 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
XXXXXX
Gençleri sen yetiştirmezsen başkası kapar!
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
04 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Önceki yazıda gençlere dava bilinci aşılamanın ehemmiyetine dikkat çekmiştik…
Yıllardır yazıyoruz, gidişat ortada… Her yıl, bir öncekini aratıyor.
Başıboşluk, sokaklarda kendini gösteriyor zaten.
Türkiye’deki kadar hoyratça çıplaklığı Avrupa’da görmezsiniz.
Kafasına tas geçirmiş gibi basmakalıp tıraşlı oğlanların içine düştüğü uyuşturucu ve suç bataklığı bir başka dert.
Şımarık zengin züppelerinde aşina olduğumuz istikametsizlik, doyumsuzluk ruhsuzluğu, artık toplumun her katmanında karşımızda.
Saygı, edep, vefa, dürüstlük, doğru sözlülük, cefaya katlanma, yardımlaşma, kadirşinaslık, hatırnazlık…
Bunlar, zayıflayan değerlerimiz.
Ne yazık ki, dünyasını kurtarma telaşına düşen günümüz insanının gündeminde bunlar ya hiç yok ya da çok gerilerde…
Sonra ne oluyor?
Gün geliyor, bunlarla ilgili hiçbir dert edinmediği evladının düştüğü durumla yüzleşiyor ebeveynlerimiz…
Aile içi saygı ve sevginin bile menfaate bağlı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya gelindiğinde “Nerede hata yaptık?” sorgulaması başlıyor ama, zaten iş işten çoktan geçmiş oluyor.
***
İnternet ve sosyal medyanın şimdiden bu denli etkilediği kuşaklar, eşiğinden geçtiğimiz yapay zekâ ve robotlar çağının hâkimiyetini kurmasıyla acaba ne hâle gelecek?
İnsani değerlerin silindiği toplumlar ve bunu oluşturan bireyler neyle ayakta kalabilecek?
Bakın, dünya felakete gidiyor...
Bizi biz yapan şeylerin kıymetini bilmezsek, bugünleri de arayacağız.
Doğa boşluk kabul etmez; biz doldurmazsak, kötülük doldurmaya devam edecek.
Hep öyle olmadı mı zaten?
Tarihimizi, kültürümüzü, örf ve âdetimizi, toplum değerlerimizi, ehl-i sünnete uygun olarak dinimizi doğru biçimde gençlerimize öğretebilseydik, onları ateistlerin, komünistlerin, reformistlerin, Şia’nın, Selefilerin ve Vehhabilerin eline düşmekten kurtarmaz mıydık?
Gençleri sahipsiz bırakınca; PKK, FETÖ, DHKP-C, DEAŞ gibi terör örgütlerine, sokak çetelerine, zehir tacirlerine, fuhuş sektörüne, LGBT gibi kötülükleri yaymak için örgütlenmiş masonik yapılara gün doğdu.
Asırlarca dünyaya hükmetmiş bir medeniyetin içine düştüğü bu durum, trajiktir.
“Tarihiyle, kültürüyle bağını koparmış, ‘dava’sız yetişen gençlik tehlikedir” derken, işte tam da bundan bahsediyorduk.
Temel değerleri öğretilmemiş bir gençlik ya eğlence diye bataklığa düşer, ya İslam’dan uzaklaştırılıp kökleriyle bağını koparır, yahut birileri ‘din’ adı altında alır mezhepsizliğe, reformist sapkınlığa, radikal Selefi-Vehhabi çizgiye, tekfirciliğe taşır.
Yalova’da üç polisimizi şehit eden DEAŞ’lı teröristler gibi…
Türkiye’deki Selefi tehdidini gazetemizden daha çok gündeme getiren yoktur herhâlde.
Altı yıl önce, yine bu köşedeki bir makalemizde şunları not düşmüştük;
“FETÖ belasından sonra coğrafyamızda en büyük tehdidi oluşturan Selefi, Vehhabi ve Şia akımlarına, birilerini rahatsız etme pahasına yıllardır ısrarla vurgu yapıyoruz.
Ve üstüne basa basa diyoruz ki: Asırlarca hilafet sancağını taşımış bir milletin içine düştüğü bu durumun izahı nedir?
İslamiyet’le ilk şereflenenlerden olan, asırlarca dinimize büyük hizmetler yapan bu asil millet, nasıl bir boşluğa sürüklendi ki, bugün ucu dışarıda sapkın akımların tuzağına düşmekte?
Ehl-i sünnet yoluna aykırı biçimde sünneti, dört hak mezhebi, Anadolu irfanının ana damarını oluşturan Matüridi-Hanefi çizgiyi inkâr eden zihniyet bizim topraklarımıza nasıl ve kimler tarafından taşındı?
Söyleyeyim; “İslamiyet’i günün şartlarına göre yeniden yorumlamak gerekir” diyen bozuk fikirli sözde din adamları ve akademisyenler aracılığıyla…
Selefiliği mezhep olarak din dersi kitaplarına koydurmayı başaran aklı çözemezsek, FETÖ gibi AK Parti’nin ve Cumhurbaşkanı’mız Erdoğan’ın başına da bela olacakları muhakkak.
“Kim Ehl-i sünnetin dışına çıkıyorsa FETÖ ile aynı amaca hizmet eden ahtapotun öteki kollarıdır” diyoruz, diyoruz kimseye laf anlatamıyoruz.
Çünkü mesele FETÖ metö meselesi değil…
Arkada daha derin bir akıl çalışıyor ve hepsi aynı hedefe hizmet ediyor.
***
Sözde ‘cihatçı’ bu örgütlerin Irak’ta, Suriye’de ve başka isimler altında girdikleri diğer ülkelerde camileri bombaladığına, İslam büyüklerinin kabirlerini yıkıp tahrip ettiklerine şahit olduk.
Bunlar, Osmanlıyı Arap coğrafyasından atmak ve İslam dünyasından Ehl-i sünnetin izlerini silmek için Batı tarafından kurulup büyütülmüş, kanlı diktatörlüklerin maşaları.
Bugün İsrail’e hizmetkâr oldukları daha aşikâr görünen Suudi Arabistan, BAE gibi ülkelerin, İslam coğrafyasını fikrî alanda da zehirlemek için istihbarat örgütleri kanalıyla ellerinden geleni yaptıkları muhakkak.
Son birkaç asırdır coğrafyamızda dönen dolapların devamıdır izlediğimiz…
***
Bir tarafta gençleri dinden uzaklaştırmak, Marksist terör örgütlerinin kucağına, böylece Batı’nın ve İsrail’in uşaklığına sürüklemek için yürütülen çalışmalar…
Öbür tarafta sözde din adına örgütlenen, ancak yine Batı’nın ve İsrail’in uşağına dönüştürülen yığınlar.
Karşımızdaki akıl, böylesine sinsi, böylesine tehlikeli…
Problem şu ki, biz bu tehlikenin ne kadar farkındayız ve bunun önünü kesmek, özümüzü korumak için ne yapıyoruz?”
***
İşte 6 sene önce yazdığımız satırlar ve bugün konuştuğumuz tablo…
Asıl soru ise şu; elin oğlu farklı maskeler altında tarlamızı sürerken, biz ne yapıyoruz?
Maalesef öyle çorak bir zamandayız ki, bunu anlayacak insan sayısı da, anlatacak âlim sayısı da çok az…
İyi olan ise son yıllarda tehlikeye dikkat çekip doğruları çok daha yüreklice anlatan din adamlarının, akademisyenlerin, gazetecilerin sayısının artması…
Bunu görmek memnuniyet verici olsa da, yeterli değil.
Daha çok dava adamına, daha çok dava şuuruna sahip gençliğe ihtiyacımız var.
Bizim boşlukta bıraktığımız her gencimizi kötülük ahtapotunun bir kolu kapıyor çünkü…
Doğum kontrolü de bir darbeydi!
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
08 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti’ye kadar zihin kodlarımıza neyi işliyorlardı?
-Bir çocuk ideal, iki çocuk yeter…
-Üç mü? Ne gerek var?
Dört çocuk ve fazlası zaten ayıplanır, alay edilir, bu yüzden aileler olur olmaz herkese demeye çekinirdi.
Şimdi nereye geldik?
Doğurganlık hızımız 1,48’e düştü.
Avrupa’nın en düşük oranına yaklaşmışız, hatta Fransa’nın bile gerisine inmişiz.
***
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, önceki gün Darülaceze’nin Arnavutköy’de inşa edilen devasa yaşam şehrinde içine düştüğümüz vaziyeti anlattı.
Doğum hızında 2,1 nüfusun kendini yenileme sınırı…
2001’de bu oranda bizde 2,38 iken, şimdi çok çok altına düşmüşüz.
Bakan Hanım, “Bu sadece bir veri değil; ekonomiden sosyal yapıya, çalışma hayatından millî güvenliğe kadar pek çok alanı doğrudan etkileyen bir gelecek meselesi” dedi.
Aktardığı tablolara göre; Birleşmiş Milletler, mevcut eğilim devam ederse Türkiye nüfusunun 2100 yılında 25 milyona gerileyeceğini öngörüyormuş.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun senaryosuna göre ise 54 milyona.
