir bezi, veya bir deniz süngerini, bir de iyi kaliteli bir sabunu, el altında bulundurmalıdır. - Gerek normal ve gerekse aybaşılı günlerinde günde en az bir defa ılık sabunlu su ile tülbendi veya deniz süngerini ıslatarak kasık aralarını yıkayıp kurulamalıdır. - Ayrıca geceleri yatarken dişlerini temizlemeli, ve ayaklarını -bilhassa ayak parmaklarının arasını- sabunla yıkamalıdır. - Her kadın ve her genç kız, normal günlerinde -hiç olmazsa- gün aşırı, aybaşılı günlerinde ise hergün, mutlaka ılık su ile yıkanmalıdır. Ve bu yıkanma esnasında, kasık aralarını, göğüs ve koltuk altlarını, parmak aralarını, gene sabunlu bezle yıkamalıdır. Temizliği böylesine yapmayan bir kadın, sosyetenin hangi koluna mensup olursa olsun, mesleği ne olursa olsun, isterse milyoner olsun, istediği kadar güzel ve giyimli bulunsun, isterse dudakları rujlu, tırnakları ojeli, gözleri rimelli olsun; piyasanın bütün parfüm ve deodorantlarını kullansın, ve istediği kadar naylonlar giysin, sırtında vizon kürk taşısın; kolunda, boğazında isterse piyasanın bütün altın ve pırlantalarını göstersin; değil mi ki gereken temizliği yapmamıştır, kim olursa olsun, böyle bir kadın mutlaka kirli ve mutlaka pistir. Saçını berbere şu kadar liraya yapdırdığını iftiharla anlatan ve bunun bozulmaması için aybaşı günlerinde yıkanmaktan ve temizlenmekten kaçınan, gerektiği anda boy abdesti almaya yanaşmayan nice kadınlar vardır ki; onulmaz dertlerle hastahane köşelerinde inim inim inlemişler, rahim veya meme kanserine tutularak hayattan göçüp gitmişlerdir. Kadın ve erkek bütün insanlar, bekledikleri ve özledikleri huzur ve sıhhate, ancak imanla, ibadetle ve temizlikle kavuşabilirler." Soru: "Bir kadın, aybaşı günlerinde yıkanıp temizlenirken, neden sıcak ve soğuk su değil de, ılık su kullanmalıdır?" Cevap: "Çünkü soğuk su ile yıkanırsa, aybaşı sebebiyle vücudunun ne de olsa yorgun ve halsiz olduğu bir devrede kendisini üşütmüş olur ki, bu hal, bir çok tehlikeli hastalıklara yol açar. Kasık arası temizliğini soğuk su ile yaparsa, hem bu bölgeyi üşüterek mikropların faaliyetini artırmış olur; hem de soğuk su bazı hassas kadın ve kızlarda aybaşının vaktinden önce ve âni kesilmesine sebep olur." Soru: "Sıcak suyun mahzuru nedir?" Cevap: "Aybaşı kanının artmasına sebeb oluşudur." Soru: "Aybaşılı bir kadın, hangi cins bezleri tutunmalıdır?" Cevap: "Aybaşılı bir kadının tutunacağı bezler: - Gayet yumuşak, mesela tülbendden kesilip dikilmiş, - Mutlaka ütülenmiş, - Kolaylıkla değiştirilebilen bezler olmalıdır." Soru: "Bu iş için pamuk kullanmayı tavsiye eder misiniz?" Cevap: "Düşük kaliteli ve kaba elyaflı pamukların kullanılmasını tavsiye etmem; çünkü bu nevi pamuklar kanamayı artırırlar. Fakat; eczahanelerde satılan rule halinde veya dışı steril yani mikropsuz gazlı bezle sarılı hususi pamuklar var ki, bunların kullanılmasını her bakımdan tavsiye ederim. Çünki bu sayede hem ütü, hem de yıkama külfetinden kurtulunmuş olur. Gerektiği zaman bu pamuktan bir bez büyüklüğünde kesilerek kilotun içine yerleştirilir. Kirlenince de çekip atılır." Soru: "Parasından çekinmeyenler için aybaşı günlerinde kullanılmak üzere kilot ve bez olarak bilhassa neleri tavsiye edersiniz?" Cevap: "Bunlar için kilot olarak tuhafiye mağazalarında satılan ve hususi surette aybaşı günleri için yapılmış olan özel kilotu; bez olarak da eczahanelerde bulunan ve gene bu iş için yapılmış olan (Pak Band)ı tavsiye ederim. Bir defa alınan kilot, seneler senesi kullanılacak sağlamlıktadır. Fakat pak band, bazı aileler için fiatlı gelebilir. Çünki her bez, bir defa kullanılacaktır. Bunun için en iyisi, manifaturacılarda pek ucuza satılan tülbentden birkaç metre alıp ütüleyerek el altında hazır bulundurmalıdır. Gerekince rule pamuktan bir bez büyüklüğünde, yani 5-6 cm. kadar bir makasla kesip, üzerine ütülenmiş tülbentden bir parça keserek kılıf şeklinde sarılmalı ve normal iç donunun içine veya hususi yerine yerleştirmelidir. Kirlenen kılıfların yıkanıp ütülenerek tekrar kullanılması da mümkündür. Bu sayede masraf yalnız pamuk masrafından ibaret kalır." Soru: "Ne de olsa bu bir masraf değil midir?" Cevap: "Sıhhat ve temizlik yönünden, sayılamayacak kadar faydalar sağlayan şu tavsiyemiz, herhalde büyük bir masraf sayılmaz. Hem, kızlarına binlerce liralık çeyiz hazırlamadan çekinmeyen ve bazı Anadolu vilayetlerinde olduğu gibi dünürlük işlerinde hayvan satarcasına pazarlığa girişen bu hareketleriyle, nice gençlerin kötü yollara gitmelerine sebebiyet veren anne ve babalar; Nişan ve düğün merasimlerini; lüks gazinolarda, meşhur otellerde bir gecede binlerce lira sarfiyle alkol buharları arasında yapanlar veya buna özenenler ve böylece ilâhî bir gaye ve ma'na taşıyan evlilik hayatını ve bunun saadetini, sarhoş çığlıkları arasında hemen ilk gününden lekeleyip kirletenler; Kızlarının ve ailelerinin sıhhatleriyle ilgili şu tavsiyeler için, nasıl olur da israftır diyebilirler?" Soru: "Aybaşılı bir kadın için başka tavsiyeleriniz var mıdır?" Cevap: "Ilık su ile her gün bir defa yıkanan, ılık sabunlu tülbent veya süngerle günde en az bir defa kasık arasını temizleyip kurulayan bir kadın, ayrıca ev içinde güzel kokular da sürünmelidir." Soru: "Bunun için bir esans söyleyebilir misiniz?" Cevap: "Bu bir zevk mes'elesidir; hatta bu esansı çamaşırların arasında da bulundurmalıdır." Soru: "Yukarıda bahsettiğiniz temizlik, yalnız evli kadınlar için midir? Yoksa evli olmayan genç kızlar da bu temizliği aynı şekilde yapmaya mecbur mudurlar?" Cevap: "Elbette mecburdurlar. Bilhassa genç kızların bu temizliğe küçük yaştan alışmış olmaları, onların hayatları boyunca sıhhatli olmalarını sağlar. Bazı kızlar, annelerinin de yanlış öğütlerine uyarak, kızlık zarının zedeleneceği düşüncesiyle kasık aralarını temizlemekten korkarlar; ve hatta kızlık zarının eriyeceğini sanarak limon ve sirke gibi şeyleri yemekten çekinirler. Bütün bunlar, boş ve yanlış düşüncelerdir. Cinsel organların yapısını bilmemenin neticesidir. Bahsedildiği şekilde ılık sabunlu tülbent veya süngerle kasık arasını temizlemekte genç kızlar için hiçbir tehlike yoktur." Soru: "Aybaşı günlerinde kadınlar ve genç kızlar, başka nelere dikkat etmelidirler?" Cevap: "Her türlü yorgunluktan sakınmalıdırlar. En güzel elbiselerini giyip, bilhassa tuvaletlerine emek çekmelidirler. Günlerini daima dualı ve neş'eli geçirmelidirler. Annelerinden ve akrabalarından aybaşı günlerini, sıkıntılı ve sinirlilikle geçirenleri örnek almamalıdırlar. Sancıları varsa, kanamaları normalden çok veya az ise, hülasa şikâyetleri mevcut ise, hiç vakit geçirmeden bir doktora müracaat etmelidirler. Soğuk duşlardan, kendilerini ve bilhassa ayaklarını üşütmekten, uzun yol yürümekten, ata ve bisiklete binmekten, ayaklı dikiş makinesi kullanmaktan, ağır yük kaldırmaktan, uykusuzluktan sakınmalıdırlar. Fena koku neşreden yiyeceklerden çekinmelidirler. Genç kızlar bilhassa bu günlerinde; annelerine, babalarına ve kardeşlerine hürmet ve sevgide kusur etmemelidirler. Evli kadınlar da kocalarına ve dolayısiyle erkekler de eşlerine, böyle günlerde daha fazla bir sevgi ve anlayış göstermelidirler. Çünkü bir çok aile buhranları, kadınların aybaşılı günlerinde, eşlerin karşılıklı anlayışsızlıkları ve yersiz davranışları yüzünden olmaktadır." Soru: "Vücudun belli yerlerindeki tüylerin giderilmesi nasıl olur?" Cevap: "Bunun için, ya tıraş bıçağı, ya mikropsuz özel -yapışkan- sökücü maddeler, yahut da tahâret pudrası kullanılır. Tıraş bıçağı kullanılacaksa, bunun için iyi markalı bir tıraş bıçağı, tıraş makinesine yerleştirildikten sonra 3 dakika kadar çok sıcak bir su içinde tutulup mikropları kırılır. Soğuyunca kullanılır. Diğerleri için de, kutularındaki tarifeye uymak doğru olur."129 YİYECEKLER BÖLÜMÜ (Bu bölümde beş bab var) BİRİNCİ BAB YEME ÂDÂBI * YİYECEK ALETLERİ * BESMELE * YEMEK NE SURETLE YENMELİDİR? * EL VE AGZIN YIKANMASI * ÇOK YEMENİN ZEMMİ * MÜTEFERRİK ÂDÂBLAR İKİNCİ BAB MUBAH VE MEKRUH YİYECEKLER (Bu babta iki fasıl var) BİRİNCİ FASIL HAYVANLARDAN MÜBAH VE MEKRUH OLANLAR * Keler 129 Bu parça, Konyamızın muhterem doktorlarından, Dahiliye mütehassısı Dr. Ail Kemal Belviranlı'nın İslam Prensipleri kitabından alınmıştır. Yazı aynı ta'lîmî üslûbla, soru-cevap şeklinde aybaşı halinin dîni yönlerini açıklayarak devam eder; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/79-85. * Tavşan * Sırtlan * Kirpi * Toy * Çekirge * At Pislik Yiyenler (Sadır Hayvanı) * Haşereler * Muzdar * Cizye ve Sadaka Devesi * Et İKİNCİ FASIL HAYVANÎ OLMAYAN MEKRUH YİYECEKLER YABANCILARIN YEMEGİ * ÜÇÜNCÜ BAB HARAM YİYECEKLER * DÖRDÜNCÜ BAB HZ. PEYGAMBER VE ASHABININ YEDİKLERİ VE BUNLARIN MEDHİ * BEŞİNCİ BAB BAZI VESİLELERLE YENEN YEMEKLER * DÜGÜN ZİYAFETİ * AKÎKA * FERE' VE ATÎRE KURBANLARI UMUMÎ AÇIKLAMA İnsanların millî ve dinî şahsiyetlerinin tekevvününde temel teşkil eden kültürel unsurları bazı ana esaslara irca etmek gerekirse bunlardan birini mutfak teşkil eder.130 Mutfak deyince sadece yeme-içme maddelerini anlamıyoruz. Yenilmesi ve içilmesi helal olanlar, mübah ve mekruh olanlar, haram olanlar, mukaddes olanlar, bunlarla ilgili âdâblar, inançlar, tarzlar vs. hepsi mutfak'a dahildir. Evet her kültürün, her medeniyetin kendine has bir kıyafeti olduğu gibi bir de mutfağı vardır. Dolayısiyle İslam'ın da hususi bir mutfağı vardır. Müslüman kalmanın şartları arasında, İslam kıyafetinin muhafazası gibi mutfağının da korunması icabeder. Kâmil ma'nâda müslüman olmak için İslam mutfağından yemek şarttır. Başka bir ifade ile gayr-ı müslim mutfaktan beslenerek müslüman kalmak zordur. Veya kendi kendimizi aldatmadır. Sözgelimi İslam mutfağında şarap, domuz, leş, yırtıcı hayvan eti, besmelesiz kesilmiş hayvan eti, böcek, haşerât yoktur. Kur'an ve hadis, bu kültürel müesseseye geniş yer verir. Sadece temel meselelerini değil en tabiî meselelerine, en küçük âdâbına varıncaya kadar her şeyini ele alır, kendi hükmünün şeklini eksiksiz verir, bir başka kültürden taklid ve iktibasa gerek bırakmaz. İslam'ın mensublarına, aynen ibadet gibi, inanç meseleleri, kıyafet ölçüleri gibi, bunları da öğrenip tatbik etmek, muhafaza etmek düşer. Tekrar ediyoruz: İslam medeniyet dinidir. Bütün medenî müesseselere kendi ölçü ve şablonlarını vazeder, mensubunu hiçbir hususta yabana muhtaç etmez. İşte bu bahiste, İslam mutfağını ana ve ta'li meseleleriyle tanıtan hadisleri göreceğiz. Hadislere geçmezden önce "mutfak"la ilgili bazı âyetleri kaydedeceğiz. Şimdiden şunu bilmemizde fayda var: Kur'an-ı Kerim'in en uzun surelerinden birinin adı Mâide yani sofra'dır, ve baş tarafı yiyecekle ilgili temel meseleleri vaz eder. Mâide suresinin, Kur'an-ı Kerim'in ilk surelerinden biri oluşu (5. sure) da mevzuumuz açısından ehemmiyet taşır. "...O peygamber onlara ma'rufu emreder, münkerden nehyeder, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar..." (A'raf 157). "Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin!..." (Bakara 168). "Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler, -canları çıkmadan önce kesmemişseniz, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanlar- dikili taşlar üzerine boğazlananlar... size haram kılındı... Açlıktan darda kalan günaha kaymaksızın yiyebilir... (Ey Muhammed!) sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar, de ki: "Size temiz olanlar helal kılındı, Allah'ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın... Bugün, size temiz olanlar helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir." (Maide 3-5). "Deniz avı ve onu yemek size de, yolculara da geçimlik olarak helal kılınmıştır. İhramlı bulunduğunuz sürece kara avı size haram kılınmıştır..." (Mâide 96). "Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hâkimlere aktarmayın" (Bakara 188). "Ey iman edenler! Faizi kat kat alarak yemeyin. Allah'tan sakının ki, başarıya eresiniz" (Ali İmrân 130). 130 Diğer unsurların başlıcaları: İnanç, kıyafet, nikâh, mesken, dil, eğlence ... vs'dir. "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin" (Nisa 29). "Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yeyin..." (Enfal 69). "Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah'ın adı anılmış olan şeyden yeyin" (En'am 118). "Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin, bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmaktır" (En'am 121). "Taze et yemeniz... için denizi size musahhar kılan O'dur" (Nahl 14). "Ehlî hayvanlarda size ders vardır; onlardan çıkan sütten size içiririz... Onlardan yersiniz" (Mü'minûn 21). "Ey âdemoğulları!.. Yeyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri sevmez" (A'raf 31). Mevzumuzu ilgilendiren başka âyetler de var. Bu kadar nümune sunmakla yetiniyoruz.131 BİRİNCİ BÂB - YEME ÂDÂBI * YİYECEK ALETLERİ َي ـ7766 ـ3 للاُ َعْنه قال ى ـ عن أنس َر ِّض : [ َو ََ أ َك َل َعلى َما َعِّل ْم ُت النَّب ُمَرقَّ ٌق قَ ط، َو ََ ُخب َز لَهُ # أ َك َل َعلى ُس ُك ر َج ة قَ ط، ن قُ ط، قِّي َل ِّلِّقتَادَةَ َوا ِّر ِّخ : ُو َن؟ قَا َل َعلى ال سفَ َكانُوا يَأ ُكل َ فَ ]. أخرجه البخاري والترمذي.« َع ََم ال س »: بضم أوله وثانيه ُك ر َجةُ وثالثه وتشديده: إناء صغير يجعل فيه القليل من ا’دم والكواميخ وهى فارسية . 1. (3866)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ne sükürrüce (denilen tahta sofra) üzerinde yemek yediğini, ne ona inceltilmiş (yufka) ekmek132 yapıldığını ve ne de yemek masası (hıvân) üzerinde yemek yediğini hatırlamıyorum." Enes'in bu sözünü rivayet eden Katâde'ye "Pekiyi neyin üzerinde yemek yiyorlardı?" diye sorulmuştu, "Sofralar üzerinde" diye cevap verdi."133 [Buhârî, Et'ime 8, 26, Rikak 17; Tirmizî, Et'ime 1, (1789).]134 AÇIKLAMA: Bu hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yemek yediği sofra hakkında bilgi vermektedir. Buna göre, sükürrüce ve hıvân denen sofraları kullanmamıştır. Hıvân (huvân da denmektedir), Arapçaya başka dilden girmiş (muarreb) bir kelimedir. Aynî'nin açıklamasına göre; "Altında bitişik vaziyette bakırdan sehpası bulunan boyu bir zira uzunluğunda bakırdan büyük bir tepsidir. Üzerine tereffüh maddeleri konmuş olarak ehl-i keyf zenginin önüne en az iki ve daha fazla kimse tarafından taşınarak konur." Bunun kullanımının aynı zamanda ihtişam, itibar, zenginlik ifadesi olduğu anlaşılmaktadır. Nebevî ahlakın esası olan tevazu ve abdiyete aykırı olduğu izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Sükürrüce: en-Nihâye bunu, "üzerinde az bir katık yenen küçük bir kabtır. İçerisine çoğunlukla iştah açıcı çerezler konur. Farsça bir kelimedir" diye açıklar. Irâkî Şerhut-Tirmizî'de: "Resûlullah bunda yemek yemeyi iki sebeple terketmiş olabilir: Ya o zaman bu Arabistan'da imal edilmiyordu, ya da bunu küçük bulmuştur. Çünkü Muhammed ailesinin âdeti, sofrada bir araya gelip kalabalık halinde yemek yemekti. Yahut da bu, üzerine hazmettirici şeyler koymaya mahsus bir kap olarak biliniyordu. Halbuki Âl-i Muhammed doyuncaya kadar yiyemiyorlardı ve hazmettirici yeme ihtiyacı duymuyorlardı." Dolayısıyla Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın asla bu şekilde yemek yemediği ifade edilmiştir. Sufer: Sofralar demektir, müfredi sufre'dir. Sufre, kök itibariyle sefer (yolculuk) kelimesinden gelir ve yolcunun beraberinde taşıdığı yiyecek yani azık demektir. Ancak, Araplar zamanla bu isimle, azığın içerisinde taşındığı bohçayı tesmiye etmişler ve azık bohçasına sufre demişlerdir. Âdetlerine göre, bu bohça yuvarlak ve deriden mamul idi. Ne var ki zamanla yemek konan her şeye deriden veya bir başka şeyden mamul olup olmadığına bakılmaksızın sofra demek âdet olmuştur. Şu halde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) herkes tarafından teşkil edilen sofra tarzı çerçevesinde yemek yer, zengin ve tereffüh ehline mahsus sofra tarzına yer vermezmiş. Bu sebeple, rivayette Aleyhissalâtu vesselâm'ın ne hıvân, ne de sükürrüce'de yemek yemeyip sofrada yediği ifade edilmiştir. Şu halde, bu rivayet, sadece yiyip içitiğimiz gıda maddelerinin, İslam'ın derpîş ettiği helal ve temiz şeylerden olmasına dikkat etmemizin kafi olmadığı, yiyecek maddelerimizin konduğu sofra malzemesine de dikkat etmemiz gerektiğini ifade etmektedir. Bu gereklilik, muhakkak ki bir vecibe değil, ama ideal budur. İslam'da kemali arayacak mü'minlerin dikkat edecekleri hususlardan biri olmalıdır.135 ُت َس ْه َل ب َن س ْع د َر ِّض َي ـ7763 ـ2ـ وعن أبي حازم قال: [ للاُ ْ َسأل 131 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/88-90. 132 İnceltilmiş (murakkah) ekmek deyince dilimizdeki yufka veya şebit de denen ev ekmeği hatıra gelir ise de pastamsı ekmekler de kastedilmiş olabilir. 133 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/91. 134 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/91. 135 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/91-92. ى ْنه َه ْل أ َك # ا َل َع : َل النب َّى؟ فقَ ى الن : ِّق َرأى النب َما ل ُت: َه ْل َكانَ ْت لَ ُكْم َمنَا ِّخ ُل؟ فقَا َل: َعثَهُ للاُ تَعالى َحتى قَبَ َضهُ فَقُْ اْبتَ َّى ُمْنذُ ِّق # الن َر َم ى ا أى النب # ى قَبَ َضهُ َعثَهُ للاُ تَعالى َحت ِّن اْبتَ َ ِّم ْن ِّحي ِّ ُت ُم . ْنخ ْ ل َر َم ق : ْن ُخو ل؟ قال ُ َر َغْي ُو َن ال َّش ِّعي ْم تَأ ُكل َف ُكْنتُ ْط َح َكْي : نُهُ ُكنَّا نَ نَاهُ ْ َرْينَاهُ فَأ َكل َى ثَ َر َو َما بَِّق َما َطا ى ]. أخرجه البخاري والترمذي. « َونَ ْنفُ ُخهُ فَيَ ِّطي ُر ِّمْنهُ النَّ »: الطعام ا’بيض الحوارى . ِّق 2. (3867)- Ebu Hazım rahimehullah anlatıyor: "Sehl İbnu Sa'd radıyallahu anh'a sordum: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hiç (kepeksiz has undan yapılmış) beyaz ekmek yedi mi?" Bana şu cevabı verdi: "Hayır! Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah'ın O'nu peygamber olarak gönderdiği günden ölünceye kadar hiç beyaz ekmek görmedi." Ben tekrar sordum: "Elekleriniz var mıydı?" "Hayır! dedi, Aleyhissalâtu vesselâm Allah'ın kendisini peygamber olarak gönderdiği günden ölünceye kadar hiç elek görmemiştir." "Öyleyse, dedim, siz arpa ununu elemeden nasıl yiyebiliyordunuz?" "Arpayı öğütüyorduk, sonra üflüyorduk. Üfrüğümüzün tesiriyle uçabilen (kepek) uçuyor geri kalan kısmına su katıp [hamur yapıyor] ve yiyorduk" diye cevap verdi."136 [Buhârî, Et'ime 22, 10; Tirmizî, Zühd 38, (2365).] AÇIKLAMA: 1- "Nakiy", huvvârâ da denen, birkaç kere elekten geçerek kepeği alınmış, beyaz hale gelmiş un demektir. Dilimizde has un diye ifade ederiz. 2- Sadedinde olduğumuz hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde Araplar tarafından eleğin fazla bilinmediğini ve kullanılmadığını ifade etmektedir. Bu sebeple, elenmeden yenmesi zor olan arpa ununun bile üfrükle uçurulabilen kaba kepeklerinin alınmasından sonra yemek yapıldığı belirtilmektedir. Bu rivayet, Resûlullah'ın şahsî sünnetinde unun kepekli olarak kullanılmasının esas olduğunu göstermekle beraber, elemenin mekruh olmadığını da ifade etmektedir. Zira Sehl'e sorulan sorudan, Ashab tarafından eleğin kullanılmaya başlandığı, önceden üflemekle yapılan kepek alma ameliyesinin artık elekle yapılmaya başlandığı anlaşılmaktadır. Bilhassa arpa ununun üflemek gibi çok basit bir metodla kepeğinin alınması, arpanın temel beslenme vasıtası olması, Resûlullah ve Ashab'ı zamanında beslenmenin gerçek ma'nâda bir yaşama vasıtası olduğunu ifade eder. Zira kepeği yeterince ayıklanmamış unun besleyici yönü fazla olduğu gibi, çok kepeğin, hele arpa ununun kepeklisinden yapılan ekmeğin sertliği ve damak tadı yönünden noksanlığı, onun zevk için, tereffüh için değil, hayatımızın devamı için gerekli olan beslenmek maksadıyla yendiğinin delili olmaktadır. Buradan çıkan netice şudur: Resûlullah ve Ashabı, yemeği, pek çok maddî ve manevî hastalıkların, içtimâî marazların kaynağı olan "zevk için değil", yaşamak için yemişler, hayatlarında "iyi yemek", "yiyerek tereffühte bulunmak" gibi sakil bir gayeye yer vermemişlerdir. Beslenme, belki de tarihte ilk defa geniş şekilde onların hayatında fıtrî ve yaratılış gayesine uygun kullanılma ortam ve imkanına kavuşmuştur. 3- İbnu Hacer, Sehl'in açıklamasında, bi'setten önceyi ifadesinin dışında tutmaya çalıştığına dikkat çeker. "Çünkü der, o dönemde Aleyhissalâtu vesselâm Suriye'ye gitmiştir, dolayısiyle orada beyaz ekmeği ve eleği görmüş olabilir. Ama bi'set'ten sonra Mekke, Medine ve Tâif'ten dışarı çıkmamıştır. Buralar hep Arap memleketleridir, elek yok, beyaz un yoktur. Gerçi, Şam civarından sayılan Tebük'e kadar gitmiştir, ancak oraları fethetmemiş ve fazla kalmamıştır, dolayısiyle beyaz un ve eleği bu kısa ikameti sırasında görmemiştir." 4- Bir Soru Ve Cevabı: Burada hatıra gelecek bir soru var: Bazı rivayetler Resûlullah ve Ashabının günlerce aç kaldığını, açlıktan karınlarına taş bile bağladıklarını ifade ederken, diğer bazı rivayetler, bunların tam aksine Resûlullah'ın, ailesinin bir yıllık ihtiyacını ayırdığını, ganimetten gelen bir deveyi dört kişi arasında pay ettiğini, umresi sırasında yüz deveyi kurban edip fakirlere yedirdiğini, bir bedeviye bir koyun sürüsünün verilmesini emrettiğini vs., ifade eder. Ayrıca bir kısım rivayetler de zengin, mal mülk sahibi ashabtan, bunların nefisleriyle birlikte mallarını da Allah yolunda harcadıklarından bahseder: Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Talha (radıyallahu anhüm ecmâîn) vs. gibi... Sözgelimi Resûlullah, Ashabını Allah yolunda bağışta bulunmaya davet edince Hz. Ebu Bekr gelmiş, bütün malını; Hz. Ömer gelmiş malının yarısını bağışlamıştır. Yine O, askerlerin techizini emretmiş, Hz. Osman bu maksadla bin deve vermiştir vs. Yani Ashabın zenginliğini ifade eden örnek hadisler var. Bu iki zıt durum nasıl izah edilebilir? Şârihler bu meseleyi tahlil edip şöyle açıklığa kavuşturmuşlardır: "Bu söylenenler, onların yaşadığı farklı devreleri ifade eder. Maldan kaçınıp, darlığı tercih etme diye bir gaye yoktur. Bilakis bu rivayetler bazan ikram ifade eder, bazan da çok yemenin, doyuncaya kadar yemenin mekruh olduğunu ifade eder." İbnu Hacer bu hususa dikkat çektikten sonra der ki: "Zenginliği mutlak olarak nefyetme ma'nâsında çıkarılacak bir hüküm, kaydettiğimiz hadisler muvacehesinde, çok su götürür. İbnu Hibban Sahih'inde, Hz. Âişe' den şunu kaydeder: "Kim, size bizim hurmaya doyduğumuzu söylerse size yalan söylemiş olur. Kureyza fethedildiği zaman bir miktar hurma ve iç yağı ele geçirdik." Keza Hayber'in fethiyle ilgili bahiste geçtiği üzere Hz. Âişe der ki: 136 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/93. "Hayber fethedilince artık "Hurmaya doyacağız" dedi." Yine Hz. Âişe'nin -Kitabu'l-Et'ime'de geçen- bir rivayeti şöyledir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hurmaya doyduğumuz sırada vefat etti." İbnu Ömer radıyallahu anhümâ'nın bir sözü şöyledir: "Hayber fethedilince hurmaya doyduk." Bu rivayetleri kaydeden İbnu Hacer sözlerine şöyle devam eder: "Gerçek şu ki, ashaptan pek çoğu Hicretten önce Mekke'de iken büyük bir darlık içerisinde idi. Medine'ye göçünce çoğunun durumu böyle idi. Ensar, onlara ev ve emlak bağışladılar. Benî Nâdir'in fethi ve bunu takip eden fetihlerden sonra, maddî durumu düzelen muhacirler, bağışladıkları mal ve mülklerini Ensar'a iade ettiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu sözü de bu hususu açıklar: "Allah yolunda benim çektiğim korkuyu kimse çekmemiştir, Allah yolunda maruz kaldığım eziyete kimse maruz kalmamıştır. Benim üzerimden öyle otuz gün ve gecenin geçtiği olmuştur ki, Bilal'le ikimizin yiyeceği, Bilal'ın bir koltuğunun altında gizleyebileceği kadardan fazla değildi." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu durumu, dünyada bolluk ve genişlik hâsıl etme imkanına sahip olduğu halde, kendisi için iradî olarak seçmekte idi. Nitekim Tirmizî, Ebu Ü-mâme'den naklen kaydeder ki: "Rabbim, bana, Mekke kumlarını altına çevirmeyi teklif etti, ben: "Hayır! ey Rabbim. Ben bir gün tok, birgün aç olmayı diliyorum. Acıktım mı sana tazarrûda bulunurum, doydum mu sana şükrederim" dedim."137 * BESMELE ÇEKMEK ِّ ى ـ7767 ـ3ـ عن حذيفة قال: [ َر ُس ُكنَّا إذَا # و ُل َح َض ْرنَا ِّعْندَ النب َحت ى يَ ْبدَأ َض ْع أْيِّدينَا ْم نَ ِّم لَ َّطعَا َو فَ . إنَّا َعلى ال للاِّ # يَ َض َع يَدَهُ ُع َها تَدْفَ َكأنَّ ِّريَةٌ َء ْت َجا َمَّرة طعَاما ، ف َجا ى َمعَهُ َح َض ْرنَا . ب ِّم، فَأ َخذَ الن َّطعَا َض َع يَدَ َها فِّى ال ْت ِّلتَ َم فَذَ # ا َهبَ ِّ ى َكأنَّ ْعراب َء اَ َّم َجا َِّيِّد َها ثُ ب َه َب ِّليَ َض َع يَدَهُ فَأ َخذَ َّم يُدْفَ قَا َل ُع فَذَ ِّيَ ِّدِّه، ثُ ِّر ب : يَ ِّة ِّليَ ْستَ َجا ْ ِّهِّذِّه ال َء ب َجا َوإنَّهُ ْي ِّه، َكَر ا ْس ُم للاِّ َعلَ أ ْنَ يُذْ َ َّط َعام ِّح ل ال إ َّن ال َّشْي ِّح َّل َطا َن ِّليَ ْستَ ِّذ َّ َوال ِّيَ ِّدِّه، ُت ب ِّ ِّه، فَأ َخذْ ِّح لِّ ب ِّ ِّ ى ِّليَ ْستَ َء بهذَا ا ْع َراب َجا ِّيَ ِّد َها، فَ ُت ب َم َع يَ ِّد ِّه َم ب ا فِّى يَ ِّدى ِّ َها فَأ َخذْ ِّيَ ِّدِّه إ َّن يَدَهُ لَ ْف ِّسى ب َّم ذَ َكَر ا ْس َم للاِّ ى نَ . ثُ َه تَعال َو ] أخرجه مسلم وأبو داود.قوله « ا تُدف ُع ََ أ َك َل َكأنَّ » أى كأن وراءها من يدفعها إلى قدامها . 1. (3868)- Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında yemeğe oturunca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yemeye başlamadıkça, kesinlikle elimizi yemeğe vurmazdık. Bir seferinde yine O'nunla yemeğe oturmuştuk. Derken bir cariye (küçük kız çocuğu) geldi, sanki arkasından bir iteni var gibi hemen elini yemeğe soktu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) elinden tuttu. Arkadan bir bedevî geldi, sanki onun da arkasından iten biri vardı, alelacele o da elini yemeğe soktu. Aleyhissalâtu vesselâm onun da elinden tuttu. Ve şunu söyledi: "Şeytan, üzerine Allah'ın ismi zikredilmeyen yemeği kendine helal addeder. Nitekim, sayesinde yemeğimizi kendine helal kılmak için bu cariyeyi getirdi. Ben de elinden tuttum. Bunun üzerine şu bedevîyi getirip onunla yemeği kendine helal kılmak istedi, ben onun da elinden tuttum. Nefsim elinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun şeytanın eli o ikisinin eliyle birlikte avucumdadır." "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bunları söyledikten sonra besmele çekip yemeye başladı."138 [Müslim, Eşribe 102, (2017); Ebu Dâvud, Et'ime 16, (3766).] َي ـ7767 ـ2 للاُ َعْنها قالت ْسِّم للا،ِّ فَإ ْن ن ِّس َى ـ وعن عائشة َر ِّض : [قال ر ُسو ُل للاِّ # في ا ِّ يَقُ ْل ب ْ فَل َّو ِّل إذَا أ َك َل أ ’ َحدُ ُكْم َطعَاما يَقُ ْل فِّي ا َوآ ِّخِّر فَل ’ ِّه ْ َّوِّل ِّه ْسِّم للاِّ في أ ِّ ِّر، ب ِّخ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 2. (3869)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden kim bir şey yerse "Bismillah (Allah'ın adıyla)" desin. Bidayette söylemeyi unutmuşsa, sonunda şöyle söylesin: "Bismillahi fî evvelihî ve âhirihî (başında da sonunda da Bismillah)."139 [Ebu Dâvud, Et'ime 16, (3767); Tirmizî, Et'ime 47, (1859).] ِّن َكان َر :# ، ـ وعنها : [ ُسو ُل للاِّ َر ِّض َي ـ7738 ـ7 للاُ َعْنها قالت َمتَْي قْ ُ ل ِّ ِّ ٌّى فَأ َكلَهُ ب َء أ ْع َراب َجا ِّ ِّه، فَ ة ِّم ْن أ ْص َحاب في ِّست يَأ ُك ُل َطعَاما َكفَا ُكْم فقَا َل :# ْو َس مى لَ أ ما إنَّهُ ل ]. أخرجه الترمذي . َ 137 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/93-96. 138 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/96-97. 139 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/97. 3. (3870)- Yine Hz. Âişe demiştir ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ashabından altı kişi içerisinde yemek yiyordu. Derken bir bedevî geldi. (Besmele çekmeksizin) iki lokmada yutuverdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Eğer bu adam besmele çekseydi yemek hepinize yeterdi!" buyurdu."140 [Tirmizî, Et'ime 47, (1859).] أ َّن أ ْص َح # وا ا َب َر ُسو ِّل ـ7733 ـ3ـ وعن وحشى بن حرب عن أبيه عن جده وحشى بن حرب الجبشى: [ للاِّ قال : يَا ر ُسو َل ُ َو ََ نَ ْش للاِّ إنَّ بَ ُع، قا َل ا نَأ ُك ُل : وا ُ ِّرقُو َن؟ قَال ُكْم تَْفتَ َّ َر ْك لَ ُكْم نَعَ ْم. قا َل: فِّي ِّه فَل : َعَل ْي ِّه يُبَا للاِّ َعلَ َ َواذْ ُكُروا ا ْسم فَا ْجتَ ]. ِّمعُوا َعلى َطعَاِّمُكْم، أخرجه أبو داود. 4. (3871)- Vahşî İbnu Harb an ebîhi an ceddihî Vahşî İbnu Harb el-Habeşî anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashabı dediler ki: "Ey Allah'ın Resûlü! biz yiyoruz, ancak bir türlü doymuyoruz (ne yapalım)?" Bunun üzerine, Resûlullah: "Ayrı ayrı yemekte olmayasınız?" diye sordu. "Evet" dediler. Resûlullah da: "Öyleyse yemeğinizde toplanın (bir sofra kurarak hep beraber yiyin), yemeğe Allah'ın ismini zikrederek (Bismillahirrahmanirrahim diyerek) başlayın. Böyle yaparsanız yemeğiniz, hakkınızda mübarek kılınır."141 [Ebu Dâvud, Et'ime 15, (3764); İbnu Mâce, Et'ime 17, (3286).] َي ـ7732 ـ5 للاُ َعْنه قال ـ وعن أمية بن مخشى َر ِّض : [ َكا َن ر ُسو ُل للاِّ # ْم يَ ْب َق ِّم ْن َطعَاِّمِّه إَّ ْم يُ َسِّ م َحت ى لَ َو َر ُج ٌل يَأك ُل فَلَ َجاِّلسا َرفَعَ َها إلى فِّ َّما ، فَلَ َمةٌ قْ ُ َوآ ِّخ َر ل ي ِّه. قا َل: هُ َّولهُ ْسِّم للاِّ أ َض ِّح َك .# قَا َل ِّ َّم ب . فَ ُ َء َم ث : ا للاِّ ا ْستَقَا َ َّما ذَ َكَر ا ْسم َما َزا َل ال َّشْي َطا ُن يَأ ُك ُل َمعَهُ فَلَ ْطنِّ ِّه فِّي بَ ]. أخرجه أبو داود . 5. (3872)- Ümeyye İbnu Mahşiyy radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) otururken bir adam besmele çekmeden yemek yiyordu. Yemeğini yemiş, geriye tek lokması kalmıştı. Onun ağzına kaldırırken: "Bismillâhi evvelehû ve âhirahû" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) güldü ve: "Şeytan onunla birlikte yemeye devam etti. Ne zaman ki Allah'ın ismini zikretti, karnındakileri hep kustu!" buyurdu."142 [Ebu Dâvud, Et'ime 16, (3768).] َي ـ7737 ـ6 للاُ َعْنه قال َطعَ ـ وعن جابر َر ِّض : [قال رسو ُل للاِّ :# اِّمِّه َو ِّعْندَ ِّزلَهُ فَذَ َكَر للا ِّعْندَ دُ ُخوِّل ِّه إذَا دَ َخ َل ال َّر ُج . قَا َل ُل َمْن ال َّشْي : َ و ُل َطا ُن ْم يَذْ ُكْرهُ ِّعْندَ َع َشائِّ ِّه يَقُ َولَ َوإ ْن ذَ َكَر للاَ ِّعْندَ دُ ُخوِّل ِّه َء، َو ََ َع َشا ِّي َت لَ ُكْم َمب : ِّ َء َو ََ َمب َع َشا ْ ُم ال َر ْكتُ ْم أدْ َوإ ْن لَ ي َت لَ ُكْم، َو ََ ِّعْندَ َع َشائِّ ِّه ِّ يَذ . قَا َل: ي َت ْ ُكِّر للاَ ِّعْندَ دُ ُخوِّل ِّه َمب ُم ال َر ْكتُ أدْ َء َشا عَ ْ َوال َو ]. أبو داود أخرجه مسلم . 6. (3873)- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kişi evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah'ın adını zikrederse, şeytan (avenelerine): "Size burada gecelemek de yok akşam yemeği de yok!" der. Ama kişi, eve girerken Allah'ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan (avenelerine): "Akşam yemeğine kavuştunuz ama burada gecelemeniz mümkün değil!" der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken "Bismillah!" diyerek Allah'ı zikretmezse, şeytan (avanelerine): "Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!" der."143 [Müslim, Eşribe 103, (2018); Ebu Dâvud, Et'ime 16, (3765).] AÇIKLAMA: 1- Yukarıda kaydedilen altı rivayetin hepsi de yemek sırasında Tesmiye'nin gereğini belirtmektedir. Tesmiye, 3869. hadiste tarif edildiği üzere, bismillah demektir. Nevevî'ye göre efdal olanı bismillahirrahmanirrahim demektir. Ancak zikri geçen hadis bismillah demenin kifayet edeceğini, bu kadarının da sünnete uygun olduğunu ifade eder. Dilimizde zaten tesmiye kelimesinden ziyade besmele'yi kullanırız ve bunla bismillahirrahmanirrahim demeyi kastederiz. Rivayetlerden besmele ile ilgili olarak şu âdâbları tesbit edebiliriz: * Besmele, yemeğe başlarken çekilmelidir. * Unutulduğu zaman, hatırlanılan yerde besmeleye yer verilmelidir. Sonradan çekilen besmelenin bismillahi evvelehu ve ahirehu şeklinde olması müstehabtır. Evveli ile ilk yarısı, ahiri ile ikinci yarısının kastedilmiş olduğu söylenmiştir. * Besmele yemeğe bereket katmakta, yiyenlerin doymalarına katkıda bulunmaktadır. * Besmele çekilmeyince yemeğe şeytan da ortak olmakta, yemeğin bereketi kaçmaktadır. * Yemek imkan nisbetinde cemaat halinde yenmelidir. Aile ferdleri yemekte bir araya gelmeli, ayrı ayrı yememelidirler. Âyet-i kerimede gelen "Beraber veya ayrı ayrı yemenizde bir beis yoktur" (Nur 61) denmiş olması, ruhsata, kolaylığa hamledilmiştir: "Kişi evde yalnızsa tek başına da yiyebilir..." ma'nâsında. İnsanların 140 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/97. 141 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/98. 142 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/98. 143 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/99. dünya telaşı, televizyon gibi sebeplerle, birbirlerine yabancılaştıkları günümüz şartlarında; sofrada bari bir araya gelmek daha da ehemmiyet kazanmıştır. Bu sünnet, şuurla ihya edilmelidir. * Eve girerken ve yemeğe başlarken çekilen besmele şeytanın evdeki nasibini kesmekte, gecelemesini önlemektedir. * Cemaat halinde yemek yerken, en azından ilk başlayanın besmele çekmesi gerekir. Aksi takdirde ilk başlayan besmeleyi terketse, şeytan o yemekten yeme imkanına kavuşmaktadır. Onun yemeği istihlal etmesi (kendine helal addetmesi), yeme imkanına kavuşması demektir. Nevevî cemaatten ilk başlayanlar besmele çektiği takdirde, terkedenler de olsa şeytanın o yemekten yemeye muktedir olmayacağını söyler. Nitekim 3868 numaralı hadisin sonundan, Resûlullah'ın henüz yemeye başlamadan kız çocuğunun ve bedevînin besmelesiz girişiverdikleri anlaşılmaktadır. 2- Şeytan'ın Yeyip İçmesi Hadiste geçen, şeytanın yiyip içme meselesi hususunda âlimler bazı farklı yorumlara yer vermişlerdir. Konunun açıklığa kavuşması için kaydetmemizde fayda var: Türbüştî, sonradan çekilen besmele sebebiyle şaytanın yediğini kusması (3872. hadis) ile ilgili olarak der ki: "Yani, şeytanın lehine olan hissesi besmele ile elinden alınarak aleyhine bir vebale dönüşmüş oldu." Tîbî der ki: "Bu te'vil, şeytanın yemekteki bereketi götürme hususunda bir nasibi olduğuna hamledilir. Bu babta gelen hadisler, yemek için besmele çekmenin meşruiyyetine ve unutan kimsenin yemek esnasında bismillahi evvelehu ve ahirehu demesinin gereğine delalet eder." elHedy'de der ki: "Sahih olan, yeme sırasında besmele çekmenin vücubudur. Bu hüküm, Ahmed İbnu Hanbel'in Ashabı nezdinde mevcut olan iki görüşten biridir. Besmeleyi emreden hadisler sahihtir ve sarihtir, muarız bir rivayet olmadığı gibi muhalefeti caiz kılan ve zahirinden çıkmayı gerektiren bir icma da mevcut değildir. Besmeleyi içme ve yemede terkedene şeytan ortak olmaktadır." Neylü'l-Evtar'da denir ki: "Selef ve halef'in muhaddis ve diğer Ulemasının cumhuru şu görüştedir: "Şeytanın yemekten yemesi zahire hamledilir, (rivayetlerde geldiğine göre) şeytanın iki eli ve iki ayağı vardır, onların erkeği, dişisi vardır, (besmele çekerek) defedilmediği takdirde, gerçekten elleriyle yer. Ancak şu da söylenmiştir: "Onun yemesi mecaz ve istiaredir." Keza şu da söylenmiştir: "Onların yemesi koklama ve koku olmadan ibarettir, yeme, içme diye bir şey olmamalıdır." es-Sahîh'de sabittir ki: "Şeytan soluyla yer, soluyla içer." Vehb İbnu Münebbih demiştir ki: "Şeytanın çeşitli cinsleri var. Halis cinler yeyip içmezler, nikahlaşmazlar, onlar bir nevi rîh' tır (rüzgardır). Bir cinsi de var ki bütün bu sayılanları yaparlar, ve doğumla dünyaya gelirler, bunlar esSe'âlâ ve el-Gaylân ve benzeri cinsleridir." Şeytanla ilgili münakaşada Kelâbâzî de şöyle der: "Şeytan bir cisimdir. Onun sağ eli olabilir. Fakat sağ eliyle yemek yemez. Çünkü onun yaratılışı aksine çevrilmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da onun yaptığı gibi yapmaktan men etmiştir. (Bunun ma'nâsı) insanın solu uğursuzdur denebilir. Buna delil Resûlullah'ın, sol eli taharetlenmeye ayırması ve Kıyamet gününde kafire kitabının solundan verilmesidir. Binaen-aleyh şeytanın da her iki eli sol olabilir. Zira kendisi uğursuzdur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yemeğin bereketi gitmesin diye mü' mine sol eliyle yemesini yasak etmiştir." Aynî, şeytanlar hakkında âlimlerin üç ayrı görüş ileri sürdüklerini kaydeder: * Şeytanların bir kısmı yer içer. * Bir kısım şeytanlar yiyip içmezler. * Bütün şeytanlar yiyip içerler. Aynî, üçüncü görüşün sâkıt olduğunu söyler.144 YEMEK NE SÛRETLE YENMELİDİR? َي ـ7733 ـ3 للاُ َعْنهما قال ِّ َها، فإ َّن ال َّشْي َط ـ عن ابن عمر َر ِّض : [قال رسو ُل للاِّ :# َ ا َن يَأ ُك ُل ْش َرَب َّن ب َو ََ يَ ِّش َماِّل ِّه ِّ َحدُ ُكْم ب يَأ ُكلَ َّن أ ِّ َها ْش َر ُب ب َويَ ِّش َماِّل ِّه ِّ ب ]. أخرجه مسلم ومالك وأبو داود والترمذي . 1. (3874)- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden kimse sakın sol eliyle yiyip içmesin. Çünkü şeytan soluyla yer içer."145 [Müslim, Eşribe 106, (2020); Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 5, (2, 922, 923); Ebu Dâvud, Et'ime 20, (3776); Tirmizî, Et'ime 9, (1801).] َي ـ7735 ـ2ـ وعن سلمة بن ا’ للاُ َعْنه قال ِّ ى كوع َر ِّض : [ ِّش َم أ َك َل ر ُج ٌل ِّع # اِّل ِّه ْندَ النب ِّ ب . هُ ِّ فقَا َل ل : يَ ِّمينِّ َك َ ِّطي ُع، ُك ْل ب . فقَا َل: َ أ ْستَ َمَنعَهُ إَّ ِّكْب ُر فقَا َل َما َرفَعَ َه ا ْستَ . ا إلى فِّي ِّه بَ ْعدَ ذِّل َك َط ال :# َ ْع َت ْ َما فَ ]. أخرجه مسلم . 2. (3875)- Seleme İbnu'l-Ekva' radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında bir adam146 sol eliyle yemek yemişti. 144 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/99-101. 145 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/102. "Sağınla ye!" ferman buyurdu... Adam: "Yiyemiyorum!" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Yiyemez ol! Onu böyle demeye kibri sevketti!" buyurdular. Bundan sonra elini ağzına kaldıramadı."147 [Müslim, Eşribe 107, (2021).] ـ7736 ـ7ـ وعن عمر بن أبي سلمة قال: [ ِّ ى ُكْن ُت ُغ ََما ِّة ِّر الَّنب ِّطي ٌُ فِّي ال َّص ْحفَ َو في ِّح ْج # َكانَ ْت يَ ِّدى تَ ، . فقَا َل ِّلى َر ُسو ُل للاِّ ل َك ُط ْعَمِّتى بَ ْعدُ]. أخرجه الخمسة إ النسائي. ْ َما َزالَ ْت تِّ ِّيَ ِّمينِّ ِّك َو ُك ْل ِّمَّما يَِّلي َك. َف َو ُك ْل ب :# يَا ُغ ََُم َسِّ م للا،َ 3. (3876)- Ömer İbnu Ebî Seleme radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana ikazda bulunda: "Evlat! Allah'ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!" Bundan sonra hep böyle yedim."148 [Buhârî, Et'ime 2, 3, Müslim, Eşribe 108, (2022); Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 32, (2, 934); Ebu Dâvud, Et'ime 20, (3777); Tirmizî, Et'ime 47, (1858).] AÇIKLAMA: 1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu üç hadislerinde yemek âdâbından bilhassa "sağ elle yeme" üzerinde durmaktadır. İslâmî âdâbta sağ elle yemek, solla yemek yememek mühim bir esastır. Bu hususun ehemmiyeti hadislerin muhtevasından, emrin te'kidli bir uslûbla ifade edilmesinden anlaşılmaktadır. Şöyle ki: * Birinci rivayette, "sakın!" kelimesiyle ifade edebildiğimiz te'kidlerle solla yemek yasaklanmaktadır. * İkinci rivayette "sağınla ye!" emrine kibir göstererek yiyemiyorum! diyen kimse gadab-ı nevebî'ye sebep olarak "Yiyemez ol!" bedduasına maruz kalmıştır. Solla yemek Resûlullah'ın nazarında basit bir mesele olsa, her halde böylesi bir bedduada bulunmazdı. * Üçüncü rivayette, çocuğun ikaz edildiği davranışlardan birinin sağ eliyle yeme olduğunu görmekteyiz. 2- Ömer İbnu Ebî Seleme, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pâkleri Ümmü Seleme'nin önceki kocası Ebu Seleme'den -ki adı Abdullah'tır- oğludur. Yani Resûlullah'ın üvey oğludur. İbnu Hacer'e göre Hicretten iki yıl önce (Habeşistan'da) doğmuş olmalıdır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın nezareti ve terbiyesi altında büyümüştür. 3- Hadisler, yemeği sağ elle yemenin gerektiğini ifade ederler. Bunun hükmü ihtilaflıdır. Şâfiîlerden çoğu mendub demiştir. Gazalî ve Nevevî de böyle hükmetmiştir. Ancak İmam Şâfiî er-Risale ve el-Ümm'de vacib olduğuna hükmetmiştir. İbnu Hacer 3875 numarada Seleme İbnu Ekva' dan kaydedilen Müslim rivayetinde solla yemek hususunda gelen vaîd'i göstererek sağla yemenin vacib olduğu görüşünü iltizam eder ve bunu te'yid eden başka rivayetler kaydeder. İbnu'l-Arabî de: "Şeytana nisbet edilen bütün fiiller haramdır." Kaidesinden hareketle sol elle yemenin haram olduğuna hükmeder. Kurtubî, sağla yemenin mendub olduğuna hükmeder. Hadisteki emri "sağı, sola teşrif etme" kabilinden görür. "Çünkü der, sağ el umumiyetle soldan daha kuvvetli, işe daha yatkın, her çeşit işi yapmada daha erken davranandır. Sağ (yemin), yümn'den (uğur) müştaktir. Cenâb-ı Hakk da ehl-i cenneti sağa nisbet edip ashabu'lyemîn (defteri sağından verilenlersağcılar) diyerek sağ'ı şerefli kılmıştır..." * Şeytan ve kafirlerin amellerine benzetilen amelleri yapmaktan kaçınmak gerek. * Şer'i hükme muhalefet edene beddua caizdir. * Yeme halinde bile emr-i bi'lmaruf nehy-i ani'lmünker yapılmalıdır. * Yeme-içme âdâbını öğretmek müstehabtır. * Ömer İbnu Ebî Seleme radıyallahu anh, emre imtisal ve gereğiyle amelde örnektir.149 ِّهْم إلى ر ُسو ِّل ـ7733 ـ3ـ وعن عبد للاِّ بن عكراش بن ذؤيب عن أبيه قال: [ للاِّ ِّ َصدَقَا ِّت أ ْمَواِّل ِّي د ب ِّن َعب ْو ِّمى بَنُو ُمَّرةَ اب ِّنى قَ بَعَثَ ِّر َوذْ ل ْ َوا ِّريِّد َرةِّ النَّ ِّب َجْفنَ ة َكِّثي ِّر. ِّتينَا َصا ِّجِّري َن َوا’ْن ل ُمَها ْ َبْي َن ا َجاِّلسا َو َجدْتُهُ فَ َمِّدينَةَ ِّدْم ُت ال ِّ فَأ . يَ ِّدى ُ # فَقَ ْط ُت ب َها فَ َخبَ نَا نَأ ُك ُل ِّمْن ْ بَل فَأقْ َوأ َك َل رسو ُل للاِّ َها، ِّ في نَوا ِّحي # يَ ِّد ِّم ا َل ْن بَ ْي َن يَدَْي ِّه فَقَبَ َض ب َّم قَ يُ ْس َرى َعلى يَ ِّدى اليُ ْمنى ثُ َو ِّه ال : ا ِّح د، ْ يَا ِّع ْكرا ُش ُك ْل ِّم ْن َمْو ِّضع َوا ِّحدٌ ٌم َطعَا َر فَإنَّهُ . ُسو ِّل للاِّ َو َجالَ ْت يَدُ َّى، ُت آ ُك ُل ِّم ْن بَ ْي َن يَدَ ْ َجعَل ْمِّر َوال ر َط ِّب فَ َوا ُن التَّ ْ َطبَ ق فِّي ِّه أل ِّ تِّينَا ب ُ َّم أ ِّق ث # ُ َّطبَ في ال . فقَا َل: يَا ْو ن َوا ِّح د َت فَإنَّهُ َغْي ُر لَ ِّع . ا َل يَا ْكَرا ُش ُك ْل ِّم ْن َحْي ُث ِّشئْ َوقَ َسهُ َو َرأ َوِّذ َرا َعْي ِّه َو ْج َههُ ِّ ِّه ِّل َكف ِّبَلَ َو َم َس َح ب َس َل يَدَهُ ِّ َما ء َفغَ تِّينَا ب ُ َّم أ ثُ ِّع : ا ُر ْكَرا ُش َر ِّت النَّ ُو ُضو ُء ِّمَّما َغيَّ ْ هذَا ال ]. أخرجه الترمذي . ُر» جمع وذرة بسكون الذال: وهى القطعة من اللحم . َوذْ ل ْ «ا 4. (3877)- Abdullah İbnu İkrâş İbnu Züeyb babasından naklediyor: "Kavmim Benî Mürre İbnu Abîd, benimle mallarının sadakasını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gönderdi. Medine'ye gelince O'nu (aleyhissalâtu vesselâm) Muhacir ve Ensar'ın arasında oturmuş buldum. Elimden tutup beni Ümmü Seleme radıyallahu 146 Bir rivayette bu Sahâbî'nin Büsr İbnu Râ'î el-Îr radıyallahu anh olduğu belirtilir. 147 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/102. 148 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/103. 149 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/103-104. anhâ'nın evine götürdü. Varınca: "Yiyecek bir şey var mı?" diye sordu. Bize, içerisinde bolca serîd ve (kuşbaşı) et parçaları olan bir tepsi getirildi. Ondan yemek için yanaştık. Ben elimle kabın her tarafını yokladım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) önünden yedi. (Bir ara) sol eliyle sağ elimden tuttu ve: "Ey İkrâş! bir yerden ye. Çünkü (kabın içindeki yemek) tek bir yemektir. (Her taraf birdir)" buyurdu. Sonra bize, içerisinde taze ve kuru çeşitli hurmalar bulunan bir tabak getirildi. Bu sefer önümden yemeye başladım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın eli ise, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Bana da: "Ey İkrâş! Dilediğin yerinden (alıp) ye. Çünkü (tabağın içindekilerin hepsi) aynı çeşit değil" buyurdu. Sonra bize su getirildi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) elini yıkadı elinin ıslaklığı ile yüzünü kollarını ve başını meshetti ve: "Ey İkrâş! Bu, ateşte pişenden (yenince alınması gereken) abdesttir" buyurdu."150 [Tirmizî, Et'ime 41, (1849); İbnu Mâce, Et'ime 11, (3274).] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayete göre, normalda çorba, pilav, fasulye vs. gibi her tarafı aynı olan yemeklerde kendi önünden yemek edeb iken, meyve gibi farklı kalite ve evsafta yiyecek maddesi ihtiva eden tabaklarda önden değil, seçerek yemek edeb olmaktadır. Bazı âlimler, bu hadisten hareketle, tabak içerisindeki meyvenin aynı çeşit olması halinde, tıpkı yemekteki gibi, önden yenmesi, tabağın sağının solunun karıştırılmaması gerektiğini söylemiştir. Yine bu hadisten hareketle, tabak içerisindeki yiyecek maddesi, her ne cinsten olursa olsun, çeşitlilik arzederse onda da eli dolaştırıp seçme yapmanın caiz olduğuna hükmedilmiştir. Ancak şunu da kaydedelim ki, müteakip hadiste yer alan "kenarlardan yemek" emri göz önüne alınınca, bu hadiste yer alan "dilediği yerinden yemek" ruhsatına, ortayı istisna kaydı konması gerekir. Çünkü orta kısım bereketin indiği yerdir. 2- Yemekten sonra el yıkama işi, abdest'le ifade edilmiştir. Ancak, bu ıstılahî, dinî abdest değil, örfî abdesttir, yemekten sonra icra edilen el yıkama hadisesidir. Hadis, bu yıkamanın ateşte pişen yemek sebebiyle olduğunu belirtir. Şüphesiz ateşte pişen yemekler, meyve gibi çiğ yenenlere benzemez. Onların bulaşığı, kokusu vs. rahatsızlık yapabilir, yemekten sonra ellerin yıkanması meşrudur, mesnundur.151 َي ـ7737 ـ5 للاُ َعْنهما قال قال َر :# وا ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ُ َو ََ تَأ ُكل ُوا ِّم ْن َحافَتَْي ِّه ِّم فَ ُكل َّطعَا َو َس َط ال ِّز ُل البَ َر َكةُ تَْن ِّم ِّه]. أخرجه أبو داود والترمذي . ْن َو َس ِّط 5. (3878)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bereket yemeğin ortasına iner. Öyleyse kenarlardan yiyin, ortadan yemeyin."152 [Tirmizî, Et'ime 12, (1806); Ebu Dâvud, Et'ime 18, (3772).] ِّز ـ7737 ـ6ـ ولفظ أبي داود: [ ُل ِّم ْن تَْن بَ َر َكةَ ْ َها، فإ َّن ال ِّل يَأ ُك ْل ِّم ْن أ ْسفَ ْ َول ِّة َف ََ يَأ ُك ْل ِّم ْن أ ْع ََ ال َّص ْحفَ َحدُ ُكْم َط َعما إذَا أ َك َل أ أ ْع ََ َها] . 6. (3879)- Ebu Dâvud'daki rivayet şöyledir: "Sizden biri, bir yemek yeyince yemek kabının üstünden yemesin, aşağısından yesin. Zira, bereket üstünden iner."153 AÇIKLAMA: Bu hadis, yemeğin ortasından değil, kenarlarından yenmesini emretmektedir. Bu ma'nâyı te'yid eden başka rivayetler de mevcuttur. Hepsi, yemeğin önce kenarlarından yenilip orta kısmının en sona bırakılmasını emretmekte ittifak ederler. Şâfiî, fakihlerden Râfiî ve başka bazıları: "Serîd'in en üstünden ve tepsinin ortasından ve sofra arkadaşının önünden yemek mekruhtur. Ancak bu, meyvede olursa ondan bir beis yoktur" demiştir. Fakat, buradaki "mekruh" hükmü tenkid edilerek Şâfiî'nin el-Ümm'de bu davranışa haram hükmünü verdiği gösterilmiştir. Şâfiî hazretleri haram derken, sadedinde olduğumuz hadiste gelen nebevî nehiyle istidlal etmiştir. İmam-ı Gazalî de şöyle söyler: "Keza kişi, çöreğin ortasından yemez, etrafından yer. Ancak ekmek az olursa ekmeği parçalar. Kenardan yeme emrinin sebebi, hadiste, bereketin yemeğin ortasına indiğinin bildirilmiş olmasıdır."154 َي ـ7778 ـ3 للاُ َعْنهما ق نَهى َر :# أ ْن يَ ْستَأِّذ َن أ ْص َحابَهُ ـ وعن ابن عمر َر ِّض ال: [ ُسو ُل للاِّ ِّن إَّ ْمَرتَْي ِّر َن ال َّر ُج ُل بَ ْي َن التَّ أ ْن يَق ]. ْ أخرجه الخمسة إ النسائي . 150 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/105. 151 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/105-106. 152 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/106. 153 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/106. 154 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/106. 7.(3880)- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kişinin arkadaşlarından izin almadan iki hurmayı birlikte yemesini yasaklamıştır."155 [Buhârî, Et'ime 44, Mezâlim 14, Şirket 4; Müslim, Eşribe 151, (2045); Ebu Dâvud, Et'ime 44, (3834); Tirmizî, Et'ime 16, (1815).] AÇIKLAMA: 1- Kırân: İki şeyin arasını birleştirmek ma'nâsında mastardır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, cemaat içinde olunduğu zaman, iki hurmayı bir defada yemeyi yasaklıyor. Müteakib açıklamalarda görüleceği üzere, hurmanın zikriyle ortaya konan yasak her çeşit yiyeceğe şâmildir. Yani başkalarıyla beraber iken, mevcut bir yiyeceğin mütesâviyen yenmesi prensibi vaz edilmektedir. Hangi şartlarda bir kimse kendisini tercih ederek fazla yiyebilir? Vaz edilen prensibe göre, kimsenin fazla yememesi gerekir. Ancak arkadaşlarından izin alırsa yiyebilir. Arkadaşlarından maksadın o hurmaya (veya yiyeceğe) iştirak edenler olduğunu bir Müslim rivayeti tasrih etmiştir. Onlar izin verirlerse kırân yapması yani iki hurmayı birlikte yemesi caiz olur. Bu mesele, ilk nazarda basit gibi görülürse de Ulemanın ciddiyetle durmasından da anlaşılacağı üzere, cemaat halinde yendiği takdirde uyulması gereken son derece mühim bir yemek edebini tesbit etmektedir. Bu durumlarda bencillik ve oburluğun din açısından nasıl çirkin addedildiğini göstermek gayesiyle mesele üzerine İslam Ulemasının nasıl hassasiyet gösterdiklerini görmede fayda mülahaza ediyor ve İbnu Hacer'den bazı özetlemeler yapıyoruz: Nevevî der ki: "Bir kimsenin arkadaşlarına sormadan yemesinin yasaklığı hususunda Ulema ittifak etmiş, "izin verirlerse kırân yapmasında hiç bir beis yoktur" demişlerdir, fakat bu nehiy tahrime mi delalet eder, kerahet ve edebe mi delalet eder, ihtilaf etmişlerdir. Kadı İyaz, "Zâhirîlere göre tahrim ifade ettiğini" nakleder. Zâhirîlerin dışındakiler "Kerahet ve edeb ifade eder" demişlerdir. Bazı âlimler: "Doğru olanı, tafsildir" dedikten sonra açıklar: * Eğer yiyecek maddesi aralarında ortak ise, bu durumda arkadaşlarının iznini, rızasını almadıkça kırân (ikişer yemek) haramdır. Rızaları, onların bunu tasrih etmeleri veya tasrih ifade eden bir davranış, bir karîne ve bir delil izhar etmeleri ile gerçekleşir, yeter ki bu karîneler zannın ötesinde kesin bir şekilde rızalarına kanaat versin. Ne zaman ortakların rızasından şüphe hâsıl olursa, haram olur. * Yiyecek başkasının ise, veya sadece birinin ise ve bir tane yemeye rızası varsa, bu durumda rızası olmadan iki tane almak haramdır ve kendisiyle beraber yiyenlerden izin istemesi müstehabtır, vacib değildir. * Yemek kendisinin ise, ona öbürlerini davet etmiş ise, (bu mal sahibinin onlarla yerken) fazla alması haram olmaz. Ancak yiyecek az ise, eşitliğin gerçekleşmesi için fazla almasında bir beis yoktur. Lakin edeb odur ki, yemekte de teeddübte bulunsun, çok yeme hususunda hırsa, oburluğa yer vermesin. Şu kadar var ki, acelesi var ve bir işe yetişme durumunda ise, dilediği şekilde davranabilir, kınanmaz. Hattâbî der ki: "Hadisteki hüküm, Ashab devriyle, yiyeceğin dar olduğu zamanla ilgilidir. Günümüzde mal bolluğu sebebiye bu durumlarda izin istemeye gerek yoktur." Nevevî hazretleri, bütün bu tahlilleri kaydettikten sonra Hattâbî'nin değerlendirmesine katılmaz. Der ki: "Mesele onun söylediği gibi değildir. Gerçek yukarıda belirttiğimiz gibidir, şartlara göre, ayrı ayrı hükme gitmek en uygun yoldur. Zira, (hadiste gelen meseleleri değerlendirmede şayet sebep sabitse sebebin hususiliğine değil, lafzın umumîliğine itibar edilir, ya bir de sebep sabit olmazsa, bu durumda, (Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir prensip vaz ediyor demektir) mutlaka lafzın ifade ettiği hükmün umumi ma'nâsının esas alınması gerekir." Mevzu ile alakalı olarak İbnu Hacer'in dermeyân ettiği açıklamalar şöyle devam eder: "İbnu Şâhin, en Nâsih ve'lMensuh'da şu hadisi -Müsned-i Bezzâr'dan naklen- kaydeder: "Sizi hurmada kırân (birleştirme) yapmaktan men etmiştim. Allah size şimdi bolluk verdi. Artık kırân yapabilirsiniz." İbnu Hacer, hadisin senedçe zayıflığına dikkat çektikten sonra Hazîmî'nin şu mütalaasını kaydeder: "Nehiy hadisi daha sahih ve daha meşhurdur, fakat bu mesele, ibadetlerle ilgili olmayıp, dünyevî maslahatlarla alakalı olduğu için fazla ehemmiyet taşıyan bir mevzu değildir. Dolayısiyle, böylesi hususlarda (cevaz için) kaydettiğimiz kadarı ile iktifa edilebilir. Bunun cevazı hususunda vâki olan icma-i ümmet de söyleneni destekler." İbnu Hacer der ki: "Hazîmî'nin cevaz'dan muradı, kişinin mevzubahis olan yiyeceğe sahip olma halinde olmalıdır, hatta Nevevî'nin takrir ettiği gibi, bu sahiplik, kendisine verilen izin yoluyla da tahakkuk etmiş olsa bile. Aksi takdirde, Ulemadan hiçbiri, başkasının malında onu izni olmadan kırân yapmasını (kendini tercih edip öne olmasını) tecviz etmemiştir. Öyle ki, iki kişinin önüne ikram olarak yemek koyan kimsenin, bunlardan birinin diğerine kendisini tercih etmesine razı olmayacağına delâlet eden bir karîne bulunsa, birinin bilerek kendini tercih etmesi haramdır. Rızasına bir karîne ortaya çıksa, bu meselede birbirlerine karşı keremde övünme araya girer, (bu hoş olmayan bir şeydir)." Ebu Musa el-Medînî Zeylül'l-Garîbîn'de Hz. Âişe ve Câbir radıyallahu anhümâ'dan, oburluk ve arkadaşına karşı âdice bir tamahkarlık bulunması sebebiyle kıran'ın kötülüğünü zikretmiştir. İmam Mâlik der ki: "Kişinin, beraber olduğu arkadaşından daha fazla yemesi (mürüvvet açısından da) hiç hoş değildir."156 155 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/107. 156 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/107-108. َي ـ7773 ـ7 للاُ َعْنها قالت ـ وعن عائشة َر ِّض : [قال رسو ُل للاِّ :# َ ا ِّ ِّن، فإنَّهُ ِّم ْن ُصْنع ِّال ِّ س َّكي ب َ ْحم َّ ْ َطعُوا الل َه تَق ’ ُشوهُ َواْن ِّجِّم َعا ُ َوأ ْمَرأ ُ فَإنَّهُ أ ْهنَأ نَ ]. أخرجه أبو داود . ْهشا 8. (3881)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Eti bıçakla kesmeyin. Çünkü bu, yabancıların işidir. Siz dişlerinizle kemirerek yiyin. Çünkü bu, sıhhat ve âfiyet için daha iyidir."157 [Ebu Davud, Et'ime 21, (3778).] AÇIKLAMA: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde pişmiş eti bıçakla kesmeyi yasaklamakta ve ön dişlerle kemirerek yemeyi tavsiye etmektedir. Sebep olarak yabancıların böyle yaptığı gösterilmiştir. Yani et yeme tarzında bile gayr-ı müslimlere benzememek istenmektedir. Şârihler, etin bıçakla kesilmesini mütekebbir ve mütereffih olan İranlıların yaptığını, dolayısiyle bıçakla kesmede kibirlenme bulunduğunu belirtirler. Şârihler ayrıca pişmemiş eti bıçakla parçalamanın mekruh olmadığını da belirtirler. Nitekim Sahîheyn'de Resûlullah'ın bıçakla et kestiği rivayet edilmiştir. Bu, sadedinde olduğumuz hadise muarız değildir, çünkü, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çiğ eti kesmiş ve ihtiyaç halinde etin bıçakla kesilebileceğini, bunun caiz olduğunu böylece göstermiştir. Nitekim Beyhakî der ki: "Etin bıçakla kesilmesi ile alakalı yasak, pişmesi mükemmel olan et hakkındadır."158 َي ـ7772 ـ7 للاُ َعْنه قال ِّ ى ـ وعن أبي جحيفة َر ِّض : [ قَا َل النَّب :# َ ِّكئا ال ُمتَّ » المراد ب ِّه آ ُك ُل ]. أخرجه أصحاب السنن.« ِّك ُئ ُمتَّ هاهنا: المعتمد على الوطاء الذي تحته . 9. (3882)- Ebu Cuhayfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ben dayanarak yemem."159 [Buhârî, Et'ime 13; Tirmizî, Et'ime 28, (1831); Ebu Dâvud, Et'ime, 17, (3769); İbnu Mâce, Et'ime 6, (3262).] AÇIKLAMA: 1- Burada Resûlullah, dayanarak yemek yemediğini ifade buyurmaktadır. Hadisin vürûd sebebiyle ilgili bir açıklama, İbnu Mâce'nin, Abdullah İbnu Büsr'den kaydettiği bir kıssada geçer. Buna göre, Abdullah şöyle anlatır: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a koyun (eti) hediye etmiştim. Resûlullah yemek üzere hemen dizlerinin üzerine çöktü. Bir bedevî: "Bu oturuş da ne?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah beni kerim bir kul kıldı, anîd (inadcı) olan cebbar bir kul kılmadı!" cevabında bulundu." İbnu Battal, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yemek yerken diz çökmesini "Allah'a karşı tevazu" olarak yorumlar. Sonra Zührî'den şu mürsel rivayeti kaydeder: "Daha önce hiç gelmemiş bulunan bir melek Resûlullah'a gelerek: "Allah Teâlâ Hazretleri, seni kul bir peygamber olmakla melik bir peygamber olmak arasında muhayyer bıraktı!" dedi. Resulullah, müsteşarı durumundaki Cebrâil aleyhisselâm'a baktı. Cebrail, mütevazi olmasını ima etti. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Ben kul peygamber olmayı tercih ediyorum!" buyurdular." Râvi der ki: "(Resûlullah) dayanarak hiç yemek yemedi." Nesâî'de İbnu Abbâs'tan mevsul olarak geldiği belirtilen bu rivayetin son cümlesi Ebu Dâvud'da ufak bir farkla aynen gelmiştir: "Ben dayanarak yemem." Yine Ebu Dâvud'da Amr İbnu'l-Âs'tan gelen bir rivayette şöyle denir: "Resûlullah'ın dayanarak yemek yediği hiç görülmemiştir." İbnu Şâhin, en-Nâsih adlı eserinde Atâ'nın mürseli olarak şöyle bir rivayet kaydeder: "Cibril aleyhisselâm Resûlullah'ı dayanarak yemek yerken görmüştü, Onu bundan yasakladı." Enes radıyallahu anh'tan gelen bir rivayet de bunu te'yid eder." Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı Cibrîl dayanarak yemekten menetmişti, bundan sonra dayanarak hiç yemedi." Şu halde bu rivayet, dayanarak yemekten Resûlullah'ı Cebrail aleyhisselâm men etmiştir, bu edeb, ilâhî bir menşe'ye dayanmaktadır. 2- Dayanma (ittika) nedir? Âlimler bunu tavsif ve ta'rifte ihtilaf ederler: * Bazıları: Yemek için oturunca, herhangi bir surette bir yerlere tutunmaktır demiştir. * Bazıları: Bir tarafına meyletmesi (kaykılması) demiştir. * Bazıları da sol eli üzerine yere dayanmaktır demiştir. * Hattâbî der ki: "Halk, dayanan deyince bir tarafına yaslanarak yemek yiyeni anlar, ama aslında böyle değil, bilakis, ondan murad altındaki mindere iyice oturmak, mıhlanıp kalmaktır; öyleyse hadisin ma'nâsı şöyle olmalıdır: "Ben yemek yerken mindere mıhlanırcasına oturup kalmam. Bu, çok yiyenlerin işidir. Ben, gıdama yetecek kadar yerim, bu sebeple (hemen kalkmaya hazır vaziyette) iğreti olarak otururum." 157 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/109. 158 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/109-110. 159 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/110. * Ancak şunu da belirtelim ki, zayıf bir senedle gelen bir rivayette: "Resûlullah yemek sırasında sol elinin üzerine dayanarak yiyen bir kimseyi bundan zecretti" denir. Şu halde bu rivayete göre dayanmaktan maksad, sol el üzerine dayanmak olmaktadır. İmam Mâlik: "Bu tarz, dayanma çeşitlerinden biridir" der. İbnu Hacer, İmam Mâlik'in bu sözünü şöyle yorumlar: "Bu sözde, yemek yiyen hakkında "dayanmakta" olduğu hükmünü verdirebilecek her oturuş tarzının İmam Mâlik'ce mekruh addedildiğine bir işaret vardır." * İbnu'l-Cevzî, dayanmaktan (ittikâ) muradın bir tarafa yaslanmak olduğunda kesin fikir beyan eder ve Hattâbî'nin inkarını kaale almaz. * en-Nihâye'de İbnu'l-Esîr der ki: "Kim dayanmayı, bir tarafa yaslanmak olarak tefsir ederse, bunu tıb mesleğine uygun olarak te'vil etmiş olur. Zira tıbbın iddiasına göre, yenen şey, bu durumda, sindirim yolunda kolayca hareket edemez ve kişiye âfiyet sağlayamaz, bilakis ezaya sebep olur." 3- Selef, yerken dayanma (ittikâ)nın hükmü hususunda da ihtilaf etmiştir: İbnu'l-Kâss, dayanmadan yemenin Resûlullah'ın hasâisinden olduğunu zannetmiştir. Beyhakî buna katılmaz ve: "Bu, başkası için de mekruh olabilir, zira bu büyüklenenlerin işidir ve asıl itibariyle Acem krallarından alınmadır" der. Beyhakî devamla: "Kişide dayanmadan yemesine mani olan bir hal var ise, bu durumda onun dayanması mekruh değildir" der ve bu suretle yiyen selef büyüklerinden örnekler verir. Böylece Beyhakî dayanarak yeme cevazını, onların zarurete hamlettiklerini söylemek ister. Ancak İbnu Hacer, bu te'vile katılmaz ve İbnu Abbâs, Halid İbnu'l-Velîd, Ubeyde es-Selmanî, Muhammed İbnu Sîrîn, Atâ, İbnu Yesar ve Zührî gibi büyüklerin, yerken dayanmayı mutlak olarak caiz gördüklerine dair İbnu Ebî Şeybe'nin rivayetinden örnek kaydeder ve der ki: "İttika'nın mekruh olması veya önceki ihtilaf sabit olunca, yemek yiyene müstehab olan oturuş tarzı şudur: Dizlerinin üzeriyle ayaklarının sırtı üzerine oturmalı veya sağ ayağını dikip sol ayağını yatırıp üzerine oturmalıdır." Şu halde, dayanarak oturmak mekruh değil diyenler, "hemen kalkacakmış gibi iğreti olan dışındaki oturmalara mekruh" diyen görüşe katılmıyorlar demektir. *İmam Gazalî, yatarak yemedeki kerahetten sebze yemeyi hariç tutmuştur. 4- Kerahetin sebebi hususunda da ihtilaf edilmiştir. Bu hususta gelen en kuvvetli görüş İbnu Ebî Şeybe'nin, İbrahim Nehâî tarikinden kaydettiği görüştür: "Selef karınlarının büyüyeceği endişesiyle dayanarak yemeyi mekruh addetmiştir." İbnu'l-Esîr'in tıb nokta-i nazarından kaydettiği de buna yakın bir mülahazadır.160 َي ـ7777 ـ38 للاُ َرأْي ُت َر ـ وعن أنس َر ِّض َعْنه قال: [ ُسو َل للاِّ ْمرا ]. أخرجه مسلم وأبو داود . يَأ ُك ُل تَ ق ِّعيا ُمْ # َجاِّلسا 10.(3883)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı çömelir vaziyette durup hurma yerken gördüm."161 [Müslim, Eşribe 149, (2044); Ebu Dâvud, Et'ime, 17, (3771).] AÇIKLAMA: 1- Önceki rivayet gibi, bu da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yemek yerken yere bağdaş kurarak veya diz çökerek iyice yerleşip oturmadığını, dizlerini dikmek suretiyle, birkaç lokma alıp kalkacak kimsenin oturuşuyla iğreti oturduğunu göstermektedir. 2- Hadiste oturuş tarzı olarak zikredilen muk'iyye şöyle tarif edilir: "Kişinin kollarını yere değecek şekilde oturup bacaklarını dikmesi, elini de yere koymasıdır. Bu tarz oturuş namazda yasaklanmıştır. Namazda iki secde arasında ayaklar üzerine yapılan oturma ise sabit bir sünnettir."162 ِّ ُشهُ يُ ْخِّر ُج ِّمْنهُ ال سو َس ـ7773 ـ33ـ و’بي داود في أخرى: [ َجعَ َل يُفت ق، فَ ْم ر َعتِّي ِّتَ ِّ ي ب َى النَّب تِّ َعا ُء أ ].«ا” ُ ق »: في ا’كل أن يجلس ْ اŒ غير م كل على وركيه مستوفزا تمكن . 11. (3884)- Ebu Dâvud'da gelen diğer bir rivayette: "Resûlullah'a bayat bir hurma getirilmişti. Kurtları çıkarmak için kontrol etmeye başladı."163 [Ebu Dâvud, Et'ime 43, (3832, 3833).] AÇIKLAMA: Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bayat hurma getirilince kurtlu hurmaları tetkik edip kurtlarını çıkartmaya çalıştığını görmekteyiz. 160 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/110-112. 161 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/112. 162 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/112-113. 163 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/113. Âlimler, hadisten kartlanmış olma ihtimali bulunan hurmaları kontrol etmeden yemenin mekruh olduğu hükmünü, çıkarmışlardır. Hadisten çıkarılan diğer bir hükme göre, Kurtlanan meyve necis sayılmaz, onu yemek mekruh değildir, yeter ki kurdundan ayıklansın. Aliyyu'l-Kâri der ki: "İbnu Ömer'den Taberânî'nin hasen bir senetle kaydettiği bir rivayette Resûlullah'ın, hurmanın içindeki (kurdu) araştırmayı yasakladığı belirtilmektedir." Kâri, bunu kaydettikten sonra: "Buradaki yasaklama, vesveseyi defetmek için yeni hurmaya hamledilir veya, Resûlullah'ın tedkik etme fiili, cevazı beyan etmeye hamledilir. Bu durumda yasaklama kerâhet-i tenzihiye ifade eder" der.164 َي ـ7775 ـ32ـ للاُ َعْنهما قال َها]. ل ِّعَق ْ َف ََ يَ ْم َس ْح يَدَهُ َحت ى يُ َحدُ ُكْم َطعاما وعن ابن عباس َر ِّض : [قال َر ُسو ُل للاِّ :# إذَا أ َك َل أ أخرجه َّ الشيخان وأبو داود.« ْع ُق الل »: اللحس . 12. (3885)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Biriniz yemek yeyince, yalamadıkça veya yalatmadıkça elini (mendile) silmesin."165 [Buhârî, Et'ime 52; Müslim, Eşribe 129, (2031); Ebu Dâvud, Et'ime 52, (3847).] َي ـ7776 ـ37 للاُ َعْنه قال َمَر ـ وعن جابر َر ِّض : [ رسو ُل للاِّ ْع ِّق أ # ا لَ َل ِّ َو ب ’ قاَ ِّة، َوال َّص ْحفَ ِّ َصابع ِّ ى َطعَاِّمُكُم : ُرو َن فى أ إنَّ ُكْمَ تَدْ َو ََ يَدَ ْع َها ِّلل َّشْي َطا ى، ِّ َها ِّم ْن أذ يُ ِّم ْط َما َكا َن ب ْ َول َها يَأ ُخذْ ْ َحِّد ُكْم فَل َ أ َمةُ قْ ُ ْت ل َوقَعَ ، فإذَا البَ َر َكةُ ْ ِّل َحت ى يَل مْنِّدي ْ ِّال َو ََ يَ ْم َس ْح يَدَهُ ب َق ِّن، عَ ِّ ى َطعَاِّمِّه البَ َر َكةُ ِّرى فِّي أ ِّعَهُ فَإنَّهَُ يَدْ َصاب أ ]. أخرجه مسلم والترمذي . 13. (3886)- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), parmakların ve kapların yalanmasını emretti ve dedi ki: "Siz, bereketin, yemeğinizin hangi (parça)sında olduğunu bilemezsiniz. Öyleyse, birinizin lokması düşecek olursa, onu alıp, bulaşan ezayı temizlesin, sakın şeytana terketmesin. Parmaklarını yalamadıkça elini mendille de silmesin. Zira o, taamınızın hangisinde bereket bulunduğunu bilemez."166 [Müslim, Eşribe 136, (2034); Tirmizî, Et'ime 11, (1803).] ـ7773 ـ33ـ وزاد رزين في رواية عن أنس: [ و ُل َوتَقُ َها ُ َوَي ْغ ِّسل َها عَقُ ْ ِّذى يَل َّ ِّم تَ ْستَ ْغِّف ُر ِّلل َّطعَا ِّر َكَم فَإ ن آنِّيَةَ : ا ال َك للاُ ِّم َن النَّا أ ْعتَقَ تَنِّى ِّم َن ِّن أ ْعتَقْ ال َّشْي ] . َطا 14. (3887)- Rezîn, Hz. Enes radıyallahu anh'tan yaptığı bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir: "Zira yemek kabı, kendisini yalayıp yıkayana istiğfarda bulunur ve: "Beni şeytandan kurtardığın gibi, Allah da seni ateşten kurtarsın" der."167 AÇIKLAMA: 1- Resûlullah bu rivayetlerde, israf olmaması için yemekten sonra parmak ve kaplarda bulaşık bırakılmamasını emretmektedir. Gıda olabilecek her parça insan vücudunda hayatî hizmete katkıda bulunabileceğine göre, onun israf edilmesi şeytana nisbet edilmeye layık bir zarardır. 2- Bazı âlimler, burada mevzubahis edilen mendilin, abdest aldıktan sonra elleri ve yüzü kurulamada kullanılan mendil olmayıp, bir kısım bulaşıkları silmek üzere kullanılan mendil olduğunu belirtirler. Biz zamanımızda bunlara mendil değil, el bezi diyoruz. Rivayet, el bezi mahiyetindeki temizlik vasıtalarının Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde de kullanıldığını ifade etmesi yönüyle de dikkat çekicidir. 3- Hadislerde bazan elin, bazan parmakların yalanmasının zikri geçer. Nitekim, Müslim'de Ka'b İbnu Mâlik'ten gelen bir rivayette: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yemeği üç parmağıyla yer, yemekten kalkınca onları yalardı" buyurularak, Resûlullah'ın üç parmağıyla yediği mevzubahis edilir. Şârihler parmaklarla elin veya el ile parmakların kastedilmiş olabileceğine, bunun Arap uslûbunda cari olduğuna dikkat çekerler. Ebu Bekr İbnu'lArabî, bazı yemeklerin elin tamamının iştirakiyle yenebilceğine, bir kısım parmaklarla yenmesinin mümkün olmayacağına dikkat çeker ve buna örnek olarak Resûlullah'ın etli kemiği kemirip, eti dişlediğine dair rivayeti hatırlatarak: "Bu, elin tamamını kullanmadan yapılamaz" der. Ancak, bazı âlimler "Elin tamamını, yemek yerken kullanmak caiz ise de, sünnet olanı üç parmağı kullanmaktır" diye İbnu'l-Arabî'ye cevap vermiştir. Kadı İyaz "üçten fazla parmakla yemek oburluktan, su-i edebten, lokmayı büyük tutmaktan ileri gelir..." der. 4- Hadisin sonunda "veya yalatmadıkça" tabiri de yer almaktadır. Nevevî, bundan muradın başkasına yalatmak olduğunu belirtir ve "Bundan iğrenmeyen başkalarına yalatmalıdır: Zevce, cariye, hizmetci, evlad ve bunlar 164 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/113. 165 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/114. 166 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/114. 167 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/114. ma'nâsında herhangi bir yakın olabilir: "Talebe gibi, yalamada bereket olduğuna itikad eden biri" der. Bu yalatma işini koyun gibi bir hayvana da yaptırmasının mümkün olduğunu belirtir. Şurası muhakkak ki bu âdâb, o devrin şartlarına muvafıktır. Günümüzde kaşık ve çatal gibi yemek vasıtalarının yaygınlaşması, yalama veya yalatma ihtiyacını asgariye düşürmüş, bazı çevrelerde tamamen kaldırmıştır bile. Her hâl u kârda hadisin hümkî israftan kaçınmada titizliğin azamisini gösterme ma'nâsında, geçerliliğini her devirde aynı şekilde muhafaza etmektedir. Şunu da belirtelim ki, bazı âlimler "parmaklarını kendi ağzına yalatmadıkça" diye de anlayarak "yalatma"yı "yalama" ma'nâsında te'kid olarak tekrara hamletmişlerdir. 5- Yalamaya farklı hadislerde değişik illetler (sebepler) gösterilmiştir: * Bereketin zayi olmasını önlemek. "Zira, bereketin taamın hangisinde olduğunu bilemezsiniz" buyrulmuştur. Yani yediğimiz kısımda mı, parmakta kalan kısımda mı? * Bazı rivayetlerde parmağın iyice yalanmadan silinmesi halinde silme işinde kullanılacak mendilin fazla kirleneceği hususu zikredilmiştir. * Bazı âlimler, bu emirden başka illetler de çıkarmışlardır: Mesela Kadı İyaz: "Az bile olsa taamın küçük görülmemesi, hürmet edilmesi gayesini de güder" der. * Bir rivayette, dökülen, israf edilen artıkların şeytana nasib olacağı belirtilmiştir. Âlimler, Bir hadiste, sadece bir sebebin zikri başka sebep ve maslahatların varlığını nefyetmez derler. Sadedinde olduğumuz meselenin şeytana nisbeti, bunun pekçok maslahatlara şâmil olduğunun delilidir. 6- Sadedinde olduğumuz hadislerde geçen Bereket'le ne kastedilmiş olabileceği hususunda Nevevî der ki: "Bereket'ten murad, ondan hâsıl olan beslenmedir, sonun ezâdan selamette kalmasıdır, kişinin yapacağı ibadete güç vermesidir." 7- Parmak yalamak meselesine gelince: Bu husus insan tabiatında iğrenme hasıl edebileceği için eskiden beri âlimler bu mesele üzerinde bazı açıklama yapma ihtiyacı duymuşlardır. İbnu Hacer der ki: "Hadiste, parmak yalamayı iğrenç bulanlara red vardır. Evet, bunu yeme sırasında yaparsa iğrenme hâsıl olur. Zira, parmağının üzerinde tükrük bulaşığı olduğu halde, parmağını tekrar yemeğe sokmaktadır." Hattâbî der ki: "Tereffüh'ün akıllarını bozmuş bulunduğu bazıları bunun ayıpladılar ve parmakları yalamanın çirkin bir iş olduğunu zannettiler. Bu herifler sanki, parmak veya tabaktan yaladıkları taamın, yediklerinin bir parçası olduğunu bilmiyorlar. Öyleyse diğer parçaları iğrenç olmayan bir şeyin küçük bir parçası da iğrenç olamaz. Burada yaptığı iş, dudağının içiyle parmağını emmekten öte bir şey değildir. Hiç bir aklı başında olan hiçbir kimse, bunda bir beis olmadığı hususunda şüpheye düşmez. Kişi bazan mazmaza yapar ve bu esnada parmağını ağzına sokarak dişlerini ve ağzının içini ovalar. Ama kimse buna iğrenç veya su-i edeb demez." 8- Hadis, yemekten sonra eli meshetmenin müstehab olduğunu da ifade eder. Kadı İyaz: "Eli silmenin münasib olduğu yer, yıkamaya gerek olmayan durumlardır. Yıkamakla çıkabilecek bulaşıkların olmadığı durumlar gibi. Çünkü, başka hadislerde yemekten sonra elin yıkanması teşvik edimiş, terkedilmemesi için uyarılmıştır." Sadedinde olduğumuz 3885 numaralı hadis, yalanmadan önce elin yıkanmasını da, silinmesini de men etmeyi iktiza etmektedir. Zira bereketi elde etmek maksadıyla yıkama ve silmeden önce yalama hususunda emir sarihtir. Sonra da, kokuyu gidermek için yıkamanın mendub olacağı anlaşılır. Yıkamaya işarette bulunan hadisler de buna hamledilir. Nitekim bir Ebu Dâvud hadisinde: "Kim elinde yemek kokusu olduğu halde yıkamadan geceler ve kendisine bir (fenalık) isabet ederse kendinden başka kimseyi suçlamasın" buyrulmuştur. 9- Hadis, Allah'ın fazlından hiçbir şeyi ihmal etmemek gerektiğini de ifade etmektedir: Bu, örfçe hiçbir ehemmiyet taşımayan yiyecek ve içecek nev'inden azıcık bir şey bile olsa. 10- Ka'b İbnu'l-Ucre, yalamanın nasıl olacağını açıklamaktadır: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı üç parmağıyla yemek yerken gördüm. Bunlar baş parmak, şehadet parmağı ve orta parmak idi. Sonra, silmezden önce bu üç parmağını yalarken gördüm. Şu sırayla yalamıştı: orta parmak, sonra onu takib eden, sonra da baş parmak." Bazı âlimler bu sıralamayı şöyle açıklar: "Bundaki sır şudur: "Sanki orta parmak öbür ikisine nazaran daha uzun olduğu için daha fazla bulaşığa maruzdur. Böylece onda daha çok taam kalmıştır. Ayrıca o uzun olduğu için, diğerlerinden önce yemeğe banmaktadır. Yalayan kimsenin avucunun içi muhtemelen yüzüne doğru olur. Bu durumda, orta parmaktan başladı mı sağ cihetinde olan baş parmağa geçer, böylece ondan da sağda olan baş parmağa geçer."168 * EL VE AGZIN YIKANMASI َي ـ7777 ـ3 للاُ َعْنه قال ْو َر ـ عن سلمان َر ِّض : [ اةِّ َرأ ُت فِّي التَّ قَ ُو ُضو ُء بَ ْعدَهُ فَذَ َكْر ُت ْ ِّم ال ال َطعَا َكةَ ُو ُضو ُء بَ ْعدَهُ َر ُسو ِّل إ َّن بَ َر للاِّ ذِّل َك ِّل ،# فقَا َل: ْ َوال ْبلَهُ ُو ُضو ُء قَ ْ ِّم ال َّطعَا ال بَ َر ]. أخرجه أبو داود َكةُ والترمذي . 168 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/115-117. 1. (3888)- Hz. Selman radıyallahu anh anlatıyor: "Tevrat'ta okudum: "Yemeğin bereketi, yemekten sonra (el ve ağzı) yıkamadadır" diyordu. Bunu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a söyledim: "Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır" buyurdular."169 [Ebu Dâvud, Et'ime, 12, (3761); Tirmizî, Et'ime 39, (1847).] َي ـ7777 ـ2 للاُ َعْنه قال ِّس ُكْم َم قال َر للاِّ :# ْن ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل ُروهُ َعلى أْنفُ َّحا ٌس فَا ْحذَ إ َّن ال َّشْي َطا َن َح َّسا ٌس لَ ْف َسهُ نَ ُو َم َّن إَّ َصابَهُ َش ْى ٌء َف ََ يَل َوفِّى يَ ِّدِّه َغ َمٌر فَأ بَا َت ]. أخرجه أبو داود والترمذي.« َح َّسا ُس»: شَديد الحس ل َغَمُر» بفتح الميم: ريح اللحم وزهومته . ْ َّحا ٌس»: كثير اللحس لما يصل إليه.«َوا وا”دراك.«لَ 2. (3889)- Ebû Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûllullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Şeytan muhakkak ki hassastır, cidden pek hassastır. Kendinizi ondan sakındırın. Kim elinde et kokusu olduğu halde geceler, sonra da kendisine bir fenalık ulaşırsa sakın ha nefsinden başkasını suçlamasın."170 [Tirmizî, Et'ime 48, (1861); Ebu Dâvud, Et'ime 54, (3852).] AÇIKLAMA: 1- Selman-ı Fârisî, İslam'la şereflenmezden önce hristiyan olmuş bir zattı. Onun Tevrat'tan okuması o dönemde cereyan etmiş olmalıdır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, Tevrat'tan okuduğu mesele hususundaki sorma işini "yemeğin bereketi, yemekten sonra ellerin yıkanması mıdır?" diye tahkik maksadıyla yapmış, Resûlullah da bunu yanlış değil, fakat eksik bularak, gerçek durumu ifade buyurmuştur: "Yemeğin bereketi, ellerin yemekten hem evvel ve hem de sonra yıkanmasıdır" buyurmuştur. Önceki yıkama tekrîm'dir, yani yemeğe, nimete hürmet etme, değer verme ma'nâsına gelir, ni'met-i ilahiye'ye bir nevi ta'zim ifade eder. Meselenin temizlik ve dolayısiyle hıfzıssıhha yönü izaha gerek olmayacak kadar açıktır. Sonraki yıkama ise bulaşığın izalesine, kokuların giderilmesine yöneliktir. 2- Aliyyu'l-Kâri, "Resûlullah'ın cevabı, Tavrat'ın maruz kaldığı tahrifata nebevî bir işaret olabileceği gibi, Muhammedî şeriatın, nimeti, ta'zim ifade eden temizlikle karşılamak için yemekten önce el yıkamayı ziyade ettiği ma'nâsına da gelebileceğini" söyler. Nitekim bu davranış "Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" hadisine pek muvafık düşmektedir. Bu hususta şöyle bir açıklama da yapılmıştır: "Yemekten önce ellerin yıkanmasındaki hikmet şudur: "Elleri yıkadıktan sonra yemek sıhhat ve afiyete daha uygun olur, çünkü eller, iş sebebiyle kirlenmelerden hâlî kalmaz, öyleyse onları yıkamak temizlik ve pâklık hâsıl eder. Çünkü, yemeden maksad ibadet ve kulluğumuzun ifasında güç elde etmektir. Öyleyse yeme işi de namazda olduğu gibi temizlik esasına bina edilmeye, elleri yıkayarak başlamaya ziyadesiyle layıktır. İkinci yıkamaktan maksad ise, ellerin ve ağzın bulaşıklardan temizlenmesidir." Aliyyu'l-Kârî, "yemeğin bereketi, yemekten önce ellerin yıkanmasıdır" hadisiyle ilgili şöyle bir açıklama daha yapıldığını kaydeder: "Yemeğin bizzat kendisinde artma ve ziyadeleşmedir, yemekten sonraki yıkamadaki bereket ise, nefsin sükunete ermesine ve istikrarını bulmasına sebep olmak, tâatlara imkan hazırlayıp, ibâdetlere kuvvet vermek gibi hizmetler sebebiyle yemeğin hâsıl edeceği fayda ve eserlerindeki artma ve ziyadeleşmedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hadislerinde, mübalağa kasdıyla yıkama işini, bereketin kendisi olarak ifade etti. Aslında ise, esas kastedilen bereket "el yıkama"dan hâsıl olan şeylerdir." El yıkamaya teşvik edici bir hadiste Efendimiz şöyle buyurur: "Kim, Allah'ın, evindeki hayrı artırmasını seviyorsa yemek hazır olunca ve kalkınca ellerini yıkasın."171 َي ـ7778 ـ7 للاُ َعْنهما قال َر َج ـ وعن أبن عباس َر ِّض : [ رسو ُل للاِّ َخ :# وا ُ ٌم، فقَال ْي ِّه َطعَا إلَ َ ِّد م ِّم ْن ال َخ ََِّء فَقُ يَ ْوما : نَأتِّي َك َ أ ِّ َو ُضو ء؟ فقَا َل ب : ْم ُت إلى ال َّص ََةِّ ُو ُضو ِّء إذَا قُ ْ ِّال ِّمْر ُت ب ُ َما أ إنَّ ]. أخرجه الخمسة إ البخاري . 3. (3890)- İbnu Abbas radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün heladan çıkmıştı. Hemen kendisine bir yemek takdim edildi. (O da kabul buyurdu. Ashabtan bazısı:) "Size abdest suyu getirmeyelim mi?" dediler. Onlara: "Namaza kalkınca abdest almakla emrolundum!" cevabını verdi.."172 [Müslim, Hayz 118, (374); Ebu Dâvud, Et'ime 11, (3760); Tirmizî, Et'ime 40, (1848); Nesâî, Tahâret 101, (1, 85).] AÇIKLAMA: 169 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/118. 170 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/118. 171 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/118-119. 172 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/120. Bu rivayet, yemekten önce el yıkamanın terkiyle ilgilidir. Nitekim hadis, Tirmizî'de "Yemekten önce el yıkamayı terketme babı" adını taşıyan bir babta kaydedilmiştir. Görüldüğü üzere, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kazâyı hacetten dönmüştür, henüz bir abdest tazeleme ameliyesi cereyan etmeden yenilecek bir şey ikram edilmiş, Resûlullah da bu ikramı kabul buyurmuşlardır. Ancak, yemekten önce, hep elini yıkadığını, helâdan sonra abdest tazelediğini görerek, bunu vacib addeden Ashabtan bazıları, atılarak: "Abdest suyu getirmeyelim mi? Abdestinizi almayacak mısınız?" diye hatırlatmada bulunmuşlardır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), çoğunlukla takip ettiği sünnet hep abdestli olmak, yemekten önce elleri yıkamak ise de, bunu bir vecibe olarak yapmadığını, abdest alma işinin sadece namaz için kalkınca "vecibe" olduğunu beyan ederek, abdest almayı (ve ellerini yıkamayı) terkediyor. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada abdestin her zaman vacib olmadığını belirtmek istemiş, vacib olduğu hallerden en ziyade karşılaşılanı zikretmiştir: Namaz. Hakikat-ı halde namaz dışında da bazı haller abdestli olmamızı vacib kılar: Tilâvet secdesi, Kur'an'a el değmek, Ka'be'yi tavaf etmek... gibi. Ancak Resûlullah o fırsatta ilmihal dersi vermiyordu ki, bütün teferruâta yer versin. Belirtmek istediği husus, abdestsiz olunabileceği, el yıkamadan da yemek yenilebileceği idi. Bu çeşit fırsatlar olmayıp bu cevazlar beyan edilmese ve Ashab'ın zannı üzere meseleler kalsaydı, arkadan gelen müslümanlar bir kısım zorluklarla karşılaşabilirdi. Hakîm olan Rabbimiz, Resûlü'nü çok farklı şartlarda, değişik muhataplar içerisinde müteaddit ve mükerrer imtihanlara ibtila ederek şeriatının her yönünü açıklığa kavuşturmuştur. Bu, Rabbimizin bu ümmet-i merhume'ye büyük lütuf ver rahmetlerinden biridir. Aliyyu'l-Kâri, Resûlullah'ın, o sırada abdest almayı nefyetmesinde, abdestli de olmayı tecvize münafi bir durumun olmadığını, yemekten önceki veya başka biri olsun, farketmeksizin örfî yıkamanın istihbabından öte abdestli olmanın müstehab olduğunu da ifade ettiğini belirtir. Ve devamla der ki: "Gerçek şu ki, (aleyhissalâtu vesselâm), o sırada ellerini, cevazı beyan için yıkamadı. Ayrıca, Resûlullah'ın cevabından çıkarılacak vücub hükmünün nefyi de te'kidli olarak ifade edilmiştir. Hülasa bu hadis, yemekten önce ellerin yıkanması mutlak olarak nefyedilmiştir şeklinde hüküm çıkarmaya kesinlikle yeterli değildir. Zaten, Resûlullah'a vaz edilmiş sualin içerisinde, Resûlullah'ın müste'mir âdetinin yemekten önce elini yıkamak olduğu görülmektedir. Hatta hadisten, şer'i abdestin yani namaz için alınan abdestin nefyedilip, örfî abdestin yani sadece elleri yıkama'nın bâki kaldığı hümkünü çıkarmak dahi mümkündür. Şu halde bu ihtimalin varlığı da, önceki istidlali (yani hadisten, yemekten önce el yıkamanın nefyedildiği hükmünü) düşürür." Aliyyu'l-Kâri burada selef arasında cereyan eden bazı ihtilafa îmada bulunmaktadır. Zira onlar arasında, yemekten önce ellerin yıkanmasına karşı çıkanlar olmuştur. Sözgelimi, İmam Mâlik ve Süfyan-ı Sevrî'den böyle bir kanaat rivayet edilmiş ve hatta Sevrî'nin tutumu, "onun, Acem âdeti" olmasıyla izah edilmiştir. Ancak cumhur, hem yemekten önce ve hem de yemekten sonra el yıkamayı istihbab etmede ittifak eder.173 * ÇOK YEMEYİ ZEMM َي ـ عن أبي هريرة َر ِّض للاُ َعْنه قال ـ7773 ـ3 ى : [ ْخ َر أ َضا :# ى َف النَّب ُ َّم أ ََبَ َها، ثُ ِّ ْت فَ َشِّر َب ح ُحِّلبَ َشاة فَ ِّ َمَر لَهُ ب َكافِّرا ، فَأ َضْيفا ْت فَ َشِّر َب ُحِّلبَ َشاة فَ ِّ َمَر لَهُ ب ،َ فَأ َّم إنَّهُ أ ْصبَ َح فَأ ْسلَم َشيَا ه، ثُ ِّ ََ َب َسْبع ِّ ََبَ َها، َحت ى َشِّر َب ح ِّ فَ َش ََ ِّر َب ح ِّ ْم يَ ْستَتِّ َّمه،ُ ْخ َرى فَلَ ُ َّم أ ح بَ َها، ثُ فقَا َل :# ْش َر ُب فِّى َسْبعَ ِّة أ ْمعَا ء َكافِّ ُر يَ ْ َوال ى َوا ِّح د ْش َر ُب فى ِّمع يَ ُمْؤ ِّم َن لَ في َس »: تمثيل ْبعَ ِّة أ ْمعَ إ َّن ال ]. أخرجه الثثة والترمذي.قوله « ا ء ْ لرضا المؤمن باليسير من الدنيا، وحرص الكافر على الكثير منها . 1. (3891)- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kafir bir misafir ağırlamıştı. Derhal onun için bir keçinin sağılmasını emretti. Keçi sağıldı. Kafir sütünü içti. Sonra diğer bir keçinin daha sağılmasını emretti. (Adam doymadı). Bu suretle tam yedi keçinin sütünü içti. Adam yatıp, sabah olunca müslüman oldu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir keçi sağılmasını emretti. Sütünü adam içti, sonra ikinci bir başka keçi daha sağıldı. Fakat bunun sütünü tamamen içemedi. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu veselâm): "Mü'min bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer" buyurdular."174 [Buhârî, Et'ime 12; Müslim, Eşribe 186, (2063); Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 10, (2, 924); Tirmizî, Et'ime 20, (1820).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, muhtelif tariklerden bazı farklı ziyade ve noksanlarla gelmiş bulunmaktadır. İbnu Hacer bu zatın Cahcâh el-Gıfâri olduğu kanaatindedir. Nevevî ve Kadı İyaz'ın, Nadra İbnu Nadra olabileceğini, bazılarının da Sümâme İbnu Üsâl olabileceğini söylediklerini belirtir. Zira bunlarla da ilgili olarak benzeri kıssalar rivayet edilmiştir. Bu hadisenin birçoklarının başından geçmiş olması ihtimalden uzak değildir. 173 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/120-121. 174 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/122. 2- İbnu Ebî Şeybe, Ebu Ya'la, Bezzâr ve Taberânî'den naklen Cahcâh el-Gıfârî'nin hikayesini İbnu Hacer, kendi ağzından naklettiğine göre, "bu zat yakınlarından bir grupla birlikte müslüman olmak niyetiyle huzur-u risaletpenâhîye gelirler ve Resûlullah'la birlikte akşam namazında hazır olurlar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) selam verince: "Herkes yanında oturanın elinden tutsun (yemeğe götürsün)" ferman buyurdu. Ben yalnız kalmıştım. Ben ise iri ve uzun boylu bir kimseydim. Kimse beni gelip almamıştı. Beni de Resûlullah kendi evine götürdü. Benim için bir keçi sağdı. Hepsini içtim. Benim için bir keçi daha sağdı, onu da içtim. Böylece tam yedi keçi sağdı, hepsini içtim (daha da doymamıştım). Sonra bana bir tencere yemek geldi, onu da bitirdim. (Resûlullah'ın hizmetçisi) Ümmü Eymen (dayanamayıp): "Resûlullah'ı aç bırakanı Allah aç bıraksın!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Sus, Ümmü Eymen! O rızkını yedi, bizim rızkımız Allah'a aittir!" buyurdular. İkinci gece olup akşamı kılınca Aleyhissalâtu vesselâm önceki akşam yaptığını yaptı: Benim için bir keçi sağdı. Bu sefer içtim ve doydum. Ümmü Eymen radıyallahu anhâ (şaşırmıştı]: "Bu (dünkü) misafirimiz değil mi?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bu gün, o mü'mindir, bir tek mideye yedi. Dün ise yedi mideye yemişti. Kâfir, yedi mideye yer, mü'min ise tek bir mideye yer" buyurdular." İbnu Hacer'in Cahcâh tarikinden kaydettiği bu rivayetten daha kuvvetli olduğunu belirttiği Ebu Gazvân rivayeti de şöyle: "Abdullah İbnu Amr anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a yedi kişi gelmişti. Ashabtan her biri bir adam götürdü. Resûlullah da bir adam götürdü. Ona ismini sordu. Adam: "Ebu Gazvân!" dedi. Resûlullah onun için tam yedi keçi sağdı. O hepsini içti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Müslüman olmaz mısın ey Ebu Gazvân?" buyurdular. Adam: "Evet!" dedi ve müslüman oldu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adamın göğsünü meshetti. Sabah olunca ona tek bir koyun sağıldı. Sütünü bitiremedi bile. Resûlullah sordu: "Ey Ebu Gazvân neyin var? Niye tamamlamadın?" "Seni peygamber olarak gönderen Zât'a yemin olsun doydum!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Senin dün yedi miden vardı. Bu gün ise tek miden var!" buyurdular." 3- Hadisin ma'nâsı hususunda Ulema ihtilaf etmiş, farklı mütalaalarda bulunmuşlardır. Hem hadisin anlaşılması hem de Ulemanın bu çeşit hadisleri izah etmede ne gibi ince tahlillere girdiğini göstermek için, bahsi İbnu Hacer'den takip edeceğiz: * Bazıları: "Hadisten murad, zâhiri değildir: Bu, müslüman ve onun dünyadaki zühdü ile kâfir ve onun dünyaya olan hırsını göstermek için verilmiş bir temsildir" demiştir. Böyle düşünenlere göre: "Mü'min dünyevî şeylere kıymet vermemesi sebebiyle tek bir mideye yer, kâfir ise dünyevî şeylere rağbetinin şiddeti ve dünyalığı çok yığması sebebiyle yedi mideye yer. Burada ne gerçek mideler, ne de yeme hususu murad edilmektedir. Asıl kastedilen şey, dünyalığın iktisabında azlık ve çokluktur. Hadiste sanki, dünyalığı tamah yeme ile, dünyalığa götüren yollar da midelerle ifade edilmiş olunmaktadır. Kastedilen ma'nâ ile zikredilen teşbih arasındaki alaka, izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Hadisi, dünyaya gösterilen rağbete hamledenler, "nasıl ki derler, falan kimse dünyayı hopur hopur yiyor denince onun dünyaya fazlaca rağbet ve hırs gösterdiği ifade edilirse, mü'min tek bir mideye yer denmekle de dünyaya karşı hırsı yok, ondan yetecek kadar, az bir şeyin peşindedir denmek istenmiştir." Keza, "Kâfir yedi mideye yer" sözüyle de dünyaya rağbet ediyor, çok şeylerin peşine hırsla düşüyor denmek istenmiştir." * Bazıları da şöyle demiştir: "Bunun ma'nâsı şudur: "Mü'min helal yer, kâfir haram yer. Helalin varlığı vücudca daha azdır, haram ise çoktur." * Bazıları da demiştir ki: "Hadisten murad mü'mini az yemeye teşviktir. Çünkü bilirse ki, çok yemek kafire has bir sıfattır, mü'min az yemeyi esas alır. Zira, mü'minin nefsi, kâfire mahsus sıfatla muttasıf olmaktan nefret eder. Çok yemenin kâfire has bir sıfat olduğu hususuna Cenâb-ı Hakk'ın şu sözü delâlet eder: "Durakları ateş olduğu halde, kâfirler zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler" (Muhammed 12). * Bazı âlimler ise: "Hadisin ma'nâsı zâhiri üzeredir, te'vile hacet yoktur" demiştir. Ancak zâhirini esas alanlar da farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. ** Birinci görüş: Bazıları: "Bu bir şahıs hakkında vârid olmuştur. El-Mü'min kelimesinin başındaki Lâm, ahdiyedir (yani kastedilen birini ifade eder), cinsiyye değildir (yani bütün mü'minleri ifade etmek için kullanılmamıştır). İbnu Abdilberr bu hususta cezmeder (kesin kanaat beyan eder) ve şöyle der: "Bunu umuma (bütün mü'minlere) hamletmeye imkan yoktur, zira böyle bir iddiayı, müşahede reddeder, kabul etmez. Nice kafirler var ki mü'minlerden az yer ve nice mü'minler var ki kafirden çok yer ve nice kâfir var ki müslüman olmuş da yeme miktarını değiştirmemiştir." İbnu Abdilberr sözü sadedinde olunan hadise getirerek: "Ebu Hüreyre hadisi, bunun muayyen bir zat hakkında vürûd ettiğine delâlet eder." Bu sebeple olacak ki İmam Mâlik bu hadisi, mutlak bir hadisin peşine getirmiştir.175 Buhârî de aynı şeyi yapar. Sanki Buhârî, bu davranışıyla şöyle demektedir: "Bu adam kâfirken yedi mideye yemekte idi, müslüman olunca, yedikleri özleştirilip hakkında mübarek kılındı. Böylece kafir iken kendisine yeterli olan yedi kısımdan bir kısmı kifayet eder hale geldi." 175 Burada İbnu Abdilberr şunu demek ister: "İmam Mâlik bu hadislerde muayyen bir şahsın kastedildiği kanaatinde olduğu için "Mü'min, bir mideye; kâfir ise yedi mideye yer" şeklinde mutlak gelen hadîsi kaydettikten sonra, hadîsin belli bir şahısla ilgili olarak rivayet edilen vechini peşine kaydetmiştir. Kaideten, mutlak mukayede hamledilir. Öyleyse bu hadîsler muayyen şahıslarla ilgilidir, her mü'minle, her kâfirle değil." Bu görüşü, İbnu Abdilberr'den önce Tahâvî, Müşkilü'l-Âsâr'da beyan etmiş ve: "Bu hadis, hususi bir kafir hakkındadır yani yedi koyunun sütünü içen kâfir hakkındadır" demiştir. Tahâvî, ilaveten: "Hadisin, indimizde, söylediğimiz dışında bir başka veche hamli mevzubahis değildir" açıklamasını yapar. Bu görüşe Tahâvî'den önce Ebu Ubeyde'nin yer verdiğini görmekteyiz. Şunu kaydetmemiz de faydalıdır: Bu te'vilin "Hadisin râvisi olan İbnu Ömer, bundan husûs değil, umûm anlamıştır, bundan dolayı, çok yiyen kimseyi görünce, onu yanına girmekten men etti ve bu hadisle ihticac etti" diye tenkid etmişlerdir. Bu kanaatte olan İbnu Hacer de şöyle der: "Şu da var ki, daha önce kaydedildiği üzere hadisenin mükerrer şahıslarla alakalı olarak bir çok vak'alarda cereyan ettiği kabul edilince ve mezkur hadis, onlardan her bir vakanın arkasından, benzer hadiseye mazhar olan kişi hakkında kaydedildikten sonra bunu tek bir şahsa hamletmek nasıl mümkün olur?" ** İkinci görüş şöyledir: "Hadis ekseriyeti ifade zımnında beyan olunmuştur, gerçek aded kastedilmemiştir." Bunlara yedi denmiş olması çoklukta mübalağa içindir. Nitekim ayet-i kerime'de "Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve -yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa- yine de Allah'ın sözleri bitmezdi" (Lokman 27). Yani hadisin ma'nâsı şudur: "Mü'mine yakışan hususlardan (şe'n) biri de yeme işini az yapmasıdır, çünkü o, ibadete müteallik amellerle meşguldür ve çünkü o, bilmektedir ki tabi olduğu şeriat-ı garrası kendisine yemekten maksadın "açlığı örtmek", "hayatın devamını sağlamak" ve "İbadete yardım etmek" olduğunu öğretmektedir, ve çünkü o, yemede üç noktada özetlenen bu maksadın dışına çıktığı takdirde vereceği hesaptan korkmaktadır. Kâfir ise, bu söylenenlerin hilafınadır. Zira o, şeriatın tayin ettiği maksadı takip edip o hududda durmaz, bilakis nefsin şehvetine tabi olur, her hangi bir haram korkusu olmaksızın kendini arzularının peşine salıverir. Böylece mü'minin yiyeceği -zikrettiğimiz sebebe binaen- kâfirin yiyeceğine nisbet edilince, yedide biri kadar olur. Ancak bu söylenenden, her kâfir ve her mü'min hakkında aynı nisbetin cari olduğu hükmü çıkmaz. Bazan mü'minlerden çok yiyenler çıkar. Bu, bazan âdetten, bazan hastalık gibi herhangi bir başka sebepten ileri gelir. Kâfirler arasında da az yiyenler olur, bu da onların tabiblerin beyan ettiği sıhhatle ilgili tavsiyelerine uymalarından veya ruhbanların tavsiye ettiği riyazete yer vermelerinden veya mi'de zaafı gibi bir başka sebepten ileri gelebilir." Tîbî der ki: "Bu hususta söylenenin hülasası şudur: Mü'minin şe'ni zühd hususunda hırs göstermesi, kafirin hilafına, yaşamasına yetecek kadar yemekle iktifa etmesidir. Öyleyse bu vasfa uymayan bir mü'min veya kafirin varlığı, hadisi yaralamaz." Cenâb-ı Hakk'ın şu sözü de bu hususu te'yid eder: "Zina eden erkek ancak zina eden veya putperest bir kadınla evlenebilir" (Nur 3). Nitekim, hür bir kadınla evlenen zâni ve hür bir erkekle evlenen zâniye mevcuttur. ** Üçüncü görüş: Bu hadisteki "mü'min" den murad kamil seviyedeki tam bir imana sahip olan mü'mindir. Zira, kimin müslümanlığı güzel olur, imanı kemale ererse onun fikri, ölüm ve ölüm sonrası ile ilgili şeylerle meşgul olur, böylece korkunun şiddeti ve düşüncenin kesafeti ve kendi nefsine olan acıması, onu nefsani arzuların peşine düşmekten alıkoyar. Nitekim Ebu Ümâme'nin yaptığı bir rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Kimin fikri fazlaysa yemeği azdır, kimin tefekkürü azsa yemeği çok, kalbi de katıdır." Ebu Saîd tarafından rivayet edilen bir başka hadis de aynı şeye dikkat çeker: "Bu mal tatlı ve hoştur. Ama bilesiniz! kim onu nefsâni hırsla alırsa, yediği halde doymayan kimse gibi olur." Öyleyse bu hadisler, "mü'min"den kastedilenin yeyip içmede orta yolu tutan kimse olduğuna delil olur. "Kafir"le kastedilen de şe'ni oburluk ve hırs olan ve hayvanlar gibi çok yiyen yeme işini bünyesinin sıhhati gibi makul bir maslahata binaen yapmayan kimsedir. Bu görüşü kaydeden Hattâbî der ki: "Selef büyüklerinin nicelerinden çok yedikleri rivayet edilmiştir, ancak bu hal, onların imanlarında bir noksanlık sebebi değildir." ** Dördüncü görüş: Hadisten murad "mü'min, yemesi-içmesi sırasında besmele çeker, şeytan ona yeme-içmede ortak olmaz, böylece az bir yiyecek de ona kâfi gelir; kafir ise, besmele çekmez, şeytan bu sebeple ona ortak olur" denmiştir. Bu husus daha önce geçti (3868-3873. hadisler). ** Beşinci görüş: "Mü'min yiyeceğe karşı az hırs gösterir, bu sebeple yiyeceği, hakkında mübarek kılınır, yiyecek de bereket kazanır böylece az bir yemekle doyar. Kafir ise, yiyeceğe hayvan gibi tamahkar bir gözle bakar, az onu doyurmaz." Bu görüş öncekine dahil edilebilir, ikisi tek bir cevap sayılabilir. ** Altıncı görüş: Nevevî'ye aittir, der ki: "Muhtar olan şu ki, bundan murad bazı mü'minler tek bir mideye yerler, kâfirlerin çoğu yedi mideye yerler. Bundan, her yedi mideden birinin mü'minin midesi gibi olması gerekmez." Midelerin farklı oluşlarına, Kadı İyaz'ın ehl-i teşrih'den (anatomi doktorlarından) kaydettiği husus delildir. Onlar demiştir ki: "İnsan mideleri yedidir.176 1) Mide, 2, 3, 4) Buna bağlı üç mide daha: Bevvâb, sâim, rakîk. Bunlar incedirler. 5) A'ver (kör barsak). 6) Kolon, 7) Müstakîm. Bunlar kalındırlar." 176 Burada, mîde kelimesiyle sindirim borusunu anlamamız gerekecek. Sindirim borumuzun, şerhte mîdeden itibaren değişen kısımlarının sayıldığını görmekteyiz: Mide, oniki parmak barsağı, kör barsak, kalın barsak, kalın barsağın son kısmı. Böylece hadisin ma'nâsı şöyle olur: Kafir, hırsla yediği için, bu midelerin hepsi dolu olmayınca doymaz. Mü'min ise bunlardan birinin dolması doyurur. Kirmânî, tabiblerden, bu yedi midenin tesmiyesini nakleder. Buna göre: İlkine mide, sonra birbirine bitişik olan üçüne rikâk (inceler) ki bunlar onikiler (oniki parmak barsağı), sâim (ince barsak), kolon, sonra üç kalın: Fânifî, müstakim, a'ver(kör).177 **Yedinci görüş: Nevevî'ye aittir. Der ki: "Kafirdeki yedi ile, şu sıfatların kasdedilmiş olması da muhtemeldir: Hırs, oburluk, tul-u emel, tamah, su-i tab' (kötü huy), haset, yağ sevgisi. Mü'mindeki tek şeyle de ihtiyacının örtülmesi kastedilmiştir." ** Sekizinci görüş: Kurtubî'ye aittir. Der ki: "Yemek şehveti yedidir: Tabiat şehveti, nefis şehveti, göz şehveti, ağız şehveti, kulak şehveti, burun şehveti ve açlık şehveti. Müslümanı yemeye sevkeden zarurî şehvet bu sonuncusudur. Kafir ise sayılanların hepsiyle yer." İbnu Hacer der ki: Kurtubî'nin bu mütalaasının aslını özet olarak Kadı Ebu Bekr İbnu'l-Arabî'nin sözleri arasında gördüm. Der ki: "Hadiste geçen yedi mide, beş duyu ile şehvet ve ihtiyaçtan kinayedir." Ülemâ der ki: "Hadisten alınacak esas, dünyalık hususunda azlığa teşvik, bunda zühd, ve harama gitmeden elde edilene kanaat etmeye terğibtir. Gerek cahiliye devrinde ve gerekse İslam döneminde akıllı kimseler hep açlığı övmüşler, çok yemeyi zemmetmişler..." İbnu't-Tîn der ki: "Yeme hususunda insanlar üç kısımdır: Bir grup var, her yiyeceği, ihtiyaç olsa da olmasa da yer. Bu, cahil takımının amelidir. Bir grup var, acıktığı zaman, açlığı örtecek kadar yer. Bir grup var ki, bunlar nefislerini açlığa mahkum ederler, bu davranışlarıyla nefsin şehvetini kırıp, dizginlemek murad ederler. Bunlar yedikleri vakit ihtiyaçlarını örtecek kadar yerler."178 َي ـ7772 ـ2 للاُ َعْنه قال ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ِّن قال َر :# َكافِّى ال َّث ََثَ نَ ْي ْ ُم اث ِّة َكا َطعَ فى ا ُم ال َّث ََثَ َو َطعَا ِّة، ْربَعَ ]. أخرجه الثثة والترمذي . ا’ ِّة 2. (3892)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İki kişinin yiyeceği üç kişiye de yeter. Üç kişinin yiyeceği de dört kişiye yeter."179 [Buhârî, Et'ime, 11; Müslim, Eşribe 178, (2058); Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 20, 52, (928); Tirmizî, Et'ime 21, (1821).] ْك ـ7777 ـ7ـ وفي أخرى لمسلم والترمذي، عن جابر: [ ِّفى ا ِّن يَ نَ ْي ْ ُم اث ُم ا َطعَ ’ ا َو َطعَا ْربَعَة،َ ’ َمانِّيَةَ َّ ْرَبعَ ] . ِّة يَكِّفى الث 3. (3893)- Müslim ve Tirmizî'de gelen bir diğer rivayet Câbir'den olup şöyledir: "İki kişilik yiyecek dört kişiye de yeter, dört kişilik yemek sekiz kişiye de yeter."180 [Müslim, Eşribe 179, (2059); Tirmizî, Et'ime 21, (1821).] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayetlerde mutlak olarak az yiyeceğin çok kimseye yeteceği belirtilmektedir. Bazı âlimler bu hadislere şöyle bir ma'nâ vermişler: "Bir kişiyi doyuracak miktardaki yiyecek, iki kişinin kût'una (muhtaç olduğu gıdasına) yeterlidir. İki kişi de, dört kişinin "kût"u ile doyuma erer"181 Mühelleb de şunu söylemiştir: "Bu hadislerden murad mekârim-i ahlâka ve "kifâyet"le yetinmeye182 teşviktir. Yani, murad kifâyetin miktarını belirlemek değildir, murad yardımseverlik (muvâsât)dır, iki kişinin yiyeceğine bir üçüncüyü, duruma göre bir dördüncüyüde dâhil etmenin uygun olacağını takrirdir." Nitekim İbnu Mâce'de gelen bir rivayet şöyle: "Bir kişinin yemeği iki kişiye kâfidir. İki kişinin yemeği üçdört kişiye kâfidir. Dört kişinin yemeği, beş-altı kişiye kâfidir." Resulullah'ın daha önce de geçen "Birlikte yiyin, ayrı ayrı yemeyin, zira beraber olunca bir kişilik yemek iki kişiye de yeter" mahiyetindeki "beraber yemeye" teşvik edici hadisleri, buradaki hadisler tamamlar. Bir başka ifade ile bu hadisler, beraber yemenin hikmetlerinden birini açıklamış olmaktadır: Yemek bereket kazanmaktadır. Hayatın devamı için gerekli olan zaruri beslenmeyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın müteakiben göreceğimiz üzere "beli doğrultacak kadar üç beş lokma yemek" şeklinde tarif ettiğini, kendisinin sofraya "bir kaç lokma alıp kalkacak vaziyette iğreti oturduğunu" (3882. hadis) hatırlayacak olursak, sadedinde olduğumuz hadislerde ortaya konan hakikatı anlayabiliriz: Örfen bir kişilik olarak tekerrür eden miktarın ortalama yarısı ihtiyaç dışıdır, yenmese de beslenme açısından bir eksiklik hâsıl olmayacaktır. Ne var ki, ilme, akla, sağ duyuya dayanmayan, temelini görgü ve an'aneden alan bir alışkanlıkla ihtiyaçtan fazla yenmektedir. Nitekim bazı müşâhedelerimiz de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın irşadlarını teyid eder: 177 Bu ikinci sayımda kolon, inceler sırasında zikredilmektedir. Önceki sayımda ise kalınlar sırasında zikredilmişti. Keza bu ikincide a'ver (kör barsak)de sıra itibâriyle farklı yerde gözükmektedir. 178 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/122-128. 179 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/128. 180 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/128. 181 Kût: Hayatın devamını sağlayacak miktardaki gıdadır (Nihaye). 182 Kifâyet: Burada belli miktar demek değildir. Yeterliliğine hükmedilmesi gereken mevcuttur. İbnu Hacer: "Birlikte yeyin, ayrı yemeyin. Zira beraber olunca, bir kişilik yemek iki kişiye de yeter" hadîsini yorumlarken: "Bu hadîsten anlarız ki, "kifâye" birlikte olmanın bereketinden neşet eder ve cemaat ne kadar çok olursa, bereket de ziyâdeleşir" der. Aynı sofradan yiyen insanların bir kısmı şişman bir kısmı zayıftır. Bazı kere, fakir muhitlerin çocukları daha canlı, daha kanlı, daha dolgun oldukları halde, zengin muhitlerin çocuklarının nisbî bir zayıflık ve hatta solukluk içinde oldukları dikkat çeker. 2- Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler: * Âlimlerimiz, Ebû Hüreyre hadisinden, yemekte beraber olmanın müstehab olduğu, kişinin yalnız yememesi gerektiği hükmünü çıkarmışlardır. * Hadis, keza başkasına yardımcı olmanın, başkasını sofraya almanın bereketi artıracağını ve bu bereketin o sofraya iştirak edenlerin hepsine sirayet edeceğini ifade etmektedir. * Kişi yanında mevcut olanı ehemmiyetsiz görerek başkasına ikramdan çekinmemelidir. Zira, bazan az bir şeyle, tam olarak doyulmaz ama açlık giderilir. Zaruri ihtiyaç karşılanarak bedenî aktivite sağlanabilir. Sünnetin tavsiye ettiği beslenme de esasen budur.183 َي ـ7773 ـ3 للاُ َعْنهما قال ِّ ى ـ وعن بن عمر َر ِّض : [ ِّعْندَ الن ب َ َج َّشأ َر تَ # فقَا َل: النَّ َء َك، فَإ َّن أ ْكثَ ُك ا َّف َعنَّا ُج َشا في الد ْنيَ ا ِّس ِّشبَعا َمِّة ِّقيَا ْ ال َ يَ ْوم ُهْم ُجوعا ُ ْطَول أ ]. أخرجه الترمذي . 4. (3894)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "(Bir zat) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında öğürmüştü, ona: "Öğürtünü bizden uzak tut. Zira, dünyada insanların en çok doymuş olanları, Kıyamet günü en çok aç kalacak olanlarıdır" buyurdular."184 [Tirmizî, Kıyâmet 38, (2480); İbnu Mâce, Et'ime 50, (3350).] AÇIKLAMA: Öğürtü diye tercüme ettiğimiz cüşâ'yı, Münâvî: "Doyma sırasında mideden çıkan yel" diye tarif eder. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada öğürmeyi takbih etmekle onun sebebi olan çok yemeyi takbih etmiş olmaktadır. Nitekim hadisin devamında dünyada çok yiyenlerin âhirette aç kalacaklarını haber veriyor. Şu halde hadis, çok yemenin ölçüsü hususunda bir ip ucu vermektedir: Yani öğürme hâsıl edecek kadar yememek lazımdır, zira öğürme çok yemekten hâsıl olan bir hadisedir. Aksi takdirde Resulullah gayr-ı iradi olarak hâsıl olan bir hadiseden dolayı kimseyi takbih etmezdi. Öğürme iradî değildir ama, ona sebep olan çok yeme iradîdir. Münâvî, hadisi şu ma'nâda açıklar: "Esasen bu derece fazla yemek tıbben de yasaklanmıştır. Bu meselede tıbla şeriat birleşir. Mesele dînî tabiratla: Tokluk kişiyi şeytana yaklaştırır, nefsi tehyic eder ve tuğyana atar; açlık ise, şeytanın yollarını daraltır, nefsin hâkimiyetini kırar. Böylece onların şerlerini bertaraf eder. Tokluktan insanda menkûhât'a (kadınlara) karşı şiddetli arzu neş'et eder, bunu mevki, makam hırsı, lezzetli mallar elde etme hırsı takip eder. Bu iki şey mat'umat ve menkûhât imkânlarını artırır. Bunu mal, makam ve çeşitli rahatlıkları artırma gayreti, bir çok hasis rekabetler, hasedleşmeler takip eder. Bunlardan riya, tefâhur, çoklukla övünmek, ululanmak gibi belalar, âfetler tevellüd eder. Bunlar hasede kine, adâvet ve buğza davetiye çıkarır. Artık bu hal, sahibini her çeşit azgınlık, sapıklık ve fuhşu işlemeye iter, sınır, hudud tanımaz kılar. İşte bu onu Kıyamet günü açlığa götürür. Onun kurtuluşu artık Allah'ın merhametine kalmıştır, (imdad verecek hayır ameli hiç mi hiç yoktur)."185 َي ـ7775 ـ5 للاُ َعْنه قال ـ وعن المقدام بن معدى كرب َر ِّض : [قال رسو ُل للاِّ :# َ َما م ِّن ’َ ِّ َح َس ِّب اب ْط ن، ب آدَ ِّم ى ِّو َعا ء َش را م ْن بَ ُ ٌث ل ،َ فَثُ ِّ فَاع َم َحالَةَ بَه،ُ فَإ ْن َكا َنَ ْ ِّم َن َصل َما ٌت يُقْ قَ ْي ُ ل َ ُ ٌث آدَم ِّلنَفَ ِّس ِّه ل َوثُ ِّ ِّه، ُ ٌث ِّل َشراب ل َوثُ ِّل ]. أخرجه الترمذي . َط ََ َعاِّمِّه، 5. (3895)- Mikdâm İbnu Ma'dikerib (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Âdemoğlu, mideden daha şerli bir kap doldurmaz. Âdemoğluna belini doğrultacak birkaç lokmacık yeterlidir. Ancak [nefsinin galebesiyle] illa da (mideyi doldurma işini) yapacaksa bari onu üçe ayırsın: Üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefesine (tahsis etsin, üçte birden fazlasına yemek koymasın)."186 [Tirmizî, Zühd 47, (2381); İbnu Mâce, Et'ime 50, (3349).] AÇIKLAMA: Burada mide, öncelikle bir kaba ve içerisine bir şeyler konan zarfa benzetilmekte, böylece değer itibariyle düşünülmektedir. Zira kab ve zarf, gaye değil vasıtadırlar. Kendi zatları sebebiyle değil, içerlerine konan şeyler sebebiyle kıymet taşırlar. Öyle ise onlar değil, içlerine konan şeyler asıldır. Hadis, mide'yi ayrıca "şerli" sıfatıyla tavsif ederek ikinci bir tevhîn'e (değerden düşürmeye) tabi tutmaktadır. Yani sıradan bir kap değil, zarar veren, şer getiren bir kap. Mideyi çok doldurmanın dinî, tıbbî zararları var, zamansız doldurmanın zararları var, haram 183 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/128-130. 184 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/130. 185 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/130-131. 186 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/131. doldurmanın zararları var, muvazenesiz, kalitesiz... doldurmanın zararları var. Münâvî der ki: "Midenin dolması din ve dünyanın fesadına sebep olur... Çünkü kapların dolması, dünyaya gösterilen tamah ve hırstan hali olmaz. Her ikisi de faili için zararlıdır. Ayrıca tokluk, insanı kötü yerlere düşürür ve sahibini haktan uzaklaştırır. Tenbellik galebe çalar, ibadetten alıkoyar. İçerisinde fuzulî maddeler artar, gadabı, şehveti artar, hırsı çoğalır, ihtiyacından fazlasını taleb etmeye sevkeder." Bazı büyükler şöyle demiştir: "Tokluk nefiste şeytanı celbeden bir nehirdir, açlık ise ruhta, melekleri celbeden bir nehirdir." Münâvî, Gazalî'den naklen hadiste geçen ve "birkaç lokmacık" diye tercüme ettiğimiz Lukeymât ifadesinin "on"dan azı ifade eden bir sîga olduğunu belirtir. Şu halde bu hadis, mideyi doldurma meselesinin ehemmiyetine dikkat çekiyor, rastgele, ilimsiz, şuursuz, dikkatsiz, ölçüsüz doldurmalara karşı uyarıyor. En başta uyarısı da çok yemeye karşı. Aynı hadiste, azlığı tavsiye etmekle birlikte, çok yeme durumunda kalanlara en az zararla kurtulabileceğimiz en fazla yeme hududunu gösteriyor. Mide'yi üçe bölüp, bunun üçte birini "yemek"le doldurup geri kalan ikisini "su" ve "teneffüse (havaya)" ayırmak. Yine Münâvî der ki: "Bu ölçüye uyulunca ruhî berraklık ve kalbî incelik hâsıl olur. Bu, yemede tercih edilecek ölçüdür. Beden ve kalb için en faydalı olan da budur. Zira karın yemekle dolarsa su içmede sıkışıklığa uğrar. Su içilince teneffüs yapmada sıkışıklığa uğrar sıkıntı ve ağırlık basar. İnsanda, "arzî", "mâyî" ve "havâî" üç kısım bulunması hasebiyle,187 Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), yiyecek içecek ve nefes için de üçlü taksime yer vermiştir. Bu taksimde nârî (ateşe ait) unsura yer verilmemiştir. Çünkü, İbnu'l-Kayyîm'in söylediğine göre tabiblerden bir grubun kavlince, bedende nârî kısım yoktur. Kurtubî der ki: "Eğer Bokrat (Hipokrat)188 Resûlullah'ın beslenme ile ilgili bu taksimatını duysaydı bundaki hikmet karşısında hayran kalırdı." Gazalî der ki: "Bu hadis felsefecilerden birine zikredilmişti. Ben, az yeme hususunda bundan daha hikmetli bir söz işitmedim" dedi. Resulullah o üç şeyi bilhassa zikretti, çünkü hayvanî hayatın temeli onlardır." Münâvî bu açıklamalardan sonra Tenbih başlığı altında şunu ilave eder: "İbnu Arabî der ki: "Açlık iki kısımdır: Biri ihtiyârî olan açlıktır, bu sâliklerin (tasavvuf yoluna girenlerin) açlığıdır. Diğeri ise ızdırarî açlıktır. Bu muhakkik ülemânın açlığıdır. Zira, muhakkik kişi, nefsini açlığa mahkum etmez, bilakis yiyeceğini, ünsiyet makamında ise azaltır, heybet makamında ise artırır. Muhakkikler için yemenin çok olması, azamet halinde meşhudlarından kalblerine tecelli eden hakikat nurlarının satvetlerinin sıhhatine delildir. Az yemeleri de gördükleriyle ünsiyet halinde konuştuklarının sıhhatine delildir. Çok yeme, sâlikler için Allah'tan uzaklıklarına ve Allah'ın kapısından uzaklıklarına, behîmî olan şehevânî nefsin bütün gücüyle üzerlerine olan hakimiyetine delildir. Az yeme ise onlar için, cûd-i ilahîden kalplerine olan nefehâtin (üflemelerin) varlığına delildir. Bu, onları cisimleriyle meşguliyetten alıkoyar. Açlık, her hâlukârda sâlik ve muhakkik için, sâlikine mahsus büyük hallere ve muhakkikine has esrâra nâil olmada dahilî bir sebeptir, yeter ki, açlıkta ifrata gitmesin. Zira onun ifratı, hevese kaçar, aklın gitmesine ve mizacın bozulmasına sebep olur. Öyleyse, sâlik'in, istediği ahvâle ulaşması için matlub olan açlığa, şeyhinden bir emir almadıkça girmemesi gerekir. Hele tek başına ise asla bu işe girişmemelidir. Ona düşen, yemeği azaltmak, oruca devam etmek, gecegündüz dahil, günde bir kere yemeyi prensip edinmektir. Kendisine, halini tedbir edecek bir şeyh buluncaya kadar katık olarak peş peşe yağ yememeli, haftada iki kereden fazla katık almamalıdır."189 * MÜTEFERRİK ÂDÂBLAR َي ـ7776 ـ3 للاُ َعْنه قال ـ عن أنس َر ِّض : [قال رسو ُل للاِّ :# َشا ِّء َمْهَر َمةٌ ْر َك العَ َك ف ِّم ْن َح َش ف، فَإ َّن تَ ِّ ْو ب َولَ تَعَ ]. أخرجه َّشوا الترمذي . 1. (3896)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir avuç çürük hurma ile de olsa akşam yemeği yeyin. Zira akşam yemeğinin terki ihtiyarlık sebebidir."190 [Tirmizî, Et'ime 46, (1857).] AÇIKLAMA: Bu hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) akşam yemeğini terketmemeyi, ne olursa olsun bir şeyler yemeyi tavsiye etmektedir. Hadiste geçen haşef, kalitesi olmayan âdi hurma demektir. Bununla her ne olursa olsun bir yiyecek kastedilmiş olmaktadır. Akşam yemeğinin terkedilmesi insanın erken yaşlanmasına sebep olacağı belirtilmektedir. Münâvî, bunu tıbbî bir açıklamaya kavuşturur: "Akşam yemeğini terk zayıflık ve ihtiyarlığa 187 Arzî ilebedenin et-kemik gibi katı kısımlarını; mâyî ile bedendeki suyu; hava ile oksijen vs. gibi havadan gelen kısımları kastetmiş olmalı. Burada eski hikmetin anlayışını görmekteyiz: Hayat dört aslî unsurdan meydana gelir: Toprak, su, hava, ateş... 188 İslam ülemâsının Bokrat dedikleri Hipokrat, eski yunan tabiplerinden meşhur bir zattır. Tabibler, tıb meslsğinin pîri bilirler ve tabib olunca Hipokrat yemini diye bir yeminde bulunurlar. Yunanlı da olmanın tesiriyle Hipokrat şöhretini hâla korumaktadır. 189 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/131-133. 190 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/133. sebep olur, çünkü boş mide ile uyku, hazmetmede işe yarayan aslî rutubetin (mide asitlerinin) çözülmesine sebep olur." Zeynüddin el-Irâkî der ki: "Hadis, şâyet hüccet olmaya elverişli ise, akşam yemeğinin mendub olduğuna delâlet eder, çünkü terkinde ihtiyarlık vardır. Hadis ayrıca, ihtiyarlığa götürecek işlere girmemek gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü ihtiyarlık insanı ibadetten alıkoyar." Askerî der ki: "Sakın bu hadisten Resulullah'ın çok yemeye teşvik ettiği ma'nâsı çıkarılmasın! Bu büyük bir hata olur. Zira kişinin doymanın fevkinde yemesi, haramdır. Resulullah haram yemeyi nasıl emreder? Hadisin ma'nâsı şudur: O zaman bazıları az yiyorlar ve normal gıdalarını da almıyorlar ve bunu da birbirlerine tavsiye ediyorlardı, (bunun üzerine Resulullah akşam yemeklerini ihmal etmemelerini hatırlattı)."191 َي ـ7773 ـ2 للاُ َعْنه قال ى ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ َما َعا َب النب َر َكهُ]. َوإ ْن َكِّر َههُ تَ َهاهُ أ َكلَه،ُ قَ ط، َكا َن إذَا ا ْشتَ # َطعَاما أخرجه الخمسة إ النسائي . 2. (3897)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hiçbir vakit herhangi bir yemeğe laf etmedi, iştah duyduğu bir yemekse yerdi, hoşuna gitmeyen bir yemekse terkederdi, (yemezdi)."192 [Buhârî, Et'ime 21; Menâkıb 23; Müslim, Eşribe 187, (2064); Ebû Dâvud, Et'ime 14, (3763); Tirmizî, Birr 84, (2032). AÇIKLAMA: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın herhangi bir yiyeceği ayıplamaması helal olan yiyeceklerle ilgilidir. Haram olanları zemmeder, ayıplar, onların yenmesini yasaklardı. Bazı âlimler "Ayıplama, hilkati sebebiyle olursa mekruhtur, yapılış sebebiyle olursa mekruh değildir, zira Allah'ın san'atı ayıplanmaz, insanların san'atı ayıplanabilir" demiştir. Bazıları, yemeği yapanın kalbini kırmamak için yapılış cihetinden de olsa yemeğe laf etmemek gerektiğini, hadisin zâhirinde bu âmm hükmün esas olduğunu söylemiştir. Nevevî der ki: "Taamla ilgili mühim âdâbtan biri yemeğin "tuzludur", "ekşidir", "tuzu az olmuş", "sert olmuş", "ince olmuş", "çiğ olmuş" gibi sözlerle tenkid edilmemesidir. İbnu Battâl der ki: "Resulullah'ın hoşlanmadığı yemek olunca ses etmeksizin yememesi, güzel ahlaktandır. Zira yemek vardır biri hoşlanmaz ama bir başkası hoşlanır. Şeriatımızın, yenmesi için izin verdiği yiyeceklerin hiç birinde (herkesçe kabul edilecek) bir kusur yoktur."193 َي ـ7777 ـ7 للاُ َعْنه قال ـ وعنه َر ِّض : [قا َل رسو ُل للاِّ :# إذَا ء، وِّفى ا َحي ِّه دَا َحِّد َجنَا ُوه،ُ فَإ َّن فِّى أ ل َحِّد ُكْم فَا ْمقُ بَا ُب فى إنَا ِّء أ َسقَ َط Œ الذ ُء َخِّر ِّشفَ ِّذى فِّى ِّه الدَّا َّ ِّ َجنَا ِّح ِّه ال ِّقى ب َوإنَّهُ يَتَّ ا ء، ]. أخرجه ُ البخاري وأبو داود.« وهُ أ ْمقُ » أى اغمسوه . ل 3. (3898)- Yine Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur."194 [Ebû Dâvud, Et'ime 49, (3844); Buhârî, Tıbb 58, Bed'ü'l-Halk 14; İbnu Mâce, Tıb 31, (3504, 3505); Nesâî, Fera' 11 (7, 178).] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet, Resulullah'ın, vahye dayanarak konuştuğu hususunda, müslüman olmayan biyoloji âlimlerini dahi ikna edecek mahiyette mucizevi hadislerinden biridir. Zira, Fahr-i Kainat Efendimiz, mikrobiyoloji ilminin hiç olmadığı bir devirde, Arabistan gibi hiçbir tabiat ilminin mevzubahis olmadığı bir diyarda, bugünkü ilmin sadece bir terminoloji farkıyla ifade ettiği mühim bir vak'ayı eksiksiz ifade buyurmuştur. Sinekte, insan sağlığı için zararlı ve faydalı maddeler var, bu maddeler dengeli bir şekilde yer almaktadır. Bir kanadında zararlısı, bir kanadında faydalısı. 2- Hadis muhtelif tariklerden gelmiştir. İbnu Mâce'de, Ebû Saîdi'l-Hudrî (radıyallahu anh)'tan yapılan rivayette "Sineğin iki kanadının birinde zehir, diğerinde şifa vardır. Eğer bir yemeğe düşerse, onu içine iyice batırın [sonra çıkarıp atın]. Çünkü o, önce zehirli (kanadını banar), şifa(lı kanadı) geri bırakır" buyrulmuştur. Bu rivayetten anlaşılacağı üzere, tamamını batırma emri, sineğin dışta kalan kanadındaki şifanın yemeğe geçmesi içindir. Çünkü hadis, zehirli kanadı üzerine düşerek öncelikle onu yemeğe batırdığını, diğer kanadı dışarıda kaldığı için o kanattan geçen zehiri zararsız kılacak şifanın (panzehirin) gerideki kanatta kaldığını 191 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/133-134. 192 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/134. 193 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/134. 194 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/135. belirtmektedir. Tamamı batırılınca dışarıda kalan kanattaki panzehir de yemeğe geçeceği için öbürünün vereceği zarar bertaraf edilmiş olmaktadır. Bezzâr'ın bir rivayetine göre, Enes (radıyallahu anh)'ın kabına sinek düşer. Enes sineği parmağıyla üç kere batırır ve "Bismillah" der, sonra da "Resulullah bize böyle yapmamızı emretti!" açıklamasında bulunur. 3- Sineğin zehirli kanadı hangisi? İbnu Hacer, bunu tasrih eden rivayete rastlamadığını, ancak bazı âlimlerin teemmül ederek: "Sineğin, sol kanadıyla korunduğunu, dolayısıyla bunun zehirli kanat olduğunu, şifanın da sağ kanadında bulunması gerektiğini söylediğini belirtir. Ebû Saîd hadisinde de zehirli kanadın (korunma vs. işlerde) tekaddüm edip, şifalı kanadın teahhur ettiği belirtilmiştir. 4- Bu hadisten hareketle sinek ve benzeri akan kanı olmayan küçük hayvanların az suyu kirletmeyecekleri (tencis etmeyecekleri) hükmüne varılmıştır. "Çünkü denmiştir, Resûlullah, içinde öldüğü zaman suyu kirletecek olan bir şeyin suya batırılmasını emretmezdi. Bu görüşe muhalefet edip: "Sineğin suya batırılması onun ölmesini gerektirmez. Nitekim hafifce batırılınca ölmez, dirisi de içine düştüğü suyu kirletmez" diyen olmuştur. Beğavî de hadisten böyle bir hüküm çıkarmıştır. Ebû't-Tayyib et-Taberî de şöyle söyler: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadisle necaset ve tahareti beyan etmeyi kasdetmemiş aksine sineğin hâsıl edeceği zararın nasıl bertaraf edileceğini beyan etmeyi murad etmiştir." İbnu Hacer: "Bu doğru bir söz ama, bu hadisten bir başka hükmün daha istinbat edilmesine mani değildir" der ve sineğin batırılma işinin farklı şekillerde yapılabileceğini belirtir. * Sineği, öldürmeyecek şekilde, dikkatle batırmak. * Ölüp ölmeyeceğine aldırmadan batırmak. Ancak bu durumda yemek sıcaksa sineğin öleceği, soğuksa ölmeyeceği söylenebilir. Hadiste kayıd olduğu için, hükmün âmm olmasına hükmedilir. Ancak bu hüküm su götürür, çünkü mutlak bir hadis bu suretle tasdik edilir, şayet, bilâhare muayyen bir surete bir delil ikâme edilirse buna hamledilir. 5- Hattâbî der ki: "Bazı nasipsizler, hadisin aleyhinde konuşarak: "Bir sineğin iki kanadında zehir ve panzehir nasıl bir araya cem olabilirler? Bunu da sinek nasıl bilebiliyor ki, şifalı kanadını önce kullanıyor?195 Sineği bu işe iten nedir?" gibi şeyler sordular. Fakat bunlar cahil veya mütecahil (cahil görünen) kimselerin sorusudur. Zira pek çokhayvan, zıd sıfatları nefislerinde cem ederler. Allah aralarını telif etmiş ve onların bir arada bulunmalarını takdir buyurmuş, onlardan hayvanî kuvvetleri ortaya çıkarmıştır. Nitekim Allah arıya, acib bir sanat olan paketlerini yapmayı ve içerisinde bal yapmayı ilham etmiştir. Karıncaya da ihtiyaç zamanı için gıdasını biriktirmeyi, çimlenmemesi için de buğdayı ortadan ikiye bölmeyi ilham etmişti. Onlara bu ilhamları yapan Zât, sineğe da kanadının birini önce kullanıp diğerini de geride tutmayı ilham etmeye kâdirdir." İbnu'l-Cevzî der ki: "Bu kimsenin söylediğinde bir gariplik yok. Zira, arı, baş kısmıyla bal toplar, aşağı kısmıyla da zehir alır. Zehiri öldüren yılanın eti, zehrin tedavisinde kullanılan ilaca katılmaktadır. Sinek de gözün parlatılması için ismid (denen sürme çeşidiyle) birlikte ezilir." Bazı hâzık tabibler: Sinek bir zehirleme kuvveti bulunduğunu, buna da sokması durumunda hâsıl olan kaşıntı ve şişliğin delâlet ettiğini, bu kuvvenin onun silahı mesabesinde olduğunu, sinek kendisine eza veren birşeye tesâdüf edince onu silahı ile karşıladığını, şâri Aleyhissalâtu vesselâm'ın da, bu zehir kuvvesine, Allah Teâlâ hazretlerinin, onun diğer kanadına koyduğu panzehirle karşı koymayı emrettiğini, böylece iki maddenin birbirine mukabele edip Allah'ın izniyle zararı ortadan kaldırdığını söylerler. 6- Hadisin bir vechinde geçen "...sonra çıkarıp atın" ibaresinden, bazı fakihler "sinek suyun içinde ölmüşse o suyu kirletir" hükmünü çıkarmışlardır. Şâfiî'nin iki kavlinden esahh olanı böyledir. Ancak, Ebû Hanîfe ve diğer bazı fakihler, sinek ölse de suyu kirletmez diye hükmetmişlerdir.196 َي ـ7777 ـ3 للاُ َعْنه قال َو أ َخذَ النب # قا َل ى ـ وعن جابر َر ِّض : [ ْصعَ ِّة، قَ ْ َمعَهُ فِّي ال َو َضعَ َها َو ب : ك َ ِّيَ ِّد َم ْجذُو م فَ َو ََتَ ِّا ّللِّ ب ُك ْل ثِّقَة ْي ِّه ْك ر َو ُع َمُر َر ِّض َي للاُ َعْن َعل ]. أخرجه أبو داود والترمذي.وزاد رزين فقل: [ ه َ َل ذِّل َك َوفَعَ َل ذِّل َك أبو بَ ْ ِّمث َوقاَ ما، ] . 4. (3899)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) cüzzamlı bir kimsenin elinden tuttu ve kendisiyle birlikte elini tabağa koydu, sonra da: "Allah'a güvenerek ve O'na tevekkül ederek ye!" buyurdu." [Ebû Dâvud, Tıbb 24, (3925); Tirmizî, Et'ime 19, (1818); İbnu Mâce, Tıbb 44, (3542).] Rezîn şunu ilave etti: "Bunu Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahu anhümâ) da yaptılar ve aynı şeyler söylediler.197 َي ـ7788 ـ5 للاُ َعْنه قال ى ـ وعن الشريد بن سويد َر ِّض : [ ْي ِّه النب ِّقي ف َر ُج ٌل َم ْجذُوٌم، فَأ ْر َس َل إلَ ِّد ثَ إنَّا قَدْ بَايَ ْع َكا َن فِّي َو # نَا َك فْ فَا ْر ِّج ْع]. أخرجه مسلم . 5. (3900)- Şerîd İbnu Süveyd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sakîf hey'eti arasında bir de cüzzamlı vardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona bir haber göndererek: 195 Önceden geçen açıklamaya göre, şifalı kanat, teahhur eden (geride kalan) kanattır. 196 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/135-137. 197 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/137-138. "Biz seninle bey'atımızı yaptık, sen hemen geri dön!" buyurdular."198 [Müslim, Selâm 126, (2231); İbnu Mâce, Tıbb 44, (3544).] AÇIKLAMA: 1- Bu iki rivayet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın cüzzamlılarla olan münâsebetini göstermektedir. Birinci rivayette cüzzamlıya karşı tevekkül edip kaçmadığını, ikincide bilakis kaçtığını, cüzzamlıyı kendisine yaklaştırmadığını görmekteyiz. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın cüzzamlılarla olan münasebetini tesbit eden başka rivayetlerde var. Daima bu iki rivayette görülen farklı durumların varlığı söylenebilir. 2- Burada zikri geçen cüzzamlının Mu'aykîb İbnu Ebî Fatıma ed-Devsî olduğu bilinmektedir. 3- Bu rivayette Resulullah'ın iki ayrı cihetten tevekkül ettiği belirtilir: * Cüzzamlının elinden tutması, * Onunla birlikte aynı kaptan yemek yemesi. Tahâvî, hastalarla birlikte yeme hususunda Ebû Zerr'den şu rivayeti nakleder: "Rabbine karşı tevazu ve iman icabı her bir bela sahibiyle birlikte yemek ye! Sadedinde olduğumuz rivayette, Resulullah (Hz. Câbir'e) şu ma'nâda hitapta bulunmuştur: "Ye benimle! Ben Allah'a olan itimadım ve işimi ona tefvîz etmem hasebiyle hastalık geçirmeyeceği hususunda güven sahibiyim." Beyhakî demiştir ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın cüzzamlının elinden tutup tabağa koyması, onunla birlikte yemek yemesi, hoş olmayan (mekruh) şeye sabretme halinde olanla, (kader ve) kaza'nın hükmettiği şeylerde ihtiyarı terkedenler hakkında örnektir. Diğer taraftan Aleyhissalâtu vesselâm: "Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaç" buyurmuştur ve ayrıca yukarıda kaydettiğimiz hadiste (3900) gördüğümüz üzere Sakîf heyetinde bulunan cüzzamlıya yaklaşmamış ve geri dönmesini emretmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sünnetiyle de hastadan kötülük gelme endişesi karşısında sabır ve tevekkül göstermede acze düşmekten korkan kimselere, muhtelif sakınma tarzları arasında şeriatce câiz olan sakınma tarzının örneğini göstermiş olmaktadır. Nevevî'nin kaydına göre, el-Kâdî, "Cüzzamlı ile ilgili kıssada Resulullah'tan yapılan rivayetlerin, aralarında ihtilaf etiklerini söylemiş ve yukarıda kaydettiğimiz iki hadisin yani cüzzamlıdan kaçmayı emreden hadisle Sakîf heyetindeki cüzzamlıdan bahseden hadisin sabit olduğunu belirtmiştir." Hz. Câbir'in bir rivayetine göre de bir cüzzamlı ile birlikte yemek yiyen Resulullah, kendisine de: "Allah'a güvenip tevekkül ederek yemesini emretmiştir." Keza Hz. Âişe'den gelen bir rivayette demiştir ki: "Bizim cüzzamlı bir âzadlımız vardı. Benim tabaklarımdan yer, benim kadehlerimden içer, benim yatağımda uyurdu." el-Kâdî bu örnekleri kaydettikten sonra der ki: "Hz. Ömer başta, seleften bir çoğu cüzzamlı ile yemek yemiştir. Onlar, cüzzamlıdan kaçma emrinin neshedildiğine inanıyorlardı. Ancak çoğunluğun söylediği gerçek şudur: "Ortada nesh mevcut değildir, hadislerin arasını cem etmek gerekmektedir: Cüzzamlıdan sakınmayı, kaçmayı emreden hadisler istihbaba ve ihtiyata hamledilir, vücuba değil. Onunla beraber yemeyi haber veren hadisler de cevâza hamledilir... "Ülemâ böyle bir neticeye bağlanmamış olsa idi, bulaşıcı hastalıklara yakalananları hasta sahiplerinin de terketmesi veya bu hastalıklara karşı hiçbir koruyucu tedbire yer vermemek gerekecekti. İkisi de yanlış olurdu. Biri insanlığın, mürüvvetin sükûtuna, diğeri de salgın hastalıkların daha da yaygınlaşmasına müncer olurdu. Rehber-i Ekmelimiz olan Allah Resûlü, ihtilaflı gibi görünen sünneti ile insanî olan, takip edilmesi gereken, sıhhat şartlarına da uyan en doğru yolu göstermiştir. Hastalıklara belli bir ölçü, belli bir dikkat, ve ihtiyat tedbirleri çerçevesinde belki sınırlandırılmış olarak beşerî münasebetler devam ettirilecek, onlara gerekli hizmetler, en azından yakınları tarafından verilecek, fakat onlar asla terkedilmeyecek, insanî alâkalardan tecrid edilmeyecek, kaderiyle baş başa bırakılmayacak. Resulullah'ın Müslim'de gelen Adva "Sirayet (bulaşma) yoktur..." hadisi de söylediğimiz ma'nâda anlaşılmıştır. Çünkü bulaşıcı hastalıklara karşı tarihte ilk karantina emri veren de Resulullah olmuştur.199 َي ـ وعن أبي هريرة َر ِّض للاُ َعْنه قال ـ7783 ـ6 َوفِّى ى : [ نَا فِّي َمِّدينَِّتنَا، ِّر ْك لَ كا َن النب # ُهَّم َبا َّ َمَرةِّ قَا َل الل َّ َّو ِّل الث ِّأ َى ب تِّ ُ إذَا أ ِّن دَا ْ ِّول ْ َر َم ْن يَ ْح ُض ُرهُ ِّم َن ال َّم يُ ْع ِّطي ِّه أ ْصغَ َم َع بَ َر َك ة ثُ ، َر َكة َوفِّى َصا ِّعنَا َب َوفى ُمِّد نَا، ِّرنَا، َما ثِّ ]. أخرجه مسلم . 6. (3901)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine, ilk çıkan turfanda meyve getirildi de, o zaman şöyle dua ederdi: "Allah'ım Medine'mizi bizim için mübarek kıl, meyvelerimizi, müdd'ümüzü, sâ'mızı mübârek kıl, bereketlerini kat kat artır." Bu duadan sonra, getirilen meyveyi orada hazır bulunan çocukların en küçüğüne verirdi."200 [Müslim, Hacc 474, (1373).] AÇIKLAMA: Bu rivayet, Ashâb'ın yılın ilk meyvesi çıktığı zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirerek dua ettirdiklerini göstermektedir. Böylece, Allah'ın bir nimetine ilk mazhar olunca, bunu bir şükür ve dua ile karşılamanın, bir merasimle istikbal etmenin cevazı anlaşılmaktadır. 198 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/138. 199 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/138-140. 200 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/140. Bu fırsatlarda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, çocukları ihmal etmeyip onlara ikramda bulunması manidar bir husustur. Bu Aleyhissalâtu vesselâm'ın, çocuklara olan şefkatinin derecesini gösterdiği gibi, bu çeşit merasimlere onların katılmalarını teşvik ma'nâsı da taşır. Çocuğun girdiği yer neşe ve hayattır. Öyleyse, turfanda meyvenin Resulullah'a taksimi hoş bir merasim fırsatıdır. Bu meseleye temas eden rivayetler birden fazladır. Bazılarında "yılın ilk turfandası", bazılarında "Her şeyin turfandası" geldiği zaman Efendimizin dua edip, üç defa sağ, üç defa sol gözüne sürerek öptüğünü, sonra cemaatteki en küçüğe verdiğini belirtir.201 ـ وعن عائشة َر ِّض : [ ْت َي ـ7782 ـ3 للاُ َعْنها َء آ َخ ُر فَأ ْع ُط أنَّ : وهُ ُهْم ذَبَ ُحوا َشاة قَالَ َجا َء آ َخ ُر فَا ْع ُطوه،ُ فَ َجا َء َسائِّ ٌل فَا ْع ُطوه،ُ فَ َجا فَ َه َى ِّمْن َه فَبَِّق ا، فقَا َل :# ا َكتِّ َف َها إَّ َى ُكل َها قَا َل بَِّق َكتِّفُ َها إَّ َى ِّمْن َما بَِّق ُوا َها؟ قَال َى ِّمْن َما بَِّق ]. أخرجه الترمذي . 7. (3902)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ashâb bir koyun keşmişti. Bu sırada bir dilenci geldi. Etten bir miktar verdiler. Derken başka gelenler oldu, onlara da verdiler. Geriye yine de et kaldı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sordu: "Koyundan geri ne kaldı?" "Sadece omuzu kaldı!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm ise: "Omuzu hâriç geri tarafı kaldı!" buyurdular."202 [Tirmizî, Kıyamet 34, (2472).] AÇIKLAMA: Burada koyunu kesen Hz. Âişe'nin ailesi mi, Ashâb mı? Rivayet bu hususta biraz mübhem. Rivayetten, omuz hariç her tarafının isteyenlere dağıtıldığı anlaşılmaktadır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Omuzu hâriç geri tarafı (bize) kaldı" buyurmakla Allah yolunda verilen kısmın uhrevî hayat için tam bir yatırım olduğunu ifade buyurmuştur. Böylece bağışlanan kısım ebediyete mazhar olmuş, ebedî sahipliğine erişilmiş olmaktadır. Zira âyet-i kerimede "Sizin yanınızda olanlar tükenir ama Allah katında olanlar ebedîdir" (Nahl 96). Allah yolunda bağışlananlar bu âyete binâen ebediyete mazhar olmuştur. Hadis de, Allah yolunda harcayınca, harcadığı şeye hakikî ve ebedî sahiplik kazandığını beyan ediyorlar. Bu Rabbimizin büyük bir fazlıdır.203 İKİNCİ BÂB - MÜBAH VE MEKRUH YİYECEKLER BİRİNCİ FASIL - HAYVANLARDAN MÜBAH VE MEKRUH OLANLAR * KELER َي ـ7787 ـ3 للاُ َعْنهما ِّ ى ـ عن ابن عباس َر ِّض : [ َر ِّض َي للاُ َعْنه أ ْخبَ َرهُ أنَّهُ دَ َخ َل َم َع النب َوِّليدَ ْ َعلى َم أ َّن َخاِّلدَ ب َن ال # ْي ُمو َن ََةَ ِّ ى النب ِّ َه َز # ا ْوج ْختُ ُ ِّ ِّه أ ِّدَم ْت ب َم ْحنُوذا ، قَ َو َجدَ ِّعْندَ َها َضب ا ِّن َعبَّا س َر ِّض َي للاُ َعْنهم فَ اب َو َخالَةُ تُهُ َى َخالَ ِّر ، ِّث َو ِّه َحا ْ ْن ُت ال ِّ ُحَفْيدَةُ ب ُم بَ ْي ِّد َما يُقَ َّ َو َكا َن قَل ْي ِّه، َمتْهُ الَ ْي ِّه، فقَالَ ْت ِّم ْن نَ ْج د، فَقَدَّ ِّيَ ِّدِّه إلَ َويُ َس َّمى لَهُ فَأ ْهَوى ب ِّ ِّه، َحدَّ َث ب ٌم حت ى يُ َطعَا ِّ ْسَو َن يَدْي ِّه : ةِّ ِّم َن الن أ ْمَرأةٌ ِّ ْر َن ر ُسو َل للاِّ ُح ُضو ِّر، أ ْخب ال :# َن ْ ْ ل َر ِّض َي ب : للاُ َعْنه ِّ َما قَدَمتُ َّن لَه،ُ فَقُ َع يَدَه،ُ فقا َل َخاِّلدٌ َرفَ َو ال َّض ب فَ ُه : ؟ ٌم ُهَو يَا رسو َل للاِّ َح َرا أ َ قال: َ عافُهُ قَا َل َخاِّلدٌ ِّجدُنِّى أ ْو ِّمى، فَأ ِّأ ْر ِّض قَ ُك ْن ب ْم يَ َول ِّكنَّهُ لَ َر ُسو ُل للاِّ َو ، : تُه،ُ ْ َه فَا ْجت # نِّى َر ْرتُهُ فَأ َكل ْن ْم يَ ُظ ُر فَلَ يَ ]. أخرجه الستة ْن إ الترمذي . 1. (3903)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Hâlid İbnu'l-Velid (radıyallahu anh)'ın bana bildirdiğine göre, Hâlid, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte, Resulullah'ın zevceleri Meymûne (radıyallahu anhâ)'nın yanına girerler. -Meymûne hem onun ve hem de İbnu Abbâs'ın teyzeleri idi- Meymûne'nin yanında kızartılmış bir keler görürler. Bunu, Necid'den, kız kardeşi Hufeyde Bintu'l-Hâris getirmişti. Meymûne (radıyallahu anhâ) keleri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın önüne sürdü. Önüne bir yemek çıkarılıp da ondan bahsedilmeyip ve isminin de zikredilmediği durum nâdirdi."204 [Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kelere elini uzatmıştı ki,] orada hazır bulunan kadınlardan biri: "Resululah (aleyhissalâtu vesselâm)'a takdim ettiğiniz şeyden haber verin, ne olduğunu söyleyin! dedi. Bunun üzerine: "O kelerdir!" dediler. Bunun üzerine Resulullah (uzatmış olduğu) elini derhal geri çekti. Hâlid (radıyallahu anh): "Bu haram mıdır, ey Allah'ın Resulü?" dedi. Resulullah: 201 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/140. 202 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/141. 203 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/141. 204 Bu ibare Buharî'deki vechinde daha açık: "Resulullah aleyhissalatu vesselam, hakkında konuşulup, ismi söylenmeyen bir yemeğe pek nâdir elini uzatırdı." "Hayır, ancak o benim kavmimin diyarında bulunmuyor. Bu sebeple (Onu yemeye alışkın değilim), içimde tiksinme hissediyorum!" buyurdular. Hâlid (radıyallahu anh) der ki: "Ben keleri (önüme) çekip yedim. Resulullah bakıyor fakat beni yasaklamıyordu."205 [Buharî, Et'ime 10, 14, Zebâih 33; Müslim, Sayd 43, 44, 45, (1945, 1946, 1948); Muvatta, İsti'zân 10, (2, 968); Ebû Dâvud, Et'ime 28, (3793, 3794), Eşribe 21, (37); Nesâî, Sayd 26, (7, 198, 199).] َي ـ7783 ـ2 للاُ َعْنهم ِّج ـ وعن أبي سعيد َر ِّض : فقا َل: [ ْبه،ُ ْم يُ ِّم أ ْهِّلى، فَلَ َعا َّمةُ َطعَا َوإنَّهُ إن نَا ِّى في َغائِّ ط ُم ِّضبَّ ة، ْ ِّو فَقُ : دْهُ ل َعا َّم نَادَاهُ رسو ُل للاِّ ِّجْبهُ ثَثا ، ثُ ْم يُ َودَهُ فَلَ ِّ ى فَعَ # ا ِّة، فَقَا َل يَا أ ْع َراب اِّلثَ ْو َغ ِّض َب َعلى َسْب ط ِّم ْن بَنِّى إ ْس َر في الث : اِّئي َل، َّ َن، أ إ َّن للاَ لَعَ َوا َب يَ ِّدب و َن فِّي ا ِّرى، لَعَ فَ ’ َّل َم َس َخ ُهْم دَ َه ْر ِّض َف ا ََ أدْ َهى َعن َو ََ أْن َها ُ ْس ُت آ ُكل َها، فَلَ ُط» المكان ْن لغَاِّئ ْ هذَا ِّم ]. أخرجه مسلم.«ا ُ المطمئن من ا’رض.و« ال ُم ِّضبَّة» بضم الميم، وكسر الضاد المعجمة وتشديد الموحدة: الكثيرة الضباب . 2. (3904)- Ebû Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir bedevî Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Ben keleri bol olan bir bölgede yaşıyorum. Keler ailemin yiyeceğinin ekseriyetini teşkil ediyor (bunun bir mahzuru var mı; ne buyurursunuz?)" diye sordu. Ama Resulullah cevap vermedi. Biz: "Tekrar sor!" dedik. O tekrar sordu. Resulullah cevap vermedi. Adam üçüncü sefer sordu. Üçüncü de Resûllah adama seslenip yanına çağırdı ve: "Ey bedevi! Allah, Benî İsrâil'den bir boya lânet etti veya gadab etti. (Ceza olarak) onları yeryüzünde yürüyen hayvanları haline çevirdi. Bilemem, ola ki bu, o lânete meshe uğrayan kimselerdendir. Bu sebeple ondan ne yerim ne de yiyenleri men ederim!" dedi.206 [Müslim, Sayd 51, (1951).] AÇIKLAMA: 1- Birinci hadiste geçen Hâlid İbnu'l-Velid'in annesinin adı Lübâbetu's-Suğra'dır. İbnu Abbâs'ın annesinin adı Lükâbeti'l-Kübrâ'dır. Ancak Ümmü'l-Fadl diye, oğlu Fadl İbnu Abbâs'ın adıyla künyeleniyordu. Her ikisi de mü'minlerin anası Meymûne (radıyallahu anhâ)'nın kız kardeşi idiler. 2- Önceki hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kendisine bir yemek ikram edildiği zaman, bunun mahiyetini ve ismini sorduğunu belirtmektedir. Hatta Buhârî, bu hadise şöyle bir bab başlığı koymuştur: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), (bir şeyi) ismi söylenip ne olduğunu öğrenmedikçe yemezdi." Şârihler bunu: "Araplar, yiyecek maddelerin azlığı sebebiyle, ne bulurlarsa yerler, hiç bir şeyden tiksinmezlerdi. Halbuki (aleyhissalâtu vesselâm) bazı yiyeceklerden tiksinirdi" diyerek açıklamışlardır. İbnu Hacer, bu hususta daha tatminkar bir açıklama sunar: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bunu sorma sebebi, muhtemelen, O'nun (şehirden) bâdiyeye207 çok az çıkması sebebiyle, birçok hayvanı tanımamakta olması veya, şeriat'ın bazı hayvanları helal kılarken diğer bazılarını haram kılmasıydı. Halbuki cahiliye Arapları, haram kılınan şeyleri haram addetmeyip yiyorlardı. Bazan da onlar etleri, pişmiş veya kızartılmış olarak getiriyorlardı, bu sebeple, birbirinden tefriki ancak sormak suretiyle yapılabiliyordu." Bu hususu daha da aydınlatacak bir rivayet Buhârî'nin el-Edebü'l-Müfred'inde zikredilmiştir: "Bedevî'nin biri, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir tavşan getirip hediye etmişti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), getirilen hediyeden, hediye sahibine ondan yemesini emretmedikçe yemezdi. Bunu Hayber'de kendisine hediye edilen zehirli koyun sebebiyle yapıyordu..." 3- Hadiste, sofradaki etin mahiyetini açıklayan kadının kim olduğu mübhemdir. Ancak rivayetin başka vecihlerinde Meymûne (radıyallahu anhâ) olduğu belirtilmiştir. Keza, başka rivayetlerde gelen tasrihte, Resulullah'ın, sofrada bulunan diğer hediye yiyeceklerden -keş, süt gibi- yediği belirtilmiştir. 4- Bazı şârihler, Resulullah'ın "Keler benim kavmimin diyarında bulunmuyor" sözüne takılarak: "Burada vak'a ile bir tezad var, çünkü Hicaz'da keler çokça bulunur" demiş ise de, Resulullah'ın Hicaz'ı değil, sadece Mekke ve yakın çevresini kastetmiş olacağı belirtilerek cevaplandırılmıştır. 5- İbnu Hacer, hadisin farklı vechilerini tahlil ederek Resulullah'ın keleri yememesine iki sebep gösterilebileceğini söyler: 1- Tiksinme; 2- Keler etinde bulunan pis koku. 6- Hadisten Çıkarılan Faydalar: * Keler eti, kaydedilen hadislerde caiz görünüyor ise de ülemâ arasında bazı ihtilaflara da sebep olmuştur. Tahâvî, Şerhu Mâ'ani'l-Âsâr' da Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve İmamı Muhammed rahimehümullah her üçününde mekruh addettiğini belirtir. Bu hususta İmam Muhammed'in delili bir başka rivayettir: Hz. Âişe anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir keler hediye edilmişti. Yemedi. Derken bir dilenci geldi. Âişe, dilenciye bu keleri vermek istedi. Resulullah kendisine: "Sen yemediğin şeyi mi vermek istiyorsun?" diye müdahale etti." Keza Ebû Davud'da kayda yer verilmeden "Resulullah'ın keler yemeyi nehyettiği" rivayet edilmiştir. Hülasa, İmam Muhammed gibi bazı Hanefîler, kerahetin tahrimî olduğuna hükmetmiş ise de çoğunluk 205 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/142-143. 206 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/143-144. 207 Bâdiye, çöl, kır, köy... gibi kelimelerin sadece biriyle karşılanması, dilimiz açısından mahzurlu olsa gerek. Yerine göre hepsi bu kelime ile ifâde edilebilmektedir. tenzihî olduğuna meyleder ve şöyle derler: "Resulullah'ın sofrasında, huzurunda yenmiş olduğu halde müdâhele etmemesi, bunun mübah olduğuna delildir. Kerâhet ise, kerahet-i tenzihiyedir." Görüldüğü üzere keler eti meselesi oldukça münakaşa edilmiş bir husustur. Daha ziyâde Hanefîler kesin bir üslubla "helal" demekten kaçınmışlardır. * Hadiste şu husus da görülmektedir: Bir meselenin hükmüne açıklık kazandırmak için, şüphe edilen cihetin açıklanması gerekir. Resûlullah öyle yapmıştır ki: Keler etinden yememiş, yemeyiş sebebini açıklamıştır. * Yemekten nefret ve onu hoş bulmamak, o yemeğin tahrîmini gerektirmez. * Yemeklerden tiksinme hususunda herkes bir değildir. Bazılarının sevdiğinden diğerleri nefret duyabilir. * Bir et kokmuş ise bunun yenmesi haram olmaz. Bu halde yiyebilecek kimse çıkabilir, yenmesi haram değildir. * Kadının akrabaları eve girebilir, yeter ki koca rıza göstersin, izin versin. * Akrabanın, hısımın,dostun evinden yemek yenir, bu caizdir. * Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ashâbıyla birlikte yemek yer, fırsat düştükçe et de yerdi. * Resulullah, gaybı Allah bildirmedikçe bilmezdi. Sorarak öğrenmeyi tercih ederdi. * Hz. Meymûne akıllı ve tedbirli bir kadındı ve Resulullah hakkında fevkalâde hayırhâhtı. Zira o, zekası ile, kelerden Resulullah'ın hoşlanmayacağını derhal kavramış, bilmeden yiyip sonradan rahatsızlık izhar etmesine gönlü razı olmamış, haberdar etmiştir. Gerçekten de feraseti onu yanıltmamıştır. * Birinin bir şeyden tiksineceği melhuz ise bu saklanmamalı, kendisine haber verilmelidir, ta ki ondan bir zarara maruz kalmasın. Bu hal bazılarında görülür, muziplik olsun diye çevresi gizleyebilir. Sünnet bunu tasvib etmiyor. 7- İkinci hadiste, temas edilmesi gereken husus Benî İsraîl'den bir kavmin meshedilmesi meselesi. Mesh: Bir canlının fıtratının değiştirilmesi, bir başka canlıya döndürülmesidir. Bununla daha ziyade, canlının daha aşağı, daha çirkin bir hale çevrilmesi ifade edilir. Mesh ilâhî bir ceza çeşididir. Kur'an-ı Kerim, yahudîlerden bir cemaatin mesh cezasına çarptırılarak maymunlara dönderildiklerini belirtir: "İçinizden cumartesi günü azgınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara "aşağılık birer maymun olunuz" dedik. Bunu, muasırlarına ve sonradan geleceklere bir ceza örneği ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara öğüt olsun diye yaptık" (Bakara 65-66). Keza Mâîde suresinde de bir kısım insanların Allah'ın gadabına uğrayarak "Maymunlar ve domuzlara çevrileceklerine temas edilmiştir" (60. âyet) Şu halde Cenâb-ı Hakk, bir ceza çeşidi olarak tarihen bazı insanlara meshi uygulamış, insanken maymun ve domuz hâline çevirmiştir. Sadedinde olduğumuz rivayette, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın keleri yemeyişi, İsrailoğullarından bir neslin keler şeklinde meshedilmiş olması sebebiyle, sofradaki kelerin onların devamı olma endişesinden ileri geldiği ifade edilmektedir. Ancak bu husus ülemânın büyük çoğunluğuyla vârid görülmemiştir. Çünkü meshe uğrayan kimselerin neslinin devam etmeyeceği, yine hadislerde açıklanmıştır. Taberi der ki: "Esasen hadiste, o kelerin meshedilenlerden olduğu hususunda Resûlullah'ın cezm'i (kesin iddiası) mevcut değildir. Aleyhissalâtu vesselâm, bunun onlardan olmasından korktuğunu beyan etmiş ve yemekten geri durmuştur. Resulullah, bunu da Cenab-ı Hakk'ın, Resulüne, meshe uğrayanların neslinin devam etmeyeceğini bildirmesinden önce söylemiş olmalı." Tahâvî de, meseleye böyle bir yaklaşımla cevap vermiş ve arkadan İbnu Mes'ud'dan yapılan şu rivayeti kaydetmiştir: "Resulullah sallallahu aleyhi vessellem'e: "Şu maymun ve hınzırlar meshedilen yahudilerden kalma mıdır?" diye soruldu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah bir kavmi helak veya meshetti mi artık onlara bir nesil de devam kılmaz!" diye cevap verdi. İslam'da âyet ve hadislerle sabit olan insanın maymun, domuz, keler gibi hayvan olması inancı ile insanlığın maymundan geldiğini söyleyen evrimci iddialar arasında hiçbir irtibatın olmadığını belirtelim. Biri, insanlığın aslını, tesadüflerle tekamül denen maymuna bağlarken, öbürü, şımaran ve azan insanın ilahî irade ve ilahî kudretle, bir ceza olarak tenzilen maymuna, domuza, kelere çevrildiğini belirtir. Birinde tesadüfî tekâmül, öbüründe irâdî tenzil vardır, bu bir cezadır. Keza mesh'i, tenasuhcuların iddiası ile de karıştırmamak gerekir. Onlar hiç bir ciddi delile dayanmadan, insan ruhunun hayvan cesetlerinde yeniden dünyaya geleceğini iddia ederler. İslamiyet, ölen kimsenin bir daha dünya hayatına dönmeyeceğini kesin bir üslubla söyler.208 * TAVŞAN ِّن ُع َمَر َر ِّض َي ـ7785 ـ3ـ عن خالد بن الحويرث قال: [ للاُ َعْنهما فقَ ِّ َها إلى َعْبِّد للاِّ اب َء ب َجا فَ َر ُج ٌل أ ْرنَبا َم : ا تَقُو ُل؟ َص ال ادَ ِّ َها إلى رسو ِّل للاِّ ِّحي ُض ِّج َئ ب َه فقَا َل قَدْ # ا تَ أنَّ َ َو َز َعم َها، ْنهَ َع ْن أ ْكِّل ْم يَ َولَ َها ْ ْم يَأ ُكل َجاِّل ٌس َمعَهُ فَلَ َوأنَا ]. أخرجه أبو داود . 1. (3905)- Hâlid İbnu'l-Huveyris (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam bir tavşan avladı ve Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)' ya gelip: "Ne dersiniz (bunun eti yenir mi?)" diye sordu. Abdullah: "Tavşan 208 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/144-147. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a da (böyle avlanıp) getirilmişti. Ben de o sırada yanında oturuyordum. Ondan ne yedi ne de onun yenmesini yasakladı, tavşanın hayız gördüğüne inanıyordu" dedi."209 [Ebû Dâvud, Et'ime 27, (3792).] َي ـ7786 ـ2 للاُ َعْنه قال ـ وعن أنس َر ِّض : [ غَبُوا قال َسعَ ْوا فَلَ ِّن فَ َّظ ْهَرا ال ِّم رِّ ب ْجنَا أ ْرنَبا َمَر ْرنَا فَاْنفَ َه : ا َر ْكتُ ْي ُت َحت ى أدْ َسعَ فَ ِّخِّذ َها إلى َر ُسو ِّل ِّفَ َث َمِّعى ب َبعَ ِّ َمْرَوة ، فَ َر ِّض َي للاُ َعْنه، فَذَبَ َح َها ب َحةَ ْ ِّ َها أبَا َطل َوأتَْي ُت ب َها، تُ فَأخذ للاِّ # فَأ َكلَهُ قِّي َل لَه:ُ أ َكلَهُ؟ قَا َل: ْ لَهُ ِّ ْجنَا»: أثرنا . قَب ]. أخرجه الخمسة.«أْنفَ 2. (3906)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Yürüdük ve Merri'z Zahrân'dan bir tavşan kaldırdık. Arkadaşlarımız peşinden koştular ve (sonunda yakalamaktan) âciz kaldılar. Bu sefer ben koştum, yetiştim ve yakaladım. Onu (babalığım) Ebû Talha (radıyallahu anh)'a getirdim. O, tavşanı keskin bir taşla kesti. Budunu benimle Resulullah'a gönderdi. Resulullah onu yedi." Enes'e: "Yedi mi, (gördün mü yediğini?)" diye sorulmuştu. Yani kabul etti" dedi."210 [Buhârî, Sayd 32, 10, Hibe 5; Müslim, Sayd 53, (1953); Ebû Dâvud, Et'ime 27, (3791); Tirmizî, Et'ime 2, (1790); Nesâî, Sayd 25, (7, 196).] AÇIKLAMA: 1- Câhız, tavşan hakkında devrinin bilgilerini bize şöyle aktarır: "Tavşan pek korkak bir hayvan olarak bilinir. Şehvetine çok düşkündür. Bir yıl erkek, bir yıl dişi olur. Ayrıca hayız görür. Gözleri açık uyur." Merr-i Zahrân: Mekke'den bir merhale uzak bir yerin adıdır. 2- Tavşan etinin yenip yenmeyeceği hususunda bazı ihtilaflı rivayetler gelmiştir. Sadedinde olduğumuz iki rivayette de bu ihtilaflı durum gözükmektedir. Mesela Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'tan gelen bir rivayet: "Bir bedevî, kızartılmış vaziyette bir tavşanı Resûlullah'a getirmişti. Kendisi yemedi, Ashâbına yemelerini söyledi" der. Âlimler çoğunluk itibariyle tavşan etinin mübah olduğunu söylemiş, kaydedilen hadislerden yenmesinin caiz olduğu hükmüne ulaşmıştır. Ancak şunu da belirtelim ki ashabtan Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ), Tâbiînden İkrime, fukahadan Muhammed İbnu Ebî Leyla tavşan etinin mekruh olduğuna kanîdirler. Bunlar Huzeyme İbnu Cezî'in rivayetine dayanırlar. Bu rivayette der ki: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, tavşan hakkında ne dersiniz?" "Onu ne yerim ne de haram kılarım" buyurdular. Ben: "Öyleyse, dedim, siz haram kılıncaya kadar ben onu yiyeceğim. Siz niye (yemiyorsunuz)?" Bana şu cevabı verdi: "Onun hayız gördüğü bana bildirildi." İbnu Hacer bu hadisin senedce zayıf olduğunu belirttikten sonra: "Şâyet senedce sahih olsa, yine de burada kerâhete delil mevcut değildir" der. Bu ma'nâyı sadedinde olduğumuz bâbın birinci hadisi (3905) de teyid eder. Hülasa, Nevevî: "Tavşan eti, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel ve diğer pekçok ulemâ nezdinde helâldir" der. 3- Hadis av hayvanının kaldırılıp, ürkütülmesinin caiz olduğunu gösterir. Keza avı kovalamanın câiz olduğu da anlaşılmaktadır. "Avın peşine düşen gaflete düşer" mealindeki hadis, bu söylenene muhalif sayılmamıştır, çünkü bu ikinci hadis, fuzûlî yere avcılıkla fazla uğraşan, av takibederken, bir kısım maslahat ve vecibelerini ihmal eden kimselere mahsustur. 4- Hadis, avı yakalayanın, bir başkasının ortak olmasına imkan olmayacak şekilde ona sahip olduğunu gösterir. Öyle ki, o avı onunla kovalayanlar dahi hak iddia edemezler, yakalayan ona sahip olur. 5- Hadis, avla elde edilenin hediye edilebileceğine, bu hediyenin kabul edilmesi gerektiğine, mevkii ve makamı yüce bile olsa, onun razı olacağı bilindiği takdirde basit bir şeyin bile hediye edilebileceğine delil kılınmıştır. 6- Hadiste, çocuğun velisinin, çocuğun mâlik olduğu şeylerde çocuğun lehine tasarrufta bulunabileceği gözükmektedir.211 * SIRTLAN ِّ ر َر ِّض َي ـ7783 ـ3ـ عن عبدالرحمن بن أبي عمار قال: [ للاُ َعْنه َجاب ُت ِّل ْ ل َصْيدٌ ُهَو ق : ؟ قا َل ُ نَعَ ْم. ُت نَعَ ْم. قَا َل: ال َّضْب : ُع، أ ْ ل ق : ُ َها؟ قا َل آ ُكل : ُت ُ ْ ل نَ ]. أخرجه أصحاب السنن، وصححه الترمذي . َع #؟ قا َل: عَ ْم ْن رسو ِّل نَعَ ْم : للاِّ قُ 1. (3907)- Abdurrahman İbnu Ebî Ammâr rahimehullah anlatıyor: "Hz. Câbir (radıyallahu anh)'a: "Sırtlan av mıdır?"diye sordum.. "Evet!" dedi. Ben tekrar: "Etini yiyeyim mi?"dedim. "Evet!" dedi. "Bu cevap Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan mıdır?" dedim. "Evet!" dedi."212 209 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/148. 210 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/148. 211 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/148-150. ِّ ٌر َر ِّض َي ـ7787 ـ2ـ وعند أبي داود: [ للاُ َعْنه ُت َر قَا َل : َجاب َسأل ُسو َل للا # ا َل ْ ، فقَ ِّ َعن ال َّضبُع : ا ُل فِّي ِّه َكْب ٌٌ إذَ َويُ ْجعَ ُهَو َصْيد،ٌ َصادَهُ ال ُم ْحِّر ُم . [ 2. (3908)- Ebû Dâvud'un rivayetinde şöyle gelmiştir: "Hz. Câbir (radıyallahu anh) der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sırtlandan sordum. Bana: "O, av (hayvanı)'dır, ihramlı avlayacak olursa koç da aynı hükme dâhil edilir."213 [Tirmizî, Et'ime 4, (1792); Ebû Dâvud, Et'ime 32, (3801); Nesâî, Sayd 27, (7, 200).] َي ـ7787 ـ7 للاُ َعْنه قال ـ وعن خزيمة بن جزء َر ِّض : [ ُت رسو َل للاِّ ْ َسأل # ِّ َع ِّن ا َل ال َّضبُع ، فقَ : تُهُ ْ ل َ َحدٌ؟ و َسأ َع أ َويَأ ُك ُل ال َّضبُ أ ِّب، فقَا َل ِّئْ َحدٌ فِّي ِّه َخْي َع : ٌر ْن أ ْك ِّل الذ َب أ ِّئْ َو يأ ُك ُل الذ أ ]. أخرجه الترمذي. 3. (3909)- Huzeyme İbn Cez' (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sırtlan hakkında (eti helal mi?]" diye sordum. "Sırtlanı yiyen biri de var mı?" dedi. Bunun üzerine kurdun etinin yenmesini sordum. "Kendisinde hayır olup da kurdu yiyen biri var mı?" diye cevap verdi."214 [Tirmizî, Et'ime 4, (1739).] AÇIKLAMA: Yukarıda kaydedilen rivayetler sırtlan etinin yenip yenmeyeceği ile ilgilidir. Önceki iki rivayette yenebileceği, helal olduğu söylenmiş ise de sonuncu rivayete göre helal değildir, yenmemesi gerekir. Rivâyetlerden de anlaşılacağı üzere sırtlan eti hususunda ülemâ ihtilaf etmiştir. Hattâbî'nin açıklamasına göre, Sa'd İbnu Ebî Vakkâs, İbnu Abbâs, Atâ, İshâk, Ebû Sevr, İmâm Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel sırtlanın etinin câiz olduğuna hükmetmiştir. Ancak ülemânın çoğunluğu da haram olduğunu söylemiştir: Süfyan Sevrî, Ashâb-ı Re'y ve İmam Mâlik, Saîd İbnu Müseyyeb, bunlar arasındadır. Bunlar haram derken, sırtlanın vahşî bir hayvan olduğunu, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vahşilerden köpek (parçalayıcı) dişi olanların etini yemeyi nehyettiğini belirtmişlerdir. Helal olduğunu söyleyenler, yukarıdaki ilk iki rivayeti gösterirler ve üçüncü rivayetin amel edilemeyecek kadar zayıf olduğuna dikkat çekerler. Sırtlanın helal olduğunu söyleyen Ulemaya hak vermeye çalışan İbnu'l-Kayyim'in açıklamaları meyanında şu sözleri dikkate değer: "Resûlullah'ın haram kıldığı hayvanlarda iki vasıf beraber var: 1- Hayvanın köpek (parçalayıcı) dişinin bulunması. 2- Tab'ı itibâriyle normal vahşilerden olması: Aslan kurt, kaplan, gelincik gibi. Sırtlanda ise, bu iki vasıftan sadece biri var: Köpek dişi var, ama normal vahşilerden değil. Şurası muhakkak ki, vahşiler parçalayıcı diş sahibi olan hayvanlardan daha farklıdır. Vahşi hayvan, kendisinde bulunan vahşilik kuvvesi sebebiyle haram kılınmıştır. Zira, vahşî hayvanı yiyen bu kuvvenin bir benzerini tevarüs ederken ruhen vahşileşir. Çünkü bir şeyi yiyen, yediği şeye benzer. Şu husus da herkesce bilinmektedir: Kurtta, aslanda, kaplanda ve gelincikte bulunan vahşilik kuvvesi sırtlanda mevcut değildir. Öyleyse haramlıkta bu, öbürlerine eşit olmamalı, ne lügat ne de örf yönüyle sırtlanla öbürleri arasında bir eşitlik olmamalıdır."215 * KİRPİ َت ََ ـ7738 ـ3ـ عن نملة ا’نصارى قال: [ ِّذ، فَ َمَر َر ِّض َي للاُ َعْنهما َع ْن أ ْك ِّل القُْنفُ ُسئِّ َل اْب ُن ُع : َّى ُم َح َّرما و ِّح َى إلَ ُ َما أ ِّجدُ فِّي ْلَ أ قُ َر ِّض َي فقَا َل َشْي ٌخ عْن : للاُ َعْنه يَقُو ُل َعلى َط Œية. دَهُ ا ِّع م يَطعُ ُمه،ُ ا َرةَ َر ُسو ِّل للاِّ ُت أبَا ُه َرْي ِّعْن َسِّم ْع : دَ ذُ # ِّكَر القُْنفُذُ ِّيثَةٌ فقَا َل َخب َر ِّم َن ال َخبَائِّ ِّث، فقَا َل َ اب ُن ُع : ُسو ُل للاِّ َمَر َر ِّض َي للاُ َعْنهما ُهَو َكَما قَا َل َم إ ْن كاَن قَا َل هذَا # ْم نَ ْدِّر فَ ا ل ]. أخرجه أبو داود . َ 1. (3910)- Nemletü'l-Ensârî anlatıyor: "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'e kirpiden sorulmuştu. (Cevaben) şu âyeti okudu. (Meâlen): "(Ey Muhammed) de ki: "Bana vahyolunanda leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki pistir- ve günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum. Fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir. Doğrusu Rabbim bağışlar ve merhamet eder." (En'am 146). Ancak, yanında bulunan bir yaşlı dedi ki: "Ben Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'yi dinledim, demişti ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' ın yanında kirpinin zikri geçmişti: 212 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/150. 213 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/150. 214 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/150-151. 215 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/151-152. "O habislerden bir habistir (eti) yenmez" buyurdular." Bunun üzerine İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ): "Eğer bunu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) söyledi ise, bu (kirpinin hükmü), biz bilmesek de O'nun dediği gibidir" dedi."216 [Ebû Dâvud, Et'ime 30, (3799).] AÇIKLAMA: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu beyanlarında kirpi habis olarak tavsif buyrulmuştur. Habis şeyler, Kur'an-ı Kerim'in nassı ile haramdır. Ancak kirpinin durumu ihtilâflıdır. Es-Sübülü's-Selam'da şu açıklama yapılmıştır. "Râfiî der ki: "Kirpi hususunda iki görüş var: Birine göre haramdır. Ebû Hanîfe ve Ahmed İbnu Hanbel bu görüştedir. Bunlar hadiste kirpinin "habis" olarak tavsif edilmesini esas almışlardır. Diğer görüşe göre helaldir. İmam Mâlik ve İbnu Ebî Leyla bu görüştedirler."217 * TOY َي ـ7733 ـ3 للاُ َعْنه قال ُت َم َع رسو ِّل ـ عن سفينة َر ِّض : [ للاِّ َر أ َكل # ى ْ ُحبَا َ ْحم َر ل ]. أخرجه أبو داود. « ى َ ال ُحبَا »: هو الحبرج . 1. (3911)- Sefîne (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte toy (denen kuş)un etini yedim."218 [Ebû Dâvud, Et'ime 29, (3797); Tirmizî, Et'ime 26, (1829).] AÇIKLAMA: "Toy" uzun boyunlu, iri bir av kuşudur, göçmen kuşlardandır, çok hızlı uçar, boz renklidir. Eti tavuk ve kaz eti arasındadır. Hadis toy etinin helal olduğunu beyan buyurmuştur, bu hususta Ulemanın ihtilafı yoktur.219 * ÇEKİRGELER َي ـ7732 ـ3 للاُ َعْنهما قال َم َع َر ُسو ِّل ـ عن ابن أبي أوفى َر ِّض : [ للاِّ َج َر َغ َز # ادَ ْونَا ْ َو ُكنَّا نَأ ُك ُل َمعَهُ ال ]. أخرجه الخمسة . 1. (3912)- İbnu Ebî Evfa (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber [altı veya yedi sefer] gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte çekirge yedik."220 [Buhârî, Sayd 13; Müslim, Sayd 52, (1952); Tirmizî, Et'ime 22, (1822, 1823); Ebû Dâvud, Et'ime 35, (3812); Nesâî, Sayd 37, (7, 210).] َي ـ7737 ـ2 للاُ َعْنه قال ُسئِّ َل # ا َل َر ـ وعن سلمان َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َج َراِّد فقَ َع ِّن : ال َح رِّ ُمهُ ُ َو ََ أ هُ ُ ُر ُجنُوِّد للاَ،ِّ آ ُكل أ ]. أخرجه ْكثَ أبو داود. 2. (3913)- Selman (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a çekirgeden sorulmuştu." "Onlar, Allah'ın en kalabalık ordularıdır. Onu ne yerim ne de haram kılarım" buyurdular."221 [Ebû Dâvud, Et'ime 35, (3813); İbnu Mâce, Sayd 9, (3219).] َج َراِّد فقَا َل: أ ْهِّل ْك ى ـ7733 ـ7ـ وفي رواية رزين رحمه للا عن جابر: [ َو دَ َعا النَّب # َعلى ال َره،ُ تُ ْل ِّكبَا َج َراد،َ اقْ ُهَّم أ ْهِّل ِّك ال َّ الل َعا ِّء، فقَ َك َسِّمي ُع الد َوأ ْر َزاقِّنَا إنَّ ِّشنَا ِّ َوا ِّه َها َع ْن َمعَاي ِّافْ ب َو ُخذْ ِّ َره،ُ َواقْ َط ْع دَاب َر ُسو َل للاِّ َره،ُ َف ا َل : تَدْ ُعو َعلى َر ُج ٌل ِّصغَا يَا َكْي َو ُهَو ُجْندٌ ِّم ْن ُجنُوِّد للاِّ؟ فقَا َل بَ ْحِّر ال : َج َراِّد، ْ ُحو ت فِّي ال َرةُ ْ إنَّهُ نَث ] . 3. (3914)- Rezîn rahimehullah Hz. Câbir (radıyallahu anh)'tan naklediyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) çekirgelere beddua etti ve dedi ki: "Allah'ım! Çekirgeleri helak et, büyüklerini öldür, küçüklerini helak et, nesillerini kes, ağızlarını geçimliğimiz ve rızkımızdan (uzak) tut. Sen duaları işitensin." (Orada bulunan) bir adam: 216 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/152. 217 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/152-153. 218 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/153. 219 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/153. 220 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/153. 221 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/154. "Ey Allah'ın Resûlü! Çekirgelere nasıl böyle beddua ediyorsunuz, onlar ki Allah'ın ordularından bir ordudur" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da cevaben: "Çekirge, denizdeki bir balığın hapşırığıdır" buyurdular."222 [Tirmizî, Et'ime 23, (1824); İbnu Mâce, Sayd 9, (3221).] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayetler, çekirgeler hakkındadır. İlk ikisi sarih olarak çekirgelerin yenmesinin helal olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Nevevî: "Müslümanlar çekirge yemenin mübah olduğu hususunda icma etmiştir" der. Ayrıca Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel ve bir çok Cemâhir'in "Çekirge tezkiye suretiyle (başı kesilerek) veya müslüman yahut mecûsi herhangi bir kimsenin avlanması suretiyle veya kendiliğinden veya bir kısmı koparılarak yahut bir başka sebeple de ölse helaldir" dediklerini belirtir. İmam Mâlik, kendisinden meşhur olan kavle, -Ahmed İbnu Hanbel de bir kavle- göre: "Bir kısmı koparılmak veya diri olarak (sıcak suya) atılıp haşlanmak veya ateşte kızartılmak gibi bir sebeple öldürülürse helaldir, kendiliğinden veya bir kap içerisinde ölmüş kalmışsa yenmesi helal olmaz" demişlerdir. 2- Çekirgenin Allah'ın en kalabalık askeri olarak ifade edilmesi, kuş taifesi içerisinde sayıca en çok olması sebebiyledir. Hadislerde geldiği üzere, Allah'ın en kalabalık mahluku meleklerdir. Melekler hakkında âyette de: "Rabbinin ordularını kendisinden başka kimse bilmez" (Müddessir 31) buyrulmuştur. Çekirgeye Allah'ın ordusu denmesi hikmetli bir ifadedir. Onların başı boş olmadığını, Cenâb-ı Hakk'ın, onları, gadab ettiği yerlere musibet olarak gönderip cezalandırdığını ifade eder. Kur'an bu hususu, Firavun'a karşı diğer âfetler zımnında çekirgenin de gönderildiğini belirterek haber verir (A'raf 133). Çekirgeler girdikleri yerlerin otlarını, ekinlerini, ağaçlarını yerler ve kıtlığa sebep olurlar. Öyle ki zaman olur, insanlar yiyecek bir şey bulamayarak birbirlerini yiyip toptan helak olurlar (Kâri). 3- Üçüncü hadiste (3914) çekirgenin balık hapşırığına benzetilmesiyle ilgili yeterli açıklama daha önce geçtiği için burada tekrar etmeyeceğiz. (1249, 1250, ve 1251 numaralı hadislere ve bunların şerhlerine bakılmalıdır.)223 * AT نَ # نَاهُ َح ْرنَا َعلى َع ْهِّد َر ُسو ِّل ـ عن أسماء بنت أبي بكر َر ِّض : [ للا َي ـ7735 ـ3 للاُ َعْنهما قالت ْ َمِّدينَ ِّة فَأ َكل ْ ِّال َونَ ْح ُن ب َرسا ، فَ ]. أخرجه الشيخان والنسائي . 1. (3915)- Esmâ Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Biz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında bir at kestik. O zaman Medine'de idik. Hepimiz onu yedik."224 [Buhârî, Sayd 24, 27; Müslim, Sayd 36, (1942); Nesâî, Dahâyâ 33, (7, 231).] َي ـ7736 ـ2 للاُ َعْن َر ـ وعن جابر َر ِّض ه قال: [ ُسو ُل للاِّ َها َو ْح ٌِّ َونَ ْ َو ُح ُمَر ال َخْي َل، ْ نَا َز َم َن َخْيبَ َر ال ْ ُح ُمِّر أ َكل # ا ْ ْه َع ِّن ’ ِّليَّ ِّة، ال ِّل َوأِّذ َن فِّى ال َخْي ]. أخرجه أصحاب السنن، والفظ لغير الترمذي، وصححه الترمذي. 2. (3916)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Haber(in fethi) zamanında at ve vahşi eşek eti yedik. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ehli eşek (etin)i yasakladı ve ata müsaade etti."225 [Ebû Dâvud, Et'ime 26, (3788); Nesâî, Sayd 32, (7, 205); Tirmizî, Et'ime 5, (1794).] AÇIKLAMA: 1- Bu iki rivayetin her ikisi de at etinin yenmesini mübah ilan etmektedir. Ancak başka rivayetler muvacehesinde tezekkür edince ülemâ ihtilaf etmiştir. Bahsi, Nevevî rahimehullah şöyle özetler: "Âlimler, at etinin mübah olması hususunda ihtilaf etmiştir: * Şâfiî ve Cumhurun mezhebine göre bu mübahtır ve hiçbir kerâhet yoktur. Ahmed İbnu Hanbel, İshâk, Ebû Yusuf, İmam Muhammed, muhaddislerden bazı cumhurlar da bu görüştedir. * İbnu Abbâs, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe gibi bazı âlimler ise, "Sizin için atları, katırları ve merkebleri binek ve süs hayvanları olarak yarattık..." (Nahl meâlindeki ayet-i kerimeyi esas alarak atın yenmesini mekruh addetmişlerdir. Onlara göre bu âyette yemekten bahsedilmiyor, halbuki daha önceki âyette hayvanların yenilmesinden bahsedilmektedir. Atı mekruh addeden ülemâ, âyetten başka, Halid İbnu'l-Velid tarafından rivayet edilen şu hadisi de esas alırlar: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) at etini yasakladı." 222 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/154. 223 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/154-155. 224 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/155. 225 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/156. At etini mekruh addedenlerin bir diğer delilleri, atın cihad vasıtası olmasıdır. Ancak önceki hadiste geçen "O zaman Medine'de idik" ibaresi, at etinin Resûlullah'ın huzurunda ve cihad emrinin gelmesinden sonraki devreye ait olduğuna delil kılınmıştır. Bilindiği üzere, Mekke döneminde cihada müsaade yoktu ve o sırada atın cihad vasıtası olması mevzubahis değildi. Yine önceki hadiste, etin Resulullah devrinde kesilip yenmesinin ifade edilmesi, Resulullah'ın bundan haberdâr olduğuna dikkat çekme gayesini güder. Usulcüler bu çeşit ifadeleri hep ref'e nisbet etmiştir, yani bunlardan Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın haberi vardır ve sükutuyla te'yid etmiş ve takrir buyurmuştur, öyleyse hadis merfudur.226 * PİSLİK YİYENLER (CELLÂLE) َي ـ7733 ـ3 للاُ َعْنهما قال َهى َر ـ عن أبن عمر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ نَ # ِّة ا ِّ ِّل أ ْن يُ ْر َك َع ” َب ْن َّجلَ َه ب ا بَانِّ ْ ْو يُ ْش َر َب ِّم ْن أل َها، أ ْي َعل ]. َ أخرجه أبو داود والترمذي . 1. (3917)- İbn Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) pislik yiyen (cellâle) deveye binmekten ve sütünü içmekten men etti."227 [Ebû Dâvud, Et'ime 25, (3785, 3787); Tirmizî, Et'ime 24, (1825).] َي ـ7737 ـ2 للاُ َعْنهما قال ِّل ْن أ ْك ِّل ال ُم َج َّش َم نَ # ِّة َهى َر ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ َو َع ْن أ ْك َع : ِّل، قَتْ ْ ِّلل َم ْصبُو َرةُ َى ال َو ِّه ش ْر ِّب ِّم ْن فِّي ال ِّ سقَا ِّء ْ َو َع ِّن ال َها، بَنِّ َو ُش ْر ِّب لَ ِّة، ال َّج ََل ]. أخرجه أصحاب السنن، واللفظ للترمذي وصححه . َ 2. (3918)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öldürülmek için hedef ittihaz edilmiş (ve mücesseme denilen) hayvanın yenilmesini, pislik yiyen (ve cellâle denen) hayvanın yenilmesini, sütünün içilmesini ve su tuluğunun ağzından su içilmesini yasakladı."228 [Ebû Dâvud, Et'ime 25, (3786); Tirmizî, Et'ime 24, (1826); Nesâî, Dahâyâ 44, (7, 240).] ِّدَ َج ـ7737 ـ7ـ وعن زهدم بن مضرب قال: [ ِّت َِّ َى أبُو ُموسى َر ِّض َي للاُ َعْنه ب ْوِّم أ ، فقَا َل ُ قَ ْ َك؟ َج ة فَتَنَ حى َر ُج ٌل ِّم َن ال َم ا : ا َشأنُ فقَا َل: ه،ُ فقَا َل أبُو ُموسى ُ َحلَ ْف ُت أ ْنَ آ ُكل ِّذ ْرتُهُ فَ فَقَ َر ادْ ُن فَ ُك ْل، فَإن # ِّى َرأْي ُت َر إن : ُسو َل للاِّ ِّى َرأْيتُهُ يَأ ُك ُل َشْيئا َمَرهُ أ ْن يُ َك فِّ َوأ ه،ُ ُ يَأ ُكل َع ]. أخرجه الشيخان والنسائي . ْن يَ ِّمينِّ ِّه 3. (3919)- Zehdem İbnu Mudrib anlatıyor: "Ebû Musa (radıyallahu anh)'a bir tavuk getirilmişti. Cemaatten birisi ayrıldı. (Ebû Musa): "Neyin var?" diye sordu. Adam: "Ben onu pis bir şeyler yerken gördüm ve tiksindim ve yememeye yemin ettim" cevabını verdi. Bunun üzerine Ebû Musa: "Yanaş ve ye! Zira ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı (cellâle'yi) yerken gördüm" dedi ve adama, yemini için kefarette bulunmasını emretti."229 [Buhârî, Zebâih 26, Humus 15, Megâzî 74, 78, Eymân 1, 4, 18, Kefâret 9, 10, Tevhid 56; Müslim Eymân 9, (1649); Nesâî, Sayd 33, (7, 206).] AÇIKLAMA: Bu üç hadiste aslen eti helal olan hayvanlardan besleniş ve öldürülüş tarzları sebebiyle yenmesi yasaklanan hayvanlar mevzubahis edilmektedir. 1- Cellâle: Pislik yiyen hayvanların müşterek adıdır. Sığır, davar, deve veya kümes hayvanı olmuş farketmez. Hepsine şerî ıstılahta cellâle denmiştir. Ülemâ bunlar hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazı âlimler yiyeceğinin çoğu temiz olan hayvanı cellâle addetmemiştir. Umumiyetle az miktarda pislik yemiş olanlar cellâle kabul edilmez. Nevevî, "Azlığa çokluğa bakılmaz, kokusu esas alınır, yediği pisliğin rengi, kokusu eti veya suyunda galebe çalma halinde cellâle sayılacağını" söyler. 2- Hattabî'nin açıklamasına göre cellâle'nin sütünden ve etinden istifade için başlıca görüşler şöyledir: * "Ashâb-ı Re'y (Hanefîler), Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel'e göre mekruhtur, kesilmezden önce bunlar bir müddet hapsedilmeli, temiz yemle beslenip ondan sonra kesilmelidir. Hapis müddeti de ihtilaflıdır: ** Bazı rivayetlerde sığırın kırk gün. Tavuğun üç gün hapsedildikten sonra yenilmesi tavsiye edilmiştir. ** Fakihler umumiyetle tavuklar için üç, koyunlar için dört, sığır ve develer için on gün hapsedilmelerini fetvaya bağlamışlardır. * Hasan Basrî, İmam Mâlik gibi bazı âlimler de cellâlenin etini yemekte bir beis görmemişlerdir. 226 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/156. 227 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/157. 228 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/157. 229 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/157-158. * İshak İbnu Râhûye'nin de: "Cellâlenin etini iyice yıkadıktan sonra yemede bir beis yoktur" dediği rivayet edilmiştir. * Domuz sütü ile beslenen bir kuzunun eti yenilebilir, bir mahzur yoktur, çünkü süt istihlak edilmiştir. 3- Mücesseme: Ok vs. atışlarında hedef yapılan hayvandır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hayvanların tâlim vs. maksadlarla yapılacak atışlarda hedef yapılarak öldürülmesini şiddetle yasaklamış, bunu yapanlara lânet etmiştir. Bu tarzda öldürülen hayvanın yenmesini Resulullah nehyetmiştir. Bu suretle avlanıp, ölmeden kesilecek olursa helaldir. Ancak, atış yapılır, fakat kesilmeden kendiliğinden ölürse, yenmesi caiz olmaz. Zira bu durumda mevkûze (vurularak öldürülmüş) olmuş olur.230 * HAŞERELER ِّ ى ـ7728 ـ3ـ عن الهلقام بن تل ب عن أبيه قال: [ َص ِّحْب ُت الن ب َح َش َرة ِّم َن ا’ ْر ِّض تَ ْحِّريما ]. أخرجه أبو داود . ْم أ ْس َم ْع ِّل # فَلَ 1. (3920)- Hilkâm İbnu Telib rahimehullah babasından naklediyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la arkadaşlık yaptım, yeryüzündeki haşerelerden herhangi birini haram ettiğini hiç işitmedim."231 [Ebû Dâvud, Et'ime 30, (3798).] AÇIKLAMA: 1- Burada haşerâtla küçük hayvanlar kastedilmektedir. Şârihler bunu açıklarken kertenkele, kirpi, araptavşanı232 ile örneklendirirler. Şu halde dilimizde kullandığımız haşere ma'nâsında değildir. 2- Hattâbî, hadisi açıklarken der ki: "Bu hadiste, haşerâtın mübah olduklarına delil de yoktur. Çünkü, râvinin "..işitmedim" sözü, ondan başkasının da işitmediğine delil olmaz, bir başkasının işitmiş olması caizdir. Hadis bize bir başka ma'nâ daha ilham etmektedir, o da şu: Bu sözle, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, Arapların, haşerâtı mübah addetme âdetleri vardı, Resûlullah da onların bu âdetlerini bilmekte idi. Onları haşere yemekten men etmedi." Hattâbî açıklamasına devam ediyor: "Âlimler, eşyada asıl olan ibâhe mi, mahzur mu olduğu hususunda ihtilaf etmiştir. Bu, usul-ı fıkhın büyük problemlerinden biridir. Bazı âlimler: "İbahe"ye hükmederken, bazılarıda "mahzur"a hükmetmiştir. Bu meyanda bir kısmı da "mutlak olarak "ibahe" veya "mahzur"a hükmetmek yanlıştır, bazıları için "mubah"ın, bazıları için "mahzur"un esas olduğunu söylemek daha uygundur" demiştir..." Nitekim âlimler araptavşanı ve vebr233 gibi haşerât hakkında ihtilaf eder. Urve, Atâ, Şâfiî, Ebû Sevr araptavşanının yenebileceğini söylemiş, İmam Mâlik "Vebr'in yenmesinde bir beis yok" demiştir. Şâfiî de aynı kanaattedir. Atâ, Mücâhid ve Tâvus'tan bu görüş rivayet edilmiştir. İbnu Sîrîn, Hammâd, Ebû Hanîfe ve Ashâbı da vebr'i mekruh addetmiştir. Ebû Hanîfe ve Ashabı kirpiyi mekruh addeder. Kirpi hakkında İmam Mâlik'e sorulunca "Bilmiyorum" der. Ebû Sevr ise bir mahzur görmedi. Aynı görüş Şâfiîden de hikaye edilmiştir. Buna İbnu Ömer'in de ruhsat verdiği rivayet edilmiştir. Ebû Dâvud haram olduğuna dair bir rivayet kaydetmiş ise de senedi zayıftır. Şayet hadis sabitse, kirpi haramdır.234 * MUZDAR ْت، فَإ ْن َي ـ7723 ـ3ـ عن جابر بن سم للاُ َعْنه َّ ِّلى َضل َوَولَدُه،ُ فقَا َل َر ُج ٌل: إ َّن نَاقَة هُ ُ َو َمعَهُ أ ْهل َح َّرةَ رة َر ِّض : [أ َّن َر ُج َ نَ َز َل ال ِّت ا ْمَرأتهُ َمِّر َض ْت، فَقَالَ َصا ِّحبَ َها فَ ْم يَ ِّجدْ َولَ َو َجدَ َها َها فَا ْم ِّس ْكَها، فَ َو َجدْتَ ْح َمَه : اْن َح ْر َها فَأبَى، فَنَفَقَ ْت، فَقَالَ ْت: ا ِّد دَ لَ ْخ َها حت ى نُقَ ُ ا ْسل ه، فقَا َل ُ َونَأ ُكل ى : َحت ى أ ْسأ َل رسو َل للاِّ # فَأتَاهُ فَسالَه،ُ فقَا َل: يُ ْغنى َك؟ قا َل َو َش ْح َمَها قَ : و َها قا َل َه ْل : َ ا َل ِّعْندَ َك ِّغن ُ َء فَ ُكل : َجا فَ َها فَأ ْخبَ َرهُ ال َخبَر، فقَا َل َه : هَّ ََ ُكْن َت ا؟ قَا َل َصا ِّحبُ نَ ْحرتَ : ا ْستَ ْحيَ ْي ُت ِّمْن َك]. أخرجه أبو داود . 1. (3921)- Câbir İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam beraberinde ailesi ve çocukları olduğu halde Harra'ya indi. Bir adam: "Bir devem kayboldu, onu bulacak olursan yakalayıver" dedi. Adam onu buldu ama sahibini bulamadı. Deve hastalandı. Adamın karısı: "Onu kes (de mundar ölmesin) dedi. Ama erkek kabul etmedi. Deve öldü. Kadın bu sefer: "Derisini soy da etini, yağını kadid yapalım (güneşte kurutalım) ve yiyelim" dedi. Adam: "Hele, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir soralım (da söylediklerini sonra yapalım!)"dedi. Ona gelip sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Seni ondan müstağnî kılacak bir zenginliğin var mı?"diye sordu. Adam: "Hayır! yok" dedi. Resûlullah da: "Öyleyse onu yiyin" buyurdu. Ravi der ki: "Sonra devenin sâhibi geldi. Durum kendisine anlatıldı. 230 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/158-159. 231 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/159. 232 Yerbû' olarak geçen bu kelimeye lügatlerde Afrika tarla fâresi de denmektedir. 233 Dört ayaklı, kısa kuyruklu, çokca tüyü olan bir hayvan olarak tarif edilir. 234 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/159-160. "Deveyi kesmedin mi?" dedi. Adam: "Senden utandım!" cevabında bulundu."235 [Ebû Dâvud, Et'ime 37, (3816).] AÇIKLAMA: 1- Harra: Medine'nin çevresinde siyah taşlarla kaplı olan kısım. 2- Harra'ya inen âilenin muzdar olduğu belirtilmiştir. Resulullah, bu maddi sıkıntı içinde olan aileye kendiliğinden (tezkiyesiz = kesilmemiş) ölen hayvanı yemelerine izin vermiştir. Bazı âlimler: "Muzdar kalan kimsenin meyteyi yiyebileceğine bu hadiste delil var" demiştir.236 َي ـ7722 ـ2 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن الفجيع العامري َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ ُت يَا ْ ل ِّة؟ قَا َل ُ َم ق :# ْيتَ نَا ِّم َن ال َما يَ ِّح ل لَ ْ : نَا ل َما َطعَا ُمُكْم؟ قُ : ِّ ُح ُق َونَ ْص َطب ِّ نَ ْعتَب . بَةَ قا َل أبُو نُعَ : ْي م َمْولى ُعقْ بَةُ فَ : قَا َل َّس َرهُ ِّلى ُعقْ َوقَدَ ٌح َغ ِّشيَّة َوة ، قَدَ ٌح : ُغدْ َمْيتَةَ ْ ُهْم ال َح َّل لَ َوأبي ال ُجو ُع، فَأ ذَا َك؛ ِّل َعلى هِّذِّه ال ]. أخرجه أبو داود . َحا 2. (3922)- el-Fucey' el-Âmirî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, meyteden bize helal olan (miktar) nedir?" "Yiyeceğiniz ne (miktarda)dır" diye sordu. Biz: "Akşam ve sabah yiyoruz" diye cevap verdik." Ebû Nuaym Mevlâ Ukbe der ki: "Ukbe bana bu ifadeyi açıkladı: "Bir bardak sabahleyin, bir bardak da akşam vakti demektir." Dedi ki: "Durum bu, babamın hayatına yemin olsun bu yetmez!" Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm mezkur durumda meyteyi yemelerine ruhsat tanıdı."237[Ebû Dâvud, Et'ime 37, (3817).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis de, meyte'nin yenmesine ruhsat tanıyacak fakirlik derecesini belirtiyor: Hattâbî der ki: "Sabahleyin bir kadeh, akşamleyin bir kadeh (süt), bedeni, yeterince beslemese, tam bir doyum sağlamasa da açlığı örter ve kişinin belini doğrultur. Resulullah bu miktar imkana rağmen meyteden alıp yemelerine ruhsat tanıdı. Böylece hadis, nefsin gıda ihtiyacını meyteden olmasını mübah kılmaktadır. İmam Mâlik ve iki görüşünden birinde Şâfiî bunu iltizam etmiştir." Şevkânî der ki: "Şâfiî indinde râcih görüş, açlığı örtecek kadarla yetinmektir. Ebû Hanîfe ve iki kavlinden birinde Mâlik de bu görüştedir." Âyet-i kerîme de meyteyi haram kılmış fakat muzdar kalma halini istisna etmiştir: "Açlıktan darda kalan , günaha kaymaksızın yiyebilir" (Maide 3). Ancak zaruret hali kalkınca meytenin yenmesi helal olmaz. Açlığın örtülmesi, zarureti ortadan kaldırır (daha fazla yemeyi helal kılmaz). Ancak bazı âlimler: "Muzdar kimse ızdırar halinde, ızdırarın olmadığı zamandaki mutadı ne ise o miktarda yiyebilir" demişlerdir. İbnu Hacer der ki: "Âyetin ıtlakına göre, bu râcih görüştür. Ülemâ, ızdırâr deyip, meytenin yenmesini helal kılacak halin tavsifinde ihtilâf etmiştir." * Cumhur'a göre bu açlığın helak etme noktasına veya helaka götürecek hastalığa ulaşma noktasına gelmesidir. * Bazı Mâlikîlere göre, "Açlığın üç gün devam etmesidir."238 * CİZYE VE SADAKA DEVESİ ُت ِّلعُ َمَر َر ِّض َي ـ7727 ـ3ـ عن أسلم قال: [ للاُ َعْنه ْ ل َء ق : ، فقَا َل ُ َع ْميَا إ َّن في ال : ُت َّظ ْهِّر نَاقَة ْ ل ِّ َها قُ ِّفعُو َن ب ْنتَ ادْفَ : ْعَها إلى أ ْه ِّل بَ ْي ت يَ َو ِّهى َع ْميَا ُء؟ قَا َل ِّ : ا َها ب ب . ُت ِّ ِّل يَق ” ْ ُطرونَ ْ َف فَقُ : تَأ ُك ُل ِّم َن ا ل ْل ِّم ْن َو َكْي ’ ْر ِّض؟ فقَا َل: أ ِّم ْن ُت بَ ْ ل ِّة؟ قُ ْم ِّم ْن نَعَِّم ال َّصدَقَ ِّج ْزيَ ِّة أ ْ نَعَِّم ال ِّج ْزيَ ِّة، فقَا َل ْ نَعَِّم : ُت ال ْ ل َها، فَقُ َو للاِّ أ ْكلَ ْم َو أ : َكا َن ِّعْندَهُ َردْتُ ِّح َر ْت، ِّ َها ُع َمُر َر ِّض َي للاُ َعْنه فَنُ َمَر ب ِّج ْزيَ ِّة، فَأ ْ نَعَِّم ال َ َو ْسم َها ْي إ َّن َعلَ ِّ ى ِّص َحا ٌف تِّ النَّب ِّ ِّ َها إلى أ ْزَواج ُث ب ِّ ص َحا ِّف فَيَ ْبعَ َها فِّي ال َجعَ َل ِّمْن إَّ َو ََ َطِّريفَةٌ ، ْس ٌع، َف # ِّه ََ تَ ُكو ُن فَا ِّكَهةٌ ِّ ُث ب ِّذى يُْبعَ َّ ُكو ُن ال َويَ ، اْبنَتِّ ِّه ِّم ْن آ ِّخِّر ذِّل َك، فإ ْن َصةَ إلى َحْف َجعَ َل فِّي تِّ َها، فَ َصا ٌن َكا َن ِّم ْن َح ظِّ َكا َن فِّي ِّه نُقْ يِّ الن ب ِّ ِّ َها إلى أ ْزَواج َث ب َج ُزو ِّر فَبَعَ ْ َك ال ْ ْحِّم تِّل ِّ ص َحا ِّف ِّم ْن لَ َك ال َى ل # ْ ِّ َما بَِّق َمَر ب َوأ ، ِّجِّري َن َوا ُمَها ْ ْي ِّه ال َع فَدَ َعا َعلَ ُصنِّ َج ُزو ِّر، فَ ْ َك ال ْ ْحِّم تِّل ِّر ِّم ’ ْن لَ َصا ْن ]. أخرجه مالك . 1. (3923)- Eslem Mevlâ Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Ömer'e: "Binekler arasında kör bir deve var!" dedim. Bana: "Onu bir aileye ver, ondan istifade etsinler" dedi. Ben "O kör olduğu halde (ondan istifade mi olur)?" dedim. "Onu deve sürüsüne katsınlar (otlamaya sürsünler)" dedi. Ben: "İyi ama arazide nasıl yayılacak?" dedim. "Bu hayvan cizye devesi mi sadaka devesi mi?" diye sordu. Ben, "cizye devesi!" deyince: "Vallahi siz bunu yemek istiyorsunuz" dedi. Ben de: "Üzerinde cizye devesi mührü var?" dedim. Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh) devenin kesilmesini emretti ve kesildi. Hz. Ömer'in yanında dokuz adet tabak vardı. 235 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/160-161. 236 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/161. 237 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/161. 238 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/161-162. Meyve, çerez her ne olsa ondan bu tabaklara koyup Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerine gönderirdi. Bu gönderdiklerinin en sonuncusu, kızı Hafsa'ya gönderdiği olurdu. Eğer bunda eksiklik olursa, kendi hissesinden tamamlardı. İşte bu devenin etinden de o tabaklara koydu ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerine gönderdi. Bu devenin etinden arta kalanın yemek yapılmasını emretti. Sonra Muhacir ve Ensar'ı ondan yemeye davet etti."239 [Muvatta, Zekât 44, (1, 279).] AÇIKLAMA: 1- Rivayet, sadaka devesi ile cizye devesi arasında tefrikte bulunmaktadır. Çünkü sadaka devesinden sadece fakirler istifade edilebilir, cizye devesi olunca, ondan zenginfakir herkes istifâde edebilir. Eslem, bu hususu belirtmek için cizye devesi olduğunu, üzerinde cizye mühürü bulunduğunu belirtir. 2- Hz. Ömer (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' ın vefatından sonra, kendi hilafeti sırasında, Ezvâc-ı Mutahharât'a ilgi ve saygısını hiç kesmemiş, onları memnun kılmayı hep birinci plana almıştır. Onlar arasında, kendi kızı olan Hafsa validemizi en son düşünmüştür. Zira vukûu muhtemel bazı aksamalar sebebiyle kızının kendisine darılmayacağını, öbürlerini babasının kendisine takdim etmesine gönül koymayıp râzı olacağını bildiği için böyle davranmıştır. Bu hal, Hz. Ömer'in, diğer ümmühâtü'lmü'minîn'e: "Ömer kızını kayırıyor" diye bir hissin gelmesinden bilhassa kaçındığını da gösterir. Yeri gelmişken şu hususu belirtelim: Hz. Ömer, hilâfeti sırasında, ikramlarda sâdece Ezvâc-ı mütahharâta imtiyazlı davranmamış, Ashab'ın diğer ferdlerine de Resulullah'a olan yakınlıkları, Resulullah'ın sevgisine mazhariyetleri ölçüsünde farklı davranmıştır. Resulullah'ın sevgi ve takdirlerine mazhar olanlara fey'den daha çok pay ayırmıştır. Hz. Osman da böyle yapmıştır. Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ali (radıyallahu anhümâ) ise, herkese eşit davranmıştır. Hz. Ebû Bekr: "Üstünlükleri sebebiyle sevabları âhirettedir, dünyada maişete olan ihtiyaçta hepsi eşittir" demiştir. Allah hepsinden razı olsun. 3- Bu rivayetten, Hz. Ömer'in Muhâcir ve Ensâr'ı zaman zaman ziyafetlerde bir araya getirdiğini, böylece onların gönüllerini hoş edip rızalarını kazandığını görmekteyiz. Âlimler, buna dayanarak: "İmam'ın çevresindeki ileri gelenleri yemekte bir araya getirmesi sünnettir" demiştir. Bu değerlendirme de gösterir ki, "beraber yeme"nin karın doyurmadan öte pek çok fonksiyonları, içtimâî ve siyâsî yönleri, ma'nâları vardır. 4- Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ın yanında cizye ve harâc malından meyveler, çerezler, turfanda değişik yiyecekler mevcuttur, o bunlardan ileri gelenlere ikram etmektedir, bu mallardan ikram zenginlere bile mübahtır.240 * ET َي ـ7723 ـ3 للاُ َعْنه قال ـ عن عمر َر ِّض : [ بَ ْ َوإ َّن للاَ يُْبغ ُض أ ْه َل ال َخ ْم ر، ْ َوةِّ ال َوة َك َض َرا َض َرا ،َ فإ َّن لَهُ ْحم َّ َوالل إيَّا ُك ْي ِّت ْم ِّي َن ْحِّمي َو الل ]. أخرجه مالك.« ةُ َّ َرا ال َّض »: العادة . 1. (3924)- Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Etten sakının. Çünkü onun hamr (içki) gibi tiryâkiliği var. Ayrıca Allah, eti çok yiyen aile halkına buğzeder."241 [Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 36, (2, 935).] َي ـ7725 ـ2 للاُ َعْنه قال ـ وعن جابر َر ِّض : [ ْح م، فقَا َل َى َح َما ُل لَ ِّج ُئ ِّم َن ال سو ِّق َو َمِّع َوأنَا أ َر َكنِّى ُع َمُر َر ِّض َي للاُ َعْنه، أدْ : ُت ْ ل ِّ : ِّد ْر َه م َما َهذَا؟ فَقُ َرْي ُت ب ْحِّم فَا ْشتَ َّ ِّر ْمنَا إلى الل قَ ْحما َحِّد ُكْم ِّم َن ال َّس َر ل . قَا َل: ِّف أ ْن يَأ ُك َل َ َرْيتَهُ؟ َح ْس ُب أ ا ْشتَ َهْي َت َشْيئا َما ا ْشتَ َّ َو ُكل أ َهى إلى ال َّش ْىِّء ُك َّل ]. أخرجه مالك.« َما ا ْشتَ َ ِّرم قَ »: أشتهاه ومالت نفسه إليه . 2. (3925)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben, çarşıdan et almış hamala vermiş eve dönüyordum. Hz. Ömer (radıyallahu anh) yolda bana yetişip: "Bu da ne?"diye sordu. "Canımız et çekmişti, gidip bir dirhemlik et satın aldım" dedim. Bunun üzerine: "Canın birşey çektikçe gidip ondan alıyor musun? Herkese, israf olarak canının her istediğini yemesi yeter!" diye çıkıştı."242 [Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 36, (936).] AÇIKLAMA: 239 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/163. 240 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/163-164. 241 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/164. 242 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/165. Bu iki hadis, çok et yememeyi tavsiye etmektedir. Bu rivayetlerden hareketle "et yemek mekruhtur" diye bir hükme gidilmemiştir. Resulullah ve Ashâb'ın eti yedikleri bilinmektedir. Ancak her şeyin çoğu gibi etin de çoğu mahzurludur. Hadisin Muvatta'daki aslında bazı ziyadeler var. Hadisin sonunda Hz. Ömer: "Şu âyet sizlere hitabetmiyor mu?" der ve hatırlatır: "İnkar edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: "Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz" denir."243 (Ahkâf 20). İKİNCİ FASIL - HAYVANÎ OLMAYAN MEKRUH YİYECEKLER َي ـ7726 ـ3 للاُ َعْنه قال قا َل # عُدْ فِّى َر ـ عن جابر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ يَقْ ْ َول ِّز ْل َم ْس ِّجدَنَا، ْو ِّليَعتَ نَا أ ْ ِّزل يَ ْعتَ ْ َص َ فَل ْو ب أ َم ْن أ َك َل ثُوما ، ر فِّيه َخ ِّض َرا ٌت ِّم ْن بُ ِّقدْ َى ب تِّ ُ َها ِّم َن البُقُو ِّل بَ ْيتِّ ِّه، ، فقَا َل َوإنَّهُ أ ِّ َما فِّي ِّ َر ب ْخب ُ َسأ َل، فأ فَ ِّريحا َها رِّ قُو ل، فَ : بُو َها إلى بَ ْع ِّض َو َجدَ لَ قَ َها َرآهُ َكِّرهَ أ ْكلَ َّما ِّ ِّه َكا َن َمعَه،ُ فَلَ ِّج أ ْص َح . قَا َل: ى اب ِّجى َم ْنَ تُنَا نَا ُك ْل فَإن ]. أخرجه الخمسة . ِّى اُ 1. (3926)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim sarımsak veya soğan yerse bizden uzak dursun -veya mescidimizden uzak dursun- evinde otursun." Bazan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a içerisinde yeşil sebzeler bulunan tencere getirildi de onda koku bulur ve (ne olduğunu) sorardı. Kendisine sebze nevinden ne olduğu haber verilince, tencereyi, beraberindeki arkadaşlarından birini göstererek ona vermelerini söylerdi. Aleyhissalâtu vesselâm, onun yemekten çekindiğini görünce: "Sen bana bakma, ye! Zira ben senin gibi değilim, senin konuşmadığın (meleklere) konuşuyorum" derdi."244 [Buhârî, Et'ime 49, Salât 160, İ'tisâm 24; Müslim, Mesâcid 73, (564); Ebû Dâvud, Et'ime 41, (3822); Tirmizî, Et'ime 13, (1807); Nesâî, Mesâcid 16 (2, 43).] ي َر ِّض َي ـ7723 ـ2 للاُ َعْنه قال ـ وعن عل : [ َم ْطبُوخا وِّم إَّ ِّهينَا َع ْن أ ْك ِّل الث نُ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 2. (3927)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz, çiğ olarak sarımsak yemekten yasaklandık."245 [Ebû Dâvud, Et'ime 41, (3828); Tirmizî, Et'ime 14, (1809).] ـ7727 ـ7ـ وعن أبي زياد خيار بن سلمة قال: [ ْت بَ َص ِّل؟ فقَالَ ْ َر ِّض َي للاُ َعْنها َع ِّن ال ُت َعائِّ َشةَ َسأل : رسول ْ إ َّن آ ِّخ َر َطعَا م أ َكلَهُ َكا َن فِّي ِّه بَ َص ]. أخرجه أبو داود . للا # ٌل 3. (3928)- Ebû Ziyâd Hıyâr İbnu Seleme anlatıyor: "Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'ya soğan hususunda sordum. Şu cevabı verdi. "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın en son yediği yemekte soğan vardı."246 [Ebû Dâvud, Et'ime 41, (3829).] AÇIKLAMA: 1- Sarımsak veya soğan yeme meselesine hadislerde birçok kereler temas edilir. Bunların sıkca ele alınmış olması onların yenilmesinin mekruh olmasından ileri gelmez. 2- Bu iki sebze insanları rahatsız edecek pis bir koku neşrettikleri için çiğ halde yenilmesi hoş karşılanmamıştır. Bunlardan biri yenildiği takdirde, mescide gidilmeyip evde kalınması tavsiye edilmektedir (3926. hadis). Zira mescidler müslümanların toplandığı, rahmet meleklerinin indiği yerdir. Pis koku meselesinde melekler de nazar-ı dikkate alınmalıdır, çünkü -yine Resulullah'ın açıkladığı üzere- onlar insanların rahatsız olduğu her şeyden rahatsız olmaktadırlar. 3- Şu hususu da belirtelim: Bazı âlimler, bu yasağın Mescid-i Nebevî ile ilgili olduğunu, diğer mescidlerin bu yasağın dışında kaldığını söylemiştir. Ancak Cumhur, ittifakla bu yasağın bütün mescidlere şâmil olduğunu söyler ve delil olarak bazı hadislerde gelen: "Soğan -veya sarımsak- yiyen mescidlerimize yaklaşmasın" ibaresini gösterirler. Burada ibâre herhangi bir mescidi kastetmiyor, bütün mescidlere âmm bir hüküm veriyor. 4- İlk hadiste, kokulu sebze bulunan tencerinin kime gönderildiği belli değildir. Bazı rivayetlerde bu sahabi'nin Ebû Eyyub el-Ensârî olduğu tasrih edilmiştir. 243 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/165. 244 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/166. 245 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/166. 246 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/167. 5- Yine birinci hadiste "senin konuşmadığınla konuşurum" derken kastettiği kimse meleklerdir. İbare: "Senin gizlice konuşmadığınla ben gizlice konuşurum" demektir, zira necve gizli konuşmak, fısıldaşmak, hususi konuşmak gibi ma'nâlara gelir. 6- İkinci rivayet, Aliyyu'l-Kârî'nin belirttiği üzere,sarımsak ve soğan yemekle ilgili olarak başka rivayetlerde mutlak gelen nehyi kayıtlamaktadır. Yani, yasak sarımsak ve soğanın çiğ olarak yenmesine râcidir, pişince yasak kalkmaktadır. 7- Üçüncü rivayetimiz (3928) Resulullah'ın da (pişmiş halde) soğan yediğini ifade etmektedir. İbnu'l-Melek, bazı âlimlerin bu hadisten hareketle: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ömrünün sonunda soğanı, mezkur nehyin tahrimî değil, tenzihî olduğunu göstermek için yemiştir" demiştir. 8- Âlimler, bu konuda şöyle bir neticeye varırlar: "Sarımsak ve soğanla ilgili hadislerin tamamından çıkan hükme göre, "Bunların çiğ olarak yenmesi, mescide gelecek veya herhangi bir cemaate katılacaklar için tenzîhen mekruhtur. Evinde kalacaklara çiğ de ola yemesi mekruh değildir. 9- Fukaha, hadiste zikri geçen sarımsak ve soğana, aynı şekilde fena koku neşreden turp gibi diğer sebzeleri de dahil etmiştir.247 * YABANCILARIN YEMEGİ َي ـ7727 ـ3 للاُ َعْنهما قال قا َل :# َ نِّ ِّه َر ـ عن ابن عمر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ِّإذْ ب أ ِّخي ِّه إَّ َحدُ ُكْم َما ِّشيَةَ َّن أ بَ ْؤتَى ُ َحدُ ُكْم يَ ْحل أ ْن تُ ، أيُ ِّح ب أ ُهْم ْطِّعَمتَ ِّهْم أ ُهْم ُض ُرو ُع َمَوا ِّشي َما تَ ْخ ُز ُن لَ َل َط َعا ُمه،ُ إنَّ َم ْش ُربَةُ ]. أخرجه الثثة، وأبو داود.« َم ْش ُربَتُهُ فَتُ ْك َس َر ِّخ َزانَتُهُ فَيُْنتَقَ ال » بضم الراء وفتحها: الغرفة . 1. (3929)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kimse kardeşinin hayvanını, iznini almadan sağmasın. Sizden kim, odasına başkalarının girip hazinelerini kırmasından, yiyeceklerini saçıp dağıtmasından hoşlanır? Tıpkı bunun gibi, hayvanlarının memeleri de onlar için yiyeceklerinin hazineleri durumundadır. Öyleyse kimse izin almadan başkasının hayvanını sağmasın."248 [Buhârî, Lukata 8; Müslim, Lukata 13, (1726); Muvatta, İsti'zân 17, (2, 971); Ebû Dâvud, Cihâd 95, (2623).] AÇIKLAMA: 1- Hadiste geçen mâşiye'yi burada sağmal hayvan olarak anlamak daha muvafık. Bu kelime ile çoğunlukla davar kastedilir ise de deve ve sığır da kastedilmiştir. Bu hadiste ise, bütün sağmal hayvanların kastedildiği açıktır. 2- Meşrube: İçme yeri ma'nâsını taşır, daha ziyade tenezzüh odasıdır. Her zaman uğranılmadığı için, orada yiyecek maddeleri ve diğer maddeler bir nevi kiler gibi muhafaza altına alınmış olur. 3- İbnu Abdilberr der ki: "Bu hadis müslümanın, bir diğer müslümanın izni olmadan herhangi bir şeyini almayı yasaklamaktadır. Burada betahsis süt'ün zikredilmesi, süt hususunda insanların gevşek davranmaları sebebiyledir. Böylece sütten daha evlâ olan mala karşı onunla uyarıda bulunmuştur. Cumhur bu hükmü esas almıştır. Ancak bu meselede hususî izinle umumî izin arasında fark görmemişlerdir. Seleften birçoğu hayvan sahibinin gönül rızasıyla vereceğinin bilinmesi durumunu istisna kılmış, bu durumda hususî veya umumî bir iznininin olması şart koşulmaz" demiştir. Seleften bir çoğu da: "Gönül rızasının varlığının bilinmesi ile bilinmemesi arasında fark görmeden yeyip içmenin mutlak olarak cevâzına hükmetmiştir." Bunlar, mezkur görüşlerine Tirmizî ve Ebû Dâvud'da gelen bir rivayeti delil kılarlar. Bu (rivayet müteakiben 3930 numarada kaydedilecektir. Görüleceği üzere, o esnada açlığını giderecek miktarda sağmaya izin vermekte, beraberinde götürmeyi tecviz etmemektedir. Ancak şimdiden belirtelim ki bu muhtevaya katılmayan âlimler şöyle itiraz ederler: "Bu meselede nehiy hadisi daha sahihtir ve kendisiyle amel hususunda evlâdır. Ayrıca, mukabil görüş, müslümanın malını, izni olmadan tasarruf etmeyi haram kılan temel kaideye de muarız düşmektedir, öyleyse buna iltifat edilemez." Fakat, bu iki hadisi te'lif edip aralarındaki zıtlığı çeşitli şekillerde kaldıranlar da var. Şöyle ki: * Bazıları: "İzin, mal sahibinin gönül rızasının bilinmesine, nehiy ise rızanın bilinmemesine hamledilir" demiştir. * Bazıları: "İzin yolculara hastır, yolcu olmayanlara değil, veya muzdar olana veya çaresiz şekilde aç kalmış olana mahsustur" demiştir. * Bazıları, iznin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın devriyle ilgili olduğunu, nehiy hadisinin de, (aleyhissalâtu vesselâm)'dan sonra çıkacak olan cimriliğe ve yardımlaşmanın terki gibi durumlara işaret ettiğini söylemiştir. * Bazıları: "Nehiy hadisi, mal sahibinin, yolcudan daha muhtaç olma durumuyla ilgilidir" demiştir. Bunu te'yid eden bir rivayet Ebû Hüreyre'den gelmektedir. "Biz bir seferde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik. Sağmal bir deve gördük. (Sütünden istifade etmek üzere) ona doğru atıldık. Aleyhissalâtu vesselâm 247 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/167-168. 248 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/168. bize ma'ni oldu ve: "Bu deve müslüman bir aileye aittir ve bu onların yegane geçimlikleridir. Siz azık bohçalarınıza gidip onu boş bulmaktan memnun olur musunuz?" dedi. Biz: "Hayır!" deyince: "Sizin bu yapacağınız iş de öbüründen farksızdır" buyurdular." * Bazıları: "İzin, mal sahibinin muhtaç olmadığı duruma; nehiy hadisi de mal sahibinin zenginlik aradığı duruma hamledilir" demiştir. * Bazıları izni, devenin, musarrât (yani memesi yavruya karşı bağlanmış)249 olmasına; nehyi de, memesi bağlanmamış deveye hamletmiştir. Ancak, Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde gelen bir hadiste şu ibareye de yer verilmiştir. "...Mutlaka yapmak zorunda iseniz, için, fakat beraber götürmeyin." Bu rivayet iznin sadece memesi bağlı olmayan develere ait olmayıp, âmm olduğunu, sütü bekletilen ve bekletilmeyen hepsine şâmil bulunduğunu gösterir.İbnu'l-Arabî, âdete hamledilmesini tercih eder ve der ki: "Hicaz, Şam vs. beldelerle halkın âdeti, bu meselede, bizim beldenin hilafına, müsamaha idi." İbnu'l-Arabî devamla der ki: "Bazıları, bir daha dönmeyeceği, hiç uğramayacağı bir yolda bile olsa, yolcuya ondan almak caiz olur." Bu hadiste, ruhsatın sadece muhtaçlara hasredilmesine bir işaret vardır. Ebu Dâvud, Sünen'de, bunun gazvede olan yolculara mahsus bir ruhsat olduğuna işaret eder. Diğer ülemâ, iznin sadece ehl-i zimmenin malına; nehyin de müslümanların malına mahsus olduğunu söylemiştir. Bu husus, Sahâbe'nin sulh akdi sırasında ehl-i zimmeye müslamanları ağırlama şartını koymuş olması durumuyla delillendirilmiştir. Bu, Hz. Ömer'in bir tatbikatıdır. İbnu Vehb, İmam Mâlik'in "Yolcu, zımmîye misafir olur. Ancak, izni olmadan hiçbir şey almaz" dediğini kaydeder. İmam Mâlik'e: "Peki onlara vazife kılınan ağırlama ne oldu?" denilmiş, o da: "O zaman, bu ağırlama vazifesi sebebiyle (devlete karşı vergi borçları) hafifletiliyordu, ama şimdi böyle bir şey yok" cevabını verdi. Bazı âlimler izn'in neshedildiği görüşüne meyletmiştir. Bu husustaki rivayetleri, bu âlimler, zekâtın vacib olmazdan önceki zamana hamlederler. Derler ki: "Ağırlama işi, o zaman (ehl-i zimme'ye) vâcib idi, sonra bu, zekat farzedilince neshedildi." Burada zekâtı "vergi" ma'nâsında anlamamız gerekir. Nevevî der ki: "Ulema bir bahçeye veya ekine veya dağda otlayan sürüye uğrayan şahıs hakkında ihtilaf eder." * Cumhur der ki: "Böyle bir şahsa ondan bir şey olmaz. Zaruret varsa alır, fakat Şâfiî ve cumhura göre mal sahibine borçlanır. Seleften bazısı ise; "Bu alma mukabili, mal sahibine herhangi bir ödeme yapmaz" demiştir. Ahmed İbnu Hanbel'den gelen iki rivayetten esahhına göre: "Bahçenin etrafında duvar yoksa, buraya uğrayana taze meyvelerden yemesi caiz olur, hatta buna muhtaç olmasa bile." Diğer rivayette: "Adam muhtaçsa her iki halde de adama zemân (tazminât) gerekmez" denmiştir. 4- Hadisten, bir kısım meselelerin anlaşılmasını kolaylaştırmak için darb-ı mesel yapmanın hafî (kapalı) olanı açıkla temsil etmenin caiz olduğu anlaşılmaktadır. 5- Hadiste hükmü illetiyle zikretmek, illeti de zikrettikten sonra, te'kîden ve takrîren hükmü tekrar etmek örneği vardır. Hadisten, kıyasın sıhhati için fer'in asl'a her hususta müsâvatı şart olmadığı hükmü de çıkar. Bilakis, bazan asıl'da bir meziyet bulunur ki, düşmesi -her ikisinin, sıfatın aslında müşterek olmaları halinde- fer'e zarar vermez. Zira hayvanın memesi, korumada hazine ile aynı ayarda değildir, tıpkı memenin yavrusundan korunması için bağlanması, kilitlemeye müsâvi olmadığı gibi. Buna rağmen, Şâri Aleyhissalâtu vesselâm bağlanmış hayvan memesini hükümde, kilitlenmiş hazineye dahil etti ve her ikisinden de sahibinin izni olmadan bir şey almayı haram ilân etti. 6- Hadiste, yiyeceği ona ihtiyaç duyulma anına kadar depolamanın mübah olduğu görülmektedir. Halbuki aşırılığa kaçan zühd ehli (kendi hevalarından hareketle) yiyecek depolanmasını yasak addetmişlerdir. 7- Hadiste süte "yiyecek" tesmiye edilmiştir. Böylece, bir kimse, süt sağmayı niyet ederek "yiyecek almayacağım" diye yemin etse hânis (yeminine uymamış) olur.250 َي ـ7778 ـ2 للاُ َعْنه قال قَا َل َر ـ وعن سمرة بن جندب َر ِّض : [ ُسو ُل ْش َر للاِّ # ْب يَ ْ ْب َول ُ يَ ْحل ْ يَ ْستَأِّذنه،ُ فَإ ْن أِّذ َن لَهُ فَل ْ َها فَل َصا ِّحبُ َها َص ِّو إذا أتَى أ ْت َحدُ ُكْم َعلى َما ِّشيَ ة، فَإ ْن َكا َن فِّي يُ ْ َها فَل ُك ْن فِّي ْم يَ َوإ ْن لَ ، ْش َر ثَثا ْب ، فإ ْن أ يَ ْ ْب َول ُ يَ ْحل ْ فَل َوإَّ يَ ْستَأِّذْنهُ ْ َج ]. أخرجه أبو داود والترمذي وصححه . ابَهُ فَل 2. (3930)- Semüre İbnu Cündüb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Biriniz bir sürüye uğradığınızda, sahibi başında ise izin alsın, izin verirse süt sağıp içsin, sahibi orada yoksa, üç sefer seslensin, cevap verirse izin istesin, cevap vermezse sağsın ve içsin."251 [Ebû Dâvud, Cihâd 93, (2619); Tirmizî, Büyû 60, (1296).] AÇIKLAMA: 249 Musarrât: Sağmal hayvanların, yavrularıyla beraber otlamaları halinde,yavrunun anneyi emmesi istenmezse, memeye bir kılıf geçirilir, buna musarrât denmektedir. 250 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/169-171. 251 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/172. 1- Bu rivayet, ihtiyaç içerisinde olarak sağmal hayvana uğrayan kimseye oldukça gerçekçi bir yol tavsiye etmektedir: Hayvanın sahibi orada ise onun rızasını alarak istifade etmek, görünmüyorsa seslenip çağırmak. Ola ki, bir kuytuda istirahat etmektedir, sesini duyunca çıkıp gelecektir. Hayvan sahibi ortalıkta yoksa, yine de ihtiyacını gidermek. Hadis tek başına alındığında, ondan çıkan ma'nâ bu. Ancak, önceki hadiste de görüldüğü üzere, aynı meseleye temas eden başka rivayetler de var. Hattâbî, bu ruhsatın muzdar kalıp ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve helak olmaktan korkan kişi hakkında olduğunu belirtir. Mala tecavüzü en büyük cürümlerden (hudûd) ilan edip, el kesmek gibi çok ağır bir müeyyide koyan İslâm'ı böyle bir ruhsat vermeye sevkeden ikinci bir prensip daha var: Hayatın korunması. Hayatın korunması prensibi muzdar kalanlara pek çok haramı mübah kılar. Zaruretlerin haramları helal kılması, dinimizin küllî kaidelerinden biri olarak Mecelle'de yer almıştır. 2- Şunu da belirtelim; Bazı muhaddisler, bu hadise dayanarak, muzdar kişi'nin, hayvandan sağdığı bu süt için: "Bu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ona bir temlikidir içtiği sütün kıymetini mal sahibine vermesi gerekmez" demiştir. Ancak fakihler ekseriyetle: "Onun kıymetini vermesi gerekir, ödemeye muktedir olunca ödemesi gerekir, zira Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Müslüman kimsenin malı, onun rızası olmadan kimseye helal olmaz" buyurmuştur" demişlerdir.252 َي ـ7773 ـ7 للاُ َعْنهما قال َو قا َل :# ََ يَ َر ـ وعن ابن عمر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ يَأ ُك ْل، ْ فَل َم ْن دَ َخ َل َحائِّطا ُخْبنَة تَّ ]. أخرجه ِّخذْ ُ الترمذي. « ال ُخْبنَة»: ما يأخذه ا”نسان في طرف ثوبه وأسفل إزاره . 3. (3931)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir bahçeye girerse (meyvesinden) yesin. Ancak beraberinde götürmesin."253 [Tirmizî, Büyû 54, (1287).] AÇIKLAMA: Bu hadis de muhteva itibariyle önceki hadise benzemektedir. Dolayısiyle bunun hakkında da önceki söylenenler aynen muteberdir. Bazı ihtilaflı görüşler mevcut ise de Cumhur, sadece muzdar olanın borçlanmak kaydıyla sahibinin gıyabında malından alabileceğini söylemiştir. Bu mal, sadedinde olduğumuz hadiste olduğu üzere meyve olabilir, veya ekin olabilir, ihtiyaç haline göre bir başka şey de olabilir. Belirtilen hüküm hepsi için câridir. Osmanlı askerlerinin fetihler sırasında gayr-ı müslimlerin bağlarından topladıkları meyvelere mukabil, ağaçlara para bağlamaları, bu kaide gereğince olmalıdır.254 َي ـ7772 ـ3 للاُ َعْنه قال ِّى إلى َر ُسو ِّل ـ وعن رافع بن عمرو َر ِّض : [ ُكْن ُت أ ْرِّمى نَ ْخ َل ا’ للاِّ َهبُوا ب ِّر فَأ َخذُونِّى َوذَ َصا فقَا َل ْن # يَا : ُت َرافِّ ُع ْ ل ُهْم؟ قُ ْرِّمى نَ ْخلَ تَ َ َر ِّلم : ُسو َل للاِّ ُجو ُع يَا َوأ ْرَو ال ، فقَا َل: َ ا َك ْ َع، أ ْشَبعَ َك للاُ َوقَ َو ُك ْل َما تَ ]. أخرجه أبو داود ْرِّم والترمذي وصححه . 4. (3932)- Râfi İbnu Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben [küçükken] Ensâr'ın hurmalarını taşlıyordum. Beni yakalayıp Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüler. "Ey Râfi' niye başkasının hurmalarını taşlıyorsun?" dedi. "Açlık sebebiyle ey Allah'ın Resûlü! dedim. "Taşlama, kendiliğinden [dibine] düşeni ye!" [deyip] başımı okşadı ve: "Allah seni (hurmaya) doyursun ve suya kandırsın!" buyurdu."255 [Tirmizî, Büyû 54, (1288); Ebû Dâvud, Cihâd 94, (2622); İbnu Mâce, Ticârât 67, (2299).] ـ7777 ـ5ـ وعن عباد بن شرحبيل قال: [ ُت فِّي ْ ُت َو َح َمل ْ َمِّدينَ ِّة فَفَرك ُت ُسن ُب َ فَأ َكل ِّن ال ِّم ْن ِّحي َطا ُت َحائِّطا ْ فَدَ َخل َصابَتْنِّى َسنَةٌ أ ِّى ْوب َء َص ثَ : ا ِّحبُهُ ُسول للاِّ َجا ِّى إلى َر فَ ِّى، وأتَى ب ْوب َر فَ # ُسو ُل للاِّ َض َربَنِّى َوأ َخذَ ثَ فَذَ َك :# ْم َت إذَا َكا َن َر ذِّل َك لَه،ُ فَقَا َل لَهُ َّ َما َعل ْو نِّ ْص َف َو ْس ق ِّم ْن َطعَ ِّى َوأ ْع َطانِّى َو ْسقا ، أ ْوب َعلى ثَ َردَّ َمَرهُ فَ ْطعَ ْم َت إذا َكا َن َجاِّئعا ، فأ َو ََ أ ا ]. أخرجه أبو داود َج م اِّه ،َ َو ْس ُق»: ستون صاعا ، والصاع أربعة أمداد، والمد رطل وثلث، أو رطن على اختف المذهبين . والنسائي.«ال 5. (3933)- Abbâd İbnu Şurahbîl anlatıyor: "Kıtlığa uğradım. Bunun üzerine Medine bahçelerinden birine girdim. Başak ovup hem yedim hem de torbama aldım. Derken sâhibi gelip beni yakaladı, dövdü, torbamı elimden aldı ve beni Resulullah'a getirdi. Durumu ona anlattı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) mal sahibine: "Cahilken öğretmedin, açken de doyurmadın!" dedi. Sonra emri üzerine, torbamı saldı. (Sonra Resulullah) bana bir veya 252 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/172. 253 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/173. 254 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/173. 255 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/173-174. yarım sa' miktarında yiyecek verdi."256 [Ebû Dâvud, Cihâd 93, (2620, 2621); Nesâî, Kudât 20, (8, 240); İbnu Mâce, Ticârât 67, (2298).] AÇIKLAMA: Hattâbî der ki: "Bu hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın meyveyi taşıma hususunda, çocuğu cehaleti sebebiyle mazur addettiğini, bahçe sahibini de acıktığı zaman doyurmadığı için levmettiğini gösterir. Hadisin Nesâî'deki vechinde, ifadeler biraz daha farklı. Mesela sadedinde olduğumuz vechinde elbise (sevb) kelimesine mukabil, Nesâî'de kisâ kelimesi geçer, tercümede bu vechi korumayı tercih ettik, daha vâzıh olduğu için. Ayrıca oradaki vechinde Abbâd, Resulullah'a, muamelesi sebebiyle sahibinden şikayetcidir, yardımını talebetmektedir. Resulullah bu şikâyet üzerine mal sahibini huzuruna celbetmiştir.257 ÜÇÜNCÜ BÂB - HARAM YıYECEKLER َي ـ7773 ـ3 للاُ َعْنه َر ـ عن أبي ثعلبة الخشنى َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ أ َّن # ِّ َهى َع ْن أ ْكل ُك لِّ ِّذى نَا ب ِّم َن ال ِّ سبَاع نَ ]. أخرجه ِّر الستة.زاد مسلم وأبو داود والنسائي في رواية عن ابن عباس: « َّطْي ب ِّم َن ال َو ُك ل ِّذى ِّم ْخلَ . « 1. (3934)- Ebû Sa'lebe el-Huşenî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) vahşî hayvanlardan kesici diş (köpek dişi) taşıyanların hepsini yasakladı." Müslim, Ebû Dâvud ve Nesâî, İbnu Abbâs'tan gelen bir rivayette şu ziyadeyi kaydederler: "Her bir pençe sahibi kuşu da..."258 [Buhârî, Zebâih, 29; Müslim, Sayd 12-16 (1932, 1933); Tirmizî, Et'ime 1, (1477, 1478, 1479); Ebû Dâvud, Et'ime 33, (3802, 3803, 3805); İbnu Mâce, Sayd 13, (3232, 3234); Nesâî, Sayd 30, 31, (7, 202, 204).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadiste, Aleyhissalâtu vesselâm vahşî hayvanlar ve vahşî kuşlardan eti yenmeyecekler hakkında bir ölçü vermektedir. Hayvanlarda, insanlardaki köpek dişi dediğimiz, parçalamaya mahsus kesici dişi olanlar ki bu dişe nâb denir. Aslan, kurt, kaplan, fil, maymun gibi hayvanlar bu gruba girer. Bu dişle kuvvet kazanırlar ve avlanırlar. Kuşlardan pençeli olanlar. Mihleb, diğer hayvanlardaki tırnağa tekabül eder, dilimizde pençe deriz. Bu tırnağa nazaran çok daha güçlü, çok daha sert ve keskindir. Mihleb (pençe), vahşi hayvanlardaki nâb denen köpek dişine tekabül eder. Kartal, akbaba, şâhin, doğan gibi kuşlar bu gruba girerler. Tirmizî'de kaydedilen bir Câbir (radıyallahu anh) hadisi şöyle der: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ehlî eşeklerin, katırların, vahşi hayvanlardan parçalayıcı dişi olanların, kuşlardan da pençesi olanların etlerini haram kıldı." Fukaha, hadisle amel hususunda ihtilaf etmiştir. Yenmesi haram olan, parçalayıcı dişi olan vahşiler hangileridir? Ebû Hanîfe'ye göre, etle beslenen bütün hayvanlar vahşidir, fil, keler, araptavşanı (tarla faresi), kedi... de buna dahildir. Şâfiî Hazretlerine göre, insana saldıran hayvan vahşidir: aslan, kaplan, kurt gibi... Sırtlan ve tilki ise insana saldırmadıkları için etleri helaldir.259 َي ـ7775 ـ2 للاُ َعْنهما قال َء تَنَذ را ، َف ََبعَ ـ وعن أبي عباس َر ِّض : [ َث للاُ َويَتْر ُكو َن أ ْشيَا َء، ُو َن أ ْشيَا َجا ِّهِّليَّ ِّة يَأ ُكل ْ َكا َن أ ْه ُل ال ِّيَّهُ َم تعالى نَب # هُ َ َح َرا َو َح رم َح ل َح ََلَه،ُ َوأ َوأْن َز َل ِّكتَابَه،ُ ْهَو ، َعْفٌو، َو َما َس َك َت َعْنهُ فَ ٌم، ُهَو َح َرا فَ َ َح َّرم َو َما ُهَو َح ََ ٌل، َح َّل فَ َما أ ، فَ ْولَهُ تَعالى َو َت ََ قَ ُكو َن َمْيتَة : ا أ ْن يَ ْطعَ ُمهُ إ َعلى َطا ِّع م يَ ي ُم َح َّرما و ِّح َي إلَ ُ َما أ ِّجدُ فِّي ْلَ اَ ق Œية]. أخرجه أبو داود . ُ 2. (3935)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Cahiliye halkı, bir çok şeyi (helal addedip) yiyor, birçoğunu da pis addederek yemiyordu. Allah Teâlâ hazretleri Resûlünü gönderdi, kitabını indirdi, helalini helal, haramını da haram kıldı. Helal kıldığı helaldir, haram kıldığı da haramdır, sükut buyurduğu da aff(edilmiş)tir." İbnu Abbâs, sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: "(Ey Muhammed!) De ki: "Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti, -ki pistir- ve günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum. Fakat darda kalan, -başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere- bunlardan da yiyebilir. Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder" (En'âm 145).260 [Ebû Dâvud, Et'ime 31, (3800).] AÇIKLAMA: 256 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/174. 257 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/174. 258 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/175. 259 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/175-176. 260 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/176. Bu rivayet, câhiliye Araplarının herhangi ilâhî bir temele dayanmaksızın heva ve şehvetlerine tabi olarak, bazı şeyleri leziz addedip yediklerini, bazı şeyleri de pis addedip yemediklerini ifade eder. İslâmiyet ise, tamamen ilâhî irşadla bir kısım yiyecekleri helâl, bir kısmını da haram ilan etmiş, bazıları hakkında da hüküm beyan etmemiştir. Bunlar müeyyide dışıdır. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), bu hususu belirttikten sonra, Kur'an-ı Kerim'de haram yiyecekleri beyan eden bir âyeti okuyor. Şârihler, bu okuyuşta cahiliye davranışını redd yattığını belirtir. Yani onların yedikleri şeylerde de, yemedikleri şeylerde de hevayı esâs aldıkları için yanıldıklarını göstermek, İslam'ın getirdiği helalharam ölçülerinin esas alınması gerektiğini belirtmek maksadıyla âyet-i kerimeyi okumuş olmaktadır. Nitekim araplar bahîre, sâibe vesîle, hâm vs. adı altında değişik vasıftaki develeri haram addedip yemezlerdi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu inançların Kur'an'da olmadığnı insanlara duyurmakla emrolundu. Âyet ise haram olanları birer birer saymıştır. Âyet, bu sayılanlar dışında kalanların haram olmadığını ifade etmekte ve "Siz Allah'ın haram etmediği şeyi neye dayanarak haram kılıyorsunuz?" ma'nâsında muâheze yoluyla onları reddetmektedir. Ancak âyet hususunda ülemâ üç ayrı görüş ileri sürerek ihtilaf etmiştir. 1) Âyet sünnetle mensuhtur. Zira, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ehlî eşek etini, pençeli vahşi kuşların etini, kesici dişi olan vahşilerin etini haram kılmıştır. 2) Bu âyet muhkemdir, âyette zikredilenler dışında haram yoktur. Hz. Âişe böyle söylemiştir. 3) Zührî ve iki kavlinin birinde Mâlik: "Âyet muhkemdir ancak buna sünnette gelen haramlar da ilâve edilmelidir" demiştir. Bazı teferruat daha önce geçti.261 َح ر ُج ِّمْنه،ُ فقا َل َسأ َل الن ب # ا َل ى ـ7776 ـ7ـ وعن قبيصة بن هلب الطائى عن أبيه قال: [ أتَ ِّم َطعَاما َّط ، فقَ : عَا إ َّن : َ ِّم َن ال ْص َرانِّي ةَ َر ْع َت فِّي ِّه النَّ ِّر َك َش ْى ٌء َضا َج َّن في َصدْ َّ َح ر ُج»: التأثم.وقوله «َ يَتَ َخل ]. أخرجه أبو داود والترمذي. «التَّ يَتَ َخ َج َّن َّ ل »: يروى بالمعجمة وغير المعجمة، ومعناهما َر ْع َت»: أى شابهت متقارب، ومعناه: يدخل في قلبك منه ريبة، أو يتحرك فيه شئ من الشك، واختج الحركة.وقوله: « َضا وماثلت . 3. (3936)- Kabîsa İbnu Hülb babası (radıyallahu anh)'tan anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir adamın şöyle sorduğunu işittim: "Bazı yiyecekler var, onları yemekte zorluk çekiyor, (günah mıdır diye korkuyorum)?" Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da cevaben: "İçinde hiç bir şey sıkıntı olmasın, aksi halde hristiyanlara benzersin."262 [Ebu Dâvud, Et'ime 24, (3784); Tirmizî, Siyer 16, (1565).] AÇIKLAMA: Hadis, Ashab'tan birinin, dînen helal olan bazı yemekler hususunda "Acaba yersem günaha mı girerim?" diye tereddüd içinde kaldığını, durumu Resulullah'a arzettiğini Aleyhissalâtu vesselâm da, bu tereddüdün yersizliğini belirttiğini göstermektedir. Hattâbî, hadisi: "Sakın içine şüphe düşmesin" şeklinde anlar. Hadisin devamı: "(Şayet şekke düşecek olursan) bu halinle ruhbanlara benzersin. Senin şekke düşmen için bir sebep yok. Zira sen kolaylık, genişlik üzerine müesses Hanîflik üzeresin. Böylesi sebepsiz şüphelere yer vererek kendini zorluğa, sıkıntıya attın mı hıristiyanların ruhbanlarına benzersin" demiş olmaktadır.263 َر ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُس َي ـ7773 ـ3 للاُ َعْنه قال ٌم قَا َل و ُل للاِّ :# َح َرا هُ ُ َفأ ْكل ِّ ُك ل ِّذى نَا ب ِّم َن ال ِّ سبَاع ]. أخرجه مسلم ومالك وأبو داود والنسائي . 4. (3937)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Vahşilerden, kesici dişi olan her bir hayvanın yenmesi haramdır."264 [Müslim, Sayd 15, (1933); Muvatta, Sayd 14, (2, 496); Tirmizî, Sayd 3, (1479); Nesâî, Sayd 28, (7, 200).] نَهى َع ْن أ ْك ِّل ُك لِّ ـ7777 ـ5ـ و’بي داود في أخرى: [ ِّذى نَا ب ِّم َن ِّر َّطْي ب ِّم َن ال َو ُك لِّ ِّذى ِّم ْخلَ ، ِّ ال ِّ سبَاع ] . 261 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/176-177. 262 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/178. 263 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/178. 264 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/178. 5. (3938)- Ebû Dâvud'un bir diğer rivayetinde şöyle gelmiştir: "..vahşilerden kesici dişi olan her bir hayvanın, ve pençesi olan her bir kuşun yenmesini yasakladı."265 [Ebû Dâvud, Et'ime 33, (3802); Buhârî, Sayd 29, Tıbb 57; Müslim, Sayd 12, (1932); Muvatta, Sayd 13, (2, 496); Nesâî, Sayd 28, (7, 201).] AÇIKLAMA: 3934 numaralı hadiste geçti. َي ـ7777 ـ6 للاُ َعْنه قال ِّر نَهى َر # ـ وعن خالد بن الوليد َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َحِّمي ْ ِّل َوال ِّغَا ب ْ ِّل َوال ُحوِّم ال َخْي ُ َع ]. أخرجه أبو ْن أ ْك ِّل ل داود والنسائي . 6. (3939)- Halid İbnu'l-Velid (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), at, katır ve eşek etini yemeyi yasakladı."266 يَ ُهودُ إلى َر ُسو ِّل للاِّ َغ َز # ْو ُت َم َع َر ُسو ِّل ـ7738 ـ3ـ و’بي داود في أخرى: [ للاِّ ْ َخْيبَ َر، فَأتَ ِّت ال َ َس يَ ْوم # فَ َش ُك قَدْ وا أ َّن النَّا ِّر ِّه ْم، فقَا َل َر ُعوا إلى َح َظائِّ ْي ُكْم َح أ ْس :# َ َُُمُر ا ٌم َعلَ َو َح َرا َها، ِّ ِّ َحق ب َو تَ ’ ُك ل ِّذى نَا ب ِّح ل أ ْمَوا ُل ال ُمعَا ِّهِّدي َن إَّ َها، ُ ِّغَال َوب َها ُ َو َخْيل ْهِّليَّ ِّة ِّر َّطْي ب ِّم َن ال َو ُك ل ِّذى ِّم ْخلَ ، ِّ ِّم َن ال ِّ سبَاع ]. المراد بالمعاهدين هنا: أهل الذمة . 7. (3940)- Ebû Dâvud'un bir diğer rivayetinde şöyle denir: "Hayber fethi sırasında gazvede, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte ben de vardım. Bir grup yahûdi, Aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek, askerlerin ahırlarına hücum ederek (mallarını yağmalamalarından) şikayet ettiler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bunun üzerine (müslümanlara yönelerek): "(Olamaz!) anlaşma yapılan kimselerin malı onların izni olmadan helâl değildir. Ayrıca size ehlî eşekler, onların atları, katırları, vahşi hayvanlardan herbir kesici dişi olan, kuşlardan da herbir pençeleri olan haramdır!" buyurdular."267 [Ebû Dâvud, Et'ime 26, (3790); 33, (3806); Nesâî, Sayd 30, (7, 202).] AÇIKLAMA: Bu hadis, at etini de haramlar arasında zikretmekle, daha önce geçen sahih hadislere muhalefet eder. At etinin durumu hakkında yeterli bilgi daha önce geçti (3915, 3916. hadisler).268 DÖRDÜNCÜ BAB - RESULULLAH VE ASHABININ YEDİGİ YEMEKLER VE ONLARIN MEDHİ َر ـ عن جابر َر ِّض : [ ُس َى ـ7733 ـ3 للاُ َعْنه أ َّن و َل للاِّ # هُ ا َسأ َل أ ْهل ’ َ ُوا َجعَ َل يأ ُك ُل َو دْم : يَقُو ُل ،َ فقَال ِّ ِّه، فَ ال َخ ل فَدَ َعا ب َما ِّعْندَنَا إَّ ا َ نِّ ْعم ” ا َ دَا ” َخ ل ُم ال َخ ل، نِّ ْعم ْ ُم ال ن ْعم ” َخ ل َ دَا . ََ ا ْ ُم ال دَا ]. أخرجه الخمسة إ البخارى . 1. (3941)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: " Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ailesine katık sormuştu. "Yanımızda sirkeden başka bir şey yok!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm onu istedi ve gelince yemeye başladı. Hem yiyor, hem de: "Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık! Sirke ne iyi katık!" diyordu."269 [Müslim, Eşribe 166, (2052); Ebû Dâvud, Et'ime 40, (3820, 3821); Tirmizî, Et'ime 35, (1843); Nesâî, Eymân 21, (7, 14).] AÇIKLAMA: Hadiste Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) katık olarak sirkeye kanaat etme örneği vermektedir. Hatta Hattâbî burada sirke için ifade edilen övgünün iktisadlı davranışa övgü olduğunu, hadiste, nefsi lezzetli yemekten men etme ma'nâsı bulunduğunu ve hadisin sanki: "Sirkeyi ve onun gibi te'mini kolay ve külfetsiz olan diğer şeyleri katık yapın, şehevâta tabi olmayın, çünkü bu, dini ifsad eder, sıhhati de bozar" dediğini de belirtir. Ancak, Nevevî, Hattâbî'ye katılmaz ve burada Resulullah'ın bizzat sirkeyi övdüğünü söyler, ilaveten der ki: "Yiyecekte iktisad ve şehevâtın terki meselesi zaten başka kaidelerden malumdur."270 265 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/179. 266 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/179. 267 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/179. 268 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/180. 269 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/181. 270 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/181. َى ـ7732 ـ2 للاُ َعْنهما قا َر قا َل :# َك ة َر ـ وعن عمر وأبى أسيد َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ِّه، فَإنَّهُ ِّم ْن َش َج َرة ُمبَا ُوا ال َّزْي َت َوادَّ ِّهنُوا ب ُكل ]. أخرجه الترمذي. 2. (3942)- Hz. Ömer ve Ebû Üseyd (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Zeytinyağını yeyin ve onunla yağlanın. Zira, o mübarek bir ağaçtandır."271 [Tirmizî, Et'ime 43, (1852, 1853).] AÇIKLAMA: 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, katık olarak, ekmekle birlikte zeytinyağının yenmesini tavsiye buyurmaktadır. Ayrıca zeytinyağının başa sürülmesini de tavsiye buyurmaktadır.Hadis, emir sigasıyla gelmiş olmakla birlikte, tavsiye olarak ifade ediyoruz. Zira ülemâ bunu, gücü yetenlere ve mizacına uyanlara "ibahe" ve nedb" olarak tevil eder, aksi takdirde vecibe olması gerekirdi. Zeynu'l-Irâkî der ki: "Yağlanmaktan murad, onunla saçı yağlamaktır." Bir rivayette "saçı yağlamak" diye kayıtlanmıştır. Arapların âdeti, saçlarını yağlamaktı. Bunu, saçlar dağılmasın diye yaparlardı. Bunun emredilmesini, saçın çoğalması veya azalmasına hamletmemeli, sadece dağılmaması ile yorumlamalıdır." İbnu'l-Kayyim, yağın sıcak memleketlerde bedene faydalı olduğu halde, soğuk memleketlerde zararlı olduğunu, buralarda başa fazla yağ sürmenin göz için muhâtaralı (riskli) olduğunu söyler. 2- Zeytinyağının mübarek olması, faidelerinin çokluğundandır. Fevkalâde bir beslenme kaynağı olmaktan öte, insanlığı aydınlatma işinde tarihin en eski devirlerinden beri hizmet etmiş, kandillerin yakıtı olmuş, Allah'ın müstesna bir nimetidir. Elde edilmesindeki kolaylık ve ucuzluk onu geçmiş devirlerde bu sahalarda rakipsiz kılmıştır. Ancak, yetiştiği beldenin mübarek kılınmış mukaddes bir yer olması sebebiyle de "mübarek" diye tavsif edildiği söylenmiştir. Ağacın mübarek olması, ondan elde edilen yağın da mübarek olmasını gerektirir. Zeytinyağı üzerine el-Câmi'us-Sağîr'de iki hadis daha kaydedilir: "Zeytinyağını yiyin ve onunla yağlanın, çünkü hoştur, mübarektir. "Zeytinyağını yiyin ve onunla yağlanın, zira onda yetmiş derde şifa var. Bunlardan biri de cüzzâmdır."272 َى ـ7737 ـ7 للاُ َعْنه َر ـ وعن أنس َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ أ َّن َخيَّاطا # دَ َعا َّر َب ُخْبزا َهْب ُت َمعَه،ُ فَقَ ر َطعَا م َصنَعَهُ لَهُ فَذَ ِّم ْن ِّل َش ِّعي فِّي ِّه َو َمرقا َرأْيتُهُ ِّديد،ٌ فَ َء دُبَا ٌء َو # ِّم ْن يَ ْو َمئِّ ذ قَ ْم أ َز ْل أ ِّح ب الد بَّا ْصعَ ِّة، فَلَ قَ ْ َء ِّم ْن َحواِّلى ال ِّديدُ»: ُع الد بَا يَتَتَبَّ ]. أخرجه الستة إ النسائى.«القَ اللحم المطبوخ الميبس . 3. (3943)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir terzi, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı onun adına hazırladığı bir yemeğe davet etti. Beraberinde ben de gittim. (Ev sahibi sofraya) arpa ekmeği, içerisinde kabak bulunan bir çorba ve kadîd (kurutulmuş et) getirdi. Ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tabağın etrafından kabağı araştırdığını gördüm. O günden beri kabağı sevmeye devam ediyorum."273 [Buhârî, Et'ime 33, 4, 25, 35, 36, 37, 38, Büyû 30; Müslim, Eşribe 144, (2041); Muvatta, Nikâh 51, (2, 546, 547); Ebû Dâvud, Et'ime 22, (3782); Tirmizî, Et'ime 42, (1850, 1851).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, Resulullah'ın yemek içerisindeki kabağı seçerek yediğini ifade etmektedir. Ancak bu hadis, daha önce geçen ve herkesin kendi önünden yemesini teşri eden hadislere (3876, 3877) muhalefet etmektedir. Şârihler, aradaki muhalefeti bertaraf etmek için çeşitli yorumlar yapmışlardır: * Buhârî: "Beraberinde yiyenler razı olursa tabağın her tarafından, dilediğini alabilir." * "Kirmânî: "Yemek sırf Resulullah için hazırlanmıştı" der. Ancak Hz.Enes'in varlığı düşünülünce bu iddianın isabetsizliği anlaşılır. * İmâm Mâlik der ki: "Aile ve hizmetçisine müvekkil olan kimseye, onların tiksinmeyeceklerini bildiği takdirde, dilediği yerden seçerek alabilir. Onların iğreneceklerini bilirse önünden yer. Resulullah'ın elini tabağın her tarafına dolaştırması, beraberindekilerin bu davranışından asla rahatsız olmayacaklarını bildiği içindir. Zira, Ashabı, Resulullah'ın elinin ve tükrüğünün değmesi ile teberrük ediyorlar, bunu bilhassa istiyorlardı. Dahası, yere balgam atacak olsa onu toplayıp, bedenlerine sürüyorlardı. Aynen bunun gibi, yemekte elini dolaştırmasından tiksinme duyulmayan kimsenin, elini yemek esnasında kabın içerisinde dolaştırması caizdir." 271 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/182. 272 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/182. 273 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/183. * İbnu't-Tîn de şunları söyler: "Kişi hizmetçisi ile beraber yiyorsa ve sofrada da tek çeşit yiyecek varsa, onu yalnız yemesi caizdir." Resulullah'la ilgiliolarak da: "Resulullah öyle hareket etmiştir. Çünkü yalnız başına idi" der. Fakat ev sahibi, bir rivayette gelen sarahate göre, yemeği koyup, işine devam etmiştir, kendisi yememiştir. 2- Hadisten Çıkarılan Bazı Faideler: * Hadis, şerefli kimsenin, dûnundaki kimsenin davetine icabet edip yemeğinden yemesine örnek sunmaktadır. Ayrıca hizmetçinin efendisiyle beraber yemesine de örnektir. * Rivayet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mütevazi olup, Ashabının davetine icabet, onları ziyaret, onlarla beraber yemek gibi mürüvvete müteallik vasıflarını göstermektedir. * Yemek az da olsa davete icabet edilir. * Ev sahibi, misafirle birlikte yemeğe iştirak etmeyebilir. Zira terzi işine devam etmiştir. Resulullah'ın takririnden bunun cevazı anlaşılır. Bunu yemeğin azlığına hamletmek, müsafirini kendine tercih ettiğini söylemek mümkündür. Yahut tek olduğu veya oruçlu bulunduğu veya işinin acele bitmesi gerektiği vs. de söylenebilir. * Hadis, hayır ehline benzeme hususunda hırs ve onları yedirme vs. hususlarında da taklid etmeye örnektir. * Hz.Enes'in sünnete uymadaki gayretini güzel bir örnek görmekteyiz. Öyle ki zevkini, hissini bile sünnete göre yönlendirmektedir. Bir rivayette Enes'in bu hadise sebebiyle kabağı sevdiği tasrih edilir. * Hadisin bazı vecihlerinde, Hz. Enes'in yemekteki kabak parçalarını Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın önüne koyduğuna dair gelen açıklamayı gözönüne alan şârihler "yemekte beraber olan kimselerin, aynı yemekten de olsa birbirlerine ikram etmelerinin matlub olacağı"nı belirtirler.274 َى ـ7733 ـ3ـ وعن أبن عم للاُ َعْنهما قال َى ر َر ِّض : [ َر ُسو ُل للاِّ تِّ َر أ # ى ُ َصا َس مى ِّ ُجْبنَ ة فِّي تبُو َك ِّم ْن َع َم ِّل النَّ ن ب . فَ ِّس كِّي ِّ فَدَ َعا ب َوقَ َط َع َوأ َك َل ]. أخرجه أبو داود . 4. (3944)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Tebük'te Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a hristiyanların yaptığı peynir (kalıbı) getirilmişti. Bir bıçak istedi. Besmele çekip kesti ve yedi."275 [Ebû Dâvud, Et'ime 39, (3819).] AÇIKLAMA: Âlimler, peynirin kuzu yavrusunun midesinden alınan bir madde ile yapılmış olması sebebiyle bu maddenin temiz olduğuna hükmedildiğini belirtirler. "Eğer o pis olsaydı, peynir de pis olurdu, zira peynir onsuz elde edilmez" derler.276 َو َض َع ـ وعن يوسف بن عبد للاِّ بن سم َر ِّض : [أ َخذَ رسو ُل للاِّ # َع َى ـ7735 ـ5 للاُ َعْنهما قال ر، فَ ِّم ْن َخبر َش ِّعي َرة َه ِّك ْس ا ْي لَ َوقَا َل تَ : هِّذِّه]. أخرجه أبو داود . ْمَرة ، 5. (3945)- Yusuf İbnu Adillah İbni Selâm (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir miktar arpa (ekmeği) aldı. Üzerine bir hurma koydu ve: "Bu şuna katıkdır!" buyurdu."277 [Ebû Dâvud Et'ime 42, (3830).] AÇIKLAMA: Burada hurma, ekmeğe katık olarak takdim edilmektedir. Tîbî der ki: "Hurma, Arap örfünde katık değil, müstakil bir yemek bilinegelmiş olması sebebiyle, Aleyhissalâtu vesselâm bu hadisleriyle, onun iyi bir katık da olabileceğini haber vermiş olmaktadır."278 َى ـ7736 ـ6 للاُ َعْنها قالت َكا َن # و ُل َر ـ وعن عائشة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ِّال ر َط ِّب َوَيقُ طِّي َخ ب بَ ِّ يَأ ُك ُل ال : بَ ْرِّد هذَا، ْ نَ ْك ِّس ُر َح َّر هذَا ب ِّ َح رِّ هذَا َوبَ ْردَ هذَا ب ]. أخرجه أبو داود، وهذا لفظه والترمذ ي . 6. (3946)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kavunu taze hurma ile yer ve: "Bunun hararetini şunun serinliğiyle, şunun serinliğini de bunun hararetiyle kırıyoruz!" buyurdu."279 [Tirmizî, Et'ime 36, (1844); Ebû Dâvud, Et'ime 45, (3836).] AÇIKLAMA: 274 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/183-184. 275 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/183. 276 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/184. 277 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/185. 278 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/185. 279 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/185. 1- Bu hadis, yiyeceklerin dengelenmesine bir örnektir. Müteakip bazı rivayetlerde de görüleceği üzere, Aleyhissalâtu vesselâm, yiyecekler arasında dengeleme işine ehemmiyet vermiştir. Hurma tatlıdır, hararet vericidir, onu harareti kırıcı mahiyette kavun (veya karpuzla) dengelemektedir. 2- Bıttîh, kavun ve karpuz için kullanılır. Umumiyetle kavun kastedilir. Karpuz kastedilince yeşil karpuz ma'nâsında bıttîhandar denmektedir. Keza kavun içinde bıttîh-i ahdar (sarı karpuz) denmektedir. Burada mevzubahis olan karpuz mu, kavun mu ihtilaf edilmiştir. Bazı âlimler "yeşil olan (yani karpuz)" derken, bazıları "sarı olan (yani kavun)" kastedilmektedir" demiştir. "Karpuz" diyenler "Kavunda da hurmada olduğu gibi hararet var" derler. İbnu Hacer, Nesaî'de gelen bir hadise dayanarak bunun "sarı karpuz" olduğunu ileri sürer, zira mevzubahis rivayette ربزْ خِّ) karpuz) tabiri geçmektedir, üstelik bu, yeşil olanın hilafına Hicaz arazisinde bol bulunur der, öbür görüş sahiplerine şöyle cevap verir: "Sarı olanda taze hurma'ya nisbeten serinlik vardır, her ne kadar tadı sebebiyle harareti olsa da." Hattâbî der ki: "Hadiste tıb ve ilacın meşruiyyeti, zararlı bir şeye tabiat icabı onun zıddı ile mukabele etme prensibi mevcuttur. Nitekim tıb ve tedavide esas da böyledir." Hattâbî, hadisten "yiyecekler hususunda geniş davranmanın ve mubah lezzetlere yer vermenin meşru olduğu" hükmünü de çıkarır. Nevevî, "bu hususta ülemâ ihtilaf etmemiştir" der. Ve ilave eder: "Seleften bunun hilafına yapılan rivayet dînî bir maslahat olmadan bol yemeye ve tereffühe alışmaktan men etmek düşüncesine dayanan kerâhete hamledilir."280 َى ـ7733 ـ3 للاُ َعْنهما قال ِّال ر َط للا # ِّب َر ِّ أْي ُت َر ـ وللشيخين وأبى داود عن عبد للا بن جعفر َر ِّض : [ ُسو َل َء ب ا َّ ِّقث ْ يَأ ُك ُل ال ] . 7. (3947)- Sahîheyn ve Ebû Dâvud'da, Abdullah İbnu Cafer (radıyallahu anhümâ)'nın şöyle dediği gelmiştir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı salatalıkla birlikte taze hurma yerken gördüm."281 [Buharî, Et'ime 39, 45, 47; Müslim, Eşribe 147, (2043); Ebû Dâvud, Et'ime 45, (3835); Tirmizî, Et'ime 37, (1845).] AÇIKLAMA: Burada da iki ayrı şeyin birlikte yenmesine örnek var. Bunun keyfiyetini açıklayan bir rivayet Taberânî'nin Mu'cemü'l-Evsat'ında gelmiştir: Yine Abdullah İbnu Cafer anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' ın sağ elinde salatalık, sol elinde de taze hurma gördüm. Aleyhissalâtu vesselâm bir keresinde birinden, bir keresinde öbüründen yiyordu." Ebû Nuaym'ın et-Tıbb'ında Hz. Enes (radıyallahu anh) da, Resulullah' ın sağ eline taze hurma, sol eline kavun alıp hurmayı kavunla birlikte yediğini belirtir ve Resulullah'ın en çok sevdiği meyve taze hurmaydı" der. Nesâî'de de Aleyhissalâtu vesselâm'ın hırbız (kavun) ile taze hurmayı birlikte yediği rivayet edilmiştir. Müteakiben, birini kaydedeceğimiz üzere İbnu Mâce, Nesâî ve Ebû Nuaym'ın Et Tıbb'ında gelen bazı rivayetler, Hz. Âişe'nin Resulullah'la evlenmezden önce biraz şişmanlaması için -Resulullah'ın tavsiyesi ile- hususi bir beslenme rejimi uyguladığını göstermektedir: "Bana salatalık ve hurma yedirdiler. Bunun üzerine ben en iyi şekilde şişmanladım." Kurtubî, bu rivayetlere dayanarak der ki: "Hadiste, yiyeceklerin sıfatlarını ve tabiatlarını gözönüne alarak hareket etmek, tıbbî kaideye uygun olarak onları tabiatlarına uygun şekilde kullanmanın cevazı vardır. Zira, taze hurmada hararet, salatalıkta ise serinlik var. İkisi birlikte yenilirse her ikisi de mûtedil olur. Bu ise mürekkep ilaçlarda mühim bir esastır."282 َى ـ7737 ـ7ـ و’ للاُ َعْنها قالت َسِّ منَنِّى ِّلدُ ُخوِّلى َعلى َر ُسو ِّل بى داود عن عائشة َر ِّض : [ للاِّ ِّ مى أ ْن تُ ُ َرادَ ْت أ َه أ # ا ْي ْل َعلَ ِّ ب ْم أقْ فَلَ ْي ِّه َسِّمْن ُت َعلَ ِّال ر َط ِّب، فَ َء ب ا َّ ِّقث ْ ْط َعَمتْنِّى ال َحت ى أ ِّريدُ َكأ ْح َس ] . َن ال ِّ س َم ِّن بَ . َش ْى ء ِّمَّما تُ 8. (3948)- Ebû Davud, Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'dan şunu kaydeder: "Annem, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la evleneceğim zaman beni şişmanlatmak istedi. Ancak bana hurma ile birlikte salatalık yedirinceye kadar arzu ettiği diğer şeylerden (ilaçlardan) hiçbirine icabet edemedim. O ikisinden (muntazaman yemeye devam edince) güzel bir şişmanlık kazandım."283 [Ebû Dâvud, Tıbb 20, (3903); İbnu Mâce, Et'ime 37, (3324).] AÇIKLAMA için önceki hadise bakılsın. 280 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/185-186. 281 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/186. 282 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/186-187. 283 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/187. َر ـ ومن ابنى بسر ال سلمي ْنهما قا: [ ُسو ُل للاِّ ِّي َن َر ِّض َى ـ7737 ـ7 للاُ َع ْينَا َ ْمرا ، و َكا َن يُ ِّح ب ال ُزْبدَ َو دَ َخ َل َعل # تَ ْي ِّه ُزْبدا ْمنَا إلَ فَقَدَّ ْمَر َوالتَّ ]. أخرجه أبو داود. 9. (3949)- Büsr es-Sülemî'nin iki oğlu (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanımıza girdi. Biz kendilerine tereyağı ve hurma ikram ettik. Aleyhissalâtu vesselâm yağla hurmayı severdi."284 [Ebû Dâvud, Et'ime 45, (3837); İbnu Mâce, Et'ime 43, (3334).] AÇIKLAMA: 1- Büsr'ün iki oğlu Atiyye ve Abdullah'dır. 2- Bu hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hurma ile tereyağını beraber yediğini ifade etmektedir.285 َى ـ7758 ـ38 للاُ َعْنها قالت َر ـ وعن عائشة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ عَ يُ ِّح َس َل َكا َن # ْ َوى َوال ْ َحل ْ ب ال ]. أخرجه الترمذي . 10. (3950)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) helva ve balı severdi."286 [Tirmizî, Et'ime 29, (1832).] AÇIKLAMA: Hadiste Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tatlıları ve balı sevdiği ifade edilmektedir. Hadiste geçen helvayı "tatlı" diye çevirmemiz daha uygundur. Çünkü dilimizde helva dedik mi muayyen hammaddelerden yapılmış belli bir tatlıyı anlarız. Arapçada ise, insan emeğinin, san'atın girdiği her çeşit tatlıya denir. Nevevî der ki: "Helva'dan burada murad tatlı olan her şeydir." Nevevî devamla der ki: "Arkadan balın zikri, onun şeref ve meziyyetine dikkat çekmek içindir, âmmdan sonra hass'ın zikri babındandır." İbnu Battal der ki: "Helva ve bal, şu âyette mezkur olan tayyibâta dahildir: "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin..." (Tâ-Hâ 21). Âlimler, helva ve bala benzeyen bütün leziz yiyeceklerin, hadisin ma'nâsına dahil olduğunu belirtirler. Hattâbî der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tatlılara olan sevgisi onlara fazla iştiha göstermesi, nefsinin onları şiddetle çekmesi ma'nâsında değildir. Sofrasında bulunduğu takdirde tatlıdan normal şekilde alırdı. Böylece onun bunu sevdiği anlaşılırdı.287 َى ـ7753 ـ33 للاُ َعْنهما قال َّطعَام إلى َر ُسو ِّل ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ للاِّ ِّريدَ ِّم َكا َن أ # َن َح ب ال َّ َوالث ِّز، ْخْب ِّريدَِّم َن ال َّ الث ال ]. َحْي ِّس أخرجه أبو داود . 11. (3951)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın en çok sevdiği yiyecek ekmekten yapılan tirid ve hays'dan yapılan tirid idi."288 [Ebû Dâvud, Et'ime 23, (3783).] AÇIKLAMA: 1- Tirid, ekmeğin elle ufalanmasından sonra üzerine et suyu dökülerek elde edilen yemeğe Araplar tirid der. Aynı kelime dilimize tirid olarak girmiş durumda. Biz de biraz bayatlayan ekmek parçalarını biriktirip küçük küçük parçaladıktan sonra üzerine et suyu ve yağ, salça, baharat vs. katkı maddeleri ile terbiyelenen suyu dökmek suretiyle elde ettiğimiz yemeğe tirid deriz. Belki de sünnetten geldiği ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) severek yediği için halkımız tarafından zevkle yenen, yapılması kolay bir yemek çeşididir. Bayatlayan ekmek parçalarını değerlendirerek israfı önlemesi bakımından ayrı bir ehemmiyeti olan bu yemeğin Resulullah'ın takdirine mazhar olması ona ayrı bir lezzet katmaktadır. Tiridin sünnet olduğunu, Aleyhissalâtu vesselâm'ın övgüsüne sevgisine mazhar olduğunu bilen âileler, onu bir sünnetin ihyası olarak, bir başka niyetle, bir başka hazla yerler. Âfiyet ve nur olsun. Kıyamete kadar mutfaklarımızdan eksik olmasın. Efendimiz, tiridi o kadar severmiş ki, bazan bir başka şeye olan sevgisinin büyüklüğünü ifade için tiride atıf yaptığı olmuştur. Mesela Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) validemizin üstünlüğünü şöyle ifade buyurmuşlardır: "Âişe'nin başka kadınlara üstünlüğü tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir." Aleyhissalâtu vesselâm burada, her ikisini de yüceltmiş, her ikisine de ayrı bir muhabbeti olduğunu belirtmiş olmaktadır. 284 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/188. 285 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/188. 286 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/188. 287 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/188. 288 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/189. 2- Hays: İbnu'l-Esîr, Hays'ı: "Hurma, keş ve yağ veya keşe bedel un veya ekmek ufağı katılarak yapılan yemek" diye tarif eder İbnu Raslân da şöyle tarif eder: "Hays'ın sıfatı, hurma alınır, içerisinden çekirdeği ayıklanır, yağ veya benzeri bir şeyle birlikte yoğrulur. Sonra serîd gibi oluncaya kadar elde ovulur, bazan da içerisine kavud katılır." Şu halde, ekmek tiridi deyince et suyuna ekmek parçaları katarak elde edilen tiridi; hays tiridi deyince de hurma, bal, keş ve benzeri şeylere ekmek parçalarını katmakla elde edilen yemeği anlayacağız. Bu katkılı yemeklerin kesin değişmez belli bir terkibi olmasa gerek. Mutfağın imkanlarına göre et suyu, yağ, bal, hurma, peynir gibi farklı katıklar, un ekmek, kavud gibi ana maddelere katılarak bunları daha lezzetli, daha yenilir hale getirmektedir. İşte bu suretle elde edilen yemeklere serîd (tirid) denmektedir. Serîd, asıl itibariyle batırmak, ıslamak ma'nâsından gelir.289 َى ـ7752 ـ32 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن عبد للاِّ المزنى َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ْم يَ ِّج قا َل :# دْ ْكثِّ ْر َمَرقَتَه،ُ فإ ْن لَ يُ ْ فَل ْحما َحدُ ُكْم لَ َرى أ إذَا ا ْشتَ ْحم ِّن لَ ْح َمْي َّ َحدُ الل َو ُهَو أ َصا َب َمَرقا أ ا ]. أخرجه الترمذي . 12. (3952)- Abdullah el-Müzenî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Biriniz et satın alınca suyunu biraz fazla kılsın. (Yemek sırasında) yiyenlerin çokluğu sebebiyle ete rastlamayıp suya rastlasa (bu ona yeterlidir), zira su da, iki etten biri olmuştur." [Tirmizî, Et'ime 30, (1833, 1834).]290 AÇIKLAMA: 1- Resulullah burada, et suyunun da etin kendisi kadar besleyici ve yemeğe tad verici olduğuna dikkat çekiyor. Bu sebeple et pişerken suyunun fazla konmasını tavsiye ediyor. Bilhassa kalabalık ailelerde, pişen etten herkesin kaşığına rastlamayabilir. Şu halde suyun fazla kılınması herkese oldukça eşit bir nasib sağlayabilecektir. Çünkü etteki bir kısım faydalı ve besleyici hasseler suyuna geçecektir. Hadisin Müslim'de Ebû Zerr (radıyallahu anh) tarafından rivayet edilen bir benzeri şöyledir: "Bir et satın aldın veya pişirdin mi, suyunu artır ve ondan komşuna da bir miktar ver." 2- Resulullah bu hadisle etin suda pişirilerek yenmesini, bu tarzın kızartılarak yenmesinden daha iyi olduğunu irşad etmiş olmaktadır. Hem herkese isabet edecek bir bereket kazanmakta ve hem de -bazı şarihlerin dikkat çektiği üzere- kızartmadan hasıl olacak bir kısım tıbbî zararlar bertaraf edilmiş olmaktadır. 3- Hadisin kaydettiğimiz Ebû Zerr vechi de nazar-ı dikkate alınınca, Aleyhissalâtu vesselâm'ın aynı sofraya oturanlar olsun, diğer komşular olsun, kardeşler arasında bir dayanışma, bir yardımlaşma, bir diğergamlık hislerinin teşkilini, te'sisini de gaye edindiği anlaşılmaktadır. Komşuların birbirlerine bu çeşit ikramları, aralarındaki muhabbeti artırır, dargınlıkları izale eder, dargınlığa götürecek zemin bertaraf edilmiş olur. 4- Bu hadisin bir diğer yönü, insandaki cimrilik damarının kırılmasına, bencilliğin izalesine, fakirlik korkusunun dağıtılmasına bakar, şeytanın bu paraleldeki iğvalarını bertaraf eder. Rehber-i ekmel olan Efendimizin her tavsiyesi, anlamak ve keşfetmekten aciz kaldığımız nice maslahatlar, menfaatler ve dünyevî faideler taşır.291 َى ـ7757 ـ37 للاُ َعْنه قال َه ـ وعن أبى هريرة َر ِّض : [ ا َه ٌَ ِّمْن ْعِّجبُهُ فَنَ َو َكانَ ْت تُ َرا ُع، ِّ ْي ِّه الذ َع إلَ ُرفِّ ْح م فَ لَ ِّ َى َر ُسو ُل للاِّ ب تِّ ُ أ ]. ْه ٌُ» بمهملة ومعجمة: ا’كل بمقدم ا’سنان، وقيل إنه بالمعجمة: ا’كل با’ضراس . أخرجه الترمذي.«النَّ 13. (3953)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir et parçası getirilmişti. Kendisine bunun bud kısmı sunuldu. Aleyhissalâtu vesselâm bud severdi. Bu bud gelince hemen ondan ısırarak yedi." [Tirmizî, Et'ime 34, (1838); İbnu Mâce, Et'ime 28, (3307); Buhârî, Enbiya 3, Tefsir, İsra 5; Müslim, İman 327).]292 AÇIKLAMA: Zirâ koyunun kol kısmıdır, ön bud da denir. Kâmus'da: "Dirsekten orta parmağa kadar olan kısım" diye tarif edilir. Hadis, Resulullah'ın koyun budunu sevdiğini göstermektedir. İmam Nevevî, Resulullah'ın kolu sevmesini, çabuk pişmesi, çabuk hazmedilmesi ile izah eder. Isırarak yemesi, tevazuya yorulmuştur. Gerçi ısırarak yemenin sıhhat ve âfiyete daha uygun olduğu da söylenmiştir.293 289 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/189-190. 290 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/190. 291 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/190-191. 292 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/191. 293 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/191. َى ـ7753 ـ33 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن ابن مسعود َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ يَ ُهودَ َكا َن # ْ َو َكا َن يَ َرى أ َّن ال ، ِّ َراع ِّ َو ُسَّم فِّى الذ َرا ُع، ِّ ْعِّجْبهُ الذ تُ َس موهُ]. أخرجه أبو داود. 14. (3954)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Koyunun ön budu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hoşuna giderdi. (Bir defasında) ön buda zehir konuldu. Bu zehiri yahudilerin koyduğu görüşündeydi." [Ebû Dâvud, Et'ime 21, (3781); Buhârî, Megâzî 41, Hibe 28; Müslim, Selam 45, (2190); İbnu Mâce, Tıb 45, (3546).]294 AÇIKLAMA: Bu hadise, Hayber'in fethi sırasında cereyan eden hadiseye ima etmiş olmalıdır. Zira İbnu İshak'ın daha tafsilatlı olarak kaydettiğine göre, fetih tamamlanınca Zeyneb Bintu'l-Hâris adında bir yahudi kadını Resulullah'ın koyunun neresini sevdiğini sorar ve bud kısmı olduğunu öğrenince oraya çokca zehir koyarak, kızartılmış halde ikram eder. Resulullah bir mucize olarak suikastın farkına varıp lokmasını yutmadan tükürür. Ashabtan Bişr İbnu'l-Bera yutar ve zehirin tesiriyle şehid olur. Resulullah "niye yaptın?" diye kadına sorunca: "Peygambersen sana bildirilir, degilsen halk senden kurtulur diye yaptım" der, müslüman olur. Resulullah cezalandırmaz.295 َى ـ7755 ـ35 للاُ ْط َر ـ وعن سهل بن سعد َر ِّض َعْنه قال: [ ُحهُ ِّق فَتَ ْ ُصو َل ال ِّ سل ُ أ نَا َع ُجو ٌز تَأ ُخذُ ُج ُمعَ ِّة، َكاَن ْت لَ ْ ِّيَ ْوِّم ال َر ُح ب ْف ُكنَّا نَ ا ْينَا ال ُج ُمعَةَ َّ َصل َو ََ َودَ ٌك، فإذَا ْي ِّه َحبَّا ت ِّم ْن َش ِّعير، و للاِّ َما فِّي ِّه َش ْحٌم َوتُ َكْر ِّكُر َعلَ ِّر، ِّقدْ ْ فِّي ال نَا، ف نَا، َص َرفْ ُم ْن هُ لَ ِّد َها فَتُقَ ْي ُم َعلَ ِّ َسل نُ ِّيَ ْوِّم ال ُج ْمعَ ِّة ِّم ْن أ ْجِّل ِّه َر ُح ب َو ُكنَّا َنْف ]. أخرجه الشيخان.«تُ َكْر ِّكُر»: أى تطحن . 15. (3955)- Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz cuma günü olunca sevindirdik. Çünkü bizim yaşlı bir kadın akrabamız vardı. Pazı kökü bulur, tencereye koyar, üzerine de arpa öğütüp ilavede bulunurdu. Vallahi, bunun içinde ne kuyruk yağı ne de iç yağı olurdu. Cuma namazını kıldık mı, mescidden ayrılır, o ihtiyar kadına selam verip hanesine girerdik. O da mezkur yemeği önümüze koyardı. İşte bu sebeple biz cuma olunca sevinirdik." [Buhârî, Et'ime 17, Cuma 40, 41, Hars 21, İsti'zân 16, 39; Müslim, Cuma 30, 32, (859, 860).]296 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayetin Buhârî'deki vechinde bazı ziyadeler hadisi daha vazıh kılmaktadır. "Bizden bir kadın, tarlasındaki dört evleklik kısma pazı ekerdi. Cuma günü olunca, pazı köklerinden söker, bir tencereye koyar, üzerine bir avuç çekilmiş arpa ilave eder pişirirdi. Pazı kökleri, yemeğin âdeta etli kemiği yerine geçerdi. Biz cuma namazından çıkar, kadına selam verir, yanına giderdik. O da önümüze bu yemekten getirirdi, biz de yerdik. Biz cuma günlerini bu yemek sebebiyle iple çekerdik."Hadisin bir vechinde, cuma günleri (namaza erken gidebilmek için) sabah yemeği ve kaylûleyi namazdan sonraya bıraktıkları da belirtilir. 2- Hadisten Çıkarılan Bazı Faydalar: * Kadına selam vermek caizdir. * Ne kadar değersiz bile olsa bir şeyler ikram etmek müstehabdır. * Sahabelerin kanaatkârlıkları, geçimdeki darlıkları, namaza olan heyecanlı koşuşmaları gözükmektedir. * Ahmed İbnu Hanbel bu hadise dayanarak Cuma'nın zevalden önce kılınabileceğini, bunun caiz olduğunu söylemiştir. Ancak Zeyn İbnu'l Münîr, aksine, hadisten cumanın zevaldan sonra kılındığı hükmünün çıkarılması gerektiğini söyler. "Çünkü der, kaylûleden (gündüz uykusu) âdetleri zevalden önce yapmak idi. Sahabî, cuma günleri, cuma için hususî hazırlıkla meşgul olmaları sebebiyle kayluleyi cuma namazından sonraya tehir ettiklerini haber vermektedir." َى ـ7756 ـ36 للاُ َعْنه قال ـ وعن جابر َر ِّض : [ َ َم َع َر ُسو ِّل ل للاِّ قَدْ # ِّكبَا َث َرأْيتُنَا ْ ِّن نَ ْجنِّى ال َّظ ْهَرا ال ِّ َم رِّ َم ب : ُر ا َو ُهَو ثَ ’ َرا ِّك. َويَقُو ُل ِّ : ا ْي ُكْم ب ُت َعل ” َ ْ ل ْطيَ ُب، فَقُ ْس : ا َل َوِّد ِّمْنه،ُ فإنَّهُ أ َ؟ فقَ َر أ ُكْن : عا َها َت تَر َعى الغَنَم ِّ ى إَّ َو َه ْل ِّم ْن نَب ]. أخرجه الشيخان . 16. (3956)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte Merrü'zZahrân'da erâk ağacının kebâs denilen meyvesinden topladığımızı hatırlıyorum. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) o zaman bize: "Siyahlarını toplayın, onlar daha iyidir!" tavsiyesinde bulunmuştu. Ben kendilerinden "Siz koyun da güttünüz mü?" diye sordum. "Hiç koyun gütmeyen peygamber var mı?" cevabında bulundu." [Buhârî, Et'ime 50, Enbiya 29, Müslim, Eşribe 163, (2050).]297 294 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/192. 295 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/192. 296 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/192. 297 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/193. AÇIKLAMA: 1- Merrü'z-Zahrân, Mekke'ye bir merhale mesafede bir yer adıdır. 2- Şârihler, "Koyun güttün mü?" sorusunun "Koyun güttün mü ki kebâs denen meyvenin siyahının daha iyi olduğunu biliyorsun?" takdirinde olduğunu belirtirler. Bu ifadeden kebâsın ziraatının yapılmayıp, pazarlarda satılmadığı dağlarda hüdayı nâbit olarak bittiği ve çobanlar tarafından bilinip istifade edildiği anlaşılmaktadır. Mamafih, lügatçiler kebâs'ı insan, deve ve hatta koyunların da yediğini belirtirler. 3- Âlimler, bu hadisten, dağlarda sahipsiz olarak yetişen ağaçların meyvelerinden yemenin mübah olduğu hükmünü çıkarmışlardır. 4- Âlimler, peygamberlerin, nübüvvetten önce çobanlıktan geçmelerindeki hikmetler sadedinde şu açıklamayı yaparlar: "Koyun gütmek, ümmetlerinin işlerini yürütme hususunda temrin yapmak, tecrübe kazanmak içindir. Çünkü koyunlarla haşir neşir olmakla hilm, şefkat gibi duygular gelişir. Zira, koyunları güdüp, onları kırda dağılmalarından sonra toplamaya bir otlaktan diğerine sevketmeye, canavar, hırsız gibi koyun düşmanlarından onları korumaya sabrettiler, onların tabiatlarındaki farklılıkları, zayıflıklarına ve beraberliğe olan ihtiyaçlarına rağmen şiddetli tefrikalara düştüklerini öğrendiler mi, bu suretle, ümmete karşı sabırlı olmaya alışırlar ve onların akılca aralarındaki seviye farklarını, tabiatlarındaki çeşitlilikleri anlarlar. Böylece kırgınları barıştırırlar, zayıflara merhametli olurlar, onlarla muamelelerinde iyi davranırlar. Neticede bu işlerin meşakkatlerine tahammülleri, aynı işlere çobanlık yapmaksızın birden bire verilme durumuna kıyasla çok daha kolay olur. Halbuki bu erdem, koyun çobanlığıyla tedricen kazanılmıştır. Bu işte, bilhassa koyun zikredilmiştir. Zira o diğerlerine nazaran daha zayıf, dağılmaları da deve veya sığırın dağılmasından daha fazladır. Büyüklerin bağlanması, alışılan âdet üzere, daha çok imkan dahilindedir. Ne varki koyunlar, onlara nazaran daha çok dağılsa da, toplayıp zabt rabt altına alınmaları öbürlerinden daha sür'atlidir."298 BEŞİNCİ BAB: BAZI VESİLELERLE YENEN YEMEKLER - 1 * DÂVET YEMEGİ ر ل ق ل[ :ق ل ع م ر عمر اب ن عن ـ1ـ 3957ـ ب ا #: ا ا ع ر ا ع ع مر ا ب ن ن ع ر ا ا ا خم ة خر ه .] .1. (3957)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Davet edildiğiniz zaman bu davete icabet edin." [Nâfi der ki:] "İbnu Ömer, oruçlu bile olsa, düğün ve diğer davetlere mutlaka icabet ederdi." م ن[ : ا ب ’ خرى ـ2ـ 3958ـ ع ر ع خ ل م ن ر ه ع خ ل ع رق خ ر .] م را م ر« ا :»ا .2. (3958)- Ebû Dâvud'un diğer bir rivayetinde: "Kim davet edildiği halde icabet etmezse, Allah ve Resulüne isyan etmiş olur. Kim de, davetsiz olarak bir sofrada oturursa hırsız olarak girer. Yağmacı olarak çıkar" denilmiştir. [Buhârî, Nikâh 71, 74; Müslim, Nikâh 103, (1429); Tirmizî, Nikâh 11, (1098); Ebû Dâvud, Et'ime 1, (3736, 3737, 3738, 3739).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadiste Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), yapılan dâvetlere icabet edip katılmayı emretmektedir. Hadis bu haliyle mutlaktır. Hangi çeşit davet olursa olsun davete icabet etmek gerekmektedir. 3977 numaralı hadisten sonra yer vereceğimiz DAVETLERİN ÇEŞİTLERİ VE HAYATIMIZDAKİ YERİ başlığıyla sunacağımız tahlilde görüleceği üzere, davetin birçok çeşitleri vardır. Ülemâ bu davetlerin hepsini bir tutmamıştır. Daha çok düğün için yapılan davete icabet etmenin vacib olduğunda ittifak etmiştir. İbnu Hazm bu hükmün Sahabe ve Tâbiîn cumhurunun görüşü olduğunu söylemiştir. Bazı Şâfiîlerin hükmü de böyledir. Ancak Mâlikîler, Hanefîler, Hanbelîler ve Şâfiîlerin cumhuru, düğün dışındaki davetlere icabetin vacib olmadığına hükmetmişlerdir. 298 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/194. Başta İbnu Hacer, bir kısım ülemâ, düğün dâvetine icabeti de mutlak bir vecibe kabul etmezler, bâzı şartlar tahtında vâcib olacağını söylerler. O şartları şöyle özetleyebiliriz: * Daveti yapan mükellef, hür, reşid olmalıdır. * Davet sadece zenginlere yapılmış olmamalı, fakirlere de şâmil olmalıdır. * Sevgi veya korkunun sevkiyle muayyen bir şahsa sevgi izhar etmek maksadıyla olmamalıdır. * Esahh görüşe göre davetçi, müslüman olmalıdır. * Meşhur görüşe göre ilk güne has olmalıdır. * Bir başka davet öne geçmemeli. Hangi davet önce yapılmışsa ona icabet edilmelidir. * İki ayrı davet aynı anda gelirse, esahh görüşe göre, kan yönünden daha yakın olan, komşuluk yönünden yakın olana tercih edilir, eşitseler kura çekilir. * Münker vs. sebebiyle, huzuruyla rahatsız olacaklar bulunmamalıdır. * (Mâkul) bir mazereti olmamalıdır. ** Oruçlu olmak mâzeret değildir. Bazı rivayetlerde oruçlu olanın da olmayanın da katılması; oruçlu ise- bir rivayette- açması, bir başka rivayette öbürleri yerken onun namaz kılması, ama mutlaka katılması emredilir. 2- Bazı kaynaklarda: مة ل ا م ر ا ر ا م ة "Birinci gün dâvet haktır, ikinci gündeki mâruftur, üçüncü gündeki riya ve desinler diyedir" şeklinde bir rivayet gelmiş ise de muhaddisler bunun zayıf olduğunu belirtir, ve Resulullah'tan ziyafet günlerini tahdid eden bir beyan intikal etmediğini, aksine Sahabe ve Tâbiînden bunun aksini ifade eden bir kısım rivayetlerin ve tatbikatın geldiğini örneklerle belirtirler. Yani imkân nisbetinde, ziyafeti birkaç gün boyunca devam ettirmenin bir günahı yoktur. Ancak bazı âlimler: "Eğer ziyafet üç gün sürmüşse, üçüncü günkü ziyafete icabet mekruhtur; ikinci günkü icabet ise birinci gündeki gibi asla müstehab değildir" demiştir. Bunun mekruh olduğunu söyleyenler, daha ziyade aynı şahısların her üç günde de çağrılmasını esas almışlardır. Ama davet edilenlerin çokluğu sebebiyle, her gün bir başka grubun çağrılması halinde, davetin birkaç gün devamında bir kerâhet olmaması gerektiğini söylerler. Kâdı İyâz Mâlikîlerin: "Hali vakti yerinde olanların bir hafta boyu ziyafet vermesinin müstehab olduğunu" söylediklerini kaydeder. Her hâl u kârda, bazı âlimler ihtiyatı elden bırakmayarak: "Şartlar bir günden fazla sürecek ziyafette riya olmayacağı hususunda kesin kanaat veriyorsa caizdir, değilse caiz değildir" demişlerdir. 3- Ziyafet bahsinde bilinmesi gereken bir husus, ziyafet mahallinden haram veya mekruh bir şeyin bulunması; içki, kadın, gayr-ı meşru eğlenceler gibi. Bilhassa zamanımızda, İslâmî âdâba uygun nezih ziyafetlerin azaldığı söylenebilir. Bu çeşit ziyafetlere katılmalı mı katılmamalı mı, hükmü nedir? Âlimler bu meseleyi, Ebû Dâvud ve başka hadis kitaplarında gelen, Hz. Ali'nin Resulullah'ı yemeğe davet ettiği zaman yemek için şeref buyurduklarında kapının üzerinde nakışlı bir örtünün gerili olduğunu görünce içeri girmeden geri dönmesiyle ilgili rivayetin izahı sırasında ele alırlar. "Duvara perde örtmek, halı germek cebâbirenin israf nevinden bir işidir, bu sebeple geri dönmüştür" der. Âlimler her ne kadar perdedeki işlemeler sebebiyle geri dönmüş olmasını esas almışlarsa da, bunu kerâhet bulunan eve girilmeyeceği hususuna delil kılmışlardır. Mirkat'da: "Hadiste, içerisinde münker bulunan dâvete icabet edilmeyeceği hususunda delil vardır" denir. İbnu Hacer de: "Bir evde münkerin varlığı o eve girmeye manidir" der. İbnu Battâl da şöyle cezmeder: "Hadiste, içerisinde Allah ve Resulünün yasakladığı haramlar bulunan ziyafete katılmak caiz değildir, çünkü burda münkere rıza ma'nâsı vardır, ancak böyle bir durumda haram olan şey var, fakat izale edecek durumda ise, izale eder ve katılır. Bu takdirde gelmesinde bir beis yok. İzale edemezse oradan ayrılır gider." Hanefîlerden Hidâye sahibi der ki: "Kendisi örnek alınan biri değilse, böyle bir sofraya oturup yemesinde bir beis yok. Münker varsa değiştirecek güçte değilse çıksın gitsin, çünkü o sofrada dîne hakaret var, günah kapısını açma var. Bu mütâlaalar, sofrada hazır bulunduktan sonraya ait. Önceden biliyor ise, icabet etmesi gerekmez." ر ل من ر ل عن ا م رى ع ب ا ر من ب ن م ن ع ـ3ـ 3959ـ ر ل ق ل[ :ق ل # م ا #: ن ا ا ع رب م رب م ن ب ب ق ق رب م ب ب ب ن ارا ق م ى ا ب خر ه .] ب ا .3. (3959)- Humeyd İbnu Abdirrahman el-Hımyerî'nin ashabından bir kimseden naklettiğine göre, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuşlardır: "İki kişi birden davet ederse kapı itibariyle hangisi yakınsa ona icabet et. Çünkü kapısı daha yakın olan komşulukta daha yakındır. Bunlardan biri önce davet etmiş ise, önce davranana icabet et!" [Ebu Dâvud, Et'ime 9, (3756).] AÇIKLAMA: Burada aynı günde cereyan edecek birden fazla ziyafet veya merasim için davetli olan kimsenin hangisine icabet etmesi gerekeceği hususunda şerî ölçü verilmektedir. Bu ölçüyü Alkame şöyle izah eder: "Hadiste, birinin önceliği mevzubahis olmadan iki kişi tarafından aynı anda dâvet edilen kimsenin, kapı itibariyle kendisine en yakın olanın davetine uyacağına delil vardır. Eğer kapıları eşit uzaklıkta ise, ilim, diyanet ve salâhat yönüyle üstün olana icabet eder. Bu hususlarda da eşit olurlarsa kur'a çeker." Belki de böyle bir durum hiç vaki olmamıştır, olmayabilir de. Ama buna rağmen böyle bir ölçünün konması, herhalde boşa değildir. Bununla beşerî münasebetlerde insanları kırmamak, belli objektif ve dînî ölçülerle aralarında silsile-i meratip (hiyerarşi) kurmak imkân nisbetinde şahsî ve rencide edici ölçüler koymaktan kaçınmak, komşuluk, akrabalık haklarını ihmal etmemek gibi dersler, umumî prensipler verilmektedir. İçtimâî hayatta hepsinin yeri var. ر’ا م ن ر ل ن[ :ق ل ع ه ر ر’ا م ب عن ـ4ـ 3960ـ ن ب ه ل ه ر ى # ا ب ر ع ه ا : م ه ل ا ر خ م ة م ر ر ل ع ن ع خ م ة خ م # ر ل ر ل ب خ م ة خ م # م ب ب ن ب ا ا ن #: ق ل ا ن ه ن ر ل :ق ل . ر ل ه ن ب خر ه .] ا رم ي ا خ ن .4. (3960)- Ebu Mes'ud El-Ensarî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ensar'dan Ebû Şuayb adında bir zat vardı. Bunun et satışı yapan bir kölesi vardı. (Bir gün) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı gördü ve yüzünden acıkmış olduğunu anladı. Kölesine: "Bize beş kişilik yemek hazırla! Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı da beşin beşincisi olarak davet etmek istiyorum!" dedi. Gerçekten de Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı beşin beşincisi olarak davet etti. Onları bir kişi daha takib etti. Kapıya geldiklerinde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (ev sahibine): "Bize bu da uydu, istersen ona da izin ver, istersen dönsün!" buyurdular. Adam: "Ey Allah'ın Resûlü, ona da izin veriyorum!" dedi." [Buhârî, Et'ime 57, 34, Büyû 21, Mezâlim 14; Müslim, Eşribe 138, (2036); Tirmizî, Nikâh 12, (1099).] AÇIKLAMA: 1- Burada öncelikle davetsiz olarak ziyafete katılmama gereği ifade edilmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) peşine takılan kimsenin girmesi hususunda ev sahibine hatırlatmada bulunarak kabul edip etmeyeceğini sormuştur. Keza davetli de, ev sahibinin sarih bir emri veya âmm bir izni veya razı olacağına dair bir bilgisi olmadan bir başkasını beraberinde getirmeye yetkisi yoktur. Resulullah bile, kendisinde böyle bir yetki görmemiş, durumu ev sahibine arz etmiştir. 2- Birisine yemek hazırlayan, evine onu çağırabilir. Yemeği de gönderibilir. Ülemâ çağırmalı mı, yemeği mi göndermeli? İhtilaf etmiştir. İmam Mâlik'e göre göndermelidir, zira ev halkı da istifade eder. 3- Davetlinin peşine takılanları davetliler geri çevirmemelidir, ev sahibi onları da kabul edebilir. Ancak, izinsiz girmemelidirler. 4- İbnu Hacer der ki: "Bu hadisten şu da anlaşılmaktadır: "Ev sahibi, davetlinin beraberinde getirdiği kimseyi kabul etmemesi halinde, davet edilmiş olan icabetten vazgeçemez." 5- Kasaplık, Resulullah devrinde mevcut, meşru bir meslektir. 6- Bir kimseyi yemeğe çağıranın, onun yakınlarını da çağırması müstehabtır. 7- Kaç kişi çağıracaksa ona göre yemek hazırlamalıdır. "Bir kişilik yemek iki kişiye de yeter" hadisiyle istidlal etmemeli, davetsizlerin de katılabileceğini düşünerek misafirine karşı geniş davranmalıdır, hazırlıklı olmalıdır. Nitekim kasab müteakip hadiste görülecek İranlının hilafına bu şekilde davranmış, fazla tereddüde düşmeden davetsiz misafiri hemen kabul etmiştir. ن[ : ع ه ر عن ـ5ـ 3961ـ ر ل را ر # ن م ر ا ر ل م # ع ر ل ل #: ع : ر ل ل : ل ة ر ل ل م : ل #: ن ا م م خر ه .]ه ا .5. (3961)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın İranlı bir komşusu vardı, güzel et yemeği yapardı. (Bir gün) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) için yemek hazırladı. Sonra davet etmeye geldi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Âişe'yi göstererek: "Şunun için de davet var mı?" diye sordu. Adam: "Hayır!" deyince, A-leyhissalâtu vesselâm da: "Hayır, (davetinizi kabul etmiyorum)!" cevabını verdi. Adam dönüp, davetini tekrarladı. Resulullah da: "Ya şu?" diye Hz. Âişe için de izin istedi. Adam: "Hayır!" dedi. Resulullah da: "Hayır!" cevabını verdi. Sonra adam tekrar davet etmeye geldi. Resulullah da: "Ya şu!" diye ısrar etti. Adam bu sefer: "Evet (O da davetli!)" dedi. (Resulullah ve Hz. Âişe) ikisi birlikte kalkıp birbirleriyle şakalaşarak davet sahibinin evine geldiler." [Müslim, Eşribe 139, (2037); Nesâî, Talâk 23, (6, 158).] AÇIKLAMA: Burada Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın davete icabet etmede kendisini mecbur hissetmediğini göstermektedir. Halbuki az yukarıda geçen İbnu Ömer hadisinde (3957, 3958) davete icabetin vecibe olduğu ifade edilmişti. Aradaki teâruzu âlimler bazı ihtimaller üzerinde durarak gidermişlerdir: * Bu davet, düğün ziyafeti için yapılmış bir davet olmayıp, hususî bir davet olması muhtemeldir. Bu sebeple tek kişilik yemek hazırlamış, Hz. Âişe de geldiği takdirde yemeğin yetmeyeceği endişesine düşmüş olabilir. * Nevevî, vücubu ortadan kaldıracak bir mazeretin olabileceğine dikkat çeker ve: "Bu özür sebebiyle Resulullah gidip gitmemekte muhayyerdi. O da iki caizden birini seçti, Hz. Âişe'ye de izin verilmeseydi gitmeyecekti" der. * Bazı âlimler, Hz. Âişe'nin bizzat o yemeğe olan ihtiyacının Resulullah tarafından bilinmiş olabileceğini, Hz. Âişe'nin kendisiyle ondan yemesini arzu ettiği, zira yemeğin taze olduğu... ihtimalini belirtir. * Bir başka hadiste, yani Ebû Talha'nın bir davetinde, Resulullah, Ebû Talha'dan izin almadan yanındaki Ashab'a "Kalkın!" diyerek hepsini yemeğe götürür. Bu meselenin ortaya koyduğu teâruza Mâzirî şöyle açıklık getirir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ebû Talha'nın müsaade edeceğini bilmiş olabilir. Ama Ebû Şuayb'ın rızasını bilmediği için, izin istemiştir. Ayrıca, Ebû Talha'nın ziyafetinde mucizeye mazhar olunmuş, Resulullah'ın olması üzerine az yemek çok kimseye yetmiştir. Orada yenilenin nerdeyse tamamı, Ebû Talha'nın hazırladığının dışında, bereketin ikramı idi, öyle ise ondan izin isteme ihtiyacı duymadı." * DÜGÜN YEMEGİ (VELÎME) ر ى[ :ق ل ع ه ر عن ـ1ـ 3962ـ ن ع ب ا ر م ن ع # ا ب ر ع اب ر ن ع ا م ر :ق ل ا م : ل م ن ا ر : ل ب م ا ا ا ة خر ه .]ب .1. (3962)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Abdurrahmân İbnu Avf radıyallahu anh'ın elbisesinde bir sarılık görmüş idi. "Hayrola, bu da ne?" diye sordu. Abdurrahman: "Bir kadınla, bir nevat ağırlığında mehir ödeyerek, evlendim!" açıklamasını yaptı. Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah (evliliği) sana mübarek etsin, ancak bir koyunla da olsa bir ziyafet ver!" buyurdular." [Buhârî, Nikâh 68, 69; Müslim, Nikah 87, (1428); Ebu Dâvud, Et'ime 2, (3743); Tirmizî, Nikah 10, (1094); Nesâî, Nikah 67; Muvata, Nikah 47).] Hadis, Mehir bölümünde 3460 numarada geniş olarak geçti. AÇIKLAMA: 1- Hadîs Mehir bahsinde daha önce geçmiş ve mehri alakadar eden yönü açıklanmıştır. Burada hadîsin düğün yemeği ile ilgili kısmına temas edeceğiz. 2- Velîme(21) kelimesi ile, Şâfiî ve Ashâbı: "Nikah, sünnet vesâire gibi hâdiselerin sürûrunu yaşamak maksadıyla tertiplenen davet yemekleri anlaşılır" demiş ise de, çoğunluk bununla sadece düğün ziyafetlerinin kastedildiğini kabûl etmiştir. Herhangi bir kayıt olmadan velîme diye mutlak kullandı mı düğün yemeği anlaşılır. Maverdî ve Kurtubî bu hususta cezmederler. Resûlullah'ın icâbet etmeyi vâcib kıldığı davet de bu dâvettir. Nitekim bu hususları 3958 numaralı hadîste açıkladık. 3- Resûlullah bu hadîsin Taberânî'de gelen Vahşi İbnu Harb rivayetinde: مة ا" Düğün ziyafeti (fakirzengin herkese şâmil) bir haktır" buyurmuştur. Müslim'in bir rivayetinde ر ا م ة ع ا ر ا م ن ا "En kötü yemek, sâdece zenginlerin çağrılırak fakirlerin terkedildiği düğün yemeğidir" buyurmuştur. Bir Ebû Hüreyre rivayetinde مة ا م ن ة ع Düğün " ع yemeği haktır, sünnettir. Kim çağrılır da icabet etmezse âsi olmuştur" buyrulmuştur. İbnu Hacer burada "hak"tan muradın vâcib olmadığını, burada, ziyâfetin bâtıl olmadığının mendub olduğunun takrîr edildiğini, faziletli bir sünnet olduğunun ifade edildiğini belirtir. İbnu Battâl'ın "Hiç kimse, ziyafet (vermeyi) vâcib adetmemiştir" dediğini kaydeder. Sonra da Kurtubî'nin vâcib olduğuna dâir naklettiği rivayeti görmemiş olduğunu belirterek hükmünün yanlışlığına dikkat çeker. Ziyafet verildiği takdirde ona icâbet vâcib ise de, düğün vesîlesiyle ziyafet vermek bir vecibe değildir. Ancak Şâfiîlerden bazısı Resûlullah'ın Abdurrahman İbnu Avf'a "ziyafet ver" diye emretmiş olması ile, ziyafet davetine icabetin vacib olmasını gözönüne alarak ziyafet vermenin de vâcib olduğunu söylemiştir. ______________ (21) Velîme kelimesi, kök olarak cem etmek manasına gelen velem'den gelir. İbnu'l Arabî, bunu aslının bir şeyi tamam etme, toplama mânasına geldiğini söyler. Şârihler, ziyafete oruçluların da katılmasını gerekli görürlür. Bazı rivayetlerde oruçlunun katılıp "orucunu açması"; bazı rivayetlerde, katılıp "namaz kılması" tavsiye edilir. Ashâbtan gelen örneklerde, oruçluların katılıp "namaz kıldığı", ev sahibine "bereket duasında (tebrîk) bulunduğu" gözükmektedir. İbnu Hacer, ziyafete katılmada şu maslahatların hâsıl olacağını da hatırlatır: * Davetli ile teberrük etmek (berekete ermek). * Çağıranlar, gelenlerle şereflenirler, itibar kazanırlar. * Bazı irşadlarından istifade ederler. * Gelmediği taktirde siyâneti (koruması) olmayan dâvet sâhibi onun huzuruyla siyanete erer. Davete icabet edilmese bunlar sâkıt olur. Ayrıca davet eden kimse, gelmeyen hakkında "niye gelmedi?" diye bir kısım kuruntulara düşer. Dâvetli yemekten yemek zorunda değildir. Yani dâvete icâbet, yemekten yemek için değildir. Bereket duası, tebrik de yeterlidir. Hatâ Müslim'in Ebû Hüreyre radıyallahu anh'tan kaydettiği bir rivayette ا ا ع ا ل م ن ن "Biriniz davet edilince icabet etsin. Oruçlu ise namaz kılsın" buyrulmuştur. Buna göre, oruçlu davetli de icabet edip, namaz kılıp dua ederek berekete vesîle olacak. Ancak oruçlu kimse, nâfile tutuyorsa açması bazı hallerde müstehab ise de vecîbe değildir. Ev sahibi gücenmeyecek ise, orucu tamamlaması efdaldir. Bazı âlimler, oruçlu durması ev sâhibini üzecekse açması efdaldir demiştir. Ancak Müslim'de gelen bir rivayette: ا ا ع ع ا ن ا ن ر "Sizden biri davet edilince icabet etsin. Yemekten dilerse yer, dilerse yemez" buyrulmuştur. Bunu esas alan bazı âlimler, oruçsuz olsa bile yemekten yemenin bir vecîbe olmadığını, dileyenin yemeyebileceğini söylemiştir. Hanbelîlere göre yemek vâcib değildir. Zâhirîlere göre vâcibtir. Nevevî de vâcib olacağı kanaatindedir. Ancak farz bir oruç tutuyor ise, bunu bozması caiz değil denmiştir. ع م ه م ن ع # ا ب م [ :ق ل ع ه ر ع ه ـ2ـ 3963ـ ع ر ب . ]ب م « :ر ا ة م خ ب ا ر ا ب انا خ خر ه .» .2. (3963)- Yine Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zeyneb Bintu- Cahş'ın düğününde verdiği ziyâfeti, diğer zevcelerinin hiç birinin düğününde vermemiştir. Bu düğünde bir koyun kesti." [Buhârî, Nikah 68, 69; Müslim, Nikâh 87, (1428); Ebû Dâvud, Et'ime 2, (3743).] Bir rivayette şöyle der: "(Zeyneb'in düğününe gelenlere doyarak sofrayı) terketmelerine kadar ekmek ve et yedirdi" [ :ق ل ع ه ر ع ه ـ3ـ 3964ـ ع # ا ب ة ب م ر ب ا رم ي ا ب خر ه .] .3. (3964)- Yine Hz. Enes demiştir ki: "Safiyye Bintu Huyeyy'in nikahında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sevîk ve hurma ile ziyafet verdi." [Ebû Dâvud, Et'ime 2, (3744); Tirmizî, Nikah 10, (1095).] ع ن[ : ر مه بخ رى ـ4ـ 3965ـ ة ب :ق ع ر ب ة ن ه ب ع # ا ب ] ر م ن ب م .4. (3965)- Buhârî merhumun kaydettiğine göre: "Safiyye Bintu Şeybe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), hanımlarından birinin düğününde iki müdd miktarında arpa(dan yapılan yemek) ile ziyâfet verdi." [Buhârî, Nikah 70.] AÇIKLAMA: 1- Önceki hadîste Hz. Zeyneb radıyallahu anhâ'nın farklı bir muâmeleye mazhar olduğu, onun düğün ziyafetinde koyun kesildiği belirtilmiştir. İbnu Battâl, bunun maksada makrûn olmadığını, Resûlullah'ın hanımlar arasında bu meselede bir fark düşünmeyeceğini, şartlar icâbı o düğün esnasında koyun bulduğu için koyun kestiğini, diğer düğünlerde koyun bulamadığını, insanların en cömerdi olması sebebiyle, bulmuş olsa her bir hanımı için koyun keseceğini, aslında Aleyhissalâtu vesselâm'ın dünya işlerinde mübâlağaya kaçmayıp, her şeyi normal ve tabiî seyrine bıraktığını söyler. Ancak Kirmânî der ki: "Ziyafet işinde Zeyneb'i diğerlerinden tafdil etmesinde şöyle bir sebep olabilir: Zeyneb'i Cenâb-ı Hakk' ın vahiyle nikahlamış olmasıyla mazhar olduğu nimetin şükrünü eda etmektir." (22) Ancak İbnu Hacer, Hz. Enes'in beyanını, "Bildiğine göre..." diyerek kayıtlamanın daha uygun olacağını veya bir tek koyun ve ekmekle çok sayıda müslümanın doymasıyla hâsıl olan bereketi kastetmiş olacağına hamletmenin gerekeceğini söyler ve ilave eder: "Zira görünen o ki, Umretu'l-Kazâ esnasında Mekke'de Meymûne Bintu'l-Hâris'le evlendiği zaman verdiği ziyafet bir koyundan fazla olmalıdır. Zira, bu yemeğe Mekkelilerden de çok kimsenin katılmasını istemişti. Üstelik o günkü şartları fazlaca kesmeye imkan tanıyacak durumda idi, bolluğa kavuşmuştu. Zira bu hâdise Hayber'in fethinden sonra vukûa gelmiştir. Nitekim oranın fethinden itibaren Allah mü'minlere bolluk nasîb etmişti. 2- İkinci hadîs, Resûlullah'ın Hz. Safiyye radıyallahu anhâ'nın düğün yemeğinin mütevâzi olduğunu, üçüncü rivayet bu tevazu ve sâdeliğin iki müdd arpadan yapılan yemeğe kadar dayandığını ifade eder. Hangi hanımının ziyafetinde iki müdd arpanın kullanıldığını rivayetler tasrîh etmez. İbnu Hacer bunu teyid eden en yakın rivayetin Ümmü Seleme ile ilgili olduğunu belirtir. İbnu S'ad'da yer alan bir rivayet, Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'nın evleniş hikâyesini anlatır. Burada Ümmü Seleme, düğün yemeğini kendi eliyle öğüttüğü bir miktar arpadan hazırladığını belirtmektedir. 3- Hz. Safiyye radıyallahu anhâ'nin düğününde verilen ziyafetle ilgili Sahîheyn rivayetinde hurma, keş ve tereyağından mâmul hays ikram edildiği belirtilmiştir. Aliyyu'l-Kâri, Mirkât'da bu iki faklı rivayeti şöyle te'lif eder: "Safiyye'nin ziyâfetinde her iki yemek de mevcuttur, râvilerden her biri kendi gördüğü yemeği anlatmıştır." #: ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر م اب ن عن ـ5ـ 3966ـ م ة ل ا ن ى ا ة ا م م ن م ة .ا رم ي خر ه .] م ______________ (22) Kirm^nî, bu ifâdesiyle, Resulullah'ın Zeyneb'le izdivacını ilan eden Ahzâb suresinin 37. Âyetindeki "Onu seninle biz evlendirdik" ibaresini kasteder. Bu vahiy üzerine Zeyneb'le evlenen Resulullah, nikah kıydırma ihtiyacı duymamıştır. Hattâ Hz. Zeyneb, Resulullah'ın diğer zevcelerine karşı: "Sizin nikahınızı insanlar, benim nikahımı Allah kıydı" diyerek tefahurda bulunurdu. 5. (3966)- İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah (aleyhisalatu vesselâm) buyurdular ki: "Düğün yemeği, düğünün birinci günü haktır, ikinci günü sünnettir, üçüncü günü desinler içindir. Kim desinler için iş yaparsa Allah da ona göre muamele yapar." [Tirmizî, Nikâh 10, (1097).] AÇIKLAMA: Bu hadîs, düğün ziyafetinin iki gün devam etmesini tcvîz etmekte, daha fazlasının süm'a (desinler) için olduğunu belirtmektedir. Birinci günkü yemeğe hak denmesi onun sabit meşru olduğunu, hem yapılmasının hem de icâbetin gerekli olduğunu ifade eder. Yukarıda da kaydettiğimiz üzere ülemâdan bir kısmı onun vacib olduğuna bile hükmetmiştir. Hele dâvete icabet, buna vâcib demeyen yok gibidir. Vâcib demeyenler sünnet-i müekkede demiştir. Bu hadîs vâcib diyenlerin delillerinden biridir. İkinci gün sünnet olması, umumiyetle tâkip edilen bir örf, normal sayılan bir davranış olmasıdır. Bir rivâyette sünnet yerine ma'ruf denmiştir ki "münker değildir", yadırganmaz demektir. Üçüncü günün süm'a olması başkasına duyurmak, riya için ma'nâsına gelir ki, desinler için diye tercümeyi uygun bulduk. Ebû Dâvud'un bir rivayetinde üçüncü günün ziyafetine süm'a ve riya denilmiştir. Desinler için iş yapana Allah'ın uygun muamele yapması, Kıyamet günü riyasının mahşer ahalisine teşhir edilmesidir. Yani övünmek için kendisinin kerem sâhibi olduğunu göstermeye çalışan kimsenin yalancı ve riyakâr olduğunu Cenâb-ı Hakk Kıyamet günü, Arasat halkı arasında teşhir edecektir. Tîbî der ki: "Allah bir kuluna nimet verince, onu şükürle yâd etmesi üzerine vâcib olur. Aynı şeye, birinci gündeki eksiklikleri tamamlamak üzere, ikinci gün devam etmek de müstehab olur, zira sünnet, vâcibin tamamlayıcısıdır. Ancak üçüncü gün bu artık riya ve gösterişten başka bir şey değildir. Dâvetlinin de birinci gün icabeti vacib, ikinci gün müstehab, üçüncü gün mekruh hatta haram bile olur." Aliyyü'l-Kârî, "Bu hadîste, ziyafetin yedi gün devamı müstehabtır" diyen İmam Mâlik'in ashâbına sahîh bir red var" der. Şâfiîler ve Hanbelîler bu hadisle amel etmişlerdir. ن[ : ع ه ر ر ر ب عن عر عن ـ6ـ 3967ـ ر : ل ن # ا ب ا م ة ا ع ا ‘ ر م ن ا م ن ر ه ع ا ع م ن م « خرى .] ع م ن ا ب ا ة خر ه .» ب .6. (3967)- A'rac, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'tan naklen anlatıyor: "Resûlullah (aleyhisalâtu vesselâm) diyordu ki: "En şerli yemek, sâdece zenginlerin çağrılıp fakirlerin çağrılmadığı yemektir. Kim de dâvete icabet etmez, yemeğe gelmezse, Allah ve Resûlüne âsi olmuştur." Bir diğer rivayette "(Yemeğin kötüsü) gelene verilmeyen, ona gelmeyeceklerin dâvet edildiği yemektir" denilmiştir. [Buhârî, Nikah 72; Müslim, Nikah 107-110, (1432); Muvatta, Nikah 50, (2, 546); Ebû Dâvud Et'ime 1, (3742).] AÇIKLAMA: Bu hadîs, davet edildiği zaman mutlaka gelecek olan ve esasen dâvet edilmeleri de lazım ve gerekli olan fakirlerin dâvet edilmeyerek, sadece zenginlerin çağırıldığı yemekleri "en kötü yemek" olarak tavsif etmektedir. Hadîs, bir bakıma gelecekle ilgili bir ihbardır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisinden sonra, davet yemeklerine zenginlerin çağrılacağını, zenginlere itibar edileceğini, fakirlere ise itibar edilmeyip ihmal edileceğini, onların davet edilmeyeceklerini haber vermiş olmaktadır. Bir kısım izahlar için 3962 numaralı hadîsin açıklama kısmına bakılmalıdır. * AKÎKA ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر ب ن مر عن ـ1ـ 3968ـ ل #: ب ب ة ر ة ع ه ب ه م ر ه [. . ا ن خر ه 1. (3968)- Semüre İbnu Cündüb radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Her çocuk, akîka kurbanı ile rehinelenmiştir. Bu kurban, (doğumunun) yedinci günü, onun adına kesilir. (O gün) saçı da traş edilir ve çocuğa isim de verilir." [Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2837, 2838); Tirmizî, Edâhi 23, (1572); Nesâî, Akîka 5, (7, 166).] AÇIKLAMA: 1- Akîka kelimesinin aslı, el-Esmâ'î'nin açıkladığı üzere, doğduğu sırada çocuğunun başındaki saç ma'nâsına gelir. Çocuk için kesilen koyun da akîka diye isimlendirilmiştir. Zira, kurbanın kesilmesi sırasında bu saç traş edilir. Ebû Ubeyd der ki: "Bu bir şeyin, beraber olduğu veya sebebiyle olduğu bir başka şeyle isimlendirilmesi nev'inden bir isimlendirmedir." Bazı âlimler de: "Akîka, kesilen kurbandır, kurban bu ismi almıştır. Zira, koyun vs.'nin kesimi bir bölme, parçalama işidir. ة ع lügatte şaklama, bölme, kesme ma'nâsına gelir" demiştir. Ahmed İbnu Hanbel, el-Esmâ'î ve diğerlerinin "akîka çocuğun saçıdır" gibi açıklamalarını reddeder ve bunun kesilen kurbanın kendisi olduğunu söyler. İbnu Abdilberr bu açıklamayı daha muvafık bulur. 2- Bu hadîs, çocuğun doğumunun yedinci gününde çocuk adına akîka kurbanı adıyla bir kurban kesilmesini irşad buyurmaktadır. Bunun gereği, çocuğun rehineye benzetilmesi suretiyle ifade edilmek istenmiştir. Çocuğun rehinelenmesi ne demek? Hattâbî, bu hususta farklı yorumlar ileri sürüldüğünü söyledikten sonra, en güzel açıklamayı Ahmed İbnu Hanbel merhumun yaptığını belirterek kaydeder: "Bu şefâattedir. Demek ister ki: Çocuk için akîka kurbanı kesilmez, çocuk da çocuk iken ölürse, ebeveynine şefaatçi olmaz." en Nihâye'de İbnu'l Esîr el-Cezerî der ki: "Akîka çocuk için mutlaka gereklidir. Bu sebeple, akîkanın çocuğa olan gereği ve çocuğun ondan kurtarılmayışını mürtehinin (rahin malı yanında tutan kimsenin) elinde olan bir rehîneye benzetmiştir." Yani borç ödenmezse, rehin olarak bırakılan şey kurtarılamaz. Öyle ise, çocuk da buna benzer, kurban mukabilinde kurtarılabilecektir. Türbüştî der ki: "Yani çocuk, sanki rehin bırakılmış bir şey gibidir. Çocuk bu rehinelik halinden kurtarılmadıkça çocuktan istifade etmemiz mümkün değildir. Nitekim bir nimete mazhar olan kimse, vazîfesini ve o nimetin şükrünü eda etmedikçe, bu nimet tamamlanıp kemâlini bulmaz. Bu nimetin gerektirdiği şükr ise Resûlullah (aleyhisalâtu vesselam)'ın sünnet kıldığı şeydir." Yani Allah'a şükür ve çocuğun selametini taleb maksadıyla onun adına kurban kesmektir. Muhtemelen, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), bu hadîsleriyle çocuğun selametinin ve güzel bir hal üzere büyümesinin akîka kurbanı ile rehinelenmiş olduğunu söylemek istemiştir. ر ل ل[ :ق ل ع ه ر ب ه عن مر ب من ر ل عن ب ن عن ـ2ـ 3969ـ ة ع ن # : ل ا ه ا ”ا ر م ن :ق ل . ه ن ل ع ه م خر ه .] .2. (3969)- Zeyd İbnu Eslem, Benî Eslem'den bir adamdan, o da sahabî olan babası radıyallahu anh'tan naklediyor. "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a akîkadan sorulmuştu. Şu cevabı verdiler: "Ben ukûku (isyanı) sevmem!" Böyle demekle, sanki akîka ismini kullanmaktan hoşlanmadığını ifade etmişti. Şunu ilave ettiler: "Kimin bir evladı olur da, ona bedel kurban kesmek isterse, bunu yapsın." [Muvatta, Akîka 1, (2,500).] AÇIKLAMA: 1- Ukûk, kelime olarak kesmek, bölmek, koparmak gibi ma'nâlara gelir. Evlâdın anne ve babasına karşı itaatsizlikleri, kafa tutmaları ukûk olarak ifade edilmiştir. Zira anneye, babaya karşı gösterilmesi gereken itâat, saygı koparılmış, hürmet kırılmış olmaktadır. Şu halde ukûk Allah hakkında kullanıldığı takdirde isyân ma'nâsında yani Allah'ın emirlerine isyan etmek olarak anlamak gerekir. Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ben ihsanı terkedip isyan etmek ma'nâsına gelen "ukûk"u sevmem" demek istemiştir. Akîka kurbanını sevmemesi mevzubahis olamaz. Zira birçok hadîslerinde buna teşvîk buyurmuştur. Zürkânî der ki: "Fesâhet ilminin kesinleşen bir prensibi şudur: "İki ma'nâya gelip bunlardan biri kötü olan kelimelerin mutlak olarak kullanılmasından kaçınılmalıdır." Resûlullah'ın bu hadîste isyân ma'nâsına da gelen akîka ismini sevmediğini izhar ettikten sonra nüsük kelimesini kullanarak, doğan çocuk için kurban kesmeye teşvîk buyurması, çocuk için kesilen kurbanı sevdiğini ve bunu yapmanın müstehab olacağını ifade eder. Zira nüsük, farz olan hacc âdâbıyla ve orada kesilen kurbanla ilgili bir kelimedir. İbnu Abdilberr der ki: "Bu hadîs, ma'nâsı çirkin olan isimleri kullanmanın mekruh olduğunu da ifade etmektedir. Nitekim Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) güzel isimleri severdi.(23) Bu durumda hadisin zâhirine göre, çocuk için kesilen ______________ (23) Resûlullah'ın güzel isim koymaya teşvikleri, kötü isimlerden zecr etme ve hatta isimleri değiştirmeleriyle ilgili hadisler 113-142 numaralı hadisler arasında geçti. kurbana nesike denmesi ve akîka denmemesi gerekir. Ancak bu söylenene meyleden ve böyle bir hüküm beyan eden tek âlim bilmiyorum. Bana öyle geliyor ki ülemâ bu hadisle amel etmeyi terketti. Bunun da sebebi, akîka kelimesinin geçtiği ve Resulullah'ın mezkur kurbana akîka dediğini gösteren hadislerin onlar nezdinde daha sahih bulunmuş olmasıdır." Zürkânî İbnu Abdilberr'in bu açıklamasına şunu ilave eder; "İbnu Abdilberr, burada müçtehidleri kastetmiş olmalı, aksi takdirde, İbnu Ebi'd-Dem, bazı Şâfiî âlimlerinin: "Çocuk için kesilen kurbana zebîha veya nesîke demenin müstehab, akîka demenin, -yatsı namazına atame demenin mekruh olması gibi- mekruh olduğunu" söylediklerini kaydeder. Zürkânî açıklamasına devamla şunları söyler: "Bazıları Muvatta hadisine bağlanarak, hadiste, akîka kurbanının meşruiyyetine hüccet yoktur, meşruiyyetini nefyettirecek bir şey de yoktur, kurban bayramı sırasında kesilen kurbanın vacib kılınmasıyla akîka kurbanı neshedilmiştir demiştir. İmam Muhammed bu iddiadadır. Ancak, bu hüküm isabetli değil, Nitekim hadisin sonu, akîka kurbanını sabit kılmaktadır. Hadisin gayesi, bu kurbanın akîka diye değil nesîke diye isimlendirilmesinin evlâ olacağını bildirmektir. ر ل م [ :ق ع ر ر عن ـ3ـ 3970ـ ن ا ع ن : ل # ن م ع ن ر ة ا ر را ن ن« ق ه.ا ن خر ه .] ن ا ان م ن ن ر :ا ب ر :» م م ة ر خرى’ ا م ة ا م .3. (3970)- Ümmü Kürz (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Oğlan çocuğu için birbirine denk iki kurban, kız çocuğu için bir kurban kesmek gerekir. (Kurbanlığın) erkek veya dişi olması farketmez." [Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2834, 2835, 2836); Tirmizî, Edâhî 17, (1516); Nesâî, Akîka 3, (7, 165).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, çocuk için kesilecek akîka kurbanının erkek ve kız çocuklar için farklı olmasını âmirdir. Erkek çocuğa iki kurban, kız çocuğa bir kurban. Ayrıca oğlan için kesilecek kurbanlardan her ikisinin de kurbanda aranan şartları haiz olması, birinin tam kurbanlık, diğerinin gerekli şartlardan nâkıs olmaması istenmektedir. Her ikisi de normal kurbanlık hayvandan olmalıdır. 2- Bu hadisle amel ederek, oğlan için iki koç kesilmesine hükmeden ülemâ, rivayetlerin de dışına çıkarak bazı delillerle kendi görüşlerini takviye ederler. Ezcümle derler ki: "Şeriatımız, mirasta, şehadette, diyanette, ıtk bahsinde kadınlara yarım hükmeder. Ebû Ümemâ ve başka bir kısım sahabelerden yapılan bir rivayette Aleyhissalâtu vesselâm der ki: "Müslüman bir kimse, müslüman bir erkek köleyi azad ederse, ateşten çıkmasına vesile olur; Köleden her bir uzuv onun bir uzvunu ateşten kurtarır. Müslüman bir kimse, iki müslüman kadın köleyi âzad ederse, bu da ateşten kurtulmasına vesile olur. Kadınlardan ikisinin iki uzvu onun bir uzvunu ateşten kurtarır." Bu durumda, akîkanın hükmü de bu kaideye muvafık düşmektedir." 3- Hadisin zâhiri akîka kurbanı kesmeyi vâcib ifade ediyorsa da, İslam ülemâsı, mevzu üzerine gelen başka rivayetleri de esas alarak "Vacib" dememiştir. Sadece Zâhiriye mesleğinde gidenler akîka'ya vacib diye hükmetmiştir. Şâfiî, Hanbelî ve Mâlikî mezhepleri bunun sünnet olduğuna, Hanefîler ise mübah ve nihayet mendub olduğuna hükmetmişlerdir. Terkine hiç bir şey terettüp etmez. Ülemânın çoğunlukla benimsediği hükme göre, kız ve erkek için birer kurban yeterlidir. Nitekim müteakip iki rivayet, başta sünnete harfi harfine uymakla tanınan Abdullah İbnu Ömer olmak üzere pekçok büyükler erkek ve kız için birer koyun kestiklerini göstermektedir. Bazıları, sadedinde olduğumuz rivayeti esas alarak erkekler için iki kurbanın kesilmesine kâil olmuştur. Akîka için kesilecek hayvanda, kurbanlığın bütün şartları eksiksiz bulunmalıdır: Hasta, topal, kör, kulaksız, körpe vs. olmamalıdır. Akîkaya temas eden hadislerde hep koyunun mevzubahis edilmesi sebebiyle bazı âlimler, akîka kurbanının koyun olması gereğinden bahsetmiştir. Ancak cumhur, deve ve sığırın da bu maksadla kesilebileceğini söylemiştir. Mamafih Taberânî'nin bir rivayetinde deve, sığır ve davarla akîka kesilebileceği belirtilmiştir. Kastalânî, İrşâdu'ş-Şârî'de der ki: "Akîka kurbanı da diğer ziyafetlerde olduğu gibi pişirilir. Sadece ayağı pişirilmez. Ayak, Hâkim'in bir rivayeti mucibince, çiğ olarak, çocuğun ebesine verilir." Akîka kurbanının kemikleri kırılmaz, mafsallardan ayrılır ve öylece pişirilir. Böyle yapmakla çocuğun sıhhat ve selametine tefe'ül edilir. Mamafih çocuğun tevazuuna, ihtiraslardan, beşerî kabalıklardan nezahete ermesine tefe'ülen kemiklerin kırılması müstehab diyen de olmuştur. Akîka'nın etinden kurban sahipleri de yiyebilir. ع م ر ع م ر ا ب ن ن[ : عن ـ4ـ 3971ـ ن ه ه من ع ة ن ع م ع ن ع ن ب ا ا ر ل ن ” ر ب ن ع ر م ق ل . ر مه ا ب ن ب : ل ن ب ب ن ع م خر ه .] .4. (3971)- Nafi rahimehullah anlatıyor: "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'ya ehlinden her kim bir akîka istemiş ise, ona mutlaka bir akîka vermiştir. Kız ve erkek, her çocuğu için birer koyun kurban ederdi. Urve İbnu'z-Zübeyr merhum da böyle yapardı." İmam Mâlik der ki: "Bana ulaştığına göre, Ali İbnu Ebî Tâlib (radıyallahu anh) da böyle yaparmış." [Muvatta, Akîka 4, (2, 501).] AÇIKLAMA: Bu rivayet, akîka kurbanının kız ve erkek çocuklar için birer koyun olacağına delil olmaktadır. Çünkü İbnu Ömer, Urve, Hz. Ali gibi büyüklerin böyle yaptıklarını haber vermektedir. Bu husustaki nihâî hükmü önceki hadisin açıklama kısmında kaydettik. ن ع ن ع # ا ب ن[ : ع م ر ع ب اب ن عن ـ5ـ 3972ـ ن ا ا ظ. ا ا ب خر ه .] ب ب » ب ن ب ب ن« :ا .5. (3972)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), torunları Hz. Hasan ve Hz.Hüseyin için, akîka olarak birer koyun kurban etti." Hadisin Nesâî'deki vechinde: "...ikişer koyun kurban etti" denmiştir. [Ebû Dâvud, Edâhî 21, (2841); Nesâî, Akîka 4, (7, 166).] AÇIKLAMA: Kız ve erkek çocuklar için birer kurban kesileceği kanaatinde olanlar bu rivayeti esas almışlardır. Ancak, hadisin Nesâî'deki vechinden başka Ebû Davud'da Amr İbnu Şu'ayb an ebîhi an ceddihî tarikinden benzer bir rivayet de erkek çocuklar için iki koyunun kesilmesini ifade etmektedir. İbnu Hacer: "Ebû Dâvud'un bu rivayetinin sabit olduğunu farzetsek bile, hadis, erkek için iki kesileceğini beyan eder ve hadisleri hükümden azletmesi gerektirmez, bilakis bir kurbanın da kesilebileceğinin câiz olduğuna delâlet eder. Aded şart değil, müstehabtır" der. عن ـ6ـ 3973ـ ر ل ن[ : ع ه ر ع ن ع ن ع # ق ل ب ع ه ر ا ه ا : مة ق ر ر ب ة ة ه ن ا رم ي خر ه .] ر ب ر م .6. (3973)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Hasan (radıyallahu anh) için akîka olarak bir koyun kurban etti ve: "Ey Fâtıma!" dedi, "Çocuğun başını tıraş ettir ve saçının ağırlığınca gümüş tasadduk et!" Bu emir üzerine saçı tarttık, ağırlığı bir dirhem veya buna yakın bir şeydi." [Tirmizî, Edâhî 20, (1519).] ر مة عن ب ه عن دمحم ب ن ر عن ـ7ـ 3974ـ ا [ : ع ن ر ن ا ا ر ق ع ب ة م خر ه .] ة .7. (3974)- Cafer İbnu Muhammed babasından o da Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)'dan rivayet ettiğine göre, "Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in, Zeyneb'in Ümmü Külsüm (radıyallahu anhüm)'ün saçlarını tarttı. Bunların ağırlığınca gümüş tasadduk etti." [Muvatta,Akîka 2, (2, 501).] AÇIKLAMA: 1- Bu iki rivayet Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)'nın dört çocuğu için, Resulullah'ın emriyle tatbik ettiği başlarını traş ettirme hadisesini nakletmektedir. Önceki rivayette Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (radıyallahu anhümâ) için Resulullah'ın emir buyurduğu ifade edilmiş ise de Ümmü Külsüm ve Zeyneb için emir verdiği sarih değil. Şârihler, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu torunlarının da vefatından önce doğmuş olmaları hasebiyle, onların başlarının traş edilmesini de Aleyhissalâtu vesselâm'ın emretmiş olabileceğini söylerler. Ancak, böyle bir emir olmasa bile, Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)'nın kıyas yoluyla da yapmış olması muhtemeldir. 2- Görüldüğü üzere, yeni doğan çocuğa İslâm âdâbına göre, tatbik edilmesi müstehab olan muamelelerden biri de başındaki ana tüyü denen doğuştan getirdiği saçları traş edip ağırlığınca gümüş tasadduk etmektir. İmkanı olanın gümüş yerine altın (tasadduk etmesi efdaldir. İbnu Abdilberr: "Ülemâ, Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)'nın akîka ve diğer yaptıkları şeyleri yapmayı müstehab addetmiştir" der. Ebû'l-Velid el-Bâcî dahi: "Traş edilen saç ağırlığınca tasaddukta bulunmak hoştur ve iyi amellerdendir" der. Buhârî'de م ا ع ة ع ه ر ا ا ا م ا ى ع ه "Oğlan çocuğu için akîka vardır. Ona bedel kan akıtın (kurban kesin). Eza'yı da temizleyin" buyrulmuştur. "Ezâ'yı temizleme"yi bir kısım âlimler baştaki ana tüylerinin traş edilmesi olarak anlamıştır. Ancak, Taberânî'de gelen bir rivayette: م ا ى ع ه ر ه "Ondan eza temizlenir ve başı da traş edilir" diyerek "eza'nın temizlenmesi" ile, "saçın tıraş edilmesini" iki ayrı fiil olarak ifade eder. Bu durumda "eza'nın temizlenmesi"ni daha umumî bir ma'nâda anlamak gerekir. * FERE' VE ATÎRE ر ل ى[ :ق ل ع ه ر ا ب ة عن ـ1ـ 3975ـ ر ل ر ر ة ع ر ا م ب ا : ل م ر ا ى م ا ب ر ا ن ر ا رع :ق رع ة م ا م ة ل :ق ل م ر رع م ا ا م ل ب ه ق م ه ن ع ب ل ا ب ب ’ ق ل .ا ب ب ة : مة . ا ا ب خر ه .] م ة :ق ل ا 1. (3975)- Nübeyse el-Hüzelî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam sordu: "Ey Allah'ın Resulü! Biz, cahiliye devrinde, Receb ayında atîre kurbanı kesiyorduk. Şimdi ne yapmamızı emir buyurursunuz?" Resulullah şu cevabı verdi: "Hangi ayda olursa olsun, Allah için kesin ve Allah için hayır hasenatta bulunun, Allah için yedirip içirin." Yine sordular: "Cahiliye devrinde Fere' kurbanı kesiyorduk, şimdi ne yapmamızı emrederdiniz?" Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki: "Kırda otlayan her bir sürü için bir fere' kurbanı vardır. Bu o yıl doğan ve hacılara yük taşıyarak güce gelinceye kadar diğerleriyle birlikte beslediğin bir hayvandır. O safhaya gelince kesip etini yolculara tasadduk edersin." Ebû Kılâbe'ye dendi ki: "Bir fere' kurbanı gerektiren sürü ne miktar olmalıdır?" Yüz (baş hayvan)" diye cevap verdi." [Ebû Dâvud, Edâhî 20, (2830); Nesâî, Fere' 7-8, (7, 169, 171).] AÇIKLAMA: 1- Fere' ve atîre, cahiliye Araplarının putları adına kestikleri iki kurban çeşididir. Bunlardan fere' bir sürü içerisinde ilk doğan yavrudur. Bunu, mallarına hareket kazandırmak maksadıyla putlarına kurban ederlerdi. Bundan kendileri ile aile efradı yemezdi. Fere' için bazıları şu açıklamayı yapmıştır: "Cahiliye devrinde bir adamın develerinin sayısı yüze ulaştı mı, henüz doğum yapmamış birisini putu için keserdi ve buna fere' denirdi." Atîre ise, Receb ayının ilk on gününde put adına kesilen bir nevi nezir kurbanı idi. Kişi: "Malım şu miktara ulaştı mı her onbeşten birini Receb'te keseceğim" diye nezrederdi. Buna recebiyye de denirdi. İslam'ın başında bu iki kurbana müslümanların da yer verdiği, ancak sonradan neshedildiği söylenmiştir. Bazı âlimler fere' ve atîre kurbanlarını kesmede bir mahzur ر ع söylemiş olmadığını ر ع" Fere de atîre de yoktur" hadisini de "vacib değildir" veya "Vacib olan kurban gibi kurbanlarla Allah'ın yakınlığını (takarrüb) kazanmak yoktur" diye tevil etmişler, "Etle ve onu fakirlere dağıtarak yapılan tekarrüb sadakadır hayırlı ameldir" demişlerdir. 2- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah adına kesip, Allah rızası için hayır yolunda bağışlanmak kaydıyla, yılın herhangi bir ayında kurban kesilebileceğini tecviz etmektedir. Gerek fere' ve gerek atîre hakkında başka izahlar da gelmiştir, teferruat mühim değil. ر ل ل ه [ :عمر ب ن ا ر عن خرى ـ2ـ 3976ـ ر ع ن # ا را م ن : ل ا ر م ن ع م ن ر ر ع م ن ر ع ا ق ب ب ه ا [ .2. (3976)- Nesâî'nin Hâris İbnu Amr'dan kaydettiği bir diğer rivayetinde geldiğine göre, "Hâris İbnu Amr, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a atîre ve fere' kurbanları hakkında sormuş, Resulullah da kendisine: "Dileyen atîre kurbanı kessin, dileyen de kesmesin; dileyen fere' kurbanı kessin dileyen de kesmesin. Davarın bir kurban hakkı vardır!" diye cevap vermiş, parmaklarının hepsini kapayıp sadece birini yummayarak onu göstermiştir." [Nesâî, Fere' 1, (7, 168, 169).] ر ل ن[ : ع ه ر ر ر ب عن خم ة ـ3ـ 3977ـ ر ع :ق ل # ر رع « .] ع ا ا ل :»ا ر «. ا ب ه ر ب ة ا :» ا .3. (3977)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İslam'da fere' kurbanı da yok, atîre kurbanı da yok." [Buhârî, Akîka 4; Müslim, Edâhî 32, (1976); Ebû Dâvud, Edâhî 20, (2831, 2832); Tirmizî, Edâhî 15 (1512); Nesâî, Fere' 1, (7, 167).] AÇIKLAMA: En son kaydettiğimiz Ebû Hüreyre rivayeti atîre ve fere' kurbanı kesmeyi sarih bir üslubla yasaklamaktadır. Ancak Ebû Dâvud'un bir rivayetinde رع ا" Fere' haktır" buyrulmuştur. Şâfiî Hazretleri: "Kesim Allah için olmuşsa fere' caizdir" diyerek hadisleri te'lif eder. Şu halde, bir cahiliye adeti olarak reddedilmiş olan bu kurbanlar, Allah rızası için, tamamen İslamî bir muhtevada icra edilecek olursa buna ruhsat tanınmış olmaktadır. Nitekim, Nesâî'nin bir rivayetinde Hz. Muaz, İbnu Avn'ı Receb ayında atîre kurbanı keserken gözleriyle gördüğünü ifade eder. Bu kurbanlar hakkında yeterli açıklama yukarıda geçti. DAVET ÇEŞİTLERİ, EGLENCE, EGLENCENİN HAYATIMIZDAKİ YERLERİ l ZİYAFETLER İslam'da davetlerin ayrı bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Davetler bir bakıma, meşru eğlence fırsatlarıdır. Bunlar dışında Resulullah ayrı bir eğlence programı tavsiye etmemiş, hatta: "Eğlenmek için yaratılmadık" demiştir. İşte, "meşru eğlence fırsatları olarak" değerlendirdiğimiz doğum, sünnet düğünü, karşılama, hatim, temel atma, meslekte hazâkat, turfanda meyve merasimleri umumiyetle bir kısım ziyafetle noktalanmaktadır. Bundan başka merasimi olmayan ziyafetler de mevcuttur. Bu sebeple ziyafetlere ayrıca dikkat çekmemizde fayda var. Mevzu üzerinde duran âlimlerimiz, hadislere dayanarak ziyafetle ilgili pek çok âdâbı belirtmişlerdir. Bazı lüzumlu teferruatı "düğün"le ilgili açıklamalara bırakarak, âlimlerimizin sünnete uygun gördükleri ve müstakil isim taşıdıklarını belirttikleri sekiz çeşit ziyafeti kaydedeceğiz: 1- Sünnet (hıtan) ziyafeti. 2- Doğum ziyafeti. 3- Akîka ziyafeti. 4- Kadının boşanmadan kurtulma ziyafeti, 5- Yolcunun seferden dönüş ziyafeti. 6- Yeni meskene girme ziyafeti. 7- Musibetten kurtuluş ziyafeti. 8- Herhangi bir sebeb olmaksızın verilen ziyafet. Düğün vesilesiyle verilen ziyâfet üzerinde ayrıca duracağız. DÜGÜN Tıpkı bayramlar gibi, düğünler de muayyen şartlar ve belli ölçüler çerçevesinde eğlenmenin caiz olduğu fırsatlardır. Hatta cevazın ötesinde Resullulah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın teşvikleri vardır. Bir hadiste "Helal ile haramın arasını ayıran, evlenme sırasında çalınan defle söylenen türküdür" buyurarak, evlenmelerin gizlilikten çıkarılıp alenî yapılmasını emreder. Bu hadis, evlenmelere alenîlik kazandırılmasında en muteber yolun "davul ve şarkının" da yer alacağı eğlence olduğunu tebaruz ettirmektedir. Hz. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu mevzudaki kararlılığını İbnu Abbas'tan gelen bir başka rivayet de teyid eder: Rivayete göre, Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) Medineli bir yakınını evlendirir. Düğün yerine gelen Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) "Kızı zevcinin evine gönderdiniz mi?" diye sorar. "Evet" cevabını alınca "Kızla birlikte türkü söyleyecek birini de gönderdiniz mi?" der. Hz. Âişe'nin "Hayır" diye cevap vermesi üzerine de: "Ensâr (Medineliler) arasında (bu çeşit fırsatlarda) eğlence geleneği vardır. Keşke kızla birlikte şarkı söyleyecek birisini gönderseydiniz de onlar şöyle söyleyiverseydi: "Size geldik, size geldik. Bize şenlik, size şenlik." Keza, Ebû Leheb'in kızının evlenmesi sırasında hazır bulunan Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yine "Eğlence yok mu?" diye sormuştur. Rübeyyi Bintu Muavviz de, Resulullah'ın kendi düğününde hazır bulunduğunu, def çalarak Bedir savaşıyla ilgili (hamasî) şarkılar söyleyen iki cariyeyi dinlediğini, câriyelerden birinin: "Aranızda, yarın ne olacağını bilen birde peygamber var" demesi üzerine nağmelerini keserek: "Bırak o sözü, önceki söylediklerine devam et, gaybı ancak Allah bilir" diye müdâhale ettiğini anlatır. Bir evden kulağına gelen def ve başkaca çalgı sesleri üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) evde ne olduğunu sorar. "Düğün" cevabını alınca: "Bu nikâhtır, sifâh (zinâ) değildir" diyerek takdir ifade eder. Düğün vesilesiyle başkaca eğlenceli sahnelerin de cevazını ifade eden bir rivayeti daha kaydediyoruz: Muâz İbnu Cebel'in anlattığına göre, kendisi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Ensâr' dan birinin düğününde bulunur. Hz. Peygamber kızı isteyip nikâhı kıydıktan sonra: "Allah iyi geçim, hayırlar ve uğurlar nasib etsin, rızkınıza bolluk bereket versin, sizi mübarek kılsın" diye dua eder. Âdet veçhile damadın başı üzerinde def çalınmasını söyler, çalarlar. Sonra içerisinde meyve ve şekerlemeler bulunan çerez sepetleri getirilir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) üzerine serper. Fakat halk bunları kapışmak üzere harekete geçmez, olduğu yerde durur. Resulullah hayretle: "Niçin yağmalamıyorsunuz?" der. Cevaben: "Ey Allah'ın Resulü, siz falanca günler tekrarla bizi yağmacılıktan men ettiniz" derler. Bunun üzerine: "Ben sizi ganimet mallarını yağmalamaktan men ettim, düğün yağmasından men etmedim, haydi yağmalayın" der. Muaz der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın onu da, bizi de bu yağmaya teşvik ettiğini gördüm." Evlenmeler vesilesiyle "bir tek koyun keserek de olsa" ziyafet verilmesini tavsiye eden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Düğün ziyafetine çağrıldığınız zaman mutlaka icabet edin. Kim davete icabeti terkederse Allah ve Resulune isyan etmiştir" gibi mükerrer beyanlarıyla düğün, ziyafet ve bu vesile ile eğlenme müessesesini yerleştirme arzusunu ifade etmiştir. Şu rivayet Ashab arasında bunun yeterince benimsendiğini gösterir: Âmir İbnu Sa'd anlatıyor: "Bir düğün sırasında Ashab'tan Karaza İbnu Ka'b ile Ebû Mes'ud el-Ensârî'ye uğramıştım. Yanlarında şarkı söyleyen cariyeler (ve çalgı aletleri) vardı. Kendimi tutamayarak: "Siz Hz. Peygamber'in sahabesinden ve üstelik Bedir ashabından olun da yanınızda böyle şeyler yapılsın (ve siz de dinleyin)" dedim. Bana: "İstersen otur ve bizimle dinle, istemezsen çek git. Düğünlerde eğlenmeye (ve cenaze sırasında ağlamaya) bize ruhsat verildi" dediler. Âlimler def çalmanın, evlenme ile alakalı merasimlerin her safhasında: Nikah akdi esnasında, gerdek gecesinde, düğün ziyafeti vaktinde vs. meşru olacağı belirtilmiştir. Görüldüğü üzere, yıllık ve haftalık bayramlara ilaveten yukarıda kaydedilen merasim ziyafet ve düğün fırsatları hakkıyla değerlendirildiği takdirde, bu çeşit meşru eğlence imkânları, insanın keyifli hevesata olan ihtiyacını karşılayacak kadar çoktur. İçtimâî kaynaşmayı beraberinde getirip beşeri rabıtaları da kuvvetlendirecek olan bu eğlenceler dışında ferdî veya gayr-i meşru hududuna giren eğlenceler aramaya ciddî bir hacet kalmayacaktır. l MÛSİKÎ Eğlenme ve boş vakti işgal etme vasıtalarından belki de en mühimmi, en önce geleni mûsikidir. Önceki bahislerde dinin mûsikî karşısındaki tutumu kısmen gelmiş de olsa, ehemmiyetine binâen, müstakillen ele alınmasında fayda var. Yukarıda kaydedildiği üzere Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan yapılan bir kısım rivayetler, mûsikinin bazı kayıt ve şartlarla cevazını ifade ederken, diğer bir kısım rivayetler de tahrimini ifade etmektedir. 1- Ebû Dâvud'da gelen bir rivayet aynen şöyle: "Nafi anlatıyor: "Abdullah İbnu Ömer, bir çalgı sesi işitmişti ki, derhal kulaklarını parmaklarıyla tıkayarak yoldan uzaklaştı." Bana: "Ey Nâfi, kulağına hâlâ ses geliyor mu?" diye sordu. "Hayır" dedim. Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından çıkardı ve ilave etti: "Bir defasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'la beraberdim. Böyle bir ses işitti ve aynen benim davrandığım şekilde davrandı." Ebû Dâvud'un müteakip rivayetinde, bu çalgıyı çalanın bir çoban olduğu, Nâfi'nin de (bu yolculuk esnasında) İbnu Ömer (radıyallahu anh)' ın terkisinde bulunduğu açıklanır. 2- Keza İbnu Ömer, bir başka sefer çarşıda dolaşırken rastladığı şarkı söyleyen bir kız çocuğu için, "Şayet şeytan, yerine birisini bıraksaydı bunu bırakırdı" demiştir. Bir diğer hadiste de: "Gınâ (şarkıtürkü) kalpte nifakı yeşertir" denmektedir. İbnu Abbâs bu hadisi şöyle açmıştır: "Şarkı kalpte nifakı yeşertir, suyun ekini yeşerttiği gibi. Zikir dahi kalpte imanı yeşertir, tıpkı suyun da ekini yeşerttiği gibi." 3- Bir başka hadis de şöyle: "Dünyada da, âhirette de mel'un (ahmak ve facir) iki ses vardır: Nimete mazhar olunca çalgı, mûsibete maruz kalınca inleme." 4- Mûsikinin tahrîmini ifade eden bir rivayet, Resulullah devrinde çalıp- söylemeyi kendine meslek edinmiş cariyelerle ilgili olarak konan yasaktır: "Allah, şarkıcı câriyelerin (kaynat) alımsatımlarını, bedellerini ve onların dinlenmelerini haram kıldı." 5- Mûsikinin en azından kısmî ve kayıtlı olarak tahrîmini ifade eden bir rivayet de şöyle: Hz. Enes anlatıyor: "el-Berâ İbn-i Mâlik güzel sesli bir kimse idi. Bir sefer sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine: "Cam şişeler (gibi hassas yapılı olan kadınlar) den sakın" buyurdu. Berâ da okumaktan vazgeçti. Hadisi kaydeden el-Hâkim, hocası Muhammed İbnu İsâ el-Attâr'ın şu açıklamasını da ekler: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Berâ'nın sesini kadınların işitmesini istememiştir." Ayrıca, çalgıcı câriyelere mâni olmama hadisesini de: "Çünkü onlar kadın değil, bülûğa ermemiş kız çocukları idi" diye açıklamışlardır. 6- Bu çeşit rivayetlere dayanarak, mûsikinin haram olduğuna hükmeden bir kısım âlimler, hükümlerine Kur'andan da şu âyeti delil olarak göstermişlerdir: "İnsanlar içinde, bilgisizce, Allah yolundan saptırmak, onu bir eğlence edinmek için boş lâfa müşteri çıkan nice adam vardır." Âyette geçen "boş laf"tan muradın mûsiki ve benzeri şeyler olduğuna dair Hasan-ı Basrî ve İbnu Abbâs'tan rivayetler gelmiştir. Yukarıda kaydedilen delillerden hareket eden âlimler, mûsikî hakkında verilecek hüküm mevzuunda ihtilaf ederler: 1- Fakihlerden bir kısmı "mutlak haram" olduğuna, dinlemede de bir masiyet (Allah'a isyan ve günah) bulunduğuna hükmetmiştir. Bunlara göre, âni işitmenin bir günahı yoktur. 2- Bazıları kafiye ve fesâhat mizanını kavramada mûsikîden faydalanmanın günah olmayacağını söylemiştir. 3- Bir kısmı tek başına olan kimsenin, yalnızlığı defetmek gayesiyle şarkı söylemesini caiz addetmiştir, ancak "eğlenmek gayesiyle olmamasını" şart koşmuştur. 4- Okunan şiir (güfte) hikmetler, ibretler, fıkıh (gibi faydalı bilgiler) ihtiva ediyorsa bunda da beis görmezler. 5- Bazı âlimler, bayramlarda (ve düğünlerde) def çalmada da bir mahzur görmezler. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Mûsikiye, mutlak olarak "haram" veya "helal" demek mümkün değildir. Cevaz ifade eden sahih rivayetleri, hadis ilmini objektif ve rasyonel prensiplerine mutabık düşmeyen tekellüflü (zorlamalı) tevil yollarına başvurarak, mensuh addedip musikinin mutlak şekilde haram olduğunu söylemek caiz değildir. Öte taraftan, bir kısım zaaftan hali olmasa bile, mûsikîyî yasaklayan rivayetleri de görmemezlikten gelmek mümkün değildir. Hadis ilminin umumî kaidelerinden birine göre, bir babta birden fazla zayıf hadis gelmiş ise, bunlar birbirlerini kuvvetlendirerek, sahih bir asla dayandıklarını ifade ederler. Kaldı ki, yukarıdaki paragrafta el-Müstedrek'ten naklettiğimiz hadisin kesinlikle sıhhatine hükmedilmiştir. Lehte ve aleyhte gelen rivayetler arasında ciddi bir ihtilaf görerek nesh veya tercih imkanları araştırmak da gereksizdir. Her iki gruba giren rivayetler de tahsis yoluyla cem edilebilecek ve herbiriyle amel edilebilecek durumdadır. İslam âlimleri, çoğunluk itibariyle, bu yolu tercih ederek lehte ve aleyhte mutlak hükümden kaçınmışlar, helâl veya haram olmasının şartlarını belirtmişlerdir. Mûsikî mevzuunda burada kayda değer, tamamen orijinal bir değerlendirme Bediüzzaman Said Nursî merhuma aittir. O, meseleyi Eslâf âlimlerinin yaptığı gibi nasslar açısından ele almaksızın, nassların ifade ettiği nihâî hükmün, insan fıtratına ve harici vakıaya mutabakat hikmeti açısından ele alarak son derece cesur ve orijinal bir yorum getirir. Ona göre mûsikiye insan ruhunun belli bir ölçüde ihtiyacı vardır. Şöyle der: "Evet, beşer hakikata muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı."(24) Ashabtan Ebu'd-Derda'nın "Hak şeylerin talebinde daha şevkli, daha gayretli olabilmek için kalbimi hak olmayan şeyle dinlendiriyorum" sözü böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Şu halde her şeyinde, her şe'ninde zikir ve huzur arayarak, hangi nevinden olursa olsun -buna münâfi bulduğu için- mûsikîye mutlak olarak "hayır" diyecek bir manevi mertebe ve doygunluğa ulaşan kimselerin bir bakıma saygıdeğer olan şahsi meşreblerini umumi bir hüküm şeklinde değerlendirerek mûsikîye karşı çıkmaları büyük çoğunluğun fıtratına uygun şekilde hüküm koyan Şâri'e ve şer'in temel esprisine aykırıdır. l EGLENCE MEVZUUNDA RESULULAH'IN ŞAHSÎ SÜNNETİ Eğlence ile alakalı açıklamaları bitirirken, şu hususu da kaydedelim: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın belirtilen meşru fırsatlar dışında, eğlence için hususi vakit ayırdığına dair ne siyer kitaplarında bir bahse, ne de herhangi bir rivayete rastlamadık. Aksine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çocukken bile, hıfz-ı ilahî ile, cahiliye eğlence ve lehviyatından korunduğunu ifade eden rivayetler vardır. Bunlardan birini Hz. Ali (radıyallahu anh) nakleder: "Resulullah şöyle buyuruyor: ______________ (24) Nûr Âleminin Bir Anahtarı, s. 18. Müellif İşâratu'l-İcâz'da da şu açıklamaya yer verir: "Evet ulvi hüzünleri, Rabbâni aşkları iras eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsâni şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tâyin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı te'sire göre hüküm alır" (s.78). "Cahiliye devri insanlarının arzu ettikleri eğlenceleri hayatımda iki sefer arzu ettim. Her ikisinde de Allah beni onlara bulaşmaktan korudu. Bir gece, benimle Mekke'nin yukarı sırtlarında koyun güden Kureyşli arkadaşıma: "Benim koyunlarıma da nezâret ediver de bu gece, gençlerle birlikte Mekke'de şenlik seyredeyim" diye teklifte bulundum, o da kabul etti. Oradan ayrılarak şehre indim. Mekke'nin en yakın evlerinden birine yaklaşmıştım ki, davul zurna ve türkü sesleri kulağıma geldi. "Bu eğlence neyin nesi?" diye sordum. "Falan, Kureyş'ten falanın kızıyla evleniyor" dediler. Bu eğlenceyi seyretmek, mûsikîyi dinlemek istedim. Ancak uyku bastırdı. Ertesi sabah, tepemi pişiren güneşin hararetiyle uyandım. Hemen arkadaşımın yanına döndüm. Bana, "ne yaptın?"diye sordu. Olup biteni anlattım. Bir başka gece, aynı teklifte bulundum, yine kabul etti. Şehre indim. Yine bir eğlence işittim. Sebebini sorunca, yine öncekine benzer bir cevap aldım. Bu defa da eğlenceyi dinlemek arzu ettim. Yine uyku bastırdı. Tekrar ertesi günü güneşin hararetiyle uyandım. Arkadaşımın yanına döndüm. "Ne yaptın?" diye sordu. "Hiçbir şey yapmadım" diye cevap verdim." Hz. Ali, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sözlerini şöyle tamamladığını belirtir: "Allah'a kasem olsun, bundan sonra, Allah bana peygamberlik verinceye kadar cahiliye devri insanlarının işledikleri kötülüklerden hiç birine arzu duymadım. TIB VE RUKYE BÖLÜMÜ (Bu bölümde iki bab var.) BİRİNCİ BAB TIB HAKKINDA TEDAVİNİN CEVAZI * TEDAVİNİN MEKRUHLUGU * RESULULLAH'IN VASFETTiGİ İLAÇLAR * İKİNCİ BAB RUKYE VE TEMAİM * BİRİNCİ FASIL RUKYENİN CEVAZI * İKİNCİ FASIL RUKYENİN NEHYİ * ÜÇÜNCÜ FASIL TAUN VE VEBA * DÖRDÜNCÜ FASIL GÖZ DEGMESİ İ'TİZÂR Okuyucularımız, TIB BÖLÜMÜ'nün tanzimini, diğer bölümlere nazaran biraz farklı ve mevzuun dışına taşmış bulacaklar. Zira normal olarak bölümler, -ihtiyaca göre uzun veya kısa olan- bir UMUMÎ AÇIKLAMA kısmından sonra hadisler ve hadislerle ilgili açıklamalardan meydana gelir. Burada ise, iki ilavede bulunduk: Birinci ilavemiz UMUMÎ AÇIKLAMA' dır. İkinci ilavemiz en sona koyduğumuz TIBB-I NEBEVÎ'dir. Niye böyle yaptık? Özrümüzü beyan edelim: 1- Bu bölümü de mutad şekilde hazırladıktan sonra, günümüzde Batı tipi -mikrop, irsiyet bulaşma, münhasıran maddi müdahale ile, tedavi gibi belli başlı esaslara dayanan- tababete karşı alternatif tıb adı altında gelişen ve halk tababeti, akapunktur, telkinle, oruçla tedavi gibi insanlığın binlerce yıllık tedavi metodlarına da yer veren yeni tıb anlayışlarının rağbet görmeye başlaması, münâkaşa ve tatbik safhasına konması karşısında TIBB-I NEBEVÎ'yi derli toplu olarak sistematik şekilde vermeyi uygun gördük. Bu sebeple, bölümde mevcut hadisler ve onlarla ilgili açıklamalardan sonra, buralarda oldukça dağınık ve insicamsız olarak geçen meseleleri özetleyerek ve bazı yeni ilavelerde bulunarak sistematize etmeyi faydalı ve gerekli bulduk. Böylece görülecek ki, Tıbb-ı Nebevî, Batı tıbbına reaksiyon olarak günümüzde ortaya çıkan alternatif tıp telakkisine çok yakın bir mahiyet arzetmektedir. Çünkü nebevî tıp sirayete inanarak karantina ve ilaca yer verdiği gibi, dua, telkin, ibadet ve kıraat-ı Kur'an ve hatta sabır ve tevekküle varıncaya kadar çok değişik metodlarla tedaviye yer vermektedir. İlaveten İslam dışında kalan insanlığın tecrübesine kapıyı açık bırakarak zamanla ortaya çıkabilecek her çeşit tıbbî metodu sinesine barındıracak bir mahiyette olduğu görülecektir. Şu halde bu durumları belli bir sistemle topluca gösterme gereği, bizi, TIBB-I NEBEVÎ başlığı altında bir özetsonuç kısmı ilavesine sevketti. 2- Hadislerin açıklanmasında eski ülemânın bir tavrı dikkatimizi çekti. Hemen hemen, bütün şârihler, müellifler hadisleri açıklarken, Tıbb-ı Nebevî adlı kitaplarını tanzim ederken, devirlerinde tıp âlemine hâkim olan görüşleri, bazı zaruri ihtiyatlar dışında aynen benimsemişler, hadis-i şerifleri, doktorlar arasında câri ve müsellem mefhumlara göre açıklamışlar ve bu işi yaparken tıbbî tabirleri kullanmışlardır. Sözgelimi hılt, ahlât, sevda, safra... gibi tabirlere yer vermişlerdir. Hadislerin hep bu tabirlerle açıklandığı görülecek. Bu tabirler ise hemen hemen müslüman müelliflerce Bokrat diye anılan Hipocrat'ın tıbbına ait tercüme kelimelerden ibaret. Kısacası, hadisle ilgili bir kısım açıklamaları anlayabilmek için eski tip diyeceğimiz, geçmiş devirlere hakim olmuş tıp anlayışının temel mefhumlarını anlamamız gerekmektedir. Okuyucularımıza da bu hususta yardımcı olmak, hadislerin geçmiş asırlarda anlaşılmasında şârihlere müessir olmuş, onları yönlendirmiş belli başlı mefhum (kavram) ve telakkileri müstakillen kaydetme gereğini duyduk. Eski tıb hakkındaki açıklamalarımızdan sonra günümüz tıbbı hakkında da kısaca bir bilgi sunduk. Böylece, kitabımızın tıb bölümüne girerken, karşılaşacağımız UMUMÎ AÇIKLAMA-I ortaya çıktı. Bu kısmı yaptık diye önceden hazırlamış olduğumuz ve esasını İbnu Hacer'in Buhârî Şerhi'nden aldığımız UMUMÎ AÇIKLAMA'ya hiç dokunmadık, sadece II diye numaraladık. * Yeri gelmişken şunu belirtmek isteriz: Bilhassa bu ilk kısmın hazırlanması eski tıbbı tanıtıcı kaynaklara müracaatı gerektirdi. Esefle belirtelim ki, yeni tıp tedrisatımız eski tıp anlayışını tanıtıcı mevzulara müfredat ve programında hiç yer vermemektedir. Halbuki insanlığa en az ikibin yıl boyu hâkim olmuş bir tıp anlayışının tamamen terki büyük bir eksiklik. Bugün bir doktorumuz merak sâkiasıyla bunu anlamak istese pek çok müşkille karşılaşacak demektir: Herşeyden önce eskiyi anlatan kitaplar eski yazı ile yazılmış, okuyamaz. Yazı işini halletse dil değişmiş anlayamaz. Hipokrat'dan da evvele dayanıp asırların tecrübeleriyle zenginleşen bu tıbbın özetle tanıtılması, en azından insanlığa ve insanlık tarihine saygının bir gereği idi. Kaldı ki, bizzat Dr. Süheyl Ünver gibi bir kısım müteahhısların ifade ettiği üzere, bu tıbbın pek çok telakkileri hâla mûteberliğini muhafaza etmektedir. Alternatif tıbcılar ise son zamanlara bunu bir doktrin haline getirmiş, iddia eder olmuşlardır. Meseleye hangi açıdan bakılırsa bakılsın eski tıbb'ın günümüz tabiblerinin anlayacağı üslubta açıklanması gereğine inanıyoruz. İslamî çevreler için bu, iki kere ehemmiyetlidir. Zira eski tıpla tıbb-ı nebevî'nin pek çok meselede -tabir caizse- izdivacı mevzubahis. Bu yoldan hadis şerhlerinde İslâmî olmayan bazı unsurların girmiş olma riski var. Nitekim herhangi tıbbî bir hadisi anlamak için şerhlere müracaat etmek zorundayız. Şerhlerde yer eden ve belli dönemin tıb anlayışını aksettiren bu unsurlar, bizim hadisteki gerçek mesajı yakalayıp kavramamızı zorlaştıran ve hatta engelleyen bir kısım sisler, puslar, perdeler teşkil edebilir. Nazarlarımızın bu sislerden korunması şerhlerdeki tıbbî unsurların temyizine bu da -söylediğimiz gibi- eski tıbbın bilinmesine bağlıdır.Bunu söylemekle Ulemâmıza olan güveni terkedelim demiyoruz. İslam ülemâsı belki de olması gerekeni yapmıştır. Elbette hadisleri devirlerinin umumî telakkileri, anlayışları çerçevesinde açıklayacak idiler, bu onların vazifesidir. Her devrin farklı bir anlayışı, hadisten kendine has bir hissesi vardır. Halbuki hadisler, bütün insanlığa bütün asırlara ve çağlara yönelik bir hitaptır, onda herkesin hissesi vardır. Önceki açıklamalara giren belli devir ve mekanların anlayış unsurları bilinmelidir, onlar hadisin kendisine mal edilmemelidir. Bu söylediğimiz hususlara dikkat edilmediği takdirde, hadislere dil uzatma vak'alarına da rastlanabilir. Halbuki hadislerin vahye dayandığı ülemâca kabul edilen temel prensiplerden biridir. Ona dil uzatmak hem cehalet olur, hem de dil uzatanın manevî kaybına sebep olur. Öyleyse efrâd-ı ümmetin bu vartalardan korunması için yeni çalışmalara ihtiyaç var. Bunlardan biri de eski tıbb esaslarının, günümüz insanının anlayacağı ölçüde açıklanmasıdır. Şu halde bizim yer verdiğimiz UMUMÎ AÇIKLAMA-I kısmında kaydedeceğimiz bazı açıklamalar bu çerçevede kabul edilmelidir. TEŞEKKÜR Kitabımızın Tıb Bölümü'nü okuyarak bazı hususlarda lutfettiği açıklamalarıyla elimizdeki son şeklin daha mükemmel olarak ortaya çıkmasında katkıda bulunmuş olan Erzurum Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Bölüm Başkanı ve aynı zamanda 17 yıllık kapı komşum olan Prof. Dr. Zeki Çıkman'a teşekkürü bir borç biliyor, Allah râzı olsun diyorum (Ekim 1990). (BİRİNCİ İLAVE) UMUMÎ AÇIKLAMA - I A- ESKİ TIP Bu tıp milattan dörtbeş asır öncelere dayanır. Batıda tıp sahasında gerçekleştirilen yeni keşiflere yani 19. asrın başlarına kadar hakimiyetini devam ettirmiştir.(25) İnsanlığa ikibin yıldan fazla bir müddet boyunca hizmet eden bu tıb, aynı zamanda cihanşümul olmuş, dünyanın her tarafında itibarını korumuştur. İslam dünyasının da resmi tıbbı olmuştur. Bu tıbbı eski Yunan tabiblerinden Hipokrat ve Galinos temsil eder. Esas dayanağına da ahlat-ı erba'a nazariyesi teşkil eder. Bu nazariye feylesofların anâsır-ı erba'a (su, hava, ateş, toprak) keyfiyyat-ı erba'a (hararet, bürûdet, yubûset ve rutûbet) gibi başkaca felsefi akidelerinden de istifade etmesini bilmiştir. Şimdi kurucularından başlayarak belli başlı meselelerini kısaca tanıyalım: 1- HİPOKRAT: Müslüman tabiblerce Bokrat diya anılan bu zat, bütün tababetin en büyük maruf üstadı bilinir. Böyle bir insanın yaşamadığı bile ileri sürülecek derecede hayatı efsaneleşmiş ise de İstanköy'de doğduğu, M.Ö. 460-377 yılları arasında yaşadığı umumiyetle kabul edilmiştir. Eski Tıbbın babası kabul edilir. Bu ilmi hiç yoktan ortaya koymuş değildir. Kendinden önceki dağınık bilgileri felsefî bir usül çerçevesinde terkib etmiş olması kesindir, dolayısıyle bu ilmin kurucusu vasfına layık görülmüştür. Ellibeş parçadan müteşekkil ______________ (25) Bugün Batı'da hâkim olan yeni tıbbın tekevvününde rol oynayan belli başlı keşifleri şöyle hatırlatabiliriz: 1895'te Wilhelm Konrad Röntgen, rontgen ışınını buldu. 1895'te Henri Becquerel radyoaktiviteyi buldu. 1878'te Pastör mikrobu buldu ve mikrob tâbiri ilim diline girdi. Bilhassa bu, tıbta bir inkilap yapmıştır. Vefatı 1793 olan Hollandalı A. Leewenhock, 300 kere büyüten mikroskop yapmayı başardı. 1934'te Marton 300.000-500.000 kere büyüten elektron mikroskobunu yaptı. 1894'te bugünkü anlayışa uygun Sezeryan ameliyatı yapılır. bir mecmua ona isnad edilir. Bunlar arasındaki farklılıklar bidayetten beri, hepsinin ona nisbetinde şüphe uyandıracak kadar büyük ise de, arkadan gelen Galinos'un bunları terkib ederek bir sistem ortaya koymasına mani olmamıştır. Onun eserlerinde yer alan ahlât-ı erba'a nazariyesi bu tıbbın temel dayanağını teşkil eder. Ahlât-ı Erba'a'nın ne olduğunu açıklamaya geçmeden önce şunu belirtmede fayda var: Araştırıcılar ahlat-ı erba'a nazariyesini Hipokrat'ın keşfetmediğini, kendisinden önce yaşamış olan Anaksagor'un hastalıkları ahlât-ı erba'a'nın biri olan safra'ya hamlettiğini belirtirler. Dr. Galip Ata, Tıp Tarihi adlı kitabında, bizzat Hipokrat'ın, Tıbb-ı Atik adlı kitabının baş kısmında kendinden evvelki tabiblerin keyfiyyat-ı erba'a (hararet, bürûdet, yübûset ve rutubet) nazariyesinde ifrat ettiklerini gösteren deliller serdederek okuyucusunu ahlat-ı erba'a nazariyesine çekmeye çalıştığını belirtir. Demek oluyor ki, Hipokrat daha önce feylesoflar arasında mevcut olan fikirleri belli bir terkibe kavuşturmuş olmaktadır. Hipokrat, tedavide tabiatın serbest hareket etmeye bırakılmasına dayanan basit bir muamele taraftarıydı. SIHHAT, ona göre, ahlât-ı erba'a-i asliyenin yani kan ile balgam, safra ile sevda'nın gerek keyfiyet, gerek nisbet itibariyle tam bir tevâzün (uygunluk) halinde bulunmalarıyla ortaya çıkıyordu. Buna tevâzün-i ahlat (hıltların uygunluğu) deniyordu. Bu tevâzün bozulunca hastalık zuhur ediyordu. Tevâzünün bozulması ise, ahlat'tan birinin, kemiyet (miktar) itibariyle diğerlerine tekaddüm etmesinden, yahut evsafının (yani tatlılık, ekşilik, acılık gibi vasıflarının) tegayyüründen, vücud içerisinde bazı noktalarda birikmesinden mevkiini tebdil etmesinden ileri gelebilirdi. TEDAVİ de, Hipokrat'a göre bozulmuş olan bu muvazenenin iadesi ile sağlanırdı. 2- GALİNOS: Eski tıp deyince, Galinos'un da ağırlıklı bir yeri olduğunu belirtmek gerek. Galinos da eski Yunan tabiblerinden M.Ö. 201-210 yıllarında vefat etmiştir. Galinos, hastalıkların tekevvünü (oluşması) hususundaki Hikpokrat'ın ahlat nazariyesini, felsefede âlemin tekevvünü (oluşması) hususundaki nazariyelere istinad ettirerek bu nazariyeyi daha genişletmiş ve sistemleştirmiş idi. O Yunan tababetinin en yüksek noktası kabul edilmiş, sonradan yapılan tenkidlerin ortaya koyacağı üzere bazı müellifler ölçüsüz bir mübâlağa ile Hatemu'l-Etibba'i'l-Kibâr (büyük tabiblerin sonuncusu) diye tavsif etmiştir. Dr. Galip Ata onun eski tıptaki yerini ve anlayışını şöyle özetler: (26) "Galinos, İleli Gâiye (Causes Finales) mezhebinin katı taraftarı idi. Ve kendisinin söylediği üzere, tabiatın gayesiz hiç bir iş görmeyeceğine kanaat getirmiş olduğundan insandaki uzuvlar ile onların vazifeleri arasında da mutabakat bulunduğunu ve âzâyı anlamakla vazifelerini de bilmenin kabul olacağını isbat için çok vakit kaybetmiş ve çok zahmet sarfetmişti. Teşrih eylediği hayvanatta tesadüf eylediği uzuvları insana da teşmil ettiğinden, o mezhep ve kanaatin tatbikatında müteaddid vahim hatalara düşmüştür. Halefleri, Galinos'un sözlerine gözleri kapalı inanmışlardı. Üstadın fikirleri de yanlış olduğu için Galinos'tan sonra fizyoloji pek uzun asırlarda yerinde saymıştır. Bundaki mesuliyetin kısm-ı azamı Galinos'a aittir. Hayvanlar zincirinde farklı tipler olduğunu anlayamamıştı." (27) 3- AHLAT-I ERBA'A: (28) Eski tıbbın esasını ahlat-ı erba'a nazariyesinin teşkil ettiğini söylemiştik. Öyleyse nedir bu ahlat-ı erba'a? Hemen belirtelim ki, eski tıp nazariyesi, o devrin düşüncesine, kainatın mahiyeti hakkında hakim olan temel görüşlerden ayrı ve müstakil değildir. Tıbba göre sağlık, hastalık, tedavi ilaçların tesiri gibi ana meseleler, o devrin feylesoflarınca benimsenmiş umumi felsefi telakkilerle imtizac ve izdivaç halindedir. Sözgelimi feylesoflar âlemin varlığını dört ana unsurla izah etmektedirler: Su, ateş, toprak ve hava. Şu halde ahlat-ı erba'a, bu temel telakkiler çerçevesinde anlaşılmalıdır. Ahlat, Arapçada hılt kelimesinin cemidir (çoğulu). Hılt, bir terkibe giren unsurlardan birine denir. Erba'a da "dört" olduğuna göre ahlat-ı erbaa kısaca insan mizacını teşkil eden dört temel unsur demektir. Bunlar kan, safra, balgam, sevdadır. Şimdi bunlar hakkında özet bir açıklamayı Dr. Osman Şevki'den takip edelim: 1) Kan: Et, yumurta gibi iyi gıdalardan hâsıl olup tabiatı hâr (sıcak) ve ______________ (26) Bazı kelimeleri sadeleştirdik. (27) Kur'an ve hadîslerdeki tıbbî pasajların, bir kısım aşırılık ve hatta yanlışlara oturan bu tıbba sıkı bağlı olan bir espiri ile izah edilmesinin melhuz olduğu muhâtaralar (riskler) gözükmektedir. (28) Günümüzün tıp anlayışı ile bu anlayışın hiç bir ilgisi yoktur. Bu anlayışa dayanan bazı tâbirler dinî kitabiyata da girdiği için, bilinmesi gereklidir. Bu sebeple bu bahse yer verdik. râbıt (yaş)dır. İyisinin rengi kızıl ve kokusu iyi, lezzeti tatlı olmalıdır. 2) Safra: Tatlı yemeklerden hâsıl olur. Tabiatı hâr, yâbis (kuru)dur. 3) Balgam: Tabiatı soğuk ve yâbistir. Balık, yoğurt ve soğuk yemişler gibi maddelerin yenmesinden hâsıl olur. 4) Sevda: Bârid (soğuk) ve yâbis (kuru)dir. Sarımsak gibi kuru gıdalardan hâsıl olur. Ahlât-ı erba'a'nın sükûnet hali ve muvâzeneti (dengeli hali) sıhhati teşkil eder. Bunlardan biri galip olursa hastalığa sebep olur. Kan galib gelirse: Çok uyku, gerinmek, esnemek gelir, kan alınması icabeden mahaller kaşınır, vücud ağırlaşır, ağızda acılık peydah olur. Vücudda sivilcelerin ve çıbanların çıkması, burun kanaması, çehre ve lisanın kızarması, rüyada kırmızı şeyler görülmesi, kan galebesi demektir. Safra galib gelirse: Ağızda acı bir lezzet peydah olur, susama hissi artar, uyku gelmez, iştiha zaafiyet kesbeder. Çehre sararır. Rüyada sarı renkler görülür. Balgamın galebesi hazmın zâfiyetine, vücudun ağırlaşmasına, çok uykuya, rüyada su, yağmur ve soğuk görmeye sebep olur. Vücud ısınmaz ve soğuk bulunur. Sevda galib geldiği takdirde, şahıs zayıf olup, iştahı kavi olur, uyku gelmez, şahsı fena fikirler istila eder. Kan siyahlaşır ve koyu olur. Vücudda çok kıllar zuhur eder. Uykuda ölü ve korkulu şeyler, karanlıklar ve uçurumlar görülür. Mecnunlarda, sevda galib addolunurdu. Kara sevda isminin çıkmasına sebep, bu nazariye olduğu zannolunur. Çünkü sevda'nın miktarı aklın muvazenetini (dengesini) gösterirdi. 4- ASIRLARCA HER YERDE AYNI İNANÇLAR: İşte tababette asırlarca hüküm süren ahlat-ı erba'anın hakiki mahiyeti bunlardan ibaretti. Bu eski kanaatin sarsılmaz nazariyeleri her memleketin tababetinde esas idi. Bütün cihan tıbbı bunlara istinad ediyordu.(29) Kitaplar bu nazariyeleri uzun uzadıya tafsil ediyorlar, tabibler de muayene ettikleri hastalar üzerinde evvela ahlat-ı erba'adan hangisinin müessir ve galib olduğunu kestiriyor, ______________ (29) Dr. Gâlip Ata, bu hususu, "Zaten bunlar biraz ihtilaf ile Şark akvamı tababetinde dahi görülür" diye ifade etmiştir. tedavisine ona göre başlıyordu. Maristanlarda (hastahanelerde) dahi şâkirdlere bu esaslar vadisinde ders veriliyordu. Tababette esas bunlar olunca, kitaplarda da aynı meselelerin aynı lisan ile tafsil ve münakaşa olunacağı tabiîdir. Anasır ve ahlat-ı erba'a hakkındaki satırlar, bir klişe halinde eski bir kitaptan yenisine aynen naklolunuyordu. O derecede ki, o bu noktalar hakkındaki meşrûhâtın, hatta ibare ve cümleleri bile tebdil olunmuyordu. 5- TASHÎH DEGİL TEVSÎ (GENİŞLETME): Malum olan hastalıklar hakkında yeni kanaatlerle tebdil olunanlara nadir olarak tesadüf olunuyordu. Yapılan tedkikler eski malumatın tashihinden ziyade tevsiine aitti. Tıp kitaplarına her gün yeni hastalıklar ilave edilyordu. Fakat malum olan hastalıklar hakkındaki kanaatler, eskisi gibi devam ediyordu. Yeni keşifler hemen hemen yoktu. Bundan dolayı tababet de terakki etmiyor, fakat eskiden kurulmuş esaslar dahilinde ufak tefek tebeddüllere maruz kalıyordu. 6- TEŞHİS VE TEDAVİ: Hastalıklara hangi "hılt"ın galebesi sebep olmuş ise onunla mücadele etmek icab ederdi. Hıltlardan birisi tabii haddini tecavüz etti mi FASİD addolunurdu ve fasit hıltlardan husule gelen hastalıkların tedavisi için marazın tahvili lazımdı. Marazı birden kökünden kesmek muvafık değildi. Çünkü maraz, kökleşmiş, pekişmiş olabileceği için muzır addolunurdu. Bütün bu sebeplerden dolayı evvela fasid olan hılt'ı pişirmek icab ederdi. Tahvil edilecek fasid hılt rakîk (cıvımış) ise galiz etmeli (koyulaştırmalı) ki, kusturmak veya ishal ile hıltın çıkması kolaylaşsın. Fakat maraz kökleşmiş ve pekişmiş değilse tahviline lüzum olmayıp tedavi için yalnız istifrağ veya tenkiye kafi idi (istifrağ = kusturma, ishal gibi yolla dışarı çıkarmak, tenkiye = ameliyat yoluyla temizlemek). Şu halde istifrâğ ve tenkiye, fasid hıltın tardı ve bununla beraber hastalığı tedavi etmek itibariyle en mühim bir tedavi düsturu idi. Bozulmuş olan ahlatın tabii halete dönmesi inhilâl (coction) suretiyle olur: Bozulmuş olan ahlât mayi ve müteharrik halden yavaş yavaş kurtularak tekâsüf ederler ve nihayet muhtelif ifrağ tarikleriyle hârice çıkarılırlar. Bu inkilabın husule geldiği zaman buhran (crise) zamanıdır. Buhran, bozulmuş fakat inhilâl (çözülme) haline gelmiş olan ahlatı boşaltmak için sarfedilen cehd (effort) demektir.Buhran iyi veya tam olmaz ise, bundan bir kısım marazi haller husule gelir. Buhranı önceden hesaplamak mümkündür. Hipokrat, buhranın her hastalıkta muayyen günlerde zuhur edeceğine kanaat getirmişti. Hastalığın tedavisinde gaye, fasid ahlâtın inhilâlini (çözülmesini) teshil etmektir. Ahlatın inhilâli olmayan hastalıklar, tedavisi kabul olmayan hastalıklar demektir. 7- NABIZ VE MUAYENE: Muayene basit idi. Hastanın çehresine bir nazar birkaç sualden sonra nabzın teftişi muayenenin esasını teşkil ediyordu. Nabız bilmek tabibler için büyük bir şart idi. Cihan tababeti de bu devirlerde nabız devri yaşıyordu. Nabzın hali dört unsura göre mütehavvildi. Birçok hastalıkların teşhisinde yalnız nabza bakmak ile kafi istihraçlarda bulunuluyordu. Nabzın sür'ati harârete; betâeti (yavaşlığı) bürûdete (soğukluğa) vüs'ati rutûbete ve madde çokluğuna; rakîk (ince) oluşu yübûsete (kuruluğa) ve madde azlığına; kuvveti, yani parmaklara katı katı dokunması mizacın kuvvetine delalet ederdi. Nabız muayene olunmazdan evvel hasta heyecanlanmış, korkmuş, kötü sevinmiş, açlıktan hafiflemiş, tokluktan ağırlaşmış, süratle hareket etmiş olmamalı idi. 8- ESKİ TIB SAFSATA MI? En büyük kusuru, müşahede ve araştırmaya yer vermeyip ilk üstadların görüşlerini kesin bir nass gibi benimseyerek aynen tekrar etmeye dayanan bu eski tıp artık bir safsatalar manzumesi mi kabul edilmiştir? Hayır. Bilhassa bugün tıb, geçmişe daha mülayim bir gözle bakmaktadır. Laboratuvar çalışmalarının başlayıp ard arda yeni keşiflerin elde edilmeye başlandığı heyecanlı devrelerde "sadece gördüğü ve tesbit ettiği bulgulara inanmayı" prensip edinen Claude Bernard gibi düşünenler eski tıbba merhametsiz nazarlarla bakmış, safsataya bile nisbet etmiş olabilir. Ancak şimdilerde birçok tıbbî telakki ve tatbikatta yer yer yobazlığa varan bu katılığın terkedilip rukye telkin ve ilaca varıncaya kadar sinesinde insanlık tecrübesinin faydalılığını ortaya çıkardığı her çeşit tedavi metoduna yer veren tıbb-ı nebevî esprisine dönüldüğü görülmektedir. Dr. Süheyl Ünver, Tıb Tarihi'nin başlangıç kısmında bunların çeşitli örneklerini kaydeder. Hele 5000 yıl eskilere dayandığı kabul edilen Akapunktur'la tedavi metodunun 1970'li yıllarda Batı'da dahi müessir bir tedavi metodu olarak kabul edilmiş olması, şifalı otlarla tedavinin dünyanın her tarafında yeniden rağbete mazhar olması, eski tıbbı da bir kalemde atmamak gerektiğini ifade eder. Daha enteresan olanı, Littre'nin yaptığı bir araştırmadır. Dr. S. Ünver'in kaydettiği üzere Littre, bu son asırlar tabiblerinin buluşlarıyla, mühim bir kısmı Hipokrat'a ait külliyattaki tarifleri karşılaştırdı. Orada bu hastalıkların tam ve hakiki tariflerini buldu. Yeni buluşlar, Hipokrat zamanı külliyatındaki tariflerin ve müşahedelerin doğru olduğunu gösterdi. Bugün bu havalide (akdeniz havzasında) mevcut hastalıkların eşkali ta 2,5 asır evvel Hipokrat ve haleflerinin yazdıklarının aynıdır. Ve bu külliyat bu noktadan pek ehemmiyetlidir. Bu mahaller ve kitaplar hala ehemmiyetini kaybetmemiştir. B- GÜNÜMÜZÜN TIP ANLAYIŞI: Dünya Sağlık Teşkilatı, sağlık durumunu daha önce kaydettiğimiz eski anlayıştan farklı anlar ve Sağlığı "yalnız hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhca ve içtimâî yönden tam bir iyilik halidir" diye tarif eder. Bu tarif, ferdî ruh ve bedeniyle bir bütün kabul edip içinde bulunduğu çevre şartlarını da değerlendirmektedir. Hipokrat telakkisinde sağlık, "insanı teşkil eden ahlatın muvazenesi" olarak anlaşılmıştı. Bunun eksikliği açıktır. Bugünkü tıpta sağlık hizmetleri şöyle şematize edilmektedir: * Rehabilitasyon. * Koruyucu hekimlik. * Tedavi edici hekimlik REHABİLİTASYON Bu, sakat ve iş gücünü kaybedenlere, iş gücü ve çalışma imkanı sağlama, iş bulma, işe uyum sağlama gibi hizmetleri içine alır. KORUYUCU HEKİMLİK Ferdlerin maddî ve manevî her çeşit hastalıktan korunmasıdır. Bu, tedaviden çok daha ucuzdur. Koruyucu tedbirler iki kısımdır: 1- Çevreye yönelik tedbirler. 2- Ferde yönelik tedbirler Ferde yönelik tedbirleri şöyle sayabiliriz: * Yeterli beslenme. * Bağışıklık kazandırma (aşı vs. yoluyla). * Ferdî hijyen (temizlik, bulaşmalardan sakınma). * Sağlık eğitimi. * Erken teşhis. * Kemoproflaksi: Salgın hallerinde veya ameliyat öncesi koruyucu olarak hastalığa uygun ilacın alınmasıdır. HASTALIGIN SEBEPLERİ Bugün hastalıkların şu sebeplerden biri ile ileri geldiği kabul edilir: * Bünyevî sebepler: Gen, hormon ve metobolizma bozuklukları * Çevreyle ilgili sebepler: ** Fizikî sebepler: Harâret, soğuk, ışınlar ve travmalar. ** Kimyevî sebepler: Zehirler, kanserojenler ** Esasî madde eksikliği: Vitamin, esasî amino asitler, yağ asitleri, minareller. ** Biyolojik etkenler: Mikroorganizmalar, parazitler, mantarlar. ** Psikolojik sebepler: Stres. ** İctimâî sebepler: Kültür ve ekonomik sebepler. BUGÜNKÜ TIBTA TEDAVİ YOLLARI * İlaçlar. * Ameliyatlar. * Radyoterapi. * Fizyoterapi. * Akapunktur. * Perhiz. * Karantina. * Telkin (ruhî hastalıklar için). Günümüzde tıbba ayrıca şifalı otlarla tedavi gibi değişik metodlar da girmiş durumda. C- İSLAM TIBBI (30) 1- ESKİ TIBBIN DEVAMIDIR İslam tıbbı (tıbb-ı nebevî demiyoruz) esas itibariyle eski Yunan tıbbıdır. İbn-i Sina, Hakim Razi gibi bir kısım müslaman âlimler tıb sahasında isim yapmış iseler de Tıp tarihi araştırıcıları bunların eski Yunan tıbbından temelden ayrı orijinal bir sistemleriden bahsedilemeyeceğini söylerler.(31) Zehebî'nin Tıbb-ı Nebevi'sinin baş kısmından kaydedeceğimiz nazariyat kısmında görüleceği üzere, ahlat-ı erba'a telakkisi ve diğer bir kısım temel mefhumlar, müslüman tabiblerce aynen benimsenmiştir. ا Dahası ة م ن ا ن خ م ا" Biz insanı karışık bir sudan yarattık" (İnsan 2) âyetinde geçe م ا (karışık) kelimesini eski tıbbın kilit kelimesi ahlatla tevil ederek bu tıbbı âdetâ kudsî ve Kur'anî bir cilaya kavuşturmuşlardır. Bu durum, sadece tıb ve felsefe yönü ağır basan tabiblere değil müfessir, muhaddis ve fakih olmak üzere diğer branşlardaki âlimlere de tesir etmesine sebep olmuş, onlar da kendileriyle ilgili âyet ve hadisleri o tıbbın esaslarına uyğun olarak açıklamaktan, ıstılahlarını aynen kullanmaktan çekinmemişlerdir. Şârihlerin amellerine birçok örneği az ileride hadislerin açıklama kısmında göreceğiz. Burada vermek istediğimiz enteresan bir örnek eski tıbta geçen ) ( keylos kelimesiyle ilgili. Kelimenin aslı Latincedir: Chylus. Bu tabir midede vukubulan bir kısım hazım hadisesini ifade eder. Şöyle ki: Muhtelif gıdaların, hazmolmak üzere midede kalma müddetleri farklı ise de ortalama iki saatte keylos'un tamamlandığı kabul edilir. Ebced hesabıyla, kelimenin Arapça imlasında mevcut beş harfin sayı değeri 126'dır. Yani iki saat altı dakika. Tam tamına eski tıpta midedeki hazım müddeti kabul edilen iki saatlik zaman dilimine tekabül eden değer.(32) Sistemin bir parçası ______________ (30) İslam tıbbı deyince, tıbb-ınebevî'yi kastetmediğimizi peşinen belirtmek isteriz. (31) Bilhassa İbnu Sina'nın yunan menşeli tıbbı sistematize ederek daha anlaşılır hale getirmesi, bu tıbbın Batı'ya tanıtılması yönüyle hizmeti asla küçümsenemez. Biz, onun da ahlat-ı erba'a nazariyesinden dışarı çıkamamakla eski an'aneyi devam ettirdiğini, şahsi katkılarının bu çerçeve içerisinde cereyan ettiğini söylüyoruz. (32) Günümüz tıbbı, sindirim hadisesinin yenilen gıdanın cinsine tabi olarak daha uzun zamanda tamamlandığını ortaya çıkarmıştır. olan keylos kelimesinin ızhar ettiği bu tevafuk da, sistemin bütününün nazarlarda kudsileşmesinde rol oynamış olmalıdır. Bu tıbbın değerleri, tabirleri, böylece zaman içinde halkın dili durumunda olan şair ve sanatkarlara kadar intikal edecektir. İşte vücudda artan sevda maddesini tevzinde yani normal haline getirmede kullanılan eftîmûn adlı ilaçla ilgili bir şiir: "Cünûnumdan sarıldım zülf-i dilâraya Ben, eftîmûnla buldum ilacı, def-i sevdâya." (33) Fıkıh kitaplarına tesiriyle ilgili örneği Türkçemizde halen tedavülde olan ve pek kıymetli bir müracaat kaynağımızı teşkil eden en son Osmanlı yâdigarlarından merhum Ömer Nasuhi Bilmen'in Istılahât-ı Fıkhiye Kamusu'ndan vereceğim: "Cüzzâm, bedenin içerisinde sevdanın intişarından mütehaddis bir illettir ki, âzânın mizac ve heyetini ifsad, mahv ve sükutunu intac eder, ârız olduğu uzuv, evvela kızarır, daha sona koparak dökülür... Beres: Mizacın fesadından nâşî bedenin zâhirinde zuhur eden şiddetli bir beyazlıktır ki, âzânın demeviyetini izale eder, kendisiyle teşâüm olunur bir illettir..." (2. cilt s. 347). Bu iktibas edilen pasajda geçen sevda, mizac, hey'et, ifsad, demevîyet tabirleri tamamen eski tıbba ait ıstılahlardır. Bu kaydettiklerimiz, eski tıbba ait değer ve tabirlerin tabib, edib, müfessir, şâir, fakih her sınıf müslümanlarca ne derecede benimsendiğini göstermekle kalmaz, kültürümüzün her sahasına giren bu metinleri hakkıyla anlayabilmek için, bu tıb telakkisini tabirleriyle birlikte öğrenme ve öğretme gereğini, ilgili kelimeleri lügatlarda açıklama gereğini de ifade eder. Tekrar edelim, bu tedrisatın tabiblerimizin tedrisatından bile çıkarılmış olması gerçekten büyük bir kayıptır. TIB VE RUKYE BÖLÜMÜ 2- ZEHEBÎ'NİN TIBB-I NEBEVÎSİNİN BAŞ KISMI Yukarıda mühim esaslarını ve belli başlı tabirlerini kısaca belirttiğimiz Eski Yunan Tıbbı'nın Tıbb-ı Nebevî yazarlarınca da aynen benimsendiğini göstermek maksadıyla, Zehebî'nin yazdığı et-Tıbbu'nNebî adlı kitabının baş kısmında yer verdiği umumi şemayı aynen kaydetmeyi uygun bulduk. ______________ (33) Mana şudur: "Deliliğim sebebiyle, gönül alan sevgilinin zülfüne sarıldım. Ben, vücudumda artarak sıhhatimi bozan sevda maddesinin fazla kısmını bertaraf etme çâresini eftimunla sağladım." Sevdânın tıbbî manasını bilmeyen, bu ifadeden yine de fazla bir şey anlayamaz. Müellif, tıbbı, ilmî ve amelî diye ikiye ayırdıktan sonra şöyle devam eder: A) AMELÎ TIB Bu dört kısma ayrılır: 1- Tabiî umurun ilmi. 2- İnsan bedeninin ahvalininin ilmi. 3- Sebepler ilmi. 4- Alâmetler ilmi. TABİÎ UMUR NEDİR? Zehebî bunların yedi olduğunu belirtir: BİRİNCİSİ ERKAN'dır (rükünler). Bunlar da dörttür: 1) Nâr (ateş): Vasfı, harr ve yâbis (sıcak ve kuru) olmaktır. 2) Hava: Vasfı, ratb ve harr (yaş ve sıcak) olmaktır. 3) Su: Vasfı, bârid ve ratb (soğuk ve yaş) olmaktır. 4) Toprak: Vasfı, yâbis ve bârid (kuru ve soğuk) olmaktır. İKİNCİSİ: MİZAC'dır. Mutedil mizac sekiz kısımdır, önce müfred ve mürekkep olmak üzere ikiye ayrılır: A) Müfred olanlar; bu da dört kısımdır: 1) Harr (sıcak) 2) Barid (soğuk). 3) Râtb (yaş). 4) Yâbis (kuru). B) Mürekkeb olanlar. Bunlar da dörttür; 1) Harryâbis (sıcakkuru). 2) Harrratb (sıcakyaş). 3) Bâridyâbis (soğukkuru). 4) Bâridratb (soğukyaş). EN MÜKEMMEL MİZAC: Zehebî, mizacın sekiz çeşidini kaydettikten sonra, bir paragraf açarak, en mükemmel mizac kimin mizacıdır ve niçin en mükemmeldir, bunu belirtir. "Canlılar içerisinde en mutedil mizac insan mizacıdır. İnsan mizaclarının en mutedili mü'minlerin mizacıdır, mizacca müminlerin en mutedili nebilerin mizacıdır. Mizacca en mutedil nebiler, Resullerin mizaçlarıdır; mizacca en mutedil Resuller ulü'l-azm olanların mizaclarıdır. Mizacca en mutedil ulü'lazm Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mizacıdır.(34) Derim ki: Resulullah'ı mizacca, mahlukatın en mutedili yapan sebebe gelince, bu şundandır: Tabiblerin kaidelerine göre, nefsin ahlakı bedenin mizacına tabidir, nefsin ahlakı ne kadar kâmilse bedenin mizacı da o derece mutedil ve nefsin ahlakı da o derece mükemmel olur." Bu bilinince, şu husus anlaşılacaktır: Hak Teâlâ Hazretleri Resulullah'ın büyük bir ahlak (huluk-u azîm) üzerine olduğuna şehadet etmektedir. Nitekim Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) "Resulullah'ın ahlakı Kur'an'dır" buyurmuştur. Bu durum, Efendimizin mizacının, mizaçların en mutedili ve ahlakının da en mükemmel ahlak olduğuna delalet eder. ا ا ن # ر ل ن inde'Sahih Buhârî Nitekim ا خ" Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzce ve ahlakca insanların en güzeli idi" diye rivayet etmiştir. Tirmizî'nin bir rivayetinde Hz. Enes der ki: "Ben Resulullah'a on yıl boyunca hizmet ettim. Bana bir kere bile "öf be!" demedi, ne yaptığım birşey için: "Bunu niye yaptın", ne de yapmadığım bir şey için: "Bunu niye yapmadın?" demedi. İbnu Ömer der ki: "Resulullah ne kaba konuşur, ne de çirkin söze yer verirdi. Der ki: "Sizin en hayırlılarınız, ahlakca en güzel olanlarınızdır." Zehebî, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ahlakî kemalini aksettiren bir kısım hadisler daha zikrettikten sonra devam eder: "Gençler en mutedil (mizaca sahiptirler). Çocuklar en rutubetli (mizaca sahiptirler). Olgunlar ve yaşlılar en bârid (mizaca sahiptirler). Mizacca en mutedil aza, şehâdet parmağının uç derisidir. Sonra diğer parmak uçlarının derisi gelir. Âzâların en hararetlisi kalbtir, bunu karaciğer, bunu da et takib eder. En barid (soğuk) olanı kemiktir, sonra sinir, sonra omurilik, sonra dimağ gelir. En ______________ (34) İfadeyi aynen koruduk. Cümlelerdeki ikinci "mizac" kelimelerinin fazlalığı dikkatten kaçmıyor. yâbis (kuru) olanı kemik, en rutubetli olanı da yağdır." TABİÎ UMURUN ÜÇÜNCÜSÜ: AHLAT-I ERBAA Tabii umurun üçüncüsü ahlat-ı erbaadır. 1) Kan: En efdaldir, ratbhâr (yaşsıcak)dır, faydası bedeni beslemektir. Tabiî olan tatlıdır, kokusuzdur. 2) Balgam: Bu ratbbarid (yaşsoğuk)dur. Faydası, beden gıda kaybedince kana dönüşmek, hareketin kurutmaması için âzâları rutubetlendirmektir. Bunun tabiî olanı kana dönüşmeye yakın olanıdır, gayr-ı tabiîsi de tuzlu olup hararete meyledeni, ekşi olup berde (soğuğa) meyledenidir. İlik ise halis berddir. 3) Safra: Bu harryâbistir (sıcakkuru). Yukarısı öd'dür, kanı yumuşatır ve dar mecralara nüfuz etmesini sağlar. Ondan bir cüz barsaklara gider, ağız kokusunun çıkışını uyarır. Onun tabiî olanı hafifdir, kırmızıdır. Gayr-ı tabiî olanı, ilik renginde, al renkte, pas renginde ve yanık rengindedir. Pas renginde olan al renkte olandan daha kâvidir. Bu sebeple o ölümü haber verir ve mürretü's Safrâ diye isimlendirilir. Ondan bir cüz de midenin ağzında yer alır. 4) Sevda: Bu kurusoğuktur, kanı katılaştırır. Dalak ve kemiği besler. Ondan bir cüz midenin ağzında yer alıp ekşiliği sebebiyle açlığı tenbih eder. Onun tabii olanı kötü kanlıdır, gayr-ı tabiî olanı mürettü's sevda denen herhangi bir hılt'ın yanmasıyla hâsıl olur. DÖRDÜNCÜSÜ: ASLÎ ÂZÂLAR'dır. Bunlar meniden tevellüd eder. BEŞİNCİSİ: RUHLAR'dır. ALTINCISI: KUVVELER'dir. Bunlar üçtür: 1) Tabiî kuvvet. 2) Hayvanî kuvvet. 3) Nefsanî kuvvet. YEDİNCİSİ: FİİLER'dir. Bunlar cezb (çekme) ve def (itme)dir. B) İLMÎ TIB Zehebî yukarıda gösterildiği şekilde amelî tıbbın şemasını sunduktan sonra ilmî tıbba geçer ve insan bedeninin ahvaliyle ilgili bilgileri sunmakla işe başlar. Arkadan İlmî Tıbbın şubeleri olarak nazarî tıb başlığı altında mevzuyu tamamlayan sebepler ve alâmetler adıyla iki ayrı meseleye daha yer verir. İNSAN BEDENİNİN AHVALİYLE İLGİLİ İLİM: Bu üçtür. Sıhhat, hastalık, -ihtiyarlık ve nekâhet'de olduğu üzere- sıhhat ve hastalık üzere olmayan hal. 1) SIHHAT: Fiillerin selamette olduğu beden halidir. Âfiyet, Allah'ın insana İslam'dan sonra verdiği en efdal nimetidir. Çünkü insan, onsuz ne iyi bir tasarrufta bulunabilir ne de Rabbine ibadet edebilir. Sıhhat kadar ehemmiyet taşıyan başka birşey yoktur. Kişi bunun kıymetini bilip şükrünü eda etmeli, nankör olmamalıdır. Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz: ن م ب ن م م ا م ن ر ة ا را ا "İki nimet vardır ki insanların çoğu onlarda aldanma içindedir: Sıhhat ve boş vakit" buyurmuştur (Buhârî) Resulullah bir başka hadislerinde: "Allah'ın bazı kulları vardır, Allah onları katl ve hastalıktan korur, âfiyet içerisinde yaşatır, âfiyet içerisinde ruhlarını kabzeder, onlara şehidlere has mertebeler verir" buyurmuştur. Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh): "Ey Allah'ın Resulü! dedim, afiyette olup Allah'a şükretmemi, hasta olup sabretmeme tercih ederim." Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah da, senin gibi âfiyeti sever" buyurdular. Tirmizî'nin rivayetine göre, Aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur: "Kim bedenen âfiyet içinde sabaha çıkar, nefsini emniyette bulur ve günlük gıdasına da sahip olursa, dünya ona verilmiş gibidir." Yine Tirmizî'nin bir rivayetinde Aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurur: "Kişinin, Kıyamet günü hesaba çekileceği ilk şey nimettendir ve şöyle denilecektir: "Senin cismine sıhhat vermedim mi, sana soğuk su içirmedim mi?" Resulullah başka bir rivayette şöyle buyurur: "Ey Abbâs! Allah'tan dünyada da ahirette de sıhhat vermesini iste!" Resulullah der ki: "Allah'tan af ve âfiyet isteyiniz. Zira hiç kimseye imânî yakînden sonra âfiyet kadar büyük nimet verilmemiştir."(Nesâî) Ebu Hüreyre diyor ki:"Resulullah(aleyhissalâtu vesselâm), kendisine âfiyetten daha sevgili olan bir başka şey taleb etmedi" (Tirmizî). Bir bedevî Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sordu: "Ey Allah'ın Resûlü! namazdan sonra Allah'tan ne isteyeyim?" "Allah'tan âfiyet iste!" buyurdu. Hz. Dâvud'dan bir hikmet: "Âfiyet gizli bir saltanattır, bir anlık gam ve ihtiyarlık bir senedir." Dendi ki: "Âfiyet, sıhhatli kimselerin başında bir taçtır, ancak bunu sadece hastalar görebilir." Dendi ki: "Âfiyet, kıymeti bilinmeyen bir nimettir." Seleften biri: "Her sahih damarın altında Allah'ın ne nimetleri var! Allahım! bize dinde, dünyada âhirette âfiyet ver! Hastalık, sağlığa zıt olan bir halettir. Her hastalığın bir başlangıcı vardır, artar, sonra geriler ve sona erer." Hastalık sağlığa zıt olan bir halettir. Her bir hastalığın gittikçe gelişen bir başlangıcı, bir gerilemesi ve bir de sonu vardır. C) NAZARÎ TIB: SEBEBLER: Bunlar altıdır: 1) HAVA: Ruhun itidali için ona ihtiyaç vardır. Hava, pis kokulardan kötü gazlardan uzak ve saf olduğu müddetce sıhhati korur. Bu hal değişirse hükmü de değişir. Her mevsim, kendine has bir hastalık getirir ve aksi olanı izale eder. Şöyle ki: Yaz safrayı kabartır ve onun hastalıklarını gerekli kılar; (zıddı olan soğuk) bârid hastalıkları tedavi eder. Diğer mevsimlerin durumunu buna kıyas et. Soğuk hava bedeni güçlendirir ve takviye eder, hazmı iyileştirir. Sıcak hava zıddını yapar. Havanın değişmesinde veba olur. Bunu ilerde açıklayacağız. 2) YENİLEN VE İÇİLEN ŞEYLER: Eğer sıcak iseler bedende sıcaklık tesiri yaparlar. Aksi ise aksi. 3) BEDENİN SÜKÛN VE HAREKETİ: Hareket bedende ısınma tesiri yapar, sükûn da zıddı. 4) NEFSİN SÜKÛN VE HAREKETİ: Ferahlık ve darlanma, keder, gam, utanma hallerinde olduğu gibi. Bu haller ruhun ister bedenin dahilinde ve isterse haricinde olan hareketiyle hâsıl olur. Bu hususta da inşaallah açıklama gelecek. 5) UYKU VE UYANIKLIK: Uyku ruhu bedenin içerisine gönderir, dışı soğutur, bu sebeple uyuyan örtüye muhtaçtır. Uyanıklık bunun zıddıdır. 6) BOŞALTMA VE TUTMA: Bunlardaki itidal faydalıdır, sıhhati koruyucudur. D) NAZARİ TIB: ALAMETLER: Saç ve bedenin siyahlığı hararete delalet eder. Bunun zıddı soğukluğa (bürûdete) delalet eder. Bedenin şişmanlık ve zayıflığı da böyledir. * Fazla et hararete ve rutûbete delalet eder. * Fazla yağ da rutûbet ve bürûdete delalet eder. * Fazla uyku rutûbete delalet eder. * Az uyku yübûsete (kuruluğa) delalet eder. Bunların mutedil olması da (sağlığın) mutedil olmasına delalet eder. Uzuvların görünüşü de böyle ... Âzâların genişliği hararete delildir, aksi de aksine. Rüyalar da böyle: Sarı, kırmızı renkler ve ateş görmek hararete delalet eder. Aksi, aksine. Nabzın durumu da böyle: Nabzın büyüklüğü, sür'atli hararete delalet eder. Aksi aksine. Küçük ve büyük abdestler de böyle: Keskinliği, kızıllığı, ateşli oluşu hararete delalet eder. Zıddı, zıddına. Kokusu da harerete delalet eder. Kokusuz oluşu bürûdete delalet eder. * AHLAT NAZARİYESİNİN KUR'AN'A TATBİKİ İslam âlimlerinin tıb ve tedavi ile ilgili görüşleri, insanın mahiyeti hakkındaki telakkileri ile yakînen ilgilidir. Onlar Hipokrat tıbbının temel meselelerinden biri olan ahlat telakkisini aynen insana tatbik ederler. Söz gelimi Zehebî'nin et-Tıbbu'n-Nebevî'sindeki şu pasaja dikkat edelim: "Kişi nefsinin siyanet ve korunması esası üzerine yaratılmıştır (mecbuldür). Beden ise muhtelif emşâc'tan yaratılmıştır. Nitekim âyet-i kerimede ا ة م ن ا ن خ م ا" Biz insanı karışık bir damla sudan yarattık (İnsan 2) buyurulmuştur. Buradaki emşâc "ahlât" demektir. Onun kıvamı ve muhafazası mizacının itidal üzere tutulmasıyla gerçekleşir. Bu da faydalı olanı kullanmak, zararlıyı da defetmekle sağlanır. İşte bu tıbbın gayesidir. Hastalık, insanın yaratıldığı aslî rutubetleri çözer ve otları kokuşturur. Tıb san'atı ise kokuşmayı önler ve rutubeti çabuk çözülmekten korur." Tamamen eski Yunan tıbbını aksettiren bu mülahazaları Zehebî, Tirmizî'nin bir rivayetiyle şâhidler ل م ا ب ن ا ب ه ن ة ه ا ن م ة م ا خ ا ر ق ا م" Âdemoğlunun benzeri, etrafını doksandokuz felâketin çevirdiği birisi gibidir. Bunların getireceği âcil bir ölümden kurtulsa bile ihtiyarlığa yakalanır ve artık ölüme kadar ondan kaçamaz." İbnu Mesud'un, yine merfu bir rivayetinde şöyle denir: "...Belanın birinden kurtulsa diğeri yakalar berikinden kurtulsa öbürü parçalar." Şu halde ölüm kesindir. Ancak tıb, hayatta oldukça, hastalıklara karşı tedavi eder. Bir hakîm kişi demiştir ki: "Ölüm cesetlerde bizzat mevcuttur. Tıbbın işi, mühlet günlerini güzelleştirme gayretidir. Tıb, sıhhatlinin sağlığını korur hastaya da imkân nisbetinde sıhhati iadeye çalışır..." TABÎB: Müslümanlardan ahlat nazariyesine dayanan tıb anlayışına uygun bir tabib tarifi vardır. Onu da İbnu'l-Cevzî'den kaydediyoruz: "Tabib o kişidir ki, bedende toplanması zararlı olan maddeyi dağıtır veya dağılması zararlı olan maddeleri insanda toplar veya fazlası ona zarar veren şeyi eksiltir veya eksikliği zarar veren şeyi artırır, böylece kaybolan sıhhati celbeder veya aslî hali üzere muhafaza eder, mevcut illeti (hastalığı) zıddıyla ve karşıtıyla defeder, onu bedenden ya çıkarır, ya da koruyucu tedbirlere başvurmak suretiyle daha çıkmadan önler." * EBTER (GÜDÜK) KALAN İSLAMÎ KEŞİFLER Bu açıklamalar müslümanların tıp sahasında yaptıklarını işittiğimiz bazı keşifleri inkar şeklinde anlaşılabilir. Bu yanlıştır. İslam âlimleri, gerçekten diğer sahalarda olduğu gibi tıbda da mühim keşiflerde öncülük yapmışlardır. Hatta kaydedeceğimiz birkaç iktibastan anlaşılacağı üzere, bugünkü Batı tıbbını ortaya çıkaran bir kısım temel keşifleri önce müslümanların gerçekleştirdiğini söyleyenler olmuştur. Ancak bu keşifler, makul bir izahı henüz yapılmayan sebeplerle inkişaf kaydedememiş, gittikçe gelişen bir sistem meydana getirememiştir. Herbirinin hayatiyet ve ömrü, ya sahip ve kâşifinin hayatına bağlı kalmış, onun ölümüyle sona ermiş, yahud da kitapların sayfaları arasında unutulmaya mahkum olmuştur. Ortaya konan keşifleri tâdad burada uzun kaçar. Ancak, yine de özet bir bilgi vermek üzere, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi'nin, GİRİŞ kısmında yer verilen tıbla ilgili bir paragrafı kaydedeceğiz, sonra da mikroptan ilk bahseden Türk âlimini tanıtacağız. "Meselâ tıbbı ele alalım. Doktorların sultanı olarak tanınan İbni Sînâ (980-1037)'nın tıbba bir çok yenilikler getiren Kanun adlı tıp kitabı, İslam dünyasında olduğu kadar, Avrupa'da da tıbbın temel kitabı olmuştur. "Tıbbın İncil'i" ünvanını kazanması, 600 sene Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulması bunun en büyük delilidir. İbni Sînâ tıp dahil, 29 ayrı konudaki keşifleriyle Avrupa ilim adamlarına öncülük yapan büyük bir âlimdir. Bazı bilginlerce İbni Sînâ ayarında bir doktor olarak kabul edilen Râzi (864-925), çiçek ve kızamık hastalıklarını keşfetmiş, bu konuda ilk eseri veren ilim adamı olmuştur. Fatih Sultan Mehmed'in hocası Akşemseddin (1389-1459) mikrobu (bazılarına göre İbni Sînâ) keşfetmiş, İbni Cessâs (?-1009) günümüzden 1000 sene önce, cüzzamın sebep ve tedavilerini göstermiş, ilmî yollarla vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu İbni Hatip (1313-1374) ortaya koymuştur. Bazı kaynaklara göre verem mikrobunu da Kambur Vesîm (?-1761) bulmuştur. Gözle ilgili çalışmalarıyla da müslüman doktorlar ilim dünyasına asırlarca önderlik yapmışlardır. Gözdeki retina tabakasının fonksiyonundan ilk bahseden İbni Rüşd (1126-1198)'dür. 11. yüzyılda yaşayan ünlü göz doktoru Ali Bin İsâ'nın gözle ilgili yazdığı Tezkire adlı eser, sahasında yüzyıllarca tek kitap olarak kalmıştır. (19. y.y. ortalarına kadar) Huneyn Bin İshak (809-873)'ın bu sahada yaptığı çalışmalar da 18. yüzyıl ortalarına kadar kaynak olma hususiyetini korumuştur. Ammar ise günümüzden 9 asır önce kendine has bir metodla göz ameliyatını yapmayı gerçekleştirmiştir. Ali Bin Abbas da (?-994) aynı şekilde çağımızın modern ameliyatlarına uygun bir tarzda kanser ameliyatı yapmayı başarmıştır. Kaleme aldığı Kitâbü'l-Melikî adındaki tıp ansiklopedisi günümüzde bile hayranlıkla incelenmektedir. Ebu'l-Kasım ez-Zehravî (963-1013), cerrahlığı bağımsız bir ilim haline getirmiş, 200 kadar ameliyat aletinin resimlerini çizmiz, neye yaradıklarını kullanış şekillerini Tasrif adındaki eseriyle ilim dünyasına armağan etmiştir. İbni Sinâ başta olmak üzere Râzî, Zehravî, İbni Zuhr vs. müslüman âlimlerin eserleri devamlı kaynak olagelmiş, Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuş, kitaplarına müracaat edilmeden tedaviye cesaret edilmemiş ve yüzyıllarca onlardan daha değerli eserler vücuda getirilememiştir. Küçük kan dolaşımını Avrupalılardan 300 sene kadar önce İbnu Nefs (1210-1288) isimli bir müslüman keşfetmiş, İbni Sinâ'nın Kanun'una yazdığı şerh (yorum)de bunu detaylarıyla anlatmıştır. Müslümanlar bütün bunları Avrupa'da doktorun büyücü, hastanın ise şeytana tutulmuş, günahkâr ve suçlu sayıldığı bir devirde gerçekleştiriyorlardı. Daha 706'da Şam'da bir bîmâristan (hastane) yapmışlardır. 978'de bu hastahanede 24 doktordan meydana gelen bir uzman ekip vazife görüyordu. 11. yüzyılda Kahire'de "Tabibler Odası" başkanlığını yapan Ali Bin Rıdvan (?-1067)'ın uyguladığı tedavi metodları tamamen modern usullere uyuyordu." * MİKROBU HABER VEREN İLK ÂLİM AKŞEMSEDDİN: Modern tıbbın en mühim tremplenlerinden biri olan mikrobun keşfi meselesinde müslümanların öncülüğü, kendi tarihimizi de ilgilendiren bir bahistir. Zira bu şeref, Fatih Sulan Mehmed'in hocası ve İstanbul'un manevi fâtihi Akşemseddin'e aittir. Bu sebeple burada hususi bir paragraf açmayı faydalı görüyoruz. Beş Buçuk Asırlık Türk Tabâbet Tarihi'nde müellif Dr.Osman Şevki şu bilgiyi dermeyan eder: "Akşemseddin'in tabâbete ettiği en birinci hizmet, şimdiki tababetin istinad ettiği mikrob, sirayet (bulaşma), veraset (kalıtım) hakkındaki nazariyeleri, herkesten evvel çok nâfiz bir nazarla görmesi idi. Bundan dolayı mağfûr şeyh kendisine atfedilen Lokman-ı Sâni (İkinci Lokman) lakabına hakkıyla liyakat kesb etmişti. Sıtmaların nöbeti hakkındaki eski bâtıl fikir ve nazariyelere şiddetle hücum etmişti, şöyle diyordu: "Malum ola ki, ettibba (tabibler), bu nöbetlerde ve bu devirlerde olan beynleri(35) bilmediler de adüvvlere (düşmanlara) ve bazısı harekât-ı kamere (ayın hareketlerine) ve bazı kuvvet-i dafia'ya nisbet etti." Bu hücumlar Akşemseddin'in lisanında hakiki bir devr-i tababetiyle mütenâsib olmayacak bir allâmelik idi. Sıtma, bir nüessirin (etkenin) hasıl ettiği alalede bir hastalıktır ve nöbetlerin tekassüründe mecmiyyun mesleği (müneccimlik) saliklerinin müddeaları gibi şüphesiz, adüvvlerin, kuvve-i dâfia'ların harekât-ı ______________ (35)Beyn burada ara demektir, yani sıtma nöbetlerindeki aralar, fâsılalar. kamerin tesiri olamazdı. Akşemseddin, nazarların nüfuzunu bundan başka tababeti en gizli bir köşesine kadar isal etmişti. Zaman-ı Tabâbetine göre bu, Osmanlı Türkleri için şeref ve iftiharları mucib bir meziyyet idi. Şeyh diyor: "Cümle marazların, suret-i neviyesi hasebiyle tohumları ve asılları vardır. Ot tohumu gibi, ot kökü gibi. Zira babadan, anadan irsle intikal eden marazlardan bazı kisar'a ve nekris ve cüzzâm gibi bunlar, kâhîce (bazan), delâletten (göründükten) yedi yıldan sona yine zuhur eder, me'kul ve meşrub'dan (yenilip içilen şeylerden) hâsıl olan marazların tohumu tiz bitip büyür." Bu sözler, layık olduğu nazarla tedkik edilmeğe şayandır. Beş asır evvel Osmanlı Türk tabiblerinin fenni kanaatlerinde sirayet ve verasetin lüzumu kadar yer tutmuş olduğunu görmek, eski tababetimizin tuttuğu yolun selâmetini göstermeğe pekâla kâfidir. Cümle marazların tohumları olduğu tababet, asırların mürurundan (geçmesinden) sonra isbat etmiştir. O vaktin yegâne kusuru henüz bu tohumları keşif ve mütâlaa edebilecek vasıtalara mâlik olmaması idi. Ancak akılların hükmettiği bir zamanda ve vâsıtaların da noksanlığı ve hatta fıkdanı (yokluğu) içinde bir hastalığın husulü için tohum aramak ilk defa bir Türk hekiminin nâfiz gözleri tarafından görülmüş bir nazariye idi..." Müellif eski tabiblerimize dil uzatan yeni yetme cahillere şöyle cevap verir: "Eski tabiblerimizin müdâfaasını deruhde eden zâtların bu satırları görmediklerine hükmetmek zaruridir. Cin ve peri hikayelerinin yeni tabiblerimiz tarafından seleflerimizin nazarlarına göre, mikrob şeklinde gösterilmesi pek ma'nâsız ve esassız bir tevcih ve isnâddır. Hiçbir tıb kitabının cin ve periden bahsetmediğine göre, bunları başka yerlerde ve başka maksadlar dairesinde aramak ve eski tabiblerimize böyle malumat atfetmemek icab eder." Müellifin kaydettiği ikinci bir keşif örneği yine Fatih devrine ait Altuncuzâde'nin idrar tutukluğuna uyguladığı sonda metodu. Müfredât-ı tıb tetkiklerini pek ziyade ileri götüren bu doktorumuzun, hususi şekilde imal ettiği ince kalay çubuğuyla, idrar tutukluğunu açmak için tarihte ilk defa ihlîlden müdâhalede bulunarak nasıl tedavide bulunduğunu açıklar ve bununla tebâbetimizin kadrini fevkalâde yücelttiğini belirtir. Öncü örnekler çok. Fakat sorumuz hep cevapsız kalıyor. "Bunlar niye münferîd ve güdük kaldı, her biri inkişâf edip gelişen bir silsilenin ilk halkası veya semeredar bir meyve gibi neşvü nema bulan bir kısım ağaçların tohumları olamadılar ve İmam Şâfiî'nin, kendinden sonraki asırlar için dahi muteber olan: "Müslümanlar, ilmin üçte biri olan tıb ilmini elden kaçırıp onu yahudi ve hristiyanlara kaptırdılar" diyerek hayıflanmasına sebep oldular?" İslam âlemi, bu sorunun gerçek cevabını verecek hakiki araştırıcı ve âlimlerini bekleyedursun, bizi sistemsizliğe atıp tecrübe birikiminin eslaftan ahlâfa artarak devam ve terakkisini sağlayacak müesseseleşmeye mani olan ve egoizm denen mühim bir marazın teşhisinde nabız olabilecek tıbba müteallik bir serencamı İbnu Hacer'in ed-Dürerü'l-Kamine'sinden veriyoruz. Yorumu okuyucu yapacak. "İbrahim İbnu Abdillah el-Hılâtî eş-Şerif ed-Düreydi el-Lâzurdî, takriben 720 (miladi1320) yılında doğdu. Birçok fenlerde mahâret kesbetti. Haleb'e gelip bir zaviyeye yerleşti. Halk kendisine çoklukla geldiler. Güçlü şahsiyete sahip birisiydi. İdareciler nazarında itibari büyüktü. Tıbta ve başka fenlerde pek başarılı çalışmaları biliniyordu. Şöhreti Melik Zâhir'e kadar ulaştı. Melik onu Haleb'ten (merkeze) celbetti ve mevkiini yüceltti. Kimya sahasında da söz sahibi idi. Lâzûrd sanatını (36) icra ederdi. Ondan çok para kazandı. Sultan zaman zaman yanına gider, onu evinde görür, atının üstünde inmeden onunla konuşurdu. O da bu esnada, bir kemerden başını uzatırdı. Halk da sıkca ona uğrardı. O ise evinden pek nâdir çıkardı. 799 Cemâdiyelulâ'da vefat etti. Cenazesine büyük kalabalık iştirak etti. Terekesi (bıraktığı miras, eşyalar) arasında pek çok kimya âletleri vardı. Lâzûrd hususunda bildiklerini kimsenin öğrenmesine müsamaha etmemişti." KAYNAKLAR: 1) Bu bahsin hazırlanmasında şu kaynaklardan istifa ettik: Abdulbâki, (Şair-i Meşhur Abdulbâki) : Me'âlimu'l-Yakîn, Mevâhibu Ledünniyye Tercemesi, Hanımlara Mahsus Gazete Matbaası, İstanbul 1322/1904. Eser 1008/1599 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Ata, Dr.Galib: Tıp Tarihi, Yeni Matbaa, İstanbul 1341/1925. Bilmen, Ömer Nasuhi, Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu. İbnu Hacer el-Askalânî, Şihabuddin Ebu'l-Fazl (852/1448): ed-Dürerü'l-Kâmine fî A'yânil-Mieti'sSâmine, Dâru'l-Kütübi'l-Hadisiyye, Mısır, 1385/1966. ______________ (36) Lâzûrd, Farscadan girme bir kelimedir. Süs eşyası yapılan laciverd bir taşın adıdır. İbnu'l-Kayyim, Şemseddin Muhammed İbnu Ebî Bekr el-Cevziyye (V. 751/1350); et-Tıbbu'n-Nebevî, Tahkîk: Abdü'l-Ganî, Abdü'l-Hâlık, Kâhire, 1377/1958. Nasuhioğlu, İlham: Tıp Tarihine Kısa Bir Bakış, 2. baskı, Diyarbakır Tıp Fakültesi Yayını, 1975. en-Nesimî, Mahmud Nâzım: et-Tıbbu'n-Nebevî ve'l-İlmu'l-Hadis, Dimeşk 1404/1984. Şevki, Osman: Beş Buçuk Asırlık Türk Tababeti Tarihi, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1341/1925. Uzluk, Feridun Nafiz: Genel Tıp Tarihi 1. Güzel İstanbul Matbaası, Ankara 1958. Ünver, Ahmed Süheyl: Tıp Tarihi I, Matba'a-i Ebuziyya, İstanbul 1938. Velicangil, Sıtkı: Halk Sağlığı Bilimi, İstanbul 1985. Zehebî, Şemseddin Ebu Abdillah Muhammed İbnu Ahmed, (v. 748/1347); et-Tıbbu'n-Nebevî. 2) Aşağıda kaydedilen eserler Tıbb-ı Nebevi üzerine tarih boyunca te'lif edilmiş bulunan eserlerdir. Bunlardan bir kısmı matbudur, bir kısmı da gayr-ı matbudur.İsmen bilindiği halde, kütüphane kayıtlarına giremediği için kayıp olduğu kabul edilenler de var. Biz burada, Dr. Mahmud Nâzım enNesefi'nin et-Tıbbu'n-Nebevî ve'l-İlmü'l-Hadis adlı kıymetli çalışmasında kaydettiği kaynakları - açıklayıcı bilgileri atarak- üç kısım halinde ismen sunmayı faydalı mütâlaa ediyoruz. BİRİNCİ KISIM: MATBU OLANLAR 1- Kitabu'l-Erba'îni't-Tıbbiyye el-Müstahrace min Sünen-i İbni Mâce, Şerhu'l-Bağdâdî (557-629). Fas'ın Tanca şehrinde basılmıştır. 2- el-Ahkâmu'n-Nebeviyye fi's-Sınâ'ati't-Tıbbiyye, müellifi el-Kehhâl İbnu Tarhân (650-720), Kahire'de basılmıştır. 3- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Şemsüddin Zehebî (673-748), Kahire' de basılmıştır. 4- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: İbnu'l-Kayyim (691-751), Haleb'de basılmıştır. 5- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Celaleddin Suyûtî (849-911). İKİNCİ KISIM: HENÜZ TAB EDİLMEYENLER 1- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Ebu Nu'aym el-İsfehânî (336-430). 2- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Ebu Ca'fer el-Müstağfirî (350-432). 3- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Ziyâeddin el-Makdisî (569-643). 4- eş-Şifâ fi't-Tıbbîl-Müsned Ani's-Seyyidi'l-Mustafa, müellifi: Ahmed İbnu Yusuf et-Tîfâşî (508-651). 5- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Şemseddin Bâlî (645-709). 6- Tezkire fi't-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Bedr İbnu Cemâ'a (vefatı 733). 7- Et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Cemaleddin İbnu Davud (?) 8- Tıbb-ı Nebevî Fi Menâfi'il-Me'kûlât, müellifi: Abdurrezzâk İbnu Mustafa el-Antâkî (?) 9- el-Mesâbihu's-Seniyye fî Tıbbı'l-Beriyye. Not: Müellif son iki eserin Tıbb-ı Nebevi cümlesinden sayılmaması gerektiğini belirtir. ÜÇÜNCÜ KISIM: KAYIP OLANLAR 1- Risale müştemile alâ't-Tıbbı'n-Nebevî: el-Me'mun el-İmam Ebu'l-Hasen Ali İbnu Musa için yazılmış, yazarı belli değil. 2- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Abu'l-Melik İbnu Habîb el-Endülüsî (174-238). 3- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Ebu Bekr İbnu's-Sünnî (vefatı (364). 4- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: el-Hümeydî (420-488). 5- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Abdü'l-Hak el-İşilî (510-581). 6- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: Hâfız Sehâvî (831-902). 7- et-Tıbbu'n-Nebevî, müellifi: el-Habîb en-Neysâburî, Müellif bu isimleri başta Keşfu'z-Zünun olmak üzere muhtelif kaynaklardan derlemiştir. UMUMİ AÇIKLAMA II Tıbb kelime olarak Arapçada ezdâddandır, hem tedavi ve hem de dâ' (hastalık) ma'nâsına gelir. Tabib, hâzık demektir, yani herşeyde hâzık, ancak örfte hastaları tedavide hazık olanlar için kullanılmış ve bu ma'nâda hususiyet kazanmıştır. İbnu Hacer, kendi devrinin tıbb telakkisini şöyle anlatır: "Tıbb iki çeşittir: 1- Bedenle meşgul olan tıbb (Tıbbu cesed): 2- Kalble meşgul olan tıbb (Tıbbu kalb). Bilhassa bu ikinci kısım, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Rabbi'nden getirdikleri yardımıyla kalbin tedavisi ile meşgul olur. Bedenle meşgul olan tıbb ise, bunun malzemesini hem Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan menkul olan şeyler, hem de onun dışından gelen şeyler teşkil eder. Çoğu da tecrübeye râcidir. Beden tıbbı, ayrıca iki nev'e ayrılır: Bir nevi var ki fikre ve muhakemeye muhtaç değildir. Cenab-ı Hakk, fıtrî olarak canlılarda onun bilgisini yaratmıştır; açlık ve susuzluğun giderilmesi gibi. Bir diğer tıbb çeşidi vardır ki, bu fikre ve muhâkemeye muhtaçtır. Sözgelimi bedende hâsıl olup bedenin itidalini bozan durumun giderilmesi gibi. İtidal de ya harâret (sıcaklık) veya bürûdete (soğukluğa) râcidir. Bu iki şeyden her biri de rutûbet (yaşlık) veya yübûset (kuruluk) yahut da bunların her ikisinden terekküp eden hâle râcidir. Bunlardan her biri çoğunluk durumda zıddıyla birlikte vardır. Onu defetmek ise bedenin haricinden veya dahilinden olur. Dahilinden olan daha zordur. Onun çıkarılmasını bilme işi sebeplerini ve alâmetlerini ortaya çıkarmaya bağlıdır. Hâzık tabib, toplanması bedene zarar veren şeyleri dağıtmaya, ayrı olanları, zarar veren şeyleri de cemetmeye çalışan ve de fazlası bedene zarar veren şeyi azaltmaya veya azı zarar veren şeyi de çoğaltmaya çalışan kimsedir. Bu işin temeli de üç esasa dayanır; * Sıhhatin korunması. * Eza veren şeylerden kaçınma. * Fasid maddeleri çıkarıp atma. Kur'an'da da bu esasların herbirine işaret eden âyetler vardır: Birinciye temas eden âyetlerden biri م ر ن م ن :şudur ر ع ا خ ر ا م ن ا)" Ramazan ayında)... hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun" (Bakara 185). Bu sıhhati korumaya râcidir, zira, sefer (yolculuk), yorgunluk sebebidir, bu ise sıhhati değiştiren âmillerden biridir. Yorgunluğa bir de oruç dahil olursa, daha da artar. Öyleyse bedenin sıhhatini korumak için orucun yenmesi mubah kılınmıştır. Hastalık içinde aynı şeyler söylenebilir. İkinciye temas eden âyetlerden biri şudur: ا)" Ey iman edenler!) Nefsinizi öldürmeyin!" (Nisâ 29). Bu âyetten, soğuk suyu kullanmaktan korkulması halinde teyemmüm etmenin cevazı istinbat edilmiştir. Üçüncüye temas eden âyetlerden biri şudur: ه ب ى ا ر ه م ن ا ة (...İçinizde hasta olan veya) başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir" (Bakara 196). Burada, ihrama giren kişiye yasaklanmış olan baş tıraşının, başta tutulan buhar sebebiyle hâsıl olan ezadan kurtulması için, cevazına işaret edilmiştir. İmam Mâlik, Muvatta'da Zeyd İbnu Eslem'den şu mürsel hadisi kaydetmiştir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) iki kimseye: "Hanginiz daha tabibsiniz?"diye sordu. Onlar: "Ey Allah'ın Resûlü! Tıbda bir hayır var mı?" diyerek cevap verdiler. Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah, devasını indirdiği hastalığı indirmiştir" buyurdular." İbnu Hacer, bir yerde Hattâbî'den naklen şu kıymetli bilgileri de dermeyan eder: Onbeşinci miladi asrın telakkisini öğrenmek maksadıyla kaydediyoruz: "Tıbb iki çeşittir: Yunan tıbbı, bu mukayeseye dayanır. Arab ve Hind tıbbı, bu tecrübeye dayanır (yani ampirik demek istiyor). Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hastalara tavsiyelerinin çoğu Arap tıbbının metoduna dayanır. Bunlardan bir kısmına vahiyle muttali olmuştur..." Burada şunu belirtmek isteriz: "Bu çeşit ifadeler, ülemânın böylesi veciz üslubunu anlamayan günümüzün sığ kişilerini, hadisler konusunda cesur ve cüretkâr değerlendirmelere itebilmektedir. Sözgelimi, "Resulullah'ın tıbba müteallik beyanları o devir tıb bilgi ve anlayışının ifadesidir. O bilgilerde, o anlayışlarda yanlışlık olabilir. Öyleyse, maddî hayatımızla ilgili hadisleri "hadis" olarak tahdis etmek gerekmez... vs." iddiasında olanlar var. Bu, gerçekten açık bir cehaletin ifadesidir. İslam Uleması ve hususen muhaddisler, "hadis" veya "sünnet"i tarif ederken kesinlikle böyle bir ayırım yapmazlar. Aleyhissalâtu vesselâm, her ne söylemiş ve yapmış ve de yanında yapıldığı, söylendiği halde sükût buyurmuş, müdâhale etmemişse, bu bizim için sünnettir, hadistir. Ülemâ tıbb-ı nebevî'nin bir kısmı vahye dayanır derken, "Bunun dışındakiler o devrin Arap folklorüdür" demiyor. Üstelik "Şunlar vahiydir, şunlar değildir" diye bir ayırım da yapmıyor. Ama bir kısmının behemahal vahye dayandığını söylüyor. Ayrıca, İslam "Her şeyi yeniden getirdim, benden önce insanlık her şeyinde mutlak bir cehâlet ve bâtıl içerisindeydi" diye bir iddiaya da sahip değil. Bilakis İslam açısından yaratılışın başından beri insanlık her devirde, her yerde peygamberlerden feyiz almış, her sahada sağlıklı bilgiler, tecrübeler edinmişti. Öyleyse kalblerin, gönüllerin ve bedenlerin tabib-i hâzıkı olan Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'ın lisanına girme şerefine eren o devir mâlumâtı doğruluğu, muteberliği hususunda O'nun onayını, teyidini ve vizesini almış olmaktadır. Onun reddine uğrayanlar bâtıllığa mahkum edilmiş demektir. Red veya kabul şeklinde onun lisanına girmeyenler ise zaten mevzumuzun dışında kalır. Öyleyse Aleyhissalâtu vesselâm'ın usül-i hadis Ulemasının ölçülerine göre muteber addedilme şerefine eren her rivayet bizim için makbuldür ve tıbba müteallik ise tıbb-ı nebevi eczahane-i nuranisinin şifabahş bir ilacıdır. Ümmet-i merhumeyi bu ilaçtan mahrum etmeye hiçbir cüretkâr haddini bilmezin yetki ve selâhiyeti yoktur. TIBBIN EHEMMİYETİ Resulullah'ın tedavi olmaya teşvik edici beyanları çoktur. Bunlardan bir kısmı müteakiben gelecek. Şahsî fiilleri meyanında ilaç almak, doktor çağırmak, kan aldırmak, rukye yapmak, da etmek gibi tıbbî ameliyenin hemen her çeşidi mevcuttur. Bazı kitaplarda ن ا م ع ع ن ا ب ا ن ع ا" İlim ikidir, biri beden ilmi diğeri din ilmi" buyurduğu rivayet edilmiştir. Zehebî, bu sözün İmam Şâfiî merhuma ait olduğunu belirtir. Bazı araştırmacılar Kur'an-ı Kerim'de 40'tan fazla âyetin tıbba müteallik olduğunu tesbit etmiştir. İslam'ın verdiği dersle Şâfiî Hazretleri: "İki sınıf vardır ki, insanlar onlardan müstağni olamazlar: Âlimler ve tabibler. Âlimler dinleri, tabibler bedenleri için lazımdır" der. Yine Şâfiî'ye göre: "Helal ve haramı bildiren ilm'den sonra tıbdan daha asaletli bir ilim yoktur." Âlimler Şâfiî'nin fıkıhta imamlığıyla beraber tıbbı da iyi bildiğini belirtirler. Şunu da belirtelim ki, tıbba layık olduğu ehemmiyeti atfeden Şâfiî Hazretleri, tıb sahasında müslümanların, öncülüğü yahudi ve hıristiyanlara kaptırdığından hayıflanmış ve böylece ilmin üçte birini onlar lehine zayi ettiklerini söylemiştir. İkinci hicrî asırda söylenen bu söz, maalesef günümüzde hala muteber. BİRİNCİ BÂB: TEDAVİNİN CEVAZI NOT: Müteakiben 3990 ve 3996 numaralı hadislerin açıklamasında maddi ve müşahhas örneklerle gösterilip daha açık olarak izah edileceği üzere, tıbbî hadisleri tek başına alıp amel etmek mahzurludur. Âlimlerin açıklamasını bilmek, onlar ışığında hadislerden istifade etmek esastır. Esasen söylediğimiz bu husus, sadece tıbbî hadisler için değil, fıkha, akideye, haram ve helal'e giren hadisler için de temel bir prensiptir. Resulullah muhatabın farklı şartlarına göre değişik beyanlarda bulunmuştur. Bu mevzuya girerken ehemmiyetine binaen bu hususun hatırlatılmasını gerekli bulduk. ن #: ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر ا ر ا ب عن ـ1ـ 3978ـ ل ا ا ا ا ل ل ا ا ا ا ا ا ا ب خر ه .]ب را .1. (3978)- Ebu'd Derda (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâlâ Hazretleri hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç varetmiştir. Öyleyse tedavi olun. Ancak haram olan şeyle tedavi olmayın." [Ebu Dâvud, Tıbb 11, (3874).] AÇIKLAMA: 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), her hastalık için meşru ve helal olan bir ilacın da mevcudiyetine parmak basmaktadır. Hiçbir hastalık için "Bunun dermanı yoktur" deyip kesip atmamalıdır. İnsanlığın henüz bazı hastalıklara tedavi metodu geliştirememiş, ilaç bulamamış olması mümkündür. Ama, İslamî inanca göre, bu değişmez bir kader değildir. Tedavi aramaya devam etmek esastır, mutlaka her hastalığa bir ilaç bulunabilecektir. Şu halde günümüzde ortaya çıkan AİDS hastalığı hakkında bazı çevrelerde "İlacı olmayacaktır!" gibi sözler sarfedilmesi cehaletin eseridir. Cenab-ı Hakk'ın şifa hazinesinde onun da ilacı olacağını, Resulünün yukarıda kaydedilen ve benzeri nice beyanatlarına istinaden kesin bir üslubla söyleyebiliriz. 2- Sadedinde olduğumuz hadis, ilacın dinimizin haram kılmadığı, asıl itibariyle tâhir ve helâl maddelerden yapılmasını âmirdir. Öyleyse hadisi şöyle anlayabiliriz: "Her hastalığın temiz ve helâl maddelerden elde edilebilecek bir de ilacı vardır." Yeri gelmişken şu hususu belirtelim: "Haram olan şeyden ilaç yapılır mı yapılmaz mı, müskir (sarhoşluk veren alkolik maddeler) tedavide kulanılır mı kullanılmaz mı?" münakaşa edilen bir mevzudur. Beyhâkî der ki: "Bu ve diğer pis şeylerden ilaç yapmayı yasaklayan başka hadisler şâyet sahih iseler, bunlar müskir ve haramla, zaruret olmadıkca, tedavinin yasaklığına hamledilir. Meseleyi böyle değerlendirince bu hadisler ile deve sidiğinin tedavide kullanımını tecviz eden Ureynelilerle ilgili hadisin arası da cemedilmiş olur." İbnu Raslân, Şerhu's-Sünen'de meseleyi şöyle açar: "Şâfiî mezhebinde sahih olan görüşe göre, Sahiheyn'de yer alan Ureynelilerle ilgili hadis sebebiyle, müskir hariç bütün necis (pis) şeylerle tedavi caizdir. Ureynelilerle ilgili hadiste, Aleyhissalâtu vesselâm, onlara tedavi maksadıyla deve sidiğinden içmelerini emretmiştir." İbnu Raslan, sözlerine devamla der ki: "Sadedinde olduğumuz hadis, necis şeyden yapılan ilacın yerini tutup ondan müstağni kılacak temiz bir ilaç olduğu durumda, ona ihtiyaç kalmama haline hamledilir. Şevkânî bu tevili tabii bulmaz ve tekellüflü, zorlamalı bulur. Ona göre, deve sidiği hakkında Aleyhissalâtu vesselâm'dan hususi bir ruhsat geldiği için onu "haram" ve "necis" olarak tavsif etmek caiz değildir. Bize düşen, âmm olan "haramla tedavi yasağı" hükmünü, hass olan "deve sidiği ile tedavi ruhsatı"nı cemetmektir. Şöyle diyerek bu cem işi sağlanır: "Deve sidiği hariç, bütün haramlarla tedavi haramdır." Haramla tedavi meselesini tavzih eden bir diğer rivayet kurbağalarla ilgili. Ebu Dâvud'da gelen rivayete göre, bir tabib, Aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek, yaptığı ilacın içerisine kurbağa etinden katma hususunda sorar. Resulullah, kurbağanın öldürülmesine müsaade etmez. Yani, öldürülüp etinin ilaç olarak kullanılmasını yasaklamış olmaktadır. Âlimler bu hadisten: "Kurbağanın ilaçta kullanılması onun öldürülmesine bağlıdır, halbuki öldürülmeler haram kılınmıştır, öyleyse öldürülmesi haram olan hayvanların tedavide kullanılmaları da haramdır" hükmünü çıkarmalarına müncer olmuştur. Bu, onların "necis" olmasından yahut "tiksindirici" bulunmasındandır. Kurbağanın ilaç olarak kullanılmasını yasaklayan hadis ile alakalı olarak Hattâbî de ki: "Bu hadiste, kurbağayı yemenin haram olduğuna ve onun mubah kılınan su hayvanlarına dahil olmadığına delil vardır. Bu iki sebepten ileri gelmektedir: Ya insan gibi bizzat haram olmasındandır, yahut hüdhüd, sured (sarı ve yeşil renkli ağaç kakan kuşu) ve benzeri eti haram edilenlerden olmasındandır. Eğer kurbağa insan gibi zatı itibariyle haram olanlardan değilse, onun hakkındaki yasak bir başka sebebe hamledilebilir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yemekten başka maksadla hayvanın kesilmesini yasaklamış olmaktadır." Pis şeylerle tedavi hususunda Hattâbî devamla şunları söylemiştir: "Kötü ilacın pisliği bazan iki cihetten ileri gelir: 1- Necaset pisliğinden. Bu da ilaca hamr (alkol) ve eti yenmeyen hayvanların eti gibi haram edilmiş bir şeyin katılmasıyla olur. Tabibler, bazı hayvanların bevl ve kazuratlarını bazı hastalıklara tavsiye ederler. Halbuki, bütün bunlar pistir, murdardır, alınması haramdır. Bu umumî yasaktan, sadece sünnetce belirtilen deve bevli istisna tutulmuştur. Aleyhissalâtu vesselâm, bir grup Ureyneliye o hususta ruhsat vermiştir. Sünnet yolu sünnette mevcut her şeye hakkını vermek, yerli yerinde kullanmak, birini diğerine karıştırmamaktır. İlacın kötülüğü bazan de tad ve lezzet yönünden ileri gelir. Bu kerahetin, insan tabiatına verdiği meşakkatten, insan nefsinin ondan tiksinmesinden ileri geldiği açıktır. Ne var ki, ilaçların çoğu, tad itibariyle kerihdir, ancak, hepsi bir olmayıp, bazısı bazısından daha iyi, daha tahammül edilir haldedir." Hanefî mezhebine göre de, "Helal ve temiz olmayan şeylerle tedavide bulunmak esas itibariyle caiz değildir." Ancak bazı fakihlere göre başka bir ilaç bulunmadığı takdirde müslim, âdil bir tabibin göstereceği lüzum üzerine caiz olabilir. Şöyle ki bir hastalığın veya bir hastalığa sürükleyecek bir zaafiyetin tedavisi için mubah bir ilaç bulunmazsa böyle bir tabibin "şifa ümidi vardır" diye tavsiyesi üzerine li-aynihi haram bir şey ile zaruret miktarı tedavi caiz olur. Fakat mücerred zahiri bir menfaat mülahazasıyla, mesela, yalnız temizlemek arzusuyla böyle bir ilacı kullanmak caiz değildir. Zira bunda tedavi mahiyeti yoktur. Bunun haram olduğunda ittifak vardır. Esasen müslüman ve hâzık bir doktor böyle bir tavsiyede bulunmaz, bulunacak olsa, ya müslümanlığında veya hazâkatında bir eksiklik var demektir. Unutmayalım ki, bir ucu dine dayalı tıbbî meselelerde dinimiz "tabib-i müslim-i hâzık"ın tavsiyesine uymayı emreder. Bu çeşit meselelerde doktor tavsiyesine uyarken müslüman kişinin, doktorunda bu evsafı araması gerekir. Burada müslim vasfı, müslüman olduğunu söylemekle birlikte namazını kılmayan, haramlardan kaçınmayan kimsede tahakkuk etmiyeceği kanaatindeyiz. ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر ر ر ب عن بخ رى ـ2ـ 3979ـ ل م #: ا م ن ه ل ا ب ’ .] ا [ : ا ب م ا رم ي ا م :ق ل . ا ا ر :ق ل ]ا .2. (3979)- Ebu Hüreyre'nin Buhârî'de gelen bir rivayetinde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmaktadır: "Şâfi-i Kerim Allah Teâla Hazretleri, her ne hastalık indirmişse onun devasını da indirmiştir." [Ebu Dâvud ve Tirmizî'de şu ziyade var: "Tek bir hastalığın ilacı yoktur" dedi. Kendisine: "O hangi hastalıktır?" diye soruldu da: "İhtiyarlık!" cevabını verdi." [Buhârî, Tıbb 1, Ebu Dâvud, Tıbb 1, (3855); Tirmizî, Tıbb 2, (2039); İbnu Mâce, Tıbb 1, (3436).] ر ب ر عن ـ3ـ 3980ـ ا ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ا ل ن #: ا ا ا ن ب ر ا ا م خر ه .] ب .3. (3980)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her hastalığın bir devası vardır. Hastalığın ilacına rastlanırsa Allah Teâlâ'nın izniyle hastalıktan şifa bulur." AÇIKLAMA: 1- Buhârî'de de gelmiş olan önceki hadis, her hastalık için mutlaka bir tedavi, bir ilaç olduğu hususunda insanları, inananları ikna etmeye yönelmiştir. Hadisin muhtelif vecihleri var: ا ا ا "Ey insanlar tedavi olun!" ن ا خ ا ا خ ا ا ا ا" Allah nerde (veya ne zaman) hastalık yaratmışsa tedavi de yaratmıştır öyleyse tedavi arayın. ا ن عب ا ا ه ا ا ا ر ر ا ة ا ا ا" Ey Allah'ın kulları tedavi arayın. Zira Allah Teâlâ hazretleri bir tanesi haric tedavisiz hastalık yaratmamıştır: İhtiyarlık -bir rivayette ölüm.-" Ebu Hüzâme'nin babasından yaptığı bir rivayette denir ki: "Ey Allah'ın Resûlü! dedim, tedavi için rukye yaptırıp ilaç almamıza ne dersiniz, bununla Allah' ın kaderinden birşey geri çevrilir mi?" Bana: "Bunlar da Allah'ın kaderindendir" buyurdular." Hz. Câbir hadisi dikkat çekicidir: Ona göre tedavi sadece ilacın isabetine bağlı değil, Allah'ın iznine de bağlıdır. Şu halde mü'min, elinden geldikçe tedavi yollarını arayacak, ancak bilecek ki, şifa Allah'ın iznine bağlıdır. Öyleyse şifaya kavuşan mü'min, bunu ilaçtan değil, Allah'tan bilip hamdini ziyadeleştirecektir.Bu husus hatıra şunu da getirmektedir: İlacın her ne kadar, şifa vermesi esas ise de onu kullananın mizacı, ilacın miktarı, kullanılış tarzı, hastadan hastaya farklı neticeler hasıl edebilir. Bazan hakiki şifa verirken bazan kısmî şifa verir, bazan da hastalığı artırır, hatta yan etkiyle bir başka rahatsızlığı tahrik edebilir. Bu durumu bilen mü'min, "Allah'ın şifabahş izni"ni istihsal için ilaç alırken de Rabbine ilticadan geri durmayacaktır. Hadislerin maksadı arasında mü' mine bu prensibi de vermek olduğu gözükmektedir. 2- Bu hadisler ilaçların tesirine inanmayı takrir etmektedir. Öte yandan, mü'minin her şeyi Allah'tan bilip tevekkül etmesi de bir başka imânî edebtir ve bu iki prensip arasında bir teâruz ortaya çıkmaktadır. Bu hususta şârihler şu açıklamayı kaydeder: "Bu hadislerin hepsi, tedavide sebeplerin yerini tesbit etmektedir, bu doğrudur. Ancak yine hadis gereği, te'sirin, ilacın zâtı icabı değil, Allah'ın onda takdir ettiği hâsiyetler ve Allah'ın izni sebebiyle hâsıl olacağına, Allah'ın dilemesi ve takdiriyle ilacın hastalık dâhi hâsıl edebileceğine itikad eden kimse için Allah'a tevekküle mani bir durum ortaya çıkarmaz" derler. Ayrıca bunu yemek ve içmek suretiyle açlık ve susuzluğun defedilmesiyle insanı helâke götürecek başka şeylerden kaçınılması durumlarıyla da kıyas edip, "onlar tevekküle mani olmadığı gibi bu da değildir" derler. 3- Bazı rivayetler "ihtiyarlık" ve "ölüm" hastalığı dışında her hastalığın şifası olduğunu ifade eder. Bu durum her hastalığın mutlaka bir şifası olduğunu vurgulayıp tabiî geleni araştırmaya teşvikkar olmakta, devasız sanılan derde düşenlere de bir ümid, bir teselli kaynağı sunmaktadır. Hadiste, "ihtiyarlık" ve "ölüm'ün de bir nevi hastalık sonucu hâsıl olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu irşâd-ı nebevî, ihtiyarlığı ortaya çıkaran hadiseyi daha yakından tahlil edip daha ilmî izahlar yapmaya imkân olduğu kanaatini vermektedir. Bediüzzaman'ın aşağıda kaydedeceğimiz bir notu da, mü'min doktorlara, orijinal neticeler vaadeden ciddi araştırmalara kapı aralamakta, teşvik unsuru olmaktadır: "Şu âlemde cism-i zîhayatın inkıraza ve mevte mahkumiyeti ise, vâridat ve mesârifin muvanesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar ziyadeleşir, muvazene kaybolur, o da ölür. Âlem-i ebediyette ise, zerrât-ı cisim sâbit kalıp terkîb ve tahlile maruz değil veyahud muvazene sabit kalır, varidat ile masarif muvazenettedir. Devr-i daimî gibi cism-i zîhayat telezzüzât için, hayat-ı cismaniye tezgahının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir." Merhum, bu bahse, cennetteki ölümsüzlüğü ve gençliğin bekasını açıklama sadedinde girer. BİRİNCİ BAB TEDAVİNİN CEVAZI ر ل ا ل [ :ق ل ع ه ر ع مر ب ن ع بة عن ـ1ـ 3981ـ ع م ر ر ا : ن ا را ا م ا رم ي خر ه .] .1. (3981)- Ukbe İbnu Âmir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hastalarınızı yeyip içmeye zorlamayın. Zira Allah Teâlâ Hazretleri onlara yedirir içirir." [Tirmizî, Tıbb 4, (2041); İbnu Mâce, Tıbb 4, (3444).] AÇIKLAMA: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), burada hastalara, onların iştahları olmadıkça bir şey yiyip içme hususunda zorlamamayı tavsiye etmektedir. Bu hususta ikna için "Onlara Allah'ın yedirip içirdiğini" beyan buyurur. Tababete giren bu hadîsi de Aleyhissalâtu vesselâm'ın mucizelerinden biri sayabiliriz. Zira günümüz tababeti de iştahı kesilen hastaya zorla yedirmenin ona fayda değil, zarar vereceğini belirtir. Bir Batılı, oruçla tedavi metodu geliştiren Dr. Dewey'in çalışmalarını anlatırken der ki: "O zamandan beri hayatî kimye (biokimya) otaya çıkarmıştır ki, vücut harareti 38 dereceyi aşar aşmaz, sindirim sistemindeki guddeler enzim (sindirim mayası) salgısını durdurmakta ve taze sıkılmış meyve suyu dışındaki bütün gıdalar hazmı sağlayacak hiçbir enzim ile karşılaşmamaktadır. Binnetice bu halde alınan gıdalar barsaklarda çürüdüğü için zehirlenme hâsıl etmekte(37) herhangi bir fayda te'mîn etmemektedir. Dewey isbatladı ki, ateşli hastaların kilo kaybı, onları aç bıraktığımız zaman, zorla yedirdiğimiz zamana nisbetle daha fazla değildir. Üstelik hazım ameliyesinin ______________ (37) 1966'da tâb edilmiş Lejeun adlı kitaptan aldığımız bu ifadeyi doktorlar günümüzde biraz ihtiyatla karşılıyorlar: Ateşli hastanın iştahı kesilince aldığı gıdanın fayda değil, zararlı olacağını te'yîd etmekle beraber "Bağırsakta çürüme" diye bir hadise olmaz, ateş halinde mîde kabul etmez. Etse bile bağırsaklara salmaz, saldığı takdirde, bağırsaklardan dışarı atılır" derler. gerektirdiği muayyen enerji sarfı, bünyenin, hastalığa karşı mücadele edebilmek için muhtaç olduğu hayatî gücü o nisbette azaltmaktadır." Yazının devamında, içtiği asit sebebiyle sindirim sisteminde ciddî yaralar hâsıl olan ve bu yüzden hiçbir gıda alamayan bir çocuğun 75, diğerinin de 90 gün yaşadığı zikredilir. Yani, gıda alınmadığı takdirde, vücud, daha önceden depoladığı ihtiyatları kullanmakta, hayati fonksiyonlarda, gıdasızlık sebebiyle bir gerileme meydana gelmemektedir. İşte vücuddaki bu ihtiyatların bünye tarafından kullanılma hâdisesi, gaybâşina olan lisan-ı nübüvvete Rab Teâlâ'nın yedirip içirmesi olarak ifâdeye dökülmüş bulunmaktadır. Hadisi, islâm âlimlerinin izahı da şöyle: "Yani, yeme içme yerine geçecek bir şeyle Allah hastaya imdâd eder, açlık ve susuzluk elemine karşı sabırla rızıklandırır. Nitekim, gerçekte hayat ve kuvvet Allah'tandır, ne yiyecekten, ne içecekten ne de sıhhatten." el-Kâdı'nin izahı da şöyle: "Allah, hastaların kuvvetlerini hıfzeder, yeme ve içmenin ruhun muhâfazası ve bedenin kıvamını bulması için hâsıl ettiği fâideler sağlayacak şeyle onlara imdâd eder..." [ :ق ع ر ع ة عن ـ2ـ 3982ـ ر ل ل م ر ه # ر ن م ر را ة : ا ا م :ق ل ن م ر را ة :ق ا ا : ل ب ب ا ظر ب ه ا خر ه .] «.ا بخ رى ل ع ع ب ة ا ب من ل ن # مر م مه ب ا ا ا مر »ا ع ه ه ب ه ب ر ب ه .2. (3982)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a hastalığı sırasında ağzından ilaç içirdik. Bize içirmememizi işaret etti. Ancak biz (itirazını) hastalarda ilaca karşı görülen nefret (diye) değerlendirmiş (ve içirmiştik). Kendine gelince: "Bana ilaç vermeyin demedim mi?" diye bizi payladı. Biz, davranışımızın sebebini: "(Herhalde) hastaların ilaca gösterdikleri nefret olarak değerlendirdik" diye açıkladık. (Resûlullah, buna rağmen öfke izhâr edip, herkesi cezalandırmak üzere): "İlaçtan içmedik kimse kalmayacak!" emretti ve: "Abbâs hariç hepinizi göreceğim, zira o (bana zorla ilaç içirirken) yanınızda değildi" buyurdu. [Buhârî, Tıbb 21, Megâzi 83, Müslim, Selâm 83, (2213).] AÇIKLAMA: Bu hadîs, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'a hasta iken, arzusu hilafına (rağmen) içirilen ilacın hikâyesini anlatmaktadır. Ledûd "ağzın bir tarafından ilaç içirmek" ma'nâsına gelmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendine gelince kendisine, arzu etmemesine, içirmeyin diye işâret buyurmasına rağmen emrinin hilafına şahsi yorumlarıyla zorla içirenlere ceza olarak aynı ilaçtan birer parça içiriyor. Resûlullah'ın bu davranışı için "kısas"tır, "intikam"dır gibi bazı değerlendirmeler yapılmıştır. İbnu Hacer: "Bana öyle geliyor ki Aleyhissalâtu vesselâm bununla te'dibde bulunmak istedi, tâ ki bir daha benzer harekette bulunmasınlar" diye yorumlar. Şöyle yorum yapan da olmuştur: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, tedaviye başvurduğu halde, burada ilaç almak istemedi, zira bu hastalığında vefat edeceğini anladı. Artık öleceği kesinleşen kimsenin ilaç alması mekruhtur." İbnu Hacer, bu yoruma katılmaz ve der ki: "Bana görünen şudur: Bu hâdise, tahyîr (38) ve tahakkuktan önce idi. Tedaviyi hoş karşılamadı, zira, bu hastalığına uygun değildi. Zira yanındakiler, Aleyhisalâtu vesselam'ın zâtulcenb olduğunu zannetmiş idiler ve verdikleri ilaç buna uygundu. Halbuki, haberin siyakından da anlaşılacağı üzere, onda bu hastalık yoktu." ب م #: ر ل ق ل[ :ق ل ع م ر ا ص ب ن عمر ب ن عب عن ـ3ـ 3983ـ ر ق ر ب ن م مة م ق ب ل م ن ا ر ق ر «. ا ب خر ه .] را ه ن م ب ه ب ر ب م ر .ا ر »ا . ______________ (38) Tahyir, bazı hâdislerde geldiği üzere, Resûllah'ın Rabbine dönme veya dünyada uzun müddet kalma hususunda muhayyer bırakılması, fakat O'nun dönmeyi tercihi hâdisesidir. مة « م ب عم ا ن ب ن ع ا ر خر ا :ا م ى » ا # ا ب .3.(3983)-Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki "Benim tiryak içmem, temîme (muska) takınmam, içimden gelen şiiri okumam aldırmazlık olur." [Ebu Dâvud, Tıbb 10, (3869).] AÇIKLAMA: 1- Hadîsin ifâde ettiği ma'nâyı âlimler biraz farklı anlamışlardır: Bazıları: "Tiryak içmeme, temîme takmama, içimden gelen şiiri okumama aldırmam bu üç fiili normal karşılarım" şeklinde anlarken, bazıları da: "Bu üç fiilden biri benden sudûr edecek olsa ben, iyi veya kötü meşru veya gayr-ı meşru ne yaptığına dikkat etmeyen kimselerden biri olurum" şeklinde anlamıştır. Birinci anlayışta mezkur üç şeye cevaz ma'nâsı mevcut iken ikinci anlayışta bu üç şey kötülenmiş olmaktadır. 2- Tiryâk: Zehirin zararını gidermek maksadıyla alınan ilaçtır, dilimizde buna bedel daha ziyâde panzehir kelimesini kullanırız. Hadîsi menfi ma'nâda anlayanlardan İbnu'l-Esîr der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) tiryakı mekruh addetmektedir. Zira içerisinde engerek eti ve hamr katılmaktadır. Bunlar haram ve necistir. Ancak tiryâk'ın çeşitleri var. Şayet bu çeşit maddeler, katılmayan çeşidi ise onu kullanmakta bir beis yoktur. Bazı âlimler: "Hadîs mutlaktır, ama hepsinden ictinab evladır" demiştir." 3- Temîme, cahiliye devri muska ve afsunlarının adıdır. Bunlar Allah'ın isimlerini ve Allah'ın kelimelerini ihtiva ederse cevaz verilmiştir. İbnu'l-Esir der ki: "Bu, cahiliye devri Araplarının inançlarınca, göz değmesinden korumak için çocuklarına taktıkları boncuklardır. İslâm bu inancı kaldırmıştır." Hadiste م م ن :hadîste başta Bir .denmiştir" şirktendir rukyeler ve Muskalar "ا ر م ن ا رق ا ع مة م ا ه" Kim (dünyevî bir maksadla) muska takarsa Allah maksadına erdirmesin" denmiştir. Âlimler hadîsi: "Onlar sanki bunun ilaç ve şifa vereceğine inanırlardı. Resulullah bunları şirk ilan etti, çünkü onlar kendilerine yazılmış bulunan "takdîr"i bunlarla defedeceklerini zannediyorlar, kendilerine gelecek ezânın defedilmesini, asıl defedecek olan Allah'tan değil, gayrından talebediyorlardı" diye açıklarlar. Sindî der ki: "Burada kastedilen muskalar, cahiliye muskalarıdır, bir kısım boncuklar, vahşî hayvanların tırnak ve kemikleri gibi. Ama Kur'an'dan ve Allah'ın isimlerinden yazılarak tanzîm edilen muskalar bu yasağın dışındadır, hatta bunlar câizdir." Sindî, muskanın cevazına kâni ise de meseleye daha farklı yaklaşan âlimler de mevcuttur ve bu mesele ihtilaflıdır. Söz gelimi, Ebu Bekr İbnu'l-Arabî, Tirmizî Şerhi'nde der ki: "Kur'andan muska yapıp takmak sünnet yolu değildir. Bu hususta sünnet, Kur'an'ın okunmasıdır, tâlîk edilmesi değil." İbnu Hacer de şunu söyler: "Hadîsin yasakladığı muska, içerisinde Kur'an ve benzeri müsbet bir şey bulunmayan muskalardır. Fakat içerisinde Allah'ın zikredildiği muskalarda bir beîs yoktur. Zira bu Allah'ın isimleri ve zikriyle teberrükte ve taavvüzde (kötülüklerden korunma talebi) bulunmak maksadıyla yapılır. Keza zînet maksadıyla bunları takmak da nehyedilemez, yeter ki gurura ve israfa kaçmasın." Bu meselede Hattâbî de benzer şeyler söylemiştir: "Tedavi için tiryak içmek mekruh değildir. Resûlullah aleyhissalatu vesselâm tedavi ve ilacı pek çok hadîste mubah kılmıştır. Ancak içine konan yılan eti sebebiyle tiryak haramdır. Temîme, cahiliye Araplarının âfatı kendilerinden defedeceği düşüncesiyle taktıkları boncuktur. Buna inanmak cehâlettir, dalâlettir, çünkü felaketi Allah'tan başka defedip mani olacak yoktur. Kur'an'la taavvüz, teberrük ve istişfa (şifa taleb) bu yasağa girmez. Çünkü o kelamullah'tır, onunla istiaze, Allah'la istiâze demek olur. Zira kelamullah Allah'ın zâtî sıfatıdır. Bazı âlimler mekruh olan muskanın, içerisinde Arapca olmayan, bu sebeple ma'nâsı da anlaşılmayan şeyler yazılmış bulunan, hatta yasaklanmış olan sihir ve benzeri şeyler bulunan muskalardır" demişlerdir." Görüldüğü üzere, âlimler, mutlak olarak "muska haramdır" demiyorlar, muhtevasına, malzemesini Kur'ân'î tabirâtın teşkil edip etmemesine bakıyorlar. Müsbet ma'nâ taşıyan elfaz, dua, esma yazılmış ise bunun câiz olduğunu söylüyorlar. İslâm âlimlerinin, -sünnete dayananbu yaklaşımlarını takdir etmemek mümkün değil. Bazı insanlarda bulunan zayıf bir damar bu çeşit şeylerle meşguliyetten kendini alamamaktadır. Hayatları ilim ve mâkulâtla tanzîm iddiasında bulunan Batı toplumunda ve onları taklidi esas alan memleketimizin sosyetik çevrelerinde bile bu çeşit kesin bir yasağa tam uyacak sayı oldukça azalacaktı. Mesele tamamen meşruiyyet dışına atılınca, konu daha da istismar mevzuu yapılabilirdi. Öyleyse bunun makul hududunu tayin ederek meşruiyet tanımak daha gerçekçi bir tavır olmaktadır. TEDAVİNİN MEKRUHLUGU ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر بة ب ن ا م ر عن ـ4ـ 3984ـ ى م ن #: ا ل م ن ب ر ا رق ا رم ي خر ه .]ا ه .4. (3984)- Muğîre İbnu Şu'be radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim vücudunu dağlatır veya rukye yaptırırsa tevekkülü terketmiş olur." [Tirmizî, Tıbb 14, (2056); İbnu Mâce, Tıbb 23, (3489).] AÇIKLAMA: 1- Rukye, dilimizde afsunlama veya okuma dediğimiz usûlle icra edilen tedavidir. Sünnette humma, sara hatta yılan sokuğu gibi her çeşit âfete karşı rukye yaparak tedavi çaresine başvurulmuştur. Keyy, dağlamadır. Yani, ateşte kızdırılan demiri bazı hastalıklı uzuvlara tatbîk etmek suretiyle başvurulan bir tedâvi metodu. Gerek rukye ve gerekse keyy cahiliye devrinde dahi bilinen ve başvurulan tedavi metodlarıdır. Sadedinde olduğumuz hadîs, bu iki tedavi metodunu yasaklamaktadır. Ancak çoğu durumda olduğu üzere burada da tek bir hadîsle mevzu hakkında nihâî hükme gitmek usül bakımından mahzurludur. Zira, bu mevzu üzerine Resulullah'tan vârid olan başka rivayetlerde mevcuttur. Nihâi hüküm hepsini görerek otaya çıkarılmalıdır. Söylediğimiz şekilde hareket eden İslâm Uleması 4002, 4019, 4023, 4031, 4034 vs. numarada gelen ve bunlara ruhsat veren hadisleri de gözönüne alarak rukye'nin cevazına hükmetmiştir. Buradaki nehyin, rukye ile tedaviye tevessül eden kimsenin neticeyi, te'siri Allah'tan beklemeksizin, sırf bu tedavi tarzına dayananlara baktığı belirtilmiştir. Dağlama ile tedavi de son derece tehlikeli bir metoddur. Bu metodda yeterince bilgi ve mahâret kazanmayanların buna tevessülünü önlemek, başka tedavi yolları varken buna başvurulmasına meydan vermemek için bu yasağın beyan edildiği belirtilmiştir. Müteakiben bazı açıklamalar daha kaydedilecektir. RESULULLAH'IN VASFETTİGİ İLAÇLAR [ :ق ل ع ه ر ا خ ر ى ب عن ـ1ـ 3985ـ خ ن : ل # ا ب ر ل ه ا ع ا ه : ل ب : ل ع ه ق ر ل ل م را ا #: ن خ ب ا خ ن خر ه .] ب ر ا رم ي .1. (3985)- Ebu Sa'îdi'l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam Resulullah Aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek: "Kardeşim ishal oldu (ne yapayım?)" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Ona bal (şerbeti) içir!" ferman buyurdu. Adam içirdi. Bilahare aynı şahıs tekrar gelip: "Ben bal (şerbeti) içirdim. Ancak, bu onun ishalini artırmadan başka bir şeye yaramadı" dedi. (Adamın bu gidip gelmeleri) üç kere tekrar etti. Sonunda Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah doğru söyledi. Kardeşinin karnı yalan söyledi (hata etti)" buyurdu. Sonra bir kere daha içirdi. Bu sefer kardeşi iyileşti." [Buhârî, Tıbb 4, 24; Müslim, Selâm 91, (2217); Tirmizî, Tıbb 31, (2083).] AÇIKLAMA: 1- Buradaki hadisenin kahramanları rivayetlerde tasrih edilmemiştir. Hadisin başka vecihlerinde adamın, Resulullah'a üç sefer gidip geldiği, her seferinde, bal (şerbeti) içirmiş olmasına rağmen ishalin geçmeyip arttığını söylediği, Resulullah'ın da her seferinde "Bal şerbeti içir" tavsiyesini tekrar ettiği belirtilir. Müslim'in bir rivayetinde adamın dördüncü gelişinde Resulullah'ın ilaveten "...Allah doğru söyledi..." dediği tasrih edilir. Bu husus başka rivayetlerde de tasrih edilmiştir. Netice olarak, ishalli kimsenin dördüncü seferden sonra ishalden kurtulduğu anlaşılmaktadır. 2- Hadisi şerh eden âlemler, rivayette geçen: "Kardeşinin karnı yalan söyledi" ifadesinde geçen "kizb"i, hata ile tevil ederler. Yani, kelimenin hata etti ma'nâsında kulanıldığına dikkat çekerler ve Hicaz ahalisinin kizb kelimesini bu ma'nâda da kullandıklarını başka misallerle gösterirler. Bu durumda ه ب) Karnı yalan söyledi)" ibaresi karnı şifayı kabul etmeye salih olmadı, hataya düştü ma'nâsını ifade etmiştir. 3- Hadisle ilgili olarak İbnu Hacer'in yaptığı bir tahlili faydalı bulduğumuz için aynen kaydediyoruz. "Bazı mülhidler: "Bal müshildir, nasıl olur da ishal olanlara bal tavsiye edilir?" diyerek hadise dil uzattılar. Buna cevabımız şudur: Bu söz, söyleyenin cehaletini ortaya kor. Onların bu davranışı şu âyetin şumûlüne girer: "Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve henüz yorumu da kendilerine bildirilmemiş olan şeyi yalanladılar..." (Yunus 39). Şurası malumki, tabibler, aynı hastalığın ilacının yaşa, âdete, zamana, alışılan gıdaya, tedbire, kişi tabiatının gücüne göre değişeceğinde ve ishalin birçok çeşidi bulunduğunda ittifak ederler. Mesela bu çeşitlerden biri, kusmayı da beraberinde getiren şiddetli bir ishaldir ki hazımsızlıktan husule gelir. Doktorlar şu hususta da müttefiktir: Bu çeşit ishalin tedavisi kişinin tabiatını ve onun fonksiyonunu terketmesiyle olur, böylece, insan tabiatı muayyen bir müshile muhtaçsa, hastada kuvvet oldukça ona yardım edilir. İmdi, mezkur hasta sanki hazımsızlıktan husule gelen ishale musabtı. Resululah da ona, mide ve barsaklarında toplanmış olan fuzulî maddeleri boşaltması için bal tavsiye etti. Zira balda mideye ârız olan ve gıdanın midede kalmasını engelleyen yapışkan karışımlardan mürekkep fuzuliyatı sürüp tahliye edici hassa vardır. Midede havlularda görülen tüyler gibi tüyler mevcuttur. Bu tüylere yapışkan karışımlar takılacak olsa, mideyi fesada verir ve mideye ulaşan gıda maddelerini de fesada uğratır. Şu halde bunun tedavisi, bu karışımları mideden sürüp çıkaracak bir maddenin kullanılmasıyla gerçekleşir. Bu maksadla istimal etmeye, baldan daha müessir bir şey yoktur, hususan sıcak su içerisinde eritilip şerbet yapılırsa, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tatbikinde bal, ilk seferinde müessir olmadı, zira tedavi, hastalığa göre, belli bir müddet ve belli bir miktar ilaca bağlı olmaktadır. Bu müddet kısa tutulursa fuzuliyat tamamen sürülüp atılmamış olur, normal zamanı taşacak olursa kuvveti zayıflatır ve başka bir zarar hâsıl eder. Sanki adam, birinci seferde baldan hastalığın mukavemetini kırmaya yetecek miktarda içmemiştir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da içmeye devam etmesini emretmiştir. Adam, hastalık maddesinin gereğine uygun olarak içmelerine devam ettikçe Allah'ın izniyle iyileşti. Resûlullah'ın: "Kardeşinin karnı yalan söyledi" sözünde, "bu ilacın faydalı olduğuna, hastalığın devam etmesinin, ilaçtaki kusurdan ileri gelmeyip, fâsid maddenin çokluğundan husûl bulduğuna bir işâret vardır. Bundan dolayı Aleyhissalâtu vesselâm bu maddenin boşaltılması için bal içmeye devamı emretmiştir.Nitekim, öyle oldu. Ve Allah'ın izniyle adam iyileşti." Onbeşinci miladî asrın ortalarında yapılan bu ilmî açıklama karşısında hayran kalmamak mümkün değil. İsabetli beyan vahye mazhar Resûl-i gayb-âşina'ya has değil, ona ihlasla tabi olan ümmet-i merhumesine de imtiyaz, ne mutlu onlara! Balın iyi bir dezenfektan (mikrop öldürücü) olduğu bilinmektedir. İçerisinde mikrop ve mantar üremez. Sıcak bal şerbetinin karındaki sancıları kestiği de bilinir. ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر ر ر ب عن ـ2ـ 3986ـ ا م ن م #: ب ة م ه ا ا ا ا خ ن خر ه .]ا ب ة « اب ن ق ل. ا رم ي ا «.ا :»ا ا ا م :» ا .2. (3986)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ölüm dışında hiçbir hastalık yoktur ki çörek otunda onun için bir deva bulunmasın." [Buhârî, Tıbb 7; Müslim, Selam 89, (2215); Tirmizî, Tıbb 5, (2042), 22, (2071).] AÇIKLAMA: Bu hadiste, dilimizde çörek otu dediğimiz siyah habbenin ölüm dışında bütün hastalıklara şifa vereceği beyan edilmektedir. Hadis muhtelif vecihlerde gelmiştir. İbnu Hacer, hadisin bir vechinde yer alan -çok hapşırma ile gelen nezleye nasıl kullanılacağı hususundaki- bir açıklamayı merfu rivayetten bulduğunu kaydeder: "Çörek otu ayıklanır incecik dövülür, zeytin yağıyla karıştırılıp burna üçer damla damlatılır." Bir diğer rivayetin açıklaması hangi hastalık için olduğu tasrih edilmeden yapılmaktadır. Şöyle denir: "Dendi ki: "Siyah habbe nedir?" Şu cevabı verdi: "Şûnîz'dir" Tekrar sordu: "Onu nasıl kullanacağım?" dedi ki: "Yirmibir adet çörek otu tanesi alırsın, bir beze bağlarsın. Sonra bir suya koyup bir gece bekletirsin. Sabah olunca burnun sağ deliğine bir damla, sol deliğine iki damla damlatırsın. Ertesi günü sağ burun deliğine iki damla, sol deliğe bir damla. Üçüncü gün sağ deliğe bir, sol deliğe iki damla damlatırsın." İbnu Hacer açıklamasına devam eder: "Bu beyandan varılan sonuç şudur: "Çörek otunun her derde deva olmasının ma'nâsı, her hastalık için tek başına aynı şekilde kullanılması demek değildir. Aksine, bazan olur tek başına kullanılır, bazan olur mürekkep olarak kullanılır, bazan dövülüp inceltilmiş, bazan da dövülmemiş olarak kullanılır. Zaman olur yenilerek, içilerek, damlatılarak ve sarılarak vs. çeşitli şekillerde kullanılır. 2- Hadiste geçen "her hastalığa" tabirini bazı âlimler pek mutlak bularak "onunla tedavi kabul eden..." diye kayıtlamak istemişler ve: "Çünkü o, soğuk hastalıklara iyi gelir, hararetli hastalıklara değil..." demişlerdir. Hadis şârihleri burada teferruatına girmeyeceğimiz bir kısım açıklamalar yaparak, hadisin bütün hastalıklara şâmil olan âmm hükmünü "bir kısım hastalıklara" diye tahsis etmeyi uygun görürler. Hatta Ebu Bekr İbnu'l-Arabî bile bu görüşe katılır ve der ki: "Tabibler nezdinde bal, bütün hastalıklara şifa olma yönüyle çörek otundan çok ileride yer alır, buna rağmen öyle hastalıklar var ki, onlara yakalananlar bal yiyecek olsalar ondan zarara uğrarlar. Bal hakkındaki ه" Onda insanlara şifa vardır" (Nahl 69) âyetinden murad, ekseri ve galib durum olursa, çörek otu hakkında gelen mutlak ifadeyi de "ekseri durum" diye tevil etmemiz evla olur." Hadisin âmm olan hükmünü bu şekilde tahsis taraftarı olmayanlardan İbnu Ebî Cemre de şunu söyler: "Âlimler bu hadis hakkında ileri geri konuşup, âmm hükmünü tahsis ettiler ve hadisi tıbb ve tecrübe ehlinin sözleriyle izaha yeltendiler. Bunu yapanların hatası açıktır. Zira biz, tabiblerin sözlerini tasdik edecek olursak ilimlerinin temelini zann-ı galibe dayanan tecrübe teşkil eden kimseleri esas almış oluruz. Şurası muhakkak ki, hevadan konuşmayan Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı tasdik etmek, onların kelamını kabulden evlâdır." İbnu Hacer, bu farklı görüşleri kaydettikten sonra münakaşayı şöyle bağlar: "Çörek otunu tek başına, tek tarzda değil, farklı terkibler ve çeşitli şekillerde almanın kastedilmiş olacağını göstererek, ma'nâsının âmm olmasının esas olduğunu belirttik. Hadisin ma'nâsına böyle yaklaşmanın herhangi bir mahzuru yoktur, hadisin zahirinden çıkma da mevzubahis değildir." Esasen Resulullah, hiçbir ilacın hiçbir hastalığa kesin deva vereceğini vaadetmiyor, daha önce de geçtiği üzere "Allah'ın izni"yle kayıtlıyor. Sadedinde olduğumuz çörek otunun dahi, -İbnu Hacer'in de belirttiği gibi dozajını, terkibini alınış tarzını tesbit edebildiğimiz takdirde- bu çeşit ifadelerde tekid maksadı da bulunmakla beraber "Bütün hastalıklar için" demede bir mahzur olmamalıdır. Madem hadis âmmdır, öyleyse ülemânın belirttiği kayıtlar çerçevesinde bütün hastalıklar için çörek otunun az veya çok tedavi edici bir tesirinin varlığını kabul etmemiz daha uygundur. Zira O (aleyhissalâtu vesselâm), her ne söylemişse haktır, gerçektir, mübalağa ve mücâzefeden berîdir. ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر ق ص ب ب ن عن ـ3ـ 3987ـ ل ا ب م ن #: م را ب ع م ن ر ر ل ا ا ب ا خ ن خر ه .]ا .3. (3987)- Sad İbnu Ebî Vakkas (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim her sabah acve hurmasından yedi tane yerse o gün geceye kadar ona ne zehir ne de sihir zarar verir." [Buharî, Tıbb 52, 56, Et'ime 43; Müslim, Eşribe 154, (2047); Ebu Dâvud, Tıbb 12, (3875, 3876).] AÇIKLAMA: 1- Acve, Medine'de yetişen en kaliteli en yumuşak hurmadır. İbnu'l-Esir bunu şöyle tarif eder: "Sayhânî çeşidinden daha büyük, bir hurma çeşididir. Rengi siyaha çalar. Bu, Aleyhissalâtu vesselâm'ın Medine'ye kendi eliyle diktiği hurma çeşididir." 2- İbnu Hacer, Medine'nin Necid cihetine düşen Medine'ye en yakın kısmı üç, en uzak kısmı sekiz mil olan Âliye nam mevkiinde yetişen hurmaların şifabahş olduğunu teyid eden başka rivayetler de kaydeder. Bazı rivayetlerde "şifa", bazılarında "tiryâk" (panzehir) olduğu ifade edilmiştir. Nesâî'nin bir rivayetinde: "Acve cennettendir, o zehre karşı şifâdır" denir. 3- Hadiste gelen "geceye kadar" tabiri acvenin tesirini gündüzle sınırlamaktadır. Yani şeran gündüz güneşin doğumundan batmasına kadar ki mühlettir. Güneşin batmasıyla gece başlar. Rivayetlerde gece hakkında bilgi verilmemiştir. Yani, gecenin başında hurma yiyen gece boyu zehir ve sihre karşı emniyette midir? tasrih gelmemiştir. Hattâbî, acvedeki şifabahş hâsiyetin, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın duasıyla hâsıl olduğunu, aslında değişik bir hususiyet olmaması gerektiğini söyler. İbnu't-Tîn, bu hâssenin o zaman mevcut olan şimdi ise bilinmeyen hususi bir ağaca ait olma ihtimalinden bahseder. Bazı âlimler, hurma sayısının yedi kılınması, Medine hurması ile sınırlandırılmış bulunması gibi tıbta izahı olmayan kayıtlara bakarak bu durumun Resulullah devriyle ilgili bir imtiyaz olup daha sonraki devirlerde müessir olmayacağı yorumuna gitmiştir. Hatta bu mesele üzerinde âlimler birbirlerinin ithamına müncer olan farklı değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Teferruata girmeden, ر ل ق ل[ :ق ع ر ع ة عن ـ4ـ 3988ـ ا ل ع ة ع ن #: ل ر ر ب م خر ه .]ا .4. (3988)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "(Medine'nin Necd cihetinde yer alan) Âliye acvesinde şifa vardır. O sabahın ilk vaktinde (yenirse) panzehirdir." [Müslim, Eşribe 156, (2048).] Açıklama, önceki hadiste geçti. ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر ب ن عن ـ5ـ 3989ـ م #: م ن م ن ا ن م ا ا خ ن خر ه .] ا رم ي .5. (3989)- Saîd İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mantar kudret helvası cinsindendir. Suyu göze şifalıdır. [Buhârî, Tıbb 20, Tefsir, Bakara 3; Müslim, Eşribe 157, (2049); Tirmizî, Tıbb 22, (2068).] م [ :ق ا ع ه ر ر ر ب عن رم ي خرى ـ6ـ 3990ـ م #: ر ل ل ر ’ا ر ى ا م ن م ن ا ا ن م ة م ن ا ر ب ق ل .ا م ن ا : ر خ م م خ ن ب ق ر ر ر ب ه ر ة . ] ب ر ع م 6. (3990)- Tirmizî'de Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'tan gelen bir rivayete göre, Halk: "Mantar toprağın çiçek hastalığıdır" demiştir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle söylediler: "Mantar (Allah'ın Benî İsrail'e in'am ettiği kudret helvası denen) menn'dendir. Suyu göz için şifadır. Acve (denen hurma cinsi) cennettendir ve zehire karşı şifadır." Ebu Hüreyre ilave eder: "Ben üç veya beş veya yedi mantar aldım, onları sıkıp suyunu bir şişeye koydum. Gözü hasta olan bir cariyeme tatbik ettim. İyileşti." [Tirmizî, Tıbb 22, (2068, 2069, 2070).] AÇIKLAMA: 1- Hadis üzerine, İbnu Hacer'in sunduğu uzun tahlilden genişçe kaydedeceğiz. Dikkatle okunmalı, çıkaracağımız sonuca kadar hükme gitmede acele edilmemelidir. 2- Kem'e Arapçada mantar demektir. İbnu Hacer'in: "Kem'e yaprak ve sapı olmayan bir bitki olup, ekimi yapılmaksızın yerde bulunur" diye yaptığı tarife bakınca her çeşit mantar bu kelime ile ifade edilmiş olmaktadır. Kâmustaki açıklama da böyle. Bu sebeple tercümemizi kem'e mantarı şeklinde değil, doğrudan mantar şeklinde yapmayı uygun gördük. İkinci hadisimizi biraz daha vazıh hale getiren bir rivayet Taberî'de gelmiştir. Orada Hz. Câbir (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre, Resulullah devrinde çokca mantar çıkmış, halk: "Bu, "yer"in çiçek hastalığı" diyerek yemekten imtina etmiştir. Bu hal Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ulaşınca: "Mantar yerin çiçeği değildir. Bilesiniz, mantar kudret helvası cinsindendir" buyurmuştur. Mantarın, gök gürlemesiyle çokça ortaya çıkması sebebiyle araplar mantara "benâtu'r-Ra'd" yani gök gürültüsünün kızları da demiştir. Arapların mantar için "Arzın çiçek hastalığı" demesinin, onun da insandaki çiçek gibi yerin içinden çıkmasından ileri geldiği belirtilmiştir. 3- Mantarla kudret helvası (menn) arasında kurulan irtibat ve benzerliğe gelince, kendiliğinden hâsıl olmasıyla izah edilmiştir. Nitekim bir hadiste م م ن ا م ن ى ا ل ا e'İsrail Benî Mantar "را ل ب ع ا indirilen kudret helvasındandır" buyrulmuştur.(39) Hadiste geçen ve kudret helvası ma'nâsına gelen menn kelimesi aynı zamanda nimet, vergi ma'nâlarına da geldiği için bazı âlimler: "Allah mantarı herhangi beşerî bir muamele olmaksızın lutfedip, kullarına nimet kıldığı için Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) böyle ifade buyurmuştur" diye açıklamıştır. Yapılan üçüncü bir açıklamaya göre Cenâb-ı Hakk'ın İsrailoğullarına gökten indirdiği menn (kudret helvası) tek çeşit yani sadece ağaçların üzerine inen maruf tatlı madde değildir bunun bir çok çeşidi vardır. Bir çeşidi ağaca inmiş ise, bir başka çeşidi de yerden çıkmıştır, mantar yerden çıkandır. Muhtemeldir ______________ (39) İsrailoğullarına indirilen kudret helvası ile ilgili ayetler: Bakara 57, A'raf 160. ki, İsrailoğullarına inen bu "menn"in (nimetin, lütfun) arasında mantar da vardır. Şu halde Hak Teâlâ Hazretleri Tîh çölünde onlara ekmeğin yerini tutmak üzere de mantarı lutfetmiştir. Bu durumda âyette zikri geçen selva (bıldırcın) da katıklarını teşkil etmiş olmalıdır. Onların helvalarını da ağaç üzerine inen ve tall denen çisenti teşkil etmiş böylece maişetleri mantarbıldırcınçisenti üçlüsüyle temin edilmiştir. İbnu Hacer'in kaydına göre, bu duruma, bir ihtimal olarak ilk defa Hattâbî dikkat çekmiş, ancak sonradan el-Muvaffık Abdu'l-Latif el-Bağdadî ve ona uyanlar cezmederek kesin bir ifadeye dökmüşlerdir. Onlara göre menn, lügat açısından "nimet", "lütuf" "vergi" gibi ma'nâlara gelmekle insanların emeği, zahmeti olmaksızın mantarın çıkması, ağaç üzerine tatlı çisentinin düşmesi ve avlamaksızın bıldırcınların gelmesi hadiselerini ifade eder. Hadiste "mantar'ın "menn'den olması"nın ihbarı da bu söyleneni teyid eder. Âyette İsrailoğullarının "Ey Musa bir çeşit yemeğe dayanamıyacağız" (Bakara 61) demelerinin, menn'in çeşitliliğini cerhetmeyeceği, buradaki tek çeşitlikten (vahdet) muradın zikredilen şeylerin hiçbir değişikliğe uğramadan aynı tarzda devamı olduğu belirtilmiştir. Bu tevilin doğruluğuna âyet şehadet eder. Çünkü, "menn" ve "selvâ" diye iki ayrı yiyeceğe rağmen "tek çeşit"e de dayanamayacaklarını söyler. 4- Mantar suyunun göze şifa olmasına gelince: Hattâbî der ki: "Mantar bu faziletle mümtaz kılınmıştır, çünkü o, mutlak olarak helal olan bir bitkidir, onun iktisabına hiçbir şüphe girmemiştir. Buradan şu hüküm çıkarılabilir: Mutlak helal olan şey gözü parlatır, aksi de bilakistir." İbnu'l-Cevzî der ki: Mantarın göze şifa olması meselesinde iki görüş var: 1) Hadiste kastedilen şey hakikaten mantarın suyudur. Ancak bu görüşte olanlar, onun göz için çık'la (sırf) kullanılmayacağını söylerler. Fakat nasıl kullanılacağı hususunda iki görüşte ihtilaf ederler: a) Göze sürme çekmede kullanılan ilaçlara katılır. Bu görüşü, Ebu Ubeyd'in naklettiği bir kısım tabiblerin "Mantar yemek gözleri parlatır" sözü tasdik eder. b) Mantar alınır, ortadan ikiye bölünür, ateş korunun üzerine konulup suyu kaynayıncaya kadar tutulur. Sonra bir mil alınıp bu kaynayan parça üzerine bir müddet konup sonra çekilir, mil soğuyunca mantar suyu göze çekilir. (Bu faydalıdır). Çünkü ateş onu soymuş, faidesiz fazlalıklarını gidermiş, geriye işe yarayan kısım kalmıştır. Mil, pişen mantarın suyuna soğumuş ve kurumuş haldeyken konulmamalıdır, tesiri olmaz. İbrahim el-Harbî, Ahmed İbnu Hanbel'in oğulları Sâlih ve Abdullah'tan rivayet eder ki: "Bunların gözlerinde rahatsızlık husule gelmişti. Mantarı alıp suyunu sıkarak sudan gözlerine çektiler. Ancak rahatsızlıkları daha şiddetlendi." İbnu'l-Cevzî der ki: "Şeyhimiz Ebu Bekr İbnu Abdi'l-Bakî anlattı ki: "Bazı kimseler mantarın suyunu sıkıp gözlerine sürdüler ve gözleri kör oldu." 2) İkinci görüşe göre mantarın suyundan murad, mantarı bitiren sudur. Çünkü, (baharda) yere düşen ilk yağmurla (sürme maddeleri = ekhâl) büyürler. Ancak bu görüşün zayıf olduğu belirtilmiştir. İbnu Hacer, İbnu'l-Cevzî'nin mantarın göz tedavisinde çık'la (yani bir başka madde ile karıştırılmaksızın) kullanılmayacağına dair iddiasını tıbbî uygulamaya muvafık bulmaz ve gerekçe olarak Kadı İyaz'ın bazı doktorlardan yaptığı nakli kaydeder: "Gözdeki harareti teskin için tedavi uygulanacaksa mantar suyu tek başına kullanır. Başka çeşit bir tedavi güdülüyorsa mürekkeb (karıştırılmış) şekilde kullanılır." İbnu'l-Arabî de bu görüşe cezmeder ve der ki: "Sahih olan şu ki (mantar suyu) bir halde aslî hâliyle fayda verir bir başka halde karışımıyla. Bu tecrübe edildi ve doğru bulundu." İbnu Hacer devamla der ki: "Evet Hattâbî, İbnu'l-Cevzî' nin söylediği hususta cezmeder ve der ki: "Onunla (bahar yağmuruyla) sürme maddelerinden olan tûtiya taşı büyür." Ve der ki: "(Mantar suyu) çık'la kullanılmaz zira bu, göze zarar verir." El-Gâfikî, el Müfderât'ta der ki: "Mantar suyu, ismid'le macun yapılıp göze çekildiği takdirde göz için ilaçların en sâlihi olur. Çünkü, göz kapaklarını takviye eder ve görme gücünü keskinlik ve kuvvet yönleriyle artırır ve gelecek ârazları bertaraf eder." Nevevî rahimehullah der ki: "Bu meselede doğru olan şudur: "Mantarın suyu, göz için "mutlak" şifadır. Mantar sıkılır, suyundan göze tatbik edilir." Der ki: "Ben ve zamanımda başkaları hep gördük ki gözünü kaybetmiş, görmez olmuş olan bir zât gözüne sırf mantar suyu çekmiş, şifa bulmuş ve tekrar görür olmuştur. Bu zât, eş-Şeyhu'l-adl el-Emin el-Kemâl İbnu Abdi'd-Dımeşkîdir, hadiste rivayet ve salah sahibi bir kimsedir. (40) O, mantar suyunu, hadis-i şerife inanarak teberrük için kullanmıştı, Allah da onunla kendisini faidelendirmiştir." İbnu Hacer, bu naklinde Nevevî'yi biraz ihtiyatsız bularak der ki: "Bunu, sözünün sonunda işaret ettiği üzere, "kendinde hadisin sıhhati ve onunla amel hususunda itikad gücünü bulan"la kayıtlaması gerekirdi. Bu sözü, daha önce kullandığı "mutlak" kelimesine aykırıdır. Tirmizî Cami'inde, Katade'ye kadar sahih bir senetle kaydeder ki Katâde şöyle demiştir: "Bana rivayet edildi ki, Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) dedi ki: "Üç veya beş veya yedi mantar aldım. Onları sıkıp suyunu bir şişeye koydum. (Gözünden hasta olan) cariyemin gözüne ondan çektim, o da iyileşti." İbnul-Kayyim der ki: "Büyük tabibler, mantar ______________ (40) Bu zat, İbnu Hacer'in verdiği bilgiye göre, İbnu Abd diye bilinen Kemâleddin İbnu Abdi'l-Mü'min İbni'l-Hıdır el-Hârisî ed-Dumeşkî'dir. Kendisinden birçokları hâdis dinlemiştir, 83 yıl yaşamıştır, 672'de Nevevî'den dört yıl önce vefat etmiştir. suyunun gözü parlattığı hususunda itirafta bulunmuşlardır. Bunlar arasında el-Mesîhî ve İbnu Sina ve başkaları da var. Bu ihtilaftaki müşkilatı izâle eden husus mantar ve diğer mahlukatın asıl itibariyle, zararlı şeylerden selim olarak yaratılmış iken, sonra onlara, Cenâb-ı Hakk'ın iradesine tabi olarak, mücâveret, imtizac vs. gibi sebeplerle âfetlerin ârız olmuş olmasıdır. Mantar, Allah'tan olma gibi bir vasıfla mümtaz olması sebebiyle asıl itibariyle faydalıdır. Ona zararlı maddeler mücâveret (başka maddelere yakınlık, komşuluk) sebebiyle ârız olmuştur. Sünnette gelen her şeyle sıdk ile amel etmek onu kullanana fayda verir. Allah ondan, niyeti sebebiyle zararı defeder. Aksi bilakistir. Doğruyu Allah bilir." SONUÇ: Bu vesile ile bir kere
daha hatırlatmak faydalıdır. Hadislerde rastladığımız, gerek ahkam-ı feriyye ve itikadiyye olsun ve gerekse sadedinde olduğumuz rivayetlerde olduğu üzere tedaviyle veya ziraat, ticaret gibi başka şeylerle ilgili bir meselede olsun, hadisle amelde ferdî hareket etmemek esastır.O hadis, diğer hadisler, âyetler, selef büyüklerimizin anlayış ve amelleri arasında nasıl bir yer tutmaktadır, bunun araştırılması gerekir. Bir başka ifade ile hem âyetler ve hem de hadisler, muhatapları olan insanın gerek mizaç gerekse coğrafi ve teknik şartlarının farklı oluşları sebebiyle çoğu kere birbirlerni tamamlayıcı mahiyette olarak aynı konuda birden fazla gelmiştir. Bunların terkip ve tahlil edilmesi gerekmektedir. Bir başka ifade ile önümüze çıkan herhangi bir hadisin hatta âyetin zâhiri ile amel etmek doğru değildir. Âyet ve hadislerin ifade edilen işlemlerden geçmesi gerekir. Bu, bir hakikatın ilanı olmaktadır. Ancak görüldüğü üzere, onun nasıl faydalı olacağı, insanların farklı tabiatları, şartları göze ârız olan hastalıklar adedince farklı görüşlerin ileri sürülmesine sebep olmuştur. Ulema-i kiramın hiçbirisini "yanılmak"la, "hata etmek"le itham etmemiz mümkün değil. Bilakis her biri meselenin bir yönünü, mantar suyunun farklı şartlara göre, bir kullanılış tarzını beyan etmiştir. Allah hepsinden razı olsun. Şu halde tıbla ilgili diğer hadisleri de aynı ihtiyatla karşılamamız, tabib veya en azından aklıbaşında tecrübe sahibi kimselerin tavsiyelerinden hariç, kendi kendimize onlarla amel etmekten kaçınmamız gerekmektedir. Bu örnek de gösteriyor ki, tıbb-ı nebevî'nin günümüz insanının anlayacağı şekilde yeniden tedvin edilmesi şarttır. ا ب خ امر عن ـ7ـ 3991ـ ر ل ل ن م [ :ق ع ر م ا م # ا ب # ر ة ق ب ة م ر ن ع ا رم ي خر ه .]ا .7. (3991)- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinden birine hizmet eden Selma adında bir kadın anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir yara veya bir bere gelecek olsa, bana emrederdi, onun üzerine kına koyardım." [Tirmizî, Tıbb 13, (2055).] AÇIKLAMA: Ülemâ, kınanın hâsıl edeceği bürûdet (soğukluk) ile, yaranın hâsıl edeceği hararetin tahfif edileceğini söyler. ر ل ق ل[ :ق ع ر عم ب م عن ـ8ـ 3992ـ # م ن ب :ق . ر ر :ق ل .ب ب ر :ق #: ل ب :ا م ن م م ن ه ن ن ب ى :» م ن« ق ه.ا رم ي خر ه .]ا ن ا ى :» ا ب ر «.ا خ ب م ا ر ه ن”ا ب م عن ب ن ا ب ب ه ا ى م ر ب :»ا « .ا ب ع :» ر ر« : ق ه. ة’ا خ ا مص به ر .8. (3992)- Esmâ Bintu Umeys (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: "Ne ile (barsaklarını) yumuşatıyorsun?" diye sordu. Ben: "Şübrüm ile!" dedim. "Hararet de hararet!" buyurdu. Bunun üzerine ben, sonra senâ otunu müshil olarak kullandım. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bunu öğrenince): "Eğer ölüme karşı şifa taşıyan bir şey olsaydı bu, mutlaka senâ'da olurdu" buyurdu" [Tirmizî, Tıbb 30, (2082).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashabla sağlık meselelerine varıncaya kadar alakalandığını göstermektedir. Esmâ (radıyallahu anhâ)'ya, barsaklarındaki inkıbaz halini gidermek üzere yumuşatıcı ve müshil olarak hangi maddeyi kullandığını sormaktadır. Ancak bunu sorarken kinayede bulunur: "Ne ile gitme imkanı arıyorsun?" der. Gitmeden maksad, helaya gitmektedir. İshal halinde helaya sıkça gidildiği için, gitme ile kinaye yapmıştır. Esmâ, şübrüm denen otu kullandığını söyler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu, ishali çok artırıcı bulduğunu söyler. Ancak bunu değişik bir üslubla ifade eder: Hârrun cârrun... Bu ifade, iki ayrı şekilde ma'nâlandırılmıştır. 1) Şiddetle ishal yapar demektir. 2) İkinci kelime birinciyi tekiden kullanılmıştır. Şöyle ki: Dilimizde, sözgelimi odun modun, sandık mandık, kilim milim dediğimiz zaman ikinci kelimeler birincileri tekîden kullanılır, tek başlarına ma'nâ ifade etmezler. Arapçada da buna benzer itbâ denen bir kullanış vardır. Mesela kesir besir gibi, habis nebis gibi, hasen besen gibi. Şu halde burada da hârr (sıcak) kelimesine cârr kelimesi ile itbâ yapılmış, ma'nâ ve lafız tekid edilmiş olmaktadır. Hadis, bazı vecihlerinde harr yârr diye de geldiği için bu ikinci tevil daha sahih bulunmuştur. Böylece ma'nâ: "Şübrüm çok hararet yapar, ishâli artırır" olur. 2- Esma, Resulullah'ın ikazı üzerine senâ denen ve daha ziyade tedavide kullanılan bir bitkiyi kullanmaya başlar. Aleyhissalâtu vesselâm bunu işitince tasvib eder ve otu takdirkâr ifadede bulunur. Şârihler, senâ denen otun Hicazda yetiştiğini, tedavide değerli bir yeri olduğunu, mutedil bir tesir hâsıl etmesi sebebiyle emniyetle kullanıldığını, sıcak ve kuru tabiatlı olduğunu, safrayı teshil edip kalbi kuvvetlendirdiğini belirtir. Senâ'nın insana hâsıl ettiği pek çok faydalar arasında vesveseyi önlemesi, adaleleri açması, saçları büyütmesi, baş ağrısı, basur, sara gibi hastalıklara şifa vermesi vs. sayılır. Kaynatılıp suyunun içilmesi, dövülerek içilmesinden daha iyi olduğu belirtilir. İçilecek miktarı yüz dirhemden beş dirheme, üç dirheme kadar olabilir. Onun menekşe çiçeği ve siyah kuru üzüm ile kaynatılması daha faydalıdır. [ :ق ع ر م ن ب ق عن ـ9ـ 3993ـ ن خ ر ل ع ب ب ق # ه ع ر م ن ع : ل ا ع ب ا ن ر ن ن ا ع ب ا ى ا ة ب ة ه ن ا ا م ا ر م ن ب ه ل ا ا م ن ب ه .]ا رىا ق ل ب ن ا ن ب ن : ر مه « . ا ب ا خ ن خر ه .خم ى ا :»ا « ق ه.ا « . ب ’ب ا م ر ا ب ب ر ا ر ع :ا ر » ر ن ع ا ر ا ب ا :»ا « .ع ”ا ا م ر ا من ا ر :» ر ا .9. (3993)- Ümmü Kays Bintu Mihsan (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ben küçük bir oğlumla birlikte Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna girdim. (O sırada boğazındaki hastalığı sebebiyle çocuğa (i'lâk denen) tedavi uygulamıştım. "Çocuklarınızın boğaz hastalığını niye i'lâk usulüyle (elle sıkarak) tedavi ediyorsunuz? Size şu ûd-u Hindî'yi (Kust-u Hindî) tavsiye ederim. Zira onda yedi türlü şifa vardır. Zâtü'lcenb'in ilacı ondadır. Boğaz hastalığına karşı burna damlatılır. Zâtü'lcenb'e karşı ağızdan verilir." Zührî merhum der ki: "(Resulullah) bize (ilacın fayda vereceği) iki şeyi açıkladı, ama beşini açıklamadı." [Buhârî, Tıbb 10, 21, 26; Müslim, Selam 139, (1214); Ebu Dâvud, Tıbb 13, (3877).] AÇIKLAMA: 1- Hadiste geçen uzre umumiyetle çocuklara ârız olan boğaz hastalığıdır. Yapılan bazı açıklamalar, şimdilerde anjin dediğimiz bademcik iltihaplanmasını hatırlatır. Diğer bir açıklamaya göre boğazda kanama yapan bir şişmedir. İbnu Hacer buna, küçük dilin düşmesi dahi dendiğini kaydeder. Bazıları uzre ile küçük dile yakın bir yeri kastettiğini de belirtir. Şu halde bunu boğaz hastalığı (41) ______________ (41) Bugünkü tıb diliyle uzre bademcik iltihabı (tosilit) olarak da anlaşılabilmektedir. olarak mutlak bırakmak daha uygun olacak. İ'lak da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde, uzre'ye karşı uygulanan bir tedavinin adıdır. enNihâye'de yapılan açıklamaya göre boğazı (içten) şişen çocuklara, anneleri, parmakları ile şişin üzerine bastırarak (dağr), şişliği izale ederlerdi, i'lak işte bu ameliye ile yapılan tedaviye denmiştir. Dağr: Boğaza parmakla bastırmak, dürtmek demektir. İbnu'l-Esir der ki: "Çocuk uzre'ye yakalanınca, kadın parmağını çocuğun boğazına sokar, parmağıyla o hastalıklı mekanı kaldırır ve sıkardı. (İşte bu ameliyeye dağr denmektedir.)" İbnu'l-Esir, devamla der ki: "Bu ameliyeden sonra, çocuğa (koruyucu mahiyette bir de esma yazılı) muska takarlardı." Su'ût: Burun yoluyla verilen ilaç demektir. Hasta sırt üstü yatırılıp, başı geriye sarkması için omuzlarının altına bir yastık konur. Böylece damlatılan ilacın dimağa ulaşmasından emin olunur. Ta ki, tahrik edeceği hapşırmanın da yardımıyla hastalık veren madde dışarı atılsın. 2- Bu hadiste geçen ûd-u Hindî, başka rivayetlerde Kust (Küst)-u Hindî diye geçer. Kust, Ahterî'nin açıklamasına göre, topalak denen bir ot'dur. İlaç ve buhur olarak kullanılır. Birkaç çeşidi vardır: Kust-u Hindî denen çeşidi siyahtır, hafiftir, hoş bir tadı vardır. Kust-u Şâmî, şimşir ağacı rengindedir. Bunun kokusu güzeldir. Kust-u Bahrî: Bunun rengi beyazdır. Kokusu güzel ise de tadı acıdır. 3- Resulullah, bu hadislerinde çocukların boğazlarında sıkça rastlanan rahatsızlıklara o devrin örfünde câri bir nevi cerrahî ve fiilî müdahaleyi tavsiye etmektedir. Hatta Hz. Câbir'den Ahmed İbnu Hanbel'de ve Sünen'lerde gelen bir rivayete bakılırsa, bu tavsiye başla ilgili ağrılar için de muteberdir: م ا م ر ا ا ر ع ر ه ا خ ب م ه ق ه ا" Herhangi bir kadının çocuğuna boğaz rahatsızlığı veya baş ağrısı isabet ederse Kust-u Hindî alsın suda ezsin sonra çocuğun burnuna damlatsın." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Buhârî'de gelen bir başka hadiste: ن ا ل م ا م ب ه ا مة ا ا ب رى ا" Sizin başvurduğunuz tedavilerin en ideali hacamat olmak ve Kust-u Bahrî (kullanmak)dır" buyurmuştur. Burun veya ağız yoluyla verilen bu ilaca teşvik sadedinde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu uyarısı da Buhârî'de yer alır: ا ب م ب ر م ن ب ا ع ,Çocuklarınıza "ب boğaz rahatsızlıkları için sıtma tedavisine başvurarak eziyet etmeyin, kust (damlası) uygulayın." 4- Hadis üzerinde değerlendirmelerde bulunan Zührî, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Kust-u Hindî'de yedi derde deva olduğunu belirttiği halde, bunlardan ikisini zikredip diğer beşinin hangi hastalıklar olduğunu belirtmediğine dikkat çeker. Ancak İbnu Hacer, tabiblerden naklen, Kust'un faydalarını sayar: "İdrar söktürür, kadınlarda âdet kanını tahrik eder. Mide kurtlarını öldürür, zehiri ve dört günde bir gelen harâreti (humma'rrıb) ve diğer harareti defeder ve mideyi ısıtır, cima şehvetini artırır, (merhem gibi) sürmek suretiyle çiller giderilir." Tabiblerin gösterdiği faydalar yediyi geçer ise de bazı şârihler bu duruma: "Yedi, vahiyle bilinenlerdir, tabiblerin ziyadeleri tecrübe ile bilinenlerdir. Aleyhissalâtu vesselâm, kesinliği sebebiyle yedi ile iktifa etmiştir" diyerek cevap getirmişlerdir. Bu duruma İbnu Hacer'in getirdiği yorum da burada kayda değer: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadislerinde gelen "yedi"den murat, tedavide başvurulan belli başlı tarzlar da olabilir: Çünkü bunlar ya deriye sürmek (talâ), ya içmek, ya tekmîd (hasta uzvu, üzerine sıcak bir şey koyarak ısıtmak) ya tentil (şifalı otu kaynatarak elde edilen su ile hastalıklı uzvu yıkamak), ya buhur yapmak, ya su'ût (burna) damlatmak, ya da ledûd (ağız yoluyla almak)tan ibarettir. Bunlardan sürmek merhametlerle ilgilidir, zeytinyağında eritilir ve (dıştan) sürülür. Tekmîd de böyle. İçmede ilaç inceltilir, bala veya suya veya bir başka mâyie katılır. Tentîl de böyledir. Su'ût'da da ilaç zeytinyağında inceltilir ve burna damlatılır. Ledûd ve buhurlama ise izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Bu yedi tarzdan her birinin tahtında muhtelif hastalıklar için faydalar var. Kendisine cevâmi'ulkelim(42) verilen bir Zat'tan (aleyhissalâtu vesselâm) bu mucizane beyanın suduru bizi hayrete düşürmez (ancak hayranlığımızı artırır)." ر ل ق ل[ :ق ل ع م ر ع ب اب ن عن ـ10ـ 3994ـ #: م ”ب ع ر م ن ه ا : خ ر ب ب ا ا ر ل ا # ن ل ا م ب ا ______________ (42) Cevâmi'ul-kelim, az sözle çok geniş mânalar ifade eden özlü, veciz kelamlara denir. Resûlullah bu hali kendine Allah tarafından lutfedilen hasâisten biri olarak zikreder. ب خ رى ب ن ا ]ا .10. (3394)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İsmîd'i kullanmaya devam edin. Zira o, sürmelerinizin en hayırlısıdır. Görmeyi parlatır, saçı bitirir." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sürme çekince önce üç kere sağ gözüne çekerdi, onunla başlar, onunla bitirirdi. Sol gözüne de iki kere çekerdi." ه ن[ :ر ا ة ـ11ـ 3995ـ ل ن م ة ة ل خ ر ’ا ا ا رم ي خر ه .] ة ة ر ن ’ ا .11. (3995)- Bir başka rivayette şöyle gelmiştir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bir sürmedanı vardı. Her gece şu gözüne üç, öbür gözüne de üç kere sürme çekerdi." [Tirmizî, Libas 23, (1757), Tıbb 9, (2049); Nesâî, Zinet 28, (8, 150); İbnu Mâce, Tıbb 25, (3497); Ebu Dâvud, Libâs 16, (4061).] AÇIKLAMA: 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada göz sağlığı için sürme çekmeyi tavsiye etmekte ve sürme maddesi olarak ismidi emretmektedir. İsmîd, sürmede kullanılan bir taştır. Rengi kızıla çalan siyahtır. Hicaz memleketinde bulunur. Daha kalitelisi İsbahân'dan getirilendir. İbnu Sîde, ismîd kelimesi ile sürme çıkarılan taş mı kastedilir, yoksa bizzat sürme mi kastedilir? Bu konuda âlimlerin ihtilaf ettiğini kaydeder. Türbüştî der ki: "Bu madenî bir taştır. Ancak İsfehânî sürmeye ismid dendiği olmuştur. Gözdeki yaşı ve cerahatları emer, gözün sıhhatini korur, gözün damarlarını bilhassa yaşlılarda ve çocuklarda takviye eder." İsmidle sürmelenmeyi tavsiye eden rivayetler Sahiheyn dışındaki hadis mecmualarında gelmiştir. ع م ه ب ر م ب ة ب ة ى م ب ر م "İsmîd kullanmaya devam edin, çünkü o, saçı gürleştirir, çapağı giderir, görmeyi saflaştırır, (netleştirir)." Ebu Dâvud'un bir rivayetinde, yatarken içerisine misk katılmış ismîd'in sürülmesini tavsiye eder: م ر ع ا م ر ا ه ا م ا ب 2- Sadedinde olduğumuz hadis Resulullah'ın sürme çekme usulünü göstermektedir. * İsmîdle sürme çekmekte. * Geceleyin yatmazdan önce çekmekte. * Her gözüne üçer sefer sürmektedir. Böylece herbirinde "tek" korunmuş olmaktadır. Ancak sola "iki", "sağa da "üç" kere çekerek, toplamın tek kılınması da caizdir. Evla olanın üçer kere olduğu belirtilmiştir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sürdüğü ve ashabına tavsiye ettiği "sürme çekme" işinin süslenme gayesi gütmediği açıktır. Bu sadece sıhhî endişe gütmektedir. Zaten akşam yatacağı sırada buna yer vermesi maksadı göstermeye kafidir. Göz doktoru muhterem Zeki Çıkman'ın sürme üzerine açıklaması aynen şöyle: "Sürmenin ana maddesi antimon'dur. Saf olarak İsfehan sürmesi (ismid) iyisidir. Kirpiklere sürülen sürme, kirpikleri siyahlatır. Sürmenin siyah olması güneş ışınlarından infraruj (ısı ışınaları) tutmasına sebep olur. Böylece gözün içine fazla miktarda girmesine mani olur. İnfraruj ışınları gözün içindeki uyum merceği (lens) ve görmenin ilk uyarımlarını alan sinir tabakasına (retina) zararlı etki yapabilir. Örnek olarak ay veya güneş tutulmaları çıplak gözle takipedilecek olursa, retine denilen bu sinir tabakasında yanmalar meydana gelebilir. Bunun sonucunda ise, görmenin onda dokuzu bozulur ve renk görme ve şekil görme de bozulmuş olur. Bu yönleri ile sürme kullanılması tavsiye edilir. Sürme ile ilgili olmak üzere günümüz tıbbının çok az şey bildiği malumunuzdur." ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر خ ب ن را عن ـ12ـ 3996ـ م ن ا م #: ر م ع ب ا خ ن خر ه .]ب ا رم ي .12. (3996)- Rafi İbnu Hadîc (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hararet, cehennemden bir kabarmadır. Hararetinizi (soğuk) su ile soğutunuz." [Buhârî, Tıbb 28, Bed'ü'l-Halk 10; Müslim, Selam 83, (2212); Tirmizî, Tıbb 25, (2074).] AÇIKLAMA: 1- Kabarma olarak çevirdiğimiz feyh, lügat açısından hararetin şiddet kazanması, artması ma'nâsına gelir. Feyh yerine muhtelif rivayetlerde, bu ma'nâya gelen fevh ve fevr gibi başka kelimeler de gelmiştir. 2- İbnu Hacer, hummanın çeşitleri olduğuna dikkat çektikten sonra insandaki hummanın yani yükselen hararetin cehenneme nisbeti hususunda âlimlerin ihtilaf ettiğini, bazılarının bunu hakikat kabul edip şöyle dediğini kaydeder: "Ateşlinin vücudundan hâsıl olan alev, cehennemden bir parçadır. Allah Teâlâ Hazretleri onun zuhuruna, bazı sebepler takdir etmiştir, tâ ki kullar bununla cehennem ateşini mukayese edip kavrasınlar. Nitekim ferah, neşe ve lezzet gibi hoş şeyler de cennet nimetlerindendir. Allah Teâlâ Hazretleri, bunları da ibret alınsın ve cennet nimetlerine delil ve nümune olsun diye izhâr etmiştir. Bu husus, Bezzar tarafından tahric edilen bir hadiste belirtilmiştir. Hadisi Hz. Âişe rivayet etmiştir. Bu mevzuda, Ebu Ümame tarafından rivayet edilen bir hadisi de Ahmed İbnu Hanbel م :kaydetmiştir م م ن ظ ا ر م ن ا ا" Yükselen hararet, mü'minin cehennemden alacağı nasibidir." İşte bu, soğutmayı emredip şiddet kazanan hararetin cehennemin bir kabarması olduğunu, Allah'ın cehenneme (biri yazda, biri kışta) iki nefes almasına izin verdiğini belirten hadiste olduğu gibi hakikati ifade eder." Bazı âlimler şöyle der: "Bu, teşbih makamında bir haberdir, ma'nâsı ise "hummânın harareti, cehennem hararetinin bir benzeridir" demektir. Böylece cehennem hararetinin şiddeti hususunda nefisler uyarılmak istenmiştir. Bu şiddetli hararet cehennemin kabarmasına benzemektedir. (Kabarması diye ifade edilmiş olan) feyh ise, cehenneme yaklaşan kimseye hararetinden değen şeydir, nitekim hararetin su ile soğutulmasını emreden hadiste böyle ifade edilmektedir." İbnu Hacer, önceki tevilin evlâ olduğunu belirtir. Ulemanın yorumlarını kaydettikten sonra şunu da biz ilave etmek isteriz: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), insanda normalin üstüne çıkan hararetin -ki hadiste Hummâ kelimesiyle ifade buyurulmuştur- insan sağlığına zararlı olduğunu belirtmek için cehennemle irtibat kurmuştur. Zira cehennemdeki ateş de insan için hayır değil, şerdir. Öyleyse, zararı olacak vücut hararetine cehennemin bir uzantısı denmesi ve böylece onunla cehennem arasında bir irtibat kurulması lisan-ı nübüvvete gayet muvafıktır. Aleyhissalâtu vesselâm, iyi hayırlı şeyleri imanla, melekle, cennetle irtibatlayarak beyan buyurduğu gibi, fena, zararlı ve çirkin şeyleri de şeytan, küfür, cehennem gibi kötü şeylerle irtibatlıyarak beyan buyurmaktadır. 3- HARARETİN SU İLE SOGUTULMASI: Resulullah, sadedinde olduğumuz rivayette, hastanın harareti arttığı takdirde, hadisenin, kendi seyrine bırakılmayıp hâricen müdahale ile soğutulmasını emretmektedir. Soğutma vasıtası olarak tasiye edilen şey sadedinde olduğumuz hadiste "su"dur. Bazı rivayetlerde "soğuk su" bazılarında da "zemzem suyu" zikredilmiştir. Şu halde Mekke'de olan veya bulabilen için zemzem suyunu kullanmak ve hususen onu soğutulmuş olarak kullanmak en idealidir. İbnu Hacer, zemzem suyunun da zikredilmesini, Resulullah'ın, bunu temin edebilecek durumda olan muhataplarını esas alarak yapmış olma gerçeğini anlayamayanların bazı yersiz itirazlarına ve onlara verilmesi gereken cevaba dikkat çeker. Bu maksadla Hattâbî'den bir iktibasta bulunur. Hadislerde ve diğer dinî meselelerde meknuz olan bir kısım incelikleri görüp kavramadan, onları kendi kısır anlayışı çerçevesinde kabalaştırıp karikatürize ettikten sonra dil uzatan bazısı cahil, bazısı mütecâhil kimselere her devirde rastlanacağı için bu hale ibretâmiz bir örnek olsun diye bazı ufak kısaltmalarla, yapılan açıklamayı burada aktarmayı faydalı buluyoruz. İnşaallah, böylece kendimizin ve yakınlarımızın sağlığını ilgilendiren mühim bir tedavi metodunu da öğrenmiş olacağız. Kullanılan bazı tabirleri müsamaha ile karşılamak için ifadenin en az bin yıl önceye ait olduğunu göz önüne almak gerekir. Hattâbî ve ona tabi olanlar der ki: "Bazı kıt akıllı tabibler, bu hadise itiraz ederek dediler ki: "Hummalı (ateşi yükselen) hastanın su ile yıkanması onu helak olmaya götürecek bir muhâtara (risk) getirir. Çünkü derideki mesâmatı (delikleri) büzerek buharı hapseder. Böylece harâret bedenin dâhiline akseder. İşte bu hal, (harareti daha da artırarak) ölüme sebep olur." Hattâbî, onların bu itirazına şu cevabı verir: "Kendisini âlim zanneden biri, hummaya yakalanınca galat ederek bedenini suya bandırdı. Harareti böylece vücudunun dâhilinde hapsederek, kendini neredeyse helaka atacak olan ağır bir hastalığa yol açtı. Hastalığını atlatınca, (hadis hakkında) burada zikri hoş olmayan kötü laflar etti. Aslında onu bu duruma düşüren, hadisin ma'nâsı hususundaki cehli idi." CEVABIMIZ ŞUDUR: Esasen bu menfi durum, hadisin sıdkı hususunda şüphede olan bir kalbten sâdır olmuştu. Bu sebeple ona önce şunu sormalı: Sen neye dayanarak hadisten "yıkanma" emrini anladın? (Evet, hadis hummayı su ile soğutun diyor, ama) hiç bir sahih rivayette bunun keyfiyeti yani nasıl olacağı sarih olarak açıklanmamış. Hele yıkanarak soğutulacağı hiç mi hiç yok. Hadiste, sadece "hummânın su ile soğutulması"na irşad edilmiş o kadar. Eğer yaşanan vak'alar, yahut tıb mesleği, her hummalının suya batırılmasının veya bütün bedenine su dökülmesinin hastaya zarar vereceğini ortaya koymuş ise, (hadiste) kastedilen bu değildir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), suyun faydalı olacak bir şekilde kullanılmasını murad etmiştir. Öyleyse suyun soğutmada kullanılması için o şekilde aranması gerekir. "Yıkanmak" başvurmayı emreden hadiste Aleyhissalâtu vesselâm'ın "mutlak bir yıkanma" kastetmediği, hususi bir tarzda yıkanmayı kastettiği ortaya çıkmaktadır. Bu mutlak emirleri kendisine hamledeceğimiz en uygun hummayı soğutma tarzı, Hz. Ebu Bekri's-Sıddîk'in kızı Hz. Esmâ'nın (radıyallahu anhümâ) uyguladığı tarzdır. Zira o, hummalının bedenine, önü ile elbisesi arasına bir miktar su serperdi. İşte bu tarz, hummânın hafifletilmesinde izin verilmiş olan tedavi şeklini teşkil ediyordu. Sahabî ve bâhusus Esmâ (radıyallahu anhâ) gibi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın evine çok sık uğrayan biri(43) bu meseledeki maksadı herkesten iyi bilir. Buhârî'nin İbnu Ömer'den: "Hummâ cehennemden bir kabarmadır, onu su ile söndürün" şeklinde mutlak gelen soğutma hadisini kaydettikten hemen sonra Hz. Esmâ'nın hadisini kaydetmiş olmasındaki sır da bu olmalıdır. Bu, aynı zamanda Buhârî'deki tertibin hârika yönlerinden biridir. Biz burada Hattâbî'nin açıklamasına ara vererek temas ettiği hadisi kaydediyoruz: "Fâtıma Bintu'lMünzir anlatıyor: "Esma Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhâ) kendisine hummalı (ateşli) bir kadın getirilince, ona dua eder, suyu alıp yakasının iç kısmına dökerdi ve derdi ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hummayı su ile soğutmamızı emrederdi." Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), hummalı hastalara suyun nasıl tatbik edileceğini niçin açıklamadı? Meseleyi mücmel bırakmış olmasının sebebi nedir? gibi akla gelmesi muhtemel bir soruya cevap verme sadedinde İbnu Hacer, el-Mâzirî'den şu açıklamayı kaydeder: "Şurası muhakkak ki, tıb ilmi ilimler arasında tafsilata en çok muhtaç olanıdır. Öyle ki, bir şey hastaya ilaç iken ona ârız olan mesela öfke gibi, mizacını kızdıran bir sebeple, az sonra, zehir olur. Ve böylece ilacı da değişir. Bunun örneği çoktur. (44) Öyleyse, bir halette iken bir şeyin bir kimseye şifa vereceği farzedilse, başka hallerde aynı şeyin ona veya bir diğerine aynı şekilde şifa vereceği söylenemez. Tabibler şu hususta icma ederler: Aynı bir hastalığın ilacı, yaş, zaman, âdet, önceki gıda, alışkanlığın tesiri ve tabiatının kuvvetine göre değişir." Sonra yukarıda kaydettiklerimize benzer şeyler söyler. Hepsi derler ki: "(Hadiste) vücudun tamamını yıkama ile ilgili bir sarahatin vârid olduğunu farzedecek olsak, bu sefer de şöyle cevap verilecekti: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' ın yıkanma işinin hummanın atılmasından sonra yapılmasını murad etmiş olması muhtemeldir." Bu ise uzak bir ihtimaldir. Muayyen bir vakitte muayyen bir sayıda olması da muhtemeldir. Bu durumda o, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vahiyle muttali olduğu hususiyetlerinden olur. Bu durumda da tıb ehlinin bütün sözleri müzmahil olur. Nitekim Tirmizî, Sevbân riayeti olarak Resulullah'tan şunu tahric etmiştir: "Birinize humma gelecek olursa -ki ateşten bir parçadır- kendisinden onu su ile söndürsün, akan bir nehrin içine girip dursun. Suyun ______________ (43) Hz. Esmâ radıyallahu anhâ, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın baldızı idi. Zira Hz. Aişe'nin kız kardeşi bulunuyordu. (44) Bugün tabibler şöyle demeyi prensip yapmışlardır: "Hastalık yok, hasta var" akıntısını karşısına alsın ve sabah namazından sonra güneş doğmazdan önce: "Allah'ın adıyla, Allah'ım, kuluna şifa ver. Resulünü tasdik et" diye dua etsin. Böylece üç günde, üç kere kendini suya batırsın. İyileşmezse beş gün devam etsin. Yine de iyileşmezse yedi gün, yine de olmazsa dokuz gün devam etsin. Humma, Allah'ın izniyle dokuzu tecavüz etmeden gider." Tirmizî der ki: "Bu hadis garibtir." Ben de derim ki: "Senedinde Saîd İbnu Zür'a var. Bunun güven durumu ihtilaflıdır." (Mazîrî devamla) der ki: "Bu hummaların hepsine değil bazısına hastır, her yerdeki değil, bazı yerdekidir, her şahsa değil bazı şahsadır. Bütün bu ihtimaller mevcuttur, çünkü Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hitabı bazan âmm olur ki bu, çoğunluğu teşkil eder, bazanda hususî olur. Nitekim: "Büyük ve küçük abdest bozarken kıbleye yönelmeyin, ancak şarka veya garba yönelin" buyurmuştur. "Şarka veya garba yönelin" sözü, bütün arz ehline mahsus âmm bir hitap değildir. Bilakis bu, Medine ve civarında bulunanlara hastır." Nitekim bu husus Kitabu't-Tahâre' de geçti. Keza yukarıdaki tavsiyenin Hicaz ahalisi ile onları takip edenlere mahsus olması da muhtemeldir. Çünkü onlara ârız olan hummâların çoğu, hararetin şiddetinden (hava sıcaklığından) ileri gelen arazi hadiseleridir. İşte hummânın bu çeşidine soğuk su, içilse de, yıkanılsa da fayda verir. Çünkü hummâ, kalbte yanan sonra da ruh ve damarlardaki kan vasıtasıyla bedenin tamamına intişar eden garip bir hararettir. Bu iki çeşittir: 1- Arazî olan hummâ: Bu, şişten veya hareketten veya güneş çarpmasından veya şiddetli yaz sıcağından ve benzeri birşeyden hâsıl olur. 2- Marazî olan hummaya gelince, bu üç çeşittir: Bu suretle kaydedilen açıklamanın devamında hummanın çeşitleri, tedavilerinin farklılığı sadedinde, eski tıb ilminin malumatı aktarılır. İbnu Hacer, bu açıklamalarla, vücudda hararetle tezahür eden çok çeşitli hastalıkların olduğunu, hepsi için tek bir tedavi usulünün geçerli olmayacağını, Resulullah'ın hadislerinde, prensip olarak "su ile soğutma" tavsiye edilmişse de nasıl soğutulacağı hususunda fazla malumat gelmeyişinin bu duruma bağlı olduğunu, bazı rivayetlerdeki tasrihi belli şartlarla kayıtlayıp âmm kabul etmemek gerektiğini belirtir. İbnu Hacer'in bu hususta belirtmek istediği hususlardan biri, su ile soğutma hususuna Resulullah'ın verdiği ehemmiyete dikkat çekmektir. Bu maksadla şerhte şu rivayetleri de misal olarak kaydeder: ا ب ر ب م ن ع ق ل ن ا" Üzerime, bağları çözülmemiş yedi kırbadan su dökün." ا ا ن ا ه م م ن ع ر ا ب ا ر م ن ا ل" Birinizin ateşi artarsa, üç gece seher vaktinde üzerine soğuk su boşaltsın." م م را ا ا ب ر ا ر ’ا ن م ن ا ب ا م ع ن ’ا ب ن م ر ا ا ا ق ل ا ع" Humma ölümün öncüsüdür, o Allah'ın yeryüzündeki hapishanesidir de. Öyleyse, onun için suyu tuluklarda soğutarak (hazırlıklı olun). Ateş basınca iki ezan arasında yani akşam yatsı arasında üzerinize dökün." Ravi der ki: "Böyle yapıldığı oldu ve yapanların harareti geçti." İbnu Hacer, bu hadisleri kaydettikten sonra der ki: "Bunların hepsi, "Onu soğutun" emrini "sadaka vererek" diye tevil eden kimsenin görüşünü reddeder" der. Bu görüş hakkında İbnu'l-Kayyim şu açıklamayı yapmıştır: "Zannım o ki, hadiste hummânın su ile söndürülme emrini "su ile sadakada bulunarak" diye tevil eden kimseyi buna sevkeden husus şudur: "Hummada suyu kullanma işi ona karmaşık bir iş geldi, o da böyle bir tevile yöneldi.(45) Gerçi bu tevilin de hoş bir yönü var. Zira, ceza amel cinsindendir. Şöyle ki, o susuzun ateşini su ile söndürünce Allah da mükafaat olarak ondan humma ateşini söndürecektir. Ancak bu, hadisin ifade ettiği ma'nâ ve işaretten çıkarılan bir yorumdur. Amma hadiste güdülen esas gaye bu değil, açıklandığı üzere, asıl murad, suyun bedende fiilen kullanılmasıdır. Nitekim İbnu Ömer de: "Humma geldiği zaman ا ع ر ا " diyerek hummanın kaldırılmasını talebetmiştir. İbnu Ömer ki, hummanın asıl itibariyle cehennemden olduğunu, kime isabet ederse, onun bununla azablandırıldığını, bu azabın, geldiği şahsa göre farklı bir mahiyet kazandığını, ezcümle mü'mine gelmişse günahlarına kefaret ve uhrevi ücretlerinde artma vesilesi olduğunu, kâfire gelmiş ise, yaptıklarından intikam alarak daha dünyada bir ceza kılındığını bildiği halde, hummanın kaldırılmasını Allah'tan istemiştir. Evet İbnu Ömer, hummaya maruz kalmadaki sevabı bildiği halde bunu talebetmiştir. Çünkü -kendini huzursuz eden bir musibet olmadan da Allah Teâlâ Hazretlerinin günahlarını örtüp sevabını artırmaya kâdir olması hasebiyle - hummanın kalırılmasını Allah Teâlâ Hazretlerinden talebetmenin meşruluğunu da biliyordu." ______________ (45) Bu zât İbnu'l Enbârî'dir. Bu zâta hummaya karşı su kullanma işinin karışık gelmesi, emrin tatbikinin mutlak anlamış olmasından kaynaklanmış olmalıdır. Alimlerin yaptığı üzere işin üzerine tahkîk ve tahlil ile gidilince, hummânın çok çeşitleri görülmekte, herbirine su kullanma zamanı, tarzı değişmektedir. Bu "tarza" dikkat edilmedi mi su kullanma işi zararlı olabilmektedir. Bunu su tasadduku olarak te'il işin içinden kolayca çıkma yoludur. SUYUN SOGUTMADA KULLANILMASI GÜNÜMÜZ TIBBINDA NASILDIR? Bu hususta Dr. Zeki Çıkman'ın yaptığı açıklama şöyle: "Su tedavisi bu gün bir yerde ateşli hastalıklarda serum tedâvi olarak şekil değiştirmiştir. Ateşli hastalık sebepleri çoktur. Bunlardan bir tanesi de hummadır. Hummanın günümüz tıbbındaki diğer adı sıtmadır. Buna rağmen diğer hastalıklarda görülen ateşli durumlara humma denildiği vâkidir. Örnek olarak, aft humması, deride döküntülere sebep olan hastalıklardır (kızıl, kızamık, kızamıkçık, çiçek ve su çiçeği gibi). Emzirme ve doğum humması veya lohusa humması, malta humması (Brucellosis) Q humması(kenelerle geçer) gibi. Bütün bunlarda önemli olan ateşi düşürmektir. Ateşli hastalıklarda terleme hızlı olduğundan farkında olmadan vücut su kaybına uğrar. Bu su kaybı belli limitlerin altında hayatı tehlikeye sokar. Bunun içindir ki, ya vücudun ateşini düşürecek su kaybına ma'ni olunur, veya damar içine serum verilerek su kaybına ma'ni olunur. Ateş düşürürken iki şeye dikkat edilmelidir: a- Ateş birden bire düşürülmemelidir. Âniden ateşin düşürülmesi, âni ölümlere varacak kadar, başka daha ağır hadiselerin ortaya çıkmasına sebeb olur. Bunun içindir ki, ateş yavaş yavaş düşürülmelidir. Su ile yıkanmalı ve bunu aralıklı yapmalıdır. Bunu su pansumanı şeklinde veya suya girip çıkma şeklinde yapmak mümkündür. Devamlı su içinde bulunmak tehlikeli olabilir. Kaldı ki, kullanılan suyun sıcaklığı da dikkate alınması gerekli olan bir başka husustur. Şöyle ki sıcaklığa bağımlı olarak su içinde az veya çok kalınabilir. b- Ateşin tamamen düşürülmesi ise tedavisi açısından zararlı olabilir. Çünkü hafif ateş vücuttaki savunma mekanizmasının daha iyi çalışmasını sağlar." [ : ع ه ر ب ن عن رم ي ر ا ة ـ13ـ 3997ـ ا م ن ا م ا ر م ن ق ة ا م ع ه ب ر م ل ب : ل ر ه ب عب ا ا ر ص ب ق ب ل ا ب ع م ا م م ه ن ة ر خ م ب ب ن ر «.] ب :»ا .13. (3997)- Tirmizî'nin Sevbân (radıyallahu anh)'tan yaptığı bir rivayet şöyledir: "(Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)) buyurdular ki: "Size humma isabet ederse, hummâ ateşten bir parça olduğu için, derhal su ile söndürsün. (Şöyle ki): Akmakta olan bir nehrin içine girsin Akıntıyı karşısına alıp dursun ve sabah namazından sonra ve güneşin doğuşundan önce şu duayı yapsın: ب ع ب ا ا ر" Allah'ın adıyla! Ey Allah'ım, kuluna şifa ver ve Resûlün Hz. Muhammed'in sözünü doğrula!" Nehre üç gün, üç kere bansın. Üçte şifa bulamazsa, beş, yedi, dokuz (gün)e kadar çıksın. Zira humma Allah'ın izniyle dokuz (gün)ü tecâvüz etmez (şifa hâsıl olur)." (46) [Tirmizî, Tıbb 33, (2084).] ر ل ق ل[ :ق ل ع م ر عمر اب ن عن ـ14ـ 3998ـ م #: ر ل ع ب ا ق ل ا ه م ن خ ه : م ن م ظ ا :ا م ر م م ن خ ى ا ا ع ر ر ظ ه ع ة ب ن ا م ر ر ة ه ا ر م ه ص”ا ق ل . م ب ر ع ه ا ق ل . م ه ا ب ر ع م . ه ا ه . ه ر م ه .ا م ب م م ا ______________ ل ع .ا خ ر (46) Hadisleri muhataplara göre değerlendirme gereğine iyi bir misal. Mesela bizde olduğu gibi soğuk memleketlerde bu tavsiyeye uymak risklidir. .ق ر ر ب ة م ب ل ر ن خر ه .]ا .14. (3998)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cibril aleyhisselam bana, bir ilaç öğretti. Bu bütün hastalıklara devadır. Ayrıca dedi ki: "Ben bu ilacı Levh-i Mahfuz'dan istinsah edip yazdım." (İlacı şöyle tarif etti): "Dam üzerinden akmayan yağmur suyundan temiz bir kaba alırsın. Üzerine Fatiha suresini yetmiş kere okursun. Bir o kadar da Ayetü'l-Kürsî'yi, bir o kadar da İhlas suresini, bir o kadar Kul eûzu bi-Rabbi'l-Felâk'ı, bir o kadar Kul eûzu bi Rabbi'n-Nâs'ı, Lâ-ilâhe illallahû vahdehu lâ şerîke leh. Lehül mülkü ve Lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyun lâ yemûtu biyedikel hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr'i okur. Sonra yedi gün oruç tutar ve her gün bu su ile orucunu açar." Rezin ilavesidir. Kaynağı bulunamamıştır. Cami'u'l-Usûl muhakkiki Abdulkâdir el-Arnavud: "Zayıflık veya mevzuluk alâmeti gözükmektedir" der. ر ل ق ل[ :ق ع ر ع ة عن ـ15ـ 3999ـ ن #: ب ة ا ا م ر .ا ن ب ب ا خ ن خر ه .]ا . 15. (3999)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Telbîne (denen sütlü çorba) hastanın kalbini dinlendirir, hüznün bir kısmını götürür." [Buhârî, Tıbb 8, Et'ime 24; Müslim, Selam 90, (2216).] AÇIKLAMA: 1- Telbîne bir çorbadır. Terkibi hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Süt demek olan Leben kelimesinden sütleme ma'nâsında telbîne denmiş olduğuna bakarak, âlimler çoğunlukla süt, un ve bal karışımı bir çorba diye tarif ederler. Hadisin Buhârî'de kaydedilen bir vechi, Hz. Âişe'nin bunu hem hastalara, hem de bir yakını öldüğü için acı çeken mahzunlara yedirdiğini gösterir. Rivayetin sonunda, Hz. Peygamber'den şöyle işittiğini kaydeder: "Telbîne, hastanın kalbini rahatlatır, (üzüntü çekenin) bir kısım üzüntüsünü giderir." Bir başka vecihte "...Muhammed'in nefsi yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun telbîne, sizden birinizin karnını yıkar, tıpkı su ile yüzdeki kiri yıkadığınız gibi" buyurur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hasta için telbîne üzerinde ısrar eder, hasta bundan hoşlanmasa da yemesini tavsiye eder. Hatta Buhârî'de gelen bir rivayette telbîne'yi elbağîzunnâfi yani faydalı düşman olarak tavsif buyurur. Şârihler, telbînenin bağîz yani düşman olarak ifade edilmesini, hastaların diğer ilaçlar gibi bunu da hasımmış gibi sevmeme halleriyle izah ederler. 2- Şârih el-Muvaffak el-Bağdâdî, hadiste geçen fuad (kalb)den muradın midenin başı olduğunu belirtir. İbnu Hacer, yaptığı nakilde, el-Muvaffak'ın kaynatılan arpa suyunun ve bilhassa arpa kepeğinin mideyi süratle zararlı maddelerden temizlemede pek müessir olduğuna, sıcak içildiği takdirde, mideyi daha iyi temizleyeceğine, daha kuvvetle nüfuz edip, hararet-i garîziyeyi daha fazla artıracağına dikkat çektiğini belirtir. Sâhibu'l-Hedy demiştir ki: "Telbîne çorbası, (arpayı kaynatarak) yapılan çorbadan daha nafidir. Çünkü telbîne, arpanın öğütülmesinden sonra (unundan) yapılmaktadır. Arpanın özü, öğütülünce ortaya çıkar. Bu ise daha besleyici, tesirde daha kuvvetli, mideyi daha ziyade temizleyicidir. Tabibler, bunun iyice kaynatılmasını tercih etmişlerdir. Zira böylece daha rakik (ince), daha latif bir hal alarak hastanın tabiatına ağır gelmez. Ancak telbîneden, memleketlerin durumuna göre farklı şekillerde istifade yolları aranmalıdır. Bazan hastaya sadece güzel kaynatılmış arpa suyu daha iyi olabilir. Üzüntülü kimseye de öğütülmüş arpanın kaynatılmasıyla elde edilen su daha iyi olabilir. Nitekim bunlar arasındaki farklı hususiyetler belirtildi." "Telbîne'ye benzer şekilde yapılan herle adındaki çorba, kavrulmuş undan yapılmaktadır. Hastalara içirildiğinde terlemeyi artırarak ateşi düşürdüğü ve terleme ile vücuttaki toksin ve zehirlerin atılmasını sağladığı bilinmektedir." (Z.Ç.) ر ل ن[ :ق ع ر ع ـ16ـ 4000ـ ا #: ع ه ب م ر ا ر م ن ب خ م ا م ر ا ل م ه ا ر ه : ن ا ن ر ا م ا ا ع ن ر ا م ع ن ا ب ة «. ه خر رم ي .]ب »ا « م .ع ل ه ل رب م خ ة ق من خ ا م ر ا م ن عن ’ا ع ه ل ى »ا ن ا ر « م .ا ن ه ر ع ه ى »ا ا ع ن ر « . ه »ا .16. (4000)- Yine Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), aile halkından birine humma (rahatsızlığı) gelince hamurdan çorba yapılmasını emrederdi ve çorba yapılırdı. Sonra hastalara emrederdi ve onlar da ondan ağır ağır içerlerdi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) derdi ki: "Çorba hüzünlü kimsenin kalbini takviye eder, hastanın kalbinden elemi çıkarır, tıpkı birinizin, su ile yüzünden kiri çıkarması gibi." [Tirmizî, Tıbb 3, (2040).] ن[ : ع ه ر عن ـ17ـ 4001ـ م ن م ق م ا ع ر ة ا ة ب ق ل ا ق ة ب ل # ا ب م ن ا رب ا : ب ا ا ب ا رب ا ا«.ا رم ي خر ه .] ا م ة ا خم ا ى »ا .17. (4001)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ureyne kabilesinden bir grup insan Medineye gelmişti. Burası sıhhatlerine iyi gelmedi, hastalandılar. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da onları sadaka develerinin bulunduğu yere gönderdi ve: "Sütlerinden ve bevillerinden için!" emir buyurdu. Onlarda içtiler ve iyileştiler." [Tirmizî, Tıbb 6, (2043).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadise, Buhârî, Müslim, Ebu Dâvud, Nesâî gibi diğer hadis kitaplarında da muhtelif vecihleriyle rivayet edilmiştir. Hadis, Hudûd Bölümü'nde geçtiği için burada tıbb bahsine girmeyen teferruata girmeyeceğiz. Orada kaynakları da tam olarak gösterdik (1587-1588. hadisler). 2- Hadisin tıbba giren yönünü anlama sadedinde vâkıayı kısaca bir özetliyelim: İbnu Hacer'in açıkladığı üzere, Medine'ye sekiz kişilik bir grup gelir: Bunlardan dördü Ukl, üçü Ureyne kabilesinden, biri de onlara katılmış bir başka kabileye mensup biridir. Medine'ye inince, kendilerini rahatsız hissederek Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan barınma ve yemek talebederler. Resulullah onlara imkan tanır ve açlıklarını giderir. Onlar da iyileşip, kendilerine gelirler. Bu birinci rahatsızlıklarının, yorgunluk veya açlık gibi yokluktan gelen herkeste bulunacak şeyler olduğu belirtilmiştir. Şu halde bir müddet ikamet ve istirahatle kendilerine gelip yorgunluğu atan bu yabancılar, Medine'den yakınmaya, buranın hastalıklı (vahime) olduğunu söylemeye başlarlar. Bu durumun, onlar çölde yaşamaları sebebiyle, Medine'nin havasına alışamayıp rahatsızlanmış olabilecekleriyle izah edilmiştir. Zira rutubetli olan Medine'nin çölün kurak havasından gelenlere dokunduğu bilinen, müşâhede edilen bir husustur. Nitekim ilk hicret sırasında, Mekke'den gelen muhâcirler de Medine'nin havasına uyum sağlayamamış ve hemen hemen hepsi hastalanmıştı. Ancak bu heyetin, sırf Medine'nin havasına uymamaktan değil, orada umumiyetle rastlanan "hummâ"ya yakalanmış olmaları sebebiyle de Resulullah'a müracaat ederek sızlanıp Medine'den şikayet etmiş olmaları üzerinde durulmuştur.(47) Her hâl u kârda Aleyhissalâtu vesselâm, onları sadaka develerinin yani hazineye ait onbeş kadar devenin otlatıldığı el-Harra'ya gönderir. Burada çöl havası hakimdir. Resulullah onları buraya gönderirken, develerin sütlerinden ve bevlerinden içmelerini tenbihler. Bedeviler, oraya varır, tenbihlenen hususlara riayet ederler ve iyileşirler. Ancak iyileşince büyük bir ihanete düşerek, çobanları öldürüp develeri sürüp kaçırmaya yeltenirler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) durumdan haberdar olunca, arkalarına takipci gönderip yakalatır ve ağır şekilde cezalandırır. Hadisenin özeti bu. Tefsilatı Hudud bölümünde geçti. Burada hadisin bizi ilgilendiren kısmı, hastalıktan şifa bulmak için deve sidiğinin ______________ (47) Hummâ, hararetin artmasıdır. Pek çok hastalık böyle tezahür eder. Ureynenilerin yüzlerinin solduğu, karınlarının şiştiğine dair de rivayetler gelmiştir. tavsiye edilmiş olmasıdır. İbnu Abbâs'ın rivayet ettiği bir başka hadistede Resulullah deve sidiğini tavsiye buyurmuştur: ل ع ا ا ب ل ب ب رب ة ة ب" Develerin bevllerini tavsiye ederim. Çünkü deve bevlleri, (insanlardaki) mide bozukluklarına iyi gelir." 3- SÜT BAHSİ: Hadislerde süt ve bevlde şifa olduğu bazan beraber gelir, bazan ayrı. Nitekim, ayrıca sütün ele alındığı bir hadisi söz buraya gelmişken kaydetmek isteriz: ن ع ب ر ا ب ل ب ب ا ه ا ر م ن ر ا ل م ن ا" Size [berrî olan] deve ve sığır sütlerini tavsiye ederim. Zira onlar sütü, bütün bitkilerden toplarlar, sütler hastalığa şifadır" buyurmuştur. Münâvî, "Her bitkiden" tabirini "tabiatı hârr (sıcak), bârid (soğuk) ve rutubetli (ıslak) olan her çeşit bitkiden" diye açıklar ve: "Böylece deve sütü itidale yakındır" der. Hakîmut-Tirmizî'den şöyle dediğini nakleder: "Deve, bütün bitkilerden yemesi hasebiyle gıda yoluyla bütün nafi şeyleri cemeder. İşte bu yeme, Allah için olan yemedir, nefsi için değil, şâyet yediklerinde seçim yapıp sadece hoşuna gidenleri yeyip öbürlerini terketse idi, bu yeyişi nefsi hesabına olacaktı ve eti de sıhhate değil hastalığa sebep olacaktı, zira bu halde şehvetle (oburlukla) yemiş olmaktadır." 4- BERRÎ HAYVAN: Burada, bilhassa günümüz için ehemmiyet arzeden bir inceliğe dikkat çekmek isteriz: Hadisin Cami'us -Sağîr'de yer alan bir vechinde ل ع ا ب ر ة ا ب ل ب ب ا ب ا . "Size "berrî" olan devenin bevl ve sütünü tavsiye ederim" buyurulmaktadır. Yani, sütünden veya bevlinden şifa umulacak deve rastgele bir deve değil, berrî olan devedir. Yani Münâvî'nin açıklaması ile "temiz, tabiî kırlarda otlayan deve"dir. Bir başka ifade ile, sun'î yemlerle veya ağılda tek çeşit yemle beslenen deve değildir. İşte berrî olan deveden devâya salih süt veya bevl hâsıl olacaktır. Kıyas yoluyla, her çeşit hayvanın sütünün sâlih ve şifabahş olabilmesi için, onların beslenme şartlarına dikkat etmek gerektiğini hadisten çıkarabiliriz. Bilhassa günümüzde ağılcılık, besicilik gibi yeni teknikler sebebiyle, kırın tabiî otlarından mahrum olarak, sunî yiyeceklerle beslenen hayvanların sütünden, hadislerde vadedilen şifayı bulamayınca hadise dil uzatmak gerçekten cehalet olur. Hatta hayvanlara et yaptırıcı, sütünü artırıcı bir kısım hormonların katıldığı tamamen sun'î gıdaların verildiği göz önüne alınırsa onlardan şifa değil, hastalık bile kapılması tabiîdir. Burada kaydetmek isterim, hayvanların beslenmesi üzerine ihtisasını yapmış bir üniversite mensubu dinledim. Konferansında hayvan dışkısının besleyici yönü sebebiyle tekrar hayvanlara yedirilmesi gereğini söylüyor, bu hususta çalışmalar yapıldığını belirtiyordu. Tabii bunlar İslam'ın fetva vermeyeceği şeyler. Resulullah, hayvandan elde edilecek ürünlerin sağlıklı olması için hayvanın "berrî" olmasını tavsiye buyurmaktadır. Yani kırın temiz havasını alarak, temiz otlarından yiyerek, güneşi altında pişerek beslenmelidir. "Ağıllarda beslenen ve sun'î yem kullanılan hayvanların etlerindeki tad az olduğu gibi, hareketsiz bir beslenme sonucunda etlerinde kanser yapan (kanserojen) maddelerin çokluğu da bilinen bir gerçektir."(Z.Ç.) 5- SÜT VE BEVLDE ŞİFA MUTLAK MI? Şu hususu da belirtelim ki İslam âlimleri, hayvanlar belirtilen şartlara uygun olarak beslense bile sütünde veya bevlinde mutlak bir şifa bulunduğunu iddia etmezler. Şahsın hastalığı, mizacı, beslenme rejimi, bulunduğu bölge şartları gibi değişik durumlara bağlı, kayıtlı bir şifa vaadederek ihtiyatlı konuşmayı tercih ederler. Günümüzün getirdiği yeni ve sunî durumlar hileler göz önüne alınınca ihtiyat payı daha da artar. Ülemâmızın ihtiyatına örnek olarak Ebu Bekr İbnu'l-Arabî'nin bir yorumunu kaydediyoruz: "Deve süt ve bevllerinin bâzı ahvalde bazı hastalıklar için, bazı şahıslara bazı beldelerde devâ olması mümteni (akla uzak) değilir. (Âlimler) dediler ki: "En salih süt, kadın sütüdür, sonra eşek sütü, sonra deve sütü, sonra keçi sütü, sonra sığır sütü, sonra koyun sütü gelir ve bu en katısıdır." İbnu'l-Arabî sözüne şöyle devam eder: "(Sütlerin en efdalini belirtme hususunda) tıbbî tecrübeye dayanan bu tertibi zikretmeye sadedinde olduğumuz hadis mani değildir. Zira hadis, bedevî muhataba, onların hastalığına en uygun olan süte işaret buyurmaktadır. Çünkü onlar bu süt üzere neş'et ettiler, bu sebeple, o süt, (yani deve sütü) onların bedenlerine muvafık düşer (ve şifabahş olur). Herkesce bilinip kabul edilen görüşe göre, sütlerin hepsi bir değildir, süt aldığımız hayvanın, sütü içen bedenlerin ihtilafına, hava durumuna, zamanlara, meralara, bölgelere göre sütler farklılıklar arzeder... Burada görüldüğü üzere, sadece deve, koyun, keçi sütlerinin farklı hâsiyetler taşıması değil, söz gelimi bir deveden diğerine hayvan değiştikçe veya aynı devenin sütü, gıdası, mevsimi, bulunduğu bölge değiştikçe sütündeki hâsiyetin değişeceğine dikkat çekilmektedir. Sütü alıcı durumda olan bünyeler de elbette aynı süte farklı aksülameller (reaksiyon) gösterebilecektir." 6- NOT: Dinimiz açısından tecviz edilmese de insan sidiğiyle de tedaviye yer veren tıbbî bir tatbikatla ilgili şu bilgiyi kaydediyoruz.(48) "Deve sidiğine benzer şekilde memleketimizin bazı yörelerinde de, enfeksiyüz hapatitin (sarılığın bir çeşidi) tedavisinde hastanın kendi sidiğini değişik yollarla kendine içirirler. İçirme işi direkt yapılamıyorsa, kurutulmuş incir, sidik içine konulur, inciri, sidiği emdikten sonra hastaya yedirirler. Bu konuda bir araştırma yapan Prof. Dr. Cahit Abaoğlu, sterile olarak alınan sidiği adaleye enjekte ediyor. Bu tip hastaların bundan istifade ettiğini tesbit ediyor. Bu tatbikattaki tıbbî etkiyi şöyle izah ediyor: Hasta, idrarıyla bazı toksinleri (zehirleri) atıyor. Az dozda atılan bu toksinler, vücuda verildiğinde vücut buna karşı kuvvetli bir müdafaa mekanizması kuruyor (panzehir=antikor) böylece hastalığa karşı kuvvet kazandığından hastalık da kısa zamanda iyileşiyor.(Z.Ç.) ق ل[ :ق ل ع م ر ع ب اب ن عن ـ18ـ 4002ـ #: ا ب ع ل رب ة : ة ا رب ة ة م ر ب م ع ن ل [ :ر ا ة .]ا ا ا ا بخ رى خر ه .]ا .18. (4002)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Şifa üç şeydedir: * Bal şerbeti. * Kan aldırma. * Ateşle dağlama. Ancak ümmetimi dağlamaktan menediyorum." Bir rivayette: "Balda, hacamat olmada şifa vardır" demiştir. [Buhârî, Tıbb 3.] ______________ (48) Dinimiz açısından tecviz edilmez diyoruz. Çünkü, insan sidiği necâset-i galizâ'dır. Halbuki deve sidiği ve diğer eti yenen dört ayaklı hayvanların sidiği necaset-i hafife'dir. Fıkıh açısından hükümleri bir değildir. Haram ve pis şeyle tedavi tecviz edilmez. Üstelik insan idrarı ile tedavinin sünnette örneği de yok. AÇIKLAMA: Buhârî bu hadisi "Şifa üç şeydedir" başlığı altında verir, böylece bu husustaki kanaatini cezmen beyan etmiş olur. İbnu Hacer, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu hadisteki maksadının şifa veren maddeleri üçe hasretmek olmadığını zira başka maddelerde de şifa olduğunu belirtir. Nitekim çörek otu, süt, hurma gibi pek çok yiyecek maddesinin şifa yönü muhtelif hadislerde mevzubahis edilmektedir. Öyleyse, burada Efendimiz, Usulü'l-ilaç denen tedavide başvurulan ana maddelere dikkat çekmektedir. İbnu Hacer, hadisi devrinin tıp anlayışına tatbik edip, o anlayışa uygun bir şekilde izah etmek üzere şöyle devam eder: "Çünkü imtilâî hastalıklar (49) ya demevî, ya safravî, ya balgamî, yada sevdâvî'dir. Demevî olanların şifası kan çıkarmakla hâsıl olur. Hacamat'ı zikretmiş olması Arapların buna çok yer vermelerinden, fasd (damar yarma), [Sülük koyma gibi](50) kan almayı ifade eden diğer metodlardan çok, hacamat metoduyla kan aldırmaya alışmış olmalarındandır. Zira -fasd dahi her ne kadar hacamat ma'nâsında ise de- Araplar çoğunlukla buna alışmamışlardı, hatta ر ة ر م tabiri fasd'ı da içine almış olsa bile. Keza, hacâmat usulüyle kan aldırma sıcak memleketlerde fasd usulüyle aldırmaktan daha pratiktir, fasd usulü ise sıcak olmayan yerlerde hacamattan daha pratiktir."(51) Safrâvî imtila ve benzeri durumların devası müshille olur. Aleyhissalâtu vesselâm, balı mevzubahis etmekle buna uyarmış oldu. Keyy'e (dağlama) gelince, hadiste en son bu zikredilmiştir. Çünkü, fuzûlî maddelerden çıkarılması en zor olanlar için buna başvurulur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) keyy'de şifa olduğunu belirtmekle beraber, onu yasaklamaktadır. Bu hal, ya Arapların, dağlama ______________ (49) İmtilâî hastalık hasta edici, zararlı maddelerin vücuddaki birikimi ve çoğalmasıyla hâsıl olan hastalıklardır. Sözgelimi yara imtilâî değildir, zira vücudda zararlı olan bie maddenin birikimi mevzubahis değildir. (50) Bu mi,Sal Aynî'dendir. (51) İbnu Hacer, bir başka babta meseleyi Sâhibü'l-Hedy'den naklen daha geniş açar: "Hacamad ve Fasd meselelerinin gerçeği şudur: Bunlar zaman, mekan ve mizac'ın ihtilâfına göre ihtilat ederler. Şöyle ki: "Hacamat usulü, sıcak zamanlar, sıcak mekanlar ve kanı son derece olgun olan sıcak bedenlerle daha faydalıdır. Fasd ise bilakistir. Bu sebeple hacamat, bilhassa çocuklar ve fasd'a mükâvim olmayan kimselere daha faydalıdır." Muvaffak el-Bağdadî'de şöyle der: "Hacamat bedenin sathını, fasd'dan daha iyi temizler.Fasd ise bedeni,n derinliklerini temizler. Hacamat çocuklar içindir. Sıcak memleketlerde hacamat, fasd'dan evlâdır ve tehlikelerden emîndir. Bu, bir çok ilaçlardan müstağnî kılar. Bu sebeple hacamat lehinde pek çok hadîs vârid oldu, fasd hakkında değil." yoluyla hastalığın tamamen kaldırılacağına inanmaları sebebiyledir. Bu takdirde böylesi bir kanaati doğru bulmadığı için onları teyid ma'nâsına gelecek olan keyy'i serbest bırakmayı doğru bulmamış olmalıdır. Aleyhissalâtu vesselâm'ı haklı çıkaran şu halleri vardı: Öyle olurdu ki, daha hastalık husûle gelmeden, hastalığı temelden halleden inançları sebebiyle, dağlamaya başvururlar, böylece muhayyel bir tehlikeyi önlemek için kendilerine ateşle tazibde acele ederlerdi. Bu davranışlarıyla çoğu kere, dağlama ile tadavisi gereken hastalık olmadan kendilerini dağlatmış olurlardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın dağlamayı hem yasaklayıp ve hem de bizzat uygulamış olmasından şu neticeyi çıkarabiliriz: Dağlama ne tamamen terkedilmeli ne de yaygın şekilde kullanılmalıdır. Bilakis, onunla tedavi olunacağı kesinlikle anlaşıldı mı -şifanın Allah'tan geleceğine de itikad ederek- başvurulmalıdır. Hz. Muğîre'nin, Tirmizî'de gelen şu merfu rivayeti bu yoruma hamledilir: "Kim dağlanır veya rukye yaptırırsa tevekkülü terketmiştir." eş-Şeyh Ebu Muhammed İbnu Ebî Cemre der ki: "Aleyhissalatu vesselâm'ın dağlama hakkında gelen bütün beyanlarının tamamından anlaşılan şudur: "Onda fayda da var, zarar da. Yasaklandığına göre, zarar yönü galibtir. Allah Teâlâ Hazretlerinin hamr (alkollüler) hakkında fayda olduğunu belirttikten sonra onu haram kılmış olması, bu yasağı andırır. Zira hamr'ın zararları, faydalarından çok fazladır."(52) İbnu Hacer, bu üç meseleden her biri için müstakil bablarda açıklama yapacağını söyledikten sonra kendi devrinin tıb anlayışını aksettiren bazı açıklamalara geçer. Der ki: "Bazıları bu hadisteki "şifa"dan muradın iki kısım olan hastalıktan bir kısmının şifasıdır" demektir. Zira bütün hastalıklar ya maddî, ya da gayr-ı maddî olmak üzere iki kısma ayrılır:(53) Maddî olanlar, -daha önce geçtiği üzere hârre ve bâride (sıcak olanlar, soğuk olanlar) diye ikiye ayrılır. Bu iki kısımdan her biri rutbe (yaş), yâbise (kuru) ve mürekkeb (ikisinin karışımı) diye kısımlara ayrılsa da asıl olan harâret (sıcaklık) ve bürûdet (soğukluk)tur. Bu ikisi dışında kalanlar bunlardan birine tabidir." Durum bu ______________ (52) İbnu Ebi Cemre'nin bu mütealasına hak vermek mümkün değil. Nitekim müteakip açıklamalardan ifratı anlaşılacaktır. (53) İbnu Hacer gayr-ı maddî hastalık tabiriyle, az sonra görüleceği üzere bugün ruhi dediğimiz cünûn veya, stres dediğimiz psikolojik hastalıkları kastdetmiyor. Bilakis beden hararetinin artması şeklinde tezâhür eden ve hepsine hummâ denen ve mahiyeti o devirde açıklanamayan hastalıkları kastetmektedir. Mâmafih kendisi de "mânevî", "rûhî" gibi bir tâbir yerine gayr-ı maddî tâbirini kullanma zekâvetini göstermiştir. olunca sadedinde olduğumuz haberde, bir misal vermek suretiyle tedavinin aslına dikkat çekilmiş olmaktadır. Hârre (sıcak) hastalık, kanın çıkarılması suretiyle tedavi edilir, zira kanın çıkarılmasında (hastalık veren) maddenin atılması (istifrâğ) ve mizâcın soğutulması mevzubahistir. Bâride (soğuk) olan hastalık, bal alınmak suretiyle tedavi olunmaktadır. Çünkü balda ısıtma, olgunlaştırma, parçalama, inceltme, sürdürme ve yumuşatma hassaları vardır. Böylece, zararlı maddeden kurtuluş rıfkla ve kolaylıkla hâsıl olur. Dağlamaya gelince, bu müzmin hastalığın tedavisine mahsustur. Çünkü müzmin hastalık bârid (soğuk) maddeden hâsıl olur ve çoğu kere uzvun mizacını bozar. Dağlanınca bu hastalık uzuvdan çıkar. (Dağlama ile ilgili geniş açıklama 4018 numaralı hadiste gelecek.) Gayr-ı maddî olan hastalıklara gelince bunların ilacına, hadiste: م م ن ا ر م ب ب "Hummâ cehennemden bir kabarmadır, su ile onu soğutun" denilmek suretiyle işaret edilmiştir. * HACAMAT NEDİR, NASIL YAPILIR? Resulullah'ın tıbbî sünnetinde mühim bir yer tutan hacamat, bu kitabımızda birkaç yerde geçti ve müteakip birkaç hadiste yine geçecek. Meselenin ehemmiyetine binaen burada kısa bir açıklama yapmak istiyoruz. Hacamat, lügat olarak emmek ma'nâsına gelen hacm kökünden gelir. Tıbbî tabir olarak kan alma diye tercüme edebiliriz. Bu işi yapana hâcim veya haccâm denir. İhticam kan aldırma talebidir. Mâmafih hacamat veya ihticam pratikte kan aldırma fiilini ifade için kullanılmaktadır. Kan alma işinde kullanılan âlete mihcem veya mihceme denir. Umumiyetle sığır boynuzundan yapılır, içi boş iki ağızlı bir alettir. Mihcem bazan haccam'ın emdiği kanı toplayan alete ve hatta kan almada deriyi yarmak üzere kullanılan ucu sivri alete de denir. Aslında bu yarma âletinin ismi mişrat'tır. Araplar, mihcem denen âletin üzerine tatbik edildiği deri kısmına mahceme demişlerdir. Bu teknik bilgilerden sonra geçmişte uygulanan kan alma usulünü tarife geçebeliriz: Kan iki suretle alınmaktadır: Deriyi yarmadan, deriyi yararak: * Deriyi yarmadan yapılan hacamat: Mihcem denen -ki umumiyetle boynuzdan yapılmıştır- alet alınır, geniş ağzı, kan alınmak üzere belirlenen yere tatbik edilir, haccâm da öbür ağzından aletin içindeki havayı ağzıyla emer. Alet içerisinde hava azaldıkça kanın dahili tazyikinin de tesiriyle ince damarlardan kan aletin içine, deri mesâmatından akmaya başlar. Böylece hacâmat yapılan yerdeki kan tıkanıklığı izale olur, önceden duyulan ağrı, sızı hafifler veya tamamen kaybolur. * Deri yarılarak yapılan hacamat (ki İbnu Hacer fasd olarak ifade etti): Ucu sivri bir aletle -ki buna mişrat ve hatta mihcem de dendiğini belirtmiştik- kan almada kulanılacak mihceme denen âletin tatbik edileceği derinin üzeri yarılır. Bu durumda, mihceme'nin havası emildikce kan bu yarılan yerden daha kolay ve daha çabuk akmaya başlar, Semüre (radıyallahu anh)'ın Taberânî'de gelen bir rivayeti Resulullah'ın bu tarzda hacâmat olduğunu ifade eder: ع ب ا # م مه ر ن ر ب ر ب من ر ل ر ب ر ر ل ل ا ا ع ع م ا ا م ا رى : ل م خ ر ا Resulullah ". ب ه ا (aleyhissalâtu vesselâm) bir haccâm çağırdı. O da Efendimizi bir boynuzla hacamat etti. (Bu maksadla) geniş ağızlı bir bıçak kullanarak (derisini) yarmıştı. Beni Fezârelî bir adam bunu görünce: "Ya Resulullah niye bu adamı, etini kesmeye bırakıyorsun?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bu nedir biliyor musun? Bu hacamattır. Bu sizin başvurduğunuz tedavi yollarının en hayırlısıdır" buyurdular." Araplar, zamanımızda da hacamata ehemmiyet verirler. Ancak bu maksatla boynuz değil, cam aletler kullanırlar. * ZAMANIMIZ TIBBINA GÖRE HACAMAT "Hacamatçılar, özel hacamat aletleri kullanırlar: Bunlar bir hayvan boynuzu olduğu gibi bir bardak veya küçük kâselerdir. Bunların geniş tarafları vücudun herhangi bir yerine tatbik edildiği gibi diğer tarafındaki delikten, içindeki hava emilerek beklenir. Bunun üzerine vücut içindeki basınç bu boşluğa doğru galib gelerek deri altına kan toplanmaya başlar. Daha sonra, hacamat aleti buradan uzaklaştırılır ve deri yarılarak toplanan kan dışarı alınır. Bu metod aynı yere birkaç defa daha tatbik edilerek alınan kan miktarı artırılabilir. Hacamat aletinin içindeki hava emilerek uzaklaştırıldığı gibi, içindeki hava ateş üzerine tutularak genleştirilir ve büyük bir kısmı uzaklaştırıldıktan sonra tatbik edilerek sahasına konulur. Hacamat aleti soğudukça içindeki ısınmış hava da yoğunlaşarak emme tarzında bir vakum oluşturacaktır. Fasd damar yarma her insanın işi değildir. Bunu çok ehil insanların yapması gereklidir. Çünkü hayati damarı parçalayabilir veya çeşitli yollarla mikrop bulaştırarak mevziî (lokal) ve bünyevi (genel) iltihaplara (enfeksiyonlara) yol açabilir. Hacamat bugünkü tıbbî deyimi ile kan aldırmak ma'nâsına gelmekle beraber bazı nüansları vardır. Hacamat, hastalığın nevine göre değişik vücut bölgelerine tatbik edilmektedir. Bundan maksadın o bölgedeki kan hareketini arttırmak, kirli kanı alıp temiz kanın gelmesini sağlamak, o bölgeye özellikle yerleşmiş hastalık yapıcı maddeler varsa bunların uzaklaştırılması düşünülebilir. Tabiî bu bölgeye taze kan çekmekle kandaki tedavi edici maddelerin yine bölgede çoğalmasını sağlayacaktır. Fasd bir yerde bugünkü tıbbî deyimle, kan aldırmanın eş anlamlısı (müteradif) kabul edilebilir. Bu şekilde kan aldırma olayının hacamatın yerini alıp almayacağının mütalaasını ileride yapılacak olan tetkiklere bırakacak olursak, temelde aynı şeyi yaptıklarını söylemek fazla bir cüretkârlık kabul edilmemelidir. Çünkü, hacamat veya fasd yoluyla kanı alınan kişinin kan yapıcı merkezleri uyarılarak, genç ve dinamik kan hücrelerinin oluşması sağlanır. Bu hücreler, solunum hücreleri (alyuvarlarkırmızı kan hücreleri) veya müdafaa (akyuvarlarbeyaz kan) hücreleridir. Bu yeni oluşan genç ve dinamik hücreler hastalıklara karşı daha amansız bir mücadele vererek, hastalıkların uzaklaşmasına sebeb olduğu gibi, çevre şartlarına karşı daha mukavim olmamızı sağlar ve vücuttaki işe yaramayan temel taşı niteliğindeki ihtiyar hücrelerin uzaklaşmasına ve bunların yerine genç hücrelerin yerleşmesine yardımcı olurlar. Yapılan gözlemlerde, kan aldıran kişide hastalıklara karşı mukavemetin geliştiği, baş ağrısının ortadan kalktığı, grip gibi ilacı bulunamayan hastalıklara yakalanmadığı müşâhede edilmektedir. Dolayısı ile kansere karşı mukavemetin ve AİDS'e karşı müdafaanın elde edebileceği de düşünülmektedir." (Z.Ç.) Hacamat hangi günlerde olmalıdır, aç karnına mı tok karnına mı olmalıdır, niçin? gibi açıklamalar az ileride 4014 numaralı hadiste gelecek. ر ل ق ل[ :ق ل ع ه ر ع ه ـ19ـ 4003ـ م خ ر #: ا ا ب ه ا مة ا م ا خر ه .] ا م «. ’ا ب ه م »ا «.ا رم ي ا م ل ر »ا .19. (4003)- Yine İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kendisiyle tedavi olduğunuz şeylerin en hayırlısı sa'ût (burun damlası), hacamat (kan aldırma), ledûd (ağızdan damlatma) ve meşiyy (müshil içmedir.)" [Tirmizî, Tıbb 9, (2048, 2049).] AÇIKLAMA: 1- Daha önceki rivayette, "şifa üç şeydedir" diye hasr ifade eden bir üslubla başladıktan sonra bal şerbeti, kan aldırma ve dağlamayı nazar-ı dikkatlere arzeden Aleyhissalâtu vesselâm, burada tedavi olunan en hayırlı maddeler olarak, öncelikle, ağız ve burun yoluyla alınan bazı ilaçlarla kan aldırmayı göstermektedir. Şu halde belirtildiği üzere, önceki hadisten maksad hasr değildir. Keza bu rivayette de hasr maksud değildir. Hadisin Tirmizî'deki aslında şu ziyade mevcuttur: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hastalanınca, ashabı ona ağız damlası verdi. Bu işten fâriğ oldukları zaman Aleyhissalâtu vesselâm: "Onlara da ilaç içirin!" emir buyurdular. İbnu Abbâs der ki: "Abbâs (radıyallahu anh) hariç hepsine de içirdiler." Görüldüğü üzere İbnu Abbâs 3982 numarada kaydedilen vak'ayı rivayetine ilave etmiş bulunmaktadır. Teysîr müellifi, bu ziyadeyi, önce geçtiği için burada terketmiş ve böylece rivayeti aslına nazaran telhis ederek buraya almıştır. 2- Meşiyy, aslında gitmek demektir. Müshilin yani barsakları yumuşatarak ishale sebep olan ilacın meşiyy diye isimlenmesi, kişiyi sıkca helaya gitmeye mecbur etmesinden ileri geldiği belirtilmiştir, daha önce de belirttik. Müshilin ehemmiyeti hususunda günümüz tıbbı der ki: "Yenilen gıdanın ince barsakların 2/3 üst kısmında sindirilmiş olarak daha aşağılara inmesi gerekir. Şayet sindirilmemiş bulunan gıda ince barsakların 1/3 alt kısmına ve kalın barsaklara ulaşacak olursa, toksinler (çeşitli zehirleyici maddeler) gaz yapıcı maddeler ve kanserojen (kanser yapan) maddeler (indol, indoksit gibi) meydana gelir. Bu maddeler ise vücudun daha çok rahatsız olmasına, hastalığın şiddetlenmesine veya hastalanmasına sebep olabilir. Bunların önlenmesinde, müshil kullanılarak zararlı maddelerin vücuttan uzaklaştırılması sağlanmış olur." (Z.Ç.) 3- Hacamatla ilgili geniş açıklamayı 4006 numarada yapacağız. ن[ :ق ل ع ه ر رق ب ن عن ـ20ـ 4004ـ #: ا ب ر ا ا م ن ا م ن ب ه :ق ق ل .ا ى ا ا ه م ر « :ر ا ة .] ر ل ى ن # ا م ن ا ا ب ر ى ب ا ا ه ا رم ي خر ه .] .20. (4004)- Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), zâtülcenb hastalığının tedavisinde zeytinyağı ve vers'i methederdi." Katâde der ki: "Zeytinyağı ağzın, hastalık hissedilen tarafından içirilirdi." Bir rivayette: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize, zâtülcenbten kustu'lbahrî ve zeytinyağı ile tedavi olmamızı emrederdi" denmiştir." [Tirmizî, Tıbb 25, (2079, 2080); İbnu Mâce, Tıbb 17, (3467).] AÇIKLAMA: Bu hadis, zâtülcenb'e karşı Resulullah'ın vers ve zeytinyağını tavsiye ettiğini göstermektedir. Vers: Kâmus, bunun Yemen'de yetişen bir ot olduğunu, bir kere ekince, aynı kökten yirmi yıl çiçek açtığını, Türkçede "alaçehre" ve "Yemen za'ferânı" dendiğini, bununla bazı eşyaların sarıya boyandığını, bir kısım hastalıklara ilaç olarak kullanıldığını belirtir. Ahterî, bu otun sarı renkli olduğunu, ancak iyisinin "kızıl ve yumuşak" olduğunu ilave eder. Ebu Hanîfe el-Lügavî, bu otun "tıbbî hususiyetinin kuvvetli harâret ve yubûset (kuruluk) olduğunu, iyi cinsinin kızıl, yumuşak ve az kepekli olduğunu çil, uyuz, basur gibi vücudun haricinde bulunan hastalıkların bundan sürülerek tedavi edildiğini, ayrıca kabızlık verici ve boyayıcı gücü olduğunu, içildiği takdirde alaca hastalığına iyi geleceğini, içilecek miktarın bir dirhem kadar olacağını, mizac ve faydaları yönüyle kust-u Hindîye yakınlık arzettiğini, bunun çiçeğiyle boyanan elbisenin, insanda cima gücünü artıracağını" belirtir. Tekrar belirtelim: Ledûd, ağzın bir yanından ilaç damlatmaktır. ن’ا م ا :ق ل # ر ل ن[ : ع م ر ع ب اب ن عن ـ21ـ 4005ـ ر :ا م ن م ر ا ب ا :»ا ب ر«.ر ن خر ه .] «م ر ا ر : ق ل ا خر ل »ا .21. (4005)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İki şeyde ne çok şifa vardır: Sabır ve süffâ." [Rezin tahric etmiştir.] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet, Câmi'ul-Usûl'e Rezin'in Kütüb-i Sitte dışından ilave ettiği rivayetlerden biridir. Hadise mütedavil kaynaklarda rastlananamamıştır. 2- Burada geçen sabır, tevekkülün gereği "tahammül" ma'nâsını taşıyan sabr olmayıp şifalı bir otun ismidir. Dilimizde de sabır denilir. Bu otun usâresi (suyu), son derece acıdır. Sabr denince, bu otun usâresi kastedilir. 3- Süffâ' ise hardal otunun adıdır. Ancak hurf denen bir başka ota da süffâ diyen olmuştur. Dilimizde hurf'un karşılığı "yüzerlik otunun tohumu"dur. Şu halde hadis, pek acı olan sabır ile hardal (veya yüzerlik otu tohumunda) şifa olduğunu vurgulamış olmaktadır. ن[ : ع م ر ع ب اب ن عن ـ22ـ 4006ـ # ا ب ع ا ر ا ا ا ب ا خ ن خر ه .] .22. (4006)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hacamat oldu ve hacamatı yapan doktora ücretini ödedi ve ayrıca burun damlası da kullandı." [Buhârî, Tıbb 9; Müslim, Selam 76, (1202); Ebu Dâvud, Tıbb 8, (3867); Tirmizî, Tıbb 9, (2048).] AÇIKLAMA: 1- Hacamatın kan aldırmak olduğu daha önce açıklanmıştır. Sa'ut, burna ilaç akıtmaktır. Şârihler bu ameliyeyi: "Omuzların altına bir yastık koyup başı aşağı sarkıttıktan sonra burna ilaç damlayıp beyin içlerine(54) nüfuz etmesinin sağlanması" diye tarif ederler. Bundan maksad hastalığa sebep olan zararlı birikimlerin akıntı yoluyla dışarı atılmasını sağlamaktır. Damlatılan ilaçla tahrik edilen hapşırma, arzu edilen akıntıya yardımcı olacaktır. Burna damlatılan şifalı mayi, sade olacağı gibi birkaç maddeden mürekkep bir karışımda olabilir. Hadis Resulullah'ın bu çeşit tedaviye başvurduğunu ifade etmektedir. 2- Rivayet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hacamat usulüyle kan aldırdığını ifade etmekten başka, doktora ücret verdiğini de takrir etmektedir. Buhârî'nin diğer bazı rivayetlerinde Resulullah'ın kan aldırırken ihramlı olduğunu, Mekke yolunda bulunduğunu tasrih eder. Yani hacc veya umre için seferde olduğu bir sırada yol esnasında kan aldırmıştır. 3- İbnu Hacer, tabiblerin hacamatla ilgili pek çok faydalar saydığını kaydeder. Hacamat yapılan uzva göre, hâsıl olacak faydalar farklılıklar arzetmektedir. Hacamat akciğer, karaciğer, dalak, baş, boğaz, göz kulak, diş, burun, bacaklar, baldırlar, mide, vs. pekçok uzuvdaki muhtelif rahatsızlıklara fayda getirmektedir. Not: Hacamatla ilgili daha geniş açıklama 4002 numaralı hadiste az önce geçti. خ ل[ :ق ع ر ق ب ا م ر عن ـ23ـ 4007ـ ر ل ع م ه # ع ه ر ع ع ا ل ق ه ة م ر ل ل # م ل ع ه ر ع م #: ل ب ه ه ا م ن ا ب خر ه .] . ه مل مر ه من اب ل ق ا ي :»ا ق ه «. ا رم ي ______________ (54) Tabir eskidir. Beyinin içlerine ilacın nüfuzu tabiri günümüzde haklı olarak yadırgana bilir. ا « «.بمر من ع ا :»ا ل ر ب م :» . ا ة ا م 23. (4007)- Ümmü'l-Münzir Bintu Kays (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Beraberinde Ali (radıyallahu anh) olduğu halde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanıma girdi. Ali bu sırada (geçirdiği bir hastalığın) nekâhet devresinde idi. Evimizde busr (hurma çağlası) salkımları asılı idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ondan yemeye başladı. Ali de yemek üzere kalktı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ali'ye yönelerek: "Ağır ol, ağır ol! Sen daha nekâhet dönemindesin!" dedi ve Ali bırakıncaya kadar tekrarladı." Ümmü'l-Münzir, anlatmaya devam ederek: "Ben arpa ve çöğender otundan yemek pişirip getirdim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ey Ali, buyurdular, bundan al, bu sana daha faydalı!" [Ebu Dâvud, Tıbb 2, (3856); Tirmizî, Tıbb 1, (2038).] AÇIKLAMA: Bu hadiste, bazı hastalıklarda tatbik edilmesi gereken perhize bir örnek görülmektedir. Resulullah, hastalıktan yeni çıkmış ve henüz sağlığına tam olarak kavuşmamış olan Hz. Ali'yi çağla hurmayı yemekten men etmektedir. م [ :ق ل ع ه ر ب ن ل عن ـ24ـ 4008ـ ه ر ب # ا ل ع ر مة ه ع ن ا ع ع م م ا ر م ا ا ر خ ة ر ق رق ه ر ر م ا ه ر م ب .]ا . ا رم ي ا خ ن خر ه 24. (4008)- Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Uhud savaşı sırasında yaralanınca, Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ), mübarek yüzlerinden kanı yıkamaya başladılar. Ali de Fâtıma (radıyallahu anhâ)'ya su döküyordu. Fâtıma (radıyallahu anhâ) suyun kanı gittikçe artırdığını görünce bir parça hasır aldı. Onu yıkıp iyice kül hâline gelince yaraya bastı. Böylece kan da durdu." [Buhârî, Cihâd 80, 85, 163, Vudû 72, Meğâzî 24, Nikâh 123, Tıbb 27; Müslim, Cihâd 101, (1790); Tirmizî, Tıbb 34 (2086); İbnu Mâce, Tıbb 15 (3464).] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet, cahiliye devrinde bilinen tabâbete bir örnek olmaktadır: Külle kanın durdurulması. Rivayette her ne kadar hasır külü mevzubahis edilmiş ise de, şârihler herhangi bir külün aynı fonksiyonu ifa edeceğini belirtirler. Nitekim halkımız hâlâ bu usule başvurur ve âcil durumlarda bir bez parçası yakarak yaraya basar. Her halde dikkat edilmesi gereken husus külün taze olmasıdır. Zira taze elde edilen kül mikroptan âridir. Bayatlamış, steril olmayan yerlere değerek kirlenmiş külden sakınmak gerek. İbnu Hacer: "Derin olmayan yaranın su ile yıkanması caizdir, derin olursa suyun zararından emin olunamaz" der. Şüphesiz imkân elverdiği durumlarda yaranın su ile yıkanmasından kaçınmalı, yaraya zarar vermeyecek steril mayilerle, en azından kaynatılmış su ile yıkanmalıdır. Aksi takdirde yaranın sudan mikrop kapması melhuzdur. 2- Sadedinde olduğumuz hadis Resulullah'ın Uhud savaşı esnasında yaralanma hadisesini anlatmaktadır. Uhud savaşı müslümanların maruz kaldığı en ciddi ibtilalardan biri olmuştur. Bedir yenilgisinin kiniyle dolu olan Mekke müşriklerini birinci safhadaki mağlubiyetten sonra, müslümanları arka canibten gelecek tehdide karşı korumak üzere bırakılan "okçuların düşman mağlub oldu, savaş artık bitti" diyerek yerlerini terketmeleri üzerine, o ânı bekleyen Hâlid İbnu Velid komutasındaki atlı birliğin, müslümanlara yaptığı âni baskın ile derlenip toparlanmış ve mukabil saldırı ile çok sayıda müslümanı şehid etmişti. Bu meyanda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da oldukça kritik anlar yaşamıştı: Yüzünün birçok yerinden yara almıştı. Azı dişi kırılmış, elmacık kemiklerinin üzerinde, alt dudağından, alnından yaralar almıştı. Abdurrezzak'ın bir rivayetine göre, o gün Aleyhissalâtu vesselâm'ın vech-i mübareklerine yetmiş kadar darbe gelmiş, ancak Cenâb-ı Hakk, onların zararından korumuştur. Bu saldırıları yapanların başında İbnu Kamî'a adında bir müşrik gelmektedir. 3- Hadisin delalet ettiği bir husus açıktır: Tedavinin cevazı.. Bu meselenin teferruatına bu bölümün baş kısımında temas ettiğimiz için burada tekrar ele almayacağız. Ancak, Resulullah'ın bu tedavi ameliyesine itiraz etmemiş bulunmasının sarih bir şekilde tedavinin cevazını gösterdiğini vurgulamayı gerektirir. Hadis, ayrıca, peygamberlerin bir kısım musibetlere, dünyevî meşakkat, bela ve elemlere maruz kalacaklarına da delil olmaktadır. Bu, hem onların ecirlerinin artması ve mertebelerinin yükselmesi hikmetine râcidir, hem de din için ümmetlerinin bu çeşit ibtilalara katlanmaları, meşakkat ve musibetler karşısında sabır göstermeleri hususunda örnek olma maslahatına râcidir. Şer cephesinin geçici zaferlerine rağmen, neticede hüsran onlara, galebe hizbullahadır. Zira İlâhî kanun Kur'an'da öyle tesbit edilmiştir: ق ب ة ن ا م "Nihâî sonuç muttakîler içindir" (A'raf 128). ر ن[ : ر ب ن ا ل عن ـ25ـ 4009ـ ب ن ى ع ن # ا ب ل ا ا خ م ر ا ب ه ب ا ه خر ه .] ا ا رم ي ا ب م .25. (4009)- Vâil İbnuHucr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Târık İbnu Süveyd el-Cu'fî (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a hamr (alkollüler) ile tedavi hususunda sordu. Aleyhissalâtu vesselâm onu bundan men etti ve: "Hayır! O, deva değil, derttir!" buyurdu. [Müslim, Eşribe 12, (1984); Ebu Dâvud, Tıbb 11, (3873); Tirmizî, Tıbb 8, (2047).] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis tedavide hamr'ın kullanılması meselesine aydınlık getirmektedir. Meselenin açıklanmasına girmeden hamrın ne olduğunu kısaca belirtelim: Daha önce genişçe açıkladığımız üzere hamr, aklı örten içkilerin müşterek adıdır. Bunu alkollü içecekler diye açıklayabiliriz. Alkolün girdiği her içkinin - veya gıda maddesinin- aklı örtücü yani sarhoşluk verici tesiri olduğuna göre hamrı alkollüler olarak anlamamız mümkün, makul ve hatta gereklidir. Öyleyse, suali alkolün tedavide kullanımı câiz mi değil mi? diye sormak mümkündür. Biz, bugünkü farmakolojinin hükmünü nazar-ı dikkate almadan, İslam ülemâsının meseleye nasıl baktığını belirtmeye çalışacağız.(55) Çünkü, zamanımızda tıb ilmi, eskiden olduğu gibi, mutlak, değişmez prensiplere inanmıyor. ______________ (55) Günümüzde bir kısım ilaçlar ve bilhassa şuruplar alkolün belli bir nisbette karışımı ile elde edilmektedir. Tıbb ilmi en çok gelişme gösteren bir ilimdir. Günün birinde yeni bir terkibin geliştirilmesi ile bu tatbikattan vazgeçilmesi mümkündür. Biz bugünkü hali değişmez nihâî durum diye kabul edemeyiz. Esas olan ve değişmez gerçekleri ifade eden vahye müstenid nebevî irşadlardır. Gerçek mahiyetiyle onun anlaşılmasına ehemmiyet vermek gerekir. İslam ulemâsı bu meselede ihtilaflıdır. Görüleceği üzere biz ilaç sanayiinde alkole "hayır" diyelim veya "evet!" diyelim diye bir teklif getirmiyoruz. Bu meselenin hâzık müslüman tabiblerce, her çeşit peşin hükümden âri olarak, ciddi şekilde araştırılması gerekmektedir. Bunu yaparken fukahâ'nın yaklaşımı da gözden uzak tutulmamalıdır. Bugünkü doğru ve faydalı bilinen bir kısım tatbikatın zararlı olduğunun anlaşılabileceğini, ondan vazgeçilebileceğini peşinen kabul ediyor. Hemen belirtelim ki, sadedinde olduğumuz hadisin bu meseledeki tavrının kesin bir üslubla menfi olmasına rağmen, dinin getirdiği başka nass ve prensipleri de değerlendiren İslam ülemâsı bu meselede tam bir görüş birliğine varamamıştır. Nevevî hazretleri, Resulullah'ın "O, deva değil, derttir" sözünü şöyle açıklar: "Bu ifade, hamrın kullanılmasının veya sirkeye çevrilmesinin haram olduğuna delildir" diye hükmeder. Devamla der ki: "Hadiste, hamrın devâ olmadığı, onunla tedavide bulunmanın haram olduğu hususunda sarâhat var. Çünkü o derttir. Ashabımız (Şafiîler) nezdinde sahih olan görüş, hamrla tedavinin haram olduğudur. Keza, susuzluğu gidermek için içilmesi de haramdır. Ancak boğaza takılan lokmayı geçirmek için hamrdan başka içecek bir şey bulunmama durumunda, hamra başvurmak gerekir. Zira bu halde, onunla şifâ kesinlik kazanmış olmaktadır. Tedavide ise, durum böyle değildir."(56) Ancak bazı âlimler, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın -4001 numaralı hadiste izahı geçenUreynelilere deve sidiğiyle tedavi olmalarına vermiş olduğu ruhsatla mukayese yaparak zaruret halinde tedavide hamrın da kullanılmasını mubah addetmiştir. Bunlara göre: "Deve sidiği haramdır, ancak bazı hastalıklara da şifa olmaktadır, işte bu sebeple o haramın kullanılmasına Aleyhissalâtu vesselâm ruhsat tanımıştır." Ulemanın ekseriyet itibariyle hamrın tedavide kullanılmasına "haram" dediğini belirten Hattâbî yukarıda kaydettiğimiz kıyasla tedavide kullanılabileceğine ______________ (56) Nevevî, tedavide ilacın tesirinin yüzde yüz olmayıp zanna dayanma durumunu nazara vermektedir. Şu halde, boğazdaki lokmayı kaydırarak boğulmaktan kurtulma gibi şifa verme durumu kesinlik kazanan hallerde, Nevevî'ye göre hamrın isti'mali caizdir, başka hallerde değil. hükmedenlere şu cevabı verir: "Derim ki: "Bu görüş sâhibinin birleştirdiği iki şeyi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) tefrik etmiş (ayrı ayrı değerlendirmeye tâbi kılmış), birinin "zararlı olduğu"na hükmetmiş, diğerine de "mubah" demiştir. Zararlı dediği "hamr"dır, mubah dediği de "deve sidiği"dir. Nass'ın aralarını tefrik ettiği iki şeyi birleştirmek (aynı hükme tabi kılmak) câiz değildir." Hattâbî, hamr mevzuunda Resulullah'ın tavizsiz tavrını bir başka nokta-i nazardan değerlendirir. Ehemmiyetine binaen okuyucumuzun nazar-ı ibretle tedkiklerine arzediyorum: "Keza, halk hamrı haram kılınmazdan önce çokça içiyordu. Herkes içki mübtelası olmuştu ve ondan alacağı keyfin peşinde idi. Haram edilince onun terki ve ondan uzaklaşılması çok zor geldi. Şeriat, hamr alana ceza takdir etmek suretiyle o hususta sert davrandı, ta ki bundan vazgeçsinler ve içmeyi terketsinler. Bu sebeple, içmede, tedavide vs. her hususta kesin yasak koydu, ta ki kimse temâruz ve tesâkum ederek (yani kendisinin hasta olduğunu ileri sürerek) hamrın alınmasını mubah addedip (yasağın ciddiyetini bozmasın, gevşeklik hâsıl etmesin). Halbuki deve sidiği hususunda böyle bir endişe mevcut değildir, çünkü onu içmeye sevkeden herhangi bir sebep yoktur, insan tabiatı, deve sidiğini içmekten kendi kendine sıkıntı duyar ve iğrenir. Öyleyse (bu yönüyle temelden farklı) iki şeyi iltibasla birbirine kıyas etmek sahih değildir, doğru da olamaz." İbnu'l-Kayyim'in getirdiği bir izahda burada kayda değer. Merhum haram edilmiş olan şeylerle tedavinin hem şeriat ve hem de akıl nazarında "kabîh (çirkin)" olduğunu belirttikten sonra, öncelikle şer'î yönünü ele alır ve haram şeylerle tedaviyi yasaklayan hadisleri kaydeder -ki bunlardan biri sadedinde olduğumuz hadistir, bir diğeri 3978'de kaydedilmiştir- sonra aklî yönünü ele alarak der ki: "Allah Teâlâ Hazretleri hamrı pis olduğu için haram kılmıştır. Zira O celle şânuhu bu ümmete, temiz bir şeyi ceza olsun diye haram kılmamıştır. Temizi, ceza olarak, yahudilere haram kıldığını âyet-i kerime beyan eder: "Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan men etmelerinden, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü, kendilerine helal kılınan temiz şeyleri onlara haram kıldık..." (Nisa 160). Bu ümmete böyle bir ceza verilmediğine göre, haram edilenlerin hiç biri temiz değildir. Bu ümmete her ne haram edilmişse pis oldukları için haram edilmiştir.Bunların ümmete haram edilmesi, ümmeti o şeylerin pisliğinden zararından korumak içindir. Öyleyse hastalıklara, illetlere karşı hamrdan şifa aramak uygun düşmez. Bunların bertaraf edilmesinde tesiri olsa bile, hamrdaki kötülüğün kuvveti sebebiyle peşinden daha beter hastalıklar kalbte zuhur eder. Böylece, hamrla tedavi olan kimse, bedendeki hastalığın giderilmesine çalışırken, kalbinde hastalık kazanmış olur..." Kaydedilen bu açıklama, haramlık ve helalliğin, dinî bakımdan izafî olduğunu, yani Allah yasakladı ise pis addetmek, helal kıldı ise temiz addetmek gerektiğini göstermektedir. Dinin koyduğu hükümlerde aklî muhakeme yürütmek mahzurludur, teslimiyet esastır. Bu meselede Hanefî âlim Aynî de Şâfiiyyü'l-Mezhep olan Nevevî gibi düşünür: "Şifa vereceği hususunda kesin bir kanaat hâsıl olursa haramla tedavi caizdir, tıpkı muzdar kişinin meyteyi (leşi) yemesi, boğazına lokma takılanın kaydırmak için veya susuzluktan ölecek olanın da susuzluk için hamrı içmesi gibi. Ancak hamr'da şifa hâsıl olacağı hususunda kesin kanaat hasıl olmazsa o durumda alınması mubah olmaz." Keza der ki: "Bir kimsenin, bir başkasının hastalığını ilmî gücüyle bildiğini ve bu hastalığın da hamr ile tedavi edilebileceğine hükmettiğini farzedecek olsak, bu durumda o kimsenin hamr içmesi mubahtır, tıpkı şiddetli susuzluk esnasında hamr içmesinin, açlık anında da meyte yemesinin mubah olması gibi." Aynî'nin bu mütâlaasına itiraz edilerek hamr ile, takılan lokmanın kaydırılması, susuzluğun giderilmesi kesin bir durum ama, tedavi ile şifanın husûl bulması, helal şeyle dahi olsa kesin değildir; öyleyse, haramla tedaviyi susuzluk sırasında veya lokmasının kaydırılmasında içilen şarapla kıyaslamak fasid bir değerlendirmedir, itibar edilemez, denilmiştir. İbnu Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr'da der ki: "Lokmanın, hamr ile boğazdan kaydırılması, hamr ile susuzluğun giderilmesi örneklerinde elde edilen fayda kesindir. Bu sebeple, şarap olduğu halde, bunu kullanmayıp susuzluktan ölen veya boğazına takılan lokma sebebiyle boğulan kimse günahkar olur. Tedavide durum böyle değildir. Çünkü, uygulanacak tedaviden fayda sağlamak kesin değil, zannîdir. Bu sebeple bir kimse tedaviye başvurmasa ve ölse günahkar olmaz." İbnu'l-Arabî, Arızatu'l-Ahvazî'de şöyle der: "Dense ki: "Tedavi zaruri bir haldir, zaruret ise haramları mubah kılar, öyleyse haramla tedavi mübah olmalıdır!" Biz de deriz ki: "Tedavi zaruri bir hal değildir. Zaruret, açlıktan ölüm korkusu getiren haldir. Tedavi olmak asıl olarak vacib değildir, öyleyse onda harama başvurmak nasıl mubah olur?" Bütün bu farklı mütâlaalardan sonra Rahmeten lil-âlemin olan Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "Ümmetin ihtilafı rahmettir" hadisini hatırlatmak ve ihtilaflı meselelerde ümmet için kolaylık ve ruhsatın varlığı prensibi sebebiyle haram hükmünde cezmedilemeyeceği prensibini kaydetmek isteriz. Ancak dinin selameti, şüpheli şeylerden kaçmadadır. * HAMR HAKKINDA TIBBIN EN SON SÖYLEDİKLERİ "Şeriatın "Haramlar niyyetlerle mubah olmaz" hükmünü de dikkate alarak, Hattâbî'nin görüşüne aynen katılmakta, aşağıdaki örnekler çerçevesinde gerek vardır kanaatindeyim. Şöyle ki: a) Son birkaç yıla kadar dezenfektan (mikrop öldürücü) madde olarak bilinen alkol lehinde bir çok methü senâlar yapılmıştır. Bunun içindir ki, kolonya, kokusu yanında dezenfektan bir madde olarak isti'mal edilmektedir. Son yapılan çalışmalarda, alkolün dezenfektan bir madde olmadığı anlaşılmıştır. Alkol bakteriyi protein bir kılıfla sararak, onun faaliyet ve üremesini kısa bir zaman için durduruyor. Daha sonra aktif pozisyona geçen mikrop, faaliyetine devam etmektedir. Bunun içindir ki günümüz cerrahisinde dezenfaktan olarak alkol terkedilmiş ve yerine başka maddeler ikame edilmiştir. b) Viski gibi alkollü maddelerin kalb damarlarını genişleterek, kalbin beslenmesini sağlayacağı önceleri ısrarla söylenirken, yapılan araştırmalar bunun bir spekülesyon olduğunu, kalb damarlarını genişletmekle beraber, kan akış hızını ve hacmini düşürdüğünü ve dolayısıyla kalbin hayatiyetini tehdit ettiğini göstermiştir. c) Soğuk havalarda alkol, damarları genişleterek ısınmaya sebep olduğu, dolayısıyla donmaya karşı alkol almanın faydalı olduğu söylenmişse de, bu şekilde vücut daha fazla ısı kaybederek donmanın daha erken oluştuğu görülmüştür. d) Bir kadeh alkolün beyindeki en az bin nöronu (yani beyin hücresini) yok ettiği bilinen bir gerçektir. e) Ağız lakırtısını artırmasına rağmen seksüel yönden libido kaybına (seks gücünün düşmesine), erken inzal ve iki taraf için tatminsizliğe sebep olduğu yine bilinen bir gerçektir. Bütün bu deliller, Hattâbî'nin ve İbnu'l-Kayyim'in görüşlerinin isabetli olduğunu vurgulamaktadır." (Z.Ç.) [ :ق ل ع ه ر ر ر ب عن ـ26ـ 4010ـ ر ل ا ل #: خب ا ا رم ي ا ب خر ه .] ظه .26. (4010)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zehir ve benzeri her çeşit habis ilacı yasakladı." [Ebu Dâvud, Tıbb 11, (3870); Tirmizî, Tıbb 7, (2046).] AÇIKLAMA: Hattâbî'ye göre, ilaç ve diğer yiyecek maddelerindeki habâset yani kötülük iki cihettendir: Ya dînen pistir, necistir ki haram olduğuna hükmedilmiştir: Hamr, haram olan hayvanların etleri, pislikleri, bevlleri gibi. Bunların hepsi pis ve habistir. Sünnetin istisna kıldığı deve sidiği dışında hepsinin istimali haramdır. Diğer cihet, koku, tad ve lezzetleridir. Bazı maddeler bu yönleriyle insan tabiatına meşakkat verir, tiksinti hâsıl eder. Şu halde nefislerin duyduğu ikrah o maddelerin habisliğini teşkil eder. Hattâbî ilaveten: "Çoğunluk itibariyle ilaçların adları hoşa gitmeyen (kerih) cinstendir. Ancak bazısına nazaran daha hafif, tahammül edilmesi daha kolaydır, tiksindiriciliği daha azdır" der. ن[ :ا م ع م ن ب ن ا ر من ع ب عن ـ27ـ 4011ـ ل ب ب ع ن # ا ب ع ا ا ع ن ب خر ه .]ق ا ا .27. (4011)- Abdurrahman İbnu Osman et-Teymî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir tabib gelerek Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ilaç yapımında kurbağayı kullanmaktan sordu. Resulullah adamı kurbağayı öldürmekten nehyetti." [Ebu Dâvud, Tıbb 11, (3871); Nesâî, Sayd 36, (7, 210).] AÇIKLAMA: Rivayette, Resulullah'ın sual sahibine, kurbağa etini ilaç olarak kullanmayı yasaklamıyor gibidir. Fakat öldürülmeleri yasaklanınca, dolayısıyle etlerini ilaç yapımında kullanılmaları da yasaklanmış olmaktadır. Şârihler, kurbağa hakkında gelen yasağın, onun necisliği veya tiksinti verici olmasından ileri geldiğini, ilk akla gelen ihtimalin de onun haram ve dolayısiyle kesiminin ve yenmesinin gayr-ı caiz olduğunu belirtir. ر ل ن[ :ق ل ع ه ر م ر ى’ا ب ة ب عن ـ28ـ 4012ـ # م ه ع ب ن ل ه م ن را م ن : م ى ن ر ا ا ب خر ه .] ب ا .28. (4012)- Ebu Kebşe el-Enmârî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) başından ve iki omuzu arasından hacamat olur ve: "Kim bu kandan akıtırsa, herhangi bir hastalık için, bir başka ilaçla tedavi olmasa da zarar görmez!" buyururdu." [Ebu Dâvud, Tıbb 4, (3859); İbnu Mâce, Tıbb 21, (3484).] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın iki ayrı yerden kan aldırdığını göstermektedir: Baş ve omuzları arası. Bu ameliyeler ayrı ayrı zamanlarda da, aynı zamanda da icra edilmiş olabilir. 2- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada deri üzerinde zuhuru ehli tarafından teşhis edilen alametlerle vücudda biriktiği anlaşılan zararlı kandan bir miktarının akıtılmasını, sıhhat için fevkalâde faydalı mülâzaha etmektedir. Bunu, hacamat olmanın bütün hastalıklara karşı herhangi bir ilaç almanın yerini tutacağını söyleyerek ifade buyurur. ر ل ن[ :ق ل ع ه ر عن ـ29ـ 4013ـ # ن’ا ل خ ع ا ا ا خم ة خر ه .] .29. (4013)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtuvesselâm), boynunun iki tarafındaki damarlar ile iki omuzun ortasındaki damardan hacamat olurdu." [Ebu Dâvud, Tıbb 4, (3860); Tirmizî, Tıbb 12, (2052); İbnu Mâce, Tıbb 21, (3483).] AÇIKLAMA: Kan akıtma için tatbik edilen ameliye, vücudun herhangi bir yerine rastgele uygulanmaz. Bilakis hastalığa göre kan alınacak belli yerler var. İşin ehli, sadece kanın nasıl alınacağını değil, beyan edilen rahatsızlığa uygun olan kan alma mahallini de bilir. Sadedinde olduğumuz rivayet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın başından ve boynunun iki tarafındaki damarlardan kan aldırdığını belirtir. İbnu'l-Kayyim boynun etrafındaki iki ana damardan (el-ahdayn) yapılan hacamatın baştaki ve başta bulunan yüz, dişler, kulaklar, gözler, burun gibi organlarda hissedilen hastalıklara fayda sağladığını belirtir. "Yeter ki der, hastalık, kan çokluğundan veya fesâdından veya her ikisinden meydana gelmiş olsun." Kan aldırırken, hastalığa uygun yerden aldırılmadığı takdirde âraz meydana gelebilir. Bu durumu Ebu Dâvud'un bir rivayeti örnekler: Ma'mer der ki: "Ben hacamat olmuştum, aklım gitti. Öyle ki namazda, bana Fatiha suresinin telkin edildiğini hissediyordum. Şârihler bu hali, onun başından hacamat olmasıyla izah ederler. Aliyyu'l-Kari: "Zehre karşı baştan hacamat olunur. Ma'mer ise zehirlenme olmadan baştan olduğu için hata etti ve bundan zarar gördü" der. Hacamat ameliyesinde, hangi gün hangi saat daha uygun olur? meselesine müteakip hadiste temas edilecektir. "Ahdayn denilen boynun iki tarafındaki damarlardan ve iki omuz arasından ve kafa çukurundan hacamat olmayı yasaklayan bir hadisi şerifi İbnu Mâce'de görmekteyiz. Bu husus Cebrâil aleyhisselam tarafından Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'a bildirilmektedir. NOT: Bilhassa boynun iki tarafındaki damarlar hayati damarlardır. Bunların zedelenmesi hayatı tehlikeye sokabilir. Nâ ehil bir hacamatcı için bu, oldukça tehlikeli bir uygulamadır. Ma'merin ifadeleri umumî bir beyan değil, münferid bir vak'a olmalıdır. Zaten o, hangi gün hacamat olduğunu, tok karına mı, aç karına mı hacamat olduğunu, ne miktar kan aldırdığını, hacamatcının ehil olup olmadığını, kendisinin kan gördüğünde rahatsız olup olmadığını... bildirmiyor. Bu sebeplerle Ma'merin tecrübesinin dikkate değer bir yönü olmamalıdır. Ferdî bir tecrübeden umumî hükme giderek pek çok hadisle sâbit olan hacamat amelini reddetmek katiyyen makul değildir." (Z.Ç.) ن[ :ا رم ي ا ـ30ـ 4014ـ ب ع ر ى ع ر ع ر ن [ .30. (4014)- Tirmizî şu ziyadede bulunur: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayın onyedisinde, ondokuzunda ve yirmi birinde hacamat olurdu." [Tirmizî, Tıbb 12, (2052).] AÇIKLAMA: Bu rivayet, hacamat olacak kimsenin rastgele bir günde değil, kamerî ayın belli günlerinde hacamat olmasını tavsiye etmektedir. Böylece hacamat olma hadisesine bir başka buud daha kazandırılmış olduğunu görmekteyiz ZAMAN SEÇİMİ: Bu husus Buhârî'de müstakil bir babta ele alınmaktadır. Bab başlığı şöyle: "Kişi ne zaman hacamat olmalıdır? Ebu Musa geceleyin hacamat oldu." Buhârî, bu babta tek hadis rivayet eder: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) oruçlu iken hacamat oldu." Buhârî burada şunu ifade etmek ister: "Hacamat olunacak zamanla ilgili bir kısım rivayetler var. Bazılarına göre, oruçlu iken hacamat olmamak gerekir, ta ki oruca bir zarar gelmesin. Nitekim Ebu Musa, bu sebeple gece hacamat olmuştur. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) oruçlu iken hacamat olmuştur. Öyleyse geceleyin de gündüzleyin de hacamat olunabilir." Buhârî'ye göre bu mesele ile alakalı rivayetler, kendi şartına uygun değildir, bağlayıcı hüküm ifade etmezler. Öyleyse ihtiyaç duyulunca, her zaman hacamat olunabilir. İbnu Hacer açıklamasını şöyle devam ettirir: "Tabibler nezdinde, en faydalı hacamat ikinci veya üçüncü saatte icra edilenidir. Cima, hamam ve benzeri durumlardan hemen sonra, tok karına veya aç karına olmamalıdır." İbnu Mâce'de hacamat olunacak günü tayin eden bir rivayet İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'dan kaydedilmiştir. Orada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): ا م ب ر ة ع خ م م ا ا ا ا نا ا ب ا مة ا ا ب رب ’ا م ة ا ا . "Allah'ın bereketi üzere perşembe günü hacamat olun. Pazartesi, salı günleri hacamat olun. Çarşamba, cuma, cumartesi ve pazar günleri hacamat olmaktan kaçının." İbnu Hacer, bu rivayetin zayıf olmakla beraber birçok tarikten geldiğini belirterek kuvvetlendiğini gösterir. Ahmet İbnu Hanbel hadisler sahih olmasa da, bu zikredilen günlerde hacamat olmayı mekruh addedermiş. Hallâd'ın anlattığına göre, bir kimse çarşamba günü hacamat olmuş, ancak bu husustaki hadisi kaale almamanın cezası olarak alaten hastalığına yakalanmıştır. Ebu Dâvud, Ebu Bekre (radıyallahu anh) rivayeti olarak, onun çarşamba günü hacamat olmayı mekruh addettiğini ve Resulullah'ın: "Salı günü kan(ın bedende coşma) günüdür. Onda bir saat var ki, kan durmaz" (57) buyurduğunu söyler. Ayın günleri hususunda bir kısım hadisler gelmiştir. Bunlardan biri Ebu Dâvud'daki Ebu Hüreyre hadisidir. Orada Aleyhissalâtu vesselâm: ن م ا ب ع ا ى ع ر ر ن ع ر ن ن م ل ا ." Kim ayın onyedisinde, ondokuzunda ve yirmibirinde hacamat olursa her hastalığa karşı şifa olur" buyurmuştur. Bu hadis de muhtelif tariklerden gelmiştir. Hanbel İbnu İshak der ki: "Ahmed İbnu Hanbel, kan ne zaman heyecana gelirse, şu veya bu saatte olduğuna bakmadan hacamat olurdu." Tabibler şu hususta ittifak etmişlerdir." Hacamat (kamerî) ayın ikinci yarısında, sonra da üçüncü çeyreğinde yapılırsa, bu birinci ve sonuncu çeyreklerde yapılandan daha faydalıdır" elMuvaffak el-Bağdadî der ki: "Böyle olması, ahlat'ın ayın başında heyecanlı, sonunda da sakin olmasındandır. Öyleyse evla olanı ayın ortasında olandan halas olmaktır." * HACAMAT GÜNÜ Hacamatla ilgili hadislerde Prof. Dr. Zeki Çıkman Bey'in tesbit ettiği bir inceliği ve bazı yorumları aynen kaydediyoruz: A- Hacamat olunacak günlere temas eden hadisler toptan değerlendirilecek olursa şu hususlar dikkatimizi çekmektedir: 1) Pazartesi ve salı günleri her seferinde hacamat günü olarak tavsiye edilmekte, 2) Çarşamba gününde hacamat olunmaması ısrarla istenmekte, 3) Perşembe günü bazı hadislerde tavsiye edilmekte, bazılarında ______________ (57) Bu ibarede kastedilen mana 4017 numaralı hadîste gelecek. edilmemekte, 4) Haftanın diğer günlerinde ise ısrarlı olmasa da tavsiye edilmemesi esas olmaktadır. B- Diğer taraftan kamerî takvim esas alınarak 17, 19 ve 21. günlerinde hacamat olunması istenmekte, bilhassa 17'si ısrarla tavsiye edilmektedir. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'dan gelen bir rivayette ا م ن م ه ا ب ا ر م ن م ع ر . "Kimin hacamatı ayın 17 salısına rastlarsa, sakın hacamat olmayı ihmal etmesin" buyurulmaktadır. Halbuki ayın 17'sinin salıya rastlaması senede bir veya birkaç kere ya olur ya olmaz.(58) Hele her ayın 17'sinin salıya rastlaması mümkün değil. Hadislerde hacamat olmak için gün olarak salının, tarih olarak da ayın 17'sinin üzerinde diğer gün ve tarihlere nazaran ısrar edilmiş olmasından başka, yukarıda metinle birlikte kaydettiğimiz rivayet dahi ayın 17'sine rastlayan salı günü üzerinde ayrıca dikkatlerimizi çekmektedir. Öyleyse: a) Programlı olarak sıhhî bir tedbir maksadıyla hacamat olacak kimselerin acele etmeyip kamerî takvime göre ayın 17'sine rastlayan salı günü kan aldırması tavsiye-i nebevî olmaktadır. b) Çarşamba gününde hacamat olmamak ısrarla tavsiye edilmediğine göre, ayın 17'sine bile rastlasa terki evladır. c) Eğer hacamat olmamayı gerektiren âcil durumlar varsa çarşamba dışında herhangi bir günde hacamat olunabilirse de ayın 17, 19 ve 21. günlerinde olması evladır. d) Bu tarihlerden birine pazartesi veya salıyı rastlatmaya çalışılmalıdır. e) Aciliyet halinde perşembe günü de tercih edilebilir. f) Çok daha acil hallerde cuma, cumartesi, pazar günleri de hacamata başvurulabilir. g) Böylece anlaşılır ki, normal hallerde ayın 17, 19 ve 21. günlerinde ______________ (58) Son altı yıldır yaptığım tedkiklerde umumiyetle yılda bir kere 17'si salıya rastladı, sadece 1990 yılında 3 defa salılar 17'ye rastladı. her seferinde hacamat olunabilir diye bir kaide yoktur. Zira çarşambaya rastlama halinde o günlerde dahi kaçınmak esastır. C- Hadislerde gün ve tarih üzerine gelen ifadeler, bize, bir başka hususu hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Zikredilen rakamlarla (yani ayın 17, 19 ve 21. günleriyle) ilgili zamanın dolunaydan sonra olması ve haftanın belli günlerinin tayin edilmesi şu hikmetlere mebni olabilir: 1) Bu rakam ve günlerin çakıştığı zamanlarda vücudumuzda müsbet yönde bazı hadiselerin geliştiğini: 2) Çarşamba günü o tarihlerle çakışsa bile, bu günde vücudumuzu menfi (ters) yönde etkileyen bazı hadiselerin geliştiğini ve bazı hastalıkların inkişafı için ortamı hazırladığı veya bu günde vücudun mukavemetinin kırılabileceğine işaret edilmiş olabilir. Hadis-i şeriflerin metinlerine dikkat edilirse, beklenen hastalıklar (cüzzam ve baras) çarşamba günü hacamat olan herkeste görüleceği değil, bazılarında görülebileceğine işaret edilmektedir. 3) Günümüz tıbbı bu gün ve tarihlerin işaret ettiği zamanlarda ne gibi fizikî ve fizyolojik hadiseler zincirinin husûle geldiğini henüz bilmemektedir. Bu bilemeyişimiz, hal-i hazırdaki teknolojimizin yeterli incelik ve hassasiyete ulaşmadığını ve çok daha gerilerde olduğunu ortaya koyar. 4) Hadis bize günümüz tıbbının eksikliğini ve birçok hususlarda yetersiz olduğunu da ilham etmektedir. HACAMAT HANGİ HALDE OLMALI? Hacamat aç iken yapılmalıdır. Çünkü bunun devâ (şifa ve tedavi edici) olduğu Râmuzu'l-Ehadis'te iki ayrı hadiste bildirilmektedir. Kaldı ki, Sahih-i Buhârî'deki bir hadis-i şerifte Peygamberimizin oruçlu olarak da hacamat olduğu bildirilmiştir. Yine Râmuz'da, bir hadis-i şerifte "tok karnına hacamat olmak derttir" buyurulmaktadır. İbn-i Mâce'de, hacamatın aç karnına yapılması ayrıca tavsiye edilmektedir. Yukarıdaki ifadelerden şunlar anlaşılıyor: a- Hacamat aç iken yaptırılmalıdır. Böylesi faydalıdır. b- Tok karnına hacamat zararlıdır. c- Oruçlu olarak hacamat yapılmasına cevaz, hem aç karına yapılabileceğine, hem de orucun bozulmayacağına delil olmaktadır. Hacamatın aç karına yapılmasının tıbben izahı kolaydır: Aç iken kandaki total yağ ve kolesterol, glikoz (şeker) ve diğer zararlı bazı maddeler düşük seviyede bulunacaktır. Ayrıca böyle bir durumda kalb, karaciğer ve böbrekler daha rahat bir çalışma ortamı içindedirler. Aç iken kan alındığında, damar içindeki kanın azalması, kan yapıcı merkezleri daha rahat ve kuvvetli olarak uyaracaktır. Böylece vücudumuz, genç ve çok kuvvetli kan ve müdafaa hücrelerine kavuşacaktır. Bu hücreler sayesinde, daha rahat nefes alınacak, hastalık yapıcı her türlü küçük mikroorganizmalara karşı müdafaa sağlanacak, ihtiyar ve patojen (kanserojen) madde ve hücrelerin zararından korunacağız. Tok karına olunca, kan, hem karın boşluğunda toplanmış olacağından, hemde tok halde kandaki zararlı maddelerin fazlalığı sebebiyle hacamatın faydalı olması düşünülemez. Kaldı ki böyle bir durumda hacamat olmak baygınlığa ve daha başka kötü hadiselere de sebep olabilir. Çünkü, tokluk halinde kan, karın boşluğuna göllendiği için hayati merkezlerimiz olan beyin ve kalbin beslenmesi zayıflamıştır. Böyle bir durumda hacamat yapılınca beyne, kalbe ve diğer hayatî hormon ve enzim yapan bezlere giden kan hacmi iyice düşerek, felç, enfarktüs ve bazı kalıcı rahatsızlıkların çıkması beklenebilir. Oruçlu olarak hacamat yaptırmanın, orucu bozmaması günümüz tıbbına da büyük bir kolaylık sağlamıştır. Şöyle ki, Ramazan-ı Şerif'te kan alınarak yapılacak tetkiklere fırsat vermektedir." (Z.Ç.) KAN VERMEK HACAMATIN YERİNE GEÇER Mİ? Zaman zaman şu soruyla karşılaşıyoruz: - Bugün ameliyat olan hastalar için, sağlıklı kimseler kan vermektedir. Sağlıklı kimse bununla hacamat olmuş sayılır mı? - Elbette, hacamat olmak, gayesinden, rahatsızlığın cinsine göre uygulanacağı yer ve hatta hacamat olunacak günün seçimine ve tarzına varıncaya kadar, kan vermeden ayrı bir hadisedir. Ancak, kan vermenin de belli bir nisbette sıhhate vesile olacağını kendi tecrübemle söyleyebilirim. Sol kolumda, kışları daha çok artan, hususen geceleri açıkta kaldığı takdirde iyice rahatsızlık veren bir ağrının, sol kolumdan verdiğim kandan sonra tamamen kesildiğini, aradan geçen üç yıla rağmen henüz bir kere olsun gelmediğini bizzat müşahede ettim. ن[ :ا خ ن ع ـ31ـ 4015ـ # ا ب ن ظ ا ] ر .31. (4015)- Sahîheyn'de gelen bir rivayette şöyle denir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hacamat olur, kimseye ücretinde zulmetmezdi." [Buhârî, İcâre 18; Müslim, Selam 77, (1577).] AÇIKLAMA: 1- Burada ülemâ arasında cereyan eden bir ihtilafın delili gözükmektedir. Hacamat yapan doktora ücret câiz mi, değil mi? Bu husus münakaşa edilmiştir. Çünkü bazı rivayetlerde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hacamat yapmaya mukabil alınan ücretin pis olduğunu belirtmiş ve hatta buna mukabil ücret ödemeyi yasaklamıştır. Bu farklı rivayetler karşısında ülemâ ihtilaf etmiş, ancak cumhur, bunun helâl olduğuna zâhip olmuştur. "Helâl" diyenler sadedinde olduğumuz İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) hadisiyle ihticâc etmişler ve demişlerdir ki: "Evet bu, denâet olan bir kazançtır, ama haram değildir." Bu kanaatte olanlar, yasaklayıcı rivayetleri tenzihe hamlederler. 2- Bazı âlimler neshe kanidirler: "Önce haramdı, sonradan neshedilerek mübah kılındı" derler. Tahâvî bu görüştedir. Ancak, bazı âlimler: "İhtimalle nesih sübut bulmaz, neshe hükmetmek için kesin bir karîne gerek" diyerek bu görüşü uzak kabul ederler. 3- Ahmed İbnu Hanbel ve bir grup âlim hür ile köle arasında bir tefrik yaparak: "Kölenin bu hizmete mukabil ücret alması mutlak olarak mübahtır, ancak, hür kimsenin hacamat yapmayı meslek edinmesi mekruhtur, bu işten aldığı parayı kendisine harcaması haramdır, köle ve hayvanlara harcaması câizdir" demişlerdir. Bunların delili Muvatta ve diğer Sünenler'de gelen Muhayyısa hadîsidir. Buna göre, Resûlullah'tan kölesinin hacamat mukabili kazandığı parayı kullanma cevazı ister. Resûlullah reddeder, öbürü ihtiyacım var diyerek ısrar edince: ه ع ا مه رق ا . "Öyleyse onu develerine yem, kölelerine yiyecek parası yap!" ferman eder. 4- Ülemânın kerahet-i tenzihiye'ye hamlettikleri bu hali, İbnu'l-Cezvî şöyle açıklamıştır: "Haccâm'ın ücreti mekruh görülmüştür, çünkü bu ihtiyaç hâlinde müslümanın müslümana yapması vâcib olan yardımlara dâhildir. Bu durumda vâcib olan bir vazifesi mukabilinde ücret alması mekruhdur." İbnu'lArabî, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın haccâmın ücretini habîs ilan eden Hadis-i şerifleriyle, haccâma ücret ödediğini beyan eden sadedinde olduğumuz hadis arasını şöyle te'lif eder: "Eğer ücret malum belli bir iş mukabili ise bu caizdir, aksine meçhul bir işe mukabil ise caiz değildir, (yasak böyle bir durumla ilgili olmalıdır)." * Hadiste hacâmatın mübah olduğu gözükmektedir. Tedavi gayesiyle kan alma metodları ve diğer tıbbî muamelelerin hepsi buna dahildir. * Tıbbî hizmetlere mukabil ücret caizdir. 5- İbnu Hacer, tahkik ederek, Resûlullah'a hacamat yapan kölenin Nâfi' Ebu Tayyibe adında biri olduğunu tesbit eder... 6- HACCÂMIN ÜCRETİ NE KADAR? Sadedinde olduğumuz babta, haccâma ödenen ücretin miktarıyla ilgili bir rivayet olmamakla birlikte, mevzuun tavzihi ve ücretin kabarıklığı hususunda bir fikir vermek maksadıyla Buhârî'de gelen bir rivayeti kaydetmeyi uygun bulduk. Hz. Enes der ki: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), haccâm bir köleyi çağırıp hacamat oldu ve ona bir veya iki sa' yahut bir veya iki müdd [hurma] verilmesini emretti. Ayrıca ilgililere, bundan alınan verginin azaltılmasını söyledi. Verginin azaltılmasıyla ilgili rivayette Aleyhissalâtu vesselâm ne kadar vergi ödediğini sorar: "İki sa'!" deyince bir sâ'ının düşülmesini emreder." İbnu Hacer, ücretin miktarı hakkında yukarıda kaydettiğimiz "bir veya iki sa'" şeklinde tereddütteki sebebin bu rivayetle anlaşıldığını belirtir. ر ل ق ل[ :ق ل ع م ر ع ب اب ن عن ـ32ـ 4016ـ #: ب ا ا خ ا ا ب ر ع ن ا ق ل ة # ا ب م ر م : ر ى ع ب ه ة م ن ا ا :ق م ة ع م ر م ب م ة ا رم ي خر ه .]ب .32. (4016)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Haccâm ne iyi kuldur; (fazla) kanı giderir, beli hafifletir, gözü parlatır." İbnu Abbas der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mi'râc gecesinde, meleklerden mürekkep bir cemaate her uğrayışında; "Hacamat olmaya devam et! Ümmetine de hacamat olmalarını emret!" derlerdi." [Tirmizî, Tıbb 12, (2054).] AÇIKLAMA: Şârihler buradaki emrin vücub değil nedb ifâde ettiğini belirtirler. Yani melekler, kan aldırmanın sıhhat açısından ne kadar faydalı olduğunu vurgulamak için bu uyarıda bulunmuşlardır, bunu bir vecibe kılması için değil. Hacamat tavsiyesi ile ilgili hadîslerde muhatabın yaşlılar olmadığı da belirtilmiştir. "Çünkü derler, ihtiyarların bedenlerinde harâret azalmıştır." İbnu Sîrîn: "Kişi kırk yaşına bastı mı artık hacamat olmayı bıraksın" demiştir. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hacamat olmasıyla ilgili rivayetler Medîne dönemine aittir; yani elli yaşından sonraki devre. Taberî, yaşlılıkta hacamat olmanın mahzurunu şöyle açıklar: "Bu devrede artık ömrü azalmaya yüz tutmuş, bedenindeki kuvvet çözülmeye başlamıştır. Bu durumda, kan vererek zaafını artırması uygun olmaz." Şârihler bu ihtiyâtî kaydı şöyle sınırlarlar: "Bu tavsiye, hacamat olmaya ihtiyacın iyice ortaya çıkmadığı (ihtiyâtî bir tedbir olarak kan verme) durumuna hamledilir. Keza kan vermeye alışmamış kimse için de bu muteberdir. (Ancak kan vermesi gerektiği aşikar olursa, yaşa bakılmaz.)" ن ه [ : ع ه ر ب ر ب عن ـ33ـ 4017ـ م ة ع ن ه ا ق ل ا ر ل ن : ن :ق ل # ا ه ا عة ا ب خر ه .] رق .33. (4017)- Ebu Bekre radıyallahu anh'tan anlatıldığına göre, bu muhterem sahâbî, ailesini salı günü hacamat olmaktan men ederdi. Derdi ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Salı günü kan günüdür. O günde bir saat vardır, kan durmaz." [Ebu Dâvud, Tıbb 5, (3862).] AÇIKLAMA: Daha önce kaydedilen bazı rivayetlerde salı günü hacamat olunabilecek günler meyanında zikredildiği halde, bu rivayet salı gününde de hacamat olmamayı tavsiye etmekte, sebep olarak, günün kan günü, yâni vücudda kanın heyecana ve galeyana geldiği birgün olup, o günde kan almak üzere açılan yaradan kanın kesilmeyip akmaya devam etmesine sebep olan bir an bulunduğu gösterilmektedir. Bazı şârihler "kan günü" tabirini "Hz. Âdem'in oğlu Kâbil'in kardeşi Hâbil'i öldürdüğü gün" diye açıklamışlardır. "Kanın o günde durmaması" tabiri bazı şârihlerce "Kişinin kan kaybından ölmesi demektir. Bu ifâde, bâzı hacamat ameliyelerinin kanın durmaması sonucu ölümle neticelenme hâdiselerine işaret olmaktadır" diye açıklanmış ise de, şu açıklama bize daha makul gelmektedir: "Hadîsteki ifâde, kanayan kanın durmayacağını değil, vücuttaki kan yapımının durmaksızın devam edeceğini ve vücutta kanın gereğinden fazla artacağını ifade etmelidir. Dolayısıyla hadîsten salı günü hacamat olmamaya değil, hacamat olmaya teşvik anlaşılmalıdır. Zaten hadîsin lafzının zahiri de böyle demektedir. Bu açıklamadan salı günü hacamat olmanın sıhhat için elverişli olduğu hükmüne varılır." (Z.Ç.) م [ :ق ل ع ه ر ب ر عن ـ34ـ 4018ـ ص ب # ا ب مه ه ع ه ر م ب ن ر م ب م ر م مه ة ا ب م خر ه .]ا .34. (4018)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sa'd İbnu Mu'âz (radıyallahu anh) kolundaki (can) damarından isabet aldığı zaman Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu elindeki uzunca bir demir çubukla bizzat dağladı. Ancak yarası tekrar şişti. Resulullah da ikinci sefer dağladı." [Müslim, Selam 75,(2208); Ebu Dâvud, Tıbb 7, (3866).] ر ب ن # ا ب ى[ :ق ل ع ه ر عن ا رم ي ر ا ة ـ35ـ 4019ـ مر :»ا ة « .]ا ة م ن را ب ب ه .35. (4019)- Tirmizî'nin Hz. Enes'ten yaptığı bir rivayette, Enes (radıyallahu anh) der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Sa'd İbnu Zürâre'yi sivilce sebebiyle dağladı." [Tirmizî, Tıbb 11, (2051).] [ :ق ل ع م ر ن ب ن عمران عن ـ36ـ 4020ـ ر ل ع ن # ا ب م [. . ا رم ي ا خر ه 36. (4020)- İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi dağlama yapmaktan nehyetti. Ancak biz, (ona başvurmaya zorlayan) durumlarla karşılaştık. Birçok defalar dağlama yaptık. (Sünnete muhalefetimiz sebebiyle) rahatsızlığımızdan kurtuluş bulamadık." [Tirmizî, Tıbb 10, (2050); Ebu Dâvud, Tıbb 7, (3865).] AÇIKLAMA: Bu hadisler dağlama ile ilgili farklı hükümler beyan etmektedir. Bazıları dağlamayı nehyederken, 4018 numaralı hadiste, dağlama ameliyesinde bulunduğunu görmekteyiz. 4002 numaralı hadiste, dağlamayı ümmetine nehyettiğini görmüştük. Dağlamadan nehyi ifade eden başka rivayetler de vardır. Ancak orada Hz. Peygamber'in dağlamayı tedavi metodlarının başta gelenlerinden biri olarak takdim ettiğini de görmüştük. Esasen, günümüzde bir kısım yaraların ve bazı hastalıkların tedavisinde uygulamaya konmuş olan ışınlama diatermi ve koterle yakma metodları da dağlamanın, günümüzün teknik imkanlarıyla modernize edilmiş bir nev olduğu düşünülecek olursa, Aleyhissalâtu vesselâm tıbbın esasını beyanda ifade buyurduğu sözlerinin Kıyamete kadar muteber kalacağı söylenebilir. 2- Neylü'l-Evtar, bu mevzuda şu açıklamayı kaydeder: "İbnu Raslân,ancak dağlama ile tedavi edilebileceği ve dağlama terkedildiği takdirde helâke götüreceği tebeyyün eden müzmin hastalıklara karşı dağlamanın gerekli olduğunu belirtir. Bu hükmüne delil olarak sadedinde olduğumuz hadiste işaret edilen hadiseyi gösterir: Sa'd İbnu Muaz'ın kanı durdurulamamıştı. Aleyhissalâtu vesselâm kan kaybı sebebiyle helak olmasından korkarak onu dağladı, nitekim eli veya bacağı kesilenler kanı durdurmak için dağlanırlar. İbnu Raslân dağlama yasağını rivayet eden İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anh)'le ilgili olarak şu açıklamayı kaydeder: "Aleyhissalâtu vesselâm'ın ona bunu yasaklaması onun hastalığının tabiatındandır. Çünkü o, basurdan mütteki idi ve dağlanacak yer tehlikeli idi, bu sebeple ona dağlamayı yasakladı. Şu halde yasaklama, tehlikeli bir hastalığa müsab olanlarla ilgilidir, umumî bir yasak değildir. Ayrıca Araplar, o zaman ilaçla tedavi edilemeyen hastalıklara şifa veren şeyin dağlama olduğunu zannediyorlar ve dağlanmaya başvurmayanın helak olacağına inanıyorlardı. İşte bu niyetleri sebebiyle onları bundan yasakladı. Oysa, şifayı veren Allah Teâlâ hazretleridir." İbnu Kuteybe der ki: "Dağlama iki çeşittir: 1- Sıhhatli kimseye yapılan dağlama. Bu onun hastalığa tutulmaması için (koruyucu bir tedbir olarak) uygulanır. Hadiste gelen ل ى م ن ا" dağlanan tevekkülü terketmiştir" sözü böylelerini kasteder. Zira bu davranışlarıyla, kaderin hükmünü kendinden çevirmeye çalışmaktadır. 2- Uzuv kesilince kanı yakma veya bir başka yolla durmayan yaralara, kanını durdurmak için yapılan dağlama, bu durumda onun şifası Allah'ın takdiri ile bu dağlama ameliyesindendir. İyileşmeye de iyileşmemeye de ihtimali olan yaralar için yapılacak tedavi dağlamalarına gelince, bunlar mekruh olmaya daha yakındır. Hadislerde dört çeşit dağlama mevzubahis olmaktadır." Burada özet olarak temas edilen dört çeşit dağlamadan maksad; 1) Caiz olan, Aleyhissalatu vesselam'ın ruhsat verdiği dağlama. 2) Belirtilen sebeplerle yasaklanmış olan dağlama. 3) Terkedenlere takdir ve sena ifade edilen dağlama. Bir rivayette cennete sualsiz gireceği belirtilen yetmişbin kişinin vasıflarından biri de dağlamayı terktir. 4) Resulullah'ın adem-i muhabbetini beyan ettiği dağlama: Bir Sahîheyn hadisinde: "Dağlanmamı sevmiyorum" buyurulmuştur. Şu halde, bu dört çeşit dağlama rivayetlerin farklı durumlarla ilgili olduğu göz önüne alınırsa aralarında gerçek bir ihtilaftan söz edilemez. Her birinin bir vechi vardır. 3- Dağlamayı yasaklayan hadislerle, ruhsat tanıyan hadisler arasındaki teâruzu cem etmek gayesiyle yapılan bir başka açıklamayı Mirkâtu's-Suud'da görmekteyiz: "Dağlama bazan bunu gerektiren sebeplerin ortaya çıkmasıyla yapılır. Bu halde yapılması yapılmamasına üstünlük kazanır, çünkü bu durumda dağlama, kişiden zararı defedecektir. Bazanda sebepleri tahakkuk etmeden dağlamaya başvurulmaktadır. Nitekim, tabiatı izac ederek hastalığın cesede gelmesini önlemek için yapılan dağlama ile ilgili rivayetler gelmiştir. İşte bu çeşit dağlamanın terki, yapılmasına tereccüh eder (galebe çalar). Çünkü burda derhal görülecek büyük zarar vardır. Halbuki bir başka tedaviye başvurmakla hastalığı bertaraf etme imkânı mevcuttur." 4- Hattâbî der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Sa'd İbnu Mu'az (radıyallahu anh)'ın yarasının kanını kesmek için dağlamıştır. Çünkü kan kaybına uğrayarak helak olmasından korkmuştu. İşte dağlama bu babta kullanılan bir metoddu. Bu, havas takımı ve halkın da çoğu tarafından bilinen bir ilaçtı. Araplar, buradaki faydayı bildikleri için çokça başvuruyorlardı. Onlarda şu cümle atasözü haline ر :gelmişti ا ا ا" İlaçların sonuncusu dağlamadır." Dağlama, şeriatın meşru kıldığı ilaç ve tedavilere dahildir." Hattâbî dağlamayı yasaklayan rivayetlerle ilgili yukarıda kaydedilenlere yakın açıklamalar yapar. * GÜNÜMÜZ TIBBINDA DAGLAMA "Zararlı patolojik dokunun uzaklaştırılmasında, kanamanın durdurulmasında veya ağrının giderilmesinde, dağlama muamelesinin kullanıldığına şahit olmaktayız. Konuya bu açıdan bakıldığında, günümüzde dağlamanın mütemmimleri durumunda bazı uygulamaların var olduğu görülmektedir. Ancak başvurulan metod, vak'aya ve maksada uygun olarak farklı şekillerde gelişmiştir. Bunları sırasıyla sayacak olursak: "Koter, diatermi (ısıtıcı, kesici, koagülatür), radyoterapi (nükleer ışınlama), infraruj ve ultraviole ve hatta cryo (dondurma) ile ilgili uygulamaları gösterebiliriz. Bunların, az dozda tedavi edici etkileri yanında yüksek dozlarda yararlı dokuları uzaklaştırıcı etkileri de vardır. Sadece dağlama (bugün tam karşılığı olan koterizasyon) dokuyu yakarak pis koku çıkardığı gibi sonradan telafisi güç olan veya hiç olmayan bazı estetik bozukluklara sebep olabilir. Bunun içindir ki, hadislerde, tedavide etkinliği bildirilen dağlamanın yaygın olarak uygulanması hoş görülmemiştir. Öyleyse, dağlamanın müsbet sonuçlarını verecek, fakat menfî sonuçlarını ortadan kaldıracak veya azaltacak tekniklerin ortaya çıkmasının lüzumuna ayrıca işaret edilmiş olacağı kanaatindeyiz. Bugün mevcut olan teknikler, dağlamanın sağladığı müsbet sonuçları, değişik etkileri ile ortaya koymaktadır. Koterin dışındaki uygulamalarda ön planda hasta olan hücreler etkilenirken, normal sağlıklı hücreler ya hiç etkilenmez veya az miktarda etkilenirler. Bu metodlarla, daha büyük yara açmadan ve sağlıklı doku ve hücreleri uzaklaştırmadan, patolojik (hastalıklı) doku ortadan kaldırılmış olacaktır. Cryoda (-20 derecenin altına âniden inme) neticede diğer uygulamaların sağladığı sonucu vermektedir. Bu anlatılanlar çerçevesinde anlaşılıyor ki, sevgili Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'ın işaret ettiği dağlama, günümüzde temel bir tedavi metodu olarak değişik tarzlar altında tekrar gündeme gelmiş ve dağlamanın sağladığı müsbet sonuçları toplamaya başlamış bulunmaktayız (Z.Ç.) İKİNCİ BAB - RUKYE VE MUSKALAR (Bu babta dört fasıl var) * BİRİNCİ FASIL RUKYE VE TEMÎMELERİN (MUSKALARIN) CEVAZI * İKİNCİ FASIL RUKYEDEN NEHİY * ÜÇÜNCÜ FASIL TAUN VE VEBA * DÖRDÜNCÜ FASIL GÖZ DEGMESİ BİRİNCİ FASIL - RUKYE VE TEMÎMELERİN (MUSKALARIN) CEVAZI UMUMÎ AÇIKLAMA: 1- Rukye bahsi, kitabımızda çeşitli vesilelerle geçti ve her seferinde kısaca açıkladık. Burada bazı ziyade bilgiye yer vereceğiz. Rukye, bir işin husûlü için tabiat üstü güce başvurmak ma'nâsına gelir. Eski Türkçemizde kısmen afsun kelimesiyle karşılanır. Kısmen diyoruz, çünkü afsun kelimesi dilimizde Mevâhib-i Ledünniyye mütercimi merhum Abdilbâki'nin de belirttiği üzere daha ziyade büyücü ve cadıların bir kısım nâhoş amelleri için kullanılır. Şifâyâb olmak için okunan âyet-i kerime ve esmâ-i şerifelere afsun denmez. Cahiliye devrinden bu yana Araplar, rukyeyi hem müsbet ve meşru hem de menfi ve gayr-ı meşru maksadlarla yapılan işlerin hepsi için kullanırlar. Biz müsbet ve meşru dediğimiz ameliyeyi "okuma", "dua yoluyla tedavi" bazan da "üfürme" tabirleriyle ifade ederiz. Öyleyse Arapçadaki rukyeyi hem afsunlama, hem de dua ile tedavi diye anlamamız daha muvafık olacaktır. 2- Yine daha önce temas edilmiş olan temîme (cem'i temâim) de cahiliye geleneğinde mevcut bir tatbikattır, enNihaye'de: "Cahiliye araplarının çocuklara, göz değmesine karşı taktıkları boncuklar" diye tarif edilir ve İslam'ın bunu yasakladığı belirtilir. Dilimizde muska kelimesiyle karşılanan temîmenin -müteakip açıklamalarda görüleceği üzere- dinimizce mutlak olarak yasaklandığını söylemek gerçeği aksettirmez. Âlimler, meselenin bazı kayıtlar çerçevesinde meşruluğuna hükmetmiştir. 3- Rukye ile tedavi bahsi bir kısım hurâfelere ve bâtıl inanç ve davranışlara açık bir kapıdır. Öyle ki, en ilmî, en medenî geçinen cemiyet halkları bile, günümüzde dahi bunun kıskacındadır. Dr. Feridun Nafiz Uzluk Batı cemiyetleri hakkında şu bilgiyi verir: "Romatizmasını yenmek üzere cebinde bir patates veya bir tavşanın sağ ayağını taşıyan bir dost görmeyen var mıdır? Bu gibi uğurlara inanış hemen hemen umumîdir. Bir yılan derisi, bir koyun aşığı, bir tabut çivisi, daha bir çok afsunlar âdet olmuş, hâlâ kullanılmaktadır. Görülüyor ki, bunlar Garp memleketleri içindir." Resulullah'ın bu husustaki hassasiyeti, rukyeleri kontrolü bu sebeple ehemmiyet taşır. 4- Dua ile tedaviye giren bazı noktaları açıklamaya geçmezden önce şu hususu belirtmek isteriz: Rukye bahsi ile dua bahsi bazı noktalarda birbirine tedâhül eder. Biz burada duanın tedaviye müteallik yönünü, tedavi ile ilgili dualara temas eden hadisleri ele alacağız. Dua meselesi, daha umumî bir ma'nâda müstakil bir bölüm olarak geçti (1750-1899. hadisler).299 RUKYE MEŞRUDUR: İslâm uleması, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sünnetinde gelen bir çok delile dayanarak rukyenin meşruluğuna hükmetmiştir. Rukye dua ile tedavi olarak anlaşılınca, bela, musibet, hastalık gibi her çeşit kötü hallere karşı korunmak için Allah'a iltica ve dua etmeye teşvik sadedinde vârid olan bütün hadisleri rukyenin meşruiyyetine deliller olarak göstermek mümkündür. Bu sadedde gerçekten çok delil var: * Bizzat Kur'an-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk: "Dua edin icabet edeyim" (Gâfir 60) emrederek: "Duanız olmazsa Allah nazarında hiçbir kıymetiniz yoktur" (Furkan 77) buyurarak mutlak şekilde dua etmeye teşvik etmektedir. "Dua"nın ma'nâsı "Allah'tan istemek" olduğuna göre bu ilâhî davette -"Bütün hastalıklardan şifa" dahil- her şeyin Allah'tan talebedilmesine bir çağrı vardır. Kaldı ki Resulullah hastalıklarımıza Allah'tan şifa istemeye daha açık ifadelerle bizleri çağırmış, kendisi fiilî örnekler vermiştir. * Rukye ve duanın tıbb-ı nebevîdeki ehemmiyetli yerini anlamamız için şunu da bilmemiz gerekmektedir: Mevâhib-i Ledünniyye'de, Hz. Peygamber'in tedavide başvurduğu ilaçlar başlıca üç nev'e ayrılır: 1- İlahî ilaçlar (edviye-i ilahiyye). 2- Tabiî ilaçlar (edviye-i tabiiyye). 3- Her iki nevin birleştiği mürekkep ilaçlar. Birinci nev'i öncelikle Kur'an teşkil eder. Sadedinde olduğumuz rukye ve dua da birinci nev'e dahildir. Kur'an-ı Kerim'in şifa olma durumundan ayrıca söz edeceğiz. * İslam âlimleri, hadislere dayanarak "en nâfi ilaç duadır" anlayışını kendilerine prensip yapmışlardır: "Dua, belanın düşmanıdır, onu sürüp çıkarır, henüz gelmemişse gelmesini önler, gelmiş ise hafifletir, dua mü'minin silahıdır" der. Ulemamız, duanın kesin bir tedavi vasıtası olduğunu kabul ettikten sonra, tıpkı maddî ilaçların müessir olması için perhiz, soğuktan ve sıcaktan korunmak şeklinde bazı şartlara uymak gerektiği gibi duanın müessir olması için de riayet edilmesi icab eden bir kısım şartların varlığını da kabul ederler ve bunları nebevî irşadlardan hareketle tesbite çalışırlar: ** Her şeyden önce itikad'ın dürüst ve pak olması gerekir. ** Haram ve zulümden içtinab etmelidir. ** Dua ânında kalbi gaflet içinde olmamalı, tam bir teveccühle Allah'a yönelmeli, tazarru ve niyaz içinde bulunmalı. Yoksa ağzı okumakta ve duada olup kalbi yabanlarda olacak olsa nef'ini (fayda) müşahade etmez, abes yere çalışır. Nitekim Hâkim'in bir tahricinde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Şunu bilin ki Allah Teâlâ Hazretleri, kalbi gâfil ve mâlâyâni ile meşgul kimsenin duasını kabul etmez" buyurmuştur. ** Duadan önce bir miktar sadaka vermelidir. ** Dua, hacetlerin makbul olduğu mübarek vakitlerde yapılmalıdır: Gecenin son üçte birinde, * Kıbleye karşı huşu ile yönelmiş olmalı. * Maddî ve mânevî pâklık içinde bulunmalı, 299 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/330-331. ** Allah Teâlâ'ya hamd ve sena, Resulüne salât ve selam ederek başlamalı. ** Tevbe ve istiğfara devam etmeli. ** Duada ısrar ve tekrar etmeli. ** Dua esnasında Hak Teâlâ'nın Esma-i şeriflerini zikretmek, Rahim, Kerim, Rahman, Şâfi, Kadir gibi isimlerini çokca tekrar ile iltica etmeli, Kur'an'da ve hadiste gelen me'sur dualarla dua etmeli.300 * EN FAYDALI İLAÇ: KUR'AN Tıbb-ı nebevînin en bariz hususiyeterinden biri tedavide Kur'an-ı Kerim'e müstesna bir yer vermiş olmasıdır. Mezkur Mevâhib-i Ledünniye mütercimi bu hususu "Hak Teâlâ Hazretleri izâle-i emrazda (hastalıkların tedavisinde) Kur'an-ı Azim'den eam ve enfa' (bütün hastalıklarda geçerli daha müessir) bir deva inzal etmemiştir. Kur'an-ı Azim marazlara şifa ve âyine-i kuluba ciladır" diyerek ifade eder. Yani hem maddî ve hem de manevî hastalıkların en faydalı bir ilacıdır. Kur'an'ın bu yönünü tesbit eden âyetler vardır: "Biz Kur'an'dan müminler için bir şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz" (İsra 82). Fahreddin-i Razi hazretleri "Kur'an" kelimesinin başında geçen منِّ in tebiz için değil, cins için olduğunu belirtir. Böyle olunca âyeti şöyle anlamak muvafıktır: "Kur'an olarak indirdiğimiz âyetlerin hepsi mü'minlerin maddî ve manevî her çeşit hastalıkları için şifadır." Kur'an'ın, manevî hastalıklarla ilgili tedavisi iki suretle olmaktadır. Zira manevî hastalıklar ikidir: * Bir kısmı bâtıl itikadlardır. Bunlar yaratılış, insanın bidayeti, âkibeti, kader, uluhiyet, nübüvvet gibi iman esaslarına giren meselelerdir. Bu hususlarda İslam'ın tebligâtına uymayan her inanış tarzı manevi bir hastalıktır. Şu halde bu meselelerde Kur'an gerçek olanı delilleriyle birlikte zikrederek batıl mezhepleri ibtal etmiş, mü'minlerini sapıklıklardan korumuştur. * İkinci kısım manevî marazları kötü ahlaklar teşkil eder. Kur'an-ı Kerim onları da açıklayarak mü'minleri ahlaksızlara düşmemeleri için uyarmış, ahlak-ı hamide denen faziletlere, manevî kemallere irşad buyurmuştur. Resulullah'ın "Mekârim-i ahlak'ı tamamlamaya geldim" derken kasdettiği mekârim Kur'anî ahlaktır. Kur'an-ı Kerim'in maddi hastalıklara şifa olmasına gelince, bu da inkarı mümkün olmayan bir durumdur. Müteakiben bir kısım rivayetlerde görüleceği üzere, bizzat Resulullah Kur'an'la rukyede bulunmuş maddî hastalıkların tedavisinde Kur'an-ı Kerim'den istifade etmeleri için Ashab-ı Güzîn'i teşvik etmiştir. Hatta bazı hadislerinde Kur'an'dan şifa aramamayı eksiklik ilan etmiştir: "Kim Kur'an'la şifa taleb etmezse, Allah ona şifa vermez" buyurmuştur. Bu hadis şu şekilde de anlaşılmıştır: "Kur'an'la şifa taleb etmeyene Allah şifa vermesin." Kur'an'da en az altı tane şifa âyeti vardır. "Onlarla muhârebe edin ki, Allah sizin ellerinizle onları azablandırsın, onları rüsvay etsin, size onlara karşı nusret versin, mü'minler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın" (Tevbe 14). "Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan (derd)lere bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir" (Yunus 57). "Kur'an' dan mü'minlere rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır" (İsra 82). "...De ki: "Bu, mü'minlere doğruluk rehberi ve gönüllerine şifadır" (Fussilet 44).301 َي ـ3823 ـ3 للاُ َعْنه قال َج ـ عن عوف بن مالك َر ِّض : [ ا ِّهِّليَّ ِّة، ْ نَ ُكنَّا نَ ْرقِّى فِّي ال ا ْ َر يَا : ى فِّى ذِّل َك؟ فقَا َل َر فَقُ : ُسو َل للاِّ ل َف تَ َكْي : َّم قا َل َّي ُرقَا ُكْم، ثُ َس ا ْعر ُضوا َعل : َ فِّي ِّه ِّش ْر ٌك َ ْي ِّ َما لَ َس ب بَأ ]. أخرجه مسلم وأبو داود . 1. (4021)- Avf İbnu Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz cahiliye devrinde afsunlama yoluyla tedavide bulunurduk. Bu sebeple: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu hususta ne dersiniz?" diye sorduk. Bize: "Okuduğunuz duaları bana arzedin bakayım!" buyurdular. (Biz de okuyup arzettik. Dinledikten) sonra: "İçerisinde şirk olmayan dua ile rukye yapmada bir beis yoktur!" buyurdular." [Ebu Dâvud, Tıbb 18, (3886); Müslim, Selam 64, (2200).]302 AÇIKLAMA: Bu rivayet, dua yoluyla hasta tedavi etmenin caiz olduğunu göstermektedir. Ancak okunan duada şirke müteallik bir ibare, bir kelam bulunmamalıdır. Âlimler, Allah'ın isimleriyle, Kur'an âyetleriyle, bu ma'nâda olan başka dualarla rukye yapmanın yani tedavi etmek ümidiyle hastaya okumanın caiz olduğunu söylerler. Küfür ifade eden veya ma'nâsı anlaşılamayan kelimelerle rukye caiz değildir, haramdır denmiştir.303 300 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/331-332. 301 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/332-334. 302 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/334. 303 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/334. َي ـ3822 ـ2 للاُ َعْنه قال َص َر ـ وعن جابر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َولَدَ َغ ْت َر أ ْر َخ # ُج َ ِّمنَّا ِّن َح ْز م، َحيَّ ِّة ِّلبَنِّى َع ْمِّرو ب يَ ِّة ال في ُرقْ ُو ٌس َونَ ْح ُن ُجل َم َع َرسو ِّل للاِّ َع ْل]. أخرجه مسلم . ْف ليَ ْ َع أ َخاهُ فَ ْنفَ َم ِّن ا ْستَ َطا َع ِّمْن ُكْم أ ْن يَ ْرقِّى؟ فقَا َل: َ أ َ َر ُسو َل للا:ِّ أ قر ٌب، فقَا َل َر ُج ٌل يَا # َعْ 2. (4022)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî Amr İbni Hazm'a yılana karşı rukye yapma ruhsatı tanıdı. Biz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte otururken bizden bir kimseyi akrep soktu. Bir adam: "Ey Allah'ın Resûlü, buna rukye yapayım mı?" diye sordu: "Sizden kim kardeşine faydalı olabilecekse hemen olsun" buyurdular." [Müslim, Selam 60-61, (2198, 2199).]304 َي ـ3827 ـ7 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن أنس َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ نَا أ ْر َخ # ِّة َص لَ ْملَ َوالنَّ ِّن، ْي عَ ْ َوال يَا ِّم َن ال ُح َمِّة، فِّى ال رق ]. أخرجه مسلم، ْ وأبو داود والترمذي . 3. (4023)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize, zehire karşı, göz değmesine karşı, nemle kurduna karşı rukye yapmamıza ruhsat tanıdı." [Müslim, Selam 58, (2196); Ebu Dâvud, Tıbb 18, (3889); Tirmizî, Tıbb 15, (2057).]305 ـ3823 ـ3ـ وفي أخرى ’بى داود: [َ ُرقْ ُ ْو دَ مَيَ ْرقَأ ْو ُح َم ة، أ ن، أ ِّم ْن َعْي يَةَ ] . إَّ 4. (4024)- Ebu Dâvud'un bir diğer rivayetinde: "Rukye sadece göz değmesine veya zehire veya kesilmeyen kana karşı yapılır" denmiştir. [Ebu Dâvud, 18, (3889).]306 ـ3825 ـ5ـ وفي أخرى له، عن سهل بن حنيف: [َ دْ َغ ة ْو لَ ْو ُح َم ة أ ْف س، أ ِّم ْن نَ إَّ يَةَ ُرق ].« ْ النَّ »: قروح تخرج بين الجنبين، ْملَةُ وقد تخرج في غير الجنب . و«النَّ ْف ُس»: العين التي تصيب ا”نسان.و«ال ُح َمةُ»: الس م.وتخصيص العين والحمة يمنع رقية غيرهما من ا’مراض، فقد ثبت ى رقية أولى وأنفع من رقية العين والس م . أن النب # رقي بعض الصحابة من غيرهما، ومعنى الحديث: 5. (4025)- Yine Ebu Dâvud'un Sehl İbnu Huneyf'ten yaptığı bir diğer rivayetinde: "Rukye sadece nefse (insana değen gözden), veya zehire veya sokmaya karşı vardır." [Ebu Dâvud, Tıbb 18, (3888).]307 َي ـ3826 ـ6 للاُ َعْنهما قال ى ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ َو ِّم َكا َن النب # َن ا ِّ ُمُهْم ِّم َن ال ُح َّمى، يُعَ ’ و َل ل َها أ ْن يَقُ َّ ُكل ِّ ْس ْو َج : ِّم للاِّ اع ِّ ب ِّر النَّا َو ِّم ْن َش رِّ َح رِّ عَ ِّظيِّم ِّم ْن ُك لِّ ِّع ْر ق نَعَّار، ْ ِّا ّللِّ ال ب ِّر، أ ُعوذُ ِّي َكب ال ]. أخرجه الترمذي.« ِّعْر ُق ََ ْ ْ َنعَ َر » بالدم: إذا ع وارتفع . ال 6. (4026)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hummaya ve bütün ağrılara karşı şu duayı okumamızı öğretmişti: "Bismillahi'l-Kebîri eûzü billâhi'l-Azîmi min külli ırkın na'arın ve min şerri harri'n nâr." "Ulu Allah'ın adıyla, kanla kabaran her bir damardan ve ateş hararetinin şerrinden büyük Allah'a sığınırım." [Tirmizî, Tıbb 26, (2076).]308 ي َر ِّض َي ـ3823 ـ3 للاُ َعْنه قال ْي ِّه َكا َن # قَا َل َر ـ وعن عل : [ ُسو ُل للاِّ ِّ ِّه إلَ َى ب تِّ ُ ْو أ َس إذَا أتى َمِّر : يضا ، أ بَا ْ ِّه ِّب ال َر أذ َّب النَّا ِّس، ْ ِّشفَا ُؤ َك، ِّشفَا ءَ يُغَاِّد ُر َسَقما َء إَّ َوا ْش ِّف أْن َت ال َّشافِّىَ، ِّشفَا ]. أخرجه َر الترمذي.«البَأ ُس»: الشدة ا’لم. و« ةُ ال ُمغَادَ »: الترك . 7. (4027)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hastaya geldiği veya kendisine bir hasta getirildiği zaman şu duayı okurdu: "Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Senden hiçbir hastalığı hariç tutmayan şifa istiyoruz." [Tirmizî, Daavât 122, (3560), Rivayet Buhârî'de Hz. Âişe'den gelmiştir. (Mardâ 20, Tıbb 39).]309 AÇIKLAMA: 1- Burada Cenâb-ı Hakk, Kur'an'da geçmeyen bir isimle tesmiye edilmiştir: Şâfi (şifa veren). Hadis, böylece bunun cevazına delil olmuştur. Ancak ülemâ buna iki şart koşmuştur: 304 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/335. 305 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/335. 306 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/335. 307 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/336. 308 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/336. 309 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/337. 1) Bu isim noksanlık ifham etmemelidir. 2) Kur'an'da bir aslı olmalıdır. Nitekim, Şâfi isminin aslı vardır. Zira bir âyette "Hastalandığım zaman O bana şifa verir" buyurulmuştur (Şuara 80). 2- Hadis'te geçen "Senin şifandan başka şifa yoktur" cümlesi, bütün şifaların Allah'ın takdirine tevâfuk etmesiyle hasıl olduğunu, O'nun takdiri, ilmi olmadan şifa olmadığını ifade eder. Evet kavuşulan sıhhat sebebiyle gerçek teşekkür Rab Teâlâ'ya olmalıdır. 3- Hadiste bütün hastalıklardan şifa istenmektedir. Halbuki hastalık, keffâretu'zzünûbtür, yani hastanın günahlarının affına en iyi vasıta. Bu durumda şifa taleb etmek onun aleyhine bir davranış değil mi? diye ülemâ meseleyi tezekkür etmiş ve şu hikmeti beyan etmiştir: "Dua bir ibadettir. Ne sevaba ne de kefârete münafi değildir. Zira her ikisi de hastalığın bidayetinde ve sabretmek sonucu hâsıl olur. Dua eden ise iki hasenenin arasındadır: Ya maksudu hâsıl olacak, ya da ona bedel, faydalı olanın celbi veya zararının defedilmesi suretiyle maslahat verilecektir. Bunların hepsi de Allah'ın fazlındandır."310 ِّ َّى ـ وعن ثابت بن قيس بن َش : [ ما ِّس َر ِّض َي ـ3827 ـ7 للاُ َعْنه أ َّن النَّب َجعَلَهُ فِّى ْط َحا َن فَ ِّم ْن بُ َرابا َّم أ َخذَ تُ ِّن َش َّما س، ثُ ْي ِّس اب ِّن قَ ِّب ِّت ب ا َس َر َّب النَّا ِّس َع ْن ثَ لبَا ْ َو ُهَو َمِّري ٌض، فقَا َل: ا ْك ِّش ِّف ا ْي ِّه # دَ َخ َل َعلَ ْي ِّه َعلَ َّم َصبَّهُ ِّ َما ء، ثُ ْي ِّه ب َّم نَفَ َث َعلَ ]. أخرجه أبو داود . ، ثُ قَدَح 8. (4028)- Sâbit İbnu Kays İbni Şemmâs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ben hasta iken yanıma gelip şu duayı okudu: "Ey insanların Rabbi Sabit İbnu Kays İbni Şemmâs'tan acıyı kaldır." Sonra (Medine'nin) Buthân (nam vâdi)'dan toprak alarak bir kadehe koydu, üzerine su döküp nefes etti, sonra (su ile karışan bu toprağı) üstüme serpti." [Ebu Dâvud, Tıbb 18, (3885).]311 AÇIKLAMA: 1- Burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın farklı bir rukye tarzına şahid olmaktayız. Önceki rivayetler, ziyaretine geldiği hastalara sadece şifa duasında bulunduğunu gösterirken, bu sonuncuda Buthân vadisi'nden toprak getirerek, üzerine su döküp bunun üzerine üfürüp (nefes edip) sonra da, su ile karıştırılıp nefeslenmiş olan bu toprağı hastanın üzerine serptiğini görmekteyiz. Şârihler, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, büyük ihtimalle suyu önce ağzına aldığını, tükrüğü ile karıştırdıktan sonra toprağa püskürttüğünü belirtirler. Mâmafih, suyu ağzına almaksızın toprağa dökmüş, bu sutoprak karışımını, Sâbit'in üzerine serpmiş olabileceğine de bir ihtimal olarak yer verirler. Her hâl u kârda en son safhada su ile karışmış olan toprağı Sâbit İbnu Kays'ın üzerine serpmiştir. Şârihler, birinci ihtimali teyid eden bir rivayeti Sahîheyn'den gösterirler: Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Biri Resulullah'a gelip bir rahatsızlığını arzettiği veya bir çıban veya yaradan muzdarib olduğu zaman, Aleyhissalâtu vesselâm parmağını şöyle yapar -râvilerden Süfyan şehâdet armağını yere koyup sonra kaldırdıve dedi ki: "Bismillah. Arzımızın toprağı birimizin tükrüğü ile Rabbimiz izniyle hastamıza şifa olacaktır." Görüldüğü üzere bu rivayette, rukye sırasında tükrüğün toprakla beraberliği mevzubahistir. 2- Bu hadisler, ülemâ arasında oldukça farklı yorumlara sebep olmuştur. Bazıları, toprak ve tükrükle ilgili o devrin tıbbî bilgilerini bu hadislere tatbik etmek isterken, bazıları bunlara karşı çıkmıştır. Farklı görüşleri özetlemeye çalışacağız. a) İbnu'l-Kayyim, sadedinde olduğumuz Ebu Dâvud hadisini şöyle değerlendirir: "Bu kolay, herkesin yapabileceği faydalı mürekkep ilaçlardan biridir. Bu kolay bir tedavi usulüdür. Bu usulle yaralar ve taze cerahatlar tedavi edilir. Bilhassa tatbik edilecek başka bir ilaç bulunmadığı hallerde pek pratiktir, çünkü her yerde uygulanabilir." İbnu'l-Kayyim kadim tıp anlayışına uygun şöyle bir açıklama dahi ilave eder: "Bilindiği üzere, hâlis toprağın tabiatı "bârid ve yâbis (soğuk ve kuru)dur, bilhassa sıcak memleketlerde ve sıcak mizaçlı kimselerde çabucak iyileşip, yaraların kapanmasını önleyen yara ve cerahatlardaki rutubeti de alıcıdır. Yara ve cerâhatleri, çoğu durumda, sıcak olan kötü bir mizac takib eder. Böylece birkaç menfi durum bir araya gelir: Memleketin harareti, mizac(tan hâsıl olan harâret) ve yara. Halis toprağın tabiatı ise soğuktur kurudur. Topraktaki bu tabiat, soğuk ve kurulukta, soğuk ve kuru olan bütün müfred ilaçlardan312 daha öndedir. Böyle olunca, toprağın soğukluğu, hastalığın hararetine karşı gelir, bilhassa toprak yıkanmış ve kurutulmuş ise; yarada (söylenen menfi durumların bir araya gelmesini) kötü rutubetin artması ve akıntı takip eder. Toprak aşırı kuruluğu sebebiyle bu rutubeti kurutur, akıntıyı giderir; soğukluğu sebebiyle de hararete mani olur. Toprakla, bu söylenenlerden ayrı olarak başka faydalar da hâsıl olur: Hasta uzvun mizacı itidâle kavuşur. Uzvun mizacı itidâle erince, onun tedbir edici kuvveleri güçlenir, Allah'ın izni ile uzuvdan elemi bertaraf ederler. Sahîheyn'den kaydedilen Hz. Âişe hadisi'nin, Nevevî'ye göre ma'nâsı şudur: "Aleyhissalatu vesselâm şehadet parmağına kendi tükrüğünü sürer sonra onu toprağa basar, böylece parmağına toprak yapıştırır bununla hastalıklı uzuv veya yara üzerine mesheder, bu esnada da mezkur duayı -içerisinde Allah'ın isminin zikri ve işin Allah'a tefvîzi ve O'na tevekkül gibi hasletlerin hâsıl edeceği bereket bulunduğu için- okurdu. Böylece ilacın biri diğerine katılarak tesiri artırırdı." 310 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/337. 311 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/338. 312 Müfred, mürekkep olmayan, tek cins demektir. Yani birkaç maddenin karıştırılmasıyla elde edilmemiş olan, sâde ilaç demektir. "Arzımızın toprağı" sözüyle acaba bütün yeryüzü mü maksuddur, yoksa Medine toprağı mı?" diye bir soru hatıra gelebilir. Bazı âlimler: "Maksad Medine toprağıdır, "birimiz"le de, -tükrüğünün şerefi sebebiyle- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kastedilmiştir"der. Ancak diğerleri, bu durumda hadisin hükmünün hususileşeceğini belirterek bu görüşe katılmazlar. İbnu'l-Kayyim devamla der ki: "Şurası muhakkak ki toprakta birçok dertlere derman olan pek çok kötü hastalıklara şifa veren bir hassa vardır." Galinos der ki: "İskenderiye'de nice dalak hastaları ve karnı su toplayan kimseleri gördüm, bunlar ilaç olarak Mısır toprağını kullanıyorlar. Bacaklarına, uyluklarına, kollarına, sırtlarına ve kaburgalarına bundan sürüyorlar ve gözle görülen neticeler alıyorlardı." Galinos devamla der ki: "Bu şekilde, (toprağı) sürme yoluyla tedaviye, sert ve yumuşak şişmelere karşı da zaman zaman yer verilmiştir." Yine der ki: "Ben bir kavim biliyorum, vücutlarının tamamı, aşağıdan fazla kan kaybettikleri için şişmişti. Bu toprağı sürmek suretiyle gözle görülür netice aldılar. Bir başka kavim biliyorum, bazı uzuvlarına iyice yerleşmiş bulunan müzmin ağrılara karşı bu topraktan kullandılar. Onlar da iyileşti ve ağrıları tamamen kesildi." Kitabu'lMesîhî sahibi der ki: "Kebûs denen hurma ağacından sağılan bir toprak özü -ki sakız unudur- öyle bir öz ki yaraların etlerini temizler, yıkar ve bitirir ve yaraya son verir." O topraklarda bu hasseler olursa, yeryüzünün en iyi, en mübarek toprağı, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tükrüğü ile karışıp, O'nun Rabb Teâlâ'sının ismini okuyarak, neticeyi yine de Allah'a tefvîz ederek yaptığı rukyenin refakatini de kazanınca, ne kadar müessir bir hal alacağı anlaşılır." İbnu'l-Kayyim bu uzun açıklamasının sonunu toprağın tedavi edici yönüyle ilgili rivayetlerin, bütün topraklara yönelik umumi tıbbî bir irşad olmaktan ziyade Resulullah'ın tükrük ve duasıyla hususiyet ve mü-essiriyet kazanan vak'aları aksettirdiği kanaatine bağlıyor. b) Bu hususta Beyzavî de şunları söyler: "Gördüğüm bazı tıbbî açıklamalara göre, tükrüğün mizacların olgunlaşması ve itidale kavuşmasında rolü vardır. Keza vatan toprağının da mizacın muhafaza ve zararların definde rolü vardır. Hatta dediler ki: "Yolcunun, beraberinde, yaşadığı yerin suyundan bulunduramasa da toprağından bulundurması gerekir. Öyle ki farklı sularla karşılaşınca, bu suların vereceği zararlardan korunmak için o topraktan, su kabına bir miktar atmalıdır. Ayrıca, rukye ve azîmet (dua)'lerin, aklın künhüne ermekte aciz kalacağımız acib tesirleri vardır." c) Türbüştî der ki: "Toprak kelimesiyle sanki Hz. Âdem aleyhisselam'ın yaratılışına işaret edilmiştir. Rikâ (tükrük) ile de nutfeye bir işarettir. Sanki Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) lisan-ı haliyle şöyle tazarru etmiş olmaktadır: "Sen ilk aslı topraktan var ettin. Sonra onu bayağı bir sudan (mâ-i mehin'den) yarattın. Öyleyse başlangıcı bu olan kimseye şifa vermek sana kolaydır." d) Yukarıda kaydedilen -toprak hakkındaki- yunan menşeli telakkileri hadislere tatbik ederek, toprağın mutlak olarak şifa vereceği görüşüne meyleden İslam âlimlerini tenkid eden Kurtubî hazretleri der ki: "Bu tedavi (tükrüğe toprak yapıştırarak uygulanan tedavi) tatbikatta uyulması gereken kanunlara riayet edildiği takdirde netice verir. "Uyulması gereken kanun" deyince toprak ve tükrüğün (karışımındaki) miktarları ile onu münasib vakitlerinde kullanmaya devam etmeyi kastediyoruz. Halbuki, hadisteki tavsiyede nefes etmek ve şehadet parmağını yere koymak vardır. Parmağa ise, ilgisi ve tesiri olmayan şey yapışır. Halbuki bu ameliye, Allah'ın esması ve Resulü'nün sünnetiyle teberrükten ibarettir. Parmağın yere konması ise, muhtemelen bunda mevcut olan bir hâsiyet için veya mutad esbaba mubâşerette bulunarak, ilâhî kudretin âsarını gizleme hikmetine binaendir." Şu halde, rukye bahsi, diğer birçok bahisler gibi, hadislerden biriyle amel etmede istical edilmemesi gereken bir mevzudur. Büyük otoriteler bile farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşlerden birini diğerine tercih gibi bir ölçüsüzlüğe düşmeyi tavsiye etmeden tekrar ediyoruz: Tıbb-ı nebevî bir ihtisas işidir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sünnetinden, mütehassıslar bir kısım prensipler yakalayıp, farklı şartlarda, farklı bünyelerde onun tatbikatını gösterebilecekleri gibi bazı ilaç ve terkibler de ortaya çıkarabilirler. Tükrük ve toprakta tedavi edici bir hassa var mıdır yok mudur? Günümüzde, buna "var" veya "yok" diyerek kısadan cevap vermeden önce araştırma yapmak gerekir. Kişi ile yaşadığı yerin toprağı arasında sıhhati ilgilendiren maddî bir bağ var mıdır yabancı yerin suyu kişiye menfi tesirler hâsıl eder mi etmez mi? Rukye, Kurtubî'nin dediği gibi sadece bir teberrükten ibaret ise, Resulullah niçin Buthân vadisinin toprağını isti'mal etmiştir? Resulullah'ın bu davranışı gözönüne alınarak ve Medine'nin, toprağı iyice sterilize eden sıcak ikliminin o bölge toprağına kazandırdığı bir hususiyetten de söz edilerek, hadisin hükmünü -en azından belli hastalıklar veya şahıslar için- kayıtlamış olan âlimlere de bir haklılık tanımak gerekmez mi? Bütün bu sorular, meselenin araştırmaya halen açık olduğunu söylemekte bize cesaret vermektedir. Yani tıbb-ı nebevîyi inkar mümkün değil, ancak onunla tedaviye yeltenme işi ihtiyat ve ihtisas gerektirmektedir, bunu da kabul etmeliyiz tıpkı ahkâm-ı fer'iyyede fukahaya olan ihtiyaç gibi.313 َي ـ3827 ـ7 للاُ َعْنه قال ِّ ى ـ وعن أبى سعيد الخدري َر ِّض : [ ِّن َكا َن الن ب # ا َو ِّم ْن َعْي َجا ن،ِّ ْ يَتَعََّوذُ ” ِّت ِّم َن ال َّما نَ َزلَ ِّن، فَلَ ْن َسا َر َك َما ِّسَوا ُه َما َوتَ ِّ ِّهَما، ِّن أ َخذَ ب ُمعَ ِّوذَتَا ْ ال ]. أخرجه الترمذي . 313 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/338-342. 9. (4029)- Ebu Saîdi'l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) cinlerden ve insanın göz (değmesi)'nden (çeşitli dualar okuyarak) Allah'a sığınırdı. Muavvizateyn (Nas ve Felak sureleri) nâzil olunca bu iki sureyi esas aldı, diğerlerini terketti." [Tirmizî, Tıbb 16, (2059); İbnu Mâce, Tıbb 33, (3511).]314 AÇIKLAMA: Bu rivayet Muavvizateyn surelerinin her çeşit şerden Allah'a sığınmak üzere okunacak dua olarak kafi geldiğini göstermektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunlar gelmeden önce çeşitli dualar okuduğu halde, bunların nüzûlu ile diğer duaları terketmiş olmaktadır. Muavvizateyn'de "göz değmesi" mezkur olmadığı halde, bunların câmî bir üslubla gelmiş olması, cin ve insten gelebilecek her çeşit zararları içine almasına yetmiştir. Şunu da ilave edelim: Muavvizateyn denince, bazı rivayetlere göre, İhlas suresi de kastedilmektedir. "İhlas" Kulhuvallâhu ahad süresine denir.315 َي ـ3878 ـ38 للاُ َعْنه قال ِّ َّى ـ وعنه َر ِّض : [ ِّري ُل النَّب ْي ِّه ال َّس ََُم يَا ُم َح : نَ أتى ِّج # فقَا َل: َّمدُ ا ْشتَ َكْي َت؟ قَا َل ْب ِّري ُل َعلَ ِّجْب عَ ْم، فَقا َل : ْسِّم للاِّ ِّ ْشِّفى َك، ب ِّن َحا ِّس د، للاُ يَ ْو َعْي ْف س أ ُك لِّ نَ َو ِّم ْن َش رِّ ْسِّم للاِّ أ ْرقِّي َك ِّم ْن ُك لِّ دَا ء يُؤِّذي َك، ِّ ب أ ْرقِّى َك]. أخرجه مسلم والترمذي . 10. (4030)- Yine Ebu Saîdi'l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Cibrîl aleyhisselam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına geldi ve: "Ey Muhammed, hasta mısın?"diye sordu. "Evet!" cevabını alınca, Cibril aleyhisselam şu duayı okudu. "Bismillâhi erkîke, min külli dâin yü'zîke ve min şerri külli nefsin ev aynin hâsidin. Allahu yeşfîke, bismillâhi erkîke, (Seni Allah'ın adıyla, sana eza veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve hasedce gözlere karşı sana okuyorum. Allah sana şifa versin, ben Allah'ın adıyla sana dua ediyorum)." [Müslim, Selam 40, (2186); Tirmizî, Cenâiz 4, (972).]316 AÇIKLAMA: 1- Burada geçen "nefs"ten maksad insan nefsi (= kötü insanlar) ma'nâsına gelebileceği gibi, "göz" ma'nâsına da gelir. Göz ma'nâsına alındığı takdirde göz demek olan ikinci kelime ayn, te'kiden gelmiş olur. 2- Göz değmesiyle ilgili geniş açıklama az ileride 4042-4045 numaralı hadislerin sonunda gelecek.317 َي ـ3873 ـ33 للاُ َعْنه بَ ْو ِّل ـ وعن أبى الدرداء َر ِّض : [ ، فَقَا َل ْ َس ال ْي ِّه َر ُج ٌل ا ْحتِّبَا َ َم ِّن يَقُو ُل: َسِّم ْع # ُت َر أنَّهُ ا ْشتَكى إل : ُسو َل للاِّ يَقُ ْل ْ فَل َس اس ُم َك، أ ْمُر َك فِّى ال َّس َما ِّء َو ا ْشتَكى ِّم : ا ْن ُكْم َشْيئا ِّذى فِّي ال َّس َما ِّء تَقَدَّ َّ ْل َر ’ ب نَا للاُ ال َر ْح َمتِّ َك فِّى ال َّس َما ِّء فَا ْجعَ ْر ِّض، َكَما ِّي َن َر ’ ْح َمتَ َك فِّى ا ِّب َّطي َو َخ َطايَانَا أْن َت َر ب ال نَا ُحوبَنَا َوا ْغِّف ْر لَ ْر ِّض، ِّ َو َجع ْ ِّم ْن َر ْح َمتِّ َك َو ِّشفَا ء ِّم ْن ِّشفَائِّ َك َعلى هذَا ال ِّز ْل َر ْح َمة أْن َرقَاهُ فَبَ َرأ ِّ ِّه فَ َمَرهُ أ ْن يَرقِّيَهُ ب َو ََأ ، ُ َرأ فَيَ ْب ]. أخرجه أبو داود.«ال ُحو ُب» بضم الحاء المهملة وفتحها: ا’ثم . 11. (4031)- Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre, kendisine bir adam gelerek idrar tutukluğuna yakalandığını söyledi. O da adama: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan şöyle söylediğini işittim" dedi: "Sizden kim hastalanırsa şu duayı okusun: "Rabbunallahu'llezî fi'ssemâi tekaddese ismüke, emrüke fi'ssemâi ve'l-ardı, kemâ rahmetüke fi'ssemâi fec'al rahmeteke fi'l-ardı. Veğfir lenâ hûbenâ ve hatâyânâ. Ente Rabbu'tTayyibîn. Enzil rahmeten min rahmetike ve şifâen min şifâike alâ hâza'lvece'i fe yebreu. (Ey huzuru semavatı dolduran Rabbim! Senin ismin mukaddestir. Senin emrin arz ve semadadır, tıpkı Rahmetin semâda olduğu gibi. Arza da rahmetinden gönder ve bizim günahlarımızı ve hatalarımızı affet. Sen (kötü söz ve fiillerden kaçınan) bütün iyi kimselerin Rabbisin. Bu ağrıya, Rahmetinden bir rahmet, şifandan bir şifa indir, iyileşsin." (Ebu'd-Derda (radıyallahu anh), adama) bu duayı okumasını emretti. O da, okudu ve iyileşti." [Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3892).]318 َي ـ3872 ـ32 للاُ َعْنه أنَّهُ ا ْشتَكى إلى َر # ، فقَا َل ُسو ِّل ـ وعن عثمان بن أبى العاص َر ِّض : [ للاِّ َ أ ْسلَم يَ ِّجدُهُ فِّي َج َسِّدِّه ُمْنذُ َو َجعا ل : ْل َهُ ِّم ْن َج َسِّد َك َوقُ َ م َّ ِّذى تَأل َّ َع َمَّرا ت َض ْع يَدَ َك َعلى ال : ْل َسْب َوقُ ْسِّم للاِّ ثَ َث َمَّرا ت، ِّ ِّج ب : دُ َرتِّ ِّه ِّم ْن َش رِّ َما أ َوقُدْ ِّ ِّعَّزةِّ للاِّ ب أ ُعوذُ َحاِّذ ُر ُ ِّ . قَا َل: فَفَ ذِّل َك َوأ َر ُه ْم ب ْم أ َز ْل آ ُمُر أ ْهِّلى َو َغْي ِّى، فَلَ َما َكا َن ب َه َب للاُ فَأذْ ُت ذِّل َك ِّمَرارا ْ عَ ]. أخرجه مسلم ومالك وأبو داود ل والترمذي . 314 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/342. 315 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/342. 316 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/342-343. 317 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/343. 318 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/343-344. 12. (4032)- Osman İbnu Ebi'l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a müslüman olduğum günden beri bedenimde çekmekte olduğum bir ağrımı söyledim. Bana: "Elini, vücudunda ağrıyan yerin üzerine koy ve şu duayı oku!" buyurdu. Dua şu idi: Üç kere: "Bismillah"tan sonra yedi kere, "Eûzu bi-izzetillâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidu ve uhâziru." "Bedenimde çekmekte ve çekinmekte olduğum şu hastalığın şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine sığınıyorum" diyecektim. Bunu birçok kereler yaptım. Allah Teâlâ hazretleri benden hastalığı giderdi. Bunu ehlime ve başkalarına söylemekten hiç geri kalmadım." [Müslim, Selam 67, (2202); Muvatta, Ayn 9, (2, 942); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3891); Tirmizî, Tıbb 29, (2081).]319 AÇIKLAMA: 1- Tirmizî ve Ebu Dâvud'un rivayetleri şu farkla başlar: "Beni helak edeyazan bir ağrı sebebiyle (yatıyordum). Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni görmeye geldi. Bana, Aleyhissalâtu vesselâm dedi ki: "Sağ elinle yedi kere (ağrının üzerinden) meshet ve şu duayı oku: "Euzu bi-izzetillâhi ve kudretihî..." 2- Bazı hastalıklara karşı rukye yapınca bu tarzı takip etmek gerekir: Yani rukyeyi yapan kimse hastanın ağrıyan yerinin üzerini sağ elle ovup mezkur duayı yedi kere okumalıdır. Allah'ın izniyle neticesi görülecektir. Sadedinde olduğumuz rivayette Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hastanın kendi kendine okuyup rukye yapmasını tavsiye buyurmaktadır. 3- Taberânî'deki rivayette, yapılacak yedi mesh'ten her birinde mezkur duanın okunacağı söylenmiştir. Hâkim'in rivayetinde Muhammed İbnu Sâlim der ki: "Sâbit el-Bünânî bana dedi ki: "Ey Muhammed, hastalanınca, elini ağrıyan yerin üzerine koy sonra: "Bismillâhi euzu bi-izzetillâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidu min vece'i hâzâ" de! Sonra bunu tek olacak şekilde (3, 5, 7, 9 gibi) tekrarla. Çünkü bana, Enes İbnu Mâlik rivayet etti ki Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine böyle öğretmiş." 4- Rukye sırasında duanın tekrarının gerekli olduğu belirtilmiştir: "Çünkü denir, ilâhî ilaçlarda ve tıbb-ı nebevî de dahi tekrar, fuzûlî maddeyi çıkarmada tabii ilaçların tekrarı ne ise, hastalığın tedavisinde daha müessir ve daha mükemmel olmak için aynı şeydir. Bunlarda da tekrarı gereken Zikrullah, işin Allah'a tefvîzi ve Allah'ın izzeti ve kudretinden istiâne vardır, yedide ise başka miktarda olmayan ayrı bir hassa vardır. Öyle ise tekrar gerekir."320 ـ وعن أبى سعيد َر ِّض : [ ْت َي ـ3877 ـ37 للاُ َعْنه قال ، فَقَالَ ِّريَةٌ َء ْت َجا َجا ِّز ،َ فَ َمْن نَا ْ نَا فَنَ َزل ِّر لَ ٌم ُكنَّا فِّى َم : ِّسي َح ِّ ى َسِّلي ِّدَ ال إ َّن َسي ِّدي ٌغ، َرقَاهُ فَبَ َر ل أ، فَ َ يَ ة فَ ِّ ُرقْ ِّنُهُ ب َر ُج ٌل َما ُكنَّا نَأب َ َمعَ َها ق؟ فَقَام َه ْل َمْن ُكْم َرا َرنَا ُغيَّ ٌب، فَ َوإ َّن نَفَ نَا ْ ل َبنا ، فَقُ َو َسقَانَا لَ َث ََِّثي َن َشاة ، ِّ َمَر لَهُ ب أ ل : ؟ فقَا َل َهُ يَةَ ْح ِّس ُن ال رقْ ِّ م أ ُكْن : َ َت تُ ُ ِّأ ب ْيتُهُ إَّ َرقَ َما نَا ْ ل ِّكتَا ِّب، قُ ْ َى َر ال : َ ُسو َل للاِّ َحت ى نَأتِّ تُ # ه،ُ ْحِّدثُوا َشْيئا ِّدْمنَا ذَ َكْرنَاهُ لَ َّما قَ فَنَ ْسألَه،ُ فَلَ ِّ فقَا َل: َس ْه م َوا ْضِّربُوا ِّلى ب ؟ اق ِّس ُموا يَةٌ َها ُرقْ ِّري َك أنَّ َو َما يُدْ ُر ُغيَّ ُب»: الرجال خاصة، وأرادت ]. أخرجه الخمسة إ النسائى.«النَّفَ ِّ أنهم غائبون عن الحي.ومعنى « نُهُ َنأب »: أى نتهمه. 13. (4033)- Hz. Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz [Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çıkardığı askerî] bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir cariye gelip: "Obamızın efendisi Selim'i bir zehirli soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan biri var mı?" dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona: "Yahu sen rukye bilir miydin?" dedik. "Hayır, ben sadece Fatiha okuyarak rukye yaptım" dedi. Biz kendisine "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sormadan (bu verdiklerine) dokunma!" dedik. Medine'ye gelince, durumu ona söyledik. Aleyhissalâtu vesselâm "Fatiha'nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? (verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın!" buyurdular." [Buhârî, Tıbb 39, 33, İcâre 16, Fedâilu'l-Kur'an 9; Müslim, Selam 66, (2201); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3900); Tirmizî, Tıbb 20, (2064, 2065).]321 AÇIKLAMA: 1- Burada, birçok vecihten farklı ziyadelerle rivayet edilen bir hadise anlatılmaktadır. Hadisin bütünü nazar-ı dikkate alınarak çıkarılmış olan hükümlerden kaydedeceğimiz için, sadedinde olduğumuz vechindeki bazı eksikliklere dikkat çekeceğiz: a) Hâdise Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ebu Saîdi'l-Hudrî komutasında gönderdiği otuz kişilik askeri bir birlikte geçer. Bunun hangi sefer olduğu, hangi yılda geçtiği açık değildir. b) Birlik geceleyin bir Arap obasına uğrayıp kendilerini ağırlamalarını taleb ederler. Ancak onlar bunu kabul etmezler, yiyecek vs. vermezler. 319 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/344. 320 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/344-345. 321 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/346. c) Ancak bir müddet sonra, obanın efendisini akreb sokar. Bütün çarelere başvurarak tedavi etmeye çalışırlar. Ama nafile, netice alamazlar. d) Efendilerini kurtarmak için, son çare hüsnükabul göstermedikleri, yakınlarında konaklamış bulunan "yabancılara"da başvurmak zorunda kalırlar, gelip: "Bize ulaştığına göre, sizin arkadaşınız bir nur ve şifa getirmiş" diyerek yardım taleb ederler. e) Ashab bu misafirperver olmayan yerlilere önce: "Siz bize bakmadınız, biz de size bakmayacağız" cevabını verir. f) Onların ısrarı üzerine ücret taleb ederek pazarlıkla, otuz aded koyun karşılığında rukye yoluyla tedaviyi kabul ederler. g) Rukye yapmak üzere, bu işin erbabı (profesyoneli) de olmayan biri, Ebu Saîdi'l-Hudrî gider, Fatiha suresini üçveya yedi- kere okuyarak, adamın tedavi olmasını sağlar. Sadedinde olduğumuz hadiste ravi olan Ebu Saîd bir başka şahıstan bahsediyor gibi görünse de, başka rivayetlerin tahlili, burada kendisini kasdettiğini ortaya çıkarmıştır. h) Onun başarısı o anda arkadaşlarını şaşırttığı gibi, bilahare Resulullah'ı da hayrete düşürür ve: "Sen Fatiha'nın rukye olarak okunacağını nereden biliyordun?" diye sormasına mucib olur. Ebu Saîd, Aleyhissalâtu vesselâm'a: "İçimden öyle geçti" cevabını verir. ı) Bazı rivayetlerde tedavinin akrep sokmasına karşı değil, tecennüne (deliliğe) karşı yapıldığı ifade edilmiş ise de, meselenin tahkîki, bunun ravilerden biri tarafından bir başka hadiseyle iltibas edilmesinden ileri geldiğini, bunun ayrı, öbürünün ayrı bir vak'a olduğunu ortaya çıkarmıştır. i) Ashab, tedavideki başarı üzerine sütlerinden içmiş, koyunlarını almıştır. Koyunları aralarında pay edecekleri zaman bizzat tedaviyi gerçekleştirenin teklifi ile bunun helal olup olmadığını Resulullah'a sormayı kararlaştırıp, pay etmezler. j) Medine'ye dönüşte vak'a Aleyhissalâtu vesselâm'a hikaye edilir. Aleyhissalâtu vesselâm: "Sizin üzerine ücret almada en haklı olduğunuz şey Kitabullah'tır" diyerek bunun caiz olduğunu ifade eder ve -hatta bu cevaz hükmünü te'kiden- "Bir hisse de bana ayırın!" ferman buyurur.322 2- HADİSTEN ÇIKARILAN BAZI HÜKÜM VE FAYDALAR: * Kur'an-ı Kerim'i rukye niyetiyle okumak caizdir. Âlimler, bu cevaza me'sur dua ve zikirlerle yapılacak rukyelerin de dahil olduğunu, dahası, me'sur dualarda gelenlere muhalif düşmeyen gayr-ı me'sur dua ve zikirlerle de rukye cevazının buna dahil olduğunu söylerler. Bunlar dışındaki şeylerle yapılacak rukyelerin lehinde ve aleyhinde bu hadiste bir açıklık yoktur. * Yolculuk sırasında köylülere misafir olmak, su başlarına inmek, onlardan hasbî olarak veya ücret mukabili ihtiyaç talebetmek caizdir. * İkram etmekten imtina edenlere, yardımcı olmayı reddetmek suretiyle mukabele-i bilmisilde bulunmak caizdir. Zira Ashab, kendilerini ağırlamayanlara, aynıyla mukabelede bulunarak rukye yapmayı reddetmiştir. Buna Kur'an'da Hz. Musa'dan örnek gösterilmiştir: Hz. Musa ile Hz. Hızır arkadaşlıkları sırasında uğradıkları bir köyden misafirlik talebederler, ama onlar kabul etmezler. Buna rağmen Hızır, o köyün yıkılmakta olan bir duvarını doğrultuverir. Bunun üzerine Hz. Musa "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" (Kehf 77) der. * Kişinin kendine vacib kıldığı bir işi yerine getirme örneği var: Ebu Saîd (radıyallahu anh) rukye yapıp mukabilinde kendisi ve arkadaşları için ücret almaya azmetti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu kararına uymasını emretti, o da aldığı malları arkadaşlarıyla paylaştı. * Aslı malum olan hediyeye iştirak caizdir. * Birşeye rağbeti bilinen kimseden o şeyden hediyede bulunmasını talebetmek caizdir. * Zâhiri helal olan bir şeyi kabzedip, vâki olan şüphe sebebiyle onda tasarrufta bulunmaktan kaçınmak caizdir. * Nass bulunmayan hallerde içtihad caizdir. * Ashab'ın gönlünde Kur'an'ın, hususen Fatiha'nın yüce makamı gözükmektedir. * Bir kimsenin mukadder rızkına, o rızkı elinde bulunduran mani olamaz, nitekim Cenâb-ı Hakk, Ashab'a o oba halkının elindeki maldan rızık takdir etmiş, halbuki oba halkı önce onları ağırlamaya yanaşmamıştır. Ancak Cenâb-ı Hakk, akreb sokma hadisesini sebep kılarak Ashab'ın onlar elindeki rızkını onlara ulaştırmıştır. * Hadiste bir başka yüce hikmet mevcuttur. Şöyle ki: Cenâb-ı Hakk, öncelikle, Ashab'ı ağırlamaktan imtina işinde baş çeken reisi cezalandırdı. Çünkü insanların âdeti, büyüklerin emrine uymaktır. İmtina sebebiyle reisleri hususi olarak cezalandırılınca, muvafık bir cezanın öbürlerinin tamamına geleceği tabiidir. Reisin hususi cezaya uğramasında bir başka hikmet daha var. O da şudur: Kendisinden şifa istenen kimsenin dilediği şeyde -ne kadar çok da olsa- onun talebine uyulma sağlanmıştır. Zira, akrebin soktuğu kimse sıradan biri olsaydı, kendilerinden taleb edilen miktarı ödemeye güce yetmezdi. * Rukye mukabilinde ücret almak caizdir. * Kur'an öğretmeye mukabil ücret alma hususunda Ulema ihtilaf etmişse de umumiyetle cevazına hükmetmiştir. Buhârî'nin kaydına göre, Şâbi: "Muallim belli bir şey verilmesini şart koşmaz, ne verilirse onu alsın" der. elHakem: "Muallim'in ücret almasını mekruh addeden hiç kimse görmedim" demiştir. Hz. Muaviye'ye bu hususta 322 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/346-347. sorulunca: "Onun ücrete hakkı olduğu reyindeyim" der. Hasan-ı Basrî kendisini yetiştiren hocaya on dirhem ödemiştir. Bir başka rivayette Hasan-ı Basrî'nin, önceden ücret şartı koşmayı mekruh addetmekle birlikte: "Muallimin yazı öğretmesi mukabilinde ücret almasında bir beis yok" dediği rivayet edilmiştir. Katâde'nin: "İnsanlar üç şey ihdas ettiler, bunlar üzerine ücret alınmaz: Damızlık aşırtmak, mal taksimi, ta'lim" dediği kaydedilir. Hanefîler ise rukye için ücreti caiz görseler de talim için caiz görmemişlerdir: "Çünkü demişlerdir, Kur'an'ın öğretilmesi ibadettir, onun ücreti Allah'a aittir."323 İKİNCİ FASIL - RUKYEDEN NEHİY َي ـ3873 ـ3 للاُ َعْنهما قال َر ـ عن عمران بن حصين َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ قا َل :# ِّر يَدْ ُخ ُل ال ِّح َسا ب َجنَّةَ ِّغَ ْي ب فا ْ ِّم . ْن أ َّمتِّى َسْبعُو َن أل َر قِّي َل: ُسو َل للاِّ؟ قَا َل َم ْن ُه ْم يَا َر ِّض َي : للاُ ُع كا َشةُ َ ُو َن، فَقَام َو َّكل ِّ ِّهْم يَتَ َوعلى َرب َو ََ يَتَ َطيَّ ُرو َن، ْرقُو َن، َو ََ يَ ْستَ ُوو َن، ْكتَ ِّذينَ يَ َّ ال نِّى َمْن ُهْم ادْ ُع للا تَعالى أ ْن قَا َل َع : ْنه فقَا َل ِّ َّى يَ ْجعَ : للا لَ آ َخ ُر، فقَا َل يَا نَب َ نِّى َمْن ُهْم أْن : ؟ فَقَا َل َت ِّمْن ُهْم، فَقَام َك لَ َس ادْ ُع للا أ ْن يَ ْجعَ : بَقَ ِّ َها ُع َّكا َشةُ ب ]. أخرجه مسلم . 1. (4034)- İmran İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ümmetimden yetmişbin kişi (Mahşer' de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!" buyurdular. Kendisine: "Ey Allah'ın Resulü! Bunlar kimlerdir?" diye sual edildi. "Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar, teşâüm'e (uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!" buyurdu. Ukkâşe (radıyallahu anh) kalkıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Dua buyur, Allah beni onlardan kılsın!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Sen onlardansın!" müjdesini verdi. Bir başkası daha kalkıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Beni de onlardan kılması için Allah'a dua ediver!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "O hususta Ukkâşe senden önce davrandı!" cevabını verdi." [Müslim, İman, 371, (218).]324 AÇIKLAMA: Nevevî, bu hadis hakkında şu açıklamayı sunar: "Ülemâ bu hadisin ifade ettiği ma'nâ hususunda ihtilaf etmiştir. İmam Mâzirî der ki: "Bazı âlimler bu hadisten hareketle tedavinin mekruh olduğu hükmünü çıkardılar. Ama büyük çoğunluk bunun aksine hükmetmiştir. Bu husus, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan ilaçların ve yiyeceklerin faydası üzerine vârid olan çok sayıda hadisi delil olarak göstermişlerdir. Çörek otu, kust, sabır vs. bunlardandır. Keza Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tedavi için bizzat ilaç kullanmış olmasını da delil olarak gösterdiler. Keza Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'nın Resulullah'ın pekçok kereler tedavi olmasıyla ilgili haberleri, şifa için yaptığı dualar, Ashab'tan bazılarının rukye mukabili ücret almalarıyla ilgili hadis hepsi tedavinin cevazına hükmedenlere delil olmuştur. Bu söylenenler sabit olunca sadedinde olduğumuz hadiste ifade edilen rukye ile ilgili yasaklama hükmünü, ilaçların tabiatı icabı faydalı olduklarına itikad edip işi Allah'a tefvîz etmeyen kimselere hamletmek gerekir." Kadı İyaz der ki: "Bu te'vili, hadis aleyhinde konuşan birçokları benimsemiştir ancak bu tevil doğru değildir. Zira Aleyhissalâtu vesselâm bu kimselerin meziyet ve fazilet sahibi olduklarını, cennete sorgusuz sualsiz gireceklerini onların yüzlerinin dolunay gecesindeki ay gibi parlayacağını haber vermiştir. Eğer bu tevilcilerin dediği gibi olsaydı, o kimselerin bu faziletlerle mümtaz kılınmamaları gerekirdi. Zira bu, bütün mü'minlerin müşterek inancıdır. Kim bunun hilafı bir itikada düşerse kâfir olur." Ulema ve ilm-i meânî âlimleri bu hususta tahlillerde bulundular. Ebu Süleymân el-Hattâbî ve bazıları, buradan rukyeye başvurmayı, Allah Teâlâ hazretlerine tevekkül edip, kazasına ve belasına rıza göstererek terkedenlerin kastedildiğini söylediler. Nitekim Hattâbî: Bu, imanda tahkike erenlerin ulaşacağı en yüce mertebedir" der ve bu görüşe zâhip olanları ismen zikreder, el-Kâdı der ki: "Bu sadedinde olduğumuz hadisin zâhiridir. Bu itikadın muktezası da şudur: Hadiste zikri geçen dağlama ve rukye ile (burada zikri geçmeyen) diğer tıp çeşitleri arasında bir fark yoktur."
