 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Sultan Abdülhamid Suriye Üniversitesinin de kurucusudur
02 Ocak 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Abdülhamid Suriye Üniversitesinin de kurucusudur
MUSTAFA ARMAĞAN
Vikipedia’ya “Şam Üniversitesi” diye yazdığınızda karşınıza ilk ağızda çıkan malumat şunlar:
“1903 yılında açılan Tıp Fakültesi ve 1913 yılında kurulan Hukuk Fakültesinin birleştirilmesiyle 1923 yılında Şam Üniversitesi meydana gelmiştir. 1958 yılına kadar Suriye Üniversitesi adını taşımış daha sonra bu isim Şam Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.”
Burada üç tarih dikkatimizi çeker: 1903, 1913 ve 1923.
1923 bizde Cumhuriyetin kurulduğu yıl. Suriye Üniversitesi, ülkenin Fransız mandasına bırakıldığı Lozan Antlaşması’nda kesinliğe kavuştuktan sonra kurulmuş ki bu nokta önemli.
Ama daha önemli iki tarih, 1903 ve 1913’tür.
1913 yılında Beyrut’ta açılmış bulunan Hukuk Fakültesi’nin öğrencileri 1918’de bölgenin Fransızlarca işgali üzerine dağıtılacaktı.
Gelelim 1903 yılına.
Bilmeyenler öğrensin:
Sultan 2. Abdülhamid İstanbul Üniversitesi’nin kurucusudur. Bu üniversitenin 1901 yılında kurulduğu zamanki ismi “Darülfünun-i Şahane-i Osmanî” idi.
Maarifperver hükümdar kimliği her geçen gün daha iyi anlaşılan Sultan 2. Abdülhamid askeri ve sivil tıp fakültelerini desteklemiş, GATA’yı kurmuş, hatta Haydarpaşa’da bugün Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin kullandığı muhteşem binayı askeri ve sivil tıp fakültelerini birleştirmek maksadıyla yaptırmıştı.
Derken 1903 yılında İstanbul dışında ilk tıp fakültesinin Şam-ı Şerif’te açılması gündeme geldi. İki gerekçesi vardı Şam’da bu okulu kurmanın:
Beyrut’ta Fransızlar ve Amerikalılar tarafından kurulan tıp okullarının misyonerlik faaliyetinin önünü kesmek,
Suriye’de ordu ve halkın tabip ihtiyacını karşılamak.
Peki Düyun-i Umumiye baskısı altındaki bir ülkede malî kaynak nereden bulunacaktı?
Sultan Abdülhamid bu işi şöyle formüle etti:
Muhtaç Girit muhacirlerine tahsis edilen “zebhiyye rüsumu”, yani kasaplardan kestikleri hayvanlar için alınan verginin büyük kısmını Şam Tıbbiyesine tahsis etti.
Verilen rapor ile Şam Tıbbiyesi’nin açılması arasında sadece 5 ay vardır. Bir tıp fakültesinin rekor denilecek kadar kısa sürede açılabilmesi, hele zamanın şartları düşünüldüğünde, devletin hâlâ ayakta olduğunun en güçlü delillerindendir.
Sultan Abdülhamid bir işi yaptı mı tam yapardı. Tıbbiyeyi binasıyla birlikte yapmaya karar verdi. Lakin binanın bitmesi zaman alacaktı ama ihtiyaç büyüktü. Bu yüzden Şam’ın Salihiye Caddesindeki Ziver Paşa Konağı kiralandı.
Sultanın cülus, yani tahta çıkış yıldönümünde, 31 Ağustos 1903 tarihinde hizmete başladı. Ziver Paşa Konağında kimya, fizik, anatomi ve fizyoloji laboratuvarları kurulmuş, 6 yıllık eğitimin ilk 4 yılını burada eğitim görecek olan talebe son 2 yılını yine Şam’daki Hamidiye Gureba Hastanesi’nde geçiriyordu.
Şam Tıbbiyesinde doktor kadar sağlık mesleğinin olmazsa olmazı olan eczacı da yetiştiriliyordu. Bu demektir ki Tıp Fakültesi yanında Eczacılık Fakültesi de açılmıştı.
14 Ekim 1903’te resmi açılış merasimi yapıldı.
Müdür Ferik Feyzi Paşa’ydı.
İlk sene 25 talebe sınavla alınmış, bunlardan 15’i Hikmet-i Tabiiye (Tabiat Bilgisi) ve İlm-i Arz (Jeoloji) derslerine başlamış, 10’u ise Eczacılık bölümüne kayıt yaptırmıştı.
Tıp Fakültesi kendi binasına ancak 1914 yılında kavuşacaktı.
Birinci Dünya Savaşı sebebiyle 1916 yılında Beyrut’a taşınan okul, Osmanlı Devleti’nin savaşı kaybetmesi üzerine 1918 yılında Fransızlarca kapatılacaktı.
15 yıllık tedrisat hayatında 240 tabip, 289 eczacı mezun etmiş olan Şam Tıbbiyesi öğrencilerine toplam 529 diploma takdim etmişti.
Asıl ilginç olan nokta, okul Şam’da açılmış olmasına rağmen eğitim dilinin Türkçe olmasıydı. Osmanlı, şimdi yaptığımız gibi tıp terimlerini Latinceden değil, varsa Türkçeden, yoksa Arapçadan yeni kelimeler türeterek bambaşka bir yol izleyecekti, tıpkı İstanbul’daki askeri ve sivil fakülteleri gibi.
İşte bu ihtimam sayesinde Şam’da yetiştirilen doktor öğretim üyeleri Osmanlı çekildikten sonra Fransızların Latince tıp terimlerini dayatmasına direnmiş ve tıp sözlüğündeki mevcut Türkçe kelimeleri de Arapçaya çevirmek suretiyle yerli bir temele oturtabilmişlerdi tıp eğitimlerini.
Hasıl-ı kelam, Suriye’deki tıp eğitiminin temelinde biz varız. Sultan Abdülhamid’in o silinmez damgası var.
Elhamdülillah.
Kaynak: Ekmeleddin İhsanoğlu, Suriye’de Modern Sağlık Müesseseleri, Hastahaneler ve Şam Tıp Fakültesi, TTK: 1999.
.
Bir daha “Allah aşkına” derken iki kere düşünün
05 Ocak 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Bir daha “Allah aşkına” derken iki kere düşünün
Mustafa Armağan
Bugün içimden bir irfan hazinesinin kapağını açmak geldi. Zira ufuklarımız çok daraldı, gökkubemiz fazlasıyla küçüldü. İçimiz dışımız siyaset oldu.
Gelin, bugün yüz yıl önceye kadar kaynayan maneviyet pınarlarımızdan birkaç damla su içelim. Bu yolda rehberimiz Afganistan göçmeni bir Allah dostu olsun.
Şeyh Abdülkadir Belhî hazretleri 1839 yılında Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Belh şehrinin Kunduz denilen yerinde doğmuş olup, Özkend hükümdarı Seyyid Burhanüddin Kılıç ahfadındandır.
Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Seyyid Süleyman Efendi’nin oğludur. Belh’de mezalimin artması üzerine babası ve müritlerinin -kendisi henüz dört yaşındayken- doğduğu toprakları terk etmek zorunda kaldıklarını biliyoruz.
20 yaşındayken 300 kişilik bir heyetle birlikte İran ve Irak üzerinden dört yıl kalacağı Konya’ya geldi. Burada başka eserler meyanında İbnu’l-Arabî hazretlerinin Futuhâtu’l-Mekkiye’adlı eserini istinsah etti. Ardından yine topluca önce Bursa’ya gittiler, sonra Eyüp Sultan’da Şeyh Murad Buhârî dergâhına şeyh olmak üzere babasını Sultan Abdülaziz davet edince ömrünü tamamlayacağı payitaht İstanbul’a...
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki şu satırlar onun bundan sonraki hayatını çerçeveleştirmektedir:
“Şeyh Süleyman Efendi 1867’de Eyüp Nişancası’ndaki Şeyh Murad Buhârî Dergâhı meşihatına tayin edildi. Abdülkâdir, babasının ölümünden sonra bu tekkenin şeyhliğine getirildi (1877). Kırk altı yıl bu görevde kaldı. 17 Mart 1923’te vefat etti. Cenaze namazı Eyüp Camii’nde kılındı ve Şeyh Murad Dergâhı’nın hazîresinde babasının yanına defnedildi.”
Abdülkadir Belhî hazretlerinin Nakşibendî-Müceddidî yoluna sâlik olmakla birlikte Hamzavîliğin prensiplerine sıkı sıkıya bağlı kaldığı ifade edilir ve son Melamî-Hamzavî kutbu kabul edilir.
Divanının yanı sıra Esrâru’t-Tevhîd (Tevhidin Sırları), Yenâbîʿu’l-Hikem, Künûzü’l-ʿÂrifîn, Gülşen-i Esrâr ve Sünûḥât-ı İlâhiyye ve İlhâmât-ı Rabbâniyye adlı manzum eserleri bulunmaktadır.
Üstad İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Abdülkadir Belhî hazretlerini şöyle tavsif buyurmuş:
“Hüsni zanna lâyık, zâhid, arif ve fadıl bir merd-i kâmil idi. Türk, Arab, Fürs (Farsça) ve Çağatay lisanlarına vâkıf idi”.
Aynı zamanda hattatlığı varmış. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in verdiği bilgilere göre vaktiyle güzel talik yazı yazarmış. Lakin sonradan bırakmış. Elinden çıkan bir yazısının fotoğrafını arayıp bulmuş ve kitabına koymayı iyi ki ihmal etmemiş İbnülemin Üstad.
(Tafsilatı için bkz. İbnülemin Mahmud Kemal, Son Hattatlar, 2. baskı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970, s. 491-493; Ketebe neşri, İstanbul, 2021, s. 384.)
Zamanında keşfi açık bir veli diye şöhret bulmuştu. Hüseyin Vassâf’ın Sefine-i Evliya adlı tezkiresinde şöyle tavsif edilmiştir:
“Orta boylu, buğday renkli, mutavassıt, beyaz ve sık sakallı, kara gözlü, güzel sözlü, pâk özlü idi. Hafif söylerdi. Tab’ı cemâle nâzır, rahm ü şefkatleri galib idi. Dergâh-ı şerifte Cuma geceleri zikr-i şerif cemiyeti olur, erbâb-ı mahabbetle dolar idi. Âdâb-ı Muhammediyye ile müeddeb (edeblenmiş), şeriat-ı mutahhara ile mühezzeb idi. Sevdiklerine ‘kuzum’ tabirini kullanırlar idi. Sohbetleri daima ilmî, irfânî idi.”
Edebiyat tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı Abdülkadir Belhî hazretlerinin şairliği hakkında şunları yazmıştır:
“Şiirde Belhî ve Kadir-i Belhî tehallus eden (mahlaslarını kullanan) Abdülkadir Efendi’nin eş’ârı (şiirleri), şiir nokta-i nazarından (bakış açısından) değil tasavvuf nokta-i nazarından çok kıymetlidir. Tasavvufun dekâik ve esrarını (incelik ve sırlarını) vüzûh ile (berrak bir şekilde) anlatan son asrın en büyük sûfi şairi hiç süphesiz ki bu zattır.”
Bir başka edebiyat tarihçisi Sadettin Nüzhet Ergun ise Türk Şairleri adlı kitabında Abdülkadir Belhî hazretlerinin edebî yönünü şöyle vurgulamıştır:
“Abdülkadir Belhî, son asrın en çok şöhret kazanan âlim mutasavvıflarından biridir. Vücüda getirdiği eserler de tamamen mutasavvıfânedir. Mevlana’dan sonra onun kadar manzume yazan mutasavvıfa hemen hemen tesadüf edilmez…”
Onun hakkında anlatılan bir menkıbeyi vaktiyle sanat tarihçisi muhterem Uğur Derman beyden dinlemiştim (1 Eylül 2009 tarihli telefon görüşmesi). O gün aldığım notu aşağıya aynen aktarıyorum:
“Bir Ramazan günü Eyüp Sultan’da bulunan Eyüp Nişancası’nda müritleriyle beraber dolaşırken kendisine çok hürmeti olan bir Rum kahveci Ramazan olduğunu unutmuş, gafletine denk gelmiş ve Şeyh efendiye,
- Bir kahvemi içer misiniz? demiş.
-Sağol evladım,
deyip geçip gitmek istemiş Şeyh Efendi. Fakat kahveci ısrar etmiş ve
- Allah aşkına, bir kahvemi içmez misiniz?
diye üsteleyince Abdülkadir Belhî efendi müridlerine dönerek
- 61’er günü yüklendik, gelin bakalım, diye seslenmiş.”
Öyle ya, Allah aşkından daha önemli ne olabilir bir veli için.
Son olarak şu notu iliştirelim yazımıza:
Abdülkadir Belhî Efendi, muhteşem bir Osmanlı hanedan üyesi olan Adile Sultan arabasıyla geldiği için dergâhın kapılarını açtırmazmış. (Âdile Sultan (1826-1899) Sultan 2. Mahmud’un kızı, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz’in kızkardeşi, Sultan 2. Abdülhamid’in de halasıdır.)
Abdülkadir Belhî hazretleri son üç yılını istiğrak halinde geçirmiş, söz söylemez olmuş bir zat imiş. Vefat ettiğinde babasının yanına defnedilmiştir.
Allah onlara rahmet, bize de mağfiret eylesin.
Âmin ya muîn.
.
“Kürde fırsat verme Ya Rab” efsanesi
09 Ocak 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
“Kürde fırsat verme Ya Rab” efsanesi
MUSTAFA ARMAĞAN
İnternetin bir kötülüğü de, uydur kaydır bilgilerin kendisine kolayca müşteri bulabiliyor olması. Biri bir taş atıyor internetin kuyusuna, kırk akıllı çıkarabilirsen çıkar artık. İşte sizin posta kutunuza da gelmiş olması muhtemel o ‘müthiş bilgi’:
Güya Yavuz Sultan Selim, Ridaniye seferine giderken yaptırdığı çeşmeyi dönüşte harap vaziyette bulmuş; bunun üzerine de aşağıdaki mısraları kendisi kaleme aldırarak çeşmenin üzerine yazdırmış. Şiirin anlamı 1999’da Hasan Pulur’un bir yazısında dile getirilince çeşmenin üstündeki kitabe silinmiş! Çeşmenin kitabesinde şu yazılıymış:
Kürde fırsat verme Ya Rab dehre sultan olmasın
Ayağını çarık sıksın karnı bile doymasın
Vur sopayı al haracı asla iflah olmasın
Ol bu çeşmeden gâvur içsin, Rum içsin Kürde nasip olmasın.
Bunu okuyup sersemlemiş olan okurlarım soruyor: Acaba bu bilgi doğru mu?
Bunun gibi konularda atalarımız ‘Tut kelin perçeminden’ diye şık bir kelam etmişler. Neresinden tutalım?
1) Bu çeşme neredeymiş? Bir resmi, kazınmış da olsa kitabesini gösterin. Rivayetle, -mış, -miş ile tarih olmaz. Yerini söylesinler, gidip kendim göreyim.
2) Sözü edilen en basit vezin ve kafiye bilgisinden yoksun birinin söylediği açık olan manzume, şiirimizin atılım devri olan Yavuz devrine ait olamaz. Kelimeleri, bozuk vezni, külhanbeyi üslubu ile ise Yavuz’a hiç ait olamaz, zira onun Osmanlı padişahlarının en âlimi, üstelik Kürtlere en yakın davranan padişahlardan olduğunu biliyoruz.
3) Yavuz hiç Türkçe şiir yazmamıştır, divanı Farsça’dır. Ona atfedilen “Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân/Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek” diye başlayan ünlü kıtası dahil olmak üzere bazı Türkçe parçalar Nesrî gibi başka şairlere aittir.
Sanırım soruyu bana değil de, bu soruyu ortaya atanlara sormalısınız. Önce böyle bir çeşmenin varlığını ispat etsinler, görelim, ondan sonra konuşalım. Olmaz mı?
Kazınmış da olsa kitabe yok, bir fotoğrafı yok, kaynak diye verdikleri Evliya Çelebi’de yok, Yavuz’un Türkçe şiiri yok, o yok, bu yok ama ortada koskocaman bir yalan fırıl fırıl dolanıyor. Ve mine’l-garaib.
Sevgili okurlarım, sanırım ‘Yavuz Kürtlere beddua etti mi?’ sorusunu yanlış adrese gönderiyorsunuz. Bana değil de bu soruyu size yöneltenlere nerede bu dedikleriniz diye sormalı değil misiniz? Önce böyle bir çeşmenin var olduğunu ispat etsinler, ondan sonra konuşalım.
Üstelik ben Milliyet gazetesinin arşivini de taradım, 1999 yılında Hasan Pulur’un benzer mahiyette dahi bir yazısına rastlayamadım.
Yine bu sosyal medya dedikodusuna sözde ‘kaynak’ diye gösterilen Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin Zuhuri Danışman neşrinde belirttikleri sayfada böyle bir bahis geçmez.
Nasıl bu kadar çocuklaştırıldık. Hayret!
.
İnönü demek bunlar demektir Sayın Özgür Özel
12 Ocak 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İnönü demek bunlar demektir Sayın Özgür Özel
MUSTAFA ARMAĞAN
Özgür Özel enteresan bir siyasetçi. Uzun ömürlü olmayacağı cümle âleme ayan olan CHP Genel Başkanlığı sırasında bize epeyce malzeme vereceğe benziyor sıra dışı sözleriyle. Haberler şöyle akmış ajanslara:
“İzmir’de Birinci İnönü Zaferi Yıldönümünde İsmet İnönü’yü Anma Programı’na katılan ve İnönü Müze Evi’ni ziyaret eden CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in müze çıkışında kullandığı ifadeler dikkat çekti:
‘İsmet İnönü demek Türkiye ve Türkiye Cumhuriyeti demektir. Savaş meydanlarında kitabı elinden düşürmemek demektir. Memleketin o kadar derdi varken Almanca satranç dergisine abone olmak demektir. Fransızca biliyorken 50 yaşından sonra İngilizceye merak salmak demektir. Çağdaşı Mussolini’ler Hitler’le güçlerine güç, coğrafyalarına savaş, kan ve ihtirasla büyük felaketler getirirken İkinci Dünya Savaşı’nın dışında orduyu tutmak, her ihtimale karşı harp stoku tuttuğu için ekmeği, şekeri karneye bağlamak demektir.’
Allah söyletmiş doğrusu. Bunları yıllardır biz söylüyorduk da Özgür Özel’in yanı başında dikilenler iftira attığımızı iddia ederek saldırıyorlardı. Şimdi ağızlarının payını almış olmalılar.
Demek İsmet İnönü demek millet açlıktan kıvranırken Almanya’da çıkan satranç dergisine abone olmakmış (ne yalan söyleyeyim; bunu ilk defa duydum). Ve İsmet İnönü demek ekmeği, şekeri karneye bağlamak demekmiş.
Tabii bunlara eklenecek o kadar çok başlık var ki, hepsini saymaya müstakil bir ansiklopedi lazımdır. Bir kısmını Bilinmeyen Yönleriyle İsmet İnönü Gerçeği adlı kitabımdan okuyabilirsiniz. Ben burada kısa bir özet yapacağım İsmet İnönü’nün marifetlerinden. Gerisini doldurmak size kalmış.
Geldi İsmet, kesildi kısmet
İsmet İnönü’nün tarihini yazmak bir bakıma Cumhuriyetin ilk yarım asrını yazmaya kalkmaktır. Öldüğü 1973 Aralığında Cumhuriyet rejimi 50. yılını dolduralı henüz iki ay oluyordu. 25 Aralık 1973 günü o tarihte okumakta olduğum Bursa’daki Çelebi Mehmet Ortaokulu’nda yas ilan edildiğini hatırlıyorum. Yas, fakat…
Çocukluğumdan itibaren kulağıma fısıldananlar, Urfa’dan Bursa’ya, hafızama büyüklerin ektiği tohumlar, merhum Hamide ninemin “Geldi İsmet, kesildi kısmet” sözünü sık sık tekrarlaması, halk arasındaki “Sağır İsmet” yaftası, camileri kapatıp buğday ambarı yaptırdığı, ezanı ve Kur’an öğretimini yasaklattığı (ezan M. Kemal devrinde yasaklandı gerçi ama halk 1941 yılında akla zarar ‘ezan kanunu’nu çıkarttığı için bu menfi icraatın hepsini ondan biliyordu), ekmeğin karneyle alındığı, memlekette kıtlık ve açlık yaşanırken gösterişli heykellerini yaptırdığı gibi yaşanmışlıklara duyulan infial ve millet açlıktan kırılırken Batı müziği konserlerine gitmesi gibi halka rağmenci tavrı hiç mi hiç affedilmemişti.
Bu ve benzeri hikâyeleri duyarak büyüdüm.
Öte yandan kitaplarımızda İnönü’nün muzaffer komutanı, Lozan kahramanı, büyük devlet adamı, ülkemizi İkinci Dünya Savaşı’na sokmayarak büyük bir felaketi önleyen Reisicumhur vs. gibi sıfatlarla övülüyordu.
Yıllar sonra araştırdığımda halkın dediklerinin hemen tamamının doğru olduğunu, kitaplarımızda yazılanların ise şişirme veya yalan olduğunu gördüm. Özellikle de tarih kitapları okumaya başladığımda gördüm ki bana büyüklerimin anlattıkları aslında azmış. Neler, neler varmış daha anlatılacak…
Onları kısa başlıklar halinde sıralayalım buraya ki unutulmasın.
İnönü’nün marifetleri
- Milli Mücadele’ye karşı oluşundan tutun da Amerikan mandacılığındaki ısrarına,
- Komutan olarak İstiklal Harbi’ndeki beceriksizliklerinden tutun da Lozan’daki ağır kayıplarımıza,
- Takrir-i Sükûn Kanunu ile kendisine diktatörlük yetkileri çıkartarak demir yumrukla basını, siyaseti, sosyal hareketleri, fikir hayatını, eğitimi zapturapt altına alışından Dersim katliamının 1937 safhasındaki aktif rolüne,
- Önceleri Türkçü ve ırkçı demeçler verirken 1944 yılında bu defa Atsız gibi Türkçüleri tabutluklara kapattırmasına,
- Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapılarına kilit vurularak demokratik hayatımızın en az çeyrek asır vakit kaybetmesine,
- 1925’te Gazi Mustafa Kemal ile birlikte inşa ettiği Tek Parti yönetimini 20 yıl sürdürme kararlılığı yüzünden ülkenin çok partili hayata geçme ve demokratik gelişme noktasında geç kalmasına,
- 1946 yılında dışarıdan zorlamayla razı olduğu ilk çok partili seçimde imza attığı oy çalma rezaletlerine,
- Köy Enstitülerini Başbakan iken âlâ-yı vâlâ ile açıp rezaletler ayyuka çıkınca Cumhurbaşkanı iken kapatmasına,
- Türkiye’yi 1919’da deneyip başaramadığı Amerikan mandasına sokma adımlarını 1946’da atmasına,
- Demokrat Parti’ye ve Başbakan Adnan Menderes’e kan kusturmasına, 27 Mayıs’ı tezgahlamasına, Uşak olayları gibi ufacık taşlardan demokratik yolla seçilmiş bir iktidarı askeri darbeyle devirmek için canla başla çalışmasına, sonra da Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamına seyirci kalmasına,
- 1961 yılında darbeciler tarafından ‘atandığı’ Başbakanlıkta (bundan büyük zillet olur mu?) beceriksizliğini son haddine vardırıp adlı adıyla bir Kıbrıs skandalına imza atmasına, çıkarma yapacağım diye söylenip dururken ABD Başkanı Lyndon Johnson’dan zılgıt yemesine, millî duruşu olan biri olsa bu zılgıtı iadeli taahhütlü olarak geri göndereceğine özür dileyici tonda cevap yazmasına, özrü kabul edilince Başkan Johnson’ın kendisini özel uçağı Whitebird’ü ile aldırarak Washington’a ayağına getirtmesine, ancak bu aşağılamadan sonra Paşamızın Amerikan rüyasından uyanmasına,
- Ve 50 yıldır başkanı olduğu Partisini çelişkili kararları sonucu ve iktidar hırsıyla tam bir çıkmaza sürükleyip kendi delegeleri tarafından düşürülmesine, düştükten sonra da intikamını almak için bu defa 50 yıllık partisi CHP’yi Anayasa Mahkemesi’nde kapattırmak için harekete geçmesine,
- Öldüğünde ise K. Atatürk’ün cenazesinden esirgediği dinî törenlerin tamamının -başına Kâbe örtüsünden parça konulmasına varıncaya kadar- kendi cenazesine uygulanmasına…
Bu millete en azından bir vakitler çektiği acıların bir ikisini hatırlattığı için Özgür Özel’e teşekkür borçluyuz.
Özgür Özel konuşsun bence, mahzuru yok. Ağzından kaçırdıklarıyla kendi partisine mensup olanlar da hakikatleri bir parça öğrenme şansını yakalıyorlar.
.
Okula, kışlaya ve ibadethaneye CHP böyle girmişti
16 Ocak 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Okula, kışlaya ve ibadethaneye CHP böyle girmişti
MUSTAFA ARMAĞAN
CHP Genel Başkanı Özgür Özel kendini kırmızı kart furyasına fena kaptırmış olmalı ki esip gürlemiş. ‘CHP iktidarında okula, kışlaya, ibadethaneye asla ve asla siyaset girmedi’ buyurmuş.
Tarih bilmesek biz de inanacağız. O kadar kesin konuşuyor ki ‘asla ve asla’ diye de vurgulamış. (Aslında Türkçede böyle bir tekrar kalıbı mevcut değil. Doğrusu ‘asla ve kat’a’dır.)
Uzun söze ne hacet: Özel’in çoğu ‘lafı’ gibi bu iddiasının altı da boştur. Buradan anlıyoruz ki Özel yakın tarihi ya bilmemekte veya bilerek çarpıtmaktadır ki son tavır hiç de yabancısı değildir başında olduğu partiye.
Aslında söz konusu kendi mazisi oldu mu, CHP’nin enteresan bir tavrı zuhur etmekte. 1925-45 yıllarında sürdürdüğü Tek Parti dönemindeki marifetlerini demokrasi ortamında savunamayacağı için bir zamanlar çatır çatır giriştiği şiddetli icraatını ya tevil yoluna sapmakta veya düpedüz inkâr etmektedir.
Belli ki Özel burada CHP’nin yönettiği dönemde bahsettiği alanlarda siyasete boynuna kadar battığını yekten inkâr edip töhmetten yırtmak istemiştir. Ne çare ki partisinin alnına bir leke olarak yapışmış bulunan Tek Parti dönemi günahlarının temizlenmesi için -Atsız’ın çarpıcı deyişiyle- dünyada bir sabun buhranı çıkarmayı göze almak gerekmektedir.
Sözün özü şudur: CHP Genel Başkanı’nın kendi partisinin geçmişini bilmemesi veya inkâr yoluna sapması bulunduğu makam açısından bir talihsizliktir ama bu, CHP tarihinden aşinası bulunduğumuz bir tilkilik geleneğidir.
Özel›e CHP’nin tarihini Yılmaz Özdil›den değil, başta İsmet İnönü’nün hatıraları olmak üzere kendi kaynaklarından okumasını tavsiye ederim. Partinin ağır toplarından Nihat Erim’in Günlükler’i incelediğinde yakası açılmadık pek çok hakikate vakıf olacağına bahse girebilirim. Mesela asıl NATO’ya girmek için müracaat edenin CHP olduğunu Erim’in kaleminden öğrenebilecektir. Keza 1946 yılında Köy Enstitülerini asıl kapatanın da İnönü CHP’si olduğunu vs.
Özel ve arkadaşlarına Eşref Edip’in Kara Kitap’ını, Osman Yüksel’in Serdengeçti veya Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergilerini okuyun diyecek değiliz. Tenezzül edip okumayacağını adımız gibi biliyoruz. Onun için hiç olmazsa kendi kaynaklarınızı okuyun diyoruz.
Ne yazık ki Özgür Özel kendi kaynaklarından dahi bihaberdir. Hatta bu yönüyle bir zamanlar çokça eleştirdiğimiz Kemal Kılıçdaroğlu’nun dahi gerisinde. Zira çok toy.
Bu arada 1937-38 Dersim katliamları hakkında Türkiye’deki en zengin sözlü tarih bant kaydı arşivinin Kılıçdaroğlu’nda bulunduğunu hatırlatalım. Lakin meselenin içyüzünü iyi bildiği halde başkan olduğu dönemde o tarihte Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Dersim’de yaşananlardan özür dilediğinde kulağının üzerine yatmayı tercih etmişti.
Öte yandan CHP’nin okula, kışlaya, ibadethaneye siyaseti sokmadığını savunmak düpedüz gerçeği inkârdır.
Bir kere okullarda CHP ideolojisi mutlak belirleyiciydi (hâlâ büyük ölçüde öyle değil mi?). Mesela 19 Mayıs törenlerinde Türk bayrağı yanında CHP bayrakları taşındığına dair onlarca fotoğraf mevcut elimizde.
Öte yandan öğretmenler zaten CHP’nin organik aydınıydı. Sabahattin Ali veya Nihal Atsız gibi CHP’nin ideolojik baskısına itiraz eden öğretmenler hangi kesimden olursa olsun sürüm sürüm süründürüldü.
Kışlada askerlerin tamamen CHP iktidarınca yönlendirildiğini söylemek için delil aramaya gerek yok. İnönü bu askeriyeye bolca siyaset sokulduğu dönemden gelen gücüyle orduya 27 Mayıs darbesini yaptırmadı mı?
Gelelim dine. CHP’nin Ankara İl Başkanı Rıfat Börekçi aynı zamanda Diyanet İşleri Başkanı’ydı. O kadar ki Börekçi hoca Ankara il başkanlığı kongresinin dahi başkanlığını yapmıştı. Hani ibadethaneye siyaseti sokmamıştınız?
Son alarak devr-i iktidarınızda sporcular CHP’ye girmek zorundaydı. Gazetelere giderseniz millî güreşçilerin mayolarını altı ok logosunun süslediğini görürsünüz. Hatta Olimpiyat amblemine dahi CHP›nin 6 okunun yapıştırıldığı sır değil.
27 Ekim 1936 tarihli Akşam gazetesinde çıkan şu haber spora nasıl bal gibi siyaset karıştırıldığını anlatmaya kâfidir: “Türk Spor Kurumu Halk Partisine aza (üye) olmuştur.”
Peki 19 Nisan 1936 tarihli Akşam gazetesinden aldığımız şu başlığa ne demeli: “Türk sporcuları Cumhuriyet Halk Partisinin öz çocuğudur.”
Başında bulunduğunuz partinin iktidarında Cumhuriyet bayramı dahi CHP’nin bayramına indirgenmişti Bay Özel. DP dönemi boyunca partinizin Cumhuriyet bayramı kutlamalarını protesto ettiğini tarih unuttu mu zannediyorsunuz?
.
CHP’lilere ve İlber Ortaylı’ya ezan dersleri
19 Ocak 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP’lilere ve İlber Ortaylı’ya ezan dersleri
Mustafa Armağan
İlber Ortaylı’ya göre güya Arapça ezana dönüş için kanun teklifini önce CHP vermiş, Demokrat Parti onu tamamlamış.
Resmen kendi kafalarından bir tarih uydurup milleti kandırıyor bunlar. Varsa böyle bir teklif, gösterin, yoksa susun. Yeter artık, gına geldi bu uyduruk tarihinizden.
Ortaylı’nın dediği gerçek olsaydı kanun teklifinin ilgili TBMM tutanaklarında bir şekilde zikredilmesi gerekirdi. İnönü’nün damadı Metin Toker’in “CHP Ezanın dili konusunda ne açıktan, ne kapalı kapılar arkasında vaatte bulundu” sözü bile çürütmeye yeterdi bu lafı aslında. (DP’nin Altın Yılları, Bilgi: 1990, s. 48) Ama biz tarih ayrıntıda gizlidir diyerek kamuoyunu bilgilendirelim. Ta ki bu tür laflara kanmasın.
TBMM tutanaklarının tamamı www.tbmm.gov.tr de -Meclis-i Mebusanınkiler dahil- açık. Söyler misiniz bu sözde teklif tutanakların neresinde geçiyor?
Yazık. Maalesef yardakçılarıyla bir tarih uydurdular, kendileri çalıp kendileri inanıyor.
Şimdi şahitleri dinleyelim. Bakalım, İnönü dahil devrin CHP’li siyasetçileri 80’ine merdiven dayamış tarihçinin iddiasından tek kelimeyle olsun bahsetmiş mi?
Bakın, İnönü’nün başbakan yapmayı düşünecek kadar kendini yakın hissettiği Nihat Erim 9 Haziran 1950 günü ne yazmış günlüğüne:
“Menderes hükümetinin ilk işi ezanın Arapça okunmasına müsaade edileceğini söylemek oldu. Bu suretle Türkçe’den Arapça’ya geçmekle bir ricat (geriye dönüş) yapıldı. Bu kadarla kalırlarsa şükredelim. Diğer inkılap tedbirlerinden fedakârlığa devam etmelerinden korkulur.” (2021, s. 458.)
Eğer CHP, Ortaylı’nın dediği gibi Arapça ezana dönüş için bir kanun teklifi vermiş olsaydı olayların göbeğindeki CHP’li Erim bundan bahsetmez miydi? Bahsetmediği gibi üstelik CHP’de Arapça ezana dönülmesine taraftar olanları irticayla suçluyor.
Başbakan Menderes’in ilk ezan açıklamasının neşredildiği 5 Haziran 1950’den itibaren gazetelere bakın, göreceksiniz: Arapça ezana dönüş hamlesini DP’li vekiller yapmış, bunun karşısında CHP’li vekillerin vaktiyle kanunla yasakladıkları Arapça ezanın lehine çark edişi kamuoyunda hayretle karşılanmıştır. Eğer CHP önceden bir kanun değişikliği teklifi vermiş olsaydı neden bu ani dönüşleri hayretle karşılanmış olsun ki?
CHP grubunun tutumu
Ezan yasağının kaldırılacağı kanun tasarısı görüşmelerinde CHP grubu adına söz alan Trabzon milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu ‘ezan konusunda bir münakaşa açmaya taraftar olmadıklarını’ söylerken nedense aklına vaktiyle verdikleri rivayet edilen bu kanun teklifini hatırlatmak gelmemiş! Hatta ‘milli şuurun bu meseleyi kendiliğinden halledeceğine güvendiklerini’ söylemiş ki, zamanı gelince yeniden Türkçe ezana dönüleceğini umduklarını göstermiş.
Buyurun, 16 Haziran 1950 günü Eyüboğlu’nun TBMM kürsüsünden yaptığı konuşmayı tutanaklardan beraberce okuyalım:
“Bu memlekette millî devlet ve millî şuur politikası Cumhuriyetle kurulmuş ve CHP bu politikayı takip etmiştir. Bu politika icabı olarak ezan meselesi de bir dil meselesi ve millî şuur meselesi telâkki edilmiştir. Millî devlet politikası mümkün olan her yerde Türkçenin kullanılmasını emreder. Türk vatanında ibadete çağırmanın da öz dilimizle olmasını bu bakımdan daima tercih ettik. Türkçe ezan, Arapça ezan mevzuu üzerinde bir politika münakaşası açmaya taraftar değiliz. Millî şuurun bu konuyu kendiliğinden halledeceğine güvenerek Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacağız.”
Diğer ağır top Barutçu
ne demiş?
Şimdi CHP Genel Sekreterliği de yapmış bulunan Faik Ahmet Barutçu’nun Siyasi Hatıralar’ından Arapça ezana dönüşle ilgili kısmı okuyalım. Bize kanun tasarısı genel kurula gelmeden önce CHP grubunda nasıl bir hava estiğini şöyle anlatmıştır:
“Arapça ezan yasağının kaldırılması için Demokrat Partinin Meclise götürdüğü teklif hakkında grubun nokta-i nazarını tespit için yapılan genel kurul toplantısındaki görüşme bu hissiyatı açığa vurmuştur. İnönü’nün telkinleri para etmemiştir. Az kalsa ekseriyet Türkçe ezan okumanın bir hata olduğunu itirafa kadar gidecek. Demokratların teklifini iştiyakla kabule karar verecekti. Bunun bir milli dil ve şuur meselesi olduğunu, milli devlet politikasının mümkün olan her yerde Türkçe konuşmayı emrettiğini ve milli şuur ve politikasının icabı olarak Türkçe namaza davet yapılmasını tercih ettiğimizi, milli şuura güvenerek ceza müeyyidesinin kaldırılmasına karşı bari istintaktan (sorgulamadan) ileri gidilmemesini olsun kabul ettirinceye kadar akla karayı seçtik.” (…) 70 sene sonra, atılan bir adım geri alınıyor. Bir inkılâp partisi olarak milli güvene itimadımızı ifade ettik. İstikbale ait ümitlerimizi muhafaza ettiğimizi anlattık.” (2001, s. 1019-20.)
Yalnız burada Barutçu’nun son cümlesine dikkat: Fırsat bulduğumuzda tekrar Türkçe ezana dönülecektir demek istiyor. Bu kafa hiç Arapça ezanı serbest bırakacak kanun teklifi verir mi?
İnönü’nün Türkçe
ezana dönüş çabası
Türkçe ezana dönüş hasreti CHP’nin ve İnönü’nün içinde 10 yıl daha yaşayacak ve bu fırsat 27 Mayıs darbesiyle gelecek, darbecilerden Türkçe ezana dönülmesini bekleyecekler ama halkın reaksiyonuyla karşılaşacağını düşünen Milli Birlik Komitesi bu işlere girilmesini uygun bulmayacaktır. Bu kararı darbecilerden Numan Esin şöyle dile getirecekti:
“Bu konu 1960’ta da bizim önümüze geldi. Yönetimle halk arasını açacağı gerekçesiyle böyle bir şeye gerek olmadığına karar verdik. O gerekçeyi de ben ileri sürmüştüm.”
Nitekim İnönü de Defterler’inde darbenin lideri Cemal Gürsel’in kendisini ziyaretinin ardından Türkçe ibadetle ilgili ümitlerinin suya düştüğünü 6 Ağustos 1960 tarihli notta şöyle dile getirecekti:
“1- Din meselesi-Reform. İrtica teşkilatından kurtulma. Türkçe ibadeti gözleri tutmuyormuş.” (2016, s. 574.)
Belli ki Milli Şef pek üzülmüş Türkçe ibadete dönülemeyişine. Nereden mi biliyoruz bunu? Kemalist tarihçi Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın Türk Devrim Tarihi 5 adlı kitabından (s. 33).
Prof. Turan’dan öğrendiğimize göre 6 Ağustos günü Gürsel’in İnönü’yü ziyaretinde “dinde reform” ve “Türkçe ezan” meselesi üzerinde durulmuş. İnönü görüşmede Gürsel’e “İbadetin Türkçeleştirilmesini, tekrar Türkçe ezanı gözünüz tutuyor mu?” diye sormuş. Gürsel’in “Tutmuyor” diyerek doğacak tepkilerden korktukları yollu itirafından İnönü’nün memnun olmadığını not defterine düştüğü “Yazık!...” ifadesinden görmüştük.
Velhasıl CHP Genel Başkanı İnönü 10 yıl önce uğradığı ezan yenilgisinin rövanşını bir askeri darbe sayesinde alabileceğini ummuştu. Ortaylı da kalkmış, bu İnönü’nün başında olduğu partinin Arapça ezana dönüş için kanun teklifi verdiğini söyleyebiliyor?
“Göz var, izan var” derdi eskiler. Bunlarda ilki kör, ikincisi de fena şaşmış ki Allah şaşırtmasın.
.
İnönü’nün vekil yaptığı Karabekir Paşa’ya CHP böyle kafa tutmuştu
26 Ocak 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İnönü’nün vekil yaptığı Karabekir Paşa’ya CHP böyle kafa tutmuştu
Mustafa Armağan
Kabul edelim ki, Başbakanlık Cumhurbaşkanlığı ve koltuklarında neredeyse 30 yıl geçirmiş bulunan İsmet İnönü kurt bir siyasetçiydi. Kafasında Türkiye’yi laikleştirme, bir başka deyişle İslamsızlaştırma projesi var, bu kesin. Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Türkçe ezana dönülmesini ummuş ama Milli Birlik Komitesi’ni ikna çabası yeterli olamamıştı.
Çok partili hayata zorla, şerle geçildikten ve halkın oyu diye bir gerçek ortaya çıktıktan sonra üzerinde o kadar titrediği Köy Enstitülerini kapamak veya CHP’nin 6 okunu anayasadan çıkarmak başta olmak üzere Tek Parti devrinde inatla savunduğu ‘Cumhuriyet değerleri’ne pekâlâ sırtını dönmesini bilmişti. Devir değişmişti çünkü. Şefin ne yapıp edip ayakta kalması gerekiyordu. 1973 yılında istifa ettiği CHP’yi dahi kapattırmak için harekete geçmesi bunun en çarpıcı kanıtıdır.
İşte aynı ayakta kalma siyaseti gereği 1938 yılının 11 Kasım’ında Cumhurbaşkanlığına seçilince parti içi aleyhtarlarını temizlemek ve yerlerine kendisinin, biraz da halkın gözünde bir değer taşıyan küskün politikacıları iknaya çalışacaktı. Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay gibi 1925’e kadar sıcak siyasetin içerisinde bulunan ve ilk ana muhalefet partimiz sayılan, 1925 yılında kapattırdığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucu paşalarına el atacak ve onları CHP’ye kazandırma derdine düşecekti.
Teklif götürdüğü isimlerden biri de eski dostu Kâzım Karabekir Paşa’ydı. Karabekir Paşa, 1926 İzmir Suikasti davasında idam sehpasının altından dönmüş ve 12 yıl evine kapatılmıştı. Küskündü. Yıpranmıştı. Geçim sıkıntısı çekiyordu. Haksızlığa isyan ederek bastırdığı İstiklal Harbimizin Esasları adlı kitabının nüshalarının yaktırılmasının üzerinden ancak 6 yıl geçmişti.
Evinde oturmakta olan Karabekir’e mebusluk teklif eden İnönü onu bir emirle vekil seçtirecekti (yemin: 9 Ocak 1939). Zaten Tek Parti devrinde seçim dediğin neydi ki? Bir vekil istifa ettirilir, yerine bir başkası seçtirilirdi.
Karabekir Paşa vekil seçilmişti seçilmesine ama içinde hapsettiği öfkesini, uğradığı haksızlıklara olan tepkisini zor tutuyordu. Nitekim kendisini ziyarete gelen Tan gazetesi muhabirine patlayacaktı (yayın tarihi: 3 Nisan 1939):
“Muhabir: Hadiselerin olduğu gibi tespit edilerek yeni nesle aynen ifadesindeki zarurete işaret ediyorsunuz. Sizce bu nasıl mümkün olabilir?
Karabekir Paşa: “Muhakkak olan nokta, birtakım şahsiyetlerin memlekete yanlış olarak gösterildikleri ve ifa ettikleri büyük hizmetlerin bir kalemde çizildiğidir. Hadiseler yalnız bir şahsın dilediği tarzda ifadesiyle ortaya çıkmaz. En ufak vak’ada bile tutulan zabıt varakası [tutanak] yalnız bir kişinin ifadesi değildir. O hadiseyi yapan, gören ve işitenlerin ifadeleriyle hakikat ortaya çıkabilir ve hükümler de buna dayanarak verilir. Yalnız herhangi bir davacının ifadesine göre hüküm vermek hiçbir zaman doğru olmaz.”
Muhabir: Nokta-i nazarınıza (Bakış açınıza] göre mekteplerde okutulan tarihlerin, söylenen nutukların ve konferansların, hatta inkılap derslerinin bu bakımdan tashih edilecek kısımları mevcut mudur?
Karabekir Paşa: “Evet, vardır, büyük Nutuk’ta da üzerinde ehemmiyetle durulması icab eden haksızlıklar ve yanlışlar mevcuttur.”
İşte bu son cümle bardağı taşıracak ve Tan gazetesi gençler tarafından protesto edilecek, Mecliste hesap soranlar çıkacak, gazete yayını aniden kesecek, oklar Karabekir Paşa’nın üzerine çevrilecekti. Tek Partili CHP fokur fokur kaynıyor, onu “Atatürk düşmanı” diye damgalamaya kalkanlar mebus olmasını hazmedemiyordu. Nitekim hakkında soruşturma açıldı, telgraflarla tepkiler yağdırıldı, gazetelerdeki saldırılar tabanda da infial uyandırdı. Bunun üzerine CHP Karabekir Paşa’dan savunma istedi. O da bir kısmını aşağıya alacağımız savunmayı yazmak zorunda kaldı.
Devlet Arşivlerindeki belgeye göre, Kâzım Karabekir Paşa CHP Genel Sekreterliğine hitaben kaleme aldığı 7 Nisan 1939 tarihli mektubunda kendisini şöyle savunmuştu:
“Tan gazetesinde intişar eden (yayımlanan) beyanatın Ulus ve Tan gazeteleri muharrirleri tarafından istenilmesi ve alınması hadisesi şu yolda cereyan etmiş ve dört safhadan geçmiştir. (…) Safha safha inkişaf eden (gelişen) bu mülakatta dikkati çeken ve üzerinde durulması lazım gelen noktaları da kaydediyorum:
Tan ve Ulus muharrirleri benim tarafımdan davet vuku bulmaksızın kendiliklerinden gelmişler ve benden ısrarla beyanat istemişlerdir.
Beyanat Tan gazetesi muharririne değil, evime dört defa gelen Ulus gazetesi muharririne verilmiştir.
Beyanatı ihtiva eden kâğıtlar parti grubu toplantısında söz söyleyen bir mebus (milletvekili) tarafından ortaya çıkarılmıştır. Bunlar meb’usun eline nasıl ve ne için verilmiştir?
Tan gazetesi Ulus muharririne verilen beyanatı iki parçaya ayırarak maksadın toptan ve açıkça anlaşılmasını işkâl etmiştir (zorlaştırmıştır).
Tan gazetesi, beyanatı yeni meclisin açıldığı 3 Nisanda neşretmiştir. Bu sadece tesadüf müdür?”
Yerimiz müsaade etmediği için içerisinden bir parça alabildiğimiz ve yukarıda okuduğunuz Nutuk ile ilgili cümleyi adeta inkâr eden ve gazetecilerin kendisine söylemediği şeyler söylettiğine dair vaziyeti toparlamaya çalışan sözleri Karabekir Paşa’nın ne kadar müşkil bir vaziyette kaldığının hazin örnekleridir. Tabii arşivlerde kalmış Umurlu köyü Halkevi Başkanınki cinsinden tepki telgrafları o günlerin ‘linç kampanyası’nın boyutlarını göstermesi bakımından enteresandır. İlk defa yayınlanan bu telgrafta şu satırlar okunabiliyor:
“CHP Genel Sekreterliğine: Ebedi şefimize uzatılan dil için Umurlu köylülerinin duyduğu sonsuz teessürü Milli Şefimize ve partiye olan bağlılık hislerimizle bildiririz.” (Devlet Arşivleri: 490 100 573 2281 3)
Tabulara dokunmaya kalkan isterse Karabekir Paşa gibi bir İstiklal Savaşı kahramanı olsun, tasfiye mekanizması anında harekete geçer. O gün de, çok partili hayata geçilmesine rağmen bu gün de geçerli bu. Maalesef.
.
Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki İstiklal Mahkemesinde idamla yargılanmıştı
30 Ocak 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki İstiklal Mahkemesinde idamla yargılanmıştı
Mustafa Armağan
1924 yılında kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının Rifat Börekçi ve Şerafettin Yatkaya’dan sonraki reisi Ahmet Hamdi Akseki Cumhuriyet döneminde dini yayınların yasaklandığı bir devredebasılan İslam Dini adlı kitabıyla mühim bir boşluğu doldurmuş ve kendisine Menderes iktidarında ezanın hürriyetine kavuştuğunu müftülüklere müjdeleyen tamimi göndermek nasip olmuş biridir. Ayrıca Kemalistlerin laf saydırmadığı nadir din adamlarından biridir.
Ne var ki hayatını yazanlar onun İstiklal Mahkemesi’nde yargılandığını geçiştirir, üzerine gitmezler. Mesela Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde Süleyman Hayri Bolay’ın kaleme aldığı “Akseki, Ahmet Hamdi” maddesinin ilgili iki cümlesi şöyledir:
“1920 yılında kurulan Tarîkat-ı Salâhiyye Cemiyeti’nin üyesi olduğu ve bu cemiyetin faaliyetlerine katıldığı ithamıyla 1925’te Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandı. Cemiyetle ilgisi bulunan on bir kişinin idama, birçoğunun da ağır hapse mahkûm edildiği mahkemede suçsuz bulunarak beraat etti.”
Maddede yer almayan bilgi şudur: İdamla yargılanmış ve 1 ay da tutuklu kalmıştı.
Peki bu olayın içinde neler saklıdır? Kaynaklarda Tarık Zafer Tunaya’nın eksik ve kelimeleri değiştirerek naklettiği birkaç cümleden başka dişe dokunur bir malumata rastlanmaz.
Nâçar iş başa düştü: Bu makûs zinciri kıralım ve sizi Akseki’nin saklanan cephesini aydınlatacak bir gazete haberiyle baş başa bırakalım (Cumhuriyet, 19 Temmuz 1925):
“Bugün Aksekili Hamdi Efendi’nin muhakemesi icra edildi. Ahmed Hamdi Efendi Ahmed Şirani’ye yazdığı mektubu niçin yazdığını izah ile Şer’iye Vekaleti’nde tedrisat müdürü iken Medresetu’l-İrşad’ın, iyi vaizleri yetiştirmek için medreselerin programlarını asrî icâbâta tevfik ettiğini (çağın gereklerine uydurduğunu), medreseleri eski haline bırakmak isteyen ve medreselerin ıslahiyle mevkilerinden olacak olan mutaassıb hocaların kendisine hücum ettikleri sırada Medresetü’l-İrşad’ın müdürlüğü münhal (boş) olduğunu, buraya iyi birisini getirmeyi düşündükleri zaman Ahmed Şirani’nin hatırlarına geldiği sırada Şirani kendisine sefaletinden bahs ile mektup gönderdiğini söyledi.
Reis- Ahmed Şirani, Hayri Beğ merhumun dinî sahada icraatını mütemadiyen (sürekli olarak) tenkid etmiş birisidir. Siz ise Hayri Beğ’in eserini takip ettiğini söylüyorsunuz. Ahmed Şirani Efendi’nin bu zihniyette bir adam olduğunu bildiğiniz halde nasıl oldu da ‘meslek düşmanlarına karşı müştereken mücadele edelim’ diye mektup yazdınız.
Akseki- Buyurduğunuz doğrudur. Hayri Beğ’in teşkilatı aleyhinde idi. Eskilerin de aleyhinde idi. Onun için şimdiye kadar iş başına gelmemişti. Tecrübe edelim, dedim. Bizimle beraber yürür, teşci edelim, dedim. Mektubu da bunun için yazdım. Fakat üç ay zarfında bizimle beraber yürüyemeyeceğini, kendisine fazla teveccüh göstermiş olduğumuzu anladım ve müdürlükten azl ettim.
Mektubu okundu.
Reis- Heyet-i umumiyesi itibariyle sizi fazla tahtie edecek bir şey değildir. Fakat gerek mevkiiniz, gerek inkılaba karşı Ahmed Şirani’nin aldığı vaziyet itibariyle yazmasa idiniz daha iyi olurdu.
Akseki- Bendeniz de bunu üç ay sonra anladım. Orada talebe ile muallimlerle kavga etti. Bunun üzerine azl ettik.
Reis, Hamdi Efendi’ye Ahmed Şirani’nin Tarikat-ı Salahi’ye intisabını vs. sordu. Hamdi Efendi adem-i malumat beyan etti (bilgim yok dedi).
Müddei-i umumi (savcı) Hamdi Efendi’nin şimdiye kadarki mevkufiyetini (tutukluluğunu) kâfi görerek tahliyesini talep etti.
Reis- Hey’et-i hakime memleketin sizden istifade edeceğine kanidir. Şu şartla ki inkılabın bugünkü esasatına en ufak bir uygunsuzluk yapmamalısınız. Mevkiiniz ve gençliğiniz itibariyle, bilhassa Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulünden sonra daha vatanî hidematta (hizmetlerde) bulunabiliyordunuz ve bulunabiliyorsunuz. Bu itibarla beraatinize karar verildi.
.
Kur’an okuturken dövülen Ayşe hoca hanım
06 Şubat 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kur’an okuturken dövülen Ayşe hoca hanım
MUSTAFA ARMAĞAN
Eskiden dert babaları varmış, başı sıkışan ona yakınıp rahatlarmış. Bu satırların yazarı de zamanla ona benzemiş olmalı ki dert dolu sinelerin müracaatgâhlarından olmuştur.
Nitekim dün Yozgat’tan 70 yaşlarında bir bey aradı. Dertliydi, beni de dertlendirdi tabiatıyla. Gözyaşları içinde babasının hatıralarını nakletti. Kur’an yasaklanmış. Jandarma baskın yapacak diye haber gelince köye, ne yapayım diye düşünmüş. Toprağa gömse bulunur, yaksa gönlü elvermez. Hava kararınca dereye inmiş ve salavat getire getire suya bırakmış kitapları.
