 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.27 MAYIS DARBESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Yayınlanma :
27.05.2024 11:30
Güncelleme
: 27.05.2024 11:30
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
27 MAYIS DARBESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Av. Abbas Bilgili
27 Mayıs 1960 askeri darbesi, Osmanlı’da kapıkullarının (yeniçeri ve sipahilerin) kazan kaldırarak, isyan etmesinin Cumhuriyet dönemindeki uzantısıdır. Yeniçeriler bazen “istemezük” diyerek padişaha baş kaldırıp, tahttan indirir, bazen de “isterük” diyerek, padişahtan bazı bürokratların kellelerini isterlerdi. Bu durum toplumsal düzenin bozulduğu, askerlere verilen ulufenin (bahşiş ve maaşların) azaldığı dönemlerde daha belirgindi. Bu tür ayaklanmalarda bazı padişahları (örneğin Genç Osman, III. Selim) öldürmüşler, bazılarında ise padişahtan istedikleri kelleleri almışlardır. İstemedikleri sadrazamı görevden aldırıp, istediklerini de göreve getirtmişlerdir. Yaptıkları ayaklanmaları meşru göstermek için de ulemadan fetva almayı ihmal etmemişlerdir.
Benzer durumu 27 Mayıs darbesinde de görmek mümkün. Bir çok sosyal bilimci 27 Mayıs darbesini asker/sivil bürokrasinin halkın seçtiklerine tepkisi olarak değerlendirmiştir. Darbe öncesinde askerler maaşlarının yetersizliğinden çok sık yakınmışlar, “ulufenin” artırılması gerektiğini vurgulamışlardır. Demokrat Parti’yi ve ekibini “istemezük” diye ayaklanmışlardır. Yaptıkları hareketin meşru olduğunu gösterebilmek için, dönemin ulemasından (anlı şanlı hukukçularından) onayı da (fetva) hemen aldılar. Bir Osmanlı geleneği olan “siyaseten katl”, yani padişah veya vezir öldürme, 27 Mayıs’ta da aynen devam etmiş, bir Başbakan (sadrazam) ve 2 bakan (vezir) öldürülmüştür. Yeniçerilerin istedikleri kelleler arasında genellikle Defterdar da olurdu, çünkü ulufe dağıtımı için para bulamamak ya da düşük değerli para (züyuf akçe) dağıtmak onun suçuydu! 27 Mayıs Darbesi’nde de Maliye Bakanı (Defterdar) Hasan Polatkan kellesini kurtaramadı.
Hemen belirtelim ki, Demokrat Parti’nin akıl almaz hata ve yanlışları ile CHP’nin hırçın muhalefeti askeri darbeyi teşvik etmiştir. Demokrat Parti’nin özellikle 1954 seçimleri sonrasındaki uygulamaları, kendisine oy vermeyen il ve ilçeleri cezalandırması, basın üzerindeki aşırı baskısı, gazetecilerin tutuklanması, tahkikat komisyonu adı altında aşırı yetki ile donatılmış DP’lilerden oluşan bir heyetin oluşturulması, Vatan cephesi, radyoyu partizanca kullanması, vs. uygulamalar DP’nin önemli yanlışlarıdır. Ancak bunları darbenin gerekçesi olarak gösterenlere hatırlatmak isteriz ki, bunlar olmasa da darbeci askerler arasında cuntalaşma vardı. Ve cuntacılar kendilerine göklerden gelen bir emirle “ülkeye çeki düzen verme” görevinin verildiği psikolojisi içerisindeydiler. Yani DP’nin yanlışları esas gerekçe değil, işin tuzu biberi olmuştu.
Şunu da özellikle belirtelim, o dönemde demokrasi kültürü çok zayıftı. Uzun bir tek parti döneminden çok partili hayata geçilmişti ama çok partili hayatın gerektirdiği demokratik olgunluk iktidar patisinde de ana muhalefet partisinde de yoktu. Gerek 1924 Anayasası’nın kuvvetler birliğini benimsemiş olması ve gerekse çoğunluğa dayalı seçim sisteminin getirdiği sonuç, iktidar partisini korkunç derecede güçlendiriyordu. Gücü ele geçiren iktidar partisi de, sandıktan çıkmış olmayı demokrasi için yeterli görerek, her şeyi yapmaya hakkı var zannediyordu. CHP’nin demokrasi anlayışı da en az DP kadar zayıftı. Partilerdeki bu ilkel demokrasi anlayışı, cuntalaşma eğilimindeki askeriyede de bütün ilkelliğiyle mevcuttu.
Darbe öncesindeki gençlik hareketleri büyük ölçüde CHP Gençlik Kollarının öğrenciler üzerindeki örgütlü hareketinden kaynaklanmaktaydı. O günleri yaşayan CHP’lilerin sonradan yayınlanan anılarında, gençlik önderlerinin yine sonradan yayınlanan anılarında bu durum açıkça kabul edilmektedir. İsmet Paşa’nın ağır konuşmaları da değirmene su taşımıştır. “Şartlar tamam olduğunda ihtilal meşru olur” diyen Paşa’nın bu sözleri darbeci askerleri teşvik edici rol oynamıştır. Yüzlerce gencin öldürülerek cesetlerinin kıyma yapılarak et kombinalarında saklandığı, ya da asfaltın altına gömüldükleri şeklindeki akıl almaz saçmalıkları dönemin darbecileri ve destekçileri ciddiymiş gibi göstermişlerdir. CHP bunun için araştırma komisyonu kurmuş, hiçbir şey bulamayınca İsmet Paşa bu komisyona “iddia doğru olmasa dahi, doğruymuş intibaını yaratın” demiştir. (Bakınız, CHP milletvekili Kamil Kırıkoğlu’nun anıları)
Darbeci askerler ilk açıklamalarında hareketin “hiçbir şahıs veya zümreye karşı yapılmadığı” yönünde açıklama yapmışken, dediklerinin tam tersini yaparak, yurt çapında DP’li avı başlanmış, il, ilçe örgütlerinde görevli olanlar dahi gözaltına alınmıştır. Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, DP milletvekilleri, genel kurmay başkanı, üst düzey bürokratlar Yassıada toplama kampına dolduruldular.
Adına Yüksek Adalet Divanı denilen, yasada olmayan bir mahkeme kuruldu. Hakimleri askerler atadı. Savcılar ve soruşturma kurulları taraflı ve DP’ye husumeti olan kişilerdi. Askerler bilirkişilerin başında bekleyerek rapor yazdırdı. Başta İstanbul Barosu olmak üzere bazı Barolar, üyeleri olan avukatların DP’lileri savunmalarını yasaklama kararı aldılar. Yargılama tam bir tiyatroydu. Sanık yakınlarının ve avukatlarının sanıklarla görüşmeleri aşırı derecede sınırlanırken, darbeyi destekleyen seyirciler mahkeme salonuna özellikle getirtilerek, savunma yapan sanık ve avukatlar yuhalatılmış, sanıkları azarlayan hakimler alkışlanmıştır. Sanıkların kaldıkları koğuşlara dinleme cihazları yerleştirilerek gündelik hayatlar “Allahsız Gardiyan” denilen Ada Komutanı Tarık Güryay tarafından nefes alışları dahi kontrol altına alınmıştır. Yargılama yapılırken, Allahsız Gardiyan, elinde sopası ile mahkemenin tamamına hakim olan yerinden duruşmaları izlemiş ve beğenmediği savunmalar için koğuşlarda sanıkları azarlamış ve gerektiğinde dayak attırmıştır. (Tarık Güryay anılarında bunu kısmen de olsa kabul etmektedir). Örneğin Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Yassıada’da teğmenler tarafından dövülmüşlerdir.
Yargılama öncesinde ceza yasasında değişiklik yapılarak, 65 yaşından büyüklerin idam edilemeyeceği hükmü geçmişe etkili olacak şekilde değiştirilmiştir. Yine aynı yasadaki değişiklikle, berat etme ihtimali olanların da ceza almasını sağlayacak şekilde 5-15 yıl ceza getiren hükümler geçmişe etkili olacak şekilde değiştirilmiştir. Darbeci askerlere akıl hocalığı yapan dönemin uleması (anlı şanlı hukukçuları) bu yasalara onay vermekle kalmamış, DP’liler için “suçsuzluk karinesi” değil, “suçluluk karinesi” geçerlidir diyebilmişlerdir.
Bir cinayet aygıtı olan Yassıada Mahkemesi, 15 civarında idam ve yüzlerce kişi hakkında da değişik cezalar vermiştir. Celal Bayar Kayseri anılarında, “Türkiye'de çok Dreyfus davası oldu, ama bir tane Emile Zola çıkmadı” der. Milli Birlik Komitesi idamların 3 tanesini onayladı, Önce iki bakan idam edildiler. Menderes intihara teşebbüs etmişti, ertesi gün hasta vaziyette iken, acele ile öğle saatinde Menderes’i de öldürdüler.
Bizim bazı solcularımız bu adi darbeye “devrim” diyerek, “27 Mayıs İlk Aşkımızdı” diyerek övgüler dizmişlerdir.
27 Mayıs sadece DP’lileri değil, toplumun başka kesimlerinde de rahatsızlık yarattı. Darbe emir komuta zinciri içinde yapılmadığı için, disiplin bozuldu. Bazı yüzbaşılar, binbaşılar generallerin önüne geçebildiler.
Sadece iki üniversitesi olan ülkede 147 tane önemli ilim adamını üniversiteden kovdular. Kovulanlar arasında kendilerini destekleyen Tarık Zafer Tunaya gibi isimler dahi vardı. Yaptıkları saçmalığa akıl sır ermiyordu.
27 Mayıs darbesi Kürtlere de büyük zulüm yapmıştır. Doğu ve Güneydoğu’da bilinen ailelerin ileri gelenlerinden çok sayıda Kürt önderi Sivas’ta bir toplama kampına kapatıldı. Daha sonra da ülkenin batısındaki kentlere mecburi iskana tabi tutuldu. Yani Kürtler sürgün edildiler. Sonradan PKK’nın büyümesinde bu sürgün olayının ve 12 Eylül askeri darbe döneminde Diyarbakır zindanında yapılanların etkisi çok açık.
Bazı aydınlar “evet darbe kötü ama 61 anayasası gibi özgürlükçü bir anayasa yapılarak, darbe ibra edilmiştir” diyorlar. Gerçekten öyle miydi? Anayasalar bir “toplum sözleşmesidir”. 61 Anayasası yapılırken, “toplum sözleşmesi” fikri bir yana bırakılarak, büyük çoğunluğunu (% 90 civarında) CHP’lilerin oluşturduğu bir Kurucu Meclis oluşturuldu. Halkın yüzde ellisinin oyunu alan DP’liler anayasa yapımında dışlandılar, yani adamdan sayılmadılar. Görüşü alınmayan kişilerden bu anayasayı benimsemeleri nasıl istenebilir? Düşünür Seneca der ki, “bir mahkeme doğru karar verse dahi, karşı tarafın görüşünü almadan kararını vermişse, o karar doğru değildir”. 61 Anayasası böyleydi. Anayasa oylaması öncesinde lehte propaganda serbest, aleyhte propaganda yasaktı. Buna rağmen oy kullananların yüzde 39’u “hayır” oyu vermişti. Toplam seçmen sayısı açısından bakıldığında, “evet” oyu verenler azınlıktaydı. Bazı illerde, örneğin İzmir’de “hayır” oyları “evet”ten fazla idi.
61 Anayasası özgürlüklerin genişletilmesi ve sosyal haklar bağlamında olumlu hükümler içermekle birlikte, askeri vesayeti anayasal kurum haline getirdi. Darbeci askerleri ömür boyu senatör haline getirdi. Aslında darbecilerin ömür boyu senatör yapılmaları “siyasi rüşvet”ten başka bir şey değildi. Halkın iradesine önemli ortaklar getirdi. Bu yönüyle bir seçkinler anayasası idi. Halka güvensizliğin izlerini taşıyordu. Mümtaz Soysal dahi bu duruma değinmektedir. 61 Anayasası döneminde askerler siyasetçilerin tepesinde “demoklesin kılıcı” gibi durdular. İstediklerini yaptırdılar, istediklerini seçtirdiler, istemediklerini seçtirmediler. 61 Anayasası döneminde “seçilen” Cumhurbaşkanlarının tamamı asker kökenlidir. Bir tane dahi sivil cumhurbaşkanı seçilemedi. Çünkü askerler güya siyasetten ellerini çekmişlerdi, ama siyaseti kendilerine göre dizayn etmişlerdi.
27 Mayıs darbesinin en kötü yönlerinden biri de daha sonraki darbelere zemin hazırlamış olması, cumhuriyet döneminde darbeciliğin yolunu açmış olmasıdır. 27 Mayıs darbesi toplumu daha da bölmüş, idamlarla acıları kalıcı hale getirmiştir. 12 Mart 1971 darbesinden sonra idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarının mecliste onaylanmasında, Menderes ve arkadaşlarının idamlarının fonksiyonu olmuştur. AP’liler rövanşist duygularla Denizlerin idamına “evet” demişlerdir.
Her darbe gibi 27 Mayıs Darbesi de adi bir darbedir. Yeni darbelere kapı aralamıştır. Partilerin kurumsallaşmasını önlemiştir. Toplumsal barışı sağlamak iddiasıyla gelmiş ama toplumun yarısını acı ve hüzne boğarak, acılı ailelerde silinmez izler bırakmıştır.
.
27 MAYIS DARBESİ VE BARBARLARI BEKLERKEN
Yayınlanma :
03.06.2024 09:40
Güncelleme
: 03.06.2024 09:40
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
27 MAYIS DARBESİ VE BARBARLARI BEKLERKEN
Av. Abbas Bilgili
Zorbalığın egemen olduğu farklı muhitlerde davranış kalıpları benzerlik gösterir. Dünyanın herhangi bir yöresindeki zorbanın davranışının benzerini başka diyarların zorbalarında da görebilirsiniz. Bu benzerlik her zaman için birebir aynı olmayabilir, ancak bazen de şaşılacak kadar benzeyebilir. Güney Afrika’nın Nobel ödüllü yazarı John Maxwell Coetzee’nin Barbarları Beklerken isimli romanını okuyunca bu düşünce bende daha da belirginleşti.
Yer ve zaman belirtilmemekle birlikte, yazarın Güney Afrika’ya gönderme yaptığı söylenir. Bilinmeyen bir zamanda bilinmeyen bir İmparatorluğun sınır kasabasında geçer öykümüz. Kasabada bir Askerî Birlik var ve görevi kasabayı barbarlardan korumak. Otoriteyi bir albay temsil etmektedir. Albay barbarların peşinden gittiğinde ise otorite Üçüncü Bürodan bir başka subaydadır. Romanın önemli kahramanlarından biri de sulh yargıcıdır.
Kasabada barbarlarla ilgili akla hayale gelmedik söylentiler vardır. Ne kadar kötülük varsa barbarların sırtına yüklenmiştir. Hırsızlık, yağma, tecavüz, öldürme vs. hepsi barbarların işidir. Haklarında bu kadar menfi rüzgâr estirilen barbarlar ise hiç ortada görünmezler. Barbarlıkları da genellikle söylentiden ibarettir. Kasabanın dışında kendi hallerinde yaşayan balıkçılar var ve bunlar da askerlerin saldırılarından, işkencesinden nasiplerini alır. Yakalanan barbarlardan bir kızı yanına alan sulh yargıcı, kızla yakınlık kurar ve işkence izlerini tedavi etmeye çalışır. Ve çok yorucu bir yolculuğa çıkarak kızı ailesine verip geri gelir. Geldiğinde karşılaştığı manzara hiç de iç açıcı değildir. Çünkü yargıç, kızı götürüp verdiği için düşmanla işbirliği yapan bir hain olarak görülmektedir. Zorlu bir sorgudan sonra işkence görür, zindana atılır ve itibarsızlaştırılır.
Barbarları Beklerken’deki bir çok olay ve olgunun benzerini 27 Mayıs Darbesini izleyen süreçte de görürüz. Zorbalık evrensel olduğu için Coetzee’nin kurgusundaki davranış kalıplarını 27 Mayıs zorbalığında çok rahat tespit edebilmekteyiz.
Kasabada otoriteyi temsil eden askerler, sulh yargıcını ülkeye ihanet etmekle suçlamış ve sorgulamışlardı. 27 Mayıs Darbesi’ni yapan askerler de Celal Bayar’ın ve Adnan Menderes’in Kars’ı ve Ardahan’ı para karşılığında Ruslara sattığını iddia etmişlerdi. Bugün çok komik gibi gelen bu iddia devletin en yüksek noktasından, otoritenin tepesinde dillendirilmişti. Hatta bu yalan haber zamanın gazetelerinde manşet olarak da yerini almıştı. Otorite böyle söyleyince halkın bir kısmı da bu yalana inanmıştı!
Barbarlarla işbirliği yaparak ihanet içinde olan sulh yargıcının işkenceden geçirilmesi ve itibarını zedeleyecek davranışlara maruz kalmasının benzerlerini 27 Mayıs zorbalarında da görüyoruz. Darbeyi takip eden günlerde gözaltına alınan DP’li Bakanlar ve milletvekilleri Harp Okulu’na getirilirken, hava alanına götürülürken, gemiye bindirilip Yassıada’ya götürülürken bir “dayak koridoru”ndan geçirilerek tekme tokat dövüldüler. Baskılara dayanamayarak Yassıada’da intihar edenler, ölenler oldu. Celâl Bayar’ı “Köpek Davası”, Adnan Menderes’i “Bebek Davası”, ve Koraltan’ı “Barbara Davası” ile Yassıada’da yargılamalarının tek sebebi bu insanların halk nezdindeki itibarlarını kırmaktı. Kasabadaki yargıcın itibarını beş paralık yapanlar, 27 Mayıs’ta da itibar cellatlığı yaptılar.
27 Mayıs darbecilerinin dillerinden düşürmediği iddialarından biri de DP’nin halkı silahlandırdığı yalanıydı. Güya DP, kendi taraftarlarına silah dağıtarak devletin resmi ordusu ve polisi dışında kendi yandaş silahlı gücünü oluşturmuştu! Bu iddiayı zamanın gazeteleri manşetlere taşıdı, bir takım masum insanlar bunun için tutuklandı ve yargılandı. Sonuç olarak iddiaların içi boş çıktı. DP iktidarının Kıbrıs Türklerine gönderdiği silahları kendi yandaşlarına verdi gibi göstermeye çalışmışlardı ama sonuçta bir şey çıkmadı. Depolarda binlerce silah bulunduğu haberleri yayılmış, ancak bu silahların ziraî mücadele için ziraî kuruluşlardaki silahlar olduğu anlaşılmıştı. Bu suçlamadan ceza alan dahi olmadı.
Halkı silahlandırmak Barbarları Beklerken’de de askerlerin yerlilere yönelik iddialarından biriydi. Yani zorbanın romandaki davranış kalıbı, 27 Mayıs darbesindeki zorbalarla aynıydı. Romanda anlatıldığına göre, yakalanan yerli bir çocuk işkenceden geçirilmiş, vücudu kırıklar ve kan içindeyken verdiği ifadede “barbarların”, yani kendi kabilesinin silahlandığını açıklamıştı! Bu büyük ifşaat zorbaların elindeki delillerden biriydi. Halk, yani barbarlar imparatorluk askerlerine karşı silahlanıyordu! 27 Mayıs darbecisi olan askerlerde de halkın silahlandırılmış olduğu yalanına ilave olarak polisin de devrilen hükümetin adamlarından ibaret olduğu yanılgısı vardı. “Barbarlara” yani hayali düşmana karşı uyanıklık gösterisi bazen komiklik derecesine uzanıyordu. Örneğin Türkiye’nin saygın hukukçularında Sami Selçuk darbe anında Ankara’da Yedek Subay Okulu’na askerî öğrenciyken yaptıklarını şöyle anlatıyor:
"Daha sonrası bizlere rastgele görevler verildi. Şuradan yürüyün, burada durun, dediler. Akşamları da hepimizi kimi yerlere götürüyorlardı. Genellikle polis karakollarıydı, bunlar. Bunlardan birini hiç unutmuyorum. Polis karakolunun bulunduğu yerde yıkıntı içerisinde duvarları olan bir bahçe vardı. Karşımızda çarpışacağımız bir düşman varmışçasına, onları esir almaya gidiyormuşuz gibi, önce oraya gizlendik. Başımızdaki binbaşı 'Bir keşif yapalım' dedi. Birisini görevlendirdi. Daha sonra binbaşı, elinde tabancası ile karakola doğru gitti. Sonra 'Gelin çocuklar, şöyle oturun' dediler. Rahatladık ve çimenlere oturduk. Bunların hepsi darbenin gülünçlüklerini ortaya koyan örneklerdir."[1]
Bir de “tünel hadisesi” var ki, tam bir komedi! Değme komedyenlere taş çıkartacak bu hadise, devletin en üst kademesinde ciddiymiş gibi kabul görmüştür. Önce Barbarları Beklerken’deki tünel konusuna bakalım: İmparatorluğun sınır kasabasında “Barbarlar” için olmadık söylentiler yayılıyor. “İnsanlar barbarların surların altında tünel kazdığını söylüyor; istedikleri gibi gelip gidiyor, istediklerini alıyorlar; artık kimse güvencede değil.”[2] Coetzee’nin “barbarları” böyle yapıp tünel kazarak içeri girer de 27 Mayısçı darbecilerin “barbarları” boş durur mu? İstanbul kahvehanelerinde bir söylenti çıkar; şehir sahilinden Yassıada’ya tünel kazarak Menderes ve arkadaşlarını kurtarmak isteyenler varmış! Bu kahvehane dedikodusu 27 Mayıs darbecileri tarafından ciddiye alınarak bazı kişiler tutuklanıp hapse atılmıştır. Meselâ İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkiye’nin 1960’lı Yılları isimli kitapta darbecilerin Yassıada yargılamalarını anlatan Kerem Yavaşça şöyle yazıyor:
“İstanbul’dan Yassıada’ya tutukluları kaçırmak için tünel kazıldığı iddiasını ciddiye almışlardır. Nitekim, konuyla ilgili olarak, halk arasında Tünelciler Davası olarak anılacak bir kovuşturma başlatılmış ve bazı tutuklamalar yapılmıştır. Örneğin Türkiye Taşıt İşçileri Sendikaları Federasyonu Başkanı Mehmet İnhanlı bu kovuşturmada sanık olarak tevkif edilmiş ve 11 ay tutuklu kalmıştır. Söz konusu gelişmelere dair Cemal Gürsel, böyle bir girişimin ortaya çıkması durumunda “Yassıada’nın kana bulanacağı” tehdidinde bulunmuştur.”[3]
“Barbarlar” böyleydi işte… İstanbul sahillerinden Yassıada’ya tünel dahi kazabilirlerdi! Darbeciler, barbarların barbarlığını kanıtlamak için akla ziyan yalanlar uydurdular. Celal Bayar’ın bankada o günün parasıyla 103 milyon lirası olduğunu söylediler. Uçak dolusu altın kaçırdıklarını yazdılar, yazdırdılar. Harp Okulundaki 1500 askeri öğrenciyi DP yönetiminin öldüreceğini iddia ettiler. Yüzlerce üniversite öğrencisinin öldürülerek kıyma makinasından geçirildiğini, toz haline getirilip asfaltın altına gömüldüğü haberini yaydılar. Tam da “Barbarların” yapacağı iş değil mi? Oysa beklenen “Barbarlar” bir türlü gelmedi…
Ama kendileri bir Başbakanı ve iki Bakanı asmakla yetinmediler, sonrasının siyasetini de zorbalıkla dizayn ettiler. Güya darbe dönemi bitti, seçimler yapıldı. Yönetimi seçimleri kazanana teslim edecekleri sözünü vermişlerdi. Ama partileri zorbalıkla yönlendirdiler. Cumhurbaşkanlığına aday olmak için müracaat eden Samsun Senatörü Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’i tehdit ettiler, hayatını garanti edemeyiz dediler, cesedin Etlik tarafında bir çukurda bulunabilir dediler, Meclis’e gelirsen 80-100 milletvekili ile birlikte öldürülebilirsin dediler. Başgil, senatörlükten de istifa etti ve çareyi yurt dışına gitmekte buldu. Rakipsiz kalan Cemal Gürsel böyle Cumhurbaşkanı seçildi. “Barbarların” karşısındaki “medeniler” işte böyle zorbalıkla seçim yaptılar, yaptırdılar. Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı seçilince ayağa kalmayan bir Adalet Partiliye darbeci general “sivilleri giydik ama tabancalarımızı daha çıkarmadık” diyebildi. Bekledikleri “Barbarlar” bir türlü gelmedi. Ortalıkta kendilerinden başka barbar yoktu. Aynaya bakmadıkları için de hakiki barbarı bir türlü göremiyorlardı.
[1] Gökçer Tahincioğlu, Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk 27 Mayıs Tanıklığını Anlatıyor, https://t24.com.tr/haber/eski-yargitay-baskani-sami-selcuk-27-mayis-tanikligini-anlatti-kapida-nobetciydim-butun-bakanlari-ve-vekilleri-dovduler,962785, erişim 03.07.2021
[2] J. M. Coetzee, Barbarları Beklerken, Çeviren: Dost Körpe, Can Yayınları, 8. Baskı, İstanbul 2020, s. 168
[3] Kerem Yavaşça, “Ada’da Bir Müsamere: Düşükler Yassıada’da”, Hazırlayan: Mehmet Kaan Kaynar, Türkiye’nin 1960’lı Yılları, İletişim Yayınları, 2017, sh. 120, 121
.
KUMARHANE VE PENCERE
Yayınlanma :
07.06.2024 09:40
Güncelleme
: 07.06.2024 09:40
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
KUMARHANE VE PENCERE
Av. Abbas Bilgili
Kumarhanelerin penceresi olmadığını okuyunca çok şaşırdım. İnternette bu konuda çok sayıda yazı var. Biraz araştırdıktan sonra edebiyatta isim yapmış bazı yazarların kumar üzerine yazdıklarına göz attım.
Kumarla ilgili bazı öykü, roman ve oyun metinlerine baktım. Ayrıntılı bir kumarhane tasviri göremedim. Gogol’un Kumarbazlar ve Puşkin’in Maça Kızı’nda bir şey bulamadım., Dostoyevski’nin Kumarbaz’ında ise kumarhaneler için “pis salonlar” dediğini görüyoruz.[1]
Bizde kumar dendiğinde ilk akla gelen yazarın Necip Fazıl Kısakürek olduğunu söyleyebiliriz. Necip Fazıl gerek anılarında ve gerekse öykülerinde kumar hastalığına hayli yer vermiştir. Babıali isimli basın anıları ile O ve Ben isimli tarikat şeyhi Abulhakim Arvasi’yle tanışmasını ve ilişkisini anlattığı anılarda kumar konusuna değinmiştir. Önce Babıali’den bir alıntı yapalım:
“Kumar: İşte felâketim!.. Kendimden kaçmak ve içimdeki sabit fikirleri uyutmak için bende ilâç haline gelen gebertici zehir... Beni çürüten, şahsiyetimi lif lif yolan, dış hayata ve cücelere karşı müdafaalarımı tek tek düşüren bu zehir, şeytanın içime girmek için ruh kalemde açtığı en korkunç gedikti. Paris'ten getirdiğim ve ilk gençlik, gençlik, olgunluk, hattâ ihtiyarlık çağına kadar kendimi su ve ekmek ihtiyacından fazla kaptırdığım, arada bir büyük davranışlar ve dövünmelerle arka çevirip tekrar ağına tutulduğum bu zehir, (Aşil)in topuğundaki zayıf nokta hayâline taş çıkartacak çapta, üstüne şeytanın eli değer değmez teslim oluverdiğim bir ukde yaşatıyordu ruhumda...”[2]
Benzer şeyleri O ve Ben’de de yazıyor. “Genç Şairi Paris’te müthiş bir illet yakalamıştır: Kumar…” dedikten sonra devamında “Bütün bir mevsim, Paris’te gündüz ışığını görmedim. Paris’te gündüz nasıldır; haberim olmadı. Gün doğarken yatıyor, gecenin başlangıcında da hafakanlarla yatağımdan fırlayıp kulübe koşuyordum” diyor.
Necip Fazıl, Paris’te kumar hastalığına öyle yakalanmış ki, parası olmadığı zamanlarda dahi kulüpten ayrılamıyor ve kumar oynayan birinin arkasına geçerek seyre dalıyor ve kendisini onun yerine koyarak kazanıp kaybetmeye göre seviniyor ya da üzülüyor.
Kendisini eğitim için Paris’e gönderen devlet, şairin yaşantısını öğrenince parayı kesiyor ve Türkiye’ye dönmesi için yol parası veriyor, ama o parayı da alınca hemen soluğu kumarhanede alıyor. Onu da kaybediyor ve Paris sokaklarında “kimsesiz ve on parasız” yürüdüğünü yazıyor.[3]
Necip Fazıl, öykülerinde de kumara geniş yer vermiş görünüyor. Şöyle ki, tek kitapta toplanan 53 öyküsünün 8 adedi kumar konusunu doğrudan ele almış. Öyküler kurgu da olsa, otobiyografik ögeler içerdiği gözden kaçmıyor. Anılarında da açıkça anlattığı kumar hastalığını öykülere de yansıtmış. Bu 53 öyküden Rehinlik Maymun, Yemin, Matmazel Fofo, Kanaryanın Ölümü, Surat, Maça Kızının İntikamı, Hasta Kumarbazın Ölümü, Hasta Kumarbazın Not Defterinden başlıklı olanlar kumarı anlatırken aslında şairi anlatıyor. “Hasta Kumarbaz” dediği kişinin kendisi olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Anılarındaki cümleleri öykülerinde de görüyoruz. Örneğin, “Elbiseye ihtiyacım yoktu, çünkü gündüz yaşamıyordum”[4] ya da “Paris’te üç ay gündüz yüzü görmedim desem inanır mısınız?”[5] bir öyküde geçse de, benzerini anılarından da okuyoruz.