.Dâvudî de şunu söyler: "Hadiste kastedilen şey sıhhatli iken (hastalanmayayım diye) yapılanlardır. Zira, hastalığı olmayan kimsenin temîmeler (muskalar) taşıması, rukyeler istimal etmesi mekruhtur. Ama bunu, kendinde hastalık olan kimselerin kullanması caizdir." Bazı âlimler, kerahetin bir sebebe binaen, tedavi çeşitleri arasında sadece rukyeler ve dağlama ile ilgili olduğunu söylemiştir: "Çünkü derler, tedavi tevekküle aykırı değildir, zira bizzat Aleyhissalâtu vesselâm ve pek çok selef büyükleri tedaviye başvurdular. Yeme, içme gibi her bir vasıta açlık ve susuzluğun giderilmesinde kesin gerekli şeylerdir. Bunlara müracaat, mütekellimler nazarında tevekküle halel getirmez. Bu sebeple onlarla açlık susuzluk gibi zaruri ihtiyacın giderilmesi suretiyle sıhhate kavuşmak yasaklanamaz. İşte bundan dolayı, Ulema, kişinin 323 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/347-349. 324 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/350. kendi ve ailesinin gıdası için kazançta bulunmayı tevekküle aykırı bulmamıştır, yeter ki, rızkına olan güveni, kesbi sebebiyle olmasın ve bütün bunlarda işini Allah'a tefvîz etmiş olsun. Tedavi ve dağlama arasındaki fark hususunda söz uzar. Kısaca söylemek gerekirse Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) her ikisini de mübah kılmış ve onları sena buyurmuştur. Ancak ben, kifayet miktarınca kısa bir hatırlatmada bulunacağım. Şöyle ki: Aleyhissalâtu vesselâm, kendisi için olsun, başkası için olsun tedaviye başvurmuştur. Kendisine dağ vurmamış, fakat başkasını dağlamıştır. Sahih rivayette, ümmetini dağlamadan yasaklamış: "Dağlanmayı sevmiyorum" demiştir." Kadı İyaz'ın sözü burada sona erdi. Doğruyu Allah bilir. Hadisin ma'nâsında zâhir olan, Hattâbî'nin tercih ettiği görüşle ona bu hususta muvafakat edenlerin görüşüdür, bunu az yukarıda kaydettik. Ondan çıkan sonuç şudur: Hadiste övülenler, Allah'a olan tefvîzleri mükemmel olup, başlarına gelen şeyleri bertaraf etmede sebeplere başvurmayan kimselerdir. Bu haletin faziletinde ve bu hali taşıyanın üstünlüğünde şüphe yoktur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın gerek kendisi ve gerek başkası için tedaviye başvurmuş olma hadisesine gelince, bu bize cevazı beyan içindir. Doğruyu Allah bilir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadiste geçen "Onlar... Rablerine tevekkül edenlerdir" sözüne gelince: Halef ve seleften âlimlerin, buradaki tevekkülün hakikatı hususunda görüşleri ihtilaflıdır. İmam Ebu Cafer etTaberî ve başkasının, bir kısım seleften hikaye ettiğine göre onlar: "Tevekkül ismine, vahşi hayvan olsun veya düşman olsun Allah'tan başka hiçbir şeyin korkusu kalbine girmemiş, hatta, Allah'ın rızk hususunda kendine verdiği garantiye itimad ederek rızk talebetme hususunda koşmayı terketmiş olandan başka kimse layık değildir" demişlerdir. Bunlar görüşlerine, bu sadedde gelen bir kısım rivayetleri delil olarak göstermişlerdir. Bir grup âlim de şöyle demiştir: "Bunun ölçüsü Allah'a güven ve O'nun kazasının nafiz olduğu hususundaki yakîndir, yeyip içecek nevinden zaruri olan şeyleri kazanmada Allah'ın Resulünün sünnetine ittibadır, Peygamberlerin (aleyhimusselam) yaptığı gibi düşmandan kaçınmaktır." el-Kadı İyâz der ki: "Bu görüş, Taberî'nin ve fukahanın tercih ettiği görüştür. Önceki görüş bir kısım tasavvuf ehlinin ve kalpler ilmi ve işaretle meşgul olanların görüşüdür. Bunlardan muhakkik olanlar cumhurun mezhebine yakîn bir görüş benimsediler. Lakin onların nezdinde de tevekkül ismi, esbaba meyil ve ünsiyeti olanlara sahih olmaz. Aksine, sebepleri yapmak, Allah'ın sünnetidir. O'nun hikmetidir, kişinin bir menfaati celb, bir mazarratı defedemiyeceği hususunda kesin bilgisidir. Her şey tek olan Allah'tandır." Kadı İyaz'ın sözü bitti. el-İmam el-Üstâz Ebu'l-Kasım el-Kuşeyrî merhum der ki: "Bil ki tevekkülün mahalli kalbtir. Zâhire göre hareket etmek kalbteki tevvekküle zıt değildir, yeter ki kul, güvenin Allah'a olacağını bilsin. Bir şey zorlaşırsa bu O'nun takdiriyledir, eğer kolaylaşırsa bu da O'nun kolaylaştırmasıyladır." Sehl İbnu Abdillah et-Tüsterî der ki: "Tevekkül, kişinin kendisini Allah'ın dilediği şekle bırakmasıdır." Ebu Osman el-Cebrî der ki: "Tevekkül, Allah'a güvenle birlikte O'nunla iktifa etmektir." Şu da söylenmiştir: "Tevekkül azlığın ve çokluğun kişi nazarında müsâvi olmasıdır." Doğruyu Allah bilir.325 َي ـ3875 ـ2 للاُ َعْنه قال َيقُو ُل: ِّت َسِّم ْع # ُت َر ـ وعن ابن مسعود َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ ِّة ِّش ْركا ، فقَالَ َولَ ِّ َوالت َمائِِّّم إ َّن في ال رقَى َوالتَّ يَ ُهوِّد ِّ ى تَقُ فَ ْيرقِّينِّى فَتَ ْس ُك ُن ا ْمَر : َ و أةٌ ْ ِّل ُف إلى ُف ََ ن ال ِّذ ُف فَ ُكْن ُت أ ْختَ َما ْبدُ للاِّ َر ِّض َي ل . قَا َل: للاُ َعْنه ُوا هذَا لَقَدْ َكانَ ْت َعْيِّنى تَقْ َع : إنَّ َها َرقَا ِّك َك َّف َعْن ِّيَ ِّدِّه، فإذَا ْن ُخ ُس َها ب ِّن، َكا َن يَ ْكِّفي ِّك أ ْن تَقُوِّلى َكَما َكا َن َر ُسو ُل للا :# يَقُو ُل: ِّه ِّب ُل ال َّشْي َطا َما َكا َن يَ ذِّل َك َع َم . إنَّ أذْ ِّشفَا ُؤ َك ِّشفَا ءَ يُغَاِّد ُر َسقَما َء إَّ ْش ِّف أْن َت ال َّشافِّىَ، ِّشفَا َ َس َر َّب النَّاس أ بَا ال ]. أخرجه أبو داود.« ْ َولَةُ الت » بكسر التاء وفتح الواو: ِّ ما يحبب المرأة إلى زوجها من أنواع السحر . 2. (4035)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim, diyordu ki: "Rukyelerde, temîmelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet muskası) bir nevi şirk vardır." Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbnu Mes'ud'a): "Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan yahudiye gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi" dedi. Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) tereddüt etmeden, "Bu (ağrı) şeytanın işiydi, o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda sana Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) gibi, şöyle söylemen kafidir: "Ezhibi'lbâs Rabbe'nnâs eşfi ente'ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen. (Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa istiyorum." [Ebu Dâvud, Tıbb 17, (3883).]326 AÇIKLAMA: 1- Tivele, dilimizde "muhabbet muskası" denen karı ile kocayı birbirine sevdirme gayesiyle yapılan sihrin adıdır. Aliyyu'l-Karî şöyle tarif eder: "Bu bir nevi sihirdir. Ya üzerine sihir okunan bir ipliktir, yahut yine üzerine sihir yazılan bir kağıttır, muhabbet veya bir başka maksadla yapılır." 2- Rukye ve temîmelerin şirke nisbetini bunların açık veya kapalı şirke müncer olacak telakki ve inançların kaynağı olmalarıyla izah ederler. El-Kâdi der ki: "Bunlara şirk ıtlak etmiş olması, ya Aleyhissalâtu vesselâm zamanında herkesçe bilinen ve cahiliye devrinden beri uyulagelmekte olunan şekli sebebiyledir ki bu şekil, şirki 325 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/350-353. 326 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/353-354. tazammun eden (içine alan, ihtiva eden) bir mahiyette idi; yahut da bunun kullanılması, onun tesir edeceğine olan itikada delalet etmesi sebebiyledir, bu inanç ise şirke götürür. (Çünkü hadiseler Allah'ın yaratması ve izni ile husûle gelmektedir, onsuz muskanın, rukyenin tesiri olamaz.)" Nitekim Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan mervi olan rukyede, bu çeşit sakat inançları tashih ve izale edici ibare mevcuttur: "Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver. Sen Şâfisin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur..."327 َي ـ3876 ـ7 للاُ َعْنه قال ُسئِّ َل # ا َل َر ـ وعن جابر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ِّن الن ْش َرةِّ فَقَ َو ِّم ْن َع َم ِّل ال َّشْي َط َع ِّن : ا ُه ]. أخرجه أبو َما يحل به عن المريض ما خامره من الداء . داود.«الن ْش َرةُ»: 3. (4036)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan nüşre hakkında sorulmuştu: "O şeytan işidir!" buyurdu." [Ebu Dâvud, Tıbb 9, (3868).]328 AÇIKLAMA: 1- Nüşre rukye'nin bir çeşididir. İbnu'l-Esîr, bunu "Cin değmesine mâruz kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir rukye ve ilaç" olarak tarif eder ve bu rukyenin nüşre diye isimlenmesini, onunla kişiyi kapayıp örten hastalığın çözülüp dağıtıldığına (neşredildiğine) inanılması ile izah eder.329 Daha açık bir ifade ile nüşre, cine tutulduğu zannedilen kimsenin cinlerini dağıtmak için yapılan rukyeye denmektedir. Görüldüğü üzere bir sihir çeşididir. Fethu'l-Vedud'da, bunun sihir addedilmesi hususunda bir başka ihtimal ileri sürülür: "Belki de, nüşre rukyesi, şeytan isimleri ihtiva ediyordu veya malum olmayan bir dille yapılmış idi, bu sebeple sihre nisbet edildi. Nüşre denmesi de, hastalığın onunla dağıtılması, belanın onunla inkişaf ettirilip açılmasından dolayıdır." 2- Nüşre'nin "şeytan işi" olarak tavsifi, rukye hakkında önceki hadiste açıklanan aynı gerekçelere dayanır. Bir kere bu da cahiliye devrinden beri bilinen, uygulanan bir metoddur. O devirden intikal eden şeylerin İslâmî ruha uygunluğu bir tesadüf işidir. Hele, böylesi cin tutması gibi gaybî, ruhanî meselelere müteallik olunca. Üstelik bu ameliye tedavi edici bir tesir maksadıyla yapılmaktadır. Hâsıl olacak her çeşit neticenin Allah'tan bilinmesi gerekirken, cahiliye geleneği icabı yapılan ameliyeden bilinmesi şirk olmakta şeytan işi olmaktadır. Âlimlerimiz, başka hadislerin ruhsatından hareketle Kur'an âyetleri, esmâ-i ilâhiye, Rabbânî sıfatlar, Resulullah'tan mervi me'sur dualar ihtiva eden rukyelerin, nüşrelerin bir mahzuru olmadığını belirtmişlerdir. Şu halde Resulullah'ın reddi, cahiliye tarzındaki rukyelerle, İslamî muhtevayı taşan nüşrelerle ilgilidir.330 ـ3873 ـ3ـ وعن عيسى بن حمزة قال: [ ُت ْ ل ِّ ِّه ُح ْمَرة،ٌ فَقُ َوب ِّن ُع َكْي م َر ِّض َي للاُ َعْنه ُت َعلى َعْبِّد للاِّ ْب دَ َخل : ؟ فقَا َل ْ َمة ِّمي ِّ ُق تَ تُعَل َ أ : ِّا ّللِّ ِّم ْن ذِّل َك . ُسو ُل للاِّ ب ْي ِّه َر نَعُوذُ ُو ِّك َل إلَ قَا َل :# َق َشْيئا َّ َم ْن تَعَل ]. أخرجه أبو داود . 4. (4037)- İsa İbnu Hamza rahimehullah anlatıyor: "Abdullah İbnu Ukeym (radıyallahu anh)'ın yanına girdim. Kendisinde kızıllık vardı. "Temîme (muska) takmıyor musun?" diye sordum. Bana şu cevabı verdi: "Bundan Allah'a sığınırım. Zira Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştu: "Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir." [Tirmizî, Tıbb 24, (2073).]331 AÇIKLAMA: 1- Bu hadis Teysîr'de Ebu Dâvud'a nisbet edilmekte ise de gösterdiğimiz üzere Tirmizî'de yer almaktadır. Suyûti el-Cami'us-Sagîr'de hadisin Ahmed İbnu Hanbel ve Hâkim tarafından da tahric edildiğine işaret eder. Hadisin Tirmizî'deki vechi ile yukarıda kaydedilen vechi arasında farklılıklar var. Orada "Bundan Allah'a sığınırım" yerine "ölüm bundan daha yakın" cümlesi yer alır. 2- Bu babta bir başka hadis, Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) tarafından rivayet edilmiştir: "Kim bir temîme takarsa Allah muradına erdirmesin, kim bir nazarlık332 takarsa Allah nazardan saklamasın." 3- Bir kimsenin taktığı şeye havale edilmesi, şifanın o şeye bırakılmasıdır. Şifayı veren Allah olduğuna, O'nun dışında hiç bir şey şifa veremeyeceğine göre, kişinin şifasının taktığı şeye bırakılması, şifasız kalması, umduğuna ermemesi demektir. Münâvî'nin açıklamasıyla bundan murad şudur: "Kim bir cahiliye temîmesi takar ve bundan fayda umarak musibeti defedip bereket ve şifayı celbedeceğine inanırsa, bu davranışı haramdır, haramda ise devâ yoktur." Münâvî hadisle ilgili açıklamalarına şöyle devam eder: "Yahud, mezkur itikadlara düşmese bile, ma'nâsını bilmediği şeyler ihtiva eden temîme takmasının hükmü de aynıdır, zira, kim Allah'ın sarih isimlerini ihtiva eden 327 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/354. 328 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/354. 329 Nüşre, kelime olarak neşr'den gelir. Neşr, dilimize de girmiş bir kelimedir. Açmak, yaymak, neşretmek, çözmek gibi mânalara gelir. 330 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/355. 331 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/355-356. 332 Nazarlık diye tercüme ettiğimiz vede'a, denizden çıkarılıp, nazar korkusuyla çocuklara takılan beyaz bir cisim (Nihâye). bir şey takarsa bu caizdir, hatta matlub ve mahbubdur. Zira kim meselesini Allah'ın esmasına tevkîl ederse, Allah onun elinden tutar. İbnu'l-Arabî'nin: "Allah'ın isimleri ve Kur'an âyetleri hususundaki sünnet, onların yazılıp takılması değil, okunmasıdır" sözü muteber değildir. Yahut ma'nâ şöyledir. "Kimin nefsi, Allah dışında bir mahluka takılır kalırsa, Allah o kimseyi bu mahluka havale eder, kim de ihtiyaçlarını Allah'a sunar ve O'na iltica eder ve bütün işlerini O'na tefvîz ederse, Allah onun bütün meselelerine kifayet eder, bütün uzakları ona yaklaştırır, bütün zorlukları ona kolaylaştırır. Kim de bir başkasına yapışır veya ilmine ve aklına güvenir, kendi güç ve kudretine itimad ederse Allah onu bu şeylere havale eder; kendi yardımından onu mahrum ve yoksun bırakır ve ihmal eder. Böylece istekleri gerçekleşmez, ümidleri yerine gelmez. Bu söylenenler, pek çok şer'î nasslar ve fiilî tecrübelerde kesinlik kazanmış bir husustur." Hülasa temîme, rukye, muska, nüşre, vede'a gibi nazara, hastalıklara, kederlere vs.'ye karşı başvurulan her çeşit okuma ve takınma ile ilgili olarak gelen yasakların cahiliye âdâbına uygun ma'nâsız veya küfür ifade eden bir muhtevada olanları ve mededi, te'siri onlardan bekler gibi bir inançla hareket etmeleri kastedilmektedir. Bu söylenen kirliliklerden pak olan İslamî muhtevalı, İslamî inanca uygun telakkiler içinde yer verilenler yasağın dışında kalmaktadır. Bu hususta ülemâ ittifak etmiştir. Buna daha bazı münferid karşı çıkmalar olmuş ise de ümmetin yolu ekseriyetin, cumhurun yoludur.333 ÜÇÜNCÜ FASIL - TAUN VE VEBA َي ـ3877 ـ3 للاُ َعْنها قالت ُسئِّ َل # ا َل َر ـ عن عائشة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َّطا ُعون فَقَ َعثُهُ للاُ تَعالى َعلى َم ْن َك َع ِّن : ا َن ال يَ ْب َكا َن َعذَابا َما ِّم ْن َعْب د ُمؤ ِّمنِّي َن، ْ ِّلل َر ْح َمة َجعَلَهُ للاُ ْبلَ ُكْم فَ قَ ُم أنَّهَُ يُ ِّصيبُهُ إَّ يَ ْعلَ َسبا ُم ْحتَ ِّرا ْخ ُر ُج َصاب َّطا ُعو ُن فَيَ ْمُك ُث ِّفى ِّهَ يَ د فِّي ِّه ال ُكو ُن فِّى بَلَ يَ َب للاُ لَهُ ُل أ ْجِّر َش ِّه . ي د َما َكتَ ْ َمث َكا َن لَهُ إ ]. أخرجه البخارى . َّ 1. (4038)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a tâundan sual edilmişti. Şu cevabı verdi: "O, sizden öncekilere Allah'ın gönderdiği bir azabtı. (Şimdi) Allah onu mü'minlere bir rahmet kıldı. Tâun çıkan memlekette bulunan bir kul, kendisine Allah'ın takdir ettiği şeyin ulaşacağını bilip, sevap umuduyla sabredip orada kalır ve dışarı çıkmazsa, mutlaka ona şehid sevabının bir misli verilir." [Buhârî, Tıbb 31, Enbiya 50, Kader 15.]334 AÇIKLAMA: 1- Tâun, eski lügatçilere göre, daha ziyade, ölüme sebep olan salgın hastalık ma'nâsında kullanılmıştır. Bu açıdan umumî ölümlere sebebiyet veren salgınların hepsine tâun denilmiştir.335 Veba bu salgınların en yaygını olması sebebiyle "tâun"la "veba" aynı ma'nâya gelen iki kelime durumuna gelmiştir. Öyle ki bazı müellifler, "tâun vebadır" demiştir. en-Nihâye'de "Tâun, umumî bir hastalıktır, havayı ifsad eder, bu bozuk havayla da insanların beden ve mizaçları bozulur" denmiştir. Eski Ulemadan Ebu'l-Velid el-Bâcî'nin açıklaması da kayda değer: "Tâun, herhangi bir yerde insanlara gelen mutad hastalıkların hilafına, çok sayıda insana sirayet eden bir hastalıktır, o gelince, diğer vakitlerdekinin aksine, herkes aynı hastalığa yakalanmış olduğu halde, hastalıklar muhtelif olur." İbnu Sîna'da şu bilgiyi sunmuştur: "Tâun zehirli bir maddedir, öldürücü şişler hâsıl eder. Bu şişler vücudun yumuşak yerlerinde ve koltuk altlarında ortaya çıkar. En çok koltuk altı ve kulak arkasında veya burun yumuşağının yanında görülür..." İbnu Sîna vebanın sebebiyle ilgili, devrindeki telakkiye uygun açıklamalara geçer ki kaydetmeyi gerekli görmüyoruz. Zira veba, 1894 yılında keşfedilen mikrobuyla mahiyeti hakında daha sağlıklı bilgiye kavuşulmuştur. 2- Bizim için burada, Veba mevzuunda Resulullah'ın getirdiği tedbirler, onun va'zettiği beyanlar mühimdir. Sadedinde olduğumuz rivayet bunu, kâfirler için Allah'ın bir cezası olduğu halde, sabretmeleri şartıyla mü'minler için Allah'ın bir rahmeti olarak gösterir. Hadis dikkatlice incelendiği takdirde, sabırdan maksadın, hastalık bulunduğumuz yerde zuhur etmişse "bana da bulaşmasın" endişesine kapılarak orayı terketmemek olduğu anlaşılır. Yani, bulunduğu beldede veba çıkan mü'min "Allah'ın yazdığı bana ulaşır" diye düşünüp orayı terketmeyecek, yerinde kalacaktır. İşte bu davranışı izhar eden kimse şehid sevabı alcaktır. Yine Buhârî'de gelen bir başka rivayette Resulullah, "veba çıkan yere gitmemeyi" de emretmiştir. Öyle ise sabırdan hem vebalı yerden 333 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/356-357. 334 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/358. 335 Veba, tarih boyunca büyük ölümlere sebep olmuştur: 1337-1339 yıllarında Orta Asya-Çin arasında 13 milyon: 1348'de Avrupa'da ortaya çıkan bir veba, halkın %28'ini; 1375'de %13'ünü etkisine almıştır. Tahminler Avrupa'da 25 milyon insanın veba'dan öldüğünü, Asya'da da bir o kadarının ona kurban gittiğini söyler. 1466'da Tesalya, Makedonya ve İstanbul'da; 1478'de Venedik'te veba salgınları olmuş, çok sayıda ölüme sebebiyet vermiştir. 1664-1665'de Londra'da çıkan bir veba 460 bin kişinin 100 binini alıp götürmüştür. 1720-1722 yıllarında Marsilya'da 40 bin kişiyi öldürmüştür. 1878-1879 yıllarında Rusya'nın Volga havzasında: 1920'de Paris'te; 1930'da Cezayir'de görülen veba salgınları tarihin kaydettiği en son mühim salgınlardır. çıkmamayı, hem de vebalı yere gitmemeyi anlamak gerekecek ki, bu, hastalığın yayılmasını önlemede en mühim tedbir olan karantina'dır. 3- Hadiste, vebanın kafirlere azab, mü'minlere rahmet olduğu belirtilmektedir. Bazı âlimler, âsi ve fâsıklar hakkında da rahmet mi, çünkü onlar da mü'mindir? diye bir soru sorup cevap aramışlardır. Aksi için de rahmet olmadığı kanaatinde olan İslam alimleri derler ki: "Âsi"den maksad "büyük günah işleyen" dir. Eğer o, isyanında ısrarlı bir halde iken tâuna yakalanırsa, şehid olmaz. Çünkü, hakkında "İşlemekte olduğu isyanın uğursuzluğu sebebiyle şehidlik derecesinin ikram edilmesine müstehak olmaz" hükmünü vermemizi gerektiren şu âyet var. (Meâlen): "Yoksa kötülük işleyen kimseler, ölümlerinde ve hayatlarında, kendilerini, iman edip salih ameller işleyen kimseler ile bir tutacağımızı mı zannederler? Ne kötü hükmediyorlar" (Câsiye 21). Ayrıca, İbnu Mâce'de Hz. Ömer'den merfu olarak gelen bir rivayet, vebanın insanların fâhiş isyanları sebebiyle bir ceza olarak çıktığını ifade etmektedir: "Bir kavimde fuhşiyat (haramlar) zuhur eder ve alenen işlenirse, aralarında veba ve daha önce gelip geçmiş olan atalarında görülmeyen hastalıklar zuhur eder."336 İbnu Hacer, bu hadisin zayıf olduğunu belirtir, ancak başka benzer rivayetlerle kuvvet kazandığını da göstermeyi ihmal etmez ve vebanın insanların isyanına bir ceza olduğu hususundaki kanaatini izhar eder. Bütün bunlara rağmen Hz. ِّل ُك لِّ ُم ْسِّل م gelen ten'Enes َّطا ُعو ُن َش َهادَةٌ ال hadisindeki ıtlakı esas alarak, "Âsi olan müslüman da şehadet ücreti alacaktır" diyecekleri kesin bir dille reddetmez ve bu itiraza şöyle bir cevap verir: "Günahlara batan mü'minin de şehidlik ücreti alması, kâmil mü'minin alacağı şehidlik ücretiyle eşit derecede olmasını gerektirmez. Zira şehidliğin dereceleri çoktur. Nitekim âsilerin derecesi de çok farklıdır. Âsi vardır, Allah yolunda ilayı kelimetullah için cihad sırasında kaçarken değil, ileri atılırken mücâhid olarak ölür. Allah'ın bu Ümmet-i Muhammed'e olan rahmetlerinden biri de cezasını ta'cil ederek dünyada iken vermesidir. Bu durum, tâuna uğrayan kimseye şehid ecrinin gelmesine mani değildir, hele çoğu bu günaha bulaşmamış iken musibet gelmişse... Allah musibeti ayırım yapmadan herkese birden gönderir, çünkü fuhuş etmeyenler de münkeri kaldırma hususunda gerekli gayreti göstermemişlerdir. Nitekim Ahmed İbnu Hanbel'in tahric ettiği Utbe hadisinde Aleyhissalâtu vesselâm der ki: "Üç çeşit ölüm vardır: Kişi var, malıyla canıyla Allah yolunda cihad eder, hatta düşmanla karşılaşır, onunla savaşırken öldürülür. İşte bu, Allah'ın Arşı altındaki çadırında müftehirdir. Ona, sadece peygamberler "peygamberlik" derecesiyle üstündürler. Kişi var, nefsini bir kısım hata ve günahlara atmıştır. O da nefsiyle, malıyla Allah yolunda cihad etmiş, düşmanla karşılaşınca da öldürülünceye kadar çarpışmıştır. Böylece hataları silinmiştir. Çünkü kılıç hataları siler. Kişi vardır münâfıktır. Nefsiyle, malıyla ölünceye kadar cihad eder, bu ateştedir. Zira kılıç münafıklığın (günahını) silmez." İbnu Hacer, devamla der ki: "Şehidin (kula olan) borcu hariç bütün günahları affedilir" hadisine gelince, bu hadisten şehidliğin bazı günahlara kefaret olmadığı hükmünü çıkarırız. Ancak bazı günahların varlığı, şehidlik derecesinin alınmasına mani değildir. Şehidliğin ma'nâsı şudur: "Allah Teâlâ hazretleri, -bunu kazanana- hususi bir sevap verir, ziyade bir ikramda bulunur." Öyleyse hadis şu hususu açıklamış olmaktadır: Allah şehidden, kul hakları dışındaki günahlarını affeder. Eğer, şehidin salih amelleri bulunduğu, şehidliğinin de haklar dışındaki günahlarına kefaret olduğu farzedilse, onun salih amellerinin, kul haklarına ödemede ona yardımcı olacağı, yine de kendisine şehidlik mertebesinin eksiksiz bâki kalacağı söylenebilir. Ancak, sâlih amelleri yoksa, o takdirde durumu, Allah'ın meşîetine kalmıştır. Doğruyu Allah bilir." 4- Hadiste zikredilen "sabret"mek kaydı, veba karşısında alınacak mühim tavırlardan biri olmalıdır. Sabredilmediği takdirde şehidlik sevabının elde edilemeyeceği hükmü çıkarılmıştır. İbnu Hacer der ki: "Sabrederek demek, kendisine üzüntü ve gam vermeyen, aksine Allah'ın kazasına razı olarak emrine teslim olan demektir. Bu hal, vebada ölene, şehâdet ecrinin husûlü için şart kılınmıştır. Bu da, vebanın çıktığı yerde kalıp, oradan kaçmak gayesiyle bir başka yere gitmemektir. Nitekim bu, başka hadislerde daha sarih bir üslubla yasaklanmıştır." (İbnu Hacer'in kastettiği hadis müteakiben kaydedilecek.)337 َي ـ3877 ـ2 للاُ َعْنه قال ِّ قَا َل :# أ ْر ض، َر ـ عن أسامة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َع ب َوقَ َوإذَا ُو َها، ِّأ ْر ض َف ََ تَدْ ُخل َّطا ُعو ِّن ب ِّال ْم ب َسِّم ْعتُ إذَا َوأْنتُ َها َف ََ تَ ْخ ُر ُجوا ِّمْن ِّ َها َو ]. الت رمذي ْم ب ثَةُ َّ أخرجه البخاري الث . 2. (4039)- Hz. Üsâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir yerde veba çıktığını duyarsanız oraya girmeyiniz, bulunduğunuz yerde veba çıkmışsa oradan ayrılmayınız." [Buhârî, Tıbb 30, Enbiya 50, Hiyel 13; Müslim, Selâm 92, (2218); Muvatta, Câmi 23, (2, 896); Tirmizî, Cenâiz 66, (1065).]338 أ ْخبَ َرنِّى َم ْن َسِّم َع ـ3838 ـ7ـ وعن يحيى بن عبد للاِّ بن بحير قال: [ 336 "Bir kavimde zina artarsa ölüm de artar" denmiş olduğu için birçoklarının, günümüzde zuhur eden AİDS hastalığı ile te'vile sevketmiştir. Çünkü AİDS, esas itibarı ile zina ve lutîliğin meşruiyet kazanacak kadar yaygınlaşmasından zuhur etmiştir, henüz tedavisi bulunamamıştır. Ve kitleler halinde ölümlere sebep olacağı belirtilmektedir. Resûlullah'ın gerçekten büyük bir mucizesi ile karşı karşıyayız. 337 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/358-361. 338 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/361. ِّن ُم َسْي ك ال ُمَراِّد َّى للاُ َعْنه يَقُو ُل ْرَوةَ ْب َر ِّض َي فَ َى : َو ِّه َو ِّميرتِّنَا، َى أ ْر ُض ِّريِّفنَا َها أْبيَ ُن ِّه َر ُسو َل للاِّ ِّعْندَنَا أ ْر ٌض يُقَا ُل لَ ُت يَا ْ ل قُ ؟ فَقَا َل ِّيئَةٌ ِّوب َف : لَ َر ِّف التَّ َوإ َّن ِّم َن القَ َها َعْن َك، ِّ ري ُف»: ا’رض ذات الزرع والخصب. َو« دَ ْع ]. أخرجه أبو داود.«ال َرةُ ال ِّمي »: َر الطعام.و« ُف قَ الدن و .و« ُف ال »: من الشئ، وكل شئ دانيته قد قارفته ْ التَّ »: الهك أراد أن من قرب من المريض، ودنا منه لَ تلف، وليس هذا من باب العدوى بل من باب الطب . 3. (4040)- Yahya İbnu Abdillah İbnu Bahîr anlatıyor: "Bana, Ferve İbnu Müseyk el-Murâdî (radıyallahu anh)'ın şu sözünü dinleyen zât haber verdi: "Ey Allah'ın Resulü! dedim, yanımızda Ebyen denen bir yer var. Burası bizim ekim yerimiz ve geçim kaynağımızdır. Ancak vebalı bir yerdir. (Bize ne yapmamızı tavsiye edersiniz)?" Aleyhissalâtu vesselâm şu cevabı verdi: "Orayı tamamen bırak. Zira hastalığa yaklaşmada helak var!" [Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3923).]339 AÇIKLAMA: 1- Yukarıdaki iki hadis veba bulunan yere yakınlaşmama hususunda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan vârid olan sarih hadislerdendir. Âlimler, bu davranışın teşâüm inancı olmayıp tıb olduğunu bilhassa belirtirler. Hattâbî, "Çünkü der, sâlih hava aramak, bedenlerin sıhhati için yardımcı vasıtalardan biridir. Bozuk hava da tabiblere göre bedenlerin hasta olması için en zararlı unsurlardan biridir. Her şeye rağmen bütün bunlar Allah'ın izni ve dilemesiyle cereyan eder." 2- Önceki hadiste ifade edilen "vebalı yere gitme ve vebalı yerden çıkma yasağının hükmü âlimlerce münâkaşa edilmiştir: Haram mı ifade ediyor, tenzih mi? Bazı âlimler bunun caiz olduğuna hükmetmiştir. Bu görüşü iltizam edenler, sahabeden bazılarının vebalı yerden çıkmalarına örnek verirler: Ebu Musa el-Eşarî, Muğire İbnu Şu'be gibi. Keza Tâbiîn'den el-Esved İbnu Hilal, Mesrûk... Bir grup âlim vebalı yere girmek veya oradan çıkmanın tenzîhen mekruh olduğuna, dolayısıyla tevekkülü galebe çalan kimselerin girip çıkmalarında bir mahsur olmadığına hükmetmişlerdir. Bazı âlimler de, kaydedilen hadislerin zahirlerini esas alarak, "Bunlarda nehiy sabittir" diyerek vebalı yere gitmenin veya öyle bir yerden çıkmanın "haram" olduğuna hükmetmişlerdir. Bu görüşte olan ülemâ, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan bu mesele üzerine gelmiş bulunan vaîd'i (şiddetli tehdîdi) de delil olarak göstererek, görüşlerini takviye ederler: Ahmed İbnu Hanbel ve İbnu Huzeyme'den gelen uzunca bir hadiste şu ibâre geçer: "Vebalı yerde ikâmet eden şehid gibidir, oradan kaçan da cepheden kaçan gibidir." Keza bir başka hadiste "Tâundan kaçan cepheden kaçan gibidir, tâunda sabreden cephede sabreden gibidir." Bilindiği üzere, cepheden kaçmak büyük günahlardandır, yani haramdır. Ayrıca ülemâ, bir amele, haram olduğu belirtilen amellerinkine benzer şiddetli ceza takdirini (veya şiddetli ceza vaîdinin beyanını) o amelin de haram hükmüne girmesine delil yapmışlar ve bunu bir kaide olarak tesbit etmişlerdir. Veba çıkan yere girmeme hususunda meşhur bir tatbikat Hz. Ömer' den rivayet edilmiştir. Buhârî'de de yer almış olmasına rağmen, Teysîr müellifinin buraya almadığı rivayetin tercümesini kaydediyoruz:" İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) Şâm'a (Suriye'ye müteveccihen yola) çıktı. Sarğ denen yere gelince Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah ve maiyetiyle karşılaştı. Bunlar bölgedeki İslam ordusunun komutanlarıydı. Hz. Ömer'e Suriye'de veba salgını çıktığını haber verdiler. Bunun üzerine Hz. Ömer (durumu ve alınacak kararı görüşerek, istişare etmeye karar verdi ve): "Bana ilk muhacirleri çağırın!" emretti. Onlar geldiler. Hepsiyle istişare etti, onlara Suriye'de veba salgını çıktığını bildirdi. Nasıl davranılacağı hususunda görüş birliğine varamadılar. Bazıları: "Biz bir maksadla çıktık, buradan geri dönülmesini uygun görmüyoruz" diyordu. Bazıları da: "İnsanların geri kısmı ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashab'ı seninle beraberdir. Bunları, vebanın üzerine sürmenizi münasip görmüyoruz" dediler. Hz. Ömer (radıyallahu anh) onlara: "Beni (bir müddet) yalnız bırakın!" dedi. Sonra: "Bana Ensârı çağırın!" emretti. Ben de onları çağırdım. Hz. Ömer onlarla da istişare etti. Ensar da Muhacirler gibi fikir birliğine varamadılar, öbürleri gibi (bir kısmı gidelim, bir kısmı dönelim diyerek) ihtilaf ettiler. Hz. Ömer onlara da "beni (bir müddet) yalnız bırakın!" buyurdu. Sonra bana: "Burada Fetih muhacirlerinden olan Kureyşli yaşlılardan kim varsa bana onları çağır!"dedi. Onları da çağırdım. Bunlardan iki kişi olsun bir ihtilafa düşen olmadı. Hepsi aynı görüşte idi. "Biz, buradan toptan geri dönmeyi, hiç kimseyi vebanın üzerine göndermemenizi uygun görüyoruz!" dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer, halka ilan etti: "Ben sabahleyin geri dönüyorum, peşimden siz de gelin!" Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrâh bu emri muvafık bulmayarak, "Yani Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" (diyerek itiraz etmek istedi). Hz. Ömer (radıyallahu anh): "Ey Ebu Ubeyde! Bu sözü keşke başkası söyleseydi (de senden işitmeseydim). Evet biz Allah'ın kaderinden kaçıyor, Allah'ın kaderine iltaca ediyoruz! Şimdi sen devenle seyahat ederken iki yakalı bir vadiye uğrasan, bunun bir yakası münbit ve otlu, ötekisi kıraç ve otsuz, burada deveni münbit tarafta otlatman Allah kaderinden (değil de), kıraç tarafta otlatman mı Allah'ın kaderinden?" dedi. Bu sırada, bir ihtiyacı sebebiyle orada bulunmayan Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh) geldi. (Meseleye 339 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/362. muttali olunca): Bu hususta ben kesin bir ilim sahibiyim, zira Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Bir yerde veba olduğunu işitince oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde veba çıkacak olursa, ondan kaçmak için orayı terketmeyin!" dediğini işittim!" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh) (kararlarındaki isabet sebebiyle) Allah'a hamdetti ve geri döndüler." Şunu da kaydedelim ki İbnu Hacer bu rivayeti açıklarken, Hz. Ömer'in bilahare bu geri dönme kararına pişman olduğuna dair bazı rivayetler de kaydeder. Teferruata girmiyoruz. Ancak Dr. Zeki Çıkman'ın bir açıklamasını kaydediyoruz: "Sirayet yoktur" ibaresi ile "veba bulunan yerden çıkmayınız veba bulunan yere girmeyiniz" hadis-i şerifleri birlikte mütalaa edilecek olursa, iki kesin ifadenin belirginliği ortaya çıkmaktadır. 1- Allahu Teâlâ takdir etmedikçe hastalık meydana gelmez. Bıçağın vazifesi kesmektir, buna rağmen Hz.İsmail aleyhisselâm'ı kesmesi yasaklandığı için kesmezken, taşı emredildiği için kesmesi gibi... Emir ve takdir altında bıçak eti kesmezken, taşı kesmişti. Günümüz intaniye kliniklerinde yüzbinlerce doktor ve personel çalışmaktadır. Bunlar devamlı enfeksiyon viral hastalıklarla muhatap olmalarına rağmen, diğer klinik personellerine göre ölüm ve hastalık oranları eş değerdedir. Bu tesbit bile sâri hastalık iddiasının çürüklüğünü anlatmaya yeterlidir. Şayet, temizlik ve dezenfeksiyon konularına dikkat edilmezse, her vaziyette olduğu gibi buralarda da hastalık insidansı (yüzdesi) artabilir. Bu da İslam'ın öngördüğü ve emrettiği temizlik şiarı ile ilgilidir. 2- İnsanlara karantina emredilmektedir. Bunun gerekçeleri şunlardır: 1) "Veba bulunan yere girmeyiniz" ibâresi "kendi varlığınızı ve sıhhatinizi tehlikeye atmayınız" demektir. 2) "Veba bulunan yerden çıkmayınız" ibaresi: a- Hastalara yardımcı olmaktan uzak durmayınız ve kaçmayınız; b- "Bünyenizde sessizce bulunan hastalık etkenini dışarıya taşıyarak, bağışıklığı bulunmayan insanlara bulaştırarak, onların sıhhat ve hayatlarını tehlikeye sokmayınız" ifadelerini taşımaktadır. Kaldı ki, hasta yanında bulunan ve sıhhatli olan insanlar bu hastalıklara karşı mukavemet ve bağışıklık kazanmışlardır."(Z.Ç.)340 DÖRDÜNCÜ FASIL - GÖZ DEĞMESİ َي ـ3833 ـ3 للاُ َعْنهما قال ْو َكا َن َش ْى ٌء َس ـ عن ابن عباس َر ِّض : [قا َل رسو ُل للاِّ :# َولَ َو العَ إذَا ْي ُن َح ٌّق، ْي ُن، عَ ْ َر َسبَقَتْهُ ال قَدَ ْ ٌق ال ِّ اب ُوا ْم فَا ْغ ِّسل تُ ْ ا ْستُ ْغ ]. أخرجه مسلم والترمذي، ولم يذكر: العين حق . ِّسل 1. (4041)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Göz değmesi haktır. Eğer kaderi (delip) geçecek bir şey olsaydı, bu göz değmesi olurdu. Yıkanmanız taleb edilirse yıkanıverin." [Müslim, Selam 42, (2188); Tirmizî, Tıbb 19, (2063), Tirmizî'de "Göz değmesi haktır" ibaresi yoktur.]341 َي ـ3832 ـ2 للاُ ْي ُن َح أ َّن النَّب # قا َل: ٌّق ِّ َّى ـ وللشيخين وأبى داود وأبى هريرة َر ِّض َعْنه: [ عَ َوَنهى َع ِّن ال ].زاد غير البخاري: « ْ َو ْشِّم ْ ال » . 2. (4042)- Sahîheyn ve Ebu Dâvud'da Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)' tan: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Göz değmesi haktır" dediği rivayet edilmiştir. Buhârî dışındaki rivayetlerde: "Dövme yapmayı da yasakladı" ziyadesi vardır.342 [Buhârî, Tıbb 36, Libas 86; Müslim, Selam 41, (2187); Ebu Dâvud, Tıbb 15, (3879).]343 عَ ـ وعن عائشة َر ِّض : [ ائِّ ُن أ ْن َي ـ3837 ـ7 للاُ َعْنها قالت ْ َكا َن يُ ْؤ َمُر ال َم يَتَو َّضأ، ث ِّعي ُن ُ ْ م َي ْغتَ ِّس َل ِّمْنهُ ال ]. أخرجه أبو داود . 3. (4043)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Göze değene (âin) abdest alması emredilir, onun abdest suyu alınır, bununla göz değmesine uğrayan (maîn) yıkanırdı." [Ebu Dâvud, Tıbb 15, (3880).]344 ِّر ـ3833 ـ3ـ وعن دمحم بن أبى أمامة بن سهل بن حنيف أنه سمع أباه يقول: [ فَنَ َز َع َخ َّرا ْ ِّال ِّى َس ْه ٌل َر ِّض َي للاُ َعْنه ب َس َل أب ا ْغتَ ِّد، فقَ ْ ِّجل ْ بَيَا ِّض َح َس َن ال ْ َو َكا َن َس ْه ٌل َشِّديدَ ال ْي ِّه، ُظ ُر إلَ ْن يَ َعةَ ِّي َو َعاِّمُر ْب ُن َرب ْي ِّه، َكانَ ْت َعلَ ُجبَّة ا َل َعاِّمٌر: دَ ْ َو ََ ِّجل يَ ْوِّم، ْ َرأْي ُت َكال َما 340 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/362-365. 341 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/366. 342 Bu ifade yanlıştır. Bilakis, "Dövme yapmayı yasakladı" ziyadesini Buharî almış, diğerleri almamıştır. Sebebi ileride açıklanacak. 343 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/366. 344 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/367. ِّ َر َرسو ُل للاِّ ْخب ُ َو َع ُكهُ فَأ َو ِّع َك َس ْه ٌل َمَكانَهُ فَا ْشتَدَّ َء، فَ َرا ُم # َخبَّأة َعذْ َوقِّي َل لَهُ ، : وا ُ ِّد ا ْكتُتِّ َب فِّي َجْي ،ٌ فَقَال َو َكا َن قَ َسهُ ُع َرأ َما يَ ْرفَ : َس ُه ه،ُ فَقَا َل َو َغْي ُر َرائِّح َم َع َك يَا ُع َرأ َو للاِّ َما يَ ْرفَ َر ُسو َل للا،ِّ َس َل َعاِّمٌر َو ْج َه : هُ بَ َّر ْك َت؟ ا ْغتَ ِّس ْل لَه،ُ فَغَ َ َحدا ؟ أ ِّ ِّه أ ِّهُمو َن ب َه ْل تَتَّ َّم َص َّب ذِّل َك ، ثُ ِّرِّه فِّي قَدَح َودَا ِّخ َل إ َزا ْي ِّه، َف ِّر ْجلَ ْط َرا َوأ َو ُر ْكبَتَْي ِّه، َو ِّمْرفَقَ ْي ِّه َويَدَْي ِّه ْي ِّه َر ُج ٌل ِّم ْن َو َرائِّ ِّه، فَبَرأ ِّم ْن َسا َعتِّ ِّه َء َعلَ َما ال ]. ُء ال »: المخد رة.و« ْ أخرجه مالك.«ال َخ َّرا ُر» بخاء معجمة وراءين مهملتين: موضع بقرب الجحفة.و« ُم َخبَّأةُ َرا عَذْ ْ ال »: بَ َّر ْك البكر.وقوله « َت ِّر أ »: أى ه دعوت له بالبركة.و«دَا ِّخ ُل ا” َ َزا » الطرف الذي يلى جسد المؤتزر. 4. (4044)- Muhammed İbnu Ebî Ümâme İbni Sehl İbni Hanîf, babasından şunları işittiğini anlatmıştır: "Babam Sehl (radıyallahu anh) (Cuhfe yakınlarındaki) Harrâr nam mevkide yıkandı. Üzerindeki cübbeyi çıkardı. Bu sırada Âmir İbnu Rabî'a ona bakıyordu. Sehl, bembeyaz bir tene, güzel görünüşlü bir cilde sahipti. Âmir: "Ne bugünkü bir manzarayı, ne de böylesine ancak çadıra çekilmiş bâkirede bulunabilen bir cildi hiç görmedim" dedi. Sehl daha orada iken hummaya yakalandı ve rahatsızlığı şiddet peyda etti [ve yere yıkıldı]. Durum Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a haber verildi ve: "Başını kaldıramıyor" dendi. Halbuki Sehl orduya kaydedilmişti. "Ya Resulallah o, sizinle gelemez Vallahi başını bile kaldıramıyor!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: "Onunla ilgili olarak herhangi bir kimseyi ittiham ediyor musunuz?" diye sordu. "Âmir İbnu Rebîa var" dediler. Resulullah, onu çağırtıp kendisine kızdı ve: "Sizden biri niye kardeşini öldürüyor? Niye bir "Bârekallah!" demedin? Onun için abdest al!" buyurdu. Bunun üzerine Âmir yüzünü, ellerini, kollarını, dizlerini ve ayaklarının etrafını ve izarının345 içini bir kaba yıkadı. Sonra, bir adam bu suyu onun (Sehl'in) üzerine arkasından döktü; derken o ânında iyileşti." (Muvatta, Ayn 1, (2, 938).]346 AÇIKLAMA: 1- Yukarıda kaydedilen dört hadis, birbirini tamamlar mahiyettedir ve aynı hükmü ifade etmektedirler. Ülemânın açıklamalarına geçmeden mezkur hadislerde ifade edilen ana fikirleri şöyle özetleyebiliriz: 1) Göz değmesi haktır, inkar edilemez. 2) Göz değmesine karşı bazı tedbirler alınmalıdır. 3) Göz değmesine meydan vermemek için bir şey hoşa gidince Bârekallah demek gerekir. 4) Göz değmesine uğrayan kimseyi, düştüğü rahatsızlıktan kurtarmak için gözü değen kimseye abdest aldırtıp, abdest suyunu bir kabta toplayarak gözzedeye dökmek gerekmektedir. Şu halde babın ilk hadisinde (4041) geçen "...Yıkanmanız taleb edilirse yıkanıverin" emrini, "Gözünüz değdi diye hükme varılarak gözzedenin tedavisi için abdest almanız istenirse, bu hususta aksilik çıkarmayın, bu maksadla usulüne uygun tarzda abdest alarak abdest suyunu verin" demektir. Şimdi bunları açıklayalım:347 1. Göz Değmesi Haktır: "Göz değmesi haktır" sözünü âlimler "Bu inkârı mümkün olmayan bir hadisedir" diye anlamıştır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) göz değmesi hadisesinin mevcudiyeti hususunda ikna edebilmek için kader meselesine atıf yapmıştır: "Değiştirilmesi mümkün olmayan kaderi değiştirecek güçte birşey olsaydı, bu göz değmesi olabilirdi, yani göz değmesi bu kadar kesin bir hâdisedir." Hadisi açıklayan şârihler, meseleyi çeşitli yaklaşımlarla aklın kabul edeceği izaha kavuşturmaya çalışırlar. İbnu Hacer, bir kısım kimselerin -hususen tebiatçıların- "Göz, uzaktan nasıl bir faaliyetle, karşısındakine tesir edebilirler?" diye meseleyi inkar cihetine gittiklerini belirttikten sonra der ki: "İnsanlar bir tabiatta değildir, çok çeşitli tabiatlara sahiptir. Bu, değici kimsenin gözünden çıkan bir zehir havadan geçerek gözzedeye ulaşmak suretiyle olabilir. Nitekim, bazı değici göze sahip olanların şöyle söylediği nakledilmiştir: "Hoşuma giden bir şey gördüğüm zaman, gözümden bir hararetin çıktığını hissederim" Bu hadisenin bir benzeri şudur: (Bazı) hayızlı kadınlar vardır, ellerini süt kabına koydukları zaman süt bozulur, halbuki temizlik zamanında koysalar hiç bir şey olmaz. Keza böylesi kadınlar, hayız halinde bir bahçeye girseler, elini değmese bile birçok bitkiye zarar verirler. Bu meseleye başka benzer örnekler de var. Sözgelimi sapasağlam insan, göz ağrısı olan birine baktığı zaman o da göz ağrısına yakalanır. Keza bir cemaatte bir kimse esnemeye başlasa başkaları da esnemeye başlar. Bu hususlara İbnu Battal işaret etmiştir. Hattâbî der ki: "Bu hadiste gözün nefislere tesir eden bir güce sahip olduğu belirtilmiştir. Ayrıca hadis, tabiatçıların "Varlık, beş duyu ile hissedilen şeylerden ibarettir, onun dışındakilerin hakikatı yoktur" şeklindeki iddialarını da çürütmektedir." Mâzirî, bunun ilâhî bir kanunla cereyan ettiğini belirttikten sonra, "Burada gözden çıkan görülmez gizli bir cevherin varlığından söz edilebilir mi, edilemez mi?" diye sorar ve şöyle devam eder: "Bu muhtemeldir, kesin 345 "İzarının içi" tabiri ile ne kastedilmiştir? Bu münakaşalıdır. Böğür, üzerine izar bağlanan kısım, izarla örtülen ön, avret mahallinden kinayedir, uyluk kısmı vs. 346 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/368. 347 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/368-369. bir iddia ileri sürülemez. İslam'a intisab eden tabiatçılardan bazısı kesin olarak: "Bakanın gözünden, görülmeyen latif cevherlerin fışkırıp, gözzedeye ulaşıp derideki mesâmattan içeriye hulûl ettiğini, Hâlık Teâlâ'nın da, zehir içince helakı yarattığı gibi, bu hulûl ile birlikte helakı yarattığını" iddia eder. Ancak burada kesin iddada bulunan hata eder. Bunun kat'î, tabiî birşey olmaksızın bir âdet-i ilâhî olması caizdir." İbnu Hacer bu açıklamayı takdir eder. Mâzirî, bizzat bazı tabiatçıların göz değmesini inkar edemeyip: "Gözü değen kimsenin gözünden, zehirli bir kuvvenin fışkırıp gözzedeye ulaştığını, onu helak veya ifsad ettiğini, bunun ef'a yılanının nazarının isabeti nevinden348 inkarı mümkün olamayan bir hadise olduğunu söylediklerini belirtir." el-Mevâhibu'l-Ledünniye'de Kastalânî, göz değmesinin inkâr edilmemesi gereğine -Mâzirî'den naklen- bir başka yaklaşımla temas eder: "Ehl-i bid'a'dan bazıları ma'nâsız bir tavırla göz değmesini inkara yeltendiler. Halbuki: a) Zatında muhal olmayan; b) Herhangi bir hakikatın tersyüz edilmesini netice vermeyen; c) Bir delilin ifsadını gerektirmeyen birşey, aklen caizdir. Öyleyse Şâri'i mübin Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), (böyle aklen caiz olan) bir şeyi haber vermişse onu tasdik etmek gerekir. Bunu inkâr ma'nâsız olur. Bunun inkarı ile âhirete müteallik haberlerini inkar arasında hiç bir fark yoktur." Böylece, sahih hadisle sâbit olan bir meseleyi inkâr etmenin dinî mahzuruna dikkat çekmiş olmaktadır. Mevâhib-i Ledünniye'yi 1008 hicrî senesinde (yani dörtyüz yıl önce) temiz bir Türkçe ile dilimize çeviren Abdulbâki merhumun meseleye kattığı bir açıklama, göz değmesini kavramada yardımcı olacağı için buraya aynen alıyoruz: "Göz değmek dedikleri havâss-ı eşya kabilindendir, bir eserdir, görünür ve lâkin sırrı bilinmez ve sebebi ne idiği Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretlerinden gayra malum olmaz. Görmez misin ki, mıknatıs demiri kendine çeker, sebebi ne idiğin kimse bilmez..." * İbnu Hacer'in, "Göz değmesi haktır" hadisinden çıkardığı hükümler meyanında şunu da kaydetmemiz gerekmektedir: "Göz değmesi, herhangi bir şeyin hoşa gitmesiyle hâsıl olur. Bakan kimse, hased etmiş olmasa da baktığı kimseyi seven bir dostu da olsa, salih bir kimse de olsa." "Nazar hak olmakla beraber nasıl cereyan ettiğini bugünkü teknik imkanlar açıklayamamaktadır. Nazarın gerçek bir vakıa olduğu örneklerle sâbittir. Buna benzer bir hadise de, telapatidir. Telapati, arada herhangi bir vasıta olmaksızın uzaklarda bulunan iki kişinin haberleşmesidir. Telapati hadisesi, bugün gerçek bir tesbit olmasına rağmen nasıl cereyan ettiği bilinememektedir. Bu ve buna benzer hadiselere, teknolojinin yeterli hassasiyete ulaşmadığını ve tatminkâr bir incelik arzetmediğini imâ etmektedir. Nazar değen kişinin abdest suyunda şifa bulunduğunun sahih hadislerle bize aktarılmış olması, iyi bir laboratuvar ve klinik çalışmasına davet etmektedir. Derisi ile de solunum yapan insan, devamlı terleme de yapmaktadır. Bu ter ile birlikte, vücuttaki bazı zararlı maddeler (toksin ve antijenler) de atılmaktadır. Abdest suyu ile toplanan bu maddeler, nazar değen kişide aşı etkisi uyandırarak tedavi edici etkisinin olabileceği düşünülebilir." (Z.Ç.)349 2. Göz Değmesine Karşı Alınacak Tedbirler: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) göz değmesinin hak olduğunu beyan edince, ondan korunmanın çaresini de beyan etmesi tabiiydi. Nitekim hadislerde buna yer verildiğini görürüz: * Muavvizateyn okumak. * Fatiha suresi ve Ayete'l-Kürsi okumak. * Resulullah'ın öğrettiği bazı duaları okumaktır. Hadislerde gelen dualardan biri şudur: "Allah'ın tam kelimeleriyle, her bir şeytandan ve öldürücü zehir taşıyanlardan (Allah'a) sığınırım. Allah'ın tam kelimeleriyle -ki bunları ne iyi kimseler, ne de fâcir ve kötüler tecâvüz edemezler- Allah'ın yarattığı, varettiği vücud verdiği şeylerin şerrinden gökten inenlerin ve göğe yükselenlerin şerrinden, yerde yarattıklarının ve yerden çıkanların şerrinden, gece fitnelerinin şerrinden , gece ve gündüz gelenlerin -hayırla gelenler hariçşerrinden Ey Rahman Rabbim sana sığınırım." Hz. Cebrail aleyhisselam'ın Resulullah'a okuduğu göz rukyesi şudur: َو ِّم َح َسدَ ْشِّفي َك َو ِّم ْن َش رِّ َحا ِّس د اِّذَا ْرقِّي َك َو ِّم ْن ُك لِّ دَا ء يَ ْسِّم للاِّ اَ ِّ ن ب ُك لِّ ِّذى َعْي ِّ . ر شَ نْ Müslim'de gelen bir rukye şudur: ْسِّم ِّ ْشِّفي َك ب ن َحا ِّس د للاُ يَ ْو َعْي ْف س اَ ُك لِّ نَ َش ْى ء يُؤِّذي َك َو ِّم ْن َش رِّ ُك لِّ ْرقِّى َك ِّم ْن َش رِّ ْسِّم للاِّ اَ ِّ ْرقِّي َك . ب للاِّ اَ "Allah'ın adıyla, sana eza veren her şeyden, her nefsin ve her hâsid gözün şerrinden sana rukye yapıyorum. Şifayı Allah verir, ben Allah'ın adıyla rukye yaparım."350 348 Ef â: Engerek yani zehirli yılan demektir. Bunun bir nevinin bakışına uzaktan hedef olan canlının helak olduğu şöhret bulmuştur. 349 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/368-371. 350 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/371-372. * Fiilî Tedbir: Göz değmesi, başkasının hoşlanıp gıpta ettiği bir güzellik sebebiyle vukûa geldiği için, birçok büyükler, göz değmesine tedbir olarak güzellikleri izhar etmeyip, setretmeyi yani kişinin kendisini olsun evladını olsun fazla süsleyip dikkat çekmemesini tavsiye etmiştir. İmam Begavî'nin nakline göre Hz. Osman yakışıklı bir oğlan görünce, sahiplerine çocuğa göz değmemesi için yüzünü biraz karartarak çirkinleştirmelerini tavsiye etmiştir.351 * Nazara Karşı Resmî Tedbir Mi? Nazar bahsinin İslam Uleması nezdindeki ciddiyetini gösteren bir husus, bazı âlimlerin bu meselede vermiş olduğu bir fetvadır. Bu fetvayı kaydetmeden önce şunu belirtmek isteriz: Nazar değmesi bahsine yer veren şârihlerimiz, bu fetvaya herhangi bir tenkid getirmek şöyle dursun, onu tasvib ifade eden sözlerle aynen tekrar ederler. Pratikte bunun fiilî bir uygulaması olmuş mudur bilemiyoruz. Bu hususta örneğine rastlamadık. Sırf nazariyatta da kalsa fetvayı bilmede fayda olduğuna inanıyoruz: "Bir bölge yetkilisinin (İmam), gözü değen kimseyi bilmesi halinde halka karışmasını önlemesi ve evinde kalmasını sağlaması uygun olur. Şayet fakirse (ve kazanç için çıkmaya mecbursa) maîşetini de sağlar. Zira onun zararı, cüzzamlının zararından daha fazladır. Hz. Ömer bir cüzzamlıyı halka karışmaktan men etmişti. Keza o, Resulullah'ın cemaate gelmekten men ettiği sarımsaksoğan yiyenden daha fazla zararlıdır. "Nevevî der ki: "Bu söz doğrudur, açıktır, muhalif bir görüş beyan eden kimse bilinmemektedir."352 * Tecziye Mi? Resmî tedbir meyanında, âlimler, gözü değenin kadı tarafından cezalandırılması meselesini de münakaşa etmiştir. Kurtubî der ki: "Gözü değen kimse bir zarara sebep olsa onu tazmin eder, ölüme sebep olursa, üzerine kısas veya diyet gerekir. Şayet bunun vukûu, bir âdet halini almış olacak şekilde ondan tekrarla vâki olmuşsa..." İbnu Hacer der ki: "Şâfiîler, bu hususta kısasa hükmetmezler, bilakis, kısası yasaklarlar. Derler ki: "Böyle birisi öldürülmez, mühlik (zarar vermiş) de addedilmez." Hatta Nevevî, er-Ravza'da der ki: "Bu şahsa ne diyet ne de kefâret gerekir, çünkü hüküm, istikrar kesbetmiş umumî hallere terettüp eder, bazı ahvale tâbi olarak bazı şahıslarda görülen istikrar bulmamış hususî hallere değil. Nitekim, kişiden göz değme hadisesi, hased gayesi veya onun mazhar olduğu nimetin zevalini temenni etmesi halinde vâki oluyor. Keza, göz değmesinden neş'et eden şey, bazan o şahsa herhangi bir kötülüğün husûlüdür, bu kötülük hayatın zevâline has kılınamaz. O kimseye, göz değmesinin tesiriyle başka surette de bir kötülük gelebilir." İbnu Hacer derki: "Buna ancak, sihirbazın öldürülmesiyle ilgili hüküm uygun düşer. Çünkü, bunun hali onun haline uygundur, ikisi arasında fark bulmak zaten zordur."353 3. Gözü Değen Ne Yapmalı? Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), kaydettiğimiz üzere göz değme hadisesine karşı bir kısım önleyici tedbirler tavsiye eder. Bunların bazısı, gözü değen zâtla ilgilidir. Bu cümleden olarak Aleyhissalâtu vesselâm böyle kimselere, hoşlarına giden birşey gördüğü zaman, bârekallah diye tebrikde bulunmalarını tavsiye etmektedir. 4044 numaralı hadiste bu husus işlenmişti. Nesâî ve İbnu Mace'de yine Ebu Ümâme'den gelen bir başka vecihte: "Biriniz kardeşinde hoşuna giden bir şey görünce ona bereket duası ediversin" buyurulmuştur. "Allah onu sana mübarek kılsın. Hakkında hayırlı kılsın" ma' nâsına gelen bârekallah duasının gözdeki değmesinden korkulan hassayı gidereceği beyan edilmiştir. İbnu Abdilberr der ki: "Kişi bu durumda "Tebârekallahu Ahsenu'l-Hâlikîn", "Allahümme bârik fihi" demelidir. "Herhangi bir şey, hoşuna giden herkesin tebrik duası okuması ona vacibtir. Bereket duasında bulununca muhakkak surette mahzur bertaraf olur." el-Mâzirî der ki: "Burada hâsıl olan tesir, izahı ve anlaşılması aklen mümkün olmayan hadiselerdendir. Her bilinen şeyin mahiyetini kavramak aklın gücü dışındadır. Öyleyse mahiyeti anlaşılmadı diye bu hadisenin inkârı gerekmez. Müteşerri yani şeriata bağlı, dindar biri bunu kabulde zorluk çekerse, kendisine: "Allah ve Resulü daha iyi bilir" demesini tavsiye eder, tecrübenin bunu destekleyip, müşahedenin de teyid ettiğini söyleriz. Fakat mütefelsif yani şahsî kanaatiyle hareket edip dinî kaynaklara itibar etmeyen biri, bu tedaviyi anlamakta zorluk çeker, inkâra kalkarsa, onu kısa yoldan reddetmek en doğru yoldur. Çünkü, ona göre de ilaçlar, mahiyeti bilinmeyen bir kuvvetle tesir hasıl eder. Ve durumu bu olan yani nazarlarında mahiyeti meçhul olan şeye de havas ismini takarlar." İbnu'l-Kayyim der ki: "Bu keyfiyeti inkar eden, alay konusu yapan, şekke düşen, ona inanarak değil de bir tecrübe olsun diye başvuran ondan istifade edemez. Tuhaf olan şudur: Tabibler, eşyanın tabiatında, havas dedikleri ve hastalıkların tedavisinde 351 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/372. 352 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/372-373. 353 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/373. müessiriyetine inandıkları bir şeyin varlığını -bu hâsiyetin nasıl müessir olduğunu izah etmeksizin- akla vurmadan peşinen kabul ettikleri halde, sıra şer'î havass'a gelince iş değişiyor, cahil takımları bunu inkara kalkıyorlar. Üstelik bunu abdestsuyu ile gözzedenin tedavisi arasında akl-ı selim'in reddetmeyeceği kesin bir bağ olmasına rağmen yapıyorlar. Nitekim yılan zehirine karşı kullanılan panzehir de böyle; yılanın etinden yapılır. Öfkelenmiş nefislere tavsiye edilen ilaç da böyle: Öfkelinin bedenine eli koymakla öfkesi gider. Şu halde, bu göz değmesinin tesiride beden üzerine düşen bir ateş parçası gibidir, sanki abdestle bu ateş söndürülmektedir. Ayrıca şiddetle nüfuz eden bu habis keyfiyetin tesiri, bedenin ince yerlerinde zuhur etmesi ve büklümlerinde en ince yerleri teşkil etmesi sebebiyle, büklümlerin yıkanmasıyla o habis keyfiyetin tesiri iptal edilmiş olur, hele buralar, şeytânî ruhların hususî mekanlarını teşkil ederse." İbnu's-Sünnî'nin Saîd İbnu Hakîm'den rivayetine göre, "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), kendi gözünden herhangi bir zarar değmesinden korkacak olursa: "Allahümme bârik fîhi (Alahım onu mübarek kıl) derdi ve ona zarar vermezdi." Yine İbnu's-Sünnî ve Bezzâr'ın Enes (radıyallahu anh)'den yaptıkları bir tahriçte Resulullah şöyle buyurmuştur: "Kim bir şey görür, o da hoşuna giderse ve derhal "Mâşallah lâ kuvvete illâ billah. (Allah istemiş, kuvvet sadece Allah'tandır) derse, (onun nazarı) zarar vermez." Şu halde bereket duasının tek bir formülü yok, muhtelif şekillerde yapılabilir. En müessiri, me'sur olanı yâni hadislerde gelenidir. Dilimizde mâşallah bârekallah demek yerleşmiştir.354 4. Nazar Değen Kimseye Yapılacak Tedavi: 1- Kişinin nazarı değmemesi için tavsiyede bulunan Resulullah, herşeye rağmen nazar değmesine uğrayan gözzedenin tedavisine de reçete vermiştir. 4044 numaralı hadis mezkur reçeteyi beyan eder. Kısaca şudur: "Kimin gözü değmişse ona bir leğenin içinde abdest aldırıp, leğende toplanan su, gözzedenin üzerine dökülecektir." Ancak, hemen belirtelim ki, burada zikredilen abdest, tam bir namaz abdesti değil, 4044 numaralı hadiste görüldüğü üzere bir nevi abdesttir. Bazı hadislerde abdest (vudû) kelimesi kullanılırken, bazılarında gusül ve iğtisâl kelimeleri kullanılmıştır. Şu halde bunu namaz abdesti veya cenabet guslü olarak anlamayacağız. Rivayetlere göre bu bir nevi abdest'in tarifleri farklıdır. Bu tariflerden biri zikri geçen rivayette yapılmışsa da, bazı mühim noktalar var. Sözgelimi, "ayaklarının etrafı" tabiriyle "sağ sol ayaklarının parmak dipleri"nin kastedildiği, bir başka rivayette açıklanmıştır. Ebu Ümâme'den Zührî tarikiyle Nesâî ve diğer bazı kaynaklarda gelen bir rivayette şöyle anlatılır: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la bir grup çıkmıştı, yanlarında bende vardım. Bir su kaynağına geldik. Cuhfe'deki Harrar geçidine varınca Sehl İbnu Huneyf (açıkta) yıkandı. Beyaz tenli, beden ve endamca yakışıklı idi..." Hadiste 4044 numaradaki gibi anlatılır. Bazı farklılıklar şöyle: "Resulullah'ın emri üzerine Âmir yüzünü, ellerini, dirseklerini, dizlerini, ayaklarının yanlarını (parmaklarla birleşen yerleri), izarının iç kısmını bir kab içerisine yıkadı. Sonra birisi, bu suyu, hastanın arka tarafından başına ve sırtına döktü. Sonra kabı bıraktı. Bunu yapar yapmaz Sehl halkla birlikte hiçbir şey yokmuş gibi yürüdü." Şunu da belirtelim ki, bir kısım âlimler gözü değen kimsenin bu abdesti alması işine vacib demişlerdir. Yani bu maksadla abdest alması taleb edildiği takdirde talebi reddetmez. "Zira derler, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "kardeşin için abdest al" veya "...yıkanıver" şeklindeki buyrukları vücub ifade eder." Zürkânî devamla der ki: "Kimseye, kardeşine fayda verecek bir şeye mani olması veya zarar vermesi uygun olmaz, hele bu zarar kendisi yüzünden olmuşsa. Aksi takdirde ona karşı cinayet işlemiş olur. Öyleyse nazarı değen kimseye bu sebeple gusletmesi (abdest alması) vacibtir."355 2- Göz Degmesiyle İlgili Bazı Müteferrik Hükümler: Şârihlerimizin beyan ettiği bazı hükümleri de mevzumuzun tamamlanması için kaydediyoruz: * Gözü değen kimse, bilindiği takdirde yıkanmaya hükmedilir. * Yıkanma faydalı rukyelerdendir. * Mâ-i müsta'mel (abdest suyu) temizdir. * Göz değmesi bazan ölüme sebep olabilir. * Kalbe "hususi guslün" eseri en ince ve en çabuk nüfuz eden yerlerden ulaşır, bu su ile, gözün tahrik ettiği ateş söner. 3- 4044 numaralı hadisten açık yerde, avret yerleri açılmamak kaydıyla yıkanılabileceği hükmü çıkarılmıştır. 4- Yıkanan kimseye, avretine olmamak kaydıyla bakılabilir. Çünkü Resulullah, Rebîa'yı, baktığı için değil, rukye okumadığı için azarlamıştır.356 6- Dövme (Veşm) Yasagı: 354 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/373-374. 355 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/375. 356 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/375-376. 4042 numaralı rivayetin sonunda, Buhârî dışındakilerin "Dövme yapmayı yasakladı" ibaresine yer verdiği not edilmiştir. Aslında bu ziyadeyi Buhârî kaydetmiş Müslim ve Ebu Dâvud kaydetmemiştir. Ortada bir ifade hatası olduğu açık. İbnu Hacer, rivayette, birbiriyle irtibatı gözükmeyen iki ayrı mesele yer aldığı için, aslında bunların iki hadis olabileceğini ve muhtemelen bu yüzden, Ebu Dâvud ve Müslim'in ikinci kısmı rivayete eklemediğini belirtir. Sonra Buhârî'nin bunu niçin beraber zikretmiş olabileceğini araştırır. Der ki: "Bu iki cümle arasında, benden önceki şârihlerin farkına varmadığı bir ilgiyi keşfettim. Şöyle ki: "(Dövme âdetinin yaygın olduğu muhitlerde) kişiyi dövme yaptırmaya sevkeden âmillerden biri de, sıfatında yapacağı değişiklikle göz değmesini önlemek gayesidir." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) göz değmesini teyid etmekle birlikte dövmeyi yasaklamaktadır. Öyleyse göz değmesine karşı, dövme yapma vs. gibi sünnette beyan edilmeyen tedbirlerin hiçbir faydası yoktur. Allah'ın takdir ettiği şey olacaktır.357 7- Göz Degmesi Ve Kader: Göz değmesi meselesi mevzubahis olunca, kaderle olan irtibatı gündeme gelmektedir. Âlimler bu hususta da bir kısım açıklamalarda bulunarak göz değmesine inanmanın kader inancını haleldâr etmeyeceğini açıklar. İbnu Hacer der ki: "Bu meselede Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat inancına uyan nokta-i nazar şöyledir: "Göz, bakan kimsenin bakması esnasında öbürüne zarar verir, bu doğrudur, ancak bu hadise rastgele cereyan etmez; iki şahıs karşılaşınca birinden diğerine zarar gelmede cereyan eden ilâhî âdetle meydana gelir." Bilhassa Hattâbî açık ifadelerle, felsefecilerin gözde mevcut, mahiyeti bilinmeyen bir "ma' nâ"nın karşı tarafta zarar hâsıl ettiği fikrinin yanlışlığına dikkat çeker. O, bu hâdisenin, zarar husûlünde Allah'ın icra ettiği kanunla vukûa geldiğini belirtmede ısrar eder. Der ki: "Allah âdetini, cisimlere ve ruhlara dercettiği bir kısım kuvvetlerin mevcudiyetiyle icre eder. Nitekim kişi, kendisine haya ettiği birisi baktığı zaman, duyduğu utanma ile yüzünde, daha önce bulunmayan şiddetli bir kızarma hâsıl olur. Korktuğu birisini görünce de yüzü sararır. Birçok insan korktuğu şeyi mücerred görmekle rahatsızlaşır ve kuvvetleri zaafa uğrar. Bütün bu cereyan eden hadiseler Allah'ın ruhlarda yaratmış olduğu "tesirler"den hâsıl olur. İşte bu "tesirlerin", gözle olan irtibatının kuvveti sebebiyle vukua gelen fiil göze nisbet edilerek göz denmiştir. Aslında bu fiilin vukûunda asıl müessir (tesir sahibi) göz değildir, tesir ruha aittir. Ruhlar tabiatca, kuvvetce, keyfiyetce, havâsca çok farklıdırlar. Bir kısım ruhlar, kötülüğün şiddeti ve keyfiyetinin habisliği sebebiyle, bedende sırf rü'yetle tesir hâsıl eder, bunun ona ittisal peyda etmesi gerekmez. Hülasa te'sir, Allah'ın iradesi ve yaratmasıyladır, cismânî bir ittisâle münhasır değildir. Gerçi bazan ittisalle de olur, ancak bazan karşı karşıya gelmekle, bazan sırf bir görme ile, bazan da ruhun teveccühüyle hâsıl olur. Bu cümleden olarak dualarla, rukyelerle, Allah'a iltica ile hâsıl olan tesir gösterilebilir. Keza tevehhüm ve tahayyül ile de tesirin vukûa geldiği bir gerçektir. Bakan kimsenin gözünden çıkan şey ise mânevî bir oktur, korumasız olan bir bedene değdi mi onda tesir meydana getirir. Beden korumalı olursa ok ona nüfuz etmez, belki de sahibine geri döner. Maddî ok da böyle değil mi?"358 (İKİNCİ İLAVE) - TIBB-I NEBEVÎ TIBB-I NEBEVÎ, MAHİYETİ VE EHEMMİYETİ (Tıbb-ı Nebevi'ye Yeniden Eğilmenin Gereği) Zamanımızda tıp ilmi eski devirlere nazaran çok terakki kaydetmiştir. Her geçen gün yeni gelişmelere de sahne olmaktadır. Öyle gözüküyor ki, istikbalde en harika keşiflerin yapılacağı sahalardan biri tababet olacaktır. Tıbbî inkişaflar, sadece daha müessir yeni ilaçlar bulmaya, teşhis ve tedavide kullanılan yeni cihazlar keşfetmeye münhasır kalmıyor, prensip ve metodlara da şâmil oluyor. Nitekim bugün ilaçla tedâvi esasına dayanan alışılmış, mutad Batı tipi tedavi metoduna temelde aykırılık arzeden yeni metodlara şahit olmaktayız. Telkin, akapunktur gibi ilaçsız tedavi metodlarına ilaveten "bıçaksız ameliyat" metodları da duyulmaya, katılmaya başladı. En azından yurdumuzda, bundan birkaç on yıl öncelerine kadar, Batı tipi tabâbetle bağdaşmayan her çeşit tedavi usulü kesinlikle reddedilir, safsata , hurâfe, kocakarı işi olduğu söylenirdi. Halbuki 357 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/376. 358 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/376-377. bugün, aynı şeyler karşısında "halk tababeti", "şifalı otlarla tedavi" gibi daha mûnis, daha ilmi bir yaklaşım benimsenmiş bulunmaktadır. Bu gelişmeler karşısında İslam âleminin geçmişte asırlarca müracaat kaynağı yaptığı ve milyonlarca insanın prensipleriyle şifaya kavuşturulduğu tıbb-ı nebevînin derin incelemelere konu edilmesi, diğer tıbbî metodlar seviyesinde geliştirilip sistematize edilmesi müslümanlara ciddî bir vazife olmaktadır. Biz bu yazımızda, tıbb-ı nebevî hakkında toplu bir bilgi verebilmek için, onun dayandığı ana prensipleri belirtmeye çalışacağız. Göreceğiz ki, hakikaten tıbb-ı nebevî, nev-i şahsına münhasır tamamen orijinal bir tababet çeşididir. Katı, değişmez esaslara dayanmaz. İnsanlar için faydalı olan bütün metodlara sînesinde yer verir. Zira insan mizacındaki farklılıkları kabul ederek, bu metod ve ilaçlardan mizaca uygun gelenin netice vereceğini kabul eder. Tıbb-ı nebevî sahasında, mütehassıslarca sistematik çalışmalar yapıldığı takdirde, insanlığa orijinal tedavi ve şifa yolları sunulabileceğine inancımız tamdır.359 1- Hz. Peygamberin Saglıga Verdigi Ehemmiyet: Dinimiz tarafından insanlara yüklenen dünyevî ve uhrevî bütün vazifeleri ifası her şeyden önce sağlığa bakar. Bu sebeple İslamiyet, "mücerret hayat" değil, "sağlıklı hayat" üzerinde durur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a göre, sarsılmaz bir iman demek olan "yakîn"den sonra kişinin en kıymetli serveti "sıhhat"idir. Bir hadiste şöyle buyurur: "Allah'dan af ve âfiyet dileyin. Zira, hiçbir kimseye "yakîn"den sonra, âfiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir." Bir diğer hadislerinde de: "Allah'tan istenen şeyler arasında Allah'a en sevgili olanı âfiyettir" buyurur. Bir zat "Hangi dua daha üstündür?" diye üç ayrı gün sorar. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) her defasında: "Rabbinden dünyada da âhirette de âfiyet vermesini iste" diye cevap verir. Etrafındakilere pek çok kereler "Allah'tan âfiyet taleb etmelerini" tavsiye eden Resulullah, şahsî dualarında, sıkca sıhhat talebetmek suretiyle fiilî örnek vermiştir. Hemen belirtelim ki, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tebligâtında dua, ulaşılması gereken bir hedefin gerçekleşmesinde birbirini takiben yapılması gereken birçok fiil ve buna bağlı olarak alınması gereken tedbirlerin ilkini teşkil eder. Yani dua ile, hedef tayini yapmış, gerçekleşmesi gereken şeyi şuur haline getirip programa almış oluruz. Ondan sonra bunun tahakkuku için yapılması gereken şeyleri icraya sıra gelir. Öyle ise âfiyet talebi demek, sıhhatli olmak için gerekli olan şartları yerine getirmek, fiîlen tedbirler almak demektir; Hıfzıssıhha kaidelerine uymak, doktora gitmek, perhiz yapmak, ilaç almak, ameliyat olmak vs..360 2- Koruyucu Hekimlik: Tıbb-ı nebevî'yi birkaç prensibe irca etmek istesek ilk prensip olarak hıfzıssıhha karşımıza çıkar. Yâni, tedavi olmak değil, sağlığı korumak veya hastalanmamak için tedbirler almak esastır. Gerçi öncelikle sıhhatin korunmasına bütün tababet sistemlerinde yer verilmiştir. Ancak dinimiz kadar bunu şuurla, ısrarla yapan başka sistem yoktur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) önce sıhhati korumanın ehemmiyetini belirten uyarılarda bulunur: "...Hasta olmazdan önce sağlığın kıymetini, ölmezden önce hayatın kıymetini bil!" gibi. Ayrıca sıhhati koruyucu pek çok prensipler vaz'eder. Bunlardan bir kısmı doğrudan doğruya, bir kısmı da dolaylı olarak sıhhati gaye edinir. Aşağıda kısa kısa üzerinde durulacağı üzere, mesala temizlik, beslenme, spor ve istirahate giren emirler doğrudan hıfzıssıhha ile ilgili olduğu halde namaz, oruç gibi ibadetlerle, domuz eti başta olmak üzere bir kısım yiyecekler ve alkollü içki ve uyuşturucularla ilgili haram ve yasaklar da dolaylı olarak sıhhatin korunmasıyla ilgilidir.361 * Temizlik: "Temizlik imanın yarısıdır" hadisinde ifadesini bulduğu üzere Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) temizliği İslam'ın yarısı ilan etmiştir. Öyle bir yarı ki, ikinci yarısının muteberliği buna bağlı. Temizlik olmadıkça, ne namaz, ne oruç, ne diğer ibadetler hiçbiri makbul değildir. Nitekim hadiste "Namazın anahtarı temizliktir" buyrulmuştur. Temizliğin dindeki ehemmiyetine binaen hadis kitaplarında olsun, fıkıh kitaplarında olsun tamamına yakınında ilk bölümü Kitabu'ttahâre adını taşıyan temizlikle ilgili bahisler teşkil eder. Maddî ve manevî, ruhî ve bedenî her iki temizliğe beraberce yer veren İslam, maddî temizliği şu dört seviyede anlar ve emreder. 1- Elbise temizliği 359 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/378. 360 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/379. 361 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/379-380. 2- Beden temizliği, 3- Mekan ve mesken temizliği, 4- Çevre temizliği.362 * Beslenme: Dinimiz sağlıklı beslenmeye de geniş yer vermiştir. Dinin ana kaynağında "Yeyin, için, israf etmeyin" denmiş olması bu mevzuun dinde kazandığı ehemmiyeti göstermeye yeterlidir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), yenecek şeylerin çeşidinden miktarına, hangi şeyleri hangi şeylerle berâber yemek gerektiğinden hangi çeşit rahatsızlıkta hangi çeşit yemeklerin yenmesi gereğine kadar çeşitli tavsiyelerde bulunur. Teferuata girmeden şu esaslara temas edebiliriz: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yiyeceklerin mütenevvî olmasını emreder. Yani et, sebze, meyve, tahıl, yağ, tatlı, peynir, çiğ, pişmiş her çeşit gıda maddelerinden muvazeneli şekilde yenilmelidir. Müslüman her eline geçeni yiyemez, haram olan yiyecekler vardır. Sünnete göre, sabah ve akşam olmak üzere günde biri tercihen meyve olmak üzere iki seferden fazla yenmemelidir. Biri sabah biri akşam. Aleyhissalâtu vesselâm, "akşam yemeğinin terki, ihtiyarlamaü [ve zayıflık] vesilesidir" diyerek akşamı terketmemeyi tavsiye eder. Mevzuyu tahlil eden Gazalî, İhya'da: "Evla olanı, kişinin yiyeceğini ikiye taksim etmesidir. Ve bir seherde, bir de iftar vaktinde olmak üzere iki sefer yemelidir" der. Bize öyle geliyor ki Aleyhissalâtu vesselâm işçiden zâhide kadar şartları farklı olan her sınıf insanın tâbi olabileceği beslenme rejimine örnekler vermiştir. Meseleyi bu genişlik ve ruhsat esprisiyle değerlendirmeden sadece zâhidâne rejimin esas olduğunda veya aksinde cezmetmek, nassları şahsî tercihimiz istikametinde yorumlamak olur. Bu hatalıdır. Mevzu üzerine gelen bütün rivayetlerin sıhhat durumlarını da nazar-ı dikkate alarak hakkını vermek gerekir. Bazı kefâretlerin ödenmesinde "bir fakirin iki öyün yemeği"nden hesaplanması veya iki sefer doyurulması, bir günlük öyün sayısı meselesine fukaha-i kiramın cevabını teşkil eder.363 Yenince az yemeli, iyice doyuncaya kadar da yememelidir. Yemekten önce ve sonra el yıkanmalıdır. Sohbet etmenin esas olduğu sofranın uyulması gereken âdâbı vardır. Bu bahisler, Yemek bölümü'nde etraflıca açıklandı.364 * Spor: Dinimiz bilhassa beden sağlığı için spora yer verir. Ancak İslam'ın spor anlayışı bugünün anlayışından farklıdır. Zamanımızda, insanların yayın organları vasıtasıyla veya stadyumun seyirci tribününde oturarak spor oyunlarını takip etmeleri "sporla meşguliyet" kabul edilir. İslam, belli ölçülerle "bizzat yapma"ya spor der. İslam açısından ne milyonları oyalama mesleğini icra maksadıyla sahaya çıkan profesyonellerin yaptığına, ne de bunu gözleriyle takipedenlerin yaptığına "spor" denmeyeceği kanaatindeyiz. İslam koşmak, yüzmek, ata binmek, ok talimi yapmak, güreşmek gibi faydalı meşguliyetleri teşvik eder. Bir hadisde: "İki hedef arasında koşan kimsenin her adımı için bir sevap vardır" buyurulur. Bir başka hadiste: "Ok yarışı yapın, (vücutça) sertleşin, yalın ayak yürüyün" tavsiye edilir. Atıcılığa o kadar ehemmiyet verilmiştir ki, atıcılığı öğrendikten sonra unutanları Hz. Peygamber: "Bizden değildir bana isyan etmiştir"; "Allah'ın nimetine küfranda bulunmuştur" gibi ağır ifadelerle tehdit etmiştir. Bahis ve kumar karışmamak kaydıyla sportif yarışmalara müsaade eder, derece alanları mükâfatlandırmayı hoş karşılar.365 * İstirahat: Vücudun sağlığını korumada istirahatin de yeri var. Kur'an-ı Kerim gecenin istirahata mahsus olduğunu bildirdiği gibi, gündüzleyin kaylûle denen uykuyu da istirahat vakti olarak zikreder. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) muhtelif hadislerinde aynı meşguliyetin insana bıkkınlık vereceğini belirtmiştir. Ancak dinlenme konusunda bir husus, İslam'ın orijinalitesini teşkil eder: Dinlenmenin vasıtası ne eğlencedir, ne de bomboş oturma. Kur'an-ı Kerim "Bir işten çıkınca tekrar yorul" (İnşirah 7) emreder. Yani meşguliyet değiştirmek suretiyle dinlenmek. Hadislerde faydalı meşguliyetler: Geçimi kazanmak için çalışmak, ibadet etmek, ilim öğrenmek, nefis murâkabesi, tefekkür, ev işleri, ailevî meşguliyet, eşdost ziyareti, sohbet olarak 362 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/380. 363 Bu mevzudaki müdellel bir tahlili Hz. Peygamber'in Sünnetinde Terbiye kitabımızda yaptık.(S.218-220). 364 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/380-381. 365 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/381. belirlenmiştir. Şu halde bunların birbirlerini tamamlayacak şekilde programlanması, birinden yorulunca diğerini yaparak istirahatin temini gerekecektir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Kur'an meclislerinde şiir okutarak ashabı dinlendirdiği rivayetlerde gelmiştir.366 * İbadetler: İslam'da ibadetlerin de Tıbb-ı nebevînin bir parçasını teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Namaz, oruç, hacc, zekat, dua, zikir gibi bütün ibadetlerin gerek beden ve gerekse ruh sağlığı yönünden hem koruyucu, hem de tedavi edici tesirleri vardır. Bazıları herkesçe görülen, teyid edilen bir husustur. Sözgelimi namazın jimnastik yönü, orucun perhiz yönü, dua ve zikrin psikolojik telkin yönü, zekat, sadaka gibi yardımların insana psikolojik bakımdan getirdiği rahatlık ve huzur hali artık İslam'ın dışında kalan müşahidlerce de teyid edilen bir husustur. İbadetlerin bu yönüne Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) da pekçok hadislerinde dikkat çekmiştir. Bir iki örnek verelim: Oruçla ilgili bahiste geçtiği üzere Aleyhissalâtu vesselâm: "Oruç tutun, sıhhate erin"; "Oruç sabrın yarısıdır" buyurmuştur. Namaz, maddî ve manevî temizliğin, beden, elbise ve mekan temizliğinin kaynağıdır. Resulullah musalli müslümanı evinin önünden akan nehirde günde beş kere yıkanıp paklandığı için hiçbir maddî kiri kalmayan kimseye benzetir. Namaz da insanı bu nehir gibi bütün kirlerden paklar buyurur. Hıfzıssıhhanın yani koruyucu hekimliğin ilk şartı temizlikten geçtiğine göre, hakkıyla kılınan namaz bu meselede rakipsizdir. Zekat bahsinde Resulullah'ın "Zekât İslam'ın köprüsüdür." "Malının zekâtını ödedin mi, onun şerrini kendinden defettin demektir" buyurarak günümüzü allak bullak eden zenginfakir kavgası gibi içtimâî marazların zekâtla önleneceğini bildirmiştir. Şu hadis de mevzumuz açısından ikna edicidir: "Mallarınızı zekatla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin, belâya dua ile karşı koyun."367 * Dua: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağlık taleb eden çeşitli duaları mevcuttur. Bunlar bir bakıma hastalanmadan önce sıhhatin kıymetini idrake ve onu korumak için gerekli tedbirlere sevkeden âmillerdir. Hangi hususta olursa olsun, dua etmek, meseleyi lisanen zikretmek onu şuur haline getirmek, kendimize problem yapmak demektir. Binaenaleyh sıhhat talebiyle ilgili duaların hıfzıssıhhaya giren tedbirlere ilk adım olduğu muhakkaktır. Hadislere göre "Dua, ibadetin özü ve iliğidir"; "Allah dua etmeyen kulunu sevmez"; "En hayırlı amel zikir ve duadır"; "Allah müslümanın her duasına cevap verir. Ya istediğini aynen verir, yahut onun bir misli kötülükten onu korur, yeter ki günah talebetmesin, sıla-ı rahmin gereğine aykırı bir istekte bulunmasın." Resulullah hastalıklara, bunamaya, cünûna, musibetlere, deccalın şerrine vs. kısacası, hayat ve ölümün karşılaşacağı bütün fitnelere karşı Allah'ın yardımını, korumasını talebetmiştir.368 * Haramlar: Dinimizin koyduğu haramlarıda koruyucu hekimliğin bir parçası sayabiliriz. İçkinin, uyuşturucuların, domuz etinin sağlık açısından zararları, fazla bir söze hacet kalmayacak kadar ulûm-i müteârife sırasına girmiştir. Frengi, belsoğukluğu gibi zührevî hastalıklara ilaveten şimdilerde bütün insanlığı tehdid eden AİDS hastalığının başlıca âmilinin zina ve homoseksüellik olması İslam'ın bu fiiller karşısındaki sert ve ciddî tavrının hikmetini bir kere daha herkese göstermiş olmaktadır. Şüphesiz yasaklarımız içki, kumar, uyuşturucu ve zinadan ibaret değildir. Milli serveti üç beş zengin kasaya aktararak, bir tarafta sefâhat, öbür tarafta sefaleti artırma vasıtası olan "riba" (faiz) de doğrudan veya dolaylı, ferdî ve içtimâî sağlığı bozan en mühim âmillerden biridir. Bu sebeple riba da İslam'ın en şiddetli yasaklarından biri olmuştur.369 3- Hastalık Ve Tedavi Yolları 366 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/382. 367 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/382-383. 368 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/383. 369 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/383. * Hastalık: İslâm'a göre hastalık, َّونَ ُ نَ ْبل َش ْى ء َولَ ِّ ب مْكُ âyetinde (Bakara 155) haber verilen imtihan şartlarından biridir. Yani insan diğer bir çok musibet gibi hastalıkla da imtihan olacaktır. Aleyhissalâtu vesselâm: "Mümine hoşlanmadığı her ne gelirse o bir musibettir" diyerek, âyetin devamında geçen musibeti açıklamıştır. Müslümanın hastalık anlayışını tamamlamak üzere Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerimede "Kişiye her bela ve musibet kendi kesbiyle yetişir" (Şura 30) buyurmuştur. Bu beyan tıbb-ı nebevî açısından ehemmiyet taşır. Zira kişi bu inançla, hasta olmamanın ön tedbirlerini alacaktır. Bazı hadislerde bu tedbirlerden biri günah işlemekten, Allah'ın emirlerine isyandan kaçınmaktır. Zira bir çok musibetler, kişiye, işlediği günahlar sebebiyle gelmektedir. Bu ifade daha açık olarak müslümana şu inancı vermektedir: Musibete uğramamak -ve bu arada hasta da olmamak- isteyen kişi günah işlemekten kaçınmalıdır: " Hastalığınızı ve ilacınızı size açıklıyorum: Haberiniz olsun hastalığınız günahlardır, ilacınız da istiğfardır." Böylece hastalıkların günahla, tedavinin de istiğfar ve dua ile irtibatına dikkat çeken Resulullah, maddî ve tıbbî tedaviyi reddetmez. Ona da yer verip teşvik eder, esaslarını beyan eder.370 * Tedavi: Tıbb-ı nebevînin, tedavi konusunda benimsediği birkaç esası şöyle sıralayabiliriz: 1) Hastalığı da şifayı da veren Allah'tır. 2) Allah her hastalığın şifasını yaratmıştır. 3) Hastalanınca şifa aramalıdır. 4) Şifa için başvurulacak çeşitli tedavi yolları vardır. Şimdi bu hususları kısa kısa açıklayalım:371 a) Hastalıgı Da Şifayı Da Veren Allah'dır. İslâm'ın ilk ve ana prensibi olan tevhid akidesi burada da karşımıza çıkar. Yani, ister hastalık olsun, ister şifa olsun Allah'ın iradesi, bilgisi, meşîeti dışında cereyan eden tesâdüfi birşey değildir. İmtihan, ikaz, ceza, mükâfat gibi pek çok gaye ve hikmetlere binaen hem hastalığı yaratmıştır, hemde şifayı. Ağaçtan yere düşen bir yaprak bile O'nun bilgisinden hariç olmazsa, hilkat ağacının meyvesi, yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanların sağlığını hem de binlercesinin birden hayatını ilgilendiren hastalıkların, salgınların O'nun bilgisinden hariç kalması inanç mantığıyla bağdaşmaz. Kaldı ki, pek çok âyet ve hadisler hastalık ve sağlığın Allah'tan olduğunu açık olarak ifade eder. Bir âyet şöyle buyurur: "Muhakkak ki sizi, biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenlere müjdele. Onlara bir musibet geldiğinde: "Biz Allah'ınız ve elbette O'na döneceğiz" derler. (Bakara 155-156). Az ileride açıklayacağımız üzere karantine usulünü bir tedavi metodu olarak tatbik etmek suretiyle hastalıkların sirayetine inanan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), hastalıkların Allah'dan olduğu fikrini zihinlerde tesbit maksadıyla çok çarpıcı bir üsluba başvurarak sirayeti inkar eder:" Ne sirayet vardır, ne uğursuzluk vardır, ne de (cahiliye devrinde inandığınız üzere öldürülenlerin başından çıkıp kan, kan, intikam! intikam! diye intikamı alınıncaya kadar bağıran hortlak ruh) hâme vardır. Bu inançların hepsi batıldır." Dinleyenlerden biri: "Nasıl sirayet olmaz, hastalıklı bir deve sağlamların arasına girdi mi onlar da hastalanıyor" der. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) asıl maksadı tebliğ eder: "Pekiyi hastalıklı deve nereden hastalık aldı?" Resulullah'ın burada maksadı, ne sirâyeti öğretmek ne de inkar etmek. Zira görüldüğü üzere sirayet zaten bilinmekte. O halde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın o saatteki dersinin gayesi, bilinmeyen bir hususu böyle bir metodla öğretmektir. Muhakkak ki dinleyenlerin ilk etapta kendisine itiraz edeceklerini de biliyordu. Gaye en güzel şekilde hâsıl olmuştu: Öyle ya, sürüyü hasta eden hastalıklı deve nereden hastalık almıştı?372 b) Tedaviye İnanç: İslâm her hususta ümitsizlik ve ye'si reddeder. Tevbesi kabul edilmeyen günah olmadığı gibi, tedavisi olmayan hastalık da yoktur. Bizce Tıbb-ı Nebevî'nin dinamiği denecek derecede ehemmiyetli bir prensibi, tedavisiz hastalık yoktur inancıdır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu konuda çok kesin ve net konuşur: "Allah, devası olmayan dert indirmemiştir, her hastalık için mutlaka şifa da indirmiştir." Resulullah'a göre tedavi gayretlerimizin neticesini 370 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/384. 371 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/384. 372 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/384-385. görememek, derdimizin devasızlığından değil, henüz şifa verici ilacına rastlayamamış olmamızdandır. Şöyle buyurur: "Her hastalık için bir deva vardır. Eğer (tedavi sırasında) hastalığa deva olan ilaca tesadüf edilirse Allah'ın izni ile şifâ hâsıl olur."373 c) Tedavi Olmalı, Şifa Aramaya Devam Etmeli: Tedaviye inanmanın tabiî neticesi, hasta olunca şifa aramaktır. Madem ki, şifa var madem ki hastalık değil, "sağlık ve hayatın korunması" esastır, öyle ise hastalanınca tedavi olma yollarına başvurmalıyız. İşte birkaç hadis: "Ey Allah'ın kulları, tedaviye devam edin, zira Allah her hastalık için şifa da yaratmıştır, şifası olmayan tek hastalık ihtiyarlıktır." Her hastalığa şifa yaratıldığına göre, boşa giden gayretleri "bu hastalık tedavisizdir" diyerek yeisle noktalamak, belki şifayı bilen birine rastlayamadık diyerek, hayatın son anına kadar deva aramaya devam etmek gerekmektedir. Nitekim bu konuda da Resulullah şöyle buyurur: "Allah her hastalık için şifa yaratmıştır. (Ancak, herhangi bir hastalığa neyin şifa vereceğini) bazıları bilir, bazıları bilmez."374 * Tedavi Olmanın Hükmü:375 Bu husus ihtilaflıdır. Hanefîlere, Malikîlere göre mübahtır, terki günah değildir. Şâfiîler tedavi evladır der. Ahmet İbnu Hanbel, "Terki evladır" der. Hanbelî âlimler ekseriyetle bu meselede imamlarına muhalefet ederek tedavi evladır demiştir. Nevevî, Selefin cumhuru, halefin âmmesi (tamama yakını) tedavinin efdaliyetine hükmettiğini belirtir. Bu ihtilafı, hem hadislerdeki farklılıklarla izah etmek, hem de o devirlerdeki tıbbın teşhis ve tedavi imkânlarındaki sınırlılıkla izah etmek mümkündür. Nitekim meseleyi tedaviden alınacak neticeler açısından ele alan İslam âlimleri, hastalıktan tedavi olmanın zaruri olup olmaması meselesine farklı cevap getirmişlerdir. Bunlara göre tedavi üç çeşittir. 1) Neticesi kesin olanlar: Su içmek, gıda almak gibi. Aksi takdirde susuzluk ve açlıktan ölüm mukadderdir. Hayatın korunması için buna uymak "farz"dır. Tedavide hangi teşhislerin buraya sokulacağı dostorlarca değerlendirilecek bir husustur. Bu gruba giren bir hastalığın tedavisini terketmenin tevekkül sayılmayacağı, ölüm korkusu olduğu takdirde haram olacağı belirtilmiştir. Nitekim İslam ülemâsı ölüme götürecek şekilde yeyip içmeyi terketmenin haram olduğunu söylemişlerdir. İntihar da haram kılınmıştır. 2) Neticesi zann-ı gâlip verenler: Umumiyetle kan aldırmak, ilaç almak gibi tıbbî muameleler bu gruba girer. Hiçbir ilaç için yüzde yüz müessir denemez, faydası olacağına zann-ı gâlible hükmedilir. Bu çeşit teşhislere uymak efdaldir. Bu tedaviye tevessül, tevekküle mani değildir. Ancak terki de haram değildir. Duruma, şartlara göre, bazı şahıslar hakkında terki efdal olur. 3) Neticesi şüpheli olanlar: Âlimler bu gruba giren tedavinin neticesi için mevhum derler, müsbet olma ihtimali yüzde ellinin altındadır. Rukye ve dua ile tedaviyi burada mütâlaa ederler. Tevekkülün gereği olarak bu terkedilebilir. Bazı âlimler "tevekkülün şartı bu tedavinin terkidir" demiştir. Amma, duayı ibadet telakki edip, hastalığı da, "dua ibadeti"nin vakti bilerek hastanın hastalık vesilesiyle Cenâb-ı Hakk'a ilticası efdaldir. Bu telakki ile yapılacak duaya âyet-i kerimenin (Gâfir 50) ve Resulullah'ın teşvikleri pek çoktur. "Tevekkül icabı bunun terki evladır" denemez. Şunu da kaydedelim, tedavi için muska yaptırmak, taşımak, kaba âyet yazıp suyunu içmek gibi ameliyelerin cevazında ihtilaf vardır. Büyücülük ise haramdır.376 d) Kader İnancı Ve Tedavi: Şifa için başvurulacak tedavi yollarına geçmeden, bir hususa temas edeceğiz: Kader inancı ile tedavi inancı arasında tezad yok mu? Bu husus her zaman hatıra gelebilir. Zira inanç esaslarımızdan biri kader'dir ve bunun ezelde yazıldığına ve değişmeyeceğine inanıyoruz. Tedavi ise, gayretimize bağlı olarak şifa elde edeceğimiz inancına dayanır. Bu sorunun cevabını bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) vermiştir: "Tedavi de kaderdendir." Kaderimizde ne olduğunu sadece Yaratan bilmektedir, biz ise bilemeyiz. Bizce meçhul olan şeyi, dinimiz, oturarak karşılamayı emretmiyor, arayarak karşılamayı emrediyor. Esas olan dine uymak olduğuna göre, kaderimizin Allah tarafından bilindiğine inanırken, hastalığımıza karşı şifayı da arayacağız, zira emir böyle. Nitekim bu hususta Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında bir problem olarak hissedilmiş ve ortaya çıkan tereddüdü izale için Resulullah'a kadar gidilmiştir. İşte bir vakıa: Ebu Hüsâme, babasından şunu nakleder: "Hz. Peygamber'e sordum: "Ey Allah'ın Resûlü, tedavi için başvurduğumuz rukye, ilaç ve diğer korunma vasıtaları hususunda ne diyorsunuz? Bunlar Allah'ın kederinden bir şey değiştirir mi? Bunların faydası olur 373 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/385-386. 374 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/386. 375 Bu mevzu için, Hak Dini Kur'an Dili Tefsirine bakılmalıdır: (9. Cilt, S. 6396-6397). 376 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/386-387. mu?" Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi: "Onlar da Allah'ın kaderindendir. Hastalığı yarattığı gibi şifa sebebi olan devayı da O yaratmıştır." Hz. Peygamber'e bazı bedeviler de: "Tedavi olmaya çalışmasak bize günah terettüp eder mi?" diye sorarlar. Aldıkları cevap şu olur: "Ey Alllah'ın kulları, tedavi olunuz. Zira, Cenab-ı Hakk, yarattığı her hastalık için bir de şifa yarattı..." Hz. Ömer'le ilgili misal de burada kayde değer. Şam'a giderken, yol esnasında Suriye'de veba salgını çıktığını duyan Hz. Ömer geri dönme kararı verince, "Allahın kaderinden mi kaçıyorsun? itirazına şu cevabı verir: "Evet Allah'ın kaderinden kaçıyor, Allah'ın kaderine sığınıyoruz. Sen devenle beraber bir vadiye insen, vadinin bir yamacı yeşillik ve otlu, öbürü çorak ve otsuz olsa deveni otlu yamaçta gütsen, bu Allah'ın kaderinden değil de otsuz yamaçta gütsen mi Allah'ın kaderindendir?" Netice olarak tekrar edelim: Kul değişmeyeceğine inandığı ve fakat ne olduğunu bilmediği kadere göre hareket etmekle mükellef değil. Dinimizin böyle bir emirde bulunması saçmalık olurdu. Mü'min Kur'an'da ve hadiste kendisine emredilen şeylere göre hareketle mükelleftir ve ona göre ecir alacaktır. Buraya kadar kaydettiğimiz hadislerde görüldüğü üzere Resulullah tedavi aramamızı emretmektedir. Bununla sorumluyuz. Şifayı Allah'ın vereceğine inanarak, meşru tedavi yollarına başvuracağız.377 e) Tedavi Yolları: Tıbb-ı nebevînin bir diğer hususiyeti, tedavide değişik metodlara yer vermiş olmasıdır. Bugünkü Batı tıbbı bütün ağırlığını maddi metodlara verirken tıbb-ı nebevî maddînin yanı başında manevî metodlara da yer verir. Tedavi metodlarındaki zenginlik ve renklilik, büyük ölçüde İslam'ın insan tabiatı hakkındaki telakkisinden kaynaklanır. İslam'a göre insan, ruh ve bedenden meydana gelir. Öyle ise hastalıkların bir kısmı ruhî, bir kısmı bedenîdir. Ayrıca her insanın maddî ve manevî terkibi, mizacı, içtimâî ve fizikî şartları bir değildir. Bütün bu değişkenler hastalığa ve dolayısıyla tedaviye müessirdirler. Neticede, bir kimseye uygun gelen bir ilaç, bir metod, aynı hastalığa yakalanan bir başkasına uygun gelmeyebilir veya tersi... Bu temel telakkidir ki Hz. Peygamber'e: "Her hastalık için bir deva vardır. Eğer hastalığa deva olan ilaca tesadüf edilirse Allah'ın izni ile şifa hâsıl olur" dedirtmiştir. Başlıca tedavi yollarını şöyle sayabiliriz: Perhiz, kan aldırma, dağlama, ilaç, hava değişikliği, rukye, dua, sabır. Şimdi bunları kısa kısa açıklayalım:378 1. Perhiz: Bu, hastalara verilecek gıdaların miktar ve cinsi hususunda konan bazı tahdidleri ifade eder. Rivayetler, ev halkından biri hastalanınca Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ilk iş olarak gıdasıyla ilgilendiğini, su, un ve yağdan müteşekkil, hafif bir yiyecek olan çorba hazırlanmasını emrettiğini haber verir. Çorba için şöyle buyurmuştur: "Çorba, hastanın kalbini kuvvetlendirir, hastalığını temizler, tıpkı sizden birinin su ile yüzündeki kiri temizlediği gibi." Bir başka rivayette, "bal, süt ve undan yapılan bir çorbanın karnı yıkayacağı" yeminle ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hastalara ve hastalıktan yeni çıkanlara, gözünde iltihap olanlara hurma (gibi hareket verici gıdalar) yemeyi yasakladığı gibi, hastalık sebebiyle iştahı kesilenlere de gıda alma hususunda zorlamamayı emreder. Der ki: "Hastalarınızı yemeye ve içmeye zorlamayın. Zira Allah onlara yedirip içirmektedir." Bu mevzu ile ilgili nebevî bir başka tavsiye, hastaya canının çektiği yiyeceklerden (zararlı olmayanlardan) behemahal vermektir.379 2. Kan Aldırma: Cahiliye devrinde rastlanan bir tedavi metodudur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bunu teyid etmekle kalmamış bizzat kan aldırmış ve ashabına da tavsiye etmiştir.380 3. Dag Vurdurma: Bu da Tıbb-ı Nebevîce teyid edilen İslam öncesi bir tedavi yoludur. Bazı hadislerde tavsiye ve hatta tatbikatına rastlandığı halde, bazı hadislerde de yasaklandığı görülür. Bu durumu, âlimler, ızdırap veren, tehlikeli ve 377 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/387-388. 378 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/388-389. 379 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/389. 380 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/389. maharet isteyen bir tedavi metodu olması hasebiyle, mecbur kalmadıkça, ehil kişi bulmadıkça başvurulmaması gerekir şeklinde yorumlarlar.381 4. Ameliyat: Bugün tedavinin vazgeçilmez ve son derece müessir vasıtalarından biri ameliyattır. Belki de o günün Arap cemiyetinde ve hatta komşu milletlerde tedavide bu metoda başvurulmadığından olacak Hz. Peygamber'in hadislerinde bu bahse, ne lehte ne aleyhte yer verilmez. Gerçi, boğaz iltihabına yakalanan çocukları, tedavi için, bez dolanmış parmakla bademciklerinin alındığı ve Hz. Peygamberin buna müdahale ederek, bir nevi damla tatbikatı olan ûd-ı hindîyi (topalak) tavsiye ettiği rivayetlerde vardır. Buna dayanarak ameliyat metodunu yasaklamak mümkün değildir. İnşirah suresinde göğüs yarılmasından söz edildiği gibi, Hz. Peygamber'in muhtelif seferler mucizevi tarzda göğsünün yarıldığı, içerisinin temizlenip, dikildiği ve hatta, dikiş izlerinin sonradan belli olduğu rivayetlerde mevcuttur.382 5. İlaç: Bir kısım hastalıkların tedavisinde ilaç esastır. İlacın o devirde bilinen her çeşidine hadiste rastlamak mümkündür. Ağızdan alınanlar, kulak, burun, göz ve boğaza damlatılanlar v.s. İlaçların ham maddesi esas itibariyle şifâlı otlardır. Bal, çörek otu, ûd-i hindî, zeytinyağı, mantar, hasır külü, kına gibi çeşitli nebâtî maddeler hadislere zikredilmiştir.383 * Haram Maddeden İlaç: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) haram edilen maddelerden ilaç yapılmayacağını beyan eder: "Allah haram kılınan şeyde şifâ yaratmamıştır"; "Haramla tedavide bulunmayın." Şarabı tedavide kullanmak için müracaat edenlere: "O, şifa değil, hastalıktır" diyerek reddeder. Keza kurbağadan ilaç yapmak isteyen bir doktoru bundan men eder, çünkü kurbağa, öldürülmesi haram hayvanlardandır.384 6. Su Tatbiki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) çeşitli hastalıkların hararetini düşürmek için vücuda soğuk su tatbikini tavsiye eder. Kendisini ölüme götüren hastalığı sırasında bile bunu bizzat tatbik etmiştir.385 7. Tebdîl-i Mekan: İklim değişmesiyle hastaların bazılarını tedavi etmek için Hz. Peygamber tebdîl-i mekana başvurmuştur. Söz gelimi, Medine'nin rutubetli havasından rahatsızlanan bir grup bedeviyi, hazine develerinin otlatıldığı yaylaya göndererek tedavi olmalarını sağlamıştır. Yeni girdikleri evden hastalık ve uğursuzluk bulduklarını söyleyenlere de orayı terketmelerini tavsiye etmiştir. 386 8. Rukye: Cahiliye devrinde mevcut bir tedavi usulüdür. Dilimizde buna okumak veya nefes etmek denir. Bir kısım hadisler bunu, -tevekküle aykırılığı haysiyetiyle- yasaklar. Ancak, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın göz değmesi, zehirli hayvan ısırması, nemle denen yara kurduna karşı rukyeye başvurduğu da bilinmektedir. İslam âlimleri farklı hadisleri değerlendirerek, yasağın, "rukye için okunan dua"da cahiliye küfrünü devam ettiren elfazın varlığına hamletmişlerdir. Bu yasak bilhassa hicretten önceki döneme aittir. Hz. Peygamber Medine'de hastalara rukye yapmayı meslek edinenleri dinleyerek dualarında elfâz-ı küfür olup olmadığını kontrol eder ve olmayanlara izin verir. Âlimler rukyenin cevazında icma olduğunu açıklar. Şer'an yasak olan nefes, "efsuncuların ve cinleri teshir iddia eden cincilerin nefesidir."387 381 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/389. 382 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/389. 383 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/389-390. 384 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/390. 385 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/390. 386 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/390. 387 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/391. 9. Dua: Tıbb-ı nebevîde dua, daha önce temas ettiğimiz üzere sadece hastalıktan korunma safhasında başvurulan bir metod değildir. Hastalanan kimsenin tedavisi sırasında da başvurulması gereken bir metoddur, çaredir. Az yukarıda kaydettiğimiz bir hadisin son kısmı şöyle idi: "Belaya dua ile karşı koyun." Bu durumda kişi, bizzat kendisi için dua edip, Allah'tan şifa taleb edebileceği gibi, yakınları da ona dua edebilirler. Her iki çeşit dua da Hz. Peygamber'in tavsiyeleri arasında yer alır. "Mü'minin mü'mine duası müstecabtır" diyen Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hastaları ziyaret ettiğinde şöyle dua ettiği belirtilir: "Ey inananların Rabbi! Şu hastalığı gider, şifâ ver, şifa veren ancak sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hiç bir hastalık bırakmayan şifa ile şifa ver."388 10. Tebdil-i Hava: Medine'nin havası iyi gelmeyen Ureynelileri Aleyhissalâtu vesselâm' ın tedavileri için kıra gönderme örneğini değerlendiren İslam ülemâsı tebdil-i mekan veya tebdil-i havanın da bir tedavi metodu olarak sünnette yer aldığını belirtmiştir. Buna başka örnekler de var.389 11. Kuvve-i Maneviyeyi Takviye: Âlimler, bazı hadisleri, tedavide moral takviyesi metodu olarak değerlendirmiştir... "Bir hastanın yanına girince onu uzun yaşayacağı hususunda ümitlendirin. Bu (ümitlendirme) kaderi değiştirmez ama hastanın gönlünü hoş eder" buyurulmuştur. İbnu'l-Kayyim der ki: "Bu tedavinin en şerefli bir çeşididir. Zira hastanın gönlünü hoş etmek onun tabiatını güçlendirir, kuvvetini harekete geçirir, garîzî harâretini uyandırır, hastalığın define yardımcı olur ve hafiflemesini sağlar."390 12. Sabır: Hastalığı hafifletecek, hatta tamamen bertaraf edip yokedecek vasıtalardan biri de sabırdır. İnsanların mala, cana gelecek çeşitli musibetlerle imtihan edileceğini bildiren az yukarıda kaydettiğimiz âyet-i kerime, bu musibetlerin çaresini de gösterir: Zira âyetin sonunda "Sabredenleri müjdele" denilir. Âyetten anlaşılan o ki, gelen musibeti asgari zararla atlatmanın yolu metaneti kaybetmemek, insanlara şikayet etmemek, bağırıp çağırmamaktır. Resulullah da hastalığa karşı sabretmeye teşvikte bulunmuştur. Kendisine hastalığına karşı Allah'tan şifa taleb edivermesi için başvuran bir kadına: "Dilersen dua edeyim, Allah şifa versin, dilersen sabret cennet senin olsun" demiştir. Tedaviye başvurulsa da hastalığın elemlerine karşı sabır esastır, çünkü tedavi hiçbir zaman kesin netice vaadetmez.391 13. Gayr-i Müslim Tecrübe: Tıbb-ı nebevînin orijinal yönlerinden biri budur. Tedavide, insanlığın faydasını ortaya koyduğu tecrübelerinden istifade edilir. Gayr-i müslimlerin metodu veya ilacıdır alınmaz diye bir prensip mevcut değildir. Bunu, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın henüz müslüman olmadığı belirtilen meşhur tabib Hâris İbnu Kelde'ye gitmeyi tavsiye etmesi ifade ettiği gibi, gayle392 hakkındaki şu açıklaması daha sarih olarak gösterir: "Gayle'den nehyetmek istemiştim, sonra hatırladım ki, İranlılarla Bizanslılar bunu yapmaktalar ve çocuklarına da bir zarar olmamaktadır." İslam âlimleri bu örneklere dayanarak tıbb'da ehl-i zimme'ye başvurmanın caiz olduğuna hükmetmişlerdir. Biz bunu, İslam'ın herhangi bir prensibini rencide etmeyecek her çeşit beşerî tecrübelerden istifadeye cevaz olarak anlayabiliriz. İslamî prensibe uygunluk kaydına, yeni iddiaların değerlendirilmesinde İslam ülemâsının fetvasına olan ihtiyacı belirtmek için yer verdik. Aksi takdirde "eski bir hakikatı tekrar etmektense yeni bir yalanı hakikat gibi, bile bile neşretmeyi tercih eden Batıı espirinin oyuncağı olmak, böylece dini rencide etmek mevzubahis olur."393 4.Tedavi Ediciler: 388 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/391. 389 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/391. 390 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/391-392. 391 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/392. 392 Gayle (gıyle de denmektedir): Zevcin çocuk emzirmekte olan zevcesi ile cima yapmasına denir. Kadın hâmile kaldığı takdirde süt, onu emen bebeğe zararlı bir mahiyet kazandığı için Araplar bu hali hoş karşılamazlarmış. 393 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/392. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), tedavi ediciler üzerinde de durmuştur. Bunların liyakatli olması gerekir. Likayatli olmayan tedavici sebep olacağı kazadan sorumlu tutulacaktır.394 Liyakat olunca, müslim gayri müslim ayırımı yapılmadığı gibi kadın erkek ayrımı da söz konusu değildir. Hadislerde gelen örneklerden hareket eden İslam âlimleri, yabancı bile olsa kadının erkeği, erkeğin de kadını tedavi edebileceğini, muayene için gerekli olan bakmak, elle dokunmak gibi ameliyelere yer verebileceğini hükme bağlamışlardır.395 5- Tıbbî Tatbikatı Murâkabe: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tedaviye giren prensiplerin (liyakatli ellerde yürümesi, yasak tedavi metodlarına başvurulmaması gibi) tatbikatını kontrol etmeyi de ihmal etmemiştir. Ebu Dâvud'un bildirdiğine göre, Medine'de hastalara rukye yapmakla tanınmış kimselerin okudukları duaları dinleyerek, kullandıkları elfâzı kontrol etmiş, küfür ve şirk ifade eden sözlerin bulunmadığından emin olunca onlara izin vermiştir. Cin dağıtmaya mahsus bir rukye çeşidini de (nüşre) içinde yer alan put, cin, şeytan isimleri sebebiyle yasaklamıştır. Keza sünnetçi kadınları çağırtıp, sünnet sırasında dikkat etmeleri gereken incelikleri kendilerine açıklamışlardır.396 6- Kaynaklar: Tıbb-ı nebevînin kaynağı bizce, âyet ve hadislerdir. Gerek Kur'an'da ve gerekse hadislerde tıbbı ve sağlığı ilgilendiren pasajlar, doğrudan ve dolaylı işaretler, imalar hepsi tıbb-ı nebevînin gerçek kaynaklarını teşkil eder. Belki de burada, bize itirazla, "tıbb-ı nebevî" üzerine yazılan birçok eserlerin varlığı hatırlatılacak. Biz gerek klasik devirlerde ve gerekse modern zamanlarda tıbb-ı nebevî üzerine verilen pek çok eserlerin varlığına bilerek tıbb-ı nebevînin gerçek kaynağını âyet ve hadislerin teşkil ettiğini söylüyoruz. Klasik dönemde yazılan eserlerde, hadise dayanmayan birçok meseleler var. Bunlar bizi aldatabilir. Bazen eserin yazıldığı asrın tababet anlayışını, bazan bir kısım hükemâ sözlerini, halk tabâbetini, sağlıkla ilgili vecize ve atasözlerini hatta kadim yunan feylesoflarının tıbbî nasihatlarını bu kitaplarda, gerçekten hadislerden alınmış olan meselelerle iç içe, yan yana buluruz. Bütün bunlar, tıbb-ı nebevî adını taşıyan bir kitapta rastlanınca hepsini nebevî tıbtan zannetme gibi vahim sonuçlara götürecek durumlar ortaya çıkabilmektedir. Biz müslümanlar olarak Resulullah'a nisbeti sahih olan rivayetlerin muhtevasına itimad eder, tıbbî müessiriyetinden, gerçeğin ifadesi olduğundan endişeye düşmeyiz. Tıbb-ı nebevî kitaplarında görülmesi sebebiyle, bir atasözüne veya etıbba sözüne veya halk tabâbetine de aynı itimadı, aynı kudsiyeti göstermek bizi çifte zarara sokar; şöyle ki: 1. Butlanı günümüzde ortaya çıkmış eski bir tıb anlayışında ve onun gayr-ı müessir tatbikatında ısrar etmek. 2. Bu yanlışlığın mesuliyetini hadislere yükleyerek gerçek tıbb-ı nebevîyi kusurlu bulmak ve itimadı sarsmak. Nitekim, zamanımızda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın dinî olmayan bu gibi meselelerde yanılabileceğini ileri sürenlere, maalesef rastlanmaktadır. Resulullah her meselesinde vahye müsteniddir veya ikaz ve irşad-ı ilâhînin garantisi altındadır. Yanlış ve hatalı karara varma durumunda takip edilecek edeb hususunda âlimden cahile, devlet reisinden dağdaki çobana varıncaya kadar bütün ümmete örnek vermek hikmetine binaen, Resulullah'ın bazı "yanılma" ve "içtihadından dönme" örnekleri vardır. Bu örnekler tıbb-ı nebevîye hariçten giren ve fakat yanlışlıkla tıbb-ı nebevîden bilinen meselelerle istismar konusu yapılarak, bütün hadisleri gözden düşürme faaliyetlerinde kullanılabilecektir. Bu sebeple, biz tıbb-ı nebevîyi sadece ve sadece Kur'an ve hadise dayanarak yeniden tedvin etmek, geliştirmek zorundayız. "Bunu yaparken, tıbb-ı nebevî ile uğraşanlar, tıbbî konulara giren âyet, hadis ve bunların varsa şerhlerini, günümüz tıbbı bulgu ve çalışmaları ile yan yana getirmelidir. Âyet ve hadis-i şeriflerin ifadelerine uygun olan tıbbî bulgu ve çalışmalar doğru, ters düşüncelerin yanlış olabileceği kabul edilmelidir. Tıbbın nevleri konusunda çalışma yapan kişi yanlışlığın nereden kaynaklandığını araştırmalı ve yapabileceği araştırmada buna işaret etmelidir. Şöyle ki, son yıllara kadar Peygamberimiz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın iltifat ettiği tereyağı konusunda aleyhte konuşan tıbbımız bugün lehte konuşmaya başlamıştır. Gerçek anlaşılmıştır. Şeker hastalarına balı yasaklayan tıbbımız, bugün normal miktarda alınabileceğini vurgulamaya başlamıştır. Perhiz hakkında yeterli fikre sahip olmayan günümüz tıbbı yeni yeni bu konuda ipin ucunu yakalamaya çalışmaktadır. "Hastalarınızı yemeye içmeye zorlamayınız" hadis-i şerifindeki iştahsızlıkla ilgili arkada bulunan fizyolojik mantığı anlamakta halen güçlük çeken günümüz tıbbıdır" (Z.Ç.)397 394 Doktorun sebep olacağı kazalar ve sorumluluklar çeşitli şartlara göre değişir. Burada teferruata girmeyeceğiz. 395 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/393. 396 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/393. 397 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/393-395. 7- Tıbb-ı Nebevî Nasıl İhya Edilebilir? Tıbb-ı nebevînin günümüz şartlarında yeniden sistematize edilmesi düşünüldüğü takdirde takibedilmesi gereken metod bizce şudur: Bu çalışmayı öncelikle Arapçayı çok iyi bilen tabibler yapmalıdır. Onlar Arapçadan başka hadis ve tefsirle ilgili belli başlı ilimlerde yetişmelidirler. Bu meyanda, hadis nazariyatının ve hadis kaynaklarının da iyi bilinmesi gerekir. Arapça formasyonu olan bir hekim hadis nazariyatını öğrenmesi, kaynakları tanıması çok zor bir iş değildir. Ama Arapçayı bilen bir ilahiyatçının tıbbî formasyon edinmesi kıyaslanamayacak kadar zordur. Hatta şunu da ilave etmek isteriz: Zamanımızda tıb-ı nebevînin mükemmel bir sisteme kavuşturulması bir ekip çalışmasıyla gerçekleşebilir. Bugün tıbbın pek çok ihtisas bölümleri var: Göz, kulak, dahiliye, hariciye, nisâiyye, çocuk, psikiyatri, nöroloji.. gibi. Hadisleri bu ihtisas sahiplerinden her birisi kendi zaviyesinden değerlendirecektir. Bir hadisten psikiyatri mütehassısı tarafından keşfedilecek bir inceliğin, dahiliyeci tarafından sezilemeyeceği söylenebilir. Hele tıbbî formasyonu olmayan bir ilahiyatcının hekimlerce sezilecek tıbbî incelikleri görmesi hiç beklenemez. Öyle ise, hadislerdeki tıbbî yönleri arama ve sistematize etme işini hekimlerin teşkil edeceği bir hey'et ele aldığı takdirde, yüzbinleri bulan bütün hadis rivayetleri, yapılacak çalışmanın kaynağını teşkil edecektir. Aksi takdirde, bir ilahiyatçının yapacağı tıbb-ı nebevî çalışması hadis kitaplarının "kitabu'ttıb", "kitabu'lmarda" gibi, tıpla alakalı bölümlerinde yer alan hadislerin dışına fazla çıkamaz. Bu noktanın daha iyi anlaşılması için bir hâtıramı nakledeceğim: Bu eserimizin tıb bahsinde kıymetli katkılarını gördüğümüz Dr. Zeki Çıkman arkadaşım yıllarca önce tıbb-ı nebevî ile alakalı bazı araştırmalar yapmak üzere bir vakıf kurma düşüncesinden bahisle, bu vakfın çalışmalarına esas olabilecek bir tıbb-ı nebevî kitabının hazırlanması işini, hadisci olmam haysiyetiyle bana teklif etmişti. Bir müddet düşündükten sonra, yukarıda belirttiğim gibi, işe yarar bir çalışmanın ortaya çıkması için tıbbî formasyon gerekeceğini açıklayarak özür beyanettim. İlk anda bu işi yapabileceğimde ısrar etti ise de, bir başka karşılaşmamızda "namazın göz sağlığına etkisini bildiren hadis var mı?" diye sordu. "Göz tedavisiyle ilgili hadis çok ama, namazın göz sağlığına etkisinden bahseden hadis hatırlamıyorum" dedim. "Var" dedi ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Dünyanızda bana üç şey sevdirilmiştir... diye başlayan hadisini hatırlatarak orada geçen "...ve gözümün nuru namaz" tabirini gösterdi. Ben: "Burada "çok sevdiğim ma'nâsında olmak üzere "gözümün nuru" demiştir. Bu Arapçada söylediğim maksadla kullanılan bir tabirdir, nitekim biz de, çok sevdiğimiz bir şeye, "gözümün nuru" deriz. Bunun göz sağlığı ile ilgisini göremiyorum" diye itiraz ettim. Tabib arkadaşım, öyle açıklamalar yaptı ki bu hadiste yer alan tıbb-ı nebevî hususunda ikna oldum. Ezcümle, "göz nuru" denen görme gücünün her yaşta zinde kalabilmesi için gözün, uzak, yakın, çok uzak, çok yakın olmak üzere farklı mesafelere devamlı uyum temrini yapmak zorunda olduğunu, namazda iken ayakta, rükuda, secdede, oturma ve selam verme hallerinde çok farklı mesafelere bakarak gözün bu "uyum temri"ni yaptığını, bazı göz bozukluklarını gidermek için tabiblerin kadınlara örgü tavsiye ettiklerini... vs. söyledi ve ilave etti: "Namazda gözleri kapamak niçin mekruhmuş, şimdi daha iyi anlaşılmalı." Ben bu açıklama ile göz nurumuzun büyük ölçüde namaza bağlı olduğunu anlamış olmaktan başka, müessir bir tıbb-ı nebevî çalışmasını ancak tabiblerin yapabileceğine dair düşünceme, mukni bir delil bulmuştum. Meseleyi şimdilerde daha da açan doktorumuzun açıklaması şöyle: "Gözün namazdaki tadil-i erkanı, namazın karanlıkta kılınmasının mekruhluğu, gözlerin namazda kapalı olmasının mekruhluğu, gözümüzün katarakt ve glokom'dan (yani karasu hastalığından) korunması için hususi işaretler olup "iki gözümün nuru namaz" hadisi, namazın değer verilen, sevilen bir kıymet olduğunu anlattığı gibi, "iki gözüme nur veren namaz" ibaresinin de saklı olduğu kanaatindeyiz. Kişi sevdiği ile karşılaştığı zaman "seni görünce gözüm gönlüm aydınlandı" diyerek psikolojik bir sevinci ifşa ettiği gibi; namaz direkt olarak maddî gözümüzün sağlığında etkilidir. Gözün içindeki lens denilen uyumla ilgili merceğin anatomik, fizyolojik ve biyolojik hususiyetlerini bilenler bu ifadelerin gerçekliğini daha iyi anlayacaklardır."(Z.Ç.) 398 TALÂK (BOŞANMA) BÖLÜMÜ (Bu bölümde yedi fasıl var) BİRİNCİ FASIL TALÂKTA KULLANILAN ELFAZ * 398 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/395-397. İKİNCİ FASIL DUHÜLDEN (GERDEKTEN) ÖNCE TALÂK * ÜÇÜNCÜ FASIL HAYIZLI KADININ TALÂKI * DÖRDÜNCÜ FASIL İCBAR EDİLENİN (MÜKREH), DELİNİN, SARHOŞUN TALÂKI * BEŞİNCİ FASIL NİKAHDAN ÖNCEKİ TALÂK * ALTINCI FASIL KÖLE VE CARİYENİN TALÂKI * YEDİNCİ FASIL MÜTEFERRİK HÜKÜMLER UMÛMÎ AÇIKLAMA Talâk, Arapçada lügat olarak bağı çözmek ma'nâsına gelir. Gönderme ve terketme ma'nâsına gelen itlâkdan müştaktır. Şerî bir ıstılah olarak, kadınla erkek arasında evlenme akdi ile tesis edilen nikah bağının çözülmesidir. Görüldüğü üzere talâk, bu ma'nâsıyla lügavî medlûlüne muvafık düşmektedir. İslam dini, hristiyanlığın aksine talâkı meşru addeder, ancak hoş karşılamaz. Çünkü talâk içtimâî bir yaradır, çocukların sahipsiz kalmasına, terbiyelerinin aksamasına, ferdler ve aileler arasına huzursuzlukların girmesine sebep olur. Bir cemiyette boşanma nisbeti, bir bakıma içtimâî huzurun göstergesi durumundadır. Aileler ne kadar sağlam ve ferdleri dayanışma içinde olursa, cemiyet de o kadar sağlam ve güçlü demektir. Resulullah müslüman ailelere boşanmayı tavsiye etmez ve onu "Allah'ın en ziyade nefret ettiği mübah" olarak tarif eder. Evet talâk dinimizde haram değildir, fakat Cenâb-ı Hakk'ın en çok nefret ettiği bir cevazdır, imkân nisbetinde ondan kaçınmak gerekir. Şunu da bilelim ki, İslam'da talâk bahsi çok teferruatı olan bir mevzudur. Gerek kadın ve gerekse erkeğin hukukunu korumayı hedefleyen prensipler, sınırlamalar vardır. Bu cümleden olarak âlimler talâkı öncelikle, birkaç kategoride ele alırlar: 1- Haram olan talâk: Bu talâku'lbid'a'dır, az ilerde kısaca temas edileceği üzere, farklı suretlerde cereyan eder. 2- Mekruh olan talâk: Kadın iyi bir hal üzere olduğu halde, makul, meşru bir sebep olmaksızın vukua gelen talaktır. 3- Vacib olan talâk: Bu da farklı suretlerde cereyan eder, geçimsizlik sebebiyle, âyet-i kerimede zikri geçen iki hakemin (Nisa 35) boşanmaya hükmetmesi halindeki boşanma gibi. 4- Mendub olan talâk: Kadının iffetini bozması durumundaki boşamadır. 5- Caiz olan talâk: Erkeğin kadını istememesi, cinsî yönden tatmin bulamadığı için kadının külfetini çekmeye nefsinin razı olmaması halindeki boşamadır. İbnu Hacer, boşamanın bu çeşidini Nevevî'nin nefyettiğini kaydeder. Bir başka açıdan talâk üç kısma ayrılır. 1- Sünnî talâk Bu, kadını tahâret (temizlik) müddeti içerisinde temasta bulunmadan boşamaktır. İbnu Mes'uddan gelen bir açıklama, Rabb Teâlâ'nın "Kadınları iddetleri içerisinde boşayın..." (Talâk 1) emrinden maksat budur: "Temizlik müddetlerinde, temas etmeksizin" demektir. Bu tefsir sadece İbnu Mes'ud'a has değildir, Sahâbe ve Tâbiînden birçokları aynı görüştedir. Sünnî talâk, sünni-i hasen ve sünni-i ahsen kısımlarına ayrılır. Eğer boşama her tuhur müddetinde temasa yer vermeden üç kere tekrarlanırsa buna sünni-i hasen denir. Eğer duhûl edilmiş kadın, tuhur müddeti içerisinde bir talâk-ı ric'î ile boşanır ve bu şekilde, iddetini tamamlarsa yani üç hayız müddeti tamam olursa boşanma tamamlanmış olur. Buna sünni-i ahsen denir. 2- Bid'î talâk Bu, kadını hayız halindeyken veya temizlik halinde temas yapmış olduğu halde boşamaktır. Bu durumda kadının hamile kalmış olma ihtimali bulunduğu için bu boşanma bid'at addedilmiştir. 3- Üçüncü kısımı sünnî veya bid'î vasıfları ile tavsif edilemeyen bir kısımdır: Henüz çocuk olan zevcenin veya âyise olan (yani hayızdan kesilmiş, hamile kalma ihtimali kalmayan) zevcenin veya doğumu yaklaşmış hamile zevcenin yahutda henüz duhûl edilmemiş zevcenin boşanması bu kısmı teşkil eder. Hukukî durumu bilen bir kadının, kendi talebi üzerine vâki olan talâkla, kadının talebiyle vâki olan hul' da buraya girer. Şâfiîler nazarında bu, talâktır. Hayızlı kadını boşamak esas itibariyle haram ise de bazı şekilleri haram değildir. Şöyle ki: * Eğer kadın hamile ise ve kan görmüşse Şâfiîlere göre, hayız gören hamilenin boşanması bid'î değildir, hususen, boşama doğuma yakın vâki olmuşsa. * Hâkim efendiden boşarsa ve bu boşama hayız haline rastlarsa. * İki hakemin boşaması usulünde, hakemler aradaki geçimsizliğin bertaraf edilmesi için buna karar vermişlerse. * Hul' (yani kadının talebi ile) gerçekleşen boşama. Zikredilen bu dört çeşit boşama, hayız sırasında vukûa gelse de haram sayılmaz. 399 BOŞANMAYA SEBEP OLAN HALLER Din-i mübîn-i İslam, prensip olarak boşanmayı hoş karşılamaz ise de, bazı hallerde kadın ve erkek her iki tarafa da boşanma talebinde bulunma hakkı tanır. Buna fıkıhta hıyâr-ı tefrika denir. Hemen belirtelimki, hıyar-ı tefrika erkekden ziyade kadın için mevzubahistir. Çünkü erkek boşama yetkisine sahip olması sebebiyle, İmâm-ı Muhammed gibi bazı fakihler, erkek için bir de hıyâr-ı tefrikanın mevzubahis olmasını gereksiz bulmuştur. Bu husustaki teferruata girmeden, şunu belirtmek istiyoruz: Gerek erkekte ve gerekse kadında bulunan bir kısım özürler, hastalıklar, kötü huylar, mukabil tarafa boşanmak üzere hâkime müracaat hakkı tanımaktadır. Bu ârazları şöyle özetleyebiliriz: 1) Cinsî teması önleyen ârazlar: Kadınlarda karn, retak, fetk denen hallerle erkeklerde hadımlık, innet (adem-i iktidar), mecbubiyet (erkeklik uzvu ve husyelerin kesilme hali)... gibi haller. Evlilikten asıl maksad olmamakla birlikte, aranan hususlardan birinin cinsî tatmin olması sebebiyle, taraflardan birinde buna mani olan bir ârazın varlığı, mukabil tarafa boşanma hakkı doğurmaktadır. 2) Hunûset: Bir şahısta hem erkek ve hemde kadına ait tenâsül uzvunun varlığı. 3) Cünûn yani delilik: 4) Bazı irsî bulaşıcı hastalıklar: Bu grupta cüzzam, beres, zührevî hastalıklar zikredebilir. Bu ârazların evlilikten sonra malum olma veya vukûa gelme durumları, tedavi edilebilir veya edilememe durumları, delilikte olduğu üzere tahammül edilebilecek veya edilemeyecek derecelerde olmaları gibi farklı durumlar vardır. Fıkıh kitapları meseleyi yeterli genişlikte tahlil ederler. Biz burada işaret etmekle yetineceğiz. 5) Geçimsizlik: Karı veya kocaya boşanma hakkı getiren bir diğer husus su-i imtizâctır, yani geçimsizlik diye ifade ettiğimiz huzursuzluk halidir. Bu, çoğunlukla taraflardan birinin haddini tecavüzde su-i ahlaktan ileri gelir. Bazan bu haller her iki tarafta da bulunabilir. Her hâl u kârda İslam dini geçimsizlik halini de boşanmada meşru bir sebep kabul etmiştir. Bu prensip, bilhassa boşama yetkisi olmayan kadın için avantajlı bir durum teşkil etmekte ve hâkime müracaat hakkı tanımaktadır. Hâkim iki hakem tayin ederek meseleyi tahkik eder, aralarını düzeltmeye çalışır, hakemlerin vereceğ rapora (ve hatta hükme) göre karara varır. Bu gruba giren haller meyânında erkeğin kadının hukukunu yerine getirmemesi: Mesela nafakasını temin etmemesi, haksız yere dövmesi, tahkir etmesi, sövmesi, kadını terkedip konuşmaması zikredilebilir. Ancak kadın, kocasının yapacağı yeni evlilik sebebiyle, dinin kocaya tanıdığı te'dîb hakkını kullanması sebebiyle muhayyerlik hakkı kullanamaz, şikayete gidemez. Şu hususu da tekrar etmek isteriz: İslam sayılan noktalarda talâk meselesinde muhayyerlik hakkı tanımış ise de, bunun istismar edilmemesi gerekir. Zikri geçen bu ârâzlar çoğu kere izafi değerlendirmelerdir. Aslolan evliliğin devamıdır. Evlilikle bir araya gelen insanların birbirlerinin eksikliklerine, nâhoş taraflarına sabır ve tahammülü prensip edinmeleri gerekmektedir. "Din bana hak tanıyor" diye boşama veya mahkemeye gitmede istical etmek ne İslâmî ne de insanî bir davranıştır. İslam ülemâsı, yukarıda belirtilen ârazların sübutunda dahi sabır ve tahammülü tavsiye eder. Âlimlerimize göre, evliliğin asıl gayesi, bir aile tesis etmek, karı ile koca arasında bir dayanışma, bir yardımlaşma ve ünsiyet vücûda getirmektir. Cinsî tatmin, çocuk sahibi olmak gibi başka hususlar evliliğin semere ve meyvelerindendir. Öyleyse taraflardan birine gelen ârazla bu meyvelerden bir veya bir 399 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/399-400. kaçının hâsıl olmaması, evliliğin sona erdirilmesine sevketmemelidir. Yukarıda sayılan hastalıkların tedavisi, sakatlıkların giderilmesi, bulaşmalara karşı mukabil tedbirlerin alınması bilhassa günümüz şartlarında imkan dahiline girmiştir. Fakihlerimiz bu bahisleri günümüzün tıbbî şartlarında yeniden tedvin edecek olsa, yukarıda sayılan bir kısım ârazları "Boşanmaya sebep olan haller" listesinden çıkarabilirler.400 HAKEMEYN: Talâk bahsinde bilinmesi gereken bir husus hakem meselesidir. Yani, karıkoca arasındaki geçimsizlikler, boşanmaya vardırılmadan halledilmesi gerekmektedir. Bunun da en iyi yolu biri erkek, diğeri de kadın tarafından seçilecek iki hakemin araya girerek, aradaki imtizaçsızlığın mahiyetini araştırıp hal yoluna gitmesidir. Bunlar barıştırma yollarını denerler. Her iki tarafa da nasihat ederler. Hakemler, Hanefî, Şâfiî, Zâhirî imamlara ve Ahmed İbnu Hanbel'den bir kavle göre sadece barıştırma selahiyetine sahiptirler. Boşandırmaya hükmedemezler. Mâlikîlere göre, boşandırma yetkileri de vardır. Onlara göre kendilerinehakem denilmesi de bu selahiyetin bir delilidir.401 Ailevi geçimsizlikte hakem meselesinin ehemmiyetli bir yer tutacağını, meseleye Kur'an-ı Kerim'de yer verilmiş olmasından da anlamaktayız: "(Eğer karı ile kocanın) aralarının açılmasından endişeye düşerseniz, o vakit (kendilerine erkeğin) ailesinden bir hakem, (kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarında(ki dargınlık yerine, geçime) onları (uyuşmaya) muvafık buyurur." (Nisa 35). Hakemlerin erkek, reşid, âdil, nüşûz hükümlerine vâkıf, hüküm verecekleri husus hakkında fakih olmaları şarttır. Binaenaleyh kadın, çocuk, mecnun, fâsık veya sefih olanların, nüşûz hükmüne vakıf olmayanların hükme bağlayacakları hususun şerî yönünü bilmeyenlerin boşanmaya veya evliliğin devamına dair verecekleri hüküm bâtıldır. Ancak fakih olmayanlar ülemâ ile istişare yaparak hareket etmeleri halinde hükümleri mûteber olur.402 TALÂK (BOŞANMA) BAHSİNDE GEÇECEK BAZI TABİRLER Daha önce de belirttiğimiz gibi, talâk bahsi pek çok teferruata şâmildir. Her bir tâli mesele için müstakil ıstılahlar vardır. Burada onların hepsine yer vermek bizi mevzumuzun dışına atar. Ancak, müteakiben gelecek hadislerin açıklanması esnasında kullanılacak bazı ıstılah ve tabirleri burada açıklamada gerek var403 . 404 TALÂKIN ÇEŞİTLERİYLE İLGİLİ TABİRLER Boşama bahsinde en çok geçecek tabirlerin bir kısmı talak çeşitleriyle ilgilidir. Öncelikle onların kısaca açıklanması münasiptir. Bunlardan her biri yeri geldikçe genişçe açıklanacak. Talâkın başlıca şu çeşitleri var: 1- Talâk-ı Bâin. 2- Talâk-ı Ric'î, 3- Talâku'l Bette. 4- Talâk-ı Selâse. a) Hul'. b) Lian. c) İlâ. 5- Zıhâr.405 1. Talâk-ı Bâin: Kesin boşanmayı ifade eden söz veya işaretle yapılan boşamadır. Erkek, bu suretle boşadığı hanımına tekrar kavuşabilmek için kadının rızasını almak, yeniden mehir ödemek ve nikah akdi yapmak zorundadır. Şu dört şekilde cereyan eden boşamalar bâin'dir. 1) Nikahtan sonra fakat temastan ve halvet-i sahihadan önceki boşama. 2) Kinâî sözlerle veya mübâlağa ve şiddet-i ifade eden sözlerle yapılan boşama. 3) Muhâla'a yoluyla yani kadının isteği ile karşılıklı anlaşarak yapılan boşama. 4) Üçüncü boşama hakkını da kullanarak yapılan boşama.406 400 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/401-402. 401 Ömer Nasuhî Bilmen merhum, günümüz şartlarında, hakemeyn müessesesinin "eimme-i Mâlikiye hazerâtının akvali vechile" işletilmesinin "aile hayatı namına pek faideli" görmektedir. (Istılâhât-ı Fıkhiye Kâmusu 2. Cilt, S. 368.) 402 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/402-403. 403 Açıklamaları ve tarifleri, Ömer Nasuhî Bilmen merhumun Istılâhât-ı Fıkhiye Kâmusu'ndan aldık. Ancak anlaşılır kılmak için bazı tasarruflarda bulunduk. 404 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/403. 405 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/403-404. 2. Talâk-ı Ric'i: Fiilen evlenip karıkoca olduktan sonra, erkeğin zevcesini sarahaten veya işareten üç adedine delâlet etmeyen sarih söz ve hareketle boşamasıdır. Bu çeşit boşamadan sonra, erkek tekrar nikah yapmaya ve mehir ödemeye muhtaç olmadan zevcesiyle normal aile hayatına dönebilir. Bu suretle kişi, hanımını iki kere boşayabilir, üçüncü kere boşadı mı, hanım bir başkasıyla evlenip ondan da boşanmış olmadıkça bir daha karıkoca olamazlar.407 3- Talâku'l-Bette: el-Bette, kesinlikle demektir. Talâku'l-Bette, el-Bette kelimesi kullanılarak yapılan bir talâktır. "Sen kesinlikle boşsun" cümlesinde olduğu gibi. Şu halde bu ayrı bir talak çeşidi değil. İçerisinde rakam olmadığı, onun yerine kesinlikle ma'nâsına gelen el-Bette tâbiri olduğu için bu tabir bâin mi ifade eder, ric'î mi ifade eder, ihtilaf konusu olmuştur. Müteakiben 4049. hadiste tafsilat gelecektir.408 4- Talâk-ı Selâse: Nikah bağı üç talâk üzerine müessesdir. Şu halde üç adedine mukârin bir söz veya işaretle yapılan talâktır. Bu talâkla kadın-erkek arasında nikah bağı kalmaz, beynunet-i kübra denen katî ve kesin ayrılık husule gelir.409 A) Hul' (Hal' veya muhâla'a dahi denir): Geçimsizlik sebebiyle karı ile kocanın anlaşarak yaptıkları boşanma. Bu çeşit boşanmada umumiyetle kadın alacağı mehirden vazgeçmek, aldığı mehiri geri vermek veya kocasına başkaca bir ödeme yapmak gibi bir ivazda bulunur.410 B) Li'an (Mulâ'ane de denir): Karısının zina ettiği iddiasında bulunan fakat bunu dört şahitle ispat edemeyen koca ile, bunu inkâr eden kadın arasında cereyan eden boşanma şeklidir. Bunlardan her biri doğru söylediğini ifade ettikten sonra, yalan söyleyene Allah'ın lânetini dilerler ve bunu tam dörder kere tekrar ederler. Bu lanetleşmelerden sonra hâkim onların evliliğine son verir.411 C) İlâ: Lügat açısından yemin etmek ma'nâsına gelir. Istılah olarak zevceye en az dört ay süre ile tekarrüb etmemek (temasta bulunmamak) üzere yapılan yemindir. Bu yemin bazan belli bir müddet için yapılır, ki en azı dört aydır. Bazan ebedi olarak temasta bulunmamak üzere, bazan da vakit belli etmemek suretiyle yapılır. Yeri gelince gerekli açıklama yapılacaktır.412 5- Zıhar (Müzâhere): Lügatte iki şey arasında bir mutabakat ve mümâselet vücuda getirmek ma'nâsındadır. "Arka" ma'nâsına olan zahr'dan alınmadır. Istılah olarak "Kocanın, hanımını neseb, reza (süt emme) veya müsâheret suretiyle müebbeten mahremi olan bir kadının kendisine bakılması câiz olmayan arkası, karnı, uyluğu gibi bir uzvuna zıhar maksadı ile benzetmesidir. Bu bir nevi boşamadır. Zira böyle bir teşbihte bulunan kimse kefârette bulunmadıkça hanımına cinsî temasta bulunamaz, şehvetle dokunamaz ve öpemez."413 Ric'at (Rec'at'da denir): 406 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/403-404. 407 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/404. 408 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/404. 409 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405. 410 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405. 411 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405. 412 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405. 413 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405. Lügat olarak bir şeyi geri çevirmek, reddetmek ma'nâsına gelir. Boşanma talebi olarak ric'î talâktan sonra, iddet içinde henüz baki olan nikahı kavlen veya fiilen devam ettirmektir. Bu suretle zevciyet bağı devam ettirilmiş olur. "Sen benim hanımımsın", "sana geri dönüyorum" gibi bir söz bu ric'ati sağlar. Hanıma temas veya şehvetle kucaklamak veya öpmek de fiilî bir ricat sayılır.414 Tefvîz-i Talâk: Talakda câri olan usullerden biri tefvîz'dir. Yani mükellef kimse, hanımını boşama yetkisini bir vekile veya bizzat zevcesinin velisine tevdi edebilir. İşte bu tevdi işine tefviz denir. Tefvizde üç tabir kullanılır: Tahyir, emr bi'lyed, meşiyyet.415 * Tahyir: Bu, kocanın hanımına: "nefsini ihtiyar et" veya "Sen muhayyersin" demek suretiyle gerçekleşen tefvizdir. Kadın bu durumda "İhtiyar ettim" veya "Kendimi ihtiyar ettim" veya "Talâkı ihtiyar ettim" gibi boşanmayı ihtiyar ettiğini ifade eden bir tabir kullansa boşanma hâsıl olur. ** Tahyirde sayı, tahyir suretiyle hâsıl olan boşama bâin mi, ric'î mi ve adedi nedir? Bu husus ihtilaflıdır. Hz. Ali: "Kadın nefsini tercih ederse bâindir tekdir, kocasını tercih ederse ric'îdir, tekdir" demiştir. Zeyd İbnu Sâbit: "Nefsini tercih ederse üçtür, kocasını tercih ederse bâin ve tekdir" demiştir. İmam Malik bununla amel etmiştir. Hz. Ömer ve İbnu Mes'ud: "Nefsini tercih ederse bâin ve tekdir, kocasını tercih ederse bir şey gerekmez" demişlerdir. Ebu Hanîfe bunların fetvasıyla amel etmiştir. İmam Şâfiî: "Tahyir bir kinayedir, öyleyse koca karısını muhayyer bırakırsa ve bununla hanımın kendisini boşamasını veya beraberliklerinin devamına karar vermesini murad etmişse ve kadın da kendisini ihtiyar ederek ayrılmaya karar vermişse, artık boşanırlar. Ancak kadın: "Ben nefsimi ihtiyar etmekle boşanmayı murad etmedim" derse sözü tasdik edilir" der, bu ifadeden tahyirde "nefs" kelimesini tasrih etmesi gerektiği ifade edilmiştir.416 * Emr-i Bi'l-Yed: Bu, kocanın, hanımına "İşin kendi elindedir" demesi suretiyle beyan ettiği tefvizdir. Bu suretle vâki olan tefvize mukabil kadın da kocasına hitaben: "Kendimi ihtiyar ettim"; "Nefsimi sana haram kıldım"; "Nefsimi sana bâin kıldım"; "Sen bana haramsın"; "Sen benden boşsun" gibi tabirlerden birini kullansa boşanma meydana gelir. Tahyir ile emr bi'lyed'e ait sözler birer kinâyedir. Dolayısiyle bunlarla talâkın tefviz edilmesi niyyete veya delâlet-i hale mütevakkıftır. Meşiyyete ait sözler, sarih olduğundan niyet aranmaz.417 * Meşiyyet: Erkeğin hanımına: "Dilersen nefsini boşa" cümlesiyle yaptığı tefvizdir. Bu iki suretle yapılır: "Ya meşiyyet-i sarihadır, hemen kaydettiğimiz cümle bunun örneğidir. Ya da meşiyyet-i zimniye'dir: "Nefsini tatlik et!" cümlesi ile tefviz edilen talâk gibi. Bu cümlede meşiyyet yani dileme keyfiyeti zımnen mevcuttur. Bu çeşit tefvizde kadının boşanma arzusunu ifade etmesiyle boşanma hâsıl olur: "Nefsimi boşadım"; "Nefsimi bâin kıldım"; "Nefsimi sana haram kıldım" demesi gibi. Meşiyyet suretiyle yapılan tefvizde kadının "Ben nefsimi ihtiyar ettim" cümlesinin boşanma ifade etmeyeceği belirtilmiştir. * Tefvizler ya mutlakdır, ya da zamanla mukayyeddir. Zaman da ya muayyen ya da gayr-ı muayyendir. Mesela: "nefsini boşa" sözü mutlak bir tefvizdir. "Nefsini bugün boşa" sözü muayyen bir zamanla mukayyed bir tefvizdir. "Nefsini ne vakit istersen boşa" sözü ile, gayr-i mukayyed bulunan bir tefviz-i âmmdır. Mutlak tefvizler meclis ile mukayyeddir. Zevce, böyle bir tefvize muttali olduğu mecliste muhayyerdir. O mecliste kullanmadığı takdirde muhayyerliği kalmaz. Mutlak tarzda yapılan tefvizler kocaya nazaran lâzım (bağlayıcı), kadına nazaran gayr-ı lâzımdır (bağlayıcı değildir). Bu sebeple koca yaptığı tefvizden rücu edemez, çünkü tefviz, tevkil değil, temliktir. Kadın ise bu tefvizi kabule mecbur değildir, dilerse reddeder. Çok teferruatı olan bu mevzu fıkıh kitaplarından görülmelidir.418 İddet: 414 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405. 415 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405-406. 416 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/406. 417 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/406. 418 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/407. Lügat olarak tâdad, ihsâ (saymak) ve müddet ma'nâsına gelir. Istılah olarak bir erkek veya kadının boşanmadan sonra yeni bir evlenme yapamayıp beklemesi ma'nâsına gelir. Aynı zamanda beklemeleri gereken müddete de iddet denir. Boşanan bir kadın için üç hayız müddeti, kocası ölen kadın için dört ay on gündür. İddet erkek için de câri ise de, mutlak kullanılınca kadının iddeti kastedilir.419 Not: Bu umumî açıklama kısmında son olarak şunu belirtmek isteriz; Boşanma bahsi dinimizin çok ehemmiyet verdiği, hassasiyet gösterdiği bir mevzudur. Mü'minlerin bu hususta çok dikkatli olmaları gerekir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), talâkın hiçbir şaka kabul etmediğini belirtmiş, bilhassa Hanefî ülemâsı yanlışlıkla, gafletle bile ağızdan sarih bir ifadeyle bir tabir veya "boşamaya delâlet eden bir tavrın" boşamaya sebep olacağına hükmetmiştir. Şüpheli bir durum vâki olduğu zaman, bu kitapta dermeyan edilen kısa açıklamalardan fetva çıkarılmayıp, meseleyi Talâk bahsini iyi bilen, diyaneti güven veren kimselere danışmalıdır. Aksi takdirde zina hayatı yaşanmış olma muhâtarası mevzubahistir. el-Iyâzu billah.420 BİRİNCİ FASIL - TALAKTA KULLANILAN ELFÂZ َي ـ3835 ـ3 للاُ َعْنهُ قال ـ عن ابن عباس َر ِّض : [ َي َو إذَا قا َل أْن ا ِّحدَةٌ ِّت َطاِّل ٌق ثَثا ِّه َوا ِّح د فَ م ِّفَ ب ]. أخرجه أبو داود . 1. (4045)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: "Bir erkek hanımına bir defada "Sen üç talâkla boşsun!" dese, bu bir talâk sayılır." [Ebu Dâvud, Talâk 10, (2197).]421 ْو أْن . ِّكيدَ ِّت َط أْن . اِّل ٌق ِّت َط ـ3836 ـ2ـ وفي رواية ذكرها رزين: [إذَا قا َل: اِّل ٌق َرادَ التَّ َي َوا ِّحدَة،ٌ إ ْن أ ِّه أْن ِّت َطاِّل ٌق ثَ َث َمَّرا ت، فَ ِّل ِّ َه ’ُ ا َر َمدْ ُخو ل ب ولى، أ ] . ْو َكانَ ْت َغْي 2. (4046)- Rezin'in zikrettiği bir rivayette (İbnu Abbâs şöyle demiştir): "Erkek hanımına (aynı anda üstüste): "Sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun" diye üç kere söylerse, bu bir boşama sayılır, yeterki bunlarla birinci defaki söylediği "Sen boşsun!" sözünü tekid etmeyi kastetmiş olsun veya hanımıyla henüz gerdek yapmamış olsun."422 AÇIKLAMA: 1- Hadisin anlaşılması için önce şu husus bilinmelidir: İslam şeriatine göre, nikah akdi kadınla koca arasında üç bağ te'sis eder. Bu bağlar varlığını koruduğu müddetçe evlilik devam eder. Boşama, bu bağların şerî ölçüler çerçevesinde çözülmesiyle gerçekleşir. Bu bağlardan birinin veya ikisinin çözülmesi evliliğin yenilenerek devamına mani değildir. Tek bağla da evlilik devam eder ve evliliğin sağladığı hak ve vazifeler varlığını sürdürür. Hadisten de anlaşılacağı üzere, erkeğin hanımına "sen boşsun" gibi boşanmayı icab eden bir tabiri sarfetmesi bu nikah bağlarından birini ortadan kaldırır. Hadiste mevzubahis edilen mesele şudur: Kişi, bu cümleyi "üç" rakamını ekleyerek "Üç talâkla boşsun" diyerek sarfetse, üç nikah bağının üçü de çözülmüş, kadın tamamen boşanmış olur mu? Bu mesele ihtilaflı bir husustur. Çünkü müteakip hadislerde görüleceği üzere Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde boşama, çoğunlukla her temizlik müddeti içerisinde bir kere olmak üzere üç temizlik müddetinde gerçekleşen bir hadisedir; ikisinin veya üçünün de bir anda icrası bazı rivayetlere göre, pek mevzubahis değildir. Sadedinde olduğumuz birinci rivayet, İbnu Abbâs'ın herhangi bir kayda yer vermeksizin, "üç talâkla boşsun!" şeklinde telaffuz edilen boşayıcı sözlerin bir boşamayı sağlayacağı kanaatinde olduğunu aksettiriyor. Ancak Rezîn'in ilavesi olan ikinci rivayette ise bir anda sarfedilen üç ayrı boşamanın, "bir" sayılması için bazı şartlar kaydediyor. * Eğer erkek, üç talâk niyeti taşımadan yani ikinci ve üçüncü "boşsun!" lafzını, ilk defa söylediği "boşsun" lafzını tekid etmek (pekiştirmek) için söylediyse üç boşama bir sayılır ve nikâh bağlarından ikisi devam eder. Aksi halde üç sayılır. * Diğer bir şarta göre, erkek, henüz gerdek yapmadığı hanımını bu suretle boşamış ise, niyet aranmaz, bu üç talâk, bir talâk sayılır. Aksi halde gerdek yaptığı bir hanımı, tamamen boşamak niyetiyle üç kere üst üste "sen boşsun" dedi mi, bu üç ayrı talâk sayılır ve hanımıyla boşanmış olurlar. 419 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/407. 420 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/407-408. 421 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/409. 422 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/409. 2- Kaydedilen rivayetler bu ma'nâları ifade ederler. Ebu Dâvud bu meselede İbnu Abbâs'ın kanaat değiştirerek, neticede diğer birkısım sahâbî gibi üç talâkla, kadının kocasıyla gerdeğe girmiş olsa da olmasa da boş sayılacağı ve bir başkasıyla evlenmedikçe eski kocasına helal olmayacağı görüşünde karar kıldığını belirtir. Ebu Dâvud'un kaydettiği rivayetlerden birine göre, Muhammed İbnu İyâs demiştir ki: "İbnu Abbâs, Ebu Hüreyye ve Abdullah İbu Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhüm ecmâin'den bâkire olan hanımını üç kere boşayan erkek hakkında sormuşlar, hepsi de: "Bu kadın, artık ona bir başka erkekle evlen(ip boşan)madıkça helal olmaz" cevabını vermiştir." Azîmâbâdî, İbnu Abbâs'ın bu meseledeki farklı görüşlerini aksettiren rivayetleri şöyle özetler: "Ebu Dâvud'un bunlara dikkat çekmekteki maksadı şunu belirtmektir: İbnu Abbâs, üç talâkın bir olacağına dâir fetvasını terketmiş ve şu görüşte karar kılmıştır: "Üç talâktan sonra, kadın bir başka erkekle evlenmedikçe kocasına geri gelemez." İbnu Abbâs'ın eski görüşünü aksettiren bir rivayeti Abdurrezzâk kaydeder: "Ma'mer bize Eyyub'tan haber verdiğine göre Eyyub der ki: "Hakem İbnu'l-Uyeyne, Zührî'nin yanına girdi, ben de onlarla beraberdim. Zührî' ye üç sefer boşanan bâkire hakında sordular. Cevaben dedi ki: "Bundan İbnu Abbâs, Ebu Hüreyre ve Abdullah İbnu Ömer'e sordular, hepsi de: "Bir başka koca ile evlenmedikçe ona helal olmaz"dediler." Eyyub devamla der ki: "Bunun üzerine Hakem oradan ayrılıp Tâvus'a geldi. O mescidde idi. Üzerine eğilerek, İbnu Abbâs'ın bu meseledeki sözünü sordu ve Zührînin söylediklerini haber verdi. Ben Tâvus'un bu söylenenler karşısında hayretinden ellerini kaldırdığını gördüm. Dedi ki: "Allah'a yemin olsun, İbnu Abbâs (radıyallahu anh) bu üç talâkı bir sayıyordu. Diğer taraftan Muvatta'nın rivayetinde, henüz gerdek yapmadığı hanımını üç kere boşayan bir bedevinin durumu hakkında İbnu Abbâs'a sorulduğunu, İbnu Abbâs'ın fetvayı yanında bulunan Ebu Hüreyre'ye bıraktığını, onun da "Bir talâk onun boşanmasını sağlar, üç talak ise bir başka kocayla evlenmedikçe eski kocasına haram kılar" der. İbnu Abbâs'ın da aynı görüşte olduğu belirtilen rivayetin sonunda İmam Mâlik rahimehullah: "Bizim nazarımızda da hüküm böyledir dul bir kadınla birisi evlense ve henüz temasta bulunmamış olsa, bu kadın hakkındaki hüküm de bâkirenin hükmü gibidir, bir talâk ayrılmayı gerektirir, üçü ise, bir başka erkekle evlenmedikçe ona haram kılar." Cumhur, bir anda verilen talâkın üçünün de vâki olacağına hükmetmiştir. Hatta İbnu Abdilberr İcmâ'dan bahseder: "Buna muhalefet şâzzdır. İltifat edilmez" der. 4058 numarada daha geniş açıklama var.423 َي ـ3833 ـ7 للاُ َعْنهما ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ هُ َّي أ َّن : ؟ فقَا َل َر ُج َ قَا َل لَ َرى َعلَ َماذَا تَ ْطِّليَق ة، فَ تَ ُت ا ْمَرأتِّي ِّمائَةَ قْ َّ إن : ِّي َطل ِّ َها آيَا ِّت َت ب َخذْ َو َسْب ٌع َوتِّ ْسعُو َن اتَّ َث ََ ث، ِّ ِّقَ ْت ِّمْن َك ب ل ُط للاِّ ]. أخرجه مالك بغا . ُه ُزوا 3. (4047)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'nın anlattığına göre, bir adam kendisine gelip: "Ben hanımımı yüz talâkla boşadım, bu hususta fikriniz nedir (bana bir şey gerekir mi?)" diye sordu. Benden şu cevabı aldı: "Kadın senden üç talâkla boşanmıştır. Geri kalan doksan yedisi ile Allah'ın âyetleriyle alay etmiş oluyorsun." [Muvatta, Talâk 2, (2, 552).]424 AÇIKLAMA: 1- Hanımını üç talakla bir anda boşayanın talaklarının sahih olup, hanımın boş sayılacağı bu meselede icma'dan bahsedilebilecek bir çoğunluğun fikir birliğine sahip olduğu önceki rivayette açıklandı. 2- İbnu Abbâs, üçten fazla talakla boşamayı ciddiyetsizlik, dinin ahkamıyla istihza olarak tavsif etmektedir. Çünkü Rabb Teâlâ talakı üç kılmıştır. Ağzından çıkanı tartmakla sorumlu olan müslüman, hanımını boşamaya karar verince üç talakla boşar, fazlası ne oluyor?425 َي ـ3837 ـ3 للاُ َعْنه قال ِّ َر ـ وعن محمود بن لبيد َر ِّض : [ رسو ُل للاِّ ْخب ُ أ # َ ْطِّليقَا ت َجِّميعا ، فقَام َق ا ْمَرأتَهُ َث ََ َث تَ َّ َع ْن َر ُج ل َطل َّم قَا َل َر ُسو َل للاِّ َغ ْضبَا َن، ث : ُ َ َر ُج ٌل، فقَا َل يَا َ ْظ ُهِّر ُكْم؟ َحت ى قَام َوأنَا بَ ْي َن أ ِّ ِّكتَا ِّب للاِّ عَ ُب ب ْ أيُل : هُ ُ تُل أقْ َّ أ ]. أخرجه النسائي . 4. (4048)- Mahmud İbnu Lebîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir adamın hanımın üç talakla birden boşadığını haber verdiler. Öfke ile kalkıp: "Daha ben aranızda iken Allah'ın kitabıyla mı oynanıyor?" buyurdu. Derken birisi kalkıp: "Ey Allah'ın Resulü, onu öldürmeyeyim mi?" dedi." [Nesâî, Talâk 6, (6, 142.)]426 AÇIKLAMA: 423 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/409-411. 424 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/411. 425 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/412. 426 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/412. 1- Bu rivayet üç talağın birden verilmesinin dindeki yerini ifade etmektedir: "Allah'ın kitabıyla istihza etmek." Şüphesiz, Aleyhissalâtu vesselâm'ın bu ifadesi meselenin dinen ne kadar reddedilip, kabih kabul edildiğini gösterir. Resulullah efendimiz, bu sözüyle "Boşama iki defadır, (bundan sonrası) ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır. ...Allah'ın âyetlerini de alaya almayın..." (Bakara 229-232) ayetine işaret etmektedir. Bu âyetten, şerî boşamanın toptan yapılmayıp fasılalı yapılması gereği anlaşılmıştır. İki kere boşama talâk-ı ric'i ifade eder, buna rağmen evliliğin devamına karar verilebilir. Buna telmihen âyet-i kerime, "(bundan sonrası) ya iyilikle tutma..." demiştir. Boşamaya azmetmişse ikiden sonra, iyilik yaparak bırakmak gerekecektir. 2- Hadiste "Allah'ın kitabıyla oynama" tabiri küfür ifade ettiği için, Ashab irtidad cezasının tatbikini istemiştir. Ancak, Resulullah öldür emri vermemiştir. Çünkü gaye tevbih ve tağlizdir. Yani üç talakı birden vermenin kötülüğünü beyanla bundan zecrdir. Üç talakı birden verme hususunda imamlar biraz ihtilaf ederler. Ebu Hanîfe, Mâlik, Evzâî, Leys (rahimehümullah)'a göre bu bid'atdır. Şafiî, Ahmed, Ebu Sevr (rahimehümullah)'a göre haram değildir, ancak onlara göre de evla olan ayrı ayrı yapılmasıdır. Hadisin zahiri tahrim ifade eder. Cumhur, üçünü birden veren kimseye üç talakın birden vâki olacağında müttefiktir, bu hususta muhalif bir görüşün onlar nazarında hiç bir değeri yoktur.427 ـ3837 ـ5ـ وعن عبد للا بن يزيد بن ُر َكانَة عن أبيه عن جده قال: [ ، فقَا َل بَتَّةَ ْ ُت ا ْمرأتِّي أل قْ َّ ِّى َطل َر ُسو َل للاِّ إن ُت يَا َر قل : دْ َت ْ َما أ ُت ْ ل ْ : ُت َو ب : ا ِّحدَة ، فقَا َل ِّ َها، قُ ل َوا ِّحدَة ؟ قُ ِّ َها إَّ َردْ َت ب َو : ا ِّحدَة ، فقَا َل َو للاِّ َما أ ِّ َها إَّ َردْ ُت ب َو للاِّ َما أ َر : دَّ َها إلَ َردْ َت، فَ َو َما أ َه ُه ا قَ َّ ْي ِّه، فَ َطل َما َن َر ِّض َي للاُ َعْنهما ْ فِّى َز َم ِّن ُعث اِّلثَةَ َّ َوالث فِّي َز َم ِّن ُع َمَر، انِّيَةَ َّ الث ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 5. (4049)- Abdullah İbnu Yezid İbni Rükâne an abîhi an ceddihi anlatıyor: "Dedim ki: "Ey Allah'ın Resûlü, (vallahi) ben hanımını kesinlikle boşadım." "Peki bununla ne kasdettin?" diye sordu. Bir (talak) kastettim" dedim. Bunun üzerine: "Bununla bir kastettiğine dair Allah'a yemin eder misin?" dedi. Ben de: "Vallahi bununla sadece bir talak kastettim" dedim. Bunun üzerine: "O halde bu senin kastettiğin şekildedir!" buyurdu ve kadını ona geri verdi. O ise, hanımı ikinci kere Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında, üçüncü kere de Hz. Osmân (radıyallahu anh) zamanında boşadı." [Tirmizî, Talâk 2, (1177); Ebu Dâvud, Talâk 10, (2196), 14, (2206, 2207, 2208).]428 AÇIKLAMA: 1- Bu hadiste cedd (dede) ile, Rükâne'nin kastedildiği belirtilmiştir. Ebb (baba) ile de Ali İbnu Yezid İbni Rükâne kastedilmiştir. Rükâne de Abdu Yezid İbni Hâşim İbni Abdi'l-Muttalib'dir. 2- Hadiste geçen elbette kesinlikle demek, yani erkeğin, "Sen kesin boşsun" demesidir. Bu talâka talâku'lbette denir. Elbette yani "kesinlikle" tabirinin içinde rakam bulunmadığı için, takdir işi esas itibariyle niyete bağlı kılınmıştır. Ebu Dâvud'un rivayetinde bu kadının Süheyme olduğu tasrih edilir. Hattâbî der ki: "Bu hadis, birden fazla talakı kastetmemiş olma halinde talâku'lbette'nin bir tek sayılması gerekeceğine, dolayısiyle bunun ricî bir talak olup, bâin olmadığına delalet eder. Kişi bununla iki veya üç talaka niyet ederse, hükmü niyete göredir." Aliyyu'l-Kari, talâku'lbette'nin Şâfiî nezdinde "bir ve ricî talak" sayıldığını, onunla iki veya üçe niyet ederse niyetinin esas olduğunu, Ebu Hanîfe'ye göre de bir ve bâin sayıldığını, üç niyet ederse üç olacağını; Mâlik'e göre ise üç olduğunu kaydeder. Aynî, Umde'de Hz. Ali, İbnu Ömer, İbnu Müseyyeb, Urve, Zührî, İbnu Ebî Leyla, Evzâî, Ebu Ubeyd gibi selefden bazılarının da "üç" dediklerini kaydeder. el-Kâdî'ya göre hadiste şu faideler var: * Sözlerinin zâhiri, tekzib etmediği müddetçe kocanın iddia ettiği husus yemin edince tasdik edilir. * Kesinlikle (elbette) tabiri, talâkın adedinde müessirdir (yani birden fazla talâk ifade edebilir), aksi takdirde Aleyhissalâtu vesselâm, sadece bir talak kastettiğine dair yemin ettirmezdi. Nitekim Tirmizî'nin kaydettiği açıklamada talaku'lbetteyi Hz. Ömer'in bir talâk kabul ettiği, Hz. Ali'nin ise üç talak kabul ettiği belirtilir. * "Kendisine yemin terettüp eden kimse, hâkim yemin ettirmezden önce yemin etmiş olsa bu yemin muteber değildir. Şayet muteber olsaydı Resulullah, onun önceki yeminiyle yetinir, yemin teklif etmezdi." Hattâbîyi bu hükmü çıkarmaya götüren husus, rivayetin Ebu Dâvud'daki bir vechidir. Zira orada Rükâne (radıyallahu anh), Resulullah'ın yanına meselesini arzetmek üzere varınca, "vallahi..." diye yeminle başlıyor. Biz bu tabiri, tercümeye köşeli parantez içerisinde dercettik. * Hâkimin, muttali olduğu menfî hallere şikayetçi olmadan, muâheze ve hesaba çekme yetkisi vardır. 3- Son olarak şunu da kaydedelim: Bazı âlimler, hadisteki ızdırab ve Resulullah devrinde talakın tek olduğuna dair İbnu Abbâs rivayetine muhalefet gibi sebeplerle ortaya çıkan zaafı sebebiyle, hadisle amel etmenin, ihticacda bulunmanın mümkün olmayacağını söylemiştir.429 427 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/412-413. 428 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/413. 429 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/413-414. ِّق ـ وعن َماِّلك: [ ـ3858 ـ6 ِّعَرا ْ ِّن ال َخ َّطا ِّب َر ِّض َي للاُ َعْنه ِّم َن ال أ َّن ” ْمرأتِّ ِّه: ِّك َر أنَّهُ بَل : ُج َ قَا َل َغَهُ أنَّهُ ُكتِّ َب إلى ُع َمَر ب ُ َحْبل َب إلى َعاِّمِّل ِّه ِّ ِّك، فَ َكتَ ُط َعلى َغا : و ُف ِّرب َما ُع َمُر يَ َمْو ِّسِّم، فَبَ ْيَن ْ في ال ِّ َمَّكةَ ُمْرهُ أ ْن يُواَفِّيَنِّي ب أ ْن هُ ْي ِّه، فقَا َل لَ َ َعلَ م َّ َسل ِّقيَهُ ال َّر ُج ُل فَ لَ إذْ ُع : ا َل َمُر ْي َك، فقَا َل لَهُ ُع َم : ُر َم ْن أْن َت؟ فقَ َب إلَ ْجلَ ُ َمْر َت أ ْن أ ِّذي أ ْو أنَا ال : ِّل َك َّ ِّقَ َردْ َت ب َماذَا أ َبنِّيَّ ِّة، ْ ِّ َر ِّب هِّذِّه ال َك ب أ ْسأل : َك َعلى َ ُ َحْبل َك؟ فقَا َل ال َّر ُج ُل ِّ ِّرب َغا : َك َ ل تُ َصدَقْ ِّن َما َمَكا ِّر هذَا ال ِّو ا ْستَ ْحلَ ْفتَنِّي فِّي َغْي َرا َق فقَا َل ُع َمُر َر ِّض َي : للاُ َعْنه ِّف ْ ِّذِّل َك ال َردْ ُت ب ُهَو َم أ : ا َردْ َت أ ]. أخرجه مالك . 6. (4050)- İmam Mâlik'e ulaştığına göre, Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh)'a, Irak'tan yazılarak sorulmuştur: "Bir erkek hanımına: "Senin ipin (benim elimde değil), boynundadır (dilediğin yere gidebilirsin)" dedi. (Bunun hükmü nedir, hanımı boş mu değil mi?)" Hz. Ömer bunun üzerine oradaki memuruna: "Hacc mevsiminde beni Mekke'de bulmasını emret!" diye yazdı... Hz. Ömer (radıyallahu anh) tavaf yaparken adam yanına gelip selam verdi. Hz. Ömer ona: "Sen kimsin" diye sordu. Adam kendini tanıtarak: "Ben seni bulmamı emrettiğin (Iraklı) kimseyim!" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Ben sana şu Beyt-i Muazzama'nın Rabbi adına soruyorum: "İpin boynundadır!" derken ne kastettin?" dedi. Adam: "Sen bu mukaddes mekandan başka bir yerde yemin verseydin sana doğruyu söylemezdim. Ben bununla ayrılık kastetmiştim" dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh): "Bunun hükmü senin kastettiğin şeydir" buyurdu." [Muvatta, Talâk 5, (1, 551).]430 AÇIKLAMA: Rivayette geçen "ipin boynundadır" sözü talak ifade eden kinâî tabirlerden biridir. İfade sarih olmadığından bu tabirle kastedilecek şey farklı olabileği için terettüp edecek hüküm de farklı olacaktır. Bu sebeple Hz. Ömer, onunla neyi kastettiğini, onu söyleyen kimseye sorarak o sözün hükmünü tayin etmiştir. İmam Mâlik Müdevvene'de bunun üç talak sayılacağını söylemiştir. Kadınla gerdek edilmiş veya edilmemiş olması da belli olmadığı için her ikisi için de hükmün böyle olacağını söylemiştir.431 ـ3853 ـ3ـ وعن نافع: [ و ُل َمَر َر ِّض َي للاُ َعْنهما َكا َن يَقُ بَ ِّر أ َّن اب َن ُع : يَّ ِّة، ْ َوال َخِّليَّ ِّة ْط فِّي ال ِّليقَا ت ْ َوا ِّحدَة ِّمْن ُهَما ثَ ُث تَ ُك ل ]. أخرجه مالك . 7. (4051)- Nâfi anlatıyor: "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) haliyye ve beriyye hakkında der ki: "Bunlardan her biri üç kere boşanmış sayılır." [Muvatta, Talâk 7, (1, 552).]432 AÇIKLAMA: Buradaki haliyye ve beriyye kelimeleri boşama ifade eden kinaye sözlerdendir. Lügat olarak haliyye, bağlandığı ipten boşanan deveye denmektedir. Beriyye de kocadan kurtulmuş olan kadın demektir. Şu halde bir erkeğin, karısına: "Sen ipinden kurtulmuş deve(ola)sın!" veya "Kocadan halâs olmuş kadın (gibi) olasın" gibi bir söz sarfetmesi, İbnu Ömer'e göre üç talak sayılmalıdır. İmam Mâlik bunların ve benzeri başka kinâî sözlerin, gerdek yapılan kadın hakkında üç talak sayılacağını, henüz gerdek yapılmayan kadın hakkında ise, bir mi, üç mü kastettiğinin sorulacağını, "bir" dediği takdirde yemin ettirileceğini söyler.433 ٌم ـ3852 ـ7ـ وعن مالك: [ ي َح َرا َر ِّض َي للاُ َعْنه َكا َن َيقُو ُل فِّي ال َّر ُج ِّل يَقُو ُلِّ ْمَرأتِّ ِّه أْن ِّت َعل َها َث ََ ُث أنَّهُ بَل : َغَهُ أ َّن َعِّلي ا أنَّ ْطِّليقَا ت تَ ] . 8. (4052)- İmam Mâlik'e ulaştığına göre: "Hz. Ali (radıyallahu anh) karısına: "Sen bana haramsın" diyen erkek hakkında: "Bu adam hanımını üç talakla boşadı" diyordu." [Muvatta, Talâk 6, (1, 552).]434 AÇIKLAMA: Erkeğin karısına söyleyeceği "sen bana haramsın"; "...haram olasın" gibi sözlerin kaç talak ifade ettiği de münâkaşalıdır. İbnu Abdilberr, sekiz farklı görüş kaydeder. Bunlardan en şedidi İmam Mâlik'e aittir: Müdevvene'de: "Niyetine bakılmaksızın, gerdek yapılmış hakkında üç talaktır" demiştir. Rivayette görüldüğü üzere Hz. Ali de bu görüştedir. Zeyd İbnu Sâbit ve birçok Tâbiîn'in aynı görüşte olduğu belirtilir.435 430 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/415. 431 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/415. 432 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/416. 433 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/416. 434 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/416. 435 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/416. َي ـ3857 ـ7 للاُ َعْنهما ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [أنَّهُ قَا َل: َ َم ْن َح َّرم َي يَ ِّمي ٌن يُ َش ْى ء ِّه ِّ َس ب ْي ا ْمَر و ُل أتَهُ فَلَ َويَقُ َكف : ِّ ُر َها، َح َسنَةٌ ْسَوةٌ ُ ل ]. أخرجه الشيخان، اللفظ لهما والنسائي َقَدْ َكا َن لَ ُكْم فِّى َرسو ِّل للاِّ أ . 9. (4053)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Kim hanımını (kendine) haram kılarsa, bu (boşanma ifade eden) bir şey değildir, bu söz bir yemindir, yemin kefaretinde bulunur. Nitekim âyet-i kerime'de Cenab-ı Hakk: "Allah'ın Resulünde sizin için güzel örnek vardır." (Ahzâb 21) buyurmuştur." [Buhârî, Talâk 8, Tefsir, Tahrim 1; Müslim, Talâk 19, (1473); Nesâî, Talâk 16, (6, 151).]436 َي ـ3853 ـ38ـ وعنه: [ للاُ َعْنهما فقَا َل أتَى َر ُج ٌل اب َن َعبَّا س َر ِّض : ، فَقا َل ى َح َراما ُت ا ْمَرأتِّي َعلَ ْ ِّ َح َر إن : ا م، ِّى َجعَل ْي َس ْت ب ْب َت لَ َكذَ َّم َت ََ هِّذِّه ا َّم يَة:َ قَا َل ث Œ ُ َك ثُ َح َّل للاُ لَ َح رِّ ُم َما أ تُ َ ي ِّلم يَا أي : ْي َك َها النب َ َرةِّ َعل ا َكفَّ ْ ِّق َر أ ْغل : قَبَ ة َ ُظ ال ِّعتْ ] . 10. (4054)- Yine Nesâî'de şu rivayet mevcuttur: "Bir adam İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'ya gelerek: "Ben hanımımı kendime haram kıldım! (Ne yapayım, hükmü nedir?)" diye sordu. İbnu Abbâs: "Yalan söyledin, o haram değildir" dedi ve şu âyeti okudu. (Meâlen): "Ey Peygamber, Allah'ın sana helal kıldığını sen niye kendine haram ediyorsun?" (Tahrim 1) İbnu Abbas âyeti okuduktan sonra dedi ki: "Sen, bu sayılan kefâretlerin en ağırı olan köle âzadını yerine getireceksin." [Nesâî, Talâk 16, (6, 151).]437 AÇIKLAMA: 1- Burada Tahrim suresinin nüzul sebebiyle ilgili bir açıklama gelmektedir. Hadise göre, kişinin hanımına "sen bana haramsın" demesi, bir boşama değil, bir yemindir. Zira, Resulullah da buna benzer bir söz sarfetmiş, bunun üzerine Tahrim suresi nâzil olmuştur. Bu surede talâk ahkâmı değil, yemini bozmakla ilgili ahkâm beyan edilmektedir. Evet yukarıda kaydedilen İbnu Abbâs rivayetinin ifade ettiği ma'nâ budur. Bu kitabımızın üçüncü cildinde Tahrim suresinin nüzul sebebini izah ederken kitaplarımızda birçok sebebin zikredildiğine işaret etmiş, "sebeb-i nüzul'den değil esbab-ı nüzul'den bahsetmek" gerektiğine dikkat çekmiş, orada kaydedilen hadis gereği bir tanesini yani bal şerbeti meselesini açıklamıştık (3. cilt, 219-223). Burada onu tekrar etmeyeceğiz. Ancak, mevzumuza girdiği için bir diğer sebebe işaret etmemiz gerekmektedir. Tefsir kitaplarımızın geniş olarak yer verip açıkladıkları üzere, Tahrim suresinin nüzulüne, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın cariyesi Mariye (radıyallahu anhâ) sebep olmuştur. Şöyle ki: Nesâî ve Taberî de Hz. Enes ve Zeyd İbnu Eslem'den gelen, birbirini tamamlayan bir kısım rivayetlere göre, Aleyhissalâtu vesselâm, bir gün, oğlu İbrahim'in annesi olan Mâriye (radıyallahu anhâ)'ya zevcelerinden birinin (Hz. Hafsa'nın) hücresinde temasta bulunur. Hücre sahibi "Ya Resulullah nasıl olur da benim odamda ve benim yatağımda.." diyerek feveran eder. Bunun üzerine Resulullah bunu sır tutması kaydıyla Mâriye'yi kendisine haram kılar. Hz. Hafsa: Ya Resulullah, sana helal olanı nasıl haram kılabilirsin?" diye sorar. Hz. Peygamber cevaben Mâriye'ye temas etmeyeceğine dair Allah'a yemin eder. İşte bu yemin üzerine Tahrim suresi nâzil olur. Meşhur tâbii Zeyd İbnu Eslem, bu vak'ayı rivayet eder ve şu hükmü ekler: "Bir erkeğin hanımına sarfedeceği "Sen bana haramsın!" sözü lağv'dır (yani bu, talak gerektiren bir söz değildir), şayet yemin de etmişse, ona yemin kefareti gerekir." Şu halde İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) da aynı görüşü taşımakta ve sadedinde olduğumuz hadis onun bu görüşünü aksettirmektedir. Tahrim suresinin işaret edilen âyetinin devamında yeminlere karşı Allah'ın kefâreti farz kıldığı ifade edilerek, Resulullah'a yemin kefareti ödeyerek yemininde ısrar etmemesi emredilir. Âyet şöyle: "Ey peygamber, sen zevcelerinin hoşnudluğunu arayarak, Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin (kendine) haram kılıyorsun? (Bununla beraber üzülme), Allah çok mağfiret edici, çok esirgeyicidir. Allah yeminlerinizin keffâretle çözülmesini size farz kılmıştır.... Hani Peygamber, zevcelerinden birine gizli bir söz söylemişti. Bunun üzerine o (zevce) bunu ifşa edip de Allah da ona bunu açıklayınca Peygamber bunun (ancak) bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti..." (Tahrim 1, 3). 2- Yemin kefareti ile ilgili âyet Mâide suresinde gelmiştir. Orada yemin kefareti olarak şu dört şey sayılır: * Ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden on yoksulu doyurmak, * Ya onları giydirmek, * Yahut bir köle âzad etmektir. * Fakat kim bunları bulamazsa üç gün oruç (tutması lazımdır)" (Mâide 89). 436 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/417. 437 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/417. Bu sayılan dört şıktan biri, yemin edenin maddî durumuna göre uygulanacaktır. Sadedinde olduğumuz rivayet, bunlardan en ağırını, üçüncü sırada kaydedilen "köle âzad etme"nin teşkil ettiğini ifade etmektedir. İbnu Abbâs'ın soru sahibine bu cezayı takdir etmesini İbnu Hacer: "Onun zengin olduğunu anlaması"yla izah eder. 3- Yapılan açıklamalar, meselenin fıkhî durumunu nazardan uzak tutmamalı. Önceki açıklamalarda da belirtildiği üzere, kişinin hanımını kendine haram kılmasının hükmü çok farklı yorumlara sebep olan bir meseledir. Haram kılınan gerdek yapılmış bir hanım mıdır, henüz gerdek yapılmamış bir hanım mıdır, hür bir kadın mıdır, cariye midir? bilinmesi gerekir. Ayrıca bu hususlarda ülemâ farklı hükümlere gitmişlerdir: A) Hür bir zevce içinse: * Hanefî mezhebine göre niyet esastır: "Erkek bu sözüyle hanımını boşamayı niyet etmişse söz, bir talâk-ı bâindir. Üç talakı niyet etmişse üç talaktır, ikiyi niyet etmişse iki talaktır. Hiç bir şey niyet etmemişse yemindir, kefaret gerekir. Yalan niyet etmişse lağv olur. Ne kefaret, ne talak hiç bir şey gerekmez." * Şâfiî mezhebine göre, erkek bu sözüyle karısını boşamayı niyet ederse talak: zıhâr niyet ederse zıhâr, sadece kadını kendine haram etmeyi niyet ederse yemin kefareti lâzım gelir, fakat sözü yemin değildir. Erkek, bu sözüyle hiçbir şey kasdetmediğini söylerse, -esahh olan kavle göre- yemin kefâreti gerekir. Şâfiî'nin diğer bir kavline göre bu söz lağv' dır, hiç bir şey terettüp etmez. * İmam Mâlik'in meşhur sözüne göre kadına temas edilmiş olsun olmasın, bu sözle üç talak vâki olur. Erkek üç talaktan daha aza niyet ettiğini söylerse bu iddiası temas edilmemiş kadın hakkında kabul edilir, temas edilen hakkında kabul edilmez. B) Bu söz cariye (köle kadın) için söylenmişse: * İmam Azam'a göre, cariye olsun, yemek gibi başka bir şey olsun farketmez. Erkeğin kendine haram ettiği şey artık ona haramdır. Sözünden dönmedikçe, buna bir hüküm terettüp etmezse de döndüğü vakit yemin kefareti vermesi gerekir. * İmam Şâfiî'ye göre, cariyesine, " Sen bana haramsın" diyen efendiye niyetine göre hükmedilir: Âzad etmeyi kasdetmişse âzad olur, kendine haram kılma kasdiyle söylemişse yemin kefareti gerekir, ancak sözü yemin değildir. Hiç bir şeye niyet etmemişse yine yemin kefâreti gerekir. * İmam Mâlik cariyeye sarfedilen bu sözü lağv addeder ve bir şey gerekmeyeceğine hükmeder.438 َغَهُ أ َّن َر ُج َ أتَى اب َن ُع َمَر َر ِّض َي ـ3855 ـ33ـ وعن مالك: [ للاُ َعْنهما فقَا َل ُت أ ْمَر ا ْمَر أنَّهُ بَل : أتِّ ْ إن قَ ْت ِّي َجعَل َّ ي بيَ ِّد َها فَ َطل َرى؟ فقَا َل اب ُن ُع َمَر َماذَا تَ تَ : تَهُ ْفعَ أ : َ ْل قَا َل َراهُ َكَما قَالَ ْت؛ فقَا َل يَا أبَا َعْبِّدال َّر ْحم ِّن نَ : ْف َس َها، فَ ْ ُل؟ أْن َت فَعَل أنَا أف ] . ْعَ 11. (4055)- İmam Mâlik'e ulaştığına göre, bir adam İbnu Ömer (radıyallahu anhâ)'ya gelerek: "Ben, hanımımın işini kendi eline koydum, o da kendini (benden) boşadı. Bu hususta ne dersiniz?" diye sordu. İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ): "Ben, kadının yaptığı gibi olduğuna kaniyim" deyince adam: "Ey Ebu Abdirrahmân, böyle yapma!" diye itiraz etti. İbnu Ömer ise: "Bunu ben değil, sen yaptın!" diye cevap verdi." [Muvatta, Talâk 10, (2, 553).]439 AÇIKLAMA: 1- Hanımın işini kendi eline koymaktan maksad, talakı hanıma tefviz etmektir. Bu tarza emr-i bi'lyed denir. "İşin senin elindedir" demekle sağlanmış olur. Böylece boşanma işi kendisine bırakılmış olan kadın, kocasına: "Kendimi ihtiyar ettim" veya "Nefsimi sana haram kıldım", "Sen bana haramsın" gibi boşanmayı ifade eden bir sözle kararını ifade etti mi artık boşanma gerçekleşmiş olur. Tefviz yoluyla talak hakkında bazı ilave bilgileri Umumî Açıklamalar kısmında kaydettik.440 ـ3856 ـ32ـ وعن خارجة بن زيد قال: [ هُ ِّن، فَقَا َل لَ َمعَا َو َعْينَاهُ تَدْ ق، ِّى َعتِّي ت فَأتَاهُ ُم َح مدُ اب ُن أب ِّ اب ِّ ِّن ثَ ِّعْندَ َزْيِّد ب ُكْن ُت َجاِّلسا َر ِّض َي َزْيدٌ للاُ َع : ا َل ْنه َك؟ فقَ َر : قَتْنِّي، فقَا َل َما َشأنُ َّ ْك ُت ا ْمَرأتِّي أ ْمَر َها فَفَا َمل ا : قَدَ ُر َح َمل َك َعلى ذِّل َك؟ قَا َل َم : ال . َت، ْ ِّج ْعَها إ ْن ِّشئْ قَا َل َزْيدٌ ا ْرتَ ِّ َها ُك ب َوأْن َت أ ْملَ َى َوا ِّحدَة،ٌ َما ِّه إنَّ ]. أخرجه مالك . 12. (4056)- Hârice İbnu Zeyd anlatıyor: "Ben Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh)'ın yanında oturuyor idim. Muhammed İbnu Ebî Atîk gözlerinden yaşlar boşandığı halde ona uğradı. Zeyd (radıyallahu anh): "Neyin var?" diye sordu: "Ben, dedi, hanımımın işini kendine bırakmıştım, o da beni bıraktı." "Peki (boşanma işini ona bırakmaya) seni sevkeden şey ne idi?" dedi. Muhammed İbnu Ebî Atîk: "Kader!" deyince, Zeyd: "Dilersen hanımına dönersin, zira bu bir (talak)dır. Sen ise ona (kadına) daha çok hak sahibisin" fetvasını verdi." [Muvatta, Talâk 12, (2, 554).]441 438 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/417-420. 439 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/420. 440 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/420. AÇIKLAMA: Daha önce de belirttiğimiz üzere tefviz suretiyle yapılan talak ric'î midir bâin midir, bir midir, üç müdür? ihtilaf edilmiştir. Ancak umumiyetle niyete bağlı olduğu benimsenmiştir. Yani, boşama yetkisini veren erkek, bu sırada tek talak veya iki veya üç talaka da niyet ederek kadına tefviz edebilir. Bunu, tefviz sırasında belirtmelidir. Kadında, yetkisini kullanırken kaç talakla boşadığını belirtmelidir. Tahyir suretiyle yapılan tefviz mutlak ise, üç talak icabettiği kabul edilmiştir. Yani erkek, hanımına: "Nefsini ihtiyar et" der de, kadın da "Nefsimi ihtiyar ettim" dedi mi üç talak vâki olur. Zürkânî'ye göre, sadedinde olduğumuz rivayet, bu meselede Zeyd İbn Sabit (radıyallahu anh)'in tahyir suretiyle boşamada kadının mutlak olarak bir boşama hakkına sahip olduğu kanaatinde olduğunu göstermektedir. Çünkü rivayette, Muhammed İbnu Atîk'e "Sen ona daha çok hak sahibisin" diyerek sahip olduğu diğer iki talak yetkisine işaret etmiş olmalıdır.442 َر ِّض َي ـ3853 ـ37ـ وعن مسروق قال: [ ُت َعائِّ َشةَ ْ َسأل َولَقَدْ َرنِّي، َب ْعدَ أ ْن تَ ْختَا فا ْ ْو أل ، أ ْو ِّمائَة بَاِّلي َخيَّ ْر ُت ا ْمَرأتِّي َوا ِّحدَة ، أ ُ َما أ للاُ َع : ْنها َخيَّ # ؟ َرنَا رسو ُل للاِّ أ ]. أخرجه الخمسة َف ََ َكا َن َط ََقا 13. (4057)- Mesruk rahimehullah demiştir ki: "O beni ihtiyar ettikten sonra hanımını bir veya yüz veya bin defa muhayyer kılmama aldırmam. Nitekim Hz. Âişe'ye sordum da bana: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi muhayyer bırakmıştı. [Hepimiz onu ihtiyar ettik.] Bu, talak mıydı?" diye cevap verdi." [Buhârî, Talâk 5; Müslim, Talâk 25, 1477; Ebu Dâvud, Talâk 12, (2203); Tirmizî, Talâk 4, (1179); Nesâî, Nikah 2, (6, 56).]443 AÇIKLAMA: Bu rivayet, muhayyer bırakılan kadının kocasını tercih etmesi halinde her hangi bir şey gerekmeyeceğini ifade eder. Yani ne mehir vermek, ne de nikah tazelemek gibi bir şey mevzubahis değildir. Nitekim Hz. Âişe, soru üzerine, Resulullah'ın zevcelerini muhayyer bıraktığını, kendilerinin de hep birlikte Aleyhissalâtu vesselâm'ı ihtiyar ettiklerini, bunun bir boşama olmadığını ifade etmiştir. Dört mezhebin dördü de bu hükümde ittifak etmiştir. Zeyd İbnu Sâbit, Hasan Basrî, Leys İbnu Sa'd gibi bazı âlimler de: "Tahyirin kendisiyle bâin talak hasıl olur, kadın zevcesini ihtiyar etse de etmese de" demişlerdir. Bu görüşü ve bununla ilgili münâkaşayı Hattâbî, İmam Mâlik'ten hikayeten nakletmiş ise de, el-Kâdî, bunun İmam Mâlik'ten rivayetinin sıhhatini reddeder ve: "Bu zayıf, merdud bir görüştür. Bunu söyleyenler, sadedinde olduğumuz hadisi görmemiş olmalıdır. Görselerdi, söylemezlerdi" der. 444 İKİNCİ FASIL - DUHÛLDEN (GERDEKTEN) ÖNCE BOŞAMA ْب َل ِّن َعبَّا س َر ِّض َي ـ3857 ـ3ـ عن طاووس: [ للاُ َعْنهما أ َّن أبَا ال َّص ْهبَا ِّء قَا َل ْب : قَ َق ا ْمَرأتَهُ ثَثا َّ َما َعِّل ْم َت أ َّن ال َّر ُج َل َكا َن إذَا َطل أ ِّ َها َو الد ُخو ِّل ا ِّحدَة ؟ قَا َل اب ُن َعبَّا س ب ُو َها َعلى َع ْهِّد َجعَ : ل َوا ِّحدَة ُو َها َجعَل ِّ َها ْب َل أ ْن يَدْ ُخ َل ب َق ا ْمَرأتَهُ قَ َّ بَلَى، َكا َن ال َّر ُج ُل إذَا َطل َر ُسو ِّل للاِّ ِّهْم]. أخرجه مسلم، وأبو ْي ِّجي ُزو ُه َّن َعلَ َها. قَا َل: أ َس تَتَاَبعُوا فِّى َرأى النَّا َّما َرةِّ ُع َمَر، فَلَ َما ِّم ْن إ َو َصدْرا ْك ر، ِّى بَ َوأب # داود والنسائي . 1. (4058)- Tâvus rahimehullah anlatıyor: "Ebu's-Sahbâ [adında birisi] İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'ya [sık sık sualler sorardı]. Bir defasında: "Bir kimsenin, hanımını duhûlden (temastan) önce üç kere boşaması halinde, âlimlerin bunu, bir talak addetiklerini bilmiyor musunuz?" dedi. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) şu cevabı verdi: "Elbette biliyorum. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz.Ebu Bekr devirlerinde ve Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ın hilafetinin de ilk yıllarında, bir erkek hanımını, daha onunla temastan önce boşayacak olsa, bu bir tek talak addediliyordu. Hz. Ömer, insanların talaka düşkünlüklerini görünce: "Erkeklerin aleyhine olarak bu talaklara müsaade ediyorum" dedi." [Müslim, Talâk 17, (1472); Ebu Dâvud, Talâk 10, (2199, 2200); Nesâî, Talâk 8, (6, 145).]445 AÇIKLAMA: 441 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/421. 442 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/421. 443 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/422. 444 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/422. 445 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/423. 1- Bu hadis, "kadına duhûlden sonra boşanma vâki oldu ise bunun üç talak, duhûlden önce vâki oldu ise tek talak olacağı"na
hükmedenler nezdinde hüccettir. 2- Bu hadis, başka rivayetlere ve ülemânın umumiyetle benimsedikleri hükme muhalefet ettiği için bir kısım itirazlara sebep olmuştur. Üç talak bahsinin günümüzde de zaman zaman münâkaşa edildiği, ve hatta bir anda verilen üç talâkın, Hz. Ömer'den sonra "üç ayrı talak" kabul edilmeye başlandığı yanlış inancının hâlen mevcudiyeti sebebiyle, meseleye Nevevî'nin getirdiği açıklamayı tavzih edici küçük tasarruflarla aynen kaydediyoruz: Bu hadis, müşkil hadislerden sayılmıştır. Ülemâ, hanımına: "Sen üç talakla boşsun" diyen şahıs hakkınd ihtilaf etmiştir. Şâfiî, Mâlik, Ebu Hanîfe, Ahmed ve selef ve haleften cemâhiru'l-ülemâ: "Üç talak da vâki olur" demişlerdir. Tâvus ve Ehl-i Zâhir'den bazıları: "Bununla tek talak vâki olur" demişlerdir. Bu görüş, Haccâc İbnu'l-Ertât, Muhammed İbnu İshâk'dan da rivayet edilmiştir. Haccâc İbnu'l-Ertât'tan meşhur olan görüş: "Bununla hiç bir şeyin vâki olmayacağı"dır. Bu, İbnu Mukâtil'in de kavli, Muhammed İbnu Ömer'in hanımını hayızlı iken üç talakla boşayıp buna itibar etmediğine dair rivayetle, Rükâne hadisinde, onun hanımını üç kere boşamasına rağmen Resulullah'ın hanımına dönmeyi emrettiğine dair gelen rivayetlerle de ihticac ederler. Cumhur ise: "Boşanma iki defadır. Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır..." Bunlar Allah'ın hudududur. Kim bunları aşarsa onlar zalimlerdir" (Bakara 229) âyetiyle amel etmiştir. Âyetin başında, karılarını boşamak isteyenlere bunun usûlü anlatılır, sonunda ise belirtilen usule uymayanların zalimler olduğu ifade edilir. Cumhur der ki: "Âyette temas edilen hududu aşıp nefse zulmetmenin ma'nâsı şudur: "Hanımını üç kere boşayan, sonradan pişmanlık duyar. Ancak beynunet (kesin ayrılık) hâsıl olduğu için, bunun düzeltilmesi, dolayısiyle karısına dönmesi mümkün değildir. Eğer üç talak bir sayılsa idi, boşayan adam karısına dönebilir, pişmanda olmazdı." Rükâne hadisine gelince,446 cumhur onu bir başka tarikten gelen vechiyle değerlendirir. Bu vechine göre: "O, hanımını talâku'lbette ile boşamıştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona: Sen bir talak kastettiğine yemin eder misin?" dedi. O da: "Vallahi tek talak kastettim" dedi. Bu da gösterir ki, kişi üçe niyet edince, üçü birden vâki olmaktadır. Aksi takdirde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Rükâne'ye yemin teklif etmesinin bir ma'nâsı olmazdı. Muhalif görüşte olanların kaydettikleri rivayete gelince, buna göre, "Rükâne hanımını üç talakla boşadı ve bu üç talak bir sayıldı." Bu rivayet zayıftır. Zira râvileri arasında meçhul olanlar var. Bu meseleyle ilgili rivayetlerden sahih olanı, Rükâne'nin hanımını talâku'lbette ile boşadığını ve elbette kelimesinin "bir", "iki" ve "üç"e de delâlet edecek mahiyette olduğunu ifade eden rivayettir. Bu zayıf rivayeti yapan kimsenin, elbette lafzının, "üç"ü de iktiza ettiğine itikad edip, anladığı ma'nâyı esas alan bir rivayette bulunmuş olması mümkündür, ancak burada bir galata düştüğü de açıktır. İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) hadisine gelince,447 Müslim'in ve diğerlerinin zikrettiği sahih rivayetler onun hanımını bir defada boşadığını ifade etmektedir. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'nın rivayetiyle448 ilgili olarak verilen cevap ve tevilinde ülemâ ihtilaf eder. Esahh olan şu ki: İslam'ın başında (yani Aleyhissalâtu vesselâm zamanında) bir kimse karısına "sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun" der, ikinci ve üçüncü "boşsun" cümleleriyle tekid düşünmüş ve ayrı bir boşamaya niyet etmemişse, tek bir boşamanın vukû bulduğuna hükmedilirdi. Nitekim Resulullah devrinde bu çeşit ifadelerde ayrı bir boşama kasdı pek az olurdu, dolayısıyla bunun tevilinde galib durum esas alınmış olmaktadır ki bu da kasd-ı tekid'dir, kasd-ı talak değil. Ancak Hz. Ömer zamanında, insanlar değişti ve bu siganın kullanımı arttı. Ayrıca bu sigada geçen müteakip "sen boşsun"larla çoğu durumda "yeni bir boşama" kastedildi. Bundan ötürü, o zamanda mutlak bir şekilde kullanılmış olan "sen boşsun"larla, galib durum esas alınarak "üç ayrı boşama"ya hamledildi. Çünkü o asırda böyle bir söz işitilince akla ilk gelen, üç talâkın kastedilmiş olduğu idi. Şöyle bir izahda yapılmıştır: "Hadisten maksad şudur: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde, umumî adet tek bir talakın verilmesi idi. Halbuki Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında âdet değişti, insanlar bir defada üç talâkı birden vermeyi âdet edindiler. Hz. Ömer de bunu infâz etti. Durum bu olunca, rivayetler, aynı meseleye ait hükümdeki değişmeyi değil, aksine insanların âdetlerindeki değişmeyi haber vermiş olmaktadırlar." Mazirî der ki: "Gerçeği bilmeyen kimse, başlangıçta, bir defada verilen üç talakın bir sayıldığını, sonradan bu tatbikatın neshedildiğini zanneder. Bu çok yanlış bir anlayıştır. Çünkü Hz. Ömer (radıyallahu anh) nesihde bulunmamıştır. Haşa huzurdan, kazara neshe tevessül etmiş olsaydı, Ashab (radıyallahu anhüm), ona (bu usule aykırı davranışı sebebiyle)449 şiddetle reddedip, karşı çıkarlardı. Nesh iddiasını ileri süren kimse buradaki neshin Resulullah devrinde cereyan etmiş bulunduğunu söyleyecek olsa, bu iddia daha makul olur, ancak, hadisin zâhirinden dışarı çıkar. Zira, böyle bir şey olsaydı, ravinin "bu hükmün, Hz. Ebu Bekr devri ile Hz. Ömer devrinin ilk yıllarına kadar devam ettiğini" söylemesi caiz olmazdı." Şöyle denecek olursa: "Ashab nesh hususunda icma ederse, bu onlardan kabul edilir." Cevabımız şu olur: "Evet Sahâbenin icmaı makbuldür, ancak onların icmaları ile nâsihe istidlal edilir. Kendi arzularıyla neshetmeleri 446 Bununla 4049 numarada geçen rivayet kastedilir. 447 Bununla 4061 numaralı hadîsi kastetmektedir. 448 Bununla 4045-4046 numaralı hadîs kastedilir. 449 Usûle aykırı diyoruz, çünkü nesh yetkisi sadece Hz. Peygamber'e aittir. Başka kimse neshe yeltenemez. meselesi mevzubahis olursa, maazallah bu düşünülemez. Zira böyle bir kabul, onların hata üzerine icma etmeleri ma'nâsına gelir. Halbuki onlar böyle bir duruma düşmekten masumdurlar. Şöyle denecek olursa: "Böyle bir neshin varlığını Ashabın önceleri bilemeyip, Hz. Ömer zamanında farkına varmış olması da mümkündür?" Deriz ki: "Bu düşünce de yanlıştır. Çünkü bu durumda Hz. Ebu Bekr zamanında hata üzerine icmanın vâki olmuş bulunduğu m'nâsı çıkar. Halbuki usulcü muhakkikler, icmanın sıhhati için, o asrın inkırazını şart koşmazlar. Ebu Davud'un Sünen'inde gelen: "Bu hüküm henüz gerdek yapılmamış olan kadın hakkındadır" ifadesine gelince, bu hükmü, İbnu Abbas'ın ashabından bazıları ileri sürmüştür. Onlar dediler ki: "Temas edilmemiş olana üç talak vâki olmaz, çünkü böyle bir kadın bir defa "Sen boşsun" denmekle talakı bâin ile boş olur, ve "üç talakla" sözü, beynunet (yani kesin ayrılık) vukua geldikten sonra söylenmiş olur, ayrılığın husulünden sonra söylenen üç talakla sözüne yeni bir hüküm terettüp etmez." Cumhur bu iddiaya karşı demiştir ki: "Bu ifade yanlıştır. Bilakis, üç talakla sözü üzerine üç talak vâki olur. Çünkü قٌ لِّطاَ تِّ نَْا" sen boşsun" sözünün ma'nâsı sen talak sahibisin demektir. Bu söz bir talak için geçerlidir ve aded ifade eder. Ama ondan sonra söylenen "üç" rakamı bunu tefsir eder ve adedin üç olduğunu açıklar. Ancak Ebu Dâvud'da geçen bu rivayet zayıftır. Bunu Eyyub es-Sahtiyâni meçhul şahıslar yoluyla Tâvus'tan, o da İbnu Abbâs'tan rivayet etmiştir. Bu vasıftaki bir hadisle ihticac edilmez." Doğrusunu Allah bilir." (Nevevî'nin açıklaması bitti.)450 َء يَ ْستَْف ـ3857 ـ2ـ وعن دمحم بن إياس بن البُ َكير قال: [ تِّي َجا ْن ِّك َح َها، فَ َّم بَدَا لَهُ أ ْن يَ ِّ َها، ثُ ْب َل أ ْن يَدْ ُخ َل ب قَ َق َر ُج ٌل ا ْمَرأتَهُ ثَثا َّ َطل َر َرةَ َسأ َل اب َن َعبَّا س َوأبَا ُه َرْي َهْب ُت َمعَهُ فَ للاُ َعْنهم فَقَاَ َي فَذَ َما َطِّقي إيَّا َه ِّض : َ ا َر َك، فقَا َل إنَّ َغْي َحت ى تَْن ِّك َح َزْوجا َرى أ ْن تَْن ِّك َح َها نَ ْض ل َوا ِّحدَة،ٌ فقَا َل اب ُن َعبَّا س َر ِّض َي للاُ َعْنهما َك ِّم ْن فَ َت ِّم ْن يَ ِّد َك َم : ا َكا َن لَ ْ إنَّ ]. أخرجه مالك، وهذا لفظه، وأبو داود . َك أ ْر َسل 2. (4059)- Muhammed İbnu İyâs İbnu'l-Bukeyr anlatıyor: "Bir adam karısını, temastan (gerdekten) önce üç talakla boşadı. Sonra da onunla nikahının devamını uygun gördü. Fetva sormaya gitti, ben de beraberinde idim." İbnu Abbâs ve Ebu Hüreyre radıyallahu anhüm'ün yanlarına geldi. Onlar: "Senden başka bir erkekle evlenmedikçe o hanımla evlenmen mümkün değil!" dediler. Adam, "İyi ama ben onu bir talakla boşadım" dedi. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ): "Sen, kendine ait fazlalığı elinden bırakmışsın!" buyurdu." [Muvatta, Talâk 37, 39, (2, 570, 571); Ebu Dâvud, Talâk 10, (2198), Bu metin, Muvatta'daki metindir.]451 AÇIKLAMA: Bu rivayet, İbnu Abbâs'ın bir anda verilen üç talak'ın bir değil, üç talak sayılacağı kanaatinde olduğunu gösteren rivayetlerdendir. Dolayısıyle 4045 numaralı hadiste ifade edilen görüşe muârızdır. İşte Ebu Dâvud, bu çeşit rivayetleri gözönüne alarak, İbnu Abbâs'ın bidayette bir defasında verilen üç talakın bir talak sayılacağı kanaatini taşıdığı halde, sonradan fikir değiştirerek "üç sayılacağı" kanaatini benimsediğini söylemiştir.452 ْب َل أ ْن ـ3868 ـ7ـ وعن عطاء بن يسار قال: [ قَ َق ا ْمَرأتَهُ ثَثا َّ عَا ِّص َر ِّض َي للاُ َعْنهما َع ْن َر ُج ل َطل ْ ِّن ال َسأ َل َر ُج ٌل اب َن َع ْمرو ب َما َط ََ ُق ُت إنَّ ْ ل َّس َها، فقَا َل َع َطا ٌء َر ِّح َمهُ للاُ فَقُ ْكِّر َو يَ َم ا ِّحدَةٌ ِّ ب َم ال : فقَا َل ِّلي َعْبدُ للا:ِّ ا أْن َت قَا ٌّص ْ َوال َّث ََ ُث إنَّ . َها ِّينُ َت َُب َوا ِّحدَةُ ْ ال َحت ى تَْن ِّك َح َح رِّ ُمَها تُ َرهُ َغْي َز ]. أخرجه مالك . ْوجا 3. (4060)- Atâ İbnu Yesâr rahimehullah anlatıyor: "Bir adam Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallahu anhümâ)'ya, temastan (gerdekten) önce hanımını üç talakla boşayan kimsenin durumunu sordu. Atâ rahimehullah der ki: "Ben bakirenin talakı birdir" dedim. Ancak Abdullah bana dedi ki: "Sen hikâyecisin (kafadan attın). Bir talak, talâk-ı bâinle kadını boş kılar, üç ise, kadını bir başkasıyla evlenip ondan boşanıncaya kadar eski kocasına haram kılar." [Muvatta, Talâk 33, (2, 570).]453 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallahu anhümâ)'nın da bir anda verilen üç talâkın, temas edilmiş olsun olmasın, kadını üç talakla boş kılacağı kanaatinde olduğunu gösteriyor. 2- Abdullah'ın, Atâya sarfettiği: "sen hikayecisin" sözü, "Sen bu meselenin fıkhî hükmünü bilmiyorsun. Kulağına gelen rastgele sözle fetva verdin" ma'nâsına gelir. Kâss, "kıssa anlatan" demektir. Dilimizde hikayeci tabiriyle karşılamamız uygundur. Bilenlerin, yaşlıların meydanlarda, köşe başlarında, çarşıpazarda halkalar 450 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/423-426. 451 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/427. 452 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/427. 453 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/428. teşkil edip tarihi kıssalar eyyâmu'l-Arap vs. anlatmaları, Tâha Hüseyin'in bir nevi otobiyografisi olan elEyyâm'dan anlaşıldığına göre, yakın zamana kadar devam etmiş olan eski bir Arap geleneğidir.454 ÜÇÜNCÜ FASIL - HAYIZLI KADININ TALAKI َي ـ3863 ـ3 للاُ ِّ َّي ـ عن ابن عمر َر ِّض َعْنهما: [ ََ ُر َر ِّض َي للاُ َعْنه النَّب َ َسأ َل ُعم َي َحائِّ ٌض، فَ َو ِّه َق ا ْمَرأتَهُ َّ َطل أنَّهُ # فَقَا َل: ُمْرهُ َها ِّقْ َطل يُ ْ ِّقها فَل َطل ْط ُهَر، فَإ ْن بَدَا لَهُ أ ْن يُ َض فَتَ ِّحي َّم تَ ْط ُهَر، ثُ َحت ى تَ َّم يُ ْم ِّس ْكَها ِّج ْعَها، ثُ يُرا ْ ْب َل أ ْن يَ للاُ َمَر فَل قَ ِّعدَّةُ َكَما أ ْ َك ال ْ َم َّس َها، فَتِّل ِّم َ َع ]. أخرجه الستة.وفي رواية لمسلم: [ َّز َو َج َّل ْو َحا َها َطا ِّهرا ، أ ِّقْ َطل َّم ليُ ِّج ْعَها، ثُ َرا يُ ْ ُمْرهُ فَل ] . 1. (4061)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre, hanımını hayızlı iken boşamış, babası Hz. Ömer (radıyallahu anh), durumu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sormuştur. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Ona emret, hanımına dönsün. Kadın temizleninceye kadar yanında tutsun. Sonra tekrar hayz olup temizleninceye kadar beklesin. Kadın temizlenince boşamak dilerse, temastan önce boşasın. İşte bu, azîz ve celîl olan Allah'ın (boşama hususunda) emir buyurduğu iddettir" buyurdu. Müslim'in bir rivayetinde: "...Ona söyle, hanımına dönsün, sonra onu temizken veya hamile iken boşasın" demiştir. [Buhârî, Talâk 2, 3, 44, 45, Ahkâm 13, Tefsir, Talâk 1; Müslim, Talak 1, (1471); Muvatta, Talâk 53, (2, 576); Ebu Dâvud, Talâk 4, (2179-2185); Tirmizî, Talâk 1, (1175); Nesâî, Talâk 1, 3, 4, (6, 137-141).]455 AÇIKLAMA: 1- Bu hadis muhtelif vecihlerle rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerde Hz. Abdullah (radıyallahu anh)'ın boşadığı hanımın Âmine Bintu Gıfâr olduğu tasrih edilmiştir. 2- Hadiste, kadının boşaması için "Allah'ın emir buyurduğu iddet" tabiri geçer. Resulullah bu sözleriyle, Talak suresinin ilk âyetine işaret etmektedir. Orada meâlen şöyle buyurulmuştur: "Ey Peygamber, kadınları boşayacağınız vakit iddetlerine doğru boşayın. O iddeti de sayın. Rabbiniz olan Allah'tan korkun." Âyet-i kerime'de zikri geçen iddet, sayılı âdet günleridir. Öyleyse, âyet-i kerime bu müddetin nazar-ı dikkate alınmasını, rastgele boşama yapılmamasını emretmiş olmaktadır. Yani kadın, bir temizlik müddetini çıkaracak, o esnada kadına temas edilmeyecek, müteakip bir temizlik müddetine girince temastan önce boşayacak. Sünnî talakta bu, tam üç hayız müddetidir. Bu suretle kadının hamile kalıp kalmadığı da ortaya çıkmış olacaktır. Şâfiîler, âyette geçen iddet ُةَّعدِّ( ْ َك ال ْ ( لِّت tabirinden, boşanan kadınların iddetinin üç hayız müddeti olduğunu istidlal ettiler. Dediler ki: "Resulullah'ın kadını tuhur halinde boşamayı emretmesi ve bunu iddet kılması ve hayz içerisinde boşamayı yasaklaması ve hayızı iddet olmaktan çıkarması sebebiyle sâbit olmuştur ki, kurû' zamanları456 temizlik zamanlarıdır." Hanefîlere göre ise âyette geçen kurû' zamanlar hayız zamanlarıdır. Şafiî görüşü benimseyenlere göre, iddetin nihayeti üç temizlik devresinden sonraki hayız kanının görülmesidir. Böylece iddet sona erer. İddetin üç hayız devresi olduğunu söyleyen Hanefîlere göre iddet, kadının üçüncü hayızından yıkanması veya bir namaz vaktinin geçmesiyle sona erer. Kadının, belirtilen üç tuhur müddetinin her birinde bir kere olmak üzere talaklarının tamamlanarak boşanmasına sünni-i hasen denir. Eğer birinci talakla üç tuhur müddetinin geçmesi, yani iddetinin tamamlanması sağlanırsa bu çeşit boşamaya sünni-i ahsen denir. 3- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kadını tutmayı emretmesindeki hikmet nedir? Bu hususta ülemâ değişik sebepler teklif etmiştir: * İmam Şâfiî şöyle açıklar: "Bununla, kadını boşamış bulunduğu hayızdan sonra tam bir tuhur müddeti, arkasından da tam bir hayız müddetince tutarak istibrasını (hamile mi değil mi, bilinmesini) sağlamayı arzu etmiş olması muhtemeldir. Kadın, iddetinin hamilelikle mi hayızla mı geçeceğini böylece bilir. Erkek de kadını hamile olarak mı boşadığını bilir ve yaptığı işin cahili olmaz. Hamile olduğunu anlayınca, ola ki bu sebeple boşamaktan da vazgeçer." * Neylü'l-Evtâr'daki bir açıklamaya göre, "Bundaki hikmet ric'atın talak garazıyla olmamasıdır. Eğer kadını, boşamanın kendisine helal olduğu bir müddet boyunca yanında tutarsa ric'atın faydası ortaya çıkar. Zira, bazan erkeğin, kadınla beraberliği uzar da erkek onunla cima yapar, böylece kadına karşı duyduğu husumet bertaraf olur ve boşamaktan vazgeçer." 4- Hadisin bazı vecihlerinde Resulullah'ın Hz. Ömer'e: "Ona emret, kadına rücû etsin, sonra temizlenince onu boşasın..." dediği rivayet edilmiştir. Hanefîler bunu esas alarak, kadını, boşadığı hayızı takip eden tuhur müddeti içerisinde boşamanın caiz olduğu hükmüne varmıştır. Ahmet İbnu Hanbel'den yapılan iki rivayetten biri ve 454 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/428. 455 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/429. 456 Kurû'dan maksad "Boşanan kadınlar bizzat kendileri üç kurû' müddeti beklerler" (Bakara 228) ayetinde geçen kurû'dur. Bu kelime ezdaddandır. Yani zıd manalarda gelen kelimelerdendir. Hem temizlik devresi hem de hayız devresi mânasına gelir. Şâfiî'den gelen iki vecihten biri de böyledir. Şâfiî'den ve Ahmed İbnu Hanbel'den gelen ikinci rivayetlerle İmam Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre bu tuhur içerisinde boşamanın yasak olması esastır. 5- Bazı rivayetlerde gelen "..hamile iken boşasın" ziyadesini değerlendiren ülemâ, ekseriyet itibariyle hamile olduğu belli olan kadını boşamanın caiz olduğu görüşünde ittifak etmiştir. Hattâbî, "Hamileyi boşayan kimse sünnî talakla boşamıştır, hamilelik içerisinde ne zaman isterse o vakit boşar" der. Ehl-i Rey'den Ebu Hanîfe ile Ebu Yusuf rahimehullah "iki boşama arasında bir ay bir müddet geçmelidir" demişlerdir. İmam Muhammed, Züfer ve Mâlik ise, "Hamile kadın, doğuruncaya kadar sadece bir talakla boşanmalıdır, bir talak verildikten sonra doğuruncaya kadar kadın bırakılır, diğer talaklar doğmadan sonra vâki olur" demişlerdir. 6- Hadiste dikkatimizi çeken bir husus Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Hz. Ömer'e: "Ona emret..." buyurmasıdır. Ülemâ, "bir şeyin başkasına emredilmesi, emrinin verilmesi ile o şey emredilmiş sayılır mı?" diye ihtilaf etmiştir. Bazı âlimler bunun bir emir sayılmayacağına kâildir, bazıları tam aksine bunun emir olduğuna hükmetmiştir.457 DÖRDÜNCÜ FASIL - İCBAR EDİLENİN, DELİNİN, SARHOŞUN TALAKI َي ـ3862 ـ3 للاُ َعْنه قال قَا َل :# و ِّب َر ـ عن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ُ َم ْغل ْ َوال ُم ْكَرِّه، ْ َوال َم ْعتُوِّه، ْ ُك ل َط ََ ق َجائِّ ٌز إَّ َط ََ َق ال ِّل ِّه َعلى َعق ]. أخرجه الترمذي . ْ 1.(4062)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mâtuh ve mükreh ve mecnunun talakı hariç bütün talaklar caizdir." [Tirmizî, Talâk 15, (1191).]458 َر ـ وعن عل : [ ُسو ُل للا ي َر ِّض َي ـ3867 ـ2 للاُ َعْنه قال َوقَا َل ُك ل َط ََ ق قا َل :# َجائِّ ُم ْكَرِّه، ْ َوال َم ْعتُوِّه ْ ْم ٌز إ : أ َّن َّ َط ََ َق ال ْعلَ ْم تَ ألَ ة َع َع ْن َث ََثَ ُرفِّ َ قَلَم ْ َو َع ِّن النَّائِِّّم َحت ى يَ ْستَْيِّق َظ ال : ِّر َك، ِّي َحت ى يُدْ َو َع ِّن ال َّصب ُم ْجنُو ِّن َحت ى يُِّفي َق، ْ َع ]. أخرجه البخاري في ْن ال ترجمة . 2. (4063)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mâtuh ve mükreh'inki hariç bütün talaklar mûteberdir" ve ilave ettiler: "Bilmez misin, kalem üç (kişi)den kaldırılmıştır: İfakat buluncaya kadar "mecnun"dan, idrak edinceye kadar "çocuk"tan, uyanıncaya kadar "uyuyan"dan." [Buhârî, Talâk 11. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir.)]459 َو ََ َم ْجنُو ن َط ـ وفي أخرى له عن عثمان َر ِّض : [ ََ ٌق َي ـ3863 ـ7 للاُ َعْنه َس ْكَرا َن، َس ِّل ْي ل ]. َ 3. (4064)- Yine Buhârî'nin Hz. Osman (radıyallahu anh)'tan kaydettiği diğer bir rivayette şöyle buyurulmuştur: "Ne sarhoşun ne de mecnunun talakı mûteber değildir." [Buhârî, Talak 11. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir.)]460 َم ْجنُو ن َط ـ وله في أخرى عن ابن عباس َر ِّض ْنهما قال: [ ََ ٌق َي ـ3865 ـ3 للاُ َع َو ََ ِّل َس ِّل ُم ْستَ ْكَر ه، ْي ل ] . َ 4. (4065)- Yine Buhârî'nin İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'dan kaydettiği bir diğer rivayette şöyle buyurulmuştur: "Ne müstekreh ne de mecnunun talakı mûteber değildir." [Buhârî, Talak, 11. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir.)]461 AÇIKLAMA: 1- Bu hadisler, kişinin hür iradesini şuurlu olarak kullanmadığı hallerde îka ettiği boşamanın hükmüne temas etmektedir. Son üç hadis Buhârî'de: "İğlâk (gadab, icbar) ve ikrah haliyle, sarhoş ve mecnundan vaki olan talak..." diye başlayan bir bab'ta senetsiz olarak kaydedilir. 2- Hadislerde zikri geçen haller, kişinin iradesini normal olarak kullanmadığı durumları ifade eder. Şöyle ki: Ma'tûh: Yaşlılık sebebiyle aklî zaafa (ateh) uğramış kimseye denir. Ma'tûh'un dilimizdeki tam karşılığı bunak'tır. 457 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/429-431. 458 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/432. 459 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/432. 460 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/433. 461 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/433. Mükreh: Korku ile zorlanıp, bir işi yapmaya icbar edilen demektir. Yani iradesi ve aklı ile hareket edemeyip şu veya bu tehdid altında iş yapan kimsedir. Mecnun: Bilindiği üzere, aklî noksanlığı olan kimsedir, dilimizde karşılığı delidir. Çocuk: Dinimize göre, büluğa ermemiş kimseler çocuk sayılır ve hukuki ehliyeti yoktur, hacr altındadır. Bu onun henüz aklî olgunluğa ermemiş olmasından ileri gelir. Uyuyan: Bu da aklî kontrole sahip olunmayan haldir. Uykuda sarfedilen sözlere konuşma denmez, sayıklama denir. Sarhoş: Bu, sekir verici yani alkollü bir şeyi içerek aklî kontrolünü kaybeden insan demektir. Hülasa, zikredilen bu hallerin hepsi de, insan iradesini, aklın kontrolü altında hür olarak kullanamadığı hallerdir. 3- Bu hallerde kişinin fıkıh açısından sorumluluğu mevzuunda selef Ulemasının ihtilafı vardır. Yukardaki rivayetlere bakınca, bu altı meseleyi sorumluluktan istisna etmede hepsinin ittifak içinde olmadığı ilk nazara çarpan hususlardan biri olmaktadır. Ayrıca Hz. Osman'a ve İbnu Abbâs'a ait Buhârî rivayetleri merfu değil, mevkuf olarak kaydedilmiştir. Şimdi bunların her biri hakkındaki ülemânın hükmünü belirtelim:462 * Mükreh: İhtilaflıdır. İbrahim Nehâî "mükreh'in talâkı mûteberdir, çünkü bunlar nefsini kurtarmıştır" der. Ehl-i Rey (Hanefîler) de bu görüştedir. İbrahim Nehâî: "Mükreh tevriye ile (kelime oyunu ile yanıltma) boşarsa talak vâki olmaz" demiştir. Şâbî: "Hırsızların zorlaması ile boşarsa vâki olur, sultan zorlarsa vâki olmaz" der. Hırsızın öldürebileceği, sultan'ın ise öldürmeyeceği melhuz olduğu için bu ayrıma yer verir. Ancak cumhur, mükrehten vâki olan söze itibar edilmemesi gerektiğine hükmetmiştir. Bu görüşten olan Atâ "Gönlü imanla dolu olduğu halde zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katında bir gazab vardır. Büyük azab da onlar içindir." (Nahl 106) âyetine dayanır. "Şirk, talak'tan daha büyüktür" der. İmam Şâfiî de bu görüşü benimser ve der ki: "Allah Teâlâ hazretleri, zor altında küfrü telaffuz etmek mecburiyetinde kalanı affeder ve o kimseden küfürle ilgili hükümleri kaldırırsa, zor altında işlenen küfür dışındaki günahları haydi haydi affeder, çünkü günahların en büyüğü küfürdür. Öyleyse o affedildi mi ondan küçük olanların affı evleviyetle caizdir."463 * Sorhoş Sorhoş'un durumu da ihtilaflıdır. Atâ, Tâvus, İkrime, Kasım, Ömer İbnu Abdilaziz'in sarhoşken verilen talakın vaki olmayacağı kanaatinde olduklarını İbnu Ebî Şeybe kaydeder. Rebîa, Leys, İshak, Müzenî ve Tahâvî'nin de sarhoşun talâkının vâki olmayacağı kanaatinde oldukları; Tahâvînin: "Ulema ma'tuh'un talâkı vâki değildir demekte icma eder, sarhoş da sarhoşluğuyla ma'tûhdur" dediğini İbnu Hacer kaydeder. Ancak Tâbiînden Said İbnu Müseyyeb, Hasan Basrî, İbrahim Nehaî, Zührî, Şâbî gibi bir kısmı, sarhoşun talakının vâki olduğuna hükmetmişlerdir. Evzâî, Sevrî, İmam Mâlik, Ebu Hanîfe de bu görüştedirler. Şâfiî hazretlerinden iki görüş rivayet edilmiştir. Esahh olanı talakın vukuudur. Hanbelî görüş ihtilaflıdır. Sorhoşun talakı mutlak şekilde vâkidir diyenlerin nokta-ı nazarı şöyledir: "Sarhoş, sekir vericiyi içmekle zâten Allah'a âsi olmuştur, isyanı sebebiyle ne itaptan ne de günahtan kurtulamaz, çünkü ona namaz ve sair vâciblerin ifası, sarhoşluğa düşmeden önce emredilmektedir." Tahâvî bu görüşe şöyle cevap verir: "Aklını kaybedene terettüp eden ahkâm -aklın gidişi, kendinden gelen bir sebeple veya kendi dışından gelen bir sebeple olmuş olmamış- farketmemelidir. Zira, namazı ifadan aciz kalan kimsenin Allah'tan gelen veya nefsinden gelen bir sebeple aciz kalması arasında fark yoktur. Nitekim kendi ayağını kesen kimse de böyledir. Ondan namazın "kıyam" (ayakta durmak) farzı düşer." Tahâvî' ye: "Kıyam düşmemiş, kuûd'a (oturmaya) intikal etmiştir, namazla sarhoşluğun hükmü burada karışmaz, ayrıdır" diye itiraz edilmiştir. İbnu Battâl der ki: "Sarhoşta asıl olan akıldır, sarhoşluk ise, onun aklına ârız olan bir haldir. Öyleyse, ondan herhangi bir mefhumu ifade eden her ne kelam vâki olursa -aklın gittiği sabit olana dek- asla hamledilir. İbnu Hacer, sarhoşu tarif zımnında şunu söyler: "Sarhoş bazan, "Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın" (Nisa 43) âyeti mucibince, ayıkken söylemediğini söyler, yapmadığını yapar. Öyleyse, söylediğini bilen kimsenin sarhoş olmadığına âyette delil var."464 * Hata Ve Unutma: 462 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/433-434 463 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/434. 464 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/434-435. Bu vesile ile şu hususu da kaydetmede fayda var: İslam âlimleri hangi hallerde talakın vâki olacağını tahlil ederken, kişinin ağzından hatâen veya nisyânen yani yanılarak ve unutarak talak ifade eden söz çıkacak olsa, talak vaki olur mu, olmaz mı hususunda münakaşa etmiştir. Bazı âlimler, âyet ve hadisten delil göstererek "vâki olmaz" derken, bazıları "olur" demiştir. "Vâki olmaz" diyenler "Ey Rabbimiz, unutur veya hatâ edersek bizi sorumlu tutma" (Bakara 286) âyeti ile İbnu Mâce'de gelen "Allah Teâlâ Hazretleri ümmetimden yanılarak, unutarak, zorlanarak yaptıklarını affetmiştir" hadisine dayanırlar. Bilhassa bu rivayette, üç durumun hükmü bir tutulmuş, aralarında eşit kılınmıştır. Hata, unutma, icbar (ikrah). Cumhur bu hallerde nikah vâki olmaz görüşüne sahip olmuştur. Hanefîler, aksi kanaattedir: "Bir kimse hanımına bir şey demek istese ancak yanlışlıkla ağzından "sen boşsun" cümlesi çıkıverse, hanımı boş olur."465 * Mecnun: Mecnunun (delinin) fiillerinden sorumlu olmayacağı hussunda âlimler icma etmişlerdir. Ayrıca talaklarının sayılmayacağı da sarih rivayetler de gelmiştir.466 * Çocuk: Çocuğun talakı hususunda bazı ihtilaflar olmuştur. Bu belki de "çocuk" yani (tıfl ve sabiy) kelimelerinin doğumdan bülûğa kadar olan safhadakilerin hepsi için kullanılmasından ileri gelmektedir. Halbuki bu yaşlar arasındaki küçüklerin hepsi aynı akıl ve olgunluk seviyesinde değildir. Nitekim İbnu'l-Müseyyeb ve Hasan Basrî'nin: "Çocuğun aklı eriyor ve temyiz edebiliyorsa talakının caiz olduğu"nu söylerler. Ahmed İbnu Hanbel "oruca dayanabilen çocuğa hadd tatbik edilebileceğini" söyler. Atâ da oniki yaşına gelen çocuğun böyle olacağını söylemiştir. İmam Mâlik de "büluğa yaklaşmışsa" çocuğa bu ahkâmın cari olacağını söylemiştir. Ancak cumhur büluğa ermedikçe çocuğun hukukî ehliyete sahip olmayacağına, dolayısiyle talakının da caiz olmayacağına hükmetmiştir. Buhârî'nin bir rivayetinde Hz. Ali'nin "Ma'tuhunki hariç, bütün talaklar caizdir" dediği rivayet edilmiş ve buradan çocuğun talakı da caizdir ma'nâsının çıkarılabileceğine dikkat çekilmiştir. Tirmizî, bu hadisi, sonuna ِّل ِّه ُو ُب َعلى َعقْ َم ْغل ْ لَاibaresinin ziyadesiyle merfu olarak kaydeder. Ülemâ yanlışlığa meydan vermemek için ma'tûhtan muradın ennâkısu'l-akl yani aklı noksan kimse olduğunu belirtir ve bu ibarenin içine çocuk, deli ve sarhoş'un girdiğini söyler. Tekrar edelim: Cumhur ma'tûhtan sâdır olan talaka itibar edilmemesi gereğine hükmetmiştir. Bu hadise dayanan âlimler, müvesvis'in de talakının vâki olmayacağına hükmetmiştir.467 BEŞİNCİ FASIL - NİKAHDAN ÖNCEKİ TALÂK ـ3866 ـ3ـ عن مالك: [ ب َن ُم َ قَا ِّسم ْ َوال اْب َن َعْبِّد للا،ِّ َ َو َساِّلم َو َعْبدَ للاِّ ب َن َم ْسعُو د، َو أنَّهُ بَلَغَهُ أ َّن ُع َمَر ب َن ال َخ َّطا ِّب، اْب َن َح َّم د، ُو َن ر َر ِّض َي للاُ َعْنهم َكانُوا يَقُول َما َن ب َن يَ َسا ْي َو ُسلَ َها ب، ِّش : هُ ِّزٌم لَ أ َّن ذِّل َكَ َ َّم أثِّم ْب َل اَ ْن َيْن ِّك َح َها ثُ َمرأةِّ قَ َط ََ ِّق ال ِّ َف ال َّر ُج ُل ب َحلَ إذَا إذَا نَ َك ] . َح َها 1. (4066)- İmam Mâlik'e ulaştığına göre, Ömer İbnu'l-Hattâb ve Abdullah İbnu Mes'ud, Salim İbnu Abdillah, Kasım İbnu Muhammed, İbnu Şihab, Süleyman İbnu Yesâr (radıyallahu anhüm) şöyle hükmediyorlardı: "Kişi evlenmezden önce hanımını boşadığına dair yemin eder de sonra (yeminini tutmayarak) günah işlerse, işte bu, evlenince o adama gerekli olur." [Muvatta, Talâk 73, (2, 584).]468 AÇIKLAMA: Burada, henüz bekar iken, hanımının nikahı üzerine bir hususta yemin edip sonra o söylediğini yapamayarak hânis olan kimsenin durumu açıklığa kavuşturulmaktadır. Evlendiği takdirde hanımı boş olur. Bu mesele, bir şarta muallak olan talak'ın, o şart yerine getirilmediği takdirde vâki olacağına dair bahse girmektedir. Rivayette adı geçen zevat dışında başkaları da aynı görüşü paylaşmıştır. Ancak cumhur, Ahmed, Şâfiî, Mâlik gibi daha başkaları da böyle bir durumda talâkın vâki olmayacağına hükmetmişlerdir. Ebu Hanîfe ve Ashabı: "Mutlak olarak vâki olur, çünkü bir şarta talik etmek yemindir, yeminin sıhhati, yemin edilen şeyin kendisine sahip olmayı gerektirmez, nitekim Allah Teâlâ'ya yapılan yeminde öyledir" demiştir. 465 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/435-436. 466 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/436. 467 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/436. 468 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/437. Görüldüğü üzere bu, Ulemanın ihtilaf ettiği hususlardan biridir. İbnu Abdilberr der ki: "Talak'ın vuku bulmayacağına dair birçok hadis var ise de hadisciler nazarında hepsi illetlidir. Gerçi, bazıları bu hadislerden bir kısmının sahih olduğunu ileri sürmüştür. Bu rivayetlerden en sıhhatlisi Tirmizî ve Kasım İbnu Esbağ'ın merfu olarak rivayet ettikleri şu hadisle "Talak nikahtan sonra caizdir"; Ebu Dâvud'un rivayet ettiği "Malik olunanın talakı caizdir" hadisleridir. Buhârî: "Bu evlenmezden önce boşama meselesindeki hadislerin en sahihidir" demiştir. Bu iki hadisin hükmüne, muhalif taraf şu cevabı verir: "Biz, onların hükmünü reddetmiyoruz. Zira onların delalet ettikleri şey, nikahtan önce talakın olmaması keyfiyetidir bu hususta ihtilaf yok. İhtilafımız nikahtan önce ona uymaklığımızdadır." İbnu Abbas'a: "Falan kadınla evlenirsem boş olsun" diyen kimsehakkında sorulunca: "Bunun bir değeri yoktur, zira talak, Mâlik olunan şey hakkındadır" cevabını vermiştir. Ona: "Ama İbnu Mes'ud: "Bir kimse bir vakte talik ederek bir şey söylerse, dilediğine göre hükmolunur" buyurdu" denilmişti. "Allah Ebu Abdirrahman'a rahmet kılsın, eğer dediği gibi olsaydı, Allah şöyle derdi: "Siz mü'min kadınları boşar sonra da onlarla evlenirseniz..." cevabını verdi. Bu cevapta demek isteneni şu rivayette daha açık olarak görmekteyiz: Taberânî'nin rivayetine göre, İbnu Abbas'a, İbnu Mes'ud'un: "Kişi evlenmediği kadını boşayacak olsa, bu talak caizdir" dediği ulaşmıştı. İbnu Abbâs: "Bu görüşünde hata etmiştir. Zira Allah Teâlâ: "Mü'min kadınları nikah ettiğiniz zaman temastan önce onları boşarsanız..." (Ahzâb 49) diyor, ama, "Mü'min kadınları boşayıp sonra da nikahladığınız zaman.." demiyor" diye cevap verdi.469 َي ـ3863 ـ2 َم ـ وعن ابن مسعود َر ِّض للاُ َعْنه: [ ْن قَا َل ِّو ا ْمَر أنَّهُ كا َن يَقُو ُل فِّي : أة ، أ ِّيلَة ْم يُ َسِّ م قَب َي َطاِّل ٌق إذَا لَ ِّه ُك ل ا ْمَرأة أْن ِّك ُح َها فَ فيما َي ْمِّل ُك ْي ِّه إَّ َف ََ َش ْى َء َعلَ َها ْينِّ ِّعَ ب ]. أخرجه مالك . 2. (4067)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh), "Evleneceğim her kadın boştur diyen kimse hakkında derdi ki: "Bu kimse, kadının mensup olduğu kabileyi veya muayyen bir kadını ismen belirterek zikretmemişse, -malik olduğu hariç-onun bu sözüne hiç bir şey gerekmez." [Muvatta, Talâk 73, (2, 585).]470 AÇIKLAMA: 1- Hadisin, matbu Muvatta nüshasındaki aslında -malik olduğu hariç- istisnası mevcut değildir. 2- Hadis hakkında İmam Mâlik der ki: "Bu hadis (bu babta) işittiklerimin en sahihidir." Ve şu açıklamayla devam eder: "Bir kimse hanımına: Şu şu işim olmazsa sen boşsun", "...Nikahladığım her kadın boştur." "...Malım sadaka olsun" der ve hânis olursa (yani yeminini yerine getirmezse) bu kimsenin durumu şöyledir: "Hanımı, dediği gibi boştur. Fakat, "..Nikahladığım her kadın boştur" sözü ise, kadını ismiyle veya kabilesiyle veya yaşadığı yerle veya benzer bir şeyle iyice belirtmedikçe boşama terettüp etmez, dilediğiyle evlenebilir. Malını bağışlayana gelince, o malının üçte birini tasadduk eder."471 َي ـ3867 ـ7 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َم قا َل # َ ا ِّفي َع إَّ َو ََ بَ ْي َق، َو ََ ِّعتْ َط ََ َق، َف َعلى َم يَ ْمِّل ُك. ْن َحلَ َو ْجهُ للا َم ِّ ِّ ِّه َما يُْبتَغى ب فِّي َر إَّ َو ََ نَذْ ِّطيعَ ِّة َر ِّح م َف ََ يَ ِّمي َن لَه،ُ َف َعلى قَ َو َم ْن َحلَ َف ََ يَ ِّمي َن لَه،ُ ْع ِّصيَ ة ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 3. (4068)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Boşama, âzadlık, satış mâlik olunan şeyler için caizdir. Kim günah bir şey üzerine yemin ederse ona yemin yoktur. Kim sıla-ı rahmi keseceğim diye yemin ederse, ona da yemin yoktur. Nezir de kendisiyle Allah'ın rızası taleb edilen şeyler üzerine yapılır." [Ebu Dâvud, Talâk 7, (2190, 2191, 2192); Tirmizî, Talâk 6, (1181).]472 َي ـ3867 ـ3 للاُ َعْنهما قال ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ ِّ ِّ َكاح َّط ََ َق بَ ْعدَ الن َجعَ ]. أخرجه البخاري في ترجمة . َل للاُ ال 4. (4069)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:"Allah talâkı, nikahtan sonraya koymuştur." [Buhârî, Talâk 9. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydetmiştir.)]473 AÇIKLAMA: 469 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/437-438. 470 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/438. 471 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/438-439. 472 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/439. 473 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/439. 1- Ülemâ, yabancı kadın için yapılan talak-ı nâciz'in mûteber olmadığında icma eder. Ancak "falanca kadınla evlenirsem o boştur" gibi bir şarta tâlik edilen sözle yapılan talak, Sahâbe, Tâbiîn ve daha sonra gelenlerin cumhuruna göre, vâki olmaz. * Ebu Hanîfe ve Ashabı'ndan talakın mutlak olarak caiz olduğunu söyledikleri rivayet edilmiştir. * İmam Malik -kendisinden meşhur olan- görüşünde Rebîa, Sevrî, Leys, Evzâî, İbnu Ebî Leyla da bu meseleyi tafsil etmişler, "Eğer kişi: "Falanlardan veya falan köyden nikah edeceğim her kadın boştur" dese talak sahihtir, kadın boştur; ama, umumî bir ifade ile "alacağım kadınlar boştur" dese hiçbir şey gerekmez." Bunlara göre, nikah vuku bulmadan talâk vâki olmaz. 2- Hadis, kişinin sahibi olmadığı bir şeyi satamayacağını, mülkiyetinde olmayan bir köleyi âzad edemeyeceğini ifade eder. Meselâ kendine ait olmadığı halde, "Şu köleyi âzad ettim" dese bu söz lağvdır. O köleyi bilahare satın alsa yeniden âzad etmedikce, eski sözüyle köle âzad edilmiş olmaz. 3- Mâsiyet üzerine yemin, "Şu günahı işleyeceğim" diye yapılan yemindir. Resulullah bir kardeşi ile küsmeye yemin etmeyi de bu gruba dahil ederek "bu, yemin olmaz" buyurmuştur. Hattâbî, bu ifadenin iki ma'nâya geldiğini belirtir: * Bununla mutlak yemini kastetmiş olabilir. Bu durumda ma'nâ şöyle olur: "Ona yemin yoktur" yani yeminini tutarak paklanma yok, fakat hânis olarak kefaret öder. Nitekim bir hadiste Resulullah: "Kim bir mesele için yemin eder, sonra bunun aksini yapmanın daha hayırlı olacağını anlarsa bu hayırlıyı yapsın ve ettiği yemini bozarak kefarette bulunsun" buyurmuştur. Şu halde yemin etmişim diyerek zararlı şeylerde inatlaşmanın bir gereği yok. Rehberimiz, yemin dahi etmiş olsak faydalı varken faydasızda, çok faydalı varken az faydalıda direnmememizi emretmektedir. * Hadisten anlaşılan ikinci ma'nâ şu: "Bu sözle yemine dayalı bir nezirde bulunmuş olabilir." Bir kimsenin, "şu işi yaparsam yemin olsun çocuğumu keseceğim" demesi gibi. Bu yemin bâtıldır. Buna uymak caiz değildir. Bu yemin sebebiyle adama ne kefaret ne de fidye gerekmez. Keza iyilik ve Allah'a yaklaşmak gayesiyle çocuğunu kesmeyi nezreden kimse hakkındaki hüküm de böyledir. Burada nezir sahih değildir, böyle bir nezre uymak da gerekmez, bu sebeple kefaret ödemesi de gerekmez. Zira bu nezir, nezir değil, yemin de yemin değildir. Yapılacak nezir, Allah'ın rızasının kazanıldığı şeylerden olmalı, "..şu kadar oruç tutarım"; "...şu kadar namaz kılarım"; "...şu miktar sadaka veririm, kurban keserim, bağışta bulunurum" gibi. Bunların her biri ibadete girer ve onlar Allah'ın rızasını kazanmak için yapılırlar.474 ALTINCI FASIL - KÖLE VE CARİYENİN TALAKI َي ـ3838 ـ3ـ عن للاُ َعْنها قالت َها «وفي نسخة وقُر ُؤها» ِّن َو ِّعدَّتُ ْطِّليَقتَا عائشة َر ِّض : [قَا َل َر ُسو ُل للاِّ :# َط ََ ُق ا’مة تَ ِّن َحيضتا ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 1. (4070)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cariyenin talakı iki talaktır, iddeti de -bir nüshada: "kurû'u da"- iki hayız müddetidir." [Ebu Dâvud, Talâk 6, (2189); Tirmizî, Talâk 7, (1182); İbnu Mâce, Talâk 30, (2080).]475 AÇIKLAMA: Hür olanlarda talâk üç olduğu halde, hadis, kölelerde bunun iki talâk olduğunu takrir etmektedir. Hattâbî der ki: "Ulema bu meselede ihtilaf etmiştir. Bir grup, "talak erkeğe, iddet kadına âittir" der. Bu hüküm, İbnu Ömer ve Zeyd İbnu Sâbit ve İbnu Abbâs radıyallahu anhüm'den rivayet edilmiştir. Atâ da bu görüşü benimsemiştir. Bu aynı zamanda İmam Mâlik, Şâfiî, Ahmed ve İshak'ın da kavlidir. Bunlara göre, câriye şâyet hür bir kimsenin nikâhında ise, bunun talakı üçtür, iddeti de iki kurû'dur. Eğer hür bir kadın, kölenin nikahında ise bu kadının talâkı ikidir ve iddeti üç kurû'dur. Ebu Hanîfe ve Ashâbı'na ve Süfyân-ı Sevrî'ye göre, "hür kadın üç kurû" müddetince iddet bekler, hür veya kölenin nikahı altında olmuş farketmez, talakı da üçtür iddette olduğu gibi câriye ise, hür veya kölenin nikahında olduğuna bakılmaksızın iddeti iki kurû, talakı iki talaktır. Hadîs, sâbit ise Ehl-i Irak için hüccettir, ancak hadîs ehli, bunu zayıf addederler. Hatta, kocasının köle olmasıyla da te'vil ettiler."476 ـ3833 ـ2 و ُل َي للاُ َعْنهما، أنَّهُ كا َن يَقُ عَ ـ وعن ابن عمر َر ِّض : [ ْ َق ال َّ إذَا َطل ْي ِّه َحت ى تَْن ِّك َح َزْوجا ِّن َح ُر َم ْت َعلَ نَتَْي ْ ْبدُ ا ْمَرأتَهُ اث َره،ُ ُح َّرة َغْي َو ِّعدَّةُ ا ُح َّرةِّ َث ََ ُث ِّحيَ ض، ْ َو ِّعدَّةُ ال ، ِّن َكانَ ْت أ ’ ْو أمة مِّة َح ]. أخرجه مالك . ْي َضتَا 474 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/439-441. 475 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/442. 476 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/442. 2. (4071)- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ derdi ki: "Köle, hanımını iki talakla boşadı mı artık kadın, başka bir kocaya var(ıp ondan boşan)madıkça ona haram olur. Bu kölenin hanımı hür de olsa, köle de olsa hüküm böyledir. Hür kadının iddeti üç hayız müddeti, köle kadının iddeki iki hayız müddetidir." [Muvattâ, Talâk 50, (2, 574).]477 AÇIKLAMA: Bu hadîs boşama meselesinde öncelikle kocanın nazar-ı itibara alındığını, iddet müddeti meselesinde ise kadının nazar-ı itibare alındığını göstermektedir.478 َم ـ3832 ـ7ـ وعن أبي حسن مولى بني نوفل قال: [ َي للاُ َعْنهما، َه قل ُت بن عباس َر ِّض ا قَ َّ فَ َطل ُو َكةٌ َمْمل ُو ٌك َكانَ ْت تَ ْحتَهُ ْمل ْخ ُطبَ َها ُح لَهُ أ ْن يَ ُ َّم ُعتِّقَا بَ ْعدَ ذِّل َك، َه ْل يَ ْصل ِّن ثُ ْطِّليقَتَْي ِّذِّل َك َر تَ . قَا َل: ُسو ُل للاِّ َوقَضى ب َوا ِّحدَة،ٌ ْت لَهُ نَعَ ْم #]. أخرجه أبو داود بَِّقيَ والنسائي . 3. (4072)- Ebu Hasan Mevlâ Benî Nevfel anlatıyor: "İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'ya dedim ki: "Bir köle, nikahı altında bulunan köle bir kadını iki talakla boşasa, sonra bunlar âzad edilseler, onunla yeniden evlenmek istemesi caiz olur mu?" İbnu Abbas radıyallahu anhüma şöyle cevapladı: "Evet! Ona bir talâk daha kalmıştır, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böyle hükmetti." [Ebu Dâvud, Talâk 6, (2187, 2188); Nesaî, Talâk 19, (6, 154, 155).]479 AÇIKLAMA: Hattâbî der ki: "Bildiğim kadarıyla âlimlerden hiç kimse bu hadîse uygun fetva vermedi. Hadîsin isnadı zayıftır. Ulemanın bu husustaki görüşü şöyledir: Köle kadın, bir kölenin nikahında ise ve kocası bunu iki talakla boşamışsa, bu kadın ona, bir başka kocaya gitmedikçe helal olmaz."480 للاُ َع : َكا َن اب ُن ُع ْنهما يقو ُل َمَر َر ِّض َي ـ3837 ـ3ـ وعن نافع قال: [ ْبِّد عَ ْ ِّيَ ِّد ال َّط ََ ُق ب ْن ِّك َح فَال ْبِّدِّه أ ْن يَ َوِّليدَتِّ ِّه َف . ََ َم ْن أِّذ َن ِّلعَ ْو أمةَ ِّرِّه ِّم ْن َط ََقِّ ِّه َش ْى ٌء فَأ َّما أ ْن يَأ ُخذَ ال َّر ُج ُل أمةَ ُغ ََِّمِّه أ ِّيَ ِّد َغْي َس ب ْي لَ ْي ِّه ُجنَا َح َعل ]. أخرجه مالك . َ 4. (4073)- Nâfi rahimehullah anlatıyor: "İbnu Ömer radıyallahu anhüma derdi ki: "Kim kölesine evlenme izni verirse, boşama yetkisi kölenin elinde olur. Onun boşama yetkisinden hiç biri başkasının elinde olamaz. Ancak, kişi kendi kölesinin cariyesini veya câriyesinin cariyesini almasında bir günah yoktur." [Muvattâ, Talâk 51, (2, 575).]481 AÇIKLAMA: Efendi kölesinin evlenmesine izin verince boşama yetkisi köleye ait olmaktadır. Fakat efendi kölesinin cariyesini alabilir, çünkü efendi, kölesinin malını alma yetkisine sahiptir.482 ـ3833 ـ5ـ وعن سليمان بن يسار: [ َكا َن ُمَكاتَبا أ َّن نُفَ ْيعا ” يِّ النَّب ِّ َزْوج َمةَ ْ ِّ م َس # دَ ل َرا َّم أ ِّن ثُ ْنتَْي َها ثِّ قَ َّ َكا َن تَ ْحتَهُ ا ْمَرأةٌ فَ َطل ْو َعْبدا ، أ ت َر ِّض َي للاُ َعْنهما فقَاَ ِّ اب َما َن َو َزْيدَ ب َن ثَ ْ َسأ َل ُعث ِّجعَ َها فَ ْي َك َح أ ْن يُ : ُر َرا ْي َك َح ُر َم ْت َعلَ َم ْت َعلَ ]. أخرجه مالك . 5. (4074)- Süleyman İbnu Yesâr rahimehullah anlatıyor: "Nüfey' Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pakleri Ümmü Seleme'nin mükâtebi idi veya, nikahında hür bir kadın olan bir köle idi. Nüfey' bu kadını iki talakla boşadı. Sonra kadını geri almak istedi. Durumu Hz. Osmân ve Zeyd İbnu Sâbit radıyallahu anhümâ'ya sordu. Bunlar: "O artık sana haram oldu, o artık sana haram oldu!" dediler. [Muvatta, Talâk 47, (2, 574).]483 AÇIKLAMA: 477 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/443. 478 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/443. 479 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/443. 480 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/443. 481 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/444. 482 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/444. 483 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/444. Mûkâteb, kazanacağı para ile hürriyetini satın almak üzere efendisiyle anlaşma yapmış bulunan köleye denir. Borcunu tamamen ödemedikçe hür sayılmaz. Öyleyse Nüfey' köledir. Köle olması haysiyetiyle, 4070 numaralı hadîste görüldüğü üzere, iki talak hakkı bulunan Nüfey', hanımını iki talâkla boşayınca bir üçüncü talâka hakkı olmadığı için Hz. Osman ve Zeyd İbnu Sâbit radıyallahu anhümâ, kendisine, zevcesini geri alamayacağını söylemiştir.484 َي ـ3835 ـ6 للاُ َعْنهما قال َها، ْم ٌس َط ’ ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ ُق ا َو ِّهَبتُهُ لَ ِّد َها، ِّ َوبَ ْي ُع َسي َو َط ََ ُق َزْو ِّج َها، َها مِّة َخ : ِّعتْقُ َراثُ َو ِّمي َها ]. أخرجه رزين . 6. (4075)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ demiştir ki: "Cariyenin boşanması beş suretle vukûa gelir: Âzad edilmesi, kocasının boşaması, efendisinin satması, efendisinin hibe etmesi, miras olmasıyla." [Rezîn tahric etmiştir.]485 َي ـ3836 ـ3ـ للاُ َعْنها قالت ْب َل ِّال َّر ُج ِّل قَ َمَرنِّي َرسو ُل للاِّ # أ ْن أْبدَأ ب ِّن فَأ ِّن ِّلي َزْو َجْي َردْ ُت أ ْن أ ْعتِّ َق َعْبدَي وعن عائشة َر ِّض : [أ َمْرأةِّ َه ال ]. أخرجه أبو داود والنسائي.وزاد رزين: « ا ِّخيا ٌر ْ ِّل َّئ ََ َي » . ُكو َن لَ 7. (4076)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ben, karıkoca iki kölemi âzad etmek istemiştim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) önce erkekten başlayıp sonra da kadını âzad etmemi emretti." [Ebu Dâvud, Talâk 22, (2237); Nesâî, Talâk 28, (6, 161).] Rezîn, (Resûlullah'ın bu emrinin sebebini belirtmek üzere) şu ziyâdede bulunmuştur: ".kadına hakk-ı hıyâr (erkeği kabul veya reddetme muhayyerliği) olmasın diye."486 AÇIKLAMA: Önceki rivayet, câriyelerin kocalarından boşanma durumlarını ifâde etmektedir. Yani cariyeler evli iseler sadece kocalarının "boşamaları" ile değil, sayılan diğer durumlarda da kocalarından boşanmış sayılacaklarını ifade ediyor. Bu hadîs mevkuf ise de, Hz. Âişe'nin rivâyeti (4076), âzad etme şıkkına merfu bir örnek teşkil etmektedir: Eğer önce kadın âzad olursa ve rızası alınmadan efendisinden başkasıyla evlendirilmiş ise hür olmakla kalmayıp kocasından boşanmada muhayyer olacaktır. Bu durumda cariye kocasından ayrılmayı tercih edebilecektir. Bu sebeple Aleyhissalâtu vesselam, Hz. Âişe'ye önce erkeği âzad etmesini tavsiye eder. Erkeğin âzad olması, nikahın feshini getirmez. Aliyyu'l-Kârî: "uygun olanı önce erkeği âzad etmektir, çünkü erkek ekmel ve efdaldir veya, çoğunlukla kadın köle bir kocaya razı olmaz, erkek ise bilakisdir" diye açıklar. Hattâbî der ki: "Bu hadis, câriyenin, bir kölenin nikahında olması halinde, âzadlık sonunda, kadına muhayyerlik hakkının doğduğunu göstermektedir. Câriye, hür bir erkeğin nikahı altında iken, muhayyerlik hakkı bulunmuş olsaydı, "kocasının ondan önce âzad edilmesi'nin bir ma'nâsı ve faidesi olmazdı.487 ي ـ وعنها : [ َر ِّض َي ـ3833 ـ7 للاُ َعْنها قالت َوقَا َل النَّب ِّ َر ْت فِّي َزْو ِّج َها، ْعتِّقَ ْت فَ ُخي ُ ن أ َر ِّض َي للاُ َعْنها َث ََ ُث ُسنَ َرةَ َكا َن فِّي بَ ِّري لبَ ْي ِّت فقَا َل ْ ِّم ا ْي ِّه دْ ِّ ر َب إلَ تَفُو ُر فَقُ لبُ ْر َمةُ ْ َودَ َخ َل وا َم ْن أ ْعتَ َق، َو ََ ُء ِّل ل ْ َها: ا ُ # فِّي ٌم ِّم ْن أ دْ ُ َوأ ُخْب ٌز : وا ُ تَفُو ُر؟ قَال بُ ْر َمةَ ْ َر ال ْم أ ْحٌم أل : َ إنَّهُ لَ َوأْن َتَ تَأ ُك ُل ال َّصدَقَةَ َرة،َ ِّ ِّه َعلى بَ ِّري تُ . فقَا َل: ُصِّد َق ب نَا َهِّديَّةٌ َولَ ، َصدَقَةٌ َها ْي َو َعلَ ُه ]. أخرجه الستة . 8. (4077)- Yine Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Berîre radıyallahu anhâ'da üç sünnet vardı: 1- Âzad edildi ve kocasını tercih edip etmemede muhayyer kılındı. 2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun hakkında: "Velâ, âzad edenedir" buyurdu. 3- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), tencere kaynarken eve girmişti. Kendisine ekmek ve evde bulunan katıktan bir sofra kuruldu." Galiba bir tencerenin kaynadığını görüyorum" buyurdu." Oradakiler "Evet ama, bu Berîre'ye tasadduk edilen bir ettir. Sen ise sadaka yemiyorsun?" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bu ona sadakadır, (ama ondan) bize hediyedir!" buyurdu. [Buhârî, Talâk 14, Nikâh 18, Et'ime 31, Itk 10, Ferâiz 22, 23, 19, 25; Müslim Itk 14, (1504); Muvatta, Talâk 25, (2, 562); Ebu Dâvud, Talâk 19, (2233, 2235, 2236); Tirmizî, Radâ' (1154, 1155); Nesâî, Talâk 29, 30 (6, 162, 163).]488 AÇIKLAMA: 484 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/444. 485 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/445. 486 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/445. 487 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/445-446. 488 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/446. 1- Berîre (radıyallahu anhâ) Hz. Âişe'nin cariyesi idi ve Muğis adında bir köle ile evli idi. Hz. Âişe, Berîre'yi âzad etmiştir. O âzad olunca hakk-ı hıyârını kullanarak köle kocasından boşanmayı tercih etmiştir. Kocası ise, müteakip hadiste görüleceği üzere Berîre'yi hayret uyandıracak şiddetli bir sevgi ile sevmektedir. Ancak Berîre, Resulullah'ın Muğis'le evlenmesi hususundaki şefâatini kabul etmeyecek derecede kocasını sevmemektedir. 2- Hz. Âişe radıyallahu anhâ, bu hadîslerinde, Berîre vesîlesiyle üç ahkâmın teşrî edildiğini belirtir: * Âzad edilince muhayyerlik hakkı tanınmış, o da bunu kullanmış ve köle olan kocasından ayrılmıştır. Bir rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Berîre'ye "(Muhayyer olduktan sonra hakkını hemen kullanmalısın. Aksi takdirde hıyâr hakkını kullanmadan önce kocan) sana temasta bulunursa muhayyerliğin kalmaz" der. * Hz. Âişe'nin belirttiği ikinci teşriat, Resûlullah'ın: "Velâ âzad edene aittir" sözüdür. Velâ, hükmî ve hukukî bir akrabalıktır. Verâsete sebeptir. Velâ akidle te'sis edilirse velâ-i muvâlât denir. Âzad etme ile hâsıl olursa velâ-i atak denir. Şu halde hadîs, Berîre'nin velâ'sının Hz. Âişe'ye ait olduğunu, onun hükmen Hz. Âişe ile akraba sayılacağını, şartlar tahakkuk ettiği takdirde veli olarak Hz. Âişe'nin Berîre'ye mirasçı olabileceğini belirtmektedir. Ancak bu hüküm sâdece Berîre-Hz. Âişe arasındaki bir mesele olmayıp köle- âzad eden arasında umumî bir hükümdür, Aleyhissâlatu vesselam bu vesile ile teşrî buyurmuştur. * Hz. Âişe'nin belirttiği üçüncü teşrîat bir kimseye sadaka olarak verilen bir mal, o kimse tarafından hediye, bağış vs. tarzında tasarrufu hâlinde sadaka olma vasfını kaybedeceğidir. Bilindiği üzere Resûlullah'a ve âl-i beyti mükerremîne sadaka kesin bir haramdır. Bu sebeple onlara devlet gelirlerinden zekatsadaka bölümüne giren kısımdan maaş verilmez, pay ayrılmaz. İşte durumu bu olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Berîre'ye sadaka olarak gelen etten yiyor. Bunun ona sadaka olarak geldiği hatırlatılınca, "Bu, Berîre'ye sadaka ise de, bize değil. Çünkü o, bize sadaka olarak vermiyor, kendi malından hediye etmiş olmaktadır..." açıklamasında bulunuyor. 2- Berîre'nin kocası hür müdür, köle midir, rivayetlerde ihtilâf var. Bazısı hür, bazısı da köle olduğunu belirtir. Ancak köle olduğunu ifâde eden rivayetler esahh kabul edilmiştir. Kocanın köle olduğunu esas alan bir kısım ülemâ: "Cariye, hür kocanın nikâhında ise, âzad olunca hakk-ı hıyârı olmaz, hakk-ı hıyâr köle kocanın nikahında ise doğar" diye hükmetmiştir. Şâfiî, Ahmed, Mâlik, İshak ve cumhur bu görüştedir. Berîre'nin kocasının hür olduğunu ifade eden rivayetleri esas alan bir kısım âlimler ise, câriye, hür kocanın nikahında olsa da, eğer efendisi tarafından cariyenin rızası hilafına zoraki evlendirilmiş ise âzad edilince hakk-ı hıyar'a sahip olduğuna hükmetmiştir. Ebu Hanîfe ve Ashabı, Süfyân-ı Sevrî bu görüştedir. Delillerin münakaşasını gereksiz görüyoruz.489 َي ـ3837 ـ7 للاُ َعْنهما قال ُط ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ و ُف، َها يَ فَ ْ ْي ِّه َخل ُظ ُر إلَ يُقَا ُل ُمِّغي ٌث، َكأ نِّي أْن َرةَ َكا َن َعْبدا إ َّن َزْو َج بَ ِّري ُمو ُعهُ تَ ِّسي ُل َعلى ِّل ْحيَتِّ ِّه َودُ عَ فَقَا َل # بَّا ِّس َر . ُسو ُل للاِّ ْع َج ُب ِّم ْن ِّلل : ُح ِّب ْ تَ َ َه أ ا ُمِّغيثا ؟ فقَا َل لَ َرةَ ِّري َو ِّم ْن بُ ْغ ِّض َب َرة،َ ُمِّغي ث بَ ِّر # ْو ي لَ َج ْعتِّي ِّه؟ فقَالَ ْت يَا : .َ ْت َر : ُسو َل للاِّ يَأ ُمُرنِّي؟ قَا َل َرا ُع قالَ ْشفَ ُ إنَّ : َ ِّلى فِّي ِّه َما أ َجةَ َح ]. ا أخرجه الخمسة إ مسلما . 9. (4078)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Berîre'nin kocası, Muğis adında bir köle idi. Ben onu, Berîre'nin etrafında ağlayarak tavaf edercesine dolaştığını görür gibiyim. Gözyaşları sakallarını ıslatmıştı. Hatta Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir ara amcası Abbâs radıyallahu anh'a: "Muğîs'in Berîre'ye olan sevgisine mukabil, Berîre'nin Muğîs'e olan nefreti seni hayrete sevketmiyor mu?" buyurdu. (Muğis'in haline acıyarak) Berîre'ye "Muğîs'e ric'at etmez misin?" diye şefaatte bulundu. Ancak Berrîre kararlı idi: "Ey Allah'ın Resûlü, bunu emir mi buyuruyorsunuz? (Eğer, emirse hayhay. Hemen ayrılma kararımdan döneyim!)" dedi. Resûlullah: "Hayır! ben sâdece onun lehine şefaatte bulunuyorum!" deyince, Berîre: "Öyleyse ona ihtiyacım yok!" cevabını verdi." [Buhârî, Talâk 15, 16; Ebu Dâvud, Talâk 31, (2231, 2232); Tirmizî, Radâ' 7 (1156); Nesâî, Kudât 27, (8, 245).]490 AÇIKLAMA Bu hadisten, bâzı âlimler, hâkimin hüküm vermezden önce -veya sonra- hasımlar arasında şefaatte bulunarak meselelerini sulh yoluyla halletmeye çalışmasının cevazına hükmetmişlerdir. Rivayet ayrıca, Resûlullah'ın her ricasının kesin bir emir olmayıp, bazan Ashab tarafından kabul veya reddedilebilecek bir şefaat mâhiyetinde olduğunu, Ashab'ın, kesinlik ifâde eden nebevî talebleri reddetmekten kaçındığını da göstermektedir.491 489 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/446-448. 490 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/448. 491 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/448-449. ـ3837 ـ38ـ وعن مالك قال: [ يِّ ُمْؤ ِّمنِّي َن َزْو َج الن ب ْ م ال ُ أ َصةَ َحْف َء، أمة : َكانَ ْت ِّلبَنِّي َر ِّض َي بَلغَنِّي أ َّن # للاُ َعْنها َرا َم ْت َزْب أ ْعلَ ِّك َر لَ ي ؛ َعتَقَ ْت تَ ْح َت َعْب د، أنَّهُ إ ْن َس َك ِّت َف ََ ِّخيَا َّط فقَال : ََ َ ْت َعِّد . َّم ال َّط ََ ُق ثُ َّط ُه ََ ُق َو ال َّم ال ُق ث . ُ َرقَتْهُ ثَثا فَفَا ] . 10. (4079)- İmam Mâlik'e ulaştığına göre: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pâkleri, ümmü'lmü'minîn Hafsa radıyallahu anhâ, Benî Adiyy'e ait bir câriye olan Zebrâ'ya -ki bir kölenin nikahı altında idi ve efendisi âzad etmişti- haber salıp yanına çağırttı ve dedi ki: [Şimdi sen, zevcin sana temas etmedikçe muhayyersin.] Eğer sükût edersen, muhayyerliğin kalmaz." Böyle bir hakkın varlığını öğrenen kadın derhal: "O boştur, yine boştur, yine boştur" diyerek kocasını üç talakla boşadı." [Muvattâ, Talâk 27, (2, 563).]492 AÇIKLAMA: 1- Bu hadisin Muvattâ'daki aslı daha uzundur. İbnu Deybe, buraya aktarırken rivayet-i bilma'nâ sûretiyle, ahkâm kısmını özetleyerek aktarmış. Ma'nânın bütünlüğü için gerekli gördüğümüz bir ibâreyi köşeli parantez içerisinde aktardık. 2- Rivayet, âzad edilen câriyeye, Hz. Hafsa'nın yeni durumda sâhip olduğu hak hususunda bilgi verdiğini göstermektedir. 3- Hafsa validemiz, Zebrâ'yı uyarırken "Kocan sana temas etmedikçe muhayyersin, temas etti mi bu hakkın düşer (artık onu kullanamazsın)" der. Zebrâ bunu öğrenince beraberliği arzu etmez ve üç talakla boşar. İbnu Abdilberr der ki: "Bu hususta Hz. Hafsa ve kardeşi İbnu Ömer radıyallahu anhüm'e Ashab arasında muhalefet eden var mı bilmiyorum. Berîre kıssasında, açık bir şekilde buna merfu bir delil rivayet edilmiştir." Esasen İmam Mâlik de bu görüşü benimser ve âzad edilen câriye, fikrini, kocasının temasından sonra beyan ederse kabul edilmeyeceğini, "ben bilmiyordum, sonradan öğrendim" gibi getireceği mâzeretin de mûteber addedilmeyeceğini söyler.493 YEDİNCİ FASIL - MÜTEFERRİK HÜKÜMLER َي ـ3878 ـ3 للاُ َعْنهما قال ـ عن عبد للاِّ بن عمر َر ِّض : [ ِّر ِّج َماع ِّم ْن َغْي َها َطا ِّهرا ِّقَ َطل ِّة أ ْن يُ ]. أخرجه النسائي. َط ََ ُق ال سنَّ قلت: وترجم ب ِّه البخاري، و للا أعلم . 1. (4080)- Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Talâku'ssünne (sünnete uygun boşama), kadını temizlik döneminde cimada bulunmadan yapılan boşamadır." [Nesâî,Talâk 2, (6, 140).]494 َما َن َس بن ـ3873 ـ2ـ وعن مالك قال: [ ِّم ْع ُت اب َن ْي َو ُسلَ ال ُم َسيَّ ِّب َو ُح َميدَ ب َن َعْبِّد ال َّر ْحم ِّن بن ُعو ف َو ُعبَيدَ للاِّ ب َن َعْبد للاِّ بن ُعتبةَ ُهْم يَقُو ُل يَ َسا : و ُل ر، ُكل َر ِّض َي للاُ َعْنه يَقُ َرةَ َسِّم ْع : ة ُت ُع َمَر َر ِّض َي للاُ َعْنه يَقُو ُل َسِّم ْع : ُت أبَا ُه َرْي َما ا ْمَرأ أي ِّقَة ْطِّلي َها َزْو ُج َها تَ قَ َّ َطل َّم يَ ُر َها ثُ ِّقُ َطل ْو يُ َها أ َي ُمو ُت َعْن ِّح َّل َوَيتَزَّو َج َها َزْو ٌج َغْي ُرهُ فَ َحت ى تَ َر َكَها َّم تَ ِّن ثُ ْطِّلقَتَْي َها تَ ُكو ُن ِّعْندَهُ َعلى َم أ د َها ا’ ا بَِّقي ِّم ْن ْو تَ َّو ُل، أنَّ َها ].قال مالك رحمه للا:ُ وتلك السنة التي خف فيها عندنا . َط ََقِّ 2. (4081)- İmam Mâlik anlatıyor: "İbnu'l-Müseyyeb'i, Humeyd İbnu Abdirrahmân İbni Avf'ı, Ubeydullah İbni Abdillah İbni Utbe'yi, Süleyman İbnu Yesâr'ı dinledim, hepside Ebu Hüreyre'nin şöyle söylediğini işitmiş olduklarını bildirdiler: "Ben Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ı dinledim. Demişti ki: "Bir kadını kocası, bir veya iki talakla boşayıp, kadını (iddeti bitip de başkasına) helal oluncaya kadar bıraksa, kadın da bir başka erkekle evlense, bu ikinci koca ölse veya kadını boşasa, sonra kadın tekrar ilk kocası ile evlense, bu kadın onun yanında, önceden baki kalan talak(lar) üzerine olur." İmam Mâlik der ki: "İşte bu, hiç bir ihtilaf olmaksızın kabullendiğimiz sünnettir." [Muvatta, Talâk 77, (1, 586).]495 AÇIKLAMA: Bu rivayet, bir kadın bir veya iki talakla boşanıp, iddetin dolması ile talak-ı bâin hâsıl olunca ikinci bir erkekle evlendikten sonra meşru şartlar çerçevesinde eski kocasına tekrar yeni bir evlilikle dönmesi durumunda, talak adedinin önceki boşanmadan bâki kalan miktar üzerine olacağını ifade eder. 492 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/449. 493 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/449-450. 494 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/450. 495 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/451-452. İmam Mâlik, Dâru'ssünne olan Medine'de bu görüşün benimsendiğini belirtir. Eimme-i selâse, Sahâbe ve Tâbiîn'in cumhurları da bu görüştedir. Bunlara göre, ikinci koca, üçten aşağı talakları ketmedemez (yok edemez). Çünkü o, evlenmezden önce evvelkinin kadına ricatine mani olamaz. Ebu Hanîfe ve Sahâbe ve Tâbiînden bazıları ise, ikinci kocanın üçü ketmettiği gibi üçten aşağı talakları da ketmedeceği görüşündedirler. Öyle ise, bunlara göre kadın önceki kocaya döndü mü, bununla ismet-i kâmile üzere olur yani üç talâk bağıyla evlenir.496 ْي ِّه ِّم َن َر ـ وعن محارب بن ِّدثَ : [ سو ُل للا ار عن ابن عمر َر ِّض َي ـ3872 ـ7 للاُ َعْنهما قال َض إلَ قَا َل :# أْبغَ َح َّل للاُ َشْيئا َما أ َّط ال ].وفي أخرى « ََ ُق َّط ََ ِّق أْبغَ ُض ال ». أخرجه أبو داود . َح ََ ِّل إلى للاِّ ال 3. (4082)- Muharib İbnu Disâr, İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'dan naklen anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın, helal kıldıkları arasında en sevmediği şey talaktır." Bir diğer rivayette ise şöyle gelmiştir: "Allah'ın en sevmediği helal, talaktır." [Ebu Dâvud, Talâk 3, (2177, 2178).]497 AÇIKLAMA: 1- Burada, boşama meşru olmakla birlikte Allah'ın en çok nefret edip, sevmediği bir fiil olarak ifade edilmektedir. Şu halde hadis, her helalin mahbub (sevilen) bir şey olmadığını anlatmaktadır. Bu durumda, helalleri sevilen sevilmeyen diye ikiye ayırmak mümkündür. Şunu da belirtelim ki, "boşama" hadisesini mutlak olarak mekruh, çirkin, istenmeyen bir vakıa kabul etmek de doğru değildir. Hattâbî şöyle der: "Hadiste ifade edilen kerâheti, boşamaya sevkeden sebeple açıklamak mümkündür. Geçimsizlik, boşanmayı gerektirecek ciddî bir şey olmaması gibi. Bu çeşit boşamalar çirkindir. Aslında "boşama" hadisesi mutlak ma'nâda çirkin değildir. Nitekim Allah talâkı mübah kılmış ve Resulullah'tan da bazı kadınlarını boşayıp tekrar rücu ettiği sabit olmuştur. İbnu Ömer karısını seviyordu, ama babası Hz. Ömer, oğlu Abdullah'ın onunla beraberliğini istemiyordu. Durumu Resulullah'a şikayet etti. Aleyhissalâtu vesselâm İbnu Ömer'i çağırttı ve: "Ey Abdullah, hanımını boşa!" diye emretti, o da boşadı. Resulullah Aleyhissalâtu vesselâm Allah'ın hoşlanmayacağı emri vermez." 2- Münâvî, boşamanın kötülenmiş olmasını, ondan hâsıl olan menfî neticelerle izah eder: * Birlik bağı kopmakta. * İsmet bağı çözülmekte, bundan da, ümmetin çoğalma sebebi olan "nesil" azalmaya uğramaktadır. Boşanma, cemiyetin huzuruna da menfi tesir eder. Aileler, fertler arası tatsızlıklara sebep olur. Ayrıca, çocukların terbiye işi aksar. Âlimler, bu hadisi açıklarken, talakın hadd-î zâtında haram ve mekruh olmadığını, buna ârız olan haricî bir sebeple kötülendiğini belirtmeye gerek duyarlar. Resulullah'ın îlâ hadisesini misal vererek: "O Aleyhissalâtu vesselâm mekruh iş yapmaz!" derler. Talakın kötülüğünü vaktine riayet etmeden rastgele boşama ile de açıklayan var. Talakın temizlik vakti içinde, temasta bulunmadan yapılması gerekir. Sünnete uymayan talaklar çirkindir. Hadiste: "İnsanlara ne oluyor ki, hanımına "Seni boşadım, geri döndüm, boşadım geri döndüm" diyerek Allah'ın hududu ile oynarlar?" buyurur. Bir başka hadiste de: "Niye biriniz hanımına: "Seni boşadım, geri döndüm" der? Bu müslümanların boşaması değildir. Kadınları (boşayacaksanız) temizlik müddeti içerisinde boşayın." Tîbî der ki: "Hadiste, bazı helalleri çirkin addetme, onlara buğzetmenin meşru olduğu, Allah'ın da onlara buğzettiği belirtilmektedir. Nitekim, özürsüz olarak evde kılınan münferid namaz, gasbedilen elbise içinde kılınan namaz da böyledir." Irâkî der ki: "Hadis, Allah'ın birşeye buğzetmesinin onun haram olmasını gerektirmediğini de gösterir. Çünkü bazı şeyler vardır, Allah'ın buğzu sâbit olsa da, asıl vasfı helal olmaktadır. Öyleyse hadis, birşeyde iki ayrı vasfın birleşebileceğine delildir: "Allah'ın buğzu ve helallik. Bu iki vasıf, aralarında birbirine zıdlık arzetmezler." Bir haberde geldiği üzere, şeytanın en ziyade sevdiği şey karıkoca arasını açmaktır. Sadedinde olduğumuz hadisteki buğzdan murad, neticedir, mebde değil. Zira buğz, Allah'ın değil mahlukatın sıfatlarındandır. Allah ondan münezzehtir. Benzer sıfatlarla ilgili prensip şudur: "Gadab, rahmet, ferah, sürûr, haya, tekebbür, istihza gibi nefsani ârazların bir evveliyatı bir de nihâyâtı vardır. Bunlar Allah Teâlâ hakkında cisimlerin hâsseleri olan evveliyata değil, gayelere (nihayetlere) hamledilir. Öyleyse, bu hususu hatırında iyi tut, çünkü o, çokca karşılaşacağın benzer şeylerde sana faydalıdır."498 َي ـ3877 ـ3 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن ثوبان َر ِّض : [ سو ُل للاِّ ِّر قَا َل :# َها ِّم َن َغْي َما ا ْمَرأة َسألَ ْت َزْو َج َها َط ََقَ َه أي ا ْي ٌم َعلَ َح َرا َما بَأ س فَ ِّة َجنَّ ْ ال َرائِّ َحةُ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 496 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/452. 497 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/452. 498 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/452-454. 4. (4083)- Sevbân (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hangi kadın, (çok ciddî) bir gerek yokken kocasına boşanma talebinde bulunursa, bilsin ki, cennetin kokusu kendisine haramdır." [Ebu Dâvud, Talâk 18, (2226); Tirmizî, Talâk 11, (1187); İbnu Mâce, Talâk 21, (2055).]499 AÇIKLAMA: 1- Kadının müracaatı ile hâsıl olan boşamaya muhâla'a veya hul' denir. Hul' lügat olarak elbiseyi çıkarmak ma'nâsına gelir. Mecazi olarak, kadın erkeğin elbisesine teşbih edilmiştir. Boşanma bunun çıkarılması olmaktadır. Umumiyetle bunu sağlayabilmek için kadın kocaya bazı maddî avantajlar sağlar: Mehirden vazgeçmesi, mehr-i mu'accel olarak aldıklarını iâde etmesi vs. gibi. Bunun belli bir miktarı yoktur. Prensip, her iki tarafın mutabakatıdır. 2- Hul' usülünde boşanmaya âyet-i kerime temas eder: "Eğer onların Allah'ın sınırlarını hakkıyle muhafaza ve ifa edemeyeceklerinden korkarsanız, o halde (kadının serbest boşanması için) fidye vermesinde (hakkından vazgeçmesinde) ikisi üzerinde de vebal yoktur..." (Bakara 229).] 3- "Cennetin kokusunu bulamaz" ifadesi şârihlerce iki ma'nâya hamledilmiştir: 1) Burada zecr ve tehdid, vaîd ve mübalağa tarikine yer verilmiş olmaktadır, değilse kafir olur, ebedî cennet yüzü göremez demek değildir. 2) Yahut "cennetin kokusundan mahrumiyet", ebedî bir mahrumiyet değil, bazı vakitlerde mahrum kalmayı ifade eder. Şöyle ki: "Cennetin kokusunu o kadın, muhsinlerin bulduğu ilk zamanlarda bulamaz" demektir. Hadiste, asla bulamaz ma'nâsı da mevcuttur. Bu üslub tehdidde başvurulan mübalağadan biridir. Hadislerde ve âyetlerde bunun örneğine sıkça rastlanır.500 َي ـ وعن عائشة َر ِّض : [ فِّى َي ـ3873 ـ5 للاُ َعْنها قالت َو ِّه َجعَ َها َرا َي ا ْمَرأتُهُ إذَا َو ِّه ِّ َق، َطل َء أ ْن يُ َما َشا ِّ ُق ا ْمَرأتَهُ َطل َكا َن ال َّر ُج ُل يُ ِّعدَّةِّ َر َحت ى قَا َل َر ُج ٌلِّ ْمَر ال أتِّ ِّه ْ ْو أ ْكثَ َمَّرة أ َها ِّمائَةَ قَ َّ َوإ ْن َطل ْؤ ِّو ، : ي ِّك أبَدا ُ ِّي َو ََ أ ِّينِّي َن ِّمن ِّك فَتَب ِّقَ َطل ُ َف ذِّل َك؟ قَا َل: َ أ َو َكْي و للاِّ . قَالت: َم ْ َهبَ ِّت ال ِّك فَذَ َج ْعتُ ِّك أ ْن تَْنَق ِّض َي َرا َما َه َّم ْت ِّعدَّتُ َّ ِّك، فَ ُكل ِّقُ َطل ِّل َك ُ أ ذَ ِّ َها ب َر ِّض َي للاُ َعْنها فَأ ْخبَ ْرتُ َس َكتَ ْت َحت ى َ ْت َعلى َعائِّ َشةَ رأةُ فَدَ َخل . فَ ي َء الن ب فَأ ْخبَ ْرتُهُ فَ . قُرآ ُن َس َك َت َج # ا ْ ن فََن َز َل ال : ِّإ ْح َسا ْو تَ ْسِّري ٌح ب ِّ َم ْعُرو ف أ ِّن فَإ ْم َسا ٌك ب َّط ََ ُق َمَّرتَا َر ِّض َي ال . للاُ قالت َعائِّ َشةُ َق ْن : َع ها َّ ُك ْن َطل ْم يَ َق َو َم ْن لَ َّ َب َ َم ْن َكا َن َطل َّط ََ َق ُم ْستَقْ َف النَّا ُس ال نَ ْ فَا ْستَأ ]. أخرجه الترمذي . 5. (4084)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Erkek hanımını boşamak isteyince hemen boşuyordu. Erkek, yüz ve hatta daha çok kerelerde boşamış olsa, iddeti içerisinde iken, döndüğü takdirde kadın yine de onun hanımı olmaya devam ediyordu. Bu hal şu hadiseye kadar devam etti. Bir adam hanımına: "Vallahi seni ne tam boşayacağım ne de himayeme alacağım, ebedî şekilde böyle tutacağım!" dedi. Kadın: "Bu nasıl olur?" deyince: "Seni boşayacağım, iddetin bitmek üzere iken geri döneceğim. (Bu şekilde tekrar edeceğim) cevabını verdi. Kadın bunun üzerine Âişe (radıyallahu anhâ)'ya gidip durumu haber verdi. Âişe, Resulullah gelinceye kadar cevap vermedi. Durumu O'na anlattı. Aleyhissalâtu vesselâm da sükut buyurdular. Derken şu âyet indi. (Meâlen): "Boşama iki def'adır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salmaktır. (Ey kocalar! Boşandığınız zaman) onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi (mehri geri) almanız size helal olmaz...." (Bakara 229). Âişe (radıyallahu anhâ) der ki: "Bunun üzerine halk [o günden itibaren] talaka [yeniden yönelip] gözden geçirdi, bir kısmı boşadı, bir kısmı boşamadı." [Tirmizî, Talâk 16, (1192).]501 AÇIKLAMA: Hadis, görüldüğü üzere, cahiliye devrinde câri, kadınlar aleyhine işlenen bir zulmü aksettirmektedir: Erkek kadını dilediği kadar boşayabilmekte, buna rağmen kendinde tutabilmekte, yeter ki iddeti dolmadan rücû etsin. Rücû etmediği takdirde beynunet denen kopma hâsıl olmaktadır. İslam, talâkı âyet-i kerime ile ikiye indirmiştir. İkiden sonra ,erkek ya rücu edip boşama işine son verecek ya da üçüncü talakı kullandığı takdirde beynunet-i kübra hasıl olacak, kesin boşanma vukûa gelecektir. Böyle bir bâin talak vukûa gelince kadın bir başkasıyla evlenmedikçe, eski kocasına nikahlanamaz.502 َو ـ : [ ََ َو َع ْن عمران بن ُحصين َر ِّض َي ـ3875 ـ6 للاُ َعْنهما َها َعلى َط ََقِّ ْم يُ ْش ِّهدْ َولَ ِّ َها َع ب َوقَ َّم َق ا ْمَرأتَهُ ثُ َّ َر ُج ٌل َطل أنَّهُ سألَهُ َها ِّة َعلى َر . ا ْجعَتِّ َل: ال سنَّ ِّر فقَ َج ْع َت ِّلغَ ْي َو َرا ِّة، ِّر ال ُسنَّ َت ِّلغَ ْي قْ َّ َو . ََ تَعُدْ َطل َها َوعلى َر ْجعَتِّ َها َعلى َط ََقِّ ِّهدْ أ ْش ]. أخرجه أبو داود . 499 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/454. 500 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/454-455. 501 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/455-456. 502 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/456. 6. (4085)- İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ)'nın anlattığına göre kendisine, hanımını boşayıp sonra da onunla cima yapan, kadını ne boşadığı ne de rücu ettiği hususunda işhâdda (beyanda) bulunmayan bir adam, durumunusormuş, onun da cevabı şu olmuştur: "Sen hanımını sünnî olmayan talakla boşamışsın, sünnî olmayan tarzda geri dönmüşsün. Boşadığına da, döndüğüne de işhadda bulun ve ( şâhidleme işini) bir daha terketme." [Ebu Dâvud, Talâk 5, (2186); İbnu Mâce, Talâk 5, (2025).] 503 AÇIKLAMA: Bu hadisi esas alan bazı âlimler, talâk ve ric'ata işhad'ın vacib olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak Ebu Hanîfe, Ashabı ve iki kavlinden birinde Şâfiî ricatte işhad'ın vacib olmadığına hükmetmişlerdir. Bunlar İbnu Ömer'den gelen bir başka hadisle amel ederler. O rivayette Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) هاَعْ جِّ َرا يُ ْ لَف" rücû et" der, fakat işhad'ı zikretmez. İmam Mâlik ve bir kavlinde Şâfiî: "Ricatte işhad vacibtir" derler. Bazı şârihler de bu rivayetle ihticac edilmeyeceğini çünkü ihticaca elverişli olmadığını, rivayetin ihticacın cari olduğu bir meselede bir Sahabi sözü olduğunu, bu çeşit ifadelerin hüccet olmayacağını söylemiştir.504 َي ـ3876 ـ3 للاُ َعْنه قال َه قال َر :# َ ا ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ سو ُل للاِّ ِّر َغ َص ْحفَتَ َها ِّلتَ ْستَْف ْختِّ ُ ي ِّح ل ْمَرأة أ ْن تَسأ َل َط ََ َق أ َها َر لَ ِّد َما قُ َها َما لَ َوِّلتَْن ِّك َح فَإنَّ ]. أخرجه الستة . 7. (4086)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir kadının kız kardeşinin tabağındakini boşaltmak ve kendisi evlenmek için boşanmasını talebetmesi helal değildir. Kendisine de (rızık, nafaka nevinden Allah tarafından) takdir edilen şey vardır." [Buhârî, Nikâh 53, Kader 4; Müslim, Nikâh 38, (1408); Muvatta, Kader 7, (2, 900); Ebu Dâvud, Talâk 2, (2176); Tirmizî, Talâk 14, (1190); Nesâî, Büyû 19, (7, 258).]505 AÇIKLAMA: 1- Hadiste geçen kız kardeşinden maksad, din kardeşidir. 2- Bu hadis, kendisi evlenmek gayesiyle bir başka karıyı kocasından ayırmak isteyecek kadınları bu çeşit davranışlardan yasaklamaktadır. Tabağındakini boşaltmak, kinayeli bir sözdür, ayırmayı, boşandırmayı تَْن ِّك ْح geçen Hadiste .kasteder ْ َول ibaresi burada "evlensin" şeklinde emr-i gaibtir. Bazan حَ كِّ نَْلتِّوَ şeklinde gelmiş, "evlenmek için" ma'nâsını ifade etmiştir. Biz metinde bu ma'nâya tevcih ettik. Önceki şekil esas alınırsa ma'nâ "evlensin" olur ki, yapılan birçok tevcihlerden biri şöyledir: "Kardeşinin boşandırılmasını isteyen bu kadın, bir başkasıyla evlensin, bu kocayı hanımına bıraksın" veya, "Bu kadın, eğer beraber olmaya sâlih ise, kız kardeşinin kocasıyla evlensin ve ona ortak (kuma) olsun, ama boşanmasını istemesin." Hadisin sonu şöyle tevil edilmiştir: "Allah Teâlâ hazretleri, bu kadına takdir ettiği nafaka ve saireyi kendisine ulaştıracaktır, tek başına da olsa başkalarıyla da olsa, farketmez."506 َي ـ3873 ـ7 للاُ َعْنه قال َو قا َل :# َه ْز َر ـ وعنه َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َجد ُه َّن َجدٌّ ٌ ُه َّن َج َث ََثَة دٌّ ُ ل : َّط ََ ُق، وال َّر ْجعَةُ َوال الن ]. ِّ َكا ُح، أخرجه أبو داود والترمذي . 8. (4087)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Üç şey vardır ki onların ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir: Nikâh, talâk, ric'at." [Ebu Dâvud, Talâk 9, (2194); Tirmizî, Talâk 9, (1184).]507 AÇIKLAMA: Hattâbî der ki: "Ehl-i ilmin kâhir çoğunluğu şu hususta ittifak etmiştir: "Talâka delâlet eden sarih lafız, bâliğ, âkil bir insanın dilinden dökülecek olursa o bundan sorumlu tutulur." Onun: "Ben şaka yapıyorum"; "laf olsun diye söylemiştim"; "boşamaya niyet etmemiştim" gibi mazeretler ileri sürmesi fayda vermez. Bu hükme, bir kısım âlimler şu âyetten delil getirmişlerdir: "Allah'ın âyetlerini eğlence yerine tutmayın" (Bakara 231). Denir ki: "Eğer bu meselede halka suhûlet gösterilmiş olsaydı, bunlarla ilgili hükümler muattal hale gelirdi. Öyle ki boşayan veya evlenen veya köle âzad eden kimsenin "Ben bu sözümde şaka yapmıştım" demeyeceğinden emin 503 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/456. 504 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/457. 505 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/457. 506 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/457-458. 507 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/458. olunamazdı. Bu davranışla da Allah'ın hükmü iptal olurdu. Bu ise caiz değildir. Bu hadiste zikri geçen şeylerden herhangi birini kim telaffuz ederse, hükmü ona terettüp eder. Aksi bir iddiada bulunsa ondan kabul edilmez. Bu üç şeyin zikri ferçle ilgili umurun ehemmiyetini tekid içindir." Bazı rivayetlerde şakası olmayan üç şeyin üçüncüsü olarak Itâk zikredilir: "Üç şey vardır onlarda eğlence caiz değildir: talâk, nikah, ıtak... Kim bunları telaffuz ederse vacib oluverirler."508 ِّن َعْو ِّف َر ِّض َي ـ3877 ـ7 للاُ َعْنه ِّ َو ـ وعن َع : [ ِّليدَة ْبدُال َّر ْحم ِّن ْب َمت عَ َها ب َق ا ْمَرأتَهُ فَ َّ أنَّهُ ]. أخرجه مالك. َطل 9. (4088)- Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)'tan rivayete göre o, "hanımını boşamış, ve onu bir cariye ile nimetlendirmiştir." [Muvatta, Talâk 45, (2, 573).]509 AÇIKLAMA: Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)'ın boşadığı hanım Temâdır adında bir kadındır. Başka rivayetler daha sarih bir ifadeyle, Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)'ın, boşadığı Temâdır'a seksen dinar değerinde siyahî bir cariyeyi bağışladığını belirtir. Böylece, âyette emredilen "Güzellikle salma"nın bir örneğine şahid olmaktayız. Şu halde kadın boşanmış olsa da onun gönlünü, rızasını alıcı bağışlar, ihsanlar yapılması gerekmekte, İslâmî edeb bunu emretmektedir.510 UĞURSUZLUK VE FAL BÖLÜMÜ َي ـ3877 ـ3 للاُ َعْنه قال ِّم َ َسأ َل َع ِّن يَتَ ا ْسِّمِّه، فَإ ْن َطيَّ ُر ِّم ْن َش ْى َكا َن # َ ء، َر ـ عن بريدة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َث َعا َو َكا َن إذَا بَعَ َى ذِّل َك فِّي َو ْج ِّهِّه ُر ِّؤ َوإ ْن َكِّرهَ ا ْس َمهُ ْش ُر ذِّل َك فِّى َو ْج ِّهِّه ِّ َى ب َو ُر ِّؤ ِّ ِّه، ِّر َح ب َجبَهُ فَ َسأ َل َع ِّن ا ْسِّمَها، فَإ ْن أ ْع َج أ ْع . بَهُ ْريَة فَإذَا دَ َخ َل قَ َوإ ْن َكِّر َههُ ُعِّر َف ذ ِّ َها، ِّه ِّر َح ب ِّل َك فى َو ]. أخرجه أبو داود . ْج ِّه فَ 1. (4089)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (halkın uğursuzluk çıkardığı) hiç bir şeyden uğursuzluk çıkarmazdı. Bir memur göndereceği zaman ismini sorardı, hoşuna giderse sevinirdi ve hatta bunun neşesi yüzünde görülürdü. İsimden hoşlanmazsa buda yüzünden belli olurdu. Bir köye girecek olsa onun da ismini sorardı, hoşuna giderse sevinirdi, hoşlanmazsa, bu yüzünden okunurdu." [Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3920).]511 AÇIKLAMA: Bu rivayet, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Araplarda mevcut olan uğursuzluk inancını reddettiğini gösteren hadislerden biridir. Uğursuzluk inancı, farklı tezahürler altında pek yaygın olması sebebiyle, Resulullah bunu ortadan kaldırma sadedinde pek çok beyanlarda bulunmuş, tavırlar takınmıştır. Tetâyur, teşâüm gibi kelimelerle ifade edilen uğursuzluğu reddeden Aleyhissalâtu vesselâm, tefâül denen hayra yormaktan hoşlanırdı. Göndereceği memurun veya gireceği köyün isminin güzel olmasından mennun olması bundandır. Kötü isimden hoşlanmaması uğursuzluk duymasından değil, tefâülün ortadan kalkmasındandır. Resulullah tefâüle imkan tanımayan kötü isimleri güzelleriyle değiştirmiştir. Bunların bazı örneklerini daha önce kaydetmiştik.512 Resulullah sadece çirkin olan şahıs isimlerini değil, köy ve geçit gibi başka isimleri de değiştirmiştir. Aleyhissalâtu vesselâm'ın güzel isimle tefâül buyurmasının bir gayesinin, güzel isim koyma emrini mü'minlere benimsetme gayesine yönelik olduğu söylenebilir. Zira, çocuğa güzel isim verilmesine, çocuğun babası üzerindeki haklarından biri ilan edecek kadar ehemmiyet vermiştir. Bu emrin başka tedbirlerle de takviyesi gerekli idi. Kötü ismin yasaklanmış olmasıyla ilgili olarak İbnu Melek bir başka yorum getirir. Kaydediyoruz: "Sünnet, kişinin çocuğu ve hizmetçisi için güzel isimleri tercih etmesini gerektirir. Zira kötü isimler de bazan kadere tevâfuk eder. Sözgelimi, Allah'ın kazası, çocuğunu Hasâret (zarar) diye isimlendiren kimseye de gelecek olsa bu adama veya çocuğuna gelen zararın, bazı kimseler, o isim sebebiyle geldiğine itikad ederler ve uğursuzluk çıkarmaya yeltenirler, onunla oturup kalkmaktan ve beraberlikten kaçınırlar." 508 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/458. 509 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/459. 510 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/459. 511 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/460. 512 2. cilt 437-441. Sayfalar. Görüldüğü üzere, Resulullah'ın iyi ismi tercih etmesi, güzel isimlerden tefâül edip sevinç izhar etmesi, kötü isimden uğursuzluk çıkardığı ma'nâsına gelmez. Bilakis uğursuzluk çıkarma geleneği ile mücadele gayesini de taşır.513 َي ـ3878 ـ2 للاُ َعْنه قال َكا َن # تْهُ قَا َل َر ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ أ ْع َجبَ َمة إذَا : َك َسِّم َع َكِّل لَ ْ نَافَأ أ ِّم ْن فى َك]. أخرجه َحذْ أبو داود . 2. (4090)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hoşuna giden bir kelime işitince: ("Amin!"; "Dediğin çıksın!"; "Allah muradını versin!" ma'nâsında olmak üzere): "Senin uğurunu kendi ağzından işittik!" buyururlardı." [Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3917).]514 AÇIKLAMA: Bu hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, hoşuna giden bir şey işitince كَ يِّف نْ مِّ كَ لَ ْ نَا فَأ buyurduğunu اَ َخذْ haber vermektedir. İbareyi kelimesi kelimesine tercüme edince ma'nâ şu olur: "Senin uğurunu ağzından aldık." Dilimizde bu, fazla birşey ifade etmez. Öyleyse ma'nâyı tam olarak anlamak için, bu sözü söylendiği makam ve muhatabı da göz önüne almamız, hatta aynı muhtevada gelmiş benzer başka rivayetleri de görmemiz gerekmektedir. Nitekim, Ebu Nuaym'ın et-Tıbb'da kaydettiği bir rivayette, Aleyhissalâtu vesselâm, hoşuna giden َك ِّم ْن فِّىك kimseye sarfeden sözü لَ ْ نَا فَأ بَّ ْي َك نَ ْح ُن اَ َخذْ َل اَي karşılığında bulunuyor. Burada, baştaki "Yâ lebbeyk" ibaresi, dilimizdeki "Buyurun!"; "Başüstüne!"; "Tamam!" "Olsun!" gibi tabirlerin yerine geçen bir sözdür. Öyleyse Aleyhissalâtu vesselâm bu ifadeleriyle, güzel bir söz sarfeden muhatabını teşci etmek, ferahlatmak, ümidini artırmak maksadına raci olmak üzere "Senin uğrunu, karşılaşacağın iyi sonucu, senin ağzından işittik, muradına eresin!" ma'nâsında bu ifadeyi kullanmıştır. Metnin tercümesini bu telakki çerçevesinde yaptık. Müteakip iki hadisle ilgili açıklamalar bu anlayışımızın isabetliliğine delil olacaktır.515 وْ رَ نَا إ ْن نَ ِّسينَا اَ بَّنَاَ تُؤا ِّخذْ نَا ْ اَ ْخ َطأ َي ـ3873 ـ7 للاُ َعْنه ِّج أ َّن :# ي ُح َر ـ وعن أنس َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ َرا ِّشدُ يَانَ َج ة أ ْن يَ ْس َم َع يَا َحا َكا َن يُ ْعِّج ]. أخرجه بُهُ إذَا َخ َر َج ِّل الترمذي . 3. (4091)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir ihtiyacı görmek üzere (yola) çıktığı zaman yâ râşid (uğurlar olsun) yâ necîh (hayırlı muvaffakiyetler) temennîlerini işitmekten hoşlanırdı." [Tirmizî, Siyer 47, (1616).]516 AÇIKLAMA: Bir iş için çıktığı zaman Resulullah'ın işitmeyi arzu ettiği kelimeler "Yâ râşidyâ necîh"dir. Râşid, dilimizdeki rüşd'den gelir,doğru yolu bulan demektir. Necîh de ihtiyacı görülen yani muradına eren demektir. Bu tabirlerin dilimizdeki tam karşılığını bulmak için bu makamda söylediğimiz tabirleri aramamız gerekir. Gayeli olarak yola çıkan kimseye, ayrılışı sırasında, "Uğurlar olsun! Allah rast getirsin!" deriz . Öyleyse yâ râşid, yâ necîh -bazı rivayetlerde, ya vâcid- gibi tabirleri "İstikametten ayrılmayasın"; "Doğrulukta muvaffak olasın!" "Güle güle"; "Hayırlı işler!"; "Hayırlı muvaffakiyetler!" gibi hem dua, hem nezaket, hem örf ve âdâb makamında söylenen sözlerimizle karşılamamız gerekecektir.517 ِّكَر ـ وعن عروة بن عامر القرشى َر ِّض : [ ِّت َي ـ3872 ـ3 للاُ َعْنه قال ذُ طِّيَ َرةُ َر ُسو ِّل ال للاِّ فقَ : ِّع :# ا َل ْندَ ُم ْسِّلما ُرد َو ََ تَ فَأ ُل، ْ َها ال ِّل أ ْح َسنُ . يَقُ ْ ْكَرهُ فَل َحدُ ُكْم َما يَ فَإذَا : أْن َت، َرأى أ َح َسنَا ِّت إَّ ْ ِّال ُهَّمَ يَأتِّي ب َّ الل َك ِّ ب َّوةَ إَّ أْن َت َو ََ َحْو َل َو ََ قُ ُع ال َّسي آ ِّت إَّ َو ََ يَدْفَ ]. أخرجه أبو داود . 4. (4092)- Urve İbnu Âmir el-Kureşî radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında uğursuzluktan bahsedilmişti. Buyurdular ki: "Bunun en iyisi fe'l (uğur çıkarma)dır. (Uğursuzluk inancı) bir müslümanı yolundan alıkoymasın. Biriniz, hoşlanmadığı bir şey görecek olursa şu duayı okusun: "Allahümme la ye'ti bi'lhasenâtı illâ ente ,ve lâ yedfe'u's- 513 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/460-461. 514 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/461. 515 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/461-462. 516 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/462. 517 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/462. Seyyiâti illâ ente velâ havle ve lâ kuvvete illâ bike. (Allahım! Hayrı ancak sen verebilirsin, kötülüğü de ancak sen defedebilirsin. (İbadet, çalışma, korunma vs. için muhtaç olduğumuz) güç ve kuvvet de ancak sendendir.)" [Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3919).]518 AÇIKLAMA: 1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), yanında "uğursuzluk" bahsi açılınca, uğursuzluğa inanmanın değil, uğura inanmanın daha iyi olduğunu söyler. Bu hususu İbnu'l-Esîr, en Nihaye'de şöyle açıklar: "Resûlullah fe'l'i yani uğur çıkarmayı sevmiştir, çünkü insanlar, Allah'tan hayır geleceği emelinde olur ve her bir zayıf veya kuvvetli sebeple bile Allah'ın yardımını ümîd ederlerse hayır üzere olurlar. (Beklediklerine eremeyerek) ümidleri boşa bile çıkmış olsa ümid onlar için yine de daha hayırlıdır. Çünkü Allah'ın rahmetine emel etmeyip, ümidlerini kesecek olsalar bu onlar için mutlak şerdir. Uğursuzluğa gelince bunda Allah hakkında su-i zanda bulunmak, belanın gelmesini beklemek vardır. Tefâülün (uğura inanmanın) ma'nâsı şunun gibidir: Hasta bir adam varıp işittiği bir sözle tefâül eder, yâni bir başkasının "yâ sâlim (selamete eresin)" dediğini işitir veya yitiğini arayan bir adam da, bir başkasının "Yâ vâcid (aradığını bulasın)" dediğini işitir. O vakit birinin içine sıhhate kavuşacağı, diğerinin içine de yitiğini bulacağı hususunda bir ümid ışığı doğar... Nitekim Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Fe'l nedir?" diye sorulunca "Güzel sözdür" diye târif etmiştir. 2- Resûlullah, uğursuzluk inancının, müslümanı, yapacağı işten alıkoymamasını tavsiye etmektedir. Çünkü müslüman, hayır ve şer her şeyin Allah'tan olacağına inanması sebebiyle, ona terettüp eden ve muvafık olan şey, bütün, işlerinde Allah'a tevekküldür. Allah ve Resûlünün emirlerine uyarak meşru şekilde esbâba tevessül eder, aklın, şeriatın ışığında elinden geleni yapar, neticeyi tevekkülle Allah'a bırakır. Karşısına çıkan kimseden, kuşun sağa veya sola uçmasından uğursuzluk çıkararak başladığı işi yarıda bırakıp geri dönmez. "Uğursuzluk inancı bir müslümanı yolundan alıkoymasın"ın ma'nâsı budur. 3- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), insanlardaki bir zaaf sebebiyle, uğursuzluk inancından tamamen kurtulamıyabileceklerini nazar-ı dikkate alarak, bu hisse kapılanlara bir rukye (dua) tavsiye ediyor. Kişi öyle durumlarda bunu okuyup işine devam etmelidir.519 َي ـ3877 ـ5 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن ابن مسعود َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ قَا َل :# َو َما ِّمنَّا إَّ َها ثَثا ، ِّش ْر ٌك قَالَ طِّيَ َرةُ ال . ِّهبُهُ َول ِّك َّن للا يُذْ َو ك ِّل ِّالتَّ ب ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 5. (4093)- İbnu Mes'ûd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir. (İhtiyarsız kalbine uğursuzluk vehmi gelip içinde bazı şeylere karşı neferet duyan) hâriç bizden kimsede bu yoktur. Lakin Allah onu tevekkülle giderir."520 [Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3910); Tirmizî, Siyer, 47, (1614).]521 AÇIKAMA 1- Burada uğursuzluğa inanmak şirk ilan edilmektedir. Âlimler şöyle izah ederler: "Bir kimsenin kendisine zarar veren, fayda celbeden şeyler olduğuna inanması sebebiyle şirke düşer. Eğer bir de bu inancın mûcibiyle amel ederse sanki Allah'a şirk koşmuş olur ve buna şirk-i hafî denir. Bir de Allah dışında bir şeyin müstakillen zarar ve fayda vereceği itikadına düşerse bu şirk-i celî olur." el-Kâdî der ki: "Resulullah bunu şirk olarak isimlendirdi, çünkü Araplar uğursuz addettikleri şeyi kötülüğün hâsıl olmasında müessir bir sebep biliyorlardı. Esasen esbaba tesir vermek şirk-i hafîdir. Buna bir de cehâlet ve kötü itikad inzimâm edince durumun ne olacağı açıktır. 2- Resûlullah'ın "uğursuzluk çıkarmak şirktir" diye üç kere tekrarı, mesele hususundaki zecri mübalağalı kılmak, müessiriyeti artırmak içindir. 3- Hadîsin sonunda, kalbe eski alışkanlıktan ötürü veya ihtiyarsız olarak uğursuzluk düşüncesinin ârız olması sebebiyle hâsıl olacak zarar vehiminin Allah'a tevekkül sayesinde bertaraf olacağı belirtiliyor.522 َي ـ3873 ـ6 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن أنس َر ِّض : [ سو ُل للاِّ قا َل :# َ وا ُ فَأ ُل قال ْ َويُ ْعِّجبُنِّي ال فَأ ُل َعدْ : ؟ قا َل َوى َو ََ ِّطيَ َرة،َ ْ َو َما ال َمةٌ : َكِّل ِّ ي بَ ]. أخرجه الخمسة إ النسائي.وزاد البخاري، قال: [ َط ةٌ َح َسنَةُ ْ ال َمةُ َكِّل ْ فَأ ُل ال َّصاِّل ُح، ال ْ َويُ ْعِّجبُنِّي ال . [ 6. (4094)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ne sirayet (bulaşma), ne de uğursuzluk vardır. Benim fe'l hoşuma gider." Yanındakiler sordu: "Fe'l nedir?" "Güzel bir sözdür!" buyurdu." 518 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/463. 519 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/463-464. 520 Bu tercümenin parantez içindeki kısım ile ilgili bir açıklama için bakınız: 9, 9. 521 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/464-465. 522 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/465. Buhârî'nin rivayetinde şu ziyade mevcuttur: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Benim, dedi, fe'l-i sâlih, güzel bir kelime hoşuma gider." [Buhârî, Tıbb 44, 54; Müslim, Selam 113, (2224); Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3916); Tirmizî, Siyer 47, (1615).]523 َي ـ3875 ـ3 للاُ َعْنه قال قَا َل :# إ ْن َكا َن ( َر ـ وعن سهل بن سعد َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َ َم يَ ْعنِّي ال ش ْؤم) رأةِّ ْ َر ِّس َوال فَ ْ ِّفي ال في َش ْى ء فَ َم ْس َك ِّن ْ َوال ]. أخرجه الثثة . 7. (4095)- Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh): "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir şeyde (uğursuzluk) olsaydı, bu atta, kadında, meskende olurdu." [Buhârî, Cihad 47, Nikah 17; Müslim, Selam 119, (2226); Muvattâ, İsti'zân 21.]524 َي ـ3876 ـ7 للاُ َعْنه قال َر َو قَا َل :# َ ََ ُغو َل َر ـ وعن جابر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ال َّصفَ » َعدْ ]. أخرجه مسلم.يقال « ُر َوى َو ََ َصفَ حية في البطن تصيب ا”نسان إذا جاع فتؤذيه، وكانت العرب تزعم أنها تعدي، وقيل هو تأخير المحرم إلى صفر وهو النسئ الذي كانت الجاهلية تفعله فأبطله ا”سم . 8. (4096)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ne sirâyet, ne safer, ne de gûl vardır." [Müslim, Selam 109, (2222).]525 َي ـ3873 ـ7 للاُ َعْنه قال ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [قا َل رسو ُل للاِّ :# َ َمةَ َر َو ََ َها ِّ ٌّي َوى َو ََ َصفَ قَ : يَا رسو َل للا،ِّ َعدْ . ا َل أ ْع َراب َم ” ا بَا ُل ا بَ ِّعي ُر ا ْ َى ال ظِّبَا ُء فَيَأتِّ َها ال ِّ ِّل تَ ُكو ُن فى ال َّر ْم ِّل َكأنَّ َه ب ’ ا َها فَيُ ْجِّربُ َم فقَ :# ْن أ ْعدَى ا ْج . ا َل َر ُب فَيَدْ ُخ ُل فِّي فَ ’َّو َل]. أخرجه الشيخان وأبو داود . 9. (4097)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ne sirâyet, ne safer ne de hâme vardır!" Bunu işiten bir bedevî atılıp: "Ey Allah'ın Resulü! Öyle de, kumda geyik gibi olan develer, uyuzlu bir deve aralarına girince hepsine uyuz bulaşması nasıl oluyor?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm şu cevabı verdi: "Peki, birinciye kim sirâyet ettirdi?" [Buhârî, Tıbb 54; Müslim, Selam 101, (2220); Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3911, 3912, 3913, 3914, 3915).]526 َي ـ3877 ـ38 للاُ َعْنه قال ط يَقُ : ْر ُق ِّم َن ـ وعن قطن بن قبيصة عن أبيه َر ِّض : [سمع ُت رسو َل للاِّ # و ُل َوال طِّيَ َرةُ َوال ِّعيَافَةُ ْ ال ِّجْب ِّت ال ]. أخرجه أبو داود.« ْ َّط ال ِّعيَاَفة» زجر الطير والتفاؤل بها كانت العرب تفعله.و« ْر ُق ُ ال » الضرب بالحصى وقيل هو ال » الزجر.و«العيافة» الخط.و«الجْب ُت» كل ما عبد من دون للاِّ وقيل هو َّط الخط في الرمل، وفي كتاب أبي داود: إن « ْر َق الكاهن والشيطان . 10. (4098)- Katan İbnu Kubeysa babası (radıyallahu anh)'tan naklen anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "İyâfe, tıyere, tark sihirdendir." [Ebu Dâvud, Tıbb 23, (3907).]527 AÇIKLAMA: 1- Bu kaydedilen hadislerde, Resulullah devrinde yer verilen birçok uğursuz addetme nevlerinin zikri geçmekte ve hepsinin de Aleyhissalâtu vesselâm tarafından reddedildiği, yasaklandığı görülmektedir: "Bazı tabirlerin hemen hemen bütün hadislerde tekrarla geçtiği için, bu hadisleri birleştirerek, geçen tabirleri ayrı ayrı açıklamayı uygun bulduk. Açıklamayı sırayla yapacağız:528 * Adva' Adva' adâ'dan gelir, sirayet etmek yani hastalığın bulaşması demektir. Öyleyse burada hastalığın bulaşma hadisesi inkar edilmektedir: "Bulaşma yok!" Halbuki daha önce, başka hadislerde (4038, 4039) sirayetin kabul edilip bulaşmayı önlemek için karantina tedbirinin vaz'edildiğini görmüş idik. Öyleyse burada tevile gerek vardır. Âlimler bunu "hastalığın Allah'ın bilgisinden hariç olarak kendiliğinden bulaşma inancının reddedildiğini" belirtirler. Yani asıl olan hastalığın sirayetidir. Bu kabul edilmekle beraber, sirayet hadisesinin 523 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/465. 524 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/466. 525 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/466. 526 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/466-467. 527 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/467. 528 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/467. Allah'ın iradesiyle, kazasıyla olduğuna inanılacaktır. Öyleyse hadiste, sirayete yüzde yüz gözüyle bakıp, hastalar kaderlerine terkedilmeyecek, onlara gereken insanî alaka ve yakınlık da ihmal edilmeyecek ma'nâsı mevcuttur.529 * Tıyare Tıyare'nin izahı daha önce geçti. Ancak bu kelime bazen tetayyur şeklinde geçer. Bazı âlimler ikisi arasında fark görmüş, tetayyur'a uğursuzluk inancı, tiyare'ye de bu inançla ameldir demişlerdir.Bu kelimeler tayr kelimesinden gelir; "kuş" demektir. Uğursuzluk çıkarma işi daha ziyade kuşların uçmasına göre yapıldığı için, mefhum o kökten bir kelime ile tesmiye edilmiştir.530 Ancak, araplarda uğursuzluk inancı, bazıları hadislerde görüldüğü üzere kuşlardan dışarı çıkmış, senenin bazı aylarına bile sirayet edecek şekilde vüs'at kazanmıştır.531 * Fe'l: Dinimizdeki fal kelimesi buradan gelir. Fe'l delâlet ettiği mefhum itibariyle bizim "fal"dan farklı olduğu için, iltibası önlemek maksadıyla kelimenin aslî şeklini korumayı uygun gördük. Fe'l'in ne olduğunu bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) açıklamaktadır (4094. hadis): Kelimetun tayyibetün. Bununla, duruma göre "Hayırlı yolculuklar"; "İşin rast gitsin"; "Allah kavuştursun"; "Muradına eresin", "Aradığını bulasın" gibi nezaketen söylenen dua ve temenni cümlelerinin kastedildiğini daha önce (4090. hadis) açıkladık.532 * Safer: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "yok" diye reddettiği safer, İbnu'l-Esîr'in açıklamasına göre, bir yılandır: "Arablar zannederdi ki karınlarında safer denen bir yılan var, acıkınca insanı sokar ve ezaya sebep olur." Bunun, insan veya hayvan karnında bulunup sirayet ettiğine inanılan bir hastalık olduğu; bununla bizzat safer ayının kastedildiği, safer'e girilince uğursuzluğa uğranılacağına inanıldığı vs. de söylenmiştir. Şu halde hadîs, hepsini reddetmiş olmaktadır.533 * Gûl: İbnul-Esîr bunu, "Arapların çölde bulunduğuna inandıkları cin ve şeytanlardan bir nev" olarak açıklar. Öyle bir nev ki, çok çeşitli renklere, şekillere bürünerek insanlara gözükür, yollarını şaşırtıp helâke atar. Aleyhissalâtu vesselâm böyle bir şeyin olmadığını söylemiştir. Bazı âlimler: "Resûlullah "gûl" denen varlığı inkar etmiş değildir, ona izafe edilen çeşitli renklere bürünüp insanları aldatma gibi inançları reddetmiştir" demişlerdir. Buna göre (Gûl yoktur)"un ma'nâsı "Gûl hiç kimseyi şaşırtamaz" olur. Bu te'vile şahid olarak şu hadîsi gösterirler: "Gûl yoktur, seâli vardır." Se'âli ise cinlerin sihirbazlarııdır. Öyleyse ma'nâ şu olur: "Gûl yok, ancak cinlerin sihirbaz takımı vardır, onlar insanın gözlerini boyayarak bir kısım iltibaslara sevkederler."534 * Hâme: Birçok ma'nâya gelmektedir: ** Bir kuştur, bu kuşun baykuş olduğu da söylenmiştir. İnanca göre, bir kimsenin damına kondu mu oraya bela iner. ** Lügat olarak baş demektir, her şeyin başı. Arapların inancına göre, öldürülen kimsenin ruhu, başından bir kuş olarak çıkar, intikamı alınıncaya kadar "beni sulayın, beni sulayın; kan, kan" diye bağırır. İntikamı alınınca uçup gider. ** Arapların bir diğer inancına göre, bu ölenin kuş olup uçan ve sadâ diye isimlendirdikleri "kemiği"dir, "Ruhu"dur diyen de olmuştur. Şu halde Resûlullah hem bunların varlığını reddetmiş, hem de bu inançların bâtıl olduğunu beyan etmiş olmaktadır.535 529 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/467-468. 530 Kuşlarla ne suretle tetayyurda bulunulduğu daha önce genişçe izah edildi. Oraya bakılsın ((9. cilt S. 6-12). 531 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/468. 532 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/468. 533 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/468. 534 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/469. 535 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/469. * Iyâfe: Kuş falıdır. Çeşitli şekillerde olabilir. Mesela kuş uçurulur, sağa giderse hayra, sola giderse şerre yorulur. Bazan önüne çıkan bir kuşun ismini veya cinsini değerlendirmek suretiyle tefâül edilir. Mesela ukâb dedikleri bir kuşla "ikab"a, gurâb (karga) ile gurbete , hüdhüd ile hidâyete tefâül ederlerdi. Bu bâzan da kuşun arkasından bağırıp çağırmak suretiyle icra edilir. Kamus'taki tarifi şöyle: "Kuş kısmıyla tetayyur ve tefe'ül eylemek ma'nâsınadır ki bedevî âdetidir. Mesela kuşun ismini ve savtını (sesini) ve nüzûl ve mürûru mâkûlesi evzâ ve ahvâlini i'tibar edip zu'mlarına muvafık muktezâları üzere tefâ'ül ve teşâ'üm ederler." İbnu'l-Esîr'in açıklaması daha vecîz olarak şöyle: "Bu kuş falıdır, kuşun ismi, sesi ve geçtiği yerle tefâülde bulunmak (uğur veya uğursuzluk) çıkarmaktır. Arapların çokça başvurdukları bir âdetleri idi." Yine İbnu'l-Esîr'in açıklamasına göre aynı kökten ism-i fâil olan âif, bir nevi kâhindir, fal beyan eden sezgi ve zannda bulunan kimsedir. Mesela Şureyh'in âif olduğunu yani isabetli sezgi ve zannlarda bulunan biri olduğunu örnek olarak kaydeder. Araplar zannında isabetli olana kâhin, sözünde tesirli olana sâhir dedikleri gibi, sezgi ve zannında yanılmayana da âif derlermiş. Kısacası Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu sihrin bir çeşidi ilân ederek yasaklamıştır.536 * Tark: Bu kadınların çakıl vurarak icra ettikleri bir fal çeşididir. İbnu'l-Esîr bazılarının kum üzerine çizilen hatlarla yapılan kehâneti tark olarak isimlendirdiklerini kaydeder. Şu halde bu da bir kehânet çeşididir. Resûlullah bunu da yasaklamıştır.537 * Nev': Burada kaydedilen hadîslerde geçmiyor ise de, bu çeşit rivayetlerin bazılarında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın nev'i de yasakladığı belirtilir. Nev' yıldız demektir. Ancak nevin yasaklanması, yıldızlarla ilgili bâtıl bir inancın yasaklanması demektir. Bu inanca göre biri şarkta, diğeri garbta iki yıldız var. Şarktaki doğunca onun mukabili de garbtan batmaktadır, yağmur ve rüzgar bu doğan veya batan yıldızların tesiriyle hâsıl olmaktadır. Bazı şârihler ise, nevin, sabahın gelmesiyle menâzilü'lkamerden bir yıldızın batmasından ibaret olduğunu söylemiştir. Bu yıldızlar yirmisekizdir. Her onüç gecede bir tanesi güneşin doğmasıyla mağribten batar, buna mukabil aynı anda bir diğeri doğudan doğar. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mazinin karanlıklarından intikal edip, insanların kalplerinde tevhid nurunun bütün haşmetiyle doğmasına mani olup onları küsûfa tutup, lekeleyen gölgeleyen bu hakikatsız inançların hepsine hâtime çekmiş, bâtıl olduklarını, şirk olduklarını, kesin bir dille, haram edilmiş bulunan sihr'in, kehânetin birer şubesi olduklarını açık şekilde ilan etmiştir. Ancak ne var ki, ilim asrı olmakla iftihar eden, ilmîliği, aydınlığı kimseye bırakmayan günümüz insanı bile hala yıldız falları, çeşitli isimler altında tezahür eden falcılık ve kehânetlerle meşgul olmakta kendini aldatmakta, şarlatanlara soyulmaktadır. 2- Burada, 4095 numaralı hadiste temas edilen at, kadın ve meskende uğursuzluk meselesine de temas etmemiz gerekmektedir. Hadiste Resulullah: "Eğer birşeyde (uğursuzluk) olsaydı, bu atta, kadında, meskende olurdu" buyurmaktadır. Hadis bu muhtevası ile eşyada uğursuzluğu kökten reddetmektedir. Ancak hadisin bazı vecihleri "Ne sirayet ne de uğursuzluk yoktur. Uğursuzluk sadece üç şeyde vardır: "Kadında, atta, evde" şeklindedir. Hadisin bu vechi ile sadedinde olduğumuz vechi arasındaki teâruz açıktır. Birinde uğursuzluk toptan reddedilirken, diğerinde üç şeyde olduğu takrir edilmektedir. Ülemâ bu hususta farklı yorumlar beyan etmiştir. Nevevî der ki: "Ülemâ bu hadis hususunda ihtilaf etti. İmam Mâlik ve bir grup âlim: "Hadisin zâhirî ma'nâsı esastır, Allah Teâlâ hazretleri bazan bir evde oturmayı zarar ve helâke sebep kılar. Muayyen bir kadın veya atın veya hizmetcinin ittihaz edilmesi de Allah'ın kazasıyla helak hâsıl edebilir. Öyleyse hadisin ma'nâsı, bazı rivayetlerde tasrih edildiği şekilde, bazan bu üç şeyden uğursuzluk hâsıl olur demektir. Hattâbî ve pek çokları, bunun istisna manasında olduğunu, yani, oturulması hoşlanılmayan ev veya sohbetinden hoşlanılmayan kadın, veya hoşlanılmayan at ve köle hariç (uğursuzluk hiç bir şeyde yok). Öyleyse boşama, satma, terketme vs. yollarla onlardan ayrılmak gerekir" demiştir." İbnu'l-Esir'in yorumu şöyle: "Hadisin ma'nâsı şudur: Eğer hoşlanılmayan ve âkibetinden korkulan bir şey bulunsaydı şu üç şeyde olurdu. Uğursuzluğu bu üç şeye tahsis etmiştir. Çünkü, Arapların sağdan ve soldan gelen kuş, geyik vs. gibi şeylerden uğur veya uğursuzluk çıkarma anlayışlarını iptal edince, buyurdu ki: "Eğer birinizin oturmaktan hoşlanmadığı bir evi veya beraberliğini istemediği bir kadını veya beslemesinden zevk almadığı bir atı varsa, bunlardan ayrılsın. Sözgelimi bir başka eve geçsin, hanımı boşasın, atı satsın." Ayrıca: "Evin uğursuzluğu, darlığı ve komşularının kötülüğüdür; kadının uğursuzluğu kısırlığıdır; atın uğursuzluğu, üzerinde cihad yapılmamasıdır" da denmiştir." 