 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
XXXXXX
Gençleri sen yetiştirmezsen başkası kapar!
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
04 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Önceki yazıda gençlere dava bilinci aşılamanın ehemmiyetine dikkat çekmiştik…
Yıllardır yazıyoruz, gidişat ortada… Her yıl, bir öncekini aratıyor.
Başıboşluk, sokaklarda kendini gösteriyor zaten.
Türkiye’deki kadar hoyratça çıplaklığı Avrupa’da görmezsiniz.
Kafasına tas geçirmiş gibi basmakalıp tıraşlı oğlanların içine düştüğü uyuşturucu ve suç bataklığı bir başka dert.
Şımarık zengin züppelerinde aşina olduğumuz istikametsizlik, doyumsuzluk ruhsuzluğu, artık toplumun her katmanında karşımızda.
Saygı, edep, vefa, dürüstlük, doğru sözlülük, cefaya katlanma, yardımlaşma, kadirşinaslık, hatırnazlık…
Bunlar, zayıflayan değerlerimiz.
Ne yazık ki, dünyasını kurtarma telaşına düşen günümüz insanının gündeminde bunlar ya hiç yok ya da çok gerilerde…
Sonra ne oluyor?
Gün geliyor, bunlarla ilgili hiçbir dert edinmediği evladının düştüğü durumla yüzleşiyor ebeveynlerimiz…
Aile içi saygı ve sevginin bile menfaate bağlı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya gelindiğinde “Nerede hata yaptık?” sorgulaması başlıyor ama, zaten iş işten çoktan geçmiş oluyor.
***
İnternet ve sosyal medyanın şimdiden bu denli etkilediği kuşaklar, eşiğinden geçtiğimiz yapay zekâ ve robotlar çağının hâkimiyetini kurmasıyla acaba ne hâle gelecek?
İnsani değerlerin silindiği toplumlar ve bunu oluşturan bireyler neyle ayakta kalabilecek?
Bakın, dünya felakete gidiyor...
Bizi biz yapan şeylerin kıymetini bilmezsek, bugünleri de arayacağız.
Doğa boşluk kabul etmez; biz doldurmazsak, kötülük doldurmaya devam edecek.
Hep öyle olmadı mı zaten?
Tarihimizi, kültürümüzü, örf ve âdetimizi, toplum değerlerimizi, ehl-i sünnete uygun olarak dinimizi doğru biçimde gençlerimize öğretebilseydik, onları ateistlerin, komünistlerin, reformistlerin, Şia’nın, Selefilerin ve Vehhabilerin eline düşmekten kurtarmaz mıydık?
Gençleri sahipsiz bırakınca; PKK, FETÖ, DHKP-C, DEAŞ gibi terör örgütlerine, sokak çetelerine, zehir tacirlerine, fuhuş sektörüne, LGBT gibi kötülükleri yaymak için örgütlenmiş masonik yapılara gün doğdu.
Asırlarca dünyaya hükmetmiş bir medeniyetin içine düştüğü bu durum, trajiktir.
“Tarihiyle, kültürüyle bağını koparmış, ‘dava’sız yetişen gençlik tehlikedir” derken, işte tam da bundan bahsediyorduk.
Temel değerleri öğretilmemiş bir gençlik ya eğlence diye bataklığa düşer, ya İslam’dan uzaklaştırılıp kökleriyle bağını koparır, yahut birileri ‘din’ adı altında alır mezhepsizliğe, reformist sapkınlığa, radikal Selefi-Vehhabi çizgiye, tekfirciliğe taşır.
Yalova’da üç polisimizi şehit eden DEAŞ’lı teröristler gibi…
Türkiye’deki Selefi tehdidini gazetemizden daha çok gündeme getiren yoktur herhâlde.
Altı yıl önce, yine bu köşedeki bir makalemizde şunları not düşmüştük;
“FETÖ belasından sonra coğrafyamızda en büyük tehdidi oluşturan Selefi, Vehhabi ve Şia akımlarına, birilerini rahatsız etme pahasına yıllardır ısrarla vurgu yapıyoruz.
Ve üstüne basa basa diyoruz ki: Asırlarca hilafet sancağını taşımış bir milletin içine düştüğü bu durumun izahı nedir?
İslamiyet’le ilk şereflenenlerden olan, asırlarca dinimize büyük hizmetler yapan bu asil millet, nasıl bir boşluğa sürüklendi ki, bugün ucu dışarıda sapkın akımların tuzağına düşmekte?
Ehl-i sünnet yoluna aykırı biçimde sünneti, dört hak mezhebi, Anadolu irfanının ana damarını oluşturan Matüridi-Hanefi çizgiyi inkâr eden zihniyet bizim topraklarımıza nasıl ve kimler tarafından taşındı?
Söyleyeyim; “İslamiyet’i günün şartlarına göre yeniden yorumlamak gerekir” diyen bozuk fikirli sözde din adamları ve akademisyenler aracılığıyla…
Selefiliği mezhep olarak din dersi kitaplarına koydurmayı başaran aklı çözemezsek, FETÖ gibi AK Parti’nin ve Cumhurbaşkanı’mız Erdoğan’ın başına da bela olacakları muhakkak.
“Kim Ehl-i sünnetin dışına çıkıyorsa FETÖ ile aynı amaca hizmet eden ahtapotun öteki kollarıdır” diyoruz, diyoruz kimseye laf anlatamıyoruz.
Çünkü mesele FETÖ metö meselesi değil…
Arkada daha derin bir akıl çalışıyor ve hepsi aynı hedefe hizmet ediyor.
***
Sözde ‘cihatçı’ bu örgütlerin Irak’ta, Suriye’de ve başka isimler altında girdikleri diğer ülkelerde camileri bombaladığına, İslam büyüklerinin kabirlerini yıkıp tahrip ettiklerine şahit olduk.
Bunlar, Osmanlıyı Arap coğrafyasından atmak ve İslam dünyasından Ehl-i sünnetin izlerini silmek için Batı tarafından kurulup büyütülmüş, kanlı diktatörlüklerin maşaları.
Bugün İsrail’e hizmetkâr oldukları daha aşikâr görünen Suudi Arabistan, BAE gibi ülkelerin, İslam coğrafyasını fikrî alanda da zehirlemek için istihbarat örgütleri kanalıyla ellerinden geleni yaptıkları muhakkak.
Son birkaç asırdır coğrafyamızda dönen dolapların devamıdır izlediğimiz…
***
Bir tarafta gençleri dinden uzaklaştırmak, Marksist terör örgütlerinin kucağına, böylece Batı’nın ve İsrail’in uşaklığına sürüklemek için yürütülen çalışmalar…
Öbür tarafta sözde din adına örgütlenen, ancak yine Batı’nın ve İsrail’in uşağına dönüştürülen yığınlar.
Karşımızdaki akıl, böylesine sinsi, böylesine tehlikeli…
Problem şu ki, biz bu tehlikenin ne kadar farkındayız ve bunun önünü kesmek, özümüzü korumak için ne yapıyoruz?”
***
İşte 6 sene önce yazdığımız satırlar ve bugün konuştuğumuz tablo…
Asıl soru ise şu; elin oğlu farklı maskeler altında tarlamızı sürerken, biz ne yapıyoruz?
Maalesef öyle çorak bir zamandayız ki, bunu anlayacak insan sayısı da, anlatacak âlim sayısı da çok az…
İyi olan ise son yıllarda tehlikeye dikkat çekip doğruları çok daha yüreklice anlatan din adamlarının, akademisyenlerin, gazetecilerin sayısının artması…
Bunu görmek memnuniyet verici olsa da, yeterli değil.
Daha çok dava adamına, daha çok dava şuuruna sahip gençliğe ihtiyacımız var.
Bizim boşlukta bıraktığımız her gencimizi kötülük ahtapotunun bir kolu kapıyor çünkü…
Doğum kontrolü de bir darbeydi!
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
08 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti’ye kadar zihin kodlarımıza neyi işliyorlardı?
-Bir çocuk ideal, iki çocuk yeter…
-Üç mü? Ne gerek var?
Dört çocuk ve fazlası zaten ayıplanır, alay edilir, bu yüzden aileler olur olmaz herkese demeye çekinirdi.
Şimdi nereye geldik?
Doğurganlık hızımız 1,48’e düştü.
Avrupa’nın en düşük oranına yaklaşmışız, hatta Fransa’nın bile gerisine inmişiz.
***
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, önceki gün Darülaceze’nin Arnavutköy’de inşa edilen devasa yaşam şehrinde içine düştüğümüz vaziyeti anlattı.
Doğum hızında 2,1 nüfusun kendini yenileme sınırı…
2001’de bu oranda bizde 2,38 iken, şimdi çok çok altına düşmüşüz.
Bakan Hanım, “Bu sadece bir veri değil; ekonomiden sosyal yapıya, çalışma hayatından millî güvenliğe kadar pek çok alanı doğrudan etkileyen bir gelecek meselesi” dedi.
Aktardığı tablolara göre; Birleşmiş Milletler, mevcut eğilim devam ederse Türkiye nüfusunun 2100 yılında 25 milyona gerileyeceğini öngörüyormuş.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun senaryosuna göre ise 54 milyona.
Yani, en iyi ihtimal bile bizim için felaket demek.
Bu işin şakası yok…
En çok övündüğümüz, genç nüfusumuz değil miydi?
Yunanistan’a, İsrail’e “Tükürüğümüzle boğarız” diye efelendiğimiz güç…
Demek ki, hızla, elimizdeki bu gücü kaybediyoruz.
***
İsrail demişken…
New York’a her gittiğimde dikkatimi çekmiştir; kipalı Yahudiler boy boy çocuklarla geziyor etrafta…
Biri kucağında, öteki bebek arabasında, diğeri yanında…
Biz ise yaşlı, hasta Avrupalıların yolundayız…
Türkiye’de yalnız yaşayan insan sayısı 15 milyona ulaşmış.
Şu an evlerimizin yüzde 57,2’sinde hiç çocuk yok, bunu biliyor muyuz?
Peki bu gidişattan yarın üretim, savunma, sosyal güvenlik, kalkınma gibi alanlarda nasıl etkileneceğimiz belli değil mi?
Buyurun size çok ciddi bir beka meselesi daha.
Silahı yaparsın da, nüfusu, yetişmiş insan gücünü ne yapacaksın?
***
Şimdi birileri çıkıp, son birkaç yıldır ekonomide yaşanan sıkıntılara dikkat çekebilir -ki, haklılık payları olmakla beraber- bütün mesele bu değil.
Tek sebep ekonomi olsa, millî geliri bizden çok çok yüksek ülkeler benzer durumu yaşamazdı.
Ayrıca biz ilk defa mı ekonomik sıkıntı yaşıyoruz da tek gerekçemiz bu olsun.
Türkiye’nin her yerine gidin, köpek gezdirenlerin sayısındaki artışı görürsünüz…
Maalesef, yaşlısına bakmayıp, huzurevlerine yollayanların sayısı da hızla çoğalmakta.
Eskiden ana-babaya, ataya bakmamak ayıplanırdı, o da kalkmış görünüyor.
Demek ki asıl problem yokluk falan değil, çağın dayattığı konformist hayat.
Köyler de bu yüzden boşalmadı mı zaten?
Şehirde doğalgazlı evde ayağını uzatıp oturmak varken, tarlada, bağda, bahçede kim uğraşacak?
Tarla-bahçe olmayınca, şehirde çok çocuk nesine yarayacak?
Servisi, özel okulu, üniversitesi dert…
Sosyal medyada ekran kaydırmak varken, kim çok çocuk yapıp da başına iş açacak?
Çok sıkılırsa köpek alır, bıkınca da bir yere azıtır…
Çocuğu ne yapacak?
***
Bireyler üzerinden tablo böyle de, ülkenin geleceği açısından bakınca kazın ayağı öyle değil işte.
Yahudi nüfusu hızla artarken, Türklerin azalması bile neyi getirir, buyurun hesabını siz yapın.
Hoş, adamlar bunun hesabını yıllar evvel yapmış, en başta anlattığım psikolojik baskıyı üzerimizde kurmuş, o yüzden bugün bu meseleyi konuşuyoruz.
Ne yapmışlar, onu da anlattı Bakan Mahinur Hanım…
Dedi ki;
- 1960 öncesi dönemde doğurganlığı teşvik eden politikalar güdülürken, 1960’lardan sonra aile planlaması merkezli, doğurganlığı azaltmayı hedefleyen kapsamlı çalışmaların yapıldığı dönem başlamış.
Yukarıda da belirttim; bu kampanyalar AK Parti’ye kadar devam etti.
Ne zaman ki Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 2006’da, o dönem Başbakan olarak çıkıp 3 çocuk tavsiye etti, hepsi çıldırdı.
‘Milletin yatak odasına karışmakla’ suçladıkları Erdoğan’ın tehlikeyi ne kadar önceden görüp harekete geçtiğini şimdi anlayabiliyor muyuz?
Ayrıca, kendileri doğum kontrol kampanyaları yürütürken, milletin yatak odasına karışmış olmuyor muydu?
Öyleydi… Hem de kimin ya da kimlerin iş birliğiyle?
1960 darbesini yapanlar ile yaptırtanların.
***
Dönemin Başbakanı Menderes’i ve bakanlarını idam edip, sonra bunu "Hürriyet bayramı" diye zorla kutlatanların, Türk nüfusunu azaltmak için de 2000’li yıllara kadar süren bir kampanya başlatması normal olmasa gerek.
Hele ki ülkemizdeki pek çok holdingin aracılık ettiği kampanyanın öncülüğünü de Rockefeller Vakfı yapmışken!
Ne tesadüf değil mi?
Bu vakfın öncülüğündeki Nüfus Konseyi, 1963 yılındaki raporunda şunları istemiş;
-Aile planlamasına engel teşkil eden kanunların kaldırılması,
- Aile planlamasına yönelik kurumsal yapıların oluşturulması,
- Aile planlamasına yönelik kuvvetli bir halk eğitimi programı geliştirilmesi,
- Aile planlamasının gerekçelendirilmesi için araştırma başlatılması,
- Millî Aile Planlaması Kurulu’nun oluşturulması,
- Özel aile planlama derneğinin (Türkiye Aile Planlaması Derneği) kurulması.
Onlar istemiş, dönemin darbecileri de “şak” diye emri yerine getirmiş.
***
Sadece 1960 darbecileri değil üstelik…
1980 darbesini yapanlar da hazırladıkları 82 Anayasası’na ‘aile planlaması’ ile ilgili hüküm koymuş, 1983 Nüfus Planlaması Kanunu ile kürtaj ve kısırlaştırmayı serbest hâle getirmiş.
İşte böyle böyle 1960’larda yüzde 6 olan doğurganlık hızı, 1990’a geldiğimizde yüzde 3’e düşmüştü.
Oysa, bizim 27 senede gerçekleşen hızlı düşüşümüz, İngiltere’de 95, ABD’de 82 yılda gerçekleşti.
Son bir bilgi verip, bu mevzuyu kapatayım;
Rockefeller Vakfı’nın başını çektiğini Nüfus Konseyi sadece üç ülkede faaliyet yürüttü;
Biri Güney Kore, öteki Tunus, üçüncüsü de Türkiye.
***
Artık açıktan aile planlaması diye bir kampanya yürütemiyorlar, buna Cumhurbaşkanımız da, onun liderliğindeki hükûmetimiz de müsaade etmez…
Fakat kötü olan şu, onların da köy köy, kasaba kasaba dolaşmasına ihtiyacı kalmadı.
Vazifelerini sosyal medyadan çektikleri operasyonla fazlasıyla yapıyorlar zaten.
Kabahati de “En az üç çocuk yapın” diye çırpınana yıkıyorlar, oh ne âlâ!
Halep’te kaybeden CHP
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
11 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Bekliyorlardı ki ABD ve İsrail son anda devreye girecek, PKK/YPG Suriye hükûmetine karşı süre kazanmaya devam edecek…
Olmadı.
Koftirik terör örgütü, 2015’teki çukur-hendek kalkışmasında olduğu gibi, Suriye’de de çocukların ve kadınların arkasına saklanarak tutunabileceğini zannediyordu.
Afrin’de, Menbiç’te, Tel Rifat’ta nasıl arkalarına bile bakmadan kaçmak zorunda kaldılarsa, Halep’te de aynısı oldu.
***
Halep’in üç mahallesini yıllardır işgal altında tutan, çekilmeleri için yapılan bütün iyi niyetli çağrılara kulak tıkayan terör örgütü, arkalarında en az 200 leş bırakarak Halep’i terk etti.
Bölgedeki çatışmaları kalbinden izleyen muhabirimiz Yılmaz Bilgen’in aktardıklarına göre, operasyon sürecinde sivillerin zarar görmemesi için maksimum tedbir alındı, güvenli tahliye koridorları açıldı, yaklaşık 150 bin sivil bu koridorlar üzerinden burunları bile kanamadan çıkarıldı.
Suriye ordusu, operasyon sürecinde Kürtler başta olmak üzere, etnik ve mezhepsel ayrım gözetmeksizin, bütün Suriyelileri güvence altına aldı.
Ve nihayet beklenen açıklama yapıldı; Halep operasyonu dün itibarıyla tamamlandı.
Şimdi sıra, teröristlerin direnmeye çalıştığı diğer alanlarda.
Dışişleri Bakanı’mız Hakan Fidan’ın dediği gibi, bu teröristler sadece güçten anlar, oralarda da akıbetleri bellidir.
***
Türkiye’yi bölme girişimi ile eş zamanlı olarak, 2015’ten bu tarafa, Suriye sınır hattımız boyunca ‘teröristan’ kurma hayaliyle oynanan oyunların da tamamen sona ereceği dönemin şafağındayız.
Geçmişte “Bunlar DEAŞ’la birlikte tiyatro sergiliyor, aslında İsrail’e zemin hazırlıyor” dediğimizde burun kıvıranlar da artık itiraz edemiyor, çünkü gizli-saklı bir şey kalmadı.
Güçlü Türkiye Cumhuriyeti, Çözüm Süreci’ni istismar eden terör örgütünü önce kendi içinde bitirdi, şimdi Terörsüz Türkiye-Terörsüz Bölge mottosuyla başlattığı iyi niyetli çabayı doğru okumayan PKK/YPG’yi, kardeş Suriye yönetimi ve Irak hükûmetlerinin çabasıyla komşu coğrafyamızdan kazımak üzere.
Böylesine tarihî bir süreçten geçerken, iç siyasetimizde rol alan aktörlerin takındığı tavır ise dikkate değer.
DEM’in, Halep’te operasyon başlar başlamaz rahatsızlığını dışa vurması, kimi terör yandaşlarının sokaklara dökülmesi sürpriz değil.
Peki, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e ne demeli?
***
Esad’ın ülkeyi terk ettiği gün “Şam’la diyalog kurulmalı” açıklaması yaparak trajikomedi mizah konusu olan Özel, bu defa daha beterini yaptı.
CHP lideri, Halep’te terör operasyonu başlar başlamaz, silah bırakmaya yanaşmayan ve sınırımızda terör devleti kurmak için İsrail’le iş birliğini açık etmekten çekinmeyen PKK/YPG’ye saldıracağına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tam destek verdiği Suriye Devlet Başkanı Şara’yı hedefine koydu.
PKK/YPG ile masaya oturulması gerektiğini savunan Özgür Özel “Suriye’yi temsil etmeyen birtakım unsurlar, İngiltere, ABD ve İsrail’in yol vermesiyle yönetime geldi. Geçici hükûmet, Suriye’nin pek azını temsil eden bir yapı tarafından üstlenildi” sözleriyle İsrail’in ve İran’ın sözcülüğünü yaptı âdeta.
Ne ibretlik bir açıklama...
***
Türkiye’nin, emperyalist planlara karşı yıllar süren çabasıyla önce Suriye’de milyonların kanını akıtan katil rejimin sonu getiriliyor…
Ülkemizdeki Suriyelilerin evlerine dönüşünün yolu açılıyor…
Suriye’nin bölünmesinin önüne geçmek; İsrail’in bu ülkeyi bölüp, parçalayıp yutmasını önlemek için bu kadar gayret gösteriliyor…
Türkiye’de ana muhalefet partisinin lideri, PKK/YPG’ye karşı duracağına, tam aksine Şara’yı yerden yere vuruyor, İsrail iş birlikçiliği ile suçluyor; sonra da hiç utanmadan terör örgütü PKK/YPG ile masaya oturması gerektiğini söylüyor.
***
Suriye meselesi, gerek Kemal Kılıçdaroğlu, gerek Özgür Özel dönemi CHP’si için turnusol olmuştur.
Deniz Baykal’a kaset kumpasıyla dizayn edilen yeni CHP, 2010’dan bu tarafa Suriye’de ABD’nin, İsrail’in, İran’ın, Almanya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, bunların maşası olan PKK/YPG terör örgütünün âdeta sözcülüğünü yapmış, ‘teröristan’ projesinin Türkiye’deki en güçlü siyasi ayağını oluşturmuş, TSK’nın operasyonları da dâhil olmak üzere, Suriye’de atılan bütün millî adımların karşısında yer alarak, gerçek yüzünü ortaya koymuştur.
Tıpkı, aynı odakların Türkiye’yi fiilî olarak bölmeye çalıştığı çukur-hendek olaylarında olduğu gibi.
Dolayısıyla, bugün Suriye’de kaybedenler listesinde sadece terör örgütü ve sahipleri değil, CHP de vardır.
Hey gidi Deniz Baykal!
Bir onun Halep için hayattayken söylediklerine bakın, bir de kendisinden sonra CHP’nin başına geçenlerin duruşuna…
Tam ibretlik bir durum.
73 yıl sonra İran’da aynı film
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
15 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
ABD Başkanı Trump’ın iyi olan tek tarafı var; ne yapacaksa açık açık söylüyor.
Yok uluslararası hukukmuş, yok ülkelerin özgürlüğüne saygıymış…
Açık açık “Geçiniz bunları” diyebiliyor…
Zaten olmayan şeyler üzerinden maval okumaya bile ihtiyaç duymuyor.
***
Nitekim, göreve gelir gelmez söylediği şeylerden biri neydi;
Grönland.
Minik Avrupa ülkesi Danimarka ne kadar hoplarsa hoplasın, geri adım atmadı.
AB’nin tepkilerini, “NATO dağılır” tehditlerini de umursamadı.
Nitekim dün Beyaz Saray’da Grönland konuşuldu.
Trump da açıklama yaptı;
“İnşa etmekte olduğumuz Altın Kubbe için Grönland hayati önemde. Biz almazsak, bu bölgeyi Rusya ve Çin kontrolüne alacak.”
Bakın, ne önemli gerekçe…
Haklılığı şu ki, Rusya’nın atacağı balistik füzeleri ilk karşılayabilecekleri yer, buzulla kaplı bu ada.
Ayrıca, Rusya ve Çin ticaret gemileri için de kritik bir nokta.
Bir de dünyanın en değerli minerallerinin büyük çoğunluğu burada.
E daha ne olsun!
ABD açık açık diyor ki: Kaçarı yok, burası benim olsun!
İşte O’nu görüştüler dün.
***
Mevzu sadece Grönland değil…
Hemen altındaki Kanada da ABD Başkanı’nın radarında.
Orayı da ilhak edeceğini söylüyor ki, dediğini yaparsa, Kanada’nın hemen altı zaten ABD.
Yani ülkesinin sınırlarını Kanada’dan başlayarak, Grönland’ı da içine katarak, katbekat artıracak.
Bir de fiziki olarak işgal etmese de, fiilî olarak aldıkları ve almayı hedefledikleri var.
Venezuela’da istediğini aldı mı? Aldı.
Hatta petrol şirketlerini topladı, dağılımını bile yaptı.
Sıradaki iki ülke, Kolombiya ve Küba için de niyetini açıkladı.
***
İşte tam da böyle bir zamanda İran karıştı.
Çin’le 600 milyar dolarlık petrol ticareti anlaşması yapan İran, dolar operasyonuyla başlayan sokak olayları sebebiyle günlerdir yanıyor.
31 şehirde binlerce ölüden bahsediliyor.
Bunu ilk defa yaşamıyor Tahran yönetimi…
Bugünü anlatan en çarpıcı örnek, 1953’te İran Başbakanı Musaddık’ın devrilmesi.
2004’te yayınlanan “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabının yazarı olan Amerikalı John Perkins, İran’da yaptıkları darbeyi şöyle anlatıyordu;
“Ekonomik tetikçiler ilk olarak 1950’lerin ortalarında ortaya çıktı.
O zamanlar İran’ın başında demokratik yollarla seçilmiş Dr. Muhammed Musaddık vardı.
Orta Doğu ve dünyanın genelindeki demokrasi için umut olarak görülüyordu.
Time dergisi tarafından ‘yılın kişisi’ seçildi.
Ancak gündeme getirip uygulamaya çalıştığı konulardan birisi de yabancı petrol şirketlerinin İran’dan aldıkları petrol karşılığında çok daha fazla para ödemek zorunda oldukları ve İran halkının kendi petrollerinden daha çok faydalanması gerektiği fikriydi.
Tuhaf bir politikaydı.
Bu hoşumuza gitmedi.
Ama normalde yaptığımız gibi ordumuzu göndermekten korkuyorduk.
Bunun yerine CIA ajanı Kermit Roosevelt’i gönderdik.
Kermit cebinde birkaç milyon dolarla gitti ve çok ama çok etkili çalışarak kısa süre içinde Musaddık’ı indirip, yerine istediğimizi yapacak olan İran Şahı’nı getirdi.
Bu son derece etkili oldu.
(Musaddık diktatör olarak darbeyle devrilirken, eşyaları sokaklarda sergilendi.)
Washington’da insanlar etrafa bakıp 'Vay canına! Ne kadar kolay ve ucuzmuş' dedi.
Bu, ülkeleri manipüle etmenin ve imparatorluklar kurmanın tamamen yeni bir yolunu oluşturdu.
Roosevelt’in tek problemi, kayıtlı bir CIA ajanı olmasıydı. Yakalanmış olsaydı sonuçları oldukça ciddi olabilirdi.
Bu sebeple çok hızlı bir şekilde parayı Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar aracılığıyla yönlendirmek için özel danışmanlar kullanma kararı alındı.
Böylece, yakalanırsak hükûmet açısından hiçbir sonuç doğmazdı.
***
Biz ekonomik tetikçiler, ilk savunma hattıyız.
İçeri gireriz, hükûmetleri yoldan çıkarmaya ve sonradan onlara sahip olmak için koz olarak kullanacağımız büyük borçlar almaları için ikna etmeye çalışırız.
Panama’da Omar Torrijos’a karşı olduğum gibi başarısız olursak, yani yoldan çıkmak istemezlerse ikinci savunma hattı olarak ajanları göndeririz.
Ajanlar yöneticileri ya aşağı indirir ya da öldürür!
Sonrasında da yeni yöneticiler, kurallarımıza uymazlarsa başlarına ne geleceğini bildikleri için, her şey yoluna girmiş olur.
Irak’ta (Saddam’a karşı) bu iki hat da başarısız oldu.
Biz de ordu gönderip, saf dışı bıraktık.”
***
Gördünüz mü dünya düzeninin ne olduğunu; Venezuela, İran gibi pek çok ülkenin yeniden ne yaşadığını…
İran’da yine başarılı olurlarsa, dönmek için görev bekleyen kim?
Şah’ın ABD’deki oğlu Rıza Pehlevi.
Yani 73 sene sonra, yine aynı tezgâh.
Benzer girişimleri bizde de denemediler mi defalarca?
Özellikle de 2012’den bu tarafa.
Diyelim ki İran’da başardılar, kazanan İranlılar mı olacak?
Cevabı yukarıda, bizzat ABD’li ekonomik tetikçinin itiraflarında.
Aynısı Venezuela için de geçerli…
Ve tabii, başarırlarsa öteki ülkelerde.
Toplumu kışkırttıkları, ekonomi falan da işin bahanesi.
Bunun da en bariz örneği; Libya.
Petrol gelirlerinden elde ettiği kaynakla halkını paraya boğan ve neredeyse hiçbir şeye para harcatmayan Kaddafi’nin sonunu da gördük.
Belli ki bu fırtına kasırgaya dönüşecek, hiç beklemediğimiz yerlere gidecek.
Tek şansımız zayıf durumda yakalanmamak, hainleri devlet kadrolarından epey ayıklamış olmak…
Ama bu süreçte iç barışımızı tesis etmemiz, birlik ve beraberlik içinde olmamız önemli.
Devlet aklı da son iki yıldır bunu sağlamaya çalışmıyor mu?
Türkiye’ye ihanet edenler hesapsız mı kalacak?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
22 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler Arap Baharı adı altında 2010 yılından itibaren yeniden dizayn edilirken, Türkiye de bundan nasibini alanlar arasındaydı.
Casus örgüt FETÖ eliyle aynı yıl MHP ve CHP’ye kaset operasyonları çekildi.
CHP’de Baykal dönemi bitti, Kılıçdaroğlu ile yeni CHP dönemi başladı.
Devlet Bahçeli’yi devirme çabası ise daha uzun sürece yayılacak, ancak başaramayacaklardı.
Recep Tayyip Erdoğansız AK Parti süreci de 2012’den itibaren start alacak, lakin her türlü darbe girişimlerine rağmen hüsrana uğrayacaklardı.
İşte böyle kaotik bir dönemde, 2011’de Suriye karıştı...
***
AK Parti hükûmeti yaşananları okuyor, gelecek risklere karşı tedbir almaya çalışıyordu.
Çözüm Süreci de bu aklın devreye girmesiyle başlamıştı.
FETÖ, bunu akamete uğratmak için 2012’de MİT operasyonuyla önce Hakan Fidan’ı, aynı zamanlamayla Erdoğan’ı hapse tıkmaya çalıştı.
Peşinden Gezi, 17/25 ve 15 Temmuz… Olanları biliyorsunuz.
***
AK Parti, CHP-HDP ortaklığının fiilî olarak başladığı 7 Haziran 2015 seçimlerinde tökezleyince, terör örgütü Çözüm Süreci’ni bozdu, kalleş saldırılarına yeniden döndü.
Eş zamanlı olarak, 2015’te Suriye’de “teröristan” kurma projesi başladı.
ABD ve Avrupa ülkeleri, gözümüzün içine baka baka sınırımızdaki teröristlere silah yığıyor, bölünmüş Suriye ve Türkiye haritaları yayınlıyor, bizim topraklarımızı Kürdistan diye gösterme cüretinde bulunuyordu.
Fiilî olarak Türkiye’ye vekalet savaşı açmışlardı.
Üstelik karşımızda sadece ABD gibi Batılı ülkeler değil, Rusya, İran, hatta Esad rejimi de bulunuyordu.
Perde gerisinde duran İsrail’i zaten söylemeye gerek yok; kezâ bunun Büyük İsrail projesi için yapıldığı kabak gibi ortadaydı.
Dışarıda olanlar belliydi de, ya Türkiye’nin içerisi!
***
7 Haziran 2015 seçimleri ile tekrarlanan 1 Kasım 2015 seçimleri arası karşılaştığımız tablo, Türkiye’nin hem iç, hem de dış politikası için âdeta dönüm noktası oldu.
Aynı zamanda kimin, kime hizmet ettiğini gösteren bir turnusol…
Herkes safını belli etti…
Maalesef ‘yeni CHP’, 2012’den itibaren FETÖ’nün bütün darbe girişimlerine sahip çıktığı gibi, 2015 itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin yürüttüğü büyük mücadelenin de tam karşısında konumlandı.
MHP ise Sayın Devlet Bahçeli’nin cesur liderliğinde kritik bir rol üstlendi…
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun, "Yeter ki HDP ile koalisyon kuralım, sen Başbakan ol" teklifini elinin tersiyle itti ve 1 Kasım’da AK Parti’nin yeniden tek başına iktidar olmasıyla sağlanan istikrarın öncüsü oldu.
İbretlik olan şuydu ki; AK Parti’de o dönem hem Genel Başkan, hem de Başbakan olan Ahmet Davutoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Bahçeli’nin ‘oyunbozan’ duruşunun karşısında yer almaktaydı.
Bundan tam bir yıl sonra, 15 Temmuz 2016’da FETÖ hain işgal girişimi yapacak, Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdiği desteği açık ittifaka dönüştürürken, CHP ise “kontrollü darbe” yalanıyla FETÖ’yü aklamaya çalışacaktı.
Peki, asıl kirli planların hayata geçirildiği Suriye!
CHP, orada da farklı olmayacaktı.
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ta 2015 Haziran’ında “Suriye’de terör koridoruna asla izin vermeyeceğiz” diye dünyaya meydan okurken ve bunun gereğini yaparken, CHP ise geride utançlarından insan içine bile çıkmamaları gereken, yüz karası bir karne bıraktı.
Ne yaptılar, hatırlatalım.
“Birlikte iyi salladık” dedikleri 7 Haziran seçimleri sonrası terör örgütünün başlattığı, HDP’nin de öncülük ettiği çukur-hendek olaylarına destek verdiler mi? Verdiler.
Camilerimiz yakılırken, Kürt vatandaşlarımız Halep’tekiler gibi canlı kalkan yapılırken, bir kere bile terör örgütüne hiç değilse “Yapma” dediler mi? Demediler. Aksine, Gamze İlgezdi gibi CHP milletvekilleri teröristlerin cenazesine bile katıldı mı? Katıldı.
Olayların bastırılması, güvenlik güçlerimizin elinin güçlenmesi için yapılan düzenlemeye HDP ile birlikte karşı çıktılar mı? Çıktılar.
Mitinglerinde CHP flaması ve PKK paçavrası; Öcalan ve Atatürk fotoğrafları birlikte sallandı mı? Sallandı.
“Her evden bir oy HDP’ye, bir oy CHP’ye” kampanyaları yapıldı mı? Yapıldı.
CHP’nin Selahaddin Demirtaş’a sahip çıktığı gibi, Yasin Börü’ye de sahip çıktığını hiç işittik mi? İşitmedik.
Esad’a destek olmak ve Sünnileri katletmek için Suriye’ye giden Reyhanlı terör saldırısının faili Mihraç Ural gibi teröristlere hiç laf ettiklerini duyduk mu? Duymadık.
Esad rejimi kalleşçe PKK/YPG’yi Türkiye’ye karşı kullanırken, kendi vatandaşlarını bombalarla, kimyasal silahlarla katlederken CHP ne yaptı? Gitti, Şam’da Esad’ı ziyaret etti.
Bu kadarla kaldılar mı? Hayır.
Hiç değilse 15 Temmuz işgal girişiminin ardından devletinin yanında olurlar diye bekledik… 15 Temmuz’un hemen ardından başlattığımız operasyonlar için Meclis’e getirilen tezkerelere bir kere bile destek verdiler mi? Vermediler.
Mehmetçiğimize destek için sınıra giden sanatçılara bile etmedikleri hakareti bıraktılar mı? Bırakmadılar.
Türkmenlere silah götüren MİT tırı ihanetinde, Dışişleri ses kaydı ihanetinde FETÖ ve sahipleri ile ağız birliği ettiler mi? Ettiler.
Peki o yıllarda Batılı merkezlerle söz birliği ederek, Türkiye’yi El-Kaide’ye, DEAŞ’a silah yardımı götürmekle itham eden ihanet merkezi neresiydi? CHP.
Türkiye için İdlib, hem Hatay’ın muhafazası, hem de yeni göç dalgasına karşı kritik bölgeydi. İdlib’de Mehmetçiğimizin varlığından en az Esad kadar rahatsız olan ve bunu açık açık dile getiren kimdi? CHP.
2020 Şubat’ında 33 askerimizin şehit edilmesinin ardından başlatılan İdlib operasyonuna en fazla kim karşı çıktı? CHP.
Bu süre zarfında, YPG’ye ‘terör örgütü’ bile diyemeyen; “Sınırımızda DEAŞ olacağına YPG olsun” diyen kimdi? Yine CHP.
***
Bu utanmazlar, kimyasal silah kullanan Esad teröristine tek kelime etmezken, Mehmetçiğimize bu iftirayı attılar, onlara da gereken yapıldı.
2023 seçimleri öncesi, “Kazanırsam Suriye ve Irak’tan askerimizi çekeceğim” taahhüdünde bulunan kimin adayıydı? CHP’nin.
2015’ten Suriye devriminin gerçekleştiği 2025’e kadar, 10 sene boyunca Türkiye’ye sığınan Suriyelilere karşı nefret kampanyası yürütenlerin başını kim çekiyordu? CHP.
Suriye devrimi başladığında, Şara’yı İSRAİL’İN ADAMI diye millete yutturmaya kalkan kimdi? CHP ve avaneleri.
Aynı CHP, devrimden iki ay sonra rejim artıkları ile İran ve İsrail aparatları Lazkiye’de olaylar çıkarınca, “Açın kapıları, Alevileri öldürüyorlar” diye yaygara yaptı mı? Yaptı.
Esad’ın Şam’ı terk ettiği gün “Şam rejimiyle görüşülsün” diyen, bir yıl sonra Halep’ten teröristler temizlenirken “SDG’yle görüşülsün” diyen kimdi? CHP Genel Başkanı Özgür Özel.
Halep PKK/YPG teröristlerinden temizlenirken, operasyonu yöneten Şara’yı hedef alan kimdi? Yine Özgür Özel.
***
Bakın, CHP ve müttefiklerinin bu ortak tavrı sadece Suriye’de böyle değil…
Irak’ta da böyle, Libya’da da böyle, Gazze’de de böyle, Akdeniz’de de böyle, Karabağ’da da böyle…
Bugün PKK/YPG’nin tasfiyesi Batı’da, Güney’de kimleri rahatsız ediyorsa, en az onlar kadar içimizdeki baykuşları da rahatsız ediyor.
Onların da kim oldukları belli, YPG derdest edildiğinden bu yana hiç sesleri çıkmıyor.
11 yıllık bir mücadeleden sonra bölgemizde PKK/YPG değil, aslında Büyük İsrail projesi çöktü, Davut Koridoru başlarına yıkıldı.
Şimdi problemimiz şu;
Dışarısını temizliyoruz da, içimizdekiler ne olacak?..
Bunların, yıllardır açık açık yaptıkları ihanet yanlarına kâr mı kalacak?
Dış tehditlerden kendimizi koruyoruz da, içeride bizi kim koruyacak
İlkinde mi problem, ikincisinde mi?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
29 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Çözüm sürecinde de aynısı oldu, Terörsüz Türkiye’de de…
İlkinde de devletin amacı teröristlere silah bıraktırıp örgütü lağvettirmekti, ikincisinde de…
Terör örgütü, ilkinde de ‘önderimiz’ dediği Öcalan’ın çağrısını dinlemeyip silah bırakmaya yanaşmadı, ikincisinde de…
Örgütün siyasi kolu ilkinde de rol yapıp çözüm istiyormuş gibi yaptı, ikincisinde de…
Devletin uzattığı kadife eli istismar edip, ilkinde de teröre siyasi zemin kazandırmaya çalıştı, ikincisinde de…
***
Türkiye’nin attığı samimi adımlara uyulmayınca ne oluyor, gördük…
İlkinde Türk ordusu gereğini yaptı, ikincisinde yeni Suriye…
Sıra Irak’a geldiğinde, orada da göreceğimiz budur neticede.
Ya bu esnada CHP’nin yaptıklarına ne demeli?
Lafa gelince ‘milliyetçilik’ postuna bürünen ana muhalefetimiz, ilkinde de “silahı bırak” diye terör örgütüne yükleneceğine, aksine hükûmete saldırdı; ikincisinde de…
İlkinde de -hükûmeti, terör örgütü ile kol kola girmekle- itham edip caydırmaya çalıştı, ikincisinde de…
Sonra ne yaptı?
İlkinde de silah bırakmayan terör örgütüyle siyasi ittifaka girişti, ikincisinde de…
Devlet aklı terörü bitirmek için temas kurduğunda buna en şiddetli biçimde karşı çıkan muhalefet…
Terör örgütü silah bırakmayıp askerle polisle çatışmaya başlayınca, yeniden örgütün siyasi koluyla müttefik oluyor.
Peki ne için?
Güya oy kazanma gayesiyle…
Aldıkları oyla ne yapmayı vadediyorlar?
Şaka değil; yerel yönetim özerklik şartı ile Türkiye’yi bölmeyi, terör örgütünün silahla başaramadığını Anayasa düzenlemesiyle vermeyi, Suriye ve Irak’tan asker çekerek ‘teröristan’a alan açmayı.
Özgür Özel, Sayın Bahçeli’nin Terörsüz Türkiye çıkışını duyar duymaz “El yükseltiyorum, Kürtlere devlet vadediyorum” cümlesini kameralar karşısında kurmadı mı mesela?
Ya şimdi ne yapıyor?
Sürecin olumlu yürümesinden duyduğu rahatsızlığı, İmralı’ya giden TBMM heyetine katılmayarak gösteren CHP Genel Başkanı, sıkışan YPG teröristlerini kurtarmak için kendisini ziyarete giden DEM’le ağız birliği yapıyor…
Yıllardır bölgedeki Kürtlere bile yapmadığı zulmü bırakmayan terörün bitmesi için tavır alacağına, tam aksine terör örgütünü sıkıştıran yeni Şam rejimini teröristlikle suçluyor.
***
Kendi devletine, ülkesinin menfaatlerine bu kadar düşmanlık, sadece siyasi rantla, oy kazanmaya çalışmakla izah edilebilir mi?
Hele hele böyle bir partinin, “Biz ülkeyi düşmandan şöyle kurtardık” demesinin anlamı kalır mı?
Bugün diyelim ki muvaffak oldular ve DEM’le birlikte seçim kazandılar…
Teröre silah bıraktırma amacı olmayan, bölgemizde ‘teröristan’ kurulmasını önleme gayesi bulunmayan bir CHP, Türkiye’ye ne verecek?
Bunun bir de Kürtler boyutu var…
PKK/YPG’nin İsrail’e çalıştığı bu kadar ortaya saçılmışken, Gazze’de yüzünü gördüğümüz İsrail’e kendi coğrafyamızda alan açmak, Müslüman Kürtlere ne kazandıracak?
***
DEM’e ve CHP’ye göre, PKK terör örgütünün Suriye’de kurulmasına vesile olup, buna rağmen Kürt halkına vatandaşlık vermeyen katil Esad rejimi meşruymuş...
Ama Suriye devletinde ilk defa Kürtlere vatandaşlık hakkı tanıyan Şara yönetimi teröristmiş!
Üstelik o Kürtleri, PKK/YPG zulmünden burunları bile kanamadan kurtardığı hâlde.
Bu CHP, gerçekten Türkiye’yi kurtardığını iddia eden CHP mi; emin misiniz?
İlkinde mi bir yanlışlık var, yoksa ikincisinde mi?
‘Duygusal kopuş’muş…
Güya çözüm istiyorlardı…
“Bu iş artık bitsin” diyorlardı…
Terörün bitmesi için de samimi olduklarını söylüyorlardı.
Türkiye’yi bölmek gibi bir iddialarının olmadığını, sadece Kürtler olarak eşit haklar istediklerini, ötekileştirilmeye karşı çıktıklarını öne sürüyorlardı.
Biz de saf saf “AK Parti, CHP tek parti döneminin Kürtler üzerinde kurduğu bütün baskı unsurlarını kaldırdı zaten. Geriye ne kaldı ki, neyi istiyorsunuz? Size geçmişte zulmeden CHP, bunları kaldıran Recep Tayyip Erdoğan. Ama siz şimdi CHP ile birlik olup niye Erdoğan’ı devirmeye çalışıyorsunuz?” sorgulaması yapıyorduk.
Önce Çözüm Süreci, ardından Terörsüz Türkiye süreciyle İsrail’e karşı yapılan hamle ve sonrasında karşılaştığımız tablo, zihnimizi aydınlattı.
***
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde her kesimden katılımla kurulan komisyon, bu meseleyi enine boyuna masaya yatırıp, herkesi ve her kesimi dinleyip, “Kimin ne derdi varsa dinleyelim, ne eksiği varsa giderelim. Bu esnada terörden dolayı mağduriyetler varsa bunları çözmenin de yolunu bulalım” çalışması yapıyorken…
Üstelik bu süreçte, MHP gibi Türk milliyetçiliğinin öncüsü bir parti yapıcı rol üstlenirken…
Suriye’de, kendisine tanınan onca mühlete rağmen silah bırakmaya yanaşmayan, Suriye’yi bölmekten ve İsrail’e taşeronluk yapmaktan vazgeçmeyen terör örgütüne operasyon yapılması, bunların zoruna gitti.
Sivil Kürtleri canlı kalkan olarak kullanmaya kalkışan teröristlere operasyon yapılıyor, Suriye’nin birliği korunuyor, terör devletçiğinin kurulması engelleniyor diye “Duygusal kopuş” yaşadıklarından bahsetmeye başladılar.
Demek ki dert başkaymış…
Önceki söylenenlerin tamamı yalan ve riyakârlıkmış.
Asıl mesele terör örgütünün elindeki silahla bir devlet kurmakmış ve o devletçiği İsrail adına kurmaya bile razılarmış…
Neyse ki bunlar gibi gizli niyet taşıyan Kürt vatandaşların sayısı çok değil de, teröristlerin yaptığı çağrılara rağmen, oyunu görüyor ve kirli tuzağa düşmüyorlar.
Duygusal kopuştan bahsedenlere son sözümüz şu olsun;
Türkiye Cumhuriyeti devleti gibi, ‘birlikte yönettiğimiz’ Osmanlı’dan koptuktan sonra Arapların başına gelenlere bakın, Afrikalılara bakın…
Hangisi, kendi ülkesini kendisi yönetebiliyor?
Bugün sizi ‘duygusal’ olarak koparanların yarın neyden koparacaklarının ibretlik örnekleriyle dolu coğrafyamıza bir kere daha bakın isterseniz.
Hele hele onların verdikleri silahlarla bağımsız bir Kürt devleti kurabileceğinizi, düşmanınızı-dostunuzu kendiniz seçebileceğinizi, özgürce kendi kendinizi yönetebileceğinizi mi zannediyorsunuz?
Epstein pisliğinin Türkiye ayağı mısınız?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
05 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dünya zannediyordu ki, sapkın Siyonistler sadece Filistinli çocukların, Gazze’deki bebeklerin canına kastediyor…
Öyle olmadığı ABD Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı Epstein dosyası ile açığa çıktı.
Herkes dehşet içinde…
Dünyadan ufacık çocukları kaçırıyorlarmış, cezaevinde geberdiği öne sürülen Epstein’in Gazze’ye çevirdiği adasında, dünyanın en zengin, en popüler isimlerine servis ediyorlarmış.
Anlatılan iğrençlikler ve vahşet, akıl ötesinde…
Tecavüz ettikleri çocukları, kızları zevk için öldürdükleri, hatta yedikleri bile iddialar arasında!
Gazze’de yaptıkları gibi, organ kaçakçılığı da…
Nerede olmuş bunlar?
Güya dünyanın en medeni, en özgürlükçü ülkesi diye pazarladıkları ABD’de.
Şimdi anlıyor muyuz; iki yıl boyunca Gazze’de ufacık bebekleri, kadınları katlederken, tecavüz ederken haz aldığını söylemekten çekinmeyen Siyonist teröristlere Batılı yamyam yöneticilerin niye cansiparane destek olduklarını?
Onlar da aynı sistemin parçasıymış çünkü.
***
Ya Türkiye’deki ayağı; Batı kölesi mankurtlar!
Onlar, zerrece utanma duyguları olmadığı için, akıllarınca kamufle oldular; Siyonistlerin köpeği FETÖ desteğiyle, Türkiye’deki karanlık projelere karşı onlarca yıldır en amansız mücadeleyi verenlere yeni operasyonlara giriştiler.
Sinsi bir akılla, güya intikam alıyorlar!
Biz yıllardır Gazzeli masumların, onlarla benzer trajedileri yaşayan Suriyelilerin feryadını gazetede, internet mecralarında, televizyonlarda, sosyal medyada haykırıp, vicdan sahiplerini ses yükseltmeye çağırırken…
Karşımıza çıkıp “Bize ne Arap’tan?” diyen aşağılık yaratıklar bunlardı, hatırlıyor musunuz?
Onların ne Suriye’deki bebekler ve kadınlar umurundaydı, ne de Gazze’dekiler… Hatta onlardan nefret ediyor, apaçık İsrail’e destek vermekten kaçınmıyorlardı.
Katil Esad’a destek oldukları gibi…
Ne zaman ki dünya kamuoyunda insanlık Gazze için ayağa kalktı, o pislikler eskisi kadar ses çıkaramaz oldu.
***
Burada şöyle bir parantez açayım; Türkiye’de sağda görünenlerin de Suriye ile Gazze’deki tavrı farklıydı…
Aslında iki vahşetin de hem birbirinden, hem de Epstein’de olanlardan farkı yoktu…
Ama ülkemizde kimi dindar görünenler, İrancı oldukları için, Esad’ın katliamına çanak tutmakla kalmıyor, utanmadan bir de Şam’a gidip, Epstein gibi insanlık dışı vahşete izin veren Beşar Esad’ı ziyaret ediyorlardı.
Aynı tipler, Gazze soykırımı başladığında da İran’ın ağzıyla Türk hükûmetine karşı karalama kampanyası yaptı, onları da çok yazdık ve anlattık.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
***
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.
Herkesin yaptığı ortada.
En basit gösterge; Gazze’yi, Epsten’i üreten aklın, Türkiye’ye de yaymak istediği sapkın akımlar.
LGBT mesela…
Size 2023 yılından Haber 7’ye ait bir haber aktarayım…
(Linkini de yazının sonuna bırakıyorum.)
Bakın ne diyor haberde;
“Milyonlarca dolar fonlandığı ortaya çıkan LGBT oluşumu Kaos GL, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gazetecilere kadar Türkçe ve İngilizce yazılarla raporlar hazırlayarak fişleme yapıyor.
Âdeta 'kara liste' yayımlayan LGBT oluşumu, Haber7, Aydınlık, Millî Gazete, Sabah, Yeni Şafak, Star, Takvim, Türkiye, Akşam, A Haber, Türkgün ve Yeni Akit’i fişledi.
Sözde onur yürüyüşüne izin vermeyen İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, ‘Aileyi sapkın akımlara karşı koruyacağız’ diyen Adalet Bakanı Tunç Yılmaz, ‘Okullarda LGBT propagandasına ve dayatmasına izin vermeyiz’ ifadesinde bulunan Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş hedefe konuldu.”
***
Daha birçok bakanlık, parti, valilik, üniversite yönetimi ve sivil toplum örgütü var listelerinde.
Kara listeye alınarak Avrupa’ya şikâyet edilen gazeteciler bölümü ise şöyle;
“Türkiye’ye yönelik beşinci kol faaliyetini ifşa eden gazeteci ve yazarlar LGBT'li oluşum tarafından hedef alınan listede yer aldı.
Türkiye Gazetesi yazarları Yücel Koç, İsmail Kapan; Yeni Şafak yazarları İsmail Kılıçarslan, Ersin Çelik ve İhsan Aktaş; Aydınlık yazarı Gaffar Yakınca, Star yazarları Coşkun Başbuğ ve Mustafa Sabri Beşer; Karar yazarı Ahmet Taşgetiren, Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi, Günebakış yazarı Ali Öztürk, MuğlaTürk Haber yazarı Akın Tezel, Haber7 Editörü Nurullah Alpay, Hürfikir Gazetesi Eyyup Sabri Erdem ‘kara liste’de gösterilen gazeteciler oldu.”
***
Bu haberi ilk gördüğümde, “Elhamdülillah! Bu şeref bize yeter” demiştim.
Hatta ekranlarda da anlattığım oldu birkaç defa.
Haberde dikkatimi çeken; listede Vatan Partisi ve Yeniden Refah dışında muhalefet partisi olmamasıydı.
Sahi, şundan bir-iki sene geriye gittiğimizde; siyasette en çok kim propagandasını ve destekçiliğini yapıyordu LGBT’nin.
CHP, DEM ve İyi Parti.
Bir de bunlara ek STK’lar var tabii, köpek lobisi olarak karşımıza çıkanlar gibi.
Yıllarca feryat ettik “Bunlar ahlaksızlığı yaymaya çalışıyorlar” diye.
Onlar da hiç utanmadan açıkça savunmaya devam ettiler.
Bununla da kalmadılar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi gibi, ellerine geçirdikleri belediyelerde LGBT dâhil, her türlü ahlaksızlığı sergilemeyi, desteklemeyi, teşvik etmeyi kendilerine vazife bildiler.
Kılıf neydi?
Özgürlük!
Gördük mü şimdi “özgürlükler ülkesi” dedikleri ABD’de nelerin olduğunu?
***
Artık şunu sormak hakkımız;
Hayvanların bile yapmadığı erkek erkeğe, kadın kadına sapkınlığı bizim ülkemizde apaçık destekleyen partiler, Epstein sistemini kuranlara mı çalışıyordur, yoksa o sapkınlıklara karşı mücadele edenlere mi?
Karşımızda duran meselenin; bugün dünyanın yaşadığı Epstein dehşetinden ne farkı var?
Ve biz bu korkunç hakikati toplum olarak nasıl görmezden gelebiliyoruz, neden daha fazla ses yükseltmiyoruz?
***
Belediyelerden yaptıkları yolsuzlukları, hırsızlıkları; kişisel hesaplara aktarılan milyarları, belediye başkanlarının şahıslarına, aile üyelerine, şirketlerine devrolan villaları; uçaklarda, otellerde yapılan rezil seks partilerini savunmaya ve aklamaya çalışan Özgür Özel efendi, kendi yardımcılarının, belediye başkanlarının niye LGBT gibi ahlaksızlıkları savunduklarını anlatsa da öğrensek keşke!
Açık açık soruyorum; siz Epstein sapıklığını yöneten aklın Türkiye şubesi misiniz?
Beyoğlu’nda anaokullarından sorumlu koordinatörlüğe Fransa merkezli eş cinsel tiyatro oyunlarıyla bilinen sözde sanat derneği Mahu'nun İstanbul temsilcisini atamanız tesadüf müydü, yoksa üstlendiğiniz vazifenin gereği miydi?
CHP’li İBB’nin, sanat adı altında sergilediği cinsiyetsizleştirme gösterileri neyin nesiydi?
MEB’in denetlemesine ciyak ciyak karşı çıkarak engellediğiniz İBB kreşlerinde ortaya çıkan çocuk tacizi skandallarına cevabınız ne?
***
CHP’li belediyelerden götürülen paraların, İsrail, Almanya ve İngiltere gibi ülkelere veri servisiyle ortaya çıkan casusluk gibi suçların hesabını yargı soruyor zaten…
Fakat toplumu bitirmek, ahlaksızlığı meşrulaştırmak için yürüttükleri projenin hesabını bunlara kim soracak?
.....
Haberin linki: https://www.haber7.com/guncel/haber/3341913-kaos-olusumundan-turkce-ve-ingilizce-kara-liste-listede-haber7-ve-erdogan-da-var
Facia yaşamadan otobüslere tedbir alalım
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
15 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Kartalkaya’da 78 vatandaşımızın korkunç şekilde hayatını kaybettiği otel yangını öncesi kimsenin aklına “Burada niye bir tane bile itfaiye yok? Bir yangın çıksa o karda kışta kilometrelerce ötedeki Bolu’dan nasıl itfaiye gelecek?” diye sorgulamak geliyor muydu?
Hayır.
Yangın merdivenleri, yangın söndürme sistemleri dâhil, bütün eksikleri ve aksaklıkları, yangın ruhsatı için çevrilen katakullileri facia yaşandıktan sonra öğrendik, ama iş işten geçti.
İşte buna benzer şimdilik görülmeyen bir başka problemimiz var; o da toplu taşıma araçları.
***
Aslında ara ara sinyal veriyor bu mesele…
Mazot tasarrufu için yakıt deposuna 10 numara yağ katıldığı söylenen şehirler arası otobüsler yanıp hurdaya dönüyor, İstanbul’da şehir içi ulaşımda kullanılan otobüslerin yanması sık sık gündem oluyor.
Alevler içinde kalanlar dışında, freni bozulan, en ufak yağışta yolda tutunamayıp milletin malına-canına zarar veren İETT araçları vakıayı adiyeden oldu âdeta.
Peki ne olacak bu iş, hep böyle mi devam edecek?
Allah’a şükür yanan otobüslerde şimdiye kadar büyük bir facia yaşanmadı, ama yaşanmayacağının garantisi yok.
Hep kıl payı kurtuluyoruz diye ucundan kenarından dokunup geçiştirdiğimiz bu meseleyi, illa bir facia yaşadıktan sonra mı enine boyuna masaya yatıracağız?
Öyle olmasın diye yazdım bu yazıyı…
***
Türkiye’deki araç sayısı 2025 sonu itibarıyla 33 milyon 612 bindi.
TÜİK’in istatistiklerine göre, ülkemizdeki bu araçların yüzde 52’ye yakını otomobil, yüzde 21’i motosiklet, yüzde 14,6’sı kamyonet, 3,1’i kamyon, 1,6’sı minibüs, yüzde 0,6’sı da otobüs.
İşte mevzumuz 2,2’lik dilimi oluşturan bu minibüs ve otobüsler…
Türkiye’de hususi araçlar iki yılda bir, ticari araçlar ise senede bir defa muayeneden geçiyor biliyorsunuz.
En azından geçmek zorunda, mevzuat öyle diyor; yaptırmayana ceza var.
Avrupa ve ABD’de de böyle; lakin toplu taşıma araçları hariç.
Türkiye’de onlarca yolcu taşıyan araçlar da kamyon ve kamyonetler gibi senede bir defa muayeneye giderken, Avrupa ve Amerika bu araçları 6 ayda bir kontrole çağırıyor.
Yani, kamyon gibi patlıcan değil, her gün on binlerce can taşıyan araçların hiç değilse senede iki defa frenini, lastiğini kontrol ediyor.
Bizde bu muayenenin yılda bir yapılması, özellikle İstanbul gibi büyükşehirlerde neredeyse aralıksız çalışan ve motor-fren gibi ekipmanları hızla tükenen araçlar için yetersiz kaldığından sık sık yanan, kayan ya da freni patlayan araçları görüyor olabilir miyiz?
Bence mümkün.
***
Tabii işin bir başka boyutu da senede bir yapılan muayeneye bile bu araçların ne kadar sadık kaldığı yahut ne kadar denetlenebildiği…
İstanbul’da aralıksız çalışan metrobüsleri düşünün mesela!
Metrobüs yolunda polis çevirme yapmıyor ki, o araçların sağlıklı denetimi yapılabilsin.
Emniyet ve askerî araç gibi pek çok kamu aracının, bizim tabi olduğumuz muayeneden muaf tutulduklarını biliyoruz.
Bunların bakımı ve denetimi, kendi iç sistemlerinde yapılıyor.
Neyse ki devlet, eski Türkiye’deki gibi değil, sıkça bu araçları yenileyerek, resmî hizmette kullanılan filoyu sürekli gençleştiriyor.
Özellikle son yıllarda İçişleri Bakanlığının yaptığı alımların neticesini Emniyet ve Jandarma’mızın kullandığı araçlarda görüyoruz zaten.
Bunlar toplu taşımada kullanılmadığı için bizim konumuz da değil aslında, ama belediye araçlarında sıkça karşılaştığımız tablo, ürkütücü.
Hele de İstanbul’da.
Yetkili servis yerine kendi yandaşlarına İETT’nin bakım-onarım ihalesini vermekte ısrar edenlerin bir faciaya yol açması işten bile değil…
Allah korusun, yarın bir pişmanlık ve üzücü bir hadise yaşamadan, hiç değilse bunların yola koştukları araçların daha sıkı kontrole alınması gerekiyor.
Avrupa’da olduğu gibi altı ayda bir muayene zorunluluğu getirilmesi ve bu denetimin savsaklamadan yapılması vatandaşın can güvenliği için elzem olabilir.
İş işten geçmeden biz uyaralım da, vebal üstümüzden kalksın.
Enver Ağabeysiz 13 yıl
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
22 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
2013 Şubat ayı…
Henüz dershane olayı çıkmamış, FETÖ patlamamış.
Gezi sokak darbesi girişimine 3,5 ay kadar zaman var.
17/25 yargı darbesine ise 10.
Enver Ağabey'in en büyük düşmanlarının, bu defa siyasi partilere ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a operasyon çektiği zamanlar.
Baş aktörü FETÖ; peşinde de 28 Şubatçılar.
İhlas’tan sonra FETÖ’nün gadrine uğrayanlardan bazıları neyse ki uyanmış, bu kirli şebekenin oyunundan uzak durmaya çalışıyor ama ortalık toz duman.
Düşünün ki, AK Parti’nin kurucuları, kabinedeki bakanlar arasında FETÖ’ye arka çıkanlar var, öyle bir hâl…
Elbet böyle bir dönem, medya için de, medya yönetenler için de ağır bir imtihan.
AK Parti’nin, hatta hükûmetin içindekilerin bölündüğü, parti içinde ve dışında, tek tük isimleri saymazsak kimsenin ortaya çıkamadığı bir zaman dilimi…
Burada size yol gösteren ne olur?
Bir sağlam rehber…
Dava nedir, dava adamlığı nedir, bunu size yaşayarak öğreten Enver Ağabey gibi.
***
Şu takdir-i ilahiye bakın ki, Enver Ağabey'in vefatından çok kısa vakit sonra, kendini ‘yıkılmaz’ kalelerle çevrili gören FETÖ azdı, bütün gövdesiyle ortaya çıktı.
Şu yukarıda anlattığım bir yılı doldurmayan süreçte dahi, imtihan sayılabilecek çok büyük hadiseler yaşandı, kimse kendini saklayamadı.
Gezi’nin ilk günlerinde, herkes vandallara bulaşmamak için ‘ortalı’ haber ve yorumlarla durumu idare etmeye çalışırken, darbecilere ilk iğneyi batıran manşetleri gazetemiz attı.
O günlerde de aldığımız tehdit ve uğradığımız hakaretlerin haddi hududu yoktu ama milim geri durulmadı.
Tıpkı 28 Şubat cuntacıları Refah-Yol hükümetini yıkmaya çalıştığında, Enver Ağabey'in yaptığı gibi…
Sonrasında 28 Şubatçılar FETÖ eliyle hem Müslüman milliyetçi kesimden, hem İhlas’tan intikam aldıysa bile; gerekirse bunun da bedeli ödenirdi.
İşte böyle ağır imtihanlar süreci oldu 2013 sonrası…
Enver Ağabeyin “Hayatımın anlamı” dediği Türkiye gazetesi, 2013 öncesinde ne ise, 2013 sonrasında da değerlerinden milim taviz vermedi, çizgisinden zerrece esnemedi.
15 Temmuz ihanet girişiminden 2023 seçimlerine, Türkiye’nin tarihini değiştiren Başkanlık sisteminden, Suriye dahil, bölgenin geleceğini tayin eden son gelişmelere bakın…
Devletin ve milletin; milli ve manevi değerlerin aleyhine en ufak duruş göremezsiniz 56 yılda.
Neden? Çünkü rehber sağlamdı; Enver Ağabey hayatta olsa ne yapılacaksa o yapıldı; dolayısıyla memleket tehlikeye düştüğünde başka şeyin anlamı kalmazdı.
Şükürler olsun ki, böylesine netameli bir dönemde okuyucularımız başta olmak üzere, Enver Ağabeyi tanıyanlar ve sevenler de, tıpkı Enver Ağabey'in yayın organları gibi dimdik sağlam durdu, en ufak bir fikri sapma dahi yaşamadı, hiçbir yere savrulmadı.
El ele, gönül gönüle 13 yılda çok imtihandan yüz akıyla geçtik çok şükür.
Ve bugün, 22 Şubat…
Yine hüzün günümüz.
Enver Ağabey'i kaybedişimizin üzerinden bunca sene ne çabuk geçti.
Neyse ki dünya geçici konak, ahirette tekrar kavuşmak var.
Bunun için asıl imtihanı geçmemiz lazım.
Birbirimize dua edelim; asıl imtihan, son imtihan.
Dünyada Siyonizm’in, Türkiye’de Kemalizm’in çöküşü...
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
26 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Eski İsrail Başbakanı Bennett, Recep Tayyip Erdoğan korkusunu ve nefretini açık ettiği ABD’deki konuşmasında, “Dünyanın İsrail’i sevme hayali asla gerçekleşmeyecek. Bizi sevmeleri için 3 bin yıl çok uğraştık, işe yaramadı” diyor.
Olmaz tabii…
Gazze’de on binlerce çocuğu, kadını zevk için nasıl öldürdüğünüzü izledi dünya.
Tecavüzlerden, bebekleri öldürmekten aldığınız hazzı kendi ağzınızla yaydınız cihana…
İnsan aklının alamayacağı, filmlerde bile izlemeye katlanamayacağı kötülükleri nasıl bir keyifle yaptığınızı kendi ağzınızla övünerek anlattınız herkese.
O pis, o sapkın inancınızın sizi ne aşağılık, ne iğrenç yaratıklar hâline getirdiğini; geçmişte kimin, sizi niye kovduğunu hatırlattınız bir daha.
***
Bununla da kalınmadı tabii…
Kötülüklerinizin sadece Filistin ya da Gazze ile sınırlı olmadığını önce New York’ta yer altındaki deliklerden çıkan hahamlarla gösterdiniz günümüz insanlığına…
Sonra da Gazze’deki vahşeti aratmayan Epstein dosyasıyla...
Epstein öyle bir patladı ki, bu Siyonist örgütün kimlerle neler yaptığını hazmetmekte zorlanıyor dünya.
Siyonistin kölesi, soykırımcının suç ortağı Batı ülkeleri, kendi inançları gereği şimdi günah çıkarmaya girişti; Filistin vahşetini anlatan filmlere ödüller falan vererek, utançlarını kapatmaya çalışıyorlar güya.
Gazze’de soykırım sürerken katil sürüsü İsrail’e en çok destek veren, onların ağzıyla “Sivilleri öldürmüyor” yalanını hiç utanmadan ağzına alabilen Almanya’nın, 6 yaşında katledilen Hind Receb’in üzerinden Filistin trajedisini anlatan filme vermeye çalıştığı ödülü yönetmen Ben Haina almadı.
Almamakla kalmadı, rezil Almanya’ya “Kanlı imajınızı böyle aklamanıza aracı olmam” diyerek, iğrençliklerini de yüzlerine vurdu.
Bunlar neyi gösteriyor bize?
Bennett’in dediğini…
Bunların niye sevilmemesi gerektiği bir kere daha anlaşıldı, zorla Yahudi’yi sevdirme projesi çöktü.
Sadece o değil; El Kaide, DEAŞ, Boko Haram gibi, İngilizlerle kurdukları sözde İslam kamuflajlı terör örgütleri üzerinden İslamiyet’i kötüleme, İslamofobi’yi körükleme projeleri de ellerinde patlamaya başladı.
Bölgemizde ortaya çıktığı on seneyi aşkın zamandır bir kere bile İsrail’e saldırmayan DEAŞ’ın, tıpkı PKK gibi CIA ve Mossad tarafından kurulduğunu artık herkes anlamış vaziyette.
Yani…
Onlarca yıldır oynanan tiyatro çöküyor!..
***
Şimdi gelelim bize…
Padişahlara darbeler yapan, Osmanlı İmparatorluğunun çökmesinde Batılılara uşaklık eden, bugün Filistin toprakları üzerinde İsrail diye bir devlet var ise bunda en çok parmağı olan Jön Türklerin, yani İttihatçıların rejimini kim kurdu?
CHP.
Müslüman Türk’ü İslamiyet’ten koparmak için yerine ne uyduruldu; Kemalizm.
Az zulmetmediler milletimize…
Öncesini yaşımız kurtarmıyor, büyüklerimizden dinliyor, kitaplardan mecmualardan okuyoruz, ama 28 Şubat’ı biliyoruz.
İki gün sonra 29’uncu yılı dolacak bu postmodern darbenin.
Ellerinden gelse millete ALLAH demeyi yasaklatacak bir gözü dönmüşlükle imtihan oldu Türkiye.
Hastaneye giden kadının kimliğindeki başı kapalı fotoğrafı kabul etmiyorlardı ki, başörtülü bir öğrenciye tahammül etsinler!
Hastaneler kamusal alan, valilikler, belediyeler kamusal alan… Hatta otobüsler, taksiler kamusal alan, ‘türbanlılar binmesin’ diyecek oldular.
O zamanlar CHP’nin ve Kemalizmin millete kök söktürdüğü zamanlar…
Siyasetçilerini, hâkimlerini, savcılarını, rektörlerini, gazetecilerini, sivil toplum örgütlerini, akademisyenlerini; her neleri varsa yüzlerini gördük bunların.
Tıpkı dünyanın bugün SİYONİSTLERİN ve İSRAİL’in gerçek yüzünü gördüğü gibi...
Fırsatını bulursa, kendileri gibi olmayana asla hayat hakkı vermeyecek bir kafadır CHP ve Kemalizm.
***
Şükürler olsun ki, 28 Şubat’a karşı millet iradesiyle iktidara taşınan ve o günden bu tarafa yine millet desteğiyle iktidarda kalan Recep Tayyip Erdoğan, aldığı oyların hakkını verdi, Türkiye’yi 29 yılda bambaşka bir yere getirdi.
CHP’nin içine düştüğü zelil durumu görüyoruz, daha beter olacaklar!
Kemalistler okullarda okunan ilahileri dinleyince çıldırıyorlarmış…
Çıldırsınlar.
Okunan tekbirlerden, kılınan namazlardan, edilen dualardan rahatsız oluyorlarmış…
Olsunlar.
Onlar bu ülkenin ve bu milletin ruh kökünden değiller.
Bir avuç Yahudi dünyaya onlarca yıl zulmetti, ama bakın şimdi toplumlar uyandı.
Onların da zulmünün devri bitti.
Zaten başka türlü Türkiye Yüzyılı nasıl olabilir ki?
İran’da İsrail kazanmamalı!
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
05 Mart, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ne dedi?
-Tahran’daki rejimin destekçisi değiliz, ancak İran’da uluslararası hukukun çiğnenmesine de karşıyız.
İşte bütün insanlığın ortak noktasını oluşturması gereken örnek tavır.
Çünkü, İran’daki rejimin, yıllarca Siyonist İsrail’in ekmeğine yağ sürecek şekilde başta Irak ve Suriye’de yaptığı katliamların, soykırımcı İsrail’in Gazze’de yaptıklarından farkı olmadığını bilmekle birlikte, bu sefer de İran halkının vahşi İsrail’in eline düşmesini istemeyiz.
Hele hele bunun kuralsız bir savaşa dönüşmesini; asla!
***
Her ne kadar ABD, Irak’ta 1 milyon insanı katlettiğinde yanında İran rejimi ve milisleri varsa da, bugün aynısını ABD eliyle İran halkının yaşamasını doğru bulmayız.
Bu ilkeli duruşun haklılığını, 165 kız çocuğunun bombalanarak katledildiği okul saldırısı vahşeti gösterdi.
Gazze’de olduğu gibi, İran’da da çocukları öldüren aşağılık yaratıklar İran’a demokrasi mi getirecek sanki?
Elbette hayır.
Öyle olsa, 1953’te ülkesinin petrol gelirlerini halka dağıtmaya kalkıştığı için Musaddık’ı CIA operasyonuyla devirip yerine Roma’dan Şah’ı göndermezler…
İran halkı bu piyonu kabullenmeyince, bu sefer Paris’ten Humeyni rejimini ihraç etmezlerdi.
İran hiçbir zaman kendi tercihleriyle yönetilmedi; yönetmesine izin verilmedi.
İşleri bitti; Time dergisinin Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi’den sonra, Ali Hamaney’in öldürüleceğine işaret ettiği “Hamaney’den sonra” başlıklı kapağı da gerçeğe dönüştü.
Şimdi herkes işte bu “sonra”nın cevabını aramakta.
***
Kimileri rejimin, mevcut devlet teşkilatına ek olarak kurduğu kendi paralel yapılanması sayesinde yıkılmaz olduğunu öne sürüyor ama ABD Başkanı Trump, “Rejimi devirmeden savaş bitmeyecek” diyor.
Göreceğiz bakalım rejim kendini koruyabilecek mi, koruyamayacak mı?..
İstediğini alsa, Hamaney’den sonrasının ne olacağı, güç budalası ABD’nin çok da umurunda olmaz.
ABD Başkanı Trump’a sordular; alay edercesine "Saldırı o kadar başarılıydı ki adayların çoğunu saf dışı bıraktı… Düşündüğümüz hiç kimse olmayacak çünkü hepsi öldü. İkinci veya üçüncü olan da öldü" cevabını verdi.
Buradan anlıyoruz ki; ABD, elindeki kukla Rıza Pehlevi’nin tutmayacağını çözmüş, “Beni İran’ın başına geçirin, ne isterseniz yaparım” yakarışlarını dikkate bile almamış.
Zaten ABD için önemli olan İran’ın petrolü, gerisinden ona ne?
Pehlevi gibi kuklalar İsrail’e lazım.
Peki; İran, İsrail’in hazırladığı yeni cendereden çıkabilir mi?
***
Haydutlar çağına geri döndük maalesef, şartlar artık 2. Dünya Savaşı düzeninden daha da zor.
Öyle olmasa, ABD gibi bir ülkenin büyükelçisi, sapkın İsrail’in bütün Orta Doğu’yu işgal etmeye hakkı olduğunu söyleyebilir miydi?
Sapkın inançları gereği Orta Doğu’yu yutma planı işleten İsrail, rejimi yıktıktan sonra İran’ı da parçalayıp kolay lokma yapmayı hedefliyor.
Hatta bunun çalışmalarına savaştan önce start verildi; terör sahiplerince Suriye’de başarılamayan Kürdistan özerk bölgesini İran’la Türkiye arasında kurmak için harekete geçildi.
Suriye’den YPG’li, hatta DEAŞ’lı teröristlerin bunun için İran’a taşındığı söyleniyor.
Görüldüğü üzere herkesin bir hesabı var…
ABD petrole konacak, Çin’e giden hortumu kesecek;
İsrail, “arzımevut” sapkınlığının gereği İran’ın bir kısmını yutacak, geri kalanını yönetebileceği güçlere verecek.
Türkiye’yi terör devletiyle kuşatma projesini ülkemizin doğusuna taşıyacak, zaten İran’dan sonraki ilk hedefi Türkiye olacak.
El mi yaman, bey mi; işte o zaman görülecek.
***
İsrail’in Türkiye’ye karşı bir saldırı hayali kurması, Trump döneminde zor; ama illa ki bir gün Trump da gidecek, bir gün Erdoğan da olmayacak diye düşünüyor olabilirler.
Onlarla veya onlarsız, ABD ve İngiltere’nin desteğini aldığı ilk fırsatta Türkiye’ye saldıracaklar ki, bunu açıkça “Yeni İran Türkiye” diye haykırıyorlar zaten.
Şii tehdidini ortadan kaldırdıktan sonra, kendileri için yeni tehlikenin Sünniler olduğunu, dolayısıyla Pakistan dâhil, bölgedeki bütün Müslüman ülkelerin hedeflerinde olduğunu “Müslüman Kardeşler” kılıfıyla şekillendirmeye başladılar!
Yaklaşık son bir senedir “Türkiye'ye karşı harekete geçmeliyiz” diye yırtınıyorlar.