Gerek öykülerinde ve gerekse anılarında kumar hastalığını bütün açıklığı ile anlatmakla birlikte, bunu meşrulaştırma demeyelim de biraz hafifletme girişimi de gözlerden kaçmıyor. Örneğin Puşkin ve Dostoyevski’nin de kumar hastası olduklarını ve birinin kumar masalarında servet batırdığını, diğerinin altın saatini kumar yüzünden rehin koyduğunu belirtiyor[6] ki, bu cümlelerle sanki kendisine yandaş aradığı gibi bir intiba uyanmıyor değil. Kumarla Allah’a inanmak arasında bağ kurmaya çalışması da hayli ilginç. Dostoyevski’nin saatini kumar tutkusu nedeniyle rehine bırakmasını anlamayan Avrupalı burjuvalar için “Sığ ruhlu Batı adamı günahta da derinlik nedir, bilmez” diyor.[7] Yazarın burada kullandığı “günahta derinlik” kavramı ile esasen “inanç” kavramına gönderme yaptığı kanaatindeyiz, çünkü Üstad, kumar tutkusunun Allah’a inanmaya benzerliğine de değiniyor ve; “İşte bağlılığın bu şekli kumardan çözülüp Allaha iliştirilecek olsa, gayelerin gayesi gerçekleşmiş olur” diyor ve devamında şu sonuca varıyor:
“Allah beni kendisine bağlanmak için yarattı. Ama, ben, içimde bu bağlanışın sermayesi olarak ne varsa hepsini Allah’tan uzaklaşmaya harcadım! Ben bir emanet hainiyim!”[8]
Öykülerinde bu şekilde kendine dair ciddi ip uçları veren ünlü şair, batıl itikadın inançtan alıkoymasını “şaşkın bir iman hazırlığı” olarak değerlendiriyor ve “Kumarın Allaha inandırma şansının, meselâ tornacı ustalığından daha fazla”[9] olduğunu iddia ediyor. Bu iddia ne kadar isabetli bilemiyoruz ama bu cümlelerde de sanki hastalığına mazeret arama gayesi var gibi.
Öykünün birinde Hasta Kumarbaz’ın defalarca “bir daha kumar oynamayacağım” diye yemin ettiği halde, bu yemini tutmayarak “ruhun büyük haysiyetlerinden biri olan yemini yüksek kaldırım orospusuna çevirdiğini”[10] de belirtmesi ilginç değil mi? Başka ilginç benzetmeler de var. Meselâ kumarhanedekilerin yeni gelene bakışını “kendi ayağıyla gelen pilice karşı, sansar gözleriyle bakmak” ifadesi ile anlatıyor.[11] Kumar hastalığına yakalanmışlar için de “yılanın ağzına düşen kuş gibi” ifadesini kullanıyor.[12]
Üstad’ın Kanaryanın Ölümü isimli öyküsündeki[13] ortam da ilginç: “Ortada korkunç bir sigara dumanı… Orta yerde yeşil örtülü koca bir masa ve etrafında 10-15 insan… Masanın üstüne bol bir ışık düşüyor. Işığı masanın üstünde toplayan tavan abajurunun yanı başında ve abajurdan birkaç parmak yüksekte de bir kuş kafesi…”
İlerleyen saatlerde sigara dumanının ortamı dehşete düşürecek derecede artması ve kafesteki kanaryanın kanat çırpması, kanatların kafesin tellerine değerlen çıkardığı sesler... Kuşun uykuya dalması… “Bu duman ne yahu? Boğulacağız burada!” sesleri… Kalın örtülerini bozmayacak tarzda pencerelerden birinin açılması… Ama sonunda “Tuh, Allah belasını versin! Dumandan, havasızlıktan bizim kanarya ölmüş… Çok acıdım doğrusu!” diyen bir ses…Kuşun ölüsünü alıp masanın üzerine attıklarında, maça kızının kucağına düşmesi… Necip Fazıl bu kuşla ruh arasında bir ilişki kurmaya çalışıyor ve her şeyini kumarda kaybeden çocuğun çıkıp kaldırımlarda yürürken elini kâlbinin üstüne götürdüğünde orada bir kanarya ölüsünden başka bir şey bulamaması…
Yazar ve şairin burada kuşun ölümünü kumarbazın her defasında kaybetmesine de benzettiğini söyleyebiliriz. Ama esasen gelmek istediğim nokta, kumarhanelerin pencereleri. Dostoyevski’nin “pis salonlar” dediği kumarhane ortamı, Necip Fazıl’ın Kanaryanın Ölümü öyküsünde sigara dumanından ve havasızlıktan dolayı berbat bir ortam olarak anlatılıyor. Peki kumarhanelerin penceresi yok muydu? Varsa neden havalandırma yapılmıyordu? Necip Fazıl’ın kuşun ölümüyle ilgili öyküde “kalın perdeli pencerelerden birinin açıldığını” yazıyor. Anlıyoruz ki pencere var ama kapalı tutuluyor ve zorunlu olmadıkça da açılmıyor. Bunun sebebi gayet açık; kumar gibi yıkıcı bir hastalığı herkesin gözü önünde sergilemek istemez kimse. Bu sebeple de kumarhaneler genellikle bodrum katlarındadır. Yukarı katlarda olduğundaysa da pencereleri kalın perdelerle kapalıdır. Kötülük gizlilikle bağlantılıdır. Kötü eylemler genellikle gizili yapılır. Yasa dışılık da işin içine girerse gizlilik kaçınılmaz. Ama yasa dışı olmasa da kumar genellikle gözlerden uzak yerlerde oynanır.
Şunu da unutmamak lâzım, Dostoyevski 150 yıl önceki, Necip Fazıl 70 yıl önceki ortamı yazdı. Anlattıkları kumarhane ortamı o zamanlara ait. Peki bugünkü kumarhaneler nasıl? Kumarhanelerin penceresinin olmadığını yeni duydum ve okudum. İnternet bilgi kaynaklarında kumarhanelerin penceresinin olmadığı yazılı. Kumarhaneyi yakından tanıyan biri olmadığım için ortamı tam olarak bilmiyorum. Sorduğum bazı arkadaşlar da pencere olmadığını söylediler. Bugün dünyanın bir çok yerinde çok lüks kumarhaneler var. Bu lüks ortamların Dostoyevski’nin ya da Necip Fazıl’ın anlattığı gibi berbat ortamlar olmadığı biliniyor. Ama bilinen bir şey daha var; pencereleri yok! Kumar salonuna gelenlere dışarıyı hatırlatmaması için pencereleri yokmuş! Zamanın nasıl geçtiğini farketmemeleri için de duvarlarda saat olmazmış! Havasızlığı önlemek ve içerdekileri zinde tutmak için de salona oksijen pompalanıyormuş!
Penceresizlik böyle bir şey… Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee, Düşman isimli romanında, roman kahramanı; “Ben anılarımı penceresiz bir odada, dizlerimin üzerine koyduğum bir kâğıda ve mum ışığında yazdım. Benim öykümün öylesine donuk olmasının nedeni sizce bu olabilir mi? –yani görüşüm kısıtlanmıştı, yeterince geniş bir açıdan göremiyordum.”[14] diyor.
Penceresizlizlik… Doğa ile ve gün yüzü ile irtibatın kesilmesi anlamına geliyor. Doğal havadan mahrum kalınınca da makine ile oksijen vermek. Yani pencere olmayınca yapay takviye gerekiyor.
Pencereler hep binanın gözlerine benzetilir. Penceresi olmayan mekan da kör demektir. Fiziki körlülüğü bir kenara bırakırsak, körlük de bir toplumsal hastalık değil mi? Pencere üzerinden düşünecek olursak, kumar gibi bir hastalığın körlük gibi bir hastalıkla buluşması böyle oluyor. Penceresiz mekanların körlükle malül müdavimleri… Puşkin, Dostoyevski, Necip Fazıl kör müydü diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Elbette kör değillerdi.. Ama kumarın tutku derecesinde bir hastalık olduğunu biliyorlardı. Yani onların da kör bir yanları vardı…
[1] Dostoyevski, Kumarbaz, Çeviren: Ergin Altay, İletişim Yayınları, 6. Baskı, İstanbul 2020, s. 49
[2] Necip Fazıl Kısakürek, Babıali, Büyük Doğu Yayınları, 25. Baskı, İstanbul 2022, s. 73
[3] Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, 49. Baskı, İstanbul , s. 29-33
[4] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, Büyükdoğu Yayınları, 30. Baskı, İstanbul 2022, s. 59
[5] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 60
[6] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 58
[7] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 155
[8][8] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 151, 152
[9] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 63,64
[10] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 66
[11] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 81
[12] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 139, 153
[13] Necip Fazıl Kısakürek, Hikayelerim, s. 75-87
[14] J. M. Coetzee, Düşman, Çeviren: Nihâl Geyran Koldaş, Adam Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 1990, s. 99
.
BİR KİTAP: "ATATÜRK'ÜN ANAYASASI 1924"
Yayınlanma :
18.06.2024 09:19
Güncelleme
: 18.06.2024 09:19
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
BİR KİTAP: “ATATÜRK’ÜN ANAYASASI 1924”
Av. Abbas Bilgili
İkinci Yeni akımından Cemal Süreya Kısa Türkiye Tarihi başlıklı şiirinde; “Üç anayasa / ortasında büyüdüm: / Biri akasya / Biri gül / Biri zakkum” dizeleriyle Cumhuriyetin anayasa tarihini özetler. Şairimiz, şüphesiz bir anayasa hukukçusu değildi, şair duyarlılığıyla ele almıştı konuyu. Tespitleri isabetsiz de sayılmaz. Halk oylamasında yüksek oranda evet denmiş olsa da 1982 Anayasası’nın “zakkum” kavramını hak ettiğini söyleyebiliriz. Bizde sol mahallenin dünyanın en iyi anayasalarından biri diye takdim ettiği 1961 Anayasası şairin dilinde “gül” ile ifade edilmiş. Şair her ne kadar “Gül gibi anayasa” dese de, şahsen biz “Gülü seven dikenine katlanır” diyoruz ve 1961 Anayasası’nın “dikenlerini” belki bir başka yazının konusu yaparız diyerek bir kenara bırakıyoruz. Gelelim “akasya” olarak ifade edilen 1924 Anayasası’na. Akasya, güzel kokulu beyaz çiçekleri ile parkları, caddeleri süsleyen bir ağaç ama sert dikenlerini de unutmamak lâzım. Bir imparatorluğun tarihe gömüldüğü, yeni bir cumhuriyetin henüz emekleme döneminde yapıldığı için, dönemin koşullarının da belirleyici olduğu 1924 Anayasası’nın yapım süreci Taha Akyol’un yeni kitabının konusu.
Esasen Neden 29 Ekim isimli eserin devamı gibi görünen yeni eser, aslında tarihî bir araştırma ve tespitin ötesinde bugüne de ciddi göndermeler içeriyor. Çalışmanın ana gövdesini 24 Anayasası’nın yapılış süreci ve bu süreçteki düşünce ayrılıkları ile birlikte bu ayrılıkların etkileri oluşturuyor. Dönemin gazetelerinin ve meclis zabıtlarının gözden geçirilmiş olmasından anlıyoruz ki, zengin ve etkili bir düşünce çatışması yaşanmış. Köşe yazıları ve gazete haberlerine yansıyan anayasa tartışmalarının ciddi bir tarihsel malzeme olarak kullanıldığını görüyoruz.
Dikkat çeken hususlardan birisi, bir Osmanlı Anayasası olan Kanun-î Esasî ile 1921 Anayasası’nın aynı dönemde yürürlükte olduğunun belirtilmesidir diyebiliriz. Bunu daha da ilginç duruma getiren ise, 1921 Anayasası’nda kuvvetler birliği benimsenmiş iken, Kanun-î Esasî’de kuvvetler ayrılığının mevcut olmasıdır. Ancak hemen belirtelim ki, yazarın da değindiği üzere, 1921 Anayasası, 23 maddeden ibaret kısa bir metin olup, bir anayasada bulunması gereken bir çok hususun eksikliğini de barındırıyor. Bu nedenle de bu metne hakiki bir anayasa gözüyle bakmak çok da mümkün değil. Bu metni, Millî Mücadele dönemindeki koşulların getirdiği ve gerektirdiği bir düzenleme olarak görmek gerçekçi olur.
Anayasanın önemli görülen maddeleri üzerindeki görüşmeler ele alınırken, ilginç bazı tartışmalara da tanık oluyoruz. Örneğin 1924 Anayasası’nın yapım sürecinde, taslaktaki “her Türk” ibaresinden kadınlara seçme ve seçilme hakkı verileceği intibaı doğuyor. Hatta “her Türk” ibaresinin kadınları kapsayıp kapsamadığı tartışılırken, kapsadığı söylendiği halde, kadınlara bu hak verilmiyor. Milletvekili Yahya Kemal, kadınlara da bu hakkın verilmesi yönünde önerge vermesine karşın önerge reddediliyor. Metin, “her erkek Türk” ibaresi şekline dönüştürülüyor ve kadınlar bu haktan mahrum kalıyor. Alkışlar karşısında tepki gösteren bir ses (Recep Bey), “Kadına hak vermediniz, bari alkışlamayın” diyor (sh. 67-72).
Bir başka ilginç tartışma da vatandaşlığı düzenleyen 88. madde görüşülürken yaşanır. Tasarıdaki “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk denilir” cümlesine Türkçü kesimden itiraz gelir. Mebus ve Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi Bey’in önergesi üzerine 88. madde “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir” şeklini alır (sh. 131-135).
Çok önemli tartışmalardan birinin de seçimlerin yenilenmesini düzenleyen 25. maddeyle ilgili olduğunu görüyoruz. Seçimlerin yenilenmesine sadece meclisin değil, Cumhurbaşkanın da (o zaman için Mustafa Kemal’in de) yetkili olması tasarıda mevcuttur ve bu yetki meclisin feshi anlamına gelmektedir. Gazi’ye bu yetkinin verilip verilmeyeceği çok ciddi tartışmalara yol açıyor. Manisa mebusu Reşat Bey dikkat çeken bir ifade kullanarak, “Kesin kanaatim şudur ki, Allah Cumhurbaşkanı olsa, büyük melekler Bakanlar Kurulu olsa, fesih yetkisini verecek yoktur” mealinde cümleler sarf ediyor. Meclisin böyle bir yetkiyi vermek istemediği görülünce Anayasa Komisyonu Başkanı ve gazeteci Yunus Nadi gazetesinde meclisi çok sert ve aşağılayıcı ifadelerle eleştiriyor. Sonuçta Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e meclisi feshetme yetkisi verilmemiştir (sh. 93-111). Ergun Özbudun da bu konuda, hemen bütün üyelerinin Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu Halk Fırkası üyelerinden oluşmasına rağmen, görüşmelerin kayda değer bir tartışma özgürlüğü içinde geçtiğini ve Cumhurbaşkanı’na geniş yetkiler tanıyan bir çok önerinin şiddetle eleştirilerek reddedildiğini belirtmektedir. (Özbudun, 1924 Anayasası, 2012, sh. vii).
Anayasa yapımındaki en önemli tartışmanın kuvvetler ayrılığı – kuvvetler birliği konusunda olduğunu görüyoruz. Mustafa Kemal’in kuvvetler birliğinden yana olduğu biliniyor, ancak kuvvetler ayrılığını savunan ciddi bir aydın grubu da var. Gazi’nin yakın çevresindeki Şükrü Saracoğlu “yalnız tek kuvvet vardır” derken, Ağaoğlu Ahmet karşı görüştedir ve isabetli bir ifadeyle “Bizdeki kuvvetler ayrılığı aşırıdır” diye yazar. Esasen Mustafa Kemal’de J. J. Rousseau etkisiyle oluşan “genel irade” düşüncesinin bizde “millî irade” olarak vücut bulduğu biliniyor. Son yıllarda Atatürk-Rousseau etkisi konusunda az da olsa bir literatürün oluştuğunu memnuniyetle görüyoruz. Taha Akyol’un Atatürk’ün İhtilal Hukuku, Zafer Toprak’ın Atatürk /Kurucu Felsefenin Evrimi, M. Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk / Entelektüel Biyografi, Tolga Şirin’in Meclis Hükümeti isimli eserlerinde yer verilmekle birlikte, bu konunun bağımsız bir çalışmayı hak ettiği kanısındayız.
Şükrü Hanioğlu’na göre Atatürk,“kökleri Rousseau’ya giden “kuvvetler birliği” tezi çerçevesinde ve “milli irade”nin bölünmezliği üzerinden açıklamaya çalışacak, bir siyaset felsefecisi ve anayasa hukukçusu gibi analizler geliştirecektir.” (Hanioğlu, Atatürk, sh. 331).
Mustafa Kemal, yıkılan Osmanlı rejiminin faturasını kuvvetler ayrımına, Osmanlı parlamenter rejimine çıkarıyordu. İkinci Meşrutiyet’in çok partili siyasal modelinin Montesquieu’nün güçler ayrımı anlayışıyla düzenlendiği ve çöküntünün gerisinde bu tür bir anlayışın yattığı kanısındaydı. Onun için çözüm güçler birliğiydi. Benimsediği güçler birliği anlayışı doğal olarak Millî Mücadele’nin gerektirdiği yekvücut birlik anlayışının sonucuydu. Hürriyet nesline mensup olmasına rağmen emperyalizmin tehdidi altında güçler ayrımına sıcak bakmadı. (Zafer Toprak, Atatürk / Kurucu Felsefenin Evrimi, sh. 29,30) Ciddi bir kuvvetler birliği savunusu mahiyetindeki Tolga Şirin’in eserinde de “Atatürk için erkeler birliği ve meclis hükümeti, o gün için meşrutiyetin antitezi olduğu için kesinlikle önemlidir” denilmektedir. (Meclis Hükümeti, sh. 145).
Taha Akyol’un kitabında da belirtildiği üzere, 1924 Anayasası’nın çok partili hayata geçildiğinde değiştirilmesi gerekirdi. Kuvvetler birliği düşüncesi, tek parti rejimi için sorun yaratmayabilirdi ama çok partili hayata geçmek demokrasi açısından ciddi bir evrimdi ve bu evrimin anayasa ayağında da değişiklik yapılmalıydı. Başta Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil olmak üzere, bazı hukukçular, çok partili hayata geçtikten sonra 1924 Anayasası’nın da değiştirilmesi ve kuvvetler ayrılığı rejimine geçilmesini hatırlattılar. Başgil’in daha sonra kitaplaştırılan o dönemdeki makalelerinde kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlükler gibi konuların anayasaya girmesi gerektiği vurgulanıyordu. (Geniş bilgi için bak, Ali Fuat Başgil, İlmin Işığında Günün Meseleleri, Yağmur Yayınları, İstanbul 1960; Salih Zeki Haklı, Ali Fuat Başgil / Bir Düşünürün Fikri Haritası, Liberte, Ankara 2018). Ancak, bu değişiklikler yapılmadı ve meclisi güçlü kılan bu anayasa, seçim sisteminin de desteği ile Demokrat Parti’yi aşırı derecede güçlü duruma getirdi ve bunun sonuçlarının hiç de iyi olmadığını 27 Mayıs Darbesi’nden biliyoruz.
1924 Anayasası’nın en önemli eksikliklerinden biri de Anayasa Mahkemesi’nin olmayışıydı. Bugün Anayasa Mahkemesi’ni kapatmaktan bahseden siyasetçilerin hukuk konusunda ne kadar güdük kaldıkları da insanı hazin hazin düşündürüyor. Oysa bazı yazarlar DP döneminde Anayasa Mahkemesi olsaydı 27 Mayıs darbesi olmazdı diyorlar. Bu iddia belki aşırı bulunabilir ama Anayasa Mahkemesi olsaydı en azından darbecilerin elindeki en önemli argümanlardan biri alınmış olurdu. Çünkü darbeciler Menderes ve arkadaşlarını Anayasa’yı ihlal ettiği iddiasıyla yargılayıp idam ettiler. Oysa yapılan “Anayasayı ihlal” değil, “Anayasa’ya aykırı kanun çıkartmak”tı. Darbecilerin oluşturduğu mahkeme bu basit ayrımı bile göz önüne almadı. 24 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi olmayınca tek parti döneminde olduğu gibi DP döneminde de Anayasaya aykırı kanunlar yapıldı ve bu kanunları denetleyecek bir yüksek mahkeme yoktu. Zaten 24 Anayasası’nın bir maddesinde açıkça “Hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz” (103, md.) gibi tuhaf bir madde vardı. Meclise üstünlük tanıyan Anayasa, meclisin Anayasa’ya aykırı kanun çıkarmayacağını var sayıyordu, bu maddeye göre, bir kanun Anayasa’ya aykırı bile olsa Anayasa’ya aykırı değildi! Nitekim DP İzmir Milletvekili Behzat Bilgin bir konuşmasında Türkiye’de bir anayasa mahkemesi bulunmadığı için anayasa mahkemesinin TBMM’nin kendisi olduğunu ve onun anayasaya uygun bulduğu bir kanunun artık anayasaya muhalif olamayacağını söylüyordu (Muharrem Turp, 27 Mayıs Darbesine Doğru, Aktif Yayınevi, İstanbul 2022, sh 105).
Anayasa Mahkemesi’nin olmayışı, Anayasaya aykırı olduğu düşünülen kanunları uygulamak durumunda olan mahkemeleri de tereddüde düşürüyordu. Bir çıkış yolu olarak yargıç Refik Gür’ün çabası takdire şayandır. Akşehir Asliye Hukuk Mahkemesi Yargıcı Refik Gür, 1949 yılında önüne gelen bir davada, uygulanmak istenen kanunun 1924 Anayasası’nın 103. maddesine aykırı bularak davayı reddetmiş, ancak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararı bozarak ilgili kanun hükmünün uygulanmasını istemişti. Yargıç Refik Gür bu Yargıtay kararına direnmiş ama bu defa Yargıtay Hukuk Genel Kurulu direnme kararını bozarak, kanunların anayasaya uygun olup olmadığını mahkemelerin inceleme yetkisinin olmadığını belirtmiştir. Bazı hukukçuların Refik Gür’ün direnmesini haklı bulduklarını da görüyoruz, ancak Yargıtay bu yol üzerinden bir denetlemeyi kabul etmemiştir. (A. Refik Gür, Osmanlı İmparatorluğu’nda Kadılık Müessesesi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2015, s. 211-237).
Taha Akyol’un Atatürk’ün Anayasası 1924 (Doğan Kitap, 2024) isimli bu çalışması esasen bugüne ciddi göndermeler yapıyor. Kitabın son bölümünde bugünkü tek adam yönetimine de değinilerek, 24 Anayasası bağlamında anayasal sorunlarımız üzerinden güncel bir analiz yapıldığını da görüyoruz ki, bugünlerde yeni bir anayasa yapmaktan bahseden siyasetçilerin ve hukukçuların mutlaka okuması gerekir.
.
CEMAL SÜREYA VE 27 MAYIS DARBESİ
Yayınlanma :
25.06.2024 15:14
Güncelleme
: 25.06.2024 15:14
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
CEMAL SÜREYA VE 27 MAYIS DARBESİ
Abbas Bilgili
Edebiyat dünyamızın önemli isimi ve İkinci Yeni’nin öncülerinden Cemal Süreya, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu bir maliyeci ve denetleme elemanıdır. Okul arkadaşı Sezai Karakoç da aynı şekilde maliye denetleme elemanıdır. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile yönetimi gasp edenler, Demokrat Partililerin mal varlıkları üzerinde inceleme yapmak için denetleme elemanlarına görev verdiler. O zaman bu denetleme işinde görev alanlar arasında sonradan ünlenen Cafer Tayyar Sadıklar, Osman Şıklar gibi isimler de vardı. Cemal Süreya’ya da kritik bir konuda inceleme görevi verildi. Adnan Menderes’in Aydın’daki çiftliği ile ilgili iddiaları inceleyecekti.
Bu inceleme ve denetleme konusuna geçmeden önce Cemal Süreya’nın 27 Mayıs darbesi ile ilgisine de bakmakta yarar var.
Cemal Süreya’nın gerçek ismi Cenmalettin Seber olup, Pülümür’den Erzincan’a göç eden Kürt / Zaza / Alevi bir ailenin 1931 doğumlu çocuğudur. Ailesi, Dersim olayları nedeniyle 1938’de batıya sürgün edildiği için Bilecik’e yerleşmişlerdi. Çocukluğu yokluk ve yoksulluk içinde geçen Cemal Süreya SBF’den mezun olduktan sonra askerliğini yaptığı esnada 27 Mayıs darbesi oldu. Darbeden bir ay önce başlayan öğrenci gösterileri Demokrat Parti iktidarını ciddi biçimde sarsıyordu. DP’nin Tahkikat Komisyonu kurması ve bu komisyona aşırı yetkiler verilmesi önce İstanbul Üniversitesi’nde, arkasından Ankara Üniversitesi’nde öğrencilerin protesto gösterilerine neden oldu ve polisin sert karşılık vermesi sonucunda İstanbul Beyazıt Meydan’ı polis-öğrenci çatışmalarına sahne oldu. Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunu ile öldü. Yaralananlar oldu. Olaylar Ankara’ya sıçradı ve Ankara’da SBF ve Hukuk Fakülteleri’nde de askerle öğrenciler karşı karşıya geldi. Kızılay’da hemen her gün iktidarı protesto gösterileri yapılıyordu. Bunlardan biri 555K ile simgelenmişti. “Beşinci ayın beşinde, saat beşte Kızılay’da” anlamına gelen şifreye göre 5 Mayıs günü saat 5’te yapılan gösteride Başbakan Menderes de zor anlar yaşamıştı.
DP iktidarı, öğrencilerle ve üniversitelerle, bu bağlamda aydınlarla sağlıklı bir bağ kuramamıştı. Kırsal kesimde büyük desteği olan iktidarın aydın kesimde desteği pek yoktu. Sol görüşlü şairlerin öğrenci olayları ile ilgili şiirler yazdıkları biliniyor. Nazım Hikmet “Beyazıt Meydanındaki Ölü” isimli şiirini bu olaylar için yazmıştı. Sosyalist dünya görüşünü paylaşan Cemal Süreya da DP iktidarına tepkiliydi ve “555K” isimli şiirini yazdı.
Sezai Karakoç, anılarında Cemal Süreya’nın 555 K başlıklı şiirinden şöyle bahseder:
“Hatta Cemal de 555 K diye bir şiir yazmıştı. Öğrenciler arasında dolaşmış şiir.”1
Süreya, bu şiiri yazdığında yedek subaydı. Darbeden hemen sonraki günlerde Papirus dergisinin Ağustos-1960 sayısında, ilk sayfada yayınlandı. Cemal Süreya, yaşamı boyunca bu şiiri kitaplarına almadı; ancak şiir, Demokrat Parti iktidarının son yılında, öğrenci protestolarının kasıtsız bir sembolü olarak geniş bir izleyici kitlesine ulaştı.2
555K
Şimdi Bursa’da ipek çeken kızlar
Bir karasevda halinde söylemektedir:
Görmeğe alıştığımız nice yazlar
Kimleri alıp götürdüler ama kimleri
Karanfil bıyıklı genç teğmenleri
Ak saçlı profesörleri, öğrencileri
Adları şuramıza işlemektedir
Ah dayanmaz dayanmaz bakmaya gözler
Bir karasevda halinde söylemektedir
Şimdi Bursa’da ipek çeken kızlar
Şimdi Erzurum’da çift sürenlerin
Geçit vermez kaşlarının altında
Derindir, ıssızdır, korkunçtur gözleri
Sabanın demiri girdikçe toprağa
Hınçlarını gömmektedir içine yerin.
Çünkü millet hayınları Ankaralarda
Çünkü İzmirlerde, çünkü İstanbullarda
Çünkü başka yerlerinde memleketin
Kanına girdiler masum gençlerin
İşte onun için karanlıktır gözleri
Şimdi Erzurum’da çift sürenlerin.
Şimdi saat sekizdir başlar gecemiz
Gündüzü kısalttılar geceyi uzattılar
Şimdi acının ve hüznün göklerinde
Umudun yıldızı sarı yıldız mavi yıldız
Uykumuzun bir ucunda bombalar
Bir ucunda hürriyet inancı sabaha kadar
İngiliz usulü piyade tüfekleriyle
İnsanca yaşamanın onuru arasında
Milletcek bir gidip bir geliyoruz
Şimdi saat sekizdir başlar gecemiz
Şimdi ay doğar bulutlar arasından
Kavat derebeyleri yüreksiz Bolu beyleri
Hırsızlar, yüzde oncular, kumar erleri
Cebren ve hile ile haklarımızı alan
Zulmü ve alçaklığı yöneten murdar üçgen
Biliyor musunuz bir orman gelişiyor şimdi
Türküleri duyuyor musunuz nice derin
Yakılmış çoban ateşleriyle dağlarda
Karanlığı tutuşturup bir köşesinden
Geceyi gündüze çevirenlerin
Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.
(Papirüs, Ağustos 1960)
Şiirin içeriğinden de anlaşılacağı üzere, Menderes ve dönemine dair ciddi eleştiri mevcut. İktidarın baskıcılığı ve yolsuzluk iddiaları şiire taşınmış durumda. Dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun ABD’den sağlanan yardımlardan yüzde on komisyon aldığı iddiasına da gönderme yapıldığı görülüyor. Cemal Süreya, yaşadığı sürece bu şiiri yayınlanan hiçbir kitabına almadı. Muhtemelen, şiirdeki bazı eleştirilerin, mesela Fatin Rüştü Zorlu’nun yüzde on komisyon aldığı gibi iddiaların kanıtlanmamış olması da bunda etkili olmuş olabilir. Son yıllarda “Tüm Şiirleri” başlığı altında yayınlanan kitapta bu şiiri de görüyoruz.
Demokrat Parti iktidarına tepkili olan Cemal Süreya da askerliği bitince Maliyedeki görevine dönmüş ve Adnan Menderes’in Aydın’daki çiftliğinde inceleme görevi verilmişti. Darbe günlerinde DP’liler hakkında yağmur gibi ihbarlar yağıyordu. Bunların çoğunun içi boştu. Böyle dönemlerde fırsatçılara gün doğar ve aslı astarı olmayan ihbarlar havada uçuşur. Nitekim darbeci subaylar da anılarında bu tür ihbarlardan yakınmışlardır. Hatta yurt dışında ciddi miktarda paralarının olduğu iddia edilmiş ve Yassıada’da zoraki bir albaya vekalet vermeleri sağlanarak yurt dışındaki paranın araştırmasına girişmişlerdi. Demokrat Parti milletvekillerinden de on yıllık iktidarda elde ettikleri gelir ile harcadıkları miktarların tek tek hesabını çıkarmaları istenmiş, aradaki farkla ve mal varlığıyla ilgili saçma sapana bilirkişi raporları yazılmıştı. Sonuçta bunlardan hiçbir şey çıkmadı, mahkemelerde de mal varlığı ve haksız iktisap konusunda suça ulaşılamadı.
Adnan Menderes’in çiftliği ile ilgili olarak da haksız iktisap iddiası vardı ve Cemal Süreya da bir yargı görevlisiyle bunu inceleyecekti. Gazeteci Doğan Özgüden’in “Vatansız Gazeteci, Cilt I, sh. 546’da (Belge Yayınevi, İstanbul 2010) Cemal Süreya’nın Adnan Menderes’in çiftliğindeyken, diğer görevlilerle birlikte bir fotoğrafı mevcut, ancak bu kitapta yapılan görevle ilgili hiçbir açıklama yok.