536 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/469-470. 537 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/470. İbnu Hacer'in zaafına dikkat çekerek kaydettiği bir İbnu Ömer hadisinde Resulullah şöyle buyurmuştur: "Eğer at uysal değil hırçınsa o uğursuzdur, eğer kadın, daha önce bir başka kocaya gitmiş, şimdi eski kocasını özlüyorsa o da uğursuzdur. Ev ezan ve ikamet işitilmeyecek kadar mescidden uzaksa o da uğursuzdur. Eğer bu üç şey, bu vasıflardan uzaksa mubârektirler."538 َي ـ3877 ـ33 للاُ َعْنه ق َر ـ وعن أنس َر ِّض ال: [ ُسو َل للاِّ ر َر ُج ٌل يَا قَا َل : إنَّا ُكنَّا فِّي دَا َنا ُ َها أ ْمَوال َها َعدَدُنَا َكثِّي ٌر فِّي َكثِّي ٌر فِّي . نَا ُ َها أ ْمَوال ْت فِّي َّ َوقَل َها َعدَدُنَا ْخ َرى فَقَ َّل فِّى ُ ر أ نَا إلى دَا ْ َر فَتَ . ُسو ُل للاِّ َحَّول ُرو َها فَقَا َل :# ذَ َمة ذَ ]. أخرجه أبو داود . ِّمي 11. (4099)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Biz bir evdeydik, oradayken sayımız çok, malımız bol idi. Sonra bir başka eve geçtik. Burada sayımız da azaldı, malımız da." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Burayı zemîm (addederek) terkedin!" buyurdular." [Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3924).]539 AÇIKLAMA: Bu hadiste, sanki Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın evde uğursuzluk inancını teyid ediyor ma'nâsı çıkmaktadır. Çünkü sual sahibi, geldikleri bu ikinci evde uğursuzluğa uğrayarak sayılarının azaldığını, mallarında kayıplara uğradıklarını beyan ederek bu ikinci evi terkedip etmeme hususunda fetva ve izin istemektedir. Uğursuzluk inancı, yasaklanmış olmasına rağmen, Resulullah evi terketmelerine irşad buyuruyor. İbnu'l-Esîr, evin zemim addedilerek terkedilmesi uğursuzluk inancıyla hareket etmek değildir dedikten sonra: "Evin zemîm (kötü) olmasının ma'nâsı "havası sizin için muvafık değil" demektir" der. Erdebilî'nin elEzkâr'daki yorumu daha farklı: "Bunun ma'nâsı şudur: "Onu terkedin" demek, "orası hakkında düştüğünüz sû-i zandan ve orada uğradığınız musibeti görmekten kurtulmak için bir başka yere geçin" demektir." Hattâbî ve İbnu'l-Esîr de şu kanaati beyan ederler: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), içlerine düşen, meskenleri sebebiyle belaya uğradıkları zannını iptal için onlara evlerini değiştirmeyi emretmiştir. Evlerini değiştirdiler mi bu vehmin kaynağı kuruyacak kalplerine giren şüphe onlardan uzaklaşacaktı." Şu halde, Resulullah'ın bu hadislerinden, insanın, imkan nisbetinde, hoşuna gidecek bir meskende oturmaya çalışması prensibi çıkarılabilmektedir. Ömrümüzün büyük bir kısmı evde geçmesi haysiyetiyle, onun komşuları, genişliği, havası, çarşı, pazar, cami, mektep gibi içtimâî mü-esseselere yakınlığı yönüyle uygun ve hoşa gidecek mahiyette olması son derece ehemmiyetlidir. Hatta Resulullah bir hadislerinde "Kişinin saadeti üç şeye bağlıdır: İyi kadın, iyi mesken, iyi binek" buyurarak meskeni saadetimizin temel unsurlarından biri olarak tavsif buyurmuştur.540 Şu halde sadedinde olduğumuz hadisten evde teşâüm olduğunun ihsasını değil, evin saadetimizdeki ehemmiyetinin takrîrini görmemiz gerekmektedir.541 ZIHÂR BÖLÜMÜ UMUMÎ AÇIKLAMA: Zıhâr veya müzâhere, lügat olarak, arka ma'nâsına gelen zahr'dan gelir. İki şey arasında bir mutabakat ve mümâselet vücuda getirmek manasındadır. Boşanma bahsinin bir ıstılahı olarak: Kocanın, hanımını neseb, reza (süt emme) veya müsâharet (evlenmeden hâsıl olan akrabalık bağı) suretiyle müebbeden mahremi olan bir kadının, kendisince bakılması caiz olmayan arkası, karnı, uyluğu gibi bir uzvuna teşbih etmesidir. Bu muamelede daha ziyade zahr (sırt) kelimesi kullanıldığı için zıhâr denmiştir. Zahr kelimesi çoğu kere, edeb icabı, karın ve tenâsül uzvu yerine kullanılmış olur. Bu, bir nevi boşamadır. Zira helal olan hanımını, haram olan bir yakınına benzetmek suretiyle, onu kendisine haram kılmış olmaktadır, mezmum bir davranıştır. Böyle bir benzetme muamelesinde bulunan kimseye, zıhar kefâretinde bulunmadıkça hanımı haram olur. Cinsî temas, öpme, şehvetle kucaklama ve lems (değme) gibi muamelelerde bulunamaz. Mesela bir kimsenin, hanımına: "Sen bana annemin arkası gibisin"; "ben sana zıhâr ettim"; "sen bana anam gibisin"542 "sen bana anam gibi haramsın" nevinden sözler sarfeden kimse zıharda bulunmuş olur. Kefâret olarak şunlardan birini yapması gerekir: * Köle âzad etmek. 538 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/470-471. 539 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/472. 540 İslamî meskenle ilgili geniş açıklamayı 3. ciltte sunduk (S.179-216). 541 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/472-473. 542 Bu söz mutlak olduğu için zıhar niyetiyle söylenmişse tahrimiyete sebep olur. Aksi halde olmaz. * İki ay muttasıl oruç tutmak. * Altmış fakire sabahlı akşamlı günde iki öğün olmak üzere yemek yedirmek. Bu üç şıktan birini tercih hakkı yoktur. Maddi imkanı olan köle âzad eder. Olmayan sıhhati elveriyorsa oruç tutar; değilse fakir doyurur. Teferruat için ilmihal kitaplarına bakılmalıdır.543 ِّ َسا ِّء َماَ يُ ِّص ـ عن سلمة بن صخر البياضي َر ِّض : [ ي ُب َي ـ3388 ـ3 للاُ َعْنه قال ِّصي ُب ِّم َن الن ُ أ َّما دَ َخ َل َش ْهُر ُكْن ُت ا ْمرا ِّرى فَلَ َغْي ْن َسِّل َخ َش ْهُر َحت ى يَ َها ِّ َح فَ َظا َه ْر ُت ِّمْن ْصب ُ ِّي َحت ى أ يَتَتَابَ ُع ب ِّصي َب ِّم ِّن ا ْمَرأتِّي َشْيئا ُ َر َم َضا َن ِّخ ى ْف ُت أ ْن أ ُمنِّ َي تَ ْخدُ َر َم َضا َن فَبَ ْينَا ه َها َش ْى ٌء تَ َك َّش َف ِّلي َمْن ة إذْ ْيلَ َ ذَا َت ل . بَ ْ ْم أل َه فَل ا َ ْي َخبَ َر . ْث أ ْن نَ َزْو ُت َعلَ ْ ُهُم ال ْو ِّمي فَأ ْخبَ ْرتُ َّما أ ْصبَ ْح ُت َخ َر ْج ُت إلى قَ فَل . قَا َل: ُت َ ْ ل فَقُ َمِّعي إلى َر ُسو ِّل للاِّ ا ْم .# وا ُشوا ُ قَال : َ ُت إلى رسو ِّل للاِّ َو للاِّ فَاْن َطلَقْ ِّذَا َك يَا َما ب ل ُت: أ ؟ قُْ َمةُ ِّذَا َك يَا َسلَ # فَأ ْخبَ ْرتُه.ُ فَقَا َل: أْن َت ب ِّ ٌر َصاب ِّن َوأنَا َرا َك للاُ قَا َل َر ’ ُسو َل للاِّ َمَّرتَْي ِّ َما أ َّي ب ْمِّر : للاِّ فَا ْح ُكْم فِّ ِّ ْر َرقَبَة ُت َح ر . ْ ل ق : ُ َما أ ْمِّل ُك َرقَبَة ِّي ا َنب َح قِّ ِّال َك ب ِّذى بَعَثَ َّ َوال َرقَبَتِّي قَا َل َو َض َرْب ُت َصْف َحة َر َها، ِّعَ فَ ْين ُص َغْي : . ُت ْم َش ْهَرْي َن ُمتَتَاب ْ ل ِّم ُ ِّ صيَا َم ق : َن ال َصْب ُت إَّ ِّذي أ َّ َصْب ُت ال َو َه ْل أ . َو ْسقا ْطِّعْم قَا َل فَأ ِّي َن ِّم ْس ِّكينا ِّم َن تَ . ُت ْم ر َبْي َن ست ْ ل ٌم ق : ُ نَا َطعَا َو ِّح ِّشي َن َمالَ ِّتْنَا لَقَدْ ب ِّي ا َح قِّ نَب ْ ِّال َك ب ِّذي بَعَثَ َّ َوال ِّة بَنِّى . قَا َل: ِّل ْق إلى َصا ِّح ِّب َص فَاْن َط دَقَ ْي َك ْعَها إلَ يَدْفَ ْ ق فَل َرْي َه ُز . ا َك بَِّقَّيتَ ُ ْم ر َو ُك ْل أْن َت َو ِّعيَال ِّم ْن تَ َو ْسقا ِّي َن ِّم ْس ِّكينا ْو ِّمي ْطِّعْم ِّست فَ . ُت َر فَأ . َج ْع ُت إلى قَ ْ ُكُم فَقُ : ل َو َجدْ ُت ِّعْندَ ُكْم ال َّضْي َق َوَو َجدْ ُت ِّعْندَ رسو ِّل للاِّ ال َّس ِّ َصدَقَتِّ َمَر ِّلي ب َو ُح ْس َن ال َّرأى َوقَدْ أ عَةَ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 1. (4100)- Seleme İbnu Sahr el-Beyâzî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben, bir başkasında rastlanmayacak derecede kadın mevzuunda zaafı olan (ve şiddetli ihtiyaç duyan) bir kimseydim. Ramazan ayı girince (tahammül edemeyip oruçlu iken) hanımına temas ediveririm diye korktum. Ve Ramazan boyu devam edecek bir zıhârda bulundum. Sabah olunca yakınlarıma gidip durumu haber verdim. Ve: "Benimle Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelin (durumumu sorayım)" dedim." "Vallahi hayır! Gelmeyiz!" dediler. Resulullah'a tek başıma gittim, durumu haber verdim. "Yani sen böyle mi yaptın ey Seleme?" buyurdular. Ben: "Evet ben öyle yaptım! Evet ben öyle yaptım. Ancak Allah'ın emri karşısında sabırlıyım, Allah size her ne göstermişse onu bana hükmedin!" dedim. "Bir köle âzad et!" emrettiler. Ben: "Sizi hak peygamber olarak gönderen Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun şundan başka rakabem yok deyip rakabeme elimle şaplattım."544 "Öyleyse peş peşe iki ay oruç tutacaksın!" buyurdular. Ben: "Ama ben bu günahı oruç yüzünden işledim, (dayanamam)!" dedim. "Öyleyse buyurdular, altmış fakire bir vask kuru hurma taksim et!" "Seni hak peygamber gönderen Zât-ı Zülcelâle yemin olsun (ben ve hanım, her) ikimiz aç ve yiyeceksiz olarak geceyi geçirdik" dedim. (Aleyhissalâtu vesselâm bu sözüm üzerine): "Benî Zureyk'in sadaka mallarına bakan memura git, o miktar (hurma)yı sana versin, sen altmış fakire yedir. Geri kalan bakiyeyi de sen ve iyaliniz yeyin" buyurdular. Ben kavmime döndüm. Onlara: "Sizden zorluk ve bed fikir gördüm. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'da ise genişlik ve güzel fikir buldum. Bana sadakanızdan verilmesini emretti! dedim." [Ebu Dâvud, Talâk 17, (2213); Tirmizî, Talâk 20, (1200); Tefsir, Mücâdile 3295; İbnu Mâce, Talâk 25, (2062).]545 AÇIKLAMA: 1- Burada, zıhârda bulunduğu halde yeminini tutmayan bir sahâbîye Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın verdiği hükmü ve bunun tatbikatına bir örnek görmekteyiz. 2- Vask: Altmış sa'dır. Bir sa' ise 2, 20 ile 2,650 litre arasında bir hacim ölçüsüdür. 3- Hadis, kefâret olarak altmış fakirin doyurulmasını âmirdir. Nitekim İmam Şâfiî ve İmam Mâlik hazretleri böyle hükmederler. Ancak Ebu Hanîfe merhum bir fakiri altmış gün doyurmakla da kefaretin yerine getirileceğine hükmetmiştir. 4- Bu hadisten hareketle Sevrî, Ebu Hanîfe ve Ashâbı bir fakir için hurma, darı, arpa veya kuru üzümden bir sa', buğdaydan da yarım sa' vermenin vacib olduğuna hükmetmişlerdir. İmam Şâfiî ise, bu hususta gelen ve vask yerine arâk tabiri geçen başka rivayetleri göz önüne alarak: "Vacib olan, her fakir için bir müdd miktarı vermektir" demiştir. Arâk ise onbeş sa' miktarında bir hacim ölçüsüdür. 5- Hadisin zâhirine göre, kişi her üç nevini de yerine getirmekten aciz de olsa kefâret yine de sâkıt olmamaktadır. Zira, adam köle âzad edemiyeceğini, üstüste iki ay oruç tutamayacağını, altmış fakiri de doyuramayacağını söyleyince, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ona, kefaretini yerine getirecek miktarda yardımda bulunmuştur. İmam Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel böyle hükmetmişlerdir. Bazı âlimler, bu durumda kefâretin düşeceğine hükmetmiştir. 543 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/474-475. 544 Rakabe, köle demek ise de lügat olarak boyun demektir. Sahâbî, burada "azad edebilecek başka bir boynum (yani kölem) yok" mânasına kendi boynuna eliyle şaplatıp: "Bundan başka boynum yok!" der. 545 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/475-476. Bazıları da, tafsili esas almış, "Ramazan orucunun kefâreti düşer, diğer kefâretler düşmez" demiştir. 6- Köle âzadı hususunda da ülemânın farklı bir değerlendirmesine dikkat çekmede fayda var: Hadisin ıtlakını esas alan Atâ, Nehâî ve Ebu Hanîfe rahimehumullah: "Kölenin mü'min olup olmamasına bakılmaz, herhangi bir kölenin âzadı yeterlidir" demişlerdir. İmam Mâlik, Şâfiî ve diğer bir kısım ülemâ: "Kâfir kölenin âzad edilmesi ne câizdir ne de yeterli!" demişlerdir. Bunlara göre, bu mutlak hadis, katille ilgili kefareti beyan eden âyette "iman" şartı ile kayıtlanmıştır. Bu iddiaya: "Bir hükmü diğer bir meselenin hükmüyle kayıtlamak caiz olmaz" diye cevap verilmiştir. Meselede bazı tafsil daha varsa da, bu kadarını yeterli görüyoruz.546 ـ3383 ـ2ـ و’ خرى ُ َم ِّت َر ِّض َي بي داود في أ : [ للاُ َعْنهما ِّن ال َّصا ْو ِّس ْب َكانَ ْت تَ ْح َت أ َمٌم أ َّن . َجِّميلَةَ ِّ ِّه لَ َو َكا َن َر ُج َ ب . و َكا َن إذَا َمُمهُ َظا َه َر ِّم َن ا ْشتَدَّ لَ ِّر َّظ َها َرة ال ا تِّ ِّه فَأْن َز َل للاُ فِّى ِّه َكفَّ َ َن َز » وثبت ْو التَّتَابُ » التهافت في الشر واللجاج فيه و يكون إ في الشر.ومعنى « ُت َع ا ْمَر ].« أ ِّن» أي طعام لنا، يقال أوحٌ الرجل: إذا جاع، وتوح:ٌ إذا خ بطنه . َو َحشي عليها، وأراد به الجماع.وقوله «بتنَا 2. (4101)- Ebu Dâvud'un bir diğer rivayetinde şöyle denir: "Cemîle, Evs İbnu's-Sâmit (radıyallahu anhümâ)'nın nikahı altında idi. Evs ise, kendisinde kadına karşı şiddetli istek bulunan birisi idi. Bu duygusu şiddet peyda edince (nefsini frenlemek maksadıyla) hanımına zıharda bulundu. Bunun üzerine, Allah Teâlâ Hazretleri, onun hakkında kefaret-i zıhâr(la ilgili âyet)i inzal buyurdu." [Ebu Dâvud, Talâk 17, (2218).]547 AÇIKLAMA: 1- Cemîle (radıyallahu anhâ)'nın hikayesi burada özet olarak görülmektedir. Ancak hadise muhtelif rivayetlerde tafsilatlı olarak gelmiştir. Buna göre, bir diğer adı Huveyle olan Cemîle, kocası Evs (radıyallahu anh)'ın zıhârda bulunması üzerine, telaşla Resulullah Aleyhissalâtu vesselâm'a gelir, durumunu anlatır. Cemîle'nin telaşı, zıhâr'ın, cahiliye devrinde talâk sayılmasından ileri geliyordu. Cemîle'yi dinleyen Aleyhissalâtu vesselâm: "Sen kocana haram oldun!" der. Cemîle: "Ama kocam talâk kelimesini kullanmadı" derse de Aleyhissalâtu vesselâm: "Sen kocana haramsın" cevabında ısrar eder. Cemîle: "Meselemi Allah'a arzedeceğim!" diyerek Resulullah'a gider gelir, yüzünü semaya kaldırarak Allah'a şikayetlerde bulunur. Resulullah, kocası hakkında onu teskin etmeye, ikna etmeye çalışır: "Allah'tan kork, o senin amcanın oğludur" buyurur. Ama kadın direnmesine gidip gelmelerine, Allah'a şikayetlerine devam eder. Derken âyet nâzil olur: "(Habibim), zevci hakkında seninle direşip duran, (nihayet halinden) Allah'a da şikâyet etmekte olan (kadın)ın sözünü (umulduğu vech ile) Allah dinlemiştir. Allah sizin konuşmanızı zâten işitiyordu. Çünkü Allah, hakkıyla işitici, kemaliyle görücüdür. İçinizden zıhâr yapagelenlerin (karıları) onların anaları değildir. Anaları kendilerini doğuranlardan başkası değildir. Şüphe yok ki onlar her halde çirkin ve yalan bir laf söylüyorlar. Muhakkak Allah çok bağışlayıcı, çok mağfiret edicidir. Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini geri alacaklar (için), birbirleriyle temas etmezden evvel, bir köle âzad etmek (lazımdır). İşte size bununla öğüt veriliyor. Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır. Fakat kim (bunu) bulamazsa, (yine) birbirleriyle temas etmezden evvel, fasılasız iki ay oruç (tutsun). Buna da güç yetiremezse altmış yoksul (doyursun). (Kefaretteki) bu (hafifletme) Allah'a ve peygamberine iman (da sebat) etmekte olduğunuz içindir. Bu (hükümler) Allah'ın (tayin ettiği) hallerdir. (Bunları kabul etmeyen) kâfirler için ise elem verici bir azab vardır" (Mücâdile 1-4). Âyet üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Kocan bir köle âzad edecek!" buyurur. Kadın: "Bunu bulamaz! der. Aleyhissalâtu vesselâm: "Öyleyse, peşpeşe iki ay oruç tutar!" buyurur. Kadın: "Ey Allah'ın Resûlü! Kocam yaşlı bir kimsedir, oruç da tutamaz!" der. Aleyhissalâtu vesselâm: "Öyleyse altmış fakiri doyursun!" ferman eder. Kadın: "Onun tasadduk edecek bir şeyi de yok!" der. Bunun üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir arâk kuru hurma getirir. Kadın: "Ey Allah'ın Resulü! Ben ona bir başka arâkla da yardım ederim" der. Aleyhissalâtu vesselâm: "İyi yaparsın, git, bununla kocan adına altmış fakiri doyur ve amca oğluna dön!" emreder. Ebu Dâvud: "Bu rivayette, Cemîle'nin kocasıyla istişare edip, iznini almadan kocası adına kefâretini ödediği ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da bunu tecviz edip teyid ettiği görülmektedir" der. 2- Bu rivayet, zıhâr yapan kimseye, kefarette bulunmazdan önce hanımına temasın haram olduğunu ifade eder. Ülemâ bu hususta icma etmiştir. Şayet temas etmişse, kefaret düşmediği gibi, cezada artma da olmaz. Salt İbnu Dînâr der ki: "On kadar fakîhe, kefareti yerine getirmeden hanımına temas eden kimsenin hükmü hususunda sordum. Hepsi de: "Tek bir kefaret öder" dedi." Bu hususta dört imam da aynı görüştedir. Şunu da belirtelim ki: "Hasan Basrî ve İbrahim Nehâî hazretleri: "Kefaretten önce temas eden erkeğe üç kefaret gerekir" demişlerdir. Diğer taraftan Zührî, Sâid İbnu Cübeyr ve Ebu Yusuf da, "Temasla kefâretin düşeceğine" kâil olmuşlardır. 548 546 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/476-477. 547 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/478. 548 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/478-480. İLİM BÖLÜMÜ (Bu bölümde yedi fasıl vardır) BİRİNCİ FASIL ÂLİMLERİN FAZİLETİ * İKİNCİ FASIL İLME TEŞVİK * ÜÇÜNCÜ FASIL İLİM ÂDÂBI * DÖRDÜNCÜ FASIL İLİM ÖGRETME ÂDÂBI * BEŞİNCİ FASIL HADİS RİVAYETİ VE NAKLİ * ALTINCI FASIL HADİSİN YAZILMASI * YEDİNCİ FASIL İLMİN KALDIRILMASI UMUMÎ AÇIKLAMA Son zamanlarda ilim çağı, ilim cemiyeti gibi tabirler yaygınlık kazandı. İnsanlığın ortak otomasyon devrini de bırakıp ilim çağına geçtiği, geleceğin insanlığının ilim cemiyeti meydana getireceği söylenmektedir. Bütün bu ifadeler ilmin ehemmiyetini vurgulamaya yöneliktir. İlim her devirde insanlık için gerekli olmuş, ilimle mücehhez insanlar ve cemiyetler, ilmen geri olanlara dâima üstünlüklerini korumuşlardır. Eğer, insanlık tarihi, ilim mikyasıyla bir taksime tabi tutulacak ve illa da bir ilim devrinden bahsedilecekse, kanaatimizce bunu Kur'an vahyi ile başlatmak gerekir. Beşeriyete "Oku!" diye başlayan risalet-i Muhammediye böyle bir devreyi başlatmış, "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer 9); "Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin..." (Mücadele 11) gibi pek çok âyetlerle ilmin yüceliğine dikkat çekmiş, dünyayı isteyene de, âhireti isteyene de, hem dünya hem âhiret her ikisini de isteyene hep ilmin kesbedilmesini tavsiye etmiştir. İslam dışı dünya, ilme olan ciddî ve alarmant çağrısını son yıllarda ele alarak geleceğin bir ilim çağı olacağını söylemiştir. Bu Umumi Açıklama kısmında, ilim mevzuunda söylenmesi gereken hususları, kitabımızın birinci cildinde 402- 469. sayfaları arasında genişce işlediğimiz için oraya atıf yapmakla yetiniyoruz.549 BİRİNCİ FASIL - ÂLİMLERİN FAZİLETİ َي ـ3382 ـ3 للاُ َعْنه قال َر ُسو ِّل ـ عن أبي أمامة َر ِّض : [ للاِّ ٌم ِّكَر ِّل َو ذُ # َعاِّل ِّدٌ ِّ . فقَا َل: ِّد َكفَ ْضِّلي َر ُج ََ ِّن َعاب عَاب ْ ِّم َعلى ال عَاِّل ْ ْض ُل ال فَ ْم َعلى أدْنَا ُك ]. أخرجه الترمذي وصححه . 1. (4102)- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a biri âbid diğeri âlim iki kişiden bahsedilmişti. "Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir" buyurdu." [Tirmizî, İlm 19, (2686).]550 ـ3387 ـ2ـ وفي رواية له: [ َّمث قَا َل ُ َوأ ْه َل ال َّس َموا ِّت َو : أ ْه َل ا ََئِّ َكتَهُ َ إ َّن للاَ تَعالى َو ’ ِّحيتَا َن فِّي م ْ َوال فِّى ُج ْحِّر َها ْملَةَ ْر ِّض َحت ى النَّ َر ِِّّم النَّا ِّس ال َخْي و َن َعلى ُمعل َصل بَ ْحِّر يُ ْ ال ] . 2. (4103)- Yine Tirmizî'nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: "...Aleyhissalâtu vesselâm sonra buyurdular ki: "Allah Teâlâ Hazretleri, melekleri, semâvat ehli, deliğindeki karıncaya, denizindeki balıklara varıncaya kadar arz ehli, halka hayrı öğretene mağfiret duasında bulunur." (Hadis Tirmizî'nin aynı babındadır.)551 AÇIKLAMA: 1- Burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Aliyyu'l-Kârî'nin açıklamasına göre, âbid'le farz ibadetlerini yapabilecek kadar ilmi olup, kâmil şekilde ibâdetini yapan kimseyi; âlimle de, ibadetlerini eksiksiz yapmakla birlikte ulûm-ı şer'iyyeyi iyi bilen kimseyi kastettiğini belirtir. 2- Âlimin şerefce âbide üstünlüğü, Resulullah'ın şerefce en âmi bir sahâbîye üstünlüğüne teşbih edilmiştir. Aliyyu'l-Kârî der ki: "Burada Aleyhissalâtu vesselâm ilmin faziletini beyanda, mübâlağa üslübuna yer vermiştir. Zira, "...benim, en âlanıza üstünlüğüm gibidir" demiş olsaydı, bu ifade de ilmin fazilet ve şerefini belirtmede kâfi idi..." 3- Aliyyu'l-Kârî hadiste geçen meleklerle Arş'ın hamelesi olan meleklerin kastedildiğini, arz ehli tabiriyle insanlar, cinler, hayvanlar, bütün canlıların kastedildiğini söyler. و َن geçen Hadiste 4- َصل ُي' yi "mağfiret duasında bulunur" diye tercüme ettik. Ancak "her çeşit hayır ve bereket talebinde bulunurlar" diye de anlamak muvafıktır. 5- "Hayır öğreten" ibaresindeki hayırdan öncelikle kastedilen şeyin din ilmi olduğu belirtilmiştir. Çünkü hem dünyada istikamete, hem de âhirette kurtuluşa vesiledir. Dolayısıyla her iki dünyanın da saadeti herşeyden önce dinin öğretilmesine ve öğrenilmesine bağlıdır. Günümüzde "çalışmak da ibadettir" diye ibadeti istiskal edici sözleri müslümanlar söylemezler. "Farz ibadetlerini yapanların meşru çalışmaları da ibadettir" dendiği takdirde dinimize uygun bir söz olur. Farzlarını yapmadan yapılan çalışmalar meşru bile olsa nursuzdur veya nuru güdüktür. Âhirete intikal eder mi bilemeyiz. Zira Cenâb-ı Hakk ".Âhireti bildikleri halde dünyayı ona tercih ederler" (İbrahim 3) mealindeki âyette âhirete inandığı halde âhiret için çalışmayı ihmal eden, yani "ailemin nafakası için çalışmam da ibadettir" fetvayı fasidesi ile kendini aldatıp farzları terkeden kimseleri kasdetmiş olmalıdır. Nitekim bir başka âyette "ailenizin rızkını kazanmak ibadetinizin terkini meşru kılmaz" irşadında olmak üzere Hakîm ve Kerîm olan Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "(Herkesin rızkını veren benim, benim yarattıklarım için herhangi bir) rızık vermelerini taleb etmiyorum, (başkalarını) doyurmalarını da istemiyorum (ben onları bana ibâdet etmeleri için yarattım), rızkı veren, o pek çetin kuvvet sâhibi Allah'ın kendisidir" (Zâriyât 57-58). 6- Şârihlerimiz şu hususa da dikkatlerimizi çekerler: Hadîste dikkat çekilen mağfiret duası'na liyakat kasbedebilmek için öğretme işi "hayır" la kayıtlanmıştır. Yani her öğretici, hadîste vaadedilen hayra, berekete mazhar değildir, arz ve semâ ehlinin duasına layık değildir. "Hayır" öğreten buna layıktır. Hayır ise, kişiyi kurtuluşa götüren şeydir, Allah rızası için yapılan iştir. 7- Bu rivayet, efdaliyet sebebine de işâret etmektedir: İlmin hayrı yaygındır, sonsuzca sirâyet eder, ibâdetin hayrı kısadır, onu yapanla sınırlıdır, çünkü ilm nuru başkasına da geçen peygambere benzetilmiştir.552 549 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/482. 550 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/483. 551 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/483. 552 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/483-485. َي ـ3383 ـ7 للاُ َعْنهما قال ِّ قا َل :# د َر ـ وعن ابن عباس َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ِّف َعاب ْ ِّن ِّم ْن أل َعلى ال َّشْي َطا َوا ِّحدٌ أ َشد فَ ]. أخرجه ِّقيهٌ الترمذي . 3. (4104)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Tek bir fakih, şeytana bin âbidden daha yamandır." [Tirmizî, İlim 19, (2083).]553 AÇIKLAMA: Burada fakîhin şeytan tarafından çok zor aldatılacağı ifâde edilmektedir. Çünkü fakih ilmiyle şeytanın aldatmalarına, iğvalarına kapılmaz, üstelik halka hayrı emreder, şeytanın hileleri hususunda halkı aydınlatır. Bin rakamından murad, kesret yani çokluktur. "Ne kadar çok olursa olsun âbidlerin aldatılmasında şeytan zorluk çekmez' ma'nâsındadır. Âlimler bunun sebebini şöyle açıklar: "Çünkü şeytan, insanlara ne zaman bir heva kapısı açar ve kalplerinde bir kısım şehvetleri uyandırır ve câzip hale getirirse onun hîlelerini bilen fakîh, doğru yolda gitmek isteyen, hayrı taleb eden sâlihlere şeytanın açtığı bu kapıyı kapatmanın yollarını öğretir ve böylece şeytanı hüsrana uğratır, gayesini boşa çıkarır. Âbid ise, ibadetle meşguliyeti sebebiyle, şeytanın hîlelerinden gâfil olabilir." Şevkânî bazılarınca zayıf sayılan şu hadîsi kaydeder: "Allah indinde din ilmi kadar faziletli bir şey yoktur. Tek bir fakih, şeytana bin âbidden daha yamandır. Her şeyin bir direği vardır. Bu dinin direği fıkıhtır." Sehavî, farklı tariklerden geldiği için, el-Makâsıd'da, "hadîsin güçlendiğini" söylemiştir.554 َي ـ3385 ـ3 للاُ َعْنه قال ُسئِّ َل النَّب :# عالى؟ قا َل ِّ ى ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ي النَّا ِّس أ ْكَر ُم ِّعْندَ للاِّ تَ أ ْكَر ُمُهْم ِّعْندَ للاِّ أتْقَا ُه ْم أ : قَال : َك ُوا ُ َس َع ْن هذَا نَسأل ْي َ ل . قا َل: للاِّ ِّ يِّ ِّل للاِّ ِّ ي للاِّ اْب ُن نَب ِّن فَيُو ُس ُف نَب َخِّلي اْب . وا قَال : َك قَا َل ُ ُ َس َع ْن هذَا نَ ْسأل ْي عَ َر ل : ِّب َ ْ ِّن ال ْن َمعَاِّد فَعَ ُوا ُونِّى؟ قَال تَ ْسأل : َجا ِّهِّليَّ ِّة َخيَا ُر ُه ْم نَعَ ْم. قَا َل: فِّي ا ِّق ُهوا]. أخرجه الشيخان . ِّخيَا ُر ُه ْم فِّي ال فَ ” ْسِّم إذَا فَ 4. (4105)- Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Allah indinde en efdal insanın kim olduğu sorulmuştu: "Allah indinde en kıymetlileri en muttaki olanlardır!" buyurdular. "Biz bunu sormadık!" demeleri üzerine: "Öyleyse o, Halîlullah'ın oğlu, Nebiyyullah'ın oğlu Nebiyyullah'ın oğlu Yusuf'tur" buyurmuştu. Yine itirazla: "Hayır, bunu da sormadık" dediler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Siz bana Arap hanedanlarından mı soruyorsunuz?" dedi. "Evet (Ey Allah'ın Resûlü!)" dediler. "Onların cahiliye dönemindeki hayırlıları, fıkıh öğrendikleri takdirde, İslâm'da da en hayırlılarıdır!" cevabını verdi." [Buhârî, Enbiya 8, 14, 19, Menâkıb 1, 25, Tefsir, Yusuf 1; Müslim, Fezâil 168, (2378).]555 AÇIKLAMA: 1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, "Allah indinde en kıymetli (ekrem) kimse" sorulunca, Hucurat suresinin en ,kıymetlisi en indinde Allah İnsanların ":olarak muvafık âyetine اِّ َّن اَ ْكَر َمُكْم ِّعْندَ للاِّ اَتْقي ُكْم geçen âyetinde 13. muttakî olanıdır" diye cevap veriyor. 2- Hadîste Hz. Yusuf'un fazîleti de dile getirildikten sonra mesele hânedanlara geliyor. Gerçi hadîste madenler tabiriyle meseleye temas ediliyor. İbnu Hacer, burada mâdenler kelimesiyle "kendilerine intisab ve iftihar edilen kökler (ecdâd)ın kastedildiğini" belirtir. "Bunu der, madenler olarak ifade etti, zira onlarda muhtelif istidatlar mevcuttur. Mamafih, onları madenlere benzetmesi, onların şeref kapları olmalarındandır, tıpkı mâdenlerin cevher kabı oldukları gibi." İbnu Hacer, hadîste şerefin dört kısımda beyan edildiğine dikkat çeker. 1) En efdal kimse, hem cahiliyede hem de İslâm'da şeref sahibi olandır. Bunların cahiliye devrindeki şerefleri hem kendilerinde, hem de ecdadlarında beğenilen vasıfların bulunmasından ileri gelen güzel hasletleri taşımalarındandır. İslâm'daki şeref ise, şer'an güzel olan hasletleri taşımalarından ileri gelir. 2) İkinci derecede yüce olan, öncekine din ilminde derinlik (tefakkuh) ilave etmesini bilendir. Bunun mukabili, cahiliyede şerefli olup, İslâm'da (yeni bir haslet ilave etmeden) eski şerefini devam ettirendir. Bu ise şerefte en düşük mertebedir. 3) Üçüncü kısım: Cahiliyede şerefli olmadığı halde İslâm'da şerefli olan ve fıkıh (ilim) elde edendir. Bundan düşüğü, İslâm'la şereflenmekle kalıp ilim elde etme şerefini ilave etmeyendir. 4) Dördüncü kısım: Cahiliyede şerefli olup İslâm'la şereflenendir. Bu, bir öncekinin altındadır. Eğer fıkıh öğrenirse onun mertebesi cahil şerefliden üstün olur. 553 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/485. 554 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/485. 555 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/486. 3- Hadis, cahiliyeden çıkıp, İslâm'a giren cemiyetlerde şeref statüsünün değişeceğini, eski şerefin korunmasının ve hatta daha da yüceltilmesinin mümkün olduğunu, bunun öncelikle ilme bağlı olduğunu ifade etmekle, ilim iktisabına teşvik etmektedir.556 َي ـ3386 ـ5 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن علي َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ِّن قَا َل :# ا ْحتِّي َج إ ِّن إ ِّقىهُ فِّى الِّد ي فَ ْ ال َّر ُج ُل ال َو نِّ ْعم إ ْن ا ْستُ ْغنِّى َ َع، ْي ِّه نَفَ لَ ْف ُسهُ َع ]. أخرجه رزين . ْنهُ أ ْغنَى نَ 5. (4106)- Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Dinde fakîh (bilgili) olan kimse ne iyi kimsedir! Kendisine muhtaç olununca faydalı olur. Kendisine ihtiyaç olmayınca ilmini artırır." [Rezîn tahric etmiştir.]557 َي ـ3383 ـ6 للاُ َعْنه قال َحبَّنِّي َكا َن َر ـ وعنه َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َو َم قَا َل :# ْن أ َحبَّنِّي، ِّميتَ ْت َب ْعِّدي فَقَدْ أ ُ ِّم ْن ُسنَّتِّي أ َم ْن أ ْحيَا ُسنَّة َمِّعي ]. أخرجه رزين . 6. (4107)- Yine Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, benden sonra öldürülmüş olan bir sünnetimi ihya ederse beni seviyor demektir. Beni seven de benimle beraberdir." [Rezîn tahric etmiştir] 558 َي ـ3387 ـ3 للاُ َعْنه قال ِّ يَقُ : ِّه َسِّم ْع # و َل ُت َر ـ وعن أبي الدرداء َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ َك للاُ ب َسلَ ما ْ ِّ ِّه ِّعل ُب ب ُ ْطل يَ َك َطِّريقا َم ْن َسلَ ِّة َجنَّ ْ ِّم ْن ُط ُر ِّق ال عَ . ا َطِّريقا ْ َوإ َّن ال ِّم، ْ ِّعل ْ ِّرض ى ِّل َطاِّل ِّب ال َها َض ُع أ ْجنِّ َحتَ تَ لَ ََئِّ َكةَ َ َو ي إ َّن الم َم ْن فِّي ال َّس َموا ِّت َو َم ْن ف يَ ْستَ ْغِّف ُر لَهُ لَ َ ِّلم ِّر َعلى َس ا’ بَدْ ْ ال ْيلَةَ َمِّر لَ قَ ْ ِّد َكفَ ْض ِّل ال ِّ عَاب ْ ِّم َعلى ال عَاِّل ْ ْض َل ال َوإ َّن فَ َما ِّء، ِّحيتَا ُن فِّي َجْو ِّف ال ْ ْر ِّض َوال َء َو َرثَةُ َما عُلَ ْ َوإ َّن ال َكَوا ِّك ِّب، ْ ِّر ال ائِّ َو ا’ إ َّن ا ِّيَا ِّء، َوافِّ ر ْنب ’ْن ِّ َح ظِّ َم ْن أ َخذَهُ أ َخذَهُ ب فَ َ م ْ ِّعل ْ َول ِّك ْن ُو رِّ ثُوا ال َو ََ ِّد ْر َهما ْم يُو رِّ ثُوا ِّديَنارا َء لَ ِّيَا ب ]. أخرجه أبو داود، وهذا لفظه، والترمذي . 7. (4108)- Ebu'd-Derda radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle dediğini işittim: "Kim bir ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semâvat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasib elde etmiştir." [Ebu Dâvud, İlm 1, (3641); Tirmizî, İlm 19, (2683); İbnu Mâce, Mukaddime 17, (223).]559 AÇIKLAMA: 1- Bu Resûlullah'ın ilmi tafdîl sadedinde beyan buyurduğu mühim hadîslerden biridir. İçerisinde ilmi ve âlimi tafdil edici değişik hususlara yer verilmektedir. * İlm için yola çıkana Allah cenneti kolaylaştırmaktadır. * Melekler, ilim tâlibine tâzim göstermektedir. * Arz ve semada mevcut bütün hayat sahipleri tâlib-i ilme rahmet duası okumaktadırlar. * İlim ibadetten fevkalâde üstündür, kamerin yıldızlara üstünlüğü gibi... * Âlimler peygamberlerin vârisleridir. * İlim elde eden, dünyada elde edilebilecek nasiblerin en ziyadesini elde etmiştir. 2- Meleklerin kanatlarını koyması ne demektir? Bu hususta âlimlerimiz birkaç yorum getirmişlerdir: * Bir açıklamaya göre, bundan maksad hakkını tâzim, ilmini tevkîrdir (büyükleme). Zira başka âyette aynı tâbir bu ma'nâda kullanılmıştır. "Anne ve babana acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger" (İsra 24). * Bazı âlimler: "Kanat koymadan maksad yanına inmek için uçmayı terketmektir" demişlerdir. Nitekim hadîste "Allah'ı zikreden bir grup varsa mutlaka melekler sarar ve onları rahmet bürür" buyurulmuştur. * Bazı âlimler: "Bunun ma'nâsı, ilim tâlibini, üzerinde, dilediği memlekete, istediği hedefe götürüp ulaştırmak için kanatları açıp yaymaktır" demişlerdir. * Keza: "Bunun ma'nâsı, ilim talebinde tâlibe yardım ve çalışmasını kolaylaştırmaktır" dahi denmiştir. 3- Denizlerde balıklar(a varıncaya kadar bütün canlılar)ın âlime istiğfar etmesi mevzuunda Hattâbî der ki: "Allah Teâlâ hazretleri, balık ve sâir bütün hayvanlar hakkında onların faydaları, maslahatları rızıklarıyla ilgili bir ilmi âlimlerin dillerine koydu. Böylece hayvanlar hakkındaki haramlar, helaller nelerdir, onlar açıklamaktadır, hangi 556 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/486-487. 557 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/487. 558 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/487. 559 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/488. şeyler lehlerine ve faydalarınadır, hangi şeyler aleyhlerine ve zararlarınadır, insanlara âlimler bildirmekte, onlara iyilik yapılmasını, zarar vermekten kaçınılmasını vs. hep âlimler tavsiye etmekte, öğretmektedir. Buna binâen Allah, -kendilerine ülemânın bu şefkatle hizmetlerine bir karşılık olarak- istiğfar etmelerini hayvanlara ilham etmiş olmaktadır." 4- Âlimlerimiz, bu hadîste beyan edilen fazîlete, farzları ve müekked sünnetleri yerine getiren ilim tâlibi ve âlimlerin mazhar olacağını, dünyevî maksadlarla ilim yapanların mazhar olamayacağını belirtmede ittifak ederler. Keza âbid'den de murad, ibadetinin sahih olmasını sağlayacak gerekli ilme sahip olan, boş vakitlerini nâfile ibadetle geçirmek suretiyle kendisinde âbidlik galebe çalan kimsedir. 5- el-Kâdı der ki: "Resûlullah'ın âlimi kamere, âbidi de yıldıza benzetmesinde şu incelik var: İbadetin kemal ve nuru âbidden başkasına geçmez, hep kendinde kalır, halbuki âlimin nuru başkasına geçer." 6- Hadîste peygamberlerin dirhem ve dinar bırakmayacakları belirtilmiştir. Bunlarla dünyanın fâni olan her şeyi ifâde edilmiştir. Zira dirhem, "gümüş"; dinâr da "altın" para demektir. Bu iki şey bir değer birimi olmaları haysiyetiyle bütün dünyalıkları temsîl ederler. Bunların zikri diğerlerini sayıp dökmeye müstağni kılar. Resûller bu fâni dünyalıklardan ancak zaruret miktarında almışlar ve ölümlerinde de paylaşılacak herhangi bir maddi miras bırakmamışlardır, tâ ki insanlar, onların tevarüs edilebilecek dünyalık peşinde oldukları vehmine kapılmasınlar. 7- Son olarak, Resûllullah (aleyhissalâtu vesselâm), ilmî bir nasîbin fevkalâde bir bereket, dünyalıkla ölçülemeyecek kadar ziyade bir hayır olduğunu belirtmekte ve bu bolluğa ermek isteyenleri teşvîk etmiş bulunmaktadır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ilme olan bu övgülerini dünyaya ve tekniğe bakan ilim açısından ele alsak dahi doğruluğunu te'yidden kendimizi alamayız: Yeni bir teknik, yeni bir ilaç, yeni bir formül gibi, ma'lûma ilave edilen yeni bir ilmî tefevvuk sahiplerine, hem ferd ve hem de millet olarak şerefler ve üstünlükler kazandırmaktadır. Bugün "Nobel kazananlar"; "süperler"; "zengin ve ileri memleketler" hep ilimde öncülüğü elinde tutan fertler ve milletlerdir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ondört asır önce söylenmiş bu sözleri bile tek başına bir mucize ve nübüvvetinin hak olduğuna bir delil olmaktadır.560 İKİNCİ FASIL - İLME TEŞVİK َي ـ3387 ـ3ـ عن حميد بن عبدالرحمن قال: [ للاُ َعْنه يقول ِّرِّد للا ب ِّه َم ْن يُ سمعت معاوية َر ِّض : سمعت رسول للا # يقول: ِّ ْههُ فِّي يُفَق ِّن َخْيرا الِّد ي ]. أخرجه الشيخان وأخرجه الترمذي عن ابن عباس . 1. (4109)- Humeyd İbnu Abdirrahmân anlatıyor: "Hz. Muâviye (radıyallahu anh)'ı işittim demişti ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakih kılar." [Buhârî, Farzu'l-Humus 7, İlm 13, İ'tîsâm 10; Müslim, İmâret 98, (1038), Zekât 98, 100, (1038); Tirmizî, İlm 1, (2647).] AÇIKLAMA: 1- Hadisin Buhârî'deki vechi bazı ziyadeler ihtiva eder. Şöyle ki: "Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakih kılar. Ben taksim ediciyim, esas veren Allah'tır. Bu ümmet Allah'ın emrini yerine getirmeye (Kıyamete kadar) devam edecektir. Allah'ın emri (Kıyamet) gelinceye kadar muhalifleri, ümmetime zarar veremiyecekler." 2- İbnu Hacer bu hadisin üç hüküm ihtiva ettiğini belirtir. * Dinde tefakkuh (ilim sahibi olma)nın fazileti. * İlmi veren gerçekte Allah'tır. * Bu ümmetten bazıları kıyamete kadar daima hak üzere olacaktır. Devamla der ki: "Birincisi ilimle ilgili bölüme muvafıktır, ikincisi, sadakalarla ilgili kısma muvafıktır. Bu sebeple de Müslim, hadisi Zekât bölümünde tahric etmiştir. Buhârî de Humus bölümünde tahric etmiştir. Üçüncüsü, Eşrâtu's-Sa'at (Kıyametin Alametleri) ile ilgili bölümde zikredilmeye muvafıktır, nitekim Buhârî, hadisi İ'tîsâm bölümünde de tahric etmiştir, zira hadiste müçtehidin hiçbir vakit eksik olmayacağı hükmü mevcuttur." 3- Kıyamete yakın geleceği belirtilen Allah'ın emrinden murad, kalbinde az da olsa iman bulunan herkesin ruhunu kabzedecek olan bir rüzgardır. Kıyamete yakın böyle bir rüzgarla mü'minler teslim-i ruh ettikten sonra geriye şerirler hayatta kalacak ve Kıyamet onların tepesine yıkılacak, Kıyametin korkunç hadisâtını ceza olarak onlar yaşayacaklardır. 560 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/488-490. 4- Hadis, fıkıh ilminin sadece iktisabla olmayacağını, ilaveten Allah'ın lütfunun tecellisiyle olacağını ifade etmektedir. Bu da, her halde ilmin Allah rızası için talebi şartına bağlıdır. Selefi tekzib etmek, dil uzatmak gayesiyle fıkıh öğrenmeye çalışanlara ilâhî rahmetin hiç bir zaman açılmayacağı söylenebilir, çünkü niyette ihlas mevcut değil. Âlimlerimizin anladığına göre hadis, ihlasla tefakkuh edip Allah'ın rahmetine mazhar olacakların, bu ümmet-i merhume'den Kıyamete kadar eksik olmayacağını ifade etmektedir. 5- Buhârî, bu grubu, sünneti bilenlerin teşkil ettiğinde cezmetmiştir. Ahmed İbnu Hanbel: "Bunlar ehl-i hadis değilse, başka kim olur bilemem!" demiştir. Kadi İyaz: "Ahmed İbnu Hanbel, bu sözüyle ehl-i sünneti ve ehl-i hadis mezhebine itikad edenleri kastetmiştir" der. Nevevî de şu kanaattedir: "Bu taifenin Allah'ın emrini yerine getiren çeşitli mü'min fırkalar olması muhtemeldir: Mesela mücahid, fakih, muhaddis, zâhid, emr-i bi'lmaruf, nehy-i ani'lmünker yapanlar gibi her çeşit hayra koşanlardan her biri bu taife olabilir. Ayrıca, bunların bir mekanda olmaları da şart değil. Bir arada olmaları da, her tarafta dağınık bulunmaları da caizdir. Keza bu taifelerden bir kısmının olup bir kısmının olmaması da caizdir, bu hayır fırkalarının yeryüzünden birer birer tükenerek en sona tek bir fırkanın kalması da caizdir. İşte, bunların hepsi inkıraz buldu mu Alah'ın emri (rüzgar) gelecektir." 6- İbnu Hacer der ki: "Bu hadisin ifade ettiği mefhum şudur: Kim dinde tefakkuh etmezse yani İslam'ın esaslarını ve bu esasların gerektirdiği teferruatı (furû'u) öğrenmezse hayırdan mahrum kalır." Bu ma'nâya delil olarak hadisin Ebu Ya'la'da gelen bir vechindeki ziyadeyi kaydeder: "Kim dinde tefakkuh etmezse Allah ona kıymet vermez." İbnu Hacer, hadisin sened yönüyle zayıf olduğunu, ancak ma'nânın sahih bulunduğunu belirtir ve: Zira der, kim dinin meselelerini bilmezse ne fakih (bilgili) olur, ne de fıkıh tâlibi. Böylece "Onun için hayır murad edilmemiştir" diye tavsif etmek muvafık olur. Bu durumda, ülemânın diğer insanlara karşı üstünlüğünün açık bir şekilde ifade edilmiş olduğu görülmektedir.561 َي ـ3338 ـ2 للاُ َعْنه قال ِّل للاِّ َر ُسو ِّل ـ وعن أنس َر ِّض : [ للاِّ ِّ قَا َل :# ي ُهَو ِّفي َسب م فَ ْ َب ال ِّعل َم ِّج َع ْن َخ َر َج فِّي َطلَ َحت ى يَ ْر ]. أخرجه الترمذي . 2. (4110)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır." [Tirmizî, İlm 2, (2649); İbnu Mâce, Mukaddime 17, (227).]562 AÇIKLAMA: Resulullah bu hadislerinde ilim talebi için mü'minleri seyahate çıkmaya teşvik buyurmaktadır. Bilhassa Resulullah devrinin şartlarında seyahat hem meşakkatli ve hem de hayati muhâtaraları (riskleri) olan bir iştir. Bu zahmet ve muhâtarayı göze aldıracak pek mergub sebeplere, muknî teşviklere ihtiyaç vardı. Hadis, tefsir, siyer, tarih gibi rivayete dayanan ilimlerin gelişmesinde seyahatler zaruri idi. İslam medeniyetinin planlayıcısı ve mimarı mesabesinde olan Aleyhissalâtu vesselâm bu çeşit teşvikleri çokça yapmış ve böylece Sahâbe, Tâbiîn ve Etbâuttâbiîn ve müteakip İslam nesilleri seyahate gereken ehemmiyeti vererek İslamî ilimlerin tedvinini ve İslam medeniyetinin teşekkül ve terakkisini gerçekleştirmişlerdir. Seyahatin ehemmiyetini müslümanların nazarında tesbit eden bir de Kur'ânî âmili yeri gelmişken hatırlatabiliriz: Kehf suresi 65-82 âyetleri arasında Hz. Musa'nın Hz. Hızır ile seyahat macerası hikaye edilir. Özetle Hz. Musa, "Sana öğretileni bana, hayra götüren bir ilim olarak öğretmen için, peşinden gelebilir miyim?" diyerek izin alır; deniz aşırı bir seyahata çıkarlar, gemiye binerler, köylere uğrarlar vs... Aleyhissalâtuu vesselâm’ın seyahate teşvikleri, ülemânın seyahatleri, seyehatlerle elde edilen neticeler gibi, mevzumuzu ilgilendiren bir kısım tefferruatı birinci cilt 133-144 sayfaları arasında incelediğimiz için burada kısa kesiyoruz. . 563 ـ3333 ـ7 َم ـ وفي أخرى له عن سخبرة مرفوعا: [ ضى َما ِّل َرة ا َكا َن َكفَّ َ م ْ َب ال ِّعل َم ْن َطلَ .[ 3. (4111)- Yine Tirmizî'nin Sahbere (radıyallahu anh)'tan kaydına göre, Aleyhissalâtu vesselâm: "Kim ilim taleb ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur" buyurmuştur." [Tirmizî, İlim 2, (2650).]564 AÇIKLAMA: 561 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/491-493. 562 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/493. 563 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/493. 564 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/494. 1- Bazı âlimler, buradaki ilimden maksadın amel edilecek şer'î ilim olduğunu söylemiştir. Hadiste "ilim" mutlak geldiği gibi, "Allah rızası için", "ümmet-i merhumenin maslahatları için" gibi başka kayıtlar da muvafıktır. Sû-i niyetle veya sırf dünyevî niyetle öğrenilen ilim şerî ilim de olsa kişiye fayda getirmez. Esas olan niyettir. 2- Aliyyü'l-Kârî'ye göre, hadiste dikkat çeken bir husus, hadisin, kefaret veya hudud gerektiren bir kısım günahlara da şâmil olacak bir üslubla mağfireti zikretmiş olmasıdır. Halbuki Kur'an ve bir kısım meşhur sünnetle sabittir ki bazı günahları temizlemenin yolu had cezası veya kısas veya maddî kefarettir. Öyle ise, ilim talebini, "küçük günahlara karşı kefarettir" diye kayıtlı olarak anlamak daha muvafıktır. Nitekim ülemâ: "Zâhire göre, kefâret: * Ya küçük günahlara, * Veya tedariki bulunmayan hukukullah'a. * Veya tedariki mümkün olmayan hukuku'l-ibad'a hastır" demiştir. Bu durumda ma'nânın şöyle olması muvafıktır: "İlim talebi, kişinin günahlarına kefaret olacak, tevbe, işlenen zulmün telafisi vs. gibi şeylerin hepsine vesiledir.565 ُمو َن َي ـ3332 ـ3ـ للاُ َعْنه قال ِّذي َن يَتَ َكل َّ ِّني َن، يَ ْعنِّي َقْب َل ال َّظا ْب َل ال ُموا قَ َّ وعن عقبة بن عامر َر ِّض : [قا َل َر ُسو ُل للاِّ :# تَعل َّظ نِّ ِّال ب ]. أخرجه رزين وعلقه البخاري . 4. (4112)- Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Zancılardan önce, ilim öğrenin yani zanlarıyla konuşanlardan önce." [Rezin tahric etmiştir. Buharî de bunu bir bab başlığında muallak (senetsiz) olarak kaydetmiştir. (Ferâiz 2).]566 AÇIKLAMA: 1- Hadisin Buhârî'deki aslında, bu söz merfu değil, Ukbe İbnu Âmir'inşahsî sözü olarak مرِّعاَ نُ بْ( بَةُ قَال ُعق ) ْ kaydedilmiştir. 2- İbnu Hacer, bu rivayeti açıklama sadedinde der ki: "Bu rivayette şu hususa işaret vardır: O asrın insanları, nass karşısında duruyorlar, onu tecâvüz etmiyorlardı. Bazılarından re'ye dayanan fetva nakledilse de bu, nisbeten azdı. Hadiste, re'ye göre konuşanların çoğalmasından hâsıl olacak fenalıklara karşı bir ihbar, bir inzar (korkutma) mevcuttur." Şu da söylenmiştir. "Bu hadisin muradı, "Daha ilim indirâs etmemiş ve bir ilme dayanmadan zannına göre konuşanlar çıkmamış iken..." demektir.567 َي ـ3337 ـ5 للاُ َعْنه قال قَا َل :# بُو ٌض َر ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ سو ُل للاِّ ِّي َمقْ َس فَإن ُموا النَّا قُرآ َن َو َعل ْ َرائِّ َض َوال فَ ْ ُموا ال تَعَ ]. ل َس لَ أخرجه الترمذي، وعن ابن مسعود بمعناه.وزاد رزين: « هُ َرأ ِّذيَ َّ ِّس ال ِّل البُ ْرنُ َرائِّ َض َكَمثَ فَ ْ ُم ال ِّذيَ يَ ْعلَ َّ ِّم ال عَاِّل ْ َل ال َمثَ وإ َّن » . 5. (4113)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ferâizi ve Kur'an'ı öğrenin ve halka da öğretin, zira benim ruhum kabzedilecek (ve ben aranızdan gideceğim)." [Tirmizî, Ferâiz 2, (2092).] İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'tan aynı ma'nâda bir rivayet yapılmıştır.Rezin şu ziyadede bulunmuştur: "Ferâizi bilmeyen âlimin misâli, baş kısmı olmayan bürnus gibidir."568 AÇIKLAMA: 1- Ferâiz, "farîza"nın cem'idir. Kesmek ma'nâsına olan farz kelimesinden alınmadır. Âyet-i kerimede geçen َمْف ُروضا صيباِّ نibaresinden alınarak, mirastaki pay ma'nâsına kullanılmıştır. Şu halde Ferâiz miras taksiminde vârislere düşen paylar demek olur. Böylece Ferâiz ilmi deyince, bu payların miktarlarını belirleyen, tesbit eden, bu meselelerle meşgul olan ilmi anlamak gerekecek. 2- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadiste ferâiz ilmini öğrenmeye teşvik buyurmaktadır. Buna teşvik eden başka hadisler de var. İbnu Mes'ud'un bir rivayetinde Aleyhissalâtu vesselâm şöyle devam eder: "Ben gidici bir kimseyim. Bu ilim kaldırılacak. Öyle ki iki kişi ferâiz hususunda ihtilafa düşecek. Ancak, aralarında ihtilafı halledecek bir kimse bulamayacaklar." Bir başka hadiste: "Ferâizi öğrenin. Zira o, ilmin yarısıdır. Bilesiniz ümmetimden ilk çekip alınacak ilim de odur." Ferâizle ilgili bölümde fazla açıklama gelecek (4706-4757. hadisler).569 565 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/494. 566 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/494. 567 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/494-495. 568 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/495. 569 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/495-496. َي ـ3333 ـ6ـ وعن أبي سعي للاُ َعْنه قال د َر ِّض : [ َجنَّةَ ْ َهاهُ ال ُكو َن ُمْنتَ َحت ى يَ ر يَ ْس َمعُهُ ْشبَ َع ُمْؤ ِّم ٌن ِّم ْن َخْي َرسو ُل للاِّ لَ ْن يَ قا َل ]. أخرجه الترمذي . 6. (4114)- Ebu Sâid (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mü'min, sonu cennet oluncaya kadar hayır işitmekten asla doymayacak." [Tirmizî, İlm 19, (2687).]570 AÇIKLAMA: Bu hadis, kâmil mü'minin bir vasfını beyan ediyor: Öğrenmeye doyamamak... نْ َل Arapçada devam üzere nefy ifade eder. Müntehası cennet olmak, "ölmek" demektir. Yani, "mü'min-i kâmil, ölüp cennete girinceye kadar hayır işitmekten asla doymayacak, hayatta kaldığı müddetçe, son ânına kadar hayır işitmekten zevk almaya devam edecek" demektir.571 َح ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [قَا َل رسو ُل للاِّ :# ق َي ـ3335 ـ3 للاُ َعْنه قال ُهَو أ َحْي ُث َو َجدَ َها فَ ُمْؤ ِّم ِّن فَ ْ ال ةُ َّ َضال ِّح ْكَمةُ ْ ال َمةُ َكِّل ْ ال ِّ َها ب ]. أخرجه الترمذي . 7. (4115)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hikmetli söz mü'minin yitiğidir. Onu nerede bulursa, onu hemen almaya ehaktır." [Tirmizî, İlm 19, (2688).]572 AÇIKLAMA: 1- Hikmet, birçok ma'nâya gelen câmi bir sözdür. Burada da farklı anlamalar mümkündür. Mesela İmam Mâlik ِّن ِّفقْهُ فِّى الِّد ي ْ لَا" din ilmi" olarak anlar. Âyet-i kerime'de Cenâb-ı Hakk: "Allah hikmeti dilediğine verir" (Bakara 269) buyurur. Hikmeti: "Temelleri nakil ve akılla sağlam kılınmış, içerisinde dakik hakikatlar bulunan ve ma'nâları kargaşa, hata ve fesaddan korunmuş söz" diye de tarif etmişlerdir. 2- Hikmetli söz diye tercüme ettiğimiz tabir, aynı ma'nâda olmak üzere َح ْكَمةُ ْ ال َمةُ ل ِّح ْكَمةُ veya َكِّل ْ ا َمةُ َكِّل ْ gibi اَل farklı şekillerde rivayet edilmiştir. Bu hadisten şu ma'nâlar çıkarılmıştır: * Hakîm, hikmeti arar, bulursa, hikmete ehaktır, başka bir deyişle onunla amel edip, ona uymaya ehaktır. * Hikmetli sözü, bazan ona ehil olmayan bir kimse de söyleyebilir. Sonra bu kelime ehil olana rastlar, işte bu kimse, o kelimeye -yanında bulmuş olduğu kimsenin hasisliğine iltifat etmeksizin- söyleyenden ehaktır. * İnsanlar, ma'nâları anlamada, gizli hakikatları ortaya çıkarmada, rümuzlarla ifade edilen esrarı açmada farklılıklar arzederler. Öyleyse, âyetlerin hakikatlarını ve hadislerin inceliklerini anlamakta nâkıs kalanların, Allah'ın anlayış fehmettiği ve tahkik ilham ettiği kimseleri inkara kalkışmamaları gerekir. Tıpkı, kaybolan bir mal bulunacak olsa, kayıp sahibi ile o mal hususunda ihtilaf edilmediği gibi. Zira malı, sahibi alır, itiraz edilmez. Veya bir kayıp mal bulunsa, bu terkedilmez, alınır, ancak sahibi araştırılır ve kendisine iade edilir. İşte dinleyici de böyledir. Ma'nâsını anlamadığı, künhüne vâkıf olamadığı bir söz işitse, o kimseye buna zayi etmemesi, bilakis kendinden daha anlayışlı olana ulaştırması gerekir, ola ki o bunu anlar, veya onun anlamadığı ma'nâlar istinbat eder. Veya nasıl ki, yitik sahibini yitiğini almaktan alıkoymak helal olmaz, zira o buna ehaktır. Aynı şekilde âlime bir şeyin ma'nâsı sorulduğu zaman gizlemesi buna helal olmaz, yeter ki soranda bunu anlama kapasitesi görmüş olsun.573 َي ـ3336 ـ7 للاُ َعْنهما قال ْض ٌل َر ـ وعن ابن عمرو بن العاص َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ُهَو قَا َل :# فَ َو َما ِّسَوى ذِّل َك فَ ، ُم َث ََثَةٌ ْ ِّعل ْ ال : آيَةٌ َعاِّدلَةٌ ِّري َضةٌ ْو فَ ، أ َمةٌ قَائِّ ْو ُسنَّةٌ ، أ َمةٌ ُم ْح َك ]. أخرجه أبو داود . َمةُ» هي الدائمة المستمرة التي العمل بها لقَائِّ ْ ا «اŒية المحكمةُ» هي التي اشتباه فيها و اختف وما ليس بمنسوخ.«َوال سنَّةُ العَادَلَةُ متصل يترك.« ِّري َضةُ َوالفَ » هي التي جور فيها و حيف في قضائها . 8. (4116)- İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İlim üçtür. Bunlardan fazlası fazilettir. Muhkem âyet, kâim sünnet, âdil taksim." [Ebu Dâvud, Ferâiz 1, (2285); İbnu Mâce, Mukaddime 8, (54).]574 AÇIKLAMA: 570 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/496. 571 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/496. 572 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/496. 573 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/496-497. 574 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/498. 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sağlam ve gerçek ilmin üç olduğunu ifade buyuruyor: * Muhkem âyet: Kur'an-ı Kerim'in müteşâbih olmayan, ma'nâsı zâhir olan âyeti. Bu âyette herhangi bir iştibah, ihtilaf olmadığı gibi mensuh da değildir. Bu çeşit âyetler kesin ilim ifade eder. * Kâim sünnet: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan beri fâsılasız amel edilegelmekte olan, herkesçe fiilen tatbik edilmekte, yaşanmakta olan sünnet, "Resulullah'tan sıhhatli bir senetle sahih ve sâbit olan sünnet" diye de tarif edilmiştir. * Adil farîza'dan maksad, Kur'an-ı Kerim'de belirtilen nisbetlere uygun olarak taksim edilen miras payıdır. Burada ilâhî ölçüye uyulduğu için haksızlık mevzubahis olamaz. Herkese layık olduğu hakkı Allah vermiştir. Bazı âlimler şöyle der: "Hadiste geçen farîza'dan murad kendisiyle amel vacib olan her şeydir, âdile'den murad daKur'an ve sünnetten alınan şeylere vücub-i amel hususunda müsâvî olan şeylerdir. Bununla, icma ve kıyas'a işaret edilmiş olmaktadır." 2- "Fazlası fazilettir" ibaresi, geri kalan ilimlerin öğrenilmesi zaruret değil, öğrenilmese de olur, öğrenilirse fazilet sağlar demektir. 3- Hattâbî der ki: "Bu hadiste ferâiz öğrenmeye teşvik var ve onun öğrenilmesinin öncelikle ele alınması istenmektedir. Muhkem âyet, Kitabullah'tır. Bu hususta ihkam (sağlamlık) şart koşmuştur. Zira âyetlerden bir kısmı mensuhtur, onlarla amel edilmez, nâsih olanlarla amel edilir. Kâim sünnet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan rivayet edilenlerden sâbit olanlardır." el-Farîzatu'l-âdile hakkında az önce kaydettiğimize yakın bir açıklama kaydetmiştir.575 ِّن إلى رسو ِّل ـ3333 ـ7ـ وعن أبي واقد الليثي قال: [بَ ْينَا رسو ُل للاِّ # للاِّ نَا ْ بَ َل اث ر فَأقْ نَفَ بَ َل َث ََثَةُ أقْ َم ْس ِّجِّد إذْ جاِّل ٌس في ال # َوقَفَا َعلى َرسو ِّل للاِّ َس فَ # ا َو َجلَ َس، َجلَ ِّة فَ قَ ْ َحل ْ فِّى ال ْر َجة َحدُ ُه َما فُ َو ، فَ Œ َرأى أ ُهْم، فَ ْ َر َغ َخ ُر َخل َّما فَ فَلَ ِّرا َه َب ُمدْب اِّل ُث فَذَ َّ أ َّما الث َواهُ للا،ُ وأ َّما ا َوى إلى للاِّ فَآ َحدُ ُه ْم فَآ ِّة؟ أ َّما أ ِّر ال َّث ََثَ ِّ ُر ُكْم َع ْن النَّفَ رسو ُل للاِّ # قَا َل: ْخب ُ أ َ َو أ Œ أ َّما َخ ُر فَا ْستَ ْحيَا فَا ْستَ ْحيَا للاُ ِّمْنه،ُ ُر فَأ ْع َر َض فَأ ْع َر َض اŒ للاُ تَعالى َع ]. أخرجه الثثة والترمذي.الفصل الثالث: في آداب العلم َخ ْنهُ 9. (4117)- Ebu Vâkid el-Leysî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) mescidde otururken üç kişi çıktı geldi. İkisi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a yönelerek önünde durdular. Bunlardan biri, bir aralık bularak hemen oraya oturdu. Diğeri de onun gerisine oturdu. Üçüncü kimse ise, geri dönüp gitti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (dersinden) boşalınca buyurdular: "Size üç kişiden haber vereyim mi? Bunlardan biri Allah'a iltica etti, Allah da onu himayesine aldı. Diğeri istihyada bulundu, Allah da onun istihyasını kabul etti. Üçüncüsü ise geri döndü, Allah da ondan yüz çevirdi." [Buhârî, İlm 8, Salât 84; Müslim, Selam 26, (2176); Muvatta, Selam 4, (2, 960, 961); Tirmizî, İsti'zan 29, (2725).]576 AÇIKLAMA: 1- Hadisin bazı vecihlerinde Resulullah'ın önünde bir halka olduğu tasrih edilir. Ve buna dayanılarak ilim ve zikir meclislerinin halka şeklinde olmasının müstehab olduğuna hükmedilmiştir. 2- Hadisten, önde olanın, boş yere oturmaya ehak olduğu, halkadaki boşlukları kapamanın müstehab olduğu istinbat edilmiştir. Nitekim namazda da saflardaki açıklıkların kapatılması emredilmiştir. Öndeki boşlukların kapatılması için arkadakilerin cemaati yararak ilerlemesi caiz görülmüştür, yeter ki oturanlar rahatsız edilmesin. Nitekim ikinci zat, cemaat edebine uyarak, yer aramamış, arka kısma oturuvermiştir. Aleyhissalâtu vesselâm da onu: "O, Allah'tan istihya etti (utanarak edeb tavrı takındı). Allah da onun bu utanma halini rızasına muvafık bularak kabul etti." ma'nâsında beyanıyla takdir etmiştir. İbnu Hacer, birinci zâtın davranışı ile ilgili olarak: "Hayır arama yolunda müzâheme (sıkıştırma) yapana övgü vardır" der. Ancak müzâheme yapmayıp arkadaşının gerisindeki müsait yere oturan da takdir edilmiştir. Hadiste takbîh edilen davranış üçüncü şahsın davranışıdır: İlim (veya zikir) meclisini terketmek. O meclisten, Allah da ondan yüz çevirmiştir. Allah'ın ondan yüz çevirmesi, ona gadab etmesi, rahmetini esirgemesidir. Âlimler: "Bu ayrılış özürsüz ise, ayrılan müslüman ise..." diye kayıtlar. Ancak o kimsenin münafıklardan biri olabileceği belirtilmiştir. 3- Âlimler, hadisten: "Günahkarın halini, ondan zecretmek maksadıyla, haber vermenin caiz olduğu" hükmünü de çıkarırlar ve bunun gıybet sayılması gerektiğini belirtirler. 4- Hadis, âlimlerin mescidde zikir ve ilim halkaları kurmalarının, halkın da bu halkalara devam etmesinin faziletli bir amel olduğunu ifade edip teşvikte bulunmaktadır.577 575 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/498-499. 576 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/499. 577 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/499-500. ÜÇÜNCÜ FASIL - İLİM ÂDABI َي ـ3337 ـ3 للاُ َعْنهُ قال ر َر ـ عن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َجا م ِّم ْن نَا ِّ قَا َل :# ِّل ب َ ِّجم ْ ل ُ َمهُ أ م فَ َكتَ ْ َم ْن ُسئِّ َل َع ْن ِّعل ]. أخرجه أبو داود والترمذي، وهذا لفظه.والمراد بذلك العلم الذي يلزم تعليمه ويتعين فرضه ككافر يسأل عن ا”سم والدين، وكحديث عهد سم يسأل عن الصة، وكمن جاء مستفتيا . ومن منعه استحق الوعيد، وليس ا’مر با” في حل وحرام فيلزمه تعليمه وجوابه كذلك في نوافل العلم التي يلزم تعليمها . 1. (4118)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, bir ilimden sorulur, o da bunu ketmedip söylemezse (kıyamet günü) ateşten bir gem ile gemlenir." [Ebu Dâvud, İlm 9, (3658); Tirmizî, İlm 3, (2651).]578 AÇIKLAMA: Bu ilimden maksad öğretilmesi gereken, farz olduğu açıkça bilinen ilimlerdir. Sözgelimi kâfir, İslam ve din hakkında bir şeyler sorsa bunun ketmedilmemesi gerekir. Keza yeni müslüman olmuş bir kimse namaz hakkında soracak olsa veya bir kimse gelip, haramhelal hakkında soracak olsa bütün bunların cecvaplanması, öğretilmesi gerekir. Bildiği halde bunları cevaplamayan hadisteki tehdide müstehak olur. Ancak hüküm, öğretilmesi gerekmeyen nafile şeyler hakkında böyle değildir.579 َي ـ3337 ـ2 للاُ َعْنهُ قال َك ِّم ْن ُح ْمِّر َو قَا َل :# للاِّ َر ـ وعن سهل بن سعد َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ِّ ُهدَا َك ا ِّحدٌ َخْي ٌر لَ َر ُج ٌل َو ’ ْن يُ ْهدَى ب النَّعَِّم]. أخرجه أبو داود . 2. (4119)- Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Vallahi, senin hidayetinle bir tek kişiye hidayet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır." [Ebu Dâvud, İlm 10, (3661); Buhârî, Ashabu'n-Nebi 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34, (2046).]580 AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet Buhârî'de daha uzun olarak kaydedilmiştir. Mezkur rivayetteki ziyadeye göre, hadis, Hz. Ali (radıyallahu anh)'a Hayber'in fethi sırasında söylenmiştir. Fedâil bölümünde (4407) geleceği için burada yer vermiyoruz. 2- Na'am, "en'âm"ın müfredidir, sığır, davar, gibi otlatılan hayvanların müşterek ismi ise de daha ziyade deve kastedilmiştir. Humru'nna'am devenin güçlüsü kıymetlisi demektir, el-ibilü'lhumru tabiriyle arap, en enfes malını ifade etmiştir. Şu halde hadiste, bir kişinin hidayetine sebep olmanın ehemmiyeti, getireceği sevap böyle bir teşbihle ifade buyrulmuştur. Ma'nâ: "Bir kişinin hidayetine vesile olmakla elde edeceğin sevap, en kıymetli malı tasadduk ederek elde edeceğin sevaptan daha üstün" demek olur.581 ِّ َو ِّصيَّ ِّة َر ُسو ِّل ـ3328 ـ7ـ وعن أبي هارون العبدي قال: [ للاِّ ب ِّر َّي َر ِّض َي للاُ َعْنهُ فَيَقُو ُل َمْر َحبا ُخدَ ُكنَّا نَاتِّي أبَا َس ِّعي د ال ،# إ َّن ْ ِّ ِّهْم َر ُسو َل للاِّ ْو ُصوا ب ْو ُكْم فَا ْستَ ِّن. فَإذَا أتَ ُهو َن فِّي الِّد ي ِّر ا’ ْر ِّض يَتََفقَّ ق َطا ْ يَأتُونَ ُكْم ِّم ْن أ َوإ َّن ِّر َجا َس لَ ُكْم تَبَ ٌع، نَا: إ َّن النَّا َل لَ # قاَ َخْيرا]. أخرجه الترمذي وضعفه . 3. (4120)- Ebu Hârun el-Abdî anlatıyor: "Biz Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh)'a uğradık. O bize: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın (bize) vasiyetine merhaba" (derdi ve ilave ederdi): Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) demişti ki: "İnsanlar (dinde) size tabidirler. Size (aktar-ı âlemden yani) dünyanın her tarafından bir kısım erkekler gelip İslam dinini öğrenecekler. Onlar geldikleri vakit, onlara hep hayrı tavsiye edin." [Tirmizî, İlm 10, (3661).]582 AÇIKLAMA: Burada, Ebu Sa'îdi'l-Hudrî'nin hadis vs. öğrenmek üzere, kendisine uğrayan tâliblere Resulullah'ın vasiyeti diye hitab ettiğini görmekteyiz: "Ey Resulullah'ın vasiyetleri! Hoş geldiniz, merhaba, buralarda rahat olasınız!" ma'nâsında bir hoşâmedî hitabı. 578 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/501. 579 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/501. 580 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/502. 581 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/502. 582 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/502-503. Niye böyle hitab ettiğini de açıklıyor. Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), vefatından sonra İslam'a giren nice diyarlardan insanların, dinlerini öğrenmek üzere Daru'ssünne olan Medine'ye veya sünnetin hameleleri durumunda olan Ashab-ı kirâm'a fevç fevç geleceklerini haber vermiş, bu taliblere iyi davranmalarını vasiyet etmiş, "Sizler sünneti benden gördünüz, sözlerimi işittiniz, öğreniniz, o hususlarda bana uydunuz. İnsanlar bunları öğrenmek üzere size gelince, siz de onlara iyi davranın, hayrı tavsiye edin, hayra uymayanlarını emredin, onlara nasihat edin, dini eksiksiz öğretin" ma'nâsında vasiyette bulunmuştur. Gerçekten de Resulullah'ın bu ihbarı aynen çıkmıştır. Hatta el-Alâî: "Bu, Efendimizin mucizelerinden biridir, aynen olmuş, bu sayede Allah dinini korumuştur" der. Bu hadiste, hariçte olanlara, dini öğrenmek üzere Medine'ye, Ashab'a koşmak emredildiği gibi, Ashab'a da bu gelenlere karşı iyi davranmaları, anlayışlı olup hüsn-ü kabul göstermeleri, iyi ağırlamaları tavsiye edilmiş olmaktadır. Aleyhissalâtu vesselâm'ın bu vasiyeti, sadedinde olduğumuz rivayette de görüldüğü üzere gerçekten müessir olmuştur. Münâvî der ki: "Bazı sahâbeler, kendisine bir tâlib gelince, ona: "Hoş geldin Resulullah'ın vasiyeti!" diye hitab ederdi. Hadisten bilistifade, tâlib'in kendi katında insanların en azizi olduğunu, kendine ehlinden daha yakın bulunduğunu kabul ederdi. Bu sebeple, selef ülemâsı hayatlarında ve ölümlerinden sonra halka faydalı olacak bir talebe avlayabilmek için içtihad ağları atarlardı. Ayrıca, talebelerine karşı fevkalâde mütevâzi davranırlar. Onlar yanlarına geldikleri zaman hoşâmedî ederler, ikramlarda bulunurlar, hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini alırlar, güler yüzle muamelede bulunurlardı. Görüldüğü üzere, Resulullah'ın bu tavsiyesi, İslam memleketlerinde talebelerin himayesine, onların hocalarıyla olan münasebetlerinin iyileşmesine müessir olmuş, ilmin artmasına, medeniyetimizin gelişmesine fevkalâde katkıda bulunmuştur. Evet tekrar ediyoruz, insanlık tarihinin iftihar edeceği İslam medeniyetinin birinci mühendis ve mimarı Resulü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'dır. Onun fiil ve sözleri, bu medeniyetin pek detaylı bir planını ve sonra da yapı taşlarını teşkil etmiştir583 َو َعلَى اَ . ْي ِّه َما ِّت َ َعل ْسِّلي ْطيَ ُب التَّ َواَ ِّ ِّه ِّمنَّا اَ ْكَم ُل ال َّس ََِّم ْص َحاب َواَ ِّل ِّه ـ3323 ـ3ـ عن يزيد بن سلمة الجعفي قال: [ هُ آ ِّخ ُرهُ َّولَ أ َخا ُف أ ْن يُْن ِّسَىنِّي أ َكثِّيرا ِّي َسِّم ْع ُت ِّمْن َك َحِّديثا َرسو َل للاِّ إن ُت يَا ْ ل قُ َم ة تَ ُكو ُن ِّج َما َكِّل ِّ نِّي ب ْ َحِّد ث فَ ِّ ِّه] « َوا ْع َم ْل ب ُم]. أخرجه الترمذي. وزاد رزين: [ ْعلَ َما تَ ِّق للاَ فِّى عا. فَقَا َل: اِّتَّ ِّج َماع َمةُ يُقَا ُل َك » إذَا ِّل جمعت كلمات . 4. (4121)- Yezîd İbnu Seleme el-Cûfî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü! dedim, ben senden pek çok hadis işittim. Ancak bunlardan, sonradan işittiklerimin, önceden işittiklerimi unutturacağından korkuyorum. Bana (hepsinin yerini tutacak) câmî bir kelime söyle!" "Bildiklerinde Allah'a karşı müttakî ol (bu sana yeter)!" buyurdular." [Tirmizî, İlm 19, (2684).] Rezîn şu ziyadeyi yaptı: "...ve onunla amel et!"584 AÇIKLAMA: Burada Resûlullah, istikamet üzere olmak için çok ilim gerekmediğini, az ilimle de insanın istikametini koruyabileceğini talim buyurmaktadır. Zira, hadise göre, istikametin temelini, ilim değil Allah korkusu teşkil etmektedir. Gerçek bu değil mi? Dinimizin haramlarını, farzlarını bilmeyen çıkar mı? Ya bunları yerine getirenler? İşte bunlar az. Elbette ilmin getireceği kemal inkâr edilemez. Ama o da âmil olanadır. Bildikleriyle amel eden kişi ilimle kemâle ulaşır, her amelini mükemmel yapar ama, ameli olmayan kimseye ilim, ikinci bir vebal getirir. Şu halde öncelikle esas olan Allah'tan korkup amele koşmaktır.585 ـ3322 ـ5ـ وعن ربيعة بن أبي عبدالرحمن قال: [َ ْ َم ْن ِّعْندَهُ َش ْى ٌء ِّم َن ال ْف يَ َسهُ ْنَب ِّغي ِّل ِّ َع نَ ِّم أ ْن يُ َضي ْ . عل ]. أخرجه البخاري تعليقا 5. (4122)- Rebî'a İbnu Ebî Abdirrahmân der ki: "Yanında bir miktar ilim olan kimseye, nefsini zayi etmesi münasib düşmez." [Buhârî bab başlığında kaydetmiştir. (İlim 21).]586 AÇIKLAMA: 1- Buhârî bu hadisi "İlmin kalkması, cehaletin zuhur etmesi" diye başlıklanmış bir babta muallak olarak kaydeder. Bu bab, esas itibariyle ilme teşvik için tanzim edilmiştir. Çünkü ilmin kalkması demek, Ulemanın yok olması, yerine âlimin yetişmemesi demektir. Değilse ilim, insanlara unutturulmak veya kalplerinden sökülüp 583 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/503-504. 584 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/504. 585 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/504. 586 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/505. alınmak suretiyle cemiyetten çıkacak değildir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) muhtelif hadislerinde, ilme himmet gösterilmesi, Ulemanın yetiştirilmesi hususunda dikkat çekmek, bunun ehemmiyetini duyurmak için "ilmin kaldırılacağı" "çekip alınacağı" tehlikelerinden bahsetmiştir. Nitekim müteakiben yedinci fasılda ilmin kaldırılmasıyla ilgili bazı hadisler göreceğiz. 2- Sadedinde olduğumuz hadis maktu bir hadistir. Çünkü, kâili (söyleyeni) Medine'nin meşhur fakihlerinden Rebi'atu'r-Re'y'dir. Tâbiin' dendir. Hz. Enes (radıyallahu anh) ve başka sahabîlerden hadis almıştır. İçtihadla fazla meşgul olduğu için Rebîatu'r-Re'y diye meşhur olduğu söylenir. 133-142 yılları arasında vefat etmiştir. Sünneti iyi bilen re'yde dirayetli bir kimse idi. İmam Mâlik: "Rebî'a'nın vefat ettiği günden beri fıkhın tadı kalmadı" demiştir. 3- İbnu Hacer, Rebî'a'nın bu sözden kasdettiği şey hususunda birkaç vecih kaydeder: * Kimde ilim için bir anlayış ve kabiliyet varsa, ona, nefsini ihmal etmesi ve ilimle meşguliyeti terketmesi yakışmaz, tâ ki, bu hal ilmin kalkmasına müeddi olmasın. * Veya maksadı, ehli yani liyakatliler arasında ilmin neşrine teşviktir, tâ ki âlim, ilmi başkasına aktarmadan önce ölmesin, zira bu suretle de ilim ortadan kalkmış olur. * Veya muradı, âlimin kendini ortaya çıkarması, herkese arzetmesi ve başkalarının kendinden ilim almasını sağlamasıdır, tâ ki, ilmi (kendi ölümüyle) zayi olup gitmesin. * Şöyle diyen de olmuştur: "Bundan muradı ilmi tazim ve ona saygıdır. Öyleyse nefsini dünyalığa arzederek alçaltmamalıdır."587 DÖRDÜNCÜ FASIL - İLİM VE ÖĞRENME ÂDABI َي للاُ َعْن ُه ـ3327 ـ3 ما قال ْر َت َح ـ عن عكرمة أن ابن عباس َر ِّض : [ َّ َوإ ْن َكث ِّن، َمَّرتَْي ُج ْمعَ ِّة فَإ ْن أبَ ْي َت َف ْ َس َمَّرة في ال ِّد ِّث النَّا قُرآ َن ْ َس هذَا ال ِّم َّل النَّا َو ََ تُ ُه ، ِّهْم فَثَثا . َحِّديثَ ْي ِّهْم فَتَقْ َط َع َعلَ ْي َّص َعلَ ِّهْم فَتَقُ َحِّدي ِّث ِّم ْن َحِّديثِّ ْ َ َو ُه ْم فِّي ال ْوم قَ ْ َّن َك تَأتِّي ال ِّفيَ ْ ل ُ َو ْ ََ أ م ُهْم، َّ ِّمل فَتُ َول ِّك ْن أْن ِّص ْت ُهونَهُ ْشتَ َو ُه ْم . يَ ُهْم ْ َحِّد ث ِّي َع ِّهدْ ُت َر فإذَا أ . سو َل للاِّ َمُرو َك فَ َعا ِّء فَا ْجتَنِّ ْبه،ُ فَإن ُظِّر ال َّس ْج َع ِّم َن الد َواْن َوأ ْص َحابَهَُ # ُو َن ذِّل َك يَ ]. أخرجه البخاري . ْفعَل 1. (4123)- İkrime rahimehullah anlatıyor: "İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) dedi ki: "İnsanlara haftada bir kere hadis konuş. Buna uymazsan iki kere olsun. Daha çok yapmak istersen üç olsun. Sakın halkı şu Kur'an'dan usandırma! Halk kendi meselelerini konuşurken, senin onlara gelip, sözlerini keserek, bir şeyler anlatıp onları bıktırdığını görmeyeceğim. Onlar konuşurken sus ve dinle. Onlar sana gelip "Konuş!" diye talebte bulununca, istiyorlar demektir, o zaman konuşursun. Dua'da seci meselesine dikkat et ve ondan kaçın. Zira ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Ashab-ı Kirâm'ın devrinde yaşadım, bunu yapmıyorlardı." [Buharî, Da'avât 20).]588 AÇIKLAMA: 1- Burada halkı irşad ve talimde mühim bir edeb beyan edilmektedir: Haftada bir çok kere değil, en ziyade üç kere irşad etmek. Normali bir defadır. Sebebi de açıklanmaktadır: Usandırmamak.. 2- İkinci bir husus, tâlib olmayan, istek izhâr etmeyene de tahdiste bulunmamak, İbnu Hacer buna mekruh der. 3- Hadis, ayrıca insanların konuşmalarını keserek talimde bulunmayı da yasaklıyor. Âlimler buradan hareketle "ilim, isteyene, hırs gösterene öğretilmelidir" demiştir. Öyleyse, ilmi neşredenler, önce öğrenmeye arzu uyandırıcı tedbirler almalı, arzuların uyanacağı fırsatları kollamalı, ondan sonra anlatmaya geçmelidir. Bu durumlar göz önüne alınmadan yapılacak neşr-i ilim faaliyeti nefret uyandırır, akim kalır. 4- Hadis, bir de duada secî denen nesirde kafiyemsi ses benzerlikleri kullanmayı yasaklamaktadır. Zira bunda bir gayr-ı tabiîlik (tekellüf) vardır. Ayrıca secî yapacak kelimeler ma'nâ yönünden kısırlık, zıtlık getirebilir.Bu sebeplerle ne Resulullah, ne ashab, secîye özenmemişlerdir. Ancak tabiî şekliyle, kendiliğinden vâki olan secînin mekruh olmayacağı, burada belirtilen yasağa girmeyeceği de kabul edilmiştir. Nitekim hadiste bunun örnekleri var. Biri şöyle: "Allahümme münzilü'l-Kitab,serî'u'lhisâb, hâzimu'l-ahzâb. "Ey kitabı indiren, hesabı çabuk yapan, hizibleri dağıtan Allahım!..." Ezherî der ki: "Secîli sözü Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mekruh kılışının sebebi, onun kâhinlerin sözlerine benzemesidir."589 َي ـ3323 ـ2 للاُ َعْنهُ قال ـ وعن علي َر ِّض : [ هُ ُ َو َر ُسول َب للاُ ِّحب و َن أ ْن يُ َكذَّ ِّ َما َي ْعِّرفُو َن أتُ َس ب َح ]. أخرجه البخاري . ِّد ثُوا النَّا 2. (4124)- Hz. Ali (radıyallahu anh) demiştir ki: "İnsanlara anlayacakları şeyleri anlatın. Allah ve Resulünün tekzib edilmelerini ister misiniz?" [Buhârî, İlm 49.]590 587 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/505. 588 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/506. 589 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/506-507. َي ـ3325 ـ7 للاُ َعْنهُ قال ـ وعن ابن مسعود َر ِّض : [ َكا َن ِّلبَ ْع ِّض ِّهْم فِّتْنَة ُهْم إَّ ُ ُغُهُ ُعقُول َ تَْبل َحِّديثا ْوما ِّ ُم َحِّد ث قَ َما أْن َت ب ]. أخرجه مسلم . 3. (4125)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) diyor ki: "Sen bir cemaate akıllarının almayacağı bir şey söylersen mutlaka bu, bir kısmına fitne olur." [Müslim, Mukaddime 5.]591 AÇIKLAMA: 1- Hz. Ali burada, muhatabın anlayacağı şeylerle irşad yapmayı, anlayamayacakları şeylerden bahsetmemeyi َمايُْن ِّكُرو َن " vechinde başka bir Hadisin .emretmektedir َودَ ُعوا . .. "Anlaşılması zor olacak şeyleri de terkedin" denmiştir. 2- Âlimler bu hadisten hareketle "müteşâbih" meselelerin ulu orta halka açıklanmasını mekruh addetmişlerdir. İbnu Hacer, bir kısım hadislerin tahdis edilmesini (anlatılmasını) mekruh addeden Selef'ten örnekler verir: * Ahmed İbnu Hanbel, zâhiri sultana isyan etmeyi ifade eden hadisleri; * İmam Mâlik, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla ilgili hadisleri; * Ebu Yusuf, garâibe giren hadisleri; * Hz. Ebu Hüreyre de halkın anlayamayacağı endişesiyle bir kısım hadisleri rivayet etmediğini söylemiştir ki bunların Huzeyfe (radıyallahu anh) tarafından rivayet edilen fitne ile ilgili rivayetler olduğu kabul edilmiştir. 592 * Hasan Basrî hazretleri, Hz. Enes (radıyallahu anh)'ın Resulullah'ın Ureynelilere verdiği cezaya müteallik haberi Haccâc'a anlatmasını hoş karşılamamıştır. Zira Haccâc, müslümanların kanını ölçüsüzce dökmede onu esas almış, hiç bir fıkhî usule uymayan hükümler çıkarmıştır. Rivayet edilip edilmeyecek meseleyi tesbitte ölçü, hadisin zâhirinin bid'ayı takviye etmesidir. Aslında, bu çeşit hadislerde zâhir murad değildir. Bu çeşit hadislerin zâhirini almaya kalkılacağından korkulduğu durumlarda, o hadisleri (veya meseleleri) rivayet etmemek daha iyidir.593 BEŞİNCİ FASIL - HADÎS RİVAYETİ VE NAKLİ َي ـ3326 ـ3 للاُ َعْنهُ قال ـ عن ابن مسعود َر ِّض : [قا َل رسو ُل للاِّ :# ِّغ ُر َّب ُمبَل غَهُ َكَما َسِّمعَهُ فَ َّ فَبَل َسِّم َع ِّمنَّا َشْيئا نَ َّض َر للاُ ا ْمَرأ ْو أ َعى ِّم ]. أخرجه الترمذي وصححه.« ْن َساِّمع نَ » بتخفيف الضاد وتشديدها معناه: حسنه وجمله . َض َر للاُ اَمرا 1. (4126)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Benden bir şey işitip onu (artırıp eksiltmeden) işittiği şekilde başkasına ulaştıran kimsenin (Kıyamet günü) Allah yüzünü taze kılsın. Zira, kendisine ulaştırılan öyleleri var ki, bizzat işitenden daha iyi kavrar." [Tirmizî, İlm 7, (2658).]594 ـ وعن ابن عمرو بن العاص َر ِّض : [قَا َل رسو ُل للاِّ # وا َع ْن بَنِّي َي للاُ َعْن ُه ـ3323 ـ2 ما قال َو َحِّد ثُ ، ْو آيَة ِّي َولَ ِّغُوا َعن بَل ِّر َمقْعَدَهُ ِّم َن النَّا ْ يَتَبَ َؤأ ْ فَل َّي ُمتَعَ ِّ مدا َب َعلَ َو َم ْن َكذَ إ ْس ]. أخرجه البخاري والترمذي.قوله « وا َع ْن بَنِّى َرائِّي َل َو ََ َح َر َج، َحِّد ثُ َرائِّي َل َو ََ َح َر َج إ ْس » ليس فيه إبَاحة الكذب في اخبار عنهم ورفع ا”ثم عمن نقل عنهم كذبا، ولكن معناه الرخصة في الحديث عنهم على معنى البغ وإن لم يتحقق ذلك بنقل ا”سناد ’نه أمر تعذر لبعد المسافة وطول المدة. 2. (4127)- Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir âyet bile olsa benden başkasına götürün. Benî İsrail (hikayelerin)den de rivayet edin, bunda bir mahzur yok. Ancak kim bile bile bana yalan nisbet ederse cehennemdeki yerini hazırlasın." [Buharî, Enbiya 50; Tirmizî, İlm 13, (2671).]595 AÇIKLAMA: 1- Bu iki rivayet, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, Ashabını hadis rivayetine yapmış olduğu teşviklere örnek teşkil etmiştir. Şeriat-ı garramızın ikinci kaynağı olarak hadisin ehemmiyetine mütenasib bir ciddiyet ve ısrarla Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hadislerin öğrenilmesine ve rivayet edilmesine gereken ihtimamı göstermiştir. 590 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/507. 591 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/507. 592 Ebu Hüreyre der ki: "Ben Resulullah aleyhissalatu vesselam'dan iki kap dolusu hadîs belledim. Bunlardan birini halka yaydım. Ötekine gelince, şayet onu yaymış olsam şu gırtlak kesilirdi. 593 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/507-508. 594 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/509. 595 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/510. 2- Birinci hadis, yapılacak rivayetlerin aslına uygun olması gereğini vurgulamaktadır. Anlamasa bile, nasıl işitti ise öyle rivayet etmesi istenmekte, doğrudan dinleyen, yeterince anlamamış olsa bile kendisine ulaştırılanın ondan daha iyi anlayabileceğine dikkat çekilmektedir. Bu sonuncu ifade dahi, asla uygunluğa riayeti sağlamaya yöneliktir. Resulullah'ın hadislerini rivayette, en mühim hususlardan biri asla uygunluktur. Âlimler lafzî rivayeti, manevi rivayete üstün kabul etmiştir. Ancak, manen rivayete de cevaz verilmiştir, çünkü hadisler, Kur'an vahiyleri gibi Resulullah'ın sıkı kontrolü altında yazdırılmadı. 3- İkinci hadiste farklı bir husus, İsrailiyat'ın rivayetine cevazdır. Zira İsraili hikayelerde bir kısım ibretler var. Bu hikayelerin asla uygunluğu oldukça meşkuk bir durum arzeder. Bunlar zaman içinde uydurulmuş da olabilir. Bu, uydurma olma ihtimaline rağmen, Resulullah'ın onları rivayet etmeye müsaade etmesi yalan rivayetlere ruhsat verme değildir. Uydurma hadis rivayet etmenin hükmü de hadiste belirtilmiştir. Şu halde, İsrailî olduğu belirtilerek yapılan rivayetler "yalanı rivayet etme"nin şümulüne girmeyecektir. 4- Resulullah'a yalan nisbeti yasaklayan rivayet çoktur ve mütevatirdir. Belki de en çok sahabe tarafından rivayet edilme şerefine bu hadis ermiştir. Resulullah'ın "işittiğiniz şekliyle rivayet edin" emriyle, "Bana yalan nisbet eden cehennemdeki yerini hazırlasın" tehdidini birleştiren, pek çok sahabeyi, Resulullah'tan duyduklarımı rivayet ederken aynıyla rivayet edemez miyim, kendimden bir kelime mi katarım veya bir kelime eksik mi bırakırım, böyle olunca Resulullah'a yalan nisbet etmiş duruma mı düşerim? diye fevkalâde ciddi endişeye sevketmiş rivayet hususunda kendi kendini frenlemeye, az rivayet etmeye -ve hatta Saîd İbnu Zeyd örneğinde olduğu üzere- hiç rivayette bulunmamaya sevketmiştir. Bu çeşit durumlar, bizim hadise karşı olan güvenimizi artırmaktadır. Zira bunlar bir taraftan Resulullah'ın tedbirini, diğer taraftan Ashab'ın bu tedbirlere riayetini göstermektedir. 5- İbnu Hacer, İsrâilî hikayelerden rivayet izninin muahhar ve hatta, ahkamın ve dînî kaidelerin istikrar bulmasından sonraya rastladığını, daha önce fitne endişesiyle onlardan rivayet ve hatta kitaplarını okumasının dahi yasaklandığını belirtir. 6- "Mahzur yoktur" ibaresi ile şu manaların kastedildiği belirtilmiştir. * Onlardan işittiğiniz acib şeylere kalbiniz daralmasın, bu onların başına sıkça vâki olmuştur. * Onlardan anlatmanızda da bir mahzur yok. Zira önceki واُث دِّحَ ifadesi emir sîgasıdır ve vücub ifade eder. Şu hade bu sîga ile vücub kastedilmediğine "...mahzur yoktur" ibaresiyle işaret edilmiştir. * Bundan murad, onların hikayelerini anlatan kimsenin kullanacağı kötü kelimeler sebebiyle hatıra gelecek mahzurun ondan kaldırıldığını ifade eder. Mesela ayette, onların Hz. Musa'ya söyledikleri "Sen ve Rabbin, ikiniz gidin ve savaşın biz burada kalacağız" (Mâide 24) sözlerini nakil böyledir, benzeri edebsizliklerini naklide mahzur yok demektir. * Benî İsrâil'den murad, bizzat İsrâil'in çocuklarıdır. Bunlar da Hz. Yakub'un evlatlarıdır. Böyle olunca murad, "Onların babaları Yusuf (aleyhisselâm)'la olan kıssalarını anlatın" olur. Ancak bu tevilin en uzak tevil olduğu belirtilir. * İmam Mâlik der ki: "Bundan murad onların güzel hallerinin anlatılmasının cevazıdır. Yalan olduğu bilinenlerin rivayeti caiz değildir." * "Onlardan, Kur'an ve sahih hadiste gelmiş olan meselelerini tahdis edin" demektir. * Onların hikayesi, inkıtâ, belâğ her ne suretle vâki olduysa öyle rivayete cevazdır, çünkü onları rivayette ittisal kurmak mümkün değildir. Ancak İslamî ahkâmı tesbit eden rivayetler böyle değil. Zira bunları rivayette asıl olan, ittisaldir. Öbürü, zamanca uzaklık sebebiyle ittisal mümkün değil ise, beriki zamanın yakınlığı sebebiyle ittisal mümkündür. * İmam Şâfiî der ki: "Malum olduğu üzere, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yalan haberin rivayetini tecviz etmez. Öyleyse ma'nâ: "Benî İsrail'den yalan olduğunu bilmediklerinizi rivayet edin. Size tecviz edilenlerin onlardan rivayet edilmesinde sizin için bir mahzur yoktur. Bu Resulullah'ın şu sözüne benzer: "Ehl-i kitap size bir rivayette bulunursa onları ne tasdik edin ne de tekzib." Sıdkı kesin olan şeylerin söylenmesi hususunda ne yasaklama, ne de izin vârid olmadı." 7- Ehl-i sünnet ülemâsı, Resulullah'a yalan nisbet etme karşısında tavizsiz olmada ittifak eder ve büyük günahlardan addeder. Şeyh Ebu Muhammed el-Cüveynî daha da ileri gidip, Resulullah'a yalan nisbet etmeye küfür hükmünü vermiştir. Ebu Bekr İbnu'l-Arabî de buna meyletmiştir. Başta Kerramiye olmak üzere sapık fırkalara mensup bazıları, dinî umura hizmet, sünnet ehlininin yolunu güçlendirmek, tergib ve terhibe yardımcı olmak gibi gayelerle Resulullah'a yalan nisbet etmenin caiz olduğunu söylemiş ve şöyle bir gerekçe ileri sürmüşlerdir: "Bu hususta vaîd, Resulullah'ın aleyhindeki yalan hakkında vârid oldu, lehindeki yalan için değil. İbnu Hacer der ki: "Bu bâtıl bir gerekçedir, zira vaîd Aleyhissalâtu vesselâm'dan yalan nakil hakkında gelmiştir, lehinde veya aleyhinde diye bir ayırım yoktur. Dinimiz ise, Allah'a hamdolsun kâmildir, yalanla tamamlanacak bir eksik yönü yoktur. Takviye görmek için yalana, bâtıla muhtaç değildir.596 596 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/510-512. َي ـ3327 ـ7 للاُ َعْنهُ قال ُت ِّم ْن َر ُسو ِّل ـ وعن محمود بن الربيع َر ِّض : [ للاِّ ْ َم َّج َها فِّي َو ْج ِّهي ِّم ْن َعقَل # دَ ر َكانَ ْت َم َّجة ِّئْ و ِّم ْن ب ْ ل َوأنَا اْب ُن َخ ْم ِّس ِّسنِّي َن ِّرنَا فِّى دَا ]. أخرجه الشيخان . 3. (4128)- Mahmud İbnu'r-Rebî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ben beş yaşlarımda iken, evimizin kuyusunun kovasından ağzına aldığı suyu yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum." [Buhârî, İlm 18; Müslim, Mecâcid 54 (33).]597 AÇIKLAMA: 1- Bu hadisi Buhârî "Çocuğun hadis dinlemesi ne zaman sahih olur" adını taşıyan bir babta kaydeder. Öyleyse hadis, çocuğun daha büluğa ermezden önce hadis dinleyebileceğini ve dinlediği hadisin muteber addedilmesi için bülûğun şart olmadığını ifade etmektedir. Aksi takdirde beş yaşında görülen bir hadisenin bilahare rivayeti makbul olmamalı idi. Ancak şunu belirtelim ki bu husus biraz ihtilaflıdır. Yahya İbnu Maîn, hadis dinleme yaşını en az onbeş kabul eder, delil olarak henüz büluğa ermemiş olan İbnu Ömer'in Uhud savaşına alınmayışını gösterir. Bu görüş Ahmed İbnu Hanbel'e ulaşınca: "Hayır, işittiğini aklında tuttu mu hadis dinler; İbnu Ömer hadisesi savaşla ilgilidir" der. Hatibu'l-Bağdâdî el-Kifâye'de küçük yaşta öğrendiklerini sonradan rivayet eden ve muhaddislerce makbul addedilen zevattan örnekler verir. Muhaddisler arasında esas olan görüş de budur: Temyiz halinde dinlediğini bilahare büluğdan sonra rivayet etti mi makbuldür. Buhârî, bu rivayeti kitabına aldığına göre, o da küçük yaşta dinlemenin caiz olduğu görüşündedir. 2- Hadiste başka faideler de var: * İmam, arkadaşlarının evini ziyaret eder. * Ziyaret sırasında çocuklara şaka yapar. * Beş ve hatta daha küçük yaştaki çocuklar ilim halkalarına götürebilir. * İlim meselesinde yaşa itibar edilmez, hitab edileni tam olarak anlama durumuna bakılır. * Fukaha temyiz yaşını 6-7 olarak tesbit eder.598 َي ـ3327 ـ3 للاُ َعْنهُ ْم ْظ ُت ِّم ْن َر ُسو ِّل ـ وعن أبي هريرة َر ِّض قال: [ للاِّ تُهُ فِّي ُك َحِّف # ْ َحدُ ُه َما فَبَثَث ِّن فَأ َّما أ َءْي ِّو َعا َخ ُر َو Œ . أ َّما ا َ عُوم ْ بَل ْ ْم هذَا ال ِّ ِّه لَقَ َط ْعتُ تُ ُكْم ب ْ ْو َحدَّث فَل ]. أخرجه البخاري. َ وقال «البلعوم» مجرى الطعام . 4. (4129)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan iki kap ilim hıfzıma aldım. Bunlardan birini aranızda neşrettim. Ama diğerini söyleyecek olsam şu gırtlağımı kesersiniz." [Buhârî, İlm 42.]599 AÇIKLAMA: Ebu Hüreyre hazretleri, burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' dan öğrendiği hadislerden bir kısmını rivayet etmekten çekinerek ketmettiğini belirtmektedir. Ülemâ, neşredilmeyen ilmin, kötü emirlerin isim ve ahvalini ve çıkacakları zamanı beyaneden hadisler olduğunu söylerler. Ebu Hüreyre'nin bunların bazılarına kinâye yoluyla işaret ettiği, ama tasrih etmekten korktuğu söylenmiştir. Mesela şu sözü onlardan biridir: "Altmışın başından ve çocuğun başkanlığından Allah'a sığınırım." Bununla Yezîd İbnu Muâviye'nin hilafetine işaret ettiği belirtilir. Çünkü, onun hilafeti hicretin 60. yılında idi. Allah Ebu Hüreyre'nin duasını kabul etmiş ve ruhunu bir yıl önce kabzetmiştir. Ebu Hüreyre, "Gırtlağımı keserdiniz" sözüyle, zalim idarecileri kastetmiştir. Ayıplarını işitmekten rahatsız olarak, hayatına kıyacaklarından korktuğunu belirtmiştir. Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'ın rivayetten çekindiği fitne ile ilgili hadisleri, "Herkes hayırdan sorarken, gelip bana bulaşır mı korkusuyla ben şerden sorardım" diyen Huzeyfe (radıyallahu anh), kısmen rivayet etmiştir. Ebu Hüreyre'nin haklılığını, yani Resulullah'ın fitne ilgili olarak çok sayıda ve pek teferuatlı açık beyanlarının bulunduğunu anlamak için, Ebu Dâvud'da yer alan bir Huzeyfe hadisini kaydediyoruz. Der ki: "Vallahi bilemiyorum, arkadaşlarım gerçekten unuttular mı, yoksa unutmuş mu görünüyorlar. Vallahi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kıyamete kadar gelecek ve adamlarının sayısı üçyüz ve daha fazla olacak bütün fitne başlarını bize adıyla, babasının ve kabilesinin adıyla zikretti."600 597 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/512-513. 598 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/513. 599 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/514. 600 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/514. َي ـ3378 ـ5 للاُ َعْنهُ أنه قال ـ وعن أبي ذ ر َر ِّض : [ ْنِّفذُ ُ ِّي أ َّم َظنَ ْن ُت أن َر إلى قَفَاه،ُ ثُ َوأ َشا َعلى هِّذِّه، َمةَ ِّ ص ْم َصا ْم ال ْو َو ََ َض ْعتُ لَ َمة َكِّل ي َها ِّم ْن َر ُسو ِّل للاِّ َسِّم ْعتُ # ِّجي ُزوا َعل َه قَ ’ ا ْب َل أ ْن تُ تُ ْنفَذ ]. أخرجه البخاري تعليقا.« ْ ال » والصمصام: السيف . ِّ صمصامةُ 5. (4130)- Ebu Zerr (radıyallahu anh) demiştir ki: "Eğer kılıncı şuraya koysanız -eliyle ensesini göstermiştirben bu esnada, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işitmiş bulunduğum bir hadisi, sizin işimi bitirmezden önce söyleyebileceğime kanaatim gelse onu mutlaka söylerim." [Buhârî, İlm 10.]601 AÇIKLAMA: Ebu Zerr (radıyallahu anh)'ın bu sözü, Ashabtan bir kısmının, Resulullah'ın sözlerinden bildiklerini rivayette pervasız olduklarını söylemek, rivayet etmek hususunda ölüm dahil hiçbir şeyden korkmadıklarını göstermektedir. İşte Hz. Ebu Zerr bu gruba girenlerden biridir. Hz. Ebu Zerr, daha önce de temas ettiğimiz üzere ihtilalci hak bildiğini dobra dobra söylemekten çekinmeyen bir mizaca sahiptir. Günlük hayatta sadelik ve tevazuyu esas alan zâhid bir meşrebe mensup. Bu meşrub Resulullah'ın şahsî hayatında da mevcut, Ebu Zerr ister ki, herkes bu meşreb üzere olsun, zira ona göre kâmil İslam budur. Bunu açıkça tebliğ eder. Sadeliği esas almayan debdebe ve israfa da yer veren idarecilere müdahale eder. Sert tepkiler gösterir. Sebep olduğu rahatsızlık Halife-i zişân Hz. Osman-ı Zinnureyn (radıyallahu anh) efendimize şikayet edilir. Medine'ye çağrılan Ebu Zerr'e orada bazı kısıtlamalar tatbik edilir. O yine pervasız davranmaya devam eder. Sorulan soruları cevaplar, açıklamalar yapar. Fetva verme hussundaki yasaklamayı hatırlatan bir kimseye, cevab olarak sadedinde olduğumuz sözleri sarfeder: "Allah'a yemin olsun, Resulullah'tan duyduğum bir kelimeyi terketmem için kılıcı boğazıma dayasanız, siz kesme işini tamamlayıncaya kadar ben onu yine de söylerim."602 Dârimî'nin Müsned'inde, Ebu Zerr (radıyallahu anh)'ın, bu sözü, Mina'da el-Cemretu'l-Vusta'nın yanında, kendinden fetva sormak maksadıyla halkın etrafını sardığı bir hengâmda bir adamın gelerek: "Sen fetvadan men edilmedin mi?" demesi üzerine, başını kaldırıp adama yönelerek: "Yoksa sen benim müfettişim misin?" diye çıkıştıktan sonra sarfettiğini kaydeder. Rivayetler arasındaki ihtilafa burada girmeyeceğiz. 603 ALTINCI FASIL - HADÎSıN YAZILMASI UMUMÎ AÇIKLAMA: Hadislerin yazılması bahsinde, burada nazariyetle igili teferruata girmeyip, sadece hadislerin kısa meallarini ve zaruri durumlarda müphem noktalarını kısaca tavzihini yapıp geçeceğiz.604 َي للاُ َعْن ُه ـ3373 ـ3ـ عن ابن ما قال َري .ٌٌ َهتْنِّي قُ ُب ُك َّل َش ْى ء َسِّم ْعتُهُ ِّم ْن َر ُسو ِّل للاِّ # فَنَ عمرو بن العاص َر ِّض : [ ُكْن ُت أ ْكتُ ُوا َوقَال َض ِّب فَأ ْم َس ْك ُت َع ِّن تكتب ُك َّل َش # ال ِّكتَا ِّب َحت ى ذَ َكْر ُت ْي ء َو َر : ُسو ُل للاِّ غَ ْ ُم فِّى ال رِّ َضا وال َّ َر ُسو ِّل بَ للاِّ َش ٌر يَتَ َكل ذِّل َك ِّل .# َوقَا َل ِّإ ْصبُ ِّعِّه إلى فِّي ِّه فَأْو َم : أ ب ا َحق ْخ ُر ُج ِّمْنهُ إَّ َما يَ ِّيَ ِّدِّه ْف ِّسي ب ِّذي نَ َّ َوال ْب فَ ا ]. أخرجه أبو داود . ْكتُ 1. (4131)- İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittiğim her şeyi yazıyordum. Kureyş bu işten beni men etti. Dediler ki: "Sen her (işittiğin) şeyi yazıyorsun, halbuki Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir insandır, memnun ve öfkeli halde de konuşur." Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a anlattım. Parmağı ile ağzına işaret ederek: "Yaz, nefsimi elinde tutan zata yemin olsun, ondan haktan başka bir şey çıkmaz!" buyurdu." [Ebu Dâvud, İlm 3, (3646).]605 َي ـ3372 ـ2 للاُ َعْنهُ قال ِّر إلى رسو ِّل للاِّ َش َكا ’ َر ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُج ٌل ِّم َن ا َصا ِّى ’ ُع ِّمْن َك ْن # ْس َم فقَا َل: َيارسو َل للاِّ إن ُظهُ َحِّدي َث فَيُ ْعِّجبُنِّي َو ََ أ ْحفَ ْ َخ ط ال . فَقَا َل :# ِّ ْ ِّيَ ِّدِّه إلى ال ب َ ْو َمأ ِّيَ ِّمينِّ َك َوأ ا ْستَ ]. أخرجه الترمذي . ِّع ْن ب 601 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/515. 602 Bu rivayeti da önce de kaydettik (Birinci cilt 57. Sayfa). Ebu Zerr!in ihti,lafı diğer bir sahabî Hz. Muâviye ile idi. Tevbe suresinin 34. ayetinin te'vili hakkında idi. 603 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/515-516. 604 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/517. 605 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/517. 2. (4132)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ensârdan bir zat Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a (hafızasını) şikayet ederek dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! ben senden hadis işitiyorum, çok hoşuma gidiyor, ancak hafızamda tutamıyorum. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona şu cevabı verdi: "Sağ elini yardıma çağır!" ve eliyle yazma işareti yaptı." [Tirmizî, İlm 12, (2668).]606 َي ـ3377 ـ7 للاُ َعْنهُ قال َح َخ # ِّدي ِّث َط َب َر ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ْ فِّي ال َر قِّ َّصة فَذَ َك . فقَا َل أبُو َشا ه: ا ْكتُبُوا ِّلي يَا َر ُسو َل للاِّ ِّي َشا ه]. أخرجه الترمذي وصححه . ؟ فقَا َل: ا ْكتُبُوا ’ب 3. (4133)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün, halka) hitabetti, (Ebu Hüreyre, hadisin vürûdu ile ilgili) bir kıssa anlattı (hadiste şu ibare de vardı): "Ebu Şah dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü! (bu hutbeyi) bana yazıverin!" Bu taleb üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Evet Ebu Şâh'a yazıverin!" emir buyurdular." [Tirmizî, İlm 12, (2669); Buhârî, İlm 39, Lukata 7, Diyât 8; Ebu Dâvud, İlm 3, (3649).]607 AÇIKLAMA: Hadiste işaret edilen kıssa, hadisin vürûdu ile ilgili. Rivayetin Buhârî'deki bir vechinde kıssa mevcuttur. Şöyle der: "Huzâ'alılar, Mekke' nin fethedildiği senede, Benî Leys'ten birini, onların kendilerinden bir kimseyi katletmelerine mukabil olarak öldürdüler. Bu durum, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a haber verildi. Bunun üzerine bineğine atlayarak bir hitapta bulundu. Dedi ki: "Allah Mekke'den katli veya fiili engelledi." -Buharî fiil veya katl şekkinin hocadan geldiğini belirtir.- Ancak Resulullah'ı ve mü'minleri onlara musallat etti. Bilesiniz, Mekke'de kan dökmek benden önce kimseye helal değildir. Benden sonra da kimseye helal olmayacak. Bilesiniz, bana da, bir gündüzün belli bir anında helal kılındı. Haberiniz olsun, o da şu ândır. (Mekke herkese) haramdır. Dikenine varıncaya kadar hiç bir otu yolunamaz, ağacı sökülemez, yerde görülen yitik mallar alınamaz, ilan etmek, sahibini aramak için alınabilir. Kim öldürülürse iki şıktan biriyle muhayyerdir: "Katil öldürülür veya öldürülen tarafın ailesine diyet ödenir." (Resulullah'ın bu hutbesi üzerine), Yemenlilerden biri gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! Bu hutbeyi bana yazıverin!" dedi. Resulullah: "Ebu Fülâna yazıverin!" emir buyurdu. Kureyş'ten biri: "Ey Allah'ın Resûlü! İzhir'i yasaktan hariç tutun, çünkü biz, onu evlerde ve kabirlerde kullanıyoruz!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da: "İzhir hâriç, izhir hâriç!" dediler. Şu halde, sadedinde olduğumuz hadiste işaret edilen kıssa budur. Böylece Ebu Şâh'ın, Mekke'nin fethedildiği gün Resulullah tarafından irad edilen hutbenin metnini istediği anlaşılmış olmaktadır. Resulullah bu metnin yazılıp Ebu Şâh'a verilmesini emir buyuruyor. Buhârî, bu rivayeti Aleyhissalâtu vesselâm'ın, hadislerin yazılmasına karşı olmadığını göstermek için kaydetmiş bulunmaktadır.608 َي ـ3373 ـ3 للاُ َعْنهُ قال ِّن َع ْم رو. فإن هُ َكا َن َما َكا َن فِّى أ ْص َحا ِّب َر ُسو ِّل ـ وعنه َر ِّض : [ للاِّ َما َكا َن ِّم َن اْب ِّى إَّ ِّمن ُر َحِّديثا # أ ْكثَ ُب ُب َو ََ أ ْكتُ يَ ]. أخرجه البخاري والترمذي . ْكتُ 4. (4134)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) diyor ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashabı arasında İbnu Amr hâriç, benden daha çok hadis bilen yoktu. (Onun beni geçmesi şuradan ileri geliyordu:) O hadisleri yazıyordu, ben ise yazmıyordum." [Buhârî, İlm 39; Tirmizî, İlm, (2670).]609 َي ـ3375 ـ5 للاُ َعْنهُ قَا َل أ # ال س ْريَانِّيَّ ِّة، وقَا َل َمَر ـ وعن زيد بن ثابت َر ِّض : [ نِّي رسو ُل للاِّ ِّ ْم ُت لَهُ ِّكتَا َب يَ ُهودَ ب َّ ِّي َو للاِّ َم فَتَعَ : ا ل إن ِّي َم ُن يَ ُهودَ َعلى ِّكتَاب آ . قَا َل: ِّي نِّ ْص ُف َش ْه ر َحت َمَّر ب َو للاِّ َما ْي ِّه لَهُ ُكتُبَ ُهْم فَ إلَ ُ َرأ َوأقْ ِّهْم ْي ُب لَهُ إلَ تُهُ فَ ُكْن ُت أ ْكتُ َومذَقْ ْمتُهُ َّ ى تَعَ ]. أخرجه ل البخاري وأبو داود والترمذي . 5. (4135)- Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana emretti, ben de onun için, Süryanice (yahudi) yazısını öğrendim. Şöyle demişti: "Allah'a yemin olsun , ben yazı işimde yahudiye emniyet edemiyorum!" (Zeyd) der ki: "Allah'a yemin olsun bir ayın yarısı geçmeden, o yazıyı öğrendim ve hazâkat kazandım. Resululah'ın onlara olan mektuplarını yazıyor, onların gönderdiklerini de ona okuyordum."610 [Buhârî, Ahkâm 40; Ebu Dâvud, İlm 2, (3645); Tirmizî, İstizân 22, (2716).]611 606 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/518. 607 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/518. 608 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/518-519. 609 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/519. َي ـ3376 ـ6 للاُ َعْنهُ قال َر ِّض َي ـ وعن المطلب بن عبد للا بن حنطب َر ِّض : [ للاُ ِّويَةَ ت إلى ُمعَا ِّ َسألَهُ اب َعْن ُهما. فَ دَ َخ َل َزْيدٌ ب ُن ثَ ْكتُبُهُ يَ إْن َسانا ِّويةُ َمَر ُمعَا ِّ ِّه فَأ َع ْن َحِّدي ث فَأ ْخبَ َرهُ ب ِّويةُ َم َح أ # اهُ َمَر فَقَا َل َزْيد:ٌ نَا رسو ُل للاِّ ُمعَ . ا ِّم ْن َحِّديثِّ ِّه فَ َب َشْيئا أ ْنَ نَ ]. ْكتُ أخرجه أبو داود . 6. (4136)- el-Muttalib İbnu Abdillah İbni Hantab (radıyallahu anh) anlatıyor: "Zeyd İbnu Sâbit Hz. Muâviye (radıyallahu anhümâ)'nın yanına girmişti. Hz. Mu'âviye ona bir hadisten sual etti. Zeyd de hadisi ona söyledi. Hz. Muâviye (orada hazır bulunan bir adama) hadisi yazmasını emretti. Zeyd müdahalede bulunarak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hadislerinden hiçbir şey yazmamamızı emretmişti" dedi. Bunun üzerine Hz. Muâviye yazılanı derhal imha etti." [Ebu Dâvud, İlm 3, (3647).]612 َي ـ3373 ـ3 للاُ َعْنهُ قال َر # ـ وعن أبي سعيد الخدري َر ِّض : [قَا َل ُسو ُل للاِّ َب َشْيئا : َ َو َم ْن َكتَ ِّن، ْرآ قُ ْ َر ال َغْي تَ ْكتُبُوا َعن ي َشْيئا يَ ْم ُحهُ ْ ِّن فَل ْرآ قُ ْ َر ال َغْي ]. أخرجه مسلم.وا”ذن في الكتابة ناسخ للمنع منه بإجماع ا’مة على جوازه و يجتمعون إ على أمر صحيح، وقد قيل إنما نهى أن يكتب الحديث مع القرآن في صفحة واحدة فيختلط به فيشتبه . 7. (4137)- Ebu Saîdi'l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emrettiler: "Benden Kur'an dışında bir şey yazmayın. Kim, Kur'an'dan başka bir şey yazmış ise, onu imha etsin." [Müslim, Zühd 72, (3004).]613 AÇIKLAMA: Genişçe açıklandığı üzere (1.cilt, 26-27, 33-35) bazı rivayetler hadis yazmayı yasaklarken, diğer bazıları teşvik eder, ruhsat tanır. Ülemâ yasağın kayıtlı olduğunu, -İslam'ın başında yazı bilenin az olduğu sırada, hafızası kuvvetli olanlara mahsus olarak- ruhsat ifade eden hadislerin, öbürlerini neshettiğini belirtirler. Nitekim sadedinde olduğumuz hadise şu açıklama eklenmiştir. "Yazı izni, yazı yasağını, yazının cevazı hususundaki icma-ı ümmet ile neshetmiştir. Ümmet, hiçbir zaman sahih olmayan bir meselede icma etmez. "Resulullah, hadisi, Kur'an'la birlikte aynı safyaya yazmayı yasaklamıştı. Çünkü bu durumda Kur'an'la hadis birbirine karışır, müşkilata sebep olurdu" dahi denmiştir."614 YEDİNCİ FASIL - İLMİN KALDIRILMASI َي للاُ َعْن ُه ـ3377 ـ3 ما قال ِّز قَا َل :# ُعهُ ِّم َن َر ـ عن ابن عمرو بن العاص َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ْنتَ يَ اِّ ْنتِّ َزاعا َ م ْ ِّعل ْ ِّ ُض ال ب إ َّن للاََ يَقْ َما ِّء عُلَ ْ ِّقَ ْب ِّض ال ب َ م ْ ِّعل ْ ِّ ُض ال ب النَّا ِّس . َخذَ النَّا ُس ُر َول ِّك ْن يَقْ اتَّ ِّق َعاِّلما ْم يُْب وا َ َضل ل م فَ ِّر ِّعْ ِّغَ ْي ْوا ب فتَ ُوا فَأ ْ ُسئِّل ُج َّها ، فَ حتَّى إذَا ل ُؤسا وا َوأ َضل ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 1. (4138)- İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah ilmi [verdikten sonra], insanların [kalbinden] zorla söküp almaz. Fakat ilmi, ülemâyı kabzetmek suretiyle alır. Ülemâ kabzedilir, öyle ki, tek bir âlim kalmaz. Halk da cahilleri kendine reis yapar. Bunlara meseleler sorulur, onlar da ilme dayanmaksızın [kendi reyleriyle] fetva verirler, böylece hem kendilerini hem de başkalarını dalâlete atarlar." [Buhârî, İlm 34, İ'tisam 7; Müslim, İlm 13, (2573); Tirmizî, İlm 5, (2654).]615 AÇIKLAMA: 1- Köşeli parantez içerisindeki ziyadeler hadisin başka vecihlerinden alınmıştır. 2- Burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), farklı bir üslubla ilme teşvik etmektedir: İlim müslümanlar arasından kaldırılacaktır. Ancak bu kaldırma işi, bilenlerin göğsünden mucizevi bir tarzda ilim çıkarılarak değil, âlimlerin birer birer ölmeleriyle olacaktır. Öyleyse İslam ümmeti böyle bir tehlikeyi gözönünde canlı tutarak, tedbirde kusur etmemelidir. Bunun tedbiri de yeni âlimlerin yetişmesi için gayret göstermektir: Mektep ve medreseler açmak, talebelere barınak temin etmek, burs vermek, onların ilmî gayretlerini artırmak için, derece 610 Zeyd İbnu Sâbit radıyallahu anh'ın yazı öğrenme hâdisesi daha etraflı olarak açıklanmış idi (1. Cilt, s. 417-418). 611 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/520. 612 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/520. 613 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/521. 614 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/521. 615 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/522. alanlara mükâfatlar vermek, eser verenleri madden ve ma'nen taltif ve tatmin etmek gibi... Zamanımızda sportif faaliyetlerin gelişmesi için memleketimizde yapılan teşvikleri görmekteyiz. Başarılı sporculara araba, villa, büyük meblağları bulan nakit para, alkış, şöhret... Bütün bunlar o sahaya teşvik etmek, himmetleri o istikamete yönlendirip kabiliyetleri o sahada tenmiye etmek, geliştirmek için yapılmaktadır. Resulullah sadedinde olduğumuz hadisle bu teşvik seferberliğinin ilme yapılmasını irşad buyurmaktadır. İbnu Hacer der ki: "İlim taleb edenler varolduğu müddetçe ilim kaldırılmaz." Hz. Enes'in yaptığı bir rivayette, ilmin kaldırılmasının Kıyamet alâmetlerinden biri olduğu ifade edilmektedir. 3- Hadisin, Ahmed İbnu Hanbel'de gelen bir vechinde Aleyhissalâtu vesselâm'ın bu meseleyi Veda Haccı sırasında beyan buyurduğu görülmektedir. Ebu Ümâme'nin rivayet ettiği bu hadis şöyle: "Veda Haccı'nda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuşlardı: "İlim kabzedilmezden -veya refedilmezden (kaldırılmazdan)- önce onu alın!" Bir bedevî: "İlim nasıl kaldırılır?" diye sordu. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Bilesiniz, ilmin gitmesi onun hamelesi olan ülemânın gitmesi demektir" dedi ve bunu üç kere tekrar etti."İbnu'l-Münir der ki: "İlmin göğüslerden çıkarılması da Allah'ın kudreti dahilindedir. Ancak bu hadis, böyle bir hadisenin olmayacağına delildir." 4- Görüldüğü üzere hadis, sadece ilmin muhâfazasına teşvik etmekle kalmıyor, aynı zamanda cahillerin iş başına getirilmemesini de ders veriyor. * Hadis, fetvanın gerçek riyaset olduğuna delildir. * İlimsiz fetvaya cür'et edenler zemmedilmektedir. * Cumhur, her zaman müçtehidin bulunacağına hükmetmiş, "müçtehidin yetişmeyeceği devir gelecek" diyenlerin aleyhine hadisten delil çıkarmıştır. 5- Ülemânın gitmesiyle ilmin de gideceği endişesine düşen Ömer İbnu Abdilaziz, âlimle birlikte onun kesbettiği ilmin kaybolmama çâresini ilmin yazı ile tesbitinde bularak hadislerin tedvini için devlet emri çıkarmıştır. Bunun teferruatını Tedvîn bahsinde görmüştük (Birinci cilt, 113-116).616 َي ـ3377 ـ2 للاُ َعْنهُ قال َم َع َر ُسو ِّل ـ وعن أبي الدرداء َر ِّض : [ للاِّ ِّبَ َصِّرِّه إلى ال َّس َما ِّء ُكنَّا # َّم فَ َشخ َص . قَا َل ب َو ث : ا ٌن ُ هذَا أ ُم ْ ِّعل ْ ُس ال يُ ْختَلَ َعلى ِّد ُروا ِّمْنهُ ِّم َن النَّا ِّس َحت ىَ يَق ا َل ْ ْى ء فقَ َش : ي د ا ِّ ب ِّز ’ ِّر ي يَادُ ْب ُن لَ َصا َر ْن : أنَّهُ نَقْ َو للاِّ لَ قُرآ َن؟ فَ ْ َرأنَا ال َوقَدْ قَ ُم ِّمنَّا ْ ِّعل ْ ُس ال َف يُ ْختَلَ َكْي َءنَا َونِّ َسا ْو ََدَنَا ِّرئَنَّهُ أ نُقْ ْ ِّز . فقَا َل: يَاد،ُ إ ْن ُكْن ُت َول م َك يَا ُ َك أ تْ َه ثَ ’ ا ِّء ا ِّكلَ َو ُعد َك ِّم ا ْن فُقَ ْو َراةُ َمِّدينَ ِّة، هِّذِّه التَّ يَ ُه ل ” وِّد ْ ْ ِّجي ُل ِّعْندَ ال ْن َماذَا تُ ْغنِّي َعْن ُهْم؟ قَا َل ُجبَ ْي ٌر َرى، فَ َصا ْ : ُت َوالنَّ ل تَ ْس َم ُع َم فَل : ا يَقُو ُل أ ُخو َك أبُو الِّد ْردَا ِّء َقي ُت ُعبَادَةَ ْب َن ال َّصا َّم ِّت َر ِّض َي للاُ َعْنهُ فقُ َ أ ِّذي قَا َل، فقَا َل َر ِّض َي للاُ َعْنهُ؟ فَأ ْخبَ ْرتُهُ ال : ُخ ُشو ُع َّ ْ َع ِّم َن النَّا ِّس ال م يُ ْرفَ ْ َّو ُل ِّعل ُع؟ أ م يُ ْرفَ ْ َّو ُل ِّعل َك َما أ َت أ ْخبَ ْرتُ َصدَ َق؛ فإ ْن ِّشئْ َرى فِّي ِّه َر ُج َ َخا ِّشعا َجاِّم َع َف ََ تَ َم ْس ِّجدَ ال ْ َص يُو ِّش ُك أ ْن تَدْ ُخ ]. أخرجه الترمذي.« ببصره َل ال إذَ فلم َش َخ » ا نظر إلى شئ دائما يرد عنه نظره كنظر المبهوت والمغمى عليه.و«ا ْخ ِّت ََ ُس» استب، وأخذ الشئ بسرعة.و« ْك ُل َّ م الث » فقد ا’ ولدها . 2. (4139)- Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik. Gözünü semaya dikti. Sonra: "Şu anlar, ilmin insanlardan kapıp kaçırıldığı anlardır. Öyle ki, bu hususta insanlar hiçbir şeye muktedir olamazlar!" buyurdular. Ziyad İbnu Lebîd el-Ensârî araya girip: "Bizler Kur'an'ı okuyup dururken ilim bizlerden nasıl kapıp kaçırılır? Vallahi biz onun hem okuyacağız, hem de çocuklarımıza, kadınlarımıza okutacağız!" dedi. Resulullah da: "Anasız kalasın, ey Ziyad, ben seni Medine fakihlerinden sayıyordum. (Bak) işte Tevrat ve İncil, yahudilerin ve nasranilerin elinde, onların ne işine yarıyor (sanki onunla amel mi ediyorlar)?" buyurdu. Cübeyr der ki: "Ubâde İbnu's-Sâmit (radıyallahu anh)'a rastladım. Kardeşin Ebu'd-Derda ne söyledi, işittin mi? dedim. Ve ona Ebu'dDerda'nın söylediğini haber verdim. Bana: "Ebu'd-Derda doğru söylemiş, dilersen kaldırılacak olan ilk ilmin ne olduğunu sana haber vereyim: İnsanlardan kaldırılacak olan ilk ilim huşudur. Büyük bir camiye girip huşu üzere olan tek şahsı göremeyeceğin vakit yakındır!" dedi." [Tirmizî, İlm 5, (2655).]617 AÇIKLAMA: 1- Ziyad İbnu Lebîd, aslen Medinelidir. Ensarî'dir. Ancak, hicretten önce Mekke'ye Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına gelmiş, Efendimizle hicrete kadar orada ikâmet etmiştir. Bu sebeple "Muhacirî Ensarî" lakabını almıştı. Akabe, Bedir, Uhud, Hendek vs. bütün gazvelere Resulullah'la beraber katılmıştır. Aleyhissalâtu vesselâm Hadramevt'e âmil olarak göndermiştir. Hz. Muaviye (radıyallahu anh)'ın hilafetinin başlarında vefat etmiştir, (radıyallahu anh). 2- Ziyad İbnu Lebîd, hadiste Resulullah'ın ilmin kaldırılacağına dair ihbarını hayretle karşılamakta: "Biz ve çocuklarımız hep Kur'an okuyoruz, bu hal Kıyamete kadar da böyle devam edecek, nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Kur'an'ı biz indirdik, onu biz koruyacağız" (Hicr 9) buyrularak, "Kur'an'ın Kıyamete kadar korunacağı ilâhî garanti altına alınmıştır, bu halde nasıl ilim kalkar?" ma'nâsında hayrete düşer. Ancak Resulullah, İncil ve 616 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/522-523. 617 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/524-525. Tevrat'ın, Ehl-i Kitap arasında mevcudiyetine, onlar tarafından okunmakta olmasına rağmen, onların ahkâmıyla amel etmediklerini, dolayısıyla, sanki yokmuş gibi onlara hiçbir fayda sağlamadığını misal verir ve bu durumun Kur'an'ın da başına gelebileceğini hatırlatır. Bu hatırlatma ile Resulullah, ilmiyle amel etmeyen âlimi cahil derecesine indirmiş olmaktadır. Dahası, böyleleri hımar durumundadır. Çünkü, Cuma suresinde, kitabı okuduğu halde amel etmeyenler, kitap yüklü hımara teşbih buyurulmuştur: "Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir" (Cuma 5). Aliyyu'l-Kârî der ki: "Yani onların İncil ve Tevrat'ı amel etmeden okumaları sebebiyle istifade etmedikleri gibi, ey müslümanlar siz de böylesiniz, Kur'an'ın içindekilerini anlayıp amel sahasına intikal ettirmedikçe, Kur'an'dan istifade edemezsiniz demektir." 3- Huşû "ses" ve "göz" de namazın edebine tam uyma halidir. Hudû da bedenin edebi olduğu gibi... 618 ِّن َح ـ3338 ـ7ـ وعن عمر بن عبدالعزيز رحمه للا [ ْز م ْكِّر ْب ُظ ْر ما َكا َن ِّم ْن َحِّدي ِّث َر ُسو ِّل أنَّهُ َكت َب إلى أبي بَ : للاِّ ْبهُ فَا . ْك اْن # تُ ِّم و ْ ُرو َس ا ْل َْ ِّعل ُسو ِّل للاِّ ِّي ِّخْف ُت دُ َحِّدي َث َر فإن بَل إَّ َو ََ تَقْ َما ِّء، عُلَ ْ ذ َها َب ال # يَ ْجِّل ُسوا لَهُ ْ َ َول م ْ ِّعل ْ ْف ُشوا ال يَ ْ َول . َ م َ َم ْنَ يُعَل َحت ى يُ ْعل . َم ُكو َن ِّس را َ يَ ْهِّل ُك َحت ى يَ َ م ْ ِّعل ْ ْف ُشوا» يظهروا . فإ َّن ال ]. أخرجه البخاري ترجمة.«يُ 3. (4140)- Ömer İbnu Abdilaziz rahimehullah'dan nakledildiğine göre, (Medine valisi) Ebu Bekr İbnu Hazm'a şöyle yazmıştır: "Bak, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadisinden ne varsa yaz. Zira ben, ilmin kaybolmasından ve ülemânın gitmesinden korkuyorum. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadisinden başka bir şey kabul etme. Âlimler ilmi yaysınlar, ilim için (herkese açık yerlerde) halkalar teşkil etsinler, tâ ki bilmeyenler de böylece öğrensin. Zira ilim, gizli kalmazsa helak olmaz." [Buhârî, İlm 34.]619 AÇIKLAMA: Bu hadis, sünnetin tamamının, devlet eliyle resmen yazdırılması demek olan tedvin'in başlamasını noktalar. Ömer İbnu Abdilaziz'in bu mektubu, bütün taşra vilayetlerine gönderdiği bazı rivayetlerde tasrih edilmiştir. Sadedinde olduğumuz rivayet, mektubun sâdece Medine Valisi Ebu Bekr İbnu Hazm'a yazıldığını ifade etmektedir. Bu hadis Tedvîn bahsinde açıklanmıştır. Fazla bilgi için oraya bakılmaldır. (1. cilt, 113-118).620 AF VE MAĞFİRET BÖLÜMÜ UMUMİ AÇIKLAMA: Af ve mağfiret bahsinin günah, tevbe gibi başka bahislerle de ilgisi vardır. Bilhassa günah mefhumu olmak üzere bu tabirlere, geçmiş bahislerde zaman zaman temas edilmiştir. Esasen bunları birbirinden ayrı mütalaa etmek mümkün değildir. Sözgelimi insan günah işleme fıtratında yaratılmıştır, ama tevbe emredilmiştir. Cenab-ı Hakk tevbe edenleri sevmekte ve tevbeleri kabul etmekte, günahkârı affetmektedir. Böylece kul da kulluğunu anlamak suretiyle manevi yükseklik kazanmaktadır. Şu halde bu mefhumları, İslam'ın bu meseledeki umumi telakkileri çerçevesinde kavramaya çalışmak daha uygun olacaktır. Öyleyse meselenin anlaşılmasını, yaratılışla başlatıp insanın kemaliyle sonuçlanan bir vetire çerçevesinde anlamak gerekecektir. Yaratılış: İnsanoğlu, hayvan ve melek dediğimiz iki sınıf şuur ve hayat sahipleri arasında orta bir mevkidedir: Hayvanlar, şehvet (arzular) sahibi fakat aklı olmayan bir tabaka teşkil ederler. Akılları olmadığı için davranışlarını tabiî insiyaklarla -ki buna içgüdü diyoruz- yürütürler, bu yüzden sorumlulukları yoktur. Melekler ise, şuur ve hayat sahibi olmakla birlikte şehvetleri yoktur. Onların şerre kabiliyetleri de yoktur.Verilen vazifeleri yaparlar. Dereceleri ne düşer ne de yükselir, hep sâbit kalır. İnsanlar ise, orta bir tabakadır. Hayvanlarla müşterek olan şehvetlere de sahip, meleklerle müşterek olan akla da... Kendisine içgüdüye bedel şeriat verilmiştir, irade verilmiştir. İradesi ile şeriata uyarak aklını o yolda kullanırsa melekleri geçebilir. İradesi ile şehvete uyar aklını o yolda kullanırsa hayvanlardan aşağı düşer. Şu halde Cenâb-ı Hakk insana sonsuzca alçalma ve sonsuzca yükselme imkanı tanıyan bir fıtrat, bir mertebe vermiştir. Yükselmenin yolu, ihtiyar da denen irade-i cüz'iyyesini kullanarak, şuurla dinin emrettiği şeyleri tercih etmekten, aklını bu yolda kullanmaktan geçer. Alçalmanın yolu ise, şeriata değil, şehvetlere uymaktan, aklını o yolda kullanmaktan geçer. İnsanoğlunun bu kaçınılmaz kaderi en veciz şekilde Tîn suresinde beyan edilmiştir: "Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına 618 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/525. 619 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/526. 620 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/526. çevirdik. Ancak iman edip de güzel güzel amellerde, bulunanlar başka. Çünkü onlar için kesilmez mükâfatlar vardır" (4-6). İnsanın, hayır-şer arasında imtihana maruz bir fıtrata sahip olduğunu Gazali şöyle ifade eder: "Şer, insanın yaratılış toprağına katılıp yoğurulmuştur, çok nadir hallerde onu terkeder. Öyleyse insanın gayretlerinin hedefi, hayrını şerrine gâlib kılmak olmalıdır." Diğer mahluklar arasında böyle bir durumda yaratılan insan, şehvete uymakla şeriata uymak, inanmaklainanmamak, hayır yapmaklaşer yapmak, iradesini iyi veya kötü istikamette kullanmak arasında imtihan edilecektir. Bu imtihan onun kaçınılmaz kaderidir. Zira o, ne hayvandır ki, sadece şehvetine tabi olsun, ve ne de melektir ki sâdece hayra va akla tâbi olsun. İmtihan müddeti, yani hayatı boyunca, insan, kötülük işlemekle imtihanı ebediyyen kaybetmiş olmadığı gibi, iyi iş yapmakla da kurtuluşu garanti etmiş değildir. İyilikten sonra kötülüğe düşebileceği gibi, kötülükten sonra da tekrar iyiliğe geçebilir. İnsan bu iyilik-kötülük cepheleri arasında bir saat rakkâsesi durumunda olduğu için, Cenâb-ı Hakk tevbe emretmiştir. Kötülük yapınca tevbe etmelidir, Allah tevbeleri kabul eder, affeder, Allah'ın bellibaşlı sıfatları arasında rahmet (kullara acıma) vardır. Tevvâb, yani tevbeleri kabul edici olmak O'nun bir diğer vasfıdır. Gafûr (günahları örtücü) olmak, Afuvv (bağışlayıcı, cezayı terkedici) olmak gibi, Allah başka sıfatlara da sahiptir. Şu halde, bu sıfatlarıyla da Cenâb-ı Hakk'ın kullar tarafından idrak edilebilmesi için, o sıfatlarıyla Allah'a müracaatlarımızı gerektirecek hallere düşeceğiz demektir. Tıpkı hastalanınca Şâfi, rızka muhtaç olunca Rezzâk, âciz kalınca Kadîr... isimlerine müracaat ettiğimiz ve o sıfatlarıyla Allah'ı tanıdığımız gibi... Şu halde günah, Allah'ın, insanlar tarafından bütün sıfatlarıyla tanınmasında zaruri olan vâsıtalardan biridir. İslâm'ın günah görüşünün hristiyanlarınki ile karıştırılmaması gerek. Onlar, insanoğlunun, Hz. Âdem'le Havvâ'nın cennette yasak meyveden yemekle işledikleri günahı tevarüs ettiğine ve bu sebeple günahkar olarak doğduğuna inanır. İslâm böyle demez, "Her insan günahsız doğar ama günah işleyecek fıtrattadır. Büluğa kadar günahsız sayılsa da, günah işlemesi kaçınılmazdır" der. Bu telakkinin devamında, hristiyanlar doğuştan gelen aslî günahtan kurtuluşu vaftiz (hristiyan) olmaya bağlar. İslâm işlenen günahın tevbe ile affedilebileceğini söyler. Ayrıca tevbe doğrudan Allah'a yapılmalıdır, araya hiçbir mahluk konmaz, kişi her zaman her yerde tek başına tevbe edebilir. Şu günah affedilir, bu günah affedilmez diye bir ayırım yoktur. İhlasla, sıdkla, azimle, kesin kararla yapılan tevbe ile en büyük günahlar dahi affedilir. İslâm'a göre en büyük günah, küfür veya şirktir. Küfür ve şirk'ten dönüş, tevhîde geliş demek olan tevbe en makbul tevbedir, mutlaka kabul edilebileceğine inanılan tevbedir. Şu halde İslâm'a göre, af dışı tutulan bir günah yoktur. "...Ey kendilerine kötülük edip (günahta) aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir" (Zümer 53).621 GÜNAHLA MANEVÎ MERTEBE KAZANMAK İslâm'ın günah telakkisinde son derece ehemmiyetli bir nokta var ki, buna diğer dinlerde net olarak rastlamak imkansızdır. Kişi işlediği günahla, Allah'a daha ciddi bir ilticaya, daha ihlaslı bir yönelişe geçebildiği için, işlemiş olduğu günah sebebiyle mânevî yükselişe erebilmektedir. Âyet-i kerîme bu mühim hakikatı "günahların sevaba dönüştürülmesi" diye ifâde etmiştir: "Meğer ki (şirkden) tevbe edip iyi amel (ve hareket)de bulunan kimseler ola. İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah gafûr ve rahîmdir" (Furkân 70). Bu ma'nâyı açıklayan hadîsler var. Bunlardan biri 4142 numarada gelecektir: Resûlullah orada kişinin, yapmakta olduğu güzel ameller sebebiyle "günah işlemiyorum" havasına düşmesini, onun tevbe istiğfar gibi kulluğunu idrak ettirici son derece kıymeli bir ibadetten uzak kalmasına sebep olacağı için, günah işlemekten daha kötü bir ruh hali yani ucûb olarak tavsif etmekte, ümmeti için bundan korktuğunu ifâde buyurmaktadır. Evet, bu dinin sahibi, günah, sevab meselelerinde Allah namına beyanda bulunma yetkisine sahip yegane söz sahibi, Şârî olarak "ucb" un günahtan daha kötü bir şey olduğunu haber veriyor. Bu, üzerinde durulması, düşünülmesi, hakkıyla anlaşılması gereken bir husustur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) günahlara karşı mâsum (korunmaya mazhar) olmasına ve hatta Tevbe sûresinde geçmiş ve gelecek günahlarının affedildiği müjdesinin verilmiş olmasına rağmen, günde en az yüz sefer tevbe ettiğini ifade etmiş, günah işlemediği, tevbeye ihtiyacı olmadığı hatırlatılınca da, "Allah'ın çok şükreden (şekûr) bir kulu olmayayım mı?" diye cevap vermiştir. 4143 numaralı hadîsin şerhinde zikri gelecek olan "En hayırlınız, tekrar tekrar günah işlediği halde tevbe edendir" hadisi de burada zikre değer. Bazı ârifler demişlerdir ki: "Resûlullah, burada, ümmetinin hayırlılarının, işlediği günahın aldatamadığı, Allah'ın affedici olduğunu unutturamadığı böylece tevbe ile O'na dönen kimseler olduğunu haber veriyor." Bazı âlimler de: "Bazı günahlar vardır, mü'min için, birçok ibadetten daha faydalıdır. Böylece, çok tevbe eden biri olur. 621 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/527-529. Tevbeden ayrılmayan kimse ise, bu sayede Allah'ın sevdikleri arasında yer alır. Nitekim âyet-i kerime'de "Muhakkak ki Allah tevbe edenleri sever" (Bakara 222) buyrulmuştur." Şu halde tevbede herkesin anlayamayacağı bir sır, insanı makbûl kullukta muvaffak eden bir iksir var. Bu sırrı anlayıp da günah lekelerine bulaşmadan tevbeyi kendine şiar edinenler mânevî kazançların bereketine ererler. Bunu idrak edemeyenler, günahlarla kirlendikten sonra bu kirliliğin şuuruna erip, ondan arınmak için tevbeye koşarsa, işte bunlara Cenâb-ı Hakk rahmetiyle yüce mertebeler vaadetmekte ki, bunlardan biri de günahların sevaba dönüşmesidir. Bu nasıl olur? diye tereddüte gerek yok, ilâhî ihbar öyledir, ilâhî rahmet bu kadar geniştir; bize, inanıp teslim olmak, o zanla O'na koşmak gerek. Zira Rab Teâlâ Hazretleri, -bir hadîs-i kudsîde tebliğ edildiği üzere- kuluna, o kulun Allah hakkında beslediği zanna göre muamele edecektir. Öyleyse bize düşen, işlediğimiz günahların sevaba çevrilebileceğine inanarak sıdk ile, ihlas ile, tevbe-i nasuh ile tevbe etmek, yalvarmak, dergah-ı ilahide gözyaşı dökmektir.622 KULLUK EDEBİ: Burada şunu belirtmemiz gerekir: Yukarıda yapılan açıklamaları menfi istikamette anlayıp, bir kısım günahlara fetva yapmak da mümkündür: "Öyle ya, madem günahlar sevaba dönüşebiliyor, önce günah işleyip sonra da tevbe etsek olmaz mı?" Böyle bir düşünce, her şeyden önce kulluk edebine yakışmaz. Cenâb-ı Hakk'ı imtihan etmek, dinin ahkâmıyla alay etmek, ciddiye almamak gibi birma'nâ taşır. Bu halet-i ruhiye ile işlenen günahların tevbesi makbul olur mu; Cenab-ı Hakk'ın rahmetini celbedebilir mi, garantimiz yok. Zira bir başka âyet-i kerime, affedilecek günahın cehaletle işlenmiş olma şartını zikretmektedir. "Allah, kötülüğü cehaletle (bilmeyerek) yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hakîm olandır" (Nisâ 17). Bu âyetle, daha önce kaydettiğimiz "bütün günahları affeder" âyeti arasında tezat mevcut değildir. Zira orada her çeşit, yani bilerek işlenen günahları da affedebileceği ifade edilmekte ise de bu âyette, cehaletle işlenen günahların affına "garanti" verilmektedir. Ayrıca "tevbe ederim" düşüncesi ile günah işleyen kimse, tevbe etme fırsatı bulabilecek mi, ömrü vefa edecek mi, davranışı gadab-ı ilahiye dokunduğu takdirde Allah kendisine tevbeye dönüş fırsatı verecek mi, bunları da düşünmesi gerekir. Hangi açıdan bakarsak bakalım, Allah'ın affedici oluşunu gözönüne alarak günah işlemek büyük bir aldanmadır. Kulluk edebine hiç uymamaktadır, böyle bir durumdan Allah'a sığınırız.623 TEVBENİN EDEBİ: Tevbemizin kabul olması hepimizin arzusudur. Bu sebeple âlimlerimiz, âyet ve hadislerde gelen açıklamaları gözönüne alarak makbul tevbenin şartlarını tesbit etmeye çalışmışlardır. Nevevî hazretleri şöyle der: "Tevbe, lügat olarak dönüş (rucû) demektir. Öyleyse tevbe de günahtan dönüştür. Bu dönüşün (tevbenin) üç rüknü vardır: * Günahtan kopmak, kesinlikle terketmek. * Bu günahı işlediğine pişman olmak. * Bir daha o günahı işlememeye azmetmek, kesin karar vermek." Nevevî devamla der ki: "Eğer tevbe edilen günah, bir insanın hukukuna karşı işlenmiş ise, bir dördüncü rükün daha var: * Bu hak sahibi ile helallaşmak." Nevevî şu kıymetli bilgileri vermeye devam eder: "Tevbenin aslı nedamettir, pişmanlıktır. Bu, onun en büyük rüknünü teşkil eder. Ülemâ, bütün günahlardan tevbe etmenin vacib olduğunda ittifak eder. Ve tevbeyi, günah işler işlemez yapmak gerekir, geleceğe bırakmamalıdır. Günah büyük olmuş, küçük olmuş farketmez. Tevbe, İslam'ın en mühim prensiplerinden te'kid edilmiş esaslarından biridir. Ehl-i Sünnete göre şer'an, Mu'tezile'ye göre aklen vacibtir. Bütün şartlarına uyularak yapılmış olsa bile, Ehl-i Sünnet'e göre, tevbenin kabul edilmesi Allah'a vacib değildir. Ancak Allah'ın kerem ve fazlı ile kabul edeceği umulur. Allah'ın kabul edeceğini Mutezile'nin aksine şeriatla ve icma ile biliyoruz. Bir kimse bir günahına tevbe etse, o günahı, bilahare tekrar hatırlayınca tevbeyi yenilemek gerekir mi; bu hususta Ehl-i Sünnet ihtilaf etmiştir. İbnu'l-Enbarî: "Vacibtir" der, İmamu'l-Harameyn "Vacib değildir" der. Bir kimse bir başka günahta musır olsa bile, bir günahtan yapacağı tevbe sahihtir. Bir kimse bir günaha karşı şartlarına uyarak sahih bir tevbe yapsa, sonra bu günaha tekrar dönse, ona bu ikinci günah yazılır, önceki tevbesini ibtal etmez. İki meseledeki Ehl-i Sünnetin görüşü budur... Ayrıca, kafirin küfründen tevbesi, kesinlikle makbuldür. Diğer çeşit tevbeler kesinlikle makbul müdür, yoksa zannî midir, Ehl-i Sünnet bu hususta ihtilaf eder. İmamu'l-Haremeyn zannî olduğunu kabul etmiştir. Esahh olan görüş de budur."624 622 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/529-530. 623 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/530-531. TEVBENİN MAKBUL OLMASININ DİGER ŞARTLARI Yaptığımız tevbenin makbul olması için ülemânın koyduğu dört şartı Nevevî'den naklen kaydettik. Burada şunu da ilave etmemiz gerekmektedir: Tevbe, duanın bir çeşididir. Öyleyse dua bahsinde belirtilen şartlara da tevbe sırasında riayet etmek, tevbemizin makbul olma şansını artıracaktır. * Önce maddi sadaka vermek. * Mübarek mekanlarda (Ravza-i Mutahhara, Ka'be, Mescid-i Aksa, camiler, ön saf... gibi) yapmak. * Mübarek zamanlarda (Ramazanda, Kadir gecesinde, diğer mübarek gün ve gecelerde, cuma gününde, saat-ı icabe'de, her gün seher vaktinde, ilk vaktinde kılınacak farz namazların arkasında, abdest alınca kılınacak iki rekat nafilenin peşinde... vs.) yapmak. * Tevbeye salavatla başlamak, salavatla bitirmek. * Kur'an ve hadiste gelen (me'sur) tevbelerle tevbe etmek. * Abdestli olarak tevbe etmek... vs.625 َي ـ3333 ـ3 للاُ َعْنه قال قَا َل :# نِّبُو َن َر ـ عن أبي أيوب َر ِّض : [ ُسو َل للاِّ يُذْ قا ْ َق َخل َو َخلَ ُكْم ِّ َه َب للاُ تَعالى ب نِّبُو َن لَذَ ْو ََ أنَّ ُكْم تُذْ لَ ُهْم فَيَ ]. أخرجه مسلم والترمذي . ْغِّف ُر لَ 1. (4141)- Ebu Eyyub (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı." [Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizî, Da'avât 105, (3533).]626 َر ـ3332 ـ2ـ ولمسلم عن أبي هريرة قال: [ ُسو ُل للاِّ َو ُهَو قَا َل :# ْي ُكْم َما ُهَو أ َشد مْنه،ُ َخ ِّشي ُت َعلَ نِّبُوا لَ ْم تُذْ ْو لَ ِّيَ ِّدِّه لَ ْف ِّسي ب ِّذي نَ َّ َوال عُ ْج ُب ْ ال » . 2. (4142)- Müslim'de Ebu Hüreyre'nin bir rivayeti şöyledir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zat'a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi." [Müslim, Tevbe 9, (2748).] Rezîn şu ziyadede bulundu: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb'e düşeceğinizden korkarım." [Bu rivayet, Münzirî'nin et-Terğîb ve't-Terhîb'inde kaydedilmiştir (4, 20).]627 AÇIKLAMA: Tîbî der ki: "Hadiste, Allah hususunda aldananların vehmettikleri gibi, günah işlemekte berdevam olanlara teselli mevcut değildir. Zira, Peygamberler aleyhimüsselam, insanları günahlara banmaktan kurtarmak için gönderildiler. Hadis, Allah Teâlâ Hazretlerinin affını, günahkârları tevbeye teşvik için onlara olan mağfiretini beyan etmektir. Öyleyse hadisten murad olan ma'nâ şöyle olmalıdır: Allah Teâlâ, muhsin olanlara vermeyi sevdiği gibi, günahkar olanları da affetmeyi sevmektedir. Buna, Allah'ın birçok ismi delalet eder: "Gaffâr, Halîm, Tevvâb, Afüvv gibi. Yahud, kullarını tek bir şe'n üzere yaratmamıştır, nitekim melekler günah işlemekten uzak olarak yaratıldığı halde, insanlar farklı meyillerle yaratılmıştır. Bir kısmı hevâya meyyaldir, onun gereklerini yapma durumundadır. Allah, bu fıtratta olanları hevaya uymaktan kaçınmakla mükellef kılar ve ona yaklaşmayı yasaklar. Hevâ ile mübtela ettikten sonra tevbeyi öğretir. Eğer ibtilaya rağmen hevaya uymazsa ecri Allah'a aittir. Eğer yolu şaşırırsa, önünde tevbe vardır."628 َي ـ3337 ـ7 للاُ َعْنه قال ِّ ِّه َع َّز َو قَا َل :# َج َّل َر ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َب َعْبدٌ فقَا َل َما يَ ْح ِّكي َع ْن َرب فى . قَ نَ ُهَّم ا َل أذ : ْ َّ الل ِّي ا ْغ . فقَا َل للاُ تَعالى: ْن ِّب ِّف ْر ِّلي ذَْنب ِّالذَّ ب ْن َب َويَأ ُخذُ ْغِّف ُر الذَّ يَ َرب ا أ َّن لَهُ َ َب َعْبِّدي ذَْنبا ، فَعَِّلم نَ َب ْ أذ . نَ َّم َعادَ فَأذْ ْي َر ث . فقَا َل: ِّب ا ْغِّف ْر ُ أ فقَا َل للاُ تَ : ْن ِّب ِّلي ذَْنب . عالى ِّي ِّالذَّ ب ْن َب َويَأ ُخذُ ْغِّف ُر الذَّ يَ أ َّن لَهُ رب ا َ َب َعْبِّدى ذَْنبا ، فَعَِّلم نَ َب فقَا َل ْ أذ . نَ َّم َعادَ فَأذْ َر ث : ِّب ا ْغِّف ْر ِّلي ُ يَا . فقَا َل للاُ تَعالى: ْن ِّب ِّالذ ب ْن َب َويَأ ُخذُ ْغِّف ُر الذَّ يَ َرب ا أ َّن لَهُ َ َب َعْبِّدي، فَعَِّلم نَ أذ . ا ْع َك ْ ْر ُت لَ َت فَقَدْ َغفَ َم ْل َما ِّشئْ ]. أخرجه الشيخان . 3. (4143)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hadis-i kudsî'de) Rabbinden naklen buyururlar ki: "Bir kul günah işledi ve: "Ya Rabbi günahımı affet!" dedi. 624 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/531-532. 625 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/532. 626 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/533. 627 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/533. 628 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/533-534. Hak Teâlâ da: "Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim günahımı affet!" der. Allah Teâlâ Hazretleri de: "Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim beni affeyle!" der. Allah Teâlâ da: "Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!" buyurdu." [Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29, (2758).]629 AÇIKLAMA: 1- Âlimler umumiyetle tevbe ile istiğfar arasında bir fark gözetirler ve bu hadisin açıklaması sadedinde bu farkı belirtmeye çalışırlar. İbnu Hacer'den kaydedeceğimiz müteakip nakiller ve yorumlarda bu husus görülecektir. İbnu Battal demiştir ki: "Bu hadis, günahta ısrar eden kimsenin durumunun Allah'ın meşîetine kaldığını gösterir: Allah dilerse azab verecek, dilerse affedecektir. Affı, onun yaptığı haseneleri galib kılarak olacaktır. O haseneler de kendini affeden ve azab eden bir Rabbinin var olduğuna olan inancı ve buna binaen O'ndan mağfiret dilemesidir. Bu hususa şu âyet delâlet eder: "Kim bir hasene getirirse ona on misli ecir vardır" (En'âm 160). Tevhid'den daha büyük bir hasene yoktur. Denirse ki: "Kişinin Rabbine istiğfarı kuldan vâki olan bir tevbedir." Cevaben deriz ki: "İstiğfar mağfiret talebinden daha ileri bir şey değildir. Onu, bazan günahta ısrarlı olan kimse de, tevbekâr da taleb eder. Hadiste, affedilmesini istediği günahta tevbekâr olduğuna delil yoktur. Zira tevbenin tarifi: Günahtan vazgeçmek, bir daha geri dönmemeye azmetmek ve ondan tamamen kopmaktır. Tek başına istiğfardan bu ma'nâ anlaşılmaz." Başka âlimler de şöyle demiştir: "Tevbenin şartı üçtür: "Günahtan ayrılmak, pişman olmak, bir daha dönmemeye azmetmek." Günahtan vazgeçme tabiri nedamet ma'nâsını ifade etmez, bilakis o, kopma ma'nâsına daha yakındır." Bazı âlimler de: "Tevbede, kendinden günahın vâki olması üzerine nedametin tahakkuk etmesi kafidir, zira, bu (nedamet) ondan kopmayı ve bir daha dönmeme azmini gerektirir. Bu iki şey, nedametten neş'et eder, onunla birlikte bulunan diğer iki asıl değildir. Bu sadedde olmak üzere hadiste "Nedamet tevbedir" hükmü gelmiştir." Kurtubî, el-Müfhim'de der ki: "Bu hadis, istiğfarın faydasının büyüklüğüne, Allah'ın fazlının büyüklüğüne, rahmetinin, hilminin, kereminin genişliğine delalet eder. Fakat bu istiğfar, günahta ısrar düğümlerini çözen ve nedameti hâsıl eden bir dile mukârin olarak, ma'nâsı kalbte sabit olan istiğfardır. İşte bu, tevbenin tercümesidir. Buna şu hadis şehadet eder: "Hayırlınız günaha düşmüş tevbekârdır." Müfetten'in ma'nâsı, "günahı tekerrür edip630 tevbe eden kimse" demektir. Yani her ne zaman günah işlerse derhal tevbeye koşan kimsedir. Diliyle "estağfirullah" deyip kalbiyle o günahta ısrar eden değil; böyle birisi, istiğfarı da istiğfara muhtaç olan kimsedir." İbnu Hacer, bu hususa İbnu Ebi'd-Dünya'nın İbnu Abbâs'tan tahriç ettiği şu merfu hadisi şahid olarak kaydeder: " "Günahtan tevbe eden, günah işlememiş kimse gibidir, günahtan istiğfar edip işlemeye devam eden, Rabbi ile istihza (alay) eden gibidir." Râcih olan şu ki, "Günahtan istiğfar edip..." diye başlayan kısım İbnu Abbâs'ın sözüdür. Evvelki kısım, İbnu Mâce ve Taberânî'de İbnu Mes'ud hadisi olarak kaydedilmiştir. ن ِّر ُكْم ُك ل ُمفَتَّ ِّخيَا َّوا ب َتhadisini de Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs'te Hz. Ali'den kaydetmiştir. Kurtubî der ki: "Bu hadisten elde edilen fâide şudur: "Günaha tekrar bulaşmaya yönelmek, tevbeyi bozmak olması haysiyetiyle ikinci sefer işlenen günah her ne kadar yeni başlamaktan daha kötü ise de, tevbeye avdet, onu ilk defa yapmaktan daha iyidir, çünkü tevbeye ikinci kere meyil, kerim olan Allah'tan talebe devam ve istediğinde ısrar ve O'ndan başka affedicinin olmadığını itiraftır." Nevevî de şunu söyler: "Hadiste şu hüküm vardır: Günahlar, yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de kişi her seferinde tevbe etmişse tevbesi makbuldür. Veya bütün günahlardan bir tek tevbe ile tevbe etse yine de tevbesi sahihtir. 2- Hadisin sonunda geçen "Dilediğini yap..." ibaresinin ma'nâsı: "Günah işlemeye devam edip arkadan da tevbe ettikçe seni affederim" demektir. Kitabu'l-Ezkar'da er-Rebî İbnu Haysem'in şu sözü kaydedilmiştir: "Estağfirullah ve etubu ileyhi (Allah'tan mağfiret diliyor, O'na tevbe ediyorum)" deme. Bu söz, yapmadığın takdirde yalan ve günah olur. Bilakis şöyle söyle: "Allahümmağfir lî ve tüb aleyye. (Allah'ım, beni mağfiret et ve bağışla.)" Nevevî der ki: "Bu güzeldir, ancak estağfirullah demenin mekruh olması ve bunu "yalan"la tesmiye muvafık olmaz. Zira, estağfirullah'ın ma'nâsı Allah'ın mafiretini taleb ediyorum demektir, bu yalan olamaz." İbnu Hacer, bu meselede Nevevî'ye değil, er-Rebî'ye hak verir ve "Tevbe edip de tevbesini yerine gtirmemek Rebînin dediği üzere "yalan"dır der. Ayrıca Rebî'nin sadece estağfirullah kısmını değil her iki lafzı da kasdetmiş olmasının muhtemel olduğunu ve sözünün tamamının sahih olduğunu belirtir. 3- İstigfar'la da ilgili olarak İbnu Hacer şu açıklamayı kaydeder:"es-Sübkî el-Kebîr'in, Hulbiyat'ında gördüm, diyordu ki: "İstiğfar, mağfiret talebidir, bu lisanla veya kalble veya her ikisiyle de olur. Birincisi faydalıdır, zira söylemek sükuttan hayırlıdır, hem de dil hayırlı söze alışır. İkincisi de cidden faydalıdır. Üçüncü ise, her 629 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/534-535. 630 Müfetten: Münâvî, bu kelimeyi: "Allah tarafında günaha imtihan edilen, sonra tevbe edip sonra günaha dönen, sonra tekrar tevbe eden" diye açıklar. ikisinden daha faydalıdır, ancak kalb ve lisan, tevbe olmadıkça günahı temizleyemezler. Zira günahta musır olan âsi mağfiret diler de, bu, ondan tevbenin de olmasını gerekli kılmaz." Sübkî, sözünü şöyle noktalar: "İstiğfarın "tevbe"den farklı bir ma'nâ taşıdığı hususunda söylediğim söz, kelimenin vaz'edilişi itibariyledir. Ancak pek çok âlim nazarında gâlib olan husus estağfirullah lafzının tevbe ma'nâsında olduğudur. Öyleyse kimin inancı böyle ise, bu kimse şüphesiz estağfirullah'la tevbe murad ediyor demektir." Sübkî son olarak der ki: "Bazı âlimler, "Tevbenin, istiğfâr olmadıkça eksik olacağını, tamam olması için mutlaka istiğfar da gerektiğini söylerler ve bu kanaatlerine şu âyeti delil gösterirler: "Rabbinizden mağfiret dileyin ve Ona tevbe edin ki..." (Hud 3).631 َي ـ3333 ـ3 للاُ َعْنه قال ْر ُت َر ـ وعن أنس َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َك َما دَ َعْوتَنِّي َو َر قَا َل :# يَقُو ُل للاُ تَعالى: َجْوتَنِّي َغفَ ،َ إنَّ يَا اب َن آدَم َك َعلى َما َكا َن ل بَا َ ُ َك َو ََ أ ْر ُت لَ ْرتَنِّي َغفَ َّم ا ْستَ ْغفَ نُوبُ َك َعنَا َن ال َّس َما ِّء ثُ َغ ْت ذُ ْو بَلَ لَ َ بَاِّلي، َيا اب َن آدَم ُ ِّم ْو ْن َك َو ََ أ َك لَ إنَّ َ ِّلي يَااْب َن آدَم َرا ِّب ا ِّقُ ِّ َه أتَْيتَنِّي ب ’ ا َراب ِّقُ َك ب َتَْيتُ ِّي َشْيئا َّم لَقَْيتَنِّيَ تُ ْشِّر ُك ب ْر ِّض َخ َطايَا ثُ َرة َم ْغِّف ]. أخرجه الترمذي.«والعنا ُن» السحاب، وقيل ما َرا ُب ا’رض» ما يقارب ملئها . ع ن لك منها. أى ظهر.«وقُ 4. (4144)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâlâ Hazretleri diyor ki: "Ey âdemoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey âdemoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey âdemoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım." [Tirmizî, Da'avât 106, (3534).]632 َي ـ3335 ـ5 للاُ َعْنه قال ْغِّف ُر َر ـ وعن جند َب َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ للاُ ِّل ُف ََ . ا َل ن قَا َل َر ُج ٌل َو قَا َل :# للاَِّ يَ َوإ َّن للاَ تَعالى قَ َم : ْن ذَا َّي أ ْنَ أ ْغِّف ُر ِّل ُف ََ ن َّى َعل ِّذي يَتَأل ال . َك َّ ْط ُت َع َملَ َوأ ْحبَ ْر ُت لَهُ فَإن ]. أخرجه مسلم.و« ِّي ِّي قَدْ َغفَ ُط التَّأل » الحلف واليمينو« إحبا إْب . َط العَ َم ِّل» اله وترك الجزاء عليه 5. (4145)- Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir adam: "Vallahi Allah falancayı mağfiret etmiyecek!" diye kesip attı. Allah Teâlâ Hazretleri de: "Falancaya mağfiret etmiyeceğim hususunda yemin eden de kim? Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!" buyurdu." [Müslim, Birr 137, (2621).]633 AÇIKLAMA: Nevevî der ki: "Hadiste, Ehl-i Sünnet'in, Allah affetmek isteyince, tevbesiz de günahı affedebileceğine dair görüşüne delil vardır. Mutezile ise, bu hadisle büyük günahların ameli ibtal edeceğine istidlal etmişlerdir. Ehl-i Sünnet, amelin ancak küfürle düşeceğine hükmetmiştir. Bu hadisteki adamın amelinin ibtali meselesi "seyyiatının mukabili olarak düşmüştür de, mecazi olarak ibtal diye isimlenmiştir" şeklinde te'vil edilmiştir. Ehli Sünnet, ayrıca, adamın küfrü gerektiren bir başka amelin cereyan etmiş olma ihtimalini de ileri sürmüştür. "Mamafih, bu haber bizden önceki şeriatlerin birine aittir ve o şeriatte hüküm böyledir (büyük günahlar da ameli iptal ederdi)."634 َو َع ْن أبي هريرة َر ِّض َي ـ3336 ـ6 للاُ َعْنه قال قَا َل :# نِّ ٌب َر ـ : [ سو ُل للاِّ َحدُ ُه َما ُمذْ ِّن أ َوا ِّخيَا َكا َن فى َبنِّي إ ْس َرائِّي َل َر ُج ََ ن ُمتَ َخ ُر َو Œ ا ِّهدٌ ِّعبَادَةِّ ُم ْجتَ ْ فِّي ال . قى ا ْ ِّهدَُ يَ َزا ُل يَل ُم ْجتَ َر فَ َكا َن ال Œ َعلى ذَْن ب ْ فَيَقُو ُل: ِّص ْر َخ . أق . َعلى ذَْن ب ْ فَ . فقَا َل: ِّص ْر َو َجدَهُ يَ ْوما أق . فقَا َل: ْ َّي َرقِّيبا ؟ فقَا َل لَهُ َت َعل ْ ِّي، أبُ ِّعث ِّنِّي َو َرب َخل : َجنَّةَ ْ َك ال ُ ْو قَا َلَ يُدْ ِّخل َك، أ ْغِّف ُر للاُ لَ َر . َّب َو للاَِّ يَ َمعَا ِّعْندَ َح ُهَما فَا ْجتَ فقَبَض للاُ أ ْرَوا عَ ال ِّمي َن ْ ِّه ال . ِّد َ ُم ْجتَ فقَا َل ال َّر ب تَعالى ِّلل : نِّ ِّب ْ ُمذْ ْ َو َق ََا َل ِّلل َّي قَاِّدرا ؟ ِّ َر ْح َم أ ُكْن : تِّي، وقَا َل َت َعلى َما فِّى يَدَ ب َجنَّةَ ْ َه ْب فَادْ ُخ ِّل ال اذْ َر ِّض َي للاُ َع َخ : ْنه ِّلŒ ِّر َرةَ ِّر قَا َل أبُو ُه َرْي ِّ ِّه إلى النَّا َهبُوا ب ْ اذ : م و للاِّ َوآ ِّخ َر تَ َكل تَهُ ْو بَقَ ْت دُْنيَاهُ َم ة أ َكِّل ِّ ب ]. أخرجه أبو داود.ومعنى ْوبقت» أهلكت . «أ 6. (4146)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Benî İsrail'de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Âbid olan diğerine günah işerken rastlardı da: "Vazgeç!" derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, "vazgeç" dedi. Öbürü: 631 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/535-537. 632 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/537-538. 633 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/538. 634 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/538. "Beni Allah'la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?" dedi. Öbürü: "Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: "Allah seni cennetine koymaz!" dedi. Bunun üzerine Allah ikisininde ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabbülâlemînin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri ibadette gayret edene: "Sen benim elimdekine kâdir misin?" dedi. Günahkâra da dönerek: "Git, rahmetimle cennete gir!" buyurdu. Diğeri için de: "Bunu ateşe götürün!" emretti." Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) der ki: "(Adamcağız Allah'ın gadabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de heba etti." [Ebu Dâvud, Edeb 51, (4901).]635 AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, amele güvenmemek gereğinde canlı bir örnek sunmaktadır. Yapılan hayırlı amellere rağmen nasıl bir sonla karşılaşacağını kimse bilemez. Keza şer üzere olan kimselere karşı da peşin hükümlü olmamak, onların da hayırlı bir sonla bahtiyarlar zümresinden olabileceğini nazar-ı dikkate almak gerekmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir Müslim hadisinde "Kendisinden başka ilah olmayan zata yemin olsun, biriniz cennet ehlinin amelini işler işler, cennetle arasında bir zira'lık bir mesafe kala, kader galebe çalar, ateş ehlinin amelini işleyiverir ve ateşe gider. Biriniz cehennem ehlininin amelini işler işler, cehennemle arasında bir zirâ mesafe kala kader galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işler ve cennete girer." Şu halde dinimizde amele güvenmemek, ölünceye kadar, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden ümid, gadabından da korku üzere olmak esastır. Âlimler, kesinlikle "cennetliğim" veya kesinlikle "cehennemliğim" demeyü büyük günahlardan addetmişlerdir. Bir başkası hakkında verilecek hüküm de böyle. Kimse hakkında kesinlikle "cennetliktir", "cehennemliktir" gibi kesin hüküm verilemez. Bu gayba âşinâlık iddası olur. Dinimizde kesinlikle cennetlik olduğu belirtilen belli sayıda insan vardır, onlara Aşere-i Mübeşşere (on müjdelenmişler) denir. Şu halde sadedinde olduğumuz rivayet, bu islâmî prensibi tesbit ve takrir etmektedir.636 َي ـ3333 ـ3 للاُ َعْنه قال َمْو ُت قَا َل ِّلبَنِّي ِّه َكا َن َر ُج ٌل يُ ْسِّر قَا َل :# ُف َع َر ـ وعنه َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ْ َح َض َرهُ ال لى نَ : إذَا أنَا ْف ِّس ِّه فَل َّما ِّ رونِّي فِّي ال رِّ يح َّم ذَ َّم ا ْستَ ْحقُونِّي ثُ ِّرقُونِّي ثُ ِّم ت فَأ ْح . َحدا بَهُ أ َما َعذَّ ِّبَنِّي َعذَابا يُعَذ ِّي لَ َّي َرب َر َعل ئِّ ْن قَدَ َو للاِّ لَ ِّ فَ . ِّه ِّع َل ب َما َت فُ َّما فَلَ َمَر للاُ ا’ ْر َض فَقَا َل: ا ْج َمِّعي َما فِّى ِّك ِّمْنه.ُ فَفَعَلَ ْت: قَائِّ ٌم فَإذَا ُه . فَقَا َل: َت؟ فَقَا َل َو ذِّل َك. فَأ ْ َك َعلى َما فَعَل َح َملَ َر : ِّب َما َك يَا َم َخافَتُ . ِّذِّل َك َر لَهُ ب فَغَفَ ]. أخرجه الثثة والنسائي. 7. (4147)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: "Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgarın önünde saçın, Allah'a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir!" Ölünce, bu söylediği ona yapıldı. Allah da arz'a emrederek: "Sende ondan ne varsa bana toplayıver!" dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. "Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?" diye Rabb Teâlâ sordu. "Senden korktuğum için ey Rabbim!" cevabını verdi. Allah Teâlâ hazretleri bu cevap üzerine onu affetti." [Buhârî, Tevhid 35, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 25, (2756); Muvatta, Cenâiz 51, (1, 240); Nesâî, Cenâiz 117, (4, 113).]637 AÇIKLAMA: 1- Hadis Buhârî'de çeşitli vecihlerde gelmiştir ve her vechinde bir kısım farklılıklar mevcuttur. 2- Hadiste, adamın "Rabbim beni bir yakalarsa" (kelimesi kelimesine "Rabbim beni yakalamaya muktedir olursa" demesi, ölümden sonra dirilme hadisesini ve hatta, Allah'ın kudretini inkar ma'nâsı taşıdığı halde, bu adamın aff-ı ilahiye mazhar olması, ülemânın münakaşasına sebep olmuştur. Hattâbî şöyle der: "Adam dirilmeyi inkar etmiyor. Cahillik sebebiyle zannetti ki, kendine böyle yaparsa bir daha geri dönmeyecek ve azab görmeyecek. Nitekim bunu Allah'ın korkusundan yaptığını söylemekle imanını izhar etmiş olmaktadır." İbnu Kuteybe der ki: "Mü'minlerden bir kısmı bazı sıfatlarda yanılırlar, bundan dolayı onlar tekfir edilmezler." İbnu'l-Cevzî bu görüşü reddeder ve: "Kader sıfatının inkarı ittifakla küfürdür. Allah beni yakalamaya muktedir olursa" sözünün ma'nâsı, daraltmaktır. Nitekim ُهَزقْ رِّ هِّ يْ َر َعلَ َدَقَف âyetinde de böyledir: "Allah kimin rızkını daraltırsa.." demektir" diye tevil eden de olmuştur" der. Bazıları bu kimsenin Fetret devrinde olması sebebiyle imanın bütün şartlarını bilmeyeceği, bu sebeple bazı yanılgılara düşebileceği bizim açımızdan ciddi bir hata sayılabilecek yanlış sözler söyleyebileceği, bütün bunlara rağmen tekfir edilemeyeceği hususunu belirtmişlerdir. 635 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/539. 636 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/539-540. 637 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/541. Bazı âlimler, ye'sin dehşetinden ve üzerinde korkunun galebe çalmasıyla aklının gitmiş olacağından dolayı yanlış kelam ve davranışlara düşebileceği, o yanlış sözleri kasden, ifade ettiği ma'nâda söylemediğini, içinde bulunduğu halet icabı gaflet, zühul ve unutma gibi, sahibinin muâheze edilemeyeceği bir vasatta söylemiş olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu meyanda "O şahsın şeriatinde kâfirin de mağfirete mazhar olmasının caiz olması" gibi kabulü mümkün olmayan tevile bile yer veren olmuştur. Hadiste, anlatılan vak'anın, işlenen günah ne kadar büyük bile olsa Allah'ın rahmetinden ümid kesilmemesi gerektiği hakikatının herkesçe anlaşılabilecek ve zihinlerde kolayca yer edebilecek canlı bir temsil, bir mizansen üslubuyla anlatılmış olması da ihtimalden uzak değildir. Muhtevaya bu açıdan bakınca temsilde hata olmaz prensibiyle detaya değil, maksada hasr-ı nazar edilir ve bir kısım tekellüflü tevillere gerek kalmaz.638 يَقُو ُل: ُك ل َسِّم ْع # ُت أبَا الدَّ ْردَا ِّء َر ِّض َي للاُ َعْنه يَقُو ُل َسِّم ْع ُت َر ـ وعن أ قالت: [ ُسو َل للاِّ م الدرداء َر ِّض َي ـ3337 ـ7 للاُ َعْنها ُمتَعَ ِّ مدا ْو ُمْؤ ِّم ٌن قَتَ َل ُمْؤمنا َم ْن َما َت ُم ْشِّركا ، أ َرهُ إَّ ْغِّف ذَْن ]. أخرجه أبو داود . ب َع َسى للاُ أ ْن يَ 8. (4148)- Ümmü'd-Derdâ (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh)'ı işittim. Demişti ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim, şöyle buyurdu: "Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hariç, Allah bütün günahları affedebilir." [Ebu Dâvud, Fiten 6, (4270).]639 AÇIKLAMA: Bu hadis, uzunca bir rivayetten bir parçadır. Hadisin zahiri, bir mü'mini meşru bir sebep olmadan taammüden (bile bile, kasıdla) öldüren kimsenin mağfirete mazhar olamayacağını ifade etmektedir. Nitekim bu ma'nâyı teyid eden âyet-i kerime de var: "Kim bir mü'mini taammüden öldürürse onun cezası ebedî kalacağı cehennemdir" (Nisa 93). İşte bu, İbnu Abbâs'ın görüşüdür. Ancak selefin cumhuru ve Ehl-i Sünnetin tamamı âyette gelen hükmü tağlize hamlettiler ve katilin tevbesinin de diğer günahkârların tevbesi gibi sahih olacağını söylediler. Ve dediler ki: "Cezası cehennemdir" sözünün ma'nâsı, "Hak Teâlâ'nın "Allah kendisine şirk koşanı affetmez, bunun dışında dilediğini affeder" âyetine temessüken (uyarak), dilerse onu mükâfatlandırır" demektir. Bu hususa delil doksandokuz kişiyi öldürüp sonra tevbe için râhibe gelince, "Bunun tevbesi yok" cevabı üzerine onu da öldürüp yüze tamamlayan İsrailli katildir. Bu durum, bu ümmetten öncekiler için sâbit olursa, kendinden önce mevcut olan birçok ağır teklifler üzerinden kaldırılmış olan bu ümmet için evleviyetle mevcuttur." Yani, âlimler getirdikleri açıklamalara dayanarak bu hadisin zâhiriyle amel etmezler, teviliyle amel ederler.640 ÂZAD ETME, MÜDEBBER KILMA VE MUKÂTEBE YAPMA VE KÖLE İLE MUSAHABE (ARKADAŞLIK) BÖLÜMÜ (Bu bölüm dört babtır) * BİRİNCİ BAB KÖLE ÂZAD ETMENİN FAZİLETİ * İKİNCİ BAB KÖLE İLE MUHASEBE VE KÖLE EDİNME ÂDÂBI * İYİ MUAMELE * 638 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/541-542. 639 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/542. 640 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/543. KÖLEYİ AFFETMEK * KÖLEYİ DÖVME VE KAZF * KÖLEYİ TESMİYE * ÜÇÜNCÜ BAB ÂZAD ETME * DÖRDÜNCÜ BAB MÜDEBBER KILMA, MÜKÂTEBE YAPMA UMUMÎ AÇIKLAMA Kölelik insanlığın eski bir müessesesidir. Bunu İslamiyet vaz'etmemiştir. Kölelik esas itibariyle savaştan kaynaklanmaktadır. Zira kazanan taraf, mağlub olan tarafı esir etmekte ve köleleştirmektedir. İslam geldiğinde bu müessese vardı. İslam bunu tek başına kaldıramazdı, çünkü beynelmilel bir yaygınlığa sahip idi. Öyleyse bunun ilgası beynelmilel karşılıklı anlaşmalarla mümkün idi. İslam'ın bunu tek taraflı yasaklaması olamazdı. Zira savaşta elde edilen esirlere yapılacak muamele, her iki tarafın mutabakatı ile tesbit edilir. İslam, Batılıların yaptığı gibi hür insanları köleleştirmeyi kabul etmez. Bilindiği gibi, bugün Amerika'daki siyahîlerin menşei Afrika'dan baskınlarla yakalanıp Amerika'da köleleştirilen hür insanlardır. İslamiyet bunu tecviz etmez. İslam kölelere bir kısım haklar tanıyarak onların durumunu düzeltmiştir. Bazılarını hatırlatalım: * Kölelere okumayazma öğretilmesi teşvik edilmiştir. * Mekteplerde muallimlerin kölehür hiçbir çocuğa ayırım yapmaması, hepsine eşit muamelede bulunması emredilmiştir. * Kölelerin, efendisinin yediğinden yemesi, giydiğinden giydirilmesi tavsiye edilmiştir. * Kölelere hürriyete kavuşma fırsatları verilmiştir. Kefaret gerektiren bir çok cezada ilk şık köle âzad etmektir. ** Yemin kefareti. ** Zıhâr kefâreti. ** Katl kefâreti. ** Oruç kefâreti gibi. * Mukâtebe, yani efendiyle anlaşarak hürriyetini kazancıyla satınalma anlaşma yapma hakkı, 4184 numaralı rivayette görüleceği üzere bu âyetle sâbit olan bir haktır. Birçok âlimler kölenin mükâtebe talebine efendinin itiraz hakkı olmadığı görüşündedir. * Mahkeme hakkı: Köle haksız muameleye maruz kalırsa kadıya çıkabilir. Efendi köleye dilediği muameleyi yapamaz. * Hayat hakkı: Efendi köleyi öldüremez, işkence edemez, herhangi bir uzvunu sakatlayamaz. Aksi takdirde suçlu duruma düşer. * Müteakiben görüleceği üzere köle âzadı en hayırlı amellerden biri kılınmıştır. Kölelik statüsüne İslam'ın getirdiği bu iyileşme, tarihte İslam dışı memleketlerden kölelerin İslam beldesine kaçmasına sebep olmuştur. İslam tarihi, dinin getirdiği bu ıslah sayesinde kölelikten yetişen nice sultanlar, vezirler, valiler, askeri komutan ve fatihler tanır. Hele âlim o kadar çok ki... Daha ilk asırda, Sahâbe ve Tâbiîn devrinde ilim hayatı köle asıllıların eline geçmiş durumdadır. Bir rivayeti buraya kaydedeceğiz Zührî anlatıyor: "Abdülmelik İbnu Mervân'ın huzuruna çıkmıştım. Bana: "Ey Zührî nereden geliyorsun?" diye sordu. Ben: "Mekke'den geliyorum" deyince, aramızda şu konuşma geçti: "Mekke halkına mürşidlik edecek geride kim kaldı? "Atâ İbnu Ebî Rabâh." "Arap asıllı mı, mevâli mi?" (Mevâli, âzadlı köle demektir.) "Mevâlîdendir." "Pekâla Mekkelilere ne ile hükmeder?" "Diyânet ve rivayetle" (Hz. Peygamber'in sünneti ile.) "Diyanet ve rivayet ehli irşad etmeye layıktır. Yemen ehline kim mürşidlik ediyor?" "Tâvus İbnu Keysân." "Arap asıllı mı, mevâlîden mi?" "Pekâla onlara ne ile hükmedecek?" "Mevâlidendir." "Atâ'nın hükmettiği ile (yani Diyanet ve Rivayetle)." "Öyleyse layıktır. Mısır ahalisine kim mürşidlik edecek?" "Yezid İbnu Ebî Habib." "Arap asıllı mı, mevalîden mi?" "Mevâliden." "Şam ahalisine kim mürşidlik ediyor?" "Mekhul." "Arap asıllı mı, mevâlîden mi?" "Mevâlidendir. Huzeyl kabilesine mensup bir kadın tarafından âzad edilmiş. (Sudan asıllı) Nûbî bir köledir." "Cezîre ahalisine kim mürşidlik ediyor?" "Meymun İbnu Mihrân.""Arap asıllı mı, mevâlîden mi?" "Mevâlîdendir." "Horasan ahalisine kim mürşidlik ediyor?" "Dahhâk İbnu Müzâhim." "Arap asıllı mı, mevâliden mi?" "Mevâlîden." "Basra ahalisine kim mürşidlik ediyor?" "el-Hasan İbnu Ebî'l-Hasan (Hasan Basrî) Hazretleri." "Arap asıllı mı mevâliden mi?""Mevâlîden." "Helâk olasıca, Kûfe'ye kim mürşidlik ediyor?""İbrahim en-Nehâî." "Arap asıllı mı, mevâlîden mi?" "Bu Arap asıllıdır." "Ey helâk olasıca Zührî, beni biraz ferahlattın. Allah'a kasem olsun, mevâlî, Araplar üzerine efendi olmuş bulunuyor. Araplar minberin dibinde otursun da mevâli üstüne çıkıp bunlara hutbe okusun ha (olacak şey değil)!" "Ey mü'minlerin emîri, bu Allah'ın takdiridir. O'nun dinini kim tatbik eder korursa, efendi olur, kim de tatbik etmez, elden kaçırırsa zelil olur!"641 BİRİNCİ BAB - KÖLE ÂZAD ETMENİN FAZİLETİ َي ـ3337 ـ3 للاُ َعْنه قال َر قَا َل :# ُج ل َر ـ عن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ َما ُك لِّ ُع ْض و أي ِّ للاُ تَعالى ب ُم ْسِّلما ، ا ْستَْنقَذَ أ ْعتَ َق ا ْمَرأ ِّر ِّم َن النَّا ْر ِّج ِّم ].زاد في رواية أخرى: « ِّه ْنهُ ُع ْضوا ِّفَ َحت ى َف ». أخرجه الشيخان والترمذي . ََ ْر َجهُ ب 1. (4149)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir müslüman erkeği âzad ederse, onun her bir uzvuna mukabil, bunun bir uzvunu Allah ateşten âzad eder." Bir diğer rivayette şu ziyade var: "...hatta fercine mukabil fercini..." [Buhârî, Itk 1; Müslim, Itk 24, (1509); Tirmizî, Nüzûr 19, (1547).]642 َي ـ3358 ـ2ـ وعن واثلة بن ا’ للاُ َعْنه قال ِّل. فقَا َل: لَقتْ ْ ِّا َر ب ْو َج َب: يَ ْعنِّى النَّا نَا أ َر ُسو َل للاِّ # في َصا ِّح ب لَ سقع َر ِّض : [أتَْينَا ِّر ِّم َن النَّا ُك لِّ ُع ْض و ِّمْنهُ ُع ْضوا ِّ ِّق للاُ ب أ ْعتِّقُوا َع ]. أخرجه أبو داود . ْنهُ يُ ْعتِّ 2. (4150)- Vâsile İbnu'l-Eska' (radıyallahu anh) anlatıyor: " Kendisine -katl sebebiyle ateş- vacib olan bir arkadaşımızla Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelmiştik. "Ona bedel bir köle âzad edin, Allah da onun her bir uzvuna bedel sizden bir uzvu ateşten âzad etsin!" buyurdu." [Ebu Dâvud, Itk 13, (3964).]643 641 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/545-548. 642 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/549. 643 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/549. AÇIKLAMA: 1- Bu iki rivayet köle âzad etmenin faziletini beyan etmektedir: Âzad eden, âzad ettiği kölenin her bir uzvuna mukabil bir uzvunu cehennem ateşinden korumaktadır. Kur'an-ı Kerim'de (fekkü rakabe) tabiri de bu meseleye temas eder. Bir hadiste fekkü rakabe, "kölenin hürriyetine kavuşma işinde ona yardımcı olmak" olarak açıklanır. Rabbimizin "zor geçidi aşmak" olarak tavsif ettiği fekkü rakabe (Beled 11-13)'nin âzad etme ma'nâsına da geldiği söylenmiştir. Âzad olmasında yardımcı olmak "zor geçidi aşmak" kıymetinde ise, bütünüyle âzad etmek çok daha kıymetli bir amel olmalıdır. 2- Nesâî'nin bir rivayeti şöyledir: "Hangi müslüman, iki köle müslüman kadını âzad ederse, onlar bunun ateşten kurtuluşunu sağlarlar, onlardan iki kemik bunun bir kemiğine bedel olur. Hangi müslüman kadın, bir kadın müslümanı âzad ederse, onun hürriyeti, bunun ateşten âzadlığına sebep olur." Bu hususta başka rivayetler de var. 3- Rivayetler âzad etmenin faziletini ifade ederler, ancak erkeğin âzad edilmesi kadının âzad edilmesinden daha kıymetli olmaktadır. İbnu Hacer bunun sebebini: "Çünkü, kadının hür kılınması, çoğu kere onun zayi olmasına sebep olmaktadır. Halbuki erkeğin hürriyete kavuşmasında, kadında bulunmayan bazı umumî ma'nâlar mevcuttur. Kaza (hakimlik yapma) yetkisi, cihad, şehâdet gibi erkeklere mahsus ammeye bakan menfaat ve yetkiler var." diye açıklar. 4- Hadiste geçen "Allah onun herbir uzvuna mukabil, bunun bir uzvunu ateşten halas eder" ifadesi, tam istifadenin olması için kölenin eksiksiz olmasının, bütün uzuvlarının mevcut bulunmasının gereğine bir işarettir. Hattâbî, iğdişlik gibi, bir menfaat sağlayan eksikliğin, elde edilen o menfaatle telafi edileceğine dikkat çekmişse de, Nevevî diğer âlimler eksiksiz olanın âzad edilmesinin her halukârda evlâ olacağını söylemiştir. 5- İbnu'l-Münir, kefâret olmak üzere âzad edilecek kölenin müslüman olması gereğine hadiste işaret olduğunu belirtmiştir. "Zira der, kefaret ateşten kurtarıcıdır, öyleyse, bunun ateşten kurtulmuş biriyle olması gerekir."644 İKİNCİ BAB- KÖLEYE MUSAHEBE VE MUAMELE ADÂBI * İYİ MUAMELE َي ـ3353 ـ3 للاُ َعْنه قال قَا َل :# َ َكِّة َر ـ عن أبي بكر َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ ْ َمل ْ َس يِّ ُء ال َجنَّةَ ْ يَدْ ُخ ُل ال ]. أخرجه الترمذي . 1. (4151)- Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kötü muamele sâhibi cennete giremez." [Tirmizî, Birr 29, (1947).]645 َو َكا َن من جهينة قد شهد الحديبية مع َر ُسو ِّل ـ3352 ـ2 َي للاُ َعْنه، َر ـ وعن رافع بن مكيث َر ِّض للا # قَا َل: [ ُسو ُل للاِّ قَا َل :# ِّق ُش ْؤٌم ُ ُخل ْ َو ُسو ُء ال ْو قَا َل يُ ْم ٌن، َما ٌء، أ َكِّة نَ ْ َمل َم ُح ْس ُن ال ]. أخرجه أبو داود.« ا ُء ْ َو«اليمن النَّ » الزيادة. » ضد الشؤم . 2. (4152)- Rafi' İbnu Mekîs (radıyallahu anh) -ki Cüheynelidir, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Hudeybiye seferine katılmıştır- anlatıyor; "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İyi muamele artmadır -veya uğurdur dedi- kötü huyda uğursuzluktur." [Ebu Dâvud, Edeb, 133, (5162, 5163).]646 AÇIKLAMA: 1- Hadiste geçen hüsnü'lmeleke, "köleye iyi muamele etmek" ma'nâsına gelir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), emri altında bulunan kimselere, efendi durumunda olan büyüğün iyi muamele etmesini tavsiye etmekte, bunu uğur olarak tavsif etmekte, kötü muameleyi de uğursuzluk. Şârihler: Efendi, emri altındakilere iyi davranırsa onlar da samimi hislerle, severek, isteyerek güzel hizmet ederler. Böylece karşılıklı muhabbet, saygı doğar. Bundan da huzur ve bereket hâsıl olur. Kötü davranış da aksi bir netice hasıl ederki, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu, uğursuzluk diye tavsif etmiştir. 2- Köleye iyi muameleyi tavsiye eden Ebu Dâvud hadislerinden birkaçını kaydediyoruz: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ölmezden önce söylediği en son sözü: "Namaz, namaz, ellerinizin sahib olduğu köleler hususunda Allah'tan korkun!" oldu." "Köleleriniz kardeşlerinizdir. Allah onları sizin ellerinizin altına (emaneten) koymuştur. Öyleyse kimin elinin altında kardeşi varsa, ona, yediğinden yedirsin, giydiğinden 644 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/550. 645 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/551. 646 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/551. giydirsin, yapamayacağı işi buyurmasın, buyurduğu takdirde yardım etsin."(88) "Kim kölesine tokat atar veya döverse bunun kefareti onu âzad etmesidir."647 * KÖLEYİ AFFETMEK َي ـ3357 ـ3 للاُ َعْنهما قال َء َر ُج ٌل إلى رسو ِّل ـ عن ابن عمر َر ِّض : [ للاِّ َص َم قَا َل: َت َج # ف ا َكْم أ ْعفُو َع ِّن ال َخاِّدِّم؟ فَ َر ُسو َل للاِّ يَا ِّل يَ ْو م َسْب ِّعي َن َمَّرة ]. أخرجه أبو داود والترمذي . ل َخاِّدِّم؟ فقَا َل ا ْع ُف َعْنهُ فِّي ُك ْ َكْم أ ْعفُو َع ِّن ا َر ُسو َل للاِّ َّم َسألَه،ُ فقَا َل: يَا .# ثُ 1. (4153)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Bir adam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Hizmetciyi ne kadar affedeyim?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm susup cevap vermedi. Adam tekrar: "Ey Allah'ın Resûlü! Hizmetcimi ne kadar affedeyim?" diye sordu. Bu sefer: "Her gün yetmiş kere affet!" cevabını verdi. [Ebu Dâvud, Edeb 133, (5164); Tirmizî, Birr 31, (1950).]648 ِّن ُسَو ـ3353 ـ2 ْيد قَا َل َم ْعُرو ِّر ْب َوعن ال َه ـ : [ ا ُ ل ْ َوعلى ُغِّمِّه ِّمث ةٌ َّ ْي ِّه ُحل ر َو َعلَ َع ْن ذل َك َرأْي ُت أبَا ذَ . تُهُ ْ َسِّم ْع َل ُت َر فَ . فقَا َل: ُسو َسأل ُهُم للاُ تَعالى تَ ْح َت أْيِّدي ُكْم يَقُ : للاِّ # و ُل ُكْم َجعَلَ ُ َو َخَول ْم إ ْخَوانُ ُكْم بَ ُس ُه . ْ ْسهُ ِّمَّما يَل ِّ ب ْ يُل ْ ْطِّعْمهُ ِّمَّما يَأ ُك ُل َول يُ ْ َم ْن َكا َن أ ُخوهُ تَ ْح َت يَ ِّدِّه فَل َف عَ َم ِّل َما َي ْغِّلبُ ُهْم ْ ِّفُو ُه ْم ِّم َن ال َو ََ تُ َكل ْي ِّه ْف . تُ َو ُل ُمو ُه ]. أخرجه الخمسة إ النسائي.« ْم فَأ ِّعينُو ُه ْم فَإ ْن َكل َعلَ ال َخ » حشم الرجل وأتباعه . 2. (4154)- Ma'rur İbnu Süveyd rahimehullah anlatıyor: "Ebu Zerr'i gördüm, üzerinde bir takım (hulle) vardı, kölesi de aynı şekilde bir takım giyiyordu. Bunun sebebini sordum. Bana şu cevabı verdi: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan şöyle söylediğini işitmiştim: "Onlar sizin kardeşleriniz ve yakın adamlarınızdır. Allah Teâlâ Hazretleri onları ellerinizin altına (emaneten) koymuştur. Kimin kardeşi eli altında ise, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, yapamayacağı iş buyurmayınız, eğer buyurursanız onlara yardım edin." [Buhârî, İman 22, Itk 15, Edeb 44; Müslim, Eyman 40 (1661); Ebu Dâvud, Edeb 133, (5157, 5158, 5161); Tirmizî, Birr 29, (1946).]649 AÇIKLAMA: Nevevî der ki: "Hadiste gelen "yediğinden yedirme, giydiğinden giydirme" emri vecibe değil, istihbab ifade eder. Efendiye vacib olan, kölenin yiyecek ve giyeceğini ma'ruf üzere te'mindir. Maruf demek bölgenin, şahısların âdetlerine, durumlarına uygun olarak demektir. Bu, efendinin yediği ve giydiği cinsten de olabilir, daha düşük de olabilir, daha fevkinde de olabilir. Hatta efendi, âdete muhalefet ederek, kendisi, zühd veya cimrilik sebebiyle emsâlinden daha düşük bir seviye ile iktifa edecek olsa, kölesine cimrilik etmesi, rızası olmadan kendisi gibi olmaya zorlaması helal olmaz."650 َي ـ3355 ـ7 للاُ َعْنه قال َر ـ وعن أبي هريرة َر ِّض : [ ُسو ُل للاِّ قَا َل # هُ ْ ِّول يُنَا ْ َمعَهُ فَل ْم يُ ْجِّل ْسهُ َطعَاِّمِّه، فَإ ْن لَ ِّ ُكْم َخاِّدُمهُ ب َحدَ إذَا أتَى أ ُ ْو ل أ َمة قْ ُ ََ َج ل هُ ِّ َوع َي َح َّرهُ َوِّل ِّن فَإنَّهُ تَْي َكلَ ُ ْو أ أ ْكلَة ُ ْو أ ِّن، أ َمتَْي ق ]. أخرجه البخاري، وهذا لفظه، وأبو داود والترمذي . ْ 3. (4155)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Birinize hizmetçisi yemeğini getirince, onu beraber yemek üzere oturtmayacaksa, hiç olsun bir iki lokma veya bir iki yiyecek versin. Zira yemeğin hararet (pişirme) ve muamele (zahmeti)ni o çekmiştir." [Buhârî, Et'ime 55, Itk 18; Tirmizî, Et'ime 44, (1854); Ebu Dâvud, Et'ime 51, (3846); (Müslim, Eymân 42, (1663).]651 AÇIKLAMA: 1- Hadiste geçen "lokma" veya "yiyecek" tabirleri ravinin bir tereddüdü olmaktadır, aynı ma'nâda kullanılmıştır. 2- Hizmetçiye bir iki lokma verilmesi, yemeğin azlığı veya çokluğuna göre, şartlara göre az veya çok miktarda yapılacak ikramı ifade eder. 3- Bu hadis daha önce Ebu Zerr'den kaydedilen rivayette ifade edilen efendi ile köle arasında eşitlik sağlama meselesinin bir istihbab olduğunu, yemede ve giymede eşitliği sağlamak veya köleyle beraber yemenin efendinin ihtiyarına bırakılan müstehab bir tavır olduğunu ifade eder. İbnu Hacer der ki: "İbnu'l-Münzir bütün ilim ehlinden şunu nakletmiştir: Vacib olan, efendinin köleye, o bölgede emsalinin çoğunlukla yediğinden 647 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/551-552. 648 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/552-553. 649 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/553. 650 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/553. 651 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/554. yedirmektir, katık ve giyecek için de hüküm böyledir. Efdal olanı hizmetçiyi de ortak etmek ise de, efendi nefîs olanları kendine ayırabilir."65
Bugün 233 ziyaretçi (365 klik) kişi burdaydı!
AZAD ETME – DEVAM KÖLEYE MUSAHABE VE MUAMELE ÂDÂBI * HİZMETÇİNİN DÖVÜLMESİ VE KAZFI َي ـ6514 ـ5 هّللاُ َعْنهُ قال َر ـ عن أبي سعيد الخدري َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َحدُ ُكْم َخاِدَمهُ فَذَ َكَر قَا َل :# هّللاَ تَعالى فَا ْرفَعُوا إذَا َض َر َب أ ْم أْيِدي ُك َعْنهُ]. أخرجه الترمذي . 1. (4156)- Ebu Saîdi'l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Biriniz hizmetçisini dövünce, hizmetçi Allah'ın ismini zikrede(rek Allah aşkına vurma diye)cek olursa derhal elinizi kaldırın." [Tirmizî, Birr 32, (1951).][1] AÇIKLAMA: 1- Tîbî, te'dib maksadıyla dövme sırasında Allah'tan yardım dilemek kasdıyla ismi anıldığı takdirde Allah'ı tazimen dövmeyi bırakmak gerektiğini, ancak hadd cezası tatbik edilirken, Allah'a sığınacak olursa dinlememek gerektiğini söyler. 2- Kritik durumlarda Allah'ın adına müracaat etmek, Kur'ânî bir irşaddır. Binaenaleyh, mü'min kişi sıkışık anlarında O'na başvurduğu gibi, kendisine karşı başvurulduğu takdirde, onun hakkını vermeli, Allah'a tazimen isteneni yerine getirmeli, davranışından vazgeçmelidir. Âyet şöyle: "Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının" (Nisa 1).[2] ـ6514 ـ2ـ وعن معاوية بن سويد بن مقرن قال: [ َبْي َل ُت قُ َّم ِجئْ َهرْب ُت، ثُ نَا فَ ًى لَ ل ي َ َط ْم ُت َمْول ِ َف أب ْ ْي ُت َخل َّ َصل ُّظ ْهِر فَ ال . فَدَ َعاهُ َخادَم ْ َّم قَا َل ِلل َودَ َعانِي، ثُ ْل ِمْنه،ُ فَعَ : فَا ْمثُ َّم ا . قَا َل ُ هرِ ٍن ث : َعلى َع ْهِد ُ ُكنَّا بَنِي ُمقَ َر # ُسو ِل هّللاِ َحدُنَا َوا ِحدَةٌ فَلَ َطَمَه . ا أ نَا َخاِدٌم إَّ َس لَ ْي َ َغ ذِل َك َر ل . سو َل هّللاِ ُهْم َخاِدٌم فَبَل # فقَا َل: أ ْعتِقُو َها، فَقى َل لَه:ُ َغْي ُر َها قَا َل َ َس لَ ْي ل : َ َها ِيلَ َسب ُّوا يُ َخل ْ َها َفل ْوا َعْن يَ ْستَ ْخِدُمو َها فَإذَا ا ْستَ ْغنَ ْ فَل ]. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي.ومعنى « ْل ِمْنهُ ا ْمث » اقت هص مثل ما فعل ُ ال َخاِد » الذى يخدمك ذكر كان أو أنثى ُم بك.و« ا . ً 2. (4157)- Muâviye İbnu Süveyd İbni Mukarrin anlatıyor: "Bizim bir âzadlımıza bir tokat attım ve kaçtım. Sonra öğleden az önce döndüm, babamın arkasında namaz kıldım. Babam âzadlıyı da beni de çağırdı. Sonra hizmetçiye: "Misilleme (onun sana yaptığının mislini) yap!" dedi. Hizmetçi affetti. Bunun üzerine babam anlattı: "Biz Benî Mukarrin, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında tek bir hizmetciye sahiptik. Ona birimiz bir tokat vurdu. Bu hadise Aleyhissalâtu vesselâm'ın kulağına ulaşmıştı: "Onu âzad edeceksiniz!" emir buyurdular. Kendisine: "Ondan başka hizmetçileri yok!" dendi. Bunun üzerine: "Öyleyse onu hizmetlensinler. Ancak ne zamandan ondan müstağni olurlarsa, derhal yol versinler!" buyurdular." [Müslim, Eymân 31, (1658); Tirmizî, Nüzûr 14, (1542); Ebu Dâvud, Edeb 133, (5166, 5167).][3] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, hizmetçi ve kölelere iyi muameleyi, gönül alıcı davranmayı emretmektedir. Hadiste geçen "misilleme yap" cümlesini bazı âlimler "kısas olarak sana yapılanın aynını yap" diye açıklamışlardır. Ancak buradaki kısas şerî kısas değildir. Çünkü, kısas hudûd'a giren ağır suçlarda muteberdir. Halbuki atılan bir tokat, şerî kısas olmaz. Bu çeşit cezalar tâzirdir. Öyleyse "misilleme yap" emri hizmetçinin gönlünü almaya râcidir, vecibe değildir. Ayrıca tokat vurana da bir derstir. 2- Bazı rivayetlerde Süveyd'in yedi kardeş oldukları, tokadın yüze atıldığı, yüze vurmanın haram edilmiş olduğu vs. bazı teferruat daha gelmiştir. 3- Rivayetlerde mevlâ, hâdim aynı ma'nâda kullanılmaktadır. Köle demektir. Hâdim erkek ve kadın her ikisi için kullanılır. Rivayetten tokatlanan hâdim'in kadın olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen hâdime diye ifade edilmemiştir, çünkü Araplar hâdime şeklini kullanmazlar, kadın içinde hâdim derler. [4] َي ـ6514 ـ3 هّللاُ َعْنه قا َل ـ وعن أبي مسعود البدري َر ِض : [ و ُل ِفى يَقُ ْ ِم ْن َخل َسِم ْع ُت َصْوتاً ِال َّسو ِط فَ ِلي ب ِر ُب ُغ ََماً ُكْن ُت أ ْض : َم ْسعُوٍد ْم أبَا َض ِب َ َهِم ال َّصْو ا ْعل . َت ِم َن الغَ ْم أفْ َ ِي ُسو ُل هّللاِ َّما دَنَا ِمنه َم يَقُ : ْسعُوٍد إذَا ُه :# و ُل َو َر فَل . فَلَ ْم أبَا َم ْسعُوٍد، ا ْعلَ ْم أبَا ا ْعلَ قَ ْي ُت ال َّسْو َط ِم ْن يَ ِدي فَأل . فَقَا َل: ُغ ََِم ْ ْ ْي َك ِمْن َك َعلى هذَا ال َم ْسعُوٍد أ َّن هّللاَ أقْدَ ُر َعلَ ْم أبَا ا ْعل . ُت َ ْ قَا َل فَقُ : َ بَ ْعدَهُ أبَد ل ُوكاً أ ْضِر ُب َمْمل ا]. ً أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي . 3. (4158)- Ebu Mes'ud el-Bedrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben köleme kamçıyla vuruyordum. Arkamdan bir ses işittim. "Ebu Mes'ud, bil!" diyordu. Öfkeden sesi tanıyamadım. Bana yaklaşınca onun Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) olduğunu gördüm. "Ebu Mes'ud bil! Ebu Mes'ud bil!" diyordu. Kamçıyı elimden attım. "Ebu Mes'ud bil! Allah senin üzerinde senin bunun üzerindekinden daha fazla muktedir" dedi. Ben: "Bundan sonra ebediyen köle dövmeyeceğim" dedi. [Müslim, Eyman 34, (1659); Ebu Dâvud, Edeb 133, (5159, 5160); Tirmizî, Birr 30, (1949).][5] َي ـ6514 ـ6 هّللاُ َعْنه قال َر ـ وعن أبي هريرة َر ِض : [ سو ُل هّللاِ قَا َل :# ِق ْ ال َ َو ُهَو بَ ِر ٌئ ِمَّما قَا َل ُجِلدَ يَ ْوم ُو َكهُ َف َمْمل أ ْن َم ْن قَذَ َمِة إَّ يَا يَ ]. أخرجه الخمسة إ النسائي.« ُف ُكو َن َكَما قَا َل قَذْ ْ ال » الرمي بالزنا ونحوه . 4. (4159)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim kölesine kazıf'ta bulunursa (zina isnadı yaparsa) kölesi bu iftiradan beri ise, Kıyamet günü celde uygulanır. Dediği doğru ise o başka." [Buhârî, Hudûd 45; Müslim, Eyman 77, (1660); Ebu Dâvud, Edeb 133, (5165); Tirmizî, Birr 30, (1948).] [6] AÇIKLAMA: 1- Kazf, iftira demektir. Öncelikle zina iftirasına denir ise de, başka çeşit suçların iftirası için de kullanılabilir. Şeriatımızda zina suçu isnad etmenin cezası ağırdır. Kâzıfa yani iftiracıya seksen sopa vurulur. 2- Bu rivayet, kölesini zina ile suçlayan efendiye dünyada celde cezası verilmeyeceğini ifade eder. Çünkü, dünyada da ceza verilecek olsaydı, Resulullah'ın onu belirtmesi gerekirdi. "Resulullah bunu, hürle köleyi ayırmak için beyan buyurmuştur" denmiştir. Zira köle kazıfta bulunsa cumhura göre celde cezasının yarısı tatbik edilir. Mühelleb: "Hür kimse, köleye kazıfta bulunsa celde tatbik edilmeyeceği hususunda icma var" demiş ise de icma iddiası hatalı bulunmuştur. Zira, İbnu Ömer, Hasan Basrî, Ehl-i Zâhir bir başkasının ümmü veledine zina iftirasında bulunan kimseye hadd vurulacağı görüşündedirler. Nevevî der ki: "Hadiste, köleye kazıfta bulunan kimse dünyada hadd tatbik edilmeyeceğine işaret edilmiştir, bu hususta icma vardır. Ancak, yine de kâzıf, tâ'zir edilir. Çünkü köle, muhsan kabul edilmez. O isterse tam köle, isterse hürriyet şâibesi bulunan köle olsun, müdebber, mükâteb veya ümme veled olsun farketmez, hepsi böyledir (gayr-ı muhsan kabul edilirler.)" İmâm Mâlik ve Şâfiî rahimehümullah: "Köle zannıyla hür kimseye kazıfta bulunana hadd cezası gerektiğine hükmetmişlerdir. Müdebber; Efendisinin "Ben öldükten sonra hür olsun" dediği köledir. Mükâteb: Efendisiyle anlaşarak hürriyetini satın almak üzere ödeme yapan köledir. Ümmü Veled: Efendisinden çocuk doğuran köle. Bu artık satılamaz, efendisi ölünce hür olur, kimse ona vâris olamaz.[7] * KÖLENİN TESMİYESİ َي ـ6544 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر ـ عن أبي هريرة َر ِض : [ سو ُل هّللاِ َحدُ ُكْم قَا َل :# َ َي ي ََقُولَ َّن أ َمتِ ِي ْبِدي َوأ َربه ُو ُك َع . َمْمل ْ َو ََ يَقُو ُل ال َم . ِليَ اِل ُك َو َربَّتِي ْ قُ : و ُك ِل ال ُ َمْمل ْ ِل ال يَقُ ْ ِ فَتَا : دَتِي َي َوفَتَاتِي َول ِدي َو َسيه ِ َسيه . ُو ُكو َن، وال َّر ُّب ُهَو هّللاُ َع َّز َو َج َّل َمْمل ْ ْم ال فإنَّ ُك ]. أخرجه الشيخان وأبو داود . 1. (4160)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden kimse "kölem", "cariyem" demesin. Köle de Rabbî (sahibim), rabbetî (sahibem) demesin. Mâlik (efendi) "Oğlum" "kızım" desin. Memluk (köle) de Seyyidî (efendim), seyyidetî desin. Zira hepiniz memluklersiniz. Rabb de aziz ve celil olan Allah'tır." [Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 14, (2249); Ebu Dâvud, Edeb 83, (4975, 4976).][8] َح ـ6545 ـ2ـ وفي رواية: [َ دٌ يَقُول : ْل َ َّن أ يَقُ ْ َول َو ِهض ْئ َربَّ َك، ا ْس ِق َربَّ َك، ْطِعْم َربَّ َك، َحدُ ُكْم أ : َو ََ يَقُ ْل أ ِدي َو َمْو ََ َي، َعْبِد َسيه : ي ِ يَقُ ْل ْ َول َمتِي، َي َوفَتَاتِي َو ُغ : ََِمي َوأ فَتَا ] . 2. (4161)- Bir rivayette şöyle gelmiştir: "Hiç kimse "Rabbini (efendini) doyur; "Rabbine abdest suyu dök"; "Rabbine su ver" demesin. Bilakis "Seyidim"; "efendim" desin. Sizden kimse abdî (kulum), emetî (cariyem) de demesin. Bilakis "oğlum", "kızım, "yavrum"desin." [Müslim, Elfaz 15, (2249).][9] َم ـ6542 ـ3ـ وفي أخرى لمسلم: [َ تِي َحدُ ُكْم َعْبِدي َوأ يَقُول . َ َّن أ ُّ ُكل َما ُء هّللاِ ُكْم إ َو ُك ُّل نِ َسائِ ِيدُ هّللاِ ْم َعب ُك ] . 3. (4162)- Müslim'in bir diğer rivayetinde: "Sizden kimse "kölem!" "cariyem!" diye söylemesin. Hepiniz Allah'ın kölelerisiniz, bütün kadınlarınız da Allah'ın kullarıdır." [Müslim, Elfaz 13, (2249).][10] AÇIKLAMA: 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerde köle ve hizmetçilerle efendiler arasında birbirlerine hitab etme edebini öğretmektedir. Efendinin büyüklenme havası taşıyan kölem, cariyem, hizmetçim gibi tabirlerle hitabını Resulullah yasaklamaktadır. Bu tabirler efendide büyüklenme ifade ettiği gibi, muhatab tarafta da eziklik meydana getirir. Buhârî, hadisi "Köle üzerine büyüklenme (tetâvül)'ün mekruh olması adını verdiği bir babta kaydeder. Böylece, her çeşit büyüklenme tavrının mekruh olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Bu durumda büyüklerin en uygun ifade tarzı "oğlum", "kızım" "yavrum", "evladım" gibi şefkat, sevgi ve merhamet ma'nâlarını beraberinde getiren kelimelerin kullanılması uygun olmaktadır. Bu kelimeler muhatapta da saygı ve hürmet hislerini uyandırır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), köle ve hizmetçilerin, aynı zamanda Allah için de kullanılan Rabb kelimesini, efendileri için kullanmamalarını emretmektedir. Rabb arapçada sahip, evin büyüğü, terbiyecisi gibi ma'nâlara gelir. Rabb kelimesi Allah için kullanılır. Rabbülâlemîn, Alemlerin sâhibi, idarecisi, terbiyecisi ma'nâsında Allah için kullanılmaktadır. Bu kelimenin Arapçada kullanılışı günlük olarak çok yaygın da olsa, Resulullah, efendi ma'nâsında insanlar için köleler ve hizmetçiler tarafından kullanılmasını hoş karşılamıyor. İbnu Hacer, nehyin sebebini "Rububiyyetin hakikatı Allah'a mahsustur, zira gerçek rabb (sahip) mâlik olan ve eşyaya kıyam verendir. Bunun hakikatı ise ancak Allah'da bulunur" diyerek açıklar. Hattâbî der ki: "Yasağın sebebi, insan merbub (terbiye edilen, sahip olunulan)dır ve Allah'a karşı her çeşit şirki terkederek tam bir tevhidle kulluk yapmak zorundadır. Bu yüzden O'na, isimde bile benzerlik mekruhtur, ta ki en küçük bir şirk ma'nâsına düşmesin. Bu hususta hür ile köle arasında fark yoktur. Ancak, diğer hayvanlar ve cansızlar arasında ibadete mahal olmayan şeyler için, izafet (tamlama) ile birlikte kullanılmasının bir mahzuru yoktur. Rabbu'ddar (ev sahibi), rabbu'ssevb (elbise sahibi) gibi." Haliyle bu ruhsat Araplar için. Bizim dilimizde eşya için de kullanılması münasebet almaz. İbnu Battal der ki: "Allah'tan başka hiç kimse için rabb kelimesinin kullanılması caiz değildir. Tıpkı ilah kelimesinin kullanılması gibi..." İbnu Hacer, bu yasağın kelimenin izafetsiz ve mutlak kullanılışı ile ilgili olduğunu, izafetli olunca mahzurun kalkacağını, Kur'an'dan da bir delil kaydederek açıklar: Hz. Yusuf, meşhur kıssasında: "Efendinin yanında beni an" (Yusuf 42) demiştir. Hadiste ise Kıyamet alametleri sayılırken: "Câriyenin efendisini doğurduğu zaman" buyurulmuştur. [11] َي ـ6543 ـ6 هّللاُ َعْنه قال َر ـ وعن جرير َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َق فَقَدْ بَ ِر قَا َل :# ِ أيُّ ى َما َعْبٍد أب َحته َص ََةٌ بَ ُل لَهُ َو ََ تُقْ ِ َّمةُ ئَ ْت ِمْنهُ الذه يَ ْر ِج َع]. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائي . 4. (4163)- Hz. Cerîr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hangi köle kaçarsa, bilsin ki ondan zimmet (garanti) kalkmıştır, dönünceye kadar namazı kabul edilmez." [Müslim, İmân 122-124, (68, 69, 70); Ebu Dâvud, Hudûd 1, (4360); Nesâî, Tahrimu'd-Dem 12, (7, 102).][12] AÇIKLAMA: İslam, köleye iyi muamele yapılmasını emrederken, efendinin de hukukunu ihmal etmemiştir. Kölelerde efendilerine sadakatlı olmak, üzerlerine düşen hizmeti hakkıyla yapmak zorundadır. Sadedinde olduğumuz hadis, kaçmayı yasaklamaktadır. Kaçan köleden zimmetin kalkması, şeriatın ona tanıdığı koruma garantisinin kalkmasıdır. Hadisin Ebu Dâvud'daki vechi bu hususta daha açıktır: "Köle dar-ı harbe kaçarsa kanı helal olur." Yani böyle birisi öldürülecek olsa katiline herhangi bir ceza terettüp etmez. Hele bir de irtidad etmiş ise. Tîbî der ki: "Dinden dönmemiş de olsa hüküm böyledir, çünkü, kanını heder edecek işler yapmıştır. İslam diyarını terketmek, müşriklerin himayesine (civâr) girmek gibi. Nesâî'nin bir rivayetinde "Köle efendilerinden kaçarsa namazı kabul edilmez, (dönmeden) ölürse kâfir olarak ölür" buyurulmuştur."[13] ÜÇÜNCÜ BAB - AZAD ETME َر ـ عن ابن عمر َر ِض : [ سول هّللا َي ـ6546 ـ5 هّللاُ َعْنهما قال قَا َل :# َمةَ ْي ِه فِي َماِل ِه قِي َ َعلَ هِوم َوبَ ْي َن آ َخ َر قُ بَ ْينَهُ َم ْن أ ْعتَ َق َعْبداً َو ْك َس َو ََ َش َط َط ثُ ِلَ َما َعتَ َق َعدْ َعتَ َق ِمْنهُ فَقَدْ َوإَّ ْي ِه فِى َماِل ِه إ ْن َكا َن ُمو ِسرا،ً َّم َعتَ َق َعلَ ]. أخرجه الستة، وهذا لفظ َو ْك الشيخين.« ُس ال َّش َط َط» مجاوزة الحد والمقدار . اَل » النقصان.و« ْ 1. (4164)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim, kendisi ile bir başkası arasında (ortak) olan bir köle(deki kendine mahsus hisse)yi âzad ederse, köleye onun malından adilane bir kıymet biçilir, ne eksik nede fazla. Sonra, eğer zenginse, onun malından [Ortaklara hisseleri verilerek] köle âzad edilir. Değilse köleden âzad ettiği kısım âzad olmuştur." [Buhârî, Şirket 5, 14, Itk 4, 17; Müslim, Itk 1, (1501); Muvatta, Itk 1, (2, 772); Ebu Dâvud, Itk 6 (3940, 3941, 3942, 3943, 3944, 3945, 3946, 3947); Tirmizî, Ahkâm 14 (1346, 1347); Nesâî, Büyû 106, (7, 319).][14] AÇIKLAMA: Birkaç kişi arasında ortak olan bir köleyi, ortaklardan biri, kendi hissesini âzad edecek olursa, imamlar farklı hükümler beyan etmiştir. Rivayette görüldüğü üzere, âzad eden zengin ise, köleye adilane bir değer biçildikten sonra öbür ortaklarının hisselerini de verir ve köle onun adına âzad edilmiş olur. Mâlik ve Şâfiî hazretleri böyle hükmeder. Adam fakirse ondan geri kısmın parası taleb edilmez. Ebu Hanîfe'ye göre ortağı muhayyerdir, dilerse hissesini âzad eder veya hizmet mukabili köleyi âzad eder. Her iki durumda velâ hakkı ortakların olur. Veya âzad eden, zenginse, kendi hissesinin kıymetini tazmin eder. Veya tazmin ettiği hisseyi köleden bilahare alır, bu durumda velâ hakkı âzad edenindir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, zengin olma halinde âzad eden, diğer borcu tazmin eder, fakirse köleden hizmet ister ama köleden geri para isteyemez, velâ her iki halde de âzad edene aittir.[15] َي ـ6541 ـ2 هّللاُ َعْنه قال َر ـ وعن أبي الدرداء َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ِذى يُ ْهِدى إذَا َشبَ َع قَا َل :# َّ ِل ال َمْو ِت َكَمثَ ْ ِذى يَ ْعتِ ُق ِعْندَ ال َّ ُل ال َمثَ .[ أخرجه أبو داود . 2. (4165)- Ebu'd-Derda (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Köleyi ölme anında âzad edenin misâli, doyduğu zaman hediyede bulunan adam gibidir." [Ebu Dâvud, Itk 15, (3968); Tirmizî, Vesâya 7, (2124).][16] AÇIKLAMA: Bu hadis, başta köle âzadı olmak üzere her çeşit bağış ve hayrın, nefsin hırsına, şahsî arzusuna rağmen yapılmasını teşvik etmektedir. Doymuş olan değil, aç adamın, yani yemeye ihtiyaç ve iştahı olan adamın yapacağı bağış daha kıymetlidir. Böylesi bağışlar, Allah rızası içindir veya ahiretin dünyaya, nefsin bencilliğine tercih edilerek yapılan bağıştır. Bu çeşit bağıştan ferdin istifadesi çok olur. İnsanlar, şahsi arzularını tatminden sonra bağışta bulunmayı esas almaya başlasalar, bağışlar gerçekten son derece azalır. Çünkü, dünya hırsı tatmin olmak bilmez. Çoğu insanın bugünyarın derken, eceli beklenmedik bir anda geliverir, bağış yapmaya fırsat da bulamaz. Hülasa hangi açıdan bakarsak bakalım hadis gerçekten hikmetlidir.[17] َي ـ6544 ـ3ـ وعن عمران هّللاُ َعْنهما َر ُه ْم بن حصين َر ِض : [ َما ٌل َغْي ُك ْن لَهُ ْم يَ َولَ َمْوتِ ِه ُو ِكي َن لَهُ ِعْندَ َمْمل َر ُج ًَ أ ْعتَ َق ِستَّةً أ َّن . ْم رسو ُل هّللاِ فَدَ َعا ُه # َر َّق أ ْربَعَةً ِن َوأ نَ ْي ْ َر َع بَ ْيَن ُهْم فَأ ْعتَ َق اث َّم أقْ ثُ َو فَ . قَا َل َج َّزأ ُه ْم أثَثاً لَهُ قَ ]. أخرجه الستة إ البخاري . ْو ًَ َشِديداً 3. (4166)- İmran İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Bir adam, öleceği sıra, kendine ait altı köleyi âzad etti. Onlardan başka malı da yoktu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onları çağırdı. Onları üç gruba ayırdı, sonra aralarında kur'a çekti. İkisini âzad etti, dördünü köle olarak bıraktı. Adamı da şiddetle azarladı." [Müslim, Eyman 56, (1668); Muvatta, Itk 3, (2, 774) Tirmizî, Ahkam 27, (1364); Ebu Dâvud, Itk 10, (3958, 3959, 3960, 3961); Nesâî, Cenâiz 65, (4, 64).][18] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, ölüm anında yapılan bağış hibe, vasiyet gibi tasarrufların, ölüme muallak tasarruflar gibi olduğunu göstermektedir. 2- Şeriatımız, maldan üçte bir nisbetinde vasiyeti meşru kılmış ise de fazlasına müsaade etmemiştir. Üçte iki varislerin hakkıdır, o vasiyet edilemez, bağışlanamaz. Bu sebeple Resulullah bütün malı altı köleden ibaret olduğu halde onları da âzad ederek, vârislere hiç mal bırakmayan adama kızıyor ve bu gayr-ı meşru bağışı bozarak meşru şekle sokuyor. 3- Nevevî, bu hadiste, İmam Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshak, Dâvud-ı Zâhirî, İbnu Cerîr ve cumhur'un kura hakkındaki görüşlerne delil olduğunu belirtir. Onlara göre, bu çeşit durumlarda âzad edilecek olanların tesbitinde kur'a esastır. Ebu Hanîfe merhum: "Kur'a bâtıldır, bu işte onun medhali yoktur, her bir köle, hissesi nisbetinde âzad edilmiş olur, mütebâki kısmını hizmetle ödeyerek hürriyetine kavuşur" demiştir. Şabî, Nehâî, Şureyh, Hasan Basrî ve İbnu Müseyyeb de Ebu Hanîfe gibi düşünmüşlerdir.[19] َي هّللاُ َعْنهما أن عمر بن الخطاب َر ِض َي ـ6544 ـ6 هّللاُ َعْنه قال ـ وعن ابن عمر َر ِض : [ ِد َها فَإنَّهَُ ِ َولَدَ ْت ِم ْن َسيه َوِليدَةٍ َما أيُّ َو َها َو هرِ ثُ َو ََ يُ َها ِهبُ َو ََ يُ ِيعُ َها َي يَب ُح َّرةٌ ِه َما َت فَ َها فَإذَا ْمتِ ُع ِمْن َو يَ ْستَ ُه ]. أخرجه مالك . 4. (4167)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyor ki: "Hangi cariye, efendisinden bir çocuk dünyaya getirirse, artık efendi bu cariyeyi satamaz, hibe edemez, miras da kılamaz. Hayatta oldukça ondan istifade eder, öldü mü artık cariye hür olur." [Muvatta, Itk 6, (2, 776).][20] AÇIKLAMA: Efendisinden çocuk doğuran cariyeye ümmü veled denir. Ümmü veled artık sıradan bir köle değildir. İbnu Ömer'in belirttiği gibi, satılamaz, hibe edilemez, ona varis de olunamaz. Efndisinin vefatından sonra hürriyetine kavuşur. Bu hususta icma vardır. Bütün imamlar böyle hükmetmiştir.[21] َي ـ6544 ـ1 هّللاُ َعْن ُهَو قَا َل :# ُح ر َر ـ وعن سمرة بن جندب َر ِض ه قال: [ سو ُل هّللاِ َر ِحٍم ُم ْح َرٍم فَ َك ذَا َم ْن َملَ ]. أخرجه أبو داود ِم» هم ا’قارب وكل من يجمع بينك وبينه نسب. ويطلق في الفرائض على ا’قارب من جهة النساء، والترمذي.«وذُو ا’ر َحا والمحرم من ذوي ا’رحام من يح هل نكاحه كا’م والبنت وا’خت، ومذهب الشافعي أنه يعتق عليه ا’صول والفروع دون ا’خوة . 5. (4168)- Semüre İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim zûrahm mahrem birisine mâlik olursa o hürdür." [Ebu Dâvud, Itk 7, (3949); Tirmizî, Ahkâm 28, (1365); İbnu Mâce, Itk 5, (2524).][22] AÇIKLAMA: Zûrahm, ebediyen nikah edilmesi haram olan yakınlar, akrabalar demektir. en-Nihâye'de Feraiz bahsinde, kadın tarafından akrabalara zûrahm dendiği belirtilir: Anne, kız, kızkardeş, teyze, hala gibi nikahlanması haram olanlar. Muhrim (veya mahrem veya muharrem) denmesi, diğerlerinden tefrik içindir. Hadis, yakın akraba, şu veya bu şekilde kişinin mülkiyetine geçmesi halinde onların hür olacaklarını, yakınların köle statüsünde tutulmayacağını beyan etmektedir. İbnu'l-Esir, Sahâbe ve Tâbiînden ehli ilmin ekseriyetinin buna hükmettiğini belirtir. Ebu Hanîfe, Ashabı, Ahmed İbnu Hanbel, hep bu görüştedirler. * İmam Şâfiî ve diğer bazı selef ülemâsı ise evladın, babaların, annelerin âzad edileceğine, diğer yakınların âzad edilmeyeceğine hükmederler. * İmam Mâlik, "evlad, ebeveyn ve kardeşler hür olur, başkaları olmaz" diye hükmetmiştir.[23] َي ـ6544 ـ4ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن هّللاُ َعْنه قال ْصِر ٌخ الى رسو ِل هّللاِ # فقَا َل: َء َر ُج ٌل ُم ْستَ جده َر ِض : [ َجا لَهُ يَا ر ُسو َل هّللاِ ِريَةُ فقَا َل: َج . ا َك؟ قَا َل َش هراً َمالَ َوْي َح َك، َر . هُ َج َّب َمذَا ِكي َر فَ فَغَا ِريَةً ِدِه َجا ِ َسيه َر أْب . ُسو ُل هّللاِ َص َر ِل فقَا َل :# علي ِال َّر ُج . ْي ِه ِل ب ْم يُقْدَ ْر َعلَ فَ . فَقَا َل رسو ُل هّللاِ :# َه ْب فَأْن َت ُحر ُطِل َب فَلَ ْ ْص َر يَا # تِي؟ فقَا َل َر اذ . فقَا َل: ُسو َل هّللاِ َك ْن نُ ْص َرتُ على َم : نُ َج ُّب» القطع. و« ا ِكي ُر ِ ُم ْسِلٍم َعلى ُك هل ]. أخرجه أبو داود.«ال َمذَ ال » جمع ذكر على غير قياس . 6. (4169)- Amr İbnu Şu'ayb an ebîhi an ceddihî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a yardım taleb etmek üzere bir adam gelip: "Ey Allah'ın Resulü! (Efendim) falana ait şu cariye var ya (onun yüzünden efendim bana sıkıntı veriyor)" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm "Vah! Neyin var?" deyince adam: "Bela hâsıl oldu. Köle (ben demek istiyor) efendinin cariyesine bakmıştı, efendi kıskançlıkla erkeklik uzvunu burdu (hadım etti)" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Adamı bana getir!" emretti. Efendi çağırıldı ama getirilemedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Öyleyse git, sen hürsün!" ferman buyurdu. Adam: "Ey Allah'ın Resûlü! (Efendimin kölesi olmamda direnmesi halinde) kim bana yardımcı olacak?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Sana yardımcı olmak bütün müslümanlara terettüp eder" cevabını verdi." [Ebu Dâvud, Diyât 7, (4519); İbnu Mâce, Diyât 29, (2680).][24] AÇIKLAMA: Hadis, görüldüğü üzere, efendisi tarafından, cariyesine baktığı için, erkeklik uzvu burularak hadım edilen bir kölenin şikayetine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın verdiği hükmü aksettiriyor. * Köle hür olacak. * Bu hükmün uygulanmasında bütün müslümanlar kölenin yardımcısı olacaklar.[25] َي ـ6544 ـ4 هّللاُ َعْنه قال َر ِض َي ـ وعن سفينة َر ِض : [ هّللاُ َعْنها َمةَ ِهم َسلَ ُ ُوكاً َمْمل ُكْن ُت . فقَالَ ْت: َ ْي َك أ ْن تَ ْخدُم ِر ُط َعلَ ل َك َوأ ْشتَ أ ْعتقُ َّي ]. أخرجه أبو داود . ا ِع ْش َت َر َط ْت عل َره،ُ فَأ ْعتَقَتْنِي َوا ْشتَ ْل َغْي فعَ ْم أ ْ َّي لَ ِر ِطي َعلَ ْم تَ ْشتَ ْو لَ َولَ ل ُت: رسو َل هّللاِ َم . فَقُْ 7. (4170)- Sefîne (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'nın kölesi idim. Bir gün bana: "Seni âzad ediyorum, ancak yaşadığın müddetçe Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a hizmet etmeni şart koşuyorum dedi. "Sen bu şartı koşmasan da başka bir şey yapacak değilim!" dedim. Beni âzad etti ve bana bu şartı koştu." [Ebu Dâvud, Itk 3, (3932); İbnu Mâce, Itk 6, (2526).][26] AÇIKLAMA: Hattâbî der ki: "Bu, şart adıyla ifade edilen bir vaaddir. Bu vaade uymak gerekli değildir. Fakihlerin çoğu, âzad ettikten sonra şart koymayı sahih kabul etmiyorlar. Zira âzadlık başkasının mülkiyetini kabul etmeyen bir şarttır. Hür kimsenin hâsıl edeceği menfaatlere, kendisinden başka kimse, ücret karşılığı ve benzeri bir durum olmadan, mâlik olamaz." Begavî'nin Şerhu's-Sünne'sinde denir ki: "Bir kimse, kölesine: "Bana bir ay hizmet etmen şartıyla seni âzad ettim" dese, o da kabul etse, derhal hür olur ve ona bir aylık hizmet terettüp eder. Eğer: "Bana ebediyyen hizmet etmen şartıyla" deseydi veya "Bana hizmet etmen şartıyla" deyip mutlak bıraksaydı, o da kabul etseydi, derhal hür olur, efendisine kölelik kıymetini borçlanırdı. Bu şart âzad olmaya makrun olursa, köleye kıymetini ödeme borcu terettüp eder, hizmet terettüp etmez. Ama âzad olduktan sonra bu şart koşulursa, bu şarta uymak gerekmez, köle üzerine bir borç da terettüp etmez, fukaha çoğunluk itibariyle böyle hükmetmiştir." Neylü'l-Evtâr'da: "Bu hadisle, bir şarta muallak (bağlı) âzad etmenin sıhhatine istidlal edilmiştir" denir ve İbnu Rüşd'ün: "Köleyi efendisi, senelerce hizmet şartıyla âzad etse, onun âzadlığı hizmet etmedikçe tahakkuk etmeyeceği hususunda ihtilaf edilmemiştir" dediği kaydedilir. İbnu Raslân da şunu söyler: "Bu meselede ihtilaf edildi. İbnu Sîrîn, buna emsal meselelerde şartı sabit görürdü. Ahmet İbnu Hanbel'e aynı mesele soruldu. "Bu hizmeti köle, onu kendine şart kılan sahibinden satın alır" cevabını verdi, "parayla mı?"denince, "evet" dedi.[27] َي ـ6545 ـ4 هّللاُ َعْنهما ِق ـ وعن مالك أنه بلغه أن ابن عمر َر ِض : [ ، فقَا َل ِعتْ ْ َش ْر ِط ال ِ ِجبَ ِة تُشتَرى ب َوا ْ ُسئِ َل َع ِن : َ] . ال َّرقَبَ ِة ال 8. (4171)- İmam Mâlik'e ulaştığına göre, İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'e âzad etme şartıyla satın alınan rakabe-i vâcibe'den sorulmuştu. "Hayır, olmaz" cevabını verdi." [Muvatta, Itk 12, (2, 778).][28] AÇIKLAMA: Rakabe-i vâcibe, kişiye, dinî bir vecibe olarak âzad etmesi gereken köledir. Yani, Kur'an-ı Kerim'de zikri geçen hallerin birinde âzad edilmesi gereken köleye denir. Sözgelimi yemin kefâreti, katl kefâreti, zıhâr kefâreti olarak zikredilen köle âzadları vacib olan âzadlardır. Bunlara rakabe-i vâcibe denmiştir. Bir de tetavvu âzadlar vardır; Resulullah'ın vaadettiği sevabı elde etmek üzere köle âzadı. Şu halde bu iki âzad mahiyetce farklı olduğu gibi, âzad edilecek kölelerde aranacak şartlar da farklı olabilecektir. İşte İbnu Ömer'e sorulan husus şu olmaktadır: "Üzerinde köle âzad etme borcu bulunan bir kimse, bunu yerine getirmek üzere, bir başkasından bazı şartlarla kayıtlı olarak bir köle satın alıp onu âzad edebilir mi?" İbnu Ömer (radıyallahu anh) buna "Hayır!" diye cevap veriyor. Öyle ise, rakabe-i vâcibe'nin tam bir köle âzadı olması gerekmektedir. Bir başkasının ortak olduğu, bir başkasına biraz borç ödemek, hizmet etmek gibi herhangi bir şartla kayıtlı olan kimsenin âzad edilmesi, o vâcib âzad etme borcunu yerine getirmiyor. İmam Mâlik, İbnu Ömer'in "Hayır!" cevabını şöyle açıklar: "Çünkü, bu tam bir rakabe (köle) değildir. Zira satıcı, âzad etmek şartıyla satın alana, fiyatından bir miktarını eksik tutmuştur." İmam Mâlik devamla der ki: "Kişinin tetavvu niyetiyle âzad edeceği köleyi âzad etme şartıyla satın almasında bir beis yoktur." Yine der ki: "Rakabe-i vâcibe'de hristiyan, yahudi köleyi, mükâteb köleyi, müdebber köleyi, ümmü veled'i, birkaç yıl sonraya hürriyetine kavuşma şartına sahip köleyi, âmâ köleyi âzad etmek caiz değildir." Şu halde rakabe-i vâcibenin hem müslüman hem de rakabe-i tâmme (tam köle) olması gerekir. Tetavvu olarak, nasranî, yahudi, mecusi âzad edilebilir. İmam Mâlik, Muvatta'da rakabe-i vâcibe'nin rakabe-i mü'mîne olması gerektiğini söyledikten sonra, kefâret olarak yedirilmesi gereken yemeğin de mutlaka müslüman fakirlere yedirilmesi gerektiğini ilave eder. * Şunu belirtmede fayda var; İmam Mâlik'i rakabe-i vâcibe'nin müslüman köleden olma şartını koymaya sevkeden husus Kur'an-ı Kerim'deki katl kefaretiyle ilgili âyetten çıkarılmıştır. Orada âzad edilecek kölenin mü'min olması şart koşulur (Nisa 92). Diğer kefaretlerde ise bu şart görülmez. Ancak mutlakın mukayyede hamli umumî bir prensip olması haysiyetiyle mezkur âyetin hükmü diğer mutlaklara teşmil edilmiştir.[29] َي ـ6542 ـ4ـ وعن فضالة بن عبيد ا’ هّللاُ َعْنه نصاري َر ِض : [ دَ ، َه ْل يَ ُجو ُز لَهُ أ ْن يَ ْعتِ َق َولَ ْي ِه َرقَبَةٌ ُكو ُن َعلَ أنَّهُ ُسئِ َل َع ِن ال َّر ُج ِل يَ ًى؟ قَا َل ِزن نَعَ ْم]. أخرجه مالك . : 9. (4172)- Fudâle İbnu Ubeyd el-Ensârî (radıyallahu anh)'tan anlatıldığına göre Fudâle'ye, "üzerinde bir köle âzad etme borcu bulunan kimsenin veled-i zina'yı âzad etmesi caiz olur mu?" diye sorulmuş, o da "Evet" demiştir. [Muvatta, Itk 11, (2, 777).][30] AÇIKLAMA: Burada da rakabe-i vâcibe hakkında sorulmakta ve zina mahsûlü bir kölenin âzad edilmesinin caiz olup olmadığı mevzubahis edilmektedir. Bu soru Ashab'tan Fudâle'ye sorulmuş, o da "caiz olur" demiştir. Zürkânî, bilhassa katl kefaretinin edasında bu kölenin mü'min olması gereğinde icma ve nass olduğunu kaydeder. Zıhâr kefareti ihtilaflıdır. Önceki hadisle ilgili açıklamamıza da bakılmalıdır. [31] َي ـ6543 ـ54ـ وعن عبدالرحمن بن أبي عمرة ا’نصاري هّللاُ َعْنه َر ِض : [ َّمهُ ْعتِ َق فَأ َّخ َر أ َّن أ ْت ذِل َك إلى أ ْن ُ َرادَ ْت أ ْن تَ أ ِ َح ِن فَ . ُم َح َّمٍد َم تُ . اتَ ْت ْصب قَا ِسِم ْب ْ ُت ِلل ْ قَا ِس ُم فَقُ : ل ْ َها؟ فقَا َل ال ِن يَ : ُعبَادَةَ ْنَفعُ َها أ ْن أ ْعتِ َق َعْن َر ِض َي إ َّن هّللاُ َعْنه أتَى رسو َل هّللاِ َس ْعدَ ْب # َك ْت، فَ فقَا َل: ِهمي َهلَ َه إ َّن أ ا؟ قَا َل ُ ْنفَعُ َها أ ْن أ ْعتِ َق َعْن َه ْل يَ نَعَ ْم]. أخرجه مالك . : 10. (4173)- Abdurrahman İbnu Ebî Amra el-Ensârî rahimehullah'ın anlattığına göre "annesi, bir köle âzad etmek istemiş ve bunu sabaha tehir etmiş, annesi de bu sırada ölmüştür. Abdurrahman Kâsım İbnu Muhammed'e: "Ben anneme bedel bir köle âzad etsem, anneme faydası olur mu (sevabı ulaşır mı)?" diye sorar. Kâsım: "Sa'd İbnu Ubâde (radıyallahu anh) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip: "Annem vefat etti, ben onun adına bir köle âzad etsem ona faydası olur mu?" diye sormuştu. "Evet!" cevabını aldı" dedi. [Muvatta, Itk 13, (2, 779).][32] AÇIKLAMA: Bu hadis, Zürkânî'nin açıkladığı üzere muhtelif vecihlerden gelmiştir. Rivayetlerin çoğunda Sa'd İbnu Ubâde (radıyallahu anh)'ın, Resulullah'tan annesi adına tasaddukta bulunmanın annesine bir faydası olup olmayacağını sorduğu rivayet edilmiştir; bazılarında da burada olduğu gibi, köle âzad etmenin bir faydası olup olmayacağını sormuş olmalıdır. Her hal ve kârda ülemâ ölü adına tasaddukta bulunmanın da, köle âzad etmenin de caiz olduğunda icma eder. Bu durumda âzad edilen kölenin velâ'sına gelince: * İmam Mâlik ve ashâbına göre, kimin adına âzad edildi ise ona aittir. * İmam Şâfiî ve ashâbına göre, âzad edene aittir. * Kûfîlere göre, Ölenin emri (vasiyeti) ile yapılmışsa ölene ait, değilse âzad edene aittir. [33] ْكٍر ـ6546 ـ55ـ وعن يحىى بن سعيد قال: [ ْو َم تُوف ٍة هي َعْبدُ ال َّر ْحم ِن ب ُن أبي بَ َر ِض َي هّللاُ َعْنهما في نَ َعتَقَ ْت َعْنهُ أ ْختُهُ َمَها فَ نَا َعائِ َشةُ َرةً َكثِي ِرقَاباً َر ِض َي هّللاُ َعْنها ]. أخرجه مالك . 11. (4174)- Yahya İbnu Saîd rahimehullah anlatıyor: "Abdurrahman İbnu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ), uyuduğu bir uykuda vefat etti. Kız kardeşi Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) onun adına birçok köle âzad etti." [Muvatta, Itk 14, (2, 779).][34] َي ـ6541 ـ52ـ وعن ابن عمر هّللاُ َعْنهما قال َر ِض : [ ِ عَ قَا َل رسو ُل هّللا :# ْبِد لَهُ ْ َما ُل ال َما ٌل فَ َولَهُ ِر َط َم ْن أ ْعتَ َق َعْبداً ْشتَ أ ْن يَ إَّ َسيه ]. أخرجه أبو داود.وقوله « ِدُهُ ْبِد لَهُ عَ ْ اَ َخ َر فَ » ُجوا هذا على وجه الندب واستحباب إ أن سمح المالك له بذلك إذا كان َما ُل ال للنعمة والمعروف فندب كا َن إلى مسامحته بما في يده من المال إتماماً العتق منه إنعاما . ً ومعروفاً 12. (4175)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim malı olan bir köle âzad ederse, kölenin malı kendisinin olur, yeter ki efendisi bu hususta bir şart koşmamış olsun." [Ebu Dâvud, Itk 11, (3962); İbnu Mâce, Itk 8, (2529).][35] AÇIKLAMA: 1- Normal olarak kölenin kazancı efendisine aittir. Öyleyse, köleye mal nisbet edilerek, malı olan köle denmesi, kölenin mal sahibi olduğu ma'nâsında değildir. Öyleyse bu, "elinde mal bulunan ve kesbiyle hâsıl" ma'nâsına gelir. 2- "Kendisine aittir" ifadesinde kendisi ile kim kastediliyor? Köle mi efendi mi; ikisine de râci olabilmektedir. Âlimler ihtilaf etmiştir. Çoğunluk, âzad eden efendi demiştir. Şu halde ma'nâ "Kölenin elindeki malı, efendi köleye bağışlarsa onun olur, değilse efendinindir" demektir. [36] ْبِد بَنُو َن ِم ْن ا ْمَر ـ6544 ـ53ـ وعن ربيعة بن أبي عبدالرحمن: [ أةٍ ُح َّر عَ ْ فَأ ْعتَقَهُ ولذِل َك ال ِم ا ْشتَرى َعْبداً عََّوا ْ أ َّن ال ُّزبَ ْي ٍة َر ب َن ال َّي فقَا َل ال ُّزبَ ْي ُر: َم إ َّن بَنِي ِه . ا َن َمواِل ْ َص ُموا إلى ُعث ْل ُه ْم َمَواِلينَا، فَا ْختَ ِهمِهْم؛ بَ ُ َو ر قَا َل َمواِلي أ َر ِض َي هّللاُ َعْنه، فَقَضى ِلل ُّزبَ ْي ِهْم ِ َو ََِئ ب ]. أخرجه مالك . 13. (4176)- Rebîa İbnu Ebî Abdirrahmân anlatıyor: "Zübeyr İbnu'l-Avvâm (radıyallahu anh) bir köle satın aldı ve onu âzad etti. Bu kölenin, hür bir kadından oğulları vardı. Hz. Zübeyr: "Oğulları benim mevâlimdir" dedi. Annesinin efendileri: "Hayır, onlar bizim mevâlimizdir" dediler. Bunun üzerine dâvaları Hz. Osman (radıyallahu anh)'a intikal etti. O, velâ'nın Hz. Zübeyr'e ait olduğuna hükmetti." [Muvatta, Itk 21, (2, 782).][37] AÇIKLAMA: Velâ, daha öncede geçtiği üzere, lügat açısından tasarruf, muâvenet, muhabbet demek olup kurb (yakınlık) ma'nâsına olan velî kelimesinden alınmadır. Ancak fıkıh tabiri olarak, verâsete sebep olan hükmî bir akrabalığı ifade eder. Bu akrabalık bazan akidle teessüs eder ki, buna velâ-i müvâlât denir, bazanda âzad etme sonucu efendi ile âzadlı arasında teessüs eder ki, buna da velâ-i ataka denir. Şu halde, bu hadiste geçen velâ' dan murad velâ-i atakadır. Mevlâ, bir ma'nâda, arada velâ-i ataka bağı bulunan hükmi akraba demektir. Daha âmiyane tabiriyle âzad edilmiş köle diyoruz. Mevlâ'nın bir diğer ma'nâsı, köle âzad etmiş efendi demektir. Sahip ma'nâsına, Allah için de kullanıldığı malumdur.[38] َي ـ6544 ـ56ـ وعن عائشة هّللاُ َعْنها قالت ُسئِ َل # ا َل َر ُسول هّللا َر ِض : [ ِ َض ُل فَقَ َها أفْ ْغ َع ِن : ََ ال هرِ قَا ِب أيُّ ُس َه أ ا ِعْندَ َوأْنفَ َمناً َها ثَ َها أ ْه ]. أخرجه مالك . ِل 14. (4177)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a "Hangi köleyi âzad etmek efdaldir?" diye sorulmuştu." Fiyatça yüksek olanı ve efendisinin nazarında en nefis olanıdır!" cevabını verdi." [Muvatta, Itk 15, (2, 779); Buhârî, Itk 2; Müslim, İman 136 (84).][39] AÇIKLAMA: 1- Buhârî'nin rivayetinde soru sâhibinin Ebu Zerr el-Gıfarî (radıyallahu anh) olduğu tasrih edilmiştir. 2- Hadis'te en efdal âzad için iki ölçü verilmiştir: 1) Pahası yüksek olan. 2) Sahibinin yanında nefîs olan. Ülemâ, meselenin tahlilinde bazı farklı neticeler ileri sürmüştür: Nevevî der ki: "Allah bilir ya, bu hadis tek bir köle âzad edecek kimse içindir. Amma, bir kimsenin, mesela bir dirhemi olsa, bununla bir köle satın almak ve âzad etmek istese, derken bu paraya nefîs bir köle veya değerce düşük iki köle alabilecek olsa, iki köleyi alıp âzad etmesi efdaldir." Devamla der ki: "Bu, kurbanlığın hilafınadır. Şişman bir kurbanlık daha efdaldir, çünkü bunda matlub olan etin iyi olması, öbüründe köle âzadıdır." İbnu Hacer der ki: "Bana zâhir olan şudur: "Bu meseledeki hüküm, şahsa göre değişir. Bazı tek şahsın âzad edilmesi ile, âzad eden, çok sayıda kimseyi âzad etmekten daha fazla istifadede bulunur. Bazısı güzel etten ziyade, daha fazla dağıtabilmek için miktarca çok olan ete muhtaçtır, çünkü ete muhtaç olanlar çoktur. Şu halde bunda esas olan, azlıkçokluktan ziyade (içinde bulunulan şartlara göre) en çok faydalılıktır." Hadisten hareketle: "Bir kimsenin müslüman köleden daha pahalı olan kâfir kölesini âzad etmesi efdaldir" diye hükmedilmiştir. Ancak bu hükme, Esbağ ve başka âlimler muhalefet ederek: "Murad müslümanlar arasında kıymetce üstün olandır" demişlerdir. Kâdî İyaz der ki: "Kafiri âzad etmenin câiz olduğunda ihtilaf yok, ancak tam fazilet mü'minin âzad edilmesindedir." İmam Mâlik'in: "Fiyatca yüksek olanın âzad edilmesi, kafir de olsa efdaldir" diye, hadisin zahirine göre hükmettiği rivayet edilmiştir. Ancak, ashabından olan-olmayan pek çok âlim ona bu meselede muhalefet etmiştir. Esahh olan da muhalif görüştür. Hatta Kurtubî demiştir ki: "Müslimi âzad etmenin efdal olması, hem müslümanın hürmeti, hem de şehâdet, cihad (kaza, zekât gibi kafire câiz olmadığı halde hür müslümana caiz olan ammeye faydalı hizmetler) sebebiyledir." Bir kısım hadisler, ayrıca erkeği âzad etmenin, kadını âzad etmekten efdal olduğunu ifade eder. Tirmizî'nin bu hususa açıklık getiren bir rivayeti şöyle: "Hangi müslim, iki müslüman köle kadını âzad ederse, bunlar onun ateşten kurtuluşuna sebep olur..." (Hadisi 4151 numaralı hadisin şerhinde tam olarak kaydettik). Bu rivayette bir erkeğin âzad edilmesi, iki kadının âzad edilmesine denk tutulmuştur. Bunun sebebi, fayda açısından bakınca, erkeğin içtimâî faydası kadından fazladır. Dediğimiz gibi cihada katılabilir, kadılık yapabilir, zekat verebilir, şehadette bulunabilir vs. Ayrıca erkeğin hizmeti daha çok aranan bir hizmettir, verimlidir. Bu sebeple geçmiş devirlerde erkek köleler daha çok görülmüştür. Âlimler, bir kısım cariyelerin âzad edilmesine, onların ziyan olması gözüyle bakmışlardır, korunmalarının devamı için âzad edilmemelerini haklarında hayırlı bulmuşlardır. Bazı âlimler, meseleye bir başka noktadan yaklaşarak: "Koca hür de olsa, köle de olsa kadından doğanlara hürriyetin daha çok sirayet edeceğini söylerek kadının âzad edilmesinin efdal olacağını söylemiş ise de, böyle söyleyenlere erkekleri âzad etmedeki yukarıda zikredilen umumî menfaatlerle, kadınların zâyi olma durumları hatırlatılarak âzad edilmesinin efdal olduğunu söylemişlerdir. Şu halde, sadedinde olduğumuz hadisin zâhiriyle hüküm vermezden önce, nazar-ı dikkate alınması gereken başka rivayetler ve bir kısım izâfi durumları bilmek gerekmektedir; ülemâmız bunu yapmıştır. [40] DÖRDÜNCÜ BÂB - MÜDEBBER KILMA, MÜKÂTEBE YAPMA َر ِض : [ ِ ُّي َي ـ6544 ـ5ـ عن جابر هّللاُ َعْنه ٍر فَا ْحتَا َج فَأخذَهُ النَّب َع ْن دُبُ لَهُ ِي؟ َر ُج ًَ ا ْعتَ َق ُغ ََماً ِر أ َّن # فقَا َل: ي ِه ِمنه ْشتَ َم ْن يَ ِم َّحا ُم ْب ُن َعْبِد هّللاِ بن النَّ ْي ْي ِه َراهُ نُعَ َو َكذَا فَدَفَعَ فَا ْشتَ هُ إلَ ِكذَا َر ِض َي هّللاُ َعْنه ب ]. أخرجه الخمسة . 1. (4178)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam, kölesini "benden sonra hür olsun" diye âzad etmişti. Sonradan ona ihtiyacı doğdu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) köleyi alarak: "Bunu benden kim satın alacak?" dedi. Nuaym İbnu Abdillah İbni'n-Nehhâm (radıyallahu anh) şu şu miktar fiyata satın aldı. Resulullah o parayı (köle sahibine) verdi." [Buhârî, Büyû 59, 110, İstikrâz 16, Husumât 2, Itk 9, Kefâretu'l-Eymân 7, İkrâh 4, Ahkâm 32; Müslim, Eymân 41, (997); Ebu Dâvud, Itk 9, (3955, 3956, 3957); Tirmizî, Büyû 11, (1219); Nesâî, Büyû 84, (7, 304).][41] AÇIKLAMA: 1- Kölesi olan bir kimse: "Kölem, ben öldükten sonra hürdür" derse, bu köleye müdebber denir. Çünkü, hürriyeti ölme şartına bağlanmıştır. Kelime geri, arka ma'nâsına gelen dübürden gelir. 2- Sadedinde olduğumuz hadis, müdebber kölenin, ihtiyaç halinde satılabileceğini, bunun cevazını göstermektedir. Çünkü rivayet, müdebbirin kölenin parasına muhtaç duruma geldiğini ifade ediyor. Rivayette yok ise de, adam durumu Resulullah'a arzetmiş, Aleyhissalâtu vesselâm da bizzat satış işiyle ilgilenerek cevazı göstermiştir. Buhârî'nin bir rivayetinde ise, "Başka hiçbir malı bulunmayan bir kimsenin yegâne mülkü olan tek kölesini müdebber kıldığı Resulullah'ın kulağına gelmiş, Resulullah da köleyi sekizyüz dirheme satıp, parasını adama göndermiştir." 3- Tariklerin çoğunda, kölenin sekizyüz dirheme satıldığı belirtilir. 4- Bazı rivayetlerde adamın borçlu olduğu, diğer bazılarında muhtaç olduğu, diğer bazılarında başka malı bulunmadığı açıklanır. Aslında bunların hepsi bir kapıya çıkarak müdebberin satılmasını meşrû kılan gerekçeyi gösterir. Çoğunluğun ittifak ettiği husus, müdebberin, sahibinin sağlığında satılmış olmasıdır. Sadece Seleme İbnu Küheyl'den Şerîk'in rivayetinde "Bir adam öldü, geriye bir müdebber ve borç bıraktı, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın emriyle, borçlarının ödenmesi için müdebber satıldı" denir. Hadisi kaydeden Dârakutnî, Şerîk'in bu rivayette hata ettiğini şeyhi Ebu Bekr en-Neysâburî'den kaydetmiştir. Alaeddin Mağoltay, Telvîh'de der ki: "Ülema, müdebberin satılıp satılamayacağı hususunda ihtilaf etmiştir: * Ebu Hanîfe, Mâlik ve bir grup Ehl-i Kûfe, efendinin müdebberini satamayacağına hükmetmiştir. * Şâfiî, Ahmed, Ebu Sevr, İshâk ve Ehl-i Zâhir câiz demiştir. Hz. Âişe, Mücâhid, Hasan Basrî, Tâvus da bu görüştedir. * İbnu Ömer, Zeyd İbnu Sabit, Muhammed İbnu Sîrîn, İbnu Müseyyeb, Zührî, Şâ'bî, Nehâî, İbnu Ebî Leyla, Leys İbnu Sâd mekruh olduğuna hükmetmişlerdir. * Evzâ'î, "âzad etmek isteyen satın alabilir" demiştir. * Ahmed İbnu Hanbel de "efendisi borçlu olmak kaydıyla câizdir" demiştir. * Mâlik "ölüm sırasında satabilir, hayatta iken satamaz" demiştir."[42] ِن َي ـ6544 ـ2ـ وعن نافع أن اب َن عمر هّللاُ َعْنهما َر ِض : [ َرتَا َو ُه َما ُمدَبَّ َط ُؤه َما ِن لَهُ فَ َكا َن يَ ِريَتَْي َر َجا دَبَّ ]. أخرجه مالك . 2. (4179)- Nâfi anlatıyor: "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ), kendine ait iki cariyeyi müdebber kıldı. Onlar müdebber oldukları halde İbnu Ömer onlara temasta bulunuyordu." [Muvatta, Müdebber 4, (2, 814).][43] َر ـ6544 ـ3ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده قال: [ ُسو ُل هّللاِ َع ْش َر قَا َل :# ْوقِيَّ ٍة فَأدَّا َها إَّ ُ ِة أ َب َعْبدَهُ َعلى ِمائَ َم ْن َكتَ ُهَو َعْبدٌ ٍق فَ َوا أ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 3. (4180)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim kölesi ile yüz okiyye üzerinden mükâtebe yapsa da, kölesi bunun on okiyyesi hariç hepsini ödese, yine de köledir." [Ebu Dâvud Itk 1, (3927); Tirmizî, Büyu' 35, (1260); İbnu Mâce, Itk 3, (2519).][44] ـ6545 ـ6ـ و’ ى داود ْي ِه ِم ْن ِكتَابَتِ ِه ِد ْر َهٌم ب : [ ِ َى َعلَ َما بَِق ال ُم ] . َكاتَ ُب َعْبدٌ 4. (4181)- Ebu Dâvud'un bir rivayetinde şöyle buyurulur: "Mükâteb, üzerinde bir dirhemlik borç kaldığı müddetçe köledir." [Ebu Dâvud, Itk 1, (3926).][45] AÇIKLAMA: Mükâtebe veya kitâbet, efendi ile köle arasında cereyan eden hürriyetini satın alma anlaşmasıdır. Köle, varılacak mütabakatla tesbit edilen belli bir meblağı kazanarak, efendisine ödemek karşılığında hürriyetini satın almak isteyebilir. Bu antlaşmayı yapan köleye mukâteb, efendiye de mükâtib denir. Yukarıdaki rivayetler, kölenin, borcunu son kuruşuna kadar ödemedikçe kölelikten kurtulamayacağını ifade eder. İbnu't-Tîn mükâtebe akdinin İslam'dan önce de mevcut olduğunu, İslam'ın bunu ikrar ettiğini belirtir. Mesele üzerine selef ihtilaf etmiştir: * Abdullah İbnu Sâbit, Hz. Zübeyr, Süleyman İbnu Yesâr, Zeyd İbnu Sâbit, Hz. Âişe, İmam Mâlik mukâtebin az bir borcu da olsa köle olmaya devam ettiği kanaatinde idiler. * Hz. Ali: "Yarısını ödedi mi artık kölelikten çıkar, borçlu durumuna geçer" demiştir. Hz. Ali'nin, "ödediği nisbette hürriyete kavuşur" dediği de rivayet edilmiştir. * İbnu Mes'ud: "Köle ikiyüz dirheme mükâtebe yapmış ve fakat gerçek değeri yüz dirhem ise, yüz dirhemi ödedi mi hür olur" demiştir. * Atâ: "Mükâteb kitabetinin dörtte üçünü ödedi mi hür olur" demiştir. * İbnu Abbâs, merfûan, "mukâteb ödediği miktarca âzad edilir" hadisini rivayet etmiştir (Nesâî). Zürkânî'nin kaydına göre, bu meselede cumhurun delili, Berîre ile ilgili rivayettir. Mukâtebe yapmış olmasına rağmen borcunu ödeyemediği için satılmıştır. Onun hakkında Zeyd İbnu Sâbit'le Hz. Ali (radıyallahu anhümâ) tartışmışlardır. Zeyd: "Zina yapacak olsa recmeder, şehâdette bulunacak olsa şâhidliğini kabul eder misin?" der. Hz. Ali "Hayır!" deyince, Zeyd: "Öyleyse, üzerinde borç kaldıkça o köledir" der. Hattabî: "Bu hadis, mükâtebin satılması caizdir" diyenlere delildir, çünkü o köle ise memluktur, asıl vasfı olan mülk olma durumunda devam edince, onda bir başkasının mülkü meydana gelmez. Böylece satılması yasaklanamaz. Hadiste ayrıca, mükâteb taksidlerini tam olarak ödemeden ölürse, âzadlığına hükmedilemez, hatta borcunu karşılayacak mal bırakmış da olsa. Çünkü, köle olarak ölünce ölümden sonra da hür olamaz. Efendisi malı alır, evladları varsa efendiye köle olurlar. Bu hüküm Ömer İbnu'l-Hattab ve Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anhümâ)'dan rivayet edilmiştir. Ömer İbnu Abdilaziz, Zührî, Katâde de bu görüşü benimsemiştir. İmam Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel de bu görüştedirler." * el-Erdebili, el-Ezkâr'da der ki: "Çoğunluk, "Mukâteb taksidlerini ödemezden önce ölse, kalan az da olsa çok da olsa, borcunu ödeyecek mal bıraksa da bırakmasa da, geride çocuğu kalsa da kalmasa da, bu hadise göre köle olarak ölür" diye hükmetmiştir. Ebu Hanîfe der ki: "Mükâteb, geriye borcunu karşılayacak mal bırakarak ölmüşse âzad edilir, bırakmamışsa âzad edilmez." İmam Mâlik der ki: "Geriye evlad bırakmışsa âzad edilir, değilse edilmez." Hadiste, mükâtebin bütün taksitlerini ödemedikçe âzad edilmeyeceği hususuna delil vardır. Sahâbe, Tâbiîn ve Etbâuttâbiîn'den çoğunluk böyle hükmetmiştir. [46] َي ـ6542 ـ1ـ وعن ابن عباس هّللاُ َعْنهما قال َر ُسو ُل هّللا َر ِض : [ ِ ِ ِح َسا ِب َم قَا َل :# ا َو ِر َث ب ْو ِميراثاً أ ُمَكاتَ ُب جدهاً ْ َصا َب ال إذَا أ ِ ُّى َوقَا َل النَّب َعْبٍد َعتَ َق ِم # ْنه،ُ َو َما بَقَى ِديَةَ ُحٍهر، ِ ِح َّص ِة َما أدَّى ِديَةَ َمَكاتَ ُب ب ْ يُ َؤِدهى ال ]. أخرجه أبو داود والترمذي واللفظ للترمذي . 5. (4182)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mükâtebe karşı bir hadd işlenir, (diyet almaya hak kazanırsa) veya mirasa mazhar olursa, (borcunu ödeyerek) hürriyetinden kazandığı miktarca onlara vâris olur." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: "Mükâteb, ödediği hisse nisbetinde hür diyeti öder, geri kalanı köle diyetinden öder." [Tirmizî, Büyû' 35, (1259); Ebu Dâvud, Diyât 22, (4582); Nesâî, Kasâme 36, (8, 45, 46).][47] AÇIKLAMA: Hadis şunu demek istemektedir: Mükâteb için bir diyet veya mirâs sabit olursa, diyet ve mirastan, hürriyetten kazandığı miktarca hak alır. Mesela kitabetinin yarısını ödemiş, o sırada babası hür olarak vefat etmiş ise mükâtebden başka vârisi de yoksa, ondan malın yarısına varis olur veya mükâtebe karşı bir cinayet işlenmiş ise, o da mükâtebe borcundan bir miktar ödemiş ise, câni, öldürülen mükâteb'in vârislerine, diyet olarak, ölenin mükâtebe karşılığı olarak ödediği miktarın karşılığını hür diyetinden, efendisine de mütebâkisini köle diyetinden öder. Mesela, efendisiyle bin dirhem üzerine mukâtebe yapan kimsenin kıymeti yüz dirhem ise ve beş yüz dirhemi ödemiş olsa ve öldürülse, kölenin vârislerine, diyetin yarısı binden beşyüz, efendisine de kıymetinin yarısı olan elli dirhem verilir (Mirkât'dan).[48] َر ِض : [ ِ ُّي َي ـ6543 ـ4ـ وعن أم سلمة هّللاُ َعْنها قالت نَا النَّب ِج قَا َل ل # ْب ِمْنهُ َ تَ ْحتَ ْ ِب إ ْحدَا ُك َّن َما يُ َؤِدهى فَل إذَا َكا َن ِع ]. ْندَ ُمَكاتَ أخرجه أبو داود والترمذي . 6. (4183)- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize buyurdular ki: "Sizden birinin mükâtebetinin size hala ödeyeceği borcu varsa da, ona karşı örtünsün." [Ebu Dâvud, Itk 1, (3928); Tirmizî, Büyû' 35, (1261); İbnu Mâce, Itk 3, (2520).][49] AÇIKLAMA: Bu hadis, mükâtebe yapan kadına kölesi ödemeye devam ederken, artık hürriyetine kavuşmuş yabancı gibi davranmasını emretmektedir. Zira, artık onun üzerindeki mülkiyetinin kalkması yakındır, bir şey yaklaştı mı, onun hükmü verilir. Bunun ma'nâsı, mükâteb kölenin artık kadın efendisinin yanına önceden olduğu şekilde serbestçe girmesini yasaklamaktadır. Bu hüküm 4180'de Amr İbnu Şuayb'dan kaydedilen hadisin hükmüne muhalefet etmektedir. Çünkü orada ödenmemiş son kuruşa kadar, mükâteb köle addedilmektedir. İmam Şâfiî bu iki rivayeti şöyle cem eder: "Bu son rivayet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerine hastır, böylece ümmehâtu'lmü'minîn, mükâteblerine karşı örtünmelidirler, onlar borçlarını tamamen ödememiş olsalar da: "Mevzuun bazı teferruatı var ise de günümüzde tatbikatı olmadığından bu kadarını yeterli görüyoruz.[50] َي ـ6546 ـ4ـ وعن موسى بن أنس بن مالك َر ِض ل هّللاُ َع : [ َق ْنه قا ِل فَأبَى، فَاْن َطلَ َما ْ َر ال َو َكا َن َكثِي ُمَكاتَبَةَ ْ ال ِري ُن أنَساً َسأ َل ِسي ِري ُن إلى ُع َمَر َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَدَ َعاهُ ُع َمَر ِسي . هُ َ َر فقَا َل ل : ةِ ِالِده َو َكاتِ ْبهُ فَأبَى، فَ . َت ََ َض َربَهُ ب ْم : فِ فَ َكاِتبُو ُه ، ْم إ ْن َعِل ْمتُ ِهْم َخْيراً ي فَ َكاتَبَهُ]. أخرجه البخاري . 7. (4184)- Musa İbnu Enes İbn-i Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sîrîn, Hz. Enes'e mükâtebe yapma talebinde bulundu. Hz. Enes çok zengindi, mükâtebe yapmayı reddetti. Sîrîn Hz. Ömer (radıyallahu anh)'a başvurdu. Hz. Ömer, Enes (radıyallahu anhümâ)'yı çağırarak: "Sîrîn'le mükâtebe yap!" emretti. Enes (radıyallahu anh) yine kabul etmedi. Hz. Ömer, çubuğuyla Enes'e vurdu. Ve şu âyeti okudu: "Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek (mukâtebe yapmak) isteyenlerin, -onlardan bir iyilik görürseniz- bedel vermesini kabul edin" (Nur 33). Bunun üzerine Hz. Enes mükâtebe yaptı." [Buhârî, Mükâteb 1.][51] AÇIKLAMA: 1- Sîrîn, meşhur fakih Muhammed İbnu Sîrîn'in babasıdır. Aynu't-Temr esirlerindendi. Hz. Enes (radıyallahu anh), onu Hz Ebu Bekr'in hilafeti zamanında satın almıştı. Hz. Ömer ve başkalarından hadis rivayet etmiştir. Sîkalardandır. Hz. Enes'le 40 bin dirhem üzerinden mükâtebe yaptığı rivayetlerde gelmiştir. 2- Mükâtebe yapmanın bu hadise göre vacib olduğu anlaşılmaktadır. Zira, Sîrîn'in talebini Hz. Enes reddedince, Sîrîn Hz. Ömer'e şikayet eder ve Hz. Ömer, Hz. Enes'i buna mecbur eder. Bilhassa çubuk vurma hadisesini bazı alimler vücuba delil kılmışlardır. Atâ, İshak (rahimehümullah) vacib olduğuna hükmedenlerdendir. İmam Şâfiî ve Zahirîler de bu görüştedirler. İbnu Cerîr'in tercihi de böyledir. Bir kısım âlimler de âyette geçen: "Onlarda bir hayır görürseniz" kaydını gözönüne alarak gayr-ı vâcib olduğuna hükmetmiştir.[52] َح ـ وعن عائشة َر ِض : [ ِدي َث َي ـ6541 ـ4 هّللاُ َعْنها ْ َها ال َها فِى ِكتَابَِت ِعينُ َء ْت تَ ْستَ َجا َر ِض َي هّللاُ َعْنها َرةَ َم أ َّن بَ ِر ]. اِمِه فِي ي ِتَ ب َ َوقدْ تَقَدَّم ِم ْن رواية الستة ِ بَ ْيع ْ َكتا ِب ال . 8. (4185)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Berîre mükâtebe bedelini ödemede yardım istemeye geldi..." Bu rivayet Bey' bölümünde tam olarak Kütüb-i Sitte rivayeti olarak kaydedildi (281. hadis, 1. cilt, s. 495).[53] ـ6544 ـ4ـ وزاد النسائي: [ وقِيَّةٌ ُ ٍق فِي ُك هلِ َسنَ ٍة أ َوا أ ِ ْف ِس َها فِي تِ ْسع َعلى نَ َرةُ َكاتَْب ُت بَ ِر . ي َو فَ َخيَ َرها # َكا َن َر ُسو ُل هّللاِ ِم ْن َزْو ِج َها ْف َس َها َر ْت نَ فَا ْختَا َع . ْبداً َوةُ َر قَا َل ُع ْر : َها َما َخيَّ ْو َكا َن ُح هراً َولَ . [ 9. (4186)- Nesâî'nin rivayetinde şu ziyade mevcuttur: "Berîre (radıyallahu anhâ) kendi nefsinin hürriyete kavuşması için dokuz okiyye üzerine mükâtebe yaptı. Her sene bir okiyye ödeyecekti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu, (hürriyetine kavuştuğu zaman) kocası ile beraberliğe devam etme veya boşanma hususunda muhayyer bıraktı. Kocası köle idi. Berîre kendini (kocadan ayrılmayı) tercih etti. Urve der ki: "Kocası hür olsaydı, Aleyhissalâtu vesselâm Berîre'yi muhayyer bırakmazdı."[54] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis 281 numarada (1. cilt, s. 495) ve 4077-4078 numaralı hadislerde açıklandı ve kaynakları da gösterildi. Oralara müracaat edilsin. 2- Burada şunu ilave edelim: Bazı rivayetler, İslamî dönemde cariyelerden ilk mükâtebeyi yapanın Berîre olduğunu söyler. Erkeklerden de ilk mükâteb Selman Fârisî veya Ebu'l-Müemmil (radıyallahu anhüm) olmalıdır. İbnu Hacer'in kaydına göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan sonra ilk defa mükâtebe yapan Ebu Umeyye Mevlâ Ömer'dir, onu da Sîrîn Mevla Enes takip etmiştir. Hadise çok yaygın olmasa bile, halifeye başvurup zorla bu hakkı kullanacak derecede hükmünün kölelerce bilinmesi, kölelerin kültür seviyesini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. [55] İDDET VE İSTİBRA BÖLÜMÜ (Beş fasıldır) * BİRİNCİ FASIL MUTALLAKA VE MUHTELEA'NIN İDDETLERİ * İKİNCİ FASIL VEFAT İDDETİ * ÜÇÜNCÜ FASIL İSTİBRA * DÖRDÜNCÜ FASIL SÜKNA VE NAFAKA * BEŞİNCİ FASIL İHDÂD (MATEM) UMUMÎ AÇIKLAMA İddet, boşanma veya ölümden sonra geri kalan nikah âsârının ortadan kalkması için şer'an belirlenen muayyen bir müddete denir. Bu müddet dolmadan, erkek veya kadın bir başkasıyla ve bazı hallerde birbirleriyle tekrar evlenemezler. Şu halde iddet hem erkek için, hem de kadın için gerekli olabilir. Fakat kadınlarda cereyanı asıldır. Bu sebeple yapılan açıklamalar esas itibariyle kadınlarla ilgilidir. İddeti gerektiren husus, öncelikle neseb karışmasını önlemektir. Bu maksadla kadın-erkek beraberliğini ifade eden durumlardan sonraki ayrılmalar iddet gerektirir. Sözgelimi duhûl veya halvet veya ölüm ile kuvvet bulan sahih nikah iddeti gerektirdiği gibi şibh-i nikah veya şübhe-i nikah ile mukarenet de iddet gerektirir.[56] İDDETİN ÇEŞİTLERİ Üç çeşit iddet vardır: Hayız, şühur ve haml-i vaz' denen doğumdur. Bazan talak ile vefat iddetlerinin hangisi daha uzunsa ona uyulur. * Hayız ile iddet: Sahih bir nikahla evlenmiş bulunan bir kadın takarrübden veya sahih yahut fâsid halvetten sonra kocasından ric'iyyen veya bâinen talak ile veya kadın-erkek arasında denkliğin bulunmayışı gibi bir sebeple fesh ve tefrik ile ayrılan henüz âyise olmamış[57] ve hayızdan kesilmemiş bulunan hür kadınların iddet müddeti tam üç hayızdır. Cariye olan zevcelerin iddet müddeti tam iki hayızdır. Talak veya fesh veya mütâreke hayız sırasında vukû bulmuşsa, bu sayılmaz. Bundan sonra gelecek üç hayız -veya cariye için- iki hayız müddeti beklemek gerekir. Teferruat için fıkıh kitaplarına bakılmalıdır. * Şühur (aylar) ile iddet: Sahih bir nikâhla evlenen bir kadın takarrüb veya halvetten sonra kocasından talâk ile veya fesh ile ayrılan veya ayrılmazdan önce iyâs çağına girmiş bulunan bir kadının iddet müddeti, ayrıldığı tarihten itibaren üç aydır. Cariyelerin iddeti birbuçuk aydır. Sahih nikahla evlenmiş olan fakat gebe olmayan kadınların kocaları vefat ederse, iddetleri dört ay on gündür. Bunların hayız görüp görmemeleri, aralarında takarrüb ve halvet vuku bulup bulmaması birdir, bu hükme tesir etmez. Bu müddet, cariye olan zevceler hakkında iki ay beş gündür. * Vaz-ı haml ile olan iddet: Sahih nikahla evlenen kadın, gebe iken kocası vefat eder veya kocasından talak veya feshle ayrılan bir kadının iddeti, hamlini yani karnındaki yükünü vaz etmekle nihayet bulur. Vaz-ı haml, doğum veya düşük gibi bir hadise ile karnındakini atmasıdır. Şu halde bu hadise, ölüm veya boşanma vak'asından hemen sonra vukûa gelse iddet derhal sona erer. Çünkü bununla rahmin önceki kocadan temizliğine yakîn hâsıl olur. İddetten de zaten maksad budur. Kadın birden fazla çocuğa yüklü ise, son çocuğun da doğmasıyla iddet sona erer. Düşük halinde, tamamen veya kısmen hilkat belli ise vaz-ı hamle hükmolunur, değilse onunla iddet sona ermez. Dolayısiyle kadın, boşanmış olup hayız görmekte ise hayız ile, hayızdan kesilmiş veya iyâs devresine girmiş ise ay ile; kocası ölmüş ise şühur ve eyyam ile (dört ay on gün) iddet bekler. [58] BİRİNCİ FASIL MUTALLAKA VE MUHTELEA'NIN İDDETLERİ َي ـ6544 ـ5ـ عن أسماء بنت يزيد بن السكن ا’ هّللاُ َعْنها ِقَ ْت َعلى َع ْهِد رسو ِل نصارية َر ِض : [ هّللاِ ه ُطل ِة َها أنَّ # قَ َّ ُم َطل ْ ُك ْن ِلل ْم يَ َولَ ، َّط ََ ِق ِعدَّة.ٌ ِعِدهةِ ِلل ْ ِال ِقَ ْت أ ْس َما ُء ب ه فَأْن َز َل هّللاُ تَعالى ِحي َن . فَ َكانَ ْت قَا ِت ُطل َّ ُم َطل ْ ِلل ِعدَّةُ ْ َها ال أ ]. أخرجه أبو داود . َّو َل َم ْن نَ َز َل فِي 1. (4187)- Esmâ Bintu Yezîd İbni's-Seken el-Ensâriyye (radıyallahu anhâ)'nın anlattığına göre, "Esmâ, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında kocasından boşanmıştır. Ve o sıralarda boşanan kadın için henüz iddet bekleme hükmü yoktu. İşte bu sebeple, Esmâ boşanınca, Allah Teâlâ Hazretleri, boşanan için iddet bekleme emrini indirdi." [Ebu Dâvud, Talâk 36, (2281).][59] AÇIKLAMA: Rivayet, talakla ilgili ilk vahyin Esmâ Bintu Yezîd hakkında indiğini ifade etmektedir. Burada zikri geçen âyet şudur: "Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler, eğer Allah'a ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir" (Bakara 228).][60] َو ـ وعن ابن عباس َر ِض : [قَا َل هّللاُ تَعالى: قَا َل هّللاُ تَعالى َي ـ6544 ـ2 هّللاُ َعْنهما قال ُرو ٍء؛ قُ لثَةَ ِس ِه َّن ثَ ِأْنفُ َربَّ ْص َن ب ِقَا ُت يَتَ ه ُم َطل ْ َوال : ئِي ه أ ْش َو ُهٍر ال لثَةُ ُه َّن ثَ ِعدَّتُ ْم فَ ِن ا ْرتَْبتُ ُكْم إ َمِحي ِض ِم ْن نِسآئِ َم فَنَ : ُّسو ُه َّن َس َخ ِم ْن ذِل َك َو يَئِ ْس َن ِم َن ال ... قَا َل ْ ِل أ ْن تَ ْب ُمو ُه َّن ِم ْن قَ تُ قْ َّ َوإ ْن َطل َها ْعتَدُّونَ ِه َّن ِم ْن ِعدَّةٍ تَ ْي َمالَ ُكْم َعلَ فَ ]. أخرجه أبو داود والنسائي . «التربَّ ُص» المكث وانتظار.و«القُرو ُء» جمع قرء بفتح القاف، وهو الطهر عند الشافعي، والحيض عند أبي حنيفة رحمهما هّللا تعالى . 2. (4188)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Allah Teâlâ Hazretleri: "Boşanan kadınlar kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler" (Bakara 228) buyuruyor. Yine Allah Teâlâ hazretleri: "Kadınlarınız arasında ay hali görmekten kesilenler ile ay hali görmemiş olanların iddetleri hususunda şüpheye düşerseniz, bilin ki, onların iddet beklemesi üç aydır..." (Talak 4). (Önceki âyet) bu ikinci ile neshedilmiş oldu. Keza Allah Teâlâ hazretleri (birinci âyetten bazı hükümleri neshederek) buyurmuştur ki: "Mü'min kadınlarla nikahlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın" (Ahzâb 49). [Ebu Dâvud, Talâk 10, (2195), 37, (2282); Nesâî, Talâk 54, (6, 187), 74, (6, 212).][61] AÇIKLAMA: İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), Nesâî'nin bir rivayetinde nesh hadisesini açıklarken, örnek olarak, talakta vâki olan neshi gösterme zımnında, yukarıdaki beyanatta bulunmuştur. Hadiste söylenmek istenen, Sindî'nin açıklamasına göre şudur: a) Önce Bakara suresindeki 228 numaralı âyet nâzil olmuş, bu âyetle boşanan kadınların iddetleri üç aybaşı hali müddeti olarak takrir etmiştir. Arkadan nâzil olan Talak suresinin 4. âyeti ile boşanma ile ilgili bazı surelerde nesih vâki olmuştur, yani âyise olan kadının iddeti ile henüz ay hali girmeyenlerin iddetleri, "üç aybaşı hali" yerine, "üç ay" olarak tadil edilmiştir. Keza İbnu Abbâs üçüncü bir âyetle yani, Ahzâb suresinin 49. âyeti ile gelen neshe dikkat çekmiştir. Temasta bulunmadan boşanmış olan kadınlara iddet gerekmeyeceği beyan edilmiştir. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), Bakara suresindeki "boşanan kadınlar" şeklinde mutlak ifadenin, müteakip âyetlerle çeşitli boşanma şekillerine ve her bir şekille ilgili farklı iddet hallerine yer verildiğine dikkat çekiyor ve müteâkip âyetlerde gelen tavzihatı, önceki âyetle ilgili "nesih" olarak değerlendiriyor. [62] ـ وعنه َر ِض : [ َق َي ـ6544 ـ3 هّللاُ َعْنه في قوله تعالى ْم َن َما َخلَ ْكتُ ُه َّن أ ْن يَ ُرو ٍء َو ََ يَ ِح ُّل لَ قُ لثَةَ ِس ِه َّن ثَ ِأْنفُ َربَّ ْص َن ب قَا ُت يَتَ َّ ُم َطل ْ َوال يَ ْوِم هّللاُ فِى ا ْ َوال ِا هّللِ ِر أ ْر َح Œ ، إلى قوله اِمِه َّن إ ْن ُك َّن يُ ْؤ ِم َّن ب ُهَو ِخ : َق ا ْمَرأتَهُ فَ َّ َرادُوا إ ْص ََحاً؛ وذِل َك أ َّن ال َّر ُج َل َكا َن إذَا َطل إ ْن أ َس َخ ذِل َك فقَا َل فَنَ َها ثَثاً قَ َّ ِجعُ َها، وإ ْن َطل َرا ِ َها يُ ِن فَإ ْم َس أ : ا ٌك َح ُّق ب َّط ََ ُق َمَّرتَا ِن ال ِإ ْح َسا ْو تَ ْسِري ٌح ب ِ َم ْعُرو ٍف أ ب ]. أخرجه النسائي . 3. (4189)- Yine İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), "Boşanan kadınlar kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler, eğer Allah'a ve âhiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl değildir, kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler" (Bakara 223) âyeti için der ki: "Bu âyete göre, erkek hanımını üç kere de boşasa ona dönmeye hakkı vardı. Bu hüküm şu âyetle neshedildi. "Boşanma iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salmaktır" (Bakara 229). [Nesâî, Talâk 74, (6, 212).][63] ِت ا ْمَر ـ6544 ـ6ـ وعن سليمان بن يسار: [أ َّن ا’ أتُ ِم ِحي َن دَ َخلَ ِال َّشا َك ب َو َص َهلَ َه ْح ا قَ َّ َوقَدْ َكا َن َطل ِة، اِلثَ َّ َحْي َض ِة الث ْ هُ فِي الدَّ . ِم ِم َن ال ْي ِه َزْيدٌ َب إلَ َع ْن ذِل َك فَ َكتَ هُ ُ ٍت يَ ْسأل ِ اب ِن ثَ بن ابي ُسْفيَا َن إلى َزْيِد ب ِويَةُ َب ََ ُمعَا ِة فَقَدْ فَ َكتَ : اِلثَ َّ َحْي َض ِة الث ْ ِم ِم َن ال َها إذَا دَ َخلَ ْت في الدَّ إنَّ َه بَ ِر ا ئَ ْت َو ََ يَ ِرثُ َو ََيَ ِرثُهُ َها، َوبَ ِر َئ ِمْن ِم ]. أخرجه مالك . ْنهُ 4. (4190)- Süleyman İbnu Yesâr rahimehullah anlatıyor: "el-Ahvas, hanımını boşamıştı. Hanımı üçüncü hayızın kanama müddetinde iken Şam'da öldü. Hz. Muâviye (radıyallahu anh), Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh)'a yazarak bunun hükmünü sordu. Zeyd cevaben şöyle yazdı: "Eğer kadın, üçüncü hayz'ın kanama devresine girmiş idiyse, kocadan tamamen ayrılmış, koca da ondan ayrılmıştır. Ne kadın, kocaya, ne de koca, kadına vâris olamaz." [Muvatta, Talâk 56, (2, 577).] [64] AÇIKLAMA: 1- Ahvas İbnu Abd İbni Ümeyye, Hz. Muâviye'nin Bahreyn'deki âmili idi, bazı rivayetlere göre sahâbî olmalıdır. 2- Bu rivayet, Kur'anda geçen kuru kelimesi ile tuhûr anlaşıldığının bir delili olmaktadır. Daha önce de temas edildiği üzere, bu Kur'ânî tabir ezdâd'dandır, hem temizlik, hemde kanama devresi ma'nâlarına gelmektedir. Ülemânın bir kısmı "temizlik" bir kısmı da "hayız" hali olarak anlamıştır. Şâfiî ve Ehl-i Hicaz, "tuhur = temizlik" kabul edenlerdendir. Ebu Hanîfe ve Ehl-i Irâk ise "hayız" kabul edenlerdendir. Kelimenin zıt ma'nâda kullanılış sebebini İbnu'l-Esir, kar' kelimesinin asıl itibariyle malum vakit ma'nâsına gelmesiyle izah eder.[65] َي ـ6545 ـ1 هّللاُ َعْنها َع ْت َعلى َع ْهِد رسو ِل ـ وعن الربيع بنت معوذ َر ِض : [ هّللاِ َها ا ْختَلَ ُّي أنَّ # َمَر َها النب ْعتَدَّ ِمَر فَأ # ْت أ ْن تَ ُ ْو أ أ ب ]. أخرجه الترمذي والنهسائِي.« ِه ِ َحْي َض ٍة اختِ ُع في ألفا ِظ الِفق » وهو أن يطلقها على عوض، وفائدته إبطال ْ ِنِ َكاحٍ الرجعة إ ب جديد . 5. (4191)- Rebî Bintu Muavvız (radıyallahu anhâ)'nın anlattığına göre, "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, kocasından muhâla'a yoluyla ayrılmıştır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da ona bir hayız müddetince iddet beklemesini emretmiştir (veya kadına... emredilmiştir)." [Tirmizî, Talâk 10, (1185); Nesâî, Talâk 53, (5, 186).][66] AÇIKLAMA: 1- Muhâla'a veya hul' elbise, ayakkabı gibi eşyayı bedenden soyup çıkarma ma'nâsına gelen hall' kelimesinden alınmadır. Âyette kadının erkek için, erkeğindekadın için bir elbise olduğu ifade edilmesine (Bakara 187) mebni, boşanmaya da hul' veya muhâla'a denmiştir. Bu suretle boşanan kadına da muhteli'a denir. Ancak bu boşanma, kadının erkeğe bir karşılık ödeyerek elde ettiği boşanmadır. Bu, bazan mehirden vazgeçmekle gerçekleşir. Bazan da ilave bir şeyler ödeyerek. İslâm, esas itibariyle boşama yetkisini erkeğe tanımıştır, ama kadınında boşanma hakkını tamamen ortadan kaldırmamıştır. Nikahın gerçekleşmesinde, kadının razı olacağı bir meblağda mehir ödeme işini erkek yaptığı için, nikah akdinin bozulması, erkek tarafını maddi zarara uğratır. Şu halde kadının boşanma isteği karşısında erkeğin bu zararı telafi edilmelidir. İslam muhala'a yoluyla boşanmayı tecviz ederek bu zararı kaldırmıştır. Kadının ödeyeceği ivazın miktarı karşılıklı mutabakata bırakılmıştır. 2- "Muhâla'a yoluyla boşanan kadının iddeti bir hayız müddetidir" diyenler bu hadisle istidlal etmiştir. Hattâbî, muhala'aya iddet olarak bir hayız müddetinin belirlenmesini delil kılarak, bunun bir boşanma değil, nikah akdinin feshi olduğunu söyler. "Çünkü der, Cenâb-ı Hakk boşananların üç kuru' müddeti beklemelerini (Bakara 228) emretmektedir, muhala'a boşanma olsaydı bunun için tek kuru' ile yetinilmezdi." Tirmizî, hadisin sonunda şu bilgiyi verir: "Resulullah'ın ashabından ve diğerlerinden ilim ehlinin çoğuna göre muhtelia'nın iddeti, mutallaka'nın iddeti gibidir. Süfyan-ı Sevrî, Kûfe ülemâsı, Ahmed İbnu Hanbel, İshak bu görüştedir. Ashab ve diğerlerinden bazıları da muhteli'a'nın iddeti bir hayız müddetidir" demiştir. İshak bu görüş için: "Bunu benimseyen çıksa, bu sağlam bir görüştür" demiştir." [67] İKİNCİ FASIL VEFAT İDDETİ َي ـ6542 ـ5ـ عن أ هّللاُ َعْنها َي ُحْبلى فَ َخ َطبَ َه م سلمة َر ِض : [ ا أبُو َو ِه َها َزْو ُج َها ِي َعْن تُوفه َها ُسبَ ْيعَةُ يُقَا ُل لَ َ ِم ْن أ ْسلَم أ َّن ا ْمَرأةً ِر ِن بَ ْعِك ٍك ِم ْن بَنِي َعْبِد الدَّا فَأبَ : ا يَ ْصِل ُح أ ْن تَْن ِك ْت أ ْن تَْن ِك َح ال َّسنَاب . ه،ُ فقَا َل ِ ِل ْب َمَكث قَريباً ِن. فَ ْي ْعتَِدهي آ ِخ َر ا’ ْجلَ و هّللاِ َم حي َحتهى تَ هي َء ِت النهب َّم َجا ِف َس ْت ثُ َّم نُ يَا ٍل ثُ فقَ : اْن ِكِحي]. أخرجه الستة إ أبا داود، وهذا لفظ البخاري . ِم # ا َل ْن َع ْشِر لَ 1. (4192)- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Benî Eslem'den Sübey'a adında bir kadın hamile iken kocası ölmüştü. Benî Abdi'ddâr'dan Ebu's-Senâbil İbn Ba'kik, kadınla evlenmek istedi. Kadın onunla evlenmekten imtina etti. Adam: "Vallahi, iki müddetin sonuncusuna kadar iddet beklemedikçe evlenmen caiz değil!" dedi. Kadın yirmi gün kadar bekledi, derken nifas oldu. Sonra da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek durumu arzetti. Aleyhissalâtu vesselâm: "Evlen!" buyurdu." [Buhârî, Talâk 39, Tefsir, Talak 2; Müslim, Talâk 57, (1485); Muvatta, Talak 83, (2, 589, 590); Tirmizî, Talâk 17, (1193); Nesâî, Talak 56, (6, 190, 191).][68] ـ6543 ـ2ـ ولفظ مسلم [ ْت قَالَ َمةَ َّم َسلَ ُ َر ُسو ِل أ َّن أ : هّللاِ َها ذَ َكْر َت ذِل َك ِل يَا ٍل َوأنَّ لَ ِ َوَفاةِ َزْو ِج َها ب ِف َس ْت بَ ْعدَ نُ فَأ َها أ ْن َمَر إ َّن # ُسبَ ْيعَةَ تَتَ َز ] . َّو َج 2. (4193)- Müslim'deki rivayet şöyledir: "Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) dedi ki: "Sübey'a, kocasının vefatından birkaç gece sonra nifas oldu. Kadın, durumunu Resulullah'a zikretti, Aleyhissalâtu vesselâm evlenmesini söyledi." [Müslim, Talâk 57, (1485).] [69] AÇIKLAMA: 1- Sadedinde olduğumuz rivayette bazı teferruata yer verilmemiş. Başka rivayetlerdeki ziyadelere göre, kocası ölen Sübey'a (radıyallahu anhâ)'ya biri genç, diğeri yaşlı iki talip çıkar. Sübey'a gence evet der ve yaşlıyı reddeder. Kadının bu esnada ailesi Medine'de değildir. Evlenmesi biraz geciktiği takdirde, yakınları gelecek. Yaşlı zatın ümidi bu gecikmede... Ailesi döndükleri takdirde, onlar vasıtasıyla Sübey'a'yı kendisiyle evlenmeye razı edebilecek. Bu sebeple, onun derhal evlenemeyeceğini, "iki müddet"in sonunu beklemesi gerektiğini söyler. Kadın, bunun üzerine Resulullah'a gidip durumunu arzeder. Aleyhissalâtu vesselâm, evlenebileceğini söyler. Hikayede zikredilen yaşlının, hadisin sadedinde olduğumuz vechinde ismi geçen Ebu's-Senâbil olduğu anlaşılmaktadır. 2- Hadiste geçen "iki müddetinin sonuncusunu bekleyeceksin" tabiri şu demektir: "Eğer dört ay on gün geçmeden önce doğurursa bu müddetin dolmasını bekleyecek; sırf doğumla kadın helal olmaz, eğer doğumdan önce dört ay on günlük müddet dolarsa doğuma kadar bekleyecektir." 3- Selefin cumhuru ve fetva veren imamlar, "Hâmile kadın çocuğunu doğurur doğurmaz iddetini tamamlamış olur ve evlenebilir" demekte ittifak ederler. Sahabe ve diğer selef büyüklerinden bazıları: İki müddetin sonuncusuna kadar iddet bekler demiştir. Bunun ne demek olduğunu açıkladık. Hz. Ali ve İbnu Abbâs'ın bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir. Şârihler, önceki görüşün esahh olduğunu, muhalif görüş sahiplerine, sadedinde olduğumuz rivayetlerin ulaşmamış olabileceğini söylerler.[70] ِن َعبَّا ٍس َر ِض َي ـ6546 ـ3ـ وعن أبي سلمة بن عبدالرحمن قال: [ هّللاُ َعْنهم َرةَ ِعْندَ اب َوأبُو ُه َرْي َء بَ ْينَا أنَا . تْهُ ا ْمَر : أةٌ فَقَالَ ْت َجا َولَدَ ْت َي َحاِم ٌل َف َو ِه َها َزْو ُج َها ِن فَقَا َل اب ُن : آ ِخ ُر ا’ َعبَّا ٍس َر ِض َي دْنَى ِم . هّللاُ َعْنهما ْن أ ْرَبعَ ِة أ ْش ُهٍر ِم ْن يَ ْوِم َم تُوفِى َع ’ ا َت ْن ْي َج . لَ َمةَ َل هِذِه أ ْن تَتَ َزَّو َج أ ْخبَ َر # نِي َر فقَا َل أبُو َس : ُج ٌل ِم ْن أ ْص َحا ِب رسو ِل هّللاِ أنَّهُ لَ ْ َمَر ِمث َر أ . ة َعلى ذِل َك َرْي َوأنَا أ ْش َه قا َل أبُو ُه : دُ .[ أخرجه النسائي. 3. (4194)- Ebu Seleme İbnu Abdurrahman anlatıyor: "Ben ve Ebu Hüreyre, İbnu Abbâs (radıyallahu anhüm)'ın yanında iken, bir kadın gelerek: "Ben hamileyken kocam öldü, çocuk da kocamın ölmesinden dört ay geçmeden doğdu. (İddetim dolmuş sayılır mı)?" diye sordu. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ): "İddetin, iki müddetin sonuncusudur" dedi. Ebu Seleme: "Bana Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashab'ından bir adam, böyle bir durumda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın evlenmeyi emrettiğini haber verdi" dedi. Ebu Hüreyre der ki: "Buna ben de şehâdet ederim." [Nesâî, Talâk 56, (6, 194).][71] َي َح ـ6541 ـ6ـ وعن نافع قال: [ ُسئِ اِم ٌل َو ِه َها َزْو ُج َها َوفَّى َعْن َمْرأةِ يَتَ ْ َو َضعَ فقَ : ْت َل اْب ُن ُع . ا َل َمَر َر ِض َي هّللاُ َعْنهما َع ِن ال إذَا ْت َّ َّ : ْت َوقَا َل عمر َر ِض َي فَقَدْ . هّللاُ َعْنه َحل َحل ْم يُدْفَ ْن بَ ْعدُ ِر لَ ْت َو َزْو ُج َها على ال َّسِري ْو َو َضعَ ل ]. أخرجه مالك . َ 4. (4195)- Nâfi rahimehullah anlatıyor: "Hz. İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'e hamile iken kocası ölen kadından sorulmuştu. "Çocuğu doğurunca helal olur, (evlenebilir)" cevabını verdi. [Orada bulunan bir adam ilave etti]: "Hz. Ömer (radıyallahu anh) de: "Kocası yatakta, henüz defnedilmemiş iken doğum yapsa da kadın (evlenmeye) helaldir" demişti." [Muvatta, Talâk 84, (2, 589).][72] َي ـ6544 ـ1 هّللاُ َعْنه قال ـ وعن عمرو بن العاص َر ِض : [َ ِ نَب ْينَا ُسنَّةَ ِ ُسوا َعلَ ب ْ ِ تُل نَا أ ْش ُهٍر يه .# َها َزْو ُج َها أ ْربَعَةُ ِي َعْن َوفه ُمتَ ْ ِعدَّةُ ال ِد َولَ ْ ِهم ال َو َع ْش ٌر، يَ ْعنِي فِي أ ]. أخرجه أبو داود . 5. (4196)- Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anh) dedi ki: "Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sünnetini bize çarpıtmayın. Kocası ölen kadının iddeti dört ay on gündür yani ümmü veled hakkında." [Ebu Dâvud, Talâk 48, (2308).][73] َي ـ6544 ـ4 هّللاُ َعْنهما أنَّهُ َكا َن يَقُ : ـ وعن ابن عمر َر ِض : [ و ُل ِ َها َسيه َي َعْن ِ ِد إذَا تُوفه َولَ ْ ِهم ال ُ ِعدَّةُ أ دُ َها ]. أخرجه مالك. َحْي َضةٌ 6. (4197)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyordu ki: "Efendisi olan ümmü veledin iddeti bir hayız devresidir." [Muvatta, Talâk 92, (2, 593).][74] AÇIKLAMA: Son iki rivayet ümmü veledin, yani efendisinden çocuk doğuran cariyenin iddeti hakkındadır. Görüldüğü üzere, bu mesele ihtilaflıdır: * Evzaî, İshak İbnu Râhûye, İbnu'l-Müseyyeb, Saîd İbnu Cübeyr, İbnu Sîrîn, Hasan Basrî gibi bir kısım ülemâ Amr İbnu'l-Âs hadisini (4196) esas alarak ümmü veled'in iddetini hür kadınların iddetiyle bir tutarak dört ay on gün kabul etmiştir. * Süfyan Sevrî, Ashab-ı rey, Atâ, Nehâî, Ali İbnu Ebî Tâlib, İbnu Mes'ud gibi bir kısım selef de "ümmü veled'in iddeti üç hayız müddetidir" demiştir. * İmam Mâlik, Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel, İbnu Ömer, Urve İbnu Zübeyr, Kasım İbnu Muhammed, Şâbî, Zührî gibi bir kısım selef de "ümmü veled'in iddeti bir hayız müddetidir" demiştir. [75] ÜÇÜNCÜ FASIL İSTİBRA İstibra ءَ رِ َب) berî olmak)'dan gelir. Burada, kadının rahminin hamile olup olmadığının açıklık kazanması ma'nâsınadır. Bu kelime, küçük abdestten sonra, idrar yolundaki son sızıntıdan halas olma ma'nâsına da kullanılır.[76] َي ـ6544 ـ5ـ عن أبي سعيد هّللاُ َعْنه قال ُو ُه ْم فَ َظ َه بَعَ # ُروا َث َر ُسو ُل هّللا َر ِض : [ ِ فَقَاتَل هواً َي َعدُ ِق ْو َطا ٍس فَلَ إلى أ ِن َجْيشاً ُحنَ ْي َ يَ ْوم هيِ ِم ْن أ ْص َحا ِب النهب ُهْم َسبَايَا فَ َكأ َّن نَاساً َصابُوا لَ َوأ ِهْم ْي ِه َّن َعل # َ ِكي َن َح َّر ُجوا ِم ْن ِغ ْشيَانِ ُم ْشِر تَ ْ ِج ِه َّن ِم َن ال فَأْن ِم . َز َل هّللاُ ْن أ ْج ِل أ ْزَوا ْم َّز َو َج َّل في ذِل َك َمانُ ُك َع : َك ْت أْي َملَ َما ِ َسا ِء إَّ ُم ْح َصنَا ُت ِم َن النه ْ ُه َّن َوال َض ْت ِعدَّتُ ُه َّن لَ ُكْم : َح ََ ٌل إذَا اْنقَ ْي فَ أ ]. أخرجه الخمسة إ البخاري . 1. (4198)- Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Huneyn seferi sırasında Evtâs'a bir ordu gönderdi. Ordu düşmanla karşılaştı ve çarpıştılar. Müslüman askerler onlara galebe çaldı, bir miktar kadını da esir etti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' ın Ashabından bir kısımları, ele geçirilen cariyelere teması, müşrik kocaları sebebiyle sanki günah addettiler. Bunun üzerine azîz ve celîl olan Allah şu âyeti inzal buyurdu. (Meâlen): "Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Mâliki bulunduğunuz cariyeler müstesna..." (Nisa 24) Yani "bunlar (esir aldıklarınız) iddetlerini doldurunca size helaldir." [Müslim, Radâ' 33, (1456); Tirmizî, Nikâh 36, (1132); Ebu Dâvud, Nikah 45, (2155, 2157) Nesâî, Nikah 59, (6, 110).][77] AÇIKLAMA: Bu hadis, savaşta elde edilen esirlerin, müslüman erkeklere helal olduğunu ifade etmektedir. Esaret, kadınların kocalarıyla olan nikah akidlerini feshetmektedir. Öyleyse, kadının istibrası ile müslüman erkeklere helal olmaktadır. Bu durumdaki kadınların istibrası: * Hamile ise, doğumla hâsıl olur. * Hamile değilse, hayız olmakla hâsıl olur. Hattâbî der ki: "Hadîs şunu beyan etmektedir: "Eğer karıkoca birlikte esir edilecek olsa, aralarında ayrılık hâsıl olur. Sanki birisi tek başına esir edilmiş gibi... İmam Mâlik, Şâfiî, Ebu Sevr bu görüştedirler. Derler ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) esirleri taksim edip şöyle emretti: "Hamileye doğuruncaya kadar, hâmile olmayana da hayız oluncaya kadar temas etmeyin" Bu meyanda onların kocalı olanı olmayanı, kocasıyla beraber esir edileni veya tek başına esir edileni hiç mevzubahis etmedi." Hattâbî açıklamasına devam eder: * "Ebu Hanîfe der ki: "Karıkoca beraber esir edilirlerse, onlar eski nikahları üzere devam ederler." * Evzaî der ki: "Taksimde beraber olanlar eski nikahları üzeredirler. Kadını bir erkek satın almışsa, dilerse kocasıyla birleştirir, dilerse aralarını ayırır ve istibradan sonra kadını kendisi câriye yapar." * İbnu Abbâs, âyeti: "satın alınan ve kocası olan cariye hakkındadır" diye te'vil etti ve dedi ki: "Onun satışı, talâkıdır. Müşteri kendisine ayırabilir." Ancak bu söz, ülemânın sözüne aykırı düşmektedir. Berîre hadisi bunun hilafına delalet eder." 4201 numaralı hadîste bazı ilave açıklama görülecektir.[78] َي ـ6544 ـ2ـ وعن العرباض بن سارية هّللاُ َعْنه قال ِه نَهى رسو ُل هّللا # هن َر ِض : [ ِ ُطوِن َحتهى يَ َض ْع َن َما فِى بُ أ ْن تُو َط ]. أ ال َّسبَايَا أخرجه الترمذي . 2. (4199)- İrbâz İbnu Sâriye radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), karınlarındaki yükü vaz' etmedikçe (doğurmadıkça) esîrelere temasta bulunmayı yasakladı." [Tirmizî, Siyer 15, (1564).][79] َي ـ6244 ـ3ـ وعن رويفع بن ثابت ا’نصاري هّللاُ َعْنه قال َر # قَا َل ُسو ُل هّللاِ َر ِض : [ ْ : َ يَ ْوِم ا َوال ِا هّللِ ِخِر يَ ِح ُّلِ ْمِر ٍئ يُ ْو ِم Œ أ ْن ُن ب ِرِه َءهُ َز ْر َع َغْي يَ ْسِقي َم : يَ ْوِم ا ا ْ َوال ِا هّللِ َو ََ يَ ِح ُّلِ ْمر ٍئ يُ ْؤ ِم ُن ب َحبَالَى، َع َعلى ا ْمَرأةٍ ِم ْن َسْبيٍ يَ ْعنِى إتْيَا َن ال Œ َحتهى ْ ِخِر أ ْن يَقَ َها، ِرئَ يَ ْستَْب ا َ يَ ْوم ْ َوال ِا هّللِ ََ يَ ِح ُّلِ ْمر ٍئ يُ ْؤ ِم ُن ب َو Œ َ َسم َحتهى يُقْ َع َم ْغَنماً ِي ِر أ ْن يَب ِخ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 3. (4200)- Ruveyfi' İbnu Sâbit el-Ensârî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kimseye, suyunu başkasının ekinine dökmesi, yani hâmile (esîre)ye teması helal değildir. Keza Allah'a ve ahirete inanan mü'min kişiye, istibra hâsıl olmazdan önce esîre kadına temas helal olmaz. Keza Allah'a ve âhirete inanan kimseye, taksim edilmezden önce ganimet malından satması helal değildir." [Ebu Dâvud, Nikâh 45, (2158, 2159); Tirmizî, Nikah 35, (1131).][80] َي ـ6245 ـ6ـ وعن أبي الدرداء هّللاُ َعْنه قال َسأ َل َظ َر رسو ُل هّللا َر ِض : [ ِ ْس َط نَ # فِى ا ٍط فَ ِبَا ِب فُ ب َمِج هحٍ ِرِه إلى ا ْمَرأةٍ بَ ْع ِض أ ْسفَا َها َع . ُف ََ ٍن ْن َمةُ ِ َه فَ . فقَا َل: ا ِقي َل أ َّم ب ِريدُ أ ْن يُِل هُ يُ َّ ُوا َنعَ ْم ل . َعَل َر فَقَال . قَا َل: هُ ْب يَدْ ُخ ُل َم َعهُ قَ ْعناً عَنَهُ لَ ْ َقَدْ َه َمْم ُت أ ْن أل َو ُهَو ل . َ َو هرِ ثُهُ َف يُ َكْي َو ُهَوَ يَ ِح ُّل لَهُ َف يَ ْستَ ْخِدُمهُ ْو َكْي المِج » بجيم ثم حاء مهملة: المرأة الحامل إذا دنا وقت يَ ِح ُّل ل ]. أخرجه مسلم وأبو داود.« ُّح َهُ؟ أ َها» يلم إذا قاربها والمراد به هنا الجماع؛ والضمير في يورثه ويستخدمه راجع ْم ِب ودتها.و«الفُس َطا ٍط» الخيمة الكبيرة.و«ألَ إلى الولد الذي في بطنها. والمعنى أن أمرها مشكل، إن كان ولده لم يحل له استعباده، وإن كان ولد غيره لم يحل له توريثه . 4. (4201)- Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtuvesselâm) seferlerinin birinde, bir çadırın kapısında, doğumu yakın olan hâmile bir kadın gördü. Kadın hakkında sual etti: "Falancının câriyesi!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: "Herhalde o, câriyeye temas etmek istiyor!" buyurdu. Muhatapları "Evet!" deyince: "Ona, kabre kadar onunla beraber olacak bir lânetle lanet etmek içimden geldi. O nasıl olur da kendine helal olmadığı halde (kadının karnındaki çocuğu) kendine vâris kılar veya nasıl olur da kendine helal olmayan (bebeği) hizmetçi kılar?" buyurdular." [Müslim, Nikah 139, (1441); Ebu Dâvud, Nikah 45, (2156).][81] AÇIKLAMA: Resûllullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadîslerde, savaş sırasında esîr alınan kadınlara temasla ilgili temel prensibi vaz' etmektedir: * Hamile olanlarına, doğumlarına kadar temas haramdır. Allah'a ve âhirete inanan mü'min bunu asla yapmamalıdır. 4201 numaralı rivayette, hâmileye teması, "Helal olmadığı halde çocuğu mirasçı yapmak, haram olduğu halde çocuğu hizmetçi yapmak" olarak tavsif etmektedir. Bu ne demektir? Nevevî bunu şöyle açıklar: "Kadının, çocuğu doğurması altı ay gecikebilir. Bu durumda çocuğun, kadını esir alan bu adamdan olması da muhtemeldir, kendisinden önceki kocasından olması da muhtemeldir. Çocuğun kendinden olması halinde, çocuk onundur ve baba-oğul birbirine vâris olurlar. Çocuğun eski kocadan olması halinde, aralarında karâbet olmadığı için bunlar birbirlerine vâris olamazlar. Bilakis, adamın çocuğu istihdam etme hakkı vardır, zira onun kölesidir. Bu esas anlaşılınca hadîsi şöyle takdir etmek gerekir: "Adam, çocuğu kendi evladı sayarak onu kendine vâris kılabilir, halbuki, çocuğun kendinden olmaması sebebiyle bunu yapması ona helal değildir. Öte yandan, çocuğun kendine ait olmasına rağmen, onu eski kocadan sayarak köle addetmesi de mümkün. Bu durumda helal olmadığı halde, hür insanı köleleştirmiş olacak, köle muamelesi yapmış bulunacaktır. Öyleyse, kadın, çocuğun her ikisinden de olması ihtimaline imkan verecek bir müddet içerisinde doğurması hâlinde, bu kargaşa araya gireceği için, câriye sâhibine, ona temastan imtina etmesi vâcib olur. Hadîsin zâhirinden çıkan ma'nâ budur." Kâdî İyaz, hadîse bir başka te'vil getirmiştir: "Hadisin ma'nâsı, bu çocuğun, kadını elinde tutan efendinin menîsiyle büyüyeceğine, böylece çocuğun iki kişiye birden ait olmak gibi orta bir durum taşıyacağına ve istihdamdan kaçınmasına bir işarettir." Kâdî İyaz devamla bu hadîsin, muhteva itibariyle, (4200 numarada kaydedilmiş olan) "Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kimseye, suyuyla başkasının çocuğunu sulaması helal olmaz" mealindeki hadîsin bir nazîri olduğunu söyler. Nevevî, Kâdî'nin bu te'vilini makul bulmaz. Hamile olan esîre'ye, doğum yapıncaya kadar temas edilmeyeceği hususunda Şâfiîler, Hanefîler, Nehâî, Mâlik ittifak ederler. * Hadislerin vaz'ettiği diğer prensip, hamile olmayan esîrelerle ilgili. Bunlarla da temas yapabilmek için istibranın hâsıl olması lazım. Yani, hamile olup olmadıklarının tebeyyün etmesi ve açıklık kazanması gerekir, bu da bir hayız müddetinin geçmesi ile olur. Çünkü, kadın hayız gördü mü, bu, onun hâmile olmadığının delilidir. * Burada şunu da belirtelim, ülemâ bâkire olan esîrelere temas hususunda ihtilaf etmiştir. Bazıları hadîslerin zâhirine bakıp, bâkirelerle ilgili bir istisnanın olmayışına binaen, onlar için de istibra gerekir demiş ve bu maksadla bir hayız müddetince beklemeye hükmetmiştir. Nitekim iddet meselesiyle ilgili kıyas da bu hükmü te'yîd eder. Çünkü, rahmin beraeti bilindiği halde iddet müddeti geçmeden kadın yeni evlilik yapamaz. Ancak, bazı âlimler, "İstibra, rahmi hamilelikten berî olup olmadığı bilinmeyenler hakkında gereklidir. Bu husus bilinen kadın hakkında istibra yoktur. Öyle ise bâkire hakkında istibra olmamalıdır" demiştir. Buhârî de, İbnu Ömer'den yapılan bir rivayete göre "Cariye bâkire ise, sahibi isterse istibra aramaz" demiştir. Mevzu üzerine bazı ilave açıklamalar 4198 numaralı hadîste geçti.[82] َي ـ6242 ـ1ـ وعن ابن عمر هّللاُ َعْنهما قال َر ِض : [ ِر ْئ َر ِح َمَها يَ ْستَب ْ ْعتِقَ ْت فَل ُ ْو أ ْت أ ِيعَ ْو ب أ ُ تِي تُو َطأ َّ َوِليدَةُ ال ْ ُو ِهبَ ِت ال إذَا ْستَ َو ََ تُ ُء ِ َحْي َض ٍة، َر ب ا عَذْ ْ َرا ال ْب ]. أخرجه رزين. قلت وعلقه البخاري، و هّللا أعلم . 5. (4202)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: Ô"Temas edilmiş bulunan bir cariye hediye edilir veya satılır veya azad edilirse onun rahmi bir hayız müddetince istibra edilsin. Bâkirenin istibrası aranmaz." [Rezîn tahric etmemiştir. Buhârî, bu rivayeti muallak olarak zikretmiştir. (Büyû 111).] [83] AÇIKLAMA: İbnu Hacer, bu rivayetin açıklaması sadedinde, önceden kaydettiklerimiz meyanında yer vermediğimiz bazı farklı nakillere yer verir. Onların mühimlerini zikrediyoruz: * Hasan Basrî Hazretleri, istibra'dan önce câriyeyi öpme ve mübâşerette bulunma da bir beis olmadığı kanaatindedir ve ferci dışında cariyenin her tarafına dokunabileceğini söylemiştir. Ancak İbnu Sîrîn bunu mekruh addetmiştir. * İbnu Ömer, "Bâkirede istibra aranmaz" görüşünü, bekâretin hâmileliğe mani olacağı veya hamileliğin bulunmadığına veya temasta bulunulmamış olduğunu delil teşkil ettiği kanaatine dayandırmıştır. [84] DÖRDÜNCÜ FASIL SÜKN VE NAFAKA َي ـ6243 ـ5 هّللاُ َعْنها ـ عن فاطمة بنت قيس َر ِض : [ هُ َس ِخ َطتْ ٍر فَ َش ِعي ِ هُ ب ُ َو ِكيل َها ْي َو ُهَو َغائِ ٌب فَأ ْر َس َل إلَ بَتَّةَ ْ َها أل قَ َّ أ َّن َز . ْو َج َها َطل ْينَ َو هّللاِ َم فَقَا َل: اِل ِك َعلَ َء ْت رسو َل هّللاِ َجا ا ِم # هُ ْن َشْو ٍء فَ هم فَذَ َك . فَقَا َل: ِ َر ْت ذِل َك لَ ُ ْعتَدَّ فِي بَ ْي ِت أ َمَر َها أ ْن تَ َوأ ، ْي ِه نَفَقَةٌ ِك َعلَ َس لَ ْي لَ ِري ٍك ا ِريَّ ِة َر ِض َي هّللاُ َع َش ’ ْنها َصا َّم قَا َل ْن . ِ ث : ي ُ ْغ َشا َها أ ْص َحاب َك ا ْمَرأةً يَ َضِعي َن ْ َر تِل . ا ْعتَِدهي ِعْندَ ُج ٌل أ ْعمى، تَ ِهم َم ْكتُوٍم فَإنَّهُ ُ ِن أ اْب ثِيَابَ ِك. ِت فَآِذنِينِي ْ ل َج ْهٍم َر ِض َي فَإذَا . هّللاُ َعْنهما َخ َطبَانِي َحلَ ٍن َوأبَا ِى ُسْفيَا ْب َن أب ِويَةَ ُت ذ َكْر ُت لَهُ أ َّن ُمعَا ْ ل َحلَ َّما فَل . فَقَا َل :# أ َّما أبُو َ َج ْهٍم َف ََ يَ َض ُع َع َص ِويَةُ َوأ َّما ُمعَا اهُ َع : هُ ْن َعاتِِق ِه، َما َل لَ ُو ٌكَ ْب َن َزْيٍد َر ِض َي فَ . هّللاُ َعْنهما ُص ْعل َمةَ َسا ُ َّم أْن . قَا َل ِكِحي أ ِر ْهتُهُ؛ ثُ َف َك : َمةَ َسا ُ أْن . ِه ِكِحي أ ِ ْط ُت ب َوا ْغتَبَ ِ فَنَ َك ْحتُهُ فَ ]. أخرجه الستة إ البخاري.قوله: « ي َجعَ َل هّللاُ فِى ِه َخْيراً َي » أي يأتون منزلها ْغ َشا َها أ ْص َحاب كثيرا.وقوله: «فآذنيني» أي أعلميني.وأراد بقوله: «َ يَ َض ُع َع َصاهُ َع ْن َعاتِِق ِه» التأديب والضرب، وقيل أراد به كثرة ا’سفار ً عن وطنه . 1. (4203)- Fâtıma Bintu Kays radıyallahu anhâ'nın anlattığına göre, "kocası kendisini talâk-ı bette ile boşamıştır. Kocası ortalıkta olmadığı halde, vekilini (bir miktar) arpa ile Fatıma'ya göndermiş, Fatıma da bunu pek az bulmuştu. (Veya vekile kızmıştı.) Vekil: "Vallahi bizim üzerimizde (nafaka hakkı olarak) bir şeyin yok!" demiştir. Fatıma da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek durumu anlatmış. Aleyhissalâtu vesselam da : "Senin onun üzerinde nafakan yok" buyurmuş ve Ümmü Şerik el-Ensâriyye radıyallahu anhâ'nın yanında iddetini geçirmesini emretmiştir. Sonra, Fatıma'ya: "Bu kadın, ashâbımın çokça uğradıkları birisidir. Sen iddetini İbnu Ümmi Mektûm'un yanında geçir. Zira o, âmâ birisidir, örtünü de (onun yanında) çıkarabilirsin. (İddetin bitip) helal oldun mu bana haber ver!" buyurdu. (Fatıma der ki): "Helal hale geldiğim zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip Muâviye İbnu Ebî Süfyân ve Ebu Cehm (radıyallahu anhümâ)'nın benimle evlenmek istediklerini haber verdim. Aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki "Ebu Cehm, sopasını omuzundan indirmez. Muâviye ise fakirdir, parası yoktur. Sen Üsâme İbnü Zeyd radıyallahu anhümâ ile evlen!" Üsame hoşuma gitmedi. (Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu seçmiş olacak ki tekrar): "Sen Üsame'yle evlen!" buyurdu. Ben de onunla evlendim. Allah Teâlâ Hazretleri onu bana hayırlı kıldı. Onunla mes'ud oldum." [Müslim, Talâk 36, (1480); Muvatta, Talâk 23, (2, 580, 581); Ebu Dâvud, Talâk 39, 40, (2284, 2285, 2286, 2287, 2288, 2289, 2290, 2291); Tirmizî, Nikâh 38, (1135), Talâk 5, (1180); Nesâî, Nikâh 21, (6, 74); Talâk, 69, (6, 207), 71, 72, (6, 210).][85] AÇIKLAMA: 1- Rivayette, kocası tarafından boşanan Fatıma Bintu Kays radıyallahu anhâ'ya, kocasının nafaka vermediğini, vekille gönderilen arpanın pek az olması üzerine Fatıma radıyallahu anhâ'nın durumu Resûlullah'a şikayet ettiğini, ancak Aleyhissalâtu vesselâm'ın da Fatıma'nın nafakaya hakkı olmadığını söylediğini görüyoruz. Aleyhissalâtu vesselam, onu, iddeti tamamlanıncaya kadar, önce Ümmü Şerîk radıyallahu anhâ'nın yanına göndermek istemiş, ancak oranın sıkça uğranılan bir ev olduğunu hatırlayınca gözleri âmâ olan İbnu Ümmi Mektum'un yanına göndermiştir. Zengin bir Ensârî olan Ümmü Şerîk radıyallahu anhâ'nın evi, misafirlerin ağırlandığı bir merkez durumunda idi: Fatıma Bintu Kays' ın, âmânın yanında kalabilmesine ruhsat veren bu rivayete dayanan bazı âlimler, kadının erkeğe bakabileceği, bunun haram olmayacağını söylemiş, ancak Cumhur bu görüşü reddetmiştir. Şöyle derler: "Erkeğin yabancı kadına bakması haram olduğu gibi kadının da yabancı erkeğe bakması haramdır. Çünkü âyette kadına bakmak erkeğe yasaklandığı gibi, erkeğe bakmak da kadına yasaklanmıştır" (Nur 30-31), Keza Ümmü Seleme hadîsinde de "(Âmâ sizi görmüyorsa) siz de mi onu görmüyorsunuz, (madem ki siz onu görüyorsunuz, öyleyse âmâ'nın yanında örtünün)" buyurulmuştur. Keza bu hadîste Fatıma'ya âmâya bakma ruhsatı yoktur. Bilakis, kadının onun yanında yabancı nazardan emniyette olacağı ifade edilmiştir. O zaten gözünü, ondan sakınmakla emredilmiştir. 2- Ebu Cehm'le ilgili olarak "sopasını omuzundan indirmez" tabiri iki ma'nâya muhtemel görülmüştür: * Çok seyahat yapar. * Çok döver. Bu ma'nâ esahh kabul edilmiştir, çünkü başka rivayette "kadınları çok döven kimse" olduğu tasrîh edilmiştir. 3- Nevevî: "Bu hadîs, istişare sırasında bir insanın kusurunu söylemenin, nasîhat taleb etmenin cevazına delildir. Bu, haram olan gıybet değildir, vacib olan nasîhattendir" der. 4- Resûlullah, Üsame'nin mümtaz vasıflarını yakînen bildiği için Fatıma'ya onu tavsiye etmiştir. Üsame, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın terbiyesinde yetişme şerefine eren nadir bahtiyarlardan biridir, radıyallahu anh. Nitekim, Fatıma da ondan hayır ve berekete ve saadete mazhar olduğunu kendisi itiraf etmiştir. 5- Hadîs üç talakla boşanan kadınların iddet esnasında, nafaka ve süknâ hakkı bulunmadığını söyleyenlere delil olmaktadır. Nevevî der ki:[86] "Bâin talakla boşanan, hâmile olmayan kadınlar hakkında ülemâ ihtilaf etmiştir: Bunların nafaka ve süknâ hakkı var mı yok mu?" diye... * Ömer İbnu'l-Hattâb, Ebu Hanîfe ve başka bazı selef: "Kadın, nafaka ve süknâ hakkına sahiptir" demiştir. * İbnu Abbâs ve Ahmed: "Nafaka hakkı da yok, süknâ hakkı da yok" demiştir. * İmam Mâlik ve Şâfiî ve başkaları, "Süknâ gerekir, nafaka gerekmez" demiştir. Süknâ ve nafaka, her ikisi de var diyenler, "Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde, kendi oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın" (Talâk 6) âyetiyle ihticac ederler, "burada süknâ emri var" derler. Onlara göre kocanın yanında mahpus durumda olunca, nafaka verme gereği de anlaşılır. Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu meselede şöyle demiştir: "Biz bilmeyen yahut unutmuş bulunan bir kadının sözüyle Rabbimizin Kitabını, Peygamberimizin sünnetini bırakacak değiliz." Âlimler, "Rabbimizin kitabındaki" ile süknâ'nın kastedildiğini söylerler. "Süknâ ve nafaka vacib değildir" diyenler de sadedinde olduğumuz Fatıma Bintu Kays hadisiyle amel etmişlerdir. Nafaka olmaksızın süknâ'ya vacib diyenler, az yukarıda kaydettiğimiz âyetin zâhiriyle amel ederler, çünkü orada kocanın beraberinde ikamet ettirilmesi emredilmektedir. Fatıma hadîsinden başka, "Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin..." (Talâk 6) mealindeki âyet de kadınlar hâmile olmadıkları takdirde nafaka verilmeyeceğini ifâde etmektedir. * Hâmile kadın, bâin talakla boşandığı takdirde (iddet sırasında) hem süknâ, hem nafaka vâcib olur. * Ric'i talakta her ikisinin de vacib olduğu bi'l-icma sâbittir. Kocası ölene de nafaka bi'l-icma vacib değildir. "Bize (Şâfiîlere) göre esahh olan, kadına süknânın vacib olmasıdır, kadın hâmile de olsa meşhur görüşe göre nafaka yoktur, tıpkı gayr-ı hâmileye olmadığı gibi. Ancak nafaka da vacibtir diyen olmuş ise de, bu galattır." (Nevevî)[87] ِن ـ6246 ـ2ـ وعن نافع: [ َزْيٍد َكانَ ْت تَ ْح َت َعْبِد هّللاِ ْن َت ِس ِعيِد ب ِ أ َّن ب بَتَّةَ ْ َها أل قَ َّ َما َن فَ َطل ْ ِن ُعث ْب . ْت ِن َع ْمِرو ْب َه فَاْنتَقَل . ا َ ْي فَأْن َكَر ذِل َك َعلَ َع ]. أخرجه مالك . ْبدُ هّللاِ ْب ُن ُع َمَر َر ِض َي هّللاُ َعْنهما 2. (4204)- Nâfi' rahimehullah anlatıyor: "Saîd İbnu Zeyd'in kızı Abdullah İbnu Amr İbnu Osmân'ın nikahı altında idi. Kadını, kocası talâk-ı bette ile boşadı. Kadın, kocasının evini (iddeti dolmadan) terketti. Onun bu davranışını Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) hoş karşılamadı." [Muvatta, Talâk 64, (2, 579).][88] AÇIKLAMA: Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhümâ kadının evini terketmesini ayet-i kerime'ye muhalif bulduğu için hoş karşılamamıştır. Çünkü önceki hadîsin açıklamasında kaydettiğimiz üzere, Talâk sûresinin altıncı âyetinde, boşanan kadınların (iddet boyunca) kocalarının yanlarında iskan ettirilmeleri emredilmiştir. Bu âyete dayanarak, çoğunlukla âlimlerimiz boşanan kadının süknâ hakkını kabul ederler (Önceki hadîste Nevevî'den kaydettiğimiz açıklama görülmelidir).[89] َي ـ6241 ـ3 هّللاُ َعْنه قال َر ُج ٌل أ ْن تَ ْخ ُر َج ـ وعن جابر َر ِض : [ َها فَ َز َج َر َها َرادَ ْت أ ْن نَ ُجدَّ نَ ْخلَ ِقَ ْت َخاِلتِي فَأ ه ُطل ِ ِهى . فَأتَ ِت النَّب .# فقَا َل: ْو تَْفعَِلي ُم ْعُروفاً َصدهقِي أ ِك، فَعَسى أ ْن تَتَ ُجِدهي نَ ْخلَ بَل ]. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائي.« َجدَّ النَّ َخ َل» إذا قطع َى، فَ ثمرها . 3. (4205)- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Teyzemi kocası [üç talakla] boşamıştı. Teyzem hurmalarının meyvesini kesmek istedi Bir adam onu evden çıkmaktan men etti. Teyzem de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip durumunu arzetti. Aleyhissalâtu vesselâm: "Tabiî, hurmalarını devşir, ondan dilersen tasadduk eder, dilersen ma'ruf üzere tasarruf edersin!" buyurdu." [Müslim, Talak 55, (1483); Ebu Dâvud, Talâk 41, (2297); Nesâî, Talak 70, (6, 209).][90] AÇIKLAMA: Hattâbî der ki: "Hadisin hükmü şudur: "Boşanma iddeti bekleyen bir kadın gündüzleyin evden dışarı çıkabilir. Zira, hurma toplama işi, örfte ancak gündüzleri yapılabilir. Gece toplaması yasaklanmıştır." Ensâr'ın hurmalıkları evlerine yakındı. Kadın sabah erkenden bu maksadla çıktı mı, mesafenin yakınlığı sebebiyle akşama evinde olması mümkündü. Bu hüküm üç talakla boşanan kadınlar hakkındadır. Eğer talak ric'î ise, gece de çıkamaz, gündüz de." Ebu Hanîfe rahimehullah der ki: "Mebtûte[91] olan kadında, tıpkı ri'ciyye gibi gecegündüz de çıkamaz." Şâfiî hazretleri ise; "Hadisin zahirine göre, gündüz çıkar, gece çıkamaz" demiştir. Aliyyu'l-Kâri der ki: "Hadiste zikredilen illet ya çıkmak içindir- böylece anlaşılır ki: "Eğer tasadduk olmasaydı, kadının çıkması da caiz olmayacaktı- ya da tenvî içindir. Bu ikinci durumda farz olan tasadduktan (zekât), farz olmayan hayır, hediye, komşuya ihsan gibi nafile tasaddukların arzu edilmiş olması esastır. Yani Aleyhissalâtu vesselâm, "Malın nisaba ulaşmışsa zekatını öde, değilse tasadduk, ihsan, hediye gibi iyilikler yap(mak kaydıyla çık)" demiş olur. Hadiste, malın muhâfazasına, onun hayırda harcanması için el altına alınmasına ruhsat verilmiş olmaktadır." Talâk-ı bâinle boşanan kadının gece de gündüz de evinden çıkamayacağını söyleyen Hanefîler şu mealdeki âyete dayanırlar: "Onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar, ancak âşikar bir kötülük yapmışlarsa o başka" (Talâk 1). Âyette temas edilen âşikar kötülük için "zina" denmiştir. Zâniye, hadd-ı şer'înin tatbiki için evden çıkarılır. Bazı hükümler: "Bundan murad "kadının itaatsizliği"dir, itaatsiz kadınlar süknâ (mesken) hakkını kaybederler" demiştir. Bununla "ağzı bozukluk" kastedildiğini söyleyen de olmuştur. Şu halde kötülük hali olmadıkça kadın evinden çıkamaz, zaten nafakası kocasına aittir, çıkmaya ihtiyacı yoktur. Ancak, önce de belirtildiği gibi vefat iddetinde nafaka olmadığı için çıkabilir, geçimliğini temin eder. Bu maksadla çıkınca günün erken saatinden gecenin ilk saatlerine kadar dışarıda kalabilir. Geceyi iddetini beklediği evde geçirmesi şarttır.[92] ْو ـ6244 ـ6ـ وعن مجاهد في قوله تعالى: [ َن ِذى َن يُتَوفَّ َّ َوال ا ُرو َن أ ْزَواجاً َوَيذَ . قا َل: ِم Œ ْن ُكْم ْعتَدُّ ِعْندَ أ ْه ِل يةَ ِعدَّة،ُ تَ ْ َكانَ ْت هِذِه ال فَأْن َز َل هّللاُ تعالى ِجباً َوا َز : ْو ِج َها َو ِصيَّةً ُرو َن أ ْزَواجاً َويَذَ ْو َن ِمْن ُكْم َوفَّ ِذى َن يُتَ َّ َوال ’ فَ ِر إ ْخ َراجٍ َحْو ِل َغْي إلى ال ِج ِهْم َمتَاعاً ْز إ ْن َوا َن في ْ َما فَعَل ْي ُكْم فِي َخ َر ْج َن َف ََ ُجنَا َح َعلَ َء ْت َس َكَن ْت فِي َو ِص أْنفُ . قَا َل: ىَّ ِس ِه َّن ِم ْن َم ْعُرو ٍف ، إ ْن َشا َو ِصيَّةً ْيلَةً أ ْش ُهٍر َو ِع ْشِري َن لَ ال َّسنَ ِة، َسْبعَةَ َ َمام َها تَ َجعَ ، َل هّللاُ تَعالى لَ َها تِ َء ْت َخ َر َج ْت َوإ ْن َشا ُهَو . َو ْ ْي ُكم فَإ ْن َخ َر ْج َن َف ََ ُجنَا َح َعلَ َر إ ْخ َراجٍ هُ تَعالى َغْي ُ َه قَ . ا ْول ْي ِج ٌب َعلَ َي َوا ِعدَّةُ َكَما ِه فَال . قَا َل اْب ُن َعبَّا ٍس ْ َس َخ ْت هِذِه اŒ ْت َر ِض َي هّللاُ َعْنهما َء : نَ َحْي ُث َشا ْعتَدُّ َها فَتَ َها ِعْندَ أ ْهِل ِعدَّتَ َّم قَا َل َع : َط يَة . ا ٌء ُ ُ ْعتَدُّ َس َخ ال ُّس ْكنَى فَتَ َر ث ا ُث فَنَ ِمي ْ َء ال َجا َها َء ْت َو ََ ُس ْكنى لَ َح ]. أخرجه البخاري وأبو داود والنسائي . ْي ُث َشا 4. (4206)- Mücâhid rahimehullah, "İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine dört ay on gün beklerler" (Bakara 234) mealindeki âyetle ilgili olarak demiştir ki: "Kadının, bu iddeti, kocasının yanında beklemesi vacibtir. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri şu âyeti inzal buyurdu: "İçinizden ölüp, eşler bırakacak olanlar, evlerinden çıkarılmaksızın senesine kadar eşlerinin geçimini sağlayacak şeyi vasiyet etsinler. Eğer kadınlar çıkarlarsa kendilerinin meşru olarak yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur" (Bakara 240). Mücahid devamla der ki: "Allah Teâlâ Hazretleri böylece kadına tam bir yıl (iddet) kıldı, bunun yedi ay yirmi günü vasiyet yoluyla tanınacak. Kadın dilerse bu vasiyet müddetinde kocasının evinde kalacak, dilerse terkedecek. Âyette geçen "evlerinden çıkarılmaksızın... Eğer çıkarlarsa... size sorumluluk yoktur" ibaresinin ma'nâsı budur. Esas iddet ise, onu beklemesi kadına vacibtir." İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) der ki: "Bu âyet, kadının kocası yanında iddet geçirme mecburiyetini neshetmiştir, kadın dilediği yerde iddetini geçirir." Atâ der ki: "Sonra miras âyeti geldi, o da, süknâyı neshetti. Böylece kadının, koca yanındaki süknâsı kalktı, artık dilediği yerde iddetini geçirir." [Buhârî, Tefsir, Bakara 41, Talâk 50; Ebu Dâvud, Talâk 42, 45, (2298, 2301); Nesâî, Talâk 60, (6, 200).][93] AÇIKLAMA: 1- Görüldüğü üzere ülemânın ihtilaf ettiği bir mesele ile karşı karşıyayız. İbnu Hacer, Mücahid'in görüşüne ne müfessir ne fakih hiç kimsenin katılmadığını ve benzeri bir anlayışa hiç kimsenin yer vermediğini belirtir. İddet meselesinde esas olan, bir yıllık iddetin mensuh olmasıdır. Ölen kocanın ailesinden kadının nafaka istemesi de mevzubahis olmamaktadır, çünkü miras âyeti, kocanın malına kadını da varis kıldığı için ayrıca birde nafakaya gerek kalmamıştır. Esasen bir yıllık nafaka vasiyet etmeyi âmir olan 240 numaralı âyet, zevceye mirasın gelmediği ilk yıllara ait olmalıdır. Çünkü, miras âyeti inince hem "ölenin hanımını mirasa iştirak ettirip vâris kılmış, hem de varislere vasiyette bulunmayı yasaklamıştır." Öyleyse kocasının evinde bir yıllık iddetle ilgili âyet mensuhtur. Mezkur âyeti nesheden muahhar âyet de iddet müddetini dört ay on gün olarak tesbit eden âyettir. 2- Atâ'nın "miras âyeti süknâyı kaldırdı" demesi, miras âyetiyle nafaka kalktı demektir. Süknâ nafakanın bir parçası sayılmıştır. Miras hakkının verilmesiyle nafaka kalkınca, süknâ da kendiliğinden kalkmış oluyor. Sadece İmam Şâfiî nafaka ile süknâyı ayrı mütâlaa etmiş ise de, bu dirayeten zayıf görülmüştür. Keza bu meselede, yukarıda kaydettiğimiz Mücahid'in münferid kavlinin esas alınmış olması sebebiyle rivayeten de zayıf addedilmiştir.[94] ُهْم ـ6244 ـ1ـ وعن يحيى بن سعيد قال: [ لَ َوذَ َكَر ْت َح ْرثاً ِن ُع َمَر َر ِض َي هّللاُ َعْنهما فَذَ َكر ْت لَهُ وفَاةَ َزْو ِج َها َء ِت ا ْمَرأةٌ إلى اْب َجا تْهُ َو َسألَ َه ب : َه ْل يَ ْص ا َها َع ْن ذِل َك ِقَنَاة،ٍ ِي َت فِى ِه فَنَ َها أ ْن تَب ُح لَ فَتَ َظ ل . ُّل فِي ِه ُ ْي ِه َس َحراً . فَتَبي ُت في َو َكانَ ْت تَ ْخ ُر ُج إلَ َمِدينَةَ ْ َّم تَدْ ُخ ُل ال ثُ َها بَ ْيِت ]. أخرجه مالك . 5. (4207)- Yahya İbnu Saîd rahimehullah anlatıyor: "Bir kadın, İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'e gelip kocasının öldüğünü ve kendilerinin (Medine'nin) Kanât nam mevkiinde bir ekinlerinin olduğunu söyledi ve geceyi orada geçirmesinin kendisi için caiz olup olmadığını sordu. "İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) kadını bundan nehyetti. Bu sebeple kadın, erkenden oraya gider, orada gölgelenir, sonra akşama Medine' ye döner, evinde gecelerdi." [Muvatta, Talâk 88, (2, 592).] [95] AÇIKLAMA: Bu rivayet kocası ölen bir kadının iddeti içerisinde, ihtiyaçlarını görmek üzere, gündüzleri kocasının evinden çıkabileceğini ifade etmektedir. [96] BEŞİNCİ FASIL İHDÂD (MATEM) َزْو ـ6244 ـ5ـ عن حميد بن نافع قال: أخبرتني زينب أبي سلمة بهذه احاديث الثثة. قالت: [ ِيبَةَ ِهم َحب ُ ُت َعلى أ ْ ِ هيِ دَ َخل النَّب ِ ج # َره،ُ فَ ْو َغْي ُو ٌق أ َرةَ،ٌ َخل ِ ِطي ٍب في ِه ُصْف ب ِيبَةَ ُّم َحب ُ َي أبُو َها أبُو ُسْفيَا َن اْب ُن َح ْر ٍب فَدَ َع ْت أ ِ ُوفه َّم َم َّس ْت ِحي َن تُ ثُ ِريَةً َجا دَ َهنَ ْت ِمْنهُ َها ِر َضْي ب . ْت ِعَا َّم قَالَ َج ٍة، َغْي ُ هطِي ِب َم ث : ْن َحا ِال َو هّللاِ َماِلي ب ِى َسِم ْع ُت َر ُسو َل هّللاِ ليَ ْوِم اŒخِر َر أنه ْ َوا ِا هّللِ ْؤ ِم ُن ب # يَقُو ُل: َ يَ ِح ُّل ْمَرأةٍ تُ أ ْش ُهٍر و َع ْشراً أ ْربَعَةَ َعلى َزْوجٍ يَا ٍل إَّ ْو َق َث ََ ِث لَ ٍت فَ ِ َعلى َميه أ ْن تَ . ْت َزْينَ ُب ِحدَّ َ قَال : ِ ُوفه َب بْن ِت َج ْح ٍش ِحي َن تُ ُت َعلى َزْينَ ْ َي فَدَ َخل َم َّس ْت ِمْنهُ ِ ِطي ٍب فَ أ ُخو َها فَدَ َع . ْت ْت ب َّم قَالَ ُ ِي َسِم ْع ُت َر ث : ُسو َل هّللاِ ِر أنه َج ٍة َغْي هطِي ِب ِم ْن َحا ِال َو هّللاِ َماِلي ب ْمَر يَقُ : َ يَ ِح ُّل ” أ ٍة أ # و ُل َما َيْوِم ا ْ َوال َوذَ َكَر ْت نَ ْحَو تُ Œ هُ ْؤ ِم ُن با هّللِ تَقُو ُل َو قَال : َسِم َ ْت َر ِخ . ْينَ ُب ِر، َمةَ ِهم َسلَ ُ ِهمي أ ُ ْع : ُت أ ِ هيِ َء ِت ا ْمَرأةٌ إلى النَّب فَقَال : إ َّن اْبنَتِي َ ْت َج # ا َها؟ فقَا َل ُ َها أفَنَ ْك ُحل ِد ا ْشتَ َك ْت َعْينَ َوقَ َها َزْو ُج َها ِي َعْن َوفه تَ # َ ْو ثَثاً ِن أ َّم قَا َل َمَّرتَْي ، . ُك ُّل ذِل َك يَقُو ُل.َ َي أ ْربَعَ ث : ُ َع ْش ٌر َما ِه أ ْش ُهٍر َو إنَّ ُ ة . َحْو ِل ْ بَ ْعِرِة َعلى َرأ ِس ال ْ ِال ْرِمي ب َجا ِهِليَّ ِة تَ ْ َوقَدْ َكانَ ْت إ ْحدَا ُك َّن فِي ال ِي َزْو ُج َه . ا ُوفه َمْرأةُ إذَا تُ ْ قَالَ ْت َزْينَ ُب َر ِض َي هّللاُ َعْنها َكاَن ِت ال َم َّس ِط ْم تَ َولَ ِ َها ِ َس ْت َش َّر ِثيَاب ب َولَ دَ َخلَ ْت ِحْفشاً ِ َها َسنَةٌ ُمَّر ب َحتهى تَ ٍر يبا . ، ً ْو َطْي ْو َشاةٍ أ ٍر أ ِدَابَّ ٍة، ِح َما ْؤتى ب َّم تُ ثُ َما َت ُّض ب َش ْىٍء إَّ َما تَْفتَ َّ ِ ِه، فَقَل ُّض ب ِ َه فَتَ . ا ْفتَ ْرِمى ب ْعطى َب ْعَرةً فَتَ َّم تَ ْخ ُر ُج فَتُ ِر ث . ِه ُ ْو َغْي َء ْت ِم ْن ِطي ٍب أ َما َشا ِج ُع َب ْعدُ َرا َّم تُ ث ].