Yani, en iyi ihtimal bile bizim için felaket demek.
Bu işin şakası yok…
En çok övündüğümüz, genç nüfusumuz değil miydi?
Yunanistan’a, İsrail’e “Tükürüğümüzle boğarız” diye efelendiğimiz güç…
Demek ki, hızla, elimizdeki bu gücü kaybediyoruz.
***
İsrail demişken…
New York’a her gittiğimde dikkatimi çekmiştir; kipalı Yahudiler boy boy çocuklarla geziyor etrafta…
Biri kucağında, öteki bebek arabasında, diğeri yanında…
Biz ise yaşlı, hasta Avrupalıların yolundayız…
Türkiye’de yalnız yaşayan insan sayısı 15 milyona ulaşmış.
Şu an evlerimizin yüzde 57,2’sinde hiç çocuk yok, bunu biliyor muyuz?
Peki bu gidişattan yarın üretim, savunma, sosyal güvenlik, kalkınma gibi alanlarda nasıl etkileneceğimiz belli değil mi?
Buyurun size çok ciddi bir beka meselesi daha.
Silahı yaparsın da, nüfusu, yetişmiş insan gücünü ne yapacaksın?
***
Şimdi birileri çıkıp, son birkaç yıldır ekonomide yaşanan sıkıntılara dikkat çekebilir -ki, haklılık payları olmakla beraber- bütün mesele bu değil.
Tek sebep ekonomi olsa, millî geliri bizden çok çok yüksek ülkeler benzer durumu yaşamazdı.
Ayrıca biz ilk defa mı ekonomik sıkıntı yaşıyoruz da tek gerekçemiz bu olsun.
Türkiye’nin her yerine gidin, köpek gezdirenlerin sayısındaki artışı görürsünüz…
Maalesef, yaşlısına bakmayıp, huzurevlerine yollayanların sayısı da hızla çoğalmakta.
Eskiden ana-babaya, ataya bakmamak ayıplanırdı, o da kalkmış görünüyor.
Demek ki asıl problem yokluk falan değil, çağın dayattığı konformist hayat.
Köyler de bu yüzden boşalmadı mı zaten?
Şehirde doğalgazlı evde ayağını uzatıp oturmak varken, tarlada, bağda, bahçede kim uğraşacak?
Tarla-bahçe olmayınca, şehirde çok çocuk nesine yarayacak?
Servisi, özel okulu, üniversitesi dert…
Sosyal medyada ekran kaydırmak varken, kim çok çocuk yapıp da başına iş açacak?
Çok sıkılırsa köpek alır, bıkınca da bir yere azıtır…
Çocuğu ne yapacak?
***
Bireyler üzerinden tablo böyle de, ülkenin geleceği açısından bakınca kazın ayağı öyle değil işte.
Yahudi nüfusu hızla artarken, Türklerin azalması bile neyi getirir, buyurun hesabını siz yapın.
Hoş, adamlar bunun hesabını yıllar evvel yapmış, en başta anlattığım psikolojik baskıyı üzerimizde kurmuş, o yüzden bugün bu meseleyi konuşuyoruz.
Ne yapmışlar, onu da anlattı Bakan Mahinur Hanım…
Dedi ki;
- 1960 öncesi dönemde doğurganlığı teşvik eden politikalar güdülürken, 1960’lardan sonra aile planlaması merkezli, doğurganlığı azaltmayı hedefleyen kapsamlı çalışmaların yapıldığı dönem başlamış.
Yukarıda da belirttim; bu kampanyalar AK Parti’ye kadar devam etti.
Ne zaman ki Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 2006’da, o dönem Başbakan olarak çıkıp 3 çocuk tavsiye etti, hepsi çıldırdı.
‘Milletin yatak odasına karışmakla’ suçladıkları Erdoğan’ın tehlikeyi ne kadar önceden görüp harekete geçtiğini şimdi anlayabiliyor muyuz?
Ayrıca, kendileri doğum kontrol kampanyaları yürütürken, milletin yatak odasına karışmış olmuyor muydu?
Öyleydi… Hem de kimin ya da kimlerin iş birliğiyle?
1960 darbesini yapanlar ile yaptırtanların.
***
Dönemin Başbakanı Menderes’i ve bakanlarını idam edip, sonra bunu "Hürriyet bayramı" diye zorla kutlatanların, Türk nüfusunu azaltmak için de 2000’li yıllara kadar süren bir kampanya başlatması normal olmasa gerek.
Hele ki ülkemizdeki pek çok holdingin aracılık ettiği kampanyanın öncülüğünü de Rockefeller Vakfı yapmışken!
Ne tesadüf değil mi?
Bu vakfın öncülüğündeki Nüfus Konseyi, 1963 yılındaki raporunda şunları istemiş;
-Aile planlamasına engel teşkil eden kanunların kaldırılması,
- Aile planlamasına yönelik kurumsal yapıların oluşturulması,
- Aile planlamasına yönelik kuvvetli bir halk eğitimi programı geliştirilmesi,
- Aile planlamasının gerekçelendirilmesi için araştırma başlatılması,
- Millî Aile Planlaması Kurulu’nun oluşturulması,
- Özel aile planlama derneğinin (Türkiye Aile Planlaması Derneği) kurulması.
Onlar istemiş, dönemin darbecileri de “şak” diye emri yerine getirmiş.
***
Sadece 1960 darbecileri değil üstelik…
1980 darbesini yapanlar da hazırladıkları 82 Anayasası’na ‘aile planlaması’ ile ilgili hüküm koymuş, 1983 Nüfus Planlaması Kanunu ile kürtaj ve kısırlaştırmayı serbest hâle getirmiş.
İşte böyle böyle 1960’larda yüzde 6 olan doğurganlık hızı, 1990’a geldiğimizde yüzde 3’e düşmüştü.
Oysa, bizim 27 senede gerçekleşen hızlı düşüşümüz, İngiltere’de 95, ABD’de 82 yılda gerçekleşti.
Son bir bilgi verip, bu mevzuyu kapatayım;
Rockefeller Vakfı’nın başını çektiğini Nüfus Konseyi sadece üç ülkede faaliyet yürüttü;
Biri Güney Kore, öteki Tunus, üçüncüsü de Türkiye.
***
Artık açıktan aile planlaması diye bir kampanya yürütemiyorlar, buna Cumhurbaşkanımız da, onun liderliğindeki hükûmetimiz de müsaade etmez…
Fakat kötü olan şu, onların da köy köy, kasaba kasaba dolaşmasına ihtiyacı kalmadı.
Vazifelerini sosyal medyadan çektikleri operasyonla fazlasıyla yapıyorlar zaten.
Kabahati de “En az üç çocuk yapın” diye çırpınana yıkıyorlar, oh ne âlâ!
Halep’te kaybeden CHP
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
11 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Bekliyorlardı ki ABD ve İsrail son anda devreye girecek, PKK/YPG Suriye hükûmetine karşı süre kazanmaya devam edecek…
Olmadı.
Koftirik terör örgütü, 2015’teki çukur-hendek kalkışmasında olduğu gibi, Suriye’de de çocukların ve kadınların arkasına saklanarak tutunabileceğini zannediyordu.
Afrin’de, Menbiç’te, Tel Rifat’ta nasıl arkalarına bile bakmadan kaçmak zorunda kaldılarsa, Halep’te de aynısı oldu.
***
Halep’in üç mahallesini yıllardır işgal altında tutan, çekilmeleri için yapılan bütün iyi niyetli çağrılara kulak tıkayan terör örgütü, arkalarında en az 200 leş bırakarak Halep’i terk etti.
Bölgedeki çatışmaları kalbinden izleyen muhabirimiz Yılmaz Bilgen’in aktardıklarına göre, operasyon sürecinde sivillerin zarar görmemesi için maksimum tedbir alındı, güvenli tahliye koridorları açıldı, yaklaşık 150 bin sivil bu koridorlar üzerinden burunları bile kanamadan çıkarıldı.
Suriye ordusu, operasyon sürecinde Kürtler başta olmak üzere, etnik ve mezhepsel ayrım gözetmeksizin, bütün Suriyelileri güvence altına aldı.
Ve nihayet beklenen açıklama yapıldı; Halep operasyonu dün itibarıyla tamamlandı.
Şimdi sıra, teröristlerin direnmeye çalıştığı diğer alanlarda.
Dışişleri Bakanı’mız Hakan Fidan’ın dediği gibi, bu teröristler sadece güçten anlar, oralarda da akıbetleri bellidir.
***
Türkiye’yi bölme girişimi ile eş zamanlı olarak, 2015’ten bu tarafa, Suriye sınır hattımız boyunca ‘teröristan’ kurma hayaliyle oynanan oyunların da tamamen sona ereceği dönemin şafağındayız.
Geçmişte “Bunlar DEAŞ’la birlikte tiyatro sergiliyor, aslında İsrail’e zemin hazırlıyor” dediğimizde burun kıvıranlar da artık itiraz edemiyor, çünkü gizli-saklı bir şey kalmadı.