Bu konuda Cemal Süreya’nın yakın arkadaşı Sezai Karakoç’un anılarında bazı bilgi kırıntıları mevcut. Seza Karakoç şöyle diyor:
“Yine Cemal’in anlattığına göre, kendisine Menderes’in çiftliği hakkında bir araştırma görevi vermişler. İddia, Menderes’in, kendi çiftliğini örnek çiftlik yaparak devletten menfaat sağlaması imiş. Cemal tetkik edince, durumun tam tersi olduğunu görmüş. Ege’de, Menderes’in çiftliğinin bulunduğu yörede bulunan çiftlik sahiplerinden kime başvurmuşlarsa çiftliğinin örnek çiftlik yapılmasına razı olmamış. Çünkü; bir çiftlik, örnek çiftlik yapılmışsa, birçok fedakârlıklara razı olunması gerekiyormuş. Uzun vadeli üretim artışı düşünüldüğü için, kısa vadede bazı mahsullerin yetiştirilmesinden vazgeçmek gerekiyormuş. O da bir süre zarara ya da kazanç azalmasına sebep olacakmış. O yüzden kimse çiftliğinin devletçe örnek çiftlik uygulamasına tabi tutulmasını kabul etmemiş. Bunun üzerine Başbakan Adnan Menderes kendi çiftliğinin örnek çiftlik yapılarak çevreye örnek olmasını istemiş. Bundan zararları da olmuş.”3
Cemal Süreya da aynı konuyu bir kitabında kısaca anlatıyor. Şairin “99 Yüz” isimli portre denemelerinde Aydın Menderes’in portresini çizerken, 27 Mayıs darbesi sonrasındaki soruşturmalarda kendisine de görev verildiğini şöyle anlatıyor:
“27 Mayıs’tan sonra kurulan soruşturma kurullarından birinin bilirkişisi olarak Adnan Menderes’in çiftliğine girmiştim. Aydın Valisi Nedim Evliya, başbakana yaranmak için çiftlikte yapılan bazı işler konusunda Tarım Bakanlığı’na bir rapor yazmış. Yanlış ve abartılı bilgiler vermiş. İhtilal olduktan sonra o raporun içeriği suç kanıtı sayılmış… Bir yargıçla birlikte bunu inceleyecektim. Orada, çiftlikte, Adnan Menderes’in kişisel dramına da bir ölçüde tanık oldum. Her iş başkalarının elinde oluruna bırakılmıştı.
Aydın Menderes ve kardeşlerinin babaları uğruna hiçbir mücadeleleri, hatta çıkışları olmadı. Başkalarının politik gösterilerinin ardından belli belirsiz görünmeye razı oldular, o kadar. Sanki birileri nasıl olsa çıkıp öçlerini alacak. Bir şeyleri getirip avuçlarının içlerine koyacak. Duyarsızlıktan değil, korkudan.”4
Gerek Seza Karakoç’un ve gerekse Cemal Süreya’nın anılarından öğreniyoruz ki, Süreya tepkili olduğu Adnan Menderes aleyhine rapor yazmamış. Bu çok önemli ve anlamlıdır zira böyle ortamlar kişinin karakteri konusunda turnusol kâğıdı gibidir. Fırsatçılar, darbecilere yaranmak için olmadık yollara başvururken, Cemal Süreya’nın görevini objektif bir biçimde yaptığı anlaşılıyor. Nitekim Sezai Karakoç’un anılarında anlattığı bir başka konuda da Cemal Süreya’nın darbecilere yaranmak şöyle dursun, tam tersi davrandığını görüyoruz. O dönemde Bayar’a, Menderes’e küfretmek prim yapıyordu, onların isimleri, resimleri siliniyordu. Böyle bir ortamda Cemal Süreya’nın davranışını yine Seza Karakoç’un anılarından okuyalım ve bu bahsi de bu şekilde bitirelim.
“Mülkiyeliler Birliği'nde iki arkadaş (Ali Esen Minkari, Enver Zorlu) hariç, herkes 27 Mayısçı idi. DP'lileri korkunç bir şekilde suçluyor, en ağır şekilde cezalandırılmalarını istiyorlardı. Bu arada Mülkiyeliler Birliği'nde resmi asılı olan DP Maliye Bakanlarından Nedim Öktem'in hem üyelikten atılması, hem de Birlik'te asılı bulunan resminin indirilmesi için yapılan teklif, toplantıda Cemal'in müdahalesiyle reddedilmişti. Tek istisna buydu. Yoksa yetişen gençlik, Tek Parti döneminin, çoğulcu düşünemeyen, kendi bildiğinden başka bir gerçek olacağını kabul edemeyen gençliği idi. DP yeni ve çok cepheli bir gençlik yetiştirmeyip Tek Parti dönemi tekerlemelerini bir hakikatmiş gibi ezberletmiş olmasının cezasını çekiyordu.”5
1 Sezai Karakoç, Hatıralar II, Diriliş Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2022, s. 157
2 Çimen Günay-Erkol, “Siyasi Değişim İçin Gençliği Seferber Etmek: Parola 555K”, (Derleyenler: Alp Yenen-Erik Jan Zürcher, 100 Kesitle Cumhuriyet Türkiye’sinin 100 Yılı) içinde, s. 236-240
3 Sezai Karakoç, Hatıralar II, s. 173, 174
4 Cemal Süreya, 99 Yüz, Can Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2023, s. 274
5 Sezai Karakoç, Hatıralar II, s. 176
.
BEN-HUR ROMANINDA ANTAKYA
Yayınlanma :
27.07.2024 07:55
Güncelleme
: 27.07.2024 07:55
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
BEN-HUR ROMANINDA ANTAKYA
Abbas BİLGİLİ
Edebiyat çevrelerinde daha çok popüler bir roman olarak bilinen Ben-Hur’un ilk baskısı ABD’de 1880’de yapıldı. Generalliğe kadar yükselmiş bir asker ve hukukçu olan yazar Lew Wallace, Ben_Hur’un yayınlanmasından sonra 1881-1885 döneminde Türkiye’de (Osmanlı) elçi olarak da görev yapmış biri. Önceden Anadolu’yu görmemiş olan yazar, ilginçtir ki, bu romanında Antakya’dan uzun uzun bahsetmektedir. Hz. İsa dönemini arka fon olarak kullanan ve İsa’nın doğumuyla ölümüne de değinen tarihi bir romandır Ben-Hur.
Romana ün kazandıranın filme alınmış olmasıdır. Birden fazla çekime konu olsa da 1959’da yönetmeliğini William Wyler, başrolünü rolünü Charlton Heston’ın üslendiği film 11 akademi ödülü kazanarak dikkat çekmiştir. Özellikle filmdeki Roma dönemi arenasındaki araba yarışı sahnesi belleklerde iz bırakmıştır. Belirtelim ki, filmin romandan sapmış olduğu da dikkatlerden kaçmıyor. Belki sinemaya aktarabilmek için bu bir gereklilik olabilir. Örneğin romandaki olay gelişimi büyük ölçüde antik Roma dönemi Antakya’sında geçtiği halde, filmde Antakya sadece kelime olarak birkaç defa geçiyor. Meşhur atlı araba yarışlarının Antakya’da olduğu dahi filmde belirli değil.
Mekadon Kralı İskender’in ölümünden sonra komutanlarından Selevkos’un Milattan Önce 300 yılında kurduğu Antakya Selevkosların başkenti olmuş, MÖ 64 yılında ise Roma İmparatorluğu’na geçmiştir. İklimi, ticaret yolları ve denize yakınlığı nedeniyle kısa sürede Roma İmparatorluğu’nun üç büyük kentinden biri olmuş ve İmparatorluğa bağlı Suriye Eyaleti’nin de başkentliğini yapmıştır. Yakınındaki Daphne (bugünkü Harbiye) de zenginlerin sayfiye mekanı olarak yer almıştır.
Değişik yayınevlerince Türkçe baskısı yapılan romanın son çevirisi Serpil Demirci tarafından yapılmış ve Elips Yayınları’ndan 2021’de çıkmıştır. Toplam 575 sayfalık romanın 218 sayfalık kısmı (191-409 sayfa aralığı) tamamen Antakya’dan ve Antakya’da geçen olaylardan bahsetmektedir. Başlangıç ve son bölümler Kudüs ve çevresi ile ilgili iken, romanın orta kısmındaki ana gövdede Antakya konu edinilmiş. Hz. İsa’nın doğumundan itibaren ölümüne kadar olan 33 yıllık bir dönem söz konusu. Tarih araştırmaları ve romanda da belirtildiği gibi, Antakya o dönemde etnik ve dinsel olarak homojen bir nüfus yapısına sahip değildir. Romalılar, Yunanlılar, Araplar, Yahudiler o bölgenin sakinleridir. Hıristiyanlık henüz doğum sancıları içindedir ve pagan inançlar yaygındır.
Ben-Hur çok genç bir Yahudi prensi iken, Kudüs’teki evlerinin çatısından düşen bir kiremit Roma Valisi’nin başına isabet edince, suikastçı olarak yakalanır ve kürek mahkumu olarak gemilerde cezasını çekmeye başlar. Çocukluk arkadaşı Romalı Messela da büyümüş ve ona rakip olmuştur. Messela’nın da katkısıyla annesi ve kız kardeşi Kudüs zindanlarına atılır. Kürek mahkumu olarak bulunduğu gemi, korsanlarla çarpışırken Ben-Hur kurtulur ve Romalı patronunu da kurtarır. Varlıklı Romalı Ben-Hur’u evlat edinerek ona ciddi bir döğüş ve yarış eğitimi de aldırır. Daha sonra özgürlüğüne kavuşan Ben-Hur annesi ve kız kardeşini bulmak için Kudüs’e dönerken, gemi ile Antakya’ya gelir. Bugünkü Antakya’yı bilenler, oraya gemi gelmeyeceğini bilir, ancak o dönemde ve hatta çok sonralara kadar gemi ile Antakya’ya gitmek mümkündü. O zamanki ismi Orontes olan Asi Nehri bugün olduğu gibi Hatay’daki Amik Ovası’nın ve Antakya kent merkezinin içinden geçip Samandağ’da Akdeniz’e dökülür. Nehrin denize döküldüğü yerde yine Selevkoslar tarafından kurulan liman kenti Seleucia vardı ve özellikle ticaret gemileri denizden Asi’ye girip Antakya’daki rıhtıma kadar geliyorlardı. Antakya’nın çok canlı bir ticaret merkezi olmasında bu deniz yolunun da büyük rolü vardı. Ben-Hur bu deniz yoluyla Antakya’ya geldi ve orada edindiği dostlarıyla bir hayli zaman geçirdi. Romanda önce Antakya için şu ifadelerin kullanıldığını görüyoruz:
“İçinde bulunduğumuz ay Temmuz, yıl da MS 23, yer ise dünyanın en kalabalık şehri olmasa da Roma’dan sonraki en güçlü şehir olan, Doğu’nun kraliçesi Antakya.” (sh. 192)
Geminin Akdeniz’den nehre girişi ve nehir boyunca temaşa edilen manzaranın anlatımına da bakalım:
“Bir nakliye gemisi denizin mavi sularından Orontes Nehri’nin ağzına doğru giriş yaptı. Öğleden sonraydı. Çok sıcaktı, gemideki ayrıcalığı olan herkes güvertedeydi, Ben-Hur da onların arasındaydı.” (sh 193)
“… denizden şehre kadar Suriye’ye özgü meyveler ve asmalarla dolu bahçelerin süslediği ve Neopolis’inkiler kadar zengin konakların serpiştirildiği güzelim kıyıları fark etmiyordu bile.” (sh. 196)
Geminin güvertesinde çevreyi seyrederek ilerlerken, yanındakilerle yapılan konuşmalarda bölge hakkında şu cümleler ağızlardan dökülüyordu:
“Nehir buradan batıya doğru akıyor” dedi genel bir soruyu cevaplar gibi. “Hatırlıyorum da bir zamanlar sular duvarlara vururdu, Roma vatandaşı olarak huzur içinde yaşıyorduk, günümüzde hep olduğu gibi ticaret kendi yolunu yaratmış; artık bütün nehir kıyısı rıhtımlarla dolmuş. Şuradaki…” güneyi işaret ediyordu. “Casius Dağı’dır ya da buradaki insanların dedikleri şekliyle Orontes dağları. Kuzeydeki kardeşi Amanos Dağı’na bakıyor. İkisinin arasında da Antakya Ovası uzanıyor.” (sh. 196)
Nehrin güvertesinden seyredilen Casius Dağı’nın, arkasında bugünkü Yayladağı’nı gözetleyen Keldağ olduğunu da hatırlatalım.
Ben-Hur, Antakya’da kaldığı günlerde Daphne’yi de (Harbiye) gezdi ve hayran kaldı. Daphne Koruluğu’ndan bahsedilirken “Kimse onu tarif edemez. Bak! Apollon tarafından başlatılıp bitirildi. Onu Olimpos’a tercih ediyordu. İnsanlar onu bir kez görmek için gidip geri dönmüyorlar. Bir deyiş vardır: “Daphne’nin meyveleriyle beslenen bir kurt olmak kralın konuğu olmaktan bile iyidir” ifadeleri kullanılıyor (sh. 197).
Hemen belirtelim ki, Helen ve Roma dönemindeki antik Antakya’da Asi Nehri şehrin içinde iki kola ayrılıp biraz ötede tekrar birleştiği için oluşan bir ada vardı. Dönemi anlatan bütün tarihsel metinlerde bu adadan bahsedilmektedir. Romalılar döneminde adada yerleşim yeri dışında saray ve stadyum da vardı. Lew Wallace’ın romanında da adadan söz edildiğini şu cümlelerde görüyoruz:
“Köprünün yukarı kısmında Calinicus’un yeni şehrini kurduğu ada başlar, sellerin de depremlerin de yıkamadığı beş büyük köprüyle karaya bağlanmıştır. Şehir hakkında size söyleyebileceğim tek şey, onu görmenin ömrünüz boyunca sizi mutlu edeceğidir.” (sh. 198)
Ada’nın önemi de şu şekilde vurgulanıyordu: “Bir konsül, general, kral ya da ziyarete gelen herhangi bir hükümdar Antakya’ya vardığında ada üzerindeki yerler hemen onlara tahsis ediliyordu.” (sh. 263)
Şehir meydanından söz eden cümlelerde; “Ben-Hur Roma’dan yeni gelmiş olmasına rağmen meydanın muhteşemliğine şaşıp kaldı. Sağda ve solda saraylar diziliydi, aralarında dikilen mermerden çok sayıdaki çifte kolon yayaların, hayvanların ve arabaların yollarını ayırıyordu, gölgelik olan bu yollar suları hiç durmadan akan fıskiyelerle serinliyordu” dendiğini görüyoruz. (sh. 199).
Romanda, kent meydanından, caddelerden, sokaklardan, binalardan, heykellerden, süslemelerden uzun uzun bahsedilmekte ve özellikle de Daphne (Harbiye) bir başka anlatılmaktadır. Daphne’deki ağaçlar, çiçekler, kuşlar, dereler, çağlayanlar usta bir betimlemeye konu olmaktadır. Yine Daphne’deki Kastalia Çeşmesi ve suyu övgü ile anlatılmaktadır.
Antakya tanıtımlarından sonra romanın olay örgüsüne yeniden dönüş yapabiliriz. Antakya’daki güzellikleri gezip gören Ben-Hur, sonradan düşmanı olan çocukluk arkadaşı Romalı Messela’nın da Antakya’da komutanlık yaptığını öğrenince ondan intikam almak amacıyla araba yarışlarına katılma kararı aldı. Romalılar döneminde bu sportif yarışlar önemliydi. Önceleri bir eğlence şeklindeyken zamanla gelişip olimpiyatlara dönüşmüştür. Roma’daki olimpiyatların benzerini burada düzenlemeye başlamışlardı.
Nehir kıyısında adanın karşı tarafındaki arenaya halk bir gün önceden gelmeye başlıyor, zira geç kalanların yer bulma ihtimali yoktu. Yarışların olduğu zaman, şehir halkı akın akın arenaya koşuyor, şehir adeta boşalıyordu. Sadece şehir halkı değil, çevreden de çok sayıda kişi yarışları izlemeye geliyordu. Yerlerini garantilemiş olan varlıklı insanların bir gün önceden koşturmasına gerek yoktu. Bu arada kumar meraklıları oyunlar üzerine ciddi bahislere giriyorlar, ciddi miktarda para dönüyordu. Borazanlar, topluluğu sessizliğe davet ettiğinden yüzbin kişinin toplandığı söyleniyor. Konsül de yerini alınca işaret bayrakları iniyor ve başlama borazanı ile zarif ve cins atlar koşuldukları arabanın üzerindeki yarışmacıyla birlikte arenada nefes kesen yarışa başlıyorlardı. Romanda çok canlı biçimde anlatılan yarış sahnesi filmde ise belleklerde derin izler bırakıyordu.
Ben-Hur yarışmada birinci olup, eski dostu yeni düşmanı Messela’yı tasfiye etmekle kalmıyor, Messela düşerek sakatlanıyor ve kötürüm duruma geliyor.
Antakya’da işi biten Ben-Hur Kudüs’e dönüyor ve bir yandan annesiyle kardeşini ararken, bir yandan da Nasaralı İsa ile ilgileniyor. Yahudilerin Kralı olarak geldiği söylenen İsa’nın aslında manevi bir krallık peşinde olduğu, onun da Cennetin Krallığı olduğu anlatılmaya çalışılıyor. Hıristiyanlığa övgü ile birlikte, İsa’nın mucizelerine de ayrıntılı biçimde yer veriliyor. Hatta Ben-Hur’un zindanda bulunan annesi ile kız kardeşinin cüzzam hastalığına yakalandığı ve İsa’nın mucizesi ile hastalıktan kurtulduklarını da son satırlarda okuyoruz. Romalılarla Yahudiler arasındaki çekişmeler ve İsa’nın bir ihbar sonucu Romalı askerler tarafından öğle saatlerinde çarmıha gerilmesi ve halkın da bu sahneyi seyretmesi ile roman bitiyor. Roman biterken Ben-Hur ve dostlarının sohbetlerinde Antakya adının anıldığını görüyoruz.
Görüyoruz ki, bu romanda Hıristiyanlığın doğuş günleri arka fon olarak kullanılarak olay örgüsü fonun önüne yerleştirilmiş ve bu örgüde Antakya’ya geniş şekilde yer verilmiş. Ayrıntılı şehit tasviri dikkat çekiyor. Şüphesiz romanlar kurgu olduğu için, şehir hakkında anlatılanların tarihsel gerçeklerle ne kadar uyumlu olduğu, ne kadar gerçeklerden uzaklaşıldığı tartışılabilir. Yazarın bu romanı yazmadan önce antik Roma Tarihi ve bu bağlamda Antakya Tarihi ile ilgili kaynakları araştırdığını ve okuduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü dönemi anlatan belli kaynaklar var ve bu kaynaklarda anlatılan Antakya ile romanda anlatılan Antakya arasında fazla bir fark yok. Bu bir tarih kitabı değil, edebî süslemelerin olması gayet doğal. Önemli olan süsleme yaparken gerçeği kapatmamaktır ki, romanda Antakya’nın gayet güzel ve gerçeğe yakın yansıtıldığını söyleyebiliriz.
Roma döneminde büyük ve oldukça ihtişamlı bir kent olan Antakya, Perslerin yağmalaması, veba ve depremlerle bir çok defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Özellikle MS 526 ve 528 yıllarındaki iki depremden sonra eski ihtişamına kavuşamamıştır. Müslüman Araplar, Selçuklular, Haçlılar, Memlüklüler, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde önemli ve özellikli bir kent kimliğine sahip olmakla birlikte dünyanın sayılı kentlerinden biri olma özelliğini kaybetmiştir. 6 Şubat 2023 depreminden sonra ise Antakya yeni bir karanlığa gömülmüştür. Bu karanlıktan nasıl ve ne zaman kurtulacağını ise zaman gösterecek.
.
KARSANTILI AYŞE
Yayınlanma :
01.08.2024 08:02
Güncelleme
: 01.08.2024 08:02
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
KARSANTILI AYŞE
Abbas BİLGİLİ
Okuma alışkanlığımı edindiğim ortaokul yıllarında roman okumak önemli bir tutkumdu. Zamanla romandan başka alanlara yönelerek siyasi ve sosyal araştırma konulu kitaplara eğildik. Tarih, sosyoloji ve özellikle son yıllarda felsefe çok yakınımda oldu. Ama arada roman okumadıysam eksiklik hissettiğimi fark ettim. Bu sebeple de gerek klasiklerden gerekse çağdaş yazarlardan gözüme kestirdiğim romanlar için zaman ve fırsat üretmeye çalışırım. Mesela son zamanlarda depremin büyük tahribatına uğramış memleketim Antakya / Hatay konulu romanlara yöneldim. Ama bu yoğunluğum arasında bazen yeni çıkan ve bana göz kırpan eserleri de boynu bükük bırakmamaya çalışıyorum. Değerli dost Sedat Memili’nin Karsantılı Ayşe isimli romanı da raflarda yerini alırken bize göz kırpan taze bir roman. (Akademisyen Yayınevi, Ankara 2024)
Doğrusu, bu romanın beni bu kadar içine çekeceğini, bu kadar iştahla üstüne eğilmemi sağlayacağını, soluk almadan okuyacağımı ve etkileyeceğini düşünmemiştim. Bazı insanlar bulundukları kente anlam katarlar. Sayın Memili Adana’ya anlam katan, Adana tarihi ile sarmaş dolaş bir kültür insanı. Ancak onun ilgi alanını Adana ile sınırlamak da isabetli olmaz, zira bugüne kadar Adana konusunda çok sayıda eser kaleme aldığı gibi, genel anlamda da roman ve araştırmalar yayınladı.
Karsantılı Ayşe, bende önce bir Adana romanıymış gibi intiba uyandırdı ise de, okuyup bitirdiğimde, olay örgüsü Adana’da geçen ama mesaj ve konu açısından evrensel boyutta bir eserle karşılaştığımı anladım. Çukurovalı yazarların yerelden evrensele uzanan bir boyutu olduğunu zaten edebiyata aşina olanlar bilir. Karsantılı Ayşe, Toros Dağları’nın eteğindeki bir köylü kızı ve acımasız bir ağa ile dolambaçlı bir ilişkiye girmek zorunda kalmış ve sonuçta ağanın oğlunu ve karısını zehirleyerek öldürmekle suçlanmış biri. Yargılanmış, idama mahkum edilmiş ve 1938 yılında Adana’da sabaha karşı kent meydanında seyircilerin önünde idam edilmiş. Bu olay gerçek mi kurgu mu diye bir sorunun aklınıza geldiğini tahmin ediyorum. Esasen kitabın daha başında gerçek bir olaydan kurgulandığı belirtilmiş. Ama bu açıklama beni tatmin etmediği için, hemen Sedat Bey’i telefonla arayarak “ne kadar kurgu, ne kadar gerçek?” diye sordum. Daha piyasaya yeni çıktığı için bu kadar kısa zamanda okumuş olmama şaşırdı ve her zamanki nezaketli tavrı ile memnun olduğunu söyledi. Biraz sohbet ettik ve sohbetin devamını yüz yüze ofisimizde yapmaya da karar verdik.
Olay gerçek, ancak bütün yönleriyle bilinmiyor. Zamanın gazetelerinde haber olarak da çıkmış. İdam kararının mecliste onaylandığına dair Resmi Gazete’de karar metni de var. Ama Ayşe’nin gerçek katil olup olmadığı konusunda kuşku var. Zaten Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı üç defa Yargıtay’dan dönmüş ve Ayşe bu esnada 8-9 yıl kadar cezaevinde kalmış. Sedat Bey’in kişisel kanaati de suçsuz olma ihtimalinin kuvvetli olduğu yönünde. 1938 yılında Ayşe’nin idam edilmesi gerçek bir olay. Ancak romandaki bir çok ayrıntı kurgudan ibaret. Sayın yazarın kurgusuna da doğrusu hayran kaldım. Akıcı bir üslup eşliğinde sürükleyici ve ilginizi sürekli diri tutarak bitirmeden bırakmanızı engelliyor.
Romanın son bölümü olan yargılama, cezaevi ve idam konuları elbette bir hukukçu olarak benim daha fazla ilgimi çekti. Ancak, hukukçu olsun ya da olmasın tüm okuyucuların ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Burada kitabı tamamen özetlemek istemem, zira özetler hiçbir zaman romanın hakiki zevkini vermez, kaldı ki ilgi ve heyecan atmosferine girebilmek için sayfaların sokaklarında caddelerinde dolaşıp, o havayı teneffüs etmek lâzım. Ancak yine de olay örgüsünden olmasa da, sayın yazarın maharetini gösteren bazı alıntılar yapmak ve dikkatimi çeken bazı hususları sunmak isterim.
Özellikle şu hususa dikkat çekmek isterim ki, edebiyatta ve felsefede metaforla anlatmak çok başvurulan bir yöntemdir. Metafor ve edebiyat üzerine ciddi araştırmalar da yayınlandı. Karsantılı Ayşe’de de isabetli metaforlara başvurulduğunu görüyoruz. Horozun yürüyüşü, ipek böceğinin kozasını örüp kelebek olarak çıkması ve ters dönen kaplumbağanın çaresizliği üzerine çok şey söylenebilir. İnsanın farklı davranış ve durumunu horoz, ipek böceği ve ters kaplumbağa üzerinden anlatmak tam isabet gibi görünüyor.
Yokluk ve yoksulluk yılları. Köylünün ve özellikle de kadının ezilmişliği. Köylüyü ezen ağa ve ona çıkar sağlayan kurnaz ve işini bilir memur. Seferberlik ve Millî Mücadele yıllarında gidip dönmeyen kocasının yolunu gözleyen eş. Ve dönmeyen iki oğlunu her gün dama çıkarak elini alnına götürüp uzaklara bakmayı alışkanlık haline getiren ana. Bütün bunlar romanda arka fon olarak dikkatimizi çekiyor.
Belirtelim ki, yazarın filozofça cümleleri de övgüyü hak ediyor. Romandan bazı cümlelere bakalım:
“Zalim bir ağa sahip olduğu köylerde geziyorsa , ondan daha tehlikeli bir eşkıya olamazdı.” (sh. 27)
“Yollar yurdun kılcal damarlarıdır. (…) Bu yollardan bereket de geçer, eşkıyalar da…” (sh 117)
“Suç toplumun irinidir. Suçlu, toplum adına bu irin ile dolu olandır. Toplum o suçluyu cezalandırarak irininden kurtulduğunu düşünür. Oysa o kişi, toplumun günahını üslenip, onun adına bedel ödeyen bir masumdur.” (sh. 236)
“Hapishanenin ölmeye duyulan istek ile yaşamaya duyulan isteği tartan bir terazi olduğunu yaşayarak öğrendi.” (sh. 242)
“Ve hiçbir şey sessizlik kadar yüksek sesli değildir.” (sh. 265)
Bunlar sadece birkaç alıntı. Romanda daha fazlası var. Bir tarafta memleket kurtulsun diye iki oğlunu savaşa göndermiş gariban ana, diğer tarafta köylüyü ezen acımasız bir adam için şu cümleleri okuyoruz: “Ayrıca bu memlekete iki oğlunu vermişti. Bu deyyuslar zengin olsun diye mi?” (sh. 51). Bu cümleler ister istemez Burçak Tarlası türküsündeki “Bakın da şu deyyusun kaç tarlası var?” sözlerini hatırlatıyor ki, ortak acıların ortak sonuçlara ulaştığını gösteriyor.
Bir garibanın “harami gördüğümde fakirliğime şükrediyorum” (sh. 87) demesi de Karacaoğlan’ın “Harami var diye korku salarlar / Benim ipek yüklü kervanım mı var?” demesini andırıyor ki, garibanın ortak mutluluğunun yoklukta buluşmasına vurgu yapıyor. Yokluk demişken, bir başka yokluk da şu şekilde ifade ediliyor: “Mademki varlığı yok sayılıyordu, o da ona göre davranmaya karar verdi. O da kendi yokluğu ile varlığını hissettirmeye karar vermişti.” (sh. 174) Buradaki “varlık” ve “yokluk” elbette felsefenin tartıştığı “varlık” “yokluk” değil, varlığını görünmez kılarak eksikliğini hissettirme psikolojisidir. Yazar, ruh dehlizinde psikolojik tahlil yapıyor.
Roman üzerine daha çok şey söylenebilir, yazılabilir. Teknik hukuk açısından sorunlu bir iki küçük kurgu cümlesi varsa da, bunların ilgiyi artırmak ve renk katmakla ilgili olduğu anlaşılıyor ve romanın bütünlüğü bunları kapatıyor.
Sadece kadın sorunu değil, sadece ezilmişlik değil, yargı faaliyeti, cezaevi günleri, bir zamanların halka açık idam uygulaması açısından da hukuk sosyolojisi bağlamında hayli ilginç bir eserle karşı karşıyayız. Ben çok beğendim, herkese ve özellikle de hukukçulara önemle tavsiye ederim. Okunan her kitap zihnimizde yeni pencere açacaktır. Pencereleri kapalı tutmayalım.
.
ZAMAN
Yayınlanma :
12.08.2024 17:36
Güncelleme
: 12.08.2024 17:38
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
ZAMAN
Abbas BİLGİLİ
Brezilya'da düşen uçak 61 kişiye mezar olmuş. Uçağı kaçırdıkları için binemeyen 10 kişi kendilerini şanslı kabul ediyor. Havalimanında kahve içerken uçağı kaçıranlardan biri koşarak görevliye kapıları açmasını söylediğinde, uçağın kalkmak üzere olduğunu ve kapıları açmanın mümkün olmadığı cevabını almış, tartışma çıkmış. Ama sonra uçağın düştüğünü öğrenen bu yolcu, görevliye gidip sarılmış ve mükemmel görev yaptığını söylemiş.
Zamanın geçmesi mi iyi, geçmemesi mi iyi? Uçağı kaçırmak mı iyi, kaçırmamak mı iyi? Ya da göreceli mi?
Yaşananlar ve bu sorular ister istemez insana zaman kavramını hatırlatıyor. Zaman, üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektiren bir kavram. Zaman üzerine ciltler dolusu kitaplar yazıldı. Felsefeciler zaman kavramını oldukça ayrıntılı sorguladı. Heidegger "Varlık ve Zaman"ı yazarak derin analizler yaptı.
Zaman nedir? Var mıdır, yok mudur? Çok tartışıldı ve tartışılma devam ediyor.