Anadolu’da benzeri binlerce olay yaşanmıştı Tek Parti devrinde. Dindarlara yapılan zulümlerin zinciri Ezan-ı Muhammedî’de “Allah” demenin yasaklanmasından başlar, Mevlid okutma, hatta Hac yasağına kadar uzar, gider. Din eğitimi yasaktır, koca Türkiye çapında sadece 7 Kur’an Kursu açıktır ama oralardan da kaç kişinin mezun olabildiği meçhuldür.
Faciaya bakın ki cami satmak serbesttir de, Kur’an öğretmek yasaktır. Evde mushaf bulundurabilirdiniz ama Kur’an okumayı öğretecek elifba cüzüyle yakalandınız mı, yandığınızın resmiydi. Onun için suç mahallinin(!) etrafında çocuklar nöbet tutar, jandarma veya polis geldi mi ıslık çalarak haber verir, çocuklar arazi olur, cüzler derhal saklanırdı.
Tabii gönlü Kur’an aşkıyla yanıp tutuşan ninelerimizi unutursak haksızlık etmiş oluruz. Onların evlerinin basılması pahasına mahalle çocuklarına Kur’an öğretme gayreti bambaşka güzelliktedir. İşte size altın bir tablo:
“Malatya’dan M.D. anlatıyor:
Yıl 1947, aylardan Mart ve ben o zaman 8 yaşlarındayım. 2 aydır gidip geldiğim İlyas Mahallesi, Akça Sokaktaki 2 katlı ahşap evinde benim gibi 15 kadar talebeye Kur’an okumasını öğreten Ayşe Hoca’nın evinin üst katındayız. O gün, bir ders önce hocanın bana vermiş olduğu “Amme Cüzü”ndeki dersime çalışmanın verdiği huzur ile sıranın bana gelmesini ve hocamdan bir âferin kazanmak arzusunun verdiği çocuksu hislerimle baş başayım.
Birden bulunduğumuz eski evin kırık dökük kapısının alışılmamış bir şekilde vuruluşu ile hepimiz irkiliyoruz. Aşağı katta oturan kiracı kapıyı açıyor fakat hepimiz pür dikkat acaba ne var diye geleni merak ediyoruz. Hoca dersi bırakmış, elimizdeki kitaplarımız yana düşmüş vaziyette geleni merak ederken, kapıdan 5 polis ve bekçinin aniden içeri girişi hepimizi korkutuyor.
50 yaşlarında, nur yüzlü o müslüman kadınlığın örneği Ayşe hoca hanım ayağa kalkıyor ve polislerle arasında şu konuşma geçiyor:
-Buyurun memur beyler, bir emriniz mi var?
-Siz burada çocuklara ne öğretiyorsunuz?
-Allah rızası için bu çocuklara Kur’an okumasını öğretmeye çalışıyorum.
-Kadın, sen bunun yasak olduğunu bilmiyor musun?
-Yasak olduğunu bilmiyorum, benim bildiğim, kötü şeyler yasaktır.
Bu konuşmaları dinleyen bizler ise kimimiz ağlıyor, kimimiz de korkudan kaçmaya çalışırken 2 polis elimizdeki cüzleri topluyor, hepsini gözümüzün önünde tekmelerken birisi de kibritle yakıyordu. Ayşe hoca hanımı bir polisin saçlarından tutarak üst kattan alt kata zorla indirişi ve yapılan hakaretleri ömrümün sonuna kadar unutamam.
Daha sonra bizleri ikişer kol halinde olmak üzere bugün anarşistlere dahi revâ görülmeyen hareketlerle ite kalka karakola götürdüler. Babalarımızı, babası olmayanların da yakınlarını karakola çağırdılar. Veli durumunda olanların, bizleri neden hocaya gönderdiler diye ifadeleri alınıp yeterince hakaret yapıldı. Ayrıca biz mâsum sabilerin bir daha kendi kitabımız olan Kur’an’ı öğrenmek için hocaya gitmemizi önleyici gereken korkutucu tehdid ve tenbihten sonra belki de gıdasızlıktan solgun yüzlerimize birer tokat vurarak evlerimize gönderiyorlardı.
O, nur yüzlü ve kalbi imânlı hocamızın bu hadiseden 1 ay kadar sonra vefatı çocuk olmamıza rağmen içimizde büyük bir iz bırakmıştı.”
Suya verilen Kur’an’lar, kutsal kitabını öğreniyor diye tokatlanan çocuklar, bir harf öğreteyim diye çırpınan Ayşe hocalar ve daha niceleri. Bunlar hakiki tarihimizdir. Yazılmayan tarihimiz.
Not: İsmail Karakuzu’nunbumektubu rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun çıkardığı Sebil dergisinin 11 Haziran 1976 tarihli 24. sayısından alınmıştır (s. 10)
.
Turgut Özal’ın dedesi Abdülhamid Han’ı kitaplardan daha iyi anlamıştı
09 Şubat 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Turgut Özal’ın dedesi Abdülhamid Han’ı kitaplardan daha iyi anlamıştı
Mustafa Armağan
Kadir Bey, sen bugün çuvalın en dibindesin. Bu çuval yakında alt üst olacak. O zaman sen en üste çıkacaksın. Ne biliyorsan korkmadan yaz. Ben arkandayım.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, yeniden Türk vatandaşı olmasını sağladığı Üstad Kadir Mısıroğlu’nu ilk görüşünde böyle demiş. Ne büyük feraset. Şimdilerde videoları izlenme rekorları kıran Kadir Bey bu ilginç konuşmanın devamını Benden Tarihe Haberler adlı kitabında şöyle naklediyor:
Sen geldin demek! Neden gelir gelmez beni aramadın!..
Efendim, vatandaş olmayı bekledim.
Şimdi oldun mu?
Evet, sayenizde… Teşekkür ederim! dedim.
Estağfirullah, estağfirullah, tebrik ederim! dedi. Sonra şunu ilave etti:
Artık senin fikirlerinin günü geliyor!.. Ne biliyorsan yaz!... Hiç korkma!... Ben arkandayım!... Körfez Harbi sırasında senin eserlerini elimden düşürmedim. Bravo!.. Çok ileri görüşlü imişsin!...
Bu minval üzere konuşa konuşa arabasına doğru ilerledik. Oraya kadar elimi bırakmadı ve kendisi ile konuşmak, elini sıkmak isteyenlere aldırış etmedi. Arabaya binerken tekrar kucaklaştık.
Bana köşke gel!... Baş başa konuşuruz!. Sakın ihmal etme! tembihi ile ayrıldı.” (Sebil: 2016, s. 784 ve 788.)
Rahmetli Kadir Mısıroğlu bu kısa konuşma için “asil bir cesaretin tezahürü”ydü tespitinde bulunur.
Gerçekten de Turgut Özal alışılmamış ölçüde sıra dışı bir siyasetçiydi. Fikir ve icraatıyla 1984-93 Türkiye’sini halı gibi dokumuş ve Türkiye’ye ekonomiden siyasete yeni menfezler açmış, yeni bir siyasî iklim oluşturmayı başarmış biriydi. Tıpkı Kadir Mısıroğlu’nun hakkını ödeyemeyeceğimiz gibi onun da hakkını ödeyemeyiz. Cumhurbaşkanlığı normal süresi olan 1996’ya kadar devam etmiş olsaydı 28 Şubat mezalimi muhakkak ki bu şekilde icra edilemeyecekti.
İşte Turgut Özal’ın kendisine örnek aldığı siyasetçi olarak Sultan 2. Abdülhamid’i seçmesi ve onun kitaplarda Kızıl Sultan diye çocuklarımıza sunulması karşısında gösterdiği tepki bu bakımdan çok önemlidir.
Ani vefatından sadece 32 gün önce Ankara Hilton Oteli’nde düzenlenen Değişim Sürecinde İslam Sempozyumu’nun değerlendirme konuşmasında çocukluğunda dedesi ile arasında geçen bir konuşmayı nakledecek ve kitapta yazanlar ile dedesinin anlattıkları arasında bocalayan bir Cumhuriyet çocuğunun onarılması güç şaşkınlığını anlatacaktır. Sonuçta cahil diye ötekileştirilen dede haklı çıkmış, anlı şansı yazarların kaleminden çıkan ders kitaplarının yalan yazdığı tescil edilmiştir.
Aşağıdaki konuşmayı ilk olarak İslâmî Araştırmalar dergisinin 1993 tarihli bir sayısında okumuş ve altını çizmiştim (cilt 6, sayı 4). Bilahare bu konuşmanın peşine düşmüş ve dergiden bir cd’sini rica etmiştim. Ardından Özal’ın Sultan Abdülhamid hakkındaki hatırasını kestirip Yeni Şafak’ın internet sitesinde yayınlayarak sosyal medya ortamına dağıtılmasına vesile olmuştum. Şu anda paylaşılan bütün videolar elhamdülillah bu fakirin gayretiyle yayılmıştır.
İşte size rahmetli Turgut Özal’ın 16 Mart 1993 tarihinde, yani 17 Nisan’daki vefatından çok kısa bir süre önce yaptığı o muhteşem değerlendirme konuşmasından videosunu yayınladığım çarpıcı kesit. Beraberce okuyalım ve rahmet dileyelim Rabbimizden merhum Özal’a:
“1930’lu yıllar. Ben ilkokul son sınıftayım.
Tabii o zaman bizi bambaşka yetiştiriyorlar. İlkokulda okutulan bazı şeyleri, bugünkü benim yaşlarıma yakın kimseler herhalde hatırlayacaklar. Biz bir Türk’ün on düşmana bedel olduğunu, bir Türk’ün dünyaya bedel olduğunu, ondan sonra daha birçok şeyler öğrendik. Ama kendimizin ufak dünyasında öğrendik bunları, yani dış dünyayla hiçbir alakamız yoktu. Dış dünyayı değil, İstanbul’u bile bilmiyorduk.
Ben bunları okuyorum kitapta, iyi de bir talebeyim. Rahmetli dedem o sırada bize misafir gelmiş. O da gençliğinde İstanbul’da bulunmuş, Sultan Abdülhamid zamanında.
Okuduğum tarih kitabında “Kızıl Sultan” diyor Sultan Abdülhamid’e. Ben okuyorum, dedem de dinliyor. Döndü dedi ki: “Bunların hepsi yalan. Size yanlış şey öğretiyorlar”. Ben de “Dede” dedim, “sen mi iyi bileceksin, kitap mı?”
Biz böyle büyüdük.
Aradan seneler geçti, yurt dışına gittik. Çok yurt dışında kaldım. Orada da bazı kitaplar elime geçti. Bu konularda biraz araştırma yaptım. Yurt içinde ufak tefek, kenarda köşede, kırıntı gibi gelen -o sırada çok sarih değil- bilgiler var. Baktım ki, dedem haklı.
Onun üzerine kendi kendime soru sordum. Bir zaman geçti. Dedim ki, “Şu tarihin ya da tarihi anlatmanın tersliğine bakın. Bu zâta “Kızıl Sultan” dediler. Devrine bakıldığı zaman, hemen hemen hiçbir toprak parçası vermemiş. Siyaseten fevkalade iyi idare etmiş. Demiryollarını yapmış, okullar yapmış, birçok şeyleri var, bunları görüyorsunuz. Ondan sonra bir İttihat ve Terakki gelmiş. Birlik ve gelişme(!) Öyle mi? 1909-1918’de koskoca imparatorluk bozuk para gibi harcanmış.” Doğru mu değil mi? Biri “Kızıl Sultan”, öbürleri “Hürriyet Kahramanı.” Öyle mi, değil mi? Şimdi tarih bu işi nasıl bu kadar yanlış yapabilir? Bu suali sormamız lazım diye düşünüyorum.”
Turgut Özal arkasından videoda bulunmayan şu sözleri bir tokat gibi resmi tarihçilerin yüzüne çarpıyor:
“Tarihi doğru bilmeden, hep yanlış şeyleri öğrendiğimiz zaman hakikate gelişmemiz imkân dahilinde değildir. (…) Her şeyin doğrusunu öğrenelim, her şeyi icabında sorgulayalım. Ama bunu kavga etmeden, hoşgörü içerisinde yapalım. Bunu yaptığımız zaman emin olunuz bu toplum çok ileri gider. Çünkü bu toplumun insanlarının kabiliyeti –bilmiyorum ne sebepten- hakikaten inanılmazdır.”
Merhum Özal’ın tarihi özgürce tartışalım teklifi 1993’te yapıldı. Yıl oldu 2025. Aradan 32 yıl geçti. Güya ilerledik, milli gelirimiz arttı, araba sayısı şu oldu vesaire. Ama kafa yapımızda bir değişme oldu mu? Tarihi hâlâ tartışamıyoruz. Sorgulamıyoruz. Sorgulatmıyorlar.
Ah sevgili Özal, seni ne zaman anlayacağız?
.
Erzurum Kongresi’nde ana gündem Türk-Kürt kardeşliğiydi
16 Şubat 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Erzurum Kongresi’nde ana gündem Türk-Kürt kardeşliğiydi
Mustafa Armağan
Bu yazıyı Diyarbakır’dan gönderiyorum. HÜDAPAR’ın düzenlediği Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı’na katıldım ve yarım saat süren bir konuşma yaptım. Bediüzzaman Said Nursi’nin neden TBMM’ye geldiğini, Ziya Gökalp’in kitaplarının nasıl yasaklandığını ve ölümünden evvel aç bırakıldığını, nihayet Erzurum Kongresi’ndeki ana gündem maddeleri arasında Türk-Kürt kardeşliği bulunduğunu anlattım.
Tabii en çok dikkat çeken bahis Erzurum Kongresi oldu. Aşağıda konuşmamda bahsettiğim meseleyi geniş olarak açıklayacağım.
Kitaplarımızda geçen “Erzurum Kongresi kararları”nın ilki güya şuymuş:
“Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.“
Sormak gerekir: Misak-ı Millî’nin ilanından aylar önce, 1919 Ağustos’unda “millî sınırlar” mı vardı?
Kongre kararlarının aslına baktığımızda meğer 1. madde şöyleymiş:
“Trabzon vilayeti ve Canik sancağıyla Şark vilayetleri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Elaziz, Bitlis vilayeti ve bu saha dahilindeki bağımsız vilayetler, hiçbir sebep ve bahaneyle diğerlerinden ve Osmanlı camiasından ayrılmak imkânı düşünülmeyen bir bütündür. Mutluluk ve felakete tam olarak katılmayı kabul ve mukadderatı hakkında aynı amacı benimser. Bu bölgede yaşayan bütün Müslüman unsurlar diğerlerine karşı fedakârlık hissiyle dolu ve ırkî ve sosyal durumlarına riayetkâr öz kardeştirler.”
Gördüğünüz gibi Erzurum Kongresinde adeta bir Türk-Kürt kardeşliği bildirisi çıkmıştır. Erzurum Kongresi adeta bugünkü sorunların konuşulduğu bir kardeşlik toplantısıyken bize içeriği boşaltılarak anlatılmış!
Sözün özü şu:
1) Erzurum Kongresi’nde hâlâ “Osmanlı camiası” içindeyizdir.
2) Kongrenin gayelerinden birisi, araları açılmak istenen Kürtlerle Türkleri yeniden birbirine bağlamaktır.
Peki Erzurum Kongresi kararları Kürtlükten nasıl arındırıldı?
Sonraki hemen bütün yayınlar kararların orijinaline inme zahmetine katlanmadıkları için neme lazım deyip Nutuk’ta yazılanları aktarmış ve orada Osmanlı’nın Müslüman unsurlarının, bu arada Türkler ile Kürtlerin vurgulandığı kaydını görmezden gelmişler.
Öte yandan, İnkılap tarihçilerinin ana kaynağı olan Nutuk’ta Erzurum Kongresi kararlarının Kürtlüğe veya Osmanlı’ya delalet edebilecek bütün cümlelerinden arındırıldığı da dikkat çekiyor.
Kur’an’ı yaşatmak için birlik çağrısı
Aslında bir değil, bir ay arayla iki Erzurum Kongresi düzenlendiği bilinmez. Biri bizim bildiğimiz Temmuz ayında toplanan Erzurum Kongresi, diğeri 17 Haziran 1919’da toplanan Erzurum Vilayet Kongresi. Bu ikinci kongreye sunulan bir rapor, güncelliği itibarıyla ele alınmaya değer.
Rapora göre Doğu Anadolu’da Ermeniler, Avrupalılar ve “şahsî çıkar sağlamak isteyen” bazı kimselerin ortaya attığı bölücü fikirlerin başında “Kürtlük-Türklük meselesi çıkarmak” geliyor. Yabancılar Türkler ile Kürtlerin birbirinden nefret etmesini istiyormuş. Kürt yönetimi kurarak Doğu gençliğinin birleşmesine imkân bırakılmıyormuş. Nihayet Kürtler ile Türkleri birbirine düşürerek bölgede Ermenilerin hakimiyeti sağlanmak isteniyormuş.
Bu ilginç raporda Kürtlerin aslında Ermeni oldukları yönünde propaganda yapıldığı kaydediliyor ve bir milletin diğerlerinden din, karakter, âdet ve dil itibariyle ayrıldığı belirtiliyor. Irk fikri reddediliyor ve Ermenilerin Hıristiyan, Kürtlerinse Müslüman oldukları üzerinde duruluyor. Karakter bakımından Kürtlerin Türklere Ermenilerden daha yakın oldukları bir grafikle gösteriliyor. Varılan hüküm şu:
“Türk ile Kürt arasında dinî ortaklıktan başka soy itibariyle de bir bağın varlığını teslim etmek zaruridir.”
Erzurum Kongresi’nden bir ay kadar önce toplanan bu ön kongreye sunulan raporda işlenenler sanki bugünden geçmişin dağlarına çarparak yankılanmış gibidir. Beraberce şunları okuyoruz:
“Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz yaşayamaz. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de Türk ile Kürt’ün aynı tarih, aynı çıkar, aynı hayat sahibi olacaklarını kabul etmemek mümkün değildir. Bu kadar derin ve esaslı bağlarla birbirine bağlı bulunan Doğu vilayetleri Türk’ü ile Kürt’ünü ayırmak her ikisini de ölüme mahkûm etmek demektir. Bugün gözümüzü açarak yaralarımızı öz elimizle sarmaya çalışır, dışarıdan gelen Kürtlük-Türklük gibi ayrıştırıcı telkinlere kulak asmazsak hem memleketimizi kurtarır, hem de herkesin mutluluğunu sağlayacak esasları hazırlarız.”
“Tarihî bir anda bulunuyoruz” diyen bu önemli rapor şöyle sürüyor:
“Duygusallığa kapılarak düşmanlarımıza hizmet etmekten sakınma göreviyle mükellefiz. Son fırsat elimizde. Bunu da kaybedersek tarihimizi aşağılanmayla kapamış ve Hazret-i Kur’an’ı elimizle defnetmiş oluruz. Hakkımızda çevrilen entrikaları, düşünülen felaketleri sonuçsuz bırakmak yalnız bir şeye, Doğu vilayetleri Müslümanlarının ittihad (birlik) ve ittifakına bağlıdır.”
Bundan 106 yıl önce Erzurum’da toplanan Vilayet Kongresi’nde söylenmesi gerekenler söylenmiş aslında.
Eğer Erzurum Kongresi’ndeki şu altına imzamızı gönül rahatlığıyla atacağımız yaklaşım sonradan bozulmayıp devam ettirilebilseydi muhakkak ki ne PKK’ya alan açılmış olur, ne de çözüm süreçlerine ihtiyaç duyulurdu. Ama olan oldu. Bugün geçmişten hisse kapıp geleceğe bakma zamanıdır. O zaman denildiği gibi “Son fırsat elimizde.”
Not: Raporu Bekir Sıtkı Baykal’ın “Erzurum Kongresi ile İlgili Belgeler”den (Ank. 1969, s. 40-52) aktardım.
.
HÜDAPAR Çalıştayı tarihî bir adımdır
20 Şubat 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
HÜDAPAR Çalıştayı tarihî bir adımdır
MUSTAFA ARMAĞAN
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihli açıklamasıyla müzmin Kürt meselesinde yeni bir safhaya adım atıldı. Kan dökülmemesi ve silah bırakılması yönündeki bu cesurca hamle, 47 yaşındaki PKK’nın tam manasıyla silahı bırakıp Kürtleri demokratik çatı altına, Meclise toplanmaya davet ediyordu.
Süreç gayet olumlu bir seyir izledi ve hem İmralı hem Kandil hem de diğer partiler, bu arada CHP tarafında da olumlu bir karşılık buldu. Bu defa barış kazanacak, umutları ilk kez hem devlet hem de toplum nezdinde müspet yankılar buldu.
HÜDAPAR’ın 15-16 Şubat 2025 tarihlerinde Diyarbakır’da düzenlediği “Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı”nın tam da Abdullah Öcalan’ın açıklama yapacağı ileri sürülen tarihe denk getirilmesi manidardı. Gerçi açıklama ertelendi ama Çalıştay, barış sürecine olumlu bir katkı olarak hafızalarda yerini aldı.
Ben de 15 Şubat günü Çalıştayın ilk oturumuna katılarak “Türk-Kürt Kardeşliğinin Tarihî Kodları” başlıklı bir konuşma yaptım. Benden önce Mehmet Metiner, Yıldıray Oğur ve Abdülkadir Turan beylerin konuşmaları olsun, açılıştaki muhtelif görüşlere sahip kanaat önderlerinin sözleri olsun bütünleştirici, barış isteyen ve silaha son vermeyi amaçlayan son derece yapıcı açıklamalardı.
Ben de Bediüzzaman Said Nursi’nin Ankara’da Meclise davet edilişinin Lozan’da İngilizler tarafından gündeme getirilmek istenen, Türkler ile Kürtlerin aralarını açmaya yönelik azınlık hakları veya özerklik tanıma gibi sinsice girişimlerin önünü kesmeye matuf olarak Kürt mebusların iknasına yönelik olduğunu söyledim. (Bu tezin epeyce kişiyi şaşırtmış olduğunu öğrendim.)
İkinci olarak bizim milliyetçiliğimizin Batı tarafından kurgulanıp ithal edildiğini, bu yüzden kendi milletimizin hayalini kuramadığımızı, millet hayalimizin Batılı normlarla açıklanamayacağını ve Kürtlere yönelik yanlışların Batı’nın hayal ettiği millet kavramından çıktığını ifade ettim.
Üçüncü olarak da Pazar günkü yazımda dile getirdiğim gibi 17 Haziran 1919 tarihli Erzurum Vilayet Kongresi’ne sunulan bir layihada Ermenilere karşı Türkler ve Kürtlerin ayrılmaz bir bütün oluşturduğu iddiasının bulunduğunu, aynı layihada “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz olamaz” vurgusunun yapıldığını beyan ettim.
Demek ki dedim, bundan 106 yıl önceki şuura geri dönüyoruz. O zaman mesele Türkler ile Kürtlerin yaşadığı ortak coğrafyada bir Ermeni devleti veya mandası kurulmasıydı, bugün Büyük İsrail ve sınırımızın ötesinde kurulacak piyon bir Kürt devleti tehdidi karşısındayız. Konuşmamı iki halk arasındaki kardeşliği vurgulamanın yeri ve zamanıdır sözüyle bitirdim.
Çalıştayın sonunda hazırlanan bildiriyi sonradan okuma imkânım oldu, çünkü aynı günün sabahı Akit TB’deki canlı yayına katılmak için yola çıkmıştım. Her ne kadar bildiri teker teker imzaya açılmamış ve katılımcıların –en azından benim- onayına sunulmamış olsa da genel olarak Çalıştayın ruhuna uygun bir metin olduğunu söyleyebilirim. Elbette formülasyon ve diline itiraz edeceğim bazı cümleler vardı ama genel olarak müspet bir metin çıktığını söyleyebilirim.
Sonuçta 100 yılık kangren olmuş bir meseleyi konuşuyoruz. Ne hatalar yapılmadı ki şimdiye kadar? Zaten o hatalar yapıldığı içindir ki patinaj yapıp durduk. Mühim olan, konuşabilmek, müzakere edebilmek değil midir?
Fransız filozofu Ernest Renan’ın dediği gibi bir millet, her gün yapılan bir plebisittir yani halk oylaması. Her gün halka soruyor ve evet cevabını alıyorsanız mesele yoktur. Ancak bir plebisitte hayır cevabı evet cevabına yaklaşmış veya geçmişse o zaman yapacağınız şey, plebisiti iptal etmek değil, tekrar be tekrar halka sormaya devam etmektir. Acaba ben mi yanlış anladım? Bir daha soralım demektir. 2013 yılında Akil İnsanlar Heyetinin bir üyesi olarak keşke o zaman da bugünkü olgunlukta halka sorulsa ve cevabı beklenseydi diyebiliyorum. O tarihte aynı heyette bulunduğumuz Mehmet Uçum’un bugün HÜDAPAR’a, Çalıştaya katılanlara ve kendisi gibi düşünmeyenlere parmak sallayıp tehdit eder ve aşağılar hale gelmesi ise hazin ve ibretlik bir vakadır.
.
Öteki Erzurum Kongresi
23 Şubat 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Öteki Erzurum Kongresi
Mustafa Armağan
Bir değil, iki Erzurum kongresi vardır aslında. 1) Erzurum Kongresi ve 2) Erzurum Vilayet Kongresi. İlkini en azından ismen biliyoruz ama ikincisi hususunda tam bir cehalet içindeyiz.
17-21 Haziran 1919 tarihlerinde toplanan Erzurum Vilayet Kongresi’nin çalışmaları tam da bu amaca, yani bölgenin Ermenilere verileceği ve kurulması tasarlanan Ermenistan devletinin veya mandasının parçası olacağı endişesi altında gerçekleşecekti.
M. Cevad (Dursunoğlu) imzasıyla 10 Haziran günü Vilayat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti’nin kararı olarak yayınlanan bir tebliğde şunlar bildirilecekti:
“Memleketlerimizin Ermeni idaresine terk edilebileceğine dair artık kesin belirtiler zuhur ettiğinden buraların korunma işi ahalinin namus ve hamiyetine emanet edilmiş olup Ermeni zulmü altında mahvolmamak için birleşmek vazifesi karşısında bulunduğumuzdan bahsen münasib gördükleri takdirde Erzurum’da veyahut diğer güvenli bir mahalde umumi bir kongrenin akdini civardaki vilayetlere teklif ettik. (30 Mayıs 1919)”
Nitekim Vilayet Kongresi’ne davet mektubu tam da bu günlerin Kürt açılımı ruhuna mutabık şekildedir:
“Hariçten gelen ve Türklük-Kürtlük gibi bir perde altında İslam’ın varlığını baltalamaya çalışan bütün akımları red ile, zevale sürüklenen Hazret-i Kur’an etrafında toplanmayı ve Erzurum Kongresine iştirakinizi teklif ediyoruz (7 Haziran 1919)”
Erzurum Kongresi Türklük ve Kürtlük arasında sokulmak istenilen kundağa karşı birleşmek maksadıyla hazırlanmış da haberimiz yokmuş. Niye bunu yazmaz kitaplar? Niye Erzurum Kongresi üzerinde durulmaz? Türkler ve Kürtlerin öz kardaş olduklarına dair bütün izlerin silinmesine çalışılmıştır da ondan.
Dolayısıyla bir taraftan Erzurum Vilayat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti, diğer yandan 12 Şubat 1919›da Trabzon’da kurulan Muhafaza-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti’nin gayretleriyle ve Kâzım Karabekir Paşa’nın askerî desteğiyle bir genel kongre düzenlenecek ve Rauf (Orbay) ile Mustafa Kemal Paşa Erzurum’a davet edilecektir.
Karabekir Paşa hatıralarında Erzurum’a gelen M. Kemal Paşa’nın kongreye kabul edildiği sahneyi epey ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır:
“Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin Erzurum Kongresine girmek arzusuna karşı Erzurum’da toplanan delegeler itiraz etmişler. Ve benimle irtibat vazifesini yapan Hoca Raif Efendiyle Necati Beyi bana göndermişlerdir. Bu zatlar bana şunu söylediler: Mustafa Kemal Paşa hazretleri[nin] kongreye girmeleri arzusunu heyetimiz kabul etmiyor. Sebebi, sine-i millete sığındığını söylemesine rağmen henüz arkasından [üniformasını] ve padişah yaveri kordonunu çıkarmıyor. Kongre üniforma ile idare edilecekse o makamda sizi görmek isteriz.”
Kâzım Paşa’nın bu teklife cevabı da ilginçtir:
“Daha ilk günden söylediğim veçhile millî hareketimizin milletimizin ruhundan çıktığını medeni cihana göstermek lâzımdır. Uhdesinde sıfat-ı askeriye bulunan bir zatın kongreyi idaresi bir generalin kıyamı [isyanı] mahiyetinde görülür ve bir generalin kıyamı ise medenî milletler huzurunda kıymet ve ehemmiyet verilecek bir hâdise telâkki olunmaz, henüz İstanbul hükûmetine karşı cephe almamak nokta-i nazarından da bu şekil doğru olmaz. Bunun için kumandan olarak emrinizde uhdeme düşen vazifeyi yapmak millî harekâtın prestiji ve muvaffakiyeti bakımından da çok mühimdir. Mustafa Kemal Paşa hazretlerine gelince, askerlikten istifa etmiş bulunduğundan aramızda vazife alması sakıncalı değildir. Üniforma meselesi kendisine nazikâne söylenebilir.”
Maksat, millî iradenin egemen kılınması
Bu konuşma Erzurum garnizon karargâhının misafirhanesinde cereyan etmiştir ve işin ilginç yanı, o sırada odada Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey’in de bulunmuş olmalarıdır. Kongre üyelerine danışmak için dışarı çıkan heyet biraz sonra geri dönerek Karabekir’e güvendiklerini, nasıl karar verirse kongrenin onu esas alacağını söyler. Bunun üzerine Karabekir Paşa, M. Kemal Paşa ve Rauf Bey’i delegelere takdim eder ve kendilerine de kongreye girebileceklerini müjdeler.
Ancak Karabekir’in bir şartı vardır. Hem Mustafa Kemal Paşa’nın, hem de Rauf Bey’in “millî harekâtımızın başından nihayetine kadar bizden ayrılmayacakları hakkındaki” vaadlerini heyetin huzurunda tekrar etmelerini ister. Onlar söz verirken, Karabekir Paşa da bu vaatlerini senet saydığını belirten bir mektupla kongreyi temin verir.
Bu güvencelere rağmen açılışta bir sürpriz yaşanmış, Mustafa Kemal Paşa kongreye askerî kıyafetle girmiş ve kürsüye çıkarak nutuk okumak istemiştir. Bu manzara sivil bir platform olmaya önem veren genel kurul üzerinde olumsuz bir etki yapmış ve Gümüşhane delegesi Kadirbeyzade Zeki Bey kendilerine şu ihtarda bulunmak zorunda kalmıştır:
“Paşa! Evvelâ üniforma ve kordonunu sırtından çıkar, ondan sonra kürsüye gel! Ta ki millî kuvvet askerî tahakküm şekline girmesin.”
Bu cüretkâr uyarının sahibi Kadirbeyoğlu Zeki Bey, yakınlarda yayınlanan hatıratında olayın iç yüzünü şöyle aktarmıştır:
“Yalnız bizim bir düşüncemiz vardır… O da bu millî hareketi askerî olmayan bir kuvvetle idare ederek başa çıkarmaktır. Tarih önümüzde çok canlı bir misaldir… Asıl maksad, inkılabı halkın vücuda getirmesi, halkın başarmasıdır… Bizim gaye ve maksadımız bu işe asker parmağı karıştırmamak, kongrede verilecek kararlar üzerinde milli teşkilat ile halk kudret ve kuvvetinden bir millî varlık vücuda getirmektir.”
Asıl çarpıcı ve şaşırtıcı taraf, bu sert uyarıya Mustafa Kemal Paşa’nın gayet makul bir tepki vermiş olmasıdır. Üç dakika kadar süren ölüm sessizliğini onun kararlı sesi bozmuştur:
“Efendiler, şimdi bu dakikada kanaat getirdim ki, bu memleket hiçbir vakit istiklalini zayi etmeyecek, bilakis parlak istikballere mazhar olacaktır.”
Paşa derhal salonu terk eder ve bir süre sonra Erzurum Valisinden ödünç aldığı sivil bir takım elbiseyle geri döner. Bilahare başkanlığa seçilir ve kongre, çalışmalarına devam eder.
Resmi tarih bir yandan kongrede Kürtler ile Türklerin kardeşlik temasının işlendiğini hasıraltı ederken öbür yandan Erzurum Kongresi olmasa da olurmuş gibi hatalı bir intiba uyandırmaya çalışır.
Ah tarih! Tarihimizin özgürleşmesi ve üvey babalar yerine kendi babasının sesiyle konuşması ne zaman mümkün olacaktır dersiniz?
.
İçtimâî Erdoğan’ı görmeyen yanılır
27 Şubat 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
‘İçtimâî Erdoğan’ı görmeyen yanılır
MUSTAFA ARMAĞAN
1999 mahalli seçimlerinden birkaç gün önce yazarlık hayatımda hiç yapmadığım bir işe soyunup kendimce İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylarının karnesini çıkarmıştım. Fazilet Partisi’nin adayı Ali Müfit Gürtuna idi. Ali Talip Özdemir ANAP, Zekeriya Temizel DSP, Yalçın Özer DYP, Adnan Polat ise CHP’nin adayıydı.
Adayları teker teker ele alıp değerlendirdiğim yazı o kadar beğenilmişti ki, okurlar tarafından ‘iddiasız partilerin adaylarını küçümsediğin için mi yazmadın?’ diye sîgaya çekilince ertesi hafta onlara da birer karne vermek zorunda kalmıştım!
Yalnız karneleri dağıttıktan sonra köşemde özel bir kutu açıp önceki başkan Recep Tayyip Erdoğan’ı da değerlendirmek ihtiyacını hissetmiştim. İşte o kısmı ufak tefek rötuşlarla aşağıya alıyorum:
“Osmanlı tarihinde İstanbul’u yönetme geleneği, genç Fatih’in, 1 Haziran 1453 tarihinde devrin önde gelen âlimlerinden Hızır Bey Çelebi’yi İstanbul Kadılığına atamasıyla başlar. Fetihten bu güne kadar geçen 550 yıla yakın zaman içinde İstanbul’dan onlarca yönetici geldi, geçti. Şehremini Cemil Topuzlu Paşa, Vali ve Belediye Başkanları Lütfi Kırdar ile Fahrettin Kerim Gökay, Ahmet İsvan, Bedrettin Dalan, en son olarak da Recep Tayyip Erdoğan yakın dönemde ilk ağızda sayabileceğim isimler…
Erdoğan’ın ismi yalnız bugünlerde değil, 20-30 yıl sonra da diğer “karizmatik” İstanbul belediye başkanlarıyla birlikte anılacak gibi görünüyor. Hiç şüphesiz yukarıda bir çırpıda adları hafızama üşüşüverenler dışında da bu kutlu beldeye hizmetlerde bulunmuş isimler zikredilebilir (mesela Sultan Abdülhamid devrinin sonlarında, 1906 başlarında suikaste kurban giden Rıdvan Paşa gibi). Ne var ki, hafıza denilen o esrarlı kutu geçmişin imbiğinden sadece hayırlı hizmet yapmış olanları değil, hizmetlerini toplumsal veya siyasal taleplerle çakıştıran, bu talepler ve beklentilerle hizmetini hâlelendirenleri damıtıyor garip bir şekilde.
Erdoğan’ın dost-düşman pek çok kesimde uyandırdığı imaj, akmayan suları akıttığı veya çöpleri başarıyla toplattığından değil, bu tekabül ettiği toplumsal ve siyasî talep ve beklentilere başarıyla cevap verebilmesinden ileri geliyordu. Belediye hizmetleri -ki bu alanda başarılı olduğu zaten ortak bir kabul görmektedir- bu birikmiş taleplerin onun şahsında kendisine akacak yatak bulmasından doğan karizmayı taçlandıran, kendisine duyulan güveni pekiştiren faktörlerden ibaretti. Ne Bedrettin Dalan’ın mağrur aristokratlığı vardı onda, ne Nurettin Sözen’in abus bürokratlığı. Erdoğan’ı bize sevdiren tarafı, muhakkak ki samimiyetiydi.
Buna şimdilerde beş yaşındaki kızıma, bir türlü şiir okuyan bir insanın neden hapse girdiğini anlatamayışım gibi ‘önemsiz bir ayrıntı’ da eklenmiş bulunuyor!”
Aradan tam 26 yıl geçti. 2014 yılında Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Erdoğan belediye başkanları bağlamında söylediğim “unutulmayanlar” listesine seviye üstüne seviye atlatıp yalnız İstanbul’un değil, Cumhuriyet devrinin de en başarılı siyasetçisi makamına oturmuş bulunuyor.
Bu arada o tarihte olanları anlamlandırmaya çalışan kızım da büyüdü, yurt dışında doktora yaptı ve bugün bir üniversitede psikoloji hocası. Diyeceğim o ki, artık karşımızda yeni bir Türkiye var ve o şiir okuyan adam çeyrek asırdır yeni Türkiye’nin damarlarına mimarlık sanatından melodiler üflüyor.
Sadrazam Said Halim Paşa aslında Sultan 2. Abdülhamid’e tamamen muhalifti ama muhalefeti şu gerçeği söylemesine engel olmamıştı:
“Sultan Hamid dünyaya gelmemiş olsaydı yine kendi muasırları bir Sultan Hamid’in meydana gelmesine sebebiyet vereceklerdi.”
Bir başka deyişle Paşa bir “içtimâî Abdülhamid”den söz ediyor ve ‘onu şahıs olarak görmekle yanılıyorsunuz, o bir neslin eseridir’ diyordu.
İşte bugüne kadar onca kumpasa, darbe teşebbüsleri ve muhtıralara rağmen ayakta kalmayı başaran Erdoğan gerçeğini bu İçtimâî Erdoğan çerçevesinde görmezsek yanılırız:
Burada Erdoğan’ın şahsı değil mesele. Erdoğan bir şahs-ı manevî yani ortak kimlik olarak orada. Ve zırhı millet olan birini o milleti yıkmadan bertaraf edemezsiniz. O millet ve şimdilerde onun kıymetini idrak eden devlet ki nice yıldır bu Erdoğan’ı yana yakıla beklemişti.
.
Osmanlı’da bilim var mıydı?
02 Mart 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Osmanlı’da bilim var mıydı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Ne demişti Prof. Dr. Fuat Sezgin:
“İşin ilginç tarafı, Müslümanların tarihte ne kadar büyük yerleri olduğuna önce Müslümanları inandıracaksın. Bu da işimizin ne kadar zor olduğunu gösteriyor.”
Bir başka profesör, merhum Necmettin Erbakan ise şunları demişti 1977 yılında:
“Defterdar dokuma fabrikaları (Feshane) bundan 150 sene önce yapılmıştır. O tarihte İngiltere’de yapılan fabrikaların dört misli büyüklüktedir. Modern sanayi İngiltere’de doğdu diyorsanız sizin yaptığınız o tarihteki dokuma fabrikalarını getirin, bizim yaptığımızı yan yana kuralım, aradaki farka bakınız. Şimdi biz bugün ‘İyi, yaşasın, dört misli fazla (büyük) yapmışız’ diye seviniyoruz. Halbuki 150 sene önce İngiltere böyle bir fabrika yaptığına göre, elbette Osmanlı İmparatorluğu’na bunun 4 mislini yapmak yakışır diye herkes düşünüyor (olmalı). Onun için kendimizi ıslah etmeye mecburuz. Onun için üzerimizde yapılmış olan yanlış propagandaları silmeye mecburuz.”
Şimdi Osmanlı’da bilimin 19. asırda ne durumda olduğuna bir misal olmak üzere Hekimbaşı Mustafa Behcet Efendi’nin hayatına göz atalım.
Mustafa Behcet Efendi 1774 yılında Hekimbaşı Hayrullah Efendi’nin torunu olarak dünyaya geldi. Kardeşi Abdülhak Molla da kendisi gibi hekimbaşılık makamına oturmuştur.
Behcet Efendi medrese eğitimi gördükten sonra Süleymaniye Tıp Medresesi’nden mezun oldu. Arapça, Farsça, Fransızca, Latince ve İtalyanca öğrendi. Şeyhülislamdan sonra en yüksek makamlar olan Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerine layık görüldü. Şairdir ayrıca. Son uykusunu Üsküdar Doğancılar’da Nasuhi Tekkesi haziresinde büyük babasıyla birlikte uyumaktadır. (Üstad Kadir Mısıroğlu buraya defnedilen son kişidir.)
14 Mart Tıp Bayramı varlığını Behcet Efendi’ye borçludur dersem bilgilendirici bir adım atmış olurum. 1827 yılında Tıbhane-i Âmire’nin (ve içinde bir sınıf olarak Cerahhanenin) kuruluş teklifini padişaha getiren, kurucusu ve nâzırı (müdürü) olan Behcet Efendi modern tıbbın Osmanlıdaki kurucusu sayılır.
İlklerin adamı olan Behcet Efendi aynı zamanda dünyada modern karantina uygulamasını başlatan kişidir. Osmanlı’da karantina teşkilatının kurulması onun eseridir. Onun zamanında kurulan Yüksek Karantina (Tahaffuz) Meclisi bugün Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü adıyla faaliyettedir. Osmanlı’nın başlattığı, Avrupa’nın da dikkat kesildiği karantina uygulamaları zamanla dünyaya yayılacaktır.
Telif ve tercüme olmak üzere 20’ye yakın eseri bulunan Mustafa Behcet Efendi’nin çiçek aşısı, fizyoloji, tarih, frengi, folklor, sağlık rehberi vb. hakkındaki kitaplarından başka burada sözkonusu edeceğimiz “Kolera Risalesi” üzerinde yeterince durulmamıştır.
Mustafa Behcet Efendi’nin halkı bilgilendirmek maksadıyla yazdığı 12 sayfalık Kolera kitapçığı Miladi 1831 tarihinde 4,000 adet basılmış ve devlet büyükleri, sivil ve askeri görevliler ile mahalle muhtarlarına ücretsiz dağıtılmıştır.
Kolerayı Avrupa’ya öğreten kitap
Tabip ve bilim tarihçisi Prof. Dr. Aykut Kazancıgil Kolera Risalesi hakkında şu tespitlerde bulunur:
“Henüz mikrobu keşfedilmemiş olan kolera hakkındaki epidemiyolojik gözlemlerini yayınlamıştır. Özellikle epidemilerin (salgınların) çıkış noktası hakkındaki gözlemleri dikkat çektiğinden bu risale, Almancaya çevrilmiş ve önemli bir dergide yayınlanmıştır. Türkçeden yabancı dillere yapılan ilk çağdaş çeviri olan bu gözlem kitapçığı, yıllar sonra bir defa daha ve önemi dolayısıyla Fransızcaya çevrilmiştir.”
İlk olarak 1820 yılında Hindistan’ın Ganj kıyılarında ortaya çıkan ve oradan dünyaya yayılan kolera salgını hakkında bilgi vermekle yetinmeyen yazar söz konusu hastalığın nasıl tedavi edileceğini de anlatmaktadır.
Eserden derli toplu bir şekilde ilk bahseden Dr. Feridun Nafiz Uzluk onu şu şekilde tanıtmaktadır:
“Epidemiologie bakımından büyük önemi olan bu Dergi (kitapçık) ile o zemanlar henüz Mikrobu keşf edilmiyen (keşfi 1883’de Alman R. Koch tarafından Mısır’da vukua gelmiştir) Cholera hakkında, Korunması, Tedavisi, seyri gibi dikkati çeken sorguları (meseleleri) aydınlatıyor.” (“Cholera Risalesi”, Türk Tıp Tarihi Arkivi, Cilt 1, No 4, 1935, s. 145-151.)
Devamında kitapçığın “Türk tıbbının küçük bir abidesi” olduğunu söyleyen Dr. Uzluk’un bir de üzüntüsü vardır. Şöyle yazar 1935 yılında:
“Kitabın diğer interessan yönü Europaca tanınması ve Alman diline tercüme edilmesidir. 19 uncu asırdaki Modern Türk tıbbının Fenni bir küçük abidesi olan mini mini kitab: Cholera. Hufelands Journal Band 74 oder 67 des Neuen Journals, Seite 33-47. «Die Cholera - Epidemie zu Konstantinopel und Verhaltungsmassregeln dabei» von Bechzet, Leibarzt des Türkischen Kaisers. Aus dem Türkischen übersezt und mit Amerkungen begleitet vom Fursten Demetrius Maurocordato zu Berlin.» Eğer şu Hufeland Mecmuaları
elimde olsaydı Maurocordato’nin hangi maddeleri şerh ve tafsil ettiğini anlardık.” (s. 143)
Bundan sonra kitabın 1831 yılında basılan Türkçesi ile başka bir kaynakta bulduğu Almanca tercümesini yayınlayan Dr. Uzluk’un hayıflanmasını bugünün imkânlarıyla giderebilecek durumdayız. Risalenin Almanca neşrine tarihçi Yeşen Dursun beyin gayretiyle ulaştık. (Kitap Arapçaya ve Fransızcaya da tercüme edilmiştir.)
Bir Osmanlı âliminin kolera hastalığı hakkında yaktığı aydınlanma ateşi Almanya, Tunus, Fransa derken dünyaya yayılmış, hem Osmanlı insanına, hem de insanlığa Tıp Bayramı, karantinahane ve kolera salgını hususlarında mühim hizmette bulunmuş olmanın huzuruyla aramızdan ayrılmıştır.
Mustafa Behcet Efendi’nin aziz ismini “Millî” olduğu iddiasındaki Eğitim Bakanlığımız ders kitaplarına geçirmekte pek cimri davransa da biz unutmayacak ve unutturmayacağız.
Üsküdar’da Nasuhi Camii’nin önünden geçerken yola bakan mezar taşlarından birinin “Gel evlat, sana Osmanlı’da bilim var mı yok mu? Anlatayım” dediğini duyduğunuz gün öz babanızla konuşmaya başlamışsınız demektir.
..
8 Mart Dünya Kadınlar Günü Rus kadınların eseriydi
09 Mart 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
8 Mart Dünya Kadınlar Günü Rus kadınların eseriydi
Mustafa Armağan
Bundan tam iki yıl önce Yeni Akit’te aynı başlıkla bir yazı yayınlamış ve resmi Kemalist tarihin Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının Avrupa’daki ve dünyadaki birçok ülkeden önce verildiği yalanını çürütmüştüm.
Özetlemem gerekirse: Kemalist propagandanın salladığının tam tersine kadınlara oy hakkı erken değil, geç verilmişti, bir. 1946 yılına kadar erkeklerin bile seçim hakkı yoktu ki kadınların olsundu, iki. Başörtülü kadınların seçilme hakkı için ise tam 80 yıl beklenmesi gerekmişti, üç.
Kemalizm’in beyinler üzerinde bir yalan makinesi şeklinde çalıştığının ispatı olan bu üç yalan dışında temel bir yalan daha vardı: 8 Mart tarihinin kendisi yalandı. Hem de baştan ayağa.
Feministlere göre; 8 Mart 1857 yılında New York’taki bir tekstil fabrikasında iş şartlarının düzeltilmesi için direnişe başlayan 40 bin kadın işçi polisin saldırısı sonucu fabrikada kilitli kalmış. Çıkan yangında kaçamayan 129 kadın işçi o gün yanarak can vermiş. Güya bu işçileri polis dışarı çıkarmamış.
İşte her yıl Dünya Kadınlar Günü’nün 8 Martta kutlanmasının gerekçesi yangında kadınların ölmesiymiş.
Bu efsanenin tek kusuru, böyle bir olayın 8 Mart 1857’de yaşanmamış olmasıdır!
Malum, feministlerimizin boynu Fransa karşısında kıldan ince: Fransa’da imal ve icat edilen bir yalanı kopyala-yapıştır usulü almış ve piyasaya sürmüşler. Ve bu yalanı yıllar yılı tekrarlaya tekrarlaya muhafazakârların kanaat önderlerine kadar nüfuz ettirmeyi başarmışlar.
Fransız tarihçi Françoise Picq’in 1970’lerin sonunda bitirmiş bu efsaneyi aslında ama bizim feministlerin işine gelmediği için ördükleri zırhtan içeri bırakmamışlar ışığını.
Picq kadın tarihi araştırmalarına başladığında şu basit sorunun peşine düşmüş: 1857 yılının 8 Martında gerçekte ne oldu?
Hiçbir şey…
O gün ne New York’ta, ne de ABD’de bize anlatılana benzer mahiyette dahi bir olay yaşanmamış. O tarihte çıkan ABD gazetelerini araştırdığında böylesine büyük bir olaydan bahsedildiğine rastlamamış. Ne yangın, ne grev, ne 40 bin kadın işçinin direnişi… Sonra bir fabrikada futbol sahasına zor sığan 40 bin kadın işçi nasıl toplanacak?
Efsanenin ilk ayağı kafasında çöktükten sonra Fransız tarihçi başka bir sorunun peşine düşmüş: O zaman bu efsane nereden ve ne zaman çıktı?
Bu noktada bir sürpriz karşılamış Picq’i. Fransız tarihçi, “8 Mart 1857 protestosundan ilk kez 1955’te Fransız günlük gazetesi L’Humanité söz etti” diye yazmış bir makalesinde. O zamandan beri her yıl basında yer ala ala bu efsanevi köken gerçekliğin önüne geçmiş.
Ne harika değil mi? 1857’deki olayı biz vukuundan 98 yıl sonra, ABD’de çıkan bir gazeteden değil, Fransa’da çıkan bir yazıdan öğrenmiş oluyoruz!
İyi de aradaki 98 yıl boyunca bu olaydan neden bahsedilmemiş?
Cevabı gayet basit: Grev ve yangın türünden bir olay yaşanmadığı için.
Bitti mi? Biter mi hiç!
Aslında New York’ta bir yangın ve ölüm olayı yaşanmış ama 1857’de değil, iddiadaki olaydan tam 54 yıl sonra.
“1911’de New York’ta 123’ü kadın 146 tekstil işçisi, çalıştıkları fabrikanın yanması sonucu can vermişti. New York tarihinin bu en kanlı iş cinayeti, kentin göbeğinde Manhattan’daki Triangle Gömlek Fabrikası’nda meydana gelmiş, çoğunluğu 14-23 yaş aralığında olan 123 kadın işçinin sonu olmuştu. 1857 efsanesinin muhtemel ilham kaynağı gibi görünen 1911’deki fabrika yangınının, kârdan başka bir şey düşünmeyen sermayenin ne ilk ne de son katliamı olduğunu herkes biliyor.” (Eren Karaca, “8 Mart’ın Tarihi: Sosyalist mücadelenin günü”, Gelenek, Sayı 154, Mart 2021)
Ölenlerin içerisinde erkeklerin de bulunduğu gerçeği bir yana, 1911’deki olayda ne bir direniş vardı, ne de grev ve polisin kapıları kapatması (ayrıca yangın 8 Mart’ta değil, 25 Mart’ta çıkmıştı). Tamamen işverenin ihmalkârlığı söz konusuydu ve 10. kattaki işçilerin kapılar güvenlik amacıyla kilitli olduğu için (hırsızlık olmasın diye kapılar kilitlenirdi o zamanlar) dışarı çıkamamış, yangın merdiveni de izdiham sebebiyle yamulmuş ve işe yaramamıştı.
Bu da elbette kapitalizmin vampirliğiyle ilgili bir olaydı ve burjuvaziye düşman olmak için yeterli bir sebepti.
Toparlarsak 1857’de olmayan yangın, 1911’de yaşanmış ama bunun grevle, direnişle bir alakası kurulamamıştı. O zaman 1911’deki olayı al, 1857’ye taşı ve işin içine kapitalist vampirlerin kan içiciliğini anlat, öyle değil mi? Yani kapitalizm düşmanlığı yap. Yok, bizim feministler kapitalizm düşmanlığı yapmaz, İslam düşmanlığı yapar 8 Mart’ta. İslam’ın /geleneklerin kadınları geri bıraktırdığı masallarını tekrarlar ama zinhar kozmetik sanayiinin kadınları nasıl sömürdüğünden dem vurmaz. Aslında 8 Mart’ta bir şey oldu ama kapitalizmin başkenti New York’ta değil, Rus Çarlığının başkenti Saint Petersburg’da.
1917 yılına kadar 8 Mart’ı bir tarih başlangıcı olarak almak için herhangi bir “Milat” yok. ABD’de Kadınlar Günü kutlandığı söyleniyor ama Şubat’ın son Pazar gününde!
Öte yandan 2. Enternasyonal Sosyalist Kadınlar Konferansı 1910 yılında Kopenhag’da toplanmış ve Alman sosyalist Luise Zietz uluslararası bir kadın günü çağrısını dillendirmiş, konferansın başkanlığını yapan Clara Zetkin’in desteğiyle kabul edilmişti ama hâlâ 8 Mart yoktur ortalıkta.