Soykırımcı Netanyahu, Yunanistan ve GKRY gibi ülkelerin yanı sıra Hindistan’la ittifak kuruyor, Pakistan-Türkiye hattını sıkıntıya sokmaya çalışıyor falan…
***
Bunlar Orta Doğu ve Asya tarafında olanlar, bunun bir de Afrika mücadelesi var, -ki geçenlerde gittiğimiz Etiyopya dönüşü Sayın Cumhurbaşkanımıza uçakta şu soruyu sordum;
- Türkiye olarak bir taraftan Orta Doğu, öbür taraftan Afrika ülkelerinin bölünmesini, sömürülmesini, birbirleriyle savaşmalarını önlemeye çalışıyoruz. Türkiye olarak buna muktedir miyiz? Bu noktada Türkiye’ye destek veren ülkeler var mı?
Cumhurbaşkanımızın buna cevabı “Evet, muktediriz” oldu, içimden “Elhamdülillah” dedim.
Bu öz güven önemli.
Ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın böyle bir dönemdeki liderliği inanın çok ama çok kıymetli, ülkemiz için büyük şans.
Bırakın İsrail’i, güya "Müslüman rejim" dediğimiz İran’ın Suriye’de ne yaptığını gördük.
Suriye’deki zulmü de, terörü de Türkiye bitirdi.
Hem de karşısında Esad rejimi haricinde, ABD’sinden Rusya’sına, İsrail’inden İran’ına, Fransa’sından İngiltere’sine kadar sayısız devlet varken…
Korkunç bir kaosun içine düşen Suriye’yi, Türkiye elinden tuttu, çıkardı.
Dostça yaklaşırlarsa, aynısını İran için de yapacağından eminim.
Biz Çin ya da Rusya gibi konjonktürel veya menfaat amaçlı hareket etmeyiz, dostlarımızı en zor zamanında yalnız bırakmayız.
Örnek; Libya’daki iç savaşta Trablus’u korumak için yaptıklarımız, Hindistan savaş açtığında Pakistanlı kardeşlerimizle nasıl dayanıştığımız.
Ayrıca İran, Türk cumhuriyetleri sırasında anılmasa dahi Türk dünyasının ayrılmaz bir parçası. Yaklaşık bin yıl boyunca biz yönetmişiz. Türkiye'den sonra en büyük Türk toplumuna sahip ülke.
Vahşi Siyonizmin pençesinden korumak için Suriye’ye gösterdiğimiz kardeşliği, bugünkü Cumhurbaşkanları Pezeşkiyan gibi 40 milyona yakın Türk’ün yaşadığı İran’a da göstereceğimizden kimse şüphe etmesin.
***
Nitekim Türkiye, bu savaş çıkmasın diye samimi olarak el uzattı, hatta bütün bölge ülkelerini de Washington’a baskı aracı olarak kullanacaktı, Tahran rejimi reddetti.
“Ben baş başa görüşürüm, size ihtiyacım yok” dedi bir nevi…
O rejim ki; 600 bini sadece Suriye’de, milyonlarca Sünni Müslümanı sırf mezhepsel inancından ötürü katletti.
Bunca yaptığı vahşete, zulme rağmen Sünni coğrafya Türkiye öncülüğünde yine de İran’a el uzattı, fakat onu da reddetti.
İstanbul’a değil, Cenevre’ye güvenen; yıllarca “İsrail’e ölüm” sloganları atıp, İsrail’in palazlanmasından öte hiçbir işe yaramayan sözde İslami rejimin neticesi görüldü.
İranlılar, kendilerine hiçbir faydası olmadığı ortaya çıkan kibirli, palavracı rejimden kurtulur, İsrail’in ve ABD’nin piyon olarak önlerine koyduğu adamlar yerine, ülkeyi düze çıkaracak liderleri korur ve iş başına getirirlerse uzun vadede kazanan yine kendileri olacaktır.
Siyonist planın İran parçası
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
08 Mart, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Teröristan projesine start verdikleri 2015’ten bu tarafa İsrail tehdidini sıkı takipteyim.
CNN International’ın İran ve Türkiye’yi katarak yayınladığı Kürt haritasını görünce, aklıma 2014’te ekrana taşıdıkları benzer harita geldi.
O zaman da Türkiye’nin bir bölgesini Kürdistan olarak gösteren CNN, Türklerin tepkisine, pişkinlikle “Hata yapmadık” cevabı vermişti.
Nitekim ertesi yıl çukur hendek olaylarıyla fiilî olarak Türkiye’yi bölmeye girişince, anladık ki bu küstahlığın altı boş değilmiş.
Sonra, Suriye de dâhil olmak üzere, proje sahiplerine ne yaptığımızı biliyorsunuz.
***
Biz engelleyince onlar boş duruyor mu?
Hayır elbette.
İsrail’in soykırımcı Başbakanı, 2023 yılındaki BM zirvesinde Filistinsiz harita gösterdi, iki hafta sonra tuzak 7 Ekim saldırıları oldu ve bu bahaneyle Gazze’yi işgale girişti.
Onlar için bu bir milattı...
Açık açık arzımevut hayallerini, yani bölge ülkelerini Fırat’tan Nil’e kadar yutacaklarını sapık inançları çerçevesinde dünyaya ilan ettiler.
Türkiye çok büyük iş başardı; hem ülkemiz ve bölge için tehdide açık Suriye’deki belirsizliğe son verdi, hem de ABD Başkanı Trump’ı ikna ederek Gazze’deki katliamın durdurulmasına aracılık etti.
Siyonistler de şimdi karşı hamle olarak ve üstelik ön safa da Trump’ı koyarak İran’a savaş açtı.
İsrail’in arzusu, İran’ın yeni Suriye bataklığı olması.
Ne ibretlik bir durum, değil mi?
Düşünün ki şundan bir-iki yıl öncesine kadar, sırf Türkiye karşıtlığından ötürü sınırımızda ‘teröristan’ için İsrail ve ABD’ye destek olan İran, kurban etmek istediği Suriye terörden kurtulurken, şimdi kendisi aynı duruma düştü.
***
Zalime yardım eden, zulmüne uğramadan ölmezmiş…
Bunları hatırlatınca Türkiye’deki fanatik İrancılar çıldırıyor ama, hakikat bu!
Onlara kalsa ya İran rejim taraftarı olacaksın yahut Yahudi siyonist tarafı…
Hayır; ikisi de benim ülkemin, milletimin, milyarlarca Müslümanın düşmanı olduğunu defalarca gösterdi, ikisinden de değilim, o kadar.
Kökü Yahudi Abdullah ibn-i Sebe’nin kurduğu inanç sistemine dayanan bir rejime değil, üzülüyorsam masumların ve kardeş İran halkının yaşadıklarına üzülüyorum.
Ve bir de siyonistlerin bu kadar bölgemizde at koşturuyor olabilmesine…
Ama kimse kusura bakmasın; senelerce onlara aparatlık yapan, milyonlarca Müslümanı katleden İslam düşmanı bir rejime hayıflanacak değilim.
Şunları sormak da hakkım; Suriye’de mübarek ramazan ayında ekmek fırını önünde beklerken İran’ın bombaladığı ve bombalattığı Suriyeli çocuklar çocuk değil miydi?
Açlıktan ölen Yemenli çocuklar çocuk değil miydi?
Kimyasal silahlarla çırpına çırpına katledilen, bunların zulmünden kaçarken denizlerde boğulan, “Sizi Allah’a şikâyet edeceğim” demekten başka çaresi kalmayan minicik çocuklar çocuk değil miydi?
Annelerinden önce pancar makinesine atılıp, cesetleri kibrit kutusu kadar çıkan çocuklar çocuk değil miydi?
Bir Müslüman, bunların eline düşmeyip kurşunla ölürse aileleri şükrediyordu!
Peki bu vahşeti yapanların aldıkları hazzı, Cenab-ı Allah bunların yanına bırakır mıydı?
Ettiler, buldular…
Sadece Suriye değil, Irak’ta, Yemen’de, Lübnan’da, hatta ve hatta Gazze’de siyonistlere düşman görünüp, aslında onlara en büyük hizmeti yapan İran rejimi umurumuzda olmaz ama İran halkının ve kaynaklarının siyonistlerin eline de, zulmüne de düşmesini istemeyiz.
Ama biliyoruz ki, aksi durum olsa, onlar bunu da söylemezdi.
Allah korusun, bugün bombalanan İran değil de Türkiye olsaydı, İran rejimi Türkiye’nin mi yanında dururdu, yoksa ABD ve İsrail’i mi desteklerdi?
Sorunun cevabını merak eden Suriye’de, Irak’ta nerede durduğuna baksın.
Daha şundan bir sene evvel, Suriye’yi siyonistlerin elinden kurtardık diye Türkiye’ye ettikleri beddualar ve tehditler hâlen hafızamızda.
***
Ama dedim ya; rejim başka, halkı başka.
Şuna eminim ki, şimdi içimizdeki İrancılar bana karşı “Bu neyin kafası? İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecek. Ya İran’da durdururuz, ya biz de hedef oluruz” cümleleri kuruyor.
Sanki 15 Temmuz işgal girişimini İran yaşamış…
40 yıldır siyonistlerin maşası PKK terörü ile çatışmamışız...
Çukur-hendek kalkışmasıyla ülkemizi bölme girişimlerini 800’e yakın şehit vererek akamete uğraşmamışız…
Toz kondurmadıkları İran rejimi Suriye’de ABD, İsrail, İngiltere, Fransa gibi müttefikleriyle iş tutarken, bunların tamamının karşısında yıllarca tek başımıza mücadele vermemişiz gibi.
***
Şimdi bunları söyledik diye, zannedecekler ki İran kaybetsin, ABD-İsrail kazansın istiyoruz.
Hayır kardeşim, İran’da ne İsrail, ne ABD kazansın; inşallah da kazanamaz.
Ama bu rejimin de onlardan farkı yok, hatta bugüne kadar yaptığı her şey onlara hizmet etti, bunu görmek lazım.
Buradan şöyle haklı bir soru çıkacak;
Madem bu rejim onlara hizmet ediyor, o zaman niye ortadan kaldırıyorlar?
Siyonistler için cevabı basit; Suriye dâhil olmak üzere, Türkiye’nin önünü alamayan rejimle artık işleri kalmadı, şimdi onları bölmeye çalışıyorlar.
Ayrıca zannetmeyin ki, Suriye için bir daha zorlamayacaklar…
Önceliği şimdilik İran aldı, hepsi bu.
Kendi hesapları için, Epstein dosyasıyla köşeye sıkıştırdıkları Trump’ı , Venezuela örneğindeki gibi, İran’ın petrollerine de çökmeye heveslendirmeleri de zor olmadı.
Bana sorarsanız, Trump, koltuktan düşerse başına gelecekleri gören Netanyahu’nun tuzağına düştü.
İran felakete dönüşür, bu işten Çin kazançlı çıkarsa işte o zaman cümbüşü seyreyleyin…
Bölgenin baş belası Netanyahu bile kalır belki ama, Netanyahu’nun baş belası Trump’ın sonu görünür.
Hoş, ikisi de silinse ne fayda, siyonizm durmaz.
Bir gün Türkiye’ye de gelirler mi?
Elbette…
Bunun için İran siper değildi zaten.
Lakin, Türkiye İran değil…
Türkiye’deki yönetim, İran’daki rejim değil...
Türkiye onlar gibi zalim değil, güvenilmez değil, yalnız değil… Hazırlıksız ve çaresiz hiç değil.
Bunun onlar da farkında.
Sadece Suriye örneği, aradaki kocaman farkı anlatmaya yeter zaten.
Belki de Türkiye için aynı sınav, bu defa İran’da.
Ya Suriye’deki terör tasfiye edilmemiş olsaydı!
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
12 Mart, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Suriye, Türk devlet aklının turnusol kâğıdı gibi…
Terörsüz Türkiye sloganı ile başlayıp, Terörsüz Bölge kararlılığına evrilen sürecin kıymeti, İran savaşının başlaması ile birlikte daha iyi anlaşıldı.
Şaka değil; önce rejimden, sonra terörden kurtarılan Suriye, artık bölgedeki pek çok ülkeden daha huzurlu.
Lübnan’dan gelen haberler de bunun tescili.
Geçmişte Suriye’deki İran-Esad zulmünden kaçan Suriyeliler, şimdi daha güvenli olduğu için ülkelerine dönüyor.
Şundan iki sene evvel duysa kimse inanmazdı, şimdi gerçek oldu.
***
Özellikle Suriye’deki YPG tasfiye sürecinin bir iyiliği de bölgedeki Kürtlere oldu.
Nasıl ve ne amaçla kullanıldıklarını gördüler…
-Ki, İsrail hâlen vazgeçmiş değil.
Bölmeyi planladığı İran’daki hedeflerine ulaşabilmesi için kara gücüne ihtiyacı var.
Bunun için öncelikle İran’daki Kürt örgütlerini rejimin ve İran ordusunun üstüne sürmeye çalıştı.
Bizim sınırlarımızdan uzakta tutulan PJAK dâhil, sayıları tahminî 60 bin civarında, ancak büyük çoğunluğu silahsız.
İsrail işte bu yüzden hızlıca Kürtleri silahlandırıp, kullanma çabasındaydı.
Lakin bunun da yetersizliği görüldü, Irak’taki Kürtleri İran’ın üzerine salma projesi ise şimdilik tutmadı.
***
Bölgemizdeki taşeron terörü bitirme, çevre ülkelerle birlikte huzura kavuşma stratejisi yürüten Türkiye’nin rolünün, İran’daki oyunu bozmakta da etkili olduğunu düşünüyorum.
Diyelim ki saldırdılar, 5-10 bin silahlı teröristle ülkeyi ele geçirecek değiller herhâlde.
Nitekim Irak’tan İran tarafına sızdırabildikleri 300-500 kişi, bununla ne oyunu kuracaklar?
İsrail’in istediği 8-10 bin kişilik gücü bile oluştursalar, 90 milyonluk ülkeye karşı ne yapacaklar?
Buna İran müsaade etmeyeceği gibi, Türkiye de hem sınır hatlarında, hem de İran’daki 40 milyona yaklaşan Türk nüfusa karşı risk oluşturmalarına razı olmaz.
İşin dönüp dolaşıp varacağı yer, savaş biter bitmez rejimin yapacağı Kürt katliamı olur.
Ah İran!
Senelerce Türkiye’ye karşı besleyip büyüttüğü terör örgütünden O’nu bu zor zamanlarında Türkiye korumaya; işin tuhafı hem Kürtleri, hem İranlıları İsrail tuzağından çıkarmaya çalışıyor.
Tıpkı Karabağ savaşında İran rejimi, Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı Ermenilere destek olurken, bugün Türkiye’nin Güney Azerbaycan’da İran rejimine karşı İsrail’in açmaya çalıştığı cepheyi engellediği gibi…
Kimilerine yaranılmaz, biliyoruz ama bizim milletçe misyonumuz bu; huzur.
Ha! İş savaşa gelirse onu da en iyi biz biliriz ama, o seçenek en son!
***
Terörsüz Türkiye demişken, İran savaşının süreci nasıl etkileyeceği de merak konusu elbet.
Meclis'in raporundan sonra adımların hızlı atılması bekleniyordu ancak böyle bir savaş esnasında örgüt hemen silah bırakır mı, orası karışık. Sanki biraz gecikmeye sebep olacak.
Dolayısıyla nisan ayında yeni yasalar çıkacaktı, bu da sarkabilir.
Nitekim bu yasaların Meclis’e getirilmeden önce kamuoyu ile paylaşılması, siyasi zeminde bir orta yol bulunarak sürecin en az hasarla atlatılması önemli.
***
Yine muhalefetten birileri illaki süreci istismar ederek oy devşirme stratejisi yürütecektir, lakin asıl mesele Türkiye’nin bekası olunca, atılan adımların kıymeti her gün daha fazla anlaşılmaktadır.
Şu kadarı yetmez mi; ya bu adımların hiçbiri atılmamış olsaydı ve Suriye’deki silahlı yapı bugün orada büsbütün dursaydı…
Bu savaştan sonra tasfiye etmek, savaştan önceki kadar kolay olur muydu?
Bunun bir de bölgeye yansımasını düşünün.
Acaba Irak, Lübnan gibi ülkeler bundan nasıl etkilenecek?
14 yıl aradan sonra ilk defa Suriye petrolü Rimeylan'dan Lazkiye’ye aktı.
Eskiden terör örgütünün kontrolündeydi, Irak’ın kuzeyindeki Erbil’e gidiyordu ve Irak petrolü diye yarı fiyatına spot piyasada satılıyordu.
Ama artık petrol tüm Suriyelilerin ve buradan yıllık 1.5 milyar dolar civarında bir gelir bekleniyor.
Üstelik bu istikrardan ABD Başkanı Trump da memnun.
Yani, Türkiye’nin kendisine dostça yaklaşan, sözüne itibaren eden herkese yararı var.
Düşman olmak isteyene de cevabı ortada.
Onurlu çıkış arayışı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
15 Mart, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Bir savaşı istediğimiz zaman başlatabilirsiniz, ama siz bitiremezsiniz!”
Ukrayna savaşının beklediği gibi gitmediğini görünce ‘onurlu çıkış’tan söz eden Rusya lideri Putin’den sonra ABD Başkanı Trump da aynı duruma düştü.
Soykırımcı İsrail’in Başbakanı katil Netanyahu’nun tuzağına düşerek başlattığı İran savaşı ikinci haftasını tamamladı.
Niye ‘tuzak’ dediğimi açayım…
27 Şubat’ta, yani savaştan bir gün önce güvenlik birimleri Trump’a sunum yaptı.
Pentagon ve CIA, Trump’a İran’ın ABD’ye bir tehdit oluşturmadığını söyledi.
Ancak Epstein belgeleriyle zaten zor durumda olan Trump, içeriden ve İsrail’den gelen baskılara yenik düştü.
Ve şimdi; “Biz bu savaşa niye girdik?” sorusuna mantıklı bir cevap alamayan ABD’de rahatsızlık had safhada.
***
ABD ile İsrail, İran’a karşı birlikte görünseler de, gerçekte hedefleri aynı değil.
Trump, İran’daki gösterilere bakarak, İsrail’in istediği rejimi yıkma işinin Venezuela’daki kadar kolay olacağını ve neticede İran’ın petrolüne çökebileceğini, finalde Çin’i daha fazla köşeye sıkıştıracağını hesaplıyordu.
İran’ın içinde bir halk ayaklanması olmadığını, hiçbir bölgede kimsenin rejimi yıkmak için harekete geçmediğini, aksine umut bağladıkları muhaliflerin bile ülkesine sahip çıktığını gördü.
Ülkeden göç hareketi şöyle dursun, yurt dışındaki İranlılar bile ülkelerine dönmeye başladı.
Rejimin bu kadar iyi direneceğini de belli ki hesaba katmamışlardı.
Savaş öncesi elinde 5 bine yakın füze olan İran’da henüz bunun üçte biri kullanıldı. Füze rampalarının sayısı yarıya düşmüş olsa da, bunu seyyar hâle getirip sürekli yer değiştirmeleri ABD ve İsrail’in işini zorlaştırdı. Ayrıca, İran’ın elinde füzelerin dışında 40 bin civarında drone var. Savaşı, 25-30 kilogram bomba taşıyabilen bu kamikaze drone’ları kullanarak devam ettirebilirler.
***
İran’ın bir başka kozu, Hürmüz Boğazı üzerinden ekonomi silahı. Dünya petrolünün yüzde 20’si, İran kapattığı için Hürmüz’den çıkamıyor.
G-7 ülkelerinin petrol üretimini arttırma kararı önemli olsa da, piyasalardaki baskı devam edecek.
İşte bunlar Trump’ı adım adım geri çekilmeye zorlayan sahadaki tablo.
İsrail’in hesapları ise çok başka…
Rejim değişikliği İsrail için olmazsa olmaz mesela…
Etnik ayrışmalarla ülkeyi parçalamak, Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta tasfiye yoluna soktuğu PKK’yı İran’da oyuna sokmak da buna dâhil.
Ha! Bir de dünyanın gözü İran’dayken fırsattan istifade Lübnan’a çökmek, İran’da bataklığa sürüklediği Trump’ı topal ördeğe dönüştürüp, Gazze’de kurduğu komisyonu bozmak da işin parçası.
Trump şimdi içine düştüğü durumdan çıkmaya çalışıyor.
Bu sebeple “Hedeflerime ulaştım, benim için yeterli. Her an savaşın bittiğini ilan edebilirim” dedi, ancak bunun ‘onurlu çıkış yolu’ olmadığını görünce, geri adım attı.
Yeni plan, Hürmüz Boğazı ve petrolün kontrolünü ele geçirerek çekilmek.
Rejimi düşürmek ise artık ABD’nin hedefi değil, çünkü olmayacağını gördüler.
Hiç değilse Hürmüz ve petrolün kontrolü, Trump için ’onurlu’ çıkış yolu olacak.
Böyle bir netice; Kasımda yapılacak Senato ve Temsilciler Meclisi seçimlerini kaybetmesini önleyecek yegâne formül olabilir.
***
Şu işe bakın!
Trump daha düne kadar İsrail’in soykırım suçlusu Başbakanı Netanyahu’yu Beyaz Saray’da köşeye sıkıştırıyor, Gazze’de çözüme zorlayacak adımlar attırabiliyordu.
Hatta söz dinlemezse Netanyahu’yu alaşağı edebileceği bile konuşuluyordu.
Şimdi aynı ismin tuzağına düştüğü için, kendi gücünü korumaya çalışıyor.
Şayet kısmi Senato ve Temsilciler Meclisi seçiminde çoğunluğu kaybeder, topal ördeğe dönüşürse, Gazze’de varılan mutabakatı, komisyonu falan unutun!
Siyonist sistem, işte böyle bir şey.
***
Peki, Trump, “İstediğimi aldım” deyip savaşı bitirirse ne olur?
İsrail savaşı devam ettirebilir… Askerî ve istihbarat açısından kapasitesi var çünkü.
Ama yine de Trump’ı baskı altında tutuyor.
Çünkü bölgeyi dizayn etmek; istikrarsız, iç krizlerle boğuşan ülkeleri ele geçirmek için ABD desteğine ihtiyacı var.
Bölgede sınır tanımaz bir arzu içinde olan İsrail, sınır çizmek istemiyor. Bölgede küçük 22 ülke var.
Ürdün de dâhil, yutma motivasyonuyla hareket ediyor.
Şu işe bakın ki, yıllardır yürüttüğü Şii hilali programı ve katliamlarıyla İsrail’e bu zemini hazırlayan da büyük oranda İran!
Tabii biraz da İsrail’in bölgedeki diğer ülkelerle, mesela Gazze ile oyalanması İran’ın işine geliyordu.
Şimdi de Hamas’a baskı yaparak dikkati Gazze’ye çektirecek, İsrail’i meşgul edecek karışıklıklar çıkarmak istiyor olabilirler, ama PKK’nın İsrail’e uyanması gibi, başkaları da İran’a karşı uyanmış görünüyor.
***
Peki, böyle bir ortamda Türkiye’deki durum nedir diye soracak olursanız…
İsrail, Türkiye’yi bu belaya bulaştırma konusunda her türlü tuzağı kuruyor, ama Erdoğan, Trump değil çok şükür.
Yeri gelmişken söyleyeyim; İncirlik ve Türk hava sahası İran savaşında hiçbir şekilde kullanılmadı. Bu da tamamen İran propagandası…
Yani, Türkiye içinde sürekli bunu dillendirenlerin kime hizmet ettiğini açıkça görebilirsiniz.
Ayrıca, attıkları füzelerin Kıbrıs gibi başka yerleri hedeflediği, havada vurulduğu için Türkiye’ye düştüğü de yine aynı kesimin yalanı.
Teknik analizler, füzeyi nereyi hedefleyerek ateşlediklerini gayet net ortaya koyuyor.
Zaten, savaştan önce de Türkiye’de çok sayıda İran ajanı yakalanmamış mıydı?
Bir tarafta İsrail, öbür tarafta bunlar… Her alanda en büyük iki belamız.
Neyse, savaşa dönelim…
***
Türkiye’nin savaşa yönelik istihbari, askerî ve ekonomik anlamda her türlü tedbiri var.
İran’dan bize dönük bir tehdit endişesi yok.
Ancak, İran’ın geleceği ile ilgili endişesi var -ki, ara buluculuk teklif ederken de zaten ana amacı bugünkü durumun yaşanmaması içindi.
Düşünsenize, 1979’daki devrimden sonra Türkiye’nin millî hasılası ile İran’ınki aynıydı.
Şimdi onlarınki 375 milyar dolar iken bizimkisi ise 1,7 trilyon dolar.
Petrol ülkesi İran’ın muhasebe yapmaya; tek derdi -Türkiye de dâhil- bölge ülkelerine Şiilik ihracı yapmak olan rejimin ülke için ne yaptığını sorgulama ihtiyacı yok mu?
Var, ama Şii propagandası buna izin vermez.
Tıpkı bu savaş öncesi görüşmelerin Türkiye’de yapılmasını istemediği gibi.
Oysa, ABD’nin İran içinde konuşabileceği bir aktör olsa, iş bu raddeye gelmeyecekti.
Fakat dinî rejim, İran cumhurbaşkanlarını bile sıfıra indirdiği için işleri hayli zor.
Hele hele böyle bir ortamda, böyle bir muhasebeyi toplumun yapması imkânsıza yakın.
Bizde bile İran’ı azıcık eleştirince nasıl bir baskı yaptıklarını düşünün…
***
Bunlar İranlıların derdi; bizim odaklanmamız gereken yer ise hep vurguladığımız gibi, Doğu Akdeniz.
Türkiye üzerine yapılan bütün planların, hazırlıkların, kavgaların merkezi; burası.
2012’den bu tarafa, Suriye meselesi ve darbeler dâhil, Türkiye’de yahut Türkiye’yi ilgilendiren her ne oluyor ve yaşanıyorsa tamamının merkezindeki konudur Akdeniz.
10 yıl önce biz bunları yazarken, “Ağa babaları da gelecek” derken, sekiz sene evvel III. Dünya Savaşı uyarısı yaparken burun kıvıranlar, hatta ‘dıj minnak’ diye alay edenlerin artık sesleri duyulmaz oldu.
Çünkü onlar da aynı merkezin köpekleriydi.
Şükür ki milletimiz gerçeği gördü, en önemli kararını da 2023’te vererek, bu süreçte mahvolmamızın, en az bir 100 yılı daha kaybetmemizin, yeniden bölünmemizin ve toprak kaybetmemizin yolunu açacak hataların önüne geçti.
Sadece bu kadarla da kalmadı, bugün Suriye’de olduğu gibi, gömleğimizi genişleterek feraha çıkmamızın da yolunu açtı.
Bugünkü riskleri, tehlikeleri, tehditleri bugün görüyor olmanın bir faydası yok.
Bugünün tehdidini yıllar öncesinden görenler kazandı ve Türkiye’ye kazandırdı.
Etrafımız ateş çemberiyken, Türkiye ortada huzur adası gibi kaldıysa, işte bu stratejik devlet aklı, Anadolu irfanı sayesinde oldu.
‘Dıj minnakçı’ hainlerin elinde de, açmaya çalıştıkları ihanet kapısının kolu kaldı.
Bizler ise bu süreçten ‘onurumuzla’ çıktık çok şükür.
Bundan sonrasında, şu kaotik süreçten ülkemizin selametle çıktığını, hatta birilerinin bütün hesaplarını bozmuş küresel bir güç olarak çıktığını ve gerçek anlamda Büyük Türkiye Yüzyılı’nın fiilî olarak ete-kemiğe büründüğünü gördüğümüzde milletçe en büyük onurumuz o olacak inşallah.
Medyamıza millî rota
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
19 Mart, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
İletişim Başkanlığı bu ramazan bir ilke imza attı; Sayın Cumhurbaşkanımızı, medya yöneticileri, yazarlar ve Cumhurbaşkanlığını takip eden muhabirlerle Külliye’deki iftarda bir araya getirdi.
Benim açımdan çok keyifli, verimli bir organizasyondu… Daha önce niye yapılmamış, niye düşünülmemiş, hayret doğrusu!
İletişim Başkanı Burhaneddin Duran Beyi tebrik ederim. İyiyi takdir edeceksin ki çoğalsın.
***
Külliye’de karşılaştığımız yenilik, sadece davet değildi üstelik…
Biz alışmışız 29 Ekim resepsiyonlarındaki curcunaya…
Hep yoğun katılımdan adım atmaya zorlandığımız Külliye’deki salonda, bu defa Ramazan-ı şerifin ruhuna yakışır bir sükûnet, huzur ve düzen vardı.
Herkesin oturacağı masalar-sandalyeler isim isim numaralı şekilde dev ekrandan gösterildiği için, kimse kimseye bir şey sorma ihtiyacı bile duymadı.
Geriye kalan, vakit girene ve Cumhurbaşkanımız teşrif edene kadar bulduğumuz hoş sohbet imkânıydı.
***
Dikkatimi çeken bir başka detay, resmî protokolün yok denecek kadar azlığı oldu. Bakan hiç yoktu mesela.
İletişim Başkanı Burhaneddin Duran’ın yanı sıra Hükûmet Sözcüsü Ömer Çelik vardı sadece salonda.
İftara yakın Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz geldi, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hakkı Susmaz ile birlikte.
Bir de Cumhurbaşkanı danışmanları dağıtılmıştı masalara, o kadar.
Davet gibi, yemek de sade ve lezzetliydi.
Bir kase mercimekli-sebzeli çorba, bir tabak hünkâr beğendi benzeri etli ana yemek, sonra ekmek kadayıfı, yanında şerbet ve çay…
E daha ne olsun! Bunu veren Rabbimize şükür.
***
Belli ki masa, sıfır israfa göre düzenlenmiş, çok da isabetli olmuştu.
Ne az, ne fazla...
Bunlar, zannedilmesin ki muhalif zevzekler diline doluyor diye böyle ayarlanıyor.
Emine Hanımın bizzat kendisi sıfır atık projesinin üstlenicisi zaten.
İsraf dinimizde haram, Külliye de aslında topluma örnek oluyor.
Ben de bunları bilerek yazıyorum ki, evlerimizde yahut dışarıdaki davetlerde gereksiz lükse, israfa kaçmayalım, devletimizin en tepesindeki sofrayı ölçülü alalım, kendimize çekidüzen verelim.
İslamiyet’in özü bu, Müslümanın yaşaması gereken hayat bu.
Oysa biz, Külliye’deki meyveyi-şerbeti diline dolayanları da iyi biliriz…
Gittiğimiz ülkelerdeki en lüks restoranlarda en iyi yemekleri yiyip, çoğunu da israf edip, üstüne bir de en pahalı şarabı açtırmakta yarışanların, devletin en tepesindeki kişinin yediği normal yiyeceklere, devletin en zirvesindeki yerde kurulan sıradan sofralara laf atıyor olmasına cevap vermekten kolay ne var?
***
Neyse, bunlar teferruat, yemek bahane, biz asıl Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği mesajlara gelelim…
Cumhurbaşkanı, “Millete tepeden bakan, parmak sallayan, vesayetçiler adına millî iradeye ve siyasete ayar veren medya düzeni artık geride kaldı. İmtiyazlarını kaybedenler rahatsız olsa da bir daha o eski günlerin hortlatılmasına izin vermeyeceğiz” dedi.
Yukarıda anlattığım şarapçı 28 Şubatçı medyası bu sözlere çıldırsa da, evelallah!
Ancak mücadele sadece bu kadarla sınırlı değil, Türkiye buraları çoktan geçti.
Şimdi ağababaları üzerinden yürüyor mesele.
Bunun içindir ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Her cephede âdeta bir hakikat savaşı verdiğimiz bu dönemde medya kuruluşlarımızın daha aktif ve etkili olmasını bekliyoruz” diyerek, bizlere Türkiye’nin dışına da sesimizi daha fazla duyurma hedefi gösterdi.
Çok şükür, kurum olarak bizim merhum kurucumuz Enver Ören Ağabey ve bugün aynı misyonu yürütmekte olan Ahmet Mücahid Ören Bey öncülüğünde bu konuda aldığımız ciddi mesafe var.
İhlas Haber Ajansı, dünyanın en büyük beşinci ajansı olarak millî gururumuz...
Ülkemizin adını dünyaya duyuran ve her coğrafyada âdeta milletimizi temsil eden İHA’ya, Mücahid Beyin vizyonuyla geçtiğimiz yıl kardeş kuruluşumuz Türkiye Today eklendi.
Dijital medyada hızla büyüyen Türkiye Today, başta ABD ve Avrupa olmak üzere, şimdiden dikkate değer bir kitleye ulaştı.
Bu bize yeter mi? Yetmez. Biz burada durur muyuz? Asla.
Ülkemiz dört koldan kuşatılmaya uğraşılırken, devletimiz zinciri kırmak için bunca mücadele verirken, Cumhurbaşkanımız hayatını ortaya koyarcasına gecesini gündüzüne katıp çalışırken bizlere de düşen elbette çok görev var.
Rotamız belli, vazifemiz belli, niyetimiz belli, mücadelenin kıymeti belli.
Zor zamanların da ona göre ecri var.
18 Mart ruhu daha bu topraklarda ölmedi çok şükür.
Bilvesile Çanakkale Zaferimizin 111. yıl dönümünde bütün şehitlerimizi rahmetle yâd ediyor, siz değerli okuyucularımızın Ramazan Bayramını tebrik ediyorum.
Bunları ilk kez CHP sayesinde gördük
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
29 Mart, 2026
Paylaş
Özetle
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Hakkını yemeyelim, bir tek Kemal Kılıçdaroğlu döneminde bu tür skandallar azalmıştı.
Otobüste travestilerle basılanlar, parti binalarında kadına tacizler falan oluyordu ama, en azından en tepede, genel merkezde yahut belediyelerde bu denli rezillikler olmuyordu.
Olursa da hemen gereği yapılıyordu.
***
Belki de bir önceki genel başkanın kaset skandalının patlamasından kaynaklı bir durumdu!
Evli sekreteri ile aşk yaşayıp, ödül olarak kadını milletvekili yapmak, olsa olsa CHP’de görülebilecek bir hadiseydi; bedeli de ağır ödendi.
Gelin görün ki, Kılıçdaroğlu döneminde biraz durulan parti, Ekrem İmamoğlu-Özgür Özel operasyonuyla birlikte hepten zıvanadan çıktı.
Pavyonda delegeye para dağıtmak, belediye iştiraklerinin ürettiği evleri partiyi ele geçirmek için rüşvet aracı yapmak, bugüne kadar hangi partide görülmüş şeydi?
Parti yönetiminin yediği herzelerin mahkemeye taşınması neticesinde, İl Başkanlığına geçici görevlendirilen yedi göbek bir CHP’linin odasına gece yarısı girip içeriye pislemek, masasına-koltuğuna dışkılamak başka bir partide görülen hadise miydi?
Ya mezar başında kadeh tokuşturulduğunu, bir parti genel başkanının gece içip içip belediye başkanına ağza alınmayacak küfürler yağdırdığını başka hangi partide gördünüz?
İşte bugünkü CHP, böylelerinin başa geldiği, şirazesinden çıkmış, öylesine denetimsiz, öylesine başıboş, öylesine vurdumduymaz bir parti ki, bunların eline geçen yerel yönetimlerde patlayan skandallara zaten yetişemez olduk.
Yandaşını, yakın akrabanı kadroya almak bütün partilerde az çok görülür şeydir… Lakin, bir belediyeye 21 akrabanı doldurmak nasıl iştir kardeşim?
Şaka değil, bunların fakir fukaraya yemek verdiği aşevindeki kavurmadan yarış atlarına takılan çip çıktı! Daha ötesi var mı?
Hoş, daha önce de güya korumaya aldıkları Büyükada’daki atların bir kısmını bakımsızlıktan öldürdükleri ortaya çıkmıştı ama, kayıp olanların akibeti nedir, çipli olmadıkları için bilmiyoruz.
***
Yahu hangi birini söyleyelim, hangi birini yazalım.
İBB’deki çete dosyasının, Antalya’daki vurgun dosyasının kapağını açıyorsunuz, içinde yok yok…
Bunlar gibi, son örneklerini Uşak’ta, Giresun Görele’de gördüğümüz üzere, yasak aşk yaşamanın, tacizin, içkili âlemlerin, yolsuzluğun, rüşvetin, irtikabın bu partide nasıl sıradanlaştığına şahit oluyoruz her operasyonda.
Şu tuhaflıklara bakın ki, polis Beykoz’da kadın belediye başkan yardımcısını gece yarısı gözaltına almaya gidiyor, evden bir erkek başkan yardımcısı çıkıyor!
Uşak Belediye Başkanı’nı yolsuzluk soruşturması kapsamında gözaltına almaya otele gidiyorlar, aynı odadan kızı yaşındaki bir başka kadın çıkıyor.
Bu kadarla kalmıyor, o kadının da Uşak Belediyesi CHP’ye geçtiğinden bu tarafa aynı belediyede çalışıyor gösterildiği, yıllardır hiç işe gitmediği, iki yıldır sadece hesabına maaş yatırıldığı tespit ediliyor.
Daha fenası…
Bu skandallar karşısında CHP’liler ne yapıyor?
Tıpkı Görele’de kadın çalışanın kızına yazan belediye başkanlarına, Antalya’da sevgilisini milyonluk hediyelere boğan belediye başkanlarına, o belediye başkanından adaylığı karşılığında milyonlarca lira aldığı gündeme gelen genel başkanlarına, İstanbul’da yaptıkları 4 bin sayfalık iddianamede belgeleriyle ve şahit ifadeleriyle anlatılan belediye başkanlarına yaptıkları gibi, Uşak Belediye Başkanı’na da belediye önünde sözde ‘demokrasi’ nöbeti başlatarak sahip çıkıyorlar!
Hem de o belediye başkanının üzerine kayıtlı 34 araç, 114 taşınmaz çıktığı hâlde.
Makalelere sığdıramadığımız bunca rezillik, şunca skandal ortadayken partililer görmezden gelir, hatta bir de bunlara sahip çıkarsa…
Partiyi yönetenler de bunlardan aşağı kalmaz, ezkaza hesap sormaya kalksa “Sen önce kendine bak” dedirtecek işler yaparsa, bu iş nereye varır?
***
Haydi diyelim ki zamparalıkları bizi ilgilendirmesin… Ya fütursuzca işledikleri yolsuzluklar, milletten zorla aldıkları rüşvet paraları…
CHP’liler istiyor ki bunlara da dokunulmasın!
Yeryüzünde kendini bu ayrıcalıkta görme sapkınlığı, “Her isteğimizi yapalım, kimse bana dokunmasın” kafası bir tek Yahudilerde, siyonistlerde var.
Onların da sebep oldukları ortada.
Peki, bu CHP kafası Türkiye’yi nereye götürmeye çalışıyor?
Türkiye’nin NATO imtihanı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
02 Nisan, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Donald Trump’ın, ABD’de başkanlığa seçilir seçilmez başta İngiltere olmak üzere, Avrupa’ya meydan okuması, başımıza örülecek çuvalın habercisiydi.
Avrupa ülkelerinin NATO’ya daha fazla bütçe ayırmasını sağlayınca suların durulacağını düşünmüştük ama öyle de olmadı.
Şimdi, Epstein dosyası sebebiyle İran’a savaş açma tuzağına düşen Trump’ın, savaşa dâhil olmadıkları için NATO’dan çıkma tehdidini konuşuyoruz.
Önümüzdeki zor sorular şunlar;
- Dünyada güç dengeleri yeniden kurgulanırken, ABD, ‘beyin ölümü gerçekleşti’ denilen NATO’yu gerçekten terk mi ediyor?
- Şayet bunu yapacaksa, aklında, İngiltere gibi arasının açıldığı Avrupa ülkelerinin yer almadığı, İsrail ve Hindistan gibi müttefiklerin katıldığı yeni bir NATO kurmak mı var?
-Ve dahası; İran savaşı, başta enerji ve ticaret yolları olmak üzere, bu dizaynı kurgulamak, Türkiye gibi denge politikası yürüten ülkeleri bir karara zorlamak için mi başlatıldı?
İşte yeni dönemin çetrefil soruları…
***
Öncelikle bu tablonun, birinci ve ikinci dünya savaşları öncesi yapılan ittifak arayışlarını hatırlattığına dikkat çekmek isterim.
Ayrıca, Donald Trump ABD’sinin, Trump sonrası aynı tavrı yürütüp yürütmeyeceği de meçhul.
Bugün Orta Doğu’daki her hadisede ABD’yi konuşuyoruz, İsrail’i konuşuyoruz, hatta Çin’i-Rusya’yı bile konuşuyoruz ama, bir asır evvel bölgedeki ülkelerin sınırlarını belirleyen İngiltere’yi ve bölgede belirleyici olan İngiliz siyasetini nedense es geçiyoruz.
Göreve gelir gelmez İngiliz Kralı’nın Genel Vali tayin ettiği Kanada’ya el koyacağını söyleyerek İngiltere’ye meydan okuyan Trump’ın, Epstein dosyası ve Venezuela havucu ile İran tuzağına çekilmesinde bu aklın parmağı olup olmadığı da yeterince sorgulanmıyor dünyada.
Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde senato ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kaybetmesi muhtemel görülen Trump "topal ördek" durumuna düşer ve hakkında “İran savaşını kongre kararı olmadan başlattığı için” dava açılırsa durum ne olur, orasını da kestirmek şimdiden güç.
Şimdi bu sürecin, bizi ilgilendiren tarafını irdeleyelim.
***
Türkiye epeydir Avrupa’ya ‘güvenlik mimarisinde’ kendisine olan ihtiyacından dolayı ikazda bulunuyordu.
Hatta en üst perdeden “Bugün adım atmazsanız, yarın çağırsanız da gelmeyebiliriz” uyarıları bile yapıldı.
Nitekim Almanya’daki NATO tatbikatına katılan Türk ordusunun, başta millî SİHA gemimiz TCG Anadolu başta olmak üzere, yerli savunma araçlarıyla ortaya koyduğu kapasite, ABD desteği olmadan ne yapacağını kara kara düşünen Avrupa’ya verilmiş önemli bir mesajdı.
İşin doğrusu şu ki; Avrupa’nın ve NATO’nun Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç kadar, asırlardır zor bir coğrafyada tutunan Türkiye’nin de NATO ya da NATO benzeri güçlü ittifaklara ihtiyacı var.
Hele ki adım adım 'Dünya Savaşı’nın yaklaştığı bir dönemde.
Büyük soru; NATO’nun hangi çerçevede kalacağı…
Trump, daha geçen sene “NATO’yu daha da güçlendirdim” diye övünürken, şimdi NATO’dan çıkmaktan bahsediyor ve ABD-İsrail ikilisinin, Hindistan’ı içine alan yeni bir NATO kuracağından söz ediliyorsa bizi de sıkıntılı günlerin beklediği açık.
Oysa şu günlerde üzerinde tezvirat yapılan bir gündemimiz var;
Geçen hafta Millî Savunma Bakanlığımızın açıkladığı, NATO’nun Türkiye’de kuracağı Çok Uluslu Kolordu Karargâhı.
Güvenlik kaynakları, bu kararın altı sene evvel, yani 2023 yılında ‘günümüzün değişen tehdit şartlarına göre’ alındığını, bu kapsamda binlerce NATO askerinin Türkiye’ye gelmeyeceğini, aksine çekirdek bir ekibin kuruluş aşamalarını takip edeceğini ve en önemlisi de bu karargâhın komutasının tamamen Türkiye’de olacağını kaydediyor.
Türkiye’yi İran gibi tamamen Rusya’ya ve Çin’e hapsetmeyi öngören kesim ise işi Karadeniz’e kadar götürerek, Montrö’nün delineceğini, Boğazların güvenliğinin NATO’ya bırakılacağını iddia ediyor ancak, bu iddiaların tamamının dezenformasyon amaçlı olduğu belirtiliyor.
Konuyu dağıtmamak için ‘yetkili’ makamların bu iddiaları yalanladığını söylemekle yetinip, NATO’nun geleceği ile alakalı kaldığımız yerden devam edeyim.
***
Kimi analizler şu ki; Trump yeni NATO ittifakına dâhil etmek için Türkiye ile arayı iyi tutuyor, hatta ticaret yolları ve enerji koridorlarının yanı sıra trilyonlarca doları yöneten fonları, ülkemizin ihtiyaç duyduğu sıcak para ve yatırımlar için ülkemize yönlendiriyor.
Buna karşılık, teknolojide ABD’yi sollayan Çin’le devasa ticaret yürüten İngiltere ise Fransa ve Almanya gibi Türkiye’yi de mevcut NATO ittifakında tutarak, hem Rusya, hem ABD karşısında güçlü bir blok oluşturmak istiyor.
Tablo şayet böyle ise bu durumda Türkiye ABD’siz NATO’da mı kalacak, yoksa ABD’nin yanında mı yer alacak?
Yahut bu ikisinin de dışında kalarak, üçüncü bir ittifakla ortada mı duracak?
Her soru, kendi içinde karmaşık, pek çok risk demek…
Umarım, böyle bir tercih yapmak zorunda kalmayız, zira bu ittifakların içinde yer almak ya da almamak, Rusya gibi bölge ülkelerinden gelecek reaksiyonların ne olacağını kestirmek hayli zor.
“NATO’dan çıkalım, ABD’den kopalım, Çin ve Rusya ile ittifak kuralım” diyenlerin bizi götüreceği yeri görmek içinse İran’ın durumuna bakmak yeterli.
Şu dönemde, en büyük şansımız binlerce yıllık devlet aklımız ve bugün ülkemizi yöneten liderimizin ve dahi ekibinin tecrübesi...
Irak’ta, Suriye’de, Ukrayna savaşında ve şimdi de İran’da yanan ateşi ülkemize sıçratmayan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti hükûmeti, böylesine netameli bir dönemde Allah’ın milletimize en büyük lütfu olsa gerek.
Adamlık…
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
05 Nisan, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Zamanımızın en büyük problemlerinden biri; erkeklerin kadın, kadınların erkek gibi davranması.
Tesadüfen olmuyor tabii bunlar, hepsi uzun yıllara sari projelerin eseri.
LGBT pisliği de bunun parçası.
***
Epstein vahşetinin patlamasıyla dehşete düştüğümüz akıl, işte bu küresel projenin de sahibi.
Yıllardır gazetelerden, televizyonlardan ve son olarak sosyal medyadan, ‘insanlığı’ fıtratının aksine yönlendiriyorlar.
Diziler, filmler başat güç…
Sadece medya mı?
Siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, akademi… Ellerindeki tüm imkânları seferber ettiler.
Yazmıştım; HDP, CHP, İyi Parti gibi siyasi yapıların, hatta TÜSİAD gibi bir patronlar kulübünün İstanbul Sözleşmesi, LGBT savunuculuğu ile ne işi olur? Pek çok ülkedeki gibi, Türkiye’de de oldu.
Rezillikleri ifşa olan CHP’li belediyelerin, belediye başkanlarının yıllardır toplumu aynı çukura sürüklemek için canhıraş biçimde çalışması tesadüf olabilir miydi?
Türk milletini götürmek istedikleri yer, kendi hayatlarındaki iğrençliklerin ortaya dökülmesi ile net biçimde açığa çıktı.
En son Uşak örneğinde görüldüğü gibi.
Atatürkçü Düşünce Derneğinde yetiştirdikleri 21 yaşındaki ‘çağdaş’ kızımız, yıllar sonra kendinden 36 yaş büyük CHP’li başkanla otelde basıldı.
Bir CHP’li başkanın, yine kendisinden çokça küçük birden fazla sevgilisinin hiç çalışmadan aldıkları maaş, başkanın pavyonunda çalışan personelin belediye personeli gösterilerek tüm giderlerinin millete ödetilmesi de cabası.
Şimdi asıl konumuza dönelim.
***
Almanya’da doğup büyümüş kıymetli bir dostumuz, “Burada en büyük suç LGBT karşıtlığı ve kadınla kendimizi eşit görmek. Erkek, artık Batı’da en alt tabakada. Bakış açıları böyle” demişti seneler evvel.
Bu, Türkiye’ye de dayatılınca anlamış olduk ne demek istediğini.
Şundan iki-üç sene evveline kadar LGBT ile ilgili ağzını açan olursa linç ediliyordu sosyal medyada.
Kadın cinayetleri üzerinden körüklenen feminizm ise bugün de aralıksız çalışmaya devam ediyor.
Genç kızların gözünde, bütün Türk erkekleri potansiyel katil âdeta.
Peki gerçek öyle mi?
Öncelikle şunu vurgulayalım;
‘En medeni’ geçinen Avrupa Birliği ülkelerinde, 6 Şubat 2024’te yayınlanan bir rapora göre her yıl 2 bin 300 kadın öldürülüyor.
Başı çeken ülkeler de en sakin bildiğimiz Letonya ve Litvanya.
Bizim medeniyetimizde ise bir cana bile kıyılmasını fazla görürüz…
Aynı zaman dilimini baz alırsak, Türkiye’de 2023 yılında maalesef 308 kadın cinayete kurban gitti.
Bu vahşi cinayetleri en çok kimler işliyor diye baktığınız zaman, çoğunun alkol yahut uyuşturucu bağımlısı, psikopat, ipsiz-sapsız tipler olduğunu görüyoruz.
Peki, Türkiye’de alkol gibi kötü alışkanlıkları ‘özgürlük’ diye pazarlayanlar kim ya da kimler?
En başa dönüyoruz; LGBT gibi sapkınlıklara kimler ön ayak oluyor ise yine onlar.
***
Kadını ‘özgürlük’ ayağına kendilerine meze yaptılar, yetmedi erkek çocuklarını ‘özgürlük’ aldatmacasıyla en rezil iğrençliklere sürüklemeye çalıştılar.
En uç seviye sapıklıklarını, küçücük çocukları eğlence için öldürmeye kadar vardıran Epstein vahşetinin kurgulayıcısı ‘küresel lobi’ye hizmet eden bu aparatların toplumumuza vadettiği işte bunlardı.
Toplumu hem bataklığa sürüklüyor hem de bu bataklığın müsebbibi onlar değilmiş gibi, suçu başkalarına yıkmaya kalkışıyorlar.
Oysa bugün siyasette ortaya çıkan tablo bile herkesin durduğu yeri de vadettiği toplumu da gayet net özetliyor.
Bu yüzdendir ki, biz bunların yaptıklarını veya yapmak istediklerini her zaman yazdık, yazmaya da devam ediyoruz.
Bir kadına kıymak, bu rezillikleri yapanların dil uzattığı yüce dinimiz İslamiyet’in emir ve yasaklarının tam karşısındadır.
Yani, birisi bunu yapıyorsa İslam’a ve dinimizin sahibi Cenab-ı Hakk’a ve bu dinin emir ve yasaklarını bildiren yüce Peygamberimizin aktardıklarına muhalefet etmiş olur.
Hâl böyle olunca, İslam’la yoğrulmuş Türk medeniyetinin buna cevaz vereceği düşünülebilir mi? Asla.
***
Küresel çete, ayarlarımızı bozmadan önce, bizde ‘baba’ yahut ‘erkek’ neydi?
Değil kendi karısına-kızına; mahallesindeki kadınlara bile yan bakmayan, hatta sahip çıkan Türk erkeği.
Aksini yapan ayıplanır, toplumdan dışlanırdı.
‘Adam’ diye bir ifade yerleşmiş dilimize… Nedir ‘adam’?
Harama el uzatmaz, kimseye zulmetmez, kimse ondan incinmez…
Ailesine ve çevresinde güzellikle, iyilikle muamele eder…
Herkes ondan emindir; ne yalan söyler, ne yalana, kötülüğe aracı olur…
Değil ailesinden birinin canına kıymak, ailesi için kendi canını feda etmekte bir an bile tereddüt etmez ‘adam’…
Birinin zayıflığından istifade etmek şöyle dursun, aksine zayıfa sahip çıkar, korur-kollar…
Hain değildir; ne milletine, ne devletine ihanet eder… Bozgunculuk, fitnebazlık yapmaz.
Laf taşımaz, ara bozmaz; aksine insanların iyiliğini ister, aralarını bulmaya çalışır.
‘Adam’ olmak, çok para-mal sahibi olmakla ele geçecek bir şey değildir; karakterle olunur…
‘Adam’ gibi adamlar vakurdur, heybetli görünür; az güler, az konuşur… Lakin asık suratlı da değildir, ciddiyeti asabiyetinden değil, asaletinden gelir.
Yüreği pamuk gibi yumuşacıktır oysa… Ve bir o kadar da geniş ve affedici.
Öfkesi az görülür… Bilgedir, az konuşur, öz konuşur.
***
İçip içip taşkınlık yapana, sağa-sola sataşana, ailesine ve çevresine zulmedene, haramı helali umursamayana, çok para biriktirerek itibar göreceğini zannedene değil, böyle tipleri hizaya getirmek için uğraşana ‘adam’ denir.
Toplum bugün artan kötülüklerle boğuşuyorsa, birileri bu organize kötülükleri meşrulaştırmaya, sahiplenmeye cüret edebiliyorsa, toplumdaki ‘adam’ sayımız azalmış demektir.
O zaman bu toplumda adam gibi yaşamak için yapılacak şey bellidir; zırtapozların, hırsızların, arsızların değil, ‘adam’ların sayısını artırmak.
Trump, İngiltere’nin sopasını kırdı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
09 Nisan, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Göreve gelir gelmez kral taçlı fotoğrafını paylaşan…
"Kanada’yı ilhak" açıklaması gibi, Britanya Krallığı ile sürtüşen uygulamalara imza atan ABD Başkanı Donald Trump, sadece Çin’i hedef alıyormuş gibi görünse de, aslında Pekin’e sermaye gücünü akıtan Londra ile de hesaplaşıyordu bir nevi.
Buna karşı İngiltere de boş duracak değildi elbet…
Bir asır evvel Orta Doğu’yu dizayn eden, bugün İsrail diye bir terör devleti varsa bunun kurulmasını sağlayan, hatta “ABD’yi bile ben kurdum” diyen bir güçle mücadeleyi göze alan Trump’ın, İran’da tuzağa düşmesinde İngiltere’nin rolü nedir, neredeyse hiç sorgulanmadı.
Trump, kendisini tuzağa çeken İsrail’in, aslında İngiltere’nin sopası olduğunun farkında mıdır?
Bence farkında…
Ancak, ABD’nin, Siyonizmin avucundaki bir ülke olduğunu göz ardı etmemek gerek…
Bunun için olabildiğince dengeli gitmek zorunda, -ki, öyle yapıyor.
***
Geçtiğimiz sene Gazze’de soykırım devam ederken, Netanyahu’nun başına açtığı belaları -dengeleri gözeterek savuşturmak için- 12 gün savaşlarında İran’a göstermelik operasyona onay veren Trump, sonra ne yaptı?
Gazze masasını kurdu ve bundan Netanyahu hiç memnun olmadı.
Bir ara eski İngiltere Başbakanı Blair’in Gazze Uluslararası Geçiş Yönetimi’ne başkanlık edeceği iddia edilmişti hatırlarsanız, lakin bu görevi Trump bizzat üstlendi.
Netanyahu imza protokolü için Mısır’a gelmek istediyse de, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’la yaptığı görüşme sonrası, bu girişim akamete uğradı.
Anlaşma imzalanırken, İngiltere masada değil, arka fondaydı…
Diğer Avrupa ülkeleri gibi!
Hatta ABD Başkanı, kameralar önünde onları epey alaya aldı.
***
Sonrasında ABD’ye mekik dokuyan Netanyahu hükûmetinin yıkılması, Gazze sözünü tutmak için Trump’ın işini hayli kolaylaştıracaktı ama olmadı.
Epstein dosyasıyla köşeye sıkıştırılan, Venezuela’da tereyağından kıl çeker gibi amacına ulaşmanın verdiği öz güvenle İran’da da aynı sonuca ulaşabileceğini zanneden Trump, tuzağa düştüğünü fark ettiğinde İngiltere ve İsrail için kapılar ardında neler söylüyordur, o kadarını bilmiyoruz.
Lakin bildiğimiz bir şey var ki, İran operasyonuna destek vermediği için İngiltere’ye hayli sitemkâr… Bunu da gizlemedi, açık açık kameralar önünde defalarca söyledi zaten.
Sadece İngiltere’ye değil, Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerinin de isimlerini sayarak, “Kenara not ettim” demeye getirdi.
Ya bir atom bombasıyla İran’ı tamamen yok etmek, yahut ‘onurlu’ bir çıkışla bu beladan kurtulmak dışında seçeneği kalmayan Trump’ın imdadına yetişen, diplomasi çabalarını kesintisiz sürdüren Türkiye-Pakistan ittifakı oldu.
“İran medeniyeti yok olacak” dediği gece, tam aksine İran’la ateşkes kararı çıktı.
Hem ABD, hem İran tarafından teyit edilen anlaşmanın, Trump’ı tuzağa çeken İsrail tarafından hiç istenmediği muhakkak…
Ülkedeki isyan ve tepkilerden bu anlaşılıyor zaten…
İsrail basını “Kükreyen aslan diye başlattığımız saldırıdan ‘miyavlayan kedi’ olarak çıktık” şeklinde yorumladı ateşkesi.
Katil Netanyahu, kamuoyundan yükselen tepkileri, Lübnan’a saldırıları ve işgali artırarak bastırmaya çalışıyor.
Trump’ın açıklamalarına ise “İngiltere’nin sopası” İsrail’in tahakkümünü kırmanın verdiği rahatlık yansıyor.
“ABD, rejim değişikliği sürecinden geçtiğine karar verdiğimiz İran ile yakın iş birliği içinde çalışacaktır.
ABD, İran ile iş birliği içinde, derinlere gömülmüş nükleer tozun tamamını kazıp çıkaracak.
İran ile gümrük vergileri ve yaptırımların hafifletilmesi konusunda görüşüyoruz ve görüşmeye devam edeceğiz. 15 maddenin çoğu üzerinde zaten anlaşmaya varıldı” sözleri, bu rahatlığı açıkça ortaya koyuyor.
***
ABD Başkanı eminim bu sürecin bozulmamasını isteyecektir, ancak Trump’ın tekrar rahata çıkmasını istemeyenler, süreci sabote etmek için ellerinden geleni yapacaktır.
Dünyanın yüreği ağzında olacakları beklediği kritik gecede sağlanan ateşkesin ardından dün Trump’la telefon görüşmesi yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘tahrik ve sabotajlara fırsat verilmemesi’ yönündeki açıklamasını Trump’a da aktardığından şüphem yok.
Önce Gazze, ardından 40 günlük İran savaşı eminim Trump’a da bir kere daha kim dost, net biçimde göstermiştir.
Aynı Türkiye, İngiltere, Çin, İran ve Rusya’nın da hasmı değildir, sadece bölgesinde ve dünyada barışı, huzuru temin etmenin, herkesle çalışmanın gayretindedir.
Şayet ateşkes süreci başarılı olur, kalıcı barış sağlanırsa bugün Türkiye, Pakistan, Katar, Mısır ve Suudi Arabistan’ın oluşturduğu ittifak, bölgemizdeki huzurun da teminatı olacaktır...
Bundan sonrasını İsrail düşünsün.
Netanyahu belasından kurtulurlarsa onlar da huzura kavuşacaktır.
Peki ya İran?
Türkiye’nin şu süreçte gösterdiği çabaya rağmen, İran Türkiye’ye karşı hasmane tavrını sürdürecek midir?
Dileriz ki, İsrail gibi, onlar da şımarıklığa artık son verirler ve bölgemiz gerçek anlamda huzura kavuşur.
Trafik, tarım, market… Netameli mevzulardaki vazifemiz
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
12 Nisan, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Geçen sene gerek Kurban Bayramı yoğunluğundaki ceza uygulamaları, gerek hazırlanan yeni trafik kanunu ile ilgili çok şey konuştuk, yazdık.
Desteklediğimiz ve sıkıntılı bulduğumuz noktalara, hem vatandaşımıza, hem ülkemizi yönetenlere karşı sorumluluğumuz gereği açık yüreklilikle dikkat çektik.
Gazetecinin işi bu… Bazen görülmeyeni görmek ve göstermek, bazen vatandaşın sitemini anlayıp kamuoyunun gündemine getirmek, bazen de üzerinde tekrar düşünülmesini sağlayarak hata yapılmasının önüne geçmek.
Nitekim ne oldu?
Geliş-gidişli iki şerit yolda 90’la gidebiliyorken, üç şeritli yolda 30 kilometre hızla gitmemizi buyuran tabelalar gözden geçirildi.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin verdiği son bilgilere göre, bugüne kadar eleştirilere konu olan 102 bin 476 tabela kaldırıldı.
Kafa karışıklığını gidermek için de 20 bin 805 yeni işaret levhası ilave edildi.
Çalışma devam ediyorsa eminim bu sayı daha da artacaktır.
***
Sadece bu mu oldu? Hayır.
İstanbul’da üç şeritli otoyollarda hız sınırı 90’a çıkarıldı mesela.
Yıllardır şikâyet konusu olan Çorum Osmancık başta olmak üzere, yerleşim alanları dışında trafiği gereksiz yavaşlatan elektronik radarlar da kaldırıldı.
Bakan Çiftçi, “Kesinlikle tuzaklama radar denetimi yapmayacağız. Mutlaka uyarı levhalarımız olacak” dedi.
Yazılarımızı okuyanlar hatırlar…
Demiştik ki; “Araçtan inip kavga edene, ters şeritten gidene, kırmızı ışıkta geçip milletin canıyla oynayana, gece yarısı son ses müzik açıp egzoz patlatana istediğiniz cezayı kesin, size kimse bir şey demez. Lakin gerek hız aşımı sınırının düşürülmesi, gerek bunu aşanlara getirilen ağır cezalar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.”
Hatta Türkiye’de düşük hızda seyreden vasıtaların en sol şeridi sabit olarak işgal etmesinin en büyük dertlerden biri olduğuna ve bunu yapanlara hiçbir cezai müeyyide uygulanmamasına, kanuni hız sınırları içerisinde giden sürücülerin bile bu araçları sağından geçerek yoluna devam etmek zorunda kaldığına, bunun da trafikte nasıl bir tehlike oluşturduğuna defalarca dikkat çekmiştik.
Bu, hâlen otoyollardaki en ağır kronik problemimiz… Türkiye’de en boş şerit en sağdaki; ağır vasıtalar bile ya ortada, yahut en solda.
Yeni düzenlemede aslında eskiden olduğu gibi buna da ceza var, ancak en büyük problemimiz, uygulama.
***
Önceki İçişleri Bakanı döneminde hazırlanan yeni trafik düzenlemeleri Resmî Gazete’de yayınlanıp yürürlüğe girdikten sonra olanları gördük.
Arabadan inip başkalarına saldıran magandalara kesilen cezalara tepki duyuyor musunuz hiç? Aksine memnuniyet var.
Yahut onlarca araç şeridinde beklerken gidip en önden sapan uyanıklara… Duymazsınız!
Fakat, geçen sene konuşulan maddeler arasında bulunmayan ve sonradan kanuna eklendiği anlaşılan APP plakaya, cama yapıştırılan telefon tutucu yahut sonradan takılan multimedya ekrana ceza bakın toplumdan nasıl tepki aldı.
Yeni çıkarılan kanun, şimdi Cumhurbaşkanımızın verdiği talimatla tekrar gözden geçirilecek, gereksiz yere vatandaşı zora sokan bazı cezalar uygulanmayacak.
Benzer bir durumu, henüz teklif aşamasında bulunan tarım alanlarına yapılan inşaatların yıkımını öngören düzenlemede gördük.
***
Her ne kadar tarım arazilerine yapılan hobi bahçeleri ön plana çıkarılsa da, aslında düzenleme, vatandaşın özellikle pandemi sonrası bağına bahçesine yaptığı evlerin yıkımına da ön açıyordu.
Belediyelere “Bir ay içinde bunları yıkın. Yıkmazsanız biz yıkar, parasını da sizden alır, elektriğini-suyunu bağlayana cezayı keseriz” diyordu.
Biz bu düzenlemeyi hiçbir yorum katmadan dümdüz haber olarak yayınladıktan sonra vatandaştan mail ve mesaj yağdı.
Mesela bir vatandaşımız bana yolladığı mesajda şunu diyordu;
"Merhaba,
Yeni yönetmeliğe göre kendi tapulu bahçelerimize yaptığımız, bizlere nefes alma fırsatı sağlayan, ayağımızın toprağa değmesi ve domatesimizi yetiştirdiğimiz ve tatillerde kullandığımız küçük evlerimizin yıkılması bir ay içinde gerçekleşecek. Bizler şehir hayatından bunalan ama tatile otele gidecek parası olmayan, köylerde de yerleri olmayan kişileriz. Yıllardır zor şartlarda biriktirdiğimiz parayla küçük bir bahçe aldık ve başımızı sokacak küçük bir ev yaptık. Bugüne kadar yapılan bu tarz yapılara bir şekilde izin verildi ve yasal olarak korundu. Ama ne hikmetse yıllardır yapılan bu uygulama iptal edildi ve şimdi çok kısa bir süre içinde evlerimiz yıkılacak ve çok ağır para cezaları ile karşılaşacağız.
Bu durum bizlerde hayal kırıklığı oluşturdu. Bizler kendi tapulu arazilerini kullanan kişileriz, paramız yetse zaten imarlı yer alırdık. Devletin hazine arazisini işgal etmedik, komşunun arazisine rahatsızlık vermedik. Bu durumu bizler ağır bir şekilde cezalandırma olarak algılıyoruz. Bir orta yol bulunabilir. Devlet vatandaşına sırtını dönmemeli.
Bu yönetmeliğin tekrar gözden geçirilmesi ve yapıları yıkılma tehlikesi bulunan vatandaşlarla ilgili bir orta yolda buluşulmalı diyorum.
Bu konunun bir şekilde yetkililere iletilmesi için sizden yardım bekliyorum."
***
Bu okuyucumuz belli ki bazı uyanıkların kaçak yapılaşmayı ticarileştirdiği ve üzerinden büyük paralar kazandığı hobi bahçesinden yer almıştı.
Bunun yanı sıra bir de kendi tarlasına, bahçesine ev yapanlar var.
Herkesin gözleri önünde bu evler, villa siteleri yapılırken kılını kıpırdatmayan yetkililerimiz durmuş durmuş on binlerce ev yapıldıktan sonra bunları yıkmaya karar vermiş.
İyi de kardeşim, insanlar ellerindeki avuçlarındaki bütün parayı buraları yapmak için harcarken niye müdahale etmediniz?
Hem milletin, hem devletin parasına yazık değil mi?
***
Ayrıca belli ki böyle bir ihtiyaç var, hele ki savaş endişesinin oluştuğu bir dönemde.
Nihayetinde bu insanlar pandemiyi yaşadı, 11 ilimizi yıkan depremin sonrasında apartmanda yaşamanın tehlikesini, bahçeli evi olanların avantajını gördü.
Savaşın en şiddetli yaşandığı Tahran’da, imkânı olan siviller kırsala çekildi mesela. Benzer bir tehdidin sürekli dile getirildiği Türkiye’de insanların kırsalda sığınacak bir yer hazırlamaya çabalaması çok mu anormal?
Nitekim 7 Şubat depremlerinin ardından köyünde, bahçesinde müstakil evi olanlar harap olan şehirlerden oralara sığındılar. Olmayanlar ise başka şehirlerdeki akrabalarının yanına göç ederek büyük sıkıntı yaşadı. Deprem riskinin çokça konuşulduğu İstanbul gibi metropollerde yaşayanların “Şayet sağ kalırsak sığınacak bir yerimiz olsun” düşüncesini anlamak çok mu zor?
Amerika’da, Kanada’da, Avrupa’da insanlar bahçeli müstakil evlerde yaşamaya odaklanırken, Türkiye’de halkı apartmana istiflemenin mantığı nedir?
Düzenlemeyle ilgili ortaya konan gerekçeye bakarsak, tarım alanlarının korunması, mantar gibi çoğalan ‘hobi bahçesi’ adı altında izinsiz yapılaşmanın önüne geçilmesi gibi maddeler var.
Bunda da elbette haklılık payı bulunuyor, fakat “Türkiye’nin hiçbir yerinde bir tek tarım arazisine dokunulmasın” demek ne kadar gerçekçi?
Bu tarım arazilerinin birinci, ikinci, üçüncü derece diye bir ayrımı yok mudur?
Neymiş, 5 bin metrekarenin üzerindeyse 30 metrekarelik ev yapabilirmiş, yoksa yapamazmış.
Türkiye’de herkes toprak ağası mı, zaten olanın da çoğu geçmişte miras sebebiyle ufacık parçalara bölünmüş.
5 bin metrekare tarlanın yüz otuz metrekaresine yapsa ne olur ayrıca, her yeri boşluk bırakmayacak şekilde ekip biçiyoruz da bir tek buradaki 100 metrekareye mi ihtiyaç kaldı?
Türkiye’yi dolaşın, her yerde görürsünüz; kamu kurumları birinci derece tarım arazisine sanayi bölgeleri dikebilirken, vatandaşın kendi tarlasına, bahçesine ev yapamaması, yapabilecekse de 30 metrekarelik kulübede yaşamak zorunda bırakılması doğru bir iş midir?
Yabancı kanallarda izliyoruz, Kanada’da, ABD’de tarla ve ormanlara koca koca malikaneler yapılabilirken, bizde bunu yapanın suç işliyor olması, üzerinde düşünmemiz gereken bir konu değil midir?
***
Yanlış anlaşılmasın, tarım arazilerinin kaçak yapılarla doldurulmasına, birinci derece verimli tarım arazilerine dahi bazı uyanıkların kaçak yapılar dikip yüksek kârlar elde ederek vatandaşa satmasına, buna göz yumulmasına asla sıcak bakmam… Burada savunduğum sadece vatandaşın bireysel olarak kendi bağında bahçesinde doğru düzgün yaşayabileceği şartların oluşturulması...
Şimdiye dek yapılan hobi bahçelerinin de cezası vatandaştan çok, buradan kanunsuz biçimde para kazananlara kesilmeli.
Geçtiğimiz hafta pazar günü “Bu yasa çok can yakacak” başlığıyla verdiğimiz haberin ardından Cumhurbaşkanımız bu meseleye de el attı ve üzerinde yeniden düşünülmesini ve çalışma yapılmasını istedi...
Sonuç ne olur orasını bilemem ama biz, vazifemizi yapıyoruz.
Tıpkı yıllardır dile getirdiğimiz market fiyatlarında olduğu gibi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in göreve gelmesinin ardından halefi İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Fatih Dönmez’in yaptığı açıklamalar, bu meseleye vurulacak neşter konusunda umudumu artırdı.
Çünkü tarlada 5 lira olan ürünü, markette 200 liraya çıkaranlarla belli ki siyaset baş edemedi.
Bunu, hal yasası ile ilgili muhalefetin bile çıtının çıkmamasından anlayabiliyoruz.
Başsavcı, “Tarladan hale, halden markete kadar fiyatın nasıl değiştiğini inceledik. Tespit edilen şüphelileri ve kurumları yakında açıklayacağız” demiş.
İşte yıllardır bildiğimiz, gördüğümüz, ancak bir türlü nasıl çözülemediğini anlayamadığımız meseleye dair umut veren açıklama.
“İnşallah” diyor, yargımıza güveniyoruz.
Yargı dışına gelince…
Kimse kırılmasın, incinmesin. Her meselede hem vatandaşın sesini duyurmaya çalışıyoruz, hem de hata varsa düzeltilmesine gayret ediyoruz ki, testi kırılmadan çözüm bulunsun.
Bu tepkiler dikkate alınmadığında sandıkta neler oluyor, bu defa hangi ‘daha büyük’ belalarla uğraşıyoruz, CHP’li belediyelerde olanlardan görüyorsunuz.
Okul katliamındaki siyonist parmağı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
19 Nisan, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Şanlıurfa’dan hemen bir gün sonra Kahramanmaraş’ta yaşanan okul katliamı, bu saldırganları kirli bir elin mi yönlendirdiği şüphesini doğurdu haklı olarak.
Özellikle İsrail istihbaratı sosyal medya yahut sanal oyunlar üzerinden bu gençleri kullanmış olabilir miydi?
İlk tespitlerde öyle bir ize ulaşılamadı…
Ancak, şurası muhakkak ki, doğrudan yönlendirmese bile, gençlerimizin içine düştüğü bu durumda onların parmağı var!
***
Gazze soykırımı ile birlikte birçok duyarlı aile, İsrail ürünlerini boykot ediyor.
Acı olan şu; aileler market raflarından İsrail ürünü almazken, evlerinin içinde evlatları siyonistlerin avucunda, farkında değil.
Çocukların elinden düşürmediği telefonlarda, önlerindeki bilgisayarlarda yüklü çoğu oyun, Gazze’de, Epstein vahşetinde gerçek yüzlerini açık eden siyonist çetenin ürünü.
Gazze'de zevk için bebekleri katletmeye varana kadar her ne yaptılarsa aynısını bilgisayarda çocuklara oyunla yaptırıyorlar…
Ve böylece ne oluyor?
Gazze’de yaptıkları, bu hadiselere oyunlardan aşina olan gençlere normal geliyor!
***
Başka ne yapıyorlar?
Türk dizilerindeki sahneler dememi beklemeyin, çünkü gençlerin çoğu televizyonda yok…
Onlar telefonda, tablette, bilgisayarda.
Bu yüzden, özellikle gençlerin rağbet gösterdiği dijital platformlarda yayınladıkları film ve dizilerle beyin yıkıyorlar… Deyim böyle, aslında beyin kirletiyorlar.
Misal 2021’de yayına soktukları Squid Game.
Kaç yetişkin izlemiştir bunu?
Tahminim çok az…
Peki, çocuğunuza sorun bakalım, izlemiş mi?
Eminim “Şöyle süper bir dizi” diye yayılan algı operasyonu neticesinde en azından arkadaşlarından hikâyesini dinlemiştir, zaten pek çoğu da ya merakını gidermek, yahut arkadaşlarına “İzlemedim” deme utancından(!) kurtulmak için seyretmek zorunda kalmıştır.
Ne anlatılıyordu bu dizide biliyor musunuz;
Büyük bir borç batağında olan yüzlerce kişi, çocuk oyunlarından oluşan tehlikeli bir yarışmaya katılıyor.
Kaybedenler anında öldürülüyor.
Kazanan ise büyük para ödülünün sahibi oluyor.
***
Bu senaryo size neyi çağrıştırdı?
Epstein adasını, değil mi?
Bugün ABD Başkanı Trump’ın bile başını belaya sokan, hatta İran’a savaş açmasının sebepleri arasında gösterilen; kraliyet aileleri, dünyaca tanınan iş, bilim, kültür, sanat, siyaset, medya ve şov dünyasından sayısız ismin karıştığı iğrenç bir Siyonist barbarlık oyunundan bahsediyoruz.
Ve bu, maalesef onlarca yıla yayılan bir hakikat.
Dünyanın hayranlık duyduğu nice isimler bu adaya gitmiş, tıpkı o filmdeki gibi küçücük çocukları zevk için öldürmüş, tecavüz etmiş.
Nice zengin sapıkların, adadaki ormana salınan çocukları avladıkları, öldürüp yedikleri gibi akılalmaz hadiseler anlatılıyor dosyada.
İşte, kaçırdıkları veya ağlarına düşürdükleri çocukları adaya götürüp bunları ‘seçkin’ sapıklarına servis eden, bunları da kayıt altına alarak, tuzağa düşen o aşağılık ‘seçkinleri’ istedikleri gibi kendi iğrenç emelleri için kullanan siyonist çete, dünyadaki teknolojinin de sahibi.