قَا َل ُ ُّض» ِه جلد َها أخرجه الستة َمالك ِ : «تَ ْفتَ ال ِح » لضيقه ْف تَ .« ُش ْم َس ْح ب َي خفشاً ِصير ُسِهم بيت َص . ِغير قَ 1. (4208)- Humeyd İbnu Nâfi' anlatıyor: "Bana Zeyneb Bintu Ebî Seleme şu üç hadisi haber verdi: Dedi ki: "Babası Ebu Süfyan İbnu Harb vefat edince, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pâkleri Ümmü Habîbe'nin yanına girdim. (Ben yanında iken) Ümmü Habîbe içerisinde sarı renk bulunan bir sürünme maddesi (tîyb) getirtti, bu halûk veya bir başkası idi. Ondan bir cariyeye sürdü, sonra da yanaklarına süründü. Sonra dedi ki: "Vallahi benim sürünüp süslenmeyi ihtiyacım yok. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kadına, bir ölü üzerine üç geceden fazla mâtem tutması helal olmaz. Fakat kocası müstesna, ona dört ay on gün mâtem tutar." Zeyneb dedi ki: "Kardeşi öldüğü zaman Zeyneb Bintu Cahş (radıyallahu anhâ)'nın yanına girdim. O da bir tîyb istedi ve ondan süründü. Sonra dedi ki: "Doğrusu, vallahi sürünmeye bir ihtiyacım yok. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kadına..." diye başlayan önceki hadisi aynen zikretti." Zeyneb (üçüncü rivayetinde) dedi ki: "Annem Ümmü Seleme'yi işittim, diyordu ki: "Bir kadın Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Kızımın kocası öldü. Gözünden de hasta, gözüne (ilaç niyetiyle) sürme çekebilir miyiz?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Hayır!" dedi. Kadın iki veya üç sefer aynı talebte bulundu. Aleyhissalâtu vesselâm her seferinde "Hayır!" dedi ve sonuncuda ilave etti: "Onun mâtem müddeti dört ay on gündür. Cahiliye devrinde sizden biri, sene başına mayıs atardı." [Ravi Humeyd der ki: "Zeyneb'e "Senenin başına mayıs atma" nedir?" diye sordum] Zeyneb (radıyallahu anhâ) dedi ki: "Kocası ölen bir kadın hıfş (denen hücre)'ına çekilir, en kötü elbisesini giyer, üzerinden bir yıl geçmedikçe tîyb sürünmez (yıkanmaz, tırnak kesmez, hiçbir temizlik ameliyesinde bulunmaz, sonra bir yıl tamam olunca berbat bir manzara ile çıkar)dı. Sonra ona bir hayvan getirilirdi. Bu eşek veya koyun veya bir kuş olabilirdi. Bu (hayvanı önüne sürmek suretiyle iddet halini) kırardı. İddetini kırmada kullandığı hayvan hemen hemen ölürdü. Sonra (iddetten) çıkardı, kendisine mayıs verilirdi, o da bunu [önüne] atardı. (Böylece evlenmeye helal olurdu.) İşte bundan sonra tîyb ve diğer (süslenme ve başka) şeylere müracaat ederdi." [Buhârî, Talâk 46, 47, 50, Cenâiz 31; Müslim, Talâk 58 (1486-1489); Muvatta, Talâk 101, (2, 596-598); Ebu Dâvud, Talâk 42, (2299) Tirmizî, Talâk 18, (1195, 1196, 1197); Nesâî, Talâk 61, (6, 201), 60, (6, 205).][97] AÇIKLAMA: 1- İhdâd: Mâtem olarak tercüme ettiğimiz bu kelime, İbnu'l-Esir'in, en-Nihaye'de açıklamasına göre, daha çok kadınlar için kullanılır: Kocası ölen kadının, bu ölüme üzülmesi, üzüntüsünü üzüntü elbisesi giyerek izhar etmesidir. Bu halde olan kadına muhidd veya hâdd denmiş olması, yani ism-i failin müzekker sîga ile gelmesi bu kelimenin sadece kadınların mâtem halini ifade için kullanıldığını gösterir. Bu haliyle dilimizde tam karşılığı olmayan bir kelimedir. Zira mâtem kelimesini erkek ve kadın için de kullanırız. Diğer taraftan yas tutmak da ihdâd'ı tam karşılamaz. Çünkü yas, ölenin arkasından ilk günlerde ağlayıp sızlayarak; onun iyiliklerini, hâtıralarını, ölümüyle maruz kalınacak zararları, acıları ifade zımnında acıklı sözler söyleyerek sesli surette yapılan mâteme denir. İhdâd ise, kadının, kocasını kaybetmiş olmanın alâmeti olarak, her çeşit süslenmeyi, normal giyimi terkedip, mâtem alameti taşıyan bir kıyafete girmesidir. Sadedinde olduğumuz rivayetin son kısmı, cahiliye devrinde İhdâd'ın örfen bir yıl sürdüğünü, sağlık kaidelerine, insan haysiyetine uymayan bir mahiyet taşıdığını ifade etmektedir. Bir yıl boyu -en-Nihaye'nin ifadesiyle- tavanı son derece basık, dar ve adi bir hücreden ibaret hıfş'a çekilip, yıkanma, tıraş, tırnak kesimi, çamaşır değişmesi gibi her çeşit temizliği terketmek, sonra da berbat bir manzara ile çıkmak... İslam bu haysiyet kırıcı işi kaldırıp, mahiyetini de değiştirerek ihdâd'ı dört ay on güne indirmiştir. Üstelik İslam'ın kadınlardan talebi, süslenmenin terkinden ibarettir. Bundanda maksad, kadının o esnâda evlenemeyecek durumda olduğunun ilânıdır. Zira süslendi, tîybini süründü mü evlenebilecek durumda demektir. Burada, esasen Kur'anî bir tesbit olan bu dört ay on gün rakamı nereden çıkmış hangi mülâhaza ile bu rakam tesbit edilmiş olabilir? diye hatıra gelebilecek bir sorunun da cevabını verelim. İbnu Kesir, tefsirinde ilgili âyeti açıklarken der ki: "Saîd İbnu'l-Müseyyeb, Ebu'l-Âliye ve başkalarının zikrine göre, ölüm iddetini dört ay on gün kılmadaki hikmet, kadının rahminde, hamilelik ihtimalinin bulunmasıdır. Kadın bu müddet esnasında bekledi mi, hamileliğin olup olmadığı ortaya çıkar. Nitekim Sahîheyn'de İbnu Mes'ud ve başkalarınca da rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Sizden birinizin yaratılışı anne rahminde ilk kırk günde (azayı esasiyeyi muhtevî bir rüşeym halinde) bütünlenen bir nutfe olur. Bundan sonra aynı müddette alaka (rahmin cidarına asılmış bir parça), sonra da bu kadar zamanda mudga (et parçası) olur, sonra da bir melek gönderilerek ona ruh üflenir." Bu hadiste üç tane kırk zikredilir ki tam dört ay yapar. Bazı aylar eksik olduğu ve bir de ruh üflenmesinden sonra hareketin zuhuru için on gün de ihtiyat payı ilave edilmiş, dört ay on gün olmuştur. Gerçeği Allah bilir. İbnu'l-Esir, müteakiben "Ongün"ün hikmeti hususunda muhtelif âlimlerin yorumlarını kaydeder. Aşağı yukarı hepsi bu müddeti ruhun üflenme vakti olarak değerlendirirler. Şunu da ilave edelim: İbnu Kesir'in kaydettiği üzere, âlimler çoğunluk itibâriyle cariyelerin iddetini, hürre'lerin iddetinin yarısı olarak değerlendirdiği halde meseleyi yukarıda açıkladığımız fıtrî durum açısından değerlendiren Muhammed İbnu Sîrîn ve bazı Zâhirî alimler hür ve köle herkesin aynı fıtrî kanunlara tabi olduklarını ileri sürerek arada fark görmemiş, cariyelerinde hürler gibi aynı müddet esnasında iddet beklemeleri gerektiğini söylemiştir. 2- Hadiste Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mâtem halinde olan kadına, tedavi maksadıyla da olsa, sürme çekilmesine izin vermiyor. Âlimler, bu hususu münakaşa etmiş, bazıları mutlak haram olarak değerlendirirken, diğer bazıları da İslam'ın kolaylık dini olmasından hareketle, tedavi için sürme kullanmanın haram olmayacağını söylemiş ve hadisin Muvatta'da gelen bir vechini de delil olarak göstermiştir. O vecihte, Aleyhissalâtu vesselâm: "Sürmeyi geceleyin çek, gündüz olunca sil" buyurmuştur. Nihâî hüküm şöyle olmaktadır: "İddetli kadın, normalde sürme çekemez, sıhhî gerek olursa gündüz silmek kaydıyla gece çekebilir." Şu halde hadisteki nehiy tahrim değil, kerâhet-i tenzihiyye ifade etmektedir. Nevevî, kocası ölen kadının, bir sene iddet bekleyeceğinden bahseden âyetin bu hadisle sarahaten neshedildiğini de söyler. 3- Hadiste geçen mayıs atma'nın ne olduğu da farklı yorumlara sebep olmuştur. * İmam Mâlik'ten yapılan bir rivayete göre, "Kadın bir koyun veya deve mayısını atardı. Mayısı önüne atar, bu onun iddetten çıkışı olurdu." * İbnu'l-Vehb'in rivayetinde: "Koyun mayısını arkasına atardı" diye açıklanmıştır. * Bazı âlimler: "İddeti, hayvan mayısı atar gibi attığına işarettir" demiştir. * "Kadının tezeği tefe'ül için yani bir daha böyle bir hal başıma gelmesin" ma'nâsında attığını söyleyen de olmuştur. Bir cahiliye âdeti olması sebebiyle hurâfemsi ma'nâlar da mümkündür, nitekim başka yorumlar da yapılmıştır. 4- Mâtem halinin hayvanla kırılması tabiri de farklı yorumlara bâis olmuştur. هِ ِ ُّض ب ye'Hattâbî tabiri فَتَفَتَ göre, "Kadın, içinde bulunduğu mâtem halini bu hayvanla kırardı" demektir. Zira kelimenin aslı olan فضى kırmak, dağıtmak ma'nâsına gelir. Ahfeş'e göre, "Kadın o hayvanla temizlenirdi" demektir. Ona göre, kelime gümüş demek olan ٌضةَّ ِف' dan alınmadır, temizlik de beyazlığı, saflığı temsil eden gümüşle ifade edilmiştir. İbnu Kuteybe der ki: "Ben bu kelimeyi Hicazlılara sordum. Dediler ki: "Cahiliye devrinde iddet bekleyen kadın koku sürünmez, yıkanmaz, tırnak kesmez, hiç bir temizlik yapmaz. Bir sene sonunda çok berbat bir halde çıkar, sonra içinde bulunduğu hali, önüne sürdüğü bir kuş ile kırar ve kuşu atardı. Kuş da artık hemen hemen yaşayamazdı." Ezherî, İmam Şâfiî'nin تفتصىَف kelimesini تقصىَف şeklinde rivayet ettiğini yazmıştır. Bu durumda bir şeyi parmaklarıyla yakalardı ma'nâsına gelir. İmam Mâlik'in kelimeyi "Kadın hayvanla cildini silerdi" diye anladığı, İbnu Vehb'in: "Kadın eliyle hayvana ve onun sırtına dokunurdu" diye anlattığı rivayet edilmiştir. Bazı âlimler de "Kadın hayvana dokunur, sonra temiz su ile gümüş gibi bembeyaz oluncaya kadar paklanırdı" şeklinde anlamıştır. Şu halde bunlar cahiliye adeti olması hasebiyle farklı yorumlara açık hurafelerdi. İslam bunlara hâtime çekmiştir.[98] َي ـ6244 ـ2 هّللاُ َعْنها قالت ِحدَّ ـ وعن أم عطية َر ِض : [ ُكنَّا نُْنهى أ ْن نُ أ ْش ُهٍر َو َع ْشراً أ ْربَعَةَ َعلى َزْوجٍ ٍث إَّ ْو َق ثَ ٍت فَ ِ َعلى َم . يه َوقَدْ ْو َب َع ْص ٍب، ثَ إَّ َم ْصبُوغاً ْوباً بَ ُس ثَ ْ َو ََ نَل ِ ُب، َو ََ نَتَ َطيه ِح ُل، َو ََ نَ ْكتَ نَا ِعْندَ ُر َجنَ هخِ َص لَ ْ ال ِ ِبَاع َو ُكنَّا نُْنهى َع ْن اِته ٍر، ْظفَا َسلَ ْت إ ْحدَانَا ِم ْن َمِحي ِض َها في نُْبذَةٍ ِم ْن ُك ْس ِت أ ُّظ ْهِر إذَا ا ْغتَ ِز ال ائِ ]. أخرجه ْظ ’ َفا ُر َو الخمسة إ الترمذي.«النُّْبذَةُ» القدر اليسير من الشئ.«وال ُك ْس ُت» لغة في القسط وهو معروف.« ا » ضرب من العطر . 2. (4209)- Ümmü Atiyye (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Biz, kocalarımız hâriç, herhangi bir ölü üzerine üç günden fazla mâtem tutmaktan men edilmiştik. Kocalarımız için dört ay on gün mâtem tutmalıydık. Bu esnada ne sürme çekerdik, ne tîyb sürünürdük, ne de boyalı elbise giyerdik. Giyebildiğimiz, sadece asb (denen daha dokunmazdan önce boyanmış kumaşlardan mâmul) elbise idi. Mâtemli kadına, hayız halinden çıkıp temizlik dönemine girince, yaptığı yıkanmada azıcık koku kullanmasına izin verildi." [Buhârî, Talâk 48, 49, Hayız 12, Cenâiz 30, 31; Müslim, Cenâiz 34, (938), Talâk 66, (938); Ebu Dâvud, Talâk 46, (2302, 2303); Nesâî, Talâk 63-64, (6, 203, 204).][99] AÇIKLAMA: Bu rivayet de kadınların kocaları dışındaki yakınlarının ölüleri için üç günden fazla mâtem alameti taşımalarının yasaklandığını, mâtemin kocaları için de dört ay on gün olarak sınırlandığını belirtir. Ayrıca hadiste mâtem âdâbı da açıklanmaktadır: Sürme, tîyb, koku, renkli elbise yasağı. Ruhsat verilen koku, hayızdan çıkarken yapılan gusülde azıcık kust veya za'fer kokusudur. Kust (küst veya küşt de denir). Bedevilerce kullanılan bir nevi buhurdur. İbnu Baytar buna isin de dendiğini söylemiştir. Ezfâr da bir nevi siyah buhurdur. Parçası tırnağa benzediği için bu ismi almış olmalı. Nevevî, bu maddelerin kullanılmasına, kokulanmak için değil, hayız kanının bıraktığı pis kokunun bastırılıp giderilmesi için ruhsat tanındığını belirtir. İbnu Battâl der ki: "Hayız gören kadına gerek iddetli olsun ve gerek olmasın, hayızdan yıkanırken kanın kokusunu gidermek için kust ile buhurlanmasına ruhsat verilmiştir. Bunu, namaz kılmak ve kanın eseri olarak devam edecek olan pis kokudan melekleri korumak için yapar." Hadiste, iddet sırasında renkli elbiseler de yasaklanmakta, sadece asb denen bir kumaşa izin verildiği belirtilmektedir. Asb Yemen'de yapılan bir kumaştır. Daha iplikken boyandığı belirtilir. Bazı âlimler bunu çizgili kumaş olarak açıklar. Şöyle de tarif edilmiştir: "İpliği toplanır, sımsıkı bağlanır, sonra boyanır, sıkı bağlanması sebebiyle bazı yerlerinde boya işlemez, dokununca tabiî bir desen, bir nevi çizgiler hâsıl eder." Âlimler mâtem döneminde siyah renkli kumaşın meşru ve helal olduğunu da belirtirler.[100] َي ـ6254 ـ3 هّللاُ َعْنها قالت َو قَا َل :# َ ََ َر ـ وعن أم سلمة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ِيَا ِب، ه َر ِم َن الث ُمعَ ْصفَ ْ َها َزْو ُج َها ال ِى َعْن َو ََفه ُمتَ ْ بَ ُس ال ْ تَل ِ ُف ه ِر تُغَل ِال ِهسدْ ب َش ْىٍء إَّ ِ ْم ِش ُط ب َو ََ تَ ِح ُل، َو ََ تَ ْكتَ ِض ُب، َو ََ تَ ْختَ ِي، ه ُحل ْ َو ََ ال ُمَم َّشقَة،َ ْ َس َه ال ا ِ ِه َرأ ب ]. أخرجه ا’ربعة إ الترمذي، وهذا لفظ أبي داود.«ال ُمَم َّشقَةُ» ما صبغ بالمشق، وهي المغرة بسكون الغين . 3. (4210)- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kocası ölen kadın sarıya boyanmış veya kırmızıya boyanmış elbise giymez, zinet takınmaz, kına yakınmaz, sürmelenmez, başını tararken kokulu madde kullanmaz, başını sidre ile kaplar." [Ebu Dâvud, Talâk 46, (2304); Nesâî, Talâk 65, (6, 203); Muvatta, Talâk 104-108, (2, 598, 600).][101] AÇIKLAMA: Hadisin Ebu Dâvud'da gelen bir vechi, iddet bekleyen kadınların durumu ile ilgili olarak daha bir açıklık getirmektedir. Şöyle ki: "Muğîre İbnu'd-Dahhâk anlatıyor: "Ümmü Hakîm Bintu Esîd, annesinden bana nakletti ki, kocası ölmüştü, kendisi iddet bekliyordu. Bu sırada gözleri hastalandı ve (ilaç niyetiyle) gözlerine cila sürmesi'nden çekti. Bir hizmetçisini de Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'ya gönderdi ve cila sürmesinden sordu. Bu halde gözüne çekmesi caiz mi? diye. Ümmü Seleme: "Sana sıkıntı veren ciddi bir sebep olmadıkça çekme! Bu durumda da gece çeker gündüz silersin" diye cevap verdi. Ayrıca bu sırada Ümmü Seleme dedi ki: "(Eski kocam) Ebu Seleme öldüğü sıralarda ben iddette iken, (bir gün) yanıma Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) girdi. O sırada gözüme sabır çekmiştim. Bana: "Bu da ne ey Ümmü Seleme?" buyurdu. "Ya Resulallah, bu sabırdır içerisinde tîyb (koku) yoktur!" dedim. "Ama, dedi, o yüze tazelik verir, sakın sürünmeyesin. Ancak, gündüz kaldırman şartıyla gece sürebilirsin. Saçlarını ne tîyb ne de kına ile tara. Zira kına boyadır." Ümmü Seleme der ki: "Ey Allah'ın Resûlü, öyleyse ne ile taranayım? dedim de şu cevabı aldım: "Sidr ile, onunla başını kapla!." Sübülü's-Selam'da bu hususla ilgili olarak şu açıklama dermeyan edilir: "Cumhur, Mâlik, Ahmed, Ebu Hanîfe ve Ashâbı, iddet bekleyen kadına iddeti içerisinde (ihtiyaç halinde) ismid sürmesi çekebileceğine hükmetmiştir. Bu hükme giderken -yukarıda kaydettiğimiz- Ebu Dâvud'da gelen Ümmü Seleme hadisine dayanmışlardır." İbnu Abdilberr der ki: "Benim nazarımda da cevaz esastır, hatta bu, Ümmü Seleme'nin, gözden endişe edilmesine rağmen sürme çekmeyi yasaklayan bir diğer rivayetine[102] muhalif olsa da. Ancak her iki muhalif rivayeti cem etmek mümkündür. Şöyle ki: Aleyhissalâtu vesselâm, yasakladığı durumda, gözün sürmeye olan ihtiyacının ciddi ve zarurî olmadığını bildi. Onun için mevcut rahatsızlığa rağmen müsaade etmedi. Geceleyin çekmeye izin verdiği durumda ise, gözdeki rahatsızlık ciddi idi, sürmeye olan ihtiyaç şiddetli ve zaruri idi."[103] ِ ِب َو ـ6255 ـ6 سليمان بن يسار ِن ال ُم َسيه ـ وعن اب : [ ا ْي َحةَ َها فَنَ َك َح أ َّن ’ ُطلَ قَ َّ هيِ فَ َطل ِف قَ َّ َكانَ ْت تَ ْح َت َر ِشيِد الث َها ِديَةَ ْت فِي ِعدَّ . َس تِ َّم قَا َل َّر َق َبْيَن ُهَما ثُ َوفَ ِة َض َربَا ٍت، َم ْخَفقَ ْ ِال ِ َه فَ : ا َض َربَ َها ُع َمُر َو َزْو َج َها ب ِذى تَ َزَّو َج ب َّ َها، فَإ ْن َكا َن َزْو ُج َها ال َما ا ْمَرأةٍ َن َك َح ْت فِى ِعدَّتِ أُّي َوا ْعتَدَّ ْت بَ َّر َق بَ ْيَن ُهَما، ِ َها فُ ْم يَدْ ُخ ْل ب َه ل ا ِم َن ا َ َّم َك ِقيَّةَ ’ ا َن ا ِعدَّتِ َّو ِل، ث Œ ُ ِخ ُر َخا ِطباً َّطا ِب ِم َن ال ُخ . ِعدَّةِ ا َّم ا ْعتَدَّ ْت بَِقيَّةَ ُهَما، ثُ َق بَْينَ هرِ ِ َها فُ فَإ ْن دَ َخ َل ب ’ َعتدَّ ْت ِم َن ا ْ َّم ا َّو ِل، ث Œ ِخِر. ُ ِن أبَداً ِمعَا َّمَ يَ ْجتَ ث . ُم َسيَّ ِب ُ ْ قَا َل اْب ُن ال َها َولَ َها َح َّل ِمْن ِ َما ا ْستَ ِم ًَ ب َمْهُر َها َكا ]. أخرجه مالك . 4. (4211)- İbnu'l-Müseyyeb ve Süleymân İbnu Yesâr rahimehumullah anlatıyor: "Tuleyhâ el-Esediyye, Reşîd esSakafî'nin nikahı altında idi. Reşîd, Tuleyhâ'yı boşadı. Kadın, iddeti içerisinde iken evlendi. Hz. Ömer (radıyallahu anh), ona da kocasına da değnekle çokça vurdu ve aralarını ayırdı. Sonra şunu söyledi: "İddeti içerisinde hangi kadın evlenirse, onun evlenen kocası, gerdek yapmamış bile olsa araları ayrılacak ve kadın, önceki iddetinden geri kalan kısmı tamamlayacak. Sonra ikincisi, taliblerden bir talib olacak. Eğer erkek; kadınla gerdek yapmış idiyse, araları ayrılır, kadın önceki iddetini tamamlar. Sonra ikinciden dolayı yeniden iddet bekler. Bunlar ebediyyen evlenemezler." İbnu'l-Müseyyeb der ki: "Erkek, kadını kendine helal addettiği için ona tam mehir öder." [Muvatta, Nikah 27, (2, 536).][104] AÇIKLAMA: Bu rivayet, iddeti içerisinde kadınla evlenmenin haram olduğunu göstermektedir. Gerdek yapmamış olanların nikahları bozulmakta, kadın iddetini tamamlayınca, önceki nikah akdi erkeğe hiçbir rüçhan hakkı tanımaksızın, kadınla evlenebilme imkanı doğmaktadır. Kadın, dilerse onunla, dilerse bir başkasıyla evlenmektedir. İddeti dolmadan nikah akdi yapan erkek, kadınla gerdek yapmışsa, nikah yine bozulmakta, kadın önceki iddete yeni bir iddet daha ekleyip, iddetini tamamlamakta, ama bu sefer, erkek, kadına mehrini tam olarak ödemekle birlikte, onunla ebediyyen evlenememektedir.[105] ـ6252 ـ1ـ وعن نافع: [ ى َك ِح ْل َحته ْم تَ ْكتَ ِن ُع َمَر فَلَ َعلى َزْو ِج َها اْب َي َحاد َو ِه َها ِي ُعَبيِد ا ْشتَ َك ْت َعْينَ ْي ْن َت أب ِ ب َصِفيَّةَ أ َّن ادَ ْت َعْينَا َها ِن تَ ]. أخرجه مالك.«ال َّرم ُص» البياض الذي تقذفه العين رطبا. ْر َم َصا 5. (4212)- Nâfi anlatıyor: "Safiyye Bintu Ebî Ubeyd, kocası İbnu Ömer'den iddet beklerken gözlerinden hastalandı. Gözleri nerdeyse çapaklanıyordu, yine de sürme çekmedi." [Muvatta, Talâk 107, (2, 599).][106] َر ِض : [ ى َي ـ6253 ـ4ـ وعن ابن مسعود هّللاُ َعْنه أنَّهُ َت ََ قَول : هُ تَعالى َهُ تَعال ْولَ َوقَ ُرو ٍء، قُ ِس ِه َّن َث ََثَةَ ِأْنفُ َربَّ ْص َن ب قَا ُت يَتَ َّ ُم َطل ْ َوال : َوا َّل ِعدَّةَ؛ ْ ِه َّن َوأ ْح ُصوا ال ِقُو ُه َّن ِل ِعدَّتِ ه َء فَ َطل ِ َسا ُم النه تُ قْ َّ َطل َم إذَا Œ ِحي ِض ِم ْن نِ أ ْش ُهٍر ئِى يَئِ ْس َن ِم َن ال ، ْ ُه َّن َث ََثَةَ ِعدَّتُ ْم فَ ُكْم إ ْن ا ْرتَْبتُ سآئِ ْم يَ ِح ْض َن َو Œ ا َّل ْوِل ِه َ ِ َه ئِي ل . ا بَقَ َمدْ ُخو ِل ب ْ َر ال نى هّللاُ تَعالى ِم ْن ذِل َك َغْي ْ قَا ِت َوا ْستَث َّ ُم َطل ْ َم فَقَا َل هِذِه ِعدَدُ ال : نُوا إذَا ِذى َن آ َّ َها ال يَا أيُّ ُمْؤ ِمنَا ِت ْ ُم ال َه نَ َك ْحتُ ا ْعتَدُّونَ ِه َّن ِم ْن َعدَّةٍ تَ ْي َما لَ ُكْم َعلَ َم ُّسو ُه َّن فَ ِل أ ْن تَ ْب ُمو ُه َّن ِم ْن قَ تُ قْ َّ َّم َطل َو ث . قَا َل تَعالى ُ ْو َن ِمْن ُكْم : َوفَّ ِذي َن يُتَ َّ َوال أ ْش ُهٍر َو َع ْشراً ِس ِه َّن أ ْربَعَةَ ِأْنفُ َربَّ ْص َن ب يَتَ ُرو َن أ ْزواجاً َويَذَ َّم . أْن َز َل هّللاُ ُ َو ث ُت ا ُ َوأ ْوِل ِه ِقَ َحَوا ِم ِل ِمْن ُه َّن ب ْ ال ُه َّن أ ْن ُر ’ ْخ َصةَ ُ َجل ِل أ ْح َما َها َزْو ُج َها َوفهى َعْن ْو ُمتَ ٍة أ قَ َّ ُه َّن ِم ْن َم َطل أخرجه َر ِز . يَ َض ْع َن ]. ين َح ْملَ 6. (4213)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh), kendi anlattığına göre, şu âyeti okumuştu (Meâlen): "Boşanan kadınlar, kendi kendilerine, üç aybaşı hali beklerler..." (Bakara 228). Ve şu âyeti (meâlen): "Ey peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları, iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah'tan sakının. Onları, -apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana- evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz, kendine yazık etmiş olur. Bilmezsin, olur ki, Allah bunun ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hal meydana getirir. Kadınların iddet süreleri biteceğinde, onları ya uygun şekilde alıkoyun, ya da uygun bir şekilde onlardan ayrılın; içinizden de iki adil şâhid getirin, şahidliği Allah için yapın. İşte bu, Allah'a ve âhiret gününe inananan kimseye verilen öğüttür. Allah kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir. Allah'a güvenen kimseye O yeter. Allah buyurduğunu yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü var etmiştir. Kadınlarınız içinde ay hali görmekten kesilenler ile, henüz ay hali görmemiş olanların iddetleri hususunda şüpheye düşerseniz, bilinki, onların iddet beklemesi üç aydır..." (Talâk 1-4). Ve dedi ki: "Bu, boşanan kadınların iddetleridir. Allah Teâlâ hazretleri bundan henüz temas edilmemiş olan kadınları, "Ey iman edenler, mü'min kadınlarla nikahlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın" (Ahzab 49) meâlindeki âyetle istisna etmiştir. Yine Allah Teâlâ buyurur ki, (meâlen): "İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler; müddetleri sona erdiğinde, onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı size sorumluluk yoktur" (Bakara 234). Sonra Allah Teâlâ Hazretleri, kadınlardan hamile olanların ruhsatını şu âyetle indirmiştir. (Meâlen): "(Boşanan veya kocası ölen kadınlardan) gebe olanların iddeti doğumları ile tamamlanır." (Talâk 4). [Rezîn tahric etmiştir.] [107] ARİYET BÖLÜMÜ UMUMÎ AÇIKLAMA: Âriyet, dinimizin, müslümanlar arasında yardımlaşmayı sağlamak için meşru kıldığı bir müessesedir. Bir malın menfaatinden geçici olarak istifade etmek için sahibinden istenebilir. Bu malı, sahibi herhangi bir menfaat beklemeden vermişse buna iâre denir. Verilen mal âriyet'tir. Veren muîr'dir, alana da müsteîr denir. Şu halde müste'îr, âriyetin menfaatine meccânen mâlik olur. Bir menfaat araya girse bu iâre değil, icâre olur. İâre akdinin tahakkuku icab ve kabule veya teâtiye bağlıdır. Dolayısiyle bir kimse bir şahsa: "Şu malımı sana iâre ettim" veya "âriyet verdim" deyince, o şahıs da "kabul ettim" dese sarahaten iâre yapılmış olur. O şahıs bir şey söylemeden o malı kabzetse sarahaten icab, delâleten kabul bulunmuş olur. İârede mal sahibinin sükûtu, akdin tahakkuku için yeterli sayılmamıştır. Mesela birisi bir şahsın bir malını âriyeten istese, mal sahibi sükut etse, isteyen aldığı takdirde gâsıb olur. Şu halde mal sahibinin sarih rızası gerekmektedir. Rızasını işaretle de bildirse geçerlidir. Ancak, muîr mükreh (zor altında) olmamalıdır. Başka teferruatı olan bu bahis için fıkıh kitaplarına başvurulmalıdır.[108] َي ـ6256 ـ5 هّللاُ َعْنه َر ـ عن صفوان بن أمية َر ِض : [ ُسو َل هّللاِ أ َّن # َ يَ ْوم َراعاً َر ِمْنهُ أدْ فقَ : يَا ُم َح َّمدُ؟ قَا َل ُحنَ ْي . ا َل ٍن استَعا أ َغ ْصبا : ً َم ْض ُمونَةٌ ِريَةٌ ،ََ بَ ]. أخرجه أبو داود . ْل َعا 1. (4214)- Safvân İbnu Ümeyye (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Huneyn savaşı sırasında benden bir miktar zırhı âriyet olarak istedi. Ben de: "Zorla (gasbederek) mi almak istiyorsun?" dedim. "Hayır!" dedi, "garantili olarak taleb ediyorum!" [Ebu Dâvud, Büyû' 90, 3562).][109] AÇIKLAMA: 1- Safvân İbnu Ümeyye (radıyallahu anh) Mekkeli ve Kureyşlidir. Babası Ümeyye İbnu Halef Bedir'de kâfir olarak öldürülenlerdendir. Safvân da Mekke'nin fethinden sonra müslüman olanlardandır. Mekke fethedilince Cidde'ye kaçmış idi. Safvân'ın amca oğlu Umayr İbnu Vehb, oğluyla birlikte Resulullah'a gelip Safvân için emân taleb ederler. Aleyhissalâtu vesselâm şefaatlerini kabul eder, emân verir. Emân nişanı olarak ridasını veya bürdesini veya Mekke'ye girişte başındaki sarığını gönderir. Vehb İbnu Umayr, gidip Safvân'ı bulur. Beraber dönerler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna, bir kalabalık esnada çıkar. Kalabalık arasında durarak seslenir. "Ey Muhammed! Bak şu Vehb İbnu Umayr var ya! Bu, senin bana iki aylık bir emân tanıdığını söylüyor!" der. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), "Ebu Vehb'e misafir ol!" der. Safvân: "Sen bana açık cevap vermezsen hayır!" deyince, Aleyhissalâtu vesselâm: "Sen ona misafir ol, sana dört ay mühlet verdim" buyurur. Oraya inen Safvân, henüz müslüman değildir. Müslümanlarla birlikte Huneyn seferine katılır. İşte bu sırada Resulullah ondan, sadedinde olduğumuz hadiste mevzubahis olan silah talebinde bulunur. Rivayette de görüldüğü üzere, Resulullah, silahları satın alma teklifinde bulunmuyor, âriyeten istiyor. Safvân, henüz müslüman olmadığı, üstelik kendisine tanınan bir emânla ikamet edebildiği ve Aleyhissalâtu vesselâm da Mekke'nin fatihi ve hâkimi olmak haysiyetiyle o silahları, dilediği takdirde müsadere de edebilecek bir vaziyet ihraz etmesi sebebiyle, Safvân bu talebin mahiyetini öğrenmek ister: Bu taleb, zorla alma talebi mi, yoksa mülkiyet hakkına saygı içerisinde cereyan eden normal bir taleb mi, sorar "Gasben mi istiyorsun?" diye. Bir rivayette "Zorla mı, gönül rızasıyla mı?" dediği kaydedilir. Şüphesiz, nebevî bir talebe böyle bir karşılık, mü'min bir kimseden sâdır olsaydı nezâketsizlik olurdu. Ama Safvân henüz kâfirdir. Aleyhissalâtu vesselâm sükûnetle cevap verir: "Bilakis, gönül rızasıyla âriyet olarak ve garantili olarak." Safvân, Huneyn'e kâfir olarak katılır. Hatta, seferin ilk safhasında müslümanlar hezimete uğrayınca Safvân'ın anne bir kardeşi Kelede İbnu'lHanbel, "Sihir bozulmadı mı?" deyince, Safvân: "Sus, çenesi kırılasıca! Vallahi, bana Kureyş'ten birinin hâkim olması, Hevâzin'den birinin hâkim olmasından iyidir!" der. Huneyn seferi zaferle tamamlanınca, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Safvân'a ganimetten müellefe-i kulûb faslından hisse ayırmıştır. Bilahare Safvân demiştir ki: "Huneyn gününde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana da pay verdi. O ana kadar en çok nefret ettiğim insan olagelmişti. Bana verdikçe sevgim arttı ve nihayet, en çok sevdiğim insan oldu." Resulullah'ın cömertliği, Safvân (radıyallahu anh) üzerinde ziyade te'sir etmiş olmalı ki, "Böylesine (bol bağışa) ancak bir peygamber nefsi razı olabilir" diyerek müslüman olur. Rivayetler Resulullah'ın ona yüz deve verdiğini belirtir. Ebu Dâvud'un bir rivayeti, Safvân'ın Huneyn gününde Resulullah'a 30-40 arası zırh verdiğini, savaş sırasında bir kısmının kaybolduğunu belirtir. Hz. Peygamber, Safvân'a: "Zırhlarından bazılarını kaybettik. Onları sana borçlanalım mı?" diye sorar. Safvân: "Hayır ey Allah'ın Resulü, Çünkü bu gün kalbimde olan, o gün yoktu!" der. Safvân (radıyallahu anh) İslam'a girmiş, samimiyetle bağlanmıştır. Kendisine: "Hicret etmeyen helak olmuştur, hicreti olmayanın müslümanlığı da yoktur"[110] denmiş, o da hemen hicret ederek Medine'ye gelmiş. Abbas İbnu Abdu'l-Muttalib'in yanına inmiştir. Onun durumu Aleyhissalâtu vesselâm'a haber verilince: "Mekke'nin fethinden sonra hicret yoktur" buyurur. Mekke'ye dönmesini irşad buyurur. Safvân bunun üzerine Mekke'ye döner ve ölünceye kadar orada ikamet eder. Safvân (radıyallahu anh) cahiliyye döneminde Mekke'nin ileri gelenlerinden biridir. Fesâhatı ile meşhurdur. Mut'im yani insanlara yemek yedirmesiyle de meşhurdur. İki göbek gerideki ecdadından iki göbek ilerdeki ahfadına, hepsi mut'im olarak şöhret yapmıştır. Yani şu zincirde yer alan bütün isimler mut'imdir: Amr İbnu Abdillah İbni Safvân İbni Ümeyye İbni Halef... Safvân İbnu Ümeyye hicretin 42. yılında Hz. Muaviye'nin hilafetinin başlarında vefat etmiştir, radıyallahu anhüm (Usdü'l-Gâbe). 2- Hadiste geçen ve garantili diye tercüme ettiğimiz "mazmûne" tabirini âlimler iki farklı şekilde anlamışlardır: 1) Mazmûne kelimesi, âriyet'in hakikatını ortaya koyan bir sıfattır. Yani, âriyetin şe'ni garantili olmaktır, garantisiz âriyet olmaz. Bu anlayışta olanlara göre "âriyet garantilidir." 2) Mazmûne kelimesi, âriyet tahsis eden bir sıfattır. Yani Resulullah, Safvân'ın sorusu üzerine: "Ben, zırhları senden "garantisi olan âriyet" şeklinde alıyorum. Garantiden mücerred olan, garantisi olmayan âriyet olarak değil" demiş olmaktadır. Bu anlayışa göre âriyet olarak alınan mallar esas itibariyle garantili değildir, gayr-ı mazmûne'dir. Garantili olması için, alış sırasında, sadedinde olduğumuz hadisteki gibi, bunu belirleyici bir ifade olması gerekir. el-Kâdî der ki: "Bu hadis, âriyet mal, bunu âriyet olarak alanın (yani müsteîr'in) üzerine garantilenmiştir. Şayet bu mal elinde telef olsa, onu tazmin etmesi, ödemesi gerekir." İbnu Abbâs, Ebu Hüreyre (radıyallahu anhümâ) böyle söylemişlerdir. Atâ, Şâfiî, Ahmed bu görüşü benimserler. Hz. Ali, İbnu Mes'ud, Şureyh, Hasan Basrî, Nehâî, Ebu Hanîfe, Sevrî (radıyallahu anhüm) ise, âriyetin, müsteîr'in elinde emanet olduğuna, teaddî (haddi aşan bir durum) olmadıkça tazmine mecbur kalmayacağına hükmetmişlerdir.[111] َي ـ6251 ـ2 هّللاُ َعْنه َر ـ وعن أنس َر ِض : [ سو َل هّللاِ أ َّن :# ْي َضا َع ْت َعلَ فَ ْصعَةً َر قَ ُهْم استَعا َها لَ ِه فَ ]. أخرجه الترمذي . َضِمنَ 2. (4215)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir tabak istiâre etmişti, kap ziyana uğradı. Sahiplerine tazmin etti." [Tirmizî, Ahkâm 23, (1360).][112] AÇIKLAMA: 1- Tirmizî, bu hadisin bir başka vechini daha kaydeder ve senet bakımından onun daha sıhhatli (esahh) olduğunu belirtir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinden biri [yani Zeyneb Bintu Cahş (radıyallahu anhâ)] Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir tabak içerisinde yemek hediye etti. Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) tabağa eliyle vurdu. İçerisinde bulunanları attı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Yemeğe yemek, kaba kab (tazmîn edilecek)" buyurdu." Buna yakın başka rivayetler de gelmiştir. Kimisinde bu hadiseyi, Hz. Âişe'nin, Ümmü Seleme'ye karşı icra ettiği, bazılarında ise Hz. Hafsa veya Hz. Safiyye'ye karşı icra ettiği zikredilir. Ayrıca, yemeğin dökülmekle kalmayıp, tabağın da kırıldığı, gelen tasrihat arasında İbnu Hacer, sadedinde olduğumuz hadisteki mübhem kimsenin Hz. Zeyneb Bintu Cahş olduğunu belirttikten sonra diğer rivayetlerin başka hadiselere delalet ettiğini söyler. 2- Bu hadis istiâre edilen malın ziyana uğraması hâlinde tazmin edileceğine delildir. Tazmin işi, misli varsa misliyle yapılacak, misli yoksa kıymeti üzerinden yapılacaktır. Buhârî'nin bir rivayetinde, tabağı kırılana Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ait sağlam bir tabak verilir. * Şâfiî ve Hanefîler bu hükümle ihticac ederler. * İmam Mâlik: "Kıymet biçilenler mutlak surette kıymetiyle tazmîn edilir" demiştir. Mamafih İmam Mâlik'ten yapılan bir rivayette, önceki görüşte olduğu, bir başka rivayette de: "İnsanlar tarafından yapılan şey misliyle hayvan ise kıymeti üzerinde tazmîn edilmelidir" demiştir. Bir başka rivayette de: "Mevzun (tartıyla satılan) ve mekîl (hacimle satılan) olanlar kıymetle, böyle olmayanlar misliyle tazmîn edilir" demiştir. İkinci görüşü benimseyenler, sadedinde olduğumuz hadis ve aynı ma'nâdaki diğer rivayetlerle ilgili şöyle bir yorumda bulunurlar: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın iki zevcesinin hücrelerinde birer tane olmak üzere iki tabağı vardı. Resulullah, kıranı cezalandırmak üzere, kırığı onun hücresine, sağlamı da diğerinin hücresine koydu. Dolayısıyla, ortada bir tazmin mevcut değildir." Ancak bu tevil İbnu Hibbân'ın bir rivayetinde gelen "Kim bir şey kırarsa, kırdığı şey kendisinin olur, ona da bir mislini tazmin etmek terettüp eder" buyurduğu belirtilir.[113] َي ـ6254 ـ3 هّللاُ َعْنه قال َر ـ وعن سمرة َر ِض : [ سو ُل هّللاِ يَ ِد َم قَا َل :# ا أ َخذَ ْت َحتهى تُؤِدهيَهُ ْ قَا َل قَتَادَة:ُ َح َس ُن َعلى ال . ْ َّم نَ ِس َي ال ث . ُ ْي ِه َض َم فَقَا َل: ا َن َعلَ َكَ َو أ ِمينُ ُه . ِريَةَ عَا ْ يَ ْعِنى ال ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 3. (4216)- Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Aldığı şeyi sahibine ödemek "el'e vecîbedir." Katâde der ki: "Hasan (bunu rivayet ettiğini) unuttu ve dedi ki: "O, [yani âriyet] emânetindir. (Zayi olması halinde) sana tazmîn gerekmez." [Ebu Dâvud, Büyû' 90, (3561); Tirmizî, Büyû' 39, (1266).][114] AÇIKLAMA: 1- Âlimler, hadisi: "El"e, yani kişiye, aldığı şeyi sahibine eda etmek vacibtir" diye anlamıştır. "Alınan şey" râvi tarafından her ne kadar âriyet olarak açıklanmış ise de, bu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a nisbet edilen ibârede mevcut değildir. Bu sebeple "el"in aldığı şeyin cinsi "gasb", "âriyet", "emânet" gibi mülkiyeti başkasına ait olan şey olarak açıklanmıştır. "Gasb ise, sâhibi istemeden vermesi: âriyet ise, sahibi istemese bile önceden tesbit edilmiş müddeti varsa, dolar dolmaz vermesi; vedîa (emanet) ise, sahibi isteyince vermesi "ele vacibtir" denmiştir. İbnu'l-Melek'in kaydettiği bu açıklamayı Aliyyu'l-Kârî güzel bulmuştur. 2- Katâde, Hasan Basrî hazretlerinin bu hadisi Resulullah'tan rivayet ettiğini, zaman içinde unutarak, âriyetle ilgili bir başka kanaate vardığını söyler. Muahhar olan bu görüşüne göre, âriyet mal, emanet gibidir; müsteîr de emânetci durumundadır. Öyleyse emânetin zâyiinden emânetci sorumlu olmadığı gibi âriyet malın zayiinden de müsteîr sorumlu değildir, zâyii halinde tazmîn etmez. 3- Şevkânî, Hasan Basrî'nin rivayetiyle ameli arasındaki ihtilafla ilgili olarak bir usül kaidesini hatırlatır: "Böyle durumlarda rivayetle amel edilir, reyle değil" der. 4- Hadis, vedî' (emanet malı elinde tutan) ve müsteîr'in ellerindeki şey zâyi olduğu takdirde tazmin edeceklerini söyleyen ülemânın delili olmuştur. Ancak Resulullah'tan rivayet edilen "Güvenilen kimseye tazmîn yoktur" veya aynı ma'nâda olmak üzere, "Hiyânete girmeyen müsteîr'e tazmin yoktur" hadisini esas alan bazı âlimler, elinde başkasının malını -emanet, âriyet, icâret gibi bir surette- bulunduran kimse emin olduğu ve şahsî bir taksir ve ihâneti olmadan, tabii bir âfet, çalınma, gasbedilme, kaybolma, yağmalanma gibi iradesi dışı bir sebeple zayi olan malı tazmîn etmeyeceği hükmüne varmıştır. Şâfiîler ve Hanbelîler gibi.[115] َو أبي أمامة َر ِض : [قَا َل رسو ُل هّللاِ :# الدَّْي ُن َي ـ6254 ـ6ـ وعن هّللاُ َعْنه قال ِرٌم، ُم َغا َوال َّز ِعي َمْردُودَة،ٌ ِمْن َحةُ ْ َوال ُمؤدَّاة،ٌ ِريَةُ عَا ْ ال ِض ي َمقْ ُم» الضمين والكفيل . ]. أخرجه أبو داود والترمذي.«الزعي 4. (4217)- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Âriyet (sahibine) verilecektir. Kefil borçludur, borç ödenmelidir." [Tirmizî, Büyû 39, Vesâyâ 5, (2121), (1265); Ebu Dâvud, Büyû' 90, (3569).] [116] AÇIKLAMA: Bu hadisle, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ticari hayatta gerekli bazı müesseselerin kanununu vaz'etmektedir: Âriyet olarak alınan mal sahibine (ziyanı halinde) ödenmelidir. Nasıl ödeneceği hususundaki ihtilaf daha önce açıklandı. Keza kefil (zaîm), üzerine aldığı, garanti verdiği borcu ödemelidir. Keza borç kaza edilmeli, ödenmelidir.[117] َي ـ6254 ـ1 هّللاُ َعْنه قال َو ـ وعن أبي هريرة َر ِض : [قال رسو ُل هّللاِ :# ال َّشاةُ ُّي، ، ال َّصِف َحةُ قْ َّ الل َمنِي َحةُ ْ ال َ نِ ْعم تَ ْغدُو ُّي ِمْن َحةٌ ال َّصِف ِإنَا ِء ُرو ُح ب ب ]. أخرجه الشيخان.« ِإنَا ٍء َوتَ َمنيحةُ َّم ال » يعيدها الناقة أو الشاةٌ يعطيها صاحبها غيره لينتفع بها ث .و« ُ َحةُ قْ َّ الل » الناقة ي ذات اللبن.« َصف وشاةٌ » إذا كانت غزيرة اللبن كريمة . 5. (4218)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Başkasına sütünden istifade etmesi için verilecek bir hayvan olarak, sütlü deve ve bol sütlü koyun ne muvafıktır. Sabah bir kap, akşam bir kap süt verir." [Buhârî, Hibe 35, Eşribe 14; Müslim, Zekât 73, (1019).][118] AÇIKLAMA: Menîha, esas itibariyle atiyye ma'nâsına gelir. Ancak Araplar deve, koyun gibi hayvanı bir kimseye sütünden ve yününden istifade etmesi için bir müddet için vermeye menîha demişlerdir. Bir bakıma âriyetin bir çeşididir. Sadedinde olduğumuz hadiste sütlü hayvanların âriyeti ma'nâsına gelir. el-Kazzâz menîha diye öncelikle deve ve koyunun âriyetine dendiğini belirtilir. Lakha, doğumu yakın sütlü deve demektir. Safiy, değerli, sütü bol ma'nâsına gelir, safiyye de denir. Müslim'in rivayetinde şöyle denir: "Haberiniz olsun! Bir aileye sabah bir kap, akşam bir kap süt veren bir deveyi menîha olarak veren kimse var ya, onun ecrî gerçekten büyüktür." [119] UMR VE RUKBA BÖLÜMÜ UMUMÎ AÇIKLAMA 1- en-Nihâye'de açıklandığına göre, cahiliye devrinde, bir adama hayatı boyunca istifade etmesi için ev, tarla gibi şeyler bağışlanıyor, adam öldükten sonra o bağış eski sahibine geri dönüyormuş. Mesela رَ ْع َمْرتُهُ الدَّا اَ ُع ْمَرى demek "Ona bu evi ömür boyu bağışladım, ölünceye kadar evde oturacak" demektir. Adam ölünce evin mülkiyeti asıl sahibine dönecektir. İşte buna umrâ denmekte idi. Rukbâ'ya gelince, bu da umrâ'ya benzer, ancak burada bağışlayan: "Eğer ben evvel ölürsem o senindir, sen evvel ölürsen mal bana geri dönecektir" diyerek malı vermiştir. Rukbâ kelime olarak murâkebeden gelir. Bu akde rukbâ denmesi, her iki tarafın ve hatta varislerin birbirlerinin ölümünü murakebe etmeleri (gözetlemeleri) sebebiyledir. Şunu da belirtelim ki, İmam Mâlik ve ashabı bu aktin bağış ma'nâsına gelen başka kelimelerle de ifade edilebileceğini söylemişlerdir. Mesela i'timar, süknâ, iğtilâl, irfâk, inhâl vs. gibi. 2- Umrâ ve rukbâ akidlerinin hükmü ve bazı meseleleri ihtilaflıdır: * Cumhur, bu akdin sıhhatine kâildir. * Bazı âlimler böyle bir bağışı temlik kabul ederken, bir kısmı âriyet kabul etmiştir. İbnu Hacer cumhur'un umrâ vâki olduğu takdirde, malın, sarih olarak şart kılınmadıkça onu alana mülk olacağına, bir daha ilk sahibine dönmeyeceğine hükmettiğini belirtir. * Ülemâ şu hususta da ihtilaf etmiştir: "Temlik neye teveccüh edecektir? Menfaate mi, yoksa rakabe hibesinde olduğu gibi mi? Cumhur, diğer hibeler gibi bunun da rakabe hibesi gibi, ayn'a teveccüh edeceğine hükmetmiştir. Öyle ki, bu suretle hibe edilen mal, köle ise, bunu kendine hibe edilmiş olan azâd etse infaz edilir hibe eden âzad etse infaz edilmez. Ancak bazı âlimler rakabeye değil, mülkün sağlayacağı menfaate teveccüh ettiğini söyler. İmam Mâlik ve kadim görüşünde Şâfiî bu kanaattedir. * Bunda vakıf muamelesi mi âriyet muamelesi mi takip edilecek, bu da bir diğer ihtilaf noktasıdır. Hanefîlere göre, umrâ'da temlik, rakabe'ye; rukbâ'da ise menfaate teveccüh eder. Mâlikîler iki farklı görüş beyan etmişlerdir. * Umrâ meselesinde, ülemâ bazı ihtilaflara düşmüş ise de, Cumhur, bu yolla, bağışlanan malın geri dönmeyeceği kanaatindedir. Aradaki ihtilaflar, hükme esas teşkil eden hadislerdeki farklılıklardan kaynaklanır. İbnu Hacer, bu meseleyi bazı rivayetleri de kaydederek tahlilde bulunur. Biz mevzuun anlaşılması için özetleyerek sunmayı faydalı mülâhaza ediyoruz: Onun zikrettiği rivayetlerden biri, Ma'mer tarikiyle Zührî'den kaydettiği şu rivayettir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın caiz kıldığı umrâ, kişinin "bu ev sana ve senin arkandan gelecek ahfâdınadır"[120] diyerek yaptığı umrâdır. Ancak kişi: "Bu ev, yaşadığın müddetce senindir" diyerek umrâ kılarsa bu, onun ölümüyle sahibine rücû eder." Ma'mer Zührînin böyle fetva vermekte olduğunu kaydeder. Hz. Câbir (radıyallahu anh)'tan gelen bir rivayete göre, demiştir ki: "Ensar (radıyallahu anhüm), muhacirlere mallarından umrâ kılıyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mallarınızı kendinize saklayın, onları ifsad etmeyin, zira kim bir malı umrâ kılarsa, bu mal, hayatta olsa da, ölse de umrâ kılınan kimsenin ve onun ahfâdının olur." İbnu Hacer, üç ayrı rivayet kaydettikten sonra bunlardan üç durum çıktığını belirtir. 1) Kişinin: "Bu, sana ve ahfadına ait" diyerek kıldığı umrâ. Burada, bağışın bağış yapılan kimseye ve ahfadına ait olduğu açıktır. 2) Kişinin: "Bu, hayatta olduğun müddetçe sana aittir, ölünce bana dönecektir" diyerek umrâ kılmasıdır. Bu muvakkat bir âriyettir. Bu umrâ akdi de sahihtir. Adam ölünce mal, verene geri döner. Bunu ve önceki durumu Zührî'nin rivayeti beyan etmiştir. Ülemânın çoğu buna hükmetmiştir. Şâfiîlerden bir grup da bu görüşü tercih etmiştir. Ancak çoğunluğun nezdindeki esahh görüş, malın, hibe edene dönmeyeceğine dairdir. Bunlar, geri dönme şartının fasid bir şart olduğunu ileri sürerek görüşlerini ortaya koymuşlardır. 3) Kişinin mutlak bir ibare ile "Onu sana umrâ kıldım" diyerek akidde bulunmasıdır. Hz. Câbir'den kaydedilen rivayet, böyle bir akde terettüp edecek hüküm, kaydettiğimiz birinci haldeki hükmün aynıdır. Bunun esası da hibe edilen malın eski sahibine dönmeyeceğidir. Cumhur'un ve kavl-ı cedidinde Şâfiî'nin görüşü bu merkezdedir. Şâfiî hazretleri kavl-i kadiminde: "Akid, aslı itibâriyle bâtıldır" demiştir. Ancak ondan İmam Mâlik'in görüşü gibi bir görüş de rivayet edilmiştir: "Onun kadim görüşü de cedid görüşü gibidir" de denmiştir. Nesâî, Katâde'nin Süleyman İbnu Hişam İbni Abdi'l-Melik'in fukahaya mutlak surette yapılan umrâ akdi hakkında sorup, "caizdir" cevabını aldığını hikaye ettiğini kaydeder... Zührî ülemânın fetvalarını özetleyerek şöyle demiştir: "Caiz olan umrâ, kişi ve kendinden sonra da ahfâdı için yapılan umrâdır. Eğer, kendinden sonra ahfadına yapılmamışsa, mal, şartı koyan kimse içindir." Müteakip hadisler bu açıklama çerçevesinde anlaşılmalıdır.[121] َي ـ6254 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِ ِه، فَقَدْ قَ َط َع ـ عن جابر َر ِض : [قال رسو ُل هّللاِ :# َوِلعَِقب َي لَهُ َم ْن أ ْع َمَر َر ُج ًَ ُع ْمَرى ِه َحقَّهُ هُ ُ ْول قَ ِ ِه ْعِمَر َو َعِقب ُ َم ْن أ َي ِل َو ِه ِ ُّى دُونَ ]. أخرجه الستة.وفي أخرى: للشيخين: « َها، ْت لَهُ َم قَضى النَّب # ْن ُو ِهبَ عُ ْمَرى ِل ْ ِال ب ».وفي أخرى: َها» . َرا ٌث ’ ْهِل لعُ ْمرى ِمي ْ لعُ ْمرى َجائِ َزةٌ».ولمسلم: «ا ْ «ا 1. (4219)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir başkasına hayat boyu ev bağışında bulunursa, artık bu ev onun ve vârislerinin olur. Bu söz, o maldaki hakkını keser. Ev, kendine ömür boyu bağışlanana ve onun vârislerine aittir." [Buhârî, Hibe 32, Müslim Hibât 21, (1625); Muvatta, Akdiye 43, (2, 752); Ebu Dâvud, Büyû' 87, 88, 89, (3550-3558); Tirmizî, Ahkâm 15, (1350); Nesâî, Umrâ 2, 3, 4, (6, 272-278).] Sahîheyn'de gelen bir diğer hadiste: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) umrâ hakkında "kendisine bağışlananın lehinde hükmetti" şeklinde gelmiştir. Bir başka rivayette: "Umrâ caizdir" denmiştir. Müslim'in rivayetinde: "Umrâ onun ehline mirâstır" denmiştir. [122] َي ـ6224 ـ2ـ وعن زيد بن ثابت هّللاُ َعْنه قال َر ُسو ُل هّللا َر ِض : [ ِ َو َمَم قا َل :# اتَهُ َم ْحيَاهُ ُهَو ِل ُم ْعَمِرِه، فَ َم ْن أ ْع َمَر َشْيئاً ْرقِبُوا َو . ََ تُ هُ ُ ِيل ُهَو َسب فَ َب َشْيئاً العُ ْمَر » أن يعطى ا” ويقول له فَ ]. أخرجه أبو داود والنسائي.« ى َم ْن أ ْرقَ أو أرضاً نسان آخر دارا : هي لكل ً َو«ال ُّرقبى» أ ْن يُ ْع ِطىَ ُع إياها على أ ْن تكون للباقي منها، فيقول إن م ُّت قبلك فهى لك َّي عمري أو عمرك فإذا م َّت رجعت إل . وإن م َّت قبلي فهي لي. ’ن كل واحد منهما يرقب موت صاحبه . 2. (4220)- Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir şeyi umrâ kılarsa o şey artık mu'mer'e (umre kılınan şahsa) aittir, hayatta iken de ölmüş iken de. Malı rukbâ kılmayın. Kimde rukbâ kılarsa [bu mal miras] yolundadır." [Ebu Dâvud, Büyû' 89, (3559); Nesâî, Rukbâ 1, (6, 269).][123] AÇIKLAMA: 1- Bu hadiste umrâ ve rukba beraber zikredilmektedir. Daha önce de belirtildiği üzere bunlar birbirine pek yakın, benzer akidlerdir. Umrâ'da: "Evimi sana bağışladım, eğer benden önce ölürsen ev bana dönecek, ben senden önce ölürsem o senin olacak" diyerek bağış yapmasıdır. Bazı âlimler rukba ile umrâ arasında fark gözetmiş, sadedinde olduğumuz hadisi esas alarak umrâyı tecviz etmiş, fakat rukbâ'yı tecviz etmemiştir. Zürkânî, tecviz etmeyenler arasında Ebu Hanîfe ve Mâlik'i zikreder ve "Bir cemaat" der. Ayrıca ekseriyetin câiz gördüğünü belirtir. Öte yandan Ahmed İbnu Hanbel ile İshak İbnu Râhûye "rukbâ umrâ'nın mislidir, verilen şey, alan kimsenindir, verene dönmez" demiştir. 2- Sadedinde olduğumuz hadiste gelen rukbâ'dan nehiy, gerçek bir nehiy olmayıp, "uygun değildir" ma'nâsınadır. Yani "maslahatınız açısından muvafık değil, buna rağmen yaparsanız akid sahihtir" ma'nâsında bir nehiydir. Zaten hadisin sonunda: "Kim, bir şeyi rukbâ akdiyle hibe ederse, bu, (miras) yolundadır" denmektedir. Ebu Dâvud'un Hz. Câbir' den kaydettiği bir rivayette Aleyhissalâtu vesselâm: "Umrâ ehline (yani kendisine umrâ yapılana), rukbâ da ehline caizdir" buyurmuştur. Bu rivayet rukbâ ile umrâyı bir tutanlara delil olduğu gibi, rukbâ'nın da gerçek ma'nâda nehyedilmediğine delildir.[124] َم ـ وعن اب عباس َر ِض : [قا َل رسو ُل هّللاِ :# َ ْن َي ـ6225 ـ3 هّللاُ َعْنهما قال ُهَو ِل فَ َب َشْيئاً َم ْن أ ْرقَ ْرقِبَهُ ْرقِبُوا أ ْمَوالَ ُكْم فَ تُ ُ أ ] . 3. (4221)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mallarınızı rukbâ kılmayın. Kim rukbâ kılarsa mal artık rukbâ kılınan kimsenin olur."[125] ْعِمَر ـ6222 ـ6ـ وفي رواية: [ َها ُ َم ْن أ ِل عُ ْمرى َجائ َزةٌ ْيئِ ِه ْ عَ ال . ائِ ِد فِي قَ ْ عَائِدُ فِي ِهبَتِ ِه َكال ْ َوال ْرقِبَ َها ُ َم ْن أ ِل بى َجائِ َزةٌ َوال ُّرقْ ]. أخرجه النسائي . 4. (4222)- Bir başka rivayette: "Umrâ, umrâ kılınan şahıs için caizdir. Rukbâ da rukbâ kılınan kimse için caizdir. Hibesinden dönen, kusmuğuna dönen gibidir" buyurulmuştur.[126] َب َو َم ـ6223 ـ1ـ وله في أخرى. قال ابن عباس: [ َ ْن أ ْرقَ ُهَو لَه،ُ فَ َم ْن أ ْع َمَر َشْيئاً عُ ْمرى، فَ ْ بى َو ََ ال تَ هُ ِح ُّل ال ُّرقْ ُهَو لَ فَ َشْيئا ] . ً 5. (4223)- Yine Nesâî'nin bir diğer rivayetinde İbnu Abbâs der ki: "Ne rukbâ ne de umrâ helâl değildir. Kime bir şey umrâ kılınmışsa bu onundur, kime de bir şey rukbâ kılınmışsa o şey onundur." [Nesâî, Rukbâ 1-2, (6, 269).][127] ِن ـ6226 ـ4ـ وعن نافع: [ ْن َت َزْيِد ْب ِ َها ب َكانَ ْت قَدْ أ ْس َكنَ ْت في َر ِض َي هّللاُ َعْنهما دَاراً َصةَ ْختِ ِه َحْف ُ َخ َّط أ َّن اْب َن ُع ا ِب َمَر َو ِر َث ِم ْن أ ْ ال َض اْب ُن َب ْن ُت َزْيٍد قَ ِ ْت ب ِيَ ُوفه َّما تُ َما َعا َش ْت فَلَ َو َرأى أنَّهُ لَهُ َمس َك َن، ْ َمَر ال ُع ]. أخرجه مالك. 6. (4224)- Nâfi' rahimehullah anlatıyor: "İbnu Ömer (radıyallahu anhüm)'e, kız kardeşi Hafsa (radıyallahu anhâ)'dan bir ev tevarüs etti. Hafsa (radıyallahu anhâ), bu eve hayatı boyunca olmak kaydıyla Zeyd İbnu'lHattab'ın kızını oturtmuştu. Zeyd'in kızı ölünce İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) meskeni kabzetti. O bu evin kendine ait olduğu reyinde idi." [Muvatta, Akdiye 45, (2, 756).][128] AÇIKLAMA: Yukarıda nazarî olarak anlatılan umrâ meselesine fiilî bir örnek görmekteyiz: İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ), kız kardeşi Hz. Hafsa validemizin, umrâ yoluyla bağışladığı evin, kullanıcısı vefat edince evin kendisine geri döndüğü kanaatine varmıştır. Şöyle ki: "Burada iskân, umrâ ma'nâsındadır. Umrâ ise, mu'mir'in [yahut müskin'in] vârisine rücu etmektedir." [129] GAZVELER BÖLÜMÜ UMUMÎ AÇIKLAMA 1- Gazve kelimesi, lügat olarak kasdetmek ma'nâsına gelir. Mesela mağza'lkelam demek, kelamdan kasdedilen ma'nâ, maksad demektir. Resulullah'ın siyerine giren bir tabir olarak, Aleyhissalâtu vesselâm'ın şahsen veya tarafından hazırlanmış bir ordu ile küffâra karşı "kasd"ını ifade eder. Cemi olarak gazavât ve meğâzî kelimeleri kullanılır. Megâzî, yine aynı asıldan olan mağza'nın cem'idir. Gazve ile küffar'ın şahıslarının kastedilmesi, memleketlerinin veya Uhud, Hendek gibi indikleri yerlerin kastedilmesinden daha âmmdır. 2- Müslümanlar, hicretten önce, kâfirlere karşı savaşmaktan men edilmişlerdi. Öyle ki, Kureyş müşriklerinin, işkence, hakaret ve zulümlerinden çok çeken müslümanlar, zaman zaman yapılanlara tahammül edemeyerek, silahla mukabele için Resulullah'tan ısrarlı müsaade istemişler fakat Aleyhissalâtu vesselâm her seferinde talebi reddedip müsaade etmemiş, mesele üzerine gelen âyetler de hep sabır tavsiye etmiştir.[130] Megâzî müellifleri ve hatta müfessirler, küffârla silahlı mücadeleye izin veren ilk âyetin "Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir" (Hacc 39) olduğunu söyler. Burada dikkat edilirse, savaşın izni sınırlı bir izindir. Bütün Müslümanlara değil, "kendilerine savaş açılmış olan ve zulme uğratılanlar"adır; yâni Mekkeli müslümanlara. Bu âyetin Medine'de nâzil olduğu kabul edildiğine göre hicretten sonra savaş izni verilmişse de, izin sadece muhacirleredir. Nitekim, Bedir gazvesine kadar, çıkarılan ilk seriyyelere katılanlar ismen bellidir ve incelendiği zaman hepsinin Mekkeli muhacir oldukları görülür. Gerçi bu hususa siyer ve megâzî müellifleri de dikkat çeker. Bilahare nâzil olan şu âyet mutlak bir cihad emri vermektedir: "İsteyen, istemeyen hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Bilirseniz bu sizin için hayırlıdır" (Tevbe 41). Bu hususta belli bir tedriçle gelen vahiyleri Hicret bahsinin sonunda göstereceğimiz için burada teferruata girmeyeceğiz. İbnu Hişam'ın Sire'sine göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Medine'de gerçekleştirdiği ilk gazve, ilk askerî çıkış, Hicretin birinci yılı Safer ayının onikinci gününde yaptığı Veddân seferidir. Kureyşle karşılaşmak için çıkılmışsa da karşılaşma olmadan geri dönülmüştür. Bu sefere çıkarken yerine Sa'd İbnu Ubâde'yi halef bırakmıştır. Buhârî'nin İbnu İshak'tan kaydettiğine göre ise Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ilk gazvesi Ebvâ'ya olmuştur. İbnu Hacer, bu iki rivayet arasında ihtilaf olmadığını söyler. "Çünkü der, Ebvâ ile Veddân birbirine yakın olan iki yerdir, ikisi arasında altı veya sekiz millik mesafe var, bu sebeple Sa'd İbnu Cüsâme hadisinde "İlk gazve Ebvâ'ya veya Veddân'a idi" diye gelmiştir." İbnu Hacer, tahliline devamla, Megâzî'l-Ümevî'de: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şahsen gazveye çıktı ve Veddân'a kadar geldi, burası Ebvâ'dır" dendiğini belirterek, bazı müelliflerin Veddân ile Ebvâ'yı, iki ayrı ismi olan aynı yer olarak anladıklarına dikkat çeker. Musa İbnu Ukbe gibi başka müelliflerin de Resulullah'ın ilk gazvesinin Ebvâ'ya olduğunu söylediklerini kaydeden İbnu Hacer, İbnu Abbâs'tan rivayet edilen şu açıklamayı kaydeder: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ebvâ'ya varınca, Ubeyde İbnu'l-Hâris'in komutasında altmış kişiyi gönderdi. Bunlar bir grup Kureyşli ile karşılaştılar. Birbirlerine ok attılar. Bu sırada Sa'd İbnu Ebî Vakkas bir ok attı. Allah yolunda ilk ok atan o idi." İbnu Hacer, Ümevî'nin Megâzî' sinde ilk ok atanın Hamza İbnu Abdilmuttalib'in olduğunun yazılı bulunduğunu, hatta "Kendisine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından ilk sancak verilen kimsenin de Hamza olduğunun" yazıldığını, Musa İbnu Ukbe, Ebu Ma'şer, ve el-Vâkidî gibi diğer megâzî sahiplerinin de bu hususta cezm ettiklerini belirtir. Bu husustaki rivayetleri aynen şöyledir: "Hz. Hamza (radıyallahu anh)'ın sancağını taşıyan Hamza'nın halîfi olan Ebu Mürsed idi. Hadise Hicretin birinci senesi Ramazan ayında cereyan etti. Bu sefere katılanların sayısı otuz kişi idi, gayeleri Kureyş'in ticaret kervanını kesmek idi. Büyük bir kalabalığın [Üçyüz kişi] başında olan Ebu Cehil'le karşılaştılar..."[131] BAZI TEKNİK BİLGİLER: * İbnu Sa'd, Tabakât'ında Resulullah'ın bizzat katıldığı gazvelerin 27 olduğunu, gönderdiği seriyyelerin ise 47 olduğunu, Hz. Peygamber'in savaştıklarının bi'l-icma gazve olduğunu; Bedir, Uhud, Müreysi, Hendek, Kureyza, Hayber, Mekke Fethi, Huneyn, Taif, ayrıca Benî Kureyza, Hayber dönüşü Vâdi'il-Kura'da el-Gâbe'de de savaştığının rivayet edildiğini belirtir.[132] * İLK SERİYYELER: Bedir gazvesi dahil, çıkarılan ilk askeri seriyyelerin gayesi, siyer kitaplarının belirttiği üzere, her defasında, Şam'a gitmekte veya Şam'dan dönmekte olan Kureyş tüccarlarını karşılamak idi. İbnu Sa'd, Bedir Gazvesine kadar şu seriyyelerin yapıldığını kaydeder: [133] Hz. Hamza Seriyyesi: Ebu Cehil'in başkanlığında üçyüz kişinin himayesindeki bir kervana karşı yapılmıştı. Her iki tarafa da müttefik olan Mecdî İbnu Amr el-Cühenî araya girer, savaşı önler. Ubeyde İbnu'l-Hâris Seriyyesi: Hicretin 8. ayında Şevvalde altmış kişilik bir kervana karşı gönderilir. Batn-ı Râbığ'da kılıç çekilmeyen karşılaşmada karşılıklı ok atmalar olur. İlk oku bu seferde Sa'd İbnu Ebî Vakkas atar. Sa'd İbnu Ebî Vakkâs Seriyyesi: Hicretin 9. ayında 20 kişilik bir grupla iyi bir kervana karşı yapılır. Ebvâ Gazvesi: Hicretin 12. ayında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şahsen katıldığı bir gazvedir. Buvat Gazvesi: Hicretin 13. ayında Rebiülevvelde Resulullah'ın katıldığı bir gazvedir. Kürz İbnu Câbir'i Takip Gazvesi: Yine hicretin 13. ayında Rebiül-evvel'de adı geçen kişiyi takip için bizzat Resulullah'ın katıldığı bir seferdir. Bu kâfir, Medine civarında talanda bulunup kaçmıştı. Zü'l-Uşeyre Gazvesi: Hicretin 16. ayında Cemâdiye'l-Ahire'de Resulullah'ın katıldığı bir gazvedir. Abdullah İbnu Cahş Seriyyesi: Hicretin 17. ayında Receb ayında 12 kişi ile yapılan bir seriyyedir. Bedir öncesi yapılan seriyyelerin en ehemmiyetlisi budur. Bu seriyyede hem mukatele olmuş, müşrik öldürülmüş, hem de azımsanamayacak miktarda ganimet elde edilmiştir. Bu sefer dahil, Bedir öncesi bütün seferlere sâdece muhâcirler iştirak ettiği halde, bu seferde elde edilen ganimet, Ensârîleri de kendi istekleriyle seriyyelere katılmaya müşevvik olmuş, Bedir seferine çok sayıda Medinelinin katılmasına zemin hazırlamıştır. * İlk mücahidler: Ensârî'dir. İbnu Sa'd'ın tebarüz ettirdiği bir diğer nokta, Bedir savaşı'na kadarki bütün seriyyelerde yer alan mücâhidlerin muhâcir olmasıdır. İbnu Sa'd: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) der, Ensâr'dan hiç kimseyi Bedir Gazvesi'ne kadar seriyyelere dahil etmedi. Böyle davranışının sebebi, (Hicretten önce, onlarla yaptığı antlaşmada) kendisini, beldelerinde himaye etmeyi şart koşmuş olması, (Mekkelilerle savaşma şartını koşmamış olması) idi." Resulullah'ın yukarıda kaydedilen ilk seferlerinin gayesi, anlaşılacağı üzere, geçim kaynakları -Kur'an'ın ifadesiyle "Ziraate elverişsiz bir vadi"de (İbrahim 37) yaşadıkları için- ticarete dayanan Mekkelilerin Şam'la olan ticarî bağlarını keserek ekonomik ablukaya almaktı. Bu siyaset gerçekten başarılı olacak ve Kureyş kâfirlerini, -İslam intişar tarihi açısından Feth-i Mübîn sayılan- Hudeybiye antlaşmasını yapmaya hazırlayacaktır. Resulullah'ın gazveleri, askeri tabya açısından askerî- siyasî gözle tahlil edilmeye ziyadesiyle layık ve gereklidir. Kur'an'ın, Resulullah'ta varlığını haber verdiği en güzel örnek bu sahaya da şâmil olmalıdır: نَ كاَ ْدَقَل َح َسنَةٌ ْسَوةٌ [134].(21 Ahzâb (لَ ُكْم فِى َر ُسو ِل هّللاِ اُ َي ـ6221 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِس ]. أخرجه الشيخان . َّت َع ْش َرةَ َغ ْزَو ـ عن بريدة َر ِض : [ َغ َزا رسو ُل هّللاِ # ةً 1. (4225)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onaltı gazve yapmıştır." [Buhârî, Megâzî 89, 1, 77; Müslim, Hacc 218, (1254), Cihad 147, (1814); Tirmizî, Cihâd 6, (1676).][135] ـ6224 ـ2ـ وعند مسلم: [ ِ هيِ َم َع النَّب ِس ] . َّت َع ْش َرةَ َغ ْزَو أنَّهُ َغ َزا # ةً 2. (4226)- Müslim'in rivayetinde: "(Büreyde (radıyallahu anh)) Resululluh'la birlikte onaltı gazveye katıldığını söyler." [Müslim, Cihad 146, 147, (1814).] [136] َه ـ6224 ـ3ـ وفي رواية له: [ َغ َزا # ا ِن ِمْن َما َع َع ْش َرةَ َغ ْزَوة،ً قَاتَ َل فِي ثَ تِ ْس ] . 3. (4227)- Yine Müslim'in bir rivayetinde: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ondokuz gazve yaptı, bunlardan sekizinde savaştı" denmektedir. [Müslim, Cihad 146, (1819); Buhârî, Megâzî 87.][137] كوع َر ِض قال: [ َغ َزْو ُت َم َع َر ُسو ِل هّللاِ # بُعُو ِث َي ـ6224 ـ6ـ وعن سلمة بن ا’ هّللاُ َعْنه ْ َث ِم َن ال َما بَعَ َع َغ َزَوا ٍت و َخ َر ْج ُت فِي َسْب َر ِض َي هّللاُ َعْنهما َمةُ َسا ُ ْينَا أ َعلَ ْينَا أبُو َب ْكٍر َو َمَّرةً َعلَ َمَّرةً َع َغ َزوا ٍت، تِ ْس ]. أخرجه الشيخان . 4. (4228)- Seleme İbnu'l-Ekva' (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte yedi gazve yaptım. Ayrıca çıkardığı seferlerden de dokuzuna katıldım. Bir defasında başımıza Ebu Bekr (radıyallahu anh) bir defasında da Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ) vardı." [Buhârî, Megâzî, 87; Müslim, Cihad 148, (1815).][138] AÇIKLAMA: Bu dört hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yaptığı seferlerin sayısını vermekten başka, bizzat katılmadığı seferlerin varlığına da dikkat çekmektedir. Bunlarla ilgili umumî rakamları, daha önce kaydettik.[139] * BEDİR GAZVESİ َي ـ6224 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِي ُسْفيَ َشا # ا َن َو َر َر ـ عن أنس َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ بَا ُل أب ْكٍر َر ِحي َن بَل . ِض َغَهُ إقْ أبُو بَ َ م َي فَتَ َكل هّللاُ َعْنه، َّ َر ِض َي فَأ ْع . هّللاُ َعْنه، فَقَا َل َر َض َعْنهُ َ َس ْعدُ ْب ُن ُعبَادَةَ ُع َمُر َر ِض َي هّللاُ َعْنه، فَأ ْع َر َض َعْنهُ فَقَام َ م َّ َّم تَ َكل َر ث : ُسو َل هّللاِ؟ ُ ِريدُ يَا إيَّانَا تُ ْ ِخي َض َها ال ْو أ ْمَرتَنَا أ ْن نُ ِيَ ِدِه لَ ْف ِسي ب ِذي نَ َّ َوال َر فَ بَ ْح ’ نَا ْ ِغَماِد لَفَعَل ْ َمْرتَنَا أ ْن نَ ْضِر َب أ ْكبَادَ َها إلى بَ ْر ِك ال ْو أ َولَ فَنَدَ َب # َخ ْضنَا َها، . قَا َل: النَّا . ى َس َحته فَاْن َطلَقُوا فَأ َخذُوهُ ِ َح َّجاج ْ ِهْم ُغ ٌََم أ ْسَودُ ِلبَنِي ال َرْي ٍش َوفي ِهْم َرَوايَا قُ ْي َوَو َردَ ْت َعلَ ُوا بَدْراً ِ فَ َكا َن أ ْص َح # ي ا ُب َر ُسو ِل نَ َزل . هّللاِ َعن أب ُونَهُ يَ ْسأل ِ ِه ٍف، فإذَا قَا َل ذِل َك َض ُس . و ُل ْفيَا ُن َوأ ْص َحاب فَيَقُ : ْب ُن َخلَ َميَّةُ َوأ ، َو َشْيبَةُ ، َو ُعتْبَةُ َول ِك ْن هذَا أبُو َح ْه ٍل، ِي ُسْفيَا َن، ٌم بَأب ْ َم ُ اِلي ِعل َربُوه . ِ فَقَا َل: ُر ْخب ُ ْم نَعَ ْم أنَا أ ُك . ُوهُ َسأل يَا ُن فإذَا تَر ُكوهُ فَ ، َُفْ َو َشْيبَةُ ، َو ُعتْبَةُ َوِلك ِن َْ هذَا أبُو َج ْه ِل، ٌم. ل ِي ُسْفيَا َن ِعْ ِأب َماِلي ب هذَا أبُو ُس . قَا َل: ٍف فِي النَّا ِس ْب ُن َخلَ َميَّةُ ُ َوأ َو َر . ُسو ُل هّللاِ َض َربُوه،ُ فإذا قَا َل هذَا أْيضا # ِي ً ه َصل َص َر َف قَائِ ٌم . فَ يُ َرأى ذِل َك اْن َّما ْف ل . قَا َل: ِسي َ ِذي نَ َّ َوال ُكْم؟ قَا َل ُر ُكوهُ إذَا َكذَبَ َوتَتْ َص ََدَقَ ُكْم، ِيَ ِدِه ِلتَ ْضِربُوهُ إذَا ٍن ب : فَقَا َل رسو ُل هّللاِ # َم ْص َر ُع فُ َويَ َض ُع يَدَهُ َعلى ا’ ْر ِض َها ُهنَا هذَا . قَا َل: َو َها ُهنَا َم . قَا َل: َو هّللاِ َما فَ يَ ِد رسو ِل هّللاِ ِ َحدٌ ِمْن ُهْم َع ْن َمْو ِضع َو ا #]. أخرجه مسلم وأبو داود.« ايَا َط أ ال َّر » جمع رواية وهي َما َط ال » موضع القتل.وقوله: « َم المزادة، والمزاد هنا الجمال التي تحمل الرواي.و« صر ُع َما » أي ما مال وعدل . 1. (4229)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), kendisine Ebu Süfyan'ın gelmekte olduğu haber verilince, ashabıyla istişare etti. Önce Ebu Bekr (radıyallahu anh) konuştu. Ondan yüzünü çevirdi (iltifat etmedi). Sonra Hz. Ömer (radıyallahu anh) konuştu. Ondanda yüzünü çevirdi. Derken Sa'd ibnu Ubâde (radıyallahu anh) (Resulullah'ın maksadı sezerek) ayağa kalktı ve "Ey Allah'n Resulü, biz (Ensârîler)i mi kastediyorsunuz? Nefsimi kudret elinde tutan zâta yemin ederim, eğer bize bineklerimizi denize sürmemizi emredecek olsanız, mutlaka (gözümüzü kırpmadan) daldırırız. Bize onlara binip Berkı'l-Gımâd'a gitmemizi emretseniz onu da yaparız!" dedi. Bunun üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) halkı hazırladı. Yola çıktılar ve Bedr'e kadar gelip indiler. Orada, Kureyş'in su almaya gönderdiği kimselerle karşılaştılar. İçlerinde Benî Haccâc'a ait siyâhî bir köle vardı. Onu yakaladılar. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabı Ebu Süfyan ve arkadaşları hakkında bilgi soruyorlardı. Köle: "Ebu Süfyan hakkında bilgim yok. Ancak (burada) Ebu Cehil, Utbe, Şeybe ve Umeyye İbnu Halef var!" dedi. O böyle söyleyince ashab onu dövdü. O da: "Evet, ben size haber veriyorum. Bu Ebu Süfyan'dır!" dedi. Onu bıraktıkları zaman başkaları sordular. O yine: "Ben Ebu Süfyân hakkında bir şey bilmiyorum, lakin burada halkın içinde Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, Umeyye İbnu Halef var!" dedi. Böyle söyleyince onlarda aynı şekilde dövdüler. Bu esnada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılıyordu. Bu hali görünce namazı bıraktı ve: "Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, size doğruyu söyleyince onu dövüyorsunuz! Yalan söyleyince de bırakıyorsunuz" dedi. Râvi der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) elini koyarak "burası falancanın öldürüleceği yer, şurası feşmekancanın öldürüleceği yer" diye teker teker gösterdi." Râvi der ki: "Allah'a yemin olsun onlardan hiçbiri, Aleyhissalâtu vesselâm'ın elini koyduğu yerin dışına sapmadan, gösterdiği yerlerde öldürüldüler." [Müslim, Cihad 83, (1779); Ebu Dâvud, Cihâd 125, (2681).][140] AÇIKLAMA: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın istişâre yaparken Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'i dinleyip onların konuşmalarına fazla iltifat etmemesi, bunların muhacir olmasından ileri gelmiş olabilir. Zira, umumî açıklama kısmında belirttiğimiz üzere, bidayette yapılmış olan antlaşma mucibince, Medineliler gazvelere iştirak etmek mecburiyetinde değildi. Ancak bu sefer Aleyhissalâtu vesselâm Kureyş müşriklerinin karşısına daha güçlü çıkabilmek için Medinelilerin de gazveye katılmasını arzu ediyor olmalıdır. Ancak istiyordu ki, bu teklif onlardan gelsin. Ensâr (radıyallahu anhüm)'ın iki liderinden biri olan Sa'd İbnu Mu'âz, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tavrından, Onun gerçek maksadını sezmiş olmalı ki, "Galiba bizi kastediyorsunuz" diyerek söz alır ve lideri olduğu kitle adına, Resulullah'a her hususta itaate hazır olduklarını -önceki antlaşmaya rağmen- askerî bir sefere, mukateleye de hazır olduklarını beyan eder. 4231 numaralı rivayette de görüleceği üzere Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın savaşa can-u gönülden katılacağını işittiği zaman, sevincinden yüzü parlayacak derecede memnun kalacaktır. Hadisenin, daha teferruatlı bir vechini İbnu İshak'tan takip edelim: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Safvâ nâm mevkiye gelince, Kureyş'in Bedr'e yöneldiği, Ebu Süfyân'ında beraberindeki (kervanla) paçayı kurtardığı haberi ulaştı. Bunun üzerine (kervanın önünü kesmek gayesiyle yola çıkmış olan Resulullah, durumun değiştiğini, Mekkelilerle savaşmak icabedeceğini anlayarak yanındaki) halkla istişare etti. Ebu Bekr kalkıp konuştu, güzel şeyler söyledi. Sonra Ömer kalktı, o da öyle yaptı. Sonra Mikdad İbnu'l-Esved kalkıp: "Biz sana Hz. Musa'nın kavminin ona söylediği gibi: "Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturucularız" demiyoruz. Fakat diyoruz ki "Senin sağında, solunda, önünde yer alıp seninle birlikte küffara arşı savaşacağız. Seni hak ile gönderen Zât'a yemin olsun bizi Berki'l-Gımâd'a da sevketsen önünde savaşacağız" der. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bana fikir beyan edin!" buyurur." Râvi der ki: "Bu sözü üzerine anladılar ki, Ensarı(n fikir beyan etmesini) arzu etmektedir. Aleyhissalâtu vesselâm onların muvafakat etmeyeceğinden endişe duyuyordu. Çünkü onlar kendisine, sadece şahsına kastedenlere karşı yardımcı olmak şartıyla bey'at etmişlerdi, düşman üzerine beraber yürümek şartıyla değil. Bunun üzerine Sa'd İbnu Muaz: "Ey Allah'ın Resulu! Sen emredildiğin şeye hükmet, biz seninle beraberiz!" dedi. Onun bu sözü, Resulullah'ı sürûra ve memnuniyete garketti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı bu endişeye sevkeden bazı tereddütlerin kendisine intikal etmiş olabileceğini ifade eden bir rivayeti İbnu Hacer, İbnu Ebî Hâtim'den kaydeder: Buna göre, Resulullah Medine'de iken kervanın yolunu kesmek gayesiyle halkı yola çıkarmış idi, durum değişip savaş ihtimali mevzubahis edilince, "Biz hazır değiliz, savaşa tâkatımız yok" itirazı yükselir. Rivayet aynen şöyle: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) biz Medine'de iken bize dedi ki: "Ben Ebu Süfyan'ın kervanının haberini aldım. Onun önünü kesmeye gelir misiniz? Allah onu bize ganimet kılabilir." Biz bu teklife: "Evet! dedik ve yola çıktık. Bir veya iki gün yürüdükten sonra: "Bizim haberimizi almışlar, savaş için hazırlık yapın!" buyurdu. Biz: "Hayır, vallahi bunlarla savaşacak mecalimiz yok" dedik. Resulullah, önce söylediğini tekrar etti. Bunun üzerine Mikdâd: "Biz sana Benî İsrail'in Hz. Musa'ya söylediğini söylemeyiz. Bilakis: "Biz seninle beraber mukatele edeceğiz" diyoruz" dedi. Ebu Eyyub der ki: "Biz Ensar takımı: "Keşke biz de Mikdad gibi söyleseydik" temennisinde bulunduk. Bunun üzerine Allah Teâlâ hazretleri şu âyeti indirdi. "Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinden savaş için çıkarmıştı. Halbuki, müslümanların birtakımı bundan hoşlanmamıştı." (Enfal 5). Bazı rivayetler, Mikdâd (radıyallahu anh)'ın söylediği sözleri Sa'd İbnu Mu'âz'a söyletir ise de mahfuz ve makbul olanı Mikdâd'ın söylemiş olmasıdır.[141] َي ـ6234 ـ2 هّللاُ َي ـ وعن ابن عباس َر ِض َعْنهما قال: [ هّللاُ َعْنه قال َظ َر ٍر نَ َّما َكا َن يَ ْو ُم بَدْ حدثني عمر بن الخطاب َر ِض : لَ ِ ِه: ِ َربه َجعَ َل َي ْهتِ َّف ب َّم َمدَّ يَدَْي ِه. فَ ثُ لِقْبلَةَ ْ قبَ َل ا َع َش َر َر ُج .ًَ فَا ْستَ ْ َوتِ ْسعَةَ ِمائَ ٍة َوأ ْص َحابُهُ َث ََثُ ل ٌف، ْ ل ُم ْشِر ِكي َن َو ُه ْم أ ْ رسو ُل هّللاِ # إلى ا َو َعدْتَنِي ِج ْزِلي َما ُهَّم أْن َّ ِم ْن أ ْه ِل الل . ا ِع َصابَةُ ْ ْهِل َك هِذِه ال ُهَّم إ ْن تَ َّ ُهَّم آتِنِي الل َّ ْعبَدُ فِى ا ْس ََ ’ ْر ِض. ِم الل ” َ تُ ِ ِه َمادهاً ِ َربه َما َزا َل يَ ْهتِ ُف ب فَ قَاهُ َعلى َم يَدَْي ِه َحتهى َس . فَأتَاهُ أ ْن ِكبَ ْي ِه َق َط ِردَا ُؤهُ َع ْن َمْن ِكَبْي ِه ْ َءهُ فَأل ِردَا َو بُو َب . قَا َل ْكٍر فَأخذَ تَ َز َمهُ ِم ْن َو َراِئ ِه ْ َّم ال َكفَا َك ُ ِ َّي ث : هّللاِ يَا نَب َو َعدَ َك َك َما ِج ُز لَ َسيُْن ُمنَا َشدَتُ . عالى َك َربَّ َك، فَإنَّهُ َجا َب لَ ِغيُو َن َربَّ ُكْم فَأْن َز َل هّللاُ تَ : فَا ْستَ تَ ْستَ إذ ََئِ َكِة ْ َ ٍف ِم ْن الم ْ ِأل ِي ُمِمدُّ ُكْم ب ُكْم أنه ََئِ َك ُمْرِدفِي َن: ِة َ م ْ ِال فَأ ]. أخرجه مسلم والترمذي. « َمدَّهُ هّللاُ تَعالى ب َصابَةُ ال ِع » الجماعة من الناس . ل ُمنَا َشدةُ» المسألة والطلب وابتهال إلى هّللا تعالى، وهي تفسير فجعل يهتف بربه.و« ُمْرِدفِي َن» أي متتابعين يتبع بعضهم ْ و«ا بعضا . ً 2. (4230)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Bana Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) anlattı. Dedi ki: "Bedir günü olunca, Aleyhissalâtu vesselâm müşriklere bir baktı. Onlar bin kişiydiler. Halbuki ashabı üçyüzondokuz kişi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle dua etmeye başladı: "Ey Allahım! Bana vaadettiğin (zaferi) yerine getir. Allahım! Bana zafer ver! Ey Allahım, eğer ehl-i İslam'ın bu bölüğünü helak edersen artık yeryüzünde sana ibadet edilmeyecek!" Ellerini uzatmış olarak yakarmalarına öyle devam eti ki, rıdası omuzundan düştü. Bunu gören Ebu Bekr (radıyallahu anh) yanına gelerek rıdâsını aldı omuzuna attı, sonra arkasından yaklaşıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allah Teâlâ Hazretleri sana vaadini mutlaka yerine getirecek!" dedi. O sırada azîz ve celîl olan Allah şu vahyi inzal buyurdu: "Hani siz Rabbinizden imdâd taleb ediyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi ile) imdad ediciyim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (Enfâl 9). Gerçekten Hak Teâlâ Hazretleri o gün meleklerle yardım etti." [Müslim, Cihâd 58, (1763); Buhârî, Megâzî 4; Tirmizî Tefsîr, Enfâl (3081); Ebu Dâvud, Cihad 131, (2690).][142] AÇIKLAMA: Burada Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)'ın Allah'a güveni Resulullah'ınkinden fazla gözükmektedir. Bu ise muvafık olmayan bir ma'nâ. Hattâbî şu açıklamayı yapar: "Hiç kimseye, Hz. Ebu Bekr'in Allah'a güveninin, bu halde Reslullah'tan fazla olduğu vehmine kapılması caiz olmaz. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı bu hale sevkeden husus, O'nun ashabına olan şefkatidir. Kalplerini takviye etmek istemiştir. Zira bu, Resulullah'ın onlarla yaptığı ilk ciddi savaştır. Burada teveccüh, dua ve yakarmalarda onların nefislerini teskin için mübâlağaya yer vermiştir. Çünkü onlar, Aleyhissalâtu vesselâm'ın duasının müstecab olduğunu biliyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebu Bekr'in, kendisine gelip artık yakarmayı bırakmasını söyleyince bırakmıştır. Zira Hz. Ebu Bekr'in itminan bulup mâneviyatının kuvvetlendiğini görünce, duasının kabul edildiğini anlamış oldu. İşte bundan dolayı Resulullah "Yakında o cemiyet bozulacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklar" (Kamer 45) diyerek duadan çıktı."[143] َي ـ6235 ـ3 هّللاُ َعْنه قال ِن ـ وعن ابن مسعود َر ِض : [ ا ِمقْدَاِد ْب ْ ِهدْ ُت ِم َن ال َش ’ َّى ْس ’ ِمَّما ُعِد َل َوِد َم ْش َهداً َح ُّب إل ْن أ ُكو َن َصا ِحبَهُ أ ِ ِه َو ٍر أتَى النب # ُه َّي ب . بَدْ َ ُم ْشِر ِكي َن َيْوم ْ َه ْب أْن َت َو َر يَا رسو َل هّللا،ِ إنَّاَ نَقُو ُل َك : بُّ َك َما قَالَ ْت بَنُوا إ ْس َر . فقَا َل: ائِي َل َو يَدْ ُعو َعلى ال اذْ َول ِك ْن ام ِض َونَ ْح ُن َمعَ َك َع ْن يَ ِمينِ َك َو َع ْن ِش َماِل َك َوبَ ْي َن يَدَْي َر فَقَا ِت ََ إنَّا ه ُهنَا قَا ِعدُو َن أْي ُت رسو ُل هّللاِ فَ َك فَ ْ َو َخل أ ْش َر َق َو َك # ْج ُههُ َو َس َّرهُ ]. أخرجه البخاري . 3. (4231)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Mikdâd İbnu'l-Esved'in ağzından gayet kesin bir söz söylediğine şahid oldum ki, o sözün sahibi olmak, bana (sevabca) ona denk olabilecek her kıymetli sözden daha sevimlidir. O (Resulullah) bu sırada halkı müşriklere karşı Bedr'e katılmaya davet ediyordu. Resulullah'a gelerek dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz, Benî İsrâil'in, (Hz. Musa'ya): "Sen ve Rabbin ikiniz gidin savaşın, biz burada oturucularız!" dediği gibi diyecek değiliz. Bilakis, "Sen hükmet! Biz sağında, solunda önünde ve arkanda seninle beraberiz!" diyoruz." Bu söz üzerine Resulullah'ın yüzünün parladığını ve sevinçle dolduğunu gördüm." [Buhârî, Megâzî 4, Tefsîr, Mâide 4.][144] AÇIKLAMA: Babın ilk hadisi (4229) ile ilgili olarak kaydedilen açıklama bu hadisteki bazı noktaları vuzuh kazandıracaktır, oraya bakılsın. [145] َي ـ6232 ـ6ـ وعن هّللاُ َعْنهما قال ٍر َر ابن عباس َر ِض : [ سو ُل هّللاِ قا َل # بَدْ َ يَ ْوم : ْي ِه أدَاةُ َر ِس ِه َعلَ ِ َرأ ِس فَ ب ِري ُل آ ِخذُ ِجْب هذَا َح ْر ِب َحِر ال ]. أخرجه البخاري.« ِب ْ ْ أدَاةُ ال » آلتها وأراد بها السح . 4. (4232)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bedir günü buyurdular ki: "İşte Cebrâil aleyhisselam! Atının başından tutmuş, üzerinde de savaş teçhizâtı var, (yardımımıza gelmiş durumda)!" [Buhârî, Megâzî 11.][146] AÇIKLAMA: Bedir savaşı, bazı müelliflerce menba-ı mucizat olarak tavsif edilecek kadar pek çok mucizenin yaşandığı, müşâhede edildiği bir gazvedir. İşte bu mucizelerden biri Cenab-ı Hakk'ın mü'minlere meleklerden ordularla yardım etmesidir. Bu husus, daha önce kaydettiğimiz âyetle de tescil edilmiştir (Enfâl 9). Sadedinde olduğumuz hadis bu savaşa Cebrail aleyhisselam'ın da katıldığını göstermektedir. İbnu İshak, Ebu Vâkid el-Leysî'nin şu şehâdetini kaydeder: "Bedir günü ben müşriklerden bir adamın peşine düşüyordum, boynunu uçurmak için. Ancak kılıcım daha ona ulaşmadan kellesi uçuyordu." Hz. Ali (radıyallahu anh)'tan da şu şehâdet rivayet edilmiştir: "Şiddetli bir rüzgar esti, böylesini hiç görmemiştim. Sonra şiddetli bir rüzgar daha esti. -Ravi der ki: "Zannederim bir üçüncü esintiden daha bahsetmişti."- Birincisi Cebrâil aleyhisselam idi. İkincisi Mikâil aleyhisselam idi, üçüncüsü de İsrafil aleyhisselam. Mikâil aleyhisselam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağında idi. Orada Ebu Bekr de vardı. İsrâfil de solunda idi. Ben de orada idim." Takıyyüddin Sübkî der ki: "Bana: "Cebrâil aleyhisselamın tek bir tüyü ile küffârı defetmeye kâdir olmasına rağmen, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte çok sayıda melaikenin savaşmasının hikmeti nedir?" diye soruldu. Şu cevabı verdim: "Bu yapılan işin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve ashabının olması, meleklerin de ordularda cari olan destek kuvvet gibi destek olmaları isteğine binaen böyle vâki olmuştur. Böylece zâhirî esbaba ve Cenâb-ı Hakk'ın kullarına tatbik ettiği sünnete burada da uyulmuş oldu."[147] َي ـ6233 ـ1 هّللاُ َعْنهما قال َخ َر َج ـ وعن ابن عمرو بن العاص َر ِض : [ ُهْم ُهَّم إنَّ َّ ِ ْعُهْم. الل ُهْم ِجيَا ٌع فَأ ْشب ُهَّم إنَّ َّ َها قَا َل: الل ْي َّما اْنتَهى إلَ ِ ِه فَلَ َع َش َر َر ُج ًَ ِم ْن أ ْص َحاب َو َخ ْم َسةَ ٍر في َث ََثِ ِمائَ ٍة َم بَدْ رسو ُل هّللاِ # يَ ْو ُهْم ُهْم ُع َراةٌ فَا ْك ُحفَاةٌ فَا ْحِمل . ُس ُهْم ْ ُهَّم إنَّ َّ ِ َج الل . َوقَدْ ر َج َع ب َو َما ِمْن ُهْم َر ُج ٌل إَّ بُوا، بُوا ِحي َن اْنقَلَ ٍر فَاْنقَلَ بَدْ َ ِن فَتَ ، َح هّللاُ لَهُ يَ ْوم ْي ْو َج َملَ َم ٍل أ ِعُوا َو َشب َسْوا َوا ْكتَ ]. أخرجه أبو داود . 5. (4233)- İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Bedir günü, ashabından üçyüzonbeş kişi ile yola çıktı. Bedir'e gelince: "Allahım bunlar açtır, doyur! Allahım bunlar ayakkabısızdır, bindir! Allahım bunlar çıplaktır giydir!" diye dua etti. Allah Bedir günü fetih ve zafer müyesser etti. Savaş bitince döndüler. Savaşa katılanlardan her biri bir veya iki deve ile döndüler. Elbiseler giydiler, doydular da." [Ebu Dâvud, Cihâd 157, (2747).][148] َي ـ6236 ـ4 هّللاُ َعْنه قال ـ وعن علي َر ِض : [ ُت َشْيئاً ْ ٍر قَاتَل َّما َكا َن يَ ْو ُم بَدْ َ َّم أتَْي ُت َر ل . ُسو َل هّللاِ ُ ِج ث # دٌ َع فَإذَا ُهَو َسا َصنَ ُظ ُر َما أْن ِغي ُث ِ َر ْح َم يَقُو ٌل: تِ َك أ ْستَ يَا . َح ُّي يَا قَيُّو ُم ب ُت َشْيئاً ْ َهْب ُت فَقَاتَل ث . و ُل َّم ذَ ِجدٌ يَقُ ُت َو ُهَو َعلى َحاِل ِه َسا َّم ِجئْ ِ َر ْح َم ث : تِ َك ُ ُّيو ُم ب َح ُّي يَا قَ يَا أ ْستَ . ُت ِغي ُث ْ َّم َر َج ْع ُت فَقَاتَل ُ َح هّللاُ ُت فَإذَا ُهَو ث . َكذِل َك َحتهى فَتَ َّم ِجئْ ث ْي ِه ُ َعل ]. أخرجه رزين . َ 6. (4234)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bedir savaşı başlayınca bir miktar savaştım. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına geldim. Ne yaptığına bakmak istiyordum. Secde etmiş, şöyle diyor buldum: "Ey hayy (diri) olan, ey kayyûm olan (kainatı ayakta tutan) Allahım, rahmetinle sana sığınıyor yardımını taleb ediyorum!" Oradan ayrılıp tekrar bir miktar daha savaştım, tekrar geldim, o hâlâ secde halinde idi ve: "Ey hayy olan, kayyûm olan Allahım, rahmetinle sana sığınıyor, yardımını taleb ediyorum!" diyordu. Ben tekrar döndüm savaşmaya gittim. Bir müddet sonra yine geldim. Hâlâ aynı halde devam ediyordu. Allah zafer verinceye kadar bu halde devam etti." [Rezîn tahric etmiştir. İbnu Hacer, Hâkim ve Nesâî'nin rivayet ettiğini belirtir. (Fethu'l-Bari 8, 291).][149] AÇIKLAMA: Bedir Harbinin rivayetlere intikal etmiş dikkat çeken bir yönü, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın duasıdır. Alınması gereken bütün maddî, beşerî tedbirler alındıktan sonra Aleyhissalâtu vesselâm Rabbine yönelip dualar yapıyor, yalvar yakar oluyor, secdelere kapanıyor. Bu hali o kadar dikkat çekicidir ki, dualarının, muhtelif rivayetlerde farklı şekillerde yer aldığını görmekteyiz. 4230 numaralı hadiste, İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), daha düşmanın çokluğunu görür görmez, omuzundan ridası düşecek derecede ellerini kaldırıp yakarmaya başladığını, aralıksız devam ettiğini, Hz. Ebu Bekr'in gelerek teselli ettiğini anlatmıştı. Bazı tariklerde iki rek'at namaz kıldıktan sonra o yakarışları yaptığı belirtilir. Râviler Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu esnada farklı dualar okuduklarını rivayet ederler: * "Allahım beni yardımsız bırakma!" * "Allahım beni mahrum kılma, Allahım beni terketme, Allahım va-adettiğin nusreti diliyorum." * "Allahım işte Kureyş! Kibir ve azametle gelmiş, mücadele ediyor, Resûlünü tekzib ediyor. Allahım (bunlara karşı) vaadettiğin yardımı diliyorum." Sadedinde olduğumuz rivayette ise, Resulullah'ın uzun müddet secde hâlinde kalarak yakardığını, yalvardığını görmekteyiz. Süheylî der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın duaya durup ısrarla devam ve gayretinin sebebi şudur: Çünkü o meleklerin savaşa giriştiklerini, ensarın da ölümü ararcasına düşmana saldırdıklarını görmüştü. Cihad ise bazan silahla olur, bazan da dua ile. Savaşın sünneti de, imamın, ordunun gerisinde yer almasıdır. O, burada nefsinin rahatı için değil, askerlerle birlikte savaşmak üzere bulunduğuna göre, onun da iki savaş şeklinden biriyle meşgul olması gerekirdi. O da böyle yaptı. İkinci şekli, duayı iltizam etti."[150] َي ـ6231 ـ4 هّللاُ َعْنه قال َمَر ـ وعن ابن مسعود َر ِض : [ ْر ُت فَإذَا أبُو هُ ُ ْت ِر ْجل ُت َج ْه ٍل َصِر . ي ٌع قَدْ ُضِربَ ْ َّو هّللا،ِ قَدْ أ ْخزى هّللاُ اŒ ل َو قَ : ََ أ َهابُهُ ِعْندَ ذِل َك ِخ . ا َل َر فَقُ : يَا َعدُ . قَا َل: هُ أْبعَدُ ِم ْن َر ُج ٍل قَتَلَ ِر قَ . َطائِ ٍل ْو ُمهُ ِ َسْي ٍف َغْي فَ . َحتهى َسقَ َط َسْيفُهُ ِم ْن يَ ِدِه َض َرْبتُهُ ب ْم يُ ْغ ِن َشْيئاً َ نِي َر فَل . سو ُل هّللاِ لَ َحتهى بَ َردَ فَنَفَّ َض َرْبتُهُ تُهُ فَ فَأ َخذ # َسْيفَهُ]. ْ أخرجه البخاري وأبو داود.قوله: «فنفلني» إلى آخره من زيادة رزين.قوله: «أبعدُ» قال الخطابي: هو خطأ وإنما هو أعمد بالعين قبل الميم، وهي كلمة للعرب معناها: هل زاد على رجل قتله قومه؟ ههون على نفسه ما حل به من الهك، ويجوز أن َر » أي سكن، وأراد به يكون خطأ: يعنى أنك استعظمت أمري واستبعدت قتلى فهل هو أبعد من رجل قتله قومه.وقوله « دَ َب فنفَّ » أي أعطانيه زيادة على ن ِصيبي . الموت.وقوله « لنِي سيفه 7. (4235)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "(Bedir günü savaş meydanından) geçiyordum. Ebu Cehl'in ayağından isabet alarak yıkılmış olduğunu gördüm. "Ey Allah'ın düşmanı! Ey Ebu Cehil, nihayet Allah seni de böyle rüsvay etti!" dedim (ve ilaveten): "Bu halde ondan korkacak değilim!" dedim. (Ebu Cehil): "Kavminin öldürdüğü kimseden daha şereflisi var mıdır?" diye cevap verdi. Ben, keskin olmayan bir kılıçla vurdum. Bu, bir işe yaramadı. Kendi kılıncı elinden düşünceye kadar vurdum. Onu alıp, onunla vurup geberttim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun kılıncını bana (ganimet hissemden fazla olarak) verdi." [Buhârî, Megâzî, 8, Ebu Dâvud, Cihâd 142. (2709).][151] AÇIKLAMA: Burada, İslâm'ın en azılı düşmanı Ebu Cehl'in ölümü anlatılmaktadır. Ebu Cehil bidayetten beri İslam'ın ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın en sistemli, en ısrarlı ve en merhametsiz düşmanı olmuştur. Bedir savaşını hazırlayan, hatta buna katılmak istemeyen Ümeyye İbnu Halef gibilerini de zorla dahil eden kimse idi. Ebu Cehl'i yaralayıp yıkan kimselerin Afrâ adında bir kadının Mu'az ve Muavvız adlarında iki oğlu olduğu Buhârî rivayetinde gelmiştir. İbnu Mes'ud'un onu öldürüşü, ölüm anında ona söyledikleri Ebu Cehl'in verdiği cevap muhtelif rivayetlerde gelmiştir. Esas olan şu ki İbnu Mes'ud onu ölümüne yakın yakalamış ve kellesini koparıp Resulullah'a getirmiştir. Aleyhissalâtu vesselâm Ebu Cehl'in öldürüldüğünü görünce: "İslam'ı ve müslümanları aziz kılan Allah'a hamdolsun!" demiş ve bunu üç kere tekrar etmiştir. Allah'ın dinine düşman olan kimin izzeti baki kalmıştır? Firavunlar, Nemrudlar, Şeddâdlar, Karunlar, Karl Markslar, Leninler, Maolar... Hepsinin sonucu hüsranla, kapanmış insanlık onları lanetle anmakta ittifak etmiştir. Hayırlı son, müttakîlere![152] عَ ـ وعن عائشة َر ِض ا قالت: [ ا ِص َي ـ6234 ـ4 هّللاُ َعْنه ْ ِي ال في فِدَا ِء أ ْس َرا ُه ْم بَعَثَ ْت َزْيَن ُب ِفي فِدَا ِء َزْو ِج َها أب َّما بَ َع َث أ ْه ُل َمَّكةَ لَ ِ َما ٍل ب ِ ِيع َع ْب . ا ِص ِن ال َّرب ْ ِ َها َعلى أبي ال َها ب تْ َر ِض َي هّللاُ َعْنها أدْ َخلَ َها َكانَ ْت ِعْندَ َخِدي َجةَ ِ ِق ََدَةٍ لَ َوبَعَثَ ْت فِى ِه ب َر . فَ آ َها رسو ُل هّللاِ َّما لَ ْو َع َل ََْي ِه أ َو َكا َن # أ َخذَ ُوا: نَعَ ْم. َها؟ فقَال ِذي لَ َّ َها ال ْي ُردُّوا َعلَ َوتَ َر َها َها أ ِسي ْم أ ْن تُ ْطِلقُوا لَ َّم قَا َل: إ ْن َرأْيتُ َشِديدَة.ً ثُ ِرقَّةً َها َر َّق لَ # ْي ِه، وبَعَ َب إلَ ِي َل َزْينَ ِي َسب ه َو َعدَهُ أ ْن يُ ْخل َو َر ُج ًَ ِم َث # ْن ا ِرثَةَ َحا ُهَم َزْيدَ ْب َن ’ ا ِر فقَا َل لَ َصا ُكَم ْن : ا ِ ُمَّر ب ِج َج َحتهى تَ ْط ِن يَأ َِب ُكونَا ب ِ َها َحتهى تَأِتيَا ب َزْينَ ُب فَتَ ]. أخرجه أبو داود . ْص َحبَا َها 8. (4236)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Mekke halkı, esirlerinin fidye-i necatlarını gönderdikleri zaman, (Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kerîmeleri) Zeyneb de kocası Ebu'l-Âs İbnu'r-Rebî'in fidye-i necâtı olarak mal gönderdi. Bunun gönderdikleri arasında Hz. Hatice (radıyallahu anhâ)'nin Ebu'l-Âs'la evlenmesi sırasında Zeyneb'e vermiş olduğu bir kolye de vardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu kolyeyi görünce son derece duygulandı ve: "İsterseniz Zeyneb'in esirini serbet bırakın ve kolyesini de ona iade edin!" buyurdular. Ashab: "Baş üstüne!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ebu'l-As'dan Zeyneb'i kendine göndermesi [hicretine izin vermesi] hususunda söz aldı -veya Ebu'l-Âs... vaadetti- Aleyhissalâtu vesselâm ensar'dan bir zatla Zeyd İbnu Hârise (radıyallahu anhümâ)'yi, Zeyneb'i getirmek üzere gönderdi ve onlara: "Batn-ı Ye'cic'e gidin. Orada, size Zeyneb uğrayacak, buraya gelinceye kadar ona refakat edin" emir buyurdu." [Ebu Dâvud, Cihad 131, (2692).][153] AÇIKLAMA: Bedir esirlerinin bir kısmından fidye-i necat alınmış, bir kısmı meccânen serbest bırakılmış bir kısmı da müslüman çocuklara okuma yazma öğretme mukabilinde serbest bırakılmıştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın damadı olan Ebu'l-Âs de meccânen serbest bırakılanlar arasında yer almıştır. Buna da, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çok sevdiği merhume zevcesi Hz. Haticeye ait bir kolyenin fidye-i necât olarak gönderildiğini görmesi sebep olmuştur. Bu kolyeyi görünce fevkalâde duygulanan Hz. Peygamber, kolyenin sahibine iadesini ve Ebu'l-Âs'ın meccânen serbest bırakılmasını teklif ediyor ve Ashab bunu kabul ediyor. Resulullah, Ebu'l-Âs'dan zevcesi Zeyneb'in Medineye hicretine izin verilmesi hususunda söz alır. Ebu'l-Âs sözünde duracak, Zeyneb (radıyallahu anhâ)'ya Medine'ye gelmesi için müsaade edecektir. Ancak Mekkeli müşriklerden bazıları, hicreti sırasında önünü kesip mani olmak isteyecekler ve bu arbede sırasında devesinden düşen hamile Zeyneb, düşük yapacaktır.[154] َي ـ6234 ـ4 َر َج ـ وعن عائشة َر ِض هّللاُ َعْنها قالت: [ رسو ُل هّللاِ َكُر َخ # َر ُج ٌل قَدْ َكا َن يُذْ َر َكهُ َوبَ َرةِ أدْ ْ ِ َح َّرِة ال َّما َكا َن ب ٍر فَلَ قِبَ َل بَدْ َونَ ْجدَةٌ ْنهُ ُج ْرأةٌ ْوهُ ِر َح أ ْص َحا ُب َر ِم . ُسو ِل هّللاِ َر ِحي َن . ُسو ِل هّللاِ َر فَفَ # أ َر َكهُ قَا َل ِل َّما أدْ ِصي َب َمعَ ئْ ’ َك ُت ِج فَل :# َ ُ ِ َع َك َوأ تَّب . فقَا َل :# ِا هّللِ ُسوِل ِه؟ قَا َل ْؤ ِم ُن ب ِعي َن َو َر تُ فَا ْر ِج : .َ قَا َل: ْع، فَلَ ْن أ ْستَ ب . ْت ِ ُم ْشِر ٍك َر قَال : َكهُ ال َّر ُج ُل َ ِال َّش َج َرةِ أدْ َّم َمضى َحتهى إذَا َكا َن ب ُ َّو َل َم ث . فقَا َل: َّرةٍ َما قَا َل أ َك . هُ َ َّو َل َم فقَا َل ل # َّرةٍ َك . قَا َل َما قَا َل أ ِ ُم ْشِر ٍك ِعي َن ب ا ْر ِج ْع فَل . بَ ْيدَا ِء َ ْن أ ْستَ ْ ِال َر َكهُ ب َّم َر َج َع فَأدْ َو ث . قَا َل ُ َّو َل َمَّرةٍ؛ َو َر فقَا َل ل : ُسوِل ِه؟ قَا َل َهُ َكَما قَا َل أ ِا هّللِ نَعَ ْم. قَا َل: َه ْل تُ : ْؤ ِم ُن ب َق َمعَهُ فَاْن َط ]. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي . ِلق فَاْن َطلَ 9. (4237)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bedir cihetine yola çıktı. Harratu'l-Vebere'ye varınca arkasından cüret ve Şecaatiyle tanınan bir adam ona yetişti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashabı onu görünce sevindiler. Adam kavuşunca Resulullah'a: "Ben sana uymak ve seninle birlikte yaralanmak için geldim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Allah ve Resûlüne inanıyor musunuz?" diye sordu. Adam: "Hayır!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Öyleyse dön. Ben müşrikten yardım taleb etmem" buyurdu. Hz. Âişe devamla der ki: "Adam gitti sonra bir ağacın yanında Aleyhissalâtu vesselâm'a yine yetişti ve önceki söylediğini yine söyledi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da önceki sözünü aynen tekrar etti: "Geri dön, ben müşrikten yardım taleb etmem" dedi. Adam döndü. Ancak Beyda'da tekrar yetişti. Önceki söylediğini aynen yine söyledi. Resulullah da: "Allah'a ve Resûlüne inanıyor musun?" dedi. Adam bu sefer: "Evet!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Öyleyse yürü!" buyurdu. Adam orduya katıldı." [Müslim, Cihad 150, (1817); Tirmizî, Siyer 10, (1558); Ebu Dâvud, Cihad 153, (2732).][155] AÇIKLAMA: 1- Vebere: Medine'ye dört millik uzaklıkta bir yer adıdır. 2- Burada Resulullah "Müşrikten yardım istemem" buyurmaktadır. Ancak daha önce 4214 numaralı hadiste geçtiği üzere Aleyhissalâtu vesselâm, henüz müşrik olan Safvân İbnu Ümeyye (radıyallahu anh)'tan kırk kadar zırh almıştır. Bunu esas alan hadisler, kâfirden yardım almanın câiz olduğunu söylemişlerdir. Üstelik Safvân'la ilgili rivayet buna nazaran muahhardır, yani nasih durumundadır. Âlimler, "kâfir yardım hususunda iyi niyetli ise, yardımına ihtiyaç da varsa, yardım almak caizdir, değilse, mekruhtur" demişlerdir. İbnu Sa'd'ın Uhud savaşına çıkarken "Abdullah İbnu Ubey'in halîfi" olarak orduya katılmak isteyen bir grup yahudinin teklifini Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın reddederken ifade buyurdukları gerekçe, bu meseleye bir başka buud kazandıracağı için kaydediyoruz: " Şirk ehline karşı şirk ehlinden yardım almayın." Cevaz esas olsa da kâfirden yardım almamaya çalışmayı esas ittihaz etmelidir. Müslüman alınan yardımın, yardım yapana karşı bağımlılık, boynu eğrilik yapacağını bilerek, her hususta müstağni kalmanın gayreti içerisinde olmalıdır. Hele askerî ve iktisadî sahalarda! Bu, en nâzik durumlarda mahrumiyete, musibete dönebilir. Ayrıca, hadisten hareketle, kâfir savaşa alınsa bile, ganimetten hisse verilmeyip, atiyye nevinden bahşiş verileceğine hükmedilmiştir. Ebu Hanîfe, Şâfiî Mâlik ve ülemânın cumhuru bu görüştedir. Zührî ve Evzâî onlara hisse verileceği görüşündedir.[156] َي ـ6234 ـ54 هّللاُ َعْنه قال ِي َحِذيفة بن اليمان َر ـ وعن أبي الطفيل َر ِض : [ قَا َل أنه إَّ َمنَعَنِي أ ْن أ ْش َهدَ بَدْراً ِض َي هّللاُ َعْنهما ماَ ُوا َرْي ٍش فَقَال ا ُر قُ ِل فَأ َخذَنَا ُكفَّ ُح َسْي ْ ِي ال َوأب َر َج ُت أنَا َخ : ِريدُو َن ُم َح َّمداً ْم تُ إَّن ُك . نَا ْ فَقُ : ل َمِدينَةَ ْ ال ِريدُ إَّ َما نُ اقَهُ َو . ِميثَ فَأخذُوا ِمنَّا َع ْهدَ هّللاِ َمعَ أ ْن َ هُ نُقَاتِ َل . هُ ِكَر ذِل َك لَ َمِدينَةَ ذُ ْ َّما أتَْينَا ال َصِر فَل .# فقَا َل: فَا َ ِهْم اْن . ْي ِا هّللِ تَعالى َعلَ ِعي ُن ب َونَ ْستَ ُهْم نَِفي ل ]. أخرجه مسلم . َ 10. (4238)- Ebu't-Tufeyl (radıyallahu anh) anlatıyor: "Huzeyfe İbnu'l-Yemân (radıyallahu anhümâ) dedi ki: "Benim Bedr'e katılmama mani olan şey şudur: Ben ve babam el-Hüseyl ikimiz beraber yola çıkmıştık. Kureyş kâfirleri bizi tuttular ve: "Siz muhakkak Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz!" dediler. Biz de: "Hayır, ona gitmiyoruz, Medine'ye gitmek istiyoruz!" dedik. Bunun üzerine bizden, Muhammed'in safında yer alıp beraber savaşmayacağımız hususunda Allah'a ahd ve misak aldılar. Biz Medine'ye gelince, durumu Resulullah'a arzettik. "Haydi gidin. Biz onlara verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı Allah'tan yardım dileriz!" buyurdular." [Müslim, Cihâd 98, (1787).][157] AÇIKLAMA: Ülemadan bir kısmı verilen sözün tutulmasına kanidir. İmam Mâlik bu görüştedir. Hadisin zâhiri de bunu âmirdir. Ancak çoğunluk harp şartlarında verilen sözün tutulmaması gerektiğine kânidir. Hanefî ve Şâfiî ülemâ böyle hükmeder. Ayrıca bir hadiste Aleyhissalâtu vesselâm, ailenin dirliği için kocanın hanımına, insanların arasını bulmak, küsleri barıştırmak için ve bir de harpte yalan söylemeye cevaz vermiştir. Huzeyfe ve babasına (radıyallahu anhüma) Resulullah'ın, sözlerini tutmayı tavsiye etmesi "Ashab'ın verdikleri sözde durmadıkları şüyû bulmasın diyedir" şeklinde tevil edilmiştir.[158] * BENÎ NADÎR GAZVESİ َي ـ6234 ـ5 هّللاُ َعْنهما َها َيقُو ُل َح أ َّن # َّسا ُن َر ـ عن ابن عمر َر ِض : [ ُسو َل هّللاِ َوفِي َرةُ َوْي بُ ْ َي ال َو ِه ِر َو َح َّر َق، ِضي قَ َط َع نَ ْخ َل بَنِى النَّ ٍت َر ِض َي هّللاُ َعْنه ِ َر بن ثَ : اب َوْي بُ ْ ِال َحِري ُق ب َؤىهٍ ُ ِر ِث يَقُو ُل َو َها َن َعلى َس َراةِ بَنِى ل َحا ْ َجابَهُ أبُو ُسْفيَا َن ْب ُن ال ةِ ُم ْستَ : هّللاُ ذِل َك ِم ْن ِطي ُرفَأ َ أدَام ِضي ُرأخرجه الخمسة إ َّي أ ْر َضْينَا تَ ُم أ ْعلَ ِنُ ْز ٍهَوتَ َها ب ُم أيُّنَا ِمْن ْعلَ َها ال َّس ِعي ُر َستَ َوا ِحي َص النسائي نِي ٍعَو َح َّر َق في نَ .وزاد في رواية لمسلم، ِن هِّللا ِإذْ َها فَب ُ وفيها نزلت: « ُصوِل َعلى أ َمةً ُمو َها قَائِ َر ْكتُ ْو تَ ْم ِم ْن ِلينَ ٍة أ َم » ا قَ َط ْعتُ ِزٍه» أي ببعد، وفن يتنزه عن كذا: أي «ال َّس َراةُ» جمع س هري وهو النفيس الشريف.و«ال ُم ْستطي ُر» المتفرق المتسع.وقوله: «بنُ ينةُ يبتعد عنه. و« َّ الل » نوع من النخل . 1. (4239)- İbnu Ömer anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Beni'n-Nadîr hurmalığını kesti ve yaktı. Bu hurmalığa el Büveyre deniyordu. Büveyre hakkında Hassân İbnu Sâbit (radıyallahu anh) şöyle demişti: "Büveyre'de tutuşan yangın, Benî Lüey reislerine ehemmiyetsiz geldi." Ebu Süfyân İbnu'l-Hâris İbni Abdilmuttalib ona şöyle cevap verdi: "Allah bu yapılanı (yangını) devam ettirsin. - Büveyre'nin etrafını da cehennem yaksın, Yangından hangimizin uzakta olduğunu bileceksin.- Mekke, Medine'den hangisinin zarardîde olduğunu göreceksin." Müslim'in rivayetinde şu ziyade var: "Şu âyet bu hadise hakkında nazil olmuştur: "İnkârcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah'ın izniyledir. Allah yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır" (Haşr 5). [Buhârî, Megâzî 14, Hars 6, Cihâd 154, Tefsîr, Haşr; Müslim, Cihad 29, (1746); Tirmizî, Tefsir, Haşr, (3298); Ebu Dâvud, Cihâd 91, (2615).][159] AÇIKLAMA: 1- Benî Nadîr Medine'de yaşayan üç büyük yahudi kabilesinden biri idi. Bunlar daha ziyade ziraat ve bilhassa hurmalıkları ile tanınmışlardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), aralarındaki antlaşma gereğine, Bi'r-i Mâûna katliamından paçayı kurtaran Amr İbnu Ümeyye ed-Damrî'nin yanlışlıkla öldürdüğü Beni Kilab'tan iki kişinin diyetine ortak olmalarını teklif için onların yurduna uğramıştı. Bunlar Resulullah'ın birkaç sahâbesiyle yurtlarına gelmiş olmasını, bir suikast tertibi için iyi bir fırsat bildiler. "İstediğini verir, meseleyi hallederiz" dedikten sonra, sohbete tutup konuşurken, damdan üzerine bir değirmen taşı atmak üzere harekete geçtiler. Cenâb-ı Hakk vahyen, hazırlıklarını bildirince, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir işi varmış gibi sür'atle kalkıp Medine'ye gider. Beraberindekiler de bir müddet sonra Resulullah'a yetişirler. Onlara yahudilerin hazırlıklarını haber veren Aleyhissalâtu vesselâm, ani kalkışının sebebini açıklamış olur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Muhammed İbnu Mesleme'yi göndererek "Beldemi terkedin. Burda artık benimle beraber yaşayamazsınız. Siz bana malumunuz olan suikast teşebbüsünde bulundunuz. Size on günlük mühlet tanıyorum. Bundan sonra kim görülürse boynu vurulacaktır" der. Yahudiler göçmek için gerekli hazırlığa başlarlar. Bu esnada münafıkların lideri Abdullah İbnu Übey İbni Selül adam göndererek: "Memleketinizi terketmeyin, kalelerinizde kalın. Benim ikibin adamım var, kalelerinize girip sizi müdafaa ederler, gerekirse sizinle beraber ölürler. Ayrıca size Benî Kureyza (diğer bir yahudi kabilesi) ve Gatafanlı müttefikleriniz de yardımcı olur" der. Benî Nadîr şefi bu vaade aldanıp Resulullah'a adam göndererek: "Biz yurdumuzu terketmiyoruz, elinden geleni arkaya koyma" der. Resulullah: "Allahuekber!" der. Müslümanlar da tekbir getirirler. Aleyhissalâtu vesselâm: "Yahudiler harab oldu!" der. Resulullah ve Ashab, hemen gidip Benî Nadîr'i kuşatırlar. Onlara ne diğer yaudilerden, ne Gatafan ve ne de Abdullah İbnu Übey'den hiç bir yardım ve destek gelmez. Resulullah kuşatmayı daraltır ve hurmalarını yakar. Neticeden me'yus olan Benî Nadîr sulh teklif eder. Resulullah, silahları hariç, bineklerinin taşıyabileceği kadar eşya götürmelerine müsaade eder. Onlar bunu kabul ederler. Altıyüz deveye yükledikleri eşyalarıyla Hayber'e giderler. Böylece onbeş günlük muhasara sonunda Medine Benî Nadîr yahudilerinden temizlenmiş olur. Müslümanlara bol mal ve silah kalır: Elli zırh, elli kalkan, üçyüzkırk kılıç, silah yönüyle müslümanları fevkalâde güçlendirmiş olmalıdır. 2- Hassân İbnu Sâbit'in şiirinde geçen "Büveyre'de tutuşan yangın Beni Lüey reislerine ehemmiyetsiz geldi" beyti Kureyş'i kınamadır. Çünkü Kirmânî'nin dediğine göre, Kureyza'nın şefi Ka'b İbnu Esed'in Resulullah'la akdini bozarak Hendek harbine ihanet etmelerine Kureyş sebep olmuştu. Kureyş, müslümanlara muhalefet eden her hareketin destekçesi idi. Resulullah kendilerine yönelecek olursa, yardım etmeyi vaadetmişlerdi. 3- Hassân'a cevap veren Ebu Süfyan İbnu'l-Hâris, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın amcaoğludur, henüz kâfirdir. Mekke fethinden sonra müslüman olmuştur. Verdiği cevapta, yangının devamını Büveyre'nin etrafının da -yani Medine'nin- yanmasını diler. Ve böyle olunca "yangından siz mi uzaktasınız, biz mi? Yani bu yangından Mekke mi yoksa Medine mi zarar görecek görürsün!" der. Esasen, yangın kâfire zarar veren bir eylem olmasına rağmen, o zaman için kafir olan Ebu Süfyan'ın, kâfirlerin aleyhine olan bir şeyi dilememesi gerekir diye hatıra gelir. Ancak Büveyre'nin etrafına sirayet eden bir yangının temenni edilmesi, Medine'nin yanmasını dilemektir. Bu ise müslümanların aleyhinedir. 4- Rivayetin Müslim'den kaydedilen vechinde hadise üzerine Haşr suresinin 5. âyetinin indiği belirtilmektedir. Aslında, Benî Nadîr yahudilerinin Medine'den sürülüşü, onların bu gidiş esnasında evlerini kendi elleriyle yıkışlarıyla ilgili muhtelif âyetler nazil olmuştur. Tefsir Bölümü'nde onlara temas ettiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz. (3. cilt 194. sayfa. 822 numaralı hadis; keza 823, 827 numaralı hadislere bakılmalıdır.)[160] ـ6264 ـ2ـ وعن بنت محيصة عن أبيها قال: [ هُ هّللاُ تَعالى رسولَ َ َّما أ ْعلَم ِر ل # َ غَدْ ْ يَ ُهودُ ِم َن ال ْ ِ ِه ال ِ َما َه َّم ْت ب ْم ب . قَا َل :# َم ْن َظِف ْرتُ ُوهُ تُل ِل يَ ُهودَ فَاقْ ب . ْت ِ ِه ِم ْن ِر َجا ْم قَال : َ ذَا َك لَ إذْ ِ َصةُ َو َكا َن َعِهمي ُحَويه ِر يَ ُهودَ فَقَتَلَه،ُ َّجا ِيبَة،َ َر ُج ٌل ِم ْن تُ َعلى َشب ِ َصةُ ِي ُم َحيه َب أب َوثَ فَ ِي َس َّن ِم ْن أب َو َكا َن أ يُ ْسِل . و ُل ْم َويَقُ ْط فَ : نِ َك ِم ْن َجعَ َل يَ ْضِربُهُ ُر َّب َش ْحٍم في بَ َو هّللاِ لَ َما َّو هّللا،ِ أ . ْت َم أ اِل ِه ْي َعدُ قَال : تُهُ َ ْ ِي قَتَل فَقَا َل لَهُ أب َك. قَالَ ْت: َعِهمي ِعْندَ ذِل َك َر ْكتُ ِل َك َما تَ َقتْ ِ َمَرنِي ب ْو أ َمَرنِى بذِل َك َم ْن لَ َ ’نَّهُ أ فَأ ْسل ]. أخرجه أبو داود . َم 2. (4240)- Bintu Muhayyisa, babasından naklediyor: "Allah Teâlâ Hazretleri, Peygamberine, yahudilerin tasarladıkları suikasdı bildirince, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Yahudi erkeklerden kimi yakalarsanız onu hemen öldürün!" ferman buyurdu. Bunun üzerine babam Muhayyısa (radıyallahu anh), yahudi tüccarlarından biri olan Şebîbe'nin üzerine atılıp öldürdü. Amcam Huvayyısa o sırada henüz müslüman değildi ve babamdan daha yaşlıydı. Babama hem vuruyor ve hem de: "Ey Allah'ın düşmanı! (onu nasıl öldürürsün?) Karnındaki yağ belki de onun malından!" diyordu. Babam şu cevabı verdi: "Bana onu yapmamı öyle bir zat emretti ki, eğer seni öldürmemi emretse seni de sağ bırakmazdım." Amcam o esnada müslüman oldu." [Ebu Dâvud, Harac 22, (3002).][161] َي ـ6265 ـ3 هّللاُ َعْنهما قال َر ـ وعن ابن عمر َر ِض : [ َرْي َظةُ رسو َل هّللا َح ِ اَ بَ ِت النَّ # ، ِضي ُر َوقُ َرْي َظةَ َّر قُ ِر َوأقَ ِضي فَأ ْجلَى بَنِي النَّ ْو ََدَ َوأ ُهْم َوأ ْمَوالَ َء ُه ْم نِ َسا َ َّسم َوقَ ُهْم بَ ْعدَ ذِل َك فَقَتَ َل ِر َجالَ َرْي َظةُ ْت قُ َربَ ِهْم َحتهى َحا ْي ُم ْسِل ِمي َن َو َم َّن َعلَ ْ ْم بَ ْي َن ال ُه ]. أخرجه الشيخان َج ََ ُء» النفي عن ا’وطان . وأبو داود.«ال 3. (4241)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Nadîr ve Kureyza yahudileri Resulullah Aleyhissalâtu vesselâm ile savaştılar. O da Beni'n-Nadîr'i sürdü. Kureyza'yı yerinde bıraktı. Kureyza'ya ihsanda dahi bulundu. Sonradan onlar da Resulullah'la savaştılar. Aleyhissalâtu vesselâm da erkeklerini öldürdü, kadınlarını, mallarını, çocuklarını müslümanlar arasında taksim etti." [Buhârî, Megâzî 14, Müslim; Cihad 62, (1766); Ebu Dâvud, İmâret 23, (3005).][162] AÇIKLAMA: Bu hadis, daha önce hikayelerini kaydettiğimiz Beni'n-Nadîr yahudilerinden başka, diğer büyük bir kitleyi teşkil eden Kureyza yahudilerinin akibetini haber vermektedir. İhanetlerinin cezası olarak erkeklerin katli; kadın, mal ve çocuklarının müslümanlar arasında taksim edilmesi. Bunların hikâyesi şöyle gelişmiştir: a) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hicretle Medine'ye gelir gelmez, Medine'de yaşayan muhtelif gruplarla aralarındaki münasebetleri düzenleyen yazılı bir vesika tanzim etmişti. Günümüzün tabiriyle Kanun-i esasî (veya Anayasa) olarak vasıflandırılan bu antlaşmanın[163] 25. maddesinin a bendinde yahudilerin müslümanlarla tek bir ümmet (camia) teşkil ettikleri, dinlerinde hür oldukları belirtilmiş, 43. ve 44. maddelerde Kureyş'e ve onlara yardım edenlere arka çıkılmayacağı, onlardan gelecek saldırıya karşı Medine'nin elbirliğiyle müdafaa edileceği açık bir dille belirtilmişti. b) Benî Kureyza, Hendek savaşı sırasında bu ahdi bozmuş şehri kuşatanların teşvik ve iğvalarına kapılarak savaşın en kritik bir anında Medine'yi kuşatan İslam düşmanlarıyla işbirliği yapmıştı. Bilhassa Kureyza'nın o tarafa geçişi, müslümanların durumunu fevkalade sarsmış, halkın moralini bozup direnme gücünü kırmış, insanların içine korku hâkim olmaya başlamıştı. Hususen cephe gerisinde kalan kadın ve çocuklar hakkında korku büyüktü. Müslümaların bu nazik devresini Kur'an-ı Kerim şöyle tasvir eder: "Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi. Gözler de dönmüştü. Yürekler ağızlara gelmişti. Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz. İşte orada mü'minler denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı" (Ahzab 10).[164] Benî Kureyza'nın ihaneti, müslümanların durumunu sadece maddî değil, manevî bakımdan da sarsmıştı. c) Ahzâbın içine giren nifak, beklenen zaferin gecikmesi, çıkan fırtınalar şeklinde tecelli eden ilahi nusret sonucu, Mekkelilerin bir gece âniden çekilmeleriyle atlatılan beladan sonra sıra Benî Kureyza yahudilerinin cezalandırılmasına gelmişti. İbnu Sa'd'ın kaydına göre, Resulullah savaş yerinden dönüp Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'nın hücresine girer girmez. Cebrâil aleyhisselam gelerek: "Allah sana Benî Kureyza yahudilerine yürümeni emrediyor. Ben onların üzerine gidiyorum. Tepelerine kalelerini sarsacağım!" der. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), derhal Ashab'a dellal çıkararak: "Allah'ın Resûlü ikindi namazınızı Benî Kureyza yurdunda kılmanızı emrediyor!" duyurusunu yapar. Abdullah İbnu Ümmi Mektum'u Medine'ye halif bırakıp kendisi de cepheye koşar. Otuzaltı atlı, üçbin piyade ile Benî Kureyza kuşatılır. Resulullah seslenir: "Ey maymunların ve hınzırların kardeşleri! Benim, ben!" Bu gazve hicretin beşinci yılında Zilkade ayının son haftasında bir çarşamba günü başlar. Onbeş gün sıkı bir muhasaradan sonra, Resulullah'a elçi gönderip: "Bize Ebu Lübâbe İbnu Abdi'l-Münzir'i gönder!" derler. Resulullah gönderir. Ancak bununla istişare ettikleri zaman onlara eliyle "kesileceksiniz" ma'nâsında boğazlanma işareti yapar. Ebu Lübâbe bu davranışına pişman olur ve "Allah ve Resulüne ihanet ettim" diye oradan ayrılıp Resulullah'a da uğramadan mescide gidip kendini bir direğe bağlar ve tevbesinin kabul edildiğine dair âyet gelmedikçe mescidden ayrılmamaya nezreder. 15 gün kadar yemeyi terkeder, bir ara düşüp bayılır, sonunda tevbesinin kabulüne dair Tevbe suresinin 102. âyeti nâzil olur. Resulullah gelip elleriyle çözünceye kadar bağlarını çözmez. d) Hendek savaşı sırasında omuzundan yara alan ve mescidde tedavi görmekte olan Sa'd İbnu Muaz için Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allahım, Benî Kureyza'ya karşı içimde yanan öfke ateşi sönmeden ruhumu kabzetme!" ma'nâsında duada bulunur. Sad İbnu Mu'az (radıyallahu anh) onların eskiden beri halifi (müttefiki) olması haysiyetiyle hakemliğini kabul ederler. Sad, "Allahın hükmü"ne muvafık olarak "Mukâtillerin öldürülmesine, kadın ve çocukların köleleştirilmesine ve mallarının taksimine hükmeder. Resulullah hükmün Allah'ın hükmüne muvafık olduğunu söyler. Eli kılıç tutan 600-700 arası Kureyzalı tesbit edilir. Evleri muhacirlere taksim edilir. Silah olarak 1500 kılınç, 300 zırh, 1000 ok, 1500 kalkan tesbit edilir. Esirler arasında Reyhâne Bintu Amr'ı Resulullah kendisine cariye olarak alır.[165] * BENÎ KAYNUKA Yahudi kabilelerinin büyüklerinden biri de Benî Kaynuka idi. Kitabımızda bunlarla ilgili bir rivayet konmamıştır. Ancak, mevzuun bütünlüğü açısından burada kısaca bilgi vermede fayda var: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunların meselesini, daha erken devirde, Hicretin yirminci ayında, Şevval ortalarında halletmiştir. Kaynukalılar münafıkların şefi Abdullah İbnu Übey'in halîfi idiler. Kuyumculuk ve sarraflıkla meşgul olurlardı, zengin kimselerdi. Müslümanların Bedir'de zafer elde etmeleri bunların hasedlerini kabartmış, kinlerini artırmıştı. Her fırsatta husumetlerini izhar ediyorlardı. İbnu Sa'd'ın kaydettiğine göre, bunlar yahudiler arasında, savaşmayı bilen en cesur grubu teşkil ediyordu. Bedir'den sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir gün onları: "Ey yahudiler Allah'tan korkun, Kureyş'in başına gelen bir belanın size de gelmesinden sakının, müslüman olun. Zaten anladınız ki ben hak peygamberim. Bunu kendi kitabınızda da görüyorsunuz. Üstelik Allah, bana tabi olmanız için sizden ahid de aldı!" mealinde sözlerle uyarmak isteyince biraz küstahça bir cevap vermişlerdi: "Ey Muhammed! Galiba bizi kendi kavmin gibi zannettin. Harbetmeyi bilmeyen bir grupla karşılaşıp zafer kazanman sakın seni aldatmasın! Eğer seninle savaşacak olursak bizim nasıl insanlar olduğumuzu öğrenirsin!" Resulullah'la aralarındaki antlaşmayı ilk bozan yahudi cemaati bunlar oldu. Belki de herkesçe bilinen -ve hatta İbnu Sa'd'ın rivayetinde ifade edilen doğru ise, Resulullah'ı bile üzerlerine gitmede teenniye sevkedenşecaatleri, onları daha pervasız davranışlara sevkediyordu. Bir gün, bir müslüman kadın Kaynuka çarşısına inmiş, bazı şeyler satarak, alış veriş yapmak üzere bir kuyumcuya girmişti. Dükkanda, kadının yüzünü açtırmaya çalışmışlar, muvaffak olamamışlardı. Bunun üzerine kadın farkına varmadan, çarşafının bir kenarını oturduğu yere rabtettiler. İşi bitip, çıkmak üzere kalkınca kadının çarşafı düştü ve avreti açıldı. Orada bulunan yahudiler gülüp eğlenerek kadınla dalga geçtiler. Bunun üzerine kadın imdat çığlığı atar. Bunu işiten bir müslüman koşup kuyumcuyu öldürür. Diğer yahudiler de müslümanı öldürürler. Hadise büyür ve müslümanlarla Benî Kaynuka yahudileri arasında kopma hâsıl olur. Nâzil olan âyet, Resulullah'ı onlara karşı sert olmaya davet eder (Enfal 58). Kaleleri kuşatılır. Bir müddet dayanırlarsa da 15 gün kuşatma sonunda Resulullah'a istediği şart üzere sulh teklif etmek zorunda kalırlar. Resulullah bunları öldürmek istiyordu. Ancak tam bu sırada araya giren meşhur münafık Abdullah İbnu Übey: "Ey Muhammed mevâlime iyilikte bulun" diye ısrar etti ve elini zırhının aralığına sokarak istediğini kopartıncaya kadar salmadı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bırak beni!" diye Abdullah'a, yüzünden okunacak kadar öfkelenip, bağırmasına rağmen: "Hayır, mevâlime iyilik yapıncaya kadar salmıyacağım!" diye ısrar etti. Benî Kaynuka, Hazreçlilerin Halîfi idi. Bu sebeple Abdullah onlara arka çıkıyordu. Dörtyüz zırhsız, üçyüz zırhlı için şefaatçi oluyordu. Sonunda Resulullah, onların Medine'yi terketmelerine izin verdi. Bunlardan bol ganimet kaldı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) humus aldı. İlk humusun buradan alındığı söylenir.[166] İbnu'l-Esir, el-Kâmil'de hadisenin tarifinde ihtilaf edildiğini belirtir.[167] * KA'B İBNU EŞREF'İN KATLİ َي ـ6262 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر ـ عن جابر َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ِن قَا َل :# ا ْن ِل َك ْع ِب اْب َو َر ُس ْش ولَهُ؟ َر ِف، فَإنَّهُ قَدْ آذَى هّللا َم ’ َ . فَقَا َل ُم َح َّمدُ َمة َر ِض َي هّللاُ َعْنه ْب ُن : ا َل َم ْسلَ تُلَهُ؟ قَ ْو ِل نَعَ ْم. قَا َل: فِي َك؟ قَا َل أتُ : ِح ُّب أ ْن أقْ قَ ْ اَتَأذَ ُن : ْل ِلي فِي ال ُهَم ق . فَأتَاهُ فَقَا َل لَه:ُ ا ُ َوذَ َكَر َما بَ ْينَ َر : ادَ ال َّص َوقَا َل َعنَانَا َو إ َّن هذَا ال َّر ُج َل قَدْ أ قَدْ َّما َسِمعَهُ قَا َل: نَّهُ . فَلَ دَقَةَ َّ ُمل تَ َوأْيضاً و هّللاِ لَ َن َونَ ْكَر . قَا َل: إنَّا قَدْ اتَّبَ ْعَناهُ اŒ هُ أ ْن نَدَ َعهُ َش ْيٍء يَ ِصي ُر أ ْمُرهُ هيِ ُظ َر إلى أ َّم قَا َل َحتَّى نَ ْن . ث : ُ َردْ ُت أ ْن ُت َُ ْسِلفَنِي َسلَفاً ْر َهنُنِي؟ قَا َل َوقَدْ أ ِر : يدُ؟ َم . قَا َل: فَ ا تَ ْر َهنُنِي َما تُ . قَا َل تَ َء نِ َسا . فَقَا َل: نَا؟ قَا َل َء ُكْم َك نِ َسا عَ َر ِب، أنَ ْر َهنُ ْ ُكْم أْن : قَا َل َت أ ْج َم ُل ال ْو ََدَ ْو ْر َهنُونِي أ َحِدنَا، فَيُقَا ُل ُر ِه َن فِى َو ْس ٍق فَتُ : أ يُ َس ُّب اْب ُن أ ْمٍر ِن َم ْن تَ َمة،َ يَ ْعنِى ال َّس ََ َو َح . ل ِك ْن َو ْسِقْي َّ ٍر َو نَ ْر َهنُ . قَا َل: َعبَّاِد َك ال ِن َجْب ِي َعْب ِس اْب ْو ٍس َوأب ِن أ ِر ِث ْب َحا ْ ِال َوَوا َعدَهُ أ ْن يَأتِيَهُ ب َنعَ ْم؛ ْشٍر ِ ْي قَ : ًَ ْب . ا َل ِن ب َجا ُءوا فَدَ َعْوهُ لَ ْمَر فَ . أتُهُ ِهْم فَقَالَ ْت لَهُ اِ ْي ِي ’ َ فنَ َز َل إل : إنه ِم ْس َم ُع َصْوتاً َما ُهَو ُم َح َّم َكأنَّهُ . فَقَا َل: دٌ ْب ُن َصْو ُت الدَّ إنَّ ْي ًَ ْو دُ ِعى إلى َط ْعنَ ٍة لَ لَ َ َكِريم ْ َو َرضى ِعى أبُو نَائِلَة،َ إ َّن ال َمةَ َم ’ َب ْسلَ َج . ا َمدُّ يَ ِدي إلى َر قَا َل ُم َح َّمد:ٌ أ ِس ِه، فإذَا َسْو َف أ َء فَ َجا إذَا َو ا ْستَ . قَا َل: ِهش ٌح ْمَكْن ُت ِمْنهُ فَدُونَ ُكْم َو ُهَو ُمتَ فَنَ َز َل . وا فَقَال : نَجدُ ِمْن َك ُ هطِي ِب؟ فقَا َل نَعَ ْم ِري َح ال عَ َر : ِب؛ قَا َل ُم َح َّمدٌ ْ أ ْع َط ُر نِ َسا ِء ال َو َل فَ َشَّم فَتَأذَ : َن ِلي أ ْن أ ُشَّم تَ ْحتِي ُف ََنَة : ِمْنهُ؟ قَا َل ُ َّم نَعَ ْم . فَ ُشَّم، فَتَنَا ثُ َّم قَا َل: أتَأذَ ُن ِلي أ ْن أ ُعودَ؟ قَا َل: قَا َل فَا ْستَ : وهُ ْمَك َن ِمْنه،ُ ثُ ُ َو دُ ]. أخرجه الشيخان وأبو داود.« ْس ُق َونَ ُكْم فَقَتَل ال » بفتح الواو ستون َمةُ» مخففة: الدرع وجمعها م، آلة الحرب.«وال ُمتو ِهش ُح بالرداء» هو الذي يجعله في وسطه كالوشاح الذي تجعله ً َّ صاعا.«وال المرأة على خصرها . 1. (4242)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün): "Ka'b İbnu'l-Eşref'in hakkından kim gelecek? Zira bu Allah ve Resûlüne ezâ veriyor!" buyurdular. Muhammed İbnu Mesleme (radıyallahu anh) atılarak: "Onu öldürmemi istermisiniz?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Evet!" deyince Muhammed İbnu Mesleme: "Hakkınızda menfi şeyler söylememe de izin veriyor musunuz? [Güvenini kazanmamız için buna gerek olacak]" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "[İstediğinizi] söyle[yin]" buyurdu. Bunun üzerine Muhammed İbnu Mesleme (radıyallahu anh) Ka'b-İbnu'l-Eşref'e gelip onunla konuştu, aralarındaki (eski) dostluğu hatırlattı ve: "Şu adam var ya, sadaka istiyor ve bize sıkıntı oluyor!" dedi. Ka'b bunu işitince: "Ha şöyle! Vallahi ondan daha da çekeceksiniz!" dedi. Muhammed İbnu Mesleme: "Biz ona şimdi gerçekten tâbi olduk. Onu büsbütün terkedip sonunun ne olacağını seyretmekten de korkuyoruz" dedi. Ka'b: "Söyle bana dedi, içinde ne var, ne yapmak istiyorsunuz?" Muhammed: "Onu yalnız bırakmak, ondan ayrılmak istiyoruz" deyince, Ka'b: "Şimdi beni mesrur ettin" dedi. Muhammed ilave etti: "Bana biraz ödünç vermeni talebediyorum.." dedi. Ka'b da: "Bana rehin olarak ne bırakacaksın?" diye sordu. Muhammed İbnu Mesleme: "Ne istersin?" dedi. Ka'b: "Kadınlarınızı bana rehin bırakmalısın!" dedi. "Ama sen Arapların en yakışıklısısın. Sana kadınlarımızı nasıl rehin bırakalım? [Şu yakışıklılığın sebebiyle hangi kadın nefsini senden men edebilir?]" dedi. Ka'b: Öyleyse çocuklarınızı rehin bırakırsınız!" dedi. "Ama nasıl olur, birimizin çocuğuna hakaret edip: "Bir veya iki vask hurma karşılığında rehin edildin" diye başına kakarlar. Ama sana zırhları yani silahı rehin bırakalım" dedi. (Kab bu teklifi makul bulup:) "Pekala, bu olur!"dedi. Bunun üzerine Muhammed İbnu Mesleme, ona el Hâris İbnu'l-Evs, Ebu Abs İbnu Cebr ve Abbâd İbnu Bişr ile birlikte gelmek üzere randevulaştı. Bunlar geceleyin gelip onu (dışarı) çağırdılar. Ka'b yanlarına indi. Kadını: "Ben bazı sesler işitiyorum, bu sanki kan sesidir (gitme!)" dedi. Ancak O: "Hayır, bu gelen Muhammed İbnu Mesleme ile süt kardeşi ve Ebu Nâile'dir. Mert kişi geceleyin yaralanmaya bile çağırılsa icabet eder!" dedi. Muhammed İbnu Mesleme arkadaşına: "Gelince, ben elimi başına uzatacağım. Onu tam yakaladım mı göreyim sizi!" dedi. Ka'b kılıncını kuşanmış olarak indi. "Sende tîyb kokusu hissediyoruz!" dediler. Ka'b: "Evet! nikahımda falan kadın var. Arap kadınlarının (sevdiği) kokuyu sürüyorum" dedi. Muhammed İbnu Mesleme: "Ondan koklamama müsaade eder misin?" dedi. Ka'b: Tabi ederim, kokla!" dedi. Muhammed yakalayıp kokladı. Sonra: "Bir kere daha koklamama müsaade eder misin?" dedi. Sonra onu yakaladı. "Göreyim sizi!" dedi ve orada öldürdüler." [Buhârî, Megâzî 15, Rehn 3, Cihâd 158, 159; Müslim, Cihad 119, (1801); Ebu Dâvud, Cihad 169, (2768).][168] AÇIKLAMA: Ka'bu'l-Eşref aslen Araptır. Babası, Benî Tay Kabilesinin bir kolu olan Nebhânlıdır. Bir kan davasına karıştığı için Cahiliye devrinde Medine'ye gelip yerleşmiştir. Medine'de Beni'n-Nadîr'e dost olmuş, onlardan kız alarak evlenmiştir. Ka'b bu evliliğin mahsûlüdür. Ka'b uzun boylu, cüsseli bir insandı. Kafası iri, karnı iriydi. Annesi Akîle Bintu Ebi'l-Hukayk, yahudi olması ve yahudi kültürü üzerine yetişmesi sebebiyle Ka'b Arap değil, yahudi biliniyordu. Şâir bir insandı. Bedir savaşından sonra müslümanlar aleyhine hicviyeler yazdı. Mekke'ye gitti. İbnu Vedâ'ti's-Sehmî'nin yanına indi. Bu zat, el-Muttalib'in babası idi. Hassan İbnu Sâbit bunu ve karısı Atîke Bintu Üseyd'i hicvetti. Bunun üzerine kadın Ka'b'ı tardetti. Ka'b tekrar Medine'ye döndü. Müslüman kadınları üzerine aşk şiirleri yazdı. Müslümanlar bu şiirlerden fevkalâde rahatsız oldular. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a karşı da hicviyeler düzüyor, Kureyşli kâfirleri aleyhte tahrik ediyordu. Resulullah Medine'ye geldiğinde halk karışıktı. Hepsiyle sulh içerisinde yaşamak istiyordu. Ancak yahudi ve müşrik olanlar müslümanlara fazlaca eziyet veriyorlardı. Cenâb-ı Hakk başlangıçta Resûlüne ve müslümanlara sabır emrediyordu. Ka'b bu eza işinden vazgeçmeyip, dozajını artırınca, Aleyhissalâtu vesselâm bir grup göndererek Ka'b'ı öldürtmesini Sa'd İbnu Mu'âz'a emretti. Kab'ın öldürülmesi Hicretin üçüncü senesinin Rebiyyülevvel ayına rastlar. Rivayetler onun Mekke'ye gidince Ka'be'nin örtüsünün yanında Mekkelilerle, müslümanlara karşı mücadele etmek üzere antlaşma yaptığını belirtir. Bu sırada Mekkeliler: "Onun dini mi,yoksa bizim dinimiz mi daha hakka yakın?" diye sorarlar. Ka'b "Sizin dininiz!" cevabını verir. İbnu Hacer Ka'b'ın öldürülmesine bir başka sebep daha kaydeder. Buna göre: "Ka'b bir yemek hazırlar. Yahudilerden bir gruba da: "Muhammed'i bir ziyafete çağıracağım, gelince siz bir punduna getirip öldürün" dedi. Ziyafet hazırlandı. Resulullah da çağrıldı. Birkaç ashabıyla gelmişti. Oturduktan sonra Cebrâil aleyhisselam, heriflerin planını haber verdi. Resulullah kalktı ve Cebrail'in kanatlarıyla örtünerek dışarı çıktı. Resulullah'ı kaybedince onlar da dağıldı. Aleyhissalâtu vesselâm, işte bu sırada "Ka'b'ı bana kim halledecek?" demiştir. Şu halde Ka'b'ın öldürülmesi sadece hicvedici şiirler yazması sebebiyle değildir. Daha başka muzır faaliyetleriyle bu cezaya müstehak olmuştur. Rivayetler onun öldürülmesini üzerine alan Muhammed İbnu Mesleme'nin, Ka'b'ın kız kardeşinin oğlu yani yeğeni olduğunu belirtir. Keza bu işte adı geçen Ebu Nâile de Kab'ın süt kardeşidir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Eğer yapacaksan acele etme, (planını iyi hazırla), hatta Sa'd İbnu Muazla da istişâre et" buyurur. Sa'd'la istişare eder. Sa'd, kendisine "Ona git, ihtiyacını aç ve veresiye olarak yiyecek iste!" tavsiyesinde bulunur. * Başka rivayetler, Muhammed İbnu Mesleme'nin Resulullah'tan, kendisinden şikayette bulunma, fikrini ve sözlerini kınama hususunda izin isteyip Ka'b'a: "Bu adamın gelişi bize bir bela olmuştur, bütün Araplar bizimle savaştı ve tek bir yaydan ok attılar" dediğini; Resulullah'ın, öldürme ekibini, Bakîu'l-Garkad'a kadar uğurladığını, onları gönderip: "Allah'ın ismi üzere gidin. Allahım bunlara yardımcı ol!" dediğini kaydeder. * Hadise üzerine, ertesi gün, "efendimiz öldürüldü" diyerek, yahudiler Resulullah'a gelirler. Aleyhissalâtu vesselâm, bir bir onun yaptıklarını, müslümanlara verdiği eziyetleri anlatarak ölümü hakettiğini açıklar. Yahudiler itiraz etmeye, cevap vermeye mecal bulamazlar. Bu vak'adan sonra büyük bir korkuya düşen yahudiler, sinerler ve yıkıcı faaliyetlerden ellerini çekerler. Süheylî Ebu Hanîfe'ye muhalif olarak: "Ka'b'ın öldürülme hadisesi, muâhid (sulh antlaşması yapan) kimse, Şâri'e sebbettiği, hakarette bulunduğu takdirde katlinin caiz olduğunu ifade eder" demiştir. İbnu Hacer Süheylî'ye hak vermez. Bu hadisenin harp haline giren bir hadise olduğuna dair deliller kaydeder ve "Kıssada, müşrikin -umumî davet kendisine ulaşmış ise- İslam'a davet edilmeden öldürülebileceğine delil vardır" der. * Hadis, savaş sırasında, ihtiyaç duyulan her şeyin söylenebileceğine delildir.[169] * EBU RAFİ ABDULLAH İBNU EBİ'L-HUKAYK'IN ÖLDÜRÜLMESİ َي ـ6263 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ْي بَعَ # ًَ َث َر ـ عن البراء َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ْي ِه َعْبدُ هّللاِ ْب ُن ُعتَْي ٍك َبْيتَهُ لَ فَدَ َخ َل َعلَ ٍ ِي َرافِع إلى أب َر ْهطاً َو ُهَو نَائِ ٌم فَقَتَلَهُ .[ 1. (4243)- Hz. Bera (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ebu Râfi'e bir heyet gönderdi. Abdullah İbnu Atîk, geceleyin evine girerek, onu uyurken öldürdü."[170] بَعَ # ِم َن ا َث َر ـ6266 ـ2ـ وفي رواية قال: [ ُسو ُل هّللاِ يَ ُهودي ِر َجاً ْ ال ٍ ِى َرافِع ِهْم إلى أب ’ْن َعْبدَ هّللاِ ْب َن ُعتَْي ٍك، ْي ِر َوأ َّمَر َع ََلَ َصا يُ ْؤِذي رسو َل هّللاِ ٍ ِز َو َكا َن أبُو َرافِع ل ِح َجا ْ ِأ ْر ِض ا ْي ِه. فِي ِح ْص ٍن لَهُ ب َويُ ِعي ُن َعلَ # ٍ َوقَدْ َغ َر . بَ ِت َو َكا َن أبُو َرافِع ْوا ِمْنهُ َّما دَنَ فَلَ ِ َس ْر ِح ِهْم َح النَّا ُس ب ال َّش . قَا َل َعْبدُ هّللاِ ’ ِه ْم ُس َو َرا ِ ِي أ ْن أدْ ُخ ْص َح : َل اب ه بََّوا ِب لَعَل ْ ِي ُمْن َطِل ٌق و ُمتَلَ هطِ ٌف ِلل اِ ْجِل ُسوا . ى َمَكانَ ُكْم فَإنه بَ َل َحته فَأقْ بَا ِب ْ َو دَنَا ِم . قَدْ دَ َخ َل النها ُس ْن ال ، َجةً ِضي َحا ْوبَ ِه َكأنَّهُ يَقْ ِثَ َع ب َّم تَقَنَّ ُ ث . بَوا ْ ِ ِه ال َف ب ِر فَ يدُ أ ْن تَدْ َخ َل فَادْ ُخ ْل َهتَ ُب يَا َع . ْبد هّللاِ إ ْن ُكْن َت تُ بَا َب ْ ْغِل َق ال ُ ريدُ أ ْن أ ُ ُت فَ َكَم فإنه . ْن ُت ِي أ ْ فَدَ َخل . َق ا ه َّم َعل بَا َب ثُ ْ َق ال َس أ ْغلَ َّما دَ َخ َل النَّا فَقُ ’قَاِليِد ْم َغاِلي َق . قَا َل: ُت إلى ا َعلى َو فَل ’ تٍَد َ َها فَفَتَ ْح ُت تُ ْ يُ ْس َم فَأ َخذ ُر ِعْندَهُ ٍ َو َكا َن أبُو َرافع بَا َب، ْ ال . هُ َّي لَ َو َكا َن فِي َع ََِل َم . ا َّ ُت ُكل ْ َجعَل ْي ِه فَ َه َب َعْنهُ أ ْه ُل َس َمِرِه َصِعدْ ُت إلَ َّما ذَ فَلَ َم ْن دَا ِخ ٍل ُت َعليَّ أ ْغلَقْ فَتَ ْح ُت بَابا . ُت ً ْ ل َّي ق : ُ ُصوا إلَ ُ ْم َي ْخل ْو ُم نَ ِذ ُروا ِلي لَ ِن القَ إ هُ تُلَ َحتهى أق . ٍِم ْ ْي ِه فَإذَا ُهَو فِي بَ ْي ٍت ُم ْظل َهْي ُت إلَ فَاْنتَ بَ ْي ِت ْ ِري أْي َن ُهَو ِم َن ال . ُت َو ْس ٍط ِعيَاِل ِهَ، أدْ ْ فَقُ : ل ِ َرافِع ِال َّسْي ِف َو أبَا : فَقَا َل: أنَا ب َض ْربَةً َم ْن هذَا؟ فَأ ْهَوْي ُت نَ ْحَو ال َّصْو ِت فَأ ْضِربُهُ دَ ِه ٌش، فَ ْي ُت َشْيئا،ً و َصا َح! فَ َخ َر ْج ُت ِم َن َما أ ْغنَ بَ ْي ِت َر ال . بَ ِعيٍد ْ فَأ ْم . ُت ُك ُث َغْي ْ ل ْي ِه فَقُ ُت إلَ ْ َّم دَ َخل َم ث : ا هذَا ال َّصْو ُت ُ : ٍ ِل يَا أبَا . فَقَا َل: ’ َرافِع ْب َوْي ُل، إ َّن َر ُج ًَ فِي البَ ْي ِت َض َربَنِي قَ ْ ِهم َك ال ِال َّسْي ِف ب . قَا َل: َض ْربَةً ِربُهُ فَأ ْض هُ ْ تُل ْم أقْ َولَ َخنَتْهُ ْ أث . تُهُ ْ ِي قَتَل ُت أنه ْطنِ ِه َحتهى أ َخذَ فِي َظ ْهِرِه، فَعَ َرفْ ِي َب ال َّسْي ِف في بَ َو َض ْع ُت َصب َّم ث . ُ ُح ا تَ ُت أفْ ْ َجعَل َج ٍة لَهُ َر فَ ’ ا ِهي ُت إلى دَ َحتهى اْنتَ بَاباً َوا َب بَاباً ِد اْن ْب . ِى قَ َرى أنه َوأنَا أ َو َض ْع ُت ِر ْج ِل َِى، ْع ُت َه فَ ْي ُت إلى ا َو تَ ’ قَ ْر ِض، فَ َمتِى ِ ِعَما َها ب ِمَرةٍ فَاْن َك َس َر ْت َساقِى فَعَ َصْبتُ ٍة ُمقْ ْيلَ فِي ل . بَا ِب َ ْ ْس ُت َعلى ال ُت َحتهى َجلَ َّم اْن َطلَقْ ث . ُت ُ ْ فَقُ : َ تُهُ؟ ل ْ تَل أقْ َ َحتهى أ ْعلَم ْيلَةَ َّ أ ْخ َر ُج الل النَّا ِعى َعلى َ َصا َح الدهي ُك قَام َّما ِح َج ال ُّسو ِر. فقَا َل: از فَلَ ْ ِج َر أ ْهِلي ال تَا ٍ أن ِعي أبَا . ي َرافِع ِ ُت إلى أ ْص َحاب فَاْن َط . ُت لَقْ ْ َء فَقُ : ، فَقَدْ ل َجا النَّ ٍ َرافِع ِ هيِ قَتَ َل هّللاُ أبَا . َهْي ُت إلى النَّب فَاْنتَ # تُهُ ْ َحدَّث َم َس َح َه فَ . فقَا َل ِلى: ا َك فَبَ َس ْط ُت ِر ْجِلى فَ ْب ُس ْط ِر ْجلَ ِكَها قَ ُّط اُ ْم أ ْشتَ َها لَ فَ َكأنَّ ]. أخرجه ِ البخاري، وأسقط في التجريد الرواية الثانية.و« ي ُب ال َّسْي ِف َصب » بالصاد المهملة: طرفه . 2. (4244)- Bir başka rivayette şöyle der: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yahudi Ebu Râfi'e, Ensar'dan bir grup adam gönderip, başlarına da Abdullah İbnu Atîk'i koydu. Ebu Rafi', Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a eza veriyor ve aleyhinde çalışmalar yapıyordu. Ebu Râfi', Hcaz bölgesindeki kendine has bir kalede oturuyordu. Kaleye yaklaştıkları zaman güneş batmıştı. Halk artık sürüleriyle dönüyordu. Abdullah arkadaşlarına: "Siz burada oturun ve yerinizden ayrılmayın. Ben gidip, kapıcılara biraz iltifat edip, içeri girme imkânı arayacağım" dedi ve ilerledi. Kapıya kadar geldi. Kazayı hâcet yapıyormuş gibi elbisesini toparladı. İnsanlar içeri girmişti. Kapıcı seslendi. "Ey Allah'ın kulu, girmek istiyorsan gir. Kapıyı kapatacağım (çabuk ol)!" dedi. Ben de girdim ve (bir köşeye) gizlendim. Halk tamamen girince kapıyı kapattı. Sonra da anahtarları bir kazığa taktı. Ben (müsait bir anda) kalkıp anahtarları alıp kapıyı açtım. Ebu Râfi evinde gece sohbeti yapıyordu. Ve hususi bir köşkte idi. Sohbet arkadaşları dağılınca, yanına çıktım. Her bir kapıyı açıp girdikçe içeriden üzerime kapadım. "Eğer halkın haberi olur da beni öldürmeye azmederlerse, ben Ebu Râfi'î öldürmeden ona ulaşamasınlar" diye böyle yaptım. Sonunda yanına kadar geldim. Köşkün ortasında yer alan karanlık bir odadaydı. Ancak, odanın neresinde olduğunu bilemiyordum. "Ebu Râfi" diye seslendim. "Kim o?" dedi. Sese doğru yöneldim. Heyecan içerisinde bir kılıç darbesi indirdim, ama boşa gitti. Adam bir çığlık attı. Hemen odadan çıktım. Azıcık bekleyip tekrar girdim. [sesimi değiştirip, yardıma gelmiş gibi:] "O ses de ne? ey Ebu Râfi" dedim. "Kahrolası, odada biri var az önce bana kılıç vurdu" dedi. (Yerini iyice keşfetmiştim), bir darbe daha indirdim. Yaraladım, fakat öldürümedim. Sonra kılıcın ucunu karnına sapladım, sırtına kadar dayandı. Öldürdüğümü anladım. Geri dönüp, kapıları teker teker açmaya başladım. Merdivene kadar geldim. Ayağımı bastım. Yere kadar ulaştığımı zannettim. Ay ışığıyla aydınlık bir gecede düştüm. Bacağım kırıldı. Sarığımla sardım. Sonra gidip kapının önüne oturdum. Onu gerçekten öldürdüm mü, öğreninceye kadar bu gece kaleden dışarı çıkmayacağım" dedim. Horozlar ötünce, surların üzerinden ölüm ilan edildi. Ölüm habercisi: "Hicaz ahalisinin tüccarı Ebu Râfi'in ölümünü duyuruyorum!" diye bağırıyordu. Ben hemen arkadaşlarımın yanına gittim. "Zafer! dedim, Allah Ebu Râfi'in canını aldı!" Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldim, olup biteni anlattım. Bana: "Uzat ayağını!" buyurdular. Ben de ayağımı uzattım. Meshediverdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi hiçbir rahatsızlık kalmadı." [Buhârî, Megâzî 16, Cihad 155.][171] ِ َّي ـ6261 ـ3ـ وعن عبدالرحمن بن كعب: [ ِن أ َّن النَّب :# دَا ْ ِول ْ ِ َسا ِء َوال ِل النه ِق َع ْن قَتْ ُحقَ ْي ْ ِي ال ُوا اِبن أب ِذي َن قَتَل فقَا َل َر نَهى ال . ُج ٌل َّ ِم : أ ْن ُهْم َها فَ ْي َف َعلَ ُع ال َّسْي فَأ ْرفَ ِ ِهصيَاح ِال ْينَا ب َعلَ َه ل ا َقَدْ بَ َّر َح ْت ا ْمَرأتُهُ َر ْحنَا مْن َستَ ْو ََ ذِل َكَ َولَ ذ ]. أخرجه مالك. ْ ُكَر النَّهى فَأ ُك ُّف، 3. (4245)- Abdurrahman İbnu Ka'b (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) İbnu Ebi'l-Hukayk'ı öldürenleri, (bu işe giderken) kadın ve çocukları öldürmekten nehyetmişti. Onlardan bir adam dedi ki: "Karısı bağırmalarıyla bize sıkıntı olmuştu. Kılıncı sıyırıp tepesine kaldırdım. (Vuracağım sırada) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı (n tenbihini) hatırladım ve kendimi tuttum. Bu tenbih olmasaydı ondan da rahata erecektik." [Muvatta, Cihad 8, (2, 447).][172] AÇIKLAMA: 1- Ebu Rafi' Abdullah İbnu Ebi'l-Hukayk'a Sellâm İbnu Ebi'l-Hukayk da denmektedir. İbnu İshak'ın anlattığına göre, "Evs'e mensub olanlar Ka'bu'l-Eşref'i öldürünce, Hazrecliler de Sellâm İbnu Ebi'l-Hukayk'ın öldürülmesi için izin istediler. Bu herif Hayber'de oturuyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da izin verdi." Abdullah İbnu Ka'b İbni Mâlik (radıyallahu anhümâ) şöyle anlatır: "Allah'ın, Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm)'a yatpığı lütuflardan biri şu idi: "Evs ve Hazrec daima birbirine rakib iki pehlivan gibiydiler. Evs her ne zaman hayırlı bir iş yaptı mı, Hazrec mutlaka şöyle derdi: "Vallahi, onlar bu amelleriyle fazilette bizi geçtiler!" Evs de böyleydi. Evs, Ka'b İbnu'l-Eşref'i öldürünce Hazrecliler (biraraya gelip) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Ka'bu'l-Eşref kadar düşmanlıkta ileri giden bir başka şahıs hakkında müzakerede bulundular. Hayber'de ikamet etmekte olan Ebu'l-Hukayk'ı hatırladılar." 2- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Ebu Râfi'in verdiği eza, onun, müslümanların aleyhinde çalışanlara maddi destek sağlamasından ileri geliyordu. Bir rivayette: "Arap müşriklerinden Gatafan ve diğerlerine, "Resulullah'a karşı bol mal veriyordu denmiştir. Bazı rivayetlerde de, müslümanlara karşı, -aynen Hendek savaşında olduğu gibi- müşrik Arapları tek bir ittifakta birleştirmeye çalıştığı belirtilir. 3- Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler * Kendisine davet ulaştığı halde küfürde ısrar eden müşrikleri aldatıp, âni baskında bulunmak caizdir. * Resulullah aleyhinde, eli, malı, dili ile çalışanların öldürülmesi caizdir. * Ehl-i harb'e karşı casusluk caizdir. * Müşriklere savaşta şiddetli davranmak caizdir. * Maslahat için sözü mübhem tutmak caizdir. * Az sayıda müslümanın çok sayıda müşriğe saldırması caizdir. * Delil ve alâmete dayanarak hüküm vermek caizdir. Çünkü İbnu Atik, sesine dayanarak Ebu Râfi'e hükmetmiş, ölüm ilanına dayanarak onun öldüğüne hükmetmiştir. (Her şeyde görerek hükme gitmek imkansızdır.)[173] * UHUD GAZVESİ َي ـ6264 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِ ُّي ـ عن زيد بن ثابت َر ِض : [ َّما َخ َر َج النَّب إلى أ ُحٍد َر َج َع نَا ٌس ِمَّم ْن َكا َن َخ َر َج َمعَه،ُ و َكا َن أ ْص َح ل # ا ُب َ ِ ِهى ِن النَّب # ِهْم فِ ْرقَتَْي فِي . قَال : َ ْت فِ ْرقَةٌ َوقَالَ ْت فِ ْرقَةٌ ُهْم؛ ُ ُهْم نُقَاتِل : َ نُقَاتِل . ْت ُ َو فََن َزل : قَا َل َ ِن؛ ُمنَافِِقي َن فِئَتَْي ْ فَ :# تَْنِفي َما لَ ُكْم فِي ال َها َطْيبَةُ إنَّ َحِديِد َث ال ِكي ُر َخبَ ْ ْنِفي ال َما يَ الدَّ َّجا َل َك ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 1. (4246)- Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Uhud'a çıktığı zaman, (bir müddet sonra) O'nunla beraber çıkanlardan bir kısmı geri döndü. [Bunlar hakkında] Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabı ikiye ayrıldı. Bir grup: "Bunları öldürelim" diyordu. Öbür grup ise: "Hayır onları öldürmeyelim" diyordu. Bu ihtilaf üzerine şu âyet nâzil oldu: "(Ey Müslümanlar!) Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları yaptıklarından dolayı baş aşağı etmiştir. Allah'ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın" (Nisa 88). Resulullah da şöyle buyurdu: "Burası Taybe'dir. Deccâl'ı sürer çıkarır, tıpkı körüğün, demirin pasını çıkardığı gibi." [Buhârî, Megâzî 17, Fedâilu'l-Medine 10, Tefsir, Nisa 15; Müslim, Münafıkun 6, (2776); Tirmizî, Tefsir, Nisa (3031).][174] AÇIKLAMA: 1- Uhud savaşını en sonda anlatacağız. Sadedinde olduğumuz hadiste geçen bir-iki noktayı kısaca açıklamamızda gerek var: 2- Burada temas edilen geri dönenler, bakşa rivayetlerde tasrih edildiği üzere, meşhur münafık Abdullah İbnu Ubey ve onun etrafındaki adamlarıdır. Abdullah da Resulullah gibi şehrin içinde kalınması reyinde idi. Ancak dışarı çıkmak isteyenler ağır basınca Resulullah, çıkma istikametinde karar almış, düşmanı Uhud'da karşılama emrini vermişti. İşte bunu bahane eden münafıkların lideri, adamlarına: "Muhammed onlara uydu, bana isyan etti, kendimizi niye öldürtelim?" diyerek muhariblerin üçte birini peşine takarak ordudan ayrıldı. 3- Hadiste medar-ı bahs edilen iki fırkadan maksad, Abdullah İbnu Ubey'le birlikte geri dönenler hakkında verilecek hüküm hususunda ortaya çıkan iki görüş sahipleridir. Rivayetten de anlaşıldığı üzere, bir grup, en kritik anda cepheyi terkeden münafıkların öldürülmesi traftarıydı. Diğer grup ise buna karşı idi. Münakaşa büyüyünce, mesele üzerine, kaydettiğimiz âyet nâzil olmuştur.Ancak âyetin iniş sebebiyle ilgili başka rivayetler de var. Burada o teferruata girmeyeceğiz. 4- Medine için, hadiste Taybe ismi kullanılmaktadır. Bazı hadislerde eski adı Yesrib olan Medine-i Münevvere'nin Resulullah tarafından Taybe, Tâbe diye tesmiye edildiği belirtilir. Her ikisi de güzel koku ma' nâsına gelen tıyb kökünden gelir. Medine şehrinin sürüp çıkması, kötülükleri içerisinde barındırmaması demektir. Buharî'nin bir rivayetinde "O Taybe'dir günahı sürüp çıkarır"; Tirmizî'de "Hubsu, yani pisliği sürer çıkarır" denmiştir. Bu, Medine'de kalbinde kötülük olanların barınamayacağını ifade eder. Nitekim demirci de madenin cevherinden curufunu ateş yardımıyla temizler.[175] َي ـ6264 ـ2 هّللاُ َعْنهما قال ِ ُّي ـ وعن البرا ِء بن عازب َر ِض : [ َس النَّب َوأ ْجلَ ُم ْشِر ِكي َن يَ ْو ِمئٍذ ْ ِقينَا ال ل # ِم َن َ ْي َج ِهْم ْيشاً َوأ َّمَر َعلَ ال ُّر َماةِ ٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه؛ وقَا َل َف ََ ْبدَ هّللاِ ْب َن ُجبَ ْي َع : َ ا ْينَ ُمو ُه ْم َظ َهُروا َعلَ َوإ ْن َرأْيتُ َر ُحوا، ِهْم َف ََ تَْب ْي ُمونَا َظ َهْرنَا َعلَ َر ُحوا، إ ْن َرأْيتُ تَْب ِقْينَا ُه ْم َه َربُوا، َحتهى َر تُ . أْي ِعينُونَا َّما لَ فَل و َن َ ُ ُه َّن فَأ َخذُوا يَقُول ُ ِه َّن قَدْ بَدَ ْت َخ ََ ِخل ْع َن َع ْن ُسوقِ َرفَ َجبَ ِل قَدْ ْ ْشدُدْ َن في ال َء يَ ُت النه : ِ َسا َمةَ غَنِي ْ ال َر الغَنِي . ُسو ُل هّللاِ َمةَ ٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه َع ِهدَ َر فقَال َع :# ُحوا ْبدُ هّللاِ ْب ُن ُجبَ ْي أ ْنَ تَْب . َّما أبَ ْو . ا ُصِرفَ ْت ُو ُجو ُه ُهْم فَأبَ ْوا فَلَ ًي ِصي َب َسْبعُو َن قَتِ فَأ ْش َر َف فَأ . أبُو ُ ْوِم ُم َح َّمدٌ؟ فقَا َل ُس . ا َل ْفيَا َن فقَ : قَ ْ تُ . فقَا َل: ؟ فقَا َل ِج أفِي ال : َ يبُوهُ َحافَةَ ِي قُ ْوِم اْب ُن أب قَ ِج أفِى ال : َ يبُوهُ فقَا َل ْ ْم تُ : َخ َطا ِب؟ فَلَ ْ ْوِم اْب ُن ال قَ ْ أفِي ال َحد.ٌ فقَا َل: ْو َكانُوا أ ْحيَا ًء ِج يُ يبهُ أ َولَ ُوا، َج . إ َّن ه ُؤ ََِء قَتِل ’ ابُوا ْف َسهُ ْم يَ ْمِل ْك ُع َمُر َر ِض َي هّللاُ َعْنه نَ َو فَل . فقَا َل: هّللا،ِ أْبقَى َ ْب َت يَا َعدُ َكذَ َك قَا َل أبُو ُسْفيَا َن َك َما يُ ْحِزنُ ِج فقَ :# يبُوهُ هّللاُ ل : ا ْع ُل ُهبَ ُل. ا َل َ أ . وا ُ َما َنقُو ُل؟ قَا َل، قُول َج ُّل ُوا نَا ْف هّللاُ أ ْع ََ . يَا َن َو قَال : أ قَا َل أبُو ُس : لَ َّزى َو ََ ُع َّزى لَ ُكْم عُ ْ ِج ال . فَقَا َل :# يبُوهُ أ . وا ُ َما نَقُو ُل؟ قَا َل قُول ُوا َو ََ َمْولى لَ ُكْم قَال : قَا َل أبُو ُس : َح ْف هّللاُ . يَا َن َمْو ََنَا ْ َوال ِيَ ْوٍم، يَ ْوٌم ْر ُب ب ُس ْؤنِي ْم تَ َولَ ِ َها ْم آ ُمْر ب لَ ِجدُو َن ُمثلةً َوتَ ِج فقَ # يبُوهُ ِس َج . ا َل ا ٌل؛ أ . وا ُ قَال : وا ُ َما نَقُو ُل؟ قَا َل قُول َوقَ ْت ََ ُكْم : َ ِة َجنَّ ْ َء، قَ ْت ََنَا في ال َسوا ُسؤنِى َوأ ْخ َر فِى النَّا ]. َج باقيه رزين ِر ْم تُ أخرجه البخاري وأبو داود، إلى قوله ل .«ال َّشدُّ» العدو.وقوله «اع ُل» أمر َ َح ْر ُب ِس َجا ٌل» أي تكون لنا مرة ولكم مرة، كما يكون للمستقين بالدلو وهو السجل، ولهذا دلو بالعلو.«و ُهبَ ُل» اسم صنم.«ال لَةُ» تشويه خلقة القتيل بقطع أو جدع . ْ ولهذا دلو.و«ال ُمث 2. (4247)- Bera İbnu Âzib (radıyallahu anh) anlatıyor: "O gün müşriklerle karşılaştık. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ok atıcılarından müteşekkil [elli kişilik] bir grup askeri ayırıp, başlarına Adullah İbnu Cübeyr (radıyallahu anh)'ı tayin etti. Ve şu tenbihte bulundu." "Hiç bir surette yerinizden ayrılmayın! Hatta bizim onlara galip geldiğimizi görseniz bile yerinizden ayrılmayın. Onların bize galebe çaldıklarını [ve kuşların cesetlerimize üşüştüklerini] görseniz dahi [ben size adam göndermedikçe] bize yardıma gelmeyin." Müşriklerle karşılaştığımız zaman [Allah onları hezimete uğrattı ve] kaçtılar. Hatta dağa hızla kaçan kadınların eteklerini topladıklarını gördüm. (Ayak bileklerindeki) halkaları bile gözüküyordu. (Bizimkiler) şöyle demeye başlamışlardı: "Ganimet, ganimet!" Abdullah İbnu Cübeyr (radıyallahu anh): "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)[ın size ne söylediğini unuttunuz mu?] "yerlerinizi terketmeyin" diye tenbihledi!" dedi ise de (okçular) dinlemediler. ["Vallahi, biz de arkadaşlarımızın yanına gdip, ganimet alacağız" dediler.] Onlar bu emre itiraz edince, yüzleri ters çevrildi, (ne yapacağını bilemeyen şaşkınlara döndüler ve) [mağlup oldular]. Yetmiş ölü verildi. Ebu Süfyan ortaya çıkıp: "Aranızda Muhammed varmı?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm "Ona cevap vermeyin!" dedi. Ebu Süfyan tekrar sordu: "Aranızda İbnu Ebî Kuhâfe var mı?" Resulullah yine: "Cevap vermeyin" buyurdu. Ebu Süfyan: "Aranızda İbnu'l-Hattâb varmı?" diye sordu.Hiç kimse ona cevap vermedi. O zaman Ebu Süfyan: "Bunların hepsi öldürüldüler. Eğer sağ olsalardı cevap verirlerdi!" dedi. Bu söz karşısında Hz. Ömer (radıyallahu anh) kendini tutamadı: "Ey Allah düşmanı yalan söyledin. Sana üzüntü verecek şeyleri Allah ibkâ etsin!" dedi. Ebu Süfyan: "(Şanın) yüce olsun Ey Hübel!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Buna cevap verin!" emretti. Ashab: "Ne diyelim?" diye sordu. "Allah mevlamızdır, sizin mevlanız yoktur!" deyin" dedi. Ebu Süfyan: "Güne gün! [Uhud Bedir'e karşılıktır.] Harb (elden ele geçen) kova gibidir! Müsleye uğramış (uzuvları koparılmış) kimseler bulacaksınız. Bunu ben emretmedim, [Buna memnun olmadım, kızmadım da, yasaklamadığım gibi emir de etmedim] beni kötülemeyin!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Buna cevap verin!" emrettiler. Ashab: "Ne söyleyelim?" diye sordu: "Hayır eşitlik yok! Bizim ölülerimiz cennette, sizinkiler cehennemde! deyin!" buyurdular. [Buhârî, Megâzî 17, 9, 20, Cihâd 164, Tefsir, Âl-i İmrân 10, Ebu Dâvud, Cihad 116, (2662), "Beni kötülemeyin" den sonrasını Rezîn ilave etmiştir.[176] َي ـ6264 ـ3 هّللاُ َعْنه قال ٍر ـ وعن أنس َر ِض : [ ِل بَدْ ْضِر َر ِض َي هّللاُ َعْنه َع ْن قِتَا َّو ِل َغا َب َعِهمي أنَ . فقَا َل: ُس ْب ُن النَّ ِغْب ُت َع ْن أ ِ هيِ ِل النَّب ِ هيِ قِتَا # َم َع النَّب َي هّللاُ ئِ ْن أ ْش َهدَنِ ال ُم # ْشِر ِكي َن لَ ُم ْشِر ِكي َن لَ ُع ْ َم قِتَا َل ال ا أ ْصنَ َّن هّللاُ يَ َر . ُم ْسِل ُمو َن يَ ْ َّما َكا َن يَ ْو ُم أ ُحٍد اْن َك َش َف ال فَل . َ فقَا َل: ُم ْسِل ِمي َن ْ َع ه ُؤ ََِء، يَ ْعنِي ال َصنَ ْي َك ِمَّما ْعتَِذ ُر إلَ َ ِي أ ُهَّم إنه ُم ْشِر الل . ِكي َن َّ ْ َع ه ُؤ ََِء، َي ْعنِي ال َصنَ ْي َك ِمَّما إلَ ُ َرأ َوأْب . ِ ب َ َّم تَقَدَّم ث َسْيِف ِه ُ َس ْعدُ ْب ُن ُمعَاٍذ فقَا َل بَلَهُ ِي ْ ْضِر فَا ْستَق : إنه َور هِب النَّ َجنَّةَ ْ يَا َس ْعدُ ْب َن ُمعَ ’ ُحٍد اٍذ ال ُ ِري َح َها ِم ْن دُو ِن أ ِجدُ َما ا ْستَ َط . قَا َل َس ْعد:ٌ ْع ُت يَا فَ َ َّم تَقَدَّم َع ثُ َصنَ َي رسو َل هّللاِ َم . هّللاُ َعْنه ا ْميَ ٍة ِ َو َر قَا َل أنَ ٌس َر ِض :فَ ِال ُّر ْمح ِال َّسْي ِف َو َط ْعنَ ٍة ب َما بَ ْي َن َض ْربَ ٍة ب َماِني َن، َوثَ ْضعاً ِ ِ ِه ب َو َجدْنَا ب ُم ْشِر ب . ُكو َن ِ َس ْهٍم ْ ِ ِه ال َل ب َّ َمث َوقَدْ َوَو َجدْنَاهُ ِ . َبنانِه ْو ب َمٍة أ َشا ِ ْختُهُ ب ُ أ َما َع َرفَهُ إَّ َو يَ في ُكنَّا نَ Œ َر فَ . قَا َل أنَ ٌس: ى أ َّن هِذِه ا نَ َزلَ ْت فِي ِه ةَ أ ْشبَا ِه ِه: ْي ِه ا َما َعا َهدُوا هّللاَ َعلَ ُمْؤ ِمنِي َن ِر َجا ٌل َصدَقُوا ْ ِم َن ال Œية]. أخرجه الشيخان والترمذي . 3. (4248)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Amcam Enes İbnu'n-Nadr (radıyallahu anh) Bedir savaşında bulunamadı. Bu sebeple: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın müşriklere karşı yaptığı ilk savaşta yoktum. Eğer Allah, bana Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte müşriklerle savaşmak nasib ederse, Allah ne yapacağımı görecektir!" dedi. Uhud günü müslümanlar (bozulup) dağılınca: "Ey Allahım, bunların -yani müslümanların- yaptığından dolayı özürlerinin kabulünü dilerim. Ben onların -yani müşriklerin- yaptığından da sana sığınıyorum!" dedi ve kılıncını çekip ilerledi. Karşısına Sa'd İbnu Mu'âz çıkmıştı: "Ey Sa'd İbnu Mu'âz! Cenneti istiyorum! Nadr'ın Rabbine yemin olsun ben Uhud'un önünde(n gelen) cennetin kokusunu duyuyorum!" dedi. (O günü anlatan) Sa'd İbnu Mu'âz, (Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a): "Ey Allah'ın Resûlü, (o gün) onun yaptıklarını (bir bir anlatmaya) muktedir değilim! İlerledi (diyeyim o kadar)" dedi. Enes İbnu Mâlik, (Sa'd İbnu Mu'âz (radıyallahu anh)'ı te'yiden) dedi ki: "Biz (Enes İbnu Nadr'ın) cesedinde seksen küsür darbe izi bulduk, kimisi kılıç, kimisi mızrak, kimisi ok yarasıydı. Ayrıca biz onu müşrikler tarafından müsle edilmiş (gözü oyulup, burnu, kulakları koparılmış) olarak bulduk. Öyle ki onu kimse tanıyamamıştı. Kızkardeşi (halam Rübeyyi') -bedenindeki bir ben'inden veyaparmağının ucundan tanıdı. Enes (radıyallahu anh) devamla dedi ki: "Biz şu âyetin, Enes İbnu Nadr ve benzerleri hakkında indiğine inanırdık: "Mü'minlerden Allah'a verdiği ahdi yerine getiren adamlar vardır. Kimi bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir, ahdlerini hiç değiştirmemişlerdir" (Ahzab 23). [Buhârî, Megazî 17, Cihad 12; Müslim İmâret 148, (1903); Tirmizî, Tefsir, (3198).][177] َي ـ6264 ـ6 هّللاُ َعْنه قال ـ وعن جابر َر ِض : [ هيِ ِب ُحِد ِللنه ُ أ َ قَا َل # ُت، أْي َن أنَا يَا ر ُسو َل َر ُج ٌل يَ ْوم ْ تِل ِة َرأْي َت إ ْن قُ َج أ هّللاِ؟ قَا َل: نَّ ْ في ال . تِ َل َّم قَاتَ َل َحتهى قُ َمَرا ٍت ُك َّن فِي يَ ِدِه ثُ قى تَ ْ فَأل ]. أخرجه الشيخان والنسائي . 4. (4249)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Uhud günü bir adam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sordu: "Öldürülecek olsam, nereye gideceğim Ey Allah'ın Resulü?" "Cennete! cevabını alınca elindeki hurmaları fırlatıp attı. (Kafirlerin içine dalıp) öldürülünceye kadar savaştı." [Buhârî, Megâzî 17; Müslim, İmâret 143, (1899); Nesâî, Cihad 31, (6, 33).][178] َي ـ6214 ـ1ـ وعن ابن المسيب قال: [ هّللاُ َعْنه يقول ُحٍد ِكنَانَتَه.ُ ُ َم أ َل ِلي رسو ُل هّللاِ # يَ ْو سمع ُت سعد بن أبي وقاص َر ِض : نَثَ فقَا َل: ا ْرِم ُم ْسِل ِمي َن فَ َز ْع ُت ْ ِهمي، و َكا َن َر ُج ٌل ِم َن ال ُم ْشِر ِكي َن قَدْ أ ْح َر َق ال ُ َس فَدَا َك أب فِي ِه نَ ْص ٌل ِي َوأ ْي ِ َس ْهٍم لَ َسقَ َط َو ل . اْن َك َشفَ ْت َهُ ب َصْب ُت َجْنبَهُ فَ فَأ َض ِح َك َر ُسو ُل هّللاِ ِجِذِه تُهُ فَ َو َعْو َر # ا َحتهى نَ ]. أخرجه الشيخان إلى قوله: فداك أبي وأمي. وأخرج باقيه َظ ْر ُت إلى نَ َنثَ » ما فيها ألقاه ونثر . ال ِكنَانَة» الجعبة التي فيها النشاب. و« َل ُ مسلم.« 5. (4250)- İbnu'l-Müseyyeb rahimehullah anlatıyor: "Sa'd İbnu Ebî Vakkas (radıyallahu anh)'ı işittim, demişti ki: "Uhud gününde resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sadakının içerisindeki okları bana bir bir verip: "At! diyordu, at annem babam sana feda olsun!" Müşriklerden biri müslümanları(n canlarını) yakmıştı, ona kanatsız bir ok attım. Yan tarafından isabet ettirdim. Herif yere yıkıldı ve avret yerleri de açıldı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) güldüler, o kadar ki yan dişlerini gördüm." [Buhârî- Megâzî 18, 15; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 41, (2411, 2412).][179] َي ـ6215 ـ4 هّللاُ َعْنه قال ِن رسو ِل ـ وعن سعد بن أبي وقاص َر ِض : [ هّللاِ ِن َرأْي ُت َعلى يَ ِمي ْي ُ # ُحٍد َر ُجلَ أ َ َوعلى ِش َماِل ِه يَ ْوم ِري َل َو ِمي َكاِئي َل ْب ُل َو ََ َب ْعد،ُ يَ ْعنِى ِجْب ُهَما قَ َرأْيتُ ِل َما ِقتَا ْ ِي ٌض يُقَا ِت ََ ِن َكأ َشِده ال ِهَما ثِيَا ٌب ب ْي ِهَما ال َّس ََِم َ ْي َعل َعل ]. أخرجه الشيخان . َ 6. (4251)- Sa'd İbnu Ebî Vakkâs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Uhud günü, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağ ve sol iki tarafında beyaz elbiseli iki adam görüyordum. Bunlar,şiddetli birşekilde savaşıyorlardı. Onları ne daha önce görmüştüm ne de daha sonra gördüm. -Yani bunlar Cibril ve Mikâil aleyhimâsselam idiler-" [Buhârî, Megâzî 18, Libâs 24; Müslim Fedâil 46, (2306).][180] َي ـ6212 ـ4 هّللاُ َعْنه قال ِ ُّي ـ وعن جابر َر ِض : [ َهْونِى َوالنَّب ْن ُوا يَ َواْب ِكي َو َجعَل ُت أ ْك ِش ُف َع ْن َو ْج ِهِه ْ َجعَل ُحٍد فَ ُ أ َ ِي يَ ْوم ِصي َب أب ُ أ # َ َهانِي يَ . ْت ْن ْ َو َجعَل ِن َح َراٍم َر ِض َي هّللاُ َعْنها تَْب ِكي ِه ْن ُت َع ْمرو ْب ِ ب فَا ِطَمةُ ُموهُ ْعتُ َحتهى َر فَقَا َل :# فَ َها ِأ ْجنِ َحتِ ِظلهُ ب تُ ََئِ َكةُ َ م ْ ِت ال َما َزالَ تَْب ِكي ِه أ ]. أخرجه الشيخان والنسائِي . ْو ََ تَْب ِكي ِه، 7. (4252)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Babam Uhud günü şehid oldu. Yüzünü açıp ağlamaya başladım. Bana mâni oldular. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) mani olmuyordu. Fatıma Bintu Amr İbni Haram (radıyallahu anhâ) ona ağlamaya başladı. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Ona ağlasan da ağlamasanda melekler onu, siz (cenazesini) kaldırıncaya kadar, kanatlarıyla gölgelemektedirler buyurdular." [Buhârî, Cenâiz 3, 34, Cihâd 20, Megâzî 26; Müslim, Fedailu's-Sahâbe 130, (2471); Nesâî, Cenâiz 13, (4, 13).][181] ِن ـ6213 ـ4ـ وعن السائب بن يزيد عن رجل سماه [أ َّن رسو َل هّللاِ # ُحٍد بَ ْي َن ِد ْر َعْي ُ أ َ ]. أخرجه أبو داود.« َظا َه َر» َظا َه َر يَ ْوم أي لبس إحداهما فوق اخرى . 8. (4253)- Sâib İbnu Yezîd, -ismini söylemiş olduğu- bir adamdan naklediyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Uhud günü (üst üste giyilmiş) iki zırhdan (destek) gördü." [Ebu Dâvud, Cihâd 75, (2590); İbnu Mâce, Cihad 18, (2806).][182] َي ـ6216 ـ4 هّللاُ َعْنه قال ـ وعن أبي هريرة َر ِض : [قَا َل رسو ُل هّللاِ # ُحٍد ُ أ َ ِ يَ ْوم : يَّ ِه ه َكذَا، ِنَب ُوا ب ْوٍم فَعَل ا ْشتَدَّ َغ َض ُب هّللاِ َعلى قَ َويُ ِشي ُر إلى َربَا ِعيَتِ ِه . هُ رسو ُل هّللاِ ُ تُل ِل ا ْشتَدَّ َغ # هّللاِ َض ُب هّللاِ َعلى َر ُج ٍل يَقْ ِي فى َسب ]. أخرجه الشيخان . 9. (4254)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Uhud günü: "Peygamberine böyle yapan bir kavme Allah'ın öfkesi arttı" dedi ve (kırılan) dişine işaret etti. Ve ilave etti: "Allah'ın gadabı, Resulullah'ın Allah yolunda öldürdüğü kişiye de Allah'ın öfkesi şiddetlendi." [Buhârî, Megazî 24; Müslim, Cihad 106, (1793).] [183] َي ـ6211 ـ54 هّللاُ َعْنه َو ُش َّج فِي َر أ َّن :# أ ِس ِه َر ـ وعن أنس َر ِض : [ ُسو َل هّللاِ ُحٍد ُ أ َ َ َع ُك . ْن ِس َر ْت َربَا ِعيَّتُهُ يَ ْوم َجعَ َل يَ ْسِل ُت الدَّم فَ َويَقُو ُل َو ْج ِهِه َو ُهَو َيدْ ُعو ُه ْم : إلى هّللاِ؟ فَأْن َز َل هّللاُ َربَا ِعيَّتَه،ُ َو َك َس ُروا َّي ُهْم ِ ْوٌم َش ُّجوا نَب ْفِل ُح قَ َف يُ َك ِم َكْي : َن ا َس لَ ْي ْمِر Œية]. َش ْى ل ’ ٌء ا َ ُجِر ُش » إذا شق وخرج دمه.و« َّج َر أخرجه مسلم والترمذي.« أ ُسهُ ْ َ َع ِن ال َت الدَم َسلَ ِ ح» إذا مسحه . 10. (4255)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Uhud günü dişi kırıldı, başından yaralandı. [Yüzüne akan] kanı, yüzünden siliyor ve: "Allah, kendilerini Allah'a davet eden peygamberlerinin (başını) yarıp, dişini kıran [ve yüzünü kana bulayan] bir kavmi nasıl iflâh eder?" diyordu. Bunun üzerine Allah şu âyeti indirdi: "Allah'ın onların tevbelerini kabul veya onlara azab etmesi işiyle senin bir ilgin yoktur. Çünkü onlar zâlimlerdir. Göklerde olanlarda yerde olanlar da Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir" (Âl-i İmran 128-129). [Müslim, Cihâd 104, (1791); Tirmizî, Tefsir, Âl-i İmran, (3005, 3006); Buhârî, muallak olarak kaydetmiştir. (Megazî, 21).][184] AÇIKLAMA: 1- Son rivayette (4255), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Uhud' da yaralar aldığı belirtilmektedir. İbnu Hişâm'ın Ebu Saîdi'l-Hudrî (radıyallahu anh)'tan kaydına göre, Uhud'da Utbe İbnu Ebî Vakkas Resulullah'ın sağ alt rebaiyye dişini[185] kırmış, alt dudağını da yaralamıştır. Abdullah İbnu Şihâb ez-Zührî de alnından yaralamıştır. Abdullah İbnu Kami'e elmacık kemiğinden yaralamış, buraya miğferinden iki halkanın saplanmasına sebep olmuştur. Hatta, bir rivayette, Sa'd İbnu Ebî Vakkas: "Ömrümde, Uhud'da Resulullah'ı yaralayan kardeşim Utbe'yi öldürmek istediğim kadar hiç bir zaman insan öldürme hırsı duymadım" demiştir. Bunlardan Utbe İbnu Ebî Vakkas'ın sonradan İslam'a girdiğini İbnu Merde söylemiş ise de, diğer müellifler onu reddederler ve kâfir olarak öldüğünü belirtirler. Abdullah İbnu Kami'e'nin Resulullah'ın: "Allah seni zelil kılsın" bedduasını aldığı ve bilahare bir dağ keçisinin, param parça oluncaya kadar boynuzlarıyla vurduğunu kaydederler. Abdullah İbnu Şihâb ez-Zührî'nin, sahabeler arasında ismi geçer. Sonradan İslam'la müşerref olup Mekke'de öldüğü, meşhur muhaddis Muhammed İbnu Şihâbî'z-Zührî'nin ceddi olduğu belirtilir, (radıyallahu anh).[186] * UHUD HARBİ Uhud: Medine'ye bir fersahtan daha yakın yeralan bir dağınadıdır. Günümüzde genişleyen Medine, neredeyse Uhudun eteklerine ulaşmıştır. Uhud savaşı, Hicretin üçüncü yılı içerisinde şevval ayında -tam olarak söylemek gerekirse Medine'ye gelişin 32. ayında- cereyan etmiştir. Bedir'den 13 ay sonra. Bedir'de büyük bir yenilgiye uğrayan Mekkeli müşrikler, müslümanlara karşı büyük, bir kinle dolmuştular. Medineli yahudilerin tahrikkâr faliyetleri onların kinlerini daha da artırmış olmalıdır. Müslümanların böyle bir savaşa hiç ihtimal vermeyip, hazırlıksız yakalandıkları söylenemez. Her hal-u kârda Hz. Peygamber Mekke'den ciddi bir intikam saldırısı olacağını tahmin etmiş olmalıdır. Zaten Bedir savaşından döner dönmez, Mekkeliler, Ebu Süfyan'ın müslümanlardan kaçırmaya muvaffak olduğu kervanın kârına hiç dokunmayıp, onunla intikam ordusu hazırlama kararı almışlardı. Hz. Peygamber Mekke'de olup bitenleri takip ediyor, bilhassa amcası Abbas'ın mektuplarıyla günü gününe haber alıyordu. Bu kervan ellibin dinarlık bir mala sahipti. İbnu Sa'd'ın "Bir dinar bir dinarlık kâr sağladı" demesine göre sahiplerine iade edilen sermayeden geriye elibin dinarlık servet savaş hazırlığına ayrılmış oldu. "O küfredenler şüphe yok ki mallarını, (halkı) Allah yolundan alıkoymaları için sarfederler..." (Enfâl 36) âyetiyle bunun kastedildiği belirtilir. Mekkeliler, bununla da yetinmeyip, müttefikleri olan diğer Arap kabilelerine de adamlar gönderip onlarında yardımlarını sağladılar. Hem Bedir hatıralarını canlı tutmaları hem de teşvikkar davranışlarıyla daha dinamik, daha cansiperâne savaşmak için kadınlarıda beraberlerinde almaya karar verdiler. Mekke'den yola çıkan ordu üçbin kişilikti. Bunlardan yediyüzünde zırh vardı. İkiyüz at, üçbin de develeri mevcuttu; 15 tane de kadın. Resulullah, Mekke'den çıkış haberlerini alır almaz, hareketlerini takip etmek üzere farklı ekipler halinde muhtelif casuslar gönderdi. Şehre gece nöbetçileri çıkardı. O sırada kendisi de bir rüya görmüştü: "Sanki sağlam bir zırh içerisindeydi, kılıncı Zülfikâr'ın demiri çatlamıştı. Bir öküz kesilmişti arkadan da bir koç kesilmişti." Rüyayı ashabına anlattı. Ve şöyle tevil etti: "Sağlam zırh Medine'dir. Kılıncımın çatlaması, nefsime gelecek bir musibet, [Âl-i Beytimden birinin ölmesidir.] Kesilmiş sığır, ashabımdan katldir. Koçun ilavesine gelince, koç bir gruptur, inşallah Allah öldürecektir." Bu rüya'ya göre, Resulullah Medine'den çıkmama görüşünde idi. Görüşüne muvafakat almak istiyordu. Bu maksatla istişare etti. Abdullah İbnu Übey İbni Selül de çıkmamak gerektiğini söyledi. [O şöyle diyordu: "Ey Allahın Resûlü! Medne'de kal, onlara çıkma. Allah'a kasem olsun, Medine'den düşmana karşı her çıkışta musibetle karşılaştık. Bize girince de onlar musibetle karşılaştılar. Eğer girerlerse, erkekler karşılarında çarpışır, kadın ve çocuklar tepelerinden taş atarlar..."] Medine'den çıkmamak, Muhacir ve Ensâr'dan büyüklerin müşterek görüşü idi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Şehrin içinde kalın. Kadın ve çocukları âtâmlara (şatovari surlu) evler) yerleştirin, (biz de düzensiz olarak şehre girecek muhariplerle savaşırız)" diyordu. Bedr'e katılmamış olan gençler, Resulullah'tan düşmana karşı çıkmayı taleb ettiler, şehid olmak arzularını beyanettiler. ["Bizi düşmanın karşısına çıkarın, bizi kendilerinden korkmuş, zayıflar olarak görmesinler dediler."] İstişârede bu görüş galebe çaldı. Resulullah halka cuma namazı kıldırdı. Sonra onlara vazetti, gayret ve cihad emretti. Sabrettikleri takdirde zafer elde edileceğini müjdeledi. Düşmana karşı çıkma hazırlığı yapılmasını emretti. İkindi namazını da kıldırdıktan sonra şahsen hazırlanmak üzere evine girdi. Bu esnada Medine ve Âvali ahalisi de hazırlanmış, toplanmış idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çıkmasını bekliyorlardı. Sa'd İbnu Muâz ile Üseyd İbnu Hudayr, halka: "Siz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dışarı çıkmaya zorladınız. Halbuki, O'na emir semadan gelir, kararı ona bırakın!" dediler. Resulullah da çıktı. Üst üste iki zırh giymiş,beline kayıştan mamul kılıç hamalini bağlamış, kılıcını takmış, başına miğferini geçirmiş, kalkanını da sırtına atmış idi. Bekleyen halk (Sa'd İbnu Muaz ve Üsyed'in konuşmaları üzerine dışarı çıkmadaki ısrarlarına) toptan pişman olmuşlardı: "Sana muhalefet bizim neyimize! Siz nasıl muvafık görüyorsanız öyle yapın!" dediler. Ancak, Aleyhissalâtu vesselâm: "Bir peygamber zırhını bir kere giydi mi düşmanlarıyla onun arasında Allah hükmedinceye kadar, onu atmak ona yakışmaz! Verdiğim emre dikkat edin, onu Allah'ın adına yapın; sabrettiğiniz takdirde zafer sizindir" der. Üç sancak bağlar. Evslilerin sancağını, Üseyd İbnu Hudayr'a; Hazreclilerin sancağını Hubâb İbnu Münzir'e; Muhâcirlerinkini de Ali İbnu Ebî Talib'e verir, (radıyallahu anhüm), Medine'ye de Abdullah İbnu Ümmi Mektum'u halef bırakır. Atına biner ,yayını takar, eline de bir ok alır. Geri kalan müslümanlarda silahlarını kuşanırlar. Yüz tanesi de zırhlıdır. Yola çıkarlar. Geceyi Benî Neccar yurdunda geçirirler. Düşman da Uhud'a inmiştir. Müslümanları takip etmektedir. Sabahleyin Kantara bölgesine gelinir. Burada Ubey İbnu Ka'ab adamlarıyla ayrılır. Resulullah orduyu tanzim eder. Sağ cenahı sol cenahı ayırır; yüzlerini Medine'ye, sırtlarını Uhud dağına vererek savaş düzenine girer. Geri taraflarını kollamak üzere elli kişilik bir okçu birliği ayırır. Başlarına Abdullah İbnu Cübeyr'i koyar: "Burada kalın arkamızı koruyun. [Oklarınızla bizden atları defedin, arkamızdan gelmesinler]. Bizim kazandığımızı ve ganimet toplamaya başladığımızı da görseniz sakın bize iştirak etmeyin. Bizim öldürüldüğümüzü görecek olsanız asla yardım etmeyin" tenbihinde bulunur. Müşrikler de tertibat alır. Sağ cenaha Halid İbnu Velid, sol cenâha İkrime İbnu Ebî Cehl, yan cenahlara ikiyüz atlı birliği koyarlar. Atlı birliğe Safvân İbnu Ümeyye komutan olur. İki ordu yaklaşır. Ebu Süfyan, Ensar'a bir elçi göndererek: "Bizimle, amcamızın oğlunun arasından çekilin. Biz size dokunmayız. Sizinle savaşmaya niyetimiz yok" der. Ancak teklif reddedilir. Önce Medine'den kaçan Ebu Âmir er-Râhib, elli kişilik adamıyla ortaya çıkarsa da derhal dağıtılır. Teke tek mübareze başlar, Mekkeli sancaktarlar birer birer katledilir. Bu hal müşriklerin bozulup dağılmasına sebep olur. Müslümanlar peşlerine düşer, silahlarını rahatça diledikleri yerlerine vururlar. Müşrikler savaş meydanını terkederler. Müslümanlar onların bıraktığı ganimeti yağmalamaya geçerler. Bu esnada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın geri tarafı beklemek üzere bıraktığı okçular arasına ihtilaf girer. Bir kısmı yağmaya katılmak ister. Komutanlarını dinleyip yerinde sebat edenler on kişiden aşağı düşer, gerisi yerlerini terkeder. Bunlar hakkında şu âyet nâzil olmuştur: "Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu. Onun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz. Ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu, derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı" (Âl-i İmran 152). Dağın, korumadan boşaldığını gören Halid İbnu Velid ve peşinden İkrime, arkadan çevirme yaparlar. Gediği bekleyen az sayıdaki okuçuyu şehid edip hücuma geçerler. Savaşın istikameti değişir. Arkalarından, atlıların hücumuna uğrayan müslümanlar şaşkına döner. Derken önden kaçan müşrikler de geri dönerler. Bozgun müslümanların arasına girer; merkezi planlı savaş kaybedilme noktasına gelir. Resulullah'ın etrafında az sayıda kimse kalır. Herkes kendi canının derdine düşer. Hatta İbnu Sa'd'ın bir cümlesine göre "Karmakarışık olan, acele ve dehşetten parolasız (şiarsız) savaşan müslümanlar ne yaptığının şuuruna varmadan birbirlerine vurmaya başlarlar." Bu kritik anda, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın önünde savaşan ve aynı zamanda Resulullah'a koruyuculuk ve sancaktarlık yapan Mus'ab İbnu Umeyr'i, İbnu Kamie el-Leysi şehid eder ve Resulullah'ı öldürdüğünü zannederek Kureyş'e: "Muhammed'i öldürdüm" diye müjde götürür. Herkes bu sözü tekrarlar. Bu haber müslümanlardaki bozgunu iyice artırır. Bir kısım müslümanlar savaş meydanını terkeder. Resulullah az kimseyle sebat eder; yaralar alır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın amcası Hamza, Abdullah İbnu Cahş, Mus'ab İbnu Umeyr gibi bir kısım büyük zatlar şehid olurlar. İbnu Sa'd, Ensardan 70 kişinin şehid düştüğünü kaydeder. Mekkelilerin kaybı da 23'dür. İbnu Hacer'in tahkikine göre, İslam ordusu bu savaşta üç gruba ayrılmıştır: 1) Bir grup, Medine yakınlarına kadar kaçmış, savaş bitinceye kadar geri dönmemiştir. Bunlar sayıca azdır. Bunlar hakkında: "İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirenlerin yaptıklarının bir kısmından ötürü şeytan ayaklarını kaydırıp yoldan çıkarmak istemişti. Allah, andolsun ki onları affetti..." (Âl-i İmrân 155) âyeti nâzil olur. 2) Bir grup: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın öldürüldüğü haberini işitince şaşkına dönerler. Bunlardan her biri kendi nefsini kurtarma gayretine düşer. Bunlar öldürülünceye kadar savaşma azmini yitirmediler. Bunlar Ashabın ekseriyetini teşkil ediyordu. 3) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte sebat edenler. Bilahare ikinci grup da yavaş yavaş bunlara iltihak etti. Resulullah'ın etrafında sebat edenlerin sayısı hakkında farklı rakamların gelmiş olması da bundan ileri gelir: Panik anında az sayıda kimse kalmış, sonradan, yavaş yavaş toparlanan müslümanlar, Resulullah'ın sağlık haberini aldıkça birer ikişer tekrar etrafında çoğalmaya başladılar. Bu farklı rivayetlerden birine göre Resulullah'la birlikte o gün "beş Ensar" kalmıştır. Bir diğerine göre yedi Ensâr, Kureyş'ten iki kişi Talha ve Sâd; bir başkasına göre, "Oniki Ensâr", bir diğerinde "Onbir Ensâr, -ve Talha"; bir beşinci rivayette yedisi Ensâr, biri Hz. Ebu Bekr olmak üzre- yedisi Muhacir ondört sahabî" kalmıştır. Taberî'nin Süddî'den bir kaydına göre yapılan çağrı üzerine otuz kişi toplanmıştır. O dehşetli günde Aleyhissalâtu vesselâm'ın etrafında sabit kalanların ismini Vâkidî, Megazî'de şöyle serdeder: "Muhacirlerden şu yedi kişi: Hz. Ebu Bekr, Hz. Ali, Abdurrahman İbnu Avf, Sa'd İbnu Ebî Vakkas, Talha, Zübeyr, Ebu Ubeyde radıyallahu anhüm ecmâîn: Ensardan: Ebu Dücâne, Hubâb İbnu'l-Münzir, Âsım İbnu Sâbit, Hâris İbnu's-Sımme, Sehl İbnu Huneyf, Sa'd İbnu Mu'az, Üseyd İbnu Hudayr radıyallahu anhüm ecmâîn." Mekkeliler, 4247 numaralı hadiste teferruatlı olarak anlatıldığı üzere, bazı büyükleri teker teker sayarak hayatta olup olmadıklarını sorar. Resulullah cevap vermemelerini tenbih eder. Onların öldüğüne hükmederler. Ancak Hz. Ömer, en sonunda dayanamayıp hepsinin hayatta olduğunu söyler. Ebu Süfyan, Medine'yi yağmalamayı düşünmeden Mekke'ye dönme kararı verir. Yola çıkar. Resulullah derhal toparlanıp Hz. Ali (radıyallahu anh)'ı peşlerinden takibe yollar. "Develerine binerlerse Mekke'ye gidiyorlar, atlara binerlerse Medine'ye. Nefsimi kudret eliyle tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, eğer Medine'ye yönelecek olurlarsa mutlaka onlarla savaşacağım" der. Hz. Ali sessizce takip eder, "develerine bindikleri" haberini getirir. Resulullah kendi yarasını sarar, diğer yaralılarla meşgul olunur. Şehidler namazkılmadan defnedilir. Bir kabre iki-üç tanesi birden konur. Kur'an'dan daha çok bilen, kıble cihetine, öne konur. Ebu Süfyan'ın Medine'ye girmeyi düşünmeden Mekke'ye çekilmesinin sebebi hala bir muamma olarak kalmaktadır. * Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Uhud savaşının ertesi günü, -ki Şevvalin 16'sıdır- müezzini vasıtasıyla Medine'de ilan ederek, düşmanı takibe çıkacaklarını, hazırlık yapılmasını emreder. Ve ilave eder: "Dün savaşa katılanlar dışında kimse bu sefere katılmayacak!" İbnu Hişam, Resulullah'ın bu takip seferini düşmanları korkutmak ve onlara kendilerini takip etmek üzere çıktıkları haberinin ulaşması, böylece Resulullah'ın güçlü olduğu, savaşta uğranılan musibetin, müslümanları zayıflatmadığı hususunda kanaat sahibi olmaları için yaptığını belirtir. Bunda, mü'minlerin moralini takviye gayesinin de güdüldüğü açık bir durumdur. * Uhud'la ilgili bazı hadiseleri, müteakip hadisini açıklama kısmında kaydedeceğiz.[187] Uhud Yenilgisinin Sebebi Uhud savaşı, görüldüğü üzere iki safhada cereyan etmiştir. Birinci safhada müslümanlar zafer kazanmışlar, Mekkelileri bozguna uğratmışlardır. Ancak, okçuların Resulullah'ın çok sıkı tenbihine rağmen yerlerini terketmiş olmaları kesin zaferle noktalanmasına ramak kalan bir savaşın kaderini tersine çevirmiştir. Şu halde bozgunun görülen zahir sebebi Resulullah'ın emrinin dinlenmemesi, yani okçuların mevzilerini terketmeleridir. Okçuları bu davranışa itende "ganimet toplama hırsı"dır. Askerlikte emre itaat esastır, başarının sırrı burada yatar. Emre itaati ihlal eden mühim bir husus da madde hırsı, bencillik gözükmektedir. Resulullah, insandaki maddi hırsın fıtrîliğini bilmekte ve insan ne kadar yaşlansa da, o zaafının, iki vadi dolusu altını olsa bile altın dolu bir üçüncü vâdi isteyecek kadar canlı ve berdevam olduğuna dikkat çekmektedir. Ganimetlerin taksimiyle ilgili ahkâm Bedir seferi sırasında gelmiş ise de, taksimden önce ganimet malı üzerinde yapılacak tasarrufun haram olduğu hususu Hayber seferinden sonra teşri edilmiştir. Belki de bu Uhud bozgununun dersiyle olacak Aleyhissalâtu vesselâm,taksimden önce ganimetten alınacak tek bir "iğne"nin, bir "ayakkabı bağı"nın dahi şehid olmaya mani bir cürüm olduğu hususunu ısrarla işlemiş, takrir etmiştir. Ne var ki, başta Puvatya olmak üzere birçok mühim savaşlarda bu ganimet hırsı mağlubiyetlerin sebebi olmaya devam edecektir.[188] Bir başka sebep Uhud savaşına kader-i ilâhî açısından bakan Bediüzzaman, müslümanların oradaki yenilgisine bir başka yorum getirir: Mühim Bir Sual: "Fahru'l-Âlemîn ve Habib-i Rabbü'l-Âlemin Hazret-i Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?" el-cevap: "Müşrikler içinde o zamanda saff-ı sahabede bulunan ekâbir-i sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Halid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarından bütün bütün izzetlerni kırmamak için, hikmet-i ilahiyye, hasenât-ı istikbaliyelerinin bir mükâfaat-ı muaccilesi olarak mâzide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlub olmuşlar. Tâ o müstakbel sahabeler berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslamiyet'e girsin ve o şehameti fıtriyeleri çok zillet çekmesin."[189] * RECİ GAZVESİ َي ـ6214 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِ ُّي ـ عن أبي هريرة َر ِض : [ ِن بَعَ # َث النَّب َعا ِصِم ْب َو ُهَو َجدُّ ٍت، ِ اب ْب َن ثَ َ ِهْم َعا ِصم ْي َوأ َّمَر َعلَ َعْيناً َسِريَّةً ِري ٍب ِم ْن ِن ال َخ َّطا ِب ِعُو ُه ْم بَقَ ُهْم َبنُو ِل ْحيَا َن. فَتَب ل ْي ٍل يُقَا ُل َ َح ٍهى ِم ْن ُهذَ ِكُروا ِل َحتهى إذَا َكانُوا بَ ْي َن ُع ْسفَا َن َو َمَّكة،َ ذُ عمر ْب . فَاْن َطلَقُوا َمِدي ْ ْمٍر تَ َزَّودُوهُ ِم َن ال َوى تَ َو َجدُوا فِى ِه نَ ُوهُ فَ ِز ًَ نَ َزل َمْن ْوا َر ُه ْم َحتهى أتَ ا ُّصوا آثَ تَ ِمائَ نَ ِة. وا ِة َراٍم فَاقْ ِر فَقَال : هذَا َب ُ ْ ِ تَ . عُوا ْمُر يَث فَتَب ُطوا َحا ْو ُم فَأ قَ ْ َء ال َو َجا َجئُوا إلى فَدْفَ ٍد، َوأ ْص َحابُهُ لَ ِ ِهْم َعا ِصِم َح َّس ب َّما أ ِحقُو ُه ْم فَلَ َر ُه ْم َحتهى لَ آثَ وا ا ُ ا ُق إ ْن ِ ِهْم فَقَال ب : ِميثَ ْ َوال عَ ْهدُ ْ لَ ُكْم ال تُ ْل مْن ُكْم َر ُج ًَ ْينَا أ ْنَ نَقْ ْم إلَ تُ ْ ِز فَقَا َل َعا ِصٌم: ُل فِى ِذمة َكافِ ٍر نَ َزل . أ َّما أنَا . َك َف ََ أْن َر ُسولَ ِ ْر َعنَّا ُهَّم أ ْخب َّ الل . وا ُ ُو ُه ْم َحتهى قَتَل ، فَقَاتَل َو َر ُج ٌل آ َخ ُر ِل َوبَقى ُخبَ ْي ٌب َو َزْيدٌ ِالنَّ ْب ٍر ب فِي َسْبعَ ِة نَفَ ا َق َعا ِصما . ً ِميثَ ْ َوال عَ ْهدَ ْ فَأ ْع . َطْو ُه ْم ال ُ ِهْم فَنَ َزل ْي ُّوا َ ْمَكنُوا ِمْن ُهْم َحل َّما ا ْستَ وا إل . فَلَ ِ َها ُطو ُه ْم ب َربَ ِهْم فَ َر قِ ِهسي ِذى َمعَ ُهَم أ . ا ْوتَا َّ اِل ُث ال َّ ِر فَقَا َل ال َّر ُج : ُل الث غَدْ ْ ُجوهُ َعلى أ ْن َّو ُل ال َو َعالَ َج َّر ُروهُ هذَا أ . فَأبَى أ ْن يَ ْص َحبَ ُهْم فَ ْفعَ يَ ْص َحبَ ُهْم. َل فَأبي أ ْن يَ وهُ ٍل ُ ْوفَ ِن فَ َقتَل . نَ ِن َعاِمر ْب ِر ِث ْب َحا ْ َبنُو ال َرى ُخبَ ْيباً فَا ْشتَ ِ َمَّكةَ ُخَبْي ٍب َو َزْيٍد َحتهى بَا ُعو ُه َما ب ِ َواْن َطلَقُوا ب . ٍر بَدْ َ ِر َث يَ ْوم َحا ْ َو َكا َن ُخبَ ْي ٌب ُهَو قَتَ َل ال . هُ َحتهى أ ْج َمعُوا قَتَلَ َمَك َث ِعْندَ ُه ْم أ ِسيراً ِحدَّ ِر فَ . فَا ْس ِث ِليَ ْستَ َحا ْ َر ُموسى ِم ْن َب ْع ِض بَنَا ِت ال تَعَا ِ َها فَأ َعا . قَالَ ْت: َحتهى َر ب . تْهُ ِز ْع ُت فَ ْز َعةً َرأْيتُهُ فَ َّما َعلى فَ ْخِذِه فَلَ َو َضعَهُ ْي ِه َحتهى أتَاهُ فَ َر َج إلَ ٍهى ِلى فَدَ ُت َع ْن َصب َع َر َف فَغَفَل ذِل َك ْ ُموسى تُلَهُ؟ َم فقَ : ا ُكْن ُت ِمنهى، وفِى يَ ِدِه ال . ا َل ْ َء أتَ ْخ ’ هّللاِ َشْي َن أ ْن أقْ قَ َّط َخْيراً : ِم ْن َو ف . َكاَنَ ْت تَقُو ُل ْعَ َل ذِل َك إ ْن َشا َرأْي ُت أ ِسيراً َما َح ْ ِال ُموثَ ٌق ب َوإَّنهُ لَ َمرة،ٌ يَ ْو َمئِ ٍذ ثَ ِ َمَّكةَ َو َما ب َرأْيتُهُ يَأ ُك ُل ِم ْن قُ ْط ِف ِعنَ ٍب، َولَقَدْ ُخبَ ْي ٍب، يباً ِ َر َزقَهُ هّللاُ َخب ِر ْزقاً َو َما َكا َن إَّ فَ َخ َر ِديِد، . ُجوا ُوهُ فَقَا َل تُل َح َرِم ِليَقْ ْ ِهْم ب : فَقَا َل ِ ِه ِم َن ال ْي َص َر َف إلَ َّم اْن ِن ثُ ِى َر ْكعَتَْي ه َصل ِزدْ ُت ُ َمْو ِت لَ دَ ُعونِى أ : ْ ِي َج َز ٌع ِم َن ال َرْوا أ َّن َماب ْوَ أ ْن تَ ل . فَ َكا َن َ َّو َل َم قَتِ ِل ُهَو أ ْ ِن ِعْندَ ال َوقَا َل ْن . َس َّن ال َّر ْكعَتَْي ُهَّم ا ْح ِص ِهْم َعدَداً : َّم الل . قَا َل َّ ُ ِهى ِش هقٍ ث : َكا َن فِي هّللاِ َعلى أ تَ ُل ُم ْسِلماً قْ ُ بَالى ِحي َن أ ُ َما أ َم ” ْص َر ِعي وذِل َك فِي ذَا ِت ا ثُ ِ ٍو ُمَمهزِ ع ْ ِل ِشل ْو َصا ِر ْك َعلى أ ل ِه وإ ْن يَ هُ َشأ يبَا ِر ِث فَقَتَلَ َحا ْ ْب ُن ال بَةُ ْي ِه ُعقْ إلَ َ َر . ْي ٌش إلى َّم قَام َوبَعَثَ ْت قُ ٍر بَدْ َ ِهْم يَ ْوم َما ِم ْن ُع َظَمائِ َو َكا َن قَتَ َل َع ِظي َمْوتِ ِه، َش ْىٍء ِم ْن َج َسِدِه َب ْعدَ ِر ِ ِة ِم َن الدَّْب َعا ِصٍم ِليُ ْؤتُوا ب . َّ ُّظل َل ال ْ ْي ِه ِمث َث هّللاُ َعلَ َبعَ َح َم فَ . فَ تْهُ َعلى َش ْىٍء ِد ُروا ِمْنهُ ْم يَقْ ِهْم فَلَ ِم ]. أخرجه البخاري وأبو داود. ْن ُر ُسِل لفَدْفدُ» الموضع الغليظ المرتفع.ومعنى «عالجوهُ» أى ما رسوه، وأراد به أنهم خدعوه ليتبعهم فأبي.«َوا” ْستحدادُ» حلق ْ «ا ُو العانة.و«القط ُف» العنقود، وهو اسم لكل ما يقطف.و«ال َّش ُمَم ل » العضو من أعضاء انسان.و« َّز ُع ْ ال » المفرق.« ْ ةُ َّ َّظل ال » الشئ المظل من فوق.«الدَّْب ُر» جماعة النحل . 1. (4256)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gözcü seriyye gönderdi. Başına Âsım İbnu Sâbit'i komutan tayinetti. Bu zât Amr İbnu Âsım İbni'l-Hattâb'ın ceddi idi. Usfân ile Mekke arasında bulunan bir yere kadar gittiler. Huzeyl Kabilesi'nin Beni Lihyan denen bir koluna haber verdiler. Bunları yüz okçu yakından takibe aldı. İzlerini takiben onların inmiş bulunduğu yere kadar geldiler. Onların azık olarak Medine'den beraberlerine almış oldukları hurmanın çekirdeğini buldular. "Bu Yesrib (Medine) hurmasıdır!" dediler ve izlerini takibe devam ederek, Ashab'a kavuştular. Âsım ve ashâbı onları hissedince sarp bir yere sığındılar. Takipçiler gelip onları kuşattılar. "Eğer bize teslim olursanız size ahd ve misakımız var, sizden kimseyi öldürmeyeceğiz!"dediler. Âsım: "Ben bir kâfirin zimmetine teslim olmam. Allahım, Resûlüne bizden haber ver!" dedi. Aralarında mukatele (vuruşma) çıktı. Takipçiler ok attılar. Âsım (radıyallahu anh) yedi kişiyle birlikte şehid oldu. Geriye Hubeyb, Zeyd ve bir kişi daha kaldı.Takipçiler, bunlarada ahd ve misak teklif ettiler. Bunlar, onlara teslim oldular. Ele geçirir geçirmez, derhal yaylarının kirişlerini çözerek, bunları onlarla bağladılar. Hubeyb ve Zeyd'in yanındaki üçüncü şahıs: "Bu verdikleri söze birinci ihânetleri" deyip, onlarla beraberliği reddetti. Onu sürüyüp braberliğe zorladılar. O yine de direndi. Onu da şehid ettiler, Hubeyd ve Zeyd'i Mekke'ye götürüp orada sattılar. Hubeyb'i Beni'l-Hâris İbni Âmir İbni Nevfel satın aldı. Hubeyb, Bedir günü el-Hâris'i öldürmüştü. Yanlarında esir olarak kaldı. Sonunda öldürmeye karar verdiler. (Bir ara) el-Hâris'in kızlarından birinden etek traşı olmak için ustura istedi, kız getirdi. Kadın der ki: "Bir çocuğum vardı, gafil davrandım. Hubeyb'in yanına kadar çıktı. Hubeyb onu dizine oturttu. O vaziyette görünce çok korktum. Benim korktuğumu Hubeyb farketti, ustura de elindeydi." "Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? İnşaallah böyle bir şey yapmam" dedi. Yine o kadın şunu anlatmıştı: "Ben Hubeyb'ten daha hayırlı bir esir görmedim. Bir gün onun, salkımdan üzüm yediğini gördüm. Halbuki o sırada Mekke'de hiç bir meyve yoktu. Üstelik demir zincirlerle bağlı idi. Demek ki o, Allah'ın Hubeyb'e lutfettiği bir rızıktı. Öldürmek üzere onu, Harem bölgesinden çıkardılar. Orada: "Beni bırakın iki rek'at namaz kılayım!" dedi. (Bıraktılar namazını kılınca) geri geldi. "Eğer ölümden korktu demiyecek olsaydınız daha fazla kılacaktım!" dedi. İdâm sırasında namaz kılmayı ilk sünnet kılan kimse Hubeyb idi. "Allahım, onların hepsini say, [dağınık dağınık öldür]" dedi. Sonra şu beyitleri terennüm etti: "Müslüman olarak öldürüldükten sonra gam yemem, Nerede olursa olsun Allah için ölüyorum. Bu ölüm O'nun zâtı(nın rızası) yolundadır. Dilerse O, darmadağınık uzuvların eklemleri üzerine bereket verir. [Sonra Hubeyb: "Alahım, Resulüne selamımı götürecek kimse bulamıyorum, sen duyur" der.][190] Sonra Ukbe İbnu'l-Hâris kalkıp Hubeyb'i öldürdü. Kureyş Bedir'de pek çok büyüklerini öldürmüş bulunan Âsım'ın cesedinden bir parça getirtmek için, onun ölümünden sonra, ölüsüne adamlar gönderdi. Allah Teâlâ Hazretleri de onun üzerine arı oğulu nevinden bir gölgelik gönderdi. Bu, Kureyş'in gönderdiklerine karşı onun cesedini korudu, hiç bir şey alamadılar." [Buhârî, Megâzî, 38, 9, 170, Tevhid 14; Ebu Dâvud, Cihad 115, (2660, 2661), Cenâiz 16, (3112).][191] AÇIKLAMA: 1- Reci vak'ayı ciğersuz'u, İbnu'l-Esire göre hicretin dördüncü senesinin başlarında, Safer ayında, Uhud Gazvesinin akabinde vukûa gelir. İbnu İshak'ın nakline göre, Uhud'dan sonra Adel ve el-Kâre kabilelerinden gelen bir heyet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a başvurarak: "Ey Allah'ın Resulü! Aramızda İslam yayılmaktadır. Bizimle birlikte ashabından bazılarını gönder de bize dini öğretsinler" diye talebte bulunurlar. Resulullah da onlarla birlikte altı kişi gönderir. Başlarına Âsım İbnu Sâbit'i -bir rivayete göre de Mersed İbnu Ebî Mersed- (radıyallahu anhümâ)'yı koyar. Hadisenin tasvirinde rivayetler arasında bazı farklılıklar var. Mesela sadedinde olduğumuz rivayet 10 kişi derken, İbnu İshak'ın rivayeti altı kişiden bahseder. İbnu Hacer, üç kişinin bunlara tabi olan kimseler olabileceği, -bu yüzden- onlar üzerinde ciddi durulmamış olabileceği tahminini yürütür. Bu grup el-Hed'e nâmmevkiye gelince ihânete uğrarlar. Bunları götürenler orada Hüzeyl'e mensub bir kabileden yüz kadar okçu te'mini ile sadedinde olduğumuz hadiste tafsil edilen vukuatı tezgahlarlar. 2- Rivayette Âsım'ın cesedinden bir parça getirmek üzere ölüsüne adam gönderildiği kaydedilir. Başka rivayetlerde "kafasını getirip Sülâfe Bintu Sa'd'a satmak için" adam gönderildiği mevzubahistir. Çünkü, Âsım, Bedir'de bu kadının iki oğlunu öldürmüştü. Kadın, Âsım (radıyallahu anh)'ın kafatasında şarap içmeye nezretmişti. Ama Cenâb-ı Hakk onu arılarla koruyarak gündüz yanaşmalarını mâni olur. İşi geceye bırakırlar, gece ise cesedi, Rabb Teâlâ kaybeder, boş dönerler. Mekke'ye getirilen ikinci şahıs Zeyd İbnu'd- Desinne'yi Safvân İbnu Ümeyye satın alır. Bedir'de öldürülen iki oğluna bedel, öldürülmek üzere Harem'den Hıll bölgesine çıkarılır. Ten'ime gelirler. Orada Safvân'ın cellâd oğlu sorar: "Allah adına söyle, şu anda Muhammed'in senin yerinde olmasını, sana bedel onu öldürmemi, seninde ailene dönmeni istemez misin?" Zeyd şu tarihi cevabı verir: "Vallahi, Muhammed'in değil burada olmasını, şu anda bulunduğu yerde onu rahatsız edecek bir dikenin ayağına batmasını, evimde olmama tercih edemem." Bu manzara karşısında Ebu Süfyan: "Ben, Muhammed'in ashabının onu sevdiği kadar, bir kimsenin bir başkasını öylesine sevdiğini ömrümde görmedim!" der. Ashab'ın Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a olan sevgisini aksettiren birçok vak'a Uhud savaşı sırasında geçer. Burada zikrine münasebet düştüğü için kaydediyoruz. Bunlar bize, zulümle, katille, terörle, zorbalıkla, zâlimâne kanunların baskısıyla yarım asırdan fazla bir zamandan beri vicdanlarda dikilmeye çalışılan beşerî putların yıkılmaya başladığı günümüzde (1989-1990 ve bu vetirenin tamamlanacağı ileriki birkaç yılda), İslam'ın hakiki büyüklüğü, kısa zamandaki başarısındaki sır, asırlar geçmesine rağmen dimdik capcanlı ayakta oluşunun gerçek sebebi hususunda mesaj verecektir: Enes İbnu'n-Nadr, Uhud'da herkesin şaşkın hale düştüğü bir anda tek başına ilerler, bu şaşkınlığın şoku içinde olan muhacirlerden bir gruba rastlar. "Sizi böyle hareketsiz kılan nedir?" der. "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öldürülmüş!" cevabını verirler. Enes İbnu'n-Nadr: "Ondan sonra yaşamayı ne yapacaksınız? Onun öldüğü dava uğruna siz de ölün!... Ey kavm! Muhammed öldü ise, Muhammed'in Rabbi (davası) ölmedi. Muhammed'in kavga verdiği şey adına siz de kavga verin!" * Safiyye Bintu Abdilmuttalib, Hz. Hamza'nın müsle'ye maruz kaldığını, karnının deşilip ciğerlerinin bile çıkarıldığını işitince, görmek üzere savaş yerine gelir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Safiyye'nin oğlu Zübeyr (radıyallahu anh)'a: "Anneni geri çevir, kardeşi Hamza'yı o halde görmesin!" emreder. Zübeyr, Safiyye (radıyallahu anhâ)'yı karşılar ve Resulullah'ın "geri dönmesi" emrini tebliğ eder. İşte Safiyye validenin de o anda sarfettiği söz, İslam davasına inanmış bir ağızdan çıkan tarihi bir sözdür: "Bana, kardeşime müsle yapıldığı haberi geldi. Allah yolunda bu azdır! Biz daha fazlasına da razıyız! Allah'tan ücret bekleyeceğim ve sabredeceğim!" Hz. Zübeyr (radıyallahu anh) bu sözleri Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirir. Aleyhissalâtu vesselâm: "Öyleyse bırak gitsin" buyurur. Kadın, Hz. Hamza'nın yanına gelir, sükûnet içinde ruhuna dua okur ve innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun deyip ayrılır. * Savaş sonrası, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashabıyla birlikte Medine'de Benî Dinâr'dan bir kadına uğrar. Savaşta kocası, oğlan kardeşi ve babası şehid düşmüştür. Ashab birer birer bu kayıplarını haber verir. Kadın: "Resulullah'a ne oldu onu söyleyin!" der. Ashab: "Elhamdülillah! O sağdır, selâmettedir, arzu edeceğin gibidir!" derler. "Bana gösterin, gözlerimle göreyim!" der. Resulullah burada denir. İşaret edilerek kadına gösterilir. Kadın Resulullah'ı görünce: "Sen sağ olduktan sonra her musibet küçüktür, hiçtir!" der.[192] 3- Hadisten Çıkarılan Bazı Faideler: * Esir, düşmanın emanını kabul etmeyebilir, caizdir. * Emanı kabul etmesine de ruhsat tanınmıştır, ancak eman istememesi azimettir. Hasan Basrî hazretleri "Eman istemede bir beis yok" demiş ise de Süfyan Sevrî "mekruh addederim" demiştir. * Müşriklere verilen ahde uymaya, onların çocuklarını öldürmekten kaçınmaya, kendisini öldüreceklere iyi davranmaya örnek var. * Velilerin kerâmeti haktır. * Kâfirlere âmmeten beddua caizdir. * İdam edilirken namaz kılınır. * İdam sırasında şiir inşadı caizdir. * Hubeyb'in dinindeki kuvvet ve yakîni gözükmektedir. * Allah müslüman kullarını da her çeşit musibetle imtihan eder. * Müslümanın duasına diri veya ölü iken de Allah'ın icabet ettiğine örnek var. Cenâb-ı Hakk, öldükten sonra onun cesedini himaye etmiş, müşriklerin dokunmasını önlemiştir. Ancak şehidlik ikramıyla şereflendirmek için, katletmelerine mâni olmamıştır. [193] 4- Kerâmet Meselesi: Sadedinde olduğumuz rivayette Hubeyb (radıyallahu anh)'ın üzüm salkımından üzüm yemesi hadisesi, Sahâbe'nin mazhar olduğu keramete bir örnek olmaktadır. Bu vesile ile, kerametin sübutu kabul edilir mi edilmez mi hususundaki münakaşaya yer veren İbnu Hacer, bazılarının kerameti inkâr ettiklerini belirttikten sonra, İbnu Battal'ın bir açıklamasını kaydeder. Onun, inkâr edenlerle kabul edenler arasında orta bir yol tuttuğunu belirttikten sonra derki: "Ehl-i sünnet ve'lcemaatten meşhur olan görüş şudur: "Mutlak olarak kerâmetin sübutu haktır. Ancak, Ebu'lKâsım el-Kuşeyrî gibi bazıları "Bir kısım peygamberlere tahaddi ile gelen çeşitten harikaların keramet olarak velilere verilmesini istisna kıldılar. Mesela babasız olarak çocuk hâsıl etmek gibi hârikalar ortaya koyamazlar. Bu, keramet meselesindeki görüşlerin en doğrusudur. Zira, ânında duânın icabet görmesi, yiyecek ve içeceğin duanın bereketiyle çoğalması, gözle görülmeyen şeylerin keşfedilmesi, vukua gelecek hâdisenin önceden haber verilmesi gibi kerametler gerçekten o kadar çoktur ki bunların vukûunu salâh ehline nisbet etmek bir adet, (normal bir hal) hâlini aldı. Şimdilerde, hârikulâde denen şey Kuşeyrî'nin söylediği hususa inhisar etti. "Bir peygamberde mu'cize olarak görülen her bir şeyin bir velide de kerâmet olarak vukûu câizdir" diye mutlak konuşan kimsenin sözünü kayıtlamak gereği anlaşıldı. Bütün bu münakaşa ve açıklamaların gerisinde, halkta yerleşen yanlış bir inanç yatmaktadır. Buna göre, "Kimin elinde hârikulâde bir hadise zuhur ederse o kimse veliyullahtandır." Halbuki bu inanç yanlıştır. Zira, harikulâde hadise bazan kâhin, sâhir, râhib gibi yanlış yolda giden insanların eliyle de zuhur etmektedir. Öyleyse, hârikulade hâdisenin zuhurunu, evliyaullahın velayetine delil kılan kimsenin, kerâmetle diğer hârikulade hadiseler arasında bir tefrik yapması, ayırdedici bir ölçü koyması gerekmektedir. Bu hususta söylenenin en güzeli, "Böyle bir hadiseye mazhar olan kimsenin hâli tedkik edilir, eğer dinin emir ve yasaklarına sıkı sıkıya bağlı birisi ise, bu hârikulâde hadise onun velâyetine delil olur; kimde bu hal yoksa, veli değildir" diyenlerin sözüdür. Tevfik Allah'tandır." İslam âlimleri, hakiki veli olmayan, İbnu Hacer'in ifadesiyle "Kâhin, sâhir, râhib gibi yanlış yolda gidenlerin" elinde zâhir olan hârikalara istidrac der. Bu meseleye temas ihtiyacını duyan Bediüzzaman istidracla keramet arasındaki farkı şöyle açıklar: "Keramet ile istidrac mânen birbirine mütebayindir (zıddır). Zira kerâmet, mucize gibi Allah'ın fiilidir ve o kerâmet sahibi de kerametin Allah'tan olduğunu bilir ve Allah'ın kendisine hâmi ve rakîb (murâkabe eden) olduğunu da bilir.Tevekkül ve yakîni de fazlalaşır. Lâkin, bazan Allah'ın izniyle kerâmetlerine şuunu olur. Bazan olmaz evla ve eslemi de bu kısımdır. İstidrâc ise, gaflet içinde iken eşyayı gaybiyyenin inkişafından ve garib fiilleri izhar etmekten ibarettir. Fakat, bu istidrâc sahibi, nefsine istinad ve iktidarına isnad etmekle enaniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki, "Bu bana, benden olan bir ilim sebebiyle verilmiştir" (Kasas 78) âyetini okumaya başlar.[194] Lakin o inkişaf tasfiye-i nefs ve tenevvür-ü kalb neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidrâc ile ehl-i kerâmet arasında tabaka-i ûlâda fark yoktur. Tam ma'nâsıyla fenaya mazhar olanlar ise, onlara da Allah'ın izniyle eşyayı gaybiyye inkişaf eder. Ve onlar da o eşyayı fenâfillah olan havâslarıyla görürler. Bunun istidractan farkı pek zâhirdir. Zira, zâhire çıkan bâtınlarının nuraniyeti mürâilerin zülumâtıyla iltibas olmaz." Kerameti Bediüzzaman iki kısma ayırır: 1- Kişinin iradesi karışmadan, hiç farkında olmadan hâsıl olan kerâmet. Sözgelimi birinin soracağı şeyi, daha o sormadan cevaplamak, sonra da onun soracağı şey olduğunu bilmek. 2- Kişinin iradesiyle husûl bulan keramet. Bediüzzaman, bu ikinci kısmın zaruret olmadan izharının zararlı olduğunu belirtir. Kendisi iradesi olmadan hâsıl olan kerâmet bir nevi ikram-ı ilâhîdir. Onda insan kesbi yoktur, nefis karışmaz. Bunun söylenmesi zarar vermez, Allah'ın nimetini söylemek yerine geçer. "Eğer der, kerâmet ile müşerref olan bir şahıs bilerek hârika bir emre mazhar olursa, o halde, eğer nefs-i emmaresi bâki ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine itimad etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrâc olabilir." Fahr için, kasden kerâmet izhar etmenin pek zararlı olduğunu belirten Bediüzzaman "Çünki, orada zahiren insanın kesbinin bir medhali bulunduğundan nefsine nisbet edebilir" der.[195] * Bİ'R-İ MÂUNA GAZVESİ َي ـ6214 ـ5 هّللاُ َعْنه قال بَعَ :# ـ عن أنس َر ِض : [ َث رسو ُل هّللاِ ِم ْن بَنِ ْيٍم إلى َعاِمٍر. في رواية ْوماً َو قَ ي ُسلَ أخاً : بَعَ ’ُ َث َخالي َح َراماً ْيٍم في َسْب ِعي َن َرا ِكباً ِهم ُسل . ِي َ ُهْم َخال ِدُموا قَا َل لَ َّما قَ فَل : َ ُهْم َع ْن َرسو ِل أتَقَدَّ . هّللاِ ُم َُ ُكْم ِغَ ه بَل فَإ ْن أ َّمنُونِي َحتهى أ # ُ ِريباً ِي قَ ْم ِمنه َوإَّ ُكْنتُ َ ، . فَتَقَدَّ فَأ َّمنُوه م . ُهْم َع ْن رسو ِل هّللاِ َحِدهثُ َما ُهَو يُ فَ # َبْينَ إذْ أ . فَقَا َل: َك ْعبَ ِة ْو َمْوا إلى َر ُج ٍل ٍَ ِمْن ُهْم فَ َط َعنَهُ فَأْنفَذَهُ ْ ُو ُه ْم هّللاُ أ . ْكبَ ُر، فُ ْز ُت َو َر هِب ال ِ ِه فَقَتَل ُوا َعلى َبِقيَّ ِة أ ْص َحاب َّم َمال ِر ث . ي ُل ُ فَأ ْخبَ َر ِجْب َّي َع ْي ِه ال َّس ََُم النَّب َوأ ْر َضا ُه ْم ل # َ َر ََ ِض َي َعْن ُهْم ُهْم فَ َربَّ ْوا عَ َر أنَّ . فَقَنَ َت # ِب ، ُهْم قَدْ لَقَ ْ َعلى أ ْحيَا ِء ِم ْن ال ِ يَدْ ُعو في ال ُّصْبح َش ْهراً َوبَنِي ِل ْحيَا َن َعلى ِر ]. أخرجه الشيخان . ْع ٍل َوذَ ْكَوا َن َو ُع َصيَّةَ 1. (4257)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî Süleym'den bir grubu Benî Âmir'e gönderdi. -Bir rivayette: (annem) Ümmü Süleym'in kardeşi dayım Harâm'ı yetmiş süvari içerisinde gönderdi.- (Bi'r-i Mâuna'ya) vardıkları zaman dayım onlara:"Ben sizden önce gideyim. Eğer bana Resulullah'tan tebliğde bulunmam için emân verilirse (tebliğde bulunurum). Eman vermezlerse, sizler bana yakın bir yerde bulunmuş olursunuz" dedi. Ve ilerledi. Gerçekten dayıma önce emân verdiler. O, kendilerine Resulullah Aleyhissalâtu vesselâm'dan bahsederken, kendilerinden bir adama imâ ile işaret ettiler. O da dayıma ansızın mızrak sapladı. Dayım: "Allahu ekber, Ka'benin Rabbına yemin olsun, (şehidlik) kazandım!" dedi. Sonra dayımın diğer arkadaşlarına yönelip (dağa kaçan iki kişi hariç) hepsini öldürdüler. Cibril aleyhisselam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onların Rablerine kavuştuğunu, Allah'ın onlardan razı olup onları da razı ettiğini haber verdi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm bir ay boyu, Arap kabilelerinden Ril, Zekvan, Usayye ve Beni Lihyân'a sabah namazında beddua etti." [Buhârî, Megazî 38, Vitr 7, Cihâd 9; Müslim, Mesâcid 297, (677).][196] AÇIKLAMA: 1- Bi'r-i Mâuna "Mâ'una kuyusu" demektir. Bu isim altında tarihe geçen hadise, İbnu'l-Esir'e göre Hicretin dördüncü yılında cereyan eder. Benî Âmir İbnu Sa'sa'a'nın başı Ebu Berâ İbnu Âzib İbni Âmir İbni Mâlik Medine'ye gelip Resulullah'a bazı şeyler hediye eder, Aleyhissalâtu vesselâm kabul etmez: "Ey Ebu Berâ! Ben müşriğin hediyesini kabul etmem!" der, kendisine İslam'ı arzeder. Fakat Ebu Bera müslüman olmaz. Ancak: "Senin bu emrin güzel, Necid ahalisine bir adam göndersen de insanları emretiğin şeye çağırsa. Ümid ederim sana icabet edecekler!" der. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da: "Necid ahalisinden göndereceğim kimseler hakkında korkarım" der. Ebu Berâ: "Ben garanti veriyorum (himaye edeceğim)!" der. Bu garanti üzerine Aleyhissalâtu vesselâm, Ehl-i Suffe'den yetmiş kişiyi gönderir. Bunlar Benî Âmir yurdu ile Benî Süleym Harra'sı arasındaki Bi'r-i Mâuna nâm mevkiye inerler. Ve Harâm İbnu Milhân Resulullah'ın mektubunu Âmir İbnu Tufeyl'e götürür. Âmir, mektuba bile bakmadan, Harâm (radıyallahu anh)'ı öldürür. Âmir, Benî Âmir'i çağırır fakat "Ebu Berâ onlara civâr (himaye) verdi" diye çağrısını kabul etmezler. Beni Süleym'den Üseyye, Rı'lân ve Zekvân'ın kabilelerini çağırır. Onlar icabet ederler. Müslümanların etrafını çevirip öldürürler. Bu katliamdan sadece Ka'b İbnu Zeyd el-Ensârî ile, Amr İbnu Ümeyye ed-Damrî kurtulurlar. Amr İbnu Ümeyye ed-Damrî dönüşte Karkara nam mevkide Benî Âmir'den iki kişiye rastlar. Bunlar Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la akid yapmış iki kişi idi. Amr bunu bilmediği için arkadaşlarının intikamını almak için bunları öldürür. Durumu Resulullah'a anlatınca Aleyhissalâtu vesselâm onların diyetini öder. Bu hadisenin yahudi kabilesi Beni'n-Nadir'in sürülmesini netice veren hadiselerin çekirdeğini teşkil ettiğini daha önce belirtmiştik. Rivayetler bir müddet okunup bilahare lafzen dahi neshedilen şu ibarenin Kur'ânî bir vahiy olduğunu belirtir: "Kavmimize bizden haber verin ki biz Rabbimize kavuştuk. Rabbimiz bizden memnun oldu. Biz de O'ndan memnunuz." 2- Hassân İbnu Sâbit, bazı şiirler yazarak Benî Ebu Bera'yı Âmir İbnu Tufeyl'e karşı tahrik edici beyitler düzdü. Şiir, Rebî'a İbnu Ebî Bera'ya ulaşınca gider, Âmir İbnu Tufeyl'i yaralar ve atından düşürür. 3- Sadedinde olduğumuz rivayet ayrıca cinayete karışan kabileler aleyhine kunut okunduğunu belirtir. Bu mevzu namaz bahsinde açıklandı. (2612-2621. Hadisler, 8. cilt 465-470. sayfalar)[197] * FEZARE GAZVESİ َي ـ6214 ـ5ـ عن سلمة بن ا’ هّللاُ َعْنه قال ْكٍر َر ِض َي كوع َر ِض : [ هّللاُ َعْنه، أ َّمَرهُ ْينَا أبُو بَ َو َعلَ َرةَ َر ُسو ُل هّللاِ َغ َزْونَا فَ َزا ْينَا. # َعلَ ْكٍر َفعَ َّر ْسنَا َمَرنَا أبُو بَ أ َما ِء َسا َعةٌ َوَبْي َن ال َّما َكا َن بَ ْينَنَا َر فَل . ةَ َ َغ ََا ْ َّم َش َّن ال ُظ ث . ُر ُ َوأْن َي، ِ َي ِم ْن ُسب ِ َو ُسب ْي ِه تِ َل َعلَ تِ َل َم ْن قُ َء فَقُ َما ْ فَو َردَ ال ِهُم الذَّ ٍق ِم َن النَّا ِس فِى إلى ُعنُ َ وا ال َّس ْهم ُ َرأ َّما َجبَ ِل فَلَ ْ َوبَ ْي َن ال ُهْم َجبَ ِل َف ََ َر َمْي ُت بَ َس ْهٍم بَ ْينَ ْ ِرى فَ َخ ِشى ُت أ ْن يَ ْسبَقُونِي إلى ال َرا فُوا َوقه . َها قَ ْش ٌع ِم ْن أدٍَم ْي َعلَ َرةَ ِم ْن بَنِى ف َزا ِهُم ا ْمَرأةٌ َوفِي ُهْم ِ ِهْم أ ُسوقُ ُت ب فَ . قَ ْش ُع ِجئْ عَ َر النَّ . ِب ْط قَا َل ال : ُع ْ ْ ِم ْن أ ْح َس ِن ال ُهْم . َحتهى َمعَ َها اْبنَةٌ تُ ُسقْ فَ َه َمِدينَة،َ و َما َك َشْف ُت لَ ْ ِدْمنَا ال َها فَقَ ْنتَ ِ ْكٍر ب نِي أبُو بَ لَ ْكٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَنَفَّ ِ ِهْم أبَا بَ أتَْي ُت ب ا ثَ . ِقيَنِي ر ُسو ُل هّللاِ ْوباً في ال ُّسو ِق. فَل # َ ْرأةَ َم فَقَا َل: يَا َسلَ ْ . ُت َمة،َ َه ْب ِلي ال ْ فَقُ : يَا ر ُسو َل هّللا:ِ ل ْوباً َها ثَ َو َما َك َشْف ُت لَ ِقىَنِي ِم َن الغَ ِد في ال ُّسو ِق. َقَدْ أ ْع َجبَتْنِي ، َّم لَ و هّللاِ ل . ثُ َم فقَا َل: ْرأة،َ هّللِ أبُو َك ْ َه ْب ِلي ال َمةَ يَا َس . ُت لَ ْ َو فَقل : هّللاِ َك يَارسو َل هّللا،ِ فَ ِهي لَ ْوباً َها ثَ َما َك َشْف ُت لَ ِ َه . قَا َل: ا فَبَعَ # فَفَدَى َث ب إلى َمَّكةَ ِ َمَّكةَ ِس ُروا ب ُ ُم ْسِل ِمي َن َكانُوا أ ْ ِم َن ال ِ َها نَاساً ب ]. أخرجه مسلم وأبو داود . َها في كل ناحية.و«العنق» الطائفة . َّرقَ َها» فَ «الغَارةُ» الحرب.«شنُّ 1. (4258)- Seleme İbnu'l-Ekva' (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bizimle su arasında bir müddetlik mesafe kalınca Hz. Ebu Bekr emretti, gece istirahati için mola verdik. Sonra baskını başlattı. Suya vardı. Suyun başında ölen öldü, esir alınan esir alındı. Bu halktan bir cemaate bakıyordum. İçerisinde çocuklar ve kadınlar vardı. Dağa benden önce varırlar diye korkarak onlarla dağın arasına bir ok attım. Oku görünce durdular. Onları sürerek getirdim. Aralarında Benî Fezâre'den bir kadın vardı. Üzerinde deriden bir kaş' vardı. Kaş' kuru post demektir. Kadının yanında Arapların en güzelinden bir kız vardı. Onları, sürerek Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)'a kadar getirdim. Ebu Bekr, kızı bana hediye etti. Medine'ye kadar geldik. Kızın elbisesini bile açmadım. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) çarşıda bana rastladı. "Ey Seleme, dedi, kadını bana bağışla!" "Ey Allah'ın Resûlü, dedim, vallahi hoşuma gitti, ancak henüz elbisesini bile açmadım." Ertesi günü, çarşıda bana yine rastladı. "Ey Seleme, ceddine rahmet, kadını bana bağışla!" buyurdu. "Ey Allah'ın Resûlü! dedim, o senindir, Allah'a yemin olsun, kadının elbisesini açmadım!" Sonra Aleyhissalâtu vesselâm o kadını Mekke'ye gönderdi ve Mekke' de esir edilen bazı müslümanların fidye-i necatı yaptı." [Müslim, Cihad 46, (1755); Ebu Dâvud, Cihad 134, (2697).][198] AÇIKLAMA: Bu rivayetten âlimler bazı faideler çıkarmışlardır. Şöyle ki: 1- Askeri, harbe teşvik için bahşiş verilebilir. 2- Münasebet-i cinsiyeyi ifade için kinayeli söz kullanmak müstehabtır. Hadiste "elbisesini açmadım"la bu kastedilmiştir. 3- Müslüman esirleri kurtarmak için cariyeler fidye-i necat olarak verilebilir. 4- Esirler arasında annekız varsa, kız büyük olduğu takdirde araları açılabilir. Ahmed İbnu Hanbel, büyüğün ayrılmasını da caiz görmez. 5- Kumandan askerin ganimet payını isteyerek amme işlerinde tasarrufu caizdir. Ancak askerden zorla alınamaz. 6- Ceddine rahmet (baban Allah'ındır), babasının yüz akı gibi mültefit sözler caizdir.[199] * HENDEK GAZVESİ َي ـ6214 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِ ُّي ـ عن أنس َر ِض : [ َر َج النَّب ِج ُرو َن َو َخ # ا ُمَها ْ ِق فإذَا ال َخْندَ ْم إلى ال ’ ْ َولَ ِردَة،ٍ َصا ُر يَ ْحِف ُرو َن فى َغدَاةٍ بَا ْن َص ِب ِ ِهْم ِم َن النَّ َرأى َما ب َّما ُهْم َفلَ ُو َن ذِل َك لَ َي ْعَمل ِيدٌ ُهْم َعب يَ قَا َل ُك ْن لَ ِ ُجوع ْ َوال َش : َعْي ُش ا ْي عَ ْ ُهَّم إ َّن ال ِر ِخ ’ َر الل Œ ةِ فَا ْغِف ْر ل َّ َصا ْن ِج َرةِ ُمَها ْ َوال . هُ ِي َن لَ فَقَال : أخرجه الشيخان والترمذي ُوا ُمِجيب ِج َهاِد َما بَِقينَا أبَداً ْ َعلى ال ِذي َن بَايَعُوا ُم َح َّمداً َّ نَ ْح ُن ال . 1. (4259)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hendek'e gitti. Gördü ki Muhacir ve Ensar soğuk bir sabah vakti hendek kazıyorlar. Onların, bu işi kendilerine bedel yapacak köleleri yok. Onları vuran yorgunluk ve açlıklarını görünce (şiirimsi bir ifade) terennüm ettiler: "Ey Allahım! gerçek hayat âhiret hayatıdır. Ensar ve muhaciri mağfiret buyur!" Çalışanlar da O'na şöyle mukabele ettiler: "Biz Muhammed'e bey'at edenleriz. Hayatta kaldıkça cihad gayemiz." [Buhârî, Megâzî 29, 33, 34, 110, Fedâilu'l-Ashab 9, Rikak 1, Ahkâm 43; Müslim, Cihad 127, (1805); Tirmizî, Menâkıb (3857).][200] َي ـ6244 ـ2 هّللاُ َعْنه قال َر # أْي ُت َر ـ وعن البراء َر ِض : [ ُسو َل هّللاِ َر َرى التُّ َوا َولَقَدْ َرا َب، ُل َمعَنَا التُّ ْنقُ َو ُهَو َيقُو ُل َو ُهَو يَ ْطنِ ِه، ا ُب بَيَا : ْن َض بَ ِزلَ ْينَافَأْن َّ َو ََ َصل نَا َصدَّقْ َو ََ تَ َما ا ْهتَدَْينَا ْو ََ هّللاُ و هّللاِ لَ ِت ا ِ َوثَبه ْينا َعلَ ً َها َس ِكينَة ’ ُع ِب َويَ ْرفَ أبَينا َرادُوا فِتْنَةً ْينَا إذَا أ ُم ْشِر ُكو َن قَدْ بَغَوا َعلَ ْ َوال ْينَا إ ْنَ قَ َ ْدَام َص ق ْوتُهُ ]. أخرجه الشيخان . 2. (4260)- Hz. Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "(Hendek kazarken) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı gördüm, bizimle birlikte omuzunda O da toprak taşıyordu. Karnının beyazlığını toprak bürümüştü. (Bu esnada, ashabı şevke getirmek için zaman zaman) şöyle terennüm ediyordu: "Vallahi Allah olmasaydı hidayeti bulamazdık, Ne sadaka verir ne namaz kılardık. Üzerimize sekînet indir Allahım! Ayaklarımıza sebat ver Allahım! Müşrikler bize karşı azdılar. Fitne çıkarmak dilerler ama yandılar." Resulullah bunları söylerken sesini yükseltiyordu." [Buhârî, Megazî 29, Cihad 34, 161, Kader 16, Temennî 7; Müslim, Cihad 125, (1803).][201] َي ـ6245 ـ3 هّللاُ َعْنها قالت َر َج َع ـ وعن عائشة َر ِض : [ َّما ِ ُّي لَ ِري ُل َو ُهَو النَّب # َس َل، فَأتَاهُ ِجْب ِق َوَو َض َع ال ِهس ََ ُح َوا ْغتَ َخْندَ ْ ِم َن ال ِر غُبَا ْ َسهُ ِم َن ال ُض َرأ ْنفُ َو يَ . فَقَا َل: َض ْعنَاهُ َو َض ْع َت ال ِهس ََ ُح، و هّللاِ َما ِهْم قَدْ . ْي َر أ ْخ . فَقَا َل: فإلى أْي َن؟ قَا َل: إلى بَنِي ُر ْج إلَ َوأ َشا َها ُهنَا قُ . وا َعلى ُح ْكِمِه َرْي َظةَ ُ ِهْم فَنَ َزل ْي ِن ُم َع فَ َخ . اٍذ َر َج إلَ إلى َس ْعد ْب َ ُح ْكم ْ ِ َسا ُء َردَّ ال ْسبَى النه َو فَ . فقَا َل: أ ْن تُ ، تَ َل ال ُمقَاتِلَةُ ِهْم أ ْن تُقْ ِي أ ْح ُكُم فِي إنه َ َسم َوأ ْن تُقْ ، هرِ يهةُ َوالذُّ َ ِصي َب يَ ْوم ُ َو َكا َن َس ْعدٌ أ ُهْم، ُ َوال أ ْم ْي ِه َض َر َب َعلَ ِق فِى أ ْك َحِل ِه فَ َخْندَ ْ َوفي رواية قا َل َس ال # ْعدٌ ِري ٍب؛ َم ْس ِجِد ِليَعُودَهُ ِم ْن قَ ْ فِي ال َمةً َخْي : َك َوأ ْخ َر ُج َر ُسولَ بُوا ْوٍم َكذه َجا ِهدَ ُه ْم فِي َك ِم ْن قَ ُ َّي أ ْن أ َح َّب إلَ ْوٌم أ َس قَ ْي ُم أنَّهُ لَ ْعلَ َك تَ ُهَّم إنَّ َّ الل وه.ُ َو الل َض ْع َت َّ َك قَدْ ُظ ُّن أنَّ ِي أ ُهَّم فَإنه َوأ ْن َجا ِهدَ ُه ْم فِي َك، ُ َرْي ٍش َش ْى ٌء فَأْبِقنِي َحتهى أ َى ِم ْن َح ْر ِب قُ َوبَ ْيَن ُهْم، فَإ ْن َكا َن بَِق َح ْر َب بَ ْينَنَا ْ ال ُج ْر َها َح ْر َب فَافْ ْ ُكْن َت َو َض ْع َت ال َها ْل َمْوتِى فِي َوا ْجعَ . بَّ َج َر ْت ِم ْن لَ ِهْم فَاْنفَ ُم يَ ِسي ُل إلْي الدَّ ٍر، إَّ ِم ْن بَنِي ِغفَا َمةٌ َم ْس ِجِد َخْي ْ ْم يَ ُر ْع ُهْم، وفي ال تِ ِه فَل . وا َ َم فَقَال : ِة، ُ َخْي ْ يَا أ ْه َل ال َي ََ ْغذُو ُج ْر ُحهُ دَماً َس ْعدٌ ذي يَأتِينَا ِم ْن قِبَِل ُكْم؟ فَإذَا َّ َما َهذا ال َها ر ِض َي . هّللاُ َعْنهُ َما َت ِمْن فَ ]. أخرجه الشيخان.«ا’ ْك َح ُل» عرق في وسط اليد يكثر فَ .وقوله «فلم يَ ُر ْع ُهْم» أي فلم يفزعهم إ هو، والروع الفزع.وقوله «يغذو» غذا الجرح بالذال المعجمة ْصدُهُ إذا سال دما . ً يغذو غذوا: 2. (4261)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hendek'ten döndüğü zaman, silahları bırakıp (elini yüzünü) yıkamış, tam başındaki toprakları çırparken Cebrail aleyhisselam geldi. "Sen dedi, silahını bıraktın, vallahi biz daha bırakmadık! Onlara geri git. "Nereye kadar?" dedi Resulullah. "Şuraya!" diyerek Benî Kureyza'yı gösterdi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu emir üzerine onlarla savaşmaya çıktı. Kureyzalılar hükmüne razı oldular. Hakem olarak Sa'd İbnu Mu'az'ı seçtiler. O da: "Ben onlardan muharib olanların öldürülmesine, kadın ve çocukların esir edilmesine, malların da taksim edilmesine hükmediyorum!" dedi. Sa'd, Hendek savaşı sırasında ana damarından yara almıştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) tedavisiyle yakından ilgilenmek için mescidin içinde ona bir çadır kurdurmuştu. -Bir rivayette Sa'd der ki: "Ey Allahım sen biliyorsun ki, senin yolunda kendileriyle cihad etmekten en ziyade memnun olacağım bir kavim Resulünü tekzib eden ve Onu yurdundan sürüp çıkaranlardır. Ey Allahım kanaatim şu ki, sen, bizimle onların arasındaki [harbi artık] bıraktın. Eğer hâlâ Kureyş'le savaş olacaksa bana daha hayat ver de senin yolunda onlara karşı cihad edeyim. Eğer savaşı kesti isen damarımı daha da aç, ölümüm ondan olsun." -Bu dua üzerine, o gece damarı iyice açıldı. O zaman mescidde bulunan Benî Gıfar'a ait çadırda kalanları kanın kendilerine doğru akmasından başka bir şey ürkütmemiş. "Ey çadır sahibi, dediler. Sizin taraftan bize doğru gelen nedir?" Bu kanamakta olan Sa'd'ın yarasından akmıştı. O sebeple öldü, (radıyallahu anh)." [Buhârî, Megazî 30, Cihad 18; Müslim, Cihâd 67, (1769); Ebu Dâvud, Cenâiz 8, (3101); Nesâî, Mesâcid 18, (2, 45).][202] َي ـ6242 ـ6 هّللاُ َعْنه قال ـ وعن جابر َر ِض : [ ا َ َي يَ ْوم َس ْعدَ ْب َن ُمعَاٍذ ُرِم إ َّن ’ هُ ْح َزا ِب قَ َطعُوا أ هُ ْك َحلَ فَ # َح َس َم أ . هُ ر ُسو ُل هّللاِ ْو أْب َجلَ ُم ِر فَاْنتَفَ َخ ْت يَدُهُ فَنَ َزفَهُ الدَّ ْخ َر ب . ى فَاْنتَفَ َخ ْت يَدُهُ ِالنَّا ُ َر فَ . أى ذِل َك قَا َل َح َس َمهُ أ َّما ِق َّر َعْينِي ِم ْن بَِني َ ْف ِسي َحتهى تُ ُهَّمَ تُ ْخِر فَل : ْج نَ َّ الل ْم َس َك ِع ْرقُ فَا ْستَ َرْي َظةَ ْستَ ْحَيا نِ َسا ُؤ ُه ْم قُ ُهْم وتُ ُ تَ َل ِر َجال ِهْم أ ْن تُقْ فِي َ ُوا َعلى ُح ْكِمِه، َف َح َكم َحتهى نَ َزل ْط َرةً َصْب َت َما قَ َط َر قَ ه،ُ فَ . فَقَا َل :# أ َو َكانُوا أ ْربَعَ ِمائَ ٍة هّللا،ِ َ َما َت َر فِي . ِض ِهْم ُح ْكم ِهْم اْنفَتَ َق ِع ْرقُهُ فَ ِل َر َغ ِم ْن قَتْ هّللاُ َعْنه َل َََّما فَ َي فَ ]. أخرجه الترمذي َح ْس ُم» ال هكي لينقطع الدم.«َوا” ْستِ ْحيَا ُء» ا”بقا ِء وهو استفعال من الحياة . ل ْ وصححه.«ا 4. (4262)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ahzâb (Hendek) günü Sa'd İbn Mu'az (radıyallahu anh) [Kureyş'ten İbnu'l-Arika'nın attığı bir okla] koldaki ana damardan vurulmuştu, böylece damarı kesilmiş oldu. (Kanı durdurmak için) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) dağlama uyguladı. Bunun üzerine eli şişti, çokca kan akarak Sa'd'ı zayıf düşürdü. Resulullah tekrar bağladı. Eli yine şişti. Bu hali görünce (Sa'd (radıyallahu anh)): "Allahım, Beni Kureyza'dan gönlüm rahata ermedikçe canımı alma!" diye dua etti. Derken kanı durdu. Kureyza onun hükmüne baş eğinceye kadar tek damla akmadı. Onlar hakkında erkekleri öldürülmesine, kadınların sağ bırakılmasına hükmetti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Haklarında Allah'ın verdiği hükme isabet ettin!" buyurdu. Dörtyüz kişiydiler. Onların katli tamamlanınca, damarı patladı. Sa'd (radıyallahu anh) vefat etti. (Allah rahmetini bol kılsın.)" [Tirmizî, Siyer 28, (1582).][203] AÇIKLAMA: 1- Bu dört rivayetten ilk ikisi Resulullah'ın Hendek savaşının hazırlığı sırasında hendeklerin kazılmasında fiilen çalıştığını, ashabı da şevke getirmek için beyitler terennüm ettiğini, ashabın da bu beyitlere yine bazı beyitlerle mukabelede bulunduğunu ifade etmektedir. Son iki rivayet ise, daha önce müstakilen ele alıp genişçe açıkladığmız Benî Kureyza ile akalalı. Zira Kurayza Gazvesi ile Hendek Gazvesi, birbiriyle sıkı irtibat halindedir. Hatta, bu iki gazve, aynı hadisenin iki ayrı safhası gibidirler. Kureyza ile ilgili kısmı tekrar etmeyeceğiz. Ancak Hendek Gazvesini tarihi bir hadise olarak kısaca özetleyeceğiz: 2- Ahzab veya Hendek Gazvesi de denen hadise, Hicretin beşinci yılında Zilkade ayında cereyan etmiştir. Bir bakıma Uhud savaşından iki sene kadar sonra vukûa gelmiştir. Hendek savaşı, Tevhid-Şirk kavgasında mühim bir dönüm noktası teşkil eder: Şirk'in tevhide saldırısının mecali burada biter, o güne kadar müdafaada olan tevhid aksiyona geçer.[204] * Hazırlayıcı Sebep: Hendek savaşına Ahzab savaşı da denir. Ahzâb, grub ma'nâsına gelen hizb'in cem'idir. Savaşa ahzab gazvesi denmesi, müslümanların karşısına sadece Kureyş'in değil, bütün müşrik ordularının ittifak halinde çıkmasından ileri gelir. Şu halde ahzâb bir bakıma müttefikler demektir: İslam'ı, nur-u ilâhiyi doğduğu yerde söndürmede kararlı olan değişik kabilelere mensup müşriklerden müteşekkil bir ittifakın mensupları olan müttefikler. Dünyayı şirk'in, küfrün ve her çeşit zulümlerin zulümat ve şekâvetinden kurtaracak olan nur-u ilâhî'nin, her geçen gün inkişaf kaydetmesi ve gelişme ortaya koyması karşısında endişelenen küfür merkezleri bu nur her tarafı sarıp, karşı konamaz bir güce ermeden, daha şule iken boğmanın zaruretini hissediyorlardı. Bunun yolu, bütün küfür dünyasının birleşerek, el birlik ederek yüklenmesinden geçerdi. Kaç fırsatta saflıklarını ortaya koyan Mekkeli müşrikler böylesine şümullü, istikbale matuf bir strateji düşünüp şartlara muvafık bir tabye uygulayabilirler miydi? Bu biraz akla muvafık düşmüyor. Bu sebeple, haklı olarak, Müttefikler savaşında gerekli ittifakın kurulmasında baş rollerde yahudilerin yer aldığını görmekteyiz. İbnu Sa'd der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Beni'n-Nâdir'i Medine'den sürünce, bunlar Hayber'e geldiler. Bunların ileri gelenlerinden ve reislerinden bir grup, kalkıp Mekke'ye gittiler. Kureyş'i görüp, onları Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a karşı çıkmaya çağırdılar. Onlarla anlaşma yaptılar ve Resulullah'la mukâtele etmek için belli bir zaman tayin ettiler. Oradan çıkıp Gatafan'a, Benî Süleym'e geldiler, onlarla da aynı şekilde anlaşmalar yaptılar. Kureyş hazırlandı. Kendisine tabi olan yakın ve uzak müttefikleri de aynı maksad etrafında birleşti ve hazırlık yaptılar. Bunlar dörtbin kişiydiler. Daru'n-Nedve'de sancak açıldı. Sancağı Osman İbnu Talha İbni Ebî Talha taşıyacaktı. Beraberlerinde üçyüz at, binbeşyüz deve, başlarında Ebu Süfyan İbnu Harb İbni Ümeyye komutandı. Benî Süleym bunlara Merrî'z-Zehrân'da katıldı. Bunlar da yediyüz kişiydiler, başlarında Süfyan İbnu Abdi Şems vardı. Bunlarla birlikte, Talha İbnu Hüveylid el-Esedî'nin komutasında Benî Esed de vardı. Fezâre de, bütün muharibleriyle, bin deve ile katılmıştı. Başlarında Uyeyne İbnu Husn vardı. Eşca kabilesi dört yüz askerle Mes'ud İbnu Ruhayle başkanlığında katıldı. Benî Mürre ise el-Hâris İbnu Avf komutasında dörtyüz kişi ile katıldı. Başka kabilelerde katıldı. Zührî, Hâris İbnu Avf'ın Benî Mürre ile geri döndüğünü, savaşa katılmadığını zikreder. Ancak gerçek olan, katıldıklarıdır. Hendek'e katılan kabilelerden gelen askerlerin sayısı 10.000 kişiydi. Üç büyük ordugâha ayrılmıştı. Ebu Süfyân başkomutandı. Ordunun Mekke'den ayrılış haberi Resulullah'a gelir gelmez, düşmanın durumunu halka bildirdi ve mesele hakkında istişareler yaptı. Selman-ı Fârisî hendek usulünden bahsetti. Bu, müslümanların hoşuna gitti. Aleyhissalâtu vesselâm müslümanları askere aldı. Sal' dağının eteğinde topladı. Sal'ı arkalarına aldı. O gün müslümanların sayısı üçbin kişi idi. Medine'ye Abdullah İbnu Ümmî Mektum (radıyallahu anh)'ı halef bıraktı. Medine'nin önüne alelacele hendek kazmaya girişildi. Müslümanlar düşmanın gelmesinden önce hendeği tamamlayabilmek için çok hızlı çalışıyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da çalışmalara, müslümanları gayrete getirmek için, elleriyle katıldı. Her bir cihet bir grubun sorumluluğuna tevdi edilmişti: Muhacirler Râtic-Zübâb hattının hendeğini kazıyorlardı. Ensar Zübâb-Benî Ubeyd dağı arasını kazıyorlardı. Medine'nin diğer tarafında evler birbirine örülmüş vaziyette idi, kale gibiydi, giriş yoktu. Benî Abdi'l-Eşhel, Râtic'den sonra kendini çevirecek hattın hendeğini kazıyordu. Böylece hendek Mescid-i Nebevî'nin gerilerine kadar geliyordu. Benî Dinâr da Cürbâ'dan, bugünkü İbnu Ebî'l-Cenûb'un evine kadar olan kısmın hendeğini kazdı. Hendeğin kazılma işinden altı günde çıktılar. Burada şunu kaydetmek isteriz: İbnu Sâd hendek kazma işinin 6 günde tamamlandığını söylediği halde, İbnu Hacer'in kaydettiğine göre başka kaynaklarda daha farklı ve daha makul rakamlar zikredilmiştir. Birinde 20 gün, bir diğerinde 14 gün, bir başkasında 15 gün, İbnu Kayyim'in Hedy'inde bir ay. Bu rakamlar, farklı hatların tamamlanma müddetini ifade edebilir. Zira kaydedildiği üzere Resulullah, hendeği bazı hatlara ayırıp her hattı ayrı bir grubun sorumluluğuna tevdi etmiş durumdadır. Bunlardan her bir grup, öncelikle kendi hatlarını bitirme gayreti vermiş olmalıdır. İbnu Sa'd'dan takibe devam ediyoruz: "Kadınları ve çocukları müslümanlar âtâm (denen şatovari müstahkem binalara) yerleştirdiler. Aleyhissalâtu vesselâm Zilkade'nin 18'inde çıktı. Sancağı Muhacirînin sancağı idi ve Zeyd İbnu Harise taşıyordu. Ensar'ın sancağını Sa'd İbnu Ubâde taşıyordu." Mekkeliler gelmiş, savaş başlamıştı. Ancak ummadıkları bir taktikle karşılaştılar. Önlerinde hendekler vardı. Bu taktik karşısında sayıca çokluk bir işe yaramıyordu. Hendeği geçmek zordu. Karşılarında okçular ve kılıçlı muharibler vardı. Zaman zaman geçmeye çalışan ve hatta geçebilen tektük münferidler olsa da, derhal işi bitiriliyordu, geri püskürtülüyordu. Şehrin dışarıyla irtibatı kesilince içeride de sıkıntılar artmıştı. Savaşla şehri alamayacağını anlayan Ebu Süfyân, Benî Kureyza yahudilerine müslümanlarla olan antlaşmayı bozup kendi taraflarına geçmeyi teklif etti. Önce reddettiler ise de sonradan razı oldular. Bunu Resulullah işitince üzüldü fakat, "Hasbünallâhi ve ni'mel vekil" demekle yetindi. Böylece içeriden de bir cephe açılmıştı. Erkeler hendeklerin başından, hendekleri korumaktan ayrılamıyorlardı. Bu ileri hat öylesine nezâket arzediyordu ki, zaman zaman namaz kılmaya bile vakit olmuyordu. Bizzat Aleyhissalâtu vesselâm bazı hallerde namazını kazaya bıraktı. Yahudi ihânetinin kadın ve çocuklara zarar vermesinden fazlaca korkuldu. Aleyhissalâtu vesselâm, Seleme İbnu Eslem başkanlığında 200 kişiyi ve Zeyd İbnu Hârise başkanlığında 300 kişiyi şehri korumaya ayırdı. Bunlar sık sık koro hâlinde tekbirler getirerek moral takviyesine çalışıyorlardı. Abbâs İbnu Bişr başkanlığında bir grup, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çadırını her gece korumakla vazifelendirilmişti. Müşrik cephesi de hiç boş durmuyor, her an bir noktadan şehre dalabilmek için müteyakkız bulunup, gayret gösteriyorlar bir toplanıp bir dağılıyorlardı. Ebu Süfyan, Halid İbnu Velid, Amr İbnu'l-Âs, Hübeyre İbnu Ebî Vehb, Dırâr İbnu'l-Hattâb el-Fihrî, sırayla, sabaha kadar birer gün nöbet tutuyorlardı. Hatta bir gece, bütün reisler sabaha kadar uyumaz; hendekte atlayabilecekleri dar bir yer ararlar, bulamazlar ve: "Bu, Arapların hiç başvurmadığı bir hile!" derler. Bunu, İranlı bir arkadaşının teklif ettiğini söylerler. Muhasara, başarısız on küsür gün devam eder. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ittifak arasına nifak sokma yollarını arar. Gatafanlılarla gizlice sulh yapmayı, onlara maddî birşeyler ödeyerek çekilmelerini sağlamayı düşünür. Hatta Medine hurmalarının üçte birni verme şartıyla antlaşma temin edilir. Ancak Ensar: "Bu bir emirse dilediğinizi emredin, teklifse razı değiliz" derler. Resulullah: "İlahi emir olsaydı, istişare etmezdim, bu bir fikirdir, teklif ediyorum" der. Ensar: "Öyleyse kılıçtan başka bir şey vermeyiz" derler. İbnu Hişam, Sa'd İbnu Muaz'ın şöyle dediğini kaydeder: "Ey Allah'ın Resulü! Biz Allah'ı tanımaz putlara taparken, onlar hurmalarımızdan ikramımız olarak veya parayla satın alarak yerlerdi. Şimdi İslam'la müşerref olduk, hidayete erdik. Sizinle ve İslam'la izzete erdik. Bu halde mi malımızı şerefsizce vereceğiz. Hayır! Allah'a yemin olsun böyle gelecek bir sulha ihtiyacımız yok! Antlaşma yırtılır, bu iş böylece kalır. Bu arada gizlice müslüman olmuş bulunan Gatafanlı Nu'aym İbnu Mes'ud el-Eşca'î mühim bir hizmet görür: Kureyza ile Kureyş'in arasına güvensizlik sokarak aralarını açar. Kureyza'nın ihanetine bel bağlamış olan Kureyş bu kuşku karşısında o ümidi kaybeder ve uzayan başarısız kuşatmayı kaldırmaya karar verdi.[205] Kuşku nedir, nasıl sağlanmıştır? Nu'aym (radıyallahu anh) Hz. Peygambere gelerek müslüman olduğunu fakat kavminden kimsenin bilmediğini, istediğini yapmaya hazır olduğunu söyler. Resulullah: "Sen bunların arasını açacak tek kimsesin. Harb bir hiledir. Aralarını aç, onları bizden uzaklaştır" mealinde talimat verir. Bu talimat üzerine Nuaym, Kureyza, Kureyş ve Gatafan'ın arasında mekik diplomasisi yapar. Câhiliyede nedimleri olduğu Kureyza'ya gelir: "Size olan sevgimi bilirsiniz. Sizinle benim aramda hususiyet var, bu da malum" der. Onlar teyid ederler, nazarımızda müttehem değilsin derler. O, "Gatafan ve Kureyş sizin gibi değiller, siz buralısınız, malınız mülkünüz, çocuk ve kadınlarınız burada. Bunları başka yere götüremezsiniz. Kureyş ve Gatafan Muhammed'le savaşmaya geldiler. Siz Muhammed aleyhine onlara yardım ediyorsunuz. Onların yurdu, malları, kadınları başka yerde. Onlar sizin gibi değiller. Onlar bir yağma bulsalar yaparlar. Başaramazlarsa çekip giderler, sizi Muhammed'le başbaşa bırakırlar. Bu durumda siz buradakilere güç yetiremezsiniz. Sakın onların eşrafından bir kısım rehineler istemeden savaşa katılmayın. Rehinler Muhammed'i bertaraf edinceye kadar mukatele etmeleri için elinizde bir garanti olur" der. Kureyzalılar: "İsabetli bir fikir" derler. Sonra oradan ayrılan Nu'aym Kureyş'e gelir Ebu Süfyân ve beraberindekilere: "Size olan sevgimi, Muhammed'e olan uzaklığımı biliyorsunuz. Kulağıma bir haber geldi, size bildirmeyi dostluk gereği bildim. Ancak kimseye söyleyip beni ifşa etmeyin" der. "Söz veriyoruz" derler. Nuaym devam eder: "Bilin ki, yahudiler Muhammed'le aralarındaki antlaşmayı bozmaktan pişman olmuşlar. Ona adam gönderip: "Biz yaptığmızdan pişman olduk. Gatafan ve Kureyş'ten bazı ileri gelenleri sana getirmemiz, boyunlarını vurman seni memnun eder, tekrar seninle beraber olmamıza yeter mi?" derler. Muhammed de "Evet" cevabını verir. Bu durumda yahudiler size adam gönderip rehin istemeye kalkarlarsa sakın onlara tek kişi vermeyin" der. Nuaym (radıyallahu anh) sonra Gatafanlılara gelir: "Ey Gatafanlılar, ben sizdenim, aşiretimsiniz. İnsanların en sevgilisi bana sizsiniz. Öyle sanırım bana güvenir, sadakatımı itham etmezsiniz" der. Onlar da "Doğru söyledin. Sen nazarımızda müttehem değilsin" derler. Nuaym devamla: "Benden duyduğunuzu söylemeyin" diyerek, o yönden de garanti alınca onlara da Kureyşlilere söylediğini aynen tekrar eder, aynı endişelerle bunları da korkutur. Allah'ın müslümanlara bir ikramı olarak, cumartesi akşamı, Ebu Süfyân ve Gatafan'ın ileri gelenleri, Benî Kureyza'ya Kureyş ve Gatafanlılar'dan mürekkep bir grubu İkrime İbnu Ebî Cehl başkanlığında gönderip: "Biz ikamet yerinde değiliz, (eyreti çadırlarda kalıyoruz), atlarımız ve develerimiz helak oldu. Savaşa siz de katılın da Muhammed'in işini bir an önce bitirelim" dedirtirler. Yahudiler de bunlara şu cevabı gönderirler: "Bugün cumartesidir. O günde biz hiçbir şey yapmayız. Zira bizden bir kavm cumartesi günü savaştığı için maymun ve hınzıra çevrildiler. Ayrıca siz, bize bir kısım adamarınızı, elimizde Muhammed'in işini bitirinceye kadar savaşacağınız hususunda garanti olacak rehineler vermedikçe Muhammed'e karşı savaşacak da değiliz. Biz, savaş sizi sıkıştırdığı takdirde bizi terkederek memleketinize çekip gideceğinizden korkuyoruz. Bu durumda bizim memleketimizde olan Muhammed'le biz başa çıkamayız." Elçiler Kureyza'nın bu sözlerini getirince Kureyşliler ve Gatafanlar: "Nuaym'ın söyledikleri doğruymuş." Kureyza'ya: "Size tek bir adamımızı bile rehin olarak göndermeyiz. Dilerseniz çıkın savaşın" haberini gönderin" derler. Bu haberi getiren elçi kendilerine ulaşınca Kureyzalılar: "Nuaym İbnu Mes'ud'un dediği doğruymuş, bunlar sadece savaş istiyorlar. Fırsat bulurlarsa yağmalayacaklar, bulamazlarsa memleketlerine çekip gidecekler. Siz memleketinizin adamı ile arada savaşa meydan vermeyin." Kureyş ve Gatafan'a da "Vallahi bize rehineler göndermezseniz biz sizinle Muhammed'e karşı savaşmayız" cevabını gönderin" derler. Onlar bu teklifi kabul etmezler. Allah aralarını böylece açar. Bir rivayette Ebu Süfyan: "Demek ben maymun ve hınzırın kardeşlerinden yardım taleb ediyormuşum!" der, onlardan yüz çevirir. Cenâb-ı Hakk cumartesi gecesi şiddetli bir fırtına gönderir, çadırlar, kaplarkaçaklar, eşyalar darmadağın olur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), onlardan haber getirmek üzere, casus olarak Huzeyfe İbnu'l-Yemân'ı gönderir. O gece namaza durur. Ebu Süfyan adamlarına: "Ey Kureyşliler, ikamet edilecek bir yerde değilsiniz. Otlar ve develer helak oldu. Sularımız kesildi. Benû Kureyza bizi terketti, gördüğünüz gibi rüzgâr da neler yaptı. Yola çıkın, ben hareket ediyorum!" der. Daha ayaklarının bağı çözülmeyen devesine atlar ve vurur. Deve üç ayağıyla sıçramaya başlayınca, farkına varılır ve çözülür. Amr İbnu'l-Âs ve Hâlid İbnu Velid ansızın takibe uğrarlar, korkusuzca herkesin gitmesine kadar ikiyüz süvariyle geride kalırlar. Kureyş'in gittiğini işiten Gatafanlılar da yüklerini bağlayıp çekip giderler. Huzeyfe dönerek bütün bu olup bitenleri Resulullah'a anlatır. İlaveten der ki: "Eğer Resulullah "Hiçbir hadise çıkarmadan gel" demeseydi yanımdakini öldürebilecektim." Sabah olunca, karşıda kimsenin kalmadığı görülür. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) herkesin evlerine dönmesini ilan eder. Herkes sevinçle, neşeyle koşarak dönüş yaparlar. Savaş sırasında müslümanlardan birkaç kişi şehid düşer; kâfirlerden de birkaç kişi öldürülür. Muhasara bazı rivayetlerde 15 gün, bazılarında 24 gün devam etmiştir. Hendek savaşı münafıkların ve yahudilerin faaliyetlerine iyi bir zemin teşkil etmiş, onlar da ciddî bir imtihan vermişlerdir. Kritik anlarda, müslümanların morallerini bozmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Bazıları: "Muhammed bize Kisra ve Kayser'in hazinelerini yemeyi vaadediyordu. İşte bugün hiç birimiz helâya gitmede can emniyeti bulamıyoruz" der. Bazıları: "Ey Allah'ın Resulü! evlerimiz düşmana karşı avrettir (emniyetsiz, korumasız) bize müsaade et de cepheden ayrılıp evlerimize dönelim..." der. Ahzâb suresi, ismini bu savaştan alır ve birçok âyetinde Hendek savaşına temas eder: "Münafıklar ve kalblerinde hastalık olanlar: "Allah ve peygamberi bize sâdece kuru vaadlerde bulundular" diyorlardı. İçlerinden birtakımı: "Ey Medineliler: Tutunacak yeriniz yok, geri dönün" demişti. Onlardan bir cemaat de Peygamberden: "Evlerimiz avrettir (düşmana açık) diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri avret değildi, sadece kaçmak istiyorlardı." (Ahzâb 12-13). Aynı surede bir başka âyet, Hendek savaşı sırasında müslümanların çektiği sıkıntıyı da şöyle anlatır: "Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi. Gözler de dönmüştü. Yürekler ağızlara gelmişti. Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz. İşte orada inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı." (Ahzâb 10-11) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kureyş'in artık bir daha hücum edemiyeceğini, bundan sonra hücum َو ََي ْغُزوَننَا :söyler geldiğini müslümanlara sırasının مْمُ زوُغْ َن Bezzâr'ın rivayeti şöyle: "Onlar artık bir daha size saldırmayacak, ama siz onlara saldıracaksınız." [206] * ZÂTU'R-RİKA' GAZVESİ َي ـ6243 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َم َع َر ـ عن أبي موسى َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ِقبُهُ فَنَِقبَ َخ # ْت َر ْجنَا ٍر، بَ ْيَننَا َب ِعي ٌر نَ ْعتَ نَفَ َونَ ْح ُن ِستَّةُ في َغزاةٍ َونَِقَب ْت قَ َم أق ا ُكنَّا ْدَا ُمنَا ِل ِ ْت َغ ْزَوةُ ذَا ِت ال هرِ قَاع ُسِهميَ ِخ َر َق، فَ ْ ُّف َعلى أ ْر ُجِلنَا ال ُ ِري، فَ ُكنَّا نَل ْظفَا َو َس ََقَ َط ْت أ دَ َن ْع ِص ُب ِم َن َماي، ِخ َر ِق َعلى أ ْر ُجِلنَا َم ال ]. أخرجه الشيخان.« ْر ُكو ِب ْ ا ْعتِقَا ُب ال » هو أن يركبه واحد بعد واحد.« بَ ِعي ُر ْ ْ َونَِق َب ال » بكسر القاف إذا رقت أخفافه، والمراد ب ِه . ُهنَا تقرحت وسقطت 1. (4263)- Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte bir gazveye çıktık. Biz aramızda bir deve olan altı kişiydik, sırayla biniyoruk. Derken ayaklarımız delindi. Benim ayaklarım da delindi ve tırnaklarım düştü. ayaklarımıza bezler sarıyorduk. Böylece seferimiz, ayaklarımıza sardığımız parçalar sebebiyle Zatur'-Rikâ' gazvesi diye isimlendi." [Buhârî, Megâzî 31, (7, 325); Müslim, Cihad 149, (1816).][207] AÇIKLAMA: 1- İbnu'l-Esir, bu seferi Hicretin dördüncü senesi hadiselerinden olarak kaydeder. Beni'n-Nâdir hadisesinden iki ay sonra cereyan eder. Sadedinde olduğumuz rivayet, gazveye Rikâ isminin verilişini, ayaklara sarılan parçalara bağlar. Rika' yama, bez parçaları ma'nâsına gelir. Ancak, İbnu'l-Esir, Benî Muhâriblere karşı yapılan bu gazvede -mukâtele olmasa bile- karşılaşma hâdisesinin cereyan ettiği dağın siyahbeyaz, kırmızı renkler ihtiva etmesinden hâsıl olan alaca parçalı renkler sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Ancak, sancakların o seferde yamalı olmasından veya bir ağaçtan bu ismi aldığıda diğer ihtilaflardır. Nevevî, bu söylenenlerin hepsinin bu isimlemeye iştirak etmiş olabileceğini söyler. 2- Bu sefer sırasında, insanlar birbirlerinden korkacak şekilde umumî bir korku yaşanır ve bunun üzerine korku namazı nâzil olur. 3- İbnu Sa'd ve İbnu Hibbân, bu seferin Hicretin beşinci yılında olduğunu kaydederler. 4- Sefere iştirak eden ordunun miktarı da ihtilaflıdır: Farklı rivayetlere göre 400, 500, 700 ve hatta 800 kişidir.[208] * BENÎ MÜSTALİK GAZVESİ فَا َل البخارى رحمه هّللاُ هى غزوة المريسيع. قال ابن اسحق: وذلك سنة ست. Buhârî merhum der ki: "Bu Mureysi' gazvesidir." İbnu İshâk der ki: "Bu altıncı senede cereyan etmiştir."[209] ِن ـ6246 ـ5 َعون قال ِل ـ َع : [ ْن َعْبِد هّللاِ ْب ِقتَا ْ ْب َل ال َعا ِء قَ َع ِن الدُّ هُ ُ َر ِح َمهُ هّللاُ أ ْسأل ٍ َّي َكتَْب ُت إلى نَافِع . َم فَ َكتَ : ا َب إل َّو ِل إنَّ َكا َن ذِل َك في أ َر ا” َوقَدْ أ َغا ُه ِم، ِريَّ َرا ْس ََ # َو َسبَى ذَ ُهْم تَ َما ِء فَقَتَ َل ُمقَاتِلَ ْ َوأْنعَا ُمُهْم تَ ْسقَى َعلى ال َو ُه ْم َغا ُرو َن، ِق، ُم ْص َطِل َصا َب ْ َو َعلى بَنِي ال أ ْم َر َِيَةَ يَ ْو َم . َحدثني به عبد هّللاِ بن عمر، وكان في ذلك الجيش]. أخرجه الشيخان.« ُمريسيع ئِ ٍذ ُجَوْي ْ ال » بالعين المهملة والمعجمة: ماء معروف بالحجاز.ومعنى « َغا ُّرو َن» أي غافلون. والغرة: الغفلة . 1. (4264)- Abdullah İbnu Avn anlatıyor: "Nâfi rahimehullah'a kıtâlden önce (yapılan İslam'a) davet hakkında sormak üzere yazmıştım. Bana şöyle yazdı: "Bu, İslam'ın evvelinde idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî Müstâlik'e (önceden haber vermeden âni) baskın yaptı. Onlar (bu sırada) gâfil haldeydi, hayvanları su kenarında sulanıyorlardı. Mukâtillerini öldürdü, çocuklarını ve kadınlarını esir aldı. O gün Cüveyriye'yi de ele geçirmişti." [Buhârî, Itk 13, Müslim Cihad 1, (1730); Ebu Dâvud, Cihâd 100, (2633).][210] AÇIKLAMA: Benî Müstalik Gazvesi, hicretin altıncı yılı Şa'ban ayında cereyan etmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî Müstalik'in müslümanlar aleyhine sefer tertiplemek üzere hazırlık yaptıklarını istihbâr eder. Resulullah bu haberi alır almaz yola çıkar ve Kudeyd bölgesinde Müreysi' denen bir suyun başında onları gafil yakalar ve âni baskın yapar. Arada cereyan eden kısa bir mükâteleden sonra mağlub edilirler. Bu sırada bir müslüman, müslümanlar tarafından yanlışlıkla öldürülür. Resulullah çok sayıda esir ele geçirir ve müslümanlara taksim eder. Cüveyriye de bunlar arasındadır, Benî Müstalik'in şefi el-Hâris İbnu Dırâr'ın kızıdır. Kız Sâbit İbnu Kays'ın hissesine düşer, ancak mükâtebe yaparak hürriyetini satın alır. Resulullah'tan kitâbetinin ödenmesi için yardım ister. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bundan daha hayırlı bir şeye ne dersin?" diye sorar. "Bu da nedir ey Allah'ın Resulü?" deyince: "Senin kitabetini öder, seninle evlenirim!" der. Cüveyriye (radıyallahu anhâ) kabul eder. Halk bu haberi duyunca, herkes esirlerini "Resulullah'ın sıhr'i (akrabası)" diye âzad eder. Bu suretle hürriyete kavuşanlar yüz aileyi geçer. Kavmine, bundan fazla hayrı dokunan kadın çıkmaz denmiştir. Bu sefer sırasında mezkur suyun başında müslümanlar arasında su alma esnasında bir hadise çıkar: Hz. Ömer'in Benî Gıfâr'dan Cehcâh adında bir ücretlisi ile Hazreç'ten Benî Avf'ın halifi olan Sinân el-Cühenî aynı anda suya gelirler. Çıkan bir ihtilafı büyüterek kavgaya tutuşurlar. Cühenî "Ey Ensâriler! diye yardım ister, Cehcâh da: "Ey Muhacirler!" diye yardım ister. Bu hadiseyi istismar etmek isteyen Abdullah İbnu Übeyy öfkelenir. Etrafında adamlarından bir grup ve bu meyanda genç yaşta olan Zeyd İbnu Erkam da yanındadır. "Bunu yaptılar ha! yaparlar, çünkü memleketimizde çoğaldılar! Allah'a yemin olsun" "Medine'ye döndük mü aziz olanlar oradan zelil olanları çıkaracak" (Münafikûn der. Sonra adamlarına yönelip: "Bunu kendinize siz yaptınız. Memleketinizi bunlara helâl kıldınız. Mallarınızı onlara dağıtıverdiniz. Allah'a yemin olsun, elinizdekini onlara vermezseniz, onlar sizin memleketinizden başka bir yere giderler" der. Bu sözleri işiten Zeyd, Resulullah'a gidip haber verir. Bu esnada Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanında bulunan Hz. Ömer (radıyallahu anh): "Ey Allah'ın Resûlü! Abbâd İbnu Bişr'e emret şu herifi gebertsin!" der. Resulullah: "Olur mu, Muhammed arkadaşlarını öldürtüyor dedirtir miyim!" diyerek reddeder. Ve orduya hareket emri verir. Resulullah hiç âdeti olmayan bir saatte, halkın içinde, bulundukları hâlet-i ruhiyeyi kırmak için, yola koyulurlar. O sırada (Ensar'ın ileri gelenlerinden) Üseyd İbnu Hudayr uğrayıp: "Ya Resûlullah hiç yolculuk yapmadığın bir saatte yola çıktın" der. "Abdullah İbnu Übeyy'in söylediği, kulağına gelmedi mi?" "Ne demiş ey Allah'ın Resûlü?" "Zannediyor ki Medine'ye varınca aziz olan, oradan zelil olanı çıkaracakmış." "Vallahi, istersen sen onu çıkar. Zira sen azizsin o zelildir!" der ve sonra ilave eder. "Ey Allah'ın Resulü! sen ona merhamet et. Vallahi Allah sana lutfetti. Kavmi ona giydirmek üzere taç hazırlamıştı. Sen gelince bu iş kaldı. Bu sebeple o seni saltanatına engel görüyor!" Abdullah İbnu Übeyy, söylediği sözleri Zeyd İbnu Erkam'ın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüğünü işitince, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelir ve "Böyle bir şey söylemedim" diye Allah'a yemin eder. Abdullah kavmi içerisinde itibarlı biriydi. Adamları: "Ey Allah'ın Resûlü! Zeyd hata yapmış olabilir!" derler. [Resulullah Zeyd'i çağırıp azarlar.] Fakat az sonra gelen vahiy Zeyd'i doğrular (Münafıkûn 1). Bu hadiseler münafık Abdullah İbnu Übeyy'in oğlu -ki samimi bir müslümandır- Abdullah'a ulaşır. Hemen Aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek: "İşittim ki babamı öldürmek istiyormuşsunuz. Böyle bir kararınız varsa, bana emredin, kellesini size ben getireyim. Korkarım, bir başkasına emredersiniz de onun halkın arasında dolaşmasını seyretmeye nefsim tahammül edemez öldürüveririm. Böylece bir kâfir için bir mü'mini öldürerek cehennemlik olurum!" der. Resulullah şu cevabı verir: "Bizimle olduğu müddetçe biz ona merhamet edeceğiz, sohbetini güzel kılacağız!" Bundan sonra her ne vakit bir hadise çıkaracak olsa, adamları onu kınıyor, sert davranıyor ve tehdit ediyordu.[211] * ENMÂR GAZVESİ َي ـ6241 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر # أْي ُت َر ـ عن جابر َر ِض : [ سو َل هّللاِ ِي َعلى ه َصل ٍر يُ َما فِي َغ ْزَوةِ أْن َم ْشِر ِق ُمتَ َطهِوعاً ْ قِبَ َل ال َو هجِهاً تِ ِه ُمتَ َرا ِحلَ ]. أخرجه البخاري . 1. (4265)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı Enmâr Gazvesi'nde bineğinin üzerine doğuya müteveccih olarak nafile namaz kılarken gördüm." [Buhârî, Megâzî 33, Salât 31, Taksiru's-Salât 7, 9.][212] AÇIKLAMA: Vâkidî, bu Gazve'nin sebebi ile, önceki zikrettiğimiz Benî Müstalik gazvesinin sebebini bir zikreder. Zira, Medine'ye gelen bir bedevînin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Benî Sâlebe ve Benî Enmâr'dan sizin aleyhinize toplanmakta olan insanlar gördüm. Siz onlardan gafilsiniz" haberini getirmesi üzerine âniden sefer kararı verir ve dörtyüz -yediyüz vs. de denilmiştir- kişi ile yola çıkar. Aynî: "Bu rivayete göre Benî Enmâr Gazvesi ile Benî Muhârib ve Sâlebe Gazvesi -ki buna Zâtu'r-Rikâ' gazvesi denmiştir- birdir" der. Enmâr, Becîle kabilesinin bir koludur.[213] * HUDEYBİYE GAZVESİ [214] َخ َر َج َر ـ6244 ـ5ـ عن عروة بن الزبير عن المسور بن مخرمة ومروان يصدهق كل واحد منهما حديث صاحبه قا: [ ُسو ُل هّللاِ # ا َل ِق قَ َّطِري ِبَ ْع ِض ال ِيَ ِة َحتهى إذَا َكانُوا ب ُحدَْيب ْ ال َ َو َعام :# ِليِد ْ ِن إ َّن َخاِلدَ ْب َن ال يَ ِمي ْ َرْي ٍش َطِليعَة،َ فَ ُخذُوا ذَا َت ال غَ ِميِم فِي َخْي ٍل ِلقُ ْ ِال ب ِ ِهْم َخاِلدٌ ِ ُّي فَو هّللاِ َم . ا َشعَ َر ب َر النَّب َرْي ٍش َو َسا ِلقُ َق يَ ْر ُك ُض َنذيراً َجْي ِش فَاْن َطلَ ْ َرةِ ال ِقَتْ ُط َحتهى إذَا ُه # ْم ب تِي يَ ْهبَ َّ نِيَّ ِة ال َّ ِالث ، َحتهى إذَا َكا َن ب تُهُ ِ ِه َرا ِحلَ َها بَ َر َك ْت ب ِهْم ِمْن ْي َعل . وا َ ُ َح ْت فَقَال ْ ُء َخ ْل َح ْل فَأل ْصَو فَقَا َل النَّا ُس َح : َخ’َ ا قَ َو َما ذَا َك َم ’ ِت فقَ :# ا َخ ِت ال ’َ ا َل ْ ُء، ْصَوا قَ ْ ِت ال ٍق ُ ُخل ِ َها ب ِل ل . َ ِفي ْ ِ ُس ال َحاب َّم . قَا َل َول ِك ْن َحبَ َس َها ْف ث : ِسى بيَ ِد ُ ِذى نَ َّ َوال ِه ُهْم إيَّا َها ا ْع َطْيتُ َها ُح ُر َما ِت هّللاِ إَّ هظِ ُمو َن فِي يُعَ ْت ُونِي ِخ َّطةً ََ يَ ْسأل . بَ َوثَ َّم َز َج َر َها فَ ِ ث . قَا َل: يَ ِة ُ ُحدَْيب ْ ِأقْصى ال فَعَد َل َعْن ُهْم َحتهى نَ َز َل ب َما ِء، يَتَبَ َّر ُضهُ النَّا ُس تَبَ ُّرضاً ْ ِليل ال ِ َمٍد قَ َعلى ثَ . ب ْ ْم يُل َ َي فَل إلى ر ُسو ِل هّللاِ هُ النَّا ُس َحتهى نَ َز ُحوهُ ُو ُش ِك ث # ِم ْن ْ َط ُش فَاْنتَ َز َع َس ْهماً عَ ْ ال ِكنَاَنتِ ِه. وهُ فِي ِه ُ َمَر ُه ْم أ ْن يَ ْجعَل َّم ا ُ ِال َّر هيِ َحتهى َص ث . دَ ُروا َعْنهُ ُهْم ب ِجي ُش لَ َو هّللاِ َما َزا َل يُ َء فَ . بُدَ َجا َما ُه ْم َكذِل َك إذْ َء فَبَ ْينَ ْي ُل ْب ُن َو ْرقَا ِ رسو ِل هّللاِ ْصح نُ َو َكا َن َعْيبَةَ ْو ِمه، ٍر َم ْن قَ ُّي في نَفَ ال ُخ َزا ِع # َمةَ َها َؤ هيٍ فَقَ : ِم . ا َل ْن أ ْه ِل تُ ُ َؤ هيٍ َو َعاِمَر اْب َن ل ُ َر ْك ُت َك ْع َب ْب َن ل ِي تَ إنه َم َطاف ْ ال عُوذُ ْ َمعَ ُهُم ال ِيَ ِة، ُحدَْيب ْ نَ َزل بَ ْي ِت ُوا أ ْعدَادَ ِميَاِه ال ْ ُو َك َو َصادُو َك َع ِن ال َو ُه ْم ُمقَاتِل َجئْنَا ي ُل . فَقا َل :# ِكنَّا َولَ َحٍد، ِل أ ِج ْئ ِلِقتَا ْم نَ إنَّا لَ ِ ِهْم ِمِري َن َح ْر ُب َوأض َّر ْت ُم ْعتَ . ب ْ ُهْم ال ِهَكتْ قَدْ نَ َرْيشاً ُّوا بَ ْينِي َو . َبْي َن َوإ َّن قُ َويُ َخل ُهْم ُمدَّةً فإ ْن إُ ْظ َه فإ ْن َشا ُءوا النَّا ِس. ْر، فإ ْن َمادَدْتُ ِيَ ِد ْف ِسى ب ِذى نَ َّ َوال َجُّموا، وإ ْن ُه ْم أبَ ْوا فَ فَقَدْ َما دَ َخ َل فِي ِه النَّا ُس فَعَلوا، وإَّ ُوا فِي ِر َشا ُءوا أ ْن يَدْ َخل دَ َحتهى تَْنفَ ُهْم َعلى أ ْمِري هذَا نَّ ِهَ قَاتِلَ يُْنِفذَ َّن هّللاُ ْ َول أ قَا َل بُدَْي ٌل: و ُل َساِلفَتِي، ْمَره،ُ ف ُهْم َما تَقُ ِغُ ه بَل ُ َسأ . َرْيشاً َق َحتهى أتى قُ َو فَاْن َط . فقَا َل: قَدْ لَ َجئْنَا ُكْم ِم ْن هذَا ال َّر ُج ِل، إنَّا قَدْ نَاهُ ْ ْي ُكْم فَعَل َعلَ ْم أ ْن نَ ْعِر َضهُ ْم ْو ،ًَ فإ ْن ِشئْتُ َها ُؤ ُه َسِم ْعنَاهُ يَقُو ُل قَ . نَا أ فقَا َل ُسفَ : َ لَ َجةَ َش ْىٍء َحا ِ ِ َرنَا َعْنهُ ب ِى ْن تُ ْخب . ُوو ال َّرأ وقا َل ذَ ِم : ا َل ْن ُهْم َما ِسِم ْعتَهُ يَقو ُل، قَ ِ ُّي َها ِت : ِ َما قَا َل النَّب ُهْم ب َحدَّثَ َو َكذا، فَ َسِم ْعتُهُ .# ا َل َيقُو ُل َكذَا ُع ْرَوةُ ْب ُن م ْسعُوٍد فقَ َ ْم فقَام : ْستُ ْوِم، ألَ أي قَ ُوا َوالِد؟ قَال ْ ب : بَلى. قَا َل: ِد؟ ِال َولَ ْ ِال ْس ُت ب َولَ أ ُوا بَلى قَا َل قَال : وا ُ ِهُمونِي؟ قَال ِدي َو َم فَ : .َ قَا َل: ْن َه ْل تَتَّ ِأ ْهِلي َوَولَ َّي ِجئْتُ ُكْم ب ُحوا َعل َّ َّما بَل ْر ُت أ ْه َل ُع َكا َظ فَلَ ُمو َن أنِي ا ْستَْنفَ ْعلَ ْم تَ ْستُ ألَ ُوا َو أ : بَلى. قَا َل: فإ َّن هذَا دَ ُعونِي آتِ ِه َطا َعنِي؟ قَال ُو َها بَل ُر ْشٍد، اقْ ْي ُكْم ِخ هطةَ قَدْ . وا َعر َض َعلَ ُ ِ هيِ فَقال : اَئِتِ ِه. ُم النَّب ِ ه فَأتَاهُ فَ .# َجعَ َل يُ َكل َعْندَ ذل َك ِ ُّي ْو َل َِِه ِلبُدَْي ٍل فَقَا َل ُع ْرَو فَقَا َل النَّب :# ةُ ِم ْن قَ نَ ْحوا : َت ً ْ َصل َرأْي َت إ ْن ا ْستَأ َح أ ٍد ِم َن ْي ُم َح َّمد،ُ أ ِأ ْو ِم َك، َه ْل َسِم ْع َت ب ا ْمَر قَ َوإ ْن تَ ُك ِن ا َك؟ ْبلَ ْو َمهُ قَ عَ َر ِب ا ْجتَا َح قَ ِي ْ ال ’ ، وإنه َويَ َخرى، فَإنه ’ د ُعو َك ِى َو هّللاَِ أرى ُو ُجوهاً أ ْن يَِف ُّروا ِم َن النَّا ِس َخِليقاً ْو َشاباً َرى أ . ْكٍر فَقَا َل ل : ِت َهُ أبُو بَ َّ ْظر ال َو ا ْم ُص ْص بَ . نَدَ ُعهُ َم أنَ ْح ُن نَِف ُّر َع . فقَا َل: ْن ذَا؟ قِي َل ْنهُ ْو ََ يَدٌ ْكٍر. فقَال: يَ ِدِه لَ ِ : أبُو بَ ْف ِسي ب ِذي نَ َّ َوال َما أ ِ َها ْم أ ْجِز َك ب َولَ َك ِعْنِدى، َك َ ِ َّى قَا َل: َج . َكانَ ْت ل ’ ْبتُ ُم النهب ِ َو َجع َل يُ َكل # ه ِِل ْحيَتِ ِه َمهُ أ َخذَ ب َّ َما َكل َر ِض َي ، فَ ُكل . هّللاُ َعْنه َّ َرةُ ْب ُن ُش ْعبَةَ ُمِغي ْ َوال ِ هي ُر أ ِس النَّب ْي ِه ال ِم ْغفَ َو َمعَهُ ال َّسْي ُف َو قَائِ ٌم َعلى َر # َعلَ ِ ، . يَ ِدِه إلى ِل ْحيَ ِة ر ُسول هّللاِ َما أ ْهَوى ُع ْرَوةُ ب ِ فَ ُكل # نَ ْع ِل ال َّسْي ِف َّ َض َر َب يَدَهُ ب . َوقَا َل لَهُ َسهُ َر : أ ِهخ ْر يَدَ َك َع ْن ِل ْحيَ ِة رسو ِل هّللاِ .# أ َع ُع ْرَوةُ َرفَ فَ . فَقَا َل: وا ُ َم ْن َهذا؟ قَال ال ُمِغي . فقَا َل: ْس ُت َرةُ ْب ُن ُش ْعبَةَ : ْي ُغدَ ُر، ألَ أ َوأ َخذَ أ ْمَوالَ ُهْم َجا ِهِليَّ ِة فَقَتَلَ ْ فِي ال ْوماً َص ِح َب قَ َرةُ ْب ُن ُش ْعبَةَ ُمِغي ْ َو َكا َن ال َرتِ َك؟ أ ْسعَى فِي َغدْ َ َء فَأ ْسلَم َّم َجا ُهْم . ا َل ثُ فَقَ َو هّللاِ َما يَتَنَ َّخ ُم ْيَنْي ِه. قَا َل: فَ ِبعَ هيِ # َجعَ َل يَ ْر ُم ُق أ ْص َحا َب النهب َّم إ َّن ُع ْرَوةَ ْس ُت ِمْنهُ فِى َش ْىٍء. ثُ َما ُل فَلَ ل ْ َوأ َّما ا قبَ ُل. :# أ َّما ا” ْس ََُم فَأ ْ ُو َن قتَتِل ْ َوإذَا تَو َّضأ َكادُوا يَ َمَره،ُ َمَر ُه ْم اِ ْبتَدَ ُروا أ لدَه،ُ وإذَا أ َو ِجْ َو ْج َههُ ِ َها ْت فِى َك هِف َر ُج ٍل ِمْن ُهْم فَدَل َك ب َوقَعَ إَّ َمةً ر ُسو ُل هّللاِ # نَ َخا لَهُ ْع ِظيماً ْي ِه تَ َو َما يُ ِحدُّو َن النَّ َظ َر إلَ ُهْم ِعْندَه،ُ ُضوا أ ْصَواتَ ُموا َخفَ َّ َر َج َوإذَا تَ َكل ِه فَقَا َل َعلى و ُضوئِ ِه، . ِ فَ َع ُع ْرَوةُ إلى أ ْص َحاب ْي : أ َجا ِش هي،ِ و هّللاِ إ ْن َرأْي ُت َمِلكاً َص َر َوالنه ْي ُو ِك َوَوفَدْ ُت َعلى ِك ْس َرى َوقَ ُمل ْ َوفَدْ ُت َعلى ال ْوٍم، و هّللاِ لَقَدْ ُم قَ هظِ َما يُعَ هظِ ُمهُ أ ْص َحابُهُ قَ ُّط يُعَ أ ْص َح ،# و هّللاِ إ ْن يَ دَهُ ا ُب ُم َح َّمٍد ُم َح َّمداً ْ َو ِجل َو ْج َههُ ِ َها ْت فِي َك هِف َر ُج ٍل ِمْن ُهْم فَدِل َك ب َوقَعَ إَّ َمةً َمُر ُه ُم اْبتَدَ ُروا أ ْمَر تَنَ هخ . ه،ُ ْم نُ َخا َوإذا أ َو َما يُ ِحدُّو َن النَّ ُهْم ِعْندَه،ُ ُضوا أ ْصَواتَ ُموا َخفَ َّ َوإذَا تَ َكل ُو َن َعلى ُو ُضوئِ ِه، تَتِل َو َّضأ َكادُوا يَقْ َوإذَا تَ َوإنَّهُ قَدْ لَه،ُ ْع ِظيماً ْي ِه تَ َظ َر إلَ ُو َها بَل ُر ْشٍد فَاقْ ْي ُكْم ِخ َّطةَ َع َر َض َعل . دَ ُعونِي آتِ ِه َ َر ُج ٌل ِم ْن بَنِي ِكنَانَةَ فقَا َل . وا ُ ِ هي فَقَال : ائْتِ ِه. َّما أ ْش َر َف َعلى النَّب ِ فَل # ِه َ . قَا َل َوأ ْص َحاب َما َيْنَب ِغي َرأى ذِل َك قَا َل: ُسْب َحا َن هّللاِ! َّما بُو َن. فَلَ قبَلَهُ النَّا ُس يُلَ َوا ْستَْ لبُدْ َن، فَاْبعَثُو َها لَه،ُ ْ َع َّظ ُمو َن ا ْوٍم يُ َو ُهَو ِم ْن قَ :# هذَا ُف ََ ٌن، بَ ْي ِت ْ ِلهُؤ ََِء أ ْن يُ . ا َل َصدُّوا َع ِن ال ِ ِه قَ َر َج َع إلى أ ْص َحاب َّما ْشعَ فَل : ر ْت َ ُ ِدَ ْت َوأ ه ل بُدْ َن قَدْ قُ ْ َر َم أْي ُت ال بَ ْي ِت، فَقَا ْ َصدُّوا َع ِن ال َرى أ ْن يُ َما أ ، فَ َر ُج ٌل ِمْن ُهْم يُقَا ُل لَهُ ِم ْكَر ُز ْب ُن َحْفص . فَقَا َل: دَ ُعونِي أتِ ِه. وا ِهْم فَقَال : ائْتِ ِه. قَا َل ُ ْي َّما أ ْش َر َف َعلَ ِج فَل :# ٌر َ َو ُهَو َر ُج ٌل فَا هذَا ِم . ْكَر ٌز، َّي ُم النَّب ِ ه َجعَ َل يُ َكل فَ ْب هيِ :# َها ِت ا ْكتُ َء ُس َهْي ُل ْب ُن ُع ْمِرو فقَا َل ِللنهب َجا َء ُس َهْي ُل ْب ُن َع ْمٍرو. فَقَا َل :# قَدْ ُس ِهه َل لَ ُكْم ِم ْن أ ْمِر ُكْم، فَ َجا ل ُمهُ إذْ ه َما ُهَو يُ َكِ # فَبَ ْينَ بَ ْيَننَا . فَدَ َعا # َكاِت ِب َوبَ ْينَ ُكْم ِكتَاباً ْ ِ ب . فقَا َل: ْسِم هّللاِ ِال ْب ب َي ال َّر ْحم ِن : ال َّر ِحيم فقَا َل َس َه ا ْي ٌل ْكتُ ِري َما ِه َو هّللاِ َما أدْ ِك ِن أ َّما ال َّر ْحم ُن َف . َولَ ْب ُب ْكتُ ُهَّم، َكَما ُكْن َت تَ ْك ا : تُ َّ ب . ُم ْسِل ُمو َن ِا ْسِم َك الل ْسِم هّللاِ ال َّر ْحم ِن فقَا َل ال : ال َّر ِحيِم فَقَا َل ْ ِ ب َها إَّ َّم َ نَ ْكتُبُ ُهَّم. ثُ َّ ِإ ْسِم َك الل ْب ب و هّللاِ :# ا ْكتُ ْي ِه رسو ُل هّللاِ لنَا َك َول ِك ِن َم قَا َل: ا قَا َضى َعلَ ْ لبَ ْي ِت َو ََ قَاتَ ْ َصدَدْنَا َك َع ِن ا َك َر ُسو ُل هّللاِ َما ُم أنَّ ْو ُكنَّا َن ْعلَ هذَا # فقَا َل ُس َهْي ٌل: و هّللاِ لَ ْب ُم َح َّمدُ ْب ُن َعْبِد هّللاِ فقَا َل ِ َّمدُ ْب ُن َعْبِد هّللاِ فَ َق ََال ْكتُ ْب ُم َح ا :# و هّللاِ إنه ُمونِي ا ْكتُ ْبتُ َوإ ْن َكذَّ َر ُسو ُل هّللاِ ُّوا بَ ْينََنا َ ي ل :# َعلى أ ْن تَ َخل ِ ِه ُطو َف ب بَ ْي ِت فَن ْ َه . ْي ٌل َوبَ ْي َن ال ِم ا عَ فقَا َل ُس : ا ْ َول ِك ْن ذِل َك ِم َن ال ، نَا َض ْغ َطةً ِخذْ ُ عَ َر ُب أنَا أ ْ َحدَّ ُث ال َو ِ ِل هّللاَِ تَتَ ب ُمقْ َب. ْي ٌل ْ َه ل . فَ َكتَ فقَا َل ُس : ْينَا َردَدْتَهُ إلَ َوإ ْن َكا َن َعلى ِدينِ َك، إَّ َر ُج ٌل، . ُم ْسِل ُمو َن َوعلى أ ْنَ يَأتِي َك ِمنَّا ْ َء قَا َل ال : ُسْب َحا َن هّللاِ! َجا َوقَدْ ُم ْشِر ِكي َن، ْ َردُّ إلى ال َف يُ َكْي َما ُه ْم َكذِل َك إذْ َج يُوِدِه ً؟ فَبَ ْينَ ُم ْسِلما ِن ُع ْمٍرو يَ ْر ُس ُف فِي قُ ِل ْب ِن ُس َهْي َء أبُو َجْندَ ِل ْب ْف ا . ُسهُ ِل َمَّكة،َ َحتهى َر َمى نَ ْسفَ َوقَدْ َخ َر َج ِم ْن اَ ُم ْسِل ِمي َن ْ َه بَ ْي َن أ . ْي ٌل ْظ ُهِر ال َّي فقَا َل ُس : ُردَّهُ إل ْي ِه أ ْن تَ قَا ِضي َك َعلَ ُ َّو ُل َما أ يَا ُم َح َّمد،ُ هذَا أ . فقَا َل :# ِكتَا َب بَ ْعدُ ْ ِض ال ْم نَقْ َ َو إنَّا ل . قَا َل: هّللاِ فَ َح َك َعلى َش ْىٍء أبداً َصاِل َك ِج إذَاَ أ . قَا َل :# ْزهُ ِلي قَال ُ ٍز ذِل َك لَ ِ ُمِج فَأ : ي ِ بَلى فَاف : فَا ِع ٍل ْعَ . قَا َل: ْل قَا َل َما أنَا ب ْكِر . قَا َل: ُز ْب ُن َما أنَا ب ِ ب َح : ْف ٍص َرْو أبُو َج : َن ْندَ ِل َر ِض َي بَلى، قَدْ أ َك. قَا َل: هّللاُ َعْنه َج ْزنَاهُ لَ تَ َ أ ُت ُم ْسِلماً ِجئْ ُم ْشِر ِكي َن َوقَدْ ْ ردُّ إلى ال ُ ُم ْسِل ِمي َن، أ ْ ْي َم ْع َش َر ال أ في هّللاِ َشديداً ِ َب َعذَاباً َو َكا َن قَدْ ُعذه ِقي ُت؟ َخ َّطا ِب َر ِض َي . هّللاُ َعْنه َما قَدْ لَ ْ فقَا َل ُع . ؟ قَا َل َمُر ْب ُن ال اً ِ َّي هّللاِ َحقه ْس َت نَب ِ َّي هّللاِ ألَ فَأتَْي ُت نَب : بَلى. ُت ْ ل ق : بَا ِط ِل؟ قَا َل ُ ْ ُّونَا َعلى ال َح هقِ َو َعدُ ْ ْسنَا َعلى ال أل : بَلى. فِي ِدينِنَا إذَ ْن؟ قَا َل َ ْعطى الدَّنِيَّةَ نُ َ ِلم ُت فَ ْ ل ْس ُت ُ َو ق : لَ ِي َر ُسو ُل هّللا،ِ إنه َو ُهَو نَا ُت ِصِر . أ ْع ي ِصي ِه، ْ ل ِ ق : ِه؟ قَا َل ُ ُطو ُف ب بَ ْي َت َونَ ْ نَا أنَا َسنَأتِي ال َحِدهثُ َس ُكْن َت تُ ْي َولَ أ : بَلى. ُت َ ْ ل َ؟ قُ عَام ْ َك تَأِتي ِه ال أفَأ ْخبَ ْرتُ : .َ َك أنَّ ِ ِه َو ُم َطَّو ٌف ب فَأتَْي ُت أبَا بَ . ُت ْكِر َر ِض َي قَا َل فَإنَّ . قَا َل: هّللاُ َعْنه َك آتِي ِه ْ فَقُ : يَا أ ؟ قَا َل ل اً ِ َّي هّللاِ َحقه َس هذَا نَب ْي بَا بَ : بَلى. ُت ْكٍر، ألَ ْ ل ْسنَا ُ ق : ألَ بَاط ِل؟ قَا َل ْ ُّونَا َعلى ال َح هقِ َو َعدُ َعلى ال : ا َل ْ ِفي ِدينِنَا إذَ ْن؟ فَقَ ْعطى الدَّنِيَّةَ ْم نُ ُت فَلَ ْ ل َولَ ْن َي ْع ِص َى بَلى ق : ُ َر ُسو ُل هّللاِ َها ال َّر ُج ُل إنَّهُ يُّ ُ أ َر ِص ُرهُ بَّ َغْر ِزِه. ُت َو ُهَو نَا ِ ْم ِس ْك ب ه،ُ . فَا ْستَ ْ ل َح هقِ فَقُ ْ َعلى ال ِ فَ : ِه؟ قَا َل َو هّللاِ إنَّهُ ُطو ُف ب َبْي َت َونَ ْ نَا أنَّا َسنَأتِي ال َحِدهثُ َس َكا َن يُ ْي أل : بَلى َ ُت ْ ل َ؟ قُ عَام ْ َك تَأِتي ِه ال ِ فَأ ْخبَ َر : َ قَا َل: ِه َك أنه َو َم ُطو ٌف ب َم فَإنَّ . ُر َك آتِي ِه قَا َل ُع : ُت لذِل َك أ ْع َماً ْ ِضيَّ ِة ِمل َر فَعَ . َغ ِم ْن قَ َّما فَ فَلَ ِكتَا ِب ِ ِه َر ِض َي ال . قَا َل # ’ هّللاُ َعْنهم ْ ْص َح : وا اب َّم ا ْحِلقُ ِمْن ُهْم َر ق . قَا َل: ُج ٌل، َحتهى قَا َل ذِل َك َث ََ َث ُو ُموا فَاْن َح ُروا ثُ َ َو هّللاِ َما قَام فَ َمَّرا ٍت ْم . َّما لَ َي فَل ِم َن النَّاس َ ِق َمالَ َها َر ِض َي هّللاُ َعْنها فَذَ َكر لَ َمةَ ِهم َسلَ ُ َحدٌ دَ َخ َل َعلى أ . ْت ْم ِمْن ُهْم أ يَقُ ِح ُّب ذِل َك؟ َ ِ َّي فَقَال : هّلل،ِ أتُ يَا نَب َك َك فَيَ ْحِلقَ َحتهى تَْن َح َر بُدْنَ َك َوتَدْ ُعَو َحاِلقَ َحداً ْم ِمْن ُهْم أ ِ ه ْخ ُر ْج َو ََ تُ َكل ِمْن ُهْم َحتهى فَعَ أ . فَ َخ َل ذِل َك ُ َحداً ْم أ ِ ه ْم يُ َكل َر َج فَلَ َو : دَ َعا َح َر بُدْنَهُ نَ َحلَقَهُ َح . اِلقَهُ فَ َغ َما تُ ُل َب ْعضاً َو َجعَ َل بَ ْع ُض ُهْم يَ ْحِل ُق بَ ْعضا،ً َحتهى َكادَ بَ ْع ُض ُهْم يَقْ َح ُروا، ْوا ذِل َك قَا ُموا فَنَ َرأ َّما َء ْت نِ ْسَو فَل ةٌ َ َّم َجا ثُ ِحنُو ُه َّن ُم عالى ِج َرا ٍت فَا ْم ْؤ ِمنَا ٌت فَأْن َز َل هّللاُ تَ : تَ ُمْؤ ِمنَا ُت ُمَها ْ َء ُكُم ال َجا َمنُوا إذَا ي َن آ يَا أيُّ . َغ َها الذَّ ِر َ َحتهى بَل : فِ َكَوا ْ َق ُع َم ب . ُر ِ ِع َصِم ال ه فَ َطل َجا ِهِليَّ ِة ْ ِن َكانَتَا لَهُ في ال ِى ُسْف . يَا َن َر ِض َي هّللاُ َعْنه يَ ْو َمئِ ٍذ ا ْمَرأتَْي ْب ُن أب ِويَةُ َّو َج إ ْحدَا ُه َما ُمعَا َو فَتَ َز . ا ’ َميَّةَ ُ َوا ُن ْب ُن أ َرى َصْف َّم َر َج َع ْخ . ثُ نَا فَدَفَعَهُ إلى ل َت لَ ْ ِذى َجعَ َّ لعَ ْهدَ ال ْ ُوا: ا ِن َوقَال ْي ِ ِه َر ُجلَ ب ُوا فى َطلَ ٌم فَأ ْر َسل َرْي ٍش َو ُهَو ُم ْسِل ٍر َر ُج ٌل ِم ْن قُ َصْي َء أبُو بُ َجا َمِدينَ ِة فَ ل ْ # إلى ا ِن ْي ِة َ ال َّر ُجل . ْيفَ ُحلَ ْ ِ ِه َحتهى بَلَغَا ذَا ال َر َجا ب ُهْم فَ َخ . ْمٍر لَ ُو َن ِم ْن تَ ٍر ُوا يَأ ُكل ِن فَقَا َل أبُو بُ ’ َص فَنَ َزل . ْي ْي َح : ِي ِد ال َّر ُجلَ و هّللاِ إنه ’ َرى َسْيفَ َك هذَا هُ ا َّ فَا ْستَل ِداً َجيه َج دٌ ِ يَا ُف ََ ُن Œ َخ ُر. فَقَا َل: أ َجيه َّم َج َّر ْل، . ْب ُت َو هّللاِ إنَّهُ لَ ِ ِه ثُ َج َّرْب ُت ب ٍر ل . َقَدْ ْي ِه ْي ُظ فَقَا َل أبُو بَ َص : ْر إلَ ِرنِى أْن أ ! فَأ ْمَكنَه،ُ َّر ا َوفَ ِ ِه َحتهى بَ َرد،َ َم ْس ِج فَ Œ دَ يَ ْعدُو فَقَا َل َص َربَهُ ب ْ َمِدينَة،َ فَدَ َخ َل ال ْ َخ ُر َحتهى أتَى ال قتُو ٌل. هّللاُ َعْنه َمْ ِي لَ َوإنه تِ َل َو هّللاِ َصا ِحبي، هيِ # قَا َل: قُ َّما اْنتَهى إلى النهب فَلَ ْعراً َرأى هذَا ذُ ٍر َر ِض َي # ِحي َن َرآه:ُ لَقَدْ َصْي َء أبُو بُ ف َج . ا َّم فَقَا َل: أْن َجانِي هّللاُ ِم ِهْم ثُ ْي َردَدْتَنِي إلَ ْوفَى هّللاُ ِذَّمتَ َك قَدْ ِ َّي هّللاِ قَدْ أ فقَا َل :# َحدٌ ْن . ُهْم يَا نَب َ ْو َكا َن لَهُ أ ِهمِه ِم ْسعَ ُر َح ْر ٍب لَ ُ َوْي ٌل أ . َّما فَلَ ِهْم ْي َسيَ ُردَّهُ إلَ َسِم . بَ ْحِر َع ذِل َك َع َر َف أنَّهُ ْ َف ال ٍر، َر َج َحتهى أتى ِسي َص فَ َخ . قا َل: ْي ِى بُ ِأب َح َق ب َت ِمْن ُهْم أبُو َجْندَ ِل ْب ُن ُس َهْي ٍل فَلَ ه َوتَفَل َجعَ َل فَ َ ْت ِعْندَهُ ِع َصابَةٌ َمعَ ٍر، َحتَّى ا ْجتَ َصْي ِي بُ ِأب ِح َق ب لَ إَّ َ َرْي ٍش َر ُج ٌل قَدْ أ ْسلَم َر يَ . ْي ٍش ْخ ُر ُج ِم ْن قُ ٍر ِلقُ ِعي َو هّللاِ َما يَ ْس َمعُو َن ب فَ ُهْم َوأ َخذُوا أ ْمَوالَ ُو ُه ْم َها فَقَتَل تَعَ َر ُّضوا لَ ِم إَّ َر َج ْت إلى ال َّشا َر َخ . َّما أ ْر َس ْي ٌش إلى النَّب # َل ِ هيِ فَا ْر َسلَ ْت قُ لَ َ تُنَا ِشدُهُ هّللاُ تَعالى َوال َّر ِحم ِهْم ْي ْر َس َل إلَ ُهَو آ ِم ٌن فَاَ َم ْن أتَاهُ ِمْن ُهْم فَ ِهْم، فَ ْي إل . فَأْن َز َل هّللاُ تَعالى: ِم ْن َ ْط ِن َمَّكةَ ِبَ َوأْيِدَي ُكْم َعْن ُهْم ب ِذى َك َّف أْيِديَ ُهْم َعْن ُكْم َّ َب ْعِد أ ْن َو ُهَو ال ِهْم ْي َر ُكْم َعلَ أ . ب ْس ْظف ِ ْم يُِق ُّروا ب َولَ ِ ي، ْم يُِق ُّروا أنَّهُ نَب ُهْم أَّن ُهْم لَ َو َكانَ ْت َحِمهيتُ َجا ِهِليَّ ِة، ْ ال َغ َحِميَّةَ َحتَّى بَلَ ُوا َو َحال ِم هّللاِ ال َّر ْحم ِن ال َّر ِحيِم، بَ ْي ِت ْ بَ ْينَهُ ]. أخرجه البخاري وأبو داود.« َجْي ِش َوبَ ْي َن ال ْ قَتَ » الغبار الساطع و تكون القترة إ مع سواد في اللون.و« َرة ال ِنيةُ َّ الث » َح » كلمة زجر القَصوا » اسم ناقة النبي ،# لقبت بذلك ولم تكن مشقوقة ا’ذن.و« هل ُء الطريق المرتفع في الجبل.و« ِل للناقة.و«أل هح ْت» حرفت.و« هو هّللا، والفيل فيل أبرهه ال قصد به البيت ليخر به فحبسه هّللا عنه. َح » ذي اب ُس الفي «ال ُخ ْطةُ» الحالة والقضية والطريقة.و« ُح ُر َما ُت هِّللا» جمع حرمة، والمراد هنا حرمة الحرم، وحرمة ا”حرام، وحرمة الشهر َم الحرام.و« دُ ًي الته » الث » الماء القليل الذي مادة له.و« بَ ُّر ُض َّ ًي قل أخذ الشئ قل .و« ر بال ِئْ ب ْ َج ماء» ارتفعت ا َش ِت ال ِهر ُّى» ضد العطش.و«ال َّصدَ ُر» الرجوع بعد الورود.و« رسو ِل هّللاِ ِ وفاضت.و«ال نصح َع #» أي موضع نصحه وسره ْيبَةُ َما ُء العَده» الكثير الذي انقطاع لمادته كماء العيون، وجمعه أعداد.و«العُوذُ» جمع عائذ وهي الناقة إذا وثقته في ذلك.و«ال َم َطافِي ُل» جمع مطفل وهي الناقة التي معها فصيلها، واستعار ذلك للناس أراد به النساء وضعت الى أن يقوى ولدها.و«ال ُهْم» أي جعلت بَ ْينِي وبينهم مادة.و« َجُّموا» أي ُهْم الحر ُب» أض َّر ْت بهم وأثرت فيهم.و« َمادَدتُ ِهَكتْ والصبيان.و«َن ُ استراحوا.و« ال َّسالفة» صفحة العنق. وانفرادها كناية عن الموت.و« حوا امتنعوا عل .و« هي َبل » وتقاعدوا بي ه ْي ُكْم ُخ َطةَ َعر َض َعلَ ُر » في الهدى واستقامة ْشٍد أي طلب منكم طريقا . ً واضحاً ُت» صنم كانوا َّ .و«ال «ِا ْجِتيَا ُح» استئصال.و«ا’وبا ُش وا’و َشا ُب» ا’خط من الناس والرعاع.و« َخِليقاً» أي جديراً ِه البَ » ما تق نة التي في فرج المرأة ْظ يعبدونه.و« ُر لهم يدور في ألسنتهم.و« ُغدَ ُر» معدول طعه الخافضة من ال . كان هذا شتماً َو ُضو ُء» بفتح الواو، وهو الما ُء الذي يُتَو هضأ به.و« َما َمةُ» البصقة من أقصى الحلق.و«ال عن غادر وهو بناء للمبالغة.و«النُّ َخا ِج يُ » أي ما يم’ون أعينهم منه هيبة واستحياء منه.و« ُر َحدُّو َن إلىه النَّ َظ َر الفا » المائل عن الحق المكذب به وكل انتصاب في ِج ْزهُ ِلى» بالزاد شر فهو فجور.و«قَا َضا ُه ْم» أي صالحهم.و«ال َّضغطةُ» القهر والضيق.و«ال َّر ْس ُف» مشى المقيد في قيده.«فَأ وبالرا ِء. أى أجعله جائزاً غير ممنوع، أو فاجعله في حمايتى وحفظى.و«الدَّنيةُ» القضية التي يُرضى بها و.و«الغَ ْرز» َصِم لكور الناقة كالركاب لسرج الفرس إ أنه من جلد فإن كان من حديد أو خشب فهو ركاب.و« ال َكوافِر ِع » جمع عصمة وهو ما يتمسك به؛ والكوافر جمع كافرة، والمراد بعصمها عقد نكاحها. «َوْي ُل ا ِمه» كلمة يتعجب بها.و«ِم ْسعَ َر َحر ٍب» أي موقدها، والمسعر الخشب الذي يوقد به النار. و« ِسي ُف البَ ْحر» جانبه وساحله، و هّللاُ أعلم . 1. (4266)- Urve İbnu Zübeyr, Misver İbnu Mahreme ve Mervan'dan almış. Misver ve Mervan her ikisi de birbirlerinin sözünü tasdik etmişlerdir. Derler ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hedeybiye senesinde Medine' den çıktı. Yolda bir yerlere ulaşınca Aleyhissalâtu vesselâm: "Hâlid İbnu'l-Velîd, Kureyş'e ait gözcülük yapan bir grup atlının başında olarak el-Gamîm'dedir, siz sağ tarafı takib edin!" dedi. Vallahi, Hâlid müslümanların varlığını sezemedi. Ne zaman ki müslüman askerlerin kaldırdığı toz bulutunu görünce, (müslümanların geldiğini) Kureyş'e haber vermek üzere hayvanını koşturarak gitti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yoluna devam etti. Seniyye nâm mevkiye gelindi. Oradan (devam edildiği takdirde) Kureyşlilerin blunduğu yere inmek mümkündü. Ama devesi orada ıhıverdi. Halk: "Kalk, kalk, yürü, yürü!" dedi ise, deve kalkmamakta ısrar etti. Halk bu sefer: "(Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın devesi) Kasvâ çöküp kaldı, Kasvâ çöküp kaldı!" dediler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "Hayır! Kasvâ çöküp kalmadı. Onun böyle bir huyu da yok. Ancak onu, "Fil'i (Mekke'ye girmekten alıkoyan) Zât" durdurmuştur!" buyurdu. Sonra ilave etti: "Nefsimi kudret eliyle tutan o Zât'a yemin olsun, (Kureyş, Mekke'de) Allah'ın haram kıldığı şeyelri tazim sadedinde her ne taviz isterlerse onlara vereceğim!" Sonra deveyi zorladı, deve sıçrayıp kalktı. Râvi dedi ki: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Kureyş tarafından saptı, suyu az olan Semed Kuyusunun yanına indi. Burası Hudeybiye mevkiinin en uç noktasında idi. (Mezkur kuyunun suyu azdı. Öyle ki) insanlar ondan suyu avuç avuç toplarlardı. Çok geçmeden suyu kurudu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a susuzluktan şikayette bulundular. Aleyhissalâtu vesselâm sadağından bir ok çıkardı, onu kuyuya koymalarını söyledi. Allah'a yemin olsun çok geçmeden, su coşmaya başladı ve ashab oradan ayrılıncaya kadar onlara yetecek kadar akmaya devam etti. Onlar bu halde iken Büdeyl İbnu Verka' el-Huzâ'î[215] Huzâ'a kabilesinden bir grupla çıkageldi. Huzâ'alılar. (Mekke civarında tavattun etmiş bulunan) Tihâme kabileleri arasında Resulullah'ın sırdaşı ve dostu olagelmişlerdi. Dedi ki: "Ben (Mekke'nin) Ka'b İbnu Lüeyy ve Âmir İbnu Lüeyy kabilelerini, bir çok Hudeybiye surlarının başına, beraberlerinde sütlü ve yavrulu develeri olduğu halde konaklıyorlar gördüm. Onlar seninle savaşacak, Beytullah'ı ziyaretine mâni olacak olmasınlar! Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki: "Biz kimseyle savaşa gelmedik. Biz sadece umre yapmaya geldik! Mamafih Harb Kureyş'in (iliğine işlemiş). Halbuki çok da zarar gördüler. Eğer onlar dilerse ben (onlarla sulh yapar) kendilerine müddet tanırım, onlar da benimle diğer insanların arasından çekilirler. Eğer ben öbürlerine galebe çalarsam, Kureyşliler de dilerlerse onlarla yapacağım sulha (kendi rızalarıyla) girerler. Şayet ben galebe çalamazsam (Kureyşliler benimle savaşmak zahmetinden kurtulup) rahata ererler. Şurası da var ki, eğer Kureyşliler bu teklifime itiraz ederlerse, ruhumu elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, bu davam için, ölünceye kadar onlarla savaşacağım. O zaman Allah, bana olan emrini (gerçekleştirme hussundaki vaadini mutlaka) yerine getirecektir." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu sözü üzerine Büdeyl: "Senin bu sözlerini Kureyş'e mutlaka duyuracağım!" dedi ve gitti. Kureyşlilere gelince: "Ben, size şu adamın yanından geliyorum. O'nun bazı sözlerini işittik. Eğer dilerseniz size söyleriz" dedi. Onların serseri takımı: "Ondan herhangi bir haber söylemene ihtiyacımız yok!" dedi ise de aklı başında olanlar: "Hele şu işittiğini söyle! dediler. Büdeyl: "Ben Muhammed'in şöyle şöyle söylediğini işittim!" diyerek Aleyhissalâtu vesselâm'ın söylediklerini bir bir nakletti. Bunun üzerine Urve İbnu Mes'ud kalkıp: "Ey kavm! Siz benim babam değil misiniz?" dedi. Hepsi: "Evet!" dediler. "Benim hakkımda bir (itimatsızlığınız) ithamınız var mı?" dedi. "Hayır!" dediler. "Biliyorsunuz ki ben Ukaz halkını toptan sizin yardımınıza çağırmış, onlar yanaşmayınca ailem, çocuklarım ve bana itaat edenlerle kendim gelmiştim değil mi?" diye sordu. (Kureyşliler), hep bir ağızdan buna da "evet" deyince Urve (bu tasdikleri aldıktan sonra): "Bu adam size uygun bir şey teklif ediyor. Onu kabul edin ve benim ona (anlaşmak üzere) gitmeme izin verin!" dedi. Kureyşliler: "Pekala git!" dediler. Urve, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldi, Onunla konuştu. Aleyhissalâtu vesselâm Büdeyl'e söylediklerine yakın şeyler söyledi. Urve bu esnada: "Ey Muhammed! Kavminin kökünü kazıdığını farzedelim, (eline ne geçecek). Senden önce, Araplar'dan kavmini toptan helâk eden birini işittin mi? Durum aksi olursa (başınıza geleceği, Kureyş'in size neler yapacağını tahmin edebilirsin. Üstelik bu daha kavi bir ihtimal) zira ben, aranızda ileri gelenlerden bazı kimseler görüyorum, halktan toplanmış, seni terkedip kaçmaya mütemâyil kimseler de görüyorum" dedi. Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) (onun bu sözüne dayanamayıp): "(Halt etmişsin, git!) Lât putunun fercini yala![216] Demek biz Resulullah'ı terkedip yalnız bırakacakmışız ha!" diye (şiddetle çıkıştı). Urve: "Bu da kim?" dedi. Kendisine onun Ebu Bekr olduğu söylendi. Urve: "Nefsimi elinde tutan Zâta yemin olsun! Eğer senin bende, henüz ödeyemediğim bir yardımın bulunmamış olsaydı ben sana (layık olduğun) cevabı verirdim" dedi. Ravi der ki: "Urve, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la konuşmaya devam etti. Her konuşmasında (cahiliye âdeti üzere) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sakalından tutuyordu. Bu sırada Muğîre İbnu Şu'be, üzerinde miğfer, elinde kılıç Aleyhissalâtu vesselâm' ın yanında ayakta (muhafız gibi) bekliyordu. Urve, tutmak üzere, elini Resulullah'ın sakalına her uzatışında, kılıncın demiriyle eline vuruyor: "Elini Resulullah'ın sakalından çek!" diyordu. Urve, (bir ara) başını kaldırıp ona baktı. "Bu da kim?" dedi. Kendisine: "Bu Muğîre İbnu Şube'dir!" dendi. Bunun üzerine Urve: "Ey zâlim! Ben hâlâ senin (geçmişteki) gadr ve ihânetini ödemekle meşgul değil miyim?" dedi. (Onu bu söze sevkeden şey şu idi): "Cahiliyede Muğîre İbnu Şu'be bir grup kimse ile yolculuk yapmış, yolda arkadaşlarını öldürüp mallarını almıştı. Sonra gelip müslüman olmuş, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da: "Müslüman olmanı kabul ediyorum, ancak malları kabul etmiyorum, (bu ihanet malıdır)" demişti.[217] Urve bu esnada göz ucuyla Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashabını tedkikten geçiriyordu. (Bilahare gördüklerini şöyle anlatacaktır): "Vallahi (öylesine hürmet hiç görmedim). Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yere bir kerecik tükürmeye görsün, mutlaka onlardan bir adamın eline düşüyordu. Onu alıp yüzlerine, derilerine (teberrüken, bir tîyb gibi) sürüyorlardı. Bir şey söyleyecek olsa emrine hepsi birden koşuyordu. Abdest alacak olsa, abdest suyundan kapabilmek için nerdeyse (itişipkakışıp) kavga ediyorlardı. Konuşsalar onun yanında seslerini kısıyorlardı. Saygıları sebebiyle O'na dikkatle bakamıyorlardı bile." Urve arkadaşlarının yanına dönünce dedi ki: "Ey kavm dinleyin! Vallahi ben muhtelif kıralların huzuruna çıktım. Kisrâ'nın, Kayser'in, Necâşî'nin yanlarına girdim. Vallahi, Muhammed'in ashabının, Muhammed'e gösterdiği saygıya, hiç bir kralın ashabında rastlamadım. Vallahi tükürecek olsa mutlaka onlardan birinin eline düşüyor, bunu alıp yüzlerine bedenlerine sürüyorlar. Bir şeye emretse hesi birden koşuşuyorlar. Abdest alsa, abdest suyu(ndan kapmak) için nerdeyse kavga ediyorlar. Konuşsalar, onun yanında seslerini kısıyorlar. Ona hürmeten dikkatle yüzüne bakmıyorlar. Bu adam size makul bir teklifte bulunuyor, onu kabul edin!" Urve'nin bu açıklaması üzerine, Benî Kinâne'den bir adam: "Beni bırakın, ona bir de ben gideyim!" dedi. Ona da müsaade ettiler, "git!" dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve ashabına yaklaşınca, Aleyhissalâtu vesselâm: "İşte falan! Bu, hacc ve umre için ayrılan kurbanlık develere saygı gösteren bir kavimdendir. Kurbanlıklarınızı önüne salıverin görsün!" buyurdu. Ashab o zatı telbiyelerle karşıladı. Adam bu manzarayı görünce: "Sübhanallah! Bu kimselere Beytullah'ın yolunu kapamak münasip düşmez!" dedi. Arkadaşlarının yanına dönünce: "Ben kurbanlık develer gördüm, takıları boyunlarına takılmış, gerekli işâretler vurulmuş, onlara Beytullah'ı yasaklamayı uygun görmüyorum!" dedi. Onun kavminden Mikrez İbnu Hafs denen bir zat kalkıp: "Bırakın, bir de ben gideyim! dedi. Ona da müsaade edip "git!" dediler. Müslümanlara yaklaşınca, Aleyhissalâtu vesselâm: "Bu gelen Mikrez'dir, fâcir birisidir" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la konuşmaya başladı. Onlar konuşurken Süheyl İbnu Amr çıkageldi. Aleyhissalâtu vesselâm: "İşiniz artık size kolaylaştırıldı, size Süheyl İbnu Amr geldi." Resulullah'a: "Gel! seninle aramızda bir antlaşma (metni) yazalım!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) katibini çağırdı ve emretti: "Yaz Bismillahirrahmanirrahim." Süheyl itiraz etti: "Rahmân ne demek? Vallahi onun ne olduğunu bilmiyorum. Fakat: Bismikallahümme yaz, vaktiyle senin de yazdığın gibi" dedi. Müslümanlar da ona itiraz ettiler: "Biz onu değil, bismillahirrahmanirrahîm'i yazarız!" dediler. Ama Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) emreder: "Bismikallahümme yaz! ve devam et: "Bu Allah Resulü ve Süheyl'in üzerinde mutabık kaldıkları hususlardır." Süheyl yine itiraz eder: "Vallahi, eğer bilsek ki sen Allah'ın Resulüsün sana Beytullah'ı kapamazdık, seninle savaşmazdık da. Şöyle yaz: Muhammed İbni Abdillah." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Vallahi siz beni tekzib etseniz de ben kesinlikle Allah'ın Resûlüyüm. Bununla beraber, Muhammed İbni Abdillah yaz!" buyurur ve devam eder: "Bizimle Beytullah arasından çekilmeniz ve onu tavaf etmemiz şartıyla." Süheyl itiraz eder: "Vallahi hayır. (Biz size bu yıl tavafa izin versek), Araplar "bizim âniden emrivâkiye geldiğimiz" hususunda dedikodu yapar. Ancak ziyâreti gelecek yıl yapacaksınız" der. Böyle yazılır. Süheyl ilâve eder: "Senin dinine de girse, bizden hiç bir erkeğin sana gelmemesi, gelirse iâde etmen şartıyla." Müslümanlar bu şarta itiraz ederek: "Sübhânallah! Bize iltica eden bir müslüman, müşriklere nasıl iâde edilir?" derler. Bu halde iken Ebu Cendel İbnu Süheyl İbni Amr zincirleri arasında seke seke geldi. Mekke'nin aşağısındaki hapsedildiği yerden kaçmış, kendini müslümanların arasına atmıştı. Süheyl: "Ey Muhammed, bu seninle üzerine anlaştığınız maddelerin ilk uygulaması olacak, bunu bana iade edeceksin!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Biz henüz anlaşmayı yazıp bitirmedik" buyurdu. Süheyl: "Öyleyse, vallahi ben seninle hiç bir madde üzerine sulh yapamam!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Öyleyse şu Ebu Cendel'i bana bağışla da imza et!" buyurdu. Fakat Süheyl: "Asla ben bunu sana bağışlamam" diye direndi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Hayır, hatırım için yap!" ricasında bulundu. Süheyl direndi: "Asla yapmam!" Mikrez İbnu Hafs atılıp: "Biz onu sana müsaade ettik!" dedi. (Ancak imza yetkisine sahip olmadığı için Süheyl onu dinlemedi. Ebu Cendel teslim edilecekti). Ebu Cendel (radıyallahu anh): "Ey müslümanlar, (nasıl olur?) Ben size müslüman olarak sığınmışım. Beni müşriklere teslim mi ediyorsunuz? Bana yaptıklarını görmüyor musunuz?" dedi. Ebu Cendel'e Allah yolunda çok işkenceler yapılmıştı. Ömer İbnu'l-Hattab der ki: "(O gün, bu cereyan eden hadiseleri çok alçaltıcı bularak) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip: "Sen Allah'ın hak peygamberi değil misin?" dedim. "Evet!" dedi." Biz hak üzere, düşmanlarımız da bâtıl üzere değiller mi?" dedim. "Evet" dedi. "Öyleyse biz niye dinimiz uğrunda alçaklığı kabul ediyoruz" dedim. "Ben Resulullah'ım; (bu anlaşmayı imzalamakla) Allah'a âsi olmuş da değilim. Allah yardımcımızdır!" dedi. "Sen, bize (Medine'den çıkarken) Beytullah'a gideceğiz, onu tavaf edeceğiz demedin mi?" dedim. "Pek tabii, ama, sana bu yıl gideceksin dedim mi?" dedi. "Hayır!" dedim. "Sen mutlaka onu tavaf etmeye geleceksin!" buyurdu. Ben Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)'a geldim. "Ey Ebu Bekr! Bu adam Allah'ın hak peygamberi değil mi?" dedim. "Elbette hak peygamberi!" dedi. "Biz hak, düşmanlarımız da bâtıl üzere değiller mi?" dedim. "Elbette (onlar bâtıl, biz hak üzereyiz)" dedi. "Öyleyse, niye dinimiz için alçaklığı kabul ediyoruz?" dedim. "Be adam! O Allah'ın Resûlüdür. (Bunu kabul etmekle) Rabbine isyan etmiş olmayacak da. Allah onun yardımcısıdır. Şu halde sen O'nun emrine sarıl. Allah'a yemin ederim o hak üzeredir!" dedi. "O bize: "Kabe'ye gideceğiz, onu tavaf edeceğiz!" demiyor muydu?" dedim. "Evet ama, sana bu yıl gideceksin dedi mi?" dedi. "Hayır!" dedim. "Sen ona gidecek, onu tavaf edeceksin!" dedi. (Hadisi rivayet eden Zührî) der ki: "Hz. Ömer (radıyallahu anh) dedi ki: "(O günki nezaketsiz çıkışımın günahını affettirmek için nice amellerde bulundum." Anlaşmayı yazma işinden çıkınca, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashabına: "Kalkın kurbanlarınızı kesin, sonra da traş olun!" buyurdu. Ancak (müşriklerle yapılan bu antlaşmadan hiç kimse memnun değildi. Bu sebeple) kimse kalkamadı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)' nın çadırına girdi. Ona halktan mâruz kaldığı bu hali anlattı. O, kendisine: "Ey Allah'ın Resulü! Bunu (yani halkın kurbanını kesip, traşını olmasını) istiyor musun? Öyleyse çık, Ashab'tan hiçbiriyle konuşma, deveni kes, berberini çağır, seni traş etsin!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm kalktı, hiç kimse ile konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, traş oldu. Ashab bunları görünce kalktılar kurbanlarını kestiler, birbirlerini traş ettiler. Ancak, bu sırada gam ve kederden birbirlerini öldüreyazdılar. Sonra bazı mü'mîne kadınlar (Mekkelilerden kaçarak) geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri, (onların geri verilmemesi için) şu âyeti indirdi: "Ey iman edenler, (kendi ifadelerince) mü'mîne kadınlar muhâcir olarak geldikleri zaman onları imtihan edin. Allah onların imanlarını iyi bilendir ya, fakat siz de mü'mine kadınlar olduklarına kail olursanız onları kâfirlere geri vermeyin. Bunlar onlara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. (Kâfir zevcelerinin bu kadınlara) sarfettikleri (mehri) onlara (kafirlere) verin. Sizin onları nikâhla almanızda, mehirlerini verdiğiniz takdirde, üzerinize bir günah yoktur..." (Mümtehine 10). Hz. Ömer, âyet üzerine o gün cahiliye devrinde evlendiği iki hanımını boşadı. Birini Hz. Muaviye İbnu Ebû Süfyan nikahladı, diğerini de Safvân İbnu Ümeyye. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'ye döndü. Kureyş'ten Ebu Basîr müslüman olarak Medine'ye iltica etti. Mekkeliler onu almak üzere arkasından iki adam gönderdiler. "(Antlaşmada) bize verdiğin söz var, onu teslim et!" dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) derhal onu onlara teslim etti. Bunlar Ebu Basîr'i alıp gittiler. Yolda Zülhuleyfe nâm mevkiye gelince, (azıkları olan) hurmadan yemek üzere konakladılar. Ebu Basîr onlardan birine: "Vallahi şu kılıncı çok güzel görüyorum!" dedi. O, hemen kınından sıyırıp: "Doğru! Vallahi pek hârika! Onunla ne tecrübelerim var!" dedi. Ebu Basîr: "Hele bir göster, daha yakından bakayım!" deyip kaptığıyla adama vurup öldürdü. Öbürü kaçıp Medine'ye geldi, koşarak Mescid'e girdi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu görünce (yanındakilere): "Bu adam her halde bir korku geçirmiş" dedi. Adam (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelince: "Vallahi arkadaşım öldürüldü! Beni de öldürecek!" dedi. Ebu Basîr (radıyallahu anh) da geldi. "Ey Allah'ın Resulü! Allah senin zimmetini (taahhüdünü) yerine getirdi, beni onlara iade ettin. Allah beni onlardan tekrar kurtardı" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Harbi kızıştıranın anası ağlar. Keşke ona bir kişi daha olsa!" cevabını verir. Ebu Basîr bu sözü işitince anlar ki, Aleyhissalâtu vesselâm onu yine iade edecek. Hemen oradan çıkıp deniz kenarına gelir [İs denen bir yere yerleşir]. Mekkelilerin elinden Ebu Cendel İbnu Suheyl de kurtulup Ebu Basîr'e iltihak eder. Derken Kureyş'ten müslüman olan herkes Ebu Basîr'e katılmaya başlar. Kısa zamanda orada bir grup teşekkül eder. Allah'a yemin olsun. Kureyş'ten Şam'a gitmek üzere bir kervanın haberini aldılar mı, ona saldırıp adamları öldürüyor, mallarına da el koyuyorlardı. Kureyş Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a elçi gönderip, Allah'ın adını ve aralarındaki akrabalık bağlarını hatırlatarak, Mekke'den geleceklerin emniyette olacağını, yeter ki Ebu Basîr ve arkadaşlarının yaptığı baskınların önlenmesini rica ettiler. [Bazı rivayette, bunu temin için Medine'ye bizzat Ebu Süfyan'ın geldiği belirtilir.] Resulullah da onları Medine'ye çağırdı. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: "O size Mekke'nin karnında (hududu içinde), onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi. Allah ne yaparsanız hakkıyla görücüdür. Onlar, küfreden, sizi Mescid-i Haram'dan ve alıkonulmuş hediyelerin mahalline ulaşmasından men edenlerdir. Eğer (Mekke'de) kendilerini henüz tanımadığınız mü'min erkeklerle mü'min kadınları bilmeyerek çiğneyip de o yüzden size bir vebal isabet edecek olmasaydı (Allah size fetih için elbette izin verirdi). (Bunu) kimi dilerse, onu rahmetine kavuşturmak için (yaptı). Eğer onlar seçilip ayrılmış olsalardı biz onlardan küfredenleri muhakkak elem verici bir azaba giriftar etmiştik bile. O küfredenler kalplerine o taassubu, o cahillik taassubunu yerleştirdiği sırada idi ki hemen Allah, Resulünün ve mü'minlerin üzerine kuvvei maneviyesini indirdi, onları takva sözü üzerinde durdurdu. Onlar da buna çok layık ve buna ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (Feth 24-26).[218] [Buharî, Şurût 15, 1, Hacc 106, Muhsar 3, Megâzî 35, Tefsir, Mümtahine 2; Ebu Dâvud, Cihad 168, (2765, 2766), Sünnet 9, (4655).][219] َي ـ6244 ـ2 هّللاُ َعْنه قال َر َج ُعْبدَا ُن إلى َر ُسو ِل ـ وعن علي َر ِض : [ هّللاِ ِهْم َخ # ْي ِه َمَواِلي فَ َكت َب إلَ ِ ْح ْب َل ال ُّصل ِيَ ِة قَ ُحدَْيب ْ ال َ يَ ْوم ُو َن َم يَقُول : ا َوإنَّ فى ِدينِ َك، ْي َك َر ْغبَةً هقِ يَا ُم َح همدُ و هّللاِ َما َخ َر ُجوا إلَ ِهْم فَقَ : َه . ا َل نَا ٌس َربُوا ِم َن ال هرِ ْي فَغَ # ِض َب َر ُسو ُل ُردَّ ُه . هّللاِ ْم إَلَ َوأبَى أ هن ِم : يَ ُردَّ ْن ذِل َك َوقَا َل ُكْم، ْي ُكْم َم ْن يَ ْضِر ُب ِرقَابَ َع َث هّللاُ َعلَ َرْي ِش َحتهى َيْب َم ْع َش َر قُ ُهو َن َيا َرا ُكْم تَْنتَ َو ُه . قَا َل َم ْم ا أ قَا ُء ُه ْم : ُعتَ ِر هّللاِ تَعالى ِم َن النَّا ]. أخرجه أبُو دَاود والترمذي . 2. (4267)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hudeybiye günü bir grup köle, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sulhtan önce gelmişti. Efendileri (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Ey Muhammed, onlar senin yanına, dinine iştiyak göstererek gelmiş değiller, kölelikten kaçtılar" diye mektup yazdılar. (Ashabdan bazı) kimseler de:" [Doğru söylüyorlar], onları sahiplerine geri ver!" dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), (şeriat bu çeşit sığınan müslümanları hürler olarak kabul edip himaye vermeye hükmettiği halde müslümanların müşrik dostlarının: "Bunlar din için değil, hürriyet için sana geldiler" şeklindeki tahkiki mümkin olmayan aldatıcı sözlerini esas alıp geri göndermelerini teklif etmelerine) öfkelenip: "Ey Kureyşliler, öyle zannediyorum ki, siz böyle hükmederek, Allah'ın, boyunlarınızı vuracak birini göndermesini bekliyorsunuz!" dedi ve köleleri iade etmekten imtina etti ve: "Onlar aziz ve celil olan Allah'ın âzadlılarıdır!" buyurdu." [Ebu Dâvud, Cihad 136, (2700); Tirmizî, Menâkıb, Hz. Ali'nin menâkıbı, (3716).][220] َي ـ6244 ـ3ـ وعن سلمة بن ا’ هّللاُ َعْنه قال َها ْي َو َعلَ َونَ ْح ُن أ ْربَ َع َع ْش َرةَ ِمائَ َم َع َر ُسو ِل هّللاِ # ِيَةَ ِدْمنَا ال ُحدَْيب كوع َر ِض : [قَ ةً ْر ِويها َجا َش ْت َرسو ُل هّللاِ َخ . قَا َل: ْم ُسو َن شاةًَ تُ َه فَقَعَدَ # على َجبا ال َّر ِكيَّ ِة. ا فَ َّم فأ َّما دَ َعا وإ َّما بَ َص . َف َسقَ ْينَا وا ْستَقَ ْينَا. قَا َل: إ َّن َق فِي ثُ َّم بايَ َع َوبَايَ َع َحتهى إذَا َكا َن فى َو َس ِط النَّا ِس قَا َل: بَاي ْع َر ُسو َل هّللاِ َّو ِل النَّا ِس ثُ لبَ ْيعَ ِة فِى أ ْص ِل ال َّش َج َرة.ِ قَا َل: فَبَايَ ْعتُهُ فِى أ ْ # دَ َعانَا ِل َمةُ يَا َس . ُت لَ ْ ل َّو ِل النَّا ِس ُ َر ق : ُسو َل هّللاِ فِى أ َو َرآنِى َر قَدْ بَايَ ْعتُ . قَا َل: ُسو ُل هّللاِ َك يَا ِس ََ ٌح َوأْيضا،ً َس َمعَهُ ْي # َعِز ًَ يَ ْعنِى لَ َّم بَايَ َع َحتهى إذَا َكا َن فِى آ ِخِر فَأ ْع # النَّا ِس قَا َل َطانِى َر ُسو ُل هّللاِ ، ثُ َرقَةً ْو دَ أ ً ُت َح َجفَة : ْ ل ؟ قَا َل قُ َمةُ ِعُنِى يَا َسلَ تُبَاي َ َك يَا أ : قَدْ بَايَ ْعتُ ْو َس ِط النَّا ِس َّو ِل النَّا ِس َوفى أ َر ُسو َل هّللاِ في أ . قَا َل: فَ َوأْيضاً اِلثَةَ َّم بَايَ ْعتُهُ الث . قَا َل ِلي َّ ث : تِى ُ َّ َك ال َرقَتُ ْو دَ َك أ أْي َن َح َجفَتُ َمةُ يَا َسلَ ُت ْ ل َك؟ قُ َو فَ # قَا َل َض ِح َك َر يَا . سو ُل هّللاِ َر ُسو َل هّللا،ِ لَقَىِنى َعِهمى َعاِمٌر َعِز ًَ فَأ ْع َط أ ْع : ْيتُهُ إيَّا َها َطْيتُ َّ : ِذى قَا َل ا َّو : ُهَّم إنَّ ’ ُل َك َكال َّ الل ْف ِسي َّي ِم ْن نَ َح ُّب إل ُهَو أ ِيباً َِنِى َحب ِ اْبغ . ْحنَا َح َحتهى َمشى بَ ْع ُضنَا في بَ ْع ٍض َوا ْص َطلَ ْ ُونَا ال ُّصل َسل َّم إ َّن ال ُم ْشِر ِك َِي َن َرا ث . قَا َل: ُ َوأ ُح َر َسهُ ِن ُعبَ ْيِد هّللاِ َر ِض َي هّللاُ َعْنه، أ ْسِقي فَ ْب َحةَ ْ ِل َطل ِيعاً َو ُكْن ُت تَب ِجراً ِل َِي ُمَها َر ْك ُت أ ْهِلي َو َما َوتَ َوآ ُك ُل ِم ْن َطعَاِمِه، ُمهُ َوأ ْخدُ ُّسهُ َو َر ُسوِل ِه إلى هّللاِ َها. قَا َل: ِبَ ْع ٍض، أتَْي ُت َش َج َرةً فَ َك َس ْح ُت َشْو َكَها فَا ْض َط َج ْع ُت فِى أ ْصِل َوا ْختَلَ َط بَ ْع ُضنَا ب ْحنَا نَ ْح ُن َوأ ْه ُل َمَّكة،َ # قَا َل: فَل َّما ا ْص َطلَ ِم َن ال ُم ْشِر ِكي َن ِم ْن أ ْه ِل َمَّكةَ ٌ َقعُو َن فِى َر فَأتَانِي أ ْربَعَة . ُسو ِل هّللاِ ُوا يَ ُهْم فَ # َجعَل فَأَبغَ ْضتُ . قُوا َّ َو َعل ْخرى، ُ ُت إلى َش َج َرةٍ أ ْ َحَّول فَتَ َوا ْض َط َجعُوا َح ُهْم ِل ا ِس ََ . نَادَى ُمنَاٍد ِم ْن أ ْسفَ َو فَبَ ْينَ اِدى َما ُه ْم َكذِل َك إذْ ل : تِ َل اْب ُن ُزنَ ْيٍم ْ ِجِري َن؟ قُ ُمَها ْ ل َّم يَا ل . َ َر ْط ُت َسْيِفى ثُ فَا ْختَ وِلئِ َك ا ُ َعلى أ َشدَدْ ُت ’ ودٌ َو ُه ْم ُرقُ ْربَعَ . فِى يَ ِدى ِة ِض ْغثاً تُهُ ْ َج ََ َعل ُت ِس ََ َح ُهْم فَ فأ َخذ : ُت ْ ْ ل َّم قُ َ َو ث : ْجه ُم َح َّمٍد ُ ِذى َكَّرم َّ ُع َوال # َ يَ ْرفَ َحدٌ ِمْن أ ِذى فِى ِه َعْينَاهُ َّ َض َرْب ُت ال َسهُ إَّ ْم َرأ ُك . ُهْم قَا َل: إلى ر ُسو ِل هّللاِ ُسوقُ ُ ِ ِهْم أ ُت ب ِ َر فَ # ُج ٍل ِجئْ َء َعِهمي َعاِمٌر َر ِض َي هّللاُ َعْنه ب َو َجا ، عَ َب ََ ِت يُقَا ُل لَهُ ِم ْكَر ٌز يَقُودُهُ إلى ر ُسو ِل هّللاِ ْ ِم َن ال # ٍف في َسْب ِر ِكي َن َر ٍس ُم َجفه ُم ْش َعلى فَ ْ ِهْم ِعي َن ِم َن ال . ْي ْم فَنَ . فَقَا َل: َظ َر إلَ دَ ُعوهُ ُجو ِر َوثَنَاه،ُ فَعَفَا َعْن ُهْم فُ ْ ُء ال ُهْم بَدْ فَأْن َز َل هّللاُ َع : ِم ْن َب ْعِد أ ْن َّز َو يَ . َج َّل ُك ْن لَ ْط ِن َمَّكةَ َِب َوأْيِدي ُكْم َعْن ُهْم ب ِذى َك َّف أْيِديَ ُهْم َعْن ُكْم َّ َو ُهَو ال ِهْم ا ْي َر ُكْم َعلَ ْظفَ َه أ Œ ا َو يةَ ُكل . قَا َل: َبْي َن بَنِى ِل ْح َِيَا َن َجبَ ٌل َّ ِز ًَ َبْيَننَا َمْن نَا ْ َمِدينَ ِة فَنَ َزل ْ ِج ِعي َن إلى ال َرا َّم َخ َر ْجنَا ُم ْشِر ث : ُكو َن ُ ْ َو َه َّم ال َر فَا ْستَ ْغفَ # ْيلَةَ َّ َجبَ َل الل ْ َى هذَا ال َم ْن َرقِ ِل . ِل ِهى َكأنَّهُ َطِليعَةٌ َر ِض َي لنَّب .# هّللاُ َعْنه َمةُ قَا َل َس : لَ ْو ثَثاً ِن أ َمَّرتَْي ْيلَةَ َّ َك الل ْ َرقِي ُت تِل ِدْمنَا َّم فَ . قَ ثُ َث فَبَعَ َمِدينَةَ ْ َ َر ُسو ِل ال # هّللاِ ُغ ََم َم َع َربَاحٍ َظ ْهِرِه ِن ب # ُعبَ ْيِد هّللاِ ِ اْب َحةَ ْ َر ِس َطل ِفَ َو َخ َر ْج ُت َمعَهُ ب َمعَه،ُ َوأنَا نَ ِدهي ِه ُ َر ِض َي هّللاُ َعْنهُ أ َّما أ ْصبَ ْحنَا إذَا َعْبدُ ال َّر ْحم ِن َّظ ْهِر فَلَ َم َع ال ِ ِهى َر َعلى ظ ْهِر النَّب ِر ُّى قَدْ أ َغا فَ َزا ْ فَا ْستَاقَهُ أ ْج . ُت َم َع َوقَتَ َل َر ال # ا ِعيَهُ ْ فَقُ : ب َن ُعبَ ل َحةَ ْ َر َس فَأْبِل ْغهُ َطل فَ ْ َهذَا ال ِ يَا ْر َربَا ُح ُخذْ َوأ ْخب ْيِد هّللاِ َّم َخ َر ْج ُت َر ُسو َل هّللاِ َحاه. ثُ َصبَا . فَنَادَْي ُت ثَثا،ً يَا َمِدينَةَ ل ْ ل ُت ا ْ قبَ ْم ُت َعلى أ َكَمٍة فَا ْستَْ َّم قُ ل ُم ْشِر ِكي َن قَدْ أ َغا ُروا َعلى َس ْر ِح ِه. ثُ ْ # أ َّن ا ِج ُز أقُو ُل ِل َوأ ْرتَ ِالنَّ ْب ِهْم ب ْوِم أ ْرِمي قَ ْ فيِ َر فِى أثَ :أنَا اْب ُن ا’ ْحِل ِه َحتهى ِر ال َحق َر ُج ًَ ِمْن ُهْم فأ ُص ُّك َس ْهماً ْ يَ ْو ُم َيْو ُم ال ُّر َّضِعفَأل ْ َوال ِ ْكَوع َص نَ ْص ُل ال َّس ْهِم إلى َكتِِف ِه َخل . ُت َ ْ َو فَقُ : أنَا اْب ُن ا ل َها، َوأ ْعِق ُر ُخذ ’ ْ ِهْم ُت أ ْرِمي ْ ِزل َو هّللاِ َما يَ ْو ُم يَ ْو ُم ال ُّر َّضِعفَ ْ َوال ِ َّي ْكَوع َر َج َع إل ِ ِهْم فَإذَا ب َها ْس ُت فِى أ ْصِل َجلَ ِر ٌس أتَْي ُت َش َج َر ََةً فَ ِهْم فَا . ُت أ ْرِمي ْ َجعَل َجبَ َل فَ ْو ُت ال َضايُِق ِه َعلَ ُوا فى تَ َجبَ ُل فَدَ َخل ْ َضاَي َق ال َّم َر َمْيتُهُ حتهى إذَا تَ ثُ َرةِ ِح َجا ْ ب . َق ِال ُت كذِل َك أتْبَعُ ُهْم َحتهى َما َخلَ ْ ِزل ُسو ِل هّللاِ َما ٍر ِم ْن َظ ْهِر َر فَ َّم هّللاُ ِم # ْن بَ ِعي ْوا بَ ْينِى َوبَ ْينَهُ ثُ َّ َء َظ ْهِرى َو َخل َو َرا َّ ْفتُهُ َخل إَّ ْط َر ُحو َن َشْيئ َو ََ يَ ِخُّفو َن، يَ ْستَ ِثي َن ُر ْمحاً َوثَ َر ِم ْن ثَثِي َن بُ ْردَةً ْوا أ ْكثَ قَ ْ اتَّبَ ْعتُ ُت ُهْم أ ْرِمِهْم َحتهى أل ْ َجعَل إَّ ً َر ا ةِ ِح َجا ْ ِم َن ال ْي ِه آراماً َعلَ ِليَ ْعرفَ # ِنيَّ ٍة َها رسو ُل هّللاِ ِم ْن ثَ ِقاً َضاي ْوا ُمتَ َحتهى أتَ َض َّحْو َن يَ ْعنِى َوأ ْص َحابُهُ . ُسوا يَتَ َجلَ ِر ُّى فَ فَ َزا ْ ٍر ال ْم قَدْ أتَا ُه ْم ُف ََ ُن ب ُن بَدْ فَإذَاهُ ْر ٍن ْس ُت َعلى َرأ ِس قَ ِر ُّى يَتَغَدَّ . قَا َل ْو َن َو َجلَ فَ َزا ْ ال : وا ُ َرى؟ فَقَال ِذى أ َّ َما َهذَا ال َحتهى اْنتَ َز َع ُك َّل َش ْى ل : ٍء فِى أْيِدينَا َهُ َغل ٍس يَ ْرِمينَا نَا ُمْنذُ َرقْ َو هّللاِ َما َف ، ِ بَ ْرح ْ ِقىنَا ِم ْن َهذَا ال ل . قَا َل: َ ٌر ِمْن ُكْم أ ْربَعَةٌ ْي ِه نَفَ ْم إلَ يَقُ ْ فَل . قَا َل: َّي ِم َصِعدَ إلَ ُهْم فَ ُت لَ ْ ل َك ََِم، قُ ْ َّما أ ْمَكنُونِى ِم َن ال َجبَ ِل فَلَ ْ فِى ال ُهْم أ ْربَعَةٌ ْن : وا ُ . ُت َو َم تَ : .َ ْن أْن َت ْعِرفُونَنِى؟ قَال ْ ل ق : ْب ُن ا ُ َمةُ أنَا َس ’ ، لَ ِ ْكَوع َ َو ْجهَ ُم َح َّمٍد ِذى َكَّرم َّ َوال َر َجعُوا ُظ ُّن. قَا َل: فَ َحدُ ُه ْم: أنَا أ َ ِر َكنِى. قَا َل أ بُِنى َر ُج ٌل ِمْن ُكْم فَيُدْ ُ ْطل َو ََ يَ َر ْكتُه،ُ أدْ ُب َر ُج ًَ ِمْن ُكْم إَّ ُ ْطل # َ أ ِر َس َر ُسو ِل هّللاِ َوا َما بَ ِرح ُت مَكانِى َحتهى َرأْي ُت فَ ُو َن ال َّش َج َر فَ # ل َّ ُهْم اَ ْخ َر ُم يَتَ َخل . ا ُ َّول فإذَا أ ’ دَادُ ا ِرِه أبُو ِمقْ ِر ُّى، ِد ُّى َعلى أث ْن َس ’ َصا َوعلى اَثَ ِر ’ هم ِه ال ِمقْدَادُ ْب ُن ا َوِد َر ِض َي هّللاُ َعْن ِن ْس . ا ِ ِعنَا ُت ب ِم قَا َل ْ َر فَأ َخذ ’ ا ِ ِري َن ْخ : َّوا ُمدْب فَ . ُت َول ْ ِطعُو َك، ل فَقُ : تَ ْمَ يَقْ ْرهُ ْحذَ يَا أ ْخ َر ُم اَ َح َق َر ُسو َل هّللاِ ْ َحتهى تَل # َوأ ْص َحابَهُ ِ . فقَا َل: ا ْؤ ِم ُن ب إ ْن ُكْن َت تُ َمةُ يَا َس يَ ْوِم ا لَ ْ َر َح ق َف هّللِ Œ ََ َوال َح ق َوالنَّا َجنَّةَ ْ ُم أ َّن ال ْعلَ َوتَ ِخِر، َو تَ . قَا َل: ُح ْل بَ ْينِى َوبَ ْي َن ال َّش َهادَةِ َعْبدُال َّر ْحم ِن فَقَتَلَه،ُ َو َطعَنَهُ َر َسهُ ْبِدال َّر ْحم ِن فَ َر بعَ تَقى ُهَو َو َعْبدُال َّر ْحم ِن فَعَقَ ْ ْيتُهُ فَال َحَّو َل َعلى َّ فَ َخل تَ ِر ُس َر ُسو ِل هّللاِ َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَا ِح َق أبُو قَتَادَةَ َولَ َر ِس ِه ْبِد ال َّر ْحم ِن فَ َطعَ فَ # نَهُ فَقَتَلَهُ ُهْم ب . أ ْعدُو ِعَ ِ ْعتُ تَب َ َو ْجهَ ُم َح َّمٍد لَ ِذى َكَّرم َّ َوال فَ َرى َو َرائِى ِم ْن أ ْص َحا ِب رسو ِل هّللاِ َّى َما أ َو ََ ُغ َعلى ِر # ْجل ْب َل ُغ ُرو ِب ال َّش ْم ِس إلى ِش ْع ٍب فِي ِه َم بَا . ا ٌء َر ُه ْم َشْيئاً ُوا قَ َحتهى َعدَل ْش َربُوا َرٍد ِليَ يُقَا ُل لَهُ ذُو قَ َو ُه ْم ِع َطا ٌش ِم . ْنهُ ْط َرةً ُهْم َعْنهُ فَما ذَاقُوا ِمْنهُ قَ ْيتُ َّ َحل َء ُه ْم فَ َّى أ ْعدُو َو َرا ْشتَدُّو َن َظ ُروا إل فَ َخ فِى ثَنِيَّ ٍة. قَا َل: َح ُق َر فَنَ . ُجوا يَ ْ فَأ ْعدُو فَأل ْغ ِض َكتِِف ِه ِ َس ْهٍم فِى نِ . ُت َر ُج ًَ ِمْن ُهْم فَأ ُص ُّكهُ ب ْ َو فَقُ : أنَا اْب ُن ا ل َها، ُخذ ’ ْ ِ يَ ْو ُم َيْو ُم ال ُّر َّضع ْ َوال ِ َوع ْكَر فَقَا َل: ةً ْك . ُّمهُ أ ْكَو ُعهُ بُ ُ تْهُ أ يَاثَ . ِكلَ ُت ْ ل ْف ِس ِه ُ َّو نَ ُهَما إلى َر ُسو ِل نَعَ ْم . هّللاِ ق : يَا َعدُ ِ ِهَما أ ُسوقُ ُت ب ِجئْ نِيَّ ِة فَ َّ ِن َعلى الث َر َسْي َوأ ْردَ ْوا فَ ْكَرة،ً أ .# قَا َل: ِحقَنِى َعِهمى ْكَو ُع َك بُ َولَ َما ٌء َها بَ ٍن َو َعاِمُر ْب ُن ا’ َس ِطي َح ٍة ِفي ِم ْن لَ قَةٌ َمذْ َها ِ َس ِطي َح ٍة فِي ب ِ َوع ُت َو َشِرْب ُت ْك . ْ َو َضأ َّم َفتَ . ُ أتَْي ُت # ِذى َر ث ُسو َل هّللاِ َّ َما ِء ال ْ َو ُهَو َعلى ال َر ُسو ُل هّللاِ ُهْم َعْنهُ فإذَا ْيتُ َّ َح # ل َك ا ْ َخذَ تِل َ ُم ْشِر ِكي َن َو ُك َّل ُر ْمحٍ َو قَدَْأ ” بُ ْردَةٍ ْ تُهُ ِم َن ال َل َو ُك َّل َش ْىٍء اِ ْستَْنقَذْ ِ َوإذَا ِب ََ ٌل َر ِض َي ب . هّللاُ ِم ْن َح َر نَاقَةً َع َك ا ْنه نَ تِل ” تِى ا ْستَْنقَذَ ْت ْ َّ َر ُسو ِل ب . هّللاِ ِ ِل ال ْش ِوى ِل َو يَ َو َسنَاِمَه فَإذَا ُه # ا ِد َها ِ قَ : ِنِى ِم . ا َل ْن َكب ه ُت يَا ر ُسو َل هّللاِ َخل ْ ل فَقُ تُهُ ْ قَتَل ِ ٌر إَّ ،َ َف ََ َيْبقى ِمْن ُهْم ُم ْخب ْوم قَ ْ َب ُع ال َر ُج ٍل فَأتْ ْوِم ِمائَةَ قَ ْ فَ # هُ فِى َضْو ِء َض ِح َك َر فَأْنتَ سو ُل هّللاِ ِخ َب ِم َن ال ِجذُ َوا َحتهى بَدَ ْت َن ِر : ًَ َو النَّ . قَا َل َها ِ َرا َك ُكْن َت فَاع أتُ َمةُ يَا َس . ُت لَ ْ ل ِذى أ ْكَر َم ق : َك ُ َّ َوال َرْو َن فِى أ ْر ِض َغ َط إنَّ Œ فَا َن ُهُم نَعَ ْم، . قَا َل: ا يُقْ َء َر َن ل . ُج ٌل ِم ْن َ َجا فَ َح َر َغ : َطفَا َن فَقَا َل نَ ُهْم فُ ٌن َج ُزوراً ل . َ ْوا ُغبَاراً َرأ دَ َها ْ ِجل َّما َك َشفُوا فَل . وا َ ِ فَقَال : ي َن ُ ِرب ْو ُم فَ َخ َر ُجوا َها قَ ْ أتَا ُك . قَا َل: َّما أ ْصبَ ْحنَا قَا َل ُم ال فَلَ ر ُسو ُل هّللاِ # َكا َن أبُو قَتَادَةَ َ يَ ْوم ْ . ْر َسانِنَا ال َخْي ُر فُ َمةُ تِنَا َسلَ َو َخْي ُر َر َّجالَ َّم أ ْع َطانى َر . ُسو ُل هّللاِ ِج ِل، َج َمعَ ُهَم ث # ا ِلي ُ َو َس ْهُم ال َّرا ِر ِس، فَا ْ ال َ ِن َس ْهم َس ْهَمْي ً َّم أ ْردَفَنِي َر ُسو ُل هّللا َجِميعا. ِ َم ث # ِدينَ ِة ُ ْ ِج ِعي َن إلى ال ْضبَا ِء َرا عَ ْ َءهُ َعلى ال َو َرا َما نَ ْح ُن نَ ِسي ُر َو َكا َن َر . قَا َل: ُج ٌل ِم َن ا ِر فَبَ ْينَ ’ َ َصا ْن يُ ْسبَ . و ُل ُق َشدهاً َم فَ : ِدينَ ِة َجعَ َل يَقُ ْ ٌق إلى ال ِ ُم َساب َجعَ أ ! َل يُ ِعدُ ذِل َك َ ٍق؟ فَ َه ْل . ُت ِم ْن ُم َساب ْ ل َّما َسِم ْع ُت َك َََمهُ قُ َو فَل : ََ َ َما تُ ْكِرهُ َكِريماً أ تَ : َ أ ْن َي ُكو َن رسو َل هّللاِ َها ُب َشِريفاً؟ قَا َل َّ إ .# قَا َل: ُت يَ ْ ا ر ُسو َل هّللا:ِ ل ْرنِى َف فَقُ ِهمى، ذَ ُ ِي أْن َت َوأ َت. َساب . ا َل ِ ِق ب ’ُ ال َّر ُج َل ِأب قَ : إ ْن ِشئْ ِن قَا َل: أ ْستَْبِقى نَ ْو َش َرفَ ْي أ ْي ِه َش َرفاً ْط ُت َعلَ َربَ ْر ُت فَعَدَ ْو ُت فَ َّي فَ َظفَ َنْي ُت ِر ْجلَ ْي َك، فَثَ َه ُب إلَ ُت أذْ ْ ِر فَقُ فَ ِسى. ِه ل َّم َعدَ ْو ُت فِى أثَ ْط ث ُت ُ َرَب فَ ِن ْو َش َرفَ ْي أ ْي ِه َشرفاً َحقَهُ فَأ ُص ُّكهُ بَ ْي َن َكتِفَ ْي َعل . ِه َ ْ ْع ُت َحتهى أل ِى َرفَ َّم إنه ُ ث . قَا َل: ُت و هّللاِ ِقْ ُت قَدْ ُسب ْ . قَا َل: َّن ل َم أنَا أ . ِدينَ ِة ُظ فَقُ تُهُ إلى ال َسبَقْ فَ يَا ٍل َحتهى َخ َر ْجنَا ثَ َث لَ نَا إَّ ْ ِث ب َو فَ ’ يَقُو ُل َجعَ إلى َخْيبَ َر َم َع َر # َل َعِهمى َعاِمُر ا فَو هّللاِ َم ُسو ِل هّللاِ ا لَ ْوِم قَ ْ ِال ِج ُز ب يَ ْرتَ ِ َوع ْك : ْو ََ هّللاُ َو هّللاِ لَ ِت ا ِ ْضِل َك َما ا ْستغََنْينَا فَثَبه َونَ ْح ُن َع ْن فَ ْيَنا َّ َو ََ َصل نَا َصدَّقْ َو ََ تَ ِزلَ ْن َم ’ ا ا ْهتَدَْينَا َوأْن ْينَا إ ْنَ قَ َ ْينَافقَا َل ْدَام ق َع ََلَ ً َس ِكينَة :# َم ْن هذَا ُق؟ قَا َل ال َّساب : أنَا َعاِمُر ْب ُن ا’ ِ ِ َوع ْك . َر َر قَا َل: ُسو ُل هّللاِ َو َما ا ْستَ ْغفَ َك يَا َعاِمُر، َر لَ ا ْستُ ْش ِهدَ ُغ # ِف ُخ ُّصهُ إَّ فَنَادَى ُع َم قَ : ُر ِل . ا َل َر ُج ٍل يَ َخ َّطا ِب َر ِض َي هّللاُ َعْنه؛ ْ ْب ُن ال َو َو َعلى َج َم ٍل لَهُ ُه : ِ َسْيِف ِه يَقُ ْخ ِط ُر ب َخْيبَ ُر َخ َر َج َمِل ُكُهْم َمْر َح ٌب يَ َ ِدم َّما قَ ِعَاِمٍر؟ فَلَ ْعتَنَا ب ْو ََ أ ْمتَ َعلم ْت َخْيبَ ُر َر ُسو َل هّللاِ لَ يَا و ُل:قَدْ َّهبُفَ بَلَ ْت تَلَ ُح ُرو ُب أقْ ْ َط ٌل ُم َج َّر ُب إذَا ال بَ ِ ِى َمْر َحبُ َشا ِكى ال ِهس ََح أنه ْي ِه َعِهمى َعاِمٌر َر ِض َي تَقَدَّم هّللاُ َعْنه، فَقَا َل َ ِى َ َم إل : ْت َخْيبَ ُر أنه َعِل قَدْ َه َب ْر ِس َعِهمى َعاِمٍر َوذَ َع َسْي ُف َمْر َح ٍب فِى تُ َوقَ ِن فَ َط ٌل ُمغَاِمُرفَاختَلَقَا َض ْربَتَْي بَ ِ َعاِمُر َشا ِكى ال َّس ََح َر ََ َج َع َعاِمٌر يَ ْسفُ ُل لَهُ فَ َسْيفُ ْف ِس ِه فَقَ َط َع أ ْك َحلَهُ َها َنْف ُسه.ُ هّللاُ َعْنه َعلى نَ َر ِض َي هُ . فَ َكانَ ْت فِي َمةٌ ٌر ِم ْن أ ْص َحا ِب َر قَا َل َس : ُسو ِل هّللاِ لَ َر ْج ُت فَإذَا نَفَ فَ َخ # ُو َن ْف يَقُول : َسهُ َط َل َع َم ُل َعاِمٍر، قَتَ َل نَ فَأتَْي ُت .# ُت َر بَ . قَا َل: ُسو َل هّللاِ ْ َط َل َع َم فَقُ : يَا ُل َعاِمٍر ل َم . قَا َل: ْن قَا َل ذِل َك؟ َر ُسو َل هّللا،ِ بَ ُت ْ ل ِ ق : َك ُ ِن َكذَ . َب َم نَا ٌس ِم . فقَا َل: ْن قَا َل ذِل َك ْن أ ْص َحاب َو ُهَو بَ . ْل لَهُ أ ْج ُرهُ َمَّرتَْي ِي َطاِل ٍب َر ِض َي هّللاُ َعْنه ِن أب نِى إلى َعِلىِي ْب َّم أ ْر َسلَ ثُ َمدُ أ ْر . فقَا َل: ’ ْع ِط هُ ُ َو َر ُسول َويُ ِحبُّهُ هّللاُ َر ُج ًَ يُ ِح ُّب هّللاَ َو َر ُسولَه،ُ َغداً َو ُهَو أ ْر َم يَ . دُ َّن ال َّرايَةَ ِ ِه أقُودُهُ ُت ب ِجئْ فَ فَبَ َص فَأتَْي ُت . َق َعِليهاً َط ٌل ُم َج َّر ُب َم ْت بَ َعِل َو َخ َر َج َمْر َح ٌب فقَا َل: قَدْ َوأ ْع َطاهُ ال َّرايَةَ؛ ِ رسو ُل هّللاِ # فِى َعْينَ ْي ِه فَبَرأ َخْيبَ ُر أنه ا ِى َمْر َح ُب َشا ِكي ال ِهس ََح إذَ َّهبُفقَا َل بَلَ ْت تَلَ ُح ُرو ُب أقْ ْ ال ي َر ِض َي هّللاُ َعْنه َّم َ َعل : َرهثُ َنْي َل ال َّسْندَ ِ ِال َّصاع ِهْم ب وفِى ُ َمْن َظ َره أ ْ ْي ِث َغابَا ٍت َكِري ِه ال َره َكلَ ِهمي َحْيدَ ُ ِذى َس َّمتْنِي أ َس أنَا ال َض َّ َر َب َرأ ُح َعلى يَ ِدِه فَتْ ْ َو َكا َن ال ال َّر ِكهية» ُر ُ ]. أخرجه مسلم.و« َمْر َح ٍب فقَتَلَه،ُ ِئْ ب ْ َو َجعَ َل َج » ال .و« َبا َها َها ِذى أ ْخ َر َج ِمْن َّ َرا ُب ال التُّ َها ِس ََ َح َمعَ العُ » هُ ُز َحْو .و« ل لَ ِذىَ َّ َو« ي ال . َو« أب ِغنِ » أ ْع ِطنِي. ِذي َوا ُسونَا َّ ل َخاِدُم ال ْ .و«التَّبي ُع» اَ ل ُمَوافَقَةُ ْ َوا َر َكةُ ل ُم َشا ْ َساة:ِ اَ ل ُمَوا ْ » ِم َن ا ِ ُع َم ْخدُو َمهُ ِهْم َع َك » أي نحيته.و«ال َّضغ ُث» بلى َس ْح ُت َشَو َكَه يَتَّب .و« ا ْي َس ُب إلَ َرْي ٍش َوالنَّ ال ُّص ْغرى ِم ْن قُ ِهميَّةَ ال ُم َجفه » ِذى أ .و« ُف ُ َّ ال َح ْر ِب ْ َجافِي ٌف تَستره فِي ال ْي ِه تَ َ َعل .و« اهُ ُجو ِر َوثَنَ ُ َبدْ » اِنى ِه ُء ال َوثَ هُ ُ َو« أ . َّول َّظ ال .و« ْهُر َج ال » ا ُسو ُس َّطِليعةُ ِ ِل ِلل ُّر ُك َم ” و ِب ا يُعَ ال » دُّ ِم َن ا ب َوا ِل.و«ال َّس ْر ُح» المواشى السائمة.و«ا’ ’ ْح َما ُ َونَ ْحُو َها كمة» ِيَةُ ال َّراب . َو « قوله َحاهُ ِ َو يَا » ُه َصبَا ال َّصبَاح َ َر أ ةِ َرادَ يَ ْوم غَا ْ .و« َو يَ ْو ُم ال ِ َيْو ُم » ِذي َن يَ ْر َضعُو َن ا ال ُّر َّضع َّ ِم ال ِلئَا ه َيْو ُم ” َها هَ ََ ِك ال ِ ِل َو ََ يَ ْحِلبُونَ ب بَناً ُهْم لَ ُ ِمٌع َفيَ ْسأل َها ُم ْستَ َب ِم ْن أ ْن يَ ْس َم َع َحلَ َخ .و«ال َّص ُّك» ال َّض ْر ُب.و«ال َّر ْح ُل» ْي ِه ْوفاً َوأ َضافَهُ إلَ ِة، ْي ِه َكْو ُر النَّاقَ َرا ِك ٌب َعلَ .و«البُ ْردَةُ» ِيَا ِب ه ُم اَŒ َض ْر ٌب َْ .و« ِم َن الث ِل.و«اِقتضا ُع» ْي َّ آ ِخِر الل َمةُ ُس» َظلَ ِرد.ٌو«الغَلَ ِصي ٌر ُمْنفَ ِي ٌل قَ ْر ُن» َجب َرة.ِو«القَ ل ِح َجا ْ را » ا’ ْع ََُم ِم َن ا ِ ِه َرادُ ب .و«ال ِهش ْع ُب» ال َّش ْىِء َواِ ْنِف أ ْخذُ َجبَلَ ْ بَ ْي َن ال ْر َجةُ فُ َو ال اِدى ْ ْ ِن َكال ْي . َو« ْ ُهم ْيتُ َّ َمِة ل َح » ُمْهلَ ْ ِال َما ِء ب ْ َع ِن : ُهْم ال ْى َط َردْتُ أ .و«َي ْسنِدُو َن» َجبَ ِل َف يَ ْصعَدُون في ال .و« ْ ْغ ُض ال َكتِ نِ » ِذى َعلى أ ْع ََهُ َّ ِي ُر ال َكب ْ غَض ُرو ُف ال ْ َو ال ُه . هُ ُ ْول َو « قَ ْكَرةً أ » هُ أْن َت ا ْكَو ُعهُ بُ أى َسأل ’ َ ِ ْكَوع ِذى يَ ْكَر ال ةً َّ ِعُنَا بُ َر نَعَ ْم.و« ِسي َن تَّب . فقَا َل: ُهْم أ ْردَ ْو » ا فَ َحقَ ْ أ ْن يَل َو َخْوفاً ْي ُهَما َه َرباً ْم يَِقفُوا َعلَ َولَ أى تَ .و«ا”ْنتِ َخا ُب» اِ ْختِيَا ُر َر ُكو ُه َما َواِ ْنتِقَا ُء . َج ُزو ُر» ْنثى .و«ال ِهضيَافَةُ َرى» ال و«الِق ُ ْو أ َكا َن أ بَ ِعي ُر ذَ َكراً ْ َو« ُء ال . َع َضبَا ِ ِهى ال » ِة النَّب ْى ل # َقَ ٌب نَاقَ ْم تَ ُك ْن كذِل َك أ َ َولَ م َّ َو َسل ْي ِه َعلَ ا َم ْشقُوقَةُ .و« ُت ِن ’ُ ْط ذُ َنْف ِس ِه، َربَ ِ ب ِ َسيِف ِه» أى َي ُهُّزهُ ُم ْعِجياً َو«يَخط ُر ب ِة. َم َسافَ ل ْ ُو ُم فِي ا َم ْعل ل ْ ُر ا لِقدْ ْ » أى تَأ َّخ ْر ُت.و« َش َّر ُف» ال َّشْو ُط َوا َوقِي َو َسْيفُهُ فِى يَ ِدِه ْف ِس ِه ِنَ ب ْخ ُط َر فِى َم ْشيَتِ ِه ُم ْعِجباً َرادَ أ ْن يَ َو َشا ِكى ال ِهس ََح» ِحدَّةٍ فِى ِ َو« َل أ . َو َشْو َكٍة ْى ذُو ِشدَّةٍ أ َم .و«سفل ُت» ْي ِه َس ََ ِح ِه َسافِِل ِه ِم ْن َو َس ِط ِه إلى قَدَ َح » ل .و« يدرةُ َهُ أ ْسفَ َل فِي ال َّض ْر ِب إذَا َع َمدْ َت َض ْر َب أ ُم ا اِ ْس ’ ُّمهُ ُ أ َسِد، َس َّم ْت َعِليهاً َ َس َّماهُ َعِليهاً ِدم َّما قَ فَلَ َو َكا َن أبُوهُ َغائِباً ِذِل َك، ب .و«ال َّسْندَرةُ» ِم ْكيَا ُل َض ْخٍم . 3. (4268)- Seleme İbnu'l-Ekva' (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Hudeybiye'ye geldik. Biz, bindörtyüz kişi idik. (Kuyunun başında) elli koyun vardı. Suyu bunlara bile yetmiyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kuyunun kenarına oturdu. (İyice hatırlıyamıyorum) ya dua buyurdu, ya da kuyuya tükürdü. Derken kuyunun suyu coştu. Biz de hem kendimiz içtik, hem de hayvanlarımızı suladık. Sonra Aleyhissalâtu vesselâm, bizi bir ağacın altında biat etmeye çağırdı. Önce ben biat ettim, sonra herkes gelip sırayla biat etti. Nihayet halkın ortasında kalınca: "Ey Seleme, biat et!" buyurdu." "Ey Allah'ın Resulü, en başta ben biat ettim!" dedim. "Yine de!" buyurdu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni çıplak, yani silahsız bulmuştu. Bana deriden yapılmış bir kalkan verdi. Sonra bey'at almaya devam etti. Son kişiden de bey'at alınca:"Ey Seleme, sen bana biat etmiyormusun?" dedi. "Ey Allah'ın Resulü, ben sana, başta da, ortada (da olmak üzere) iki kere biat ettim" dedim. "Olsun, yine de" buyurdu. Ben de üçüncü sefer biat ettim. Sonra bana: "Ey Seleme! Benim sana verdiğim kalkanın nerede?" dedi. "Ey Allah'ın resulü dedim, amcam Âmir çıplak olarak bana rastladı, ben de kalkanı ona verdim. Bu sözüm üzerine Aleyhissalâtu vesselâm güldü ve: "Sen, dedi, vaktin birinde adamın dediği gibisin: "Allahım, demiş, bana öyle bir dost ver ki, o bana, kendi nefsimden daha sevgili olsun!" Sonra müşrikler bizimle sulh hususunda haberleşmeye başladılar. Öyle ki, birbirimize gidip gelmeler oldu. (Sonunda) sulh yaptık. Ben Talha İbni Ubeydillah (radıyallahu anh)'ın hizmetçisi idim. Atını sular, kaşağılar, kendine de hizmet eder, yemeğinden yerdim. (Çünkü) Allah ve Resulü yolunda hicret için malımı ve âilemi terketmiştim. Biz ve Mekkeliler aramızda sulh yapınca, birbirimizle karıştık. Ben bir ağacın yanına gelip dikenlerini süpürerek dibine yattım. Mekke halkından dört müşrik yanıma geldi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a hakaret etmeye başladılar. Ben onlara kızdım ve bir başka ağacın dibine geçtim. Silahlarını ağaca asıp yattılar. Onlar bu vaziyette iken vadinin aşağısından bir münadi şöyle sesleniyordu. "Muhacirlerin imdadına yetişin! İbnu Züneym öldürüldü!" Hemen kılıncımı çekip, bu uyuyan dört kişiye hızla yürüyüp silahlarını aldım, elimde deste yapıp, sonra da: "Muhammed'in yüzünü mükerrem kılan o Zât'a yemin olsun, sakın sizden kimse başını kaldırmasın. İki gözü taşıyan (kellesini) uçururum!" dedim. Sonra onları sürerek Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirdim. O sırada amcam Âmir (radıyallahu anh) da Abelât'tan Mikrez denilen bir adamı, üzeri çullanmış bir at üzerinde beraberinde yetmiş müşrik olduğu halde Resulullah'a getirdi. Aleyhissalâtu vesselâm onlara bir nazar edip: "Bırakın onları, fücurun başı da sonu da onların olsun!" dedi ve hepsini affetti. Bunun üzerine Allah Teâlâ hazretleri şu âyeti indirdi: "O sizi Mekke'nin karnında (hududu içinde) onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi..." (Fetih 24-26). Sonra Medine'ye müteveccihen oradan ayrıldı. Benî Lihyan ile aramızda bir dağın yer aldığı bir yerde konaklardık. Benî Lihyan'ın hepsi müşrik idi. Aleyhissalâtu vesselâm geceleyin dağa tırmanacak kimseye istiğfarda bulundu. Sanki o kimse Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la ashabının gözcülüğünüyapacaktı. O gece iki veya üç kere dağa çıktım. Sonra Medine'ye geldik. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yük develerini, beraberinde, ben de olduğum halde, hizmetcisi Rabâh ile gönderdi. Ben onun maiyyetine Talha İbni Ubeydillah (radıyallahu anh)'ın atı ile çıktım. Ben atı develerle birlikte kırasıya götürüp getiriyordum. Sabahleyin bir de ne göreyim! Abdurrahman el-Fezârî, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın develerini yağmalamış, hepsini götürmüş, çobanı da öldürmüş. "Ey Rabâh! dedim, şu atı al; durumu Talha İbni Ubeydillah'a bildir, Resulullah'a haber ver ve de ki: "Müşrikler mer'adaki sürüyü yağmaladılar. Sonra bir tepenin üzerine çıkarak Medine'ye yönelip üç defa nida ettim: "Ey Sabâhım!" Sonra adamların arkasından ok atmak üzere çıktım ve şunları da terennüm ediyordum: "Ben İbnu'l-Ekva'ım, bugün alçakların vay haline! Onlardan birine kavuştum ve semerine bir ok attım. Hatta okun kanadı omuzuna değdi. "Al bunu!" dedim. Ben İbnu'l-Ekva'ım, Bugün alçakların vay haline! Vallahi onlara atıyor ve yaralıyordum. Bir atlı bana dönecek olsa, bir ağaca gelip dibine oturuyordum. Sonra tekrar atıyordum. Derken dağ(ın vadisi) daraldı. Dar yere girdiler. Ben, dağa tırmandım. Onlara taş atmaya başladım. Böylece onları takib etmeye devam ettim. Öyle ki, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hayvanlarından Allah'ın yarattığı hiç bir deve yoktu ki arkama almamış olayım. Böylece müşrikler benimle hayvanların arasından çekildiler. Sonra onlara ok atarak arkalarını takip ettim. Nihayet otuzdan fazla bürde ve otuz mızrak bıraktılar. (Hızlı kaçabilmek için) hafiflemek istiyorlardı. Bir şey atacak olsalar, üzerine taşlardan nişan koyuyordum. Ta ki, Resulullah ve ashabı onları tanısın. Böyle gide gide dar bir dağ yoluna geldiler. Bir de ne görsünler! Yanlarına Bedr el Fezârî'nin falan oğlu gelmiş. Hemen kuşluk yemeği yemek üzere oturdular. Ben de bir tümseğin üzerine oturdum. Fezârî: "Şu gördüğüm de ne?" diye sordu. "Bununla başımız belada! Vallahi sabahın köründen beri peşimizde. Bize durmadan atıyor. Elimizde ne varsa çekip aldı" dediler. "Öyleyse sizden ona dört kişi gitsin!" dedi. Böylece bana müteveccihen dört kişi ayrıldı ve dağa tırmandı. Bana konuşma imkânı verdikleri vakit, onlara:"Beni tanıyor musunuz?" dedim."Hayır, sen kimsin?" dediler. "Ben Seleme İbnu'l-Ekva'ım, Muhammed'in yüzünü şereflendiren Zâta yemin olsun sizden kimi istesem mutlaka yakalarım. Ama sizden kimse beni yakalayamaz!" dedim. Onlardan bir adam: "Ben biliyorum!" dedi ve geri döndüler. Ben yerimden ayrılmadım. Derken Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın atlılarını, ağaçların arasına girerken gördüm. En önde el-Ahram el-Esedî, arkasında Ebu Katâde elEnsârî, onun arkasında el-Mikdâd İbnu'l-Esved (radıyallahu anh) vardı. Ahram'ın atının gemini tuttum. (Bu sırada) küffar dönüp gitti. Ahrâm'a: "Ey Ahrâm! Bunlardan sakın. Resulullah ve ashabı gelinceye kadar yolunu kesmesinler!" dedim. Bana: "Ey Seleme! Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyor, cennetin de cehennemin de hak olduğunu biliyorsan, benimle şehadet arasına engel olma!" dedi. Ben de onu bıraktım. Abdurrahman'la karşılaştılar. Abdurrahman'ın atını hemen öldürdü. Abdurrahman da onu yaralayarak öldürdü ve onun atına atladı. Derken Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın süvarisi Ebu Katâde (radıyallahu anh) Abdurrahmân'a yetişti, yaralayıp öldürdü. Muhammed'in yüzünü şerefli kılan Zât'a yemin olsun, ben onları yaya koşarak takip ettim. Öyle ki, arkamda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabı ve tozları sebebiyle bir şey görmüyordum. Gün batımı öncesine kadar böyle devam ettik. Bu sırada bir dağ yoluna saptılar, orada Zû-Karad denen bir su vardı. Sudan içmek için sapılmıştı, çünkü susamışlardı. Peşlerinden koşarak gelen bana baktılar. Ben onları bundan uzaklaştırdım, bir damla bile tadamadılar. Oradan çıkıp zorluk veren bir dağ yoluna saptılar. Ben koşup onlardan bir adama yetiştim, omuz kemiğine bir ok sapladım. "Al bunu! Ben İbnu'l-Ekvâ'ım. Bugün alçakların vay hâline!" dedim. "Anasız kalasıca! Bu, sabahki Ekvâ'mı?" dedi. "Evet ey kendinin düşmanı! Sabahki Ekvâ'ım!" dedim. Dağ yoluna iki at bıraktılar. Onları Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirdim. Amcam Âmir İbnu'l-Ekvâ da birinde sulandırılmış süt diğerinde su bulunan iki kapla bana yetişti. Hem içtim, hem abdest aldım. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldim. Az önce kâfirleri başından kovaladığım suyun başında idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı, bütün develeri ve müşriklerden kurtardığım bütün eşyaları, bürdeleri, mızrakları almış buldum. Bilal (radıyallahu anh) da kurtardığım o develerden birini kesmiş, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ciğerini ve hörgücünü kızartıyordu. "Ey Allah'ın Resûlü! Beni bırak, ashabtan yüz kişi seçip müşrikleri takip edeyim, geriye bıraktıkları bütün habercilerini geberteyim!" dedim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yan dişleri gündüz ışığında görününceye kadar güldü. "Ey Seleme! buyurdu, kendini bunu yapabilecek güçte görüyor musun?" "Evet dedim, seni şerefli kılan Zât'a yemin olsun! Evet!" "Şimdi onlara Gatafan yurdunda ziyafet verilmektedir" dedi. Derken Gatafanlı bir adam geldi ve: "Onlara falan kişi bir deve kesmişti, derisini soyar soymaz bir toz gördüler ve: "Düşman size de gelmiş" deyip kaçıp gittiler" dedi. (Geceyi orada geçirdik.) Sabah olunca Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bugün en hayırlı süvarimiz Ebu Katade, en hayırlı piyademiz de Seleme idi" buyurdu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana iki hisse verdi: Biri süvari hissesi, biri de piyade hissesi idi. Bana bu iki hisseyi de vermişti. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devesi Adbâ'nın terkisine beni alarak Medine'ye müteveccihen hareket etti. Biz yolda giderken, yaya yürüyüşünde hiç kimsenin kendisini geçemediği Ensar'dan bir adam: "Medine'ye kadar yarış yapacak var mı; koşucu yok mu? demeye başladı. Bu sözünü habire tekrar ediyordu. Sesini işitince: "Sen hiç bir iyiye ikram etmez, hiç bir şerefliyi saymaz mısın?" dedim. "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hariç hayır!" dedi. Ben (aleyhissalâtu vesselâm)'a yönelip: "Ey Allah'ın Resulü! Annem babam sana kurban olsun, bana müsaade buyurun, şu adamla yarışayım!" dedim. "Sen bilirsin!" buyurdular. Adama: "Geliyorum hazır ol!" dedim. Ayaklarımı ayarlayıp sıçradım, koştum. Nefesimi canlı tutmak için bir veya iki tepede kendimi tuttum. Sonra yine onun peşinden koştum. Yine bir-iki tepede kendimi tuttum. Sonra yetişmek ve omuzları arasına dokunmak için (tabanları) kaldırdım. [Ve dokundum]. "Geçildin, vallahi seni geçtim!" dedim. "Biliyorum!" dedi. Medine'ye varıncaya kadar onu geçtim. Vallahi Medine'de üç gece kalıp, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte hemen Hayber'e gittik. Yolda amcam Âmir İbnu'l-Ekvâ, halka şu beyitleri terennüm etti: "Vallahi Allah olmasaydı hidayeti bulamazdık. Ne sadaka verir ne de namaz kılardık. Biz senin fazlından müstağni değiliz, Düşmanla karşılaşınca ayağımıza sebat ver. Üzerimize sekîne (kuvve-i mânevî) indir. "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Bu da kim?"dedi. Amcam: "Ben Âmir İbnu'l-Ekvâ" cevabını verdi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Mağfiret göresin Ey Âmir!" diye dua buyurdu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir kimseye mağfiret dilediğinde bulundu mu mutlaka şehid olurdu. Bunun üzerine Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) kendi devesinin üstünde seslendi. "Ey Allah'ın Resûlü! Keşke bizi Âmir'le faydalandırsan!" Hayber'e vardığımız zaman, kralları Merhab kılıncı elinde (karşımıza) çıktı. Şöyle söylüyordu:" Hayber bilir ki ben Merhab'ım, Silahı tamam tecrübeli bir kahraman. Savaş olunca alevlenen bir yiğit!" Amcam Âmir (radıyallahu anh) da ilerleyip şunları söyledi: "Hayber benim de Âmir olduğumu bilir. Silahı tam yiğit kahraman." Hemen iki darbe birbirine girdi. Merhab'ın kılıncı amcam Âmir'in kalkanının içine rastladı. Âmir onu alttan vurmaya yeltendi. Ama kılıcı kendine döndü ve ana damarını kesti. Ölümü de bundan oldu. (Bir ara) dışarı çıktım. Bir de ne göreyim! Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabından birkaç kişi: "Âmir'in ameli bâtıl oldu, o kendi kendini öldürdü!" demezler mi! Hemen ağlayarak Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına geldim. "Ey Allah'ın resulü! Âmir'in ameli bâtıl mı oldu?" dedim. "Bunu kim söyledi?" buyurdular. "Ashabınızdan bazıları!" dedim. "Bunu kim söylemişse yanılmış. Bilakis onun ecri iki kattır!" buyurdular. Sonra beni Ali İbnu Ebî Talib (radıyallahu anh)'a gönderdiler. O gözünden hasta idi. Bu arada Aleyhissalâtu vesselâm: "Sancağı yarın öyle bir zata vereceğim ki Allah ve Resulü'nü sever; Allah ve Resulü de onu sever" dedi. Ali'ye geldim, gerçekten gözünden rahatsızdı. Onu yederek getirdim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) gözlerine tükürdü. Anında iyileşti. Sancağı ona verdi. Sonra Merhab çıktı. Şöyle demeye başladı: "Hayber bilir ki ben Merhab'ım, Silahı tamam tecrübeli bir kahraman. Savaş olunca alevlenen bir yiğit!" Ali (radıyallahu anh) da şöyle dedi: "Ben, annemin arslan dediği kimseyim, Ormanların çirkin manzaralı arslanı gibi, Düşmanlara kilo ile ton tartarım."[221] Sonra Merhab'ın başına bir darbe indi ve onu öldürdü. Hayber onun eliyle fethedilmişti." [Müslim, Cihad 132, (1807).][222] ٍر ـ6244 ـ6 قَا َل ِن ِدينَا َو َع ْن َع ْمُرو ْب ِ َر ـ : ِن َعْبِد هّللاِ َر ِض َي هّللاُ َعْنهما يَقُو ُل َسِم ْع ُت َجاب َر ُسو ُل هّللاِ ْب : [ نَا ِ قَا َل ل # يَ ِة َ ُحدَْيب ْ ال َ يَ ْوم . َخْي ُر أ ْه ِل ا َ يَ ْوم ْ أْنتُ ’ ُم ال َ يَ ْوم ْ ْو ُكْن ُت أْب ُص ُر ال َولَ َوأ ْربَعَ ِمائَ ٍة فاً ْ َو ُكنَّا أل َرْيتُ ُكْم َمَكا َن ال َّش ْر ِض، ’ َج َرةِ ]. أخرجه الشيخان . ِن ا ِذ ْكُر َها فِي َحدي ِث اْب تَقَدَّم ’ ِذ ْكُر َخْيبَر َ َ َو َكذَا تَقَدَّم ِيَ ِة، ُحدَْيب ْ َر ِض َي هّللاُ َعْنه فِى َغ ْزَوةِ ال ِ َوع ْك . 4. (4269)- Amr İbnu Dînar rahimehullah anlatıyor: "Hz. Câbir İbnu Abdillah (radıyallahu anhümâ)'yı dinledim, diyordu ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hudeybiye günü bize şöyle söyledi: "Bugün siz arz ehlinin en hayırlı olanlarısınız. O gün biz bindörtyüz kişi idik. Bugün görebilseydim, size (Altında biat yapılan) ağacın yerini gösterirdim." [Buhârî, Megazî 35, Menâkıb 25, Tefsir, Feth 5, Eşribe 31; Müslim, İmâret 71, (1856).][223] AÇIKLAMA: Hudeybiye gazvesi ile alakalı olarak, kitabımız ikisi çok uzun olmak üzere dört hadise yer vermiş durumda. Bu hadislerde, Hudeybiye gazvesini ilgilendiren pek çok teferruatı, hatta başka gazveleri de ilgilendiren bazı meseleleri görebildiğimiz halde Hudeybiye ile ilgili bazı mühim hadiselere hiç rastlayamıyoruz. Bu sebeple, Hudeybiye sulhü'nü İbnu'l-Esir'in el-Kâmil Fi't Târih'ini esas alarak İbnu Sa'd ve İbnu Hişam' dan bazı takviyelerle özetlemek istiyoruz.[224] HUDEYBİYE GAZVESİ SEBEPLERİ, NETİCELERİ: Aslında buna "gazve" değil "sulh" demek daha uygundur.Resulullah ve asabı bu sefere öncekiler veya diğer bir kısım gazveler gibi Kureyş'in kervanını kesmek, düşmanın saldırısını önlemek, hazırlığını bozmak gibi siyasîaskerî bir maksadla çıkmış değillerdi. Diğer müşrik Araplarla aralarında müşterek bir mukaddes, ihtilafsız benimsedikleri uzak ecdad Hz. İbrahim'den mevrus bir mabed olan Ka'be'yi tavaf etmek, umre yapmak istiyorlardı. Resulullah sefere çıkarken -4261 numaralı hadiste Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ın Resulullah'ı hesaba çekercesine yaptığı itirazlarında da görüldüğü üzere- ashaba umre vaadinde bulunmuştu. Herkes "Ka'be' yi tavaf edeceğiz" ümit ve heyecanı ile yola çıkmıştı. Hatta Resulullah öyle bir üslubla vaadde bulunmuştu ki, muhataplar, "Bu sene umre yapacağız" diye anlamışlardı. Halbuki Hz. Ömer'e cevap sadedinde sarfettiği "Bu sene umre yapacağız dedim mi?" sorusundan anlıyoruz ki, Resulullah umre vaadederken ihtiyatlı davranmış "bu yıl" dememiştir. Umre yolculuğuna uygun olarak, kurbanlık develer alınmış, bunlara kurbanlık olduklarının alameti olmak üzere gerekli takılar takılmış, nişanlar vurulmuştu. Yine kaydedilen rivayetten de anlaşılacağı üzere müslümanlar, savaş teçhizatı da taşımıyorlardı, bir kısmının silahı bile yoktu. Sefere katılanlar 1400 kişidir: Bir kısmı Muhâcir, bir kısmı Ensar, bir kısmı da bunlara tabi olan bedeviler, Kurbanlık olarak 70 deve vardı. Müslümanlar Usfan nâm mevkiye gelince Büsr İbnu Süfyan el-Ka'bî Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı bularak, müslümanların yürüyüşünden Kureyş'in haberdar olduğunu, Zû-Tuva'da toplanıp Mekke'ye sokmamak üzere yemin ettiklerini, Hâlid İbnu Velîd'i, müslümanlarla savaşmak üzere Kurâ'i'l-Gamîm'e gönderildiklerini haber verir. Resulullah: "Şu Kureyş'in yaptığı ne ayıp! Harp iliklerine işlemiş. İnsanlarla benim aramda çekilseler ne kayıpları olacak? Eğer ben mağlub olsam, zaten bunu istiyorlar. Eğer Allah yardım etse de ben galib gelsem kitleler halinde İslam'a girerler. Allah'a yemin olsun, Allah'ın tebliğini, bana verdiği dava için galib oluncaya veya ölünceye kadar cihada devam edeceğim!" der. Aldığı haber üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yolu değiştirir. Önceki rivayette geçtiği üzere Hudeybiye kuyusunun yanına gelinir. Kuyunun suyu sızıntı denecek kadar az ise de Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın duasıyla bereketlenir, su sıkıntısı olmaz. Bu sırada, Resulullah'a karşı hep hayırhah olagelmiş, aralarında iyi münasebetler bulunan Huzâ'a kabilesinden Büdeyl İbnu Verkâ el-Huza'î oraya uğrar, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Kureyş'in kendisiyle savaş hazırlığı içerisinde olduğunu, Ka'be'yi ziyarete izin vermeyeceklerini haber verir. Aleyhissalâtu vesselâm savaşmak için gelmediklerini, umre için geldiklerini, dilerlerse aralarında bir sulh yapabileceğini, ama mâni olmaya kalkarlarsa ölünceye kadar savaşmaktan da kaçınmayacağını yeminle te'kid ederek ifade buyurur. Büdeyl Kureyş'e gider. Resulullah'ın söylediklerini onlara duyurur. Kureyş'ten Urve İbnu Mes'ud: "Bu adam mâkul bir teklifte bulunmaktadır, kabul edin ve müsaade ederseniz ben bir gidip göreyim!" der, gönderirler. Resulullah'a gelir ve 4266 numaralı hadiste teferruatlı olarak geçtiği üzere Resulullah'la karşılaşır, bazı konuşmalar yapar. Aleyhissalâtu vesselâm Büdeyl'e söylediklerini burada da tekrar ederek: * Savaşmaya değil, Umre yapmaya geldiklerini; * Kureyşlilerle belli bir müddet için sulh yapabileceğini, * Aksi takdirde ölene kadar savaşacağını söyler. Urve bu esnada, ordugâhı, müslümanların birbirleriyle, Resulullah'la olan münasebetlerini, disiplinli kararlı davranışlarını tedkik eder. Bilhassa Resulullah'a gösterilen tazim ve hürmet onu şaşkına çevirir. Hz. Ebu Bekr ve Muğîre İbnu Şu'be (radıyallahu anhümâ) ile tatsız münakaşalar yapar. Resulullah'la konuşmanın edeb ve protokolünü görür. Urve Kureyşlilerin yanına dönünce, kendini fevkalade etkileyen müşâhedelerini anlatır ve böylesi bir disiplin ve Resulullah'a bağlılığı, başka yerlerde hiç görmediğini; Bizans'ta ve İran'da kırallara böyle bir saygı bulamadığını anlatır. Urve yanından ayrılır ayrılmaz, Aleyhissalâtu vesselâm, Kureyş'e Hiraş İbnu Ümeyye el-Huzâî ile bir mektup gönderir. Hiraş, Resulullah'ın es-Sa'leb adındaki devesine binerek gider. Kureyşliler deveyi keserler ve Hiraş'ı da öldürmeye kalkarlar. Ahâbişler buna mani olup geri dönmesini sağlarlar. Hiraş, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelir: Bunun üzerine (aleyhissalâtu vesselâm), Mekkelilere göndermek üzere Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ı çağırır. Hz. Ömer: "Mekke'de beni koruyacak Beni Adiyy yok. Kureyş benim onlara olan adâvetimin derecesini de biliyor, bana kötülük yapacaklarından korkarım. En iyisi Osman'ı gönderin! O, Kureyşliler nazarında benden daha azizdir!" der. Resulullah, elçi olarak Osman'ı gönderir. Osman (radıyallahu anh) varınca Ebân İbnu Saîd karşılar ve civar (himaye) verir. Hz. Osman, Ebu Süfyan ve diğer Kureyş büyükleriyle görüşür, Resulullah'ın tekliflerini onlara ulaştırır. Hz. Osman teklif vazifesini tamamlayınca, ona: "Sen dilersen buyur, Ka'beyi tavaf et!" derler. Hz. Osman: "Hayır! Resûlullah tavaf etmedikçe ben bunu yapmam!" der. Bunun üzerine Kureyşliler Hz. Osman'ı yanlarında tevkif ederler. Ama, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Hz. Osman'ı öldürdüler" haberi gelir. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bunlarla savaşmadan edemeyeceğiz!" der ve müslümanları ölmeden dönmemek şartı üzerine biat etmeye çağırır. Bir semüre ağacının altında, tek kişi hariç orada bulunan bütün müslümanlardan bey'at alır. Bu haber de Kureyş'e ulaşır. Bir müddet sonra Hz. Osman'ın öldürülmediği haberi gelir. Ağaç altındaki bu bey'atını müteakip müsbet gelişmelerde büyük bir rolü olacak ki Cenâb-ı Hakk inzal buyurduğu bir vahiyle, bey'ata katılanların tebcil eder, rızasını bildirir. "Andolsun ki, Allah mü'minlerden -seninle o ağacın altında biat ederlerkenrazı olmuştur da kalblerindekini bilerek üzerlerine kuvve-i maneviyeyi indirmiş ve onları yakın bir fetih ile ve alacakları birçok ganimetlerle mükafaatlandırmıştır.." (Feth 18-19). Bu esnada kureyş, Ahâbişlerin seyyidi olan Hulays İbnu Alkame'yi elçi olarak gönderir. Resulullah onu uzaktan görür görmez: "Bunlar, Ka' be'ye adanmış kurbanlıklara saygı gösterirler, kurbanlık develerinizi onun göreceği şekilde salıverin!" der. Hulays, daha develeri görür görmez, Resulullah'a uğramadan geri dönüp: "Benim gördüğüme göre, onlara Ka'be yolunu kesmek helal olmaz! Develer takılar içerisinde!" der. "Sen otur,sen bedevisin, bu işlerden anlamazsın!" derler. Ancak O: "Yoo! Bunu söyleyemezsiniz! Ben, Ka'be'yi ziyarete gelenlere mani olacaksınız diye sizinle antlaşma yapmadım. Nefsimi elinde tutan Zât'a yemin olsun, ya Muhammed'le Ka'be'nin arasından çekilirsiniz, ya da ben bütün Ahâbiş halkını bir tek kişi gibi size karşı toplarım!" der. Müslümanlara karşı birlik yapmada muvaffak olamayacağını anlayan Kureyş, sertliğini biraz daha kaybederek Mikrez İbnu Hafs'ı Resulullah'a gönderir. Babın ilk hadisinde de geçtiği üzere Mikrez uzaktan görününce, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun fâcir birisi olduğunu söyler.[225] Sulh Gerçekleşiyor: Mikrez, Resulullah'la, konuşurken, uzaktan Süheyl İbnu Amr görünür. Aleyhissalâtu vesselâm görür görmez onun adıyla tefe'ülde bulunur: مْكُ رُمْ [226]".kolaylaştı İşiniz "َس ُه َل اَ Gerçekten Süheyl bir antlaşma yapmak yetkisiyle mücehhez olarak gelmiştir. Uzun ve ciddi pazarlıklardan sonra antlaşma yapılır: * O yıl umre yapılmayacak, gelecek yıl yapılacaktır. Mekkeliler üç gün şehri müslümanlara terkedecekler. Silahlar torbalarda olacak. Üçüncü günden sonra Mekke terkedilecek. * Mekkelilerden müslüman olup Medine'ye iltica edenler Mekkelilere iade edilecek, müslümanlardan irtidad eden olursa Mekkeliler onu müslümanlara iade etmeyecekler. * On yıl harb edilmeyecek. * İsteyen müslümanlarla, isteyen de Kureyş'le akidler yapabilecek. Huzâa derhal müslümanlarla akid yapar, Benî Bekr de Kureyş'le akid yapar.[227] Müslümanlar Memnun Degil: Müslümanlar bu antaşmadan memnun kalmazlar. Sadece Resulullah bunun bir fetih olduğunun şuuruyla sevinçlidir. Çüknü böylece, Arap yarımadasında müslümanların siyasî bir varlık olduğu, Ka'be'ye sahiplik rolünü deruhte etmekle bütün Arapların temsilcisi ve lideri durumundaki Kureyş tarafından resmen kabuledilmiş oluyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı sevindiren ikinci husus, aradaki husumetin kalkması, müslümanlarla müşriklerin beşerî münasebetlere girerek müslümanların daha yakından tanınma kapısının açılmasıdır. Böylece, İslam'ın mahiyeti, nezaheti, esasları gerçek hüviyeti ile anlaşılmış olacak ve selim tabiatlerin kabulüne mazhar olacaktı. Bu sebeple Resulullah memnundu ve bu iki neticenin istihsali için, teferruatta bazı kelimelerde hiç ısrar etmedi. Her devirde isim, resim, kelime ve şekilde boğulan müşrik espiri, orada da kendini gösterdi: "Rahman ne demek? bilmiyoruz. Kaldır onu!..." dediler. Pekâla dedi. Resulullah, "Muhammed resulullah ismini kabul etmeyiz" dediler. "Muhammed Abdullah olsun" dedi Hz. Peygambere "Bu sene umre yapamazsın" dediler. "Gelecek sene yapalım kabûl!" dedi Resulullah. Ama geri kalan müslümanlar memnun değildi. Bir kısmı suskunlukla protestosunu ifade ediyordu. Hz. Ömer (radıyallahu anh) susamıyor, bütün açıklığı ile son derece sert sorular soruyor, itirazlar yapıyor, adeta isyan ediyordu; o, herkesin adına konuşuyor gibiydi. Tek istisnayı belki de Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) teşkil etmişti. Yapılan sulhta meknuz olan feth'i belki o da göremiyordu, ama derununda galebe çalan teslimiyyet ve sıddîkiyyet sırrı, ruhunda, nübüvvet güneşinden telemmü eden şuaat ve envarın tecelli etmesine vesile olmuş, hususî dünyasına bir kısım hikmet ziyası sağlamıştı. Bu sayede başarıyla olmasa bile, basiretiyle bu hikmetleri idrak etmişti; bu onu, Hz. Ömer'in düştüğü vartadan korumuştu. Ashab bilhassa iki maddeyi bir türlü hazmedemiyordu: * O yıl umrenin yapılamaması, * Müslüman olan Mekkelilerin Merdine'ye iltica edince, müşriklere iade edilmesi meselesi. Bu iki madde tezlil edici, alçaltıcı geliyordu.[228] Sulh İslam'ın En Büyük Zaferi: Halbuki az sonra nâzil olan Fetih suresi bu sulhü bir Feth-i Mübîn ilân etmişti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sureyi Hz. Ömer'e baştan sonra okuyunca Hz. Ömer hâlâ mukni değildi: "Yani bir fetih mi?" diyordu. Fakat bir müddet sonra, başta Hz. Ebu Bekr olmak üzere pekçok ashab Hudeybiye sulhünün "İslam'ın en büyük zaferi olduğunu" söylemekte ittifak edecektir. Ayette gelen "Biz sana apaçık bir fetih (zafer) sağladık" (Fetih 1) ifadesini bazı âlimler "...büyük bir fetih hükmettik" diye anlamıştır. Mücâhid: "Bu, Allah'ın Resûlüne Hudeybiye'de hükmetmiş olduğu şeydir"; Zührî de "İslam, daha önce Hudeybiye fethinden daha büyük bir fethe rastlamamıştı" der. Hudeybiye tek bir vak'a olarak alınsa böyle bir hüküm tekellüflü, mübalağalı görülebilir. Ama, buna bir sebep nazarıyla bakılırsa büyük bir zafer ağacının çekirdeği olarak görülebilir. Nitekim İbnu'l-Kayyyim der ki: "Evet, Allah'ın, Resulünü aziz kıldığı büyük zaferlerin mukaddime ve çekirdeğini bu sulh teşkil etmiştir. İnsanlar onun sayesinde Allah'ın dinine fevc fevc yani kitleler halinde girdiler. Hudeybiye sulhü bu hadisenin önünde bir kapı, bir anahtar vazifesini gördü. Büyük neticeleri küçük sebeplere bağlamak (dağ gibi ağaca tırnak kadar çekirdeği) mukaddime ve ilancı yapmak daima Allah'ın sâbit, değişmeyen kanunlarından "sünnetullah"tan biri olmuştur. Bunun gibi Hudeybiye hâdisesi fetihlerin en büyüğüdür. Zira insanlar birbirlerinden emin olarak kâfirmüslüman ihtilat etti, karıştı. Müslümanlar onları davet ettiler. Kur'an'ı dinlettiler. Güven içerisinde birbirleriyle İslam hakkında açıktan münâzaralar yaptılar. Müslümanlığını gizleyenler ortaya çıktı. Bu sulh müddetinde bir çok büyükler İslam'a girdi. Bu sebeple Allah onu Feth-i Mübîn olarak isimlendirdi." İbnu Hacer: "Bu dönemde İslâm her kime anlatılabilmişse mutlaka müslüman olmuştur" dedikten sonra "Sulhün devam edebildiği iki sene içerisinde, İslâm'a girenlerin sayısı o zamana kadar girenlerden sayıca daha çoktu ve Kureyş'in büyükleriydi" der.[229] Bazı Faideler: Hudeybiye gazvesini anlatan hadiselerden âlimlerimizin çıkardığı bazı hükümleri kaydediyoruz: * İslam'ın neşrinde sulh daha ehemmiyetlidir. * Sulh teklif ederken zaaf göstermemeli, düşmanı korkutucu tehdidler eksik olmamalıdır. Resulullah, sulhu kabul etmezlerse ölünceye kadar savaşacağını söylemiş, kefereye gözdağı vermek için bütün müslümanlardan yeni bir biat almıştır. * Meşveretin fazileti gözükmektedir. Resulullah meseleyle ilgili olarak Ümmü Seleme'yle istişare etmiş ve onun: "Sen kurbanını kes, baş traşını ol" tavsiyesini uygulamış; ashab peşinden gelmiştir. Bazı alimler bu hadisten hareketle kadınlarla da istişare edilebileceğini söylemiştir. Ancak İmamu'l-Harameyn: "Fikir beyan edipde isabet eden Ümmü Seleme'den başka kadın bilmiyorum" demiştir. Fakat, Kur'an'da Hz. Şuayb' ın kızının Hz. Musa ile ilglii tavsiyesine babasının uyma örneği de gösterilerek İmamu'l-Harameyn'e itiraz edilmiştir. * Kabeye hacc ve umreyi yasaklayanla savaşılır. Ancak sulh yolu mümkünse efdaldir. * Düşman gözcülerinden gizlenip, ani baskın evladır. * Zararı def için suhûletli yol terkedilip meşakkatli yol tercih edilebilir. * Ordudan önce gözcüler, haberciler çıkarılmalıdır, bu müstehabtır. * Düşmanla ilgili meselelerde kararlı olunur, mütereddid olunmaz. * Harpte hile caizdir. Resulullah buna teşvik etmiştir. Harb dışında ise hileyi Aleyhissalâtu vesselâm şiddetle yasaklamıştır. * İstişare sadece doğru görüşü tesbite yönelik değildir, etba'ın gönlünü hoş etmeye de yöneliktir. * Dinle ilgili bazı işlerde müsamaha caizdir. * Tâbi durumunda olan kimse metbu (yani uyduğu) kimseye, sırf hal-i hazırdaki görünüşe göre itirazda bulunması uygun düşmez, teslim gerekir. Çünkü metbu meselesinin istikbale matuf yönünü tâbi'den iyi bilir. Çünkü o, daha çok tecrübe etmiş olma şansına sahiptir. Hele o zat vahiyle müeyyed ise! * Hadis sıdkına delil olduğu takdirde kâfirin haberine itimad edilebileceğini de gösterir. Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm'ın haber getirmek üzere gönderdiği Huzâ'î henüz kâfir idi. Resulullah, küfrüne rağmen bu iş için onu seçti, zira, o böylece, onlarla görüşme, konuşma, onların esrârı hakkında daha kolay haber toplama imkânına sahipti. * Emân verilen kâfirin malı gadren alınamaz. Hadisten âlimler, hac menâsiki vs. için başka hükümler de çıkarmışlar ise de burada onlara yer vermeyeceğiz.[230] Sulhün Bozulması: On yıl müddetle muteber olmak üzere yapılan antlaşma iki yıl geçmeden kadük hale geldi. Bazı maddeleri işlemez oldu. Şöyle ki: Müslüman olan Mekkelilerin Medine'ye alınmaması müşriklerin ısrar ettikleri bir madde olduğu halde, kendi talebleriyle ibtal edilmişti. "On yıl savaşmama" maddesini de yine müşrikler ihlâl ettiler. Şöyle ki: Hudeybiye antlaşmasında bir maddenin, her iki tarafı da komşu kabilelerle antlaşma yapmada serbest bıraktığını söylemiş, Huza'a kabelisinin müslümanlarla, Benî Bekr'inde müşriklerle ittifak antlaşması yaptığını belirtmiştik. Bu iki kabile eskiden beri birbirlerine husumet besleyen iki komşu idiler. Belazurî'nin açıkladığı üzere, bir gün, Benî Bekr'e mensup bir kimse, Huzâ'a'lı birisinin yanında Resulullah'ı hicveden sözler sarfeder. Huza'alı buna tahammül edemez ve öbürüyle kavga edip onu yaralar. Bu bahane ile iki kabile savaşa tutuşur. Mekkeliler bu savaşta derhal müttefikleri olan Bekrîlere, silah, hayvan vs. verirler. Dahası Safvân İbnu Ümeyye, İkrime İbnu Ebî Cehl, Sehl İbnu Amr gibi bir kısım Kureyşliler gizlice fiilen savaşa katılarak çok sayıda Huzaalı öldürürler. Huzâalılar Resulullah'a bir hey'et göndererek sâdece aralarındaki yeni akdi değil, ta eskiden beri mevcut olan dostlukları hatırlatarak yardım taleb ederler. Getirdikleri haberler meyanında "Mekkeli müşriklerin antlaşmayı bozmuş olması" da var. Resulullah onlara yardım vaadinde bulunarak geri çevirir. Nitekim, hatalarını anlayan Mekkeliler de Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a şefleri Ebu Süfyân'ı göndererek antlaşmayı yenileme yolları ararlar. Ebu Süfyân Medine'de başta Resulullah'ın zevcesi olan kızı Ümmü Habîbe (radıyallahu anhâ) olmak üzere Hz.Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Ali her kime uğradıysa çok soğuk karşılanır. O, açıktan "antlaşmayı bozduk" demezse de "antlaşmada ben hazır değildim" gibi ifadeleriyle suç üstü durumunu teyid eder. Mescidde görüştüğü Resulullah da talebine hiç bir cevap vermez. Bir rivayette ise şu diplomatik cevabı verir: "Siz, antlaşmada değişiklik yapmadıysanız, bizden hiç bir surette korkmamalısınız." Aslında antlaşma bozulmuştur. Resulullah da derhal Mekke'nin fethi için hazırlıklara başlamıştır. Ancak bunun sezdirilmemesi lazımdır. Zira Mekke'yi âniden basıp kan dökmeden teslim almayı planlamaktadır. Bunu Fetih Gazvesinde açıklayacağız.[231] Hudeybiye Sulhünde Adı Geçenler: Ebu Basîr: Adı Utbe İbnu Esid'dir. Hudeybiye sulhünden sonra Resulullah'a gelip iltica edenlerdendir. Hudeybiye Sulhünden Medine'ye döner dönmez Aleyhissalâtu vesselâm'a gelen Ebu Basîr iltica taleb eder. Mekkeliler derhal mektup yazıp iki kişi de göndererek Ebu Basir'in iadesini talep ederler. Resulullah, Ebu Basîr'i çağırtıp: "Ey Ebu Basîr! Bu adamlarla hangi şartlar üzerine antlaşma yaptığımızı biliyorsun. Biz sözümüzden dönmeyiz. Sen kavmine dön!" der. Ebu Basîr: "Ey Allah'ın Resulü! Müşrikler dinim sebebiyle bana işkence yaptıkları halde, beni iade mi ediyorsun?" der. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ey Ebu Basîr sabret, Allah'tan mükâfaatını bekle. Allah sana ve senin gibi olan diğer güçsüz mü'minlere kurtuluş verecektir!" buyurur. Ebu Basîr ve muhafızları beraberce çıkarırlar. Zülhuleyfe'ye gelince, orada muhafızının kılıncını kurnazlıkla alır ve öldürür. Öbürü koşarak Resulullah'a gelir. Çok geçmeden de Ebu Basîr kılıncı kuşanmış olarak Resulullah'ın yanına gelir. "Ey Allah'ın Resûlü! Taahhüdün yerine geldi (sen teslim ettin), ben kendimi kurtardım!" der. Aleyhissalâtu vesselâm: "Harb kızıştıranın anası ağladı! Keşke onunla başkaları da olsa!" diyerek hem kaçmasına hem de yanında birkaç kişilik bir çete teşkil etmesine işaret eder. Ebu Basîr, yine teslim edileceğini anlayarak hemen Medine'yi terkeder. Deniz kenarındaki Îs denen yere iner. Burası Mekkelilerin Şam'a giderken yollarının geçtiği bir yer idi. Mekke'deki müslümanlar onu işittiler. Her biri teker teker yanına geldi. Derken orada altmışyetmiş kişilik bir müslüman grup meydana geldi. Yakaladıkları her Kureyşliyi öldürüyorlar, oradan geçen her kervanın yolunu kesiyorlardı. Sonunda Kureyşliler Resulullah'a mektup yazarak aralarındaki akrabalığı da hatırlatarak, bu müslümanlara ihtiyaçlarının olmadığını, Medine'ye kabul edebileceğini belirtirler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ricalarını kabul ederek, Ebu Basîr ve yanındakilerin Medine'ye gelmelerini yazar. Mektup kendilerine ulaştığı zaman hasta olan Ebu Basîr vefat eder. Ebu Cendel onu oraya defneder ve kabrinin yanına bilahare bir mescid inşa ettirilir. İbnu Hacer der ki: "Ebu Basîr'in kıssasından çıkan bir faide şudur: "Saldırgan müşriği hile ile öldürmek caizdir. Ebu Basîr'den sadır olan davranış gadr ve ihanet sayılmaz. Çünkü o, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la Ebu Süfyan arasındaki antlaşmada tesbit edilen hususlara girmez. Çünkü o esnada Mekke'de mahpus durumdaydı. Kendisini götüren müşriğin onu müşriklere teslim edeceğinden korkunca, onu öldürmek suretiyle nefsini korudu ve dinini de müdâfaa etmiş oldu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu davranışı sebebiyle onu ayıplamadı. Bu durumdan anlaşılır ki, Ebu Basîr gibi hareket eden kimseye diyet gerekmez." İbnu İshâk'ın nakline göre, Süheyl İbnu Amr'a, Âmirî'nin katledilme haberi ulaşınca kendi grubuna mensup olması haysiyetiyle diyetini taleb eder. Ancak Ebu Süfyân ona: "Muhammed'den bunu isteme hakkına sâhip değiliz, çünkü o, antlaşma şartına uydu. Ebu Basîr'in ailesine de diyet ödemek gerekmez, zira o, ailesinin dininde değil" der. Hadisede şu husus da gözükmektedir: Müşriklerden iltica edenler, onlar taleb etmedikçe onlara teslim edilmez. Çünkü, Ebu Basîr'i birinci sefer taleb edince, Aleyhissalâtu vesselâm derhal teslim etti, ancak ikinci sefer gelince, hemen onlara göndermedi. Eğer, Ebu Basîr yanında iken tekrar taleb etselerdi, yine de verecekti. Ebu Basîr bu durumu anlayınca kaçıp kendini kurtardı.[232] Ebu Cendel: Benî Amir İbn Lüey kabilesindendir. Adı el-Asî'dir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la Hudeybiye müsâlahasını imzalayan Süheyl İbnu Âmir'in oğludur. Mekke'de ilk müslüman olanlardan bilinir. Ancak bağlanmış ve dini sebebiyle işkence edilmiştir. Bizzat babası zincire vurmuştur. Hudeybiye sulhü sırasında bir yolunu bulup kaçtı, Hudeybiye sulhü imzalanırken müslümanlara iltica etti. Babası onu görünce üzerine yürüyüp tokatlamış, elbisesinin yakalarından tutup yere çalmıştır. Resulullah'a da yönelerek: "Ey Muhammed! Aramızdaki antlaşma bu gelmezden önce kesinleşti!" diyerek, antlaşma icabı, kendisine teslim edilmesini taleb etmiş, Aleyhissalâtu vesselâm da: "Doğru söyledin!" diyerek kabul etmiştir. Ebu Cendel avazı çıktığı kadar bağırarak yardım taleb eder: "Ey müslümanlar! Dinim sebebiyle işkence gördüğüm halde beni teslim mi ediyorsunuz?" der. Resulullah onu sükûnete davet eder: "Ebu Cendel, sabret, Allah'tan sevabını um. Zira Allah hem senin için hem de seninle beraber olan diğer güçsüzler için bir kurtuluş yaratacaktır. Biz bunlarla sulh yaptık, verdiğimiz sözü bozmayız! "Ebu Cendel, babasının yanından ikinci sefer kaçıp, Ebu Basîr'e iltihak eder ve Kureyş'e karşı çete hareketlerine katılır. Bilahare müslüman olan babası ile birlikte ölünceye kadar Şam'da cihada iştirak eder.[233] Süheyl İbnu Amr: Hudeybiye Sulhü'nde Mekkelileri temsilen antlaşmayı yapan kimsedir. Kureyş'in ileri gelenlerinden biridir. Aklı ve hitabeti ile tanınmıştır. Bedir savaşında kâfir olarak esir edilmiştir. Üst dudağı yırtık idi. Esir alındığı zaman Hz. Ömer: "Ya Resulullah müsaade et, dişlerini sökeyim de bir daha aleyhinize hitabta bulunamasın!" der. Ancak (aleyhissalâtu vesselâm): "Ey Ömer, sen onu bırak, onun zamanla takdir edeceğin bir makamı olacaktır" diyerek müsaade etmez. Nitekim, Resulullah'ın vefatından sonra bedevilerin irtidad hareketleri başlayınca, Mekke'de de bazı sarsıntılar olduğu zaman Mekke'de Resulullah'ın emiri Attâb İbnu Esîd ihtifâ edince Süheyl kalkıp ortalığı yatıştıran bir konuşma yapmıştır: "Ey Kureyşliler, en son islâm'a giren ve ilk ondan çıkanlar olmayın! Vallahi bu din güneş ve ay doğup batmaya devam ettiği müddetçe devam edecektir. Kim Muhammed'e tapıyor idiyse bilsin ki o ölmüştür. Kim de Allah'a tapıyor ise bilsin ki O diridir ve ölümsüzdür..." diye başlayan müessir bir konuşma yapar. Attâb ortaya çıkar ve Kureyş İslam'da sâbit kalır. Resulullah'ın kunutta beddua ettiği kimselerdendir. Bunun üzerine ءُ ىْ شَ رِمْ ََ ْ َك ِم َن ا َس لَ ْي َل âyeti nâzil olur. Süheyl (radıyallahu anh) Mekke'nin fethinde müslüman olur ve sonuna kadar samimi bir müslüman olarak kalır. Aleyhissalâtu vesselâm Fetih günü Beytullah'a girip çıktıktan sonra kapısının önünde durur, toplanan halka hitabeder ve "Ne diyorsunuz?" diye sorunca, Süheyl İbnu Amr: "Hayır! diyor, hayır ümid ediyoruz, seni kerim bir kardeş, kerim bir kardeşin oğlu biliyoruz? (Fethe) muktedir oldun, (davanı başardın)!" diye mukabelede bulunarak bir nevi müsâmaha taleb eder. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) mukabele eder: "Ben, kardeşim Yusuf aleyhisselam'ın söylediğini söylüyorum: Bugün kimseye kınama yok!" Süheyl, Huneyn ganimetinden kendisine yüz deve verilenler arasında yer alır. Hasan Basri Hazretleri der ki: "Halk Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ın kapısında toplanmıştı. Aralarında Süheyl İbnu Amr, Ebu Süfyân İbnu Harb, Hâris İbnu Hişâm gibi fetih günü müslüman olan (Kureyş'in ileri gelenleri) de vardı. Hz. Ömer'in çağırıcısı çıktı. Bedir Ehlinden başlayarak içeri almaya başladı. Süheyb, Bilâl, Ammâr gibi (bir kısım köle asıllılar, Bedir ehli oldukları için önce çağrıldılar). Hz. Ömer bunları seviyordu. Ebu Süfyân: "Bugün gördüğüm (şu hakareti) hiç görmedim. Şu köleler çağrılsın da biz burada oturalım, bize hiç iltifat edilmesin!" der. Söz alan Süheyl İbnu Amr: "Ey kavm! Ben yüzünüzdeki (öfkeyi) görüyorum. Eğer kızacaksanız kendinize kızın. Onlar da, siz de beraberce İslam'a çağırıldınız. Ama onlar koşmada acele etti, siz geç kaldınız. Sizin, faziletçe kaybettiğiniz şey, erken girmede kıskançlığa düştüğünüz şu kapıdan çok daha mühim" der ve devam eder: "Ey insanlar! Gördüğünüz gibi bunlar sizi fazilette geçtiler! Bunun telafisi yok! Vallahi bu böyledir. Ama şu cihada bakın, ona kendinizi verin. Allah size şehâdet nasib edebilir. "Süheyl sonra kalkıp Şam'a gider. Kızı Hind dışındaki bütün aile efradını da beraberinde götürür. Gayesi cihaddır. Orada ölürler. Süheyl (radıyallahu anh)'ın Hz. Ömer zamanında Hicretin 15. yılında Amavâs vebasında öldüğü söylenmiştir. Keza Yermük'te hatta Saffer gününde öldüğü de söylenmiştir. Süheyl'in sonradan müslüman olanlar arasında, namaz oruç ve sadaka gibi ahirete bakan amel ve ibadetlerde en ileri olduğu belirtilmiştir. Kur'an okununca çok duygulandığı, fazlaca göz yaşı döktüğü, Muaz İbnu Cebel'e sıkça uğrayıp ondan ağlayarak Kur'an dinlediği meşhurdur. Süheyl, müslüman olmazdan önceki ömründe Resulullah'a karşı verdiği mücadelelerle hep hayıflanmış, Bedir, Uhud, Hendek vs. savaşlarda, diğer arkadaşlarından biri gibi kâfir olarak ölmediğine çok hamdetmiş, kayıplarını telafi edebilmek için ömrünün cihadla geçmesine gayret etmiş ve şehid olarak ölmeyi gaye edinmiştir. Radıyallahu anh.[234] Büdeyl İbnu Verka İbni Amr: HuzaÔa kabilesindendir. İbnu Şihâb'a göre Mekke fethinde Merrü'z-Zahrân'da müslüman olmuştur. Ancak İbnu Mende ve Ebu Nu'aym'a göre daha önce müslüman olmuştur. Her hal ve kârda Hudeybiye sulhü sırasında Resulullah'a dostane tavır izhâr etmiştir. İbnu İshak fetih günü Mekkelilerin Büdeyl'in ve mevlası Râfi'in evine iltica ederek emniyet sağladıklarını belirtir. Müslüman olduktan sonra Huneyn, Taif, Tebük gibi seferlere iştirak etmiştir. Fetih günü müslüman olanların büyüklerindendir. Huneyn seferinde elde edilen ganimetleri ve esir edilen kadınları, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Büdeyl İbnu Verka'nın muhafazasına tevdi ettiği kaydedilir. Büdeyl, Resulullah'tan önce vefat etmiştir; (radıyallahu anh).[235] Urve İbnu Mes'ud İbnu Muattıb: Hudeybiye Sulhü sırasında Kureyş'in, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a elçi olarak gönderdiği kimselerden biridir. Muğîre İbnu Şu'be (radıyallahu anh)'ın da amcasıdır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sulh teklifini Mekkelilere kabul ettirmede telkin sahibi olmuştur: "Size doğru (mâkul) bir teklifte bulundu, onu kabul edin" demiştir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Taif kuşatmasından vazgeçip Medine'ye dönerken arkadan gelip, daha Medine'ye varmadan yolda yetişir ve müslüman olur. Kavmine dönüp İslam'ı neşretme izni ister. Ancak Aleyhissalâtu vesselâm, ona: "Kavmin seni öldürür" diyerek, kavminin İslam'ı kabulde göstereceği kibirden haber verir. Ancak Urve: "Ey Allah'ın Resulü! Ben kavmime gözlerinden daha sevgiliyim!" der. Aslında sevilen, itaat edilen bir kimse idi. Nitekim, daha önce Muğîre İbnu Şu'be'nin İslâm'dan önce işlediği gadr sebebiyle ortaya çıkan kavgayı tam 13 kişinin diyetini ödemeyi üzerine alarak yatıştırdığını belirtmiştik. Hülasa, kendisine muhalefet etmeyecekleri ümidiyle kavmini İslâm'a davet etmek arzusuyla döner. Onlara müslüman olduğunu söyler ve davete başlar, ama nafile. Ok yağmuruna tutarak şehid ederler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Urve hakkında: "Onun kavmindeki durumu, Sâhib-u Yâsin'in kavmindeki durumu gibidir" buyurmuştur. Katâde, Kureyş müşriklerinden Velid İbnu'l-Muğîre'nin söylediği, "Bu Kur'ân, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf 31) sözüyle Mekke'de kendisini, Taif'te Urve İbnu Mes'ud'u kastettiğini belirtmiştir. İki büyük şehir, anlaşılacağı üzere Mekke ve Taifdir. Urve'nin, fiziken Hz. İsa'ya benzediği söylenmiştir, (radıyallahu anh).[236] Hudeybiye Sulhünün En Büyük Meyvesi: Allah'ın Kılıcı Hâlid: Daha önce Selef ulemâsının, Hudeybiye Sulhünü İslâm'ın en büyük zaferi olarak tavsifte ve Kur'ân-ı Kerim'de geçen Feth-i Mübin ile onun kastedildiğini söylemekte ittifak ettiklerini belirtmiştik. Bu sulhün İslâm davasına kazandırdığı faydalar çoktur. Biz, burada onun en mühim meyvelerinden biri, belki de birincisi olan Allah'ın Kılıncı Hâlid İbnu Velîd'den bahsedecek, kısaca onu tanıtmaya çalışacağız. Hâlid İbnu'l-Velîd İbni'l-Muğîre el-Kureşî el-Mahzûmî, künyesi Ebu Süfyan'dır. Mamafih Ebu'l-Velîd de denmiştir. Annesi Lübâbetü's-Suğrâ Bintu'l-Hâris İbni'l-Hazri'l-Hilâliyye'dir. Lübâbe, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pâkleri Meymune Bintu'l-Hâris (radıyallahu anhâ)'nın kız kardeşidir. Şu halde Hâlid, bir bakıma Aleyhissalâtu vesselâm'ın baldızının oğludur. Hâlid (radıyallahu anh), cahiliye devrinde de Kureyş'in kalbur üstü eşrafından biri idi. Nitekim Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) insanları mâdenlere benzetecek, cahiliyede şerefli olanların İslam'da da -ilim öğrenmeleri şartıyla şerefli olacaklarını belirtmiş idi. İbnu'l-Esir, Hâlid' in Cahiliye devrinde savaş hazırlığının yapıldığı çadırda, harb kurmayları arasında yer aldığını, ayrıca süvari birliğinin başı olduğunu belirtir. Hâlid (radıyallahu anh) müslüman olmak isteyince Amr İbnu'l-As ve Osman İbnu Talha ile birlikte Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelirler. Aleyhissalâtu vesselâm onları görünce: "Mekke size ciğerparelerini atıyor" diyerek, hem bunların değerlerini, hem Mekke'nin, kurmaylarından kaybını hem de İslâm'ın büyük kazancını dile getirmiş oluyordu. Davalar dayandıkları esasların hakkaniyetleri ve cihanşümul oluşlarıyla büyük ise de, o davaya sahip çıkan el ve kafaların güçleriyle yüce ve güçlü olur ve sancağını yüce kalelerde dalgalandırır. Veya İslam gibi hak davayı muzaffer kılacak güçlü ellere, çaplı kafalara da ihtiyaç vardır. Davanın hak olması yeterli değildir; ilâhî kanun böyle. Hülasa Uhud'un müşrik kahramanı Hâlid'in İslâm'a girmesi büyük bir kazanç olmuştur. Hz. Hâlid'in müslüman oluş vakti ile ilgili muhtelif rivayetler var ise de Hudeybiye'ye kadar ve hatta Hudeybiye seferi sırasında da müşrikler safında yer almış olduğu sahih rivayetlerde sâbittir. Halid müslüman olduktan sonra, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) pek çok seferlere komutan olarak görevlendirmiştir. İlk defa Mûte seferinde komutaya ard arda geçen üç şahsın da şehid olması üzerine, dördüncü komutan olarak -askerlerin nasbıyla- başa geçer; ve İslâm ordusunu geri çekmek suretiyle feci bir hezimetten korur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), buradaki başarısını takdiren Seyfullah lakabını verir. Daha önce de kaydettiğimiz gibi Resulullah, onu ilk defa Mekke Fethinde İslam ordusuna komutan tayin eder. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında: * Huneyn seferine katılır; Taif'teki Uzza tapınağını yıkmaya tavzîf edilir; Devmetu'l-Cendel'in şefi Ukeydir İbni Abdilmelik'e; Benî'l-Hâris İbnu'l-Ka'b'a gönderilir. Hz. Ebu Bekr zamanında Ridde savaşlarının komutanı oldu. Önce Tuleyha'yı, sonra Müseylime'yi, sonra Mâlik İbnu Nuveyra vs.'yi bertaraf ederek hepsini bastırdı. Burada işi bitince Hz. Ebu Bekr onu İran ve Bizans'la savaşmak üzere Suriye'ye gönderdi. Şam onun eliyle fethedildi. Hz. Ömer halife olup da azledinceye kadar Suriye bölgesindeki İslâm ordularının başkomutanlığını yaptı. Hz. Halid, girdiği her savaşta mutlaka başarı elde ettiği için, müslümanlar arasındaki haklı bir şöhrete ve takdire kavuşmuştu. Hz. Ömer'in onu azledişi müslümanlar arasında bir şok meydana getirmiş, bir kısım dedikodulara sebep olmuştu. Hz. Ömer (radıyallahu anh) "Bütün beldelere" çıkardığı bir tamimle, meseleyi tavzih etme; hem kendisi, hem de Hz. Halid aleyhinde yapılan spekülasyonları bertaraf etme ihtiyacı duyar. Halkın neler söylemiş olabileceğini bu tamimin metninden anlamak mümkün olabileceği için, Taberi Tarihi'nin kaydettiği metnin tercümesiyle yetiniyoruz: "Ben, Hâlid'i ne [tarafımdan] bir öfke, ne de [onun tarafından] bir ihânet sebebiyle azletmedim. Lakin halk onun sebebiyle fitneye düştü. (Allah'ın verdiği zaferleri) ondan bilmeye başlamasından ve böylece belaya düşmelerinden korktum. İstedim ki, zaferleri bize verenin Allah olduğunu bilsinler de (ondan bilme) fitnesine maruz kalmasınlar. "Allah'ın kılıcı Hâlid, Hz. Ömer'in, azlinden sonra komutan olduğu orduda er olarak hizmetine devam edecektir. Hz. Hâlid Yermuk savaşı sırasında başında taşımakta olduğu kalansuve (takke)yi kaybeder. Israrla aratır. Bulunamaz; tekrar tekrar aratır, sonunda bulunur: Meğer arkasındaymış. Ancak basit bir kalansuvedir. Niçin bulunması için bu kadar ısrar ettiği sorulunca: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) umre yaptı, bu sırada başını tıraş etti. Herkes saçını kapmak için koşuştu, ben önce davrandım, nasiyesinden (alın) aldığım saçtan bu kalansuvenin ön kısmına koydum. Bu saç beraberimde oldukça, hangi savaşa katıldı isem mutlaka kazandım" der ve kalansuveyi hırsla arama sebebini açıklar. Hâlid (radıyallahu anh) Hicrî 21 yılında Humus şehrinde vefat etmiştir. Medine'de öldüğü de söylenmiştir. Öleceği zaman: "Savaş meydanında ölmeyi çok taleb ettim ama muktedir olamadım, nasib yatakta ölmekmiş" diyerek bu ölümden üzüntüsünü ifade eder. Bir başka rivayette de şöyle dediği nakledilmiştir: "Yüz savaşa katıldım. Bedenimde yara almadık bir karış yer yok; mutlaka ya ok, ya kılıç, ya da mızrak darbesi değdi. Buna rağmen işte yatakta ölüyorum, tıpkı bir eşek gibi." Hâlid İbnu Velîd'in oğlu munkarız olur ve nesli kesilir. Medine'deki evlerine Eyyup İbnu Seleme vâris olur.[237] * UMRETU'L-KAZA ِن َعاز ٍب َر ِض َي ـ َع ِن هّللاُ َعْنهما قَا َل ـ6244 ـ5 البَرا ِء اِ ْعتَ # أ ْن يَدَ ُعوهُ يَدْ ُخ ُل َمَر َر ُسو ُل هّللاِ ْب : [ ِي أ ْه ُل َمَّكةَ فِى ذى الق ْعدَةِ فأب ال ال ِهس ََ ُح إَّ َ يَدْ ُخ ُل َمَّكةَ َها ثَثاً ُم فِي ِ ِل، يُِقي ب ُمقْ ْ ِم ال عَا ْ َحتهى قَا َضا ُه ْم َعلى أ ْن يَدْ ُخ َل ِم َن ال ْخ ُر َج ِم ْن َمَّكةَ َوأ ْنَ يَ َرا ِب، ِق ْ َف فى ال َّسْي ِ َها ب َ َرادَ أ ْن يُِقيم ِ ِه أ ِم ْن أ ْص َحاب َع أحداً َوأ ْنَ يَ ْمنَ َرادَ أ ْن يَتْبَعَه،ُ َحٍد إ ْن أ ِأ َها ب َو أ ْه . مضى ا ِل َها َ َر ِض َي فل َّما دَ َخل ’ هّللاُ ْوا َعِليهاً َج ُل، أتَ َك ا ْخ َع . ُر ْج ْنه ِ َصا ِحب ْل ِل ُوا قُ َم فقَال ضى ا َر َج ُل َعنها ’ ،ً فقَدْ َج . َر ِض َي فَ َخ # هّللاُ َعْنهما َح ْمَزةَ ِعَتْهُ اْبنَةُ تَنَادى يَا َعُّم . يَا َعُّم فَتَب : ِيَ ِد َها ي َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَأ َخذَ ب َها َعِل َولَ َر ِض َي فَتَنَا . هّللاُ َعْنها َمةَ لتْ َح َم فقَا َل ِلفَا ِط : َ ْن َت َعِهم ِك؟ فَ ِ َه دُونَ ِك ب ا ى َو . َزْيدٌ َها َعِل فِي َ َصم فَا ْختَ ٌر َر ِض َي هّللاُ َعْنهم َو َج ْعفَ فَقَا َل َعِل : ِهى ى . ٌر َوقَا َل َج ْعفَ َعِهمي، ُ َو اْبنَة : قَا َل َزْيدٌ َها تَ ْحتِي، تُ َو َخالَ َعِهمي، ِه : ِخي َى اْبنَةُ ُ ْن ُت أ ِ َو فَقَضى ب # قَا َل ِ َه ب . ا َها؛ تِ ِ َم ِل َخال : َ ب َخالَةُ ْ اَل ِة ا ِزلَ ِهم ْن ’ُ ؛ هيٍ َر ِض َي هّللاُ َعْنه ٍر َوقَا َل ِلعَِل َج ْعفَ ِي َو : أنَا ِمْن َك، وقَا َل ِل أْن : ِقي َت ِمنه ُ ِقي َو ُخل ْ َو أ ْش . قَا َل ِل َزْيٍد َب ْه َت َخل َو َم : ْونَا ُخونَا ُ أن َت أ ]. أخرجهُ ْز : َه ِر قِ » قال ا’ ي َر ال َّشْي َخا .« ا ُب ال َّسْي ِف ِن َو َغ ْمدُهُ ُه . 1. (4270)- Bera İbnu'l-Âzib (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zülkade ayında umreye çıkmıştı. Mekkeliler Onun Mekke'ye girmesine izin vermediler. Resulullah, gelecek yıl girmek, orada üç gün kalmak, Mekke'ye silahlar torbalarda olarak girmek, ailelerinden peşine düşmek isteyen çıksa bile kimseyi almamak, Ashabından Mekke'de kalmak isteyen çıkarsa kimseye mani olmamak şartları üzerine anlaşmıştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Mekke'ye umre için) girip, müddet de dolunca, Mekkeliler Hz. Ali'ye gelip: "Arkadaşına söyle! bizi terketsin, müddet doldu!" dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıktı, ancak Hamza'nın kızı (radıyallahu anhümâ) peşine takıldı: "Ey amcam, ey amcam!" diye bağırıyordu. Hz. Ali (radıyallahu anh) onu alıp elinden tuttu. Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)'ya: "Amcanın kızını yanına al!" dedi. [Medine'ye gelince] kızı (yanına alma) hususunda Hz. Ali, Zeyd ve Câfer (radıyallahu anh) ihtilafa düştüler. Hz. Ali: "O benim amcamın kızıdır! (Ben ehakkım)" diyordu. Ca'fer (radıyallahu anh): "O hem amcamın kızı, hem de teyzesi nikahım altında!" diyordu. Zeyd de: "Kardeşimin kızıdır!"(21) diyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), kızın, teyzesinin yanında kalmasına hükmetti ve: "Teyze anne makamındadır!" buyurdu. Hz. Ali (radıyallahu anh)'a yönelerek: "Sen bendensin, ben de senden!" buyurdu. Cafer (radıyallahu anh)'a: "Yaratılışın ve huyun bana benzer" diyerek iltifat etti. Zeyd (radıyallahu anh)'a da: "Sen bizim hem kardeşimiz, hem de mevlamız (âzadlımız)sın!" buyurdu." [Buhârî, Meğâzî 43, Umre 3, Cezâu's-Sayd 17, Sulh 6, Cizye 19; Müslim, Cihâd 90, (1783).][238] AÇIKLAMA: Burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Hudeybiye antlaşmasına konulan bir madde gereğince sulhü takip eden senede yapılan umre anlatılmaktadır. Ulemâ umumiyetle Resulullah'ın dört umre yaptığını söyler: 1- Hudeybiye senesi yapılan umre: Gerçi bunda tavaf ve sa'y yapılmamıştır ama kurban kesilmiş, tıraş olunmuş ve ihramdan çıkılmıştır. Bu sebeple ulemâ bunun da bir umre olduğunu söylemiştir. 2- umretu'lkaza: Bu, sadedinde olduğumuz umredir. Buna kaza denmesi sulh yapıldığı yıl niyet edildiği halde yapılamayan umrenin kazası olduğunu ifade etmez; antlaşma gereği yapılan umre ma'nâsını ifade eder. Çünkü kaza kelimesi, burada "antlaşma" ma'nâsına gelen mukâza' dan gelmektedir. Antlaşma umresi demek daha muvafık olur. 3- Ci'irrâne'de yaptığı umre. 4- Veda haccı sırasında Hacc-ı kıranla yaptığı umre, (Daha fazla bilgi için (1576-1883 numaralı hadisler) görülmelidir.)[239] * MÛTA GAZVESİ ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6245 ـ5 هّللاُ َعْنهما قَا َل َر ِض َي أ َّمَر َر # هّللاُ َعْنه ـ َع ِن : [ ُسو ُل هّللاِ اْب ِرثَةَ ِن َحا َزْيدَ ْب فِي َغ ْز . فَقَا َل َوةِ ُمْؤتَةَ َر ِض َي : إ ْن هّللاُ َعْنهم َر # ُسو ُل هّللاِ َحةَ ْبدُ هّللاِ ْب ُن َرَوا ٌر فَعَ تِ َل َج ْعفَ َوإ ْن قُ ٌر، َج ْعفَ تِ َل َزْيدٌ فَ ُ غَ ْزَو ق . قَا َل َعْبدُ هّللا:ِ ةِ ْ َك ال ْ ِهْم فِى تِل ُكْن ُت فِي لَى َوَو َجدْ قَتْ ْ َو َجدْنَاهُ فِي ال ِي َطاِل ٍب َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَ َر ْب َن أب َج ْعفَ َم ْسنَا تَ َوتِ ْس ِعي َن َما بَ ْي َن َر فَل ْميَ ِة ْ ْضعاً ِ بَ َل ِم ْن َج َسِدِه ب َما أقْ نَا فِي َو َط ْعنَ ٍة؛ َزادَ فِي ِرَوايَ ٍة ِر : ِه َها َش ْى ٌء فِى دُبُ َس ِمْن ْي ل ]. أخرجه البخاري. َ 1. (4271)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mûta gazvesinde Zeyd İbnu Hârise (radıyallahu anhümâ)'yı emir (komutan) tayin etti ve dedi ki: "Eğer Zeyd öldürülecek olursa, komutan Ca'fer'dir. Ca'fer öldürülecek olursa Abdullah İbnu Ravâha'dır" (radıyallahu anhüm). Abdullah der ki: "Bu gazvede aralarında ben de vardım. (Bir ara) Cafer İbnu Ebî Talib (radıyallahu anh)'ı aradık. Onu ölüler arasında bulduk. Öyleydi ki cesedinin ön cephesinde doksan küsür ok ve mızrak yarası saydık." Bir rivayette de şu ziyadeyi ilave etmiştir: "Arka tarafında hiç yara yoktu." [Buhârî, Meğâzî 44.][240] َو َع ْن أنَ ٍس َر ِض َي ـ6242 ـ2 هّللاُ َعْنه َر ـ : [ ُسو َل هّللاِ ِهْم َخب ُر ُه ْم أ َّن # ْب َل أ ْن يَأتِي ِللنَّا ِس قَ َحةَ َواْب َن َرَوا َو َج ْعفَراً نَعى َزْيدا . فقَا َل: ً ِصي َب ُ . ي َب َزْيدٌ فَأ ِص أ َخذَ ال َّرايَةَ ُ ٌر فَأ َج ْعفَ َها َّم أ َخذَ ُ ْي رسو ِل ث . هّللاِ َوإ َّن َعْينَ ِصي َب، ُ فَأ َحةَ َها َعْبدُ هّللاِ ْب ُن َرَوا َّم أ َخذَ ِن ث # ُ ِرفَا تَذْ َّم ل . َ ثُ أ َخذ َها َس : هُ ْي ٌف ِم ْن ُسيُو ِف هّللاِ َح هّللاُ تَعالى لَ ِ ْمَرٍة فَفَتَ ِر إ َوِلىِد ِم ْن َغْي َع َخاِلدُ ب ُن ال ]. أخرجه البخاري والنسائي.« ْي ُن ْ ْ ِت ال ِرفَ ذَ » إذَا َسا َل دَ ْمعُ َه . ا 2. (4272)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Zeyd, Cafer ve İbnu Ravâha'nın öldüklerini onlardan haber gelmezden önce bildirdi. Şöyle demişti: "Bayrağı Zeyd aldı ve isabet aldı (öldü). Bayrağı ondan sonra Ca'fer aldı o da öldü. Sonra Abdullah İbnu Ravâha aldı, o da öldü. -Böyle deyince Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın gözleri yaşla doldu.- (Resulullah sözlerine devam etti): Bayrağı,sonra Allah'ın kılıçlarından bir kılıç, tâyin edilmeksizin aldı: Halid İbnu'l-Velid... Allah Teâla Hazretleri ona zafer verdi." [Buhârî, Cenâiz 4, Cihâd 7, 183, Menâkıb 25, Fedaili'l-Ashâb 25, 44; Nesâî, Cenâiz 27, (4, 26).] [241] ِز ـ6243 ـ3 ٍم قَا َل ِي َحا ِن أب ْي ِس ْب ـ : [ و ُل َو َع ْن قَ يَقُ َى َسِم ْع : في يَدى ُت َخاِلداً َما بَِق أ ْسيَا ٍف، فَ َ ُمْؤ َت ََةَ تِ ْسعَةُ لَقَدْ اِ ْنقَ َط َع فِي يَ ِدي يَ ْوم يَ َماِنيَّةٌ ََ َصِفي َحةٌ اِ ]. أخرجه البخاري . ه 3. (4273)- Kays İbnu Ebî Hâzım (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hâlid'in şöyle söylediğini işittim: "Mûta günü elimde dokuz kılıç kırıldı. Elimde sadece Yemen'de mamul bir safîha (geniş demirli kılıç) kaldı." [Buhârî, Megazî 44.][242] ِن ـ6246 ـ6 َو َع ْن َعْو ِف ْب ِهى َر ِض َي هّللاُ َعْنه قَا َل َم ’ ـ اِل ٍك ا َج ِع َر ِض َي هّللاُ َعْنه في َغ ْزَوةِ ُمْؤ ْش : [ تَةَ ِرثَةَ ِن َحا َخ َر ْج ُت َم َع َزْيِد اْب ُم ْسِل ِمي َن َج ُزوراً ْ َح َر َر ُج ٌل ِم َن ال َس َمعَهُ َغْي ُر َسْيِف ِه فَنَ ْي يَ َم ِن لَ ْ َو َرافَقَنِى َمدَِد ى ِم َن ال َم . دَ ْ ِدِه َسألَهُ ال فَ ْ ِم ْن ِجل فَأ ْع َط ِد . اهُ إيَّاهُ ُّى َطائِفَةً ْي ِه َس ْر َر َعلَ ِهْم َر ُج ٌل َعلى فَر ٍس أ ْصفَ َوفِي ِقينَا ُج ُمو َع ال ُّروِم، َو َم َضْينَا فَلَ ِة َرقَ ِة الدَّ ََ َّه ٌب. ى َخذَهُ َكَهْيئَ ٌج ُمذَ ِر فَاتَّ ْف َجعَ َل ال ُّروم ُّى يَ فَ َم ْ ُم ْسِل ِمي َن فَ َقعَدَ لَهُ ال ْ ِال ِ ِه ال ُّروم ُّى ب َمَّر ب َف َص ْخ َرةٍ فَ ْ ُّى َخل َر َسهُ َو دَِد . َحا َز فَ ِ َسْيِف ِه فَقَتَلَهُ َع ََهُ ب ِ َسْيِف ِه فَ َخ َّر ال ُّروم ُّى فَ َر َسهُ ب َب فَ َفعَ ْرقَ ِمْنهُ بَ ْع َو ِس ََ َحهُ َو . ليِد فَأ َخذَ ْ ْي ِه َخاِلدُ ْب ُن ال َث إلَ ُم ْسِل ِمي َن بَعَ ْ َح هّللاُ َعلى ال َّما فَتَ ِب. قَا َل َعْو ٌف: ُت لَهُ َ َض ال َّسلَ فَل ْ ل َم فَأتَْي ُت خاِلدا : ا ،ً فَقُ أ َعِل # ا َل َم َت أ ْن َر ُسو َل هّللاِ قَاتِ ِل؟ قَ ْ ِب ِلل ِال َّسلَ ْرتُهُ لَهُ ِى ا ْستَ ْكثَ . ُت َو قَضى ب : بَلى. ل ِكنه ْ ْو ’ ُسو ِل هّللاِ ل ْي ِه أ ُردَّنَّهُ إلَ تَ َر فَقُ : لَ ِ فَنَّ َكَها ِعْندَ َع هر .# ْي ِه. قَا َل َعْو ٌف: ُسو ِل هّللاِ َعلَ َر فَأبى أ ْن يَ ُردَّ َم ْعنَا ِعْندَ َّما ا ْجتَ َمدَِد ِهى َو َما فَعَ فَل # َل َخاِلدٌ َ ْ ال ْي ِه قِ َّصةَ َص ْص ُت َعلَ قَ . فقَا َل رسو ُل هّللا :# َصنَ ْع َت؟ قَال َك َعلى َما َح َملَ ْرتُه.ُ فقَا َل: ْي ِه َما يَا َخاِلدُ : اِ ْستَ ْكثَ ُردَّ َت َعلَ ِذ َِى أ َخذْ َّ ال ِم . ُت ْنه ْ َك ل ْو ِف لَ ْم فَقُ : أ َما ذَا َك؟ قَا َل َها يَا َخاِلد،ُ ألَ ِض َب # قَا َل َو دُوَن َك . فَقَا َل َر ُسو ُل هّللاِ :# َو : فَأ ْخبَ ْرتُه.ُ قَا َل: فَغَ ُردَّ : يَا َخاِلدَُ تَ َوةُ أ َمَرائِى؟ لَ ُكْم ِصْف ُ ِر ُكو َن ِلى أ ْم تَا ْي ِه، َه ْل أْنتُ َ ِهْم َك َعل دَ ُرهُ ْي َو َعلَ ِال ُم ْسِل ِمي َن ِه ْم الفر ُى يَ » ْف ْمِر ]. أخرجه مسلم وأبو داود.« ِرى ب َوهَو ِكنَايَةٌ عن ِشدهةٍ فَكنايتَهُ فيهم ْط ُع، ِرفََّن َكَه القَ .وقولهُ «’ ا ْى ْع » أ ’ ى تعرف صنيعك هذا َك بها حته ِزيَنَّ دُونكها» أى َج . وقوله « ا َصتهُ إذا اثب هت الهاء كسرت الصاد وإذا حذفتها فتحتها، فقلت َوةُ ال َّش ْىِء» ب َكسر الصاد خال خذها كأنهه وفا ٌء له بما وعده.و« ِصْف ْىِء صْفو ال هش . 4. (4274)- Avf İbnu Mâlik el-Eşca'î (radıyallahu anh) anlatıyor: "Mûta gazvesine Zeyd İbnu Hârise (radıyallahu anh) ile birlikte çıktım. Bana Yemenli bir asker refâkat etti ki, üzerinde sadece bir kılıncı vardı. Müslümanlardan biri bir deve kesti. Yemenli, ondan derinin bir parçasını istedi, o da verdi. Yemenli ondan kendine bir nevi kalkan yaptı. Yolumuza devam ederken bir Rum birliğiyle karşılaştık. Onlar arasında, üzerinde müzehheb (altın işlemeli) eğer taşıyan sarı bir at üzerinde bir adam vardı. Adamın silahı da müzehheb idi. Rumî adam müslümanlara şiddetle saldırmaya başladı. Yemenli asker de bir kayanın arkasında saklanarak onu takibe başladı. Derken rumî ona uğradı. Yemenli kılıncıyla atın ayaklarını kırdı ve Rumî yere düştü. Hemen kılıcıyla üzerine atılıp adamı öldürdü. At(ta olanları) ve silahı aldı. Allah Teâla Hazretleri müslümanlara zafer müyesser edince, Hâlid İbnu'l-Velid adama birini göndererek selebden (öldürdüğü kimsenin eşyalarından el koyduğu şeylerden) bazısını ondan aldı. Avf der ki: "Ben Hâlid'e gelerek, kendisine: "Bilmiyor musun, Resulullah, selebin öldürene ait olduğuna hükmetmiştir!" dedim. "Elbette biliyorum. Fakat aldıkları gözüme çok geldi!" dedi. Ben: "Ya bunu adama geri verirsin, ya da durumu Aleyhissalâtu vesselâm'a söylerim!" dedim. Ama Hâlid, geri vermekten imtina etti." Avf der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında toplanınca, ben Yemenlinin ve Halid'in yaptığı şeyleri hikaye ediverdim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ey Hâlid niye böyle yaptın?" diye sordu. Hâlid: "Bu gözüme çok göründü!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Ondan ne aldı isen geri ver!" dedi. Ben: "Ey Hâlid! Al işte, ben sana (böyle yapman gerektiğini) söylemedim miydi?" dedim. Resulullah: "Bu da ne demek?" buyurdu. Ben de anlattım. Bunun üzerine Resulullah öfkelendi ve: "Ey Hâlid, ona geri verme! Siz benim komutanlarımı bana bırakır mısınız hiç! [Sizin ve komutanlarımın misali, deve veya koyun çobanı tutulup da onları güden, sulama vakti gelince havuza götüren çoban ve sürüsüne benzersiniz. Sürü gelir havuza girer, temiz suyu içer, çobana bulanığı kalır. Temizi size bulanığı komutanlarıma." [Ebu Dâvud, Cihâd 148, (2719, 2720); Müslim, Cihâd 44, 45, (1753, 1754).][243] AÇIKLAMA: 1- Mûta gazvesi hicretin sekizinci yılında Cemâdilûla ayında cereyan etmiştir. Mûta, bugünkü Kudüs'e iki merhale uzaklıkta Suriye bölgesinde bir mevkinin adıdır. 2- Bu seferin sebebi, Bizans'ın Suriye bölgesindeki yetkililerinden biri olan Şurahbil İbnu Amr el-Gassanî'nin, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Basra sorumlusuna gönderdiği elçiyi öldürmüş olmasıdır. Resulullah elçisini öldüren Şurahbil'i cezalandırmak istiyordu. Ordu Zeyd İbnu Hârise komutasında idi. Müslümanlar Mu'ân nam mevkiye varınca Herakliyus'ün yüzbini Rum, yüzbini de Lahm ve Cüzâm kabilelerinden olmak üzere gayr-ı Rum ikiyüzbinlik bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduğu haberini alırlar. Burada iki gece kalıp ne yapacakları hususunda muhasebede bulunurlar. Hatta Resulullah'a yazıp ne yapılması gerektiğini sormayı düşünürler. Ancak Abdullah İbnu Ravâha: "Ey insanlar sizin şu anda hoşunuza gitmeyen şey, Medine'den yola çıkarken aradığınız şeydir: Şehîd olmak. Biz insanlarla sayıya bakarak, kuvvete bakarak savaşmıyoruz, din için savaşıyoruz. Yürüyelim. Bize mutlaka iki güzelden biri var: (Şehidlik veya zafer)" diyerek askerleri teşçî eder: "Vallahi doğru söyledi!" derler ve yürürler. Müslümanlar, Bizanslıların Rum ve hıristiyan-Arap karışımı muazzam ordusuyla Mûta'da karşılaşırlar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın belirttiği gibi, önce Zeyd İbnu Hârise şehid olur. Bayrağı Cafer İbnu Ebi Talib alır, o da şehid olur. Sonra bayrağı Abdullah İbnu Ravâha alır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu esnada (akşam), müslümanları Mescidde toplamış, an be an haber veriyor, şehid olanları ismen söylüyor, arkadan komutan olanı söylüyor, ölenler için istiğfarda bulunuyor. "Bayrağı Abdullah İbnu Ravâha aldı" deyip susar. Derken Ensâr'ın rengi değişir, Abdullah'tan hoş olmayan bir şey sâdır oldu zannederler. Bir müddet sonra Resulullah: "Düşmanla savaştı ve şehid oldu! Cennete kaldırıldılar, altın divanlar üzerindeler!"der ve üzüntü gider. Resulullah sonra bayrağı Hâlid İbnu Velîd'in aldığını "Bayrağı Allah'ın kılıçlarından bir kılıç aldı" diyerek haber verir. Hâlid o günden sonra seyfullah lakabını alır. Hâlid İbnu Velîd, İslam ordusunu bu pek büyük kalabalığa ezdirmemek için geri çeker.[244] * ÜSÂME İBNU ZEYD'İN, CÜHEYNE'NİN HURUKA'YA GÖNDERİLMESİ ِي َظ ـ6241 ـ5 ْبيَا َن قَا َل ـ َع : [ و ُل ْن أب ْب َن َزْيٍد َر ِض َي هّللاُ َعْن ُهما يَقُ َمةَ َسا ُ بَعثَنا رسو ُل # َسِم ْع : هّللاِ ُت أ َ ْوم قَ ْ َصبَّ ْحنَا ال ِة فَ إلى ال ُح ُرقَ َهَز ْمنَا ُه ْم َو َر فَ . ُج ٌل ِم َن ا ُت أنَا ِحقْ ِر َر ُج ًَ ِمْن ُهْم فَل ’ َ َصا َّما َغ َشْينَاهُ قَا َل ْن . َ فَل : َ هّللاُ َّ إله إ . فَ َك َّف َعْنهُ ا’ تُهُ ْ ِ ُر ْمِحى فَقَتَل ْنتُهُ ب َصار ُّى َو َطعَ ْن . ِ َّى َغ ذِل َك النَّب ِدْمنَا بَلَ َّما قَ فَل .# فقَا َل: أقَتَ َ َمةُ َسا يَا أ ُت ُ ْ ل هّللاُ؟ قُ َما قَا َلَ إلهَ إَّ تَهُ بَعدَ ْ ل : َما قَا َل ُمتَعَهِوذاً إنَّ . قَا َل: تَهُ بَ ْعدَ أ ْن قَا َلَ إلهَ إَّ ْ أقَتَل يَ ْوِم ْ ْب َل ذِل َك ال ْم أ ُك ْن أ ْسل ْم ُت قَ ِى لَ َمَّنْي ُت أنه َحتهى تَ َما َزا َل يُ َكهرِ ُر َها هّللاُ؟ فَ ]. أخرجه الشيخان وأبو داود.وزاد مسلم في رواية أخرى ِم َن ِج ُئ َخْوفاً لتَ ل ُمْ ْ ل ُمتَعَهِوذُ» ا ْ ْي ِه].«ا َمِة َكَّر َر ذِل َك َعلَ لِقيَا ْ َم ا َء ْت يَ ْو َجا ُع ِب هّللاُ إذَا ْصنَ َف تَ هّللا:ُ َكْي َوقَدْ قَا َلَ إلهَ إَّ لتَهُ ْ عن جندب: [أقَتَ ِل قَتْ ْ ال . 1. (4275)- Ebu Zabyân anlatıyor: "Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anh)'ı dinledim, diyordu ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi Huruka'ya gönderdi. Sabah baskını yapıp hezimete uğrattık. Ben ve Ensar'dan biri, Hurukalı bir adama rastladık. Adama galebe çalmıştık, Lâilaheillallah dedi. Adam bunu söyler söylemez Ensâri savaşmayı bıraktı, ben devam ettim ve mızrağımı saplayıp öldürdüm. Medine'ye geldiğimiz zaman benim yaptığım, Resulullah'ın kulağına ulaşmış. (Beni çağırttı ve.) "Ey Usâme! Sen, lailâhe illallah dedikten sonra adam mı öldürdün?" diye sordu. Ben: "O bunu, canını kurtarmak için söyledi!" dedim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Sen onu Lailahe illallah dedikten sonra öldürdün mü?" dedi. Bu cümleyi o kadar çok peşpeşe tekrar etti ki, keşke bugünden daha önce müslüman olmasaydım (müslüman olarak böyle bir cinayeti işlememiş olurdum) diye temenni ettim." [Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, (96). Ebu Dâvud, Cihâd 104, (2643).] Müslim'in Cündeb'ten kaydettiği bir diğer rivayet şöyle: "Sen Lâilahe illallah diyeni öldürdün mü? Kıyamet günü Lailahe illallah gelince ona nasıl hesap vereceksin?" Bunu ona çok tekrarladı."[245] AÇIKLAMA: 1- Bu seriyye, hicretin yedinci yılı Ramazan ayında cereyan etmiştir. Bu seriyyenin komutanı Gâlib İbnu Ubeydullah el-Kelbî'dir. Seriyyenin, komutandan ziyade, Üsâme'nin ismini alması, bu sefer sırasında Üsâme' nin işlediği hatanın şüyû bulması, onun çokça konuşulması sebebiyledir. 2- Hadis ve siyer kitaplarında benzer hadiseler kaydedilmekte, bazılarında farklı hadiseler aynı şahsa nisbet edilebilmektedir. Sadedinde olduğumuz gazve, İbnu Sa'd'ın kaydına göre yüzotuz kişilik bir ekibin gazvesidir. Resulullah, seriyeyi Necid'de Batn-ı Nahl'in geri tarafındaki Meyfa'a nâm mevkide bulunan Benî Ahvâl ile Benî Abd İbni Sa'lebe üzerine göndermiştir. Burası Medine'ye sekiz konaklık bir mesafededir. Bazı rivayetlere göre Üsâme (radıyallahu anh)'ın öldürdüğü kimse Mirdâs İbnu Nehîk'di. Kabilesi müşrik olmasına rağmen, kendisi müslüman olmuştu. Mirdâs koyun güdüyordu. Müslümanlar gelince herkes kaçmış, fakat bu müslüman olduğu için kaçmamıştı. Müslüman süvarilere esselamu aleyküm diye selam verir. Ancak Üsâme, öldürerek koyunlarını alır. Resûlullah bu hadiseye ziyadesiyle üzülür ve bir rivayette: "Siz onun elindekini almak için öldürdünüz" buyurur. Bazı rivayetler şu âyetin bu hadise üzerine indiğini belirtir: "Size (İslâmca) selam veren kimseye "sen mü'min değilsin" demeyin" (Nisa 94). Hadisin bazı vecihlerinde Resulullah, Üsâme'yi: "Bâri kalbini yarsaydın da bu sözü samimiyetle mi söyledi bilseydin ya!" diyerek paylamıştır.[246] * FETİH GAZVESİ ٍهى َر ِض َي ـ6244 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ْن َعِل بَعَ # دَادَ ثَنِى َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ ِمقْ ْ َر َوال َرْو أنَا . فقَا َل: َض َوال ُّزبَ ْي َحتهى تَأتُوا إْن َط فَإ َّن ِلقُوا َخاخٍ ةَ َها َم َعَها ِكتَا ٌب فَ ُخذُوهُ ِمْن ِ َها َظِعينَةً ب . َحتهى أتَْينَا ال َّرْو َضةَ نَا ُ ِنَا َخْيل نَا تَتَعَادَى ب فَاْن َط . نَا لَقْ ْ ل َّظِعينَ ِة فَقُ فَإذَا نَ ْح ُن ب : ِكتَا َب ِال ْ أخِر ِجى ال . َم فَقَال : ِعى ِكتَا ٌب َ ْت َما . نَا ْ فَقُ : ِك ل ْ تُ ْخِر َج َّن ال ل ِيَا َب َ ه ِقي َّن الث ْ نُل فَأتَْينَا ب ،# فإذَا فِي ِه: ِم ْن ِ ِه َر فَأ ْخ . ُسو َل هّللاِ َر َجتْهُ ِم ْن ِعقَا ِص َه تَا َب أ . ا ْو لَ ِبَ ْع ِض أ ْمِر َر ُسو ِل ِ ُر ُه ْم ب يُ ْخب ُم ْشِر ِكي َن ِم ْن أ ْه ِل َمَّكةَ ْ إلى نَا ٍس ِم َن ال تَعَةَ ْ ِي بَل ِن أب َحا ِط ِب ب َم فقَ :# يَا ا هذا؟ فَقَا َل هّللاِ .# ا َل َّي ا ِط ُب؛ َح : ْع َج ْل َعل ِس ِهْم يَا رسو ِل ! ، هّللاَِ تَ ْم أ ُك ْن ِم ْن أْنفُ َرْي ٍش َولَ فِى قُ َصقاً ْ ُمل َ ِى ُكْن ُت ا ْمرأ إنه فَأ ْحبَ ْب ِ َمَّكةَ ِهْم ب َوأ ْهِلي ُهْم ِ َها أ ْمَوالَ يَ ْح ُمو َن ب َرابَةٌ ُهْم قَ ِجِري َن لَ ُمَها ْ َكا َن َم ْن َمعَ َك ِم َن ال َو ْ ِهم ِهْم أ ْن أت ِخذَ فِي َس ِب فِي فَاتَنِى ذِل َك ِم َن النَّ ُت إذْ ِر بَ ْعدَ ا ُكْف ْ ِال ب َو ََ ِرضاً َع ْن ِدينِى، َو ََ ا ْرتِدَاداً ُت ذِل َك ُكْفراً ْ َو َما فَعَل َراَبتِى، ِ َها قَ يَ ْح ُمو َن ب َصدَقَ ُكْم يدا ” ْس ََِم. فقَا َل :# ً إنَّهُ قَدْ . ِق فقَا َل ُع َمُر َر ِض َي هّللاُ َع ُمنَافِ ْ َر ُسو َل هّللاِ أ ْضِر ْب ُعنُ َق هذَا ال ِري َك؟ لَعَ فقَا َل :# َّل هّللاَ تَعالى ْنه دَ ْعنِى يَا . َو َما يُدْ إنَّهُ قَدْ َش ِهدَ بَدْرا،ً ٍر َع َعلى اَ ْه ِل بَدْ َّطلَ ْر ُت لَ ُكْم ا . فَقَا َل: ْم فَقَدْ َغفَ َما ِشئْتُ ُوا َمل ْوِليَا ًء ا ْع . فَأْن َز َل هّللاُ تَعالى: يَا َّو ُكْم أ هِوي َو َعدُ ِخذُوا َعدُ َمنُواَ تَتَّ ِذي َن آ َّ َها ال أيُّ َح هقِ ْ َء ُكْم ِم َن ال َجا ِ َما ُروا ب َوقَدْ َكفَ َمَودَّةِ ْ ِال ِهْم ب ْي قُو َن إلَ ْ ْوِل ِه: ِل تُل . إلى قَ ِي َء ال َّسب فَقَدْ ]. أخرجه الخمسة إ النسائي.« َض َّل َسَوا َرْو َضةُ ِ ِ ُمعُ َج َم َخاخ» تَ ب َمدَينَةَ ْ َوال ْي .« ِن َمْو ِض ٌع َبْي َن َمَّكةَ َّظِعينَةُ َوال َرةُ ل ُم َسافِ ْ َمْرأةُ ا ل ْ ِت ا َّم ُج ِعلَ ِ » في ا’ ثُ َهْودَج ْ َم ْت فِي ال َمادَا َمْرأةُ ْ ْص ِل ال َم ْت ْو أقَا َر ََ ْت أ ْف ِس َها َساف َمْرأةِ نَ ْ َّم ُج ِعلَ ْت إلى ال ثُ َم ْعنى َو .« العِقا ُص َظِعينَةً ل ْ َوا ِ َها. َوائِب َف ذَ ْط َرا َمْرأةُ أ ل ْ ِ ِه ا َشدُّ ب ِذى تُ َّ ُط ال ل َخْي ْ » ا أخرجت الكتاب من ضفائرها الم ْعقوصة . 1. (4276)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni, Zübeyr'i ve Mikdâd'ı gönderdi ve dedi ki: "Gidin Ravzatu Hâh nam mevkiye varın. Orada bir kadın bulacaksınız. Onda bir mektup var, mektubu ondan alın gelin." Gittik. Atımız bizi çabuk götürdü. Ravza'ya geldik. Kadınla karşılaşınca: "Mektubu çıkar!" dedik. Kadın: "Bende mektup yok!" dedi. "Ya mektubu çıkarırsın yahut senin elbiselerini soyarız!" diye ciddî konuştuk. Saç örgülerinin arasından mektubu çıkardı. Onu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirdik. İçerisinde şu vardı: "Hâtıb İbnu Ebî Belte'a tarafından, Mekke'de olan bazı müşriklere yazılmıştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın (sefer hazırlığı ile ilgili) faaliyetlerini haber veriyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Hâtıb'ı çağırarak): "Ey Hâtıb, bu da ne?" diye sordu. Hâtıb: "Ey Allah'ın resulü, bana kızmada acele etme. Ben Kureyş'e dışardan katılan bir adamım. Ben onlardan değilim (aramızda kan bağı yok). Senin beraberindeki muhacirlerin (Mekke'de) akrabaları var. Mekke'deki mallarını ve âilelerini himaye ederler. Bu şekilde nesebten gelen hâmilerim olmadığı için oradaki yakınlarımı himaye edecek bir el edineyim istedim. Bunu katiyyen küfrüm veya dinimden irtidadım veya İslâm'dan sonra küfre rızamdan dolayı yapmadım" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bu bize doğruyu söyledi!" dedi. Hz. Ömer atılarak: "Ey Allah'ın Resulü! Bırak beni, şu münâfığın kellesini uçurayım!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da: "Ama o Bedr'e katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Hazretleri Bedir ehlinin hâline muttali oldu da: "Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret etmişim" buyurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri şu vahyi indirdi: "Ey iman edenler! Benim düşmanımı da kendi düşmanlarınızı da dostlar edinmeyin. (Kendileriyle aranızdaki) sevgi yüzünden onlara (peygamberin maksadını) ulaştırırsınız (değil mi?) Halbuki onlar Hak'tan size gelene küfretmişlerdir" (Mümtehine 1). [Buhârî, Megâzî 9, Cihâd 141, 195, Tefsir, Mümtehine 1, İsti'zân 23, İstitâbe 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 161; Ebu Dâvud, Cihâd 108, (2650, 2651); Tirmizî, Tefsir, Mümtahine, (3302).][247] ِن َعبَّا ٍس َر ِض َي ـ6244 ـ2 هّللاُ َعْنهما َو َع ِن اْب فِي َر َم أ َّن # َضا َن َر ـ : [ ُسو َل هّللاِ ِ فَتْح ْ َوةَ ال َغ َزا َغ ْز ]. أخرجه الشيخان. 2. (4277)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Feth gazvesini Ramazan ayında yaptı." [Buhârî, Megâzî 47, Savm 34, Cihâd 106; Müslim, Sıyâm 88, (1113).][248] ِر ـ6244 ـ3 قَا َل ِن ال ُّزبَ ْي َو َع ْن ُع ْرَوةَ ْب َر َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ َّما َسا ل # َ َرْيشاً َغ ذِل َك قُ بَلَ ِ فَتْح ْ ال َر َج أبُو ُس َ ُم فَ َخ َعام . َو َح ِكي ْفيَا َن ْب ُن َح ْر ٍب، َخبَ َر ْ ِم ُسو َن ال تَ ْ َء يَل َوبُدَْي ُل ْب ُن َو ْرقَا ِن ْب ُن . ِح َزاٍم، َّظ ْهَرا َمَّر ال ْوا ُوا يَ ِسي ُرو َن َحتهى أتَ بَل فَأق . ْ َرا ُن َع َرفَةَ َها نِي ٍن َكأَّن َرا ِنِي فإذَا ُه . فَقَا َل ْم ب َر أبُو ُس : ْفيَا َن َها ِني َكأنَّ َم َء ا هِذِه؟ لَ فقَا َل أبُو ُس : بَنُو َع ْمٍرو أقَ ُّل ِم ْن ذِل َك. ْف نِي . يَا َن َرا ُن بَنِى َع ْمٍر ا ُن : و َع َرفَةَ؛ فقَا َل بُدَْي ُل ْب ُن َو ْرقَا ِ ِهْم َر فَ # ُسو َل هّللاِ َرآ ُه ْم نَا ٌس ِم ْن َح َر ِس َر ُسو ِل هّللاِ ْوا ب فأدْ # أبُو ُسْفيَا َن َر ُكو ُه ْم فَأ َخذُو ُه ْم، فَأتَ َ عَ فأ ْسل . بَّا ِس َم ْ َر قَا َل ِلل َّما َسا ِ فَل : ْس َ اِ ْحب ُم ْسِل ِمي َن ْ ُظ َر إلى ال ْن َجبَ ِل َحتهى يَ ْ ِ ِهى أبَا ُس . ْفيَا َن ِعْندَ َخ ْطِم ال ُمُّر َم َع النَّب قَبَائِ ُل تَ ْ ِت ال َجعَلَ عَبَّا ُس فَ ْ ِ فَ # ي َحبَ َسهُ ال َعلى أب ًَ َكتِيبَةً َكتِيبَةً ُس . ْفيَا َن ٍر يَا َعبَّا ُس َم : هِذِه ِغفَا ٌر. فقَا َل: فَ . فقَا َل: ْن هِذِه؟ قَا َل َمَّر ْت َكتِيبَةٌ َماِلى َوِل ِغفَا . َّم َمَّر ْت ُج َهْينَةُ َل ذِل َك َو َم ث . فقَا َل: َّر ْت ُ ْ ِمث ٌم ْي َه فقَ : ا ُسل . ا َل َ لَ ْ ْم يَ َر ِمث لَ بَلَ ْت َكتِيبَةٌ َل ذِل َك َحتهى أقْ َمعَ يَا َعبَّا ُس َم : ه ُؤ ََِء ا’ هُ فقَ : ْن هِذِه؟ قَا َل ِمث . ا َل ْ ِهْم َس ْعدُ اْب ُن ُعبَادَةَ ْي َصا ُر َعلَ ْن ُ فقَا َل َس : ال َّرايَة. ْعدٌ َك ْعبَةُ ْ َح ُّل ال ْستَ تُ َ يَ ْوم ْ َح َمِة، ال ْ َمل ْ يَ ْو ُم يَ ْو ُم ال ْ ِر فقَا َل أبُو ُس : ْف يَا أبَا ُس . يَا َن ْفيَا َن ال َما ِ َء يَا َعبَّا ُس، َحبَّذَا يَ ْو ُم . ْت الذه َّم َجاَ ثُ َكتِ ِهْم َرسو ُل هّللاِ َكتَائِ ِب، فِي ْ َى أقَ ُّل ال َو ِه ٌ يبَة # َو َرايَةُ َو ِ ِهى أ ْص َحابُه،ُ َمَّر َر النَّب # سو ُل هّللاِ َّما ِم َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَلَ عََّوا ْ ِن ال ِر اْب َم َع ال ُّزبَ ْي َما قَا َل؟ ْم َما قَا َل َس ْعدُ ْب ُن ُعبَادَةَ؟ قَا َل: ْعلَ ْم تَ ِي ُسْفيَا َن قَا َل: ألَ # َب َِأب َو قَا َل: َكذَا َكذَا . َك ْعَبةُ ْ َك ْعبَةَ ويَ ْوٌم تُ ْك َسى فِي ِه ال ْ ُم هّللاُ فِي ِه ال هظِ ِك ْن هذَا يَ ْوٌم يُعَ َولَ ُسو ُل هّللاِ َب َس ْعدُ ْب ُن ُعبَادَة،َ َمَر َر فقَا َل َكذَ ، # أ ْن َوأ َوِل ْ َمَر َخاِلدَ ْب َن ال َوأ َح ُجو ِن، ْ ِال َو تُ دَ َخ َل ْر َكَز َرايَتُهُ ب ِم ْن َكدَى، َر ِض َي هّللاُ َعْنه أ ْن يَ ْد ُخ َل ِم ْن أ ْعلى َمَّكةَ َء يِد # تِ َل ِم ْن ِم . ْن َكدَا فَقُ ِل َخاِلٍد يَ ْو َمئِ ٍذ َر ُج ََ ِن ِف ْهِر ُّى َر ِض َي هّللاُ َعْن ُحَبْي ’ هما ُش َخْي : ْب ُن ا ْ ِ ٍر ال َو ُكْر ُز ْب ُن َجاب َجبَ ِل ْشعَ ِر ]. أخرجه البخاري.« ، ْ ْطُم ال َخ » ب : أنفهُ النهاد ُر منه، وحطم الخيل بالحاء ال ُمهملة والخيل بمعجمة ثم مثفاة تحتانية هو الموضع المتضايق الذي ِالخاء المعجمة تنحطم فيه الخيل ويحطم بعضها بعضا. وذلك ليراها جميعها وتكنر في عينه.« ِمار ً ال المعجمة: ما يلزمك ه والذ » بكسر الذه حفظه مما يتعلق بك، والمراد هنا به الحرب ’ هن ا”نسان يُقاتل على ما يلزمه حفظه.«َوال َكتيبةُ» واحدة الكتائب وهى العساكر أحد جبلى مهك . الحرب والقتال ال يخلص منه.«والحجون» ة من جهة الغرب وال هشمال َّ المرتبة.و«الملحمة» ذى 3. (4278)- Urve İbnu Zübeyr rahimehullah anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Fetih senesinde (Mekke'ye müteveccihen) yürüyünce, bu haber Kureyş'e ulaştı. Ebû Süfyan İbnu Harb, Hakim İbnu Hizam, Büdeyl İbnu Verkâ haber toplamak üzere şehrin dışına çıktılar. Yürüyerek ilerleyip Merrü'z-Zehrân nâm mevkie kadar geldiler. Bir de ne görsünler; her tarafta ateşler yanıyor, tıpkı Arafat'ta hacıların yaktığı ateşler gibi. Ebû Süfyân şaşkın: "Bu da ne? Sanki Arafat'taki ateşler!" der. Budeyl İbnu Verka, "Beni Amr'ın ateşleri olmasın?" der. Ebû Süfyân: "Ama, Beni Amr'ın ateşi bundan az olmalı! der. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devriyelerinden bazıları bunları görür, yaklaşır ve tevkif edip, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirirler. Ebû Süfyan müslüman olur. Yürüdükleri zaman Abbâs (radıyallahu anh)'a: "Sen Ebû Süfyân'ı şu dağın burnunda durdur da müslümanları görsün! buyurur. Tenbih edildiği şekilde Hz. Abbas, Ebû Süfyân'ı (hakim bir noktada) durdurur. Kabileler, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte bölük bölük Ebû Süfyân'ın önünden geçmeye başlarlar. Bir bölük geçer, Ebû Süfyan sorar: "Ey Abbas bunlar kim?" "Bunlar Beni Gıfar!" der. Ebû Süfyan: "Bana ne Gıfâr'dan!" der. Sonra Ceheyne kabilesi geçer. Ebû Süfyân aynı şekilde sorar, aldığı cevaba benzer mukabelede bulunur. Arkadan Süleym geçer. Ebû Süfyân aynı şekilde sorar, aldığı cevaba benzer mukabelede bulunur. Derken bir bölük gelir ki, bu öncekilerden çok farklıdır.Yine sorar: "Ey Abbâs bunlar kim?" "Bunlar, der Abbas, Ensârdır. Başlarında Sa'd İbnu Ubâde, beraberlerinde de bayrak var!" Sa'd der ki: "Ey Ebû Süfyân, bugün savaş günüdür. Bugün Kabe'nin helal addolunacağı gündür!" Ebû Süfyân Abbâs'a: "Ey Abbâs! (Sen Mekkelisin) bugün muhafaza vazifeni yapacağın en iyi fırsat. Görelim seni (şehri yağmalatma)" der. Derken bir bölük daha geçer. Bu geçenlerin sayıca en küçüğü. Bunların içinde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve (yakın) ashabı var. Resulullah'ın sancağı da Zübeyr İbnü'l-Avvâm (radıyallahu anh)'ın elindedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ebû Süfyân'ın yanından geçerken, Ebû Süfyân: "Sa'd İbnul-Ubâde'nin söylediğini biliyor musun?" der. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ne demişti?" diye sorar. Ebû Süfyân: "Şunu şunu söyledi" diyerek (yukarıda kaydedilen sözlerini) hatırlatır. Bunun üzerine Resulullah: "Sâd ibnu Ubâde yanıldı. Bilakis, bugün Allah'ın Ka'be'nin şanını yücelttiği bir gündür; bugün Ka'be'ye örtünün giydirildiği bir gündür!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), sancağının (Mekke'nin Batı ve Kuzey cihetinde yer alan iki dağdan biri olan) el-Hacun'a dikilmesini emretti. Hâlid İbnu Velid (radıyallahu anh)'a, şehre Mekke'nin üst kısmından, Kedâ'dan girmesini ferman buyurdu.[249] O gün Halid İbnu Velid'in süvârilerinden iki kişi öldürülür: Hubeyş İbnu'l-Eş'ar ve Kürz İbnu Câbir el-Fihrî (radıyallahu anhümâ)." [Buhârî, Megazî, 48.][250] ِن َعبَّا ٍس َر ِض َي ـ6244 ـ6 هّللاُ َعْنه قا َل َو َع ْن اْب ِن ـ : [ هظ ْهَرا ال ِ َمهرِ ب َ ِن َح ْر ٍب فَأ ْسلَم ِأبى ُسْفيَا َن ْب عَبَّا ُس ب ْ َء ال َج . ا عَبَّا ْ فقَا َل ال ُس: يَا َق بَابَه َو َم ْن أ ْغلَ ُهَو آ ِم ُن، ِي ُسْفيَا َن فَ َر أب َم ْن دَ َخ َل دَا . قَا َل: نَعَ ْم. ل َت لَهُ َشْيئاً ْ ْو َجعَ لفَ ْخ َر فَلَ ْ ر ُسو َل هّللاِ! إ َّن أبَا ُسْفيَا َن َر ُج ٌل يُ ِح ُّب ا َم ْس ِجدَ ْ َو َم ْن دَ َخ َل ال ُهَو آ ِم ٌن، قى ِس ََ َحهُ فَ ْ َو َم ْن أل فَ ]. أخرجه أبُو داود . ُهَو فَ آ ِم ٌن ُهو آ ِم ٌن، 4. (4279)- İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Abbas, Ebû Süfyan İbnu Harb'i getirmitşi, Merrü'z-Zahr'dan müslüman oldu. Abbâs (radıyallahu anh) dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü, Ebû Süfyân, şereflenmeyi seven bir kimsedir. (Onun şerefleneceği) bir şey yapsanız!" "Doğru söyledin! (şehre girerken ilan edin): "Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse emniyettedir, kim kapısını kapar (evinden dışarı çıkmazsa) emniyettedir, kim silahını atarsa o da emniyettedir. Kim Mescide (Ka'be'ye) girerse o da emniyettedir!" [Ebû Dâvud, Harâc 25, (3021, 3022).][251] َو َع ْن أنَ ٍس َر ِض َي ـ6244 ـ1 هّللاُ َعْنه قَا َل ـ : [دَ َخ َل رسو ُل هّللاِ # َّما نَ َز َعهُ ُر فَلَ ِم ْغفَ ْ َعلى َرأ ِس ِه ال ِ فَتْح ْ ال َ يَ ْوم َء َر ُج ٌل َمَّكةَ فقَا َل: َج . ا َك ْعبَ ِة ْ ِر ال ِأ ْستَا ِ ٌق ب ه َط ٍل ُمتَعَل اْب ُن َخ . فقَا َل: وهُ ُ اقتُل ]. أخرجه الستة. 5. (4280)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Fetih günü, Mekke'ye başında miğferiyle girdi. Onu çıkardığı zaman, bir adam gelerek: "İbnu Hatal[252] Ka'benin örtüsüne sarılmış (vaziyette yakalandı), affedelim mi?" dedi. "Onu öldürün!" emir buyurdular." [Buhârî, Megâzî 48, Cezâu's-Sayd 18, Cihâd 169, Libâs 17; Müslim, Hacc 450, (1357); Muvatta, Hacc 247, (1, 423); Ebû Dâvud, Cihâd 127, (2685); Tirmizî, Cihâd 18, (1693); Nesâî, Hacc 107, (5,201).][253] ا ٍص َر ِض َي ـ6245 ـ4 هّللاُ َعْنه قَا َل ِي َوقَّ ِن أب َو َع ْن َس ْعِد ْب َّما َكا َن يَ ْو ُم ـ : [ ا َ ل أ َّم َن رسو ُل هّللاِ ِ فَتْح ْ ِن ل # ٍر َوا ْمَرأتَا نَفَ أ ْربَعَةَ َس إَّ النَّا . َما َن َر ِض َي هّللاُ َعْنه ْ فَا ْختَبَأ ِعْندَ ُعث ِ ِي ال َّس ْرح َعلى ِهُم اْب ُن أب َّما دَ َعا رسو ُل هّللاِ # فَهُ فِي . فَلَ َما ُن َحتهى َوقه ْ ِ ِه ُعث َء ب بَ ْيعَ ِة َجا ْ َس إلى ال النَّا قبَ َل َعلى ْ َّم أ ِة. ثُ اِلثَ َّ َّم بَاَيعَهُ بَ ْعدَ الث ِعَهُ ثُ ْي ِه ثَثا،ً ُك ُّل ذِل َك يَأبَى أ ْن يُبَاي َظ َر إلَ َسهُ فَنَ َع َرأ َرفَ ِ ْع َعْبدَ هّللاِ؛ فَ ِ َّى هّللاِ بَاي رسو ِل هّللاِ .# قَا َل: يا َنب ِ ِه فقَا َل َما َكا َن في ُكْم َر ُج ٌل َر ِشيدٌ يَقُو ُم أ ْص َح : إلى هذا اب هُ ُ تُل َعتِ ِه فَيَقْ َرأنِى َكفَ ْف ُت يَ ِدى َع ْن بَ ْي ِحي َن ََ . وا ُ فَقَال : َ ْف ِس َك أ ِرى َمافِى نَ َما نَدْ ْيِن َك فقَا َل ِعَ ْينَا ب ْو َما َت إلَ أ : ا ِ ٍهى أ ْن تَ ُكو َن لَهُ َخاِئنَةُ ِن إنَّهَُ ’ َيْنَب ِغى ِلنَب ُو ْعيُ . دَ َم قَا َل أبُو دَا : ْ َو َكان َعْبدُ هّللاِ أ َخا ُعث ا َن ِم َن ال َّر َضا َع ِة]. ِ أخرجه أبو داود والنسائي.«ال َّر َشيدُ» ي ُب العاقِ ُل الفطن ب َّ الل .و« ا ِن َخاِئنَة ’ ُ ٌ عن ال َّر ْمز َو ْعيُ » ا ِكنَايَة ”شَارة. 6. (4281)- Sa'd İbnu Ebi Vakkas (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), fetih günü dört erkek iki kadın dışında, herkese (hayatını bağışladı ve) emân tanıdı. Bu dörtler arasında İbnu Ebi Sarh da vardı. Hz. Osman'ın yanında saklandı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) halkı, kendisine biat etmeye çağırınca, Hz. Osman (radıyallahu anh) onu da getirip Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında durdurdu ve: "Ey Allah'ın Resulü! Abdullah'tan biat al!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm (hiç ses çıkarmadan) üç sefer başını kaldırıp ona baktı. Her seferinde bey'at'tan imtina ediyordu. Üç seferden sonra, onunla da biat etti. Sonra ashabına yönelip: "İçimizde, elimi bey'at için vermekten imtina ettiğimi görünce kalkıp öldürecek aklı başında bir adam yok muydu?" buyurdular. Ashab: "İçinizden geçeni nasıl bilelim. Keşke bize gözünüzle bir imâda bulunsaydınız!" dediler. Bunun üzerine: "Bir peygambere hain gözlü olmak yaraşmaz!" buyurdular." [Ebû Dâvud der ki: "Abdullah, Hz.Osmân'ın süt kardeşiydi." [Ebû Dâvud, Cihâd 127, (2683); Nesâî, Tahrîmu'd-Dem 14, (7, 105, 106).][254] ِن َم ْسعُوٍد َر ِض َي ـ6242 ـ4 هّللاُ َعْنه قا َل َو َع ِن اْب َجعَ َل َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ُص ٍب فَ ِة نُ دَ َخ َل # ِمائَ بَ ْي ِت ِستُّو َن َو َث ََثُ ْ ِ َو َحْو َل ال فَتْح ْ ال َ يَ ْوم َويَقُو ُل ِعُوٍد فِي يَ ِدِه، َها ب يَ : بَا ِط ُل ْطعُنُ ْ َح ُّق َو َز َه َق ال ْ َء ال َج . ا إ َّن ا بَا ِط َل َكا َن َز ُهوقاً ْ بَا ِط ُل َو َم ل . ا يُ ِعيدُ ْ َح ُّق َو َما يُ ْبِد َئ ال ْ َء ال َج ]. أخرجه ا ُص ُب» ا َه الشيخان والترمذي.«النُّ َو ُس ُكونِ َص ب : ا ٌب ِ َّضِم ال َّصاِد َو َج ْمعُهُ أْن ُم، ال َّصنَ . 7. (4282)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) fetih günü, (Mescid-i Haram'a) girdiği zaman Beytullah'ın etrafında üç yüz altmış tane dikili (put) vardı. Elindeki çubukla onlara dürtüyor ve: "Hak geldi, bâtıl zeval buldu. Bâtıl zaten zeval bulucudur" (İsra 81); "Hak geldi, bâtıl hiçbir şeyi yoktan varedemez, gideni de getiremez" (Sebe' 49) diyordu." [Buhârî, Megâzî 48, Mezâlim 32, Tefsir, Beni İsrail 12; Müsli, Cihâd 87, (1781); Tirmizî, Tefsir, Beni İsrâil, (3137).][255] ِ ٍر َر ـ6243 ـ4 َي ـ هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن َجاب َمَر َر ُسو ُل ِض : [ هّللاِ أ # َك ْعبَةَ ْ َى ال ْط َحا ِء أ ْن يَأتِ بَ ْ ِال ِ َو ُهَو ب فَتْح ْ َخ هطا ِب َز َم َن ال ْ ُع َمَر ْب َن ال ُّى فَيَ ْم ُحو ُك َّل . ُصو َرةٍ فِيَها َها النهب ْ ْم يَدْ ُخل َولَ َها]. أخرجه أبو داود . ْت ُك ُّل ُصو َرةٍ فِي # َحتهى ُمِحيَ 8. (4283)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Fetih sırasında Ömer İbnu'l-Hattâb'a, Bathâ'da iken Kâ'be'ye gelip oradaki bütün suretleri ortadan kaldırmasını emretti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) oradaki bütün suretler ortadan kaldırılmadıkça Ka'be'ye girmedi." [Ebû Dâvud, Libâs 48, (4156).][256] ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6246 ـ4 هّللاُ َعْنهما قَا َل َو َع ِن اْب ُّى ـ : [ بَ َل النَّب أق # َعلى ْ ِم ْن أ ْع ََ َمَّكةَ ِ فَتْح ْ ال َ يَ ْوم ْب َن َزْيٍد َمةَ َسا ُ أ تِ ِه، ُمْرِدفاً َرا ِحلَ َر ِض َي هّللاُ َعْنهما . بَ ْي ْ ال ِ ِ ِمْفتَاح َى ب َمَرهُ أ ْن تَأتِ َم ْس ِجِد فَأ ْ ِال َح َجبَ ِة َحتهى أنَا َخ ب ْ ِم َن ال َحةَ ْ َما ُن ْب ُن َطل ْ ِب ََ ٌل َو ُعث َم ِت. ا ُن َو َمعَهُ ْ َه َب ُعث فَذَ ِمْف ْ ْع ِطي ِه ال ْت أن تُ ِهمِه فَأبَ ُ ِ تَا َح. فقَا َل: ى إلى أ ب ْ ْخ ُر َج َّن هذَا ال َّسْي ُف ِم ْن ُصل يَ ْو لَ ْع ِطينَّهُ أ تُ َو هّللاِ لَ َط . تْهُ إيَّاهُ ِ ِه َر فَأ ْع . ُسو َل هّللاِ َء ب فَ ،# َجا َّم َخ َر فَدَ َخ َل # َج فَا ْستَبَ َق النَّا ُس، فَ َهاراً طو ًي ثُ َمَك َث فِي ِه نَ َما ُن، فَ ْ َو ِب ََ ٌل َو ُعث َمةُ َسا ُ َو َمعَهُ أ َّو َل َم ْن دَ َخ َل، َكا َن َعْبدُ هّللاِ ْب ُن ُع َََمَر أ بَا ِب قَائِماً ْ َء ال َو َجدَ ِب ََ ًَ َو َرا َسألَهُ! ُّى فَ . فَ َّى النب أْي َن # ى فِي ِه َصل ه ِذى َصل َّ ِن ال َمَكا ْ ؟ فأ َشا . قَا َل َعْبدُ هّللا:ِ فَنَ ِسْي ُت أ ْن أ ْسألَه،ُ َر إلى ال هى من َس ْجدَةٍ ْم َصل أخرجه البخار هي.« َك ]. ال » بَ ْي ِت َح َجبَةُ ْ َو ُهَو َساِد ُن ال َجمع حاج ٍب، . 9. (4284)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Fetih günü Mekke'nin yukarı kısmından, devesinin üzerinde olarak ilerledi. Terkisinde de Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ) vardı. Beraberinde Hz. Bilâl ve (Ka'be'nin) hâciblerinden olan Osman İbnu Talha da vardı. Mescid-i Haram'da devesini ıhtırdı. Osman'a Kâbe'nin anahtarını getirmesini emretti. Osman annesine gitti. Ancak kadın anahtarı vermekten imtina etti. Osman: "Vallahi, ya anahtarı verirsin ya da şu kılıç belimden çıkacaktır!" dedi. Kadın anahtarı verdi. Osman Resulullah'a getirdi. Aleyhissalâtu vesselâm kapıyı açıp, Betyullah'a girdi. Onunla birlikte Hz. Üsâme, Bilal ve Osman da girdiler. Gündüzleyin içnde uzun müddet kaldı,sonra çıktı. Halk (içeri girmede) yarış etti. Abdullah İbnu Ömer ilk giren kimseydi. Girince, Bilâl (radıyallahu anh)'ı kapının arkasında ayakta duruyor buldu. "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) nerede namaz kıldı?" diye sordu. Bilal, Aleyhissalâtu vesselâm'ın namaz kıldığı yeri işaret ederek gösterdi. Abdullah der ki: "Kaç rek'at kıldığını sormayı unuttum."[257] [Buhârî, Cihâd 127, Salât 30, 81, 96, Teheccüd 25, Hacc 51, 52, Megâzî 77, 48; Müslim, Hacc 389, (1329).][258] َرة َر ِض َي ـ6241 ـ54 هّللاُ َعْنه قال ِي ُه َرْي َو َع ْن أب َح هّللاُ َعلى َر ـ : [ ُسوِل ِه َّما فَتَ ل # ْي ِه، َ نى َعلَ ْ َحِمدَ هّللاَ َوأث فِي النَّا ِس فَ َ َمَّكة،َ قَام َوقَا َل ِح َّل : ْم إ َّن هّللاَ تَعالى َحبَ َس تَ َها لَ َوإنَّ ُمْؤ ِمِني َن، ْ َوال ِهْم َر ُسولَهُ ْي َّط َعلَ َو َسل ِفي َل، ْ ال َع ’ ْن َمَّكةَ ْت ِلي َسا َعةً َّ َحل َما َها إنَّ َوإنَّ ْبِلى، َحٍد قَ ِح َّل َها لَ ْن تَ َوإنَّ ٍر، َها َو ََ يُقْ َط ِم ’ َحٍد بَ ْعِدي. ُع ْن نَ َو ََ يُ ْختَلى َخ ََ َها، ُر َصْيدُ َها، َو َم ْن َف ََ يُنَفَّ ِل ُمْن ِشٍد، َها إَّ قَ َطتُ ُ ِح ُّل ل َو ََ تَ َش َج ُر َها، ِل قَتِي ْ َوإ َّما أ ْن يُقَادَ أ ْه ُل ال ِن إ َّما أ ْن يَ ْعِق َل، ٍر النَّ َظ َرْي َخْي ِ ُهَو ب تِ َل لَهُ قَتِي ٌل فَ عَ ق . بَّا ُس ُ ْ فَقَا َل ال : ا إ ” هُ فى َّ َر ُسو َل هّللا،ِ فإنَّا نَ ْجعَلَ ِخ َر يَا ذْ َو بُو ِرنَا ق بُيُوِتنَا. فقَا َل: ا ُ ِخ َر إ ” َّ ذ ]. أخرجه الشيخان وأبو داود . ْ ِم . َوا َها َعلى الدَّ ِل ُمْن ِشٍد» أى ِل ُمعَ َّر ٍف لَ َها إَّ قَ َطتُ ُ ِح ُّل ل َوقوله: «َ تَ ْطعُه.ُ ْش ُب.و«ا ْخ ِت ََ ُؤهُ» َق لعُ ْ ل َخ ََ» ا ْ «ا 10. (4285)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Allah Teâla Hazretleri, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke'nin fethini nasib edince, halkın içinde kalkıp, Allah'a hamd ve sena ettikten sonra dedi ki: "Allahu Zülcelal Hazretleri, Mekke'yi filin girmesinden korumuştur. Mekke'lilere Resûlünü ve mü'minleri musallat etti. Mekke(de savaşmak) benden önce hiç kimseye helal edilmedi. Bana da bir günün muayyen bir zamanında helal edildi. Benden sonra da kimseye helal edilmeyecek. Onun avı ürkütülmemeli, otu yolunmamalı, ağacı kesilmemeli. Buluntular da ancak sahibi aranmak kasdıyla alınabilir. Kimin bir yakını öldürülmüşse, o kimse iki husustan birinde muhayyerdir: Ya diyet alır, ya da ölünün ailesi kısas ister (katil öldürülür)." Abbâs (radıyallahu anh): "Ey Allah'ın Resûlü! İzhir otu bu yasaktan hariç olsun! Zira biz onu kabirlerimizde ve evlerimizde kullanıyoruz!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: "İzhir hâriç! buyurdu." [Buhârî, İlim 39, Lukata 7, Diyât 8; Müslim, Hacc 447, (1355); Ebû Dâvud, Menâsik 90, (2017).][259] َو َع ْن َو ـ6244 ـ55 ْه ٍب قَا َل َر ِض َي ـ : [ هّللاُ َعْنه ِراً ُت َجاب َسأل : ا َل ْ َشْيئاً؟ قَ ِ فَتْح ْ ال َ َه ْل َغنِ ُموا يَ ْوم : َ]. أخرجه أبو داود . 11. (4286)- Vehb (rahimehullah) anlatıyor: "Hz. Cabir (radıyallahu anh)' a sordum: "Mekke fethedildiği gün, herhangi bir şey ganimat kılındı mı?" "Hayır! cevabını verdi." [Ebû Dâvud, Harâc 25, (3023).][260] ِ ٍر َر ِض َي ـ6244 ـ52 هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن َجاب دَ َخ َل # َس َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ َمةٌ ْي ِه ِع َما َوا ُؤهُ أْبيَ ُض َو َعلَ َوِل َم ُء َّكةَ ْودَا ]. أخرجه أبو داود والترمذي. 12. (4287)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke'ye girdiğinde sancağı beyaz, üzerindeki sarığı da siyahtı." [Ebû Dâvud, Cihâd 76, (2592); Tirmizî, Cihâd 9, (1679).][261] AÇIKLAMA: Kitabımız Mekke'nin Fethiyle ilgili 12 ayrı rivayet kaydetmiş durumda. Rivayetlerde temas edilip de biraz açıklama gerektiren noktalara burada sırayla temas edeceğiz. Ancak, ona geçmezden önce, Fetih hâdisesini, tarihî bir hadise olarak özetlemek istiyoruz.[262] Fetih Hazırlığı: Mekke, sinesinde barındırdığı Ka'be sebebiyle her devirde ehemmiyetli bir merkez olagelmişti. Ka'be'ye terettüp eden değişik hizmetleri ifâ eden Mekkeliler, yani Kureyş Arapları, diğer Araplara nazaran daha itibarlı, daha şerefli kimseler addediliyordu. Arap yarımadasının her tarafında yaşayan muhtelif Arap kabilelerinin Ka'be'ye olan müşterek saygıları ve tavaf için aynı mevsimlerde yaptıkları ziyaret, Mekkelileri, onların hepsiyle tanışmaya, yakinen tanımaya, dostluklarını kazanmaya sevketmişti. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mekkeliler itibar ve imtiyazlık durumunda piramitin başında yer alıyordu. Bu yönüyle Mekke, sadece dini değil, siyasi ve ticarî bakımdanda mühim bir merkezdi. Öncelikle bütün Arapları birleştirerek güçlenmeyi, bu güçle de bütün dünyaya ilahi mesajı götürmeyi planına alan bir hareket, Mekke'yi fethetmeyi, oranın sağlayacağı maddi ve bilhassa mânevi avantajlardan istifade etmeyi göz ardı edemezdi. Bu sebeple Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke'yi bir an önce fethetmeyi planlamıştı. Hudeybiye sulhü bu gayeye gitmede en iyi atlama taşı oldu, zemîni fevkalade hazırladı. Müslümanlar sayıca arttılar, Hâlid İbnu Velid, Amr İbnu'l-Âs gibi, Mekke'nin dirayetli şahsiyetleri de İslâm'a kazanıldı. Hele sulhün, bizzat Mekkelilerce ihlâl edilmesi, müslümanların Mekkelilerin üzerine gitmesine meşru bir gerekçe de hazırlamıştı. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu maksatla sefer hazırlığına başlamış, Medinelilere ve Eslem, Gifâr gibi müttefiği olan diğer kabilelere de, sefer hazırlığı yapıp, yerlerinde beklemelerini emretmişti. Fakat bunun Mekke'ye müteveccih oldğunu en yakınlarına bile sezdirmiyordu. Öyle ki, bu çeşit işlerde en yakını, "iki vezirimden biri olan Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) bile, hazırlığın ne tarafta olduğunu merak ediyor, öğrenemiyor, kızı ve Resulullah'ın zevcesi olan Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'ya soruyordu. O da Resulullah'tan, istihbar etmiş olmak şöyle dursun, tahmin bile edemiyordu ki, şu cevabı vermiştir: "Bilmiyorum. Belki Benî Süleym'e, belki Taif'e, belki de Havâzin'edir." Cevapta dikkat çekici husus Mekke ihtimalinin zikredilmemiş olması. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), haber sızma ihtimalini asgariye düşürmek için her çeşit seyahati yasaklar. Bazı rivayetler Medine'den dışarıya kimsenin çıkamadığını belirtir. Bu tedbirlerdeki asıl gaye, Mekke'yi ani bir baskınla ele geçirip, savaşa, kan dökmeye meydan vermemektir. Şu halde, babın ilk hadisinde (4276) mevzubahis edilen Hâtıb İbnu Ebî Belta'a'nın mektubunu yakalatma hadisesini bu çerçevede anlayacağız ve söylenen hususa çarpıcı bir vesika nazarıyla bakacağız. * Hazırlıklar tamamlanınca, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hicretin sekizinci senesi, 10 Ramazanında Medine'yi terketti, ama yine Mekke istikametine değil. Hazırlanmaları için yazdığı kabilelere uğrayarak, oralardan sefere hazır olanları ordusuna katarak... Böylece hem gittikçe güçleniyor, hem de gideceği istikamet, asıl hedef hususunda tereddütleri artırıyordu. Bu suretle Mekke önlerine geldiği zaman onbin kişilik bir orduya ulaşmıştı. Konaklama emri verdiği zaman, her bir kabilenin ayrı ayrı yerlere yerleşmesini, geceleyin her askerin ayrı bir ateş yakmasını emretti.[263] Fetih: Şimdiden sonra hedefi gizlemeye gerek kalmamıştı. Artık mümkün mertebe korkutucu, şoke edici, savaş kararı verme hususunda mütereddid kılıcı ve hatta felç edici bir manzaraya, psikolojik bir tesire ihtiyaç vardı. Bu sebeple geniş araziye dağılan onbin ışığın tesiri Mekke'nin şefi Ebû Süfyân ve diğer ileri gelen liderleri şaşkına çevirmiş ve teslimiyete sevketmiştir. 4278 numaralı Urve İbnu Zübeyr hadisi bu safhayı tasvir etmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a "son muhacir" unvanıyla bu Mekke seferi sırasında katılmış olan Abbâs İbnu Adilmuttalib (radıyallahu anh), İslam ordusu Merru'z-Zahran'da konaklayınca, Resulullah'ın Mekke'ye ani bir baskınla girmesi halinde Kureyş'in ebedî bir helâke uğrayacağını düşünür. Bunu önlemek için bir oduncu veya (çoban gibi) herhangi bir adam bularak Mekke'ye gönderip, Resulullah'ın yerini haber vermek ve gelip "emân talebetmelerini sağlamak" maksadıyla Hz. Peygamber'in atına binerek araziyi araştırır. "Erak vadisinde dolaşırken kulağıma Ebû Süfyân, Hakim İbnu Hizâm ve Büdeyl İbnu Verkâ'ın sesleri geldi. Meğerse onlar da haber toplamak için çıkmışlarmış..." der, Abbâs (radıyallahu anh). Hz. Abbâs, Ebû Süfyân'a bunun onbin kişilik İslâm ordusu olduğunu söyledikten sonra "Atıma bin Resulullah'a gidelim, sana emân taleb edeyim, değilse, seni yakaladı mı vallahi boynunu vuracak" der. Resulullah'ın bineğinde oldukları için emniyetle askerlerin arasından geçerler. Ancak Hz. Ömer, Ebû Süfyân'ı görünce, koşarak Resulullah'ın huzuruna girer, öldürme izni ister. Fakat Abbâs (radıyallahu anh): "Ben civar verdim, himayesine garanti verdim" diyerek Resulullah'ın emânını sağlar. Resûlullah: "Sabahleyin gelin" der. Ertesi sabah Ebû Süfyân, Hakim İbnu Hizâm ve Büdeyl İbnu Verkâ üçü birden müslüman olurlar. Bu safhadan sonrası, 4278 numaralı Urve hadîsinde nakledilmiştir. Ebû Süfyân (radıyallahu anh) bir rivayete göre Mekke'ye Hakim İbnu Hizam ile birlikte gelir, Ka'be'de şöyle bağırır: "Ey Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamıyacağınız güçle geldi. Kim benim evime girerse emniyettedir. Kim Mescide girerse emniyettedir, kim kapısını kaparsa emniyettedir!" Sonra ilave eder: "Ey Kureyşliler! Müslüman olun selamette kalın!" Hanımı Hind gelerek, sakalından tutup: "Ey Âl-i Gâlib, bu ahmak ihtiyarı öldürün!" derse de, Ebû Süfyân: "Bırak sakalımı! Yeminim olsun, sen de müslüman olmazsan boynunu uçuracağım, çabuk evine dön!"der. Hint, terkeder gider. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ordunun bir kısmını Zübeyr'in emri altında Kedâ'dan sevkeder. Bir kısmını Sa'd İbnu Ubâde komtasında yine Kedâ cihetinde sevkeder. Sa'd'ın: "Bugün savaş günüdür. Bugün (Mekke'nin) haramlığı kalkmıştır" dediğini bir muhâcir Resulullah'a getirir. Bunun üzerine Hz. Ali'yi peşinden göndererek: "Bayrağı ondan al, şehre bayrağı sen taşı" der. Bir kısım orduyu Hâlid İbnu Velid'in emrine verir ve Mekke'nin yukarısından şehre girmesni emreder. Eslem, Gıfar, Müzeyne, Cüheyne ve diğer Arap kabileleri hep buradadır. Hâlid, ilk defa burada Resulullah'ın emriyle İslâm askerlerine komutan olmuştur. Fetih sırasında ciddi bir çatışma olmaz ise de, İkrima İbnu Ebi Cehl, Safvân İbnu Ümeyye ve Süheyl İbnu Amr'ın alelacele toplayabildikleri kimselerle Hz. Hâlid'in önüne çıkıp savaştıklarını, bu çatışmada 13 müşriğin öldürüldüğünü, müslümanlardan da 3 kişinin şehid olduğunu zikretmek gerekir. Esasen, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) daha önceden, kendileriyle çatışma çıkaranlar dışında hiç kimsenin öldürülmemesi hususunda komutanlarına sıkı tenbihte bulunmuştur. Af dışı tutulanlarda bu yasaktan hariçti.[264] Af Dışı Tutulanlar: Mekke fethedilirken, Resulullah'ın aff-ı umumî dışında tuttuğu ve "Ka'be'nin örtüsüne sarınsa bile" yakalandığı yerde öldürülmesini emrettiği kimseler var. Bunlar 8 erkek, 4 kadındır.[265] ERKEKLER: 1) İkrime ibnu Ebî Cehl: Bu, Resulullah'a eza vermede babasına benzemekte idi. Hem şahsi düşmanlıkta ve hem de İslâm'a karşı savaşmada aşırı idi. Fetih gerçekleşir gerçekleşmez. Yemen'e kaçtı. Hanımı Ümmü Hakim Bintu'l-Hâris müslüman oldu. Resulullah'tan kocası için emân istedi. Yanına Rumî kölesini de alarak aramaya çıktı. Kocası tam Habeşistan'a gitmek üzere gemiye bineceği sırada yetişip: "İnsanların sıla-i rahme en çok kıymet vereni, en çok halim ve en ziyade kerim olanının yanından geliyorum, sana emân verdi" diyerek geri götürür. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun dönmesinden memnun olur. O da müslüman olur ve Resulullah'tan eski günahları için Allah'tan mağfiret dilemesini taleb eder. Aleyhissalâtu vesselâm da onun adına istiğfarda bulunur, (radıyallahu anh).[266] 2) Safvân İbnu Ümeyye: Bu da İkrime gibi başı çeken aşırılardandı. Korkusundan Cidde'ye kaçar. Resulullah'a gelen Umayr ibnu Vehb, onun için emân taleb eder. Daha önce de belirttiğimiz gibi Resulullah ona da emân verir ve alâmet olarak Mekke'ye girerken taşıdığı sarığını verir. Safvân'ı Cidde'de bulan Umayr, Resulullah'ın "İnsanların en evsal'ı, en halim'i" olduğunu söyleyerek geri gelmede ikna eder. Geri gelmede iki ay mühlet ister. Resulullah dört ay mühlet verir. Anak bu müddetler dolmadan, Taif gazvesi sırasında o da müslüman olur. Samimi bir müslüman olarak kalır ve Cemel vak'ası için Basra'ya yola çıkıldığı gün Mekke'de vefat eder (radıyallahu anh).[267] 3) Abdullah İbnu Sa'd İbni Ebî Sarh: "Bu zât daha önceden müslüman olmuş, vahiy katipliği de yapmıştı. Resulullah, Azizun Hakîm diye imla ettirdiği halde Alimum Hakîm ve benzeri şekilde yazdığı olurdu. Sonunda irtidad edip Kureyş'e gitti. Onlara: "Ben Muhammed'e Kur'an yazdım, dilediğim şekilde tahrif ettim, sizin dininiz onunkinden hayırlıdır" demiştir. Fetih günü o da süt kardeşi olan Osman İbnu Affan (radıyallahu anh)'ın yanına kaçtı. Hz. Osman, ortalık sükûnete erinceye kadar onu sakladı. Sonra Resulullah'a götürdü ve emân taleb etti. 4281 numaralı hadiste görüldüğü üzere, Resulullah istemeye istemeye, Hz. Osman'ın hatırı için ona da emân verdi. Abdullah da mütebaki hayatında samimi bir müslüman olmuştur. Sudan'ın fethinde bazı deniz seferlerinde cihad etmiştir. Hicrî 36 yılında Askalan'da vefat etmiştir (radıyallahu anh).[268] 4) Abdüluzzâ İbnu Hatal: Bu da müslüman olmuştu. (aleyhissalâtu vesselâm), bunu Ensârî bir zatla yanında kölesi de oldğu halde tahsildar olarak göndermişti. Müslüman olmuş bulunan köle hizmetlerini yapıyor, yemeğini hazırlıyordu. Köleyi öldürüp irtidâd etti. Bunun şarkı söyleyen iki câriyesi vardı, Resulullah'ı hicveden şarkılar okuyorlardı. Abdullah İbnu Hatal'ı Said ibnu Hureys ve Ebû Berze el-Eslemî öldürdüler.[269] 5) Huveyris İbnu Nukayz: Mekke'de Resulullah aleyhine hicviyeler irşadederek (aleyhissalâtu vesselâm)'a eza veriyor idi. Fetih günü evinden kaçtı. Ali İbnu Ebî Talib yakalayıp öldürdü.[270] 6) Mikyas İbnu Sübâbe: Bu da, kardeşi Hişâm'ı hata ile öldüren Ensarî'yi öldürmüş ve irtidâd etmişti. Halbuki kardeşinin diyeti ödenmişti, öldürmeye hakkı yoktu. Fetih günü Mekkeliler hezimete uğrayınca o, bir grupla kaçıp bir yere saklandılar. orada şarap içtilar. Nümeyle İbnu Abdillah el-Kinânî, yerini biliyordu. Gelip kılıcıyla vurup öldürdü.[271] 7) Abdullah İbnu'z-Ziba'rî es-Sehmî: "Resulullah'a Mekke'de hicviyeler düzüyor, büyük hakâretler yapıyordu. Fetih günü o ve Hübeyre İbnu Ebî Vehb el-Mahzûmî -ki Ebû Tâlib'in kızı Ümmü Hâni'nin kocasıdır- Necran'a kaçtılar. Hübeyre orada müşrik olarak öldü. İbnu'z-Ziba'rî, dönüp (aleyhissalâtu vesselâm)'dan özür diledi. Resulullah özrünü kabul edince müslüman oldu, (radıyallahu anh).[272] Vahşî İbnu Harb: Hz. Hamza'nın katilidir. Fetih günü Taif'e kaçmıştı. Sonra ailesinin grubuyla Resulullah'a geldi, "Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûluhu" dedi. Resulullah: "Bu Vahşî değil mi?" buyurdu. "Evet!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Söyle bana amcamı nasıl öldürdün?" diye sordu. Vahşi anlattı. Resulullah ağladı ve: "Yüzünü bana gösterme!" dedi. Vahşî, içki sebebiyle ilk celde tatbik edilen kimsedir. Kendi tabiriyle "cahiliyede insanların en hayırlısını (Hz. Hamza'yı öldüren) Vahşî, islâm'da da en şerlisini (yalancı peygamber Müseylime'yi)" aynı harbeyle öldürecek, tevhid davasında mühim bir hizmet ifa edecektir, (radıyallahu anh). Huvaytıb İbnu Abdi'l-Uzzâ: Fetih günü kaçanlardandı. Ebû Zerr onu bir bahçede gizlenmiş görünce (aleyhissalâtu vesselâm)'a yerini haber verdi: "Biz, öldürülmelerini emrettiklerimiz dışında herkese emân vermedik mi?" buyurdular. Ebû Zerr gidip, kendisine durumu haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm'a gelip o da müslüman oldu. Rivayete göre, Medine valisi Mervan İbnu'l-Hakem'le, bir gün karşılaşınca Mervan buna laf atar: "Ey müslümanlığı geciken ihtiyar!" der. İhtiyar, şu cevabı verir: "Ben kaç sefer arzu etmiştim, ancak buna baban mani oluyordu."[273] KADINLAR: Fetih günü öldürülmeleri emredilen kadınlar şunlardır: 1) Hint Bintu Utbe: Bu kadını, Aleyhissalâtu vesselâm, Hamza (radıyallahu anh)'a yaptığı muamele ve Mekke'de Resulullah'a verdiği ezalar sebebiyle ölüme mahkum etmişti. Resulullah'a bir grup kadının içerisinde kendini gizleyerek geldi ve müslüman oldu. Evindeki bütün putları kırdı ve: "Sizin sebebinizle aldandım" dedi. Resulullah'a iki oğlak hediye etti ve koyunlarının kısırlığındandolayı özür beyanetti. Resulullah, koyunlarına bereket duasında bulundu. Bunun üzerine koyunları çoğaldı. Hind bunlardan bol bol bağışlar ve: "Bu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bereketidir. Bize islam'ı nasib eden Allah'a hamd olsun!" derdi.[274] 2) Sâre Mevlâtu Amr İbni Abdilmuttalib: Bazı alimlere göre, Hâtıb İbnu Ebî Belte'a'nın Mekkelilere yazdığı mektubu taşıyan kadın bu idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a müslüman olarak gelmişti. Ancak mürted olarak Mekke'ye geri gitti. Resulullah öldürülmesini emretti ve Ali İbnu Ebî Talib öldürdü. [275] 3-4) Abdullah İbnu Hatal'ın iki şarkıcı cariyesi (Kureyne ve Fertana) Bunlar Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı hicveden şarkılar okurlardı. Aleyhissalâtu vesselâm da öldürülmelerini emretti. Bunlardan Kureyne adını taşıyan öldürüldü. Diğeri kaçıp izini kaybettirdi. Bilahare Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek müslüman oldu. Hz. Ömer' in hilafetinin sonuna kadar hayatta kaldı. O sıralarda bir adamın atı çiğneyerek öldürdü. Ölümünün, Hz. Osman zamanında yine bir kaza ile olduğu da söylenmiştir. Bazı rivayetlerde Hebbâr İbnu Esved, Ka'b İbnu Züheyr (meşhur şâir) ve el-Hâris Tulâtil, Erneb Mevlatu İbnu Hatal ve Ümmü Sa'd'ın da bu listeye dahil olduğunu kaydeder. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ölüme mahkum ettiği bu kimselerin ekseriyetle o devrin efkar-ı umumiye yapıcıları olan şair ve şarkıcıların teşkil etmesi dikkat çekicidir. Şiirle ilgili bölümde Resulullah'ın "dil"in kılıçtan daha derin yaralar açtığını ifade eden sözlerine yer vermiştik. Dikkatimizi çeken husus şu ki, bu af dışı tutulanlardan o esnada kaçıp da sonradan af dileme fırsatını bulanların hepsi tekrar aff-ı nebeviye mazhar olmuşlardır. Mekke Fethindeki mahkumiyet ve af hadiselerinin yakından bilinmesi gerekir.İbretler, hikmetler, dersler var.[276] Fetihle İlgili Diger Bazı Notlar: * Resulullah Mekke'ye başında siyah bir sarık olduğu halde girdi. Ka'be'nin kapısı önünde durarak: "Bir olan Allah'tan başka ilah yoktur. Vaadinde sâdıktır. Kuluna yardım etmiştir. Tek başına ahzâbı dağıtmıştır" der ve halka yönelerek: "Bütün kan davası, intikam hesabı veya hak iddia edilen mal şu iki ayağımın altındadır. Ka'beyle ilgili sadece iki hizmet devam edecektir. Sidane ve Sikâye hizmetleri... (Sidane: Ka'be'nin kapısını açma, kapatma ve onu temizleme vs. işlerini yürütme hizmeti; sikâye, hacılara su verme hizmeti... Cahiliye ve İslam'da bu hizmet Hz. Abbâs'a aiti)" der ve devam eder: "Ey Kureyşliler size ne yapmamı istersiniz?" "Hayır! derler. Sen kerim bir kardeşsin ve kerim bir kardeşin oğlusun." "Haydi gidiniz, hepiniz azadlılarsınız" buyurur, (aleyhissalâtu vesselâm). Resulullah, Mekke halkına, diğer fethettiği belde ahalisine yaptığı muameleyi yapmamıştır. Devrin harp hukukunda fethedilen yerlerin ahalisi esir edilir, malı da ganimet kılınır idi. Halbuki Mekkelilere: "Gidin serbestsiniz" demiş, kendisine zulmün, işkencenin, hakaretin her çeşidini yapan bir saat öncesine kadar kendisini yok etmek için bütün güçleriyle çalışmış, çalışanları desteklemiş, bu maksatla Bedir, Uhud, Hendek savaşlarını tertiplemiş olan Mekkelileri birkaç kişi hâriç toptan affetmiş, sizler tulekâ'sınız demiştir. Tulekâ, "azad edilmişler" manasına gelir. Tulekâ demesi, belirttiğimiz üzere harp hukukuna göre, savaşta ele geçirilmeleri sebebiyle esir hükmünde olmalarındandır. * Mekkelileri azad ettikten sonra Ka'be'yi yedi kere tavaf eder. içine girer, orada namaz kılar. Ka'be'de bulunan 360 put temizlenir. * Sonra Safa tepesine oturarak önce erkeklerden ve sonra da kadınlardan bey'at alır. Erkeklerden: “Güçleri yettikçe Allah ve Resûlüne itaat etmek ve dinlemek” şartı üzerine bey’at alır. Kadınlardan da: "Allah'a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina yapmamak, çocuklarını öldürmemek, göre göre iftira atmamak, ma'rufta âsi olmamak" şartları üzerine bey'at alır. Kadınlar için Allah'tan mağfiret taleb eder.Kadınlarla bey'at yaparken Resulullah, onların ellerine değmez, musafaha yapmaz. Rivayetler Resulullah'ın nikah düşen yabancı kadınlarla musafaha etmediğini belirtir. * Öğle vakti olunca, Resulullah, Hz. Bilal'e ezan okumasını emreder, Bilal (radıyallahu anh) Ka'be'nin damına çıkar. Kureyşliler tepelerin üzerindedir, kimisi emân beklemekte, kimisine emân verilmiş. Hz. Bilal'in ezanı, Mekkeliler'in bir kısmına ölümden beter üzüntü kaynağı olur: * Ebû Cehl'in kızı Cüveyriye: "Bilal'in Ka'be üzerinde anırmasında hazır olmaması, babama Allah'ın ne büyük lütfu!" der. * Halid ibnu Esed: "Allah babama lutfetti de bu günü görmedi!" der. * Haris İbnu Hişam: "Keşke bugünden önce ölmüş olsaydım" der. * Attâb İbnu Esîd: "Allah babam Esid'e şu söyleneni işittirmemekle ne büyük ikramda bulunmuştur!" der. * Ebû Süfyân: "Ben bir şey söylemeyeceğim. Şâyet söylersem bunu şu çakıllar bile ona haber verecektir!" der. Derken onlara Resulullah çıkagelir: "Söylediklerinizi biliyorum"der ve hepsini tekrarlar. Haris ve Attâb: "Şehadet ederiz ki sen Allah'ın Resûlüsün. Bunu, bizimle olan şu kimseler ve bir de Allah biliyordu. Başka kimse bilmiyordu! derler. İbnu'l-Esir, henüz müslüman olmayan başka bazılarının da benzer sözler sarfettiklerini, ancak sonradan hepsinin müslüman olup, müslümanlıklarında samimi kaldıklarını belirtir. Resulullah'ın Kureyşlilere hususî muâmelesi boşa değildir. Kısa zaman sonra hepsi müslüman olacak, istikbalin zafer dolu seferlerine komutanlık edeceklerdir. * 4282, 4283 numaralı hadislerde Ka'be'deki putlardan ve onların temizlenmesinden bahsedilmektedir. Ka'be'yi bütün Arapların müşterek mâbedi kılan hususlardan biri, her kabilenin kendine mahsus putunun orada yer alabilmesi idi. Bu sebeple Ka'be'nin etrafında çok sayıda put vardı: 360 tane. İbnu Hacer, bunların kurşunla yere tesbit edildiklerini kaydeder. Bazı rivayetlerde, Resulullah'ın önünden geçtiği her putun, ensesinin üzerine düştüğü belirtilmiştir. Bu hadislerden, ulemâ, suretin bulunduğu yerde namaz kılmanın mekruh olduğu hükmünü çıkarmıştır. "Çünkü demişlerdir, şirk ihtimaline yer verir; eski milletlerin küfrü çoğunlukla suretten gelmiştir." Ka'be'nin dahili ise, Hz. Ömer tarafından temizlenerek Resulullah'ın girip namaz kılabileceği hale getirilmiştir. Bazı rivayetlerde, içeride Resulullah'ın da su ve bez getirterek bazı suretleri bizzat yıkadığı gelmiştir. İbnu Hacer, bunu Hz. Ömer'in nazarından kaçmış olabilen bazı küçük suretler olabilir diye te'vil eder.Hatta, bazı sütunlar üzerinde Hz. İsa ve Meryem tasvirlerinin, Abdullah İbnu'z-Zübeyr zamanına kadar kaldığına, o zaman yeniden inşa edilince tamamen bu kalıntılardan temizlendiğine temas eden rivayetler gelmiştir.[277] Mekke'ye Af: Burada ayrıca belirtilmesi gereken bir husus, 4286 numaralı hadiste belirtilen Mekke'nin ganimet kılınmamasıdır.[278] O güne kadar yapılan gazvelerde, mağlup tarafın insanı daima esir edilmiş, malı da ganimet. Mekke, sinesinde barındırdığı mukaddes emânetin hürmetine, kandan ve yağmadan korunmuştur. Resulullah o ilahi emanetin yani Ka'be mukaddesinin hürmetine, en azılı düşmanları olan Kureyşlileri de o mukaddesi muhafaza ve ona bakımda sebkat eden hizmetleri hatırına aff-ı umumiye mazhar etmiştir. Tabiî ki bu beklenmeyen bir şeydir.Kureyşliler, ilk vehlede, Resulullah'tan, böyle bir zafer kendilerine müyesser olması halinde, müslümanlara yapacakları muameleye paralel bir muamele beklemiş olmalılar. Nitekim bu endişe, bu babta kaydedilen hadislerde bile görülmektedir. Hatta, rivayetlerin daha umumi bir değerlendirilmesine gidilecek olsa, bu meselede, Medine menşe'li Ensâr ile, Mekke menşe'li muhacirler arasında bile bir fark görmek; Medinelilerin, buranın fethini de diğer fetihler gibi görmeye mütemâyil; Mekke menşelilerin ise şehrin kandan ve yağmadan korunmasına mütemâyil olduklarını görmek mümkündür. Söz gelimi, 4278 numaralı Urve hadisinde Medineli Sa'd İbnu Mu'âz, Ebû Süfyân'a: "Ey Ebû Süfyân! Bugün, savaş günüdür, bugün Ka'be'nin helal addedileceği gündür!" der. Bu rivayette (4278) açık değilse de, bir başka rivayette, Sa'd'ın ağzından çıkan bu cümlenin "bir muhacir tarafından" derhal Aleyhissalâtu vesselâm'a ulaştırıldığı belirtilir. Ebû Süfyân, Sa'd'ın bu sözü üzerine Resulullah'ın amcası Abbas'a, Resulullah nezdinde iltimasta bulunarak, şehrin "istihlâl"den yani "kan ve mal" yönüyle helal addedilmekten korumasını taleb eder: اَذَّحبَ سُ اَّعبَ اَي ِر ِنَا الذه مُ وْ َي" Ey Abbas, (Sen Mekkelisin, üstelik Resulullah'ın amcasısın, müslüman da oldun). Bugün muhafaza vazifesi yapacağın en iyi fırsat. Göreyim seni (şehri yağmalatma!)" der. Bir başka rivayet, Abbas'ın bu endişeyi çoktan hissettiğini, Mekke'ye zorla değil, halkına emân verilerek girilmesinin yollarını aradığını, bu maksadla şehre haber gönderecek bir oduncu bulmak üzere Resulullah'ın atına binerek gezintiye çıktığını, Erâk Vadisi'ne gelince Ebû Süfyan ve diğer iki arkadaşına rastladığını belirtir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da zaten öyle düşünmektedir ve kara listeye alınan 3 erkek, 4 kadın ile, savaşmaya kalkacaklar dışında kimsenin öldürülmemesini komutanlara tenbih etmiş olmasına rağmen, "Mekkeyi istihlâl" esprisi ızhar etmiş olan Medine menşe'li Sa'd'ı, bu esprisi kulağına gelir gelmez, derhal komutanlıktan azleder ve onun yerine Mekke menşe'li Hz. Ali'yi tayin eder.[279] Diğer bir komutan Hâlid İbnu Velid (radıyallahu anh) zaten Mekkelidir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kara liste ilan etmiş olmasını sonradan af dileme fırsatı bulanları bilâ istisna affetmiş bulunmasına bakarak- da Mekke'yi "kan"dan koruma tedbiri olarak görmekteyiz. Böylece hem onların düşmanlıklarından çok çeken müslümanlara bir rahatlama, hislerini tahfife imkan vermiş oldu, hem de "bunlar dışında kimse öldürülmeyecek" fikrinin zihinlerde yer etmesine vesile oldu. Değilse, şahsi kan ve intikam hesapları araya girebilirdi. Kara liste ilanından bir başka gaye de, bu kişilere "kaçın!" mesajıdır. Nitekim bir-ikisi dışında hepsi kaçmış veya bir sığınak bularak gizlenmiş, "hissiyatın yatışması ortalığın sükûnete ermesinden sonra" eman alanların veya alacakların garantisinde Huzur-u Nebeviye'ye ulaşarak affa mazhar olmuşlardır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunların mutlaka öldürülmesini isteseydi "tilkiye kaç" manasına dönüşen böyle bir ölüm listesi ilan etmeksizin, onları tevkif ettirebilir veya hususi vazifelilere sessiz sedasız infaz ettirebilirdi. Bu, birinci düşman Kureyş'in, Feth'e rağmen toptan affı, hele kara listeye girenlerin de çoğunlukla birer birer affı, İslam'ın civar kabilelerde birden hüsn-ü kabul görmesine "insanların fevc fevc Allah'ın dini'ne girmesi"ne (Nasr 3) müessir olan mühim amillerden biri olmalıdır. Böylece İslam'ın bir senben kavgası, bir dünyalık edinme macerası, bir nefsi tatmin sevdası olmadığı; insanları, puta tapmak alçaklığından yükseltmek, zulüm, işkence, haksızlık, kan bataklığından kurtarmak; insanı insaniyetin mertebelerinde yükseltmek; onu iki dünya saadetine kavuşturmak davası olduğu fiilen gösterilmiş oluyordu. Ayrıca, ileriki hadiselerde Mekke emin, sarsılmaz bir merkez olacak, Resulullah'ın ölümüyle ortaya çıkan irtidad hareketlerinde sâbit kalıp onların yatıştırılmasında, İslam'ın fetih hareketlerine geniş çapta katkıda bulunacaktır, Mekkeliler, Arabistan'ın kültürel seviyesi yüksek kişileriydi. Komşu beldelerin, kırallarıyla iyi yaşıyorlardı. Eski hissiyatlar, bunların öldürülmesi İslam'a bir şey kazandırmaz, çok şey kabettirirdi. Affın gerisinde bunların da görülmesi gerekir.[280] Mekke'nin Tahrimi: Resulullah'ın Mekke'yi fethettiği gün halka yaptığı hitabede yer verdiği hususlardan biri, Mekke'nin tahrimidir. Yani Mekke şehri, eskiden olduğu gibi haramdır; Orada kan dökülmez. Hayvanları öldürülemez. Otları yolunamaz. Ağaçları kesilemez. Bu, İslam'ın çevre korumasında, meskun mahallerin tahribatının önlenmesinde, tabiî dengenin muhafazasında aldığı ilk örnek tedbirlerden biridir. Resulullah, bilâhare kendi bölgelerinde benzer tadbirlere başvurmak isteyen Tâif, Tay, Cüreyş gibi kabilelere bu izni verecektir.[281]Bu tedbirin ehemmiyetini anlamak için şunu düşünebiliriz. Taşıyla toprağıyla, bitkisiyle mukaddes bilinen bu diyardan, hacılar teberrüken birer yaprak koparsalardı, o memlekette yeşillik diye bir şey kalmazdı. Haram ilan edilmesi bu tahribattan Mekke'yi korumuştur. Başka maslahatlar mevzumuza girmez. Mekke'nin eskiden beri haram bilinen statüsü'nün aynen korunması, İslam'ın diğer Arap kabilelerine benimsenmesinde rol oynadığı gibi, Mekke'de fethi müteakip çıkabilecek hesaplaşmaları da önlemiş olmalıdır. Bu sebeple olacak ki, Aleyhissalâtu vesselâm, fetihle birlikte Ka'be önünde yaptığı ilk hitapta buna yer vermiş, kendisi için Mekke'nin "günün muayyen bir saatinde" helal kılındığını, fetihle birlikte helal hali'nin derhal son bulduğunu belirtmiştir: Hatta 4285 numarada kaydedilen Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) hadisine göre, fetih hitabesine, Mekke'nin bu statüsünü belirleyen hükmü beyanla başlamıştır.[282] * Hatıb İbnu Ebi Belte'a: Mekke fethiyle ilgili olarak zikri geçen Hâtıb İbnu ebî Belte'a vak'ası ve bu hadise karşısında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın takındığı tavır, üzerinde biraz durmamızı gerektiren bir mahiyet taşımaktadır. Ashab-ı Kiram (radıyallahu anhüm ecmâin)'a karşı İslamî ölçünün, bir çok müslüman zihinlerde -ve hatta çevrelerdekaybolduğu günümüz şartlarında, Hâtıb vak'ası'na dikkat çekmemiz. Resulullah'ın tavrını daha yakından görmemiz, ulemâmızın değerlendirmelerini bilmemiz daha da ehemmiyet arzeder. * Hâtıb İbnu Ebî Belte'a kimdir? Lahm Kabilesinin Beni Halife koluna mensub bir zattır. Ebû Belte'a'nın oğludur. Ebû Belte'a'nın ismi ise Amr İbnu Umayr İbnu Seleme'dir. Görüldüğü üzere aslen Mekkeli değildir. Beni Esed İbnu Abdiluzza'ya halif olmuştur. Sonra da Zübeyr İbnu'l-Avvâm İbni Huveylid'e halif olmuştur. Ubeydullah İbnu Hamid ibni Züheyr'in mevlâsı olduğu da söylenmiştir. Bu rivayete göre mukâtebe yaparak hürriyetini satın almış, Mekke'nin fethinde son taksidini ödemiştir. Bedir ve Hudeybiye gazvelerinde hazır bulunmuştur. "Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin..." (Mümtehine 1) ayetiyle Cenab-ı Hakk'ın Hâtıb'ın imanına şehadet ettiği söylenmiştir. Zira bu ayet, Hz. Ali'nin belirttiği üzere (4276, hadis) Hâtıb'ın hadisesi üzerine inmiş ve Hak Teâla hazretleri, Allah'a ve müslümanlara düşman olanların dost edinilmemesini ihtar etmiştir. Muhatab Hâtıb olduğuna göre, iman, teyid-i ilâhiye mazhardır.[283] Mekkelilere Mektup Hadisesi: Bu hadise 4276 numaralı hadiste geçtiği için vak'ayı burada tekrarlamayacağız, değerlendirmesi üzerinde duracağız. Burada şu kadarını belirtelim: Hâtıb mektubu, Vâkidi'nin kaydettiği üzere Süheyl İbnu Amr, Safvân İbnu Ümeyye ve İkrime'ye yazar ve şöyle der: "Resulullah, halka gazveye çıkılacağını ilan etti. Sizden başka bir yere gideceğini zannetmiyorum. Sizin nezdinizde bir elimin olmasını istedim." Alimler, Hâtıb'ın Mekkelilere mektup göndermesi hadisesini Hz. Ömer'in ihanetle tavsif ederek, öldürülmesini taleb etmesi karşısında Aleyhissalâtu vesselâm'ın ifâde buyurdukları cümleyi "Başka hiçbir gazveye katılanlar için vârid olmayan, sâdece Bedir gazileri hakkında vaki olan büyük bir beşar" عْ ْم تَقَ ( لَ َمةٌ َرةُ ٌَ َع ِظي َشا ِ ب .ederler tavsif olarak ِلغَ ْي ) ِر ِه ْم Bu beşaret, rivayetlerde farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Sadedinde olduğumuz rivayette Resulullah "Ama o Bedr'e katıldı. Ne biliyorsun, belki de[284] Allah Teâla Hazretleri Bedir ehlinin haline muttali oldu da "Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret etmişim" buyurdu" demiştir. İfade burada terecci (yani ümitlenme) sigasıyla gelmiştir. Ancak Ebû Hureyre rivayetinde cezm sigası kullanılmıştır: "Allah Bedir ehlinin haline muttali oldu ve dedi ki: "Dilediğinizi yapın ben sizi mağfiret ettim" (Ebû Dâvud). Ahmed İbnu Hanbel'in Hz. Cabir'den bir rivayetinde "Bedr'e katılan kimse ateşe َحدٌ َش ِه ( دَ بَدْراً "girmeyecektir َر اَ .buyrulmuştur ل ) َ ْن يَدْ ُخ َل النَّا Alimler "Dilediğinizi yapın" ifadesi karşısında münakaşa etmiştir. Ehemmiyetine binaen kaydediyoruz. * Bir kısmı, bunu şeriatın umumi prensibine aykırı bulmuştur. "Çünkü zâhirinde ibâhe var" demiştir. * Bir kısım alimler de: "Bu geçmişten ihbardır, yani "Daha önceki bütün amelleriniz affedilmiştir" demektir" diyerek cevap vermişlerdir. Bunu şu durum te'yid eder: "Eğer bununla istikbale ait bir amel kastedilseydi, mâzi sigasıyla gelmezdi, yani "mağfiret ettim" denmezdi; "Sizi mağfiret edeceğim" denirdi. * Ancak bu mülahaza da bazı alimlerce tenkid edilmiştir: "Eğer (sırf) geçmişte işlediği günahlar kastedilmiş olsaydı, Hâtıb kıssasında onunla istidlal uygun olmazdı. Çünkü, Aleyhissalâtu vesselâm, bu cümleyi Hz. Ömer'i Hâtıb mevzuunda söylediği sözde reddetme maksadıyla ona hitaben söylemiştir. Bu kıssa ise, Bedir'den tam altı yıl sonra vukua gelmiştir. Öyleyse hadisten murad, geleceğe bakar. Mazi sigasıyla gelmesi ise, mübalağa ifade etmek içindir, yani "mağfiret olunacağınız o kadar kesin ki sanki mağfiret olunmuş gibi.." demektir. * Bazı alimler şunu söylemşitir: "Dilediğinizi yapın..." cümlesindeki emir sigası "teşrif" ve "tekrim" içindir. Murad da bundan böyle onlardan sâdır olacak şeylerden dolayı muâheze edilmeyecekleridir. Onlar böyle bir hususiyete mazhar kılınmışlardır. Zira onların o savaşta izhar ettikleri yüce hal, geçmiş günahlarının mahvını gerektirmiş, gelecek günahlarını Allah'ın affetmesine de ehil olmuşlardır. Yani bu hadiseden sonra "işlediğiniz her ne amel olursa olsun affedilmiştir" demektir. * Şu da söylenmiştir; Murad, vâki olan günahlarıdır, vâki oldukça affedilecektir. * Şu da denilmiştir: "Bu, onlardan günah vâki olmayacağının beşaretidir." İbnu Hacer, "Bu son görüş tenkit götürür" dedikten sonra, Kudâme İbnu Maz'un örneğini verir. Onun Hz. Ömer zamanında şarap içtiğini,Hz.Ömer'in ona had tatbik ettğini, bu yüzden onun Medine'den hicret ettiğini, ancak Hz. Ömer'in rü'yasına giren bir zâtın, Hz. Ömer'e onunla musâlaha etmesini söylediğini, Kudâme'nin Bedrî olduğunu kaydeder. İbnu Hacer, hadisten muradın "Bedrîler bir kısım farzları terketmiş olsalar bile bu sebeple muâheze edilmeyecekleri, günahlarının "mağfûr olduğu"nun beyanıdır" der. Buna 4289 numarada geçen Sehl İbnu Hanzeliye hadisini de örnek gösterir. Orada geceleyin at üstünde nöbet tutan Enes İbnu Ebi Mersed el-Ganevi'ye Resulullah: "(Amelinle cenneti kendine) vacib kıldın. Bundan böyle ameli terketmenin sana bir günahı yok. (Bu amelin cennete gitmen için kâfidir)" buyurmuştur. Başka örnek de kaydeden İbnu Hacer şu neticeye gider: "Bütün bunlar şunu iş'âr eder (bize duyurur): "Bazı sâlih amelleri yapan kimse, öylesine çok sevaba mazhar olur ki bu, pek çok farzları terketmenin günahına mukabil gelir." Büyük Tâbi'î Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin sadedinde olduğumuz Hâtıb kıssasından bunu anladığını belirtir, ona muhalefet eden bazı görüşleri dermeyan ederse de es-Sülemî'yi haklı gördüğünü ihsas eder. Ashab hakkında kîl ve kâl ederken bunların bilinmesinin de gerekli olduğunu, bu maksadla mevzuun uzaması pahasına bu bilgileri kaydettiğimizi belirterek Hâtıb hakkında bazı tamamlayıcı bilgiler vermeye devam ediyoruz: * Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hâtıb (radıyallahu anh)'ı hicretin 6. yılında Bizans'ın Mısır valisi Mukavkıs'a elçi olarak göndermiştir. Mukavkıs onu yanına alır. Aralarında şu konuşma geçer: "Arkadaşından bana haber ver! O gerçekten peygamber midir?" "Evet o Allah'ın elçisidir." "Pekiyi, niye kendini memleketinden çıkaran kavmine o zaman beddua etmedi?" "İsa İbnu Meryem'in Allah'ın resulü olduğuna şehadet eder misin? O niye kavmi onu asmaya kalktığı zaman onlara beddua etmedi de Allah onu yükseltti?" "Güzel cevap verdin. Hakim bir kimsenin yanından gelmiş hakim bir kimsesin." Hâtıb'tan memnun kalan Mukavkıs, Resulullah'a bir kısım hediyeler yollar. Kıbtî olan Mâriye ve kardeşi Sîrîn ve diğer bir cariye, bu hediyeler arasında yer alır. Resulullah Mâriye'yi kendisine câriye yapmış, oğlu ibrahim (aleyhissalâtu vesselâm) ondan dünyaya gelmiştir. Sîrîn'i Hassân İbnu Sâbit'e hibe etmiştir. Hâtıb (radıyallahu anh) hicri 30 yılında 65 yaşında olduğu halde vefat etmiş, Hz. Osman namazını kıldırmıştır. Şu hadis onun rivayetidir: "Kim cuma günü yıkanır, en güzel elbisesini giyer, erkenden camiye gider imama yakın olursa, bu ona öbür cumaya kadar (küçük günahlar için) kefaret olur."[285] * HUNEYN GAZVESİ ِي هريرة َر ِض َي ـ6244 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ْن أب َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ قَا َل # َرادَ ُحنَ ْيناً ِحي َن أ : َخْي ِف َبنِي ِكنَانَةَ ِ َء هّللاُ ب إ ْن َشا نَا َغداً ُ ِزل َمْن ُكْف َح ِر ْي ُث تَقَا َس ُموا َع َم لى ال ]. أخرجه الشيخان.«ال َخْي ُف» ا اْنحدر عن غليظ الجبل وارتفع عن مسيل الماء ْ . 1. (4288)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Huneyn Gazvesine çıkmayı arzu edince: "Yarınki konaklama yerimiz inşallah Beni Kinâne Hayfı'dır. Onlar küfür üzerine orada yeminleşmişlerdi" buyurdu." [Buhârî, Megâzî 48, Hacc 45, Fedâilu'l-Ashâb 39, Tevhid 31; Müslim, Hacc 345, (1314).][286] AÇIKLAMA: 1- Hayf, dağ eteği demektir, Beni Kinâne Hayfı'ndan maksad el-Muhasseb denen yerdir. Müslim'de gelen bir açıklamaya göre, "Kureyş ve Beni Kinâne, orada bir araya gelip kendilerine Resulullah'ı teslim edinceye kadar Benî Hâşim ve Benî'l-Muttalib'e karşı, kız alıp vermeme, mal alıp satmamak şeklinde boykot kararını burada vermişler, burada yeminleşmişler, ahd-ı mîsakta bulunmuşlardı." 2- Bu hadise Habeşistan hicretinden sonra cereyan etmişti. Müslümanları Necâşî'nin korunması üzerine, onları teslim almak üzere Habeşistan'a giden Kureyş heyetinin boş çevrilmesi karşısında fazlaca öfkelenen Mekkeli müşrikler, müslümanları akrabalık gayretiyle himaye eden Hâşimoğulları ile Abdulmuttaliboğulları'nı bu himayeden vazgeçirmek için bir antlaşma yaparlar. Bu antlaşmaya göre, alışveriş, nikâh, hatta sohbet gibi her çeşit beşeri münasebetlerden bunlar tecrid edilecekti. Antlaşma metni yazılır ve Ka'be'ye asılır. Bu boykot hadisesi üç yıl devam eder.Müslümanlar çok sıkıntı çekerler. Öyle ki, yollarda bulunan kuru deri parçalarını kaynatıp yemek mecburiyetinde kalırlar. Çocukların feryadları çok uzaklardan işitilir olur. Bu zulüm tahammülü aşan bir raddeye varınca, Cenab-ı Hak, ahidnâmeye kitap kurtlarını musallat eder. Allah kelimelerinin geçtiği yerler hariç, yazıyı tamamen yiyip bitirirler. Durumdan vahyen Resulullah haberdar olur. O da bunu amcası Ebû Talib'e söyler. Ebû Talib, o yazıyla imza atan müşrikleri görerek "Kardeşimoğulunun bana haber verdiğine göre, Allah Teâla Hazretleri sizin ahidnamenize kurtları musallat etmiş, onlar yazıdaki zulüm ve haksızlık ifade eden yerleri tamamen yemiş, sadece Allah Teâla'nın anıldığı yerler baki kalmıştır. Yeğenim bana hiç yalan söylemez. Eğer dediği gibiyse bu kötü işten vazgeçin, şayet yalan söylüyorsa ben onu size teslim edeceğim, dilediğiniz gibi öldürün" der. Müşrikler tekliften memnun kalırlar ve "söylediği doğru ise boykotu kaldıracağız" diye söz verirler. Bakılınca görülürki, ahidnamenin hali aynen Resulullah'ın söylediği gibidir. Birçoğu Ebû Talib'e verdikleri söze pişman olsa da, vicdan sahipleri boykotu kaldırırlar. Bu hadisenin, risaletin onuncu yılı olduğu kabul edilir. 3- Bazı alimler bu hadiseye dayanarak, Resulullah'ın el-Muhassab'a inmesini, o günleri hatırlayarak Allah'ın lütfuna karşı bir şükran izharı diye değerlendirmiştir. Bu davranışta Mekkelilere de: "Sizin burada aldığınız kararlarla yaptıklarınızı bilerek siza af ve hoşgörülü davranmada nasıl mübâlağa ettiğimizi de bilin" şeklinde bir mesajın olduğuna da dikkat çekilmiştir. 4- Burada belirtmemiz gereken mühim bir husus, hadiste geçen Huneyn'le kastedilen vakittir. Bazı alimler bununla fetih seferi'nin kastedildiğini, çünkü Huneyn seferinin Fethin akabinde olduğunu söylerler. Nitekim hadisin başka vechinde "Mekke'ye gtimek istediği zaman" denmiştir. Hatta, bu ifadenin fetih sırasında değil, hacc sırasında söylenmiş olma ihtimali -dolayısiyle iki ayrı vak'aya delalet edecek iki ayrı hadis olma ihtmali debelirtilmiştir. Nitekim Vâkıdî'nin bir kaydı Fetih sırasında söylendiğine sarâhat kazandırır: Hz. Cabir anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki: "Allah bize fethi nasib ederse, menzilimiz (konaklama yeri), müşriklerin ahidleştikleri Hayf' tır: Ebû Talib şı'bı'nın, bizi muhâsara ettikleri yerin karşısı olacaktır."[287] َر ِض َي ـ هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن َس ـ6244 ـ2 َحْن َظِليَّةَ ْ ِن ال َم َع َرسو ِل هّللاِ ْب ِن ِس ْرنَ # ْه ِل : [ ا ُحَنْي َ يَ ْوم . َر َحتهى َكاَن ْت َع ِشيَّةٌ ْطنَ ْبنَا ال َّسْي فَأ . ِر ٌس َء فَا ُّظ ْهِر َو َجا َر فَ . فقَا َل: ُسو َل هّللاِ َح َض َر ْت َص ََةُ ال ُت بَ ْي َن أْيِدي ُكْم يَا ! َو إنه كذَا ِى اِ ْن َطلَقْ ْع ُت َعلى َجبَ ِل َكذَا َحتهى َط . لَ فإذَا أنَا ٍن ِمعُوا إلى ُحنَ ْي ِهم، اِ ْجتَ َو َشائِ َونَعَ ِمِهْم ِهْم ُظعُنِ ِ ِهْم ب ِي ْكَرةِ أب ِز َن َع ْن بَ ِ َهَوا ب . َو فَتَبَ َّسم # قَا َل َ َء : هّللاُ إ ْن َشا ُم ْسِل ِمي َن َغداً ْ ال َمةُ َك َغنِي ْ َّم تِل . ثُ فقَا َل َم قَا َل: ْن يَ ْح ُر ْيلَةَ َّ ِو ُّى ُسنَا الل : غَنَ ْ ٍد ال ِي َمْرثَ َء إلى َر ُسو ِل أنَا يَا . قَا َل: هّللاِ َر أنَ : ُسو َل هّللاِ ُس ْب ُن أب َو َجا لَهُ َرساً َر ِك َب فَ ا ْر .# َك ْب، فَ فقَا َل ل : َهُ َّ َو نُغَ َّر َّن ِم ْن قِبَِل َك الل ْل هذا ال هشِ ْع َب َحتهى تَ ُكو َن فِي أ ْع ََهُ ِ ب اِ ْستَقْ َّما أ ْصبَ ْحنَا َخ َر َج ْيل . َةَ ِن فَل # إلى ُم َّص ََه.ُ َ َر َك َع َر ْكعَتَْي فَ . َّم قَا َل ُ ث : وا ُ ِر َس ُكْم؟ قَال ْم فَا َما أ ْح َس َه ْل أ ْح َس ْستُ : ْسنَا ِ يَا . ال َّص ََةِ َر ُسو َل هّللا،ِ هِو َب ب ِف ُت إلى ال ِهش ْع ِب، َحتهى َجعَ فَث . َل ُ فَ # تَ ْ َو يَل ِى َوهُ ه َصل يُ إذَا قَضى َص م قَال ََ َّ َو َسل ِر ُس ُكْم تَهُ : َء فَا ََ ِل ال َّش َجِر أْب ِش ُروا فَقَدْ . فِي ال ِهش ْع ِب َجا ِ ُظ ُر إلى خ نَا نَ ْن ْ َف فَ . َجعَل َء َحتهى َوقَ َجا فإذَا ُهَو قَدْ َمَرنِى َر ُسو ُل َعلى رسو ِل # هّللاِ ُت َحتهى ُكْن ُت فِى أ ْع ََ هذَا ال هشِ ْع ِب، َحْي ُث أ ْع ُت لَقْ َّما أ ْصبَ ْح ُت اطلَ فقَا َل إنَّنِى اْن َط هّللاِ .# فَلَ َر ُسو ُل هّللاِ فقَا َل لَهُ َحداً َر أ ْم أ َظ ْر ُت فَلَ ِهَما فَنَ ْي ِن ِكلَ ال هش :# ؟ قَا َل ِ ْعبَ ْي ْيلَةَ َّ َت الل َج َه ْل نَ َزل : َ ٍة ْ ْو قَا ِض َى َحا أ ِياً ه ُم َصل َّ إ . هُ فقَا َل ل :# قَدْ َ ََ َل َب َ ْعم ْي َك أ ْنَ تَ أ ْعدَ َها]. أخرجه أبو داود . ْو َجْب َت َف ََ َعلَ ْو َج َب ُف ََ ٌن» إذا فَعَ َل َما َمَها.و«أ َوأقَا َها ْي ِال َّص ََِة» نَادَى إلَ َّو َب ب َحد.ٌو«ثَ ْف ِمْن ُهْم أ َّ ْم يَتَ َخل ِهْم» إذا لَ ِي ْكَرةِ أب ْو ُم َع ْن بَ لقَ ْ َء ا « َجا َجنَّةُ ْ ُمَرادُ ُهنَا ال ْ َوال َر، ِو النَّا أ َجنَّةَ ْ يُو ِج . ُب لَهُ ال 2. (4289)- Sehl İbnu Hanzaliyye (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la Huneyn günü beraber yürüdük. Öğle sonrası oluncaya kadar yürümeyi uzattık. Öğle namazı(nın vakti) girdi. Derken bir atlı geldi. "Ey Allah'ın Resulü! dedi. Ben sizin önünüzden ilerledim. Hatta falan falan dağa çıktım. Bir de ne göreyim! Havâzin kabilesi toptan karşımda. Kadınları, develeri, davarları toptan Huneyn'de toplanmışlar" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm tebessüm buyurdu ve: "İnşallah, yarın bunlar müslümanların ganimetidir!" dedi ve sordu: "Bu gece bizi kim bekleyecek?" Enes İbnu Ebî Mersed el-Ganevi atılıp: "Ben, ey Allah'ın Resulü!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Öyleyse bin!" buyurdular. Enes atına bindi ve Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına geldi. O zaman: "Şu geçide yönel, en yüksek yerine kadar çık. [Gece boyu atından inme.] Sakın senin cihetinden geceleyin aldatılmayalım!" tenbihinde bulundu. Sabah olunca Aleyhissalâtu vesselâm namazgâhına geçti. İki rek'at namaz kıldı. Sonra: "Atlıdan bir haberiniz var mı?" diye sordu. "Bir haberimiz yok!" dediler. Namaza duruldu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılarken geçide doğru (bazan) göz atıyordu. Namazı kılıp selam verince: "Müjde, atlınız geldi!" buyurdu. Biz de geçidin ağaçları arasına baktık, gerçekten o idi. Geldi, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında durdu. (Selam verdi ve): "Ben dedi, gittim bu geçidin en yüksek yerine, Resulullah'ın emrettiği şekilde vardım. Sabah olunca iki geçit daha tırmandım. Baktım, kimseyi görmedim!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona: "Gece (attan) indin mi?"diye sordu: "Namaz veya kazâyı hacet dışında inmedim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "(Bu amelinle cenneti kendine) vacib kıldın. Bundan böyle ameli terketmenin sana bir günahı yok. (Bu amelin cennete girmen için kâfidir)" buyurdular." [Ebû Dâvud, Cihâd 17, (2501).][288] ِز ُن َو َغ َطفَا َن َو ـ : [ َغ َو َع ْن أنَ ٍس َر ِض َي ـ6244 ـ3 هّللاُ َعْنه قَا َل بَلَ ْت َهَوا ٍن أقْ َّما َكا َن يَ ْو ُم ُحنَ ْي َو َم َع لَ َونَعَ ِمِهْم؛ ِ ِهْم ِريه َرا ِذَ ْي ُر ُه ْم ب َو ْحدَهُ َّطلَقَا ُء. َو َمعَهُ ال ٍف. َ َي ر ُسول هّللاِ # يَ ْو َمئِ ٍذ َع ْش َرةُ آ َحتهى بَِق فَأدْبَ ُروا َع . ْنهُ ُهَما َشْيئاً ْط بَ ْينَ ْخِل ْم يَ ِن، لَ َءْي فَنَادَى يَ ْو َم . قَا َل: ئِ ٍذ نِدَا تَفَ َت َع ْن يَمينِ ِه ْ ِر يَا ’ َم ْع َش َر اِل . فقَا َل: ا َصا َر ُسو َل هّللا،ِ نَ ْح ُن َمع َك، أْب ِش ْر ْن . بَّ ْي َك يَا ِر فقَال . ِه ُوا لَ تََف َت َع ْن يَ َسا ْ َّم ال َم ْع َش َر ث . ُ فقَا َل يَا ا’ وا ُ ِر فقَال َصا َء ْن : ٍة بَ ْي َضا ْغلَ َو ُهَو َعلى بَ َر ُسو َل هّللا،ِ أْب ِش ْر نَ ْح ُن َمعَ َك، بَّ ْي َك يَا ل . فَنَ َز َل فقَا َل: هُ َ ُ َو َر ُسول أنَا َع . ْبدُ هّللاِ َ َهَزم فَاْن ْم يُ ْع ِط ا َولَ ُّطلَقَا ِء، ِجِري َن َوال ُمَها ْ َّس َمَها بَ ْي َن ال َرةً فَقَ َكثِي َ َصا َب َغنَائِم َوأ ُم ْشِر ُكو َن، ال ’ ْ َها َشْيئاً َر ِمْن َصا ْن . وا فَقَال : إذَا َكانَ ِت ال ِهشدَّةُ فَنَ ْح ُن ُ ْ َويُ ْع ِطي ال َر نُدْ نا َعى، َغْي َم ْع َش َر َ َس َكتُوا. فقَا َل: يَا َما َش ْى ٌء بَلَغَنِي َعْن ُكْم؟ فَ ِر، َصا َم ْع َش َر ا’ْن َوقا َل: يَا َج َمعَ ُهْم غَنَائِم . فَبَلَغَهُ ذِل َك فَ ِ ُم َح ا’ َّمٍد َهبُو َن ب َوتَذْ ِالدُّْنيَا َه َب النَّا ُس ب ْر َضْو َن أ ْن يَذْ َما تَ ِر، أ َصا ُحو ُزونَهُ إلى بُ ْن # يُوتِ . وا ُكْم تَ ُ بَلى يَا . فَقَا َل َر ُسو َل هّللاِ َر قَال : ِضينَا ٍق ُهَو ُّطلَقَا ُء» َج ْم ُع َطِلي ل ْ ِر]. أخرجه الشيخان والترمذي.«اَ َصا َسلَ ْك ُت ِش ْع َب ا’ْن لَ َصا ُر ِش ْعباً َك ِت ا’ْن َو َسلَ َك النَّا ُس َواِدهياً ْو َسلَ :# لَ َو ُه ْم أ ْه ُل َمَّك ِيلَه،ُ هى َسب ِذى َخل ال ِذي َن َّ َّ ال ةَ قَا َل ِ فَتْح ْ ُموا بَ ْعدَ ال يَ ْو َم أ ْسل # ’ ئِ ٍذ َ ِل َمَّكةَ ُّطلَقَا ُء ْه : ُم ال َهبُوا فَأْنتُ اِذ . ْ 3. (4290)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Huneyn gününde, Hevâzin, Gatafân ve diğerleri çocukları ve develeriyle birlikte (savaş yerine) geldiler. O gün Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ordusunda da 10 bin kişi vardı. Mekkeli Tulekâ[289] da Resulullah'ın safında idi. (Savaş başlar başlamaz) hepsi geri kaçtı. Aleyhissalâtu vesselâm yalnız kaldı. O gün iki defa nidâ etti. İkisi arasına bir başka söz karıştırmadı. Şöyle ki: Sağ tarafına yönelip: "Ey Ensâr cemaati!" diye bağırdı. O taraftakiler: "Buyurun ey Allah'ın Resûlü! Bizseninle beraberiz! Müjde" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm sonra da soluna döndü: "Ey Ensâr cemaati!" dye bağırdı. O taraftakiler de: "Buyur ey Allah'ın Resûlü! Müjde, biz seninleyiz!" dediler. Aleyhissalâtu vesselam beyaz bir katırın üstünde idi. Katırdan indi ve: "Ben Allah'ın kulu ve elçisiyim!" dedi. (Müslümanlar toparlanıp mukabil hücuma geçince) müşrikler hezimete uğradı. Aleyhissalâtu vesselâm çok ganimet elde etti. Onu Muhâcirler ve Tulekâ arasında taksim etti. Ondan Ensâr'a hiçbir şey vermedi. Bunun üzerine Ensârîler (radıyallahu anhüm) (serzenişte bulunup): "Sıkıntı olunca biz çoğalıyoruz: Ama ganimeti bizden başkasına veriyor!" dediler. Bu sözleri Aleyhissalâtu vesselâm'ın kulağına ulaşmıştı, hemen Ensârı topladı. "Ey Ensar cemaati! Herkes dünyalıkla dönerken, siz Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'la dönmekten, evinizde onunla beraber olmaktan razı ve memnun değil misiniz?" dedi. Ensâr: "Elbette ey Allah'ın Resulü, razıyız, memnunuz!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: "İnsanlar bir vadiye yürüseler, Ensar da bir geçide yürüse, ben Ensar'ın geçidinde giderim" buyurdular." [Buhârî, Megâzî 56, Humus 19, Menâkıb 14, Menâkıbu'l-Ensâr 1, Ferâiz 34; Müslim, Zekât 135, (1059); Tirmizî, Menâkıb, (3897).][290] ِي إ ْس َح ـ6245 ـ6 ا َق قَا َل َو َع ْن أب ِز ٍب َر ِض َي ـ : [ ِن َعا بَ َرا ِء ْب ْ َء َر ُج ٌل إلى ال ٍن هّللاُ َع : يَا أبَا ْنهما فقَا َل َجا ُحَنْي َ ْم يَ ْوم ْيتُ َّ َول ْم أ ُكْنتُ َرة فقَ : ِع . ا َل َما ِ هي هّللاِ َعلى نَب أ ْش # ى َهدُ َّ َول َر َمْو أنَّهُ . ُه َما ْوٌم ُر َماةٌ فَ ِز َن َو ُه ْم قَ َح ِهى ِم ْن َهَوا ْ إلى هذَا ال اهُ ِم َن النَّا ِس َو ُح َّسراً َخفَّ ُ َق أ ِك ِن اْن َطلَ َو ْ لَ م ِر ْج ٌل ِم ْن َج َراٍد فَاْن َك َشفُوا َها ْو ُم إلى رسو ِل ب . هّللاِ ِ َر ْش ٍق َم ْن نَ ْب ٍل َكأنَّ قَ ْ بَ َل ال ْ ُم هطِل ِب َر ِض َي فَأق # هّللاُ ْ ِن َعْبِد ال َحِر ِث ْب ْ َوأبُو ُسْفيَا َن ْب ُن ال َو ُهَو يَقُو ُل َوا ْستَْنص َر، تَهُ فَنَ َز َل َودَ َعا ْغلَ ِ ِه بَ َص َر أنَ َك َع : ْنه يَقُودُ ب ِز ْل نَ ُهَّم أْن َّ ُم َّطِلْبالل ْ ُهْم ا النَّب . قَا َل ُّىَ َكِذ ْب أنَا اْب ُن َعْبٍد ال َّم َصفَّ ثُ ُء َر ِض َي هّللاُ َعْنه بَ َرا ْ ِ َر ُسو ِل ال : هّللاِ ِقى ب بَأ ُس نَتَّ ْ ِ ِه ُكنَّا # َو هّللاِ إذَا اِ ْح َمَّر ال َحاِذى ب ِذى يُ َّ َوإ َّن ال ُّش َجا َع ِمنَّا ِلل ، ]. أخرجه الشيخان ذى درع ه ذى ليس له ش ٌئ يعوقه.و«ال ُح َّس ُر َُ» جمع حاسٍر وهو ال ه ا ُء» جمع خفي ٍف وهو المسرع ال والترمذي.«ا’ ِخفَّ الكبيرة.و«اْن َك َشفُوا» أى انهزموا.و«البَأ ُس» ال ِهشدَّةُ والخوف.ومعنى ِهر ْج ُل من الجراد» القطعةُ ُى.و«ال عليه.و«ال َّر ْش ُق» ال َّرم َحر ُب . «ِا ْح َمَّر البأ ُس» اِ ْشتَدَّ ال 4. (4291)- Ebû İshâk rahimehullah anlatıyor: "Bir adam Berâ İbnu Âzib (radıyallahu anh)'a geldi ve: "Ey Ebû İmâre! Huneyn gününde hepiniz geri mi kaçtınız?" diye sordu. Berâ: "Ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kaçmadığına şehâdet ederim! Ancak, askerlerden yükü hafif olan (aceleciler) ile zırh taşımayanlar Hevazin'in bir kanadına yürüdüler. Halbuki buradakiler okçu kimselerdi: Onları çekirge sürüsü gibi hep birden ok yağmuruna tuttular. Bunun üzerine dağılmak zorunda kaldılar. Böylece düşman, Resulullah'a yöneldi. (aleyhissalâtu vesselâm)'ın katırını Ebû Süfyân İbnu'l-Haris İbni Abdilmuttalib (radıyallahu anh) yediyordu. Aleyhissalâtu vesselâm katırından indi, dua etti, (Allah'tan) yardım taleb etti. Şöyle diyordu: "Ben Peygamberim yalan değil! Ben Abdulmuttalibin Oğluyum! Allahım yardımını indir." Sonra askerleri düzene koydu. Berâ devamla der ki: "Vallahi, biz savaş kızıştı mı Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sığınırdık.Bizim cesurumuz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la aynı hizada durabilendi." [Buhârî, Megîzî 54, Cihâd 52, 61, 97, 167; Müslim, Cihâd 79, (1776); Tirmizî, Cihâd 15, (1688).][291] ِن ـ6242 ـ1 ا ْب َمةَ َر ِض َي ـ ’ هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن َسلَ ِ َوع ِ نَّب # ِه ِ َّى أتَى ال ْك : [ َس ِعْندَ أ ْص َحاب َجل ٍر فَ ُم ْشِر ِكي َن َو ُهَو في َسفَ ْ َعْي ٌن ِم َن ال َّم يَتَ . اِ ْنفَتَ َل َحدَّ ُث ُ فقَال َر :# تُهُ ث . ُسو ُل هّللاِ ْ ُوه،ُ فَقَتَل تُل بُوهُ فَاقْ ُ ْطل نِى َر اِ . ُسو ُل هّللاِ بَهُ]. أخرجه الشيخان وأبو داود . لَ فَنَفَّ # َسلَ 5. (4292)- Seleme İbnu'l-Ekva (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir seferde iken yanına bir düşman gözcüsü uğradı. Ashabla konuşmaya oturdu. Sonra birden sıvıştı: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Onu yakalayın ve öldürün!" emir buyurdu. Ben (yakalayıp) öldürdüm. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) seleb'ini bana verdi." [Buhârî, Cihâd 173; Müslim, Cihâd, 45, (1754); Ebû Dâvud, Cihâd 110, (2654).][292] َو َع ْن أن ٍس َر ِض َي ـ6243 ـ4 هّللاُ َعْنه ٍن فَ َكا َن َم َعَه ـ قَا َل: [ ا ُحنَ ْي َ أيَّام ْيٍم َخْن َجراً ُّم ُسلَ ُ ُّى اِتَّ . َخذَ ْت أ َها النَّب ْيٍم َ َّم فقَا َل ل :# ُسلَ ُ َما هذَا يَا أ ِت ْط فقَال : نَهُ َ ْر ُت بَ ُم ْشِر ِكي َن بَقَ ْ َحدٌ ِم َن ال َ ِى أ تُهُ إ ْن دَنَا ِمنه َجعَ اِتَّ . َل َخذْ فَ ْيٍم إ َّن هّللاَ قَدْ َكفى َّم ُسلَ َك. فقَا َل َر ُسو ُل هّللاِ :# ِ َهَز ُموا ب ِذى َن اْن َّ ُّطلَقَا ِء ال قتُ ْل َم ْن يَعُدُّنَا ِم َن ال ْ َر ُسو َل هّللاِ أ ُ # يَ ْض َح ُك. فَقَالَ ْت يَا يَا أ َوأ ْح َس َن ]. أخرجه ُمسلم وأبو داود . 6. (4293)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "(Annem) Ümmü Süleym, Huneyn savaşı sırasında bir hançer temin etmişti, yanından ayırmıyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) [hançeri görünce] sordu: "Ey Ümmü Süleym, şu da ne?" "Bunu, müşriklerden biri bana yaklaşacak olursa karnına saplamak için temin ettim!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu söz üzerine gülmeye başladı. Ümmü Süleym: "Ey Allah'ın Resûlü, sizinle olup da şu Tulekâ'dan hezimete uğrayan bizim dışımızdakileri öldür!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ey Ümmü Süleym, şurası muhakkakki Allah bize kâfi geldi ve iyi yaptı" buyurdu." [Müslim Cihâd 134, (1809); Ebû Dâvud, Cihâd 147, (2718).][293] AÇIKLAMA: Huneyn Gazvesi, Mekke Fethi'nin hemen akabinde vukua geliştir. Yani sekizinci hicri yılın şevval ayının 13'ünde, Huneyn, Mekke'ye üç gece mesâfede bir vadinin adıdır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke'yi fethedince, Hevâzin ve Sakif eşrafı birbirlerine ziyaretler yaparak, müslümanlara karşı tedbire ve ordu hazırlamaya karar verirler. Sorumluluk, otuz yaşlarındaki Havazin lideri Mâlik İbnu Avf en-Nasrî'ye tevdi edilir. Onun emriyle bütün malları, kadınlar, çocuklar savaş meydanına getirilecektir. Böylece Evtâs'a toplanırlar. Diğer imdad kuvvetleri de gelir ve Resulullah'ın üzerine yürümeye karar verirler. Resulullah haberlerini alınca Şevval'ın yedisinde onikibin kişi Mekke'yi terkeder. Bunun onbini Medine'den gelenler, ikibini de Mekkelidir. İslam ordusunda çok sayıda müşrik de vardır. Hz. Ebû Bekir bu büyük kitleyi görünce: "Bugün azlıktan dolayı bize galebe çalınamaz" der. Hüneyn savaşının ilk karşılaşmasında en önde yer alan Benî Süleym süvarileri bozguna uğrar. Onları Mekkeli Tulekâ takip eder, bunlar da dağılır. Çünkü Hevazinliler dar bir geçitte müslümanların görmeyeceği şekilde saklanıp hep birlikte ok yağmuruna tutarlar. Neye uğradığını şaşıran atlılar birden dağılır. Derken onları takiben diğer askerler de bozguna uğrarlar. Savaş meydanını terketmeyen, Uhud'da olduğu üzere, yine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve birkaç yakını, Huneyn'de Resulullah'ın yanından ayrılmayanları İbnu'l-Esir ismen verir: "Abbas İbnu Abdilmuttalib, Ali İbnu Ebi Talib, Fadl İbnu Abbâs, Ebû Süfyân İbnu'l-Haris İbni Abdilmuttalib, Rebi'a İbnu'l-Haris İbni Abdilmuttalib, Ebû Bekr, Ömer, Üsâme İbnu Zeyd radıyallahu anhüm. Resulullah şöyle seslenir: "Ey Allah'ın ve Rüsûlünün yardımcıları! Ben Allah'ın kulu ve Resûlüyüm!" Ayrıca sesçe gür olan Abbâs (radıyallahu anh)'a emrederek bağırtır: "Ey Ensâr, ey (Hudeybiye'de) Semüre (ağacı altında) bey'at edenler! Ey Bakara suresi ashabı! Bu çağrıya ashab icabet eder, yavaş yavaş (aleyhissalâtu vesselâm)'ın etrafında toparlanıp müşriklerin üzerine saldırırlar. Resulullahda Abbas'tan bir avuç çakıl ister, "Yüzleriniz sürtülsün!" diyerek müşriklerin suratına fırlatır. Hepsinin gözüne eser-i mucize olarak bir avuç toprak isabet eder. O gün Cenab-ı Hak melekten askerlerle yardım gönderir. Meleklerin başlarına, bir ucu iki omuz arasına sarkan kırmızı sarıklar koymuş olarak göründükleri rivayet edilir. Kalplerine korku çöken müşrikleri münzehim olarak dağılırlar. Resulullah kaçanların peşini takip ettirir: "Kim birisini öldürür ve de isbatlarsa seleb'i onundur" buyurur. Sonradan on kişiyi öldürdüğünü isbatlayanlar çıkar. Kaçanlar kovalanır. Kovalıyanlardan biri Seleme İbnu'l-Ekva'dır. Onun hikayesi 4268 numaralı hadiste uzunca, kendi ağzından anlatıldı. Bu savaşta çok miktarda mal ve esir ele geçirildi. Esir sayısı 6 bin kadardı. 24 bin deve, 40 bin koyun, 4 bin okiyye gümüş vardı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu ganimeti daha ziyade müellefe-i kulûb'a verdi. Yani, Mekke'nin fethiyle müslüman olmuş, kalplerine İslâm gerçek manada girmemiş olan Tulekâ'ya verdi. Onları tam olarak İslâm'a kazanmak istiyordu. Resulullah'ın nazarında Mekkelilerin ehemmiyeti vardı. Onların gerçek şekilde kazanılması gerekiyordu. Bizans ve diğer hârici düşmanlara karşı yapılacak savaşlarda başarı için merkezin sağlam olması gerekiyordu. Merkez de öncelikle Kureyş'e, Mekkelilere bağlı idi. Bunların ileri gelenlerine daha çok olmak üzere bol bol verdi. Gerçekten birkaç gün öncesine kadar İslam'ın en azılı düşmanları olan bu Kureyşliler, mağlub edilmiş olmalarına rağmen affedilmiş, malları ve canları bağışlanmış olmaktan başka şimdi de servete garkediliyorlardı: Ebû Süfyân İbnu Harb'e 40 okiyye gümüş, 100 deve; Hakîm İbnu Hizâm'a 200 deve; Nasr İbnu Hâris İbni Kelde'ye 10 deve; Esîd İbnu Câriye'ye 100 deve; Alâ İbnu'l-Hârise'ye 50 deve; Mahreme İbnu Nevfel'e 50 deve; Hâris ibnu Hişâm'a 100 deve; Sa'îd İbnu Yerbû'a 50 deve; Safvân İbnu Ümeyye'ye 100 deve; Kays İbnu Adiyy'e 100 deve; Süheyl İbnu Amr'a 100 deve... Bu liste uzundur. İbnu'l-Esir bu verilenin humus'tan olduğu görüşünü tercih eder. Ayrıca her askere dört deve, kırk koyun pay düşer. Atlı olanlar 12 deve, 120 koyun alır. Çünkü atları için iki hisse daha alıyorlar. Havazin'den bir hey'et gelerek, esirlerin bağışlanmasını taleb eder. Heyette Resulullah'ın süt amcası Bürkan da var. Resulullah mal veya kadın ve çocuklardan birini tercih etmelerini söyler. Kadın ve çocuklarını tercih ettiklerini bildirirler. Aleyhissalâtu vesselâm "Bana ve Abdulmuttaliboğullarına ait olanları bağışladım" der. Diğer müslümanlardan bir kısmı Resûllerinin sünnetine ittibaen kendilerine düşen köleleri bağışlarlar. Bağışlamayanlarınkini de Resulullah, en kısa zamanda ödemek üzere borç mukabili bağışlatır. Böylece Hevazinliler de İslam'a dahil olurlar. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, bu bedevî ve Kureyşlilere bol bol verdiğini, kendilerni ihmal etmiş olduğunu gören Ensar duruma üzülür ve bazı hoş olmayan değerlendirmelerde bulunurlar. Bu durum kulağına gelince, Aleyhissalâtu vesselâm Ensarı toplayarak onlara dokunaklı bir hitabede bulunur. Ensar gözyaşları dökerek pişmanlık izhar ederler. Resulullah konuşmasında, bunların gönlünü alarak İslâm'a kazandırmak için "dünyalık" verdiğini, kendileri için Allah ve Resûlü'nün sevgi ve rızasının daha üstün olduğunu ifade eder. 4290 numaralı hadiste bu hadiseye temas edilir. Huneyn savaşının bidayetindeki mağlubiyetin -Kur'an'ın teyidiyle- sayı çokluğuna güvenmek ve kesretle övünmekten ileri gelmiştir. Ayet-i Kerime şöyle buyurur. (Meâlen): "Andolsun ki, Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği, fakat bir faydası da olmadığı yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti. Bozgundan sonra Allah, Peygamberine, mü'minlere güvenlik verdi ve görmediğiniz askerler indirdi, inkar edenleri azâba uğrattı. İnkârcıların cezası budur" (Tevbe 25-26).Bu ayetle ilgili olarak yüce Tâbiî Mücahid şu açıklamayı yapmıştır: " Bu ayet, Allah'ın mü'minlere olan fazlını, onlara gönderdiği ihsanını, peygamberleriyle beraber yaptıkları savaşlarda birçok yerlerde tecelli eden nusretini bildiren ilk ayettir. Ayet, zaferin Allah nezdinden ve O'nun te'yidi ve takdiri ile olduğunu müslüman askerlerin sayılarıyla olmadığını belirtmekte, müslümanlara, zaferin Allah indinden geldiğini, bunun gelmesine azlığın çokluğun tesir etmediğini, nitekim Huneyn gününde çokluklarının, onların hoşuna gitmesine rağmen bir işlerine yaramadığını, Resulullah'la sebat eden az bir miktarı hâriç, hepsinin arkalarına dönüp bozguna uğradıklarını, sonra Allah'ın Resûlüne ve O'nunla sebat eden mü' minlere gelen yardımıyla zafere ulaştıklarını ifade etmektedir." İbnu Kesir bir de ayet zikrederek bu meseleyi vurgular: "Evet, zafer sadece ve sadece Allah'ın katındandır ve O'nun yardımıyladır. Savaşanlar az da olsa zafer gelebilir, nice az cemaat Allah'ın izni ile çok cemaate galebe çalmıştır. Allah sabredenlerle beraberdir" (Bakara 249). Ahmed İbnu Hanbel'in bir rivayetinde Resulullah şöyle buyurmuştur: "En hayırlı arkadaş grubu dörttür, en hayırlı askeri birlik dörtyüzdür, en hayırlı ordu dörtbindir. Onikibin kişiye azlığı sebebiyle galebe çalınmayacaktır."[294] * EVTAS GAZVESİ ِي ُموسى َر ِض َي ـ6246 ـ5 هّللاُ َعْنه قَال ْن أب َر َغ َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ َّما فَ لَ َر تِ َل دُ َرْيدَ ْب َن ال َّصَّمِة فَقُ َى # دُ ِق ْو َطا ٍس فَلَ َث أبَا َعاِمٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه َعلى َجْي ٍش إلى أ ٍن بَعَ ِم هّللاُ أ ْص َح ْن ُحنَ ْي َ َو ُكْن ْيدٌ ابَه.ُ ُت َو َه َزم ِ َس ْهٍم َى فِى ُر ْكبَتِ ِه ب ُرِم ِي َعاِمٍر فَ . ُت َم َع أب ْ ل ْي ِه فَقُ َهْي ُت إلَ فَاْنتَ : تُهُ ِحقْ َصدْ ُت لَهُ فَلَ َر إلى َش ْخ ٍص فَقَ َر يَا َعِهم َم . آنِى ْن َر َما َك؟ فَأ َشا َّما فَلَ َّى ُت أقُ : فَاتَّبَ ْعتُه.ُ و ُل َول ْ َو َجعَل ْ : بُ تَث َ ِحى؟ أ تَ ْستَ َ أ ُت؟ فَ َك َّف. تُهُ ْ ِال َّسْي ِف فَقَتَل ِن ب فَا ْختَل . ُت َ ْفنَا َض ْربَتَْي ْ ل َّم قُ َص ب : ا ِحَب َك ِي َعاِمٍر ث ’ ُ قَتَ َل هّللاُ . قَا َل: َ َم فاْن . اء ِز ْع َهذَا ال َّس ْهم ِ َّى فَنَ َز ْعتُهُ فَنَ َزا ِم . فقَا َل: ْنهُ ال النَّب ِ َرإ يا اْب َن أ ِخى اق # ْ ْل لَ َ َوقُ ِف ُر ِلى ِى ال َّس ََم َو هُ يَ ْستَ ْغ . ا ْستَ ْخلَ َفنِى أبُو ِمنه َّم َما َت َعاِمٍر َعلى النَّا ِس. ثُ َمَك َث يَ ِسيراً ِ َّى فَ . َر َج ْع ُت أ ْخبَ ْر ُت النهب َّما َض إْب َطْي ِه َ َو َر فَل # أْي ُت بَيَا َع يَدَْي ِه، َّم َرفَ ِ َما ٍء فَتَو هضأ ثُ َّم فَدَ َعا ب . ثُ ُهَّم قَا َل: ا ْغِف ْر ِلعُبَ ْيٍد َّ ْو أب . ِم َن النَّا ِس ِي َعاِمٍر الل ِق َك، أ ْ ٍر ِم ْن َخل ْو َق َكثِي َمِة فَ ِقيَا ْ ال َ هُ يَ ْوم ْ ُهَّم ا ْجعَل الل . ُت َّ ْ َو فَقُ : ِلي فَا ْستَ ْغِف ْر ل ُهَّم . قَا َل: َّ الل َمِة َمدْ َخ ًَ َكِريماً ِقيَا ْ ال َ هُ يَ ْوم ْ َوأدْ ِخل ْي ٍس ذَْنبَه،ُ ِن قَ ْبِد هّللاِ ْب َم ا ْغ . قَا َل أبُو بُ ْردَة:َ ا ِف ْر ِلعَ َو إ ْحدَا ُه ’ ا ِي ُم ْخ ’ وسى َر ب ’ُ ى ِي َعاِمٍر، ب ]. أخرجه الشيخان . 1. (4294)- Hz. Ebû Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Huneyn Gazvesi'nden fâriğ olunca, Ebû Âmir (radıyallahu anh)'ı bir askeri birliğin başında Evtas'a gönderdi. Ebû Âmir, orada Dureyd İbnu's-Sımme ile karşılaştı. Dureyd öldürüldü, Allah da adamlarını hezimete uğrattı. (O sırada) ben Ebû Amir ile beraberdim. Dizine bir ok atıldı. Yanına gelip: "Bu oku sana kim attı?" diye sordum. Bana bir şahsı işâret ederek (ok atanı) gösterdi. Ona yönelip yanına vardım. Beni görünce kaçtı. Ben de peşine düştüm." Utanmıyor musun, durmuyor musun?"diye peşinden bağırmaya başladım. Birden durdu. Karşılıklı olarak bir-iki kılıç salladık. Derken ben onu öldürdüm. Sonra gelip Ebû Amir'e: "Allah seninkinin canını aldı!" dedim. "Hele şu oku bir çek!" dedi. Ben oku çektim. (Okun yerinden) su çıktı. "Ey kardeşimin oğlu, dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a benden selam söyle, benim için Allah'tan mağfiret deyiversin." Ebû Amir, birliğin komutanlığını bana devretti. Bir müddet durup sonra vefat etti. Dönünce, durumdan Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bilgi verdim. Bir miktar su getirtti, abdest alıp ellerini kaldırdı. Koltuk altlarının beyazlığını gördüm. Sonra şöyle dua etti: "Allahım, Ubeyd Ebû Âmir'e mağfiret buyur. Allahım, Kıyamet günü onu, onun derecesini kullarının -veya insanların- birçoğunun derecesinden üstün tut!" "(Ey Allah'ın Resûlü) benim için de istiğfar ediver!" dedim. "Allahım, Abdullah İbnu Kays'ın günahını mağfiret et! Onu, kıyamet günü iyi bir yere koy!" dedi. Ebû Bürde der ki: "O iki duadan biri Ebû Âmir içindi, diğeri de Ebû Musa içindi." [Buhârî, Megâzî 55, Cihâd 69, Da'avat 49; Müslim, Fedailü's Sahâbe 165, (2498).][295] AÇIKLAMA: 1- Bu hâdise, Huneyn savaşı'nın devamını anlatmaktadır. Huneyn savaşını anlatırken Huneyn'de bozguna uğrayan müşriklerin kaçtığını, Resulullah'ın da kaçanları kovalattığını belirtmiştik. Şu halde sadedinde olduğumuz rivayet, Ubeyd İbnu Süleym adındaki Ebû Âmir komutasında bir birliğin, Huneyn'den kaçarak Evtas'a gelip toparlanmaya çalışanların peşinden gönderilme hikâyesini anlatmaktadır. 2- Ebû Amir, Ebû Musa el-Eş'arî'nin amcasıdır. 3- Bazı müellifler Evtâs'ın Huneyn olduğunu söylemiş ise de, tahkik bunu doğrulamamıştır. Müdakkik alimler Hevazin'den kaçanların bir kısmı Evtâs'a, bir kısmı Tâif'e, bir kısmı da Büceyle'ye gittiğini, Evtas'a, Ebû Âmir'i gönderirken, kendisinin de Tâif'e yöneldiğini belirtirler. 4- İbnu Hacer, burada öldürüldüğü belirtilen Düreyd'in meşhur câhili şâirlerinden olduğunu, öldüğünde 120, hatta 160 yaşında olduğunun söylendiğini belirtir. [296] * TAİF GAZVESİ ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6241 ـ5 ُّى ـ َع ِن هّللاُ َعْنهما قَا َل: [ اْب َص َر النَّب َحا َّما ل # َ ْم يَنَ ْل ِمْن ُهْم َشْيئاً َف فَلَ َّطائِ َء ال . قَا َل: إ ْن َشا ُو َن َغداً إنَّا قَافِل ِهْم ْي . وا َل َعلَ هّللاُ فَثَقُ َوقَا َل َم فَقَال : َّرةً ُ ُحه،ُ ْفتَ َه ُب َو ََ نَ نَذ : فُ ُل ْ ِل نَق . فقَا َل: ْ ِقتَا َصابَ ُهْم ِج َر اِ ْغدُوا َعلى ال . ا ٌح ْ فَغَدَ ْو . فقَا َل: و َن ا فَأ ُ إنَّا قَافِل َء هّللاُ إ ْن َشا َض َغدا . ِح َك ً فَأ ْع #]. أخرجه الشيخان . َجبَ ُهْم فَ 1. (4295)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tâif'i kuşatınca hiç bir netice elde edemedi. Bunun üzerine: "İnşaallah yarın yolcuyuz (muhasarayı kaldıracağız)" dedi. Bu Ashabın pek ağrına gitti: "Yâni Tâif'i fethetmeden gidecek miyiz? -bir rivayette "dönecek miyiz" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Sabahleyin saldırın!" buyurdular. Sabahleyin saldırdılar ve birçokları yaralar aldı. Resulullah tekrar: "Yarın inşaallah gideceğiz!" buyurdular. Bu sefer askerler memnun kaldılar. Aleyhissalâtu vesselâm (onların haline) güldü." [Buhârî, Megâzî 56, Edeb 68, Tevhid 31; Müslim, Cihâd 82, (1778).] [297] عَا ِص َر ِض َي ـ6244 ـ2 هّللاُ َعْنه قَا َل ْ ِي ال ِن أب َما َن ْب ْ َو َع ْن ُعث ُوا َعلى ر ُسو ِل ـ : [ هّللاِ ِقى ٍف نَ َزل َ َوفدُ ثَ ِدم َّما قَ َ َم ْس ِج ل # دَ ْ ُهم ال فَأْن َزلَ ِ ِهْم ُوب ل َر َّق ِلقُ َر ُطوا أ ْن ِليَ : َ ُكون أ َجُّبوا َو فَا ْشتَ ََ يُ َو ََ يُ ْح َش ُروا ٍن يُعَ . فَقَا َل # َّش ُروا َر فِي ِدي َو ََ َخْي ْح َش ُروا َو ََ تُ َّش ُروا لَ ُكْم أ ْنَ تُعَ َس فِي ِه ُر ُكو ٌع ْي َح ْشِر ل ]. أخرجه أبو داود.و« َ ْ ِال ال ُمَر » ْي ِه ادُ ب ِر إلَ ِفي َوالنَّ ِج َهاِد ْ َج ْمعُ ُهْم . إلى ال ْوِل ِه ِقَ َوب تُعَ » أ َخ : « َّش ُروا ِهْم َصدَقَةً ُشو َر ِم ْن أ ْمَواِل عُ ْوِل ِه ْ ِقَ َو ذَ ال . ب َوأ ْص ُل َو : ل ُم َشدَّدَةِ ْ ل ُمَو َّحدَةِ ا ْ لبَا ِء ا ْ َو َضِهم ا ِجيِم ل ْ َجبُّوا» ا ِ «َ يُ ِفَتْح ب ا َ ِيَ ِة أ ْن يَقُوم التَّ ” ي ْجب ِ َخ َطاب ْ هو َن قَا َل ال َصل ُهْمَ يُ َرادُوا أنَّ َوأ ِ ال َّرا ِكع َ َويُ ْن : ْش َسا ُن َمقَام ِة َوال َّصدَقَ ِج َهاِد ْ ِال َما َس َم َح لَهُ ب ُكو َن إَّن ِهُ أ ْن يَ ُهَم ب ’ ا نَّ ِج ِل عَا ْ ِن فِي ال ِي ِجب َوا ُكونَا بَ ْعدَ ْم يَ َ َى َر ل ’ اتِ ِه َوأ َّما ال َّص ََةُ فَ ِ ُح ُضو ِرِه، َما يَ ِج ُب ب ِج َهادَ إنَّ ْ َوال َحْو ِل، ْ ِاَْنِق َضا ِء ال ِج ُب ب َما تَ إنَّ َّن ال َّصدَقَةَ بَةٌ ْر َكَه فَل ا َ ِر ُطوا تَ ْشتَ ْم يُ ْج َز أ ْن يَ . 2. (4296)- Osman İbnu Ebi'l-As (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sakif hey'eti geldiği zaman, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına indiler. Aleyhissalâtu vesselâm onları mescidde ağırladı, tâ ki kalplerini daha bir rikkate getirip müessir olsun. Onlar (müslüman olup bey'at yapmak için) öşür alınmamasını, cihada çağrılmamalarını ve namazın kendilerine farz kılınmamasına şart koştular. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Sizden öşür alınmasın, cihada da çağrılmayın. Ama rükusuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur" buyurdu." [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3026).][298] ـ6244 ـ3 ِه َقا َل ِ ِن ُمنَبه بَايَ َع ـ : [ ْت َو َع ْن َو ْه ِب ْب ِقي ٍف إذْ ِن ثَ َر ِض َي هّللاُ َعْنه َع ْن َشأ ِراً َه فقَ : ا َسأل ُت . ا َل َجاب ْي َعلَ َصدَقَةَ َر َط ْت أ ْنَ اِ ْشتَ َسِم َع َر ُسو َل هّللاِ َوأنَّهُ َو ََ ِج َهاد،َ ُموا]. أخرجه أبو داود . َجا ِهدُو َن إذَا أ ْسلَ # يَقُو ُل: َسيَ َّصدَّقُو َن َويُ 3. (4297)- Vehb İbnu Münebbih anlatıyor: "Bey'at yaptıkları zaman Sakif'in durumu ne idi?" diye sordum. "Sadaka (zekat=vergi) vermemeyi, cihad etmemeyi şart koştular" dedi ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "(Onlar gerçek manada müslüman olunca, kendiliklerinden) zekat da verecekler, cihâda da katılacaklar!" dediğini işittiğini söyledi." [Ebû Dâvud, Harâc 26, (3025).] [299] AÇIKLAMA: 1- Taif gazvesi, Hevazin seferinin peşinden yapılan gazvelerdendir. Hevazin'de bozguna uğrayan müşriklerin bir kısmının Taif'e sığındığını belirtmiştik. Bunların peşine bizzat Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) düşerek Şevval ayı içerisinde Taif önlerine gelir. Müstahkem kaleler içinde yer alan Taifliler, bir yıllık ihtiyaçlarını tedârik etmiş olarak kapılrını kapayıp, müdafaaya geçerler. Müslümanları çekirge sürüsü gibi çok kesif ok yağmuruna tutarlar. Birçok müslümanlar oklara hedef olup yaralanırlar, oniki kişi de şehid düşer. Said İbnu'l-Âs ve Abdullah İbnu Ebî Ümeyye şehidler arasında yer alır. Bir ara ordugâhın yeri değiştirilir. Hiçbir netice alınmadan 18 gün kuşatma sürdürülür, mancınıklarla taş atılır. Resulullah üzüm bağlarının kesilip yakılmasını emreder. Taifliler, Allah ve aradaki rahm (akrabalık) adına yakma işini terketmelerini rica ederler. Resulullah: "Allah ve rahm adına o işi bırakıyorum" cevabını verir, ricayı kabul eder. Müslümanlara katılacak kölelerin azad edileceği ilan edilir. Bir kısım köleler iltica ederler. Bunları müslümanların yanına vererek İslâm'a öğrenmeleri sağlanır.[300] Taif kuşatmasının devamı veya kaldırılması için, Resulullah Ashabıyla istişare eder. Nevfel ibn Muaviye (radıyallahu anh): "Bunlar bir deliğe tıkılmış tilki gibidir. Beklersen fethedersin, beklemezsen de bir zarar yapacakları yok, (Çünkü her taraf İslam'a girdi, tek ve yalnız kaldılar, mecburen sana gelecekler)" der. Resulullah muhasarayı kaldırmaya karar verir ve Hz. Ömer'le ilan ettirir. Ashab "Fethetmeden gidilir mi!" diye itiraz eder. Sadedinde olduğumuz birinci hadis, bu itirazı aksettirir. Bunun üzerine Resulullah, "öyleyse sabah mukatele edelim, saldıralım" der ve saldırırlar, hiç bir müsbet netice alınmaz, üstelik yaralananlar olur. Bundan sonra gitme emri Ashabı da sevindirir, böylece kuşatma kaldırılır. Üçüncü rivayet (4297), bir müddet sonra Resulullah'la bey'at yapmak, müslüman olmak üzere kendiliklerinden gelen heyetin hikayesini aksettirir. Görüldüğü üzere bu hey'et mağlublar olarak gelmedikleri için nazlanmak, bir kısım tavizler koparmak havasındadırlar. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm),onların taleblerinden, henüz imanın yeteri ölçüde kalblerine girmediğini, daha ziyade siyasi bir itaat manasında bir antlaşma, bir İslamlaşma peşinde olduklarını anlar. Gerçek imanın girmesiyle kendiliğinden ortadan kalkacak imtiyazlar tanır: Cihada katılmamak, Öşür vermemek gibi. Halbuki cihad bir mü'min çin en çok arzu edilen şeydir. Öşür de öyle. Bunlar başka suretle telafi edilemeyicek kıymetli ibadetlerdir. Ancak Resulullah "namaz kılmamak", "zina etmek" gibi talebleri reddeder. Şunu da belirtelim ki, Taiflilerin taleb ettikleri tavizlerin hepsini sadedinde olduğumuz rivayet aksettirmiyor. Başka rivayetlerde onların şu şartları ileri sürdükleri belirtilir: 1- Namazdan muaf olmalıdırlar. 2- Zekattan muaf olmalılar. 3- Tâif şehri haram olmalı. 4- Cihada katılmamalılar. 5- Putları yıkılmamalı. 6- Zina yasak olmamalı. 7- Faizli alışveriş serbest olmalı. 8- Alkollü içkiler yasak olmamalı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu tekliflerle gelen bir heyeti mescidde misafir eder. Hatta bir kısım müslümanlar, "Bunlar müşriktir, necistir, mescide nasıl sokulur?" gibi itirazlarda bulunurlar. Aleyhissalâtu vesselâm "Allah'ın arzını hiç bir şey kirletmez" cevabında bulunur. Taiflileri mescidde ağırlamasının sebebi, sadedinde olduğumuz hadiste "kalplerine daha müessir olmak için" denmiştir. Yani, orada okunan Kur'ân'ı dinleyecekler, Resûlullah'ın vaazlarını dinleyecekler, müslümanların konuşmalarına ve davranışlarına şahid olup bir şeyler öğrenecekler. Böylece İslâm'ı daha yakından, daha mükemmel öğrenme fırsatı bulacaklar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam)'ın onları mescidde ağırlamaktan maksadı budur. Resûlullah onları bir müddet Medine'de tutar. Bu esnada her akşam, hiç aksatmadan belli bir saatte gelir, onlarla meşgul olur onlara İslâm'ı öğretirdi. Sonunda, "Putu siz yıkmayın, biz yıktırırız; zina insanın şerefine yakışmaz; namazsız dinde hayır yoktur" diyerek tekliflerin bir kısmını hemen reddetmiş, cihada katılma ve zekat verme mecburiyetini kaldırmış, Tâif şehrini haram ilan edebileceklerini söylemiştir. İçki hususunda cevabı ne idi kaynaklarımız temas etmez. Faiz hususunda geçici müddet için ruhsat tanıdığı yapılan yirmiiki maddelik antlaşmadan anlaşılmaktadır.[301] Ashab, cihad ve zekat gibi iki mühim esastan nasıl muaf tutulabilecekleri hususunda hayrete düşmüş ise de, hadiste görüldüğü üzere, Resûlullah tarafından "...kendiliklerinden." bu vecibe ifa edilecektir diye açıklanır. Gerçekten de bir müddet sonra isteyerek zekatlarını ödediler, cihâda katılmak için müracaatta bulundular: Hz. Ebû Bekir'in mürdetlere karşı çıkardığı orduda Taifli bir gönüllüler birliği mevcut idi.[302] * HÂLİD İBNU VELİD RADIYALLAHU ANH'IN BENİ CEZİME'YE GÖNDERİLMESİ ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6244 ـ5 هّللاُ َعْنهما قَا َل ْن اْب ْم يُ ْح ِسنُوا أ ْن َر ـ َع : [بَع َث ُسو ُل هّللاِ فَدَ َعا ُه ْم إلى ا” ْس ََِم. فَلَ َمةَ إلى بَنِى َجِذي # َخاِلداً ْمنَا يَقُول . و َن ُوا أ ْسلَ ُ ُوا يَقُول َجعَل َر فَ : هُ َحتهى إذَا َع إلى ُك هلِ َر ُج ٍل ِمنَّا أ ِسي َودَفَ َويَأ ِس ُر، تُ ُل ِمْن ُهْم َو َجعَ َل َخاِلدٌ يَقْ َصبَأنَا، َص َ ْوٌم بَأنَا َكا َن ي َرهُ َل ُك ُّل َر ُج ٍل ِمنَّا أ ِسي تُ أ . ُت َمَر َخاِلدٌ أ ْن يَقْ ْ َر فَقُ : هُ ل ِى أ ِسي تُ ُل َر ُج ٌل ِم ْن أ ْص َحاب َو ََ يَقْ ِرى، تُ ُل أ ِسي َو هّللاَِ أقْ ِدْمنَا َعلى َر ُسو ِل . َحتهى قَ هّللاِ # ا َل َوقَ َع يَدَْي ِه َرفَ ِى أْب ْرنَاهُ لَهُ فَ ُهَّم فَذَ َك : إنه َّ ِن الل َمَّرتَْي َع َخاِلدٌ َصنَ ْي َك ِمَّما إلَ ُ ]. أخرجه البخاري والنسائي.« َصبَأ» إذَا َخ َر َج َرأ ِرِه ٍن إلى َغْي ِم . ْن ِدي 1. (4298)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hâlid radıyallahu anh'ı Benî Cezîme'ye gönderdi. (Yurdlarına varınca Hâlid) onları önce İslâm'a dâvet etti. Onlar "müslüman olduk!" demeyi güzel söyleyemediler, "Sâbî olduk, Sâbiî olduk!" dediler. Hâlid de onları öldürmeye, esir etmeye başladı. Bizden her bir askere esîrini verdi. Sonra bir gün geçince, herkese esirini öldürmeyi emretti. Ben: "Vallahi ben esîrimi öldürmem! Arkadaşlarımdan da kimse esîrini öldürmez!" dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelince, durumu haber verdik. Ellerini kaldırıp: "Allah'ım, Hâlid'in yaptığından beriyim!" dedi ve bunu iki sefer tekrar etti." [Buhârî, Megâzî 58, Ahkâm 35; Nesâî, Âdabı'l-Kudât 16, (8, 237).][303] AÇIKLAMA: 1- Bu seriyye, Mekke Fethi'nin hemen akabinde, Huneyn'e çıkmazdan önce şevval ayında vukûa geldi. Hâlid'in emrinde 350 asker vardı. Gidiş gayeleri İslâm'a davet idi, savaş değil. 2- "Sâbiî oldu" ifadesi, İslâm'ın başından beri müslüman oldu mânasında kullanılmış idi. Bu tabirin yaygınlaşmış olmasına binaen Benî Cezîmeliler, İbnu Ömer'in ifadesiyle "müslüman olduk" demeyi güzel telaffuz edemedikleri için -ve sâbiî olduk demek daha kolay geldiği için-, sâbiî olduk diyerek imanlarını ilan ederler. Ancak Hâlid radıyallahu anh onların kasdını anlayamadığı için taarruza geçer, öldürmeye ve esir etmeye başlar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "Allah'ım, Hâlid'in yaptığından berîyim" sözü, Hâlid'in, iyi tahkik etmeden, alelacele muhataplarının küfrüne hükmetmesi sebebiyledir Hâlid (radıyallahu anh)'ı aldatan husus, kelimenin zâhîri mânasıdır. ْ َصبَأ اَن" Bir dinden çıktık diğer bir dine geçtik" demektir. Hadisin başka kaynaklarda gelen devamına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ali'yi gönderip, yanlışlıkla öldürülen bu müslümanların her biri için fidye ödetmiştir.[304] * ABDULLAH İBNU HUZAFE ES-SEHMİ VE ALKAME İBNU MÜCEZZİZ ELMÜDLİCİ SERİYYESİ[305] ِي َطاِل ٍب َر ِض َي ـ6244 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ِن أب ِهى ْب ْن َعِل ْعَم بَعَ # َل َث َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ َوا ْستَ ِريَّةً ِهْم َر ِس ُج ًَ ِم َن ا ْي َمر ُه َعل ’ ْم َ َ ِر وأ َصا ْن أ ْن ِض َب فَقَا َل: ِ ُّى يُ ِطيعُوه.ُ فَغَ َمَر ُكْم النَّب َس أ ْي أل # وا َ ُ أ ْن تُ : بَلى. قَا َل: ِطيعُونِى؟ قَال فَ : َج َم فَا ْج . عُوا فَقَا َل َمعُوا ِلى َح َطباً أ . ْوقِدُوا نَاراً فَأْوقَدُو َها. فقَا َل: و َها ُ َه ادْ ُخل . ُّموا ِهى فَ َر ْرنَا إلى النَّب َما فَ ُو َن إنَّ َويَقُول َحتهى َخ َمدَ ِت َو َجع َل بَ ْع ُض ُهْم يُ ْم ِس ُك َب ْعضاً ُوا َما َزال ِر فَ # ِم َن النَّا ِ َّى النَّا ُر، فَ . َس َك َن َغ َضبُهُ َغ النَّب َم فَبَل .# فقَا َل: ِة َ ِقيَا ْ َها إلى يَ ْوِم ال َما َخ َر ُجوا ِمْن ُو َها ْو دَ َخل َط ى ل . َ ا َع َ فِ َّطا َعةُ َما ال فِى َم ْع ِصيَ ِة هّللا،ِ إنَّ ةَ َم ْعُرو ِف ْ ال ]. أخرجه الخمسة إ الترمذي . 1. (4299)- Ali İbnu Ebî Tâlib (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir seriyye gönderdi ve birliğin başına Ensâr' dan bir zat koydu ve askerlere komutanlarına itaat etmelerini emretti. (Sefer esnasında komutan, bir meseleden) öfkelenip: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana itaat etmenizi emretmedi mi?"dedi. Hepsi de: "Evet emretti!" dediler. "Öyleyse, dedi, derhal bana odun toplayın!" Hemen odun toplanmıştı. Bu sefer: "Ateş atın!" emretti. Ashab (odun yığınına) ateş attı. Komutan: "İçine girin!" emretti. Girmek üzere ilerlediler. Ancak birbirlerinden tutup: "Biz, ateşten kaçarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldik (şimdi ateşe girmemiz olur mu?)" diyerek girmediler. Öyle durdular. Ateş söndü. Komutanın da öfkesi geçti. Bu vak'a Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a intikal edince: "Eğer girselerdi, Kıyamet gününe kadar bir daha ondan çıkamazlardı! Allah'a isyanda (kula) itaat yok! Taat ma'ruftadır!" buyurdular! [Buhârî, Megâzi, 59, Ahkâm, 4, Haberu'l-Vâhid 1; Müslim, İmâret 40, (1840); Ebû Dâvud, Cihâd 96, (2625); Nesai, Bey'at 34, (7, 159).][306] AÇIKLAMA: 1- Rivayette, komutanın kim olduğu ve hangi seriyyeye gönderildiği belli değildir. Hadisin Buhârî'deki veçhi böyledir Ancak, başka vecihlerinde, komutan(lar)ın ve serriyyenin mahiyeti ortaya çıkar. Fakat, bazı ihtilaflardan hâlî değildir. İbnu Sâd'ın kaydına göre bu hâdise dokuzuncu hicrî senenin Rebuülahir ayında cereyan eder. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, Cidde yakınlarında bir grup Habeşlilerin görüldükleri haberi ulaşır Bunun üzerine derhal 300 kişilik bir askeri birliği Alkame İbnu Mücezziz komutasında yola çıkarır. Birlik deniz kenarına kadar iner. Habeşliler onları görünce kaçarlar. Seriyyeden dönüşte, askerler evlerine dönme hususunda istîcâl gösterirler. Buna kızan Abdullah İbnu Huzâfe, acele edenlere ateş yaktırıp içine girmelerini emreder. İbnu İshâk'a göre ise, bu kıssanın sebebi, Zû-Karad gazvesinde, Vakkas İbn Mücezziz'in öldürülmüş olması seebiyle, Alkame İbnu Mücezziz'in intikam almak istemesi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da onu bu seriyyeye göndermesidir. Görüldüğü üzere, iki rivayet arasında te'lifi kolay olmayacak ihtilaf mevzubahis. İbnu Hacer, "İki ayrı seriyye olabilir" diyerek ihtilafı gidermeye çalışır. Nitekim bu ihtimali güçlendiren husus seriyye komutanlarının da farklı olmasıdır. Ayrıca "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Resûle ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin) (Nisa 59) ayetinin Adullah İbnu Huzâfe hakkında indiğini ifade eden bir Buhârî hadisi de vak'aların farklı olduğuna delil kabul edilmiştir.[307] * HZ. EBU MUS VE MUÂZ'IN YEMEN'E GÖNDERİLMESİ[308] ِي ُموسى َر ِض َي ـ6344 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ْن أب يَ َم ِن بَعَ # ثَنِى َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ ْ َر ِض َي هّللاُ َعْنه إلى ال َو ُمعَاذاً َس . فقَا َل: ، ادْ ُعوا النَّا َو ََ تُ َويَ ِهس َرا َرا، ِ َو ََ تُنَفه َرا هشِ َوبَ ِلفَا َو ََ تَ ْختَ َو َعا َوتَ َطا َو . َكا َن َع ِهس َرا، َها َعلى ِحدَة،ٍ ُ ِزل ْن يَ بَّةٌ يَ َمن، فَ َكا َن ِل ُك هلِ َوا ِحٍد ِمنَّا قُ ْ ِدْمَنا ال فَقَ ِن َو َرا َوإذَا يَ ُهوِد ى يَتَزا . بَّتِ ِه أبَا ُموسى َر ِض َي هّللاُ َعْنهما فإذَا ُهَو َجاِل ٌس فِي فِنَا ِء قُ لَهُ اذٌ ِر فَأتى ُمعَ يدُ قَتْ قَائِ ٌم ِع . فَقَا َل: يَا أبَا ْندَهُ يُ ُموسى! ا َل َّم َر َج َع : إلى يَ ُهوِديَّتِ ِه َما َهذَا؟ فقَ ،َ ثُ فَأ ْسلَم َكا َن يَ ُهوديا . فقَا َل: هُ ً ُت َُلَه،ُ فَقَتَلَ ِ َجاِل ٍس َحتهى تَقْ َما أنَا ب ِن فقَا َل ا َحدَّثَ َسا يَتَ َّم َجلَ ث : ُ ُمعَ : يَا أَبا ُموسى ا َل اذٌ قُرآ َن؟ قَ ْ ال ُ َرأ َف تَقْ َّم َكْي : تِى ثُ َوعلى َرا ِحلَ َوفِى َص ََتِى، َرا ِشى، َعلى فِ ُّوقاً َّوقُهُ تَفَ أتَفَ قَا َل أبُو ُموسى ِل ُمعَ : أْن َت؟ فقَا َل اٍذ ُ َرأ َف تَقْ ْو َكْي : َوأ ْحتَ ِس ُب فِى نُ ، ُ َرأ َّم أقُو ُم فَأقْ ُم ثُ ِذِل َك، أ َّما أنَا فَأنَا َك ب ِئُ نَبه َمتِى َما أ ْحتَ ِس َسأ ُب في ُ ْو َمتِى قَ ]. أخرجه الخمسة إ الترمذي. هُ ُ قَ : « ْول ُّوقاً َو ُهَو أتَفَ » أ ْن َّوقُهُ تَفَ َوا َق النَّاقَةَ َم ْن فَ ٍت، َوقْ بَ ْعدَ تاً َب ْعدَ َش ْىٍء َوَوقْ َر ُؤهُ شْيئاً ْى أقْ أ هب َحل َّم تَ َحتهى تَدَ َّر ثُ َر َك َسا َعةً َّم تَت َب ثُ تَ ْحل . َ 1. (4300)- Ebû Musâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Beni ve Muaz (radıyallahu anh)'ı Yemen'e gönderdi ve şu tenbihte bulundu: "İnsanların dine (tatlılıkla) davet edin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun geçimsiz olmayın. "Biz Yemen'e vardık. Her ikimizin ayrı birer çadırı vardı, çadırlarımızı müstakilen kullanıyorduk. Birbirimize ziyaretlerimiz olur, (birleşirdik. Bir seferinde) Mu'âz, Ebû Musâ (radıyallahu anh)'a geldi. Ebû Musâ, çadırının önünde oturuyordu. Yanında [zincire vurulmuş], öldürmek istediği bir yahudi duruyordu. "Ey Ebû Musâ, nedir bu manzara (ne oluyor?)" dedim. "Bu bir yahudidir, müslüman olmuştu, tekrar yahudiliğe döndü" dedi. "Sen onu öldürmeyince oturmayacağım!" dedim.Kalkıp öldürdü. Sonra oturup konuşmaya başladılar. Muâz (radıyallahu anh): "Ey Ebû Musâ, Kur'an'ı nasıl okuyorsun?"diye sordu. "Yatağımın üzerinde, namazımda, bineğimde zaman zaman (fırsat buldukça) parça parça okuyorum!" dedi. Sonra Ebû Musâ, Muâz'a: "Ya sen nasıl okuyorsun?" diye sordu. "Bunu sana bildireceğim: Ben uyurum, sonra kalkar Kur'an'dan okurum. Böylece uyanıkken ümid ettiğim sevabı uykumda da kazanacağımı ümid ederim" diye cevap verdi." [Buhârî, Megâzî 60, İcâre 8, İstitâbe 2, Ahkâm 7, 12; Müslim, Cihâd 7, (1733), Eşribe 71; Ebû Dâvud, Hudud 1, (4354, 4355, 4356, 4357); Nesâî, Tahâret 4, (1, 10).][309] AÇIKLAMA: 1- Kitabımızın birinci cildinde (s. 452-453) Resulullah'ın Hz. Muâz'ı Yemen'e 9. hicrî senede hem muallim ve hem de müfettiş olarak gönderdiğine temas etmiş, bazı açıklamalar sunmuştuk. Sadedinde olduğumuz rivayet, Hz. Muâz'ın oradaki bir macerasını ve Kur'an okumada takip ettiği usulü aksettirmektedir. 2- Bu hadis, daha hicretin 9. yılında Yemen gibi merkeze uzak bir yerde, hadd tatbiki gibi, tamamen devlet otoritesinin ifadesi olan icraata şehadet etmesi yönüyle çok mânidardır. Bu oraların tam manasıyla merkeze bağlandığını, devlet teşkilatının ve devlet hakimiyetinin eksiksiz kurulduğunu gösterir. 3- Hz. Muâz şunu demek istiyor: "Ben geceyi cüzlere böldüm, bir cüzünde okuyup yoruluyorum, bir cüz'ünde de yatıp uyuyorum. İstirahat için uyumam, kuvvet toplayıp yeniden okuyabilmem içindir. Bu sebeple istirahatle geçen zamanımda da, okuyarak geçirdiğim zamanın sevabını aynen rahmet-i ilahiye'den bekliyorum." 4- İbnu Hacer, Ebû Musa el-Eş'arî'ye Sıffın hadisesindeki hakemliği sebebiyle dil uzatan bir kısım Hâricî ve Rafizilere bu hadis vesilesi ile bir cevap verir. Faidesine inanarak kısmen alıyoruz:" TENBİH: Ebû Musa (radıyallahu anh)'ın Yemen'e gönderilmesi Tebük gazvesinden sonra idi. Çünkü, (radıyallahu anh)'ın Tebük seferinde Resulullah'la birlikte oldğu bilinmektedir. Bu hadisle, Ebû Musâ'nın alim ve fetânet sahibi, hâzık bir kimse olduğuna istidlal edilmiştir. Eğer böyle olmasaydı Aleyhissalâtu vesselâm onu emir olarak tayin etmezdi." Resullah'tan sonra Ebû Musa'ya Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin itimad edip vazife verdiklerini belirten İbnu Hacer şöyle devam eder: "Hariciler ve Rafizilere gelince, onlar Ebû Musâ (radıyallahu anh)'a ta'n ederler ve gaflet isnad ederler, fetânet sahibi olmadığını söylerler. Sebep de Sıffîn'de Hakem hadisesinde ondan sâdır olan durumdur. İbnu'l-Arabî ve başkaları der ki: "Gerçek şu ki, böyle bir vasfın ona nisbet edilmesini haklı çıkaracak birşey ondan sâdır olmamıştır. Ondan vaki olan hükmün özü şu idi: Sıffînde iki taraf arasında çok şiddetli bir ihtilaf gördüğü için, meselenin çözümünü, hayatta kalan Bedir ve benzeri gazvelere katılmış büyük sahâbelerden müteşekkil bir heyetin istişare ile çözmesine havale etmenin uygun olacağına içtihad etmişti. Ancak iş, bilinen şekle döküldü." [310] * ALİ İBNU EBÎ TALİB VE HÂLİD İBNU VELİD'İN YEMEN'E GÖNDERİLMESİ[311] َر ِض َي ـ6345 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل َرْيدَةَ ْن بُ ُخ ُم َس فَأ ْع َط َب ََ َع # اهُ َث َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ ْ ِ َض ِمْنهُ ال ب إلى َخاِلٍد َر ِض َي هّللاُ َعْنهما ِليَقْ َعِليهاً ِيئَةً َها َسب ي ِمْن ْي فَا ْص . ًَ َطفَى َعل َس َل لَ ِد ا ْغتَ فأ ْصبَ َح َوقَ َو ُكْن ُت أْبغَ ُض َعِليهاً . ُت ِل َخاِلٍد ْ ِدْمنَا َعلى َر فَقُ : ُسو ِل ل َّما قَ َرى إلى َهذَا؟ فَلَ تَ َ أ هّللاِ # ا َل ذَ َك : ُت ْر ُت لَهُ ذِل َك فَقَ ْ ل َر نَعَ ْم : َ ِم ْن ذِل َك يَا بُ : قَا َل َرْيدَةُ اَتَْبغَ ُض َعِليهاً؟ قُ ُخ ُم ِس أ ْكثَ ْ تُ ]. أ َخرجه ْب ِغ ْضه،ُ فَإ َّن لَهُ فِى ال اختيا ُر، وهو افتعا ٌل من صفوة ال هش : أى خياره وخالصه.« ْى ْص ِطفَا ُء» ٍء البخاري.«ا’ َما أْبغ َض ِيئةُ ْت، وإَّن ِيَ وال َّسب » ا’مة التي ُسبه ً نَّهُ # ه أحبهه َظ َّن أنَّهُ أ َخذ َم بُريدةُ عليها ’ اليس له، فل هما أعلمه رسو ُل هّللاِ ِذى أ َخذَهُ دون حقه َّ أن ال . 1. (4301)- Hz. Büyerde (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ali (radıyallahu anh)'ı, humusu (ganimetin beşte birini) almak üzere Hâlid'e gönderdi. Hâlid (radıyallahu anh), humsu ona verdi. Ali, ondan (kendine) bir cariye seçti. Ali, geceleyin gusül yapmış olarak sabaha erdi. Ali'ye kızmıştım. Hâlid (radıyallahu anh)'a: "Şunu görmüyor musun?" diye söylendim. Sonra da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelince durumu anlattım. "Ey Büyerde! buyurdular, sen Ali'ye kızıyor musun?" "Evet!" dedim. "Kızma! buyurdular, zira onun humustaki hissesi aldığından fazladır." [Ondan sonra Ali en çok sevdiğim insan oldu.]" [Buhârî, Megâzi, 61.] [312] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayette, Hz. Hâlid'in savaşta elde ettiği ganimetin taksimi için Hz. Ali'nin vazifelendirildiği görülmektedir. Veda Haccı'ndan önce gerçekleştirilen bu seferden Hz. Ali hacc esnasında dönüp bir kısım develer getirecek ve Veda Haccına iştirak edecektir. Haccla ilgili bölümde bunu anlatmıştık. İşte bu taksim sırasında ganimetler arasında yer alan -ve hadisin başka vecihlerinde cariyelerin en güzeli olduğu belirtilen- bir cariyeyi kendine seçen Hz. Ali'nin şikayet edildiğini, Resulullah'ın böyle bir seçimi normal karşıladığını görmekteyiz. Üstelik Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Ali'nin humustaki hakkı bundan da fazla" buyurur. Humus ganimetin beşte birlik kısmıdır. Devlet hissesidir. Âl-i Beyt, humustan pay alır. Hz. Ali, Âl-i Beyt'ten olduğu için, o da hisse sahibidir. 2- Hadisin ortaya koyduğu bir problem var; Hz.Ali, cariyeyi kendisi için seçtiğinin gecesinde temasta bulunuyor. Halbuki istibrası (rahmin hamilelikten hâlî oluşunun sübûtu) aranmalı idi. Bu da bir hayız dönemi temas etmemeyi beklemeyi gerektirir. Bu soruya şu açıklama getirilmiştir: Cariye bâkire olabilir. Nitekim daha önce geçtiği üzere bâkire için istibra aranmaz. Veya Hz. Ali'nin câriyesi hayızdan yeni çıkmış olabilir. Çünkü cariyelerin istibrası, bir hayız müddetidir. 3- Hadiste dikkat çeken bir husus: Ashabın Resulullah'a bağlılığı; nefret, muhabbet gibi tamamen his dünyasına, iç âlemine müteallik hususlarda bile Aleyhissalâtu vesselâm'ın yönlendirici rolü.. Hadiste, Büreyde Hz.Ali'ye nefret etmekte olduğu halde, Resulullah'ın "Hz.Ali'ye kızma, sen onu sev" manasındaki ifadelerinden sonra, Ali, nazarında insanların en sevgilisine dönüyor. 4- İbnu Hacer: "Hadiste, Hz. Peygamberin kızı üzerine cariye almanın caiz olduğunun delili var!" der. Çünkü Aleyhissalâtu vesselâm, Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma (radıyallahu anhümâ) üzerine evlenmesini yasaklamıştı.[313] * ZÜ'L-HALASA GAZVESİ ِن َعْبِد هّللاِ َر ِض َي ـ6342 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ِر ْب ْن َجِري عَ قَا َل لى َر # ٍم ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ ْ فِى َحث َو َكا َن بَ ْيتاً َص ِة، َخل ْ ِري ُحنِى ِم ْن ِذى ال تَ َ أ يُ يَ َماِنيَّةَ ْ ال َك ْعبَةَ ْ َس َّمى ال . َو َكانُوا ِر ٍس ِم ْن أ ْح َم َس، ِة فَا ْع ُت ِفى َخ ْم ِسي َن َو ِمائَ فَاْن َطلَ َوقَا َل ِرى، ِ ِعِه فِى َصدْ َصاب َر أ ِرى َحتهى َرأْي ُت أثَ َض َر َب َعلى َصدْ ِل، فَ َخْي ْ بُ ُت َعلى ال ْ َو ُكْن ُتَ أث َو أ ْص َح : ا َب َخْي ٍل، ِتْهُ ُهَّم ثَبه َّ الل هُ ْ ا ْجعَل َمْهِديهاً َه َهاِديا . ا ً َو َح َّرقَ َها َف َك َّس َر َها ْي َص فَاْن َط ]. أخرجه الشيخان وأبو داود.« ِة ِل َق إلَ ْ َخل ٍم ِلدَ ْو ٍس، و َكا َن فِي ْ ذو ال » قِي َل َكا َن اِ ْس ُم َصنَ يَ َم ْ ِال عٍَم ب ْ ذى َكا َن ِل َخث َّ بَ ْي ُت ال ْ َص ِة ُهَو ال ْ َخل ْ َوقِي َل ذُو ال بَ ْي ِت، ْ َ ذِل َك ال َح َرام ْ َبْي َت هّللا ال ِيهاً ْي ِه تَ ْشب ِن يَ ُح ُّجو َن إلَ . 1. (4302)- Cerîr İbnu Abdillah (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bana: "Beni, Zü'l-Halasa'dan kurtarmaz mısın?" buyurdu. Bu, Has'amda bir bina idi. el-Kabetu'l-Yemâniyye denmekte idi. Ahmes kabilesinden yüzelli atlı ile oraya vardım. Ahmesliler at besleyen insanlardı. Ben ise at üzerinde duramıyordum. [Durumu Resulullah'a söyledim.] Aleyhissalâtu vesselâm göğsüme vurdu; öyle ki, parmaklarının izni göğsümün üzerinde gördüm. Sonra: "Allah'ım, Cerir'i (atının üstünde) sabit kıl, onu hidayete ermiş ve hidayet edici kıl!" buyurdu. Ben gittim, onu kırdım ve yaktım." [Buhârî, Megazî 62, Cihâd 154, 162, Menâkibu'l-Ensâr 21, Edeb 68, Da'avâd, 19; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 137; Ebû Dâvud, Cihâd 172, (2772).][314] AÇIKLAMA: 1- Bizzat rivayette açıklandığı üzere Zü'l-Halasa, içerisinde put bulunan bir binanın adıdır. Yani dahilinde cahiliye putlarından biri yer alan bir tapınak, Halasa, üzüm asması gibi başka ağaçlara sarılıp çıkan bir bitkidir. Akik gibi kırmızı meyveleri vardır, hoş kokuludur. Müberred, bu tapınağın yerine, müslümanların, civar ahâlinin ihtiyacı için büyük bir câmi yapıldığını kaydetmiştir. Has'am ise, Yemen'de bir kabile adıdır. Kendilerini Has'am İbnu Enmâr'a nisbet ederler. Bu binânın Ka'be'yi takliden onun yerini almak düşüncesiyle inşa edildiğini belirtir. Esasen el-Ka'betu'l-Yemaniye diye isimlendirilmiş olması da yapılış gayesini gösterir. Sahiheyn'in Kitâbu'l-Fiten'de, Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'tan kaydettikleri bir hadiste geçen Zü'l-Halasa'nın başka birput olduğu, sadedinde olduğumuz hadiste geçen Zü'l-Halasa ile ilgili olmadığı belirtilir. Bu ikinci rivayet şöyle: "Devs kabilesinin kadınlarının popoları Zü'lHalasa etrafında titremedikçe kıyamet kopmaz." 2- Bu düzmece Ka'beyi yıktırmak için Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bölge halkından ve eşraftan olan Cerir (radıyallahu anh)'ı seçmiştir. "Bizi kurtar" şeklindeki tercümemizin aslı "Bize kalb rahatı kazandır" şeklindedir. 3- Hâkim'in el-İklil'de kaydına göre, Cerir İbnu Abdillah (radıyallahu anh), Benî Becile ve Beni Kuyeşr kabilelerinden 100 kadar adamla Resulullah'a gelirler. Aleyhissalâtu vesselâm Beni Has'am'dan sorar. Cerir, İslâmî davete icabet etmediklerini söyler. Aleyhissalâtu vesselâm, 300 kadar da Ensar vererek beraber geldiği kimselerin başına Cerir'i komutan yaparak oraya gönderir. "İslâm'a davet edip üç gün bu daveti tekrarlayacaksınız. Girerlerse müslümanlıklarını kabul edeceksiniz ve Zü'l-Halasa putunu yıkacaksınız; kabul etmezlerse kılıçtan geçireceksiniz" buyurur. 4- Bu sefere katılanların miktarı, rivayetlerde farklı rakamlarla ifade edilmiştir. 5- At üzerinde duramadığını söyleyen Cerir'e, Resulullah dua eder ve -bir başka rivayette- eliyle tepeden kalçaya kadar hem ön (yüz) ve hem de arka (sırt) cihetineden sıvazlar.[315] * ZATÜ'S-SELASİL GAZVESİ ْهِدى قَا َل َم ـ6343 ـ5 ا َن النَّ ْ ِي ُعث ْن أب عَ بَعَ # ا ِص َعلى َث َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ َع ْمُرو ْب َن ال ا ِت ال َّس ََ ِس ِل ْ قَا َل: ُت َج . ْي ِش ذَ ْ فأتَْيتُهُ فَقُ : ل ْي َك؟ قَا َل َح ُّب إلَ ُّى النَّا ِس أ أ : ُ ُت َعائِ َشة. ْ ل ِل؟ قَا َل ُ ْ : أبُو َها. ُت َو ِم َن ال هرِ ق : َجا ل َّم َم ق : ْن؟ قَا َل ُ َم ث : ُر ُ ُع . فَعَدَّ . أ ْن ِر َجاً َس َك ُّت َم َخافَةَ فَ نِى فِى آ ِخِر ِه ْم يَ ْجعَ ]. أخرجه الشيخان . لَ 1. (4303)- Ebû Osmân en-Nehdî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anh)'ı Zâtu's-Selasil ordusunun başında göndermişti. Amr İbnu'l-As der ki: "(Ya Resûlulah) sana en sevgili insan kimdir?" dedim. "Aişe'dir!" buyurdular. Ben tekrar sordum: "Erkeklerden kim?" "Onun babasıdır!" buyurdular. Ben bir kere daha sorayım dedim: "Sonra kim?" "Ömer" buyurdular ve bazı erkek (adları) saydılar. Beni en sona atacak korkusuyla sükût edip başka sormadım." [Buhârî, Megazî 63, Fedâilu'l-Ashab 5; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 8, (2384).][316] AÇIKLAMA: 1- Bu, hicretin 8. yılında Cemâziyelâhir ayında cereyan etmiş bir gazvedir. 7. yılda olduğu, Muta seferinden sonra cereyan ettiği de söylenmiştir. İbnu Sa'd'ın kaydına göre, Resulullah, Kudâ'a kabilesinden bir büyük grubun, Medine'yi basmak üzere toplanmakta olduklarını istihbar eder. Bunun üzerine derhal Amr İbnu'l-As'ı çağırıp beyaz bir sancakla Ensar ve Muhâcir'den 300 kişiyle yola çıkarır. Arkadan da Ebû Übeyde ile 200 kişilik takviye gönderir. 2- Bu gazveye Zâtu'sselasil (zincirliler) denmesinin sebebi, müşriklerin savaştan kaçmalarını önlemek için, birbirlerni zincirlerle bağlamalarından dolayıdır. Başka tahmin de söylenmiştir. Burası Vâdi'l-Kura'nın gerisinde Medine'ye 10 günlük mesafede bir yerdir. Bu sefer, "Lahm ve Cüzâm azvesi" diye de adlandırılmıştır. Lahm ve Cüz'âm iki büyük kabilenin ismidir. 3- Hadis, muhtelif vecihlerden, farklı ziyadelerle geliştir. Amr İbnu'l-As (radıyallahu anh)'ı bu soruya sevkeden husus, emrine verilen askeri birlikte Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer gibi büyüklük ve Resulullah'a yakınlıkları herkesçe bilinen kimselerinde yer alması. Kendisi şöyle anlatır: "İçimden kendi kendime dedim: "Benim Resulullah nezdinde müstesna bir mevkim olmasaydı Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (radıyallahu anh)'nın da bulundğu bir ordunun başına beni koymazdı." Gidip önüne oturdum ve: "Ey Allah'ın Resûlü! Sana insanların en sevgilisi kimdir?" diye sordum..." Yani Amr İbnu'l-As (radıyallahu anh) zanneder ki, kendisini Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer'e komutan yapması, Resulullah nezdinde onlardan daha sevgili olduğnun delilidir. Ancak sorunca anlar ki, en başlarda yok. Hadis bize şu mesajı vermektedir. Resulullah, kişilere bir kısım kritik vazife verirken, onların kendisine yakınlığına, muhabbetinin derecesine değil, öncelikle liyâkata bakıyordu. Nitekim, aynı gazve sırasında Amr'la Hz. Ömer arasında çıkan ihtilaflar, sefer dönüşü Resulullah'a intikal ettirilince, Amr'ı, her meseledeki tavrı sebebiyle takdir etmiştir. Şöyle ki: * Arkadan yetişen Ebû Ubeyde bir kısım gerekçeler ileri sürerek imamlığa layık olduğunu söyler. Amr "Sen değil, ben komutanım, sen bana yardımcısın" der, imamlığı vermez. Hatta gece soğuktur, ihtilam olur, yıkanamaz, teyemmümle namaz kıldırır. * Amr, bu gazve sırasında ateş yaktırmaz. Hz. Ömer bu yasağı uygun bulmaz, ihtilafa düşerler. Hz. Ebû Bekr: "Amr'ı bırak. Zira, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu başımıza harp sanatını öğretmeden koymaz" der. Bir başka rivayette Amr bu yasağa itiraz edenlere sert çıkar: "Kim ateş yakacak olursa içine atacağım!" der. * Düşmanla karşılaşılır, Amr, hezimete uğratır. Askerlerden bir kısmı "peşlerine düşelim!" der. Amr kabuletmez. Sefer dönüşü bu ihtilaflar Resulullah'a söylenir. Aleyhissalâtu vesselâm Amr'a niye öyle yaptığını sorar: Amr: "Ateş yakarak düşmana yerimizi haber vermeyi, sayımızın azlığı hususunda bilgi vermeyi hoş bulmadım. Takip etmeyi de "onların imdad kuvvetleri bulunabilir" endişesiyle terkettim" der. Resulullah her davranışını takdirle karşılar. 3- Bu rivayette Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer ve Hz. Aişe (radıyallahu anhum)'un faziletleri, diğer sahabelere nazaran faziletçe akdem oluşları açık şekilde gözükmektedir. Hadis, bu yönüyle Hz. Ali'nin akdem olduğunu iddia eden Şiilerin aleyhine, Ehl-i sünnet'in lehine şâhid olmaktadır.[317] * TEBÜK GAZVESİ ِي ُموسى َر ِض َي ـ6346 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ْن أب ِى إلى َر ُسو ِل ـ َع : [ هّللاِ نِى أ ْص َحاب أ ْر َس # لَ ُح ْم ََ َن لَ ْ هُ ال ُ عُ ْس َر أ ْسأل ةِ ْ ُهْم فى َجْي ِش ال َى َغ ْزَوةُ تَبُو َك َو ُهَو َغ ْضبَا ُن َو . ََ أ ْشعُ ُر َو ِه تُهُ فَ . ُت َوافَقْ ْ ُهْم فَقُ : ل ْي َك ِلتَ ْحِملَ ُونِى إلَ ِى أ ْر َسل َر ُسو َل هّللاِ أ ْص َحاب ُهْم يَا . فَقَا َل: ُ و هّللاَِ أ ْحِمل َر ُسو ِل هّللاِ ِ ِم ْن َمْنع َر َج ْع ُت َحِزيناً ْف َعلى َش # ِس ِه ْىٍء فَ َو َجدَ فِى نَ ُكو َن قَدْ ِة أ ْن يَ َو ِم ْن َم َخافَ َّم أ ْر َس َل إلىَّ فقَا َل ِذى قَا َل؛ ثُ َّ ِال ُهْم ب ِى فَأ ْخبَ ْرتُ َر َج ْع ُت إلى أ ْص َحاب َّي، ف ِن َ ِرينَ ْي َعل : قَ ْ ِن ال ْي ِن، هذَ ِرينَ ْي قَ ْ ِن ال ْي َوهذَ ِن، ِرينَ ْي قَ ْ ِن ال ْي َهذَ ُخذْ َك ِة أْب ِعَرةٍ ِ ِل ِستَّ ِ ِه َّن إلى أ ْص َحاب ُكْم إ َّن هّللا تَعالى، أ # ْو إ َّن َر فَقُ : ُسو َل هّللاِ اْبتَا َع ُه . ْل َّن ِم ْن َس ْعٍد َر ِض َي هّللاُ َعْنه ِحينَئِ ٍذ فَاْن َطِل ْق ب ُ يَ ْحِمل ِ ِه َّن َعلى ه ُؤ ََِء فَا ْر . َكبُو ُه َّن ِى ب ُت إلى أ ْص َحاب فَاْن َط . ُت لَقْ ْ إ َّن # ى َر فَقُ : ُسو َل هّللاِ ل َول ِك ْن و هّللاَِ أدْ ُع ُكْم َحتَّ ُكْم َعلى ه ُؤ ََِء، ُ يَ ْحِمل َر ُسول هّللاِ َّو َل أ ْمِر يَ # ِه ْن َطِل َق َمِعى بَ ْع ُض ُكْم إلى َم ْن َسِم َع َمقَالَةَ َى أ َو َمْنعَهُ إيَّا تُهُ لَ ُكْم ْ َسأل ِحي َن . وا ُظنُّ َى بَ ْعدَ ذِل َكَ تَ َّم إ ْع َطا ُؤهُ إيَّا ثُ تُ ُك ْ أنه هُ ِى َحدَّث ْ ل ْم يَقُ لَ ْم َشْيئاً . وا فقَال : ِذ ُ َّ ٍر ِمْن ُهْم َحتهى أتُوا ال َنفَ ِ َق أبُو ُموسى ب ْفعَلَ َّن َما أ ْحبَ ْب َت فَاْن َطلَ نَ ْ َول ُم َصدَّ ٌق، و هّللاِ إنَّ ى َن َك ِعْندَنا لَ ِ ِهى َسِمعُوا قَ # بُو ُموسى ْو َل النَّب ِ ِه أ ُهْم ب َحدَّثَ ِ َما فَ ]. أخرجه الشيخان . َحدَّثُو ُه ْم ب 1. (4304)- Ebû Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ashabım, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a usre (darlık) ordusu, yani Tebük Gazvesi sırasında yüklerini koyacakları deve hakkında sormam için beni gönderdiler. Yanına vardığımda meğer öfkeliymiş de ben hissedememişim. "Ey Allah'ın Resûlü, dedim, arkadaşlarım size, beni gönderdiler, kendilerine yük devesi vermenizi istiyorlar." "Vallahi ben onlara hiçbir yük devesi veremem!" buyurdular. Ayrıldım, ama üzgündüm, hem yük devesi verilmeyişine, hem de bana kızmış olabileceği korkusuyla üzgündüm. Arkadaşlarımın yanına varıp Aleyhissalâtu vesselâm'ın söylediğini kendilerine haber verdim. Sonra Resulullah bana birini [Bilâl'i] göndererek beni çağırdı ve: "Şu çifti, şu çifti, şu çifti al! Bunları arkadaşlarına götür. Ve dedi ki: "Allah -veya Resulullah- sizi bunlarla taşıyacak, bunlara binin" dedi. Ben onları arkadaşlarıma götürdüm ve: "Resulullah sizleri bunlarla taşıyacak. Lakin, vallahi sizden biri, sizin için ilk istediğim zaman, Resulullah'ın söylediğini ve vermem dediğini duyan birine gitmedikçe yakanızı bırakmam" dedim. Arkadaşlarım: "Vallahi sen yanımızda (müttehem değilsin), doğru söylediğine inanıyoruz. Ama sen yine de dilediğini yap!" dediler. Ebû Musa, onlardan bir grupla gitti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın önce söylemiş olduğu sözü işitenlere, vardılar. Bunlar Ebû Musa'nın kendilerine söylediği şeyleri aynen söylediler." [Buhârî, Megâzî 78, 74, Humus 15, Zebâih 26, Eymân 1, 4, 18, Kefâret 9, 10, Tevhid 56; Müslim, Eymân 8, (1649).][318] ِن ـ6341 ـ2 ا ْب َر ِض َي ـ ’ هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن َواثِلَةَ ِ َّو ْسقَع : [نَادَى ر ُسو ُل هّللاِ # ُل فِى َغ ْزَوةِ تَبُو َك فَ َخ َر ْج ُت إلى أ ْهلى َوقَدْ َخ َر َج أ ُ # نَاِد َص َحابَ ِة َر ُسو ِل هّللاِ َمِدينَ ِة أ ْ ُت فِي ال َس ْهُمهُ؟ فَنَادَى َشْي ٌخ ِم َن ا ْ َم ْن يَ ْحِم ُل َر فَ َطفَق ى: ُج ًَ لَهُ ِر أ ’ فقَا َل َ َع ْن : لى أ ْن َصا نَا َس ْهُمهُ لَ َم َعنَا َو َطعَا ُمهُ بَةً نَ ْحِمل . ُت َهُ ُعقْ ْ َء ف ِس ْر َعلى بَ َر : هّللاُ نَعَ ْم : َكِة هّللاِ تَعالى قَا َل فَقُ : قَا َل ل ِر َصا ِح ٍب َحتهى أفَا َر ْج ُت َم َع َخْي ْينَا فَ َخ َعلَ ُه َّن َحتهى أتَْيتُهُ فَ َخ َر َج تُ ِ فأصابَنِى َق ََئِ ُص فَ . ِل ِه ُسقْ َّم فَقَعَدَ َعلى َحِقيبَ ٍة ِم . قَا َل ْن َحقَائِ ِب إب َّم ث : قَا َل ُ ِ َرا ٍت ثُ ُه َّن ُمدْب ُه َّن ُسق : ْ ُسقْ ِب ََ ٍت فَقَ : ُت ُمق . ا َل ْ ْ ل قُ َكَراماً َص َك إَّ َرى َق ََئِ َما أ َى : َغِن إَّن َك قَا َل َما ِه تِى َش َر ْط ُت لَ َّ َك ال َمتُ َر ي : َص َك يَا اْب َن أ ِخى، فَغَ ْي َق ََئِ ُخذْ يُقَ « َس ْهِم َك أ ]. أخرجه أبو داود. ال َردْنَا بَةً ُعقْ ُت ُف ََناً ْ َرهُ فِي ال ُّر ُك َح َم » و ِب ل ُهَو يعقب َغْي فَ تاً َوقْ تُهُ ْ َوأْن َزل تاً َوقْ ْى إذَا أ ْر : َكْبتُه أ ِجى ُء بَ ْعدَهُ يُ . 2. (4305)- Vâsile İbnu'l-Eska' (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük Gazvesine katılmak için çağrıda bulundu. Ben hemen ehlime gittim. Gazveye gitmeye yöneldim. Resulullah'ın ashâbının ilk kısmı yola çıkmıştı bile, Medine'de seslenmeye başladım: "(Ganimetten gelecek) hissesi taşıyana olacak bir kimseyi (devesiyle) taşıyacak bir kimse yok mu?" diyordum. Ensâr'dan yaşlı bir zât: "Kendisini münâvebe ile bindirmem ve yiyeceğini de vermem karşılığında (savaştan elde edeceği) hissesi bize olmak kaydıyla götürürüm!" dedi. Ben: "Anlaştık!" dedim. Ensârî: "Öyleyse Allah'ın bereketi üzere yürü!" dedi. Böylece en hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allah ganimetde nasib etti, hisseme bir miktar deve isabet etti. Bunları sürüp, (beni devesine olan Ensariye) getirdim. Adam çıkıp devesinin havıdındaki çullardan biri üzerine oturdu, ve: "Bu develeri sen geri sür!"dedi. Sonra tekrar: "Sen bu develeri ileri sür, (bana getirme)!" dedi ve ilave etti: "Ben senin bu develerini değerli görüyorum" dedi. Vesile de: "Bu başlangıçta anlaştığımız şarta göre senin ganimetin!" dedim. Ama Ensârî: "Ey kardeşimin oğlu, ganimetini al. Ben senin bu maddi payını istememiştim (sevaba, manevi kazanca iştirak etmeyi düşünmüştüm)" dedi." [Ebû Dâvud, Cihad 123, (2676).][319] AÇIKLAMA: 1- Tebük savaşını anlatmazdan önce, son hadisle ilgili bir noktayı açıklayalım: Bu hadiste bir antlaşma mevzubahis: Cihada giden kimse emânet binek alacak mukabilinde, ganimetten terettüp edecek kimseyi binek sahibine verecek. Binek veren'in niyeti bu değilmişse de, anlaşılan bu dur. Bu esasa göre anlaşma yapılmıştır. Alimler böyle bir akit caiz mi değil mi? diye ihtilaf etmiştir. Ahmed İbnu Hanbel, atını ganimetin yarısı karşılığında veren kimse hakkında: "Bunda bir beis olmamasını ümid ederim" demiştir. Evzâî: "Ben bunu câiz görürüm" der. İmam Mâlik mekruh addeder. Şafiî mezhebine göre, atı ganimetteki pay karşılığı vermek caiz değildir. Böyle bir şey yaparsa, ona binme parası ne tutarsa o ödenir. 2- Tebük Gazvesi, hicretin dokuzuncu yılında, Receb ayında ve Veda Haccı'ndan önce yapılmıştır. Tebük, Medine-Şam şehri arasındaki mesafenin yarı yolunda yer alır. Medine'den ondört merhale uzaklıktadır. 3- Bu gazveye Gazvetü'l-Usre de denmiştir. Usre, sıkıntı, darlık manasına gelir. Bu isim ayet-i kerimeden alınmıştır. Zira, Tebük seferine temas eden âyette "Andolsun ki, Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalpleri kaymak üzere iken Peygambere uyan Muhacirlerle Ensârın ve Peygamberin tevbelerini kabul etti" (Tevbe 117). Seferin bu vasıf alışı, son derece sıcak bir mevsimde yola çıkılmış olmasından, bineklerin azlığından kaynaklanıyordu. Ayrıca meyve mevsimi olduğundan, kimse sefere çıkmak istemiyor, meyveleriyle beraber olmak istiyordu. Seferin sıkıntılı olmasının bir sebebi de bu idi. Nitekim Ka'b İbnu Mâlik bu yüzden sefere katılamamıştı. Ordu kalabalıktı, ihtiyaç miktarı suyu ve yiyeceği taşımak müşkil idi. Çok kere susuzluk çekilmiş, develerin kesilip hörgüçlerindeki su sıkılıp içilmiştir. Binme, yiyecek gibi başka sıkıntılar da olmuş, netice itibariyle "sıkıntılı" manasına Gazvetu'l-Usre denilmiştir. Resulullah'ın gerek suyun ve gerekse yiyeceğin bereket kazanmasıyla ilgili mucizeleri bu sefer sırasında fazlaca görülmüştür. Tebük isminin bir göze ismi olduğu kabul edilir. Ancak suyu pek azdır. Aleyhissalâtu vesselâm abdest alır, suyunu gözeye boşaltır. Göze zengin bir çeşme haline gelir ve bütün ordu su ihtyacını oradan görür. 4- Bu gazveye çıkış sebebi, Medine'ye gelen bir haberdir. Şam'dan Medine'ye zeytinyağı getiren Nebâtiler "Rumların müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırladığı, bunlara Lahm, Cüzzâm, Gasân gibi henüz İslâm'a girmeyen diğer Arapların da katıldığı, öncü birliklerin Belkâ'ya kadar geldiği haberini getirirler." Aleyhissalâtu vesselâm derhal sefer kararı verir ve halka hazırlanmalarını ilan eder. Başta Mekke olmak üzere bütün taşradaki müslümanlara, kabilelere, sefer hazırlığı yapmalarını bildirir. Nereye gidileceğini, düşmanın azametini açıkca belirtir. Tâ ki ona göre hazırlansınlar. Bazı rivayetlerde, Tebük seferine kadar bütün seferlerde asıl hedefin söylenmediği, hep başka yerler söylenerek gizlendiği kaydedilmiştir. Fakat Tebük seferinde "Düşmanın kuvveti, sıcaklığın şiddeti, mesafenin uzaklığı sebebiyle hedef gizlenmedi. Seferin sebebini anlamada Taberânî'nin şu rivayetini kadetmede fayda var. "Hristiyan Araplar Herakliyus'a şöyle yazarlar: "Peygamberlik iddia ederek çıkan şu adam var ya! Helâk oldu. Kıtlığa maruz kaldılar, malları da helâk oldu." Bunun üzerine Herakliyus, Kıbâd adında bir şefin komutasında 40 bin kişilik bir ordu hazırladı.Haber Resulullah'a ulaşınca, harekete geçti." O sıralarda gerçekten İslâm devleti henüz güçlü değildi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), herkesi imkanı nisbetinde sadaka vermeye, bağışa davet etti. Herkes bir şeyler veriyordu. Zenginler daha çok veriyordu. Hz. Osman Şam'a kervan göndermiş idi. "Ya Resulullah bu ikiyüz deve semeriyle, çuluyla bağışımdır. İkiyüz okiyye de (para veriyorum" dedi. Bir başka riayette onun bağışı 300 deve, 1000 dinar altın idi. Hz. Ebû Bekr mevcut malının hepsini, Hz. Ömer yarısını bağışladı. Resulullah bu sefere imkan nisbetinde çok kimsenin katılmasını istiyor, mazereti olmadıkça kimsenin geride kalmamasını emrediyordu. 80 küsür münafık özür beyan etti, onlara izin verdi. Bedevilerden de bir o kadarı özür beyan ettilerse de onlara izin vermedi. Ciddi bir mazereti olmayan birkaç müslüman da katılmadı. Anak sefer dönüşü bu dört kişiyi Resulullah cezalandırdı, Allah'tan af âyeti gelinceye kadar cemiyetten tecrid etti. Elli gün kadar hayat burunlarından geldi.[320] Bu seferde yedi kişi de bekkâun (ağlayanlar) diye şöhret kazandılar. Bunlar pek fakir kimselerdi. Resulullah'a müracaatla, katılabilmek için binek istediler. Aleyhissalâtu vesselâm "Yok, veremem" deyince ağlayarak ayrıldılar. Müslümanları, o devrin süperine ezdirmek ümidiyle yahudiler de şamataya, halkın moralini bozmaya başlarlar. Rivayete göre: "Ey Muhammed, derler. Eğer sâdık bir peygambersen, haydi Suriye'ye git! Orası mahşer (kurulacak) yerdir. Peygamberler diyarıdır." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine Şam'a (Suriye'ye) gitmek düşüncesiyle sefer açar, Tebük'e gelir. Tebük'e vâsıl olunca şu ayet nazil olur: "Memleketinden çıkarmak için seni neredeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi..."(İsra 76) 5- Resulullah'ın ordusu be seferde 30 bin kişiye ulaşır. Atlıların sayısı da 10 bini bulur. Resulullah Tebük'te 20 gün kalır, Rumları bekler. Herakliyus o sırada Humus'tadır. Eyle'nin şefi Yuhanna İbnu Rü'be gelerek Hz. Peygamber'le sulh antlaşması yapar, cizyeye bağlanır. Verecekleri cizye 300 dinardır. Ezruh şefi ile 100 dinara sulh yapılır. Cerbe, Makma halkı ile, mahsullerinin yarısı karşlığında sulh yapılır. Resulullah burada iken Hâlid ibnu Velid'i 420 atlı ile Dûmetu'l-Cende şefi Ukaydir İbnu Abdilmelik'e gönderir. Bu, Kinde hıristiyanlarındandır. Hâlid, Resulullah'ın önceden söylediği gibi, Ukeydir'i öküz avlarken yakalar. Resulullah'a getirir. Onun da hayatı bağışlanır. 2800 deve, 400 mızrak cizye olarak alınır. Resulullah humus aldıktan sonra gerisi askerlere dağıtılır. Burada yirmi gün kadar beklendiği halde ne Herakliyus, ne de Hıristiyan Araplardan kimse savaşa cesaret edip gelemez. Resulullah Medine'ye döner. Dönüş sırasında Vâdi'l-Müşakkak'ta, duası bereketine, sızıntı halinde akan bir su, orduya yetecek berekete ulaşır. Medine'ye yaklaşınca Mescid-i Dırâr'ın haberini alır. Mâlik İbnu'd-Duhşum'u göndererek yaktırır. 6- Tebük seferi, çok kârlı bir sefer olmuştur. * Sıkça müslümanlara endişe kaynağı olan, Bizans heyulasının korkulacak bir şey olmadığı ortaya çıkmıştır. "Geldik, geliyoruz!" diye hava sıkan veya münâfık ve yahudilerce "Geldiler! Gelecekler, müslümanları ezecekler!" gibi moral bozucu tesirler hasıl eden propagandalara kaynak olan Bizans'ın ne olduğu anlaşılmış oldu; Bizans süperi, meğerse, artık pençeleri dökülmüş, dişleri sökülmüş, adaleleri çözülüp güçsüz kalmış ve hatta mefluç hale düşmüş bir arslan; arslan postuyla yapılmış bir korkuluk haline gelmiş de bilinmiyormuş. Böylece anlaşılmış oldu. Resulullah'ın Tebük seferiyle meydanlardan kaçtığı görülen Rum'un üzerine müslümanlar cesaretle gidecek, o da çekile çekile İstanbul'un surlarına kadar gerileyecek; Suriye, Irak, Mısır, Anadolu birer birer İslam'ın yed-i beyzâsına teslim olacaktır. Son kalıntılarını da Fatih İstanbul'dan atacaktır. * Bizans'a karşı yapılan bu seferin ruhlarda nasıl bir rahatlama hâsıl ettiği şuradan da anlaşılmalıdır: Sefer dönüşü müslümanlar İbnu Sa'd'ın kaydına göre, "Artık cihad bitti!" diye silahlarını satmaya başlarlar. Bu durum Resulullah'a ulaşınca: "Deccal çıkıncaya kadar ümmetimden bir grup Allah yolunda cihâda devam edecektir" buyurarak silahı bırakmayı yasaklar. Müslümanları bu havaya getiren husus, kanaatimizce şu idi: Hicaz ve çevresi yani Arap yarımadası şirkten temizlenmiş müşrik korkusu kalmamıştı. Müslümanları yukarıda temas ettiğimiz üzere, Rum korkutuyordu. Tebük seferi'yle Rum'un ne olduğu anlaşılıp, Bizans'ın müslümanlara komşu vilayetleri de cizyeye bağlanınca sanki korkacak bir şey kalmamıştı, İslâm hedefine ulaşmıştı. Ama Resulullah'ın misyonu, insanlığın tamamına mesaj götürmekti. Müslümanlar yeni hedeflere, yeni fetihlere hazırlanmalıydı. Resulullah rahavete düşülmemesi, cihad mevzuunda gevşekliğe sapılmaması için gerekli tedbirleri alacak, yeni hedefler gösterecektir. * Tebük Seferi, İslam cemiyetinde münafıkların hâla varolmaya devam ettiğini ortaya koydu. Bir kısım ayetler onların bu vesile ile ortaya koydukları haller üzerine inmiştir. Şöyle ki: ** Münafık şeflerden biri sefere katılmamak için, bahane olarak, Resulullah'a: "Gittiğim takdirde Bizans kadınlarına dayanamam. Beni fitneye atma" manasına gerekçeler ileri sürmüştü. Hakkında şu ayet indi (meâlen): "Onlardan, "bana izin ver, beni fitneye düşürme"diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi..." (Tevbe 49) ** Bazıları halka, "sıcakta sefere mi çıkılır!" diye mâni olmaya çalışmıştı. Haklarında şu âyet indi: "Allah'ın peygamberinin hilafına (sefere çıkmayıp, Medine'de geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad hoşlarına gitmedi. "Sıcakta savaşa çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır." Keşke bilseydiler" (Tevbe 81). ** Sefer sırasında da bir kısım fitnelere tevessül ettiler. Birisi şu: "Resulullah'ın devesi kaybolmuştu. Münâfıklardan biri: "Muhammed size semadan haber getirdiğini iddia eder, ama devesinin nerede olduğunu bilmez!" der, teşviş çıkarmaya çalışır. Resulullah işitince: "Vallahi ben gaybı bilmem, Allah'ın bana bildirdiğini bilirim. Devem falanca vadide, yuları bir ağaca takılmıştır, gidin getirin" der. Aynen dediği gibi çıkar. ** Medine'de kalan münafıklar, müslümanlardan ayrı olarak bir araya gelebilmek için kendilerine mahsus, hususi bir mescid yaparlar. Kur'an-ı Kerim ifadesiyle bu, Mescid-i Dırar'dır. Bu hususta şu âyet nazil olur: "Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak, Allah ve peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük (casusluk) yapmak üzere bir mescid kurup, "Biz sadece iyilik yapmak istedik" diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şâhiddir. Ey Muhammed o mescide hiç girme. İlk gününden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescidde bulunman daha uygundur.." (Tevbe 107). ** Tebük'le ilgili mühim hadiselerden biri savaşa izinsiz, mazeretsiz katılmayan üç müslümanla ilgili olarak gelen ayettir. Resulullah bu üç kişiyi insanlarla konuşmaktan, insanların herhangi bir hizmetine mazhar olmaktan yasaklamıştı. Bir nevi içtimâî boykota mahkum edilmişlerdi. Bütün genişliğine rağmen yeryüzünü pek daraltan, çok sıkıntılı bir elli günden sonra onların affını ilan eden ayet gelir: "Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek, nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti..." (Tevbe 118) [321] KISKANÇLIK BÖLÜMÜ KISKANÇLIK َرة َر ِض َي ـ6344 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ْن أبى ُه َرْي َر قَا َل :# إ َّن ةَ هّللاِ أ ْن َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ ُمْؤ ِم َن يَغَا ُر َوإ َّن َغْي ْ هّللاَ تَعالى يَغَا ُر َوإ َّن ال ْي ِه هّللاُ تَعالى َعلَ َ َح َّرم ُمْؤ ِم ُن َما ْ يَأتِى ال ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 1. (4306)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah kıskançtır, mü'min de kıskançtır. Allah'ın kıskanması, mü'minin Allah'ın haram ettiği şeyi yapmasıdır." [Buhârî, Nikâh107, Müslim, Tevbe 36, (2761); Tirmizî, Radâ 14, (1168).][322] AÇIKLAMA: Kıskançlık diye çevirdiğimiz kelime gayret'tir. dilimizde gayret kelimesi kıskançlık manasına kullanılmaz. Çaba veya cehd manasındadır. Kadı İyaz, kıskançlık manasına olan gayret'in, kelime olarak tegayyürü'lkalb'ten inşikak ettiğini söyler. Şöyle der: "Bu kendine mahsus olan şeyde müşâreke (ortaklık) sebebiyle öfkenin kabarması, kalbin tegayyürüdür." Bu hal, en ziyade karıkoca arasında olur. Söylediğimiz bu husus insanlar hakkındaki kıskançlığı açıklar. Allah'a nisbet edilen kıskançlığa gelince: Bu hususta Hattâbî derki: "Allah hakkında kıskançlığın ne olduğunu en iyi açıklayan şey Ebû Hureyre hadisidir." Hattabî burada, sadedinde olduğumuz hadisi kasteder. Çünkü orada; "Allah'ın kıskanması, mü'minin Allah'ın haram ettiği şeyi yapmasıdır"denir. İyaz der ki: "Allah hakkında gayret'in, onu yapanın hâlini değiştirdiğine işaret olması da muhtemeldir. Dendi ki, asıl itibariyle gayret, hamiyet ve izzeti nefisdir. Bu tarif, "gayret"i tegayyürün gerektirdiği şeyle tefsir etmektir, böylece gadaba râci olur. Cenâb-ı Hak, Kitabında gadab ve rıza'yı kendi nefsine nisbet etmiştir." İbnu Arabî der ki: "Tegayyürün Allah hakkında muhal olduğu kat'î delille sabittir. Öyleyse lâzımı ile tevili gerekir. Onun lâzıımı ise vâid'dir ve faile ceza verilmesidir." Aynî, "Allah'ın gayretini (kıskanmasını), fevâhişten (çirkin fiillerden) yasaklaması ve onları haram kılması ve onlardan menetmesi" diye tarif eder ve şöyle açıklar: "Çünkü gayyur (kıskanç), kıskandığı şeyden başkasını zecr eden (yasaklayan kimsedir). Bu hususu, Resululah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Allah kıskanç olduğu için fevâhişi haram etti "hadisi açıklamıştır. Yani haram etti demek, işlenmesini yasak etti demektir. Yine Aleyhissalâtu vesselâm buyurmuştur ki: "Allah'ın kıskanması, mü'minin Allah'ın haram kıldığı şeyi yapmamasıdır."[323] ِن َم ْسعُوٍد َر ِض َي ـ6344 ـ2 هّللاُ َعْنه قَا َل َر ـ : [ ُسو ُل هّللا َو َع ِن اْب َوا ِح َش َم قَا َل # يَقُو ُل: َ ا فَ ْ ال َ َحدَ أ ْغيَ ُر ِم َن هّللا،ِ ِم ْن أ ْج ِل ذِل َك َح َّرم أ َح ُّب َحدَ أ َو ََ أ َط َن، َوما بَ َها ْف َسهُ َظ َهَر ِمْن َمدْ ُح ِم َن هّللا،ِ ِم ْن أ ْج ِل ذِل َك َمدَ َح نَ ْ ْي ِه ال إل ]. أخرجه الشيخان والترمذي . َ 2. (4307)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim, şöyle diyordu: "Allah'dan daha kıskanç kimse yoktur. Bu sebeptendir ki fevâhişin açığını da kapalısını da haram kıldı. Medihten Allah kadar hoşlanan bir kimse de yoktur. Bu sebeptendir ki nefsini medhetmiştir." [Buhârî, Nikâh 107, Tefsir, En'âm 7, Tefsir A'raf 1, Tevhid 15; Müslim, Tevbe 33, (2760); Tirmizî, Daâvât 97, (3520).][324] AÇIKLAMA: 1- Fevâhiş kelimesi fahişenin cem'idir. Fâhişe, gerek söz ve gerekse fiille icra edilen herçeşit çirkin fiildir. Allah'ın bütün haramları fevâhiş'e girer. İbnu'l-Esir, en-Nihaye'de şöyle açıklar: "Hadiste fuhş, fâhşe, meâsi ve günahlardan çirkinliği fazla olanlara denmiştir. Çoğu kere de zina manasında gelmiştir." 2- Allah'ın medh'i sevmesi hakkında Aynî der ki: "Bu, kulların maslahatına bir durumdur. Çünkü kullar, Allah'a (güzel isimlerle tesmiye, nâkıs sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatlarıyla tavsif etmek suretiyle) senâ etmekle sevap kazanırlar ve bundan istifade ederler. Değilse Allah Teâla Hazretleri bütün âlemlerden müstağnidir, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanların medh'i Ona bir fayda vermediği gibi, medhi terketmeleri de zarar vermez. Hadiste, Allah'a senâda bulunmanın tesbih, tehlil, tahmid ve diğer zikirlerle Allah'ı anmanın fazileti gözükmektedir."[325] ِى هريرة َر ِض َي ـ6344 ـ3 هّللاُ َو َع ْن اَب ْو َو َجدْ ُت َم َع أ ْهِلى َر قَا َل َس ْعدُ ْب ُن ُعبَادَةَ : ُج ًَ َر ِض َي ـ َعْنه قَا َل: [ هّللاُ َعْنه َر ُسو َل هّللاِ لَ يَا ِأ ْربَعَ ِة ُش َهدَا ِء َى ب َحتهى آتِ ْمِهلَهُ ُ َح هقِ نَعَ ْم. فقَا َل: َّك .ََ إ ْن ُكْن ُت أ . فقَا َل :# ْ ِال َك ب ِذى بَعَثَ َّ ْب َل ذِل َك. فقَا َل :# ا ْس َمعُوا ِال َّسْي ِف قَ هُ ب ُ وال ’ َع ِهجل ِدُ ُكْم ِنى ا يَقُو ُل َسيه َو إلى َم . أنَا أ ْغيَ ُر ِمْنه،ُ و هّللاُ تَعالى أ َغْي ُر ِمه إنَّهُ ل ]. أخرجه مسلم ومالك وأبو داود.« ال َّسْي ِف َغَيُو ٌر، ِ هُ ب ُ َع هجِ ل ُ ْى أ » أ أ ْض ُربُهُ . 3. (4308)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sa'd İbnu Ubâde (radıyallahu anh) dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, ben zevcemle birlikte bir adam yakalasam, dört şahit getirinceye kadar ona mühlet mi tanıyacağım?" "Evet!" buyurdu Aleyhissalâtu vesselâm. Sa'd: "Asla dedi, seni hakla gönderen Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, şahid aramazdan önce kılıncımı indiririm." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Şu efendinizin söylediğine bakın! Evet (biliyoruz ki) o kıskanç bir adamdır. Ama ben ondan da kıskancım, Allah da benden kıskanç." [Müslim, Li'ân 16, (1498); Muvatta, Akdiye 17, (2, 737); Ebû Dâvud, Diyât 12, (4532).][326] AÇIKLAMA: Bu hadis, muhtelif vecihlerle rivayet edilmiştir. Hadisin vürûdu, kazıfla ilgili ayetin nüzûlüdür. Şöyle ki: "İbnu Abbâs'tan gelen rivayete göre: "Namuslu ve hür kadınlara (zina) isnâdıyla) iftira eden, sonra (bu babta) dört şâhit getirmeyen kimselerin herbirine de seksen değnek vurun. Onların ebedi şâhitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların tâ kendileridir" meâlindeki âyet geldiği zaman, Ashabtan kıskançlığı ile meşhur Sa'd İbnu Ubâde, "âyet böyle mi? Yani, ben hâin kadının dizlerine yabancı bir erkeği çökmüş olarak yakalayacağım da, dört şahid getirinceye kadar onu hiç rahatsız etmiyeceğim, hiç kımıldatmayacağım öyle mi? Hayır, Allah'a kasem olsun, ben dört şâhit getirinceye kadar o hâcetini görür (gider). Şâyet karımın yanında bir erkek görecek olsam hiç aman vermeden, önce kılıcımın keskin ağzıyla vurur tepelerim" der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cemaatte bulunanlara: "Sa'd'ın bu kıskançlığına şaşıyor musunuz? Emin olunuz ki, ben ondan daha kıskancım. Allah da muhakkak ki benden ziyâde kıskançtır. Bu sebepledir ki, kullarına (gizli ve açık her çeşidiyle) fevâhişi (yâni çirkin söz ve uygunsuz filleri) yasakladı. (Tevbe ve pişmanlıktan Allah kadar hoşlanan bir başkası da yoktur. Bu sebeple ateşle korkutan, cennetle müjdeleyen (elçiler, peygamber)ler gönderdi)" der. Hz. Sa'd bunun üzerine, "Ey Allah'ın Resûlü, bu (söylediğiniz) haktır ve Rabb-ı Teâla'nın indinden gelmiştir, fakat ben (ilk defa duyunca işte böyle bir) tuhaf oldum" der. Bu hadiste Hz. Peygamer (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Sa'd İbnu Ubâde'ye sanki şöyle demek istediği ifade edilmiştir: "Allah senden daha kıskanç oduğu halde özür beyanını (tevbe ve pişmanlık) seviyor ve ancak hüccet ortaya çıktıktan sonra müâheze ediyor. O halde sana ne oluyor da bu halde öldürmeye tevessül ediyorsun?" İmam Şafiî, bu rivayete dayanarak, karısıyla zina ederken yakaladığı kimseyi öldüren kocayı, delille isbatlayamadığı takdirde ölüme mahkum eder. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), suç, objektif delillerle sübût bulmadıkça vicdânî kanaatiyle ceza vermediğini şu rivayetten daha vâzıh olarak anlarız: İbnu Mâce'de kaydedilen -ki kısmen Buhârî de almıştır- bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle der: "Eğer ben bir kimseyi delilsiz olarak recmetseydim falanca kadını recmederdim. Zira hakkındaki şüpheyi, sözleri, dış görünüşü ve yanına giren kimse(ler) te'yid etmektedir." Nevevî'ye göre "burada, üzerine delil gösterilemeyen, kadın tarafından da itiraf edilmeyen, buna rağmen pek çok kimsenin işitmiş bulunduğu bir kötülük kadından zuhur ettiği şuyû bulan bir kötülük kastedilmektedir. Bu rivayet de ifade ediyor ki, bir fenâlık haberinin yaygınlaşmasına dayanarak hadd tatbik edilmez, mutlaka delil aranır."[327] َر ِض َي ـ6344 ـ6 هّللاُ َعْنها ْي ـ : [أ َّن رسو َل هّللاِ :# ًَ َو َع ْن َعائِ َشةَ َخ . ْت َر ََ َج ِم ْن ِعْنِدنَا لَ ُكو َن أتَى َب ْع َض َ ْي ِه أ ْن يَ ِغْر ُت َعلَ قَال : فَ نِ َسائِ ِه، ُع َرأى َما أ ْصنَ َء فَ فَ . فَقَا َل: أ ِغ ْر ِت. ُت َجا ْ فَقُ : ِل َك؟ فقَا َل ل ْ ِلىَ يَغَا ُر َعلى ِمث ْ ِك َو َم # ا ِل ِمث َء : ِك َشْيطانُ َجا ل . ُت َقَدْ ْ ل ْو َم ق : ِعى َشْي َطا ٌن؟ ُ أ َو َمعَ قَا َل: هُ َشْيطا ٌن َحدٌ إَّ َس أ ْي ل . ُت َ ْ ل َو َمعَ ق : َك؟ قَا َل ُ نَعَ ْم. : َ ْي ِه فَأ ْسلَم َ ]. أخرجه مسلم والنسائي.قوله: « َول ِك ْن أ َعانِى هّللاُ َعلَ فَأ ْسل » َم َس ِم َن ا ي َولَ ِريدُه،ُ ُ ِ َماَ أ َكادُ يَ ْعِر ُض لى ب َفَيَ َر َطْوعاً َع َن َو َصا ْ ِ َم أى إنقاد وأذ ” ْعنى ا ِذى ُهَو ب َّ ْس ََ ”يمان . ِم ال 4. (4309)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. (Benim nöbetimde) hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir diye içime kıskançlık düştü. Geri gelince halimi anladı ve: "Kıskandım mı yoksa?" dedi. Ben de: "Evet! Benim gibi biri senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?" dedim. Aleyhissalâtu vesselâm: "Sana yine şeytanın gelmiş olmalı" dedi. Ben: "Benimle şeytan mı var?" dedim. "Şeytanı olmayan kimse yoktur" dedi. "Seninle de var mı?"dedim. "Evet, ancak ona karşı Allah bana yardımcı oldu da müslüman oldu!" buyurdu." [Müslim, Münafikun 70, (2815); Nesâî, İşretü'n-Nisâ 4, (7, 72).][328] AÇIKLAMA: 1- Nevevî'nin açıklamasına göre سلم iki şekilde okunmuştur: ُم (1 ْسلَ َا bu durumda "selamet"ten gelir ve "Allah bana ona karşı yardım etti, onun şerrinden ve fitnesinden selamette kaldım" demek olur. 2) َ ْسلَم َا bu durumda "müslüman olmak"tan gelir ve şeytanın müslüman olduğunu ifade eder. Bu takdirde mü'min olan şeytan hayırdan başka bir şey telkin etmeyeceğinden herhangi bir zararı olmaz. Bu iki şıktan hangisi ercah? Bu meselede ihtilaf edilmiştir. Hattâbî: "Sahih ve racih olanı birinci şıktır" der. Ancak Kâdı İyâz ikinci şıkkı tercih eder. Nevevî der ki: "Kâdı İyâz dedi ki: "Ümmet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ismetinde (korunmasında) icma etmiştir: "Cisminde, hatırında dilinde şetanın şerrinden korunmaya mazhardır." 2- Bu hadiste şeytanın fitne, vesvese ve iğva (şaşırtma)sından sakındırma var. Yani, imkân nisbetinde ondan sakınmamızı sağlamak için onun her an bizimle beraber olduğunu haber vermektedir.[329] ـ6354 ـ1 ْت َر ِض َي هّللاُ َعْنها قَالَ َها َو َعْن َر ُسو ِل ـ : [ هّللاِ َع ْت ِل َل َصفَيَّة،َ َصنَ ْ َرأْي ُت َصانِعَةَ َطعَاٍم ِمث َو ُهَو فِى َبْيتِى َما # َطعَاماً َرةِ فَ َك َس ْر ُت ا غَ ْي ْ َك ٌل فَا ْرتَعَدْ ُت ِم ْن ِشدَّةِ ال َّم فَأ َخذَنِى أف ” نَ ِدْم ُت ْ نَا . ُت َء ثُ ْ َص فَقُ : نَ ْع ُت؟ قَا َل ل َما َرةُ ا َما َكفَّ يَا : ُل إنَا ٍء َر ُسو َل هّللا،ِ ْ إنَا ٌء ِمث ٍم ُل َط ََعاَ ْ ٌم ِمث َو َطعا ]. أخرجه أبو داود والنسائي.«ا’فك ُل» بفتح الهمزة: الرعدة من برد أو خوف . 5. (4310)- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Safiyye (radıyallahu anhâ) gibi güzel yemek yapanı görmedim. (Bir defasında) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) benim odamda iken, Safiyye ona yemek yapıp [göndermişti]. Çok şiddetli bir kıskançlık hissettim. Öyle ki beni bir titreme sardı. (Gidip) kabını kırdım, sonra da pişman oldum ve: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, yaptığım bu hareketin keffâreti nedir?" "Tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek!" buyurdular." [Ebû Dâvud, Büyû 91 (3568); Nesâî, İşretu'nNisa 4, (7, 71).][330] AÇIKLAMA: 1- Alimler, hadisi fıkhî açıdan değerlendirerek: "Bu hadis, kıymet üzere satılan şeylerin tazmini, kıymetine göre değil misliyle yapılır. Yeter ki misli bulunsun. Misli bulunmadığı hallerde kıymeti üzere yapılır" demişlerdir. Şâfiî ve Hanefiler bu görüştedir. Kastalânî der ki: "Bir şeyin tazmininde, -dirhem ve diğer misliyatta olduğu üzere- cüzleri birbirine benzeyen şeyler hakkında misline hükmedilmesi esas iken, bu hadis, kıymet biçilen eşyalara dahil olan tabağın tazmininde de misle hükmetmiş olmakla bir çapraşıklık arzetmektedir." Bunun cevabı Beyhakî'nin şu kaydında mevcuttur: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın iki zevcesinin odalarında iki tabağı vardı. Kıran, zevcesinin odasına kırılanı koymak suretiyle kıranı cezalandırmış oldu. Oradaki sağlam tabağı da öbürünün odasına gönderdi. Böylece hadiste, davalı hakkında verilmiş bir hüküm mevzubahis değildir. Ancak Beyhakî'nin bu yorumu tenkid edilmiş ve İbnu Ebî Hatim'in kaydettiği bir rivayetten aleyhine delil getirilmiştir: "Kim bir şey kırarsa, kırdığı kendisininin olur, bir mislini öbürüne öder."[331] GADAB (ÖFKE) BÖLÜMÜ ÖFKE ِن َم ْسعُوٍد َر ِض َي ـ6355 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل َر ـ َع ِن : [ ُسو ُل هّللاِ اْب قَا َل :# وا ُ فِى ُكْم؟ قَال ْصِر ُعهُ ال هرِ : َجا ُل َما تَعُدُّو َن ال ُّص ْر َعةَ ِذىَ تُ َّ ال . َض ِب قَا َل: .َ غَ ْ ْف َسهُ ِعْندَ ال ِذى يَمِل ُك نَ َّ َول ِكنَّهُ ال ]. أخرجه مسلم وأبو داود . 1. (4311)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün): "Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?" diye sordu. Ashab (radıyallahu anhum): "Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!" dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır, dedi, gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir." [Müslim, Birr 106, (2608); Ebû Dâvud, Edeb 3, (4779).][332] َريرة َر ِض َي ـ6352 ـ2 هّللاُ َعْنه ِي هُ ِة َع ْن أب َوِلل َّث ََثَ أ َّن # قَا َل: ِذى يَ ْمِل ُك َر ـ : [ ُسو َل هّللاِ َّ َما ال َّشِدىدُ ال ِال ُّص ْر َع ِة، إنَّ َس ال َّشِدىدُ ب ْي لَ َض ِب غَ ْ نَ ] . ْف َسهُ ِعْندَ ال 2. (4312)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kuvvetli kimse, (güreşte hasmını yenen) pehlivan değildir. Hakiki kuvvetli, öfkelendiği zaman nefsini yenen kimsedir." [Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107, (2760); Muvatta, Hüsnü'lhalk 12, (2, 906).][333] AÇIKLAMA: Bu iki hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), öfkelenmeyi yasaklamakta ve öfkelendiği zaman kendini tutmanın ve öfkeyle amel etmemenin faziletine dikkat çekmektedir. Nitekim, öfkeyi tutmanın ve öfkeli iken nefsine hâkim olmanın ehemmiyetine ayet-i kerimede de yer verildiğini ve böylelerinin övüldüğünü görmekteyiz: "Onlar bollukta ve darlıkta sarfederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever" (Al-i İmran 134). Keza bir başka âyet: "öfkelendiği zaman bağışlayanlar"ı övmektedir (Şûra 37).[334] ِي َو ـ6353 ـ3 ائِ ٍل قَا َل ـ : [ فَتَو َّضأ فقَا َل َو َع ْن أب َ َر ُج ٌل فَأ ْغ َضبَهُ فَقَام َمهُ َّ ِن ُم َح َّمٍد ال َّس ْعِد ِهى فَ َكل نَا َعلى ُع ْرَوةَ ْب ِي َع ْن ْ دَ َخل : َحدَّثَنِى أب َر ِض َي هّللاُ ْنه قَا َل َجِدهى َع ِطيَّةَ قَا َل :# النَّا ُر َر ُسو ُل َع : هّللاِ ُ َما تُ ْطفَأ َوإنَّ ِر، َوإ َّن ال َّشْي َطا َن ُخِل َق ِم َن النَّا ِن، َض َب ِم َن ال َّشْي َطا غَ ْ إ َّن ال َما ِء ْ ِال َو ب . َّضأ يَتَ ْ َحدُ ُكْم فَل فَإذَا َغ ]. أخرجه أبو داود . ِض َب أ 3. (4313)- Ebû Vâil (radıyallahu anh) anlatıyor: "Urve İbnu Muhammed es-Sadî'nin yanına girdik. Bir zât kendisine konuştu ve Urve'yi kızdırdı. Urve kalkıp abdest aldı ve: "Babam, dedem Atiye (radıyallahu anh)'den anlatır ki, o, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini nakletmiştir: "Öfke şeytandandır, şetyan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülmektedir; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın." [Ebû Dâvud, Edeb 4, (4784).][335] ـ6356 ـ6 ِغ ْ ال هرِ ِي ذَ َر فَا : [ ُسو ُل هّللاِ ِر ِهى َر ِض َي ـ هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن أب نَا َه َب َ قَا َل ل :# يَ ْجِل ْس فإ ْن ذَ ْ َو ُهَو قَائِ ٌم فَل َحدُ ُكْم إذَا َغ ِض َب أ يَ ْض َط ِج ْع ْ ََ فَل َض ُب َواِه غَ ْ َع ]. أخرجه أبو داود . ْنهُ ال 4. (4314)- Ebû Zerr el-Gıfârî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize buyurmuştu ki: "Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun. Öfkesi geçerse ne âlâ geçmezse yatsın." [Ebû Dâvud, Edeb 4, (4782).][336] AÇIKLAMA: Bu hadisler, öfkeli halde öfkenin sevkedeceği şeyi yapmamayı âmirdir. Kişi öfkesi icabı bir şeyler yapmaya kalkarsa, makul, meşru bir şey yapamaz öfke geçince pişman olacağı şeyler yapar. Öyle ise Resulullah, kişinin öfkeli iken bir şeylerle oyalanmasını, veya faaliyetten kaçınmasını sağlamaya çalışmaktadır. "Birinci hadiste, öfkeli kimseye abdest alması tavsiye edilmektedir. Bu bir bakıma bir başka şeyle meşgul olmak, öfkenin gereğiyle ilgilenmekten uzaklaşmaktır." İbnu Battal der ki: "Bu hadis, nefis mücadelisinin, düşmanla yapılacak mücadeleden daha zor olduğunu ifade etmektedir. Çünkü Aleyhissalâtu vesselâm, öfkesini yenen insanı, kuvvetce insanların en güçlüsü olarak ilan etmiştir." Bazı alimler de: "Bu soruyu soran, çabuk öfkelenen biri de olabilir. Çünkü Aleyhissalâtu vesselâm herkesin mizacına göre emreder, en uygun geleni tavsiye ederdi. Bu sebeple ona öfkeyi terketmeyi tavsiye ile yetindi." İkinci hadis ise, öfkelenen kimsenin ayakta ise oturmasını, öfke daha da geçmezse yatmasını tavsiye etmektedir. Hattabi: "Ayakta olan kimse bir fiil yapmaya hazırdır, oturan, bu durumdan uzaklaşır; yatan daha da uzaklaşır. Öyle geliyor ki, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öfkelenen kimseye "oturma" ve "yatmayı" emretmiştir. Tâ ki, kıyâm veya oturma hâlinde kendisinden bilahare pişman olacağı bir şey sâdır olmasın."[337] ِن َجبَ ٍل َر ِض َي ـ6351 ـ1 هّللاُ َعْنه قَا َل َوع ْن ُمعَاِذ ْب ِ ِهى ـ : [ َر ُج ََ ِن ِعْندَ النب َحِد ِه َم ا ْستَ َّب # ا َض ُب فى َو ْج ِه أ غَ ْ ِر َف ال فقَا َل َحتهى ُع . ِن ال َّر ِجيِم]. أخرجه أبو داود والترمذي . ِا هّللِ ِم َن ال َّشْي َطا ب َض ِب: أ ُعوذُ لغَ ْ َما يَ ِجدُ ِم َن ا َه َب َعْنهُ َها لَذَ ْو قَالَ لَ َمةً ِى ’ ْعِر ُف َكِل :# إنه 5. (4315)- Hz. Muâz İbnu Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor: "İki kişi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzurunda küfürleştiler. (Öyle ki) birinin yüzünde (diğerine karşı) öfkesi gözüküyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ben bir kelime biliyorum, eğer onu söyleyecek olsa, kendinden zuhur eden öfke giderdi; Eûzu billahi mineşşeytanirracim" buyurdular." [Tirmizî, Da'avat 53, (3448); Ebû Dâvud, Edeb 4, (4780).] [338] ِي ُهريرة َر ِض َي ـ6354 ـ4 هّللاُ َعْنه َو َع ْن أب َر ـ : [ ُسو َل هّللاِ أ َّن : ْنسى َر ُج ًَ قَا َل يَا َ ِيَ أ ه َّي لَعَل أ . قَا َل: َ ْو ِصنِي َو ََ تُ ْكثِ ْر َعلَ تَ ْغ ]. أخرجه البخاري ومالك والترمذي . َض ْب 6. (4316)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! Bana kısa bir nasihatta bulun, uzun yapma! Tâ ki nasihatini unutmayayım" demişti. [ve birkaç kere tekrar etmişti]. Aleyhissalâtu vesselâm (bir kelimeyle): "Öfkelenme!" cevabını verdi!" [Buhârî, Edeb 76; Tirmizî, Birr 73 (2021); Muvatta, Hüsnü'l-Hulk 11, (2, 906).][339] AÇIKLAMA: Bu hadisteki taleb bir başka vecihlerde: "...beni cennete götürecek bir ameli bana söyle!" şeklinde; "...bana yaşayacağım bazı kelimeler öğret, çok olmasın unutuveririm", "Faydalanacağım bir şey söyle, çok olmasın..." ve "Bana bir söz söyle az olsun, ola ki aklımda tutarım..." şekillerinde de gelmiştir. Buraya kaydetmediğimiz başka vecihler de var. Bu soruyu soranın bazı rivayetlerde kim olduğu bellidir, bazılarında belli değildir. "Bir adam"dır. Anlaşılan o ki, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a kişiyi cenete götürecek az ve öz bir amel birçok defalar sorulmuştur. Aleyhissalâtu vesselâm da sorulara birçok kereler "Öfkelenme!" diye cevap vermiştir. Ahmed İbnu Hanbel ve İbnu Hibbân'ın kaydettikleri bir rivayetin sonunda ismi belirtilmeyen bir kimseden şu açıklama ziyade edilir: "Resulullah'ın söylediğini düşününce gördüm ki, öfke bütün kötülükleri cem etmektedir." Hattâbî der ki: "Öfkelenme"nin manası "Öfke sebeplerinden kaçın, öfkeyi celbedecek şeylere yer verme" demektir. Öfkenin bizzat kendisinin yasaklanması mevzubahis olamaz. Çünkü öfke tabii, fıtrî bir haldir, insan cibilliyetinden izâle edilemez." Hattâbî'den başka alimler de şöyle demiştir: "İnsandaki hayvani tabiattan gelen şeyler vardır, bunları bertaraf etmek mümkün değildir. Bu, yasağa girmez, böyle bir yasaklamada bulunmak, muhali teklif etmek manasına gelir. Öyleyse murad, riyazet ve temrinlerle kazanılabilecek bazı alışkanlıklardır." Bazıları da şöyle demiştir: "Hadisin mânası: "Öfkelenme, çünkü, öfkenin neş'et ettiği en büyük kaynak kibirdir. Zira kişinin arzu ettiği bir şeye muhalefetten kibir vukua gelir. Kibir de onu öfkeye atar. Bu durumda, mütevâzi olan kimseden izzet-i nefis çabuk zâil olacağı için öfkenin şerrinden selâmette kalır." Bazı alimlere göre de hadisin manası "öfkenin emrettiği şeyi yapma!" demektir." İnsanın yaratılıştan getirdiği bir kısım huyların kullanılması meselesinde Bediüzzaman merhum, biraz daha farklı bir yaklaşım teklif eder. O da Hattabî gibi bu hislerin yok edilemeyeceği fikrinde. Ona göre, sözgelimi öfkelenme, inad etme demek, fıtratını değiştir emrinde bulunmak gibi, yapılması mümkün olmayan bir şeydir. Onun görüşündeki orijinal yön bu fıtrî duyguları "hayırda kullanmak"tır. Yine ona göre, her duygunun her uzvun meşru bir kullanma yeri ve yönü vardır. Öyleyse yapılacak iş onları yoketmek değil, hayır yolunda kullanmaktır. Şöyle der: "....İşte tahmin ederim ki, nasihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlaksız insanlara derler: "Hased etme! Hırs gösterme, adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" yani fıtratını değiştir gibi zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz." Hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur." Şu halde öfke meselesinde, nefsin isyanlarına öfkelenip terbiyesine koymak, küfür için çalışanlara öfkelenip İslam'ın te'yidi ve tesisi için mukabil gayret göstermek en makul yol olmalıdır. İbnu't-Tîn der ki: "Aleyhissalâtu vesselâm, "Öfkelenme" sözünde dünya ve âhiretin hayrını cem etmiştir. Çünkü öfke, kişileri birbirinden kopmaya, rıfkı bertaraf etmeye götürür. bazan kızılan kimseye eza vermeye sevkeder, bu ise kişinin dinini noksanlaştırır." Beyzavî de şu açıklamayı sunar: "Aleyhissalâtu vesselâm, insana gelen bütün fenalıkların, kişinin şehvet ve öfkesinden geldiğini bilmesi ve kendisine soru soran kimsenin şehvet yönüyle mutedil olduğunu anlamış olması sebebiyle, kendisini kötülüklerden koruyacak şeyi sorunca, insana en büyük zararı veren şey olan öfkeden sonra sahibini yasakladı. Böylece kişi, öfelendiği zaman nefsine hakim olabilirse, en kuvvetli düşmanını yenmiş olur." İbnu Hacer der ki: "Hadisin büyüğü zikrederek küçüğe uyarıda bulunmuş olması da ihtimal dahilindedir. Zira kişinin en büük düşmanı, şeytanı ve nefsidir. Öfke de bu iki şeyden neş'et eder. Kim bu iki düşmanla bütün zorluğuna rağmen onları yeninceye kadar mücâdele ederse nefsinin şehvetini ezmede daha kuvvetli olur." Hadis hususunda İbnu Hibbân şu açıklamayı eklemiştir: "Burada Aleyhissalâtu vesselâm: "Öfkeden sonra, yasak edilen şeylerden hiç birini yapma" demektedir, insanın cibilliyyetinde olan, ortadan kaldırılmasına bir çare bulunmayan şeyi yasaklamış değildir. Bazı âlimler de şöyle söylemiştir: "Allah öfkeyi ateşten yaratmıştır ve onu insanın fıtratına koymuştur. Kişi ne zaman bir şeye niyet eder veya herhangi bir arzusunda nizaya düşerse öfke ateşi yanar ve yüzü ve gözleri kandan kızarıncaya kadar kabarır. Zira insan derisi, gerisindeki rengi gösterir. Bu durum, kendinden daha aşağıda olan kızan ve ona karşı kendisini güçlü hisseden kimse içindir. Eğer kendinden daha üstün olandan öfke hissederse, ondan, derinin zahirinden kalbin içine doğru inkibâz-ı dem (kan tutukluğu) husule gelir ve üzüntüden renk sararır. Öfke, kendi emsaline karşı ise, kan tutukluğu (inkibaz) ile, genişleme (inbisat) arasında gider gelir, rengi bir kızarır bir sararır. Öfke hadisesi, zâhir ve bâtın değişmesini beraberinde getirir. Rengin değişmesi ve uzuvlardaki titreme gibi. Keza öfkenin bir diğer sonucu fiillerin tertipsiz olarak ortaya çıkması ve tabi'î mizacının istihâleye uğramasıdır. Bütün bu söylediğimiz değişmeler zâhirdekilerdir. Bâtındakine gelince, batındaki hasıl olanların kötülüğü zahirden daha fazladır. Çünkü öfke, kalpte kin ve hased hâsıl eder ve çok çeşitli kötülükleri içe yerleştirir. Hatta denebilir ki, öfke ile ilk hasıl olan şey bâtının çirkinleşmesidir. Dıştaki değişme de aslında içteki değişmenin neticesi ve semeresidir. Bütün bu söylenenler öfkenin bedendeki eseridir. Dildeki eserine gelince, bu da çoktur: Aklı başında bir kimsenin söylemekten haya edeceği, öfkesi geçince pişman olacağı kötü kaba çirkin sözlerin söylenmesi gibi... Keza öfkenin fiildeki eseri dövme, öldürmedir. Eğer öfkelenilen kişinin kaçmasıyla bunlar yapılamazsa, öfkelenen kendine yönelir, elbisesini yırtar, yüzünü tokatlar, bazan yıkılır düşer, bazan da bayılır kalır. Kapkacak kırar, bu işle hiç ilgisi olmayan kimseyi döver. Şu halde, bu kötülükleri düşünen kimse Aleyhissalâtu vesselâm'ın fem-i mübarekelerinden çıkan bu "öfkelenme" kelime-i latifesinin, burada sayılması zor, nihayetinde vâkıf olunması imkansız ne ince hikmetlere şâmil olduğunu, ne yüce maslahatlar celbedip ne fena zararları bertaraf ettiğini anlar. Bu söylenenler de dünyevi öfke hakkındadır dinî öfke hakkında değil." İbnu Hacer dinî öfke tabiri ile, meşru olan hak için, Allah için izhar edilen öfkeyi anlar. Nitekim, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şahsını ilgilendiren meselelerde sabredip öfke izhar etmediği halde, dini ilgilendiren meselelerde öfke izhar etmiştir. Bunun bir örneği şu hadistir: "İbnu Mes'ud anlatıyor: "Bir adam gelerek Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Ben sabah namazına falanca yüzünden gelemiyorum çünkü fazla uzatıyor" dedi. Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın o günkü kadar öfkelendiğini hiç mi hiç görmedim. Öfkeyle şöyle dedi:"Ey insanlar! Sizden bazıları nefret ettiricidir. Hanginiz halka namaz kıldırırsa kısa tutsun zira cemaatte hasta var, yaşlı var ve ihtiyaç sahibi var." Resulullah'ın bu nevinden öfkelendiği hadiseler çoktur. Demek ki, öfke yasağı mutlak bir yasak değildir. Bu fıtrî haletin kullanılması meşru olan durumlar var.[340] ÖFKENİN EN İYİ ÇARESİ: TEVHİD et-Tûfi der ki: "Öfkeyi defetmenin en kuvvetli çaresi, hakiki tevhidi hatıra getirmektedir. Bu, Allah'tan başka failin olmadığını, O'nun dışındaki her failin O'nun bir aleti olduğunu bilmektir. Kime bir başkasından hoşuna gitmeyen bir şey gelecek olursa, hemen hatırlasa ki, eğer Allah dileseydi bu olmazdı; öfkesi dağılır. Çünkü böyle düşündüğü halde öfkesinin devamı, onun Allah'a öfkelendiğini ifade eder. Bu ise ubudiyete aykırıdır." İbnu Hacer der ki: "Bu açıklama ile, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın öfkelenen kimseye: "şeytandan istiâze etmeyi" emretmesindeki sır ortaya çıkar. Zira bu hâlette iken şeytandan istiaze ederek Allah'a yönelse, zikrettiği şeyi hatırlaması ona öfkeyi tutma imkânı sağlar. Eğer şeytan vesvese vermeye, hakkıbatılı birbirine karıştırmaya devam ederse, bunlardan herhangi bir şey hatırlaması zaten mümkün değildir."[341] ِي ِه َر ِض َي ـ6354 ـ4 هّللاُ َعْنه قَا َل ِى َع ْن أب ُج َهنه ْ ِن أنَ ٍس ال ِن ُمعاِذ ْب َو َع ْن َس ْه ِل ْب ِ قَا َل :# ُع َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ َو ُهَو يَ ْستَطي َغْيظاً َ َم ْن َك َظم ِ ِق َحتهى يُ َخيه َخ ََئِ ْ َمِة َعلى ُر ُؤ ِس ال ِقيَا ْ ال َ ِذَهُ دَ َعاهُ هّللاُ تَعالى يَ ْوم َء أ ْن يُنَفه ِن َشا ِعي ْ ُحو ِر ال ْ ِهى ال َرهُ ِم ْن أ ]. أخرجه أبو داود ْي ِه. َعلَ ل ُمقَابَلَةَ ْ ْر ُك ا َوتَ َج ُّر ُعهُ لغَ ْي ِظ» تَ ْ والترمذي.«َو َك ْظُم ا 7. (4317)- Sehl İbnu Mu'az İbni Enes el-Cühenî, babası (radıyallahu anh)'tan naklediyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini tutan kimseyi, Allah Teâla Hazretleri, Kıyamet günü, mahlukatın başları üstüne davet eder; tâ ki, (onlardan önce) dilediği huriyi kendine seçsin." [Tirmizî, Birr 74, (2022); Ebû Dâvud, Edeb 3, (4777).][342] ِن َعبَّا ٍس َر ِض َي ـ6354 ـ4 هّللاُ َعْنهما قَا َل َو ـ : [ َكا َن ِم َن َو َع ِن اْب ْي ٍس، ِن قَ ْب ُح هرِ ْ ِن أ ِخي ِه ال ْب ُن ِح ْص ٍن نَ َز َل َعلى اْب ُعيَْينَةُ َ ِدم َّما قَ لَ ِذىن يُ َّ ِر ال ْو النَّفَ ُشبَّان َو َرتِ ِه ُكُهًو َكانُوا أ َو ُم َشا ُء أ ْص َحا َب َم ْجِل ِس ُع َمَر َر ِض َي هّللاُ َعْنه َّرا قُ ْ َو َكا َن ال ِهْم ُع َمُر، دْنِي فقَا َل َع َي ََْينَةُ ا : يَا ً ُمؤ ِمني َن ْ ِر ال اْب َن أ ِخى ا ْستَأِذ ْن . هُ ِلى َعلى أ ِمي َّما دَ َخ َل قَا َل: ِهي ِه يَا ا ِب َن لَ َخ َّط فَا ْستَأذَ . فَلَ ْ ِج ْز َل َو ََ تَ ْح ُكْم ْب َن ال ! بَ ْينَنَا ْ ْع ِطينَا ال َو هّللاِ تُ فَ ِل عَدْ ْ ِ ب . ِه ِال َع ب ِ فَغَ . فقَا َل: ِه ِض َب ُع َمُر َحتهى َه َّم أ ْن يُوقِ ِيه ُمْؤ ِمني َن إ َّن هّللاَ تَعالى يَقُو ُل ِلنَب ْ َر ال ُح ُّر يَا أ ِمي َم اَل : ْعُرو ِف ْ ْ ِال َو َوأ ُمْر ب ْف عَ ْ ُخِذ ال َجا ِهِلى َن َو ْ َجا ِهِلي َن َوإ َّن هذَا ِم َن ال ْ أ ْع . ِعْندَ ِكتَا ِب هّللاِ تَعالى ِر ْض َع ِن ال افاً َوكا َن َوقه ْي ِه، َو َز َها ُع َمُر ِحي َن َت ََ َها َعلَ َجا َو هّللاِ َما فَ ]. أخرجه البخاري . 8. (4318)- İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Uyeyne ibnu Hısn (Medine'ye) gelince, kardeşinin oğlu Hürr İbnu Kays'ın yanına indi. Hürr İbnu Kays ise Hz. Ömer'in yakınlarındandı. Onun meclisinde yaşlı veya genç bir kısım kurrâ ve fakihler müşâvere heyeti olarak bulunurdu. Uyeyne İbnu Hısn: "Ey kardeşimin oğlu! Emirü'lmü'mininin yanına girmem için izin taleb et!" dedi. O da izin istedi. Ancak yanına girince: "Yeter artık! Ey İbnu'l-Hattâb sen bize bol vermediğin gibi, aramızda adaletle de hükmetmiyorsun!" dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh) pek öfkelendi. Neredeyse dövmek için üzerine yürüyecekti ki, Hürr (radıyallahu anh) atılıp: "Ey emire'lmü'minin Allah Teâla Hazretleri Resûlüne: "Affı esas tut, ma'rufu emret ve câhillerden de yüz çevir!" (A'raf, 199) emretmiştir. Bu adam da cahillerden biridir" dedi. Vallahi, Hürr ayeti okuyunca Hz. Ömer olduğu yerde kalıp hiçbir şey yapmadı. Hz. Ömer Kitabullah'ın yanında hemen durur, onu koyup geçmezdi (radıyallahu anh)." [Buhârî, İ'tisam 2, Tefsir, A'raf 5.][343] AÇIKLAMA: Burada, bedevi olan Uyeyne İbnu Hısn'ın Hz.Ömer'i öfkelendirecek kadar sert olan bir mizacı görülmektedir. Uyeyne İbnu Hısn cahiliye devrinde şecaat, cehalet ve kabalığıyla şöhret yapış birisidir. Sahabe'den sayılır. Mekke fethinde müslüman olmuştur. Müellefe-i kulûbtandır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la Huneyn'e katılmıştır. Resulullah onu el-Ahmâku'l-Mutâ' diye isimlendirmiştir. Tuleyhâ el-Esedî peygmberlik iddia ederek isyan ettiği zaman Uyeyne ona tabi olmuştur. Ancak müslümanlar galebe çalınca, Tuleyhâ kaçmış, Uyeyne yakalanarak Medine'ye getirilmiştir. Hz. Ebû Bekr tevbe teklif etmiş, o da tevbe etmiştir. Sadedinde olduğumuz hadiste mevzubahis olan Medine'ye gelişi, durumu düzeltip İslam'ı benimsemiş olmasından ve bir kısım fetihlere katılmasından sonraya, Hz. Ömer devrine rastlar. Kendisinde, daha çok bedevilerde görülen bazı hallerin mevcudiyeti anlaşılmaktadır. Rivayete göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna izinsiz girer. Aleyhissalâtu vesselâm: "Hani izin?" diye sorar. "Mudarlı kimseden hiç izin almadım?" der. Sadedinde olduğumuz rivayet, Hz. ömer (radıyallahu anh)'ın, Kur' an-ı Kerim'den bir âyet hatırlatılınca ona ne kadar saygı duyup kendisini frenlediğini göstermektedir. [344] GASB BÖLÜMÜ GASB ـ6354 ـ5ـ ْت َر ِض َي هّللاُ َعْنها قَالَ ِن َعْبِد ال َّر ْحم ِن َع ْن َعائِ َشةَ ْب َمةَ ِي َسلَ ْن أب َر ُسو ُل َع : [ هّللاِ ٍر ِم َن ا قَا َل :# قِيدَ ِشْب َ ْر َم ’ ِض ْن َظلَم أ ْر ِضي َن ِ ُطهِوقَهُ ِم ْن َسْبع ]. أخرجه الشيخان . 1. (4319)- Ebû Seleme İbnu Abdirrahmân Hz.Âişe (radıyallahu anhâ)' dan anlattığına göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: "Kim (gasben başkasının) arazisine bir karış haksız tecavüz ederse yedi kat yerin dibine kadar boynuna dolandırılarak cezalandırılır)." [Buhârî Bed'ül-Halk 2, Mezâlim 13; Müslim, Müsâkat 142, (1612).][345] ِن ُع َمَر ـ6324 ـ2 ِر هى َع ِن اْب بُ َخا ْ ـ وفي أخرى ِلل : [ ِم َن ا ِشْبراً أ ْر ِضي َن َم ’ ْن أ َخذَ ِ َمِة إلى َسْبع قيَا ْ ال َ ِ ِه يَ ْوم ُخ ِس َف ب ِر َح هقٍ ِغَ ْي ْر ِض ب ]. ُر . لِقدْ ْ لقَا ِف: ا ْ ِب َك ْسِر ا لِقيدُ» ْ «ا 2. (4320)- Buhârî'nin İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'dan kaydettiği diğer bir rivayette şöyle buyrulmuştur: "Kim, araziden haksız olarak bir karışlık yer alırsa, Kıyamet günü, onunla yedi kat yere batırılır." [Buhârî, Mezâlim 13, Bed'ü'l-Halk 2.][346] AÇIKLAMA: 1- Gasb, başkasının malını zulmen ve tecâvüzen almaktır. Kitabımız, gasbla ilgili olarak iki hadis kaydetmiştir. Her ikisi de arazi gasbıyla ilgilidir. Şunu bilelim ki, gasb kelimesi sadece arazi ile ilgili olarak kullanılmaz, her çeşit malın zulmen alınması gasb'tır. 2- Hadiste karış (şibr) kelimesi kullanılarak zulmen alınan şeye terettüp edecek vaîde maruz kalmada alınan şeyin az veya çok olmasının farketmediğine işaret edilmiştir. Bir kimse haksızlıkla bir başkasının malını bile bile aldı mı, aldığı şey ne kadar az da olsa ciddi bir tehdide maruzdur, büyük bir cezaya müstehak olmuştur. Bazı hadislerde "Gasbettiği şeyi boynuna takmış olarak gelir" buyrulmuştur. Bu, kıyamet gününde kişinin gâsıb oluşunun Mahşer halkı önünde teşhiri demektir, rezil rüzvay kılınması demektir. Müslim'in bir rivayetinde geldiğine göre Ervâ Bintu Üveys adında bir kadın, Emeviler devrinde Saîd İbnu Zeyd'i, Mervân'a şikayet ederek, Said'in evinden bir kısmın kendine ait olduğunu söylemiştir. Saîd Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Kim başkasının arazisinden haksız olarak bir karış alacak olsa kıyamet günü, yedi kat yerin dibine kadar boynuna dolanacak" dediğini işittim" diyerek evi kadına bırakır, ancak şöyle bir bedduada bulunur: "Allahım eğer bu kadın yalancı ise gözünü kör et, kabrini de evinde yap!" Hadisi rivayet eden ravi der ki: "Sonra ben bu kadını kör olmuş, eller ile duvarı yoklarken gördüm." Ben Said İbnu Zeyd'in bedduasına uğradım" diyordu. O bu şekilde el yordamıyla yürürken, önüne çıkan bir kuyuya düşüp ölmüş ve kuyu ona kabir olmuş." 3- Birinci hadiste geçen هَوقِطهَ kelimesi farklı manalarda açıklanmıştır. Hattabi iki manayı nazara verir: 1) Kıyamet günü, zulmen gasbettiği şeyi Mahşer yerine kadar taşımaya mecbur edilir. Böylece, o haram mal, boynunda bir halka gibi olur. 2) Yedi kat yerin altına batırılır böylece her bir arz tabakası, bu halde boynunda ayrı bir halka teşkil eder. Bu manayı ikinci hadis te'yid eder. Zira bu hadisin metni gasıbın yedi kat yerin altına batırılacağını zikretmektedir. Hadisin tevilinde başka manalar üzerinde de durulmuştur: Bazıları, birinci manayı benimsemekle beraber ilave ederler: Hepsini taşıdıktan sonra, tamamı boynuna bir halka halinde konulur. Boynu, bu malın tamamını istiab edecek şekilde büyütülür. Taberî ve İbnu Hibbân'ın bir rivayetinde şöyle buyrumuştur: Ya'la İbnu Mürre Resulullah'tan naklediyor: "Kim araziden bir karış gasbederse, Allah onu, yedikat yeri, sonuncu kata kadar kazmaya mecbur eder. Sonra Kıyamet günü onu boynuna yükler ve insanların hesabı görülünceye kadar (o vaziyette tutar)." Bu manayı teyid eden bir başka hadiste "Müslümanların yolundan bir karış gasbeden kimse, Kıyamet günü, o parçayı yedi kat arzın altına kadar boynunda taşır." Bu manada bir başka hadis, zekatla ilgili olarak gelmiştir. "Bir deveyi zimmetine geçiren, Kıyamet günü o deveyi boynuna takmış olarak getirilir." Şu halde, boynuna takılırdan murad, gasbedilen şeyin, boynuna bir halka olarak konmasıdır. Tabii ki bunu taşımaya gücü yetmeyecek ve dolayısıyle o gasbı sebebiyle ona azab edilecektir. Nitekim, rüyada görmediği şeyi görmüş gibi yalan söyleyerek rüya uyduran hakkında da "arpa"yı düğümleme cezası verileceği ifade edilmiştir. Hadisin te'vilinde bir başka ihtimal şudur: "Gasbedilen şeyin yüklenmesi" demek, "günahın yüklenmesi" demektir. Yani, mezkur zulüm, gasıbın boynuna yapışmış kalmıştır, tıpkı günahın yapışıp kalması gibi. Bu te'vil şu âyetin manasına muvafıktır: "Her insanın boynuna işlediklerini dolarız ve Kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız" (İsra, 13). İbnu Hacer, ilk kaydedilen tevil hususunda Ebû'l-Feth el-Kuşeyrî'nin cezmettiğini, Bağavi'nin de bunu sahih bulduğunu belirttikten sonra; bütün bu tevillerin doğru olmasının da caiz olduğunu belirterek tahlilini sonuçlar: "Muhtemeldir ki, bu cinayetin sahibine, bu sıfatların hepsi farklı farklı uygulanacaktır. Yahut da bu cinayeti işleyenler kısım kısımdır: Bazıları bu şekillerden biriyle, bazıları diğeriyle, yaptığı cinayetin derecesine muvafık olarak cezalandırılacaktır." İbnu Ebû Şeybe'nin, Ebû Malik el-Eş'arî'den nakline göre: "Kıyamet günü Allah nazarında "en büyük" hırsızlık bir kişinin gasbettiği bir zirâlık arazidir. Yedi kat arzla birlikte boynuna yüklenir." Şu halde gasbın hepsi aynı ağırlıkta bir suç değil, aralarında derece farkları var.[347] 3- Bazı Fevâid: * Hadis, zulüm ve gasbın haram olduğunu ifade eder. * Gasbın cezası pek ağırdır. * Arazi gasbı büyük günahlardandır. Burada şunu belirtelim ki: Arazi gasbının büyük günahlardan olması, hadiste ifade edilmemiş ise de Kurtubî, büyük günahlar hakkında zikredilenler ölçüsünde şiddetli vaid zikredilmiş olmasından hareketle, bunun da aynı sınıfta olması gerektiğini istidlal etmiştir. * Kim bir araziye malik olmuşsa, onun derinliklerine de, arzın öbür tarafına varıncaya kadar mâlik olur. Arazisinde bir başkası izinsiz olarak kuyu, kanal vs. kazamaz. * Arzın zahirine mâlik olan, bâtınına da orada her ne varsa, sabit taş, binalar, madenler vs. malik olur. Kişi mâlik olduğu arazide kuyu vs. açarak dilediği kadar derinliklere inebilir, yeter ki yanındaki komşusuna zarar vermesin. * Şarih Dâvudi'ye göre, arz, bir biri üstünde, ayrılması kabil olmayan yedi kattır. Eğer ayrılsa idi, sadece gasbettiği tabakanın boynuna yüklenmesi kâfi gelirdi, çünkü bu tabaka mütâkip tabakadan ayrılabiliyor idi. Araları ayrılamadığı için yedi tabaka birden yüklenmiş olmaktadır. * Yedi arz, semavat gibi tabakalar halindedir. Bu mana şu âyetin zahirine muvafıktır: "Yedi göğü ve "yerden de bir o kadarını" yaratan Allah'tır." (Talâk 12). Ancak, bazı âlimler "yedi arz"la yedi iklim'in (bölge'nin) kasdedildiğini söylemiştir. Fakat bu ikinci tevil makul değildir. Çünkü böyle olsaydı, gasıb'ın boynuna diğer iklimlerin (bölgelerin) birer karışını dolamak mümkün olmazdı. [348] GIYBET VE NEMÎME (SÖZ TAŞIMA) BÖLÜMÜ GIYBET VE SÖZ TAŞIMA UMUMİ AÇIKLAMA: 1- Gıybet, İbnu'l-Esir'e göre, "kişiyi, gıyabında kötü bir haliyle zikretmektir. Şayet zikredilen kötü hal o adamda yoksa bu gıybet olmaz bühtân olur. Bühtân, insana, onda bulunmayan bir kötülüğü nisbet etmek olunca gıybetten daha kötü bir davranıştır. İslam dini, insanlara verdiği ehemmiyetin bir gereği olarak, şahsiyetleri korumaya ayrı bir itina göstermiştir. Kişinin temel haklarından biri olan "ırz" şahsiyetin başta gelen unsurlarından biridir. Şu halde gıybet yasağını kişinin ırzını koruma tedbirlerinden biri olarak mütalaa edebiliriz. 