Bunun için 7 yıl daha beklememiz ve Rus Çarlığının başkentine gitmemiz gerekecektir. Nitekim Rusya’da eski Rus takvimine göre 23 Şubat tarihinde Kadınlar Günü sosyalistlerin bir protesto eylemine dönüşecek ve ünlü Şubat devrimi onu takip eden 4. günde gerçekleşecekti.
İyi de hâlâ 8 Mart’a agâh olamadık. Kadınlar Günü neden 8 Mart’ta kutlanıyor? Diye soruyorsanız onun cevabı burada gizli. Ruslar o tarihte Ortodoks takvimini kullanıyordu ve 23 Şubat Miladi takvimle 8 Mart ediyordu. (Bizim tarihimizdeki 31 Mart ayaklanmasının 13 Nisan’da vuku bulması gibi.) İşte Çarlığın devrilmesine giden en büyük hamlelerden biri olan bu Kadınlar Günü bir imparatorluğun idam ipini çekmiş, Çar 4 gün sonra tahttan çekilmişti.
Sosyalistlerin 8 Mart’ı Kadınlar Günü olarak sabitlemelerinin sebebini buradan anlayabilirsiniz. Onlar için bu gün bileklerinin hakkıyla kazanılmış bir zaferdi. Rus Çarlığı kadınlar sayesinde yıkılmaya başlamıştı. Bu, gurur verici bir olaydı. Onun için Rusya’da her 8 Martta kadınlara mevki ve sıfatı ne olursa olsun tebrik sadedinde çiçek verirler.
Fransız tarihçi Picq’in bir tezi daha var yalnız: Soğuk Savaş döneminde 8 Mart’ın tarihinin 1917 yılından 1857’ye, yerinin de Rusya’dan ABD’ye kaydırılmış olması manidardır. Çünkü ABD’nin başını çektiği Hür Dünya Kadınlar Günü’nü sosyalistlerin elinden almak istiyorlardı. Komünistler ise bu kaydırmaya şiddetle karşı çıkar ve komünist feminizmi yerine burjuva feminizmini ikame etmek isteyenlere ateş püskürürdü. Kadınlar Gününü kendilerinden çaldıkları için tabii.
Artık Kadınlar Günü’nde komünistin de, kapitalistin de Kapitalizmin çarkına su taşımakta üstüne yok. Geride, olmayan bir 1857 efsanesinin köpürtülmesi ile 1917’de Petersburglu kadınların cesur protestosunun tarihten silinmesi kalıyor.
Ne bu düşünceleri savunacak sosyalist kaldı, ne de kozmetik barbarlığın kadınlar üzerinde kurduğu tahakkümü sorgulayan. Varsa yoksa “Kadınlar Günü kutlu olsun” lafı.
.
Fatih gemileri karadan yürüttü mü?
13 Mart 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Fatih gemileri karadan yürüttü mü?
MUSTAFA ARMAĞAN
TRT1’de yayınlanan Mehmed: Fetihler Sultanı adlı dizi bütün heyecanıyla sürüyor. Tabiatıyla okurlarım da soruyor: Fatih Sultan Mehmed gemileri gerçekten karadan geçirmedi mi?
Bazı iddialar şunlarmış:
1) Gemilerin karadan yürütülmediğini artık neredeyse herkes kabul ediyormuş ve bu bir masalmış.
2) Kaynaklarda gemilerin iki gecede yürütüldüğünden söz ediliyormuş.
3) Gemilerin geçirileceği alan yokuş, tümsek ve çukurlarla dolu ve sık bir ormanlık alanmış. Dolayısıyla sadece ağaçların kesilmesi bir ay alırmış.
4) Eğer gemiler Kasımpaşa’dan indirilmiş olsaymış, Bizanslılar daha yoldayken gemilerin gelişini görürmüş.
5) Bu gemiler Haliç’in ormanlık bölgesinde kalan Okmeydanı’nda yapılmış ve yapımına 7-8 ay öncesinden başlanmıştır. Bu iddiaya dayanak olarak da iki ‘kaynak’ zikrediliyor: Evliya Çelebi ile Müneccimbaşı.
Sırasıyla cevaplandıralım:
Masal, öyle mi? Kuşatmayı yaşamış şahitlerin anlattıkları da mı kâr etmiyor? Nicolo Barbaro Bizans’ın içinden anlatıyor yetmiyor, Tursun Beğ dışından anlatıyor olmuyor, ilk tarihçilerimizden Neşrî anlatıyor, kâfi görülmüyor, Âşıkpaşazade yetmiş pare gemi ‘kurudan’, yani karadan yelken açtı diyor, kaale alınmıyor, Venedikli Zorzi Dolfin de atıyor anlaşılan. Bütün bu fethi ya yaşamış ya da en yakınlarından dinlemiş olanlar birleşmiş ve bir masal uydurmuş. Birbiriyle ilgisiz şahitlerin aynı olay üzerinde ittifak etmiş olmaları gemilerin karadan yürütüldüğüne en büyük kanıttır ve o ‘herkes’ her kimlerse hiçbir kıymet ifade etmez.
Sonra gemilerin bir veya iki gecede yürütüldüğünü iddia edenler Bizanslılardır, Osmanlılar değil. Bizim kaynaklarda gün verilmez. Peki Bizanslılar neden bir gecede diyor? Onlar ilk gemileri ancak sabahleyin görebildi de ondan. Oysa Feridun Emecen’in de belirttiği gibi (İstanbul’un Fethi Olayı ve Meseleleri), hazırlıklar en az iki hafta öncesinden başlamış olmalıdır. Belki de daha önceden, yani Rumeli Hisarı’nın yapımıyla eşzamanlı olarak
Gemiler Haliç sırtlarında yapıldı deniliyor. Halbuki orası hiçbir zaman bir orman arazisi değildi. Belki yer yer ağaçlar vardı Tophane sırtlarında, nitekim Fındıklı isminin buradaki fındık ağaçlarından geldiği söylenir. Yani öyle dev ve sık ağaçlıklar mevcut değildi. Şunu da belirtmek yerinde olur ki, o zamanlar Tophane semtinde bulunan Karabaş deresi yatağının kullanılmış olması da ihtimal dahilindedir. Bu durumda dere yatağı genişletilip düzeltilerek gemilerin geçmesine uygun bir hale getirilmiş olabilir.
Görseler ne yapabileceklerdi Bizanslılar? Osmanlı ordugâhı Okmeydanı’ndan Kasımpaşa sahillerine kadar uzanıyordu. Yani Bizans ve Venedik gemileri buralara çıkamıyordu ki! Neden? Osmanlı topçuları onları keklik gibi avlardı da ondan. Bu yüzden bugünkü Galata Köprüsü ile Eyüp Köprüsü arasına sıkışıp kalmıştı Bizans donanması. Görseler de ellerinden bir şey gelmezdi yani. Nitekim gelmedi de.
Fatih zincirin önüne bir filo göndererek Bizans gemilerini meşgul etti bir süre. Bu arada Galata’nın üzerinde bir tepeye yerleştirdiği havan toplarına aşırtma atışlar yaptırarak, bu gemilerin Haliç’e indirilmiş Osmanlı gemilerine hücumunu engelledi. Böylece Bizans donanması Haliç’in ağzında çakılı vaziyette kaldı kuşatma boyunca. Bir tek işe yaradı bu gemiler: İstanbul düşünce mağluplarını Avrupa’ya kaçırmaya.
Gemilerin Okmeydanı ormanlarında yapılıp Haliç’e indirildiği iddiası geçerli olamaz, zira suya indirilip sınanmadan bir gemi yola çıkamaz, çıksa da az sonra batabilir. Bu gemiler daha önce muhakkak denenmiş olmalıydı. Karada gemi yap, denize indirir indirmez yüzsün, üstelik savaşsın. Olacak şey mi bu?
Bu iddia sahipleri Evliya Çelebi’ye dört elle sarılıyor. Halbuki Evliya Çelebi fetihten yaklaşık 230 yıl, Müneccimbaşı ise 250 yıl sonra öldü. Kaldı ki, bu iddia Sadrazam Mahmud Paşa’nın menkıbelerinin anlatıldığı bir halk kitabına dayanır. Yani dayandıkları kaynak bir evliya menakıbnamesidir.
72 parça geminin asıl görevi ise Haliç üzerine köprü kurmaktı. Yan yana geldiklerinde Haliç’in yaklaşık 350 metrelik en dar yerlerinden biri olan Defterhane iskelesiyle Kumbarahane arasında bir köprü oluşturduklarını söylemekle yetineyim.
.
Efsane vali Recep Yazıcıoğlu Kürt sorununun çözümünü de söylemişti
16 Mart 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Efsane vali Recep Yazıcıoğlu Kürt sorununun çözümünü de söylemişti
Mustafa Armağan
Bundan 22 yıl önce elim bir trafik kazasında kaybettiğimiz “süper vali” veya “efsane vali” diye meşhur olan Recep Yazıcıoğlu (1948-2003) Tokat, Aydın, Erzincan ve Denizli’deki valilik yıllarında birçok ilke ve sürpriz çıkışa imza atmış, rafting sporunu geliştirmek dahil Erzincan’da Can Havayolları’nı kurmak için de gayret göstermişti.
Katı bürokrasinin ve devletin ceberut niteliklerinin kalkınmamızın önündeki en inatçı engeller olduğunu vurgulamaktan bıkmayan Vali Yazıcıoğlu renkli konuşmalarıyla da temayüz etmiş, yalnız valilik yaptığı illerde değil, çıktığı televizyon programları ve verdiği röportajlar kamuoyunun ilgisini üzerinde toplayınca Türkiye çapında tanınan bir yarı politik şahsiyet haline gelmişti.
Özellikle devlet-millet işbirliği ile yapılan ilk proje özelliğini taşıyan Başpınar Köprüsü’nün inşa hikâyesini Ayşe Kulin’in Köprü adlı romanında kaleme almasından sonra daha fazla tanındığını söylememiz gerekir (bilahare 65 bölümlük Köprü dizisi de çekildi). Yine kendisini anlatan Vali adlı film de onun şüpheli ölümü üzerinde durmaktadır.
Öte yandan sıra dışı fikirleri, birbirinden ilginç çıkışları, bürokrasinin hantallığını aşarak halka doğrudan ulaşması, ayrıca entelektüel birikimi merhum Recep Yazıcıoğlu’na valilik yıllarında benzersiz bir popülarite de kazandırmıştı.
2003 yılında, Denizli Valiliği sırasında geçirdiği şüpheli bir trafik kazası sonunda hayatını kaybeden Yazıcıoğlu’nun son derece ilginç ve statükoyu sarsan fikirleri bulunuyor. Aşağıya bu tür görüşlerinden bir demeti bırakıyorum.
Kaynağım, sağlığında yayınlamış olduğu şu kitabıdır: Recep Yazıcıoğlu, Bu Sistem Değişmeli: Alternatif Bir Yaklaşım, Birey Yayıncılık, İstanbul, 1995.
Manevî değerlerin önemi hakkında şunları söylemiş “efsane vali”:
“Manevi değerleri, inançları, tarihi geçmişi zorlayarak, yok sayarak geleceği kuramayız. 70 yıldır, bu konuda, akan ırmağı tersine çevirme çabası, artarak devam etmektedir. (s. 20)
Yazıcıoğlu bugün dahi tartıştığımız Laisizm ve kimlik bunalımı hakkındaki düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:
“Batı’da, orta çağlarda, kilisenin, ruhbanın dayatmasına karşı oluşan tepkinin ifadesi “Laisizmi”, bu süreci hiç yaşamamış, aksine din adamını sistemin içine yerleştirmiş, Türk toplumuna, doğduğu yerden çok daha katı bir şekilde, Demokles’in kılıcı gibi dayatırsan sonuçta, kimlik buhranı, kaos, anarşi ve kargaşa yaratırsınız. (s. 20)
Tek Parti zihniyetinden kurtulabildik mi? sorusuna şu net cevabı vermiştir:
“Tek parti devri zihniyet ve geleneğinden kurtulabilmiş değiliz.” (s. 45)
Ceberut devlet anlayışına artık son verilmesi gerektiğini açıkça şöyle savunmuştur:
“60 yıllık Cumhuriyet tarihi yasaklarla, dogmalarla ve dayatılan resmi ideoloji ile bugünkü tıkanmışlık ve çözümsüzlük noktasına gelmiştir. Tepeden inmeci, vesayetçi, dogmacı, ceberut, afurlu tafurlu yönetim ve yönetici anlayışıyla, 50’li yılların sonrasının Demokratik açılımlarına rağmen çağın gerektirdiği insan hakları ve katılmalı yönetim anlayışına gelememiştir.” (s. 167)
Yabancılaşmış aydın meselesi hakkındaki görüşü ise şudur:
“Halkına yabancı, halkıyla arasına mesafe koyan, geleneğine, tarihine, kültürüne bu derece uzak aydınları olan bir başka ülke var mı? bilmiyorum. Prof. Şerif Mardin Cumhuriyetin İslamla barışık olmamasını ve İslamı dışlamasını en büyük eksiklik olarak tesbit etmiştir. Bin yıllık bir devleti son 70 yılda yeniden var edemezsiniz. Kültürüyle, tarihiyle, geleneğiyle, yaşama biçimiyle, inancıyla bir ırmak gibi akıp gelen bir oluşumu tersine çeviremezsiniz, mecrasını değiştiremezsiniz. Bunu Marksist sistemler bile gerçekleştirememiştir.” (s. 185)
Recep Yazıcıoğlu’na göre Tanzimat’a kadar kısmen yerelin elindeki vakıf, cemaat, lonca, tarikat şeklindeki inisiyatif, Tanzimat’tan sonra tamamen devlete, devlet adına bürokrasiye geçmiştir. Bunun sonucunda da havalecilik, beleşçilik, ihalecilik, taşeronluk, kurtarıcıların peş peşe gelmesi halkta bir kurtarıcı kültürü oluşturmuştur. Böylece halk devletten çok şey beklemiş, devlet de edebileceği her şeyi vaad etmiştir. Bu da halkın organizasyon kabiliyetini yitirmesine yol açmıştır. Sonuçta bir zamanlar sivil kesimlerin yaptığı bütün işlevler devlete devredilmiş, her şey ondan beklenir hale gelmiştir. Sivil toplum zayıf bırakılmıştır.
Başkanlık sistemini 1995 yılında savunmuş olan Recep Yazıcıoğlu Osmanlı sisteminin başkanlık sistemine yakın bir model olduğu kanaatine varmıştır. Ona göre Başkanlık sistemiyle birlikte yasama ve yürütme birbirinden ayrılacak ama birbirini denetleyecektir.
“Bedeli ödenmeyen gelişme ve kalkınma olmaz” diyen süper vali, “Organize olmayan toplumlar demokratikleşemez” kanaatindedir. Bir ülkede ne kadar çok dernek, vakıf, sendika, organizasyon varsa demokratik ortam da o oranda oluşur. Mevcut katı, merkeziyetçi, vesayetçi, dayatmacı yapı, ideolojiyi de yaşama biçimini de en ince ayrıntılarına kadar belirlemiştir. Ayrıca sivil oluşumlara da sıcak bakmamış, kendi egemenlik gücüne toplumun sorgusuz sualsiz tâbi olmasını istemiştir. “Devlet yeniden tanımlanmalıdır. Patron devlet, halkına ideoloji sunan devletin yerini, demokratik, teknik devlet almalıdır.”
Bugün artık “Kürt meselesi” dediğimiz asırlık düğüme de el atan Yazıcıoğlu yerel yönetimlerin (mahalli idarelerin) güçlendirilmesinden yanadır. İl sayısı artırılmak yerine düşürülmeli, 40’a indirilmelidir.
Burada “Kürt sorunu” karşımıza çıkmaktadır. Eğer yerel yönetimler fazla güçlendirilirse Doğu illeri bundan nasıl etkilenecek, daha doğrusu ülke bölünmeye gitmeyecek midir? sorusu akla gelmektedir. Yazıcıoğlu’nun buna cevabı hayırdır:
“PKK ve terör sorununun çözümleri arasında ve en başta yerelleşme, katılmalı yönetim yer alır. Sisteme yabancı yöre halkı, bölgenin elverişsiz doğal şartları ile beraber, bir kısım kamu görevlilerinin yanlışlarını da devlete mal ederek, gelişememenin tüm faturasını devlete çıkarmaktadır. Sisteme ortak edilecek insanlar, aynı kolaycılığı ve havaleciliği yapamayacaktır. Devlet-millet sentezini gerçekleştiren demokratik devlet daha güçlüdür. Devletin gücü afurunda-tafurunda, polis ve jandarmasında değil çokça demokratik yapısındadır.” (s.18)
30 yıl sonra bu sıradışı valinin düşüncelerini yeniden okurken ey Türkiye, dedim kendi kendime, erken öten horozlarının kadrini, kıymetini keşke zamanında bilseydin. Bilseydin de bunca sıkıntıyı geç uyanmasıyla maruf halkın çekmeseydi.
Rahmet üzerine yağsın!
.
CHP’li bakan İstiklal Savaşı’na gelen yardım parasını borsada batırmıştı
20 Mart 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP’li bakan İstiklal Savaşı’na gelen yardım parasını borsada batırmıştı
MUSTAFA ARMAĞAN
Dün Ekrem İmamoğlu ve avenesinin gözaltına alınmasıyla dengeler altüst oldu bir kere daha. Kartlar yeniden karılmaya başladı.
Şu kadarını söyleyeyim ki, eskiden beri böyleydi CHP.
CHP tarihinde üstü kapatılmış nice yolsuzluklardan biri vardır ki, İmamoğlu ekibinin yolsuzluk iddialarına tarihten bir ışık düşürecek niteliktedir.
Milli Mücadele yıllarında Rusların bize 1 milyon altın yardım ettiklerini biliyoruz. İkinci partide alınan 500 bin altının 100 bini askerî müşavir olarak Moskova’ya giden Safvet (Arıkan) ve Nuri (Conker) beylere teslim olunarak silah, uçak ve mühimmat satın almak üzere Almanya’ya gönderilmişti.
O Safvet Arıkan ki aşağıda anlatacağımız vatana ihanet derecesindeki vahim skandaldan sonra ödüllendirilir gibi Milli Eğitim ve Milli Savunma bakanlıkları ile CHP Genel Sekreterliği koltuklarına oturtulacaktır.
I. Dünya Savaşında yenilmiş ve Versay Barış görüşmelerinden ağır bir tazminat yüküyle çıkmış olan Almanya’da piyasaların ensesinde enflasyon canavarı vardır, her enflasyonist ekonomide olduğu gibi borsa kârlı bir spekülasyon aracıdır.
Güya Alman Markına çevirdikleri Rus altınlarıyla silah almak için kapı kapı dolaşmakta olan Safvet ve Nuri beyler bu sırada uyanık bir Alman borsacıyla tanışırlar. Borsacı kendilerine, ellerindeki parayı çoğaltmak yerine niye beklettiklerini sorar. Üstelik enflasyon meblağı günden güne eritirken... Sonuçta borsada kazandıkları parayla vatanlarına hizmet etmeyecekler midir?
İki ahbap çavuşa gayet mantıklı gelen bu teklifi kabul ederler ve o sırada Milli Mücadele’nin su gibi, ekmek gibi ihtiyaç duyduğu silah parasını olduğu gibi borsaya yatırırlar. Sonuç tam bir fiyaskodur. Paralar Alman borsasında batar. Sözde yanlış kâğıda oynamışlardır(!). Neticede Alman borsacının, borsa nedir bilmeyen gafil(!) subaylarımızı aldattığı anlaşılır ve milletin parasını batırmış olarak ellerini çırparak dönerler Ankara’ya.
Bu yüklü miktardaki paranın göz göre göre çarçur edilmesi tabii ki, Mecliste şiddetli bir tepki uyandırır. Nuri ve Safvet beyler Divan-ı Harbe (Yüce Divana) verilir. Lakin onlara kim dokunabilirdi ki? Kollandıkları için sonuç çıkmaz ki, neden çıkmadığını daha önemlidir.
Garibanlar en ufak bir kusurlarında darağacını boylarken yargı iki ahbap çavuşun Almanya’da onca parayı batırmasında nasılsa kasıt unsuru bulamamış, bu vahim skandala bir “kaza” muamelesi yapılmıştır. Cumhuriyet döneminde vekillik, bakanlık ve CHP genel sekreterliği dahil kritik roller oynayacak ikilinin “irtikâb” suçu ört bas edilmiştir.
Kâzım Karabekir Paşa Bir Düello Bir Suikast adlı kitabında 1933 yılında bir gazetede kendisine iftira atan Nuri Conker’in vaktiyle yardım paralarını nasıl yediğini, buna karşılık Mustafa Kemal tarafından nasıl korunduğunu ve şimdi neden tetikçilik yaptığını olanca netliğiyle ortaya koyar.
Karabekir Paşa Nuri Conker ile Harp Okulu’nda aynı sınıfta okumuş, onu Manastır’da İttihad ve Terakki’ye kendisi kaydettirmiştir. Fakat hiçbir görevinde başarı gösterememiş, hatta Muş’ta tümenini bırakıp kaçmış, kolordu komutanı Mustafa Kemal ise bu samimi arkadaşını, o sırada “aklını kaçırdığını” ileri sürerek kurtarmıştır! İstiklal Savaşı sırasında kendisine silah, mühimmat ve uçak alması için verilen tam 1 milyon lirayı Almanya’da eritmiş, sonra da ‘Eyvah dolandırıldık’ diye eli boş dönmüştür.
Karabekir’e göre Nuri Conker’i kurtaran yine Gazi olmuş, o da efendisine sadakatini ispatlamak için kendisine hayasızca saldırmıştır. Karabekir Paşa, Nuri’nin kendisine saldırmasının işte o 1 milyon liranın ‘şükran bedeli’ olduğunu yazar. Velhasıl 1924 yılında kendisinden hesap sormaya kalkan komisyon başkanı Karabekir’den intikamını 1933 yılında almaktadır.
Komisyon 18 Mayıs 1924’de raporunu Bakanlığa vermiş, Nuri ve Safvet’den batırdıkları veya yedikleri paranın hesabının sorulmasını beklemiş, ne var ki, bir el yargılama belgelerini Milli Savunma Bakanlığından almış ve işin durdurulmasını TBMM Başkanı Kâzım’a (Özalp) emretmiştir.
İşte İnkılap Tarihinin sahtekâr yüzü!
.
CHP devrinde 33 masum Vanlı kurşuna dizilmişti
23 Mart 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP devrinde 33 masum Vanlı kurşuna dizilmişti
Mustafa Armağan
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Saraçhane’de taraftarlarını sokağa dökme çağrısında bulunması hem sorumsuzluktur, hem de bir ayaklanmanın tetiğini çekmektir. Sorumlu bir siyasetçi en başta halkı sokağa dökmenin ne tür tehlikeli, akıbeti belirsiz sonuçlara yol açacağını bilmesi gerekir. Selahattin Demirtaş’ın 6/7 Ekim olaylarının hemen öncesindeki sorumsuzca beyanının nice canlara mal olduğunu henüz unutmadık.
Elbette bu alenen kışkırtıcı beyanlarının bedelini siyaseten veya adlî olarak er veya geç ödeyecektir Özgür Özel, ama orası devletimizin işi. Biz CHP’nin günah galerisindeki bir başka resmin üzerindeki tozu toprağı silkeleyip huzurunuza getirmek suretiyle yüzlerindeki maskeyi bir kere daha sıyıralım..
Bakalım, parmak sallayıp hükümet ve polisten iş adamlarına kadar hesap soracağı tehdidinde bulunan Özgür Özel’in başında bulunduğu parti eline güç ve iktidar geçtiğinde masum insanlara ne zulümler yapmış, hatta faillerini nasıl gururla koruyup kollamış.
Geçen yıl Konya’da vefat eden Selçuklu tarihçisi Prof. Dr. Mikâil Bayram aslen katliamın yapıldığı Özalp’lıydı (eski adıyla Saray). Bundan 15 yıl kadar önce Konya’ya gidişlerimden birinde kendisinden ilçelerinde yaşanmış olan bu feci olayı detaylarıyla anlatmasını istemiştim. Anlattıklarından tuttuğum notlar şöyleydi (olayın cereyan ettiği tarih 1943 yılının Temmuzudur):
“Özalp İran sınırına çok yakındır. Sığırtmaçlar sığırları mecburen sınıra yakın otlaklara götürürler. Bir gün İran’dan bir grup silahlı insan hududu geçip 500’e yakın sığırı kaçırır. Halk kaymakama, jandarmaya haber verir, müdahale etmelerini ister. Kılları kıpırdamaz. Bunun üzerine kendileri silahlanıp sığırlarının peşine düşerek bir kısmını geri getirmeyi başarırlar. Ancak çatışma sırasında pek çok hayvan telef olur. Bunun üzerine yöre halkı Ankara’ya telgrafla şikâyette bulunur. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü durumdan haberdar olur ve 3. Ordu Komutanı Mustafa Muğlalı’ya, ‘Halk ile kaymakam birbirine girmiş, işi hallet’ der. Olay yerine gelen Muğlalı, sınır bölünürken İran’da akrabası kalan kim varsa onları tespit ettirir. (İçlerinde babam da var.) Jandarma geceleyin köye gelir, ışığı yanan evlerdeki erkekleri toplar. Bu sırada bir asker de izinli olarak köye gelmiş, akrabalarıyla hasret giderirken yakalanıp götürülmüştür. Toplam 33 erkeği elleri bağlı vaziyette Takorengiz köyünde bir vadiye indirmişler. “İhtiyat (yedek) askeri” yapacağız diye yola çıkardıkları bu insanlara orada kendilerini infaz edecekleri bildirilince zavallılar ‘Yemin ediyoruz, İran’a gideceğiz ve bir daha buralara dönmeyeceğiz, yeter ki canımızı bağışlayın’ diye yalvarıp yakarıyorlar uzun süre. Ama nafile. Bunun üzerine iki rekât namaz kılmak için izin istiyorlar. Elleri bağlı vaziyette Engiz deresinden abdest alıp cemaatle namazlarını kılıyorlar. İçlerinden Serheng adlı kişi hem ezan okuyor, hem de imam oluyor. Sonra kurşuna diziliyorlar. Ölenlerin çocuklarından bir kısmı sınıf arkadaşımdı. Nasıl bir acı yaşıyorlardı, anlatamam.”
İki yedek subaya işletilen bu katliamın asıl askeri sorumlusu Org. Mustafa Muğlalı olmakla birlikte Tek Parti döneminde kılına bile dokunulmadan görevine devam etmişti.
Olayın üzeri tam örtüldü sanılırken Tek Parti dönemi sona ermiş ve Demokrat Parti muhalefeti davayı yeniden gündeme taşıyınca mahkeme açılmış ve CHP iktidarının görmezden geldiği bu katliamın sorumlusu, ancak 2 Mart 1950’de, yani olayın üzerinden tam yedi yıl geçtikten sonra öldürme emrini kendisinin verdiğini itiraf etmişti.
Bunun üzerine mahkeme Muğlalı’ya idam cezası vermekle birlikte, nereden icab ettiyse hafifletici sebeplerle müebbed hapse çevrilmiş, derken af kanunuyla cezası 20 yıl hapse indirilmişti. İlginçtir, zamanın Askeri Yargıtayı verilen hükmü bozmuştu. İşe bakın ki, tam yeniden yargılanacakken Muğlalı’nın hapiste öldüğü haberi gelmiş ve olay böylece kapanıp gitmişti.
Siz kapandı zannedin, derin devletin mezardan sonra da terfi işlemlerini sürdürdüğünü bilmiyorsanız çok yanılırsınız. Nasıl Koçgiri Kürt isyanını kanlı bir şekilde bastıran Sakallı Nureddin Paşa 12 Eylül’den sonra çıkarılan bir kanunla mezarında Orgeneralliğe terfi ettirilmiş ve kemikleri Atatürk Orman Çiftliği’nde kurulan Devlet Mezarlığı’na taşınmış ise, Mustafa Muğlalı’nın kemikleri de 1988 yılında itibarı iade edilerek Devlet Mezarlığı’ndaki “saygın” yerini almıştır (Turgut Özal zamanında bu hata nasıl yapıldı, anlamak kolay değil. Acaba iki yıl sonra Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın mezarlarının İmralı’dan İstanbul’a nakli için verdiği bir taviz miydi?).
İşin ilginç yanı, olayın geçtiği tarihte Van Savcısı bulunan Kemal Yörükoğlu’nun 1950’den sonra Demokrat Parti milletvekili sıfatıyla TBMM’de anlattıklarıdır. Resmi tutanaklara da geçmiş bulunan bu sözler, bir paşanın bireysel bir ölüm emrinden ziyade planlı bir katliam ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
Aslında 38 kişi olarak toplananların beşini tutuklayarak hayatlarını kurtardığını anlatan eski Van Savcısı Yörükoğlu, İran tarafından açılan ateşe karşılık verirken köylülerin öldüğünü beyan eden resmi tutanağın önceden imzalatıldığını, yani bunun planlı bir operasyon olduğunu söylüyor. Ancak nedense 33 köylünün vurulduğu bu sözde çatışmada tek bir askerin dahi burnunun kanamadığına dikkat çeken savcı Yörükoğlu, operasyondan sonra Muğlalı’nın tabur komutanını telefonla arayarak tebrik ettiğini de sözlerine ekliyor.
Burada olayın planlı ve emrin “yüksek yerden” geldiğini gösteren kanıt, 1945 senesinde İsmet İnönü’nün, 33 kişinin katili (biri yaralanıp iki yıl sonra ölmüştü) Muğlalı’yı koluna takarak Van’a gelmesidir. Bunun anlamı, ‘Evet onları öldürdük, gerekirse yine öldürürüz’den başkası olabilir mi? Katili cezaevine göndereceği yerde millî bir kahraman gibi koluna takarak henüz acıları taze olan insanların karşısına arz-ı endam etmesi suçun kaynağının “yukarılara” dayandığının en açık kanıtı değil midir?
Muğlalı meselesi 1950’li yılların başlarında Mecliste gündeme getirildiğinde ilgili oturuma nedense İsmet Paşa teşrif etmemiştir! Ve Çankırı milletvekili Kenan Çağman, kürsüden Mustafa Muğlalı’yla bir tarihte görüştüğünü, kendisine “yukarıdan” teşvik gördüğünü belirttiğini söylemiş ve bu zatın da İsmet İnönü olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Bu kanlı olayı Türkiye uzun yıllar sadece Ahmet Arif’in meşhur “Otuzüç kurşun” şiirinin mısralarından anlamaya çalışmıştı:
Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil
Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzüç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda...
Tek Parti dönemi anlaşılmadan bugünkü CHP anlaşılamaz.
.
CHP’li bakan İstiklal Savaşı’na gelen yardım parasını borsada batırmıştı
20 Mart 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP’li bakan İstiklal Savaşı’na gelen yardım parasını borsada batırmıştı
MUSTAFA ARMAĞAN
Dün Ekrem İmamoğlu ve avenesinin gözaltına alınmasıyla dengeler altüst oldu bir kere daha. Kartlar yeniden karılmaya başladı.
Şu kadarını söyleyeyim ki, eskiden beri böyleydi CHP.
CHP tarihinde üstü kapatılmış nice yolsuzluklardan biri vardır ki, İmamoğlu ekibinin yolsuzluk iddialarına tarihten bir ışık düşürecek niteliktedir.
Milli Mücadele yıllarında Rusların bize 1 milyon altın yardım ettiklerini biliyoruz. İkinci partide alınan 500 bin altının 100 bini askerî müşavir olarak Moskova’ya giden Safvet (Arıkan) ve Nuri (Conker) beylere teslim olunarak silah, uçak ve mühimmat satın almak üzere Almanya’ya gönderilmişti.
O Safvet Arıkan ki aşağıda anlatacağımız vatana ihanet derecesindeki vahim skandaldan sonra ödüllendirilir gibi Milli Eğitim ve Milli Savunma bakanlıkları ile CHP Genel Sekreterliği koltuklarına oturtulacaktır.
I. Dünya Savaşında yenilmiş ve Versay Barış görüşmelerinden ağır bir tazminat yüküyle çıkmış olan Almanya’da piyasaların ensesinde enflasyon canavarı vardır, her enflasyonist ekonomide olduğu gibi borsa kârlı bir spekülasyon aracıdır.
Güya Alman Markına çevirdikleri Rus altınlarıyla silah almak için kapı kapı dolaşmakta olan Safvet ve Nuri beyler bu sırada uyanık bir Alman borsacıyla tanışırlar. Borsacı kendilerine, ellerindeki parayı çoğaltmak yerine niye beklettiklerini sorar. Üstelik enflasyon meblağı günden güne eritirken... Sonuçta borsada kazandıkları parayla vatanlarına hizmet etmeyecekler midir?
İki ahbap çavuşa gayet mantıklı gelen bu teklifi kabul ederler ve o sırada Milli Mücadele’nin su gibi, ekmek gibi ihtiyaç duyduğu silah parasını olduğu gibi borsaya yatırırlar. Sonuç tam bir fiyaskodur. Paralar Alman borsasında batar. Sözde yanlış kâğıda oynamışlardır(!). Neticede Alman borsacının, borsa nedir bilmeyen gafil(!) subaylarımızı aldattığı anlaşılır ve milletin parasını batırmış olarak ellerini çırparak dönerler Ankara’ya.
Bu yüklü miktardaki paranın göz göre göre çarçur edilmesi tabii ki, Mecliste şiddetli bir tepki uyandırır. Nuri ve Safvet beyler Divan-ı Harbe (Yüce Divana) verilir. Lakin onlara kim dokunabilirdi ki? Kollandıkları için sonuç çıkmaz ki, neden çıkmadığını daha önemlidir.
Garibanlar en ufak bir kusurlarında darağacını boylarken yargı iki ahbap çavuşun Almanya’da onca parayı batırmasında nasılsa kasıt unsuru bulamamış, bu vahim skandala bir “kaza” muamelesi yapılmıştır. Cumhuriyet döneminde vekillik, bakanlık ve CHP genel sekreterliği dahil kritik roller oynayacak ikilinin “irtikâb” suçu ört bas edilmiştir.
Kâzım Karabekir Paşa Bir Düello Bir Suikast adlı kitabında 1933 yılında bir gazetede kendisine iftira atan Nuri Conker’in vaktiyle yardım paralarını nasıl yediğini, buna karşılık Mustafa Kemal tarafından nasıl korunduğunu ve şimdi neden tetikçilik yaptığını olanca netliğiyle ortaya koyar.
Karabekir Paşa Nuri Conker ile Harp Okulu’nda aynı sınıfta okumuş, onu Manastır’da İttihad ve Terakki’ye kendisi kaydettirmiştir. Fakat hiçbir görevinde başarı gösterememiş, hatta Muş’ta tümenini bırakıp kaçmış, kolordu komutanı Mustafa Kemal ise bu samimi arkadaşını, o sırada “aklını kaçırdığını” ileri sürerek kurtarmıştır! İstiklal Savaşı sırasında kendisine silah, mühimmat ve uçak alması için verilen tam 1 milyon lirayı Almanya’da eritmiş, sonra da ‘Eyvah dolandırıldık’ diye eli boş dönmüştür.
Karabekir’e göre Nuri Conker’i kurtaran yine Gazi olmuş, o da efendisine sadakatini ispatlamak için kendisine hayasızca saldırmıştır. Karabekir Paşa, Nuri’nin kendisine saldırmasının işte o 1 milyon liranın ‘şükran bedeli’ olduğunu yazar. Velhasıl 1924 yılında kendisinden hesap sormaya kalkan komisyon başkanı Karabekir’den intikamını 1933 yılında almaktadır.
Komisyon 18 Mayıs 1924’de raporunu Bakanlığa vermiş, Nuri ve Safvet’den batırdıkları veya yedikleri paranın hesabının sorulmasını beklemiş, ne var ki, bir el yargılama belgelerini Milli Savunma Bakanlığından almış ve işin durdurulmasını TBMM Başkanı Kâzım’a (Özalp) emretmiştir.
İşte İnkılap Tarihinin sahtekâr yüzü!
.
Kenan Evren “Musul’un alınmasına ben engel oldum” diye övünmüştü
03 Nisan 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kenan Evren “Musul’un alınmasına ben engel oldum” diye övünmüştü
MUSTAFA ARMAĞAN
Eğer Türkiye’de yaşıyorsanız her türlü garabete kapınızı açık tutmak zorundasınızdır.
Kendisini “milli” ilan eden bir partinin ülkesini yabancılara şikayet etmesi bile şaşırtıcı olmaktan çıkmış durumdadır, çünkü “Türkiye eğer İran ile savaşacak olsa İran safında savaşırdım” diyen bir mantık bile aynı partinin bir milletvekiline aitti.
En vahim yolsuzluk dosyalarının ortağı olan CHP’lilerin her Allah’ın günü “hırsız var” diye bağırması da bu ülkenin garip realitelerindendir.
İşte bir vakitler bu ülkenin başına darbe yaparak geçmiş ve devlet başkanlığı/cumhurbaşkanlığı makamını tam 9 yıl boyunca işgal etmiş bulunan Kenan Evren’in çingenenin sirkatiyle övünmesi cinsinden garip bir açıklaması da tam bu kabilden bir vaka-i adiyedir.
23 Mayıs 1995 tarihli Milliyet gazetesinde manşete taşınan habere göre Kenan Evren şöyle demiş;
“Turgut Özal, Körfez Savaşında Musul’u almamız gerektiğini söyledi, ben ‘Orası bir bataklıktır, bir daha çıkamayız’ dedim. Musul‘a ben engel oldum.”
İç sayfada ise haber şöyle devam ediyor;
“Özal, Körfez Savaşı sırasında Marmaris’e gelerek Musul’u almamız gerektiğini söyledi. Ama ben karşı çıktım. Oraya girersek, bir daha çıkamayız. Orası bir bataklıktır, dedim. Musul‘u bize bırakmazlar. Zaten, Amerika’nın Körfez’e müdahalesinin nedeni petroldür diye söyledim.”
Böylece altından petrol kaynayan, Türkiye‘nin toplam petrol ihtiyacının dört katı miktarda petrol üreten ve 1926 yılına kadar bizim toprağımız olan Musul’un geri alınmaması şerefinin kime ait olduğunu bu millet bundan 30 yıl önce öğrenmiş oluyordu.
1990‘lı yılların ortasındaki siyasi atmosferi koklayabilmek için aynı haberin yanı başına Milliyet gazetesinin eklediği yoruma da bakmakta fayda var. “Musul bilmecesi“ başlıklı bu yorumda söylenenleri tarihin hafızasına emanet etmekte fayda gördüğüm için aşağıya aynen dercediyorum;
“Türkiye‘nin gündemine eski üst düzey siyaset adamlarının yaptığı açıklamalarla tekrar tekrar giren ‘Türkiye Musul-Kerkük‘e girecekti’ iddiaları ilk kez Orgeneral Necip Torumtay tarafından dile getirildi. Körfez Savaşı sırasında Genelkurmay Başkanı olan Torumtay‘ın 5 Aralık 1994‘teki açıklamasına göre, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ‘Musul ve Kerkük‘e girilsin’ demiş, ancak Başbakan Yıldırım Akbulut ve hükümet bu karara karşı çıkmıştı. Torumtay da ordunun hiçbir zaman bu tipte bir operasyona göre eğitilmediğini belirterek, ‘Irak’a girersek, bir daha çıkamayız’ görüşünü ortaya koymuştu. Torumtay‘a göre Özal, ‘Musul ve Kerkük‘ü federatif bir yönetim içinde Türkiye‘ye bağlamak’ düşüncesindeydi. Özal‘ın ‘hükümet ve ordudan bağımsız olarak bu konuda fikir belirtmesinden’ rahatsızlık duyduğunu belirten Torumtay, bu konu gündeme geldikten 4 ay sonra istifasını verdi. Dönemin Başbakanı Yıldırım Akbulut da bir süre sonra Özal‘ın ‘Musul ve Kerkük‘e girmek istediğini’ doğrulayacaktı.
Bu konuda ilginç bir açıklama da Mayıs başında Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk‘tan geldi. Cindoruk Viyana gezisinde sürpriz bir açıklama yaparak, ‘Körfez savaşı sırasında ABD‘nin Türkiye‘nin Musul‘a kadar olan bölgeyi işgal etmesini istediğini, ancak Türkiye‘nin bunu kabul etmediğini’ öne sürmüştü.”
Evet, 1995 yılından bu yana tam 30 yıl geçti. Ve Musul meselesi bugün bambaşka bir şekil aldı. Ama merhum Turgut Özal‘ın 30 yıl önceki bu sürpriz atağını Amerika’nın değil, Amerika’nın içimizdeki adamının engellemiş olmasının faturasını hâlâ ödemeye devam ediyoruz.
.
Köy Enstitülerini CHP kapattı, Cumhuriyet gazetesi de destek verdi
06 Nisan 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Köy Enstitülerini CHP kapattı, Cumhuriyet gazetesi de destek verdi
Mustafa Armağan
11-12 yaşlarımdayken yazları Bursa’da Kayan Çarşısı’nın girişindeki bir nalbur dükkânında çıraklık yapardım. Dükkânı MHP’ye yakın görüşleri sebebiyle sarkık bıyıklı Eğitim Enstitülü gençlerin “ihtiyar bozkurt” lakabını taktıkları Bekir amca idare ediyordu. Kendisi amcam Nihat Armağan’ın kayınpederiydi. Einsteinvari bir görünümü vardı: Apak saçları, beyaz pos bıyıkları ve coşkulu nutukları ve kar gibi temiz kalbiyle tanınırdı.
Dükkândaki sohbetlere kulak kabartırdım. Yaşı kendisininkine yakın birisiyle aralarında şöyle bir diyalog geçtiğini hatırlıyorum:
Bekir amca mevzuyu açarken “Türkiye’ye komünizmi kim getirdi?” diye sordu. Adam tereddütsüz “Hasan Âli Yücel” diye cevap verdi.
Bu benim Hasan Âli Yücel’in adını ilk duyuşumdu. Kimdi? Ve neden Bekir amcanın ziyaretine gelmiş adam ona komünizmi başlatan adam demişti? Bu sorular zihnimi kelepçelemişti.
Sonradan okudum, öğrendim Hasan Âli Yücel›in kim olduğunu. Okuyup öğrendikçe de öfke katsayım arttı. Kimileri onu münferit bir iki hadise üzerinden Mevleviliğe meyli sebebiyle evliya mertebesine çıkarmaya yeltense ve beş vakit namazını bırakmamıştır dese de bu tarafı beni hiç ilgilendirmedi. Namaz kılmasaydı da bu kötülüklerin yapılmasına izin vermeseydi daha hayırlı bir iş yapmış olurdu nazarımda. Sonuçta siyasetçinin namaz kılması kendisini ilgilendirir ama yaptıkları hepimizi.
İşte bu Hasan Ali Yücel›in Köy Enstitülerinin kurucusu ve orada işlenen nice rezaletin göz yumucusu olduğunu biliyordu demek ki o nalbur dükkânında hasır iskemlede oturan adam.
Tabii ki komünizmi Hasan Âli Yücel getirmedi ülkeye ama kalkınmanın köyden başlaması gibi bir niyetle yola çıktığı söylenen Köy Enstitülerinin girdiği yol, tuhaf eğitim programı ve oradan yetişenlerin bu millete ait olmayı değil, onu değiştirmeyi, onun örfünden, kültüründen (saz yerine mandolin çalmak gibi) ve dininden uzaklaştırmak gibi bir misyonu talebeye aşıladıklarını görmek gören gözler için zor olmasa gerek.
Maalesef Köy Enstitülerini kapatıp Öğretmen Okullarına çevirdikleri, orada yetişen öğretmenlere Köy Enstitüleri ideolojisi aşılandığı için ve sol-Kemalist basın-yayın organlarında, son olarak da Koç ailesine ait Pera Vakfında şatafatlı sergiler ve etkinliklerle sanki bir Cumhuriyet mucizesi imiş gibi sunulduğu için muhafazakâr kesimin gençleri dahi Köy Enstitüleri hakkında olumlu düşünmeye sevk edildi.
Hâlbuki Köy Enstitüleri eski deyişle maneviyatçı ve mukaddesatçı kitle için bir namus ve dava meselesiydi. Birçok cephede fikir tanklarımızı boş bıraktığımız için o tankları başkaları dolduruyor; aman dikkat.
İşte Üstad Necip Fazıl’ın 1962 senesinde KÖY ENSTİTÜLERİNİN İÇYÜZÜ adlı bir kitapçık neşretmek ihtiyacını duyması bundandı. Çünkü mesele günceldi. Milliyetçi ve muhafazakâr kitle aydınlardan bu hususta fikir bekliyordu. Derken biz unuttuk meseleyi ama kendi taraftarları köpürttükçe köpürttü. Bizim cenahtan aleyhinde konuşan bile kalmadı desem yeridir.
‘Sen ne yaptın peki?’ diyecek olursanız en azından o tarihte yayın yönetmeni olduğum Derin Tarih dergisinin Ocak 2021 tarihli sayısının kapağında “Köy Enstitüleri Gerçeği: Bir ‘Tek Parti’ Efsanesi” başlığıyla bu meseleyi ele aldım, ensonhaber.com’da bir video çekerek, akit TV’de bir program yaparak, gazete ve dergilerde makale yazarak muhalif tarih cereyanının kesilmesine mani olmaya gayret ettiğimi söyleyebilirim.
Neticede biz unuttuk, onlar hatırlattı ve çocuklarımız şimdi onların yalanlarına inanmaya başladı.
Her şeye rağmen umutsuz olmamalıyız. Yazmalı, konuşmalı ve insanları uyandırmaya devam etmeliyiz.
Ve Şehit Malcolm X’in sözünü hiç unutmamalıyız: «Uyuyan bin insanı uyandırmaya bir uyanık yeter».
Hepiniz uyanın önce ve ardından uyandırmaya koyulun.
TÜRKİYE’DE SOL VE SAĞ
17 Nisana şurada kaç gün kaldı, Cumhuriyet gazetesinin müzmin muhalifleri başlar yakınmaya: Ah o Köy Enstitüleri neydi öyle? Demokrat Parti tarafından kapatılmasaydı şimdi uzaya gitmiş, hatta Mars’ta koloni kurmuştuk. Ülke de bu yobazların eline düşmemiş olurdu...” (Yobazın âlâsı bunları yazanlardır, o ayrı.)
Bizden kimse çıkıp “Beyler, aklımızla alay etmeyin. Köy Enstitülerini kapatan CHP idi. DP’ye düşen tabutu kaldırmak ve tabelasını sökmekten ibaretti. Siz hangi hakla bu apaçık gerçeği inkâr ediyorsunuz? Demiyor. Demeyince de gençlerimiz gördüklerine inanıyor ister istemez. Bu meseleyi umursayan birkaç kalemden biri olarak arşive giriyor ve bakıyorum ki bugün Köy Enstitüleri havarisi kesilmiş kesimin basın yayın organları 1947’de bu okullar kapatılırken bırakın ses çıkarmamayı, alkışlamış, hatta desteklemişler.
İyi de bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demezler mi adama?
Onlar yapınca normal tabii. Hâlbuki çelişkinin heykelini dikmek gerekse buna en yakın aday CUMHURİYET gazetesi olurdu.
Nazım Hikmet’i de Sabahattin Ali’yi hapse attırmak için ellerinden geleni yapanlar, hatta 17 Temmuz 1951 tarihli Cumhuriyet gazetesinin yaptığı gibi Nazım’ın resmini buraya koyuyoruz ki doya doya tüküresiniz diye yazmaktan hicap etmeyenler de onlardır.
Köy Enstitülerinin kapanması hususunda da aynı tavır cari. Bunların solculukları 27 Mayıstan sonra, sol hareketlerin başlamasını müteakiptir. O da solculuksa tabii.
Düşünün ki sosyalist Çetin Altan, TİP milletvekilidir ve 1969 yılında kapitalist Odalar Birliği›nden yazı başına 1000 TL yani 50 gram altın karşılığı yardım parası almaktadır. Bugünkü parayla 185 bin lira eder. Aynı tarihte rahmetli babamın aylık maaşı ise 200-300 lira civarındaydı.
Yazı başına 185 bin lira alan solcudur bu memlekette, benim babam da sağcı! Tam tersi olması gerekmez miydi? Maalesef Türkiye’de denklem ters kurulmuştur. İdris Küçükömer “Türkiye’de sağ soldur, sol ise sağdır” derken hakikati dile getiriyordu.
CUMHURİYET NASIL YALAN SÖYLER?
Aşağıda şimdi solcu ve Köy Enstitüsü hayranı geçinen Cumhuriyet gazetesinden bazı kupürleri paylaşacak ve dile getirdiklerimi ölçüp biçmenizi rica edeceğim.
1) 3 Aralık 1947. İktidarda CHP var. Cumhuriyet gazetesi şöyle yazmış: “Hasanoğlan Köy Enstitüsü: Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan bir tebliğde, yüksek kısım öğrencilerinin diğer okullara nakli uygun görüldüğü bildiriliyor.”
CHP iktidarı meğer Köy Enstitülerinin defterini daha 1947 yılında dürmüş!
2) Bu defa tarih 13 Mayıs 1948. Cumhuriyet şu haberi vermiş:
“Gönen Köy Enstitüsünün komünist öğretmeni: Maarif Vekâleti yangınını müteakip “aferin bizim çocuklara, nihayet Vekâleti yaktılar” diyen Görgü (öğretmen) hesap veriyor.”
Demek komünist imiş Köy Enstitüleri; öyle mi? Bekir amcanın dükkânındaki adam demiyor, Cumhuriyet gazetesi diyor bunu.
3) Tarih 6 Ocak 1950. 14 Mayıs seçimlerine 4 aydan fazla zaman vardır. O tarihte solculuktan ve solculardan asla hazzetmeyen, hatta nefret eden Cumhuriyet gazetesi Köy Enstitüleri’nde cereyan eden olayı manşete taşımış! Enstitülerdeki komünist faaliyetlerin “eskisi kadar tehlikeli bir manzara arz etmediği” ifadesiyle eskiden bu tehlikenin ciddi biçimde mevcut olduğunu itiraf etmiş CHP’li bakan!
Daha aransa bunun gibi yüzlerce haber bulunabilir Cumhuriyet gazetesinin bir hazine değerindeki arşivinde. Gelin, biz lafı uzatmayalım ve Gazi zamanında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği vazifesinde bulunan Hasan Rıza Soyak’a bırakalım sözü. Köy Enstitüleri hakkında bakın ne diyor! (Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yay., 2006, s. 459):
“O yıllarda da her yere, bilhassa üniversite, yüksek harp ve yedek subay okulları gibi gençlik müesseselerine saldıran kızılların da enstitülere sokulup yerleşmeye çalıştığı görülmektedir. İşbaşında bulunanlar, saydığımız diğer okullarda yapıldığı gibi çeşitli tedbirlerle, bütün bu saldırışlara karşı koyup enstitülerin kendisine has bünyesini korumaya gayret edecekleri yerde, o saldırış ve cereyanların tesiri altında kaldılar.”
Fazla söze ne hacet! Söylemiş söyleyeceğini.
Bize de uyanmak kaldı.
.
Kâbe’nin yanı başında Bilal’in yitik sesi
10 Nisan 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kâbe’nin yanı başında Bilal’in yitik sesi
MUSTAFA ARMAĞAN
Şevval umresi vesilesiyle bir kere daha vahiy kokan toprağına yüzümüzü sürmek üzere Mekke-i Mükerreme’deyiz. Allah kabul etsin, mukaddes beldeye varır varmaz tavaf ve sa’yimizi tamamlayıp umremizi eda ettik. Sonra gelsin adım adım küflü sinemize inşirah bahşedecek ziyaretler.
Harem-ı Şerifin etrafını geziyor adımlarım. Mekke’nin güvercinlerini selamlıyorum, müminlerin karşılıklı seller gibi aktıkları manzara hakikaten büyüleyici. Ama aynı büyüleyiciliği binalarda göremiyoruz. Burası küçük bir Manhattan kesilmiş.
Derken kitaplardan okuduğum Ebu Kubeys Tepesini arıyor gözlerim. Kâbe’nin gölgesinde bu tarih şahidi beni bekliyor olmalı diyorum. Ne var ki yoklara karışmış çoktan.
Burası sıradan bir tepe değil; Hz. Peygamber’in (sav) dualarına muhatap olmuş, ayak izleriyle müzeyyen bir mekândı. Rasul-i Kibriya Efendimiz burada namaz kılmış, ellerini açıp Rabbine seslenmiş. Ve bir gece, ay, sanki onun duasını selamlarcasına ikiye bölünmüş. Şakk-ı Kamer mucizesi, işte bu tepede, Ebu Kubeys’in taşlarında yazılmış bir destan.
İki seyyah, İbn Cübeyr ve İbn Battuta kalemlerini bu derin hakikate batırmış: “Burası,” demişler, “ayın yarıldığı yer, burası Hz. Peygamber’in mucizesinin tecelligâhı”
Sonra “ilk müzezzin” Hz. Bilal-ı Habeşî çıkmış sahneye. Mekke fethedildiğinde bu tepeye tırmanmış ve ezanı işkencelerden kurtarmış. O ses asırlar boyu kıtalardan kıtalara atlayarak yankılanmış. İşte o yüzden burada “Bilal Mescidi” inşa edilmiş.