İşte; Filistin’i Epstein adasına çeviren, Gazze’ye Squid Game senaryosunun bin beterini yaşatan katil soykırımcı İsrail Başbakanı Netanyahu, kendisine yöneltilen tepkilere bu gücün verdiği küstahlıkla “Elinizdeki telefon bile İsrail” diyordu.
Sadece cihaz değil kastettiği; telefonda yüklü içeriğin de çoğu onların.
En başta da sosyal medya ve oyunlar.
Yani…
Epstein adasında, Gazze’de, Lübnan’da, İran’da çocukları zevk için katledenler, sizin çocuklarınıza da ellerindeki teknoloji gücüyle ulaşıyorlar. Hem de kendi evinizde.
Siz öteki odada çocuğunuzun ne yaptığını bilmezken, onlar doğrudan ulaşıyorlar, yönlendiriyorlar, kodluyorlar.
Şimdilik ne kadarında başarıyorlar bilemeyiz ama, en azından çabalıyorlar.
Birini bile ele geçirseler, az şey değil…
İşte Kahramanmaraş katili.
Babası birinci sınıf emniyet müdürü… Annesi öğretmen!
Ne eğitimci anne oğlunu eğitebildi ne de emniyet müdürü baba oğlunun oluşturduğu güvenlik riskini önleyebildi.
Şeytana tapan siyonistlerin tuzağına düşen 14 yaşındaki bir Türk çocuğu, tıpkı onu eğiten vahşiler gibi, maalesef pırıl pırıl 9 çocuğumuzu, hayatını çocukları eğitmeye adayan bir öğretmenimizi gözünü kırpmadan katletti.
***
Bir gün arayla meydana gelen, hepimizi kahreden, aklımızı havsalamızı zorlayan bu elim hadiseler sürpriz mi?
Elbette değil.
Biz bile yıllardır kaç defa gençler üzerindeki bu tehlikeye, ülkemiz için oluşturduğu tehdide dikkat çektik; devletimiz bilmez mi?
Cumhurbaşkanımız, bizim yazdıklarımızın çok ötesinde değerlendirmeler yaparak duruma dikkat çekti, gençlerimizi millî ve manevi değerlerimize uygun yetiştirmek için verilen mücadeleye işaret etti.
Nitekim Millî Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin de çok önemli ve kararlı adımlar attı.
Adabımuaşeret dersinin müfredata girmesi önemliydi mesela…
Gençlerimize millî ve manevi değerlerimizin aşılanması yönünde -muhalefetin bütün engelleme çabalarına rağmen- çok faydalı çalışmalara imza attı.
Zaten bu yüzden, siyonist şebekenin Türkiye şubesi olarak çalışanların en nefret ettiği isim oldu.
Herkes vazifesini yapıyor!
Biz, hükûmetimizin bu yöndeki hayırlı çalışmalarını hep destekledik, desteklemeye de devam edeceğiz.
Ayırt etmeden bu ülkenin bütün evlatlarını şeytana tapanların şerrinden korumak için mücadele ettik, etmeyi de sürdüreceğiz.
**********
Bir itiraz, bir teşekkür
Önce teşekkürümü paylaşayım…
Geçen hafta tarım ve trafik konusundaki düşüncelerimi ele almıştım.
Otoyollardaki en büyük problemlerden biri olan ‘sol şerit ihlali’ konusunda gelen denetim görüntüleri, bu meseleye el atıldığını gösterdi.
3-4 şeritli otoyollarda en sol şeritten giden ağır vasıtalara havadan yapılan tespitle ceza uygulanmış.
Umarım özellikle kamyon ve otobüsler, hatta tırlar, boş ise en sağdaki şeritten gitmelerini, sadece sollama yapacakları zaman ortadaki şeritlere geçmeleri gerektiğini, bir otobanda en sol şeridi kullanmamaları gerektiğini öğrenirler.
Tabii tek problem onlar değil…
130-140 km hız sınırı olan otobanda, sağ şeritler boş iken 80’le en sol şeritte sabit kalarak giden otomobil sürücülerini de hizaya sokabilirsek, eminim hem kazaları, hem de cezaları önemli ölçüde azaltırız.
Zira herkes kendi hızına uygun şeritte ilerlediğinde, yani sol şerit boş kaldığında, yasal hızda seyretmek için bile makas atmak zorunda kalanların sayısı azalacak, bu da en çok yaşadığımız kaza sebeplerinden birini ortadan kaldıracaktır.
Yollar normal seyrindeyken kural ihlali yapanlara ise artık ne yazılsa azdır.
***
Öteki konuya, yani tarım arazilerinde yapılaşmaya yönelik tartışmaya gelince…
Cumhurbaşkanımızın tekrar gözden geçirilmesini istediği, ‘hobi bahçeleri’ olarak gündeme oturan, ancak bütün tarım arazilerindeki yapıları ilgilendiren düzenlemede şu görüş öne çıkmış;
Ufak, sadece başını sokacak ya da zor zamanlarda sığınacak kadar bir yer yapılmışsa göz yumulacak, şayet havuzlu villa gibi bir yer yapılmışsa yıkılacakmış.
Tam da böyle bir dönemde şöyle bir projenin varlığından haberdar olduk;
YÖK ve 10 üniversitenin iş birliğiyle 40 bin teknolojik çiftlik kurulacak, burada eğitilecek gençlere bekârsa iki, evli ise üç asgari ücret maaş ödenecek, başarılı olan gençler 5-10 yıl sonra bu çiftliklerin sahibi olabilecekmiş.
Proje çok güzel ve belli ki gençleri tarıma yönlendirmeyi amaçlıyor.
Lakin asıl meselemiz, gençleri köylere geri çekmek, atalarının topraklarını ekip-biçmeleri değil midir?
Bunun için ne lazım?
Öncelikle şehir hayatına mukabil eksikliklerin minimuma indirilmesi, hatta bazı yönlerden avantaj sağlaması.
Elbette köye şehir hastanesi yapılacak değil, ama en azından acil durumlar için iyi bir sağlık hizmeti alabilmesi…
Çocukların eğitim için uzaklara gitmek zorunda kalmaması…
En önemlisi de hanelerin -şehirdeki kadar- kaliteli bir hayat yaşaması.
***
Köyde doğalgaz olmayabilir, lakin eskisi gibi sobaya mahkûm değiliz.
Yeni teknoloji elektrikli ısıtma sistemleriyle hem ucuz, hem de zahmetsiz ısıtma sistemleri mevcut.
Üstelik güneş enerjisi teşvik edilirse, giderleri de yok denecek kadar azaltılabilir.
Bunun üzerine bir de Avrupa’daki, Amerika’daki, Kanada’daki gibi kaliteli evlerde yaşama fırsatı sunulursa köylerdeki gençlerle evlenmekten kaçınan genç kızlar, büyük şehirlerde apartman bodrumlarında yaşamayı mı tercih eder, yoksa köylerindeki bu lüks evlerde yaşamayı mı?
Evlenecek gençler çocuklarını şehrin kaosunda mı yetiştirmek ister, yoksa ata yurtlarında mı?
Bizimkisi bir hayal, bir öneri tabii ki…
Karar mekanizmasında söz sahibi olanlar, “Yok, küçük barakalarda yaşayacaklarsa yaşasınlar. O barakalara sığacak kadar çocuk yapsınlar. Villa yapmaya kalkarlarsa yıkarım” diyorsa, ona da ne diyeyim şimdi?
Tertemiz nesiller yetiştiren Türkiye gazetesi
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
23 Nisan, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dün gazetemizin 56. yaşını kutladık.
Dile kolay; hiçbir kâr amacı gütmeden, bunca senedir her gün on binlerce abonemizin kapısına gazetemizi ulaştırıyoruz.
Onca emek, şunca çaba ne için verilmekte, bugünlerde çok daha iyi anlıyoruz.
***
“Huzur veren gazete” sloganıyla her eve gönül rahatlığıyla giren Türkiye, haberciliğinin yanı sıra aileye ve çocuğa yönelik eğitici yayınlarıyla da hep ayrı bir kulvarda yer aldı.
İnternetin olmadığı zamanlarda hayatın her alanıyla ilgili yayınlar; ansiklopediler, kitaplar, dergiler, kasetler gazetemizle birlikte okuyucularımıza ulaştırıldı.
Merhum kurucumuz Enver Ören Ağabey, gazetemizin özenle seçilen haber ve makalelerden oluşan sayfaları için “zarf”; din ve ahlak bilgilerinin yer aldığı Bizim Sayfa içinse “mektup” derdi.
İşte her gün bu gazetenin kapıya kadar dağıtımına vesile olan o mektup çok kıymetliydi.
Nefis terbiyesi, ilim, adap, ahlak…
İslam büyüklerinin, ilim adamlarının, örnek Türk büyüklerinin hayatlarıyla harmanlanan çok değerli bilgiler taşıyordu o mektup.
İyi insan, iyi Müslüman nasıl olunur; aile ve toplum huzuru neyle mümkün olur, 56 yıldır hep bunlar anlatıldı bu sayfalarda.
Olur ya çocuklara, gençlere aileleri bu sayfaları okumaz ya da okutmaz; onlar da mahrum kalmasınlar diye Türkiye Çocuk dergisi verildi gazetenin yanında.
Bugün de aynı şekilde abonelerimizin kapısına kadar her ay ücretsiz ulaştırılmakta.
***
Burada amaç nedir; cevabı geride kalan 56 yılda.
Geçmişte nasıl ki dinî ve ahlaki bilgilere haiz, tertemiz nesiller yetişmesine vesile olmuşsak, bugün de aynı gayret, aynı çaba.
1970’lerin çorak zemininde hayatına başlayan, “Allah” demenin ekranlarda yasak olduğu yıllarda topluma dinini, medeniyetini, tarihini, kültürünü, adabımuaşereti öğreten Türkiye gazetesi, günümüzde de aynı görevi; gerek basılı, gerek dijital mecralardan yürütmekte.
Geçmişte ahlaksızlığı yayan mecmualara karşı nasıl ki panzehir görevi görmüş ise bugün de dijitalleşmenin getirdiği olumsuzluklara karşı, aynı vazifeyi ifa etmekte.
***
Teknoloji doğru kullanıldığında elbette iyi bir şey, biz de bu mecrada öncülerdeniz.
Türkiye’de ilk haber portalını yapan, merhum kurucumuz Enver Ören Ağabey'in öncülüğünde 90’larda İhlas Medya olmuştu mesela.
Hâlihazırda yine internet mecralarımızda, sosyal medyada güçlü bir şekilde etkinliğimizi sürdürüyoruz.
Ancak kötülüğü yayanların ulaştığı çeşitlilikle gelecek nesillerimizi nereye sürükledikleri Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadiselerle tokat gibi yüzümüze indi.
Ailelerin sahip çıkmadığı, koruma altına almadığı, bilgisayar oyunları ve sosyal medya gibi her tür kötülüğün kontrolsüzlüğüne terk ettiği çocuklarımız için geçmişe oranla çok daha fazla endişe etmemiz gerektiği muhakkak.
Eminim pek çok aile bunu arzu ediyor, ancak ne yapacağını bilmiyor.
Birçok muhafazakâr ailenin bile çocuklarını ateizmden, sapkın akımların zehrinden korumaya çalıştığını, lakin çaresiz kaldıklarını görüyoruz.
Gelinen bu durumu eğitim sistemine, okula-öğretmene yüklemek de büyük haksızlık.
Çocuk önce ailede yetiştirilmeli; edep, ahlak gibi temel değerler burada verilmeli.
Peki ya anne-babalar bunu ne kadar biliyor?
Günlük hayat telaşından bitap düşen, ailesinin ve çocuklarının ekonomik gelişiminden ötesini dert edinmeyen ebeveynler, henüz kendilerine çekidüzen verememişken çocuklarına ne verebilir; kendilerinin bilmediğini sonraki kuşaklara nasıl aktarabilir?
Şu meselenin giriftliğini, ailelerin nasıl çözümsüz bir sarmala girdiğini görebiliyor muyuz?
Ama bu durumun bir istisnası var…
Şayet bir eve Türkiye gazetesi giriyor ve her gün Bizim Sayfa’daki kıymetli bilgiler okunuyor ve çocuklara da okutuluyorsa emin olun o evde böyle bir mesele yoktur ve hiç olmamıştır.
Bu bilgilere hâkim bir genç sosyal medyaya da girse, o kirli bilgilere de maruz kalsa, o oyunları da oynasa, temeli sağlam olduğu için o kötülüklere sürüklenmez.
Neden?
Çünkü haramı-helali, yani doğruyu-yanlışı bilir.
Kul hakkının, cana kıymanın, başkasına zarar vermenin karşılığında çekeceği cezanın ne olduğunu öğrendiği için ‘öldüğünde yok olacağını, başka bir bedende yeniden dünyaya geleceğini’ zanneden zavallılar gibi hataya düşmez.
Türkiye gazetesi, habercilik başarıları bir yana, her gün taşıdığı ‘mektup’la 56 yılda işte bu korkuya, edebe ve ahlaka sahip nesillerin yetişmesine vesile olmuştur.
Bundan istifade etmek isteyene, 56 yıldır olduğu gibi, kapısına kadar o mektubu ulaştırmaya hazırdır.
Bu uğurda verilen çabaya da, çekilen ezaya da, yaşanan sıkıntıya da değer.
Varlık sebebimiz; ismini şerefle taşıdığımız ülkemiz gibi, milletimizin huzuru, devletimizin dirliği ve toplumumuzun selametidir.
Okullarla birlikte çocukların psikolojisi de korunmalı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
26 Nisan, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Elbette okul güvenliği önemli.
Nasıl ki oturduğumuz sitelerde güvenlik arıyorsak…
İş yerlerimize kimsenin kontrolsüz girip çıkmasını istemiyorsak…
Binlerce yavrumuzu emanet ettiğimiz okullarımız da ‘güvenli’ olmalı.
Girişte X-Ray de olsun, kapısında mutlaka bir güvenlik personeli de olsun, hatta gerekirse polis nöbet tutsun.
Hele hele okul çevresinde zehir tacirine, ite-kopuğa asla göz yumulmasın, hepsine eyvallah!
Lakin, okullar kışla değil, iş yeri değil, bu da göz ardı edilmesin.
***
Ebeveynleri tarafından “Bak, yemeğini yemezsen polis çağırırım” diye korkutulan çocukların, her sabah okula girerken polisin ya da üniformalı bekçinin üst aramasından geçtiğini düşünün…
Ya kapıdaki bir görevlinin gereksiz fevri hareketi çocuğu okuldan soğutursa!
Bunlar hassasiyet gözetilmesi gereken noktalar, neticesini zamanla gözlemleyeceğiz.
Şahsen, okul içindeki görevlilerin kadın olmasını tavsiye ederim, psikolojik baskıyı azaltacaktır.
Bir iş yaparken kantarın topuzunun kaçmaması da önemli.
“Çocuklar fazla serbestlikle çok şımarmışlardı, artık öğretmenlerini bile dinlemiyorlardı. Biraz korksunlar” diyenler de olacaktır elbet.
Haklılık payları da yok değil.
Ancak, hepsi mi böyleydi? Bahsedilenlerin oranı neydi?
Birkaç serserinin günahını milyonlarca çocuk ödememeli.
***
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki hadiseler nasıl oldu mesela?
İlki, 19 yaşındaki bir serserinin, elinde av tüfeğiyle liseyi basması neticesinde…
Üstelik öncesinden mesaj paylaşmış “Bu okulda birkaç gün sonra saldırı olacak. Hazır olun kunduzlar” demiş, kimse bu işin peşine düşmemiş.
Sonra eline pompalı tüfeği almış, caddelerde-sokaklarda bu silahla yürümüş, yine hiçbir müdahale olmamış.
Tam bir serseri olan, zaten bu hâlinden dolayı -mecburi eğitim sebebiyle- açık liseye geçmek zorunda kalan bu tip, elini kolunu sallaya sallaya okulu basmış.
Burada, okuldaki diğer çocukların bir suçu günahı var mıydı? Asla.
***
Ya hemen ertesi gün Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadise!
“Ben arızayım, katliam yapacağım” diye bas bas bağırmış 14 yaşındaki şizofrenik katil.
Öğretmenleri, okul yönetimi, hatta ailesi durumun farkındaymış; lakin böyle tiplere ne yapılacağı konusunda belli ki bir ‘sistem arızası’ varmış.
Herkes geçiştirmiş, okuldaki diğer çocuklar sadece uzak durarak kendi tedbirini almaya çalışmış.
Aslına bakarsanız, böyle bir arızalı tiple aynı okulda eğitime tabi tutularak, onlara dolaylı psikolojik şiddet uygulandığı bile söylenebilir.
Netice…
Yine olan bu yavrularımıza oldu, 8 masum çocuğumuzu ve bir öğretmenimizi toprağa verdik.
Şimdi bu hadiselerden çıkarılan derslerle okullarda alınan tedbirleri konuşuyoruz.
***
Yanlış anlaşılmasın; madde madde inceledim, İçişleri Bakanlığının yayınladığı genelgeye de, Millî Eğitim Bakanlığının çıkardığı yol haritasına da hiçbir itirazım yok.
Aksine keşke daha önceden bu adımlar atılsaymış.
Yalnız, burada hiç konuşulmayan bir başka tarafa, bu hadiselerden en çok etkilenen öğrencilerin psikolojisine dikkat çekmek istiyorum.
Eminim bugünlerde pek çok çocuk, bilgisayar oyunu bile oynamaya korkuyordur evinde.
Kendilerini potansiyel suçlu gibi hissetmeye başladılar zira.
Başta anne-babalarına, “Bak ben öyle biri değilim. Oyun oynamayı bile bıraktım” mesajı vererek, aslında maruz kaldıkları baskıyı dışa vuruyorlar.
Peki bu tablo doğru mu?
Büyükler ellerindeki telefonu bırakmadı, sosyal medyadan kopmadı, ancak ‘potansiyel suçlu’ çocuklar kendilerinin ‘masum, risk teşkil etmeyen çocuklar olduğunu’ ispatlama çabasına düştü!
Aynı şekilde okula giderken de ‘efendi’ çocuklar olacaklar, bekçi ya da polis amcaları durdurduğunda çantalarını aratacaklar, sınıfta kimseye yan bile bakmayacaklar, ‘riskli’ damgası yememek ve dikkat çekmemek için seslerini bile yükseltmeyecekler, güzel güzel derslerini dinleyip evlerine dönecekler.
Bu yazıyı yazmama sebep soruyu sorayım şimdi;
Böyle olunca mesele çözüldü mü?
En başta eğitimcilere soruyorum bu soruyu.
Cevabını bilsem bu kadar uzatmaz, ‘şak’ diye en başa yazardım ama, benim uzmanlık alanım değil, o yüzden onlar vermeli bunun cevabını.
Şunu da anlatmalarını isterim şahsen;
Bu meselede 12 yıllık zorunlu eğitimin, yani okulu-eğitimi sevmeyen Şanlıurfa zanlısı gibi gençleri zorla okutan sistemin hiç payı yok mu?
Varsa niye seslerini yükseltmiyorlar?
Bir mesleğe yönlendirilip meşgale edinmesini sağlamak varken, zorla eğitime tabi tutulup boşta gezen serseriye dönüşenlere şu alınan tedbirlerin ne yararı olacak?
***
Kahramanmaraş katili gibi şizofren örnekler başka okullarda da vardır illa ki...
Onlara ne yapıldı, ne yapılacak?
Bunlar okula silahla, bıçakla gelemesinler diye kapıya bir güvenlikçi dikmek, meseleyi çözdü mü?
Böyle birkaç öğrenci yüzünden bütün çocukların baskı altına alınması gibi bir sonuç doğdu mu?
Doğdu ise bu doğru mu?
Sorular, sorular…
Problem daha derinlerde, çözüm daha köklü müdahalelerde gibi görünüyor…
Sizce X-Ray bütün problemlerin çözümü olur mu?
Kırsalı kalkındırarak aile ve nüfusu korumak…
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
03 Mayıs, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Bir yıl değil, önümüzdeki 10 yıl gündemimiz ‘aile’ olacak.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının, dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Hanım’ın katılımıyla açıkladığı Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı'na davetliydik.
Yıllardır “Üç çocuk” diye diye dilinde tüy biten Cumhurbaşkanı’mız, konuşmasında çarpıcı veriler açıkladı.
Türkiye’de tek kişilik hane oranı yüzde 20,5’e ulaşmış.
İlk evlenme yaşı erkeklerde 28,5’e, kadınlarda 26’ya çıkmış.
24 yaşına kadar hiç evlenmemiş kadın oranı yüzde 79, erkek oranı ise yüzde 94’müş.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, milletçe endişelenmemiz gereken bu oranları açıkladıktan sonra “Çözüm için acil harekete geçmemiz gereken bir tablo var” dedi.
Elbette bu, dünyada sadece bizim derdimiz değil…
Avrupa’da, Uzak Doğu’da durum daha vahim ama, bizi ilgilendiren, kendi geleceğimiz.
***
“Önümüzdeki 10 yıl ne yapılacak?” derseniz, bunun yol haritasını da açıkladı bakanlık...
Yuva kuracak gençlere destek tutarı 150 binden 250 bin liraya yükseltilmişti biliyorsunuz.
Doğum yardımı, doğum izninin 24 haftaya çıkarılması, sosyal konutlardan yararlanmada üç ve daha fazla çocuklu ailelere öncelik tanınması gibi pek çok adım atıldı ama, bundan sonraki süreçte meseleye daha köklü çözüm stratejisi izlenecek.
‘10 Yıllık Vizyon Belgesi’nde birinci öncelik, aile kurumu ve nesillerin korunması.
İkincisi evliliği teşvik…
Üçüncüsü, doğurganlık hızının artırılması…
Son iki madde; gençlerin nitelikli yetiştirilmesi, yaşlı refahı, kırsalın yerinde kalkınması ve nüfusun dengeli dağılımı.
İçlerinde en önemlisi de bu son madde.
***
Kırsal kalkınma ve gençlerin göç etmeye mecbur kalmadan köylerinde, kasabalarında yaşaması; uygulaması zor, ancak belki de bu meseledeki en temel problemlerimizden birinin çözümü olacak.
Cumhurbaşkanı, laf olsun diye bir vizyon belgesi açıklamadıklarını; kamu kurum ve kuruluşlarının stratejik plan, bütçe ve performans hedeflerini aile ve nüfus eksenini ihtiva edecek biçimde geliştireceklerini, kendisinin de bunun bizzat takipçisi olacağını deklare etti.
Bu vizyon, başta taşımalı eğitim olmak üzere, köylerin boşalmasına sebep olan hatalardan dönüleceğine işaret ediyor.
Özellikle tarım ve yerel kalkınmada önem arz eden genç nüfusun ata topraklarında kalması için hemen hemen her bakanlığın üzerine düşen görevler var.
Daha önce de yazmıştım; eğitim, sağlık ve istihdam imkânlarının yanı sıra kırsalda kaliteli hayat standardının yakalanması elzem.
En güzel örneği; deprem bölgesine yapılan köy evleri ve TOKİ konutları.
Köyünde kasabasında evlenecek gençlere işte böyle iyi evlerde, iyi imkânlarla yaşama şartları sunulmalı ki, mesele kökten çözüme kavuşsun.
Bu devirde, yeni evlenecek bir çift, yıkık dökük, sıvasız bir sobalı evde yaşamak, su kaynatarak çocuğunu yıkamak istemez.
Bunun gibi sebeplerle boşalıyor işte köyler.
Oysa, gelişmiş ülkeler bunun tam aksi örneklerle dolu.
İngiltere, Kanada gibi pek çok ülkede imkânı olan insanlar şehirlerde değil, kırsalda yaşıyor, çocuklarını da kırsalda yetiştiriyor.
Bizde ise kırsal ‘yokluk’ olarak görüldüğü için genç kızlar haklı olarak olabildiğince ‘şehirli’ ile evlenmek istiyor, bundan dolayı genç erkekler şehirli olmaya mecbur kalıyor, güzelim köyler boşalıyor, sadece yaşlılara kalıyor.
Verimli topraklarını terk edip, büyükşehirlerde bulduğu asgari ücretli işle kıt kanaat geçinmeye çalışan milyonların çok çocuk yapması akıl işi mi?
Oysa -kazançlı olması şartıyla- tarım demek, çok nüfus ihtiyacı demektir.
İşte bu maddeyi çözersek, vizyon belgesindeki öteki maddelerin çözümü de kolaylaşacaktır.
Dünyanın gıda krizine sürüklendiği böyle bir dönemde bu adımları atmak, sadece aileyi korumak adına değil, ülkemizin istikbali için de hayati önemdedir
Kimsenin efelenemeyeceği Türkiye
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
07 Mayıs, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
10 seneye yakındır Doğu Akdeniz’i yazıyor, 'Arap Baharı’ndan bu tarafa ülkemizde ve etrafımızda olan biten her hadisenin altında Akdeniz’deki zengin enerji kaynakları ile ticaret yolları olduğuna dikkat çekiyoruz.
Biz, Üçüncü Dünya Savaşı’nın bu riskle üzerimize yaklaştığı uyarıları yaparken, kimi hainler ve bunların güdümüne girmiş muhalifler, “Yine mi dıj güçler” diye kafa bulmaya kalkışıyordu ama, plan net biçimde görünür olunca, artık sesleri çıkmıyor.
Bugün kimse İsrail’in Türkiye’ye tehdit oluşturduğunu, etrafımızda dönen hadiselerin tamamında parmağının olduğunu inkâr edemez hâle geldi.
İsrail elbette tek başına bir şey ifade etmez belki ama, ipini salanlar belli!
Sadece o da değil, ittifak kurduğu Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi, dibimizde kapılarını ardına kadar açmış vaziyette katil İsrail’e.
Ha! Bir de Hindistan var, İsrail’in emrinde.
İsrail’in kışkırtmasıyla Pakistan’a açtığı savaşta tokadı yiyince, Türkiye’ye karşı İsrail’le birleşti.
Siz buna bir de Atina’da “Sizi destekleyeceğiz” sözü veren Fransa’yı ekleyin.
***
Olan bitene bakınca, sanki önceki dünya savaşlarında olduğu gibi, yeni ittifaklar şekilleniyor, değil mi?
Bu tabloda tuhaflık oluşturan tek şey; Türkiye’nin Batılı ülkelerle aynı askerî şemsiyenin altında olmasını sağlayan, NATO üyeliği.
Kimi stratejistlere göre; Türkiye’yi hedefe koyan İsrail’in ve onun ipini salanların ilk planı, bu ortaklığı bozmak.
Ya NATO’yu (Trump’ın çıkma tehdidi gibi) toptan bitirecekler, yahut Türkiye’yi NATO’nun dışına atacaklar.
İşte son zamanlarda Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden yürüttükleri planın özünde de bu var.
Adanın güneyine yaptıkları askerî yığınak yetmedi, ayrıca bölgeye o kadar çok Yahudi nüfus taşıdılar ki, artık Rumları ele geçirdikleri köylere sokmuyorlar… Filistin’deki gibi!
Bunca yığınak ve hazırlığın Kuzey Kıbrıs’ı işgal amaçlı yapıldığı, Türkiye buna müdahale edince Türk-Yunan savaşı çıkacağı, iki NATO müttefiki savaşınca birinin NATO’dan atılacağı, bunun da Türkiye olacağı yönündeki analizler, hiç de yabana atılır öngörüler değil.
Diyeceksiniz ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump’ın arası iyi değil miydi? O görevdeyken böyle bir savaş çıkabilir mi?
Haklısınız, ama bu savaş çıktığında Trump’ın ABD Başkanı olacağı ne belli?!
***
Trump’a kalsa, düşeceği durumu bilse, İran savaşına da girmezdi… Ama öyle mecbur bıraktılar ki, girdi. Şimdi bu işin içinden nasıl sıyrılacağını düşünüyor.
Muhtemel ki, bir çözüm üretemez, şartlar bu durumda kalırsa 3 Kasım’da yapılacak ara seçimlerde partisi senatodaki çoğunluğu kaybedecek, kalan başkanlık döneminde topal ördeğe dönüşecek...
ABD kamuoyunda ‘Netanyahu’nun elinde rehin’ görünümü veren Trump’ın tek şansı, İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak seçimler olabilir.
Şayet İran başarısızlığındaki bütün suçu Netanyahu’ya yıkar, Netanyahu da o seçimi kaybederse, belki…
Nitekim, İsrail’in eski Başbakanı Bennet ile ana muhalefet lideri Lapid’in seçime tek çatı altında gireceği, bu oluşumun Netanyahu’ya ihtiyaç kalmadan hükûmet kurabileceği belirtiliyor.
***
Neyse ne!..
Bunlar süre uzatır, vakit kazandırır, önemli olan işin varacağı nokta.
Asıl meselemiz nedir bölgede?
Doğu Akdeniz’deki zenginliğin paylaşımı, ticaret ve enerji yollarına kimin hâkim olacağı.
Yani, ABD’nin Venezuela’ya çökmesi, İran savaşına girmesindeki gibi, ana amaç ortada.
Trump sadece tuzağa düştü, Venezuela’daki gibi işin kolay olacağı kandırmacası neticesinde İran savaşına hesapsız girdi.
İstediğini alsa, gerisi umurunda olmazdı.
***
Bu kadarı onların derdi; bizim için önemli olan önümüze çıkan karanlık planları nasıl savuşturacağımız ve bölgede hakkımız olanı nasıl alacağımız.
Cumhurbaşkanımız işte bundan dolayı senelerdir İkinci Çanakkale Savaşı’ndan, istiklal mücadelesinden bahsetmekte.
Şükür ki, bir asır öncesindeki zaaflarımız yok.
Kim ne derse desin; Erdoğan, asrın lideri ve bugün ülkemizin en büyük şansı.
Onun sayesinde 20 yıldır geceli-gündüzlü çalışan savunma sanayiimizin geldiği noktayı SAHA 2026 Fuarı’nda bir kere daha gördük.
Geçen sene nükleerin bir altı kabul edilen termobarik GAZAP’ı ve 2 bin kilometre menzilli hipersonik CENK’i sahneye çıkaran Türkiye, şimdi de 6 bin kilometre menzilli kıtalar arası YILDIRIMHAN’la sürpriz yaptı.
Yanlış anlaşılmasın, burnumuzun dibindeki Atina ve Hatay’a 350 kilometre mesafedeki Tel Aviv için YILDIRIMHAN’a ihtiyaç yok.
İlk geliştirdiğimiz BORA bile 300 kilometre menzilin üzerinde zaten.
TAYFUN’un ilk versiyonu 800 kilometre üzeri menzile sahipti, ikincisi bin kilometrede başarıyla test edildi. Bugün söylenen rakam, 1500 kilometrenin üzerinde...
Rabbim muhtaç etmesin ama, daha bunlara varana kadar, Türkiye’de yerli ve millî neler var, neler…
YILDIRIMHAN için endişe edecekse, çok uzakta olduğunu düşünüp, İsrail’le burnumuzun dibine girmeye kalkışanlar etsin!
Geçen sene, tam da bu zamanlarda ne demişti Sayın Cumhurbaşkanımız;
“Çok uzun olmayan bir süreçte, hiç ama hiç kimsenin bize efelenemeyeceği bir savunma kapasitesine ulaşacağız.”
Ulaştık mı?
Ulaştık.
Önemli olan işte bu.
İsrail plan yapmış, Yunanistan’la, Hindistan’la ittifak kurmuş, 5 ila 8 yıl içinde Türkiye’ye saldıracakmış…
Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi; Biz hazır olduktan sonra, bunlar teneke tıngırtısı.
Dayılar haklı çıktı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
10 Mayıs, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Gördünüz değil mi SAHA’ya çıkanları…
Tüm Türkiye, gözümüzü diktik, yıllardır Türkiye Motor Sanayii’nin (TUSAŞ) Kaan’a üreteceği motoru bekliyoruz.
“2032’den önce biter mi, biterse kaç yıl önce biter, Allah korusun bir savaşa falan girmeden yetişir de Kaan’ları uçurur muyuz?” diye elimiz yüreğimizde duruyoruz…
Sadece biz değil, neredeyse bütün dünyanın gözü Faruk Akşit hocanın başında bulunduğu TEI’nin (TUSAŞ Engine Industries) üzerinde, ‘ha yetişti, ha yetişecek’ haberleri yapıyoruz.
Yerli motor takılana kadar, ilk Kaan’lar için Amerika’dan istediğimiz F-16 motorları gündem oluyor, “Alabilecek miyiz, alamayacak mıyız? Alırsak, bunları monte ettiğimiz Kaan’ları satmamıza izin verecekler mi?” diye tartışıyoruz.
Sonra, SAHA-2026 Fuarı’na gidiyoruz; bir de ne görelim?
Sürpriiiiiz!
***
Meğer TEI dışında, Millî Savunma Bakanlığı AR-GE merkezi de uzun yıllardır bu proje üzerinde çalışıyormuş…
Bu kurumun başında da Nilüfer Kuzulu isimli, kimsenin bugüne kadar adını şanını duymadığı bir hanımefendi varmış…
Bakanlık bünyesinde sessizce çalışan kurum GÜÇHAN ismini bile verdiği turbo-fan jet motorunu çoktan üretmiş…
Hatta TEI’den beklediğimiz Kaan motoru 35000 itki gücüne sahip olacakken, Savunma Bakanlığı tesislerinde üretilen motor 42000 itki gücüne sahipmiş…
Türk mühendislerin yerli imkânlarla geliştirdiği özgün özelliklere sahip motor, tek kristal teknolojisi sayesinde yüksek sıcaklık ve yoğun çalışma şartlarına dayanıklı hâle getirilmiş…
Üstelik bu motordan bugüne kadar bir değil, tam altı adet üretilmiş…
Hatta kasım ayında da test ve kalibrasyon süreçlerinden geçirilecekmiş.
Bırakın dünyayı, biz bunu yeni öğreniyoruz!
***
Buradan çıkan sonuç, asla TEI’nin çabasını küçümsemek değil… Bu iş, zaman meselesi.
Dünyanın 25-30 senede gerçekleştirdiği süpersonik jet motorlarını bizim TEI’miz insanüstü bir gayretle yarı zamanda ülkemize kazandırıyor.
Nitekim Türkiye’nin ilk yerli turbofan jet motoru TEI-TF6000, bunun bir üst versiyonu TEI-TF10000 bu kurumumuzun yaşattığı gurur.
İHA ve SİHA’lar, yerli helikopterler, Hürkuş ve Hürjet’ten sonra ilk insansız savaş uçağımız Kızılelma ve ANKA-3 de yakında TEI’nin millî motorlarıyla süzülecek gökyüzüne.
3-4 ülkenin üretebildiği süpersonik jet motoru TEI-TF35000 ise inşallah 2030’a kalmadan tamamlanacak ve beşinci nesil pilotlu millî muharip uçağımız Kaan’larda kullanılmaya başlanacak.
İşte bu süreçte biz TEI’ye bakarken, belli ki Millî Savunma AR-GE zaten yıllardır jet motoru için çalışıyormuş, -ki zaten bunu da açıkladı bakanlık.
“Uzun yıllar” dedikleri kaç yıldır, bunu ancak kendileri bilir.
***
Güzel olan şu…
Bütün dikkatler başka kurumların üzerindeyken, MSB AR-GE, ülkemizin acil ihtiyaç duyduğu teknolojik ürünleri geliştirmek için 27 fabrika ve dört büyük tersanede harıl harıl çalışıyormuş.
Bu kurumun diğerlerinden farkı; ticari endişe ve beklentilerinin olmaması. Tek amaçları, ihtiyacı gidermek.
TUSAŞ gibi kurumlarımız ise geliştirdiği ürünleri hem bize, hem başka ülkelere satarak, ihracatımızı destekliyor… Kazandığı parayla daha fazla yatırım imkânı da buluyor.
Gözler ASELSAN gibi kimi halka açık bu şirketlerin üzerindeyken, MSB AR-GE çok daha önceden, ülkemizin caydırıcılığını artıracak stratejik projeleri ticari beklentilerin tamamen dışında geliştirme imkânı bulmuş.
Aslında geçen seneki SAHA 2025 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayii Fuarı’nda GAZAP’la sürpriz yapmışlardı ama, kimse arkasından 6 bin kilometre üzeri menzile sahip YILDIRIMHAN’ın geleceğini beklemiyordu.
Fuarda bütün gözler, ROKETSAN’ın perdesini açtığı 2 bin kilometre menzilli CENK’e çevrildiği için, termobarik (yani atom bombasının bir altı seviyede) GAZAP füzesi bile çok sonra fark edilmişti.
Bir yıl sonra MSB AR-GE’nin perdesini açtığı hipersonik balistik füze YILDIRIMHAN ise öncekilerden çok farklı bir proje…
Atmosferi aşana dek ses hızının 9-10 katı bir hızla kalkış yapmak için kullanılacak yakıtını geliştirmek bile büyük mesele…
Meğer neymiş?
Bunlara zaten bakanlığın kurduğu ileri teknoloji laboratuvarları ve yüksek hassasiyetli üretim kabiliyetine sahip tesislerde en az 10 senedir çalışılıyormuş…
Roketi uzaya çıkaracak, atmosfer dışında sesin 25 katı hıza ulaştıracak yüksek teknoloji ürünü yakıt da üretilmiş, füze sistemlerinin test süreçleri de tamamlanmış…
Böyle bir füze ile uzay boşluğuna çıktıktan sonra, menzili 6 bin değil, 12 bin olsun desen, bu kadarını yapmaktan daha mı zor?
İşin uzmanları diyor ki; bütün mesele atmosferin dışına çıkmak… Sonrası yer çekiminin dışında olacağı için, bunu ileriye taşımak çok daha kolay.
Şaka değil, hiçbir sistemin durduramadığı YILDIRIMHAN 3 ton harp başlığı taşıyabiliyor.
3 ton GAZAP mühimmatı yüklediğinizi düşünün bakalım, nasıl bir güç oluşturuyor!
***
Bakanlığın basına verdiği brifingde dikkat çektiği başka bir ürün daha var; GÖLGEHAN.
Geniş bir etki ve bant kapatma kapasitesine sahip bir jammer…
Yani sinyal kesici.
YILDIRIMHAN, GÜÇHAN gibi fiziki görselliği olan bir ürün olmadığı için ‘gölge’de kaldı ama, yetkililerin “Siz asıl ona bakın” cümlesinden anlıyoruz ki o da az buz bir şey değil.
Elektronik tehditlere karşı 20 kilometre menziliyle etkin çözümler üreten bir ürünmüş…
Çok teknik detayı var, lakin bizdeki anlama seviyesi buraya kadar.
MSB AR-GE Merkezi’nin yine yerli ve millî imkânlarla geliştirdiği, testlerini tamamlayıp fuarda sergilediği helikopter motorunu saymıyorum bile, şu işe bakın!
Daha düne kadar hayal değil miydi bizim için?
Üstelik bunlar şu ana kadar gördüklerimiz, bildiklerimiz…
Başka neler var, neler geliştiriliyor bilmiyoruz, çünkü henüz bize perde açılmadı.
Şimdi, buradan çıkan derse bakalım…
Elin oğlu alacağı mesajı alıyor zaten…
Fakat içeride bir türlü uslanmayanlar var.
Dünyada 3-4 ülkenin yapabildiği beşinci nesil savaş uçağımız Kaan’la bile dalga geçmeye, YILDIRIMHAN’a “Maket” diye dil uzatmaya kalkışan ey zavallı muhalif zevat!
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a güvenen, “Daha çok silahımız var ama, açıklamıyorlar. Hele biri savaş açsın, görürler” diyen dayılarla alay etmeye kalkışmayın, daha çok üzülürsünüz!
Yaparsa CHP yapar!
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
14 Mayıs, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
İtirafçı olan CHP’li eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım ek ifade vermiş…
Diyor ki;
"2023 yılı Eylül ayında, o zaman CHP Grup Başkanı olan Özgür Özel’in evinin olduğu yere aracımla gittim. Yanımda, şu an Uşak Belediyesi Başkan Yardımcısı olan ve siyaseten eskiden beri arkadaşım olan Halil Arslan vardı. İkimiz benim aracımla Özgür Özel’in evine yaklaşınca ben WhatsApp üzerinden Özgür Özel’i aradım. Kendisine 200.000 TL parayı getirdiğimi, paranın poşet içerisinde olduğunu söyledim. Benim o gün yanımda bulunan telefonlarıma takılı hatların numaraları; 0532 XXX XX XX ve 0532 XXX XX XX numaralı hatlardır. Bu numaraların baz kayıtlarının kontrol edilmesi sonrasında doğru söylediğim ispatlanacaktır.
Ben, 200.000 TL parayı nakit olarak verdikten sonra Özgür Özel benimle WhatsApp üzerinden irtibata geçerek tekrar para istedi. Özel’in, o zaman Grup Başkanı olarak Denizli İl Başkanlığında kurultay delegelerini ziyaret ettiği 14 Ekim 2023 tarihinde ben de Denizli’deydim.
13 Ekim 2023 tarihinde (bir gün önce) telefonumda 'Özgür Özel Yeni Nosu Kendi Veya Danışmanı' olarak kayıtlı numaradan (Özgür Özel’in şahsi numarasıdır) bana mesaj atarak, 'Özkan yarın sağlam bir paket olarak Denizli’de benim mavi valizimin içerisine koy' şeklinde mesaj göndermişti. Telefonum incelendiğinde mesaja ulaşılabilir. 14 Ekim günü ben, Özgür Özel ile WhatsApp üzerinden irtibata geçtim. Kendisine 1 milyon TL para getirdiğimi, nasıl teslim edeceğimi sordum. Kendisi de bana 'Demirhan ile hallet' dedi. Akabinde Demirhan ile WhatsApp üzerinden görüştük. Kendisine çanta içerisinde para vereceğimi, Özgür Özel’in kendisine yönlendirdiğini, Denizli CHP İl Başkanlığının yaklaşık 200-250 metre ilerisinde yol kenarında bulunan aracın yanında olduğumu söyleyerek yerimi tarif ettim. Demirhan Gözaçan benim olduğum yere Özgür Özel’e ait araçla geldi. Kendisine koyu renkli spor bir çanta içerisinde 1 milyon TL nakit parayı teslim ettim. Benim bahsetmiş olduğum konum, o tarihte Denizli İl Başkanlığının bulunduğu konumdur. Sonrasında bu para verme konusundan Halil Arslan’ın da bilgisi vardır. Demirhan Gözaçan isimli şahıs; Özgür Özel’in çok yakınında tuttuğu, sağ kolu gibi gördüğü ve uzun süredir birlikte olduğu, güvendiği bir şahıstır. Ben toplamda 1.200.000 TL nakit parayı Özgür Özel’e verdiğime ilişkin detaylı şekilde ve samimi olarak beyanda bulundum. CHP yetkilileri tarafından bu gerçeği saklamak ve beni yalancı çıkarmak için söylemlerde bulunulduğunu da öğrendim. Samimi bir şekilde ikrarda bulunuyorum. Olay bu şekilde yaşanmıştır..."
***
CHP’li bir başka belediye başkanı, tutuklu eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in oğlu Gökhan Böcek de 2024 mahallî seçimleri öncesi dönen rüşvet çarkını anlattı.
Babasının kendisine “Genel merkezden arayıp para isterlerse mutlaka ver” dediğini, nitekim CHP milletvekili Veli Ağbaba’nın ‘Özgür Özel’in bilgisi dâhilinde olduğunu söyleyerek’ kendisinden, ‘babasının adaylığı karşılığında’ 1 milyon avro istediğini, 10-15 gün içerisinde bu parayı esnaftan ve Antalya’daki iş adamlarından toplayarak CHP Genel Merkezi’nin altıncı katında teslim ettiğini anlattı.
CHP her zamanki gibi bunu yalanlasa da, eski başkan Muhittin Böcek ile gelini Zuhal Böcek de verdikleri ifadelerde Gökhan Böcek’in anlattıklarını doğruladı.
***
CHP’li belediyelerde ortaya çıkan işte böyle akla hayale gelmedik skandalları, itirafları şaşkınlıkla izliyoruz aylardır.
Tuhaf olan şu ki; normalde dibe vurması gereken böyle partinin oy oranı, anketlerde iktidara yakın çıkıyor.
Peki bu nasıl olabiliyor?
***
Yüzde 22-25 seviyesinde seyreden ‘yeminli’ CHP seçmeni için ne olsa fark etmez, maalesef bunu kabullendik.
Bütün Türkiye’yi talan edeceklerini, milleti perişan edeceklerini, Türkiye’yi parçalayacaklarını bilseler, yine umursamazlar.
Lakin, ana omurgaya eklenen yüzde 8’in üzerinde bir seçmenin, ortaya çıkan bütün rezilliklere rağmen CHP’den kopmaması ilginç.
Ekonomik şartlar bunun bahanesi olamaz; memlekette başka parti mi yok?
Geriye bir tek ‘algı operasyonlarının etkisi’ kalıyor… İşte bu ülkemiz adına büyük sıkıntı.
Demek ki bir kesim ya gördüklerine inanmıyor yahut ‘gördüklerinin doğru olduğunu bildiği hâlde’ CHP’de kalmaya ikna ediliyor.
Nitekim, Genel Başkan Özgür Özel’in son açıklamalarına baktığımızda da, CHP’nin bu yöndeki profesyonelliğini görüyoruz!
Önce “yalan” dedikleri, CHP Genel Merkezi tarafından ödendiğini söyledikleri 170 bin avroluk (yaklaşık 8 milyon lira) VIP makam aracı tefrişatının bütün belgeleri ortaya dökülüp, tutuklu Uşak Belediye Başkanı “Belediye kasasından ben ödedim” deyince Özgür Bey ağız değiştirdi.
Ne dedi;
“Ha bunu Hazine yardımından partim ödemiş, ha belediye? Ne fark eder?”
***
Aynı şekilde, CHP’li İBB’den fonlandığı ortaya çıkan sözüm ona gazeteciler de hep bir ağızdan aynı cümleleri kurmaya başladı.
Muhittin Böcek’in adaylığı karşılığında oğlundan alınan 1 milyon avro için de aynı yola başvurdular…
“Bu, adaylık karşılığı bütün partilerin aldığı bağış”mış, bunda ne varmış!
Oysa partilere bağışın bir sınırı var; 2024’teki üst sınır 351 bin liraymış. Bu da resmî hesaptan olur, valizle genel merkeze nakit döviz taşıyarak değil.
Ayrıca, paranın kaynağının da belli olması lazım; milletten zorla toplanan rüşvet ve haraçla bağış olmaz!
Tıpkı “İstanbul İl Başkanlığı binasını almak için toplanmıştı” dedikleri para kulesindeki banknotlar gibi.
CHP’de böylesi akla ziyan işler dönüyor, bizzat genel başkanın adının da karıştığı…
***
Önce yalanladıkları rezillikler ve skandallar belgelenince, artık savunamayacakları hâle gelince; bu defa da küçümseyerek, hem iddiayı, hem itiraf edenleri itibarsızlaştırarak, o da olmazsa suçu veya kabahati normalleştirerek, kendilerine inanmaya hazır kıtaları ikna ediyorlar demek ki!
İkna gibi bir dertleri olmayanlara da en azından ‘yalan da olsa’ bir şeyler söylemiş olup, mutlu olmalarını, psikolojilerinin hepten dağılmamasını sağlıyorlar belli ki.
İlginç bir toplum mühendisliği...
Hiç savunamayacakları durumlar için de taktikleri var;
“Sanki ötekiler yapmıyor mu?”, “Bunlar AK Parti zamanında olmuyor muydu?” söylemi.
***
İyi iş hakikaten, her parti böyle bir konfora sahip olmak ister.
Bugün kimi tutuklu CHP’li başkanların “Her gün gelip bizi denetliyorlar. Takip edildiğimizi de biliyoruz. Keşke bana dokunsalar… Beni Cumhurbaşkanı yaparlar” dediklerine bizzat şahidim.
Yani, bugün şaşırıyoruz ya, bunlar nasıl bu kadar fütursuz davranmış diye…
Hepsi, bunu bile-isteye yapıyordu; çünkü kendilerine dokunulmayacağını düşünüyordu demek ki...
Dokunulursa da bunun kendilerine siyasi kazanç olarak döneceğine mutlak inanmışlardı!
Neydi onları bu düşünceye iten?
İşte yukarıda anlatmaya çalıştığım; inanmaya hazır kitle!
“Bunlar AK Parti zamanında olmuyor muydu?” deyince, işledikleri bütün suçları toplum nezdinde aklayacağına inanmış CHP’li başkanlar, ne yapmaz ki!
Görüyoruz işte neler yaptıklarını…
***
Oysa daha geçenlerde özel kalem müdiresi ile aşk yaşadığı öne sürülen AK Partili bir belediye başkanı istifa etmek zorunda kaldı.
Türkiye’deki belediyelerin çoğu CHP’de olduğu hâlde, en fazla soruşturma ve incelemenin AK Partili belediyelerde yapıldığını İçişleri Bakanı rakamlarıyla açıkladı.
Bunu söyleyince bu defa da diyorlar ki; AK Partili belediyelerde hiç mi problem yok? Onlara niye operasyon yapılmıyor?
Daha önce yazdık, tekrar etmeyeyim; rüşvete, irtikap suçuna bulaşan kaç AK Partili başkan görevden uzaklaştırıldı, hapis cezası aldı.
Üstelik sadece belediyelerde değil, devletin kurumlarında kaç operasyon ve gözaltı yapıldı, partiye ve iktidara yakın birçok isim çeşitli suçlardan tutuklandı.
Muhalefet bugüne kadar görevdeki hangi belediye başkanı ile ilgili hangi suçu belgeleriyle ortaya koydu da, onlara dokunulmadı?
O belediyelerde sizin meclis üyeleriniz yok mu? Var.
Madem bir suç var ise niye belgelerini ortaya serip, kamuoyunun önüne bunlarla çıkmıyorsunuz?
Eğer iddia ettiğiniz gibi bir suç var ise ve siz bunları ortaya sermiyorsanız o zaman ne düşünürüz; demek ki o suça da iştirak ediyorsunuz.
***
Bunlar laga luga…
Hakikat ise şu;
Bugüne kadar hangi AK Partili belediye başkanının, kendi özel inşaat firmasına para aktardığı ortaya çıktı?
Hangi AK Partili başkanın şahsi firmasının genel müdürü ‘parti binası almak için toplandığı iddia edilen’ para kulesini sayarken görüntülendi?
Hangi AK Partili belediye başkanının babasına, bizzat rüşvet paralarının teslim edildiği itiraf edildi?
Hangi AK Partili belediye başkanın firmaları 5 yılda yüzlerce gayrimenkulün sahibi oldu?
Bugüne dek hangi AK Partili belediye başkanı, otelde belediye çalışanı görünen sevgilisiyle basıldı?
Bugüne değin hangi AK Partili belediye başkanının, sevgililerine hiç işe gitmeden maaş ödettiği tespit edildi?
Hangi AK Partili başkanın, sahibi olduğu pavyonda görevli çalışanlarının maaşlarını belediyeye ödettiği ortaya çıktı?
Hangi belediye başkanının babasına bir aylık kirası bedelinde koskoca tarihî binanın verildiği gündeme geldi?
Hangi AK Partili başkanın karısının-oğlunun, ruhsat izni karşılığında zorla alınan villalarda oturduğu itiraf edildi?
Bugüne kadar hangi partinin, pavyon kapısında delegelere para dağıtarak kongre yaptığı görüldü?
Hangi partinin, delegelere belediyenin yaptığı konutları rüşvet olarak verdiğini gördük bugüne kadar?
Daha da utanç verici olanı…
Bugüne kadar hangi parti genel başkanının, rüşvet dağıtmak için belediye başkanından gelecek 200 bin liraya tenezzül ettiğini…
Bir belediye başkanına, siyah poşetle para getirtip, kapısının önüne gizlice koydurduğuna şahit olduk.
Hiç…
Bunları sadece AK Parti değil, hiçbir parti ya da parti genel başkanı yapmadı bugüne kadar.
Yaparsa bir tek CHP yapar.
Eleştiri özgürlüğünde CHP-AK Parti farkı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
21 Mayıs, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
İfade özgürlüğünde lafa gelince mangalda kül bırakmayan CHP Genel Başkanı’nın, belediyelerinde patlak veren yolsuzluk skandallarını kamuoyuna aktaran medya kuruluşlarını nasıl tehdit ettiğini görüyoruz.
Oysa, bu skandalların pek çoğunda şikâyet ya da ihbarlar yine kendi içlerinden…
İhbar yapılmış, teknik takip ve inceleme tamamlanmış, bunun neticesinde savcılık vazifesi gereği soruşturma başlatıp, ilgililerini gözaltına almış.
Ortaya konulan deliller neticesinde de mahkeme ya tutuklama kararı vermiş yahut bazı isimler için tutuksuz yargılama süreci işletmiş.
Tıpkı, kamuda görevli olan veya iktidara yakın bilinen isimlerin gözaltına alındığı, tutuklandığı soruşturmalarda olduğu gibi.
***
Bugüne kadar suçlamalarla ilgili ortaya konan delillere, raporlara, şahitlerin ifadelerine cevap vermeden, aslında “Ne yaparsak yapalım, bize dokunamazsınız” demeye getiren Özgür Özel’in de bizzat belediye başkanlarından para aldığını öğrendik itiraflarda.
Biri Antalya Büyükşehir’in, diğeri Uşak’ın belediye başkanıydı üstelik söyleyenler…
Buna rağmen, muhalif kanallarda böylesine büyük rezaleti eleştiren, tepki gösteren, CHP’ye isyan eden, CHP Genel Başkanı’na meydan okuyan, yerden yere vuran kimseyi görmedik.
Asrın yolsuzluğu yapılmış, belki de tarihin gördüğü göreceği en büyük rezillikler, ahlaksızlıklar yaşanmış, muhalif kanatta ses yok.
Bir tek delegelere pavyon önlerinde para dağıtılarak koltuktan indirilen eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın az sayıda isim söyleyebiliyor bunları…
O da muhalif kanallarda değil, yine Özgür Özel’in çok rahatsız olduğu yayın mecralarında yahut sosyal medyada.
CHP tarafında durum böyle…
Peki ya iktidar kanadını eleştirmeye gelince durum böyle mi?
***
FETÖ gibi terör örgütleri ve bu örgütleri yöneten başkentlerle ağız birliği eden muhaliflerin ve medyalarının, AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana ne yaptığı ortada.
Darbe yürüyüşlerine destek mi vermediler, 367 garabeti gibi krizlere destek mi çıkmadılar, Türkiye ekonomik özgürlüğüne kavuşurken IMF goygoyculuğu mu yapmadılar, Cumhuriyet tarihinin en iyi rakamları yakalanmışken ekonomiyi bozacak Gezi darbe girişimine aparatlık mı etmediler, terör azınca siyasi kolunu iktidara taşımaya mı uğraşmadılar, 15 Temmuz işgal ihanetinden FETÖ’yü aklamaya mı çalışmadılar, MİT tırı ihanetine çanak mı tutmadılar, Suriye’de terör örgütü tutunsun ve Türkiye kaybetsin diye mi uğraşmadılar?..
Yıllarca Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde altın klozet yalanını yazanlar, bugün CHP’li belediyelerden, üstelik CHP’li isimlerin ihbarlarıyla ortalığa saçılan milyarlarca dolarlık soygunu, Ekrem İmamoğlu’nun özel şirketinin genel müdürünün başında durduğu para kulesini, İmamoğlu’nun babasına teslim edilen, özel şirketine havale edilen kaynağı belirsiz milyonları, komik rakama üstüne devrettiği villaları-arsaları, sevgililere ödenen maaşı, poşetlerde-çantalarda taşınan milyonlarca avroyu-doları ağzına bile almıyor.
Oysa bugün CHP medyası tarafından ‘yasaklı listesine’ konulan muhalif isimlerin bile seslerini duyurabildiği ‘iktidara yakın’ medya öyle mi?
Emeklilerin sıkıntısı, piyasa pahalılığı gibi konuların, yıllardır iktidara en yakın görünen kanallarda bile dile getirildiğini görmüyor muyuz?
Kendi adımıza, yanlış olduğunu düşündüğümüz hemen her konuda biz fikrimizi açıkça dile getirdik, hatta manşetlere taşıdık.
Bundan kimi zaman bakanlar rahatsız oldu, kimi zaman okuyucularımızdan bile sitemler aldık, ama asla ‘yapıcı eleştiri’ vazifemizi yapmaktan geri durmadık.
Örneği çok… Gıda fiyatları en başta geleni… Zamanlaması bakımından geçen sene Kurban Bayramındaki radar ve hız tabelası tepkilerini de hatırlatayım mesela.
Yaptığımız yayınlar neticesinde son bir yılda yüz binden fazla tabela ya düzeltildi yahut kaldırıldı.
Aynı şekilde, sokak köpekleri meselesi…
Ve bunun gibi daha niceleri.
***
Bunlar, halkın sesini duyurmak, ülkemizi yönetenlere yol göstermek, en azından yapılan işin bir daha gözden geçirilmesini sağlamak için üstlendiğimiz samimi gayretlerdi.
Lakin, ‘muhaliflik’ adı altında fitne yaymayı, yalanla iktidar değiştirmeyi, başka başkentlerden beslenip ülkesine ihanet etmeyi gazetecilik kılıfı altına gizleyenleri bu çizginin de memnun etmediğinin farkındayız.
Onlar yapıcı eleştirilerden de hazzetmezler zira… Çünkü iktidarın hata yapmasına mâni olur.
İstedikleri, bir zamanlar AK Parti ve Erdoğan sayesinde zirvelere çıkan, yaptıkları hata ya da düştükleri ihanet tuzağından dolayı tasfiye olan kimi isimleri çektikleri çukurdur.
Neler gördük…
367 krizinde, Erdoğan’ın vesayet rejimine meydan okuyup Cumhurbaşkanı yaptığı Abdullah Gül’ün, bir gün vesayetin merkezi CHP’nin Cumhurbaşkanı adaylığına kalkışacağını kim düşünebilirdi?
28 Şubatçıların iktidardan indirip kapattığı partinin genel merkezinde, bir CHP adayının ilan edileceği kimin aklına gelirdi?
Bunların, CHP’lilerle ve FETÖ’cülerle kol kola girip, Saraçhane önünde sevinç gösterileri yapacağına, rüyada görülse inanılır mıydı?
Erdoğan sayesinde bakanlık, başbakanlık yapan, AK Parti’nin liderliğine kadar taşınan Ahmet Davutoğlu’nun, Erdoğan’a yaptıkları yenilir yutulur şey miydi?
Daha nice isimler var, aynı çukura savrulan…
Şu gün olmuş hâlâ CHP’nin hırsızlıklarına, soygunlarına, ahlaksızlıklarına çıtlarını çıkarmıyorlar, hatta aklamaya çalışıyorlar.
Ve her gün, gecesini gündüzüne katarak, burnumuzun dibine kadar gelen tehlikelerden Türkiye’yi korumak, ülkemizi kalkındırmak, eksiklerini gidermek, güçlü ittifaklarla Türkiye’nin önümüzdeki yüzyıla yeni küresel güç olarak damgasını vurması için çabalayan Erdoğan’ı hedef almaya devam ediyorlar.
Erdoğan, dünkü duygu yüklü grup konuşmasında işte buna vurgu yaptı.
İdamı bile göze alarak yola çıktığını, çok nankörlük ve ihanet gördüğünü söyledi.
Kendilerinden gördüğü birilerinin, eleştiride izan sınırlarını aştığını, bunun da canlarını acıttığını belirtti.
“Mükemmel değiliz, hatasız değiliz. Eksiğimiz vardır… Bir engeli aşmak için bin engelle mücadele etmek zorunda kaldık.
Sağdan soldan klavye kahramanları AK Parti'nin tesis ettiği konfor ortamında ahkam kesiyor olabilirler. Bunlara soruyorum; Siz hiç hayatınızda risk aldınız, hiç ölümle burun buruna geldiniz mi? Menderes'in akıbeti dururken hayattan vazgeçecek bir harekete dâhil oldunuz mu?
Biz hapislere düşmeyi, işkence görmeyi, idam edilmeyi göze alarak geldik. Bizi acımasızca eleştirenler, siz ne yaptınız? Hangi bedeli ödediniz?” diye sordu.
Çok haklı bir sitemdi bu.
Daha iktidar olmadığı hâlde iktidara gelmeyi ümit ettiği gün için tehditlerde bulunan Özgür Özel gibi parmak sallamadan, isimler sayıp kişileri doğrudan hedef yapmadan, haklılığını izah edici, yapılanların neye rağmen yapılabildiğini, yapılamayanlar için öz eleştiriyi de içine alan samimi bir sitem.
Derseniz ki, bunun muhataplarına bir etkisi olur mu?
AK Parti ve Erdoğan’ın sağladığı özgürlükler ortamında çok zor!
Mutlak butlan, CHP’yi kurtarma fırsatı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
22 Mayıs, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Kaset şantajıyla genel başkanları gitti, sineye çektiler…
FETÖ partiyi avucuna aldı, göz yumdular…
Terör örgütü sınırımızda devlet kurmaya, ülkemizden de parça koparıp ‘teröristan’a eklemeye çalışırken siyaseten destek vermeyi içlerine sindirebildiler…
Bölgesel özerkliği kapsayan anayasa taslağı hazırlamayı umursamadılar…
15 Temmuz’a ‘kontrollü darbe’ deyip, FETÖ’yü aklamaya çalışmakta hiçbir beis görmediler…
MİT tırı ihanetini sorgulamaya bile ihtiyaç duymadılar…
Biden “Artık darbe yapmayacağız, dostlarımızla Erdoğan’ı devireceğiz” dedi, nereye gittiklerinin üzerinde bile durmadılar…
O günlerde ‘millî çizgideki’ CHP’lilere çok dil döktük, “partinize sahip çıkın” diye, hiç kulak asmadılar.
İş döndü dolaştı, partilerinin ‘para ile satın alınmasına’ kadar geldi.
O vakte kadar ‘kol kırılır yen içinde kalır’ kafasıyla CHP’de olan biten absürtlükleri hiç umursamayan bir kesim, memleketi değil, CHP’yi dert edinmeye başladı!
Kemal Kılıçdaroğlu’nun, delegelere dağıtılan rüşvetle devrildiğini; Özgür Özel’in, Ekrem İmamoğlu’nun ‘kontrollü darbesi’ ile genel başkanlık koltuğuna oturduğunu anlatmaya başladılar.
Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Önce, Ekrem İmamoğlu’nun inşaat şirketinin başındaki ismin, toplanan balya balya rüşvet paralarını sayarken görüntüleri ortaya çıktı.
Sonra bu paraların, milletvekillerine tahsis edilen çakarlı arabalarla kimlerden toplanıp nerelere taşındığı anlatıldı.
CHP içinden ve CHP’li belediyelerden ihbarlar yağdıkça, görüntüdeki para kulelerinin, buzdağının görünen yüzündeki küçük bir miktarı olduğu, rüşvet ve yolsuzluk üzerine kurulu ‘sistem’in çok daha geniş bir alana yayıldığı anlaşıldı.
Kurultayda dağıtılan paraların hangi döviz bürosunda bozulduğu, delegelere sadece para değil, KİPTAŞ’ın yaptığı evlerden bile dağıtıldığı kayıtlara geçti.
Yapılan bütün ihbarları, partideki iç kavga esnasında ortalığa saçılan beyanları, savcılığa ulaşan belgeleri MASAK gibi devlet kurumlarının tespitleriyle örtüştüren yargı, CHP’deki yeni absürt durumun adını koydu.
Ekrem İmamoğlu, aslında Beylikdüzü Belediye Başkanlığından başlayarak bir yolsuzluk ve rüşvet ağı kurmuş, parayla beslediği suç örgütünden elde ettiği güçle CHP’yi ele geçirme yoluna gitmiş, Özgür Özel’i de kendisi Genel Başkanlık koltuğuna oturana dek, yerine vekil getirmişti.
Dalga dalga yayılan operasyonlarda tutuklanan CHP’li Antalya ve Uşak Belediye Başkanlarının ifadeleri gösterdi ki, Özgür Özel de valizle para taşınan isimler arasındaydı, hatta CHP Genel Merkezi’nde elden teslim edilen milyon avrolar vardı.
***
Şaibeli kurultayın mağduru Kemal Kılıçdaroğlu bu tablo karşısında her ‘arınma’ çağrısı yaptığında en sert tepkiyi gördü, hatta parti örgütü toplu hücuma geçti.
Bir nevi “Sesini çıkarma, kenarda otur” denildi.
Oysa mesele sadece kamuyu zarara uğratmak, iş adamlarını haraca bağlamak değildi.
'İmamoğlu Suç Örgütü’ne yöneltilen daha büyük suçlama, ‘casusluk’ faaliyetleriydi.
İpin ucu, İmamoğlu ve Özel’in çok sevdikleri ve sık temas kurdukları İngiltere’ye gitmekteydi.
İmamoğlu’nun ikinci adamı da Londra’ya taşınan yüzlerce milyon dolardan bahsetti.
***
Bu süreçte, CHP’lilere hakikati anlatmanın ne menem bir şey olduğunu ilk kez CHP’liler de tattı.
İmamoğlu ve Özel’in partiyi getirdiği noktayı kim dillendirmeye kalktıysa linç edildi.
Kılıçdaroğlu’nu deviren akıl da zaten bu adanmışlığa güvenerek bu kadar rahat suç işlemişti.
“Bize siyasi operasyon yapılıyor” deyip, bütün yaptıklarının üzerine süngeri çekeceklerdi.
Hatta onlara dokunulmaya tevessül edilirse, hiç endişeye mahal bırakmadan iktidara geleceklerini düşünüyorlardı.
CHP’yi de ele geçirdikten sonra devlete meydan okuyan sistem, “Artık güç bizde. İstediğimizi yaparız” havasına girmişti ki, Türkiye Cumhuriyeti devletine meydan okunamayacağını gördü.
Daha seçime dört yıl varken “İmamoğlu adayımız” diyerek meseleyi siyasi zemine çekmeye çalışsalar da, ince bir titizlikle hazırlanan "İmamoğlu Suç Örgütü" iddianamesi her şeyi ortaya koydu.
Özgür Özel, peş peşe yeni kurultaylar yaparak, önceki suçunu bastırabileceğini zannetti.
Bu esnada boş tehditlerle, sindirme çabalarıyla susturmaya çalıştığı Kılıçdaroğlu da, partinin düştüğü duruma yanan bazı CHP’liler de, doğrudan hedef aldığı medya ve gazeteciler de bu baskıya boyun eğmedi.
Yargı da dimdik durdu, CHP’yi ele geçirmek için kurgulanan ‘sistem’li tuzağı bozarak, mutlak butlan kararı verdi.
İmamoğlu-Özel ikilisi, bundan sonra muhtemeldir ki CHP seçmenini, yerini bile hazırladıkları yeni partilerine taşımaya çalışacak.
Bu esnada, Özel ile ilgili bir yargı süreci olur mu, onu da göreceğiz. Nitekim hakkında 56 fezleke var, şayet kurultayda suç ortaklığı varsa bu davanın kendisine de uzanacağı muhakkak. Buna bir de eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım ve Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek ile oğlu ve gelininin anlattıkları para valizleri eklendi...
Kemal Kılıçdaroğlu ekibi ise -aldıkları dersle- artık ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ demeyecek, partiyi bu asalaklardan temizlemeye uğraşacak.
Bu belki de ‘arınması ve kurtulması’ için CHP’ye verilmiş son fırsattır.
Bütün baskılara rağmen geri adım atmayan yargı eliyle verilmiş bir fırsat.
Dileriz ki, bu karar, sadece parti içindeki karanlık operasyonlardan ve ahlaksızlıklardan değil, terör örgütleri ve Türkiye düşmanları ile kol kola girmeyi siyaset zanneden kötü akıldan kurtulmalarına da bir vesile olsun.
Onlar arınsın ki, Türkiye de iç tehditten kurtulup, rahatlasın artık
Parti değil, örgüt gibi… CHP’de arınma 2010’dan başlamalı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
04 Haziran, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
CHP’deki hadiseler sadece ‘akçeli işler’le sınırlı olsa ve bunun kavgası yapılsa “Burası sizin baba ocağınız mı, yoksa babanızın çiftliği mi?” diyebilirdik…
Ama öyle olmadığı için Kemal Kılıçdaroğlu, özür dilediği ‘FETÖ sızıntıları’ vurgusu yaptı konuşmasında.
Bir benzerini merhum Genel Başkanları Deniz Baykal’ın 2010’daki kaset skandalının ardından gelen istifa konuşmasında, ‘okyanus ötesi’ göndermesiyle işitmiştik.
***
Deniz Baykal, 16 sene evvel bu göndermeyi yaparken, nereyi işaret ediyordu?
FETÖ’yü.
Peki ona kaset kumpasıyla, Kılıçdaroğlu’nu koltuğuna oturtan kimdi?
FETÖ.
Kemal Bey koltuğa oturunca ne yaptı?
Özetleyeyim…
***
FETÖ, 2012 Şubat’ında dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklayıp, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ameliyat masasında kelepçelemeye çalıştığında da…
MİT’in Çözüm Sürecinde yürüttüğü görüşmeleri baltalamak için sabotajlar yaptığında da…
17/25 Aralık 2013 yargı darbesine giriştiğinde de…
Aynı sene Mısır’daki Mursi’ye karşı ayaklanmayla eş zamanlı olarak Gezi sokak darbesi girişimini başlattığında da…
2015 başındaki MİT tırı ihanetinde de…
Dışişleri ses kaydının yayınlanması alçaklığında da…
Türkiye’nin Suriye’de DEAŞ’a silah yolladığı yalanını yaydığında da…
2015’te Türkiye’yi fiilen bölmek için PKK ile ittifak kurduğunda da…
15 Temmuz 2016 işgal girişimine kalkıştığında da Bay Kemal, bu hain terör örgütü ve öteki örgütlerle kol kolaydı.
Öyle ki, Atatürk Havalimanı’nı çevreleyen FETÖ’cü hainler, tankları çekip kendisine yol açtı.
***
Kılıçdaroğlu, 17/25 Aralık yargı darbesi girişiminde FETÖ’nün kumpas ses kayıtlarını Meclis grubunda dinletiyor, FETÖ’cüler ne diyorsa bire bir aynısını tekrarlıyordu.
Gezi’de orduyu sokağa inip darbe yapmaya çağırıyor, FETÖ’nün dershanelerine, bankasına, medyasına yapılan operasyonlara siper oluyor, gözlerimizin önünde cereyan eden 15 Temmuz ihanetine ‘kontrollü darbe’ diyerek FETÖ’yü aklamaya çalışıyordu.
Koltuğu kaybedince Kılıçdaroğlu’na “Hain” diyen ‘zübükler’ gibi biz bunları yeni söylemiyoruz, yıllardır anlatıyoruz.
Tıpkı şimdi de kendi hainliklerini, yolsuzluklarını, ahlaksızlıklarını anlattığımız gibi!
Gün oldu, devran döndü; birbirlerini bizim anlattıklarımızla döver oldular!
Oysa Kemal Beye saldıran ‘zübükler’ de, şu yukarıda saydıklarım olurken Kılıçdaroğlu’na toz kondurmuyor, tam siper arkasında duruyordu.
***
Al birini vur ötekine misali; Kemal Beyin de bakmayın bugün Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu tayfasına ‘dış odak iş birlikçisi’ demesine…
Aynısını kendisi de yapıyor, ABD ve Avrupa başkentlerinde başta FETÖ’cüler olmak üzere, Türkiye düşmanlarıyla bizzat görüşüyordu.
Hepsi oradaydı, hepsi bir aradaydı…
Zaten bugün şikâyet ettiği FETÖ aparatlarını da bile-isteye kendisi partiye doldurdu, çünkü ‘el-mecbur’du.
Onu kaset kumpasıyla Genel Başkanlık koltuğuna oturtan, millî bir siyaset yürütmesine elbette izin vermezdi.
***
Oysa aynı dönem AK Parti ve MHP ‘bölünme’ pahasına bu kumpaslara geçit vermedi, dimdik durdu.
CHP ise hemen pes etti ve ihanet halkası 2010’dan bu tarafa genişleye genişleye en son 2023’te partiyi ‘kirli para’ ile satın almaya gelince Kemal Bey nihayet uyandı.
Şimdi özür dileyerek "günah çıkarmaya" çalışıyor.
İsim vermeden FETÖ işareti yaptığı Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nu kim partiye soktu?
Kendisi.
Ayağına bağ olacak eski tüfek CHP’lileri partiden atıp, yerine bunları doldururken, üzerlerindeki karanlık gölgeyi bilmemesi mümkün mü?
Elbette değil.
Aynı Ekrem İmamoğlu’nun daha önce AK Parti’ye sızmaya çalıştığını, oraya giremeyince CHP’ye yollandığını bilmiyor muydu?
Tabii ki hayır.
Hatta diplomasının problemli olduğunu bile biliyordu, umursamadı, hepsini bile bile kabullendi.
Çünkü o gün işine öyle geliyordu… FETÖ’nün gücünü arkasına almakta, adamlarını partiye doldurmakta hiçbir beis görmüyordu, önemli olan Erdoğan’ı devirmesiydi, gerisinin hiçbir önemi yoktu.
Türkiye’yi FETÖ, PKK ve bunların sahipleri ile yönetmenin hayallerini kurdu, planlarını yaptı, icraatını sergiledi yıllarca… Ama olmadı, millet müsaade etmedi.
***
Bay Kemal, kendisini ayak oyunlarıyla deviren Ekrem İmamoğlu ve suç ortağı Özgür Özel’le ilgili bugün söylediklerinde sonuna kadar haklıdır, lakin kendisi de en az onlar kadar suçludur.
“Bilmiyordum” gibi insan aklıyla alay edercesine bir savunmanın hiçbir kıymeti yoktur, çünkü ülkemize ihanet sayılabilecek yukarıda saydığım şunca hadiseyi biz bile yıllarca yazdık, umursamadı ve aynen devam etti.
Tâ ki sıra kendisine gelene kadar.
Bunca şeyi şu sebeple anlattım;
Bugün CHP’de bir temizlik ve arınma yapılacaksa, öyle 2023’ten sonrası için falan değil, Deniz Baykal’ın kaset skandalı ile başlatılan partinin yeniden dizayn edildiği 2010’dan bu tarafa yapılmalı.
Terör örgütleriyle bu kadar iç içe geçmiş bir CHP, bu tarihten sonra ortaya çıktı ve kolay kolay arınamaz, temizlenemez.
Gerçek manada bir temizlik yapılacaksa, sadece hırsızlığa, yolsuzluğa, ahlaksızlığa bulaşanlarla sınırlı kalmamalı, bütün FETÖ artıkları ve iş birlikçilerinden de arınmalı.
Yapabilirler mi?
Çok zor, çünkü FETÖ bütün kollarıyla partiyi ele geçirmiş durumda.
Kumpasa boyun eğmeyen partiler için bile bunun yüzde yüz garantisi verilemeyecekken, hemen teslim olmuş bir partide Hak getire!
***
Son sözümüzü de ortalığa saçılan şunca pisliğe rağmen hâlen CHP’nin kuyruğundan kopamayan kitleye edelim...
Nasıl ki FETÖ’cüler bu kadar ihanete rağmen hâlen örgütten kopamıyor, nasıl ki PKK sempatizanları yıllarca akıtılan Kürt-Türk kanını görmezden gelerek terör örgütüne ve siyasi koluna desteğini sürdürüyorsa CHP’lilerin de aynı kitle psikolojisinden farkı yok.