Güçlü Türkiye Cumhuriyeti, Çözüm Süreci’ni istismar eden terör örgütünü önce kendi içinde bitirdi, şimdi Terörsüz Türkiye-Terörsüz Bölge mottosuyla başlattığı iyi niyetli çabayı doğru okumayan PKK/YPG’yi, kardeş Suriye yönetimi ve Irak hükûmetlerinin çabasıyla komşu coğrafyamızdan kazımak üzere.
Böylesine tarihî bir süreçten geçerken, iç siyasetimizde rol alan aktörlerin takındığı tavır ise dikkate değer.
DEM’in, Halep’te operasyon başlar başlamaz rahatsızlığını dışa vurması, kimi terör yandaşlarının sokaklara dökülmesi sürpriz değil.
Peki, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e ne demeli?
***
Esad’ın ülkeyi terk ettiği gün “Şam’la diyalog kurulmalı” açıklaması yaparak trajikomedi mizah konusu olan Özel, bu defa daha beterini yaptı.
CHP lideri, Halep’te terör operasyonu başlar başlamaz, silah bırakmaya yanaşmayan ve sınırımızda terör devleti kurmak için İsrail’le iş birliğini açık etmekten çekinmeyen PKK/YPG’ye saldıracağına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tam destek verdiği Suriye Devlet Başkanı Şara’yı hedefine koydu.
PKK/YPG ile masaya oturulması gerektiğini savunan Özgür Özel “Suriye’yi temsil etmeyen birtakım unsurlar, İngiltere, ABD ve İsrail’in yol vermesiyle yönetime geldi. Geçici hükûmet, Suriye’nin pek azını temsil eden bir yapı tarafından üstlenildi” sözleriyle İsrail’in ve İran’ın sözcülüğünü yaptı âdeta.
Ne ibretlik bir açıklama...
***
Türkiye’nin, emperyalist planlara karşı yıllar süren çabasıyla önce Suriye’de milyonların kanını akıtan katil rejimin sonu getiriliyor…
Ülkemizdeki Suriyelilerin evlerine dönüşünün yolu açılıyor…
Suriye’nin bölünmesinin önüne geçmek; İsrail’in bu ülkeyi bölüp, parçalayıp yutmasını önlemek için bu kadar gayret gösteriliyor…
Türkiye’de ana muhalefet partisinin lideri, PKK/YPG’ye karşı duracağına, tam aksine Şara’yı yerden yere vuruyor, İsrail iş birlikçiliği ile suçluyor; sonra da hiç utanmadan terör örgütü PKK/YPG ile masaya oturması gerektiğini söylüyor.
***
Suriye meselesi, gerek Kemal Kılıçdaroğlu, gerek Özgür Özel dönemi CHP’si için turnusol olmuştur.
Deniz Baykal’a kaset kumpasıyla dizayn edilen yeni CHP, 2010’dan bu tarafa Suriye’de ABD’nin, İsrail’in, İran’ın, Almanya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, bunların maşası olan PKK/YPG terör örgütünün âdeta sözcülüğünü yapmış, ‘teröristan’ projesinin Türkiye’deki en güçlü siyasi ayağını oluşturmuş, TSK’nın operasyonları da dâhil olmak üzere, Suriye’de atılan bütün millî adımların karşısında yer alarak, gerçek yüzünü ortaya koymuştur.
Tıpkı, aynı odakların Türkiye’yi fiilî olarak bölmeye çalıştığı çukur-hendek olaylarında olduğu gibi.
Dolayısıyla, bugün Suriye’de kaybedenler listesinde sadece terör örgütü ve sahipleri değil, CHP de vardır.
Hey gidi Deniz Baykal!
Bir onun Halep için hayattayken söylediklerine bakın, bir de kendisinden sonra CHP’nin başına geçenlerin duruşuna…
Tam ibretlik bir durum.
73 yıl sonra İran’da aynı film
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
15 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
ABD Başkanı Trump’ın iyi olan tek tarafı var; ne yapacaksa açık açık söylüyor.
Yok uluslararası hukukmuş, yok ülkelerin özgürlüğüne saygıymış…
Açık açık “Geçiniz bunları” diyebiliyor…
Zaten olmayan şeyler üzerinden maval okumaya bile ihtiyaç duymuyor.
***
Nitekim, göreve gelir gelmez söylediği şeylerden biri neydi;
Grönland.
Minik Avrupa ülkesi Danimarka ne kadar hoplarsa hoplasın, geri adım atmadı.
AB’nin tepkilerini, “NATO dağılır” tehditlerini de umursamadı.
Nitekim dün Beyaz Saray’da Grönland konuşuldu.
Trump da açıklama yaptı;
“İnşa etmekte olduğumuz Altın Kubbe için Grönland hayati önemde. Biz almazsak, bu bölgeyi Rusya ve Çin kontrolüne alacak.”
Bakın, ne önemli gerekçe…
Haklılığı şu ki, Rusya’nın atacağı balistik füzeleri ilk karşılayabilecekleri yer, buzulla kaplı bu ada.
Ayrıca, Rusya ve Çin ticaret gemileri için de kritik bir nokta.
Bir de dünyanın en değerli minerallerinin büyük çoğunluğu burada.
E daha ne olsun!
ABD açık açık diyor ki: Kaçarı yok, burası benim olsun!
İşte O’nu görüştüler dün.
***
Mevzu sadece Grönland değil…
Hemen altındaki Kanada da ABD Başkanı’nın radarında.
Orayı da ilhak edeceğini söylüyor ki, dediğini yaparsa, Kanada’nın hemen altı zaten ABD.
Yani ülkesinin sınırlarını Kanada’dan başlayarak, Grönland’ı da içine katarak, katbekat artıracak.
Bir de fiziki olarak işgal etmese de, fiilî olarak aldıkları ve almayı hedefledikleri var.
Venezuela’da istediğini aldı mı? Aldı.
Hatta petrol şirketlerini topladı, dağılımını bile yaptı.
Sıradaki iki ülke, Kolombiya ve Küba için de niyetini açıkladı.
***
İşte tam da böyle bir zamanda İran karıştı.
Çin’le 600 milyar dolarlık petrol ticareti anlaşması yapan İran, dolar operasyonuyla başlayan sokak olayları sebebiyle günlerdir yanıyor.
31 şehirde binlerce ölüden bahsediliyor.
Bunu ilk defa yaşamıyor Tahran yönetimi…
Bugünü anlatan en çarpıcı örnek, 1953’te İran Başbakanı Musaddık’ın devrilmesi.
2004’te yayınlanan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabının yazarı olan Amerikalı John Perkins, İran’da yaptıkları darbeyi şöyle anlatıyordu;
“Ekonomik tetikçiler ilk olarak 1950’lerin ortalarında ortaya çıktı.
O zamanlar İran’ın başında demokratik yollarla seçilmiş Dr. Muhammed Musaddık vardı.
Orta Doğu ve dünyanın genelindeki demokrasi için umut olarak görülüyordu.
Time dergisi tarafından ‘yılın kişisi’ seçildi.
Ancak gündeme getirip uygulamaya çalıştığı konulardan birisi de yabancı petrol şirketlerinin İran’dan aldıkları petrol karşılığında çok daha fazla para ödemek zorunda oldukları ve İran halkının kendi petrollerinden daha çok faydalanması gerektiği fikriydi.
Tuhaf bir politikaydı.
Bu hoşumuza gitmedi.
Ama normalde yaptığımız gibi ordumuzu göndermekten korkuyorduk.
Bunun yerine CIA ajanı Kermit Roosevelt’i gönderdik.
Kermit cebinde birkaç milyon dolarla gitti ve çok ama çok etkili çalışarak kısa süre içinde Musaddık’ı indirip, yerine istediğimizi yapacak olan İran Şahı’nı getirdi.
Bu son derece etkili oldu.
(Musaddık diktatör olarak darbeyle devrilirken, eşyaları sokaklarda sergilendi.)
Washington’da insanlar etrafa bakıp 'Vay canına! Ne kadar kolay ve ucuzmuş' dedi.
Bu, ülkeleri manipüle etmenin ve imparatorluklar kurmanın tamamen yeni bir yolunu oluşturdu.
Roosevelt’in tek problemi, kayıtlı bir CIA ajanı olmasıydı. Yakalanmış olsaydı sonuçları oldukça ciddi olabilirdi.
Bu sebeple çok hızlı bir şekilde parayı Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar aracılığıyla yönlendirmek için özel danışmanlar kullanma kararı alındı.
Böylece, yakalanırsak hükûmet açısından hiçbir sonuç doğmazdı.
***
Biz ekonomik tetikçiler, ilk savunma hattıyız.
İçeri gireriz, hükûmetleri yoldan çıkarmaya ve sonradan onlara sahip olmak için koz olarak kullanacağımız büyük borçlar almaları için ikna etmeye çalışırız.
Panama’da Omar Torrijos’a karşı olduğum gibi başarısız olursak, yani yoldan çıkmak istemezlerse ikinci savunma hattı olarak ajanları göndeririz.
Ajanlar yöneticileri ya aşağı indirir ya da öldürür!
Sonrasında da yeni yöneticiler, kurallarımıza uymazlarsa başlarına ne geleceğini bildikleri için, her şey yoluna girmiş olur.
Irak’ta (Saddam’a karşı) bu iki hat da başarısız oldu.