Sadece o mu?
Hz. İbrahim’in insanlığa hac davetinde bulunduğu yer de burası. Bir zamanlar taşla kerpiçten örülü 2+1 daire büyüklüğünde bir mabed yukselirdi bu Kabe-i Muazzamaya nazır tepede. Mütevazı bir minaresi ve taştan bir açık hava minberi gülümsüyor eski zaman fotoğraflarından. Bina süslü değilmiş ama Kâbe’ye anlatırmış asıl zenginliğin ne olduğunu.
Seyyahların en uzun gezeni İbn Battuta, 1325’te bu tepeyi görmüş. Seyahatnamesine göre Ramazan’ın 27’si olan Kadir Gecesinde; Şevval’in ilk gecesinde ve bayram arifesinde Mekkeliler toplanmış burada. Mescid-i Haram’la birlikte Bilal Mescidi’ni meşaleler ve lambalarla donatmışlar. Alevler titreşir, ışıklar gökyüzüne selam çakarmış. Ve Kâbe, hemen aşağıda, bu manzarayı selamlarmış.
Allah’tan tarihçi Ezraki 9. yüzyılda bu mescitten bahsetmiş. “Acaba,” diye sorar tarihçiler, “Hz. Peygamber’den hemen sonra, Hicri 1. yüzyılda mı doğdu bu mabet?” Kim bilir… Bildiğimiz, 8. yüzyılda Memlük Sultanı Zahir’in, “Bu hatıraya sahip çıkılsın” deyip mescidi yeniden inşa ettirmiş olduğu.
13. yüzyılda bir Hintli çıkmış ortaya, “Taşlar konuşsun” diyerek yenilemiş onu. 1322’de Iranli hacı Mirza Davud Hüseyni, “Burada tevhid yankılandı” diye yazmış. Bundan bir asır önce ise Hacı Ayaz Han Kaşkay, Ebu Kubeys tepesinde bir mezar görmüş. Kimindi o mezar acaba? Bir sahabeye mi aitti, yoksa bir unutulmuş yiğide mi? Bilmiyoruz. O tepeye defnedildiğine göre muhakkak ileri gelenlerden olmalı.
“Tarihu’l-Kavim”e bakarsak, 1966 yılında mescit hâlâ ayaktaymış. Çevresinde evler, sokaklar… Minik bir mahallenin nabzı atıyormuş orada.
Ama işte, her masalın bir sonu var. 1980’ler geldiğinde modern dünyanın soğuk eli uzanmış bu tepeye. Bilal-i Habeşî Mescidi buldozerlerin gürültüsüne yenik düşmüş. Taşları sökülmüş, sözün özü 14 asırlık bir hafıza susturulmuş.
Yerine ne mi gelmiş? Bir “Kral Sarayı”… Beton, lüks, ihtişam… Tepenin altına tüneller kazılmış, yollar açılmış. “Hacılar için gerekliydi” dediler, “Mekke modern olmalıydı.” Peki İbn Battuta’nın sözünü ettiği o meşalelerin ışığı, Hz Ibrahim’in insanlığa çağrısı, Hz. Bilal’in davudî ezanı, ayın yarılması mucizesinin hatırası nerede kaldı? Bir sarayın gölgesinde mi, yoksa o tünellerin karanlığında mı?
Bilelim ki Bilal Mescidi bir yapıdan ibaret değildi; bir ruhu ve Kâbe’nin tarihine değen bir hikâyesi vardı. Bu benzersiz mirasın hatıraları dünyadaki desteklerini kaybetti.
Bir an için gözlerimizi kapatsak, kulak versek belki hâlâ duyarız o ezanı, görürüz o ışıkları.
.
Mekke’nin Çağrısı, Kâbe’nin Sesi
13 Nisan 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Mekke’nin Çağrısı, Kâbe’nin Sesi
Mustafa Armağan
Mekke… Adı anıldığında kalpte bir titreyiş, ruhta bir dalgalanış. Şehirlerin anası, insanlığın kıblesi, arzın kalbi. Kâbe’nin etrafında tavaf ederken, insan zamanın zincirlerinden kurtulur; ne dün vardır, ne yarın. Sadece o an, o teslimiyet, o sonsuzluk. Umreye vardığında, Hacer Validemizin sa’yini hatırlatan adımlar, İbrahim Peygamber’in imanını, İsmail’in tevekkülünü yüreğine nakşeder. Zemzem’in serinliği dudaklarına değdiğinde, bir an durur ve düşünürsün: Bu su, asırlardır çağlıyor; Hacer’in duasından beri akıyor. Peki, ya biz? Bu kutsal mirası kalplerimizde ne kadar taşıyabiliyoruz?
Umre, bir yolculuktur; ama öyle sıradan bir yolculuk değil. Bedenden çok kalbin yol aldığı bir sefer, ruhun kendini bulduğu bir talim. Safa ile Merve arasında adımlarken, Hacer’in çöldeki çırpınışını hissedersin. O, ümitsizliğe düşmedi; Rabbi’ne sığındı, koştu, aradı. Ve Rabbi, ona Zemzem’i bahşetti. O an, kendi hayatına dönüp bakarsın: Kaçımız, Hacer gibi ümitvar kalabiliyor? Modern çağın telaşı, koşuşturması, gökdelenleri arasında, o tevekkülün izini ne kadar sürebiliyoruz? Mekke, sadece bir ibadet mekânı değil, bir aynadır. Sana seni gösterir: Zaaflarınla, niyetlerinle, hayallerinle… Kâbe’ye yüz sürerken, kalabalıklar içinde yalnızsın; ama o yalnızlık, seni kendine getirir. Orada, Bilal-i Habeşi’nin ezanını hayal edersin; o ses ki, bir vakitler gökleri inletirdi. Lakin bugün, o ses, sanki modern dünyanın gürültüsünde kaybolmuş gibi.
Kâbe’nin Gölgesinde
Tefekkür
Mekke’nin bugünü, bir tefekkür davetidir. Kâbe’nin yanı başında yükselen gökdelenler, adeta Manhattan’a özenen bir siluetle mukaddesatı kuşatmış. Altınoluk’a bakarken, bir yanda ruhun yükselir, diğer yanda aklın sorar: Bu modern çağ, kutsal olanı ne kadar yutuyor? Haccın ve umrenin ruhunu, o sadeliği, o teslimiyeti ne kadar yaşatabiliyoruz? Bir vakitler Osmanlı, hac yollarını kervansaraylarla, su kuyularıyla, emin beldelerle donatırdı. Surre alayları, Mekke’ye sadece hediye değil, bir medeniyetin zarafetini, inceliğini taşırdı. Hacı yolcular, Şam’dan, Bağdat’tan, Anadolu’dan yola çıkar; her adımda dualar, her menzilde bir muhasebe birikirdi. O yollar, sadece Mekke’ye değil, insanın kendi kalbine varırdı. Bugün ise, uçaklarla, otobüslerle, konforlu otellerle varıyoruz Kâbe’ye. Mekke’ye ulaşmak kolaylaştı, evet; ama Kâbe’nin mesajına, o manevi derinliğe ulaşmak, hâlâ bir çaba, bir niyet, bir samimiyet istiyor.
Umre, bir tur değil, bir dönüştür. Kâbe’yi tavaf ederken, her adımda nefsini sorgularsın: Kaçımız, bu kutsal topraklardan döndüğümüzde, sahiden değişmiş bir kalple döner? Hacer’in teslimiyetini, İsmail’in boyun eğişini, İbrahim’in imanını ne kadar içselleştirebiliriz? Mekke, sana bir şey vaad etmez; ama her şeyi hatırlatır. Orada, kalbinle yüzleşirsin. Tavaf, sadece bedenin değil, ruhun dairesel bir yolculuğudur. Her dönüşte, sanki bir katmanı daha soyarsın nefsinden; hafiflersin, arınırsın. Ama bu arınma, sadece orada kalmaz; Mekke’den döndüğünde, o hafifliği hayatına ne kadar taşıyabilirsen, umre o kadar tamam olur.
Modern Çağın Mekke’si ve
Bilal’in Sesi
Bugünün Mekke’sinde, Kâbe’nin etrafındaki manzara, bir yanda hayranlık uyandırır, diğer yanda hüzünlendirir. Geceleri ışıklarla parlayan kuleler, lüks oteller, alışveriş merkezleri… Sanki birileri, Kâbe’nin sadeliğini, o mütevazı cazibesini gölgede bırakmak istemiş. Oysa Kâbe, bütün bu gösterişe rağmen, hâlâ aynı Kâbe’dir. Onun siyah örtüsü, Altınoluk’u, Hacerü’l-Esved’i, asırlardır aynı mesajı fısıldar: “Gelin, teslim olun, kendinizi bulun.” Lakin, modern dünyanın bu kuşatması, insanı bir muhasebeye zorlar: Biz, Kâbe’nin ruhunu ne kadar koruyabiliyoruz? Haccın, umrenin özünü, o manevi sadeliği ne kadar yaşatabiliyoruz? Bilal’in sesi, o gökdelenlerin arasında kaybolmuş gibi görünse de, hayır, kaybolmaz. Çünkü Kâbe, kıyamete dek durur; yeter ki biz, onun mesajını unutmayalım.
Mekke, bir mekteptir. Sabrı öğretir, tevekkülü öğretir, kardeşliği öğretir. Orada, her dilden, her renkten insanla omuz omuza tavaf edersin. Zengin-fakir, efendi-köle, doğulu-batılı fark etmez; Kâbe’nin huzurunda herkes eşittir. Bu eşitlik, sadece orada kalmaz; hayatına taşıman gereken bir derstir. Umre, bir tatil değil, bir talimdir; kalbi terbiye eder, ruhu yeniden inşa eder. Kâbe’nin gölgesinde, gökdelenlerin arasında, Bilal’in yitik sesini ararken, aslında kendini ararsın. Ve bulursun, eğer sahiden niyet etmişsen.
Osmanlı’dan Günümüze
Hac Mirası
Osmanlı’nın hac yolları, bir medeniyetin aynasıydı. Hicaz Demiryolu, sadece bir ulaşım hattı değil, bir sevda yoluydu. Abdülhamid Han’ın hayali, ümmetin Kâbe’ye daha kolay varmasıydı. O demiryolu, bugün harap halde; ama o ruh, hâlâ canlı. Surre alaylarının ihtişamı, hacıların yol boyunca okuduğu salavatlar, kervansaraylarda edilen dualar… Bunlar, sadece bir nostalji değil, bir hatırlatmadır. Osmanlı, hacıyı sadece Mekke’ye taşımadı; onun kalbine de dokundu. Bugün, o yolların yerini modern imkânlar aldı. Ama şu soruyu sormadan edemiyor insan: Teknolojinin konforu, ruhun derinliğini gölgede bırakıyor mu? Mekke’ye varmak kolaylaştı; ama Kâbe’nin manevi iklimine varmak, hâlâ aynı samimiyeti, aynı niyeti talep ediyor.
Mekke’nin Çağrısına
Kulak Ver
Mekke, sadece taş ve topraktan ibaret değil. O, bir semboldür; birliği, teslimiyeti, arınmayı temsil eder. Umre, bir ritüel değil, bir yeniden doğuş. Kâbe’nin huzurunda, her şey berraklaşır: Hayatın, niyetlerin, hayallerin… Orada, ne kadar küçük olduğunu, ama aynı zamanda ne kadar kıymetli olduğunu anlarsın. Hacerü’l-Esved’e el sürerken, sanki bütün bir insanlıkla el sıkışırsın. Zemzem içerken, sadece susuzluğun değil, kalbinin de doyduğunu hissedersin. Ve tavaf ederken, sanki evrenin ritmine katılırsın; her şey, Kâbe’nin etrafında döner.
Ey yolcu! Mekke, sana kapılarını açar; ama içeri girmek, senin elindedir. Umre, sadece bir ibadet değil, bir muhasebedir. Kâbe’nin gölgesinde, Bilal’in sesini ararken, aslında kendi kalbini bulursun. Ve o buluştan sonra, artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Yeter ki, niyetin sahih, kalbin açık olsun. Mekke, çağırır; Kâbe, bekler. Gidecek misin?
Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
TÜM YAZILARI
Şevki Yılmaz
Şevki Yılmaz
26 Eylül 2025
Oyun İçinde Oyun!
Tayfun Civelek
Tayfun Civelek
26 Eylül 2025
Tüm Taşıt İlanlarında ‘Yetki doğrulaması’ Zorunlu Oldu
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
26 Eylül 2025
Olaylara kendi değerlerimizden bakalım!
Ahmet Gülümseyen
Ahmet Gülümseyen
26 Eylül 2025
İnsanlık ve spor dünyası, Filistin imtihanının neresinde?
Ahmet Maranki
Ahmet Maranki
26 Eylül 2025
Türkiye kendi yazılımını ve frekans teknolojisıni üretmelidir!
Ahmet Varol
Ahmet Varol
26 Eylül 2025
Şu aşamada öncelik yangını söndürmek olmalı
Ali Karahasanoğlu
Ali Karahasanoğlu
26 Eylül 2025
“Girdisi çıktısı 15 dakika”dan, sadece kapıda 4 dakika beklemeye
Hüseyin Öztürk
Hüseyin Öztürk
26 Eylül 2025
Sokaktaki hâller evlerin içinin fotoğrafıdır
İdris Günaydın
İdris Günaydın
26 Eylül 2025
Neylersin ölüm herkesin başında
Şevki Yılmaz
Şevki Yılmaz
26 Eylül 2025
Oyun İçinde Oyun!
Tayfun Civelek
Tayfun Civelek
26 Eylül 2025
Tüm Taşıt İlanlarında ‘Yetki doğrulaması’ Zorunlu Oldu
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
26 Eylül 2025
Olaylara kendi değerlerimizden bakalım!
Ahmet Gülümseyen
Ahmet Gülümseyen
26 Eylül 2025
İnsanlık ve spor dünyası, Filistin imtihanının neresinde?
Ahmet Maranki
Ahmet Maranki
26 Eylül 2025
Türkiye kendi yazılımını ve frekans teknolojisıni üretmelidir!
Ahmet Varol
Ahmet Varol
26 Eylül 2025
Şu aşamada öncelik yangını söndürmek olmalı
Ümit Özdağ çıktı, o istifa etti: Cezaevinde bol bol ziyaret ediyordu!
Gündem
Ümit Özdağ çıktı, o istifa etti: Cezaevinde bol bol ziyaret ediyordu!
Zafer Partisi Genel İdare Kurulu (GİK) Üyesi Sevdagül Tunçer, Zafer partisinden istifa ettiğini duyurdu. Cezaevinde Ümit Özdağ'ı ziyaret edi..
Belediye başkanı zincir markette kasaya gidince neye uğradığını şaşırdı! Vatandaş anlamazsa yandı
Ekonomi
Belediye başkanı zincir markette kasaya gidince neye uğradığını şaşırdı! Vatandaş anlamazsa yandı
Bahçelievler Belediye Başkanı Hakan Bahadır, bir zincir marketi denetlediği sırada neye uğradığını şaşırdı ve hemen işlem yapılması yönünde ..
Maalesef acı haber az önce geldi! Hakk'a yürüdüler
Dünya
Maalesef acı haber az önce geldi! Hakk'a yürüdüler
Amerika'nın beslediği terör devleti İsrail'in kanlı saldırıları altındaki Gazze Şeridi'nden acı haber geldi.
Yargıtay’dan kiracılara kötü haber!
Ekonomi
Yargıtay’dan kiracılara kötü haber!
Kiracılar ve ev sahiplerini yakından ilgilendiren olay, bir kiracının 2 yıllık sözleşmesi sona ermeden evi boşaltmasıyla başladı. Ev sahibi,..
Berhan Şimşek 'Erdoğan'ın arkadaşları bunu yaptı' dedi! İmamoğlu'nu topa tuttu
Gündem
Berhan Şimşek 'Erdoğan'ın arkadaşları bunu yaptı' dedi! İmamoğlu'nu topa tuttu
CHP'den ihraç edilen eski milletvekili Berhan Şimşek, İBB eski başkanı Ekrem İmamoğlu'na sert sözlerle yüklendi.
AK Partili Başkan CHP’nin İHA ve SİHA'larını anlattı, sosyal medya yıkıldı
Gündem
AK Partili Başkan CHP’nin İHA ve SİHA'larını anlattı, sosyal medya yıkıldı
CHP'li belediyelerdeki çöp rezaleti dalga konusu olmaya devam ediyor. Denizli’de AK Parti İlçe Başkanı Osman Özpek, Merkezefendi ve Pamukkal..
Türkiye KAAN için yeni hamle yapıyor! F-16 yerine bakın ne alınacak
Gündem
Türkiye KAAN için yeni hamle yapıyor! F-16 yerine bakın ne alınacak
Middle East Eye’ın iddiasına göre Ankara, KAAN savaş uçağına öncelik vermek amacıyla F-16 alımından vazgeçebilir. ABD ise F-16 anlaşması kes..
Gazze İçin Cihad
Dünya
Gazze İçin Cihad
Ali Bulaç Mirat Haber'de yazdı: Filistin tamamen İsrail’in fiili hakimiyeti altına girer, Gazze barbarca bir katliama ve tehcire maruz kalır..
İslam Memiş'ten altın yatırımcılarına net uyarı!
Ekonomi
İslam Memiş'ten altın yatırımcılarına net uyarı!
Borcu olanlar ve altın yatırımı yapanların sıklıkla takip ettiği gram altın yeniden yükselişe geçti. Fed’in faiz politikaları ve jeopolitik ..
Kapılar sadece Cumhurbaşkanına özel açıldı. Trump’tan Erdoğan’a jest!
Gündem
Kapılar sadece Cumhurbaşkanına özel açıldı. Trump’tan Erdoğan’a jest!
ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a özel bir jest yaparak onu yabancı liderler için her zaman kullanılmayan devlet konuk evi Blair Ho..
Mekke-i Mükerreme’den damlalar
17 Nisan 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Mekke-i Mükerreme’den damlalar
MUSTAFA ARMAĞAN
7 Nisan sabahı Sultan 2. Abdülhamid Han’ın dördüncü nesilden torunu Kayıhan Abdülhamid Osmanoğlu Efendi ile birlikte umre maksadıyla Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola revan olduk. Bu satırların yazıldığı gün itibariyle 10 günü ikmal ettik hamdolsun. Cuma günü yine beraberce Medine-i Münevvereye vasıl olacağız ve Pazar akşamı da Akittv’de yayınlanan Kayıtdışı Tarih programına ayağımın tozuyla yetişeceğim inşaallah.
Şevval umremizi yaptık, Rabbimize hamd u senalar olsun. Allah kabul eylesin.
Bu sene Ramazan umresi tarihî bir kalabalığa sahne olmuş (haberlerden de öğrenmiş olmalısınız). Suudi Arabistan’ın vize kolaylıkları da bu tehacümde rol oynamış olmalı.
Şevval umresine özellikle Türkiye’den yoğun talep olmuş. Şu anda Mekke; Türk umrecilerle –tabir caizse- dolup taşıyor. Harem-ı Şerif’te, tavaf veya say esnasında adım başı bir Türk kafilesiyle karşılaşmanız an meselesi.
Suudi Arabistan devleti iki zıt süreci birden arşınlıyor. Biri köpek festivali. Veya geçenlerde Medine-i Münevvere’de bulunan Medayin Salih’teki konser gibi seküler açılım.. Diğeri de turistik yönde bir zamanlar yıktıkları veya ihmal ettikleri eserlere yeniden sahip çıkma eğilimi.
Geçen yıl Uhud’da Peygamber Efendimizin (sav) yaralandığında sığındığı mağaranın önüne yapılan ve yine bizzat Suudilerin yerle bir etmiş olduğu mescidin temellerinin bulunmuş ve ayağa kaldırma işinin başlamış olduğunu müşahede etmiştik. Gerçi Medine-i Münevvere’ye gidince kendi gözümle de göreceğim ama, haber aldığıma göre Mescid inşa edilip ibadete açılmış. Yine uzun yıllardan beri kapalı duran ve Sultan 2. Abdülhamid Han’ın yaptırdığı Anberiye Camii’nin ibadete açılması önemli. Ancak önemli olan bir büyük eserimiz daha var, bu caminin yanı başında: Medine-i Münevvere tren istasyonu. Halen kapalı, metruk bir vaziyette mukadderatını bekliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı veya TİKA bu işe el atmalı.
El atmalı ama nice boynu bükük eserlerimiz var Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de. İşte şimdi Bekir Dönmez hocayla beraber ayağımın tozuyla geldiğim Mekke ile Taif arasındaki Kanuni Sultan Süleyman Han’ın eseri olan muhteşem su kemeri ve su kuyuları. Yakın zamanlara kadar Mekke-i Mükerreme’ye su sağlayan bu su kemeri ve kuyular manzumesi bugün betondan kapalı bir su kanalı yapıldığı için devre dışı (âtıl) kalmış vaziyette ama hala büyük ölçüde ayakta. Duvarlarında yer yer yıkılmalar vuku bulmuşsa da mihrap yerinde. Tam Mekke-Taif yolunun sağında yer alıyor. Son zamanlarda gelişigüzel betonla yenilenmiş ama nitelikli bir restorasyonla dikkat çekici bir hale getirilebilir. Yetkililerin nazar-ı dikkatine arz olunur.
Tabii onun az ilerisinde, Mekke-i Mükerreme’ye daha yakın bir noktada gördüğümüz güvercinlik veya kuş köşkünü de zikretmemiz lazım. İnsanlar o civarı terk etmiş olsa da güvercinler hala istifadeye devam ediyor.
Not: Bu arada kaldığım evin penceresine tüneyen bir güvercin, her sabah camı açtığımda kanatlarını çırparak uzaklaşıyor.
Madem söz hayvanlardan açıldı, bir kaç kelam da Mekke’yi; kedi ve köpekler hakkında edelim.
Mekke-i Mükerreme’de pek az kedi görebiliyoruz, görülenler de cılız ve bakımsız. Gerçi sıcak iklimin kedileri böyle olurmuş dediler ama, bir Müslüman şehrinde bu kadar az kedi görülmesi garaibdendir. Bazı lokantalar veya bakkalların çevresinde sessiz ve sakin bekleşiyorlar nasiplerini. Kül rengi ve tekir kediler bunlar.
Şehrin içerisinde tek bir köpek görmedik. Ancak az önce bahsini ettiğim güvercinliğin civarında – muhtemeldir ki avlanma gayesiyle- pusuya yatmış 10 kadar köpek bizim gelişimizden rahatsız olup havlaya havlaya oradan uzaklaştı.
Bu arada Kanuni Sultan Süleyman Han’ın su kuyularından birinde incecik bir yılan gördük, bizden saklanmaya çalışıyordu.
Mekke-i Mükerreme’den damlalar bunlar. Asıl anlatacaklarımı Pazar gününe saklıyorum. Medine-i Münevvere izlenimlerimle beraber geniş geniş yazarım inşaallah.
Şimdilik “ummul-kurra”, yani şehirlerin anası dediğimiz keremli şehirden hepinize selamlar.
.
Medine-i Münevvere’den damlalar
20 Nisan 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Medine-i Münevvere’den damlalar
Mustafa Armağan
İnsanoğlu su misali.
Dün Şevval umresi vesilesiyle gittiğimiz Mekke-i Mükerreme’deydik, bugün Medine-i Münevvere’de, siz bu satırları okurken ise biz İstanbul’un yolunu tutmuş olacağız. Aynı günün akşamı da saat 20.30’da Sultan Abdülhamid Han’ın 4. nesilden torunu Kayıhan Abdülhamid Osmanoğlu ile birlikte Akit TV’de sizlerle birlikte olacağız inşaallah.
Medine’yi yazmak, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) nuruyla yoğrulmuş o mübarek toprağa dokunmak gibidir.
Medine-i Münevvere yani nurlanmış şehir diye geçiyor kitaplarda ama o bir şehir değil, bir sevda; Resulullah Efendimiz (sav) ile Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer’in (ra) Ravza-i Nebi’de yan yana yatıyor olmaları kadar Uhud Şehitliği, Kuba Mescidi ve tabii İslam’ın üç hareminden biri olan Harem-i Şerifiyle de gönüllerimizi işgal eden mübarek bir belde.
Yavuz Sultan Selim Handan itibaren Osmanlı’nın büyük bir vefayla sarıldığı, gözyaşlarıyla vedalaştığı bir emanet.
Bugün, tarihin tozlu raflarını aralayıp Osmanlı’nın Medine’sine, Fahreddin Paşa’nın destansı direnişine, Hicaz Demiryolu’nun raylarındaki umuda ve Mukaddes Emanetler’in kutsal yolculuğuna göz atacağız.
Mekke-i Mükerreme ve Kudüs-i Şerif’in ilavesiyle Medine muhakkak ki Osmanlı’nın üç gözbebeğinden biriydi.
Medine Hz. Peygamber’in (sav.) hicretiyle İslam’ın kalbi oldu; Osmanlı ise bu kalbi asırlarca muhabbetle korudu.
Sultanlar, Yavuz Sultan Selim döneminde şerefle kabul ettikleri “Hâdimü’l-Haremeyn” unvanıyla bu kutsal şehre hizmetkâr oldu.
Ulu Hakan II. Abdülhamid Han’ın eseri olan ve İstanbul’un Medine’ye bağlayan Hicaz Demiryolu işte bu vefanın en muhteşem bir nişanesiydi. Unutmayın ki o raylar sadece hacıların değil, bir milletin duasını Medine’ye taşıyordu.
Ama İngiliz fitnesi ile ile Şerif Hüseyin’in ihanet hançeri bu sevda yolunu gölgelemeye çalıştı. Yine de Medine, bizim ruhumuzda bir sızı, bir hasret olarak baki kaldı.
Hicaz Demiryolu’nun her bir istasyonu adeta Osmanlı’nın Medine’ye yazdığı bir aşk mektubuydu.
Fahreddin Paşa:
Medine’nin Son Kalesi
Yıl 1916… Osmanlı çöküşün eşiğinde. Ama Medine’de bir yiğit var Fahreddin Paşa adlı, “Bu şehir Resulullah bana emaneti, onu teslim edemem!” diye haykırıyor. Mondros Mütarekesi imzalanmış, Osmanlı orduları geri çekiliyor, lakin Fahreddin Paşa, Medine’yi İngilizlere ve Şerif Hüseyin’in çöl çetelerine bırakmamak için var gücüyle direniyor. Açlık, susuzluk, çölün kavurucu sıcağı… Hiçbiri onun imanını sarsmıyor. Mukaddes Emanetler, Hz. Peygamber’in yadigârları İngilizlerin kirli ellerine geçmesin diye tren vagonlarıyla payitaht İstanbul’a gönderiliyor.
Fahreddin Paşa tam 2,5 yıl boyunca Medine’yi bir kale gibi savundu. Teslim olduğunda gözyaşlarıyla Ravza-i Mutahhara’ya veda etti. Bu, bir yenilgi değil, bir vefa destanıydı, sevgili okur! Paşa sadece bir şehri değil, bir milletin onurunu da korudu.
Medine, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hicretiyle İslam’ın beşiği oldu. Medine Vesikası, insanlığa medeniyet dersi verdi. Osmanlı, bu mirası asırlık bir aşkla omuzladı. Ravza-i Mutahhara’nın bakımı, hac yollarının güvenliği, Medine’deki vakıflar… Hepsi, Osmanlı’nın bu şehre duyduğu muhabbetin silinmez izleridir.
Lakin ne kadar hazindir ki, Osmanlı’nın Hicaz’dan çekilişiyle Medine, kanayan bir yara oldu yüreklerimizde. İngilizlerin entrikaları, Şerif Hüseyin’in hıyaneti kutsal şehirleri elimizden aldı. Bugün Suudi idaresinde Medine’ye baktığımızda, Osmanlı’nın o zarif eserlerinin çoğunun yerinde yeller esiyor. Yıkılan türbeler, kaleler, mektepler… Ama Medine’nin ruhu, hâlâ Hz. Peygamber’in nuru sayesinde daima canlı!
Hicaz Demiryolu:
Bir Milletin Rüyası
Sultan II. Abdülhamid’in Hicaz Demiryolu, sadece bir demir yolu değil, bir medeniyet rüyasıydı. Müslümanların bağış ve sadakalarıyla örülen o raylar Medine’yi İstanbul’a, Şam’a, Kudüs’e, Halep’e bağlıyordu.
Hacıların duasını taşıyan bu kutsal yol, Osmanlı’nın Hicaz’daki varlığını perçinliyordu. Ama İngilizler, bu rüyayı dinamitlemekten geri durmadı. Casus Lawrence’in çöl entrikaları, Şerif Hüseyin ve oğullarının isyanı… Hepsi, Medine’yi Osmanlı’dan koparmak içindi.
Lakin rayları kesilse de, ruhu Medine’de yaşıyor!
Mukaddes Emanetler:
Bir Vefa Yolculuğu
Medine denilince, Mukaddes Emanetler’i anmamak olur mu? Hz. Peygamber’in hırkası, sakalı, ayak izi… Fahreddin Paşa, bu emanetleri İngilizlerin eline geçmesin diye canını ortaya koydu. Trenlerle, gizlice İstanbul’a gönderilen bu kutsal yadigârlar, bugün Topkapı Sarayı’nda bir vefa nişanesi olarak sergileniyor.
Kısacası Fahreddin Paşa, İngilizlerin çalma planlarını bozdu, emanetleri kurtardı. Bu, bir askerin değil, bir milletin imanının zaferiydi!
Sevgili okur, Medine’yi yazarken sadece tarih yazmıyoruz; bir dinin özünü, bir milletin ruhunu, bir devletin vefasını yazıyoruz.
Medine, Osmanlı’nın kayıp atlasında bir incidir. Fahreddin Paşa’nın direnişi, Hicaz Demiryolu’nun rayları, Mukaddes Emanetler’in yolculuğu… Hepsi, bize bir şey fısıldıyor:
Medine, bir şehir değil, bir milletin kalbidir!
Tarihin resmi anlatıları bu hikâyeyi gölgelese de, arşivler gerçeği haykırıyor.
Medine’yi, Osmanlı’nın kan ve gözyaşlarını, Fahreddin Paşa’nın yiğitliğini yüreğimizde yaşatalım!
Keremli şehirden nurlu şehre, oradan payitaht İstanbul’un yolunu tutacağız inşaallah.
Hacca gideceklerin haclarının kabul olmasını niyaz ediyorum Cenab-ı Hakk’tan. Gidemeyenler de buyursun, en azından umrenin güzelliklerini tatsın derim.
.
116 yıl önce Sultan Abdülhamid tahttan indirilmiş, felaketler başlamıştı
27 Nisan 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
116 yıl önce Sultan Abdülhamid tahttan indirilmiş, felaketler başlamıştı
Mustafa Armağan
Bundan tam 116 yıl önceydi. Yine bir 27 Nisan günü gerçekleşen vahim bir hadise Osmanlı tarihinin olduğu kadar Ortadoğu tarihinin gidişini de derinden etkilemiş ve sonuçları itibariyle bir imparatorluğun sadece dokuz buçuk yıl zarfında tamamen elden çıkmasına yol açmıştı. Üzerinde ne kadar dursak azdır bu bakımdan.
Şimdi zamanın makarasını geri doğru sarıp 116 yıl önceki 27 Nisan gününe uzanalım beraberce. Bakalım, o kara günde neler olmuş, neler bitmiş?
Tarih: 27 Nisan 1909 Salı.
Yer: Yıldız Sarayı, Küçük Mabeyn Köşkü.
Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu trenle Bakırköy’e gelmiş, oradan atlara binerek Yıldız Sarayı’na doğru ilerlemektedir.
Sultan 2. Abdülhamid’in tahttaki son dakikalarıdır.
Yalnızdır 67 yaşındaki Sultan. Ailesiyle baş başadır.
On yıllardır gözü gibi esirgediği askeri tarafından işgal ve hatta yağma edilmiş olan Yıldız Sarayı’nın bir köşkünde iki haremağasıyla beraber gelecek haberlere muntazırdır.
Etrafı öylesine kalleşçe kuşatılmıştır ki, bırakın kendisine kahve ikramını, aç kalmış çoluk çocuğuna ekmek dahi bulamamaktadır.
Tam 33 sene eteğinin bir ucu Adriyatik sahilinde, öbür ucu Basra Körfezi’nde serili bir imparatorluğu emperyalist aç kurtlara yem etmemek için çırpınmış olan Sultan Abdülhamid şimdi kendi evladı gözüyle baktığı asker kılıklı eşkıya tarafından tahtından düşürülmektedir.
Efendim, dokuz ay önce dağa çıkanlardan Resneli Niyazi çok dürüst, namuslu ve kahramanmış! Geçin efendim. Cuma vakti cümle erler ve subaylar namazdayken fırsattan istifade tabur kasasını kırarak devletin 200 Hamidî altınını çalan ve tüfeklerine el koyarak 200 kadar adamıyla dağa çıkan eşkiyayı efsaneleştirirseniz 15 Temmuz’daki şenaati icra edenleri de alkışlamanız gerekir.
Hem yüz küsur sene önce hem de bugün yapılan, bal gibi kanunsuz eylemlerdi ve biri başarılı oldu diye tebcil edilirken öbürü başarısız olunca takbih edilmemeli, hepsi aynı “gayrimeşruluk gayrimeşruluktur” kriterine göre millet vicdanda mahkûm edilmelidir. Aksi takdirde o zehirli iyi darbe-kötü darbe ikilemine sürükleniriz ki, bu bizi çıkmazların en çürütücüsüne mahkûm eder.
Her neyse. Biz yine Küçük Mabeyn Köşküne dönelim.
Bakalım orada neler oluyor?
Dört Müslüman yok muydu?
Kulağına sesler çalınır Sultanın. At nallarından çıkan sesler yaklaşmaktadır.
Yıldız Sarayı’nın devasa kapısından dört fesli zatı taşıyan at arabası içeriye girmektedir. Bunlar biraz sonra mazlum ve mağdur Sultanımıza hal’ (tahttan indirme) kararını tebliğ edecek olan uğursuz heyetin üyeleridir. İçlerinden birinin ceket cebinde duran bir ‘kağıt parçası’ birazdan çıkacak ve okunduğunda tarihin yüzünü kızartacaktır.
Kendilerine taktıkları uyduruk isimle “Meclis-i Millî” ucubesi tarafından Şeyhülislam ve Fetva Emininden silah ve tehdit zoruyla alınmış yine uyduruk bir fetvadır ceplerinde taşıdıkları. Fetva dediğimiz belgenin adıyla beraber anılmaması gereken bir utanç vesikası demek daha doğru. Kaldı ki 1876 Kanuni-i Esasisine yani Anayasasına göre Meclisin Padişahı tahttan indirme gibi bir yetkisi de yoktur.
Kimlerdi bu dört fesli? Teker teker sayalım:
Ermeni Ayan (Senato) üyesi Aram Efendi,
Draç Mebusu Arnavut Esad Toptani (sonradan ‘hizmetlerine mukabil’ İttihatçılar tarafından Paşa yapılacaktır),
Yahudi Selanik Mebusu Emanuel Karasso (‘Karasu’ değil) ve
Abdülhamid Han’ın vaktiyle nice iltifatına mazhar olarak Koramiralliğe kadar yükseltilmiş bulunan yaveri Arif Hikmet Paşa.
Bir de beşinci kişi vardır ki askerdir, adı Galip Paşa’dır ve Sabetayisttir, yani Selanik dönmesidir.
Bunlardan hal kararını Sultanın yüzüne karşı okuyacak olan Esad Toptanî o kadar vatanseverdi ki(!) Balkan Harbinde son kalemiz olan İşkodra’yı canıyla başıyla savunan Hasan Rıza Paşa’mızı içeriye girerek azmettirdiği bir katile öldürtmüş ve kaleyi kendi elleriyle Karadağlılara teslim etmiş, bu da yetmemiş, İtalyanlarla işbirliği yaparak bağımsızlığını kazanan Arnavutluk’un başına geçmek için mücadele etmiş, nihayet Paris’te muhalif bir Arnavut genci tarafından sokakta vurularak cezasını bulmuştu.
Peki ya Emanuel Karasso?
Bu Yahudi ve 33 derecelik Mason Üstad-ı Azamının hikâyesi ise daha fecidir. Birinci Dünya Harbi’nde vagon yolsuzluklarından çuvallarla paralar götürmüş, Mütareke devrinde ise bir iki kere polise yakalanmış ve sonunda selameti İtalya’ya kaçmakta bulmuştu. Bir de bakılmış ki, adam İtalyan vatandaşıymış! Yani çifte vatandaş!
İhanetler ve daha niceleri…
Evet, iki milletvekili ile iki senato üyesi olan o dört fesli sarayın koridorlarında ilerlerken Sultan Hamid de Küçük Mabeyn’e geçmiştir. Elinde tesbihi olduğunu söyler kızı Ayşe Sultan. ‘Hepimiz korku içindeydik, ağlaşıyor, dua ediyorduk’ diye de ilave eder.
Malum dört kişi Mabeynden içeri girer, selam verirler. Hafif bir el hareketiyle selamlarını alır Hakan.
Gayet metin ve mütevekkildir. Yılların yorduğu vücudu her şeye rağmen vakarlıdır. Soğukkanlılığını korumaktadır.
İnsanın adeta içine nüfuz eder gibi bakan gözlerini heyetin üzerinde gezdirir bir süre. Neden geldiklerini bilmektedir elbette ama kendilerinin söze başlamalarını bekleyecektir.
Bunun üzerine Draç Mebusu Esad Toptanî iki adım ileri atar ve
“Biz Meclis-i Mebusan tarafından geldik. Fetva-i şerife var. Millet seni azl etti (görevden aldı). Amma hayatın emindir (güvencededir)” sözlerini sessizliğin hakim olduğu salonun zeminine buz parçaları gibi takır takır düşürür.
Sultan Abdülhamid bu kasıtlı söylenen sözü hemen düzeltir:
“Zannedersem hal’ etti (tahttan indirdi) demek istiyorsunuz.”
Öyle ya, padişah bir memur değildir ki azl edilsin.
Besbelli Padişahın şahsını tahkir maksadıyla yapılmıştı bu kelime oyunu. Tıpkı tahttan indirilmiş Sultan Abdülaziz’i, iki kurenasıyla laubali vaziyetteki fotoğrafını çektirerek tahkir etmek istedikleri gibi Sultan Hamid’i de “azl” kelimeyle vurmak istemişlerdi.
Sözlerine devam etti Sultan:
“Pekala buna gösterilen sebep nedir?”
Ardından fetva okundu. Bula bula “bazı mesâil-i mühimme-i şer’iyyeyi kütüb-i şer’iyyeden tayy u ihrac ve kütüb-i mezkûreyi men’ u ihrak” suçlamasını bulmuşlardı ya, İslam’ın diri kalması için ömrünü heder etmiş bir Sultana dinî kitaplardan şer’i meseleleri çıkarmak ve dinî kitapları yasaklayıp yakmak gibi bir şenaat yakıştırılıyordu.
Olacak şey değildi. Kur’an-ı Kerim’i, Sahih-i Buhâri’yi, Şifa-i Şerif’i on binlerce nüsha bastırıp dağıttıran Sultan şimdi onları yakmakla suçlanıyordu, öyle mi? Sultan:
“-Ben hangi şer’i kitabı yakmışım?”
diye bağırdı yüksek sesle. Arkasından da tarihin alnına şu kezzap gibi sözleri kazıdı:
“-Ben 33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır (sav). Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.”
Ve şu sözü ekleyerek sert adımlarla salondan çıktı:
“-Bu memleketi benden sonra 10 sene idare etsinler, 100 sene idare etmiş sayacağım.”
Ne kadar garip.
27 Nisan 1909 ile Osmanlı Devleti’nin İtilaf kuvvetlerine teslim bayrağını çektiği 31 Ekim 1918 tarihleri arasında sadece dokuz buçuk yıl vardır ve ne acıdır ki bu sözde geçen 10 sene tamamlanmamıştır!
.
Aman bu Türkler akıllanmasın!
01 Mayıs 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Aman bu Türkler akıllanmasın!
Mustafa Armağan
İspanyolların iftihar kaynağı ressamlarından Tiziano veya diğer adıyla Titian Vecelli, Kanuni Sultan Süleyman’ın resmini de yapmıştır ama “İnebahtı Savaşı Alegori, 1573-1575” adlı tablosu bizim açımızdan çok daha önemlidir.
İspanya Kralı II. Philip, İnebahtı deniz savaşında Türk donanmasını yenilgiye uğrattıktan sonra bir erkek çocuk sahibi olmuştur. Tabloda gökten gönderilen bu bebek tasvir edilirken sol altta elleri arkadan bağlı, üstü başı soyulmuş pos bıyıklı bir adam diz çökmüş vaziyette durmaktadır. Ayakları da zincire vurulmuştur. Dizinin dibinde bir sarık durmaktadır ki elbette Osmanlıyı, yani “Türk”ü temsil etmektedir. Tablonun iyice sol köşesinde ise okların konulduğu sadak ve kalkan, üst yanında büyükçe bir davul veya kös ile ucu kırık bir sancak yer almaktadır.
Titian’ın bu tablosunu 2014 yılında katıldığım bir Endülüs turu sırasında Madrid’deki Prado Müzesi’ndeki bizzat yerinde görmüş ve ardından derin düşüncelere dalmıştım.
Avrupa, Kanuni fırtınası geçtikten sonra nihayet Osmanlı donanmasını mağlup etmiş ve bu Haçlı seferinde başı çeken İspanyollar zaferin etkisiyle kendilerinden geçmişlerdi. Tiziano’nun bu tablosunda gördüğüm şey, Avrupa’nın derin bir nefes aldığı oldu. Çünkü Türkün elleri bağlıydı artık, ayakları da zincirli. Ona diz çöktürmüş, soymuşlardı. En iyi Türk, elleri ve ayakları bağlı Türktü Avrupalılara göre. Bundan böyle Türklerin ellerini ve ayaklarını çözmelerine fırsat verilmemeliydi.
Elbette 16. yüzyıldan sonra da uzun süre Türk korkusu devam edecekti Avrupa’nın büyük bir kısmında. Zira Türkler tekin millet değildi. En olmayacak yer ve zamanda karşılarına çıkabiliyor ve emellerine vasıl olmalarına mani olabiliyorlardı. Bu sebeple mecazi manada elleri ve ayakları bağlı kalmalıydı ki rahat uyuyabilsin, sömürülerine devam edebilsinler.
İşte 19. yüzyılın ortalarında yaşanan Kırım Harbi yıllarından başlayarak Osmanlı’nın bir dış borç sarmalına sokulması, mali ve ekonomik olarak Avrupa’ya bağımlı hale getirilmesi çabası ipin türünü değiştirmekten ibaret bir işlemdi. İpler şeffaftı gerçi ama sonuçta IMF’yi ülkeden kovana kadar neler çektiğimizi yakın tarihi yaşayanlar iyi bilecektir.
Türkiye ellerini çözememeliydi ama gün geldi, devran döndü ve çözmeyi başardı. Artık elleri ve ayakları bağlı, diz çöktürülmüş Avrupa’ya mecbur bir Türkiye yok karşılarında; bunu içimizdeki kiralık kafalardan daha net bir şekilde biliyor ve görüyorlar.
Tiziano’nun tablosu artık tarihin bir parçası. Bundan sonra kimin düşeceği, kimin yükseleceği, tarihin cevabını en fazla merak ettiği sorular.
Vaktiyle rahmetli Oktay Sinanoğlu hep yaptığı gibi kitabın ortasından konuşmuş ve meseleye neşterini vurmuştu. Şöyle haykırmıştı bir televizyon programında:
“70 yıldır oynanan oyunların hepsi ‘aman bu Türkler akıllanmasın, yoksa kuvvetlenirler, en azından bize rakip olurlar’ endişesiyle sahneye konulmuş, bu suretle Türkiye’ye birçok kötülük yapılmıştır. Mesela Batı sana tarzanca eğitimi kakalıyorsa boş kafalı kal diyedir; bunu senin iyiliğin için, bir şeyler öğren de ilerle diye yapmıyor herhalde. Hanımlar, babalar çocuklarını hâlâ bir sürü para verip yerli veya yabancı misyoner okullarına göndermekle meşgul. Çünkü ülkeler böyle bitirilir, topla, tüfekle değil. Milletler dili, tarih bilinci, kimliği, haysiyeti, kendine olan saygısı, itibarı, kendine olan güveni yok edilerek tarihten silinmiştir, topla tüfekle değil. Topla tüfekle yaparsa sonunda millet daha da bilenir, bir gün gelir, düşmanı atar ülkesinden, tepesine biner. Ama bu yöntemle ilelebet köle olup tarihten adın silinir.”
Ekonomimiz elbette güçlü olmalı, teknolojide gidebildiğimiz kadar ileri gitmeli ve dışa bağımlılıktan mutlaka kurtulmalıyız ama bunun yanında zihnen bağımsızlığımızı kazanmaya da en az onun kadar önem vermeliyiz. Aksi halde ne duruma düşebileceğimizi Oktay hoca yeteri açıklıkla söylemiş.
.
Kemal Tahir de sansürlenmiş
04 Mayıs 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kemal Tahir de sansürlenmiş
Mustafa Armağan
Saliha Sultan’ın 1 Mayıs 2025 tarihli Karar gazetesinde edebiyat tarihçisi Doç. Dr. Nuri Sağlam ile yaptığı söyleşi ses getirmekle kalmadı, genellikle Sultan 2. Abdülhamid devrine yakıştırılan sansürün halen bizimle yaşamaya devam ettiğini de ifşa etmiş oldu.
Edebî eserlere uygulanan sansürün yabancısı sayılmayız. Bir misal vermem gerekirse 107 yıl önceye gidebiliriz:
“Türkçülüğün babası” Ziya Gökalp’in 1918 yılında Yeni Hayat adlı bir şiir kitabı yayımlanır. Lakin matbaadan çıkar çıkmaz içerisindeki “Meşihat” adlı şiir yüzünden Enver Paşa’nın emriyle kitabın bütün nüshaları toplatılır. Kitap sakıncalı şiir kesilip çıkarıldıktan sonra yeniden piyasaya verilir. Bu gerçeği ancak 1975 yılı Sosyoloji Konferansları’nda bir yabancı araştırmacı tarafından yayımlanınca öğrenebilecekti kamuoyumuz. Böylece Ziya Gökalp’in bir şiiri “Abdülhamid sansürü”nü kaldırmakla övünen İttihat ve Terakki devrinde sansürlenmiş oluyordu.
Aynı Ziya Gökalp’in 1923 yılında intişar eden Altın Işık adlı şiir kitabının içerisinde şehzade, sultan gibi eski devrin kahramanları zikredildiği için hem de Bakanlar Kurulu eliyle yasaklandığını arşiv belgesiyle biliyoruz.
Reşat Nuri Güntekin’in ilk baskısı 1922 yılında yapılan eseri Çalıkuşu’nun 1935 yılında yazarı veya yayıncısı tarafından epeyce gözden geçirilerek yeniden yayınlandığını rahmetli dostum N. Ahmet Özalp Kaşgar dergisindeki yazısında gündeme getirmişti. Mesela Özalp’a göre aşağıdaki ifade kitabın 1922 tarihli baskısında mevcutken 1935’ten sonraki baskılarında sırra kadem basmıştır:
“Matmazel Orani ağır ağır başını salladı: ‘Çok tuhaf… Bu çarşafta garip hassalar var. Kadını yalnız daha güzel göstermekle kalmıyor… Ona dediğiniz gibi mahzun bir ciddiyet veriyor.” (s. 5)
1930’ların ortasında valilikler eliyle çarşafla mücadele edilirken çarşafın bir kadını daha güzel gösterdiğini dile getiren cümle sakıncalı bulunmuş ve romandan tıraşlanmıştır.
Ayrıca Çalıkuşu’nun 1922 neşrinde “dinini seversen benden de selam yaz” cümlesi 1935 neşrinde “beni seversen benden de selam yaz”a çevrilmiştir (s. 139). Sevilen roman bizzat yazarı eliyle veya izniyle din-sizleştirilmiştir anlayacağınız.
Sinemada ise yabancı filmlerin dublajına bile sansür uygulanmış, telefonu açarken “Efendim” denilmemesi tembihlenmiştir.
Sansürleme geleneği 12 Eylül darbesinin mimarları eliyle öyle uç noktalara ulaşacaktı ki, yazar ve yayıncıların korkularından yaptıkları makaslama ve sansürlere bu devrede bolca rastlayacaktık.
Daha yakına gelirsek, 28 Şubat dönemine kadar sansürlenmeden basılan Lord Kinross’un Bir Milletin Yeniden Doğuşu: Atatürk adlı biyografisi bilesiniz ki kırpılmış haliyle huzurlarınızdadır.
Kimse topu Sultan Abdülhamid devrine atmasın. Edebî, fikrî ve tarihî eserler üzerindeki sansür açık veya örtük bir şekilde günümüzde de devam ediyor.
Kemal Tahir’e de mi sansür?
Doç. Nuri Sağlam’ın gündeme getirdiği sansürleme işlemi ise 1973 yılında ölen romancı ve düşünür Kemal Tahir’in Kurt Kanunu adlı romanıyla ilgilidir.
Sağlam’a göre ilk baskısı 1969 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yapılmış olan Kurt Kanunu adlı romanı, Kemal Tahir’in romanlarının yayım hakkı 12 Eylül döneminde Tekin Yayınevi’ne geçince birçok tahrifata uğramış ve “bu tahrifat her nasılsa bugüne kadar evet hiç kimsenin dikkatini çekmemiştir!”
Araştırmacı, romanın 1972 tarihli 2. baskısı ile 10 yıl sonra yapılan baskısını mukayese edince romanda kelime, cümle ve bölüm bazında birçok tahrifat olduğu gibi daha başka çıkarılmış yerler de bulunduğunu fark ediyor. Özellikle dikkat çeken kısım, İttihatçı Kara Kemal’in öldüğü sahnedir.
Gerçekten de henüz 17 yaşımdayken, 15 Ağustos 1978 tarihinde satın aldığım ve yedi günde su gibi okuduğum (o zamanlar kitabın ilk sayfasına aldığım tarihi, son sayfasına da okuduğum tarihi yazma âdetim vardı) 1975 yılında basılan ve kapağında idam ipi bulunan Kurt Kanunu’nun 3. baskısı (üzerinde tarih yok) ile kontrol ettiğimde Sağlam’ın iddialarında haklı olduğunu gördüm.
Bu arada bir nokta dikkatimi çekti: Tekin Yayınevi’nin 1982 yılında bastığı sansürlü baskının kapağında “3. baskı” diye yazılı ama bu da hatalı. Roman 1969, 1972 ve 1975 yıllarında üç kez basılmış. Dolayısıyla Tekin Yayınevi’nden çıkan romanın üzerinde 4. baskı yazması gerekirdi. İlk baskının kapağında İzmir Saat Kulesi, 2. baskının kapağında iki avucun içinde bir adam, benim okuduğum 3. baskıda ise idam ipi bulunuyor. İlgililerin dikkatine.)
Elimdeki baskının 353-354. sayfalarında Kara Kemal’in öldürüldüğü iddia ediliyorken 1982 baskısında 23 satırlık bir kısım uçurulmuş, dolayısıyla buradaki resmi tarihe aykırı kısım temizlenmiştir (mevcut baskıların da aynı şekilde olduğu anlaşılıyor).
Resmi tarihte 1926 yılında gıyabında idama mahkûm edilen Kara Kemal’in saklandığı evde yakalanacağını anlayınca tabancasını kafasına sıkarak intihar ettiği yazılırken Kemal Tahir şunları yazmış ama yazdıkları bugüne ulaşamamıştı (elimdeki baskıdan aynen aktarıyorum):
“- Gerçek… Evet, şimdi anladım, Gurbet Halalarla farkımız burda… Sakın aklınıza getirmeyin bir daha böyle çapraşık şeyleri… -Bir an söyleyip söylememek için duraksadı-: Biraz önce dediniz ki… “Kara Kemal Bey teslim olsaydı, mahkemede kendisini savunsaydı… Binde bir ihtimalle kurtulmaz mıydı acaba?”… Üzmeyin kendinizi boş yere Dayıcığım…
- “Boş yere ne demek?
- Şu demek… Hiç kimsenin niyeti yoktu Kara Kemal Beyi mahkeme önüne çıkarmaya…
- Öyleyse… Kendisine kıydığı da sakın doğru değil mi?
- Elbette doğru değil… Çok şeyler biliyordu Kara Kemal Bey… Kurtulma umudu kalmadığını anlayınca hiçbir kuvvet konuşmasını önleyemezdi. “Teslim ol Kara Kemal Bey Ağbey… Hakkında hayırlısı budur” diye bağırmış ya, heriflerden biri… Yüzde yüz eminim, budur işte öldürme görevi yüklenen hergele… Hem bu sözlerden, hem de sesin ahenginden anlamıştır işi Kara Kemal Bey ossaat… Bunlar da ittihatçı oyunudur çünkü…
- Yok canım…
- Yok mu, var mı anlaşılır yakında… Merak etmeyin. Gizli kalmaz böyle pislikler, hiçbir zaman. Gazeteler yazdılar ya… Eve girmişler de… Odaya çıkmışlar da… Yerde terlikleri… Havada cıgara dumanları görmüşler de… Bundan anlamışlar, birkaç saniye önce burda olduğunu… Açık pencereden bahçeye atlamışlar. Hepsi yalan, bunların!”