Şu gün olmuş, yukarıda saydıklarımı gördükleri hâlde, CHP’ye toz kondurmuyorlar.
Yahu siz partili misiniz, örgüt sempatizanı mısınız?
Mutlak butlanı çıkaran kararın da, CHP belediyelerinde dönen yolsuzluk ve ahlaksızların da şikâyetçisi ve itirafçıları CHP’liler olduğu hâlde, partinizi sorgulayacağınız yerde, önünüze getirilen her yalana sorgusuz sualsiz inanmak, örgüt psikolojisi değil de nedir?
İkna olmanız için CHP’nin başına geçenlerin daha ne yapması gerekir?
Yoksa örgütlerin oyuncağı olan partiniz ve partinizi elinde tutanlar amacına ulaşsın da, Türkiye ne olursa olsun mu diyorsunuz?
Öyle ise sizin terör örgütü yandaşlarından farkınız nedir?
Buyurun, CHP’yi çift başlı yönetin!
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
07 Haziran, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Türk siyasetinin yaklaşık 40 yılına damgasını vuran Turgut Özal, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan ve Muhsin Yazıcıoğlu gibi liderler, Türkiye’nin çıkış yolunun hep ülke yönetiminde çift başlılığı bitirecek ‘Başkanlık sistemi’ olduğuna işaret etti.
Ne var ki, her gündeme getirdiklerinde CHP tarafından linç edildiler âdeta.
İronik tarafı, aynı CHP’nin ülkeyi 30 yıl tek parti, tek adam rejimiyle yönetmiş olmasıydı!
***
İşte bu dönemde yaptıklarından ötürü milletin bir daha tek başına hükûmet şansı vermediği CHP, koalisyon hükûmetlerine kapı aralayan parlamenter sistemin kaos kapılarını ustaca kullanarak, bir şekilde devlette ve bürokraside rejim baskısını devam ettiriyordu.
Zayıf hükûmetler, kendilerinden görmedikleri ‘sessiz çoğunluğa’ karşı ellerindeki en büyük kozdu.
Demokrat Parti gibi TBMM’de çoğunluğu kazanan bir hükûmet oluşur ve tek başına iktidar olursa, onları da ya darbelerle idam sehpasını göstererek yahut milletvekili transferleriyle zayıflatarak yola getiriyorlardı.
En son 90’larda ömrü iki ayı bulmayan koalisyon hükûmetlerinin Türkiye’yi nereye getirdiğini tecrübe ettik milletçe.
Üst üste ekonomik krizler, siyasi krizler derken, başını çekenlerin gururla (!) “İsrail için yaptık” itirafında bulunduğu 28 Şubat postmodern darbesi geldi.
***
Darbecilerin, çoğunluğu kazanan Erbakan’ın Refah Partisini kapatarak, iş başına getirdiği CHP geleneğinin temsilcisi DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit ile onun Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturttuğu Ahmet Necdet Sezer’in kavgası, 2001’de yaşanan büyük ekonomik buhranla birlikte Türkiye’ye “Yeter artık!” dedirtti ve 2002’de Recep Tayyip Erdoğan’ı milletin umudu yapan AK Parti tek başına iktidar oldu.
O sandıkta, Meclis’te grup kurabilecek çoğunluğa ulaşabilen tek muhalefet partisi vardı; CHP.
2002, aslında iki partili sistemle millet tarafından pratikte kurulmuş Başkanlık sisteminin ilk adımıydı.
Milletin desteğini arkasına alan Erdoğan da yıllarca Başkanlık sistemini dillendirdi ama, CHP sistemi, bütün kollarıyla her zamanki gibi karşısında durdu, darbe tehditleri ardı ardına geldi.
2007’de Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiği Abdullah Gül’e karşı, yargı ve ordu dâhil bütün CHP vesayet mekanizmasının savaş açması, milletin temsilcisi Recep Tayyip Erdoğan’a da “Yeter artık!” dedirtti ve ‘Cumhurbaşkanını halkın seçmesi’ referandumuyla Başkanlık sistemine fiilî olarak geçişin yolu açıldı.
***
Türkiye’yi dışarıdan kumanda etmek isteyenler ile transfer olup zenginliğe kavuşmak isteyen milletvekillerinden başka kimsenin işine yaramayan ‘çift başlı’ parlamenter sistem öyle bir belaydı ki, tıpkı geçmişteki örneklerinde olduğu gibi, Erdoğan’ı da Cumhurbaşkanı seçtirdiği Gül ve Başbakanlık koltuğuna oturttuğu Ahmet Davutoğlu ile defalarca karşı karşıya getirdi.
Üstelik Erdoğan da halkın oyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olduğu hâlde.
Bu esnada ‘düşman’ ne yapıyordu?
2010’da Tunus’tan başlayan Arap Baharı ile bugün çok konuştuğumuz Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler dizayn ediliyor, peş peşe yapılan sokak darbeleri ile yönetimler zayıflatılıyordu.
Akdeniz’e en uzun kıyısı bulunan Türkiye de bundan vareste değildi elbet!
Ekonomide cumhuriyet tarihinin en iyi rakamları yakalanmış, 52 yıl sonra ilk defa IMF’den kurtulmuşken, Türkiye’de siyaset de 2010’da (!) startı verilen operasyonlarla yeniden şekillendiriliyor; Erdoğan, FETÖ, CHP, HDP ve AK Parti içindeki kriptolar eliyle diskalifiye edilmeye çalışılıyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’yi içeride ve dışarıda güçlü tutmak için Başkanlık sistemini istediğini de açıkça ifade ediyordu.
Hatırlayın, o dönem CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ise “Kan dökmeden Başkanlık sistemini getiremezsiniz” diyordu.
Ne demek istediği bir yıl kadar sonra anlaşıldı, FETÖ’cü hainler Erdoğan’ı devirmek için 15 Temmuz işgal girişimi ile 252 polis, asker ve vatandaşımızı şehit etti.
***
Başta bahsettiği merhum liderlerimizin de hep arzuladığı Başkanlık sistemi Türkiye için öyle önemliydi ki, ‘parlamenter sistemi’ ülkemize dayatanların, bunu değiştirtmemek için yapamayacağı şey yoktu.
15 Temmuz’da milletimizin gösterdiği dirayet, işte bu baskının kırılmasına vesile oldu.
Yabancı başkentlerin, vesayetçiler eliyle ve ‘adam satın alma’ yöntemiyle ülkeyi idare ettikleri parlamenter sistem, darbeden bir yıl kadar sonra yapılan referandumla tarih oldu.
Peki yabancı başkentler ve CHP pes etti mi? Hayır.
Kurulan Altılı Masa’ya verilen birinci vazife neydi?
‘Çok başlı’ yönetimi dayatan parlamenter sistemi geri getirmek.
O umutları da 2023’te tükendi çok şükür.
Şu kaderin cilvesine bakın ki, 2023 sonrası aynı odakların parti yönetimine yaptığı darbe, şimdi CHP içinde çift başlılık kavgası doğurdu.
Tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi, ‘adam satın alma’ yöntemiyle iş başına getirilen Özgür Özel’in işaret ettiği ülkeler, hukuk yoluyla tekrar görevine dönen Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıkça zikrettiği örgütler eliyle CHP’nin içine düştüğü durum, tam da parlamenter sistemle geçmişte Türkiye’nin içine düşürüldüğü, yıllarca kurtulmak için debelendiği haldir.
İşte durum tam da budur.
Türkiye için parayla adam satın alınıp her türlü müdahaleye açık hâle getirilen ‘çok başlı’ parlamenter sistemi istiyordunuz ya hani!
Haydi, önce partinizi çift başlı yönetin... Buyurun!
Bay Kemal ‘hain’ ise siz nesiniz?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
11 Haziran, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Güya Ergenekon-Balyoz mağduru ya bunlar…
Partileri, MİT Başkanı’nı tutuklamaya kalkan FETÖ’ye sahip çıktığında, “Hain” demediler!
Aynı CHP, FETÖ’nün dershaneleri kapatılmasın diye hükûmete saldırdığında da “Hain” demediler…
Mısır’daki darbe gibi, FETÖ eliyle Gezi sokak darbesi başlatıldığında, Taksim’de her yer yakılıp yıkıldığında “Hain” demek şöyle dursun, gidip bir de destek verdiler!
CHP, bütün gövdesiyle FETÖ medyasına ve şirketlerine siper olurken, terör örgütünün kanallarında devlete meydan okurken “Hain” demediler…
FETÖ’nün, Suriyeli Türkmen soydaşlarımıza silah götüren MİT Tırı ihanetine sahip çıktığı için dönüp parti yönetimlerine yine “Hain” demediler…
Ordumuza sızmış FETÖ’cü teröristler, 15 Temmuz işgal girişiminde Genel Başkanlarına yol açtığında da “Hain” demediler…
İşgali millet püskürtünce, FETÖ’nün aklımızla alay edercesine uydurduğu ‘kontrollü darbe’ yalanını CHP sahiplendiğinde “Hain” demediler…
Terör örgütü PKK çukur-hendek olayları ile ülkemizi fiilî olarak bölmeye teşebbüs ettiğinde, örgütün siyasi koluyla “Her evden bir oy CHP’ye, bir oy HDP’ye” kampanyaları düzenleyenlere “Hain” demediler; bir de utanmadan yerine getirdiler…
Türkiye’yi bölmeyi öngören yerel özerklik Anayasa taslakları hazırlandığında “Hain” demediler…
Kandil’deki terörist elebaşlarının “Sandıkta ittifak yapın, yoksa AKP-MHP faşizmi bizi bitirecek” çağrıları CHP tarafından harfiyen yerine getirildiğinde “Hain” demediler…
PKK’nın Suriye’deki koluna, kendi parti yetkilileri tarafından “YPG terör örgütü değil” kampanyası yapılırken “Hain” demediler…
Partileri, dibimizde ‘teröristan’ kurulması projesini desteklerken, Suriye-Libya tezkerelerine “Hayır” oyu verirken, Mehmetçiğimize moral için sınıra giden sanatçıları linç ederken “Hain” demediler…
Şimdi o dönemki Genel Başkanları için “Hain” sloganları atıyorlar!
Sebep yukarıda saydıklarım mı?
Hayır.
Tam aksine, yukarıda saydıklarımı yapmak için girdiği son seçimde başarısız olunca, bunları yapabilecek bir başka ekibin kendisini devirmek için çevirdiği filme-fırıldağa boyun eğmediği…
Belediyelerde elde ettikleri imkânlarla milletin milyarlarını çalıp çırpan CHP’lilere hesap soracağını söylediği için.
Yani…
Türkiye’ye ihanet edince hainlik olmuyordu…
Ama CHP’de hırsızlıkların, yolsuzlukların, adam satın almaların, parayla parti satın almanın önü kesilince hainlik oluyor!
Bu partiyi satın alanlar kimin adına alıyordu, imkân bulduklarında kimin adına ne yapacaklardı, İngiltere’ye yaptıkları sitemler, Londra’ya taşınan paralar, İngiliz Büyükelçisi ile yapılan görüşmeler ne anlama geliyordu, bunlar için hiçbir önemi yok.
Belki de zaten istedikleri ve önemsedikleri tam olarak bu, biz kabullenmek istemiyoruz!
***
Salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önünde toplaşıp, haplanmış gibi titreyerek, şundan daha iki buçuk sene evvel Cumhurbaşkanı yapmaya çalıştıkları kişiye sırf ‘parti içi ihaneti’ engellediği için “Hain, hain…” diye höykürten aklın ne olduğu az-çok belli…
Ülkemiz adına üzücü ama, acı gerçek bu.
Tıpkı, şu gün olmuş hâlen FETÖ’nün kuyruğundan kopamayan haşhaşlılar gibi, “İhanet” algıları tamamen tersine çevrilmiş, zavallı bir kitle bunlar.
Sabah-akşam sahipleri yurt dışında firari bulunan televizyon kanallarını seyreden, onların gazetelerinden başka bir şey okumayan, kandırılmış kıtalar.
Muharrem İnce, CHP’nin 2018’deki Cumhurbaşkanı Adayı olarak yenildiği seçim gecesi ‘kaçırılmadığına’ ikna edemediği bu kitleye “şizofren” demişti hatırlarsanız…
Yine aynı kafadalar.
Şükür ki, başta Kemal Bey olmak üzere, en azından bir kısmının, CHP kitlesini ‘kaset operasyonundan bu tarafa’ istediği gibi yönlendiren ‘üst aklın’ 2023 seçimleri sonrası Ekrem İmamoğlu ‘projesi’ne start vermesiyle birlikte gerçeği gördüğünü, uyandığını umut ediyoruz.
Darısı ötekilerin başına…
Birine “Hain” demeden önce, keşke önce dönüp kendilerine bir baksalar!
Sadece dört bin sayfalık İmamoğlu iddianamesine kısaca göz atsalar dahi anlayacaklar aslında ‘üst aklın’ CHP’yi niye satın aldırdığını ama…
Onlar için önemi var mı ki? .
XXXXXXXXX
Amacın nedir ahbap?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
30 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
NATO zirvesinin ardından yazılara iki hafta ara vermiştim… Türkiye’de şunlar oldu;
CHP’nin gırtlağına kadar rüşvete batmasına sebep olan Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ikilisi ‘Yeni Parti’sini kurdu…
Ahbap pisliği patladı.
İkisinin birbirinden farkı var mı? Destekleyenleri açısından bakarsanız, yok.
***
Sadece İstanbul’da İmamoğlu suç örgütünün vurgunu, şimdilik tespit edilen ve dosyaya giren rakamla 500 milyarın üzerinde… Öteki belediyeleri de ekleyerek henüz bir rakam çıkaramadık. En son dün Üsküdar’da operasyona konu olan, çikolata kutusunda alınan rüşvetin meblağı 300 bin dolardı.
Ahbap’a kanan ahmakların deprem zamanından uçan parası ise 4,3 milyar TL. Sonraki bağışlarla bu rakamın 8 milyar lira olduğu söyleniyor.
İşin rakamlar dışında bir başka boyutu daha var…
İkisi de devlete kafa tutan, devlet otoritesini bozmaya yeltenen, toplumun aklıyla alay edercesine gerçekleri ters yüz etmeye uğraşan ve maalesef bunda kısmen başarılı da olan, özellikle sosyal medyayı kullanarak kamuoyunun zihnini bulandırma ve sinir uçlarıyla oynama hokkabazlıklarını çok iyi bilen casus örgüt FETÖ’den tam destek alan yapılar bunlar.
İçimizdeki sinsi akıl, nasıl ki çek-senet işlerinden sabıkalı bir kumarbazı ‘devletten daha güvenilir (!)’ bir yardımsever olarak Türkiye’deki muhalif kitleye kilitledi ise milyarlarca liralık yolsuzluk ağı kuran, İngiliz güdümlü bir sözde siyasetçiyi de ‘geleceğin lideri’ diye topluma kakalamaya uğraştı.
Son zamanlarda bakıyorum; gündem CHP’den kopuşlar üzerine siyasi yorumlar, kimin ne kadar oy alacağı, daha kimlerin CHP’den kopacağı, İmamoğlu’nun suç ortağı Özgür Özel’in liderliği gibi saçma sapan mevzularla dolu.
İşin özünü bıraktık, bugün gelinen noktayı ve oy hesaplarını konuşuyoruz sadece.
Sahipleri tarafından Londra’dan yönetilen muhalif medya zaten 24 saat Özgür Özel’i parlatma çabasında.
Peki, bu Özgür Özel’i, CHP’den kopmadan önce neyle konuşuyorduk?
Kendi belediye başkanları Özkan Yalım ve Muhittin Böcek’in “Verdim” dediği rüşvet paralarıyla…
Eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Böcek ve oğlunun ifadelerine bakılırsa ‘aday’ olma karşılığında sadece Özgür Özel’e taşıdıkları para 150 milyon lira civarında.
Özkan Yalım’dan da çapına göre 1,2 milyon lira gibi bir rakam koparmışlar.
Genel Merkez ve Genel Başkanı böyle olan bir partinin belediye başkanı ne yapar?
Daha dün, Uşak’ta Özkan Yalım’ın pavyonunda çalışıp, sigortaları ve maaşları belediyeden ödenen 22 kişiye yakalama kararı çıktı. Bu rezaletin belediyeye zararı 17 milyon liraya yakın.
Peki bunun baş sorumlusu Özgür Özel Efendi’yi şimdi neyle konuşuyoruz?
‘Yeni Parti’si başarılı olacak mıymış? Belediye başkanlarını partisine alabilecek miymiş? Kendisi mi aday olacakmış, yoksa yine İmamoğlu’nu mu aday gösterecekmiş?’
Üç sene evvel Ahbap’ın kurucusu Haluk Levent’in geçmişi nasıl görmezden gelindi ise şimdi de sanki ortada hiç bu rezillikleri yokmuş da, Muharrem İnce gibi küsüp ayrı parti kurmuş gibi ‘ayrıcalıklı’ muamele gören bir Özgür Özel güzellemesi…
***
Bir asırdır “Batı, Batı” diye kafamızı ütüleyen, son örneğini Ahbap ve Özel-İmamoğlu destekçiliğinde gördüğümüz tuhaf zihniyete şu hatırlatmayı da yapalım;
Batı medeniyetini örnek alıyorsunuz ya hani!
İngiltere’de geleceğin başbakanı olarak görülen Angela Rayner, engelli çocuğu adına ev alırken eksik vergi ödediği ortaya çıkınca başbakan yardımcılığı görevini bıraktı.
Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, ısmarlama anket yaptırdığı ve olumlu haber için medyaya rüşvet verdiğinin ortaya çıkmasının ardından istifa etti.
“Avrupa’nın altın çocuğu” olarak görülen Kurz’un siyasi hayatı bitti.
İsveç’te Başbakan Yardımcısı Mona Sahlin, devletin verdiği kredi kartıyla kendisine iki paket çikolata ve bebek bezi aldığı ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kaldı.
Fransa’da eski Başbakan François Fillon, eşi ve iki oğlu milletvekili danışmanı sıfatıyla maaş aldığının ispat edilmesi üzerine dört yıl hapis cezası aldı.
İngiltere İçişleri Bakanı David Blunkett, yasak aşkının evindeki Filipinli bir dadıya torpilli vize sağladığı için istifa etti.
Fransa’da Nicolas Sarkozy, Muammer Kaddafi’den seçim yardımı alması suçlamasıyla hapse atıldı.
Almanya’da Helmut Kohl’ün partisine aldığı gizli ve yasa dışı bağışlar sebebiyle siyasi hayatı bitti.
Avusturya’da ırkçı Özgürlükçü Parti Başkanı Heinz-Christian Strache, seçim yardımı karşılığı ihale vermekten suçlu bulundu. “İbizagate” skandalının ardından Strache siyasetten silindi.
Yani, şunlarla durumunuzu mukayese edersek, sizin Batı medeniyetiyle, ahlakıyla falan da hiçbir ilginiz yok. Batıcılığınız da baştan aşağı sahte ve hile.
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu gibi büyük skandallara karışmış siyasi figürlerin, o ülkelerde değil iktidara gelip gelmeyeceklerinin tartışılması, isimleri bile anılmaz.
Ama siz bunca şeye rağmen madem hiçbir şey yokmuş gibi hareket ediyor ve her ne yaparlarsa yapsınlar bu isimlerin peşinden gitmeye devam ediyorsunuz…
O zaman şu soruyu sormak hakkımız;
Siz neyin peşindesiniz? Sınırınız, çizginiz, değerleriniz nedir?
Amacın nedir ahbap?
NATO kafa, NATO mermer
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
12 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Gazete yaparken rutine takılmayı sevmeyiz.
Zaten dijital çağdayız, mecbur kalmadıkça yeni günün sabahında yeni şeyler söylemeyi isteriz.
NATO öncesi gündem belirleyen manşetimiz de öyle oluştu.
‘Şu kadar lider gelecek, şunları konuşacaklar’ı da es geçmedik elbet…
Ama dedik ki; başka bir şey daha yapalım.
Mesela, 2004 yılında Türkiye’deki ilk NATO zirvesinde neler olmuş, o günden bugüne neler değişmiş, ona bakalım.
Sağ olsun arkadaşlar hemen toplantı masasında araştırmaya başladı.
Biz bile unutmuşuz, Emine Hanımın o yıl zirveye Başbakan eşi olarak sırf başı kapalı olduğu için katılamadığını…
Ve henüz bir yıllık Başbakan olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, o zirveden 45 gün önce 11 milyar dolarlık tank, helikopter ve İHA alımını iptal ettiğini…
Önümüze bunlar gelince, bize sadece manşeti atmak düştü; 22 SENE SONRA ZİRVEDEYİZ.
***
Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, İstanbul’daki Türkiye’nin ilk NATO zirvesi organizasyonunda ev sahibi olarak ne yapmış, öne çıkan bir hamlesi yahut sözü olmuş mu diye baktık, kadeh tokuşturmanın ötesinde hiçbir şey yok.
Becerebildiği tek şey, başı kapalı diye Başbakan’ın eşini zirveye yaklaştırmamak olmuş!
Hâlen bununla övünüyorlardır belki.
Oysa bir yıllık Başbakan, bu iğrenç vesayet zorbalığına rağmen, ülkenin menfaatini ve geleceğini düşünüp, millî savunma hamlesinin ilk startını o imzayı atmayarak vermiş.
Peki ne değişmiş o günden bu yana?
2004’ten 2026’ya geldiğimiz aşamayı, manşetimizi okuyanlar gördü.
Savunmada yerlilik oranı yüzde 20’den yüzde 80’e çıktı.
Silah alan değil, satan ülke olduk. Savunma sanayii ürünleri sattığımız 178 ülkenin yüzde 60’ı NATO-AB üyesi.
2004’te sadece 250 milyon dolarlık savunma ihracatımız vardı ki, onu da Ahmet Necdet Sezer gibilere değil, merhum 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın kazandırdığı montaj sanayiine borçluyuz. Savunma sanayiinde bugün ulaştığımız ihracat rakamı 11 milyar dolar.
Bir başka çarpıcı nokta; savunma sanayii kilogram başı ihracat değerini 2004-2026 arasında 44 kat artırmışız. Dikkat buyurun; bir zamanlar söylendiği gibi patates-soğan değil, teknoloji satıyoruz.
NATO üyesi ülkelere ilk defa gemi ve uçak satmışız. Aynı anda 50 askerî gemi üretecek potansiyele ulaşmışız.
Kendi insanlı ve insansız uçaklarını, İHA ve SİHA’larını, zırhlı araç ve tankını, uydusunu, topunu, tüfeğini üretebilen kaç ülke var?
Yılların kurumu ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN, MİLGEM âdeta proje yarıştırıyor. 2004’te 5 milyar dolarlık bütçeyle 200 proje yürütürken, bugün 100 milyar dolarlık bütçeyle bin proje yürüten noktaya gelmişiz. İlk defa Uzay Ajansı kurmuşuz.
TF6000, TF10000 jet motorları bitti, milletçe TF35000’i bekliyoruz. Bunun da testleri bittiğinde artık ABD’den falan motor istemeye de gerek kalmayacak. Aynı şekilde, kara araçlarının motorları da yerli ve millî olarak eksiksiz tamamlanmak üzere.
2004’te birileri başka ülkelerden Predatör, Heron alabilme hayali kurarken, biz bugün kralını üretiyor, kullanıyor ve elbette dünyaya satıyoruz.
Tayfun, Hisar, Cenk gibi füzeler; bunlardan müteşekkil Çelik Kubbe; atoma en yakın patlayıcı Gazap…
Suriye’de, Irak’ta, Katar’da, Somali’de, Libya’da kurduğumuz üsler…
2004’te derme çatma barakalarda şehit verdiğimiz Mehmetçiğimizin kavuştuğu Kalekollar ve bitmez sandığımız terörün dize gelişi. Belki de daha da önemlisi, hain-iş birlikçi terör örgütü FETÖ’nün devletten temizlenmesi.
Elçilik sayısını katlaya katlaya büyüterek dünyada ilk 5’e girmemiz. Diplomasideki etkimizi, bir zamanlar CIA ve MOSSAD’ın doğrudan yönettiği MİT’in istihbarat kabiliyetini 2004’le mukayese etmeye bile değmez tabii ki.
***
Değişen sadece bunlar değil elbet.
Yerli ve millî otomobilimiz Togg’u mu sayalım, ilk ünitesini bu yıl hizmete alacağımız nükleer santrali mi, ilk defa sahip olduğumuz doğalgaz kaynaklarını mı, Gabar’da elde ettiğimiz petrolü mü, IMF diye bir belamızın artık olmayışını mı, çağ atlayan sağlık ve ulaşımı mı?
2004’ten 2026’ya neye, nereye baksak, mukayesesi bile akıllara durgunluk veren bir 22 sene kalmış geride.
Şimdi daha büyük projeler var önümüzde.
Kuzeydoğumuzda, ata yurdumuz Türkistan ile doğrudan kurduğumuz ulaşım, kültür, savunma ve ekonomik iş birliği köprüsü…
Bunu perçinleyecek Orta Yol projesi.
Güneyimizde Kalkınma ve Hicaz Demir Yolu hazırlıkları…
Akdeniz'de Libya ve KKTC’den sonra, Suriye ve Mısır’la kurmaya çalıştığımız deniz yetki sınırı anlaşmaları.
Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır’la ortak savunma iş birlikleri…
22 yılda geldiğimiz noktaya bakınca, önümüzdeki yıllarda nereye varacağımız az çok belli.
2004’te Başbakan eşi olduğu hâlde, sırf başı kapalı diye CHP zihniyeti tarafından NATO zirvesinde görülmesine bile tahammül edilemeyen Emine Hanımın 2026’daki NATO Liderler Zirvesi’nde ülkemizi nasıl hakkıyla temsil ettiğini izledik.
O CHP zihniyetinin ise aradan geçen 22 yılda bir milim değişmediği, sadece elde ettikleri belediyelerde ortaya saçılan pislikten belli.
"NATO kafa, NATO mermer" dedikleri bu olsa gerek demek ki!
Finali, Cumhurbaşkanımızın NATO zirvesi sonrası yabancı bir gazetecinin S-400’ler üzerinden sorduğu soruya verdiği cevapla yapayım;
-Bizi izlemeye devam edin.
İstanbullu ayakta uyuyor!
Geçenlerde televizyonlarda güzel bir haber vardı.
Artık birçok İstanbullu, sabah trafiğinden kurtulmak için saat 4 gibi evinden çıkıyormuş…
O saatte yola düşünce hâliyle çok erken iş yerinin önünde oluyorlarmış.
E o vakitte ya kapı kapalı yahut henüz mesaisi başlamamış.
Trafikte harcayacakları saatleri, iş yerlerinin önünde veya yakın yerlerde arabalarında uyuyarak geçiyorlarmış.
Hatta bunun için kimi yastığını-battaniyesini arka koltukta taşıyormuş ki, en azından daha rahat uyuyabilsin.
***
18 tane kent lokantası yaptı diye koskoca İstanbul’u CHP’ye verirsen, neticesi bu olur işte.
İlk 5 yıl, bir şehri CHP’ye vermenin ne menem bir şey olduğu tam anlaşılmadı, çünkü önceki dönem yapılan hizmetler az çok idare etti.
Ayrıca hükûmetin İstanbul Havalimanı, üçüncü köprü, yeni otoyol, Avrasya Tüneli gibi İstanbul’a kazandırdığı hizmetlerin de etkisiyle ‘belediyenin yapmadıklarının faturası’ pek hissedilmemişti.
Ancak zaman ilerledikçe kaos belirginleşti.
Her gün 1500 yeni aracın trafiğe girdiği bu dev metropolde, günlük dört şeritli 4 kilometre yol yapmanız lazım ki, akış devam etsin.
E bunlar ne yaptı?
Hiçbir şey.
***
Demiştik, asıl yüzleşmenin ikinci dönem gerçekleşeceğini…
Nitekim şimdi İstanbullu sabahın köründe evden çıkıyor, iş yerinin önünde, arabasında uyuyor.
Şükretsinler, devleti CHP yönetmiyor da, hiç değilse araba alabilmişler.
Ve şunu şimdi kendilerine sorsunlar; seçimden önce “İstanbul nimet! Buranın bütçesiyle çok şey yapılır” diyenler bu güzelim şehir için ne üretti?
Cevabı da belli ama, görmek isteyene.
Uyumaya devam İstanbul…
Sen uyurken ben bir süre senden uzakta olacağım.
Kısa bir molanın ardından yine görüşürüz inşallah.
Türkiye 3.0
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
09 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
İttifakın dağılacağı endişelerinin dile getirildiği kritik süreçte Ankara’da gerçekleşen NATO Liderler Zirvesi’ni, yeni Türkiye’ye yakışır biçimde tamamladık.
Batı mandacısı mankurtların senelerce karalamaya çalıştığı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, ev sahipliği yaptığı zirvede ülkemizin gururu oldu.
İhtiyacımızın yüzde 80’inden fazlasını karşılayan, çoğu NATO üyesi 178 ülkeye ihracat yapan savunma sanayiimizin elde ettiği başarı, zirve için gelen Batılı heyetlerden zaten büyük övgü aldı, Türkiye’nin NATO’da rolünün büyüyeceği beyanatları verildi.
Yerli ve millî imkânlarla geliştirdiğimiz savunma ürünleri sergisinin yanı sıra Hürkuş, Hürjet, Anka-3, Akıncı ve TB3’lerimizin yaptığı gösteri muhteşemdi.
Yapımı devam eden Ay Yıldız Müşterek Karargâhı'nda NATO Savunma Bakanlarına verilen resepsiyon ise yeni Türkiye inşasına dair bir başka gövde gösterisiydi.
***
Zirvenin akıllara kazınan sembollerinden biri de liderlerin karşılandığı Külliye’deki törende yer alan tarihteki 16 Türk devletini temsil eden askerlerin yanı sıra Mehter takımı ve Yeniçeriler oldu.
Mehter demek, Yeniçeriler demekti.
1826’da Osmanlı Padişahı 2. Mahmud döneminde lağvedilen Yeniçerilerin, tam 200 yıl sonra Külliye’deki törende yer alması ne anlamlı bir mesajdı.
Hem de İsrail’in soykırımcı, bebek katili Başbakanı ile Türkiye karşıtlığında ittifak kurduğu Yunanistan’ın, “Osmanlıyı yeniden kurmanıza izin vermeyeceğiz” sözleriyle rahatsızlıklarını ve niyetlerini açık ettikleri bir dönemde…
Bu sebepledir ki, Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in, eşi ile birlikte geldiği resepsiyonda çalan mehter, büyük yankı uyandırdı.
Yunanistan demişken…
Türkiye’ye düşmanlığı bitmek bilmeyen bu ülkenin NATO üyeliğine, 12 Eylül 1980 darbecilerinin onay verdiğini ve bu darbe sebebiyle bugün başımıza bela olduklarını hatırlatmakta yarar var.
Neyse, günümüze gelelim...
***
NATO’ya üye olduğu 1952’den bu tarafa, daha önce 2004’te İstanbul’da ev sahipliği yapan Türkiye, 22 yıl aradan sonra ülkemizde gerçekleşen zirvede, hem sahada, hem de masada ulaştığı kapasiteyi gözler önüne serdi.
Üstelik Trump-AB gerilimi sebebiyle NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği, ittifakın artık sona erdiği yorumlarının yapıldığı, bu görüşü destekler nitelikte Avrupa’nın kendi NATO’sunu kurma planları yaptığı bir süreçte…
Zirve öncesi, bu endişeleri gidermeye yönelik yapılan açıklamalarda “NATO 3.0” güncellemesi dillendirildi.
Yani, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler’in Varşova Paktı’na karşı kurulan ittifak NATO 1.0 olarak değerlendirilirken, Sovyetler dağıldıktan sonra ABD’nin tek kutuplu gücünü hâkim kıldığı dönem NATO 2.0 olarak adlandırılmaktaydı.
Şimdi Çin’in süper güce dönüşmesi, dünyada çok kutuplu sisteme geçişin kaçınılmaz görünmesi, NATO’nun da kendini güncellemesini gerektirdi… Buna da NATO 3.0 denildi.
Savaş teknolojilerinin hızlı biçimde değiştiği bu dönemi en iyi okuyan ve buna göre hazırlık yapan ülke ise Türkiye.
İşte bu açıdan NATO zirvesinin Türkiye’de yapılması önemliydi ve Türk Savunma Sanayiine dizilen methiyeler de boşuna değildi.
Aslında övülen, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük bir strateji, derin bir akıl ve muazzam bir çabayla 22 yılda geliştirdiği Türkiye 3.0’dı.
Bu model, şimdi Avrupa’ya ilham oldu ve NATO 3.0’ın, Türkiye’nin liderliğinde inşa edilmesi Ankara’da masaya yatırıldı.
***
Zirvede elbette sadece bu güncelleme konuşulmadı.
ABD Başkanı Trump ile Avrupalı ittifak üyeleri arasında özellikle İran savaşı sonrası kopma noktasına gelen ilişkileri onarmak, zirvenin en önemli başlıklarından biriydi.
Öncesinde, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın ricasını kırmamak için zirveye katılmayı kabul ettiğini açıklayan Trump, Ankara’ya indiğinde de aynı cümleleri tekrarladı.
“Bazen zorlu kişilerle iyi geçinirsiniz. Bizim de sayın Erdoğan’la çok iyi bir kimyamız var. Sayın Cumhurbaşkanına çok büyük saygım var. İnsanlar ne kadar güçlü olduğunuzu bilmiyorlar” sözleriyle Cumhurbaşkanımızı övdü, hatta Rusya Lideri Putin’le yaptığı görüşmeden de bahsederek, “Onun da size çok büyük saygısı var” dedi.
Bu sözler, Türkiye’deki bir kesim hariç, Erdoğan’ın dünyada gördüğü saygıyı tescil eden ve tarihe kayıt düşen ifadelerdi.
Cumhurbaşkanımız her zamanki gibi bu övgüleri tevazu ile karşıladı, müttefiklik ruhuna uygun olarak Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımlarının kalkmasını, geçici olarak ihtiyaç duyduğumuz KAAN motorları ile bir kısmının parasını ödediğimiz F-35 savaş uçaklarının teslimini dile getirdi.
Trump’ın bu konularda yaktığı yeşil ışık, özellikle Biden döneminde neredeyse kopma noktasına gelen Türkiye-ABD ilişkilerinin hızlı biçimde onarıldığını gösterdi.
ABD Başkanı’nın, Cumhurbaşkanımızın hatırına zirveye katılmış olması, Türkiye kadar Avrupalı liderler için de önemliydi.
Başta İspanya olmak üzere, pek çok ülke lideri Trump’la gerilen ilişkileri onarma fırsatı buldu.
İşini her zaman ciddiyetle ve dersini iyi çalışarak yapan Türkiye ise ev sahibi olduğu zirvede, ittifakın geleceği için kritik girişimlerde bulundu.
Bunun en başında ise Avrupa’nın güvenliğini temin etmek için uygulamaya koyduğu SAFE projesi vardı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO liderler zirvesi açılışında yaptığı konuşmada bu konuya değindi ve sanal bölünmelere yol açacak bu girişimlerin NATO taahhütleriyle çelişmemesi gerektiğine dikkat çekti.
İttifak ülkeleri arasında kısıtlamaların kaldırılmasına, insansız hava araçlarında elde ettiğimiz kabiliyetlerin NATO’ya akredite edilmesine işaret etti.
***
Ankara’daki kritik liderler zirvesinin hemen öncesinde İran’ın Hürmüz Boğazı'nda üç gemiyi vurması ise en can sıkıcı gelişme oldu.
Trump’ın Ankara’da konakladığı gece, ABD uçakları İran’a misilleme yaptı ve sabah NATO Genel Sekreteri ile görüşen ABD Başkanı, “İran’la mutabakat benim için bitmiştir. Onlarla uğraşmak sadece zaman kaybı” dedi.
Tam da Trump’ın, “İran savaşında bize destek vermediniz” diye sitem ettiği NATO üyeleriyle buluştuğu bir günde, Tahran yönetiminin Hürmüz’ü kaşımasından herhâlde en çok İsrail memnun olmuştur.
Dünya enerji tedariki için çok kritik bir nokta olan Hürmüz’de İran’ın takındığı tutum, kendi geleceğini tehlikeye atmakta; zira mağdur pozisyonundan hızla uzaklaşıp, despot bir ülke imajı oluşturmakta.
Bundan da İran’ın kazançlı çıkmayacağı muhakkak.
Ankara’daki NATO Zirvesi, ittifakın -en azından şimdilik- dağılmayacağını gösterdi.
ABD bu saldırıları gerekçe göstererek NATO’dan tekrar destek ister mi, isterse bu defa ne olur; ayrıca uzun vadede kendini 3.0’a günceller mi, güncellemenin neticesi nereye varır, zamanla göreceğiz.
Emin olduğumuz tek şey var; Türkiye 3.0’ın başarısı.
O hakkı da dünya teslim ediyor zaten.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemini 1.0 sayarsak, İkinci Dünya Savaşı sonrası NATO’nun kuruluşu ve üyeliğe kabul edilişimize denk gelen çok partili sisteme geçiş aşaması Türkiye 2.0’ın başlangıcı kabul edilebilir.
Türkiye’yi 100 yıl sonra yeniden dünyada küresel güç ligine taşıyan Sayın Cumhurbaşkanımızın 2023 vizyonuyla geldiğimiz nokta ise kesinlikle Türkiye 3.0’ı hak ediyor.
-Ki, biz buna ‘Türkiye Yüzyılı’nın başlangıcı diyoruz.
İngiliz aşkına…
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
05 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Özgür Özel, Türkiye’nin merkezinde yer alacağı NATO Zirvesi öncesi İngiliz Financial Times’a yazdığı makalede yine ‘mandacılık’ ruhunu ortaya serdi.
Özetle "Erdoğan'ın demokrasiye yönelik baskıları, Türkiye'nin müttefiklerini de tehdit ediyor.
Türkiye öngörülebilir ya da güvenilir bir ortak değildir.
Erdoğan bugün Washington'a, yarın Moskova'ya, ertesi gün Pekin'e yönelebilir.
Otoriter yönetim ve siyasi rakiplerinin hapsedilmesi hem NATO'yu hem de bölgesel istikrarı tehlikeye atabilir" diyor.
***
Siyasi kaderini bağladığı Ekrem İmamoğlu tutuklanınca da İngiltere’nin resmî televizyonuna “Bizi yalnız bıraktınız, hayal kırıklığına uğrattınız. Kırgınız” demişti.
Bununla yetinmeyip “İngiltere’nin menfaati AK Parti’de değil, CHP’dedir” açıklamasıyla rengini iyice belirginleştirmişti.
Peki ya siyasi patronu Ekrem İmamoğlu ne yapmıştı?
Allah gösterecek ya, İstanbul’da milyonların kar esareti yaşadığı gün, İngiliz Büyükelçisi ile yemek yediği ortaya çıktı.
Önce inkâr etti, görüntüleri ortaya çıkınca “İngiliz Büyükelçisi ile yediğim yemek, karla mücadeleden daha önemsiz değildi” deyiverdi!”
Sonra öğrendik ki bununla yetinmemiş, 16 milyon İstanbullunun verilerini İsrail uzantılı İngiliz firmasına açmış.
Kurduğu yolsuzluk ‘sistem’inin ucu da Londra’ya uzanıyor ne hikmetse!
İkinci adamı Ertan Yıldız, sadece hafriyattan İngiltere’ye taşınan paranın 200 milyon dolar olduğunu anlattı ifadesinde.
-Ki, bunun devede kulak olduğunu soruşturma derinleştikçe daha net göreceğiz.
Bu kadar mı?
Değil elbette.
***
İngiliz dış istihbarat birimi MI6 ve ABD istihbaratı ile bağlantılı Hüseyin Gün, İmamoğlu’nun casusluk soruşturmasında tutuklananlardan.
Üvey oğlu olduğu öne sürülen kişinin ihbarıyla Gün’ün telefonlarında yapılan incelemede, İngiliz istihbaratının Türkiye'deki seçimlere nasıl müdahale ettiği belgelendi.
İmamoğlu'nun izleyeceği stratejileri ByLock gibi dışarıdan erişilemeyen özel bir uygulama ile istihbarat elemanlarından alan Gün'ün telefonunda ayrıca, kabinede yer alan bakanların özel toplantılarda çekilmiş fotoğrafları da bulundu.
Dahası, FETÖ’nün Londra’da yaşayan imamı Mustafa Özcan ile yüz yüze görüşüp notlar tuttuğu ortaya çıkarıldı.
Bu esnada ilginç olan neydi, hatırlıyor musunuz?
Emeklilik vakti gelen İngiltere dış istihbarat servisi MI6’nın Başkanı Richard Moore’un, veda toplantısını İstanbul’da yapması.
Siz hiç bugüne kadar bir yabancı istihbarat başkanının vedasını başka bir ülkede yaptığına şahit oldunuz mu?
Göstere göstere verilen bu mesajın bir anlamı yok muydu?
İngiliz medyası bahane olarak geçmişte Moore’un Ankara’da büyükelçilik yapmasını gösterse de kimse yemedi.
Zaten üzerinden bir ay geçmeden İmamoğlu casusluk soruşturması patladı.
Devletler birbiriyle böyle konuşuyordu demek ki!
***
Tabii bu ‘mandacıların’ bir de medya ayağı var.
Geçmişte sadece İmamoğlu-Özel suç ortaklığını besliyorlardı.
CHP 38. kurultayına mutlak butlan kararı çıkınca, şimdi hepsi birden ‘İngiliz yapımı küresel operasyonu bozan’ Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine çullandı.
12 sene CHP Genel Başkanlığı yapan Kılıçdaroğlu şaşkın, yıllarca o partide görev yapanlar neye uğradığını şaşırmış vasiyette…
Yazık, geçmişte kendilerinden gördükleri sözde muhalif kanallara çıkarılmadıkları için, mevzuyu sadece koltuk kavgası ve yolsuzluklara-ahlaksızlıklara karşı durmaktan, hak-hukuk kavgasından ibaret zannedip sitem ediyorlar.
O medya organlarının sahiplerinin tamamının Londra’ya kaçtıklarını, hatta kimi muhalif gazetelerin baş yazarlarının bile senelerdir Londra’da yaşadığını gözden kaçırıyorlar.
Nasıl, ipleri uç uca bağlayınca bir şey anlatıyor değil mi?
***
“Buna ABD’yi niye eklemiyorsun?” diyenler olacaktır, orayı da es geçmeyeyim.
Özgür Özel gibi bu soruyu kasıtlı soranlar Biden Amerika’sı ile Trump Amerika’sı arasındaki farkın görülmesini istemezler.
Niye?
Çünkü Biden tam İngiliz-Yahudi hegemonyasının güdümündeki bir başkandı.
Trump’ın ise -en azından- seçildiği günden beri İngiltere’ye meydan okuduğu muhakkak.
Kanada’ya el koymaktan bahsederken kime kafa tutuyordu mesela?
Biden, seçildiği 2020 yılında “Erdoğan’a artık darbe yapmayacağız. Onu dostlarımızla devireceğiz” derken, Türkiye’deki dostlarının kim ya da kimler olduğu, kimi parlatmaya çalıştıkları yukarıda anlattıklarımdan belli değil mi?
Ekrem İmamoğlu ve -Özel dâhil- ‘sistem’in diğer aparatlarının İngilizlerle bu kadar aleni iş birliklerine girişirken, akıllara durgunluk verecek biçimde fütursuz soyguna girişirken kime güvendiği de ortada.
Hesaba katmadıkları şey, ABD’de 2024 yılında Trump’ın seçilmesi oldu ki, dikkat ederseniz bu mandacıların kurduğu sistem, bu tarihten sonra yerle bir edildi.
Washington’a yaptığı şikâyetten “Bizi ilgilendirmez” cevabı alan Özgür Özel’in imdadına İngiltere de yetişemedi; zira kendileri de Trump döneminin sancıları ile meşgul olmaktaydı.
Şimdi ABD Başkanı Trump’ın “Erdoğan için katılıyorum” dediği NATO Zirvesi Ankara’da yapılacak, Özgür Özel’in, daha doğrusu Özgür Özel üzerinden İngiliz’in verdiği mesaja bakın.
Türkiye öngörülebilir ya da güvenilir bir ortak değilmiş!
Yarın öbür gün bunların yüzüne vurulacağını bile bile…
Gücünü halktan alan, sadece vatandaştan alacağı oya bel bağlayan biri böyle bir cümle kurabilir mi?
Verdikleri mesaja bakarsak, eminim bu zirveden çıkacak kararlarda da en büyük engel, yine sinsi İngilizler olacaktır.
Ukrayna’da bütün barış girişimlerini baltaladıkları gibi, bakalım bu sefer nerelere uzun bacaklarını uzatacaklar?
***
Az kalsın unutuyordum; Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Osmanlı coğrafyasında tekrar büyümeliyiz” cümlesinden Özgür Özel’in duyduğu rahatsızlığı…
“Normalde hiçbir şeyi dert etmem, ne olursa olsun vurur kafayı uyurum. Lakin, Kılıçdaroğlu’ndan bu cümleyi duyunca o gece uyuyamadım” demişti.
Ne tesadüftür ‘Osmanlı’ vurgusuyla aynı rahatsızlığı geçenlerde İsrail’in soykırımcı Başbakanı Netanyahu da dile getirdi.
Bu rahatsızlığın tarihsel kodu nedir?
Osmanlıyı İngilizler parçaladı, Orta Doğu’nun kalbine İsrail’i İngilizler kurdu, aynı dönemde Türkiye’deki yeni yönetim de İngilizlerle yapılan anlaşmalar neticesinde kuruldu.
O günün şartları öyleydi; bugün Türkiye, İngilizlerin bizden kopardığı coğrafya ile yeniden gönül köprüleri kuruyor, ekonomik ve askerî bağları güçlendiriyor, İngiliz’in tezgâhını bozuyor…
Bundan İngiliz’in, İsrail’in rahatsız olmasına sözümüz yok da, Özgür Özel’e ne oluyor?
Belediye başkanları tutuklandığında, mutlak butlan kararı çıktığında kafayı vurmuş uyumuş da, Kılıçdaroğlu ‘Osmanlı’ deyince niye sabaha kadar uykusuz oturmuş?
Eminim İngiliz Kralı Charles bile mışıl mışıl uyumuştur o gece…
Bu ne İngiliz aşkı Sayın Özgür Özel?
İsrail'in Türk Mimarları-4: İngilizler kurdu, CHP iktidarı ve Kemalistler korudu!
4 Mayıs 2026 Pazartesi
Üçüncü bölümü, İngilizlerin Kudüs'ü işgaliyle bitirmiş; "11 Aralık 1917, aslında Yahudi devletinin 'doğum günü'dür" demiştik!
Nitekim sonrası "çorap söküğü" gibi gelmişti!
4 Temmuz 1918'de, "ateşten taht"a oturan Sultan Vahideddin Han, orduyu da devleti de örümcek gibi saran İttihatçıları çok iyi tanıyordu!
Veliahtlık dönemindeki 15 Aralık 1917 tarihli Almanya ziyaretine "ordu temsilcisi" olarak katılan Mustafa Kemal Paşa, kendisini "İttihatçı düşmanı" olarak tanıttığı için cülustan hemen sonra 5 Ağustos 1918'de huzuruna çağırmış ve en önemli cephe olan Suriye'deki 7. Ordu Kumandanlığına tayin etmişti. Ve çok güvendiği paşasına "Filistin'i düşman eline geçirtmeyin" demişti.[1]
Tam yetki ve 5 milyon altınla 28 Ağustos 1918 günü Nablus'taki karargâhına ulaşan Mirliva Mustafa Kemal, Sultan'ın arzusunun aksine bu "ümitsiz" savaşın bir an evvel bitmesini istiyordu.[2]
Nitekim 4. ve 8. Ordu arasında konuşlanmış olan 7. Ordusunu, 18 Eylül sabahı başlayan İngiliz taarruzunda çatışma başlamadan geri çekmişti! Açılan geniş boşluktan hızla dalan İngiliz birlikleri, iki taraftaki 8. ve 4. Orduları arkadan kuşatmıştı. Beklenmedik şekilde açılan bu gedik, her şeyi altüst etmişti![3]
"ALLAH BUNUN HESABINI SİZDEN SORACAK!"
Cepheden kilometrelerce gerideki ordu kumandanları bile canını zor kurtarmıştı. Nablus'taki Liman von Sanders, gecelik entarisiyle Taberiye'ye, Cevat Paşa ise Şam'a kaçmıştı. Mustafa Kemal Paşa da 8 kişilik maiyetiyle, resmî elbiselerini bile giyemeden Şam'a çekilirken İngiliz birlikleri önünü kesmiş, esir düşmekten Harbiye'den eski dostu yeni düşmanı olan Trablusşamlı Fevzi el-Kavukcî kurtarmıştı.[4]
Ric'at değil tam bir bozgun yaşanıyordu. Düzensiz şekilde geri çekilen orduyu Amman'da durdurarak yeni bir savunma hattı oluşturma çabaları da sonuç vermemişti. Geri çekilme sırasında Der'a'da Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşan 4. Ordu Kumandanı Mersinli Cemal Paşa, "Üç ordu müşterek bir mukavemet gösterebilseydi bu perişanlık yaşanmayacaktı. Allah bunun hesabını sizden soracak" demiş, Kemal Paşa ise "Geri çekilmeseydik ordunun ric'at hatları kesilecekti" şeklinde cevap vermişti. Tartışma 20 dakika sürmüştü![5]
İSMET PAŞA, EMİR SUBAYININ ATIYLA KAÇMIŞTI!
İstanbul'dan gönderilen takviye güçlerinin bulunduğu Kisve'de bir savunma hattı oluşturma teşebbüsü de başarılı olamamış; kaçış durdurulamamıştı! 19 Eylül'de karargâh merkezi Nablus'a giren İngiliz ordusu; 1 Ekim'de Şam, 3 Ekim'de Baalbek, 6 Ekim'de Humus ve 27 Ekim'de Haleb'i işgal ederek bütün Filistin ve Suriye'yi ele geçirmişti! Talat Paşa Hükümeti 8 Ekim'de istifa etmek zorunda kalmıştı.
Mahşer yerine dönen Şam'da herkes, bu ani çöküşün şaşkınlığını yaşıyordu. Her şeye rağmen askerleri bir düzene sokarak kumanda altına almak gerekiyordu. Ancak Mersinli Cemal Paşa'nın bu görevi vermek istediği Gazze Kumandanı İsmet Paşa bulunamıyordu. Arap tellallar, "İsmet Bey'i gören olursa Viktorya Oteli'ndeki ordu karargâhına göndersin" diye bağırmıştı! Oysa atı vurulan İsmet Paşa, emir subayı Vacid Asena'nın atını alarak Humus'a kaçmıştı![6]
KEMAL PAŞA KURŞUNA DİZİLECEKTİ, FEVZİ PAŞA KURTARDI
Harbiye Nazırı Enver Paşa bu bozguna o kadar kızmıştı ki, Filistin Cephesi kumandanlığını Mustafa Kemal'e devreden Fevzi (Çakmak) Paşa'ya "Kemal Paşa, ordusunu bırakarak kaçmış. Hemen kurşuna dizilmesi için emir vereceğim" demişti. Fevzi Paşa'nın "Bunda kararlı iseniz aynı suçu işleyen bütün Alman general ve subayları da kurşuna dizdirmeniz gerekir. Adalet bunu icap ettirir" cevabı üzerine vazgeçmişti![7]
BU RİC'AT YÜZÜNDEN "SON CEPHE" DE ÇÖKMÜŞTÜ!
Kemalistlerin "Muhteşem ric'at" dediği bu çekilme yüzünden "son cephe" de çökmüştü. Zaten 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi, Osmanlı'yı fiilen tarihe gömmüştü.
Yani, İngiliz Yahudi ittifakının 18. yüzyıl başında belirlediği "Osmanlı yıkılacak, Yahudi devleti kurulacak" hedefinin ilk aşaması, Reşid Paşa gibi "işbirlikçi"ler sayesinde tamamlanmıştı!
Sıra "devlet kurma"aşamasına gelmişti.
Bu bölüme başlamadan önce, çok önemli olan ilk üç yazımızı okuyabilirsiniz:
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-1-ilk-adimi-mason-resid-pasa-atti-yazi-2008920/
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-2-filistini-vermedi-bilekleri-kesildi-yazi-2010505/
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-3-jon-turkler-sultan-hamidi-devirdi-filistini-yahudilere-verdi-yazi-2012076/
YENİ PAŞALARA YENİ DÖNEMDE YENİ GÖREVLER!
Evet, Osmanlı yıkılmıştı ama sonrası da kolay değildi! İngiliz işgalindeki Filistin artık Yahudilerin sayılırdı ama "toprak", devlet için gerekli şartlardan sadece biriydi!
Henüz yeteri kadar Yahudi nüfus taşıyamamışlardı ama başka problemler de vardı. Çünkü bu, sıradan bir devlet değildi! Asıl, kurulduktan sonrası önemliydi.
Müslüman coğrafyası ortasında kurulacak "Yahudi devleti"nin geleceği nasıl teminat altına alınacaktı?
Daha da önemlisi, Osmanlı'yı yıkmışlardı ama "devlet" ile birlikte "millet" de yok olmuyordu! Anadolu'daki Türklerin; gelecekte, Yahudi devleti için tehdit unsuru olmaması nasıl sağlanacaktı?
Zira Abdülhamid Han'ı devirmek için çok uğraşan önderleri Emmanuel Carasso, "Türkleri kendi haline bırakırsanız her an yeni bir 'Abdülhamid' çıkabilir" diye uyarmıştı!
O halde, öncelikle Anadolu'daki "yeni oluşum" iyi yönetilmeliydi! Yeni Türk devleti, Osmanlı gibi olmamalıydı!
Bu sebeple, bundan sonraki "işbirlikçi"lerin rolü değişmişti. "Yeni Türkiye"yi "Batı'ya endeksli" olarak inşa edeceklerdi. Böylece, kuluçkadaki Yahudi Devleti'ni "tehdit" kabiliyetini baştan önleyeceklerdi!
TÜRKLERİN GELECEĞİ LONDRA'DA BELİRLENDİ!
İngiltere'nin bu bölgede uygulayacağı "dış politika"nın kararlaştırıldığı "Şark Komitesi" (Eastern Committee), yeni dönemdeki stratejiyi belirlemek üzere 23 Aralık 1918'de toplanmıştı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Mareşal Wilson, Henry McMahon ve hâlâ başımızın belası olan "Sykes-Pickot"un İngilizi Mark Sykes gibi "tanıdık" isimlerden oluşan komitenin başkanı ise meşhur Türk düşmanı George Curzon idi.[8]
Komite üyeleri "Fırsat bulmuşken, bizi yüzyıllardır uğraştıran bu Türkleri, Orta Asya'ya sürelim; kurtulalım" deşmişti!
Bu bölgeyi ve Türkleri çok iyi tanıyan Lord Curzon, "Evet, Türk'ün yok olması bir kötülüğün kökünü kazır ama onları Komünist Rusya'ya teslim etmemiz, yeni fenalıklar doğabilir" demiş; Türkleri kontrol altında tutmayı teklif etmişti![9]
"Türkleri kalıcı kontrolün yolu"nu ise, Ocak 1919'da Dışişleri Bakanlığı'na sunduğu "Şark Komitesi Raporu"nda, "Payitahtı Anadolu'ya taşımak ve Hilafet'i kaldırmak" şeklinde ifade etmişti.
Raporu kabul edilen Curzon, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı'na getirilmiş ve "Batı dostu Yeni Türkiye" oluşumunu yönetmesi istenmişti.
"Başkentin Anadolu'ya taşınması" şartı, Ankara Hareketi'nin de hedefi olduğundan, Lord Curzon bu "ortak payda"yı iyi kullanmıştı. Hatta bu sürecin, Londra'nın arzu ettiği gibi sonuçlanması, "Anadolu Hareketi, İngiliz işbirliğinde ilerledi" iddialarına sebep olmuştu.[10]
Bunu bilmiyoruz. Ancak, bu dönem hakkındaki birçok ayrıntı, Türk milletinden gizlenmişti! Vahideddin Han'a "İngiliz gemisiyle kaçtı" diye veryansın edenler, Mustafa Kemal'in Samsun'a İngiliz vizesiyle gittiğini yıllarca saklamış; "Kaçak gitti" masalı anlatmıştı. Oysa İstanbul'dan "özel" İngiliz vizesiyle gitmiş ve Samsun Valiliği'nin de teyit ettiği gibi Samsun'da ilk temas kurduğu kişi İngiliz Askerî Temsilci Yüzbaşı L. H. Hurst olmuştu.[11]
Ayrıca Lord Curzon, yeğeninin kocası olan gözde istihbarat elemanı Alfred Rawlinson vasıtasıyla, Mustafa Kemal'i Ankara'ya kadar takip etmiş; Kazım Karabekir'in, hatıralarında geniş anlattığı gibi özellikle Erzurum Kongresi sürecinde yönlendirmişti.
Hatta "Ankara Valisi" Yahya Galip, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan hatıralarında, "Paşa'yı (27 Aralık 1919'da) iki tabur İngiliz askeri karşıladı" demişti. Askerlere, İngiliz kökenli Vitali ailesinden Yüzbaşı Vitol (Whitall) komuta etmişti.[12]
BELGELER, "HİLAFET ŞARTI ÖNCEDEN GÖRÜŞÜLDÜ" DİYOR!
Alman şarkiyatçı Gotthard Jaeschke, "Sultanlık ile Halifeliğin birbirinden ayrılması; daha doğrusu Hilafet'in, hükümdarlık salahiyetinden mahrum bırakılması, ilk defa 12 Eylül 1922 tarihinde gerçekleşen Mustafa Kemal-Ward Price görüşmesinde konuşuldu" diyor. İngiliz istihbaratçıyla yapılan bu görüşme, Saltanat'ın kaldırılmasından 48 gün, Lozan Konferansından ise 68 gün önceye rastlıyor.[13]
Bu görüşmeyi Ahmet Kabaklı, "İngilizlerin, Hilafet konusunu ilk temaslarından itibaren M. Kemal ile konuşmuş olduklarını göstermesi bakımından çok kritiktir" şeklinde değerlendiriyor.[14]
Lozan görüşmelerini yöneten Lord Curzon'un ilk şartı, "başkentin Anadolu'ya taşınması ve Hilafet'in kaldırılması" idi! Zaten İsmet Paşa da, "Hilafet'ten kurtulmakta temel vasıta olacağı için Lozan dönüşünde ilk önce Ankara'nın başkent ilân edilmesine yoğunlaştım ve 13 Ekim'de Meclis'ten geçmesini sağladım" demişti![15]
Hilafet'in Lozan'da konuşulduğu gerçeğini, Başvekil Rauf Bey de, gazeteci Feridun Kandemir'e şöyle ifade etmişti:
"Anlaşıldığına göre İsmet Paşa, Lozan'da İngilizlerle arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Hahambaşısı Hayim Nahum Efendi'nin telkinleriyle Hilafet'in artık ne şekilde olursa olsun devamına müsaade edilmeyeceğini tamamıyla benimsemiş!"[16]
Çünkü, Müslümanların birlik ve beraberliğinin teminatı olan Hilafet'in kaldırılması, İslâm coğrafyasının "ortasına" kurulacak olan Yahudi devletinin güvenliği açısından hayati önem taşıyordu!
"YOL HARİTASI" LOZAN'DA İSMET PAŞA'YA VERİLDİ
Lord Curzon, "Yeni Türkiye'nin kodları"nı İsmet Paşa'ya dikte ettirmişti. Şark Komitesi'nin şartları, Ankara'nın "inkılap" hedefleri olarak uygulanacaktı! Bu "zafer"le Londra'ya dönen Lord Curzon, Lordlar Kamarası'nda yaptığı konuşmada, "Şark Komitesi'nin kararı aynen tahakkuk edecek. Türkler eski gücüne asla dönemeyecek. Zira biz, onları ruhen öldürdük" demişti![17]
Bu küstah ifadeler, tek parti dönemindeki "sert kodlamalar"ı tarif ediyordu!
Kısaca İngiltere, Haçlı Siyonist ittifakın menfaatlerini zedelemeyecek bir "Türkiye"ye izin vermişti! Bu çizgiden ayrılması durumunda tekrar "Batı dostu" yörüngesine sokulması gerekiyordu!
Churchill'in, "Türkiye solarsa sulayın büyürse budayın" şeklindeki vasiyeti de bu uyarıyı özetliyordu. Gerçekten Türk milleti her kalkınma teşebbüsünde, Batı'dan uzatılan "çelme"lerle dize getiriliyordu!
KURACAKLARI DEVLETİN ETRAFINI "VESAYETÇİ"LERLE DONATTILAR!
"Devlet" ilânından önce iki "şart"ın tahakkuku gerekiyordu. Öncelikle, Türkiye'nin Şark Konseyi'nde belirlenen çerçevede inşa edilmesi yakından takip edilecekti. Hilafetin kaldırılması ve "inkılap"ların gerçekleşmesi çok önemliydi.
Diğer taraftan da, kurulacak olan Yahudi devletinin etrafı "ıslah" edilmeliydi! Yani Arap coğrafyası, İngiliz Yahudi ittifakının güdümünde yönetilen devletçikler haline getirilmeliydi!
İngilizler, bu coğrafyayı dizayn etmeye 1921 yılında kurdukları Transjordan (Ürdün) ile başlamıştı! Devlet kurarken Filistinlileri buraya taşıyacaklardı! Hemen bitişiğindeki "İslâm'ın kalbi" olan Arap Yarımadası da 1932 yılında, İngilizlerin çok iyi tanıdığı Suudîlere "emanet" edilmişti.
1943'te "Lübnan" ve 1946'da "Suriye" adıyla kurdukları devletçiklerin başına da, Yahudileri asla rahatsız etmeyecek "müstemleke valileri" tayin etmişlerdi. Bölgenin en önemli devleti olan Mısır ise zaten yıllardır İngilizlerin işgalindeydi!
Gerçekten bu "Arap devletleri", İsrail'in kuruluşundan itibaren başlayan katliam ve zulümlerine asla ses çıkarmamış; hatta İsrail'e sinsice yardım etmişlerdir. Öyle ki, 7 Ekim 2023'ten itibaren "cinnet" noktasına ulaşan soykırımda bile Netanyahu'nun, 12 Kasım'da kameralar önündeki "Koltuklarınızı kaybetmek istemiyorsanız sesinizi çıkarmayın" tehdidine boyun eğmişlerdir.
TÜRKİYE'Yİ "TEK PARTİ" ÜZERİNDEN DİZAYN ETTİLER!
Yahudi devleti için "en büyük risk" potansiyeli taşıyan Türkiye'deki "yapılanma" ise, İngiltere ile başlayıp ABD ile devam eden "yakın takip" sayesinde "kontrol" edilmişti! Her iki emperyalist devlet de bu kontrolü, 9 Eylül'de kurulan "Halk Fırkası" üzerinden yürütmüştü.
En önemli adım, "en büyük tehdit" olan Hilafet'in kaldırılmasıydı. Zaten Lord Curzon, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması öncesinde bunun sözünü almıştı. Ancak Ankara, bu "zor adım" için biraz güçlenmeyi bekliyordu ama İngiliz Yahudi ortaklığının "acelesi" vardı!
Nitekim'nı, "hezimeti onaylamak" için hazırlanan "özel Meclis" 23 Ağustos'ta bu görevini tamamlamıştı! Çünkü "Yeni Türkiye"nin Batı'da tanınması, bu "kuruluş senedi"ne bağlıydı!
Ancak bunun için diğer "taraf" devletlerin de onaylaması gerekiyordu. Oysa İngiltere, aylar geçtiği halde antlaşmayı parlamentoya sevk etmiyordu. Çünkü Hilafet'in kaldırılmasını bekliyorlardı ve bu, sadece Yahudiler için değil İngilizler için de çok önemliydi.
İngiliz yazar Philip Graves'in yıllar sonra yaptığı "Türk Cumhuriyetçileri, Müslümanları yöneten İngiltere için her zaman güçlükler çıkaran Hilafet'i ortadan kaldırmakla, Britanya İmparatorluğu'na olağanüstü bir iyilik yapmıştır" değerlendirmesi de bunu gösteriyordu. (Briton and Turk, London 1941)
Mesajı alan Ankara, 3 Mart 1924 günü Hilafet'i kaldırmış ve Londra'da bir yıldır bekletilen Lozan Antlaşması da 16 Temmuz 1924'te İngiltere Parlamentosu'nda onaylanmıştı. Nitekim 29 Ekim 1923'te kurulan "Türkiye Cumhuriyeti"ni bir türlü tanıyamayan Avrupa ülkeleri, bu onaydan sonra hemen tanımıştı!
Ufukta görünen Yahudi devleti önündeki en büyük engel kalkmıştı!
Ancak, bu devletin "selameti" için Türkiye, "savunma" başta olmak üzere sanayi ve teknolojide de daima Batı'ya bağımlı olmalıydı! "Risk" ancak böyle kontrol edilebilirdi!
KOCA UÇAĞI YAPTI AMA "UÇUŞ SERTİFİKASI" DENEN KÂĞIDI ALAMADI
"Müstakbel Yahudi Devleti'ni koruma bariyeri"ne ilk önce Vecihi Hürkuş takılmıştı!
I. Dünya Savaşı'nda Rus uçağını, Kurtuluş Savaşı'nda Yunan uçağını düşüren İstiklâl Madalyalı pilot; bağımsızlığın artık göklerde olduğunu görmüştü.
Ve Türkiye, daha 1925 yılında ilk Türk markası olan "Vecihi K-VI" uçağıyla tanışmıştı. Ancak devlet, "uçağı kontrol edebilecek teknik personel bulunmadığından" uçuş sertifikası verememişti!
İlgili müdürün, "Uçağına güveniyorsan uçur. Başarıyla tamamlarsan, sertifikayı vermek zorunda kalırız" tavsiyesi üzerine, 28 Ocak 1925'te 15 dakika süren başarılı bir uçuş yapmıştı ama sertifika yerine ceza almış; uçağına da el konmuştu.
Oysa o günlerde Franko-Rumen isimli bir yabancı şirket, Türkiye'de posta tayyaresi işletmek için gelmişti. Yani devlet, yerli üretime izin vermiyor ama fahiş ücretle yabancı filo kiralıyordu.[18]
AMA DEVLETİN "UÇAK"TAN ÖNEMLİ İŞLERİ VARDI!
Çünkü "devlet", çok daha önemli olan "Batıcı Yeni Türkiye"nin inşasıyla meşguldü. 3 Mart 1924'te çıkarılan "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" ile en önemli adım atılmış; yeni nesiller, eğitim yoluyla ipotek altına alınmıştı.
3 Mart 1925'te çıkarılan "Takrir-i Sükûn" sayesinde ise, matbuatın (gazetelerin) bu operasyonlara muhalefet etmesi önlenmiş, "Batılılaşma" hedefini baltalayan İslâmiyet hakkında yayın yasaklanmıştı.
Vecihi Hürkuş'un "sertifika" beklediği günlerde ise, devlet "Şapka devrimi" ile meşguldü. Reisicumhur Mustafa Kemal'in 27 Ağustos 1925'te Kastamonu'da tanıttığı "şapka" için 2 Eylül'deki 2431 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile "mecburiyet" getirilmişti.
Bu mesele o kadar önemliydi ki, devletin iç ve dış gündemi "şapka"ya kilitlenmişti. Hatta İngiltere, Lozan'da "Sonra hallederiz" diyerek geçiştirdiği Musul'a el koymuştu ama dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat'ın ifadesine göre, devlet daha önemli(!) işle meşgul olduğu için bununla ilgilenememişti:
"Atatürk (şapka hususunda) fikrimi sormuşlardı. O sırada Musul işi aleyhimize neticelendiği için kendileri hayli sıkıntılı idi. 'Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!' cevabı verdim. Hafifçe gülümsediler ve başlarını birkaç defa sallayarak beni tasdik ettiler!"[19]
Hükümet'in en önemli işi ise, "şapkaya matuf itirazları bertaraf etmek" idi!
22 Ekim günü İzmir'den dönem Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa'yı, Başvekil İsmet Paşa karşılamıştı. Trenden inen Paşa'nın ilk sözü "Yobazların şapka konusundaki tutumu nedir" diye sormak olmuştu. İsmet Paşa, "Sinmiş ve ister istemez kabullenmiş durumdalar" şeklinde cevap vermişti ama o yine de, "Nesiller değişinceye kadar böyle sıkı tutmak lüzumludur, katiyen emniyet caiz değildir" diye uyarmıştı.[20]
VECİHİ HÜRKUŞ 5 YIL SONRA YENİ UÇAK YAPMIŞTI AMA...
Vecihi Hürkuş, yıllar süren THK ve TOMTAŞ maceralarından sonra Kadıköy'deki imalathanesinde çok daha gelişmiş olan "Vecihi XIV" uçağını üretmişti. 2 kişilik, spor tipi eğitim uçağıyla ilk uçuşunu, 27 Eylül 1930'da Fikirtepe'de büyük bir izleyici ve gazeteci ordusu önünde gerçekleştirmişti.
Ertesi gün Başbakan İsmet Paşa'nın, gazetelerdeki haberler üzerine tebrik ettiği Hürkuş, "Bu sefer olacak" ümidiyle, "uçuş sertifikası" almak için Ankara'ya yeni uçağıyla gitmişti.
Hipodrom Meydanı'na indikten sonra büyük bir heyecanla İktisat Bakanlığı'na giden Vecihi Bey'e; yine "Hayır" demişlerdi. Sertifika yerine, "Devlet bünyesinde tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir" yazılı bir kâğıt vermişlerdi.
Ayrıca bu uçağına da el konmuştu! Vecihi Bey şok olmuştu! 5 yıl geçmiş ama hiçbir şey değişmemişti!
Ama devletin de bir "önem sırası" vardı! Zira bu süreyi, "Harf Devrimi" gibi Batı'nın olmazsa olmaz şartlarını yerine getirmek için yoğun inkılap çalışmalarıyla geçiren devlet, o günlerde de "Dinde Reform" ile meşguldü!
Mustafa Kemal Paşa, "Dinde Reform Yılı" ilan ettikleri 1932'ye hazırlık için Sabetayist Reşit Galip'in hazırladığı "Türkçe İbadet Plânı"nı onaylamış, "Hızla başlatın" talimatı vermişti.
Dolmabahçe Sarayı'nda toplanan mütercim ve müzisyenler, Türkçeye çevrilerek bestelenen ezan ve sureleri derhal Paşa'ya sunuyorlardı. Bu çalışmalardan sonra "Dinde Reform Yılı", Kadir Gecesi'nin idrak edildiği 3 Şubat 1932 akşamı Ayasofya Camii'nden ilân edilen "ezan yasağı" ile başlatılmıştı!
Daha sırada Ayasofya Camii'nin kapatılması, Anayasa'dan "Türkiye devletinin dini, dîn-i İslâmdır" ibaresinin çıkarılması ve laikliğin ilân edilmesi gibi Batı'nın çok önem verdiği ve dikkatle izlediği "yapısal değişiklikler" vardı. Ve bunlar, uçak üretmekten daha önemliydi!
İSMET PAŞA TALİMAT VERDİ, YEŞİLKÖY HAVAALANI KAPATILDI!
Nuri Demirağ'ın çilesi de farklı değildi. Tek motorlu "Nu.D.36"dan sonra 1938 yılında da çift motorlu yolcu uçağı olan "Nu.D.38"i üretmişti.
Saatte 325 kilometre hız yapan, 5 bin metre yükselebilen Nu.D.38, 1944 yılında "Dünya Havacılığı/Yolcu Uçakları A Sınıfı"na alınmıştı.
Ancak Türklerin, kendi uçağını yapması hatta başka ülkelere satması, Amerika'yı çok öfkelendirmişti. Çünkü hem Amerika'nın küresel hâkimiyeti hem de ilân edilmek üzere olan Yahudi devletinin selameti(!) bakımından kritik öneme haiz olan Türkiye, mutlaka "avuç içinde" olmalıydı! Bu ise, yerli sanayinin gelişmemesine bağlıydı!
"SSCB tehdidi" ile korkutulan Reisicumhur İsmet Paşa, "bağımsız Türkiye" için hava-su gibi değerli olan bu üretim teşebbüslerini, devlet gücünü kullanarak kapattırıyordu. Yani Vecihi Hürkuş'tan itibaren yaşananlar, statükocu birkaç bürokratın sabotajı değil; Haçlı Siyonist ittifakın CHP üzerinden yürüttüğü bir "operasyon" politikasıydı.
Nitekim Türk Hava Kurumu, sipariş verdiği 24 adet eğitim uçağını, Nuri Demirağ'a "darbe" vurmak için almaktan vazgeçmişti. Oysa savaş durumunda "bombardıman uçağı"na dönüştürülebilen bu uçaklar, bütün test uçuşlarını başarıyla tamamlamıştı.
Bu darbe de yetmemişti! Üretimin tamamen engellenmesi gerekiyordu!
Reisicumhur İnönü, 1944 yılında "Bu adamı bitirin" talimatı vermişti. Buna şahit olan Gök Okulu öğrencisi Kemal Uras (Ufuk Uras'ın ağabeyi), babası Albay Hasip Uras'a yazdığı mektupta, o gün yaşananları üzülerek anlatmıştı:
"Cumhurbaşkanımız havaalanını ve okulu gezdi. Çok beğendi. Sonra Nuri Bey'in odasına geçildi. Nuri Bey, yaptığı işleri bir bir arz etti. İnönü, 'Her şey çok mükemmel, daha ileriye gitmek için devletle niçin işbirliği yapmıyorsunuz' diye sordu. Nuri Bey bu soruya çok şaşırdı! 'Senelerdir söylediğiniz hususta uğraştım. Fakat başaramadım. Devlet mensupları benden rüşvet istiyor' dedi. İnönü çok bozuldu, 'İspat eder misin' diye sordu. Nuri Bey, 'Ederim' dedi ve 'İlgili evrakı getireyim' diyerek yazıhanesine geçti. İnönü, yanındaki zevata, 'Havaalanını istimlâk edin. Uçakları da sattırmayın.' dedi. Nuri Bey döndüğünde İnönü kalkmıştı..."[21]
Talimatı alan bürokratik oligarşi ordusu hemen hücuma geçmişti. Aynen İnönü'nün dediği gibi "Atatürk Havalimanı" olarak bilinen Yeşilköy'ü, m2'si 60 paradan istimlak etmiş; Gök Okulu'nu da kapatmışlardı. Ayrıca, İspanya, İran ve Irak için üretilen uçaklar da gönderilememiş, hurdacıya verilmişti!
1.000 KG.'LIK BOMBA ÜRETİYORDU, İSMET PAŞA "SOBACI" YAPTI!
Şakir Zümre'nin hikayesi de çok dramatikti.
Haliç kıyısındaki "Türk Sanayi-i Harbiye ve Madeniye Fabrikası"nda 100, 300, 500 ve 1000 kg'lık uçak bombaları, denizaltı mühimmatı, aydınlatma fişeği ve mayın üretiliyordu. Türk ordusu, silah ve cephane ihtiyacının büyük kısmını bu fabrikadan karşılıyordu.