Biz de ordu gönderip, saf dışı bıraktık.”
***
Gördünüz mü dünya düzeninin ne olduğunu; Venezuela, İran gibi pek çok ülkenin yeniden ne yaşadığını…
İran’da yine başarılı olurlarsa, dönmek için görev bekleyen kim?
Şah’ın ABD’deki oğlu Rıza Pehlevi.
Yani 73 sene sonra, yine aynı tezgâh.
Benzer girişimleri bizde de denemediler mi defalarca?
Özellikle de 2012’den bu tarafa.
Diyelim ki İran’da başardılar, kazanan İranlılar mı olacak?
Cevabı yukarıda, bizzat ABD’li ekonomik tetikçinin itiraflarında.
Aynısı Venezuela için de geçerli…
Ve tabii, başarırlarsa öteki ülkelerde.
Toplumu kışkırttıkları, ekonomi falan da işin bahanesi.
Bunun da en bariz örneği; Libya.
Petrol gelirlerinden elde ettiği kaynakla halkını paraya boğan ve neredeyse hiçbir şeye para harcatmayan Kaddafi’nin sonunu da gördük.
Belli ki bu fırtına kasırgaya dönüşecek, hiç beklemediğimiz yerlere gidecek.
Tek şansımız zayıf durumda yakalanmamak, hainleri devlet kadrolarından epey ayıklamış olmak…
Ama bu süreçte iç barışımızı tesis etmemiz, birlik ve beraberlik içinde olmamız önemli.
Devlet aklı da son iki yıldır bunu sağlamaya çalışmıyor mu?
Türkiye’ye ihanet edenler hesapsız mı kalacak?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
22 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler Arap Baharı adı altında 2010 yılından itibaren yeniden dizayn edilirken, Türkiye de bundan nasibini alanlar arasındaydı.
Casus örgüt FETÖ eliyle aynı yıl MHP ve CHP’ye kaset operasyonları çekildi.
CHP’de Baykal dönemi bitti, Kılıçdaroğlu ile yeni CHP dönemi başladı.
Devlet Bahçeli’yi devirme çabası ise daha uzun sürece yayılacak, ancak başaramayacaklardı.
Recep Tayyip Erdoğansız AK Parti süreci de 2012’den itibaren start alacak, lakin her türlü darbe girişimlerine rağmen hüsrana uğrayacaklardı.
İşte böyle kaotik bir dönemde, 2011’de Suriye karıştı...
***
AK Parti hükûmeti yaşananları okuyor, gelecek risklere karşı tedbir almaya çalışıyordu.
Çözüm Süreci de bu aklın devreye girmesiyle başlamıştı.
FETÖ, bunu akamete uğratmak için 2012’de MİT operasyonuyla önce Hakan Fidan’ı, aynı zamanlamayla Erdoğan’ı hapse tıkmaya çalıştı.
Peşinden Gezi, 17/25 ve 15 Temmuz… Olanları biliyorsunuz.
***
AK Parti, CHP-HDP ortaklığının fiilî olarak başladığı 7 Haziran 2015 seçimlerinde tökezleyince, terör örgütü Çözüm Süreci’ni bozdu, kalleş saldırılarına yeniden döndü.
Eş zamanlı olarak, 2015’te Suriye’de “teröristan” kurma projesi başladı.
ABD ve Avrupa ülkeleri, gözümüzün içine baka baka sınırımızdaki teröristlere silah yığıyor, bölünmüş Suriye ve Türkiye haritaları yayınlıyor, bizim topraklarımızı Kürdistan diye gösterme cüretinde bulunuyordu.
Fiilî olarak Türkiye’ye vekalet savaşı açmışlardı.
Üstelik karşımızda sadece ABD gibi Batılı ülkeler değil, Rusya, İran, hatta Esad rejimi de bulunuyordu.
Perde gerisinde duran İsrail’i zaten söylemeye gerek yok; kezâ bunun Büyük İsrail projesi için yapıldığı kabak gibi ortadaydı.
Dışarıda olanlar belliydi de, ya Türkiye’nin içerisi!
***
7 Haziran 2015 seçimleri ile tekrarlanan 1 Kasım 2015 seçimleri arası karşılaştığımız tablo, Türkiye’nin hem iç, hem de dış politikası için âdeta dönüm noktası oldu.
Aynı zamanda kimin, kime hizmet ettiğini gösteren bir turnusol…
Herkes safını belli etti…
Maalesef ‘yeni CHP’, 2012’den itibaren FETÖ’nün bütün darbe girişimlerine sahip çıktığı gibi, 2015 itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin yürüttüğü büyük mücadelenin de tam karşısında konumlandı.
MHP ise Sayın Devlet Bahçeli’nin cesur liderliğinde kritik bir rol üstlendi…
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun, "Yeter ki HDP ile koalisyon kuralım, sen Başbakan ol" teklifini elinin tersiyle itti ve 1 Kasım’da AK Parti’nin yeniden tek başına iktidar olmasıyla sağlanan istikrarın öncüsü oldu.
İbretlik olan şuydu ki; AK Parti’de o dönem hem Genel Başkan, hem de Başbakan olan Ahmet Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Bahçeli’nin ‘oyunbozan’ duruşunun karşısında yer almaktaydı.
Bundan tam bir yıl sonra, 15 Temmuz 2016’da FETÖ hain işgal girişimi yapacak, Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdiği desteği açık ittifaka dönüştürürken, CHP ise “kontrollü darbe” yalanıyla FETÖ’yü aklamaya çalışacaktı.
Peki, asıl kirli planların hayata geçirildiği Suriye!
CHP, orada da farklı olmayacaktı.
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ta 2015 Haziran’ında “Suriye’de terör koridoruna asla izin vermeyeceğiz” diye dünyaya meydan okurken ve bunun gereğini yaparken, CHP ise geride utançlarından insan içine bile çıkmamaları gereken, yüz karası bir karne bıraktı.
Ne yaptılar, hatırlatalım.
“Birlikte iyi salladık” dedikleri 7 Haziran seçimleri sonrası terör örgütünün başlattığı, HDP’nin de öncülük ettiği çukur-hendek olaylarına destek verdiler mi? Verdiler.
Camilerimiz yakılırken, Kürt vatandaşlarımız Halep’tekiler gibi canlı kalkan yapılırken, bir kere bile terör örgütüne hiç değilse “Yapma” dediler mi? Demediler. Aksine, Gamze İlgezdi gibi CHP milletvekilleri teröristlerin cenazesine bile katıldı mı? Katıldı.
Olayların bastırılması, güvenlik güçlerimizin elinin güçlenmesi için yapılan düzenlemeye HDP ile birlikte karşı çıktılar mı? Çıktılar.
Mitinglerinde CHP flaması ve PKK paçavrası; Öcalan ve Atatürk fotoğrafları birlikte sallandı mı? Sallandı.
“Her evden bir oy HDP’ye, bir oy CHP’ye” kampanyaları yapıldı mı? Yapıldı.
CHP’nin Selahaddin Demirtaş’a sahip çıktığı gibi, Yasin Börü’ye de sahip çıktığını hiç işittik mi? İşitmedik.
Esad’a destek olmak ve Sünnileri katletmek için Suriye’ye giden Reyhanlı terör saldırısının faili Mihraç Ural gibi teröristlere hiç laf ettiklerini duyduk mu? Duymadık.
Esad rejimi kalleşçe PKK/YPG’yi Türkiye’ye karşı kullanırken, kendi vatandaşlarını bombalarla, kimyasal silahlarla katlederken CHP ne yaptı? Gitti, Şam’da Esad’ı ziyaret etti.
Bu kadarla kaldılar mı? Hayır.
Hiç değilse 15 Temmuz işgal girişiminin ardından devletinin yanında olurlar diye bekledik… 15 Temmuz’un hemen ardından başlattığımız operasyonlar için Meclis’e getirilen tezkerelere bir kere bile destek verdiler mi? Vermediler.
Mehmetçiğimize destek için sınıra giden sanatçılara bile etmedikleri hakareti bıraktılar mı? Bırakmadılar.
Türkmenlere silah götüren MİT tırı ihanetinde, Dışişleri ses kaydı ihanetinde FETÖ ve sahipleri ile ağız birliği ettiler mi? Ettiler.
Peki o yıllarda Batılı merkezlerle söz birliği ederek, Türkiye’yi El-Kaide’ye, DEAŞ’a silah yardımı götürmekle itham eden ihanet merkezi neresiydi? CHP.
Türkiye için İdlib, hem Hatay’ın muhafazası, hem de yeni göç dalgasına karşı kritik bölgeydi. İdlib’de Mehmetçiğimizin varlığından en az Esad kadar rahatsız olan ve bunu açık açık dile getiren kimdi? CHP.
2020 Şubat’ında 33 askerimizin şehit edilmesinin ardından başlatılan İdlib operasyonuna en fazla kim karşı çıktı? CHP.
Bu süre zarfında, YPG’ye ‘terör örgütü’ bile diyemeyen; “Sınırımızda DEAŞ olacağına YPG olsun” diyen kimdi? Yine CHP.
***
Bu utanmazlar, kimyasal silah kullanan Esad teröristine tek kelime etmezken, Mehmetçiğimize bu iftirayı attılar, onlara da gereken yapıldı.