Şimdiki baskılarda ise “- Gerçek… Evet, şimdi anladım, Gurbet Halalarla farkımız burda… Sakın aklınıza getirmeyin bir daha böyle çapraşık şeyleri…” kısmından sonra 23 satır uçuyor ve “Gazeteler yazdılar ya…” cümlesine atlanıyor ve romanın iddiası güzelce resmi tarihe teslim ediliyor. Tabii Kara Kemal’in konuşmaması için öldürüldüğü, intihar etmediği iddiası çöpe atılmış oluyor.
Araştırdıkça kim bilir daha ne rezaletler çıkacak!
Yine de biz 32 yaşındaki Cemil Meriç’in umudunu diri tutmaya çalışalım. 1948 yılında şöyle yazmış:
“Fikir hürriyetinin yalnız fikirle tahdid edileceği (sınırlanacağı) mes’ut günlerin uzakta olmadığına inananlardanız.”
.
Fatih Ayasofya’da hutbe verdi mi?
08 Mayıs 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Fatih Ayasofya’da hutbe verdi mi?
Mustafa Armağan
Fatih Sultan Mehmed Han Osmanlı tarihinin yüzük taşı mesabesinde bir şahsiyeti. Fetihler Sultanı dizisi de son zamanlarda Sultanın şanını ekranlara taşımayı hedeflemişti. İstanbul’un fethi ve Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazı bölümleri büyük ilgi çekti. Tabii diziyi seyredenler özellikle Ayasofya Camii’nde kılınan ilk namaz hakkındaki sahnelerin doğru olup olmadığını sordular.
Ben işin aslını anlatayım, kararı siz verin.
1 Haziran 1453 günü Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazının hutbesinde geçen ifadelere dair bilgi kırıntılarını şöyle topladım:
Evliya Çelebi Seyahatnamesi cilt 1’de en mufassal malumat var. Geç dönem olmakla birlikte en azından bir Osmanlı kaynağıdır ve “hutbeye Fatih’in çıkarak davudî bülend avaz ile “Elhamdülillahi Rabbil alemin” deyince cümle Müslüman gazilerin sevinçlerinden feryad ettiklerini, kaide-i üslub üzere hutbeyi eda edip inerek Akşemseddin’in ondan izin alarak imamlığa geçtiğini’ anlatıyor. Fakat problem şurada: Evliya Çelebi Fetihten 150 sene sonra yazmış bu satırları. Ne kadar güvenilir? Büyük bir soru…
İkinci olarak Tacizade Cafer Çelebi’nin eseri pek kullanılmayan bir kaynak. Tacizade’nin kitabında anlattıklarını görgü şahitlerinden dinlediği anlaşılıyor. Cuma hutbesini değil ama ilk ziyaretinde Fatih’in dediklerini şöyle aktarıyor:
“(Fatih) Bunun gibi âli binayı temaşa idicek eserden müessire ve ma’luldan illete istidlal yolundan buna sebeb-i zahiri olanın ahvaline intikal idüp “Bu kadar kudret ve kemiyyet ile ki cihan mülkinde şunun gibi asar-ı bedidar itmişdir, rüzgar-ı cefakar-ı alem sahifelerinde anun dahi nam u nişanından komaduğın mülahaza eyleyüb dehrin gaddarlığı ve devrin sitemkarlığı ilm-i şerifinde müekked olub dahi Hudaya padişah “çün sagir u kebir ve şah u vezir kimesne baki kalmaz. Sana her an hezar minnet ki hele Bari ben kulunu bunun gibi bir feth-i azime sebep kıldın” deyu şükürler eyleyup ol makam-ı mübareğin cami-i kebir olmasını emreyledi.”
Muhtemelen anlamadınız. Sizin için sadeleştireyim:
‘Bunun gibi yüksek binayı temaşa edince eserden eseri yapana, gösterenden gösterilene çıkarım yoluyla buna zahiren sebep olan duruma intikal edip “(Bizans) Bu kadar kudret ve çokluk (servet) ile ki yeryüzünde şunun gibi aşikar eserler ortaya koymuştur, dünyanın cefa veren zaman sayfalarında onun dahi isim ve izi kalmadığı üzerinde düşünüp zamanın acımasızlığı ve acıtıcılığı şerefli ilminde tekrar teyid edilip dahi Hudaya küçük ve büyük, şah ve vezir kimse baki kalmaz. Sana her an binlerce minnet ki ben kulunu bunun gibi bir büyük fethe sebep kıldın” diye şükürler eyleyip o mübarek makamın cami olmasını emreyledi. (TOEM ilavesi, Sayı 21, 1913, s. 23.)
Öte yandan Sultan 2. Abdülhamid zamanında yazan Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celile-i Kostantiniyye’de
Müneaccimbaşı tarihinde “Letuftehannel.. hadis-i şerifinin işaret ettiği zat olmasından dolayı Allah’ın lütuflarına hamd ve şükürler ettiğini” yazar ve şunları ekler:
“Selalar okunduktan sonra müezzinler tarafından “İnallahe ve melaiketuhu” ayet-i kerimesi hüzünlü bir sesle okunmaya başlayınca Akşemseddin Hz. Fatih’in koltuğuna girip büyük bir hürmetle onu minbere çıkardı. Etrafa hidayet nurları saçan Hz. Muhammed’in kılıcı elinde pırıl pırıl parlıyordu. Fatih minberde yüksek ve heybetli bir sesle “Elhamdülillah! Elhamdülillah!” diye hutbeyi okumaya, Cenab-ı Hakk’a hamd ü senalar etmeye başlayınca camide mevcut bütün Müslüman gaziler, İslam mücahidleri büyük bir sevinçle coşar gibi olup neşe ile feryad etmeye, gözlerinden sevinç yaşları dökmeye başladılar.
Bu hutbe İslamiyetin şan ve şerefinden, Müslümanlığın büyüklüğünden bahsetmekte, gül renkli kanı içinde şehitlik şerbeti içerek yüce bir rütbe kazanan vatan şehitlerinin ruhlarını bile kendinden geçirmekte, sekiz buçuk asırdan beri bütün Müslümanların ulaşmayı şiddetle arzu ettikleri bir fethin Cenab-ı Hakk tarafından Osmanlı padişahlarına, İslamiyetin koruyucusu olan o şanlı padişahların sadık tebasını teşkil eden Osmanlılara verildiğini ilan etmekte idi.” (Bedir Yayınları baskısı, sayfa 389.)
Ben üç farklı kaynaktan naklettim, siz de okudunuz.
Karar sizin.
.
Yunanistan Batı Trakya’yı bize verecek olsa Lozan’ı deldirmemek için almayacak mıyız?
15 Mayıs 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Yunanistan Batı Trakya’yı bize verecek olsa Lozan’ı deldirmemek için almayacak mıyız?
MUSTAFA ARMAĞAN
12 Mayıs 2025 günü PKK Kongresi’nin aldığı fesih ve silah bırakma kararına tepki gösteren müzmin muhaliflerimiz ellerinde başka bir tutamak kalmadığı için meseleyi kendi konforlu sahalarına çekti ve bildirgede geçen Lozan ve 1924 Anayasası vurgusunu dillerine doladı.
Neymiş? ‘Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu’ imiş. Tartışılması dahi düşünülemezmiş. Aksini düşünmek bölücülükmüş vs.
Bir asır boyunca hiç mi yeni bir tez geliştirmez bunlar? Kırık plak gibi aynı şeyleri tekrarlamaktan bıkıp usanmadılar mı?
Dünya o zamandan beri kaç defa değişti, siz hâlâ Lozan’a dair ikinci bir cümle kurmayı beceremediniz. Hakikaten tebrikler.
‘Lozan Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur’ sözüne gelirsek, bu cümle vatan toprağımızın tapusunu başkasından aldığımızı anlatır aslında.
Biz öz vatanımızın tapusunu başka bir makamdan mı aldık Allah aşkına?
Bir vatanın tapusu başkasından alınır mı?
Aldıksa kimlerden aldık?
Devir işlemine aracılık eden tapu müdürü kimdi?
Bu iç acıtıcı soruların bir cevabı yok onların lügatinde.
Çıplak gerçek şudur:
Bu toprakların tapusunu biz 1923 yılında değil, Malazgirt zaferini kazandığımız 1071 yılında Sultan Alparslan ve gazileri eliyle aldık.
Tarihimizi 19 Mayıs’a kilitleyerek anlatanların aklı o kadar durmuş, gözü o kadar dönmüştür ki, Çanakkale zaferini kazananın Osmanlı Devleti olduğunu bile saklamaktadırlar.
Bir: Lozan Barış Antlaşması imzalandığında Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamıştı.
İki: İş başında bir devlet yoktu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti vardı. Başımızda devlet yoktu, çünkü Osmanlı Devleti’ni 1922 Kasımında Lozan’a gitmeden önce TBMM, bir kararnameyle yıkmıştı. Dolayısıyla Lozan’a biz devlet olarak katılmadık, oraya devleti bulunmayan bir hükümetin temsilcilerini gönderdik.
Bunun sonucunda biz Lozan’a devlet olma hakkına sahip olduğumuzu kabul ettirebilmek için gittik. Devlet olma hakkını kazanabilmek için müzakere edecek bir heyetin ‘zafer’ kazanma şansı olabilir miydi? Çünkü alışverişten memnun kalmazsa sana tapunu vermeyecek olan müdür, İngiltere’ydi. Unutmayalım ki, Lozan Konferansının orkestra şefi İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’dı. Dahası, üç ana komisyondan hiçbirinin başkanlığı bize bırakılmamıştı.
“Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” İngiltere Lozan Antlaşmasını onaylamazsa bu topraklar üzerindeki mevcudiyetimiz hukuken geçersiz kalacaktı ki 1924 Martında Hilafeti kaldırıncaya kadar onaylamak bir kenarda dursun, Avam Kamarası’nda görüşmeyi bile başlatmadı. Avam Kamarası’nda görüşmeler 1924 Nisan’ında başlayacaktı.
Anlayacağınız, vaziyet bu derece vahimdi ve tam da bu sebeple Lozan Konferansı ‘zafer’ kazanma ihtimalimiz bulunmayan müzakerelere sahne olacaktır.
Sonuçta Misak-ı Milli’ye dahil olan 12 Ada, Batı Trakya, Musul, Halep, Antakya, Kıbrıs gibi hayatî toprakları kaybederek hasarlı çıktık Lozan Konferansından. Ayrıca Boğazların kontrolü de bizde değildi.
Öte yandan Türkiye Cumhuriyeti bir asırlık ömründe Lozan sayesinde değil, Lozan’a rağmen stratejik vaziyetini sağlamlaştırabilecekti.
Lozan’da Fransız işgali altındaki Suriye’ye bıraktığımız Antakya bugün sınırlarımız içinde. Nasıl oldu bu? Fransa ile anlaşıp Lozan’ı deldiğimiz için de ondan.
Lozan’da uluslararası bir komisyona bıraktığımız Çanakkale ve Karadeniz boğazları üzerinde kontrol 1936’dan beri bizde. Neden? Montrö ile Lozan’ın Boğazlar Sözleşmesini iptal ettirdiğimiz için de ondan.
Peki Kıbrıs’ta askerimiz ne arıyor? Demokrat Parti hükümetinin Fatih Rüştü Zorlu’nun muhteşem emeğiyle Londra ve Zürih anlaşmalarında Lozan’ın 20-22. maddelerini değiştirip garantörlük hakkına malik olduğumuz için de ondan. (Ve bu kahramanı astılar, biliyorsunuz değil mi?)
Üstelik son 102 yılda Lozan’ı defalarca deldik, millî çıkarımız gerektirirse defalarca da deleriz.
Bu yüzden ‘Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur’ sözü ne kadar geçersizse ‘Lozan’ı deldirmeyiz’ sözü de o kadar mantıksızdır.
Ne yani? Yarın öbür gün Yunanistan bize Meis adasını veya Batı Trakya’yı vermeye kalksa ‘Lozan’ı deldirmeyiz’ gerekçesiyle almayacak mıyız?
Velhasıl girdiğimiz yeni süreçte tarihin unutmuşlar mezarlığını boylayacak “fosillerin dansı”dır seyrettiğimiz.
.
Sultan Vahdettin’le barışmak için bir asır yetmedi mi?
18 Mayıs 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Vahdettin’le barışmak için bir asır yetmedi mi?
Mustafa Armağan
Sultan Vahdettin 16 Mayıs 1926 tarihinde, yani bundan 99 yıl önce gurbette Hakkın rahmetine kavuştu ama hakkındaki tartışma bitmek bilmiyor.
Başında olduğu devlet 102 yıl önce yıkılmış olmasına rağmen, evet buna rağmen sevenleri ile nefret edenleri arasındaki gerilim devam ediyor. Neden peki? Çünkü tarihimizle helalleşemedik. Helalleşemediğimiz için de mezardakilerin tozları gözü dünyada kalmış hayaletler gibi yakamızı bırakmıyor. Ne zaman ki tarihimizle helalleşiriz, o vakit onlar bizi rahat bırakır. Aksi halde bir asır daha bu münakaşa devam eder, gider.
Sultan Vahdettin’in 1918 Temmuz’u ile 1922 Kasım’ı arasındaki dört yıl, dört aylık saltanatı Osmanlı tarihinin en karanlık ve tartışmalı portrelerini sergileyen bir galeri gibidir. 1. Cihan Harbi’nin kaybedileceğinin ortaya çıktığı bir ortamda tahtın kederli yolu önüne açılmıştı.
Sonraları Mabeyn Kâtibi Ali Fuat Bey’e “Ben tahtın kuştüyünden minderlerine değil, milletin ateşli külü üzerine oturdum” diyerek tahta çıkmakla nasıl büyük bir fedakârlık yaptığını anlatmak isteyecekti. Ancak anlaşılamamıştı.
Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan Vahdettin ile baş başa yaptığı görüşmeler önemlidir.
Padişah 30 Nisan 1919’da 9. Ordu Kıtaları Müfettişliği belgesini onaylamıştır. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a hareketinden hemen önce Yıldız Sarayı’nda Padişah’la ‘adeta diz dize” denilecek kadar yakın oturmuş, Vahdettin ona –Falih Rıfkı Atay’ın yazdığına göre- “hiç unutmayacağı” şu sözleri söylemişti:
“Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini bir tarih kitabının üstüne bastı)… Tarihe geçmiştir. Bunları unutun dedi. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!”
Bu sözler karşısında hayrete düşen Mustafa Kemal Paşa, aradan yedi yıl geçtikten sonra, 1926’da gazetecilere anlattığı hatıralarında Sultan Vahdettin’in samimiyetinden şüpheye düştüğünü ve düşmanla işbirliği yaparak devlet ve saltanatını kurtarmaya çalışan birinin bu sözlerini ‘sahtekârlık’ olarak yorumlar. Ona göre Sultan Vahdettin “Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin” derken İngilizleri memnun etmeyi, onların şikâyetlerini gidermeyi ve Anadolu’da İngiliz siyasetine karşı gelen Türkleri yola getirmeyi kastetmiştir. Dolayısıyla Samsun’a gönderilme gerekçem budur demeye getirir.
Ne var ki 1926’daki mülakatında “Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz. (…) Merak buyurmayınız efendim, dedim, bakış açınızı (“nokta-i nazar-ı Şahanenizi”) anladım. İrade-i seniyeniz (fermanınız) olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım” demeyi ihmal etmemiştir. Padişah da daha önce “Muvaffak ol” dedikten sonra kendisine yaveri Naci Paşa vasıtasıyla üzerine kendi isminin baş harfleri (inisiyalleri) bulunan altın bir saat hediye etmiştir.
Paşa, paşa, devleti
kurtarabilirsin!
Resmi tarihin kabul ettiği ve Mustafa Kemal’in ABD Büyükelçisi General Sherrill’e krokisini çizip verdiği bu görüşme sahnesini buraya raptedelim ve Samsun’a gittikten sonra Padişaha yazdığı mektuplarla onu karşılaştıralım. Bakalım 1926 yılında sonradan bir kısmı itiraf edilen görüşmede gerçekte neler konuşulmuş?
Daha 24 Nisan 1920 Cumartesi günü BMM’de yaptığı konuşmada Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin’le yaptığı görüşmeyi ilk kez kamuoyuna açıklamak ihtiyacını duymuş ve onu şöyle anlatmıştı:
“(Padişah) İngiliz zırhlılarının saraya yönelmiş toplarını göstererek ‘Görüyorsun’ dedi, ‘ben artık memleket ve milleti nasıl kurtarmak lazım geleceğini tasarlamakta tereddüde düşüyorum.’ Ve ellerini kaldırarak, ‘İnşaallah millet uyanık ve müteyakkız olur, bu elim vaziyetten gerek beni, gerekse kendisini kurtarır’ buyurmuşlardı.”
Şimdi Mustafa Kemal’in hem Mayıs 1919 tarihli görüşmedeki, hem de 11 ay sonra Büyük Millet Meclisi’ndeki konuşmasında geçen ifadeleri arasındaki fark açık. Demek ki, Sultan sadece Mustafa Kemal’e ‘devleti kurtarabilirsin’ dememiş, aynı zamanda ‘milletin de uyanarak bu acı durumdan kurtulması’ için basbayağı dua etmiştir. Yine demek ki, ülke ve milletin kurtarılması gibi bir fikir Sultan Vahdettin’in zihnine hiç yabancı değilmiş.
Atatürk’ün Bütün Eserleri’ne göre Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan Vahdettin’e ilk mektubu 14 Haziran 1919 tarihli ve son derece çarpıcı ifadelerle dolu. Şöyle yazmıştır:
“Ülkenin parçalanma tehlikesini ancak yüce şahsınız başta olmak üzere milli ve mukaddes bir kudretin var olma haykırışı” kurtarabilir. İzmir’in işgalinden dolayı pek hüzünlü olan kalbinizin “bu kurtuluş noktasına ait ilhamları” bu anda bile hafızamda bütün canlılığıyla yaşamaktadır. Sizin ısrar ve zorlamanızdan (“ilkâ-ı milkdârilerinden”) aldığım azim ve imanla âcizane görevimi sürdürüyorum.”
Aynı mektupta aslında padişahın ‘millet uyanır’ temennisine Mustafa Kemal şöyle cevap verir:
“Millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığını, saltanat ve hilafetin yüksek haklarını sağlamlaştırmak için sağlam bir azim ve imanla donanmış bulunuyor. İstanbul’dayken milletin bu kadar kuvvetli ve uyanık olabileceğini düşünemezdim.”
Anadolu’ya gittikten sonra Padişah’ın millet uyanır dileğinin yerine geldiğini hatta milletin zaten uyanmış olduğunu görüp hayret eden bir Paşa vardır karşımızda.
GERÇEK NEYDİ?
Prof. Dr. Salahi R. Sonyel’in Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı (ATAM, 2010) adlı kitabında ilginç bir ayrıntı göze çarpar. Yunan istihbarat servisi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a hareket edeceğini haber alır ve İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Milne’in dikkatine sunarak onun tutuklanmasını ister. Ancak General Milne güya bu görüşe katılmayarak “Bırakınız gitsin, daha iyi olur. Böylece tüm Türk direnişini kökünden temizleme fırsatını sağlamış oluruz” demiştir.
Aynı kitapta verilen bilgiye göre Yunanistan’ın eski büyükelçilerinden Sakkelaropulu, Nutuk’ta yazılan “Hasımlarım beni İstanbul’dan zorla uzaklaştırmak istemişti” görüşüne itiraz etmektedir:
“Osmanlı hükümetinin amacı, Mustafa Kemal’in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu’da yararlanarak barış görüşmeleri sırasında İtilaf devletleri üzerinde baskı kurmak ve Türklerin sert bulacağı barış şartlarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı kuvvetleri kurdurmaktı (Sonyel, age, s. 31).
Son olarak Erzurum Kongresi tutanaklarında Mustafa Kemal Paşa’nın “Padişah ile aramızdaki sırların şimdilik açıklanması uygun değil, zaferden sonra açıklayacağım” sözünün üzerinin bir kalem tarafından karalandığını ve Nutuk’a bu cümlenin alınmadığını fark edince insan sormadan edemiyor:
Peki, Vahdettin ile M. Kemal’in arasındaki o sırada açıklanması sakıncalı görülen sır neydi?
Bakın Sultan Vahdettin, başkâtibi Ali Fuat Türkgeldi’ye 27 Ocak 1919 günü şöyle demiş:
“İstiklalimizi kurtarmak için zaruri olarak bu hallere tahammül ediliyor. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de malumat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu hakikatleri yazar..”
Aradan 106 yıl geçti, o “bir gün” hâlâ gelmedi mi?
Cengiz Aytmatov “Gün olur asra bedel” derken bunu mu kastetmişti yoksa?
.
62 yıl önce idam edilen iki darbeci
22 Mayıs 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
62 yıl önce idam edilen iki darbeci
MUSTAFA ARMAĞAN
4 Temmuz 1963 günü Ankara Merkez Cezaevi’nde heyecanlı saatler yaşanmaktadır. Emekli Binbaşı Fethi Gürcan bir hafta önce darbe suçundan idam edilmiştir. İhtilalin başı emekli Albay Talat Aydemir’in idamı ise avukatının uyanıklığı sayesinde son anda Askeri Yargıtay tarafından reddedilmişti. Hücresinde, hakkında verilecek yeni kararı gözlerine uyku girmeden beklemektedir. Bir şeyi daha: O sırada hâlâ ABD’de olduğunu zannettiği Başbakan İsmet İnönü’nün dönüşünü.
“Ah bir dönse” diyordu gardiyana, “beni kolay kolay asamazlar!”
Ne var ki güvendiği dağa kar yağacak ve İnönü TBMM’de oyunu idam cezalarının infazı lehinde kullanacaktı.
Eski Harp Okulu komutanı Albay Talat Aydemir 5 Temmuz sabahı hücresinden alınır, elleri arkadan kelepçelenip beyaz gömlek giydirilerek idam sehpasının önüne getirilir. “Ellerimi çözün, kendi işimi kendim görürüm” derse de buna imkân olmadığını söyleyip yağlı ilmeği boynuna geçirirler. “Memleket için hayırlı olsun” dedikten sonra sehpayı kendisi devirir. Saatler 02.46’yı gösteriyordur. Anlayacağınız, 27 Mayıs ihtilali, evlatlarından birinin daha başını yemiştir.
Bugünkü nesiller 27 Mayıs 1960 darbesini bilir de 1962 ve 1963 yıllarında Türkiye’nin iki darbe girişimi yaşadığını bilmez. Öyleyse hatırlatmakta yarar var.
İhtilalin halka vaat ettiği seçimler Ekim 1961’de yapılmıştır ama dik kafalı millet itirazını seçim sandığında dillendirmiş ve bütün tehdit ve zorlamalara rağmen CHP’yi tek başına iktidara getirmemiştir. Bunun üzerine komutanların ihtilal tehditleri İnönü-Gürsel ikilisinin devletin başına geçirilmesi sağlanmış ama bu da gelişmelerden hoşnut olmayan başka darbecileri harekete geçirmiştir. Nitekim Talat Aydemir’in komutanı olduğu Harp Okulu öğrencileri 22 Şubat 1962’de güpegündüz Meclis’e doğru yürüyüşe geçirilir. Bunun üzerine en yapılmayacak hareketlerden birisi yapılır ve kuvvet komutanları, Başbakan ve bazı bakanlar Çankaya’ya çıkarak Gürsel’le toplantı yapar. Bunun o günlerdeki manası şudur: Çankaya’yı ele geçiren devleti de ele geçirmiş olacaktır. Binbaşı Fethi Gürcan bölüğüyle Çankaya’ya gelmiş ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın komutasını devralmıştır. İş içeriye girip “devlet”i tutuklamaya kalmıştır.
Gürcan Binbaşı, Talat Albay’a Köşk’ten telefon edip “Hesaplarını göreyim mi?” diye sorar. Aydemir de hayatının hatasını yaparak, “Hayır”, der, “Serbest bırakacaksınız.”
Bu sırada Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’dan “Kuşatmayı kaldırırsanız affedileceksiniz” yollu bir taahhüt mektubu getirirler. İstemez Aydemir. İnönü’den getirirler, onu da reddeder.
Ordu ikiye bölünmüş olup kan akması kaçınılmazdır. Aydemir o gün Çankaya’ya tutuklama emri verse en azından Ankara’da duruma hakim olacaktır ama bir iç savaşı göze alamaz ve bir tüfek dahi patlamadan harekâtı durdurur. Anlaşılan, taahhütlere güvenmiştir. Bunun ne kadar yanlış bir tavır olduğunu çok geçmeden öğrenecektir.
Harekâtı durdurması şartıyla hakkında hiçbir cezai işlem yapılmayacağı taahhüdünde bulunan İnönü dışarı çıkar çıkmaz darbe girişimini suçlar. Albay hemen tutuklanır. Ancak 73 subay arkadaşıyla emekli edildikten sonra serbest bırakılırlar.
Emeklilik günlerinde de boş durmayan Talat Aydemir yeni darbe çalışmalarına devam eder. Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız onu. O gün Sultan 2. Abdülhamid’in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart 1909 isyanının 54. yıldönümüdür de ondan. Ancak hazırlıklar yetişmeyince darbe tarihini 21 Mayıs’a ertelerler. Bu defa akıllanmıştır Aydemir. İsyanı gündüz değil, gece başlatacak ve ilk iş olarak radyoyu ele geçirecektir.
Geçirir de. Radyoda TSK’nın yönetime el koyduğu ilan edilir ve ardından darbe tiyatrosu başlar. Bir süre sonra o tarihte tiyatrocu olan Kartal Tibet’in ihbarıyla Ali Elverdi adlı subayın radyoyu ele geçirdiği görülür. Elverdi radyoda bir karşı bildiri okutarak az önceki harekâtın yanlışlıkla yapıldığına, hakikisinin kendilerininki olduğuna halkı inandırmaya çalışır. Aydemir yine teslim olursa da, bu defa paçayı kurtaramayacak ve Fethi Gürcan ile beraber idam edilecektir.
Değerli dostlar! Bundan 62 yıl önce Türkiye sinsice bir darbe tehlikesini kıl payı atlatmıştı. Halkta darbe bilincini uyandırmak için yakın tarihi iyi bilmemiz gerekir diye boşuna demiyoruz.
Milli Mücadele’nin ilk kurşunu Hatay Dörtyol’da atıldı
25 Mayıs 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Milli Mücadele’nin ilk kurşunu Hatay Dörtyol’da atıldı
Mustafa Armağan
Hasan Tahsin’in bırakın ilk kurşunu attığı için kahraman ilan edilmesini, 15 Mayıs 1919 günü kurşunun bizim tarafımızdan atılması dahi söz konusu değildi. 1930’lardan 60’lara kadarki lise Tarih ders kitaplarını taradığımızda şaşkınlık verici bir gerçekle karşılaşmaktayız: Bu kitaplarda, günümüzde adeta kutsanmakta olan “ilk kurşun”un ya Yunanlar veya Rumlar tarafından provokasyon amaçlı olarak atıldığı yazılmaktadır veya kimin attığı bilinmediği vurgulanmakta ve kötülenmektedir.
1931 yılında yazdırılan iddialı Tarih IV adlı lise ders kitabında şöyle yazar (s. 29):
“Efzon taburları, İzmir kışlasının yanına yaklaşırken, Yunanlılar tarafından atılan silâhları behane ittihaz ederek kışlayı ateşe tuttular.”
Bu metinde,
İlk kurşundan ve Hasan Tahsin’den tek bir kelimeyle olsun bahsedilmez,
O gün “ilk kurşun” atılmıştır ama bu silahları sıkanlar Türkler değil, Yunanlardır,
İlk kurşunu atanlar kötülenmektedir, çünkü Yunanlara katliam fırsatı vermişlerdir.
Ayrıca Mustafa Kemal Nutuk dahil hiçbir yerde ne Hasan Tahsin’den, ne sözde ilk kurşunun İzmir’de atıldığından bahsetmiştir. İzinden gittiklerini söyleyip askeriyiz diye bağıranlar M. Kemal’e rağmen neden Hasan Tahsin’in ve İzmir’de ilk kurşunun bizim tarafımızdan atıldığının alkışlandığını anlamak mümkün değildir.
Gerçi Nutuk’ta bir “ilk kurşun”dan bahsedilmektedir ama bu “ilk kurşun” bildiğimiz gibi İzmir’de değil, Ayvalık’ta atılmıştır! Nutuk’tan okuyalım mı:
“Yunan ordusu daire-i işgalini (işgal çevresini) tevsi ederken (genişletirken), Ayvalık’a da asker çıkardı. Ali (Çetinkaya) Bey, bu Yunan kuvvetine karşı, 28 Mayıs 1919’da muharebeye girişti. Bu tarihe kadar, Yunan kıtaatı (kıtaları) hiçbir tarafta ateşle mukabele görmemişti.” (Nutuk, 1938, s. 323.)
15 Mayıs’taki sözde “ilk kurşun”u bilmeyen, duymayan, görmeyen Gazi, Nutuk’unda bu tarihten iki hafta sonraya kadar Yunan askerlerine hiçbir tarafta ateşle mukabele edilmediğini yazmaktayken hâlâ “ilk kurşun” masallarına devam etmenin mantığı nedir?
Dörtyol’da ilk şehitlerimiz
Öte yandan, yapılan araştırmalar ilk kurşunun 5 ay kadar önce Dörtyol’da Mehmed Çavuş (Mehmed Kara) adlı Adanalı bir köylü tarafından atıldığını ortaya çıkarmıştır.
Bu bilgi Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı ATASE tarafından resmi belgeyle doğrulandığı gibi yine GKB’nın neşrettiği Türk İstiklal Harbi adlı kitapta da kabul edilmiştir. Bu kaynakta şöyle yazar:
“Fransızlar İskenderun’a asker çıkardıktan sonra 11 Aralık 1918 de takviyeli bir piyade alayı ile Dörtyol kasabasını işgal ettiler. Bu kuvvetlerin arkasından Ermeni alayına ait bazı birlikler de gönderildi. Bunlar Dörtyol dolaylarındaki köylere işkence ve zulüm yapmaya başladılar. (…) Bu cinayetten sonra da Dörtyol’un hemen güneyinde bulunan Karaköse köyüne taarruz ettiler. Buradaki halk kendilerini savunma için Dörtyol’a ve Özerli’ye giden yolları taştan barikatlar yapmak suretiyle kapattılar ve buraya gelen Fransızlara ateşle karşı koydular. 19 Aralık 1918 de yapılan bu çarpışma Türk milletinin düşmana karşı ilk ayaklanması ve direnişidir.” (IV. cilt, Güney Cephesi, Ank., 1966, s. 55-56.)
Genelkurmay bu açıklamayı yapalı 60 yıl olmuş ama kitaplarımızda eski hamam, eski tas…
19 Aralık 1918’de ne oldu?
30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekenamesi’nin imzalanmasını müteakip 9 Kasım 1918’de İskenderun 15 kişilik bir İngiliz müfrezesi tarafından işgal edilmiş, 11 Kasım 1918’de halkın erzak deposunun önünde birikmesini bahane eden Fransızlar Türk memur, polis ve jandarmalarının şehirden derhal ayrılmasını istemişti.
Fransızlar 11 Aralık 1918 günü Dörtyol’u işgal ederken 400 Ermeniden oluşan bir Fransız taburundan faydalanmıştı. Fransız askeri üniformasını giymiş bulunan bu Ermeni taburu Türklere ait 12 evi basarak eşya ve paralarını gasb etmiş, bir kadını boğazından yaralamış ve Osmanlı jandarmasını kasabadan çıkarmıştı.
Fransızların 1915 tehcirinde Suriye ve Lübnan’a göç ettirilen Ermenileri Dörtyol ve diğer şehirlere naklederek yerleştirmeleri bardağı taşıran damla olacaktı. Kısa sürede Dörtyol’a yerleştirilen Ermenilerin sayısı 12 bin kişiye ulaşmıştı.
Bunun ardından Dörtyol ve civarına yerleştirilmiş olan sivil Ermenilerin Fransız işgal kuvvetlerinden cesaret ve destek alarak Dörtyol civarındaki köylere baskınlar düzenleyip mezalime başlaması üzerine Dörtyol’a bağlı Özerli Köyühalkı, Hacı Hüseyinoğullarından Emin Hoca başkanlığındaki üç kişilik bir heyetle bölgenin İngiliz Komutanlığına başvurdu. Heyet, köylerinin ve çevrenin Fransızların, özellikle Ermenilerin zulmünden korunmasını İngiltere’den bizzat istedi.
İngiliz Komutanlığı da Hintli Müslümanlardan müteşekkil bir müfrezeyi Dörtyol’a gönderdi. Müslüman askerlerden oluşan bu müfreze asayiş ve sükûneti kısmen sağlamakla birlikte boş durmayan Fransız ve Ermeni birlikleri Özerli Köyüne saldırıp halka hakaret etti. Bu hakaretlere dayanamayarak karşı koyan Özerli Köyü muhtarı Şeyhmuszâde (Şeyh Musazâde), Mehmed Ağa ile ihtiyar heyeti üyesi Abdülkadir Ağazade Yusuf Ağa’yı Komutanın kapısı önünde süngüyle şehit ettiler. Böylece bu üç kişi Milli Mücadele’nin ilk şehitleri olarak anılmayı hak etti.
Hem katliam, hem de soygunculuk yapanların mezalimine katlanamayan aynı köyden Ömer Hoca oğlu Mehmed Çavuş(Mehmed Kara) hayvanları götüren Ermenilerin karşısına Turunçlu beldesinde çıkar ve çatışmaya girdiği Ermenilerden ikisini vurarak Karakese köyüne kaçar. Köylüler, Ermenilerin atılan bu ilk kurşunu Fransızlara bildirmesi üzerine sayıca daha kalabalık bir müfrezeyle Karakese Köyüne karşı taarruza geçen Fransız ve Ermenilere karşı yolu barikatla kapatır ve silahla ateş açarak karşı koyar. “Beklemedikleri bu mukavemetten şaşkına dönen Fransızlar, 15 kayıp vererek, Dörtyol’daki karargâhlarına çekilmek zorunda kaldılar.” (Kemal Çelik, Milli Mücadele’de Adana ve Havalisi, TTK, 1999, s. 54-55.)
Çarpışmaları müteakip Dörtyol’a dönen Fransız askerleri hınçlarını Jandarma Komutanı Teğmen Hasan’dan çıkardı, onu sebepsiz yere ağır bir şekilde yaraladı. Dörtyol civarındaki Çaylı Köyü’nde Mehmet (Osmanoğlu lâkaplı) oğlu Mustafa da Kurtkulağı Köyünde şehit edildi.
Bu ve benzeri mezalimlerdir ki Adana bölgesinde halkı direnişe sevk edecekti. Halk can ve namusunu kurtarmak için silahlandı. Kara Hasan da Fransızlardan kardeşi Mehmet oğlu Mustafa’nın intikamını almak için Kuzuculu Köyünde bir teşkilat kurarak direnişe geçti. Mal ve hayvanlarını satarak silahlanan yöre gençleri de Kara Hasan’a katıldı. Böylece zamanla sayısı 300-400’e varan bir millî teşkilat ortaya çıktığını yazmakta kaynaklar.
İzmir’in işgaline 5 ay varken örgütlenerek harekete geçen Kara Hasan ve çetesi Türkiye’de işgal güçlerine karşı millî direnişi başlatan ilk örgüt olmuştu.
Kara Hasan’a halk, kahramanlığından dolayı ‘Paşa’ unvanını vermişti. Çetesine de ‘Kara Hasan Paşa Çetesi’ denilirdi. Kara Hasan Paşa artık Fransız ve Ermenilerin korkulu rüyasıdır, halkın gözünde milli kahramandır. Çetesiyle Gâvur Dağları, Antakya, Adana, Maraş, Antep, Osmaniye ve Ceyhan dolaylarında Fransızlara baskınlar yapar, Türklerin can, mal ve namuslarını korumaya çalışır ama evinde ölü bulunduğu bilinen Hasan Tahsin kadar kıymeti yoktur tarihçilerin nazarında.
Milli Mücadele tarihi yeniden yazılmadıkça bize rahat yüzü yoktur vesselam.
.
Fetih kutlamaları bize kimliğimizi hatırlattı
29 Mayıs 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Fetih kutlamaları bize kimliğimizi hatırlattı
MUSTAFA ARMAĞAN
İstanbul’un fethinin 572. yıldönümündeyiz. Fethi çok konuştuk ama fethin kutlamalarının bir başka fethi başlattığını ise konuşamadık.
Cumhuriyet tarihinin içinde belli dönüm noktaları vardır. Ekonomik değil, kültürel kırılma noktalarıdır bunlar. Onlardan biri, 1950’lerde yakalamıştır Türkiye’yi. Şimdi 572 yıl önceye değil, 72 yıl önceye uzanıp beraberce bakalım tarihin penceresinden.
1953 yılında İstanbul’un Fethi’nin 500. yıl kutlamaları yapılacaktır. Görkemli törenler yapılması kararlaştırılmış, enstitü ve dernekler kurulmuştur.
1953 yılının 29 Mayısına yaklaştığımızda Yunanistan bize bir nota vermiş ve Fethi böylesine görkemli törenlerle kutlamanın ilişkilerimizi bozacağını ihtar etmişti. (O tarihte İstanbul’da 200 bin Rumun ve ilaveten 1930 Anlaşmasına binaen gelip yerleşen on binlerce Yunanistan vatandaşının yaşadığını biliyoruz.) Türkiye de Batı dünyası ile ilişkilerini bozmamak hatrına kutlama hazırlıklarını durdurmuştu.
Evet, devlet kutlamaları iptal edildi, hatta Reisicumhur Bayar Merzifon’a bir askeri birliği denetlemeye gitti, Başbakan Menderes de Kraliçe II. Elizabeth’in taç giyme merasimine. İstanbul’daki yarı resmi törene sadece iki İstanbul Milletvekili katıldı. Lakin halk kutlamalara öylesine büyük bir coşkuyla katıldı ki, Fatih Sultan Mehmed’i temsil eden aktör beyaz bir atın üzerinde Topkapı’dan şehre girerken, onun bacaklarına sarılıp, “Kurtar bizi sultanım!” diye ağlayan insanlar olduğunu basında okuyabilirsiniz. İnsanımız o gün kesif bir duygu seline kapılmış, hasret ve heyecan duymuşlardı Osmanlı’nın tören çapında da olsa geri gelişine.
Bu, Cumhuriyet zeminine Osmanlı’nın dönüşünün ilk güçlü ayak sesiydi.
Bunun tekrarını Osmanlı’nın 700. yıl kutlamalarında 1999 yılında yaşayacaktık az daha. Devlet, bu kutlamaları Osmanlı ile Cumhuriyet’in bir tür buluşması gibi gördü ve kamuoyuna öyle lanse etti. Cumhuriyet ile Osmanlı artık barışıyordu. O kadar çok sempozyum, panel, konferans, tv programı vb. düzenlendi ki benzersiz günlerdi. Eğer ülkeyi matem yerine çeviren 17 Ağustos depremi vuku bulmasaydı çok daha kuvvetli bir ivme kazanacaktı bu akım; fakat o kadarı bile yetti.
İlk kutlama yani 1953’deki duygusaldı, bu defa eğitim düzeyi yükselmiş, merakları artmış yeni bir kitle ortaya çıkmıştı ve artık kaynak kitap nedir, gerçek tarih nedir, yalan tarih nedir, mitoloji nedir ayırt edebilecek duruma gelmişti. O günlerden başlayarak (benimkiler dahil) tarih ve özellikle Osmanlı tarihi kitapları uzun süre en çok satan kitaplar arasında yer alacaktı. Bence Cumhuriyet döneminde tarihin en ziyade talep edildiği dönemi yaşamaya devam ediyoruz. Bu talep patlamasının arkasındaki motif, kestirmeden söylersek Türkiye’nin yaşadığı kimlik bunalımının semptomlarıdır.
Hatırlayın, aynı 1999 yılında Avrupa Birliği’ne girmek kimliğimizi nasıl değiştirecek? sorusunun cevabı aranıyor ve “Biz kimiz?” diye kendimize soruyorduk. Hükümet AB’ye gireceğiz diyordu, zamanın Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing ise lafını sakınmadan “Biz bir Hıristiyan kulübüyüz” diye diretiyor, biz de cevap olarak “O Hıristiyan ise biz de Osmanlıyız” deyip tarihe sarılıyorduk.
Unuttuğumuz bazı kimlik kırıntıları içimizde canlanıyordu.
Öte yandan 2007 yılında Almanya Şansölyesi Merkel’in bir başka Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’a hediye ettiği kupanın üzerindeki Napolyon resmi ne diyordu, hatırlayalım mı? Tamı tamına şu iki cümle:
“Osmanlı’yı ilk defa bir Fransız komutan yendi. Bu Avrupa’nın bir zaferidir”.
Osmanlıyı ilk kez yendiği için Fransa’yı tebrik ediyordu Merkel.
Avrupa’nın ortak bilincindeki bu yoğun tarih vurgusunu görünce biz neden kendi tarihimizden yararlanmıyoruz? diye geçmişimize dönüp bakmak ihtiyacını duyduk.
Aradan 20 küsur yıl geçti. Şimdilerde aynı yöntemi biz de uyguluyoruz, değil mi? İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan 2014 yılında geçenlerde ölen Papa’ya, Fatih Sultan Mehmed’in Bosna rahiplerine dinî hayatlarını serbestçe sürdürebileceklerine dair verdiği fermanın kopyasını hediye etmiş, ederken de okumuş ve Osmanlı hoşgörüsünün bir örneği olarak sunmuştu onu.
Demek ki 72 yılda epeyce şey öğrendik tarihten. Hiçbir şey öğrenemedikse tarihimizin bizimle olmasının dezavantaj değil, avantaj olduğunu öğrendik.
Peki buraya nasıl geldik?
Erbakan hocanın Başbakan Yardımcısı olarak ilk basın toplantısını hangi mekânda düzenlediğini çözerseniz bu sırrı da çözersiniz. Benden bu kadar ipucu...
.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Tek Parti faşizminin melanetlerini saydı
01 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Tek Parti faşizminin melanetlerini saydı
Mustafa Armağan
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, 31 Mayıs 2025 tarihli bir X paylaşımında bir kere daha i’lerin noktalarını ait oldukları yere koyarak son derece net bir yakın tarih panoraması çıkarmış.
Ne demiş, beraberce okuyalım tek bir kelimesini atlamadan:
“CHP zihniyeti, milletimizin asırlara sâri mazisini sahiplenmek yerine reddimiras yaparak bu ülkenin tarihini 100 yılla sınırlandırdı.
Tek parti faşizminin baskın olduğu yıllarda, bedelini hâlen ödediğimiz yanlış politikalarla milletimiz tarihsiz hale getirilmek istendi.
İman kalemizin sarsılmaz duvarları olan değerlerimiz, toplum hayatımızın dışına atılmak istendi.
Kur’an kurslarının kapısına kilit vurulduğu günlere şahit olduk.
Minarelerimiz 18 sene boyunca binlerce yılın yabancısı bir sese mahkûm ve mecbur bırakıldı.
Bizi ruh kökümüzden koparmak amacıyla her yolu denediler.
Maalesef bu politikalarında belli ölçüde muvaffak da oldular.
Tek parti zihniyetini temsil eden çevrelerin hâlen Selçuklu’ya, Osmanlı’ya ve binlerce yıllık Türk tarihine husumetle yaklaştığını görüyoruz.
Oysa biraz tarihe baksalar Türkiye Cumhuriyeti’nin 6 asırlık imparatorluk çınarının taze bir şıvgını olduğunu anlayacaklar.
Çok geniş bir coğrafyayı ilmimizle, ahlakımızla, kültürümüzle, mimari eserlerimizle bizim yoğurduğumuzu, bizim şenlendirdiğimizi, bizim mamur ettiğimizi görecekler.
Nasıl köklerinden beslenemeyen ağaçlar yaşayamazsa kökleriyle bağı kopmuş toplumlar da asla ayakta kalamaz.
Bizi ruh kökümüzden koparmaya çalışanlara karşı dikkatli olacağız.
Gençlerimiz; cesaretini kırmak, ümitlerini yıkmak, potansiyelini heba etmek isteyenlerin oyununa asla gelmeyecek.”
Bunlar aslında birer manifesto cümlesi ve ilk defa da söylenmiyor. Bakın, 8 Nisan 2022 tarihinde Milli Saraylar İslam Medeniyetleri Müzesi’nin açılış töreninde yaptığı konuşmada da şu benzer ifadeleri kullanmış:
“Bu yasakçı, yok sayıcı zihniyet kökleri kurutulmuş, geçmişle bağları koparılmış bir millet meydana getirmeye çalışıyordu. Türkiye’nin üzerine bir kara bulut gibi çöken bu dönemi yırtıp atan milletimiz tarihiyle, kültürüyle, medeniyetiyle buluştukça yeniden güçlenmiştir.”
Aslında Erdoğan’ın bugün en cesur temsilcisi olduğu Büyük Doğu “ideolocyası”nın ana tezlerini bu defa Cumhurbaşkanlığı makamında telaffuz etmiş olmasının namütenahi önemli bir iş olduğunu söylememiz gerekir.
Gerek Üstad kabul ettiği ve şiirlerini bizzat huzurunda okuduğu Necip Fazıl’ın, gerekse İslamcı/milliyetçi/mukaddesatçı çevrenin Osman Yüksel Serdengeçti, Eşref Edip, Said Nursi, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, sonradan dünür oldukları Sadık Albayrak, Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Nuri Pakdil, Necmettin Erbakan gibi edebiyatçı, düşünür ve siyasetçilerinin net bir hülasası sayılabilir Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söyledikleri.
Bu keskin tezlerin böylesine toplu ve güçlü halde dile getirilmesini eskiden olsa rüyamızda dahi görsek inanmazdık. Düşünün, bu ülke yalnız ekonomik açıdan değil, ideolojik olarak da nereden nereye geldi?
İnönü’nün “Allah” fobisi
Bir seferinde etrafındakiler İsmet İnönü’ye diyorlar ki:
-Paşam, Adalet Partisi Kur’an, Allah, ezan vs. diyerek malı götürüyor, bari bir seçim konuşmasında “Allah” deseniz de biz de seçmene sağcıların iddia ettiği gibi “Allah düşmanı” olmadığımızı ispat edebilsek!
- Peki demiş İnönü ve kürsüye çıkmış. “Allah” kelimesine kulak kesilenler ne yazık ki büyük bir hayal kırıklığına uğramış, çünkü İnönü demeden inmiş kürsüden.
- Paşam, demişler yanına koşup, hani “Allah” diyecektiniz! Mahvolduk!
Paşa, “dedim ya!” demiş.
- Hani biz duymadık, o kadar da beklemiştik, demişler küskün küskün.
- Hani kürsüden inmeden önce “Allahaısmarladık” dedim ya, demiş İsmet İnönü ve gülmüş kıs kıs. “Allah” demiş oldum.
Düşünün, bu CHP’nin genel başkanı “Allah” dememek için dahi kırk takla atıyordu.
Hatta 1961’de darbecilerin eliyle yıllar sonra yeniden başbakan yapıldığı dönemde bir gün basın toplantısında gazetecilere sormuş İnönü:
-Aranızda eski yazı bilen kaç kişi?
Onlarca basın mensubu arasından yalnızca bir iki kişi el kaldırmış. Bunun üzerine pek bir keyiflenen İnönü şöyle demiş:
-Artık kurduğumuz rejim teminat altındadır. Bundan sonra geriye dönüş olmayacaktır. O bir iki kişi de öldükten sonra maziyle irtibatı kuracak hiç kimse kalmayacaktır. Müsterih olabiliriz!
1960’lı yılların ilk yarısında söylenmiş olan bu sözü ben yıllar sonra gazetelerde okumuştum ama benden önce de bir okuyanı varmış. Ama o okuyan zat okumakla kalmamış, İnönü’ye derin bir nefes aldıran süreci tersine çevirmek için and içmiş ve İnönü’nün “eski yazı” dediği Arap alfabesini “eskimez yazı” tabir ederek diriltmeye ve Risale-i Nurları yazdırıldığı “İslam elifbası” ile yazmaya ve basmaya karar vermiş.
Kim bu Don Kişot? Diye sormayacağınızı biliyor ve cevabı veriyorum:
Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi Ahmed Hüsrev Altınbaşak.
Kara Kitap
Eşref Edib’in mutlaka okumanız gereken Kara Kitap’ından şu satırları paylaşmam gerek:
“• Bu Kara Kitap kırk bin din talebesini sokağa döken, bütün din müesseselerinin kapılarına zincir vuran, bütün mekteplerden din derslerini kaldıran, Kur’an-ı Kerim surelerini ihtiva ettiği için din kitaplarını kamyonlarla toplayıp mezbeleliklerde yakanların hıyanet ve şenaatlerini tasvir eder.
• Bu Kara Kitap, dinî neşriyata karşı katliam emri veren, Kur’an diliyle ezan okuyanları zindanlara dolduran, Müslüman çocuklara namaz sûreleri okutanları cürm-i meşhud (suçüstü) mahkemelerine sürükleyenlerin şenaatlerini ortaya koyar.
• Bu Kara Kitap, Köy Enstitüleri diye açılan ahlâk ve namus mezbahalarında verilen içkili ziyafetlerde milletin masum evlâtlarına yapılan tecavüzleri, rezaletleri hikâye eder.
• Bu Kara Kitap, düzme tarih kitaplarında Müslüman Türk milletinin mukaddesâtını tahkir ve tezyif edici fikirleri Müslüman yavrularına aşılayanların suikastlerinden bahseder.
• Bu Kara Kitap, çok mühim hadiselerden bahseder. Tarihimizin kara sahifelerini tetkik ve tahlil eder.
• Bu Kara Kitap, İslâm’dan, milli hüviyetten uzaklaşma zihniyeti yıkılmadıkça Müslüman ve Türk milletinin din hürriyetine asla kavuşamayacağını söyler.
• Bu Kara Kitap, devirlerin geçtiğinden, fakat bu bâtıl zihniyetin hiç değişmediğinden bahseder.”
Zaten değişmediklerini her gün kendileri de söylemiyor mu?
.
Musul’u İngilizler kazandı, biz kaybettik
05 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Musul’u İngilizler kazandı, biz kaybettik
MUSTAFA ARMAĞAN
Musul’un tapusunun elimizden resmen çıkışının 99. yıldönümündeyiz. 5 Haziran yas günü ilan edilmeli.
O Musul ki hem Türkler ve Kürtlerin ortak toprağı ve Anadolu beşerî coğrafyasının tabii bir uzantısıydı, hem de altından petrol fışkırıyordu (şimdi buna doğalgaz da dahil oldu).
Bilelim ki Cumhuriyet döneminde toprak kaybettik ve o vatan toprağı bizde olsaydı 99 yıldır petrolomüzün beşte birini iç piyasaya satıyor, kalanını da ihraç ediyor olurduk.
Çorak bir araziden değil, günde 4 milyon varil petrol çıkarılan bir ‘toprak’tan bahsediyoruz ey milletim.
Peki Musul elimizden nasıl çıktı?
Özetleyelim:
Lozan antlaşması âkid taraflarca onaylanmasını müteakiben 9 ay içinde İngiltere ile Türkiye kendi aralarında anlaşamazlarsa Milletler Cemiyeti’nin hakemliğine başvurulacaktı. Musul bu şartla Lozan paketinden çıkarıldı. (Bu arada MC’nin hakemlik yetkisi yoktu. İngilizlerin bir başka oyununa gelmiştik.)
Musul dosyası Mayıs-Haziran 1924’te Haliç Konferansına getirildi. Burada anlaşmaya varılamayınca Milletler Cemiyeti’nin hakemliğinde Musul için anket ve raporlar yazıldı. Şeyh Said vakası tam bu sırada patlak verdi.
Sonuçta 5 Haziran 1926’da Ankara’da imzalanan antlaşmayla Musul İngiltere mandası altındaki Irak’a verildi.
Türkiye bu yenilgiyi örtmek için İngilizlerin desteğiyle çıkan Şeyh Said isyanı yüzünden Musul’u kaybettiğimiz propagandasına girişti. Lakin İngiltere bu sataşmaya sert çıktı. Büyükelçi Sir Ronald Lindsay, Başbakan İnönü’ye “İsyanı desteklediğimize dair deliliniz varsa gösterin, yoksa susun. Aksi halde ilişkilerimiz bozulur” dedi. Bunun ne anlama geldiğini bilen İnönü geri adım atacaktı.
Nitekim resmi çevreler Şeyh Said isyanını İngilizlerin desteklediği iddiasından çark etti. Bir daha ağızlarına almadılar. Bunun üzerine ‘irtica’ söylemine dönüldü ve İzmir suikastı operasyonu tam da Musul’un kaybı üzerine infial gösterecek muhalefetin sindirilmesi için bulunmaz bir fırsat oldu. Terakkiperver Fırka adlı muhalefet partisini büyük gazetelerle beraber kapattıran Takrir-i Sükûn Kanunu yüzünden Musul’un kaybı konuşulamadı.