Yoğun dış siparişler de alan Şakir Zümre, Yunanistan'a sadece 1937 yılında 1,5 milyon liralık silah satmıştı. Ayrıca Bulgaristan, Polonya, Mısır, Ürdün ve Suriye başta olmak üzere birçok ülkeye ihracat yapıyordu.
Ancak Türk ordusunun, silah ve mühimmat ihtiyacını artık Amerika karşılayacaktı! Bütün alımların iptal edilmesi ve ihracat izni de verilmemesi üzerine Şakir Zümre, sırf çalışanlar ekmeğinden olmasın diye, ağır silah fabrikasında "kumbara" ve "soba" üretmeye başlamıştı. Yazması bile ıstırap veren bu hıyanet, maalesef Zümre'nin şahsında Türk milletine reva görülmüştü.
"SANAYİLEŞELİM" DİYEN MİLLÎ KADROYU TASFİYE ETTİLER!
Aklıselim Türk teknokratlar, II. Dünya Savaşı gölgesinde geçen 5 yıldan sonra hızlı bir "sanayileşme ve kalkınma hamlesi" başlatmak için projeler üretiyordu. Savaş sonrası neler yapılabileceğini istişare eden bu sanayi kahramanları, 1945 yılında "Türk Sanayiinin Korunması ve Gelişmesi Raporu" düzenlemiş, 1946 yılında ise "Acil Kalkınma Plânı" hazırlamıştı.
Yerli bürokratlar, tamamen duran sanayiinin devlet desteğiyle hareketlendirilmesinde ısrarcıydı. CHP yönetiminin borç aldığı ABD ise ısrarla, sanayi yerine tarıma ağırlık verilmesini istiyor, savunma ve askerî teçhizat ihtiyacını kendilerinin karşılayacağını söylüyordu.[22]
Devlet de, halkı tarıma yönlendiriyordu! Tarımdan anladıkları ise köylünün karasabanla ektiği buğdayı orakla biçip düvenle sürmesiydi. Üretileni de, harmanda mühürleyerek "öşür" bahanesiyle gasp ediyorlardı.
İşte bu sebeple, bu değerli raporlara hiç itibar edilmemiş; yazanlar ise tasfiye edilmişti!
"TRUMAN DOKTRİNİ" SAVUNMA SANAYİİMİZE "MEZAR" OLDU!
ABD'nin Evangelist (Yahudi hizmetçisi) Başkanı Harry S. Truman, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu Komünist Rusya tehdidini kullanarak, yardım(!) için harekete geçmişti!
12 Mart 1947 tarihinde Kongreye sunduğu yardım paketinin gerekçesini, "Türkiye'nin bağımsızlığı tehdit altındadır. Yardımcı olmazsak totaliter bir rejim (Komünizm) oluşacak ve Türkler, hürriyetini kaybedecek" şeklinde açıklamıştı!
Bu yardımsever(!) çabaları dikkate alan Kongre, 22 Mayıs 1947 tarihinde 75 sayılı yasayı kabul ederek; Başkan'a, uygun gördüğü zaman ve şartlarda Türkiye'ye yardım yetkisi veren meşhur "Truman Doktrini"ni hayata geçirmişti!
100 milyon dolar "yardım" için 12 Temmuz 1947 tarihinde imzalanan anlaşmanın en ağır şartı, yerli uçak ve silah yapımının yasaklanmasıydı. ABD, II. Dünya Savaşı'ndan kalan uçakları verecekti. Üstelik de, anlaşmanın 4. Maddesine göre bu askerî malzeme, "Belirlenen gaye dışında kullanılmayacak"tı!
Hatta Kayseri'deki 50 adet Alman FW-190A3 tipi savaş uçağı bile yağlı brandaya sarılarak "diri diri" gömülmüştü. Birdenbire ortadan kaybolan bu uçakların izi ancak 2015 yılında bulunabilmişti. Hâlâ eski havalimanının altında yatan bu "vesayet kurbanları" bir an önce çıkarılmalı ve ibret için sergilenmelidir.[23]
Bizimkiler "yardım" diyordu ama 1 Eylül'de TBMM'de onaylanan bu anlaşmayı, İngiliz medyası bile "Türkiye, Amerika'nın nüfuz alanına girdi" şeklinde değerlendirmişti![24]
"Marshall Kapanı"na giren İsmet Paşa, 8 Ekim 1948'de ise, ABD'nin küresel vesayet zinciri olan IMF'den 50 milyon dolar borç almıştı. Bu adım, dizimizin ilk bölümünde Rothschildlerin, Reşid Paşa sayesinde Osmanlı'ya ilk defa borç vermesiyle aynı sonucu doğuracaktı!
100 milyonu veren ABD, hemen peşinden de "JAMMAT"ı (Join American Military Mission Aid to Turkey) göndermişti. Türkiye'de "Amerikan Yardım Heyeti" denmesi sizi yanıltmasın; aslında "işgal heyeti" idi. Gelen 53'ü ordu, 19'u havacılık, 16'sı donanma ve 20'si ulaşım olmak üzere 108 elçilik görevlisi, Ankara'yı adeta işgal etmişti![25]
İlâhî adalete bakın ki, o "4. Madde" yıllar sonra İsmet Paşa'nın karşısına çıkmıştı!
Zira 1960 darbesi sayesinde "Başbakan" olan İnönü, Kıbrıs'taki Türk katliamları üzerine 6 Mart 1964 günü, "Kıbrıs'ta garantörlük hakkımızı kullanacağız" açıklaması yapmıştı. Gerçekten TBMM, Hükümete 16 Mart günü yetki vermişti ama bu çıkarma yapılamamıştı! Çünkü ABD Başkanı Lyndon Johnson, Başbakan İnönü'ye bir "mektup" göndererek kendi imzaladığı anlaşmayı hatırlatmış; "Bizim silahları Kıbrıs'ta kullanamazsınız" uyarısı yapmıştı.
NURİ KİLLİGİL DİRENDİ AMA CANIYLA ÖDEDİ!
"Bakü Fatihi" diye bilinen Nuri Paşa'nın başına gelenler ise, Yahudi devletini korumak için neler yapılabildiğini göstermektedir.
Aslında ağabeyi Enver Paşa gibi "İttihatçı" olan Nuri Killigil, Millî Mücadele'den sonra sanayi yatırımına yönelmişti.
1938 yılında Zeytinburnu'nda başlayıp 1943'te Sütlüce'ye taşıyarak genişlettiği fabrikasında top mermisi ve muhtelif ağır mühimmat üretiyordu. TSK'nın ihtiyaçlarını karşıladığı gibi birçok ülkeye de ihraç ediyordu.
Ancak Amerika ile yapılan "yardım" anlaşmasından sonra TSK siparişleri tamamen durmuştu. Hatta, kamu firmalarına bile sipariş veril(e)mediği için koca THK Uçak Fabrikası kapanmıştı.
Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. M. Zeki Doğan'ın, "Yerli uçak alın" diyen THK Fabrikası yöneticilerine verdiği, "Amerika'dan bedava uçak almak dururken size sipariş verirsem bu millet beni asar" sözü, dönemin resmî zihniyetini çok net izah etmektedir.
Killigil'e de siparişleri iptal cezası yetmemiş; "Fabrikayı kapat" talimatı gelmişti! Artan baskılar üzerine "Silah üretmeyeceğim" beyanında bulunmuştu ama gizlice devam ediyordu.
Çünkü, Evangelist Truman'ın Türkiye'yi "Marshall"a bağlama zamanlaması çok manidardı.
Zira BM 29 Kasım 1947'de, Filistin'in % 57'sini Yahudilere verirken kat kat fazla nüfusa sahip olan Araplara ise sadece % 43'ünü bırakan adaletsiz bir karar almıştı. Tabii ki Araplar da karşı çıkmıştı.
Yahudi devletini kurmak üzere oldukları için Filistin'in savunmasız kalmasını isteyen BM, 17 Nisan 1948'de "Araplara silah ambargosu" kararı almıştı.
Zaten Yahudiler de bu karara güvenerek 14 Mayıs'ta "İSRAİL"i ilân etmişti.
Araplar, ambargoyu delmek istiyordu ama silah üretimi tamamen Yahudilerin tekelindeydi. Bu sebeple Nuri Paşa, silah ve mühimmat üretip "gizli" gönderiyordu.
Tabii ki Yahudiler için "gizli" değildi! Zira 18 Eylül 1947 tarihinde Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nda kurulan "Çekirdek MOSSAD" örgütü, henüz ilân edilmemiş olan İsrail adına takipteydi!
ÖNCE ZEHİRLEDİLER SONRA HAVAYA UÇURDULAR!
Nitekim Nuri Killigil, o günlerde gittiği Avrupa'dan dönerken Yunanistan'da zehirlenmiş; büyük tehlike atlatmıştı.[26]
Bundan 1,5 ay sonra 2 Mart 1949 günü ise, Araplar için silah üreten fabrika çalışanlarla birlikte havaya uçmuştu. Nuri Killigil dâhil 27 kişi parçalanarak ölmüştü. Killigil'in, Haliç'e düştüğü tahmin edilen cesedi 20 gün sonra Sütlüce'de yüzeye çıkmış; 24 Mart 1949 günü de Edirnekapı'daki Fabrika Şehitliği'ne defnedilmişti.[27]
Çok ilginçtir... Tam bu saatlerde Ankara'da ise, Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı İsmet Paşa başkanlığında "acilen" toplanmış ve "İsrail devletinin derhal tanınması kararlaştırılmıştır" açıklaması yapılmıştı!
İnönü, 8 ay sonraki TBMM açış konuşmasında "Yeni doğan İsrail devleti ile siyasi münasebetler açılmıştır. Bu devletin Yakın Doğu'da bir barış ve istikrar unsuru olacağını ümit ediyoruz" demişti![28]
İşte size CHP basireti!..
"MEHMETÇİK" DE ENGELLENDİ
14 bin metrekare alanda 113 mühendis, 221 teknisyen ve 1.000 personelle üretim yapan Etimesgut Uçak Fabrikası, "THK-1"den "THK-10"a kadar farklı modellerde onlarca eğitim uçağı ile "THK-12" yolcu uçağını üretmişti.
Jet motorlu, metal gövdeli "THK-16 Mehmetçik" isimli ilk millî savaş uçağının tasarlandığı bu fabrika da maalesef ABD yardımına kurban edilmişti!
Çünkü, 10 milyon dolar kredi alabilmek için 23 Şubat 1945 tarihinde ABD ile imzalanan "Savunma Sanayi, Tarım Aletleri ve Hayvancılık Anlaşması" gereği, 112 modelde 185 uçağın üretilip ihraç edildiği bu tesis, "traktör fabrikası"na dönüştürülmüştü! Bu çok önemli üretim kapasitemizi sıfırlatan Amerika, bunun karşılığı olarak 1952 yılında, (F-35'in de üreticisi olan) Lockheed'in "T-33" model jet eğitim uçaklarını hibe etmişti.[29]
Gerçekten Amerika, Türkiye'ye karşı "sempati" adımları atarak, savaş artığı askerî malzemeleri hibe ediyor veya ucuza veriyordu. 1 doların 1,3 lira olduğu 1941-1944 yılları arasında 95 milyon dolarlık uçak ve askerî malzeme hibe etmişti. Ancak, bu hurdaların bakımı için her yıl bütçeden 145 milyon dolar ayrılıyordu. Bu da bir tarafa, bu hurdalar yüzünden yerli sanayi engelleniyordu!
Bu gerçeği, ABD'nin "Wikipedia"sı bile gizleyememektedir:
"ABD Yardımının öngördüğü koşullar neticesinde yapılan gizli anlaşmalar ile hükûmetin emri sonucunda Türkiye'deki uçak üretimi tamamen durdurulmuştur." (THK-16 maddesi)
Eyy "vatansever" olduğunu iddia eden Kemalistler, elinizi vicdanınıza koyup cevap verin; bu mu vatanseverlik?
"TEK PARTİ"DEN SONRA KEMALİSTLER DEVAM ETTİRDİ
İsrail'in bugünkü haline gelmesinde büyük payı olan CHP'nin ikinci genel başkanı İsmet Paşa aslında sonrasını da düşünmüştü! Menderes'in gümbür gümbür geldiğini görünce, İsrail ve ABD menfaatlerini garanti altına almak için 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanunu çıkararak yeni sivil teşebbüslerin de önüne geçmişti!
"İsrail işbirliği"ni, 1950'den sonra ise "CHP zihniyetli 'Paşa'lar" devam ettirmişti.
27 Mayıs 1960'taki darbenin en önemli sebeplerinden biri Başbakan Menderes'in, Yahudi amelesi Masonlara cephe alması, Arap ülkeleriyle barışarak Bağdat Paktı'nı kurması ve SSCB ile ilişkileri geliştirmesidir.
Darbe yapılmasaydı Başbakan Menderes, Haziran'da Moskova'ya giderek İskenderun Demir Çelik ve Seydişehir Alüminyum Tesisleri, Keban Barajı ve İstanbul Boğaziçi Köprüsü gibi büyük yatırımlar için 500 milyon dolarlık kredi anlaşması imzalayacaktı!
28 ŞUBAT İSRAİL YÖNETİMİNDE, İSRAİL İÇİN YAPILMIŞTIR
24 Şubat'ta İsrail'e giden Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Savunma Bakanı İzak Mordehay ile de görüşmüştü.
Çevik Bir'in ABD'de söylediği "Demokrasiye balans ayarı yaptık" sözlerinin arkasında olduğunu belirten Karadayı, REFAH-YOL hükümeti hakkındaki endişelerini dile getiren İsrail yönetimine, "Devletlerarası ilişkilerde devamlılık esastır. Hükümetler gelip geçicidir" diyerek "mesaj" vermişti![30]
Tel Aviv'de kiminle ne konuştuğunu bilmediğimiz Karadayı, 27 Şubat 1997 akşamı Ankara'ya dönmüş ve ertesi gün "darbe MGK'sı"na katılmıştı!
28 Şubat süreci tamamen İsrail ve "Amerikan" maskeli Yahudiler tarafından yürütülmüştür. 12 Mart 1997 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 7. katındaki toplantıda Türkiye'deki son durumu değerlendiren ve "Doğrudan askerî darbe olmadan bu hükümet gitmeli" kararı verilen Madeleine Albright, Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle, Morton Abramowitz, Alan Makovsky isimli katılımcıların tamamının "koyu Yahudi" olması, okyanus ötesinden gelen darbelerin asıl kaynağına işaret ediyordu![31]
28 Şubat'taki İsrail parmağı çok derinlere iniyordu! Belgelere göre Çevik Bir, Genelkurmay 2. Başkanlığı'na getirildiği 1995 yılından itibaren defalarca İsrail'e gitmişti. Hükümetin karşı çıkmasına rağmen TSK adına; F-4 Phantom, F-5 Tiger-II savaş uçaklarının yanı sıra, M-60 Patton tanklarının modernizasyonu gibi çok önemli anlaşmalar imzalamış; füze, elektronik tertibat ve radar ekipmanları almıştı.[32]
Önemli ilerleme kaydeden "Millî Tank Projesi", bu anlaşmalar yüzünden rafa kalkmıştı. Adeta, uçak ve silah üretiminin durdurulduğu "Tek Parti" dönemi hortlamıştı. Ayrıca Türkiye, bu anlaşmalardan hiç bir hayır görmemişti.
İHA-SİHA'YI TSK'YA KABUL ETTİRMEK, ÜRETMEKTEN DAHA ZOR OLDU!
Bugün savunma sanayiinde dünyanın önde gelen isimlerinden olan "Baykar", merhum Özdemir Bayraktar ve ailesinin ömrünü verdiği bir projedir. Ancak vahim olan husus, bu yeni teknolojinin geliştirilmesinde değil; özetlemeye çalıştığımız "vesayet" karşısında zorlanmalarıdır. Üstelik de yıllardır devam eden AK Parti iktidarında...
"Özdemir Bayraktar Belgeseli"nde sadece bir kısmı aktarılan engellerin bitmeyen motivasyonu sizce bazı "Paşa"ların "bireysel" kaprisinden mi ibarettir?
Baykar Teknoloji Lideri Selçuk Bayraktar'ın, "Zor olan neydi" sorusuna verdiği "Her dönüm noktasında akla hayale gelmeyecek entrikalar, hezeyanlar, hor görmeler ve iftiralarla boğuşmak" cevabı, 70 yıldır iktidara gelemeyen CHP'nin başlattığı vesayeti, "CHP zihniyeti"nin aynen devam ettirdiğini göstermektedir.
Savunma sanayii ürünlerini kullanan "paşa"lar ve bürokrasideki "maşa"lar, bu askerî donanımın kendi ülkemizde üretilmesinden neden rahatsız olur? Hurda heronların, görüntüleri önce terör örgütüne göndermesi daha mı iyidir?
YAHUDİLER, TERS KUTUPLARI BİLE KENDİNE HİZMETTE BİRLEŞTİRİR!
Bu hıyanet tabii ki sadece "Kemalist"lerle sınırlı değildir. Zira Yahudiler, zamana ve zemine göre herkesi kullanır. Ateist Abdullah Cevdet'ten millî şairimiz Mehmet Akif'e, Said Nurdi'ye kadar uzanan zıt uçları, Sultan Abdülhamid Han'ı devirmek için kullandıkları gibi; konjonktür değişince de dönemin "Mustafa Reşid Paşası" olan "Fetullah Gülen"ı kullanmışlardır.
Sabetay Sevi'nin "merkez üssü" Kestanepazarı'da kuluçkaya yatan Fetullah Gülen'in ömrü, "güneydeki dostları"na hizmetle geçmiştir.
Devletteki mankurtları, Türkiye'yi Suriye'ye sokmamak için neden yırtınmıştır? TIR baskınları, PKK'ya destek çabaları, Çözüm Süreci sabotajları kim için yapılmıştır?
Hele "Fetullahçı Paşalar"ın kullanıldığı 15 Temmuz hıyaneti gerçekleşseydi, "Ayetullah"tan sonra "Fetullah" da devreye girecek ve İsrail'in, "Türkiye" hakkında bir "endişe"si kalmayacaktı!
Günümüzdeki "İsrail maşaları" artık sadece "paşalar"la da sınırlı değildir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ifadesiyle "bizim gibi sıcak kuşak memleketlerde 'satılık insan' bulmak çok kolay" olduğundan envaiçeşit İsrail maşası mevcuttur.[33]
BU DİZİNİN KONUSU; "TARİH" DEĞİL "GÜNCEL TEHDİT"TTİR!
Kıymetli okuyucularım,
4 yazıdan oluşan bu dizi sabırla okunursa görülür ki; maksadımız sadece "tarihî hıyanetler"i hatırlatmak değildir. Bugün "küresel kriz" haline gelen Siyonist tehdidin "köklerine" indik. Yani 1839'da ilân edilen "Tanzimat" ile birlikte devreye sokulan ve günümüze kadar devam eden çok yönlü "Haçlı Siyonist Saldırılar" silsilesinin sadece "Yahudi devleti" kurulmasına giden güzergâhını izleyerek günümüze geldik.
Türkiye'ye yönelik "Siyonist tehdit"in zirvede olduğu günümüzde bu "genetik" çalışmanın, gazeteci meslektaşlarımızdan siyasetçilerimize kadar her kesim için faydalı olacağını düşündük. Zira büyükler, "Düşmanını iyi tanımazsan yenemezsin" buyurmuş!
Siyonist tehdit niye arttı?
Çünkü...
Türkiye, kendisine çizilen "Batılı vesayet" yörüngesini son yıllarda ciddi anlamda ihlâl etmiş; Yahudiler açısından "kontrolden çıkmış" durumdadır.
Sapık stratejisi sebebiyle güçlenen Türkiye'yi büyük tehlike gören İsrail; kendi bekasını, bölgedeki bütün ülkelerle birlikte Türkiye'nin de bölünmesine ve Türklerin sürünmesine bağlamıştır. Ayrıca "Büyük İsrail" önündeki tek engel olarak gördükleri Türkiye, Yahudilerin bundan sonraki tek hedefidir.
Öte yandan, bu dizide dikkat çekmeye çalıştığımız gibi Siyonistlerin değişmeyen stratejisi, askerî saldırıdan önce "iç cephe"yi çökertmektir.
"İç cephe" uyarısı bu yüzden çok önemlidir. İsrail'in Türkiye için ne derece büyük bir tehlike olduğunu anlamak için savaş uçaklarının ve füzelerin gelmesini beklemek en büyük ahmaklıktır.
"Peki bu açıdan son görüntümüz nedir" diye sorarsanız, bize göre "iç cephemiz" en az Abdülhamid Han dönemindeki kadar zaaf içerisindedir!
Çünkü...
"İttihat Terakki anlayışı" devam etmektedir. Zira Sultan Abdülhamid Han'ın tahmin ettiği gibi on seneye varmadan Osmanlı'yı tasfiye eden İttihatçılar, "üniforma" değiştirerek Anadolu'ya akın etmiştir. "Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri" buluşuyla yeniden örgütlenen İttihatçılar, daha sonra da Ankara'da toplanmıştır. Yani "Halk Fırkası" tamamen "Yeni İttihatçı yapılanması"dır.
Yani, bu "gayr-i milli" zihniyetin günümüzdeki temsilcisi; Özgür Özel'in de itiraf ettiği gibi CHP'dir.
Öte yandan "Haçlı Siyonist ittifak"ın tepe tepe kullandığı "Abdülhamid düşmanlığı", günümüzde de "Erdoğan düşmanlığı" olarak hortlamıştır.
Lütfen dikkat... Demokratik yönetimlerde "iktidarı ele geçirme" çabası, millete hizmet yarışının motivasyonudur; çok değerlidir. Çeyrek asır boyunca aynı iktidar devam ediyorsa; bunun tek izahı, muhalefetin beceriksizliğidir!
Bu beceriksizler bir de "haris" ise, işte bu en büyük felâkettir. Çünkü, "daha iyi hizmet" ile deviremediği iktidarı, "farklı" yöntemlerle devirme teşebbüsünün nerelere uzanacağını kestirmek mümkün değildir.
Yani "Erdoğan ile rekabet" CHP'nin ve bütün muhaliflerin hakkı; hatta vazifesidir. Ancak; bütün muhalif kesimlerin iktidar karşıtlığını istismar ederek oluşturulan "Erdoğan düşmanlığı" üzerinden, Türkiye düşmanlığı yapılıyorsa; bu haleti ruhiye, "İttihat ve Terakki travması"dır; tam da Yahudilerin aradığı kıvamdır.
Türkiye'deki muhalefet, bu durumdadır.
Siyasî ve ekonomik memnuniyetsizlikler başta olmak üzere birçok rahatsızlık olabilir. Ancak bu yüzden, "iç cephe"yi tahrip ederek pusuda bekleyen Türkiye düşmanlarına fırsat vermek, "gemiyi kemirmek"tir!
İLGİLİ VİDEO İÇİN TIKLAYIN...
[1] Murat Bardakçı, Şahbaba, Pan Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 89, 90.
[2] Orhan Koloğlu, Lawrence Efsanesi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2018, s. 83.
[3] Ekrem Buğra Ekinci, Sonun Başlangıcı: Suriye Bozgununun Hikâyesi, Türkiye, 3 Aralık 2018.
[4] Ekinci, Suriye Bozgununun Hikâyesi, Türkiye, 3 Aralık 2018.
[5] Cevat Rıfat Atilhan, Filistin- Suriye Cephesinde Kahramanlar ve Hainler, DTY, İstanbul 2013, s. 44.
[6] Duygu Asena, Süleyman Demirel ve Amcam, Milliyet, 10 Nisan 1993
[7] Murat Sertoğlu, Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor, Derin Tarih Yayınları, İstanbul 2016, s. 14.
[8] The British Library, IOR/L/PS/10/623: 40-41.
[9] The British Library, IOR/L/PS/18/B310a: 1-2.
[10] Bardakçı, Şahbaba, s. 145.
[11] Baki Sarısakal, Bir Kentin Tarihi Samsun, 1. Cilt, Samsun Valiliği, Samsun 2002, s. 41.
[12] Cumhuriyet, 30 Kasım 1938; 1 Aralık 1938.
[13] İstiklâl Harbi Hakkındaki İngiliz Belgeleri, TTK Basımevi, Ankara 1986, s. 245.
[14] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İstanbul 1993, s. 179.
[15] İsmet İnönü, Cumhuriyet'in İlk Yılları, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1998, s. 22.
[16] Kabaklı, Temellerin Duruşması, s. 147-154.
[17] Büyük Doğu, İsmet Paşa ve Lozan'ın İçyüzü, Sayı: 29, 6 Ekim 1950, s. 11, 16.
[18] Eyüp Durukan, Cumhuriyet Yürüyor, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2021, s. 95.
[19] M. Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1940, s. 149.
[20] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul 1970, s. 392.
[21] Hasip Uras, Hayat Bir Tecrübedir, Su Yayınevi, İstanbul 2011, s. 80.
[22] Osman Yalçın, Türk Harp Sanayii Tarihi, Doktora Tezi, Ankara 2008, s. 165.
[23] Sabah, 14 Ekim 2016.
[24] The Economist, 15 Eylül 1947.
[25] Ahmet Köprülü, Trojans Ankara'da ABD Ajans Okulu, Hayat Yayınları, İstanbul 2025, s. 20.
[26] Ulus, 6 Mart 1949.
[27] Atilla Oral, Enver Paşa'nın Kardeşi Nuri Killigil, Demkar Yayınevi, İstanbul 2016, s. 513-519.
[28] TBMM Tutanak Dergisi, 8. Dönem, 4. Toplantı, Cild: 21, 1 Kasım 1949, s. 8.
[29] Osman Yalçın, Türk Harp Sanayii Tarihi, Doktora Tezi, Ankara 2008, s. 165-166.
[30] Murat Çelik, 27 Şubat 1997'de İsrail'deydik, Vatan, 25 Nisan 2012.
[31] Cengiz Çandar, 28 Şubat'taki Washington ve İsrail, Hürriyet, 25 Nisan 2012.
[32] 28 Şubat taşlarını İsrail'le döşediler, Yeni Şafak, 17 Nisan 2012.
[33] Özal: İhaneti Hasan Cemal'e sorun, Star, 19 Nisan 2016.
İşte o, “dümeni kırık, köhne tekne”
19 Mayıs 2026 Salı
Son yazılarım sebebiyle yemediğim hakaret kalmadı. Oysa, kimseye iftira peşinde değilim. Sadece, faturası her gün biraz daha ağırlaşan "tarihî yalan"ları düzeltmeye çalışıyorum.
Çünkü, tepemizde esen emperyalist fırtınalar, güçlü bir devlete sahip olamadığımız taktirde bu coğrafyada "bağımsız bir millet" olarak barınamayacağımızı çok iyi öğretti. Devletlerin gücünü ise, teknolojik üstünlüğü değil "millî hafıza" derinliği oluşturmaktadır. Yani yeni nesillere, zaferleriyle birlikte yanlışlarını da "doğru" olarak aktarabilen milletleri yıkmak mümkün değildir.
"Yalan" üzerine, "sağlam bir devlet"i bırakın bir "şirket" kurmak bile mümkün değildir! "Ismarlama tarih"le belki bir süre algı oluşturulabilir ama sonunda gerçeklerle mutlaka yüzleşilir!
Kaldı ki kahramanlık; "yalan tarih" yazdırmak değil "şanlı tarih" yazmaktır!
Nice büyük medeniyetler inşa etmiş olan Türk milleti, son devletini bu anlamda "sağlam bir temel" üzerine inşa edemedi! Bin yıllık medeniyetimizin altı asırlık ana gövdesi olan Osmanlı'nın yıkılışı ile birlikte "tarihî hafızamız" da sıfırlanmış ve güçlülerin istediği şekilde; yeniden yazılmıştır.
Oysa rejimler değişse de milletler devam etmektedir. Yeni Türkiye; ancak Osmanlı'nın hafızasını kullanarak "köklü" hale gelebilir. Bu, "tam yol" ilericiliktir. Bunu gericilik olarak görmek geri zekâlılıktır!
EN YAKIN, EN KRİTİK AMA EN "KARANLIK" DÖNEM!
Osmanlı Devleti; I. Dünya Savaşı'ndaki mağlubiyetle değil, 19 Mayıs 1919'da başlayan süreçle yıkılmıştır!
Bu sebeple, devletinin nasıl kurulduğunu doğru olarak öğrenmek her Türk vatandaşının hakkıdır. Hatta devletin de vebalidir. Onun içindir ki, Türk milletinin mukadderatındaki "makas değişikliği" mesabesindeki "Osmanlı'dan Türkiye'ye geçiş" dönemini, resmî evrak üzerinden sunmayı bir vatandaşlık görevi telakki ediyorum.
Suriye Cephesi'nin dağılmasından sonra payitahta dönen Mustafa Kemal Paşa'nın, Samsun'a hareket edinceye kadarki 186 günlük "İstanbul dönemi" resmî tarihte hiç yer bulamamış, 222 gün süren Samsun-Ankara etabı ise birkaç kongre ve tamimle geçiştirilmiştir. Bu iki dönem ile Meclis açılıncaya kadar devam eden 118 günlük "ilk Ankara" sürecinden oluşan 526 gün ise "kestirmeden" geçilmiştir. Oysa devletimizin temelinin atıldığı bu dönemde yaşananları bilmemiz gerekir.
"KÖHNE GEMİ" MEĞER BİR MASALMIŞ!
Okulda "tarih kitabı" diye elimize tutuşturulan Emin Oktay masallarından, "Vatanın elden gittiğini gören Mustafa Kemal Paşa, dümeni kırık; köhne bir gemi ile İstanbul'dan 'gizlice' kaçarak, maceralı bir yolculuktan sonra 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı" diye öğrendik.
Meğer bu tek cümleye o kadar çok yalanlar sığdırılmış ki!
Devlet arşivindeki yazışmaları da inkâr eden bu yalanlar, Meclis'te Samsun ve sonrasını anlatmaya "Anadolu'ya mülkî ve askerî hususatla muvazzaf olmak üzere ordu müfettişliğine tâyin edildim. Bu teveccühü din ve millete hizmet için en büyük mazhariyet-i ilâhiye addettim" şeklinde başlayan Mustafa Kemal'e de iftiradır![1]
HÜKÜMET, BU YOLCULUK İÇİN SEFERBER OLMUŞTU!
Genelkurmay Arşivi'ndeki yazışmalar, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a "kaçak" gitmediğini, bir "devlet organizasyonu" ile gönderildiğini göstermektedir.
Sultan Vahideddin Han'ın imzasıyla, 30 Nisan 1919 tarihli Takvim-i Vekayi'de yayınlanan "Mirliva Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Kıtaati Müfettişliğine tayin edilmiştir" irade-i seniyyesiyle konu resmiyet kazanmış ve icrası ile de, Harbiye Nâzırı Şakir Paşa görevlendirilmişti.[2]
Bu iradeyle birlikte adeta seferberlik ilân edilmişti! Paşa, kendisiyle birlikte gelmesini istediği 23 komutanı aynı gün Harbiye Nezâreti'ne bildirmişti.[3]
Harbiye Nezâreti'nden Kazım Paşa da Bahriye Nezâreti'ne bir yazı yazarak, bu yolculukta "Bandırma Vapuru"na refakat edecek iki gambot ve üç motorbot talebinde bulunmuştu.[4]
Harbiye Nazırı Şakir Paşa'nın yazdığı ve Sadaret tarafından bütün bakanlıklara tebliğ edilen "Müfettişlik Talimatı"nda, "Bu müfettişlik vazifeleri yalnız askerî olmayıp aynı zamanda mülkîdir" deniyordu. Geniş yetkilerin ayrıntılı zikredildiği yazıda, Mustafa Kemal'in vereceği emirlerin anında yerine getirilmesi isteniyordu. Osmanlı tarihinde, Padişah dışındaki bir şahsa ilk defa bu kadar geniş yetki verilmişti.
3. ve 15. Kolorduların müfettişlik emrine verildiği belirtilen talimatta, müfettişlik mıntıkasının Samsun Sivas, Van, Trabzon ve Erzurum vilayetlerini ihtiva ettiği belirtiliyordu. Daha sonra istek üzerine Kayseri ve Maraş da eklenmişti. Ayrıca bu yetkilerin, müfettişlik hududuna mücavir olan Diyarbekir, Bitlis, Mamüretülaziz, Ankara ve Kastamoni vilayetlerinde de geçerli olduğu ifade ediliyordu.[5]
Sultan Vahideddin Han, Mustafa Kemal'in bu yetkileri rahatlıkla kullanabilmesi için bir de "Ferman" yazmıştı! Yıllarca gizlenen 14 Mayıs tarihli bu ferman (sadeleştirilmiş şekliyle) şöyleydi:
"Hükümetimizin kararıyla tayin olunduğunuz bölgede düzenin sağlanması ve saldırıların defedilmesi için tek vücut olarak hareket edilmesini, hükümdarlara mahsus selamımla askere; memurlara ve ahaliye tebliğini emreyledim."[6]
PAŞA'NIN HAZIRLIKLARI MÜFETTİŞLİĞİN FEVKİNDEYDİ!
Öte yandan Kemal Paşa da yoğun hazırlık içindeydi. Taleplerini peş peşe iletiyordu. 7 Mayıs günü Harbiye Nezâreti'ne yazdığı dilekçe ile Mondros Mütarekesi ve sonrasında alınan kararlara dair bütün yazışmaların kendisine ulaştırılmasını istemiş ve bu talebi aynı gün yerine getirilmişti.
Yine, 9. Ordu Müfettişliği bölgesindeki bütün Jandarma birliklerinin yerlerini gösteren bir kroki istemişti. Paşa ayrıca görevde kullanmak üzere 6 adet "mühür" kazınmasını rica etmişti!
Genelkurmay Başkanlığı'na yazdığı 13 Mayıs tarihli dilekçede ise, refakat edecek zabitlerin üç aylık maaşının peşin ödenmesini ve alelhesap (avans) olarak "bir miktar meblağ" istemişti. Ayrıca otomobil talebinin hâlâ karşılanmadığını hatırlatarak, "Ellaki iki binek otomobili lazımdır" şeklinde tekrarlamıştı.[7]
Yolculuk yaklaşırken hazırlıklar da Samsun'a kaymaya başlamıştı. 14 Mayıs günü 3. Ordu Kumandanlığına şifreli bir telgraf gönderen Mustafa Kemal Paşa, "Cuma günü öğleden sonra Samsun'a hareket plânlanmaktadır. Karargâhım, umera ve zabıta mevcudu 23'tür. Muvakkat (geçici) bir ikametgâh hazırlanması için icap edenlere emir buyurulmasını
rica ederim" talimatı vermişti."[8]
O günlerde neredeyse her akşam Sadrazam Damad Ferid Paşa ile Nişantaşı'ndaki Hariciye Konağı'nda bir odaya kapanıp saatlerce konuşuyorlardı! O akşam (14 Mayıs) yine buluşmuş ve geç saate kadar harita üzerinden Samsun havalisindeki durumu tartışmışlardı. Sadrazam Ferid Paşa ayrıca, ertesi gün Zat-ı Şahane'yi ziyaret etmesi için talimat vermişti. Yemekten sonra Teşvikiye'ye doğru yürürlerken Cevat Paşa, bu kadar yetkiyi nerede kullanacağını merak etmiş ve "Bir şey mi yapacaksın Kemal" diye sormuş, o da bu kritik soruya "Evet Paşam, bir şey yapacağım" cevabı vermişti![9]
YUNAN ORDUSU DA İZMİR'DE!
Mustafa Kemal Paşa Samsun'a gitmek üzereyken, Yunan Ordusu da İzmir'e çıkmaya hazırlanıyordu! Avrupa gazetelerinde "İngiliz Başbakanı Lloyd George ile Yunanistan Başbakanı Venizelos anlaştı. Yunan Ordusu İzmir'e çıkacak ve Ege'yi ülkesine katacak" haberleri yayınlanıyordu. Tabii ki İngilizlerin yoğun desteği vardı. Yoksa emperyalist devletlerin barınamadığı Anadolu'ya, hiçbir savaş tecrübesi olmayan Yunan Ordusu'nun ayak basması bile mümkün değildi![10]
Nitekim 14 Mayıs sabahı Sadrazam Damad Ferid Paşa'yı, Baltalimanı'ndaki yalısından telefonla arayan İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Richard Webb, "Mondros Mütarekesi'nin; 'gerektiğinde işgal' hakkı veren 7. Maddesi uyarınca, Müttefik birlikleri yarın İzmir'e çıkacak" şeklinde "tebliğ" etmişti! Telaşla Saray'a giden Sadrazam, gece geç vakit döndüğünde Mediha Sultan'a, "Haberi duyunca Padişah'ın yüreği titredi" demişti![11]
Mütarekeye uydurmak için "müttefik birlikleri" demişti ama aslında Yunan ordusu işgal edecekti! Nitekim 15 Mayıs sabahı önce İngiliz, Fransız ve İtalyan birlikleri İzmir'e çıkmış ve Türk mevzilerini sembolik olarak teslim aldıktan sonra hemen Yunan birliklerine devretmişlerdi! İttifak donanmasının himayesindeki Yunan ordusu da, yerli Rumların çılgın alkışları arasında İzmir'i işgal etmişti.
Sadrazam Damad Ferid Paşa, makamına gelip "kabine"yi topladığında işgal çoktan tamamlanmıştı! Sadrazam, İzmir'den gelen telgrafları Saray'a gönderirken, Sultan'ın huzurunu(!) kaçırmamak için, ahaliye yapılan zulüm ve hakaretlerden bahseden bölümleri çizerek, "elim vakadan sonra" yazmıştı!
"VİZEYİ DERHAL ONAYLA" TALİMATI!
MEB kitaplarında bile "Mustafa Kemal, Samsun'a 'kaçak' gitti; Karadeniz'e açılınca İngilizler, fark etmişse de iş işten geçmişti" yazılıydı! Oysa o günlerde İstanbul işgal altındaydı. İngiliz vizesi almayan hiçbir Türk subayı, İstanbul Boğazı'ndan çıkamıyordu. Bu yüzden, seyahatin bütün ayrıntılarını düzenleyen devlet, Mustafa Kemal Paşa'nın verdiği 23 kişilik listeyi, 14 Mayıs günü Erkan-ı Harbiye Reisi Kazım Bey imzasıyla, vize için İngiliz makamlarına sunmuştu.
İngiliz İstihbarat Subayı Yüzbaşı John G. Bennett, 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere 23 subay ve 25 er/erbaş ile 6 adet "eğerli at"tan oluşan listeyi ve "Samsun'a gidiş için geçerlidir" notunu onaylamıştı.
Yüzbaşı Bennett, 55 yıl sonra yayınlanan hatıralarında bu imzanın arka planını şöyle anlatmıştı:
"Bana merkezden '3-4 kişi' denmişti! Listenin, Türk ordusunun en faal 23 generaliyle albayından oluştuğunu gördüm. En mühim isimler gidiyordu. Dosyayı, Şişli'deki karargâha götürdüm ve görevli subaya 'Bu liste bende, barışçıdan ziyade savaşçı bir heyet intibaı uyandırdı' dedim. İngiliz Yüksek Başkomiseri Rumbolt'a telefon ettiler. 'Mustafa Kemal gidecek, ne lazımsa yapın' cevabı geldi. Ofisime döndüm ve vizeleri derhal imzalayıp teslim ettim."[12]
Yıllarca gizlenen bu "vize", orijinaline uygun olarak üretilen "Bandırma Vapuru"nun "Müze" bölümünde sergilenmekte olup bendeniz bizzat gördüm.
"PAŞA PAŞA; DEVLETİ KURTARABİLİRSİN"
Mustafa Kemal Paşa hakkındaki "uyarılar" Vahideddin Han'ı endişelendirmişti. Hatta yakınlarına, "Kime bu paşadan bahsetsem, 'İttihatçıdır' cevabı aldım" demişti ama yine de paşasına güvenerek bu tarihî kararı vermişti.
Vahideddin Han, Kemal Paşa'yı Yıldız Sarayı'nda kabul ederek bu görevin önemini bizzat anlatmak istemişti.
Kemal Paşa, 15 Mayıs 1919 Perşembe günü Yıldız Sarayı'nda gerçekleşen bu kritik görüşmeyi, ABD Fevkalade Elçisi General Sherrill'e krokilerle anlatmıştı:
"Odaya girdiğimde, Sultan bir masanın yanında oturuyordu, Benimle konuşurken sık sık baktığı pencereden, Yıldız Sarayı'nın hemen karşısında demirli müttefik donanması görünüyordu" şeklinde söze başlayan Mustafa Kemal, Osmanlı Saltanatının son Padişahı ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı arasındaki son görüşmenin ayrıntılarını şöyle anlatmıştı:
"Vahideddin ile adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında bir masa ve üstünde bir kitap vardı. Hiç unutmayacağım şu sözlerle başladı:
'Paşa paşa, şimdiye kadar çok hizmet ettiniz! Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsiniz!'
Kendisine, 'Hakkımdaki teveccüh ve itimadınıza arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz' derken, kafamdaki muammayı da çözmeye uğraşıyordum.
Hemen hüküm verdim: Vahideddin, 'Tek mesnedimiz, İstanbul'a hâkim olanların siyasetine uymaktır' demek istiyordu. Eğer halkı, saray siyasetinin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelenleri uslandırırsam, Vahideddin'in arzusunu yerine getirmiş olacaktım.
'Merak buyurmayın efendimiz, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. Bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım' dedim. 'Muvaffak ol!' hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra huzurundan çıktım. Padişahın yaveri; benim de hocam olan Naci Paşa, muhafaza içinde bir şey tutuyordu. 'Zat-ı şahanenin ufak bir hatırası' dedi. Verilen hatıra, kapağının üzerine 'Vahdettin'in inisiyalleri' (ilkleri) işlenmiş bir saat idi."[13]
Kemalistler, bu beyanlara rağmen, bu görüşmeyi yok saymaktadır!
KUR'AN-I KERİM'E EL BASARAK "SADAKAT YEMİNİ" ETMİŞTİ
Ve 16 Mayıs Cuma... Padişah Yıldız Camii'ne gitmişti. Her yere Yunan işgalinin hüznü yayılmıştı. Bu kurşun ağırlığı altında namazını eda eden Sultan Vahideddin Han, Sadrazam Ferid Paşa, Başyaver Avni Paşa ve Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal Paşa'nın bulunduğu "Mahfil-i hümayun"a geçmişti.
Vahideddin Han, Suriye cephesinden edindiği tecrübeyle, ihtiyatlı davranıyordu! Bu görevin ehemmiyetini kendisine bizzat anlatmıştı ama bunu yeterli görmeyerek, kendisi için "en bağlayıcı yemin"in onun için de geçerli olduğunu düşünerek Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ettirmek istemişti! Hem de "önemli" şahitler eşliğinde...
Vahideddin Han'ın, kısa hatıratında "bozdu" dediği bu "ağır yemin" hakkındaki ayrıntılar; Başyaveri Avni Paşa'nın 90 yıl sonra yayınlanan "Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor" isimli kitabında ortaya çıkmıştı.
Sadrazam Damad Ferid Paşa ve Başyaver, padişahın birer adım gerisinde olmak üzere sağ ve solunda durmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa, sağ elini Kur'an-ı Kerim'in üzerine koyarak sol elinde tuttuğu küçük kâğıdı okumuştu:
"Heyet-i Vükelaca tanzim olunup Padişah Hazretleri'nin iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta açıkça belirtilen geniş yetkilere dayanarak, Anadolu vilayetlerindeki bütün mülkî ve askerî memurlar üzerinde icrasına memur bulunduğum teftiş ve tetkikat görevimi, Halife hazretlerinin arzusu dâhilinde, tam bir sadakatle ve elimden gelen bütün kuvvetle yerine getireceğime vallahi billâhi."
NE KADAR PARA VERİLMİŞTİ?
Samsun'a giderken verilen para miktarı sürekli tartışılmış; farklı sayılar telaffuz edilmiştir. Necip Fazıl, "Sultan Vahideddin" isimli eserinde, padişahın; cebinden verdiği para ile birlikte toplam 60 bin lira ödendiğini belirtmektedir.
Vahideddin Han bu konuda, "Müttefiklerin kontrolünde olan Hazine'den bir kuruş bile alınamadığı sırada kendi cebimden 30 bin lira verdim" demişti. Bu para, tahta çıkmadan önce Çengelköy Çiftliğinde yetiştirdiği cins atların satışından temin edilmişti. Atlar peyderpey satıldığı için teslimat da partiler halinde yapılmıştı. Paraları, bu işin sorumlusu olan yeğeni Sami Efendi, Pera Palas'ta teslim etmişti.[14]
Sultan ayrıca, Dâhiliye Nazırı Mehmed Ali Bey'e, 25 bin altın daha ödemesi talimatı vermişti. Ali Fuad (Cebesoy) Paşa, dayısı olan Mehmed Ali Bey'in bu altınları Padişah'ın emriyle, Galata Köprüsü altında gizlice teslim ettiğini yazmıştı. Mehmed Ali Bey'in torunu Ayşe Cebesoy Sarıalp'taki 13 Mayıs 1919 tarihli ve Mirliva Mustafa Kemal imzalı, "Bin lira-yı Osmanî'yi, Dâhiliye Nezaret-i celilesinden aldığımı mübeyyin (gösteren) makbuzdur" yazılı doküman, sadece resmî ödemeyi göstermektedir.[15]
1 Haziran 1919 tarihli Bakanlar Kurulu'nda da, Samsun'a gidenlerin tahsisatına yarım maaş eklenmesine ve 57.269 liralık bu tutarın, "Beklenmedik Masraflar" kaleminden karşılanmasına karar verilmişti.
Sultan Vahideddin Han, Nisan 1921'de millî mücadelede kullanılmak üzere 20 bin lira daha göndermişti.
YUNAN ORDUSU SEFERİHİSAR'A PAŞA DA SAMSUN'A İLERLİYOR!
Cuma selamlığındaki son vedalaşmadan sonra Yıldız Camii'nden ayrılan Mustafa Kemal Paşa önce Şişli'deki evine giderek annesi ve kız kardeşiyle vedalaştı. Uğurlamak isteyenlere İngilizlerin dikkatini çekmemek için zahmet edilmemesi ricasında bulunmuş ve otomobili Galata rıhtımına yönelmişti.
Yıllarca "köhne" diye hakaret edilen Bandırma, İngiltere'de üretilmiş 328 grostonluk 46 m. Uzunluğunda, 7 m. genişliğinde ve 3,5 m. derinliğinde, döneminin en lüks gemisiydi!
Günlerdir hazır bekleyen Bandırma, hemen demir almıştı. Karadeniz'e açılmadan önce güverteye çıkarak vizeleri kontrol eden İngiliz denizcileri, "Please proceed sir" (Lütfen devam edin efendim) demiş ve Samsun'a kadar kimse rahatsız etmemişti!
Garip bir rastlantı ama o sabah İzmir'den harekete geçen Yunan Ordusu; Urla, Çeşme ve Seferihisar'a doğru ilerlerken, Mustafa Kemal Paşa da Samsun'a gidiyordu. Osmanlı'ya karşı hiç varlık gösterememiş olan Yunanlıların, Anadolu'yu nasıl bu kadar kolay işgal edebildiğini kimse anlayamamıştı.
Hiçbir aksaklık yaşanmayan yolculuktan sonra 19 Mayıs 1919 Pazartesi sabahı, İngilizlerin kontrolündeki Samsun Limanı'na ulaşmıştı. İlk işi Padişah başta olmak üzere devlet erkânına, "Samsun'a salimen ulaştım, görevimin başındayım" telgrafı göndermek olmuştu.[16]
Velhasıl, Paşa'nın Samsun yolculuğu gizli değil; bir "devlet operasyonu" idi! Devletin elindeki en rahat gemi tahsis edilmiş ve hazırlıkların her aşamasında Padişah'a bilgi verilmişti."[17]
Sultan Vahideddin Han'ın görüşmede söylediği "Devleti kurtarabilirsin" ifadesini, "Cumhuriyet'i kurması için gönderildi" şeklinde yorumlayanları görüyoruz. Oysa bu görevlendirme, iki başlı bir görüntü oluşturmak için değil, müttefiklerin gözünü korkutarak barış masasına güçlü oturmak için yapılmıştır. İstanbul'dan kopuk bir "mücadele"nin kastedilmediğini bizzat, "Halkı, saray siyasetinin doğruluğuna inandırabilirsem Vahideddin'in arzusunu yerine getirmiş olacaktım" diyen Mustafa Kemal teyit etmektedir.[18]
Devlet tarafından görevlendirildiğini, "vize" veren ve Ankara yolundaki ilerleyişini adım adım izleyen İngilizler de zikretmektedir.
Bütün bunlara rağmen Nutuk'ta yer alan "Bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler" iddiasına, Sadrazamlık makamına gelişini Mustafa Kemal'in çabalarına borçlu olan Ahmed İzzet Paşa, "Mustafa Kemal Paşa, istediği kadar padişahın özel memuru olarak gittiğini inkâra savaşsın. Kendisine verilen yetki, hiçbir faniye nasip olmamış genişliktedir. Teftiş dairesindeki askerî kıtalardan başka, komşu kolordulara; hatta bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları bile istediği gibi görevden alacak veya tayin edecektir" şeklinde cevap vermişti.[19]
ÖNCE İNGİLİZ KOMUTANLA GÖRÜŞTÜ
Padişahın, bir paşasını geniş yetkilerle Anadolu'ya göndermesi, tedirgin halk için ümit kaynağı olmuştu.
Mustafa Kemal'in Samsun'da ilk temas kurduğu kişi İngiliz Askerî Temsilci Yüzbaşı L. H. Hurst olmuştu. Hurst, İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral A. Calthorpe'a gönderdiği 21 Mayıs 1919 tarihli raporda, "Kemal Paşa 19 Mayıs'ta geldi. Onunla bölgenin genel durumunu görüştüm. Sükûneti muhafaza etmek maksadıyla, içeriye doğru teftiş gezisine gidecek" diyordu.
Bu görüşme, Samsun Valiliği'nin yayınladığı "Bir Kentin Tarihi" kitabında da zikredilmekte ve "Ayrıca, Samsun'da bulunan gayrimüslim cemaatlerin başkanlarını Mantika Palas Oteli'ne davet etti ve onlarla görüştü" denilmektedir. Aynı metindeki "Mustafa Kemal'in Samsun'daki günlerini, Şevket Süreyya Aydemir'in deyişiyle, 'Düşünmek, havayı koklamak ve Anadolu'da ilk temasları sağlamak için geçen günler' olarak değerlendirmek gerekir" ifadeleri, Samsun yolundaki asıl hedefi işaret etmektedir.[20]
SAMSUN SONRASINDA ARTIK KENDİ YOLUNDA!
Samsun, Türk tarihinde yeni bir başlangıçtır. Osmanlı'yı yıkan İttihatçılar, yeni başlangıcın da mimarıdır.
Osmanlı'dan günümüze en organize örgüt, İttihat ve Terakki Cemiyeti'dir. Abdülhamid Han'ı, acımasız "örgüt disiplini" sayesinde devirmişlerdi! Sonra da, iktidar gücünü kullanarak Anadolu'da, mülkî idarelerden esnaf teşkilatlarına kadar her yerde örgütlenmişlerdi.
I. Dünya Savaşı'nın hezimetle sonuçlanması üzerine, Talat Paşa başkanlığındaki hükümet 8 Ekim 1918 günü istifa etmişti. Hezimetin odağındaki İttihat ve Terakki Cemiyeti de, ince bir taktikle 5 Kasım'da kendini feshetmiş ve "Teceddüt Fırkası" ile yeni bir sayfa açılmıştı! Ancak hezimetin hesabını veremeyen 3 lider (Enver, Cemal ve Talat Paşalar), "Olağanüstü Kongre" devam ederken kaçmıştı.
Teşkilata en çok sözü geçen lider olan (Sadrazam) Talat Paşa, İstanbul'dan ayrılırken, Kara Kemal ve Kara Vasıf'a; gizli bir cemiyet kurmaları talimatı vermiş, "Ben dönünceye kadar lideriniz Mustafa Kemal Paşa'dır. Rauf (Orbay) Bey de yardımcı/yedek liderdir" demişti! Hiyerarşinin hâlâ çok güçlü olduğu cemiyetin üyeleri, bu tavsiyeyi aynen uygulamıştı.
"YENİ İTTİHATÇILAR"DAN TAM DESTEK
Bu talimatla kurulan "Karakol Cemiyeti" üyeleri, özellikle işgal ihtimali olan bölgelerde "Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri" kurulmasını koordine etmişti! Ayrıca Mustafa Kemal Paşa'ya, Samsun Ankara hattında strateji ve lojistik desteği vermişlerdi! Bu süreçte Anadolu'daki bazı İttihatçı liderlerin M. Kemal'e soğuk bakması üzerine, Talat Paşa Berlin'den mesaj gönderip, "Mustafa Kemal Paşa'nın açtığı bayrak altında birleşiniz" talimatını tekrarlamıştı. Zaten Enver Paşa ile zıt düşen Mustafa Kemal'in İTC'deki hamisi hep Talat Paşa olmuştu.
Mustafa Kemal Samsun yolculuğu öncesinde, Kazım Karabekir Paşa'yı, Şark Cephesi Kumandanlığına, Ali Fuat Paşa'yı 20. Kolordu Kumandanlığına ve Cafer Tayyar Paşa'yı da Trakya'ya tayin ettirmişti. Geri kalan Rauf, Fethi, Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkes Reşit, Çerkes Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay), Hüseyin Avni, Ziya Hurşit gibi İttihatçılar da Anadolu'ya geçerek, geniş tabanlı yerel örgütlenmelerin liderliğini üstlenmişti.
İsmet Paşa İstanbul'da kalmayı tercih etmişti. Daha sonra Mustafa Kemal'in daveti üzerine Ankara'ya gitmişse de "Yeni evlendim, biraz rahat etmek istiyorum" diyerek geri dönmüştü. Ankara Hareketi, hedefine ulaştıktan sonra 9 Nisan 1920'de Ankara Hareketi'ne katılmıştı.[21]
"NE YAPACAĞINI DUVARA YAZIYORUM"
19 Mayıs 1919'da Samsun'dan başlayan yolculuğun sonu, Osmanlı Devleti'nin de sonu olacaktı! Aslında bu gidişatın nereye varacağını, önceden görerek dile getirenler de vardı!
Sadrazam Ferid Paşa'nın kabinesinde bulunan Dr. Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey'in Meclis-i Mebusan'da Sadrazam'a yönelik yaptığı şu konuşma, Osmanlı Devleti'nin başına gelecek felaketlerin ihbarı gibiydi:
"Mustafa Kemal Paşa'yı, müfettişlik hizmetiyle bütün Anadolu'yu dolaşmaya memur etmişsiniz. Ben bu mizaçtaki insanları iyi bilirim. Kendisinin ne yapacağını duvara asıyorum, dostlarımız şahit olsun. En evvel, ufak bir bahaneyle gücenerek istifasını verecek. Kendi hesabına çalışacak ve sırası gelince de isyanını ilân edecek." Rıza Tevfik, bu ifadesi üzerine Ferid Paşa'nın sapsarı kesildiğini ifade etmektedir.[22]
Mustafa Kemal Paşa'nın gizli yol haritası, Lord Curzon'un stratejisiyle tam örtüşüyordu. Samsun'dan sonrası, Ankara'da noktalanacak yeni bir başlangıç olacaktı. Ancak o günlerde, Saltanat'ın ve Hilafet'in gözden çıkarıldığını söyleyerek yeni hedeflere ulaşmak mümkün değildi. Bu yüzden Millî Mücadele'nin ilk dönemlerinde bu tür görüşler asla dillendirilmemiş, ortaya atıldığında da şiddetle reddedilmişti. Tam aksine Mustafa Kemal, ilk dönemlerde ısrarla Saltanat'ı ve Hilafet'i işgalden kurtarmak için mücadele ettiğini söylemişti!
Bu gerçeği Nutuk'ta açıkça ifade eden Mustafa Kemal Paşa, "Yeni bir Türk devleti tesis etmekten başka çare olmadığını" iddia ediyor ve "İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar budur" diyor.[23]
SALTANATIN VE HİLAFETİN AMANSIZ SAVUNUCUSUYDU!
Samsun'a çıkışından itibaren her vesileyle payitahtın emrinde olduğunu özellikle vurgulayan Mustafa Kemal, BMM'nin ikinci gününde (24 Nisan 1920), Anadolu Hareketi'nin nasıl başladığını, hangi aşamalardan geçildiğini anlattığı uzun konuşmasında mebuslara şu "hedef"i göstermişti:
"Devlet-i Osmaniye, diğer her hangi bir devlet gibi sadece hükümdarının nüfuzu cismanisi etrafında müteşekkil değildir. Makam-ı Saltanat aynı zamanda makam-ı Hilâfet olmak itibariyle Padişahımız cumhur-u İslâm'ın da reisidir. Mücadelemizin birinci gayesi ise Saltanat ve Hilafeti ayırmaya çalışan düşmanlarımıza, irade-i milliyenin buna müsait olmadığını göstermektir."[24]
"GÖRÜŞÜMÜZÜ SAKLI TUTUP MÜNASİP ZAMANI BEKLEDİK!"
Oysa bu hedef, "şaşırtma"dan ibaretti! Asıl güzergâhı, ilk günden itibaren belliydi ama asıl hedeflerini, zamanı gelmeden önce en yakınındakilere bile açıklamıyor; zihnindeki plânın tam aksini söylüyordu. Ancak zemini oluşturduktan sonra gizli gündemini devreye sokuyordu. Cumhuriyet'in ilânı ve sonraki inkılâplarda da aynı yöntemi sürdürmüştü.
Mustafa Kemal, çok işine yarayan bu stratejisini Nutuk'ta açıkça dile getirmişti:
"...Bu mühim kararın bütün icabat ve zaruriyatını ilk günde izhar ve ifade etmek elbette münasip olmazdı. Tatbikatı birtakım safhalara ayırmak ve hadisattan istifade ederek milletin hissiyat ve efkârını izhar eylemek ve kademe kademe yürüyerek hedefe vasıl olmak lâzım geliyordu. Ancak 9 senelik icraatımız mütalaa olunursa, ilk kararın çizdiği hattan asla inhiraf eylememiş olduğu kendiliğinden tebarüz eder."[25]
Bu taktik, ilerleyen bölümlerde çok daha açık izah edilmektedir:
"Saltanattan Cumhuriyete bir 'geçiş devresi' yaşadık. (...) Biz, fikrimizi açık söylemekte mahzur görüyorduk. Ancak görüşümüzün uygulanma kabiliyetini saklı tutup münasip zamanda tatbik edebilmek için Saltanat taraftarlarının fikrini tatbik sahasından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, bilhassa Anayasa yapılırken, Saltanat taraftarları, Padişahın ve Halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesinde ısrar ediyordu. Biz, buna lüzum olmadığını söyleyerek o ciheti söylemeden geçmekte fayda görüyorduk.
Devlet idaresini, cumhuriyetten bahsetmeksizin millî hâkimiyet esasları dairesinde, her gün Cumhuriyete doğru yürüyen biçimde şekillendirmeye çalışıyorduk. 'Büyük Millet Meclisi'nden daha büyük makam olmadığını' aşılamada ısrar ederek, Saltanat ve Hilâfet olmaksızın devleti idare etmek mümkün olduğunu ispat etmek lüzumlu idi."[26]
İLGİLİ VİDEO İÇİN TIKLAYIN...
[1] TBMM Zabıt Ceridesi, I. Devre, I. Cilt, 24 Nisan 1920, 2. Toplantı, 1. Celse, s. 9.
[2] Genelkurmay Belgeleri, Mustafa Kemal Samsun'a Nasıl Gönderildi, DTY, İstanbul 2015, s. 12.
[3] Murat Bardakçı, Şahbaba, Pan Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 573
[4] Mustafa Kemal Samsun'a Nasıl Gönderildi, s. 16, 26, 38, 68.
[5] Bardakçı, Şahbaba, s. 577.
[6] Bardakçı, Şahbaba, s. 139.
[7] Mustafa Kemal Samsun'a Nasıl Gönderildi, s. 50.
[8] Mustafa Kemal Samsun'a Nasıl Gönderildi, s. 61.
[9] Ahmet Yavuz, Başkomutan, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul 2001, s. 197.
[10] Mehmet Doğan, İstiklâl Savaşı'nın Örtülen Tarihi, Derin Tarih Yayınları, İstanbul 2014, s. 9.
[11] Bardakçı, Şahbaba, s. 117.
[12] John Godolphin Bennett, Witness, Turnstone Books, Londra 1974, s. 14.
[13] General Charles H. Sherrill, Mustafa Kemal'in Anlattıkları, Örgün Yayınevi, İstanbul 2007, s. 107.
[14] Bardakçı, Şahbaba, s. 141.
[15] Ali Şükrü Çoruk, M. Kemal para aldığı bakanı sürgüne göndermiş, Derin Tarih, Sayı: 48, Mart 2016, s. 61.
[16] Ekrem Buğra Ekinci, 19 Mayıs 1919 Neyin Başlangıcıdır, Türkiye, 16 Mayıs 2016.
[17] Murat Bardakçı, İşte Mustafa Kemal Paşa'ya verilen Orijinal Nüsha, Haber Türk, 19 Mayıs 2018.
[18] Falih Rıfkı Atay, Çankaya V, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1999, s. 202.
[19] Ahmed İzzet Paşa, Feryadım, C. II, Nehir Yayınları, İstanbul 1993, s. 213.
[20] Baki Sarısakal, Bir Kentin Tarihi Samsun, 1. Cilt, Samsun Valiliği, Samsun 2002, s. 41.
[21] Mustafa İnal, Askerî İsyanlar Darbeler (1950-2012), Ensar Neşriyat, İstanbul 2022, 34.
[22] Rıza Tevfik Bölükbaşı, Biraz da Ben Konuşayım, İletişim Yayınları, İstanbul 1993, s. 57.
[23] M. Kemal Atatürk, Nutuk, C.I, TTK Yayınları, Ankara 2019, s. 18.
[24] TBMM Zabıt Ceridesi, I. Devre, I. Cilt, 24 Nisan 1920, 2. Toplantı, 1. Celse, s. 31.
[25] Nutuk, C. 1, s. 20.
[26] Nutuk, C.II, s. 1117.
Menderes, “ezan yasağı”nı kaldırdığı için asıldı!
27 Mayıs 2026 Çarşamba
Bu yılki bayram coşkumuz, "27 Mayıs" hüznümüzle biraz buruklaştı.
Ezan yasağı özellikle "Kadir Gecesi"ne rastlayan 3 Şubat 1932 akşamı Teravih Namazında ve Ayasofya Camii'nde başlatılmıştı. Caminin üst katında toplanan Avrupa sefirleri ve azınlık temsilcileri, "zafer"i kutluyordu!
Bu "kanunsuz" yasağı uygulamak için devletin bütün gücü seferber edilmişti. Camilere kadar giren jandarma, ezan ve kamet okuyanı yaka paça götürüyordu! Çoğunun ise, akıbeti meçhul kalıyordu.
Bütün zulümlere rağmen Müslümanların ezan okuması önlenemeyince, Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi 18 Temmuz 1932 tarihinde, "Arapça ezan" yasağına titizlikle uyulması gerektiğine dair bir genelge yayınlayarak fetva(!) desteği vermişti!
Halbuki Başvekil İsmet Paşa, 8 yıl önce Hilafet kaldırılırken "Hilafet'in bütün vazifelerini Diyanet icra edecek, hiçbir eksik olmayacak" sözü vermişti![1]
CHP'DEN ÖRGÜTE, "EZAN OKUYANI İSPİYON EDİN" TALİMATI!
Bütün inkılaplarda olduğu gibi çok acımasız davranıyorlardı.
Yasağın sene-i devriyesi olan 3 Şubat 1933 günü Bursa Ulucami'de ezan-ı aslî okunması üzerine Reisicumhur derhal Bursa'ya gelmiş ve Anadolu Ajansı'na verdiği demeçte "Bunlar 'irtica'cı ve dini alet ediyorlar ama Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklar" demişti![2]
Gerçekten gözaltına alınan cemaat günlerce sorgulandıktan sonra 70 kişi, "isyancı" isnadıyla Çorum Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilmişti!
CHP yönetimi ise, ezan yasağını takip için parti üyelerine "ispiyonculuk" talimatı vermişti. Genel Sekreter Recep Peker, 8 Şubat 1936 tarihinde il ve ilçe başkanlıklarına gönderdiği 672 sayılı yazıda şöyle diyordu:
"İnkılâpları koruma ve yayma ödevini üstlenen partimizin değerli üyelerinin, bu hareketlere karşı duyarlı davranarak alacakları haberleri vakit geçirmeden Hükümete bildirmelerini değerli bulurum."
Bu "ispiyonlar" da hiçbir araştırma yapılmadan işleme sokuluyor; adı geçenlere yargısız infaz yapılıyordu! Cumhuriyet gazetesi de, ezan yasağına uymayanların başına gelenleri her gün "ders için" yayınlıyordu!
Memleketin her yerinde "Arapça ezan okuyanlar idam edilecekmiş" diye konuşuluyordu. Kimse de "Öyle saçmalık olmaz" diyemiyordu. Zira "şapka giymeyene idam" diye bir ceza olmadığı halde onlarca Müslüman asılmıştı. Aynı şeyi yapmayacaklarına kim garanti verebilirdi?
FRANSIZ İŞGALİNDE SERBESTTİ, "TÜRK" KOMUTAN YASAK ETTİ
İşgalci Fransa ile yapılan mutabakat çerçevesinde, askerlerimiz 5 Temmuz 1938 tarihinde Hatay'a girmişti. Müslümanlar sokaklara dökülmüş, Türk tugayını "Yaşasın askerimiz" nidalarıyla karşılamıştı.
6,5 yıldır devam eden ezan yasağı Hatay'da uygulanmadığı için komutanlar, bir camiden gelen "ezan" sesiyle irkilmişti! Meseleyi öğrenince de ilk işleri "ezanı yasaklamak" olmuştu. Türk askerini karşılamak için sokaklara dökülenler neye uğradığını şaşırmıştı. Fransız işgalinde serbestçe okudukları ezanı, Türk komutanın niye yasaklandığını kimse anlayamamıştı!
"EZAN" KAMU DÜZENİNİ BOZUYORMUŞ!
Ezan yasağı, İsmet İnönü döneminde daha acımasızlaşmıştı. Şapka takmayanlara ve Latin alfabesi kullanmayanlara verilecek cezaları belirleyen TCK 526. Maddeye, "ezan okuyarak kamu düzenini bozanların" ibaresinin de eklenmesine karar verilmişti!
İşinize gelirse... CHP'nin yönetim anlayışına göre, "ezan okumak" kamu düzenini bozuyordu! Artık, evinde ezan okuyana bile ceza vereceklerdi!
CHP mebusu Rasih Kaplan; İttihatçı olmasına rağmen insaflı bir hukukçu olacak ki, 23 Mayıs 1941 günkü "ezana ceza" görüşmelerinde, "Arkadaşlar bu konu, ceza mevzuu değildir. Binaenaleyh lâik isek karışmamamız lâzım" demişti.
Ayrıca bu aşırı hassasiyetin istismar konusu olacağına dikkat çekmiş; çarpıcı bir örnek aktarmıştı.
Ziyarete gittiği Antalya savcısının, Antalya Müftüsünü sorguladığını görünce çok şaşırmıştı! Müftü çıkınca sebebini sormuş, savcı da şöyle izah etmişti:
"Biri imam olmak istemiş. Sabıka durumu sorulmuş. Bütün uyuşturucu türlerini kullanan bir 'ayyaş' olduğu ortaya çıkınca müftü, 'İmam olamazsın' demiş. O adam da, 'Dün öğleyin camide, müezzin Türkçe kamet getirdikten sonra dikkat ettim; müftünün dudakları kıpırdıyordu; meğer Arapça kamet okuyordu' şeklinde bir ihbarda bulunmuş. Biz de takibat başlattık..."[3]
Kaplan'ı kimse dinlememiş; "ezan okuma cezası" 2 Haziran 1941'de kesinleşmişti:
"Şapka iktisası hakkında 671 sayılı kanunla Türk harflerinin kabul ve tatbikine dair 1553 sayılı kanunun koyduğu memnuiyet veya mecburiyete muhalif hareket edenler veya Arapça ezan ve kamet okuyanlar, 3 ay hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar para cezası ile cezalandırılır."[4]
HALK, MENDERES'E HER GİTTİĞİ YERDE "VEBAL" VERDİ!
18 yıldır "ezan" hasreti çeken Müslümanlar, 14 Mayıs 1950 seçimi öncesinde çok ümitlenmişti. Menderes'e, gittiği her yerde "Dinimizi geri ver" diyor, ezanın derhal aslına döndürülmesini istiyorlardı!
Demokrat Parti'nin 487 milletvekilliğinin 416'sını kazanması üzerine Menderes, 22 Mayıs 1950 tarihindeki ilk Meclis toplantısında, "Ezan yasağını hemen kaldıracağız" demişti ama Cumhurbaşkanı Celal Bayar, "İlk icraatınız ezanı Arapça okutmak olursa, endişe ederim ki bu son icraatınız olabilir" diyerek resmen tehdit etmişti! Menderes ise, "Tek icraatım da olsa ezanı aslına döndüreceğim" cevabı vermişti.
Konu 16 Haziran 1950'de genel kurula getirilmiş ve "18 yıllık zulüm" sona ermişti!
Menderes bütün valilere "Ezan serbest; halka duyurun" talimatı vermişti. Müslümanlar, ertesi gün başlayan Ramazan'a görülmemiş bir coşkuyla girmişti. Sultanahmet Camii'nin dört minaresinin 16 şerefesinden aynı anda ezan okuyan 16 müezzin, "zincirli Ayasofya" adına "rövanş" almıştı!
Bu haberin Bursa'daki anlamı çok farklıydı. 17 yıl önce ezan sevgisi sebebiyle cezalandırılan Bursalılar, yine Ulucami'de toplanmıştı. Müezzin Bayram Sarıcan, şahit olduğu muhteşem manzarayı; "İkindi vaktiydi. Ulucami'nin iki minaresinde, güzel sesli iki müezzin öyle bir ezan okudu ki, o hali anlatmak mümkün değildir, ancak yaşayanlar bilir" şeklinde tarif ediyordu.
Merhum Bayram hocanın şu tespiti ise 30 yıllık CHP zulmünü ve sonrasında ihsan edilen nimeti çok güzel özetliyordu: "Sanki İslamiyet eskiden varmış, bir ara yok olmuş, şimdi yeniden doğuyormuş gibiydi..."
Ezana tekrar kavuşanların hali, "müezzinlerin pîri" Bilâl-i Habeşi'nin, Peygamber Efendimizin vefatı üzerine terk ettiği Medine'ye, yıllar sonra döndüğünde okuduğu ezan sonrasında yaşananları hatırlatmıştı Ulucami müezzinine...[5]
Bütün Türkiye böyleydi. "Ezan" okunan camilerin etrafına toplananlar "şükür secdesi" için yere kapanıyordu! Yurdun her yerinde adaklar kesiliyor, Başbakan Menderes'e teşekkür telgrafları yağıyordu.
EZANIN HESABI AĞIR OLDU
Ezan yasağını kaldırması, Menderes'in "son icraatı" olmamıştı ama "sonunun başlangıcı" olmuştu! Zira ezan düşmanları, "16 Haziran"ın hesabını on yıl sonra sormuştu. Mesele "darbe"den ibaret de değildi! Yassıada'daki insanlık dışı muamelenin altında, "intikam" duygusu vardı.
66 yıl önce yapılan darbenin asıl sebebi de budur.
Adnan Menderes'in avukatı Burhan Apaydın da, "Açıklanmayan 'gerekçeli karar', Türkçe ezan mecburiyetinin kaldırılmasıdır" demişti.
İşin özü budur; iddianameler, mahkemeler bahanedir.
Darbede yer almış bir cuntacı general, 60 yıl sonraki bir sohbetinde, "Menderes'in hiç bir yanlışı olmasaydı bile ezanı yeniden Arapça okutması, idamı için yeterliydi" demiştir.[6]
Önce cinayeti işleyip sonra gerekçe uydurmak CHP'ye İttihatçı mirasıdır. 80 münevver şahsiyeti de "şapka" için asmışlardı ama kayıtlara göre hiç biri şapka için asılmamıştı!
"Şapka küfür alametidir" diyen İskilipli Atıf Hoca'yı, "toplumu isyana sevk etmekten" asanlar, ezan yasağını kaldıran Menderes'i de "milleti birbirine düşürmek"ten astılar.
MÜFTÜYE "TÜRKÇE EZAN" EMRİ VERDİ
Diyarbakır'da kolordu komutanı olan ve 1960 darbesinden sonra 12 Ağustos 1960'ta Bursa'ya "vali" atanan Daniyel Yurdatapan, makamına oturur oturmaz müftüyü çağırmış ve "Sana emir veriyorum, ezanı Türkçe okutacaksın" demiştir.
Yassıada'da, duruşmaları kontrol etmek için yargılamalar boyunca salonun ortasında oturan "Allahsız Gardiyan" lakaplı Ada Komutanı Albay Tarık Güryay'ın arkasındaki iki nöbetçiden biri, Menderes'e tokat atan Üsteğmen Teoman Koman idi. Onu bu kadar küstahlaştıran öfkenin sebebi, tam 36 yıl sonra ortaya çıkacaktı.
28 Şubat'ın Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman'ın yayınladığı 15 Şubat 1996 tarihli genelgede, "Mescitlere rütbeli personel ile sivil memur ve işçiler girmeyecek, mescitlerde ve camilerde ezan okunmayacak. Duvarlardaki eski Türkçe yazılar kaldırılacak" diyordu.[7]
Bu talimatların, 1950'de bittiğini zannettiğimiz CHP diktatörlüğünden ne farkı var? Bu zihniyet yine başa geçerse memleketin hali ne olur?
EZAN'A, İSLÂM'IN SEMBOLÜ OLDUĞU İÇİN DÜŞMANLAR...
28 Şubat sürecinde Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüten İsmail Hakkı Karadayı'nın, o darbe MGK'sında kullandığı, "Laiklik ilkesinin bozulması ezanın Türkçe okunmasından vazgeçilmesiyle başladı" ifadesi, bu kafaların, İslamiyet'in alamet-i farikası olan "ezan düşmanlığı"nın açık ifadesidir.
Aynı Karadayı, Meclis'teki Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'na 26 Haziran 2012 tarihinde verdiği ifadede, "Türkçe ezan okununca anlıyordum, şimdi anlamıyoruz. Menderes'in bunu değiştirmesi en önemli hatası oldu" demiştir.
SANKİ ANLAYINCA CAMİYE KOŞTULAR!
Ezanın tekrar "Türkçe okunması" tartışmalarının asıl maksadını anlamak için, 70 yıldır; "Türkçe okunsun, anlayalım" sakızını çiğneyenlerin, ezanla-namazla ne kadar ilgisi olduğuna bakmak yeterlidir. Gerek bu zulmü bu millete reva görenlerin ve gerekse onların yolunda gidenlerin; camiyle cemaatle hiçbir ilgisi yoktur. Bu samimiyetsizlerin, "Ezanı; Kur'an'ı anlama" sevdası çirkin bir tezgâhtır.