Ama şu hakikat; bazen zamanın geçmediğinden şikayet ederiz, bazen de çabuk geçse deriz.
Sabahattin Ali'nin şu dörtlüğü zaman kavramı üzerine ne kadar da özlü değil mi?
Dışarda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor
Gezip dolaşanlar için "günler su gibi akarken" Sinop Zindanı'ndaki ozan için "günler geçmiyor."
Aşık Mahzuni Şerif de "Dakika içinde yıl gizli gizli" diyerek önemli bir zaman çözümlemesi yapmıştı.
Bir ara ben de şiir niyetine şunları karalamıştım:
Zaman dediğin nedir ki?
Düşen bir yapraktır zaman.
Belki olgun meyva, belki
Sararan başaktır zaman.
Yeşil, taze ve de çıtır
Pencereden kokan ıtır
Bana neler hatırlatır
Geçtiğim sokaktır zaman
Bazen tatlı bazen acı,
Çaresiz derdin ilacı,
Arıyorsan ihtiyacı;
Tam bir sığınaktır zaman
Sormadıysan sualini,
Nerden bilsinler halini?
Düşünmezsen ahvalini;
Çorak bir topraktır zaman
Karşıda varsa Olimpos,
Boşa yorulur Sisifos,
Böyle söyler Heraklitos;
“Akan bir ırmaktır zaman.”
Tarihteki çağlar gibi,
Yolumuzu bağlar gibi,
Başı duman dağlar gibi;
Saçımdaki aktır zaman
İşte geldik gidiyoruz
Güne veda ediyoruz
Bu bir son değil diyoruz
Yolcuya duraktır zaman
Yapraklar sararıp solsa,
Ecel gelse, vade dolsa,
Sonunda ölüm de olsa;
Bir var olmaktır zaman (AB)
Yaş ilerledikçe, zaman bana elimi çabuk tutmam gerektiğini hatırlatıyor. Yapmam gerekenler, okumam gereken ciltlerce kitap ve yazmayı kafaya koyduklarım beni sıkıştırıyor. Biliyorum bütün bunları yapmaya zamanım yetmeyecek. Ama ne kadarını yetiştirebilirsem kârdır diye düşünüyorum. Kâr dediysem, parayla pulla ilgili kârdan bahsetmediğimi anlamışsınızdır. Bizimki dar zamanda ne üretebiliriz, topluma ne kadar yararlı olabilirizin telaşı. Demem o ki, zamanınızı kendiniz için, yakınlarınız için, ülkeniz için, insanlık ve toplum için iyiliklere ayırın. Geçip giden zamanı bir yerinden yakalayıp, bize ait parçasına kendi etiketimizi yapıştırırken, dünyanın sadece bize ait olmadığını, insanı, hayvanı ve bitkisiyle ötekine de ait olduğunu hatırlayalım, hatırlatalım.
.
GORE VİDAL'İN HÜKÜMDAR (JULİAN) ROMANINDA ANTAKYA
Yayınlanma :
16.08.2024 08:50
Güncelleme
: 16.08.2024 08:50
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
GORE VİDAL’İN HÜKÜMDAR (JULİAN) ROMANINDA ANTAKYA
Açık söylemem gerekirse ABD’li yazar Gore Vidal (1925-2012) hakkında hiç bilgim yoktu, ta ki Hüseyin Ferhad’ın Türkçenin Sol Anahtarı isimli kitabını okuyana dek! Hatay’lı yazar Hüseyin Ferhad’ın adı geçen deneme kitabında dikkatimi çeken yazı “A, Antakya’nın da İlk Harfidir” başlıklı yazısı oldu.[1] Antakya ile ilgili bu güzel denemede, bölgeden bahseden Ben-Hur (Lewis Wallace), Hadrianus’un Anıları (Marguerite Yourcenar) ve Hükümdar (Gore Vidal) isimli romanlarda geçen Antakya betimlemeleri dikkatimi çekti. Ben-Hur’u duymuştum ama diğer ikisini yeni duyuyordum ve hemen bulup okudum.
Hükümdar, Roma İmparatoru Julian’ı konu edinen bir roman.[2] Sadece 361-363 yılları gibi kısa süren bir imparatorluk dönemi olmuş. Flavius Claudius Iulianus ya da Julianus Apostata (Dönme Julianus) olarak da biliniyor. Filozof-İmparator olarak bilinen Julian döneminde Antakya eğitim ve kültür merkezi özelliğine sahipti. Felsefe ve retorik itibar görüyordu.[3] Çocukluğu, gençliği, eğitimi, imparatorluğu ve ölümü bir anı roman olarak ele alınmış. Dönemi anlatan kaynaklardan yararlanıldığı için bu romana sadece kurgu gözüyle bakmamak lazım. Tarihsel gerçeklere sadık kalınarak anı-belgesel de denilebilir. Nitekim romanı okuduktan sonra Julian’la ilgili bilimsel bir çalışmaya[4] da göz attım ve romanda anlatılanlar ile bilimsel tarih çalışmasındaki anlatılanlar arasındaki fazla bir fark olmadığını gördüm.
Konumuz, pagan inancına sahip Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlığın da doğup yaygınlaşmaya başladığı dönemde geçiyor. Julian da önce Hıristiyan iken önceki pagan inancına geri dönen bir imparator. Zaten bu sebeple de “Dönme Julian” olarak da anılıyor. Felsefeye meraklı olduğu için filozof olarak değerlendirildiği de olmuş. Dönemin ünlü Antakya’lı düşünürü ve hitabet ustası Libanius’a (314-394) da geniş biçimde yer verilmiş. Libanius da Hıristiyanlığın yaygınlaştığını gören ancak pagan kalmayı tercih eden hatırı sayılır ve saygın bir filozof. Roman, Julian’ın ağzından anı olarak kaleme alınmış ancak Priscus ve Libanius’un da zaman zaman araya girdiklerini görüyoruz. İmparatorun gençlik yılları kitabın ilk bölümünü oluşturuyor. İkinci bölüm Roma’da önemli bir unvan olan Caesar (Sezar)’lık dönemini, üçüncü bölüm ise İmparatorluk dönemi ünvanı olan Augustus dönemidir. Saray entrikaları, akraba kavgaları, imparator olabilmek için akrabaların öldürülmesi, özellikle Roma’nın İran (Pers) ile savaşları sürekli karşımıza çıkan olay ve olgular. Bu çalışmada amacımız, Julian’ı ve romanı tamamen tanıtmaktan çok, romanda Antakya’ya verilen yer ve önem üzerinde durmaktır.
Daha ilk sayfalarda Libanius’un Antakya’dan yazdığı mektupta Antakya’nın sayfiye yeri olan Dafne’de (Harbiye) ikamet ettiğini öğreniyoruz. Dafne’de sokakların gece de gündüz gibi aydınlatıldığı bilgisi dikkat çekiyor. Halkı anlatırken, bir zamanlar bu kenti çok övdüğünü ancak “zehirli Hıristiyanlık öğretisinin kurbanları” olduğundan yakınıyor (sh. 12, 13). Dafne’deki Apollon Tapınağı da Julian’ın yakınlık duyduğu yer olarak belirtiliyor (sh. 37). Henüz imparator olmadığı yıllarda kardeşi Gallus Antakya’ya Caesar (Sezar, Kayzer) olduğunda bir kıtlık meydana gelir ve Gallus buğday fiyatlarına narh (sınır) koyar. Ticaretten anlayan Antakya Senatosu’nun üyeleri bu kararın ters tepeceğini ve kıtlığı daha da artıracağını söylerler ve fiyatları piyasa koşullarına bırakmasını önerirler, ancak sözlerini dinletemezler (sh. 115). Karar ekonomiyi daha kötü duruma sokar ve Gallus’un da başına işler açar. Otoriter liderlerin ekonomiye bugün de aynı mantıkla müdahale ettiklerini görünce tarihten ders alınmadığını da görmüş oluyoruz.
Julian 361’de İmparator olduktan sonra İstanbul’dan Antakya’ya giderken İzmit’e uğrar ve 24 Ağustos 358’de meydana gelen depremde kentin harabe haline geldiğini görünce onarım için oldukça büyük bir bağış yaptığını da belirtiyor 8(sh. 372). Tarsus’a geldiğinde Hıristiyanlığın yaygınlaştığını ve “Şeytansı Pavlus” dediği havari adına çok sayıda anıt dikildiğini görüyor. Ceyhan Irmağı’nda yıkandığını da anılarında belirtiyor (sh. 377).
Doğu’nun Kraliçesi dediği Antakya’ya gitmenin heyecanı içinde Temmuz sıcağında kente giriyor. Kentte dinsel açıdan hem Hıristiyanlığın yaygınlaşması ve hem de eski pagan inancın ağırlığı hissediliyor. Antakya’da Zeus, Dafne’de Apollon tapınakları ünlüdür ve İmparator bu tapınakları da ziyaret ediyor. Antakya ve Dafne ile ilgili betimlemeleri dikkat çekiyor. Bu betimlemelerden bazı paragraflar alıntı yapmayı hak ediyor. Julian’ın anlattığı Antakya şöyle:
“Kuzey kapısı, Mısır granitinden yapılmış devasa bir anıt. Kapıdan girince görünen manzaranın göz kamaştırıcı bir güzelliği var. Ana yol iki mil uzunluğunda, Tiberius yönetiminden kalma sağlı sollu portikolar bütün yol boyunca uzanıyor. Dünyanın başka hiçbir yerinde bir portikonun altında iki mil yürüyemezsiniz. Yol granit taşlarla döşeli ve öyle planlanmış ki, her noktasında, yirmi mil ötedeki denizden gelen meltem hissediliyor.” (sh. 378)
İşte bir başka paragraf:
“At üstünde ilerlerken bir yandan da merakla çevreyi izliyordum. Solumda, ovadan birdenbire yükselen Silpius Dağı vardı. Kentin büyük bir bölümü, batıda Orontes Irmağı, doğuda ve güneyde Silpius Dağının etekleriyle çevrili. Sabahları gölgelik olan bu dağın yamacında, zengin bahçeler içinde deniz manzaralı güzel villalar sıralanıyor. Seleucid krallarından biri, veba salgınının baş gösterdiği bir yıl kentin hemen üstündeki kayaya muazzam bir insan başı oydurtmuştu. Charonion adını verdikleri bu insan başı kentin üstüne kötü bir ruh gibi çökmüş duruyor. Kentin her kösesinden bu heykeli görmek mümkün. Yerliler ona çok hayranlar.” (sh. 378).
İmparator Julian, Asi Nehri üzerindeki adadan da bahsediyor. Şehrin içinde nehrin iki kola ayrılıp birleşmesi sonucunda oluşan ada zaten saray ve hipodromun da bulunduğu yer. Julian, Diocletianus zamanında yapılan imparatorluk sarayından bahsederken, sarayın içinde hamamlar, küçük dua yerleri, pavyonlar ve en güzeli de çam ağaçlarıyla çevrili bir at koşusu alanı olduğunu belirtiyor. Sarayın hemen yakınındaki hipodromun doğunun en büyüklerinden biri olduğunu da vurguluyor (sh. 379).
Hıristiyanlıktan hoşlanmayan anacak baskı da yapmayan hoşlanmayan Julian, pagan inancının tapınaklarında kurban kesmeyi hiç ihmal etmiyor. Antakya’daki Zeus Tapınağı ve Dafne’deki Apollon Tapınağı en önemli tapınaklar. Zeus’a, Apollon’a ve Kıbele’ye sık sık boğa kesiyor ve bunlar uzun uzun anlatılıyor. Boğa kesilirken yaşanan bazı olumsuzluklardan da geleceğe yönelik kehanetler çıkartılıyor. Kıbele’ye binlerce güvercin kurban ediliyor. Apollon Tapınağı’nı ziyaret etmek için Antakya’dan Dafne’ye halkın içinde yaya olarak gittiğini anlatırken yoldaki manzaradan da şöyle bahsediyor:
“Daphne yolunda yürümek içimin sıkıntısını biraz azaltmıştı. Yol, Orontes Irmağını izliyor. Su bol olduğundan toprak da çok verimli. Yol boyunca dünyanın en güzel bahçeleri uzanıyor. Bahçe sahipleri her yıl aralarında yarışmalar düzenliyorlar. Bu yıl hiç yağış olmamasına rağmen, kuyu sularıyla sulanan bahçeler her zamanki gibi büyüleyici bir güzellikteydi. Bahçelerin içinde bir sürü güzel villa sıralanmıştı. Ayrıca eskiden dünyanın her köşesinden Apollon tapınağını ziyarete gelenleri barındırmak için yapılmış bir çok eski hana da rastladık.” (sh. 390)
Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla bu tapınakların ve hanların gözden düşmesinin Julian’ı üzdüğü de anlaşılıyor. Esasen Julian Antakya’yı ve Daphne’yi öve öve bitiremezken, Antakya halkından hoşlanmadığını da belli ediyor. Yunan, Latin, Arap ve Yahudilerden oluşan halkın eğlenceye düşkünlüğü ve bazı davranışları Julian’ın eleştirinden payını alıyor (sh. 384). Bunda Hıristiyanlığa meyletmelerinin de payı var gibi görünüyor, zira Julian eski pagan inancını korumaya devam ediyor. Örneğin Antakyalılardan bahsederken, “Nasıralıyı (Hz. İsa) seviyorlar, çünkü o, suçlarını ve günahlarını biraz su serpmekle “bağışlıyor”… bu suyun bir siğili bile iyileştirdiği görülmediği halde!” diyor (sh. 385). Nitekim Apollon Tapınağı’nda gömülü Hıristiyan azizi Galileli Babylas’ın kemiklerinin oradan çıkartılmasını emrediyor ve bunu da yaptırıyor. Ancak Julian’ın bu hareketi Hıristiyanların nefretini körüklüyor ve kaderinin bu davranışı ile çizildiği de ima ediliyor. Ancak o pagan tapınaklarında boğa ve güvercin kesmeye devam ediyor. Bu arada meşhur Kasios Dağı’na da (Keldağ) çıkıp, oradaki tapınağı ziyaret ediyor. Bugün Yayladağı ile Akdeniz arasında kalan Keldağ’a gidişini şöyle anlatıyor: “Kasios dağındaki Zeus tapınağına dua etmeye gittim. Bu dağ Antakya yakınlarında, Seleucia’da. Şafaktan önce tapınağa vardım. Kurban töreni için bütün hazırlıklar tamamdı. Daphne’deki düzensizlik burada yoktu. Arınmıştım. Kutsal örtüye büründüm. Dua ettim. Mihrabın önüne beyaz boğayı getirdiler. Tam bıçağı kaldırırken başım döndü ve bayıldım” diyor ve bu durumu da kötüye yorumluyor (sh. 408).
Antakya halkıyla ters düşen Julian, kıtlık nedeniyle aldığı kararlardan dolayı da halkın iğnelemelerine muhatap oluyor. Halk arasında kendisiyle alay edildiği, kendi eliyle sık sık tapınaklarda kesmesinden dolayı boğa kasabı, sakallı keçi gibi adlar yakıştırıldığını duyuyor ve kendisi de halkla dalga geçen “Sakal Düşmanı” isimli bir taşlama dahi yazıyor (sh. 410).
İran yöresinden Anadolu’ya ve özellikle de Antakya’ya sürekli seferler düzenleyip rahatsızlık veren Persler üzerine bir sefere çıkıyor ve bu doğu seferinde göğsüne saplanan bir mızrakla henüz 32 yaşındayken ölüyor. Bu mızrağın karşı tarafın değil, bir Roma mızrağı olduğu ve kendi adamları tarafından öldürüldüğü ima ediliyor. Nitekim son bölümde, mızrağı ben attım diyen en yakınındaki kişilerden birisi de bunu Hıristiyanlık için yaptığını ima ediyor. Roman bu şekilde bitiyor.
Daha önce de belirttiğimiz üzere, burada romanı ve Julian’ı tanıtmaktan çok, o dönemde dünyanın sayılı kentlerinden biri olan Antakya’nın nasıl ele alındığını göstermek. Esasen Helenistik ve Roma dönemi antik Antakya’sını anlatan çağdaş yazarların kentin tarihsel dokusunu yakından tanıyormuş gibi yazmalarının sebebi, Alman filolog Karl Otfried Müller’e ait Antiquitates Antiochenae (1839) isimli kitabından yararlanmış olmalarıdır. Bu kitap antik Antakya’yı kuruluş dahil caddeleriyle ayrıntılı anlatan bir mimari şaheser olarak kabul ediliyor. Çağdaş yazarların betimlemeleri büyük ölçüde bu mimari esere dayanmaktadır.
Bu romanda anlatılan Antakya, Roma İmparatorluğu’nun 360 ve takip eden yıllarına aittir. Antakya’nın tarihsel zenginliği tarihteki bir çok depremle canlılığını kaybetti ve hep yeniden dirilmeye çalıştı. 6 Şubat 2023 depremi de deprem döngüsünün –şimdilik- son halkasını oluşturuyor ve bu kent şimdi de yeniden dirilişin sancılarını yaşıyor.
[1] Hüseyin Ferhad, Türkçenin Sol Anahtarı, YKY, 1. Baskı, İstanbul 2023, s. 115-126
[2] Gore Vidal, Hükümdar, Çeviren: Cahit Uzel, e yayınları, 1. Baskı, İstanbul 1974
[3] Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, Antakya 1993, s. 36
[4] Nezahat Baydur, İmparator Julianus, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1999
.
REFİK HALİT KARAY'IN ÇETE ROMANINDA HATAY
Yayınlanma :
23.08.2024 11:55
Güncelleme
: 23.08.2024 11:55
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
REFİK HALİT KARAY’IN ÇETE ROMANINDA HATAY
Abbas BİLGİLİ
Muhalif bir yazar olarak bilinen Refik Halit, 1888 yılında doğmuş ve Osmanlı’nın son dönemi, sürgünlük ve Cumhuriyet dönemi gibi önemli aşamaları yaşamıştı. İttihat ve Terakki’ye muhalif yazıları nedeniyle 1913 yılında Sinop’a sürgün edilmiş değişik yerlerde dörtbuçuk yıl sürgün hayatı yaşamıştı. Yazı hayatının yanında memuriyete de giren Refik Halit 12 Nisan 1919’da PTT Genel Müdürü olarak atandı. O günlerde 15 Mayıs 1919’da Yunan Ordusu İzmir’i işgal edince Refik Halit için zor bir dönem başladı. Düşman işgaline karşı memleket sathında tepkiler baş gösterince bu tepkiler PTT vasıtasıyla gönderilen telgraflara da yansıyordu. İlk günlerde PTT bu telgrafları gönderirken, Dahiliye Nazırı (İçişeri Bakanı) Ali Kemal PTT’ye talimat vererek düşmana karşı direniş örgütleri olan Reddi İlhak Cemiyetlerinin telgraflarının PTT tarafından kabul edilmemesini istedi. PTT Umum Müdürü Refik Halit de bu talimatı PTT’nin ilgili birimlerine göndererek Millî Mücadeleye ilk muhalefetini başlatmış oldu. Mustafa Kemal ise bunu “milletin sesini boğmak” olarak nitelendirerek, milletin sesini boğan PTT görevlilerinden bunun hesabının sorulacağını açıkladı. Refik Halit arada kalmıştı ve Dahiliye Nazırı’na konuyu aktardığında, tehditlere aldırmadan göreve devam etme talimatı almıştı. Ali Kemal, Mustafa Kemal’in azledildiğini söylüyor, Mustafa Kemal ise Erzurum’daki PTT Başmüdürünü, İstanbul’u dinlediği için tutuklayıp hapse atmıştı. Refik Halit de bu tutuklama karşısında üslerine bir yazı göndererek, Mustafa Kemal’in hakkından gelinmesini istiyordu. Ancak bu arada Mustafa Kemal görevden azledildi, ancak o Anadolu’da direnişi örgütleme işine hız verdi. Refik Halit’in PTT’deki görevi altı ay sürdü ve sonunda istifa etti, ancak Anadolu’daki direnişçiler Refik Halit’in tutuklanmasını istiyorlardı. Refik Halit bu dönemde İstanbul’da Millî Mücadele ve Mustafa Kemal aleyhinde yazılar da yazmaya başladı.
Daha sonra tekrara PTT’deki görevine getirildiğinde daha ılımlı davranmaya başladı. Yakın arkadaşı olan yazarların çoğu Millî Mücadeleyi destekliyordu. Refik Halit’in Mustafa Kemal’e muhalefetinin nedeni büyük ölçüde onu İttihat ve Terakki’ci olarak görmesindendi. Ancak bu konuda yanıldığını anlayınca tavrında yumuşama görülmeye başladı. Millî Mücadelenin başarılı olması üzerine Refik Halit 9 Kasım 1922’de ülkeyi terk etti. Sonuçta vatan haini kabul edilerek, 1 Haziran 1924 tarihli 150’likler listesine dahil edilmişti. O artık ülkesine girmesi yasak 150 vatan haininden biriydi. Onun 150’likler listesine girmesinin nedeni, PTT Umum Müdürlüğü’ndeki ilk dönem uygulamaları idi. Beyrut ve Halep’te, çok sert olmasa da Türkiye’deki rejim aleyhine yazılar kaleme aldı, ancak 1928’de Refik Halit’in tavrında çok önemli bir değişiklik görülmeye başladı.
Milliyetçi biri olan Nuri Genç, Halep’te bir gazete çıkarmaya başlamış ve Refik Halit’ten de yazı yazmasını istemişti. O dönemde Fransız Mandası altında bulunan Hatay konusu da Refik Halit’in ilgi alanına girmeye başladı ve Hatay’ın Türklüğü ve Türkiye’nin bu konudaki tezini destekleyen ciddi ve sevilen yazılar kaleme aldı. Bir İçim Su isimli kitabına aldığı “Antakya” ve “Türk Mezarı” başlıklı yazıları çok etkili oldu ve çok sevildi. Zaman zaman Halep’ten Antakya’ya gezmeye gelip, Antakya’nın milliyetçi gençleri ile sohbetleri oldu. İstanbul’daki bir çok yazarın haberinin olmadığı o günlerde Hatay Davası’nın savunucusu olmuştu. Refik Halit’in yazıları Atatürk’ün de dikkatini çekiyordu. Bu gelişmeler üzerine 150’liklerden bazılarının affı gündeme geldi, ancak Lozan Antlaşması’yla affın bağdaşmayacağı düşünülerek bir süre ertelendi. Atatürk, özellikle Refik Halit’in affından yanadır. Onun yazılarını muhaliflik döneminde de yakından takip etmekteydi Nitekim o zaman “Aleyhimize yazıyor ama güzel yazıyor” demiştir. Af konusunda İsmet İnönü katı davranmakta ve Lozan’ın delineceği endişesini taşımaktadır. Atatürk, Halep Konsolosu vasıtasıyla haber göndererek Kilis tarafından hududu geçmesini ve ilk jandarma karakoluna teslim olmasını ister. Refik Halit buna çok sevinmesine karşın resmi bir affın daha uygun olacağı haberini gönderince Atatürk Refik Halit’i haklı bulur. 1936’da Montrö Antlaşması ile Lozan’da değişiklik yapılınca Celal Bayar’ın başbakanlığı döneminde 16 Temmuz 1938’de af kanunu çıkar. Bunun üzerine İskenderun’dan Anafartalar vapuruna binerek iki saat sonra Payas’ta vatanına ayak basar. (O tarihte İskenderun henüz Türkiye sınırları dışındadır.) Oradan Dörtyol’a geçer ve Tayfur Sökmen tarafından karşılanır, ziyafet verilerek bir gün misafir edilir. Dörtyol’dan Adana’ya ve akabinde Ankara’ya, oradan da İstanbul’a gelir ve 1965’te ölünceye kadar İstanbul’da yaşar.[1]
ÇETE ROMANI
Refik Halit’in 1940 yılında yayınlanan Çete isimli romanı Hatay’ın kurtuluşunu arka plana alan bir aşk romanıdır. Romanı yazmaya sürgündeyken başlamıştı. Nitekim sürgün yıllarının izlerini taşıyan Yezidin Kızı (1939) ve Sürgün (1941) isimli romanları da o yılların izini taşımaktadır. Önce Çete’nin kısaca özetini sunalım: Prenses Nina devrim olduğu için ülkesini (Rusya’yı) terk etmek zorunda kalır çünkü Çarlık Rusyası yanlısıdır. Rusya’yı terk edenlerle birlikte İstanbul’a gelir ve tanıştığı bir Fransız yüzbaşı ile evlenir. Fransızlar Hatay ve Adana civarını işgal etmişler ve Fransız yüzbaşı da güneyde görevlidir. Prenses, kocasının yanına gitmek için (aslında bir hazineyi ele geçirmek için) Beyrut’tan Hatay taraflarına doğru gemi ile yola çıkar ve kendisini takip eden Rusyadaki yeni yönetimin adamlarının saldırısına uğrar. Hatay’ın kurtuluşu için örgütlenmiş Türk çetesi tarafından kurtarılır ve bu defa Türklerin eline geçer. Çete’nin gizlendiği Amanos Dağları’ndaki bir eski kale (Şalan Kale) kalıntılarında bir süre kalır ve çetenin başındaki Kıran ile yakınlaşma olur ve aşk yaşar. Çeteler Fransızlarla mücadele ederken 1921 yılının Ekim ayında Türkiye, Fransızlarla Ankara Antlaşmasını imzalayınca çete de ortadan kaybolur. Romanın son bölümünde aradan 17 yıl geçmiş ve 1938’e gelinmiştir. Çete’nin başı Kıran ile Prenses Nina evlenip Ege’de bir yere yerleşmişler, 16 yaşında bir kızları var ve mutlu bir hayat sürdüklerini anlıyoruz. Fransız işgaline karşı örgütlenen Türk direnişçileri konu edinen romanda Antakya ve çevresine geniş yer verilmiştir.
Bu yazıda romanı tamamen ve bütün yönleriyle incelemekten ziyade, Hatay’la olan ilgisi üzerinde duracağız. Roman üzerine yapılmış bilimsel incelemeler mevcut olup, bu makalelerde konu ayrıntılı olarak incelenmiştir.[2]
Hatay’ın Kırıkhan ilçesinden Hassa ilçesine giderken sol kol üzerinde Suriye sınırında “leçe” tabir edilen bir arazi yapısı vardır ki, Çete’de bu araziyle ilgili açıklayıcı bilgiye rastlıyoruz. Bu bilgi muhtemelen Hatay’ın deprem bölgesi olmasının da ip uçlarını veriyor. Yazarın leçe ile ilgili sunduğu bilgi şu:
“Leçe volkanik bir arazidir. (…) Jeolojide Suriye hendeği ismi verilen geniş bir çukurun kuzey ve son noktası. Bir zamanlar arzın kabuğunda büyük bir çöküntü olmuş, ta ki Afrika’daki büyük tuttur, Şap Denizi, Akabe Körfezi, Sina yarımadası, Lut havzası, Lübnan’da Buka, Humus civarında Gab Ovası, sonra Asi Irmağı, Amik Gölü, burası ta Maraş’a kadar derinleşivermiş ve etrafındaki arazi fırlamış. Tıpkı bir hamur yığınının ortasına basınca iki tarafının yükselmesi gibi… Tabiidir ki, bu vaka, yanardağların fışkırışıyla beraber epeyce görüntülü olmuştur. … altı kilometre genişliğinden kuzeyden doğuya ve güneyden batıya kaymış bir lâv akıntısıdır. Jeoloji noktasından pek mühimdir, “synclinal” denilen arazi cinsinden…”[3]
Bir zamanlar volkanın patlaması ve lavın akıntısı ile oluşan bu arazi parçasının güncel görüntüsünü ise “iki sıra dağ ortasında âdeta yüzüyor zannını veren yüzlerce iri, sivri kayanın dizildiği bir acaip vahşi, volkanik ova parçası” olarak tanımlıyor.[4]
Yazar, bölgenin Türklüğünü vurgulamak için yöredeki yer isimlerini özellikle zikrediyor. Çete elemanlarının sohbetinde Amanos Dağları’nddaki 2267 rakımlı Mığır tepe ve 2500 rakımlı Akkaya, Karpuzdere isimleri geçince konuşma şöyle gelişir:
“- Bunlar ne güzel isimler!
Daha güzel köy ve yer adkarı vardır: İğribucak, Yuvalı, Kozluca, Yosunlu, Karaçakıl, Ilıkpınar, Arıdere, Göktepe, İligeçit, Paşaoluk, Gülbahar, Fındıklı… Bunlar Amanos’takiler. Bir de Kızıldağlara geçelim: İşte Soğukoluk, işte Nergislik, işte Derebahçe, işte Zerdalioluk… işte Çınaaralnlar, Derindereler, Gülcihanlar. Ya manzara, ya hava, ya su!..
Binbaşı parmağını paftanın üzerinde yürüttü:
-Gel şu tarafa, bunlar Kuseyr Dağları… Hele isimlere bak: Karsu, Karbeyaz, Narlıca, Gökçegöz, Hisarcık, kabacık, Şakşak, daha güneye inelim: Şu havalide tam yüz seksen Türk köyü vardır. Bayır ve Bucak nahiyeleri. Biraz ötesi: Lazkiye.
- Türkiye’den koparılıp Suriyelilere verilecek olan ülkeler buraları öyle mi?
- Öyle.”[5]
Çete elemanlarının yedikleri arasında firik pilavının olması da dikkat çekici. Daha çok Hatay ve Gaziantep yöresinde bilinen firik pilavının 1940’da yazılmış bu romanda geçmesi ilgimi çekti, zira biz firik bulgurunun daha yeni olduğunu zannediyorduk. Buğday henüz yeşil iken elde edilen bir bulgurdur ve normal bulgurdan daha lezzetli ve daha pahalıdır. Yazar “Firik, daha yeşil iken koparılıp kurutulmuş buğday taneleridir” diyor.[6] Belli ki, yazar bölgenin sadece coğrafyasına değil, yemeklerine de aşina.
Dağlardan, yaylalardan, ovalardan sıklıkla bahseden yazarın Keldağ’ı atlaması düşünülemez. Nitekim Yayladağı ile Akdeniz arasındaki bu görkemli dağdan da “Sonunda bizim Keldağ, Arapların Cebel Akrâ dedikleri çıplak Cassius”[7] diye bahsettiğini görüyoruz.