Şimdi size İsmet Paşa’nın Lozan’da iki ay içerisinde Musul davasından nasıl döndüğünü resmi yazışmalar ışığında sunacağım. Buyurun:
27 Kasım 1922: “Türkiye fakir bir ülke; Musul petrollerinden pay istiyoruz.” İsmet
3 Ocak 1923: İsmet Paşa hazretlerine: Fevzi (Çakmak) Paşa Musul’un hangi şartla olursa olsun idaremiz altına geçmesi lazım geldiği düşüncesindedir. Başbakan Rauf (Orbay)
11 Ocak 1923: Rauf kardeşim,işler birçok noktalarda dolaştı, durdu. Ukde noktası, Musul’dur. Musul’u İngilizlerin ne olursa olsun bize vermesi lazımdır. Şurada burada blöf, gösteri para etmez.Dünyanın kuvvetini bir araya getirseler Türkiye murahhasları gözlerini dikerek Musul’u talep edeceklerdir. (…) Gerçekten de dünyanın en haklısı ve bu bakış açısından en kuvvetlisiyiz.İsmet
19 Ocak 1923: Başbakanlığa: Müttefikler bize evet yahut hayır dedirtecek bir proje hazırlıyorlar. Bu Pazartesi verecekler. İsmet
23 Ocak 1923: Mustafa Kemal Paşa hazretlerine: Bugün büyük bir savaş (mücadele) oldu. Curzon elindeki bütün imkânları kullandı. (…) Musul’u talep ettim. (…) İngilizi Musul yüzünden barışı tehdit eder gösterdik. Dehşetli propaganda ve mücadele [yapıldı].İsmet
30 Ocak 1923: Şimdi hallolunacak şudur: Ara vererek Ankara’ya gelmek, durumu bir müddet askıda bırakmak yahut Musul’dan feragatle başlayarak yeni bir barış imkânı aramaktır.Ben Musul’dan feragat ederek barış imkânı aramak fikrindeyim.İsmet
1922’de ‘Musul Türktür’ noktasından 1926’da petrolden 500 bin sterline tav olma mevkiine gelinmiştir ve İsmet Paşa’nın Lozan telgraflarından bu çark etme süreci net olarak anlaşılmaktadır.
İhsan Şerif Kaymaz’ın isabetle belirttiği gibi, Musul meselesinde her şeyi kazanmamıza elbette imkân yoktu ama her şeyi de kaybetmemiz gerekmiyordu. Maalesef kaybettik.
Doğu Perinçek’in kurduğu Kaynak Yayınlarından çıkan Musul Sorunu adlı kitabında Prof. Kaymaz’ın şu tezi Kemalist paradigmanın örtbas etme çabasını çökertecek yetkinliktedir:
“Musul süreci yaklaşık 8 yıl süren bir savaşımın sonunda Türkiye açısından tam bir yenilgiyle sonuçlandı. (…) Antlaşma öylesine alelacele imzalanmıştır ki, Türk tarafı hiçbir konuda pazarlık yapmamış, neredeyse İngilizlerin dikte ettiği koşulları aynen kabul etmiştir.” (2014, s. 554)
99 yıl önce alelacele kapattırılan “Musul dosyası” bir gün mutlaka yeniden açılacaktır.
.
Barzani ailesinin şaşırtıcı hikâyesi
08 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Barzani ailesinin şaşırtıcı hikâyesi
Mustafa Armağan
Türkiye’de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla hızlanan Kürt meselesinin çözümü için adımlar atılırken zaman zaman gündeme gelen Kuzey Irak’taki Barzani ailesinin geçmişi de ister istemez merak uyandırıyor. Bu ilginç ailenin yakın tarihinde kısa bir yolculuk faydalı olabilir.
Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurucusu Mesud Barzani’nin “şeyhlik”ten “millî liderliğe” doğru ilerlemekte olan siyasî ailesi yaşadığı bölgenin yakın tarihinde pek çok ilginç ve kritik olaya imza atmış ve tarihimize de hiç tahmin edilmeyen noktalardan girip çıkmıştır.
Barzani ailesi aslında yabancımız sayılmaz. Kürt tarihi araştırmacısı Müfid Yüksel’in verdiği bilgilere bakılırsa ailenin kökeni Türkiyelidir: Siirt’in Şirvan kazasından olup aslen Kürt değil, Arap asıllıdır. Aile 18. yüzyıl sonlarında (Sevr’de dahi bize bırakıldığı halde Lozan’da Irak’a terkedilen) İmadiye kazası yakınlarında bulunan Barzan bölgesine göç etmiştir.
İlk bilinen Barzani, Şeyh Tacüddin olmakla birlikte ailenin ismi daha çok Şeyh Abdüsselâm zamanında şöhret bulmuştur. Şeyh Abdüsselâm’ın şöhreti ise Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî’nin halifelerinden Seyyid Taha-i Hakkârî’ye bağlanıp ondan halifelik almasından ileri gelir.
David McDowall’ın A Modern History of The Kurds (Kürtlerin Modern Tarihi) adlı kitabında verdiği bilgiye göre Şeyh Abdüsselam, 2. Meşrutiyetin ilanına tepki gösteren Kürt aşiret liderlerinden biridir. Yeni rejimi dinden çıkmakla suçlarken vergisini ödemediği için hükümetin baskısına maruz kalmıştır. (Bkz. Third Edition, I. B. Tauris: London and New York, 2004, s. 100-101.)
Barzani’nin dedesi
idam ediliyor
Bu sırada ilginçtir, Şeyh Abdüsselam’ın Dohuklu Nur Muhammed ile birlikte kendilerine Behdinan’dan beş kaza verilmesi, burada Kürtçenin resmî ve eğitim dili olması, memuriyetlere Kürtçe bilenlerin atanması, Şafiî mezhebinin benimsenmesi ve hukuk ve kanunun Şeriat’a göre belirlenmesi vs. için bir dilekçe verdiğini görürüz (A Modern History of the Kurds, s. 98).
Vefatından sonra yerine oğlu Kâdirî tarikatından da icâzet almış olan Şeyh Muhammed geçer. Böylece Nakşî-Kadirî olarak Kürtler arasında ayrıcalıklı bir yer edinen Barzani ailesinin, bu defa II. Abdülhamid devrinde Bitlis ve Van’da bir süre ikamete tabi tutulduktan sonra memleketi Barzan’a geri gönderildiğini görürüz. Ancak Barzani ailesi asıl şöhretini, Şeyh Muhammed’in oğlu II. Abdüsselam zamanında kazanır.
Şeyh Abdüsselam Balkan Savaşı’na destek ve katkısı dikkate alınarak dördüncü rütbeden Osmânî nişanıyla ödüllendirilirse de, yıllar sonra giriştiği gereksiz polemikle İskilipli Atıf Hoca’nın idamına giden yolu da döşeyecek olan “sakar” edibimiz Süleyman Nazif’in Musul valiliği sırasındaki aleyhte raporları yüzünden, 1914 sonlarında beş arkadaşıyla birlikte yakalanarak Musul’da idam edilir.
İdam şokundan sonra meydan, kardeşi Şeyh Ahmed ile Mesud Barzani’nin babası olan Molla Mustafa Barzani’ye kalacaktır. Lakin Şeyh Ahmed’in, kaynakların bizi yanıltıp yanıltmadığını bilemiyoruz ama mehdilik ve domuz eti yenilebileceği gibi fikirleri ile Ehl-i Sünnet ve Şafiîliğe ters bazı görüşleri dolayısıyla Kürtler arasında gözden düştüğünü, bu yüzden kuvvetli bir medrese tahsiline sahip olan kardeşi Molla Mustafa Barzani ile arasının açıldığını görürüz. Rivayete bakılırsa 1927 yılında Şeyh Ahmed’in mollalarından Abdurrahman onun İlahlığını ilan etmiş, kendisini de peygamberliğine layık görmüştür(!).
Bu hadise üzerine Molla Abdurrahman, Şeyh Ahmed’in kardeşi Muhammed Sadık’ın adamlarından biri tarafından öldürülmüş, kendisi ise Irak kara ve İngiliz hava kuvvetlerinin desteğiyle girişilen bir harekâtta dağa kaçmış, 1932 Haziran’ında ise 400 adamıyla birlikte Türkiye sınırından girerek jandarmalarımıza teslim olmuştur. Ankara, Eskişehir veya Edirne’de (veya her üçünde) bir süre “misafir” edildikten sonra belli şartlar dahilinde Irak’a dönmesine müsaade edilecek, Musul, Nasıriyye derken, nihayet Süleymaniye’de oturmasına karar verilecektir.
Onun yokluğunda yönetimi kardeşleri Muhammed ve Mustafa Barzani ellerine alacaktı.
Bayar ve Menderes’e mektup
1940’lı yıllara gelindiğinde Molla Mustafa Barzani’nin daha çok Kürt millî hareketlerine ve bir Kürt devleti kurma çabasına yöneldiğini biliyoruz. Nitekim 1946 yılında İran Kürdistanı’nın merkezi olan Mehâbad’da Kadı Muhammed ile birlikte bir “Kürt cumhuriyeti” kurma denemesine girişmişse de, bu devlet ancak 11 ay yaşayabilecekti. Kürtler arasında bir efsane olan bu kısa ömürlü cumhuriyetin askerî gücünü Mustafa Barzani yönetiyordu. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ni (IKBY) 2004-2017 yıllarında yöneten ve bir ara Başbakanlık da yapacak olan oğlu Mesud Barzani de bu kısa ömürlü cumhuriyet döneminde, 16 Ağustos 1946 tarihinde dünyaya gelecekti.
Cumhuriyet Kürtçeyi eğitim dili yapıyor, bir kız okulu açıyor ve ülkedeki ilk Kürtçe kitabı basacak matbaayı kuruyordu. Rıza Şah Pehlevi’nin duruma hakim olmasıyla bu bilahare Kürtler arasında efsaneleşen cumhuriyet, tarihe karışacak, bahsi geçen matbaa da yok edilecek, Mustafa Barzani ise Sovyet hududuna kadar kovalanacaktı.
Molla Mustafa Barzani aşiretlerden kurduğu bin kişilik peşmergeleriyle 200 kilometreye yakın bir yolu efsanevî bir yürüyüşle yakalanmadan aşarak kendine kucak açan Sovyetler Birliği’ne sığınacak, 1958 yılına kadar da orada kalacaktır. Aynı yıl Irak’ta gerçekleşen askerî darbeden sonra dönüşünde Bağdat’ta büyük bir kahraman olarak karşılanmıştır.
Onun yokluğunda aile içinde -İttihatçılarca idam edilen Şeyh Abdüsselâm’ın oğlu- İsmail ön plana çıkar. Şeyh İsmail Filistin sorunuyla ciddi olarak ilgilenir ve İsrail’e karşı Filistinlilerle dayanışmaya girer ve 1956 yılında Filistinlilere destek sağlamak üzere TC Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Başvekil Adnan Menderes’e biri Arapça, diğeri Osmanlıca iki mektup gönderir, dahası İsrail’in haksızlıklarına, Filistinlilerin mağduriyetlerine dikkat çeker. (Mektupları Müfit Yüksel yayımlamıştır: Yeni Şafak, 21 Ocak 2012.)
Babası Molla Mustafa’nın 1979’da vefatı üzerine yerine Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani geçer. Halen Kürdistan Demokrat Partisi’nin başkanıdır
Velhasıl-ı kelâm bir Arap asıllı ailenin şeyhlikten Kürtlerin liderliğine inişli çıkışlı tarihidir Barzanilerin ilginç hikâyesi.
Osmanlı’nın çocuklarıyız
Molla Mustafa Barzani 1968 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a gazeteci Hulusi Turgut aracılığıyla gönderdiği mektupta şunları yazıyordu:
“Biz Osmanlı’nın çocuklarıyız. Kader bizi Türk kardeşlerimizden ayırdı. Şimdi biz bu topraklarda özgürlük mücadelesi veriyoruz….”
Değerli okurlarımın Kurban Bayramını tebrik eder, ailelerine ve milletimize hayır getirmesini dilerim.
.
Osmanlı’yı reddedenler yenildi
12 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Osmanlı’yı reddedenler yenildi
MUSTAFA ARMAĞAN
Türkiye 1923’ten beri “tarih bunalımı”ndan muzdariptir; daha doğrusu, 2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’den beri.
Bugün tarih ders kitaplarımızdaki en inatçı tarih klişelerin bir kısmının Meşrutiyet devrinde boy verdiğini biliyoruz. Mizancı Murad’dan tutun da Ahmed Refik’e kadar uzanan ve bu yolla Cumhuriyet devrine bağlanan Meşrutiyet dönemi tarihçiliği beraberinde birçok önyargı ve yanlışı da günümüze taşımış oldu. Mesela Sultan II. Osman’ın “Genç Osman”, Sultan İbrahim’in “Deli İbrahim” yapılması yahut güya Tophane semtindeki Takiyüddin rasathanesinin topa tutularak yıktırılması iddiaları bu dönemin hazin miraslarındandır.
Cumhuriyet dönemi ise Meşrutiyet tarihçiliğinin Osmanlı’yı eleştiren tarih mirasını devralmakla birlikte kendisine yeni bir yön çizmiş, bin yıllık İslam tarihi eğitimini karanlık Ortaçağın bir mirası olarak reddetmiş (halbuki Ortaçağı karanlık olan Avrupa’ydı, bizim ‘Ortaçağımız’ tam tersine apaydınlıktı) ve İslamiyetten önceki Orta Asya Türk tarihine dönerek oradan itibaren yeni bir tarih algısı oluşturmaya kalkmıştır. Böylece bir insanın kimliğini tanımlayabilecek en yakın tarihin hatıraları silinerek, hatta unutturularak halkı, yarısı efsane, yarısı gerçek bir farazî tarihi temellük etmeye zorlamıştır.
Böylece yakın tarihi karanlıklara gömülü ama uzak tarihi şanlı sayfalara sahip garip bir tarih anlayışı yaygınlaştı. Bir başka deyişle Cumhuriyetin varlığına en yakın, onun güncel varlığını açıklamaya en müsait bölümler hafızadan temizlenecek, buna karşılık tarihin karanlık labirentleri içinde kaybolması mukadder bir farazi tarih, içinden cımbızla seçmeler yapılmak suretiyle halka “İşte senin gerçek tarihin!” diye sunulacaktır.
Peki bu 9 yüzyıllık tarih hangi çöp okyanusuna doldurulacak, bünyesinden en azından üç imparatorluk ve birçok devlet çıkarmış bulunan bu mirasın güneşi hangi kuvvetle söndürülebilecektir? O zaman hangi hakla Anadolu’dasınız, İstanbul’da, Trakya’da işiniz ne? denildiğinde ne cevap verilecektir? Bunları işgalci birileri almış, biz de onların elinden kurtardık mı diyecektik?
İşin tuhafı, bu denilmiştir de. Bursa’da, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin türbesinin başına 1925 yılında kasıtlı olarak dikilen Şehitler Abidesi, Bursa’yı Yunanlılardan değil de, Osmanlılardan kurtarmış olan “Hükümet-i Cumhûriye”nin yaldızlı imzasını taşımaktaydı. Redd-i mirasın somut bir sembolü olan ve Osman Gazi’nin böğrüne saplanmış bir hançer gibi duran bu ucube çok şükür ki gayretlerimiz sonunda 2013 yılında kaldırıldı.
Velhasıl Türkiye adeta 600 yıllık bir işgalcinin elinden adım adım kurtarılmaktadır.
İşte Cumhuriyet döneminde yaşanan “tarih travması”nın bizi getirip bıraktığı nokta, yazımızın başında sözünü ettiğimiz “tarih bunalımı” olmuştur.
Şu soru haklı olarak sorulabilir:
Dediğiniz gibi, Cumhuriyet döneminde geçmiş bütünüyle unutturulabilmiş ve tam bir redd-i miras gerçekleştirilmiş olsaydı bir “bunalım”ın çıkmamış olması gerekmez miydi?
Haklı bir soru. Bir “bunalım”ın ortaya çıkabilmesi için bir yöndeki hareketin başarıya ulaşamaması ve karşı yöndeki hareketin onun yürüyüşünü engellemesi gerekir. Cumhuriyet döneminde başarılmak istenen “tarihsiz gelişme”, tarihi bir ‘yük’ olarak bir kenara bırakıp yoluna öyle devam etme arzusu, “imkânsız”ı istemekten başka bir şey değildi de ondan başarılı olamadı.
En basit misali, Gazi Mustafa Kemal Osmanlı padişahlarının yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda yıllarca kalmış ve son nefesini yine bu saraydaki bir odada vermişti. Eğer tarihî mirastan bir vebalı gibi kaçılması gerekiyorsa bu çarpıklığı nasıl açıklamak gerekiyordu?
Dolayısıyla Cumhuriyet projesi, Osmanlı tarihinden uzaklaşma söylemine rağmen fiiliyatta o tarihin içine gömülü kaldı. Ve zaman zaman da Fatih’in, Yavuz’un, Mimar Sinan’ın yüceltilmesi, İstanbul’un fetih yıldönümünün kutlanması gibi şaşılıklara prim vermek zorunda kaldı. (Bazı sözüm ona ‘devrimci’ takımının, bunları da ‘karşı devrimciler’e verilmiş ‘ödünler’ olarak göreceklerine kuşku yoktur.)
Siyasette 1950 devrimi nasıl muazzam bir sarsıntı meydana getirmişse, aynı şekilde tarih alanında da yeni bir açılımın mayası o dönemde karılacak, 1953’deki İstanbul’un fetih kutlamalarından başlayıp Malazgirt zaferinin yıldönümlerini anmaya kadar birçok Cumhuriyet dönemi yasağının delinmesi DP iktidarına nasip olacaktır.
Böylece Cumhuriyet’in “bin yıl yasağı” çeşitli noktalarından delinmiş ve “redd-i miras” tavrı ile “tarihe dönüş” tavrı çatışmaya başlamıştır. İşte yaşamakta olduğumuz “tarih bunalımı”nın kökleri bu çatışmada yatmaktadır.
.
“Tecavüzden doğan çocuk” İsrail’in yalanları (1)
15 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
“Tecavüzden doğan çocuk” İsrail’in yalanları (1)
Mustafa Armağan
İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en kanlı ve üç kıtaya yayılmış savaşlar zinciri olan 2. Dünya Savaşı birçok mağduriyeti de beraberinde getirdi. Yahudiler, Çingeneler ve Slavlar ile bazı milletler savaş boyunca katliamlarla burun buruna gelmekten kurtulamadı. Toplama kampları, katliamlar ve insanlık dışı muameleler sıradanlaştı. İnsanlık barıştan sonra yaşanılan vahşetlere sesini yükseltme imkânı yakaladığında diğer milletlere yapılan zulümleri görmezden gelen Batı(!) yalnızca Yahudilerin “soykırım”a ecnebi lisanlarındaki halleriyle Holocost veya genocide’e uğradığını kabul edecek ve Yahudi ırkını merkeze alan bir “mağdur edebiyatı” savaş sonrasında dünya milletlerinin zihinlerini Holywood kanalından tutuşturup kavuracaktı.
İşte hemen her kitapçıda bulabileceğiniz ve ülkemizde de baskı üzerine baskı yapan ve filmleri çevrilen Władysław Szpilman’ın Piyanist adlı hatıratı ve Anne Frank’ın Hatıra Defteri adlı kitap bu beyin yıkama fırtınasını destekleyecek propaganda malzemelerinin başında gelir. Özellikle ikincisi onlarca film ve belgesele konu edilecek, hemen bütün dünya dillerine tercüme edilecek, tiyatro eserlerine malzeme olacak ve Yahudi Soykırımı’nın ve parlak ve inkârı kabil olmayan delili olarak geniş kitleleri büyüleyecekti.
Bunları pekala bilirsiniz ama Anne Frank’ın Hatıra Defteri veya Anne Frank’ın Günlüğü diye dilimize tercüme edilen eserin sahih (otantik) olup olmadığının tartışılmasının yasaklandığını pek kimse bilmez. İşte 2018 yılında ölen Fransız edebiyat profesörü Robert Faurisson’un Anne Frank’ın Günlüğü Sahte mi?başlıklı bilimsel çalışması ve kamuoyunu uyandırmak için basın organlarına yazdığı mektuplar Yahudi Soykırımı iddiaları üzerine kuşku bulutlarını davet ederek çürütmesiyle dikkat çekiyor. Anne Frank’ın Hatıra Defteri’ni bir kuyumcu titizliğiyle tetkik eden yazar metindeki muhteva ve dilbilgisi tutarsızlıklarını ustaca yakalamaktadır.
Vikipedia’da Robert Faurisson hakkında verilen derme çatma ve Siyonist tarafgirliğini belli eden bilgiler şunlardır:
“Holokost inkârı ile tanınan İngiltere doğumlu Fransız akademisyen. Journal of Historical Review’da ve başka yerlerde yayınlanan birkaç makalesiyle ve özellikle Le Monde olmak üzere Fransız gazetelerine yazdığı mektuplarla büyük tartışma yarattı; bu mektuplarda Nazi ölüm kamplarındaki gaz odalarının varlığını, 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupalı Yahudilerin gaz kullanılarak sistematik olarak öldürülmesini ve Anne Frank›ın Günlüğü’nün gerçekliğini inkâr ederek Holokost tarihini çürüttü. 1990 yılında Holokost inkarına karşı Gayssot Yasası’nın geçirilmesinin ardından kovuşturulup para cezasına çarptırıldı ve 1991’de akademik görevinden alındı.”
Ne kadar güzel değil mi? Sözde fikir hürriyetinin ana vatanı olan Fransa’da Holokost madrabazlığı sorgulanamaz, inkâr edilemez, hatta tartışılamaz bile. İşte bu edebiyat profesörü herkesin Siyonist propagandanın tesiriyle bayıldığı kitapta tespit ettiği çürük çarık noktaları ortaya koyduğu için üniversiteden atılmış ve cezalandırılmıştır.
Velhasıl-ı kelam Anne Frank’ın Günlüğü Sahte mi?başlıklı bilimsel eleştirisinin kaleme alınışının üzerinden 47 yıl geçmesine rağmen tartışmaların odağında kalan Faurisson yazdıkları sebebiyle Siyonistlerce “lince maruz kalmış” bir akademisyendir.
Anne Frank’ın Günlüğü’ne büyüteç tutmadan önce Fransa’nın prestijli üniversitelerinde ders veren Prof. Faurisson, günlükteki tezat ve çarpıklıkları gündeme taşıdığı dakikadan itibaren emsaline az rastlanır bir saldırıya maruz kalacaktı. Akademiden uzaklaştırılacak, eserini basacak yayınevi bulamayacak, “anti-semitik” olmakla suçlanacak ve bir cadı avının öznesi haline gelecekti. Oysa o yalnızca işini yapmış, yani metni eleştiri süzgecinden geçirmişti.
Sorular soruyordu:
Frank ailesinin uzun süre ikamet ettiği iddia edilen evde üç soğuk kış boyunca yaktıkları sobadan çıkan dumanlar nasıl oldu da Nazi komşuları veya askerleri tarafından fark edilmedi?
Evin meyve-sebze ihtiyaçlarını karşılayan manav, dükkânını kime emanet edip Frankların evine gidip geliyordu üç yıl boyunca? Uzunca bir süredir perdesiz kalmış yeni eve önce gazete kaplamaları, sonra da perde çekmeleri hiç mi Nazi askerlerinin dikkatini çekmemişti?
Nihayet kitabın yazarı olarak lanse edilen henüz 13’ündeki Anne Frank yaş ve eğitim açısından değerlendirildiğinde o “muazzam” edebî cümleleri nasıl kurabilmişti?
Yoksa sağ kalan babası Otto Frank mevcut birkaç sayfa notu “Yahudi Soykırımı” balonunu şişirmek için savaştan sonra “günlük” haline mi getirmişti?
Robert Faurisson günlüğün orijinal dili olan Felemenkçe metin ile çevrilen Almanca ve İngilizce metinler arasında adeta dans ederek büyük bir “edebî sahtekârlığı” deşifre etmiş bulunuyordu.
Kullanılan kelimelerden üsluba kadar yazar genel olarak “Soykırım endüstrisi”ne dikkat çekmişti. Mağduriyet edebiyatını dünya gündemine yerleştiren Soykırım tacirlerini deşifre eden başka isimler de olmuştu. Mesela İngiltere’de David Irving bunlardan biriydi ki o da üniversiteden dışlanacak ve itibarsızlaştırılacaktı.
İsrail’in mitleri bir silah
olarak üretme kapasitesi
Sözü, 1982 yılında Müslüman olan eski Fransız Komünist Partisi teorisyeni ve sanat ve edeiyat eleştirmeni Marksist Roger Garaudy’ye bırakalım burada. İsrail: Mitler ve Teröradlı kitabında şunları yazıyor:
“Bu roman edebiyatının şahı, dünya çapında çok satan eser olan Anne Frank’ın Günlüğü’dür. Harikulade heyecan verici olan roman gerçeğin yerini almakta ve bir kere daha efsaneler karşımıza tarih olarak çıkmaktadır.
25 ve 26 Nisan 1988 tarihli Toronto Davası’na müdahale eden İngiliz tarihçi David lrving, Anne Frank’ın Günlüğü hakkında şu şehadette bulunur:
‘Kendisiyle senelerce mektuplaştığım Anne Frank’ın babası (Otto Frank), sonunda “Günlük”ün elyazmasının bir laboratuvarda incelenmesine razı oldu. Bir belge üzerinde itiraz olduğunda ben her zaman bunun yapılmasını talep ederim.’
Bu bilirkişiliğe girişen laboratuvar, Wiesbaden’deki Alman polis kriminal laboratuvarıdır. İnceleme sonunda görüldü ki Anne Frank’ın Günlüğü’nün bir kısmı tükenmez kalemle yazılmıştı (bu tür kalemler piyasaya ancak 1951 yılında sürülecektir, oysa Anne Frank 1945’te ölmüştü)”.
Tarihçi David Irving sözlerine şöyle devam eder:
‘Anne Frank’ın “Günlük”ü hakkında benim kendi edindiğim kanaat şudur ki, bunun büyük bir kısmı kesinlikle bir Yahudi tarafından on yıl kadar önce yazılmıştır. Bu metinler kızının bir toplama kampında tifüsten trajik bir şekilde ölümünden sonra, babası Otto Frank tarafından alınmıştır. Babası ve tanımadığım diğer şahıslar, hem babasını, hem de Anne Frank Vakfı’nı zengin edecek olan satılabilir bir şekle sokmak için bu “Günlük”ü düzeltmişler. Ne var ki eserin tarihi belge olma bakımından hiçbir değeri yoktur, çünkü metin tahrifata uğramıştır.”
Siyonistlerin soykırım edebiyatı Anne Frank’ın Günlüğü’ne inhisar etmiyor elbette. Çevrilen yüzlerce film ve dizi, kitaplar, dergiler, sosyal medya hesapları, siteler ve 7 Ekim’in akabinde ekranları dolduran “başı kesilmiş 40 bebek” gibi Siyonist yalanları ne kadar mahirane bir şekilde servis edebildiklerini görünce fazla şaşırmıyoruz buna.
Amerikan sineması ve televizyonları tamamen Siyonistlerin kontrolündedir ve Norman Finkelstein’ın deyişiyle Soykırım Endüstrisi’ni el ele örgütlemektedirler.
.
“Tecavüzden doğan çocuk” İsrail’in yalanları (2)
19 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
“Tecavüzden doğan çocuk” İsrail’in yalanları (2)
MUSTAFA ARMAĞAN
Peki Anne Frank’ın Hatıra Defteri’nin kurgu yani hikâye olduğunu öğrenmek neden önemlidir?
Cevabı gayet basittir:
İktisatçı Adam Smith’inkini aratmayacak bir “görünmez el” (the invisible hand) bu hatıratı icat ve imal etmiş ve Avrupa Yahudilerinin Nazi Almanya’sında çektikleri ezayı kültür emperyalizmi silahıyla yaymış ve dünya halklarının ‘zavallı’ Yahudilerin acısını içinde hissederek ömür billah hafızalardan çıkmayacak parıltılı bir kılığa sokmuştur. Bir başka deyişle tıpkı İsrail’in Gazze soykırımını destekleme utanmazlığını sergileyen Yahudi yönetmen Steven Spielberg’in Schindler’in Listesi adlı filminde gördüğümüz gibi bir dramı evrenselleştirerek onu ‘herkesin acısı’ kisvesine büründürmüştür.
Bu ‘herkes’ neden Siyonistler gibi düşünmek zorundadır?
Neden onların derdi ‘herkes’in derdi olmak zorundadır?
Dünyada başka acı çeken, soykırıma uğrayan, zulme maruz kalan halk yok mudur?
Ve Yahudiler için kötü olan bütün dünya için de kötü olsun da Filistinliler için kötü olan neden Yahudiler için iyi olsun?
Sorusu olmayan cevaplar bunlar… Zaten Siyonizm de düşünme kapasitemizi felç etmek üzerine kurmadı mı bütün oyununu?
Öyleyse daima soracak ve soruşturacağız Siyonist yalanları. Ta ki doğrular yeniden zuhur edinceye kadar.
Özetlersek 2. Dünya Savaşı’nı müteakip “Yahudilerin çektiği acılar”dan rant devşiren uluslararası Siyonist propaganda mekanizması tek kelimeyle “fabrikasyon” yani sahte bir metni dünyaya pazarlamıştı.
Ne var ki Anne Frank’ın Günlüğü, 2. Dünya Savaşı sonrasında sık sık rastlanan Siyonist tarih tahrifatının biricik numunesi değildir. Aslında İsrail devletinin kuruluş yıllarından itibaren Filistin toprağının tarihi baştan ayağa çarpıtılmış, tarih ve arkeolojiye ‘emrederek’ ideolojik olarak kurgulanmış ve işgalci devletin sömürgeci ideolojisine meşruiyet sağlayacak elverişli bir kılıf kıvamına getirilmiştir. Fransız düşünürü Ernest Renan’ın bir zamanlar dediği gibi millet olmak ancak tarihin çarpıtılmasıyla mümkün olabiliyordu çünkü.
Bizde durum sanki farklı mıydı?
1. Türk Tarih Kongresi’nde yaşanan ırkçı rezaletleri hatırlamıyor muyuz? 1932 yılında akdedilen bu tam bir curcuna olan sözde bilimsel kongreye antropolog Dr. Şevket Aziz Kansu, Bağlum’un köylerinden ‘saf bir Türk ailesi’ni ‘tesadüfen’ getirip şu gurur dolu sözlerle takdim etmemiş miydi:
“İşte ince, uzun burunlu brakisefal ve antropoloji kitaplarında bu karakterle tavsif edilen halis dağlı adam, Alp adamı, Türk adamı (Alkışlar). İşte saçları altın renkli olan bu yavru Türk ırkına mensuptur (Alkışlar).”
Nasıl Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde Türk’ten başka bir ırka kapılar sıkı sıkıya kapatılmış ve Anadolu halkına zoraki bir kimlik olarak Türklük geçirilmek istenmiş ve diğer milletlerin varlığı inkâr edilmişse İsrail devleti de Filistin toprağını gasp ederek kurulduktan sonra da benzer bir ortak kimlik bulma işi tarihçiler ve arkeologlara emredilmişti. Onlar İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarını aslında evvel eski kendi topraklarıymış gibi anlatmaya koşulmuştu.
İşte İsrailli tarihçi Şlomo Sand’ın 14 yıl önce Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi? adıyla Türkçeye tercüme edilen kitabı benzer sahnelerin dünya Yahudileri için bir tür ‘ulus devlet’ olarak tasarlanan Siyonist İsrail’in resmi tarihini oluşturma gayretkeşliği neticesinde nasıl adım adım yürürlüğe konulduğunu çarpıcı delillerle ortaya koyan bir çalışma olarak dikkate alınmayı fazlasıyla hak etmektedir.
.
Tecavüzden doğan çocuk” İsrail’in yalanları (3)
22 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
“Tecavüzden doğan çocuk” İsrail’in yalanları (3)
MUSTAFA ARMAĞAN
Şlomo Sand Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi? adlıkitabını kaleme aldıktan sonra İsrail’deki akademik dünyadan nasıl dışlandığını ve El-Kuds Üniversitesi’nde öğretim üyeleri tarafından saatlerce sorgulandığını eserin giriş kısmında genişçe anlatmaktadır. Siyonizmin efsanelerini dinamitleyen ve Filistin topraklarının sömürgeleştirilmesine karşı çıkan bu kitabı yazdığı halde nasıl olup da burada, bu “Yahudi yurdu”nda yaşamaya ve İsrail’in Filistinliler tarafından tanınmasını talep etmeye devam edebiliyordu? Bu boşboğazca sorulan soruya şöyle gayet hikmetli bir cevap vermiş yazarımız:
“Tecavüzden doğan çocuğun da yaşama hakkı vardır. Bir trajedi, yeni trajediler yaratarak düzeltilemez. Bize düşen görev, çocuğa hangi koşullarda doğduğunu öğretmek ve babası gibi davranmasını önlemektir. Ortadoğu’daki çatışmada sorun, evladın, doğumuna öncülük etmiş eylemleri sürdürmesi ve yenilemesidir.”
Yahudiler 2. Dünya Savaşı’nda en çok Nazi ırkçılığından çekmişlerdi, değil mi? Temerküz kampları, hala ispatlanamayan gaz odaları, milyonlarca ölü…
Evet, Naziler dünyayı kana göre tasnif ediyordu. En üstün ırk Almanlardı (Nordik ırk); onun safiyetini bozan aşağı ırklar, özellikle Yahudiler ve çingeneler gibi marazlı unsurlar insanlığın bünyesinden, daha doğrusu yeryüzünden temizlenmeliydi, tabii ki beşeriyetin sağlığı ve iyiliği için.
Şlomo Sand’a göre Hitler’in başında bulunduğu Nazi Almanya’sının bu tüyler ürperten nazariyesi Yahudilere çok pahalıya mal oldu ve milyonlarca Yahudi hayatını kaybetti (gerçekte bu rakam çok abartılmıştır-MA). İyi ama İsrail devleti on yıllarca bu uğursuz Hitlerci mirasa nasıl vâris olabildi? İsrail’de Yahudi kanıyla birleşmiş ve diğerlerinden kesin hatlarla ayrılmış saf bir millet oluşturma anlayışı Hitler’in zaferi değil de neydi? “Daha dün ‘Yahudi kanı’ndan söz ederken bugün de İsrail’de yaşayan birçok kişi bir ‘Yahudi geni’nin varlığına inanırken” diyor yazarımız ve haklı olarak şunu soruyor:
“(Bu kafayla) Hitler’in Yahudilerin spesifik biyolojik karakteristikler taşıdıkları şeklindeki teorisini yenmenin ihtimali nedir?”
“Tarihte buna yakın bir ironi yoktur” diyen Şlomo Sand, Siyonizmi ve efsanelerini kıyasıya eleştiren Ilan Pappe ve Avi Shlaim’le birlikte Post-Siyonizmin izinde yürüyor ve can alıcı sorularıyla İsrail’in etnik merkezci ve anti-demokratik karakterini değiştirmeye çalıştığını ifade ediyor.
Nitekim İsrail’in kuruluşundan sonra tarih ve arkeoloji sahalarının birdenbire canlandığı görülür. Tarih, Kitab-ı Mukaddes’i İsrail’in meşru temeli olarak kurgulamakla görevliyken, arkeoloji de burada yaşamış olan ‘İsrail halkı’nın dört bin yıllık geçmişini gün ışığına çıkarmaya koşulur. Böylece arkeolojik kazı alanları adeta yeni milletin kutsal ibadethanelerine dönüştürülür.
1967 Arap-İsrail savaşının ardından gelen işgalden sonra İsrailli arkeologlar bu defa ellerinde kazma kürekle Batı Şeria’nın altını üstüne getirmeye koşarlar. Ne var ki büyük ümitlerle kazdıkları toprağın altından beklenmedik soru işaretlerinin çıkması resmi tarih hayalperestlerini derin bir hayal kırıklığına uğratır.
Mesela arkeolog Mazar şunu fark eder ki, Kitab-ı Mukaddes’te Filistinliler, Aramiler ve develerden bahsedilmekle birlikte bu ifade bütün arkeolojik ve yazılı tanıklıklar kendilerinin milattan önce ikinci bin yıla tarihlendirdikleri olaylarla çelişmektedir. Filistinliler buraya sekiz asır sonra gelmişti, Aramiler ise dokuz asır sonra! Develerin evcil hayvan olarak ortaya çıkışları da Kitab-ı Mukaddes’te peygamberlerin başından geçtiği söylenen kıssalardan bin yıl sonraya rastlamaktadır! Yani o zaman deve yoktu Filistin topraklarında.
Bu can sıkıcı gerçekler karşısında İsrailli arkeologlar olayları daha geç bir döneme “taşımak” zorunda kalacak, böylece bilim adamlarından sadır olacak sorgulamaların önü açılacaktır.
Efsaneler Siyonizmin hizmetinde
Bunun üzerine Kitab-ı Mukaddes’teki kıssaların sonraki dönemlerde ‘parlak ilahiyatçıların’ marifeti olduğuna karar verilir. Üstelik tarihler birbirine karışmakta ustadır. Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı MÖ 13. yüzyılda gerçekleşti deniliyordu ama bu sırada Mısır firavunları güçlerinin zirvesinde bulunuyordu. O zaman Hz. Musa, Mısır’ın özgürlüğüne kavuşmuş kölelerini Mısır’a yine köle olmaya mı götürmüş oluyordu? 40 yıl boyunca çölde savaşan 600 bin savaşçı –ki bu aileleriyle birlikte yaklaşık üç milyon insan demekti- ne manaya geliyordu? Üstelik güçlü Mısır Krallığına mensup vakanüvislerin 40 yıl sürdüğü söylenen ve milyonlarca insanın başından geçen muazzam hadiseden hiç bahsetmeyişlerine ne demeli?
Neticede tarihe ayar çekilmesi, başka bir deyişle göstergebilimci Roland Barthes’ın deyişiyle “tarihin ayarlanması” gerekecektir. Soru işaretleri çoğaldıkça tartışma hararetlenecek ve tarihler yavaş yavaş miladi takvimin başlangıcına doğru kaydırılacaktır.
1967 yılında Kudüs İsrail kuvvetleri tarafından işgal edilince büyük ümitlerle Mescid-i Aksa civarında başlatılan kazılar da Siyonist arkeolog ve tarihçileri hayal kırıklığına uğratmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Burada MÖ 10. yüzyıla ait herhangi bir mabet ve sur kalıntısına rastlanmamıştır. Bu da tarihe emretmek için yanıp tutuşanların canını fena halde sıkmıştır tabiatıyla. İşte Mescid-i Aksa’nın altında devam ettiğini basından öğrendiğimiz ve İsrail’in de yalanlamadığı kazılar bu ispatlayamayış hırsının tabii bir sonucudur.
Burada sorulması gereken temel soru şudur:
Çölden gelerek geniş bir ülkeyi fetheden ve orada görkemli bir krallık tesis eden “inanılmaz bir halkın” antik kökeni üzerine kurulu Yahudi efsaneleri hangi gayeye hizmet etmiştir?
Cevabı basittir:
Tabii ki Yahudi millî kimliğinin atılımına ve öncü Siyonist işgal teşebbüsünün meşruiyetine.
Özetle tarih ve arkeoloji disiplinleri Filistin topraklarında kurulan İsrail’de bu istilacı gayeye hizmet edecek şekilde istihdam edilmiştir:
“Böylece Eski Ahit, çocuklara ‘kadim ataları’nın kimler olduğunu öğreten laik bir kitaba dönüşürken, yetişkinler onu hemen ellerine alıp şanlı şerefli bir biçimde kolonizasyon (sömürgecilik) ve egemenlik fethi savaşlarına çıktılar.”
Bu uydurma, zorlama ve sunî ideolojik temel üzerine kurulan İsrail’in “etnokratik” (ırka dayalı bir şekilde yönetilen) bir devlet olduğunun altını çizen Şlomo Sand, onun “tekelci ve ayrımcı bir biyolojik ve dinî ethnos’a”, yani sadece Yahudi kavmine hizmet verdiğini vurgular. Bu ise devletin gelişimini engellediği gibi Filistin halkıyla yaşanan sorunları derinleştirmekte ve muhtemel bir çözümü de imkânsızlaştırmaktadır. Zira çözüm için tarih ve arkeolojinin İsrail’e karşılıksız olarak verdiği ‘seçilmiş halk’ hayalinden kurtulunması ve efsanelerin sorgulanmaya başlaması şarttır.
Bu ilginç kitaptan geleceğe dair bir cümle aktarıp yazıyı bağlayalım izninizle:
“Ulusun geçmişi esasen düşsel (hayalî) bir mitten kaynaklanıyorsa düş kâbusa dönüşmeden hemen önce geleceği yeniden düşünmeye neden başlamayalım?”
‘Tarih okumak neden önemlidir?’ diye soranlar, tarihçilerin hangi bombaları imal ettiklerini iyi bilmelidir. İsrail’in tarihî Filistin topraklarında Avrupalı bir ideoloji olan Siyonizmin buraya sürdüğü mülteciler tarafından yerli Filistinliler yok sayılarak “icadı”, Gazze topraklarında dünyanın gözü önünde yaşanmakta ve yaşanacak olan katıksız drama da ışık tutacak bir mahiyet arz etmektedir ve bu bakımdan dikkatle değerlendirilmelidir.
.
Sykes-Picot: Bir daha asla!
26 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sykes-Picot: Bir daha asla!
MUSTAFA ARMAĞAN
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Ortadoğu’da yeni bir Sykes-Picot Anlaşmasına izin vermeyeceğiz” derken ne demek istedi? İmzalanmasının üzerinden 109 yıl geçmiş olmasına rağmen bir türlü kapanmayan Sykes-Picot yarası nedir?
Filistinli tarihçi George Antonius’a bakılırsa Sykes-Picot Anlaşması şok edici bir belgedir. En fenası, şüpheyle el ele giden, dolayısıyla aptallığa varan tamahkârlığın ürünü olmakla kalmaz, aynı zamanda üçkâğıtçılığın ulaştığı ürkütücü noktadır da.
1915 Çanakkale ve 1916 Kutul Amare yenilgilerinin ardından İngiltere ile Fransa arasında (Rusya da buna katılacaktır) Ortadoğu topraklarıyla ilgili gizli bir anlaşma yapılır. İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız François Georges-Picot arasında yapılan bu anlaşma bölgeyi dört parçaya bölüyor ve sömürge yönetiminde kimin hangi yağlı parçayı kapacağı belirleniyordu. Anlayacağınız, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılıyordu.
Mavi bölge Fransızlara bırakılmıştı: Mersin ve Adana’dan İskenderun körfezine, oradan bugünkü Suriye ve Lübnan kıyılarından antik Tyre liman şehrine kadar uzanıyordu. Fransızlar doymayacak ve Sivas’ın kuzeyi ve Diyarbekir ile Mardin’in doğusuna kadarki Doğu Anadolu bölgesi üzerinde de iddiada bulunacaktı.
Sykes-Picot Anlaşmasının “Mavi bölgesi” hemen tamamen bugünkü Türkiye sınırları içindedir. “Kırmızı sahalar” yani Irak’ın Basra ve Bağdat vilayetleri İngilizlere verilecekti. Rusların payına ise İstanbul düşüyordu.
Mavi ve kırmızı bölgeler haricinde kalan A ve B bölgeleri ise İngiltere ve Fransa’nın nüfuzuna bırakılmıştı.
A bölgesi Suriye’nin Şam, Halep, Hama, Humus ve Irak’ın Musul şehirleri Fransız kontrolüne terk ediliyordu.
İngilizlerin iştahlarına layık gördüğü B bölgesi Kuzey Arabistan çöllerine kadar Irak ile Mısır’ın Sina sınırlarına kadarki bir alanı kapsıyordu.
A ve B bölgeleri güya “bir Arap liderin himayesi altında bağımsız bir Arap Devleti’nin veya bir Arap Devletleri Konfederasyonu”nun parçası olacaktı.
İngilizler ile Fransızların mutabık kalamadıkları tek yer ise Filistin’di. Mistır Sykes ile Mösyö Picot bu muhataralı meseleyi Ruslara götürürlerse işin içinden çıkılamayacağını gördü ve Filistin haritasını diğer iki renkten ayırmak için kahverengiye boyadı! Burası “uluslararası bir yönetim”e tâbi olacaktı.
1916 Mayıs’ında Rusya ile de mutabık kalınarak resmileşen Sykes-Picot gizli anlaşmasında delinenler yalnız Fransızların Doğu Anadolu’daki talepleri değildi. İngilizler 1918’de Suriye’yi Fransa’ya bırakmış ama karşılığında Musul’u istemişlerdi. Fransızlar direnemedi. Musul, İngilizlerin dişleri arasındaydı.
Güya uluslararası yönetime bırakılacak denilen Filistin’e el koyup İsrail devletinin kuruluşuna giden taşları döşedi İngilizler. İsyan ettirdikleri Şerif Hüseyin’e sahte vaatlerde bulunup açıkça kazık attılar. Hiçbir zaman bir Birleşik Arap Krallığı düşünmedikleri çok geçmeden, Sykes-Picot gizli Anlaşması Troçki’nin emriyle İzvestia gazetesinde Çar’ın kirli çamaşırlarından biri olarak ifşa edilince anlaşılmış oldu.
Lozan Barış Antlaşması Doğu Anadolu’daki Fransız talepleri hariç -ama Antakya dahil- esasen Sykes-Picot çerçevesinde kalmıştı. Arap toprakları bizi ilgilendirmiyor, “Yurtta sulh, cihanda sulh” demenin asıl anlamı, ben Sykes-Picot Anlaşmasını büyük ölçüde kabul ediyorum demekti.
Ortadoğu’yu babalarının mülkü gibi kesip biçen kalleşler 109 yıldır kan kusturdukları bölge halkına tekrar aynı acıları yaşatmasın diye çırpınıyor Erdoğan. “Ortadoğu’da yeni bir Sykes-Picot Anlaşmasına izin vermeyeceğiz” sözünün aslî manası budur.
.
Harf İnkılabı’nın hakiki gayesi neydi?
29 Haziran 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Harf İnkılabı’nın hakiki gayesi neydi?
MUSTAFA ARMAĞAN
Harf İnkılabı meselesi bir kuyudur, yalanlar kuyusu… Milletimizin hafızasına indirilen bu ağır darbenin muhasebesini henüz hakkıyla yapabilmiş değiliz, lakin kapının arkasında bir yalan dağı çoktan yükselmiş durumda. Bu 90 yıldır biriken tahrifat çöplüğünü kolayca temizlemek de mümkün değil takdir edersiniz ki.
Resmi tarih tarafından bize en sık söylenen yalanlardan biri, Arap harflerini öğrenmenin son derece zor olduğu, bu yüzden “geri kaldığımız”. Güya Latin alfabesi okuma yazmada kolaylık sağlaması için alınmış imiş. İnkılabın üzerinden bir veya “en geç” iki yıl geçince bütün Türk toplumu gürül gürül okuma yazma öğrenecekmiş!
Bu topyekûn okur-yazarlığa ulaşılacağı “öngörüsü” tabii ki tutmayacak ve değil bir iki yıl içerisinde, ancak 90 yılda o noktaya ulaşılacak, Türkiye ise 1938 yılını sadece %19,2 okuryazarlık oranıyla kapatacaktı.
Bunları, nasip olur da Harf İnkılabı hakkında bir kitap yazarsam delilleriyle ortaya koyacağım. Ama gelin, bugün farklı bir şey yapalım, Jacques Derrida’nın deyişiyle Türkiye’de ‘Harf Darbesi’nin yapıldığı sırada Başvekil olan İnönü’nün altı demecine eğilerek “kolaylık” gerekçesinin aslında bir kurt bahanesi olduğunu, asıl derdin “Arap kültürü” diye aşağılamaya kalktıkları “İslam kültürü” ile bağımızın koparılması, öte yandan Batı medeniyetine geçişin “kolaylaştırılması” ve teşviki olduğunu kendi itiraflarıyla görelim.
İsmet İnönü hatıralarında başlangıçta Harf İnkılabına, Enver Paşa’nın Cihan Harbi sırasında Arap harflerini ayrı ayrı yazdırma (huruf-i munfasıla) teşebbüsünden dönülmesini örnek göstererek direndiğini, Mustafa Kemal 1926 yılında bu fikri kendisine açtığında “Bu kolay bir iş değildir” diye itiraz ettiğini anlatır. Dediğine göre ikazı üzerine inkılap tam iki sene gecikmiş, öte yandan kanun çıktıktan sonra bir daha “eski yazıyı” kullanmamıştır: “Harf inkılabı çıktıktan sonra, şimdiye kadar eski yazıyla yazmış olduğum 20 satırı bulmaz.”.
Anlaşıldığı kadarıyla İsmet Paşa’nın itirazı inkılabın kendisine değil, uygulanmasınadır. Zannetmiştir ki, inkılaptan sonra her iki alfabe de kullanılacak, bu da memleketin kültür hayatını kötürüm edecektir. (Sanki etmedi.)
İnönü’nün 50 yıllık uzun siyasî ömrü (1922-72), Harf İnkılabına dair fikirlerini geniş bir zaman skalasında açıklamasına müsaade etmiştir. Bu sayede bu inkılabın altındaki hakiki maksadın bizzat onu icra edenlerden biri tarafından yeterince açıklandığını görme imkânını yakalıyoruz.
Aşağıda İsmet İnönü’nün 1928-68 yıllarına ait kronolojik sırayla verilen altı açıklaması ışığında Harf İnkılabındaki hakiki maksadın deşifresini yapacağız.
Asıl gerekçe kolaylık mı?
Önce Harf İnkılabı kanununun çıktığı 1 Kasım 1928 günü TBMM’de yaptığı konuşmada söylediklerini genişçe görelim ki, 40 yıl sonra 5. maddede inkâr ettiği “kolaylaştırma” faktörünü o tarihte ne büyük bir ısrarla vurguladığını hafızamıza nakşedelim. Paşa şöyle demiş 1928 Kasımında:
“Türk alfabesi ile bu milletin okuma yazma mücadelesine girmesi her tarafta büyük bir açılma, büyük bir kolaylık vermiştir. (…) İkincisi; kolaydır. (…) Bu kolaylıktan hakkıyla istifade etmek ve bunun neticelerini birkaç sene içinde gözle görülür bir hale getirmek için, Hükümet ciddi mesai sarf edecektir. Hükümet, bütün memlekette millet mektepleri halinde, işinde, tarlasında, fabrikasında çalışan vatandaşların ayaklarının ucuna getirilen kolaylıkla öğretecek muallimlerle, kolay tedarik olunacak vasıtalarla bu yeni alfabeden tamamiyle istifade etmeleri için bütün mesaisini sarf edecektir.
Bu, inkılap yapılırken serd edilen gerekçedir. Bakalım hakiki sebep burada denildiği gibi kolaylık mıymış? Nitekim İnönü’nün bundan 25 yıl sonra bu defa muhalefetteyken yaptığı şu açıklama hakiki niyetin ilk izharı olacaktır:
“Yeni harfler Cumhuriyetin garp medeniyeti cemiyetini kabul etmesinin de başlıca dayanağı olmuştur. Yeni harfler Türk milletini bir kültür âleminden başka bir kültür âlemine nakletmiştir. Eski harfler Arap kültür ve medeniyetinin sembolü, ifadesi ve istilâ vasıtası idi. (…)
Evet, yeni harflerle kazandığımız en mühim bir netice orta çağdan çıkıp XX. asrın medeni cemiyetine girmemizin en tesirli vasıtasını elde etmiş olmamızdır. Hiç tereddüt etmeden söylemeliyiz: Türk inkılaplarının en ehemmiyetlisi yeni Türk harflerinin kabulüdür.”
Demek Orta Çağdan çıkma ve Batı medeniyeti topluluğunu kabul etmenin temel dayanağı imiş yeni harfler. Latin harfleriyle Batı medeniyetine girmenin en etkili aracını elde etmişiz öyle mi? Hem de bu, tereddütsüz bir şekilde Türk inkılaplarının (dikkat edin, “Atatürk inkılapları” demiyor) en etkilisi yapıyormuş onu. İyi de bunları 1928 yılında neden söylemediniz diye sormayalım mı şimdi?
İnönü’nün 27 Mayıs darbesinin üzerinden henüz altı ay geçmişken bu defa daha net ifadelerle vurguladığı nokta, harf değiştirmenin hakiki maksadının aslında “Milletin penceresini bir başka âleme, medeniyet âlemine açmak” olduğudur. Beraberce okuyalım:
“Latin harfleri bir kültürdür. Milletin penceresini bir başka âleme açmak meselesidir. Bu pencere, açılmıştır.”
Başbakanlık koltuğuna oturduğu iki yıl sonra ise bu defa Harf İnkılabıyla açılan pencerenin dikey yönde açıldığını, yani bir “yükselme” hareketi olduğunu vurguladığını görürüz:
“Latin harfi devrimi bir şekil değişikliği değildir. Kültürün, çağı geçmiş bir âlemden yeni bir yükselme âlemine yönelmesi demektir.”