Yani, ezanla-namazla ilgisi olmayanların ezan savaşı, "vekaleten" yürütülen "Haçlı Siyonist Saldırı"dan başka bir şey değildir. Çünkü, ezan, kamet, hutbe ibadetin parçasıdır, din nasıl emretmişse öyle uygulanır. O bakımdan "Türkçe ezan, Türkçe kamet, Türkçe hutbe, Türkçe namaz" demek İslamiyet'i tahrif etmektir. Çoktan taktik değiştirmiş olan Haçlı-Siyonist saldırılar, artık çayın taşı ile çayın kuşunu vurmakta; oturduğu yerden savaş kazanmaktadır.
EZAN YASAĞI BİTTİ AMA DÜŞMANLIĞI HİÇ BİTMEDİ
Ezan ve Kur'an düşmanlığı sadece, "CHP'nin tek parti diktatörlüğü dönemi"nde kalsaydı; sonra gelenler her fırsatta tekrarlamasaydı biz de konuyu kapatırdık.
Oysa asla ölmeyen bu virüs, her daim pusuda yatmakta, en küçük fırsatta derhal saldırıya geçmektedir. Son yıllarda bu virüsün ortalıkta fazla görülmemesi, "bünye"nin güçlü olmasındandır.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz'ın, "Ezan, Kur'an Türkçe okusun; ben anlayayım" ifşaatları sonrasında ihraç edilmesi, sadece siperden erken fırladığı içindir.[8]
"Ezik muhalefet" durumuna düştükleri 1950'de, ezan yasağını savunamayınca "Kaldırılmasına karşı değiliz" dedikleri gibi, şimdi de sadece "iktidarsız" oldukları için böyle davranıyorlar.
SONUÇ:
CHP yönetimine, birbirini "düşman" gören farklı isimler gelebilir ama "İslâm düşmanlığı" ifadesiyle özetleyebileceğimiz "CHP zihniyeti" asla değişmez!
[1] TBMM Zabıtları, 2. Dönem, 2. Yasama Yılı, 2. Birleşim, 3 Mart 1924, Cilt 7, s. 62.
[2] Cumhuriyet, 7 Şubat 1933.
[3] TBMM Zabıtları, 6. Dönem, 3. Yasama Yılı, 55. Birleşim, 23 Mayıs 1941, Cilt 18, s. 144.
[4] TBMM Zabıtları, 23 Mayıs 1941, s. 142-145.
[5] Bayram Sarıcan, Bursa'da Dinî Hayat, Düşünce Kitabevi, Bursa 2003, s. 113.
[6] Selahaddin Çakırgil, Siyaseti İslâmî manasıyla da hakim kılmak zorundayız, Star, 25 Mayıs 2026.
[7] 28 Şubat 1997 MGK'sı Tutanakları.
[8] Türkiye'nin Nabzı, Haber Türk, 6 Kasım 2018.
Biz, “Özgür Özel”ci miyiz; yoksa “Kemal”ci mi?
2 Haziran 2026 Salı
Sürekli CHP'yi konuşuyoruz. Ama iktidarı köşeye sıkıştıran projelerini değil; koltuk kavgalarını, yolsuzluklarını hatta ahlaksızlıklarını...
Çünkü CHP, "enfeksiyon" üzerinde yükselmiş bir "fitne" ocağıdır.
Halk Fırkası (CHP), İngiltere Şark Konseyi'nin 23 Aralık 1918 tarihli toplantısında dizayn ettiği ve Lord Curzon'un Lozan'da İsmet Paşa'ya ilettiği "Yeni Türkiye"yi inşa etmek için kurulmuştur. İsmet Paşa, "Lozan Antlaşması"ndan hemen sonraki bu adımı, "Batı'nın istekleri ancak 'iyi kurulmuş' bir partiye dayanarak yapılabilirdi" şeklinde izah etmişti![1]
Gerçekten "Curzon talimatları", sadece CHP'den ibaret "tek parti Meclis"inde, "milletin kararı" aldatmacası ve "Batılılaşma" ambalajıyla hayata geçirilmişti.
İLK ÇATIŞMA, İKİ "KURUCU" ARASINDA YAŞANDI!
CHP'de "liderlik" kavgası "genetik"tir; asla bitmeyecektir!
Nitekim hiçbir genel başkan değişimi, "meşru" delege iradesiyle olmamıştır.
Bugün paylaşılamayan "CHP koltuğu"nda en uzun süre (33,5 yıl) oturan İsmet İnönü, aslında Mustafa Kemal'in "halef listesi"nin son maddesinde bile yer almıyordu!
Çünkü bu ikili hiç anlaşamıyordu. Son olay ise ipleri tamamen koparmıştı.
Başvekil İnönü, Reisicumhur Mustafa Kemal'in, zarar eden Atatürk Orman Çiftliği ve içindeki fabrikaları devlete satmak istediğini iddia ediyor ve karşı çıkıyordu.[2]
Bu yüzden Mustafa Kemal'in işleri doğrudan bakanlar üzerinden yürütmesi İnönü'yü daha da kızdırıyordu! 17 Eylül 1937 akşamı Çankaya sofrasında aynı konunun gündeme gelmesiyle başlayan tartışma çok hararetlenmişti. Freni boşalan İnönü, "Devlet işlerine ait bütün kararlar içki sofrasında alınıyor" bile demişti![3]
Mustafa Kemal çok sinirlenmişti. "Yaa... Devlet işlerine sarhoşlukla karar veriliyor öyle mi? Bu ne cüret? Seni o makamlara getirenin de bir sarhoş olduğunu unutma" cevabı vermiş ve "Bu durumda devam edemeyiz" diyerek salonu terk etmişti![4]
Ertesi günkü Tarih ve Dil Kurultayı için İstanbul'a birlikte gitmeyi önceden plânlamışlardı. Mustafa Kemal, bu zoraki tren yolculuğunda Başvekil İnönü'ye "Şimdiye kadar bin defa kavga ettik fakat akşamki pek aleni oldu. Görüyorum ki çok yorgun hatta hastasın, uzun istirahate ihtiyacın var. Biraz ara verelim" demişti![5]
Ancak bu "ara" hiç bitmemişti!
İnönü'nün 1,5 aylık zorunlu izni üzerine Celal Bayar 20 Eylül'de "Vekâleten Başbakan" tayin edilmişse de, İnönü 25 Ekim 1937'de istifa etmiş ve Celal Bayar aynı gün 9. TC Hükümeti'ni kurmuştu.
Tamamen dışlanan İnönü, evden çıkamaz hale gelmişti! Can sıkıntısından İngilizce öğrenmeyi bile denemişti!
Aylar sonra 5 Mayıs 1938 günü, Anadolu Kulübü önünde karşılaşmışlardı. Reisicumhur, "Kulübe çıkalım, briç partisi yaparız" demişti. Asansör iki kişilik olduğundan Kılıç Ali, merdivenlerden çıkmıştı.
Bir dakikalık asansör yolculuğunda ne olmuşsa, İnönü kireç gibi bir yüzle; Mustafa Kemal ise çatık kaşla çıkmıştı. Ayrıca Gazi, aşağıda söylediğinin aksine; oyun salonuna değil yemek salonuna yönelmişti! Garsonun, İsmet Paşa'ya da rakı (sağlığa zararlıdır) servisi yaptığını görünce "O içmeyecek" diyerek durdurmuştu![6]
Bu yeni kriz, iki CHP kurucusunun son görüşmesiydi!
Fevzi Çakmak, son günleri şöyle anlatmıştı:
"Genelkurmay Başkanı olduğum için her gün rapor geliyordu. Durumu ümitsizdi. Bir türlü bırakmadığı içki, bünyesini ve karaciğerini tahrip etmişti. Artık saatleri bile sayılı hale gelince bir veda ziyareti yaptım. Etrafındakileri bile güçlükle tanıyordu. Ankara'ya dönüşte İsmet Paşa'ya da haber verdim. Son defa ziyaret etmesini öğütledim ama bunu yapmadı!"[7]
HER ŞEYİNİ CHP'YE BIRAKMAK İSTEMİŞTİ
Mustafa Kemal'in rahatsızlığı her gün ilerliyordu. Fransa'dan üçüncü defa getirtilen Dr. Fisher, "Karnını delerek suyu boşaltmamız gerekiyor" deyince Mustafa Kemal, vasiyetini hazırlamaya karar vermişti.
5 Eylül 1938 günü mutemedi ve Çankaya Köşkü Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'a, "Mal varlığımı say" talimatı vermişti. Soyak, uzun listeyi Mustafa Kemal'e okumuştu. CHP'li İsmail Cem'in aktardığı 50 maddelik listenin her maddesinde onlarca/yüzlerce mal zikrediliyordu. Farklı illerde köşkler; on binlerce dönüm arazi, yaylalar, meyve bahçeleri; traktör ve tarım aletleri; deniz motoru, kamyon, kamyonet ve otomobiller; onlarca çiftlikte binlerce hayvan; bira, şarap, malt, süt, soda, buz ve deri fabrikaları; limanlar ve mağazalar vardı.[8]
Mustafa Kemal, bütün varlığını CHP'ye bırakmak üzere bir vasiyet hazırlamak istemiş ancak bunun hukuken imkânsız olduğu hatırlatılınca, kendi el yazısıyla hazırladığı vasiyetle bütün nakitlerini, hisse senetlerini ve Çankaya'daki menkul/gayrimenkul varlıklarını CHP'ye bırakmıştı.[9]
İLK "KOLTUK DARBESİ" İSMET İNÖNÜ'DEN GELDİ!
Fevzi Çakmak'ın "Yerine geçmek isteyenler arasında gizli bir mücadele vardı" şeklinde tanımladığı "koltuk savaşı", 10 Kasım günü tamamen açığa çıkmıştı!
Mustafa Kemal Dolmabahçe'de "kaldırılmayı" beklerken Ankara'da "Reisicumhur" seçme telaşı yaşanıyordu!
Elbette bu aynı zamanda, "CHP Genel Başkanlığı" kavgasıydı!
Bazı mebuslar; CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya'yı, sermaye çevreleri Başvekil Celal Bayar'ı destekliyordu. Fevzi Çakmak ise İsmet Paşa'yı istiyordu ama bunun kolay olmadığını, "Mebusların çoğu 'Atatürk, Başbakanlıktan uzaklaştırdığı İnönü'ye güvenmiyor ve istemiyor' gözüyle bakıyordu. İnönü'nün getirilmesi, Atatürk'e saygısızlık sayılıyordu!" sözleriyle dile getirmişti.
Kriz ciddiydi! Bakanlar Kurulu, karar veremeden dağılmıştı.
Başvekil Celal Bayar, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın evine giderek kimi uygun gördüğünü sormuş; Çakmak da, "istenmeyen" İsmet Paşa'nın adını vermişti.[10]
Fevzi Çakmak gerisini de getirmiş ve 11 Kasım'daki Cumhurbaşkanı seçimi esnasında TBMM'yi kuşatmıştı! Bu yöntem etkili olmuş ve hiç şans verilmeyen İsmet İnönü, oy birliğiyle "2. Şef" seçilmişti.
Aynı gün CHP Genel Başkanı da olan İnönü, 26 Aralık'ta toplanan 1. Olağanüstü Kurultay'daki "tüzük değişikliği" ile "CHP'nin değişmez genel başkanı" olmuştu.
İnönü'nün intikamı "derin" olmuştu! 1925 yılında Mustafa Kemal için çıkarılan 701 sayılı kanunu kendisi için kullanarak "para"daki fotoğraflarını bile kaldırmıştı.
Ama Mustafa Kemal'in imdadına, "muhafazakâr" iktidarın "mason" cumhurbaşkanı Celal Bayar yetişmiş; CHP'nin "sildiği" Mustafa Kemal'i, CHP'yi deviren Demokrat Parti'ye geri getirtmişti! Hatta sonraki yıllarda gelecek "CHP'li yeni diktatörler" ihtimaline karşılık bir de "koruma kanunu" çıkartmıştı!
"YENİLGİ" YAŞAMAMAK İÇİN İSTİFA ETTİ!
12 Mart Muhtırası'nda "cunta hükümeti"ne 3 bakan veren İnönü, kendisine muhalefet eden genel sekreter Bülent Ecevit'ten kurtulmak için 6-7 Mayıs 1972'de yine (5.) olağanüstü kurultaya gitmişti ama manzarayı görünce, "dünkü çocuk" Ecevit karşısında yenilgi yaşamamak için 8 Mayıs'ta istifa etmişti! Bir hafta sonra yine bir olağanüstü kurultay yapılmış ve Bülent Ecevit, CHP koltuğunu almıştı.
12 Eylül 1980 darbesi de CHP'ye olağan dışı genel başkan değişikliği getirmiş; Ecevit sadece CHP koltuğunu değil, üyeliği de terk etmişti.
Yıllarca farklı isimlerle hayat süren parti, 9 Eylül 1992'deki kurultayda 11 yıl sonra orijinal ismine kavuşmuş ve genel başkan koltuğuna da Deniz Baykal oturmuştu.
Bu nasıl bir parti ki, 33 yıl genel başkanlık yapan "Millî Şef" de, CHP'yi defalarca iktidara taşıyan "Karaoğlan" da öldüklerinde CHP üyesi değildi!
DARBEYE DESTEK VERDİ AMA ABD'Yİ MEMNUN EDEMEDİ
"Devletçi" bir çizgi izlediği için 27 Nisan 2007'deki "darbe" desteğine rağmen, ABD'nin "defedilmelidir" dediği Baykal, "Silk Road Enstitüsü Raporu"ndaki, "Baykal istifaya mecbur edilir, Kılıçdaroğlu gelir ve parti politikasını değiştirir" senaryosunun FETÖ taşeronuyla uygulanması sonucu Kemal Kılıçdaroğlu, 22 Mayıs 2010'daki kurultayda "vinçle iner gibi" genel başkan koltuğuna oturmuştu!
Tabii ki karşılığını ödemişti!
Kendisine deklere edilen yeni politika, "Erdoğan karşıtı cephe" ambalajlı operasyon idi. FETÖ'den HDP'ye kadar her türlü enfeksiyona açık bir "cephe" kuracaktı. Çimentosu ise FETÖ olacaktı.
ABD EMRETTİ; CHP, 17/25'E DESTEK VERDİ!
CHP grup salonundaki dev ekranlardan dolaşıma sokulan bütün provokasyonlar, FETÖ kumpaslarından oluşuyordu.
Hatta devlet kuran(!) CHP, "17/25 FETÖ Darbesi"nde bile rol üstlenmişti.
Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP heyeti 2 Aralık 2013'te Amerika'ya gitmiş ve 4 gün boyunca "kritik" temaslarda bulunmuştu! Dönüşte, heyet üyelerinin ağzından kaçırdığı "Çok güzel şeyler olacak, Erdoğan yurtdışına kaçacak" kehanetine kimse anlam verememişti!
10 gün sonra 17 Aralık 2013 tarihinde FETÖ Savcısı Celal Kara'nın talimatıyla, "Yargı üzerinden darbe"nin ilk ayağı gerçekleşmişti. 4 bakan ile 3 bakanın 3 oğlu hakkında gözaltı kararı çıkarılmış; ev ve işyerlerinde arama yapılmıştı.
Bu operasyonu, FETÖ medyası dışında sadece "3 bakan oğlu, 3 rüşvet bombası" başlığı atan Hürriyet, "Tayyip bu pisliği temizle; ya da istifa et, git" diyen "FETÖ SÖZCÜ'sü" dışında sadece CHP, "yolsuzluk operasyonu" olarak değerlendirmişti. Cumhuriyet bile "Cemaat 'şah' dedi" manşetiyle vermişti![11]
"Yolsuzluk operasyonu"nu izlemek için "özel masa" kuran CHP'nin sözcüsü, Başbakan Erdoğan'ı; Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin de bakanları istifaya çağırmıştı! Genel Başkan Kılıçdaroğlu ise, "İnşallah savcıların başına bir iş gelmez" diyerek Fetullah mankurtlarına "kalkan" olmuştu.[12]
FETÖ-CHP EL ELE, "ERDOĞAN'SIZ TÜRKİYE"YE!
Operasyon "seçim" ayarlıydı! FETÖ kumpaslarıyla hırpalanan AK Parti, 30 Mart 2014 seçimlerinde fiyasko yaşayacak; Erdoğan ise 4 ay sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminde (belki de cezaevinde olacağından) aday olamayacaktı. Aksi taktirde halk mutlaka Erdoğan'ı seçerdi!
"Erdoğan düşmanları"nın kirli işbirliği sınır tanımıyordu. "Başörtülü FETÖ ablaları", hatırlarından çıkamayacak "dindar" komşuları kapı kapı dolaşarak CHP'ye oy vermeyen ahirette vebal altında olacağını söylemişti!
CHP'nin olmadığı doğu ve güneydoğu illerinde ise BDP'yi desteklediklerini, Ekrem Dumanlı 12 Kasım 2014'te Hürriyet gazetesine verdiği röportajda teyit etmişti.
Fetullah Gülen'in "AK Parti oyları yüzde 25'in altına düştü. Erdoğan, kaçacağı uçağı bile hazırladı" yalanına, FETÖ mankurtları gibi Kılıçdaroğlu da inanmıştı!
19 Mart 2014 tarihinde Samanyolu TV'ye çıkan Kılıçdaroğlu (kendisine sufle verildiğini açık eden bir acemilikle), "Emin olun yurtdışına kaçmaktan başka çaresi yok. Kaçsa da geri getireceğiz" demişti!
Ancak FETÖ de Kılıçdaroğlu da çuvallamıştı! Erdoğan'a hiçbir şey olmamıştı.
Bu durumda, kendilerinden çok şey bekleyen "patron" ABD karşısındaki mahcubiyetten kurtulmak için son çare(!) kalmıştı!
Eyvah ki, "en garantili" dedikleri 15 Temmuz da hep birlikte hayal kırıklığı yaşamışlardı!
KILIÇDAROĞLU ÖYLE BİR "ADAY" KEŞFETMİŞTİ Kİ...
Sonrasında 6'lı hatta 6 artılı masalara varıncaya kadar her yolu deneyen Kılıçdaroğlu, maalesef ABD'nin beklediğini verememişti ama kendisinden çok daha becerikli, "360 derece"nin bile ifade edemeyeceği kadar "fırıldak" bir "halef" keşfetmişti!
2019 seçimleri öncesinde evine kadar gidip bizzat ikna ettiği Ekrem İmamoğlu'nun "İstanbul"da yaptıkları, "ulusal"da hatta "internasyonal"da yapabileceklerinin teminatı idi!
Nitekim ABD ve İngiliz büyükelçileri "ibre"nin İmamoğlu'na döndüğünü çoktan haber vermişti!
Gerisi, CIA-FETÖ hafızasıyla, İBB kasasıyla çalışan ekip için çocuk oyuncağıydı!
Nitekim 4-5 Kasım 2023'deki 38. Kurultay'da, Kılıçdaroğlu- Özel (İmamoğlu) arasındaki fark birkaç saatte 18'den tam 276'ya çıkmıştı!
Osman Bölükbaşı misali Kılıçdaroğlu'na imza verenlerin bile Özel'e oy verdiği bu kurultay, "Yeni Oyun"un ilk sahnesiydi.
"İstanbul ve CHP tamam! Sıra Türkiye'de" idi!
İMAMOĞLU, HADDİ ÖYLE AŞTI Kİ; CHP'NİN BİLE SABRI TAŞTI!
Aslında epeyce de mesafe almışlardı! Ama kontrolsüz güç ve hırsın kör ettiği muhterislerin şeytanî hızı, CHP'lilerin bile başını döndürmüştü! Şer cephesinin cüretkârlığı, "Erdoğan düşmanlığı" ortaklığını bile tarumar etmiş ve birçok CHP'li "Bu kadar da olmaz" demişti!
Sonunda CHP'liler, CHP yönetimini işgal edenleri şikâyet etmişti!
Birkaç yoldan yürüyen bu sürecin sonunda, 21 Mayıs 2026 günü gerçekleşen son "genel başkan değişikliği"yle, CHP'de tam bir "mutlak buhran" yaşanmış; 2,5 yıldır devam eden "iç savaş" ortalığa saçılmıştı.
Muhalefette iken bile milleti bu kadar meşgul hatta mağdur eden başka bir parti var mı bilmiyorum?
CHP'NİN "İKİ UCU" DA KİRLİDİR, ELİNİZİ KİRLETİR!
Bütün bu rezaletlere rağmen Özgür Özel, "İktidar, sandıkta yenemediği CHP'yi böyle engelliyor" diyebiliyor!
Bu nasıl bir kafa yapısı?
İktidar, her gün biraz daha pisliğe gömülen rakibini neden "arındırmaya" çalışsın ki?
Hatta "Özelgiller"e göre, biz "yandaş" taifesi, Kılıçdaroğlu'nu destekliyormuşuz?
Ya gidin işinize...
Bugünkü "iki başlı" CHP'niz, iki ucu da birbirinden kirli olan bir sopadır! Hangi ucunu tutsan eline bulaşır!
ABD'nin FETÖ eliyle getirdiği, başörtüsüne "1 metrelik bez parçası" diyen Kılıçdaroğlu mu?
"Çocuklara Kur'an öğretmek Orta Çağ zihniyetidir" diyecek kadar bizden uzak olan FETÖ'nün yeni sürümüne ipotekli Özgür Özel mi?
Unutmayın CHP'liler "düşman" bile olsa, "İslâm düşmanlığı"nda birleşirler!
BİZ, "PARALEL CHP" İLE NEDEN UĞRAŞIYORUZ?
Peki Ekrem'cilerin, "Kılıçdaroğlu'nu savunuyorlar" yaygarasının sebebi ne?
Mesele Kılıçdaroğlu falan değil! Dudak uçuklatan bir operasyon var.
CHP'yi, FETÖ'nün cüretkâr yöntemleriyle tamamen ele geçirmişler.
(İnanın bu satırlar Kılıçdaroğlu'nun, "Benim hiçbir dış güçle ve FETÖ ile ilgim yok ama bunlar FETÖ'cü" şeklindeki "fecaat" konuşmasından günler önce yazıldı.)
Aslında CHP'nin ele geçirilmesi de şahsen umurumda değil! CHP zaten "doğuştan" ele geçirilmiş bir partidir. CHP'yi ele geçiren "el"in değişmesi bizim için neyi değiştirir ki?
Ama mesele CHP değil dostlar, neredeyse Türkiye'yi de ele geçiriyorlardı!
Yani biz "15 Temmuz Zaferi"ni her yıl daha görkemli kutlarken, adamlar İngiliz sinsiliğini ve Rothschild kirliliğini kullanarak hiç yaşamadığımız bir "darbe"nin ilk adımını tamamlamış; "Türkiye" finali için "gün" saymaya başlamış!
Boşuna gece gündüz "içten dıştan entrikalar"ı anlatmak için feryat etmiyoruz!
Boşuna "Haçlı Siyonist saldırılar bitmedi; şekli değişti" diye çırpınmıyoruz!
Boşuna "Asıl beka meselemiz, iç cephenin çürük halkası CHP'dir" demiyoruz!
İllâ "bir musibet..." mi bekliyoruz?
[1] İsmet İnönü, Cumhuriyet'in İlk Yılları, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1998, s. 58.
[2] İsmet İnönü, Hatıralar, Hazırlayan Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara 2006, s.544-545.
[3] Nazmi Kal, Atatürk-İnönü İlişkileri, Ankara 2020, s. 196.
[4] Kazım Özalp, Teoman Özalp, Atatürk'ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Künyesiz 1998, s. 60.
[5] Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul 2006, s. 672.
[6] Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, Atatürk Kütüphanesi C: 5, Sel Yayınları, Ankara 1955, s. 131, 132.
[7] Murat Sertoğlu, Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor, Derin Tarih Kültür Yayınları, İstanbul 2016, s. 84-86.
[8] İsmail Cem, Türkiye'nin Geri Kalmışlığının Tarihi, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2008. 235-239.
[9] Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, Yapı ve Kredi Yayınları, İstanbul 2006, s. 712-713.
[10] Murat Sertoğlu, Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor, Derin Tarih Kültür Yayınları, İstanbul 2016, s. 84-89.
[11] Cumhuriyet, Hürriyet, Sözcü, 18 Aralık 2013.
[12] Cumhuriyet, Hürriyet, Zaman, 18 Aralık 2013.
Dikkat… İsrail, yine “Gezi” peşinde!
9 Haziran 2026 Salı
Emperyalistlerin ve işgalci İsrail'in yeni "savaş" yöntemi, önce iç cepheyi dağıtmaktır.
Osmanlı devletini de, İttihatçılarla içeriden çürütmüş sonra kolayca yok etmişlerdi. Yani Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'na girmeden önce zaten bitmişti!
Bu "savaş"ta, "içeridekiler" kullanıldığından işgali "bedavaya" getiriyorlar. Yani "çayın kuşu"nu, "çayın taşı"yla avlıyorlar!
Farklı kesimleri kullanıyorlar. Bazen çok "masum" gerekçelerle; hatta "adalet" ve "vicdan" gibi insanî reflekslerle sokağa döktükleri kitleleri, kirli amaçlarına alet ediyorlar. Zamanın ruhuna göre "Atatürkçüler"den "cemaatçiler"e, "çevreciler"den "siyasetçiler"e kadar herkesi kullanıyorlar.
Mesela etkisi hâlâ devam eden "Gezi Kalkışması" 13 yıl önce bu günlerde, "Ağaç katliamı" yaygarasıyla başlatılmış; sonrasındaki bilinçli tahriklerle bütün Türkiye'ye yayılmıştı.
Yani mesele, asla "çevre hassasiyeti" değildi.
Maksadımız sene-i devriye muhabbeti değildir; pusudaki benzer tehlikeye dikkat çekmektir.
YİNE "GEZİ"YE ÇIKARACAK KALABALIKLAR ARIYORLAR!
Siyonizm'in Evanjelist tetikçisi ABD'nin 2001'de başlattığı "Haçlı Saldırılar" aslında bölgeyi "Büyük İsrail"e hazırlama operasyonu idi. "Son adım" ise, 7 Ekim 2023'te başlatıldı. Nitekim İsrail, Gazze dışında 6 ülkeye saldırdı.
Artık tek "engel" Türkiye'dir. Ve Türk milletinin asıl gücü, birlik ve beraberliktir.
Ayrıca FETÖ üzerinden gerçekleştirilen Rus uçağı düşürme provokasyonu ve İran merkezli "sahte bayrak operasyonu" gibi oyunlar, Türkiye'yi bataklığa çekmeye yetmedi!
O halde, Türkiye ancak "içeriden" vurulabilir!
Peki bu operasyonda kim kullanılabilir?
Çok gariptir, "öfkeli"lerin çok "kullanışlı" olduğunu iyi bilen Haçlı Siyonist ittifak, Osmanlı'yı yıkmakta kullandıkları "Jön Türkler"in devamı olan CHP'ye göz kırpmaktadır! Her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı, CHP'ye şikâyet etmelerinin sebebi budur!
"Gezi Kalkışması"nı tekrar değerlendirmek, aynı gedikten yine gol yememek için çok önemlidir.
YENİ HAÇLI SEFERİNİN ADI "ARAP BAHARI"
Bölgeyi "Büyük İsrail"e hazırlama süreci, 1991'de Irak'ı PKK'ya hazırlama harekâtıyla başlamış, 2001'den itibaren Afganistan ve yine Irak işgalleriyle devam etmişti.
2010'da başlatılan "Arap Baharı Operasyonu" ise süreci hızlandırmıştı!
Haçlı Siyonist ittifakın hedefleri doğrultusunda "kadife darbeler" yapan George Soros yönetimindeki Açık Toplum Enstitüsü'nün parası ve Gene Sharp'ın Albert Einstein Enstitüsü'nün "sinsi" tarzı kullanılacaktı!
Gene Sharp, "silahsız darbe"nin kitabını yazmış bir "fitneci"dir. "Sivil İtaatsizlik" şeklinde başlayan kalkışmaların tamamı "darbe"yle sonuçlanmıştır.[1]
Baskı altındaki Araplara da "bahar" vaat etmişlerdi. Herkes, "İslâm dünyası, diktatörlerden kurtulacak" diye seviniyordu ama kimse "Batı, kendi vesayetçilerini kendi eliyle niye devirsin" diye düşünmüyordu!
Tunus'ta M. Buazizi isimli seyyar satıcının 17 Aralık 2010 tarihinde kendini yakmasıyla başlayan gösteriler hızla büyümüş ve 24 yıldır ülkeyi yönetmekte olan Zeynel Abidin bin Ali, 14 Ocak 2011 günü kaçmak zorunda kalmıştı!
"Arap Sonbaharı" adeta "seri üretim"e geçmişti. Tunus'taki coşku Mısır'a taşınmış ve 30 yıllık "Mübarek Diktatörlüğü", 25 Ocak'ta başlayan gösterilere ancak 15 gün dayanabilmişti!
Yemen'e sıçrayan gösteriler, 33 yıllık Ali Abdullah Salih'in sonunu hazırlamıştı. Yemen, vekâlet savaşının arenası olmuş, çocuklar açlıktan ölmüştü ama olsun; "bahar" gelmişti!
14 Şubat'ta Bahreyn'de başlayan gösteriler, 17 Şubat'ta da Libya'ya uzanmıştı. Kaddafi'nin sert karşılık vermesi üzerine "B Plânı" uygulanmış; 19 Mart günü, "uluslararası müdahale" adı altında "işgal" kararı alınmıştı. Nihayet Kaddafi 20 Ekim'de aşağılanarak öldürülmüş; yalvaran görüntüleri, "ders" için servis edilmişti.
Bu ülkelere "özgürlük" gelmişti(!) ama halk, diktatörleri mumla aramıştı!
Mısır'da ise "bahar" ciddiye alınmış; 17 Haziran 2012 seçiminde Muhammed Mursi yüzde 52 oyla başkan seçilmişti. Ancak Mursî, "bahar"cıların istediği yönde gitmiyordu! Mesela yıllardır kapalı olan Gazze tünellerini açmıştı. Duruma derhal el koyan ABD, Mursi'nin çok güvendiği "Savunma Bakanı" Abdülfettah es-Sisi'ye darbe yaptırmıştı!
"BAHAR" SURİYE'YE GELDİ; SAVAŞ SINIRIMIZA DAYANDI!
Yalancı bahar, komşumuz Suriye'de de esmeye başlamıştı. "Dışarıdan" gönderilen binlerce SMS ile sokaklara dökülen Suriyelilere yaylım ateşi açılmıştı (15 Mart 2011, Dera). Nusayrî diktatörlüğü, kendi halkını öldürme konusunda çok tecrübeliydi![2]
Suriye'yi, asırlardır birikmiş Sünnî öfkesini kusmak için fırsat kollayan İran'a; "sıcak deniz" hayali kuran Rusya'ya ve İsrail'e peşkeş çeken Esad; Türkiye sınırını da PKK'ya teslim etmişti.[3]
Her şey onların istediği gibi ilerliyordu. "Büyük İsrail" sahası, hallaç pamuğu gibi atılmış; "tek engel" Türkiye ise, PKK/YPG ve FETÖ vasıtasıyla bloke edilmişti.
Batı'nın da "birikmiş" hesabı vardı. Sulayarak; budayarak kontrol ettikleri Türkiye, son yıllarda aykırı gitmeye başlamıştı. Mesela 52 yıldır devam eden "IMF mahkûmiyeti"miz, 14 Mayıs 2013'te sona ermişti. Bu, olacak şey değildi![4]
Yine, vesayet zincirinin en güçlü halkası olan savunma sanayiinde de, yerli üretim oranı yüzde 20'den yüzde 80'lere tırmanmıştı! Bunlar, 80 yıldır "bende"si olduğumuz Batı'ya meydan okumak anlamına geliyordu!
"GEZİ", DIŞARIDAN YÖNETİLEN BİR "HAÇLI SALDIRISI" İDİ!
Türkiye'nin başı belaya sokulmalıydı. Bu da ancak; Türkiye'yi vesayet zincirlerinden kurtaran Erdoğan'ın alaşağı edilmesiyle mümkündü! Zaten memnuniyetsizler artmış; tahrik ortamı oluşmuştu!
Aranan fırsat, Taksim'de ortaya çıkmıştı. Trafiği yeraltına indirme çalışmaları sırasında Gezi Parkı'ndaki birkaç ağacın yeri değiştiriliyordu. Sosyal medya marifetiyle yayılan, "Taksim'de ağaç katliamı yapılıyor" yaygarası sonuç vermiş; 27 Mayıs 2013 tarihinde başlatılan "ağaç katliamı protestosu", bütün muhaliflerin desteklediği bir "Türk Baharı"na dönmüştü. "Zulüm 1453'te başladı" afişleri, kalkışmayı hangi "çevre"nin yönettiğini haber veriyordu!
FETULLAHÇILAR GEZİ ATEŞİNE BENZİN DÖKTÜ!
Gene Sharp taktikleriyle organize edilen Gezi Kalkışmasına CHP; HDP ve PKK doğrudan katılmış, FETÖ ise; 28 Şubat'ta olduğu gibi sinsice destek vermişti! Bu sayede "çevre protestosu", Fetullahçı polisler sayesinde Türkiye'yi kaplayan "vahşi kalkışma"ya dönüşmüştü![5]
Zira Gezi Parkı'ndaki eylemlerin sadece "oturma" şeklinde devam ettiği 30 Mayıs sabahı saat 05.00'te Taksim'e TOMA'larla dalan "emniyet timleri" adeta "Oturmayın; saldırın" demişti. Polis üniformalı Fetullahçılar, oturan gençlere yoğun biber gazı sıkarken, gaz maskeli ve sivil giyimli iki kişi de, içinde uyuyanların olduğu çadırları benzin dökerek yakmıştı.[6]
İzmir'de gazdan etkilenerek yere düşen göstericiler "çivili sopalar"la acımasızca dövülmüştü. Bu tahriklerle tırmanan olaylar 112 gün sürmüştü.[7]
18 Aralık 2014 tarihinde, İstanbul 51'inci Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen davada, Emniyet Müdür Yardımcısı Ramazan Emekli'nin, çadırları toplayan zabıta komiseri Mustafa Sarı'ya "Yakın gitsin" talimatı verdiği ortaya çıkmıştı.[8]
Diğer FETÖ Müdür Yardımcıları Mithat Aynacı ve Yunus Dolar ise, oturan göstericilere yakın mesafeden 150 bin biber gazı ve 300 ton su sıktırmıştı. Bu 3 Fetullahçı, 17 Ağustos 2016 tarihli KHK ile ihraç edilmiş; CHP lideri (şimdinin "etkin pişman"ı) Kılıçdaroğlu da "göreve iade" sözü vermişti!
Taksim'e kamp kuran Batı medyası da bu fitne ateşini bütün gücüyle destekliyor; vandallara müdahaleyi "zulüm" diye manşetliyordu![9]
3 Temmuz'da kanlı bir darbe ile yönetimi ele geçiren Sisi'nin, camiden çıkanları yaylım ateşine tuttuğu günlerde, İngiliz The Times gazetesinde yayınlanan tam sayfa ilânda bir lider, "Halkına yaptığı insanlık dışı muameleler" sebebiyle "diktatör" olarak suçlanıyordu.[10]
"Sisi" diye düşünmüşseniz yanıldınız. Avrupalı "aydın"ların kınadığı diktatör(!), huzuru sağlamak için yağmacılara "dur" diyen Erdoğan idi.
DEVLETİ YÖNETEN GÜL VE ARINÇ, KİMDEN MESAJ ALMIŞTI?
Başbakan Erdoğan'ın Afrika'da olmasından kaynaklanan irade zafiyeti sebebiyle "devlet" ciddi anlamda bocalamıştı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Vekili Bülent Arınç ile görüşen Geziciler, "Eylemleri engelleyen valileri görevden alın" gibi "üstten" taleplere ilaveten AKM denen "ucube"nin yıkılmaması, 3. Boğaz Köprüsü ve yeni havalimanının yapılmaması şeklinde Batı suflesi "şartlar" ileri sürmüştü.[11]
Başbakan Erdoğan, "Dış güçler darbe tezgâhlıyor" derken Cumhurbaşkanı Gül, "masum mesajlar"dan bahsediyordu! Çankaya'da düzenlediği basın toplantısında "Demokrasi sadece seçim demek değildir. İyi niyetli olarak verilen bütün mesajlar alınmıştır" demişti. Oysa Gezi'nin organizatörleri bile, "Mesele ağaç değil, hâlâ anlamadınız mı" diyordu.[12]
İlerleyen dönemde "kalkışma"nın kirli ayrıntıları ortaya çıkmıştı ama Gül hâlâ aynı yerdeydi! 18 Mart 2014 tarihli açıklamasında, "dış güçler" vurgusunu "komplo teorisi" olarak değerlendirmiş; "Siz yaranızı açık bırakırsanız elbette sinekler konar. Türkiye'yi yıkmak isteyen birileri varmış gibi komplo teorilerine inanmıyorum" demişti.[13]
Netice itibarıyla, çevre hassasiyetiyle başlasa da "nihaî hedef" çok farklıydı! İktidar yıpratılacak ve hemen peşinden gelen "17/25 Operasyonu" ile de Erdoğan "saf dışı" bırakılacaktı! Böylece, 10 Ağustos 2014'teki Cumhurbaşkanı seçimine katılamayacaktı. Yani "Gezi" tamamlanabilseydi; Erdoğan da, Mursi'nin akıbetine uğrayacak; 15 Temmuz darbesine gerek kalmayacaktı![14]
Bu kalkışmayı organize eden "dış güçler"in "kargaşa" ihtiyacı bugün kat kat artmış durumdadır! Ortak düşman Erdoğan'dır! "Biz Jön Türklerin devamıyız" diyenler aynı oyuna gelmemelidir.
[1] İşte Dünyayı Karıştıran Adam, Türkiye, 24 Şubat 2011.
[2] Gizli eller Suriye'yi de karıştırdı: Ateş Kapıda, Türkiye, 25 Mart 2011.
[3] Bin PKK'lı Suriye'de görevde, Türkiye, 14 Mayıs 2011.
[4] IMF Tuş Oldu, Hürriyet, 15 Mayıs 2013.
[5] GENE mi sen, Türkiye, 5 Haziran 2013.
[6] Çadırları Ateşe Verdiler, Hürriyet, 31 Mayıs 2013.
[7] Çivili Tim, Müdürün Çıktı, Hürriyet, 5 Haziran 2013.
[8] Yakma Timi Açığa Alındı, Hürriyet, 20 Haziran 2013.
[9] Meydanda Yabancı Var, Yeni Şafak, 4 Haziran 2013.
[10] Letter to the Prime Minister of Turkey, The Times, 25 Temmuz 2013.
[11] Platform'un Talebi Arttı, Sabah, 6 Haziran 2013.
[12] Gül: Mesaj Alındı, Hürriyet, 4 Haziran 2013; Sabah; 4 Haziran 2013.
[13] Komplo Teorilerine İnanmıyorum, Fikret Bila, Milliyet, 19 Mart 2014.
[14] Erdoğan: Sivil Darbe Engellendi, Yeni Şafak, 9 Haziran 2013.
“Ezan”ı, CHP dışında sadece İsrail yasaklamaya çalışıyor!
16 Haziran 2026 Salı
16 Haziran "Ezan Bayramı" mübarek olsun, Allah bir daha "eksikliğini" göstermesin!
3 Şubat 1932 akşamı "Kadir Gecesi"nde başlatılan "Ezan yasağı" ilk yıllarda "kanunsuz" olarak uygulanmıştı! Reisicumhur Mustafa Kemal'in talimatıyla seferber edilen güvenlik güçleri, cami içlerine kadar girerek "Türkçe ezan" kontrolü yapıyor, yasağı çiğneyenler "tarifsiz" cezalara çarptırılıyordu.
Mustafa Kemal'in ölümünden sonra, "Aynı otoriteyi sağlayamam" endişesine kapılan İsmet İnönü, "ezan yasağı"nı kanun gücüyle sürdürmeye karar vermişti.
Bu sebeple TBMM, 23 Mayıs 1941 günü "Ezan okuyanlar kamu düzenini bozuyor" iftirasını kanunlaştırmak için toplanmıştı.
Tek partiden oluşan Meclis'te bazı CHP mebuslarının itirazına rağmen, Türk Ceza Kanunu'nun 526. Maddesi'ne "Ezan okuma cezası" da eklenmişti:
"Şapka iktisası hakkında 671 sayılı kanunla Türk harflerinin kabul ve tatbikine dair 1553 sayılı kanunun koyduğu memnuiyet veya mecburiyete muhalif hareket edenler veya Arapça ezan ve kamet okuyanlar, 3 ay hapis veya 200 liraya kadar para cezası ile cezalandırılır."[1]
HALK, MENDERES'E HER GİTTİĞİ YERDE "VEBAL" VERDİ!
18 yıldır "ezan" hasreti çeken Müslümanlar, 14 Mayıs 1950 seçimleri öncesinde Menderes'e, gittiği her yerde "Dinimizi geri ver" diyor; ezanın aslına döndürülmesini istiyorlardı!
Bu "ilk normal seçim"de 487 milletvekilinin 416'sını, "ezan" sözü veren Demokrat Parti kazanmıştı. Menderes, 22 Mayıs 1950 tarihindeki ilk Meclis toplantısında, "Ezan yasağını hemen kaldıracağız" demişti ama Cumhurbaşkanı Celal Bayar, "İlk icraatınız ezanı Arapça okutmak olursa, bu son icraatınız olabilir" diyerek resmen tehdit etmişti! Menderes ise, "Tek icraatım da olsa ezanı aslına döndüreceğim" cevabı vermişti.
Ezana özgürlük, DP grubunda görüşülmüş ve TCK 526. maddesinin değiştirilmesine karar verilmişti.
16 Haziran 1950 tarihli genel kurulun gündeminde "Ezan yasağının kaldırılması" diye bir madde yoktu. Başbakan Menderes, "DP Grubunda aldığımız karar gazetelerde ve radyoda yayınlandığı için vatandaşlarımız 'Yasak kalktı' zannederek Arapça ezan okuyabilir" hatırlatması yapmış ve "Hükümetçe Meclise sevk etmiş olduğumuz lâyihanın bugünkü ruznameye alınmasını ve acilen müzakere edilmesini yüksek tasvibinize arz ediyorum" demişti.
Bu teklif oya sunulmuş ve "İvedilik Teklifi" kabul edilmişti. Usul olarak "iki lehte, iki aleyhte" konuşmadan sonra oylama yapılması kararlaştırılmıştı.
"ARTIK KİMSE ARAPÇA EZAN OKUMAZ!"
İlk sözü alan CHP Trabzon Mebusu Cemal Reşit Eyüboğlu, "Milli Devlet politikası, Türk vatanında ibadeti de Türkçe yapmayı gerektirir" diyerek hâlâ aynı yerde olduklarını göstermişti.
Gerçi; millet ilk fırsatta CHP'yi çöpe attığı için sadece 71 mebus seçilebilmişti! Bu eziklikle zaten bu düzenlemeyi engellemeleri mümkün değildi.
Ancak bu mebusa göre DP'nin "Arapça ezan" yasağını kaldırması hiç önemli değildi! Zira "Millî şuur bu konuyu kendiliğinden halledeceği için Arapça ezana cezanın kaldırılmasına aleyhtar olmayacağız" demişti![2]
Yani, İttihatçı kodlarıyla kurulan "Batı" merkezli CHP, 30 yıldır yönettiği milletten o kadar uzaktı ki, "Siz yasağı kaldırsanız da bu millet bir daha asla Arapça ezan okumaz" diye düşünüyorlardı.
"TANRI ULUDUR" EZAN DEĞİLDİR!
1939, 1943 ve 1946 seçimlerinde CHP'den, 1950'de ise "bağımsız" olarak Meclis'e giren Seyhan Mebusu Sinan Tekelioğlu, "Bu bir 'dil' meselesi değildir. 'Allahü Ekber' ile 'Tanrı uludur' aynı manaya gelmez" demişti.
Tekelioğlu, bu değişikliğin yeterli olmadığını belirterek "Dine ait birçok takyidatı (yasağı) sinesinde taşıyan antidemokratik kanunlar var. Bunlardan biri de seçim arifesinde kabul ettirildi. Bu kanunda 'Ben Müslümanım' demek dahi ceza sebebidir. Bunların da kaldırılmasını rica ediyorum" demişti.[3]
Tekelioğlu 1926 yılında çıkarılan ve 10 Haziran 1949 tarihindeki 5435 sayılı değişiklikle cezaları 5 kat artırılan "163. Madde"den bahsediyordu:
"Laikliğe aykırı olarak, Devletin içtimai, iktisadı, siyasi veya hukuki temel nizamlarını, kısmen de olsa dinî esas ve inancalara uydurmak amacıyla cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare eden kimse iki yıldan yedi yıla kadar ağır hapisle cezalandırılır."
CHP MEBUSLARI DA "EZAN ZULMÜ BİTSİN" DEDİ!
Başlangıçta, CHP'den 2 mebusun konuşacağı ilan edilmişti ama kimse konuşmak istemiyor; ısrarla "Müzakere kâfidir, önergeyi oya sunun" talepleri geliyordu.
CHP'li gazeteci Bedii Faik'in iddiasına göre, aslında teklif aleyhine konuşacak inkılapçı mebuslar vardı. Ancak, konuşmaların hoparlörle dışarı aktarıldığını duyunca vazgeçmişlerdi!
Daha ilginci, Genel Başkan İsmet İnönü'nün katılmadığı oylamada, bütün CHP mebusları "Ezan zulmü bitsin" yönünde oy kullanmıştı!
Bu sıra dışı CHP davranışı çok tartışılmış; "İnkılaba ihanet, irticaya avdet" manşetleriyle yerden yere vurulmuştu.[4]
Gözlemciler, 14 Mayıs'ta yedikleri "sandık darbesi"ni 27 yıl boyunca uyguladıkları din düşmanlığına bağlayan CHP yöneticilerinin, sonraki seçimlerde de yine parsayı DP'ye kaptırmamak için bu tutumu sergilediğini ifade etmişti.[5]
Gerçekten CHP, ilerleyen yıllarda da oy almakta zorlanınca "muhafazakâr aday" ithal etmek gibi takıyelere başvurmuş; ama milletin değerlerini hiçbir zaman samimiyetle paylaşmamıştır.
CHP "EVET" DEDİ AMA BAYAR ÇOK DİRENDİ!
Düzenleme, aynı gün Çankaya'ya gönderilmişti ama Cumhurbaşkanı Celal Bayar onaylamak istemiyordu. Zaten Menderes'i "tehdit" kıvamında uyarmıştı!
Menderes, seçim meydanlarında verdiği sözü yerine getirmekte kararlıydı. Çankaya'ya karşı direnecek; hatta gerekirse istifa edecekti!
Cumhurbaşkanı Bayar da, tek parti inkılaplarından asla taviz vermek istemiyordu ama Menderes'in kararlılığı karşısında, 17 Haziran'da "kerhen" onaylamıştı.
Ancak Celal Bayar bunu bir "erken uyarı" olarak algılamış ve "gericilerden" gelebilecek benzer teşebbüsler konusunda teyakkuzda kalmıştı.
Ayasofya'nın açılması teşebbüslerini de engelleyen Bayar, "milletin temsilcisi" dedikleri Meclis'teki bir konuşmayı bahane ederek, muhafazakâr bir iktidara "5816 sayılı Atatürk'ü Koruma Kanunu" çıkartmayı bile başarmıştı!
BİR KİŞİ BİLE "TÜRKÇE EZAN" OKUMAMIŞTI!
TBMM'de bu yasağın kaldırıldığı 16 Haziran 1950 tarihi, Hicrî takvimde 29 Şaban 1369'a rastlıyordu. Yani o akşam ilk teravih kılınacak, gece ilk sahura kalkılacak ve ertesi gün de mübarek Ramazan ayı başlayacaktı.
Bu müjdeyi, aynı gün telgraf vasıtasıyla bütün valilere ileten Menderes, "Ezan serbest; halka duyurun" talimatı vermişti. Ramazan'ın ilk gününde manevî coşku yaşayan Müslümanlara bu haberi bir an evvel ulaştırmak için gece bekçileri bile seferber edilmişti.[6]
18 Temmuz 1932 tarihinde müftülere, "Ezan yasağına titizlikle uyulsun" talimatı gönderen Diyanet İşleri Başkanlığı bu sefer de, "Ezan, aslına uygun olarak okunmalıdır, en doğru tercüme bile olsa 'Türkçe ezan' okunamaz" genelgesi göndermek zorunda kalmıştı.[7]
Aslında sadece "Arapça ezan" yasağı kaldırılmıştı. 18 yıldır uygulanan "Türkçe ezan" hakkında herhangi bir yasak getirilmemişti. Bu yüzden CHP, "Türkler Türkçe ezan okumaya devam eder" diye düşünüyordu. Hatta Cumhuriyet gazetesi muhabirleri, müftülerle ve imamlarla röportaj yaparak "Ezanın Türkçe okunmasına taraftar mısınız" şeklinde sorular soruyordu.[8]
Bu milleti hiç tanımadıkları bir kere daha ortaya çıkmıştı. Zira, o günden sonra bir kişi bile "Türkçe ezan" saçmalığını tekrarlamamıştı.
"EZANIMIZA KAVUŞTUK YA, BU BİZE YETER!"
Çünkü onların, birkaç kelimeden ibaret zannettiği "ezan" sembolik bir öneme haizdir, "Burası İslâm beldesi" ilânıdır! Bir memlekette ezanın "ezan" gibi okunamaması ise, orada İslâm'ın olmadığı anlamına gelir!
Ezan ayrıca, "cihanşümul tevhid hakimiyeti"nin şifresidir.
Zira sürekli hareket halinde olan dünyadaki "vakit" devridaimi sebebiyle, her "an" yerkürenin bir yerinde "ezan" okunmaktadır.
Yani CHP'nin nasipsizleri "ezan"ın önemini bilmese de millet çok iyi bilmektedir.
Dönemin "muhalif" gazetecisi Emin Karakuş, "bir şoför"den dinlediği bu farkı şöyle aktarmıştır:
"1954 yılı seçim gezileri sırasında Başbakan Adnan Menderes'e üç gazeteci eşlik ediyorduk. Erzurum'da bir otomobilde giderken kendi aramızda konuşuyorduk. Tanımadığım şoför bana döndü: 'Beyim, sen sürekli bizim partinin aleyhinde konuşuyorsun' dedi. 'Söylediklerim yalan mı' diye karşılık verdiğim şoförün cevabı şu oldu: 'Doğru söylüyorsun, ama bir şeyi unutuyorsun. Değil mi ki, bu parti minarelerimizden Allahü ekber dedirtmiştir; bu bize yeter. Bizi dinimize kavuşturan bu parti olmuştur. DP artık ne yaparsa yapsın, hiçbir önemi yoktur."[9]
Şu vahamete bakın ki ezanı, CHP dışında sadece İsrail yasaklamıştır!
[1] TBMM Zabıtları, 23 Mayıs 1941, s. 142-145.
[2] TBMM Tutanakları, 16 Haziran 1950, s. 182.
[3] TBMM Tutanakları, s. 183.
[4] Son Posta, 17 Haziran 1950.
[5] Sabahattin Nal, DP'nin 1950-1954 Dönemi Din Siyaseti, AÜ SBF Dergisi, C 60, S 3, 2005, s. 152.
[6] Cumhuriyet, 18 Haziran 1950.
[7] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 051. 33/4.31.12, 25.06.1950.
[8] Cumhuriyet, 18 Haziran 1950.
[9] Emin Karakuş, 40 Yıllık Bir Gazeteci Gözü İle İşte Ankara, Hürriyet Yayınları, İstanbul 1977, s. 167.
Kılıçdaroğlu neden bu kadar değişti?
23 Haziran 2026 Salı
CHP'nin "yargısal" genel başkanı Kılıçdaroğlu'nun 9 Haziran'daki "alternatif 'Grup' konuşması" canlı yayınlanamadığı için izlememiş olabilirsiniz!
Aslında mutlaka izlemeliydiniz!
Çünkü duyduklarınıza inanamayacağınız; "Bunları gerçekten Kılıçdaroğlu mu söylüyor" diye soracağınız bir konuşmaydı.
Adeta resetlenmiş ve yeniden yüklenmiş gibiydi!
Yıllarca "yurtta sulh" masalına sarılan; "Bizim Suriye'de, Libya'da ne işimiz var" diye bağıran; tezkerelere, "ırkçı" HDP ile birlikte "ulusalcı" CHP'ye de "Hayır" oyu kullandıran Kılçdaroğlu bakın ne dedi:
"Türkiye çok önemli bir coğrafyadadır. Dünya dengeleri değişiyor! Çin'in Amerika'nın, İngiltere'nin Orta Doğu politikalarına bakın. Osmanlı'nın topraklarına bakın. O coğrafyada yaşayan insanlara bakın; Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini yeniden korumak ve geliştirmek zorundadır. Küçülerek değil büyüyerek gitmek zorundayız. Biz dünyanın önemli, sayılı ülkelerinden biri olmak zorundayız."
Sanki bütün bunlar, Kılıçdaroğlu'nun CHP koltuğundan uzak kaldığı 2,5 yılda yaşanmış! Çin, Amerika, İngiltere bu dönemde sömürüye başlamış!
KILIÇDAROĞLU NEDEN BÖYLE KONUŞTU?
Peki bu değişikliği nasıl okuyacağız?
Bazı at gözlüklü muhalifler, "Erdoğan'a yaranmak için" diyor ama CHP aynı CHP... Hâlâ en çok Erdoğan düşmanlığı kazandırıyor.
Tam aksine CHP'nin iki "baş"ı "Ben daha çok Erdoğan düşmanıyım" yarışı yapıyor!
O halde, bu "değişim" ne anlama geliyor?
Şu ayrıntı, bu soruyu daha da önemli hale getiriyor:
Kılıçdaroğlu, dış politikada ortaya koyduğu bu yeni bakışla, sadece "eski Kılıçdaroğlu"ndan değil, "eski genel başkanlar"dan da ayrışıyor!
ÇÜNKÜ CHP, "HAÇLI SİYONİST BATI"NIN TÜRKİYE TEMSİLCİSİDİR!
1919'dan itibaren yeni bir yönetim kurmaya çalışan "Ankara Hareketi"nin tek çıkış yolu, Osmanlı karşıtı Avrupa'nın desteğiydi. İşte CHP, Batı'nın, bu "meşruiyet"e karşılık ileri sürdüğü "Yeni Türkiye" şartlarını yerine getirmek için kurulmuştur. İsmet Paşa bu gerçeği, "Batı'nın istekleri ancak 'iyi kurulmuş' (söz dinleyen) bir partiye dayanarak yapılabilirdi" şeklinde ifade etmiştir![1]
Vahim ayrıntıları buradan okunabilir:
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-4-ingilizler-kurdu-chp-iktidari-ve-kemalistler-korudu-yazi-2013661/
Kuruluş döneminin vesayetçisi İngiltere, II. Dünya Savaşı'nda çok hırpalandığı için Haçlı Siyonist ittifak liderliğiyle birlikte "vesayet gücü" de ABD'ye geçmişti.
Ancak bölgemizdeki vesayet hedefi değişmemiş; "doğmamış İsrail'in güvenliği" ana hedef olmaya devam etmişti!
Nitekim 22 Mayıs 1947 tarihli "Truman Doktrini", Siyonizm uşağı Truman'ın, "Türkiye'ye ipotek" kararıdır. 12 Temmuz 1947 tarihli anlaşmayla Türkiye'nin de kabul ettiği "yardım" maskeli "vesayetname"nin en ağır şartı, yerli uçak ve silah yapımının durdurulmasıydı. CHP Genel Başkanı İnönü, çoktan "av"a çıkmış; Nuri Demirağ'ın Yeşilköy'deki muhteşem tesislerine "incir ağacı" dikmişti![2]
Tek partili TBMM'nin onayıyla devreye giren "Marshall Plânı", aslında bir "Marshall Kapanı" idi! Yetmemiş; IMF'den 8 Ekim 1948 tarihinde 50 milyon dolar borç alan CHP yönetimi, "küresel vesayet zinciri" ile Türkiye'yi kilitlemişti!
Bizimkiler "yardım" diyordu ama The Economist durumu, "Türkiye, Amerika'nın nüfuz alanına girdi" şeklinde özetliyordu![3]
CHP yönetiminin, millî sanayiimizi feda ederek aldığı bu krediler, 30 yılda ödenebilmişti! Oysa Türkiye'deki bütün millî teşebbüsler, bu "yardım" sopasıyla öldürülmüştü! 50 adet Alman FW-190A3 tipi savaş uçağı bile Kayseri'de "diri diri" gömülmüştü![4]
"DEVLETÇİ BAYKAL GİTMELİ, KILIÇDAROĞLU GELMELİ!"
1980 darbesinde resetlenen siyasetin yeniden başlama sürecinde CHP Genel Başkanı olan Baykal, "Laiklik elden gidiyor"dan ibaret kısır siyasetine rağmen kritik dönemlerde "ulusalcı" bir tutum sergiliyordu.
Terörle mücadelede iktidara tam destek veren bu yaklaşım, PKK'yı kullanan ABD'yi; yani İsrail'i çok rahatsız ediyordu.
Baykal'ın bu "devletçi" tutumu, Silk Road Enstitüsü'nün 2008 yılında Beyaz Saray için hazırladığı "Türkiye Raporu"nda "Bütün kötülüklerin başı" olarak niteleniyor ve çözüm(!) için "Baykal istifaya mecbur edilir ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu gelir" senaryosu teklif ediliyordu!
Daha da ilginci, siyasette "silik" bir isim olan "Kılıçdaroğlu" teklifi, Washington'da ciddiye alınmış ve ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton 2009 yılı sonlarında Ankara Büyükelçisi James Jeffrey'e, "Baykal'ın yerine Kılıçdaroğlu olur mu" diye sormuştu.
Büyükelçinin verdiği cevabı, 6 Mayıs 2010'da FETÖ kasetiyle Baykal'ın "istifaya zorlanmasından" ve 22 Mayıs'taki kurultayda da Kılıçdaroğlu'nun CHP koltuğuna "paraşütle" oturmasından anlıyoruz.
CHP, TAM DA ABD'NİN (İSRAİL'İN) İSTEDİĞİ ÇİZGİYE GELMİŞTİ
Böyle getirilen Kılıçdaroğlu, tabii ki "sahibinin sesi" olmak zorundaydı! Kendi fikrinin hiçbir önemi yoktu! "Hiç benzemezler"den bir "Erdoğan düşmanları cephesi" oluşturarak, "söz dinlemeyen" Erdoğan'ı taca atacaktı!
Dış politikada ise ABD (İsrail) ne istiyorsa onu söyleyecekti! İsrail için hayati önem taşıyan "Türkiye Suriye'ye girmemeli" buyruğunu, FETÖ ile omuz omuza yerine getirecekti! PKK maşası HDP ile birlikte "Tezkereye hayır" diyecekti. Bu engellere rağmen "terörü kaynağında kurutma harekâtları" düzenleyen Türk askerine "Sakın Afrin'e girmeyin" diyerek PKK'ya kalkan olacaktı! Mehmetçiğe destek için sınıra giden sanatçılara (5 Mart 2018) "Erdoğan yalakası reziller" diye hakaret edecekti!
Hatta FETÖ'nün ABD (İsrail) adına yaptığı "altın vuruş" olan 15 Temmuz işgal teşebbüsünü tırnak tokuşturarak izleyecek; hevesi kursağında kalınca da, "Darbe değil tiyatro" diyecekti! Bu da yetmeyecek "Asıl darbe (FETÖ ile mücadele için ilan edilen) OHAL'dir" diyecekti! Ayıklanan bütün FETÖ mankurtlarına "Göreve iade" sözü verecekti!
Yani CHP'yi, "FETÖ'nün hizmetçisi" haline getirecekti.
VESAYETTEN KURTULUNCA BEYİN SİNYALLERİ NORMALLEŞTİ!
Kısaca özetlediğimiz bu ifşaatlar, "eski" ve "yeni" Kılıçdaroğlu arasındaki "uçurum"u daha anlamlı hale getirmektedir.
"Neden değişti" sorusunun cevabı ise "nasıl geldi" sorusunda gizlidir:
"Butlan" sürecinin doğru ve yanlışları bir tarafa; Kılıçdaroğlu bu sefer CHP koltuğuna, ABD (İsrail/FETÖ) mancılığıyla atılmadı. Sırtına "vesayet küfesi", burnuna "ipotek halkası" takılmadı. Bu yüzden, 13 yıllık "görevlendirilme" dönemde unuttuğu "ulusalcılık" ilkesini şimdi hatırladı.
Hatta CHP'nin FETÖ tarafından ele geçirildiğini itiraf etti ama bunu "göremediğini" söylerken de asla samimi değildi. Çünkü "maskeli şahıslar" bizzat ona gelmişti!
Partinin İletişim Koordinatörü de, CHP adına çalışan 34 bin trol hesaptan 3 bin 400'ünün "FETÖ iltisaklı" olduğunu ve İmamoğlu ile aynı içerikleri dolaşıma soktuğunu açıklamıştı.
Çünkü çok yönlü yoğun desteklere rağmen Erdoğan'ı deviremeyen Kılıçdaroğlu 2023 kurultayı öncesinde "out" olmuş; ibre 3600 elastikiyet kabiliyeti olan Ekrem İmamoğlu'na yönelmişti.
Eski ve yeni Kılıçdaroğlu arasındaki "fark"ı hâlâ anlayamadınız mı?
O halde Özgür Özel anlatsın!
CHP'nin "kurumsal/vesayetçi" temsilcisi olma iddiasını sürdüren sırtı küfeli Özgür Özel, Kılıçdaroğlu'nun bu "şaşırtan" konuşmasına "şaşırtmayan" bir cevap vererek "Gerçek (vesayetçi) CHP'yi ben temsil ediyorum" mesajı verdi:
"Biz 'Yurtta barış, cihanda barış' diyen; komşusunun bir karış toprağında gözü olmayan Atatürk anlayışındayız. Bu ülkenin dış politikası maceracı olmamalı."
[1] İsmet İnönü, Cumhuriyet'in İlk Yılları, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1998, s. 58.
[2] Hasip Uras, Hayat Bir Tecrübedir, Su Yayınevi, İstanbul 2011, s. 80.
[3] The Economist, 15 Eylül 1947
[4] Sabah, 14 Ekim 2016.
Suriye'deki “Şiî kurbanları” için de ağladınız mı?
7 Temmuz 2026 Salı
İran Şiî lideri Ali Hamaney, ABD ve İsrail'in göstere göstere gelen saldırılarının ilk gününde, garip bir şekilde keklik gibi avlanmıştı!
4 aydır yapılmayan "devrim muhafızlarının gövde gösterisi" nihayet gerçekleştirildi.
***
28 Şubat'ta ABD ve İsrail saldırılarıyla başlayan savaşta Türkiye, çok anlamlı bir tutum sergiledi. Zira öncelikle böyle bir çatışma yaşanmaması için yoğun çaba gösterdi; savaş boyunca da İran'a destek verdi.
Aslında en az İsrail ve ABD kadar Türkiye düşmanı olan İran, bu tutumu asla hak etmiyordu. Üstelik, İran topraklarından gelen ve bütün uyarılarımıza rağmen önlenmeyen tahrikler, bizi de bu kirli savaşın kenarına getirdi.
İRAN, TÜRKİYE'YE DAHA DA HASIMLAŞABİLİR!
Karşılıklı tahriklerle başlatılan bu savaş, bölgedeki İran enfeksiyonunu daha da azgınlaştırmıştır.
Zira, "Hürmüz gücü"nü keşfeden İran, yine bu savaş sayesinde ABD üslerini bahane ederek enerji üslerine füze yağdırdığı Körfez ülkelerine gözdağı vermiş ve bu endişe, İran'ın "emperyalist" iştahını tekrar kabartmıştır.
Petrol satışına yönelik ambargonun kaldırılması ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması gibi kazanımlar da bu Şiî emperyalizmine "can suyu" olacak "bonus"lardır ki, İran bu sonuçları rüyada bile göremezdi!
İSRAİL, İRAN SAYESİNDE GAZZE'Yİ UNUTTURDU!
Bu "kazan kazan" ortaklığından tabii ki "gizli müttefik" İsrail de kârlı çıkmalıydı!
Sadece, birkaç İran füzesi sayesinde kazandıkları ve yeni katliamlar için bozdurup bozdurup harcayacakları "mağduriyet hazinesi"nden bahsetmiyorum.
Zira, Ocak ayında devreye giren "Ateşkes" antlaşması, Netanyahu'yu çok fena köşeye sıkıştırmıştı. Gazze'de "uluslararsı denetim" devreye girecekti ki, İsrail için büyük felâket(!) demekti. Üstelik, bu heyette Türkiye de yer alacaktı. Netanyahu resmen yanacaktı!
İran, işte tam burada imdada yetişti!
Çünkü İsrail ile İran, farklı görünen ama aynı köklerden beslenen "kardeş"lerdir.
İnanmayan ayrıntıları okuyabilir:
https://www.star.com.tr/yazar/iranin-turkiye-dusmanligi-neden-bitmiyor-yazi-1873894/
https://www.star.com.tr/yazar/iran-abd-ve-israil-icin-degil-turkiye-icin-tehdittir-yazi-1990684/
Gerçekten İran sayesinde, Gazze de unutulmuştu ateşkes antlaşması da!
İsrail katilinin en azgın günlerindeki gibi bırakın gıda maddesini en acil tıbbi malzeme bile giremiyor ama kimse ilgilenmiyor. Herkes İran ile meşgul; Gazze'deki cılız feryadı kimse duymuyor!
İRAN, LÜBNAN'I DA İSRAİL'E İKRAM ETTİ!
Bu kadar da değil...
Bakmayın İran'ın "Lübnan'sız barış olmaz" takıyelerine!
7 Ekim 2023'ten bu yana "Büyük İsrail" çıkışı başlatmak için fırsat kollayan İsrail, Güney Suriye'den sonraki en önemli hedefi olan Güney Lübnan'ı da yine İran sayesinde işgal etmiştir.
28 Şubat'tan bu yana "İran'ı bırakın, Lübnan'a bakın" diye yırtınıyorum. Çünkü, Lübnan üzerinden Doğu Akdeniz'e kadar uzanan hain emeller, Türkiye'nin millî menfaatlerini; hatta güvenliğini doğrudan ilgilendiriyor!
Farkında mısınız, son günlerde İsrail'in, Yunanistan ve Rum kesimi ile birlikte Türkiye'yi boğma teşebbüslerini konuşuyoruz. Bunun, bugünkü mesele olduğunu düşünmek ahmaklıktır! Çünkü bu "şeytan üçgeni", İran'a saldırı öncesinde hazırlanmış bir plândır.
İRAN, İKTİDARIN DEĞİL; TÜRKİYE'NİN DÜŞMANIDIR!
Türkiye'nin menfaatlerini savunmak sadece iktidarın meselesi değildir.
Günümüzde asıl işgaller algılar üzerinden yapılmaktadır. Bu yüzden toplumun her kesiminin bu hain plânları görmesi ve tavır alması gerekmektedir.
Hele Türkiye'yi yönetmeye talip olanlar daha hassas davranmalıdır.
Ancak öyle olmamıştır.
Tam aksine bu savaş, iktidar karşıtlığı için malzeme yapılmıştır.
Bu nasıl bir "millî" görüştür ki, "Şiî İrancı" olmayı ve "Devrim Muhafızları"nın içimizdeki uzantısı gibi davranmayı marifet saymaktadırlar.
Öte yandan yıllardır İran'ı "molla rejimi" diye kendince aşağılayan Kemalistler bile, şimdi İran propagandası yapmaktadır.
Hasetçi iktidar muhterisleriyle İslâm düşmanları bir kere daha aynı saflarda buluşmaktadır. Çok kullanışlı gerekçe de hazırdır:
"Emperyalist ABD ve İsrail, İran'a saldırmakta, siviller ve çocuklar yok olmaktadır!"
Elbette hiçbir ülkede siviller ölmesin!
Ama... Bu İrancılar, Şiî katillerin Suriye'de yaptığı vahşi katliamlara da bir şey söylesin!
Sırf Müslüman olduğu için bu hıyanete duçar olan masumların vebali, bu katliamlar için "fetva" veren Ali Hamaney'e gözyaşı dökenlerin boynundadır.
Şiî İran'ın Sünnî düşmanlığı, Yahudi İsrail'in Müslüman düşmanlığından asla az değildir.
Bu gerçekleri dile getirmek "mezhepçilik" falan değildir.
Peygamber Efendimizin zevce-i tahiratına ve eshabına küfür ve hakareti "ibadet" sayan bir sapıklığın "mezhep" ile ne ilgisi olabilir?
FETÖ'nün asıl patronu Yahudilerdir; 15 Temmuz İsrail projesidir
14 Temmuz 2026 Salı
Bölgemizdeki "Siyonist" operasyonların perde arkası ve İsrail'in, "iç cephe" entrikası doğru anlaşılamazsa yeni hıyanetler kaçınılmazdır.
Yahudiler "maşa" kullanmakta çok ustadır. İttihatçı, Kemalist, Gülenist, Evanjelist her türlü maşayı "sinsice" kullanırlar. Bize ABD işi gibi görünen operasyonların arkasında hep İsrail var.
11 Eylül 2001 kumpaslarını kullanan Bush'un "Uzun bir Haçlı Seferi başlatıyoruz" açıklaması asıl hedefi perdelemiştir. Çünkü, işgallerle başlayıp "Bahar" darbeleriyle olgunlaştırılan süreç aslında bölgeyi "Büyük İsrail"e hazırlıyordu!
Bu plân tabii ki, Türkiye'yi de içine alıyordu!
Özellikle 2011'de başlayan "Suriye Baharı"ndan itibaren Türkiye'de yaşanan operasyonlar ve FETÖ'nün aldığı rol, bu açıdan değerlendirilirse, İsrail'in "içimizde" neler çevirdiği görülecektir.
Bu tespit, İsrail'in yine "gedik" aradığı bu günlerde çok önemlidir.
HAÇLI SİYONİST İTTİFAKIN "BÜYÜK İSRAİL" OPERASYONU
2001'de Afganistan ve Irak işgaliyle başlayan "Büyük İsrail Projesi" 2010'daki "yalancı bahar"la, komşumuz Suriye'ye uzanmıştı. Tunus, Mısır ve Libya'yı sarsan senaryo aynen tekrarlanıyordu.
15 Mart 2011 günü, Dera'daki göstericilere ateş açtırarak "iç savaş" başlatan Nusayrî Beşar Esad'ın, neden ilk iş olarak Kandil'deki en azılı teröristleri getirip sınırımıza yerleştirdiği iyi anlaşılmadı.
Çünkü bu operasyon, Kürtlere kimlik bile vermeyen Esad'ın işi değildi. Nitekim sınırımızdaki terör yuvaları; ABD, İsrail ve İran'ın desteğiyle hızla güçlenmiş ve başımıza bela olmuştu!
Türkiye'yi terörle meşgul etmek kimin stratejisiydi?
Bu sorunun cevabını, "Suriye'yi iç savaşa biz soktuk" diyen Ehud Olmert vermişti.
TÜRKİYE'NİN ASIL PROBLEMİ "İÇERİDE" İDİ!
2009 yılında büyük bir kararlılıkla başlattığımız "Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi", ilgili birimlerin kontrolünde hızla ilerliyordu.
Yani Türkiye, sınırımızda "PKK koridoru" kuran İsrail'in plânını altüst ediyordu!
Tam da bu aşamada (14 Eylül 2011), "Oslo görüşmeleri"ni sızdıran FETÖ, sizce kime çalışıyordu?
"MİT, PKK ile görüşüyor" algısını yayan FETÖ, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı 7 Şubat 2012'de kimin emriyle "ifadeye" çağırmıştı?
Bütün bu kumpaslara rağmen devlet, "çözüm"de ısrar etmiş ve 21 Mart 2013 günü "Nevruz" için toplanan halka, PKK elebaşı Öcalan'ın "Silah bırakın ve ülkeyi terk edin" çağrısı "Kürtçe" okunmuştu. 25 Nisan'da ise Kandil'den, "Silahlı gruplar Kuzey Irak'a çekilecek" açıklaması yapılmıştı!
İSRAİL İÇİN EN KULLANIŞLI MAŞA FETÖ İDİ
Türkiye, yüz yıllık "vesayet prangası"nın son halkasından da kurtulmak üzereydi: Halbuki İsrail, bunu asla istemiyordu!
Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı!
Yine "iç cephe"deki "büyük halka" kullanılmalıydı! Zira geçmiş yıllarda da "Güneydeki dost"a kritik hizmetler veren FETÖ, İsrail'in en kullanışlı "maşa"sı idi!
Nitekim 28 Şubat fitnesini de, FETÖ'nün sinsi desteği sayesinde gerçekleştirmişlerdi. Zira bu "algı darbesi"nde, "Başörtüsü furuattır" gibi "ısmarlama fetva"lar veren cemaatçi(!) Fetullah Gülen'in, Refah-Yol Hükümetine "Beceremediniz gidin" demesi sonucu belirlemişti!
Böylece, Arap ülkeleriyle "barışarak" İsrail'i arkadan kuşatmayı plânlayan Türkiye'yi diz çöktürmüş; aynı zamanda F-4 Phantom, F-5 Tiger II savaş uçaklarının satışı ve M-60 Patton tanklarının modernizasyonu gibi nice "bonus"lar götürmüşlerdi!
Çok kritik ayrıntılar için:
https://www.star.com.tr/yazar/mesele-senlik-degildir-terorsuz-turkiyede-28-subat-denemeleri-artabilir-yazi-1999898/
TERÖR BİTERSE İSRAİL'İN HAYALLERİ DE BİTER!
27 Mayıs 2013 tarihinde, "Gezi Parkı'nda ağaç katliamı" yalanıyla başlatılan protestolar, "Kadife Devrim, Arap Baharı" operasyonlarının mimarı Gene Sharp'ın sosyal medya üzerinden uyguladığı "Sivil İtaatsizlik" yöntemleriyle "kalkışma"ya dönüştürülmüştü.
Finansör yine George Soros idi. Tabii ki, Erdoğan'dan kurtulmak isteyen işadamları da ilgisiz değildi!
En kritik bölüm olan ayaklanmanın bütün Türkiye'ye yayılması görevi de FETÖ'ye verilmişti!
Eylemlerin sadece "oturma" şeklinde devam ettiği 30 Mayıs sabahı saat 05.00'te Taksim'e TOMA'lar eşliğinde dalan "Emniyet güçleri" adeta "Oturmayın; saldırın" demişti! Zira, Emniyet Müdür Yardımcıları Mithat Aynacı ve Yunus Dolar, göstericilere 150 bin biber gazı fişeği ve 300 ton su sıktırmıştı. Ramazan Emekli ise, içinde uyuyanların olduğu çadırları benzinle yaktırmıştı.
İsrail'in siparişiyle çığırından çıkan olaylar bütün Türkiye'ye yayılmış ve 112 gün devam etmişti.
HAŞHAŞÎLER DE YAHUDİLERE HİZMET EDİYORDU
Türkiye'yi karıştıranlar, diğer taraftan da Kandil'dekilere "Suriye'de sizin için muhteşem bir alan açıyoruz. Silah bırakmak, asrın fırsatını ıskalamaktır" diye fısıldamış; PKK da, geri çekilmeyi tamamen durdurmuştu.