2- Gıybet, ferd ve cemiyet hayatında müthiş yaralar açtığı için, mühim bir içtimâî marazdır. Ehemmiyeti sebebiyle, yasaklama işi bizzat Kur'ân-ı Kerim'de ele alınmış, Resulullah pekçok hadisleriyle mü'minleri bundan zecretmiştir. Bu bölümde hadislerden bazılarını göreceğiz. Kur'ân-ı Kerim'in gıybet telakkisini, onun ruhuna uygun vüs'atte kavrayabilmek için ilgili ayeti yer ettiği muhteva içerisinde değerlendirmek kanaatindeyiz. Yani, gıybeti yasaklayan Hucurât suresinin 12. ayeti'ni tek başına okumayıp en az iki ayet önceden 10. ve 11. ayetten itibaren okumalı ve 13. ayetin sonuna kadar devam etmelidir. Bu dört ayette yer verilen meseleler bir birine yakın ve bir diğerini tamamlayıcı mahiyettedir. Mesela 13. ayette yasaklanan ırkçılık düşüncesini gıybet yasağının bir devamı, bir vechi görmek, ırkçılığı bir nevi gıybet anlamak mümkündür. Mezkur âyetler şöyle bir tablo ortaya koyar: 10. ayet: Mü'minlerin kardeş olduğunu ifade eder. 11. âyet: Mü'minler birbirleriyle alay etmemelidirler. 12. âyet: Mü'minler zanda ve gıybette bulunmasınlar. 13. âyet: İnsanlar bir kadınla bir erkekten yaratıldı, sonra kavimlere ayrıldılar, üstünlük takvadadır. Bu pasajda işlenen temaların merkezini gıybet yasağı teşkil etmektedir. Şöyle ki: 10. ayette mü'minlerin kardeş olduğu belirtildikten sonra bu kardeşliği yaralayan durumlar meyanında 11. âyette alay etmek, 12. âyette ise zanda bulunmak ve gıybet etmek, 13. âyette ise ırkçılık zikredilmiş olmaktadır. Şu halde, Allah'ın belli bir maksadla yaratmış olduğu kavim kabile farkını, takvaya bakmadan büyütmek bir nevi gıybet, hatta küllî bir gıybet olmaktadır. Örfen gıybet deyince muayyen bir kimsenin gıyabında onun kusurunun zikredilmesi anlaşılır. İnsanların yaptığı ırkçılık da küllî bir gıybettir, çünkü ırkî ayırım yapan kimse, kendi ırkdaşlarını üstün, gayrısını aşağı addetmiş olmaktadır. Halbuki ayette verilen ölçüye göre üstünlük takvadadır. Takvaya bakmadan, ırkî farklılığı esas alan ırkdaşını kayırmak gibi adaletsizliğe düşeceğinden 10. âyette ilan edilen kardeşlik de dinamitlenmiş olur. Şimdi yukarIda temas ettiğimiz âyetlerin meallerini dikkatle takip edelim: 10. "Mü'minler kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete erişesiniz." 11. "Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın, birbirinize kötü lakablar da takmayın. İman ettikten sonra bir mü'mine fasıklık yakıştırmak ne kötüdür! Kim bu günahları işler ve tevbe etmezse işte onlar zalimlerin tâ kendisidir." 12. "Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı büyük günahtır. Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın. Birbirinizi gıybet de etmeyin. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşalnır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah'tan korkun. ŞYphesiz ki Allah tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir." 13. "Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık, sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münâsebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, O'ndan en çok korkanınızdır. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilir, herşeyden hakkıyla haberdardır."[349] 3- Gıybetle İlgili Âyetin Açıklanması Bediüzzaman merhum, gıybet ayetine nefis bir tahlil sunar. Aynen kaydediyoruz: "...Bir tek ayetin, mucizâne altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur'ân'ın nazarında gıybet ne kadar şen'î bir şey olduğunu tamamiyle gösterdğindenbaşka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur'an'ın beyanından sonra beyan olmaz; ihtiyaç da yoktur. İşte: "Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?" ayetinde altı derece zemmi zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, manası gelecek altı tarzda oluyor. Şöyle ki: Malumdur: Ayetin başındaki hemze sormak (âyâ) manasındadır. O "sormak" manası şu gibi ayetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımmî var. * İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor. * İkincisi: هب حِ ُي lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever? َح Üçüncüsü* َا مْكُ ُد kelimesiyle der: Cemaatten hayatım olan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder? ْحم Dördüncüsü* َل لَ كُ أَي نْ َا kelamiyle der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki: böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz? ِخي ِه :Beşincisi* َا kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı mânevisini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi azanızı kendi dişinizle divane gibi ısıryorsunuz? * Altıncısı: ًيتاْمَ kelamiyle der : Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardaşenize karşı etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz? Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimlerin ayrı ayrı delâletiyle zemm ve gıybet aklen ve kalben insaniyeten ve vicdanen e fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak: Nasıl şu âyet, icazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, icazkârâne altı derce o cürümden zecreder. Gıybet, ehl-i adavet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silahtır. İzzet- i nefis sâhibi bu pis silaha tenezzül etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş: Yâni: "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silahıdır." Bediüzzaman gıybet hakkında bazı teknik bilgi de verir: "Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğrusu ise, zaten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. Gıybet, mahsus birkaç maddede câiz olabilir: Birisi: Şekva suretinde bir vazifedâr adama der, tâ yardım edip o münkeri o kabahati ondan izale etsin. Ve hakkını ondan alsın. Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: “Onun ile teşrîk-i mesâi etme. Çünkü zarar göreceksin.” Birisi de: “Maksadı, tahkir ve teşhir değil, belki maksadı, târif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filan yere gitti” Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecâhirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor belki işledği seyyiatla iftihar ediyor, zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor. İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa, gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi amel-i sâlihayı yer bitirir. Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi, o vakit لِوَ نَا ُهَّم ا ْغِف ْر لَ َم ُ اَلل ْن ُّ اهَبنَْغتْ ا demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rastgelse "Beni helal et" demeli."[350] 4- Gıybet edene nasıl mukabele etmeli? Gıybet mevzuunda mühim bir husus, gıybeti edilen kimsenin, işitmesi halinde gıybet edene karşı takınacağı tavırdır. Bu da onun gıybetini yapmalı mı? 4325 numarada gelecek hadiste "haksız yere" tabiri, gıybet edilen kimseye bir hak tanımakta ise de gıybete gıybetle mukabele çok muhataralı bir davranıştır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim bize yapılana ancak misliyle mukabele etmeye izin vermiş, haddi aşmayı haram kılmış ve karşılık vermeyip "sabretme"nin hayırlı olacağını irşad ْي ُكْم .(126 Nahl; 194 Bakara (.buyurmuştur ِل َما ا ْعتَدى َعلَ ْ ِ ِمث ِهْم ب ْي ْي ُكْم فَا ْعتَدُوا َعلَ َم ِن ا ْعتَدى َعلَ ْم فَعَاقِبُوا ve فَ ْبتُ َواِ ْن َعاقَ ِ ِري َن ُهَو َخْي ٌر ِلل َّصاب ْم لَ ئِ ْن َصبَ ْرتُ َولَ ِ ِه ْم ب ِل َما ُعوقِ ْبتُ ْ ِ ِمث َو ِع ْر َضهُ :da Resulullah Hatta ب ِجِد يُ ِح ُّل ُعقُوبَتَهُ َوا ْ ُّى ال Borcunu "لَ zamanında ödemeyen, cezayı da ırzını da helal kılar" buyurarak alacaklının böylesi kimselere borç ödemedeki kötülüğünü zikretmek suretiyle gıybetini tecviz etmiştir. Ancak, gıybet meselesinde mislini bulmak, haklı olunan sınırda durmak oldukça zordur. Haddi tecâvüz ederek zarara düşme ihtimali fazladır. Bu sebeple, böyle muhataralı (riskli) bir hakkı kullanmaktansa, kârlı cihet olan "sabr"ı tercih etmek en selametli tavırdır. Bu hadiste "Fakirlik günün için ırzından karzda bulun" buyrulmuştur. Bunun manası: "Seni ayıplamak, zemmetmek suretiyle gıybet eden kimseye hemen mukabele etmeye, hakkını dünyada almaya kalkma. Karzda bulun (yani ödünç ver), onu fakir olacağın kıyamet gününde alırsın" demektir. Yani bağışlama tavsiye edilmektedir. Bir başka hadiste "Allahım! Irzımı kullarına bağışladım" buyrulmuştur ki "Ben, ayıplanmasını bana helal kılacak şekilde hakkımda kötü söz sarfeden kimselere ırzımı bağışladım, mukabelede bulunmuyorum" demek olur. Şu halde, bu meselede takip edilecek en selametli yol, gıybet ateşini sükut ve bağışlama suyu ile söndürmektir. Gıybete gıybetle mukabele, hayırları yiyip tüketen yangına körükle gitmektir.[351] GIYBET EDENE NASIL MUKABELE EDİLMELİ? ِي هريرة َر ِض َي ـ6325 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل أتَدْ وا ُرو َن َم ـ َع : [قا َل ر ُسو ُل هّللاِ # ا ْن أب ُ ؟ قَال ِغيبَةُ ْ ُم ال : هُ أ ْعلَ ُ َو َر ُسول قَا َل: ِذ ْكُر َ هّللاُ . ِ َما َي ْكَرهُ فقَا َل : و ُل؟ قَا َل َر أ . ُج ٌل َحِد ُكْم أ َخاهُ ب َرأْي َت إ ْن َكا َن فِي أ ِخى َما أقُ َ أ : و ُل، فقَدْ اِ ْغتَْبتَهُ َما تَقُ ُك ْن فى ِه َم إ ْن َكان في ِه . ا ْم يَ َوا ْن لَ تَقُو ُل فقَدْ بَ َه ]. أخرجه أبو داود والترمذي وصححه.«البهت» الكذ ُب وافتراء على ا”نسان . تَّهُ 1. (4321)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?" "Allah ve Resulü daha iyi bilir!" dediler. Bunun üzerine: "Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!" açıklamasını yaptı. Orada bulunan bir adam: "Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)"dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir." [Ebû Dâvud, Edeb 40, (4874); Tirmizi, Birr 23, (1935); Müslim, Birr 70 (2589).][352] AÇIKLAMA: Görüldüğü üzere, Resulullah, gıybeti, hakkında konuşulan kimse işittiği takdirde hoşlanmayacağı bir vasfı ile onu anmak olarak tarif etmektedir. Bu vasfın onda olması şuçu hafifletmiyor. Olmaması, gıybetten de büyük olan iftirayı teşkil etmektedir. Gıybetle ilgili ülemânın sunduğu tarifler, aslını bu tariften almış olmalıdır.[353] َر ِض َي ـ6322 ـ2 هّللاُ َعْنها قَا َل َص ـ و َع : [ ُر َها ْن َعائِ َشةَ قِ َر ُسو َل هّللاِ؟ َح ْسبُ َك ِم ْن َصِفيَّةَ ُت يَا ْ ل ِ َه ق . قَا َل: ا ُ ْو ُمِز َج ب لَ َمةً ِت َكِل ْ ل لَقَدْ قُ َمَز َجتْهُ بَ ْح ُر لَ ال . ْت ْ قَال : َ َو َح َكْي ُت لَهُ إْن َساناً َو . فَقَا َل: كذَا َوإ َّن ِلى َكذَا ِى َح َكْي ُت إْن َساناً ِح ُّب أنه ُ َما أ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . 2. (4322)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü, sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!" demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve): "Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti" buyurdu. Hz. Âişe ilaveten der ki: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir insanın (tahkir maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi: "Ben bir başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklid etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!" [Ebû Dâvud, Edeb 40, (4875); Tirmizî, Sıatu'l-Kıyame 52, (2503, 2504).][354] َو َع ْن أن ٍس َر ِض َي ـ6323 ـ3 هّللاُ َعْنه قَا َل َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ِ َه قَا َل :# ا ْخِم ُشو َن ب َحا ٍس يَ ْظفَا ٌر ِم ْن نُ ُهْم أ ْوٍم لَ ِقَ ب ِ ِم ْعَراج ْ ال ْيلَةَ َمَر ْر ُت لَ . ُت ُو ُجو َه ُهْم ْ ِر فَقُ : ي ُل؟ فَقَا َل ل ِجْب َم ْن ه ُؤ ََِء يَا ِض ِهْم : النَّا ِس َويَقَعُو َن فِى أ ْع َرا َ ُحوم ُ ُو َن ل ِذى َن يَأ ُكل َّ ه ُؤ ََِء ال ]. 3. (4323)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mîrac gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı. "Ey Cebrâil! Bunlar da kim?" diye sordum: "Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir." [Ebû Dâvud, Edeb 40, (4878, 4879).][355] AÇIKLAMA: 1- Hadiste geçen "insanların etlerini yiyenler" tabiriyle, ayet-i kerimeye tevkifen gıybet edenler kastedilmektedir. 2- Bu kimselerin yüzlerini ve göğüslerini tırmalamakla cezalandırılmaları hususunda Tîbî şu açıklamayı yapar: "Yüz ve göğüs yolmak matem tutan kadınların vasfı olması münasebeti ile müslümanları gıybet edip şereflerini pâyimâl edenlere ceza kılınmıştır. Böylece bu iki sıfatın erkeklere yakışmadığı aksine en kötü halde ve en çirkin surette olan kadınların sıfatı oldukları iş'ar edilmiş olmaktadır."[356] َم ْستُو َرِد َر ِض َي ـ6326 ـ6 هّللاُ َعْنه ْ َو َع ْن ال أ َّن # قَا َل: ، َر ـ : [ ُسو َل هّللاِ َ َها ِم ْن َج َهنَّم لَ ْ ْطِعُمهُ ِمث فَإ َّن هّللاَ يُ ْكلَةً ُ ِ َر ُج ٍل ُم ْسِلٍم أ َم ْن أ َك َل ب ْوباً ْن ُك ِس َى ثَ َ َو َم لَهُ ِم ْن َج َهنَّم ْ ْك ُسوهُ ِمث َو ِر ب . يَا ٍء ِ َر ُج ٍل ُم ْسِلٍم فَإ َّن هّللاَ يَ ٍة ُس ْمعَ َ ِ ِه َمقَام َو ِريَا ٍء فإ َّن هّللاَ يَقُو ُم ب ٍة ُس ْمعَ َ ِ َر ُج ٍل َمقَام ب َ َو َم ْن قَام َمِة ِقيَا ْ ال َ يَ ْوم ]. أخرجهما أبو داود . 4. (4324)- Müstevred (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir müslüman(ı gıybet ve şerefini payimal etmek) sebebiyle tek lokma dahi yese, Allah ona mutlaka onun mislini cehennemden tattıracaktır. Kime de müslüman bir kimse(ye yaptığı iftira, gıybet gibi bir) sebeple (mükâfaat olarak) bir elbise giydirilse, Allah Teâla Hazretleri mutlaka, onun bir mislini cehennemden ona giydirecektir. Kim de (malı, makamı olan büyüklerden) bir adam sebeiyle bir makam elde eder (orada salâh ve takva sahibi bilinerek para ve makama konmak için riyakarlıklara girer)se Allah Teâla Hazretleri Kıyamet günü onu mürâiler makamına oturtarak (rezil eder ve mürâîlere münasib azabla azablandırır.)" [Ebû Dâvud, Edeb 40, (4881).][357] ِن َزْيٍد َر ِض َي ـ6321 ـ1 هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن َس ِعيِد ْب َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ِر قَا َل # ِغَ ْي ِم ب ُم ْسِل ْ فِى ِع ْر ِض ال َطالَةَ إ َّن ِم ْن أ ْربَى ال هرِ بَا اِ ْستِ َح ]. أخرجه أبو داود . هقٍ 5. (4325)- Sa'îd İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ribânın en kötüsü, haksız yere müslümanın ırzını (mânevî şahsiyetini) rencide etmektir." [Ebû Davdu, Edeb 40, (4876).][358] AÇIKLAMA: 1- Ribanın en kötüsü diye tercüme ettiğimiz erbâ'rriba tabiri "en çok vebâle sebep olan", "en ziyade haram olan" gibi mübâlağalı bir mana ifade etmektedir. Burada kötülüğü zihinde tesbit edilmek istenen şey gıybettir. Çünkü ırzı rencide, gıybetle olur. Gıybetin bu kadar kötü olması, kişinin nazarında şerefin maldan daha kıymetli olmasından ileri gelir. Irzla kişinin manevi şahsiyetinin, içtimai itibar ve şerefinin kastedildiğini bir kere daha hatırlatabiliriz. İbnu'l-Esir, en-Nihaye'de: "Irz, insanın medh ve zemm yeridir. Nefsi de, selefi de veya durumunun taalluk ettiği bir başkası da olabilir" diye tarif ettikten sonra "kişinin nefsini ve hasebini (itibarını) koruyan, onu noksanlaşma ve yaralanmalardan koruyan yönü de dendi" diye açıklar. Hadiste Aleyhissalâtu vesselâm "Her müslümanın kanı, malı, ırzı bir diğer müslümana haramdır" buyrulmuştur. Şu halde, insanın kan ve maldan sonra gelen varlığı, onun ırzını teşkil etmektedir. İnsan ecdadıyla itibar kazanır, intisab ettiği cemaatle, köy veya şehri veya beldesiyle itibar kazanır, şeref duyar. Şu halde, yukarıdaki tarifteki medh ve zemm yeri tabiri ile insana itibar getiren, şeref kazandıran her hususun kastedildiğini anlamamız gerekir. Böylece kişiyi dolaylı olarak rencide edici sözlerin daima gıybet hanesine yazılacağını bilmemiz gerekir. Dinimizin insan mevzuundaki bu hassasiyeti, ona verdiği yüce değerden kaynaklanır. 2- Gıybeti kötülemede, onu riba ile mukayese etmek de başka incelik. Çünkü dinimizde riba en çok kötülenen, kaçınılması hususunda en çok dikkat çekilen, hassasiyet gösterilen bir günahtır. Kur'an-ı Kerim'de "Ribâ (faiz) yiyen kimselerin kıyamet günü, kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin kalkışı gibi kalkacakları... Allah'ın riba'yı helâl sayan kâfirleri sevmediği" ifade edilir (Bakara 275-276). Şu halde, sadedinde olduğumuz hadis, gıybetin bu pis günahtan daha pis bir günah olduğunu belirtmektedir. Tîbî der ki: "Resulullah "ırz"ı, mübalağa kasdıyla mal cinsine sokmuş ve ribayı iki çeşit kılmıştır: Bir çeşidi müteârif riba'dır yani borçludan, malını fazlasıyla almaktır. Müteârif olmayan riba ise kişinin dilini arkadaşının ırzına uzatmasıdır. Hadiste ikinci riba birinciden daha kötü ilan edilmiştir." Gıybetin böylece kötülenmesi İslam'ın çok ehemmiyet verdiği içtimâî tesanüdü zedeleyici olmasından ileri gelir. Başka çeşit yaraların tedavisi kolay ise de, manevi yaraların, içtimaî hastalıkların tedavisi zordur. Çoğu kere mümkün değildir. Üstelik bu, ferdî hukuka girmektedir, affedilmesi, öncelikle gıybeti edilen kimsenin affetmesine bağlıdır. Halbuki bazan ırkî, mezhebî, siyasî cemaatî mülahazalarla kitlelerin gıybeti yapılmakta, böylece hem ümmet birliği ciddi şekilde yaralar alarak günümüzdeki darmadağanıklıkta olduğu gibi gıyr-i İslam unsurlar karşısında güçsüz duruma düşülmekte; hem de öbür dünyaya büyük veballe gidilmektedir. Gıybete giren ufak bir kelamla, icabında bir millet, bir hizib, bir aile mensupları toptan rencide edildiği için günahı büyük olmaktadır. Dinimizde bu korkunç hal, "gıybetin, bütün sâlih amelleri, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi yiyip bitireceği" şeklinde ifade edilmiştir. Evet ateş, kıymık kıymık toplanan odunu ân-ı vahidde yok eder. Bir hayat boyu binbir zahmetle kılınan namazlar, tutulan oruçlar ve nice fedakârlıklarla verilen sadakalar hesapsız bir çift sözle bir anda yakılıp yok edilebilecek bir nezâhet arzetmektedir. Resulullah'ın ikazı bilhassa bu meslede iyi dinlenilmelidir. 3- Hadiste geçen istitâle, dil uzatma demektir. Bunun içine rencide edici her çeşit sözün gireceği açıktır. 4- Hadiste yer verilen "haksız yere" tabirinden âlimler, bazı hallerde gıybetin caiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Zulme uğrayan, hakkı rencide edilen kimsenin şikayet etmeye, zâlimin yüzüne zulmünü haykırmaya hakkı vardır. Bu günah olan gıybet değilir. Müteâkiben (4327. hadis) görüleceği üzere ehl-i bid'anın, fâsığın kötülükleri, onların şerrinden mü'minleri korumak kasdıyla hallerinin beyanı caizdir, yasağa girmez. [359] ِهى َر ِض َي ـ6324 ـ4 هّللاُ َعْنه قَا َل ُج َهنِ ْ َسٍد ال ِن أ ْن ُمعَاِذ ْب َم قَا َل :# ْن َحمى ُم َر ـ و َع : [ ُسو ُل هّللاِ َملكاً َث هّللاُ لَهُ ٍق بَعَ ِم ْن ُمنَافِ ْؤمناً ِ ِه حبَ َسهُ هّللاُ يَ ِريدُ َشأنَهُ ب ِش ٍئ يُ ب َو َم ْن َر َمى ُم ْسِلماً ،َ ِر َج َهنَّم َمِة ِمن نَا ِقيَا ْ ال َ ْح َمهُ يَ ْوم يَ ْحِمى ل ، َ َ َمِة َعلى ِج ْسٍر َم ْن ُج ُسو ِر َج َهنَّم ِقيَا ْ ال َ ْوم َحتهى يَ ]. أخرجه أبو داود . ْخ ُر َج ِمَّما قَا َل 6. (4326)- Muaz İbnu Esed el-Cühenî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir mü'mini bir münafığa (gıybetçiye) karşı himaye ederse, Allah da onun için, Kıyamet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu, kıyamet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder." [Ebû Dâvud, Edeb 41, (4883).][360] AÇIKLAMA: 1- Sadedinde olduğumuz hadis, bir mü'min gıybet edildiği zaman sessiz kalmayıp, onun müdâfaa edilmesini teşvik etmektedir. Hadisteki "münafık"tan maksad gıybetçidir. Mü'minin yüzüne karşı değilde gıyabında zemmettiği için münafık denmiş olmaktadır. Öyleyse mü'minin himayesi ile kastedilen şey, onun şerefinin (ırzının) korunmasıdır. Bu, lehinde konuşmak veya en azından gıybet etmesine meydan vermemekle olur. 2- "Söylediğinden çıkıncaya kadar" ibaresi "söylediğinin sebep olduğu mesuliyetten yani günahtan halâs oluncaya kadar" demektir. Daha açık olarak şöyle söyleyebiliriz: "Gıybet eden kimse, gıybetiyle kazandığı günahtan -hasmını râzı etmek veya bir şefaate, bir affa uğramak veya günahı miktarınca azab görmek suretiyletemizleninceye kadar köprünün üzerinde hapsedilir."[361] ِي هريرة َر ِض َي ـ6324 ـ4 هّللاُ َعْنهما قَاَ ِ ٍر َوأب َو َع ْن َجاب قَا َل :# َ َّمتِى َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ُ َو ُك ُّل أ ِلفَا ِس ٍق َو ََ ُم َجا ِه ٍر، ِغْيبَةَ ًى إَّ ُمعَاف ُم َجا ِه ُرو َن ْ ال ]. أخرجه رزين. 7. (4327)- Hz. Câbir ve Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ne fâsık ne de mücâhir (günahı açıktan işleyen) kimse için söylenen gıybet sayılmaz. Mücâhir olan hariç, bütün ümmetim affa mazhar olmuştur." [Rezîn ilavesidir. Buhârî'de ikinci kısım mevcuttur. Edeb, 60; Müslim, Zühd 52, (2990).][362] AÇIKLAMA: 1- Rezîn merhumun ilavesi olan bu rivayetin kaynağı bulunmamıştır. Ancak hadisin ikinci kısmı yani "...mücahir olan dışında bütün ümmetin affa mazhar olacağını" beyan eden cümle Müslim ve Buhârî'de gelmiştir. 2- Mücâhir, masiyetini açığa vuran, Allah'ın örttüğü günahını söyleyerek açan kimsedir. Sadedinde olduğumuz rivayetin Buhârî'deki vechi mücâhereyi açıklar: "Mücâhere (günahı aleni işlemek)den biri şudur: "Kişi gece (haram) bir amelde bulunur, sonra sabah olur, Allah onu örtmüştür (kimse bilmez) ama o der ki: "Ey filan bu gece ben şunu şunu yaptım." Bazan da (gündüz günah işlemiştir) akşam olur, Rabbi onu örtmüştür, (kimse bilmez) ertesi sabah, kendi lehine Allah'ın örtmüş olduğunu açar." 3- Hadis, işlenen günahların setrini emretmektedir. Yani her ne kadar yasak da olsa, günahtan kaçınmak mümkün olmayabilir. Öyleyse mü'min şu veya bu şekilde, bilerek veya bilmeyerek bir günah işleyecek olsa, ona düşen, tevbe etmek ve bu günahını kimseye söylememektir. Resulullah, günahını sıkılmadan herkese söylenen veya herkesin gözü önünde çekinmeden günah işleyen kimselerin İlahî aftan istifade edemeyeceklerini haber veriyor. İslâm aleyhine yapılan sistemli ve ısrarlı organize propogandalar sonucu, dinin yasakladığı haramları işlemek bir marifet, bir ilericilikmiş havası hakim olunca, kendini bilmeyen sefih ve beyinsiz takım, içki, kumar, zina, rüşvet, aldatma, kaytarma gibi pek çok çirkefliklerini, bir marifet işlemişcesine herkesin yanında anlatır veya alenen işler. Bu durum, cemiyette "kötülüğe kötü demek, günahı günah bilmek" marifetini de yok edeceği, hatta pek çok zayıf kimselere teşvik olacağı için çok kötü bir gelişmedir, pek ciddi içtimâî bir marazdır. Bu dereceye ulaşan kötülükten dönüş de zor olur. Nehy-i ani'lmünker de yapılamaz. Onun için Resulullah kötülüğü aleni yapan veya gizli yapsa bile ilan eden kimselerin durumlarının ciddiyetini duyurmak için "onların affedilmeyeceklerini" söylemiştir. Bir parça Allah ve âhiret inancı olana, bu tehdid-i nebevi çok şey söyler. İbnu Battâl der ki: "Günahı âleni yapmada Allah ve Resulünün ve sâlih mü'minlerin haklarını istihfâf vardır. Ayrıca bunda mücâhirlerin bir nevi inadı yatar. Örtmede ise istihfaftan selamet vardır. Çünkü günah, sahibini alçaltır. Keza örtmede -eğer haddi gerektiren bir günahsa- hadd cezasından kurtuluş; taziri gerektiriyorsa ta'zir cezasından kurtuluş vardır. Allah'ın hakkına tam riayet edildiği takdirde, Ekremu'l-Ekremîn olan ve rahmeti gadabını aşan Rabb Teâlâ onu dünyada örttüğü için ahirette de rüsvay etmez. Günahını açığa vuran, bütün bunlardan mahrum kalır." Nevevî'nin zikrettiğine göre "fıskını veya bid'asını aleni yapan kimsenin aleni olan günahları ile gıybeti câizdir; aleni olmayan günahları sebebiyle gıybeti câiz değildir.[363] َر ِض َي ـ6324 ـ4 هّللاُ َعْنه قَا َل ْيفَةَ َو َع ْن ُحذَ قَا َل :# َ قَتَّا ٌت َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ َجنَّةَ ُظ يَدْ ُخ ُل ال ]. أخرجه الخمسة إ النسائي. مسلم ْ ولف : [َ ٌم َّما نَ َجنَّةَ ْ يَدْ ُخ ُل ال ] . 8. (4328)- Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir." Müslim'in rivayetinde "nemmâm cennete girmeyecektir" şeklinde gelmiştir. [Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, (105); Ebû Dâvud, Edeb 38, (4771); Tirmizî, Birr 79, (2027).][364] ِن َم ْسعُوٍد َر ِض َي ـ6324 ـ4 َو َع ْن اِ ْب قَا َل :# َ ِح ُّب أ ْن َر ـ هّللاُ َعْنه قَا َل: [ ُسو ُل هّللاِ ُ ِى أ فَإنه ِى َشْيئاً َحٍد ِم ْن أ ْص َحاب َع ْن أ َحدٌ ِغُنِى أ ه يُبَل ِر ُم ال َّصدْ َوأنَا َسِلي ْي ُكْم أ ْخ ]. أخرجه أبو داود والترمذي . ُر َج إلَ 9. (4329)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bana kimse ashabımın birinden (canımı sıkacak bir ) şey getirmesin. Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiç bir şey olmadığı halde çıkmak istiyorum." [Tirmizî, Menâkıb (3893); Ebû Dâvud, Edeb 33, (5860).][365] AÇIKLAMA: 1- Son iki hadis, laf getirip götürme ile alâkalıdır. Dinimizin üzerinde durduğu kötü ahlâklardan biri de laf getirip götürme huyudur. Fertler arasındaki münasebetleri bozarak cemiyetin huzuruna te'sir edecek, içtimaî bütünlüğü yaralayacağı için şiddetle yasaklanan huylar arasında yer almıştır. Kur'ân'da buna yer verilmesi, meselenin ehemmiyetini anlatmada yeterlidir: "Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr olana... iltifat etme!" (Kalem 10-12). Hümeze sûresi de burada zikre değer. Onda her ne kadar doğrudan laf taşıyıcılık mevzubahis edilmiyorsa da, buna yakın tavırlar takınanlara tehdit ifâde edilmektedir: "Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğlenip ayıplamayı âdet edinene" (1. ayet). 2- Hadîste geçen kattât ve nemmâm aynı mânaya gelmektedir. Nitekim rivayetin vecihleri değiştikçe kelimelerden her ikisine de yer verildiği görülmektedir. Bazı âlimler nemmâm, sözü bizzât dinleyip nakleden, kattât ise, söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakledendir diye arada bir fark görmek istemiştir. İmam Gazâli der ki: "Kendisine dedikodu ulaşan kimseye düşen, onu tasdîk etmemek, hakkında söz edilen kimsenin de, söylendiği şekilde olduğu zannına düşmemesi, "acaba" diyerekten, söyleneni tahkike de kalkmaması, ayrıca laf getireni ayıplayıp, bunu bir daha yapmamasını söylemesi, vazgeçmezse ona öfkelenmesi, kendisi için de, nemmâmı, zecrettiği şeyi hoş görüp o işittiğini yaymaya kalkmamasıdır. Aksi takdirde kendisi nemmâm olur." Gazâli'nin kaydettiğine göre, Ömer İbnu Abdilaziz'e bir adam gelerek: "Senin hakkında falanca şöyle söyledi" der. Ömer de: "İstersen bunu tahkik edelim. Eğer yalancı çıkarsan "Bir fasık size haber getirince araştırın" (Hucurât, 6) hükmüne girersin. Şayet duyduğun doğru çıkarsa "Dili ile iğneleyen, koğuculuk eden..." (Kalem, 11) hükmüne girersin ki, her iki halde de mes'ulsun. İstersen senin için üçüncü şıkkı tercih edelim, seni affedelim de bu iş böyle kalsın!"der. Adam: "Af diliyorum, bir daha böyle bir işe girişmeyeceğim" der. Nevevî der ki: "Bütün bu yasaklar, nakledilen şeyde şer'î bir maslahat yoksa câridir. Aksi takdirde, müstehab veya vâcibtir. Şöyle ki: "Bir adam, bir kimsenin başka bir kimseye haksız olarak ezâ vereceğine muttali olursa, öbür şahsı uyarıp ezadan koruması gerekir. Keza bir kimse imamı veya sorumluluğu olan kimseyi, yerine bakacak olan nâibinin davranışı hakkında ihbarda bulunacak olursa, bu yasaklanmaz." Yine Gazâlî şöyle demiştir: "Nemîme aslında, hakkında söz edilen kimseye söz götürmektir. Meselâ falanca senin hakkında şöyle söyledi demek gibi. Ancak nemîme deyince sadece bu kastedilmez, daha umumî kullanışı vardır. Normal olarak, açıklanması hoşa gitmeyen her şeyi açıklamaya, nemîme denir. Hoşa gitmeme deyince kendisinden nakil yapılanın hoşlanmaması ile kendisine nakil yapılanın veya bir başkasının hoşlanmaması birdir, hepsi de nemîmeye girer. Kezâ menkul sözle veya işâretle de olsa; bir kusur veya bir başka şey de olsa birdir. Meselâ bir kimsenin malını gizlediğini gören kimse bunu ifşa etse bu da nemîmeye girer. Yani kısacası nemîme, açıklanması hoşa gitmeyecek bir şeyi açıklamaktır." "Gıybet ve nemîme bir midir faklı mıdır? Bu hususta ulemâ ihtilaf etmiştir. Râcih olan, farklı olmaları ve aralarında umumhusus münasebetinin bulunmasıdır. Yani nemîme, bir kimsenin halini bir başkasına fesâda bâis olacak bir muhtevada, rızası olmadan nakletmektir. Bu nakilden o şahsın haberi olmuş olmamış farketmez. Yeterki rızasız olsun, nemimedir. Gıybet ise, gıyabında, hoşlanmayacağı bir şeylerle adamı zikretmektir. Nemîme ifsâd kasdıyla temâyüz eder, gıybette bu kasdın varlığı şart koşulmaz. Gıybet ise hakkında konuşulanın gıyabında olmakla temâyüz eder. Bu vasıflar dışında gıybet ve nemime müşterektirler. Alimlerden bazısı, gıybette, hakkında konuşulan kimsenin gâib olmasını şart koşmuştur." 4- 4329 numaları hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ashabından herhangi biri hakkında hoşuna gitmeyecek bir söz, bir davranış bir kötü huy vs. getirilmemesini, Ashabı hakkındaki hüsn-ü zannını rencide edecek bir şikayetin olmamasını taleb etmektedir. Sebebini de açıklıyor. "Evden, herkese karşı iyi duygularla çıkıp o duygularla onlarla karşılaşmak istiyorum..." Bazı âlimler, bu temenniyi şöyle anlamışlardır: "Ben dünyadan, hepsine karşı iyi duygularla ayrılıp, Kıyamet günü bu duygularla onları karşılamak istiyorum." Yani, Ashabından hiçbirine karşı içinde bir öfke, bir kırgınlık olmadan dünyadan ayrılmayı temenni etmiş olmaktadır. [366] MUSİKİ VE EĞLENCE BÖLÜMÜ UMUMİ AÇIKLAMA: Beşer hayatının her meselesine kendi ölçüsünü getiren dinimizin, günümüzde yeterince bilinmeyen bir vechesi de eğlence meselesinde vaz'ettiği ölçüdür. Bu hususta yeterince bilinmiyor yahut da bilindiği halde tatbik edilmiyor. Ben şahsen yeterince sistemli bir bilgi sahibi olunmadığı kanaatindeyim. Geçmiş devirlerin hayat tarzı ve günlük meşgalelelerin çokluğu ve bir de eğlence, hele gayr-ı meşru eğlence imkanlarının azlığı sebebiyle bu noktada ferd ve cemiyetin az bilgi ile de yetinmesi, eğlence meselesinden fazla yaralar almaması tabiîdir. Ancak günümüzde şartlar fevkalâde değişmiştir. * Tekniğin hayatımıza geniş çapta girmesiyle boş vaktimiz artmıştır. Artık, insan yerine pek çok işi makinalar yapıyor. Geçmiş devirde evin her işini kendisi yapan kadın, süpürmeden yıkamaya, dikişe nakışa, örgüye varıncaya kadar makineye yaptırabiliyor. Tarla işleri de, atelyeler de öyle. * Eğlence vasıtaları geçmiş devirlerde azdı. Şimdi parklar, gazinolar, tiyatrolar, çeşitli oyun salonları, elektronik eğlence cihazları bir tarafa, televizyon ve video ile evlerin içine kadar pekçok eğlence vasıtası hayatımızı istilâ etmiş durumda. * Eğlence, masraflı bir iştir. Eskiden iktisadî darlık eğlenceye kaçmayı sınırlıyordu. Şimdi ise zenginliğin artması, eğlence vasıtalarının da ucuzlaması, eğlenceye daha fazla kaçma imkanı tanımaktadır. * Geçmişte insanlar daha muhafazakar, inançlarına daha sâdık idi. Daha fazla ruh sükûnetine sâhipti. Şimdi ise çeşitli sebeplerle dinî bağları zayıflayan insanlar, ruhî kabusların ve sıkıntıların kıskacındadır. Stres de denen bu dahili çelişkilerden, bunalımlardan kurtulmak için eğlence ile kendini unutma yolları aranmaktadır. * Günümüzde, hayatımızı kendi kültür ve inancımıza zıt düşen yaşayış tarzları istilâ etmiş durumda. En ziyade hayatımıza giren yabancılıklar, eğlencelerle ilgili. Bir başka iktisâdi seviyenin, bir başka kültür ve inanç dünyasının eğlenceleriyle, eğlence tarzlarıyla eğlenmeye çalışıyoruz. Batıda her ne çıkarsa hiç bir seçime tabi kılmadan alıyoruz. Bu mülahazaları daha da artırabiliriz. Demek istediğimiz şudur: Bugün müslümanı eğlenceye iten pek çok esbab var. Ahirette imtihanın büyüğünü belki de bundan verecek. Çünkü ölçüsüzce eğlence, zaman israfına sebep olmakta, verimli işten, ibâdetten, zikirden, tefekkürden alıkoymaktadır. İslâm aleyhine çevrilen dolapları bu yüzden farkedememekte, etrafında cereyan eden hâdiseler hakkında sağlıklı fikir ve kanaat edinememektedir. İslâm memleketlerinin başındaki bir avuç anti-İslam kadrolar müstebitâne saltanatlarını daha kolay ve tavizsiz sürdürebilmektedir. Bunda eğlencenin verdiği uyuşukluk ve mahmurluğun rolünü görmemek mümkün değildir. Hülasa, burada, biz bazı ayet ve hadislerle, İslam'da eğlencenin ne olduğunu, hayatımızda ne miktar ve nasıl yer alması gerektiğini belirtmeye çalışacağız: Önce şunu belirtelim ki, daha önce de temas ettiğimiz üzere, Kur'an-ı Kerim, dinlenme vasıtası olarak "uyku"yu gösterdiği için, eğlenceyi dinlenme vâsıtası saymaz ve ona karşı soğuk davranır. Eğlence mânâsına gelen la'ib ve levh kelimeleri ile, bu köklerden türeyen kelimeler, büyükler hakkında [Tevbe: 65; Mâide: 57, 58; En'am: 70, A'raf: 51; Enbiyâ: 3, 55; Zuhruf: 83; Me'âric: 42; Tekâsür: 1; Münâfıkûn: 9; Nûr: 37; Lokman: 6; Cum'a 11] veya "aldatıcı" olduğu belirtilen "dünya hayatı"nın tavsîfi sadedinde [En'âm: 32; Ankebût: 64; Muhammed: 47/36; Hadîd: 20]; bir de mahlûkatın bir eğlence olsun diye yaratılmadığını beyan maksadıyla [Enbiyâ: 16; Duhân: 38] kullanılır ve her defasında tezyifi (pejoratif) mânadadır. Hiçbirinde oyun ve eğlenceyi te'yid eden, ona teşvik eden müsbet mâna görülmez. Kısacası söylemek gerekirse, İslâm dini, büyükler için eğlenceyi çok dar kayıtlarla tecviz eder. Çünkü eğlence gaflet vesilesidir, ferdî mes'uliyetlerden bir nev'i kaçıştır. Eğlenceye dalan kişi, Allah'ın huzurunda bulunduğunu unutur, sorumluluk duygusunu kaybeder. Kendi üzerindeki kontrrol ve murâkabe hâli ortadan kalkar. Halbuki, kâmil mü'min, her ânını, asıl gayesi olan rızayı ilâhîyi kazandıracak, maddî ve bilhassa mânevî kemâlatta yol aldıracak faydalı işler yapma gayreti içinde geçirmekle mükelleftir. Bu endişeyi zihninden çıkarmamak, bu gâye ile her an maddî veya mânevi bir şeyler istihsal etmek zorundadır. İşte eğlence, böylesi bir verimliliğe mânidir. Eğlencenin hiçbir istihsal yönü yoktur. Zararı ise kesindir ve çeşidine göre farklı derecelerdedir. Öyle ise Kur' ân-ı Kerîm'de "...sadece ibadet için yaratıldığı" (Zariyât: 56) belirtilen insanın, eğlence karşısındaki tepkisi, tıpkı Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) gibi: "Oyun için yaratılmadık" demek olmalıdır.[367] Meşru Hudud: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) meşru eğlencenin hududunu şöyle tayin eder: "Allah'ı zikretmek maksadıyla yapılmayan her şey (meşru olmayan) bir oyun ve eğlenceden ibarettir; ancak dört şey bundan müstesnadır: 1- Kişinin ehliyle mülâtefesi, 2- Kişinin iki hedef arasında yürümesi, 3- Kişinin atını te'dib etmesi, 4- Kişinin yüzme ta'limi yapması. Zira bunlar haktandır." Başka hadislerde çocukların eğlendirilmesi de büyüklere emredilir: "Çocuğu olan, onunla çocuklaşsın." Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hayatında çocukların seviyesine inerek onları eğlendirmesi, güldürmesi ve şakalaşması ile ilgili pekçok örnek mevcuttur. Şu halde çocukların eğlendirilmesi esnâsındaki "eğlenme" de bu hususta meşru bir kısım teşkil etmektedir. Boş vakitlerde, bu söylenen meşru kısımlar dışında eğlence aramak, güldürücü vesileler ihdas etmek, fırsatlar kollamak tecviz edilmemiştir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bir çok hadislerinde gülmek, güldürmek hususlarında ölçülü olmak tavsiye edilmiş, düşülecek ifratlar kınanmıştır: "...Çok gülme, zira gülmenin çoğu kalbi öldürür." "Benim bildiğimi siz de bilseydiniz, mutlaka az güler, çok ağlardınız." "Ağlayın! Ağlayamazsanız, kendinizi ağlamaya zorlayın." "İnsanları güldürmek için konuşup (binbir) yalan (ve maskaralıklar) uyduranlara yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun." "Kişi, arkadaşlarını güldürmek için bazı sözler sarfeder de, bunlar sebebiyle Arz'la Süreyya yıldızı arasındaki mesafe kadar ateşin derinliklerine düşer."[368] Ayrıca muhtelif rivayetler, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın gülmeyip tebessüm buyurduklarını tebârüz ettirirler. Nevevî, fazla gülmeye ve dolayısıyle kalbin kasâvetine sebebiyet vererek zikrullahtan ve dinin mühim mes'elelerini tefekkürden alıkoyacak kadar ifrat ve ısrarla devam edilen her eğlencenin yasaklanmış olduğunu söyler. İmam-ı Şafiî de "Eğlence dindâr ve mürüvvet sahibi kimselerin işi olmamalı" der.[369] Yasak Oyun ve Eğlenceler: Hadisler yukarıda belirtilen birkaç kısım dışında kalan her çeşit eğlenceyi mutlak bir ifade ile yasaklamakla kalmaz; bazı oyun çeşitlerini ismen zikrederek şiddetle yasaklar. Günümüzde bile hâlen kendilerine veya çok sayıda benzerlerine astlanan bu oyun çeşitlerini belirtebiliriz:[370] 1- Kumar oyunları: Her çeşit kumar oyunu kesinlikle haramdır. Bunlar Kur'ân-ı Kerim'de puta tapmakla bir tutularak şeytan işi bir pislik olarak tavsif edilmiştir (Maide, 90). Kumar, kazanan tarafın kaybeden taraftan bir şey alması şartı koşulan her çeşit oyundur. Zamanımızda oynanan çeşitli piyangolar, kâğıt ve zar oyunları, yarışlar... İslâm'ın yasakladığı "kumar" sınıfına girer. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kendi devrinde bilinen "tavla"yı açık bir ifade ile yasaklamıştır: "Nerd (tavla) oynayan kimse mutlaka Allah ve Resulü'ne isyan etmiştir", "Tavla oynayan, elini domuz etine ve kanına batırmış gibidir." Hz. Ali (radıyallahu anh) tavla oynayanları hapsettirmiş, onlara selâm vermeyi yasaklamıştır. Belki de o devirde Araplarca bilinmediği için Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hadislerinde zikri geçmeyen satranç oyununun haram sayılıp sayılmayacağı hususunda âlimler ihtilaf etmişlerse de çoğunluk, en azından kerâhetinde ittifak etmiştir. Fetevâyi Hindiyye'de satrancın mekruh olduğu belirtildikten sonra şu açıklama kaydedilir. "Satranç dışındaki bütün oyunların haramlığı hususunda alimler icma ederler. Satranç oyunu, bizim (Hanefîler) nezdinde haramdır. Bununla oynayanın adaleti sabit, şahidliği makbul müdür? meselesine gelince: Şayet araya kumar sokulmuş ise, -yani kaybeden, kazanan bir ödeme yapacak ise- oynayanların adaleti düşer ve şâhidlikleri kabul edilmez. Kumar yoksa, adâletleri sâbit, şâhidlikleri makbuldür. Ebû Hanife bunlara selâm vermede bir beis görmez ise de Ebû Yusuf ve İmam Muhammed mekruh sayarlar."[371] 2- Hayvanlarla Oynamak: Bu, bazı hayvanları tahrik edip dövüştürmek şeklinde olduğu gibi, yarıştırma şeklinde de olabilir. Birinciye misal, horozların döğüştürülmesi; ikinciye misal güvercin peşinde koşmaktır. Hadislerde her iki çeşit oyun da yasaklanmıştır. Güvercinle oynayan kimse hakkında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şiddetli bir üslub kullanmıştır.[372] Âlimlerin oyun ve eğlence karşısındaki bu sert tutumları, bidayette de temas ettiğimiz gibi, en başta zamanın boş geçmesine sebep olmasıyla izah edilmektedir. Dehlevî şöyle der: "Yasak işler meyanında teselli vericilerle meşgul olmayı da saymalıyız. Bu işler dünya ve âhiret endişesine karşı teselli veren, zamanı boşa geçirten şeylerdir. Çalgılar, satranç, güvercinle oynamak, hayvanları kızıştırıp dövüştürmek gibi. Bu eğlencelere dalan kimseler, yeme içme gibi zaruri ihtiyaçlarını dahi ihmal ederler. Öyle ki, üzerlerine sıkışırlar da bevl etmek için kalkmaktan bile sarf-ı nazar ederler. Şâyet bu gibi eğlencelerle meşguliyet câri bir adet haline gelecek olsa, insanlar cemiyet üzerine bir yük, bir parazit haline gelir ve nefislerini ıslâha yönelmezler."[373] 3- İçkili, Kadınlı, Çalgılı Eğlenceler: Bu çeşit eğlenceler, az olsun çok olsun, hangi fırsat ve zamanda olursa olsun kesinlikle haramdır. Dinimiz, düğün ve bayramlarda ölçülü şekilde eğlenerek neş'e izhârını tecviz etmiş olmasına rağmen bu müsaadeyi haram şeylere tevessül etmemek şartıyla kayıtlamıştır: "Ümmetimden bir grup, "yeme, içme, malayâniyât ve eğlence ile geceyi geçirir. Sonra maymunlar ve hınzırlar olarak sabaha ulaşır. Onlardan bir mahalleye bir rüzgâr estirirler de bu rüzgâr, içkileri helâl addetmeleri, çalgılar kullanıp şarkıcı kızlar tutmaları sebebiyle öncekilerin helâk oldukları gibi, bunları da helâk eder." Bazı hadislerde, içki istihlâkinin artıp, çalgıcı kadınların çoğulması "Kıyamet alâmeti" olarak belirtilmiştir.[374] SPORTİF OYUNLAR: Tatil ve boş vakti dolduran meşguliyetlerden bahsederken sportif oyunları müstakilen ele almamız gerekmektedir. Zira İslâm nokta-i nazarından bunları "eğlence" tabirinin ifade ettiği mana içinde mütalâa etmek bile zordur. O çeşit oyunların faydalık, yani "cihad"a hazırlık yönü galebe çalar. Bu yüzden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onlara ısrarla teşvik etmiştir. Bu gruba, yüzme, binme, atma, koşma ve güreş girer. Ashabtan bir grubun eğlenmeye gittiği söylenince memnuniyetsizlik izhar ederken, "atışa gittikleri"nin tasrihi üzerine Hz. Peygamber: "Atış eğlence değildir, atış eğlendiğiniz şeylerin en hayırlısıdır" der. Bir başka rivayette de; "Melâike sizin hiçbir eğlencenizde hazır bulunmaz, atış ve at koşusu hariç" buyurur. Bu çeşit oyunlarda yarışlar yapmak da söz konusudur. Rivayetler Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şahsen deve ve at yarışlarına katıldığını, bazan kazanıp, bazan kaybettiğini belirtir. Yarışların ve yarışlarda verilecek armağanların İslâmî manada meşru olabilmesi, bunlara "kumar manasına gelecek bir davranışın girmemesine bağlıdır."[375] Sportif oyunlara dinimizin ehemmiyet verdiğini kaydederken, bir hususu bilhassa belirtmek gerek: Zamanımızda da bu oyunlara fazlaca ehemmiyet verilmektedir. Geri kalmış memleketlerde bile üretime dönük acil yatırımlar dururken, son derece mahdud ve mütevazi imkanların, üretimi artırıcı yönü olmayan, tamamen ölü sayılacak sportif harcamalara aşırı şekilde tahsisi ve bunda ısrar edilmesi, bu çeşit işlerde beynelmilel ideolojik güçlerin rolleri ve gizli baskıları hususundki şüpheleri kuvvetlendirmektedir. Dinin karşılayacağı bir kısım fıtrî ihtiyaçlar, adeta sportif "alaka" ve "meşguliyetler"le karşılanmaya, beriki sâyesinde diğeri unutturulmaya çalışılmaktadır. Bu sinsi ısrar, sportif faaliyet ve yatırımları neredeyse tabulaştırmıştır. Dünyanın hemen hemen her tarafında insanı yıpratma ve tahkirde kullanılan devrin en galiz sloganlarıyla hücuma uğramayı göze almadan, mevki ve haysiyetinden olmayı peşînen kabul etmeden makam, unvan ve müessiriyet sahibi hiç bir kimse bu tabuları ve tabular için düşülen aşırılık ve abesiyetleri tenkide cür'et edemez. İslâm âlimleri, sportif faaliyetlerin, bu çeşit menfi maksadlara kanalize edilmesini önlemek için bunlar hususundaki cevazlarını kayıtlamışlardır: 1- Bunların câiz olmasında niyet esastır. Sırf eğlence için yapılırsa mekruhtur. Fakat küffâra karşı güç kazanmak, savaşta galebe çalmak maksadlarına râci ise câizdir. Sâdece caiz değil, sevaptır da. 2- Sportif oyunlar, meşruiyet hududları dışına çıkmamalıdır. Kılık kıyafet yönünden itidali korumak, dürüstlükten ayrılmamak, gayr-i ahlâkî davranışlarda bulunmamak, hiçbir surette kumar ve diğer çeşit menhiyatı oyuna sokmamak, onları yaparken dini vecibeleri ihmal etmemek, zamanı öldürmemek gibi kayıtlar bu çeşit oyunların meşruiyet şartlarıdır. Hakkında hadiste bir beyan gelmemiş olan satranç oyunuyla ilgili olarak Hattâbi'nin yaptığı bir açıklama, İslâm alimlerinin bu husustaki esprilerini aksettirmede faydalıdır: Ebû Dâvud şârihi Hattâbî (v. 388/998). "Bazı alimler, harp ahvali ve düşmanın hilesi üzerinde düşünceye sevkedeceği zannıyla satranç oyununa ruhsat verdiler" dedikten sonra, bununla kumara yer vermeden oynansa bile, oynayanların bir çoğu namazı vaktinde tehir etmeye, birçoğu da dilinden kötü söz eksik etmemeye mütemâyil olduklarından, bununla iştigal edenlerin mürüvvetlerini kaybedeceklerini, binâenaleyh şehâdetlerinin makbul olmayacağını söyler. Burada ifade edilen ihtiyati ölçülerle, her devirde rastlanan değişik oyunlar, mizandan geçirilebilir.[376] BAZI MEŞRU EGLENCE FIRSATLARI: Daha önce, bayramların eğlenmek için meşru bir fırsat olduğunu belirttik. Dinimiz, diğer bazı fırsatlarda da nezih bir şekilde eğlenmeye cevaz vermiştir. Onlardan da kısaca bahsetmeyi faydalı ve gerekli bulduk.[377] 1- Çeşitli Merasimler: Bazı vesilelerle yapılan bir kısım merasimler meşru eğlence fırsatlarıdır. Bunlara Hz. Peygamber ve Ashâb zamanından beri rastlanmaktadır: Doğum, sünnet düğünü, karşılama, hatim, temel atma vs. vesilelerle yapılan çeşitli merasimler gibi. Çocuğu doğan kimsenin bir merasim yapması, dini bir emir olmamakla beraber, akika kurbanının sünnet kılınması, böyle bir merasime cevaz ve hattâ zımmî bir teşvik olmaktadır. Ashâb devrinde ziyâfetli ve eğlenceli sünnet düğünlerinin yapıldığını birçok rivayet teyid eder. Keza Kur'ân hatmi vesilesiyle yapılan dua merasimi[378] örneği, Ashâb'ın büyüklerinden olan Hz. Enes (radıyallahu anh)'ın tatbikatından rivayet edilmektedir. İbnu Hacer, gerek hatim ve gerekse herhangi bir meslekte hazâkat (ustalık) kazanma vesilesiyle verilen ziyafete "hızak" dendiğini belirtir. Yılın ilk turfanda meyvesi veya herşeyin turfandası çıkınca da değişik bir havanın yaşanmasına vesiledir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'a ondan takdim edilirdi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da bunu önce üç defa sağ, sonra da üç defa sol gözüne sürüp dua buyurduktan sonra, cemaatte bulunan en küçük çocuğa ikram ederdi. Karşılamaların da ayrı bir merasim fırsatı olduğunu belirtmeliyiz. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Medine'ye ilk girişi, büyük bir merasim vesilesi olmuştur. Kadınlarıyla, çocuklarıyla, köleleriyle bütün Medine halkı bir başka zaman yaşamadıkları bir neş'eyle sokaklara dökülmüş, Habeşliler neş'eyle kılıçkalkan oynamışlar, hizmetçiler, çocuklar ve câriyeler defler çalarak, şiirler okuyarak tezâhürâtta bulunmuşlardır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın askerî seferlerden her dönüşleri, çocukların da katıldığı bir merasim vesilesi olduğu, rivayetlerden anlaşılmaktadır. Tebük seferi örneğinde olduğu üzere bazı karşılama merasimleri daha muhteşem, daha şa'şalı olmuştur. Sünnette gelen örneklerden hareket eden âlimler "yolcuları ve cihaddan gelenleri neş'e ve sürurla karşılamak hoş bir davranıştır, insanlara karşı ifa edilen iyiliklerden biridir" hükmünü vermişlerdir. Değişik bir hava yaşanmasına, sünnette rastlanan diğer bir vesile temel atma merasimidir. En azından herkesi alakadar eden umumi inşaatlarda böyle bir merasimin meşruiyyetine, Mescid-i Nebevînin inşaatıyla ilgili rivayet delâlet eder. Arazinin tanziminden sonra ilk taşı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) atar. Onu takiben sırayla Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) temele taş atarlar.[379] 2- Ziyafetler: Yukarıda temas edilen merasimlerin bir kısmı ziyafetle noktalanmaktadır. Ayrıca merasimi olmayan ziyafetler de vardır. Bu sebeple, ziyafetlere müstakil olarak dikkat çekmemizde fayda var. Mevzu üzerinde duran alimlerimiz, hadislere dayanarak, ziyafetle ilgili pek çok adabı belirtmişlerdir. Bazı lüzumlu teferruât düğünle ilgili açıklamalarda geçtiği için, âlimlerimizin sünnete uygun gördükleri ve müstakil isim taşıdıklarını belirttikleri sekiz çeşit ziyafeti kaydedeceğiz: 1) Sünnet (hıtân) ziyafeti. 2) Doğum ziyafeti. 3) Akika ziyafeti 4) Kadının boşanmadan kurtulma ziyafeti. 5) Yolcunun seferden dönüş ziyafeti. 6) Yeni meskene girme ziyafeti. 7) Musibetten kurtuluş ziyafeti. Herhangi bir sebep olmaksızın verilen ziyafet.[380] 3- Dügün: Düğünler, meşru eğlence fırsatlarıdır. Sıkça zuhur eder. Bilhassa cemiyetimizde düğüne bağlı olarak çeşitli merasimler vardır. Hemen hemen hepsinde yemek, eğlence meşrudur. Yeter ki harama yer verilmesin. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) -yine bazı kayıtlarla- musikiyi de düğünlerde tecviz etmiştir. Düğünle ilgili teferruatı yemekle ilgili bölümün sonunda, 3977 numaralı hadisten sonra kaydettiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz.[381] ـ6334 ـ5 ْت َها قَالَ َر ِض َي هّللاُ َعْن ِ َّى ـ َع : [ ْن َعائِ َشةَ نَّب ْ هي ال ِ ِغنَا ِء بُعَا َث َ ِن دَ ََ َخ َل َعل # ب ِن تُغَهنِيَا ِريَتَا فَا ْض َط َج َع . َعلى َو ِعْنِدي َجا َهَرنِى َوقَا َل ْكٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَاْنتَ َودَ َخ َل أبُو بَ َو َحَّو َل َو ْج َهه،ُ َرا ِش، ِف ْ ِن فِى بَ ْي ِت َر ُسو ِل ال : هّللاِ َرةُ ال َّشْي َطا ْي ِه # ِم # ْز َما قبَ َل َعلَ ؟ فَا ْ َم ْس ِجِد ُهَم فقَا َل: ا ُهَما فَ َخ َر َجتَا. قَالَ ْت: َّما َغفَ َل َغ َمْزتُ دَ ْع ! فَلَ ْ ِح َرا ِب فِى ال ْ َر ِق َوال ِالدَّ عَبُو َن ب ْ َوكا َن ال َّسْودَا ُن يَل ِعيٍد، َ َو َكا َن يَ ْوم . فَإ َّما ِ َّى ُت النَّب ُظِري َن َسأل # ؟ ْ ِهي َن تَْن ، ُت َوإ َّما قَا َل تَ ْشتَ ْ نَعَ ْم. و ُل فَقُ : ل َءهُ َخِدهى َعلَى َخِدهِه، يَقُ َمنِى َو َرا َحتهى إذَا دُوَن ُكْم فَأقَا : يَا بَنِى أ ْرفِدَةَ ُت قَا َل ْ ل ْ : َح ْسبُ ِك. ُت َملَ ل ِ نَعَ ْم : ى ق : قَا َل ُ َهب ِل ْ ِح ْص ٍن فَاذ ]. أخرجه الشيخان والنسائي.«بُعا ُث» َ ِ ِه يَ ْوٌم َم اِ ْسم ’ ْشهو ٌر بَ ْي َن ْو ِس َكا َن ب ا’ ِ َخ ْز َرج ْ َوال َها ْو ِس . ُ َو« أى َز . َج َر اِ ْنتَ » نِى َهَر قَ « نِى ْول فَا ِء َو َك َبنو أ ْرفِدَةَ» ْسِر َها ْ ال ِ ب : ُصو َن ِفَتْح َحبَ ِش يَ ْرقُ ْ ِجْن ٌس ِم َن ال . 1. (4330)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), benim yanımda iki cariye, Buas (savaşı ile ilgili hamasi) türküler söylerken çıkageldi. Gidip yatağın üzerine (yan üstü uzandı ve yüzünü de (aksi istikamete) çevirdi. Derken (babam) Hz. Ebû Bekr (radıyallahu anh) girdi. Derhal beni azarladı ve: "Resulullah'ın hane-i saadetlerinde şeytan çalgısı ha!" dedi. Bunun üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ona yönelip: "Bırak onları (söylesinler!)" buyurdu. (Onlar sohbete dalıp, bizden) dikkatlerini çekince, ben cariyelere göz işareti yaptım, kalkıp gittiler." Hz. Aişe devamla der ki: "Bir bayram günüydü. Siyahiler, mescidde kılıçkalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan taleb etmiştim (bilemiyorum), yoksa o (kendiliğinden) mi, "Seyretmek ister misin?" buyurdular. Ben: "Tabiî!" dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk. "Ey Erfideoğulları göreyim sizi (oynayın)!" diyordu. Ben usanınca(ya kadar böyle devam ettik. Usandığımı farkedince): "Yeter mi?" buyurdular. Ben: "Evet!" dedim. "Öyleyse git!" dediler." [Buhârî, Iydeyn 2, 3, 25, Cihad 81, Menâkıb 15, Menâkıbu'l-Ensâr 46, Nikah 82, 114; Müslim, Iydeyn 19, (892); Nesâî, Iydeyn 35-36, (3, 195-197).][382] AÇIKLAMA: 1- Buâs, Medine civarında bir yer adıdır. Cahiliye devrinde orada, Medine'nin Evs kabilesi ile Hazrec kabilesi arasında savaş olmuş. Bazı rivayetler bunu Yahudilere ait bir kale olduğunu; savaşın bu kalenin yanında bir ekin tarlasında cereyan ettiğini söyler. Kaynaklar bu savaşın İslam'ın zuhuruna kadar tam 120 yıl sürdüğünü, sonunda Evs'in galebesiyle sona erdiğini yazar. Son Buâs savaşı bir kısım rivayetlere göre hicretten üç (veya beş) yıl önce cereyan etmiştir. 2- Erfideoğulları (Benî Erfide), Habeşlilerin lakabıdır. Erfide veya Erfide'nin dedelerinin ismi olduğunu söyleyen alim var. Erfidelilerin Habeşistan'a mensup, raksetmeleriyle meşhur bir kabile olduğu da söylenmiştir. 3- Resulullah'ın yanında hamasi türkü okuyan cariyelerin şahsiyeti biraz münakaşalıdır. Bazıları, cariye kelimesinin lügat manasından hareketle, kız çocuğu olduğunu söylemiştir. Cariye kelimesi, kız çocuğu manasına gelir ise de, kadın köle manasına da gelir. Burada kız çouktan ziyade, kadın köle oldukları kabul edilmiştir. Zira bazı rivayetlerde bu istikamette tasrihat gelmiştir. Nitekim Taberânî'nin bir rivayetinde bunlardan birinin Hassan İbnu Sâbit (radıyallahu anh)'a ait olduğu belirtilmiştir. İbnu Ebi'd-Dünya'nın rivayetinde ise şarkı okuyanlardan birinin Hamame olduğu belirtilmiştir. Zehebî'nin et-Tecrid'de belirttiğine göre Hamâme, Hz. Bilâl'in annesidir. Hz. Ebû Bekr satın alıp azad etmiştir. İbnu Hacer ikinci cariyenin isminin muhtemelen Zeyneb olduğunu söyler. Bazı rivayetlerde, cariyelerin def çaldıkları da ifade edilmiştir. Hatta bir rivayette iki def mevzubahistir. 4- Hadiste musiki dinlemenin bazı kayıtlarla cevazı gözükmektedir. Ancak bu husus ülemâ arasında münakaşa edilmiştir. Bu münakaşayı 3977 numaralı hadise ilave olarak yer verdiğimiz Düğün bahsinde Musiki başlığı altında kaydettiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz. 5- Hadiste şu fevaid görülmektedir: * Bayram günlerinde aile ü efradına eğlence hususunda geniş davranmak meşrudur. * Bayramlarda sürur izhârı dinin şiarındandır. * Baba, kocasıyla beraber olan kızının yanına girebilir, yeter ki bu adetten olsun. * Baba, kocanın yanında kızını tedib edebilir, yeter ki koca tedibi terketmiş olsun, zira tedib babaların vazifesidir. * Kocaların kadınlarına lütufkâr davranması meşrudur. * Kadına rıfkla muamele etmek ve sevgisini aramak esastır. * Hayır ehlinin makamı lehv ve lağv'dan uzaktır, içinde günah olmasa bile onların izni olmadan buralarda yer verilmemelidir. * Talebe, hocanın huzurunda mekruh addettiği bir şey görürse, müdâhalede acele davranabilir; bunun için şeyhinden izin alması gerekmez.[383] ِن َس ْعٍد َر ِض َي ـ6335 ـ2 هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن َعاِمِر ْب ِي َم ـ : [ ْسعُوٍد ا ِن َك ْع ٍب َوأب ْب َر َظةَ ُت َعلى قَ ْ ِر هى فِى ُع ْر ٍس فإذَا َصا دَ َخل ’ْن ِرى يُغَنهي َن َجَوا ُت ْ َر فَقُ : ُسو ِل هّللاِ ل َصا ِحبَا ْفعَ أْنتُ # ُل َما ٍر، يُ ِم ال ْن أ ْه ِل بَدْ ُكْم؟ فقَ َه ْب فَقَ ْد ْندَ َت اِذْ َوإ ْن ِشئْ ِم ْع َمعَنَا َت فَا ْستَ هذَا ِع : اِ ْجِل ْس إ ْن َشئْ عُ ْر ِس ْ ْهِو ِعْندَ ال َّ نَا فِى الل ُر ]. أخرجه النسائي . هخِ َص لَ 2. (4331)- Âmir ibnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir düğün sırasında Karaza İbn Ka'b ve Ebu Mes'ud elEnsârî'nin yanına girdim, bir kısım cariyeler şarkı söylüyorlardı. Dayanamayıp: "Sizler, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Bedir Ashabından olun da yanınızda şu iş yapılsın olacak şey değil!" dedim. Bunun üzerine onlar: "Otur, dilersen bizimle dinle, dilersen git. Bize düğünde eğlenme ruhsatı verildi!" dediler." [Nesâî, Nikâh 80, (6, 135).][384] َمْن َكِدِر ـ6332 ـ3 قَا َل ْ ِن ال َو َع ْن ُم َح َّمِد ْب َم ـ : [ ِة ِقيَا ْ ال َ ْهِو بَل : َغَنى أ َّن هّللاَ تَعَالى يَقُو ُل يَ ْوم َّ ُهو َن أ ْس َما َع ُهْم َع ِن الل ِذى َن َكانُوا يَُن هزِ َّ أْي َن ال ِم ْس ِك ْ ُو ُه ْم فِى ِريَا ِض ال ِن؟ اَدْ ِخل ِر ال َّشْي َطا َو َمَزِمي ِهُم ال َّس ََُم : ْي ََئِ َكِة َعلَ َ م ْ َّم يَقُو ُل ِلل ِ ُرو ُه ْم أ ْنَ َخْو َف ث : ُ َوأ ْخب أ ْسِمعُو ُه ْم َح ْمِدى، َو ََ ُه ْم يَ ْح َزنُ ِهْم ْي َعل و َن]. أخرجه رزين . َ 3. (4332)- Muhammed İbnu'l-Münkedir (rahimehullah) anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, Allah Teâla Hazretleri Kıyâmet günü şöyle seslenecektir: "Kulaklarını eğlence ve şeytan çalgısından uzak tutanlar neredeler? Onları misk bahçelerine dahil edin!"Sonra Melaike aleyhimüssalâtü vesselâm'a seslenecek:" Onlara benim takdirlerimi duyurun ve haber verin ki, kendilerine artık ne korku var, ne de üzüntü!" [Rezîn ilavesidir.] [385] GADR (VEFASIZLIK) BÖLÜMÜ GADR VE VEFASIZLIK ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6333 ـ5 هّللاُ َعْنهما قَا َل َر ـ َع ِن : [ ُسو ُل هّللاِ اْب َج َم َع قَا َل :# هّللاُ ا ُع ِل ُك هل َّوِلي َن Œ ِ َو إذَا ’ ا َمِة يُ ْرفَ ِقيَا ْ ال َ ِخِري َن يَ ْوم ِ ِه فَيُقَا ُل َوا ٌء يُ ْعَر ُف ب ٍر ِل ُف ََ ٍن َغاِد : َرةُ النسائي . ُغدْ هِذِه ]. أخرجه الخمسة إَّ 1. (4333)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kıyamet günü, Allah öncekileri ve sonrakileri birleştirip topladığı zaman her vefasız için, onu tanıtan bir bayrak dikilir ve: "Bu falan (oğlu falanın) vefasızlığıdır" denilir." [Buhârî, Edeb, 99, Cizye 22, Hiyel 9, Fiten 21; Müslim, Cihâd 10, (1735); Ebû Dâvud; Cihâd 162, (2756); Tirmizî, Siyer 28, (1581).][386] ِر هى ـ و ِف َِي أخرى ِل ُم ْسِلٍم َع ِن ـ6336 ـ2 ُخدْ َر ال : [ تِ ِه ْ ِر ُغدْ ِقَدْ ُع لَهُ ب َوا ٌء ِعْندَ ا ْستِ ِه، يُ ْرفَ َغاِدٍر ِل َو ََ ِغاِد ُر أ ْع َظُم ِم ْن ِل : أ ِمير ُك هلِ َ أ َعا َّمٍة] . 2. (4334)- Müslim'in el-Hudrî'den nakline göre, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir:" Her zalimin arkasında bir bayrağı vardır, zulmü ölçüsünde bu bayrak yükseltilir. Haberiniz olsun, âmme hizmetlerini üzerine alandan daha büyük vefasız yoktur." [Müslim, Cihad 15, (1738).][387] AÇIKLAMA: 1- Gadr, vefasızlık demektir. Yani bir şeyi yapmaya söz verdiği halde sözünde durmamak. Vefasıza gadir denir. 2- Dinimiz verilen sözün tutulmasını emreder ve bu hususa ehemmiyet verir. Vefasızlık şiddetle yasaklanmış ve haram ilan edilmiştir. Ahde vefa, Kur'ân-ı Kerîm'de "Allah'ın vasıflarından biri" olarak zikredilmiş (Tevbe, 111), mü'minlerin de bu vasıta muttasıf olmaları taleb edilmiştir (Bakara 177). Ahde vefayı emreden birçok ayetten sadece bir tanesini kaydediyoruz: "Ahdi de yerne getirin. Muhakkak ki ahidden dolayı mes'uliyet vardır" (İsra, 34). Sadedinde olduğumuz İbnu Ömer (radıyallahu anh) hadisi, ahdini tutmayan vefasızların kıyamet günü arkalarına dikilecek bir bayrakla teşhir edileceklerini belirtiyor. Bayrak vefasızlığın ölçüsü nisbetinde yüksek tutulackatır. İbnu Ebî Cemre "gadr" kelimesinin mutlak gelmesine bakarak, "büyük" veya "küçük" her çeşit vefasızlığa şâmil olduğunu söyler ve hadisin, herhangi bir günah işleyen kimsenin dahi, Cenab-ı Hak teşhir edilmesini dilediği takdirde, onu gösterecek bir alemeti bulunacağını ifade ettiğini söyler. Bu hususu şu âyet te'yid eder: "Günahkârlar simalarıyla tanınacaklar" (Rahmân, 41). İbnu Ebî Cemre devamla der ki: "Hadisin zahiri her bir vefasızlık çin bir bayrağın bulunacağını ifade eder. Böylece anlaşılır ki, tek bir şahıs için vefasızlıkları adedince, birçok bayrak olacaktır." Bu ifadenin şümûlünü anlayabilmemiz için, her bir günahın Allah'a karşı işlenen bir gadr, bir vefasızlık olduğunu hatırlamalıyız. Çünkü her bir günah, Allah'a olan kulluk misakımızın bozulması, bezm-i elestteki ahdimize vefasızlık ifade eder. Şu halde Allah'a karşı ahdimizi tutmayı (yani gadr'e düşmemeyi) emreden ayet-i kerîme (Bakara, 27) bizi günaha karşı uyarmaktadır. İbnu Ebî Cemre devamla der ki: "Bayrak dikilmesindeki hikmet, cezanın, çoğunlukla günahın zıddı ile vaki olmasındandır. Nitekim gadr (günah) gizli işlenir. Öyleyse bunun cezasının açık şekilde verilmesi pek münasip düşer. Arap örfünde bir şeyin teşhirinde en iyi vasıta bayrak dikilmesidir." 3- Hadis, bir başka meseleye de parmak basar: "Kıyamet günü insanlar babalarına nisbetle çağrılacaklardır. Bu hükmüyle hadis, insanların Kıyamette annelerine nisbetle çağrılacağnı bildiren hadise muhalefet etmektedir. İbnu Hacer o hadisin Taberânî'de İbnu Abbâstan rivayet edildiğini, senedce çok zayıf olduğunu söyler. İbnu Battâl, "babalara nisbet edilerek çağırılma tarifte daha açık ve başkalarından tefrikde daha mükemmeldir" der. İbnu Hacer, İbnu Battâl'ın bu yorumunu şöyle açıklar: "Bu söz, "babalar (=âbâ)" kelimesini nefsü'l-emire değil, dünyada adamın nisbet edildiği şahsa hamletmeyi gerekli kılar. Esas alınan yorum da budur." 4- Hadiste, zahire göre hükmetmenin caiz olduğu da anlaşılmaktadır. 5- İkinci hadiste, amme hizmetinde bulunan devlet reisi, vali, kaymakam gibi yetkililerin verdikleri sözü tutmamalarının daha büyük bir cürüm olduğu ifade edilmektedir. Çünkü insanlar ahidlerini yerine getirmemek suretiyle güvensizlik hasıl ederlerse beşeri hayatta ilerleme olmaz. Pek çok işin yürümesi, karşılıklı güvenle olur. Bu kalkarsa her şey muallakta kalır. Hele memurlar vefasızlıkları sebebiyle güvensizlik verecek olurlarsa, amme hizmetleri fevkalade aksar, milletin devlete itimadı kalmaz. Kadı İyaz, hadisten iki çeşit vefasızlık anlar: Birincisi yukarıda temas ettiğimiz devlet adamının millete karşı gadri, ikincisi de milletin devlet adamına karşı gadridir. Yani millet de hükümdarına karşı vefasızlık yapabilir. Bu, çeşitli itaatsizlik, isyan, vergi kaçakçılığı, fitnecilik, vatandaşlık vazifelerinde ihmal gibi değişik menfi davranışlarla kendini gösterir. Şu halde, hadiste gelen tehdide bu hallere düşen herkes muhatap olabilecektir. [388] FEZÂİL BÖLÜMÜ (Bu bölümde sekiz bab vardır) * BİRİNCİ BÂB BAZI PEYGAMBERLERİN FAZİLETLERİ Hz. İbrahim'in Fazileti Hz. Musa'nın Fazileti Hz. Yûnus'un Fazileti Hz. Dâvud'un Fazileti Hz. Süleyman'ın Fazileti Hz. Eyyüb'ün Fazileti Hz. İsa'nın Fazileti Hz. Hızır'ın Fazileti * İKİNCİ BÂB HZ. RESULULLAH'IN FAZİLETLERİ * ÜÇÜNCÜ BAB ASHABIN FAZİLETLERİ * BİRİNCİ FASIL ÖZET OLARAK FAZİLETLERİ * İKİNCİ FASIL TAFSİLATLI OLARAK FAZİLET VE MENKÎBELERİ * BİRİNCİ FER BAZILARININ MÜŞTEREK FAZİLETLERİ İKİNCİ FER' HER BİRİNİN FARKLI FAZİLETLERİ BİRİNCİ KISIM ERKEKLERİN FAZİLETLERİ Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahu anh) Hz. Ömer (radıyallahu anh) Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer Arasında Müşterek Hadisler Hz. Osman (radıyallahu anh) Hz. Ali (radıyallahu anh) Hz. Talha İbnu Ubeyd (radıyallahu anh) Hz. Zübeyr (radıyallahu anh) Hz. Sa'd İbnu Ebî Vakkas (radıyallahu anh) Hz. Saîd İbnu Zeyd (radıyallahu anh) Hz. Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh) Hz. Ebû Ubeyde ibnu'l-Cerrah (radıyallahu anh) Hz. Abbas İbnu Abdilmuttalib (radıyallahu anh) Hz. Ca'fer İbnu Ebî Talib (radıyallahu anh) Hz. Hasan ve Hüseyin (radıyallahu anhumâ) Hz. Zeyd İbnu Hârise (radıyallahu anh) Hz. Ammar İbnu Yasir (radıyallahu anh) Hz. Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) Hz. Ebû Zerr el-Gıfârî (radıyallahu anh) Hz. Huzeyfe İbnu'l-Yemân (radıyallahu anh) Hz. Sa'd İbnu Muâz (radıyallahu anh) Hz. Abdullah İbnu'l-Abbâs (radıyallahu anh) Hz. Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) Hz. Abdullah İbnu'z-Zübeyr (radıyallahu anh) Hz. Bilâl İbnu Rabâh (radıyallahu anh) Hz. Ubey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) Hz. Ebû Talha el-Fârisî (radıyallahu anh) Hz. Selmân el-Farisî (radıyallahu anh) Hz. Ebû Musa el-Eş'arî (radıyallahu anh) Hz. Abdullah İbnu Selâm (radıyallahu anh) Hz. Cerîr İbnu Abdillah el-Beceli (radıyallahu anh) Hz. Câbir İbnu Abdillah İbni Harâm (radıyallahu anh) Hz. Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anh) Hz. Berâ İbnu Malik (radıyallahu anh) Hz. Sâbit İbnu Kays İbn Şemmâs (radıyallahu anh) Hz. Adiyy İbnu Hatem (radıyallahu anh) Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) Hz. Cüleybib (radıyallahu anh) Hz. Hârise İbnu Sürâka (radıyallahu anh) Hz. Hâlid İbnu'l Velîd (radıyallahu anh) Hz. Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anh) Hz. Ebû Süfyân (radıyallahu anh)Hz. Muâviye (radıyallahu anh) * İKİNCİ KISIM KADIN SAHABELERİN FAZİLETLERİ Hz. Hatice Bintu Huveylid (radıyallahu anhâ) Hz. Fâtıma (radıyallahu anhâ )Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) Hz. Safiyye (radıyallahu anhâ) Hz. Sevde Bintu Zeme'a (radıyallahu anhâ) Hz. Ümmü Eymen (radıyallahu anhâ) * ÜÇÜNCÜ FASIL EHL-İ BEYTİN FAZİLETLERİ * DÖRDÜNCÜ FASIL ENSAR'IN FAZİLETLERİ * BEŞİNCİ FASIL BEDİR EHLİNİN FAZİLETLERİ DÖRDÜNCÜ BÂB İSLÂM ÜMMETİNİN FAZİLETLERİ * BEŞİNCİ BÂB MUHTELİF CEMAATLERİN FAZİLETLERİ (Burda beş fasıl vardır) * BİRİNCİ FASIL KUREYŞ'İN FAZİLETLERİ * İKİNCİ FASIL BAZI ARAP KABİLELERİNİN FAZİLETİ ÜÇÜNCÜ FASIL ARAPLARIN FAZİLETİ * DÖRDÜNCÜ FASIL ACEM VE RUMLARIN FAZİLETİ * BEŞİNCİ FASIL SAHABE DIŞINDA BAZI KİMSELERİN FAZİLETİ Üveysü'l-Karânî rahimehullah Necâşî rahimehullah Teâlâ Zeyd İbnu Amr İbni Nüfeyl Ebû Tâlib Mâlik İbnu Enes (radıyallahu anh) Teâla * ALTINCI BÂB BAZI ZAMANLARIN VE MEKANLARIN FAZİLETİ BİRİNCİ FASIL BAZI ZAMANLARIN FAZİLETİ * BAYRAM * ZİLHİCCEDEN ON GÜN * ARAFE GÜNÜ * ŞA'BAN'IN YARISI * CUM'A GÜNÜ * MUHARREM * GECE * İKİNCİ FASIL BAZI MEKANLARIN FAZİLETİ * BİRİNCİ FER' Mekke'nin fazileti * İKİNCİ FER' Medine'nin Fazileti * Kuba Mescidi, Uhud Dağı, Akik ve Zü'l-Huleyfe * ÜÇÜNCÜ FER' Yeryüzünde Bazı Mekanların Fazileti ** Hicaz * Cezîretu'l-Arab * Yemen-Şâm * Beytu'l-Makdis * Vecc Vadisi, Mescidü'l-Işâr, Bazı Nehirler YEDİNCİ BÂB BAZI AMELLERİN VE SÖZLERİN FAZİLETİNİ BEYAN EDEN MÜSTAKİL HADİSLER * BİRİNCİ FASIL Bazı Salavâtın Fazileti * İKİNCİ FASIL Hasta Ziyaretinin Fazileti * ÜÇÜNCÜ FASIL Bazı Müşterek ve Müteferrik Hadislerle Fazileti Belirtilen Amel ve Sözler * SEKİZİNCİ BÂB HASTALIK, ÖLÜM VE MUSİBETLERİN FAZİLETLERİ * BİRİNCİ FASIL HASTALIK VE MUSİBETLER * İKİNCİ FASIL EVLADIN ÖLÜMÜ * ÜÇÜNCÜ FASIL ÖLÜM VE ALLAH'A KAVUŞMAYI SEVMEK BİRİNCİ BAB - BAZI PEYGAMBERLERİN FAZİLETİ * HZ. İBRAHİM ALEYHİSSELÂM VE OGLU ْن أنَ ٍس َر ِض َي ـ6331 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل َء َر ُج ٌل إلى َر ُسو ِل ـ َع : [ هّللاِ بَ هرِ فقَا َل: يَ ِة َج # ا ْ ُم يَا َخْي . فقَا َل :# َخِلي ُل هّللاِ َر ال َرا ِهي ذَا َك إْب ]. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي.«البريهة» الخلق . 1. (4335)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir adam gelip: "Ey Hayru'l-Beriyye (yaratılmışların en hayırlısı)" diye hitabetmişti. Aleyhissalâtu vesselâm hemen müdahale etti: "Bu söylediğin İbrahim aleyhisselâm(ın vasfı)dır." [Müslim, Fedâil 150, (2369); Tirmizî, Tefsir, Lem yekun suresi, (2349); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4672).][389] AÇIKLAMA: Ulema, âyet ve hadislere dayanarak, yaratılmışların en hayırlısının Resulullah olduğunu söyler. Hz. Peygamber'in, hadiste geçen sözü iki suretle tevil edilir. * Ya bunu tevazu için söylemiştir, zira Hz. İbrahim, Resulullah'ın hem uzak dedesi, hem de Halîlullah'tır. * Yahut da, Resulullah bu sözü, kendisinin insanlığın seyyidi olduğunu bilmezden önce söylemiştir. Nitekim bir hadislerinde "Ben kıyamet günü insanoğlunun seyyidiyim, fahir yok!" buyurmuşlardır. Keza: "Peygamberler arasında üstünlük iddia etmeyin" hadisi de, "Tefâhur maksadıyla üstünlük iddiasına kalkmayın" şeklinde açıklanmıştır. Sadedinde olduğumuz hadisi bazı alimler, "Kendi asrındaki insanların en hayırlısı idi" diye de tevil etmiştir. [390] ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6334 ـ2 هّللاُ َعْنهما قَا َل َو َع ْن اِ ْب قَا َل :# َك َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ْ اْب َن ال َ َكِريم َكِريِم إ َّن ال يُو ُس ُف ْب ُن ْ ْ ِن ال َكِريِم اْب ْ ِن ال ِريِم اْب َ َرا ِهيم ِن إْب ِن إ ْس َحا َق ْب يَ ْعقُو َب ]. أخرجه البخاري . ْب 2. (4336)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kerîm ibnu Kerîm İbni Kerim ibni Kerim: Yusuf İbnu Yâkup İbni İshak İbni İbrahim'dir." [Buhârî, Enbiya 19, Tefsir, Yusuf 1.][391] AÇIKLAMA: 1- Burada, "kerîm olmak" yani değerli olmak neseble tevil edilmiştir. Gerçekten Hz. İbrahim'e dayanan Hz. Yûsuf'un nesebinde hep peygamberler yer almaktadır. Böylesi bir nesebe sahip olan kimse nesebce ekrem olur. 2- Hz. İbrahim, Kur'ân-ı Kerîm'de zikri çokça geçen büyük peygamberlerden biridir. 69 kere ismi geçer. İkinci rivayette görüldüğü üzere bilinen diğer bir kısım peygamberlerin babası veya ceddidir. Hz. İshâk, Hz. İsmail, Hz. Yâkup, Hz. Yûsuf aleyhimüsselam gibi, Hz. Lut (aleyhisselâm)'ın da amcasıdır. 3- Hz. İbrahim'in diğer peygamberlere nazaran müstesna bir şahsiyeti vardır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman ona sahip çıkma hususunda nizâ ederler. Kur'an meseleyi halleder: O ne Yahudi ne de Hıristiyan değildir, o Müslümandır. "İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. O hak dine yönelmiş bir Müslüman idi. O Allah'a ortak koşanlardan değildi." [(Âl-i İmrân 67).] 4- Hz. İbrahim'in hayatı, Kur'ân-ı Kerîm'de oldukça teferruâtlı olarak anlatılır. Doğumu, babasıyla, puta tapan kavmiyle olan mücadelesi, putlara karşı ateşe atılışı, Ka'be'yi inşâ edişi, Allah'a oğlu İsmâil'i kurban etmesi hususunda gördüğü rüyası, oğlunu boğazlayacağı sırada koçun verilmesi vs. Kur'ân'da hayat hikâyesi bu kadar teferruâtıyla yer alan başka peygamber yoktur denebilir. 5- Hz. İbrahim, dinler tarihinde ve bilhassa tevhid tarihinde mühim bir halkayı teşkil eder. Bir kısım içtimâî ve beşeri müesseseler onunla başlar. Sünnet olma tatbikatını insanlığa ilk defa O getirmiştir. İlk misafir ağırlayan da odur. Hz. İbrahim, herkesin üryân (çıplak) geleceği mahşerde ilk giydirilecek ve ayrıca Cennete ilk girecekler arasında yer alır. 6- Kâbe'yi kurup, hacc menasikini ilk tanzim eden de Hz. İbrahim' dir. O'nun putları kırma hadisesi ve böyle bir an'aneyi başlatmış olması müstesna bir menkibedir. İnsanlık kıyamete kadar put kırma işinde O'ndan ilham almaya devam edecektir. 7- Kur'ân'daki şu cümlesi, hatırda her an canlı tutulması gereken bir hakikatı ifade eder: ْ ِح ُّب ا ََا Œفِِلي َن ُ "Fani olan şeyleri sevmem!" (En'âm, 76). 8- Hz. İbrahim Halîlu'r-Rahmân bilinir. Yani Allah'ın halîli, Halîl kelimesini kısaca dost olarak tercüme etmek mümkünse de bununlafarklı bir dostluğun ifade edildiğini belirtmemiz gerekir. İbnu Hacer İbrahim kelimesinin Süryanice'de müşfik baba مٌ ٌب َر ِحي َا mânasına geldiğini belirttikten sonra, Halil kelimesinin tahliline geçer ve der ki: Halîl, faîl veznindedir, fâil manasındadır. O, sadakat ve muhabbet manasına gelen hullet kelimesinden gelir. Ancak bu öyle bir muhabbettir ki, kalbe iyice nüfuz etmiş ve artık onun bir ihtiyacı, bir parçası haline gelmiştir. Bu mâna, Hz. İbrahim aleyhisselam'ın kalbinde mevcut olan Allah sevgisine nisbet edilince sahih olur. Ancak, onun Allah hakkında kullanılması mukabele yoluyla tevil edilince doğru olur. Şunu da belirtelim ki, hullet'in aslının "saflama", "paklama" olduğu da söylenmiştir. Hz. İbrahim'in halîl olarak tesmiyesi, bu açıdan, dostluğu da düşmanlığı da Allah adına yapmasındandır. (Yani dost olup sevmede, düşman bilip sevmemede tek ölçü Allah'tır. Niyetini, ölçüsünü kirleten bir başka gaye ve mülâhaza yoktur). Allah'ın O'na olan hullet'i ise O'na yardım ve O'nu imam kılmasıdır. Halîl kelimesinin hallet yani hâcet'den geldiği de söylenmiştir. Bu manada Halîl, Hz. İbrahim'in sadece Allah'la yetindiğini, ihtiyacının görülmesini sadece O'ndan bildiğini, (bir başka kapıya arz-ı hâcet etmediğini) ifade eder. Hullet, sadâkat, meveddet ve muhabbet gibi manalar ifade etse de ulemâ, umumiyetle, hullet'le ifade edilen sevgi ve dostluğun, çok daha üstün bir dostluk olduğunu söylemekte ittifak etmiştir. Hadiste Resulullah'ın "Ben Rabbimden başka bir halil (dost) ittihaz etseydim..." demesi, O'nun insanlardan bir halil'i olmadığını ifade eder. Halbuki, dostları vardı. Öyleyse halîl çok daha yüksek bir dost olmalıdır. [392] * HZ. MUSA ALEYHİSSELÂM ِي هريرة َر ِض َي ـ6334 ـ5 هّللاُ َعْنه يَ ُه ـ َع قَا َل: [ وِد ْن أب ْ ُم ْس ِل َِمي َن َو َر ُج ٌل ِم َن ال ْ َر ُج ٌل ِم َن ال ُم اِ ْستَ َّب . ُم ْسِل فَقَا َل ال : ِذى ْ َّ َوال يَ ُهوِد ُّى ْ َوقَا َل ال ِمي َن؛ عَالَ ْ َعلى ال ا ْص : ِمى َن َطفَى ُم َح همداً عَالَ ْ ِذ َِى ا ْص َطفى ُموسى َعلى ال ه َوال ُم ِعْندَ ذِل َك يَدَهُ فَلَ َط . ُم ْسِل ْ َع ال َرفَ فَ َ م ِهى يَ ُهود ُّى إلى النهب ْ يَ ُهود َّى فَذ َه َب ال ْ َّو َل َم فَأ ْخبَ َر . فَقَا َل: َ ْن يُِفي ُق فإذَا ال # هُ َس يُ ْصعَقُو َن فَأ ُكو ُن أ ِ ُرونِى َعلى ُموسى، فإ َّن النَّا َخيه تُ َم ْو َكا َن فِي ِري أ َكا َن ِمهم ْن ُصِع َق فَأفَا َق، أ عَ ْر ِش، َف ََ أدْ ْ ُموسى بَا ِط ٌش ب عالى ِ َجاِن ِب ال نَى هّللاُ تَ ْ ن ا ْستَث ]. أخرجه الخمسة إ عَ المْو .و«بَا ِط ٌش» رش ال هص ْعقَة» ِت والغشى ُ النسائي. قوله «اصطفى» أى اختار.و« ْ َمِة ال ِقَاِئ ب َم أ .و«أفَا َق» ري ُض ْى آخذٌ ْ ال َوالم ْغش هى َعليه : إذا عادَ إلى ص هحته . 1. (4337)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Müslümanlardan biri ile Yahudilerden biri aralarında münakaşa edip küfürleştiler. Müslüman öbürüne: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun!" diye yemin etti. Yahudi de: "Musa aleyhisselam'ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun!" diye yemin etti. Derken, o böyle der demez, müslüman elini kaldırıp yahudi'ye bir tokat vurdu. Yahudi de doğruca Aleyhisselâtu vesselâm'a gidip hadiseyi haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Beni Hz. Musa'ya üstün kılmayın! Çünkü insanlar hep bayılacaklar. İlk kalkan ben olacağım. Ben ayılınca Hz. Musa'yı Arş'ın bir ucundan tutmuş göreceğim. Bilemiyorum. O, bayılıp hemen ayılanlardan mıdır, yoksa Allah'ın istisna ettiklerinden midir?" buyurdu." [Buhârî, Husumât 1, Enbiya 34, 35, Rikâk 43, Tevhid 31; Müslim, Fezâil 160, (2373); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4671); Tirmizî, Tefsir, Zümer, (3240).][393] AÇIKLAMA: Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kıyametten bahseden bir ayete atıf yapmaktadır. Mezkur ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: (Mealen): "Sûra üfürülür ve Allah'ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür. Sonra bir daha sûra üflenir ve onlar kabirlerinden kalkıp bakışırlar" (Zümer 68). Âyete dikkat edersek sûr'a iki kere üfleneceğinden bahsetmektedir: Birinci üflemede, Allah'ın istisna kıldıkları dışında her canlı ölecektir. Demek ki bu üfleme ile âlemdeki bütün canlılar ölecek, Allah'ın istisna kıldıkları ölmeyecektir. Sadedinde olduğumuz hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ikinci üfleme ile ilk uyananın kendisi olacağını, Hz. Musa'yı Arş'ın bir ucunu tutmuş görünce O'nun, birinci sûra üflemesinde ölüp kendinden önce mi dirildiğini, yoksa birinci sûrda Allah'ın istisna ederek ölmeyeceğini haber verdiği müstesnalardan mı olduğunu bilemediğini beyan etmiş olmaktadır. Şayet müstesnalardan ise bu Hz. Musa için istisnai bir fazilettir. İslâm âlimleri müstesna tutulacakların Cebrail, Mikâil, İsrâfil, Azrâil aleyhimüsselâm olduklarını söyler. Bazıları da "Hamele-i arş veya rıdvan melekleri, huriler, Mâlik (cennetin hazinedârı), Zebâniler (cehennemin bekçileri)" demiştir. Hadisin bu şekilde izahı bir müşkil ortaya koymaktadır: Hz. Musa halen ölmüş bilindiğine göre, O'nun, sûra üflendiği zaman ölmekten istisna tutulanlar arasında olması nasıl mümkün olur? Bunu söyleyebilmek için O'nun ölmemiş olduğunu, hayatta bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hz.İsa hakkında bunu söylemek mümkün ise de, Hz. Musa hakkında söylemek mümkün değildir. Çünkü, "onun ölmediğinden veya öldükten sonra tekrar hayata döndüğünden" bahseden bir rivayet mevcut değildir. Kâdı İyaz bu müşkile dikkat çektikten sonra bir açıklama yapar: "Bana göre, hadiste zikri geçen bayılma hadisesi insanlar dirildikten sonra, göklerle yerin yarıldığı anda vukua gelecek bir bayılma olması muhtemeldir. Hadise bu şekilde bakınca âyetle arada ihtilaf kalmaz. Hadiste geçen ayılma kelimesi de bu manayı teyid eder. Zira, ayılma tabiri bayılanlar hakkında kullanılır. Ölenler için ayılmaktan değil, dirilmekten bahsedilir. Nitekim Hz. Musa'nın Tûr dağında tecellî-i ilâhî karşısında "bayılma"sı mevzubahisdir, "ölme"si değil." Kadı İyaz'a göre, hadiste geçen "Benden önce mi ayıldı bilmiyorum!" ifadesine, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ilk dirilecek insanın kendisi olacağını bilmezden önce söylemiş olmalıdır diye de tevil getirilmiştir. Gerçi, hadisten, Hz. Musa'nın ilk dirilenlerden olduğunu söylemiş olması da anlaşılabilir. Bu ilk dirilecekler, peygamberlerdir. Aynî, bu hadisi açıklama sadedinde peygamberlerin diri olduklarına dair bazı deliller kaydettikten sora der ki: "Peygamberlerin diri oldukları takarrur edince, onlar yerle gökler arasındadırlar. Sûr'a ölüm nefhası üfürülünce yer ve göklerdeki bütün hayat sahipleri ölecek, sadece Allah'ın istisna ettikleri ölmeyecektir. Peygamberlerden başkaları bu nefhada ölecek, peygamberler ise bayılacaktır. Sûr'a diriltme (ihya) nefhası üflendiği zaman ölmüş olanlar dirilecek, bayılmış olanlar ayılacaklardır. Durum böyle olunca, anlaşılıyor ki Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ilk ayılan ve (peygamberler dahil) bütün insanlardan önce kabrinden ilk çıkan olacaktır. İşte, bu halden sadece Hz. Musa istisna edilmiş gözükmektedir. Hadiste, Resulullah tereddüt ifade ediyor: O daha önce mi dirilecek, yoksa bulunduğu hal üzere mi kalacak? Bu hususu tam kestirememiş, tereddüt etmiştir. Her iki hale göre de Hz. Musa için bu durum başkalarına nasip olmayan büyük bir fazilettir." 2- Hz. Musa da büyük peygamberlerden biridir. Kur'ân-ı Kerîm Hz. Musa'nın hayatına da geniş yer verir, pek çok teferruatı işler. Bilhassa Firavun'la olan mücadelesi birçok surelerde tekrar tekrar özetlenir. Hz. Musa'ya bir çok mucize verilmiştir. Ahkâmca zengin olan Tevrat'ın sahibidir. Mısır'da, Hz. Yusuf'tan sonra sayıları artan ve Firavunlarca köleleştirilmiş durumda olan İsrailoğullarını, Mısır'dan kaçırıp Kızıldeniz'i geçirmiş Sina'ya getirmiştir. Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Musa'nın büyüklüğüne iş'âren ona dokuz âyet verildiğini zikreder (İsra, 101). Bu ayetler (mucizeler), İbnu Abbâs'a göre şunlardır: * Âsa, * Yed-i beyza, * Çekirge, * Ekin biti, * Kurbağa, * Kan, * Taş, * Deniz, * Tûr Dağı'nın İsrailoğullarını korkutması, Bazılarına göre de bu dokuz emirdir: * "Allah'a eş koşmayın. * Haksız yere adam öldürmeyin, * Zina etmeyin, * Faiz yemeyin, * Sihir yapmayın, * Hüküm sahibine karşı müzevirlikte bulunmayın, * İsrâfa sapmayın, * Namuslu kadınları lekelemeyin, * Muhârebeden kaçmayın."[394] * YÛNUS ALEYHİSSELÂM ِي هريرة َر ِض َي ـ6334 ـ5 ْن أب ْنبَغى ِلعَ قَا َل :# ْبٍد أ ْن يَقُو َل َر ـ َع هّللاُ َعْنه قا َل: [ ُسو ُل هّللاِ َما يَ ِن َم : تَّى، َس ْب أنَا َخْي ٌر ِم ْن يُونُ ِي ِه َسبُهُ إلى أب ْ ]. أخرجه الشيخان وأبو داود ولم يذكر أبو داود ونسبه الى أبيه.قا َل بَ ْع ُض ُهْم: هِذِه ا’ َحِدي ِث َونَ فِى ال َر َجةٌ ُظ ُمدْ فَا ْ ل ِي ِه فَبَيَّ َحِذي ِث َمْن ُسو ٌب إلى أ ِهمِه دُو َن أب ْ ِن َمتهى في هذَا ال َس ْب ِي هريرة َر ِض َي هّللاُ َعْنه فإ َّن يُونَ ِم ْوِل ِه ْن َك ََِم أب ِقَ ِوى ب َرا َس َن ال : بُهُ َونَ : َم أى النبي # إلى أبيه: ْن نِ ْسبَتُهُ إلى أمه ُت أنَا ْ َما فَعَل أى دُو َن أ ِهمِهَ، َك . 1. (4338)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir kulun: Benim, Yûnus İbnu Mettâ'dan hayırlı olduğumu" söylemesi uygun olmaz. Onun nesebi de babasınadır." [Buhârî, Enbiya 35, Tefsir, Nisa 26, Tefsir, En'âm 4, Tefsir, Saffât 1; Müslim, Fezâil 166, (2376); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4669, 4670).] Bazı âlimler demiştir ki: "Rivayette geçen "Onun nesebi babasınadır" cümlesi. Ebu Hüreyre'nin kelamıdır, bir derctir. Zira bu hadisteki Yunus İbnu Mettâ babasına değil, annesine nisbettir. Böylece râvi "Onun nesebi..." sözüyle, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Hz. Yunus'u annesine değil, babasına nisbet ettiğini beyan etmiştir."[395] AÇIKLAMA: 1- Müellif İbnu Deybe'nin kaydettiği son açıklama Mettâ ismiyle ilgili bir münakaşaya parmak basmaktadır: Bazı alimlere göre bu, babasının ismidir; bazılarına göre de annesinin. Şu halde, Ebu Hüreyre, bu ihtilafta Mettâ'nın Hz. Yûnus'un annesinin değil babasının ismi olduğu görüşündedir. 2- Bu hadisi iki şekilde anlamak mümkündür: a) Hiçbir kulun "Ben Yûnus'tan hayırlıyım" demesi münasib olmaz. Bu mânada Hz. Peygamber kendisini de kastetmiş olmaktadır. Çünkü O da bir kuldur. Dolayısıyla mâna şöyle olur: " Benim bir peygamber olmama rağmen Hz. Yûnus'tan daha hayırlı olduğumu söylemem muvafık değildir." Nitekim Taberânî'nin, Abdullah İbnu Cafer'den kaydettiği bir rivayette: "Bir peygamberin: ‘Ben Yûnus'tan hayırlıyım' demesi muvafık olmaz" şeklinde gelmiştir. b) Hadisten şu mâna da anlaşılabilmektedir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) demiştir ki: "Hiçbir kula, ben Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in, Yûnus 'dan daha hayırlı olduğumu söylemesi muvafık olmaz." Her iki mâna aslında aynı neticeye çıkar ve Yunus aleyhisselâm'ın Resûlullah'tan daha efdal olduğu mânasına ulaşılır. İşte bu mâna "Ben Hz. Adem'in evladlarının efendisiyim (en hayırlısıyım)" hadisine muhalefet ettiği için, hadisi âlimler müşkilatlı bularak, işkâli kaldırmak için bazı açıklamalar getirmişlerdir: * Hattâbî der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ben Hz. Adem'in evladlarının efendisiyim" hadisiyle, Allah'ın kendisine lutfettiği fazilet ve efendiliği haber vermiş olmakta, Allah'ın üzerindeki nimetini belirtmekte, ümmetine, Hakk'a çağırdığı muhatablarına Rabbi'nin yanındaki yüce makamı, hususî yeribildirmiş olmaktadır. Tâ ki, peygamberliğine inançları ve itaatine itikadları buna göre olsun. Ümmetine bu efdaliyet durumunu bildirmek ve açıklamak ona gerekli ve üzerine farzdı. Ancak Hz. Yunus aleyhisselâm hakkındaki sözüne gelince, bu iki surette te'vil edilir: 1) "Bir kulun benim Yûnus İbnu Mettâ'dan hayırlı olduğumu söylemesi uygun olmaz" cümlesi ile kendinden başkalarını kasdetmiş olması mümkündür. 2) Bu ifade ile, başkalarının ve kendinin de dahil olduğu mutlak bir mâna kasdetmesi de mümkündür. Bu durumda bu sözün ondan sudûru, nefsinden bir fedakârlık ve Rabbine karşı bir tevazu izharıdır. Mâna şöyle olur: "Benim, ondan hayırlı olduğumu söylemem muvafık olmaz. Çünkü benim nail olduğum fazilet, Allah Teâlâ Hazretleri'nin bir lütfudur, onun hususi bir muamelesidir. Kendi kendime kazandığım bir başarı değildir, kendi kuvvetim ve gayretimle de ona ulaşmış değilim. Öyleyse onunla iftihar etmeye hakkım yok. Bana düşen, bu lütfa karşı Rabbime şükretmektir. (Ben bu lütfu da ilan ediyorum, çünkü "Allah'ın sana olan nimetini (gizleme), söyle, (ilan et!)" (Duhâ, 11) âyetiyle Rabbim bunu emrediyor.") * Doğruyu Allah bilir ama, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, betahsis Hz. Yûnus aleyhisselâm'ı zikretmesi, kanaatimce, Allah Teâlâ' nın O'nun hakkında bize anlattığı şey sebebiyledir. Yani, kavminin verdiği ezaya karşı sabrının azlığıdır: Bu eza sebebiyle onlara öfkelenerek onları terkedip gitmiş, azim sahibi peygamberler gibi sabır gösterememiştir."[396] Ulemânın yaptığı iki te'vili böylece kaydeden Hattâbî devamla der ki: "Bu ikinci izah hadisin mânasına daha uygun ve evlâ olanıdır. Nitekim, bir başka tarîkte hadis şöyle gelmiştir: "Bir peygambere: ‘Ben Yunus İbnu Mettâ'dan hayırlıyım' demesi yakışık almaz." Burada ifadeyi, Aleyhissalâtu vesselam, kendisine has kılmamış bütün peygamberlere teşmil etmiş, böylece kendini de onlara dahil etmiştir. Bu rivâyet, Ebu Dâvud'da da gelmiştir. Mezkur işkâli giderme sadedinde, bazıları, "Ben Âdem' in evladlarının efendisiyim" hadisiyle, Kıyamet günü, şefaatiyle gelip, insanlara efendilik yapacağı zamandaki durumunu kasdetmiş olabilir" demiştir." 3- Tevâzuunu ifade sadedinde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı, Kur'an'da hatası nazara verilmiş olan Yûnus aleyhisselâm'la mukayese etmeye sevkeden hususun anlaşılması için Hz. Yûnus'un kıssasını bilmek gerekmektedir: Hz. Yûnus, Musul'un Ninova kasabasından idi. Orası yüzbinden fazla nüfuslu birşehirdi. Halkının ahlâkı bozulmuş ve puta tapmaya başlanmıştı. Hz. Yûnus, 30 yaşında halkı Hakk'a davet etmek üzere peygamber kılındı. Tam 33 yıl çalışmasına rağmen, iki kişi hariç kendisine kimse iman edip yolunu düzeltmedi. Sonunda halkı kendilerine yaklaşmakta olan büyük bir azabla korkuttu ve gün belirtti. Yine de dinleyen olmayınca, öfkeyle beldeyi terkedip, Dicle (veya Deniz) kenarına çekildi. Halk Hz. Yûnus'un sözünü dinlemese de azab ihtimalinden telaşlı, korkulu bir bekleyişe girmişti. Belirtilen gün gelince haber verilen azâbın belirtileri zuhur etmeye başladı. Halk yaptığına pişman oldu. Hz. Yûnus'u aradılar. Bunun üzerine şehri terkedip hariçte toplanarak hep birlikte tevbe ettiler. Allah, tevbelerini kabul ederek azabı geri çevirdi. Kur'ân-ı Kerîm'in ilgili âyetlerini yorumlayan âlimler Hz. Yûnus'un, öfkeyle kavmini terkedişini, onun bir hatası (zelzelesi) olarak değerlendirir. Gerçi burada emre itaatsizlik mevzubahis değildir. Allah Teâlâ Hazretleri, "Şehirden çıkma!" emrinde bulunmuş değil, veya "şöyle yap!" demiş de, O, yapmamış değil. Ama "Şehirden çıkarken Hak Teâla'nın iznini almamıştır. İzin almalıydı, almamış olması bir zelle bir hatadır" denmiştir. İşte bu hatası sebebiyle, şehirde olup bitenlerden habersiz olarak bir gemiye binen Yûnus aleyhisselâm, İlahî te'dibe mâruz kalır. Şöyle ki: Bindiği gemi arızalanıp yürümez hale gelince, gemiciler: Ôİçimizde efendisinden kaçan köle var' deyip kim olduğunu tesbit için kur'aya başvurdular. Üç sefer tekrar edilen çekimde, kur'a her seferinde Hz. Yunus'a isabet etti. Onu, kaldırıp denize attılar. Derhal bir balık yuttu. Hayatında çok tesbihte bulunan Hz. Yunus, balığın karnında derhal tesbihe başlayıp "Ey Rabbim! Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum" (Enbiya, 87) der. Hatasını itiraf eder, mağrifet diler. Allah O'nu bu tesbihinin hatırına mağfiret buyurur: "Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, Kıyamete kadar balığın karnında kalıp gitmişti" (Saffat 143-144). İbnu Hacer'in kaydettiği "sahih" bir rivayette Hz. Yûnus'la ilgili kıssada şu ziyade yer almaktadır: "(Hz. Yûnus azab gelmezden önce şehri terkedip gitti. Sabah olunca şehre yaklaşıp baktı ki azab gelmemiş. Onların şeriatında yalan söyleyenler öldürülürdü. Bunun üzerine öfkeyle oradan ayrıldı, bir gemiye bindi. Gemide: "Sizinle birlikte Rabinden kaçan bir kul var, onu denize atmadıkça geminiz yürümez!" dedi. Gemiciler: "Ey Allah'ın peygamberi seni asla atmayız!" derler. Yûnus aleyhisselam: "Öyleyse kur'a çekin!" dedi. Kur'a çekerler. Üç kere tekrarlarlar. Her seferinde O'na çıkar. Onu denize atarlar ve bir balık yutar, denizin dibine götürür. Orada kumların tesbihini işitir ve "karanlıkta da مينِ لِظاَّ اَْن َت ُسْب َحانَ َك اِنهى ُكْن ُت ِم َن ال diye ََ اله اَّ nida eder" (Enbiya 87). Bezzâr'ın bir rivayetinde: "Allah, Yunus'u balığın karnında hapsetmek isteyince, balığa kemiklerini kırmamasını, etlerini zedelememesini emreti. Denizin dibine götürünce, Yûnus, Allah'ı tesbihe başladı. Melekler: "Ey Rabbimiz! biz, yakın bir yerden zayıf bir ses işitiyoruz" derler. Rab Teâlâ: "Bu Yûnus'tur" buyurur. Melekler, lehinde şefaatte bulunurlar. Allah balığa emreder, o da sahile atar." Hz. Yûnus'un balığın karnında kaldığı müddetle ilgili olarak, rivayetlerde; "40 gün, 7 gün, 3 gün, kuşluk vaktinden akşam vaktine kadar" gibi farklı rakamlar gelmiştir. Karaya atılan Yunus aleyhisselâm, üzerinde tüyü olmayan, yumurtadan yeni çıkmış civciv gibi idi. Bitkin, halsiz vaziyette idi. Cenab-ı Hakk yaktîn bitkisi'nin altında gölgeledi. Yaktin'in iri yapraklı, çabuk büyüyen kabak bitkisi olduğu kabul edilir. Burada dinlenip kendine gelen Hz. Yunus, tekrar kavmine döndü. Kıl payı azabtan kurtulan Ninovalılar O'nu bir müddet dinleyerek istikâmete gelirler.[397] 4- Hz. Yûnus Kıssasındaki Hisse: Kur'ân-ı Kerîm, geçmiş milletlerden, geçmiş insanlardan bahsetmekle bize sadece bir tarih bilgisi vermeyi kasdetmez. Her ne kadar geçmişin karanlık devirlerine de bir nur serpmek, maziyi bize aydınlatmak hizmetini de görüyor ise de, daha çok içinde yaşadığımız şartlarda takib edeceğimiz doğru yolu veya önümüze çıkacak farklı durumlar ve şahıslardan nelerin faydalı ve iyi, nelerin zararlı ve kötü olduğunu göstermeyi gaye edinir. Hatta bu ikinci gaye öncekinden daha mühimdir. Her mü' mine, her insana bu suretle bir mesaj verir, bir rehber ve kılavuz olur. Hz. Yunus kıssasını, içinde bulunduğumuz şartlara tatbik ederek bir ders-i ibret halinde yorumlayan nefis bir parçayı Bediüzzaman'dan kaydediyoruz: "İşte Hz. Yûnus aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, su sergerdân küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor. Onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâyı nefsimiz, hûtumuzdur (balığımızdır), hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun hûtundan bin derec daha muzırdır. Çünki, onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüzmilyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. Madem hakiki vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus aleyhisselâm'a iktidâen umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü'l Esbâb olan Rabbimize iltica edip مينِ لِظاَّ اَْن َت ُسْب َحانَ َك اِنهى ُكْن ُت ِم َن ال َّا اله ََ demeliyiz ve ayn-elyakin anlamalıyız ki, gaflet ve delâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevayı nefsin zararlarını defedecek yalnız o zât olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hâlik-ı Semâvât ve Arzdan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, ahiretin icadiyle ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvâcından kurtaracak, haşa Zât-ı Vâcibül-Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette O'nun izni ve idâresi olmadan imdat edemez ve halaskar olamaz. Madem hakikat-ı hal böyledir. Nasıl ki Hz. Yunus aleyhisselâm'a o münâcatın neticesinde hutu ona bir merkub (binek), bir taht elbahir (denizaltı) ve denizi bir güzel sahra; ve gece, mehtabı bir latif suret aldı. Biz dahi o َّظاِلمين sırriyle münâcâtın اَْن َت ُسْب َحانَ َك اِنهى ُكْن ُت ِمن ال ََ اَْن َت ,demeliyiz ََ الهَ اَّ cümlesiyle ََ اله اِه َّظاِلمين ,dünyamıza kelimesiyle ُسْب َحانَك istikbalimize ِى كْن ُت ِمن ال نهِا fırkasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celbetmeliyiz. Tâ ki, nur-u iman ile ve Kur'ân'ın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin. Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar (çağlar) emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'ân-ı Hakim'in tezgahında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakikat-ı İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'an'la, o terbiye-i Fürkâniye ile; nefsimiz bize binmeyecek, merkubumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanılmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun."[398] * HZ. DÂVUD ALEYHİSSELÂM ْس َر قَا َل هّللاِ # َج َر ـ َع : [ ُسو ُل ْن أبى هريرة َر ِض َي ـ6334 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ِ ِه أ ْن تُ َوابه ِدَ قُرآ ُن، فَ َكا َن يَأ ُمُر ب ْ َف َعلى دَاودَ ال ِ ُخفه ِم ْن َع َم ِل يَدَْي ِه َو َكا َنَ يَأ ُك ُل إَّ ْس َر َج، ْب َل أ ْن تُ َر ُؤهُ قَ فَيَق ]. أخرجه البخاري . ْ 1. (4339)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Dâvud aleyhisselâm'a okumak (Kur'ân) kolaylaştırılmıştı. Böylece, hayvanının eğerlenmesini emreder, eğerlenmezden önce (baştan sona Kur'ân'ı) okurdu. O, kendi el emeğiyle kazandığından başka bir şey yemezdi." [Buhârî, Enbiya 37; Büyû 15, Tefsir, Benî isrâil 5.][399] AÇIKLAMA: 1- Hadiste geçen el-Kur'ân'dan maksat okumaktır. Nitekim bazı rivayetlerde el-Kırâet kelimesi kullanılmıştır. Kıraat kelimesinin aslı toplamak (cem) manasına gelir. "Her şeyi kıraat ettim" demek, her şeyi cem ettim demektir. Her peygmaberin Kur'ân'ı, kendisine vahyedilen kitabıdır. Hz. Dâvud'un okuduğuna da Kur'ân denmesi, Kur'ân'a mucize vaki olduğu gibi ona da mucize vaki olduğuna işaret etmek içindir. Hz. Davud'a neyin okunması kolaylaştırılmıştı? Bu açık değildir. Ulemâ "Tevrat'ın" veya "Zebur'un" okunması demekte ihtilaf eder. Bu tereddüdün sebebi Zebur'un tamamı mev'ize olması ve ahkâmı Tevrat'tan almaları sebebiyledir. Yani, onlar nezdinde her iki kitap da muteberdi. Katâde merhum demiştir ki: "Biz Zebur'un, hepsi de mev'ize ve senâ olan, içerisinde haramhelal, ferâiz ve hudud hiç bulunmayan 150 sureden müteşekkil olduğunu konuşurduk. Ahkâm meselesinde Tevrat esas alınırdı." İbnu Hacer, at eğerleninceye kadar Kur'ân'ın okunması ihbarını değerlendirerek, hadisten: "Bereket, bazan kısa bir anda tecelli eder de o kısa anda pek çok amel ortaya konur" hükmünü ifade ettiğini söyler. Nevevî der ki: "Bu hususta bana ulaşan haberlerin çoğu, bir kimsenin dört hatim gecede, dört hatim de gündüzde indirdiğini haber verir. Bazı sûfiler bu meselede mübâlağa ederek,aşırı iddialarda bulunmuştur. Gerçeği Allah bilir." Şu halde, İbnu Hacer tecelli eden harekete maddî, kemmî bir örnek vermekten kaçınırsa da, Nevevî gece ve gündüz bir günde en fazla sekiz hatim indirilebileceğine, aşırı iddialara itibar edilmemesi gereğine dikkat çeker. Ancak, hemen belirtelim ki, Kur'an okumada bir günde bir kaç hatim indirmek ideal olan okuyuş tarzı değildir. 2- Hz. Davud'un burada zikredilen mümtaz bir vasfı, kendi elinin emeğiyle rızkını temin etmesidir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir başka hadiste, "kişinin en temiz yiyeceğinin el emeğiyle kazandığı şey" olduğunu belirtir ve buna örnek olarak Hz. Davud'u gösterir: "Kimse eliyle kazandığından daha hayırlı (temiz) bir şey yememiştir. Allah'ın Peygamberi Dâvud aleyhisselâm el emeğini verdi." İbnu Hacer, Hz. Dâvud'un el emeği olarak zırh yaptığını, onun zerrâd yani zırh ustası olduğunu, Allah'ın ona demiri yumuşattığını, yumuşayan demiri onun zırh yapmada kullandığını, Dâvud aleyhisselâm'ın, devrinin büyük krallarından biri olmasına rağmen yapıp sattığı zırhın parasından başka bir şey yemediğini belirtir. Nitekim sadedinde olduğumuz hadis, Hz. Dâvud'un binmek istediği zaman başkaları tarafından eğerlenen hayvanları olduğunu söylemekle, onun ciddi bir saltanata sahip olduğunu ima etmiş bulunmakta, bu imadan sonra "elinin emeğini yediğinden" bahsedince, onun verâsına dikkat çekmiş bulunmaktadır. 3- Davud aleyhisselâm'ın mümtaz bir diğer yönü, intikası ve dini hayatıdır. Her işinde Allah rızasını arardı. Allah'a yaptığı sesli zikirleriyle meşhurdur. Bazan onun, fevkalade güzel sesiyle yaptığı zikirlere dağ, taş, kuş ve hayvanlar iştirak ederdi. Geceleri teheccüde kalkar, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın övdüğü ve ümmetine tavsiye ettiği savm-ı Davud denen gün aşırı oruç tutardı. Yani bir gün yer bir gün tutardı. Çok güzel bir hatipti. Belâgat sahibi idi. İsrâiloğullarının Tâlut'un komutası altında Amâlikalılar'la yaptığı savaşa katılıp müşriklerin lideri Câlut'u öldürmüş, böylece onların bozgununu kolaylaştırarak herkesin sevgi ve itimadını kazanmıştı. Tâlut'tan sonra da kral olmuştu. Kendisine peygamberlik de verilince iki vasfı birden nefsinde topladı. Hükümdarlığının adilâne olmasına gayret eder, bu maksadla zaman zaman tebdil-i kiyafetle halk arasına çıkıp, "Davud'dan memnun musunuz?" diye sorar, idaresini halkın arzusuna göre yönlendirirdi. Bu suretle adilâne bir saltanatla kırk yıl kadar hüküm sürdü. Vefat edince yerine geçen oğlu Hz. Süleyman, hem saltanata hem nübüvvete mazhar oldu. İsrâilî kaynaklar, Hz. Dâvud'un, Hz. Musa'nın vefatından 535 sene sonra hakkın rahmetine kavuştuğunu belirtir.[400] * HZ. SÜLEYMAN ALEYHİSSELÂM َر أب : [ ُسو ُل هّللاِ ِي هريرة َر ِض َي ـ6364 ـ5ـ َع ْن هّللاُ َعْنه قَال ِن قَا َل :# ِاْب َه َب ب ُب فَذَ ِئْ َء الذه َجا ِن َمعَ ُهَما اْبَن ُهَما َكانَ ِت ا ْمَرأتَا َما َه إ ْحدَا ُه . ا َصا ِحبَتِ ِت ا َ ْت ِل َو فَقَال : قالَ ِاْبن ِك، َه َب ب َر إنَّ ’ُ ى َما ذَ َحا َكَم ْخ : تَ َه َب باْبنِ ِك فَتَ إنَّ ُكْبرى َما ذَ ْ ا إلى داود عليه ال هس ُم فَقَضى ب ِه ِلل ْي ِه ال َّس ََُم فَأ ْخبَ َرتَاهُ َما َن َعلَ ْي َر َجتا َعلى ُسلَ ِن أ ُشقُّهُ بَ ْيَن ُهَم فَ َخ . فقَا َل: ا ائْتُونِى ب . ِت ال ُّص ْغرى ِال ِهس هكِي ْل يَ ْر َح ُم َك هّللا،ُ ُهَو فَقَال : َ َ تَْفعَ ِ ِه ِلل ُّص ْغرى َها، فقَضى ب اْبنُ ]. أخرجه الشيخان والنسائي . 1. (4340)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İki kadın vardı. Bunların beraberlerinde iki de çocukları vardı. Bir kurt gelerek bu çocuklardan birini kapıp kaçırdı. Kadın, arkadaşına: "Kurt senin çocuğunu kaçırdı!" dedi. Diğeri ise: "Hayır, senin çocuğunu alıp gitti!" dedi. Bunlar (ihtilafa düşüp) Hz. Dâvud aleyhisselâm'a dava açtılar. Hz. Dâvud, büyük kadın lehine hükmetti. Küçük, hükme razı olmayınca, davayı Hz. Süleyman'a götürdüler. Hz. Süleyman aleyhisselâm:" Bir bıçak getirin, çocuğu ikiye böleyim, size birer parça vereyim!" diye hükmetti. Küçük kadın: "Böyle yapma! Allah'ın rahmetine mazhar ol! Çocuk onundur!"dedi. Hz. Süleyman bu cevap üzerine çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetti." [Buharî, Ferâiz 30, Enbiya 40 (muallak olarak); Müslim, Akdiye 20, (1720); Nesâî, Kudât 14, (8, 235).][401] AÇIKLAMA: Burada, Hz. Süleyman'ın zekâveti görülmektedir. çünkü kadınların çocuklarına olan şefkatine göre meseleyi çözmüştür. Küçük kadın, çocuğunun kesilmesine gönlü razı olmadığı için "çocuk benim değil" demiştir. Hadisin bir başka vechi daha açıktır: "Hz. Süleyman: "Onu ikiye bölün bir yarısını birine, bir yarısını birine verin" dedi. Büyük kadın: "Evet kesin!" dedi. Küçük kadın ise: "Hayır! çocuğu kesmeyin, çocuk onundur!" dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman, çocuğu küçük kadına hükmetti." Hz. Süleyman, hakim olarak küçük kadının itirafı ile amel etmiyor. "Çocuk büyüğündür" şeklindeki itirafına rağmen, çocuğun küçüğe ait olduğuna hükmediyor. Buradan hakikatın ortaya çıkarılabilmesi için hâkimin yapmayacağı bir şeyi "yapıyorum" demesinin cevazına, onların benzer bir kısım davranışlarda serbest olduğuna hüküm çıkarılmıştır.[402] عَا ِص َر ِض َي ـ6365 ـ2 هّللاُ َعْنهما قَا َل ْ ِن ال ِن َع ْمِرو ْب َو َع ِن اْب قَا َل # ََ ًَ َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ِ ِد ِس َسأ َل هّللاَ خ َمقْ ْ َما ُن بَ ْي َت ال ْي َّما بَنَى ُسلَ لَ ُم ً ثَثَة: هُ َو َسألَ وتِي ِه؛ ُ َصاِد ُف ُح ْكَمه،ُ فَأ يُ ْن َسأل بَ ِغى َهُ ُح ْكماً َ يَ َم ْس ِج لكا ’ ِد أ ْن ً ْ ِنَا ِء ال َر َغ ِم ْن ب َو َسأ ُل ِحي َن فَ وتِي ِه؛ ُ َحٍد ِم ْن بَ ْعِدِه، فأ يَأتِيَهُ ُّمهُ ُ َولَدَتْهُ أ ال َّص ََةُ فى ِه أ ْن يُ ْخِر َجهُ ِم ْن َخ ِطيئَتِ ِه َكيَ ْوِم َهُزهُ إَّ َه أ ]. أخرجه النسائي. « ُزهُ َحدَ،ٌ تَْن يَ » أى يُدْفِعُهُ ْن ُكهُ َح هرِ َويُ . 2. (4341)- İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyrudular ki: "Hz. Süleyman Beytu'lmakdis'i bina ettiği zaman, Allah'tan kendisine üç imtiyaz vermesini istedi: * İlahi hükme müsadif olacak (uygun düşecek) hüküm (verme kapasitesi) taleb etti; bu ona verildi. * Kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir saltanat taleb etti; bu da ona verildi. * Mescidin inşaatını bitirdikten sonra bu mescide sırf namaz kılmak için gelenlerin, oradan çıkarken, annelerinden doğdukları gündeki gibi bütün günahları affedilmiş olarak çıkmalarını yalvardı; bu duası da kabul edildi." [Nesâî, Mesâcid 6, (2, 34); İbnu Mâce, İkâmetu's-Salât 196, (1408).][403] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet, Hz. Süleyman'ın adalete çok ehemmiyet verdiğini, hükümlerinde isabetli olabilmek için Allah'tan yardım taleb ettiğini ve bu duasının kabul edildiğini göstermektedir. Esasen mülk ve saltanat taleb eden kimsenin, mülkünün kıyam ve bekası için adalet taleb etmesi gereklidir. Çünkü mülk onunla kaim ve dâim olur. Kur'an-ı Kerim zalimlerin mülkünün yıkıldığını haber verir. 2- Hz. Süleyman adalet dışında pekçok İlahi lütuflara, mucizelere mazhar olmuş bir peygamberdir. Cenâb-ı Hak onunla ilgili kıssada, yeryüzünde güçlü bir saltanat için gerekli olan şartları beyan eder: "Hz. Süleyman'ın etrafında, içerisine ifritlerin de bulunduğu bir istişâre heyeti var. Meseleleri onlarla tezekkür etmekte, fikirlerine başvurmaktadır. insanlar tarafından sesi işitilmeyen karıncaya varıncaya kadar hayvan ve kuşların dilini bilmektedir. Rüzgâr emrindedir, O'nun istediği yere kısa zamanda götürmektedir. Cinler, Hz. Süleyman taleb edince kaleler, heykeller, büyük havuzlar, çömlektencere gibi yemek kapları, yerden kalkmayacak büyüklükte ağır kazanlar yaparlardı" (Sebe, 13.) Hz. Süleyman devrinde heykel haram değildi. Peygamberlerin ve diğer salih ve veli kimselerin heykelleri yapılır, hak onları görerek onların iyiliklerini hatırlar, kendileri de onlar gibi olmada gayrete gelirlerdi. Hz. Süleyman, saltanat sahibi de olması sebebiyle, Kur'ân-ı Kerîm, onun diğer bir saltanat sahibi Sebe melikesi Belkıs'la münasebetini anlatır. Karşılıklı elçi teatisini, mektup ve hediye irsâlini, mektupta Hakka daveti, tehdidi, meselelerin çözümünde istişare ve adabını, Belkıs'ın Hz. Süleyman'a gelip teslim oluşunu anlatır. Bütün bu anlatımlarda Cenab-ı Hakk'ın Hz. Süleyman'a bahşettiği muhteşem saltanatın tasviri de yapılır. 3- Hz. Süleyman'ın mazhar olduğu mucizelerde insanlığın alacağı ibretler var. Zira Hz. Süleyman'ın mazhar olduğu üstünlükler, ayet-i kerime'de insanların ulaşamayacağı bir mahiyet taşıyan mucizeler suretinde değil, daha ziyade ona bahşedilen "ilim" sayesinde olduğu belirtilmektedir. Öyleyse insanlık ilmini artırarak onlara ulaşabilecektir. Kuşların dilini anlamak, karıncayla muhabere kurmak, cinleri bir kısım ağır işlerde istihdam etmek, uzak mesafedeki eşyayı göz açıp kapama anında nakletmek gibi Süleymanî imtiyazlar, ilim sayesinde insanlığın imkânları dahilindedir. Hatta Kur'ân-ı Kerim'in âyetlerine dayanarak, Kur'an'da tasvir edilen Süleymânî haşmetin, onun zatına mahsus olmak üzere ânî ve def'i bir surette verilmiş bir mucizenin beyanı olmayıp, onun zamanında zirveye ulaşan, ilme dayalı teknolojik seviyenin tasviri olduğu söylenebilir. Bu hususu daha analşılır kılmak maksadıyla, mevzu üzerine, ilmî bir toplantıya sunduğumuz bir tahlili bu bahsin sonuna (4346 numaralı hadisi müteakip) Peygamberlerin Mucizeleri Ve İlim başlığıyla sunacağız. Orada yapacağımız iki tahlilden biri Hz. Süleyman aleyhisselam'la ilgili olacak.[404] * EYYÛB ALEYHİSSELÂM ِي هريرة َر ِض َي ـ6362 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ـ َع : [ ْن أب َخ َّر َعلَ َما أيُّو ُب َي ْغتَ ِس ُل ُع ْريَاناً َه ٍب َر ُسو ُل هّللاِ بَ ْيَن ْيه ِر ْج ُل َج َر قَا َل اٍد ِم ْن ذَ ِ ِه ْوب َجع َل يَ ْحثى في ثَ َر فَنَادَاهُ َر : ى؟ قَا َل فَ . بُّهُ َك َع َّما تَ ْم أ ُك ْن أ ْغنَ ْيتُ َول ِك ْنَ ِغنَى َع ْن َب ََ َر يَا أيُّو ُب أل : َكتِ َك َ َر هِب، بَلى يَا ]. أخرجه البخاري . 1. (4342)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Eyyub aleyhisselam üryan (çıplak) vaziyette yıkanırken üzerine altından bir yığın çekirge düştü. Eyyûb aleyhisselam hemen onu elbisesine avuç avuç koymaya başladı. Bunun üzerine Rabbi ona nida etti: "Ey Eyyûb, ben seni bu gördüğün (dünyalıktan) müstağni kılmadım mı?" Eyyûp aleyhisselâm: "Evet! Ey Rabbim! Velakin senin bereketine karşı istiğna yok!" diye mukabele etti." [Buhârî, Gusl 20, Enbiya 20, Tevhid 35; Nesâî, Gusl 7,l (1, 200-201).] [405] AÇIKLAMA: 1- Hadisin bir başka vechi şöyledir: "...Eyyûb aleyhisselam elbisesinin bir kenarını açıp çekirgeleri koymaya başladı. O kenar dolunca diğer kenarını açıyordu." 2- Cenâb-ı Hakk'ın Eyyub aleyhisselam'a nidasını, alimler "ilham vasıtasıyla" veya "vasıtasız" olarak yapmasının muhtemel olduğunu belirtirler. 3- Hz. Eyyûb, bir başka rivayette, ilâhî hitaba: "Evet sen beni müstağni kıldın ama, senin rahmetine kim doymuştur ki?" cevabını verir. Böylece mazhar olunan maddî zenginlikler de Allah'ın rahmeti olarak anlaşılmış olmaktadır.[406] 4- Hadisten Elde Edilen Bazı Fevâid: * Şükrünü eda etme hususunda kendinden emin olan kimsenin, helal malı çoğaltma hususunda hırs göstermesi caizdir. * Hayırlı mala "bereket" demek caizdir. * Şükreden zenginin fazileti vardır. 5- Eyyûb aleyhisselâm, dûçâr olduğu ağır bir hastalığa karşı gösterdiği sabırla meşhurdur. Onunla ilgili olarak rivayet edilen hikâyelerin pek çoğu sıhhatçe güven verici değildir. İbnu Hacer, Buharî'nin bu rivayetler içerisinde, kendi şartına uyanı sadece sadedinde olduğumuz rivayet olması haysiyetiyle diğer rivayetlere yer vermediğini belirttikten sonra, onun hakkında gelen bir diğer sahih rivayetin şu olduğunu kaydeder. İbnu Ebî Hâtim, Hz. Enes'ten naklen kaydetmiştir: "Eyyûb aleyhisselâm hastalığa müptela oldu ve bunu onüç yıl çekti. Bu esnada kardeşlerinden ikisi dışında, uzakyakın herkes, onu terketti. Bu iki kişi her gün akşam ve sabah kendisine uğrarlardı. Biri diğerine dedi ki: "Eyyûb büyük bir günah işlemiş olmalı. Değilse bu belâ şimdiye kadar ondan kalkardı!" Diğeri, Eyyûb aleyhisselam'a bunu zikretti. O, bu sözü işitince çok üzüldü ve Allah'a dua etti. İhtiyacı için dışarı çıktı. Hanımı elinden tuttu. Eyyûb ihtiyacından boşalınca, kadını onu geri almada ağır davrandı. Cenab-ı Hak kendisine, "Ayağını yere vur!" diye vahyetti. Ayağını yere vurdu. Oradan bir göze kaynadı. Eyyûb aleyhisselâm gözenin suyunda yıkandı. Sağlıklı olarak geri döndü. Hanımı gelince onu tanıyamadı. Eyyub nerede? diye sordu. "Eyyûb benim!" dedi. Onun iki harman yeri vardı. Bunlardan biri buğday, biri arpa içindi. Allah bir bulut gönderdi, buğday harmanına altın, arpa harmanına gümüş yağdırdı. Her ikisi de taştılar." İbnu Abbâs (radıyallahu anh)'dan gelen bir rivayette şu ziyade var: "Allah ona cennet hullelerinden giydirdi. Hanımı gelince onu tanıyamadı ve sordu: "Ey Allah'ın kulu! Burada bir hasta vardı, gördün mü? Kurtlar onu götürmüş olmasın?" Eyyûb: "Bak hele! Yahu o benim!" dedi. Bir başka rivayette şu ziyade var: "...Bunun üzerine secdeye kapandı ve: "Ey Rabbim izzetin adına yemin ediyorum, hastalığımı almayınca başımı kaldırmayacağım! dedi. Allah hastalığını aldı." Bir başka rivayette: "...Allah hanımına da gençliğini iade etti, öyle ki, Eyyub aleyhisselam'a yirmialtı erkek çocuk dünyaya getirdi" denir. Burada kaydında fayda umduğumuz bir başka rivayete göre, Eyyub aleyhisselâm Vahranlıdır. Çokça malı, ailesi, evladu iyali vardır. Derken, yavaş yavaş malını, mülkünü evladlarını kaybeder. Ama o sabreder, Allah'tan sevab bekler. Musibeti daha da artar, bedeninde çeşitli hastalıklar zuhur eder ve şehrin dışına atılır. Kadını hariç herkes onu reddeder. Kadının ücret mukabili çalışarak para kazandığı, bununla kendisine yiyecek temin ettiği, sonunda hastalık bulaşır korkusuyla kimsenin iş vermediği, bunun üzerine uzun ve güzel olan iki saç örgüsünden birini keserek, eşraftan birinin kızına sattığı, onunla kendisi için iyisinden yiyecek satın aldığı kulağına ulaşır. Kadın bu yemeği kendisine getirince bu yemeği nasıl temin ettiğini söylemezse yemiyeceğine dair yemin eder. Kadın başını açar durumu gösterir. Eyyûb aleyhisselâm'ın üzüntüsü daha da artar ve bu esnada Kur'ânda zikri geçen duayı yapar: "Bana gerçekten zarar dokundu, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin" (Enbiya 83). Hz. Eyyûb'la ilgili olarak, hanımının ismi, babası, yaşı, bela çektiği müddet vs. rivayetlerde farklı, ihtilaflı hususlar gelmiştir. Onlara girmeden, onun kıssası ile alâkalı olarak Bediüzzaman'ın yer verdiği bir özetlemeye ve bu kıssadan çıkardığı bir hisseye yer vereceğiz. O, önce Hz. Eyyûb aleyhisselâm'ın kıssasını şöyle özetler: "Pek çok yara bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azim mükâfaatını düşünerek kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış; sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifetiİlahiyenin mahalleri olan kalp ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i ilahiye için demiş: "Yâ Rab zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel geliyor" diye münacaat edip, Cenâb-ı Hak o halis ve sâfi, garazsız, lillah için o münâcaatı gayet harika bir surette kabul etmiş; kemal-i afiyetini ihsan edip enva-i merhametine mazhar eylemiş. Hazret-i Eyyûb aleyhisselam'ın zahiri yara hastalıklarının mukabili, bizim batınî ve ruhi ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hz. Eyyub'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü, işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalp ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyûb aleyhisselam'ın yaraları kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyubiyye'ye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız. Bâhusus nasıl ki o Hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar, kalb ve lisanına ilişmişler; öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler, (neûzubillah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imânı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanisine ilişip zikirden nefretkarâne uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılâından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkar etmek arzu ediyor. Hem meselâ: Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper olmazsa bütün ruhuyla cehenemin ademini arzu ettiğinden küçük bir emare ve bir şüphe, cehennemin inkarına cesaret veriyor. Hem meselâ: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir amirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultân-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki: "Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi." Ve bu arzudan bir manevi adâvet-i ilâhiyyeyi işman eden bir inkar arzusu uyanır. Bir şüphe, vücûd-u İlâhiyyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helaket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki; İnkâr vasıtasıyla gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukâkbil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdandaha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkeza bu üç misal kıyas edilsin ki مْهِ ِ ُوب ل ْل َرا َن َعلَى قُ بَ sırrı anlaşılsın." Burada kaydedilen ayet: "...Bilakis, onların irtikab edegeldikleri (mâsiyet), kalplerini paslandırmıştır" (Mutaffifîn 14) mealindedir.[407] * HZ. İSA ALEYHİSSELÂM ْن أبى هريرة َر ِض َي ـ6363 ـ5 هّللاُ ِه قَا َل # ُّل َر ـ َع َعْنه قَا َل: [ ُسو ُل هّللاِ ْن ُخ ُسهُ ال َّشْي َطا ُن ِحي َن يُولَد،ُ فَيَ ْستَ يَ ُوٍد إَّ َ َمْول َما ِم ْن بَنِى آدَم َها َ َواْبنَ َمْريَم ِم ْن نَ ْخ َستِ ِه إيَّاه،ُ إَّ ُ ]. أخرجه الشيخان.«استهل» وِد عند الودة َصارخاً َمْول صيا ُح ال .و«ال ُّصرا ُخ» ال هصياح والبكاء . 1. (4343)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ademoğlundan doğduğu vakit, şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir." [Buhârî, Enbiya 44, Bed'ü'l-Halk 11; Tefsir, Âl-i İmran 2; Müslim, Fezâil 147, (2366).][408] َر ِض َي ـ6366 ـ2 هّللاُ َعْنه قَال َو َعْنهُ َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ َس قَا َل # بَ ْي ْي َوا ِخ َرة،ِ لَ في الدُّْنيَا َ ِن َمْريَم ِاْب ِ ى أنَا أ ، ْولى النَّا ِس ب نِى َوبَ ْينَهُ نَب َوا َو ’ ا ِحدٌ ُهْم ُهْم َشتَّى َوِدينُ ُّمَهاتُ ُ ِيَا ُء إ ْخَوةٌ أْبنَا ُء َّع ََ ٍت، أ َّم ُخ ’ ها ٍت َشتهى َّو إذَا َكا َن ’ ةُ ْنب ]. أخرجه الشيخان وأبو داود. ا ُ َوأ ٍب َواحٍد َو أْبنَا ُء » إذَا َكانُوا َكانُوا « َّع ََ ٍت َو ِضدُّهُ أبنا ُء أ ْخيَا ٍف، ُهْم ا ِحٍد ’ أ ْعيَا ُن َو ٍب َو ’ َوا ِحدَةٍ فَ ٍهم . 2. (4344)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ben, dünyada da ahirette de Meryem'in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peyamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir." [Buhârî, Enbiya 44; Müslim, Fezâil 145, (2365); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4675).][409] AÇIKLAMA: 1- Bu ikinci hadis Hz. Resulullah'ın Hz. İsa'ya insanların en yakını olduğunu belirtir. Buradaki yakınlıkla kastedilen husus, Hz. İsa'ya en yakın peygamber olmasındandır, arada bir başka peygamber mevcut değildir. Kirmanî der ki: "Bu hadisle şu mealdeki "İbrahim'e insanların en yakını, ona uyanlarla, bu peygamberdir" (Âl-i İmrân 68) âyeti arasındaki uzlaşma şöyledir: Hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın metbu (uyulan) ayetin ise tabi (uyan) olması haysiyetiyle varid olmuştur." Ancak İbnu Hacer buna katılmaz. "Âyet de, hadis de aynı şekilde varid olmuştur, böyle bir ayırım yapmayı te'yid edecek delil yok. Gerçek şu ki, arada bir zıtlık yok ki cem etmeye ihtiyaç olsun. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. İbrahim'e insanların en yakını olduğu gibi, Hz. İsa'ya da en yakını olmuştur. Birine yakınlık ona iktida yönüyledir; diğerine yakınlık ise zaman itibariyle yakınlık yönüyledir." 2- Peygamberler baba bir kadeştirler. ت( .denmektedir َعل ) َّ * Babaları bir, anneleri ayrı kardeşlere "allat" تََ عَّ * Anaları bir , babaları ayrı kardeşlere "ahyaf" افَخيْ َا * Annebaba bir kardeşlere "a'yan" انَعيْ .denmektedir اَ 3- Peygamberlerin dinlerinin bir olması, asıl itibariyle aynı olmasını ifade eder. Bu asıl, tevhid'dir. Ayrıca ahiret inancı, ibadet emri de müşterektir. Aralarındaki ayrılık, cemiyetlerin gelişen şartlarına tabi olarak ortaya çıkan bazı füru meselelerindedir. 4- Bu hadis, Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasında bir peygamber gelmediğine dair istidlal etmeye sevketmiştir. Ancak bazı alimler, Yâsîn suresinde Ashâbu'l-Karye'ye gönderilen üç kişiyi gösterip: "Bunlar Hz. İsa'dan sonra gelen iki nebi idi" diye cevap vermiştir. İbnu Hacer "sadedinde olduğumuz hadis sahih, diğeri ise zayıftır" diyerek, bunun haberini esas almak gerektiğine dikkat çeker. Ayrıca şu ihtimale de yer verir: "Belki de hadisten murad, ÔHz. İsa'dan sonra müstakil bir şeriat getiren peygamber olmadı, gelenler Hz. İsa'nın şeriatını tahrire alıştılar' demektir." Bu ihtilafın anlaşılması için şu noktanın hatırlanması gerekir: İslâm âlimleri umumiyetle nebi ile resul arasında fark görürler. Resul, yeni bir şeriat ve kitap getiren peygamberdir. Nebi ise önceki bir şeriatı ihyaya çalışan, kitabı olmayan peygamberdir. 5- Hz. İsa aleyhisselâm, diğer peygamberler arasında farklı bir vaziyet arzeder. Bu sebeple onun hakkında doğduğu günden itibaren başlayan bir kısım münakaşalar günümüze kadar devam etmiştir. Hz. İsa, bakire olan Hz. Meryem'den doğmuştur. Normal olarak Cenâb-ı Hak, insanların yaratılışını erkek kadın birliğine bağlamıştır. Hz. İsa'nın, hiç erkek görmeyen bir kadından doğması, ister istemez birtakım kuşkulara sebep olmuş, bizzat Kur'ân'ın yer verdiği iftiralara, ayıplamalara maruz kalmıştır. Ancak, Hz. Meryem, bu iftiralara cevap vermeksizin, beşikteki çocuğa işaret etmiş, çocuk olan İsa: "Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Bulunduğum her yerde beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe bana namaz ve zekatı emretti. Beni anneme itaatkâr kıldı. Beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün de, öldüğüm gün de, diri olarak haşredileceğim gün de selâmet üzerimedir" (Meryem 30-33) diyerek konuşur. Burada kendisinin kul ve peygamber olduğunu söyleyerek, ilahlaştıracak olan Hıristiyanlara da, annesini itham eden Yahudilere de cevap var. Kur'anî âyet şöyle noktalanır: "İşte Meryem oğlu İsa budur. O'nun hakkında ihtilafa düştükleri sözün doğrusu da böyledir" (Meryem 34) Hz. İsa, Kur'ân-ı Kerîm'de Meryem oğlu İsa'dır. Her nerede zikri geçerse bu şekilde tesmiye edilir. Günümüzde bile, "Hz. İsa'nın babası olmalıdır, tenasül kanunu böyledir, erkek olmadan kadın çocuk yapamaz" gibi iddialarla Hz. İsa'ya baba aramaya kalkanlara, Bediüzzaman, her kanunun istisnaları olduğunu, tenasül kanununa bağlı canlıların başlangıçta, ilk yaratılışında anasızbabasız meydana geldiklerini, halen yüzbinlerce nebat türünün, anababa ikilisine hacet kalmadan bahar mevsiminde husûle geldiklerini hatırlatarak cevaplandırır. Ayrıca o, kanunların da bir yaratanı olduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın, yarattığı kanunlara mahkum olmadığını, iradesinin ve meşîetinin her şeyin üzerinde olduğunu göstermek için bütün kanunlara şaz düşen istisnalar yarattığını belirtir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah katında İsa'nın hali, Âdem'in yaratılışı gibidir..." (Meryem 58) buyurulduğunu hatırlatarak Hz. İsa'nın babasız yaratıldığı hususunu te'vil etmeye imkân olmadığını, böyle inanmak gerektiğini söyler. Tahlilini şöyle noktalar: "Acaba medbeinde ve hatta her senede bu kadar şazlarıyla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunun, bindokuzyüz senede bir ferdin şüzûzunu (kanundışı oluşunu) aklına sığdıramayan ve nusûs-u Kur'ânî'ye karşı bir te'vile yapışan bir aklın kaç derece akılsızlık ettiğini kıyas et..." Hz. İsa'nın babasız dünyaya geldiğine inanan Hıristiyanlar aşırı giderek, "Onun babası Allah'tır, dolayısıyla o da Allah'ın oğludur, Allah' tır" gibi iftikâr iddialarda bulunarak Hak'tan ayrılmışlardı. Kur'ân-ı Kerîm böylelerine de cevaplar verir. Bunlardan biri şudur: "Allah'ın evlad edinmesi olacak şey değildir. O her türlü noksandan münezzehtir. O, bir işi dilediği zaman ona Ôol' der, o da oluverir" (Âl-i İmran 35) Hz. İsa'ya otuz yaşında peygamberlik verilmiş, bir hidayet ve nur olarak İncil vahyedilmiştir. Yahudiler içerisinde olması sebebiyle onları hidayete, hak dine çağırmıştır. Ancak Yahudiler kendisinden mucize talebinde bulundular. O da ölüleri diriltmek, kör, abraş gibi o gün için tedavisi kâbil olmayan hastaları iyileştirmek nev'inden pek çok mucizeler gösterdi. Çamurdan yaptığı kuş şekline üfleyerek hayattar kılmak gibi harikalar ortaya koydu. Her şeye rağmen Yahudiler, ona inanmamakta direndiler. Aslında Hz. İsa Tevrat'ı reddetmedi. Onun ahkâmını aynen kabul etti, önceki peygamberleri te'yid etti. Netice itibariyle, Hz. İsa'ya inanan mü'minlerin sayısı oniki'de kalmıştır. Bunlara Havarî denir. Kur'ân-ı Kerîm'e göre, onlar, Hz. İsa'nın: "Allah'ın dinine hizmette ve O'nu muhafazada içinizden kimler bana yardım edecek?" sorusuna, hep birlikte: "Allah'ın dinine bizler yardım edeceğiz, bizler Ensârulllah'ız (Allah'ın yardımcıları)..." diye cevap verdikleri için Havârilere Ensarullah da denmiştir. Hz. İsa, insanları hak dine davet ettikçe, Yahudiler ona karşı temerrüd ve düşmanlıkta ileri gittiler. Onun çalışmalarını engellemeye gayret ettiler. Sonunda onu da Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve daha nice peygamberler gibi öldürmeye karar verdiler. Bu maksadla içlerinden bir şahsı inanmış gibi aralarına soktular. Bu 13. şahıs onlara bunların faaliyetlerini, toplanma yer ve zamanlarını bildiriyordu. Öldürmeye azmettikleri zaman Cenâb-ı Hak Hz. İsa'ya şöyle vahyetti: "Ey İsa, seni ecelin geldiğinde öldürecek olan benim. Seni ben semaya yükselteceğim. Yahudilerin suikastlerinden tertemiz kurtaracağım ve sana uyanları kıyamete kadar seni inkâr edenlere üstün kılacağım[410] Sonra dönüşünüz bana olacak ve ihtilafa düştüğünüz meselelerde hükmü ben vereceğim" (Âl-i İmran 55) Cenab-ı Hak, bu münafığı yani 13. kişiyi -ki ismi Taytanos'dur- Hz. İsa'ya benzeterek, Hz. İsa yerine yahudilerin onu öldürmesini sağladı. Hz. İsa'yı da semaya yükseltti. Hz. İsa'nın akıbeti hususunda Yahudi ve Hıristiyanlar ihtilaf etmişlerdir. Her ne kadar Yahudiler, "Biz öldürdük" deseler de şüphe içindeydiler. Hıristiyanlar da Hz. İsa'nın çarmıha gerildiğine inanırlar. Hatta Hz. İsa'nın Yahudilerin elinden kurtulmak için kaçıp gizlendiğini, çarmıha gerileceğinde çokça ağlayıp sızladığını da söylerler. Gerçeği Kur'ân dile getirir: "Onlar İsa'yı inkar etmeleri, Meryem'e pek büyük bir iftirada bulunmaları ve ÔAllah'ın Resûlü Meryem oğlu Mesîh İsa'yı biz öldürdük' demeleri sebebiyle de lânete uğramışlardır. Onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat başkası ona benzetildi de onu öldürdüler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Kapıldıkları şey ancak bir zan ve tahminden ibarettir. Hakikatte ise Allah O'nu kendi huzuruna yükseltti. Allah'ın kudreti herkese galiptir ve O'nun her işi hikmet iledir" (Nisa 156-157) İslâm itikadına göre, Hz. İsa, ruh ve cesediyle birlikte semaya yükseltilmiştir ve halen sağdır. Kıyamete yakın yeryüzüne inerek, Deccal'ı öldürecek, onun fikr-i küfrîsini, Mehdi ile işbirliği ederek ortadan kaldıracakdır. Bu hususta geniş bilgiyi kıyametle ilgili bölümde 5008 numaralı hadisten sonra vereceğiz.[411] * HIZIR ALEYHİSSELÂM َي ـ6361 ـ5 هّللاُ َعْنه قَال َر ـ عن أبى هريرة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َى إنَّ بذِل َك َم قَا َل :# ا َء فَا ْخ َض َّر ْت ُسِهم ’ ْرَوةٍ بَ ْي َضا َس َعلى فَ َجلَ نَّهُ ِ َس الفَ » ٍة ْرَو تَ ْحتَهُ]. أخرجه البخاري والترمذي.« ةُ ٍة يَاب َمعَ َنبَا ٍت ُم ْجتَ ْطعَةُ قِ . 1. (4345)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hızır'ın Hızır diye isimlenmesi şuradan gelir. O, kupkuru beyazlamış ot destesinin üzerine oturmuştu. Deste, altında derhal yeşerdi." [Buhârî, Enbiya 27; Tirmizî, Tefsir, Kehf (3150).][412] AÇIKLAMA: 1- Dinimizde Hızır olarak bilinen zât peygamber midir, büyük bir veli midir, ihtilaflı bir şahsiyettir. Kur'ân-ı Kerîm'de ismen zikri geçmeksizin Hz. Musa ile olan macerası zikredilir. Kehf sûresinin 65-82. âyetleri arasında yer alan bu macerada zikredilen zâtın Hızır olduğunu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadislerinden öğreniyoruz. Sadedinde olduğumuz hadis, Hızır'ın, bir ikram-ı İlâhi olarak üzerine oturduğu kuru otun yeşerdiğini, yeşillik manasına gelen hıdr kelimesinden iktibas olunarak, Hıdır (veya Hızır) dendiğini belirtiyor. Mamafih ferve kelimesinin otsuz arazi mânasına geldiği de belirtirler. Bu durumda otsuz, çıplak bir araziye oturduğu zaman, kerâmeten orasının yeşerdiği anlaşılır. Şarihler her iki manayı da benimserler ve her iki mânayı te'yid edecek rivayetler kaydederler. Bilhassa namaz kıldığı yerin çevresinin yeşillendiği de tasrih edilmiştir. Hızır lakabını almazdan önce ismi ne idi, babasının ismi nedir, ne kadar yaşamıştır, peygamber midir, velî midir, hep ihtilaf edilmiştir. Meselâ teklif edilen isimler arasında: Belya, İlyas Yesa', Âmir vs. de var. Bir rivayete göre Hz. İbrahim'den önce yaşamıştır ve Hz. İbrahim'in dedesinin amcaoğludur. Bazı rivayetlerde Hz. İbrahim'den önce mi yaşadı, sonra mı ihtilafı vardır. Bir rivayette künyesi Ebu'l-Abbâs'tır. Bir rivayette, Hz. Âdem'in oğlu Kâbil'in oğludur. Câfer-i Sadık'ın babasından yaptığı bir rivayete göre, Zülkarneyn'in meleklerden bir arkadaşı vardı. Ondan, ömürünü uzun kılacak bir çare göstermesini talep etti. Melek ona hayat gözesini gösterdi. Karanlık içerisindeydi. Hızır önünde olduğu halde oraya gitti. Suyu Hızır bulup içti, Zülkarneyn bulamadı. Kâ'bu'l-Ahbar'ın bir rivayetine göre, insanlardan dört peygamber diridir ve arz ahalisi için emândır: İkisi yeryüzündedir: Hızır, İlyas; ikisi semâdadır: Hz. İsa ve Hz. İdris. Ehl-i ilim umumiyetle Hızır'ın nebî olduğunu söylemiş, ancak resul mü, değil mi ihtilaf etmiştir. Kuşeyrî başta olmak üzere bir kısım âlimler de velî olduğunu söylemiştir. Sa'lebî tefsirinde, bütün ülemânın onun görünmeyen, hayat sahibi bir zât olduğunda ittifak ettiğini belirtir. Der ki: "Dendiğine göre, âhir zamanda Kur'ân-ı Kerîm'in refedilmesiyle vefat edecektir." Hızır aleyhisselam'ın nebi olduğu görüşünü iltizam eden Kurtubî şöyle bir delil de beyan eder: "Cumhura göre nebidir. Âyet-i kerîme de buna şehadet eder. Zira Allah nebisi (Hz. Musa), mertebece kendinedn dûn olan kimseden ilim tahsil edecek değildir. Ayrıca bâtınla ilgili hükme sadece nebîler muttali olabilir." İbnu Salâh: "Cumhur-u ulemâya ve onlarla birlikte olan ammeye göre, Hızır hayattadır. Bazı hadisçiler bunu inkâr etmekle şaz bir görüş ortaya atmış olmaktadır." Bu meselede Nevevî de İbnu Salâh gibi hükmetmiş ve ilaveten: "Sufiler ve ehl-i salâh arasında bu meselede ittifak vardır. Üstelik onların Hızır aleyhisselâm'ı görmeleri, onunla biraraya gelmeleriyle ilgili hikâyeleri sayılamayacak kadar çoktur" der. İbnu Hacer, Hızır aleyhisselâm'ın hâl-i hazırda mevcut olmadığını söyleyenlerin Buhârî, İbrahim el-Harbî, Ebu Ca'fer İbnu'l-Münâdî, Ebu Ya'lâ İbnu'l-Ferra, Ebu Tâhir el-İbâdî, Ebu Bekr İbnu'l-Arabî ve bir grup başkasının olduğunu kaydeder ve bunların görüşlerine delil olarak, Aleyhissalâtu vesselam'ın hayatının sonlarında ifade buyurduğu şu hadisi ileri sürdüklerini belirtir: "Bugün yaşayanlardan hiç kimse, yüz sene sonra yeryüzünde hayatta olmayacaktır." Bu hadisi İbnu Abbâs'tan Buhârî rivayet etmiştir. Hiç bir sahîh haberde Hızır'ın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldiğine, onunla beraber olup savaştığına dair rivayet gelmemiştir. Halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bedir günü: "Allahım, bu birlik helak olursa artık sana yeryüzünde ibadet edilmeyecek" buyurmuştur. Eğer Hızır mevcut olsaydı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu kadar kesin bir nefiyde bulunmazdı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah, Musâ'ya rahmet buyursun; keşke sabretseydi de Hızır'la onun haberinden bize anlatsaydı, ne hoş olurdu" buyurmuştur. Eğer Hızır mevcut olsaydı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu temennisi hoş olmazdı. Onu yanına getirtir, o da bu kısım acib şeyler gösterirdi. Resûlullah o zaman kafirleri bilhassa Ehl-i Kitabı fazlaca imâna davet ediyordu (onun bu çeşit yardımına muhtaçtı). İbnu Hacer, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Hızır'la karşılaşmasına dair bir rivayetin varlığını, ancak zayıf olduğunu kaydeder. Ondan sonra Hızır'ın görüldüğüne dair rivayetlerden örnekler verir ve hepsinin zayıf olduğunu belirtir. Daha önce de kaydettiğimiz üzere, Bediüzzaman, Hızır ve İlyas aleyhimesselam'ın sağ olduklarını ve ikinci mertebe-i hayatta bulunduklarını, bizim gibi beşeriyat levâzımatıyla daimî mukayyed olmayıp bir vakitte pek çok yerlerde bulanabileceklerini, diledikleri takdirde bizim gibi yiyip içeceklerini ancak bizim gibi mecbur olmadıklarını belirtir.[413] PEYGAMBERLER ARASINDA TAHYİR َر ـ عن أبى سعيٍد : [ ُسو ُل هّللاِ َر ِض َي ـ6364 ـ5 هّللاُ َعْنه قَال ِ قَا َل :# َ ُروا بَ ْي َن ا ِ تُ ’ يَا ِء َخيه ْنب ]. أخرجه أبو داود . 1. (4346)- Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular: "Peygamberlerden birini diğerine üstün kılmayın." [Ebu Davud, Sünnet 14, (4668).][414] AÇIKLAMA: Tahyir, hayır kelimesinden gelir. Burada "tafdil", yani üstün kılmak manasınadır. Resulullah, "Bir peygamberin diğer bir peygamberden üstün olduğunu ileri sürmeyin" demektedir. Yahut: "Birinin tenkisini ve küçümsenmesini ifade edecek bir tarzda birini diğerine üstün tutmayın" demektir. Ulemâ böyle bir hali küfür olarak değerlendirir. Bütün peygamberler, peygamber olmak sebebiyle yüce bir makam tutarlar. Hepsine karşı hürmetle mükellefiz, salâtu selamla isimlerini zikretmemiz icabeder. Bazı alimler: "Nübüvvet yönüyle aralarında üstünlük iddia etmeyin, çünkü o noktada müsavidirler, aralarındaki üstünlük bazı hususiyetlerde ve bir kısım faziletlerdedir. Nitekim ayet-i kerimede "Biz kıssalarını zikrettiğimiz bu peygamberlerde bir kısmını diğerlerine üstün kıldık" (Bakara 253) buyrulmuştur" demişlerdir. Hattâbî der ki: "Hadisin mânası, birini küçültecek tarzda aralarında üstünlük iddiasını terketmektir. Zira böyle bir hal, haklarında taşımamız gereken itikadın bozulmasına ve onların üzerimizde vâcib olan hukuklarının ihlal edilmesine müncer olabilir. Hadis onların hepsinin derecelerinin eşit olduğuna itikad etmemizi emretmiyor. Nitekim, âyet-i kerîme de eşit olmadıklarını beyan eder: "Biz kıssalarını zikrettiğimiz bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerine üstün kıldık" (Bakara 253). Bu mesele 4335, 4336, 4338 numaralı hadislerde de izah edildi.[415] * PEYGAMBERLERİN MUCİZELERİ VE İLİM Aşağıda, Kur'ân'da zikri geçen mucizelerin ilmî bir yaklaşımla da anlaşılmaya çalışılmasının fayda ve hatta gereğine dikkat çeken bir tahlili, peygamberlerle ilgisi sebebiyle burada kaydedeceğiz. Peygamber deyince, önce mucize akla gelir. Bu meselede öylesine kesin şartlanmışız ki, bir peygamberin üstünlüğünden, galebesinden veya başarısından sözedilse, hiç terüddüde yer vermeden bunları mu'cizelerle gerçekleştirdiğine hükmeder geçeriz. Meselenin bir diğer veçhesini, insânî imkânlara bakan yönünü veya bir başka ifade ile, ilmî yönünü hiç nazar-ı dikkate almayız. Bu durum bize peygamberlerden yapılacak istifadeyi azaltmaktadır. Bu tebliğimizde, önce Hz. Süleyman, sonra da Hz. Nûh aleyhimesselâm örneğinden hareketle, mucizelere bir başka açıdan nazar edilmesini teklif edeceğiz. Kesin bir iddia olarak değil, bir mülâhaza hânesi açma teklifi olarak diyoruz ki: Kurân'da zikri geçen nebevî harikaların bir kısmı ilmî bir yaklaşımla izâh edilebilir ve günümüze bakan daha zengin mesajları ortaya çıkarabilir. Karınca dâhil, hayvanlarla konuşmak, cinleri istihdam etmek, iki aylık yolu havada, bir günde almak; Sebe Melîkesi Belkıs'ın tahtını Yemen'den Kudüs'e göz açıp kapama müddetinde getirmek vs. gibi pekçok üstünlüklere mazhar olduğu Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilen Hz. Süleyman'la ilgili âyetler yakından tahlil edilince bu mazhariyetlerin, diğer insanlar tarafından ulaşılamayacak Hz. İsa ve Havarilerinin mazhar olduğu gökten sofra inmesi veya Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselam'ın mazhar olduğu ayın ikiye bölünmesi nev'inden mucizeler olmadığı, ilmî düsturlara dayandığı anlaşılmaktadır. Nitekim Neml sûresinde, Hz. Süleyman aleyhissselâm'la ilgili olan pasajın (15-44. âyetler) ilk âyetinde şöyle buyurulmuştur: "Andolsun ki, Dâvud'a ve Süleyman'a ilim verdik. İkisi: ÔBizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a ham olsun' dediler" (15. ayet) Bu âyette iki husus tebârüz ettirilmektedir: 1- Hz. Dâvud'la Hz. Süleyman'a ilim verildiği, 2- İlim verilmiş olmakla kazandıkları üstünlüğe hamdetmeleri. Bir başka ifade ile, Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman, mazhar oldukları mucizelerle değil, kendilerine verilen müstesna ilimle üstünlük kazandıklarını belirtmiş olmaktadır. Hemen belirtmek isteriz: Büyük insanlar, çevreleri ile büyüktür. Hususen ilimle mümtaz kılınan büyüklerin, âlimlerden müteşekkil bir çevreleri olmalıdır. Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Süleyman için böyle bir çevreden, kitaptan, bir ilme sâhip kimselerden, devlet işlerinin istişâre edildiği zengin bir meclisten haber vermektedir. Mevzumuz açısından can alıcı nokta budur: Hz. Süleyman aleyhisselâm'ın en büyük mucizesi bilinen Sebe Melikesi Belkıs'ın tahtını terfatu'l-aynda, Yemen'den Kudüs'e getirilme vak'asını gerçekleştiren, Hz. Süleyman'ın kendisi değil, kitaptan bir ilme sahip olduğu belirtilen birisidir ve şahıs Hz. Süleyman'ın istişâre meclisinde üyedir. Âyet-i kerîme şöyle: "(Süleyman, yanındaki istişâre cemaatine şöyle dedi: "Ey cemaat, onlar (Bekıs ve kavmi), bana müslüman olarak gelmezden önce, onun (Belkıs'ın) tahtını hanginiz bana getirir?" Cinlerden bir ifrit dedi: "Sen yerinden kalkmadan önce getiririm. Muhakkak onu taşımağa gücü yeten güvenilir bir kimseyim." Kendinde kitaptan bir ilmi olan biri de şöyle dedi: "Ben gözünü kırpmadan önce onu sana getiririm." Derken Süleyman, tahtı yanında duruyor görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır. Beni imtihan etmek içindir. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağım?" (Neml 38-40). Âyette dikkatimizi çeken bir-iki noktaya parmak basalım: 1- Kitaptan bir ilme sahip olan kimsenin cinlerden olmadığı açık. Zira, aynı sûrenin 17. âyetinde: "Bir de Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular toplandı. Bütün bunlar sevk ve idâre olunuyorlardı" dendiğine göre, Hz. Süleyman'ın istişâre meclisinde yer alan ikinci önemli grup, insandır, melek değil. Öyle ise o kimsenin insan olduğu görüşünü taşıyan müfessirler daha haklı gözüküyorlar. Nitekim, tefsir kitapları İsrâilî rivayetlere dayanarak bu ilim sahibinin isminden bile bahseder: Farklı rivayetlere göre: Hızır'dır, Âsıt İbnu Berhayâ'dır, Belhaya'dır, Zü'n-Nur'dur. 2- O kimsenin ilim almış olduğ "kitap" nedir?Herhalde, dinî bir kitap, sözgelimi Hz. Dâvud'a gelen Zebur olmamalıdır. Çünkü, dinî kitaplarda böyle bir tekniğin ilmi mevcut değildir, olamaz da. 3- İlmi, bir kısım kanun ve kaidelere dayanan kesin bilgi olarak anlayacak olursak, Hz. Süleymân aleyhisselâm'a verildiği belirtilen "ilmin" yazılmış bulunduğu bir kitabın sözkonusu olabileceği hükmünü âyetten çıkarabiliriz. Mamâfih, Hz. Süleyman'ın ilmini ihtiva eden kitapların varlığı, ölümünden sonra bunları cinlerin gömüldükleri yerden çıkardıkları vs... tefsir kitaplarında isrâilî unsurlarla tüllenmiş, ilmî aydınlığa henüz kavuşmamış ayrı bir pasajdır. Kur'ânda Kitap'la bazan Levh-i Mahfuz'un da kasdedildiği vâki ise de, sadedinde olduğumuz âyette bu mânada olması uzak ihtimaldir. Zira Levh-i Mahfuz (Kitab-ı Mübîn) ilmi, Allah'a has olan gayb kitabıdır. İnsanoğlu Allah'ın bilinmesine izin verdiği miktarı bilir, bu da insanlara peygamberlerle intikal eder. Öyle ise, orada geçen kitabın Hz. Süleyman'a lütf-u İlâhî olarak intikal ettirilen, "teknik"e müteallik ilimlere de yer veren bir kitap olduğu ve böylece onun mazhar olduğu bu ilmî mucizelerin, emsallerine insanların fen yoluyla ulaşabileceği istifadesine ulaşılabilir. Bu açıklamalardan şu netice doğar: Hz. Süleyman aleyhisselâm'ın mazhar olduğu mucizeler, birkısım ilmî düsturlara dayanmaktadır. Bu düsturlar kitap halinde yazılmış olmakla kalmamış, birkısım insanlara da öğretilmiştir. Hz. Süleyman, bunlara vâkıf insanlardan müteşekkil güzîde bir cemaatle, saltanatını ve icraatını ilmî esaslar çerçevesinde yürütmüştür. Eski devirlerde yaşayanların, Batılıların yakın zamana kadar ısrarla söyledikleri şekilde vahşî, câhil ve teknikten mahrum olmadıklarını gösteren bir başka haber, Hz. Süleyman'ın yaptırdığı camdan sarayla ilgili olanıdır. Âyet şöyle: "Ona (Belkıs'a): ÔSaraya gir' dendi. O (Belkıs) sarayı görünce, derin bir su zannetti ve (ıslanmasın diye) eteğini kaldırarak bacaklarını da bir miktar açtı. (Süleyman): ÔO, camdan yapılmış şeffaf bir saraydır' dedi" (Neml 44). Bu âyet, o devirde çeşitli ilim ve tekniğin son derece geliştiğini ifâde eder. Çünkü mesken, inşaat, mühendislik ve mimarlıktan başka, demircilik, marangozluk, camcılık tezyîn, dekor gibi yüksek bir medeniyetin mahsulü olan pekçok zevk, sanat, ilim ve tekniği gerektiren bir sektördür. Kendisine ilim verilmekle mümtaz kılındığı belirtilen saltanat sâhibi bir peygamberin hükümran olduğu bir cemiyette, böylesi bir ilimteknik seviyenin olmadığı ve bunların her seferinde mucizevî yollarla gerçekleştirildiği iddia edilemez. Burada hatıra gelebiecek bir soru şudur: Hz. Süleyman bu kitabı ne yapmıştır. Varlığı hususunda kesin bir iddia değil, sadece bir tahmin ve mülâhaza yürüttüğümüz bir kitabın ilmine, mahdut sayıda kimseler vâkıf olmuş olabilir. Onların ölümü ile ilim de kitap da ortadan kalkmış olabilir. Veya Hz. Süleyman'dan bir müddet sonra ortadan kalkmış olabilir. Nitekim İsrailoğlulları'nın tarihi, dinlerinin kitabı olan Tevrat'ın bile defalarca yokedilmesi vak'alarına sahne olmuştur. Öte yandan, dörtbin yıldan fazla bir müddet fiilen hükümran olan Mısır medeniyeti bile, devasâ piramidlerine rağmen, asırlar boyu unutulmuş; ancak, 19. yüzyıldan bu yana aydınlatılmaya başlanmış, dînî, tıbbî, edebî ve terbiyevî her çeşit kitapları ortaya çıkarılmıştır.[416] HZ. SÜLEYMAN VE HAYVANLAR Hz. Süleyman aleyhisselâm'la ilgili Kur'ânî kıssanın mühim bir mesajı hayvanlarla ilgili: Hz. Süleyman hayvanların dillerini bilmekte, Hüdhüd vs. ile konuşmaktadır. Âyette karınca ile de konuşmasına dikkat çekilmesi ayrı bir ehemmiyet taşır. Karıncaların, insanlarca işitilen bir sesi, görülen bir kulağı yok. Buna rağmen Hz. Süleyman onlarla muhabere edebilir. Öyleyse araştırıldığı takdirde, insanoğlu, onların bile muhabere sistemine girebilecektir. Hz. Süleyman'ın bu mucizesini aktaran Kur'ânî kıssa, sesi işitilebilen pek çok hayvanın -belki de tamamınınmuhabere sistemlerine insanların girip onları, insanlığın lehinde birkısım mühim hizmetlerde istihdam edilebileceklerine semavî bir irşad olmaktadır. Son çekirge istilasının, bir kere daha hatırlattığı, Bediüzzaman'a ait mevzumuzu ilgilendiren bir mülahaza şöyle: "... Meselâ çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar istifadeli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevî istifade ve teshîri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidatı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en münteha hududunu şu âyet çiziyor..." [417] HZ. NÛH ALEYHİSSELAM ÖRNEĞİ Söylediklerimizi, Hz. Nuh'un gemisiyle ilgili âyetlere dikkat çekerek de takviye edebiliriz. Hz. Nuh aleyhisselâm'ın gemisiyle ilgili ayetlerde gelen geminin inşasıyla alâkalı bir kısım açıklamaları yakından incelersek, gemi inşa işinin, fevkalâde, şaşırtıcı bir mucizeye dayanmayıp, o devir insanlarına ulaşmış ve mâlum âletler kullanılarak, hiç de yadırganmayan bir çalışma vetîresiyle gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki: 1- Gemi, birbirine sıkıca rabtedilmiş levhalardan yapılmıştır. Âyette Zâtı elvâh ve düsür olarak tavsir edilen (Kamer 15) elvâh, levhalar demektir. Levha tahtadan olmalıdır. Düsür, lügatte gemi levhalarını birbirine rabteden liften yapılmış ip mânasına gelir. Bu kelimeden, o vakit, henüz mâdenî çivinin bilinmediği; dolayısıyle, tahtaların ana kalaslara iplerle rabtedildiği mânası çıkabilir. Ancak, ağaçlardan tahta levhaların elde edilmesi, mutlaka balta, testere gibi mâdenî âletlerin varlığını zarurî kılacağından, mâdenciliğn bilindiği de anlaşılır. Öyle ise, düsür ile, mâdenî çivilerin kastedilmiş olması daha kuvvetli ihtimaldir. Nitekim, çoğunluk itibariyle müfessirler de düsür'den çivi ve perçini anlarlar. Şu halde, bizzat âyetlerden hareket ederek, balta ve testere gibi mâdenî aletlerin imalinde gerekli olan bir sanayi dalının (metalürji), tâ Hz. Nuh aleyhisselâm zamanında var olduğuna hükmedilebilir. Bu da bize, çekiç, örs, kerpeten, iğne, gürz gibi âletlerin mevcudiyetini tâ Hz. Âdem aleyhisselâm devrine kadar uzayan rivayetlerin sıhhati hususunda kanaat verir. Bu yorum, demirin Hz. Dâvud aleyhisselâm tarafından yumuşatıldığını haber veren âyete ters düşmez. Çünkü âyet, demirin Hz. Dâvud'la keşfedildiğini ifâde etmez. Belki, ondan itibaren geniş çapta kullanılmaya başladığını ortaya koyar. Nitekim, yine âyet-i kerîme Hz. Dâvud'un zırh yapma sanatında mahâretini haber verir. Öte yandan ilim adamları, halen ele geçirilmiş bulunan demirden mâmul en eski âletlerin M.Ö. 2700 yıllarına âit olduğunu tahmin ederken, demir devrinin, Kenan diyarında M.Ö. 1200 yıllarında başladığını kabul ederler. Hz. Dâvud aleyhisselam'ın, M.Ö. 1000 yılları civarında yaşadığı bilinmektedir. Arada görülen 200 yıllık farkın kısmen yorum, kısmen tahmin hatası olabileceği söylenebilir. Çünkü geçmiş devirleri anlatan kitaplarda rastlanan bilgi ve rakamlar hiçbir zaman kesinlik ifade etmez. Bunlar çoğunluk itibariyle, araştırıcıların tahmin ve yorumlarına dayanır. Meselâ Bronz devrinin M.Ö. 5000 ve 6000 yıllarında ortaya çıktığı kabul edilmektedir ki, arada 1000 yıl fark vardır. Âyetlerde gemi ile ilgili olarak geçen bir başka ifade, bize daha ilgi çekici gözüküyor. Tennûr (fırın) kelimesi. Dilimizdeki tandır kelimesi buradan bozmadır. Bâzı müfessirler bu tâbire dayanarak, Hz. Nûh'un gemisinde buhar kazanının olabileceği tahminini de yürütürler. İlgili âyet şöyle: "Son azab emrimiz gelip de tennûr feveran edince (kazan kaynayıp fışkırınca) hemen ona, "her canlıdan birer çift koy" diye vahyettik" (Hud 40) Gemi Allah'ın vahyi ile, murakabesi altında inşa edilmiştir. Bu durumu belirten âyetlerden birinin meali şöyle: "Biz ona (Nûh'a) şöyle vahyettik: "Bizim nezaretimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap" (Mü'minûn 7). Bu gemi mucizesi, su üzerinde nakil vasıtasının daha önce yokluğunu ifade etmez kanaatindeyiz. Çok basit ve ibtidai de olsa -en azından sandal veya sal şeklinde- deniz taşımacılığının varlığı kuvvetle muhtemeldir. Hz. Nuh gemi inşaatına ilâhî vahy ile azamet, sistem ve yeni teknikler getirmiş olmalıdır. Bizzât âyet-i kerîmenin ifadesiyle dağlar kadar dalgalara dayanabilecek sağlamlıkta (Hûd 42), en azından Hz. Nuh'un yaşadığı bölgelerde mevcut olan hayvanlardan birer çifti içine alabilecek büyüklükte -İsrailî kaynaklaragöre üç katlı- ve buharlı bir gemi, o devir için hârika bir inkılab, gerçek bir mucize olmalıdır. İnşa sırasında, inanmayanların Hz. Nuh'un yanından her geçişlerinde kendisiyle alay ettiklerini haber veren âyet (Hûd 38), bu geminin belli bir ölçüde normal bir inşa devresi geçirdiğini gösterir. Kâfirlerin alay etmesi, bilinmeyen bir şeyin, mucizevî bir tarzda yeniden, yoktan inşasından dolayı olmayıp, sudan uzak bir yerde, böylesine iri bir geminin inşaası sebebiyle olmalıdır. Geminin inşaası, şakk-ı kamer mucizesinde olduğu gibi, inkârcılara karşı doğruluğunu ve peygamberliğini ispatlamak maksadıyla -taleb üzerine- gösterilmiş bir mu'cize değildir. Elmalılı Hamdi Efendi, yukarıda tasvîr edilen evsaftaki, buharlı gemi hakkında: "O zaman böyle bir gemi yapılabilir miydi, yapılsa unutulur muydu?" şeklinde hatıra gelebilecek sorulara şu cevabı verir: "Bu vahy-i İlâhî ile yapılmıştır. Tecrübelerle elde edilen pek çok sanatın zamanla unutulmamasının tarihte örneği çoktur." İnsanlık tarihi içinde, en azından bazı peygamberler döneminde, ilme ve tecrübeye dayalı tekniğin gelişmiş olabileceğini kabul etmenin pratik faydaları var. Günümüz insanı, binlerce yıl önce yapılmış bir kısım san'at ve teknik eserlere sâhiptir. Arkeolojik kazılar bunlara yenilerini ekliyor. Bu eserler üzerinde incelemeler yapılmadıkça, hayranlık artıyor ve nasıl yapılmış olabilecekleri izahsız kalıyor.İnsanlığı mutlak bir vahşetle başlatıp, tedrîci gelişme ile Batı medeniyetine getirip, bunu en son en mükemmel bilen batılı espiri, mâziden intikal eden eserleri, vahşî, ilim ve teknikten mahrum bildiği insanlara yakıştıramadığı için, bunları gökten gelen devlerle izah etmeye kalkmıştır. Hepimiz hatırlayacağız, birkaç yıl öncesi, biraz maddî, biraz da ideolojik maksadlarla fazlaca propagandası yapılan Tanrıların Arabaları adındaki kitap, uzun müddet efkâr-ı umûmiyeyi meşgul edip, kafaları bulandırmayı becermiştir. Kendi dışındakilere vahşi, geçmiş asırlara vahşet gözüyle bakan bir Batılının, maziden intikâl eden - başta Pirî Reis'imizin dünya haritası olmak üzere- bâzı hârika eserleri gökten gelen devlere yaptırması normaldir. Çünkü herşeyin vahşetten başlayıp, tedricî bir tarzda tekâmül ettiğine, sonunda Batı medeniyeti olarak zirveye ulaştığına inandınız mı, sözkonusu geçmişe ait harikalar ilimsiz dediğiniz, vahşi dediğiniz insanlara yakıştıramazsınız. Aksi takdirde kendinizle tezada düşersiniz. Şu halde bunların en zaruri izah yolu gökten inen devler olur. Öyle ise Batılı için böyle bir izah, onun düşünce tarzının gereğidir ve normaldir. Ancak, bu safsataların, müslüman çevrelerde mâkes bulması, gülünüp geçilecek yerde ciddiye alınıp münakâşa edilmesi, kafaların bulanması normal değildir. Biz müslümanlar, elimizde Kurân olduğu müddetçe geçmişe vahşet, eski insanlara vahşîler gözüyle bakamayız. Hz. Süleyman örneğinde olduğu üzere, ilâhî vahye mazhar ve bu yoldan teknik getiren peygamberlere inanıldığı müddetçe, keza peygamberlere gelen tekniğin, kitaba geçen ilmî düsturlarla öğretilmiş olabileceği ihtimalini akla veren Kur'ânî karîneler, âyetler olduğu müddetçe biz eski insanlara vahşiler gözüyle bakamayız. Bize göre insanlığın maddî terakkisi, mânevî durumu gibi, zikzaklar çizmiş, fevkalâde parlak dönemlerden sonra düşüşler, tedennîler kaydetmiş, sıçramalar yapmıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de gelmiş bulunan birçok âyette, birkısım geçmiş milletlerin kuvvetçe daha ileri, mal ve evlatça daha çok oldukları (Tevbe 69, Fâtır 41, Muhammed 13 vs.) ve yeryüzünde daha çok ve daha sağlam eserler bıraktıkları (Mü'min 21, 28) ifade edilir. O kadar ki, "Anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıyacağı" kadar çok mal verildiği belirtilen Kârûn'dan söz edilirken bile, "Allah'ın öncekileri ondan daha güçlü ve topladığı şey fazla olan nice nesiller"den bahsedilir (Kasas 76-78). Bu mevzuda gelen âyetlerden sadece bir tanesinin meâlini kaydedeceğiz. Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce geçmiş kimselerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Ki onlar, kendilerinden daha kuvvetli idiler, yeryüzünü kazıp alt-üst ederek onlardan çok imâr etmiş kimseydiler ve onlara bürhanlarla peygamberler gelmişti. Böylece Allah onlara zulmetmiyor, onlar kendilerine zulmediyorlardı. Sonra Allah'ın âyetlerini yalan sayıp, onları alaya alarak kötülük yapanların sonu pek kötü oldu" (Rum 9-10). Kur'ânî görüşe böylece parmak bastıktan sonra, tekrar biraz başa, Batı zihniyetini aksettiren mezkur kitaba, Tanrıların Arabaları'na dönüyorum. Doğruluk ve mükemmellliğinin fevkalade oluşu sebebiyle, Batılı olmayan biri tarafından, daha gerçek ifadesiyle, ilimden yoksun yarıvahşi bir millete mensup Pîri Reis tarafından yapıldığı için, Piri Reis'e ve onun şahsında insanlığa çok görülen bu eserin izahı sadedinde şu tekellüflü ve çocuksu ifadeye yer verilir: "Haritaların çizildiği dönemlerde, böyle bir teknik bulunmadığına göre, ne yolla çizildiklerini nasıl anlayacağız? Düşünce boyutlarımızı aştığı ve mantık kaidelerine uymadığı için belki hiç aldırmayacağız. Ya da bütün cesaretimizi toplayarak haritaların bir feza gemisinden çekilen fotoğraflar aracılığı ile çizildiğini ileri süreceğiz. Piri Reis'in haritaları şüphesiz asıllarının kopyasının kopyasının kopyasıydı. Bununla birlikte asılları olduğunu ve onsekizinci yüzyılda çizildiklerini kabul etsek bile, nasıl çizildikleri yolunda en ufak bir açıklama yapamayız." Aslında müellifin harika olarak vasıflandırdığı her şeyi fezadan gelenlerle izah yolunu tutması, hükümlerinde muknî vesâikten ziyade, zihninde taşıdığı bir kısım peşin hükümlere dayandığının delili olmakta ve müellifin, farkında olmadığı fikrî bir bocalama içinde bulunduğu kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. Meselâ Peru'da kuru çamurun içinde bulunmuş olan ve fevkâlâde mükemmelliği belirtilen bir takvimle alâkalı olarak: "Bu (mükemmellik) de onu tasarlayan, ortaya koyan ve kullananların bizden üstün bir uygarlık seviyesine ulaşmış olduğunu ispatlamaktadır" yorumunu yaptıktan sonra, "Kendimize olan sonsuz güvenimiz bu isbatı nasıl kabul edecek bilmiyorum" diyerek, Batılı üstünlük psikozunu ortaya koyar. İşte bu psikozdur ki, sahiplerini, geçmiş asırları vahşete mahkûm etmeye, onlarda görülen kemâli, "vahşi"ye yakıştıramadığı için, izah sadedinde gülünç durumlara düşmeye sevkedecektir. Bir heykel üzerindeki şekillerde okunan bir kısım astronomik bilgilerle alakalı şu yorum kaydedilir: "Bu astronomi bilgisini, yapı sanatında bile pek çok geri olan iptidai insanlar mı biraraya getirmişti, yoksa bu bilgi dünya dışı bir kaynaktan mı gelmişti." Müellifin içine düştüğü tezadı ele veren bir başka ifadesi Tassili'deki (Sahra) bazı mağaralarda keşfedilen bir resimle alakalı . Der ki: "Resmin beş metre boyunda olması, onu yapan vahşinin hiç de sandığımız kadar vahşi olmadığını açıkça gösterir." Geçmiş devirlerde yaşamış olan insanların, Batılıların zannettikleri kadar vahşi olamayacakları ihtimaline yer veremeyince, müllifin kafasında sorular çoğalıyor: "..İptidaî mağara adamaları hangi eğitim, hangi öğretim sonucu takım yıldızlarını tam yerine çizmeyi başarmışlardır? Kristal mercekler hangi yüksek tekniğin dükkanından çıkmadır? 1800 santigrat dereceden sonra erimeye başlayan platini kimler eritmiş ve şekil vererek süs eşyası yapmıştır? Boksitten büyük güçlüklerle elde edilebilen aliminyumu Çinliler hangi bilgilerle çıkarmışlardır?" Bu çeşit madeni faziletleri sadece kendine mahsus gören örosantrik (eurocentrique) zihniyetin cevabı, kendini ehl-i akıl nazarında müdhike kılacak olsa da şudur: "Bizden önce, yüksek bir kültürün, ya da eşit seviyede bir teknolojinin varlığını kabul edemeyeceğimize göre, bir tek nazariye kalıyor: "[418] UZAYDAN BİR ZİYARETÇİ. "Hülâsâ, temelini büyük ölçüde pozitivistlerin -ve meselâ Darvin'in- tekâmülcü nazariyesinden alan bu sakat görüşten insanlığın kurtarılması, medeni terakki meselesinde Kur'ânî esprinin iyice anlaşılıp güzelce anlatılmasına bağlıdır. Bu da, peygamberlerin, insanlık tarihi içindeki gerçek yerlerine konmalarını gerektirecektir. O zaman göreceğiz ki, o yüce şahsiyetler sadece ruh ve maneviyatın mürşidleri değil, akıl ve zihinlerin de terbiyecisi, maddiyat ve tekniğin de pirleri, önderleridirler, her çeşit zanaatın hakiki ustalarıdırlar.[419] İKİNCİ BAB- RESULULLAH'IN FAZİLET VE MENKIBELERİ َي ـ6364 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل َر ـ عن أن ٍس َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َو قَا َل :# َوفَدُوا، َوأَنا َخ ِطيبُ ُهْم إذَا إذَا بُ ِعثُوا، أنَا أ أنَا َّو ُل النَّا ِس ُخ ُروجاً ِي َو ََ فَ ْخ َر َ َعلى َربه ِد آدَم َولَ َوأنَا أ ْكَر ُم ِيَ ِدى، َح ْمِد يَ ْو َمئِ ٍذ ب ْ ُء ال َوا َوِل ِ ُسوا، ُمبَ ]. أخرجه الترمذي . هشِ ُر ُه ْم إذَا أي 1. (4347)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İnsanlar (Kıyamet günü) diriltilecekleri zaman yerden ilk çıkacak olan benim. Onlar (huzur-u ilahiye) geldiklerinde (onlar adına) hatipleri ben olacağım. (Allah'ın rahmetinden) ümidlerini kestiklerinde (rahmet ve mağfireti) onlara ben müjdeleyeceğim. O gün Livâu'lhamd (şükür sancağı) benim elimde olacak. Ademoğlunun Allah'a en kerim olanı da benim. Bunda fahr yok!" [Tirmizî, Menakıb 2, (3614).][420] AÇIKLAMA: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), burada Rabb Teâla'nın kendisine tanıyacağı bir kısım lütufları zikretmektedir. Bunlar Aleyhissalâtu vesselâm'ı diğer peygamberlerden efdal ve üstün kılan faziletlerdir. Sonunda, "Bunda fahr yok" diyerek bütün bu faziletlerin ilahi bir lütuf olduğunu, kendi nefsinden, kesbinden gelen, övünmeye medar olacak bir iktisab olmadığını belirtiyor. Kendi kesbiyle olmayan şeyle övünülmeyeceğine göre, ben de bunları zikretmekte övünmüş olmuyorum buyurmaktadır. Müteakip hadiste, Resulullah'a lütf-u ilâhî olan diğer bazı faziletler daha zikredilecektir: * Kıyamet günü peygamberlere imam olmak. * Şefaat yetkisine sahip olmak gibi. mevzuyla ilgili açıklamayı 4349, hadisten sonra yapacağız.[421] ِن َك ْع ٍب َر ِض َي ـ6364 ـ2 هّللاُ َعْنه قَا َل ْب هيِ بَ ِي َن َو َخ ِطيَب ُهْم قَا َل و ُل هّللاِ :# ، َر ـ وعن أ : [ ُس ُ ِيه النَّب َ َمام َمِة ُكْن ُت أنَا إ ِقيَا ْ إذَا َكا َن يَ ْو ُم ال َر فَ ْخٍر ِهْم َغْي َو َصا ِح َب َشفَا َعتِ ]. أخرجه الترمذي . 2. (4348)- Ubey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kıyamet günü geldi mi, ben peygamberlerin imamı, hatibi ve (onlar arasında) şefaat (etmeye yetki) sahibi olacağım. Bunda övünme yok." [Tirmizî, Menâkıb 3, (3617).][422] ٍر َر ِض َي ـ6364 ـ3 هّللاُ َعْنه قَ َو َع ْن جاب َر ـ ال: [ ُسو ُل هّللاِ َحدٌ ِم َن ا ْم قَا َل :# يُ ْع َط ُه َّن أ لَ ْع ِطي ُت خ ْمساً ْبِلى ُ أ ’ يَا ِء قَ ِ ِ ٍهى ْنب : َكا َن ُك ُّل نَب ُت الى ا ْ َوبُ ِعث ْو ِمِه َخا َّصةً َع ُث إلى قَ ُح َّل َمِر َو يُْب ’ ا ْم ْح ’ تَ َولَ ُم َغنَائِ ْ َى ال ْت ِل َّ ِحل ُ َوأ َوِد؛ َى ْس ’ َو ُج ِعلَ ْت ِل ْبِلى، ا’ َحٍد قَ َو َط ُهوراً ِبَةً ْر ُض َطيه ْى هِو بَ ْي َن يَدَ عَدُ ْ ِال ُّر ْع ِب َعلى ال ِص ْر ُت ب َونُ هى َحْي ُث َكا َن، َصل َر َكتْهُ ال َّص ََةُ َر ُج ٍل أدْ َما يُّ ُ ْع ِطي ُت َو َم ْس ِجدا،ً فَأ ُ َوأ َرةِ َش ْهٍر، َم ِسي ِ َجَو ال َّشفَا َعةَ]. أخرجه الشيخان والنسائي.وزاد في رواية: [ ا ِم ُت ب ِم ْ بُ ِعث َكل ْ َع ال . [ 3. (4349)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bana beş şey verilmiştir ki, bunlar benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir. * Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise kırmızılara (Acemlere) ve siyahlara (Araplara) da gönderildim. * Bana ganimetler helal kılındı. Halbuki benden öncekilerden kimseye helal değildi. * Yer bana tahur, pâk ve mescid kılındı. Her kim namaz vaktine girerse, nerede olursa olsun namazını kılar. * Ben, bir aylık mesafede olan düşmanımın içine düşen bir korku ile yardıma mazhar oldum. * Bana şefaat (etme yetkisi) verildi." [Buhârî, Teyemmüm 3, Salât 56,l Humus 8; Müslim, Mesâcid 3, (521); Nesâî, Gusl 26, (1, 210-211).]Nesâî bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir. "Ben, cevami'u'lkelim (veciz sözler)le de gönderildim."[423] AÇIKLAMA: 1- Burada, rivayetin zahiri, Resulullah'ın sadece beş faziletle diğer peygamberlere üstün kılındığını ifade etmektedir. Halbuki Müslim'in Ebu Hüreyre'den kaydettiği bir rivayette Aleyhissalâtu vesselâm: "Ben peygamberlere karşı altı faziletle üstün kılındım" buyurmakta ve hadisin devamında buradaki faziletlerden sadece dördünü zikredip, az ileride temas edeceğimiz iki yeni fazilet daha ilave etmektedir. Bu ihtilaf bazılarınca: "Resulullah beş dediği zaman kendisine verilen hususiyetlerden sadece beşine muttali olmuş, diğerlerine henüz muttali olmamış bulunabilir" diye te'lif edilmiştir. Ancak alimler arasında, buradaki rakamı, kesin bir sayıya delalet eden bir rakam olarak görmeyip bu müşkilatı kökten reddeden de vardır. Hadisin zâhiri, zikredilen bu beş vasfın Resulullah'tan önce kimseye verilmediğini ifade etmektedir ki, vak'a da budur. Hz. Nuh aleyhisselâm' ın, tufandan sonra bütün yeryüzü ahalisine nebi olduğu söylenerek itiraz edilemez. Çünkü, yeryüzünde zaten ona inanıp, onunla kurtulanlar dışında kimse kalmamıştı. Onlara nebi oluşu, risaletinin başlangıcında böyle değildi. (Bütün insanlığı temsil eden bu bir avuç) insanlara peygamber oluşu, diğer insanların helak olup, yeryüzündeki insanların onlara inhisar etme hadisesine tesadüf etmiştir. Ama Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'ın umumi olan peygamberliği, risaletinin bidayetinden başlar. Şefaat hadisinde geldiği üzere, Kıyamet günü, hesap için bekleşen insanların Hz. Nuh'a da Allah indinde lehlerine şefaat etmesi için başvurdukları zaman sarfedecekleri: "Sen Arz ehline Allah'ın ilk peygamberisin" sözünden murad, risaletinin umumi oluşu değildir. Bilakis, peygamber olarak gönderilişinin önceliğine tesbittir. Nitekim Kur'an-ı Kerim, birçok âyetinde Hz. Nuh'un kendi kavmine gönderildiğini beyan etmiştir. Başka kavme de gönderildiğinden hiç bahiste bulunmamıştır. Ancak şunu da belirtelim ki, bazı alimler Hz. Nuh'un risaletinin umumi olduğuna, onun yeryüzünde bulunanların hepsine beddua edip bunun sonucu olarak gemi ehli dışında kalanların tamamının boğulması hadisesiyle istidlal etmiştir. Demişlerdir ki: "Eğer Nuh aleyhisselâm hepsine gönderilmemiş olsaydı "Peygamber göndermedikçe biz, kimseye azab edici değiliz" (İsra 15) ayeti mucibince başka kavimlerin helak olmaması gerekirdi. Öyleyse o, bütün insanlığa gönderilmiştir." Bu düşüncede olanlara şu cevap verilmiştir. "Nuh'un peygamberliği sırasında başka peygamberlerin de gönderilmesi caizdir. Nuh, onlara da iman edilmediğini dahi bilip hem kendi kavminden hem öbürlerinden iman etmeyenlere beddua etmiştir." Bu iddiaya da şu güzel cevap verildi: "Lakin Nuh zamanında bir başkasına da peygamberlik geldiğine dair bize rivayet intikal etmemiştir. Bu durumda Peygamberimize tanınan hususiyetin manasının, şeriatının Kıyamete kadar bekası, Nuh ve diğerlerinin ise daha kendi zamanlarında veya kendilerinden sonra bir peygamberin gönderilip şeriatlarının neshedilmiş olması ihtimal dahilindedir. Hz. Nuh'un kavmini tevhide davet hadisesinin diğer insanlara da ulaşması, buna rağmen şirkte ısrar etmiş bulunmaları böylece azabı haketmiş olmaları da muhtemeldir." İbnu Atiyye, Hûd Suresi'nin tefsirinde bu görüşe meyleder ve der ki: "Onun peygamberlik müddetinin uzunluğu sebebiyle risaletinin uzak veya yakın her tarafa ulaşmaması mümkün değildir." İbnu Dakiku'l-İyd bunun makul yönünü şöyle gösterir: "Her ne kadar ahkam-ı fer'iyye'de her peygamber kendi kavmi ile sınırlandırılmış ise de tevhid'i tebliğde bazılarının bütün insanlığa yönelik bir vazife almış olması caizdir. Nitekim peygamberlerden bazıları şirkle mücadelede kendi kavimlerinden olmayanlarla da savaşmıştır. Tevhid onlara gerekli olmasaydı, onlarla savaşmazlardı." Hz. Nuh aleyhisselam'ın, Nuh kavmine gönderilmesi sırasında, yeryüzünde (bir başka kavmin) olmaması da ihtimallerden biridir. Böylece onun bi'setinin (gönderilmesinin), sırf kendi kavmi için olması sebebiyle hususidir ama, yeryüzünde başka bir kavmin bulunmaması gözönüne alındıkça, umumi bir risalet suretini kazanır. Ancak, bir başka kavmin varlığına müsadif olmaları halinde, Hz. Nuh onlara da gönderilmiş olamaz. İbnu Hacer der ki: "Şârih Davudî bu meselede büyük bir gaflete düşerek dedi ki: "Hadiste geçen bunlar hiç kimseye verilmedi" ibaresi, "Bu beş şey, benden önce kimseye cem olmadı" demektir. Çünkü Nuh aleyhisselâm bütün insanlığa gönderildi. Diğer dört fazilete gelince, bunlardan hiçbiri, daha önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir." Davudi, bu sözüyle, sanki hadisin sadece baş kısmını görmüş, son kısmından gafil olmuşa benziyor. Çünkü (aleyhissalâtu vesselâm) şu sözüyle "bütün insanlığa gönderilmek"le de hususiyet kazandığına hükmetmiştir: "...her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir." 2- "...korku ile yardıma mazhar oldum" cümlesi bazı rivayetlerde "Düşmanlarımın kalbine korku atılır..." şeklinde gelmiştir. Hadisin zahiri, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, lütfu ilahi olarak, bir aylık yürüme mesafesi uzakta bulunan düşmanlarının içine korku atılıp, böylece saldırılarının sırf korku sebebiyle önlendiği ifade edilir. Bu zahire göre bir başkası için bu mesafeden veya daha uzaktaki düşmana karşı korku ile yardım yoktur. Daha yakındaki için olabilir. Ancak Amr İbnu Şu'ayb rivayetinde gelen "Aramızda bir aylık mesafe bile olsa, düşmana karşı korku ile yardıma mazhar oldum" ibaresi, korku ile yardımın Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a has olduğunu belirtir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan sonra bu husisiyetten ümmeti de istifade edecek midir? Bu husus kesin değil, muhtemeldir. 3- Hadiste yeryüzünün baştan sona mescid kılınması var. Yani her tarafında secde yapılabilir, secde için muayyen bir yer aramak gerekmez. Hadisi, daha önceki milletlerin dünyanın her yerinde ibadet yapamadıklarını ifade eder. Bu madde bazı farklı yorumlara tabi tutulmuştur. * İbnu't-Teymî der ki: "Bundan murad, "Arz benim için mescid ve temiz kılındı" demektir. Benden öncekiler için sadece mescid kılınmıştı, temiz kılınmamıştı. Zira Hz. İsa yeryüzünde seyahat eder, namaz vakti nerede girerse, orada namazını kılardı." İbnu't-Teymî'den önce Dâvudî de böyle demiştir. * Bazı alimler de şöyle der: "Öncekilere, temiz olduğu hususunda kesin kanaat hasıl olan yerlerde ibadet etmeleri mübah kılınmıştı. Bu ümmete ise pis olduğu hususunda yakin hasıl ettikleri yerler dışında her yer temiz kılınmıştır." * En doğru açıklama Hattabi'ye aittir. Der ki: "Resulullah'tan önceki nebilere sadece hususi yerlerde ibadet etmeleri mübah kılınmıştı. Kilise, manastır, havra gibi." Amr İbnu Şu'ayb'ın şu rivayeti de bunu te'yid eder: "...Benden önce kiliselerinde namaz kılarlardı." Şu halde bu ibare münakaşayı bertaraf edip, yeryüzünün mescid olmasının Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bir hususiyeti olması meselesinde nass'dır. Bu söyleneni teyid eden bir rivayet Bezzar'da gelmiştir: "Geçmiş peygamberlerden hçbiri mihrabına gelmedikçe namaz kılmazdı." 4- Hadisten tahur (temiz) olan bir şeyin bir başkasını da temizleyeceği (mutahhir olacağı) hükmüne varılmıştır. Zira tahurdan murad, tahir (temiz) olsaydı, bununla husuiyet sabit olmazdı. Hadis ise, hususiyeti isbat için beyan edilmiştir. İbnu'l-Münzir ve İbnu'l-Carud, Hz. Enes'ten şu rivayeti kaydederler: "Bana her temiz (tayyib) yer, mescid ve tahur kılındı." Burada tayyib'in manası tahirdir. Eğer, tahur'un manası tahir olsaydı hasıl'ı tahsil gerekirdi. Bu hadisle, bazıları teyemmüm de su gibi hadesi gidereceğine istidlal etmiş, "Çünkü ikisi de aynı vasıfta birleşmektedirler" demiştir. Ancak bu istitlal su götürür. Ayrıca, yeryüzü nevinden her şeyle teyemmüm yapılabileceğine de hükmedilmiştir. Bu husus bir başka hadisle te'kid edilmişthir. "Arz benim ve ümmetim için her şeyiyle mescid ve tahur kılındı." 5- Hadis, her nerede namaz vakti girerse namaz kılınacağını söyler. Burada, başka hadislerde gelen tasrihatla alimler şöyle derler: "Yeryüzü bana tahur kılındı. Ümmetimden kim namaz vaktine girer, su bulamazsa, toprakla teyemmüm yaparak hadesten temizlenir ve namazını kılar. Su yok diye namazı terketmez." Ahmed İbnu Hanbel'in bir rivayetinde "(Namaz vaktine girer, su bulamazsa) üzülmesin), yanında suyu da mescidi de mevcuttur." 6- Hadis ganimetin helal kılınmasını da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bir hususiyeti olarak ifade eder. Bu hususu açıklayan Hattabî der ki: "Önceki peygamberler iki kısımdı. 1) Bir kısmına cihad etme izni yoktu. Bunlara ganimet yoktu. 2) Bir kısmına cihad etme izni verilmişti. Ancak savaşta ganimet alsalar onu yeme izni yoktu. Bir ateş gelip hepsini yakıyordu. Bazı alimler Helal kılınmasından maksad ganimette dilediği gibi tasarruf etmedir" demiştir. Ancak doğru olanı, önceki görüştür." Cihad bahsinde ganimet meselesi genişçe açıklandı (1131 numaralı hadis görülsün, 5. cilt sayfa 231). 7- Resûlullah'ın bir hususiyeti ona şefaat yetkisinin verilmesidir. Buradaki şefaatten maksad; Kıyamet günü Mevkıf'te hesap vermek üzere bekleyen insanların hepsine şâmil olan ve onların bekleme sıkıntısından rahatlamalarını sağlayacak olan şefaat-i uzmâdır. Bunun vukuunda ülemâ ihtilaf etmemiştir. Ancak bu şefaat hakkında şu görüşleri ileri sürenler de olmuştur: * Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hasâisine giren şefaatten maksad "talebinde reddedilmemesi"dir. * Bu şefaat, kalbinde zerre miktar imanı olanların cehennemden çıkması için yapacağı şefaattır. Çünkü, kalbinde fazlaca imanı olanlara, başkalarının şefaati de vaki olacaktır. (Bu görüş, Kadı İyaz'ındır). * İbnu Hacer: "Bana öyle geliyor ki Kâdı İyaz'ın söylediği ile birinci şıkta zikredilen şefaat kastedilmiştir. Çünkü şefaatla ilgili hadiste her ikisi de mevzubahis edilmektedir" der. * Beyhakî: "Resulullah'ın hususiyetini teşkil eden şefaatin, küçük ve büyük günahları işleyenlere yapılacak şefaat olması muhtemeldir. Çünkü, küçük günah sahiplerine başkaları da şefaat edecektir. Büyüklere ise sadece Resulullah şefaat edecektir" der. * Kâdı İyaz, bazılarının: "Bu şefaatten maksad reddedilmeyecek olan şefaattir" dediğini nakleder. İbnu Abbâs'ın bir rivayetinde, mealen: "Bana şefaat verildi, fakat ben onu dünyada kullanmayıp, ümmetim için ahirete bıraktım. Bu ahirette Allah'a şirk koşmayanlar lehinde olacaktır" denir. Amr İbnu Şu'ayb hadisinde: "...bu sizlerle, Allah'ın bir olup başka ilah olmadığına şehadet edenlerin lehine olacaktır" denmiştir. Bu hadisteki hususi şefaatten muradın, tevhid' den başka salih ameli olmayan kimseleri ateşten çıkaracak olan şefaattir. Bu hususta ülema, rivayetlerin ihtiva ettiği farklılıklara dayanarak başka görüşler de beyan etmişlerdir. 8- Hadiste "Ben ahmer (kırmızı) ve esved (siyah) olanlara da gönderildim" buyurulmaktadır. Ahmer'le Acemler yani Arap olmayanların, esved'le de Arapların kastedildiği ifade edilmiştir. Ancak ahmer'le insanlar, esved'le cinlerin kastedilmiş olabileceği de söylenmiştir. Aslındaiki mana da doğrudur. Zira Müslim'de gelen bir rivayette "Ben bütün mahlukata gönderildim" buyurulmuştur. 9- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın diğer peygamberlere karşı haiz olduğu üstünlükler meselesine gelince, açıklamamızın bidayetinde temas ettiğimiz üzere Müslim'in Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'tan kaydettiği vechinde, iki fazilet daha ilave edilmektedir: * "Bana cevâmi'u'lkelim verildi" * "Benimle peygamberler mühürlendi" Böylece iki hadiste zikredilen hasletlerin sayısı yediye çıkmaktadır. Müslim'in Huzeyfe (radıyallahu anh)'tan kaydettiği bir diğer hadiste -ki müteakiben gelecek- "üç" hasletle üstün kılındığını belirtir. Bunlardan ikisi farklıdır: * "Saflarımız meleklerin safları düzeninde kılındı: * Bana, Bakara suresinin sonundaki şu iki ayet verildi: Bu ayetler Arş'ın altındaki hazinedendir." Böylece "âmener resul" diye bilinen ve aşır olarak da okunan bu âyetlerde zikri geçen: * Ümmetinden Allah'ın eski ümmetlerdeki isr'i (ağır yükü) kaldırması ve tahammül edemeyeceği yükten sorumlu tutmaması ile, * Ümmetinin hatâen yaptığından ve unutarak yapmadığından affedilmesi kastedilmiş olmaktadır. Bunlarla mezkur haslet dokuza çıkar. İbnu Hacer, Ahmed İbnu Hanbel ve Bezzâr'ın Müsned'leri gibi Kütüb-i Sitte dışındaki bazı kitaplarda Resûlullah'ın hasâis'ini beyan eden rivayetlerle sayıyı onaltıya çıkarır: * "Bana arzın anahtarları verildi" َِ * "Ahmed diye isimlendirildim" * "Ümmetimin en hayırlı ümmet kılındı" * "Benim geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi" * "Bana kevser verildi * "Arkadaşınız Kıyamet günü Livâu'lhamd'in sahibidir" * "Şeytanım kâfirdi, Allah ona karşı bana yardımcı oldu da müslüman oldu" İbnu Hacer, tahkiki derinleştirenlerin, bu hasletlerin sayısını artıracağını belirttikten sonra Ebu Sa'id enNeysâburî'nin Şerefu'l-Mustafa adlı kitabında Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, diğer peygamberlere imtiyaz teşkil eden hasetletlerinin altmışa çıktığını söylediğini belirtir. Şu halde, hadislerde gelen bu çeşit rakamlar kesin bir miktara değil, öğrenmeyi kolaylaştırmak için parça parça tebliğe delalet etmektedir. Hadislerde çeşitli vesilelerle bu gruplamalara rastlanır; bazan büyük günahlarla ilgili olarak, bazan Allah'ın sevmediği hasletler olarak vs. farklı rivayetlerde farklı rakamlar ve farklı meseleler zikredilir. Bu çeşit ifadeler arasında tearuz aramak gerekmez. Mevzuun derinliğine, şumûlünün genişliğine, müfredatının çokluğuna bir delil olur.[424] 9- Hadisten Çıkarılan Bazı Fevâid: Zikrettiklerimizden ayrı olarak şu hususlar da dikkat çekmektedir: * Allah'ın nimetlerini saymak meşrudur. * Sorudan önce ilim beyan edilmiştir. * Arzda asıl olan temizliktir. * Namazın sıhhati, bu maksadla yapılmış mescidlerde kılınmasına bağlı değildir. Nitekim "Caminin komşusunun namazı camide olursa muteberdir" hadisi zayıftır. Sahîh olduğu kabul edilse cemaate teşvikte mübalağa üslubunun ihtiyarı olarak te'vili gerekir. * Serahsî, el-Mebsut'ta bu hadisle istidlal ederek insanın kerîm (değerli) bir varlık olduğuna dikkat çekmiştir. "Çünkü der insan su ve topraktan yaratıldı. Her ikisinin de temizliği (nasslarla) sabittir. Öyleyse bu durumda, insanın (aslının temizliği ve dolayısıyla) kerâmeti beyan edilmiş olmaktadır."[425] َو َع ْن ُحذَيفة َر ِض َي ـ6314 ـ6 هّللاُ َعْنه قَا َل ِ قَا َل :# َث ََ ٍث َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ نَا َعلى النَّا ِس ب ْ نَا َك ُصفُو ِف ِهضل فُ : ُج ِعلَ ْت ُصفُوفُ نَا ا َو ُج ِعلَ ْت لَ ََئِ َكِة، َ م ْ ال ’ إ نَا َط ُهوراً َها لَ ْرَبتُ َو ُج ِعلَ ْت تُ َم ْس ِجدا،ً َها ُّ َء ْر ُض ُكل َما ْ ِجِد ال ْم نَ ذَا ل ]. أخرجه مسلم . َ 4. (4350)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İnsanlara karşı üç şeyle faziletli (üstün) kılındık: * Saflarımız meleklerin safları düzeninde kılındı. * Arzın tamamı bize mescid kılındı. * Toprak bize, su bulamadığımız zaman, tahûr (temiz ve temizleyici) kılındı." [Müslim, Mesâcid 4, (522).][426] ِي هريرة َر ِض َي ـ6315 ـ1 هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن أب َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ِ ٍهى قَا َل :# ِم َن ا َم ’ ا ِم ْن نَب ْع ِط َى ِم َن ا اُ َم َن ْنب Œ ِيَا ِء إَّ هُ آ ُ ل ْ يَا ِت َما ِمث ُر ُه ْم َّي، فَأ ْر ُجو أ ْن أ ُكو َن أ ْكثَ ْو َحاهُ هّللاُ تَعالى إل أ َو ْحياً وتِيتُهُ ُ ِذى أ َّ َما َكا َن ال َوإنَّ بَ َش ُر، ْ ْي ِه ال َمِة َ َعل ِقَيا ْ ال َ يَ ْوم تَابعا ]. أخرجه الشيخان . ً 5. (4351)- Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her peygambere mutlaka insanların inanmakta olageldikleri şeyler cinsinden bir mucize verilmiştir. Ama bana verilen (mucize) ise vahiydir ve bunu bana Allah vahyetmiştir. Bu sebeple Kıyamet günü, diğer peygamberlere nazaran etbâı en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum." [Buharî, Fezâilu'l-Kur'ân 1, Î'tisâm 1; Müslim, İman 239, (152).][427] AÇIKLAMA: 1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde de, diğer peygamberlere nasib olmayan bir hususiyetinden bahsetmektedir: Kur'ân'ın gelmiş olması. Aslında Aleyhissalâtu vesselâm başka mucizelere de mazhardır. Sanki onlar yokmuş gibi bir üslubla sadece Kur'ân-ı Kerîm'i medar-ı bahs etmesi, Kur'ân-ı Kerîm'in diğer mucizelerin hepsinin fevkinde yer tutmasından, onlarla kıyaslanamayacak kadar büyük bir ehemmiyet taşımasından ileri gelir. Bu noktada ilk akla gelen şudur: Resûlullah'ın mazhar olduğu diğer mucizelerin her biri cereyan ettiği anda ve müşahede eden insanlar için fiilî bir vak'adır. Meselâ bizler onlara da inanırız. Ama, kâfirler onlara efsâne diyebilirler. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm her günün mucizesidir ve Kıyamete kadar mucize olarak kalmaya devam edecektir. Kur'ân-ı Kerîm'in: "Eğer kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'ân'ın hak olduğunda şüpheniz varsa, haydi bir mislini getirin, cinler ve insanlar toplanıp birbirine yardımcı da olsalar bunu yapamazlar!" meâlindeki meydan okuyuşları hâlâ cevapsız kalmış, kimse bir benzerini yapamamıştır. Öyleyse, onun üzerindeki i'caz mühürü bütün haşmetiyle parıldamaktadır. 2- Hadisi açıklarken şarihler umumiyetle şu mânaya yer verirler: "Kendisiyle tahaddîde (meydan okumada) bulunduğum mucizem, bana gelmiş olan vahiydir, yani Kur'ân'dır. Çünkü O, çok açık bir i'caza (insanları aciz bırakan üstünlüğe) sahiptir. Hadisten murad başka mucizesi olmadığını söylemek değildir. Keza kendinden önceki peygamberlere gelen çeşitten mucize gelmediğini söylemek de kastedilmemiştir. Bilakis murâd, başkalarına benzeri verilmeyen, kendisine mahsus olarak verilen "en büyük mucize"dir. Çünkü her bir peygambere, kendine mahsus olmak üzere aynıyla bir başkasına verilmeyen mucize verilmiştir, o da kavmine bu mucize ile meydan okumuştur. Her bir peygamberin mucizesi, hitab ettiği kavmin haline uygun olarak geliyordu. Nitekim Firavun kavminde sihir çok yaygındı. Hz. Musa aleyhisselâm mucize olarak, sihirbazların yaptıklarına benzer şekilde bir âsa getirdi. Ancak sihirbazların yaptığı numaraların hepsini yuttu. Bu mucize bir başka peygambere verilmemiştir. Keza Hz. İsa'nın ölüleri diriltmesi, tedavi edilemeyen dilsizleri, abrasları tedavi etmesi de böyledir. Çünkü, o devirde tabibler, hekimler fazlaca zuhur etmiş idiler. Hz. İsa da onların hâzık oldukları iş nev'inden, onların yapamayacakları bir şey getirmiştir. İşte bu prensip gereği, Resûlullah, içlerinden çıktığı Araplar arasında belâgat fevkalâde ileri bir seviyede olduğu için onlara Kur'ân'la geldi ve bir sûresinin mislini getirmeye çağırdı, ama onlar buna muktedir olamadılar." 3- Sadedinde olduğumuz hadiste kastedilen murâd hususunda münferid görüşler de ileri sürülmüştür. Şöyle ki: * "Kur'ân-ı Kerîm'in diğer mucizelerin hilafına ne suretçe, ne de hakikatce misli yoktur. Halbuki diğer mucizeler, benzerleri olmaktan hâlî değildir" denmiştir. * "Her peygambere, sûreten veya hakîkaten misli kendinden öncekilere verilmiş olan mucizeler gelmiştir. Halbuki Kur'ân'ın misli daha önce hiçbir peygambere verilmiş değildir. Bu sebeple Aleyhissalatu vesselâm, sözüne: "Kıyamet günü etbâı en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum" temennisini ilave etmiştir' denmiştir. * "Ona verilen Kur'ân'a başkalarına verilenin hilâfına hayal ârız olmaz. O, mu'ciz bir kelamdı, hiç kimse ona benzeyeceği tahayyül edilebilecek bir şey getiremez. Çünkü öbür peygamberlerin mucizelerinde sihirbazların benzerini tahayyül ettirebileceği şeyler de vardır. Bu sebeple sihirle mucize arasını ayırmak isteyenin, aklını çalıştırması gerekir. Halbuki akıl bu işi yaparken hataya düşebilir. Bazan aklî muhakeme yapan kimse hataya düşerek sihirle mucizeyi eşit görebilir" denmiştir. * "Bütün diğer peygamberlerin mucizeleri, onların asırlarının inkırâz bulmasıyla son bulmuştur. Mucizelerini sadece hazır olanlar görmüştür. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'in mucizesi Kıyamete kadar bâkidir. Üslûbuyla, belâgatıyla, gaybten haberleriyle harikulâdedir. Hiçbir asır geçmez ki, onun olacak diye haber verdiklerinden biri zuhûr etmesin. Bu hal onun davasının sahîh olduğuna delildir" denmiştir. * "Geçmiş mucizeler hep hissî, yani beş duyu organı ile algılanacak çeşitten idi, gözle görülebiliyordu: Hz. Sâlih'in devesi, Hz. Musa'nın âsası gibi. Kur'ân-ı Kerîm'in mucizesi ise basîretle müşahede edilebilmektedir. Bu sebeple ona tabi olanların sayısı daha çoktur. Zira baştaki gözle müşahede edenler, müşâhede edilen şeyin inkirazıyla son bulur. Ama mucizeyi akıl gözüyle müşâhede edenler bâkidir. İlk müşâhitlerden sonra gelenler de müşâhede etmeye devam ederler" denmiştir.
.İbnu Hacer der ki: "Bu sözlerin hepsini bir kelamda toplamak mümkündür. Çünkü bunların hepsi öz itibariyle birbirinin aynıdır." Şarihimiz devamla, hadisin sonundaki "Ümid ederim, Kıyamet günü bana tâbi olanlar, hepsinin tâbilerinden çok olacak" cümlesini, Resûlullah'ın, sözünün başında zikrettiği müstemir Kur'ân mucizesinin bir sonucu olarak ilave ettiğine dikkat çeker. "Çünkü der, Kur'ân faidelerinin çokluğu, dâvet, hüccet ve olacağı ihbar gibi mühim hususları içine almakla, sağladığı menfaatlerin umûmiliği, keza hazır olanlara, gâib olanlara, bulunanlara, bulunacak olanlara umûmî faydalılığı sebebiyle (Kur'ân'dan istifade edeceklerin çok olacağını tahmin ederek) böyle bir ümitte bulunması pek muvafık düşmüştür. Gerçekten bu ümid tahakkuk etmiştir. Zira Aleyhissalâtu vesselâm, kendine tabi olanları en çok olan peygamberdir." Bazı âlimler Kur'ân-ı Kerîm'in i'cazını dört noktada hülâsa ederler: 1) Te'lifindeki güzellik, yani kelimelerin i'caz ve belâgat içerisinde kaynaşması. 2) Siyâk şekli ve üslûbu. Bu yönüyle, Arapların nazım ve nesirde belâgatıyla meşhur ediblerinin üslubuna muhalefet eder. Öyle ki, onların akılları da Kur'ân karşısında hayrete düştüler ve hayran kaldılar. Bir benzerini yapmaya onları zorlayan pek çok sebebe rağmen bir benzerini getiremediler. 3) Geçmiş ümmetlerin ahvali ve ehl-i kitaptan pek nadir kimselerin ancak bilebildiği eski şeriatler üzerine olan beyanlar. 4) Vukûa gelecek hâdiselerden ihbârı. Bunların bir kısmı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, bir kısmı da daha sonraki asırlarda meydana gelmiştir. Bu dört şey dışında, başka hususlarda da inkârcıları aciz bırakan âyetler vârid olmuştur. Buna rağmen, Resûlullah'ı tekzibe onları mecbur kılan pek çok sebepler vardı. Mesela yahudileri, ölümü temenni etmeye davet etmesi, Kur'ân'ı dinleyenin ürpermesi, okuyanın tekrardan usanmaması, dinleyenleri bıktırmak şöyle dursun, her tekrarda terâvet ve lezzetinin daha da artması, Kıyamete kadar korunması, çeşitli ilim ve marifetleri cem etmesi, insanları şaşırtan yönlerinin bitmeyişi, faydalarının tükenmeyişi.[428] 4- Kur'ân'ın İnkârcılarına Cevap: Aşağıya, sadedinde olduğumuz hadisi şerh ederken Müslim şârihi merhum ve mağfur Ahmet Davudoğlu hocanın Kur'ân-ı Kerîm'in faziletini inkâr eden nâdanlara cevabî mahiyetteki nefis bir açıklamasını aynen kaydediyorum: "Maalesef bugün bazı dinsizler her fırsatta Kur'ân-ı Azîmüşşân'a dil uzatmakta, onun hâşâ bir Arap düzmesi oluğunu iddia edecek kadar ileri gitmektedirler. Bunların içinde: "Kur'ân'dan ne olacak? O'nu ben de yazarım" diyen yiğitler bulunduğunu da işitiyoruz. Omuzlarının üzerinde kafa değil mankafa dolu birer susak taşıdıklarının bile farkına varamayan bu gafillerle ilmî münakaşaya girişmek abesle iştigal olur. Böylelere verilecek en kestirme cevabı biz yine Aziz Kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'de buluyoruz: "Haydi (yiğitler), siz de şu Kur'ân gibi bir Kur'ân getiriverin!.." Kur'ân'a nazîre yazacaklar çoktur; fakat ondört asırdır yazan yoktur. Neredesiniz be koç yiğitler!.. Tam 14 asırdır meydan sizin! O kadar kolay bir şeyi hâlâ hazırlayamadınız mı?.. Bütün Kur'ân'a nazîre yazmak sizi terletecekse, ondan vazgeçtik; hiç olmazsa "Kurân sûreleri gibi on sûre getirin!.." bu da kâfî... Niye susuyorsunuz; onu da mı yapamayacaksınız? Üzülmeyin canım! hiç olmazsa Kevser sûresi kadar, yani üç âyetten ibaret "Kur'an sûresi gibi bir sûre getirin!.." Ondört asırdır vaadlerinizi bekliyoruz. Artık bu kadarcığını da yapamazsanız yazıklar olsun size! Yiğitliği de batırdınız, insanlığı da... Bizim bildiğimiz; yiğit verdiği sözün üzerine can veren adamdır. Ya dediğini yapar; ya ölür. Siz hâlâ utanmadan yaşıyor, sıkılmadan insan arasına çıkıyorsunuz. Eyvahlar olsun size!.. Şimdi adam akıllı rezil oldunuz ya, biraz beni dinleyin! Siz bu kara sevdadan vazgeçin! Zira imkânı yok yapamazsınız. Güneşe tükürmeye kalkışan yakalarını kirletmekte kalır derler. Değil sizin gibi ismini bile kekelemeden söyleyemeyenler, fesâhat ve belâgat ile dünyaya ün salmış nice koç yiğitler ortaya çıkmış; fakat Kur'ân-ı Kerîm'in icâzı karşısında hiçbir şey yapamamış; yabancı köpekler gibi kuyruklarını kısarak kemâl-i rezâletle ortadan çekilmişlerdir. Peygamberlik iddiasında bulunan yalancı Müseyleme'yi bu bâbda misâl göstermek kâfidir. Marifetlerini tarihten öğrenebilirsiniz!... Ey Muannidler! Bilmiş olun ki Kur'ân-ı Kerîm'i değiştirmek veya ortadan kaldırmak şöyle dursun, O'nun bir harekesine bile dokunamayacaksınız. Neden biliyor musunuz? Çünkü O'nu muhafaza eden bizzat Allah'tır. Teâlâ Hazretleri sair semavî kitapların muhafazasını o kitaplarla amel edenlere tevdi etmişti. Bugün bu kitapların hali meydandadır. Kur'ân-ı Azimüşşan'ı ise bizzat kendisinin muhafaza edeceğini bundan ondört asır önce: "Hiç şüphe yok ki o Kur' ân'ı biz indirdik biz!.. Hem hiç şüphe yok ki biz onu mutlaka muhafaza edeceğiz" (Hicr 9) buyurarak cihana ilân etmiştir. Şurası calib-i dikkattir ki âyeti kerimede sekiz-on tane te'kid biraraya gelmiştir. Şöyle ki: 1) Bu âyet, ismi üstünde te'kid edatı olan "inne" ile başlamıştır. 2) "İnne"nin ismi cem'i mütekellim zamiri olup Allah'a raci'dir. Bu zamirin cemi' oması ta'zim ve te'kid ifade eder. 3) "Nahnu" zamiri "inne"deki zamirin te'kididir. Yahut müptedadır. Her iki halde de te'kid bildirir. 4) "Nezzelnâ" fiilinin faili de tazim için cem'i' sigası ile gelmiştir. 5) Cümle, isim cümlesidir. "Vav" ile yukarıya atfedilen ikinci cümlede hal yöne böyledir yani. 6) "İnne" tahkik ve te'kid edatıdır. 7) "Na" cemi' mütekellim zamiridir. "Lehu" câr ve mecrur olup kasır ve hasır için müteallakından önce zikredilmiştir. 9) "Lehâfizûn"un başındaki lâm, te'kid ifade eden lâm'ı haliyyedir. 10) Cümle isim cümlesidir. Görülüyor ki, bu âyet-i kerimede tam on tane te'kid vardır. Acaba bunun hikmeti nedir? Hikmetini anlamak için bir nebzecik Maâni ilmine müracaat edelim. O ilim diyor ki: Kendisine söz anlatlan kimse, ya hal-i zihindir, yani söylenilen şeyi yeni işitir. Yahut biraz bilir de tereddüt halindedir. Fakat hakikati öğrenmek ister; yahut da bilir de inkâr eder. İşte hâl-i zihin bulunan kimseye o söz hiç te'kidsiz anlatılır. Mütereddit bulunana te'kidli söylemek iyi olur; inkâr edene ise inkârının derecesine göre bir, iki veya daha fazla te'kid vasıtaları kullanılarak ifade etmek vaciptir. İlm-i Maâini'nin bize lazım olan izahatı burada bitti. Şimdi düşünelim: Kur'ân-ı Kerim'e dil uzatmak cür'etkarlığında bulunan küstahlar, şüphesiz ki onu inkâr edenlerdir. Âyet zaten onlara cevap olarark nazil olmuştur. Arapçada te'kid vasıtaları çoktur. Bunlardan biri de sözü tekrarlamaktır. Âyetteki bu on te'kidi bir an için sözün tekrarı farzedersek, mütecavizlere Teâlâ Hazretleri bir şeyi tam on defa tekrarlayarak yani on defa onu ben indirdim ben muhfâza edeceğim buyurarak te'kid etmiş olur ki, bu iş, söz anlayan bir insan için kafasına odunla vurmaktan daha müessirdir. Üstelik te'kid münkire karşı yapıldığı cihetle on te'kid ona on defa kâfir demeyi de tazammum eder. Demek oluyor ki, Kur'ân-ı Kerîm'e dil uzatan hainler en azından on kat katmerli kâfirdirler. Bu mâna âyetten kinaye yolu ile çıkarılır. Âyet-i kerîme iki tarafı da keskin bir kılıç gibi iki şey'e delildir. Yani hem Kur'ân'a dokunmak isteyenlerin dillerini kesmekte, hem de belâgata örnek olmaktadır. Bu babta son sözüm şudur: Kuş beyni kadarcık bir beyne sahip olanlar bile düşünürlerse anlarlar ki, ondört asırdan beri bunca düşmandan bir tanesinin, Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyetine dahi nazîre getirememesi, O'nun mucize olduğuna en büyük delildir."[429] َر ِض َي ـ6312 ـ4 هّللاُ َعْنه أن ر ُسو َل هّللاِ ـ و َع # قَا َل: [ ى ُكْن ُت ِم َن ا ْنهُ ْرنا،ً َحته فَقَ ْرناً قَ َ ُرو ِن بَنِى آدَم ِر قُ ُت ِم ْن َخْي بُ ِعث ِذى ْ َّ ْر ِن ال قَ ْ ل ُكْن ُت ِم ]. أخرجه البخاري. ْنهُ 6. (4352)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ademoğlu nesillerinin en temizinden süzüle süzüle gelerek bulunduğum nesilde ortaya çıktım." [Buharî, Menâkıb 23.][430] AÇIKLAMA: Karn kelimesi, bir asırda yaşayan insanlar cemaatine denir. Dilimizde bu mânaya en yakın kelime nesildir. Bizim nesil deyince, kısmen bizimle beraber aynı zamanda yaşayan insanlar kastedilir. Âlimler karn ile ortalama yüz yılı kastetmişlerdir. Yetmiş yıl ve daha başka müddetlere de karn denildiği olmuştur. İbnu Hacer'in kaydettiğine göre karn'la kastedilen müddet hakkında "on" ile "yüzyirmi" yıl arasında değişen ihtilaflar olmuştur. Bu ihtilafı "karn, tamamen helak olup hiçbir ferdinin kalmadığı bir topluluktur" diyerek cem etmeye çalışan da olmuştur. Ancak çoğunlukla karn deyince yüz yıllık müddetin kastedildiği kabul edilmiştir. Yapılan açıklamadan anlaşılacağı üzere karn, sadece zaman dilimi ifade etmez, o dilim içerisinde yaşamış bulunan insanları da ifade eder. Bu sebeple İbnu Hacer, "Birbirine yakın bir zamada belli ve muayyen bir işe iştirak etmiş kimseler" diye tarif ettikten sonra, "Bir din veya mezhep veya amel etrafında bir reis veya peygamber tarafından onlar zamanında toplanmış bulunan kimseler cemaati" diye tarif edildiğini de belirtir. Bu görüşe göre karn, belli bir vasıfla muttasıf olan, aralarında müşterek bir gaye ve yön bulunan insanların cemaatine denmiş olmalıdır. İbnu'l-Arabî, karn kelimesini akran kelimesinden geldiğini, dolayısıyla yaşıt insanlar neslini ifade ettiğini, bunun da 20-70 yıl arası bir müddet olduğunu, her devirde insanların ortalama ömrünün bu olması sebebiyle, en makul açıklamanın böyle demek olacağını söyler. Sadedinde olduğumuz hadis, Resûlullah'ın Hz. Adem'den beri her seferinde zinadan uzak, nezih evlenmelerle teselsül edip, en sonunda bütün Araplarca sayılan ve sevilen Kureyş ve onlar içerisinde en ziyade itibar gören Benî Hâşimoğullarından geldiğini ifade etmektedir. Hadiste geçen ًرناْ ْرنَا فَقَ َق ibaresini değerlendiren âlimler, fe edatının fazilette tertibe delalet ettiğini, dolayısıyla Resûlullah'ın mensup olduğu neseb zincirinin, (aleyhissalâtu vesselâm)'ın doğumuna yaklaştıkça faziletinin arttığının ifade edildiğini söylerler. Nitekim Resûlullah'ın nesebi Hz. İbrahim'e kadar çıkmaktadır. İbnu Sa'd'ın kaydettiği bir rivayette, Hişâm İbnu Muhammet İbnu's-Sâib el-Kelbî babasından şunu nakleder: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın beş yüz kadar büyükannesini yazdım, bunlar arasında hiçbirinde sifâh (zina) ve diğer câhiliye pisliklerinden birine rastlamadım."[431] َر ِض َي ـ6313 ـ4 هّللاُ َعْنه قَا َل َو َعْنهُ َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ُل ا ِلى َو َم قَا َل :# ثَ َم ’ ثَ َوأ ْج َم ْن لَهُ إَّ فَأ ْح َسنَهُ ِل َر ُج ٍل َبنَى َبْيتاً ِيَا ِء َقْبِلى َكَمثَ ب ُو َن َويقُول َوَي ْع َجبُو َن لَهُ ِ ِه ُطوفُو َن ب َجعَ َل النَّا ُس يَ ِويَ ٍة ِم ْن َزَوايَاهُ فَ ْبنَ ٍة ِم ْن َزا َمْو ِض َع لَ َو : ََأنَا بَنَةُ َّ َك الل ْ ؟ فَأنَا تِل ْبنَةُ َّ ْت هِذِه الل هَّ ََ ُو ِضعَ ِىهِي َن ُم النَّب َخاَتَ ]. أخرجه الشيخان . 7. (4353)- Yine Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Benimle benden önceki diğer peygamberlerin misâli, şu adamın misali gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapmıştır, sadece köşelerinin birinde bir kerpiç yeri boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve (o eksikliği görüp): "Bu eksik kerpiç konulmayacak mı?" der. İşte ben bu kerpiçim ben peygamberlerin sonuncusuyum." [Buharî, Menâkıb 18; Müslim, Fedâil 21, (2286).][432] AÇIKLAMA: 1- Hadiste, geçmiş peygamberler ve insanları irşad etmek üzere getirdikleri şeriatler, temelleri atılıp, üzerine duvarların örülmüş, tamamlanmak üzere tek kerpici eksik kalmış, mükemmel güzel bir binaya benzetilmektedir. İşte bu risalet binasını tamamlayacak sonuncu tuğla Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) olmuştur. 2- Hadisten şu hükümler çıkmaktadır: * Meselelerin anlaşılmasını kolaylaştırmak için teşbihler yaparak temsiller getirmek câizdir. * Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, diğer peygamberler üzerine fazileti vardır. * Resûlullah son peygamberdi ve O'nunla şeriatler kemâle ermiştir. Her peygamberin şeriati kendine nisbetle kâmildir, ancak şeriat-ı Muhammediye'ye nisbetle eskiler eksik olmaktadır. [433] َو َع ْن أنَ ٍس َر ِض َي ـ6316 ـ4 هّللاُ َعْنه قَا َل َم قَا َل :# ِة فَأ ْستَْفتِ ُح َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ِقيَا ْ ال َ ِة يَ ْوم َجنَّ ِز آتِى بَا َب ال . ُن ْ َخا ْ َت َم ؟ فَيَقُو ُل ال : ْن أْن َح ُو ُل فَأق : ُم َح همد.ٌ فَيَقُو ُل: تَ ِمْر ُت أ ْنَ أفْ ُ َك أ ب ’ َك ِ ْبلَ َح ]. أخرجه مسلم . ٍد قَ 8. (4354)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ben kıyamet günü cennetin kapısına gelip açılmasını isterim. Hâzin (kapıcı melek): "Sen kimsin?" diye seslenir. Ben: "Muhammed'im!" derim. Bunun üzerine "Sana açıyorum. Senden önce kimseye açmamakla emrolundum!" diyecek!" [Müslim, İman 333, (197).][434] ِن َم ـ6311 ـ4 ِ ُّي ْسعُوٍد : [ َر ِض َي ـ و َع ِن هّللاُ َعْنه قَا َل اْب هى النَّب َصل ْط َحا ِء َمَّكةَ ِيَ ِدى َحتهى َخ َر َج الى بَ َص َر َف فَأ َخذَ ب َّم اْن َء. ثُ ل ِع َشا ْ # ا َوقا َل َّي َخ هطا،ً َسنِى َو َخ َّط َعل تَْب . ِ ْم َر َح َّن ِم ْن َخ هط فَأ ْجل : َ ِ َك َ ه ْي َك ِر َجا ٌل َف ََ تُ َكل ِهى إلَ ْنتَ َسيَ َّم َم َضى َحْي ُث ُهْم. فإنَّهُ ِ ُمو َك ثُ ه فإَّن ُهْم لَ ْن يُ َكل َرى َع َمُهْمَ، أ ِرى أ ْج َسا َوا أتَانِى ِر َجا ٌل َكأَّن ُهُم ال ُّز ُّط أ ْشعَا ُر ُه ْم تُ َجاِل ٌس فى َخ هطِى إذْ ُه أ و َن َرادَ فَبَ ْينَا أنَا ْنتَ َويَ ْشراً َرى قِ َو ََ أ ْو َرةً َّم يَ ْص َخ َّط ثُ ْ ِو ُزو َن ال َجا َّيَ يُ َء دُ .# نِى َر ُسو ُل هّللاِ ُرو َن إلى َر ُسو ِل إل هّللاِ ِل َجا ْي َّ َّى ْن آ ِخِر الل َحتهى إذَا َكا َن ِم # َجاِل ٌس فَدَ َخ َل َعل َوأنَا َرقَدَ نَفَ َخ َو َكا َن إذَا َرقَد،َ َو َّسدَ فِ ِخِذى فَ َو َخ . ِهسدٌ فِ ِخِذى هطِى فَتَ أتَى ِر فَبَ ْينَا أنَا قا ِعدٌ و ُه . َجا ٌل َو ُمتَ ْ ُم َم إذ ا ِي ٌض، هّللاُ أ ْعلَ ِهْم ثِيَا ٌب ب ْي َعلَ َّم قَ ْي ِه ثُ ِر ْجلَ ِعْندَ َو َطائِفَةٌ َرأ ِس ِه ِمْن ُهْم ِعْندَ َس َطائِفَةٌ َجلَ َّى، فَ َهْوا إل ِل، فَاْنتَ َج َما ْ ِ ِهْم ِم َن ال َل َم ب ا ْ َى ِمث وتِ ُ قَ ُّط أ َرأْينَا َعْبداً ُهْم َما ُوا بَ ْينَ ال ِ ُّى َى هذَا النَّب ِوتِ ِن أ َما إ َّن َعْينَ ْي ِه تَنَا َم ًث بُهُ يَقْ َظا ُن ا ْضِربُوا لَهُ ْ َجابَهُ أ َك َل ِم ْن َوقَل َم . ْن أ ِ ِه، فَ َوش َراب َس إلى َطعَاِمِه َودَ َعا النَّا َّم َجعَ َل َمائِدَة،ً ثُ ٍد بَنَى ق ْصراً ِ ُل ُم َشيه ْ ِمث َعاقَب ِجْبهُ ْم يُ َو َم ْن لَ ِ ِه، َو َشِر َب ِم ْن َش َراب ِرى َم ْن ُه ْم؟ اِمِه، َو َه ْل تَدْ َن # فقَا َل: َسِم ْع ُت َما قَا َل ه ُؤ ََِء، َوا ْستَْيقَ َّم ا ْرتَفَعُوا طعَ ه.ُ قَا َل: ثُ ُت ْ ل ُم ق : ُ قَ : هّللاُ . ا َل َو َر ُسولَهُ أ ْعلَ َ م ْ ُه Œ ْم ال ُم ئِ . قَال: َكةُ هُ ا ْعلَ ُ َو َر ُسول ُت هّللاُ ْ ل ِذى َض َر َب َُوهُ؟ قُ َّ ُل ال َمثَ ْ فَتَدْ . قَا َل: ال َّر ْحم ُن بَنَى ِرى َما ال َها ْي َودَ َعا ِعبَادَهُ إلَ َجنَّة،َ ْ َعاقَبَهُ ِج ال . ْبهُ ْم يُ َو َم ْن لَ َجنَّة،َ َجابَهُ دَ َخ َل ال َف َََم ْن أ ْ ]. أ ْخ َرجه الترمذي وصححه. ُمَرادُ ِق ْش َو « ِر ال ْ ِال ب » ِيَا ُب ه ِهْم الث . ثِيَ ْي َرى َعلَ َو ََ أ ِمْن ُهْم، ُمْن َك ِشفَةً َرى َعْو َرةً ُهْم أىَ أ َغ هطى َعْو َراتَ تُ ابا . ً 9. (4355)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) yatsı namazını kıldı. Sonra namazdan çıkınca elimden tuttu. Bathâ-i Mekke'ye kadar gidip orada beni oturttu. (Yere dairevî) bir hat çizip: "Hattından dışarı çıkma! Sana bazı kimseler gelecek, sakın onlara bir şey söyleme. Zira onlar seninle konuşacak değiller!" buyurdu. Sonra dilediği yere çekip gitti. Ben çizgimin içinde otururken bana bir grup insan geldi. Esmer renkleriyle sanki Hindûlara benziyorlardı. (Pek uzun olan) saçları, vücutlarını öylesine örtmüştü ki, ne bir avret yerlerini ne de bir elbiselerini görüyordum. Bana kadar geldiler, ancak çizgiyi geçmediler. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)(ın gittiği yere) yürüdüler. Gecenin sonuna doğru Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm), ben otururken yanıma geldi ve çizgiden içeri girdi. Dizime dayanıp yattı. Yatınca (ağzından) soludu. Ben oturuyordum, O da dizime dayanmış vaziyette böyle duruyorduk. Derken, üzerinde beyaz elbiseler olan bir grup adam geldi. Güzelliklerinin derecesini Allah bilebilir. Bana kadar yaklaştılar. Bir kısmı Aleyhissalâtu vesselâm'ın baş tarafına, bir kısmı da ayakları tarafına oturdular. Sonra aralarında konuşarak: "Biz şimdiye kadar bu peygambere verilen gibisinin, bir başkasına verildiğini hiç görmedik. Bunun gözleri kapalı, kalbi uyanık. Ona bir misâl verin!" (dediler ve şu temsili anlattılar): "Bir efendi köşk yaptırmış sonra bir ziyafet verip sofra kurmuş, insanları yiyip içmeye çağırmıştır. İcabet edenler gelip yemeğinden yiyip, suyundan içmiştir. İcabet etmeyenleri de cezalandırmıştır" dediler ve kalktılar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da kendine geldi ve: "Şunların ne dediklerini işittim. Onların kim olduklarını biliyor musun?" dedi. Ben: "Allah ve Resûlu bilir!" dedim. "Onlar meleklerdi!" buyurdu ve ilave etti. "Onların getirdikleri temsilin mânasını anladın mı?" "Allah ve Resûlü bilir!" dedim. Aleyhissalâtu vesselâm açıkladı: "Rahman (Olan Rabbimiz) cenneti kurdu. Kullarını ona davet etti. Kim davete icabet ederse cennete girer, kim de icabet etmezse onu cezalandırır." [Tirmizî, Emsâl 1, (2865).][435] ِن ـ6314 ـ54 ه َشاٍم قَا َل َو َع ْن َعْبِد هّللاِ ْب ـ : [ ِ هيِ َم َع النَّب ِيَ ِد ُع ُكنَّا # ب يَا ’ْن َت َر : ُسو َل هّللاِ َمَر َر ِض َي هّللاُ َعْنه فقَا َل ُع َمُر َو ُهَو آ ِخذٌ ْف ِسى، فقَا َل نَ َش ْىٍء إَّ َّى ِم ْن ُك هلِ َح ُّب إل ْف أ :# َ ِس َك َ ْي َك ِم ْن نَ َح َّب إلَ ِيَ ِدِه َحتهى أ ُكو َن أ ْف ِسى ب ِذى نَ َّ َوال َمُر َر ِض َي ، . هّللاُ َعْنه فَقَا َل ُع : فإنَّهُ َح اŒ َن ’ ُّب إ ْف ِس ْن ى َت أ َم ل . فقَا َل :# اَŒ ُر هى ِم ْن نَ َن يَا ُع ]. أخرجه البخاري . 10. (4356)- Abdullah İbnu Hişâm (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik. O sırada, Aleyhissalâtu vesselâm, Ömer (radıyallahu anh)'ın elinden tutmuştu. Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü! Sen bana, nefsim hâriç herşeyden daha sevgilisin!" dedi. Resûlullah hemen şu cevabı verdi: "Hayır! Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça (imanın eksiktir)!" Hz. Ömer (radıyallahu anh): "Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!" dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: "İşte şimdi (kâmil imâna erdin) ey Ömer!" buyurdular." [Buhârî, Fedailu'l-Ashab 6, İsti'zân 27, Eymân 3.][436] AÇIKLAMA: 1- Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), imanda ulaşılacak en yüce mertebenin (rütbetu'l-ulya) anahtarını vermektedir: "Kişinin kendisine olan fıtrî sevgisinden daha ileri bir sevgi ile Resûlullah'ı sevmesi." Hatta bazı zâhidler, hadiste Aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini belirtmişlerdir: "Ey Ömer, sen benim rızamı, helâk olmaya bile götürecek olsa, kendi hevâna tercih etmedikçe beni sevme dâvanda doğru söylemiyorsun." Hattâbi der ki: "Kişinin nefsini sevmesi tabiatında olan bir vak'adır, fıtrîdir. Başkasına olan sevgisi ise, sebeplerin tavassutu ile ihtiyaridir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ömer (radıyallahu anh)'a söylemiş bulunduğu ifadesinde, bu ihtiyarî sevgiyi kastetmiş olmalıdır. Çünkü tabiatın kalbedilip, üzerine yaratıldığı aslî şeklinin değiştirilmesi mümkün değildir." İbnu Hacer der ki: "Bu nokta-i nazardan, Hz. Ömer'in ilk cevabı, fıtratın ifadesi olmaktadır. Sonra düşündü ve istidlâl yoluyla anladı ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kendisine, nefsinden daha sevgilidir. Şundan ötürü ki: O (aleyhissalâtu vesselâm), hem dünyada ve hem de ahirette felakete atıcı şeylerden kurtuluş sebebidir. Böylece ihtiyarının iktizası olan şeyi de haber vermiş oldu. İşte bunun için, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın cevabı: "İşte şimdi ey Ömer!" Yani: "İşte şimdi anladın ve gerektiği şekilde konuştun!" oldu. Aynî, muhabbetin: * İclal ve tazim muhabbeti: Babaya karşı muhabbet gibi; * Merhamet ve şefkat muhabbeti: Evlada karşı muhabbet gibi; * Müşâkele (benzerlik) ve istihsan muhabbeti: İnsanların birbirine muhabbeti gibi, olmak üzere üç kısma ayrıldığını belirttikten sonra, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu sevgilerin hepsini cem ettiğini belirtir.[437] RESULULLAH'I SEVMEK NE DEMEK? Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı nefsimizden de fazla sevmemizin gereğini sadece bu ve benzeri hadiseler beyan etmez; Kur'ânî vahiyler de bunu te'kid eder ve sıkça hatırlatır:"Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakınlarınız, kazandığınız mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah'tan, Resulü'nden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, o zaman Allah'ın azabı gelinceye kadar bekleyin. Allah, kendisine itaatten çıkmış fasıklar topluluğuna yol göstermez" (Tevbe 24). Sevgi, kalbî bir hadise. Herkes peygamberi sevdiğini söyleyebilir, hatta sevmekte olduğunu zan da edebilir. İmanımızın sıhhatini mevzubahis eden bu mühim hadisede ne derece başarılı ve samimi olduk ve gerçeğe ulaştık? endişesi, mü'minlerin birinci problemi olmaya sezadır. Kur'an-ı Kerim buna pek çok âyette yer verir, adeta maddî ölçüler koyar: * Allah ve Resûlünün hükmüne itiraz etmemek: "Allah ve Peygamberi bir işe hükmettiği zaman, gerek mü'min olan bir erkek, gerek mü'min olan bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerde kendilerine muhayyerlik yoktur" (Ahzab 36). * Resulullah'ın konuştuğu yerde (meselelerde), susmak: "Ey iman edenler Sesinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin..." (Hucurat 2). * Peygamberin verdiğini almak, yasakladığını terketmek: "Peygamber size ne verdi ise onu alın, size ne yasakladı ise ondan da sakının" (Haşr 7). * İhtilafların çözümünde Resulullah'ı hakem yapmak: "Hayır öyle değil! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa 65.)[438] * Sünnete Uymak: Âlimler, âyetlerde ifade edilen meseleleri daha da müşahhas hale getirerek şöyle derler: "Resulullah'ı sevmek: * Sünneti yaşamak; * Sünnetin ihyasına, yaşanmasına çalışmak; * Şeriatinden bid'ayı defetmek; * Hayatında şeriatın mevcudiyetini temenni etmek; * Hayatını ve malını şeriat yolunda harcamak. [439] * Allah'ın Rızası Ve Sevgisi Sünnete Uymakla Elde Edilir: Bir mü'minin en büyük ideali, kendisini Allah'a sevdirmektir. Yani O'nun rızasını kazanmak, gadabından korunmak. Aslında kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayırlar, hayır yolunda tüketilen bütün nefesler tek gayeye bakar: Allah'ın sevgisini kazanmak. Kaydedeceğimiz şu ayet bunun tek yolu olduğunu gösterir: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sünnetine uymak: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Âl-i İmrân 31).[440] Sevginin Mahiyeti: İslâm alimleri, bu vesile ile sevginin mahiyetini tahlil ederek derler ki:"Muhabbet: * Ya menfaata itikat etmektir; * Veya buna tabi olan meyildir; * Ya da iki taraftan birine vaki olarak hususiyet kazanan bir sıfattır. Meyl'e gelince, bu da: * bazan duyulardan birinin lezzet almasıyla hasıl olur; güzel bir surete meyil gibi; * Bazan aklıyla lezzet aldığı şeyedir; fazilet ve kemâle olan sevgi gibi; * Bazan kendisine yapılan ihsan (iyilik) veya kendisine gelecek bir zararı defetme gibi bir sebeple olur. Şurası açık ki Resulullah'a meyledip sevmede bu üç sebebin üçü de mevcuttur. Zahiri ve batınî güzellikler ondadır, kemâlatın envaı ondadır, bütün mü'minlere sırat-ı mustakim hidayetini ihsan eden, ebedi cehennem belasından vikaye eden odur." Aynî der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sevgisi, O'na itaatte bulunma ve muhalefeti terketme iradesidir. Bu ise İslam'ın vaciblerindendir." Nevevî de şöyle demiştir: "Hadiste kötülükleri emreden nefisle, mutmainne nefis arasında hüküm vermeye bir telmih var. Zira, kim mutmainne cihetini tercih ederse, Resulullah sevgisini üstün tutmuş olur. Kim de nefs-i emmare canibini tercih ederse onun hükmü bilakistir." [441] ِي هريرة َر ِض َي ـ6314 ـ55 هّللاُ َعْنه قَا َل َو َع ْن أب َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ قَا َل :# ِذى نَ َّ َو ََ َوال َحِد ُكْم يَ ْوٌم َّن َعلى أ يَأتِيَ ْف ُس ُم َح همٍد بيَ ِدِه لَ َّم يَ َر ’ وهُ َعلى أَّنهُ انِى، ثُ ُ َّول َو َماِل ِه َمعَ ُهْم فَأ ْي ِه ِم ْن أ ْهِل ِه َح ُّب إلَ ِى ِلقَائِ ِه ْن يَ َر # انِى أ َمنه ِ َما يَ ْحدُ ُث َب ْعدَهُ ِم ْن تَ ُهْم ب َو َع َّرفَ ِهْم ْي ْف َسهُ إلَ نَعَى نَ َو َس ِع ََُمهُ ْندَ ْي ِه ِد ِه ْم َما َكانُوا يُ َشا ِهدُو َن ِم ْن بَ َر َكاتِ ِه، َصلَوا ُت هّللاِ َعلَ فَق ]. أخرجه الشيخان، وهذا لفظ مسلم . ْ 11. (4357)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Muhammed'in nefsi yed-i kudretinde bulunan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, sizden birine, beni görmeyeceği bir gün gelecek ki, o gün beni beraberlerinde görmek, ona ehlinden ve malından daha makbul olacak." Resulullah'ın bu sözünü, Ashab, kendilerine ölümünü haber veriyor diye yorumladılar. Bunun üzerine, ölümüyle kendisini kaybedince getirmiş olduğu bereketleri müşahede ettikleri müddetçe duyacakları, Aleyhissalatu vesselam'a kavuşma temennisini kasdettiğini bildirdi." [Müslim, Fezail 142, (2364).][442] َر ِض َي ـ6314 ـ52 هّللاُ َعْنه قا َل َو َعْنهُ َّوةُ؟ قَا َل َر ـ : [ ُسو َل هّللاِ َك النُّبُّ ْت لَ ْ : َج َسِد َمتَى َو قي َل يَا : َجبَ ِ َوال ُم بَ ْي َن ال ُّروح َوآدَ ]. أ َخرجه الترمذي وصححه . 12. (4358)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü! dendi. Sana peygamberlik ne zaman vacib oldu? Şöyle cevap verdi: "Hz. Adem ruhla cesed arasında iken!" [Tirmizî, Menakıb 1, (3613).][443] AÇIKLAMA: 1- Ulemanın açıklamasına göre, burada, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demek istemektedir: "Hz. Adem yeryüzüne suret olarak atılmış, henüz cesed giymemiş bir halde iken bana peygamberlik vacib oldu." Yani, "Hz. Adem'in ruhu, henüz cesedine girmemiş iken..." Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'de, Buharînin elTarihu'l-Kebir'de, Ebu Nu'aym'ın ed-Delail'de ve diğer birçok alimlerce tahric edilen ve Hakim tarafından sahih olduğu tasrih edilen bir hadis şöyledir: "Ben yaratılışta peygamberlerin ilki, gönderilişte ise sonuncusuyum." Ancak halkın dilinde bu hadis şöyle bilinmektedir: "Adem su ile toprak arasında iken ben peygamberdim." Kitaplarda hadisin başka değişik şekillerine de rastlanır. Esas olan Tirmizî'de yer alan sadedinde olduğumuz hadistir. İbnu Sa'd'ın kaydettiği bir rivayette "Ben yaratılışta insanların ilki, peygamber olarak gönderilişte sonuncusuyum" buyrulmuştur. 2- Münavi, sadedinde olduğumuz hadiste Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, kendisinin "ilk insan" veya "ilk mevcut" olduğunu değil, "ilk nebi" olduğunu söylemiş olmasına dikkat çeker ve bu ifade ile Aleyhissalatu vesselâm'ın, zamanın yaratıldığı ilk sıralarda "nübüvvetin varlığına işaret ettiğini" söyler. Aynen şöyle der: "Aleyhissalâtu vesselam, "Ben ilk insandım veya ilk var olan mevcuttum" demiyor. Bununla, nübüvvetinin, zamanın yaratılışının başında, âlem-i şehadette değil, alem-i gaybta mevcud olduğuna işaret etmiş olmaktadır. İsm-i Batın'daki zaman, cisminin varlığına ve ruhunun cisme irtibatına ulaşınca cereyan etmekte olan zamanın hükmü, İsm-i Zahir'e intikal etti. Böylece Aleyhissalatu vesselam, ruhuyla, cismiyle bizzat ortaya çıktı. Batında hüküm O'na aitti. Yani, nebiler ve resuller eliyle gelmiş olan bütün şeriatlerde hüküm batınen O'na aitti. Sonra hüküm zahirde de O'nun oldu. Böylece, İsm-i Bâtının ibraz etmiş olduğu her bir şeriat, İsm-i Zahir'in hükmüyle neshedildi; tâ ki, şeriat bir dahi olsa, iki ismin hükmünün ayrı olduğu beyan edilsin." Münavi, "Hz. Adem ruhla cesed arasında iken" ibaresini şöyle açıklar: "Yani Allah Teâla Hazretleri, Resulullah'a, daha insani bedenler icad edilmezden önce, henüz o ruh iken haiz olduğu mertebeyi haber vermiş olmalı, tıpkı insanoğlundan, daha cesedleri yaratılmazdan önce, misak almış olması gibi." Bu mütâlaayı serdeden İbnu Arabî, -bazı alimlerce benimsenerek tekrar edilen- şu görüşe de yer vermiştir: "Allah Teâla Hazretleri Benî Adem'in sırtlarından zürriyetlerini alıp, onları nefislerine karşı şahit kılıp, "Rabbiniz değil miyim?" deyince, şu istişhada "Evet!" diye ilk cevap veren Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) olmuştur. İşte bu surette O, en son gönderilen olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu." Bu sadedinde dense ki: Hz. Adem'in hakikatte topraktan kalıb halinde yaratıldıktan sonra ruh üflenmiş olan varlıktır, yani Adem deyince, ruh ve cesedin birleşmiş olduğu halde ortaya çıkan varlık anlaşılmaktadır. Bu durumda "Adem ruhle cesed arasında iken" sözü ne mâna taşır? Buna cevaben deriz ki: "Burada mecaz mevzubahistir. Yani, yaratılışı tam orlarak ortaya çıkmazdan öneki ve fakat tamamlanmaya yaklaşmış bulunan halinden mecazdır. Nitekim falanca "hastalıkla, sağlık arasındadır" deriz. Bu sözümüzle her iki hale de yakınlığını kasdetmiş oluruz. Bu hadisle ilgili olarak Taceddin Subkî de şöyle bir açıklama yapar: "Şayet: Nübüvvet bir vasıftır, vasfın olabilmesi için onunla muttasıf olan mevsufun mevcut olması gerekir. Fiiliyatta da, doğumundan kırk yıl sonra peygamber olduğu halde varlığından ve irsalinden önce nasıl bu sıfatla tavsif edilebilir?" dersen, derim ki: Naslarda, Allah'ın, ruhları cesedlerden önce yarattığı gelmiştir. Öyle ise "Ben peygamberdim" sözüyle, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ruh-u şeriflerine, yahut da hakikat-ı Muhammediye'ye işaret etmiş olabilirler. Bilindiği üzere, hakikatlerin künhüne akıllarımız vakıf olamaz. Onları ancak yaratıcıları veya ilahî nurdan nasibedar olanlar anlayabilir. Alkamî, Ali İbnu'l-Hüseyin'den o da babası tarikiyle ceddinden merfu olarak şunu nakleder: "Ben, Hz. Âdem aleyhisselam yaratılmazdan ondörtbin yıl önce, Rabbimin yanında bir nur olarak mevcuttum..."[444] ِن َم ْسعوٍد َر ِض َي ـ6314 ـ53 هّللاُ َعْنه قا َل َو َع ِن اْب َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ ِر قَا َل :# ينُهُ ِج هنِ َوقَ ْ ِرينُهُ ِم َن ال ِ ِه قَ ُو هكِ َل ب َوقَدْ َحٍد إَّ َما ِمْن ُكْم ِم ْن أ ََئِ َكِة َ م ْ ِم َن ال . وا ُ َو قَال : إيَّا ٍر َك يَا . ا َل َر ُسو َل هّللاِ ِ قَ : َخْي ب ،َ َف ََ يَأ ُمُرنِى إَّ ْي ِه فأ ْسلَم أ َّن هّللاَ أ َعاِننى َعلَ َى إَّ وإيَّا ]. أخرجه مسلم، وقد تقدهم في كتاب الغيرة من حديث عائشة بمعناه.«القري ُن» هُ َّ َحث ٍن فمعهُ قري ٌن من المئكة يأمرهُ بالخير ويُ المصاح ُب، وك ُّل إنسا هُ عليه. ُّ عليه، وقري ٌن من الشيطان يأمرهُ ب هضِد ذلك ويحث 13. (4359)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden hiç kimse yoktur ki ona, biri şeytandan diğeri melekten olmak üzere yanından ayrılmayan iki "karin" tevkil edilmemiş olsun!" "Size de mi ey Allah'ın Resûlü!" denildi. "Bana da!" buyurdular. Ancak, Allah ona karşı bana yardım etti de o müslüman oldu. Artık o bana hayırdan başka bir şey emretmiyor!" [Müslim, Münâfıkûn 69, (2814).][445] AÇIKLAMA: Burada, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mümtaz hususiyetlerinden biri açıklanıyor. Şeytanının müslüman olması. Hadisin, Müslim' de Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'dan rivayet edilen vechi daha açıktır. Hadisin mezkur vechi 4309 numarada kaydedildi. Gerekli bazı açıklamalar da orada sunuldu. Burada şunu ilave edelim ki, başka hadislerde daha sarih olarak geldiği üzere insanın, biri şeytan diğeri melek olmak üzere iki karini vardır. Melek daima iyi şeyler, hayırlar telkin eder. Şeytan da kötü şeyler, şerler, küfürler, isyanlar ve hevâ telkin eder. Şu halde mü'min, içinden gelen iyi sesleri, melekten bilip onlara uymalıdır, kötü şeyleri de şeytandan bilip onlara uymamalıdır. Müslüman, bu seslerden birine, birinden diğerine uyup uymamakla imtihan edilmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şeytanın müslüman olması ve hayırdan başka bir şey emretmemesi, tebligatına olan güvenimiz bakımından mühim bir hadisedir. Böylece, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan varid olan hadisler hakkında suizan atmaya çalışacaklar, cevapları peşin almış oluyorlar. Esasen Aleyhissalâtu vesselâm, Abdullah İbnu Amr İbnu'l-As'a, hangi halde, ne suretle konuşursa konuşsun fem-i mübareklerinden Hak'tan başka bir şey çıkmayacağını yeminle söylemiştir (Bakınız 1. cilt sayfa 27).[446] َر ـ : [ ُسو ُل هّللا َو َع ْن أن ٍس َر ِض َي ـ6344 ـ56 هّللاُ َعْنه قا َل َّي قَا َل :# ُرو ِحي َحتهى أ ُردَّ َردَّ هّللاُ تَعالى َعل َّي إه ُم َعل ِ ه َما ِم ْن ُم ْسِلٍم يُ َسل ْي َ َعلَ ِه ال َّس ََم]. أخرجه أبو داود. 14. (4360)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bana bir mü'min selam verdi mi, kendisine mukabele etmem için Allah ruhumu bedenime iade eder. Ben de mutlaka selama mukabele ederim." [Ebu Davud, Menasik 100, (2041).][447] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ait bir başka hususiyeti daha beyan etmektedir: Herhangi bir mü'min kabrini ziyaret edip selam verdiği takdirde bu selam vesilesiyle Cenab-ı Hak, Aleyhissalâtu vesselâm'ın mübarek ruhlarını cesedine göndermekte ve Resulullah da bu selama mukabelede bulunmaktadır. 2- Hadisi bu zahiri manada anlayınca bazı müşkiller ortaya çıkacaktır. Şöyle ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ruhunun cesede her selam verişte girip çıkması gerekecek, bu hal bir meşakkat olmaktan öte, ölme ve dirilme hadiselerinin tekerrür etmeyeceğini ifade eden ayetlere de muhaliftir.[448] Ayrıca bu anlayış, peygamberlerin kabirlerinde diri olduklarını ifade eden mütevatir hadislere de muhalefet eder Öyle ise, zahir murad olamaz, te'vil edilmesi gerekir. Beyhakî der ki: "Nebilerin ruhu kabzedildikten sonra, ruhları tekrar kendilerine iade edilir. Onlar Rableri indinde, tıpkı şehidler gibi diridirler." Ortadaki müşkili çözmek sadedinde alimler muhtelif te'vil ve açıklamalar yaparak "redd" kelimesinin, hadiste "geri gönderme" yani "diriltme" manasında olmadığını gösterirler ve bu hususta ittifak ederler. Bu tevillerin hepsini burada zikretmek uzun kaçar. Bu sebeple sadece Suyutî merhumun açıklamasını kaydedeceğiz. Der ki: "Redd lafzı bazan müfarakata (ayrılığa) delalet etmez, bilakis onunla, "mutlak oluş" ve "bu oluşun güzelliği" kinaye edilir. Bu, onunla arkadan gelen "ona selamı reddederim (mukabele ederim)" ifadesi arasındaki lafzî münasebeti müraattır. Şu halde redd kelimesinin hadisin başında gelişi, sonradan gelecek olan ikinci redd kelimesiyle münasebeti sebebiyledir. Öyleyse, burada bedenden ayrıldıktan sonra ruhun tekrar bedene gelmesi murad değildir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Berzah'ta melekut ahvaliyle meşguldür. Cenab-ı Hakk'ın müşahedesi ile müstağrıktır, tıpkı dünyada iken vahy hâletinde olduğu gibi. Şu halde haletten ifakatını redü'rruh (ruhun iadesi) tabiriyle ifade buyurmuştur." 3- Aleyhissaltu vesselam, bu hadislerinde, kendisine salat-u selam okumaya teşvikte bulunmaktadır. Ebu Dâvud'un, hadisi "Kabirlerin Ziyareti" adlı bir babta kaydettiği de nazar-ı dikkate alınınca, kabrini ziyarete ve bu ziyaret esnasında selam vermeye teşvik manasının esas olduğu anlaşılır. Esasen bu sadedde başka rivayetler de var. Şöyle ki: "Kim bana kabrimin başında salat okursa, onu işitirim. Kim de bana uzaktan salat okursa o bana ulaştırılır." "Yeryüzünde Allah Teala hazretlerinin seyyah melekleri vardır. (Ümmetimin selamını bana ulaştırırlar." İbnu Beşşar gibi bir kısım büyüklerden, Resulullah'ın kabri başında selam verdikleri vakit içeriden ve aleyke'sselam mukabelesini işittiklerine dair itiraflar rivayet edilmiştir.[449] َر ِض َي ـ6345 ـ51 هّللاُ َعْنه قَا َل َو َعْنهُ ِ ُّى ـ : [ ِذى دَ َخ َل فِى ِه النَّب َّ يَ ْو ُم ال ْ َّما َكا َن ال يَ ْو ُم ل # َ ْ َّما َكا َن ال َها ُك ُّل َش ْىٍء، فَلَ َء ِمْن أ َضا َمِدينَةَ ْ اَل ذى َما َت فِي ِه َّ ال وَبنَا ُ ل نِ ِه َحتهى أْن َكْرنَا قُ َو َما نَفَ ْضنَا أْيِدَينَا ِم ْن دَفْ َها ُك ُّل َش ْىٍء، ِمْن َ ْظلَم أ ]. أخرجه الترمذي . 15. (4361)- Yine Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Medine'ye girdiği gün, şehirdeki her şeyi aydınlık bürüdü, vefat etiği günde ise her şey karardı. Defin işinden çıktığımız zaman hepimiz kalplerimizi (vahyin inkıtaı sebebiyle) üzüntülü bulduk." [Tirmizî, Menakıb 3, (3622).][450] ِن ـ6342 ـ54 عَا ِص َر ِض َي ـ هّللاُ َعْنهما قَا َل َو َع ِن اْب ْ َر ُسو ُل َع ْمِرو ْب : [ هّللاِ ِن ال َم ْن َت ََ :# ِم ْن النَّا ِس فَ َن َكثِيراً ْ ل ُه َّن أ ْضلَ َر هِب إنَّ ُهْم ِعبَادُ َك َوإ ْن تَ ْغِف ِ ْب ُهْم فإنَّ ْولَهُ إ ْن تُعَذه َوقَ ٌم ِى َو َم ْن َع َصانِى فإَّن َك َغفُو ٌر َر ِحي ِ َعنِى فإنَّهُ ِمنه َع تَب َرفَ ُم فَ َح ِكي ْ عَ ِزي ُز ال ْ ُهْم فإَّن َك أْن َت ال ْر لَ َوقا َل يَدَْي ِه : َّمتِي، ُ ُهَّم أ َّ الل َكى ِ َم فقَا َل هّللاُ َع : َّز َو . َج َّل َوبَ َسألَه،ُ فَأ ْخبَ َرهُ ب ِري ُل فَ َما يُْب ِكي ِه؟ فَأتَاهُ ِجْب هُ ْ ُم فَأ ْسأل َو َربُّ َك أ ْعلَ َه ْب إلى ُم َح همٍد، ِري ُل اذْ ِجْب َو ُهَو يَا ا قَا َل، ُم أ ْعل . فقا َل هّللاُ تَعالى: هُ َ َه ْب الى ُم َح همٍد فَقُ ْل لَ ِري ُل، اِذْ َّمتِ َك َو يَا : ََ َن ُسو ُء َك ِجْب ُ إنَّا َسنُ ]. أخرجه مسلم . ْر ِضي َك في أ 16. (4362)- İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Hz. İbrahim'in duası olan): "Ey Rabbim şüphesiz ki o putlar insanlardan pek çoğunu saptırmıştır. Kim bana uyarsa muhakkak ki o bendendir. Kim de emirlerine karşı gelirse, şüphesiz ki sen çok bağışlayıcı, çok merhamet edicisin" (İbrahim 36) mealindeki ayeti ile, Hz. İsa'nın duası olan: "Eğer onlara azab edersen onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette sen dilediğini yapmayı kadirsin ve sen herşeyi hikmetle yaparsın" (Maide 113) mealindeki ayeti tilavet buyurdu ve ellerini kaldırdı, şöyle yalvardı: "Allahım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)" ve ağladı. Allah Teala Hazretleri: "Ey Cibril, Muhammed'e git! dedi, -Rabbin bildiği halde- niye ağladığını sor!" diye emretti: Cebrail aleyhisselam, O'na gelip niye ağladığını sordu. (Rabb Teâla'ya dönüp Muhammed'in) ne söylediğini -O çok iyi bildiği halde- haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâla Hazretleri: "Ey Cebrail! Muhammed'e git ve ona söyle ki: "Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz, asla kederlendirmeyeceğiz." [Müslim, İman 346, (202).][451] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet, ümmet hakkında müjde dolu bir hadistir. Bu müjdeyi, Duha suresindeki şu ayet teyid eder: "Ve elbette Rabbin sana razı olacağın ihsanlarda bulunacaktır" (Duha, 5). Bu ayet indiği zaman Resulullah: "O halde ümmetimden tek kişi cehennemde kaldığı müddetçe ben de razı olmam" buyurarak, ümmetten cehenneme gidecek olanları da haber vermiştir. Bu ve benzeri hadisler bizi itikâle sevketmemeli, bilakis ümmetine karşı bu kadar müşfik ve merhametkar bir peygambere layık olma gayretine sevketmelidir. Bu da O'nun sünnetine sıkı yapışmakla mümkündür. Çokça salat ve selam okumakla mümkündür. 2- Hadis, Cenab-ı Hakk'ın yanında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mertebesinin ne kadar yüce olduğunu, Cenab-ı Hakk'ın O'nu razı etmek için her istediğini vereceğini ifade eder. Bu husus ümmet için son derece mühimdir. Zira Resulumüz, ümmetinin affını ısrarla isteyeceğini bildirmiştir: "Her peygamberin ümmeti hakkında yaptığı bir duası var. Ben duamı Kıyamet günü ümmetime şefaat için sakladım. " Şu halde bu ve diğer şefaat hadisleriyle, sadedinde olduğumuz hadisler birleştirilince Muhamed ümmetinin, Kıyametin dehşetli anında Rab Teala'nın affına mazhar olmak gibi büyük bir bahtiyarlığa ereceği anlaşılır. ىِ ْض ِل َربه هذا ِم ْن فَ 3- Hadis, dua ederken el kaldırmanın müstehab olduğunu da ifade eder. [452] ÜÇÜNCÜ BAB ASHABIN FAZİLETLERİNİN MÜCMEL ZİKRİ BİRİNCİ FASIL - ÖZET OLARAK FAZİLETLERİ ٍن َر ِض َي هّللاُ َعْن ُهَم ـ6343 ـ5ـ َع ا قَا َل ِن َح ِصي ْن : [ ِع ْمَرا َن ْب قَا َل :# ِذي َن َر ُسو ُل هّللاِ َّ َّم ال ُهْم، ثُ ُونَ ِذي َن يَل َّ َّم ال ْرنِى، ثُ َخْي ُر النَّا ِس قَ ُهْم قَا َل ِع ْمرا ُن َر ِض َي هّللاُ َعْنهُ ْو َث ََثَ ُونَ ِن يَل : أ ْرنَ ْي ْرنِ ِه قَ ِرى أذَ َكَر بَ ْعدَ قَ ْش َهدُو َن َو ََ يُ ْستَ ْش َهدُو َن َف ، ََ أدْ يَ ْوماً َّم إ َّن بَ ْعدَ ُه ْم قَ ثُ ةً ِهُم ال ِهس َم ُن، َزادَ فِي رَوايَة ْظ َهُر فِي َويَ َوفُّو َن، َوَيْنِذ ُرو َن َو ََ يُ َمنُو َن، َويَ ْحِلفُو َن َو : ََ يُ ْستَ ْحلَفُون َوي ُخونُو َن َو ََ يُ ْؤتَ ]. أخرجه ِن َو الخمسة. َو َزادَ في ِرواية لل َّشي َخْي ِن َم ْسعُوٍد ِللته : « هُ ِ ْرِمِذ ِهى، َع ِن اْب َوَيِمينُهُ َش َهادَتَ َحِد ِه ْم يَ ِمينَهُ ُق َش َهادَةُ أ ِ ْر ُن» ْص ُر، عَ تَ ْسب ».«القَ ْ ال َى ا َو ِه ِل َع ْصٍر ِم َن ا ’ُ في ُك ه ُ َرادَ َو َّمة ’ أ ُص َر، ًء َطا َل أو قَ َسَوا ْرناً َي أ ْهلَهُ قَ َضى َع ْص ٌر ُسِهم َما اْنقَ َّ ِر ُكل قَ » ْع بقوله: « ْرنِى َصا ِهُم ال ِهس َم أ ْص َح .#وقوله « ُن ابَهُ ْظ َهُر في َويَ َى » أ ْسبَا ُب ال ِهس َم ِن، ِر ِب َو ِه َم َشا ْ مآ ِك ِل َوال ْ َو ُّس َع في ال ُهْم يُ ِحبُّو َن التَّ ِم ُل أنَّهُ اَرادَ أنَّ يَ ْحتَ َوقِي َل َر : ِم َن ا ا ُهْم يُ ِحبُّو َن اِ ْسِت ْكثَ َم ْعنى أنَّ ْ ِل َو اَل ’ يَدَّ ْمَوا ِر، َكأنَّهُ َخْي ْ َس َم َعُهْم ِم َن ال ْي ِ َما لَ ْف َخ ُرو َن ب ُهْم ِم َن ال َّش َر ِف َويَ َس لَ ْي ُعو َن َمالَ ِل َع ِن ال ِهسم ِن اِ ْستِعَ ’ في ا ا ُر ال ِهس َم ِن في ا َوا ِن ْح ’ ْبدَا . 1. (4363)- İmran İbnu Huseyn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir." İmrân (radıyallahu anh) dedi ki: "Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum." Bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahidlik istenmediği halde şahidlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder." Bir rivayette şu ziyade var: "Yemin taleb edilmeden yemin ederler." [Buharî, Şehâdât 9, Fezâilu'l-Ashâb 1, Rikak 7, Eymân 27; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe, 214, (2535); Tirmizî, Fiten 45, (2222), Şehâdât 4, (2303); Ebu Dâvud, Sünnet 10, (4657); Nesâî, Eymân 29, (7, 17, 18).][453] AÇIKLAMA: 1- Bu hadis, Ashab ve arkadan gelen Tâbiîn ve Etbauttâbiîn nesillerini tafdilde temel hadislerden biridir. Tahkik göstermiştir ki 13 ayrı sahabe tarafından rivayet edilmiştir ve bu sebeple, birkısım ülemâ, mütevatir olduğuna hükmetmiştir. Hadis, mâna aynı kalmak şartıyla farklı lâfızlarla gelmiştir. Burada İmrân, sahabeden sonra iki nesil mi zikredildi, üç nesil mi zikredildi; tereddüt ifade eder. Çoğu rivayette bu şekk mevcut değildir. Ancak, İbnu Ebî Şeybe ve Taberânî'de Ca'de İbnu Hübeyre'den kaydedilen bir rivayette, "dördüncü asr"ın zikri de sabittir. Metin َّم ا şöyle ُهْم ثُ ُونَ َّم يَل ُوَن ُهْم ثُ ِذي َن يَل َّ َّم ال ُهْم ثُ ُونَ ِذي َن يَل َّ َّم ال müteşekkil ravilerden sıkı Sened َخ . ُر َخْي ُر النَّا ِس قَ Œ و َن آ ْردَى ْرنِى ثُ olmakla birlikte Ca'de İbnu Hübeyre'nin sahabeliği Tâbiîndendir. İslâm ülemâsı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hadislerinden sonra, bağlayıcılık sırasında Ashab'ın hadislerini (mevkuf), Ashab'ın hadislerinden sonra Tâbiîn'in hadislerini (maktû), Tâbiînden sora Etbauttâbiîn'in hadislerini (buna da maktû denir) esas almada bu hadisi esas almıştır. Ondandır ki, Fıkıh mezhepleri, hep bu üç asırda yaşayan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) övgüsüne mazhar nesiller tarafından ortaya konmuştur. Fıkıh imamlarından İmam A'zam, Tâbiîndendir, diğerleri Etbauttâbiîndendir. Övgüye mazhar bu üç nesle İslâm şeriatında selef veya mütekaddimûn da denir. Bu nesiller, Kur'ân-ı Kerîm'in de senâsına mazhar olmuştur. Onlar şeriata bağlılık, İslâm için fedâkarlık, harici baskı ve te'sirlerden uzaklık gibi istisnâî vasıflarla mümtazdırlar. Bunlar hakkında etraflı açıklamayı birinci ciltte kaydettiğimiz için tekrar etmeyeceğiz (5. cilt, sayfa 308 ve devamı). 2- Hadiste, şahidlik istenmediği halde kendiliklerinden şehadette bulunacaklar kötülenmektedir. Bundan, şahidlik yüklenmediği halde bunu kendi kendine yüklenen veya taleb edilmeyen şahidlik yapan kimselerin kastedildiği anlaşılmıştır. Ancak hadis, bu mefhumuyla, Müslim'de gelen bir başka hadisle teâruz etmektedir: Zeyd İbnu Halid'den gelen rivayete göre, Aleyhissalâtu vesselâm: "Size şahidlerin en hayırlısını bildireyim: Kendisinden şahidlik istenmeden şahidlik yaparlar." Âlimler bu iki hadisi tercihte ihtilaf eder. İbnu Abdilberr, Zeyd hadisini -Medineliler rivayet ettiği için- tercih ede. Başkaları ise, sadedinde olduğumuz İmran hadisini -müttefekun aleyh olduğu için- Müslim'in teferrüdüne tercih eder. Bir grup âlim de farklı açılardan te'lif yollarını aramıştır. * Zeyd hadisinden murad, "hak sahibi olduğu halde hakkını bilmeyen kişi lehinde, hakkının ortaya çıkması için "hakkı bilen" tarafından yapılan şehadettir. Böyle biri gelir, kişiye bildiği gerçeği haber verir veya bu hakkı bilen hak sahibi vefat etmiştir ve geriye vâris bırakmıştır. Şahid, onlara veya onlar adına konuşana gidip bildiğini söyler." Bu te'vili İbnu Hacer "engüzel cevap" diye tavsif eder. * Zeyd hadisindeki şehaddetten murad hisbe şehâdetidir. Bu, belli muayyen kişilerin hukukuna girmeyen meselelerle ilgilidir. Zira hisbe'ye, hukukullah'a, yahut azad etme, vakıf, umumî vasiyet, iddet, talak, hudud gibi şaibeli meselelere müteallik hukuk girer. Öyeyse İbnu Mes'ud hadisi insanların haklarına giren meselelerdeki şehadetle, Zeyd İbnu Hâlid hadisi ise hukukullah'a giren şehadetle ilgilidir. * Hadisi, şehadetin yerine getirilmesindeki mübalağaya hamletmek de mümkündür. Bu takdirde, kişinin şahidliğini yerine getirmeye fevkalade hazır oluşu ve seve seve şahitlik yapma hali anlaşılacaktır. Bu hal, şahidliği taleb edilmeden şahidlik yapar diye ifade edilmiştir. Nitekim çok cömert insanı vasfederken "daha istenmeden verir" denmektedir. Maksat istenince derhal verdiğini ifade etmektedir. Bu açıklamalar, "hakim nezdinde şehadet edası, hak sahibi tarafından talebten sonra olur" prensibine mebnidir. Böyle olunca, "Şahidlik istenmezden önce şehadette bulunanın zemmi, dava sahibinin haberi olmadan bildiği hususu kendiliğinden gelip mahkemeye zikreden kimseyle ilgilidir. Yahud "hisbe"ye giren ve şeriatın, gizlenmesini uygun bulduğu hususlarla ilgili olara yapılacak şahidliklerle ilgilidir. Bu çeşit bilgilerin taleb edilmeden ifşaı uygun görülmemiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zemmi bunlarla ilgili olsa gerektir" denmiştir. Zâlim idareler devrinde, müslümanların birbirleri aleyhine, idarecilere yapacakları "hisbe"ye giren çeşitli ihbarları bu kısma dahil etmek gerekmektedir. Her devirde umumî veya mahallî zulüm eksik olmayacağı için, bu hususların müslümanlarca iyi bilinmesi gerekir. Şunu da kaydedelim ki, bazı âlimler, sorulmazdan önce şehadette bulunmayı caiz addetmiş ve yasağı şu çeşit şahidliklere hamletmiştir: * Yalancı şahidliği. * Yeminli şahidlik, yani kişinin: "Allah şahidimdir şu hâdise şöyledir..." şeklindeki ifadesi. Çok yemin hoş görülmediği gibi, yemin mânası taşıyan bir üslubla yapılan şehadet de hoş karşılanmamıştır. * Gayıb insanlar hakkında: "Şunlar cennetliktir, bunlar cehennemliktir" gibi delilsiz yapılan şahidliklerdir. Bunu da daha çok ehl-i bid'at yapmaktadır. * Şahidliğe ehil olmadığı halde kendini şahit kılanla ilgilidir. * Hak sahibi kendisinin şahid olabileceğini bildiği halde, hak sahibinin haberi olmadan şahidliğe koşar. NOT: Hadiste geçen "şahidlikleri taleb edilmeden şahidlik yapanlar" sözünden hareketle şu hükme de varılmıştır.: "Bir kimse bir adamın: "Falancanın bende şu şu malı veya hakkı var" dediğini duysa, bu kimsenin bu duyduğu ile o taleb etmedikçe onun aleyhine şahidlikte bulunması câiz değildir. Ancak, bir kimse, bir adamın birini öldürdüğünü veya malını gasbettiğini gözleriyle görürse, bunu, şahidlik taleb edilmeden söylemesi caizdir." 3- Hadiste nezirde bulunup da yerine getirmeyenler de kötülenmektedir. Nezir bahsi ileride müstakil olarak geleceği için (5727-5749. hadisler) burada teferruata girmeyeceğiz. Ancak şimdilik şu kadarını kaydetmede gerek var: Nezr, adak demektir. Kişi meşru olan şeylerden bir şey adadı mı, onun edası vacib olur. 4- Şişmanlık zuhûr eder ibaresi, arkadan gelen insanların çok yeyip içmeyi seveceklerini ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bunu hoş karşılamadığını ifade eder. Çok yeyip içme, şişmanlık sebebidir. * Âlimler, fıtraten şişmanların bu zemme dahil olmadığını, kasden çok yiyerek şişmanlayanların zemmedildiğini belirtir. * Bazıları burada kötülenen "şişmanlık"tan muradın mal toplamak olduğunu söylemiştir. * Keza bazı âlimler de bundan muradın, kendilerinde olmadığı halde varmış gibi gösteren, kendilerinde bulunmayan mefahir ve şeref vesileleriyle muttasıflarmış, onlara sahiplermiş gibi göstererek, olmayan şeylerle böbürlenenler olduğunu söylemiştir. Bunların hepsinin kastedilmiş olması da ihtimalden uzak değildir. İbnu Hacer der ki: "Bu hadisi, Tirmizî, Hilâl İbnu Yasef İmrân'dan şu lafızla rivayet etti: "Sonra bir kavim gelir (iradî olarak) şişmanlarlar. Onlar şişmanlığı severler." Bu vecih, şişmanlama meselesinde te'vile gitmeden, lafzın hakikatının kastedildiğini gösterir. Şu halde bu mâna, yapılan te'viller içerisinde evla olanıdır. Şişmanlık mezmumdur. Çünkü şişman kimse, meşhur olduğu üzere çoğu durumda anlayışca kıt, ibadette ağırdır." Zayıflamak iradî gayretle mümkün olduğuna göre, hadisi zâhiri üzere anlayıp şişmanların bundan kaçınması daha makul gelmektedir.[454] ٍر َر ِض َي ـ6346 ـ2 هّللاُ َعْنهُ قَا َل َو َع ْن جاب َر ـ : [ ُسو ُل هّللاِ َر قَا َل :# َ أنِى أ ]. أخرجه الترمذي ْو َرأى َم ْن َر تَ آنِي َم ُّس النَّا ُر ُم ْسِلماً . 2. (4364)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Beni gören veya beni göreni gören bir müslümana ateş değmeyecektir." [Tirmizî, Menâkıb, (3857).][455] َي ـ6341 ـ3 هّللاُ َعْنهُ قا َل قَا َل :# َ أْنفَ َق َر ـ وعن أبى هريرة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َحداً ْو أ َّن أ ِيَ ِدِه لَ ْف ِسى ب ِذى نَ َّ َوال ِى؛ فَ ُسبُّوا أ ْص َحاب تَ ُحٍد ُ َل أ ْ ِمث ِصيفَ َو ََ نَ َحِد ِه ْم َغ ُمدَّ أ َما بَلَ ذَ هُ]. أخرجه مسلم . َهباً 3. (4365)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd'e hatta yarım müdd'e bedel olmaz." [Müslim, Fedailu's-Sahâbe 221, (2540).][456] AÇIKLAMA: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) pek çok hadislerinde Ashabını tebrie eder, takdir eder. Bazan ferdleri, bazan muhacirleri, bazan Ensarîleri, bazan, Gıfarî vs. olmak üzere grup grup tebrie ederken, bazan da mutlak olarak Ashabını tebrie eder, tebcil eder. 4364 numarada kaydedilen Hz. Câbir (radıyallahu anh) hadisi, hiçbir tefrike yer vermeden Ashabı ve Ashabı görenleri, yani tâbiîni tebcil etmekte, cennetle müjdelenmektedir. 4365 numaralı hadiste fitmeye karışankarışmayan ayırımı yapılmaksızın bütün sahabelere karşı mü'minlerin takınacağı edeb beyan ediliyor: Saygı. Onlara sebbetmek saygısızlığın, tenkitçiliğin bir ifadesidir. Sebb kelimesi, Arapçada, sövmek, hakaret etmek, kaba konuşmak, kırıcı konuşmak, lanet okumak, yuhlamak gibi her çeşit kötü sözü ifade eder. Şu halde, Ashab'a karşı bu vasfa giren sözlerin her çeşidinden kaçınmak gerekmektedir. Üstelik Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat ülemâsı âyet ve hadislerde gelen Ashabı tebrie edici nassların ıtlakına bakarak tebrienin âmm olduğunu anlamış, hiç bir surette tefrike yer vermemiştir. Ashabı gruplara ayırıp, bir kısmını tebrie, diğerlerini tenkid ve tekfir gibi davranışlar ifrad ve tefridlerden kurtulamayan ehl-i bid'a dediğimiz şia fırkalarının işidir. Ehl-i Sünnet nazarında bütün Ashab bu meselede bir bütündür, en âmîsinden en âlimine, en faziletlisine kadar hepsi müberradırlar, hiçbirine dil uzatmak câiz değildir. Nevevî der ki: "Fitnelere karışmış olsun olmasın, Ashab'a sövmek haramdır. Haram kılınan kötülüklerdendir. Çünkü, bütün Ashab müçtehid durumundadırlar. Onlar fitnelere, din adına yaptıkları içtihadlarla girmiştirler. Mükerrer sefer belirtildiği üzere, müçtehid, içtihadında hata da yapsa sorumlu değildir. Kâdı İyaz, Ashab'tan herhangi birine sövmeyi büyük günah addetmiştir. Bizim mezhebimize (Şafiî) ve cumhûra göre, Ashab'a söven öldürülmez, ta'zîr edilir. Bazı Mâliki âlimleri, öldürüleceğine hükmetmiştir." Âlimler, Ashab-ı Kiram'ın, arkadan gelecek bütün insanlara kıyasla daha efdal olduklarını, fazilette hiç kimsenin sahabîyi geçemeyeceğini söylemekte bu hadisi de delil göstermişlerdir. Onlar İslâm'ın bânileri durumundadırlar. İslâm binası onların maddî ve mânevî katkıları sayesinde vücut bulmuştur. Sebep olan, yapan gibidir kâidesince, arkadan gelen ümmetin hayırlarından da istifade etmeleri melhuzdur. Üstelik ameller şartlara göre değer kazanır. Ashab, kendilerinde yokken maddî bağışlarda bulundular, tehlike fevkalâde büyükken canlarını ortaya koydular. Bu şartlar içinde, işin başında, yapılan fedakârlıklar fevkalade kıymetli olacak ki arkadan geleceklerin yapacağı Uhud dağı cesâmetindeki bağış Ashabın yapacağı bir ve hatta yarım müdd miktarındaki bağışa denk olmuyor. İlahi adaletin böyle hükmedip, ilahi rahmetin böyle tecelli ettiğini, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Allah adına haber verdikten sonra, mü'minlere, "İnandık, tasdik ettik ve teslim olduk ey Resûlümüz!" demekten başka ne gerekir?[457] َي ـ6344 ـ6 هّللاُ َعْنهُ قال َم ْغِر َب َم َع َر ُسو ِل ـ وعن أبى موسى َر ِض : [ هّللاِ ْ ْينَا ال َّ َء؟ َصل ل ِع َشا ْ َمعَهُ ا لنَا: َى # فَقُْ ِ ه َصل َحتَّى نُ ْسنَا ْو َجلَ لَ ْسنَا َجلَ ْينَا َر فَ . َج َعلَ فَ َخ . فقَا َل: نَا ْ ل ْم َها ُهنَا؟ قُ تُ ْ ِزل َما ْم نَعَ ْم. قَا َل: : ُع َر أ ْح َس . أ ُسهُ إلى ْنتُ َما يَ ْرفَ َو َكا َن َكثِيراً َسهُ إلى ال َّس َما ِء، َع َرأ َّم َرفَ ثُ ِلل َّس َم ال َّس : ا ِء َما ِء فَقَا َل َمنَةٌ َو النُّ . ُجو ُم أ َء َما تُو َعد،ُ ُجو ُم أتَى ال َّس َما ْت النُّ َهبَ فإذَا ذَ َمنَةٌ أنَا أ ’ ى ُ ِ ِى َم ْص َح . ا اب َهْب ُت أتَى أ ْص َحاب فإذَا ذَ َمنَةٌ ِى أ َّمتِى َم يُو َعدُو َن، ’ ا يُو َعدو َن َوأ ْص َحاب ُ ِى أتَى أ ٌم.«ا’ َه َب أ ْص َحاب َّمتِى فإذَا ذَ ]. أخرجه ُم ْسِل َمنَةُ ُظ . َحافِ ل ْ َو ُهَو ا ٍن، » َجم ُع أ ِمي 4. (4366)- Hz. Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: "Burada oturup yatsıyı da onunla birlikte kılsak" dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve: "Hâlâ burada mısınız?" buyurdular. "Evet!" dedik. "İyi yapmışsınız!" buyurdu ve başına semaya kaldırdı. Başını sıkça semaya kaldırdı ve şöyle buyurdu: "Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaadedilen şey semaya gelir. Ben de Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaadedilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaadedilen şey gelir." [Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 207, (2531).][458] AÇIKLAMA: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada şunu ifade buyurmuştur: "Yıldızlar semada müşahede etmekte olduğumuz nizamın bekçileridir. Kıyamet hengâmında yıldızların yok olmasıyla sema yarılacak, o da yok olup gidecektir. Burada vadedilen şeyden maksad Kıyâmettir. Benim varlığım Ashab arasına çıkacak fitneleri önlemektedir. Ben gidince dâhilde bir kısım fitneler olacak, irtidad hareketleri olacak vs. Ashabın gitmesiyle de çeşitli bid'alar, kargaşalar çıkacak, kıyamet alâmetleri zuhur edecek demektir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böylece kendisinden sonra nâhoş hadiselerin zuhur edeceğini haber vermiş olmaktadır. Bunların hepsi söylediği şekilde çıkmış ve bu hadis, ihbar-ı gaybî nev'inden bir mucize sayılmıştır.[459] َر ـ وعن بُ : [ ُسو ُل هّللاِ َرْيدَة َر ِض َي ـ6344 ـ1 هّللاُ َعْنهُ قا َل َم قا َل # َوقَائِداً ُهْم نُوراً بُ ِع َث لَ ِأ ْر ٍض إَّ ِى ب َحٍد يَ ُمو ُت ِم ْن أ ْص َحاب ا ِم ْن أ َمِة ِقيَا ْ ال َ يَ ْوم ]. أخرجه الترمذي . 5. (4367)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir yerde ölen Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın." [Tirmizî, Menâkıb (3864).][460] AÇIKLAMA: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde Ashab-ı Kirâm hazretlerinin kendinden sonra yeryüzüne gerek fetih ve gerekse neşr-i din için dağılacağını, gittikleri yerde şehid olmak, eceliyle ölmek gibi sebeplerle öleceklerini haber vermekte ve o bölgelerin müslüman ahalilerine, bu misafirlerinin kıymetini bilmelerini irşad buyurmaktadır: "Ashabım sıradan insanlar değildir, Allah nazarında dereceleri, makamları vardır. Cenab-ı Hak bir ikram ve taltif olarak, onları, kıyamet günü, öldükleri yerin ahalisine bir nur ve hidayet vesilesi ve cennete girmelerinde rehber kılacaktır." [461] ِى َع َّز َو َج َّل َع ِن يَقُو ُل: َسِم ْع # ُت َر ـ وعن سعيد اْب : [ ُسو َل هّللاِ ِن ال ُم َسيهب عن عمر َر ِض َي ـ6344 ـ4 هّللاُ َعْنهُ قا َل ُت َربه ْ َسأل َّى يَا ُم َح َّمدُ ِى ِم ْن بَ ْعِدى؟ فَأْوحى إل َو إ َّن أ ْص َح ى ِم ْن بَ ْع ٍض، ا ْخ : ِت ََ ِف أ ْص َحاب ُجوِم في ال َّس َما ِء، بَ ْع ُض َها أقْ ِة النُّ ِزلَ ِ َمْن ابَ َك ِعْنِدى ب ُجوِم ُك هلٍ نُو ٌر َوقَا َل َر ُسو ُل هّللاِ :# أ ْص َحا ِب َِى َكالنُّ ًى. قَا َل: ُهَو ِعْنِدى َعلى ُهد ُهْم فَ ْي ِه ِم ْن اِ ْخ ِت ََفَ َش ْىٍء ِمَّما ُه ْم َعلَ ِ َم ْن أ َخذَ ب وِل . فَ ِ ِهُم ا ِأيه ْم ب ْم اِ ْهتَدَْيتُ تَدَْيتُ ق ]. أخرجه رزين . ْ 6. (4368)- Saîd İbnu'l-Müseyyeb, Hz. Ömer (radıyallahu anh)'tan naklediliyor: "Demişti ki: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim, buyurmuştu ki: "Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti: "Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir." Hz. Ömer der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti: "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz." [Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi'u'us-Sağîr'de Suyutî kaydeder (Feyzu-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'lİlm'de kaydetmiştir (2, 91).][462] AÇIKLAMA: Münâvî şu açıklamayı sunar: "Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffâri kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler. Din onları kaynaştırdı, dünya ise ayırdı. Allah'da onlara, kesbettikleri (hataları sebebiyle), kendi şiddetlerini tattırdı." İslâm ülemâsı bu hadisin mefhumuyla âmel etmiştir. Hadis, siyasi meselelerdeki ihtilafın sahabelere bir ta'n vesîlesi olmayacağını bildiriyor. Onlar, görüşlerinde dinin menfaatini arıyorlardı. İyi niyetli yaptıkları içtihad, ihtilafa sebep olmuştur. Niyetleri hâlis olduğu ve müçtehid oldukları için onlar bu ihtilaf sebebiyle ta'n edilemezler. [463] İKİNCİ FASIL - ASHABIN FAZİLET VE MENKIBELERİNİN YÜCELİGİ (Bu fasılda iki fer' var) BİRİNCİ FER' - BİR GRUBA HAS MÜŞTEREK FAZİLETLER ِن ـ6344 ـ5 َزي َم يَقُو ُل: ا ُن َسِم ْع # ُت َر ُسو َل هّللاِ ٍد : [ َر ِض َي ـ َع هّللاُ َعْنهُ قا َل ْن سعيد ْب ْ َو ُعث ِة، َجنَّ ْ َو ُع َمُر في ال ِة، َجنَّ ْ ْكٍر في ال أبُو بَ َج ْ َو َس ْعدُ ْب ُن َماِل ٍك في ال ِة، َجنَّ ْ َوال ُّزبَ ْي ُر في ال ِة، َجنَّ ْ في ال َحةُ ْ َو َطل ِة، َجنَّ ْ ي في ال َو َعِل ِة، َجنَّ َو َعْبدُ ال َّر ْحم ِن في ال نَّ ْب ُن َعْو ٍف في ْ ِة، عَا ِشِر ْ َو َس َك َت َع ِن ال ِة، َجنه ْ في ال ِ َج َّراح ْ َوأبُو ُعبَ ْيدَةَ اْب ُن ال ِة، َجنَّ ْ ال . وا عَا ِشِر فَقَال : ؟ فقَا َل ُ ْ َّم : َس ِعيدُ اْب ُن َزْيٍد، يَ ْعنِى َنْف َسه.ُ قَا َل َم ْن ال ث : ُ َر ُج ٍل َمْن ُهْم َم َع َم ْش َهدُ َر ُسو ِل هّللاِ # َ ْو ُعِهمَر ُع ْمَر نُوحٍ و هّللاِ ل َولَ َحِد ُكْم ُع ْمَره،ُ َو ْج ُههُ َخْي ٌر ِم ْن َع َم ِل أ َر في ِه تَغَبَّ ]. أخرجه أبو داود وهذا لفظه والترمذي . 1. (4369)- Saîd İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Ebu Bekr cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talhâ cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa'd İbnu Mâlik cennetliktir, Abdurrahman İbnu Avf cennetliktir, Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrâh cennetliktir."(Râvi der ki: Zeyd) onuncu da sükut etti. Dinleyenler: "Onuncu kim?" diye sordular. (Bu taleb üzerine): "Saîd İbnu Zeyd!" dedi. Yani bu, kendisi idi. Zeyd sonra ilave etti: "Allah'a yemin ederim. Onlardan birinin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bulunuvermesi, sizden birinin ömür boyu çalışmasından daha hayırlıdır, hatta ömrü, Hz. Nuh aleyhisselâm'ın ömrü kadar uzun olsa bile." [Ebu Dâvud, Sünnet 9, (4648, 4649, 4650).] [464] AÇIKLAMA: Resûllah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde aşere-i mübeşşere dediğimiz cennetle müjdelenenleri saymaktadır. Bunlar hadiste ismi geçen on kişidir Sahabeler arasında faziletce bunlar birinci sırayı teşkil ederler. Bunların ilk dördünün sıralanışında ittifak vardır. Ehl-i Sünnet, önce Ebu Bekr'in, sonra Hz. Ömer'in, sonra Hz. Osman'ın, sonra da Hz. Ali'nin geldiğinde ittifak eder. Bazı ehl-i sünnet âlimi, Hz. Ali'yi takdim etmiştir. Şia ise Hz. Ali'nin en efdal olduğunu iddia etmekle kalmaz; -râfizî takımında olduğu üzere- diğer büyükleri tekfir eder. Çok az sayıda sahâbe dışında, hepsini reddedip, tekfir ederler.[465] َي ـ6344 ـ2 هّللاُ َعْنهُ قا َل قَا َل :# َّمتِى أبُو َر ـ وعن أن ٍس َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ُ ِأ َّمتِى ب ُ َوأ َشدُّ ُه ْم في أ ْمِر هّللاِ تَعالى ُع َم أ ْر َح ُم ُر، أ َب ْكٍر، َر ُض ُهْم َواَفْ ْب ُن َجبَ ٍل، ِم ُمعَاذُ َح َرا ْ َح ِل َوال ْ ِال ُمُهْم ب َوأ ْعلَ ي، َضا ُه ْم َعل َوأقْ َما ُن، ْ ُّى اْب ُن َوأ َشدُّ ُه ْم َحيَا ًء ُعث بَ ُ َر ُؤ ُه ْم أ َوأقْ ٍت، ِ اب َزْيدُ ْب ُن ثَ َّمٍة أ ِمي َوأ ِم َك ي ُن هِذِه ا ْع ٍب َوِل ُك هلِ اُ ٍهر ٌن، ’ ِي ذَ ِم ْن أب ْه َجةً ْصدَ َق لَ ُء اَ َرا غَ ْب ْ ِت ال َّ ُء َو ََ أقَل َخ ْض َرا ْ ِت ال َّ َو َما أ َظل ، ِ َج َّراح ْ َّمِة أبُو ُعبَ ْيدَةَ ْب ُن ال ْي ِه ال َّس ََُم في َو َر ِع ِه َر ِض َي هّللاُ َعْن ُه أنَ ْع : م ِر فقَا َل ُع : ُف ذِل َك لَهُ؟ قَا َل َمُر َر ِض َي أ ْشبَهَ ِعيسى َعل . هّللاُ َعْنهُ َ نَعَ ْم، فَا ْعِرفُوهُ لَهُ ُء أ ْج ]. أخرجه الترمذي.« َمِعي َن َخ ْض َرا ْ َما ُء ال » َه ال َّس .و« ا ُ ْظ ََل َه إ » ا َما تَ ْحتَ َها ِل َو« ُء تَ ْغ . ِطيَتُ َه ال َغبرا » ا’ ْر ُض.و« ا ُ َم إقَل » ا َها ِل ُ َح ْمل َها فَ .و« ْوقَ ْه َجةُ ْط الل » ُق َّ ِ َسا ُن َوالنُّ ه اَلل . 2. (4370)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ümmetimin(in ferdleri arasında) ümmetime karşı en çok merhametli olan kimse Ebu Bekr'dir. Onlar içinde Allah'ın emri hususunda en çok titiz olanı Ömer'dir. Haya cihetiyle en şiddetli olanı Osman'dır. (Davalarda) en isabetli hüküm vereni Ali'dir. Helal ve haramı en iyi bileni Muâz İbnu Cebel'dir. Ferâizi en iyi bilen Zeyd İbnu Sâbit'tir. Kur'ân okumasını en iyi bileni Übey İbnu Ka'b'dır. Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrâh'dır. Ebu Zerr'den daha doğru sözlü olan birini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı. O, verâda Hz. İsa aleyhisselâm gibiydi." Hz. Ömer (radıyallahu anh) (hased etmişçesine): "Yani biz bu hasletin onda olduğunu kabul edecek miyiz?" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Evet. Bu hasletleri onda var bilin!" buyurdular." [Tirmizî, Menakıb (3793, 3794).][466] AÇIKLAMA: Bu hadiste Ebu Zerr (radıyallahu anh)'ın en doğru kimse olduğu ifade edilmektedir. Halbuki doğruluk deyince Ebu Bekr es-Sıddîk akla gelir. Âlimler bu hususta, Ebu Zerr'in doğruluğunun mutlak olmayacağını belirtirler. Buradaki hasr'dan murad onun sıdkında te'kîd ve mübalağa olduğu belirtilir. "Zira, derler, Ebu Zerr'in Hz. Ebu Bekir'den asdak (daha doğru) olacağını söylemek câiz olmaz. Çünkü o, bu ümmetin "sıddîkı"dır, peygamberlerden sonra da en hayırlısıdır. Resûlullah ise Ebu Zerr'den ve bütün ümmetten asdakdır." Hadis, Aleyhisselâtu vesselâm'ın, Ashabından mümtaz olanları kabiliyetleri ile tanıyıp, o yönleriyle ümmetine tanıttığını göstermektedir.[467] َي ـ6345 ـ3 هّللاُ َعْنهُ قا َل َر ـ وعن حذيفة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ قا َل :# تَدُ ُر بَقَائِى فِي ُكْم فَاقْ ِرى َما قَدْ ِذى َن ِم ْن بَ ْعِدى، ِىَ أدْ إنه َّ ِال وا ب ْكٍر َو ُع َمَر َر ِض َي هّللاُ َعْن ُهما ِي بَ َر إلى أب َوأ َشا . وهُ َصِدهقُ َحدَّثَ ُكْم اْب ُن َم ْسعُوٍد فَ َو َما ٍر، ِ َهدْيِ َع َّما واهتَدُوا ب ]. أخرجه ُي الترمذي.« َهدْ َو ال » ال ِهسيرةُ َّطِريقةُ ال َّس ْم . ُت، وال 3. (4371)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ben aranızda ne kadar kalacağımı bilemiyorum. Benden sora "iki"ye uyun" dedi ve Ebu Bekr ile Ömer'e işaret etti. (Sözlerine devam ederek): "Ammar'ın davranışlarını örnek alın. İbnu Mes'ud ne söylemişse tasdik edin" buyurdu. [Tirmizî, Menakıb, (3804).][468] AÇIKLAMA: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada birkaç sahabeyi bilhassa tafdil buyurmaktadır. 1) Hz. Ebu Bekr ve Ömer (radıyallahu anhüma). Bu ikisinin faziletleri ümmetçe müsemmeldir. 2) Ammâr İbnu Yâsir (radıyallahu anh). Resûlullah, onun çok müstakim olduğunu böylece beyan etmiş olmaktadır. Bir başka hadislerinde Aleyhissalâtu vesselâm: "Ammar, ne zaman iki işten birini tercih durumunda kalsa mutlaka en hayırlısını seçer" buyurmuştur. Ammâr (radıyallahu anh), Erkâm'ın evinde İslâm'a giren ilklerdendi. Annesi Sümeyye Hâtun'la birlikte çok sıkıntı çektiler, işkencelere maruz kaldılar. Sümeyye (radıyallahu anha) işkence altında can verenlerdendir. Ammâr'ın da bâğî bir grup tarafından öldürüleceğini Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) haber vermiş, bildirdiği aynen çıkmıştır ve Sıffîn'de şehid edilmiştir. Onun burada şehid edilmesi, bu vak'ada Hz. Ali taraftarlarının haklı, muhaliflerinin de haksız olduğunu böylece doğrulamış oldu. Şehid olduğu zaman doksan küsur yaşında idi, (radıyallahu anh).[469] َي ـ6342 ـ6 هّللاُ َعْنه قال َر ُج ٌل َص قَا َل :# اِل ٌح َر ـ وعن جابر َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ْيلَةَ َّ ِر َي الل ُ ِ َر ُسو ِل أ هّللاِ َوِني َط ْكٍر نِي َط ب كأ َّن أبَابَ ،# ِ ٌر ِعُ َمَر، قَا َل َجاب َما َن ب ْ َونِي َط ُعث ْكٍر، ِي بَ ِأب ْمنَا ِم ْن ِعْنِد َر ُسو ِل ُع : هّللاِ َمُر ب َّما قُ فَل # نَا َ ْ ل َر ُسو ُل هّللاِ # أ َّما ُ َو ، ق : أ َّما ال َّر ُج ُل ال َّصاِل ُح فَ ، ِبَ ْع ُّو ُط بَ ْع ِض ِهْم ب ُهْم ُو تَنَ ََةُ ا ِ ٍض فَ ’ يَّهُ ِ ِه نَب َث هّللاُ ب ِذى بَعَ هُ نِي َط ْمُر ال #]. أخرجه أبو داود.« َّ ُ هق ب ِه وضهم قَ » إلي ِه ْول ْى عل أ . 4. (4372)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Geceleyin (rüyamda) bana sâlih bir adam gönderildi. Sanki Ebu Bekr, Resulullah'a yamanmış gibiydi, Ömer de Ebu Bekr'e yamanmış gibiydi. Osman da Ömer'e yamanmış gibiydi." Câbir der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanından kalktığımız zaman dedik ki: "(Rüyanın yorumu şöyle olmalıdır): "Oradaki salih kimse Resulullah'tır. Onların birbirlerine yamanmaları, Allah'ın, peygamberleriyle gönderdiği işin (dinin) sorumluları olmalarıdır." [Ebu Dâvud, Sünnet 9, (4636).][470] َي ـ وعن جابر َر ِض هّللاُ َعْنه قال ـ6343 ـ1 َحةَ : [قَا َل ر ُسو ُل هّللاَ :# ْ ِي َطل ْمَرأةِ أب َصا ِء اِ ِال ُّر َمْي فَإذَا أنَا ب َجنَّةَ ْ ُت ال ْ َرأْيتُنِى دَ َخل ُت ْ ل فَقُ َو َسِم ْع ُت َخ ْش َخ َشةَ َر ِض َي هّللاُ َعْنهما، ُ : وا َم ْن هذَا؟ قَال ِريَةٌ : ِِفنَائِ ِه َجا ب ْصراً َو َرأْي ُت قَ ُت ِب ََ ٌل؛ . فَقُ ْ ل : وا ُ َم ْن هذَا؟ قَال ِلعُ َمَر ِل : َخ َّطا ِب ْ ِن ال اْب . ِراً ْي ُت ُمدْب َّ َول َرتَ َك، فَ ْي ِه، فَذَ َكْر ُت َغْي ُظ َر إلَ َكى ُع َمُر َو فَأ . قَا َل َردْ ُت أ ْن أدْ ُخلَهُ فَأْن َر فَبَ : ُسو َل هّللاِ ْي َك أ َغا ُر يَا أ َعل ]. َ َخ ْش َخ َشةُ أخرجه الشيخان.« َصْو ال » ُت ال َّسح ْ 5. (4373)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ben kendimi cennete girmiş gördüm. Derken Ebu Talha'nın hanımı Rumeysa ile karşılaştım (radıyallahu anhüma). Bir de hışırtı kulağına geldi. "Bu kim(in hışırtısı)?" dedim." Bilâl(in)!" dediler. Avlusunda bir câriye bulunan bir köşk gördüm. "Bu kime ait?" dedim. "Ömer İbnu'l-Hattâb'ındır!" dediler. İçine girip bakmayı arzu ettim. Ancak senin kıskanç olduğunu hatırladım ve geri döndüm!" Ömer, bu söz üzerine ağladı ve: "Sana karşı da mı kıskanç olacağım ey Allah'ın Resûlü!" dedi." [Buhârî, Ta'bir 31, 32, Bed'ü'l-Halk 9, Fezâilu'lAshab 19, Nikâh 107; Müslim, Fezailü's-Sahâbe 21, (2395).][471] AÇIKLAMA: 1- Hadiste geçen Rumeysa (radıyallahu anhâ), Hz. Enes'in annesi olan Ümmü Süleym'dir. Rümeysâ, çapak manasına gelen ramas'dan ism-i tasgîrdir. Ümmü Süleym'in gözündeki çapak sebebiyle rumeysâ ona bir vasıf olmuştur. Asıl adı Sehle'dir. Başka isimlerde söylenmiştir. 2- Hadis, Hz. Ömer, Hz. Bilâl ve Ümmü Süleym'in cennetle müjdelenmelerini ifade ediyor. [472] َي ـ6346 ـ4 هّللاُ َعْنه قال َر ـ وعن بريدة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ قَا َل :# َجنَّ ْ ُت ال ْ َما دَ َخل ِة؟ فَ َجنَّ ْ تَنِى الى ال َ َسبَقْ يَا ِب ََ ُل ب َسِم ْع ُت ِم قَ ُّط إَّ ةَ ُم َش َّر ٍ ْصٍر ُمَربَّع َماِمي، فَأتَْي ُت َعلى قَ َسِم ْع ُت َخ ْشنَ َشتَ َك أ فَ َجنَّةَ ْ ال بَار َحةَ ْ ُت ال ْ َخ ْش َخ َشتَ َك أ َه ٍب َماِمى دَ َخل ٍف ِم . ُت ْن ذَ ْ َم فَقُ : ْن هذَا ل ِل ُت ْ ل عَ َر ِب؛ فَقُ ْ َر ُج ٍل ِم َن ال ُوا ِل ْص ُر؟ فَقَال قَ ِ ى ال : ، ْ أنَا َع َر ُت ب ْ ل َرْي ٍش فَقُ َر ُج ٍل ِم ْن قُ ُوا ِل ْص ُر؟ قَال قَ ْ َم ْن هذَا ال ِل : ا َم ْن هذَ َرْي ٍش، ِل أنَا ِم ْن قُ َّمِة ُم َح َّمٍد ُ َر ُج ٍل ِم ْن أ ُوا ِل ْص ُر؟ قَال قَ ال # ُت ْ ْ ْص ُر؟ ل فَقُ : قَ ْ َم ْن هذَا ال أنَا ُم َح َّمد،ٌ ِل وا َخ َّطا ِب َر ِض َي قَال : هّللاُ َعْنه ُ ْ ِن ال فَقَ : يَا ِلعُ َمَر . ا َل ْب َر ُسو َل هّللاِ َّى ! َو َرأْي ُت أ َّن هّللِ َعل ُت ِعْندَه،ُ ْ َو َّضأ تَ ُت قَ ُّط إَّ ْ ْحدَث ُ َو َما أ ِن، ْي ُت َر ْكعَتَْي َّ َو َصل ِ ْن ُت قَ ُّط إَّ ذه ُ َم ِن ا أ َر . ُسو ُل هّللاِ َر ْكعَتَْي فَقَا َل :# ِ ِهَما ب ]. أخرجه الترمذي وصححه . 6. (4374)- Hz. Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ey Bilâl! Ne ile benden önce cennete girdin? Her ne zaman cennete girdiysem, her seferinde önümde senin hışırtını işittim. Dün gece de cennete girmiştim, önümde (yine) senin hışıtrını duydum. Sonra altından şerefeler olan murabba bir köşke geldim. "Bu köşk kimin?" diye sordum. "Arapardan birinin!" dediler. Ben cevaben: "Ama ben de bir Arabım, (benim olmadığına göre) bu köşk kimin?" dedim. Bunun üzerine: "Kureyş'ten birinin!" dediler. Ben tekrar: "Ben de bir Kureyşliyim, bu köşk kimin?" dedim. Bu sefer: "Muhammed ümmetinden birinin!" dediler. Ben de: "Muhammed benim, bu köşk kimin?" dedim. Bunun üzerine: "Ömer İbnu'l-Hattâb'ın" dediler, (radıyallahu anh). Bunun üzerine Bilâl: "Ya Resûlullah! Her ezan okuyuşunda iki rek'at namaz kıldım. Her ne zaman hades vaki oldu ise derhal abdest tazeledim ve Allah'a iki rek'at namaz kılmayı üzerimde borç gördüm" dedi. Bilâl'in bu açıklaması üzerine Aleyhisselâtu vesselâm: "İşte bu iki şey sebebiyle (cennete girmede benden evvel davranmış olmalısın)" buyurdular. [Tirmizî, Menâkıb, (3690).][473] AÇIKLAMA: 1- Hadis, Hz. Bilâl (radıyallahu anh)'ın cennete girmede tekaddüm imtiyazına nail olmasını iki sebeple açıklamaktadır: 1) Ezanla ikâmet arasında kılınan iki rek'at namaz. Bazı âlimler bundan akşam namazını istisna tutmuşlardır: "Ezandan sonra hemen ikamet okunur, nafile kılmaya vakit yoktur" derler. Ancak, namazla ilgili bahiste de geçtiği üzere, akşam vakti girdikten sonra da iki rek'at nafile kılındığına dair rivayetler mevcuttur. Dolayısıyla sonradan istikrar bulmuş duruma göre değerlendirerek "akşam vaktinde, önce farz kılınır, nafileye yer yoktur" gibi bir mülahaza ile, hadisin beş vakte şamil olan ıtlakını dört vakitle kayıtlamak câiz olmaz. 2) Bilâl'e imtiyaz kazandıran ikinci husus, hades vaki olur olmaz abdest tazeleyip iki rek'at nafile kılmasıdır. Bu namaz da "mekruh vakitler dışında" diye kayıtlanmıştır. Ancak hadisi ıtlak üzere anlayıp, abdest üzerine kılınacak iki rek'atlik namazı mekruh vakitlerdeki yasaklamadan istisna kılmışlar her ne zaman abdest alınırsa iki rek'a nafile kılınabileceğini söylemişlerdi. Bu namaza âlimler şükür namazı derler: "Ezâ'nın izâlesi ve temizliğe ulaşmada Allah'ın tevfiki sebebiyle şükür. 2- Âlimler, Peygamberlerin rüyası haktır kaziyesinden hareketle, bu zikri geçen zâtların cennetlik olduklarına hükmetmişlerdir.[474] ُت َر ـ وعن َع ْمُرو ب : [ ُسو َل هّللاِ ِن العا ِص َر ِض َي ـ6341 ـ4 هّللاُ َعْنهما قال ْي َسأل :# َك؟ قا َل ْ َح ُّب إلَ ُّى النَّا ِس أ أ : ُ ُت َعائِ َشة. ْ ل ق : ُ ِل؟ قَا َل ْ : أبُو َها. ُت َو ِم َن ال هرِ َجا ل َّم َم ق : ْن؟ قَا َل ُ ث : ُ ِر َجاً َمُر، فَعَدَّ ُع ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 7. (4375)- Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sordum: "(Ey Allah'ın Resulü!) İnsanların hangisi size daha sevgilidir?" "Aişe!" buyurdular. "Ya erkeklerden?" dedim "Babası!" buyurdular. "Sonra kim?" dedim. "Ömer!" buyurdular ve başka bazı erkekler saydılar." [Buharî, Meğâzî 63; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 8, (2384); Tirmizî, Menâkıb, (3879).][475] AÇIKLAMA: 1- Daha önce de geçtiği üzere (4303. hadis) Resûlullah, Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anh)'ı Zât u Selâsil gazvesine komutan tayin eder. Emri altına Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer gibi Ashab'ın büyükleri de asker olarak verilince, Amr'ın içinden: "Herhalde ben hepsinden efdalim, Resûlullah beni hepsinden çok seviyor olmalı" diye geçer. Bunu tahkik etmek üzere, sefer dönüşü, kendisine, kimin daha sevgili olduğunu sorar. Yukarıda görüldüğü üzere ilk sıralarda yer almadığını görerek, daha gerilerde isminin çıkmaması için, sorusunu devam ettirmekten vazgeçer.[476] ِ ِهى ـ وعن ا ْنه قال: [ ُسامة بن زيد َر ِض َي ـ6344 ـ4 هّللاُ َع ِعْندَ النَّب ِن ُكْن ُت # َجاِلساً عَبَّا ُس يَ ْستَأِذنَا ْ ي َوال َء َعِل َجا ِر إذ . فقَال: ى ْ أتَدْ َء َجا َما ُت ْ ل ِ ِهَما؟ قُ ُهَم ب : َ قَا َل: ا، فَدَ َخ ََ فقَاَ ِرى، ائْذ ْن لَ ل ِكنه : ْي ِى أدْ َح ُّب إلَ ُّى أ ْهِل َك أ َك، أ ُ ْن ُت َم يَا َك؟ قَا َل: َح َّمٍد َر ُسو َل هّللاِ ِجئْنَا نَ ْسأل ِ ب َمةُ فَا ِط . قَا: َك َع ْن أ ْهِل َك ُ ِجئْنَا َك نَ ْسأل َما ْب َن َزْيٍد َر ِض َي . قَا َل: هّللاُ َعْنهما َمةَ َسا ْي ِه، يَ ْعنِى أ َوأْنعَ ْم ُت َعلَ ْي ِه هّللاُ َعلَ َ َّى َم ْن أْنعَم أ . قَا:َ َح ُّب أ ْهِلى إلَ َّم َم ْن؟ قَا َل ي ث : ْب ُن ُ َّم َعل عَبَّا ُس َر ِض َي أب . هّللاُ َعْنه ِي َط ث اِل ٍب ُ ْ َر فقَا َل ال : ُسو َل هّللاِ َت َع َّم َك آ ِخ َر ُه ْم يَا ! ْ َك َجعَ . ل فقَا َل: َسبَقَ إ َّن َعِليهاً ِه ْج َرةِ ْ ِال ب ]. أخرجه الترمذي . 8. (4376)- Usâme İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında oturuyordum. Ali ve Abbâs (radıyallahu anhümâ) gelip (huzuruna girmek için) izin istediler. Aleyhisselâtu vesselâm:" Ne getirdiler biliyor musun?" buyurdular. "Hayır, bilmiyorum!" dedim. "Ama ben biliyorum, onlara izin ver!" buyurdular. (İçeri aldım), onlar da girdiler. "Ey Allah'ın Resûlü! Ehlinden hangisi sana daha sevgili? Sormaya geldik!" dediler. "Ehlimin bana en sevgili olanı, kendisine (hidayet ederek) Allah'ın nimetlendirdiği, (azad edip evlat edinmemle de) kendimin ikram etmiş olduğu kimsedir!" buyurdu ve Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anh)'ı zikretti. "Pekalâ sonra kim?" dediler. "Sonra Ali İbnu Ebî Tâlib!" buyurdular. Bunun üzerine amcası Abbas (radıyalluha anh): "Ey Allah'ın Resûlü! Amcanı en sona bıraktın!" dedi. "Ali hicrette senden önce davrandı!" cevabını verdiler" [Tirmizî, Menâkıb, (3821).] [477] AÇIKLAMA: 1- Resûlullah'ın azad ettiği ve evlat edindiği kimse Üsâme değil, babası Zeyd'dir (radıyallahu anhümâ). Resûlullah'ın, Üsame'yi azad etmiş gibi ifadede bulunmasını ülemâ: "Bu iki nimette evlat babaya tabidir. Onun hükmüyle ifade edilmesi câizdir" diye açıklamıştır. Esasen, Resûlullah'ın, Zeyd'i, o suretle ifade etmesi, Zeyd'le ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm'de onun aynı tabirlerle tavsifi sebebiyledir: "Hani Allah'ın iman nasib ederek ikramda bulunduğu ve senin de azad edip evlatlık edinerek ikramda bulunduğun kimseye sen: "Hanımını bırakma, Allah'tan kork" diyordun" (Ahzâb 37). 2- Âlimler, bu hadisten hareketle sevgi sıralamasının kan yakınlığına göre değil, efdaliyete göre olması gerektiği hükmünü çıkarmışlardır.[478] ََ َر َر ِض َي ـ6344 ـ4 هّللاُ َعْنهما قال َ هم ُع َم فََن : أبُو ُر ُكنَّا نُفَ # قُو ُل ِهض ُل بَ ْي َن النَّا ِس َز َما َن َر ُسو ِل ـ وعن اْب : [ هّللاِ ِن ُعم َّم بَ . ْكٍر، ثُ ثُ ْينَا َو ََ يُْن ِكُر ذِل َك َعلَ َما ُن، ْ ُعث ]. أخرجه البخاري وأبو داود والترمذي . 9. (4377)- İbnu Ömer (radıyallah anhümâ) anlatıyor: "Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında insanları derecelendirir ve şöyle sıralardık: [Ümmet-i Muhammed'in, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)' dan sonra en efdali] Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman. [Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sıralamayı işitir] bize itiraz etmezdi (radıyallahu anhüm ecmaîn)." [Buhârî, Fezâilu'l-Ashâb 4, 7; Ebu Dâvud, Sünnet 8, (4627, 4628) Tirmizî, Menâkıb, (3707).][479] AÇIKLAMA: Hadiste, Hz. Osman'ın faziletçe Hz. Ali (radıyallahu anhümâ)'den önce olduğu te'yid edilmektedir. Ehl-i Sünnet'in cumhûru bu görüştedir. Bunu te'yid eden başka rivayetler de var. Ancak bu hususta farklı görüşler mevcuttur: * Süfyan-ı Sevrî'nin Hz. Ali'yi efdal gördüğü, ancak bu görüşünden döndüğü rivayet edilmiştir. * Huzeyme'nin de bu görüşte olduğu söylenmiştir. * İmam Mâlik: "Bu ikisi eşittirler, birbirine tafdil edilmezler" demiştir. Yahya'l-Kattân ve müteahhirînden İbnu Hamza ve başkaları bu görüşü benimsemiştir. İbnu Abdilberr, bu görüşü beğenmez ve şahsi kanaatinde Hârun İbnu İshak'tan hikâye edilen şu rivayete dayanır: Hârun der ki: "Ben İbnu Ma'in'in şöyle söylediğini işittim: "Kim faziletleri Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali diye sıralar ve Ali'nin hizmetlerini ve faziletini tanırsa, o sâhib-i sünnettir." Ben kendisine: "Bazılarının: "Ebu Bekr, Ömer ve Osman" deyip sükut ettiklerini söyledim. Onlar hakkında galîz tabirler kullandı" Bu rivayet tenkid edilerek: "İbnu Maîn, Hz. Osman sevgisinde aşırı gidip Hz. Ali'yi tenkîse yeltenen Osmancı takımı reddetmiş olmalı. Şüphesiz üçüne iktisâr edip, Hz. Ali'nin fazlını inkâr mezmundur" denmiştir. İbnu Hacer, bu mesele ile ilgili tahlilini şöyle devam ettirir: "İbnu Abdilberr şu iddiaya da yer vermiştir: "Bu hadis (sadedinde olduğumuz rivayet), Ehl-i Sünnet'in: "Hz. Ali, üçlerden sonra imamların en efdalidir" görüşüne de muhaliftir. Çünkü Ehl-i Sünnet, üçlerden sonra insanların en efdali olduğunda icma eder. Bu icma, İbnu Ömer hadisinin -sened İbnu Ömer'e kadar sahih de olsa- hatalı olduğuna delâlet eder." İbnu Abdilberr'in bu iddiası da tenkid edilmiş ve şöyle denmiştir: "Ashab'ın o zaman, Hz. Ali'yi tafdilde sükût etmiş olmaları ilelebet tafdil etmedikleri mânasına gelmez. Nitekim mezkur icma İbnu Ömer'in kayıtladığı zamandan sonra hasıl olmuştur. Böylece onun hadisi hatalı olmaktan çıkar." İbnu Hacer der ki: "Kanaatimce, İbnu Abdilberr, burada Ubeydullah İbnu Ömer rivayetindeki ziyade sebebiyle inkârda bulunmaktadır. Bu ziyade ["(Biz, Ebu Bekr, Ömer, Osman diye sayar, ondan sonra) Resulullah'ın ashabı arasında dereceleme yapmadan hepsini terkederdik"] şeklindedir. Lakin bu rivayette Nafi teferrüd etmez." İbnu'lMaceşûn ona mütâbaat eder. Bunu Hayseme, Yusuf İbnu'l-Mâceşun babasından, o da İbnu Ömer'den tahric etmiştir: "Biz Resulullah zamanında (efdaliyet sıralamasında) Ebu Bekr, Ömer, Osman der, sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashabını bırakır, aralarında bir efdaliyet gözetemezdik." Bununla birlikte, o zaman aralarında dereceleme yapmayı terketmelerinden bundan sonra Hz. Ali'nin diğerlerinden efdal olduğuna itikad etmemiş olmaları manası çıkmaz. Doğruyu Allah bilir, Nitekim İbnu Ömer (radıyallahu anh), Hz. Ali'yi diğer sahabelere takdim ettiğini itiraf etmiştir. Nitekim bu itiraf bir önceki babta kaydettiğim bir rivayette geçti. İbnu Hacer'in atıfta bulunduğu rivayet şudur: İbnu Ömer der ki: "Biz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında şöyle derdik." Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) insanların en hayırlısıdır. Sonra Ebu Bekr, sonra Ömer gelir. Ali İbnu Ebî Talib (radıyallahu anh)'a ise üç haslet verilmiştir ki onlardan birinin bana verilmiş olması, bana kızıl develerden daha sevgilidir: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kızıyla onu evlendirdi ve kızı ona çocuk dünyaya getirdi. (Resulullah'tan sonra) mescidin bütün kapıları kapatıldı, onun kapısı kapatılmadı. Hayber günü sancağı ona verdi." (Hadisi Ahmed İbnu Hanbel hasen senedle kaydetmiştir). İbnu Hacer tahliline devam eder: "İbnu Ömer hadisinin bazı turukunda, mezkur hayırlı ve efdal olma halinin hilafetle ilgili hususta olduğu kaydedilmiştir. Bu rivayeti İbnu Asâkir Abdullah İbnu Yesâr, Salim' den o da İbnu Ömer'den naklen kaydetmiştir: "Siz biliyorsunuz, biz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında şöyle derdik: "Ebu Bekr, Ömer ve Osman yani hilafette (ki liyakatte) Bir diğer rivayet, Ubeydullah, Nafi'den, o da İbnu Ömer'den: "Biz Resulullah zamanında derdik ki: "Bu işe (hilafete) insanların en layıkı kimdir? ve cevap verirdik: Ebu Bekr, sonra Ömer." Bazı alimler: Sahabenin en efdali, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağlığında şehid düşendir" demiş, bazıları da ismen: "Cafer İbnu Ebî Talib'dir" demiştir. İmam Beyhakî, Şâfiî hazretlerinin şu sözünü kaydeder: "Ashab ve Tabiin Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da Ali'nin (radıyallahu anhüm) efdaliyetinde icma etmiştir."[480] َي ـ6344 ـ54 هّللاُ َعْنه قا َل َر ُسو ِل ـ وعن أن ٍس َر ِض : [ هّللاِ ْشٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنهما ِعْندَ ِ ٍر َو َعبَّادُ اْب ُن ب َسْيدُ ْب ُن ُح َضْي َكا َن أ # ٍة ُ ْيلَ في لَ ِهَما ِن بَ ْي َن أْيِدي ِنُو َرْي َمٍة فَ َخ َر َجا ِم ْن ِعْنِدِه فَإذَا ب ُم . و ٌر ْظِل َر َم َع ُك هلِ َوا ِحٍد ِمْن ُهَما نُ َصا َرقَا تَ هما افْ فَل ]. أخرجه البخاري . َ 10. (4378)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Üseyd İbnu Hudayr ve Abbâd İbnu Bişr (radıyallahu anhümâ) karanlık bir gecede Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında idiler. (Sohbet bitince) yanından ayrıldılar. Derken önlerinde iki nur peydah oldu. Yolları ayrıldığı zaman her birinin bir nuru vardı." [Buharî, Mesâ'ıd 78, Menâkıb 28, Menakıbu'l-Ensar 13.][481] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayetin bir başka veçhi, bu sahabelerin ellerideki nûrun, günümüzdeki pilli el feneri mahiyetindeki bir şeyden çıktığını tasvir eder. Şöyle ki: "Üseyd İbnu Hudayr ve Ensar'dan bir kişi daha, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında konuşmak üzere kaldılar. Çok karanlık bir gece idi. Gecenin bir müddeti geçtikten sonra çıktılar. Herbirinin elinde bir değnekcik vardı. Birinin değneği önlerini aydınlatır olduğu halde yürüdüler. Yolları ayrılınca diğerinin değneği de aydınlatmaya başladı. Her biri kendi deyneğinin ışığında yürüdü, böylece evlerine vardılar." 2- Bu hadise Ashabın mazhar olduğu kerametlerden birini daha aksettirmektedir. Alimlerimiz bu ve benzeri rivayetlere dayanarak kerametin hak olduğuna hükmetmişlerdir. Keramet hususunda geniş açıklama daha önce geçti (4256. hadis). [482] İKİNCİ FER' - SAHABELERDEN BAZILARININ FAZİLETLERİ (İki kısımdır) BİRİNCİ KISIM - ERKEKLER HAKKINDA * EBU BEKR SIDDIK (radıyallahu anh) ـ6344 ـ5 ْت ِر. ْكٍر َعلى َر ـ عن عائشةَ : [ ُسول هّللاِ َر ِض َي هّللاُ َعْنها قَالَ دَ َخ َل أبُو بَ :# فقَا َل لَهُ :# أْب ِش ْر فَأْن َت َعتِي ُق هّللاِ ِم َن النَّا قَال : َ ْت فَ ]. أخرجه الترمذي . ِم ْن يَ ْو َمئِ ٍذ ُسِهمى َعتِيقاً 1. (4379)- Hz. Aişe anlatıyor: "Ebu Bekr (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına girmişti. Aleyhissalâtu vesselâm: "Müjde, (Ey Ebu Bekr!) Sen Allah'ın ateşten azad ettiği kimsesin!" buyurdular. İşte o günden itibaren Hz. Ebu Bekr, Atik (azadlı) diye isimlendirildi." [Tirmizî, Menâkıb, (3679).][483] AÇIKLAMA: Hz. Ebu Bekr'in "Atik" diye isimlenmesi hususunda başka üç rivayet daha var: * Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün dedi ki: "Ateşten azad edilen birini görmek isteyen Ebu Bekr'e baksın." * Musa İbnu Talha'nın rivayetine göre, annesi "Atik" diye tesmiye etmiştir. * Yüzündeki cemal (güzellik) sebebiyle Resulullah ona "Atik" demiştir. [484] َي ـ6344 ـ2 هّللاُ َعْنه قا َل قَا َل :# ِذى َر ـ وعن أبى هريرة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َّ ِة ال َجنَّ ْ َرانِى بَا َب ال ِيَ ِدى فَأ ِري ُل فَأ َخذَ ب أتَانِى ِج تَدْ ُخ ُل ْب َّمتِى ُ ْنهُ أ َر ِم . ُسو َل هّللاِ ْي ِه فقَا َل ْكٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنهُ يَا ُظ فقَا َل اَبُو بَ : ْر إلَ ِى ُكْن ُت َمعَ َك َحتهى أْن َّو ُل َم : ْن َوِددْ ُت أنه ْكٍر أ َك يَا أبَا بَ َما إنَّ أ َّمتِى ُ ِم ْن أ َجنَّةَ ْ يَدْ ُخ ُل ال ]. أخرجه أبو داود . 