2023 seçimleri öncesi, “Kazanırsam Suriye ve Irak’tan askerimizi çekeceğim” taahhüdünde bulunan kimin adayıydı? CHP’nin.
2015’ten Suriye devriminin gerçekleştiği 2025’e kadar, 10 sene boyunca Türkiye’ye sığınan Suriyelilere karşı nefret kampanyası yürütenlerin başını kim çekiyordu? CHP.
Suriye devrimi başladığında, Şara’yı İSRAİL’İN ADAMI diye millete yutturmaya kalkan kimdi? CHP ve avaneleri.
Aynı CHP, devrimden iki ay sonra rejim artıkları ile İran ve İsrail aparatları Lazkiye’de olaylar çıkarınca, “Açın kapıları, Alevileri öldürüyorlar” diye yaygara yaptı mı? Yaptı.
Esad’ın Şam’ı terk ettiği gün “Şam rejimiyle görüşülsün” diyen, bir yıl sonra Halep’ten teröristler temizlenirken “SDG’yle görüşülsün” diyen kimdi? CHP Genel Başkanı Özgür Özel.
Halep PKK/YPG teröristlerinden temizlenirken, operasyonu yöneten Şara’yı hedef alan kimdi? Yine Özgür Özel.
***
Bakın, CHP ve müttefiklerinin bu ortak tavrı sadece Suriye’de böyle değil…
Irak’ta da böyle, Libya’da da böyle, Gazze’de de böyle, Akdeniz’de de böyle, Karabağ’da da böyle…
Bugün PKK/YPG’nin tasfiyesi Batı’da, Güney’de kimleri rahatsız ediyorsa, en az onlar kadar içimizdeki baykuşları da rahatsız ediyor.
Onların da kim oldukları belli, YPG derdest edildiğinden bu yana hiç sesleri çıkmıyor.
11 yıllık bir mücadeleden sonra bölgemizde PKK/YPG değil, aslında Büyük İsrail projesi çöktü, Davut Koridoru başlarına yıkıldı.
Şimdi problemimiz şu;
Dışarısını temizliyoruz da, içimizdekiler ne olacak?..
Bunların, yıllardır açık açık yaptıkları ihanet yanlarına kâr mı kalacak?
Dış tehditlerden kendimizi koruyoruz da, içeride bizi kim koruyacak
.
XXXXXXXXX
Amacın nedir ahbap?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
30 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
NATO zirvesinin ardından yazılara iki hafta ara vermiştim… Türkiye’de şunlar oldu;
CHP’nin gırtlağına kadar rüşvete batmasına sebep olan Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ikilisi ‘Yeni Parti’sini kurdu…
Ahbap pisliği patladı.
İkisinin birbirinden farkı var mı? Destekleyenleri açısından bakarsanız, yok.
***
Sadece İstanbul’da İmamoğlu suç örgütünün vurgunu, şimdilik tespit edilen ve dosyaya giren rakamla 500 milyarın üzerinde… Öteki belediyeleri de ekleyerek henüz bir rakam çıkaramadık. En son dün Üsküdar’da operasyona konu olan, çikolata kutusunda alınan rüşvetin meblağı 300 bin dolardı.
Ahbap’a kanan ahmakların deprem zamanından uçan parası ise 4,3 milyar TL. Sonraki bağışlarla bu rakamın 8 milyar lira olduğu söyleniyor.
İşin rakamlar dışında bir başka boyutu daha var…
İkisi de devlete kafa tutan, devlet otoritesini bozmaya yeltenen, toplumun aklıyla alay edercesine gerçekleri ters yüz etmeye uğraşan ve maalesef bunda kısmen başarılı da olan, özellikle sosyal medyayı kullanarak kamuoyunun zihnini bulandırma ve sinir uçlarıyla oynama hokkabazlıklarını çok iyi bilen casus örgüt FETÖ’den tam destek alan yapılar bunlar.
İçimizdeki sinsi akıl, nasıl ki çek-senet işlerinden sabıkalı bir kumarbazı ‘devletten daha güvenilir (!)’ bir yardımsever olarak Türkiye’deki muhalif kitleye kilitledi ise milyarlarca liralık yolsuzluk ağı kuran, İngiliz güdümlü bir sözde siyasetçiyi de ‘geleceğin lideri’ diye topluma kakalamaya uğraştı.
Son zamanlarda bakıyorum; gündem CHP’den kopuşlar üzerine siyasi yorumlar, kimin ne kadar oy alacağı, daha kimlerin CHP’den kopacağı, İmamoğlu’nun suç ortağı Özgür Özel’in liderliği gibi saçma sapan mevzularla dolu.
İşin özünü bıraktık, bugün gelinen noktayı ve oy hesaplarını konuşuyoruz sadece.
Sahipleri tarafından Londra’dan yönetilen muhalif medya zaten 24 saat Özgür Özel’i parlatma çabasında.
Peki, bu Özgür Özel’i, CHP’den kopmadan önce neyle konuşuyorduk?
Kendi belediye başkanları Özkan Yalım ve Muhittin Böcek’in “Verdim” dediği rüşvet paralarıyla…
Eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Böcek ve oğlunun ifadelerine bakılırsa ‘aday’ olma karşılığında sadece Özgür Özel’e taşıdıkları para 150 milyon lira civarında.
Özkan Yalım’dan da çapına göre 1,2 milyon lira gibi bir rakam koparmışlar.
Genel Merkez ve Genel Başkanı böyle olan bir partinin belediye başkanı ne yapar?
Daha dün, Uşak’ta Özkan Yalım’ın pavyonunda çalışıp, sigortaları ve maaşları belediyeden ödenen 22 kişiye yakalama kararı çıktı. Bu rezaletin belediyeye zararı 17 milyon liraya yakın.
Peki bunun baş sorumlusu Özgür Özel Efendi’yi şimdi neyle konuşuyoruz?
‘Yeni Parti’si başarılı olacak mıymış? Belediye başkanlarını partisine alabilecek miymiş? Kendisi mi aday olacakmış, yoksa yine İmamoğlu’nu mu aday gösterecekmiş?’
Üç sene evvel Ahbap’ın kurucusu Haluk Levent’in geçmişi nasıl görmezden gelindi ise şimdi de sanki ortada hiç bu rezillikleri yokmuş da, Muharrem İnce gibi küsüp ayrı parti kurmuş gibi ‘ayrıcalıklı’ muamele gören bir Özgür Özel güzellemesi…
***
Bir asırdır “Batı, Batı” diye kafamızı ütüleyen, son örneğini Ahbap ve Özel-İmamoğlu destekçiliğinde gördüğümüz tuhaf zihniyete şu hatırlatmayı da yapalım;
Batı medeniyetini örnek alıyorsunuz ya hani!
İngiltere’de geleceğin başbakanı olarak görülen Angela Rayner, engelli çocuğu adına ev alırken eksik vergi ödediği ortaya çıkınca başbakan yardımcılığı görevini bıraktı.
Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, ısmarlama anket yaptırdığı ve olumlu haber için medyaya rüşvet verdiğinin ortaya çıkmasının ardından istifa etti.
“Avrupa’nın altın çocuğu” olarak görülen Kurz’un siyasi hayatı bitti.
İsveç’te Başbakan Yardımcısı Mona Sahlin, devletin verdiği kredi kartıyla kendisine iki paket çikolata ve bebek bezi aldığı ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kaldı.
Fransa’da eski Başbakan François Fillon, eşi ve iki oğlu milletvekili danışmanı sıfatıyla maaş aldığının ispat edilmesi üzerine dört yıl hapis cezası aldı.
İngiltere İçişleri Bakanı David Blunkett, yasak aşkının evindeki Filipinli bir dadıya torpilli vize sağladığı için istifa etti.
Fransa’da Nicolas Sarkozy, Muammer Kaddafi’den seçim yardımı alması suçlamasıyla hapse atıldı.
Almanya’da Helmut Kohl’ün partisine aldığı gizli ve yasa dışı bağışlar sebebiyle siyasi hayatı bitti.
Avusturya’da ırkçı Özgürlükçü Parti Başkanı Heinz-Christian Strache, seçim yardımı karşılığı ihale vermekten suçlu bulundu. “İbizagate” skandalının ardından Strache siyasetten silindi.
Yani, şunlarla durumunuzu mukayese edersek, sizin Batı medeniyetiyle, ahlakıyla falan da hiçbir ilginiz yok. Batıcılığınız da baştan aşağı sahte ve hile.
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu gibi büyük skandallara karışmış siyasi figürlerin, o ülkelerde değil iktidara gelip gelmeyeceklerinin tartışılması, isimleri bile anılmaz.
Ama siz bunca şeye rağmen madem hiçbir şey yokmuş gibi hareket ediyor ve her ne yaparlarsa yapsınlar bu isimlerin peşinden gitmeye devam ediyorsunuz…
O zaman şu soruyu sormak hakkımız;
Siz neyin peşindesiniz? Sınırınız, çizginiz, değerleriniz nedir?
Amacın nedir ahbap?
NATO kafa, NATO mermer
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
12 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Gazete yaparken rutine takılmayı sevmeyiz.