Birkaç ay sonra (17 Aralık 2013), "savcı cübbeli" Celal Kara'nın "yolsuzluk" maskeli "darbe" teşebbüsü üzerine Başbakan Erdoğan Fetullahçılara, çok "anlamlı" bir benzetmeyle "Haşhaşîler" demişti.[1]
Anlamlıydı, çünkü "Haşhaşî" denilen "dai"leriyle Selçuklu Devleti'ni içeriden yıkan Hasan Sabbah da Yahudiler için çalışıyordu! Nitekim bir Yahudi bile Haşhaşî suikastına uğramamıştı!
İSRAİL EMRETTİ, SURİYE'YE HAREKÂTI FETÖ ENGELLEDİ
Gezi'den itibaren yoğunlaşan kumpasların asıl amacı, Türkiye'nin bunaltılması ve kendi derdine düşmesiydi. Çünkü Suriye'deki operasyonların nihaî hedefi, İsrail'in Türkiye'ye karadan ulaşmasıydı. Bu ise ancak; Türkiye'nin, Suriye'de olup bitenlere müdahale edememesiyle mümkündü!
PKK/YPG terör koridoru çabalarının sebebi de Türkiye'nin tecrit edilmesiydi! Bölge, PKK'lıların eğitilip gönderildiği bir "terör tarlası" haline gelmişti.
Başbakan Erdoğan'ın "Sınır ötesi operasyonlarla terörü kaynağında yok edelim" talimatlarını, TSK'daki FETÖ'cülerin "Suriye bataklıktır, girersek çıkamayız" raporlarıyla engellenmesinin sebebi de buydu![2]
Nitekim terör kaynaklarını kurutmaya yönelik harekâtlar, 15 Temmuz sonrasında hemen başlamıştı.
MİT TIR'LARINA BASKIN, İSRAİL OPERASYONU İDİ!
Bütün bunlara rağmen Türkiye engellenemiyordu! 25 Aralık operasyonundan bir hafta sonra Suriye'ye yardım götüren TIR, Kırıkhan Cumhuriyet Savcısının talimatıyla 1 Ocak 2014'te, "Mühimmat taşıyor" gerekçesiyle durdurulmuştu.
İki hafta sonra (19 Ocak'ta) yine MİT'e ait üç TIR, "Kaçak silah ve mühimmat taşıyor" bahanesiyle Ceyhan'da durdurulmuş ve kamera kaydı yapılmıştı.
Başbakan Erdoğan, o akşam katıldığı bir TV programında, "Jandarma, MİT personelini silah zoruyla yere yatırarak tekmeledi" demişti.
Kumpasçı FETÖ savcısı Özcan Şişman, 11 Mayıs 2013 tarihindeki Reyhanlı saldırılarına da "resmen" göz yummuştu. Zira MİT, saldırıda kullanılacak araçların plakasını bile vermişti. Ancak, gözaltına alınması gereken teröristlere dokunmayan FETÖ'cü Şişman, İsrail'in talimatı gereği 53 sivili "bilerek" feda etmişti.
DEVLETE İHANET; TERÖRE DESTEK
FETÖ'cüler, terörle mücadelede görev almak için can atıyordu! Herkes de bunu "fedakârlık" sanıyordu! Oysa, "Çözüm Süreci"nden sonra terörün tekrar azmasında, FETÖ'cü mülkî amir ve askerlerin PKK'ya verdiği desteğin büyük etkisi olmuştu.
Terör yuvalarını bilerek pas geçen FETÖ pilotları, 24 Kasım 2015 günü sınırı kısa süre ihlâl eden Rus uçağını "Suriye'de" düşürmüştü! Başbakan Ahmet Davutoğlu, "Emri ben verdim" diyerek, kahramanlık yapmıştı ama işin aslı, Türkiye'yi Rusya ile savaşa sokmak için organize edilmiş bir FETÖ/İsrail oyunuydu.
O günlerde Türkiye'nin Rusya ile çatışması, İsrail'in 75 yıllık hayalinin gerçekleşmesi anlamına geliyordu!
SEMİH TERZİ, DEAŞ'A KOORDİNAT VERDİ
Sınır ötesinden yapılan saldırıların bir türlü önlenememesi üzerine Kilis Valisi, Ankara'dan yardım istemişti. Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndan gönderilen Tuğgeneral Semih Terzi'nin göreve başlamasından sonra saldırılar daha "isabetli" hale gelmişti! Çünkü FETÖ'cü Terzi, DEAŞ'a koordinat veriyordu![3]
15 Temmuz'dan sonraki soruşturmalarda, 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti'nin, Güneydoğu'daki bütün PKK ve DAEŞ provokasyonlarına destek verdiği ortaya çıkmıştı. 20 Temmuz 2015 günü Suruç'ta gerçekleşen ve 34 kişinin ölümüne sebep olan katliamı da yine, FETÖ'cü Huduti plânlamıştı.
Kürtlerin kışkırtılması, İsrail'in, ilk günden bu yana tezgâhladığı bir "entrika" idi!
15 TEMMUZ HEDEFE ULAŞSAYDI TÜRKİYE NE OLACAKTI?
Darbecilerin listesinde "Gaziantep Sıkıyönetim Komutanı" görünen 5. Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Murat Soysal, sınırdaki en kritik bölgeler olan Karkamış, Elbeyli, Öncüpınar ve Tahtaköprü Barajı hattını koruyan birlikleri 15 Temmuz akşamı karakollara çekmişti! Obüslere ise "Sınır ötesine top atışı yapılmayacak" emri vermişti!
Dönemin Hatay Valisi Ercan Topaca, "FETÖ'cü subaylar, sınır koruma zırhlılarını ve askerleri, 15 Temmuz öncesinde 'devir teslim törenine hazırlık' bahanesiyle geri çekmiş ve bir haftadır tören provası yaptırmış" demişti.[4]
Sınır boyundaki FETÖ'cü komutanlar, 15 Temmuz gecesi; PKK/PYD ve DEAŞ teröristlerini yurda sokacaktı! 8-10 bin DEAŞ'lı, Alevi mahallelerinde katliam yapacaktı. İran ve Irak'tan getirilecek olan 50 bin Şiî milis ise, Sünnîlere saldıracak ve Türkiye, Suriye'den beter hale gelecekti![5]
Peki... Sizce bütün bunlar kime yarayacaktı?
***
İsrail'in son operasyonlarını tekrar gözden geçirin ve tekrar düşünün...
Yukarıda kısaca özetlediğimiz "FETÖ taşaronlu Siyonist hıyanetler" engellenemeseydi, bugün Türkiye'nin hali ne olurdu?
***
Çok şükür hâlâ ateş ortasında bir huzur adasıyız!
Ancak...
"Hıyanet" pusuda bekler ve "bitti" gafletinin açık bıraktığı kapıdan girer!
[1] 14 Ocak 2014 tarihli AK Parti Grubu konuşması.
[2] AKP'nin Suriye karşıtı kışkırtmasına TSK'dan itiraz, Aydınlık, 21 Mart 2014.
[3] Misliyle Vurduk Yalanı, Star, 15 Ağustos 2016.
[4] FETÖ'nün korkunç DAEŞ plânı ortaya çıktı, Star, 12 Ağustos 2016.
[5] Yeni Şafak, 22 Temmuz 2016.
24 Temmuz “bayram” değil, “darbe”dir; neyi kutluyoruz?
21 Temmuz 2026 Salı
Her 24 Temmuz'da yüzlerce, "Gazeteciler gününüzü ve Basın Bayramınızı tebrik ederiz" mesajı alıyorum.
Hem de muhafazakârlardan!
Bu gafleti "esefle" karşılıyor ve kahroluyorum!
Ya, biz ne zaman şuurlanacağız?
30 yıl boyunca üzerimizden silindir gibi geçmişler. Dinimizi ve geçmişi unutmamız için ne gerekiyorsa yapmışlar!
Ama Allah, dinimizi ve tarihimizi doğru olarak öğrenme fırsatını tekrar ihsan etmiş!
Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu hâlâ anlayamamışsak, "Şükrederseniz nimetimi artırırım; nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir" ve "Emr-i ma'rûfu bırakırsanız, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez" şeklinde haber verilen felâketleri beklemek zorundayız.
Öncesini geçtim; son 24 yıldır "24 Temmuz"un, Abdülhamid Han düşmanlarının "bayram"ı olduğunu öğrenememişsek ne zaman öğreneceğiz?
BİZ NEDEN BU HALE GELDİK?
Bir milletin en büyük gücü millî hafızasıdır. En büyük gafleti ise bu hafızadan mahrum kalmasıdır.
Haçlı Siyonist ittifak bunu çok iyi bilmektedir. Bu yüzden kendilerinin zulüm ve katliamlarla dolu tarihlerini itinayla yaşatıyorlar. Ama bize gelince, kendilerine "medeniyet" götüren ecdadımızı öğrenmemize "gericilik" diyorlar.
Üstelik de bizden en fazla sakladıkları tarihimiz, bize en yakın olan dönemdir.
Çünkü bu dönemlerde, Haçlı Siyonist operasyonlar yoğunlaşmıştır.
İçten dıştan entrikaların "cinnet" halini aldığı yıllar ise Sultan Abdülhamid Han dönemidir. Topu topu 150 yıl öncedir ama yaşananların hiçbiri "doğru" olarak bilinmemektedir. Çünkü o operasyonların tarihini, operasyoncular yazmış; dost düşman birbirine karışmıştır!
ABDÜLHAMİD HAN DEMOKRAT, İTTİHATÇILAR KOMİTACI İDİ
30 Mayıs 1876 tarihinde tahta çıkan Sultan Murad Han, İngiliz maşası Midhat ve Hüseyin Avni Paşaların, amcası Sultan Abdülaziz Han'a yaptığı vahşilikleri duyunca dehşete düşmüş; saltanatı sadece 3 ay sürmüştü.[1]
Bu gelişme, hesapta olmayan Abdülhamid Efendi'ye Saltanat yolunu açmıştı.
Bu yüzden işini sağlama almaya çalışan Mason Midhat Paşa, Sadrazam Rüşdi Paşa ile birlikte Veliaht Abdülhamid Efendi'yi Maslak'taki çiftliğinde ziyaret ederek "pazarlık" yapmıştı! Midhat Paşa'nın "Meşrutiyet'i ilân edecek misiniz" sorusuna, "Bütün mesuliyeti Meclis alacağından Meşrutiyet benim işime gelir. Ancak siz hazır mısınız" şeklinde karşılık vermişti.[2]
Nitekim 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta çıkan Abdülhamid Han hemen "Kanun-i Esasî Encümeni" (Anayasa Komisyonu) kurulması talimatı vermişti.
"Osmanlı memleketinde bulunan milletlerin her biri, kendi dilini öğrenmekte serbesttir" mealinde maddeler bulunan taslak, Midhat Paşa'nın "113. Madde" ısrarı yüzünden bir türlü bitmiyordu![3]
Zira, sittin sene Sadrazamlıkta kalacağını ve Padişahın yetkilerini kullanacağını düşünen Paşa "Hükümetin emniyetini ihlali sabit olanları, Osmanlı Devleti dışına sürmek Padişah'ın yetkisindedir" fırkasını ısrarla istiyordu!
Neyse ki, Abdülhamid Han'ın meseleye el atmasıyla Kanun-i Esasî tamamlanmış ve 23 Aralık 1876 günü I. Meşrutiyet ilân edilmişti.
"24 TEMMUZ" ABDÜLHAMİD HAN'A DARBENİN İLK ADIMIDIR!
Ancak 115 üyesinin 46'sı gayrimüslim ve sadece yüzde 40'ı Türk olan ilk Meclis'in ilk icraatı Osmanlı'yı Ruslarla harbe sokmak olunca 13 Şubat 1878 günü Meclis'i kapatarak Osmanlı'yı uçurumun kenarından almıştı.
Tahta çıktıktan tam 530 gün sonra "Sultan" olabilen Abdülhamid Han kendi stratejisini uygulayarak 30 yıl, bir karış toprak kaybetmeden devlet yönetmişti.
Ancak bütün hesapları ters dönen Haçlı Siyonist ittifak, hazırladığı uzun vadeli bir plânı, Osmanlı'yı kurtaracak(!) kişilerden oluşan İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden yürütülen operasyonlar sonucunda II. Meşrutiyet'i 24 Temmuz 1908 tarihinde ilân ettirmişlerdi.
Bu, bir demokratikleşme hareketi değil, Haçlı Siyonist İttifak'ın sömürü ve entrikalarına çomak sokan Sultan Abdülhamid Han'ı devirme projesinin ilk adımıydı.
Son adım "31 Mart Vakası" denilen "İttihat Terakki tiyatrosu" ile atılmış ve Abdülhamid Han 28 Nisan 1909 günü tahttan indirilmişti.
"24 Temmuz" o kadar hain bir adım idi ki, nihaî "darbe" için sadece 9 ay beklemiş olmalarına bile çok bozulmuşlardı.
Zira İngilizlerin II. Meşrutiyet ilanına verdiği desteğe teşekkür için "İngiliz Sefareti"ne giden Talat Paşa ve Rıza Tevfik kabul edilmemişlerdi. Sordukları her isim "Yok!" dedirtmişti!
Rıza Tevfik, bu soğukluğun perde arkasını, yıllar sonra gittiği Londra'da, "Yok" dedirtenlerden Lord Nicholson'a sormuş ve şu cevabı almıştı:
"Desteklediğimiz Jön Türkler'den büyük bir netice bekliyorduk. 'İhtilâl (Meşrutiyet) olacak, Sultan da Hilafet de alaşağı edilecek' diye düşünüyorduk. Fakat ihtilâl yaptınız ama Sultan da Hilafet de yerinde duruyor."
Tevfik Bey'in, "Hilafet, Büyük İngiliz Devleti'ni neden bu kadar şiddetli ilgilendiriyor" sorusuna verilen tokat gibi cevap ise şöyleydi:
"Dostum! Biz Mısır'da ve Hindistan'da Müslümanları etki altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık ama muvaffak olamadık. Hâlbuki Halife? Yılda bir defa selam-ı şahane ve Kur'an gönderiyor, bütün Müslümanları hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor."[4]
ASIL SANSÜRCÜ KİM?
33 yıllık saltanatında bir tane "idam fermanı" imzalamamış olan dünyanın en merhametli Sultanına "Kızıl Sultan" diyen kızıl vicdanlılar için gerekçeye ne hacet ama "sansürcü" çamurunu niye attıkları da ayrı bir hıyanettir.
Çünkü İngiliz Siyonist ittifak, Müslüman Türk milletini ancak cahil bırakarak ve doğru yoldan saptırarak yıkılabileceğini çoktan keşfetmişti. Nitekim Vehhabîlik, Kadiyanîlik, Selefîlik gibi İngiliz fitnelerinin Müslümanlar arasında karşılık bulması, din cehaletinden kaynaklanıyordu.
Bu hıyanetin farkında olan Halife Abdülhamid Han, Müslümanların İslâmiyet'i doğru öğrenmesi için elinden geleni yapıyordu. Bu yüzden dinî kitaplar bir ilim heyeti tarafından incelendikten sonra basılıyordu. "Sansür" lakırdılarının sebebi de buydu!
Hakeza, İttihatçı gazetelerin "Buharî'yi yaktırdı" iftiraları üzerine de sürgündeki doktoru Atıf Bey'e, "Piyasadaki Buharî-i şerifler hatalı idi. Mısır'da bulduğumuz sahih nüshayı getirtip bastırdım" demişti. Ebu'l-Hüseyn Yûnînî'nin hazırladığı bu nüsha, en sahih Buharî olarak bilinmektedir.
Ama İttihat ve Terakki kurucularından Tunalı Hilmi, 3 Mart 1924 günü "Hilafet kaldırılmalı" konuşması yaparken bile hâlâ, "Abdülhamid Buhari'yi yaktırdı" iftirasını tekrarlıyordu.[5]
Çirkin bir "sansür" kurgusu da, Sultan Abdülhamid Han'ın dağ köylerine kadar katır sırtında dağıttırdığı "Mızraklı İlmihal" üzerinden yürütülmüştü.
Jön Türkler "Abdülhamid, Mızraklı İlmihali toplattı" diyor; ama sebebini asla söylemiyordu!
Oysa Fatih Sultan Mehmed Han'ın hocalarından Muhammed bin Kutbuddin-i İznikî Hazretleri'nin yazdığı bu eserin 74. sayfasındaki "Elfaz-ı Küfr" bahsinin 14. satırına korsan olarak, "Bir kimse zalim bir kimseye (Abdülhamid Han kastediliyor) 'adil' dese kâfir olur" cümlesi eklenmişti. "Mızraklı İlmihali toplattı" yaygarasını çıkaranlar, bu iftira cümlesini oraya sokan sahtekârlardı![6]
ASIL "SANSÜR"Ü İTTİHATÇI YÖNETİM ESTİRMİŞTİ!
Her yıl "24 Temmuz'da, basın özgürlüğü başladı" masalı dinliyoruz!
24 Temmuz 1908'deki Meşrutiyet ilânından sonra hâlâ "Sultan" olan Abdülhamid Han hakkında her türlü iftira ve çirkin hakaret için gerçekten nihayetsiz bir "hürriyet" vardı! Halife ve İslâmiyet hedef alınıyor, ağır iftiralar atılıyordu.
Hakaretler hakkında hiçbir hukukî işlem yapılmıyordu. Meğer "Halife'ye ve Müslümanlara küfretme hürriyeti" getirmişlerdi! Abdülhamid Han hakkında öyle iğrenç karikatürler yayınlanıyordu ki, Avrupa'da olsa bunların sorumluları doğduğuna pişman edilirdi. Azınlık gazeteleri de ayrımcı manşetler atıyordu. Bu başıboşluğa ise "Hürriyet" deniyordu!
Gazeteci kisveli İngiliz maşası Abdullah Cevdet, "Sultan Hamid hakkında 100 yalan uydurdum. 'Harbiye talebelerini ayağına taş bağlayarak Sarayburnu'ndan denize attılar' yalanıma ben bile inandım" diyerek, marifetini(!) anlatmıştı.[7]
Bu yalanlara inanan darbeciler, Abdülhamid Han'ı devirdikten sonra gazetelere, "İstibdat devrinde ailesinden akıbeti meçhul olanlar varsa bildirsin" diye ilân yayınlamıştı ama tek isim verilmemişti.[8]
İttihatçıların basın özgürlüğüne bakın ki, Cemal Paşa, Bahriye Nâzırlığı yıllarında üstelik de sosyalist bir Meşrutiyetçi olan Nüzhet Sabit'in, kendisini eleştiren yazısını okuyunca hemen Polis Müdürü'nü aramış ve "Bu muharriri tevkif etmelisiniz" talimatı vermişti![9]
Asla tahammülleri yoktu. Küçük bir eleştiride bulunan yazarlar "komitacı" yöntemlerle uyarılıyordu! Akıllanmazsa derhal "fedailer" devreye giriyordu!
Abdülhamid Han'ı "istibdatçı" ithamıyla devirenler, görülmemiş bir "istibdat" sergiliyordu.
Nitekim tehditlere rağmen İttihat ve Terakki'yi eleştirmeye devam eden Serbestî gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey, 6 Nisan 1909 akşamı öldürülmüştü.
"DARBE" NASIL "BAYRAM" OLDU?
Tarihî gerçekler böyleydi ama her şeyi ters çevirmişlerdi!
İttihat Terakki'nin devamı olmakla övünen CHP, Abdülhamid Han'a darbe olan 24 Temmuz gününü, "Gazeteciler ve Basın Bayramı" ilân etmişti!
Güya "sansür" kalktığı için bayram yapıyorlardı!
Yerseniz!
Yemedik mi?
"Takrir-i Sükûn Kanunu" ile basını kim susturdu?
Her yıl "24 Temmuz" günü, Dolmabahçe Sarayı bahçesinde toplanan çoğu muhafazakâr(!) meslektaşlarımız, o sarayın sahibi olan Abdülmecid Han'ın oğluna yapılan darbeyi, serin boğaz keyfiyle kutlamaktadır!
Tıpkı İngilizler gibi...
Yazıklar olsun!
[1] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kayserili Ahmed Paşa, Belleten, Sayı: 28, Ankara 1943, s. 330.
[2] Lütfü Simavi, Devr-i İnkılâp, Mahmud Bey Matbaası, İstanbul 1336, s. 92-93.
[3] Mehmed Zeki Pakalın, Son Sadrazamlar ve Başvekiller, c. I, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul 1939, s. 34.
[4] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, TEV Yayınları, İstanbul 2007, s. 136.
[5] TBMM Zabıtları, 2. Dönem, 2. Yasama Yılı, 2. Birleşim, 3 Mart 1924, Cilt 7, s. 33.
[6] İsmail Kara, Derin Tarih, Sayı: 77, Ağustos 2018, s. 36-40.
[7] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı'nın Çöküşü, Timaş Yayınları, İstanbul 2019, s. 23.
[8] Refik Halid Karay, Bir Ömür Boyunca, İletişim Yayınları, İstanbul 1996, s. 224-226.
[9] Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, Pozitif Yayınevi, İstanbul 2022, s. 18.
.Ayasofya'nın nasıl açıldığını unutursak açık tutamayız!
28 Temmuz 2026 Salı
6 yıl oldu. Artık, hep açıkmış gibi gelmeye başladı. Halbûki güzelliklerin normalleşmesi, rehavet ve gafleti de beraberinde getirmekte ve...
Genellikle hıyanet, "gaflet kapısı"ndan girmektedir!
Nitekim tam 481 yıl boyunca, Ayasofya Camii'ne bir gün "zincir" vurulacağı hiç kimsenin aklına gelmemiştir herhalde! Ama Osmanlı'dan sonra, "Fetih" nimeti de sembolü de sıradanlaşmış ki, Ayasofya elden gittiği gibi az kalsın İstanbul da gidiyordu!
Geri dönmesi de hiç kolay olmadı. Başbakan Menderes başlamıştı ama ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan bitirebildi.
Peki, neden 70 yıl gecikmeli açılabildi? Bu sürede Türkiye'de ne değişti?
Ayasofya Camii'nin neden açılamadığını anlayabilmek için nasıl kapatıldığını bilmek gerekir.
***
Hristiyan âleminin "Ayasofya sızısı" 1453'ten başlar. Camiye çevrilmesi bizim için "Fethin sembolü" iken, onlar için de, 13 asırdır devam eden Konstantinopolis destanının sonu anlamına geliyordu. Ayasofya'nın tekrar kilise olması, "Konstantinopolis" umudunu da beraberinde getirecekti.
Ancak bu sızıyı, Osmanlı yüzünden asırlarca içlerinde saklamak zorunda kalmışlardı.
Nitekim nesilden nesle aktardıkları bu ortak hedef, Osmanlı'nın "hasta adam" döneminde, "derin İngiliz" Lord Curzon tarafından, "Ayasofya bir kiliseydi, elbette aslına dönecektir" şeklinde ilân edilmişti.[1]
"KİLİSE OLMUYORSA MÜZE OLSUN"
Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nda mağlup olması, Haçlı dünyasını çok umutlandırmıştı. Artık Türkleri İstanbul'dan atacak; Ayasofya'yı da esaretten kurtaracaklardı!
22 Aralık 1919'da Londra'da yapılan Sevr mutabakatında, İngiltere, Rusya, Fransa ve Yunanistan Ayasofya Camii'nin "kilise" yapılmasında "prensip" olarak anlaşmışlardı!
Ancak Sevr görüşmelerinde, tek adımda kilise yapamayacaklarını anlayınca, "geçici formül" olarak "cami"ye son vermeyi hedeflemişlerdi.
Haçlı dünyasının umutları Lozan'a kalmıştı.
"Ayasofya elbette kilise olacak" diyen Lord Curzon'un "rajon kestiği" Lozan görüşmelerinde, bu konunun hiç konuşulmadığını hatta İhtilaf devletlerini tatmin edecek bir karara bağlanmadığını düşünmek tarihin akışını inkâr etmektir. Zaten, Lozan Antlaşması'nın 97. Yıldönümü olan 24 Temmuz'da açılmasına bu yüzden "farklı" anlamlar yüklenmiştir.
CURZON SÖYLEDİ, WHITTEMORE YAPTI
Nasıl kapatıldığına kısaca göz atalım.
Amerika, İngiltere ve Fransa'nın 1931'de "Bizans Enstitüsü" üzerinden başlattığı "Ayasofya Operasyonu"nu, Haçlı çabalarından müstakil düşünmek, tarihî körlüktür. Thomas Whittemore aslında Lord Curzon'un yıllar önce ilân ettiği hedefe ulaşmak için harekete geç(iril)mişti.
Natalia Teteriatnikov'un, "Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Elçiliğinin aktif destek verdiği müzakereler sonucunda, Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı" ifadesi, İtilaf Devletleri'nin bahsettiği "geçici formül"ün tahakkukundan başka bir şey değildi.[2]
Batı cephesinde 1453'ten bu yana devam eden iradeye karşılık, bizim cenahta ise Batı'dan "onay" almak için her türlü fedakârlığa hazır olan bir anlayış hâkimdi. Zaten, "ihtiyaç fazlası" camileri satan, Sultanahmet'i yatakhane yapan zihniyet için Ayasofya'nın "müze" olması da önemli değildi.
Hatta "Ruslarla İngilizlerin, bizim topraklarımızda Ayasofya için savaşmayacaklarını bilselerdi, 'Batı'ya jest' olsun diye Papa'ya iade edeceklerdi!"[3]
Batı açısından, Ayasofya'nın kapatılması, daha önce verilen "meşruiyet rüşvetleri"nin tamamından daha önemliydi ki, camiye kilit vurulması için ortaya koydukları yoğun çaba da bunu gösteriyordu.
"10 yaşına giren Cumhuriyet'in 'meşruiyet' problemi kalır mı" diye düşünenler "Batı Kulübü"nü hiç tanımamış demektir. AB üyelerinin çoğuyla mukayese edilemeyecek kadar gelişmiş olan Türkiye'yi, yüz yıldır kapıda bekletmelerinin sebebi nedir acaba?
Ayasofya'nın açılması mahcubiyetiyle, "kapatma gerekçesi" arayışına giren Kemalistlerinin, "Atatürk, Ayasofya'yı müze yaparak Batı'ya barış mesajı vermek istedi" savunmasının Türkçesi, "Batı etkisiyle kapattı" demektir!
IMF'YE MUHTAÇSANIZ AYASOFYA'YI AÇAMAZSINIZ
6 yıl önce Ayasofya Camii'nin açılması gündeme geldiğinde Batı dünyasının verdiği zayıf refleks, Ayasofya'nın açılma zamanının geldiğini gösteriyordu.
Lord Curzon'un "Elbet bir gün..." ilânından; Ayasofya'nın kapısına kilit vurulduğu güne kadar yaşananlar, "şimdiye kadar neden açılamadığı" sorusunun da cevabıdır aslında. Tıpkı bunun gibi, açma kararı sonrasında gelen tepkilerin cılızlığı da, neden açılabildiğinin izahıdır.
Çünkü daha öncesinde, bu kararı alacak ve uygulayacak gücümüz yoktu. Zira, Batı'ya meydan okuma anlamına gelecek böyle bir karar, çok istemekle değil, devletin gücüyle uygulanabilirdi.
"Son icraatım olsa da ezanı aslına döndüreceğim" diyen Menderes, ezan yasağının başlatıldığı Ayasofya'nın itibarını da iade etmek istemez miydi?
Özal, "ayıp" olarak nitelediği bu uygulama için en ciddi adımı atmış ve kapatıldığı gibi; Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile açılması için talimat vermişti. Ama olmadı. Çünkü Türkiye'nin daha gitmesi gereken yol vardı.[4]
Ya Erdoğan?..
Daha İstanbul'a başkan seçildiğinde, "Müslümanlarla Ayasofya'yı buluşturma" sözü vermişti.[5]
Ama yoğun taleplere hep; "Zamanı var" demişti.
Oysa o koltuğa oturduğu günden itibaren Türkiye'yi, Ayasofya'yı açabilecek hale getirmek için çaba sarf etmişti. 14 Mayıs 2013 tarihinde IMF'ye son taksiti öderken "Ayasofya Camii" için dev bir adım atmanın heyecanını yaşıyordu. Savunma sanayiindeki yerlilik oranının yüzde 80'e yaklaşmasının, Ayasofya Camii'ni açmaya yüzde 100 yaklaşmak anlamına geldiğini iyi biliyordu.
Zira IMF kredileriyle ayakta duran; milletini korumak için Batı'ya muhtaç olan bir Türkiye, Ayasofya'yı asla açamazdı!
Hülasa Ayasofya Camii'ni, "Ayasofya'nın hangi amaçla kullanılacağı, Türkiye'nin egemenlik hakkıdır. Bu konuda sergilenecek her türlü tavrı, bağımsızlığımızın ihlâli olarak kabul ederiz" diyebildiğimiz ve bunun gereğini yapabildiğimiz zaman açabildik.[6]
Yani Türkiye, içerideki "vesayet" ipoteğine son veremeseydi; Irak'tan Suriye ve Libya'ya kadar uzanan "emperyalist kuşatma"yı, delik deşik edemeseydi, Ayasofya Camii'ni kuşatan Haçlı zincirlerini kıramazdı.
Bırakın Ayasofya Camii'ni...
Türkiye, "eski Türkiye" olsaydı; NATO Zirvesi için gelen Haçlı Batı liderlerini, onlarla savaşırken söylediğimiz "Ceddin deden, neslin baban; hep kahraman Türk milleti" marşı eşliğinde "palabıyıklı; eli kılıçlı yeniçeriler" arasından yürütseydi ne olurdu acaba?
[1] https://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkten-ayasofyayi-muze-yapmasini-amerika-istemis/
[2] Holder A. Klein, Theodoros Metokhites'ten Thomas Whittemore'a, Pera Müzesi Yayınları.
[3] Grace Ellison, An Englishwoman in Angora, Cambridge Üniversitesi Yayınları, Londra 1923, s. 244.
[4] Hükümet Hazırlık Yapıyor, Ayasofya Camii Kararnamesi, Milliyet, 3 Ocak 1990.
[5] Al Mujtama dergisi, 26 Nisan 1994 sayısı.
[6] Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 10 Temmuz 2020 tarihli, "Ulusa Sesleniş" konuşması.
Yıllardır “darbe” reklamı yapan bu “darbeci” neden yargılanmadı?
4 Ağustos 2026 Salı
Yaşım ve işim sebebiyle 12 Eylül 1980 darbesinden itibaren kimin nerede durduğunu iyi biliyorum. Kişilere yönelik tavrımı, buna göre belirliyorum. Hiç kimseden dünyevî bir beklentim olmadığı için; millete ve milletin değerlerine düşman olanlara "tavır" koymaktan da asla çekinmiyorum.
Mesleğim gereği "yakın" olduğum ama asla yakınlık duyamadığım isimlerden biri Ertuğrul Özkök'tür.
Aslında çok iyi irdelenmesi gereken bir isimdir.
Türkiye'nin en "karanlık" döneminde 20 yıl boyunca, "Hürriyet" gibi bir gazeteyi yöneten bu kişinin iyi tanındığı kanaatinde değilim!
"ORDUYU İHTİLALE BİZ HAZIRLIYORUZ!"
O Hürriyet ki; sahibi Erol Simavi, ülkenin "Başbakan"ına 1. sayfa manşetinden yazdığı "Açık Mektup"ta, gazetesine yüklediği fonksiyonu şöyle tarif etmişti:
"Montesquieu 'Kuvvetler Ayrılığı' sistemini getirirken, üçlü bir düzen düşünmüştü. Yasama, Yürütme, Yargı. Bilirsiniz; 'basın'ı da 'dördüncü kuvvet' olarak sayarlar. Ben de yeni bir 'Kuvvetler Ayrılığı' ilkesi getiriyorum. Benim 'kuvvetler ayrılığı kitabım', Türkiye'de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? Basın! Ya ikinci? Buyurun, kalemimi teslim alın. Aklınızdan ve gönlünüzden ne geçiyorsa, onu yazın!"[1]
Böyle demişti ama "Başbakan Özal, 2. Sıraya milleti yazabilir" endişesine kapılmış olacak ki, o "2. Sıra"yı da, yazarı Emin Çölaşan'a bir ay sonra verdiği "40. Yıl Röportajı"nda yine kendisi belirlemişti:
"Dünyada, basın için '4. kuvvettir' derler. Bu söz Türkiye için geçerli değil... Hâkimiyet elbette 'kayıtsız şartsız milletindir! O, başka... Ama Türkiye'de 1. kuvvet ordu mu? Hayır! Basındır. 2.'si ordudur. Çünkü orduyu, ihtilâllere basın hazırlar!"[2]
DARBELERİ DESTEK VERDİ VE BUNU DAİMA DİLE GETİRDİ!
Bir "patron", bu misyonu yüklediği gazetesini, "vatan, millet, demokrasi" gibi "boş(!) işler"le uğraşan birine emanet edebilir mi?
Nitekim Ertuğrul Özkök, bu görevi layıkıyla yerine getirdiği için tam 20 yıl o koltukta oturmuş; sonrasında da "amiral gemisi"nin lüks kamarasından ahkam kesmeye devam etmişti Türkiye'yi yönetenlere "rota" vermiştir.
Peki kim bu Ertuğrul Özkök?
Bize hiç uymayan yaşam tarzı ve hayat anlayışı bu yazının konusu değil!
Biz sadece, patronunun tevdi ettiği "Orduyu ihtilallere hazırlama" görevini nasıl yerine getirdiğine bakacağız!
Aslında bunu anlamak için çaba sarf etmeye de gerek yok. Kendisi bütün darbelere destek vermiş ve bunu da açık yüreklilikle dile getirmiştir.
12 Eylül darbesinin hesabını sormaya kalkanlara "Siz önce 11 Eylül'ün hesabını verin" diyerek darbecilere "kalkan" olmuştur! Hatta hızını alamamış; Başbakan Erdoğan'a "Bu dolduruşlara gelme" bile demiştir! (25 Haziran 2009)[3]
Darbecibaşı Evren'in ölümü üzerine yazdığı "Allah rahmet eylesin Kenan Paşa" başlıklı yazısında ise, 12 Eylül 1980 sabahı TSK'nın 1 numaralı bildirisini radyodan dinleyince "Oh... Allah'ım, hayatımız kurtuldu..." diye düşündüğünü ifade etmiş; "Diktatörün ölümü" manşeti atan Cumhuriyet'e tepki göstermiştir! 11 Mayıs 2015)[4]
"ERDOĞAN'I BİTİRİN" SUFLESİNİ ÖZKÖK MÜ VERDİ?
Ertuğrul Özkök, 28 Şubat darbesine desteğini de, AK Parti iktidarının 4. Yılında yazdığı "28 Şubat'ı neden destekledim" başlıklı yazı yazıyla tekrarlamıştı! "28 Şubat sürecinde bir irtica ihtimali mevcuttu" şeklinde başlayan gerekçeler sıraladığı yazısını, "Ben 28 Şubat'ı destekledim ve hâlâ da destekliyorum" cümlesiyle bitirmişti! (5 Aralık 2006)[5]
Çok daha önemli bir "ayrıntı" vardı!
Yukarıdaki yazısında "Tayyip Erdoğan 28 Şubat'ın ürünüdür" diyen Ertuğrul Özkök, 28 Şubat sürecinde de cuntacı mesai arkadaşlarına benzer bir uyarıda bulunmuş olacak ki, Refah-Yol Hükümeti'ni devirdikten sonra "namlu"yu, hemen İBB Başkanı Tayyip Erdoğan'a çevirmişlerdi!
Zira, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın işaretiyle harekete geçen Diyarbakır DGM; Ziya Gökalp'in Millî Eğitim kitaplarındaki "Asker Duası" şiirini okuyan Erdoğan hakkında soruşturma başlatmıştı!
HÜRRİYET'E GÖRE MUHTAR BİLE OLAMAYACAKTI!
En basit davaları yıllarca süründüren vesayetçi yargı, 12 Şubat 1998'de dosyayı tamamlamış ve 31 Mart'ta başlayan dava 21 Nisan'da sonuçlanmıştı. "Suçu sabit görülen" Erdoğan, 10 ay hapis cezasına çarptırılmış; ayrıca, cezanın ertelenmemesine ve paraya çevrilmemesine karar verilmişti!
22 Nisan 1998 tarihli Hürriyet, "bayram gazetesi" gibiydi. Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, "Tayyip'e şok ceza" şeklindeki nezaketsiz manşetini; "Siyasî hayatı bitebilir" kehanetiyle güçlendirmişti! 28 Şubat'ın "amiral gemisi", daha kesinleşmemiş bir "zorlama ceza" üzerinden linç kampanyası yürütüyordu. Alt başlıkta İçişleri Bakanı'na "Belediye başkanlığını düşürmek için Yargıtay onayını beklemenize gerek yok, Danıştay'a dava açabilirsiniz" şeklinde yol göstermiş, hatta "Yeni başkan nasıl seçilir" kutusuyla, "Erdoğan sonrası İBB"yi bile dizayn etmişlerdi!
Daha da vahimi "Muhtar bile olamaz" başlığının altında sıraladıkları "Başkan, milletvekili ve genel başkan adayı olabilir mi" sorularının her birine zevkle verdikleri "Hayır, Olamaz" cevaplarıyla; Erdoğan'a özel "artçı 28 Şubat"ın asıl amacını ortaya koymuşlardı.
Ertuğrul Özkök ise, "Kime yarar" başlıklı yazısında, Erdoğan'ın partide de tutunamayacağını söylüyor ve "Erdoğan'sız Fazilet" dizayn ediyordu!
Yargıtay 8. Dairesi de, bu "sipariş ceza"yı yıldırım hızıyla görüşmüş ve 23 Eylül'de onaylamıştı. Hürriyet gazetesi, 5 ay önceki "Siyasî hayatı bitebilir" kehanetini "Siyasî hayatı bitti" müjdesiyle pekiştirmişti![6]
"BAŞÖRTÜSÜ KAOS, LGBT İNSAN HAKKI!"
Ertuğrul Özkök'ün "dönüştüğünü" iddia eden siyasîlerin kulakları çınlasın!
Başörtü yasağını kaldırmak için hazırlanan "Özgürlük Paketi" 9 Şubat 2008 tarihinde, 411 milletvekilinin "Evet" oyuyla kabul edilmişti. Bu demokratik adım, Ertuğrul Özkök'ün gazetesinde "411 el kaosa kalktı" manşetiyle verilmişti! Hürriyet'te patron çoktan değişmişti ama aslında hiçbir şey değişmemişti! "Türkiye'yi bölen türban..."dan, "Kutuplaşma endişesi" gibi saçmalıklardan bahsediliyordu![7]
Ertuğrul Özkök'ün yürüttüğü misyona göre, onların istemediği her şey "kaos" idi. Bunlara göre bir "Müslüman"ın, homoseksüel sapıkları kadar bile "insanlık" hakkı yoktur. "Yazılarımda açıkça LGBT haklarını(!) savunan bir insanım" diyen Ertuğrul Özkök nasıl bir "insanlık" anlayışına sahip bilmiyoruz ama insanların inancının gerektirdiği şekilde giyinmesini "kaos" olarak görüyor![8]
MÜSLÜMANLARA HAKARET, FETULLAHÇILARA İLTİFAT!
Ertuğrul Özkök'ün "darbeciliğini" de iyi anlamak gerekir! Tavizsiz bir Kemalist zannedilen Özkök, FETÖ'nün bir "Hizmet Cemaati" olarak bilindiği ve CHP'nin bile tavır koyduğu dönemlerdeki Fetullah Gülen aşkını nasıl izah ediyor acaba?
Tıpkı FETÖ'yü doğuşundan bu yana koruyup kollayan Siyonist beyin gibi...
Zira Ertuğrul Özkök, 3 Ağustos 2007 tarihli "Dumanlı'nın odası" başlıklı yazısında, Fetullahçı meslektaşı Ekrem Dumanlı ile dostluğunu "en iyi ilişkim bulunan insanlardan biridir" şeklinde tanımlıyor ama yazının tamamını okuyanlar, bu "dostluğun" bireysel olmadığını çok iyi anlıyor.
Misafir edildiği Zaman gazetesi binasını ballandıra ballandıra anlatan; Ekrem Dumanlı'nın "Sesi çok yalıtan bir sistem kukllandık" dediğini aktaran Ertuğrul Özkök, en fazla da Ekrem Dumanlı'nın odasındaki "Atatürk tablosu"ndan etkilemiş! Tabii ki, Fetullah Gülen'in Bakırköy'deki özel terzisinde Ertuğrul Özkök için diktirilen 4 adet "özel gömlek" dışında![9]
BUNLAR "ÖVEREK" DÖVERLER!
Neyse... Ertuğrul Özkök'ün darbe ve darbecilere yönelik güzellemelerini saymakla bitiremeyiz. Netice itibariyle, "sahibi"nin medyaya yüklediği "orduyu darbeye hazırlama" misyonunu, vesayete savaş açan AK Parti iktidarına rağmen bile hakkıyla yerine getirmiştir!
Çünkü bunlar, bukalemun gibidir. Ağızları iyi laf yapar. Överek döverler; mafya liderleri gibi kurbanlarının cenazesine de görkemli çiçekler gönderirler!
Fareler, kulak kemirirken "sahibi uyanmasın" diye arada üflermiş! Bunlar da, vahşi muhalefetini, süslü iltifatlarla kamufle eder. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan'a düpedüz "diktatör" demekle kalmayıp; Anayasal düzene de "diktatörlük" olarak niteliyor; peşinden de "Medya özgür olsa" diyor.
Oysa hakkında soruşturma açılmadan saatler önce gittiği Almanya'dan gönderdiği açıklamada, "O videonun tamamını izleyenler, aksine beni Cumhurbaşkanı'nı övdüm diye eleştirdi" demiş!
Bahsettiğim tarz tam da bu!
STOCKHOLM SENDROMU SERGİLEYENLER OLDU!
Bazı siyasiler, bunların kerhen sarf ettiği "ılımlı" cümleleri çok ciddiye aldı. AK Parti'nin 3 Kasım 2002'de gümbür gümbür geldiğini ve kolay kolay da gitmeyeceğini görünce yazdığı "Bir gazetecinin dalgalı serüveni" başlıklı yazı, "değişim" olarak algılandı! Yazıdaki "Geçen yaz başında AKP Genel Merkezi'ne ilk gittiğim günden sonra yazdığım yazılar dolayısıyla birçok eleştiri aldım" benzeri cümleler ve baş tacı edildiği davetlerdeki "tasarlanmış" güzellemelere çokları inandı![10]
Sayın Erdoğan'ın dişe diş mücadele ettiği, "Biz manşetlerle çarpışarak bu günlere geldik" derken kast ettiği kimlerdi acaba!
SÜREKLİ FERYAD ETTİK AMA KİMSEYE DUYURAMADIK!
Ertuğrul Özkök'e hitaben yazılmış onlarca yazım var. Her fırsatta şahsıma yönelttiği alçak saldırılara, "o çocuklar" ifademi, kendi köşesine "O. Çocukları" şeklinde aktararak döşendiği iftiralara cevaplarım var. Arzu edenler bakabilir. Bunları burada uzun uzun zikrederek meseleyi "kişiselleştirmek" istemiyorum. Zira, asla bir kişisel hesap peşinde değilim.
Ancak yıllardır "Benim için darbe ve vesayetle mücadelede ölçü Ertuğrul Özkök'ün yargılanmasıdır" diyorum!
Hepsi bir kenara...
13 Nisan 2018 tarihinde karar bağlanan "28 Şubat Davası"nın 3 Temmuz 2018 tarihinde yayınlanan "Gerekçeli Karar"ı çok anlamlıydı.
Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi, verdiği kararların gerekçesini şöyle açıklıyordu:
"28 Şubat darbesinin gerçekleşmesinde, Hürriyet Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Sabah Yayın Yönetmeni Ergun Babahan ve Yazı İşleri Müdürü Erdal Şafak, Milliyet Yayın Yönetmeni Derya Sazak başta olmak üzere; çok sayıda gazeteci, radyo ve TV programcısı çok önemli rol oynadı. Eğer medya desteği olmasaydı, 28 Şubat darbesi gerçekleşemezdi. Bu darbe sürecinde, komutanların talimatıyla manşet atanlar, haber yapanlar, anayasayı ilga ve hükümeti düşürme suçunun şerikleridir."
28 Şubat darbesinin sadece BÇG faaliyetleriyle sınırlı bir davayla net olarak anlaşılamayacağı belirtilen gerekçede, "Nasıl ki, aynı banka soygununa katılan sanıkların, aynı davada yargılanması adil yargılamanın gereği ise, aynı darbe suçuna katılan diğer failler de mutlaka yargılanmalıdır" deniyordu.
STAR'DA MANŞET YAPTIK, YİNE DUYURAMADIK!
Medyanın 24 Haziran'da gerçekleşen seçimden sonra "Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi"nin (9 Temmuz'da açıklanan) ilk kabinesine odaklandığı günlere rastlaması sebebiyle fazla ilgi görmeyen bu kararı, biz Star'da "Darbe Şerikleri (Ortakları)" manşetiyle vermiştik.[11]
Aradan yıllar geçti; ancak, bizzat "yargı"nın "Yargılanmalı" dediği Ertuğrul Özkök'ün "darbeci" hayatında hiçbir şey değişmedi!
Nihayet freni boşalan Ertuğrul Özkök hakkında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hakaretten soruşturma açıldı! Peşinden de tepkiler yağdı!
Ama bence bu tepkilerin bir anlamı kalmadı!
Darbeci olduğunu ilân etmekten bile sıkılmayan bu "darbeci"yi kimler sakladı; bu kadar yıldır neden yargılanmadı?
Bizi yıllardır neden kimse duymadı?
***
Bu arada Ertuğrul Özkök, döneceğini söylemiş!
Dönebilir, soruşturma da sona erebilir! Ancak benim kriterim bellidir:
Ertuğrul Özkök yargılanmadıkça ve yaptıklarıyla yüzleşmedikçe darbecilerden ve vesayetçilerden tam anlamıyla hesap sorulmuş olamaz!
[1] Hürriyet, 19 Nisan 1988.
[2] Hürriyet, 19 Mayıs 1988.
[3] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/11-eylul-10-9-8-eylul-11938602
[4] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/allah-rahmet-eylesin-kenan-pasa-28969270
[5] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/28-subati-neden-destekledim-5554607
[6] Hürriyet, 24 Eylül 1998.
[7] Hürriyet, 10 Şubat 2008.
[8] https://t24.com.tr/gundem/ertugrul-ozkok-30-yil-once-tarkan-a-sorulan-en-zor-soru-ve-verdigi-cevap,1148147?_t=1785764177209#goog_rewarded
[9] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/dumanlinin-odasi-7015760
[10] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/bir-gazetecinin-dalgali-seruveni-110715
[11] 5 Temmuz 2018
.Amacın nedir ahbap?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
30 Temmuz, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
NATO zirvesinin ardından yazılara iki hafta ara vermiştim… Türkiye’de şunlar oldu;
CHP’nin gırtlağına kadar rüşvete batmasına sebep olan Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ikilisi ‘Yeni Parti’sini kurdu…
Ahbap pisliği patladı.
İkisinin birbirinden farkı var mı? Destekleyenleri açısından bakarsanız, yok.
***
Sadece İstanbul’da İmamoğlu suç örgütünün vurgunu, şimdilik tespit edilen ve dosyaya giren rakamla 500 milyarın üzerinde… Öteki belediyeleri de ekleyerek henüz bir rakam çıkaramadık. En son dün Üsküdar’da operasyona konu olan, çikolata kutusunda alınan rüşvetin meblağı 300 bin dolardı.
Ahbap’a kanan ahmakların deprem zamanından uçan parası ise 4,3 milyar TL. Sonraki bağışlarla bu rakamın 8 milyar lira olduğu söyleniyor.
İşin rakamlar dışında bir başka boyutu daha var…
İkisi de devlete kafa tutan, devlet otoritesini bozmaya yeltenen, toplumun aklıyla alay edercesine gerçekleri ters yüz etmeye uğraşan ve maalesef bunda kısmen başarılı da olan, özellikle sosyal medyayı kullanarak kamuoyunun zihnini bulandırma ve sinir uçlarıyla oynama hokkabazlıklarını çok iyi bilen casus örgüt FETÖ’den tam destek alan yapılar bunlar.
İçimizdeki sinsi akıl, nasıl ki çek-senet işlerinden sabıkalı bir kumarbazı ‘devletten daha güvenilir (!)’ bir yardımsever olarak Türkiye’deki muhalif kitleye kilitledi ise milyarlarca liralık yolsuzluk ağı kuran, İngiliz güdümlü bir sözde siyasetçiyi de ‘geleceğin lideri’ diye topluma kakalamaya uğraştı.
Son zamanlarda bakıyorum; gündem CHP’den kopuşlar üzerine siyasi yorumlar, kimin ne kadar oy alacağı, daha kimlerin CHP’den kopacağı, İmamoğlu’nun suç ortağı Özgür Özel’in liderliği gibi saçma sapan mevzularla dolu.
İşin özünü bıraktık, bugün gelinen noktayı ve oy hesaplarını konuşuyoruz sadece.
Sahipleri tarafından Londra’dan yönetilen muhalif medya zaten 24 saat Özgür Özel’i parlatma çabasında.
Peki, bu Özgür Özel’i, CHP’den kopmadan önce neyle konuşuyorduk?
Kendi belediye başkanları Özkan Yalım ve Muhittin Böcek’in “Verdim” dediği rüşvet paralarıyla…
Eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Böcek ve oğlunun ifadelerine bakılırsa ‘aday’ olma karşılığında sadece Özgür Özel’e taşıdıkları para 150 milyon lira civarında.
Özkan Yalım’dan da çapına göre 1,2 milyon lira gibi bir rakam koparmışlar.
Genel Merkez ve Genel Başkanı böyle olan bir partinin belediye başkanı ne yapar?
Daha dün, Uşak’ta Özkan Yalım’ın pavyonunda çalışıp, sigortaları ve maaşları belediyeden ödenen 22 kişiye yakalama kararı çıktı. Bu rezaletin belediyeye zararı 17 milyon liraya yakın.
Peki bunun baş sorumlusu Özgür Özel Efendi’yi şimdi neyle konuşuyoruz?
‘Yeni Parti’si başarılı olacak mıymış? Belediye başkanlarını partisine alabilecek miymiş? Kendisi mi aday olacakmış, yoksa yine İmamoğlu’nu mu aday gösterecekmiş?’
Üç sene evvel Ahbap’ın kurucusu Haluk Levent’in geçmişi nasıl görmezden gelindi ise şimdi de sanki ortada hiç bu rezillikleri yokmuş da, Muharrem İnce gibi küsüp ayrı parti kurmuş gibi ‘ayrıcalıklı’ muamele gören bir Özgür Özel güzellemesi…
***
Bir asırdır “Batı, Batı” diye kafamızı ütüleyen, son örneğini Ahbap ve Özel-İmamoğlu destekçiliğinde gördüğümüz tuhaf zihniyete şu hatırlatmayı da yapalım;
Batı medeniyetini örnek alıyorsunuz ya hani!
İngiltere’de geleceğin başbakanı olarak görülen Angela Rayner, engelli çocuğu adına ev alırken eksik vergi ödediği ortaya çıkınca başbakan yardımcılığı görevini bıraktı.
Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, ısmarlama anket yaptırdığı ve olumlu haber için medyaya rüşvet verdiğinin ortaya çıkmasının ardından istifa etti.
“Avrupa’nın altın çocuğu” olarak görülen Kurz’un siyasi hayatı bitti.
İsveç’te Başbakan Yardımcısı Mona Sahlin, devletin verdiği kredi kartıyla kendisine iki paket çikolata ve bebek bezi aldığı ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kaldı.
Fransa’da eski Başbakan François Fillon, eşi ve iki oğlu milletvekili danışmanı sıfatıyla maaş aldığının ispat edilmesi üzerine dört yıl hapis cezası aldı.
İngiltere İçişleri Bakanı David Blunkett, yasak aşkının evindeki Filipinli bir dadıya torpilli vize sağladığı için istifa etti.
Fransa’da Nicolas Sarkozy, Muammer Kaddafi’den seçim yardımı alması suçlamasıyla hapse atıldı.
Almanya’da Helmut Kohl’ün partisine aldığı gizli ve yasa dışı bağışlar sebebiyle siyasi hayatı bitti.
Avusturya’da ırkçı Özgürlükçü Parti Başkanı Heinz-Christian Strache, seçim yardımı karşılığı ihale vermekten suçlu bulundu. “İbizagate” skandalının ardından Strache siyasetten silindi.
Yani, şunlarla durumunuzu mukayese edersek, sizin Batı medeniyetiyle, ahlakıyla falan da hiçbir ilginiz yok. Batıcılığınız da baştan aşağı sahte ve hile.
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu gibi büyük skandallara karışmış siyasi figürlerin, o ülkelerde değil iktidara gelip gelmeyeceklerinin tartışılması, isimleri bile anılmaz.
Ama siz bunca şeye rağmen madem hiçbir şey yokmuş gibi hareket ediyor ve her ne yaparlarsa yapsınlar bu isimlerin peşinden gitmeye devam ediyorsunuz…
O zaman şu soruyu sormak hakkımız;
Siz neyin peşindesiniz? Sınırınız, çizginiz, değerleriniz nedir?
Amacın nedir ahbap?
Kurtulmak o kadar kolay mı Sayın Özgür Özel?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
02 Ağustos, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
CHP’den kopan İmamoğlu ekibiyle birlikte Yeni Parti’sini kuran Özgür Özel, Nefes’e verdiği röportajda şunu söylüyor;
Hem vatandaşın, hem milletvekillerimizin, hem de bizim sırtımızdan bir yük kalktı. Açıkçası butlandan parti kurulana kadarki ara döneme göre çok daha iyi hissediyoruz. Üç yıldır genel başkanlığını yaptığım partiyi bırakıp gitmek zordu. Tabii o günü düşünüyorsun; Ne olacak, nasıl olacak? Hiç olmazsa önümüzü görüyoruz, ne yapacağımızı biliyoruz. Bilinmezliklerin önemli bir kısmı ortadan kalktı.
Bu partinin eskisi, kıdemlisi, bedel ödemişi yok. Hepimiz yeniyiz ve hep beraber yeni bir yola çıktık. Bu hissiyat çok kıymetli. Yeni bir sayfa, temiz bir sayfa açtık. Eski birtakım kırgınlıkların, küskünlüklerin, olası tartışmaların geride kaldığı bir sayfa. Zaten o bir kısım tartışmayı yürütenlerle yolları da ayırdık.
Diğer tarafta ‘CHP Genel Başkanı’ ünvanıyla yapmak isteyip de sesini duyuramadıkların var. “Bana altı ok deme, ben CHP’ye vermem…” Bunlar sahada belli sıklıkla karşılaştığımız şeyler. Yani kafasında bir CHP var, CHP’ye yüklediği bir tarihî yük var ve ondan kurtulmuyor veya onu bahane ediyordu seçmen. Şimdi yeni parti olarak böyle bir avantaj var.
***
CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun ‘arınma’ çıkışına karşılık, bir anlamda artık dikensiz gül bahçesinde yürüyecekleri mesajını veriyor Özgür Özel.
Peki durum öyle mi?
Değil, çünkü Özgür Özel durduk yerde CHP Genel Başkanlığı’nı kaybetmedi.
Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü tarafından rüşvetle delegelerin iradesinin satın alınması neticesinde, yani hileli kurultayla CHP Genel Başkanlığı’na getirildiği yönündeki tespitler ve itiraflar onu koltuğundan etti.
O dönem Özel’in emanetçi genel başkan olduğunu, 2024 Mahallî Seçimlerinin ardından koltuğa Ekrem İmamoğlu’nun oturacağını cümle âlem biliyor ve konuşuyordu.
İmamoğlu ve örgütü ile iş birliği kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek olarak ortada dururken, Özgür Özel’in “Ben artık yeni bir parti kurdum. Hepsi CHP’de kaldı” demesinin anlamı var mı? Hele ki kurultaya hile karıştırıldığı davası devam ederken!
***
Özgür Bey’in hiç yokmuşçasına hafızalardan silmeye çalıştığı bir başka gerçek, rüşvet suçuna kendi isminin de karışmış olması. Hem de eski Antalya ve Uşak belediye başkanlarının verdikleri ifadelerle…
Bu iki başkanın, Özgür Özel’in genel başkan olduğu dönemde CHP Genel Merkezi’ne ve doğrudan Özgür Özel’e ulaştırdıklarını söyledikleri rakam 150 milyon lira civarında.
E n’oldu şimdi, Özgür Bey yeni parti kurunca bunlardan kurtuldu mu?
Üstelik İmamoğlu Suç Örgütü dosyasında, milyarlık vurgunda ismi geçen bütün vekilleri Yeni Parti’sine taşımışken!
***
Gözden kaçmaması gereken bir başka nokta, İmamoğlu Suç Örgütü’nün kurduğu rüşvet ve zorla para toplama ‘sistem’inin sadece İstanbul’la sınırlı kalmadığı.
Bugüne kadar 36 belediyeye operasyon yapıldı, muhabir arkadaşlarımızın toplayabildikleri kadarıyla kamu zararı dâhil yaklaşık 200 milyar lira.
‘Sistem’in, Ekrem İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı yapabilmek için 2 milyar dolar toplamak amacıyla kurulduğu itirafları yapılmıştı ya hani…
Şu ana kadar medyaya yansıyanlara bakılırsa milletin cebinden götürülen 200 milyar TL’nin döviz karşılığı 5 milyar dolara yakın.
Diyeceksiniz ki, başka şehirlerde yahut herhangi bir ilçede CHP’li belediye başkanının aldığı rüşvet Ekrem İmamoğlu’nu veya Özgür Özel’i niye doğrudan bağlasın?
O iş öyle değil işte!
***
2024 seçimlerinde neredeyse bütün belediye başkan adaylarının Ekrem İmamoğlu’nun onay verdiği isimler olduğunu biliyor muyuz? Evet.
Peki bazı başkan adaylarının ‘sistem’e yüklü miktarda rüşvet verme karşılığında aday olduklarını tutanaklarda okuduk mu? Evet.
Eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, geçtiğimiz haziran ayında verdiği ek ifadede, aday olabilmek için sadece Özgür Özel’e değil, Ekrem İmamoğlu’na da rüşvet verdiğini anlattı mesela.
Hatta tarih de verdi; 30 Kasım 2023.
Yani Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ikilisinin Kemal Kılıçdaroğlu’nu devirdikleri hileli kurultayın 25 gün sonrası.
İmamoğlu ile Renaissance İstanbul Polat Bosphorus Hotel’de bir saat görüşmüşler, İmamoğlu kendisinden 15 milyon avro (Bugünkü kurla yaklaşık 822 milyon lira) istemiş, Böcek “Tamam” demiş, bunun 5 milyon avrosunu, Kapalıçarşı’da ‘havale’ adı verilen, ama bizim bildiğimiz banka havalesi gibi çalışmayan gizli bir yöntemle ödemiş, kalan meblağı İmamoğlu tutuklanınca ödeyememiş.
O ifadede, İmamoğlu’nun adaylarla görüştüğünü, yüklü ödemeler istendiğini Muratpaşa Belediye Başkanı’ndan öğrendiğini, bunu duyunca kendisinin de İmamoğlu ile temas kurduğunu anlatıyor Muhittin Böcek.
Söyleyen sıradan biri değil, Antalya Büyükşehir Belediyesinin eski başkanı.
***
Verdiği bir başka çarpıcı detay, Özgür Özel’in, âdeta İmamoğlu’nun memuru gibi görev yaptığıydı.
Şöyle dedi Muhittin Böcek ek ifadesinde;
Kontrolsüz ve öngörüsüz şekilde yürütülen bu süreç, başta Antalya olmak üzere birçok CHP belediyesini olumsuz etkilemiş; siyasi huzursuzlukların artmasına ve kamu hizmetlerinin geri planda kalmasına neden olmuştur. Ekrem İmamoğlu, kendisi de bir belediye başkanı olmasına rağmen, zaman içerisinde tüm belediye başkanlarının belirlenmesinde etkili olan, parti üstü bir siyasi güce dönüşmüştür. Öyle ki Parti Meclisi ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in dahi birçok konuda onun görüşü dışında hareket edemediği bir durum oluşmuştur. Ekrem İmamoğlu, geçmişte eleştirdiği bazı uygulamaların benzerlerini henüz o statüye ulaşmadan sergilemiştir. Bu değerlendirmeler, kişisel hırsların bir kurumun tamamını nasıl belirsizlik, tedirginlik ve savunmasızlık içine sürükleyebileceğini göstermek adına bir sorumluluk olarak kamuoyunun takdirine sunuyorum.
***
Sadece bu kadar mı? Değil elbette.
Ne hikmetse Genel Merkez’e para akışında bütün yollar bir tek isme çıkıyordu… Şimdi Yeni Parti’ye katılan Veli Ağbaba’ya.
Kendisinin ‘sistem’ içindeki yeri neydi, niye sürekli bu isim önümüze çıkıyor, yargı sürecinde daha net anlayabileceğimizi tahmin ediyorum.
Belki bütün yolsuzluk dosyaları ileride tek çatı altında birleşecek ve daha sistemli bir yapı deşifre olacak… Bunları henüz bilmiyoruz, süreç gösterecek.
Bildiğimiz tek şey var ki, Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü’nün, seçilen belediyelere adam tayin ettiği ve ‘sistem’e para akışını doğrudan sağladığı da yargının önünde.
Yani iş, torpille yakınlarını belediyelere doldurmanın çok ötesinde.
Bunun önemli delillerinden biri de Ankara Etimesgut operasyonu oldu.
Behzat Ç. olarak tanınan oyuncu Erdal Beşikçioğlu’nun Başkan olduğu belediyede, kendisiyle birlikte 55 kişi gözaltına alındı.
Savcılığın soruşturmasında ise yine “örgüt” tespiti vardı.
Yargı kaynaklarına ulaşan bazı gazeteci dostların ‘Örgüt lideri Erdal Beşikçioğlu değil, başka bir isim’ tespiti ise dikkat çekici.
Doğru ise bu, bize -kendi işledikleri suçlar hariç- bazı başkanların aslında ‘figüran’ olduğunu gösterir.
Nitekim Etimesgut Belediyesindeki pisliği ortaya döken müteahhit F.K, savcılığa verdiği ifadede, ucu İstanbul'a ve CHP yönetimine uzanan ‘rüşvet ağı’ kurulduğunu anlattı.
Belediye yöneticilerinin kendisinden ruhsat için 5 milyon dolar, Beşikçioğlu'nun da iki otobüs parası istediğini aktaran F.K, toplanan rüşvetin ‘sistem’de miktarına göre paylaştırıldığını, paranın bir kısmının belediye içerisinde, diğer kısmının ise İstanbul’da CHP yönetimi tarafından pay edildiğini ifade etti.
***
Hatırlarsanız AK Parti’ye geçen Beykoz, Afyonkarahisar ve Aydın belediye başkanları da, aslında Muhittin Böcek’in işaret ettiği ‘sistem’ tarafından suç işlemeye zorlandıklarını anlatmıştı.
Yani bu belediye başkanları İmamoğlu-Özel ekibinin FETÖ’cülerle birlikte yürüttüğü “Yargıdan kurtulmak için AK Parti’ye geçiyorlar” tezviratının aksine, hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvet batağına sürüklenmemek adına, bir nevi suç işlemekten kurtulmak için AK Parti’ye sığınmış ve çeteye karşı kendilerini korumaya almış.
Kemal Kılıçdaroğlu gibi birinin bile CHP’de yaşadıklarını ve bu şebekeyle baş etmek için verdiği mücadeleyi göz önüne alırsak, bu belediye başkanlarının ‘sistem’ tarafından söylenenleri yapmadıkları takdirde başlarına neler geleceğini düşünmek, nasıl bir baskı altında tutulduklarını anlamak hiç de zor olmasa gerek!
Ortada bunca suç, bunca skandallar varken, Özgür Özel ne diyor şimdi?
Sistemi başka partiye taşıdım, artık gül bahçesinde yürüyeceğim…
Öyle mi olacak acaba?
*************
Düzeltme:
Bir önceki yazımda, Uşak ve Antalya belediye başkanları tarafından Genel Merkez’e ve Özgür Özel’e teslim edildiği söylenen parayı sehven 150 milyar lira olarak yazmışım. Doğrusu, yukarıda da tekrarladığım üzere yaklaşık 150 milyon lira, Üsküdar’da çikolata kutusunda alınan rüşvetin meblağı ise 300 bin dolardır.
Çarpmaya, toplamaya bile aklımızın ermediği meblağlarla ilgili düzeltmeyi yapar, bu rakamları teslim aldığı söylenen isimlerin de hiçbir şey yokmuşçasına toplumun aklıyla alay etmeyi bir yana bırakıp, artık hiç değilse kamuoyuna bir cevap vermelerini beklediğimizi hatırlatırım.
Ya bitecek ya bitecek…
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
06 Ağustos, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Tansu Çiller, dönemin Başbakanı olarak bu cümleyi kurduğunda tarih 3 Kasım 1993’tü.
Türkiye’nin en karanlık yılı; 1993.
Aynı zamanda, terör örgütünü bitirmeye ilk defa çok yaklaştığımız yıldı da 1993.
***
CIA’nin “Bizim çocuklar başardı” dediği 1980 darbesinden üç yıl sonra yapılan ilk seçimlerden Anavatan Partisi birinci çıkmış, Turgut Özal ‘darbecilere rağmen’ milletin oyuyla Başbakan olmuştu.
Şu tesadüfe bakın ki, bir yıl sonra PKK terörünü kucağında buldu.
15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de PKK’nın ilk karakol saldırıları oldu.
Özal “Üç-beş çapulcunun ayaklanması” dese de, aslında hadisenin bu kadar basit olmadığını biliyordu.
Bölgeye askerî yığınak yapıldı, Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği kuruldu, köy koruculuğu gibi güvenlik tedbirleri devreye sokuldu.
Buna rağmen terör saldırıları durmadı, aksine daha arttı.
Problem kangrene dönüşmeye başlamış, bölge halkının desteği kesilmeden bu meselenin çözülmeyeceği anlaşılmıştı.
***
Darbecilerin başta Diyarbakır Cezaevi olmak üzere, sıkıyönetim döneminde yaptığı zulüm, zaten terör örgütünü doğuran ana sebeplerden biri olmuştu.
İsmet İnönü döneminden bu yana zaten yeni rejimle arası iyi olmayan bölge halkı, 1980 darbecilerinin zulmünden kurtulup Özal iktidarında nefes alacağını düşünürken, bu defa terör örgütü bahane edilerek üzerinde artırılan baskıyla karşılaştı.
Köylülere dışkı yedirme, adam kaçırma, tecavüz, faili meçhuller tam da terör örgütünün istediği hadiselerdi.
Anavatan Partisi tek başına iktidara gelmiş olsa da, devlet kadrolarında muktedir değildi. Hele hele askeri kontrol edebilecek gücü hiç yoktu.
Devletin göz bebeği Millî İstihbarat Kurumunun bile CIA ve MOSSAD kontrolünde olduğu bir ülkede iktidar olmak, ateşten gömlekti.
1989’da, sonunun Adnan Menderes gibi olmaması için Cumhurbaşkanlığına çıkan Turgut Özal, toplumsal barışı sağlamak ve artık bir ‘Kürt meselesi’ne dönüşen terörü bitirmek amacıyla harekete geçti.
***
Nisan 1990’da Çankaya Köşkünde yaptığı konuşmada “Araştırdım, annem Malatyalı bir Kürt’müş… N’apalım?” dedi.
Tepkiler üzerine sözlerini, “Türkiye’de bugün bir Kürt meselesi yok. Türkiye’nin dengelerini bozmak istiyorlar. Güneydoğu’da yaşananlara o açıdan bakın” şeklinde tevil etti.
1991’de Çankaya Köşkünde gazetecilerle yaptığı görüşmede, “Kürt-Türk farkını kaldırmamız lazım. Asimilasyon olmaz. Yıllardır takip edilen bir politika var; Kürt denilmemiş. İlk defa bir başbakan olarak Kürt kelimesini ben kullandım. Bu laflar söylendiğine göre bir şeyler yapılacak tabii. Ama kolay değil. Resmî dil Türkçedir. Vazgeçilemez. Ama adam kendi dilini kullanacak” sözlerini sarf etti.
Kürtçenin serbest bırakılması, Kürt varlığının tanınması Özal’ın gündemindeydi.
***
Özal, Kürt kimliğini tanımanın yanı sıra siyasi çözüm arayışına da girişti.
Dönemin en gözde isimlerinden olan Bakan Adnan Kahveci’ye Kürt meselesi için kısa, orta ve uzun vadeli olmak üzere detaylı bir yol haritasını oluşturan bir rapor hazırlattı.
Muhalefetin ve kamuoyunun tepkisine rağmen 1992’de Halkın Emek Partisi (HEP) milletvekilleriyle Çankaya Köşkünde görüştü, “Bu mesele sopa ile silah zoru ile çözülmez” dedi.
“Kürt meselesini de mutlaka çözeceğim. Bu benim milletime yapacağım son hizmetim olacaktır” diyerek, Kürt sorununun çözümüne olan kararlılığını ve inancını ifade etti.
Nitekim bu sözünü havada bırakmadı, 1991 yılında Kürtçe yasağını kaldırdı, 1992’de Kürtçe yayın yapan televizyon ve Kürtçenin okullarda ikinci dil olarak öğretilmesi tartışmasını başlattı.
“GAP televizyonunda Kürtçe yayınlara izin verilmesi hususu iyi incelendiğinde anayasaya aykırı bir yönünün bulunmadığı görülecektir. Filhakika, anayasamızda buna engel açık bir hüküm yoktur. İnsinler dağdan, konuşuruz” açıklamasını yaptı.
Aynı yıl dolaylı bir dille dağdaki PKK’lılar için silahlarını bırakmaları kaydıyla af ilan edilebileceğini söyledi.
***
Avrupa Birliği’ne üyelik talebimiz, Birinci Körfez Savaşı gibi gelişmelerin olduğu bir dönemde atılan bu adımlar Türkiye için kritik önemdeydi.
Özal, Türkiye’nin önünün açılmasının burada elde edilecek başarıya bağlı olduğunun farkındaydı.
Adnan Kahveci’ye hazırlattığı “Kürt Sorunu Nasıl Çözülmez?” başlıklı raporu, daha sonra “Kürt Sorunu-Güneydoğu Anadolu’daki Durum ve Çözüme Yardımcı Olabilecek Öneriler” ismini vererek, 1993’ün Şubat ayında ‘Çok Gizli Zata Mahsus’ kaşeli dosyayla dönemin Başbakanı Demirel’e gönderdi.
Hızlanan barış sürecinde Özal’dan yana duran belki de tek asker dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’ti.
Kuzey Irak’taki Kürt liderler Mesud Barzani ve Celal Talabani, Ankara’ya davet edildi.
Talabani’nin aracılığıyla terör örgütü 17 Mart 1993’te, bir aylığına ateşkes ilan etti.
O yıllarda Şam’da bulunan terör örgütü elebaşı Öcalan, 16 Nisan 1993’te ateşkesi süresiz olarak uzattı.
Peki Turgut Özal, hâlâ çözülemeyen kuşkularla Çankaya Köşkünde ne zaman vefat etti?
17 Nisan 1993.
Yani, süresiz ateşkesin bir gün sonrası.
***
Özal’ın vefatı sonrası süreç elbette akamete uğradı.
Sadece Özal değil, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis gibi, meselenin çözümü için uğraşan kim varsa aynı yıl şüpheli kazalarla (!) hayatını kaybetti.
33 askerimizin şehit edilmesi, Madımak, Başbağlar, Mumcu cinayeti gibi karanlık olaylar ve suikastlar birbirini izledi.
Çatışmaların doruğa çıktığı o yıllarda, ciddi bir ekonomik kriz de vardı.
1993 yılında kurulan 50. hükûmetin başına Türkiye’nin ilk kadın başbakanı Tansu Çiller gelmişti.
Önce “Kürt sorunu ve terörle mücadele sadece silahla değil, sosyal kültürel ve bireysel tedbirlerle desteklenmeli” diyerek Kürtçe televizyon ve seçmeli ders öneren Çiller, bu konuda hem 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den, hem de siyasi partilerden destek alamadı.
Sürekli dozu artan, kırsaldan sonra şehirlere taşınan terör, Çiller’in de tutumunu değiştirdi ve “Bu terör ya bitecek ya bitecek” ifadeleri ile başlayan sert tedbirler sürecine dönüldü.
Askerin sürekli güçlü pozisyonda kalmasını sağlayan terör, 28 Şubat darbesinin de sebeplerinden biri oldu.
Hani şu, darbenin bir numarası Çevik Bir’in, “İsrail için yaptık” itirafında bulunduğu darbe!
***
Özal istedi, yapamadı.
Çiller “Ya bitecek ya bitecek” dedi, olmadı.
1993’te akamete uğrayan süreç, 33 yıl sonra Cumhurbaşkanı’mız Recep Tayyip Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çabalarıyla nihayete eriyor.
Bunca şeyi, kıymet bilmek için yazdım.
Mekke’yi korumayalım mı?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
09 Ağustos, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Kudüs’te bulunan ilk kıblemiz Mescid-i Aksa, İsrail tehdidi altında…
Arzımevut sapkınlığıyla yayılmacı politikasını sürdürmeye çalışan soykırımcı Netanyahu hükûmeti, bölgedeki bütün ülkelerin toprağında gözleri olduğunu açıkça ilan etti.
Lübnan ve Suriye’ye işgal girişimlerinin ardından, ABD’yi de sürüklediği İran savaşı, bölge ülkelerini ‘istikrarsızlık’ tehlikesi ile yüzleştirdi.
Güvenliğini ABD’ye teslim eden ülkeler, İran’dan gelen hava saldırıları sonrası, kendi savunma gücünü oluşturmaları gerektiğini öğrendi.
Dahası, ‘birlik olunmazsa, bir gün sıranın kendilerine de geleceği’ endişesi pekişti.
***
Özellikle Gazze soykırımı ile birlikte bölgede ‘birlik’ çağrılarında bulunan ve bu yönde aktif bir diplomasi yürüten Türkiye; komşuları Suriye ve Irak’ın istikrara kavuşması için sahada da önemli çalışmalar yürüttü.
Bunun son örneği, İran oldu. Kürtleri kullanarak İran’ın zayıflatılmasının önüne yine Türkiye’nin çabaları geçti.
Kışkırtılan Pakistan-Hindistan ve Afganistan-Pakistan savaşları, sadece Orta Doğu değil, Asya’dan Afrika’ya kadar, bölgenin yeni güvenlik şemsiyelerine ve savunma ittifaklarına ihtiyacı olduğunu gösterdi.
Ve önceki gün Müslümanların kutsal şehri Mekke’de tarihî bir adım atıldı.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan liderleri, ortak savunma paktı imzaladı.
Üç ülkenin savunma anlaşmasında en çarpıcı madde; üyelerden birine gerçekleştirilecek saldırının hepsine yapılmış sayılacağı.
Tıpkı NATO’nun kritik 5. maddesi gibi.
***
BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkı temelinde varılan anlaşma, hiçbir şekilde herhangi bir ülkeyi hedef almıyor, tamamen savunma amaçlı, caydırıcı bir ittifak olarak ortaya çıkıyor.
Nitekim anlaşma, savunma sanayiinde iş birliği, askerî koordinasyon ve ortak tatbikatlar yapılmasını öngörüyor.