2. (4380)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Cebrail aleyhisselam yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi." Hz. Ebu Bekr atılıp: "Ey Allah'ın Resulü! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, ta ki ona ben de bakayım!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Ey Ebu Bekr, ümmetimden cenete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi!" karşılığında bulundular." [Ebu Davud, Sünnet, 9, (4652).][485] َي ـ6345 ـ3 هّللاُ َعْنه قال َر ـ وعنه َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َم ’ قَا َل :# ا ْكٍر فإ َّن لَهُ ِعْندَنَا يَداً َما َخ ََ أبَا بَ ِ َها َوقَدْ َكافَ ْينَاهُ ب َحٍد ِعْندَنَا يَدٌ إَّ َحٍد قَ ُّط َعنِى َما ُل أ َو َما نَفَ َمِة، ِقيَا ْ ال َ ِ َها َيْوم َو َما َع َر يُ َكافِي ِه هّللاُ تَعالى ب ْض ُت ا ْكٍر، ِي بَ َم ” ا نَفَعَنِى َما ُل أب َكانَ ْت لَهُ َحٍد إَّ َ َعلى أ ْس ََم َوإ َّن َص َ ًي أ ْكٍر َخِل ُت أبَا بَ َخذْ ًيَته َخِل ِخذاً ْو ُكْن ُت ُمته َولَ ْم، ْعثَ ْم يَتَلَ أبَا َب ْكٍر، فإنَّهُ لَ َكْب تَعالى َوةٌ إَّ ا ِحبَ ]. أخرجه ُكْم َخِلي ُل هّللاِ َر الترمذي.يُقَا ُل « ُس فَ ْ ْصِديِق ِه َكبَا ال » َردَّدْ في تَ ْم يَتَ ِهصدي َق َر ِض َي هّللاُ َعْنه لَ ُمَراد أ َّن ال ْ َو ْج ِهِه، وال إذَا َخ هر ِل # . ُم» فيه ْعثَ لَ ِ و«التَّ ْعتُع ِف ْع ِل والتَّتَ ْ ْو ِل َوال قَ ْ َردُّدُ في ال التَّ . هُ ُ ْض َل ْول ِز ُم فَ لتَ ْ تَ ةَ َّ ل َخل ْ هُ أ َّن ا ُ ًي إلى آ ِخِرِه» َحا ِصل َخِل ِخذاً ْو ُكْن ُت ُمتَّ وقَ : «ولَ ِأ ْمِرِه، فَأ ْخبَ َر ِب ب ْ قَل ْ ِل ال َواِ ْشتِغَا ِه ِ َحقه ِل َوقِيَاٍم ب َخِلي ْ ِ ِه ا َعاةٍ ِلل ِ َم َحبَّ ِة َربه ِ ِه ب ُمَر # ب ْ ِل قَل ٍقِ ْشتِغَا ْ ِل َخل َح هقِ ْ ِة ال َّ ْض ٌل َم َع ُخل َس ِعْندَهُ فَ ْي أنَّهُ لَ ِم ُل َم َف ََ يَ ْحتَ ِرِه ْي ًَ إلى َغْي . 3. (4381)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nezdimizde bir eli(ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona (misliyle veya daha fazlasıyla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak Ebu Bekr bundan hariç. Çünkü, onun nezdimizde yardımı varsa da, onun karşılığını Kıyamet günü ona Allah verecektir. Bana Ebu Bekr'in malı kadar kimsenin malı faydalı olmadı. Ben müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm. Ebu Bekr hariç. Zira o teklifim karşısında hiç tereddüd etmeden kabul etti. Eğer kendime bir dost (halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebu Bekr'i dost edinirdim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâla'nın dostu (halilullah'tır)." [Tirmizî, Menakıb, (3662).][486] َس َخ # فَقَا َل َط َب َر ـ وعن أبى سعيٍد : [ ُسو ُل هّللاِ َر ِض َي ـ6342 ـ6 هّللاُ َعْنه قال َوَبْي َن َم النَّا : ا بَ ْي َن الدُّْنيَا َر َعْبداً إ َّن هّللاَ تَعالى َخيَّ َكى أبُو َب ْك ِع . ْندَهُ َر َما ِعْندَهُ فَبَ ِ َر فا ْختَا ٍر فَعَ ِجْبنَا ِلبُ َكائِ ِه أ ْن يُ ْخب ُمنَا. ْكٍر ُهَو أ ْعلَ َو َكا َن أبُو بَ َر، ل ُم َخيَّ ْ ِ َر. فَ َكا َن # ُهَو ا # َع ْن َعْبٍد ُخيه َر ُسو ُل هّللاِ ًي فَقَا َل :# َخِل ِخذاً ْو ُكْن ُت ُمتَّ َولَ ْكٍر، َو َما له أبَا بَ َّى في ُص ْحبَتِ ِه النَّا ِس َعل َم هنِ ًي إ َّن ، ِم ْن أ ْكٍر َخِل ُت أبَا بَ َخذْ ِى تَّ َر َربه َغْي ُخَّوةُ ا ُ ْكٍر]. أخرجه الشيخان والترمذي. ْن أ ِي بَ بَا َب أب ُسدَّ إَّ َم ْس ِجِد بَا ٌب إَّ ل ْ َو َمَودَّتُه.ُ َ يَ ْبِقَي َّن في ا ول ِك ” ْس ََِم 4. (4382)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) halka hitab ederek buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri bir kulunu, dünya ile nezdindeki tercihte muhayyer bıraktı. O kul, Allah'ın nezdindekini tercih etti." Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı. Biz, Aleyhissalâtu vesselâm, Allah tarafından muhayyer bırakılan bir kul hakkında verdiği haber sebebiyle onun ağlamasına hayret ettik. Meğer, muhayyer bırakılan o kul Aleyhissalâtu vesselâm'ın kendisi imiş. Meğer bunu en iyi anlayan da aramızda Ebu Bekr imiş. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sohbetiyle olsun malıyla olsun bana en ziyade ikramda bulunan Ebu Bekr'dir. Eğer, ben Rabbimden başkasını halil (dost) tutacak olsaydım, mutlaka Ebu Bekr'i halil edinirdim. (Allah arkadaşınızı kendine halil kıldı). Ancak (aramızda) İslam kardeşliği ve İslam muhabbeti var [(bu) efdaldir]. Mescide açılan (hususi) hiçbir kapı bırakılmayıp, hepsi kapatılacak, sadece Ebu Bekr'in kapısı açık bırakılacak." [Buharî, Fezailu'l-Ashab 3, Menâkıbu'l-Ensâr 45, Mesacid 80; Müslim, Fezâilu's-Sahabe 2, (2382); Tirmizî, Menakıb, (3661).][487] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayet Hz. Ebu Bekr'in feraset ve anlayışça ashabın hepsinden ileri olduğunu göstermektedir. Ayrıca, onun Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) nezdinde fevkalade bir takdire mazhar olduğu da anlaşılmaktadır. Resulullah, bir rivayette yar-ı gar olan Ebu Bekr'in en kritik anlardaki beraberlik ve sohbeti ile ünsiyet sağlayıp mânevi destek oluşunun ehemmiyetine işaret etmektedir. Hicret sırasında ve bâhusus mağaradaki ve diğer nice olması verilmiş yer tesellisine ََ تَ ْح َز ْن اِ َّن هّللاَ َمعَنَا kerimede i-ayet işareten ehemmiyetine beraberliklerin (Tevbe 40) Sıddîk hazretlerinin hadiste temas edilen "sohbet"inin ehemmiyetini gösterir. Hudeybiye sulhü sırasında herkes antlaşmadan memnuniyetsizlik izhâr ederken, Hz. Ebu Bekr'in teslimiyeti burada hatırlanması gerekli mânevi desteklerinden bir diğeridir. Şu halde, hadiste geçen "sohbet"i dilimizdeki "karşılıklı konuşmak" manasında anlamayacağız. Bu mana da bulunmakla birlikte beraberlik manası esastır. Nitekim, sahabî kelimesi de sohbetten gelir. "Resulullah'la beraberliği olan, arkadaşlık eden" demektir. Öyleyse Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm),bu hadislerinde, risaleti Muhammediye'nin tebliğ, tesbit ve takririnde bir kelime ile hedefe ulaşmasında, Hz. Ebu Bekr'in "sohbet"inin katkısının ehemmiyetli olduğuna dikkat çekiyor. Öyleyse bu sohbetten murad sadece konuşma değil, ünsiyet, teselli, takviye, dayanışma, manevi destek vs. de maksuddur. Hz. Ebu Bekr'in hayatını ve Resulullah'la olan münasebetlerini bilenlere bu husus vâzıhtır. 2- "Rabbimden başkasını halil (dost) tutacak olsaydım, Ebu Bekr'i halil tutardım" cümlesine gelince: Halil, sevgisi kalbe -hiçbir boşluk kalmaycak şekilde- nüfuz etmiş, umur-u esrarına girmiş dost demektir. Âlimler meveddet, hullet, muhabbet, sadakat gibi birbirinin yerine kullanılabilen yakın manadaki kelimelerin müteradif olup olmadıklarını münakaşa etmişlerdir. Lügatçilere göre hullet, sadakat ve meveddet demektir. Ancak hullet'in en yüksek mertebede sevgi olduğu da söylenmiştir. Nitekim, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ashabından bir kısmına -Ebu Bekr, Fatıma, Hz. Aişe, Hasaneyn, Usâme.. vs. gibi- muhabbet ve sevgisini izhar etmiş olmasına rağmen: "Rabbimden başka birini halil ittihaz etseydim..." demiştir. Demek ki, hulletle ifade edilen sevgi her çeşit eksiklikten uzak, benliğin tamamını saran bir sevgidir ki, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu derecedeki bir sevgiyi Allah'a tahsis etmiş olduğunu ifade buyurmuştur. Hadisin devamında, "Ebu Bekr'i halil ittihaz ederdim" demiş olması. Hz. Ebu Bekr'in yanında birinci sırada yer alan bir şahsiyet olduğunu ifade eder. Zemahşerî, halil'i şöyle tarif eder: "Halil, sana boş anlarında muvafakat eden, yolda seninle yürüyen veya senin açığını kapayan veya senin açığını kapadığın veya senin evine giren kimsedir." Sırrına nüfuz eden kimse" veya "Kalbinde kendisinden başkasına yer vermediğin kimse" gibi daha birçok açıklama da yapılmıştır. Hz. Ebu Bekr'de hullet'e giren bu vasıflar, Resulullah'la olan münasebetlerinde azâmi mertebede mevcuttur. Hz. Ebu Hüreyre, Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anhümâ) gibi bazılarının, zaman zaman Resulullah'tan "Halilim" diye söz etmiş olmalarının, yapılan açıklamalara ters düşen bir yönü olmamalıdır. Çünkü onların, Resulullah'ı kendilerine halil ittihaz etmeleri caizdir. Ancak onlardan birinin: "Ben Resulullah'ın haliliyim" demesi caiz olmaz. Nitekim Hz. İbrahim için Halilullah denir, ancak Allah için, Halilu İbrahim denmesi caiz olmaz. 3- Sadedinde olduğumuz hadis, Hz.Ebu Bekr'in mal cihetiyle İslâm'a katkılarına da temas etmektedir. Bu yönüyle de onun hakkını vermek gerekir. Zira Tebük seferi sırasında en fazla veren Hz. Ömer, malının yarısını verirken, Hz. Ebu Bekr, -ailesini Allah ve Resûlüne havale ederek,- malının tamamını bağışlamıştır. Hz. Aişe, babası vefat ettiği zaman tek dinar ve tek dirhem bırakmadığını ifade eder. Hz. Aişe'nin bir başka rivayetinde, Sıddık (radıyallahu anh)'ın Resulullah'a kırkbin dirhem infak ettiğini belirtir. Resulullah onun hakkını şöyle verir: "Aramızdan Ebu Bekr, bize insanların en büyüğüdür. O, beni kızıyla evlendirdi. Nefsini bana adadı. Malca da müslümanların en hayırlısıdır: O, maldan verdiği ile Bilal'i hürriyetine kavuşturdu, (bu malla) o beni hicret sırasında "Hicret evi"ne (Medine'ye) taşıdı." 4- Hadisin sadedinde olduğumuz veçhinde "...Ancak (aramızda) İslâm kardeşliği ve muhabbeti var" denilmektedir Buhârî'nin bir başka rivayetinde "efdal" ziyadesi var. Bu sebeple onu, tercümede köşeli parantez arasında gösterdik. Ebu Yala'nın bir tahricinde ضلَ ْس ََِم اَفْ اِ ةُ ه İslâm "Yani .gelmiştir şeklinde ول ِك ْن ُخل kardeşliği" yerine "İslam hulleti (dostluğu)" denmiştir. İbnu Hacer der ki: "Bu ifadede işkal (yani izahı müşkil bir durum) var. Zira, hullet, uhuvvet-i İslam'dan efdaldir. Çünkü, hullet, uhuvveti ifade ettiği gibi fazlasını da ifade eder." Buna cevap sadedinde dendi ki: "Ondan murad, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile İslâm meveddeti, başkasıyla İslam meveddetinden efdaldir." Keza dendi ki: "Buradaki ifdal (daha iyi), fâdıl (iyi) manasındadır. Bu fazilete bütün sahbelerin iştirak etmeleri, söylediğimiz hususa aykırı düşmez. Zira Hz. Ebu Bekr'in üstünlüğü, diğerlerinden ayrı olarak bilinen bir husustur. İslâm kardeşliği ve İslam sevgisi müslümanlar arasında, dine yardım ve hak kelamın yüce kılınması ve çok sevap kazanma hususlarında pek farklı derecelerdedir. İşte bütün bunlarda Hz. Ebu Bekr'in hissesi herkesten fazladır." İbnu Hacer, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "Eğer bir halil ittihaz edcek olsaydım, Ebu Bekr'i halil yapardım" buyurmuş olmasının, başka hiç kimseye müyesser olmayan pek büyük bir menkîbe olduğunu belirtir. İbnu'l-Tîn, bu ibareyi bazı alimlerin şöyle yorumladıklarını nakletmiştir: "Eğer ben, herhangi bir kimseyi dine giren bir emirde hususi bir imtiyaza mazhar kılsaydım, bu, Ebu Bekr olurdu." İbnu't-Tîn ilave eder: "Bu ifadede Şia'nın "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Kur'ân' la ve dinle ilgili bazı meselelerde, başka hiç kimseye nasib olmayacak şekilde Hz. Ali'yi bir kısım hususiyetlerle imtiyazlı kıldığı" şeklindeki idialarında onları tekzib vardır." 5- Hadiste geçen son bir mesele, Hz. Ebu Bekr'in kapısı dışındaki kapıların kapanması meselesidir. İbnu Hacer, bu hususta şu açıklamayı kaydeder: "Hattabî, İbnu Battal ve başkaları dediler ki: "Bu hadiste Hz. Ebu Bekr'in açık bir şekilde hususiyeti gözükmektedir. Yine hadiste onun hilafete müstehak olduğunun kuvvetli bir delili vardır. Hususen, bu hadisin, Resulullah'ın hayatının sonunda Ashab'a, Ebu Bekr'den başka kimsenin imamlık yapmamasını emrettiği bir zamanda varid olması ayrı bir ehemmiyet taşır. Bazıları, "kapı" ile hilâfet kinaye edilmiştir, "örtülmesi" ile de hilafet talebi kinaye edilmiştir; sanki şöyle buyurmuştur: "Ebu Bekr'den başka kimse hilafet taleb etmesin, onun hilafeti talebinde bir beis yok" demiştir. İbnu Hibban bu görüşü benimsedi ve bu hadisi tahric ettikten sonra şu açıklamayı yaptı: "Bu hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan sonra onun halife olacağına delil var. Çünkü Aleyhissalâtu vesselâm: "Mescide açılan bütün havhaları (kapıları) benden kapayın" sözüyle, kendinden sonra halife olma hususunda herkeste uyanacak arzuları kesinlikle bertaraf etti." Bazı alimler bu yorumu, "Ebu Bekr'in evi, Medine'nin banliyösündeki Sünuh nâm mevkide olması dolayısıyla, onun mescide açılan bir kapısı bulunmaması" gerçeğiyle de takviye ederler. Ancak bu isnad zayıftır. Zira, Hz. Ebu Bekr'in evinin Sünuh'te bulunması, mescide mücavir (komşu) bir evinin daha olmasına mani değildir. Sünuh'teki evi, Ensarî kardeşinin evi olabilir. Nitekim o sıralarda, Hz. Ebu Bker'in bir diğer zevcesi daha vardı: Esmâ Bintu Ümeys Bu husus bilittifak sabittir. Bazı rivayetlere göre (Hz. Aişe'nin annesi olan) Ümmü Ruman (radıyallahu anhâ) da o sıralarda sağdı." Müteakip açıklamalarda sıkça geçeceği için hemen belirtelim: Havha kapıdan ziyade "duvarda açılan oyuk, delik" manasına gelir, ışık almak gayesiyle açılır, yüksek de olabilir, alçak da. İstenen yere geçmeye imkan verecek şekilde geniş tutulabilir. Bu rivayetlerde havha ile böyle bir delik kastedildiği belirtilir. Muhibbu't-Taberî, İbnu Hibbân'ı tenkidle der ki: "Ömer İbnu Şehbe, Ahbâru'l-Medine'de zikreder ki: "Mescide açılan havhası (kapısı)nın kapatılmasına izin verilen Ebu Bekr'in evi, mescide bitişikti. Bu ev, kendisine gelen heyetlerden birine bir şeyler verme ihtiyacı hasıl oluncaya kadar elinde kaldı. O zaman evi sattı. Evi Ümü'lmü'minin Hz. Hafsa (radıyallahu anhâ) dörtbin dirhem ödeyerek satın aldı. Ev, Hz. Osman zamanında mescidin genişletilmesi arzu edilinceye kadar onun elinde kaldı. O zaman mescidi genişletmek maksadıyla müslümanlar ondan taleb ettiler. O vermeye yanaşmadı ve: "Pekiyi ben nasılmescide gideceğim, yolum ne olacak?" dendi. Kendisine: "Sana ondan daha geniş bir ev verir, aynı şekilde yol da yaparız dediler Böylece o da razı oldu." İbnu Hacer devamla der ki: "Mescid etrafındaki kapıların kapanması ile alâkalı, zâhirleri buna muhalif başka rivayetler de var. Kaydettiği rivayetlerin bazıları, kapatılmaktan istisna edilen kapının Hz. Ali'nin kapısı olduğunu ifade eder. Bu rivayetlere göre, Ashab'tan bir kısmının evleri mescide açılmaktadır. Hatta, Hz. Ali'nin evine giden başka yol da mevcut değildir, cünüb bile olsa mescidden geçmektedir. Hz. Peygamber'in bu kapıları kapatma emri üzerine, rahatsızlık izhar edenler olur. Aleyhissalâtu vesselâm: "Vallahi ben kendi başıma hiçbir şeyi ne kaparım ne de açarım. Ancak bir şey bana emredildi mi ona ittiba ederim" diyerek, emrin ilahî menşeini gösterir." İbnu Hacer, Hz. Ali'nin kapısının istisna edildiğini ifade eden rivayetlerden bir kısmını kaydettikten sonra Hz. Ebu Bekr'in kapısını istisna eden hadislerle bunlar arasındaki tezadı giderme sadedinde zikredilen bazı mütalaaları kaydeder. Bu meyanda İbnu'l-Cevzî'nin, Hz. Ali'nin kapısını istisna kılan rivayetleri mevzu veya ma'ûl addederek ihticac dışı tuttuğunu, bunları Râfizilerin uydurduğuna hükmettiğini belirtir. Fakat kendisi, bu hadislerin tek başlarına alınsa bile ihticaca elverişli olduklarını, kaldı ki mecmuu itibariyle hayda hayda ihticaca elverişli olacaklarını söylemek İbnu'l-Cevzî'nin hükmünü şiddetle reddeder ve der ki: "İbnu'l-Cevzî bu hükmüyle şenî bir hata işlemiştir. Zira o, bu davranışıyla, iki kıssanın arasını cemetmek mümkün iken, arada muâraza var vehmine dayanarak sahîh hadisleri reddetme yolunu tutmuştur. Nitekim cem meselesine Bezzâr, Müsned'inde işaret eder ve der ki: "Hz. Ali'nin kıssası, Kûfe ehlinin hasen rivayetleriyle varid olmuştur. Hz. Ebu Bekr' in kıssası ise Medine ehli'nin rivayetlerinde varid olmuştur, Kûfe ehlinin rivayetlerinin sabit olması halinde, bu iki rivayetin arası Ebu Sa'îdi'l-Hudrînin bir rivayetinin delaletiyle cemedilir. Bu, Tirmizî'de gelmiştir. Mezkur rivayete göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "Bu mescide benden ve senden başkası cünüb olarak basamaz" buyurmuştur. Hadis şunu ifade eder: Hz. Ali'nin evine giriş veren kapı mescide açılıyor idi. Evinde ondan başka da kapı yoktu, bu sebeple Aleyhissalâtu vesselâm onun kapatılmasını emretmedi. Bunu, İsmâil elKâdı'nın Ahkâmu'l-Kur'ân'da el-Muttalib İbnu Abdillah İbni Hantab tarikinden kaydettiği şu rivayet de te'yid eder: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ali hariç kimsenin mescide cünüb olarak girmesine izin vermedi. Çünkü onun evi mescidde idi." İki rivayetin te'lifinin neticesi şudur: "Mescide açılan kapıların kapatılmasıyla ilgili emr-i nebevî iki kere vâki oldu. Birincide Hz. Ali'nin kapısının kapatılması istisna edildi. İkinci emirde ise, Hz. Ebu Bekr'in kapısı istisna edildi." Ancak bu te'vil, Hz. Ali ile ilgili kıssada geçen kapının hakîki kapı, Hz. Ebu Bekr'in kıssasında geçen kapının da mecâzi olduğuna -onunla havha'nın murad olduğuna- hamledilince gerçekleşir. Sanki, ashab kapıların kapatılması emriyle kapılarını kapattılar, ancak onun yerine, mescide girişi imkân veren delikler (havha) açtılar. Bilahere, bunları da kapamakla emrolundular. İki hadisin arasını cemetmede bu yol tatminkâr sayılabilir. Ebu Ca'fer et-Tahâvî, Müşkilü'l-Asâr'da mezkur iki hadisin arasını cemde bu yolu takip etmiştir. Bu, o kitabın son üçte birinin baş kısımlarında yer alır. Ebu Bekr el-Kelâbâzî de Meâni'l-Ahbâr'da yer verir ve Hz. Ebu Bekr'in evinin mescidin haricinde bir kapısı, mescide açılan bir havhası olduğunu, Hz. Ali'nin evinin ise sadece Mescid'e açılan bir kapısı olduğunu tasrîh eder."[488] 6- Hadiste Yer Alan Bazı Fevâid: Hadiste, Hz. Ebu Bekr'in, zâhir olan, faziletini beyan dışında başka bazı fevaîd de mevcuttur. Ezcümle: * Hz. Ebu Bekr, Rasûlullah'a halîl olmaya ehil idi. * Halîl, bir başkasının istinakını reddetme sıfatına hâizdir. (Yani bir kimse iki ayrı halîl edinemez.) * Mühim bir sebep olmadıkça, mescid yol olarak kullanılamaz. * Dinleyenlerin anlayışlarını ve meraklarını tahrîk etmek için, tasrihten kaçıp, hususî bir remizle işârette bulunmak câizdir: Rasûlullah ecelinin yaklaştığını böyle haber vermiştir. * Anlayışta âlimler arasında fark vardır. * Anlayışı yüksek olana "daha bilgin" denebilir. * Resûlullah'ın ahireti tercihinde, bize dünyalığı değil ahirete ait şeyleri tercihe teşvik var. * İhsan edene teşekkür, lütfu sebebiyle medh u sena edilmesi gerekir.[489] ِ ِهى ـ وعن أبى الدَّ ْردَا ِء : [ َر ِض َي ـ6343 ـ1 هّللاُ َعْنه قا َل ِعْندَ النَّب ِ ِه ُكْن ُت # َجاِلساً ْوب َط َر ِف ثَ ِ ب ْكٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه آ ِخذاً بَ َل أبُو بَ أقْ إذْ َحتهى َمَر. قا َل ْن ُر ْك أْب بَتَْي ِه َصا ِحبُ ُكْم فَقَدْ َغا َو دَى َع . فقَا َل # أ َّما ،َ م َّ َّم فَ : َسل ْي ِه ثُ َخ َّطا ِب َش ْى ٌء، فَأ ْس َر ْع ُت إلَ ْ ِن ال إ هن هَ ََهُ َكا َن َبْينِى َوبَ ْي َن اْب ْي َك، فقَا َل ُت إلَ ْ بَل َّى، فَأقْ ِى َعلَ َر ِلى فَأب ْغِف تُهُ أ ْن يَ ْ َسأل ْغ ُت، فَ ْكٍر نَ ِدْم : يَ ِي بَ ِز َل أب ،َ فأتَى َمْن َّم إ َّن ُع َمَر نَ ِدم ْكٍر ثَثا،ً ثُ َك يَا أبَا بَ ِف ُر هّللاُ لَ َر ِض َي هّللاُ َعْنه . فقَا َل: وا ُ ْكٍر؟ فقَال َّم أبُو بَ ِهى أثَ : .َ ِ ِهى فَأتَى إلى النهب # َجعَ َل َو ْجهُ النهب فَ َ م َّ ْكٍر َر فَ # َسل ُر َحتهى أ ْشفَ َق أبُو بَ َمغَّ ِض َي يَتَ هّللاُ َع . ا َل ْنه َوقَ ا َعلى ُر ْكبَتَْي ِه فَ : َجثَ َ ْظلَم َر ُسو َل هّللاِ ، أنَا كْن ُت أ ْكٍر ِ ُّى يَا . َو فقَا َل النَّب :# قَا َل أبُو بَ ْب َت، ْم َكذَ تُ ْ ل ْي ُكْم فَقُ إ َّن هّللاَ بَعَ : ثَنِى إلَ ِر ُكو َن ْم تَا َه ْل أْنتُ َو َماِل ِه، فَ ْف ِس ِه ِنَ َسانِى ب َوَوا َصدَ َق، ْو ثَثاً ِن أ ِى َمَّرتَْي َى قَ : بَ ْعدَ َها ِلى َص . ا َل ا ِحب وِذ ُ َف َََما أ ]. أخرجه ُر َغا » أي خاصم. « َمَر البخاري.« َمغُّ َضب . ْو ِن ِمن الغَ َّ والت » تَغَيُّ ُر الل 5. (4383)- Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında oturuyordum. Derken, Ebu Bekr (radıyallahu anh) elbisesinin eteğini tutarak çıkageldi. Öyle ki, dizleri açılmış durumdaydı. Aleyhissalâtu vesselâm (onu bu halde görür görmez): "Arkadaşınız biriyle çekişmiş olmalı!" buyurdular. Ebu Bekr selam verdi ve:" (Ey Allah'ın Resûlü!) Benimle İbnu'l-Hattâb arasında bir şey (tatsızlık) oldu. Üzerine yürüdüm, sonra da pişman oldum. Beni affetmesini taleb ettim, kabul etmedi. Bunun üzerine sana geldim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da: "Ey Ebu Bekr! Allah sana mağfiret etsin!" buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti. Sonra da Ömer (radıyallâhu anh), davranışından pişman oldu. Ebu Bekr (radıyallahu anh)'ın evine gitti ve:" Ebu Bekr evde mi?" diye sordu. "Hayır!" cevabını alınca, o da doğru Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına geldi ve selam verdi. Aleyhissalâtu vesselâm'ın yüzü (öfkeden) renk renk olmaya başladı. Bu hal, Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)'ı korkuttu. Derhal diz çökerek: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu meselede (hata benim), ben zulmettim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm (hepimize): "Allah beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana: "Sen yalancısın" dediniz. Ebu Bekr ise: "Doğru söyledin" dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi?" buyurdular ve iki veya üç kere, bu sözü tekrar ettiler. Ebu'd-Derdâ der ki: "Bundan sonra, (Rasulullah'ın hatırı için) Ebu Bekr'e hiç eziyet edilmedi." [Buharî, Fezailu'lAshab 5, Tefsir, A'raf 3.][490] AÇIKLAMA: 1- Burada Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)'ın Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında nasıl bir mevki tuttuğu, hatırının ne derece yüce olduğu görülmektedir. Zira Hz. Ebu Bekr'i üzdüğü için Hz. Ömer'e öfkesini, herkesin pay alacağı bir üslubla açık ifade etmiştir. Hatta, hadiseyi anlatan başka rivayetlerde Resulullah daha kesin bir üslubla Hz. Ömer'e öfkesini izhar etmiştir. Ebu Ya'la'nın, Ebu Umâme'den kaydettiğine göre: "Ömer oturdu, Resulullah ondan yüzünü çevirdi. Sonra Ömer yer değiştirip Resulullah'ın önüne oturdu. Resulullah tekrar ondan yüzünü çevirdi. Ömer kalkıp Resulullah'ın tam önüne oturdu. Aleyhissalâtu vesselâm tekrar ondan yüzünü çevirdi. Bu sefer Ömer: "Ey Allah'ın Resûlu! Benden yüz çevirmenizin sebebi, benden size ulaşan bir hatam sebebiyle olmalı! Siz benden yüz çevirirseniz hayatın bana ne hayrı olacak?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:" Ebu Bekr senden özür diler, sen kabul etmezsin ha!" buyurur.Bir başka rivayette: "Kardeşin senden bağışlamanı ister, sen bağışlamazsın ha!" der. Hz. Ömer: "Seni hak ile gönderen Zat'a yemin olsun! O her ne zaman taleb etmişse mutlaka ben onu affetmişimdir. Allah, nazarımda, sizden sonra ondan daha sevgilisini yaratmamıştır" der. Hz. Ebu Bekr de: "Seni hak ile gönderen Zat'a yemin ederim, dediği doğrudur" diye Hz. Ömer'i tasdik eder ve barışırlar. [491] 2- Hadiste Mevcut Bazı Fevaid: * Hz. Ebu Bekr bütün sahabelerden efdaldir. * Fâzıl kişinin, kendinden efdalle çekişmesi uygun düşmez. * Kişi yüzüne karşı medhedilebilir, ancak fitneye ve gurura düşmeyeceğinden emin olunmalıdır. * İnsan beşeriyet icabı, öfkenin sevkiyle iyi olmayan şeyleri irtikab edebilir. Dinde fazilet sahibi kişi, bu durumda, hemen makul olana rücû etmelidir. Nitekim ayet-i kerimede de: "Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir arıza değdiği zaman iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki hakikatı görüp bilmişlerdir bile" (Araf 201) buyrulmuştur. * Peygamberden başkası fazilette zirveye bile ulaşsa hatadan masun değildir. * Mazlumdan af dilemek; helallik istemek müstehabtır. * Arkadaşına kızan, onu ismiyle zikretmek yerine, babasına veya dedesine nisbet ederek söyleyebilir. Nitekim Hz. Ömer'e kızgın gelen Hz. Ebu Bekr "Ömer" dememiş, İbnu'l-Hattâb diyerek anmıştır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da Hz. Ali'yi İbnu Ebî Talib diye anmıştır. ُهَنتَبْا حَ كَ نْ ِريدُ اَ ْن يَ ِى َطاِل ٍب يُ ََ اِذَا َكا َن اْب ُن اَب اِه * Diz avret değildir.[492] ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6346 ـ4 هّللاُ َعْنهما قا َل ـ وعن اْب : [ َّما ِ ِهى لَ ِالنهب ا ْشتَدَّ ب # هُ في ال َّص ََةِ َمَر ُض قِي ُل لَ ْ ْكٍر ال . فقَا َل: َص هل ُمُّروا أبَابَ ِ يُ ْ فَل في َمقَاِم َك َ َوإنَّهُ إذَا قَام ِب، ْ قَل ْ ْكٍر َر ُج ٌل َرقِى ُق ال َر ِض َي هّللاُ َعْنهُ إ َّن أبَابَ َس ب ِم َن ِالنَّا ِس فَقَالَ ْت َعائِ َشةَ َي ُكادُ يُ ْسِم ُع النَّا ْو َ بُ َكا ِء، فَلَ ْ ال َمْر َت ُع َمَر أ ! فقَا َل: هُ َودَتْ َص هل،ِ فَعَا يُ ْ َص هل،ِ فَإنَّ ُك َّن َصَوا ِح ُب يُو ُس َف فقَ : ُمُرو أبَابَ . ا َل ْكٍر فَل يُ ُمُروهُ فَل ]. أخرجه البخاري. ْوِل ِه ْ ِقَ َرادَ ب َوأ : ْح ِس َّن ِلل َّر ُج ِل َماَ يَ ُجو ُز َوتُ ْغِلْب َن َعلى َرأي ِه. ْى إنك َّن تُ تِى قَ َط ْع َن أْيدَيَ ُه َّن، أ َّ ِ َسا ِء ال ِز َوالنه ل ِعِزي ْ «إَّن ُك َّن َصوا ِح ُب يُو ُس َف» ِا ْمَرأةُ ا 6. (4384)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hastalığı şiddetlenince, kendisine cemaate namazı kimin kıldıracağı soruldu. "Ebu Bekr'e söyleyin, halka namazı o kıldırsın!" buyurdular. Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): "Ebu Bekr yufka yürekli bir kimsedir, senin yerinde namaza duracak olsa (dayanamayıp ağlar ve ağlamaktan halka kıraati duyuramaz, (namaz kıldırma işini) Ömer'e emretseniz!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm yine: "Ebu Bekr'e söyleyin, namazı kıldırsın!" buyurdular. Hz. Aişe önceki sözünü tekrar etti. Aleyhissalâtu vesselâm: "Ona (Ebu Bekr'e) emredin, namazı kıldırsın!" dedi ve: "Siz (kadınlar) kendi kafanıza göre düzende Hz. Yusuf'un kadın arkadaşları gibisiniz!" diye söylendi." [Buhârî, Ezân 46.][493] AÇIKLAMA: 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ileride hilafet meselesinde, ihtilafı önleyecek bir işaret olarak, sağlığında ve huzurunda, Hz. Ebu Bekr' in imametini ısrarla arzu edip emir buyurduğu halde, Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), daha pratik, günlük bir maksadla, bu emrin tashihi istikametinde fikir beyan eder. Resulullah'ın ısrarına, te'yidine rağmen, o da görüşünde ısrar eder. Hatta Buharî'nin aynı babta kaydettiği bir başka rivayete göre, Hz. Aişe, Hz. Hafsa'yı bularak, aynı gerekçeleri beyanla halka namazı Hz. Ömer'in kıldırmasını söylemesini rica eder. Hafsa (radıyallahu anhâ), Resulullah'a aynı şeyi söyler. Aleyhissalâtu vesselâm:" Şu kadınlara bak! Sizler, mutlaka Hz. Yusuf'un kadın arkadaşlarısınız! Ebu Bekr'e söyleyin, halka namazı kıldırsın!" emreder. Resulullah'ın kendilerine kızdığını gören Hafsa (radıyallahu anhâ), Hz. Aişe'ye: "Senden hiçbir zaman hayır görmedim!" der ve o emrinden dolayı serzenişte bulunur. َصَوا ِح َب يُو ُسف "arkadaşları kadın un'Yusuf .Hz ":geçen Hadiste 2- tabirine gelince sevâhib kelimesi sahibe'nin cem'idir, kadın arkadaş demektir. Yusuf ise Kur'an'da hikayesi geçen büyük peygamberlerden biridir. Öyleyse, Yusuf'un kadın arkadaşları'ndan maksad, Kur'an'daki kıssada oyunları tasvir edilen Mısır Azizi'nin karısı ve Yusuf'un güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlardır. Resulullah bu sözüyle, kadınların caiz olmayan şeyleri, erkeklere cazib göstererek onların reylerine galebe çaldıklarını ifade buyurmuştur.[494] َي ـ6341 ـ4 هّللاُ َعْنه قال ِهى ـ وعن أن ٍس َر ِض : [ النب ِ ُهْم في َو َجع ِى لَ ه َصل ِذى َما َت في ِه َكا َن أبُو بَ # ْكٍر يُ َّ ال . َّما ِن َو ُه ْم فَلَ نَ ْي ْ َكا َن يَ ْو ُم اث َف َمْمنَا أ َه ُصفُو ٌف في ال َّص ََةِ فَ َك َش # يَ ْض َح ُك فَ َ َّم تَبَ َّسم ُم ْص َح ٍف ثُ َو َرقَةُ َو ُهَو قَائِ ٌم َكأ َّن َو ْج َههُ ْينَا ُظ ُر إلَ ْن ُح ْج َرة،ِ يَ ْ َن َر ال ِستْ ْفتَتَ ْن نَ ِهى بُ ُر ْؤيَ ِة النهب ِ َرح فَ ْ ْك ِم َن ال .# ٍر َعلى َعقَبَ ْي ِه ِليَ ِص َل ال َّص َّف، # َو َظ َّن أ َّن َر فَنَ َك ُسو َل هّللاِ َص أبُو بَ ْينَا َر : إلَ ِر ٌج إلى ال َّص ََة فأ َشا َخا ُّى َى ِم ْن يَ ْو النب # ِمِه ِ ُوفه َر، فَتُ َوأ ْرخى ال ِهستْ َص ََتَ ُكْم، أ ْن أتِ ُّموا ]. أخرجه الشيخان والنهسائِى . 7. (4385)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı vefata götüren hastalığı şiddetlendiği zaman, halka namazı Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) kıldırıyordu. Pazartesi günü, cemaat saf olmuş halde namaza durduğu sırada Aleyhissalâtu vesselâm hücresinin perdesini açtı, ayakta olduğu halde bize bakıyordu. Yüzü sanki bir mushaf yaprağı gibi (uçuk) idi. Sonra tebessüm ederek güldü. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı (böyle) görmenin sevinciyle namazı bozayazdık. Hz. Ebu Bekr derhal safta namaz kılmak üzere geri çekildi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın namaza geldiğini zannetmişti. Ancak (aleyhissalâtu vesselâm), bize işaret ederek namazı tamamlamamızı söyledi ve perdeyi indirdi. O gün vefat etti." [Buharî, Ezan 46, 94, Amel fi's-Salât 6, Megâzî 83; Müslim, Salat 98; Nesâî, Cenaiz 7, (7, 4).][495] َو ـ6344 ـ4 ةَ قَا َل ِ َر ُسو ِل ـ وعن ُع ْر : [ هّللاِ ُم ْشِر ُكو َن ب ْ َع ال َصنَ َما ُت َعْبدَ هّللاِ ْب َن ُع َمر َر ِض َي هّللاُ َعْنهما َع ْن أ َشِده قَ : َسأل .# ا َل ْ ِي ْب َن أب بَةَ َر ِ ِهى أْي ُت ُعقْ َء إلى النَّب ُمِعي ٍط # َجا َشِديداً ِق ِه، فَ َخنَقَهُ َخْنقاً َءهُ في ُعنُ َو َض َع ِردَا ِى، فَ ه َصل َو ُهَو يُ ْكٍر َر ِض َي . هّللاُ َء أبُو بَ َجا فَ َع . ا َل ْنه َحتهى دَفَعَهُ َّم قَ ُ ِ ث : نَا بَهي ْ ِال َء ََ ُكْم ب َجا َوقَدْ ِى هّللا،ُ ُو َن َر ُج ًَ أ ْن يَقُو َل َربه تُل ُكْم أتَقْ ِ ِت ِم ]. أخرجه البخاري. ْن َرهب 8. (4386)- Urve (rahimehullah) anlatıyor: "Abdullah İbnu Ömer'e, müşriklerin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a yaptıkları kötülüklerin en fenası hangisi idi? diye sordum. Şunu anlattı: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılarken Ukbe İbnu Ebi Mu'ayt'ın kendisine gelerek ridasını boynuna geçirip şiddetli şekilde boğduğunu gördüm. O sırada Ebu Bekr (radıyallahu anh) gelerek onu itti ve: "Sen, Rabbim Allah'dır dediği için mi bir adamı öldürmek istiyorsun? O size Rabbinizden açık hükümler getirdi?" dedi. [Buharî, Fezâilu'l-Ashâb 5, Menakibu'l-Ensar 29, Tefsir, Mü'min 1.][496] AÇIKLAMA: Rivayette, müşriklerin Mekke'de Resulullah'a yaptıkları zulüm ve hakaretlerin birini görmekteyiz. Bu vak'a birçok tarikten, bazı farklı vecihlerle rivayet edilmiştir. Hz. Ebu Bekr'in burada sarfettiği söz, Kur'an'da tekrar edilen bir vahiy olarak geçmektedir. Ayette buna yakın sözü sarfeden kimse Firavun ailesinden imanını gizleyen bir zâttır. Bu sözü Firavun, Hz. Musa'yı öldürmeye azmettiği zaman söyler (Mü'min 28). Rivayette anlatılan vak'a, bidayetten başlayıp Kıyamete kadar devam edecek olan imanküfür mücadelesinde esasta bir şey değişmediğine, küfür cephesinin daima zulüm ve işkenceye başvurduklarına, mü'minlere söz, düşünce ve vicdan hürriyeti tanımadıklarına tipik bir örnek olmaktadır.[497] ـ6344 ـ4ـ وعن سفيان قال: [ ا ِ َح َّق ب َكا َن أ أ َّن َعِليهاً َ َم ” ْن َز َعم ْكٍر َو ُع َمَر فَقَ ِي بَ َمِة ِم ْن أب ِجِري َن َما ُمَها ْ ْكٍر َو ُع َمَر َوال دْ َخ َطأ أبَابَ َم َع ’ هذَا َع َم ٌل إلى ال َّس َما ِء َوا ِف ُع لَهُ َراهُ يَ ْرتَ َو َما أ َر، َصا ْن ]. أخرجه أبو داود . 9. (4387)- Süfyan (rahimehullah) dedi ki: "Kim, Hz. Ali'nin imâmete, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'den daha çok hak sahibi olduğu kuruntusuna düşerse, Hz. Ebu Bekir'i, Hz. Ömer'i, Muhacirleri ve Ensarları toptan hatakârlıkla itham etmiş olur. Bu bozuk akidesiyle onun amelinin semaya yükseleceğini zannetmiyorum." [Ebu Dâvud, Sünnet 8, (4630).][498] AÇIKLAMA: Süfyan-ı Sevrî, Hz. Ali'nin hilafeti meselesinde Şiiler gibi yanlış bir kanaate saplanarak, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (radıyallahu anhümâ)' dan elyak olduklarını iddia edenlerin amellerinin indallah makbul olmayacağını söylemektedir. Ayet-i kerimede güzel sözlerin Allah'a yükseldiği, bunu da amel-i salih'in yükselttiği belirtilir (Fatır 10). Ehl-i Bid'a dediğimiz, fırak-ı dalle'nin tekfiri hususunda Ehl-i Sünnet ve'lcemaat ihtilaf etmiştir. Esas olan tekfir etmemektir. Süfyan-ı Sevrî burada, hilafet meselesinde Ashabı hatakârlıkla itham manası taşıyan bir görüşü benimsemenin iman hayatı yönünden çok tehlikeli olduğuna ima etmektedir. Süfyân-ı Sevrî'nin görüşü hafife alınamaz. Çünkü o, selefin önde gelen müçtehid imamlarından biridir. Birçok meselede görüşüne müracaat edilir.[499] * HZ. ÖMER'İN FAZİLETİ َي ـ6344 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِي َب ْكٍر َر ِض َي قَا َل ُع ’ هّللاُ َعْنه َمُر َر ِض َي ـ عن جابر َر ِض : [ هّللاُ َعْنه، يَا َخْي ُم َح َّمٍد َر ب : النَّا ِس َب ْعدَ ٍر َر ُسو ِل هّللاِ ْت َعلى َر ُج ٍل َخْي َما َط َل ََ َع ِت ال َّش ْم ُس َو ََ َغ َربَ َسِم ْع ُت َر ُسو َل هّللاِ # يَقُو ُل: ل َت ذِل َك فَلَقَدْ قُْ َما إذْ ْكٍر: أ # فقَا َل أبُو بَ ِم ]. أخرجه الترمذي . ْن ُع َمَر 1. (4388)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Ömer (radıyallahu anh), Hz. Ebu Bekr'e: "(Ey Ebu Bekr!) Allah'ın Resulu Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'dan sonra insanların en hayırlısı" diye hitab etmişti. Hz. Ebu Bekr: "Sen böyle söylersen ben (de sana) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittiğimi söyleyeceğim. Demişti ki: "Güneş, Ömer'den daha hayırlı bir kimse üzerine doğup batmadı." [Tirmizî, Menâkıb, (36 85).][500] َر ـ وعن اْب : [ ُسو ُل هّللاِ ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6344 ـ2 هّللاُ َعْنهما قَا َل ُهَّم قَا َل :# ْو الل أ ِع َّز ا” َّ ِي َج ْه ٍل، أ ِأب ْي َك؛ ب ِن إلَ ْي َح هِب ال َّر ُجلَ ِأ ب َ ْس ََم َخ َّطا ِب ْ ِن ال ِعُ َمَر ْب ْي ِه ُع َمَر ب . ُهَما إلَ فَ َكا َن أ ]. أخرجه الترمذي. َحبُّ 2. (4389)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle dua etmişti: "Allahım, İslam'ı şu iki şahıstan sana en sevgili olanla aziz kıl: Ebu Cehil ile veya Ömer İbnu'l-Hattâb ile. Bunlardan Allah'a daha sevgili olanı Ömer'di." [Tirmizî, Menâkıb, (3682).][501] َي ـ وعنه َر ِض هّللاُ َعْنه قال ـ6344 ـ3 َر : [ ُسو ُل هّللاِ َوقَا َل اْب ُن ُع َمَر قَا َل :# ِ ِه، ب ْ ِن ُع َمَر َوقَل َسا َح َّق َعلى ِل ْ َم إ َّن هّللاَ تَعالى َجعَ : ا َل ال َوقَا َل فِي ِه ُع َم نَ َز َل ب . ُر ِالنَّا ِس أ ْمٌر قَ ُّط قُرآ ُن فِي ِه َعلى نَ ْح ِو َم فَقَال : ا قَا َل ُوا في ِه، ْ نَ َز َل ال َمُر َر ِض َي إ هّللاُ َعْنه َّ ُع ]. أخرجه الترمذي، وصححه . 3. (4390)- Yine İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri, hakkı, Hz. Ömer'in diline ve kalbine koydu." İbnu Ömer der ki: "Halkın başına ne zaman bir iş gelse, (o hususta) Ömer bir şey demiş, halk da başka bir şey demiş ise mutlaka Ömer (radıyallahu anh)'ın dediği üzere Kur'an'dan bir vahiy gelmiştir." [Tirmizî, Menâkıb, (3683); Ebu Davud, Harâc 18, (2962).][502] ِى َي ـ6345 ـ6 هّللاُ َعْنه قا َل َم ’ ا َسِم ْع ُت ُع َمَر َر ِض َي هّللاُ َعْنه يَقُو ُل ِل َش ْىٍء قَ ُّط ـ وعن سالٍم عن أبيه َر ِض : [ إنه َكا َن َكَما ُظنُّهُ َكذَا إَّ ِ ِه َر يَ . ُج ٌل َجِمي ٌل ُظ ُّن َمَّر ب َم بَ ْينَا ُع . ُر َمُر َجاِل ٌس إذْ ُهْم فقَا َل ُع : ، ْو لَقَدْ َكا َن َكا ِهنَ َجا ِهِليَّ ِة، أ ْ ْو إ َّن هذَا َعلى ِدينِ ِه في ال ِى، أ لَقَدْ أ ْخطأ َظنه َعليَّ ب . ُع َمُر ِال َّر ُج ِل فَدُ ِع َي لَهُ فقَا َل ل : َهُ ْ ُهْم في ال ْو لَقَدْ ُكْن َت َكا ِهنَ يَّ ِة، أ َجا ِهلَ ْ َك لَعَلَى ِدينِ َك في ال ْو إنَّ ِى أ َ َظنه َج : ل ا ِهِليَّ ِة فقَا َل َقَدْ أ ْخطأ ٌم ِ ِه َر ُج ٌل ُم ْسِل َل ب ِ ب َيْوِم ا ْستُقْ ْ َرأْي ُت َكال َم . ا أ ْخبَ ْرتَنِى َما ْي َك إَّ فقَا َل إنه . قَا َل: َجا ِهِليَّ ِة ِى أ ْعِز ُم َعلَ ْ َما أ ْع َج ُب َم قَا َل: ا ُكْن ُت َكا ِهَن . ُهْم في ال فَ َك؟ قَا َل َِّيتُ ِ ِه ِجنه َك ب َءتْ َج : َي ا بَ ْينَ فَ َز َع َما أنَا ْ َها ال َءتْنِى أ ْعِر ُف فِي َجا في ال ُّسو ِق إذْ فقَال : َ ْت ْوما . ً ِق ََ ِص َوأ ْح ََ ِس َهاقَا َل ُع َمُر ْ ِال َها ب َوِل ُحوقِ َويَأ َس َها ِم ْن بَ ْعِد إْن َكا ِس َها ِج َّن َوإ ْب ََ َس َها ْ َر ال ْم تَ َء أل : َ َجا ِهْم إذْ َهتِ َصدَ َق بَ ْينَا أنَا قَائِ ٌم ِعْندَ آِل ِ ِع ْج ٍل ِمْنهُ يَقُو ُل َر ُج ٌل ب َصْوتاً قَ ُّط أ َشدَّ ِرخاً ْم أ ْس َم ْع َصا ِر ٌخ، لَ ِ ِه َصا َجِلي ُح. ي ٌح َص َر َخ ب ِص أ ْمٌر نَ . ي ٌح ِج فَذَبَ َحهُ فَ : يَا يَقُ : َ . و ُل َر ُج ٌل فَ ْو ُم قَ ْ َب ال َوثَ أْن َت، فَ إلهَ إ . ُت َّ ْ َّم فَقُ : َ َنادَى ل َء هذَا ثُ َو َرا َ َما َر ُح حتهى أ ْعلَم ِصي ٌح ِج يَا ي ٌح َج أْب : ِل يَقُ : َ هّللاُ . و ُل َر ي ُح، أ ْمٌر نَ . ُج ٌل فَ إلهَ إ . َّ ِ ى َما نَ ِشْبنَا أ ْن قِي َل هذَا نَب فَقُ ]. أخرجه البخاري . ْم ُت فَ 4. (4391)- Salim, babası (radıyallahu anh)'tan naklediyor: "Dedi ki: "Ben Ömer (radıyallahu anh)'ın bir şey için: "Zannederim ki bu şöyledir" deyip de dediği gibi olmadığını hiç görmedim. (Nitekim bir gün), Ömer otururken güzel bir adam yanından geçti. Ömer: "Zannımda yanıldım." Veya: "Bu adam cahiliye devrindeki dini üzere devam etmektedir." Veya: "Bu, cahiliyede kavminin kahiniydi!" dedi ve: "Şu adamı bana çağırın!" buyurdu. Adam çağrıldı. Ömer: "Zannımda yanıldım veya sen cahiliye devrindeki dinin üzeresin! veya cahiliyede sen onların kahini idin!" diyerek hakkındaki tereddütlerini dile getirdi. Adam: "Bu günkü gibi bir gün görmedim (yani bugün gördüğüm şeyi hiç görmedim). Bugün müslüman bir kimse (olmayacak şekilde) karşılandı" dedi. Hz. Ömer: "Sana yemin veriyorum, benim istediklerimi doğru olarak söyleyeceksin!" buyurdu. Adam: "Cahiliye devrinde ben onların kahinleri idim!" dedi. Ömer ona: "Dişi cinninin sana getirdiği haberlerin en acayibi hangisi idi?" dedi. Adam: "Bir gün ben çarşıda iken, bana dişi cin geldi. Ondaki korkuyu biliyorum. Dedi ki: "Sen cinnî ve onun ye'sini ve başı üzerine devrilmesinden (yanı kulak hırsızlığından men olarak haber alamayışından) sonraki ümidsizliğini ve sırtlarına ince çullar konulmuş genç develerle yetişilip yakalamasını görmedin mi? Ömer şöyle dedi: "Doğru söyledi. Ben onların putlarının dibinde uyurken, bir adam bir buzağı ile geldi ve kesti. O zaman ona birisi öyle bir bağırdı ki, bu kadar yüksek sesle bağıran birisini hiç işitmemiştim. Şöyle diyordu: "Ey celih (ey düşmanlığnı açığa vuran kimse)! Emrun necih (zafer bulmuş bir iş), recülün fasih (fasih konuşan bir adam) var. Senden başka ilah yoktur diyor!" Oradaki cemaaat o adama doğru sıçradılar. (Hz. Ömer devamla dedi ki): "Ben bunu görünce kendi kendime: "Ben bu işin arkasında ne olduğunu anlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım!" dedim. Sonra o zât yine bağırdı: "Ey celîh, emrun necih, recülün asih (Ey düşmanlığını açığa vuran kimse! Muvaffak olacak bir iş, fasih konuşan bir adam (var!) Lailahe illallah! diyor!" Ben kalktım. Aradan çok geçmeden "Bir peygamber (çıktı)" dendi." [Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 35.][503] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayette Hz. Ömer'in konuştuğu zâtın kim olduğu belli değildir. Ancak başka rivayetlerde bunun Sevâd İbnu Karib olduğu belirtilmiştir. Rivayetten de anlaşılacağı üzere bu zât cahiliye devrinin kahinlerindendir. Bilahare Allah hidayet nasib etmiş, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashabından olma şerefine ermiştir. Sadedinde olduğumuz rivayette, bununla karşılaşan Hz. Ömer'in, ondan eski bir hatırasını sormaktadır. Kahin, müslüman olmasına yardımcı olan hatırasını anlatır. 2- İbnu Hacer, rivayetlerin çoğunda, duyulan sesin يحْرَ ُذ لُ ياآ diye başladığını belirtir ve Âl-i Züreyh'in meşhur bir Arap kabilesi olduğunu haber verir. Rivayetlerdeki farklılıklar umumiyetle hadisenin taaddüyle (birkaç tane olmasıyla) izah edilir. Ebu Nuaym'ın ed-Delail'de kaydettiği bir rivayete göre, Ebu Cehl'in "Muhammed'i öldürene yüz deve" vaadetmesi üzerine bu maksadla yola çıkan -ve henüz müşrik olan Ömer İbnu'l-Hattâb- yolda bu gaybî sesi, bir buzağının karnından işitir ve kendisinden kastedildiğine hükmederek gidip müslüman olur. Buharî de bu kanaatte olacak ki, hadisi, Hz. Ömer' in müslüman oluşuyla ilgili babta kaydetmiştir.[504] ـ وعن ُع : [ ُت َمَر َر ِض َي ـ6342 ـ1 هّللاُ َعْنه قَا َل ُت َوافَقْ ْ ل ِى في َث ََ ٍث، قُ َّ : ى؟ َربه َ ُم َصل َرا ِهيم ِم إْب َت ِم ْن َمقَا َخذْ ِو اتَّ َر ُسو َل هّللاِ لَ يَا فَنَ َز َل: ى ه َ ُم َصل ِم إْبرا ِهيم ِخذُوا ِم ْن َمقَا َواتَّ َر . ُسو َل هّللاِ ُت يَا ْ ل ْ : ُمْؤ ِم َوقُ َّمَها ِت ال ُ َمْر َت أ ْو أ ِج ُر، فَلَ فَا ْ ِ ُّر َوال ب ْ ْي َك ال ِج يَدْ ُخ ُل ْب َن؟ َعلَ ِني َن يَ ْحتَ ِح َجا ِب ْ ال ِ ِهى فَنَ َزل . َ ْت آيَةُ َم َع نِ َسا ُء النَّب َوا ْجتَ ِمْن ُك َّن. َفنَ َزلَ ْت كذِل َك]. َخْيراً قَ ُك َّن أ ْن يُْبِدلَهُ أ ْزَواجاً َّ ل ُت: َعسى َربُّهُ إ ْن َطل َرة.ِ فَقُْ لغَ ْي ْ # في ا ٍر أخرجه الشيخان.وزاد في رواية: « وفي أسارى بَدْ » . 5. (4392)- Hz. Ömer (radıyallahu anh) demiştir ki: "Üç şeyde Rabime muvafakat ettim: * (Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a): "Ey Allah'ın Resulü! Makam-ı İbrahim'de bir namaz yeri edinsen!" dedim, arkadan: "İbrahim'in makamını namazgâh edinin" (Bakara 125) ayeti nazil oldu." * "(Bir gün) "Ey Allah'ın Resulü! Huzurunuza iyiler de facirler de giriyor. Emretseniz de ümmühatu'lmü'minin örtünseler!" dedim. Bunun üzerine hicab (örtünme) ayeti nazil oldu." * "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hanımları kıskançlıkta birleştiler. Ben de: "O sizi boşarsa Allah O'na sizden hayırlısını verir" demiştim, bunun üzerine şu âyet indi. (Meâlen): "Rabbi O'na sizden daha hayırlı olan, Allah'a teslim olmuş, iman etmiş, ibadet ve itaatte sebat eden, günahlarından tevbe eden, Allah'a kullukta bulunan, orucunu tutan hanımlar nasib eder ki, onlardan dul olanı da bâkire olanı da bulunur" (Tahrim 5). [Buharî, Talâk 32, Tefsir, Bakara 9, Ahzâb 8, Tahrim 1; Müslim, Fezailu's-Sahabe 24 (2399).] [505] AÇIKLAMA: Hz. Ömer, insanlığın iftihar edeceği büyük kapasite ve dirayet sahibi nadir kimselerden biridir. Öylesi yakınlarına sahip olmak, Resulullah'ın mazhar olduğu ilahi lütuflardandır. Hadiseleri anlamada, çare bulmada, takip edilen gelişme neticesine göre isabetli hedeflerin tahmin ve tesbitinde fevkalâde kabiliyet ve sezgi sahibi idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun bu yönünü bir Buhârî rivayetinde şöyle ifade buyurmuştur: "Sizden önceki ümmetlerde muhaddesler (yani ilhama mazhar olanlar) vardı. [Bunlar peygamber olmadıkları halde hakkı dile getirirlerdi.] Eğer ümmetimde bunlardan biri varsa o da Ömer'dir." Hz. Ömer (radıyallahu anh), gerek Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağlığında ve gerekse vefatından sonra çok isabetli teşhislerde bulunmuş, sâdık kararlar vermiştir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah hakkı, Ömer'in lisanı ve kalbine koymuştur" buyurarak bu hususu beyan eder. Sadedinde olduğumuz rivayet, Hz. Ömer'in isabetli tesbitlerinden üç tanesini gösteriyor. O'nun burada, vahye tevafuk eden görüşleri hususunda verdiği rakam, bilinen hadiselerin hepsini aksettirmez. Zira bu nevden vahye tekaddüm ve tevafuk eden beyanları sayıca çoktur. Daha önce açıkladığımız için burada tekrar etmeyeceğiz.[506] * HZ. ÖMER'LE HZ. EBU BEKR ARASINDA MÜŞTEREK HADİSLER ِي هريرة َر ِض َي ـ6343 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ْن أب َه قَا َل :# ا َشاة،ً َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ ِمْن ُب فَأ َخذَ ِئْ َعدَا الذه يَ ْر َعى في َغنَ ِمِه إذْ ٍ َراع َما بَ ْيَن َحتهى بَ َها َها ِمْنه.ُ قَا َل لَ َو فَ َط ا ْستَنقَذَ ُب، ِئْ ْي ِه الذه تَفَ َت إلَ ْ َس فَال : ِرى؟ فقَا َل النَّا َها َغْي َرا ِع َى لَ َ َ ، يَ ْوم ِ ال َّسبُع َ َها يَ ْوم ٌب َم ْن لَ : ُسْب َحا َن هّللاِ! ِذئْ َ م َّ َّم أبُو َب ْكٍر يَتَ َكل . فقَا َل :# َو َما ثَ ْكٍر َو ُع َمُر، َوأبُو بَ ِ ِه ْؤ ِم ُن ب ُ ُر ِى أ َو ُع َم فَإنه ]. أخرجه الشيخان والترمذي. 1. (4393)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir çoban sürüsünü otlatırken, bir kurt koşarak gelip, sürüden bir koyun kapar. Çoban kurtun peşine düşer ve koyunu ondan kurtarır. Ancak kurt, çobana dönüp bakar ve: "Bu koyunlara yırtıcı gününde, onlara benden başka çobanın olmadığı günde kim bakacak?" der. Halk bunun üzerine: "Sübhanallah! Kurt konuşur mu?" diye hayrete düşerler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (onların bu tereddütleri üzerine): "Buna ben inanıyorum, Ebu Bekr ve Ömer de inanıyor" der. Halbuki o sırada Ebu Bekr ve Ömer orada değillerdi." [Buharî, Fezailu'l-Ashab 8, Hars 4, Enbiya 50; Müslim, Fezâilu's-Sahabe 13, (2388); Tirmizî, Menâkıb, (3681, 3696).][507] ْي ِه َر ـ6346 ـ2ـ وعند مسلم قال: [ ُسو ُل هّللاِ قَا َل # تَفَتَ ْت إلَ ْ َها، فَال ْي َح َم َل َعلَ َرةً قَدْ بَ ْينَا . ْت َر ُج ٌل يَ ُسو ُق بَقَ فقَال : ْخلَ ْق ِلهذا َ ُ ْم أ ِى لَ إنه َح ْر ِث فقَا َل ْ ُت ِلل ُم. فقَا َل: هّللاُ ِى ُخِلقْ َّ َرةٌ تَتَ َكل بَقَ َوفَ َزعاً ْكٍر َو ُع َمُر َر ِض َي ول ِكنه النَّا ُس: ُسْب َحا َن هّللاِ! تَعَ ُّجباً َوأبُو بَ ِ ِه ْؤ ِم ُن ب ُ ِى أ إنه َع ]. ْنهما هُ ُ قَ : « ْول ِ ال َّسبُع َ َها يَ ْوم َم ْن لَ ُر ُكَها ا ِن ِحي َن يَتْ لِفتَ ْ َو ِعْندَ ا « ِ فَ َزع ْ ال َ َها يَ ْوم ْى َم ْن لَ أ ِ ِئَا ِب َوال ِهسبَاع ِللذه ْهبَةً َها نَ َرا ِع َى لَ ْم ًََ لنَّا ُس ِه . ِ َها ب ِرداً ِل َكْونِ ِه ُمْنفَ َرا ِعياً َها فَ . َجعَ َل ال َّسبُ ُع لَ 2. (4394)- Müslim'in bir rivayeti şöyledir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bir adam bir ineği sevkederken üzerine bindi. İnek adama bakıp dile geldi ve: "Ben bunun için yaratılmadım, ben ziraat için yaratıldım" dedi. Halk, hayret ve korku ile: "Sübhanallah, konuşan bir inek ha!" dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Ben (onun konuşmasına) inanıyorum. Ebu Bekr ve Ömer de inanıyorlar, (radıyallahu anhümâ)" buyurdular." [Müslim, Fezâilu's-Sahabe 13, (2388).][508] AÇIKLAMA: 1- Burada iki hadis, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a iman ve teslimiyetlerindeki salabeti ifade etmektedir. Hayvan konuşur mu? Mucize olarak elbette konuşur. Nitekim, Ashab bu hususta tereddüd izhar ederken, Aleyhissalâtu vesselâm inandığını ifade etmekte ve gıyablarında Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer adına onların da inandıklarını, onları takdir makamında beyan buyurmaktadır. İbnu Hacer, burada zikri geçen çobanın kim olduğuna dair açıklamaya ve ismine rastlamadığını belirttikten sonra bazı karinelerden hareketle hadisenin Beni İsrail'de cereyan etmiş olacağını söyler. Ancak, Ashab'tan bazılarına kurdun konuşma örnekleri Delail kitaplarında gelmiştir. Bunlardan biri Uhbân İbnu Evs'tir. Uhbân, kurdun kaptığı koyunu kurtarınca, kurt "Allah'ın bana lutfettiği rızkıma niye mani oluyorsun?." manasında konuşur. Uhbân, kurdun konuşması karşısında şaşkınlığını ifade eder. Kurt onu daha da şaşırtıcı konuşmasına devam ederek: "Asıl şaşılacak şey şu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dır. Şu hurmalıklar arasında insanları Allah'a çağırıyor!" der. Uhbân, Resulullah'a gelerek müslüman olur. İbnu Hacer, Uhbân'ın vak'ayı anlatırken, Hz. Ebu Bekr ve Ömer'in orada hazır bulunmuş olmalarının mümkün olduğunu, buna binaen Aleyhissalâtu vesselâm'ın "Ebu Bekr ve Ömer inanırlar" demiş olabileceğini kaydeder. Ancak, İbnu Hacer, Resulullah'ın bu sözü, onların imanlarındaki sıdk ve yakine muttali olarak sarfetmiş olma ihtimalini de zikreder. Ve: "Bu ihtimal rivayetin onların faziletleri meyanında zikredilmesine dahi muvafıktır" der. 2- Hadiste geçen yırtıcı günü tabiri mübhem bir ifadedir. İfadeyi açmada alimler farklı tevillere yer vererek ihtilaf ederler. A) Kelime "sebu" okunursa: * Bir açıklamaya göre: "Eğer vahşi hayvan koyunu kaparsa ondan kurtarılamaz. O durumda sürüyü benden başkası güdemez." Yani, "Sen vahşiden kaçarsın, ben ise ona yakın olabilir, sürüden geride kalanı güdebilirim" (İbnu'l-Cevzî) demiş olmalıdır. * Bir başka açıklamaya göre: "Vahşinin yanı arslanın musallat olduğu günde sen ondan kaçarsın, arslan da sürüden dilediğini alır ben ise geride kalırım, o zaman sürünün benden başka çobanı olmaz" demiş olmalıdır (Davudî). * Şu da denmiştir ki: "Bu, fitne ile meşgul olunduğu sırada cereyan eder, koyun ihmal edilir. Arslanlar sürüyü yağmalar, yalnızlığı sebebiyle kurt, çoban gibi olur." B) Kelime seb' okunursa: * Bu, Kıyamet günü, haşrin vaki olacağı bir yer adı olabilir. (Ancak bu görüş, o gün kurt, koyun, çoban olmayacak diye tenkid edilmiştir.) * Bu bir cahiliye hayvanının adıdır. O gün herkes eğlence ile meşgul olur. Çoban sürüden gafil kalır, kurt sürüye muktedir olur. Kurt, sürüye olan ikidarını ifadede mübalağa için "...benden başka çobanı yoktur" demiştir. * Seb' kelimesi ihmal manası taşımaktadır. Buna göre, "Sürünün istediği şekilde yayılmak üzere salıverilmesi günü" diye bir mana anlaşılabilir. Nevevî bu manayı esas alır. * Yevmu'sseb': "Yevmu'şşiddet (şiddet günü)dir" diyen de olmuştur. Başka teviller de yapılmıştır, ancak hepsini kaydetmiyor. Müellif şu manayı dercetmiştir. "Her kim fitne sırasında ve korku gününde, sürüsünü başıboş; kurt ve arslanlara yem olarak başıboş mühmel ve çobansız bırakmışsa arslanı -sürüsüyle başbaşa olacağı için- ona çoban yapmış olur." 2- Bu hadisler, harikulade hadisler karşısında hayrete düşmenin caiz olduğunu, bilgi ve maarifte insanların çok farklı derecelerde olduğunu ifade eder. [509] ُخدر ِهى َر ِض َي ـ6341 ـ3 هّللاُ َعْنه قَا َل ْ َر ـ وعن ال : [ ُسو ُل هّللاِ عُلَى يَ َرا ُه ْم قَا َل # ْ َر َجا ِت ال إ َّن أ ْه َل الدَّ َ ْجم َرْو َن النَّ ُهْم َكَما تَ َم ْن تَ ْحتَ ْكٍر َو ِق ال َّس َما ِء، وإن أبَا بَ فُ ُ َع في أ هطاِل َوأْنعَ َم ال ا َمَر ِمْن ُهْم َعَم ُع ]. أخرجه أبو داود والترمذي.قوله: « ا َوأْن ْى َزادَ في ا’ْمِر َوتَنَا َهيَا » أ في ِه إلى َغايَتِ ِه . 3. (4395)- Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yüksek derece sahiplerini onların altında olanlar görür. Tıpkı sizin, semânın ufkunda doğan yıldızı görmeniz gibi. Ebu Bekr ve Ömer (radıyallahu anhümâ) onlardandır (yüksek derece sahiplerindendir) ve daha da ileridirler." [Ebu Dâvud, Huruf ve'l-Kıraat, (3987); Tirmizî, Menâkıb, (3659).][510] َي ـ6344 ـ6 هّللاُ َعْنه قال ْكٍر َو ُع َمَر قَا َل # ’ َر ـ وعن أن ٍس َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ِي بَ ِة ِم َن ا ب : َجنَّ ْ ِدا ُكُهو َل أ ْه ِل ال هذَا ’َّوِلي َن ِن َسيه ُمْر َسِلي َن ْ ِي َن َوال ِيه النَّب َوا ِخِري َن، إَّ ]. أخرجه الترمذي . 4. (4396)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ömer ve Hz. EBu Bekr (radıyallahu anhümâ) için:" Bu ikisi var ya, bunlar, öncekiler ve sonrakilerden cennetlik olan kühûlün efendisidirler." [Tirmizî, Menakıb, (3366).][511] AÇIKLAMA: 1- Kehl (cem'i kühûl): Otuz veya kırk ile ellibir yaş arasında olanlara denir. Dilimizde olgunluk yaşı olarak ifade ederiz. Aslında ahirette herkes otuzüç yaşında olacağı için orada kühûl, süyuh gibi değişik safhalar mevcut değildir. Bu rivayet, hadisin vürûd ettiği andaki onların halini ifade eder. Bazı âlimler: "Bundan murad müslümanlardan kehl olarak ölüp cenete girenlerin efendisi demektir. Onlar kühulun efendileri olunca cennet ehlinin efendileri olmaya evladırlar" demiştir.[512] َي ـ6344 ـ1 هّللاُ َعْنه قال ِن قَا َل # ِم ْن بَ ْعِدي َر ـ وعن حذيفة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ْي ذَ َّ ِال تَدُوا ب ْكٍر َو ُع َمَر َر ِض َي اِق : هّللاُ َعْنهما ْ ِي بَ أب ]. أخرجه الترمذي . 5. (4397)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Benden sonra şu ikiye iktida edin: Ebu Bekr ve Ömer (radıyallahu anhümâ)." [Tirmizî, Menâkıb, (3663, 3664).][513] َح ـ6344 ـ4 نَفية قا َل ـ وعن مح همد ْب : [ ُت ِن ال ْ ل َر ُسو ِل ب : هّللاِ ِي َر ِض َي ق ’ هّللاُ َعْنه ُ ُّي النَّا ِس َخْي ٌر بَ ْعدَ أبُو بَ . ْكٍر يَا أبَ َت، أ #؟ قَا َل: ُت ْ ل ق : ُ َّم َم ْن؟ قَا َل ث : و َل ُ َّم َم ْن؟ فَيَقُ َو َخ ِشي ُت أ ْن أقُو َل ثُ َم ُع : ا ُن َمُر، ُعث . ُت ْ ْ َّم فَقُ : ل ث أْن َت. قَا َل: ُم ْسِل ِمي َن ُ ْ َر ُج ٌل ِم َن ال َما أنَا إَ ]. أخرجه البخاري وأبو داود . 6. (4398)- Muhammed İbnu'l-Hanefiyye anlatıyor: "Babm (radıyallahu anh)'a dedim ki: "Babacığım, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan sonra insanların hangisi hayırlıdır?" "Ebu Bekr! dedi. "Sonra kim?" dedim. "Ömer!" dedi. Ben: "Sonra kim?" diye sormaya devam edip "Osman!" cevabını almaktan korktum da:"Sonra sen!" deyiverdim. Ama babam: "Ben mi? Ben sıradan bir müslümanım" dedi." [Buharî, Fezâilu'l,Ashab 5; Ebu Dâvud, Sünnet 8, (4629).][514] AÇIKLAMA: 1- Muhammed İbnu'l-Hanefiyye, Hz. Ali (radıyallahu anh)'ın oğludur. Hanefiyye'nin adı Havle Bintu Ca'ferdir. 2- Anlaşılacağı üzere Hz. Ali'nin oğlu Muhammed, babasından en efdal kimseyi öğrenmek ister. Hz. Ali, sırayla Ebu Bekr ve Ömer'i sayar. Üçüncü sırada babasının olduğu kanaatinde olan Muhammed, tevazu ile babasının Osman'ı söylemesinden korkarak, acele ederek babası Ali'yi zikrediverir. Ancak Hz. Ali: "Ben müslümanlardan biriyim" yani "Sıradan bir müslümanım" demek suretiyle, büyüklüğü ile mütenasib bir tevazuda bulunur. Halbuki Hz. Ali, bunu söylediği sıralarda Hz. Osman şehid edilmişti ve kendisi hayatta kalanların en efdali idi. Bazı rivayetler, bu konuşmanın Nehrevan savaşından (Hicri 38) sonra olduğunu tasrih eder. İbnu Asakir'in bir tahricinde Hz. Ali: "Üçüncüsü Osman" demiştir. Bu mesele hususundaki ihtilâfa daha önce yer verdiğimiz için tekrar etmiyeceğiz. Ancak şu kadarını söyleyelim: Ehl-i Sünnet, efdaliyet sırasının hilafet sırasına uygun olduğunu kabul eder. Bazıları bu meselede icma olduğunu söylemiştir. İcma iddiası gerçeği aksettirmez. Hz. Osman'la Hz.Ali'nin sırası meselesi ihtilaflıdır. Cumhur Hz. Osman'ı takdim etmiştir (radıyallahu anhüm ecmâin).[515] * HZ. OSMAN (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6344 ـ5 هّللاُ َعْنها قالت ْكٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه َعلى َر ُسو ِل ـ عن عائشة َر ِض : [ هّللاِ َو ُهَو ُم ْضط ِج اِ ْستَأذَ # ٌع َعلى َن أبُو بَ َو ُهَو َعلى َحاِل ِه َن لَهُ ِ ٌس ِمْر ِطى فَأذَ َرا ِش ِهَب َجتَه.ُ ْي ِه َحا َضى إلَ َص َر َف فِ فَقَ َّم اْن ث . ِة ُ َحالَ ْ َك ال ْ َو ُهَو َعلى تِل َن ُع َمُر فَأِذ َن لَهُ َّم ا ْستَأذَ ث . ُ َجتَهُ ْي ِه َحا َص َر َف فَق َضى إل . َ َّم اْن ُ َس َر ث . ُسو ُل هّللاِ َجلَ َما ُن فَ ْ َن ُعث َّم ا ْستَأذَ َوقَا َل ا ْج َم ث # ِعى ُ ْي ِه ثِيَابَه،ُ َح َعلَ َوأ ْصلَ ْي ِك ثِيَابَ ِك. فَأِذ َن لَهُ ، َعلَ َص َر َف َّم اْن َجتَهُ ثُ ْي ِه َحا ِز فَقَ . قَالَ ْت: ْع َت َضى إلَ َر َك فَ ْم أ َر ُسو َل هّللا،ِ لَ ُت يَا ْ َم فَقُ ’ ا َن؟ فقَا َل ل ْ ِز ْع َت ِلعُث ْكٍر َو ُع َمَر َكَما ف َم ب : ا َن ِي بَ ْ إ َّن ُعث َوأنَ ِى َخ ِشي ُت إ ْن أِذْن ُت لَهُ ِ ي، وإنه َجتِ ِه َرج ٌل َحي َّي في َحا َغ إل ُ ِة أ ْنَ يَ ْبل َحالَ ْ َك ال ِ ا َعلى تِل ]. أخرجه مسلم.وفي رواية: [ ى ْ أ ْستَ ْحي َ أ ََئِ َكةُ َ م ْ ِحى ِمْنهُ ال ِمَّم ] . ْن تَ ْستَ 1. (4399)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Hz.Ebu Bekr (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına girmek üzere izin istedi. Bu sırada Aleyhissalâtu vesselâm yatağı üzerinde yatmakta idi. Üzerinde benim bürgüm vardı. Resulullah halini bozmadan izin verdi. (Konuştular), meselelerini hallettiler. Hz. Ebu Bekr gitti. Bir müddet sonra Hz. Ömer girmek için izin istedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) aynı halini hiç değiştirmeden ona da izin verdi. Ömer'in ihtiyacını da gördü. Sonra da gitti. Bir müddet sonra Osman izin istedi. Bu sefer (aleyhissalâtu vesselâm) yatağında doğrulup oturdu. Üstünü başını düzeltti. Bana da: "Elbiseni üzerine topla!" emretti. Ve ona da girmesi için izin verdi. Onun da ihtiyacını gördü. Osman da gitti. O gidince ben dayanamayıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Ebu Bekir ve Ömer gelince istifini bozmadığın halde Osman gelince kendine çekidüzen verdin. Sebebi nedir?" diye sordum. Dedi ki: "Osman çok utangaç birisidir. Ben istifimi hiç bozmadan eski halimde iken içeri aldığım takdirde arzusunu açmadan gideceğinden korktum. "Bir rivayette: "Kendisinden meleklerin haya duydukları bir kimseden ben haya duymayayım mı?" demiştir. [Müslim, Fezailu's-Sahâbe 36, (4201).][516] ـ6644 ـ2ـ وعن عثمان بن عبد هّللا بن موه ٍب قال: [ ُوساً َجل ْوماً َرأى قَ َح َّج فَ ْ ِريدُ ال َء َر ُج ٌل ِم ْن أ ْه ِل ِم ْص َر يُ َم فقَا َل: ْن َج . ا نِى َعْنه،ُ َه ْل ُوا ْ َحِدهث َك َع ْن َش ْىٍء فَ ُ ِى َسائِل ُوا َعْبدُ هّللاِ ْب ُن ُع َمَر. فقَا َل: يَا اْب َن ُع َمَر إنه ِهْم قَال َم ِن ال َّشْي ُخ فِي َرْي ٌش. قَا َل فَ ه ُؤ ََِء؟ قَال : قُ ُحٍد؟ قَا َل ُ أ َ َّر يَ ْوم َما َن فَ ْ ُم أ َّن ُعث ْع دْ؟ قَا َل تَ : ، فقَا َل ْعلَ ْش َه نَعَ ْم َه ْل تَ ْم يَ ٍر َولَ ُم أنَّهُ تَغَيَّ َب َع ْن بَدْ ُم نَعَ ْم. قَا َل ال َّر ُج ُل: أنَّهُ تَغَيَّ َب ل : َ ْعلَ َه ْل تَ ْش َهدْ َها؟ قَا َل ْم يَ ِن فَلَ ْضَوا نَ . فقَا َل ال َّر ُج ُل: ى َع : عَ ْم ْن بَ ْيعَ ِة ال هرِ ه َول َّم َمَر هّللاُ أ . ْكبَ ُر، ثُ فقَا َل اْب ُن ُع : ُ َك ا َل أ ْن لَ بَهي . ُحٍد ِ فَتَعَ ُ أ َ َرا ُرهُ يَ ْوم أ َّما فِ َر لَهُ َو َغفَ ْن ُت َر فَأ ْش . قَا َل هّللاُ تعالى: ُسو ِل هّللاِ َهدُ أ َّن هّللاَ َعفَا َعْنهُ ِ ب ُرقَيَّةُ ٍر، فَإنَّهُ َكا َن تَ ْحتَهُ َع ْن بَدْ َوأ َّما تَ َغيُّبُهُ َعفَا هّللاُ َعْن ُهْم؛ َولَقَدْ # َو َكانَ ْت َمِري َضةً ِ ُّى . ْو َك َهُ النَّب ِن فقَا َل ل # ، فَلَ ْضَوا َع ْن بَ ْيعَ ِة ال هرِ َوأ َّما تَغَُّيبُهُ َو َس ْهُمهُ؛ َك أ ْج ُر َر ُج ٍل ِمَّم ْن َش ِهدَ بَدْراً َولَ أقِ ا َن ْم َمعَ َها َمَكانَهُ بَعَثَهُ َما َن لَ ْ أ َع َّز ِم ْن ُعث ْط ِن َمَّكةَ ِبَ َما َن َر ِض َي فَبَعَ # هّللاُ أ . َث َحدٌ ب ُعث َه َب ْ َما ذَ ِن بَ ْعدَ ْضَوا ال هرِ َعةُ َو َكانَ ْت بَ ْي ُعْنهُ إلى َمَّكة،َ َما ُن فقَا َل ُعث # ا َل ْ يُ ْمنى َعلى اليُ ْس َرى َوقَ ْ َو َكانَ ْت يُ ْس َرى َر ُسو ِل ب : هّللاِ ِيَ ِدِه ال َما َن، َّم قَا َل ْ ُهْم ثُ ِهْم لَ َمانِ ِم ْن أْي َما َن َخْيراً ْ هِذِه ِلعُث # ِلعُث َر َر ِض َي هّللاُ َعْنهما ِلل َّر ُج ِل اْب ُن ُع َم ِ َه : ا ا َه ْب ب َن ]. أخرجه البخاري والترمذي َمعَ اذ Œ َك ْ 2. (4400)- Osman İbnu Abdillah İbnu Mevhib anlatıyor: "Mısır ehlinden biri geldi, hacc yapmak istiyordu. Oturan bir grup gördü ve: "Bunlar da kim?" dedi. "Kureyşliler" denildi. "Aralarındaki yaşlı zat da kim?" dedi. "Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)" denildi. (Abdullah'a yaklaşarak) "Sana bir şey soracağım, bana ondan haber ver. Hz. Osman Uhud günü (savaş meydanından) kaçmış mıydı, biliyor musun?" diye sordu. O da: "Evet!" dedi. "Onun Bedir'de kaybolduğunu ve savaşta hazır bulunmadığını da biliyor musun?" diye sordu. "Evet!" dedi. Adam bu cevap üzerine: "Allahuekber!" deyip döndü. Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh): "Gel!" dedi, sana açıklayayım: "Uhud'daki firarına gelince: " şehadet ederim ki, Allah onu affetti, mağfirette bulundu. Nitekim Allah Teâla Hazretleri, haklarında şu ayeti indirdi: "Muhakkak ki iki ordunun karşılaştığı günde içinizden geri dönen kimseleri, Resulullah'ın emrine muhalefet gibi hareketleriyle kazandıkları bazı günahlar yüzünden şeytan kaydırmak istedi. Fakat gerçekten Allah onların günahlarını bağışladı..." (Âl-i İmran 155). Bedir'deki kayboluşuna gelince: Onun nikahı altında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' ın kerimeleri Rukiyye (radıyallahu anhâ) vardı ve hasta idi. Aleyhissalâtu vesselâm kendisine: "Rukiyye ile kal. Sana Bedr'e katılan bir kimsenin sevabı ve (ganimetten alacağı) pay var!" buyurdu. (O da bu istek üzerine kaldı). Bey'atu'rRıdvan'daki kayboluşuna gelince: Eğer Batn-ı Mekke'de ondan daha aziz biri olsaydı. (Resulullah), yerine onu gönderecekti. Aleyhissalâtu vesselâm, Mekke'ye onu gönderdi. Bey'atu'r-Rıdvan, Osman (radıyallahu anh) Mekke'ye gittikten sonra akdedildi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Bey'at akdi sırasında sağ elini sol eli üzerine koyarak: "Bu da Osman yerine!" buyurdular. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sol elinin Osman için hayrı, onların sağ elinin, kendileri için olan hayrından fazla idi. Sonra İbnu Ömer (radıyallahu anh), adama: "Haydi şimdi bu (anlattıklarımı) beraberinde götür!" dedi." [Buhârî, Fezâilu'l-Ashab 7, Humus 14, Meğâzî 19; Tirmizî, Menâkıb, (3709).] [517] AÇIKLAMA: Bu rivayet, Hz. Osman (radıyallahu anh)'ın üç sebepten dolayı kınandığını göstermektedir. Ancak, Abdullah İbnu Ömer, kınayanların her üç meselede de haksız olduklarını belirtmekte ve sebeplerini göstermektedir: 1- Uhud'daki firar hususunda vahy-i ilahi ile sabit olan affa mazhariyeti var, artık söz seylemeye kimsenin hakkı olamaz. 2- Bedir savaşına katılmayışı Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın emri gereğidir, kendi isteği değildir. Bu emir de, hanımının hastalığı sebebiyledir. Resulullah'ın kerimeleri hastadır, bakıma muhtaçtır. Hz. Osman'ı bu seple geride bırakmıştır. Hatta Hakim'in bir rivayetine göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Rukiyye ile ilgilenmeleri için Osman'ı ve Üsame İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ)'i geride bırakmıştır. Zeyd İbnu Harise zafer müjdesini getirdiği sıralarda. Rukiyye (radıyallahu anhümâ), yirmi yaşlarında olduğu halde vefat etmiştir. 3- Bey'atu'r-Rıdvan'a katılamayışı da meşru bir sebebe dayanmaktadır. Resulullah onu Mekke'ye göndermişti. Bu gidiş resmi bir tavzif idi; Mekkelilere, müslümanların savaş için değil, umre için geldiklerini anlatacaktı. Hz. Osman Mekke'de tevkif edildi, vaktinde geri dönemedi. Bu sırada müslümanların kampında Hz. Osman'ın öldürüldüğü ve müşriklerin harbe girişecekleri haberi şayi oldu. İşte bu şayia üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' harb hazırlığına başladı ve ağaç altında, müslümanlardan, ölmedikçe geri dönüp kaçmayacakları hususunda meşhur bey'at'ı aldı. Şu halde, Hz. Osman'ın öldürüldüğü şayiası üzerine aktedilen bir bey'atta onun bulunamayacağı tabiidir. Bezzâr'ın kaydettiği bir rivayetten öğrendiğimize göre, Abdurrahman İbnu Avf da bir ara mezkur üç meseleyi zikrederek. Hz. Osman (radıyallahu anh)'ı itab etmek ister. Hz. Osman, kaydedilen manada açıklamalar yaparak Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)'a cevap verir. Hatta Bey'atu'r-Rıdvan'la ilgili olarak "Resulullah'ın solu, hakkımda, benim sağımdan daha hayırlıdır" der.[518] َر ِض َي ـ6645 ـ3 هّللاُ َعْنه ِهى ـ وعن عبدال َّرحم ِن : [ بن َس ُمَرةَ َما ُن َر ِض َي هّللاُ َعْنه إلى النهب ْ َء ُعث ِف ِد َج # ين ا ْ ِأل َش ب ٍر ِحي َن َج َّهَز َجْي ا َر َها في ِح ْجِرِه ف َجعَ َل عُ ْس َرة،ِ فَنَثَ ال # و ُل ْ َوَيقُ َها في ِح ْجِرِه ِبُ ه ِن يُِقل : يَ ْوِم َمَّرتَْي ْ َما َن َما َعِم َل بَ ْعدَ ال ْ َما َض َّر ُعث ]. أخرجه الترمذي. 3. (4401)- Abdurrahman İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Osman (radıyallahu anh) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ceyşü'l-Usre'yi (Tebük'e gidecek orduya) techiz ettiği sırada bin dinar getirdi ve Resulullah'ın kucağına döktü. Aleyhissalâtu vesselâm, parayı kucağında (eliyle karıştırıp) altüst etti ve şöyle dedi: "Bugünden sonra Osman'a, (her ne) yapsa zarar vermeyecektir!" Ve bu sözü iki sefer tekrar etti." [Tirmizî, Menâkıb, (3702).][519] AÇIKLAMA: Hadisin sonunda geçen "..Osman her ne yapsa zarar vermeyecek" sözü "Her ne günah işlerse zarar vermeyecek" demektir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bazı zamanlarda yapılan amelin az da olsa fevkalede kıymetli ve Allah'ın rızasına vesile olacağını belirtme sadedinde bu çeşit ifadelere yer vermiştir. Huneyn gazvesinde gece nöbeti tutan Enes İbnu Ebî Mersed el-Ganevi için de: "Bu hizmetten sonra, hiçbir (hayırlı) amel yapmasan da cennet sana vacib oldu" buyurmuştur (4289 numaralı hadiste geçti). Keza Hatib İbnu Ebî Beltea' ya, Hz. Ömer tarafından ihanet olarak değerlendirilen davranışına rağmen, Bedir gazisi olması sebebiyle: "Belki de Allah Bedir gazilerinin haline muttali oldu da: "Artık dilediğinizi yapın, ben sizi affettim!" buyurdu" demiştir. Zaten Hz. Osman Aşere-i Mübeşşere'dendir. Yani sağlıklarında cennetle müjdelenmiştir.[520] َي ـ6642 ـ6 هّللاُ َعْنه ِهدْ ُت َر ـ وقال عبدال هرحمن بن خبَّا ٍب َر ِض : [ ُسو َل هّللاِ َش # َ عُ ْس َرةِ فقَام ْ ِز َجْي ِش ال َو ُهَو يَ ُح ُّث َعلى تَ ْج ِهي ان َر ِض َي هّللاُ َعْنه فقَا َل َما ُن ْب ُن عفه ِل يَا هّللاِ َر ُعث : ُسو َل ْ ِي ِ َها في َسب تَاب َوأقْ ٍر بَأ ْح ََ ِس َها بَ ِعي َّي ِمائَةُ َج هّللاِ َعل . ْي ِش َ ْ َّم َح َّض َعلى ال ث . ُ َ فقَام َما ُن فقَا َل ُعث : َجْي ِش ْ ْ َّم َح َّض َعلى ال ِل هّللاِ ثُ ِي ِ َها في َسب تَاب َوأقْ ِأ ْح ََ ِس َها ٍر ب َّي ِمائَتَا َب ِعي َر ُسو َل هّللاِ َعل يَا . ْ ُعث ا َن فقَا َل َ َم فقَام ا ُن ْب ُن َعفَّ : يَا ِل هّللاِ ِي ِ َها في َسب تَاب َوأقْ ِأ ْح ََ ِس َها ٍر ب ِة بَ ِعي ِمائَ َّي َث ََثُ قَا َل فَأنَا # َرأْي ُت َر . ُسو َل هّللاِ َر ُسو َل هّللا،ِ َعلَ َو ُهَو يَقُو ُل ِمْنبَ ِر، ْ ِز ُل َع ِن ال َم يَ : ا َعلى ْن َما َن َما َعِم َل بَ ْعدَ هِذِه، ْ َما َعلى ُعث َما َن َما َعِم َل بَ ْعدَ هِذِه ْ ُعث ]. أخرجه الترمذي . 4. (4402)- Abdurrahman İbnu Habbab (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ceyşü'lUsre'yi techiz ederken şahid oldum.Osman İbnu Affân (radıyallahu anh) kalktı ve: "Ey Allah'ın Resulü! dedi, yüz deve çuluyla, semeriyle Allah rızası için (bağış olarak) bendendir!" Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ordu için bağış, yapmaya tekrar teşvikte bulundu. Osman yine kalkıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Çuluyla, semeriyle ikiyüz deve Allah rızası için bendendir!" dedi. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ordu için bağışta bulunmaya yine teşvikte bulundu. Osman tekrar kalktı ve: "Ey Allah'ın Resûlü! dedi. Benden üçyüz deve çuluyla, semeriyle Allah rızası için bağışımdır!" Abdurrahman der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı minberden inerken gördüm, hem iniyor, hem de: "Bu hayırdan sonra, Osman'ın yapacağı (kötü amel) aleyhine olmaz!" diyordu." [Tirmizî, Menâkıb, (3701).][521] AÇIKLAMA: Bu rivayet Hz. Osman'ın Allah yoluna bağışlamada ne kadar cömert olduğunu ifade ettiği gibi, bu çeşit bağışların ne kadar makbul ve mağfirete vesile olduğunu da ifade etmektedir. Yapılan bağış bazan geçmişteki günahların affını sağladığı gibi, gelecekte işlenecek günahların affına da yetebilmektedir. Hadisi şöyle yorumlayan da olmuştur. Bu "Bağıştan sonra, farz dışında hiçbir nafile amel yapması gerekmez. Zira bu ameli, yapacağı bütün nafilelere bedeldir." Keza hadiste, Hz. Osman'ın hüsn-i hatimeye mazhar olacağının müjdesi de görülmüştür.[522] * HZ. ALİ İBNU EBİ TALİB (RADIYALLAHU ANH) ْن أنس بن ماِل ٍك َر ِض َي ـ6643 ـ5 هّللاُ َعْنه قا َل بُ ِع َث َر ـ َع : [ ُسو ُل هّللاِ َم ا” هّللاُ َعْنه ى َر ِض َي # يَ ْو َّى َعِل ِن َو َصل َنْي ا ِء ْ ث ال ُّث ََثَ َ يَ ْوم ]. أخرجه الترمذي . 1. (4403)- Hz. Enes İbnu Malik (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) pazartesi günü gönderildi. Hz. Ali (radıyallahu anh) da salı günü namaz kıldı." [Tirmizî, Menâkıb, (3730).][523] AÇIKLAMA: Bazı alimler, bu hadise dayanarak Hz. Ali'nin erkeklerden müslüman olanların ilki olduğunu söylemişlerdir.[524] ي َر ِض َي # هّللاُ َعْنه َر ـ وعن اْب : [آ َخى ُسو ُل هّللاِ ِن عمر َر ِض َي ـ6646 ـ2 هّللاُ َعْنهما قال َءهُ َعلَ َجا ِ ِه فَ بَ ْي َن أ ْص َح . فقَا َل: آ َخْي ُت اب َحٍد بَ ْينِي َوَبْي َن أ ِ ْم تُؤاخ َك َولَ ِ َر بَ ْي َن أ ْص َح . ُسو ُل هّللاِ اب َو فقَا َل :# ا َر أْن Œ ةِ َت أ ِخي في الدُّْنيَا ِخ ]. أخرجه الترمذي . 2. (4404)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ashabının arasını kardeşlemişti. Hz. Ali (radıyallahu anh) yanına geldi ve: "Ashabınızın arasını birbirleriyle kardeşlediniz, ama beni kimseyle kardeşlemediniz!" dedi. Bunun üzerine (aleyhissalâtu vesselâm): "Sen dünyada da ahirette de benim kardeşimsin!" buyudular." [Tirmizî, Menâkıb, (3722).][525] ي َم قا َل :# ْو ََ َر ـ وعن زيد بن أرقَ : [ ُسو ُل هّللاِ ٍم َر ِض َي ـ6641 ـ3 هّللاُ َعْنه قا َل ْن ُكْن ُت َمْو ََهُ فَعَِل َم ُ ه]. أخرجه الترمذي . 3. (4405)- Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: "Ben kimin dostu (mevlası) isem, Ali de onun dostudur." [Tirmizî, Menâkıb, 3714).] [526] ا ٍص َر ِض َي ـ6644 ـ6 هّللاُ َعْنه قا َل ِي َوقه ِن أب ِ ُّى ـ وعن َس ْعِد ْب : [ َف النب َر ِض َي هّللاُ َعْنه في َغ ْزَو َخل # ةِ تَبُو َك َّ َر ُسو َل ً َعِليها . ا َل يَا فقَ هّللا:ِ ا َل ِن؟ فقَ ِهصْبيَا ِ َسا ِء َوال ِفُنِى في النه ه ِ َم تُ : ْن َخل ِى ب ْر َضى أ ْن تَ ُكو َن ِمنه ِ َّي أ بَ ْعِدي َما تَ أنَّهَُنَب ِزِل ِة ه ُرو َن ِم ْن ُموسى، إَّ ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 4. (4406)- Sa'd İbnu Ebi Vakkas (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük seferine çıkınca Hz. Ali'yi geride (Medine'de) bırakmıştı. "Ey Allah'ın Resulü, siz beni çocukların ve kadınların arasında mı bırakıyorsunuz?" dedi (kalmak istemedi). Bunun üzerine (aleyhissalâtu vesselâm): "Sen, Hz. Harun'un, Hz. Musa yanında aldığı yeri, benim yanımda almaktan razı değil misin? Şu farkla ki, benden sonra peygamber yok!" buyurdular." [Buhârî, Megâzî 78, Fezailu'l-Ashâb 9; Müslim, Fezailu'l-Ashab, 31, (2404); Tirmizî, Menâkıb, (3731).][527] َخْيبَ َر ـ6644 ـ1ـ وفي رواية لمسلم والترمذي: [قَا َل # َ يَ ْوم : ’ ْع ِطَي َّن ال هُ ُ َو َر ُسول َويُ ِحبُّهُ هّللاُ َر ُج ًَ ي ِح ُّب هّللاَ َو َر ُسولَهُ . َغداً َّرايَةَ َه قَا َل: ا فقَا َل َو َل النَّا ُس لَ َر ِض َي فَتَ : هّللاُ َعْنه َطا ً ِ ِه أ ْر َم اِدْ ُعوا ِلى َعِليها . دَ َى ب ت َح هّللاُ َع ُ فَأ . فَفَتَ ْي ِه ال َّرايَةَ َع إلَ َودَفَ ْي ِه. َق في َعْيَنْي ِه، فَبَ َص لَ َّما نَ َزلَ ْت هِذِه ا َو Œ قَا َل: لَ َء ُكْم دَ َعا َوأْبنَا َءنَا ؟ تَعَالَوا نَدْ ُع أْبنَا َر ِض َي يَة # هّللاُ َعْنهم ُ َو ُح َسْيناً َو َح َسناً َوفَا ِطَمةَ ُهَّم فقاَ : َعِليها . َل ً َّ الل ه ُؤ ََِء أ ْه ]. «ال َّر َمدُ» مرض في العين . ِلي 5. (4407)- Müslim ve Tirmizî'nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hayber günü buyurdular ki: "Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki, O, Allah'ı ve Resûlünü sever, Allah ve Resûlü de onu sever." Ravi devamla der ki: "Bu söz üzerine (beni mi seçer ümidiyle, (aleyhissalâtu vesselâm)'a görünmek için) boyunlarını uzattılar. Ama o: "Bana Ali (radıyallahu anh)'ı çağırın!" buyurdular. Ali getirildi ama gözlerinden rahatsız idi. Hemen gözlerine tükürdü ve sancağı ona verdi. Allah Teala Hazretleri onun eliyle fethi müyesser kıldı." Ravi devamla der ki: Şu ayet indiği zaman "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı çağıralım..." (Al-i İmran 61) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hemen Ali'yi, Fatıma'yı, Hasan ve Hüseyin'i (radıyallahu anhüm ecmâin) çağırdı ve: "Allahım, bunlar benim ailemdir" buyurdu." [Müslim, Fezailu'l-Ashab 32, (2404); Tirmizî, Menakıb, (3726).][528] AÇLIKLAMA: 1- Rivayetin birinci kısmında, Hayber'in fethi sırasında zuhur eden fezail-i Ali (radıyallahu anh) açıklanmaktadır. Resulullah'ın teyidi ile Hz. Ali: * Allah ve Resulünü samimyetle sevmektedir. * Allah ve Resulü de onu sevmektedirler. Bu ne büyük bir mazhariyettir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın böyle bir vak'aya şehadeti bir kulun dünyada elde edebileceği nimetlerin makamların en büyüğü olsa gerektir. Bir tane dünya olsa, hepsinin bin yıllık saltanatı verilse bu mazhariyetin binde birine değmez. Çünkü dünyevi olanlar fanidir, ne kadar çok da olsa, büyük de olsa, müddeti uzun da olsa fanidir, sonunda bir katre serap olmaktadır. * Hayber'in fethi Hz. Ali'nin eliyle müyesser olmuştur. Bununla ilgili bir kısım teferruat 4268 numaralı hadisin sonunda geçti. Burada şunu belirtmekte fayda var: Hayber'in fethi sırasında sancağın Hz. Ali'ye verilmesi hadisesi Ashab nazarında mühim bir vak'adır. Çünkü bu, Allah ve Resulünün o kimseyi sevdiğinin delili olmaktadır. Çünkü, bu önceden haber veriliyor. Binler dünya saadetine bedel olan bu mazhariyete ermek ümidiyle herkesin, başını uzattığı belirtilir. Hz. Ömer de vak'ayı anlatır ve der ki: "O güne kadar komutanlığı hiç arzu etmediğim halde, o gün acaba sancağı bana mı verir diye ümitlenerek, Resulullah'a görünmek için başımı ileriye doğru uzattım." * Hadisin ikinci kısmında, Hz. Ali'nin bir başka fazileti beyan edilmektedir. Hz. Ali ve evladı. Hz. Peygamber'in evlatları hükmündedir. Şöyle ki: Bu ayet, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Necrân'dan gelen hıristiyanlar vesilesiyle nazil olmuştur. Bu hey'etle birkaç gün müzakereler edilmiş, Hz. İsa'nın şahsiyeti, peygamberliği hususlarında açıklamalar yapılmış, en sonunda onlara bu ayetle mübahale teklif edilmiştir. Yani, şayet bütün bu açıklamlara rağmen Hz. Muhammed'in risaletinin hak olduğuna kanaat getiremediyseniz, gelin elbirliğiyle Allah'a dua edelim, kim haksızsa Allah'ın, onlara bela indirmesini taleb edelim. Ayetin tamamı şöyle: "Sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle bu hususta mücadele edecek olursa, de ki: "Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendinizi ve kendimizi çağırıp toplanalım, sonra niyaz edelim ki, Allah'ın laneti yalancılar üzerine olsun!" (Al-i İmran 61). Şu halde Resulullah'ın bu ilahi çağrıya hemen icabet zımnında Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hüseyin'in ellerini tutması, bu sayılanların -ki Ali dahil- Resulullah'ın çocukları yerine geçtiğini ifade eder. Bu durum Hz. Ali için şereflerden bir şereftir, (radıyallahu anh).[529] ِن ـ6644 ـ4 ُحبَ ْي ٍش قا َل ْب َر ِض َي هّللاُ َعْنه يَقُو ُل َس ـ وعن ِز : [ ِم ْع ُت َعِل هرِ ِ ِهى يها : ا ً إنَّهُ لَعَ ْهدُ النَّب َس َمةَ َوبَ َرأ النَّ َحبَّةَ ْ ِذى فَل َق ال َّ ’ُ ِهمى َوال ُمنَافِ ٌق ُمْؤ ِم ٌن َو ََ يَ ْب َغ ُضنِى إَّ أخرجه مسلم والترمذي والنهسا .« ِئ َِ إل ]. ى َّي أ ْنَ يُ ِحبُّنِي إَّ َحبَّةُ ال » الحاء ْ ِ بفتح : وال هشع الحنطة ي ُر ُ َه البُذُو َر .و« ا : ا ُت َونَ ْحَو ُه َما، وبكسرها َه فَل » ا ِللنَّبَا ِت َقَ َشق .و« َّ ْى النَّ » ٍء في ِه ُرو ٌح َس َمةُ َو« ُك ُّل َش . َب ْر ُؤ َها» خلقها . 6. (4408)- Zirr İbnu Hubeyş (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Ali (radıyallahu anh)'ın şöyle söylediğini işitim. "Daneyi açan, canlıları yaratan Zât-ı Zülcelal'e yeminle söylüyorum: Ümmî peygamberim (aleyhissalâtu vesselâm), bana şu hususu garantiledi: "Beni mü'min olan sevecek, münafık olan da bana buğzedecektir." [Müslim, İman 131, (78); Tirmizî, Menâkıb, (3737); Nesâî, İman 20, (8, 117).] [530] AÇIKLAMA: 1- Daneyi açan, tohumlardan filizi çıkaran demektir. Her gün seyrettiğimiz bu hadise, bize tabii ve normal gelir. Aslında büyük bir mucizedir. Basit bir danecik toprağa atılınca bazı kimyevi muamele geçirdikten sonra bir ağacın fabrikasını kendi kendine kurup ondan sonra yaprak, kereste, meyve, renk, koku, tad ve neler neler imal etmeye başlıyor. Bütün bu harikalar "danenin açılması" hadisesinin neticesidir. Bu sebeple Hz. Ali bu hadisenin sahibi Allah'a yeminle söze başlıyor. Esasen bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak: "Tohum ve çekirdekleri açan" diye tanıtılmaktadır (En'am 95). 2- Neseme, can taşıyan her şeye denmektedir. Öncelikle insan ve hayvan gibi mahlukat anlaşılır. 3- Ümmî, "umm"e yani anneye mensup demektir. Bununla okuma yazma bilmemek kinaye edilmiştir. Çünkü insan annesinden doğunca okuma yazma ve hiçbir şey bilmez. Bu hususu ayet-i kerime de teyid eder: "Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez olduğunuz halde çıkardı ve şükrediniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi" (Nahl 78), Resulullah'ın ümmi olmasına rağmen Kur'an gibi bir kitap getirmesi, geçmiş ve gelecekten ve kâinatın mahiyetinden doğru, değiştirilemez, yanlışlığı idia ve ispat edilemez haberler vermesi, O'nun en büyük mucizelerinden sayılmıştır. 4- Hz. Ali (radıyallahu anh)'ı sevmek veya buğzetmek iman ve nifak alameti sayılmıştır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a yakınlığı, damadı olması İslam'a bunca hizmetleri, Resulullah ve diğer büyük sahabilerin takdirlerinden sonra onu sevmemek, nifaktan, küfürden başka neye delalet edebilir? Asırların gerisinde kalmış öyle bir zatı sevmek de ancak iman sebebiyledir. Sözgelimi, Hint ve ya Çin tahrini ilgilendiren büyük şahıslara karşı "kin" ve "sevgi" duymayız, belki takdir ifade edebiliriz. Öyleyse kendimizle ilgi kurduklarımıza sevgi veya buğz hissederiz. Bu açıdan Hz. Ali'ye hissedeceğimiz sevginin imandan, buğzun da nifaktan gelmesi, inkârı mümkün olmayan bir hakikatın ifadesidir.[531] َي ـ6644 ـ4 هّللاُ َعْنه قال َجاهُ َر ـ وعن جابر َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َّط دَ َعا # ائِ ِف فَاْنتَ ال َ يَ ْوم ِن فقَا َل النَّ : َعِليها . ا ُس ً لَقَدْ أ َطا َل نَ ْجَواهُ َم َع اْب َعِهمِه. ا َل َو فقَ : ل ِك َّن هّللاَ تَعالى اِ َجْيتُه،ُ َم ُ ا اْنتَ ْنتَ ]. أخرجه الترمذي.وقال معنى قوله: « َجاه َجاهُ َمَرنِي أ ْن أْنتجى هن هّللاَ اْنتَ ْي أ ول ِك » أ معه . 7. (4409)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Taif günü Hz. Ali (radıyallahu anh)'ı çağırdı ve onunla hususi konuşma yaptı. (Bu görüşme o kadar uzadı ki) halkn: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) amcasının oğluyla görüşmesini uzattı" dedi. (Resulullah bunu işitince): "Onunla hususi görüşmeyi ben (kendi arzumla) yapmadım. Allah(ın arzusu ve emri ile Resulü) yaptı" açıklamasında bulundu." [Tirmizî, Menâkıb, (3728).][532] AÇIKLAMA: 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Tâif seferi sırasında Hz. Ali ile hususi şekilde fikir alışverişi yapar. Bu başbaşa görüşmesi, mutadın fevkinde ve dikkatleri çekecek kadar uzar ve bazılarının "Amcasının oğluyla konuşmasını uzattı" demesine sebep olur. Dikkat edersek bu dedikodu da bir rahatsızlığın ifadesi var: Resulullah'ı, amcasının oğlu ile risalet vazifesini taşıp hususileşen, hususi tarafı ağır basan bir görüşme yapmış olmakla itham var. Bunu sıkça gördüğümüz, her fırsatı aleyhte istismara tevessül eden nifak ehlinin söylemiş olması kaviyyen mümkündür. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ashab'a verdiği "düşüncelerini çekinmeden söyleme terbiyesi"nin sonucu olarak samimi mü'minler tarafından söylenmiş olması da mümkündür. Şu veya bu hangi sebeple söylenmiş olursa olsun, Aleyhissalâtu vesselâm meseleye tavzih getirmiş, bu hususi uzun görüşmeyi risalet vazifesinin gereği olarak yaptığını ifade etmiştir. Ancak bunu ifade ederken ayet-i kerimede geçen bir üslubu ihtiyar etmiştir: "(Ey Habiim, Bedir savaşında müşriklerin her birinin gözüne ayrı ayrı ulaşan bir avuç toprağı) sen atmadın, Allah attı" (Enfal 17). Burada, fiiliyatta atan Resulullah olduğu halde Cenab-ı Hak, rızasına uygun olarak Cebrail'in talimiyle atmış olduğu ve bunun tesirini de bizzat halkettiği için bu atışı kendine nisbet etmektedir. Aleyhissalâtu vesselâm da sırf risalet hizmetini ilgilendiren bir görüşme yaptığını ve hatta Allah'ın irşadı üzerine bu görüşmeye yer verdiğini ima için: "Onunla ben görüşmedim, Allah görüştü" buyurmuştur. Bu ifadede, Hz. Ali (radıyallahu anh)'la ilgili ortaya çıkan şeref ve menkibe açıktır, (radıyallahu anh).[533] َي ـ6654 ـ4 هّللاُ َعْنه قال َّم بَعَ # دَ َعاهُ َث َر ـ وعن أنس َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ْكٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه، ثُ ِي بَ َم َع أب َءةٍ ب . فقَا َل: َ َِى ِبَ َرا ِ ْنبَغ يَ َر ِض َي ’ هّللاُ َعْنه فَدَ َر ُج ٌل ِم ْن أ ْهِلي فَدَ َعا َعِليهاً ِ َغ هذَا إَّ ه َعاهُ إيَّا ]. أخرجه الترمذي . َح هُ ٍد أ ْن يُبَل 8. (4410)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Berâet (Tevbe) sûresini, (Arafat'ta haçılara tebliğ edilmek üzere) Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)'ı göndermişti. Sonra onu çağırarak: "Bunun, ehlimden olmayan bir kimse ile tebliğ edilmesi muvafık değil!" buyurdu. Hz. Ali (radıyallahu anh)'ı çağırarak sûreyi, (Arafat'ta okuması için) ona verdi." [Tirmizî, Tefsir, Tevbe, (3089).][534] AÇIKLAMA: Burada, Berâet sûresinin tebliğ edilme vazifesinin Hz. Ali'ye verilmesi gözükmektedir. Hatta Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bunun, aileme mensup olmayan biri tarafından tebliği muvafık olmaz" buyurmştur. Bu ne demektir, niçin böyle yapmıştır? sorusu hatıra gelmektedir. Bu hususun anlaşılması için öncelikle Berâet sûresinin, müşriklere bir ültimatom, yani, onlarla yapılan anlaşmaların müddetleri bitince yenilenmeyeceğinin ilanı olduğunu bilmek gerekir. Sûre: "Müşriklerden aranızda antlaşma bulunanlara bir ihtardır" diye başlar ve: "Dört ay müddetle yeryüzünde dolaşın. Ve bilin ki, Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz ve Allah elbette kâfirleri rezil edecektir. Büyük hacc gününde Allah ve Resûlü'nden insanlara şunu ilan edin ki, Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Tevbe ederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, bilin ki, Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz. İnkâr edenleri ise acı bir azapla müjdele" (Tevbe 1-3) Burada antlaşmaların dört ay sonra muteber olmadığı belirtilmekte, tevbe ederek İslâm'a davet edilmekte, gelmeyecek olanlar ise şiddetle tehdid edilmektedir. Müteakip âyette: "Müşriklerden aranızda antlaşma olup da bunu hiç bir şekilde ihlâl etmemiş ve kimseye, size karşı yardım etmemiş olanlar"a antlaşma müddetinin sonuna kadar dokunulmaması emredilmekte, müddet bitince onlar da diğerleri gibi aynı tehdide maruz bırakılmaktadır. Şu halde günümüz diplomasisinin diliyle tam bir ültimatom olan bir sûre esas itibariyle antlaşmaların nakzını haber vermektedir. Ülemâ der ki: "Hz. Ebu Bekir'den sonra Hz. Ali'nin gönderilmesindeki hikmet, bir Arap adeti gereğincedir: Bu adete göre, akdi, ancak onu yapan kimse veya aile yoluyla kendinden olan bir kimse bozabilir. Resûlullah bu davranışıyla mezkur âdete uymuş olmaktadır. Bu sebeple: "Onu sadece ben veya benim ailemden biri tebliğ edebilir" buyurmuştur."[535] * TALHA İBNU UBEYDULLAH (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6655 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر ـ عن جابر َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ ُظ َر إلى َش ِه قَا َل :# ي ْن َم ْن َس َّرهُ أ ْن يَ ُظ ٍد يَ ْم ِشي َعلى َو ’ ْر ْج ِه ا ْن يَ ْ ْر ِض فَل ِن ُعبَ ْيِد هّللاِ َر ِض َي هّللاُ َعْنه ْب َحةَ ْ إلى َط ]. أخرجه الترمذي . ل 1. (4411)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yeryüzünde (iki ayak üzerinde) yürüyen bir şehid görmek isteyen Talha İbnu Ubeydullah (radıyallahu anh)'a baksın." [Tirmizî, Menâkıb.][536] َي ـ6652 ـ2 هّللاُ َعْنه قال ـ وعن قيس بن أبى حازٍم َر ِض : [ ِ َوقَى ب َر ِض َي هّللاُ َعْنه َّش ََ َء، َحةَ ْ َطل َر ُسو َل هّللا َر ِ أْي ُت يَدَ َها َم # يَ ْو ُحٍد أ ]. أخرجه البخاري.« ُل ُ ال َّشل » َ ٍ ْطع ْو قَ َمَر ٍض أ يَ ِد ِل ْ فَ . َسادُ ال 2. (4412)- Kays İbnu Ebî Hâzım (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ben Talha İbnu Ubeydullah (radıyallahu anh)'ın, Uhud'da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı himâye ettiği elini kurumuş gördüm." [Tirmizî, Fezâilu'l-Ashab 14.][537] AÇIKLAMA: 1- Talha İbnu Ubeydullah beş-altı göbek yukarıda neseben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birleşir. Annesi Mekke'de müslüman olup hicret edenlerdendir. Talha (radıyallahu anh) da ilk müslümanlardandır. Resûlullah, daha hicretten önce Zübeyr'le Talha'yı kardeşlemiş, hicretten sonra da Ebu Eyyub el-Ensâri ile kardeşlemiştir. Aşere-i mübeşşeredendir ve şûra üyelerinden biridir. Resûlullah onu, Saîd İbnu Zeyd'le haber toplamak üzere Suriye cihetine çıkardığı için Bedr'e katılamamış, fakat Resûlullah'tan, talebi üzerine ganimetten pay almış, uhrevi sevabı da istemiş, Resûlullah onun da verildiğini müjdelemiştir. Talha (radıyallahu anh), Uhud savaşının en kritik anında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan ayrılmayarak O'nu müşrik saldırılarına karşı müdâfaa etmesiyle tanınmış ve haklı bir takdire mazhar olmuştur. Buhârî'nin rivayetinde "Kendi sözlerine göre Talha ile Sa'd'dan başka herkesin dağıldığı hengâmda bu ikisi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanından ayrılmamışlardır." Rivayetler, Uhud'da Resûlullah'a gelen saldırılara karşı elini gerdiğini, "darbelerin Aleyhissalâtu vesselâm'a bedel onun eline geldiğini", "bir ok isabet ettiğini", "yetmiş küsur isabet aldığını", "(orta) parmağının kesildiğini", "sol el yüzük parmağının dip mafsalından koptuğunu", "sakatlanan bu eliyle Resûlullah'a kalkan yaptığını" te'yid eder. Ayrıca bu savaşta Resûlullah'ı sırtına alarak, daha emniyetli olan bir sekiye çıkarmış, saldırılardan emin kılmıştır. Zübeyr der ki: "Uhud günü Resûlullah'ın iki zırhı vardı. Bir seki'yi atlamak istedi, muvaffak olamadı. Altına Talha'yı yatırıp sırtına basarak sekiyi atladı." Talha (radıyallahu anh)'ın Kureyşin hukamâsından olduğu söylenmiştir. Cömertliği ve istenmeden bağışlamaları da dikkat çekecek dereceyi bulmuştur. Der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni, Uhud günü'nde Talhatu'l-Hayr, Usre günü'nde Talhatu'l-Feyyâz ve Huneyn günü'nde de Talhatu'l-Cevvâd diye tesmiye buyurdu." Bu hal onun her savaşta bir başka kahramanlık izhâr ettiğini ifade eder. Talha (radıyallahı anh), Cemel vak'asında Hz. Ali cephesinde, Hicrî 36 yılında şehid edilmiştir. Mervan İbnu'lHakem'in attığı bir okun sebep olduğu kan kaybından ölmüştür. Yaşı ihtilaflıdır. 60-75 arası değişir. Ölümünden yıllar sonra bir zât üç gün üst üste rüyasında Talha'nın: "Benim yerimi değiştirin" dediğini görür. Durumu İbnu Abbâs'a anlatır. Giderler, su akıntılarının kabri açtığını görürler. Vücudunun yeni gömülmüş gibi hiçbir değişikliğe uğramamış olması dikkat çeker. Ebu Bekre'nin evlerinden biri onbin dirheme satın alınarak oraya defnedilir (radıyallahu anh). Hz. Ali der ki: "Kulağımla işittim. Resûlullah buyurdu ki: "Talha ve Zübeyr cennette benim iki komşumdurlar." [538] * ZÜBEYR İBNU'L-AVVÂM (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6653 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِم َر ـ عن جابر َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ عَ قَا َل :# َّوا ْ ِريهي ال ُّزبَ ْي ُر ْب ُن ال ِريهى َوإ َّن َحَوا ِ هى َحَوا َر ِض َي إ َّن هّللاُ ِل ُك هلِ نَب َحَو َع ]. أخرجه الشيخان والترمذي.« ار ُّي ْنه ال » ا ُ َوقي َل النَّا ِص ُر . ِ ِه، ُّص ب ل ُم ْختَ ْ ا ِن َو َصفيهةُ خالصة ”ْن َسا 1. (4413)- Hz. Câbir anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim ise Zübeyr İbnu'l-Avvâm'dır, (radıyallahu anh)." [Buharî, Fezailu Ashab 13, Cihad 40, 41, 135 Meğazi 29, Haber-i Vahid 2; Müslim, Fezailu's-Sahabe 48, (2415); Tirmizî, Menâkıb, (3746).][539] AÇIKLAMA: 1- Havari: Kelime olarak elbisenin yıkanıp paklanması manasına gelen tahvir'den gelir. Samimi dost, yardımcı, nâsih (hayrını isteyen= hayırhah) demektir. Hz. İsa'ya iman edip, onun yolunda ölmeye hazır olan gruptakilere de havari denmiştir. Katâde'nin havariyi "Hilafete salih olan" diye açıkladığı "vezir" de dediği rivayet edilmiştir. Kelimeyi halil, halis, nasir diye açıklayanlar da olmuştur. 2- Resulullah, Zübeyr İbbnu'l-Avvam (radıyallahu anh)'a bu iltifatı Hendek savaşı sırasında yapmıştır: "Kim düşman tarafından geçip bize haber getirecek?" diye sorunca, Zübeyr derhal atılarak: "Ben!" der. Aleyhissalâtu vesselâm soruyu üç kere tekrar eder, her seferinde Zübeyr: "Ben!" diyerek atılır. Onun tehlikeli bir vazifeye ısrarla sahip çıkması Aleyhissalâtu vesselâm'ı son derece memnun kılar ve bu memnuniyetini: "Her peygamberin bir havarisi vardır, benim havarim de Zübeyr'dir" iltifatıyla ifade buyurur. 3- Zübeyr İbnu'l-Avvam (radıyallahu anh) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın halası Safiye bintu Abdilmuttalib'in oğludur. Babası da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pakleri Hz. Hatice'nin kardeşi Avvam İbnu Huveylid'dir. Onbeş yaşında iken müslüman olmuştur. Başka yaşlarda olduğu da söylenmiştir. Her halukarda ilk müslümanlardandır. Hz. Ebu Bekir'den hemen sonra hidayeti bulmuştur, dördüncü veya beşinci müslüman bilinir. Habeşistan'a, Medine'ye hicret edenlerdendir. Aleyhissalâtu vesselâm Mekke'de muhacirler arasını kardeşleyince onu Abdullah İbnu Mes'ud'la kardeşlemiş idi. Medine'deki Ensâr-Muhacir arasında kardeşlemede Zübeyr'i, Seleme İbnu Selâme İbni Vakş ile kardeşledi. Zübeyr, İslâm'ın büyük kahramanlarındandı. Eşca'u'n nâs yani insanların en şecâatlisi, en cesuru diye ün yapmıştı. İslam'da ilk kılıncı onun çektiği bilinir. Şöyle ki: Hicretten önce, Resulullah'ın müşrikler tarafından yakalandığı haberini işitir. Zübeyr hemen kılıncını çekip halkı yararak Resulullah'ı arar ve Mekke'nin üstünde görür. Aleyhissalâtu vesselâm onu böyle görünce: "Ey Zübeyr ne oluyor?" der Kulağına geleni söyler. Resulullah Zübeyr'e ve kılıncına duada bulunur. Kendi ifadesiyle Resulullah'la beraberlikte "fercine varıncaya kadar" yara almadığı uzvu kalmamıştır. Kureyza gününde Resulullah ondan memnuniyetini: "Annem babam sana feda olsun" diyerek ifade etmiştir. Bu tabiri Resulullah pek nadir kullanmıştı. Zübeyr (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte bütün gazvelere katılmıştır. Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Feth, Huneyn, Taif; Bedir'de sarı renkli bir sarık taşıyordu. Resulullah, meleklerin o gün Zübeyr'in simasında olarak savaşa katıldıklarını söylemiştir. Cemel Vak'asında Zübeyr Hz. Ali karşısında mukatil olarak yer almıştı. Hz. Ali, ona Resulullah'ın: "Sen Ali'yle mukatele edeceksin fakat haksızsın" dediğini hatırlatır. Bunu hatırlayan Zübeyr savaşı terkeder. Hz. Zübeyr, Hicretin 36. yılında şehid edilir. Öldüğü zaman 67 yaşında idi.[540] * SA'D İBNU EBİ VAKKAS (RADIYALLAHU ANH) هيٍ َر ِض َي ـ6656 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر َس ْعٍد َر ِض َي # هّللاُ َعْنه َما َسِم ْع ُت َر ـ عن َعِل : [ ُسو َل هّللاِ َغْي يُفَ ِدهي أ . و ُل َحداً ُحٍد يَقُ ُ أ َ َسِم ْعتُهُ يَ ْوم : ِي ِهمي ْرِم يَا َس ْعد،ُ فِدَا َك أب اَ ُ َوأ ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 1. (4414)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Sa'd (radıyallahu anh)'tan başka kimseye "Annem babam sana feda olsun" dediğini işitmedim. Uhud Savaşında: "Ey Sa'd (okunu) at! Annem ve babam sana feda olsun!" dediğini duydum. " [Buharî, Megazi 18, Cihad 80, Edeb 103; Müslim, Fezailu's-Sahabe 41, (2411); Tirmizî, Menâkıb, (3756).][541] AÇIKLAMA: 1- Burada Hz. Ali (radıyallahu anh) "Anambabam sana feda olsun" tabirini, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sadece Sa'd İbnu Ebi Vakas için kullandığını, başka birisi için kullanmadığını ifade eder. Ancak, önceki rivayette Hz. Zübeyr (radıyallahu anh) için de kullandığı ifade edilmişti. Alimler ihtilafı, "Hz. Ali, Zübeyr için de bu tabiri kulandığını işitmemiş olabilir, bununla kastedilen murad "Uhud savaşında" diye kayıtlamak olabilir" diyerek te'lif etmişlerdir. Zührî, Uhud'da Resulullah'ın "at!.." emri üzerine bir ok attığını rivayet eder. 2- Sa'd İbnu Ebi Vakkas (radıyallahu anh) Aşere-i Mübeşşere'dendir. Ebu İshak diye künyelenir. Altıncı müslümandan sonra İslam'a girmiştir, dördüncüden sonra olduğu söylenmiştir. Müslüman olduğu zaman 17 yaşındaydı. "Namaz farz edilmeden önce müslüman oldum" dediği rivayet edilmiştir. Ashabın on büyüğünden (sâdât) biridir. Hz. Ömer (radıyallahu anh)'ın vefat edince yerine halifeyi seçmek üzere vazifelendirdiği altı kişilik şura'nın da üyesidir. Bedir, Uhud, Hendek gibi Resulullah'ın katıldığı savaşların hepsinde hazır bulunmuştur. İslam'da ilk kan akıtan kimse odur. Allah yolunda ilk oku da o atmıştır. Resulullah'ın annesi Beni Zühr kabilesindendi. Sa'd aynı kabileden olduğu için Sa'd'a Aleyhissalâtu vesselâm, "dayım" demiştir. Mekke'de namaz ilk emredildiği sırada müslümanlar, dağlarda tenha yerlerde kılarlardı. Bir seferinde bir grup müşrik Sa'd'ı namaz kılarken görürler ve hakaret ederler. O da onlara karşılık verir. Aralarında kavga çıkar. Sa'd bir deve kemiği vurarak bir müşriğin kafasını yarar ve bu, Allah yolunda akıtılan ilk kan olur. Hz. Ömer, Sa'd'ı İran'a gönderdiği ordulara komutan yapar. Nitekim Kadisiye zaferi onun eliyle kazanılmıştır. Celûla, Medâin şehirlerini o fethetmiş Kufe'yi o kurmuştur. Bilahare Hz.Ömer onu azletmiş ve "Hiyaneti veya aczi sebeiyle azletmediğini" açıklamıştır. Sa'd, Resulullah'ın: "Allahım, Sa'd'ın duasını kabul et" duasına mazhar olmuş, ondan sonra her duası kabul edimiş, insanlar onun bedduasını almaktan korkmuş ve kaçınmıştır. Hz. Sa'd, Hz. Osman (radıyallahu anh)'nın ölümü üzerine köşesine çekilmiş, hiçbir muharib hizbe katılmamıştır. Hatta oğlu Ömer ve yeğeni Haşim İbnu Utbe İbni Ebi Vakkas, onu hilafete çağırmışlarsa da kabul etmemiş, selameti tercih etmiştir. O, aradan çekilince Hz. Muaviye (radıyallahu anh), onu ve Abdullah İbnu Ömer ve Muhammed İbnu Mesleme'yi kendi tarafına çekmeyi arzulamış, onlara yazdığı mektuplarla Hz. Osman'ın kanını taleb etmeye davet etmiştir. Hepsi de bu davete uymayıp reddetmeyi uygun görmüştür. Sa'd, müslüman olduğu ilk günlerde annesiyle yaşadığı bir macerayı şöyle anlatır: "Ben anneme karşı çok saygılı bir kimseydim. Müslüman olduğum zaman (annem bu saygımdan istifade ile beni İslam'dan döndürmek istedi ve): "Ey Sa'd! Bu yaşamaya başladığın yeni din de ne? Ya bu dinini terkedeceksin, yahut ölene dek yeyip içmeyi bırakacağım!" dedi. Ben kendisine: "Anneciğim sakın böyle bir şey yapma. Zira ben kesinlikle dinimi bırakamam!" dedim. Yine de o yemeyi içmeyi bıraktı. Bu hal bir gün bir gece devam etti. Sabah olunca bayağı bitkin düşmüştü. Kendisine: "Allah'a yemin olsun! Senin bin ruhun olsa, hergün birer birer çıkmaya başlasa, ben şu dinimi bu sebeple terkedecek değilim!" dedim Benim bu azmimi görünce, yeyip içmeye başladı. Bu hadise üzerine şu ayet indi, (mealen): "Eğer ilah olduğuna dair hiçbir delil bulunmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna tabi ol. Sonunda dönüşünüz banadır. Yaptıklarınızı ben size haber vereceğim" (Lokman 15). Sa'd bu ayetin kendisiyle ilgili olarak nazil olduğunu söylerdi. Sad, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan çokça hadis rivayet etmiştir. Onun rivayetlerini Sahabe ve Tabiinden pek çok büyükler sonraki nesillere intikal ettirdiler. Sa'd Hicri 54 yılında, Medine'den yedi mil uzaklıktaki Akik'de vefat etmiştir. Medine'ye omuzlarda getirilmiş, namazını Mervan kıldırmış, Resulullah'ın zevceleri de namaza iştirak etmişlerdir. Oğlu Amir, Sa'd'ın "en son ölen muhacir" olduğunu söylemiştir.[542] * SAİD İBNU ZEYD (RADIYALLAHU ANH) َسِم ْع ُت َس ـ6651 ـ5ـ عن قيس بن أبى حازٍم قال: [ ِعيدَ ْب َن َزْيٍد َر ِض َي هّللاُ َعْنه يَقُو ُل ُموثِِقى َعلى ا َوإ َّن ُع َمَر : لَ َرأْيتُنِى، َ و هّللاِ ل ” َقَدْ ْب َل أ ْن يُ ْسِلم ْختَهُ قَ ُ َوأ ْس ََ ِذي ِم أنَا َّ َّض ِلل اْنقَ ُحداً ُ ْو أ َّن أ َولَ ُع َمُر، َّص ْنقَ أ ْن يَ َكا َن َم ْحقُوقاً َما َن لَ ْ ِعُث ْم ب َصنَ ْعتُ ]. أخرجه البخاري . 1. (4415)- Kays İbnu Hazım anlatıyor: "Said İbnu Zeyd (radıyallahu anh)'ı dinledim, diyordu ki: "Vallahi ben şu halimi hatırlıyorum: "Allah'a yemin olsun, Ömer İslam'a girmezden önce, beni ve kızkardeşini müslüman olduk diye bağlamıştı. Eğer Osman'a yaptığınız (öldürme işin)den dolayı Uhud dağı yerinden gitse, gitmede haklı idi." [Buharî, Menakıbu'l-Ensar 34, 35, İkah 1.][543] AÇIKLAMA: 1- Said İbnu Zeyd, Hz. Ömer (radıyallahu anh)'nın eniştesidir. Burada Hz. Ömer'in, müslüman olmazdan öcne, eniştesine ve kızkardeşine zulmettiği, İslam'dan çevirmek için onlara hakaret ve tezlil olsun diye horlayıcı muameleler yaptığı anlaşılmaktadır. Sadedinde olduğumuz rivayete göre, onlara, köleye yapılan muamelede bulunmuş ve bağlamıştır. Kirmânî'nin hadisten "Said'in ...bizi İslam'a tesbit edip takviye etmişti" demek istediğini anlamış olduğunu belirten İbnu Hacer, bu mananın yanlış olduğunu belirterek: "Sanki Kirmânî, hadiste geçen "müslüman olmazdan önce" ibaresini dikkatten kaçırmışa benziyor. Zîra Hz. Ömer, henüz kafirken kendisinden "İslam'a tesbit ve takviyenin vaki olması ihtimalden pek uzaktır. Böyle bir iddia zaten vaki olana muhaliftir" der. Hz. Said İbnu Zeyd ve hanımı, Hz. Ömer'den önce müslüman oldular. Esasen rivayetler, Hz. Ömer'in müslüman oluş sebebini, eniştesinin evinde okunan Kur'an'ı işitmesi olarak gösterirler. 2- Said İbnu Zeyd el-Kureyşî, Hz. Ömer'in eniştesi ve amcaoğludur. Ayrıca Said'in kızkardeşi Antike de Hz. Ömer'in nikahlısı idi. Said (radıyallahu anh) ilk muhacirlerdendir. Resulullah onu, Ubey İbnu Ka'b'la kardeşlemişti. Bedr'e katılamadı. Ancak (aleyhissalâtu vesselâm), ganimetten pay vermiş, sevabını da vaadetmiştir. Resulullah'ın onu Şam taraflarına casusluk vazifesi ile göndermiş olduğunu daha önce belirtmiştik (4411). Diğer gazvelerin hepsine de katılmıştır. Said İbnu Zeyd Aşere-i Mübeşşeredendir. Hata yaparım korkusuyla Resulullah'tan hadis rivayet etmekten kaçınmıştır. Pek az rivayeti vardır. Onun yaptığı bir rivayet şudur: "Kim malını müdafaa ederken öldürülürse şehiddir." Said, duası makbullerdendi. Ervâ Bintu Üveys onu Medine valisi Mervân İbnu'l-Hakem'e: "Arazime tecavüz etti" diyerek şikayet etmişti. Mudafaada Said: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "Kim bir karışlık arazi gasbederse Kıyamet günü o arazi, yedi kat altıyla boynuna dolanır" dediğini işittim. Bunu işitmiş olan beni, arazi gasıbı mı zannediyorsunuz? Allahım, eğer şu kadın yalancı ise gözlerini kör etmeden canını alma, kabrini de kuyusunun içinde kıl!" diyerek beddua eder. Kadın bir müddet sonra kör olur ve evinde yürürken kuyuya düşer ve orasını ona kabir yaparlar. Bundan sonra Medine'de şöyle demek adet olmuştur: "Allah Erva'yı kör ettiği gibi seni de kör etsin." Said İbnu Zeyd Yermuk savaşına ve Şam şehrinin (Dımeşk) kuşatılmasına iştirak etmiştir. Aşere-i Mübeşşere'nin, savaşta Resulullah'ın önünde, namazda hemen arkasında olduğu belirtilir. Said İbnu Zeyd, hicretin 50. veya 51. yılında 70 küsur yaşlarında olduğu halde vefat etmiştir. Medine'nin banliyösü sayılan Akik'de 58. Hicri senesinde öldüğü de söylenmiştir. Abdullah İbnu Ömer yıkamış, tahnit etmiş ve namazını kıldırmıştır.[544] * ABDURRAHMAN İBNU AVF (RADIYALLAHU ANH) ـ6654 ـ5 ْت َي هّللاُ َعْنها قالَ ِ قَا َل # ِلن َسائِ ِه: ُر َر ـ عن عائشة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َس يَ ْصب ْي َولَ ِمَّما يَ ِهُّمنِى ِم ْن بَ ْعِدى، إ َّن أ ْمَر ُك َّن لَ ْي ُك َّن إَّ َعل و َن َ ِهصِدهيقُ ال َّصاب . ْت ِ ُرو َن ال َّم قَالَ ِن َعْبِدال َّر ْحم ِن ث ’ ُ ْب َمةَ ِي َسلَ َو ب : َكا َن اْب ُن َعْو ٍف قَدْ ِة، َجنَّ ْ ِي َل ال َسب ْ َسقى هّللاُ أبَا َك ِم ْن َسل ْب َمةَ َوقَا َل أبُو َسلَ فا،ً ْ ِأ ْرَب ِعي َن أل ْت ب ِيعَ ِأ ْر ٍض ب ُمْؤ ِمنِي َن ب ْ ُّمَها ِت ال ُ َعْو ٍف َصدَّ َق َعلى أ ِن تَ ٍة َعْبِدال َّر ْحم ِن ْب ِ َح ُن : ِديقَ أوصى َعْبدُال َّر ْحم ِن ب ’ُ ٍف ْ ِة أل ِأ ْربَعَ ِمائَ ْت ب ِيعَ ُمْؤ ِمِني َن ب ْ ِي ُل َّمَه ]. أخرجه الترمذي وصححه.« ا ِت ال َسب ِة ْ ٍن ال َّسل » في الجنَّ اسم عي . 1. (4416)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) hanımlarına: "Ölümümden sonra beni üzecek şeylerden biri de sizin meselenizdir. Size ancak sıddîk (Hz. Aişe der ki yani mutasaddık) ve sabırlılar tahammül edebilir" der. Hz. Aişe devamla, Ebu Seleme İbnu Abdirrahman'a dedi ki: "Allah senin babana cennetin selsebil çeşmesinden içirsin." İbnu Avf, Ümmühatu'lmü'minin'e tasadduk edenlerdendi, kırkbin dirheme satılan bir bahçe tasadduk etmiş idi. [Tirmizî, Menakıb, (3750).][545] AÇIKLAMA: 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), vefatından sonra kendisini kederlendirecek durumlar arasında zevcelerinin durumlarını da saymaktadır. Çünkü onlar, dünya hayatı ile ahiret hayatından birini tercihte muhayyer bırakıldıklarında, ahiret hayatını tercih etmişlerdi. Bu sebeple onlara maddi bir miras bırakmamıştı. 2- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), zevcelerinin maddi ihtiyaçlarını temin yüküne, aza rıza gösterip çoğu vermek suretiyle nefsin muhalefetine, sabırlı olanlardan başka kimsenin tahammül edemeyeceğini belirtmektedir. 3- Rivayette Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)'ı takdir etmekte, cennetteki Selsebil adlı çeşmenin suyundan içmesi için dua etmektedir. Çünkü o, Ümmühâtu'lmü'minin'e cömert davranmıştır. Hususen kırkbin dirheme satın aldığı bir bahçeyi bağışlamıştır. 4- Abdurrahman İbnu Avf da Aşere-i Mübeşşeredendir. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Cahiliye devrinde adının Abdu Amr veya Abdu'l-Ka'be olduğu belirtilir. Onu Abdurrahman diye Aleyhissalâtu vesselâm tesmiye buyurmuştur. Fil yılından on sene sona doğmuştur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Daru'l-Erkâm'a girmezden önce müslüman olmuştur. İslam'a ilk giren sekizler ve Hz. Ebu Bekr'in eliyle hidayete eren beşler arasında yer alır. Ayrıca ilk muhacirlerdendi. Önce Habeşistan'a sonra da Medine'ye hicret etti. Resulullah onu Sa'd İbnu Rebi ile kardeşlemişti. Bedir, Uhud ve sonaki bütün gazvelerde Aleyhissalâtu vesselâm'la hazır bulundu. Resulullah, onu Dümetu'l-Cendel'e Kelb kabilesine gönderdi, mübarek elleriyle sarığını sarıp ucunu iki omuzu arasında sarkıttı ve: "Fetihte bulunursan kralın kızıyla evlen" buyurdu. Abdurrahman İbnu Avf, Hz. Ömer'in, kendinden sonra halife seçmeleri çin tayin ettiği altı kişilik istişare heyetinden biri idi. Bir sefer sırasında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun arkasında namaz kılmıştır. Uhud savaşında 21 adet yara aldığı belirtilir. Ayağından aldığı bir yara sebebiyle topallamıştır. Abdurrahman İbnu Avf zengin ve sehavetli idi. Bir günde otuz köleyi azad etmiştir. Sa'd ile kardeş kılınınca Sa'd kendisne: "Malım var aramızda ortaktır, iki hanımım var, bak dilediğini senin için boşayayım!" der. Abdurrahman: "Allah malını da ehlini de sana mübarek kılsın, sen bana çarşıyı göster!" der. Kısa zamanda kazandıklarıyla düğün yapar. Zamanla servetini artırıp zengin olur. Öyle ki, bir seferde yediyüz deve onun adına buğday taşır. Bir gün Ümmü Seleme'nin yanına girip: "Valideciğim, malın çokluğunun beni helak etmesinden korkuyorum" der. O da: "Oğulcuğum Allah yolunda harca!" tavsiyesinde bulunur. Büyük bir yük kervanının Medine'ye gelmesi vesilesiyle Resulullah'ın: "Abdurrahman cennete emekleyerek girecek" sözü kulağına gelince, yiyecek yüklü yediyüz devenin hepsini yüküyle birlikte tasadduk eder. Onun, Resulullah'ın sağlığında bir seferinde 4 bin, bir seferinde 40 bin, bir başka seferinde yine 40 bin dinar tasadduk ettiğini, sonra iki ayrı seferde beşer yüz adet atlıyı Allah yolunda donattığı, bütün bu serveti ticaretle elde ettiği belirtilir. Hz. Ömer vefat edince, şura'ya: "Kim kendini adaylıktan çıkarıp halife seçecek?" Kimse cevap vermeyince: "Ben adaylıktan çekiliyorum!" der ve birisini seçme işini üzerine alır. Birkaç gün çalışmadan sonra Hz. Osman'ı seçer ve ilk defa ona biat eder. Hz. Halid İbnu Velid'le Abdurrahman İbnu Avf atışırlar. Halid (radıyallahu anh): "Yani bizden önce müslüman oldun diye bize büyüklük mü taslıyorsunuz?" der. Bu söz Aleyhissalâtu vesselâm'ın kulağına ulaşınca: "Ashabımı bana bırakın! Ruhumu yed-i kudretinde tutan zat'a yemin olsun! Vallahi sizden biri Uhud miktarınca altın tasadduk etse, bu onların (evvelkilerin) infak ettiği bir ve hatta yarım müdd'üne denk olmaz" ferman eder. Abdurrrahman İbnu Avf, Hicrî 31 yılında Medine'de yetmişbeş yaşında olduğu halde vefat eder. Ölünce ellibin dinar Allah yolunda bağışlanmasını vasiyet etmiştir. Ayrıca Bedir Ashabından her birine dörtyüz dinar verilmesini de vasiyet etmiştir. O zaman Bedir Ashabından yüz kişi hayatta idi. Hz. Osman dahil, hepsi bunu alır. Bir diğer vasiyeti de Allah yolunda bin at bağışı idi. Geride kalan malı pek fazla idi. Bu meyanda külçe altın vardı, baltalarla kırılmış, kıranların elleri kabarmıştı. Kırda otlayan bin devesi, yüz atı ve üçbin koyunu vardı.[546] * EBU UBEYDE İBNU'L-CERRAH (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6654 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر ـ عن أن ٍس َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َه قا َل :# ا ا َّمٍة أ ِمي ٌن َوإ َّن أ ِمينَنَا أيَّتُ ُ َر ِض َي ِل ’ ُك هلِ أ ِ َج َّراح ْ أبُو ُعبَ ْيدَةَ ْب ُن ال َّمةُ هّللاُ َع ] . ْنه 1. (4417)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her ümmetin bir emini vardır. Bizim eminimiz, ey ümmet, Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah (radıyallahu anh)'tır."[547] ِدُموا َعلى َر ـ6654 ـ2ـ وفي رواية لمسلم: [ ُس يَ َم ِن قَ ْ َوا” فَأ َخذَ أ َّن أ ْه هّللاِ َل ال ُمنَا ال ُّسنَّةَ ه َعِل َر ُج ًَ يُ ْث َم َعنَا ُوا اْبعَ َ و ِل :# فقَال ْس ََم َوقا َل َر ِض َي هّللاُ َعْنه ِ َج َّراح ْ ِن ال ِيَ ِد ُعبَ ْيدَةَ ب ب : هذَا أ ِمي ُن هِذِه ا’َّمِة]. أخرجه الشيخان والترمذي . 2. (4418)- Müslim'in bir rivayetinde: "Yemenliler (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Bizimle birlikte birisini gönder de bize sünneti ve İslam'ı öğretsin!" dediler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm Ebu Ubeyde İbnu'lCerrah (radıyallahu anh)'ın elinden tutup: "İşte bu, ümmetin eminidir!" buyurdu." [Buharî, Fezâilu'l-Ashab 21, Megazî 72; Müslim, Fezâilu'l-Ashab 53, 54, (2419).][548] AÇIKLAMA: 1- Ebu Ubeyde (radıyallahu anh)'ın ismi Amir ibnu Abdillah İbni'l-Cerrah'tır. Yedi göbek yukarıda Resullah'la birleşir. 2- Emin, güvenilen kimse demektir. Resulullah'ın mümtaz vasıflarından biridir. Cahiliye devrinde Muhammedü'l-Emin olarak şöhret yapmış idi. Aleyhissalatu vesselâm, Ashabını galib vasıflarıyla tesmiye etmiştir. Diğerleri de emin olmakla beraber, emanet Ebu Ubeyde'de galebe çaldığı için onu da bu suretle tesmiye ve taltif buyurmuştur. 3- Müslim'in bir rivayetinde "Ehl-i Yemen'e bedel Ehl-i Necran denmiştir. Burada ya Necran'ın Yemen'e yakınlığı sebebiyle, ravi tarafından yapılan bir tasarrufla aynı yer kastedilmekle birlikte, iki ayrı isim zikredilmiştir, yahut da iki ayrı hadise mevzubahistir. Ancak İbnu Hacer, önceki ihtimali müreccah bulur. 4- Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah (radıyallahu anh) Aşere-i Mübeşşere' dendir. Bedir, Uhud ve diğer bütün gazvelere Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la birlikte katılmıştır. Bu da ilk müslümanlardandır. Habeşistan'a ve Medine'ye hicret etmiştir, el-Kavi el-Emin diye çağrılırdı. Medine'ye hicret edince, Aleyhissalâtu vesselâm onu Ebu Talha el-Ensarî ile kardeşlemiştir. Resulullah öldüğü gün, yerine bir halife seçilmesi meselesinde, Hz. Ebu Bekr; "Sizin için şu iki şahıstan şahsen razıyım; Ömer İbnu'l-Hattab ve Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah" diyerek onu da aday göstermişti. Şam şehrini fethetmek üzere Suriye'ye yürüyen ordu komutanlarından biri Ebu Ubeyde idi. Hz. Ömer halife olur olmaz Halid İbnu Velid'i azletti, Ebu Ubeyde'yi komutan tayin etti. Halid vazifeyi devrederken orduya: "Size bu ümmetin emini komutan oldu!" buyurdu. Ebu Ubeyde de: "Resulullah'ın: "Halid Allah'ın kılınçlarından bir kılınçtır" dediğini işittim" buyurdu. Ebu Ubeyde Bedir savaşında babasıyla karşılaşır ve babasının üzerine üzerine geldiğini farkeder. İlk başta babasından kaçınmaya çalışırsa da bilahare mukabele eder ve öldürür. Bu hadise üzerine şu mealdeki ayet nazil olur. "Allah ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavmin Allah ve Resulü'ne düşmanlık edenlere sevgi beslediğini göremezsin, isterse onlar babaları, evlatları, kardeşleri yahut aşiretleri olsun. Allah onların kalplerine imanı yerleştirmiş ve kendi tarafından bir nur ile kuvvetlendirmiştr. Ahirette de onları içinde ebediyyen kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan. İşte onlar Allah'a tabi olan gruptur. Haberiniz olsun ki, Allah'a tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendisidir" (Mücâdele 22). Hz. Ömer (radıyallahu anh) Şam'a geldiği zaman, oradaki ordunun komutanı olan Ebu Übeyde'nin evine uğrar. Evini fevklade bir sadelik içinde bulur. Sadece kılıncı ile kalkanından başka bir şey göremez. "Evine biraz eşya temin etseydin!" der. Ebu Ubeyde: "Ey Emir elmü'minin, eşya bizi gündüz uykusuna atar!" cevabını verir. Ebu Ubeyde'nin (Allah'a vereceği hesaptan korktuğu için): "Bir koç olmayı, sahibim tarafından kesilip etimin yenilmesini, suyumdan da çorba yapılmasını ne kadar isterdim" dediği rivayet edilmiştir. Ebu Ubeyde, Betyu'l-Makdis'te namaz kılmak arzusuyla yola çıkar. Ürdün'ün Fıhl denen mevkiinde Hicrî 18 yılında ellisekiz yaşında olduğu halde vefat eder. İmvas taununda öldüğü de kuvvetli bir rivayettir. Öleceği sırada yerine Hz. Muaz'ı tayin eder, (radıyallahu anhüma).[549] * ABBAS İBNU ABDİLMUTTALİB (RADIYALLAHU ANH) ٍهى َر ِض َي ـ6654 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِي ِه َم قَا َل :# ْن َر ـ عن َعل :[ ُسو ُل هّللاِ ُو أب َما َعُّم ال َّر ُج ِل ِصْن آذَى َعِهمي فَقَدْ آذَانِي، وإنَّ ]. أخرجه ُو الترمذي.« ال » ُل ِهصْن ْ ال ِمث . 1. (4419)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim amcama eziyet verirse mutlaka bana eziyet vermiştir. Şurası muhakak ki, kişinin amcası babası yerindedir." [Tirmizî, Menakıb, 37 64).][550] عَ قَا َل # بَّا ِس َر ـ وعن اْب : [ ُسو ُل هّللاِ ِن عبَّا ٍس َر ِض َي ـ6624 ـ2 هّللاُ َعْنهما قال يَا َعِهم َغدَاةُ ا” دُ َك إذَا َك ِلل : ا َن ْ ِن فأتِني أْن َت َوَولَ َنْي ْ ث َوَولَدَ َك ِ َها ْنفَعُ َك هّللاُ ب ِدَ ْعَوةٍ يَ َو لَ ُكْم ب قَا َل: بَ َسنَا ِك َسا ًء َحتهى أدْ ُع . ْ َمعَهُ فَأل َّم فَغَدَا . قَا َل َو َغدَ ْونَا َر ث : ةً ُ َم ْغِف عَبَّا ِس َوَولِدِه ْ ُهَّم ا ْغِف ْر ِلل َّ اَلل َ َوبَا ِطنَةً ا ِه َرةً تُغَاِد ُر ذَْنبا. ِدِه َظ ً ْظهُ في َولَ ُهَّم ا ْحفَ َّ الل ]. أخرجه الترمذي . ِ ِه في َعِقب ِ وزاد رزين في رواية: [ ََ َف ََةَ بَاقِيَةً ُل الخ َوا ْجعَ . [ 2. (4420)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Abbas (radıyallahu anh)'a dedi ki: "Ey amcam, pazartesi sabahı bana sen ve oğlun beraber gelin size dua edivereyim. Allah bu dua bereketine, sana da oğluna da hayırlar halketsin!" İbnu Abbâs devamla der ki: "Abbâs gitti, biz de beraberinde gittik. (Resulullah) hepimize bir kîsa örttü; sonra da şöyle dua buyurdu: "Allahım! Abbas'ı ve oğlunu mağfiretine erdir, öyle bir mağfiret ki zahiri batınî bütün günahlarına ulaşıp temizlesin, hiçbir günah hariç kalmasın. Allahım, ona çocuğu sebebiyle ikram et." [Tirmizî, Menakıb, (37 66).] Rezin bir rivayette şu ziyadeyi kaydetti: "Hilafeti onun neslinde baki kıl."[551] َر ـ وعن أب :[ ُسو ُل هّللاِ ِي هريرة َر ِض َي ـ6625 ـ3 هّللاُ َعْنه قال َي ُردَّ َها َش ْى قَا َل # ٌء َحته َسا َن َرايَا ٌت ُسودٌَ َص تَ ْخ َب ُر ُج ِم ْن ُخ َرا ى تُْن َء ِإيِليَا ب ]. أخرجه الترمذي . 3. (4421)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Horasan'dan siyah bayraklar çıkacak. Bu bayrakları hiçbir şey geri çeviremeyecek ve mutlaka İlya'ya (Küdus şehrine) dikilecek." [Tirmizî, Fiten 79, (2270).][552] AÇIKLAMA: 1- Bu üç rivayet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın amcası Abbas (radıyallahu anh)'la ilgilidir. Birinci hadisin vürudu, Tirmizi'de bir sebeple izah edilmektedir: "Bir gün, Resulullah'ın amcası Abas (radıyallahu anh), Aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına öfkelenmiş bir halde girer. Aleyhissalâtu vesselâm: "Seni öfkelendiren sebep nedir?" diye sorar. Abbas (radıyallahu anh): "Kureyş'in bizimle alıp veremediği nedir? Aralarında karşılaştıkları zaman birbirlerini güler yüzle karşılarlar, bizimle karşılaştıkları zaman suratları bin parça" der. Bu duruma Aleyhissalâtu vesselâm da öfkelenir. Öyle ki öfkeden yüzü al al olur ve şöyle buyurur: "Nefsimi elinde tutan Zat'a yemin olsun! Siz Allah ve Resulü için sevmedikçe hiç kimsenin kalbine iman girmez!" Sonra devamla der ki: "Ey insanlar, bilin ki: Kim amcama eziyet verirse mutlaka bana da eziyet etmiş olur. Zira, kişinin amcası baba yerindedir." Şârihler, bu hadisin vürud sebebi olarak Kureyş'in kıskançlığını zikrederler. Ebu Cehil gibi bir takım kimseler, Abbas (radıyallahu anh)'la karşılaşınca Hak Teala'nın onlara lutfetmiş olduğu şerefi çekemeyerek, hased ediyorlar ve surat asıyorlardı. Birbirlerine izhar etikleri güleryüzden onları mahrum bırakıyorlardı. Nitekim bir seferinde Ebu Cehil bu hasedini şöyle ifade etmişti: "Beni haşim, Ka'be'yle ilgili hizmetlerden raye ve sikayeyi, nübüvvet ve risaleti alınca geride kalan diğer Kureyşlilere daha ne kaldı?" Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mü'min olanların Allah ve Resulü için amcasını (ve diğer yakınlarını) sevmek zorunda olduklarını, imanla onlara buğzun bir arada bulunamayacağnı ifade buyurur. Esasen مْكُ ُ ْسأل اَ ْرب قُ ْ َمَودَّةَ في ال ْ ََ ال اِه ًجراْ ى َا ayetinde taleb edilen "sevgi"yi, alimler, "Âl-i Beyt'e gösterilecek sevgi" olarak da anlamışlardır. Öyleyse mü'min, bir emr-i ilahi olarak Âl-i Beyt'i sevmekle mükelleftir. Dolayısıyla Al-i Beyt'i Allah ve Resulü için sevmeyenlerin kalbinde gerçek iman yoktur. 2- Rezin'in ilave ettiği hadisle ilgili olarak Türbüşti der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu sözüyle, onların kendi yakınları olduğuna, onların, tek bir kisanın örttüğü tek bir nefis durumunda olduklarına işaret etmiştr. Duasıyla da Cenab-ı Hak'tan onlara rahmetini saçmasını taleb etmiştir. Resulullah onların üzerine tek bir kisa örtmekle, onları dünyada Allah'ın kelamını îla ve Resulü'nün davasına yardım için tek bir bayrak altında toplayacağına, ahirette de tek bir sancak altında toplanacaklarına işaret etmiştir." 3- Abbas İbnu Abdulmuttalib (radıyallahu anh), Resulullah'a peygamberliğinin bidayetinden itibaren yardım eden yakınlarından biridir. Künyesi, Ebu'l-Fadl'dır. Anesi Nüteyle Bintu Cenab'tır. Rivayete göre, bu kadın Ka'be'ye örtü diken ilk Arap kadınıdır. Küçük oğlu Abbas kaybolur, "Bulunduğu takdirde Ka'be'ye örtü dikeceğim" diye adakta bulunur. Abbas ortaya çıkınca adağını yerine getirir. Hz. Abbas, Resulullah'tan iki veya üç yaş büyüktür. Cahiliye devrinde Abbas, Kureyş'in reisi idi. Mescid-i Haram'ın imaret ve sikayet hizmetleri de ona terettüp ediyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Medine'lilerle yaptığı Akabe bey'atında hazır bulundu, akdin gerçekleşmesinde katkısı oldu. Halbuki o sıralarda henüz müşrikti. Bedir savaşına zorla getirildi. Müslümanlar esir aldılar. Onun bağı sıkı idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), o gün amcasının durumu sebebiyle uyuyamadı. Sebebi sorulunca: "Abbas'ın iniltileri sebbebiyle!" dedi. Biri kalkıp bağlarını gevşetiverdi. Resulullah diğer esirlerin bağlarını da gevşettirdi. Abbâs (radıyallahu anh), esaretten kurtulmak için fidye ödedi. Ayrıca iki yeğeninin, Akil İbnu Ebi Talib ve Nevfel İbnu'l-Haris'in fidyelerini de ödedi. Bundan sonra da müslüman oldu. Bazıları hicretten önce müslüman olduğunu, ancak müslümanlığını gizlediğini, Meke'de kalıp müşriklerle ilgili haberleri Resulullah'a yazdığını belirtir. Ayrıca onun Mekke'deki varlığının, orada kalan diğer müslümanlara da bir takviye olduğu da belirtilir. Bir ara hicret etmek için izin istemiş ise de Aleyhissalâtu vesselâm: "Senin Mekk'deki ikametin daha hayırlı" diyerek izin vermemiş ve hatta Bedir savaşı sırasında "Abbas'a rastlarsanız sakın onu öldürmeyin. O zorla çıkarıldı" diye tenbih ve emirde bulunmuştur. Resulullah, Abbas'a "Nasıl ben peygamerlerin sonu isem, sen de muhacirlerin sonuncususun" demiştir. O müslüman olduktan sonra Aleyhissalâtu vesselâm ona daima ikram ve iltifatta bulunmuş ve saygı izhar etmiştir. Abbas (radıyallahu anh)'ın Kureyş'e karşı zaafı vardı, onları kayırmak isterdi. Akıllı, müdebbir, isabetli görüş ve rey sahibi idi. Ashab, onun kadrini bilir, faziletini tanırdı. Ona öncelik verirler, onunla istişare ederler, re'yini esas alırlardı. Resulullah vefat edince, Resulullah'ın asabesi içinde en yakını idi, ona taziye verilmişti. Bir çok hadis rivayet etmiştir. Onun rivayetlerinden biri şudur: "Kim Rab olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı, peygamber olarak Muhammed'i tanır, razı olursa imanın tadına ulaşır." Hz. Abbas, Mekke'nin zenginlerindendi. 70 tane köle azad etmiştir. Abbas'ın kızlar hariç on oğlu vardı. Fazl, Abdullah, Ubeydullah, Kusam, Abdrurahman, Ma'bed, el-Haris, Kesir, Avn, Temman. Hicrî 32 yılında Medine'de, Hz. Osman'ın şehadetinden iki yıl önce vefat etti. Ömrünün sonlarında gözlerini kaybetmiştir. Ölümünde 88 yaşında idi. Namazını Hz. Osman kıldırdı, (radıyallahu anhüma).[553] * CAFER İBNU EBİ TALİB (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6622 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر ـ عن أبى هريرة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ قَا َل :# ََئِ َكِة َرأْي ُت َج ْعفَراً َ م ْ ِة َم َع ال َجنَّ ْ يَ ِطي ُر في ال ]. أخرجه الترمذي . 1.(4422)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Caferi gördüm, cennette meleklerle birlikte uçuyordu." [Tirmizî, Menâkıb, (3767).][554] ـ وعنه َر ِض : [ وإ ْن ُكْن ُت َي ـ6623 ـ2 هّللاُ َعْنه قال ِ ُجوع ْ ِح ْصبَا ِء ِم َن ال ْ ِال ْطنِي ب ِص ُق بَ ْ ِر ُئ ال هر ُج َل ُكْن ُت أل ’ ا ُمَه ْستَق Œ ا ْ َوأنَا أ ْعلَ يَةَ َم َسا ْ َو َكا َن أ ْخيَ ُر النَّا ِس ِلل ْطِعُمنِى، ِى َفيُ ِل َب ب ْنقَ ِن َك ْى يَ َما َكا َن في َبْيتِ ِه، َحتهى إ ْن ِكي : ْطِعُمنَا ِنَا َفيُ ِل ُب ب ِي َطاِل ٍب، َكا َن َيْنقَ َر ْب َن أب َج ْعفَ َها ُق َما فِي عَ ْ َها َفنَل َي ُشقُّ َها َش ْى ٌء فَ َس فِي ْي تِى لَ َّ ال َّكةَ عُ ْ ْينَا ال َكا َن ِليُ ]. أخرجه البخاري والترمذي.« ْخِر ُج إلَ َّكةُ عُ َظ ال » ْر ُف ْ ْع ُق ْم .و« ِن ال َّس َّ الل » ا ِ ِم ب َّطعَا ِة ال َّش ْى أ ْخذُ ’ ِء ال َّ ْح ُس َها، وذِل َك ِلِقل َولَ ِ ِع َصاب . 2. (4423)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Açlıktan karnımı yere yapıştırdığım, yönlerini dönüp de halimi anlarlar da yiyecek ikram ederler umuduyla bildiğim ayetleri bana okumalarını taleb ettiğim zamanlar olurdu. Fakirlere en çok hayrı dokunan kimse Ca'fer İbnu Ebî Talib idi. Gerçekten (söylediğim durumlarda) o bizimle ilgilenir, evinde ne varsa ondan bize ikram ederdi. Öyle ki, bazan içi tamamen boşalmış olan yağ kilesini bize çıkarıp açıverir, biz de onun içinde kalan (bulaşığın)ı yalanırdık." [Buhârî, Fezailu'-Ashab 10; Tirmizî, Menâkıb, (3770).][555] َي ـ6626 ـ3 هّللاُ َعْنه قال ِ قَا َل هّللاِ # ي َطاِل ٍب َر ـ وعن البراء َر ِض : [ ُسو ُل ِن أب َج ْعفَ : ِقي ِر ْب ِل ُ ِقي َو ُخل ْ ِ ْه َت َخل ْشب ُ أ ]. أخرجه الشيخان . 3. (4424)- Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Cafer İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh)'a dedi ki: "Sen bana hem huy ve hem de yaratılış yönüyle benziyorsun." [Buharî, Megazî 43;0 Müslim, Cihad 90, (1783); Tirmizî, Menakıb, (3769).][556] AÇIKLAMA: 1- Bu üç hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın amcalarından Hz. Cafer (radıyallahu anh)' ın menkibesi ile alakalıdır. Hz. Cafer, Hz. Ali'nin anababa bir kardeşi idi. Hz. Ali'den hemen sonra müslüman olduğu için de ilk müslümanlardandı. Bazı kaynaklar 32. müslüman olduğunu belirtir. Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onunla Necaşi'ye mektup göndermiş, hem oradaki muhacirlere başkan ve hem de Necaşi nezdindeki elçisi kılmıştı. Hayber'in fethedildiği gün, Habeşistan'dan Medine'ye gelir. Aleyhissalâtu vesselâm büyük sevinç izhar eder: Kucaklar, alnından öper ve: "Bilemiyorum, Cafer'in gelişi sebebiyle mi, Hayber'in Fethi sebebiyle mi daha çok sevinmeliyim!" der. Birinci hadiste, Resulullah onu cennette uçar gördüğünü söylemektedir. Bu sebeple ona Caferu't-Tayyar da denilmiştir. Bu lakabı Mu'te savaşında şehid düştüğü zaman almıştı. Zeyd İbnu Harise'den sonra bayrağı ve komutanlığı alan Hz. Cafer, ellerini kaybeder. Savaşı, anında Ashab'a, Medine'de safha safha haber veren Aleyhissalâtu vesselâm, Cafer'in şehadetini: "Kolları kesildi, ancak Allah onlara bedel iki kanat verdi, cennete uçuyor" diye müjdeler. Ölünce vücudunun ön kısmında 70'ten fazla yara sayılır. Hz. Ebu Hureyre, ikinci hadiste onun cömertliğini, fakirlere karşı alakasını takdirle yadeder. Bu onun mümtaz yönlerinden biridir. Öyle ki, Aleyhissalâtu vesselâm ona Ebu'l-Mesakin yani Fakirlerin Babası lakabını takmıştır. Resulullah şöyle demiştir: "Benden önce her peygambere yedi tane seçkin vezir verilmiştir, bana ise ondört tane verildi: Hamza, Cafer, Ali, Hasan, Hüseyin, Ebu Bekr, Ömer, Mikdad Huzeyfe, Selman, Ammar ve Bilal." Resulullah Cafer'in ölümüne üzülmüş, gözlerinden akan yaşları tutamamıştır. Hz. Aişe: "Cafer'in ölüm haberi gelince Resulullah'ın yüzündeki hüznü okuduk" der. Abdullah İbnu Cafer der ki: "Hz. Ali'den bir şey istediğim zaman yerine getirmezse "Cafer hakkına!" derdim ve o vakit mutlaka yapardı." Hz. Cafer şehid edildiği vakit 41 yaşında idi. Başka rakamlar da söylenmiştir, (radıyallahu anh).[557] * HZ. HASAN VE HÜSEYİN (RADIYALLAHU ANHÜMA) َي ـ6621 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َح َس ُن َعلى َعانِِق ِه، يَقُو ُل َر # أْي ُت َر ـ عن البراء َر ِض : [ ُسو َل هّللاِ َوال ، : ِحبههُ فَأ ِحبَّهُ ُ ِى أ ُهَّم إنه َّ الل ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 1. (4425)- Hz. Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı gördüm. Hz. Hasan'ı omuzunda taşıyor ve de: "Allahım, ben bunu seviyorum, onu sen de sev!" diyordu." [Buhârî, Fezâilu'l-Ashab 22; Müslim, Fezâilu'sSahabe 58, 59, (2422); Tirmizî, Menâkıb, (3784).][558] هى ـ6624 ـ2ـ وفي رواية للترمذي: [ أ َّن النب # َو ُح َسْيناً َص َر َح َسناً ُهَم أْب . فقَا َل: ا ُهَما فَأ ِحبَّ ِحبُّ ُ ِى أ ُهَّم إنه َّ الل ] . 2. (4426)- Tirmizî'nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Hasan ve Hüseyin'e bakıp: "Allahım, ben bunları seviyorum, sen de sev!" buyurdu." [Tirmizî, Menâkıb, (3784).][559] ِر ِث َر ِض َي ـ6624 ـ3 هّللاُ َعْنه قال َحا ْ ِن ال ْب بَةَ َّم َخ َر َج يَ ْم ِشى َو َمعَ ـ وعن ُعق : [ ْ ْكٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه َص ََةَ العَ ْصِر ثُ َّى أبُو بَ َصل هُ َعلى َعاتِِق ِه، وقَا َل َح َملَهُ ِن، فَ ِهصْبيَا عَ ُب َم َع ال ْ َح َس َن يَل ْ َرأى ال ي، فَ ي َر ِض َي هّللاُ َعْن َعِل : ه َوعِل هي،ٍ ِ َعِل ب ِيهاً َس َشب ْي لَ ِ هيِ ِالنَّب ِيهٌ ب ِي َشب ِأب ب يَ ْض ]. أخرجه البخاري. َح ُك 3. (4427)- Ukbe İbnu'l-Haris (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) (bir gün) ikindi namazını kıldı, sonra beraberinde Hz. Ali (radıyallahu anh) olduğu halde yürümeye başladı. Yolda Hz. Hasan'ı çocuklarla oynuyor gördü. Omuzuna alıp: "Babam feda olsun! Ali'ye değil, Resulullah'a benziyor!" buyurdu. Hz. Ali de gülüyordu." [Buharî, Fezâilu'lAshab 22.][560] َي ـ6624 ـ6 هّللاُ َعْنه قال ُسئِ َل النَّب # ا َل ِ ُّى ـ وعن أن ٍس َر ِض : [ ْي َك؟ قَ َح ُّب إلَ َو ، أ : َكا َن ُّى أ ْه ِل بَ ْيتِ َك أ ُح َسْي ُن، ْ َح َس ُن َوال ال و ُل ْ يَقُ َمةَ ْي ِه َر ِض َي هّللاُ َعْن ِلفَا ِط : هما َويَ ُضُّمُهَما إلَ َّي فَيَ َشُّمُهَما ادْعي ِلي اْبنَ ]. أخرجه الترمذي . 4. (4428)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a "Ehl-i Beyt'inden hangisini en çok seviyorsun?" diye sorulmuştu. "Hasan ve Hüseyin!" diye cevap verdi. Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)'ya: "Benim oğullarımı bana çağır!" emreder, onları getirtip koklar, kucaklardı." [Tirmizî, Menâkıb, (3774).][561] ِن ـ6624 ـ1ـ وعن يَ ْع ُمَّرٍة قا َل َى ْب قَا َل :# ، ُح َسْي ٌن َر ل : [ ُسو ُل هّللاِ َح َّب ُح َسْيناً َح َّب هّللاُ تَعالى َم ْن أ ٍن، أ ُح َسْي ٌن ِمهنِي َوأنَا ِم ْن ُح َسْي ُط ِسْب ’ ْسبَا ِط]. أخرجه الترمذي.« ٌط ِم َن ا ْودُ يعقو َب وهم فيهْم ال ِهسْب » ُط بَِنى إ ْسرائيل أ َوأ ْسبَا ِد، َولَ ْ لقَبَائِل في العَرب، وقد َدُ ال ْ ول كا ِ ُّى َجع َل النهب :# َواحداً م ْن أوِد ا ِ ُح َس ’ يَا ِء ْيناً ْنب . 5. (4429)- Ya'lâ İbnu Mürre anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim. Allah Hüseyin'i seveni sever. Hüseyin "esbat"tan biridir." [Tirmizî, Menâkıb, (3777); İbnu Mâce, Mukaddime, (144).] [562] AÇIKLAMA: 1- Esbat, "sıbt"ın cem'idir. Sıbt, çocuğun çocuğu (torun) manasına gelir. Bu manadan bakınca hadis: "Hüseyin evladımın evladlarındandır" manasını ifade eder. Böylece, Hz. Hüseyin'in kendinden bir parça olma keyfiyetini te'kid etmiş olmaktadır. 2- Sıbt, Kur'an-ı Kerim'de kabile manasına da kullanılmıştır. "Biz İsrailoğullarını oniki kabileye ayırdık." (A'raf 160) ayetinde bu manadadır. Alimler hadiste, Hz. Hüseyin neslinden ayrı bir cemaatin meydana geleceğinin ihbar edildiğini anlamıştır. Nitekim o nesilden pek çok insan meydana gelmiş, İslam aleminin her tarafında İslâmî hizmetlerin başını çeken insanlar o mübarek şecere-i nuraniyenin meyveleri olarak başkalıklarını hissettirmişlerdir. 3- en-Nihaye'de sıbt kelimesinin ümmet manasına geldiği belirtilir. Bu durumda hadis, Hz. Hüseyin'in soyundan, hayırda giden bir ümmet hasıl olacağını haber vermiş olmaktadır. İbnu'l-Esir el-Cezerî açıklamasına devamla, Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İshak'ın evladlarından hasıl olan esbatın, Hz. İsmail'in evladlarından hasıl olan kabileler menzilesinde olduğunu ifade eder.[563] ِة َر ُسو ُل هّللاِ ٍد : [ َر ِض َي ـ6634 ـ4ـ وعن أبى سعي هّللاُ َعْنه قال قَا َل :# َجنَّ ْ ِداَ َشبَا ِب أ ْه ِل ال ُح َسْي ُن َسيه ْ َح َس ُن َوال أخر َج ال . هُ الترمذي ْ وصححه . 6. (4430)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hasan ve Hüseyin, cennet ehlinin iki gencidir." [(Tirmizî, Menâkıb, (3778).][564] َر ـ وعن عبد هّللاِ بن شدهاٍد عن أبي ِه : [ ُسو ُل هّللاِ َر ِض َي ـ6635 ـ4 هّللاُ َعْنه قال ْينَا َر َج َعلَ َو ُهَو َخ # ِع َشا ِء، ْ في إ ْحدَى َص ََتِى ال ِ ُّى اِم ٌل َح َسن َح ب النَّ َ ْو ُح َسْينا،ً فَتَقَدَّم أ ِ ا # ي ً َها، قَا َل أب َس َجدَ بَ ْي َن َظ ْهَرانَى َص ََتِ ِه َس ْجدَةً أ َطالَ َر ِلل َّص ََةِ فَ َّم َكبَّ ْع ُت َو َضعَهُ ثُ َر فَ : فَ ف ِ ُّى َعلى َظ ْهِر َر ُسو ِل هّللاِ َرأ ِسى فإذَا ال َّصب َّما َر ِج ْع ُت إلى ُس ُجوِدى. فَلَ ِجد،ٌ فَ َو ُهَو َسا # ْو أ ُسو ُل هّللاِ َحدَ َث أ ْمٌر أ َحتهى َظَننَّا أنَّهُ قَدْ َه قَضى َر # ال َّص ََةَ قِي َل: ا تَ ْ َك َس َجدْ َت َبْي َن َظ ْهَرانَى َصتِ َك َس ْجدَةً أ َطل َر ُسو َل هّللاِ إنَّ يَا نَّهُ ْي َك نِى، فَ َكِر يُوحى إل . قَا َل: ْه ُت َ َحلَ َول ِك ْن اْبنِى ا ْرتَ ُك ْن، ْم يَ َجتَهُ ُك ُّل ذِل َك لَ ِضي َحا َحتهى يَقْ ِجلَهُ أ ْن أ ْع ]. أخرجه النسائي . 7. (4431)- Abdullah İbnu Şeddâd, babası (radıyallahu anh)'tan naklediyor. Der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) iki akşam namazının(yani akşam ve yatsının) birinde yanımıza geldi. Hasan veya Hüseyin'den birini taşıyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öne geçip çocuğu yere bıraktı. Sonra tekbir getirip namaza durdu. Sonra namaz sırasında uzunca bir secde yaptı." Babam devamla dedi: "(Secde çok uzadığı için) başımı kaldırıp baktım. Bir de ne göreyim! Secdede olan Resulullah'ın sırtına çocuk binmiş duruyor. Ben hemen secdeme döndüm. Namaz bitince, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a cemaatten: "Ey Allah'ın Resulü! Namaz sırasında öyle uzun bir secde yaptınız ki, bir hadise meydana geldi zannettik veya sana vahiy indi zannettik!" diye soranlar oldu. "Hayır! dedi, "bunlardan hiçbiri olmadı. Velakin, oğlum sırtıma bindi. Ben, acele edip hevesi geçmeden sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım (kendisi ininceye kadar bekledim)." [Nesâî, İftitah 83, (2, 229, 230).][565] ْمرأةٍ من ا ـ6632 ـ4 مى اِ ـ وعن سل ’ ْت ْ ِر قَالَ َى تَْب ِك ْن : [ ى َصا َو ِه َر ِض َي هّللاُ َعْنها َمةَ ِهم َسلَ ُ ُت َعلى أ دَ َخل . ُت ْ َم فَقل : ا يُْب ِكي ِك؟ قَالَ ْت ْ : َر ُسو َل هّللا َر Œ أْي ُت ا ِم َن # َمنَا َر في ال ا ُب ْ َوِل ْحيَتِ ِه التُّ . ُت َوعلى َرأ ِس ِه ْ َر فَقُ : ُسو َل هّللاِ؟ قَا َل ل َك يَا َمالَ ِن آنِفاً : ُح َسْي ْ َل ال ِهدْ ُت قَتْ َش ]. أخرجه الترمذي . 8. (4432)- Ensar'dan bir kadın Selma (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ümmü Sele'nin yanına girdim, ağlıyordu. "Niye ağlıyorsun!" diye sordum. Bana şu cevabı verdi. "Şimdi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı rüyamda gördüm. Başında ve sakallarında toprak vardı. "Neyiniz var, Ey Allah'ın Resulü?" dedim, "Az önce Hüseyin'in öldürüldüğüne şahid oldum" buyurdu." [Tirmizî, Menakıb, (3774).][566] َي ـ6633 ـ4 هّللاُ َعْنه قال َجعَ ـ وعن أن ٍس َر ِض : [ َل ُج ِع َل في ِط ْس ِت، فَ ِن َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَ ُح َسْي ْ ِ َرأ ِس ال َى ُعبَ ْيدُ هّللاِ ْب ُن ِزيَاٍد ب تِ ُ أ َوَيقُو ُل ِضي ٍب في أْنِف ِه ِقَ ِر ُب ب َم يَ ْض : ا َل هذَا ُح ْسناً ْ . ُت َرأْي ُت ِمث ْ ِ َر فَقُ : ُسو ِل هّللاِ ل ْشبَ َهُهْم ب ُ َما إنَّهُ َكا َن أ أ #]. أخرجه البخاري فظ له ه والترمذي، والل . 9. (4433)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ubeydullah İbnu Ziyad'a Hz. Hüseyin (radıyallahu anh)'ın başı getirildi. Elindeki çubuğun ucuyla burnuna dürtüyor ve: "Bu kadar güzelini de hiç görmedim!" diyordu. Ben de:"O, (Âl-i Beyt arasında) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a en çok benzeyeni idi" dedim." [Buharî, Fezailu'l-Ashab 22; Tirmizî, Menakıb, (3780).][567] AÇIKLAMA: Ubeydullah İbnu Ziyad İbni Ebî Süfyan, Kûfe'de Yezid İbnu Muaviye'nin valisi idi. Hz. Hüseyin onun valiliği sırasında şehid edilmişti.[568] َم ْس ِج ُعمي : [ ِد في ال َّر َحبَ ِة، ٍر ـ وعن َع َّما قال َر ـ6636 ـ54 ة ْبن ْ ِهضدَ ْت ُر ُؤو ُس ُهْم في ال ِ ِه نَ َوأ ْص َحاب ِن ِزيَاٍد ِرأ ِس ُعبَ ْيِد هّللاِ ْب ِج َئ ب َّما لَ ُو َن َو ُه ْم َيقُول ِهْم ْي َء فاْنتَ : ْت َهْي ُت إلَ َجا َء ْت، قَدْ ُل ال ُّر ُؤو َس قَدْ . َح َجا َّ َجعَلَ ْت تَ َخل َء ْت فَ َجا قَدْ َحيَّةٌ ِن فإذَا تهى دَ َخلَ ْت في ِمْن َخِر ُعَبْيِد هّللاِ ب ْو َث ََ ِن أ َّم َعادَ ْت َف ََدَ َخل ْت في ِه، فَفَعَلَ ْت ذِل َك َمَّرتَْي ْت ثُ َهبَ َّم َخ َر َج ْت، فَذَ ثُ َهةً َمَكثَ ْت ُهَنْي ِزيَاٍد، فَ ثا]. أخرجه الترمذي ً . ِهضدَ ْت» أى َجعَ َل بعضها فوق بعض مرتباً وصححه.«نَ 10. (4434)- Ammar İbnu Umayr (rahimehullah) anlatıyor: "Ubeydullah İbnu Ziyad ve arkadaşlarının kellesi geldikçe Kûfe'nin Rahabe mahallesinin mescidinde üst üste dizildi. (Seyirci kalabalığı) ben de yaklaştım. "Geldi! Geldi!" diyorlardı. (Ne idi bu gelen? Merak edip daha da yaklaştım). Meğerse bir yılanmış. (Nerden geldiyse) gelmiş, kelleler arasına girip (kayboluyor, tekrar) çıkıyordu. Derken Ubeydullah İbnu Ziyad'ın burun deliğine girdi ve orada bir müddet kaldı. Sonra çıkıp gitti ve kayboldu. Biraz sonra kalabalık tekrar bağırmaya başladı. "Yine geldi! Yine geldi!" Bu hal iki veya üç kere tekerrür etti." [Tirmizî, Menâkıb, (3782).][569] AÇIKLAMA: 1- Son on rivayet Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in menkibeleriyle ilgilidir. Müellifimiz, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu iki torununun menkibelerini beraber sunmuş, ayırmamıştır. Buhari'de dahi, onlar için bir bab ayrıldığını görmekteyiz. Bu birliğin sebebini İbnu Hacer bu iki zat'ın "bir çok menkibelerde müşterek olmalarıyla" açıklar. Muhtelif rivayetlerde raviler bir menkibe anlatırken menkibenin kahramanı "Hasan" mı, "Hüseyin" mi tereddütlü olarak kaydederler. Bunlar, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mübarek başlarındaki iki sevgili gözleri mesabesindedir, ayrılmaları mümkün değildir. Hz. Hasan, Hicretin üçüncü yılında Ramazan ayında Medine'de doğmuş, elli senesinde zehirlenerek öldürülmüştür. Hz. Hüseyin ise Hicri dördüncü yılın Şa'ban ayında dünyaya gelmiş, altmışbir senesinde Kerbelâ'da Aşura gününde şehid edilmiştir. Öldürülme hadisesi şöyle olmuştur. Hz. Muaviye (radıyallahu anh), oğlu Yezid'i yerine halife tayin ederek vefat edince, Kûfeliler Hz. Hüseyin'e yazarak kendisinin emrinde olduklarını bildirirler. Yezid İbnu Muâviye'ye biat etmemiş olan Hz. Hüseyin, Medine'den ayrılıp Mekke'ye gelir. Yezid'e biat etmeyenler arasında Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) gibi başka büyükler de var. Hz. Hüseyin, Kûfeliler'in mektubunu Mekke'de alır. Kufe'ye gitmek için yol hazırlığı yapar. Kardeşi Muhammed İbnu'l-Hanefiyye, İbnu Ömer, İbnu Abbas gibi birçok rey ehli zevat, Kufe'ye gitmesini tavsiye etmezler. Ancak Hz. Hüseyin: "Rüyada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı gördüm. Bana bir emirde bulundu, ben onu yerine getireceğim" diyerek gitmesine engel olanları dinlemez. Yezid, Kufe'ye Ubeydullah İbnu Ziyad'ı vali tayin eder, ayrıca Kufe'ye müteveccihen yola çıkan Hz. Hüseyin'i karşılamak üzere ordu hazırlar. Başına Ömer İbnu Sa'd İbnu Ebi Vakkas'ı komutan yapar ve Hz. Hüseyin'e karşı kazanacağı zafere mukabil Rey valiliğini vaadeder. Ömer İbnu Sa'd, Hz. Hüseyin'i karşılar ve Kufe valisi Ubeydullah İbnu Ziyad'ın emrine uyma talebinde bulunduktan sonra, saldırıya geçerek Hz. Hüseyin (radıyallahu anh)'ı ve beraberinde bulunan aile halkından 19 kişiyi şehid eder. Toplam öldürülenlerin sayısı 72'dir. Ömer İbnu Sa'd bunların başlarını kopartarak Ubeydullah İbnu Ziyad'a gönderir. İbnu Ziyad Kufe'de halkı toplayıp başları getirtir. Halkın gözü önünde elindeki çubukla Hz. Hüseyin'in başına dürter, dudaklarının arasına geçirir ve kaldırmaz. Bu hakareti gören Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh): "Kaldır çubuğu, kendisinden başka ilah olmayan Zat'a yemin olsun, ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın dudaklarını bu dudakların üzerinde onları öperken gördüm!" der ve kendini tutamayıp ağlar. Zalim İbnu Ziyad: "Allah, gözlerini ağla(maktan çıkar)sın. Allah'a yemin olsun, eğer bunak ihtiyarın teki olmasaydın kelleni uçururdum!" der. Zeyd İbnu Erkam orayı terkeder ve şöyle söylenir: "Ey Arap cemaati! Bugünden sonra artık kölesiniz. Hz. Fatıma'nın oğlu Hüseyin (radıyallahu anh)'ı katlettiniz, başınıza İbnu Mercane'yi (Ubeydullah İbnu Eyd'i kasteder) emir yaptınız. O sizin hayırlılarınızı öldürecek, şerlilerinizi de köle yapacaktır. Buhârî ve Tirmizî, Ubeydullah İbnu Ziyâd zalimiyle ilgili rivayeti Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in menkîbeleri ile ilgili babta kaydetmiştir. Çünkü o rivayetlerde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kurretu'l-ayn'ı ve reyhanesi olan Hz. Hüseyin'in mübarek başlarına karşı hakâretâmiz davranışlarının cezasını, Cenab-ı Hakk'ın daha dünyada iken verdiğini ifade etmektedir: Birden ortaya çıkan ince bir yılan mükerrer seferler ağzından girip burnundan çıkıyor, burundan girip ağızdan çıkıyor ve sonra kayboluyor. Bu, Hz. Hüseyin (radıyallahu anh)'a yapılan harekete karşı Cenab-ı Hakk'ın bir âyeti, bir ibrettir. Cenab-ı Hak bu zâlimin ölümünü İbrahim İbnu'l-Eşter eliyle hicrî 66 yılında gerçekleştirmiştir. İbrahim'i, Muhtar İbnu Ebî Ubeyde es-Sakafî, İbnu Ziyâd'ı öldürmesi için yollamıştı. İbrahim İbnu'l-Eşter, zalimi, Musul'a beş fersah mesafede el-Câzir'de adamlarından bir kısmıyla öldürür. Onun ve adamlarının kelleleri getirilip muhtar'ın önüne atılır. Rivayette görüldüğü üzere ince bir yılan gelerek kelleler arasında dolaşıp İbnu Ziyâd'ın burnuna, ağzına girer çıkar. el-Muhtâr es-Sakafi İbnu Ziyâd ve diğer zalimlerin kellelerini Mekke'ye Muhammed İbnu'l-Hanefiye'ye gönderir. Abdullah İbnu'-Zübeyr'e gönderdiği de söylenmiştir. Bunlar Mekke'de teşhir edilerek Hz. Hüseyn'in intikamının alındığı halka gösterilir. İbnu'l-Eşter, İbnu Ziyâd ve hempalarından öldürülenlerin başsız cesetlerini yaktırır. Irak ehlinden bir adam gelerek İbnu Ömer'den, elbiseye isabet eden sivri sineğin kanının hükmünü sorar. İbnu Ömer, şu cevabı verir: "Şuna bakın, neden sual etmekte! Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın oğlunu öldürdüler, sivri sineğin kanından sual ediyorlar. Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın: "Hasan ve Hüseyin, dünyadaki iki reyhanım!" dediğini işittim." Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin her ikisinin de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a benzediği rivayetlerde gelmiştir. Hz. Hasan baştan göğüse kadar kısmıyla, Hz. Hüseyin ise göğüsten ayaklara kadar olan kısmıyla Aleyhissalâtu vesselam'a benzemektedir. İbnu Hacer, bu vesile ile Aleyhissalâtu vesselâm'a benzerlik arzeden diğer bir kısım şahısların ismini kaydeder: Ca'fer İbnu Ebi Tâlib, oğlu Abdullah İbnu Ca'fer, Kusâm İbnu Abbâs İbni Abdulmuttalib, Ebu Süfyan İbnu'l-Harîs İbni Abdilmuttalib, Müslim İbnu Akîl İbni Ebi Tâlib, Benî Hâşim dışından: es-Sâîb İbnu Yezîd el-Muttalibî (İmam-ı Şafi'î'nin yukarı dedesi), Abdullah İbnu Âmir İbnu Kereyz elAhşemî, Kâbis İbnu Rebî'a İbni Adiy; Resûlullah'ın kızı Fatıma, oğlu İbrahim, Ca'fer İbnu Ebi Tâlib'in iki oğlu: Abdullah ve Avn, Resûlullah'a benzeyenlerin sayısı bazı tahkiklerde 15'e kadar çıkarılmaktadır. Bazı rivayetler, Hasan ve Hüseyin isimlerinin cahiliye devrinde bilinmediğini, Araplardan kimsenin bu isimlerle tesmiye edilmediğini, ilk defa Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu isimleri torunlarına koyduğunu belirtir. Hatta rivayetler, doğdukları zaman, önce ilk oğulları olan Hz. Hasan'a, babaları Ali (radıyallahu anh) tarafından Harb isminin konduğunu, Resûlullah'ın bunu kabul etmeyip Hasan koyduğunu, ikinci oğullarına da, Ali efendimizin yine Harb ismini koyduğunu, Resûlullah'ın yine kabul etmeyip Hüseyin olarak tesmiye buyurduğunu belirtir. Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ), Hz. Hasan'ın doğumundan sonra sadece bir tuhur müddeti geçtikten sonra Hz. Hüseyin'e hamile kalmıştır. Dolayısıyla aralarında bir yaş farkı vardır. Katâde, ikisinin doğumları arasında bir yıl on gün fark olduğunu söyler. Hz. Hasan (radıyallahu anh) halim, kerim ve verâ sahibi idi. Verâsı ve fazileti onu mülk ve dünyayı terke çağırmış, o da bu davete icabet etmiştir. İslâm tarihinde Hz. Hasan'ı takdirde yâd ettirecek örnek davranışı, bu vasıflarının gereği olarak ortaya çıkmıştır: Hz. Muâviye (radıyallahu anh)' ın ordusu ile kendisine bağlı askerlerden müteşekkil iki ordu karşılaşıp savaşa tutuşacakları bir hergâmda Hz. Muâviye ile anlaşarak hilafeti ona terketmiş, böylece dünya saltanatı için müslüman kanının dökülmesini önlemiştir. Der ki: "Bir avuç bile olsa kan akıtarak Muhammed ümmetine halife olmak istemem." Hz. Muâviye ile hilafet hususunda anlaşmak suretiyle Aleyhissalâtu vesselâm'ın bir mucizesini izhar etmiş oldu. Zira Aleyhissalâtu vesselam: "Bu oğlum seyyiddir. Allah onunla iki müslüman kitlenin arasını sulh edecektir" buyurmuştu. Hilafeti Hz. Muâviye'ye teslim tarihi biraz ihtilâflıdır. Bu ihtilafa göre, Hz. Âli'nin vefatından hilafeti teslime kadar geçen halifelik müddeti altı aydan biraz fazla veya sekiz ay kadardır. Hz. Muâviye ile Kûfe'ye vardıkları zaman ve halk Hz. Muâviye'ye biat edince, Amr İbnu'l-Âs, Hz. Muâviye'ye: "Emret! Hasan da halka hitab etsin" der. Hz. Muâviye buna yanaşmak istemez, fakat Amr ısrar eder: "Ancak ben arzu ediyorum. Zira o bu işlerden anlamaz, konuşsun da beceriksizliği ortaya çıksın!" der. İkna olan Hz. Muâviye: "Ey Hasan kalk, aramızda geçen (antlaşma)dan halka konuş!" der. Hz. Hasan (radıyallahu anh) kalkıp hamd ve senâdan sonra şu beliğ hitabette bulunur: "Ey insanlar! Allah bizim evvelimizle (Hz. Peygamber'i kasteder) sizlere hidayet verdi, sonuncumuzla (kendini kasteder) kanlarınızın dökülmesini önledi. Bilesiniz, en zeki insan takva sahibi olandır, en âciz olan da fâcir kimsedir. Ben ve Muâviye'nin ihtilafa düştüğümüz bu işe gelince: Ya o buna benden daha çok hak sahibidir veya benim hakkımdır. Ben bu hakkı Allah için ve Muhammed ümmetinin salâhı ve sizlerin kanını dökmemek için ona terkettim!" Sonra Hz. Muâviye'ye yönelir ve şu âyeti okur: "Olur ki tehdid edildiğiniz şeyin gecikmesi, sizin için bir imtihan ve belli bir vakte kadar elinize verilmiş bir fırsattır, onu da ben bilemem" (Enbiya 111). Hz. Muaâviye (radıyallahu anh) bu belâgat karşısında bozulur ve hutbeyi kesmesini emreder. Amr'a da:" Sen bunu istemiştin!" der. Hz. Hasan (radıyallahu anh)'ın vefat tarihi ihtilaflıdır: Hicrî 49, 50, 51 yılları denmiştir. Ölüm sebebi zehirdir. Hanımı Ca'de Bintu'l-Eş'as zehir içirmiştir. Zehrin tesiri hasıl olunca, kırk gün kadar altına leğen tutulmuştur. Öyle ki biri kaldırılınca diğeri konmuş. Bunun tesiriyle vefat etmiştir. Kardeşi Hüseyin (radıyallahu anh): "Seni kim zehirledi?" diye sorunca: "Onları öldürmek mi istiyorsun? Hayır. Ben Allah'a havale ediyorum!" der, söylemez. Öleceğine yakın Hz. Aişe'ye haber salarak Resûlullah'ın yanına gömülme izni ister. O da "Pekiyi' der. Ancak iktidarda bulunan Emevî ailesi buna razı olmaz. Hz. Hüseyin, huzursuzluk çıkmaması için bu meselede ısrar etmez. Hz. Hasan'ın vasiyeti esnasında sarfettiği: "Mani olurlarsa Bakî'u'l-Garkad'a defnedin" sözü esas alınarak Bakî'ul-Garkad'a defnedilir. Ömer İbnu Ebî Seleme (radıyallahu anh) "Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor" (Ahzâb 33) âyetinin Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'nın evinde indiğini, bu inince Aleyhissalâtu vesselâm'ın Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Ali'yi çağırtıp üzerlerine bir kısâ (örtü) gererek: "Bunlar benim Ehl-i Beyt'imdir. Rabbim bunlardan ricsi (günahı) gider, bunları tertemiz kıl" dediğini belirtir. Zeyd İbnu Erkâm (radıyallahu anh) Âl-i Beyt'in dindeki ve ümmet içerisindeki makamlarının yüceliğini belirten şu hadisi haber verir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ben size, temessük edip sıkı sarıldığınız takdirde dalâlete düşmekten korunacağınız iki şey bırakıyorum: Bunlardan her biri diğerlerinden daha büyüktür: Kitabullah. Bu, semadan arza uzanan Allah'ın ipidir. Diğeri Ehli Beytim olan yakınlarımdır. Bu iki şey, Kevzer havzının başında buluşuncaya kadar birbirlerinden ayrılmayacaktır. Bu iki şey hakkında benden sonra nasıl davranacağınıza iyi bakın. "Kurtubî, bu hadiste Ashab-ı Kisâ'nın kastedildiğini belirttikten sonra, hadîsi şöyle anlar: "Eğer kitaba uyup emirlerini tatbik eder, nehiylerinden kaçarsanız ve de Âl-i Beytimin hidayeti ile yolunuzu doğrultur, onların sîretine iktida ederseniz hidayeti bulursunuz ve dalaletine düşmezsiniz" Kurtubî devamla der ki: "Bu vasiyet ve bu büyük te'kid, Âl-i Beyt'e ihtiram'ın, itaatin, onları büyüklemenin ve sevmenin, tıpkı terkine, kimseye hiçbir özür olmayan müekked farzları yerine getirmenin vücubu derecesinde bir vâcîb olduğunu ifade eder. Bu hüküm onların Resûlullah'a olan malum yaknılıkları sebebiyledir. Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm onları kendinden bir cüz ilan etmiştir. Çünkü onlar, Aleyhissalâtu vesselâm'dan neş'et eden usûlü ve fürûu idiler...[570] * HZ. RESULULLAH'IN HZ. HASAN VE HZ. HÜSEYİN'E SEVGİSİ VE BUNUN SEBEBİ Siyer ve hadis kitapleri, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (radıyallahu anhümâ)'ya karşı gösterdiği ilgi ve sevgi ile doludur. Zaman olmuştur, yerde dört ayak olup sırtına bindirip eğlendirmiştir. Zaman olmuş, sırtüstü yatıp karnına oturtmuş, bu sırada üzerine akıtmalarına bile seyirci olmuş, mâni olmak isteyenlere müdahele edip: "Oğlumun akıtmasını kestirmeyin!" diyerek engel olmuştur. Pek çok seferler birini bir omuzuna öbürünü diğer omuzuna alıp gezdirmiştir. Zaman olmuş, hutbe okurken tökezleyerek mescide giren torununu kaldırmak üzere kesip kucaklayarak minberin üzerine oturtmuş, hutbesine devam etmiştir. Onları her fırsatta alınlarından, yanaklarından ve dudaklarından, göbeklerinden ve hatta üzümcüklerinden öpmüştür. Onları öven, sevgisini ifade eden medh u senalarda bulunmuştur, dualar etmiştir. Onların dünyevî ve uhrevî halleriyle ilgili ihbarlarda bulunmuştur. Kısacası Kıyamete kadar insanlığa gerekli olan hidayeti sunmak, dünya ve ahiret saadetleri için muhtaç olacakları düsturları, esasları vaz'etmek gibi pek büyük işlerle meşgul olan Fahr-ı Âlem'in hayatında iki küçük torununun tuttuğu yer, gördüğü ilgi, mûtadın, alışılmışın ve olması gerekenin çok ötesinde olmuştur. Ancak tahkik göstermiştir ki, bu ilgi ve alâka, kan bağının, nesebî duyguların bir gereği ve sevki ile olmamış, Aleyhissalâtu vesselâm'ın bütün insanlığa müteveccih olan risalet vazifesinin gereği olarak meydana gelmiştir. Bu hususta Bediüzzaman merhumun nefis bir açıklamasını kaydediyoruz: "Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâm, külli ve umumî vazife-i nübüvvet içide bazı hususî, cüz'i maddelere karşı azim bir şefkat göstermiştir. Zahir hale göre o azim şefkati, o hususî cüz'î müddelere sarfetmesi, vazife-i Nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatta o cüz'î madde, küllî, umumî bir vazife-i Nübüvvetin medârı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin hesabına onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş. Meselâ: Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Hazret-i Hasan ve Hüseyn'e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i Nübüvvetin bir hayt-ı nuranîsinin bir ucu ve verâset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir. Evet, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)'ı kemal-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)'dan teselsül eden nuranî nesli, mübarekinden Gavs-ı Âzam olan Şâh-ı Geylanî gibi çok mehdimisal verese-i Nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (s.a.s) olan zatların hesabına Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)'ın başını öpmüş ve o zatların istikbalde edecekleri hizme-i kudsiyelerini nazar-ı Nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş ve takdir ve teşvike alâmet olarak Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)'ın başını öpmüş. Hem Hazret-i Hüseyin'e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin (radıyallahu anh)'ın silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynel-Âbidin, Câfer-i Sâdık gibi eimme-i âlişan ve hakiki verese-i Nebeviye gibi pek çok mehdimisal zevât-ı nuraniyenin namına ve Din-i İslâm ve vazife-i risalet hesabına boynunu öpmüş kemal-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir. Evet Zat-ı Ahmediyye'nin (s.a.s.) gaybâşina kalbiyle, dünyada Asr-ı Saadetten ebed tarafından olan Meydan-ı Haşri temâşâ eden ve yerden cenneti gören ve zeminden gökteki melâikeleri müşahede eden ve zaman-ı Âdemden beri mazi zulümatının perdeleri içinde gizlenmiş hadîsatı gören, hatta Zat-ı Zülcelâl'in rü'viyetine mazhar olan naraz-ı nuranîsi, çeşm-i istikbalbînisi, elbette Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in arkalarında teselsül eden aktâb ve eimme-i verese ve mehdileri görmüş ve onların umumu namına başlarını öpmüş. Evet Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)'ın başını öpmesinden Şâh-ı Geylânî'nin hisse-i azîmesi var." Bediüzzaman, bahsin devamında Resûl-i Ekrem'in, ümmeti, Âl-i Beyt'i etrafında toplanmaya ehemmiyet verdiğini belirttikten, Âl-i Beyt'in "Sünnet-i seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan Âl-i Beyt" olduğuna dikkat çektikten sonra şunu söyler: "İşte bu sırra binâendir ki, Kitap ve Sünnet'e ittiba ünvanıyla bu hakikat-ı hadisiye bildirilmiştir. Demek ki Âl-i Beyt'ten vazife-i risaletçe muradı Sünnet-i seniyyesidir. Sünnet-i seniyyeyi terkeden hakiki Âl-i Beyt'ten olmadığı gibi Âl-i Beyt'e hakiki dost da olamaz."[571] * ZEYD İBNU HARİSE VE OGLU ÜSAME (RADIYALLAHU ANHÜMA) ْب َن َزْيٍد َر ِض َي هّللاُ َعْنهما، فَ َطعَ بَعَ # َن َث َر ـ عن اْب َعْنهما قال: [ ُسو ُل هّللاِ ِن ُع َمَر َر ِض َي ـ6631 ـ5 هّللاُ َمةَ َسا ُ ِهْم أ ْي َوأ َّمَر َعلَ بَ ْعثاً َرتِ ِه َما ِ ُّى بَ ْع ُض النَّا ِس في إ . ْب ِ فقَا َل النَّب :# ي ِه ِم ْن قَ َمارةِ أب ْطعُنُو َن في إ ْم تَ َرتِ ِه، فَقَدْ ُكْنتُ َما ْطعُنُوا في إ إ ْن تَ َخِليقاً ُم هّللاِ إ ْن َكا َن لَ َوأْي ُل، ِل” َّي َح هِب النَّا ِس إلَ ِم ْن أ َوإ ْن َكا َن لَ َرة،ٍ َّي . بَ ْعدَهُ َما َح هِب النَّا ِس إل َم ْن أ ]. أخرجه الشيخان والترمذي.يُقَا ُل ُف ََ ٌن « َخِلي ٌق َوإ َّن هذَا ِل َحقي ٌق ْمِر» بهذاَ ا’ َو ُهَو لَهُ إذَا َكا َن أ ْه . ًَ لَهُ 1. (4435)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) askeri bir sefere hazırlamış, askerlerin başına da Üsame İbnu Zeyd'i komutan yapmıştı. (Üsâme siyahi bir azadlının oğlu olması hasebiyle) onun komutanlığından memnun kalmayan bazı kimseler dedikodu yaptılar. (Söylenen yersiz sözler kulağına ulaşmış olan) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Onun komutanlığı hususunda dedikodu yapan sizler, aynı dedikoduyu daha önce babasının komutanlığı için de yapmıştınız. Allah'a yemin olsun! O komutanlığa layık idi. Ve o, bana, insanların en sevgililerindendi. Bu da, bana ondan sonra insanların en sevgili olanlarındandır" buyurdu." [Buhârî, Fezâilu'l-Ashab 17, Megâzî 42, 87, Eymân 2, Ahkam 33; Müslim, Fezailu's-Sahabe 63, (2426); Tirmizî, Menakıb, (3819).][572] َي ـ6634 ـ2 هّللاُ َعْنه قال ِن ـ وعنه َر ِض : [ َزْيٍد ْب َمةَ َسا َر َض ُع َمُرُ فَ ٍف َ ِة آ َر َض ِلى في َث ََثَ َوفَ ٍف َو َخ ْم َسِمائَ ٍة، َ ِة آ . ُت َر ِض َي هّللاُ َعْنهما في َث ََثَ ْ فَقُ : َسا ل َت اُ ْ َّضل فَ ِلم نِي إلى َ َو هّللاِ َما َسبَقَ َّي؟ فَ َعلَ َمةَ َح َّب إلى َر ُسو ِل . فقَا َل: هّللاِ َم ْش َهٍد َر ِض َي هّللاُ َعْنه أ َّي َكا َن َزْيدٌ َح َّب إلى َر ُسو ِل يَا بُنَ # هّللاِ َر ِض َي هّللاُ َعْنه أ َمةُ َسا ُ َو َكا َن أ ِي َك، ِم ْن أب ِي]. أخرجه الترمذي . ْر ُت ُح َّب َر ُسو ِل هّللاِ # على ُحبه # ِمْن َك، فآثَ 2. (4436)- Yine İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Ömer, Üsame İbnu Zeyd'e (fey'den) üçbinbeşyüz (dirhemlik) pay ayırmıştı. Bana ise üçbin (dirhemlik) pay verdi. "Niye Üsâme'yi benden üstün tuttun? Vallahi hiçbir savaşta benden ileri geçmiş değil (yani ben de onun katıldığı her savaşa katıldım) dedim. Bana şu cevabı verdi: "Ey oğulcuğum! Zeyd (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) nezdinde babandan daha sevgili idi. Üsame (radıyallahu anh) da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a senden daha sevgilidir. Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sevgisini kendi sevgime tercih ettim." [Tirmizî Menâkıb, (3815).][573] AÇIKLAMA: Zeyd İbnu Harise, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın azadlısıdır ve azadlılarının en meşhurudur. Üsâme de onun oğlu olduğu için Ebu Üsame diye künyesi vardır. Resulullah her iksisini de çok sevdiği için Hubbu Resulullah (Allah Resulünün sevgilisi) bilinirlerdi. Zeyd İbnu Harise, cahiliye devrinde bir baskınla kaçırılıp, Ukaz panayırında köle olarak satılmıştı. Hakim İbnu Hızam onu, halası Hatice Bintu Huveylid adına satın almıştı. Bilahare Hz. Hatice (radıyallahu anhâ), onu zevci Aleyhissalâtu vesselâm'a, Mekke'de daha peygamberlik gelmezden önce bağışlayacaktır. O sıralarda, henüz sekiz yaşında bir çocuktur. Zeyd'in babası bir ara amcasıyla gelip onu kurtarmak ister. Resulullah, gitmek isterse serbest olduğunu bildirir. Zeyd babasıyla dönmektense Resulullah'ın yanında kalmayı tercih eder. Aleyhissalâtu vesselâm onu azad edip evlatlık edinir. Bu hadiseden sonra Mekkeliler ona Zeyd İbnu Muhammed (Muhammed'in oğlu Zeyd) diye isim takar. Ancak sonradan gelen bir vahiy bu tesmiyeyi yasaklar ve herkesin gerçek babalarıyla çağırılmasını emreder. (Mealen): "Onları kendi babalarına (nisbet ederek) çağırın. Allah katında doğru olan budur..." (Ahzab, 5). Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zeyd'i, Hamza İbnu Muttalib ile kardeşlemişti. Zeyd, Bedir savaşına katılanlardandı. Hatta Medine'ye zafer ve nusret haberini de ilk getiren o idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu, azatlısı Ümmü Eymen ile evlendirmişti. Bu evlilikten Üsame (radıyallahu anh) dünyaya geldi. Zeyd ayrıca Resululah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın hala kızı olan Zeyneb Bintu Cahş'la da evlenmiş, ancak imtizaç edemeyerek boşanmışlardır. Onun boşamasından sonra Zeyneb (radıyallahu anhâ) ile Resûl-i Ekrem, emr-i ilahi ile evlenmiştir (Ahzab 37). Münafıklar, o zamanın örfünü esas alarak "Oğlunun hanımıyla evlendi" diye dedikoduya girişirler. Haklı oldukları yön, Resulullah'ın, azadlısı olan Zeyd'e "Oğlum!" demekte olması, Zeyd'in de Zeyd İbnu Muhammed diye anılması idi. Mesele üzerine gelen vahiy dedikoduyu kesti: "Muhammed sizden hiçbir erkeğin babası değildir. Lakin O, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur" (Ahzab 40). Böylece peygamberlik sebebiyle veya üvey evlatlık yoluyla birbirlerine "baba-oğul" nazarıyla bakmakla hatta öyle tesmiye etmekle neseb bağının hükmü hasıl olmayacağı belirtilmiş ve bu evlilikte hiçbir eksik tarafın olmadığı anlaşılmış oldu. Zeyd İbnu Harise'nin Resulullah'ın nezdindeki yerini belirtme zımnında Hz. Aişe der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zeyd'i bir seriyye'ye göndermişse mutlaka komutan yapmıştır. Eğer sağ olsaydı, onu yerine halife tayin ederdi." Resulullah Suriye'ye ordu çıkardığı zaman Zeyd'i komutan yapmıştı. Mu'te savaşında Ca'fer'le birlikte şehid oldukları zaman onların ölümlerine Resulullah ağlamış, şehid olduklarına şahidlik etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de peygamberler dışında hiçbir sahabinin ismi geçmediği halde, Zeyd'in ismi bir yerde zikredilmiştir. Bu da onun için bir şereftir. Zeyd İbnu Harise Hicri 8. senede Mu'te gazvesinde şehid düşmüştür, (radıyallahu anh). 2- Üsâme İbnu Zeyd, Resulullah'ın terbiyesinde yetişmiş bahtiyarlardandır. Hz. Aişe der ki: "Üsâme bir gün kapının eşiğine takılıp düştü, alnı kanadı. Aleyhissalâtu vesselâm bana: "Şu kanı temizleyiver!" dedi. Ben iğrenerek ağırdan almıştım. Resulullah o kanı emip püskürttü ve şöyle dedi: "Eğer Üsâme kız olsaydı, (ona güzel elbiseler) giydirir, takılar takar (onu cazip kılar)dım." Üsame'yi Resulullah kendi evladı gibi sever, öper, kucağına alır, hayvanının terkisine bindirirdi." Babası gibi o da Aleyhissalâtu vesselâm'ın en çok sevdiği kimselerden bilinirdi. Resulullah nezdinde görülecek işler için halk Hz. Üsâme'ye müracaat edip onun tavassutunu te'mine çalışırlardı. Çünkü Aleyhissalâtu vesselâm onu hiç kırmak istemezdi. Hatta bir seferinde hırsızlığı sübut kazanan bir kadın için de, hadd tatbik edilmemesi için onu şefaatçi yaparlar. Ancak Resulullah, Üsame'ye: "Allah'ın hududunda şefaat olmaz, kızım Fatıma da çalmış olsa ellerini keserdim." diyerek kızar. Hz. Üsâme, bir savaşta, teke tek mubare ettiği kimsenin, sonunda kelime-i şehadet getirmesini, ölümden kurtulmak için yaptığına hükmederek kaale almayıp öldürmüştür. Resulullah bunu işitince: "kalbini açıp baksaydın samimi olup olmadığını anlardın" diye cidi şekilde azarlar. Üsâme bu işten öyle pişman olur ki, "Keşke o güne kadar müslüman olmasaydım da müslüman olarak öyle bir hatayı işlememiş olsaydım" der. Bu pişmanlık ona, Hz. Ali'nin katıldığı dahili fitnelerden dışarıda kalmaya yetmiştir. Hatta yanında yer almak teklifinde, Hz. Ali'ye şu cevabı vermiştir: "Sen elini yılanın ağzına soksan, elimi ben de sokmaya hazırım. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın o adamı öldürdüğüm zaman bana ne dediğini sen de işittin." Bu rivayette Üsame der ki: "Ben o zaman Allah'a söz verdim. Lailâleillah diyen hiç kimse ile savaşmayacağım." Hz. Üsâme, Hz. Muâviye (radıyallahu anh)'ın hilafetinin son demlerinde Hicri 58 veya 59'da vefat etmiştir, (radıyallahu anh).[574] * AMMAR İBNU YASİR (RADIYALLAHU ANH) ِن أبى طال ٍب َر ِض َي ـ6634 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ْب هيِ هّللاِ َن َع َّما ٌر َر ـ عن عل : [ َي هّللاُ َعْنه َعلى َر ُسو ِل اِ ْستَأذَ فقَ : اِئْذَنُوا لَه،ُ ِض .# ا َل ُم َطيَّ ِب ْ ِ ِب ال َّطهي ِال ب َمْر َحباً ]. أخرجه الترمذي . 1. (4437)- Hz. Ali İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ammar (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına girmek için izin istedi. "Ona müsâde edin, girsin!" buyurdular. Ammâr girince de: "Tayyib ve mutayyeb Ammar'a merhaba!" diyerek selamladılar. " [Tirmizî, Menakıb, (3799).][575] AÇIKLAMA: Tayyib, tahir (temiz) demektir. Mutayyeb de temizlenmiş demektir. Ammar (radıyallahu anh)'ın tayyib ve mutayyeb olarak tavsifi, onun fıtraten temizliğini, şeriatle ve onunla amel etmekle deha da temizlendiğini, böylece içiyle dışıyla temiz bir hal aldığını ifade etmektedir. Böylece Radıyallahu anh'ın temizliği mübalağa ile ifade edilmiş olmaktadır.[576] ـ وعن ِع : [ نَا ْك ـ6634 ـ2 رمة قال ِي َس ِعيٍد، فَا ْس َمعَا ِم ْن َحِديثِ ِه فَاْن َطلَقْ اِ ْن َطِلقَا الى أب هيٍ فإذَا ُهَو قا َل ِلى اْب ُن في َعبَّا ٍس َو َِْبنِ ِه َعِل َح . بَى ائِ ٍط يُ ْصِل ُحهُ َءهُ فَا ْحتَ َم ْس ِج فأ َخذَ . ِد ِردَا ْ ِنَا ِء ال َحتهى أتَى َعلى ِذ ْكِر ب نَا َحِدهثُ َّم أْن َشأ يُ َو َع َّما ٌر َر ِض َي ث . فقَا َل: ُ ، ِنَةً ب لَ ِنَةً ب ُكنَّا نَ ْحِم ُل لَ ِن َنتَْي ِ ب ِن لَ َنتَْي ِ ب ِ هّللاُ َع . ْنه يَ ْحِم ُل لَ َويَقُو ُل ُّى # فَرآهُ النَّب َرا َب َعْنهُ ُض التُّ ، فَ : ؛ يَدْ ُعو ُه ْم إلى َجع َل َيْنفُ بَا ِغيَةُ ْ ال ِفئَةُ ْ هُ ال ُ تُل ٍر؟ تَقْ َوْي َح َع َّما ِر َويَدْ ُعونَهُ إلى النَّا ِة َجنَّ ْ ، وأخرجها ابُو َب ْكٍر ال ]. البَ ْرقَا بَا ِغيَةُ ْ ال ِفئَةُ ْ هُ ال ُ تُل ْم يَذْ ُكْر تَقْ ُّى نِ ” ُّى أخرجه البخاري، ول وا َ َوْي َح ْس .« َما ِعيِل « َم ْن يتر هحم عليه ويترفهق به ٌ كلمة تقال في حال الشفقة والتعطف.«َوَوْي ُس» تقال ِل كلمة . 2. (4438)- İkrime (radıyallahu anh) anlatıyor: "İbnu Abbas (radıyallahu anh), bana ve oğlu Ali'ye: "Ebu Said'e gidin, onun rivayet ettiği hadisi dinleyin! dedi. Biz de gittik. Onu, bakımını yapmakta olduğu bir bahçede bulduk." (Bizi görünce) ridasını alıp sarındı. Sonra bize (en baştan) anlatmaya koyularak, mescidin inşaasını zikretmeye kadar geldi ve: "Biz kerpiçleri tane tane taşıyorduk. Ammar (radıyallahu anh) ise (biri kendi, biri de Resulullah adına) ikişer ikişer taşıyordu. Resulllah (aleyhissalâtu vesselâm) onu gördü. Üzerindeki toprakları çırpmaya başladı ve: "Vay Ammar'a! Onu bâği (asi) bir grup öldürecek. Bu, onları cennete çağırır, onlar da bunu ateşe çağırır!" buyurdu." [Buhârî, Salât 63, Cihad 17, (Buharî'nin rivayetinde "Onu baği bir grup öldürecek" ibaresi mevcut değildi. Bu ibare Ebu Bekr el-Berkânî ve el-İsmaili'nin rivayetinde mevcuttur.][577] AÇIKLAMA: 1- Hadis, Ammar İbnu Yasir'in din hizmetindeki şevkini göstermektedir. * Hadis rivayet ederken, ona saygı ifadesi olarak kılıkkıyafetçe hazırlık yapmanın, başka meşguliyeti terketmenin müstehab olduğunu da göstermektedir. * Bir kimse ilmin tamamını elde edemez. Bu sebeple İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), oğlunu Ebu Said'e gönderip ondan hadis dinlemesini söylemiştir. Bu gönderişten maksad, âli isnad talebi de olabilir. Çünkü Ebu Said, İbnu Abbas'tan sohbet itibariyle akdem, sema itibariyle de daha fazladır. * Selefin tevazusu da gözükmektedir. Bahçesinin bakımı ile bizzat meşgul olmak, Ebu Said'in şe'ni olmaktadır. * Fazilet ehlinin faziletini itiraf ve takdir örneği de görülmektedir. * İlim taliplerine ikram ve ihtiyaçlarının görülmesine öncelik tanınmaktadır. Nitekim Ebu Said kendi işini bırakıp, hadis taliplerine hadis rivayet edivermiştir. * Hayır işlerinde meşakkati ihtiyar etmek caizdir. * Reis'in işini yapmak gibi davranışlarla reise saygı ve onu büyüklemek caizdir. * Mescid inşaası faziletli bir ameldir. 2- Ammar, Sıffin'de öldürülmüştür. Hz. Ali cephesinde idi. Karşı tarafta ise Hz. Muaviye vardı. Hz. Muaviye'nin yanında bir kısım sahbe de vardı. Bu durumda şu soru hatıra gelebilir: "Onların ateşe çağırmaları nasıl caiz olur." Bu soruya İbnu Hacer şu cevabı verir: "Onlar, cennete çağırdıklarını zannediyorlardı. Onlar müçtehid oldukları için, zanlarına uymaları sebebiyle levm edilemezler. Cennete çağırmaktan murad, onun sebebini çağırmaktadır. Bu da imama itaattır. Nitekim Hz. Ammar, onları Hz. Ali'ye itaat etmeye çağırıyordu. O sırada itaat edilmesi vacib olan imam da Hz. Ali idi. Öbürleri ise bunun hilafına çağrı yapıyorlardı. Lakin onlar da kendilerine zahir olan te'vil sebebiyle mazur durumda idiler." İbnu Battal, Mühelleb'e uyarak der ki: "Bu mütâlaa, kendilerine Hz. Ali tarafından Ammar'ın gönderilip onunla cemaate uymaya çağırılan Havariç hakkında da caridir. Ashabtan hiçbiri hakkında sahih değildir." Bu mütalaaya şarihlerden bir cemaat katılmıştır. Ancak birkaç açıdan bu görüş mualleldir: 1) Hariciler, Hz. Ali'nin üzerine, Ammar'ın katlinden sonra yürüdüler. Bu hususta ehl-i ilim arasında bir ihtilaf yok. Zira Hariciler hadisesinin ibtidası Hakem (tahkim) vak'asının hemen arkasından başlar. Tahkim hadisesi ise, Sıffin'deki savaşın bitmesiyle vukua gelmiştir. Halbuki Ammar'ın katli, kesinlikle bu hadiselerden evvel meydana gelmiştir. Hal böyle iken, Hz. Ali'nin, onu ölümünden sonra göndermesi nasıl mümkün olur? 2) Hz. Ali'nin, Ammar'ı kendilerine gönderdiği kimseler, Kûfe ahalisi idi. Onu Hz. Aişe ve berberindekilere karşı, asker toplayıp savaşmak için, Cemel vak'asından önce göndermişti. Aralarında Sahabe'den bir cemaat vardı. Bunlar Hz. Muaviye ile beraber sahabiler gizli faziletli kimselerdi ve hatta efdal olanlar da vardı. 3) İbnu Battal, bu nakıs rivayette gelen haberi esas alarak, şerhte bulunmuştur. Halbuki, hadisi şöyle açıklamak mümkündür. Ateşe çağıranlardan murad, Kureyş kafirleridir. Nitekim bu hususu bazı şarihler belirtmiştir. Lakin Sahih-i Buharî'nin İbnu's-Seken ve Kerime nüshalarında gelen, Sağanî'nin, -Firebri'nin kendi el yazması nüshasıyla karşılaştırdığını zikrettiği- bir nüshasında da sabit olan bir ziyade, oradaki muradı tavzih eder ve açıklar ki, zamir katillere racidir, onlar da Suriyelilerdir. Bu açıklamaya göre "ateşe çağıranlar"dan Sahabe'yi anlamak münasib olmaz. 3- Hadiste geçen ve Buharî'nin yer vermediği belirtilen "Ammar'ı baği bir cemaat öldürecek" ibaresinin, sahabeden bir çokları rivayet etmiştir. Katâde İbnu'n-Nu'man, Ümmü Seleme, (Müslim'de); Ebu Hüreyre (Tirmizî'de), Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (Nesaî'de); Osman İbnu Avfân, Huzeyfe, Ebu Eyyub Ebu Rafi, Huzeyme İbnu Sabit, Muâviye, Amr İbnu'l-As v.s. (Taberani ve diğer eserlerde). 4- Bu hadis, Resulullah'ın bir mucizesini ortaya koymaktadır. Zira haber verdiği gibi, Ammar'ı bağî bir cemaat öldürmüştür. 5- Bu rivayetten, Hz. Ali ve Hz. Ammar'ın fazileti ve ayrıca ihtilaflarda Hz. Ali'nin haklı taraf olduğu anlaşılmakta, aksini iddia edenlerin haksızlığı gözükmektedir.[578] َي ـ6634 ـ3 هّللاُ َعْنها قالت َر ـ وعن عائشة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ َر أ ْر َشدَ ُه َم قَا َل :# ا ا ْختَا ِن إَّ ِ َر َع َّما ٌر بَ ْي َن أ ْمَرْي َما ُخيه ]. أخرجه الترمذي . 3. (4439)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ammar hangi meselede muhayyer bırakılmışsa mutlaka en doğrusunu seçmiştir." [Tirmizî, Menâkıb, (3800).][579] AÇIKLAMA: Ammâr'ın iki şeyden en doğruyu seçmiş olması, ihbar-ı nebevisinden hareketle, dahili ihtilaflarda Hz. Ali'nin isabet ettiğine ve Hz. Muaviye' nin hata ettiğine hükmedilmiştir. Zira Ammar, ihtilafta Hz. Ali tarafını seçmiştir.[580] ِي َل َع ْن َر ـ6664 ـ6 ُج ٍل ِم ْن ـ وعن َع ْمرو ْب ى ِن ُش َر ْحب ِ َر أ ْص َح # قَا َل: [ ُسو ُل هّللاِ ا ِب النَّب قَا َل :# َئ َع َّما ٌر َر ِض َي هّللاُ َعْنه إيماناً ُمِل إلى ُم ]. أخرجه النهسائِى.« ُم َشا ُش َشا ِش ِه ْ ال » تِى يمكن بضعها َّ ِنَ ِة ال يه َّ ِم الل جمع مشاش ٍة، وهى ُرؤُو ُس ال ِع . َظا 4. (4440)- Amr İbnu Şurahbil, Resulullah'ın ashabından bir kişiden naklediyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ammar kıkırdaklarına kadar iman doldurulmuştur." [Nesâî, İman 17, (8, 111).][581] AÇIKLAMA: Ammar İbnu Yâsir, kendisi, annesi ve babası Mekke'de ilk defa müslüman olanlardandır. Annesi Sümeyye Hatun (radıyallahu anhâ) Allah yolunda işkence çekenlerden olmakla kalmamış, İslam'ın ilk şehidi olma şerefini de elde etmiştir. Ammar da çok işkence görenler arasında yer alır. Ammar'ın babası Yasir, aslen Yemen'lidir. Diğer iki kardeşi, Haris ve Malik ile birlikte bir dördüncü kardeşlerini bulmak maksadıyla Mekke'ye gelirler. Yasir, Mekke'de kalır, öbür ikisi Yemen'e döner. Yasir, Mekke'de Beni Mahzum'dan Ebu Huzeyfe İbnu'l Muğîre ile halif olur, yani onlarla dostluk akdi yaparak himayelerini alır. Onun Sümeyye adındaki cariyesi ile evlenir. Ammar, işte bu evlilikten dünyaya gelir. Ebu Huzeyfe, Ammar'ı azad eder. Böylece Amar Beni Mahzum'un mevlası (azadlısı) olur. Ammar, Süheyb İbnu Sinan ile birlikte, Resulullah Daru'l-Erkâm'da iken müslüman olur. Bazı rivayetlerde Ammar, otuz küsuruncu müslüman olarak zikredilir ise de Mücâhid'in bir rivayetine göre müslümanlıklarını aleniyete vuran ilk yediden biridir: 1) Hz. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), 2) Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh), 3) Hz. Bilal (radıyallahu anh), 4) Hz. Habbab İbnu Eret (radıyallahu anh), 5) Hz. Süheyb İbnu Sinan (radıyallahu anh), 6) Hz. Ammar İbnu Yasir (radıyallahu anh), 7) Hz. Sümeyye (radıyallahu anhâ) (Ammâr'ın annesi). Ammâr'ın Habeşistan'a hicret edip etmediği ihtilaflıdır. Ancak pek çok işkenceye maruz kaldığı bilinmektedir. Öyle ki bir gün müşrikler onu yakalayıp çokça işkence yaparlar ve Resulullah'a sebbedip putlarını hayırla yadetmesine kadar işkenceyi kaldırmazlar. Bunu yapınca bırakırlar. Ammar, Resulullah'a gelip durumu üzüntü ve mahcubiyet içinde anlatır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kalbini nasıl buluyorsun?" diye sorar. Ammar: "İman hususunda mutmain!" deyince, Aleyhissalâtu vesselâm: "Onlar yine işkence yapacak olurlarsa sen yine aynı şekilde hareket et!" diye izin verir. Şu ayetin bu hadise üzerine nazil olduğu belirtilmiştir: "Kalbi imanla dolu olduğu halde inkara zorlananlar müstesna, kim iman ettikten sonra tekrar kafir olur ve gönül rızasıyla küfrü kabul ederse, öylelerinin üzerine Allah'tan bir azab vardır. Onların hakkı pek büyük bir azabtır" (Nahl 106). Yukarıda belirttiğimiz üzere, Ammar'ın Mekke'de sığıntı durumunda olması, onları ailevi ve kabilevi himayeden mahrum bırakıyordu. Bu sebeple müşrikler Yasir ailesinin ferdlerine diledikleri gibi işkence yapıyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtuvesselâm), Ammar'a anesine, babasına zaman zaman uğrayıp teselli veriyor: "Ey Yasir ailesi, sabredin, size cennet vaadedilmiştir" diyordu. Resulullah daha sonra: "Benden sonra, Ebu Bekr ve Ömer ikilisine iktida edin, Ammar'ın istikametiyle istikametlenin, İbnu Ümmi Abd'in (İbnu Mes'ud'un) ahdine temesük edin" diyecektir. Ammar (radıyallahu anh) Medine'ye hicret etmiş, Resulullah'la birlikte Bedir, Uhud, Hendek, Bey'atu'r-Rıdvan'a iştirak etmiştir. İlk mescidi Ammar (radıyallahu anh)'ın inşa ettiği belirtilir. Hakem İbnu Uteybe anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'ye ilk gelişinde bir kuşluk vakti inmişti. Ammar (radıyallahu anh): "Biz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a öğle sıcağına karşı gölgelenmek istediği zaman gölgeleneceği ve namaz kılacağı bir yer yapmalıyız!" dedi ve taş toplayarak Kuba Mescidi'ni inşa eti. Bu İslam'da inşa edilen ilk mesciddi ve bunu Ammar inşa etmitşi. "İbnu Ömer anlatıyor: "Yemâme savaşında Ammar'ı (en önde) bir kayanın üstünde gördüm, mücahidleri şöyle teşci ediyordu. "Ey müslümanlar! Cennetten mi kaçıyorsunuz! Bana doğru bana doğru gelin! Ben Ammâr İbnu Yasir'im. Bana gelin!" İbnu Ömer devamla der ki: "Ben onun kulağını gördüm, (bir darbe ile) kopmuş sallanıyordu. O ise aldırmadan bütün şiddetiyle savaşıyordu." Hz. Ömer, Ammar'ı Kufe'ye vali tayin etti ve halka şöyle yazdı: "Size Ammâr'ı emir olarak gönderiyorum, Abdullah İbnu Mes'ud'u da vezir ve muallim olarak. Bu ikisi Muhammed'in ashabının seçkinlerindendir, onlara iktida edin." Ammar İbnu Yâsir bilahere Hz. Ali'ye refakat etmiş, Cemel ve Sıffın savaşlarında sahabenin bir alemi gibi hareketle, Hz. Ali'nin haklılığına inanarak savaşmıştır. Sıffin savaşında 93 veya 94 yaşında olduğu halde şehit düşmüştür, sene: 37 hicrî, Hz. Ali onu elbisesiyle, yıkamadan defneder. Huzeyme İbnu Sabit Cemel savaşına Hz. Ammar'la birlikte Hz. Ali'nin safında katılmış, fakat hangi tarafın haklı olduğu hususunda mütereddid olduğu için kılıç çekmemiştir. Sıffin'e de katılmış, yine kılıç çekmemiştir. Ancak, Ammâr şehid edilince kılıcını çekip savaşmış, bu davranışının sebebini: "Ben kulaklarımla (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ammar'a: "Seni asi bir grup öldürecek!" dediğini işittim" diyerek açıklamıştır. Ammar öldürülünce Huzeyme (radıyallahu anh): "Artık hakikat bana zahir oldu!" der, ilerler ve ölünceye kadar mukatelede bulunur.[582] * ABDULLAH İBNU MES'UD (RADIYALLAHU ANH) ِى ِم ْن َر ُسو ِل هّللاِ ِن ـ6665 ـ5ـ عن يزيد قال َهدْ ل ْ ِل َوا ِري ِب ال َّس ْم ِت َوالدَّا ه َر ِض َي هّللاُ َعْنه َع ْن َر ُج ٍل قَ ْيفَةَ ل ُت ُحذَ ْ عبدال َّر ْحمن ب : [ َسأ ِهى # ِهم ِب ِالَّن َودَّ ب َو َهدْياً َر َب َس ْمتاً ق ْ أ َحداً ُم أ َما نَ ْعلَ َعْنه.ُ فقَا َل: ،# َحتهى نَأ ُخذَ ُ ِن أ ِم ا فِي ْن اِ ْب َرى ِمنَّ َوا َعْبٍد َر ِض َي هّللاُ َعْنه َحتهى يَتَ بَ ْيتِ ِه]. أخرجه البخاري والترمذي . 1. (4441)- Abdurrahman İbnu Yezid anlatıyor: "Huzeyfe (radıyallahu anh)'a, içiyle dışıyla, hal ve hareketleriyle Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a en çok benzeyen şahıs kimse, onu bize söyle de kendisinden hadis dinleyelim" diye sordum. Bize şu cevabı verdi: "Biz içiyle dışıyla, hal ve hareketleriyle, evinin duvarlarıyla gizleninceye kadar Resulullah'a en çok benzeyen, İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'tan başka birisini tanımıyoruz: [Buharî, Fezailu'l-Ashab 27, Edeb 70; Tirmizî, Menâkıb, (3809).][583] AÇIKLAMA: 1- Bu rivayette, İbnu Mes'ud'un bir menkibesi olarak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a siret ve suretiyle, hal ve davranışlarıyla çokça benzerliği ifade edilmektedir. Rivayette dikkatimizi çeken husus, dış hayatının benzerliği hususunda garanti verilmiş olmasıdır. Ravi: "Evine girdikten sonraki halini bilmiyorum, evinin duvarları iç hayatını görmemize manidir" diyerek özür beyan etmektedir. Hadisin bir başka veçhinde bu beznerlik "evinden çıkışı ile girişine kadarki müddet içinde" diye ifade edilir. Bu ifadeden, ev hayatında benzemediği manası çıkmaz, bilakis dışardaki yaşayışındaki benzerliğin katiyeti hususunda itminan ve kesinlik ifade eder. Evinin içinde ise, ailesine karşı Resulullah'ın davranışlarından fazla veya eksik olabilir. Huzeyfe bize gördüğü hususlarda garanti vermektedir. 2- Hadiste geçen semt, din işinde iyi görünüş demektir. Ancak işlerdeki iktisad ve orta yol da semt'le ifade edilmiştir. Dell, yürümede, konuşma ve sair davranışlarda güzel hareket etmek demektir. Yol'a da delil ıtlak olunur. Hedy de dell gibi iyi davranış, yol gibi manalara gelir. Ebu Ubeyd, "hedy" ve "dell"in birbirine yakın manalar ifade ettiğini, sekinet vakar, heybet ve manzar (görünüş) ve şemaili ifade etmede kullanıldığını, semt ile de hayır ve diyanet cihetinden iyi görünüşün ifade edildiğini, zinet ve maddi cihetten güzel manzaranın başka kelimelerle ifade edildiğini belirtir. Bu kelimelerle, daha ziyade, dıştan bakışla görülen ahlak ve davranış güzellikleri ifade edildiği için tercümemizi içiyle dışıyla, hal ve hareketleriyle diye daha umumi bir ifade ile yaptık. 3- Abdullah İbnu Mes'ud'un hayat tarzında, Resulullah'la fazla benzemesi şüyû bulduğu için ashabının O'na benzeme hususunda gayret ettiği belirtilmiştir. Ebu Ubeyd, Garibu'l-Hadis'inde şu rivayeti kaydeder: "Abdullah İbnu Mes'ud'un arkadaşları (ashabı), onun semt, hedy ve dell'ine dikkat ederler, kendilerini bu hususta ona benzetmeye çalışırlardı. Sanki bunları öyle davranmaya sevkeden husus, Huzeyfe hadisi idi." Buhârî, el-Ebedü'l-Müfred'de Zeyd İbnu Vehb tarikinden şunu kaydeder: "İbnu Mes'ud'un: "Bilesiniz, ahir zamanda iyi davranış (hüsnü'lhedy), bazı amelden daha hayırlıdır" dediğini işittim." Alimler, bu nevi sözler içtihada girmeyeceği için rivayet, İbnu Mes'ud' un şahsî sözü gibi görünse de, bu rivayetin Resulullah'ın sözü olduğuna hükmetmişlerdir. İbnu Hacer, Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'ın bu bilgisi sebebiyle hal ve etvarını Resulullah'a benzetme hususunda hırs göstermiş olabileceği yorumuna yer verir. Şarih Davudî, Huzeyfe'nin bu sözü ile İmam Malik'in şu sözünü biraz mütearız bulur: "Resulullah'ın etvarına (hedyin) en çok benzeyen Ömer'di, Ömer'e en çok benzeyen de oğlu Abdullah'tı: Abdullah'a en ziyade benzeyen de oğlu Salim'di." Davudî devamla: "Huzeyfe'nin sözü, İmam Malik'in sözüne takdim edilir" demiştir. Bazı şarihler: "İmam Malik diyanet yönünü kastetmiş olabilir. Huzeyfe de davranışlarını kasdetmiş olabilir" diyerek iki rivayeti cem' etmiştir. Mamafih, Hz. Huzeyfe'nin sözü, Hz. Ömer'in vefatından sonra varid olmuş olabilir. İmam Malik'in sözünü te'yid eden bir rivayet Buhârî' de Hz. Cabir'den gelmiştir: "Ashabtan hiçbiri, Resulullah'ın yoluna Hz. Ömer kadar sıkı bağlı değildir." Hz. Aişe'nin bir şehadeti ise şöyle: "Ben etvarıyla (semt, hedy, dell) Resulullah'a Fatıma (radıyallahu anhâ) kadar benzeyen birini görmedim." Bu rivayet, "kadınlar arasında" denilerek öncekilerle cemedilebilir. Hz. Ömer der ki: "Resulullah'ın etvarını görmek kimi sürura garkedecekse Amr İbnu'l-Esved'in etvarına baksın. Bu rivayet de öncekilerle, "Sahabeden sonra..." kaydı konularak te'lif edilir. Rivayete göre Amr İbnu'l-Esved'i hacc sırasında gören İbnu Ömer (radıyallahu anh) da şöyle demiştir: "Ben namazıyla, etvarıyla, huşûuyla, giyinişiyle Resulullah'a bu adam kadar benzeyen birisini görmedim."[584] َي ـ وعن مسرو ٍق وشقي : [ ٍق ـ6662 ـ2 قا ُم قَا َل عْبدُ هّللاِ َر ِض هّللاُ َعْنه: َوأنَا أ ْعلَ ِذىَ إلهَ َغْي ُرهُ َما نَ َزلَ ْت ُسو َرةٌ م ْن ِكتَا ِب هّللاِ إَّ َّ َوال َحداً َ ُم أ ْو أ ْعلَ َولَ ِزلَ ْت، ْن ُ أ َ ُم فِيم َوأنَا أ ْعلَ ِم ْن ِكتَا ِب هّللاِ تَعالى إَّ ِزلَ ْت ايَةٌ ْن ُ َو ََ أ ِزلَ ْت، ْن ُ أْي َن أ َكتَا ِب هّللاِ ِ ِي ب ُم ِمنه أ ْعل غُهُ ا َ ُ تَعالى تُ ”ْب ُل ْبل ْي ِه َر ِكْب ُت إلَ ل ]. أخرجه الشيخان والنهسائى . َ 2. (4442)- Mesruk ve Şakik (rahimehümallah) anlatıyorlar: "Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) dedi ki: "Kenisinden başka ilah olmayan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun, Kur'an'dan nazil olan her bir surenin nerede indiğini, her bir ayetin de ne sebeple indiğini mutlaka biliyorum. Eğer bilsem ki, bir kimse Kitabullah'ı benden daha iyi bilmektedir ve ona da deve ulaşabilmektedir, mutlaka binip giderim." [Buharî, Fezâilu'l-Kur'ân 8; Müslim, Fezailu's-Sahabe 114, (2462) Nesâî, Zinet 10, (8, 134).] [585] ـ وعن أب : [ ِم ِي ُموسى َر ِض َي ـ6663 ـ3 هّللاُ َعْنه قال ُّمهُ إَّ ُ َوأ َرى اْب َن َم ْسعُوٍد َو َما نَ نَا ِحيناً ْ َمَكث َوأ ِخى ِمن اليَ َم ِن فَ قَ ْن أ ْه ِل ِدْم ُت أنَا ِهْم َعلى َر ُسو ِل بَ ْي ِت # هّللاِ َر ُسو ِل هّللاِ َرةِ دُ ُخوِل ْ ِم هُ ْن َكث ُزو ِمِهْم لَ ُ ول ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 3. (4443)- Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Yemen'den ben ve kardeşim beraber (Medine'ye) geldik. Bir müdet kaldık. Bu esnada İbnu Mes'ud ve annesini, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına çok girip çıkmaları ve beraberliklerinin fazlalığı sebebiyle Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın aile efradından olduklarına hükmetmiştik." [Buharî, Fezailu'l-Ashab 27, Megazî 74; Müslim, Fezâilu's-Sahabe 110, (2460); Tirmizî, Menakıb, (3808).][586] َي ـ6666 ـ6 هّللاُ َعْنه قال َما َط ـ وعن ابن مسعود َر ِض : [ ِعُموا إذَ َحا ِت َجنَا ٌح فِي ُوا ال َّصاِل َو َعِمل َمنُوا ِذي َن آ َّ َس على ال ْي َّما نَ َزلَ ْت لَ ل ا َ َم Œية ا اتَّقُوا ا أْن ]. أخرجه مسلم والترمذي . َت ِمْن ُهْم . قا َل ِلي رسو ُل هّللاِ :# 4. (4444)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Şu ayet indiği zaman (mealen): "İman edip güzel işler yapanlar, haramdan sakınıp iman ederek güzel işler yaptıkları, sonra yine haramdan kaçınmaya devam edip imanlarında sebat ettikleri, sonra da takvayı kalplerinde iyice kökleştirip iyilikte bulundukları takdirde, onların, haram şeyleri, henüz haram kılınmazdan önce tatmış olmalarından dolayı üzerlerine bir günah yoktur. Zira Allah iyilik yapanları ve iyi kullukta bulunanları sever" (Maide 93) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: "Sen bunlardan birisin" buyurdu." [Müslim, Fezailu's-Sahabe 109, (2459); Tirmizî, Tefsir, Maide, (3056).][587] AÇIKLAMA: 1- Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh), Hz. Ömer'den de önce müslman olanlar arasında yer alır. Said İbnu Zeyd ve zevcesi Fatıma Bintu'l-Hattab ile beraber İslam'a girmiştir. Bir rivayette, ilk altının altıncısı olduğunu söyler. Müslüman oluşuyla ilgili olarak şunu anlatır: "Ben henüz büluğa ermemiş bir çocuktum. Ukbe İbnu Ebî Mu'ayt'ın davarını otlatıyordum. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), yanında Ebu Bekr olduğu halde bana uğradılar. "Ey oğlan, sütün var mı?" buyurdular. "Evet var ama, bunlar bana emanettir (size veremem, ihanet olur), dedim." "Öyleyse tekenin aşmadığı (kısır, sütsüz) bir keçi getir!" buyurdular. Ben de bir oğlak getirdim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu tuttu, memesini meshetmeye ve dua etmeye başladı. Derken süt indi. Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) çukur bir taş getirdi. Aleyhissalâtu vesselâm içine sağdı. Sonra Ebu Bekr'e: "İç" dedi. Ebu Bekr içti. Sonra da Aleyhissalâtu vesselam içti. Sonra memeye: "Büzül!" diye emretti. Meme büzülüp eski haline döndü. Ben gelip: "Ey Allah'ın Resûlü! Bana bu kelâmdan -bu Kur'ân'dan- öğret" dedim. Başımı meshedip: "Sen muallem (yetiştirilmiş) bir çocuksun!" buyurdular. "İbnu Mes'ud der ki: "Ben bizzat Aleyhisssalâtu vesselam'ın ağzından yetmiş sure aldım. Bu hususta hiçbir insan benimle niza edemez." Mekke'de, Kur'ân-ı Kerîm'i Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan sonra cehren ilk okuyan Abdullah İbnu Mes'ud'dur. Kendisi şöyle anlatır: "Resûlullah'ın ashabı bir gün toplanıp şöyle dediler: "Vallahi Kureyş hâla şu Kur'ân'ı, birinin alenen okuduğunu işitmedi. Hangi babayiğit bunu onlara işittirecek?" Abdullah İbnu Mes'ud atılıp: "Ben" dedi. Ashab: "Biz sana kötülük yapmalarından korkarız, biz daha ziyade geride aşireti olan ve bu aşireti tarafından kötülük yapmak isteyenlere karşı korunacak olan birini kastettik!" dediler. Fakat O: "Bana müsaade edin, Allah beni koruyacaktır!" diye ısrar etti. Ertesi gün kuşluk sıralarında Makam'a geldi. Kureyş de orada grup grup oturmaktaydı. İbnu Mes'ud Makam'ın yanına dikilip yüksek sesle: "Bismillahirrahmanirrahim, er-Rahman, Alleme'l Kur'ân" diye Rahman sûresini okumaya başladı. Müşrikler: "İbnu Ümmî Abd ne diyor?" diye sormaya, düşünmeye başladılar. Sonradan farkına varıp: "Galiba Muhammed'in getirdiği şeyden okuyor" dediler. Kalkıp yüzüne yüzüne vurmaya başladılar. O, Allah'ın dilediği kadar okuduktan sonra kaçıp arkadaşlarının yanına geldi. Darbeler yüzünde iz bırakmıştı. Arkadaşları: "İşte hakkında korktuğumuz şey bu idi!" dediler. İbnu Mes'ud: "Allah düşmanları, şu andaki kadar nazarımda küçülmemişlerdir. Dilerseniz yarın aynısını tekrar edeyim!" dedi. Onlar: "Bu kadarı yeter. Onlara hoşlanmadıklarını dinlettin" dediler. Abdullah müslüman olur olmaz, Aleyhissalâtu vesselâm yanına almış, hizmetlenmiştir. Resûlullah, Abdullah'a Müslim'deki rivayete göre şu talimatı verir: "Senin yanıma girmen için iznin, perdenin kaldırılması ve benim fısıltımı işitmendir. Bu seni yasaklayıncaya kadar böyle devam edecektir." İbnu Mes'ud, hem Habeşistan'a hem de Medine'ye hicret edenlerdendir. İki kıbleye de namaz kılmıştır. Bedir, Uhud, Hendek, Bey'atu'r-Rıdvan ve diğer gazvelerin hepsine Aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte katılmıştır. Resûlullah'tan sonra Yermük'e de katılmıştır. Ebu Cehl'in kellesini Bedir'de Resûlullah'a o getirmiştir. Aleyhissalâtu vesselâm onu cennetle müjdelemiştir. Bir seferinde Aleyhissalâtu vesselâm, İbnu Mes'ud'dan Nisa sûresini okumasını talep etmiş, "Kur'ân sana indi, benden okumak mı talep ediyorsun?" sualine de: "Ben Kur'ân'ı başkasından dinlemeyi severim" der. İbnu Mes'ud .ağlar vesselâm Aleyhissalâtu gelince âyetine ة فكيف اذا جئنا من كل امة بشهيد ve okur Abdullah İbnu Mes'ud, Resûlullah'la hususiyeti olan sahabelerdendir. Nitekim 4443 numaralı hadiste de görüldüğü üzere dışardan bakan bir müşahid bu içlidışlılığı, bu beraberliğin çokluğuna bakarak İbnu Mes'ud'un Resûlullah'ın aile efradından biri olduğuna hükmedebilmektedir. Resûlullah, Abdullah'daki ilmî kapasite ve öğrenme şevkini keşfedince, geleceğin bir Kur'ân ve sünnet üstadı olarak yetişmesi için kasd-ı mahsusla kendisi ile beraberliğine imkân tanımış olmalıdır. Bu beraberliğin bir neticesi olarak her sûrenin nerede indiğini, her âyetin ne sebeple, kimin hakkında indiğini bilecek kadar (4442. hadis) Kur'ân'la ilgili ilmini arttırmıştır. Abdullah İbnu Mes'ud, Ashab'ın âlim olanlarından ve ayrıca Allah'ın müyesser kıldığı talebelerle ilmi, her tarafa neşredilenlerdendir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) onu Kûfe'ye muallim ve vezir olarak tayin etmiş, böylece Kûfe'de, bilahere inkişaf edip ayrı bir ekol halinde İslâm kültür tarihine ismini verecek olan Kûfe mektebi'nin ilk üstadı, belki de kurucu üstadı olmuştur. Hanefî mezhebi, esas itibariyle İbnu Mes'ud'un rivayetlerine, fetvalarına dayanacaktır. Hz. Ömer, Kûfelilere: "...Abdullah'ı size göndermekle, sizi kendime tercih etmiş olmaktayım" diyerek hem Abdullah'ın kadrini yüceltmiş, hem de oraya gitmesinin ehemmiyetini ifade etmiş oluyordu. Bir gün Resûlullah, İbnu Mes'ud'a bir ağaca çıkıp kendisine oradan birşey getirmesini emreder. Ağaca çıkınca bacaklarının inceliğine Ashab güler. Aleyhissalâtu vesselam: "Niye gülüyorsunuz? Kıyamet günü onun bir ayağı Mîzan'da Uhud dağından daha ağır olacak!" buyurur. Bir gün İbnu Mes'ud, Hz. Ömer'in yanına gelir. Ancak, boyunun kısalağı sebebiyle oturanlar arasında neredeyse görünmez olur. Hz. Ömer onu görünce gülmekten kendini alamaz. İbnu Mes'ud yaklaşır, Hz. Ömer'e konuşur ve onu güldürür. Sonra ayrılır. Gözüyle görünmez oluncaya kadar onu takip eden Hz. Ömer (radıyallahu anhüma), "İlim dolu bir çıkın" der. Abdullah hastalanır. Hz. Osman ziyaretine gelir. Aralarında şu konuşma geçer: "Hastalığın nedir?" "Günahlarım!" "Canın neyi çekiyor?" "Rabbimin rahmetini!" "Sana bir tabib göndereyim mi?" "Beni tabib hasta etti." "Sana ihsan göndereyim mi?" "İhsana ihtiyacım yok!" "Kızlarına kalır." "Kızlarımın fakra düşmesinden mi korkuyorsun? Hayır. Ben kızlarıma her gece Vâkı'a sûresini okumalarını söyledim. Ben Aleyhissalâtu vesselâm'ın: "Kim Vâkı'a sûresini okursa asla fakirlik görmez" dediğini işittim" der. İbnu Mes'ud (radıyallahu anh), Hicrî 32 yılında Medine'de vefat etmiştir. Zübeyr'e vasiyet eder, Baki'e gömülür, namazını Hz. Osman kıldırır. Zübeyr veya Ammâr İbnu Yâsir'in kıldırdığı da söylenmiştir. Öldüğü zaman 60 küsur yaşında idi. Öldüğünü Ebu'd-Derda duyunca: "Yerine bir benzerini koymadan gitti" der.[588] * EBU ZERR EL-GIFÂRÎ (RADIYALLAHU ANH) ِ ُّى ـ عن أبى ذَ : [ ٍهر َر ِض َي ـ6661 ـ5 هّللاُ َعْنه قال قَى النَّب ْ ْب َل أ ْن أل ْي ُت قَ َّ َصل ل # َث ََ ِث ِسنِي َن َقَدْ قِي َل ِل : هّلل.ِ قِي َل: فَأْي َن َم ب . ْن؟ قَا َل ِ تَ : ونِى ال َّش َو َّج ْه َت؟ قَا َل ُ ْعل َء َحتهى تَ ِى ِخفَا ِقي ُت َكأنه ْ ل ُ ِل أ ْي َّ ِى ِع َشا ًء، َحتهى إذَا َكا َن آ ِخ ُر الل ه َصل ُ ِى، أ َو هجِ ُهنِى َرهب نَ ْي َح ْم ُس. ُس ْي ُث يُ ُ فقَا َل أ : َق، َحتهى إذَا أتَى َمَّك فَا ْكِفنِى، فَاْن َطلَ َجةً َحا ِ َمَّكةَ إ َّن ُت ِلى ب ْ ل َء فَقُ َّم َجا َّي، ثُ َرا َث َعلَ َعلى ِدينِ َك فَ َمَّكةَ ِقي ُت َر ُج ًَ ِب َصنَ ْع َت؟ قَا َل: لَ َما ةَ : يَ . ُت ْز ُع ُم أ َّن هّللاَ تَعالى أ ْر َسلَهُ ْ ل ق : و َن ُ ُ َحدَ ال َّشعَ َر فَ : ا ِء َما يَقُو ُل النَّا ُس؟ قَا َل يَقُول نَ ْي ٌس أ ُ ُت َشا ِع ٌر . َكا ِه ٌن، َسا ِح ٌر؛ و َكا َن أ فَقُ ل : و ُل ْ َما تَقُ ِهْم أْن : َت؟ قَا َل ْوِل ِقَ َما ُهَو ب َكَهنَ ِة فَ ْ ْو ُل ال َسِم ْع ُت قَ َح ل . ٍد بَ ْعِدى أنَّهُ ِش ْعٌر َقَدْ ِن أ َسا ْم َعلى ِل تَئِ ْ َما يَل َرا ِء ال هشِ ْعِر فَ َعلى أقْ ْولَهُ َو َض ْع ُت قَ َوقَدْ . َكاِذبُو َن ُهْم لَ َصاِد ٌق َوإنَّ ل ُت: أْي َن هذَا َ ْف ُت َر ُج ًَ ِمْن ُهْم. فَقُْ َضعَّ . قَا َل: فَتَ ُظ َر، قَا َل: فَأتَْي ُت َمَّكةَ َه َب فَأْن ل ُت: فَا ْكِفنِى َحتهى أذْ و هّللاِ إنَّهُ ل . قُْ َّي َر إل ِى َء؟ فَأ َشا ِذى تَدْ ُعونَهُ ال َّصاب َّ ال َّر ُج . فقَا َل: ُئ ُل ال ِ ِ ُئ ال َّصاب ُك هلِ َم ال َّصاب . دَ ِ َواِدى ب ْ َّى أ ْه ُل ال ْر ُت َما َل َعلَ َو َع ْظٍم َحتهى َخ َر فَ َرةٍ َّي َعل ُص ٌب أ ْح َم . قَا َل: ُر َم ْغ ِشيهاً ِى نُ ْع ُت َكأنه فَا ْرتَفَ . ُت ْع ُت ِحي َن ا ْرتَفَ ْ ِث ب َولَقَدْ لَ َها، َء َو َشِرْب ُت ِم ْن َمائِ َما ِى الِده ُت َعنه ْ فَغَسل َ فَأتَْي ُت َز ْمَزم َما َكا َن لى َطعَ َويَ ْوٍم، ٍة ْيلَ ثَثِي َن َما َبْي َن لَ َ َما ُء َز ْمَزم ٌم إَّ ا . ٍ ُجوع ِدى َس ْخفَةَ ِ َو َج ْد ُت َعلى َكب ْطنِى َو َما فَ . َسِمْن ُت َحتهى تَ َك َّس َر ْت ُع َك ُن بَ َوإذَ َحد،ٌ بَ ْي ِت أ ْ ِال ُطو ُف ب َما يَ ِهْم فَ ُضِر َب َعلى أ ْصِم َختِ ِن، إذْ َء إ ْض ِحيَا ْمَرا ٍة قَ ْيلَ في لَ ِن فَبَ ْينَا أ ْه ُل ِم َمَّكةَ ْمَرأتَا ا اِ َسافاً ِن إ ْن ُهْم تَدْ ُعَوا َونَائِلَةَ ِهَم . قَا َل: ا َّى في َطوافِ فَأتَتَا َعل . ُت َ ْ َر أْن ’ُ ى ِك َحا إ ْحدَا ُه َم فَقُ : ا ا ل َم قَا َل: ا ْخ . ف ِهَما َّي في َطَوافِ َحتهى أتَتَا َعلَ ِهَما ْوِل تَنَا َهتَا َع . ُت ْن قَ ْ فَقُ : َخشبَ ِة ل ْ ُل ال َو ُه ٌن ِمث . ََ ْ ْ َول ْو ََ ِن فَاْن َطلَقَتَا تُ َح َن : دٌ ِم ْن َوتَقَ ْو َكا َن َها ُهنَا أ لَ َر ُسو ُل هّللاِ ُهَما بَلَ ِرنَا؟ فَا ْستَقْ ِن أْنفَا # َطا ِ َو ُه َما َهاب َوأبُو َب ْكٍر َر ِض َي هّللاُ َعْنه . فَقَا:َ تَا ُكَما؟ قَالَ ِ َما ب ِر : َها قَاَ َوأ ْستَا َك ْعبَ ِة ْ ِ ُئ بَ ْي َن ال ال َّصاب : َما قَا َل لَ ُكَما؟ قَالَ ْم تَا: تَ َمةً َء َر إنَّهُ قَا َل َك ’ُ ُسو ُل هّللاِ ِل َجا فَ َ فَم ْ َح َج َر ال # ْ ال َ َحتهى ا ْستَل . َم بَ ْي ِت ُهَو و َصا ِحبُهُ ْ ِال َف ب فَ َط . ى ا ه َّم َصل ُ ث . َّما فَلَ ٍهر: ِة ا َضى َص ََتَهُ ِ قَ . قَا َل أبُو ذَ ِحيه ِتَ فَ ُكْن ُت أ ” ُت َّو ُل َم ْن َحيَّاهُ ب ْ ل َر ُسو َل هّللاِ ِم فَقُ ْي ْس ََ : ال َّس ََُم َع َك يَا َ ل . فقَا َل: هّللاِ ْي َك َو َر ْح َمةُ َو َعلَ . َّم قَا َل ث : ُت ُ ْ ل ِمَّم : ا َل ْن أْن َت؟ قُ ٍر قَ َه ِم : تِ ِه ْن ِغفَا َعلى َجْب ِعَهُ َصاب َو َض َع أ ِيِدِه فَ ْف ِسى َوى ب فَأ ْه . ُت في نَ ْ ٍر ل َم فَقُ : ْي ُت إلى ِغفَا َكِرهَ أ ْن اِ ْنتَ ِيَ ِد ب َسهُ فَقَا َل َهْب ُت آ ُخذُ َع َر فَذَ أ َّم َرفَ ِى، ثُ ِ ِه ِمنه ب َ َو َكا َن أ ْعلَم ِه فَقَد َعنِى َص : ا َل ا ِحبُه،ُ قَدْ ُكْن ُت َها ُهنَا ُمْنذُ : ثَثِي َن َبْي َن َمتَى ُكْن َت َها ُهنَا؟ قَ َويَ ْوٍم ٍة ْيلَ ل . قَا َل: ُت َ ْ ل ْطِعُم َك؟ قُ َم فَ : ا ُء َز ْم َم ْن َكا َن يُ َم ى ا َكا َن ِلى ِم ْن َطعَاٍم إَّ َعل ِجدُ َو َما أ ْطنِى، َسِمْن ُت َحتهى تَ َك َّس َر ْت ُع َك ُن بَ ،َ فَ َزم ٍ ُجوع ِدى َس ْخفَةَ ِ ُم ُط ْعٍم َكب . فقَا َل: َها َطعَا َوإنَّ ، َر َكةُ َها ُمبَا فقَا َل أبُو َب : ْكٍر إنَّ . ْيلَةَ َّ فَاْن َطلَق َر يَا . ُسو ُل هّللاِ َر ُسو َل هّللا،ِ اِئْذَ ْن في َطعَاِمِه الل َّم َغبَ ْر ُت َما ِ َها ثُ لتُهُ ب َّو َل َط َعاٍم أ َكْ َّطائِ ِف. فَ َكا َن ذِل َك أ ِي ِب ال لنَا ِم ْن َزب ِ ُض َ قب َجعَ َل َيْ فَ َح أبُو ب ْكٍر بَاباً ق ُت َم َعُهَما. فَفَتَ َوأبُوَب ْكٍر َواْن َطلَ ْ # َّم أتَْي ُت َر ُسو َل هّللاِ َغبَ ْر # فقَا َل: ُت ثُ ُو هجِ ْه ُت إلى أ ْر ٍض ذَا ِت ِهْم إنه ؛ ِى قَدْ َك َويأ ُج َر َك فِي ِ ْنَفعَ ُهْم ب ْو َم َك؟ َعسى هّللاُ أ ْن يَ ِى قَ َه ْل أْن َت ُمْبِل ٌغ َعنه ِر َب، فَ ْ يَث َرا َها إَّ ُ نَ َخ فَأتَْي ُت ٍلَ أ نَ ْيساً أ ِخى أ . فقَا َل: ُت ُ ْ ل َصنَ ْع َت؟ قُ ْم ُت َو َص : دَّقَ ُت َما ِى قَدْ أ ْسلَ . فقَا َل: َع ْن َصنَ ْع ُت أنه ِى َر ْغبَةٌ ُت َما ب ْم ُت َو َصدَّقْ ِى قَدْ أ ْسلَ َوانه ِدينِك، . قَا َل: َّمنَا فقَالَ ْت فأتَْينَا أ : ُت ُ ْم ُت َو َصدَّقْ ِنهى قَدْ أ ْسلَ َوإ ُكَما، َع ْن ِدينِ َما ِب َِى َر ْغبَةٌ ُهْم . ، نِ ْصفُ َ فَأ ْسلَم ْو َمنَا ِغفَاراً َحتهى أتَْينَا قَ نَا ْ َمل فَا ْحتَ َما ُء ْب ُن َكا َن يَ ُؤ ُّمُهْم أْي َو ْ ُهم َوقَا َل نِ ْصفُ ِدَ ُه ْم؛ َو َكا َن َسيه ِغفَار ُّى، ْ ال َ َر . ُسو ُل هّللاِ َر ْخ َضةَ إذَا قَ # ْمنَا ِدم أ ْسلَ َمِدينَةَ ْ َ َر ال . ُسو ُل هّللاِ فَقَ # ِدم بَاقى ْ ِ ْص ُف ال النه َ فَأ ْسلَم َمِدينَةَ ال . ْت ْ ُم فقَالَ َء ْت أ ْسلَ َو َجا َر : ُسو َل هّللاِ َو يَا ! انُنَا ُم إ ْخ : ُموا ْسِل نُ ْي ِه؛ فَأ ْسلَ ُموا َعلَ ِذى أ ْسلَ فقَ :# َعلى ال . ا َل َّ َمَها هّللاُ تَعالى ُم َسالَ َوأ ْسلَ َها، َر هّللاُ لَ ِغفَا ٌر، َغفَ ]. أخرجه مسلم، وهذا لفظه . 1. (4445)- Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh): "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile karşılaşmazdan önce üç yıl ibadet ettim" demişti. Kendisine: "(Bu ibadeti) kimin için yaptın?" diye sordular. "Allah için!" cevabını verdi. Tekrar: "Pekiyi nereye yönelerek yaptın?" denildi. "Rabbim beni nereye yöneltmiş idiyse oraya!" dedi ve açıklamaya devam etti: "Akşam vakti namaza başlıyor, gecenin sonuna kadar devam ediyordum. O zaman kendimi bir örtü gibi atıyor, güneş tepeme yükselinceye kadar öyle kalıyordum. ( Bir gün kardeşim) Üneys bana: "Benim Mekke'de görülecek bir işim var. Sen bana başgöz ol (eksikliğimi duyurma) dedi ve Mekke'ye gitti. Oraya varınca bana dönmekte gecikti. Nihayet geldi. "Ne yaptın?" dedim. "Mekke'de bir adama rastladım, senin (gibi farklı bir) din üzerine yaşıyor. Ancak O, kendisini Allah Teâlâ'nın gönderdiğini zannediyor" dedi. "Halk ne diyor?" diye sordum. "Halk mı? Halk O'na şair diyor, kâhin diyor, sâhir (sihirbaz) diyor!" dedi. Esasen Üneys şâirlerden biriydi. Tekrar sordum:"Pekâlâ sen ne diyorsun?""Ben dedi, kâhinlerin sözünü işittim, bilirim. Onun ki kâhin sözü değil. Onun söylediklerini şiir çeşitlerine tatbik ettim. Hiçbirine uygun gelmiyor. Benden sonra kimse O'na şiir diyemez. Vallahi O doğru sözlüdür, kâhinler ise hep yalancıdırlar!" dedi. Bu açıklama üzerine ben ona: "Öyleyse benim işlerime de sen başgöz ol, bir de ben gidip göreyim!" dedim." Ebu Zerr, gerisini şöyle anlatır: "Mekke'ye geldim. Halktan zayıf bir adam buldum. Ona: "Şu Sâbî (sapık) dediğiniz adam nerede? diye sormuştum. Adam, beni göstererek: "Burada bir sâbiî var! Burada bir sâbiî var!" diye bağırmaya baladı. Derken vâdi halkı kesek ve kemiklerle üzerime hücum etti. Bayılarak yığılmış kalmışım. Kendime gelip kalktığım zaman kırmızı bir dikili taş gibiydim. Zemzem'e kadar gittim. Kanlarımı yıkadım, suyundan biraz içtim. Böylece otuz gün, gece ile gündüz arası kaldım. Bu esnada zemzem suyundan başka hiçbir taam almadım. Buna rağmen şişmanladım ve karnımın kavrımları arttı. Ciğerimde açlık hissi duymadım. Mekkeliler, ay ışığı olan bir gecede uyurken Beytullah'ı tavaf eden yoktu. Onlardan sadece iki kadar, İsâf ve Naile (adındaki putlarına) dua ediyordu. Tavafları sırasında bana kadar geldiler. (Dayanamayıp): "Onları birbirlerine nikâhlayıverin bari!" dedim. Onlar dualarından vazgeçmeyip, tavaflarını yaparken yanıma kadar geldiler. Bu sefer: "Onlar(a niye tapıyorsunuz)? Odundan farkları ne?" dedim. Kadınlar: "(İmdat!) burada bir adam yok mu?" diye velvele kopararak gittiler. Tam o sırada kadınları Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Ebu Bekr (radıyallahu anh), tepeden inerlerken karşılayıp:" (Niye bağırdınız) başınıza ne geldi?" derler. Kadınlar (onları daha tanımadan): "Kâ'be ile örtüsü arasında bir sâbiî (sapık) var!" derler. Onlar sorarlar: "Size ne dedi?" "Bize ağzı dolduran (ağza alınmaz) sözler söyledi" derler. Derken Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) geldi, Haceru'l-Esved'e istilâmda bulundu, arkadaşıyla birlikte Beytullah'ı tavaf etti. Sonra namaz kıldı. Namazını bitirince, -Ebu Zerr der ki: "Aleyhissalatu vesselâm'ı İslâm selâmı ile ilk selamlayan ben oldum.- "Esselâmu aleyke ya Resûlullah. (Ey Allah'ın Resûlü! Selam üzerine olsun)!" dedim. Bana: "Ve aleyke ve Rahmetullah. (Selam senin üzerine olsun, Allah'ın rahmeti de)!" diye mukabele etti. Sonra: "Sen kimlerdensin?" diye sordu." Gıfâr'danım!" dedim. Bunun üzerine eliyle eğilerek parmaklarımı alnına koydu. İçimdem: "Galiba kendimi Gıfâr'a nisbet etmemden hoşlanmadı" dedim. Elinden tutmak üzere ilerledim. Fakat arkadaşı bana mâni oldu. Onu benden iyi biliyordu. Sonra başını kaldırıp sordu:" Buraya ne zaman geldin ? "Otuz gündür burdayım!" dedim. "Sana kim yiyecek verdi?" dedi. "Zemzen suyundan başka bir yiyeceğim olmadı. Şişmanladım bile. Öyle ki karnımın kıvrımlları arttı. Ciğerimden açlık hissi de duymadım!" dedim "Zemzem suyu mübarektir. O hakikaten besleyici bir gıdadır!" buyurdu. Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh): "Ey Allah'ın Resulü! Bana müsaade et, bu geceki yiyeceğini ben ikram edeyim!" dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Ebu Bekr (radıyallahu anh) gittiler, onlarla ben de gittim. Ebu Bekr bir kapı açtı. Taif kuru üzümünden benim için bir avuç çıkarmaya başladı. Bu, Mekke'de yediğim ilk yemekti. Orada kaldığım kadar kaldım. Sonra Resulullah'a geldim. Bana dedi ki: "Ben hurmalıklı bir yere sevkedileceğim. Burasının Yesrib olduğu kanaatindeyim. Sen kavmine benden mesaj götür. Umarım, sayende Allah onları hayırla menfaatlendirecek ve onlar sebebiyle de sana sevap verecek." Bundan sonra ben kardeşim Üneys'e geldim. Bana: "Ne yaptın? diye sordu. Ben: "Müslüman oldum ve (Muhammed'in hak bir peygamber olduğunu) tasdik ettim" dedim. "Ben senin dinine karşı değilim. Ben de müslüman oldum ve tasdik ettim" dedi. Sonra kalkıp annemize geldik. (Durumu anlattık). O da bize: "Ben sizin dininize karşı değilim. Ben de müslüman oldum ve tasdik ettim!" dedi. Sonra kalkıp hayvanlarımıza binip kavmimiz Gıfar'a geldik. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mesajını getirdik. İlk anda) yarısı müslüman oldu. Eyma İbnu Rahza el-Gıfârî müslüman olanların imamlığını yürütüyordu, bu onların efendisi idi. Diğer (müslüman olmayan) yarı:" Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'ye gelince müslüman oluruz!" dediler. Derken (aleyhissalâtu vesselâm) Medine'ye geldi. O geri kalan yarı da müslüman oldu. Bir müddet sonra Eslem kabilesi de gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! (Gıfarlılar) bizim kardeşlerimizdir. Onların müslüman oldukları şey üzere biz de müslüman oluyoruz!" dediler ve onlar da müslüman oldular. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Gıfâr'a Allah mağfiretini bol kılsın. Eslem'i de Allah selamete kavuştursun!" diyerek o iki kabileden memnuniyetini ifade buyurdular." [Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 132, (2473). Metin Müslim'in metnidir.][589] ِ ِهى ـ6664 ـ2ـ وفي رواية له وللبخاري: [ ُث النَّب ٍهر َمْبعَ َغ أبَا ذَ َّما بَلَ ل .# قا َل ’ ِخي ِه: هذَا َ َ م ْ ْم ِلى ِعل َواِدى فَا ْعلَ ْ اِ ْر َك ْب الى هذَا ال ال َّر تِنِى َّم ائْ ْوِل ِه ثُ َوا ْس َم ْع ِم ْن قَ َخبَ ُر ِم َن ال َّس َما ِء، ْ ِ ى يَأتِي ِه ال ْز َع ُم أنَّهُ نَب ِذى يَ َّ ُج ِل . َق ا ال ْوِل ِه لَ َ َو َسِم َع فَاْن َط ’ ِم ْن قَ ِدم هم َر َج َع ُخ . َحتهى قَ ثُ ٍهر ِي ذَ إلى أب : هُ ِر فقَا َل ل : ِم ا َ ِ َمَكا َر ’ أْيتُهُ يَأ ُمُر ب َو َك ََماً ِال هشِ ْعِر ْخ ََ ِق، َر . فقَا َل: دْ ُت َما ُهَو ب َما َشفَ ْيتَنِى ِمَّما أ . هُ لَ َو َح َم َل َشنَّةً فَتَ َزَّودَ ِ َّى َم َس النَّب تَ ْ َم ْس ِجدَ فَال ْ َ َمَّكة،َ فَأتَى ال ِدم َما ٌء َحتهى قَ َو َكِرهَ فِي # أ ْن يَ ْسأ َل َها َو ُهَوَ يَ ْعِرفُه،ُ ، ِل ْي َّ َر َكهُ بَ ْع ُض الل َحتهى أدْ ي َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَعَ َر َف أنَّهُ َغ َع ِري ٌب ْنهُ ْم يَ ْسأ ْل َوا ِحدٌ ِمْن ُهَم فَا ْض . ا َط َج َع فَرآهُ َعِل ِعَهُ فَلَ َرآهُ تَب َّما فَلَ َع ْن َش ْىٍء َحتهى أ ْصبَ َح َ َو ََ يَ َر . اهُ َصا ِحبَهُ يَ ْوم ْ َم ْس ِجِد فَ َظ َّل ذِل َك ال ْ َو َزادَهُ الى ال َم َل قِ ْربَتَهُ َّم ا ْحتَ َحته . ى الَّنب # ى أ ْمسى ِ َّى ثُ فَعَادَ ال ي َر ِض َي . هّللاُ َعْنه َم ْض َج ِعِه ِ ِه َعِل َع ْن َمَّر ب َص فَ . فقَا َل: ا ِحبَهُ َو ََ يَ ْسأ ُل َوا ِحدٌ ِمْن ُهَما ِعَهُ َ َوتَب ِزلَهُ؟ فَقَام َما آ َن ِلل َّر ُج ِل أ ْن يَ ْعِر َف َمْن أ اِل ِث فَعَ ِم َّ ْىٍء َحتهى إذَا َكا َن يَ ْو ُم الث َش هُ ي َر ِض َي هّللاُ َعْنه َمعَ َعِل َل ذِل َك فَأقَا . ا َل َمهُ َّم قَ ث : دَ؟ قَا َل ُ بَلَ ْ َم َك هذَا ال ِذى أقْدَ َّ نِى َما ال َحِدهثُ تُ أ : إ ْن َ ُت فَفَعَ َل فَأ ْخبَ ْرتُهُ فقَا َل ْ ْر ِشدَنَّنِى فَعَل تُ لَ اقاً َو ِميثَ َطْيتَنِى َع ْهداً َو ُهَو َر أ ْع : ُسو ُل هّللاِ ِى إ ْن َر أنَّهُ أْي ُت َح ق، ِ ْعنِى، فإنه فَإذَا أ ْصبَ ْح َت فَاتَّب ِ ْعنِى َحتهى تَدْ ُخ َل َمدْ َخِلى َء، فإ ْن َم َضْي ُت فَاتَّب َما ْ ُق ال ِ ب ُ ِى أ ْم ُت َكأنه ْي َك قُ أ َخا ُف َعلَ ى َع َشْيئا . لى ً َق يَقفُوهُ َحتهى دَ َخ َل َعِل فَفَعَ َل فَاْن َطلَ َو َس النَّب # ِم ِ ِهى َمعَهُ َ َم فَد َخ َل َكانَهُ َوأ ْسلَم ْوِل ِه، َع ِم ْن قَ ِ ُّي . ْمِر فَقَا َل ل :# ي، فَقَا َل َهُ النَّب ا ْر ِجع الى قَ : ِذى ْو ِم َك فَا ْخبَ َر ُه ْم َحتَّى َيأتِي َك اَ َّ َوال ِيَ ِدِه ِهْم نَ ’ ْف ِسى ب ِ َها بَ ْي َن َظ ْهَرانَ ْي ِأ ْع ْص ُر . ََ َصْوتِ َخ َّن ب َم ْس ِجدَ فَنَادَى ب ْ َر فَ َخ ِه: ُسو ُل هّللاِ َر َج َحتهى أتَى ال َوأ َّن َم ُح َّمداً أ ْش َهدُ أ ْنَ إلهَ هّللا،ُ ْي ِه عَبَّا ُس َر ِض َي هّللاُ َعْنه فَأ َك َّب َعلَ ْ ْو َجعُوهُ فَأتى ال َض َربُوهُ َحتهى أ ْو ُم فَ قَ ْ َر ال ا َوثَ ٍر . فَقَا َل: ؟ ُمو َن أنَّهُ ِم ْن ِغفَا ْعلَ ْستُم تَ َوْيلَ ُكْم، ألَ َو ْ أ َّن َطِري َق ِهْم، فضأْنقَذَهُ ِمْن ُهم ْي ِم َعلَ ِر ُكْم الى ال َّشا عَ تُ . بَّا ُس فَأْنقَذَهُ َّجا ْ ْي ِه ال َض َربُوه،ُ فَأ َك َّب َعلَ ْي ِه فَ ا ُروا َعلَ َها فَثَ ِل ْ غَ ِد ِل ِمث ْ َّم َعادَ ِم َن ال ث . ُ ِر ِهى َر ِض َي هّللاُ َعْنه ِغفَا ْ ٍهر ال كسا ٌء يُط َر .وقوله: فَ َكا َن هذَا أ ].«ال ِخفَا ُء» بكسر الخاء المعجمة: ُح على ال ِهسقَا ِء َّو َل إ ْس ََِم أبى ذَ ل ُم ْستَ ْح َج َرة.ُوقوله: « َكأنَى ْ ا هطينَةُ َرةُ» ال ِ َمدَ َوأنواعه، واحدُها: قَر ٌء بفتح القَا ِف.و«ال ُء الشعر» طرائقهُ ْى أْب َطأ.و«أقَرا َرا َث» أ «َف ُهْم َض َر نُ » بُوهُ َحتهى أدَ ُموهُ ف ُص ٌب أ ْح َمُر ْن ِص أ بُونَهُ في َرادَ أنَّ ِذى كانُوا يَ َّ ُص ٌب أ ْح َمُر، والنصب الحجر أو الصنم ال َر َكأنههُ نُ َصا ِ بَائِح ِن والذَّ قُرباَ ْ بَ ُحو َن َعلي ِه فَيَ ْح َمُّر من دم ال َويَذْ ال .و« َجا ِهِليَّ ِة ِ ُجوع ْ ال َس » َخفَةُ هُ ُ َو َه َزال تُهُ ِن .و« ِرقَّ إضحيَا ْيلَةُ ل » َ َ َ َغْيم أى َم ِضيئُةُ َم َخةُ فيها.و«ا’ ْص » ُب ا قُ َو ُهَو ثُ ، َج ْم ُع ِص َماخٍ ِن ’ُ ِر ِط ْ ذ .و«ال َّض ْر ُب» َها ُهنَا: ُمْف ْ ْوِم ال ِ ِه َع ِن النَّ َو َكنهى ب ، ِ َماع َمْن ُع ِم َن اِ ْستِ َس اَل .و« ا ٌف ْ إ ِ ِه الِذه ْكُر َونَائِلَةُ َه ُن» ب .و«ال ُم ِسخاً ل َك ْعبَ ِة فَ ْ ْمَرأةً فَ َزنَيَا في ا َر ُج ًَ َواِ ُهَما َكانَا لعَر ُب أنَّ ْ ْز ُع ُم ا ِن يَ َما َصَن َى » ُعنِ .و« َولَةُ ْ َول ْ ال » اِ ْسِتغَاثَةُ َش َرةِ . لعَ ْ ِة الى ا ِذي َن ِم َن ال َّث ََثَ َّ ِر ال َو ُهَو ِم َن النَّفَ َو َج َما َعتِنَا، ِنَا ْى ِم ْن أ ْص َحاب َج َما َعة:ُ أ ل ْ وال َّصيَا ُح.و«ا’ْنفَا ُر» ا ُهَما ْولَ : « َوقَ َ تَم َمةً َك ’ُ ِل َ فَم ْ أ تُقَا ُل َر ال » ا َمةٌ دَتَا أنَّ .و«القَدْ ُع» َك ُّف َها َع ِظي ْ َمْن ُع َوال ُم ُط اَل .و« ْعٍم ْ ُك ُّف َطعَا ِ ُع َويَ ٍ » ، يَ ْعنِى أنَّهُ يُ ْشب ْى َشْبع أ ْكفى ِمْنهُ ُجو َع َويَ ال .و« ُر ْ ِ بَاقِى َو ُهَو الغَاب » َها ُهنَا: ِم َن ا ْ َو اَل ’ ْضدَاِد.و« ا ْوِم قَ ْ ْمِر» َظ ’ ْهَرانِى ال ْى َو َس ُطهُ َم أ ا َبْينَهُ َوفي . 2. (4446)- Ebu Zerr'in Buhari'de gelen bir rivayetinde şöyle denmiştir: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bi'set (peygamber olarak gönderildi) haberi Ebu Zerr (radıyallahu anh)'a ulaşınca, kardeşi (Üneys)'e: "Devene bin! Şu vadiye (Mekke'ye) git! Kendisini peygamber zanneden ve semadan haber geldiğini söyleyen şu adam hakkında bana bilgi edin, sözlerini dinle ve bana getir!" dedi. Kardeşi gidip, Mekke'ye vardı. Onun sözlerinden dinledi. Sonra Ebu Zerr'in yanına döndü ve şu bilgiyi verdi:" Onu gördüm. İnsanlara güzel ahlakı emrediyordu. (İnsanlara getirdiği) kelam da şiir değil." Ebu Zerr (kardeşinin anlattıklarını tatminkar bulmayarak), kardeşine: "Arzuladığım kadar merakımı gideremedim!" dedi. Azık hazırladı. İçerisine su olan dağarcığını yüklenip yola çıktı. Mekke'ye geldi. Mescide uğrayıp Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı kolladı. Esasen O'nu tanımıyordu. Doğrudan sormayı da uygun görmedi. Böylece birkaç gece geçirdi. Tutup (bir kuytuya) yattı. Derken Ali (radıyallahu anh) onu görüp, bir yabancı olduğunu anladı. Onu görünce takip etti. Bu ikisinden hiçbiri diğerine herhangi bir şey sormadı. Bu suretle sabaha erdiler. Sonra kırbasını ve azığını Mescid'e taşıdı. O gün de öyle geçti ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı akşama kadar göremedi. Bunun üzerine yattığı yere döndü. (Az sonra) Ali (radıyallahu anh) ona uğradı ve adama: "Yerimi öğrenme zamanı gelmedi mi?" dedi. Böylece Ebu Zerr'i kaldırdı ve beraberinde götürdü. (Ebu Zerr onu geriden takip etti.) Birbirlerine hiçbir şey söylemediler. Üçüncü güne ermişlerdi. O gün de aynı şekilde hareket ettiler. Ali onu beraberinde ikamet ettirdi. Ve: "Seni bu memlekete getiren sebebi bana söylemez misin?" diye sordu. Ebu Zerr: "Bana yardımcı olup yol göstereceğin hususunda ahd-u misakda bulunur (kesin söz verir)sen açıklarım!" dedi. Ali söz verdi, o da açıkladı. Ali dedi ki: "O haktır ve Allah'ın Resulüdür. Sabah olunca peşimi takip et. Ben, senin hakkında korktuğum bir şey görürsem, sanki su döküyorum gibi doğrulurum, değilse yürümeye devam ederim. Böylece girdiğim yere sen de girinceye kadar beni takip et!" Ali böyle yaptı. O da onu takip edip geldi. Ali, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına girdi. O da onunla birlikte içeri daldı. Resulullah'ın sözünü dinledi ve anında müslüman oldu. Resulullah kendisine: "Hemen kavmine dön. (Gördüklerini) onlara haber ver. Emrim sana gelinceye kadar (orada kal)" ferman etti. Ebu Zerr de: "Nefsim elinde olan Zat'a yemin olsun, ben de haberi onlar arasında bağırarak söyleyeceğim!" dedi. Oradan çıkıp Mescid'e geldi. Yüksek sesle: "Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah!" dedi. Halk üzerine atılıp, onu iyice dövdüler, canını pek yaktılar. derken Abbas (radıyallahu anh) gelip üzerine kapanarak (mani oldu). "Yazık size! Bunun Gıfarlı olduğunu, Şam'a giden tüccarlarınızın yolunun oradan geçtiğini bilmiyor musunuz?" diyerek onu ellerinden kurtardı. Ebu Zerr, ertesi günü aynı şeyi tekrarladı. Mekkeliler, üzerine atılıp tekrar dövdüler. Yine Abbas üzerine kapandı ve onu kurtardı (Ravi der ki): "Bu, Ebu Zerr el-Gıfârî'nin müslüman oluşunun başlangıcı oldu." [Buharî, Menâkıbu'l-Ensar 33, Menâkıb 10.][590] AÇIKLAMA: 1- Hadisi anlatan İbnu Abbas'tır. Ancak İbnu Abbas (radıyallahu anh), vak'ayı Ebu Zerr el-Gıfarî'nin kendisinden naklen anlatmaktadır. 2- Ebu Zerr el-Gıfârî hazretleri, Ashab arasında müstesna bir şahsiyettir. Kendi anlatımından kaydedilen iki rivayetten de vazıh olarak anlaşılacağı üzere, herşeyden önce, kendisine islami davet yapılmadan, kendi kendine, içinden gelen merakla araştırıp, Resulullah'ı bulmuş ve hemen müslüman olmuştur. Onun İslam'a girişi bi'setin ikinci veya üçüncü yılı içerisinde olmalıdır. Bazı rivayetlerde ilk beş müslümandan beşincisi olduğu söylenebilecek kadar, müslümanlığı eskidir. 3- Ebu Zerr'in ismi hususunda çok ihtilaf edilmiştir. Cündeb İbnu Cünâde diyenler daha çoktur. Ancak Büreyr İbnu Adillah, Büreyr İbnu Cünâde, Büreyre İbnu Işrıka, Cündeb İbnu Abdillah, Cündeb İbnu Seken gibi başka isimler de ileri sürülmüştür. Annesi Remle bintu'l-Vukey'a (radıyallahu anhâ)'dır. Ebu Zerr (radıyallahu anh), Ashab'ın büyüklerindendir. Daha Resulullah'ın bi'setini duymazdan önce kendi kendine ibadete başlamış olması, duyar duymaz, tahkik için kardeşi Üneys'i Mekke'ye yollaması, onun getirdiği haberle tatmin bulmayıp bizzat kendisinin Mekke yollarına düşmesi, onun ne derece manevi bir potansiyel taşıdığını, nasıl bir maneviyat adamı olduğunu göstermektedir. İslam olduktan sonra büyük ekseriyete ters düşen nevi şahsına münhasır bir İslam anlayışına ermesi ve bu münferidlik içinde hayatının sona ermesi, hep onun yaratılıştan sahip olduğu bu manevi potansiyelin kesafet ve sikletinden ileri gelmektedir. Ekseriyete şaz, düşen bu Ebu Zerrî anlayış İslam'a garib mi kalmaktadır. diye bir soruya tereddütsüz verilecek cevap: "Hayır! Asla!"dır. Zira, onun hak olan teferrüdünü, tavizsizliğini fıtratbin basîriyle keşfedip okuyan Resululah: "Allah Ebu Zerr'e rahmet buyursun, o tek başına yürür, (tek başına yaşar), tek başına ölür, tek başına haşr olur" diyerek, münferid de olsa o yolun hak olduğunu beyan etmiş, tebcil buyurmuştur. İslam sünnete ters düşmeyen farklı anlayışların hepsini meşru addeder. Sünnet ise zengin mi zengin. Ebu Zerr, zahid bir kimsedir. Ashab arasında dünyaya en az kıymet veren odur. Resulullah onun zühdünü: "Ebu Zerr, ümmetim içerisinde Hz.İsa'nın zühdünü yaşayan kimsedir" sözleriyle ifade buyurmuştur. Onun şahsiyetinde, ilmin de yüksek mertebede yer aldığını belirtmeliyiz. İlminin Abdullah İbnu Mes'ud'a denk olduğu kabul edilmiştir. Hz. Ali "Ebu Zerr, insanların öğrenmekten aciz kalacağı derecede ilim kesbetti. Ancak sonradan (dağarcığının) ağzını sımsıkı bağlayıp, dışarıya bir şey sızdırmadı" der. Böylece onun geniş ilmine rağmen, bu ilmi neşretme gayretine girmediğine dikkat çeker. Ebu Zerr'i diğer sahabelerden farklı kılan zühdü, onu, birkaç dinar ve hatta birkaç dirhem biriktirmeyi Tevbe suresinde zikri geçen "kenz" kabul etmeye itmiştir. Bu sebeple, kendisine beytu'lmaldan verilen tahsisatı o gün fakirlere dağıtmayı prensip edinmiştir. Ebu Zerr, Resulullah'ın: "Kıyamet günü, makamca bana en yakın olacak kimse, dünyayı terkettiği zaman, benim kendisini bıraktığım heyette olan kimsedir" hadisine uyarak, Resulullah zamanındaki heyetini ve hayat standardını değiştirmemeye gayret etmiş ve diğer sahabelerin hiçbiri buna riayet edemedikleri için, Kıyamet gününde Resulullah'a yakınlık kazanacağını ifade etmiştir. Resulullah'ın vefatından sonra Şam'da yaşayan Ebu Zerr, Hz. Muaviye'nin sultanlar gibi debdebeli yaşayışını tenkid etmiş, bunun sünnete aykırı olduğunu, israf olduğunu söylemiş ve bu sözleri halk üzerinde te'sir halketmişti. Onun bu müessiriyetinden rahatsızlık duyan Hz. Muaviye, Halife Hz. Osman (radıyallahu anh)'a şikayet eder. Halife, Ebu Zerr'i Medine'ye çağırır, oradan da Rebeze'ye gönderir ve orada ikametini uygun görür. Hcri 31'de Rebeze'de vefat eder, (radıyallahu anh). Resululah onun doğru sözlülüğünü takdiren: "Onun gibi doğru sözlü birisini ne yer taşıdı, ne de gök gölgeledi" buyurur (4370'de açıklandı). Bedir savaşına katılmamıştır ama Hz. Ömer, tahsisatta onu Ashab-ı Bedr'e ilhak etmiştir. İbnu İshak'ın Sire'sinde kaydedildiğine göre, Resulullah'a tebük seferine katılmayanlar haber verilip: "Falan da katılmadı" denince: "Bırakın onu, eğer onda bir hayır varsa Allah onu size ilhak edecektir! Hayır yoksa, Allah ondan sizi selamette tutuyor demektir" derdi. Ebu Zerr devesi ile yola çıkar, ancak deve bir türlü sür'at yapamayınca, deveyi bırakır, malzemesini sırtına alır, geriden tek başına yaya olarak orduya yetişmeye çalışır. Bir ara, Resulullah'a geriden birinin yaya gelmekte olduğu haber verilir. Efendimiz: "Bu Ebu Zerr ola!" buyururlar. Yaklaşınca gerçekten onun olduğu anlaşılır ve Aleyhissalâtu vesselâm'a Ebu Zerr diye haber verirler. Aleyhissalâtu vesselâm:" Allah Ebu Zerr'e rahmet buyursun. O tek başına yaşar, tek başına ölür, tek başına haşrolunur" buyururlar. Yukarıda belirtildiği üzere, Ebu Zerr pek çok hususta münferid kalmış, münferid yaşamış ve münferid ölmüştür. [591] * HUZEYFE İBNU'L-YEMAN (RADIYALLAHU ANHÜMÂ) َر ِض َي ـ6664 ـ5 هّللاُ َعْنه قَا َل ْيفَةَ ْن ُحذَ ِ َر ُسو ِل ـ َع : [ هّللاِ ِهمى َمتَى َع ْهدُ َك ب ُ تْنى أ ُت َسأل # َ َو ؟ فَقل : َكذَا، فَنَالَ ْت ْ َكذَا ُمْنذُ ِ ِه َع ْهدٌ َماِلى ب َه ِمنه . ا ِى ُت لَ ْ َك فَقُ : ُسو َل هّللاِ ل َر ِلى َو دَ ِعينِى آتِى َر # لَ هُ أ ْن يَ ْستَ ْغِف ُ َم ْغِر َب َوأ ْسأل ْ ِى َمعَهُ ال ه َصل فَأ . ى ُ ه َصل َم ْغِر َب فَ ْ ْي ُت َمعَهُ ال َّ َصل فَأتَْيتُهُ فَ َسِم َع َصْوتِى فَقَا َل ِ ْعتُهُ فَ هم انفَتَ َل فَتَب َء ثُ ِع َشا ْ هى ال َم ْن َحتهى َص : ل ’ُ ِهم َك. َك و َر هّللاُ تَعَالى لَ َك؟ َغفَ َجتُ َحا َما ل ُت: نَعَ ْم قَا َل: ؟ قُْ ْيفَةُ هذَا: ُحذَ ِز ِل ا ْن ْم يَ ِدَةُ نِ َس إ َّن هذَا ’ ا ِء َملَ ٌك لَ َسيه َرنِي أ َّن فَا ِطَمةَ هشِ َّي َويُبَ َ َعلَ ِم ه َن َربَّهُ أ ْن يُ َسل ِة، ا ْستَأذَ ْيلَ َّ ِل ُّط َقْب َل هِذِه الل َح َس أ ْه َن ْر َض قَ ْ َوال ِة، َجنَّ ْ ال ِة َجنَّ ْ ِدَا َشبَا ِب أ ْه ِل ال ُح َسْي َن َسيه ْ َوال ]. أخرجه الترمذي . 1. (4447)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Annem bana: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı (en son) ne zaman gördün?" diye sordu. Ben: "Şu şu zamandan beri görmedim!" dedim. Annem bana (kızdı ve) azarladı. Bunun üzerine: "İzin ver Aleyhissalâtu vesselâm'a gideyim, akşam namazını O'nunla kılayım ve bana da sana da mağfiret dileyivermesini taleb edeyim!" dedim. (O gün) Aleyhissalâtu vesselâm'a gittim. Akşamı onunla kıldım. Yatsıyı da kılıncaya kadar (orada nafile) namaz kıldı. Sonra ayrıldı. Ben de peşine düştüm. Derken sesimi işitti. "Bu kim? Huzeyfe değil mi?" dedi. "Evet, Huzeyfe'dir!" dedim. "Hacetin nedir? Allah Teala Hazretleri sana da, annene de mağfiret buyursun. Şu bir melektir. Bu geceden önce arza hiç inmemiştir. Bana selam vermek ve Fatıma'nın cennetteki kadınların efendisi olduğunu, Hasan ve Hüseyin'in de cennetteki gençlerin efendisi olduğun bana müjdelemek için Rabbinden izin istedi" buyurdu." [Tirmizî, Menâkıb, (3783).] [592] َي ـ6664 ـ2 هّللاُ َعْنه قال ِو ا ْستَ ْخلَ ْف ـ وعنه َر ِض : [ َت؟ فَقَا َل َر ُسو َل هّللاِ لَ ُوا يَا ِك ْن َم قَال : ا َولَ ْم ِ ْبتُ ُموهُ ُعذه ِن ا ْستَ ْخلَ ْف ُت فَعَ َصْيتُ ِى إ إنه ِ ِه َحدَّثَ ُك َر ُءوهُ ْم ب َرأ ُكْم َعْبدُ هّللاِ ْب ُن َم ْسعُوٍد فَاقْ َو َما أقَ فَصِدهقُوه،ُ ُحذَ ]. أخرجه الترمذي . ْيفَةُ 2. (4448)- Yine Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ashab: "Ey Allah'ın Resulü! yerinize bir halife tayin etseniz!" demişti. Şu cevapta bulundu: "Ben birini yerime koysam, sonra da siz ona isyan etseniz, azaba maruz kalırsınız. Velakin, siz, Huzeyfe'nin size rivayet edeceği sözleri tasdik edin, Abdullah İbnu Mes'ud'un okuyacağını okuyun." [Tirmizî, Menakıb, (3814).][593] AÇIKLAMA: 1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde ümmet için her devirde, her mekanda ve her zamanda, her an ehemiyet taşıyan şeye dikkat çekmekte ve sanki şöyle demektedir: "Benim yerime birini seçmem sizler için çok ehemmiyetli değil, ehemmiyeti olmayan meseleyi bırakın. Velakin kitapla ve sünnetle amel etmek sizin için çok daha ehemiyetlidir. Bunlara dört elle sarılın." Bilhassa Huzeyfe'yi zikretmesi, onun Resulullah'ın sahib-i sırr'ı olmasından ileri gelir. Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) münafıklarla ilgili sırlara vakıf idi. Herkes hayırdan sorarken, o hep şerden ve arkadan çıkacak fitnelerden sorardı. Resulullah o hususlarla ilgili birçok malumatı kendisine sır olarak tevdi etmiş idi. Dünyevi fitnelere karşı halkı uyaran o idi. Adullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) da uhrevi fitnelere karşı uyarma yapardı. 2- Bu hadiste, Resulullah'ın vefatından sonra halife seçimi esnasında Abdullah İbnu Mes'ud'un sarfettiği muknî sözlerle o meselenin hallindeki müsbet katkılarına da işaret etmiş olabilir. Zira o, hilafete Hz. Ebu Bekr'in seçilmesinin gerektiğini söyledikten sonra şu gerekçeyi ileri sürmüştü: "Biz Resulullah'ın sağlığında öne geçirip, arkasında namaz kıldığı kimseyi, hilafet meselesinde geri atamayız. Nasıl olur da Aleyhissalâtu vesselâm'ın dinimizle ilgili olarak razı olduğu kimseden biz dünyamız hususunda razı olmaz, öne geçirmeyiz?" Bu hususu te'yid eden bir Tirmizî hadisi şöyledir: "Benden sonra, Ashabımdan Ebu Bekr ve Ömer ikilisine iktida edin. Ammar'ın istikametiyle istikametlenin, İbnu Mesud'un vasiyetine de yapışın." (4371 numaralı hadise bakılsın.) Bu hadisin başında Hz. Ebu Bekr ve Ömer'e iktida emredildikten sonra, aynı hadisin sonunda İbnu Mes'ud'un vasiyetine temessük (yapışma) emredilmiş olması, bu vasiyetin Hz. Ebu Bekr'e uyma hususundaki vasiyetiyle ilgili olduğu düşüncesine kuvvet veriyor. Efendimiz, mucize olarak istikbâlbin nazarıyla İbnu Mes'ud'un o tavsiyesini görmüş ve ashabına ona uymalarını vasiyet etmiştir. 3- Huzeyfe İbnu'l-Yeman'ın adı, Huzeyfe İbnu Hısl İbni Cabir'dir. Yeman ismi babasınının lakabıdır. Kavminde bir kan davasına karıştığı için Yemen'den kalkıp Medine'ye gelmiş ve orada, Beni Abdu'l-Eşhel ile halif olup yerleşmiştir. Uhud'a katılmış, o savaşta babasını kaybetmiştir. Huzeyfe'nin en bariz vasfı Resulullah'ın münafıklar hakkında sahib-i sırr'ı olmasıdır. Aleyhissalâtu vesselâm kimlerin münafık olduğunu sadece Huzeyfe'ye söylemiş idi. Bunu herkes biliyordu. Hatta, Hz. Ömer bir ara: "Benim memurlarım arasında münafık var mı." diye sormuş, "Evet! bir tane!" cevabını alınca, "O kimdir?" diyerek öğrenmek istemiş, ancak Huzeyfe: "Söylemem! demiştir. Huzeyfe, bir müddet sona Hz. Ömer'in onu azlettiğini söyler. Hz. Ömer (radıyallahu anh), bir kimse öldüğü zaman, Huzeyfe'nin cenaze namazına katılıp katılmadığını sordurur, katılmış ise kendisi de iştirak edermiş. Huzeyfe Nihavent savaşına katılmıştır. Komutan Nu'mân İbnu Mukaran şehid olunca, bayrağı alır. Bundan sonra Hamedan, Rey, Dinever onun eliyle fethedilir. el-Cezire'nin fethinde hazır bulunur. Nusaybin'e yerleşir ve orada evlenir. Huzeyfe'nin diğer bir hususiyeti, sakınmak için şerden sormasıdır. "Herkes hayırdan sorarken ben kendimi korumak için şerden sorardım" der. Bu sebeple fitneye müteallik hadisleri çokça rivayet etmiştir. Müşrikler misak aldığı için Bedr'e katılmadığını daha önce belirtmiştik. Hendek savaşı sırasında küffar'dan haber getirmesi için geceleyin onların arasına gönderilmiştir. Hz. Ömer, bir vali tayin ettiği zaman, tayin kararnamesine, gideceği yer ahalisine hitaben: "Size falancayı şu kadar ücretle gönderiyorum" diye yazardı.Huzeyfe'yi Medâin'e vali olarak gönderince, karanameye: "...Ona itaat edin ve istediğini verin" diye yazar. Huzeyfe Medâin'e gelince köy muhtarları (Dehâkin) onu karşılayıp kararnameyi okurlar. "Ne miktar itiyorsan söyle!" derler. Huzeyfe (radıyallahu anh): "Aranızda kaldığım müddetçe yiyeceğim ekmeğimi ve merkebimin yemini istiyorum" der. Hz. Ömer geri çağırdığı zaman, yolda karşılar. Bakar ki, gönderdiği zamanki kılıkkıyafeti içerisinde. Onun bu tevazuundan memnun kalarak kucaklar ve: "Sen benim kardeşimsin, ben de senin kardeşinim!" der. Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh), Hz. Osman'ın şehadetinden kırk gün sonra, Hicrî 36 yılında vefat eder. Ölüm gelince çok fazla hayıflanır. Niçin ağladığı sorulunca: "Dünyaya esef ederek ağlamıyorum, bilakis ölüm benim için daha sevgili. Ancak, ne üzerine öleceğimi bilemiyorum: Rıza üzerine mi, gadab üzerine mi?" der. Ölüm geldiği zaman: "İşte dünyadaki en son ânım! Allahım, biliyorsun ki ben seni seviyorum, sana kavuşmamı mübarek kıl!" der ve ruhunu teslim eder, (radıyallahu anh).[594] * SA'D İBNU MU'ÂZ (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6664 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر ُسو ِل ـ عن البراء َر ِض : [ هّللاِ َى ِل ْهِد ُ َو أ # ِم ْن ُسْندُ ٍس، ٌ َه ُجبَّة ا ِر، فَعَ َج َب النَّا ُس ِمْن َحِري ْ َهى َع ِن ال َكا َن يَ . ْن َوفي رواي ٍة َونَتَعَ : َّج ُب ِمْنهُ ُم ُسهُ ْ نَا َنل ْ َجعَل ٍر فَ ْو ُب َحِري ِة َخْي ٌر ِم ْن هذَا ثَ . فقَا َل: َجنَّ ْ ِن ُمعَاٍذ في ال َمنَاِدي ُل َس ْعِد ْب ِيَ ِدِه لَ ْف ِسى ب ِذى نَ َّ َوال .[ ُس» ِري ِسِم أخرجه الشيخان والترمذي.«ال ُّسْندُ َر َّق ِم َن اِ ْب َما ُ َظ .و«ا” ْستبر ُق» ِمْنهُ َما َغل . 1. (4449)- Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sündüs bir cübbe hediye edildi, elimizle yoklamaya başladık, hepimiz hayran olmuştuk" "Nefsim (kudret) elinde olan Zât'a yemin olsun, Sa'd İbnu Mu'âz'ın cennetteki mendilleri bundan hayırlıdır" buyurdular." [Buharî, Libas 26, Bed'ül-Halk 8, Menâkıbu'l-Ensâr 12, Eymân 3; Müslim, Fezail 126, (2468); Tirmizî, Menâkıb, (3846).][595] عَ قَا َل :# ْر ُش؛ وفي رواية َر ـ وعن جاب : [ ُسو ُل هّللاِ ٍر َر ِض َي ـ6614 ـ2 هّللاُ َعْنه قال َمْو ِت َس اِ ْهتَ َّز ال : ْعِد ْ اِ ْهتَ َّز َع ْر ُش ال َّر ْحم ِن ِل ْب ]. أخرجه الشيخان والترمذي.و« ْر ِش ِن ُمعَاٍذ َر ِض َي هّللاُ َعْنه عَ ْ اِ ْهتِ َزا ُز ال » َم ِكنَايَة تِ ِه ٌ ِها لكرا َعن اِ ْرتيا ِح ِه بروحه حين ُصِعدَ ب َم َم ْن َخ َّف َو َعلى ربه ِه، وك ُّل ’ كَرا تِ ِه ِزلَ ْوا ِم ْن َمْن َرأ َما ْمٍر وا ْرتا َح تِ ِه له فقَد ا ْهتَ هز له،ُ والمعنَى فر َح أ ْه ُل العَ ْر ِش ِلقُدو ِمِه على هّللاِ ِل وفَ . ْضِل ِه 2. (4450)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sa'd İbnu Mu'âz'ın vefatından Arş titredi. -Bir rivayette "Arş-ı Rahmân titredi" buyurmuştur-" [Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr 12; Müslim, Fezailu's-Sahâbe 125, (2467); Tirmizî, Menâkıb, (3847).][596] ـ وعن أن ٍس َر ِض : [ و َن َي ـ6615 ـ3 هّللاُ َعْنه قال ُمنَافِقُ ْ ِن ُمعَاٍذ َر ِض َي هّللاُ َعْنه قا َل ال َس ْعِد ْب َّما ُحِملَ ْت َجنَا َزةُ َما أ َخ َّف َم ل : ا َكانَ ْت َ َرْي َظةَ ْكِمِه في بَنِى قُ َغ ذِل َك َر ُسو َل هّللا َجنَا َزتُهُ؛ يَ ْعنُو َن ِل ُح . ِ فَبَل .# فقَا َل: هُ َ ُ َكانَ ْت تَ ْحِمل ََئِ َكةَ َ م ْ إ َّن ال ]. أخرجه الترمذي. 3. (4451)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sad İbnu Mu'âz (radıyallahu anh)'ın cenazesi taşındığı zaman münafıklar: "Cenazesi ne kadar hafif!" dediler. (Bu sözleriyle) Benî Kureyza hakkındaki hükmünü kastediyorlardı. Bu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kulağına ulaştı. Hemen şunu söyledi: "Onun cenazesini melekler taşıyordu. (Bu sebeple insanlara hafif geldi)." [Tirmizî, Menâkıb, (3848).][597] AÇIKLAMA: Sa'd İbnu Mu'âz, Ensâr'ın bir yarısını teşkil eden Evslilerin lideri idi. Müslümanlara muallim ve İslâm'ın neşri için Resûlullah tarafından Medine'ye gönderilen Mus'ab İbnu Umeyr'in eliyle İslâm'a girmiş idi. Müslüman olur olmaz kavmi Abdu'l-Eşhed'i toplayıp: "Müslüman oluncaya kadar erkeklerinizin de kadınlarınızın da bana konuşması haramdır" der. Derhal hepsi müslüman olur Sa'd İbnu Mu'âz (radıyallahu anh) İslâm'a fevkalâde hizmeti geçen zatlardan biridir. Medine'de İslâm'ın bidayette kökleşip inkişafında ve Resûlullah'ın himayesinde, katkısı büyük olmuştur. Bedir, Uhud, Hendek savaşlarına katılmıştır. Hendek'te koldaki ana damardan isabet alarak yaralanır. Yaralanan Sa'd şöyle dua eder: "Ey Allahım! Kureyş'le yapacak daha savaşımız varsa o savaş için ömrümü uzat! Ben, Resûlüne eza veren, onu yalanlayan ve yurdundan çıkaran bir kavimle savaşmaktan hoşlandığım kadar başka bir şeyden hoşlanmam. Eğer onlarla aramızdaki savaş sona erdiyse şu yaramı şehâdete vesile kıl. Benî Kureyza'dan içim rahata kavuşmadan canımı alma!" Resûlullah onun tedavisiyle daha yakından ilgilenebilmek için Mescid'in içerisine çadır kurdurarak, oraya yatırmış, kanı durdurabilmek için dağlama tatbik etmiştir. Bir ara kesilen kan, Benî Kureyza hakkındaki hükmünden sonra tekrar akmaya başlar. Bütün ihtimama rağmen kan durdurulamaz ve kan kaybından vefat eder. Ancak ölmezden önce, savaş sırasında müslümanlara ihanet ederek Kureyş'le işbirliği yapmaya kalkan Benî Kureyza yahudilerinin cezalandırılmasında hakem olmuş, onların hakettikleri ve "Allah'ın hükmüne muvafık düşen" cezayı vermiştir: "Mukatillerin öldürülmesi, kadın ve çocukların esir edilmesi, mallarının taksimi." Sa'd İbnu Mu'âz'ın vefatı anında Cebrâil aleyhissalâm Resûllah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip: "Ey Allah'ın Resûlü! Kendisine sema kapıları açılan ve Arş'ı titreten bu zât kimdir?" der. Aleyhissalâtu vesselâm, elbisesini çekerek çarçabuk dışarı çıkar, Sâ'd'ın vefat etmiş olduğunu görür. Resûlullah cenazesini defnedip dönerken sakallarının üstünden gözyaşları süzülür. Resûlullah, Sa'd'ın cenazesine, daha önce Arz'a ayak basmamış olan yetmiş bin meleğin indiğini, (onun gelmesinden duyduğu sevinç ve neşe ile) Arşu'r-Rahmân'ın ihtizaza gelip deprendiğini söylemiştir. Sa'd'ın vefatı sebebiyle Arş'ın ihtizaza gelmesi ile ilgili hadis, bir çok Sahabî tarafından rivayet edilmiştir: Câbir, Ebu Saîd el-Hudrî Esîd İbnu Hudayr, Rümeyse, Esmâ Bintu Yezîd, Abdullah İbnu Bedr, İbnu Ömer (radıyallahu anhüm ecmâîn). Tîbî, münafıkların sarfettiği "Sa'd'ın cenazesi ne kadar hafif" sözüyle, Sa'd'ı kötülemeyi gaye edindiklerini, Benî Kureyza hakkında verdiği hükümde adaleti gözetmeyip zulme yer verdiğine dair kanaatlerini izhar ettiklerini belirtir. İşte onların bu "hakaret niyetlerine", Resûlullah cevap maksadıyla anında: "Onun cenazesinin hafifliğinin, ona tazîmen meleklerin taşımasından ileri geldiğini" söylemiştir. Sa'd'ı unutulmaz kılan hizmetlerinden biri olarak Bedir savaşı bidâyetindeki tavrı ve sözleri zikredilir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kureyş'in kervanının önünü kesmek gayesiyle Medine'den ayrılmış, müslümanlar hedefe doğru yol alırken, yarı yolda kervanın kaçtığı, Kureyşlilerin savaşmak üzere yola çıktıkları haberi gelince, Resûlullah, kendileriyle sadece kendisini ve müslümanları himaye etmeleri hususunda antlaşma yapmış olduğu Ensâr'ın bu yeni durumda isteyerek savaşa katılmalarını arzu ediyor, ancak açıktan söylemiyordu. Bu sebeple Ashâb'ın ve bâhusus muhacirlerin sözcüleri durumunda olan Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer gibi büyüklerle istişare ederek mevzuya girer. İşte bu sırada Sa'd İbnu Mu'âz, zekavat ve ferasetiyle Aleyhissâlatu vesselâm'ın niyetini sezer ve Resûlullah'ı son derece memnun edecek şu konuşmayı yapar: "Allah'a kasem olsun, sanki siz bizi (Ensârîleri) kastediyorsunuz!" der ve "Evet!" karşılığını alınca, sözlerine devam eder: "Biz sana inanmış ve seni tasdik etmişiz, senin getirdiğin şeriatın hak olduğuna şehadet etmişiz. Seni dinleyip itaat edeceğimize dair garanti vermişiz. Öyleyse ey Allah'ın Resûlü, dilediğine karar ver, biz seninle beraberiz. Seni Hak ile gönderen Zât-ı Zülcelal'e yemin olsun şu denize yürüyecek olsan biz de seninle birlikte dalacağız ve bizden tek kişi geri kalmayacak. Bizi yarın düşmanla karşılaştırmandan rahatsız olmayacağız. Bizler harp sırasında sabırlı, karşılaşma esnasıda da sebatkâr kişileriz. Umulur ki, Allah sizi memnun kılacak şeyi aramızda murad edecektir. Bizi Allah'ın bereketiyle sevket!" Resûlullah bu sözlere son derece memnun kalır ve düşmanla karşılaşma hususunda şevke gelir. Hâdiseyi anlatan İbnu'l Esîr: "Sa'd İbnu Mu'âz'a fahr için bu vak'a kâfidir, gerisini terkediyoruz" der.[598] * ABDULLAH İBNU ABBÂS (RADIYALLAHU ANHÜMÂ) َر ـ عن اْب : [ َضَّمنِى ُسو ُل هّللاِ ِن عبَّا ٍس َر ِض َي ـ6612 ـ5 هّللاُ َعْنهما قا َل ِن َوفي رواي ٍة: ْههُ في الِدهي ِقه ُهَّم فَ ه َوقا َل: الل ِرِه، # الى َصدْ ِكتَا َب ْ ِ ْمهُ ال ه ُهَّم َعل الل . ْخرى ه ُ ل ِح ْكَمةَ]. أخرجه الشيخان والترمذي . ْ وفي أ : ا 1. (4452)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni sinesine bastırdı ve: "Allahım, bunu dinde fakîh kıl" diye dua etti." Bir başka rivayette: "Allahım ona Kitab'ı öğret!"; bir diğer rivayette: "Hikmeti öğret" demiştir." [Buharî, Fezâil'l-Ashâb 24, İlm 17, Vudû 10, İ'tisam 1; Müslim, Fezâilu's Sahâbe 138, (2477); Tirmizî, Menâkıb, (3823, 3824).][599] AÇIKLAMA: Abdullah İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) Resûlullah'ın en ziyade sevdiği amcalarından Abbâs İbnu Abdilmuttalib'in oğludur. Annesi Lübâbetü'l-Kübrâ Bintu'l-Hâris'tir. Aynı zamanda Hâlid İbnu Velîd'in teyzesinin oğludur. Habru'l Ümme denmiştir. İlminin genişliğine telmihen Bahr lakabı da verilmiştir. İbnu Ömer onun için: "Muhammed'e ineni en iyi bilen insan" demiştir. İbnu Abbas hakkında yeterli bilgiyi birinci ciltte kaydettiğimiz için (s. 81 ve devamı) burada hayatı ve şahsiyeti hakkında teferruata girmeyerek, sadece sadedinde olduğumuz hadisle ilgili bazı açıklamalar kaydedeceğiz: * İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), bu duanın bereketine Kur'ân-ı Kerîm'i tefsir'de, ümmetin en büyük müfessir alimi olmuştur. * Burada, Resûlullah'ın İbnu Abbas'a yaptığı duanın üç veçhi kaydedilmiştir. Başka vecihler de farklı kitaplarda gelmiştir: ** "Allahım ona kurân'ın te'vilini öğret". ** "Allahım İbnu Abbâs'a hikmet ver ve te'vîli öğret". ** "Allahım onu dinde fakih (anlayışlı) kıl, Kurân'ın te'vilini öğret. "* Burada hikmetle ne kastedildiği hususunda da ülemâ ihtilaf etmiştir. Başlıca şu görüşler ileri sürülmüştür: ** Sözde isabetlilik denmiş. ** Allah adına anlama, ** Sıhhatine aklın şehadet ettiği şey denmiş, ** Vesveselerle ilham arasını tefrike yarayan nur denmiş, ** Bazıları, Kur'an demiştir. ** Kur'ân'la amel denmiştir. ** Sünnet denmiştir. ** Haşyet denmiştir. ** Akıl denmiştir. Şarihler, İbnu Abbâs (radıyallahu anhüma)'nın izhar ettiği hal'e bakarak, Aleyhissalâtu vesselâm'ın onun için yaptığı duanın Allah indinde kabule mazhar olduğunu belirtirler. "Zîra derler, tefsir bilmek, din ilminde diğer sahabeler arasında mümtaz bir mevki tutmaktadır." Fıkıh kelimesi de, fehim yani anlayış mânasına gelir. Şu halde dinde fakih olmak, "dinde anlayış sahibi olmak" mânasına da gelir. Bu mâna "din ilmini bilmek" manasına da şâmildir.[600] * ABDULLAH İBNU ÖMER (RADIYALLAHU ANHÜMÂ) ـ عن عبد هّللا بن ُع : [ ََ َمَر َر ِض َي ـ6613 ـ5 هّللاُ َعْنهما قال ِة اِه َجنَّ ْ ِريدُهُ ِم َن ال ُ َس َمَكا ٌن أ ْي َر ٍق َولَ ِم ِن ا ْستَْب ْطعَةً ِيَ ِدى قِ َرأْي ُت َكأ َّن ب ِى َر ْت ب َطا ْي ِه اِل . قَا َل: َ َصةَ َها َعلى َحْف َص ْصتُ ِ ِهى فَقَ : َها َعلى النَّب ِل قَا َل َّصتْ فَقَ # ْي َّ ْو َكا َن يَقُو ُم ِم َن الل َها إ َّن أ َخا ِك َر ُج ٌل َصاِل ٌح لَ َر فقَا َل ل : ْك ُت َ َما تَ فَ ِل بَ ْعدَ ذِل َك ْي َّ الل َ قِيَام ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 1. (4453)- Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "(Rüyamda) elimde bir istirak parçası gördüm. Cennette her nereye istedi isem bu parça beni (bir kanat gibi) oraya uçuruyordu. Rüyamı (kızkardeşim) Hafsa'ya anlattım, O da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a anlatmış. Aleyhissalâtu vesselâm, Hafsa'ya: "Kardeşin Abdullah (Allah'ın ve kulların hakkına riayet eden) sâlih bir insan, keşke geceleyin de namaza kalksa!" buyurmuş. Ben bu vak'adan sonra gece namazını hiç bırakmadım." [Buharî, Fezâilu'l-Ashab 19, Mesâcid 58, Teheccüd 2, 21, Tâbir 25, 35, 36; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 139, (2478); Tirmizî, Menâkıb, (3825).][601] AÇIKLAMA: Abdullah İbnu Ömer hakkında birinci ciltte yeterli bilgi verdiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz. (1. cilt, s. 71- 74).[602] * ABDULLAH İBNU'Z-ZÜBEYR (RADIYALLAHU ANHÜMÂ) َي ـ6616 ـ5 هّللاُ َعْنها قال ْت ُوٍد ُو ـ عن عائشة َر ِض : [ ِلدَ في ا ِر َر ِض َي أ ” هّللاُ َعْنه َّو ُل َمْول ِن ال ُّزبَ ْي ِ َّى ْس ََ . ِم َعْبدُ هّللاِ اْب ِ ِه النَّب ْوا ب فَأتَ ِري ُق َر ُسو ِل هّللاِ #]. أخرجه الشيخان . ْطنَهُ َّو ُل َما دَ َخ َل بَ َها في ِه. فَأ َّم أدْ َخلَ َف ََ ََ َكَها. ثُ ْمَرةً # فَأخذَ تَ 1. (4454)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "İslâm'da doğan ilk çocuk Abdullah İbnu'z-Zübeyr (radıyallahu anhümâ)'dır. Doğunca onu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a getirdiler. Bir hurma alarak ağzında gevdi, sonra (sevdiği şeyi) çocuğun ağzına soktu. Karnına ilk giren şey Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tükrüğü oldu." [Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 45; Müslim, Adâb 26, (2146).] [603] AÇIKLAMA: Abdullah İbnu Zübeyr'in "ilk çocuk" olmasından maksad, hicretten sonra Medine'de doğan ilk çocuk olmasıdır. Değilse, Habeşistan'da Abdullah İbnu Ca'fer doğmuştur. Hicretten sonra Medine'de Ensâr'dan ilk doğan çocuk Mesleme İbnu Mahled olmuştur. Nu'man İbnu Beşîr'in, ilk doğan çocuk olduğu da söylenmiştir. Sadedinde olduğumuz hadis Abdullah İbnu Zübeyr'in, hicretin birinci yılı içinde doğduğunu ifade etmektedir. Vâkidî ise hicretten 20 ay sonra, ikinci yılda doğduğunu söylemiştir. Ancak önceki ifade esas kabul edilmiştir. Abdullah'ın doğumu müslümanlar arasında büyük bir sevince ve ferahlamaya sebep olur. Çünkü yahudiler: "Biz muhacirlere sihir yaptık, artık onların çocuğu olmayacak" diye maneviyat bozucu propagandalar yapmışlardı. Memleketleri olan Mekke'den ayrılmış, malsız, mülksüz ve de maddî sınkıntı içinde olan ve üstelik Medine'nin rutubetli havasına henüz intibak edememiş olmakla birtakım rahatsızlıklara mâruz kalmış olan muhâcir kitle üzerinde bu propagandaların menfî tesirleri oluyordu. Şu halde Abdullah (radıyallahu anh)'ın doğumu, yahudi propagandasının yalandan ibaret olduğuna yakîn hasıl ederek menfi havayı fevkalâde kırmış olacak ki müslümanlar safında büyük bir sevinç ve rahatlama hasıl etmiştir.[604] َرأى َر ـ وعنها : [ ُسو ُل هّللاِ َر ِض َي ـ6611 ـ2 هّللاُ َعْنها قالت قَدْ َء إَّ َرى أ ْس َما َما أ ، . فقَا َل يَا َعائِشةُ ِر ِم ْصبَاحاً # في بَ ْي ِت ال ُّزبَ ْي َسِهميَهُ ُ َسُّموهُ َحتهى أ ِ نُ . فَ يَ ِدِه ِف َس ْت َف ََ تُ ْمَرةٍ ب ِتَ َو َحَّن َكهُ ب َس َّماهُ َع ]. أخرجه الترمذي . ْبدَ هّللا،ِ 2. (4455)- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zübeyr'in evinde bir kandil görmüştü: "Ey Aişe dedi. Ben Esmâ'yı nifas olmuş (doğum yapmış) zannediyorum. Sakın çocuğa isim koymayın, ben isim koyacağım.!" Sonra ona Abdullah ismini koydu ve elindeki bir hurma ile de tahnîk yaptı." [Tirmizî, Menâkıb, (3826).][605] AÇIKLAMA: 1- Tahnîk: Yeni doğan çocuğa süt vermezden önce yapılan bir muameledir. Şöyle ki hurma ağızda gevilir, sonra bu hurma gevişi ile çocuğun damağı ovulur. Böylece bebeğin midesine ilk giren şey hurma suyu olur. Bu, müstehabdır. Hadis, yeni doğan çocuğa isim koymak, tahnîk yapmak gibi muamelelerle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bizzat ilgilendiğini göstermektedir. 2- Abdullah İbnu Zübeyr, Resûlullah'ın baldızı olan Esmâ Bintu Ebî Bekr'in oğludur. Baba tarafından büyükannesi Safiyye Bintu Abdilmuttalib'tir -ki Resûlullah'ın halasıdır-. Hz. Aişe de teyzesidir. Annesi Esma'ya hamile olarak Medine'ye hicret etmiştir. Hicretten sonra hamile kaldığı da söylenmiştir. Abdullah, çok oruç tutan, geceleri çok kalkan, uzun uzun namaz kılan, şecâ'at sahibi bir kimsedir. Zamanını üçe taksim etmiştir: Bir gece sabaha kadar kıyam eder, bir gece sabaha kadar rükû eder, bir gece de sabaha kadar secde ederdi. Müslim İbnu Yennâk der ki: "Bir gün İbnu'z-Zübeyr bir rükûda bulundu, ben, o sırada Bakara, Âl-i İmrân, Nisa ve Mâide sûrelerini okudum, o hâlâ doğrulmamıştı." Cum'a'dan cum'a'ya hiç iftar etmeden oruç tuttuğu, açınca da cüz'î bir şey yediği belirtilir. Daha yedi veya sekiz yaşında iken babası onu Resûlullah'a biat etmeye getirmiş, Aleyhissalâtu vesselâm tebessüm buyurarak biat almıştır. Abdullah İbnu'z-Zübyer İfrikiye'nin fethinde bulunmuş ve gerçekleştirmiştir. Hz. Muâviye (radıyallahu anh) vefat edince, oğlu Yezîd'e biat etmemiş, Yezîd onu itaate getirmek için Müslim İbnu Ukbe'yi göndermiş, Müslim de Medine'yi muhasara etmiş ve Medineliler meşhur Harra vak'asını yaşamışlardır. İbnu'z-Zübyer'le savaşmak için buradan Mekke'ye hareket eden Müslim yolda ölmüş komutayı Husayn İbnu Nümeyr es-Sekûfî almış, Hicrî 64 yılında Zübeyr'i muhasara etmiştir. Bu muhasara sırasında Ka'be yakılmış ve bu yangında Hz. İbrahim'in İsmail'e bedel kurban ettiği koçun boynuzu da yanmıştır. Yezîd ölünceye kadar muhasara sürmüş, o zaman Huseyn, Abdullah'a -aralarında cereyan eden savaşta ölenlerin kanı heder olmak kaydıyla- biat etmeyi ve birlikte Şam'a gitmeyi ve orada hilafete oturtmayı teklif etmiş, ancak Abdullah: "Ben ölenlerin kanını heder edemem (cezasız bırakmam)" diyerek teklifi kabul etmemiştir. Husayn da: "Seni dâhi veya mâhir sayanı Allah çirkin kılsın. Ben seni hilafete çağırıyorum, sen ise beni katle!" demiştir. Yezîd'in ölümünden sonra Abdullah'a biat edilir. Hicâz, Yemen, Irak, Horasan ahalisi ona itaat eder. İbnu'zZübeyr, Abdulmelik İbnu Mervân babasından sonra başa geçinceye kadar hilafette kalır. Şam ve Mısır'ı disipline sokunca ordu hazırlar. Irak'a yürür. Mus'ab İbnu'z-Zübeyr'i katleder. Hicaz'a Haccac İbnu Yusuf'u (Haccac-ı Zalim) gönderir. Haccac Abdullah'ı Mekke'de muhasara eder. Yıl 72, Zilhicce, Ebu Kubeys dağına mancınık kurar. Ka'be' ye taş atmaktan çekinmez. Muhasara 73 yılının Cemadiyelâhire ayında Abdullah'ın şehid edilmesine kadar sürer. Abdullah hilafeti sırasında Ka'be'nin tamirini yeniler, Hıcr'ı ona dahil eder. Ancak şehid edildikten sonra, Abdülmelik İbnu Mervan Ka'be'yi önceki haline çevirtir ve Hıcr'ı binanın tekrar dışında bıraktırır. Abdullah İbnu'z-Zübeyr'in annesi Esma, bu vesile ile zikri gereken bir dirayet ve şecaat örneğidir. Haccac'la savaş sırasında oğlu Abdullah'a fevkalade destek vermiştir: Urve İbnu'z-Zübeyr anlatıyor. "Abdullah (radıyallahu anh)'ın katlinden on gün kadar önce, muhasara şiddet kesbetmişti. Abdullah'ın yanına annesi Esma müsellah olarak girer. Abdullah: "Ölümde rahat var!" der. Annesi: "Belki de bunu benim için temenni etmiş olmalısın! Ama ben senin iki tarafından biri bana getirilmezden önce ölmek istemiyorum: Ya öldürüleceksin, bu durumda sevabını ümid edip sabredeceğim, yahut da düşmanına galebe çalacaksın ve için huzur bulacak!" der. Abdullah güler. Öldürüldüğü gün gelince, annesinin yanına girdi. Annesi: "Ey oğlum, sakın ölüm korkusuyla onlardan nefsine züll getireceğinden korktuğun bir mütareke kabul etmeyesin. Allah'a yemin olsun izzetle gelecek bir kılınç darbesi, zilletle gelecek bir kamçı, darbesinden daha hayırlıdır" der. Abdullah dışarı çıkar, Ka'be'de, saldırganlarla kahramanca çarpışır. Hangi köşeye hücum etmiş ise oradaki Şamlı askerleri hezimete uğratır. Ancak Safa tepesi cihetinden gelen bir taş iki gözünün arasına isabet eder ve yıkılmasına sebep olur. Şamlılar başına toplanıp şehid ederler." Ya'la İbnu Harmele der ki: "İbnu'z-Zübeyr'in öldürülmesinden sonra Mekke'ye girdim. Annesi geldi. Uzun boylu, yaşlı bir kadındı. Gözleri kapanmıştı, başkası yediyordu. Haccac'a: "Bu suvariye inme zamanı gelmedi mi?" dedi. Haccac ona: "Münafık (oğlun) mu?" dedi. Esma: "Hayır, vallahi o münafık değildi, bilakis çok oruç tutan, geceleri çok kalkan, (günlerce iftar etmeksizin) oruç tutan bir kimseydi" dedi. Haccac: "Çekil buradan, sen bunamış bir ihtiyaresin!" diye bağırdı. Esmâ: "Hayır, vallahi bunamadım! Ben muhakkak ki Resulullah'ın şöyle söylediğini işittim: "Sakif'ten bir yalancı, bir de mübir (insanları helak eden, yakıp yıkan) çıkacak." Yalancıyı gördük, mubir'e gelince, o mübir de sensin." Esma, yalancı sözü ile Muhtar İbnu Ebî Ubeyd'i kastediyordu." Abdullah İbnu'z-Zübeyr İbnu Hacer'e göre 73 senesinin Cemâdi'l-Ulâ ayında şehid edilmiştir, (radıyallahu anh).[606] * BİLAL İBNU RABAH (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6614 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َر ـ عن أبى هريرة َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ قَا َل :# تَهُ ْ يَا ِب ََ ُل في ا” َحِدهثَنِى بَأ ْر َجى َع َم ٍل َعِمل ْس ََِم َمْنفَعَةً ِة َجنَّ ْ َّي في ال ْي َك بَ ْي َن يَدَ َخ ْش َف نَ ْعلَ ْيلَةَ َّ ِى َسِم ْع ُت الل فقَ : ُت في ا ِع . ا َل ْندَ َك فإنه ْ َم ” ا َعِمل ِيَ ِم ْن أنه ًَ أ ْرجى ِعْنِدى َمْنفَعَةً َ ْسِم َعم ْي َّ َصل ٍر إَّ َها ْو نَ ْي ٍل أ في َسا َع ٍة ِم ْن لَ تَاماً ِي َط ََ َّه ُر ُط ُهوراً أتَ ه َصل ُ ُّط ُهو ِر َما ُكِت َب ِلي أ ْن أ ُت بذِل َك ال ]. أخرجه الشيخان . 1. (4456)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ey Bilal! İslâm olalıdan beri işlediğin ve sen çok menfaat ümid ettiğin ameli bana söyler misin? Çünkü ben, bu gece (rüyamda), cenette ön tarafımda senin ayakkabılarının sesini işittim!" Bilal şu cevabı verdi: "Ben İslam'da, nazarımda, daha çok menfaat umduğum şu amelden başkasını işlemedim: Gece olsun gündüz olsun tam bir temizlik yaptığım (abdest aldığım) zaman, mutlaka bana kılmam yazılan bir namaz kılarım." [Buharî, Teheccüd 17; Müslim Fezailu's-Sahabe 108, (2458).][607] َكا َن ُع و ُل َمُر َر ِض َي ـ وفي رواية للبخاري عن جاب : [ هّللاُ ٍر ـ6614 ـ2 قال ِدَنَا، يَ ْعنِى ِب ََ ًَ َع : ْنه يَقُ َوأ ْعتَ َق َسيه ِدُنَا ْكٍر َسيه أبُو بَ َر ِض َي هّللاُ ْي َع ].« َك ْنهما َح » ْش َف َن ْعلَ ْى تَ ْحِري َكُهَما أ . 2. (4457)- Buhari'nin bir rivayetinde Hz. Cabir (radıyallahu anh)'tan şu rivayet kaydedilmiştir: "Hz. Ömer (radıyallahu anh) derdi ki: "Ebu Bekir, efendimizdir, seyyidimizi azad etmiştir." Bundan, Bilal (radıyallahu anh)'ı kastederdi." [Buharî, Fezâilu'l-Ashab'ın-Nebi 23.][608] AÇIKLAMA: 1- Bilal İbnu Rabah, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, Bilal-i Habeşi olarak bilinen meşhur müezzinidir. İlk müslümanlardandır ve inancı için Habbab İbnu'l-Eret, Ammar İbnu Yasir gibi en çok işkence çekenler arasında yer alır. Resulullah'ın hususi sevgi, iltifat ve takdirine mazhar olmuş bahtiyarlardandır. 2- Birinci hadisteki, Hz. Bilal, "kılması yazılan namaz" tabiriyle, farz ve nafile, hepsine şamil olacak bir ifadeye yer vermiş olmaktadır. İbnu't-Tin der ki: "Bilal böyle itikad etmektedir, çünkü Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan namazın en efdal amel olduğunu, sırrî yapılan amelin cehrî olandan efdal olduğunu öğrenmişti. Bu açıklama ile, zikredilenin dışında salih amel zikredecek olanın zikri ortadan kalkar. Zahir olan şu ki, Bilal'den sorulmuş olan en ümid verici amellerden murad, nafile amellerdir. Çünük farz olanların efdal olacağı açıktır."[609] 3- Bazı Fevaid: * Hadis, ibadet için vakit tayini hususunda içtihadın caiz olduğunu gösteriyor. Çünkü Hz. Bilal, zikredilen ibadeti şahsi istinbatı ile yapmış, Resulullah da bunu tasvib etmiştir. * İbnu'l-Cevzî: "Hadiste, abdestin arkasınadan namaz kılmaya teşvik var ta ki abdest, maksaddan hali kalmasın" der. * Salihlere, Allah'ın kendilerine hangi salih amelle hidayet nasib ettiği sorulabilir. Böylece, bu amellere başkalarının da uyması sağlanmış olur. * Şeyh, başkasını da teşvik maksadıyla tilmizine, güzel olan amelinden sorabilir. Güzel olmayan amelinden sormaz, ondan nehyeder. * Bu namazın mekruh vakitlerde de kılınabileceğine istidlal edilmiştir. Çünkü hadiste mutlak bir üslubla: "Her vakitte..." denilmiştir. Nitekim, rivayetin başka vecihleri bu hususta daha sarihtir: "Bana bir hades ârız oldu mu hemen anında abdest alırım" veya "Abdestim bozulunca mutlaka abdest alır iki rek'at namaz kılarım." Bu ifadeler, hadesi abdestin, abdesti de iki rek'at namazın takip ettiğini ifade eder, vakit ne olursa olsun. * Devamlı abdestli olmak müstehabtir. Bunun mükafaatı cennete girmektir. Çünkü bir hadise göre, kişi yatıncaya kadar abdestli olur. Böylece geceye girerse ruhu yükselir ve Arş'ın altında secde eder. Şu halde bu sevap, zikredilen amel sebebiyle olmaktadır. Bu hadis "Kimse ameliyle cennete giremez" hadisine muhalif değildi. Çünkü bu sonuncu hadisle "Yaptığınız ameller sebebiyle cennete girin" (Nahl 32) âyeti arasını te'lifte şu meşhur mülahaza söylenmiştir: "Cennete giriş Allah'ın rahmetiyledir, fakat orada elde edilecek derece amele tabidir." Hâdise rüyada cereyan etmiş olmalıdır. Çünkü, cennete dünyada iken girmek kimseye nasip olmaz. Rüya da olsa, rivayet Hz. Bilal'in faziletine delildir. Çünkü peygamberlerin rüyası vahiydir. Bilâl'in Resûlullah'tan önde yürümesi yakaza halindeki adetinden ileri gelir. Çünkü Hz. Bilâl, yolda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın önünde yürürdü. Şu halde aynı hali rü'yada da görmüş oldu. Bundan Bilâl' in cennete Aleyhissâlatu vesselâm'dan önce gireceği istidlal edilemez. Çünkü daima tâbi olma makamındadır. Resûlullah, bu hadisleriyle Bilâl' in hayatı boyunca bu hal üzere devam edeceğini müjdelemiş olmaktadır ki, bu, Bilâl (radıyallahu anh) için büyük bir menkîbe, fevkalâde bir şereftir. * Hadis, Mutezile'nin iddiası hilafına cennetin halen mahluk ve mevcut olduğuna delildir. 4- Hz. Bilâl'in hayatıyla ilgili bir kısım teferruata daha önce yer verdiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz (8. cilt, 351-354). 5- İkinci hadiste Hz. Ömer'in, Hz. Bilâl için "efendimiz" demesi, onun Hz. Ömer'den efdal olduğunu ifade etmez. Alimler, Hz. Ömer'in bunu tevazû gereği söylemiş olabileceğini belirtirler. Bilâl, seyyidlerden olsa da seyyidliğin efdaliyet gerektirmediği söylenmiştir. [610] * UBEY İBNU KA'B (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6614 ـ5 هّللاُ َعْنه قال ِن َك ْع ٍب َر ِض َي قَا َل # ’ُ هّللاُ َعْنه َر ـ عن أن ٍس َر ِض : [ ُسو ُل هّللاِ هى ْب َمَر بَ : ُك ِن إ َّن هّللاَ أ ْم يَ ْي َك لَ َعلَ َ َرأ نِى أ ْن أقْ ِكتَا ِب ْ ُروا ِم ْن أ ْه ِل ال ِذي َن َكفَ ال . قَا َل: َك؟ قَا َل َّ َو َس َّمانِى هّللاُ تَعالى لَ ُّي َر ِض َي نَعَ ْم. هّللاُ َعْنه : بَ ُ َى أ فَبَك ]. أخرجه الشيخان والترمذي . 1. (4458)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh)'a: "Allah bana, Lemyekünillezine keferû'yu sana okumamı emretti!" demişti. Ka'b: "Yani Allah Teâla Hazretleri benim ismimi size zikir mi etti?" diye sual etti. Aleyhissalâtu vesselam: "Evet!" buyurdular. Bunun üzerine Ubey (radıyallahu anh) ağladı". [Buhârî, Menâkubu'l-Ensar 16, Tefsir, LemYekun 1; Müslim, Fezailu's-Sahabe 122, (799); Tirmizî, Menâkıb, (3894).][611] AÇIKLAMA: 1- Übey İbnu Ka'b İbnu Kays el-Hazreci en-Neccârî el-Ensârî: Ensar'ın ilk müslümanlarındandır. Akabe biatına katılmıştır. Bedir ve diğer gazvelerin hepsine Resulullah ile birlikte iştirak etmiştir. Übey kaza yönüyle de öndedir. Mesrûk der ki: "Resûlullah'ın Ashabı içerisinde kaza ehli altı idi: Ömer, Ali, Abdullah, Ubey, Zeyd ve Ebu Musa." Ubey, Resûlullah Medine'ye geldiği zaman kâtiplik yapan ilk kimse olmuştur. Mektupların sonuna: "Bunu falan oğlu falan yazdı" diye not düşme işini de ilk o başlatmıştır. Sadedinde olduğumuz hadiste Ubey İbnu Ka'b, Resûlullah'a Allah ismimi zikretti mi, yoksa "Ashabından birine oku" dedi de sen mi beni tercih ettin? mânasıda Resûlullah'a sual tevcih etmiştir. Resûlullah, Cenab-ı Hakk'ın onu ismen zikrettiğini ifade edince, bu mazhariyete şükretmede kusur mu işlerim diye endişesinden veya böyle mazhariyetin verdiği ferah ve sürurdan ağlamış olmalıdır. İnsan bazı kere de neşesinden, sevincinden ağlar. Übey İbnu Ka'b'a Resûlullah'ın arzı, Übey'in Aleyhissalâtu vesselâm'dan kıraatı öğrenmesi ve o hususta hazâkat kazanması içindi. Ayrıca hadiste, Kur'ân'ı arzetmenin sünnet kılınması, Übey İbnu Ka'b'ın faziletini ilan, Kur'ân'ın hıfzında ve kıraatında üstünlüğünü ve otoritesini beyan gibi başka maksadlar da var. Hadisten ayrıca, ehlinden ilim alırken kendi dûnunda bile olsa, talibin tevazû göstermesinin meşruiyeti anlaşılmıştır. Kurtubî, Lemyekunillezine keferû suresinin zikredilmede imtiyazlı kılınmasını, onun muhtevasıyla açıklar: "Çünkü der, o sûre tevhid, risalet, ihlas ve peygamberlere inen suhuf ve kitaplara da şamildir, namaz, zekât, meâd (ahiret), cennet ve cehennem ehlinin kısaca zikirleri var." Ubey İbnu Ka'b Hicrî 30 yılında vefat etmiştir. 32'de vefat ettiği de söylenmiştir. Başka rakamlar da ileri sürülmüştür, (radıyallahu anh).[612] * EBU TALHA EL-ENSARÎ (RADIYALLAHU ANH) َي ـ6614 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َء َر ُج ٌل الى َر ُسو ِل ـ عن أبى هريرة َر ِض : [ هّللاِ َج .# ا فأ ْر َس َل الى بَ ْع ِض نِ َس . إنه . ائِ ِه ِى َم فقَا َل: ْج ُهودٌ فقَال : َ ْت َح هقِ َما ِعْندَنَا إَّ ْ ِال َك ب ذى بَعَثَ َل ذِل َك َّ ْ َما ٌء. ْخ َرى؛ فقَالَ ْت ِمث وال ُ َّم أ ْر َس َل إلى أ ُ َي ْر َح ُمهُ هّللاُ ِ ث . فقَا َل :# فُهُ َ َر . ُج ٌل ِم َن َم ْن يُ َضيه فَقَام َر ِض َي ا’ هّللاُ َعْنه فَقَا َل َحةَ ْ ِر يُقَا ُل لَهُ أبُو َطل َصا ِ ِه الى َر ْحِل ِه ْن : َق ب َه ْل : ِعْندَ ِك َش ْى ٌء؟ فقَالَ ْت ْمَر : أنَا يَا . فقَا َل ” أتِ ِه َر ُسو َل هّللا،ِ فَاْن َطلَ قُو َت ِصْبيَانِى ِ قَ : يَ ِدِه ِليَأ ُك َل فَقُو ََ إ . ا َل َّ ِري ِه أنَا نَأ ُك ُل فإذَا أ ْهَوى ب ِهْم فإذَا دَ َخ َل َضْيفُنَا فَأ هِو ِمي َّم نَ َش ْىٍء ثُ ِ ِهْم ب ِِلي ه َك ْي فَعَل ِ ِمي إلى ال َّس َراج ْطِفي ِه تُ . َت ْصِل ِحي ِه فَأ ْ ِن فَفَعَل ِويَ ْي َوأ َك َل ال َّضْي ُف َوبَاتَا َطا ْعدُوا َوقَ َع ِج َب هّللاُ َّما أ ْصبَ َح َغدَا َعلى َر ُسو ِل هّللاِ .# فقَا َل لَهُ # لَقَدْ ، . فَلَ ِم ْن ِصنِيعُكَما بَ َضْيِف ُكَما ِر َحةَ بَا ال . هُ تعالى ْ ُ ِ ِهْم فَنَ َز َل قَ : َخ ْول ْو َكا َن ب َولَ ِس ِهْم َويُؤثِ ُرو َن َعلى أْنفُ َصةٌ َصا ]. أخرجه َجائ ُع الشيخان.«المجهودُ» َمْهُزو ُل ال ْ ال . ُه ْف ِط ْر فَ ْم يُ َولَ ُم َّطْف ِل» ال َّصائِ َ و«تَعلي ُل ال َوإذَا نَام َعْنه،ُ َص ْرفُهُ َرادُ َع َّما يُ َو َص ْرفُهُ ْمِنيَتُهُ َوتَ َوتَ ْس ِويفُهُ َو ٍو ْعدُهُ .و« َو َطا َصةُ َصا ال َخ » َجةُ والفاقَةُ ال . َحا 1. (4459)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Ben açlıktan bitkinim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm derhal hanımlarından birine (adam) (gönderip yiyecek istedi. Ama kadın): "Seni hak ile gönderen Zâüt-ı Zülcelâl'e yemin olsun yanımızda sudan başka bir şey yok" diye cevap verdi. Aleyhissalâtu vesselâm bunun üzerine diğer bir kadına gönderdi. O da aynı şeyi söyledi. Aleyhissalâtu vesselâm sonunda: "Bu (bitkin) açı kim misafir edip (doyurursa) Allah ona rahmet edecektir!" buyurdu. Ensardan Ebu Talha (radıyallahu anh) denen birisi kalkıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben misafir edeceğim!" buyurdu ve onu evine götürdü. Evde hanımına: "Yanında yiyecek bir şey var mı." diye sordu. Hanım: "Hayır, sadece çocukların yiyeceği var!" dedi. Bunun üzerine hanımına: "Sen onları bir şeylerle avut, sonra da uyut. Misafirimiz girince, ona sanki yiyormuşuz gibi görünelim. Yemek için elini tabağa uzatınca lambayı düzeltmek üzere kalk ve onu söndür!" diye tenbihatta bulundu. Kadın söylenenleri yaptı. Beraberce oturdular. Misafir yedi. Karıkoca geceyi aç geçirdiler. Saban olunca Aleyhissalâtu vesselâm'a geldiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ebu Talha'ya: "Dün gece misafirinize olan davranışınız sebebiyle Allah Teâla Hazretleri taaccüp etti (ve güldü)!" buyurdu ve şu âyet-i kerime nazil oldu. (Meâlen): "...Ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları kendi nefislerine tercih ederler" (Haşr 9). [Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 10, Tefsir, Haşr 6; Müslim Eşribe 172, (2054).][613] AÇIKLAMA: 1- Bu hâdise, fetihlerin başlamadığı ilk yıllarda cereyan etmiş olabilir. Çünkü İslâm'ın ilk yıllarında fukaralık fazla idi. Başta Resûllah (aleyhissalâtu vesselâm) olmak üzere, Ashâb'tan birçoğunun yiyecek ve hatta giyecek yönüyle darlık çektiklerini ve hatta karınlarına taş bağladıklarını biliyoruz. 2- Buradaki Ebu Talha'nın şahsiyeti hususunda şârihler ihtilâf etmiştir. Bazıları, bunun Sâbit İbnu Kays İbnu Şemmâs (radıyallahu anh) olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü benzer bir hâdisede ismi geçmektedir. ancak İbnu Hacer bunu hâdisenin taaddüdüne hamleder. Bazıları bunun, Ebu Talha Zeyd İbnu Sehl olduğunu söylemiştir. Hatibu'l-Bağdâdî, bunun meşhur olduğunu, dolayısıyla hakkında "Ebu Talha denen bir Ensarînin..." tabirini kullanılmasının makul olmayacağını, bir de Zeyd İbnu Sehl'in, en çok malı olanlar arasında yer alması sebebiyle böyle bir vak'anın başından geçmesinin düşünülemeyeceği mülahazasıyla, hadisteki Ebu Talha'nın Zeyd İbnu Sehl olmaması gereğine hükmetmiş olmalıdır. Fakat İbnu Hacer bu gerekçeleri zayıf bulur. Keza İbnu Beşkevâl de herhangi bir rivayete dayanmaksızın bunun İbnu Abdullah İbnu Ravâha olduğunu söylemiştir. Hadisi rivayet eden Ebu Hüreyre'nin kendisi olduğunu söyleyen de olmuştur. İbnu Hacer buradaki Ebu Talha'nın kim olduğu hususunda açık bir beyanda bulunmaz ise de, Zeyd İbnu Sehl olduğu kanaatını ihsas eder. 3- Hadiste ifade edilen "Allah'ın taacüb etmesi ve gülmesi" mecâzidir. Allah'a nisbet edilen bu iki bereşrî hal ile kastedilen şey, karıkocanın yaptığından Allah'ın râzı olduğunu belirtmektir. 4- Âyet-i kerimenin nüzûlüne sebep olan hâdisenin zikredilen vak'a olduğu umumiyetle kabul edilmiş olmakla beraber, İbnu Merduye bir başka hâdise daha kaydeder: İbnu Ömer'in anlattığına göre, bir adama bir koyun başı hediye edilir. Adam bunu, kardeşim falanca, buna benden daha muhtaç diye bir başkasına hediye eder. O da aynı düşünce ile bir başkasına hediye eder. Böylece kelle tam yedi el değiştirdikten sonra birinci adama geri gelir. Bunun üzerine âyet nâzil olur. İbnu Hacer, âyetin bu sebeplerin hepsi için nâzil olmuş olabileceğini belirtir. 5- Ebu Talha'ya gelince: Bu zât Zeyd İbnu Sehl İbni'l-Esved İbni Harâm el-Ensârî el-Hazrecî'dir. Akabe ve Bedr'e iştirak etmiştir. Nakib' dir. Annesi Ubâde Bintu Mâliktir. Künyesi ile meşhurdur. Hz. Enes'in annesi Ümmü Süleym'in ikinci kocasıdır. Hicretten sonra, Resûlullah Ebu Talha'yı Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah (radıyallahu anhüma) ile kardeşlemiştir. Ebu Talha, Resûlullah'ın bütün gazvelerine katılmış, bilhassa Uhud'da Resûlullah'ı himaye hususunda büyük kahramanlık göstermiştir: Resûlullah'ın önüne geçmiş, önden gelecek her çeşit darbeye karşı kendi sinesini siper etmiştir. Ashab arasında atıcılık ve şecâatiyle ün alanlardandır. Huneyn savaşında yirmi müşrik öldürüp seleb'lerini aldığı rivayet edilir. Uhud'da Resûlullah'ın önünde ok attıkça, Resûlullah doğrulup, hedefe ulaşıp ulaşmadığına bakmıştır. Aleyhissalâtu vesselâm: "Ebu Ubeyde'nin ordu içerisinde sesi yüz kişiye bedeldir" buyurmuştur. Ümmü Süleym'e evlenme teklifi yapınca şu cevabı alır: "Ey Ebu Talha, senin gibi birisinin telifi reddedilmez. Ancak sen kâfirsin ben ise müslüman. İslâm'a gir, bu senin mehrin olsun, bensenden mehir olarak başka bir şey istemiyeyim." der. Kabul eder, müslüman olur. Resûlullah'ın kabrini kazan ve defneden Ebu Talha olmuştur. Ebu Talha, Resûlullah hayatta iken, hayatı hep gazvelerle geçtiği için oruç tutamaz. Resûlullah vefat ettikten sonra kırk yıl ara vermeden oruç tutar, sadece bayramlarda oruç tutmaz. Hicrî 51 yılında yetmiş yaşında olduğu halde vefat etmiştir. Başka tarihler de söylenmiştir. Rivayete göre, Beraet sûresini okuyup ًاَقَوثَ فً اَخف رواُ فِان âyetine gelince: "Görüyorum ki Rabbim beni gençken de yaşlı iken de cihada çağırıyor" der ve oğullarına, "Teçhizatımı hazırlayın!" emreder. Çocukları: "Siz Resûlullah'la birlikte, o ölünceye kadar savaştınız. Sonra Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'le de savaştınız. Artık senin yerine biz savaşalım (sen istirahat et, ibadet et)" derler. Ebu Talha ısrar eder, hazırlık yapar, gemi ile cihada çıkar. Deniz seferi sırasında ölür. Onu gömebilecekleri bir karaya, bir hafta boyu rastalayamazlar. Yedi gün sonra gömerler, cesedinde hiçbir değişme ve kokuşmanın olmadığı görülür. Medine'de vefat ettiği de söylenmiştir.[614] * SELMÂNU'L-FÂRİSÎ (RADIYALLAHU ANH) َر ُكْم ية:َ َت ََ # هِذِه اŒ َر ـ عن أب : [ ُسو ُل هّللاِ ِي هريرة َر ِض َي ـ6644 ـ5 هّللاُ َعْنه قال َغْي ْوماً ْوا يَ ْستَْبِد ْل قَ َّ َول َوإ ْن تَتَ . وا َم فَقَال : ْن ُ َض َر َب َما َن َر ِض َي يُ ْستَْبدَ ُل ب # هّللاُ َعْنه ِنَا؟ فَ ْ َعلى َم . ا َل ْن ِك ِب َسل َّم قَ ُ ث : ْو َكا َن ا ِيَ ِدِه لَ ْف ِسى ب ِذى نَ َّ َوال ْو ُمه،ُ َوقَ َريها ُّ ِالث ب َما ُن َمنُوطاً هذَا ”ي ِر َجا ٌل ِم ْن نَالَهُ لَ ُق بال َّش ْى ال » ِء َمنُو ُط فَا ]. أخرجه الترمذي.« ِر َس َّ ُمعَل ْ ال . 1. (4460)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu âyeti okumuştu. (Meâlen): "Siz Allah yolunda bağışta bulunmaya çağırılan kimselersiniz. Fakat içinizden bazıları cimrilik eder. Cimrilik eden ise, kendi zararına cimrilik etmiş olur. Allah ganîdir; muhtaç olan sizsiniz. Eğer yüz çevirirseniz,) O, sizin yerinize başka bir topluluk getirir ki, onlar sizin gibi Allah'a itaatsizlik etmezler" (Muhammed 38). (Orada bulunanlar): "Bizim yerimize kimleri getirebilir?" dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Selmân-ı Farisî'nin omuzuna vurdu, sonra da: "Bu ve bunun kavmi!" deyip sözüne devam etti: "Ruhum elinde olan Rab Teâla'ya yemin olsun! Eğer ilim, Süreyya yıldızına asılmış olsa Fâris'ten (yetişecek bir kısım) kimseler ona yine de ulaşırlar." [Tirmizî, Tefsir, Muhammed, (3256, 3257).][615] AÇIKLAMA: 1- Selmân-ı Fârisî (radıyallahu anh), İran asıllı bir sahabidir. Ramâhürmüz'dendir. Isfahan'ın Cey şehrinden olduğu da söylenmiştir. Künyesi Ebu Abdillah'tır. Selmânu'l-Hayr diye bilinir. Resûlullah'ın mevlası (azadlısı)dır. Nesebi sorulduğu zaman Selman İbnu İslâm diye cevap vermiş; İslâm'da, imanda, peygamber sevgisinde fani olmuş bir bahtiyardır. Müslüman olmazdan önce, İran'da iken mecusî idi ve ateş tapınağında hadimlik yapıyordu. Hıristiyanlarla karşılaşınca mecusiliği bırakıp hıristiyan olur ve hıristiyanlığın aslını Şam'da aramak üzere yola çıkar. Orada manastırda bir müddet kalır, arayışına devam ederek Musul'a gelir. Bir müddet de orada ruhbanların yanında kalır. Tavsiye üzerine Ammuriye'ye gelir. Orada yaşar, mal besler, servet edinir. Hep Hakk'ın arayıcısıdır. Yanında kaldığı rahip alim, ölümüne yakınca, "Hz. İbrahim'in dini Haniflik üzerine, hurmalıklı bir yerden yeni bir peygamber çıkacağını, onu bulmasını" tavsiye eder. Bu çıkacak şahsın bazı alametlerini, peygamberlik mührü taşıdığını vs. haber verir, hediye alıp sadaka kabul etmeyeceğini de söyler. Alim kişi ölünce, bu tavsiye ile, Araplardan müteşekkil bir kafileye katılarak Vâdi'l-Kura'ya gelir. Maalesef yanındakiler onu orada "köle" diye bir yahudiye satarlar. Hurma ağaçlarını görünce aradığı memleketin orası olduğuna hükmeder. Orada bir müddet ikamet eder. Benî Kureyza'dan bir yahudi gelir ve onu satın alır. Medine'ye getirilir. Medine'yi görünce Ammuriyeli âlimin tavsifinden tanır, aradığı şahsın oradan çıkacağına hükmeder. Bu esnada Hz. Peygamber zuhûr eder, ama Selmân, Hicrete kadar ondan gafil kalır. Medine'ye Mekke'den gelen birisinin peygamberlik iddiasında olduğunu işitince, derhal ilgi kurar. Bir miktar hurma alarak Kuba köyüne gider, hurmayı sadaka olarak bu yeni gelen misafire vermek ister ama O, getirdiği sadakayı ashabına verir ve kendisi yemez. Selman kendi kendine: "Bu, birinci alamet!" der ve ayrılır. Tekrar bir miktar hurma ile gelir ve "Bu hediyemdir" diyerek takdim eder. Aleyhissalâtu vesselâm hurmadan yer ve ashabına da yemelerini emreder. Selmân: "Bu ikinci delil" der, kendi kendine. Sonra bir cenaze merasimi sırasında sırtındaki peygamberlik mührünü de görür, üzerine kapanıp öper ve ağlar. Aleyhissalâtu vesselâm yanına oturtur, konuşurlar. Selmân hayat hikâyesini anlatıverir. Müslüman olan Selmân kölelik sebebiyle Bedir ve Uhud'a katılamaz. Resûlullah, efendisiyle mukâtebe yapmasını söyler. 300 hurma fidanı dikmek ve 40 okiyye altın vermek üzere mukâtebe yapar. Ashab ona hurma fidanı temininde yardımcı olur. Resulullah da dikimde yardımcı olur. İstenen altın da temin edilir. Hürriyetine kavuşan Selmân, Hendek savaşına Reshulullah'la katılır. Sadece katılmakla kalmaz, Hendek yoluyla şehri koruma fikrini o telkin ve tavsiye eder. Hendek'ten sonra yapılan bütün gazvelere katılır. Aleyhissalâtu vesselâm da muvafık bulur. Resûlullah, Selmân'ı, Ebu'd-Derdâ ile kardeşler. Selmân İslâm'ın tebliğinde, neşrinde elinden gelen gayreti geri bırakmamıştır. İran'ın fethinde ırkdaşlarına karşı seferlere katılmış hatta kamutanlık yapmıştır. Resûlullah onun ihlasını takdir eder ve onu severdi. Bir hadislerinde: "Cennet üç kişiye iştiyak duymaktadır: Ali, Ammâr ve Selmân" buyurmuştur, ayrıca onun Ehl-i Beyt'ten olduğunu söylemiştir. Selmân Ashab'ın en zahid, en faziletli en hayırlılarındandır. Resûlullah'a yakınlığı vardır. Resûlullah'la geceleyin günlük hususî görüşme saati vardır. Hz. Ali'ye Selmân'dan sorulunca: "Evvelki ve ahirki ilmi bilir, tükenmez bir denizdir, Ehl-i Beyt'tendir" diye cevap vermiştir. Selman, Resûlullah'tan sona Irak'a yerleşir. Kardeşi Ebu'd-Derdâ da-Şam'a. Ebu'd-Derdâ Selman'a yazdığı mektupta: "Senden sonra Allah bana mal ve evlad nasib etti. Mukaddes beldeye yerleştim" der. Selman verdiği cevapta: "Bana, Allah'ın mal ve evlad verdiğini yazıyorsun. Bil ki esas olan hayırdır, hayır ise ne mal ne de evlat çokuğundadır. Hayır, ilmin artmasıda, amelinin sana fayda vermesindedir. Bana Mukaddes Belde'ye yerleştiğini yazıyorsun. Bilki belde, kimse için amelde bulunmaz. Ahireti görüyormuşsun gibi çalış ve nefsini ölülerden addet" buyurur. Kendisine bağlanan beşbin dirhemlik tahsisatı alır almaz fakirler arasında dağıtır, kendi eliyle kazandığından yerdi. Hurma dalından eşya dokuma sanatını biliyordu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Selmân'ın teklifini kabul ederek hendek kazımını emrettiği zaman Ashab, Selmân'ı daha iyi takdir eder ve Ensâr'la Muhacirûn "Selmân bizdendir" diye aralarında paylaşamazlar. Resûlullah araya girip: "Selman bizden, Ehl-i Beytt'tendir!" buyurur ve ihtilafı halleder. Selmân'ın İslâm'daki yüce yerini anlamaya, bu yeterli bir menkîbedir. Selmân (radıyallahu anh)'ın da vefat tarihi ihtilaflıdır. Hz. Osman (radıyallahu anh)'ın hilafetinin sonunda, Hicrî 35'te vefat etmiştir. Hz. Ömer devrinde öldüğü de söylenmiştir. Bazı rivayetler 250 ve hatta 350 yıl yaşadığını belirtir, (radıyallahu anh)
|
| Bugün 411 ziyaretçi (754 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|