Yazarın, esasen yer isimleriyle yörenin Türklüğüne vurgu yapmak istediği anlaşılıyor. Hatay’ın Fransız işgalinden kurtulması ve Suriye’ye bırakılması düşüncesinin yanlışlığı da bu isimlerle izah edilmeye çalışılıyor. Köy ve diğer yer isimlerinin kültürdeki yeri ve önemi de daha iyi anlaşılıyor. Çete romanının bu yönüyle de millî bir tezin savunusunu yaptığı söylenebilir. Yazarın “Bir millet yerinden sökülmek isteniyor, bir dil susturulmak, bir kudret eritilmek için çalışıyor”[8] cümlesi de tezinin daha belirgin bir savunması değil mi?
Refik Halit Karay’ın millî mücadele aleyhinde yazdığı yazılardan dolayı Lozan Antlaşması sonrasında yurt dışına sürgün edilen 150’liklerden biri olduğunu düşündüğümüzde, yurt dışındayken ciddi bir fikrî dönüşüm yaşadığı söylenebilir. Uzun süre Lübnan ve Suriye’de kalan yazar, o zamanlar Türkiye dışında kalmış olan Hatay’a da giderek yöreyi gezip gördüğü biliniyor. Hatay’ın anavatana katılmasını savunarak, en azından millî mücadele dönemindeki hatasını gördüğü ve telafi etmeye çalıştığı anlaşılıyor.
Bir zamanlar millî mücadele aleyhine yazılar kaleme alan Refik Halit’in Çete romanında millî mücadeleyi savunduğunu da görüyoruz ki, bu cümleler yazardaki değişim ve dönüşümün en belirgin halidir diyebiliriz. Şu cümleler bu durumu göstermiyor mu?
“… daha üç ay evvel Yunan ordusuna (İnönü)’de vurduğumuz darbeyi, bunun manasını biliyor musun? Bu ufacıcık ilk zafer, son kocaman zaferin müjdecisidir; yeni bir Türk ordusunun kurulduğunun alâmetidir. Anadolu kurtulacaktır…” Netice ne olursa olsun Türkiye tekrar fışkıracaktır. O, kökü kazınacak milletlerden ve Anadolu da taksime uğrayacak ülkelerden değildir.”[9]
Hatay’ın kurtuluşu konu edilirken, bölgenin doğal güzellikleri de ihmal edilmemiştir. Çeteler Amanos Dağları’nı mekan tutsa da, bağlara, bahçelere, ovalara da inmekte ve mücadeleyi her alanda yapmaktadırlar. İşte çetelerin övgü ile bahsettikleri yeler: “Kömürçukuru köylülerine ait Çınaaralan ve Dörtoluk yaylaları, yemiş bahçelerinden ibaret, sulak, serin, öyle sevimli yerlerdi ki, insan bir kere ayak bastı mı artık ayrılmaya razı olamazdı; mezarının bile orada kalmasını isterdi.” [10] Bu cümleler romanda Hatay’ın güzelliklerinden bahseden sadece bir kaç satır, daha fazlası elbette romanda...
Romanın son bölümünde 1938 yılına gelinmiştir. Nina ile 16 kişilik çetenin başı Kıran evlenmişler ve Ege’de bir sahil kasabasına yerleşmişler. Hatay’a yeniden gitmek isteyen Nina’ya Kıran şöyle cevap veriyor: “Gelecek nisanda… Evliliğimizin on sekizinci yılını hür Hatay’da kutlayacağız”[11]
Bilindiği üzere, Hatay 1939’da Türkiye’ye katıldı. Bunda şüphesiz o dönemde Avrupa’da savaş bulutları dolaşıyordu ve bu ortamı çok iyi değerlendiren Atatürk’ün kararlı ve dahiyane politikasının çok büyük rolü vardı. “Benim şahsi meselem” diyerek, “Kırk asırlık Türk yurdu” kabul ettiği Hatay’ın Suriye’ye bırakılmasını engellemekle yetinmemiş, Türkiye’ye katılmasını sağlamıştı. Hatay’ın anavatana katılmasını görmek ona nasip olmasa da hedeflediği sonuca ulaşılmıştı. Elbette bu mutlu sonda Hatay çetelerinin de çok büyük fonksiyonu vardı. Nitekim Halit Refik bu romanında çetelerin rolünü şu cümlelerle izah ediyor:
“Hatay’ın kendine has bir kahramanlık tarihi var. Millî mücadele sıralarında bu havalide ufak tefek çetelerin istilâcı düzgün taburlara karşı yaptığı savaş hepsinden meraklı ve ibretle tetkike layıktır.”[12]
İşte Refik Halit’in Çete romanı ile yaptığı da tam olarak budur. Ufak tefek çetelerin düzenli Fransız birliklerine Hatay topraklarını dar ettikleri biliniyor. Burada Hatay’ın kurtuluş tarihini anlatmak gibi bir amacımız yok, zaten bu konuda yazılmış eserler mevcut. Gerçekle kurgu bir araya getirilerek, konu roman boyutuyla Çete’de ifadesini bulmuştur.
Not: Refik Halit’in diğer eserlerindeki Hatay bahsi, ayrı bir yazı konusu yapılacak.
[1] Refik Halit Karay’ın hayatı ile ilgili bu kısa özet şu eserlerden yararlanılarak hazırlanmıştır: Hikmet Münir Ebcioğlu, Kendi Yazıları ile Refik Halid, Semih Lütfi Kitabevi, 1943; Nihat Karaer, Tam Bir Muhalif Refik Halit Karay, Temel Yayınları, İstanbul 1998; Şerif Aktaş, Refik Halit Karay, Akçağ Yayınları, 1. Baskı, Ankara 2004; Yenal Ünal,, Yakın Dönem Türk Tarihinde Refik Halit Karay, Yeditepe Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2013
[2] Çete romanı üzerine şu iki makaleye bakılabilir: Sinan Bakır, Çete Romanında Millî Bilincin Uyanışı: Hatay Örneği, Hikmet-Akademik Edebiyat Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 17, s. 261-274; Genç Osman Geçer, Refik Halit Karay’ın Çete Romanında Hatay ve Hatay’ın Türkiye’ye Bağlanması Tezi, Mediterranean Journal of Humanities, IX/2 (2019) 273-284
[3] Refik Halit Karay, Çete, İnkılâp ve Aka Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul 1975, s. 22
[4] Refik Halit Karay, Çete, s. 22, 23
[5] Refik Halit Karay, Çete, s. 23, 24
[6] Refik Halit Karay, Çete, s. 24
[7] Refik Halit Karay, Çete, s. 77
[8] Refik Halit Karay, Çete, s. 104
[9] Refik Halit Karay, Çete, s. 105, 106
[10] Refik Halit Karay, Çete, s. 131
[11] Refik Halit Karay, Çete, s. 158
[12] Refik Halit Karay, Çete, s. 156, 157
.
İMPARATOR HADRIANUS'UN ANILARINDA ANTAKYA
Yayınlanma :
12.09.2024 07:40
Güncelleme
: 12.09.2024 07:45
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
İMPARATOR HADRIANUS'UN ANILARINDA ANTAKYA
Abbas Bilgili
Roma İmparatoru Hadrianus ilginç bir portredir. Roma’nın 14’üncü imparatoru olarak milattan sonra 117 – 138 yılları arasında 21 yıl başta kaldı. Anadolu’da adına kentler kurulan, heykelleri diklen bu adam Antakyalıların biraz da hemşehrisi sayılır. Çünkü daha imparator olmadan önce Suriye Eyaletinin metropolisi (bir nevi başkenti) sayılan Antakya’da (Antiokheis) komutandı ya da vali idi. 117 yılında ölen imparator Traianus’un evlatlığıydı. Traianus ölünce Hadrianus Antakya’dayken imparator ilan edildi. Yeni imparator hemen Roma’daki Senato’ya mektup yazarak imparatorluğunun onaylanmasını istedi ve Senato onay verilince 41 yaşında imparatorluğu kesinleşmiş oldu. Anadolu’da bir çok yere uğrayarak 118’de Roma’ya ulaştı. Kendisinden öncekiler gibi yeni yerler fethetmeyle uğraşmadı. Mevcut yerlerin imarı ve daha iyi olmaları için uğraştı. Avrupa, Afrika ve Asya’da bir çok yeri gezdi. Bu gezilerinde Anadolu’yu da ihmal etmedi, gezdiği yerlerde yeni kentler kurdu. Bir çok kent Hadrianus ismini kendi ismine ekledi. Örneğin Edirne’yi kendisi kurdu ve Edirne ismi Hadrianus isminden gelmektedir.
Gezmeyi çok seviyordu, 21 yıllık imparatorluğunun 12 yılını gezerek geçirdi. Bir yazar onun için “Uykusuz İmparator” demişti. Zeki, entelektüel, birikimli, meraklı, bilgili, cömert, yardımsever ve enerjikti. İmparator olmadan önce gördüğü Antakya’ya imparator olduktan sonra da birden fazla geldi.
Bu yazıda batılı bir yazarın Hadrianus ile ilgili romanından ve bu romanda Antakya ve çevresine değinmesini konu edineceğiz. Belçika doğumlu olup ABD’ye yerleşen romancı Marguerite Yourcenar’ın (1903-1987) eserleri Türkçeye de çevrilmiştir. Cumhuriyet Kitap’ta da hakkında bir tanıtım yazısı çıkmıştı. Yazar, Hadrianus’un hayatını imparatorun kendi ağzından roman tarzında yazmış ve 1951 yılında yayınlanmıştı. Şiir ve deneme arası bir eser kabul edilen bu roman tarihçilerin de ilgisini çekmiştir. Dönemin kaynaklarına dayanan tarihî bir kurgudur.1 Yazarın bir çok tarihi kaynaktan yararlanmakla birlikte daha çok da Roma tarihçisi Cassius Dio (MS 153/164-229) tarafından yazılmış Roma Tarihi’nden2 yararlandığı biliniyor.
Romanda Hadianus’un hayatı roman tarzında ve anı biçiminde kaleme alınmış olup, zaman zaman Antakya’dan ve çevresinden de bahsedilmektedir. Antakya’dan bahsetmesi normaldir çünkü Antakya Roma İmparatorluğu’nda özellikli ve önemli bir kentti. Eğlencelerin ve olimpiyatların düzenlendiği kent, aynı zamanda Suriye Eyaleti’nin de başkentiydi. İran merkezli Partlar (Persler) sürekli Anadolu’ya sefer düzenledikleri için Romalılar da bu seferlere karşılık vermek için hazırlıklarını Antakya’da yapıyorlardı.
Yine bir Part seferinde kışı geçirmek ve hazırlık yapmak için İmparator Trajan (MS 53-117) Antakya’daydı. Takvimler 115 yılının Aralık ayını gösteriyordu ve çok büyük bir deprem oldu. İmparator Trajan ve o zaman henüz vali olan Hadrianus’un bu depreme Antakya’da yakalandıkları biliniyor. Hadrianus’un Anıları’nda bu felaketten şu cümlelerle bahsediliyor:
“Aralık ayının ortalarında, bir gece, deprem, bir kaç saniye içinde Antakya kentinin dörtte birini yerle bir etti. Yıkılan bir direk, Traya'nın orasını burasını ezmişti ama o kahramanca yaralılara yardımını sürdürdü; çok yakın çevresinden bazıları ölmüştü. Suriyeli güruhlar, felâketin suçlusunu bulmaya calışıyorlardı ve İmparator hoşgörü ilkelerini bir yana bırakarak, bir grup Hıristiyanın katledilmesine izin verme yanlışını yaptı. O mezhebi ben kendim de pek sevmem ama, yaşlı adamların kırbaçlanmasının, çocuklara işkence yapılmasının görüntüsü genel tedirginliği arttırdı ve uğursuz kışı daha da iğrençleştirdi. Depremin etkilerini hemen onaracak para yoktu; binlerce barınaksız insan geceleri meydanlarda çadır kuruyorlardı. Saraya üşüşen ileri gelenlerin hiç kuşkulanmadıkları, gizli bir nefretin, saklı bir hoşnutsuzluğun var olduğunu, yapmakta olduğum yoklamalardan anlamıştım. Yıkıntıların ortasında, İmparator, bir sonraki seferinin hazırlıklarını yürütüyordu.”3
Hadrianus, anılarında Antakya’da İmparatorun yanında geçirdiği günlerde iç çekişmeler ve kıskançlıklar gibi karşılaştığı sorunlarda “Ben Roma’da ikinci adam bile değildim” dediği günlerde İmparatoriçe Plotina’nın da yardımını gördüğünü de “Antakya’daki kötü günlerde varlığı benim için vazgeçilmez olmuştu” şeklinde anlatıyor.4 Aynı günlerde Partlar üzerine yapılan sefer başarılı olunca kutlamalar yapıldığını ve kendisinin de kurban adamak için Cassius Dağı’nın (Keldağ) doruğuna tırmandığını belirtiyor.5 Yine o günlerde Yahudilerin ve Arapların kendilerine diş bilediğini de belirterek, Seleukia’da (Samandağı) Yahudi tüccarların vergi vermemek için ayaklandığını da anılarında anlatıyor.
Kendisi İmparator Trajan’ın evlatlığı ve Suriye valisi idi, ancak Trajan’ın ölümü halinde İmparator olacağının garantisi yoktu. Nitekim Trajan’ın Antakya’da iken ağır hastalık geçirdiğinde öleceği anlaşılınca Hadrianus sıkıntılı günler yaşadı. Saray içi bir komplo ile öldürülme korkusunu taşıyordu. İleride keyif içinde yaşayacağı Antakya sarayının o günlerde kendisi için bir tutukevi, bir ölüm hücresi gibi olduğunu da vurguluyor. İmparator ölüm döşeğindeyken yerine geçecek kişiyi açıklamamıştı. Ölüm gerçekleşince İmparatoriçe ve Tarjan’ın doktoru Kriton da Hadrianus’u tutarak yeni imparator olmasında büyük rol oynadılar. Kendisi “evlat edinilmiş olmam her şeyi kolaylaştırdı” demeyi de ihmal etmiyor. İmparator, hastayken Roma ‘ya gitmeye ikna edilmiş ve Kilikya Selios’da ölmüştü. Hadrianus Antakya’dan oraya kadar gitti ve cesedi Roma’ya göndermek istiyorlardı, ancak “Roma’da sonradan yapılacak görkemli cenaze törenlerinin başlangıcı olarak cesedi yaktılar.” Bunun üzerine “Yol boyunca askerlerin alkışlarının eşliğinde Antakya’ya geri döndüm” diyor.6
Hadrianus’un İmparatorluğu 117-138 yılları arasında 21 yıl devam etti. İmparator olduktan sonra Antakya’dan Roma’ya gitti ve bazı icraatlarda bulundu. Sürekli dalaşmalara neden olduğu için erkeklerin ve kadınların aynı anda hamamları kullanmaları geleneğine son verdi. Düzenlenen oyunları boş ve aptalca savurganlık olarak görüyordu. İmparatorluk ailesindeki köle sayısını sınırlandırdı. Dostlarını ayağa kalkarak karşıladığını ve huzura kabul ettiklerini sonuna kadar ayakta dinlediğini belirtiyor. Gezmeyi çok sevdiği için “Beni Roma’ya çok az ilgi göstermekle suçlarlar” diyor. Kendisinden öncekilerin Roma’dan hep savaş için ayrıldıklarını, kendisinin ise büyük girişimler, barış eylemleri için ayrıldığını belirtiyor. “Artık Roma’dan ayrılmak istiyorum” diyerek ülkenin bir çok yerini gezdi. Kentlerin imparatora gönüllü katkılarını reddettim diyor ve toprak ağalarının elindeki büyük toprak parçalarını kamu yararı için çiftçilere verdiğini söylemesi de günümüz için hayli ilginç değil mi? Şu cümle de çok anlamlı ve günümüze gönderme yapan bir cümle; “Bir gün sonuna kadar dinlemeyi reddettiğim bir davacı kadın, onu dinlemeye zamanım yoksa, ülkeyi yönetecek zamanımın da olmadığını söylediği zaman haklıydı”7
Bir zamanlar vali olarak bulunduğu Antakya’ya İmparator olarak da geldiğinde ve Kedağ’a (Cassius) yeniden tırmandı. Bu tırmanışı ise şu şekilde anlatmaktadır:
“Antakya’dan ayrılmadan birkaç gün önce, önceki yıllarda da yapmış olduğum gibi, Cassius Dağı’nın tepesine kurban adamaya çıktım. Tırmanış gece yapıldı; Aetna’da olduğu gibi yanıma dağcılığa alışkın az sayıda dostlarımı almıştım. Amacım, o çok kutsal tapınakta sade bir dinsel törene katılmak değildi yalnızca. Yükseklerden her gün yinelenen ama her seferinde gizli bir sevinç haykırışıyla düşündüğüm, günün doğuşu olayını, o harikayı görmek istiyordum. En üst noktada Asya’nın düzlükleri ve deniz hâlâ karanlık içindeyken, güneş tapınağın bakır süslerini aydınlatır ve yüzler bu aydınlıkta gülümser, çok kısa bir an için dorukta dua eden adam, sabahın güzelliğinden faydalanabilen tek kişi olur.
Kurban adamak için her şey hazırlanmıştı; başlangıçta atlarla tırmandık, sonra gece kötü kokularından tanıdığımız çalılıklar arasında tehlikeli bir yoldan yaya olarak geçtik. Hava ağırdı; o bahar yaz gibi yakıcıydı. Dağa tırmanırken ilk kez soluk almakta güçlük çekiyordum; genç gözdemin omuzuna biraz yaslanmaya çalıştım. Hava konusunda uzman olan Hermogenes’in beklediği fırtına koptuğu an, doruktan yüz adım kadar gerideydik; çakan şimşeklerin aydınlığı altında rahipler bizi karşılamaya geldiler, sırılsıklam olmuş küçük grup kurban için hazırlanmış kürsünün çevresinde toplandı. Tam harekete geçilecekken, bir yıldırım düştü; hem kurbanı hem de elinde bıçağıyla kurbanı kesmeye hazırlanan yardımcıyı öldürdü. Dehşetin ilk anı geçtikten sonra, Hermogenes doktor merakıyla, yıldırım çarpmış çiftin üzerine eğildi.; Khabrias ve baş rahip bu ilahi kılıçla kurban edilen adam ve karaca yavrusunun benim dehamın sonsuzluğu ile birleştiğini haykırdılar; bu yaşamlar yerlerini değiştirerek benimkini uzatıyorlardı. Antinous koluma sımsıkı yapışmış titriyordu.”8
Casius Dağı’nın o dönemde kutsal bir yer olduğu ve burada kurban kesildiği bu ziyaretlerden anlaşılmaktadır. Dağda bugün kalıntıları mevcut manastır her ne kadar Hıristiyan Kilisesi olarak bilinse de, bu manastırın Hıristiyanlık öncesinden kaldığı anlaşılmaktadır. Hadrianus zamanında Romalılar henüz Hıristiyan değildi. Keldağ’daki kurban kesmenin Roma’nın pagan döneminde olduğu anlaşılmaktadır.
Hadiranus’un Keldağ’a tırmanma sebebi pagan inancına göre kurban kesmek gibi görünse de, bu muhteşem dağdan güneşin doğuşunu seyretmek gibi bir niyetinin olduğu anlaşılıyor. Hadrianus gibi sanata, kültüre ve güzelliğe düşkün birinin güneşin doğuşunu görmek için Keldağ’a tırmanmış olması oldukça anlamlı bir davranış gibi görünüyor.
Buraya kadar Hadrianus’un Anıları’nda daha çok Antakya ve çevresine değindiği bölümleri okuyucuya sunmaya çalıştık. Başka yerler ve başka hususlardaki görüşleri de ilgi çekici. Kaliteli bir tarihî roman okumak isteyenlere önerilir.
1 Ferda Fidan, Ölmeyi Öğrenmek… Hadianus’un Anıları, Cumhuriyet Kitap, 14 Aralık 2023 s. 6 vd.
2 Cassius Dion – Historia Augusta, Hadrianus, Çevirenler: Rukiye Öztürk-Ayşe Yakut, DoğuBatı Yayınları, Ankara 2022; Historia Agusta, Roma İmparatorları, Cilt I, Çeviren: Samet Özgüler, Kronik Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2021; Historia Augusta, Hadrianus, Çeviren: Recai Tekoğlu, Arkeoloji ve Sanat Yayınla rı
3 Marguerite Yourcenar, Hadrianus’un Anıları, Çeviren: Nili Bilkur, Adam Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 1984, s. 65
4 Marguerite Yourcenar, Hadrianus’un Anıları, s. 68, 69
5 Marguerite Yourcenar, Hadrianus’un Anıları, s. 71
6 Marguerite Yourcenar, Hadrianus’un Anıları, s.76, 77
7 Marguerite Yourcenar, Hadrianus’un Anıları, s. 100, 101
8 Marguerite Yourcenar, Hadrianus’un Anıları, s. 147, 148
.
REFİK HALİT KARAY'IN YAZILARINDA HATAY
Yayınlanma :
14.09.2024 19:33
Güncelleme
: 14.09.2024 19:42
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
REFİK HALİT KARAY’IN YAZILARINDA HATAY
Abbas BİLGİLİ
Önceki yazımızda Refik Halit Karay’ın Çete isimli romanını, Hatay ile bağlantısı yönüyle incelemiştik. Bu defa diğer çalışmalarında Hatay’a nasıl yer verdiği üzerinde duracağız. Zira yazarın başka yayınlarında da Hatay konusuna ciddi şekilde yer verdiği görülmektedir ki bunlar, üzerinde durmayı hak eden önem ve özelliktedir. Refik Halit’in Milllî Mücadele sonunda yurt dışına çıktığı ve sonrasında da uzun süre Lübnan ve Suriye’de sürgün hayatı yaşadığı biliniyor. Sürgün yıllarında Beyrut, Şam ve Halep gibi şehirlerde yaşarken sık sık Antakya’yı da ziyaret ettiğini yazılarından anlıyoruz. O zamanlar Türkiye dışında ve Fransız Mandası altında olan Antakya’yı ziyaret etmek, yazarın Türkiye özlemine de bir nebze olsun çare oluyordu, çünkü sınırdaki Antakya’dan Türkiye’ye bakabiliyordu.
Sürgün hayatı yaşadığı bu coğrafyayı çok iyi tanıyan yazar, bunu eserlerine de fazlasıyla yansıtmıştı. Yazarın Gurbet Hikayeleri (1940) de büyük ölçüde bu coğrafyadan doğmuştur. Örneğin bu kitaptaki Eskici öyküsünde sürekli Arapça konuşmalar dinleyen kahramanın yurt özlemi ve “Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır”1 cümlesi esasen öykü kahramanı üzerinden yazarın iç dünyasını anlatmaktadır.
Sadece bir edebiyatçı olarak değil, yaşadığı bölgenin siyasi gelişmelerini de kendi tanıklığı ve bilgisi ile harmanlayarak bilimsel nitelikte makalelere dönüştürdüğünü görüyoruz ki, bu bağlamda “Manda Altında Suriye” başlığı altında Tan Gazetesi’nde 1941 yılında kaleme aldığı 4 adet seri makale bu yönüyle dikkat çekiyor.2 Yazılarında Suriye ve Lübnan’ın izlerini fazlasıyla görüyoruz. Bu bölgenin hemen kuzeyinde Anadolu’ya geçiş güzergâhındaki Hatay ise yazarın önemle ve özellikle üzerinde durduğu bir muhit.
Antakya ve çevresinden bahseden bu yazıların en azından bir kısmına değinmek istiyoruz. Konuya ilişkin tüm yazıları ele almak amacımızı aşıyor. Daha çok Antakya, İskenderun ve çevresine gösterdiği ilgiyi öne çıkarmaya çalışacağız.
Yazarın Sakın Aldanma İnanma Kanma isimli kitabında toplanan yazılar içinde; Hatay’ı Hülasa, Hatay’ın Dört Kapısı, Fransız Edebiyatında Antakya, Tarihe Gömülü Antakya, Hatay Yaylalarında başlıklı yazılar konumuzla doğrudan ilgili ve övgü dolu metinler. Bir İçim Su isimli kitapta ise Ayşe Gül, Çadırda, Kır Kahvesi, Sis Dalgası, Antakya, Amuk Ovası, Ördek Avında Akşam, Amuk Bataklığı, Daha Güzel Olabilirdi, Pazar Yeri başlıklı yazılar bölgeye ilişkin ilginç yazılar. Aynı kitaptaki Türk Mezarı başlıklı yazı doğrudan Hatay’la ilgili olmasa da yakın coğrafyadaki Süleyman Şah mezarıyla ilgilidir. Bu yazıların tamamını buraya almamız mümkün olmadığı gibi, yöntemimize de uygun değil. Bu sebeple yazılardan bazı bölümler üzerinde durmayı yeterli görüyoruz.
17 Ocak 1947 günlü Akşam Gazetesinde yayınlanan Bayır-Bucak’a Dair3 başlıklı yazının da kısaca üzerinde durmakta yarar var. Bayır-Bucak, Hatay’ın güneydeki ilçesi Yayladağı ile Suriye’nin Lazkiye kenti arasındaki bölgede iki nahiye ismidir. Bu nahiyeler ve köyleri tamamen Türkmendir. İstanbul’da Cumhuriyet gazetesinin “bu bölgedeki halkın ezici çoğunluğu Türkmenlerdir” demesini Halit Refik eleştirmekte ve bu bölgedeki halkın ezici çoğunluğu değil, tamamının Türkmenler olduğunu üstüne basarak söylüyor, o bölgede Türk’ten başka birine rastlamazsınız diyor. Bununla yetinmiyor ve bu derece diline, adetlerine, anane ve ırk icaplarına bağlı, sadık, vefalı kalmış bir Türk cemaatine değme yerde rastlanmaz demeyi de ihmal etmiyor.
Bir İçim Su’daki, Hatay Sırtlarında ana başlığı altında yayınlanan ilk yazı Ayşe Gül adını taşıyor.4 Hatay sırtlarından, İskenderun düzlüğünden bahsederken yer ve çiçek isimleri üzerinden yörenin Türklüğüne vurgu yapılan bu yazı ilk defa 1924 yılında yayınlanmış. Belli ki yazar bu yazı ile ileride yazacağı Çete romanının tohumlarını atmaya başlamış. Aynı kitaptaki Çadırda başlığını taşıyan ikinci yazıda Amanos Dağları’nın yamacındaki yaylada kurduğu çadırdan İskenderun Körfezi’nin seyrini harika üslubu ile anlatıyor.5 Bir başka yazıda İskenderun Körfezi ve Belen Geçidi’nin sisler altındaki buğulu görüntüsüne yer veriyor.6 Soğuk Oluk’taki kır kahvesi bile övgüden nasibini almış.7 Papatya kokulu serin rüzgârın estiği Amik Ovası için “rızık ve nimet diyarı” diyor, ancak ovanın bataklığından ve sineklerinden rahatsızlığını da belirtmeyi ihmal etmiyor.8 Bir zamanlar Amik Ovası’nın ortasında Amik Gölü vardı ve doğayı mahvetmekte çok mahir olan insan, bu gölü kuruttu. Benim çocukluğumdaki haritalarda o göl vardı. Yazar, o gölün mevcut olduğu günlerde ördek avından9 ve bataklıklardan10 ayrıntılı biçimde bahsediyor. Yağmurlu bir günde araba ile Amik Ovası’ndan geçerken dünya daha güzel olabilirdi diye düşünüyor11 ve ovadaki bir köy pazarında satışa sunulan mallar ile kadınlı erkekli farklı farklı insanları kıyafetleriyle, dilleriyle ve yüz hatlarıyla oldukça canlı anlatıyor.12 Okuyucu kendini pazar yerinde sanacak kadar canlı!
Rahatlıkla söyleyebilirim ki, Bir İçim Su’da benim favorim Antakya başlığını taşıyan yazı.13 Antakya ancak bu kadar güzel anlatılır… Güçlü gözlemle muhteşem üslup Türkçenin estetiği ile birleşince Antakya’nın güzelliğine güzellik ekleniyor. İşte birkaç satır:
“İşte Antakya!
Benim gördüğüm ve sevdiğim Antakya budur: Yeşil bir ova kenarında, sırtını rahat bir dağa vermiş, ayaklarını coşkun bir nehre uzatmış, bacalarının dumanını tüttürerek çınar gölgesinde dinlenen, keyif getiren hoş, münzevi belde!
Meyve, çiçek, su beldesi...”
Havasında bir meyan balı çeşnisi, göğünde hafif bir menekşe şurubu rengi, pınarlarında yaz yağmurundan sonraki toprak kokusu var diyor. Ve devam ediyor:
İşte kucak kucak çiçek, işte sepet sepet meyve, işte Adem ile Havva’nın kovulduğu ülke!
Meyve, çiçek, su ve nur ülkesi…
Antakya’da sade meyvenin, çiçeğin, suyun değil, asıl sohbetin zevki var.”
Belli ki yazar, Beyrut, Şam ve Halep’te özlediği sohbeti Antakya’da bulmuş. Asi boylarında kır kahvelerindeki sohbetlerden, Keldağ’ın ihtişamına kadar anlatmadığı bir şey kalmamış.
Refik Halit’in sürgün yıllarındaki yalnızlığı, karamsarlığı ve üzüntüyü Hatay topraklarına adım atarak üzerinden attığını yazdıklarından anlıyoruz. Bir başka kitabındaki Hatay Yaylalarında başlıklı yazı14 da oldukça muhteşem. Mevsim geldiğinde yakıcı ve bunaltıcı gurbet diyarlarından Hatay yaylalarına çıktığında içindeki gurbet acısının dindiğini belirtirken, yarı yolda içime çınar gölgesi iner, çağlayan serpintisi düşer, ardıç tütsüsü sinerdi; iman huzuru duyardım diyor. Hatay’ın o zamanlar henüz Türkiye dışında olmasından dolayı semadaki yabancı bayraktan duyduğu rahatsızlığı da açıkça belirtiyor.
Hatay’ı Hülasa15 ve Hatay’ın Dört Kapısı16 başlıklı yazılarda Antakya’nın coğrafya ile bütünleşen tarihine değinirken, Fransız Edebiyatında Antakya17 başlıklı yazıda bazı Fransız yazarların Antakya’ya dair övgü dolu sözlerine yer veriyor. Meselâ Maurice Barres, “Asi Nehri kenarında dizilmiş şehirler hoştur; lakin Antakya hepsinden fazla hoştur. Ben Antakya’ya aşığım” demiş.
Ve geldik depreme… Hatay üzerine öykü, roman, deneme ve hatta şiir yazanlar bir deprem diyarı olan Hatay’ın depremlerine değinmeden geçmemiştir. Refik Halit’in de bir yazısını Hatay depremlerine ayırdığını görüyoruz.18 İşte bazı satırlar:
“Eski Antakyaları, böyle üst üste hiçbir eser bırakmayarak yere gömen kudret ve fena talih nedir?