Nihayet bütün şahitleri mezara koyduktan sonra 1968 yılında yazdırılan hatıralar’ında baklayı ağzından çıkarır ve 40 yıl önce boğazını kuruturcasına tekrarladığı kolaylık’ın bir bahaneden ibaret olduğunu üzerine basa basa itiraf eder:
“Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebeptir. Ama, harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. (…) Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur.”
Nihayet yine 1968 yılında Abdi İpekçi tarafından banda alınan ve Milliyet Gazetesinde neşredilen konuşmasında bu inkılabın en mühim noktasının kültür istikameti olduğu üzerinde duracaktır:
“Harf inkılabı yalnız milleti okuyup yazdırır hâle getirmek için vasıta kolaylığı değildir. Aynı zamanda kültür istikametidir. En mühim yeri orasıdır. Bunun için tesirleri iyi olmuştur ve neticeleri daha büyük olacaktır.”
Tarih görüneni tekrar etme değil, görünmeyeni deşifre etme sanatıdır. Yukarıda aktardığımız “altı İnönü”nün 1928’den 1968’e kadar uzanan bir çizgide dilinin altındaki baklayı adım adım nasıl çıkardığını gördük. Başlangıçta harf inkılabına karşı çıkarken sonradan “terbiye edilen” Prof. Fuat Köprülü ise 10 yıl sonra hakikati adeta bülbül gibi şakımıştır:
“Bir milletin eski alfabesini bırakıp yeni bir alfabe kabul etmesi, eski bir kültür dairesinden çıkıp yeni bir kültür çerçevesi içine girmesi demektir. Biz Arap Harflerini bırakmakla, Orta Zaman Şark Kültüründen silkinip muasır Garp Kültürü dairesine girmek iradesini göstermiş olduk.”
Bizi bilinçaltınızdan ara sıra dilinize vuran itiraf nağmelerini yakalamakla uğraştıracağınıza erkekçe çıkıp ‘Biz inkılapları doğrudan doğruya Batı medeniyetine geçmek ve İslam/Osmanlı medeniyetinden kopmak için yaptık’ diyemiyorsunuz değil mi? Affedersiniz, bunu diyebilen biri çıkmıştı içinizden. Ama o da Türk basınına değil, Avrupa basınına konuşacak kadar cesaret sahibiydi.
Kimdi bu cesur adam? diye sormayın lütfen. Ben devrin Adalet Bakanı diyeyim de, siz anlayın.
.
Peygamberimiz’e (sav) hakaretleri Sultan Hamid nasıl engellerdi?
03 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Peygamberimiz’e (sav) hakaretleri Sultan Hamid nasıl engellerdi?
MUSTAFA ARMAĞAN
Peygamber Efendimiz’e (sav) hakaret eden karikatürü protestolar hem sosyal medyadan hem de İstiklal Caddesi’nde devam etmekte. İslam dünyasının modern zamanlarda gördüğü “tek ve son Halife” olan Sultan II. Abdülhamid’in Avrupa’daki densizlere derslerini nasıl verdiğini hatırlamak bugüne ışık tutabilir.
Yıl: 1890. Fransız oyun yazarı Henri de Bornier, Muhammed (1888) adlı bir dram kaleme almıştır. Üstelik sahnede bir aktör Hz. Peygamber’i canlandıracaktır!
Oyunun Efendimiz’in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Sultan Abdülhamid’i “Halife-i Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa’da sahnelenmesini engelleyecektir. Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’ya Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak.
Oyunun Bakanlar Kurulu’nun özel kararıyla yasaklanmasından sonra Carnot’ya şahsen teşekkür eden Sultan Hamid, “Müslüman tebanızın hislerini yaralamaktan başka bir işe yaramayacak bir oyunla ilgili aldıkları “akıllıca karar”ı kutlamış, hatta Cumhurbaşkanını bir adet İmtiyaz Nişanıyla ödüllendirmişti.
Ancak yazar inatçı çıkmıştı. Bu defa eserini Sultanın diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği İngiltere’de oynatmak için kolları sıvar. Sultan Abdülhamid bu defa bizzat Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’yi devreye sokarak, piyesin “bütün İngiltere’de” yasaklanmasını sağlamıştır..
Fransa’ya geçelim: 1900 yılında Paris’te oynanmak istenen Muhammed’in Cenneti adlı bir piyesin ancak ismi ve muhtevası tamamen değiştirilereksahneye konulur hale getirilmesi de Sultanın diplomatikgirişimlerinin eseridir. Hatta 1894 yılında Amsterdam’da Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasının sahnelenmesine de engel olmuştur.
Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmedhakkındaki hakaret içeren bir piyes de yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, Sultan’ın kendigücünün yetmediği durumda Alman İmparatoruII. Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır.
ABD’ye gelirsek, 1893 yılında sahneye konulan ve İslam Peygamberi’nin hayatını olduğundan farklı yansıtan Muhammed adlı tiyatro oyununu Elçi Alexander W. Terrell ile yaptığı özel görüşmeden sonra bizzat ABD Başkanı Grover Cleveland’ın girişimleriyle sahneden kaldırtmayı başarmıştır.
Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyete ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar artık İslamiyetle ilgili eserleri repertuarlarına alırken daha bir titizlikle seçer olmuşlardır.
Sonuçta gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta o sırada İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik hakaretâmiz ifadeler içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda bir gelenek oluşmuştur. Nitekim devrin Avrupalı bürokratlarının Osmanlı’nın hassasiyetini dikkate almak zorunda kaldıklarını ve basını zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Sultan Hamid’in Halifelikten gelen iktidar ve nüfuzunun sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da etkili olduğunu gösterir.
Maalesef Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra ne Halifelik silahını ateşlemeden kullanacak “beyaz diplomasi” ortada kalmıştır, ne de Osmanlılık ve Halifelikten gelen itibar ve nüfuzumuz.
Ancak uzun yıllar süren mücadeleler sonunda başarılan millet ve devlet kaynaşması sayesinde bugün meydan yine imanlı sineler tarafından doldurulmuş durumdadır elhamdülillah. Sultanımızın izindeyiz.
.
İstiklal Savaşı için gönderilen parayı batıran CHP’lileri kim korudu?
06 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İstiklal Savaşı için gönderilen parayı batıran CHP’lileri kim korudu?
Mustafa Armağan
Manavgat Belediyesi’ne yönelik rüşvet operasyonunda Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Engin Tüter’in rüşvet aldığına ilişkin görüntüler ortaya çıktı. Baklava kutusunda kendisine teslim edilen 110 bin Euro para polis baskınında ele geçti. Koluna “Atatürk” imzasını dövme yaptıran Belediye Başkan Yardımcısı emniyet kameraları altında gözaltına alındı.
Şu kadarını söyleyeyim ki, CHP eskiden beri böyleydi.
CHP tarihinde üstü kapatılmış nice yolsuzluklardan biri vardır ki, bu iddiaları gölgede bırakacak kadar ağırdır.
Milli Mücadele yıllarında Rusların bize 1 milyon altın ruble yardım ettiğini ders kitaplarımız yazmaz ama kayıtlardan biliyoruz.
İkinci partide alınan 500 bin altının 100 bini askerî müşavir olarak Moskova’ya giden Safvet (Arıkan) ve Nuri (Conker) beylere teslim olunarak silah, uçak ve mühimmat satın almak üzere Almanya’ya gönderilmişlerdi.
O Safvet Arıkan ki aşağıda anlatacağımız vatana ihanet derecesindeki vahim skandaldan sonra ödüllendirilir gibi Milli Eğitim ve Milli Savunma bakanlıkları ile CHP Genel Sekreterliği koltuklarına oturtulacaktır.
I. Dünya Savaşında yenilmiş ve Versay Barış görüşmelerinden ağır bir tazminat yüküyle çıkmış olan Almanya’da piyasaların ensesinde enflasyon canavarı vardır, her enflasyonist ekonomide olduğu gibi borsa kârlı bir spekülasyon aracıdır.
Güya Alman Markına çevirdikleri Rus altınlarıyla silah almak için kapı kapı dolaşmakta olan Safvet ve Nuri beyler bu sırada uyanık bir Alman borsacıyla tanışırlar. Borsacı kendilerine, ellerindeki parayı çoğaltmak yerine niye beklettiklerini sorar. Üstelik enflasyon meblağı günden güne eritirken... Sonuçta borsada kazandıkları parayla vatanlarına hizmet etmeyecekler midir?
İki ahbap çavuşa gayet mantıklı gelen bu teklifi kabul ederler ve o sırada Milli Mücadele’nin su gibi, ekmek gibi ihtiyaç duyduğu silah parasını olduğu gibi borsaya yatırırlar. Sonuç tam bir fiyaskodur.
Paralar Alman borsasında batar. Sözde yanlış kâğıda oynamışlardır(!). Neticede Alman borsacının, borsa nedir bilmeyen gafil(!) subaylarımızı aldattığı anlaşılır ve milletin parasını batırmış olarak ellerini çırparak dönerler Ankara’ya.
Eyvah, dolandırıldık!
Bu yüklü miktardaki paranın göz göre göre çarçur edilmesi tabii ki, Mecliste şiddetli bir tepki uyandırır. Nuri ve Safvet beyler Divan-ı Harbe (Yüce Divana) verilir. Lakin onlara kim dokunabilirdi ki? Yukarıdan kollandıkları için sonuç çıkmaz ki, neden çıkmadığını daha önemlidir.
Garibanlar en ufak bir kusurlarında darağacını boylarken yargı iki ahbap çavuşun Almanya’da milletin kanı ve canı demek olan deve yükünde parayı batırmasında nasılsa kasıt unsuru bulamamış, bu vahim skandala bir “kaza” muamelesi yapılmıştır. Cumhuriyet döneminde vekillik, bakanlık ve CHP genel sekreterliği dahil kritik roller oynayacak ikilinin “irtikâb” suçu örtbas edilmiştir.
Kâzım Karabekir Paşa Bir Düello Bir Suikast adlı kitabında, 1933 yılında bir gazetede kendisine iftira atan Nuri Conker’in vaktiyle yardım paralarını nasıl yediğini, buna karşılık Mustafa Kemal tarafından nasıl korunduğunu ve şimdi neden tetikçilik yaptığını olanca netliğiyle ortaya koymuştur.
Karabekir Paşa Nuri Conker ile Harp Okulu’nda aynı sınıfta okumuş, onu Manastır’da İttihad ve Terakki’ye kendisi kaydettirmiştir. Onun ifadesiyle söylersek hiçbir görevinde başarı gösterememiş, hatta Muş’ta tümenini bırakıp kaçmış, kolordu komutanı Mustafa Kemal ise bu samimi arkadaşını o sırada “aklını kaçırdığını” ileri sürerek kurtarmıştır!
Sonuçta İstiklal Savaşı sırasında kendisine silah, mühimmat ve uçak alması için verilen tam 1 milyon lirayı Almanya’da eritmiş, sonra da ‘Eyvah dolandırıldık’ diye eli boş dönmüştür.
Karabekir Paşa’ya göre Nuri Conker’i kurtaran yine Gazi olmuş, o da efendisine sadakatini ispatlamak için kendisine hayasızca saldırmıştır. Karabekir Paşa Nuri’nin kendisine saldırmasının işte o 1 milyon liranın ‘şükran bedeli’ olduğunu yazar.
Özetle 1924 yılında kendisinden hesap sormaya kalkan komisyon başkanı Karabekir Paşa’dan intikamını 9 yıl sonra almaktadır.
Komisyon 18 Mayıs 1924’de raporunu Bakanlığa vermiş, Nuri ve Safvet’ten batırdıkları veya yedikleri paranın hesabının sorulmasını beklemiş, ne var ki, gizli bir el yargılama belgelerini Milli Savunma Bakanlığından almış ve işin durdurulmasını TBMM Başkanı Kâzım’a (Özalp) emretmiştir.
Bir başbakan içyüzünü anlatıyor
Eski başbakanlardan Suat Hayri Ürgüplüeski Hürriyet başyazarıOktay Ekşi’nin yayına hazırladığı hatıratında olayı şöyle anlatır:
“(Nuri Conker’le beraber) Almanya’ya silah almaya gitmişler. Almanlara bütün parayı kaptırmışlar. Miktarı belli değil. Uzun tahkikler (soruşturmalar) olmuş. “İntifa (faydalanma) yok, gaflet var” denmiş.
İş Meclis’te –anlaşılan hayli himayekârlıkla (korunarak)- kapatılmış. Soruşturma Komisyonu’na bile gitmemiş.
Nuri Conker hakkında dedikodu çoktur. Allah bilir. Safvet Arıkan dürüst tanınır. Fakat iş şüpheli. Endişeli ve asla inandırıcı olmayan raporlar üzerine Soruşturma Komisyonu’na verilseydi daha temiz çıkarlardı.
İbretle şunu gördüm:
O zaman himaye bu adamları kolayca kurtarmış…”
Ürgüplü hatıratında ifşaata devam ediyor:
“Safvet Arıkan suçlamayı açıkladı. Zarar miktarı yazılmıyor. Fakat 1.5 milyon altınmış. Dolandırılmışlar!
Bu işte Taşlıcalı Vasfi adında bir milletvekili arkadaşları, işin içindeymiş.
Esasını bilmediğim fakat herhalde zamanında Atatürk’ün himayesiyle ucuz atlatılmış. Kapanmış veya kapatılmış bir iştir.
Bu zat orada dolandırılıyor.”
Geleceğin tarihçisine notlar
Dolandırma mı yoksa dolandırılma mı?
Her iki halde de cezalandırılmaları gerekirdi ama ödüllendirildiler.
Nuri Conker 1923’ten, öldüğü 1937 yılına kadar dört dönem milletvekilliği yaptı. Bir eli yağda, öbürü baldaydı.
Safvet Arıkan ise 6 dönem vekilliğe abone edilmesine ilaveten Milli Savunma Bakanlığı dahi yaptı.
Böylece silah paralarını batırmanın Milli Savunma Bakanı olmakla bağlantılı olduğunu öğreniyoruz.
Tıpkı Deli Halit Paşa’yı vuran, vurduğunu da inkâr etmeyen Kel Ali’nin İstiklal Mahkemesi’ne başkan yapılmasında olduğu gibi nice karanlık olay var o devirde.
Günün birinde bunlar da okunacak ders kitaplarında.
Biz geleceğin tarihçisine malzeme bırakıyoruz sadece.
.
Osmanlıyı parçalamayı amaçlayan Misyoner okulları feminizmin de öncüsüydü
10 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Osmanlıyı parçalamayı amaçlayan Misyoner okulları feminizmin de öncüsüydü
MUSTAFA ARMAĞAN
Geçen hafta Gaziantep’te üç gün geçirdim. Tarihi mekânları ile nefis yemekleri kadar enfes kültüründen damlaları da gönül heybemde muhafazaya aldım. Uzmanlardan duyduklarımdan biri de Misyoner okulları kurulmadan önce Antepli Ermenilerin Ermenice değil, Türkçe konuştukları ve halkla bütünleşmiş olduklarıydı. Ne zaman ki Misyoner Okulu kurulup Antepli Ermeni çocuklarına “milli kimlik” aşılanıyor ve Ermenice öğretiliyor, o zaman ayrışma başlıyor.
Aklıma oradan geldi: Neden misyoner okullarının Türkiye’deki “Feminizm”in oluşumu üzerindeki etkisi gündeme getirilmez? Ve neden kendisi de bir Misyoner okulu mezunu olan romancı Halide Edip Adıvar’ın, içinde “Kızlarımızın geleceğine İngiliz etkisini ve İngilizceyi yerleştirmek için elimizden geleni yapacağız” cümlesi de geçen müthiş(!) yazısı ısrarla görmezden gelinir?
Ülkemizde faaliyetlerine devam eden American Board üyeleri Osmanlı limanlarına ilk çıkarmayı 1812 yılında yapmış, ardından yüzyılın ortalarında Sultan Abdülmecid’den aldıkları bir fermanla Protestan “dini”nin ayrı bir kilise olarak tanınmasını sağlamış ve diğer Osmanlı “milletleri” ile eşit statü kazanmayı başarmışlardı.
Başlangıçta Türkiye’ye uyum zorlukları çeken misyoner feministler açtıkları okullarda orta sınıfa mensup Osmanlı kızlarını Evanjelik idealler doğrultusunda sıkı bir şekilde eğitmeye girişmiş, bu arada okullarını Osmanlı toplumuna adapte edebilmek için de “nakış dikiş eğitimi” gibi bazı minik “yerel tavizler” lutfetmişlerdir. Bu misyoner okulları büyük ölçüde başlangıçta imparatorluğun yeni yeni palazlanan batılılaşmış elitinin kültürel ihtiyaçlarına hizmet etmekteydi.
Kız misyoner okullarında Ermeni, Rum ve Müslüman çocuklarına Amerikan tarzı “kozmopolit” bir eğitim veriliyordu. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne 1901 yılında girmiş olan Halide Edip Adıvar örneğinde gördüğümüz gibi “Amerikanlaşmış” ve misyoner hocalarına hayran yeni tipler imaline girişilmişti.
“Milli romancı” diye takdim edilen Halide Edip’in The Nation adlı İngilizce gazeteye gönderdiği mektupta (1908) Türkiye’nin karanlığı içinde yeni bir ufuk açarak kendisini kurtaran fedakâr ve örnek Amerikalı ve İngiliz öğretmenlerine şükranlarını bildirmesi, onları “Osmanlı toprağına ışık getirdikleri” için cân u gönülden alkışlaması da gösteriyor ki, bu okullarda kendi toplumunun değerleri nakış, dikiş gibi el sanatları düzeyinde bırakılmakta, çocukların zihinlerine sözde bir “dünya vatandaşlığı” bilinci, gerçekteyse Evanjelizmin ideolojisi aşılanmaktaydı. Planları, bu okullarda yetişenlerin, zamanla “yabancı” misyonerlerin yerini alabilmesi üzerine kurulmuştur.
Türk aileleri de Amerikan Kız Koleji gibi okulları Türk kadınının toplumdaki statüsünü yükselttiği için tercih ettiklerini söylüyorlardı. Nitekim Merzifon’daki Anadolu Kız Koleji’nde okuyan ve adlarının Feriha, Nebile, Emine ve Nasiha olduğu tespit edilen dört Müslüman kız öğrenci okullarında bağımsız birer ‘birey’ olmayı öğrendiklerini, bu ilkeye ömürleri boyunca uyacaklarını, okullarının kendilerine kazandırdığı kurallardan asla taviz vermeyeceklerini ve birbirlerini “kızkardeş” (misyoner) olarak göreceklerini yazmışlardı okul defterine.
Birey olmak, bağımsız olmak, kozmopolit olmak; ama öte yandan, her nasıl oluyorsa, cemaat üyeliğini çağrıştıran birer “bacı” (sisters) olmak şeklinde özetlenebilecek olan bu okulların kadınlık bilincini uyandırma çabalarını okuyunca insanın aklına şu soru geliyor ister istemez:
Evanjelik misyonerleri, aslında kendi ülkelerinde bile var olmayan bir kozmopolit kadınlık idealini Osmanlı topraklarına aşılamaya neden bu kadar heveskâr idiler?
Türkiye’de bugün dahi kendisiyle mücadele etmekte olduğumuz birçok ideolojik aşı gibi feminizmin köklerini de bu yabancı okulların eğitim sisteminde aramak daha sağlıklı bir yol olacaktır.
.
Yeni ve büyük Türkiye’nin şifreleri
13 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Yeni ve büyük Türkiye’nin şifreleri
Mustafa Armağan
Başka bakımlardan kızdığım Churchill, başarının sırrını söyle açıklamış:
“Başarı nihai değildir. Başarısızlık ölümcül değildir. Önemli olan, devam etme cesaretini göstermektir.”
Milletler hafızası olan tarihlerinden ders alır. Tarih dersleri de bunun için okutulur zaten.
Ama ya tarih yanlış yazılmışsa? Veya kasten yanlış yazılmış ve sizi belli bir kafaya göre formatlamak için olanları farklı bir şekilde anlatmışlarsa?
O zaman bunu fark edenler henüz uyanmamışlara hakikatleri anlatmak borcundadır.
Size bu köşede tarih anlatırken derdimiz aslında sadece tarihte neler olup bittiğini anlatmak değil, bugünkü dünyaya uyanmanıza yardımcı olmaktır.
Tarih bilgi yani malumat olarak anlatılırsa bu akademik bir hasıla vücuda getirir. Hâlbuki bizim meslekten yani profesyonel tarihçiler olmadığımıza göre ihtiyacımız olan şey, fikirdir. Fikirdir dünyanın ve tarihin motoru. Fikir olmazsa tarih çöker. Peki, bizim bir fikrimiz var mı? Bir haritamız olmadığı gibi bir fikrimiz de yok. Kafamız çorbaya dönmüş durumda. Geçmişi reddetmiş bir kültür diriliş ve yenilenme damarlarını kendi eliyle kurutmuş demektir.
Churchill’in sözüne dönecek olursak milletlerin de başarılı ve başarısız oldukları zamanlar vardır. Ne bir başarı ebedidir, ne de bir başarısızlık bizi mahveder. Yani dirilmeyi bilen, teslim olmayan ve gerçekten fethedilmek yani esir edilmek için kıvranmayan milletler enkazın altından er veya geç kalkmayı bilecektir.
YENİ VE BÜYÜK TÜRKİYE
Türkiye dün yani 12 Temmuz günü itibariyle yeni bir sürecin içerisine girdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dünkü nutkunda bu yeni sürecin bazı şifrelerini verdi.
100 yıllık bir parantez kapanıyor anladığımız kadarıyla. Bu parantez yalnız Kürt Meselesinin çözülmesi için değil, Türkiye’nin ayağındaki prangalardan kurtulması için de önemlidir. Bu prangalardan birisiydi Kürt Meselesi. Ama tek değil. Başkaları da var. Mesela Kemalizm bunlardan biridir. Türkiye; Kemalist paradigmadan kurtulmadan mesafe alamaz, önü açılamaz, Yeni ve Büyük Türkiye’nin adımlarını atamaz. Anayasanın Dibacesinden başlayarak giyim kuşam kısıtlamalarına kadar nice ayrımcılıkla yüz yüzeyiz. Evet, birçok müspet adım atıldı ama kılık kıyafet özgürlüğünün anayasada bir hak olarak tanınması gibi yasal bir garantiye kavuşturulması gerekir.
Kürt Meselesi 1925 yılından bu yana aşama aşama ilerleyerek bugünkü haline geldi. İnkâr edildi hakları ve kimlikleri. Kürtçe yasaklandı. Şarkı bile söyleyemez hale getirildi halk. Bir anne, oğluyla hapishanede görüş günü Türkçe bilmediği için konuşamadı. Yüz yüze bakıp döndüler ve konuşmaya yeltendiklerinde tekme tokat dövüldüler. PKK bu adaletsizlikleri istismar ederek halka hoş göründü. Teröristin evini basıp zorla aldığı buğdayı yüzünden asker tarafından cezalandırılmış nice güzel evler ve köyler vardı.
Artık bazı şeylerin konuşulması lazım.
Vaktiyle Ağrı’ya gitmiştim. Beni Erzurum’dan Ağrı’ya ulaştıran şoför anlatmıştı. Taksicilik yaparken bir müşteri köyüne gidiyor. İkindi vakti köye varınca müşteri diyor ki:
-Bak, akşam bastırıyor. Teröristler yolu keser. Başına bir iş gelir. En iyisi köyde kal, sabah beraber döneriz.
Şoför olmaz diyor, dönmem lazım.
Bunun üzerine adam parasını ödüyor ve taksi yola çıkıyor. Akşam alacasında bozuk bir noktasında yolun, tepesinde birkaç PKK’lı bitiyor. Kimsin, nesin, diye hesaba çekiyorlar. Teröristlerden birinin köyünden birini tanıyor da yakasını kurtarıyor şoför. Kendisine diyorlar ki:
-Bak, şu tepeyi aşınca özel tim seni durduracak ve neden durduğunu soracak. Sakın bizi gördüğünü söyleme, yoksa anandan emdiğin sütü burnundan getiririz.
-Tamam, söylemem deyip yola çıkıyor bu olayı bana anlatan şoför ve hakikatten o tepeyi aşınca özel tim durdurup hesaba çekiyor.
-Neden durdun orada? Diyorlar.
-Arabam bozuldu da ondan durdum diyerek yalan söylüyor.
Cevap şu:
-Biz senin neden durduğunu biliyoruz, yalan söyleme.
Şoför de haklı olarak şu soruyu soruyor:
-Madem neden durduğumu biliyordunuz da neden yardımıma gelmediniz?
Bu yıllardır yaşanan trajediden Shakespeare’lik bir sahne. Daha nicesi ve neleri var. Zahmet edip gidin de bir çınlatın kâseleri. Bakın neler anlatıyorlar size.
İSLAM’IN SON ORDUSU
Ben 2014 yılında Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde konferans verdim. Cenab-ı Allah bana o terör ortamında o okulda Yahya Kemal’in muhteşem kıtasını okumayı nasip etti.
Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi
Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın
Galib et; çünkü bu son ordusudur İslâm’ın”
Kaymakamın bir ilçeden öbürüne gidemediği bir dönemde bu şiiri okumak cesaret isterdi.
Fakat ne oldu biliyor musunuz? O okuldan bir Kulp’lu talebe yıllar sonra yanıma geldi ve o günkü konuşmamdan çok etkilendiğini ve kendisini uyanışa sevk ettiğini söyleyince derin bir nefes aldım ve boşuna gitmemişim ve boşuna konuşmamışım dedim ki elhamdülillah.
Milletler hatalarından ders alıp öğrenir demiştik. Herkes barış üzerinde uzlaştığına göre artık eski defterleri karıştırmanın alemi yok. Bundan sonra önümüze bakacağız ve barışın güzelliklerini ve nimetlerini tatmaya koyulacağız.
Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle bir ifade kullandı dün:
“Bugün Malazgirt ruhu, bugün Kudüs ittifakı, bugün İstiklal savaşının nüvesi yeniden şekilleniyor. Bugün büyük Türkiye’nin şafağı söküyor.”
O şafağı o kadar çok özlemiştik ki. Fecr-i kâzibe döndürmeye hamle edeceklere fırsat vermeyeceğiz.
.
Şeyh Mahmud Efendi Hazretlerine”
17 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
“Şeyh Mahmud Efendi Hazretlerine”
MUSTAFA ARMAĞAN
Tarihin ne kadar dipsiz bir kuyu olduğunu ülke olarak zihin çeperlerimiz genişledikçe daha iyi idrak ediyoruz.
İşte 11 Temmuz 2025 günü PKK terör örgütünün Süleymaniye’de silah yakma görüntüleri ekranlara yansırken muhabirler ilginç detaylar açıklıyordu.
Bölgeye bir asır önce hakim olan Şeyh Mahmud diye birisinden ve onun bir zamanlar karargâh olarak kullanılan mağarasından bahsediyorlardı. Silah yakma töreni bu mağara civarında gerçekleşmişti.
İyi de kimdi bu Şeyh Mahmud?
Ve terör örgütü neden onu bu kadar önemsemişti?
Tabii inkılap tarihi körler, sağırlar birbirini ağırlar minvalinde yazılınca karşımıza çıkan her ayrıntının bizi şaşırtmasına şaşmamak lazımdır.
Şu kadarını söyleyeyim ki: Şeyh Mahmud ismine Gazi Mustafa Kemal’in 1927 sonlarında basılan Nutuk adlı eserinde rastlarız.
Nutuk’ta mı?
Kim okuyor ki?
En çok basılan ama en az okunan kitaplar listesinde başı çekiyor Nutuk. Okuyanlar da içerisindeki ayrıntıya hakim olmaktan çok uzaklar.
İşte M. Kemal’in PKK’lıların mağarası önünde silah yaktıkları Şeyh Mahmud’a yazdığı ve Nutuk’unda yer verdiği o mektup:
“13 Ağustos 1335 (1919)
Şeyh Mahmud Efendi Hazretlerine
Faziletlû efendim;
Makam-ı muallâ-yı hilâfete ve saltanat-ı Osmaniye’ye olan revâbıt-ı hakikiyeleri ve vatan-ı azizimiz hakkındaki alâka-i kat’iyeleri cümlenin ma’lûm ve müsellemidir. Harb-i Umumînin ma’kûs neticesi düşmanlarımıza çok fırsatlar bahşeylediğinden mütarekeden beri devlet, millet ve vatanımız hakkında revâ görülen tecavüz ve taaddiler gayr-i kabil-i tahammül ve kabul dereceye vâsıl olmuştur. Hilâfet ve saltanatın izmihlâline ve vatanımızın Ermeni ayakları altında çiğnenmesine ve milletimizin Ermenilere esir olmasına rıza gösterecek hiçbir Müslüman tasavvur edilemez. Düşmanlarımızın her taraftaki teşebbüsleri hep vatanın parçalanması ve milletimizin esir olması gayelerine matûftur. Milletten kuvvet alamayan ve esir vaziyetinde bulunan hükümet-i merkeziye aczden başka bir şey gösterememiştir.
Milletin yekvücûd olarak kuvvet ve kudretini cihana göstermesinden başka çare-i halâs ve nokta-i istinâd kalmamıştır. Bu sebeple senâverleri resmî makam ve sıfatımın haylûletini gördüğümden derhal silk-i askerîden istifa ederek vatan ve milletimizin halâs-ı tâmmına kadar milletle beraber ve milletin içinde çalışmağa karar verdim. Zât-ı âlileri gibi fedakâr, vatanperver dindaşlarımızın benimle beraber çalışacağınıza mutmainim. Bu defa Erzurum Kongresi’nce takarrür ettirilen beyanname ve nizamnamelerden takdim ediyorum. O havalice tevsi ve takviye-i teşkilât zımnında sarf-ı makderet buyurulmasını ricâ ederim. Yakında Sivas’ta in’ikad edecek olan umumî bir kongre ile de daha nâfi ve kat’î netâyic elde edileceği şüphesizdir. O havalide İngilizlerin muğfil telkinatının önüne geçilmesi pek ziyade lâzımdır. Cenâb-ı Hak cümlemize muvaffakiyetler ihsan buyursun. Gözlerinizden öperim efendim.
Sâbık Üçüncü Ordu Müfettişi
Mustafa Kemal”
İyi de biz bu mektuptan bir şey anlamadık demiyorsunuzdur umarım. Diyorsanız işiniz ve işimiz hakikaten zor.
Türkiye’de yakın tarih meseleleri neden halledilemez? İşte bundan.
Alfabe gitmiş, dil uçmuş, olaylar pelikan silgiyle silinmiş, geriye bomboş bir tarih kabuğu kalmış.
İşte bize İnkılap Tarihi derslerinde tarih diye anlatılan ‘şey’ bundan ibaret.
Yahu modern tarihçilerin “Şeyh Mahmud” diye geçiştirdiği seyyid de olan Nakşi Şeyhine M. Kemal’in 1919 yılındaki hitabına bakar mısınız:
“Şeyh Mahmud Efendi Hazretleri.”
Evet, hem efendi, hem de hazretleri.
Ama “Şeyh Mahmud Efendi Hazretleri”nin kuzey Irak’ta ne kadar önemli biri olduğunu öğrenince iyice şaşıracaksınız. Hem de mektubun yazılmasından üç ay önce Süleymaniye’de İngiliz birliğine tuzak kurarak nasıl bir tokat vurduğunu ve yeşil zemin üzerine kırmızı hilalli bir bayrağı bulunduğunu ve…
İsterseniz devamını Pazar günkü yazıya bırakalım. Siz şimdilik mektubun şifresini sökmeye çalışın lütfen.
.
Hem Nazım’ı sevip hem Kemalist olunabilir mi?
20 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Hem Nazım’ı sevip hem Kemalist olunabilir mi?
Mustafa Armağan
Nazım Hikmet yasaklanıp sansürlense de şiirleri kadar fikirleriyle hâlâ tartışılmakta.
Eski Irak cumhurbaşkanı Kürt siyasetçi Celal Talabani 1995 yılında Almanya’da yaşayan psikiyatr İlhan Kızılhan’a verdiği tv röportajında, Nazım Hikmet’in Kürtlerle ilgili bilmediğimiz bir yönünü ifşa etmişti. İşte o sözler (kısaltarak aktarıyorum):
“İlk defa 1955 yılında Irak’tan gizlice çıktım. Varşova’daki Dünya Öğrenciler Festivaline gittik. Festivalde büyük Türk şairi Nazım Hikmet’i gördüm. Kendisine Kürt kıyafetleri götürmüştük. Toplantıya Kürt kıyafetleriyle geldi ve çok güzel bir konuşma yaptı.
- Ben Kürtleri çok seviyorum. Onlar mazlum bir halk dedi. Umut ediyorum ki bir gün özgür Kürdistan olacak ve ben de orada olup bunu görebileceğim dedi.
Konferansta birçok ülkeden gençler vardı. Rus heyeti, Çin heyeti, Hindistan heyeti vardı. İngiliz, Fransız, Türk, Arap ve İranlı heyetler vardı. Nazım Hikmet etkili biriydi. Onu dinlediklerinde Kürtlere önem verdiler.”
Nazım Hikmet’in Kürtlere bakan yönü Talabanî bunları anlatana kadar bilinmiyordu. Ancak üç yıl sonra bir bomba daha patladı.
Türkiye’de ilk defa Doğu Perinçek’in yönettiği 2000’e Doğru dergisinin 31 Temmuz 1988 tarihli sayısında neşredilen bir mektup Nazım Hikmet’in el yazısıyla Kürt ileri gelenlerinden Kamuran Bedirhan’a yazılmıştır.
Kâmuran Bedirhan’ın Paris Kürt Enstitüsü’ne bağışlanan kitaplığındaki belgeler arasında bulunarak ilk kez 1983 Eylül’ünde Enstitü’nün yayın organı olan Hevi’de yayımlanmış olan mektup 2000’e Doğru dergisinde “Nâzım Hikmet’in bilinmeyen mektubu: Kürt ve Türk kardeşler özgürlüğe elbirliğiyle...” başlığıyla çıkmıştı. Dergide mektubun Nâzım Hikmet gerçeğinin her yönüyle aydınlanması gerektiği düşüncesiyle ‘tarihsel bir belge’ olarak yayımlandığı belirtilmişti:
Biz de tarihî bir belge olan mektubu herhangi yorum getirmeden aşağıya alıyoruz (Dürüstlük gereği olduğu gibi aktardığımız Osmanlı’ya dair cümlelerine katılmadığımı belirtmeme gerek yok sanırım):
İnkâra karşı çıkan mektup
“Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır.
Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir.
O dövüş yıllarının sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri, “Vurun Kürt uşağı namus günüdür” diye başlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketine tamamıyla vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı.
Hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü. Bu dönem, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması dönemidir. Bu inkârla, bu uzlaşmamanın aynı dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir.
Bugün TC’yi Orta ve Yakın Doğu’da emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren Türk politikacıları, Kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve TC sınırları içinde öteki azınlıklarına tanıdığı hakları bile Kürt milletine tanımıyor.
Türk ve Kürt halklarının TC’nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü Türk idarecilerini korkutuyor. Her iki kardeş millet milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. Türk ve Kürt halkları TC’nin tarafsız bir politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor.
Gerçek Türk yurtseverleri Kürt kardeşlerinin TC sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için gösterdiği mücadeleyi gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek Kürt yurtseverleri de Türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor. Anadolu’da yaşayan Türklerle Kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolay ezmek istiyorlar.
Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlerine, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve haklarını inkâr edenlere, emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının el birliğiyle kazanılır. Ancak böyle bir el birliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir.”
2000’e Doğru dergisinin temennisi şuymuş:
“Nâzım’ın Kürt sorununa duyarsız kalmadığını gösteren tek belge bu mektup değil kuşkusuz. TKP (Türkiye Komünist Partisi) arşivinde, konuyla ilgili başka çalışmaları da olduğu biliniyor. Bir gün hepsi gün ışığına çıkacak, eminiz…”
Hem Nazımcı hem Kemalist olunamaz tezimin yeni bir delilini sunmuş oldum yukarıdaki alıntılarda. Merak eden Nazım’ın Çankaya’dan gelen şiir okuma davetini, “Ben deniz kızı Eftelya değilim” diyerek reddedişini ve diğer vukuatını ekleyebilir buna. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in Nazım’ın af dilekçesine cevap vermeyişini de. “Burjuva Kemal” sözü ve 1938 yılında 28 yıl 4 ay hapse mahkûm edilişi de cabası.
Hem İstiklal Mahkemesinde yargılanıp mahkûm olan Nazım sevilip hem onu hapislerde çürüten Kemalizme taraftar olunmaz ama bizde olanlar yığınla. Kemalizm kafa karışıklığının kendisidir çünkü. Atsız vaktiyle öyle demişti:
“Kemalizm denilen muazzam safsata kısmen Fransa kısmen de İtalya ve Rusya’dan alınmak suretiyle dış “âlemin bir değil, birkaç merkezine birden bağlı olan (…) bir ucubedir.”
.
Tapumuzu almak için Lozan’a gitmeden önce devletimizi yıkmıştık
24 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Tapumuzu almak için Lozan’a gitmeden önce devletimizi yıkmıştık
MUSTAFA ARMAĞAN
1924 yılına girilirken Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmişti ama, henüz uluslararası planda tanınmış (recognized) bir devlet değildi. Ne Lozan Antlaşması hasımlarımız (başta Britanya İmparatorluğu) tarafından onaylanmıştı, ne de ‘hükümetimiz’ zamanın Birleşmiş Milletler’i olan Cemiyet-i Akvam’da bir devlet sıfatıyla tescil edilmişti.
Zaman Lozan Barış Antlaşması’na doğru akıp giderken, meşru devletimiz Osmanlı Devleti’ni Sadrazam Tevfik Paşa’nın ‘konferansta elbirliği edelim’ teklifini bahane ederek kendi ellerimizle yıktıranlar, bu defa Türk tarafını Ankara veya TBMM Hükümeti namlarıyla konferansa davet etmişlerdi.
Erik J. Zürcher’in tespitiyle söylersek, “İyi de bu hangi devletin hükümetiydi?” (The Young Turk Legacy, I.B.Tauris: 2010, s. 142.) Devletsiz hükümet de bizde görülmüştü! TBMM hükümetine, koca çınarı yani Osmanlı devletini yıktıranlar, devlet olma iznini vermek için aynı hükümeti ‘ayaklarına’ çağırıyorlardı.
Davayı daha sarih bir dille ortaya koyalım ki iyice anlaşılsın:
Lozan’a giderken tanınma kaygısıyla kıvranan taraf bizdik, bizden sonra ise oyuna getirilip Anadolu’ya sürülen, sonra da yüzüstü bırakılan Yunanistan gelir. Eğer ‘korsan devlet’ olarak yaşamak istemiyorsak, Lozan’dan bir şekilde antlaşmaya imza atarak dönmemiz gerekiyordu. Aksi bir durum, devlet olma vasfı kazanamayışımız ve savaşın devam ettiği manalarına gelirdi.
Nitekim İsmet Paşa 4 Şubat 1923 kesintisinden sonra gazetecilere şöyle açıklamıştı içinde bulunduğu vahameti:
“Eğer dünyada tek kimse çıkıp da bana ‘Daha yapılacak fedakârlıklar vardı, şu kararı almalıydınız’ diyebilirse onları yapmaya razı olurum. Ben fedakârlığı son haddine vardırdım. Toprak meselelerinde kendi zararımıza ve müttefiklerin lehine kararlar aldık. Azınlıklar meselesini müttefiklerin dilediği gibi hallettik. Boğazların serbestliğini kabul ettik. Düyun-u Umumiye yönetiminin faaliyetinin devamına razı olduk. Bütün fedakârlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim, fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim.” (Ali Naci Karacan, Lozan, 1943, sayfa 211.)
Aynı konuşmanın daha geniş halini şurada bulabilirsiniz: Ahmet Cevdet’in Lozan Makaleleri, Hazırlayan: Nuri Sağlam, Albaraka, 2023, sayfa 151-153.
Hatta bu konuşmayı şimdilerin hızlı Kemalist’i Ataol Behramoğlu, Lozan adlı piyesinde de özetleyerek şöyle vermektedir (1993, s. 45):
“Her türlü özveriyi gösterdiğimizi biliyorsunuz. Boğazların serbestliğini kabul ettik. Azınlıklar konusunda, Adalar konusunda, Trakya sınır konusunda isteklerimizde diretmedik. İmparatorluktan kalan borçları da reddetmiyoruz... Fakat... özverinin bir sınırı vardır... Memleketin iktisadî esaretini ve Türk ulusal egemenliğine aykırı bir kaydı kabul edemem.”
Demek İnönü’nün Lozan’daki tek başarısı, kapitülasyonların kaldırılmasını kabul ettirmekmiş, öyle mi? Ben demiyorum, “İkinci Adam” İnönü diyor. İnanmayan varsa Ali Naci Karacan’ın Lozan Konferansı ve İsmet Paşa adlı, İnönü devrinde yazarına 5 bin lira verilerek devlet tarafından bastırılan kitabına baksın.
İnönü bu kadar taviz ve fedakârlık yaptıktan sonra bir de şöyle demiş:
“Tarihin ve gelecek kuşakların bizim hakkımızda nasıl bir hüküm vereceğini bilmiyorum” demiş. (Behramoğlu, Lozan, s. 39)
Neyse ki biz biliyoruz.
Lozan’da bir İmparatorluğun beşte dördü feda edildi.
.
Vecihi Hürkuş’u gördüm KAAN töreninde, ağlıyordu
27 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Vecihi Hürkuş’u gördüm KAAN töreninde, ağlıyordu
Mustafa Armağan
Bu yazıyı yazdığım gün İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı’nda (IDEF 2025) Endonezya ile Milli Muharip Uçak KAAN’ın ihracatı için tarihi bir anlaşma imzalandı. Anlaşma kapsamında Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) tarafından geliştirilen 48 adet 5. nesil KAAN savaş uçağı Endonezya’ya teslim edilecek. Bu, Cumhuriyet tarihinin savunma sanayii alanında tek kalemde yapılan en büyük ihracatı olarak kaydedildi ve anlaşmanın değeri 10 milyar doları aşıyor.
100 yıl önce kendi imkânlarıyla imal ettiği toplama uçağıyla uçtu diye hapse atılan ve uçağına zincir vurulan merhum Vecihi Hürkuş’un darbe üstüne darbe vurulan havacılık macerasını hatırladım birden.
Bu bir rüya veya film miydi? Türkiye resmen 10 milyar dolarlık muharip savaş uçağı ihraç ediyordu. Ve bu daha başlangıçtı.
Çocukluğumda çok okuduğum Vehip Sinan’ın Topuz adlı çizgi romanındaki “sihirli tüy” gibi bir şey takmış olmalıydık başımıza. İstiyorduk ve oluyordu.
Yeni nesiller (ah onların saflık ve temizlikleri!) sanki Türkiye hep böyleydi zannedebilir. Susuz köy kalmasın kampanyaları düzenlenen bir ülkede KAAN’sız ülke kalmasın kampanyasına evrilmenin nice ihanet, sabotaj ve çelme takma girişimlerine rağmen başarıldığını anlatmak boynumuzun borcu olmalı.
İşte bu sevinçle arşivimin sayfalarına daldım ve Vecihi Hürkuş’un Milliyet gazetesinde çıkan bir yazısına ulaştım. 2 Nisan 1967 tarihli yazıyı bu yeni haberin heyecanıyla okumaya başladım.
Vecihi Bey vefatından 2 yıl 3 ay önce yayımlanan yazısında aynı gazetede çıkan bir yazıyı hakkı söylemediği için eleştirirken bazı hakikatleri gün yüzüne çıkartıyordu.
İşte o yazıdan kesitler.
“25 (doğrusu 26) Mart günlü Milliyet’te “Türkiye’de Uçak Fabrikası daha önce neden kurulamadı?” başlığı ile çıkan yazıda, o tarihte Hava Müsteşarlığı yapmış olan Sayın Mecit Sakman “Junkers’in 6 hangarını satın alarak içine birkaç makine koyduk ve adına Kayseri Uçak Fabrikası dedik” diyor!
Hayır, bu ifade doğru değildir. “6 hangar” diye adlandırılan tesis, bilhassa ismi saygıyla yâd edilmek gereken İstiklal Savaşı’nın kahraman kumandanlarından Kemaleddin Sami Paşa’nın Berlin Büyük Elçiliği zamanında, şahsi dostu olan Mareşal Göring’in de alakası neticesi Profesör Junkers ile yapılan anlaşmayla meydana gelmiş, zamanın en modern uçaklarının memleketimizde yapılmasını sağlayan bir Anonim Şirket halinde taazzuv etmişti (kurulmuştu). İsmi de Kayseri Tayyare Fabrikası değil, “Tayyare ve Motör Türk Anonim Şirketi” idi.
Ben bu müessesenin baş tecrübe pilotu olduğum için, mukavelenin (sözleşmenin) metnini yakinen bilmekteyim. O anlaşma hükümlerine göre “Junkers” patentli bütün uçaklar ve motörler bu fabrikada yapılacak ve Türkiye’nin askeri ve sivil ihtiyacı için gerekli uçaklar bu fabrikada yapılacaktı. Bu plân gereğince Junkers müessesesi bütün inşa tezgâhlarını ve “Forrihtung” dediğimiz inşa kalıplarını eksiksiz getirmiş ve fabrika montaj halinde iken, aynı zamanda Hava Kuvvetlerimizin Junkers tipi uçaklarının da teknik bakım ve tamir işlerini yapmaya başlamıştı.
Bu gerçek durum asla inkâr edilemez. Ama bu müessesenin milli bir dava halinde yaşayamamasının sebeplerini başka kanallarda aramak gerektir.”
Şener Şen’in oynadığı bir Yeşilçam filminde ismiyle dalga geçilen Vecihi Bey son derece içeriden ve kemal-i ciddiyetle açıklamalarına devam ediyordu:
“O tarihte Fransa’nın ve Çekoslovakya’nın tayyarelerini devletimize teklif eden iki mühim firma vardı, bunlar Junkers uçaklarını kötülettiriyor ve Hava Müsteşarlığı milli bir gaye ile meydana gelen yegâne uçak fabrikamıza iş vermemek suretiyle iflasa sürüklenmesine sebep oluyordu. Acaba, Sayın Mecit Sakman’ın o tarihteki Müsteşarlık Fen Şubesinin oynadığı rollerden bilgisi yok mu idi?
Bu karşı tutum sebebiyle Tayyare ve Motör T.A.Ş. 1929 senesinde iflas etmişti. Bu iflas ile bizim kaybımız en hafif deyimle korkunçtur. Eğer yaşasaydı yahut yaşatılsaydı, mevcut mukavele hükümleri mucibince, Alman Hava Kuvvetlerinin en müessir (etkili) hava silahları olan Stuckalar ve “Ju 88”ler bu fabrikada yapılacak, hava kuvvetlerimizin yabancı uçaklara ihtiyacı kalmayacaktı.”
Uçak fabrikasının kapanmasının ardından Nuri Demirağ’a yapılan haksızlığı da dile getirmeyi vazife bilmişti Vecihi kaptan:
“Ayrıca Nuri Demirağ uçak fabrikası da küçümsenecek bir teşebbüs ve teşekkül değildi. Milyonluk yatırımla meydana getirilen ve modern teçhizatlarla işletmeye açılan bir fabrika idi. O tarihteki Türk Hava Kurumu idaresi milli havacılık sanayiimizi teşvik amacıyla bu fabrikaya 12 uçak sipariş verdi, bu uçaklar yapıldı, fakat Türk Kuşu’nun başındaki emekli bir hava subayı tarafından teslim alınmayarak, bu milli teşebbüs de iflasa sürüklendi.”
Sırada Etimesgut Uçak Fabrikası’nın neden kapatıldığı var:
“Nihayet, Türk Hava Kurumu’nun Etimesgut Uçak Fabrikası, yıllarca çalışan ve seri halinde plânör ve uçaklar inşa eden milli bir müessese idi. Türk Kuşu’nun plânör ve uçak ihtiyaçlarını temin etmekle beraber inşa ettiği “Uğur” uçakları üzerinde yıllarca Hava Kuvvetlerimiz(in) pilotları eğitim gördüler. Hatta bu fabrika yabancı firmalara da uçak sattı. Ama bütün bu başarılara rağmen Etimesgut üzerinde vukua gelen bir uçak kazasından sonra o milli fabrikamızı da, Sivil Havacılık Dairemiz tepeden inme bir kararla faaliyetten men etti (yasakladı).”
Yazısının son cümlesi hüküm verir:
“Havacılık sanayiimizin bugünkü elim (üzücü) hali Türk zekâ ve kudretinin aczi mahsulü değil, bu yolun başına geçen bilgisiz kimselerin tutumunun sonucudur.”
Bunların önemi Vecihi Bey’in kaleminden dile gelmesindendir ama Bir Tayyarecinin Anıları adlı hatıratında bize 27 Mayıs 1960 darbesini tezgâhlayanların bir darbe de binbir emekle kurduğu hava yollarına vurduklarını anlatan aşağıdaki satırları bugün KAAN haberlerinin şenliği altında okuyunca insana büsbütün manidar hale geliyor (2018, s. 398).
“Hava yollarım, işletme yerim, atölyem, uçaklarım ve bürom işgal edilmiş, ne ben ne teknik personelim ve hatta teşkilatımın bekçileri iş yuvamıza girmek imkânı bulamadık. Bu yasaklık aylarca sürdü. Bir yolunu sağlayıp mallarımı başka bir yere nakletmek olanağı bulduğum zaman, atölyeme girdiğimde bütün atölyemin bir harabe halinde olduğunu gördüm. Teknik malzemenin yerlere saçılmış halde olduğunu, bürodaki dosyaların parçalanarak yerlere atılmış ve çiğnenmiş bulunduğunu hayretle görmüştüm. Tayyarelerimin durumuna gelince, gövdeler, kanatlar, motorlar, sehpalar parçalanmış ve lastik tekerlekler parçalar halinde kesilmişti. Bu hazin manzaranın ve korkunç ziyanın şikâyet yeri de yoktu. Bu suretle Hürkuş Hava Yolları Kurumu sönmüş ve milli bir varlık yok olmuştu.”
Evet, dostlar bugünlere kolay gelmedik. Vurulmadık darbe, indirilmedik yumruk kalmadı ama düşmedik, düşe kalka da olsa yürüdük ve IDEF’in kapısına geldik.
.
İmamsızlıktan ‘köpekler gibi gömülen’ halka zulmünü CHP böyle itiraf etmişti
31 Temmuz 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İmamsızlıktan ‘köpekler gibi gömülen’ halka zulmünü CHP böyle itiraf etmişti
MUSTAFA ARMAĞAN
Çok partili demokrasiye geçildikten sonraki ilk CHP kurultayı olması bakımından önemliydi. Artık astığım astık, kestiğim kestik devri geçmişti. “Oy” diye bir gerçeğin nihayet farkına varmıştı 27 yaşındaki parti.
Vatandaşı insan yerine koymaya başlasa iyi olacaktı. Her ne kadar kendileri millete çok büyük hizmetler(!) yaptıklarına inanıyor olsa da, sahada bu iddianın karşılığı görünmüyordu.
Millet akın akın Demokrat Parti’ye gidiyor, taleplerini Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes ile arkadaşlarına anlatmaya çalışıyordu. Karnı açtı halkın, ekmek hala karneyle veriliyordu ve şeker de kıttı, yağ da.
Bunlara rağmen halkın bir talebi vardı ki hepsinin önünde geliyordu: Şahıslarına yapılan haksızlıkları yine de affeden milletimiz dinine yapılanları affetmiyordu. Camiler satılmış ot deposu yapılmış, Kur’an öğretmek yasaklanmış ve bıçağın kemiğe dayandığı nokta da ezan-ı Muhammedî Türkçeye çevrilmişti. İşte bunları içine sindiremiyordu.
Çeyrek asır boyunca dine ve dindarlara kök söktüren tek parti yönetiminin yelkenleri suya inmeye başlamıştı. (1950 yılında ilk Yüksek Seçim Kurulu’ teminatındaki 14 Mayıs seçimini kaybedince halka nankörler diye bağıranlar dahi olmuştu.)
İşte Cumhuriyet Halk Partisi’nin 7. Kurultayı 17 Kasım-4 Aralık 1947 günlerinde bu atmosferde yapılmıştı. Bir zamanlar burunlarından kıl aldırmayan devletlular şimdi “ne yaparız da halka yeniden kredi açtırırız” derdindeydi. Ama bu sefer işleri zordu. Halk uyanmış ve ayılmıştı. Eleştirileri de sertti. Bunlar kurultaya kadar yansıyacaktı.
Size bir fikir vermesi için aktaracağım Kurultay tutanaklarında dile getirilen bu ilk eleştirileri.
Rahmi Erdem adlı milletvekili şöyle bir özeleştiri yapmıştı:
“Size bir acı olaydan bahsetmek istiyorum: Bir köye gittiğim zaman orada topladığım arkadaşların bize söylediği şu oldu: Şimdiye kadar ne yaptınız, bizim hangi dileklerimizi yerine getirdiniz ki, size şikâyetlerimizi söyleyelim.”