Suudi Arabistan Veliaht Prensi M. bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şerif ile birlikte Mekke’deki Safa Sarayı’nda Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kolektif caydırıcılığı esas alan ittifakın, tüm kardeş ülkelere yani yeni üyelere açık olduğunu belirtti.
Tabii epeydir üzerinde konuşulan bu ittifakın kuruluşunda Mısır’ın neden yer almadığı merak uyandırdı.
Dünyada büyük ses getiren sürpriz anlaşma, Amerika’nın, NATO müttefiki Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu ittifaka nasıl yaklaşacağı, İsrail ya da İran’a karşı mı kurulduğu, küçük bir kıvılcımın bile bu ülkeleri topluca savaşa sokarak bölgeyi ateşe mi atacağı, özellikle Pakistan’ın elindeki nükleer güç sebebiyle yeni riskler mi doğduğu şeklinde tezviratlar yapıldı.
İttifaka yeni katılımların nasıl ve hangi şartlarda olacağından tutun da sınırlarının nereleri kapsayacağına kadar pek çok soru da gündeme geldi.
Elbette buna karşı, özellikle Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile ittifak yürüten, Hindistan’ı da buraya yakın tutan İsrail’in takınacağı tavır merak konusu oldu.
***
Aslına bakarsanız, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlü savunma ittifakından rahatsız olan veya olması muhtemel tek ülke İsrail değil.
Yemen üzerinden Suudi Arabistan ile gerilim yaşayan İran’ın da en az İsrail kadar bu ittifaktan rahatsızlık duyduğu aşikâr…
Çünkü İsrail gibi İran da yıllardır yayılmacı politikalar güden, Suriye ve Irak örneğinde gördüğümüz üzere, bölgenin istikrarsızlığında payı olan bir ülke.
Nitekim, ABD ve İsrail ile savaşta ara buluculuk rolü üstlenen Pakistan’a hemen sitemlerini iletmişler.
Bölgede, üçlü savunma anlaşmasından rahatsız olabilecek bir başka ülke ise İsrail’e yakınlığıyla bildiğimiz Birleşik Arap Emîrlikleri.
Ne karmaşık, ne tuhaf bir denklem değil mi?
***
Peki, bu kaotik ortamda üçlü ittifak nasıl bir işlev yürütecek?
Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, bu birliktelikteki temel amaç, caydırıcılık.
NATO’nun ikinci büyük askerî gücü Türkiye, nükleer güce sahip Pakistan ve Arap yarım adasının en büyük ülkesi Suudi Arabistan’ın “Birimize saldırı, hepimize saldırı” demesi önemli bir caydırıcılık unsuru.
Bu üç ülkenin de ABD ile yakın teması ve iş birlikleri var. Yani Washington’un ‘tehdit’ olarak algılamasını gerektirecek bir durum yok.
İttifak hiçbir ülkeye tehdit amaçlı kurulmadığı için bundan sadece kim rahatsız olur? Bu ülkelerin toprağında gözü olan yahut saldırmayı amaçlayan ülke var ise onlar... Böyle bir tehdit varsa zaten ittifakın BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandığı açıkça belirtiliyor.
Üç ülkeden herhangi birine bir saldırı olduğunda veya bu ülkelerden biri savaşa girdiğinde, diğer ülkeler de topluca savaşa girer mi?
Bunun en iyi örneği; NATO.
1950’lerde kurulan NATO, bugüne kadar hangi üyesi için topluca savaşa girdi?
ABD Başkanı Trump’ın, İran’da destek görmediği için NATO üyelerine yaptığı sitemi de bu noktada hatırlamakta yarar var.
Unutmamamız gereken bir başka nokta; Pakistan ve Suudi Arabistan’la zaten askerî iş birliği içinde bulunduğumuz. Yani ittifak için zemin hazırdı, aldığımız yeni bir risk aslında bulunmuyor.
Üslerimizin ve anlaşmalarımızın bulunduğu Suriye, Katar, Irak, Somali ve Libya gibi ülkeler de katılsa ek ne gibi bir risk almış oluruz ki?
***
Böyle bir ittifakta yer almak, Türkiye’nin NATO üyeliğini sıkıntıya sokacak mı derseniz… Hayır.
Çünkü Türkiye NATO’da aktif bir şekilde görev icra ederken, güneyinde istikrarı korumak için yer aldığı ittifak, NATO’daki pozisyonunun zıddı değil, aksine tamamlayıcısı.
Nihayetinde NATO da savunma ve caydırma amaçlı kurulmuş bir pakt.
Türkiye’nin ÜÇLÜ İTTİFAK’ta yer almasından endişe duyanlar, burnumuzun dibindeki Rusya’ya karşı kurulan NATO’ya 74 yıldır üye olduğumuzu unutmuş olamaz!
Mısır’ın, ittifakın kuruluşunda neden bulunmadığına gelince…
Bu sorgulamayı yaparken, ülkelerin siyasi ve ekonomik kırılganlıklarını göz ardı etmemek gerek.
İttifak üyelerinin, attıkları bu adımın hemen sonrasında ne tür baskılara maruz kalacağını az çok kestirmek mümkün.
Ülkeler, sadece ekonomik değil, toplum dinamikleri, siyasi konjonktür ve buna bağlı riskleri hesaba katarak adım atmak zorunda.
Ayrıca müttefiklik anlaşması yapılan ülkeler arasındaki uyum ve iş birliği seviyesi de en az bunlar kadar önemli.
Bunlar kolay kararlar değil.
***
Cumhurbaşkanı’mızın da belirttiği üzere, yeni üyeler katılmak istediğinde prosedür nasıl işleyecek?
Bu, NATO örneğinde de olduğu gibi çok açık; üyelerin tamamının onayıyla.
“İttifakın sınırları nereye kadar?” derseniz, şimdi görülen Orta Doğu.
Bu yüzden dünya bu üçlü ittifakı “İslam NATO’su” olarak okudu biliyorsunuz… Ama bu da doğru değil ve böyle algılanmasını üç ülke de istemiyor. Kapı herkese açık.
Nihayetinde yarın öbür gün Mısır katılsa, ittifak Afrika’ya uzanmış olacak.
Afrika’da sadece Müslüman ülkeler yok, olmayan da katılabilecek.
Ben “Yarın öbür gün, Türk Devletler Teşkilatındaki kardeş Türk Cumhuriyetleri’nden biri isterse bu ittifaka katılabilecek mi?” diye merak ediyordum, bunun da cevabını aldım.
Orada bambaşka bir denklem var, bugünkü konjonktürde ikisini bir araya getirmek kimsenin aklından bile geçirdiği bir şey değil.
Zaten bu ittifak da birilerine tehdit oluşturmayı değil, savunmayı, yani korunmayı amaçlıyor.
Düşünün ki Irak üzerinden Kalkınma Yolu, Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan üzerinden Hicaz Demir Yolu ile Hürmüz’e kadar uzanmayı hedefleyen koridorları bölge ülkeleri ile hayata geçireceğiz.
Bu hatların güvenliği için ittifaka ve caydırıcılığa sahip olmamız elzem değil mi?
Diyelim ki ittifak böyle kaldı, kimse katılmadı…
Bugün Kudüs’e yönelen tehdit gibi, bir gün aynı riskle karşılaşabilecek kutsal şehrimiz Mekke’yi, Medine’yi korumak da vazifemiz değil mi?
74 yıldır NATO’da Vatikan’a yönelebilecek bir tehdide karşı bile savaşa girme ihtimalimize sesini çıkarmayanların, bugün can kardeşimiz Pakistan’la birlikte Suudi Arabistan’la ittifak yapmamızdan rahatsızlık duyması tesadüf olabilir mi?
Devletler geri döndü
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
13 Ağustos, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın vardığı Mekke Anlaşması'nı anlatırken “Bölge ülkeleri artık bir araya gelmeye başladı. Osmanlı’nın çekilmesinden bu yana Orta Doğu’da süren istikrarsızlık bitecek” dedi.
Mısır’ın da yakın zamanda ittifaka dâhil olabileceğini söyledi.
Nitekim, akabinde Libya ve Mısır’a çok kritik iki ziyaret gerçekleştirdi.
Mekke Anlaşması’nın hemen ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Terörsüz Türkiye hedefimizin önemli aşamalarından biri olan 12 maddelik kanunun 467 gibi rekor bir oyla kabul edilmesi, 42 yıl sonra PKK terör örgütünün bitiş düdüğü niteliğindeydi.
Elbette önümüzde hâlen pek çok risk olduğunu kabul etmekle beraber, peş peşe yaşanan bu gelişmelerin özeti şudur;
Bölge ülkeleri, onlarca yıldır uğraştıkları terör belasının kaynağını zaten biliyordu ama çözüm noktasında çaresizlik yaşıyordu.
Kendi topraklarında terörü tamamen bitiren Türkiye’nin, Irak’ta terör yuvalarını kıpırdayamaz hâle getirdiği Pençe-Kilit harekâtları ile eş zamanlı olarak, Suriye’deki terör koridorunu da tamamen parçalaması, bölgemizde yayılmacı ve işgalci politikalar yürüten iki ülkenin konumunu zayıflattı. Bunların biri İran, diğeri İsrail’di.
Yıllarca -ileride Büyük İsrail’in parçası olacak- terör koridoru için binlerce tır silah yollayan ABD, İran aparatı Şam rejiminin devrilmesi ile birlikte, değişen şartları gördü ve daha akılcı bir yol olan “Türkiye ile işbirliği”ne yöneldi.
İşte bu yüzdendir ki, ABD Başkanı Trump’ın Suriye Özel Elçisi Tom Barrack, Batı’nın bir asır önce dayattığı Sykes-Picot Anlaşması’nın, bölgeyi barış değil, emperyal çıkarlar uğruna böldüğünü, bu tarihî hatanın ve Batı müdahalesi döneminin son bulduğunu söyledi.
Suriye’de YPG’nin tasfiyesi, bölgedeki yeni dönemin en çarpıcı göstergesi oldu. İsrail, senelerce kullandığı teröristleri İran’a taşımak istediyse de Türkiye buna müsaade etmedi.
İran’ın savaşta kapattığı Hürmüz’e can damarı olacak Kalkınma Yolu ve Hicaz Demir Yolu projelerine duyulan ihtiyaç da, bu hatların güvenliği için bölge ülkeleri ile Batı’nın terörün bitirilmesi konusundaki iş birliğini güçlendirdi.
Nihayetinde, Gazze’deki soykırımla başlayan; Lübnan, Suriye ve İran’dan sonra kendilerine de yönelecek İsrail tehdidini açık biçimde gören bölge ülkeleri, mecburi tedbir almaya yöneldi. Burada en güvenilir, en güçlü ortak olarak elbette Türkiye başrol oynadı.
***
Olan biten her şeyi tek cümle ile özetleyecek olursak; devletler geri döndü.
Yani bölgemizde, terör örgütleri kullanılarak yürütülen vesayet savaşı dönemi sona erdi.
Yıllardır teröristler, milis güçler üzerinden coğrafyamızı kana ve gözyaşına boğan Batılılar ile bölgemizde karanlık emeller güden İsrail ve İran gibi ülkeler kaybetti.
Bu yüzdendir ki, artık yeni tehdit, doğrudan devletler ve orduları arasında yaşanabilecek çatışmalardır.
Buna karşı da caydırıcı güç niteliğinde, yepyeni ittifaklar kurulmaktadır.
Devletimiz ‘Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge’ derken içi boş bir hamasete değil, oluşturduğu yeni gerçekliğe dayanmaktadır.
Ölçü
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
16 Ağustos, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Bugün yine siyasete mola verip, derin mevzulara girelim.
İslam düşmanı masonlar gibi aslında Siyonizme ve İngiliz’e hizmet eden yapılar…
Yahut İran, Rusya, Mısır ve Arap yarımadasındaki ülkelerle bağlantılı Şia, Vehhabi, Selefi, Komünist grupların toplum ve yönetim üzerindeki etkisi bizde pek konuşulmaz nedense!
Varsa yoksa Sünni yapılar hedef alınır ve genelde bunu da yukarıda saydığım gruplara mensup kişiler yapar. Casus örgüt FETÖ’yü de ‘Sünni’ çerçeveye sokarak büyük bir hokkabazlığa giriştiler nitekim.
Oysa imanın altı şartından biri olan Peygamber Efendimize iman, Müslüman olmanın ilk kabulü Kelime-i şehadetten “Muhammedün Resulullah” lafzını çıkaran bir örgütün değil Sünni, Müslüman olma ihtimali bile yoktur.
Şayet bu örgüt Ehl-i sünnet bir inanca sahip olsaydı, örgütün başındaki kişi tâ 1950’lerde CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek tarafından önce büyük mason locasına üye mi yaptırılırdı?
***
Geçmişte de yazmıştım; Osmanlıdan sonra, Kur’ân-ı kerim, hadis-i şerif ve ilmihal kitaplarını okumak devlet eliyle yasaklandı.
Âlimler darağacına çekildi…
Ezan-ı şerif, zorla Türkçe okutulmaya başladı.
Sonra bu yasaklar kırıldı…
Ama oyun ve tuzakların ardı arkası gelmedi.
Millet, ezanın bile Türkçe okunmasını kabullenemezken, birileri çıktı, “Arapçasından ne anlayacaksınız? Kur’ân’ı Türkçe okuyun” dedi.
Din düşmanları ve sahte din adamları el ele verdi, Kur’ân tercümeleri hızla yaygınlaştırıldı.
İlmihal kitaplarından uzaklaştırılarak din cahiline dönüştürülen toplum, sadece Türkçe meal okutularak, aslında yüce kitabımız Kur’ân-ı kerimden de mahrum bırakıldı.
***
“Kur’ân-ı kerimden kendi aklı, düşüncesi ve bilgisi ile mana çıkaran kâfirdir” hadis-i şerifine rağmen, aklına esen meal yazdı.
Oysa, kelam-ı ilahiden, murad-ı ilahiyi (yani hangi âyette neyin anlatıldığını) anlamamız için Osmanlıda sadece Beydâvi gibi sahih kaynaklardan tefsir ilmine icazet vardı.
Hadiste Buhâri, fıkıhta Şafii mezhebi için İbni Hacer, Hanefi mezhebi için İbni Abidin, tasavvufta Mektubat-ı İmam-ı Rabbani diğer sahih kaynaklar idi.
Yine İmam-ı Gazâli hazretlerinin İhyâu Ulumi’d-Din kitabı da bunlardan biriydi.
Müslümanlara asırlardır rehberlik eden bu kıymetli kaynakların hepsi unutturulup, sadece yeni yetme din cahillerinin yazdığı meallerin okunması salık verildi.
Bu, aslında dinin içinin boşaltılması, Müslümanların cahil bırakılarak, kurda-kuşa yem edilmesi projesiydi.
Kısmen de başarıldı.
***
Zaman, ahir zaman…
Kıyamete yakın ilmin azalacağı, cehaletin artacağı, cahil din adamlarının kendi görüşlerine göre fetva vererek fitne çıkaracakları ve insanları doğru yoldan saptıracakları hadis-i şeriflerle işaret buyurulmuştu.
Yaşadıklarımızın özeti budur aslında…
Osmanlının son dönemi ve 1948’e kadarki Cumhuriyet’in ilk yıllarına şahitlik eden Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, tekkeler kapatıldığı zaman şu tespiti yapmaktaydı:
“Bunlar, boş mekânları kapattılar. Tekkeler zaten kendilerini kapatmışlardı.
Artık mürşitlik, müritlik kalmadı.
Ancak muhabbet ve muhiblik bâkidir.
Kim mürşitlikten, müritlikten bahsediyorsa ehemmiyet vermeyin.” (Seyyid Abdülhakim Arvâsi kitabı, Sayfa 109)
***
Burada anlatılmak istenen şey, silsileye bağlılığı kat’i ve ehil mürşid tarafından meşru bir tekkede, usul ve erkâna vâkıf olarak vekâleti devam ettirme imkânlarının çeşitli sebeplerle ortadan kalktığıydı.
Peki böyle bir zamanda biz ne yapacağız?
İslam büyükleri yazılacak ne varsa yazmış, anlatılacak ne varsa anlatmış.
Kaynağa değil, aklına göre fetva veren şeyhlere, tarikatlara lüzum yok.
Doğrular, sahih kaynaklarda…
Onlara yapışacağız.
Öncelik doğru iman…
Amentüdeki altı şarta eksiksiz iman ettikten sonra, İslamiyet’in beş şartını kusursuz yerine getirebilmemiz için Ehl-i sünnet (Sünni) yolunda bulunmamızı sağlayan dört mezhepten (Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli) birine uymanız şart.
Neden?
Çünkü Edille-i Şeriyye dediğimiz, İslam’ın dört temel esası vardır;
1- Kitap (Kur’ân-ı kerim)
2- Sünnet (Resulullah Efendimizin bildirdiği sahih hadis-i şerifler)
3- İcma (Eshab-ı kiramın, Tâbiînin ve Tebe-i tâbiînin söz birliği]
4- Kıyas (Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları hüküm)
İşte bu dört mezhep, sadece bu kıyas-ı fukahadan ortaya çıkmıştır -ki, bölgesel şartlar gibi durumlardan ötürü bu da Müslümanlara ibadette kolaylık sağlamaktadır.
***
“Niye dört?”, “Sadece Kur’ân-ı kerim bize yetmez mi?” diyenler ne yazık ki çok…
Onu da anlatalım.
Kur’ân-ı kerim yüce kitabımız. Aslından okumak zaten vazifemiz.
Rabbimizin Kur’ân-ı kerimde bize hitaben ne buyurduğunu ise Beydâvi gibi sahih kaynaklar açıklıyor, oradan anlayacağız.
İbadet kısmına gelince…
Kur’ân-ı kerimde, ibadetlerin nasıl yapılacağı, günlük hayatımızda yapıp yapmamamız gerekenler gibi birçok husus açıkça bildirilmemiştir.
Bunları Peygamber Efendimiz Eshabına açıklamıştır.
Bir insan çıkıp “Ben dinimi Kur’ân-ı kerime göre yaşayacağım. Başka kaynak tanımıyorum” derse, bu peygamberlik iddiasıdır!
Nitekim, Eshab-ı kiram efendilerimizin hepsi Peygamber Efendimizin mucizelerini görmüş, onun ahlakıyla ahlaklanmış ve hepsi ana dilleri Arapça olmasına rağmen İslamiyet’i Peygamber Efendimizden öğrenmişlerdir.
Peygamber Efendimiz, Eshab-ı kirama kitap ve sünnetten içtihat etme yetkisi vermiştir.
Peygamber Efendimiz vefat ettikten sonra Eshab-ı kiramın hepsi kendi içtihatlarıyla amel etmiştir.
Eshab-ı kiramdan sonra ne kadar müçtehit varsa o kadar hak mezhep vardır.
Fakat zamanla çoğunun unutulması sonucu dört hak mezhep kalmıştır:
Hanefi, Şâfii, Maliki ve Hanbeli.
***
Tabiinin büyüklerinden İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, Eshab-ı kiramı görmüş, dört bin Tabiinden ilim almıştır.
Türkiye gibi İslam coğrafyasının büyük çoğunluğunda, Müslümanlar, geleceği hadis-i şeriflerle övülen İmam-ı Azam hazretlerinin mezhebine göre amel etmektedir.
Dört mezhebe göre İslamiyet’i yaşamak için de ilmihâl kitapları vardır.
Hepsi bu kadar…
İkinci bin yılın kutbu İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki: “İslamiyet için söylenecek bir söz kalmadı. Hepsi söylendi, yazıldı.”
Ehl-i sünnet âlimleri yazdıkları kitaplarla iman-itikad-ibadet birliğini sağladı.
İslamiyet’in sinsi düşmanları, işte şimdi binlerce yıllık bu birliği bozmaya çalışmakta, Müslümanları bu âlimlerin kitaplarından uzaklaştırmakta.
***
Yeri gelmişken şuna da değineyim, gerisini siz yorumlarsınız;
İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, Emevî ve Abbâsî dönemlerinde yaşamış; her iki yönetimin de adaletsiz uygulamalarına karşı çıkmış, devletten gelen maaş, hediye veya resmî makam tekliflerini reddetmiştir. Abbâsî Halifesi Mansur'un Bağdat başkadılığı teklifini geri çevirdiği için Bağdat'ta hapsedilmiş, işkence görmüş ve hapisteyken (bazı rivayetlere göre zehirlenerek) vefat etmiştir.
Abbasi halifesi Mansur, İmam-ı Malik hazretlerinin ünlü eseri El-Muvatta'yı devletin resmî kanunu yapmak istemiş, ancak İmam Malik, coğrafi farklılıkları ve diğer âlimlerin içtihat özgürlüğünü savunarak bu teklifi reddetmiş; yönetimle ters düştüğü için Medine valisi tarafından kırbaçlatılmıştır.
İmam Şafii hazretleri, gençlik yıllarında Yemen'de kısa bir süre devlet adına katiplik yapmış, ancak buradaki siyasi entrikalara ve zulümlere şahit olunca görevden ayrılmıştır. Daha sonra kendisine sunulan büyük kadılık ve resmî makam tekliflerini tamamen reddederek hayatını sadece ilme adamıştır.
İmam-ı Rabbani hazretleri, dönemin Babür İmparatoru Ekber Şah'ın İslam inancını tahrif etmeye çalışan "Din-i İlahi" projesine karşı çıkmış, oğul Cihanşah döneminde de sarayın siyasi baskılarına boyun eğmediği için Gwalior Kalesi'nde iki yıl hapsedilmiştir. Devletten maddi destek almayı reddetmiş, sadece irşad faaliyeti yürütmüştür.
Abdülkadir Geylani hazretleri, Bağdat'taki medresesinde binlerce talebe yetiştirirken, sarayın finansal yardımlarını geri çevirmiş, halifelerin ve devlet adamlarının medreseye müdahale etmesine asla izin vermemiştir.
Hülasa, Ehl-i sünnet âlimleri, tarih boyunca siyasete karışmamış, hükûmette vazife almamış, yazıları ve sözleri ile devlet adamlarına (genellikle kendileri sordukları zaman) nasihat vermişlerdir.
.Yeni bir FETÖ travması mı yaşayacağız?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
20 Ağustos, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Süleymancılar (Kendi ifadeleriyle Süleymanlılar) olarak bilinen camianın kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan hoca, geçmişte Osmanlı toprağı olan, bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Silistre doğumludur.
1907’de medrese eğitimi için ailesiyle İstanbul’a gelmiş; Yeni Cami, Şehzade Camii ve Sultanahmet Camii’nde imamlık yapmıştır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yasaklardan ötürü, kurduğu medreselerde gizlice Kur’ân-ı kerim öğretme faaliyetleri yürütmek zorunda kalmıştır.
KACAR’IN ÖNCÜLÜĞÜNDE SİYASETLE DOĞRUDAN İLİŞKİLERİ
Tunahan’ın 1959’da vefatının ardından damadı Kemal Kacar (1959-2000) uzunca bir süre bu gruba liderlik etmiştir.
Kabataş Lisesi ve Galatasaray Lisesi’nde okuyan Kacar’ı, 1946 yılında Süleyman Hilmi Tunahan hoca ile tanıştıran Üstat Necip Fazıl Kısakürek’tir.
Tunahan’a bağlı kursların Anadolu’da yayılması için çalışan Kacar, siyasetle çok yakından ilgilenen biridir.
Süleyman Hilmi Tunahan hoca da, çok partili sisteme geçilen bu dönemde, siyaset ve basın camiasıyla ilişkilerini Kacar üzerinden yürütmüştür.
1956’dan itibaren Menderes hükûmetine muhalefet eden ve bu sebeple Demokrat Parti ile arası açılan hareket, 1957 seçimlerinde CMP’yi (Bugünkü MHP’nin öncüsü) desteklemiştir.
Aynı seçimde Kacar da CMP’nin Kütahya milletvekili adayı olmuştur.
Ancak savcılığın başlattığı bir soruşturma neticesinde Tunahan hoca ve Kacar ile birlikte camianın çok sayıda mensubu 59 gün tutuklu kalmıştır.
***
Hareketin siyasetle iç içe girmesi hep tartışma konusu olmuş, ancak bundan da hiçbir dönem geri durmamışlardır.
1959’da liderliği üstlendikten sonra parti kurma fikrine kapılan ancak bundan vazgeçen Kacar, 1965’te Millet Partisi’nden, 1969’da Adalet Partisi’nden milletvekili olmuştur.
Üstelik sadece kendisi değil, cemaatin ileri gelenlerinden Hilmi Türkmen de Demirel’in listesine girerek milletvekili seçilmiştir.
Ancak daha önce Menderes’e olduğu gibi, bu defa da Süleyman Demirel’e karşı parti içinde muhalif olmuşlar, geri adım atarak Demirel hükûmetini destekleyen Kacar ile Türkmen arasında cemaat içinde başlayan kavga, Türkmen ekibinin tasfiyesi ile sonuçlanmıştır.
***
İki isim, 1970’lerde de siyasette varlığını sürdürmeye çalışmış, 1973’te Adalet Partisi listesinden Kütahya adayı olan Kemal Kacar bu defa seçilememiş, Demokrat Parti listesinden Samsun adayı olan Hilmi Türkmen ise seçilerek partinin öncüleri arasına girmiştir.
Ana vazifesi din öğretmek olan hareketin öncülerinin siyasette var olma, hatta siyaseti yönetme mücadelesi hiç bitmemiş, Kacar 1977 seçimlerinde AP’nin İstanbul milletvekili seçilerek yeniden TBMM’ye dönmüştür.
Kacar, 1980 öncesi Necmettin Erbakan’a yönelik sert muhalefet çizgisi izleyerek, Adalet Partisi lehine denge oluşmasını sağlamıştır.
12 Eylül 1980 darbesi sonrası bir buçuk yıla yakın Antalya’da tutuklu kalan Kacar’ın liderliğindeki cemaat, 1983 ve 1987 seçimlerinde ANAP’ı, 1991 seçimlerinde Doğru Yol Partisi’ni, 1995 seçimlerinde ise Refah Partisi’ni desteklemiştir.
28 ŞUBAT SONRASI DENİZOLGUN DÖNEMİ
Kemal Kacar 2000 yılında vefat ettiğinde yerine geçecek kişi, yine siyasetle içli-dışlı olan bir isim, Süleyman Hilmi Tunahan hocanın kızdan torunu Arif Ahmet Denizolgun olacaktır.
Siyasete 1995’te Refah Partisi’nden Antalya Milletvekili olarak giren Denizolgun, ilginç bir şekilde, Refah-Yol’un 28 Şubat’çılar tarafından yıkılması ile kurulan Mesut Yılmaz başbakanlığındaki ANASOL-D hükûmetinde ‘partisiz’ yani bağımsız olarak beş ay kadar Ulaştırma Bakanlığı yapmıştır.
AK Parti iktidarının başladığı 2002’de Anavatan Partisi’nden, 2007 seçimlerinde Demokrat Parti’den Antalya adayı olmasına karşın milletvekili seçilememiştir.
15 TEMMUZ’UN HEMEN ARDINDAN DENİZOLGUN’UN ŞÜPHELİ VEFATI
2000-2016 arasında cemaate liderlik eden Denizolgun, FETÖ’nün 15 Temmuz işgal girişimi ihanetinden 53 gün sonra, yaşadığı İstanbul Beykoz’daki Çavuşbaşı çiftliğinde şüpheli bir şekilde vefat etmiştir.
Ölüm tarihi 8 Eylül 2016 olarak kayda geçse de, aslında 6 Eylül’de vefat ettiği, -her nedense- hareketsiz bulunduktan 8 saat sonra durumun polise bildirildiği tespit edilmiştir.
Bakanlık ve milletvekilliği yapmış, çok geniş tabanı bulunan ve sıkı korunduğu bilinen bir cemaat liderinin ölümündeki sır 36 saat güçlü şüpheler doğurmuştur.
Nitekim, Arif Ahmet Denizolgun’un ağabeyi Mehmet Beyazıt Denizolgun ile oğlu Fatih Süleyman Denizolgun olayın tüm yönleriyle araştırılması için başvuruda bulunmuş, Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan bilgi notunda, olayın zamanlamasına dair dikkat çeken çelişkiler ve soru işaretleri yer almaktadır.
Çiftliğin Türkmen çalışanı Kadyrow’un o dönem verdiği ifadesine göre, Arif Ahmet Denizolgun 6 Eylül’de saat 15.00 civarı eve gelmiş...
Şoförü 7 Eylül sabahı 07.00 sularında çiftliğe dönüp, Denizolgun’un ayrılıp ayrılmadığını sormuş...
Kadyrow saat 15.00 gibi çıkacağını söyleyince, şoför öğlen 13.00’te çiftlikten ayrılmış.
Oysa Denizolgun, saat 15.00’te de dışarı çıkmamış.
Türkmen çalışan, cemaat liderinin hiçbir ses vermemesi üzerine, şoför Murat’ın talebiyle saat 19.00 sıralarında eve girmiş; girerken anahtarın dış kapının üzerinde olduğunu görmüş.
Üst kata çıktığında Denizolgun’u kanepede hareketsiz şekilde bulduğunu, bu sırada Denizolgun’un şoförü Murat ile beraberindeki Ahmet isimli kişinin üst kata geldiğini anlatmış.
Savcılığın tespitlerine göre Kadyrow, Denizolgun’un at binmek amacıyla çiftliğe geldiğini söylemesine karşın 28 saat boyunca kendisini görmediğini ve kendisinden haber alamadığını belirtmiş.
Buna rağmen bu süre içinde hiçbir merak veya endişe göstermemesi ve ancak şoför Murat’ın talebi üzerine eve girmesi soruşturma açısından dikkat çekici.
Bir başka tuhaflık, Denizolgun’un hareketsiz yattığını 19.00’da görmelerine karşın, polise ihbarı gece 03.30 civarında yapmaları.
Savcılığın o günkü soruşturma kaydına, evin anahtarının kapının üzerinde bırakılmış olması da hayatın olağan akışına aykırı bir husus olarak geçmiş.
Ayrıca, şoför Murat’ın yaklaşık 6 saat boyunca çiftlikte Denizolgun’u bekledikten sonra, Denizolgun’un çiftlikten ayrılmasının beklendiği vakitten yaklaşık iki saat önce çiftlikten ayrılmasına da şerh düşülmüş.
Başka kuşkular da var elbet.
Bu ifadeleri veren, o günün şahidi çalışanların şimdi kayıp olması!
İfade tutanaklarında, Denizolgun’un ağzından köpük ve kan geldiği, boynunda darp izi olduğu iddiasına rağmen, Denizolgun’un vefatının kayıtlara normal ölüm olarak geçmesi!
Kardeş Mehmet Denizolgun ve yeğeni eski milletvekili Fatih Süleyman Denizolgun buna da itiraz etti, ancak o yıllarda netice alamadı.
Adli Tıp raporunu veren heyet içinde daha sonra FETÖ’cü olduğu tespit edilen doktorların olduğu ortaya çıktı.
Arif Ahmet Denizolgun’un hayatının son dönemlerinde cemaatin finans sistemini yönetenlerin FETÖ’yle ilişkilerini tespit ettiği, hatta Antalya’da yapılan toplantıda, “Siz bana ihanet ettiniz. Ben sizinle beraber değilim” diyerek toplantıyı terk edip Beykoz’daki evine döndüğü belirtiliyor.
Denizolgun’un hayattayken bir grup tarafından yerine Alihan Kuriş’i bıraktığı yönünde söylentiler çıkınca bundan rahatsız olduğu ve hayatının son deminde Alihan Kuriş’i yanından uzaklaştırdığı ifade ediliyor.
İşte bu dosyanın kapağı, 10 yıl aradan sonra yeniden açıldı.
Bakırköy Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma neticesinde, dün feth-i kabir yapıldı, yani Denizolgun’un kabri açılarak cenazeden örnekler alındı.
Geçmişteki belge ve bulgular, bugün elde edilen verilerle karşılaştırılarak, o gün ne oldu, bunun cevabı aranacak.
ALİHAN KURİŞ SONRASI YURT HADİSELERİ VE ‘DÖNÜŞEN’ CEMAAT
Denizolgun ailesi ve cemaatin bir kısmı bu kuşkularının aydınlatılmasını beklerken, 15 Temmuz sonrası Alihan Kuriş’in (Gerçek ismi Ali Erhan Kuriş) dayısının yerine liderliğe oturması sonrası yaşanan yol değişimini de sorgulamakta ve yıllardır “Bu bir dış destekli FETÖ operasyonuydu. Cemaatimiz ele geçirildi ve Ehl-i sünnet yolundan saptırıldı” tespitinde bulunmakta.
Nitekim, Kuriş’in görevi üstlenmesinden hemen sonra yaşanan yurt hadiseleri de devletle cemaati karşı karşıya getirme amaçlı provokasyon şüpheleri doğurmakta.
Bunların ilki, 29 Kasım 2016’da Adana Aladağ’da Süleymancılara ait bir kız yurdunda çıkan yangın.
Kuriş’in liderliğe gelmesinin ikinci ayında yaşanan faciada 11 çocuk ve bir eğitmen hayatını kaybetti.
Yönetmeliklere tamamen aykırı bu yurttaki yangın sonrası denetimleri artıran resmî makamlar, 2017’de hazırlanan “ÇÜRÜK” raporu doğrultusunda bu gruba ait İstanbul Kağıthane’deki hazine arazisine kurulu kaçak Sadabad Öğrenci Yurdu’nun yıkımı için tebligatta bulundu.
Üstelik başka bir yerde, daha güvenli bir adres gösterilmesine ve yeterli zaman tanınmasına rağmen, 2019 yılına kadar yıkıma direnen cemaat tahrik edildi ve polisle gerilim yaşandı.
“Hükûmet yurdumuzu yıkıyor” bahanesiyle kışkırtılan cemaat tabanı, 2019 mahallî seçimlerinde CHP’nin İstanbul ve diğer illerdeki adaylarına oy vermeleri için yönlendirildi.
KÖLN MERKEZLİ CEMAAT(!)
Süleyman Hilmi Tunahan hocanın bu yapıyı kurma amacının tam aksine, ilk defa Kuriş yönetiminde CHP’ye oy vermeye zorlanan cemaatin, aynı süreçte FETÖ gibi yurt dışındaki faaliyetlerinin artması ve 157 ülkede yapılanmaları, bu grubun içerisinde de hep tartışma ve eleştiri konusu oldu.
Cemaatin Almanya’nın Köln şehrinde yapılan 70 milyon dolarlık devasa yerleşkesi de “Yeni Pensilvanya” şüphesi doğurdu.
Alman iç istihbaratının merkezi kabul edilen bir şehrin göbeğinde böylesine bir yerleşke ne amaçla yapılmıştı ve Alman hükûmeti buna hangi sebeple izin vermişti?
Türkiye ile ilişkilerin en gergin olduğu dönemde dahi inşaatı durdurulmayan yerleşkenin açılışına günler kala Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının başlattığı soruşturma neticesinde Alihan Kuriş dâhil 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildi.
Cemaat içinden yapılan şikâyetler ve ihbarlar doğrultusunda grubun 2020 sonrası ticari faaliyetlerinde anormal artış olduğunu tespit eden MASAK, sermaye artırımı, yüksek montanlı alış-satışlarda sahte faturalaşma, yurt dışından uyumsuz döviz girişleri ve yüksek vergi iadeleri gibi, takibi zorlaştırmak için başvurulan yöntemleri de tek tek takibe almıştı.
Milyarlarca lira sermayeli bazı şirketlerin gerçekte hiçbir faaliyette bulunmadığı ortaya çıktı.
100 milyar liranın üzerindeki nakdin yurt dışına aktarılmasında İsrail bağlantılı olduğu iddia edilen transferler incelemeye alınırken, Alihan Kuriş’in firari kardeşi Hilmi Tuna Kuriş’in evinde yapılan aramada ele geçirilen 200 kilogram külçe altın, karın tokluğuna yurtlarda çalışan, yıllardır elde ettiği gelirin bir bölümünü İslami eğitim için cemaate aktaran tabanın nasıl sömürüldüğünü gözler önüne serdi.
Örgüt lideri Kuriş, sorgusunda gelirinin 380 bin lira olduğunu söylerken, kendi ikametindeki 27,5 milyon TL değerindeki altın ve ziynet eşyaları için düğün takısı ve aile birikimi olduğunu iddia etti.
Dövize ve altına çevrilerek resmî makamlardan saklanan bu devasa meblağ sadece cemaatten toplanan paralar mıydı, yoksa ‘dönüşüm’ karşılığı başka kaynaklardan da beslenmişler miydi?
FETÖ GİBİ KRİPTO YAZILIM: GLOOPER
Resmî makamlar bu soruların cevabını ararken, Süleymancılar cemaatini suç örgütüne dönüştürmeye çalışan Alihan Kuriş yönetimine ilişkin paradan çok daha önemli bir bulguya ulaştı.
Kuriş suç örgütü, FETÖ’nün ByLock yazılımı gibi, ama ondan çok daha sıkı güvenlik tedbirleri ile girilebilen Glooper isimli bir uygulamayı kullanıyor, bu bile örgütün ‘karanlık’ işler içinde olduğunu ortaya koyuyordu.
Üç aşamalı güvenlik sistemiyle girilen Glooper’ın 3 bin 300 kullanıcısı olduğu belirlendi.
Eldeki tüm verilere rağmen süreci büyük bir hassasiyetle yürüten makamlar, operasyonun amacının ‘dini hizmet’ maksadıyla bu cemaate gönül verenler veya onların dini faaliyetleri değil, FETÖ’nün 15 Temmuz ihaneti sonrası şüpheli biçimde vefat eden Arif Ahmet Denizolgun’un yerine geçen Alihan Kuriş’in karanlık faaliyetleri olduğuna defaatle dikkat çekti.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin “Kuriş 2016’da akımın başına geçtikten sonra büyük para hareketliliği başlıyor. Kendisini önceden beri takip ediyorduk” açıklaması, aslında anormalliklerin başladığı tarihe de işaret etti.
3 bin 300 kişilik ağın çözülmesiyle birlikte önümüzdeki süreçte daha da derinleşeceği beklenen soruşturma, Süleyman Hilmi Tunahan hoca tarafından CHP’nin tek parti rejimi yasaklarına karşı İslamiyet’i unutturmama ve Kur’ân-ı kerim öğretme amacı ile oluşan yapının, Kuriş örgütü tarafından nereye sürüklenmeye çalışıldığını da gösterecek.
Aslında Köln’deki merkez, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Türkiye’de belki de en etkili istihbarata sahip Almanya bağlantıları hakkında önemli ipuçları veriyor.
Para trafiğindeki İsrail uzantıları ise birçok istihbarat kurumunun bu yapıyı maşa olarak kullanmış olabileceğine işaret ediyor.
YENİ FETÖ MÜ OLACAK, YOKSA ANA HİZMETİNE Mİ DÖNECEK?
Her örgütün bu tür karanlık faaliyetleri yürütürken yaslandığı asıl güç, kandırdığı veya ‘itaat’ baskısıyla yönlendirdiği insan kaynağıdır...
Peki, devlet yetkililerimizin “Bu dinî faaliyetlere veya tabana yönelik bir operasyon değil” hassasiyetine rağmen, bu operasyon topluma yeni bir FETÖ travması yaşatır mı?
Elbette pek çok şeyi süreç ilerledikçe göreceğiz ama, temelde gerçek şu ki, FETÖ ile Süleymancılar grubunun kuruluş amaçları ve çalışmaları birbirinden çok farklı.
FETÖ, Nurcular cemaatini içeride paralel yapı oluşturarak bölen Fetullah Gülen tarafından kuruldu. 1950’lerde CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in Mason locasına üye yaptığı FETÖ elebaşı Gülen de en başlarda din görevlisi olarak Diyanet’te vazife yaptı, ancak hiçbir zaman Ehl-i sünnete hizmet eden bir inanca sahip olmadı, aksine “sahte peygamberliğe” soyunarak Ehl-i sünnetin ve İslam çizgisinin dışına çıktı, dinler arası diyalog, imanın altı şartını reddetmek gibi sapkınlıkların öncüsü oldu.
Süleymancılar ise geçmişte her zaman Ehl-i sünnet çizgisini kaide bildi, bu tür sapkınlıklara meyletmedi.
Bu cemaatin en büyük kusuru sayılabilecek durum, her devirde siyasete bulaşmalarıdır. Ancak, Kuriş dönemine kadar bu cemaat hiçbir zaman CHP çizgisine de kaymamış, aksine CHP’ye karşı güç kazanmaları için merkez sağ olarak bilinen partileri desteklemiş ve içinde yer almıştır.
GELİNEN AŞAMADA KRİTİK NOKTA ŞUDUR;
Cemaat tabanı “Her ne yapmış olursa olsunlar…” diyerek bir önceki liderlerini suikast ile öldürmelerinden şüphe edilen, kanunlara karşı suç işleyen, onları aparat olarak kullanmaya kalkışan suç şebekesinin arkasından mı gidecek, yoksa onlara yakışır şekilde “Bizim gayemiz İslam’a ve Müslümanlara hizmettir. FETÖ’cülerin ihanet çukuruna düşen cezasını çeksin” mi diyecektir?
Yıllardır çok net biçimde görülen, cemaat içinde bazı isimler tarafından dillendirilen DENİZOLGUN’A SUİKAST ŞÜPHESİ, KURİŞ’İN YÖNETİME GEÇMESİ İLE YAŞANAN FETÖ’VARİ TUHAFLIKLAR ZİNCİRİNİ tabanın itaat kültürü sebebiyle kendi içlerinde çözemeyecekleri belli iken, devletin bugün tepelerine karabasan gibi çöken bir yapıyı temizliyor olmasından memnun olup asli vazifelerine mi dönecekler; yoksa devlete ve kanunlara savaş açıp, Müslümanlara yeni bir utanç daha yaşatarak FETÖ gibi hüsrana mı sürüklenecekler?
Ehl-i sünnet Müslümanların birinci şiarı; İdarede kim olursa olsun fitne çıkarmamak, devlete karşı gelmemektir.
Müslüman yaşadığı memleketin kanunlarına uyar, suç işlemez; dinin emirlerine ve yasaklarına uyar, günah işlemez.
Hele hele devlete ve dine ihanet sayılabilecek yollara hiç tevessül etmez.
İşi sadece dini öğretmek olan bir yapı, suç işlemiyor, karanlık hesaplar peşinde koşmuyor, kirli iş birlikleri içine girmiyorsa Glooper gibi gizli yazılıma neden ihtiyaç duymuştur?
FETÖ elebaşının cenazesine neden heyet yollamışlardır?
AMAÇ NE?
Meseleye siyasi açıdan bakılacak olursa;
“Bin yıl sürecek” denilen 28 Şubat zulmü sonrası Müslümanlara nefes aldıran, milliyetçi muhafazakâr insanların oylarıyla iktidarda bulunan AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı 15 Temmuz işgal girişiminin ardından Kuriş döneminin başlamasıyla birlikte takınılan tavır, 2020 itibarıyla artan para trafiği TESADÜF OLAMAYACAK KADAR kuşkulu bir durum değil midir?
Bu yapı, böylesine kritik bir süreçte Erdoğan düşmanlığına ne amaçla soyunmuştur?
Gaye Müslümanların rahatı, İslamiyet’in doğru öğretilmesi ve ülkemizin selameti ise 2016’dan bu yana gözler önüne serilen tuhaf durumun neticesinde nereye varılacaktır?
Yıllarca CHP zulmü altında bile İslamiyet’i, Ehl-i sünneti anlatan, “Müminler kardeştir” dersi verenler için şimdi imtihan vaktidir.
Yüz binlerce Anadolu evladının daha kurda kuşa yem olmaması en büyük arzumuz ve isteğimizdir.
Bizim de bir planımız var; atın kuyruğunu bağladık”
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
27 Ağustos, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Bu cümleler, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ait.
Sultan Alparslan’ın Türklere Anadolu’nun kapılarını açtığı Malazgirt Zaferi’nin 955. yıl dönümünde Ahlat’tan tarihî mesajlar verdi.
Detayına geçmeden önce, bazı önemli hatırlatmalar yapalım ki, verdiği mesajlar daha iyi anlaşılsın.
***
Erdoğan, aynı noktada iki yıl önce ‘iç cephe’ vurgusu yapmış, hemen akabinde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla Terörsüz Türkiye süreci başlamıştı.
40 yıl ülkemizi bölmek için taşeronluk yapan terör örgütü, Cumhurbaşkanımızın bu çağrısının ardından Sayın Bahçeli’nin başlattığı cesur girişimle bütün emellerinden vazgeçmekle kalmadı, kendini feshetme kararı da aldı.
Önce Kandil’de sembolik olarak silahlar yakıldı.
Ardından TBMM’de çalışmalar yapıldı, fesih süreciyle ilgili süreç kanunlaştı.
Erdoğan’ın ‘iç cephe’ çağrısından tam iki yıl sonra, yine Malazgirt Zaferi’nin yıl dönümü vesilesiyle devlet erkanının Ahlat’ta bulunduğu gün, terör örgütünün Suriye kolu da feshini duyurdu.
***
Aslında aradan geçen iki yılda, SDG/YPG’nin feshinden daha önemlisi, Suriye’de bu örgütlere yataklık yapan 60 yıllık Esad rejiminin devrilmesiydi.
Rejim çökünce, orada terörü besleyen ana damarlardan İran da çekilmek zorunda kaldı -ki, o dönem Türkiye’ye karşı nasıl hasmane bir tutum sergiledikleri henüz hafızalarımızda çok taze.
İran’ın sözde İsrail’e karşı tampon gördüğü Esad rejimi, giderayak ülkedeki bütün hava savunma sistemleri, stratejik noktalar ve silah depolarının yerlerini İsrail’e sızdırdı, tamamının imha edilmesini sağladı.
Türkiye’ye karşı Suriye’deki stratejik müttefiki Esad’ı kaybeden İsrail’in elinde bir tek “devlet kurma” vaadiyle kandırdığı terör örgütü kalmıştı, o da Türkiye ve yeni Şam yönetiminin hamlesiyle boşa çıktı.
‘Büyük İsrail’ hayaliyle 15 yıldır Suriye’nin kuzeyine silah yığdırarak sınırımıza 'teröristan' kurdurmaya çalışan Tel Aviv, bütün planları çökünce çıldırdı.
Ekim’de yapılacak seçimler öncesi iç kamuoyundan yükselen “Biz ne kazandık?” eleştirilerine cevap bulamayan katil Netanyahu hükûmeti, Türklerle Kürtlerin tarihî kardeşliğini temsil eden Ahlat’taki Malazgirt Zaferi’nin yıl dönümü öncesi, sınırımıza 60 kilometre mesafedeki Ebu Zuhur üssünü vurup Türkiye’yi kışkırtmaya çalıştı.
İsrail’in soykırımcı Savunma Bakanı Katz ise işgal altında tuttukları Suriye toprağı Hermon Dağı’na giderek Türkiye ve Suriye yönetimini tehdit etti.
Hem de Ahlat’ta Malazgirt Zaferi törenlerinin yapıldığı gün...
Tabii onların ne yaptığı ya da ne söylediği değil, Cumhurbaşkanımızın vereceği mesajlar önemliydi bizim için.
Ahlat’a yine Sayın Bahçeli ve kabine üyeleri ile birlikte çıkarma yapan Erdoğan, tarihe geçecek şu konuşmayı yaptı:
Sultan Alparslan 'Ölürsem kefenim olsun' diyerek giydiği beyaz elbisesi sırtında, okunu ve yayını aldı, atının kuyruğunu bağladı.(*) Düşmana yaklaştığında atından inip yüzünü toprağa sürerek yine Rabbine dualar etti, niyazda bulundu. Sonra atına tekrar binerek kendisi önde, gazanferler yanında, düşmanın üzerine ok gibi atıldı. Savaşın sonunda ordusuyla beraber Malazgirt'te tarihe geçen görkemli bir destan yazdı.
Diyar-ı Rum’u Darülislam hâline getiren, bu toprakları iyilikle, erdemle, adaletle nakış nakış işleyen güç ve irade Ahlat’ta ortaya çıkmıştır. Anadolu’nun düğümü Ahlat’ta çözülmüş; Kudüs ve İstanbul, Ahlat’ta vücut bulan imanla fethedilmiştir.
İki sene önce Ahlat'tan işaretini verdiğimiz Terörsüz Türkiye sürecimiz hedefine ulaştığında inşallah milletimizin önünde yeni bir dönemin kapıları açılacak. Kardeşliğimizle birlikte ekonomimiz de güçlenecek. Refahımızla birlikte iç cephenin direnci de artacak. Suriye ve Irak başta olmak üzere yakın çevremiz yıllardır özlemini çektiği huzur ve istikrar iklimine kavuşacak. Türkiye'yle ve Türk milletiyle birlikte coğrafyadaki tüm kardeş halklar kazanacak.
Bunun kimleri rahatsız ettiğini biliyoruz, kimleri endişelendirdiğini biliyoruz. Onlara diyorum ki, ne yaparsanız yapın bizi yolumuzdan döndüremezsiniz. Türkler, Kürtler, Araplar olarak kardeşle kucaklaşmamızı engelleyemezsiniz.
Hangi hesaplar içinde olduğunuzu biliyoruz. Ne tür oyunlar çevirdiğinizi gayet iyi biliyoruz. Biz, bize uzanan, yurdumuza uzanan, milletimize uzanan, kardeşliğimize, imanımıza, bölgemizin huzuruna uzanan o kirli elleri çok ama çok iyi biliyoruz.
Herkesin bir hesabı varsa emin olun bizim de bir hesabımız, bir planımız var. Hepsinden önemlisi âlemlerin Rabb'i olan Cenab-ı Allah'ın da bir hesabı var. O hesap eninde sonunda galip gelecek. 'Kan tüccarları' kaybedecek, terörden nemalanan fırsatçılar kaybedecek. Coğrafyamızı istikrarsızlığa boğmak isteyen soykırımcılar kaybedecek.
Kimsenin tereddüdü olmasın, büyük ve güçlü Türkiye'nin şafağı sökmüştür, 'Türkiye Yüzyılı'nın inşası başlamıştır. Allah'ın izniyle önümüz de ufkumuz da açıktır.
Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedeflerimizi gerçekleştirmek üzere atımızın kuyruğunu bağladık. İçinde bulunduğumuz coğrafyayı yeniden barış ve esenlik yurdu yapmak için atımızın kuyruğunu bağladık. Terör gibi ebedî kardeşliğimize vurulan hançerleri söküp atmak için atımızın kuyruğunu bağladık...
Dost düşman herkes şunu bilsin ve anlasın; bölgemizde tarih yeniden yazılıyor.
***
Evet, tarihin yeniden yazıldığı bir döneme girdiğimiz muhakkak…
Tıpkı Türk komutan Sultan Alparslan’ın Anadolu’yu Kürtlerle, Kürt komutan Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü Türklerle fethetmesi gibi.
Yüz yıl önce -içerideki iş birlikçileriyle birlikte- zayıflattıkları, parçaladıkları ve birbirine düşman ettikleri toplum da, devlet de yok artık… Büyük millet toparlandı, ayağa kalktı.
Adı ha Selçuklu ya da Osmanlı olmuş, ha Türkiye Cumhuriyeti!
Atın kuyruğu yeniden bağlandı.
.....
(*)Atın kuyruğunu bağlamak, eski Türk savaş kültüründen gelen, bir mücadeleye veya hedefe kesin kararlılıkla başlamak, ölümü göze almak ve geri dönmemek üzere yemin etmek anlamına gelen tarihî bir gelenektir.
.Niye CHP yazdığımız anlaşıldı mı?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
03 Eylül, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Tek parti rejiminden bu tarafa tek başına iktidar yüzü görmeyen bir parti…
Soru basit; madem ülkeye ve millete -kendilerinin iddia ettiği gibi- çok büyük hizmetleri dokundu, o zaman millet ne diye bir daha onlara iktidar yüzü göstermedi?
İşte bunu anlamayan, sosyal medyadaki algı operasyonlarına kapılarak anlamak istemeyen bir güruh çıktı karşımıza.
Çoğu da AK Parti öncesini bilmeyen gençler.
CHP’nin İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirleri kazandığı 2019 seçimlerinde ne pandemi vardı ne de bunun -6 Şubat depremi ile katmerlenen- ekonomi üzerindeki yıkıcı etkileri…
“EYT” dediler…
“Hep AK Parti mi yönetecek? Biraz da ötekiler yönetsin” dediler…
“Devlet niye bu kadar yol, köprü yapıyor? TOKİ niye bu kadar konut üretiyor? Her yer şantiye oldu” dediler…
“Betona giden parayı vatandaşa dağıtın” dediler…
“Bu kadar Suriyeliyi niye aldık? Götürün hepsini Esad’ın önüne atın” dediler…
Dediler de dediler!..
Ne askerimizin-polisimizin mücadele verdiği PKK terörünü önemsediler ne de devletin arınmaya çalıştığı FETÖ tehdidini.
En çok üzüldüğüm hadisedir…
Mehmetçik Suriye’de, Irak’ta, hatta kendi topraklarımızda silahlı teröristlerle mücadele ederken…
Milletimiz 15 Temmuz ihanetinde İBB’yi işgal eden FETÖ’cü hainleri temizlemek için 14 şehit vermişken…
Bunlar henüz şehitlerimizin kanının kurumadığı Saraçhane’deki İBB önünde, FETÖ’cü alçaklar ve askerimizle çatışan PKK’nın destekçileriyle 2019’da seçim kutlaması yaptılar.
Üstelik aralarında milliyetçi geçinen İyi Partililer, sözde muhafazakâr Saadetçiler de vardı.
Nitekim hepsi, destekleri oranında belediyeden paylarını aldı.
***
Ülke için hayat memat meselesi olan 2023 seçimlerine AK Parti işte bu psikolojik baskı ile hazırlandı.
Borçlar silindi, paralar dağıtıldı, EYT çıkarıldı…
Tam sandığa gidecektik ki, tarihimizde gördüğümüz en büyük felaket olan 6 Şubat depremleri yaşandı.
Koca koca 11 şehrimizin çoğu tamamen yıkıldı.
İlçesine, köyüne, kasabasına varana kadar.
Zaten 100 yılın altyapı açığını kapatmaya, terörü bitirmeye, Irak ve Suriye’de kurulan tuzağı bozmaya, yaklaşan büyük savaş tehdidine karşı ülkenin savunma açığını kapatmaya uğraşan hükûmet, pandemiden sonra ikinci yıkımla da baş ederek, hem vatandaşını korumak, hem de bu zor durumdan istifade Türkiye’nin geleceğini karartmaya çalışan kirli operasyon aparatıyla mücadele etmek zorunda bırakıldı.
Ekonomik olarak ağır bedeller ödesek de, çok şükür devletimiz hepsinin altından kalktı.
O gün “Ahbap” çığırtkanlığı yaparak devlete düşmanlık edenler ise kaptırdıkları paraların sancısıyla baş başa kaldı.
***
Bu zihniyetin ekonomiye dönük eleştirilerinin de bir kıymeti olmadığını, cumhuriyet tarihinin en iyi rakamlarını yakaladığımız 2013’teki Gezi olayları sürecinde ekonomiyi bozmak için neler yaptıklarını hatırlatarak da çok anlattık ama olmadı.
Nitekim üst üste yaşanan büyük hadiselerin neticesinde bu defa ekonomik sıkıntı da yaşadık, hâlen de yaşıyoruz.
Bu tablo, 2024 mahallî seçimlerinde AK Parti seçmenini sandığa küstürdü ve netice yine CHP’ye yaradı.
Yaradı da ne oldu peki; CHP bundan istifade kendini -vatandaşa hizmette alternatif olduğunu- göstermeye mi adadı?
Hayır.
Milletimiz onları tek parti rejiminden bu yana niye iktidar yapmıyorsa, bunu haklı çıkaracak ne varsa yine onu yaptı.
Şehre hizmetmiş, kalıcı eserler yapmakmış, vatandaşın hayatını kolaylaştıracak projeler üretmekmiş, Hak getire!
Varsa yoksa yolsuzluk, rüşvet, zorla iş adamlarından para toplama (irtikap), şantaj, tehdit…
Alkol, fuhuş; uyuşturucu zaten gırla!
Gösterebildikleri birkaç örnekten yola çıkıp, hükûmeti kadrolaştırmakla itham edenlerin sadece ele geçirdikleri belediyelerde nasıl vahşice kadrolaştıklarına şahit oluyoruz epeydir.
Kadrolaşma dediysek, sadece akrabaları işe doldurmakla kalsalar neyse…
Uşak gibi bir şehirde başkanın dört sevgilisini CHP’li belediyelerde işe yerleştirdiği, hiç belediyeye gitmeden maaş ödettiği ortaya çıkmıştı, -ki, biriyle otelde basıldı zaten.
Kendi gazinosunun çalışanlarını belediyede sigortalı göstermesi de cabası!
İstanbul, Bolu, Menderes derken, Antalya Büyükşehir’in ‘şehremini’ Muhittin Böcek’in rezillikleri döküldü ortaya.
Aday olabilmek için Özgür Özel’e ve Ekrem İmamoğlu’na milyonlarca avro taşıyan 63 yaşındaki başkan, seçildikten sonra torunu yaşındaki kızları ‘kendisiyle birlikte olma karşılığında’ belediyede işe almaya yeltenmiş, böyle 11 kadın tespit edilmiş, bunlardan biri de 18 yaşın altındaymış, Böcek en çok da buna memnun olmuş!
İddia o ki, belediyenin gençlik merkezinin başındaki genç kadın bundan sorumluymuş.
Soruşturmanın ‘toplu ilişki’ gibi başlıkları da var, ama o detaylara girmeye bile ar ediyoruz.
Yapanlar ar etmemiş, onların adına biz utanıyoruz!
Zaten şu süreçte öyle isimlerle ilgili öyle iddialar ortaya atıldı ki, çoğunu buraya yazmaya elimiz gitmedi.
Onların yaptıkları da, bizim araya koyduğumuz mesafe de fıtrat meselesi.
Tıpkı şimdi yolsuzluktan tutuklu bir kadın belediye başkanının, mübarek ramazan ayında, Üsküdar gibi muhafazakâr bir ilçede twerk dansı yaptırması ve bunu normal karşılaması gibi.
***
Üstünde en çok durabildiğimiz konular; götürdükleri paralar… Orada da sadece İstanbul’da olanlar 4 bin sayfalık dosya.
Bunun daha casusluğa kadar uzanan kolları var, oraları da konuşmaya sıra gelmedi daha.
Haramdan gelen paranın nereye harcanacağı da az çok belli, ötesini tahmin etmek zor değil.
Nitekim, ortalığa saçılan yazışmalar, havluyla basılan başkanlar, ahlaksız teklifte bulunduğu için dayak yiyen milletvekili…
Hiçbirine şaşırmamak gerek.
Şimdi başa dönelim…
Biz bu CHP zihniyetinin ne olduğunu yıllarca burada anlatmaya çalıştığımızda “Niye hep CHP’yi yazıyorsun?” diyenler vardı.
Oysa, başta ekonomi ve gıda pahalılığı olmak üzere, vatandaşın şikâyet ettiği pek çok hadiseyi de defaatle dile getirdiğimiz, gerektiğinde her türlü yapıcı eleştiride bulunduğumuz hâlde!
Ama yok, onlar memnun olmuyordu… Çünkü CHP’yi değil, sahipleri yurt dışında kaçak muhalif medya gibi sabah akşam hükûmeti eleştirmemizi, memleketin başına çöreklenmek isteyen -uluslararası bağlantılı- şebekeye boyun eğmemizi istiyorlardı.
“Bunlara prim verirseniz ülkeye kötülük edersiniz. Toplumu çürütmekten, ülkeye zarar vermekten başka bir şeye yaramaz, hatta istikbalimizi tehlikeye atar” dediğimizde burun kıvıranlar şimdi durumu anlamıştır umarım.
Şunca şey gördük, ama Allah korusun, CHP ya da onun uzantıları iktidarı kazansa, bugün belediyelerde ortaya çıkan hadiseler devede kulak kalır.
Dedelerimiz-ninelerimiz bunları seçmediyse bir bildikleri varmış, değil mi?
TL yerine avroyu baz alsak nasıl olur?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
06 Eylül, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye gazetesi ailesi olarak, yazanı-okuyanı fark etmeksizin, hepimiz ülkesini seven, memleketin sıkıntılarını dert edinen insanlarız.
Ara ara bu minvalde dostlarımızla ve okuyucularımızla yazılı ya da sözlü sohbetlerimiz oluyor.
Bugün, onların bize aktardıkları bazı fikirleri paylaşmak istedim.
***
Mesela, geçenlerde bir iş adamı ağabeyim aradı; ekonomi ve başta gıda pahalılığı olmak üzere, piyasalar üzerine epeyce uzun bir konuşma yaptık.
İtalya örneğini vererek başladı söze…
II. Dünya Savaşı sonrası, bizim bugünkü durumumuzdan bin beter hâlde olan İtalya’nın, kısa sürede toparlanıp, özellikle Avro Bölgesi’ne katıldıktan sonra nasıl istikrarlı bir ülkeye dönüştüğünü anlattı.
Elbette bunda ülkenin sanayi üretiminde devleşerek Almanya’dan sonra ikinci sıraya yerleşmesinin de etkisi büyük. Nitekim AB içinde ekonomide de üçüncü sırada.
Bizde cuntalar 1950-60’lı yıllarda darbe yapıp Başbakan asmakla uğraşırken, onlar ülkelerini nasıl kalkındıracaklarının derdindeymiş çünkü.
Dolayısıyla şundan daha 10 yıl önce bile darbeden beter bir işgal girişimini atlatmış ülke olarak kendimizi onlarla mukayese etmek, bu hainliklere rağmen ülkemizde demokrasiyi ayakta tutup, büyümeyi ve kalkınmayı sürdürebilmiş bir iktidara karşı haksızlık olur.
Siz buna terörle mücadeleyi, sınırımızdaki savaşları, doğrudan ülkemize yönelen silahlı tehditleri ve 6 Şubat çifte deprem felaketini de ekleyin, işimizin zorluğu daha net anlaşılır.
Bu şartlarla boğuşan Türkiye’yi, bugün AB içinde sadece Trump yönetimi ile kriz yaşayan İtalya ile kıyaslamak çok doğru görünmese de, kıymetli okurumuzun yabana atılamaz bazı tavsiyeleri var.
Diyor ki; “Biz Avrupa Birliği’ne girmeyi, yani İtalya gibi Avro Bölgesi’ne katılmayı istemiyor muyuz?
Evet.
Peki, AB’ye girdiğimizde paramız ne olacak?
Avro.
Biz kendimizi avroya geçmiş gibi kabul etsek ve piyasa fiyatlandırmalarını tamamen buna göre belirlesek de, bugünkü neyi baz aldığı belli olmayan fahiş fiyat artışlarından kurtulsak olmaz mı?”
Çok mantıksız değil, çünkü bizde piyasaların ‘dolar tahminine göre’ fiyat belirlediği hepimizin malumu.
Neredeyse yarım asırdır reel sektörün içinde olan okurumuz, son yıllarda ‘Ya dolar yükselirse’ kılıfıyla şişirilen fiyatlarla bugün dolar 130 liraya çıkmış gibi zamlar yapıldığını belirtiyor.
Eee! Dolar hangi seviyede?
48 TL.
Görüyor musunuz fiyatlardaki köpüğü?
Ve bu, bir kere dokunduğunuzda sürekli hareket eden devridaim makineleri gibi, zincirleme birbirini tetikleyerek devam ediyor.
Özellikle de gıda fiyatları işte bu yüzden canımızı yakıyor.
Akaryakıt fiyatlarının sabit kaldığı, doların yerinde saydığı, işçi maliyetlerinin artmadığı aylarda bile üst üste yapılan anlamsız zamların artık vatandaş için zulme dönüştüğünü anlatan iş adamı okuyucumuz “Türk lirasını tedavülden kaldırıp avro kullanalım” demiyor elbet.
“Ama avroya geçmiş gibi üretim ve tüketimde bu para birimini baz alalım, hiç değilse avro enflasyonu ile sınırlı kalalım. Biz de arz-talep dengesi falan kalmadı, iş zıvanadan çıktı” düşüncesinde.
Haksız da sayılmaz, hatırlarsanız bu köşede, marketlerdeki pek çok gıda ürününü, para birimi bizden 64 kat değerli olan İngilizlerden daha pahalıya satın aldığımızı yazmıştım.
Serbest piyasa bu olamaz, el insaf!
***
Kıymetli okurumuzun bir başka tavsiyesi, hal yasası ile birlikte marketler yasasının da çıkması.
Çok sayıda şubeye sahip zincir marketlere, yüzde 30 gibi kendi ürününü üretme mecburiyeti getirilmesi.
Yani kazandıklarının bir kısmını üretime harcama mecburiyeti olması, bu şekilde arzın artırılması.
***
Aktarmak istediğim ikinci konu, bize maille ulaşan bir başka okuyucumuzun konut fiyatları ile ilgili tavsiyesi...
Türkiye’de zenginlerin daha çok gayrimenkule yatırım yaptıklarını, yüzlerce kiracıdan aldıkları parayı faize yatırdıklarını, biriken parayla her 2-3 ayda yeni bir mülk satın aldıklarını, bu duruma seyirci kalınmaması gerektiğini belirtiyor.
“Ülkedeki bütün zenginler gayrimenkul zengini, o yüzden düzenleme beklemem” notuyla şu yorumu yapıyor;
- Enflasyonu işte bu körüklüyor. Artan oranda vergi getirilirse ev yatırım aracı olmaktan çıkar. Yüz tane evi olan var. Çocuğuna süt alamayıp kira ödeyenleri korumak için neden vergi düzenlemesi yapılmıyor? Artan konut sayısına göre vergi artırılsa nasıl satacaklarını şaşırır hepsi.
- Avrupa’daki sosyal devlet politikası gereği, üçüncü evden sonra öyle bir vergi alacaksın ki, parayı başka yatırımlara veya bankaya yatırmak zorunda kalacaklar. Banka da para fazlası olduğunda ucuz kredi ile işletmeleri destekleyecek. Gelişmiş ve sosyal ülkeler bu kuralı uyguluyor.
- Hollanda gibi ilk eve sıfır vergi ya da yüzde 2 tapu harcı olmalı, ama ikinci ve sonraki evlerden yüzde 8 tapu harcı alınmalı. Ayrıca Hollanda’da gayrimenkul değerlemesi 1,3 milyon avroya kadar olan konutların yıllık emlak vergisi çok düşük. Ancak bu rakamdan sonra yüzde 2,35 gibi çok yüksek seviyelere çıkıyor. Bu da baz alınmalı. Hollanda’da rayiç bedeller gerçeğe çok yakındır. Türkiye’de bunu da düzeltmek lazım.
- Türkiye’deki bir başka çözülmesi gereken problem, gayrimenkul şirketleri. Sırf mülk alıp kira toplamak için şirket kuruyorlar, yani gayrimenkul zenginlerinin yaptığı işi şirket üzerinden yapıyorlar. Topladıkları kiralarla aldıkları gayrimenkulleri de gider gösterip vergiden kaçıyorlar.
***
İlgililerine ulaşması temennisiyle aktarılan talepler, fikirler böyle.
Biz elçiyiz, iletiriz geçeriz. Takdir yetkililerin elbette.
İmamoğlu out... Yavaş’la olur mu?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
10 Eylül, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
"Ben bir adım geri durayım, üç adım geriden izleyeyim, Ekrem tökezlesin de belki onun yerine ben geçerim... 'Pışık' derim ona ben. Öyle yağma yok."
Ekrem İmamoğlu’nun, Ocak 2025'teki bu "pışık" çıkışının hedefinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş olduğu görüşü ağırlıktaydı.
Bu ikilinin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında arz-ı endam ettiği 2023 seçimlerinden bu yana köprünün altından zaten çok sular akmıştı.
Önce partiyi, sonra Türkiye’yi yolsuzluk ve rüşvet paralarıyla satın alabileceğini zanneden İmamoğlu, güç zehirlenmesi yaşayıp, CHP içinde oluşturduğu düşman kitlenin yaptığı ihbarlar ve yargıya ulaştırdığı belgeler sayesinde 2025 Mart’ında tutuklandı… Şimdi de çok ağır davalarla yüz yüze.
O’na geçmişte “Aramızda baba-oğul ilişkisi var” diyen Kemal Kılıçdaroğlu bile ‘Asrın Yolsuzluk Davası’ sanığı İmamoğlu için “Siyasi tutuklu değil, siyasi görüşü dolayısıyla içeri alınmış bir insan değil. Cumhurbaşkanı adayı ilan edildi diye siyasi dava diyemeyiz. O ayrı, bu ayrı” açıklaması yaptı.
Eski CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, İyi Parti eski Genel Başkanı Meral Akşener gibi, siyasi hayatında çok şey borçlu olduğu Kemal Kılıçdaroğlu’nu da kaybeden İmamoğlu’nun son umudu, hileli kurultayla CHP Genel Başkanlığına oturttuğu Özgür Özel’di, lakin orada da işlerin değiştiği görülüyor.
Mutlak butlan kararı sonrası Yeni Parti’sini kuran Özel’in haftalardır Silivri’ye gitmemesi de bunun en büyük işareti.
Yaklaşık 4 bin sayfada anlatılan iddianamedeki suçlamalara bir tek izahat getirmeyerek, sadece “Cumhurbaşkanı adayımıza siyasi operasyon yapıldı” diyen Özgür Özel’in, geçmişte “Zorla konuşturuluyorlar” iddiasında bulunduğu şahitlerin ve itirafçıların mahkemede aynı şeyleri İmamoğlu’nun yüzüne de söylediğini görünce, susmaktan başka seçeneğinin kalmadığını anlıyoruz.
Hoş, suçlamaların hedefindeki İmamoğlu bir şey diyemiyor ki, Özgür Özel ne diye savunacak!
20 ay önceki “pışık”tan, bakın bugün nereye gelindi.
İmamoğlu’nun, geri döndürülemez biçimde seçeneklerden silinmesi, hiç şüphesiz “pışık”ta gayet sarih tarif ettiği Mansur Yavaş’a yaradı.
Şimdi Özgür Özel istiyor ki Yavaş kendi partisine katılsın, Kılıçdaroğlu arzuluyor ki CHP’de kalacağını açıklasın.
***
CHP’den istifa etmeyen, ama dünkü 103. yıl kutlamaları dâhil olmak üzere, mutlak butlan kararıyla göreve iade edilen Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte de görünmek istemeyen Mansur Yavaş’ın, üçüncü yol formülüyle her iki tarafın ortak adayı olmayı istediği açık.
Hatta buna İyi Parti, Yeniden Refah gibi seçenekleri de katarak, 2023’te Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurduğu Altılı Masa gibi geniş bir tabanın desteğini çekmeye çalışacak.
Hakkını teslim edelim, Kılıçdaroğlu’nun ikinci turda aldığı yüzde 48,5 oy hiç de azımsanacak oran değildi.
Hem de Suriye ve Irak’tan askerimizi çekeceğini, Kandil’deki terörist elebaşlarının istediği ‘yerel yönetimler özerklik şartı’nı mutlaka uygulamaya koyacağını, kanun hükmünde kararnamelerle uzaklaştırılan FETÖ’cüleri yeniden devlet kadrolarına dolduracağını vadettiği hâlde!
Bu esnada dış politika danışmanları da “Ne işimiz var Libya’da? Biz emperyalist miyiz?” diyor, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de NATO ülkelerine bağlı kalmayı vadediyor, Karabağ savaşında Ermenistan’a karşı Azerbaycan’a verdiğimiz desteği iftiralarla karalıyordu.
Suriye’deki sınırımıza İsrail’in konuşlandırdığı YPG’lileri terörist görmedikleri de zaten ağızlarından düşmüyordu.
Seçilse böyle bir cumhurbaşkanının yardımcıları kimler olacaktı?
Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu.
Hesaplar tutmadı; önce İmamoğlu Kılıçdaroğlu’nu yedi, sonra Kılıçdaroğlu İmamoğlu’nu.
Eski gücünde olmasa da oyuna geri dönen Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Mansur Yavaş da giderse dımdızlak ortada kalırız” endişesini anlamak mümkün.
Artık hiçbir algı çalışmasıyla İmamoğlu’nu kurtaramayacağını gören Özgür Özel’in de Yavaş’ı vitrine koymak istemesi anlaşılır bir durum.
İmamoğlu’nun dediği gibi; bir adım geride durup, üç adım geriden izleyip, Ekrem İmamoğlu tökezleyince onun yerine geçtiği görülen Mansur Yavaş, bir tarafı seçmeden, bakalım durumu ne kadar idare edebilecek?
Diyelim ki etti ve iki partinin ortak adayı oldu.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2023’te aldığı yüzde 48,5’in içinde DEM’in oyu yok muydu?
Tabii ki vardı, hem de eksiksiz.
Peki ya şimdi?
DEM Yavaş’a zaten sıcak yaklaşmazdı, şimdi hiç olmaz.
Çünkü CHP 2023’ten bu tarafa kendi içindeki ayak oyunlarıyla uğraşırken, Türkiye’de de çok şey oldu.
Terörsüz Türkiye, siyasi ezberleri temelden değiştiren en önemli hamle…
Geçmişte oy uğruna silahlı terör örgütüne taviz vermeyi göze alanlar, örgütün silahla yapamadığını sandıkta yapmayı vadedenler, yurdumuzu bölme hedeflerinden tamamen vazgeçip kendini fesheden ve silahlarını teslim eden bir yapının siyasi koluyla bugün hangi temelde iş birliği yapacak?
O siyasi kola destek veren Kürt seçmen, devletin bugün attığı çok büyük adımlar karşısında, hangi gerekçeyle CHP ya da Yeni Parti’nin adayına destek olacak?
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Bahçeli’nin ‘kardeşliği ebedî hâkim kılma’ vizyonuyla attığı cesur adımlar karşısında Mansur Yavaş ne vadedecek de oy alacak?
Şimdi birileri ‘milliyetçi oylar’ falan diyecektir…
Tel Aviv, FETÖ bağlantılı sözde milliyetçi ufak partiler, artık askerimize-polisimize silah doğrultan teröristler kalmamışken ne vadedecek de oy isteyecek?
Söz konusu milliyetçilikse Malazgirt’ten İsrail’e “Atımızın kuyruğunu bağladık” sözleriyle meydan okuyan Erdoğan’a karşı Mansur Yavaş ne diyecek de tercih sebebi olacak?
Erdoğan’ın yaptıkları ve kendi karnesi ortadayken, savunmadan ulaşıma, dış politikadan yargı ve güvenliğe kadar, hangi alanda ne söyleyebilecek?
***
Dedik ya, 2023’ten bu yana çok şey değişti…
Suriye diyorlardı, Suriyeli diyorlardı, onlar da ellerinde patladı.
Geriye kala kala ekonomi kaldı.
Lakin orada da bir şey demeye yüzleri yok, çünkü yerel yönetimlerde gösterdikleri performans(!) CHP ve Yeni Partililerin ekonomiyi nasıl yöneteceklerinin de ispatı olarak önlerine konacak.
Hülasa bu işler partilerin oy oranlarını toplamakla olmuyor…
Dünyanın gidişatını, Türkiye’nin risklerini, yönetime talip olanların vizyonunu gayet güzel okuyan seçmeni neye, neyle ikna edeceksiniz, bunun cevabını vermeniz lazım.
Muhalefetin anlayamadığı, işte tam da bu.
.
.
.
.
|
| Bugün 252 ziyaretçi (332 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|