Zaten dijital çağdayız, mecbur kalmadıkça yeni günün sabahında yeni şeyler söylemeyi isteriz.
NATO öncesi gündem belirleyen manşetimiz de öyle oluştu.
‘Şu kadar lider gelecek, şunları konuşacaklar’ı da es geçmedik elbet…
Ama dedik ki; başka bir şey daha yapalım.
Mesela, 2004 yılında Türkiye’deki ilk NATO zirvesinde neler olmuş, o günden bugüne neler değişmiş, ona bakalım.
Sağ olsun arkadaşlar hemen toplantı masasında araştırmaya başladı.
Biz bile unutmuşuz, Emine Hanımın o yıl zirveye Başbakan eşi olarak sırf başı kapalı olduğu için katılamadığını…
Ve henüz bir yıllık Başbakan olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, o zirveden 45 gün önce 11 milyar dolarlık tank, helikopter ve İHA alımını iptal ettiğini…
Önümüze bunlar gelince, bize sadece manşeti atmak düştü; 22 SENE SONRA ZİRVEDEYİZ.
***
Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, İstanbul’daki Türkiye’nin ilk NATO zirvesi organizasyonunda ev sahibi olarak ne yapmış, öne çıkan bir hamlesi yahut sözü olmuş mu diye baktık, kadeh tokuşturmanın ötesinde hiçbir şey yok.
Becerebildiği tek şey, başı kapalı diye Başbakan’ın eşini zirveye yaklaştırmamak olmuş!
Hâlen bununla övünüyorlardır belki.
Oysa bir yıllık Başbakan, bu iğrenç vesayet zorbalığına rağmen, ülkenin menfaatini ve geleceğini düşünüp, millî savunma hamlesinin ilk startını o imzayı atmayarak vermiş.
Peki ne değişmiş o günden bu yana?
2004’ten 2026’ya geldiğimiz aşamayı, manşetimizi okuyanlar gördü.
Savunmada yerlilik oranı yüzde 20’den yüzde 80’e çıktı.
Silah alan değil, satan ülke olduk. Savunma sanayii ürünleri sattığımız 178 ülkenin yüzde 60’ı NATO-AB üyesi.
2004’te sadece 250 milyon dolarlık savunma ihracatımız vardı ki, onu da Ahmet Necdet Sezer gibilere değil, merhum 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın kazandırdığı montaj sanayiine borçluyuz. Savunma sanayiinde bugün ulaştığımız ihracat rakamı 11 milyar dolar.
Bir başka çarpıcı nokta; savunma sanayii kilogram başı ihracat değerini 2004-2026 arasında 44 kat artırmışız. Dikkat buyurun; bir zamanlar söylendiği gibi patates-soğan değil, teknoloji satıyoruz.
NATO üyesi ülkelere ilk defa gemi ve uçak satmışız. Aynı anda 50 askerî gemi üretecek potansiyele ulaşmışız.
Kendi insanlı ve insansız uçaklarını, İHA ve SİHA’larını, zırhlı araç ve tankını, uydusunu, topunu, tüfeğini üretebilen kaç ülke var?
Yılların kurumu ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN, MİLGEM âdeta proje yarıştırıyor. 2004’te 5 milyar dolarlık bütçeyle 200 proje yürütürken, bugün 100 milyar dolarlık bütçeyle bin proje yürüten noktaya gelmişiz. İlk defa Uzay Ajansı kurmuşuz.
TF6000, TF10000 jet motorları bitti, milletçe TF35000’i bekliyoruz. Bunun da testleri bittiğinde artık ABD’den falan motor istemeye de gerek kalmayacak. Aynı şekilde, kara araçlarının motorları da yerli ve millî olarak eksiksiz tamamlanmak üzere.
2004’te birileri başka ülkelerden Predatör, Heron alabilme hayali kurarken, biz bugün kralını üretiyor, kullanıyor ve elbette dünyaya satıyoruz.
Tayfun, Hisar, Cenk gibi füzeler; bunlardan müteşekkil Çelik Kubbe; atoma en yakın patlayıcı Gazap…
Suriye’de, Irak’ta, Katar’da, Somali’de, Libya’da kurduğumuz üsler…
2004’te derme çatma barakalarda şehit verdiğimiz Mehmetçiğimizin kavuştuğu Kalekollar ve bitmez sandığımız terörün dize gelişi. Belki de daha da önemlisi, hain-iş birlikçi terör örgütü FETÖ’nün devletten temizlenmesi.
Elçilik sayısını katlaya katlaya büyüterek dünyada ilk 5’e girmemiz. Diplomasideki etkimizi, bir zamanlar CIA ve MOSSAD’ın doğrudan yönettiği MİT’in istihbarat kabiliyetini 2004’le mukayese etmeye bile değmez tabii ki.
***
Değişen sadece bunlar değil elbet.
Yerli ve millî otomobilimiz Togg’u mu sayalım, ilk ünitesini bu yıl hizmete alacağımız nükleer santrali mi, ilk defa sahip olduğumuz doğalgaz kaynaklarını mı, Gabar’da elde ettiğimiz petrolü mü, IMF diye bir belamızın artık olmayışını mı, çağ atlayan sağlık ve ulaşımı mı?
2004’ten 2026’ya neye, nereye baksak, mukayesesi bile akıllara durgunluk veren bir 22 sene kalmış geride.
Şimdi daha büyük projeler var önümüzde.
Kuzeydoğumuzda, ata yurdumuz Türkistan ile doğrudan kurduğumuz ulaşım, kültür, savunma ve ekonomik iş birliği köprüsü…
Bunu perçinleyecek Orta Yol projesi.
Güneyimizde Kalkınma ve Hicaz Demir Yolu hazırlıkları…
Akdeniz'de Libya ve KKTC’den sonra, Suriye ve Mısır’la kurmaya çalıştığımız deniz yetki sınırı anlaşmaları.
Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır’la ortak savunma iş birlikleri…
22 yılda geldiğimiz noktaya bakınca, önümüzdeki yıllarda nereye varacağımız az çok belli.
2004’te Başbakan eşi olduğu hâlde, sırf başı kapalı diye CHP zihniyeti tarafından NATO zirvesinde görülmesine bile tahammül edilemeyen Emine Hanımın 2026’daki NATO Liderler Zirvesi’nde ülkemizi nasıl hakkıyla temsil ettiğini izledik.
O CHP zihniyetinin ise aradan geçen 22 yılda bir milim değişmediği, sadece elde ettikleri belediyelerde ortaya saçılan pislikten belli.
"NATO kafa, NATO mermer" dedikleri bu olsa gerek demek ki!
Finali, Cumhurbaşkanımızın NATO zirvesi sonrası yabancı bir gazetecinin S-400’ler üzerinden sorduğu soruya verdiği cevapla yapayım;
-Bizi izlemeye devam edin.
İstanbullu ayakta uyuyor!
Geçenlerde televizyonlarda güzel bir haber vardı.
Artık birçok İstanbullu, sabah trafiğinden kurtulmak için saat 4 gibi evinden çıkıyormuş…
O saatte yola düşünce hâliyle çok erken iş yerinin önünde oluyorlarmış.
E o vakitte ya kapı kapalı yahut henüz mesaisi başlamamış.
Trafikte harcayacakları saatleri, iş yerlerinin önünde veya yakın yerlerde arabalarında uyuyarak geçiyorlarmış.
Hatta bunun için kimi yastığını-battaniyesini arka koltukta taşıyormuş ki, en azından daha rahat uyuyabilsin.
***
18 tane kent lokantası yaptı diye koskoca İstanbul’u CHP’ye verirsen, neticesi bu olur işte.
İlk 5 yıl, bir şehri CHP’ye vermenin ne menem bir şey olduğu tam anlaşılmadı, çünkü önceki dönem yapılan hizmetler az çok idare etti.
Ayrıca hükûmetin İstanbul Havalimanı, üçüncü köprü, yeni otoyol, Avrasya Tüneli gibi İstanbul’a kazandırdığı hizmetlerin de etkisiyle ‘belediyenin yapmadıklarının faturası’ pek hissedilmemişti.
Ancak zaman ilerledikçe kaos belirginleşti.
Her gün 1500 yeni aracın trafiğe girdiği bu dev metropolde, günlük dört şeritli 4 kilometre yol yapmanız lazım ki, akış devam etsin.
E bunlar ne yaptı?
Hiçbir şey.
***
Demiştik, asıl yüzleşmenin ikinci dönem gerçekleşeceğini…
Nitekim şimdi İstanbullu sabahın köründe evden çıkıyor, iş yerinin önünde, arabasında uyuyor.
Şükretsinler, devleti CHP yönetmiyor da, hiç değilse araba alabilmişler.
Ve şunu şimdi kendilerine sorsunlar; seçimden önce “İstanbul nimet! Buranın bütçesiyle çok şey yapılır” diyenler bu güzelim şehir için ne üretti?
Cevabı da belli ama, görmek isteyene.
Uyumaya devam İstanbul…
Sen uyurken ben bir süre senden uzakta olacağım.
Kısa bir molanın ardından yine görüşürüz inşallah.