En başında zelzele gelir. Şehir, milattan önceki tesisinden Haçlılar devrine kadar 22 büyük zelzele görmüş, yarı yarıya çökmüş, hatta dört defasında büsbütün mahvolduğu için dört kere yeniden kurulmuştu. Ehlisalip devrinden sonra da yenisi 1872 senesine tesadüf eder ki bu felaket esnasında şehrin büyük kısmı tamamen yıkılmıştı. Bir mütehassısın hesabına göre birinci asırdan beri Antakya 40 zelzele geçirmiştir.
Eski müelliflerin hepsi zelzelelerden bahsederlerken yeraltından kızıl alevler ve kara dumanlar fışkırdığını da söylerler; hatta bazılarına bakılırsa yer yarılır ve üstünde ne varsa alıp götürür, meydan bomboş ve dümdüz kalırdı.
İşte bugünkü Antakya evlerinin tahtadan, geniş avlulu, tek kat ve zayıf duvarlı yapılmasının sebebini bu korkuda aramalıdır.”
Antakya’nın depremle çöküşünü üzüntüyle anlatan yazar ümitsiz değildir. Her depremden sonra yeniden dirilişini de hatırlatarak geleceğe yönelik ümitlerimizi canlı tutar. İşte yeniden dirilen Antakya:
“Fakat her zelzele, her yangın, her kıtalden sonra Antakya tekrar kuruluyor, bezeniyor; yeniden kıymetli eserler, şahane binalar, lüks eşyalar, saraylar ve hanümanlarla donanıyor; dünyanın hasedini, merakını uyandıracak, serdarlarına gözünü kamaştırıp ordularını harekete geçirecek bir azamet ve haşmet kazanıyordu.”
Eski depremlerden sonra yeniden ayağa kalkmasını bilen Antakya’nın 6 Şubat 2023 depreminden sonra da yeniden dirilerek ayağa kalkmasını ve bütün güzellikleriyle gülümsemesini bekliyoruz.
1 Refik Halit Karay, Gurbet Hikayeleri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2019, s. 10-15
2 Refik Halit Karay, Sulhte Cimri Harpte Müsrif, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2017, s. 294-324
3 Refik Halit Karay, Sulhte Cimri Harpte Müsrif, s. 354, 355
4 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Ayşe Gül), İnkılap Kitabevi, İstanbul 2021, s. 9-12
5 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, ((Çadırda), s. 13-15
6 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Sis dalgası), s. 19-21
7 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Kır Kahvesi), s. 16-18
8 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Amuk Ovası), s. 27-29
9 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Ördek Avında Akşam), s. 31-33
10 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Amuk Bataklığı), s. 34-36
11 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Daha Güzel Olabilirdi), s. 37-40
12 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Pazar Yeri), s. 41-49
13 Refik Halit Karay, Bir İçim Su, (Antakya), s. 22-26
14 Refik Halit Karay, Sakın Aldanma İnanma Kanma, (Hatay Yaylalarında), İnkılap Kitabevi, İstanbul , s. 186-190
15 Refik Halit Karay, Sakın Aldanma İnanma Kanma, (Hatay’ı Hülasa), s. 110-114
16 Refik Halit Karay, Sakın Aldanma İnanma Kanma, (Hatay’ın Dört Kapısı), s. 115-121
17 Refik Halit Karay, Sakın Aldanma İnanma Kanma, (Fransız Edebiyatında Antakya), s. 122-125
18 Refik Halit Karay, Sakın Aldanma İnanma Kanma, (Tarihe Gömülen Antakya), s. 126-130)
.
AYLA KUTLU'NUN DERE DÖNDÜ ÖYKÜSÜNDE ANTAKYA VE DEPREM
Yayınlanma :
20.09.2024 08:55
Güncelleme
: 20.09.2024 08:55
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
AYLA KUTLU’NUN DERE DÖNDÜ ÖYKÜSÜNDE ANTAKYA VE DEPREM
Abbas BİLGİLİ
Antakya doğumlu ünlü öykü ve roman yazarı Ayla Kutlu yapıtlarında Antakya ve çevresine yer vermeyi hiç ihmal etmemiştir. Yazarın Dere Döndü isimli öyküsünde Antakya’yı yerle bir eden bir depremden ayrıntılı biçimde bahsedildiğini görüyoruz. Öyküde “İsa’dan beş yüz yıl sonralarıydı” dendiğine göre ve depremin büyüklüğü de dikkate alınacak olursa, 526 (veya 528) depremi olduğu sonucu çıkarılabilir. Bu öyküde mitolojik ve antik dönem kaynaklarından yararlanıldığı anlaşılıyor. Antik dönem tarih kitaplarında dönemin depremlerinden bahsedilirken, bazı su kaynaklarının kaybolduğu ve bazı yeni su kaynaklarının çıktığı belirtilir. Öykünün adının da bu sebepten Dere Döndü olarak konulduğu anlaşılıyor. Öyküde Habib Neccar Dağı’ndan (Silpius) çıkan Parmenius isimli derenin deprem sonrası kaybolması ve yeniden doğmasına yer veriliyor. Öyküden çok deprem üzerinde durmak amacındayız, ancak kısaca öyküyü de özetlemekte yarar var.
Antakya, sırtını Silpius Dağı’na yaslamış ve Orontes (Asi) Nehri’ne yamaçtan bakan bir kent. Helenler (Selevkoslar) zamanında kurulmuş ve büyümüş, Roma İmparatorluğu zamanında ise dünyanın sayılı büyüklükteki görkemli bir kenti olmuştu. Orontes, “doğudan gelen” anlamına geliyordu ve Antakya ise “Doğunun Kraliçesi” olarak anılıyordu. Parmenius Deresi dağdan doğup Asi’ye kavuşarak kayboluyordu. Öyküde kentin doğal güzellikleri ve imarından övgü ile bahsedilirken, nehrin kollara ayrılıp birleşerek kentte ada oluşturduğu ve adada kentin valisi için saray ve gösteriler için stadyum yapıldığına da değiniliyor. İsa’dan 500 yıl kadar sonra kentin kapısına yorgun bir genç adam geldi. Nöbetçilerin sorgusuna dayanacak kadar gücü olmadığı için kendini toprağa bırakarak doğanın güzel kokusunu içine çekti. Büyük deprem o esnada gerçekleşti. İşte bu öyküde depremi anlatan satırlar:
“Şehir savaş meydanı olsa bu kadar korkunç görülmezdi. Dağlar dut silkelenir gibi silkelenirken ay kayboldu. Şehrin tapınak yetkilileri ile baht bakıcıları; depremi tanrıların insanları cezalandırması olarak nitelendirdiler. Kendilerini tanrıların Antioch’taki temsilcileri olarak sunmasalar, nasıl saygınlık kazanır, sıkıntısız yaşayabilirlerdi?
Halkı en çok korkutan, tepeleri çerçeveleyen upuzun surlar yer yer yıkılırken taşların dört bir yana savrulmasıydı. Irmağa yakın olanlar ise daha büyük korku ve acılar yaşadı. Irmak kabardı, kabardı; yeraltından yükselen ürkütücü homurtularla adeta ters döndü. Bu sırada köprüler ile yıkılan yapılardan arta kalan cüruf, güzeller güzeli Orontes’in yatağını tıkadı. Böylece su, binlerce yıllık yatağını bırakarak yolunu değiştirdi. Pek çok ev, tapınak, yüz binlerce insan, alabora olan zemin ile çarpışan suyun içinde yitip gitti. Irmağın yolu değişince, şehrin haritası da değişti.”1
Kent kapısının hemen yakınındaki bir kulübede yaşayan su bekçisi yuvarlanan kayalar altında can verdi. Bekçinin Bybilon pazarından satın aldığı Fenike kökenli körpe bir kız ise ahırdayken gelen kayalardan dolayı aşağılara kaydı ve ineğin altında kaldı. Genç köle kız yaşlı bekçi ile de uyum sağlayamamıştı. Kimsesizdi ve kurtarılmayı bekliyordu. Bu arada dere yok olmuştu. Yazarın ifadesiyle: “Dere gitmişti. Yatağı, kurumaya durmuş bir çıplak kumluktu artık.” O esnada kent kapısı yakınındaki yabancı genç adam imdada yetişti ve ölü mü sağ mı olduğunu bilmediği kızı ağırlıkların altından çıkardı. Toprak titriyor, kulaklar uğultuya maruz kalıyordu. Kutsanmış kent genç adama mı uğursuz gelmişti, genç adam kente mi? Yüzbinlerin yaşadığı Antakya mezarlığa dönmüştü. Kız ölmemiş, baygındı. Ayıldığında derenin kurumuş olduğunu hayretle gördü. Uzaklardan ağıtlar yükseliyordu. Salgın hastalık ve çürüyen cesetler… Genç adamla kız kentten ve insanlardan uzak durmaya çalıştılar. Acıkmışlardı. “Belini saran kuşağa sokulu ince, sert, kupkuru bir parça pide çıkardı. Simsiyah kesilmiş iki baharatlı çökelek topağıyla birlikte kıza uzattı. Kız bunları “hayatım boyunca seni aradım” bakışıyla” aldı.” (..) Genç adamın gözleri ıslandı. Mutluluğun minnetle yakınlığı var mıydı, bilmiyordu.”
Genç adam yıllardan beri rüyalarına giren ve “Doğu’nun Kraliçesi” olarak adlandırılan kentin kapısına geldiği gün bu felaket yaşanmıştı.
“Güzellik ve özgün güç taşıyan doğa içinde ve güzel insanlar arasında, onların dillerini, bilgilerini, felsefelerini paylaşmak, kendisini Daphne yolundaki Felsefe Okulu’nda öğrenci olmasa bile bir hizmetli olarak bulmak, dünyanın gizemlerini, var olan farklı yaşam ve değerleri öğrenmek, kuş yollarını, yıldız çevrenlerini, kervan yolculuklarıyla dünyanın uzak ülkelerine gidip şaşırtıcı yaşamları sorgulamak, bu diyarlara özgü, cam, deri, ipek, dokuma, ağaç işlemeciliği ve sabun ustalarının yaşamlarına girmek, gündelik hayatın çekiciliğine sırt çevirmiş rahiplerin, simyacıların, icat peşinde koşan araştırmacıların, Historya okuyanların hangisine önce yaklaşabilirse onun bilgilerinden yararlanmak… İçin… Bunları düşlemiş, çöllerin ötesindeki yurdundan kopup gelmişti.”
Uzaklardan gelen genç adamla Fenikeli kız arasında yakınlaşma ve aşkın başlangıcına paralel olarak kaybolan derede de değişiklikler olmaya başladı. “Önce kız, sonra erkek dere yatağının ıslanmakta olduğunu fark ettiler. Su çoğaldıkça çağıltısını da duydular. Şehrin damarları oluşuyordu yeniden. Birbirlerinden kopup sevinçle fırladılar. Depremden beri ilk kez yaşamın gücü kaynamaya başlamıştı.”
Sağ kalan kent halkı bu sevince ortak oldu ve “Dere döndü… Müjdeler olsun! Dere döndü. Hayat da bize dönecek” diye birbirlerine muştuladılar. Ve öykümüz burada bitti.
Bu güzel öyküde antik Roma dönemi Antakyası mitoloji ile de harmanlanarak, deprem felaketi ile birlikte aşkın arka fonunu oluşturuyor.
Antakya’dan bahseden yazarlar, bu kenti yerle bir eden tarihsel depremlere değinmeyi de genellikle ihmal etmezler. Marguerite Yourcenar (Hükümdar; Adam Yayınları, 1984), Refik Halit Karay (Sakın Aldanma İnanma Kanma, İnlılâp Kitabevi) hatırlayabildiklerim. Ayla Kutlu da Dere Döndü isimli öyküsü ile bu literatüre önemli ve anlamlı bir katkı yapmış görünüyor. Belirtelim ki, yazar daha önce bir başka yapıtında, Asi… Asi isimli romanında da “Bu şehir, tarih boyunca defalar ve defalarca yıkılmış, sonra küllerinden doğmuş Anka’dır” diyerek ümit verdikten sonra Çağımızda eski Anka’lar da küçülüyor artık” cümlesiyle eski görkemi yakalayamayacağımızı da anımsatıyor.2
Eski görkemli kenti yakalamak zor olsa da, “derenin dönmesi” metaforu üzerinden Antakya’nın yeniden dirilişi konusunda ümidimizi diri tutuyoruz.
Not: Ayla Kutlu’nun diğer yapıtlarındaki Antakya, başka bir yazımızın konusunu oluşturacak.
1 Ayla Kutlu, Dere Döndü, Kitap-lık Dergisi, Aralık 2022, Sayı: 224, s. 28-38
2 Ayla kutlu, Asi… Asi, Bilgi Yayınevi, 3. Baskı, Ankara 2017, s. 446
.
EVLİYA ÇELEBİ'NİN SEYEHATNAMESİNDE ANTAKYA VE ÇEVRESİ
Yayınlanma :
09.10.2024 09:19
Güncelleme
: 09.10.2024 09:19
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
EVLİYA ÇELEBİ’NİN SEYEHATNAMESİNDE ANTAKYA VE ÇEVRESİ
Evliyâ Çelebi (1611-1681/1685) sadece Osmanlı’nın değil, dünyanın en büyük gezginlerinden kabul ediliyor. On ciltten oluşan Seyahatname sadece tarih değil, coğrafya, iktisat, mimari ve sosyoloji gibi alanlarda da çok önemli bir kültürel kaynaktır. Bugün Türkiye dışında kalmış nice yerlerin dahi tarihine ışık tuttuğu biliniyor. Anadolu’yu adım adım gezen Çelebi, Balkanlar, Kafkasya, Suriye, Hicaz ve Mısır’a kadar uzanmıştır.
Evliyâ Çelebi’nin yolunun Antakya’dan da geçtiğini biliyoruz. Seyahatname’nin üçüncü cildinde yer alan Antakya ve çevresine dair notlarını birkaç sene evvel merakla okumuştum. Bugünkü Hatay topraklarına kuzeyden yani Anadolu’dan geldiğini, Niğde, Ulukışla, Çiftehan, Gülek Boğazı, Adana, Misis ve Yılankalesi’nden geçtikten sonra bugün Ceyhan-Yumurtalık arasında kalan Kurtkulağı düzlüğünde konakladıklarını belirtiyor. 1597/98’de Payas’a gelerek iki gün burada kaldıklarını anlatıyor. Hac yolcularının güvenliği ve ihtiyaçları için Payas’ta Sokullu Mehmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan külliyeden övgü ile bahsederken bu övgüden Sokullu da payını alıyor. Şöyle ki, Sokullu’dan bahsederken bazı devlet adamlarına benzetiyor ve “Aristo akıllı” olduğunu da vurguluyor.
Seyahatname’ye göre Payas Kalesi deniz kıyısında dörtgen biçiminde güzel bir kaledir. Halep’in iskelesi olmakla serhat gibidir ve limanı korur. Burada gümrük olduğu için kale koruyucuları gece gündüz nöbettedir. Kale kapısının önünde büyük bir dut ağacı ve hemen yanında büyük bir han vardır. Gayet konforlu olan han, sayısız odaları, develerin barındığı kısımlar ve lokantasıyla eşi olmayan bir yerdir. Gayet güzel bir camii vardır ki mihrap ve minberi gayet sanatlıdır. Avlusu cennet bağı gibidir. Caminin abdest muslukları gece gündüz akar. Limon ve turunç çiçeklerinin kokusu gelenleri hoşnut eder. Çelebi’nin ifadesiyle “Sözün kısası kale, han, imaret, mescid, medres, çarşı, Pazar, hamam, hepsi de taştan yapılma, çivit renginde sıva ile örülmüş bulunmaktadır.” Payas’ın bağ ve bahçeleri gülistan ve sümbülistandır. Şehrin 850 kadar evi, 8.000 kadar nüfusu vardır. Halkı yiğittir, korsan veya dağ eşkıyalarının saldırısı olursa hemen karşı koyalar. Oğuz taifesinden dost kişilerdir. Halk altı ay şehirde, diğer altı ayı ise yaylada geçirir. Yedi adet yaylası olan Payas’ın incir, üzüm ve turuncu övülmeye değer. Yaylada buraya özgü kayısı büyüklüğünde bir üzüm çeşidi vardır.
Payas’ta iki gün kaldıktan sonra kıbleye (güneye) doğru ilerleyerek bazı dere ve köprülerden geçip İskenderun’a ulaştıklarını belirtiyor. Büyük İskender tarafından kurulduğu için İskenderun denilen bu yerin sonraları göçebe Araplar eliyle haraba olduğunu belirtiyor. İskenderun bir gümrük eminliğidir. Senede 200 kadar Frenk ve İslam kalyonları limana gelip demir atarlar. Açık havada İskenderun’dan Kıbrıs’ın karlı dağları görünür diyorlarsa da ben görmedim diyor. İskenderun’da Frenk ve Rumlar oturduğundan, cami, han, hamam, çarşı, pazar gibi yapılar yoktur, ama meyhaneleri çoktur. Bazı yolcular buralarda barındıkları için meyhaneleri sanki birer handır. Burası Halep ve çevresinin iskelesi olduğundan gümrük binası yanında mahzenler (depolar) vardır. Bazı devletlerin konsoloslarının da olduğu belirtiliyor. O zamanlar, İskenderun’un dört tarafının sazlık ve bataklık olduğunu da Çelebi’den öğreniyoruz.
İskenderun’dan çıkıp Gökgedik’i aştıktan sonra Belen (Beylan) kasabasına geldik diyor. Çelebi’ye göre Türkmenler yokuş olan yere belen derlermiş. Bütün evleri birbiri üstüne yığılmış. Bayırda kurulmuş yedi yüz kadar bakımlı toprak damlı evden oluşuyor. Halkı Türktür. Ahalisi üç bin kadardır ve halkın yüzleri al, al pençedir. Zarif bir cami, han ve hamamı, kırk elli kadar dükkânı vardır. Sulu üzümleri ve öteki meyveleri çevrede beğenilir.
Belen’den kalkıp kıbleye doğru ilerlerken karşılarına Bakras Kalesi çıkar. Kale çok eski çağlardan kalma olup, 1516’da Yavuz’un Mısır seferine giderken teslim olmuştur. Kale içinde muhafız askerler için yüz elli kadar ev, han, hamam ve küçük bir çarşısı vardır. Bakras sümbülü ünlüdür ve açtıkları zaman insanın genzini kokuyla bunaltır. Halkı bağ, bahçe ile uğraşır ve dağlardan topladıkları çiçek soğanlarını İstanbul gibi kentlere götürüp satarlar.
Bakras’tan sonra Kara Magrıt’ı geçip on iki saatte Antakya’ya vasıl olduklarını yazan Çelebi, şehrin ismine dair; “Entakiye, Antakya, Aynutakye, Antukya, Antikiye gibi derler, ama asıl kullanılan Entakya ve Antakya’dır” diyor. Pek eski bir şehirdir dedikten sonra eski devirlerde halkının Allah’ın dinini kabul etmedikleri için telef olduğunu ve halkın küfre düşmesi nedeniyle de Allah’ın cezasına uğradığından bahsediyor. Tarihçilerin buraya “ulu şehir” ya da “Kayserler şehri” dediğini de belirtiyor. Rum kayserlerinin hükmettiği dönemde taht şehrinin Roma ve Antakya olduğunu da vurguluyor. Halife Ömer zamanında Müslümanlar tarafından, Yavuz Sultan Selim zamanında da Osmanlıların eline geçtiği izah edildikten sonra şehrin tanıtımına geçiliyor.
Çelebi, insanoğlunun ibret alınacak ilk büyük yapısının Mısır Piramitleri olduğunu belirttikten sonra sözü Antakya’ya getirir ve bazı kentlerle kıyaslama yapar. Kahire, Bağdat, Halep, Tebriz ve İstanbul’un ismini zikrettikten sonra “Ama Antakya’nın kuruluşu İstanbul’dan öncedir” demeyi de ihmal etmez. Kalın duvarlı beş tane yüksek tepe üzerine oturduğunu belirttiği şehrin kale duvarlarının doğu yönünde sanki göğe baş çekmiş dağlardan ibaret olduğunu belirtir. Kalenin yarısı aşağı düzde, batı yakasında ise Asi Irmağı’na varınca alçalmaktadır. Kale surları mil hesabıyla on iki mil, adım hesabıyla ise kırk dört bin adımdır. Surların uzunluğunu İstanbul ile karşılaştırarak İstanbul surlarının da kırk yedi bin adım olduğunu belirtir. “Antakya kalesinin duvarlarının ve kulelerinin yüksekliğini başka hiçbir kale ve burçta görmedim” diye yazmıştır. Kale duvarlarının çok enli olduğuna değindikten sonra kalede kullanılan her taşın fil ayağı cüssesi büyüklüğünde olduğunu ve mimar Ferhat’ın külüngüyle taşlar birbirine öyle bindirilmiş ki, sanki kale duvarı tek taştan oluşmuştur. Kuzeyde Halep kapısı vardır ve buradaki kayalardan abı hayat gibi sular aktığını belirtir. Batıdaki Asi Irmağı kapısı üzerinden büyük bir köprüyle geçilir. Doğusunda beş büyük dağ vardır ve Habip en-Neccar tarafından ancak iki saatte çıkılabildiği için güneşin doğduğunu iki saat geçmeyince şehirdekiler anlamaz.
Çelebi’nin yazdığına göre şehirde sekiz adet büyük saray vardır. Bakımlı evler genellikle Asi Irmağı’nın çevresindedir. Asi, buradan kıbleye (güneye) doğru akarak Akdeniz’e ulaşır. Asi’nin suyu ab-ı hayat (hayat suyu) gibidir.
Evliya Çelebi Antakya tarihinde ve kültüründe büyük yeri olan Habib-i Neccar’dan da bahsetmektedir. Esasen Habib-i Neccar’ın şahsiyeti çok net olmadığı için efsane ve rivayetler biçiminde anlatılmıştır. Çelebi de bu efsane ve rivayetlere değinmiştir. Hz. Yahya ve Hz. İsa zamanında yetiştiğini, havarilerden diye yazıldığını belirtiyor. Habib-i Neccar’ın bir ölüyü diriltmek gibi mucize gösterdiğinin söylendiğini, ancak bu rivayetin doğru olmadığını, kendisinin araştırmasına göre bu mucizeyi gösterenin Hz. İsa olduğunu da belirtiyor. Habib-i Neccar marangozlukla iştigal eden bir kutlu kişidir. Esasen “neccar” (nacar) kelimesi de marangoz ya da dülger anlamına geliyor. Antakya’nın sırtını dayadığı dağda inanmayanların elinde şehit edilir. Kutlu başı koparıldığında şehirde bir mağaraya düşer. Gövdesi kale içinde dağda bir yerde kalır ve orada mezarı vardır. Şehre kadar gelen kafasının bulunduğu yerde ise merdivenle inilen nurlu bir tekkede gömülüdür. Çelebi’nin yazdığına göre o zaman Hıristiyanların ve Müslümanların uğradığı bir ziyaretgâhtır. Belirtelim ki, bu ziyaret yeri bugünkü Habib-i Neccar Camii ve türbesinin bulunduğu yer olup bugün de hem Hıristiyanlar ve hem de Müslümanlarca kutsal kabul edilip ziyaret edilir. Yine belirtelim ki Evliya Çelebi’nin Habib-i Neccar’la ilgili anlatıları bilimsel bilgi değil, o dönemde anlatılan rivayetlerdir.
Çelebi’nin Antakya’yı ziyaret ettiği dönemde şehirde kırk kadar sıbyan mektebi vardır ve bayramlık giyimleri, yıllık bahşişleri vakıflarca karşılanmaktadır. Hem dağda hem de şehirde Habib-i Neccar adına tekkeler olduğunu da belirtiyor. Suyunu Asi Irmağı’ndaki dolaplardan alan hamamlarının havaları güzeldir.
Bekarlar için dokuz han vardır. Çarşısı üç yüz dükkanlıdır. Şehir Arabistan hududunda olmakla, sürmeli, ceylan gözlü, temiz yüzlü, tatlı sözlü, yakışıklı gençleri vardır. İklimi ılımandır. Şehrin doğu kısmındaki dağların eteklerinden nice berrak pınarlar çıkar. Öyle ki turna gözü gibi çıkan bir pınar, Asi Irmağı’na akar. Beyaz deve dişi buğdayı, çakıl ekmeği, limon, turunç ve şekerkamışı gibi meyveleri ün yapmıştır. Bahçeleri hep Asi kıyısında olup, kanallarla kesişen bostanları dolaplarla sulanır.
Evliya Çelebi Antakya’yı bu şekilde gezip gördükten sonra 19 Ekim 1648 günü Ramazan Bayramı namazını çarşı içindeki camide kıldıktan sonra kıbleye (güneye) doğru seyahate devam ettiğini, bakımlı köyleri geçerek, incir ağaçları cihanı tutmuş olan Zambakiye Kasabası, Cisri Şugur, Madak (Mıdık) Kalesi ve yine Asi kenarındaki ve bugün Suriye’nin önemli bir kenti olan Hama’ya ulaştığını belirtiyor.
Evliya Çelebi’nin övgü ile bahsettiği Antakya ne yazık ki bugün hayli sessiz, acılı ve hüzünlüdür. Deprem Habib-i Neccar Camii’ni de diğer kilise ve camileri de yıktı. Kent karanlığa boğulmuş durumda. Yıkıntılar bir çöplüğü, yıkılmayanlar hayaleti andırıyor. Çelebi’nin “ab-ı hayat” dediği Asi’de ise depreme gerek kalmadan biz insanlar eliyle pisliğe batmış durumda. Acı ama ne yazık ki hakikat bu!
.
MİTOLOJİDE VE ANTİK ÇAĞDA KELDAĞ
Yayınlanma :
26.11.2024 09:19
Güncelleme
: 26.11.2024 09:19
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
MİTOLOJİDE VE ANTİK ÇAĞDA KELDAĞ
Çocukluğumun geçtiği Hatay’ın Yayladağı ilçesinin Dusturu (Gözlekçiler) Köyü’nde her sabah uyanıp da başımı kuzeye doğru çevirdiğimde gözüme çarpan ilk şey azametli bir dağdı. Zirvesi ya karla kaplı ya da dumanlı bu dağ yakınımızda olmasına karşın öyle hemen çıkılabilecek bir yer değildi. Dağın arkasında bir köy olduğunu biliyorduk ama yol olmadığı için giden gelen de olmazdı. Adı Mürselek (Denizgören) olan bu köyden yılda ya da iki yılda bir defa Kör Hösün (Hüseyin) isimli birinin dedemi ziyarete geldiğini ve heybesinde hediye olarak da bize o zamanlar çok yabancı olan harnup (keçiboynuzu) getirdiğini hatırlıyorum. Harnup, Akdeniz sahillerinde çok rastlanan bir meyve ağacı olmasına karşın biz yanıbaşımızdaki dağın arkasında Akdeniz ve harnup ağacı olduğunu bilmiyorduk.
Yıllar sonra bu dağın mitolojide, bir Yunan/Helen devleti olan Selvkoslarda ve Romalılarda kutsal bir yer olduğuna dair bilgilere rastladım. Suriye sınırında olması nedeniyle stratejik öneminden dolayı bugün seyahat kısıtlaması olsa da, Mürselek Köyü’ne araba ile gidilmesi mümkün. Nitekim çocukluğumda gidemediğim Keldağ’ın ardındaki Mürselek Köyü’ne son zamanlarda misafirperver muhtar Bahtiyar’ın davetlisi olarak birkaç defa gittim.
Bu vesileyle dağın mitolojik ve antik dönemdeki önemine dair edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Tarihçi Nurgül Yıldırım’ın Keldağ’ın mitolojik dönemiyle ilgili bir bilimsel makalesini okumuştum. Nurgül Hoca’nın 2024 yılında yayınlanan Çivi Yazılı Kayıtlardan Hellenistik Aktarımlara Antiokheia / Antakya isimli çok önemli gördüğüm eserini okurken Keldağ’la ilgili bir bölümün olduğunu gördüm. Yine Türkçeye yeni çevrilen ve Dergâh Yayınları’ndan çıkan ünlü Türkolog Jean-Paul Roux’un Kutsal ve Mitik Dağlar isimli muhteşem eserinde de bizim Keldağ’la karşılaştım. Bu kaynaklardan derlediğim bilgileri sistematize ederek paylaşmak istiyorum.