Türkiye 3.0
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
09 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
İttifakın dağılacağı endişelerinin dile getirildiği kritik süreçte Ankara’da gerçekleşen NATO Liderler Zirvesi’ni, yeni Türkiye’ye yakışır biçimde tamamladık.
Batı mandacısı mankurtların senelerce karalamaya çalıştığı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, ev sahipliği yaptığı zirvede ülkemizin gururu oldu.
İhtiyacımızın yüzde 80’inden fazlasını karşılayan, çoğu NATO üyesi 178 ülkeye ihracat yapan savunma sanayiimizin elde ettiği başarı, zirve için gelen Batılı heyetlerden zaten büyük övgü aldı, Türkiye’nin NATO’da rolünün büyüyeceği beyanatları verildi.
Yerli ve millî imkânlarla geliştirdiğimiz savunma ürünleri sergisinin yanı sıra Hürkuş, Hürjet, Anka-3, Akıncı ve TB3’lerimizin yaptığı gösteri muhteşemdi.
Yapımı devam eden Ay Yıldız Müşterek Karargâhı'nda NATO Savunma Bakanlarına verilen resepsiyon ise yeni Türkiye inşasına dair bir başka gövde gösterisiydi.
***
Zirvenin akıllara kazınan sembollerinden biri de liderlerin karşılandığı Külliye’deki törende yer alan tarihteki 16 Türk devletini temsil eden askerlerin yanı sıra Mehter takımı ve Yeniçeriler oldu.
Mehter demek, Yeniçeriler demekti.
1826’da Osmanlı Padişahı 2. Mahmud döneminde lağvedilen Yeniçerilerin, tam 200 yıl sonra Külliye’deki törende yer alması ne anlamlı bir mesajdı.
Hem de İsrail’in soykırımcı, bebek katili Başbakanı ile Türkiye karşıtlığında ittifak kurduğu Yunanistan’ın, “Osmanlıyı yeniden kurmanıza izin vermeyeceğiz” sözleriyle rahatsızlıklarını ve niyetlerini açık ettikleri bir dönemde…
Bu sebepledir ki, Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in, eşi ile birlikte geldiği resepsiyonda çalan mehter, büyük yankı uyandırdı.
Yunanistan demişken…
Türkiye’ye düşmanlığı bitmek bilmeyen bu ülkenin NATO üyeliğine, 12 Eylül 1980 darbecilerinin onay verdiğini ve bu darbe sebebiyle bugün başımıza bela olduklarını hatırlatmakta yarar var.
Neyse, günümüze gelelim...
***
NATO’ya üye olduğu 1952’den bu tarafa, daha önce 2004’te İstanbul’da ev sahipliği yapan Türkiye, 22 yıl aradan sonra ülkemizde gerçekleşen zirvede, hem sahada, hem de masada ulaştığı kapasiteyi gözler önüne serdi.
Üstelik Trump-AB gerilimi sebebiyle NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği, ittifakın artık sona erdiği yorumlarının yapıldığı, bu görüşü destekler nitelikte Avrupa’nın kendi NATO’sunu kurma planları yaptığı bir süreçte…
Zirve öncesi, bu endişeleri gidermeye yönelik yapılan açıklamalarda “NATO 3.0” güncellemesi dillendirildi.
Yani, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler’in Varşova Paktı’na karşı kurulan ittifak NATO 1.0 olarak değerlendirilirken, Sovyetler dağıldıktan sonra ABD’nin tek kutuplu gücünü hâkim kıldığı dönem NATO 2.0 olarak adlandırılmaktaydı.
Şimdi Çin’in süper güce dönüşmesi, dünyada çok kutuplu sisteme geçişin kaçınılmaz görünmesi, NATO’nun da kendini güncellemesini gerektirdi… Buna da NATO 3.0 denildi.
Savaş teknolojilerinin hızlı biçimde değiştiği bu dönemi en iyi okuyan ve buna göre hazırlık yapan ülke ise Türkiye.
İşte bu açıdan NATO zirvesinin Türkiye’de yapılması önemliydi ve Türk Savunma Sanayiine dizilen methiyeler de boşuna değildi.
Aslında övülen, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük bir strateji, derin bir akıl ve muazzam bir çabayla 22 yılda geliştirdiği Türkiye 3.0’dı.
Bu model, şimdi Avrupa’ya ilham oldu ve NATO 3.0’ın, Türkiye’nin liderliğinde inşa edilmesi Ankara’da masaya yatırıldı.
***
Zirvede elbette sadece bu güncelleme konuşulmadı.
ABD Başkanı Trump ile Avrupalı ittifak üyeleri arasında özellikle İran savaşı sonrası kopma noktasına gelen ilişkileri onarmak, zirvenin en önemli başlıklarından biriydi.
Öncesinde, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın ricasını kırmamak için zirveye katılmayı kabul ettiğini açıklayan Trump, Ankara’ya indiğinde de aynı cümleleri tekrarladı.
“Bazen zorlu kişilerle iyi geçinirsiniz. Bizim de sayın Erdoğan’la çok iyi bir kimyamız var. Sayın Cumhurbaşkanına çok büyük saygım var. İnsanlar ne kadar güçlü olduğunuzu bilmiyorlar” sözleriyle Cumhurbaşkanımızı övdü, hatta Rusya Lideri Putin’le yaptığı görüşmeden de bahsederek, “Onun da size çok büyük saygısı var” dedi.
Bu sözler, Türkiye’deki bir kesim hariç, Erdoğan’ın dünyada gördüğü saygıyı tescil eden ve tarihe kayıt düşen ifadelerdi.
Cumhurbaşkanımız her zamanki gibi bu övgüleri tevazu ile karşıladı, müttefiklik ruhuna uygun olarak Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımlarının kalkmasını, geçici olarak ihtiyaç duyduğumuz KAAN motorları ile bir kısmının parasını ödediğimiz F-35 savaş uçaklarının teslimini dile getirdi.
Trump’ın bu konularda yaktığı yeşil ışık, özellikle Biden döneminde neredeyse kopma noktasına gelen Türkiye-ABD ilişkilerinin hızlı biçimde onarıldığını gösterdi.
ABD Başkanı’nın, Cumhurbaşkanımızın hatırına zirveye katılmış olması, Türkiye kadar Avrupalı liderler için de önemliydi.
Başta İspanya olmak üzere, pek çok ülke lideri Trump’la gerilen ilişkileri onarma fırsatı buldu.
İşini her zaman ciddiyetle ve dersini iyi çalışarak yapan Türkiye ise ev sahibi olduğu zirvede, ittifakın geleceği için kritik girişimlerde bulundu.
Bunun en başında ise Avrupa’nın güvenliğini temin etmek için uygulamaya koyduğu SAFE projesi vardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO liderler zirvesi açılışında yaptığı konuşmada bu konuya değindi ve sanal bölünmelere yol açacak bu girişimlerin NATO taahhütleriyle çelişmemesi gerektiğine dikkat çekti.
İttifak ülkeleri arasında kısıtlamaların kaldırılmasına, insansız hava araçlarında elde ettiğimiz kabiliyetlerin NATO’ya akredite edilmesine işaret etti.
***
Ankara’daki kritik liderler zirvesinin hemen öncesinde İran’ın Hürmüz Boğazı'nda üç gemiyi vurması ise en can sıkıcı gelişme oldu.
Trump’ın Ankara’da konakladığı gece, ABD uçakları İran’a misilleme yaptı ve sabah NATO Genel Sekreteri ile görüşen ABD Başkanı, “İran’la mutabakat benim için bitmiştir. Onlarla uğraşmak sadece zaman kaybı” dedi.
Tam da Trump’ın, “İran savaşında bize destek vermediniz” diye sitem ettiği NATO üyeleriyle buluştuğu bir günde, Tahran yönetiminin Hürmüz’ü kaşımasından herhâlde en çok İsrail memnun olmuştur.
Dünya enerji tedariki için çok kritik bir nokta olan Hürmüz’de İran’ın takındığı tutum, kendi geleceğini tehlikeye atmakta; zira mağdur pozisyonundan hızla uzaklaşıp, despot bir ülke imajı oluşturmakta.
Bundan da İran’ın kazançlı çıkmayacağı muhakkak.
Ankara’daki NATO Zirvesi, ittifakın -en azından şimdilik- dağılmayacağını gösterdi.
ABD bu saldırıları gerekçe göstererek NATO’dan tekrar destek ister mi, isterse bu defa ne olur; ayrıca uzun vadede kendini 3.0’a günceller mi, güncellemenin neticesi nereye varır, zamanla göreceğiz.
Emin olduğumuz tek şey var; Türkiye 3.0’ın başarısı.
O hakkı da dünya teslim ediyor zaten.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemini 1.0 sayarsak, İkinci Dünya Savaşı sonrası NATO’nun kuruluşu ve üyeliğe kabul edilişimize denk gelen çok partili sisteme geçiş aşaması Türkiye 2.0’ın başlangıcı kabul edilebilir.
Türkiye’yi 100 yıl sonra yeniden dünyada küresel güç ligine taşıyan Sayın Cumhurbaşkanımızın 2023 vizyonuyla geldiğimiz nokta ise kesinlikle Türkiye 3.0’ı hak ediyor.
-Ki, biz buna ‘Türkiye Yüzyılı’nın başlangıcı diyoruz.
İngiliz aşkına…
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
05 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Özgür Özel, Türkiye’nin merkezinde yer alacağı NATO Zirvesi öncesi İngiliz Financial Times’a yazdığı makalede yine ‘mandacılık’ ruhunu ortaya serdi.
Özetle "Erdoğan'ın demokrasiye yönelik baskıları, Türkiye'nin müttefiklerini de tehdit ediyor.
Türkiye öngörülebilir ya da güvenilir bir ortak değildir.
Erdoğan bugün Washington'a, yarın Moskova'ya, ertesi gün Pekin'e yönelebilir.
Otoriter yönetim ve siyasi rakiplerinin hapsedilmesi hem NATO'yu hem de bölgesel istikrarı tehlikeye atabilir" diyor.
***
Siyasi kaderini bağladığı Ekrem İmamoğlu tutuklanınca da İngiltere’nin resmî televizyonuna “Bizi yalnız bıraktınız, hayal kırıklığına uğrattınız. Kırgınız” demişti.
Bununla yetinmeyip “İngiltere’nin menfaati AK Parti’de değil, CHP’dedir” açıklamasıyla rengini iyice belirginleştirmişti.
Peki ya siyasi patronu Ekrem İmamoğlu ne yapmıştı?
Allah gösterecek ya, İstanbul’da milyonların kar esareti yaşadığı gün, İngiliz Büyükelçisi ile yemek yediği ortaya çıktı.
Önce inkâr etti, görüntüleri ortaya çıkınca “İngiliz Büyükelçisi ile yediğim yemek, karla mücadeleden daha önemsiz değildi” deyiverdi!”
Sonra öğrendik ki bununla yetinmemiş, 16 milyon İstanbullunun verilerini İsrail uzantılı İngiliz firmasına açmış.
Kurduğu yolsuzluk ‘sistem’inin ucu da Londra’ya uzanıyor ne hikmetse!
İkinci adamı Ertan Yıldız, sadece hafriyattan İngiltere’ye taşınan paranın 200 milyon dolar olduğunu anlattı ifadesinde.
-Ki, bunun devede kulak olduğunu soruşturma derinleştikçe daha net göreceğiz.
Bu kadar mı?
Değil elbette.
***
İngiliz dış istihbarat birimi MI6 ve ABD istihbaratı ile bağlantılı Hüseyin Gün, İmamoğlu’nun casusluk soruşturmasında tutuklananlardan.
Üvey oğlu olduğu öne sürülen kişinin ihbarıyla Gün’ün telefonlarında yapılan incelemede, İngiliz istihbaratının Türkiye'deki seçimlere nasıl müdahale ettiği belgelendi.
İmamoğlu'nun izleyeceği stratejileri ByLock gibi dışarıdan erişilemeyen özel bir uygulama ile istihbarat elemanlarından alan Gün'ün telefonunda ayrıca, kabinede yer alan bakanların özel toplantılarda çekilmiş fotoğrafları da bulundu.
Dahası, FETÖ’nün Londra’da yaşayan imamı Mustafa Özcan ile yüz yüze görüşüp notlar tuttuğu ortaya çıkarıldı.
Bu esnada ilginç olan neydi, hatırlıyor musunuz?
Emeklilik vakti gelen İngiltere dış istihbarat servisi MI6’nın Başkanı Richard Moore’un, veda toplantısını İstanbul’da yapması.
Siz hiç bugüne kadar bir yabancı istihbarat başkanının vedasını başka bir ülkede yaptığına şahit oldunuz mu?
Göstere göstere verilen bu mesajın bir anlamı yok muydu?
İngiliz medyası bahane olarak geçmişte Moore’un Ankara’da büyükelçilik yapmasını gösterse de kimse yemedi.
Zaten üzerinden bir ay geçmeden İmamoğlu casusluk soruşturması patladı.
Devletler birbiriyle böyle konuşuyordu demek ki!
***
Tabii bu ‘mandacıların’ bir de medya ayağı var.
Geçmişte sadece İmamoğlu-Özel suç ortaklığını besliyorlardı.
CHP 38. kurultayına mutlak butlan kararı çıkınca, şimdi hepsi birden ‘İngiliz yapımı küresel operasyonu bozan’ Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine çullandı.
12 sene CHP Genel Başkanlığı yapan Kılıçdaroğlu şaşkın, yıllarca o partide görev yapanlar neye uğradığını şaşırmış vasiyette…
Yazık, geçmişte kendilerinden gördükleri sözde muhalif kanallara çıkarılmadıkları için, mevzuyu sadece koltuk kavgası ve yolsuzluklara-ahlaksızlıklara karşı durmaktan, hak-hukuk kavgasından ibaret zannedip sitem ediyorlar.
O medya organlarının sahiplerinin tamamının Londra’ya kaçtıklarını, hatta kimi muhalif gazetelerin baş yazarlarının bile senelerdir Londra’da yaşadığını gözden kaçırıyorlar.
Nasıl, ipleri uç uca bağlayınca bir şey anlatıyor değil mi?
***
“Buna ABD’yi niye eklemiyorsun?” diyenler olacaktır, orayı da es geçmeyeyim.
Özgür Özel gibi bu soruyu kasıtlı soranlar Biden Amerika’sı ile Trump Amerika’sı arasındaki farkın görülmesini istemezler.
Niye?
Çünkü Biden tam İngiliz-Yahudi hegemonyasının güdümündeki bir başkandı.
Trump’ın ise -en azından- seçildiği günden beri İngiltere’ye meydan okuduğu muhakkak.
Kanada’ya el koymaktan bahsederken kime kafa tutuyordu mesela?
Biden, seçildiği 2020 yılında “Erdoğan’a artık darbe yapmayacağız. Onu dostlarımızla devireceğiz” derken, Türkiye’deki dostlarının kim ya da kimler olduğu, kimi parlatmaya çalıştıkları yukarıda anlattıklarımdan belli değil mi?
Ekrem İmamoğlu ve -Özel dâhil- ‘sistem’in diğer aparatlarının İngilizlerle bu kadar aleni iş birliklerine girişirken, akıllara durgunluk verecek biçimde fütursuz soyguna girişirken kime güvendiği de ortada.
Hesaba katmadıkları şey, ABD’de 2024 yılında Trump’ın seçilmesi oldu ki, dikkat ederseniz bu mandacıların kurduğu sistem, bu tarihten sonra yerle bir edildi.
Washington’a yaptığı şikâyetten “Bizi ilgilendirmez” cevabı alan Özgür Özel’in imdadına İngiltere de yetişemedi; zira kendileri de Trump döneminin sancıları ile meşgul olmaktaydı.
Şimdi ABD Başkanı Trump’ın “Erdoğan için katılıyorum” dediği NATO Zirvesi Ankara’da yapılacak, Özgür Özel’in, daha doğrusu Özgür Özel üzerinden İngiliz’in verdiği mesaja bakın.
Türkiye öngörülebilir ya da güvenilir bir ortak değilmiş!
Yarın öbür gün bunların yüzüne vurulacağını bile bile…
Gücünü halktan alan, sadece vatandaştan alacağı oya bel bağlayan biri böyle bir cümle kurabilir mi?
Verdikleri mesaja bakarsak, eminim bu zirveden çıkacak kararlarda da en büyük engel, yine sinsi İngilizler olacaktır.
Ukrayna’da bütün barış girişimlerini baltaladıkları gibi, bakalım bu sefer nerelere uzun bacaklarını uzatacaklar?
***
Az kalsın unutuyordum; Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Osmanlı coğrafyasında tekrar büyümeliyiz” cümlesinden Özgür Özel’in duyduğu rahatsızlığı…
“Normalde hiçbir şeyi dert etmem, ne olursa olsun vurur kafayı uyurum. Lakin, Kılıçdaroğlu’ndan bu cümleyi duyunca o gece uyuyamadım” demişti.
Ne tesadüftür ‘Osmanlı’ vurgusuyla aynı rahatsızlığı geçenlerde İsrail’in soykırımcı Başbakanı Netanyahu da dile getirdi.
Bu rahatsızlığın tarihsel kodu nedir?
Osmanlıyı İngilizler parçaladı, Orta Doğu’nun kalbine İsrail’i İngilizler kurdu, aynı dönemde Türkiye’deki yeni yönetim de İngilizlerle yapılan anlaşmalar neticesinde kuruldu.
O günün şartları öyleydi; bugün Türkiye, İngilizlerin bizden kopardığı coğrafya ile yeniden gönül köprüleri kuruyor, ekonomik ve askerî bağları güçlendiriyor, İngiliz’in tezgâhını bozuyor…
Bundan İngiliz’in, İsrail’in rahatsız olmasına sözümüz yok da, Özgür Özel’e ne oluyor?
Belediye başkanları tutuklandığında, mutlak butlan kararı çıktığında kafayı vurmuş uyumuş da, Kılıçdaroğlu ‘Osmanlı’ deyince niye sabaha kadar uykusuz oturmuş?
Eminim İngiliz Kralı Charles bile mışıl mışıl uyumuştur o gece…
Bu ne İngiliz aşkı Sayın Özgür Özel?
.
|
| Bugün 531 ziyaretçi (1054 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|