Nurgül Yıldırım’ın Antakya tarihi açısından çok önemli gördüğüm eserinde Keldağ’la ilgili bölümün başlığında “Doğu Akdeniz’in Olimpos’u” ibaresini görüyoruz ki, buradan da konunun mitolojik önemi anlaşılıyor. Çünkü antik Yunan tanrılarının dağı olarak bilinen Yunanistan’daki Olimpos Dağı’ndan esinlenildiği anlaşılıyor. Kitapta ilgili bölüm şu cümle ile başlıyor:
“Günümüz Hatay-Suriye sınırını oluşturan, Hatay İli Yayladağı ilçesinde bulunan ve pasif volkanik bir dağ özelliği sergileyen Kılıç Dağı (Kel Dağ/Cebel Akra), Akdeniz’e hâkim olarak kuzeydoğusunda Samandağ sahilinden bütün ihtişamıyla görülmektedir.”[1]
Kültür tarihçisi ve Türkolog Jean-Paul Roux ise Keldağ’dan bahseden bölüme şu satırlarla başlıyor:
“Suriye’nin ve civar bölgelerin büyük kutsal dağı, görkemli zirveleriyle tanınır ve bugün Cebel-i Akra adıyla bilinir. (Eski Anadolulular yani Hurriler ve Hititler buna Hazzı Dağı, Ran Şambra’nın Ugaritleri Şamra, Saphon ya da Sapon adını verirken Antikçağ’da Kasyus olarak adlandırılmıştır). Akdeniz’in kıyılarına çok yakın bir yerde bulunan ve bu nedenle tüm Akdeniz’e bu eşsiz konumundan bakan bu güzel zirvenin ünü şaşırtıcı bir biçimde olağanüstü uzun bir ömre sahip olmuştur.”[2]
Halk arasında pek söylenmese de, bilimsel literatürde Kılıç Dağ olarak da anıldığını görüyoruz. Kılıç Dağ’ın MÖ XV. yüzyıldan itibaren çivi yazılı kayıtlardaki varlığı genellikle Hava/Fırtına Tanrı ile ilişkilendirilmiştir.[3] MÖ 1700’lerde Halep merkezli Yamhad Krallığı’na bağlı Alalah Krallığı bugünkü Reyhanlı (Amik Ovası) yakınlarındaydı ve yoğun bir Hurrili nüfus barındırıyordu. Yamhad Krallığı’na bağlı bir önemli yer de Ugarit (Ras Şamra-Lazkiye) idi. O dönemde Kılıç Dağ (Keldağ), “Hazzi Dağı” olarak isimlendirilmişti. Hazzi dağı, Fırtına Tanrısının kutsal evi olarak biliniyordu ve bazı çivi yazılı tabletlerde adı geçmektedir. Örneğin Hitit Kralı Suppiluliuma ile Ugarit Kralı Niqmaddu arasındaki bir anlaşma metninde “Hazzi Dağı’nın Fırtına Tanrısı” ibaresi geçmektedir. Alalah kayıtlarında önemli bir belge kabul edilen Kral İdrimi yazılı heykelinde de Kral’ın ülkesine dönüşünde Hazzi Dağı’ndan geçerek ülkesine ulaştığı belirtilmiştir.[4]
Fırtına tanrısı Tesup bu dönem Ugarit belgelerinde “Hazzi Dağı’nın efendisi Tanrı Adad” olarak geçmektedir. Bir Boğazköy tabletinde ise Hazzi Dağı Fırtına Tanrısı’nın farklı bir hikmeti olan “ticaretin koruyucu tanrısı” ünvanıyla anılmaktadır. Yakın kentler olan Alalah (Reyhanlı) ve Ugarit (Lazkiye) arasındaki coğrafi yakınlık ve ticaret nedeniyle etkileşimden kaynaklı kutsallık aynı işlevle ve farklı adlandırmalarla karşımıza çıkıyor. Bu defa “Şapuna” bu dağı tanımlamak için kullanılmıştır. Yeni Asurca belgelerde “Şapuna / Baal Şapuna” adlandırmasını görüyoruz. Ugarit inanç sistemini şekillendiren Baal Döngüsü adlı mitteki Sumer tanrı ideogramıyla bu dağ şu şekilde yer almıştır: “Dağımın ortasında, Tanrı Şapunu, mirasımın kutsal dağında (benim) kudretimin güzel tepesinde…”[5]
Milattan Önce 300’lerde bölgeye gelen İskender ve ölümü sonrasında onun komutanlarının kurduğu devletler ve kentlerle giderek Helen kültürü yerleşmeye başlar. Bu kültürel değişim tanrıların da değişmesine neden olur, ancak tanrıların işlevi aynıdır. Doğu Akdeniz coğrafyasındaki külürel inanç değişimi sonucunda Fırtına Tanrısı Tesup’a ev sahipliği yapan Keldağ bu defa Zeus’a ev sahipliği yapmaya başlar. Yunan mitleri ile Anadolu / Mezopotamya mitlerindeki benzerlik sonucunda tanrılar eşleşince Tesup’un yerini Zeus almıştır.
Mesela Antakya’nın da kurucusu olan Selevkos Kralı I. Nikator bugünkü Samandağ Çevlik’te Seleukeia Pieria kentini kurmadan önce yer belirleme konusunda mitolojik öyküye göre bir kartaldan yardım istemiş. Antakya tarihi konusunda önemli çalışmaları olan tarihçi Hatice Pamir bu kentin kuruluşuna dair mitolojik öyküyü şöyle anlatıyor:
“Antik kayıtlarda geçen kentin kuruluş efsanesine göre Seleukos, kutsal dağ olan Cassius (Keldağ) dağına çıkar ve tanrı Zeus adına kurbanlar kesere, kutsal başkentin kurulacağı yeri göstermesini ve kentini kutsamasını ister. Kurban etleri tanrı Zeus’un simgesel görünümü olan bir kartal tarafından alınarak bugünkü Seleukeia Pieria’nın bulunduğu alana bırakır ve kent MÖ 300 yılının Xantikhos (Nisan) ayında kurulur.”[6]
Bu anlatımdan da açıkça anlaşıldığı üzere, Keldağ’ın kutsallığı devam etmekle birlikte, artık bölgeye Grek kültürü yerleşmiş ve tanrılar yer değiştirmiş, Tesup gitmiş, Zeus gelmiştir. “Hazzi” olan dağın adı da Kasios ya da Casius olmuştur. Kasios ismimin Hurri-Hitit kayıtlarındaki bir söylencede kutsal dağ olarak kullanılan “Ha (-az) – zi)”nin antik Yunancadaki karşılığı olabileceği de düşünülmektedir.[7]
Bir Helen (Yunan) Krallığı olan Selevkoslar döneminde dağın kutsallığı ilgi görmeye devam etmiştir. Antik dönem coğrafyacılarından Strabon (MÖ 64-MS 24) yüce bir dağ olarak belirttiği Kasios Dağı’nda kahraman Triptolemos onuruna düzenlenen törenlerin bu dağda gerçekleştirildiğini yazmıştır. Antakyalı tarihçi Malalas da (MS 491-578) I. Selevkos Nikator’un atası kabul edilen Demeter’in oğlu Triptolemos için düzenlenen tören ve festivallerin bu dağda yapıldığını ve Seleukeia Pieria halkının törenler için buraya geldiğini belirtiyor. Yakındaki bir diğer kent olan Laodikeia (Lazkiye) kenti için stilize edilmiş bereket ve koruyucu tanrıça Tykhe’nin heykeli Kasios Dağı’nın zirvesindeki kutsal alanda konumlandırılmış, böylelikle Selevkoslar döneminde Helenistik diğer tanrı ve tanrıçalar da alanda egemen olmaya başlamıştır.[8] Bu sebepledir ki, Jean-Paul Roux da bu dağ için Milattan Önce iki binli yıllardan Helen dönemine kadar bilinen bir dağ olmuştur diyor ve bu dağa atfedilen tapınç Zeus Kasyus adıyla tanınmıştır diyor.[9]
Selevkos Krallarının zafer sonrasında dağı ziyaret edip kurban sundukları da biliniyor. Kasios Dağı’ndaki Zeus Kasios tapınma alanı arkeolojik verilerde de tespit edilmiştir. Kasios Dağı’nın kent sikkeleri üzerinde yıldırım demeti, Zeus betimlemesi, Zeus Kasios monogramı (Roma döneminde de Jüpiter) görülmüştür.[10]
Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Antakya’nın önemi biliniyor, bu bağlamda Keldağ da ermiş münzevilerin, bir başka deyişle çilecilerin sığınak olarak tercih ettikleri yer olmuştur. Önemli bir Kilise Babası olan ve güzel konuşmalarından dolayı “Altın Ağızlı” olarak anılan Yannis Khyrsostomos (Ioannis Hrisostomos) dahi Keldağ’da bir mağarada 4 yıl (347’ye doğru) yaşamıştır.[11] Roma İmparatorlarının da Keldağ’a güneşin doğuşunu seyretmek ve kurban sunmak için geldikleri biliniyor ki, Romalıları bir başka yazının konusu yapacağız.
Bir zamanlar, yüzyıllar önce antik tanrıların cirit attığı Keldağ’da bugün Mürselek ve Çandır köylerindeki yörük çobanlar keçi otlatıyor. Çobanların yayladığı dağ başındaki platodan geçerken rüzgârın uğultusu arasına Fırtına Tanrısı Tesup’un nefesi, Zeus’un sesi karışıyor gibi hissediyor insan. Ve muhteşem Keldağ’ın bize fısıltı ile anlatacak daha çok şeyi olduğunu anlıyoruz.
[1] Nurgül Yıldırım, Çivi Yazılı Kayıtlardan Hellenistik Aktarımlara Antiokheiia / Antakya, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2024, s. 159
[2] Jean-Paul Roux, Kutsal ve Mitik Dağlar, Çeviren: Lale Özcan, Dergâh Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2024, s. 117, 118
[3] Nurgül Yıldırım, Çivi Yazılı Kayıtlardan Hellen Kaynaklarına Hazi’den Kasios’a Doğu Akdeniz’in Tanrılar Dağı “Kılıç Dağ”, CEDRUS Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Dergisi, Akdeniz Üniversitesi Akdeniz Araştırma Enstitüsü Yayını, Volume X, 2022, s. 1-21
[4] Nurgül Yıldırım, Çivi Yazılı Kayıtlardan Hellenistik Aktarımlara Antiokheiia / Antakya, s. 159,160
[5] Nurgül Yıldırım, Çivi Yazılı Kayıtlardan Hellenistik Aktarımlara Antiokheiia / Antakya, s. 160
[6] Hatice Pamir, “Seleukeia Pieria”, Hatay İl Yıllığı 2011, s. 428
[7] Nurgül Yıldırım, Çivi Yazılı Kayıtlardan Hellenistik Aktarımlara Antiokheiia / Antakya, 161
[8] Nurgül Yıldırım, Çivi Yazılı Kayıtlardan Hellenistik Aktarımlara Antiokheiia / Antakya, s. 162
[9] Jean-Paul Roux, Kutsal ve Mitik Dağlar, s. 118
[10] Nurgül Yıldırım, Çivi Yazılı Kayıtlardan Hellenistik Aktarımlara Antiokheiia / Antakya, 162
[11] Jean-Paul Roux, Kutsal ve Mitik Dağlar, s. 118
.
PENCERE VERGİSİ
Yayınlanma :
10.12.2024 17:39
Güncelleme
: 10.12.2024 17:39
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
PENCERE VERGİSİ
Vergi uygulamalarının önemli siyasal ve sosyal sonuçları olduğunu biliyoruz. Bu sebeple ülkeler yeni vergiler koyarken bu ihtimalleri de düşünmek zorundadır. Bu bağlamda tarihte ilginç vergi uygulamaları olmuştur. İlgin vergilerin hiç beklenmeyen ilginç sonuçlara yol açtığı da görülmüştür. Pencere vergisi bir zamanlar İngiltere’de ve bazı ülkelerde uygulanmış böyle bir vergi. Bu verginin İngiltere ve Fransa’daki özellikle edebiyata ve bazı bilimsel eserlere yansımasına da değinerek konuyu izah etmeye çalışacazğız.
Orhan Veli bir şiirinde; “Bedava yaşıyoruz, bedava / Hava bedava, bulut bedava” diyor. Diyor ama pencere vergisi tam da bunun tersini işaret ediyor. Unutulmaz romanların yazarı Charles Dickens 1800’lü yılların toplumsal hayatını çok güzel anlatır. Yazarımız diyor ki;
“Pencere vergisi yüzünden artık ne hava ne de ışık bedava! Doğanın bize cömertçe bahşettiği ışık ve hava için her yıl pencere başına ödeme yapmak zorundayız ve bu bedeli karşılayamayan fakir insanlar ise her iki nimetten de mahrumlar.”
Yazarın yakınmasından da anlıyoruz ki, zenginler için çıkartılan pencere vergisi fakirleri mağdur etmiş.
Bu vergi 1696 yılında İngiltere Kralı III. William tarafından uygulamaya konulmuş. Evlere pencere sayısına göre vergi getirilmiş; pencere sayısı arttıkça vergi de artıyormuş. Zenginlerin fakirlere göre daha büyük evlerde oturdukları düşünülerek, büyük evlerde de daha fazla pencere olduğu varsayımı ile hareket edilmiş. Yani anlayacağınız, servetin değeri pencere sayısı ile ölçülür olmuş. Fakirlerin vergi ödemeyeceği ya da az ödeyeceği, zenginlerin de çok ödeyeceği bir sistem olarak düşünülmüş.
Ama uygulamada çok ilginç sonuçlar görülmüş. Fazla vergi ödemek istemeyen ev sahipleri pencerelere duvar örerek kapatmaya başlamışlar. Zengin evlerinde sadece ev sahipleri değil, hizmet işlerine bakan fakirlerin de oturduğu unutulmuş. Ve tahmin edilmeyen bir sonuç çıkmış; pencere sayısını azaltmak isteyen zenginler öncelikle hizmetçilerin kaldığı odaların pencerelerini duvarla kapatmışlar. Garibanlar güneşten, temiz havadan mahrum bırakılmış. Bu işten zarar gören diğer bir kesim de kiracılar olmuş. Ev sahibi olmayan kiracılar bu verginin muhatabı değil, ama ev sahibi daha az vergi ödemek için kiraya verdiği evlerde pencereleri tuğla ile kapatmaya başlamışlar. Kiracıların ışık ve hava ile aralarına duvarlar dikilmiş. Kilerlerdeki ızgara deliklerinin pencere kabul edilip edilmeyecekleri konusunda da tartışmalar çıkmış. 1797’de Başbakan William Pit pencere vergisini üç katına çıkarınca bir gecede binlerce pencerenin kapandığını tarihler yazıyor. Kapatılan pencere üzerine tebeşirle “Karanlıklarımızı aydınlatman için sana yalvarıyoruz ey Pit!” diye yazanlar olmuş. Penceresiz evler dahi yapılmaya başlanmış ve bu durum pencere camı üretimini de olumsuz etkilemiş.
Bu ilginç ve adaletsiz vergi ağırlaşarak 151 yıl devam etmiş ve bazı komşu ülkelere sıçramış. Meselâ Fransız edebiyatının devlerinden Victor Hugo anıt roman Sefiller’de, dönemin köy evlerini şu cümlelerle anlatıyor:
“Fransa’da bir milyon üç yüz yirmi bin köy evinin dışa açılan sadece üç deliği, bir milyon sekiz yüz on yedi bininin iki deliği, yani bir kapısıyla bir penceresi ve nihayet üç yüz kırk altı bin kulübenin de ancak bir tek deliği, yani kapısı var. Ve bunun nedeni de kapı, pencere vergisi denilen şey, Şimdi siz yoksul aileleri, yaşlı kadınları, küçücük çocukları bu barınaklara koyun, sonra da hummaları, hastalıkları seyredin! Heyhat! Tanrı insanlara havayı veriyor, yasaysa bunu onlara satıyor.”1
Victor Hugo’nun yazdıklarından da anlıyoruz ki İngiltere’nin pencere vergisi Fransa’ya da sıçrayarak garibanları mağdur etmiş.
O dönemin mimarisine, edebiyatına, türkülerine yansımış. İngiltere gibi güneşi az gören bir ülkede penceresiz kalanların ışıktan mahrum kalmaları hastalıkları de artırmış. Charles Dickens’ın bu vergiyi eleştirmesi ve fakirlere zarar verdiğini vurgulaması 1850 yılına tekabül ediyor ve nihayet 1851 yılında yürürlükten kaldırılmış. Yürürlükten kalkması ile ilgili bir dergide çıkan çizimde, içerdeki ev halkı pencereden gülümseyen kocaman güneşe bakarak “ Selam! Eski dost; Seni burada gördüğümüze sevindik” diyor.
Klasik iktisadın kurucu babası ve kapitalizmin önderi olan düşünür Adam Smith’in de Milletlerin Zenginliği isimli ünlü eserinde bu vergiyi eleştirdiğini görüyoruz. Smith haklı olarak pencere sayısının ölçüt olarak alınmasının yanlışlığını anlatırken, “Bir taşra kentinde kirası on lira olan bir evin, kimi zaman, Londra’da kirası beş yüz lira olan bir evden daha çok penceresi bulunabilir” diyor.2
Bu arada felsefeci Alain de Botton’un “Mimaride zerafetin bir başka göstergesi de penceredir” dediğini3 hatırlıyorum da İngilizlerin bir zamanlar vergi uğruna bu zerafeti yok edişlerindeki akılsızlığa hayret ediyorum. İşte tam da bu esnada Karacaoğlan’dan bir türkü tutturmanın sırası!
Bizim pencereler yele karşıdır
Muhabbet dediğin karşı karşıdır
Girer isen bu sinemde neler var
Gülüp oynadığım ele karşıdır
1 Victor Hugo, Sefiller, Çeviren: Cenap Karakaya, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2014, s. 58
2 Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, İş Bankası Kültür Yayınları, 5. Baskı, sh. 954
3 Alain de Botton, Mutluluğun Mimarisi, Sel Yayıncılık, 3. Baskı, 2010, sh. 232
.
DOSTOYEVSKİ'NİN SUÇ VE CEZA'SINDAN SEÇTİĞİMİZ AFORİZMALAR
Yayınlanma :
21.12.2024 18:02
Güncelleme
: 21.12.2024 18:02
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
DOSTOYEVSKİ’NİN SUÇ VE CEZA’SINDAN
SEÇTİĞİMİZ AFORİZMALAR
Suç ve Ceza üzerine yazdıklarımı daha önce paylaşmıştım. Ancak bu kült romanda geçen ve kanaatimce her biri bir aforizma mahiyetindeki cümlelerin de paylaşılmasında yarar var. Altını çizdiğim cümleler aşağıdadır. (Elimdeki nüsha, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Klasikler Dizisi’nden Mazlum Beyhan çevirisi ve 16. Baskıdır.) Şimdi birer düşünce ürünü olan abide niteliğindeki cümleleri görelim:
Hem her şey insanın kendi elinde, hem de insan yalnızca korkaklığı yüzünden ne fırsatlar kaçırıyor… (sh. 2)
Ayrıntılar çok önemli! Ayrıntılar mahveder her zaman her şeyi… (sh. 4)
Bazen hayatta öyle karşılaşmalar olur ki, hem de hiç tanımadığımız insanlarla, bir tek sözcük bile konuşmadan, birdenbire, tek bir bakışla ilgilenmeye başlayıveririz. (sh. 11)
Yoksullukta yaradılıştan gelen soylu duygularınızı koruyabilirsiniz, sefillikte ise asla! (sh. 13)
Ben her şeye hor görerek değil, hoş görerek bakmayı öğrendim artık. (sh. 16)
İnsanoğlu denen aşağılık yaratığın alışamayacağı hiçbir şey yok galiba!... (sh. 32)
Suyunu içeceğin kuyuya tükürme. (sh. 35)
Bir insanı tam tanıyabilmek için hiç acele etmemek ve son derece dikkatli, temkinli yaklaşmak gerek. (sh. 50)
Yalan her zaman bağışlanabilir; tatlı bir şeydir çünkü yalan, insanı önünde sonunda gerçeğe götürür. (sh. 165)
Eğer bir insan herhangi bir işe yararı dokunabileceğini hissediyorsa susmamalıdır… (sh. 166)
Birkaç tavşanın ardından koşan hiç birini yakalayamaz. (sh. 182)
Ve rastlantılarla neler neler olmuyor bu dünyada! (sh. 184)
Sen nereden bileceksin? Daha kendini bilmiyorsun ki!.. (sh. 207)
Yalan, insanların bütün öteki yaratıklara karşı biricik üstünlüğüdür! (sh. 248)
Kendine ait bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insansın, ikincisinde ise bir papağan! (sh. 249)
Hepimiz biraz deliyiz. (sh. 280)
Kilitleyecek hiçbir şeyi olmayan insanlar mutludurlar. (sh. 301)
Toplum içinde birazcık sivrilen, yani topluma söyleyecek birazcık yeni şeyleri bulunanlar, doğaları gereği, tabi kimi az, kimi çok, birer suçlu olmak zorundadırlar. (sh. 323)
Bence, gerçekten büyük insanlar, büyük acılar çekmek zorundadırlar. (sh. 330)
İnsan ne kadar kurnazsa, basit şeylerden tuzağa düşürüleceğinden o kadar az kuşku duyar. (sh. 336)
Bir milimlik bir şeyi gözden kaçırırsın, Mısır piramitleri büyüklüğünde bir delil olarak karşına çıkar. (sh. 341)
Kesilmesi gereken her şeyi kesip atacaksın. Sonsuza dek. (sh. 412)
Delil denilen şey, çoğunlukla çift ağızlı usturaya benzer. (sh. 423)
Bulacağın deliller, iki kere iki dört eder gibi kesin olmalı! Apaçık ve tartışılmaz şeyler olmalı! (sh. 423)
İnsanın doğası, insanın aynasıdır. (sh. 428)
İnsanlığa yararlı olan her şey soyludur! Benim anladığım bir tek kavram var: Yararlı! (sh. 463)
İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. (sh. 522)
Delilerin bünyelerinde ciddi herhangi bir bozukluk yoktur; delilik, deyim yerindeyse eğer, mantık bozukluğu, yargılama bozukluğu, eşyaya doğru bakamamadır. (sh. 529, 530)
Bir İngiliz atasözü, “Yüz tavşandan bir at oluşturulamayacağı gibi, yüz kuşkudan da hiçbir zaman bir delil oluşturulamaz” diyor, ama bu aklın, sağduyunun sesidir, siz gelin de insanın tutkularına anlatın bunu, çünkü önünde sonunda sorgu yargıcı da bir insandır. (sh. 563, 564)
İnsan boğulmamak için nasıl bir saman çöpüne bile sarılabiliyor! )sh. 579)
Övgü ne kadar kaba olursa olsun, yine de en azından yarısı, övülene gerçek gibi gelir ve bu toplumun her katmanında böyledir. (sh. 595)
.
FRANSIZ DEVRİMİ'NDE AVUKATLAR VE GİYOTİN
Yayınlanma :
07.01.2025 16:11
Güncelleme
: 07.01.2025 16:11
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
FRANSIZ DEVRİMİ’NDE AVUKATLAR VE GİYOTİN
İtalyan asıllı İngiliz yazar Rafael Sabatini, 1921’de yayımlanan ve Türkçeye 2022 yılında Doğruluğun Kılıcı ismiyle çevrilen romanında 1789 Fransız Devrimi günlerinde bir aşkı konu edinir. Romanın ana kahramanı Andre Moreau genç bir taşralı avukattır ve kasabadan Paris’e gelerek devrimde görev üslenir.1 Bir kurgu olmakla birlikte romanda devrim günleri tarihsel gerçeklere uygun biçimde ele alınır. Roman kahramanının bir avukat olarak kurgulanmasının da bilinçli bir tercih olduğunda kuşku yok, çünkü devrimin önderlerinden çoğunun avukat olduğunu biliyoruz.
Mehmet Ali Ağaoğulları, Fransız Devrimi’nde Siyasal Düşünceler ve Mücadeleler 1789-1794 isimli üç ciltlik eserinin sonunda “Devrimin Önemli İsimleri” başlığı altında 110 adet ismi kısaca tanıtır ki, bunların 33 adedinin avukat olduğunu bu tanıtımdan anlıyoruz.2
Alman düşünür Ernest Von Aster’in, Fransız Devrimi’nin Politik ve Sosyal Düşünceleri isimli eserinin Türkçe baskısının sonuna eklenen “Okuyucuya Not” kısmında tanıtılan devrim önderlerinden on tanesinin avukat olduğu anlaşılmaktadır.3
Server Tanilli’nin Fransız Devrimi’nden Portreler isimli eserinde tanıtılan isimlerden Robespierre, Danton, Camille Desmoulins’in avukat, Saint-Just’ın da hukuk öğrenimini yarıda bırakmış olduğunu biliyoruz.4
Ünlü Fransız tarihçi ve aynı zamanda 1789 devrimi konusunda uzman François-Alphonse Aulard’ın Türkçeye Fransız Devrimi’nin Büyük Hatipleri ismiyle çevrilen eserinde tanıtılan dört ünlü hatipten üçü (Robespierre, Danton, Vergniaud) avukattır5 ve aynı zamanda Fransız Devrimi’nin de en bilinen önderleridir.
Avukatların hem sayısal ve hem de etki bakımından Fransız Devrimi’nin tam içinde oldukları anlaşılıyor. Bunun nedenleri, devrimde avukatların rolleri ve sonuçları üzerinde durmaya çalışacağız. Bu makale Fransız Devrimi konusunda ayrıntılı bir çalışma olmayıp, daha çok devrimde avukatların sayısal ve siyasal etkinliğine ve ayrıca hayatlarının giyotinde son bulmalarına dikkat çekme amacını taşımaktadır.
Nedenleri konusunda yapılan incelemeler, devrimin haksızlığa ve yoksulluğa başkaldırı olduğunu vurgulama ihtiyacı duymuşlardır. Gerçekten de mutlak monarşi altındaki toplumda adaletsizlik ve yoksulluk zirve yapmıştı. Fransa yaklaşık 25 milyon nüfusu ile Avrupa’nın en kalabalık ülkesiydi. Toplum üç gruptan oluşuyordu. Birinci grup Kral’ın çevresinde konuşlanmış 200 bin kadar soylular, ikinci grup ise yine yaklaşık 100 bin kişiden ibaret ruhban sınıfı idi. Bu iki grup büyük ayrıcalıklara mensuptu ve saray ile bu iki grubun giderlerini, ödediği vergilerle karşılayan üçüncü gruptu. Ruhban sınıfı yani Kilise ülke topraklarının önemli kısmını elinde tutuyor ve köylünün elindeki üründen büyük miktarda vergi alarak zenginlik içinde yüzüyordu. Soylular da zenginlikte Kilise ile yarış halindeydi ve en önemli zevkleri köyleri talan eden avcılık merakıydı.
Üçüncü grup, halkın kendisiydi ve homojen bir grup değildi. İçinde ticaretle zenginleşmiş büyük burjuvalar, hukukçu, doktor, noter gibi meslek sahibi küçük burjuvalar, esnaf, işçi, köylü ve baldırı çıplaklar mevcuttu. Zenginleşen büyük burjuvalar parasal güçleri arttığı halde yönetimde söz sahibi olamadıklarından yakınıyor, hukukçular gibi küçük burjuvalar ise önemli Fransız filozoflarının düşüncelerinden etkilendikleri için toplumun dip dalgasına düşünce katkısıyla kıpırdanmaya neden oluyorlardı. Aç kitleler ise patlamaya hazırdılar.
Belirtelim ki Fransız toplumunun önünde İngiliz ve Amerikan devrimleri gibi örnekler de vardı. Bu devrimler dünyada Fransız Devrimi kadar etki oluşturmasalar da Fransızlara yol gösteriyordu. 1688 İngiliz Devrimi Kral ile ayanlar arasındaki güç mücadelesine, Amerikan Devrimi (1765-1783) ise Amerika kıtasındaki İngilizlerin kendi devletleri olan İngiltere’den bağımsızlık elde etme mücadelesine dayanıyordu. Yani Fransız Devrimi gibi halkın dip dalgasına dayanmıyorlardı. Buna rağmen Fransa’daki toplumsal hareketliliği etkilediler.
Aydınlanmacı filozoflar önemli eserler yayınlamışlardı. Montesquieu (1689 –1755) Kanunların Ruhu Üzerine’yi 1748’de yayınlayarak kuvvetlerin tek elde toplanmasının sakıncalarına değinerek yargı, yasama ve yürütmenin ayrılığını savunmuştu. J. J. Rousseau (1712-1778) İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri’ni 1755’te, Toplum Sözleşmesi’ni 1762’de yayınlayarak eşitlik düşüncesini savunarak yönetme yetkisinin halka dayanmasını savunmuştu. Voltaire (1694-1778) ve Diderot (1713-1784) despotizm karşıtlığını dile getirmişlerdi. Bu filozofların düşünceleri mutlak monarşi için ciddi tehlikeydi ve devrimci önderler için bir pencere aralamışlardı. Aslında bu düşünürler devrim için fikir tohumlarını ekmişlerdi.
Yönetimde söz sahibi olmak isteyen burjuva kesimi, özellikle de eğitimli kesim bunlardan ciddi biçimde etkileniyordu. Fransız Devrimi üzerine kapsamlı çalışmaları olan Taner Timur, devrimin en önemli üçlüsü Robespierre, Danton ve Marat öncülüğündeki Montagnard’ların küçük burjuvazinin radikal kesimini oluşturduğunu belirtiyor.6 Aynı yazar liberal meslek sahibi (avukat, noter, mimar-mühendis, doktor) burjuvazinin içindeki bazı hukukçuların devrimde ön planda yer aldıklarını ve halkın sözcüsü olduklarını vurguluyor.7 Siyaset bilimci Ayferi Göze de, Genel Mecliste 650 kişiden oluşan üçüncü sınıf temsilcilerinin 300’ünün hukukçu olduğunu belirtiyor.8 Bir başka yazar da 578 kişi olan üçüncü sınıf temsilcilerinden 200’ünün avukat olduğunu belirtiyor.9 Bu radikal devrimcilerden Robespierre için ünlü düşünür Rousseau “sevgili filozof”tur ve filozofu ölmeden önce birkaç defa ziyaret ederek feyz almıştır.10
Esasen devrimin fitilini ateşleyen, görünürdeki bir mali krizdi. Şüphesiz bu kriz bir günde oluşmuş değildi. Yüzyılların birikimiydi. 14. Louis 1643-1715 yılları arasında 72 yıl Fransa krallığı yapmıştı ve “devlet benim” diyen bir despottu. Arkasından gelen 15. Louis ise 1715-1774 arasında 59 yıl krallık yapmıştı ve güçsüz yönetimiyle otoriteyi zayıflatmıştı. 16. Louis ise Fransa Krallığı’nın yükünü taşıyacak kapasite ve kabiliyette biri değildi ve yönetim yetkisini pratikte soylularla paylaşarak mutlaklığı gevşetmişti. 1774’te Kral olmuş ve Avusturya Prensesi Marie_Antionette ile evlenmişti. Kraliçe hayli savurgan yaşantısı ile halkın açlığından uzak bir dünyada yaşıyordu. Halk zaten onu hiç sevmiyor ve “Avusturya casusu” olarak görüyordu. Savurgan saray yaşantısı ve devletin başka borçları dağ gibi birikmişti. Kral sürekli Maliye Bakanı’nı değiştirerek mali krizi çözmesini istiyordu. Maliye Bakanlarından beklenen mucize bir türlü gelmiyordu. Çünkü çözüm gelirin artırılmasını yani yeni vergileri gerektiriyordu. Soylular ve ruhban sınıfı yeni vergiler konusunda hiçbir özveriye yanaşmıyor, halkın ise vergiden canı burnundaydı, patlamaya hazırdı.
Tam bir ekonomik çıkmaza giren 16. Louis, en son 1614 yılında yani 175 yıl önce toplanmış olan ve Etats Generaux denilen Genel Meclisi zoraki de olsa toplamaya karar verdi. Ancak uzun süredir toplanmamış olan meclisin nasıl toplanacağı, kimlerden oluşacağı, nasıl karar alacağı çok belirsizdi. Her grubun 1 oy hakkının olması halinde üçüncü sınıf için bir umut ışığı yoktu. Bu sebeple üçüncü sınıfın bir şeyler yapması gerekiyordu. Esasen soyluların ve ruhbanın içinde de üçüncü sınıfı destekleyenler vardı. Özellikle Sieyes, ruhbana mensup olmasına karşın “Üçüncü Sınıf Nedir?” başlıklı bir kitapçık yazdı. Bu broşür, üçüncü sınıfın manifestosu gibiydi. Mevcut durumda “hiçbir şey” olan üçüncü sınıfın “bir şey” olmak istediğini dile getirmişti.11
5 Mayıs 1789’da Versay Sarayı’nda toplanan Genel Meclis’te Kral konuşmuş ama umut vaad etmemişti. Üçüncü sınıf istediğini elde edemeyince destek aldıkları diğer sınıflardan bazı üyelerle 17 Haziran 1789’da kendilerini Ulusal Meclis ilan ettiler. Kral bu oluşumu kabul etmek istemedi ancak onun da eli zayıflamıştı.
Tam da bu ortamda Kral 16. Louis, daha önce de Maliye Bakanlığı yapmış olan Necker’i yine görevden aldı. Patlamaya hazır halk sanki bir işaret bekliyordu. Ve o işareti genç bir avukat olan gazeteci Camille Desmoulis verdi. Halkı silahlanmaya ve barikatlara çağırdı. 14 Temmuz 1789 günü Paris halkını ayaklanmaya teşvik eden konuşmasıyla kitleleri Bastille Hapishanesi’ne yönlendirdi. Bastille, kanlı bir baskınla ele geçirildi. Gerçi hapishanede sadece 7 mahkum vardı ama Bastille, Krallığın da simgesi durumundaki bir kale hapishaneydi. Simgesel önemi vardı. Bu öneminden dolayı bir isyanla Bastille’in ele geçiriliş günü, yani 14 Temmuz günü Fransa’da ulusal bayram kabul edildi ve her yıl kutlanmaya başladı. Paris’teki bu gelişmeler taşrada duyulunca çevre kent, kasaba ve köylerde de köylü isyanları yayılmaya başladı.
Bu arada Ulusal Meclis 26 Ağustos 1789’da çok dikkat çekici bir metin olan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni kabul etti. Bildiri 17 maddeden oluşuyordu ve eşitlik, özgürlük vurgusu yapıyordu. Kuvvetler ayrılığını anayasaların vazgeçilmez kuralı kabul ediyordu.
Bastille Hapishanesi olayı ve İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden sonra devrimi gerçekleştirenler ile kral yanlıları arasında, ayrıca devrimi destekleyen gruplar arasında uzun süren çekişmeler ve kanlı yıllar yaşandı. Soylular ve ruhban zümresinin bir kısmı ülke dışına kaçarak, sınır boylarında komşu ülkelerden de yardım alarak devrime ve devrimcilere karşı örgütlenmeye başladılar. Devrim’den korkan komşu ülkeler de Fransa’ya iyi gözle bakmıyordu. Kral yetkilerini devretmek istemiyordu. Binlerce kadın, Paris’in merkezine 25 km olan Versay Sarayı’na yürüyerek Kral’a baskı yaptılar ve onun Versay’ı bırakıp Paris’teki Tuileries Sarayı’na gelmesini sağladılar. Kral, komşu ülkelerden ve sınırdaki soylu ve ruhbandan da medet umarak 21 Haziran 1791 gecesi aile boyu Paris’ten kaçma girişiminde bulunsa da, yakalanarak tekrar Paris’e getirildi. Krallığı devam ediyordu ama buna krallık denemezdi. Nitekim 21 Eylül 1792’de Krallık kaldırılarak Birinci Cumhuriyet ilan edildi.
Bu arada istikrar bir türlü sağlanamıyordu. Çekişme ve mücadele sadece kral yanlılarıyla, soylularla ve ruhbanla da değildi. Devrimi gerçekleştiren grupların sayısı çok fazlaydı. O zamanlar siyasal parti yoktu ama Fransa’da çok sayıda kulüp adı altına oluşumlar mevcuttu. Dağlılar, ovalılar, öfkeliler vs. birer gruptu. Gruplar arasında çekişmeler olduğu gibi grubun kendi içinde de çıkar kavgası ya da ılımlılık – aşırılık kavgası oluyordu. Nispeten ılımlı Jirondenler ile daha radikal olan Montagnardslar (Dağlılar) arasında Kral’ın yargılanıp yargılanmayacağı, yargılandıktan sonra idam edilip edilmemesi bu iki grup arasında ciddi boyutta tartışmalara neden oluyordu. Kısa süren sonucu belli bir yargılamadan sonra Kral 16. Louis 21 Ocak 1793 günü giyotinle idam edildi. 16 Ekim 1793’te de uydurma bir yargı sonucu Kraliçe Marie-Antoinette de kafasını giyotine kaptırdı.
Giyotin, Fransız Devriminin simgelerinden biriydi ve 20 Mart 1792’den itibaren de resmi idam aletiydi. Bir doktor olan Joseph Ignace Guillotin, daha önceden de kullanılan giyotin benzeri aleti daha işlevsel duruma getirerek, acı vermeden kafa kesmeyi sağladığını söylüyordu. Önce ölüler üzerinde denendi ve ilk defa 25 Nisan 1792’de infazda kullanıldı. Bu alet sadece Kral ve Kraliçenin değil, devrimin önderlerinin de, binlerce insanın da kafasını kesti. 10 Mart 1793’ten beri faaliyette olan Devrim Mahkemesi, normal bir mahkeme değil infaz aygıtı gibi çalışıyordu. Zaten Şüpheliler Yasası denilen bir yasa çıkarılmıştı ki, bu yasa ile normal her masum insanı suçlu yapmak mümkündü. Şüpheliler Yasası-Devrim Mahkemesi-Giyotin üçlüsü birbirini tamamlayan aygıtlardı. Devrim Mahkemesi’nde görev yapan savcı ve yargıçlar da bu standarda uygundu.
Kral’ın idamı sükuneti sağlamamıştı. Gruplar arası ve grup içi kavgalar bitecek gibi değildi. Hızlı davranan diğerini giyotine yollamaya başladı. Önce aşırılar olarak bilinen Herbert ve arkadaşlarının kafaları 24 Mart 1794’te giyotinle kesildi. Radikal devrimci Robespierre, devrimin simge isimlerinden Danton ve yandaşlarını ılımlı oldukları için tehlike olarak görüyor ve tasfiye etmenin yollarını arıyordu. Bir komplo bahanesiyle eline fırsat geçtiğinde yakın arkadaşı Danton’u ve yanındakileri 5 Nisan 1794 günü giyotine gönderdi. İş çığırından çıkmıştı, giyotin sürekli fazla mesai yapıyordu. Yazarlar o dönem için “Terör Dönemi” diyorlar. Robespierre’in teröründen bıkanlar bu defa onu ortadan kaldırmak gerektiğini düşündüler ve ellerine geçen ilk fırsatta 28 Temmuz 1794 günü Robespierre’i, kardeşini, Saint-Just’ı ve daha bir çok kişiyi giyotine gönderdiler. Robespierre ile “kızıl terör” dedikleri bitmişti ama daha sonraki günlerde kralcıların devam ettirdiği “beyaz terör” bir süre devam etti.
Kafasını giyotinde kaybeden devrim önderlerinin çoğu avukattı. Bu avukatların giyotine gidişlerinden de biraz bahsetmekte yarar var.
Ilımlılar olarak bilinen Jirondenlerin önderlerinden Avukat Brissot ve Avukat Vergniaud da dahil olmak üzere 22 kişi 31 Ekim 1793 günü giyotinle idam edildi. Arkadaşları yargıçlara küfrederken Avukat Vergniaud “Tıpkı Satürn gibi Devrim de kendi çocuklarını yiyip bitiriyor” demişti.12
Jakoben Dağlılar ılımlı Jirondenleri tasfiye etmişti ve bu defa kendi iç kavgaları başlamıştı. Devrimin en ünlü önderlerinden Jakoben Avukat Danton ve Avukat Camille Desmoulins “bu kadar terör yeter” diyerek insaflılar grubunu oluşturmuştu. Ilımlı olmak giyotine gitmek için yeterli görülünce bu defa insaflı olanlara da giyotinin yolu göründü. Taşradan gelme radikal Avukat Robespierre, arkadaşları Danton ve Desmoulins’e savunma hakkı bile vermedi. Danton salonda bağırıyordu: “Kendisini davaya böylesine adamış benim gibi bir devrimciden soğuk bir savunma mı bekliyorsunuz? Benim gibi adamlar satın alınamaz; özgürlük mührü, cumhuriyetçilik ruhu bunların kaşlarının üzerinde silinmeyen harflerle kazınmıştır ve ben, aşağılık zorbaların önünde sürünmekle suçlanıyorum.” Ancak bağırma işe yaramadı, savunma yapmalarına izin verilmedi. Danton, idama giderken Robespierre’in de gününü yaklaştığını tahmin ediyordu ve “Taşaklarımı Robespierre’e ve bacaklarımı Couthon’a bıraksaydım, Kamu Selameti Komitesi’nin ömrü biraz daha uzun olabilirdi” demişti. Bu arada cellada da seslenmeyi ihmal etmedi ve “Kellemi halka göstermeyi unutma, görülmeye değerdir o” diye seslendi.13 Danton, ölmeden önce arkadaşı Desmoulins’e sarılmak istemişti ama cellat buna engel olmuştu. “Aptal” dedi Danton, “kellelerimizin sepette kucaklaşmalarını önleyemeyeceksin ama.”14 5 Nisan 1794 günü giyotinin baltası hızla iniyordu, gövdeden ayrılan kelleler sepette buluşuyordu. Birlikte idam edilen Danton da, Desmoulins de zamanında Kral’ın idamı yönünde oy kullanmışlardı ama bu onları kurtarmaya yetmemişti.
Danton idama yolculuğunda Robespierre’in evinin önünden geçerken bütün gücüyle bağırmıştı:”Robespierre, arkamdan geliyorsun!”15 Gerçekten de dediği gibi oldu. Bu soluk benizli, asık suratlı, sert mizaçlı radikal devrimci avukat, ülkede esen terör kasırgasının müsebbibi kabul ediliyordu. Parasal konularda çok dürüst olduğu için “Satın Alınamaz” ünvanına sahipti ama halk terörden bıkmıştı. Fırsatını bulduklarında “kahrolsun zalim” diyen halk sesini yükseltmişti. İlk fırsatta onu ve arkadaşlarını tutuklama kararı alındı. Kendini savunmak istedi ise de, bu fırsat ona da tanınmadı. Robespierre, silahını çekerek intihar etmek istedi ve çenesini ağır şekilde yaraladı. Giyotine yalnız gitmedi, kardeşi de o gruptaydı. En yakın arkadaşlarından Saint-Just da idam edilenler arasındaydı. Cellat, Robespierre’in yüzündeki yarayı kapatan bantı sert şekilde çekerek canını yaktı, çünkü yaralı çenenin bir kısmı kopmuştu. Cellat giyotinin balatasını indirirken son sözleri şu olmuştu: “Cumhuriyet bitti, haydutlar zafer kazanıyor!”16
Fransız Devrimi’nde kellesini giyotine kaptıran avukatlar Robespierre, Danton, Desmoulins, Vergniaud’tan ibaret değildi. Devrimde rol almış çok sayıda avukat vardı giyotine giden. Bu sebeple Fransız Devrimi için “Avukatlar Devrimi” de denilebilir.
Devrim sonrası Fransa’da istikrar uzun süre sağlanamadı. Devrimin genel değerlendirmesini yapanlar, hep kendi pencerelerinden baktılar ve sübjektif değerlendirmelerde bulundular. Fransız Devrimi’nin bir burjuva devrimi olduğu konusunda, bazı istisnalar hariç genel bir kanı var. Burjuva devrimi de olsa halka sağladıkları düşünüldüğünde onun halk hareketi olduğu da yadsınamaz. Liberal ve muhafazakâr çevrelerin devrim eleştirisi terörün yoğunluğundandır. Muhafazakâr İngiliz düşünür Edmund Burke daha 1789’da devrimin başlangıcında yazdığı kitapta Fransız Devrimi’nin teröre başvuracağı kehanetinde bulunmuştu. İngiliz düşünürün görüşü isabetliydi ama her devrimde kan olurdu. Taner Timur, terörün baş sorumlusunun jakobenler olduğunu söyleyenlerin “bir ölçüde haklılık payı bulunsa bile terörün jakobenleri aşan nedenleri bulunuyordu” diyor.17 Devrim ve Robespierre taraftarları devrimi ve ülkeyi korumak için terörün zorunlu olduğunu iddia ediyorlar. Ancak şu hakikat de unutulmamalı; Fransız Devrimi’ndeki terörün boyutu, ülkeyi ve devrimi korumanın çok ötesine geçmişti. Öldürülenler sadece kralcılar, soylular, ruhban değildi, devrimciler de birbirini yemek için yarışmışlardı. Bu arada çok sayıda masum insan da ya kurşunların, ya da giyotinin hedefi olmuştu. Örneğin kimya alanında dünyaca ünlü bilim insanı Lavoisier’in kellesi de giyotinle kesilmiştir ve yargıçlardan birinin “Cumhuriyetin dâhilere ihtiyacı yok” dediği söylenir.18
Devrim, insanları doğuştan özgür ve eşit kabul eden insan hakları bildirisini yayınlamakla büyük iş yapmıştı ama pratikte kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktu. Kadın devrimci Olympe de Gouges, Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirisi yayınladı ve bu bildiride “Kadınlar idam sehpasına çıkarıldığına göre kürsüye de çıkarılmalı” diyordu. Kadınların da insan ve eşit olduğunu söylüyordu. Bu devrimci kadın kendini giyotinden kurtaramadı ve 3 Kasım 1793 günü kafasını kestiler.19 Oysa kadınlar Fransız Devrimi’nde aktif olarak görev yapmışlar, barikatlarda, eylemlerde yerlerini almışlardı. Fransız Devrimi’nin insan haklarına, cumhuriyet düşüncesine, demokrasiye olan katkıları Fransa ile sınırlı kalmamış, bütün dünyayı etkilemiştir. Ancak kadın hakları konusunda sessiz kalması ciddi bir eleştiriyi hak ediyor. İsa’nın doğumundan soyutlanmış bir takvim ve yapay bir din uydurmuşlardı, ancak takvim de ürettikleri din de halk nezdinde tutmadı ve bunlardan vazgeçildi. Ancak İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi bütün dünyada anayasaların temelini oluşturmaya devam etti ve ediyor.
Kaynaklar
1 Rafael Sabatini, Doğruluğun Kılıcı, Çeviren: Bedir Babacan, Dorlion Yayınevi, 1ç Baskı, Eskişehir 2022, s. 5 vd.
2 Mehmet Ali Ağaoğulları, Fransız Devrimi’inde Siyasal Düşünceler ve Mücadeleler 11789-1794, Dipnot Yayınları, 1. Baskı, Ankara 2021, 3. Cilt, s. 361-378
3 Ernest Von ASter, Fransız Devrimi’nin Politik ve Sosyal Düşünceleri, Çeviren: Kâzım Tekiner, Dorlion Yayınları, 1. Baskı, Eskişehir 2024, s. 253-326
4 Server Tanilli, Fransız Devrimi’nden Portreler, Alkım Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2007, s. 15, 103, 109, 113
5 François-Alphonse Aulard, Fransız Devriminin Büyük Hatipleri, Çeviren: Seyyid Canbey, Dorlion Yayınları, 1. Baskı, Eskişehir 2024, s. 63, 155, 207
6 Taner Timur, Mutlak Monarşi ve Fransız Devrimi, Yordam Kitap, 1. Baskı, İstanbul 2016, s. 308
7 Taner Timur, Mutlak Monarşi ve Fransız Devrimi, Yordam Kitap, 1. Baskı, İstanbul 2016, s. 26
8 Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Yayınevi, 19. Baskı, İstanbul 2021, s. 599
9 Murat Sarıca, 100 Soruda Fransız İhtilali, Milenyum Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2021, s. 79
10 Sadık Usta, Dünyayı Değiştiren Düşünürler III, Epsilon Yayınevi, 3. Baskmoulins ı, İstanbul 2022, s. 272
11 Emmanuel-Hoseph Sieyes, Üçüncü Sınıf Nedir?, Çeviren: İsmet Birkan, İmge Yayınevi, 1. Baskı, Ankara 2005, s. 7, 8
12 Jeremy D. Popkin, Yeni Dünyanın Başlangıcı, Çeviren: Gamze Karaca – Özgür Balkılıç, Fol Yayınları, 1. Baskı, Ankara 2023, s. 475-478
13 Jeremy D. Popkin, Yeni Dünyanın Başlangıcı, s. 507-509
14 Server Tanilli, Fransız Devrimi’nden Portreler, Alkım Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2007, s. 108
15 Server Tanilli, Fransız Devrimi’nden Portreler, s. 107
16 Taner Timur, Mutlak Monarşi ve Fransız Devrimi, s. 327
17 Taner Timur, Mutlak Monarşi ve Fransız Devrimi, s. 329
18 Steve Jones, Dâhilere Gerek Yok, Çeviren: Ogül Büber – Onur Orhangazi, Ayrıntı Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2020, s. 34
19 Server Tanilli, Fransız Devrimi’nden Portreler, s. 180
.
ÇÖLLEŞME
Yayınlanma :
20.01.2025 16:55
Güncelleme
: 20.01.2025 16:55
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
ÇÖLLEŞME
On günlük Çukurova Kitap Fuarı’na bu sene iki defa gittim; ilk gün ve sondan ikinci gün. İkinci gidişimde bir arkadaşla Seyhan Baraj kıyısında kısa bir gezinti yaparak gittik. Her gün evin penceresinden baraj suyunun oldukça çekilmiş olduğunu görüyordum ama kıyıdan giderken, suların çekildiği alanlarda halkımızın arabalarını park ederek piknik yaptığını görünce, suların ne kadar fazla çekildiğini daha somut gördük. Eski yağmurlar yok. Adana’ya kış boyunca çok az yağmur yağdı. Torosların tepelerinde kar görünüyor ama bunun da yeterli olmadığı açık. Baharla birlikte eriyen karların barajı doldurup doldurmayacağı belli değil. Belli olan bir şey varsa, o da kuraklığın her geçen yıl biraz daha kendini göstermesidir. Ülke giderek çölleşiyor. Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın sorunu olmakla birlikte, bilinçli sulama ve su kullanımı konularında da ciddi bir önlem yok. Gelecek nesilleri çölleşmiş topraklar, yakıcı sıcaklar bekliyor.
Ancak, çölleşmenin sadece iklim alanında değil, düşünce ve fikir alanında da somut göstergelerini Kitap Fuarı’nda gördüğümüzü söyleyebilirim. Geçmiş yıllara göre Kitap Fuarı’na ilginin azaldığını bir çok kişiden duyduğum gibi, gözlemleme fırsatımız da oldu. Şüphesiz bunda hayat pahalılığının da rolü var, ancak okumayı ekmek su gibi bir ihtiyaç olarak görenler için kitabın önceliği de var. Toplumda kitaba olan ihtiyaç sıralaması yeterli önceliğe sahip değil.
Fakat fuarda bir başka husus da dikkatimi çekti. Kapalı alanın dışındaki sahada kurulan derme çatma belediye çadırlarının önünde uzun kuyruklar oluşmuştu. Belediyeler yemek mi veriyor acaba diye kendi aramızda konuştuğumuz arkadaşla birlikte çadırların önündeki kuyruğa yaklaştık. Gördük ki, orada da bazı yazarlar okurlarına kitap imzalıyor. Kuyruktakilerin tamamı lise çağındaki gençlerden oluşuyor ve kitaplarını imzalayan yazarlar da yirmili yaşlarındaki genç insanlar. Kuyruktaki her gencin elinde bir veya birden fazla kitap var. Lüks baskılı kalın kitaplar.
Kültür alanında (tarih, edebiyat, politika, din, felsefe, sosyoloji vs.) yayınlanan kitapları çok yakından takip ederim ve beni yakından tanıyanlar da bu özelliğimi bilir. Bazı kitapları daha yayınlanmadan tanıtımlarından gördüğüm için Karahan Kitabevi’ne sipariş verdiğimde “Daha bu kitap çıkmadı, falanca gün piyasada olacak” cevabını alırım. Demek istediğim, bu ülkedeki kültürel kitap yayını ile yeni çıkan kitaplar ve yazarlar hakkında bilgim var.
Ancak, fuarın açık sahasında belediye çadırları önünde uzun kuyruklar oluşturan kitapları da yazarlarını da hiç bilmediğimi fark ettim. Merak ederek yaklaşıp baktığım bir kitabı biraz karıştırdım. Bunların okuyana pek de bir şey kazandırmayacak türden, kalıcılığı da olmayan içi boş kitaplar olduğunu anladım. Benim “içi boş kitap” dediğim bu kitaplar lise çağındaki gençler tarafından kapışılıyor. Bir tane ile yetinmeyip elindeki beş altı kitabı imzalatmak için uzun süre kuyrukta bekleyen gençlerin okuma alışkanlığına sevinmeli üzülmeli miyiz? Kültürel değeri olan klasik ya da çağdaş yazarlara ilgi ne yazık ki çok az. Kalıcılığı ve derinliği olmayan sabun köpüğü türünden kitaplar ise peynir ekmek gibi satılıyor. Manzara iç açıcı değil.
Yanımdaki solcu arkadaşım, bu manzarayı görünce, “Bu ülkede neden devrim olmadığını şimdi daha iyi anlıyorum” dedi ve devamında “Karl Marks gelse kitaplarını imzalasa, kaç kişi gelir acaba?” diye sordu. Ben de bu manzara karşısında acı acı güldüm. İçeride İletişim gibi, Ötüken gibi bu ülkenin saygın yayınevlerinin standtlarında da yazarlar kitap imzalıyor ama önlerinde kuyruklar oluşmuş değil. Bizim gibi üç beş meraklıdan başka ilgi gösteren yok.
Ülke sadece iklim bakımından değil, düşünce dünyamız açısından da gün geçtikçe çölleşiyor.
.
JULES VERNE'İN CHANTELEINE KONTU ROMANINDA FRANSIZ DEVRİMİ
Yayınlanma :
24.01.2025 09:04
Güncelleme
: 24.01.2025 09:04
Av. Abbas BİLGİLİ
Av. Abbas BİLGİLİ
Köşe Yazarı
a.bilgili@gmail.com
A
+
A
-
JULES VERNE’İN CHANTELEINE KONTU ROMANINDA FRANSIZ DEVRİMİ
Abbas BİLGİLİ
İster eleştirel baksın, ister övgü ile baksın, tüm siyasi düşünce kitaplarında Fransız Devrimi’nin ana sebebinin dönemin toplum yapısı olduğu kabul edilir. Başka sebepler de olmakla birlikte, toplumdaki sınıf, zümre, katman ya da grup diye belirtilen olgu devrimin temelindeki esas sebebe götürür bizi. Uzun süreli bir mutlak monarşi yönetimindeki kral ve diğer üç grup, toplumu oluşturmaktadır. Ülke gelirinin ve topraklarının büyük kısmını elinde tutan soylular ve ruhban sınıfı birinci ve ikinci sınıfı oluşturur. Üçüncü grup ise ödediği vergilerle soyluları ve ruhban sınıfını beslemekle görevli halktır. Üçüncü grubun içinde ticaretle zenginleşen ancak yönetimde pay sahibi olmak isteyen burjuva kesimi ve açlık sınırındaki işçi, köylü ve işsiz güçsüz takımı vardır. Koşulların oluşmasıyla devrimi yapan da üçüncü gruptur.
Devrim, koşulların dayatmasıyla oluştuğu için, yazılacak bir senaryoda soyluların ve ruhban sınıfının olumsuz, üçüncü grup mensuplarının olumlu rolde olmaları gerekir. Zira ezilen ve sömürülen (mazlum /iyi) üçüncü grubun karşısında ezen ve sömüren (zalim / kötü) soylular ve ruhban söz konusu. Durum böyle olduğu halde, Jules Verne’in Chateleine Kontu isimli küçük hacimli romanında1 soylular ve ruhban iyi karakterli gösterilirken, üçüncü gruptaki devrimciler kötü karakterleri oluşturuyor. Aynı yazarın Esrarlı Ada isimli romanından bahseden yazımızda buram buram sömürgecilik koktuğunu belirtmiştik. Chateleine Kontu’nun ise buram buram devrim aleyhtarlığı (karşı devrim) koktuğu dikkatlerden kaçmıyor.
Fransa’nın batı kesiminde Atlas Okyanusu kıyısındaki Vendee, kırsal halkı ile oldukça muhafazakâr bir yapıya sahip olup, devrime ve özellikle de devrimin dine karşı tutumuna karşıdır. Bu sebeple de bir isyan hareketi ile iç savaşı başlatırlar. Paris’teki kralla fazla bağlantısı olmayan Kont da bu bölgededir ve dünyalar iyisi bir adamdır. Vendee isyanında da devrimcilere karşı savaşan bir kişidir. Kont’un yakın adamı Kernan da çok iyidir ve o da Kont’la birlikte iç savaşta yerini almıştır. Kont’un şatosunda hırsızlık yaptığı için kovulan Karval ise romanın kötü kahramanıdır. Karval, şatodan kovulunca Paris’e gitmiş ve devrimcilere katılarak yararlık göstermiş ve onların gözünde önemli bir adam haline gelmiştir. Kont’un savaşta olduğu günlerde Karval, devrimin yetkililerinden bir görev kopararak kovulduğu şatoya adamları ile baskın düzenleyerek Kont’un eşini ve diğer çalışanları öldürür, şatoyu talan eder ve Kont’un kızı Marie’yi de kaçırıp Paris’e götürür. Kont ve Kernan durumu öğrenince hem kızı kurtarmak ve hem de Karval’dan intikam almak için Paris’e giderler. Yıl 1793’tür, yani devrimin tam da Devrim Mahkemesi eliyle terör estirdiği, giyotinin sürekli kelle kestiği dönemdir. Kont’un kızı da giyotinle gidecekler arasındadır. Kızın tam da kellesi kesilecek iken, kendi kız kardeşini kurtarmak için koşarak gelen genç bir asilzade, elindeki af belgesini göstererek, Kont’un kızını kurtarır ve götürür. Kendi kız kardeşinin kafası kesildiği için onu kurtarmak mümkün olmamış ama elindeki belge ile Kont’un kızını, görevlilere kendi kız kardeşiymiş gibi göstererek kurtarmış olur. Daha sonra bir şekilde Kont ve Kernan bu genç asilzade ile buluşup kıza kavuşurlar. Hep birlikte Paris’ten uzaklaşıp Fransa’nın batı sahillerine dönerler. Kim oldukları bilinmesin diye yerel halktan kimliklerini gizlerler. Devrimden dolayı halk din adamı (rahip) sıkıntısı çekmektedir. İyi kâlpli Kont aynı zamanda ilahiyat eğitimi aldığından rahiplik de yaparak halkın sevgisini kazanmıştır. Genç asilzade de Kont’un kızını sevmektedir ve evlenme merasiminde gerekli rahiplik görevini de Kont üslenir. Bu arada kötü adam Karval bu karşı devrimcileri yakalamak için bölgeye gelmiştir. Ancak Kont’un yakın adamı Kernan kötü adamı öldürür. Gençler evlenir ve mutlu olurlar. Devrimci terörün mimarı Robespierre de giyotine gittiğinden ülkede terör dalgası sona erer. Roman kahramanları da kendi köşelerinde mutlu yaşamlarına devam ederler.
Dikkat edilir ise, devrim öncesi toplumda üçüncü grubu ezen soylular ve din adamları, bu romanda Kont, Kont’un yakın adamı, asilzade, Kont’un kızı kimlikleri ile iyi kimliğe sahiptirler. Ezilen sınıfa mensup olan Karval ise hem hırsız ve hem de haksız yere adam öldüren, devrimcilere muhbirlik yapan kötü kimliktedir. Jules Verne’in roman kahramanlarını gerçeklere aykırı kurguladığı gibi bir durum söz konusudur. Bu iyi karakterler Robespierre’in ölümünden sonra sorunsuz şekilde Fransa’da yaşamaya devam ettiklerine göre, devrimin getirdiği düzene uyum sağlamış görünüyorlar. Bu durumda bunları karşı devrimci gibi görmek isabetli olur mu? Tahminime göre yazar Jules Verne’in sorunu devrimle değil, devrimin getirdiği terörledir. Çünkü yazar terörden bahsederken “devrimin yanlış yola gittiği” kanaatindedir (sh. 47).
Fransız Devrimi’nde 1793 yılı terör dönemi olarak isimlendirilmiştir. Jules Verne’in romanı da devrimin başlangıç kısmını ya da sonlarını değil, tam da terör dönemini konu edinmiştir. Yazarın eleştirisinin, devrime değil de teröre yönelik olduğu söylenebilir. Ancak yine de toplumu sömüren ve ezen rahip ve soyluları iyi karakterler olarak göstermesi, yazarın iç dünyası hakkındaki ip uçlarını fazlasıyla vermektedir. Devrim yanlıları için ise “şehirdeki baldırı çıplaklar, hizipçi ve toplumun bütün döküntüleri” ibaresini kullandığı görülmektedir (sh. 158). Yazarın, olumlu ve olumsuz karakterleri devrimdeki terör olgusuna göre kurguladığı ihtimali kuvvetli görünüyor.
1793 ve 1794’teki Devrim Mahkemeleri, herkesi suçlamaya müsait Şüpheliler Yasası ve giyotin üçlüsünü romanda hayli görüyoruz. Giyotin için “ölüm makinesi” (sh. 158) demeyi tercih etmiş. Roman içinde Şüpheliler Yasası’nın metnine de yer verilerek (sh. 48), bu maddelerin “korkunç” olduğu nitelemesi yapılmış (sh. 49). Meydanda idamı seyre gelenler için “çoğunun ifadesi insanlık dışı bir tutkuyla vahşi bir tatmin arayışını yansıtıyordu” diyor (sh. 55). Paris’te sabah vakti toplu idamların yapıldığı gün için “Bu sabah makine rahatça çalışıyordu; köylüler, soylular ve rahipler cumhuriyetçi bir eşitlik içinde idam ediliyorlardı” ifadesi kullanılmış (sh. 64).
Her ne kadar macera romanlarının yazarı olarak bilinse de, Jules Verne’in eserlerinde sosyal, siyasal ve din içerikli kültürel mesajlar verildiğini biliyoruz. Fransız Devrimi hakkında temel bilgileri olmayan bir okur, Chanteleine Kontu’nu sosyal olaylardan soyut bir macera romanı olarak algılayacaktır. Bu algı ise romanı ve yazarı tanımamak anlamına gelir. Oysa hakikatte macera örgüsünün arka planında devrin siyasal ve sosyal atmosferi ve bununla birlikte olumlu ya da olumsuz mesajlar mevcut. Sadece macera romanı olarak okunursa algılama eksik kalacaktır. Döneme ilişkin ek okumalarla desteklemenin isabetli olacağını belirtmemiz lâzım.
1 Jules Verne, Chanteleine Kontu, Çeviren: Servet Ugan, Alfa Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2020
Bugün 242 ziyaretçi (428 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 130 ziyaretçi (185 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|