Bu daha başlangıçtı. Hamdullah Suphi Tanrıöver kürsüye gelmiş ve şunları söylemişti:
“Bir gün Atatürk BMM’de ‘Köylü milletin efendisidir’ demişti. Sekiz gün sonra bir köyden mektup geldi. Paşam, siz köylüye efendimizdir dediniz, biz köyde bu muameleyi göremiyoruz (diyordu).”
Eleştiriler yağmur gibi yağıyordu. Mesela Mehmet Ali Turan “Şehir ve kasabalardaki okullar parasızdır, fakat bu lütuf köylülere neden tatbik edilmiyor? Niçin köylülerden para alınıyor?” diyerek köylülere bir de şehirlilere yüklenmeyen eğitimin finansmanı yükünden şikâyet etmişti.
Yakup Güler “İrtikap (rüşvet), iltimas (adam kayırma), ihtikar (karaborsa) almış yürümüştür” diyerek idaredeki çürümeye işaret etmişti.
İstiklal Savaşı kahramanlarından Sinan Tekelioğlu ise asıl meseleyi şöyle ortaya koymuş:
“Köylülerin ölülerini gömecek adamları yoktur. (…) Arkadaşlar, çağdaş milletlere bakarsak dine nasıl önem verdiklerini görürüz. Churchill ve Roosevelt’in gemide nasıl dua ettiklerini hatırlayınız arkadaşlar; dinsiz millet yaşayamaz, muhakkak bir gün gelir yok oluşa gider. Tarih bunu ispat etmiştir ve ortaya koymuştur. Arkadaşlar, bugün ülkemizde, kumar almış yürümüş, içki almış yürümüş, ahlak tamamen çürümüştür. Dinsiz bir milletin ülkesinde hiçbir korku kalmaz, yaşayabilmesi için bir mefhumdan korku olmalıdır. Varlığın devamı için bu mefhum lazımdır. Anaya, babaya, büyüğe itaat kalmadı, kimse kimseyi tanımıyor, Allah nedir deyince Allah’ın ne olduğunu bilmiyor, tanımıyor…”
Hamdullah Suphi Bey vatandaşın din adamı ihtiyacını karşılamak için din eğitiminin yeniden başlatılmasını istemiş ve son noktayı şöyle koymuş:
“Altı tane Meclis hademesi yanıma geldi: Gözleri yaşlı olarak şunları söyledi: Vallahi, billahi, altı köyümüzün bir tek imamı kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiriyor. Eğer bize imam ve hatip vermezseniz ölülerimizi köpekler gibi toprağa gömeceğiz.”
Ölülerimizi köpekler gibi gömeceğiz. Bu balyozdan ağır sözün DP Kongresinde değil CHP Kongresinde sarf edildiğini unutmayın.
Tek Parti’nin mirası ve 1950 seçimlerinde döndüğümüz viraj buydu.
.Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
TÜM YAZILARI
Şevki Yılmaz
Şevki Yılmaz
26 Eylül 2025
Oyun İçinde Oyun!
Tayfun Civelek
Tayfun Civelek
26 Eylül 2025
Tüm Taşıt İlanlarında ‘Yetki doğrulaması’ Zorunlu Oldu
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
26 Eylül 2025
Olaylara kendi değerlerimizden bakalım!
Ahmet Gülümseyen
Ahmet Gülümseyen
26 Eylül 2025
İnsanlık ve spor dünyası, Filistin imtihanının neresinde?
Ahmet Maranki
Ahmet Maranki
26 Eylül 2025
Türkiye kendi yazılımını ve frekans teknolojisıni üretmelidir!
Ahmet Varol
Ahmet Varol
26 Eylül 2025
Şu aşamada öncelik yangını söndürmek olmalı
Ali Karahasanoğlu
Ali Karahasanoğlu
26 Eylül 2025
“Girdisi çıktısı 15 dakika”dan, sadece kapıda 4 dakika beklemeye
Hüseyin Öztürk
Hüseyin Öztürk
26 Eylül 2025
Sokaktaki hâller evlerin içinin fotoğrafıdır
İdris Günaydın
İdris Günaydın
26 Eylül 2025
Neylersin ölüm herkesin başında
Şevki Yılmaz
Şevki Yılmaz
26 Eylül 2025
Oyun İçinde Oyun!
Tayfun Civelek
Tayfun Civelek
26 Eylül 2025
Tüm Taşıt İlanlarında ‘Yetki doğrulaması’ Zorunlu Oldu
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
26 Eylül 2025
Olaylara kendi değerlerimizden bakalım!
Ahmet Gülümseyen
Ahmet Gülümseyen
26 Eylül 2025
İnsanlık ve spor dünyası, Filistin imtihanının neresinde?
Ahmet Maranki
Ahmet Maranki
26 Eylül 2025
Türkiye kendi yazılımını ve frekans teknolojisıni üretmelidir!
Ahmet Varol
Ahmet Varol
26 Eylül 2025
Şu aşamada öncelik yangını söndürmek olmalı
Belediye başkanı zincir markette kasaya gidince neye uğradığını şaşırdı! Vatandaş anlamazsa yandı
Ekonomi
Belediye başkanı zincir markette kasaya gidince neye uğradığını şaşırdı! Vatandaş anlamazsa yandı
Bahçelievler Belediye Başkanı Hakan Bahadır, bir zincir marketi denetlediği sırada neye uğradığını şaşırdı ve hemen işlem yapılması yönünde ..
Maalesef acı haber az önce geldi! Hakk'a yürüdüler
Dünya
Maalesef acı haber az önce geldi! Hakk'a yürüdüler
Amerika'nın beslediği terör devleti İsrail'in kanlı saldırıları altındaki Gazze Şeridi'nden acı haber geldi.
Adliye önü karıştı! Ölü ve yaralı var
Gündem
Adliye önü karıştı! Ölü ve yaralı var
Yalova'da adliye önünde silahlar patladı, olayda 1 kişinin öldüğü bilgisi geldi.
Filistinlilerin yüz karası İşbirlikçi M. Abbas! Oyun içinde oyun
Gündem
Filistinlilerin yüz karası İşbirlikçi M. Abbas! Oyun içinde oyun
Gazetemiz yazarlarından Şevki Yılmaz “Filistinlilerin yüz karası M. Abbas denilen mahlûktur! BM’deki konuşması bir kez daha gösterdi ki bu i..
Berhan Şimşek 'Erdoğan'ın arkadaşları bunu yaptı' dedi! İmamoğlu'nu topa tuttu
Gündem
Berhan Şimşek 'Erdoğan'ın arkadaşları bunu yaptı' dedi! İmamoğlu'nu topa tuttu
CHP'den ihraç edilen eski milletvekili Berhan Şimşek, İBB eski başkanı Ekrem İmamoğlu'na sert sözlerle yüklendi.
Yolcuları da mürettebatı da çıldırttılar! Çok sayıda Yahudi uçaktan kovuldu
Gündem
Yolcuları da mürettebatı da çıldırttılar! Çok sayıda Yahudi uçaktan kovuldu
İspanya’nın Valencia Havalimanı’nda büyük bir skandal yaşandı. Mürettebatın tüm uyarılarına rağmen yüksek sesle İbranice şarkılar söyleyerek..
28 Şubat yeniden hortladı! Liselerde başörtüsü yasaklandı
Gündem
28 Şubat yeniden hortladı! Liselerde başörtüsü yasaklandı
Kuzey Kıbrıs’ta Bakanlar Kurulu’nun liselerde başörtüsüne izin veren tüzüğü Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.
Özgür Özel'den itiraf gibi açıklama 'Zaman aşımı var'
Gündem
Özgür Özel'den itiraf gibi açıklama 'Zaman aşımı var'
CHP Genel Başkanı Özel, İmamoğlu'nun usulsüz yatay geçiş nedeniyle iptal edilen diplomasını 'zaman aşımı' üzerinden savunmaya çalıştı. Özel,..
Gazze’de Kassam operasyonu! Askeri araçlar vuruldu İsrailli askerler öldürüldü
Gündem
Gazze’de Kassam operasyonu! Askeri araçlar vuruldu İsrailli askerler öldürüldü
Kassam Tugayları, Gazze’de işgalci rejime ait bir aracı ve iki askerî iş makinesini hedef aldığını, İsrailli askerlerin öldürüldüğünü açıkla..
Kapılar sadece Cumhurbaşkanına özel açıldı. Trump’tan Erdoğan’a jest!
Gündem
Kapılar sadece Cumhurbaşkanına özel açıldı. Trump’tan Erdoğan’a jest!
ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a özel bir jest yaparak onu yabancı liderler için her zaman kullanılmayan devlet konuk evi Blair Ho..
Taşın Hafızasında Medeniyet
03 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Taşın Hafızasında Medeniyet
MUSTAFA ARMAĞAN
Bir şehir düşünün… Güneşin ilk ışıkları taş duvarlara vurduğunda tarih birden uyanır, minarelerin gölgesinde sadece ezan değil, asırlar boyu şekillenmiş bir ruh yankılanır. O şehir ki, taşında bir dua gizlidir. Caminin kıble duvarında, hanın giriş kemerinde, türbenin kubbesinde yalnızca mimari değil, bir medeniyetin derin nefesi vardır. O nefes, taşı yontar, şekil verir, mana yükler.
Modern insan, taşla ilişkisini yitirdi. Taş artık onun için ya kaldırım döşemesi ya da dekoratif bir malzeme. Oysa eskiler, taşı sadece yontmazdı; ona ruh üflerdi. Bir Selçuklu mimarı, Erzurum’daki bir kümbeti inşa ederken sadece ölümü değil, sonsuzluğu da düşünürdü. Her motif, her oran, her yön bir niyetle seçilirdi. Çünkü onlar için mimari, sadece estetik değil; tefekkürün kendisiydi.
Şehirler, yürüyen tarihlerdir. Bir medeniyetin nasıl yaşadığını anlamak istiyorsanız, onun şehirlerine bakın. Kapı tokmaklarından sokak isimlerine, cami şadırvanlarından mezar taşlarına kadar her detay, o toplumun hayatı nasıl anladığını gösterir. Taş oradadır, ama sessiz değildir. Sadece bakmasını bilenler için konuşur.
Bugün bir şehir planı çizilirken ilk bakılan şey: “Ne kadar arsa kalıyor?” olur. Oysa eskiler, “Bu sokaktan sabah güneşi girer mi?” diye düşünürdü. Çünkü onlar için şehir, insanın ruhunu besleyen bir bahçeydi. Her taş, insanı yüceltsin diye konulurdu. Her yapı, kulun Rabbine daha yakın hissedeceği bir huzur adasıydı.
Sinan’ın yaptığı köprüler, sadece karşı kıyıya geçişi sağlamaz. Onlar aynı zamanda “insanın iç yolculuğunu” da inşa eder. Zira bir köprü, iki kıyıyı değil, iki hayatı da birleştirebilir. O yüzden Sinan’ın yapılarında hep bir denge, bir ölçü, bir tevazu vardır. Ne eksik, ne fazla… Tıpkı insan gibi.
Bugün İstanbul Boğazı’ndan geçen bir tekne, Süleymaniye’ye başını çevirse ne görür? Görür mü? Görmesi zor, çünkü artık gökdelenler Sinan’ın o büyük sabrını gölgeledi. Oysa Sinan, Ayasofya’yla yarışmadı; onunla konuştu. Şehre eklenmedi, onunla bütünleşti. Çünkü bir taş bile yerine yanlış konulsa, şehrin ahengi bozulurdu.
Her milletin hafızası yazılı kaynaklarda değildir. Bizim gibi sözlü ve görsel hafızaya sahip milletler için bu, daha çok taşlarda, motiflerde, cadde isimlerinde, çeşmelerin kitabelerinde saklıdır. Bugün bu taşlar yıkıldıkça, sadece bir bina değil, bir milletin kimliği yıkılır.
Ankara’da, Samanpazarı’ndaki eski bir Osmanlı konağının yerinde artık çok katlı bir otopark var. Taş gitti, hafıza kayboldu. Kayseri’de Gevher Nesibe’nin yurdunda artık onun ruhuna hitap eden kaç yapı kaldı? Taş yerinde değilse, zihin de yerinde olmaz. Çünkü taş, sabittir. Zihin ise onun etrafında şekillenir.
O yüzden medreselerde ilk öğretilen şey ölçüydü. Harfler ölçüyle yazılır, sütunlar ölçüyle dikilir, hatta dua bile ölçülü edilirdi. Çünkü ölçüsüzlük, insanı insan olmaktan çıkarır. Taş, ölçünün simgesiydi. Onun üzerindeki her desen, sadece süs değil, bir terbiyedir. Aynı taş, sana bakar ve der ki: “Yerini bil.”
Kayseri… Dağın eteğine kurulmuş, ama dağı aşmış bir şehirdir. Anadolu’nun ortasında, ama ruhunun her köşesinde bir uçurum derinliği vardır. Erciyes’in eteklerinde doğan güneş, bu şehrin taşlarını ısıtırken aynı zamanda geçmişin katmanlarını da aydınlatır.
Gevher Nesibe’nin kurduğu darüşşifa, tıbbın değil; merhametin merkezidir. Burada hekimler sadece hastalığı değil, insanı da iyileştirir. Çünkü her taş, hasta için bir teselli gibidir. İç avludaki su sesi, göğe açılan oklava gibi yükselen kubbe, hepsi insanı içine alır, sarmalar.
Büyük Selçuklu ve Osmanlı, taşın dilini en güzel burada konuştu. Kayseri’deki Hunat Hatun Külliyesi, sadece mimari bir topluluk değil, bir medeniyetin kampüsüdür. İçinde cami, medrese, hamam, türbe… Yani dünya ve ahiret iç içe. Bugün alışveriş merkezlerinin ortasına bir mescit sıkıştırmakla bunu eşdeğer saymak ne büyük yanılgıdır.
Taş, zamanın karşısında dirençtir. Beton çöker, çelik paslanır ama taş kalır. Çünkü taşın bir vakarı vardır. O yüzden Osmanlı mezar taşları bile bir hikâye anlatır. Bugün bir kabristana gittiğinizde artık tüm taşlar aynı, çünkü insan da aynılaştırıldı. Oysa eskiden bir mezar taşı, orada yatanın mesleğini, ahlakını, hatta mizacını anlatırdı.
Taş, unutmamaktır. Ama biz unuttuk. Saraylarımızı müzeye çevirdik ama onların ruhunu koruyamadık. Caddelere tarihî şahsiyetlerin adlarını verdik ama o şahsiyetlerin taşıdığı davayı anlamadık. Camileri restore ettik ama içinde tefekkür edecek sessizliği sağlayamadık.
Bugün bir çocuk, cep telefonundan TikTok videosu izlerken Süleymaniye’den geçen rüzgârı hissetmiyorsa, orada taşla kurulan bağ kopmuştur. Bu bağ yeniden kurulmazsa, ne restore edilen külliyeler ne yeniden yazılan tarih kitapları fayda verir.
Yapmamız gereken şey, taşla yeniden konuşmaktır. Mimarlarımızın, şehir plancılarımızın, eğitimcilerimizin, hatta siyasetçilerimizin “taşın dilini” öğrenmesi gerekir. Çünkü medeniyet, önce taşta şekillenir, sonra insan zihnine kazınır.
Bugün yeni şehirler kurulurken, mahalleler inşa edilirken sadece kaç blok yapılacağı değil, bu blokların hangi manayı taşıyacağı sorulmalıdır. Sinan’a “Sen bu camiyi neden böyle yaptın?” diye sormaya kalksak, belki üç gün susar, sonra “Anlamazsınız” derdi. Çünkü o her şeyi öyle bir ölçüyle yapmıştı ki, açıklamak bile eksiltmek olurdu.
Belki artık biz de biraz susmalıyız. Gürültüyü bırakıp, taşın ne dediğini dinlemeliyiz. Çünkü o hâlâ konuşuyor. Yeter ki biz kulak verelim.
Şehir, medeniyetin aynasıdır. Eğer o aynada kendi yüzümüzü göremiyorsak, sorun aynada değil, bizdedir. Taşla inşa edilen her şey bir nefestir. O nefes, bize ruh üfler. O yüzden şehirleri yeniden kurarken önce hafızayı, önce manayı, önce taşı yeniden anlamalıyız.
Taş, geçmişi bugüne taşır. Biz de bu taşların üzerinden geleceğe yürümeliyiz. Çünkü medeniyet dediğimiz şey, nihayetinde bir yürüyüştür. Ve bu yürüyüş, taşın izinden gider.
.
Terörsüz Türkiye’ye doğru adım adım
07 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Terörsüz Türkiye’ye doğru adım adım
MUSTAFA ARMAĞAN
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin el ele vererek başlattıkları “Terörsüz Türkiye” süreci bütün hızıyla devam ediyor.
Terörist başı Abdullah Öcalan’ın Şubat ayında yaptığı “Kongreyi toplayın ve silah bırakın” çağrısı ile bu süreç yeni bir aşamaya girmiş bulundu.
Bugün itibariyle geriye dönüp baktığımda bundan 12 yıl önceki bazı hatıralar tülleniyor gözümün önünde.
2013 Nisan ve Mayıs’ında tam iki ay boyunca şeref duyarak ve meccanen görev yaptığım Marmara Bölgesi Akil İnsanlar Heyeti’ndeyken de aynı şeyi söyledim, bugün de aynı şeyi söylüyorum:
Türkiye silahların değil, dillerin konuştuğu terörsüz bir döneme adım atmadığı sürece tarihin kendisinden beklediği büyük hamleyi gerçekleştiremeyecektir. Silahların susması ve dillerin konuşması gereken bir dönemin açılması aklın mayalanması için ilk şarttır.
Bir asırdır çözülemediği için Türkiye’nin aklına, ayaklarına ve ellerine zincir vurmaktaydı birçok yanlıştan beslenen Kürt sorunu.
Asıl tehlikelisi, bir asırdır bu iç sorunu kendi içimizde çözmediğimiz takdirde çözüm adresleri çoğalıyor ve ibre dışarıya doğru kayıyordu. Yani davul bizim boynumuzda, tokmak Amerika’nın, Almanya’nın, İsrail’in vs. elinde kalıyordu.
Bu ciddi bir tehlikeydi, hele hele Orta Doğu ve dünyanın bir savaşın eşiğinde geldiği şu dönemde ‘olmak veya olmamak’ meselesiydi.
Esasen bu bizim öz meselemizdi ve biz öz insanımız olan Kürt kardeşlerimizle birlikte bu sorunu kesin bir çözüme kavuşturmalıydık.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihli ‘tarihî’ mahiyetteki TBMM grup toplantısı konuşması, 2013 yılındaki Çözüm Süreci’nde olduğu gibi bir ihtilafa yol açmayıp, umumi tasvibe mazhar oldu ki, bu defa zamanlamanın ve açıklayan ismin ne isabetli seçildiğini ortaya çıkardı.
Böylece cümle âlem gördü ki, devlet de, Türkler de, Kürtler de, millet de sadece barış istiyor (çatışmadan nemalanacak azınlıktaki birilerini rahatsız etmesi normaldi ve bekleniyordu).
Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli mesajı bu beklentiyi pekiştiren hamle oldu. Nitekim arkası geldi. Temmuz ayında Süleymaniye’de sembolik olarak silahlar yakıldı. PKK silahlı terör örgütünü lağv ettiğini ve silahları bıraktığını açıkladı.
Ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde siyasî parti temsilcilerinden oluşan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu ve 5 Ağustos 2025 Pazartesi günü itibariyle TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un davetiyle tarihî vazifesine başladı.
Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu terör örgütünün nasıl silah bırakacağı ve ardından Terörsüz Türkiye’nin hangi basamaklardan çıkılarak inşa edileceği hususunda mutabakata varmak için var gücüyle çalışacak.
Artık Türkiye’de bütün kesimlerin Terörsüz Türkiye sürecine katkı yapması, yani ya yol açması, hiç değilse yoldan çekilmesi gerekiyor. Zira bu, ülkemizin, devlet ve milletimizin beka meselesidir ve bir dakika dahi gecikmeye tahammülümüz kalmamıştır.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan 4 Nisan 2013 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda toplantıya çağırdığı Akil İnsanlar Heyeti’ne hitaben şu üzerinde durulması gereken cümleyi kurmuştu. Notlarımdan aktarıyorum:
“Bu süreçte inisiyatif almayanları, elini taşın altına koymayanları affetmeyeceğiz.”
Ellerin taşın altına konulması tam 12 yıl boyunca yaşadığımız acı tecrübelerden sonra bugün olmazsa olmaz bir şart haline gelmiştir.
Sürece katkı vermeyenleri, hatta engellemeye kalkanları tarih ve millet affetmeyecektir.
.
Türkiye Türklerindir’ sloganı Hürriyet’i Yahudi gazetesi olmaktan nasıl kurtarmış?
10 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
‘Türkiye Türklerindir’ sloganı Hürriyet’i Yahudi gazetesi olmaktan nasıl kurtarmış?
Mustafa Armağan
Son vakitlerde cereyan eden en ciddi tartışmamıza bakar mısınız?
“Türk” dersen Türkçü oluyormuşsun, “Türkiyeli” dersen Kürtçü veya bölücü!
Yahu başka işiniz gücünüz yok mu sizin?
Kelimeler yüzünden yeterince kavga edip düşmanlık üretmekten bıkmadık mı?
Hâlbuki kelimelerin içini doldurmak bizim ellerimizde.
Mustafa Kemal Paşa bile hem Türk demiş hem de Türkiyeli. Hem de aynı mektubun içerisinde…
Bakın, Prof. Dr. Bilal Şimşir’in 1981 yılında Kültür Bakanlığı tarafından neşredilen Atatürk İle Yazışmalar I (1920-1923) adlı kitabında bir telgraf var. Tarihi 24 Kânun-i Sâni 1338 yani 24 Ocak 1922.
“TBMM Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal” imzasıyla Fransa’yı bir vakitler yönetmiş olan Bourbon hanedanından Don Louis de Bourbon’a aşağıdaki satırlar kaleme alınmış:
“Osmanlı Devleti’nin Düvel-i İtilafiye (İtilaf devletleri) ile akdettiği mütarekenin (Mondros Mütarekesi’nin-MA) Türkiye’yi imha kastını âşikâr olarak gösterecek bir surette ihlâline mezkûr devletlerin tasaddi ettiği (giriştiği) günden beridir ki bütün Türkleri harekete getiren “Türkiye Türkiyelilerindir” düsturu olduğunu bu münasebetle beyan etmeyi lüzumlu addederim.” (s. 172)
Mustafa Kemal “Türkiye Türkiyelilerindir” demiş mi? Demiş.
Güzel. Peki aynı mektubun iki paragraf sonrasında şu yazdıklarına ne demeli:
“Anadolu için yapacağınız bir şey varsa söylemekliğimiz hususundaki arzunuza karşı temennimiz, intişarında (yayılmasında) pek ziyade menfaatimiz olacağından şüphe olmayan ve vatanını ve istiklalini müdafaa ile uğraşan Türk milleti için pek kıymetdar olan makalât (yazılar) ve konferanslarınızın tevali (devam) ettiğini görmekten ibarettir.” (s. 173)
Demek ki neymiş?
Gazi “Türkiye Türkiyelilerindir” dedikten 10 satır sonra “Türk milleti” de demiş.
Bunun manası açıktır:
Kelimelere takılmayın ey Kemalistler! Gazi sizi böyle tokatlıyor!
Hürriyet’i Yahudiler mi çıkarıyor?
Sevgili Muharrem Coşkun Akit Tv’de Kırmızı Masa programında adeta bir hafıza bankası kuruyor. Konuklarına yönelttiği cesurca ve zekice sorular zaman zaman başını ağrıtsa da, masadaki vazifesini hakkıyla ifa ettiğini söylemek lazım.
Kırmızı Masa’ya oturan konuklardan biri de Hürriyet gazetesi eski yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’tü. 22 Ocak 2023 tarihli programda Muharrem Coşkun’un “Hürriyet’in isminin yanında yer alan ‘Türkiye Türklerindir’ yazısına katılıyor musunuz?” mealinde sorduğu soruya kaldırılması gerektiğini ama kaldırmadığını, dahası onu kendisinin koymadığını söyleyerek kaçamak bir cevap vermiş, kendisinden sonraki yayın yönetmeni Enis Berberoğlu’nun kaldırılması yönünde bir düşüncesi olduğunu sözlerine ilave etmişti.
Gerçi bir süredir Hürriyet’in sosyal medya hesaplarından “Türkiye Türklerindir” sloganı kaldırılmış durumda ama henüz basılan gazetenin başlığının yanındaki mümtaz yerini korumakta.
Bundan sonra kaldırılır mı devam mı eder? Bilemeyiz elbette ama şu kadarını söyleyeyim ki, gazete ilk kurulduğu tarihte bu slogan mevcut değildi, bir buçuk sene sonra oraya konuldu, Atatürk silueti ise 1982 yılında darbecilere çakılan bir selamdı.
Acaba “Türkiye Türklerindir” sloganı Hürriyet başlığının yanına Türk bayrağını da arkasına alarak –12 Eylül 1980 darbesinden sonra buna bir Atatürk silueti eklenecekti- nasıl girmişti?
Bunun aslını faslını öğrenmek için Hürriyet’in kuruluş tarihine kadar gitmemiz lazım.
Mesele şudur:
Hürriyet gazetesi 1 Mayıs 1948’de çıkmaya başladı, 13 gün sonra ise İsrail devletinin kurulduğu ilan edildi.
Her iki olayın peş peşe gelmesi ve Hürriyet kurulurken matbaa makinalarının Selanikli Yahudi dönmesi olan Burla Biraderler şirketi aracılığıyla yurda getirilmesi, dedikoduların başını alıp gitmesine yol açmış ve olay “Hürriyet’in ortakları Yahudiymiş” şekline bürünmüştü. Gazetenin kurucusu Sedat Simavi’nin oğlu Erol Simavi’nin bir mülakatındaki deyişiyle “Dedikodular öylesine yaygınlaşmıştı ki Hocalar bile hutbelerde bu dedikoduları tekrarlıyorlardı. ‘Hürriyet Yahudi sermayesiyle kurulmuştur, almayın, okumayın’, diyorlardı.” (Demirtaş Ceyhun, Babıali’nin Şu Son Kırk Yılı, Milliyet: 1984, s. 48.)
“Türkiye Türklerindir” sözü nasıl girdi?
Üstad Necip Fazıl’ın “Türkiye’de fikri idam etmek için çıktığını” iddia ettiği Hürriyet gazetesine yönelik bu aleyhte propaganda gazetenin –sonradan Demokrat Parti milletvekili de olan- Bahadır Dülger adlı muhabiri tarafından dahi kabul edilmişti. Nitekim 1948-50 yıllarının CHP’li Adalet Bakanı Fuat Sirmen basın toplantısında genç gazeteci Dülger’e hangi gazeteden geldiğini soruyor, o da “Hürriyet” deyince lafı yapıştırıveriyor:
- “Aaaa, Yahudi sermayesiyle çıkan gazetedensin yani?”
Dülger’in cevabı nettir: “Evet efendim.”
Gazeteci Hikmet Bil bu hadise üzerine ilginç detaylara yer veriyor. Dinleyelim:
“Yahudi sermayesi dediler, Sedat Bey’e dönme dediler, bir de propaganda çıkardılar, “Selanik Yahudisidir” dediler… Sedat Bey’i karalamak gazetesinin başarılı olmasını engellemek istediler.”
Hatta ünlü yazar Burhan Felek’e haber göndermiş Sedat Simavi, “Gel, gazetemde köşe yazarı ol” diye. Cevap gecikmemiş:
- “Ben Yahudi gazetesinde yazmam.”
Ardından “Yok ben öyle söylemedim, gelirim ama ortak olursam gelirim” gibi mesajlar da göndermiş gerçi ama meselenin özellikle Cihat Baban’ın Tasvir gazetesindeki yazılarında köpürtüldüğü açıktır.
Hürriyet bir türlü beklenen tirajı alamamakta, istediği hamleyi yapamamaktadır. Çare şöyle bulunmuştur:
18 Kasım 1949 gününden itibaren gazetenin sol üst köşesine bir Türk bayrağı çekilmiş, altına da “Türkiye Türklerindir” yazılmış. Sedat Simavi aynı günkü başyazıya şu satırları ekleyince Hürriyet Yahudi sermayesiyle kurulduğuna dair dedikoduları büyük ölçüde bitirmiş olmaktaydı:
“Gazetemizi, Türk bayrağının gölgesinde çıkardığımızdan dolayı sonsuz bir iftihar duyuyoruz. İstiyoruz ki, dünyada mevcut bütün Türk vatandaşlarımız Hürriyet’i ellerine aldıkları zaman, bu bayrağın etrafında birleşsinler ve Türk olduklarından dolayı bizim gibi iftihar etsinler. Bu memleket, Atatürk çocuklarının memleketidir ve Atatürk’ün hatırası ile beraber ebediyyen yaşayacak ve dünyanın ortasında bir yıldız gibi parlayacaktır.” (İrem Barutçu, Babıâli Tanrıları: Simavi Ailesi, Agora: 2004, s. 35-37.)
Uzun sözün kısası, Hürriyet’i kurtaran slogan olmuştur “Türkiye Türklerindir”.
.
Sultan Abdülhamid Aydın’ı nasıl aydınlatmıştı?
14 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Abdülhamid Aydın’ı nasıl aydınlatmıştı?
Mustafa Armağan
Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun bugün partisi CHP’den istifa ederek Ak Parti’ye geçeceğini okuyoruz haberlerden. Böylece Aydın bir anda bütün dikkatlerin üzerinde odaklandığı bir vilayet haline geliverdi.
Ben de bu fırsattan istifade ederek Osmanlı’nın Aydın vilayetinde Sultan II. Abdülhamid’in açtırdığı sanat ve meslek okullarına değinmek istedim.
Sultan Abdülhamid’e “milleti cahil bıraktı” diye nice kuru iftira atılmıştır. Bu bakımdan hakkı teslim edilinceye kadar bizden alacaklıdır.
Sultan Abdülhamid’in Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olarak bu topraklarda gerçek manada modern eğitimi tesis eden lider olduğu giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Prof. Bayram Kodaman’ın yaptığı hesaba göre irili ufaklı 5 bin okul açılmıştır onun döneminde.
Yalnız Aydın Vilayeti deyince merkezi İzmir olan bir idari bölgeyi anlamamız lazım. Vilayet İzmir’le birlikte Aydın, Saruhan (Manisa), Menteşe ve Denizli sancaklarından oluşan adeta bugünkü Ege bölgesinin tamamını kapsamaktaydı.
Bir akademik yayında Sultanın Aydın vilayetinde tesis ettiği meslek ve sanat okulları şöyle tanıtılır:
“Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumdan ancak eğitim yolu ile çıkılabileceğini görmüş ve bu nedenle eğitimin her alanında kendisinden önce başlatılmış olan ıslahat hareketlerini daha da geliştirerek var olan eğitim kurumlarını bir adım öteye götürmeye veya mevcut bulunmayan eğitim kurumlarını ise yeni baştan teşkil ederek eğitimin geliştirilmesine gayret etmiştir. Bu bağlamda, başta İstanbul ve diğer şehirlerde Sanayi, Ziraat, Bağcılık ve Aşı Ameliyatı, Ticaret, Lisan ve Ticaret, Jandarma ve Çırak Mektebi gibi pek çok önemli eğitim kurumu açmıştır. Aydın Vilayeti ise bu mekteplerin teşkil edildiği önemli bir merkez olarak bu süreçteki yerini almıştır.”
Bkz. Erdoğan Keleş, “II. Abdülhamid devrinde Aydın vilayetinde sanat ve meslek okulları”, https://www.historystudies.net/ii-abdulhamid-devrinde-aydin-vilayetinde-sanat-ve-meslek-okullari_461
Şimdi bu makaleyi takip ederek Sultan Abdülhamid’in Aydın vilayetinde yaptırdığı meslek ve sanat okullarına yakından bakalım:
İzmir Islahhanesi ve Hamidiye Sanayi Mektebi: Sultan Abdülaziz zamanında kurulan bu iki kurum Sultan Abdülhamid zamanında geliştirilmiş ve bu suretle “bağımsız ve milli bir sanayi” tesisi için çaba sarf edilmiştir. Okulda her yıl en azı 51, en fazlası ise 300 olmak üzere pek çok çocuk eğitim görmüş, ortalama öğrenci sayısı 180-200 arasında değişmiştir. Öğrencilerin çok büyük bir kısmı ise Müslüman ve Türktür.
Jandarma Mektebi: Jandarma subay ve erlerini yetiştirecek bir okul olarak kurulmuş olup öğrencilere askerlik talim ve terbiyesi, muaşeret (davranış) usulü, ahlak, tarih, Osmanlı coğrafyası, atış talimi, jandarma nizamnamesi, jandarma yazışmaları, jandarmanın görevleri, adlî muamelelerden hukuk ve ceza kanunnameleri gibi dersler okutulmaktaydı.
Çırak mektepleri: Sultan Abdülhamid zamanında şimdi de büyüyen derdimiz olan çırak meselesi de ihmal edilmemiş ve çırak yetiştirecek okullar kurulmuştu. Bunlardan biri de Aydın vilayetindeydi. “Manisa’da iki, Ödemiş, Kula, Alaşehir, Kadıköy, Kuşadası, Menemen, Denizli, Kasaba, Salihli, Akhisar, Bayındır ve Tire’de birer çırak mektebi tesis edilmiştir.”
Ziraat Mektebi: İlki 1 Ağustos 1881’de Edirne’de, ikincisi 21 Mart 1891’de Bursa’da açılan Ziraat Mekteplerinden biri de Aydın vilayetinde açılacaktı.
Bağcılık Aşı Ameliyatı Mektebi ve Seydiköy Numune Çiftliği: Üzüm bağlarında yeni görülmeye başlayan filoksera hastalığının önlenmesi amacıyla açılmıştır. Okula ilaveten Seydiköy’de bir numune çiftliği kurulmuştur. Numune çiftliklerinin amacı, okullarda öğrenilen teorik bilginin uygulamaya geçirilmesi için talebeye deney imkânı sunmaktır. Bu arada okulda ipekböcekçiliğinin geliştirilmesi için de dersler verilirdi.
Lisan ve Ticaret Mektebi: Hem dil öğretmek hem de öğrenilen dille ticarete teşvik etmek üzere 1884 yılında padişahın iradesiyle kurulan bu mektebe başlama yaşı 10-12’dir. Arapça, İngilizce, Rumca, Almanca ve Fransızcanın yanında kanun ve uygulamalara dair dersler de bulunmaktaydı. Yabancı dilin önemini her fırsatta vurguladığımız bugünlerde bu okulların değeri daha iyi anlaşılacaktır.
Hadika-i Maarif Mektebi: İzmir’de 1906 yılında kurulan okul ilkokul ve ortaokulu kapsıyordu ve ticaret mektebi olarak kurulmuştu.
Bunlar Sultan II. Abdülhamid devrinde Aydın vilayetindeki sadece sanat ve meslek okulları. Diğer okulları saymaya kalksak kitap yazmamız gerekecektir.
.
Alparslan Türkeş ve Necip Fazıl 1977 yılında nasıl anlaşmıştı?
17 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Alparslan Türkeş ve Necip Fazıl 1977 yılında nasıl anlaşmıştı?
Mustafa Armağan
Her ikisi de Hakkın rahmetine kavuşmuş bulunan MHP’nin kurucu lideri Alparslan Türkeş ile Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in bundan yaklaşık yarım asır önce aynı mahiyetteki mutabakat metnini iki ayrı beyanname ile kamuoyuna duyurduklarını biliyor muydunuz?
İşte ayrıntılar…
Tarih şaşırtır aziz dostlar, daima şaşırtır.
Mesela “Türkçülüğün babası” ilan edilen Diyarbakırlı Ziya Gökalp’in “Kürtçenin Grameri”ni yazması… Her ne kadar kitabın kendisi bugüne kadar bulunamamış ise de Halide Edip Adıvar ve Kürt aydını Musa Anter onun şahitleri. Öte yandan aynı Ziya Gökalp’in Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler adında 168 sayfalık bir kitabı da bulunmaktadır (1922 yılında Dr. Rıza Nur’un arzusu üzerine hazırladığı kitap ilk kez 1975’te yayımlanabilmiştir).
Ziya Gökalp öleli 101 yıl oldu ama sırları hâlâ yaşıyor. Mesela Ahmet Emin Yalman Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim adlı hatıratında fakr u zaruretle geçen son günlerinde yazdığı bir mektubunu yayımlamıştır ki hakikaten hazindir.
Bugünkü imajlar daima yanıltıcıdır vesselam.
Şimdi 1977 yılına gidelim bir kere daha şaşıralım.
Necip Fazıl bugün “Milli Görüş” dediğimiz çizginin fikriyatının kurucusu sayılır. 1940’lardan 70’lere kadar şiir, yazı ve konferanslarıyla bu görüşün temel motifini Anadolu insanının kalbine nakşeden Üstad 1970 yılında kurulan Milli Nizam Partisi’nin ilk ve son kongresindeki nutkuna kesintisiz alkışlarla mukabele gören şu hüküm cümlesiyle başlamıştır:
Milli Nizam, yani ezeli ve ebedî nizam!
Ardından MNP kapatılır ve Milli Selamet Partisi kurulur. Ona da destek olur ama bir yerde Necmettin Erbakan Hoca ile karakter ve davranış farkları ortaya çıkmaya başlar. Biri siyasetçidir, diğeri fikir adamı. Davaları belki ortaktır ama siyaset ve fikrin yolları ayrıdır.
İşte 1977 Genel Seçimleri bu ayrılığın zirveye taşındığı yıl olarak tarihe geçecektir.
O yılları hatırlayanlar bugün 70’ine merdiven dayamış durumda. Daha genç neslin bunları bilme imkânı biz anlatmazsak yok maalesef.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı Kıbrıs’ın kuzeyinin kurtarılmasından ibaret bir askerî operasyondan ibaret olmayıp, Türkiye’nin sosyal ve manevî iklimini baştan ayağa değiştirecek büyük hamle olarak tarihe geçmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi bir gün hakkıyla yazılırsa, 1923-74 ve 1974 sonrası diye iki ana bölümde ele alınmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en anti-Kemalist hükümeti olan CHP-MSP koalisyonu ve ardından gelen yıllarda Türkiye iyice sağa kayacak ve sağın içerisinden çıkan oluşumlar yeni Türkiye’yi inşa edecektir; hem de darbelere rağmen.
Elimde 1977 Milliyetçi Hareket Partisi Seçim Beyannamesi var. “Türk Milleti Uyan!” diyor kapağında. Daha ilk sayfasından bir cümle:
“Dün elbirliğiyle cihan medeniyetini kurmuştuk. Elbirliğiyle İstiklal Harbinde emperyalizmi yere sermiş, bağımsızlığımızı kurtarmıştık.”
Son sayfasından da bir cümle okuyalım:
“Türklük Gurur ve Şuuru, İslâm Ahlâk ve Faziletine dayalı inancımız ve 9 IŞIK-MİLLİ DOKTRİN halinde sunduğumuz icraat programımız, Türkiye’nin tek kurtuluş yolunu göstermektedir. (…) Türk milleti, Osmanlı-Türk medeniyetinde tarihi zirvesini ortaya koyduğu medeniyet tecrübesiyle çağdaş verileri bütünleştirerek bütün insanlığın aradığı ruh ve sevgi medeniyetinin lideri olacaktır.”
80 sayfalık kitapta Kemalizme eleştiriler yöneltilir ve Mustafa Kemal’in adı bir kere olsun geçmez. Bu da ilginç bir not olarak burada dursun.
Zemini döşedik, şimdi Türkeş ve Necip Fazıl’ın beyannamelerini beraberce okuyabiliriz.
Türkeş’in 1977 beyannamesi…
1977 Mayıs’ında yani Haziranda yapılacak seçimlerden bir ay önce Necip Fazıl imzasıyla yayımlanan Rapor 3’ün 77. sayfasından itibaren MSP ve MHP değerlendirmesi yer alır. MSP yönetiminden ümidini kesmiş olan Üstad daha 1960’ların ortalarında o zaman adı CKMP olan MHP’li yetkililerle görüşmüş ve dünyaya İslam projektörüyle bakmayı esas alan bir anlaşma protokolü vermiştir. Dündar Taşer’in buna cevabı şu olmuş:
Eğer biz bu protokolü imza edersek, Partimizi kapatırlar!
MHP’nin bir yayın organında kaleme aldığı yazılar Üstada İslamcı kanattan tepkiler yöneltilmesine yol açınca gayesini şöyle belirler:
“Bütün maskaralık ve sahtekârlıklara karşı şahlanma zemini arayan iki büyük gençlik grubundan ruh pınarı Milli Türk Talebe Birliği topluluğu ile adale şelalesi Ülkücü Gençlik arasında gençliği kurmaya çalıştığım köprü hikmetini de anlayan olmadı.”
MSP kitlesiyle değil, lideriyle kavgalıdır Üstad. Partiyi “Büyük Doğu idealinin düşük çocuğu” olarak görmektedir. “Taban münezzeh, fakat zirve müttehim”dir yani suçlu.
Devamını Rapor 3’ten beraberce okuyalım:
“Alparslan Türkeş, 3 Mayıs günü “Türk Milletine Beyanname” başlığı altında kaleme alıp bütün ajanslar ve gazetelere gönderdiği ve milyonlarca nüsha bastırıp her tarafa yağdırdığı tarihî bildiri ile, takip ettiğim stratejiyi taclandırmış ve kendisini hilkatindeki altun mâdenin 24 âyarlık keyfiyeti içinde göstermiş oldu.
TÜRK MİLLETİNE BEYANNAME
“MHP’nin lideri Alparslan Türkeş, 1977 seçimi eşiğinde nefsinin ve partisinin hesabını şöylece vermek mevkiindedir:
1 - Alparslan Türkeş, yatalak bir idareye karşı, fikirsiz bir hareket saydığı 1960 ihtilâline, başta, sırf bir fikir yönü vermek ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ihtilâli sömürmesine mâni olmak için katılmış fakat bu gidiş önlenemeyince uzak kalmış, Türk Milleti ve tarihinin ihtilâl kadrosuna biçtiği suçluluk dairesinin dışında kalmayı ve ibrasına nail olmayı şart bilmiştir.
2 - Alparslan Türkeş ve Parti’sinin dünya görüşü, ruhî muhtevaya bağlı milliyetçilik olarak metbûluğu (bağlı olunan) ruha ve tabiiliği milliyete veren bir anlayış içinde tek kelimeyle İslâm imanıdır.
3 - Alparslan Türkeş ve Partisi, milliyetçiliği, içi kevserle dolu bir kâse şeklinde görür, ana kıymeti kâsede değil, kevserde bulur ve o kevserin nûrunu ışıldattığı nispette kâseye değer verir.
4 - Alparslan Türkeş ve Partisi, bugün en keskin bunalımını yaşayan insanlığa yol gösterici istikamet oklarını, Kâinatın Efendisi’nce getirilmiş ruh ve ahlâk ölçüleri olarak ilân eder ve tasarılarını, hasretlerini, her şeyini bu inanç mihrakında toplar.
5 - Dostluk ve düşmanlık kutuplarımızı tâyinde kıstaslarımız şudur ki: Ferd, zümre, sınıf ve makam olarak her kim ve her ne olursa olsun, Hakk’ın düşmanları düşmanımız, Hakk’ın dostları dostumuzdur.
Türk Milletinin maruz bulunduğu derin bunalımın tarihî gelişmesi bakımından yöneticilerin Türk Milletinin dert ve ızdıraplarının sebeplerini teşhis edemediklerini, tedbir ve çarelerde revizyona tabi tutamadıklarını ve taklitçi kaldıklarını görüyoruz.
Türk’ün ruh köküne inmeyen ve bağlanmayan her tedbirin temelsiz kalacağı inancındayız.
1977 seçimlerinin eşiğinde, başta milliyetçi, mukaddesatçı Türk gençliği bulunmak üzere, Alparslan Türkeş ve Partisinin hüviyeti bu satırların ifade ettiği derin mânalardan ibarettir.”
Doğrusu Necip Fazıl’ın üslubundan izler de taşıyan bu derin beyanname üzerine ne kadar konuşsak azdır. Onun üzerine Necip Fazıl’ın da söyleyecekleri vardır ama yerimiz bittiği için haftaya devam edelim inşaallah.
.
Alparslan Türkeş ve Necip Fazıl 1977 yılında nasıl anlaşmıştı? (2)
21 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Alparslan Türkeş ve Necip Fazıl 1977 yılında nasıl anlaşmıştı? (2)
Mustafa Armağan
Türkiye’de muhafazakâr/mukaddesatçı siyasetin gelişmesinde muhakkak ki Necip Fazıl’ın temsil ettiği Büyük Doğu “ideolocyası”nın azımsanmayacak bir rolü bulunmaktadır. Bugünden bakılınca bu cümle sanki havada kalmış ve entelektüel lafazanlık olarak olarak görünebilir size ama Milli Görüş fikrinin tohumlarının yeşermeye başladığı yarım asır önceki Türkiye’de bu mesele hayatî bir önem taşımaktaydı.
İşte geçen Pazar günü, Yeni Akit gazetesindeki köşemde anlattığım Necip Fazıl-Alparslan Türkeş, daha doğrusu Büyük Doğu ve Ülkücü Gençlik oluşumları arasında mutabakat arayışlarının hikâyesi bu çerçevede anlam kazanmaktadır. Başlangıçta ümitle bileğine yapıştığı Milli Selamet Partisi ile yollarını ayırmak üzere olan Üstad’a MHP camiası bir adım atmış, o da bu adımı Milli Türk Talebe Cemiyeti ile Ülkü Ocaklarını birleştiririm ümidiyle değerlendirmeye koyulmuştu.
İşler bu aşamadayken Haziran ayında yapılacak 1977 seçimleri sath-ı mâiline girilmiştir. Seçimlerden önce Necip Fazıl’ın desteğini almak ve onu MSP’den uzaklaştırıp safına çekmek isteyen MHP yetkilileri ile mitinglerde nutuklara kadar varan bir dizi yaklaşma fırsatı doğmuştur.
İşte geçen hafta tam metnini verdiğim ve yer yer Necip Fazıl’ın kaleminden çıkmış hissini veren Alparslan Türkeş’in beyannamesinin ardından Üstad’ın mukabil beyannamesi yayınlanır ve böylece aralarındaki münasebet takviye edilmiş olur.
Şimdi Necip Fazıl’ın 1977 Mayıs’ın neşrettiği Rapor 3 adlı kitapçığından kendi beyannamesini okuyoruz. (Maalesef bazı kelimeler bugün unutulduğu için parantez içlerinde yeni kelimeleri eklemek zorunda kaldım.)
BEYANNAME
M.H.P. Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in “Türk Milletine Beyannamesi”ni okudum.
Pılı-pırtı odalarının raflarında dizili, kapağı arkasına devrik ve içi boş, hattâ süprüntü dolu teneke konserve kutuları halindeki partiler arasında, bugünden itibaren MHP, nazarımda bambaşka bir mâna ve hüviyet sahibidir. Onu, müslümanlık ve Türklüğün gerçek hakkını vermeye namzet (aday) bir topluluk olarak anıyor ve canımın içinden selâmlıyorum.
Bu beyanname, tâ Cava’daki mü’minle Amerika’daki zenci müslümana kadar bütün İslâm âlemini ihtizaza getirecek (titretecek) ve oluş dâvasını temellendirecek kıymette tarihî bir hâdisedir. İdeal yumağımızın her lifini içinde saklayan bir tohum... İslâm âleminin Türkiye’den beklediği zuhur ve tecellinin tohumu...
Türkeş beyannamesinde dört ana esası, bir binanın dört direği halinde vazetmektedir:
1 - 1960 gece baskınının sorumluları arasında değildir.
2 - Posa ve kabuk milliyetçiliğinden uzak ve ruhî muhtevâya tâbi mânada milliyetçidir.
3 - Başını dayadığı tek ruhî muhtevâ, yine tek kelimeyle ve bütün ölçüleriyle İSLÂM’dır.
4 - Son 150 yıllık taklit devremizin bütün sahtekârlıklarını tezgâhlayacak ve gerçek oluşu billûrlaştıracak bir tarih (revizyon)una taliptir.
Ne Mebus, ne Senatör, ne Bakan, ne şu, ne bu!.. Allah’ın bana biçtiği manevî makam ve memuriyeti bunlardan hiçbiri tercüme edemez. Bu bakımdan en canhıraş ihlâs ve hasbîlik kürsüsünden haykırıyorum: 40 yıllık mücadele ve yepyeni bir gençlik inşası hayatımda, bugün, bu beyannameden, bu beyannamenin sahibine ve partisine taktığı şeref ve mesuliyet bâzubendinden sonra, artık, emin olmaya yakın bir ümid nefesi alabilirim.
150 yıldır her gün biraz daha artıcı bir hasretle kurtarıcısını bekleyen Türk Milletine “beklediğin geliyor!” müjdesini vermenin ilk ümid günü bu tarihî ândır.
“Emin olmaya yakın ümid” ışığının çaktığını gördüğüme ve bu ışığı nice defa hayâl edip de karanlıklara düştüğüme göre, bundan böyle yeni inkisarlara (hayal kırıklıklarına) tahammülü kalmıyan yanık yüreğimi, dâva yolunda en küçük istikamet hatasına razı olmaz bir hassasiyetle bu beyannamenin halkaladığı sıcak avuçlara bırakıyor ve 40 yıllık emeğimin semeresini bu çevrenin aksiyoncu ruhundan bekliyor ve istiyorum!
İçi alev alev müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle, yeni Türk neslinin maya çanağı olmak ehliyeti hangi topluluktaysa ben oradayım.
Allah’ın inayeti ve Resûlünün ruhaniyeti bu yoldakilerin üzerinde olsun!..”
İşte 1977 seçimlerine girerken Alparslan Türkeş’in ve Necip Fazıl’ın tavırları arasındaki yakınlaşma Türkiye siyasetine yeni bir ufuk olarak eklenecek ve 150 yıllık taklitçilikten ‘kurtarıcısını bekleyen’ Türk milletine yeni bir yol açma iddialarını sürdürecektir.
Son sözü merhum Necip Fazıl’a bırakalım yine:
“Bütün bu gayretler,
Meğer neymiş?
Neye imiş?
Niçin imiş?
El-cevab:
Sadece Allah ile Resûlünün, en ince, en nâzik ve en halis mânada yolunu açmak içinmiş!”
.
Bizim bir medeniyetimiz var mı?
24 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Bizim bir medeniyetimiz var mı?
Mustafa Armağan
Bizim bir medeniyetimiz var mı?
“Bize düşman olan ve düşman kalacak bir medeniyetin çöpçülük hizmetini mi, yoksa kendi medeniyetimizin öncülüğünü mü yapacağız? Türk münevveri bu konuda derhal bir karar vermelidir.”
1983 yılında Üstad Necip Fazıl’dan bir ay önce kaybettiğimiz Prof. Dr. Erol Güngör’ün yukarıdaki sarsıcı cümleleri Batılılaşma tartışmalarında sorulmuş en net sorulardan birini barındırmaktadır. “Başka bir medeniyetin ülkesinde çöpçülüğe mi talibiz yoksa kendi medeniyetimizin yeni bir sürümüne mi?”
Bu soruyu aynı netlikte cevaplandıramadığımız için yeni yetişen nesillerin kafasını aydınlatmayı başaramıyoruz. Tanzimat’tan beri bu soru soruluyor ama cevaplar giderek fersizleşiyor maalesef. Bitap düşen bir aydın profili var karşımızda. Özgüvenini yitirmiş ve Batı’nın çöplüğündeki artıklarla geçinmeyi fazilet olarak gören bir neslin mirası bu.
Oysa Necip Fazıl’ın da sık sık tenkit ettiği Tanzimat aydınları nesli elbette bizden daha özgüvenliydi ve kendi kültürüne sahip fertler olarak Avrupa’yı tanımaya can atıyordu. Mesela Namık Kemal, Hürriyet gazetesinin 7 Eylül 1868 tarihli nüshasında Avrupalı ‘mösyölere’ şunları yazıyordu (sadeleştiriyorum mecburen):
“Ey mösyöler, din varken ilerlemenin mümkün olamayacağını siz neden bildiniz? Acaba tâbi olduğumuz mezhebin hükümlerinden hiç haberiniz var mıdır? Bizde Allah’ın ve insanların önünde her fiilinden sorumlu olan hükümet adamlarını papalar gibi masum mu sanıyorsunuz? Ulemayı papazlar hükmünde mi tutuyorsunuz? Neden korkuyorsunuz? (…) Dinin hükümlerine uyarsak size ondan büyük güvence olamaz. (…) Eğer sizin medeniyet dediğiniz şeyler, karıların açık saçık sokağa çıkması ve meclislerde dans etmesi ise onlar ahlâkımıza aykırıdır, biz istemeyiz, bin kere istemeyiz!”
Buradaki erkek sesi kaybettik işte. Hatta Aliya İzzetbegoviç’in yeni bir Namık Kemal ruhuyla ifade ettiği o cümleyi kuracak aydın bulmak için Diyojen gibi elinde çırayla çarşı ve pazarda insan araması gibi bir eylem gerekecek. Şöyle demişti Boşnak bilgesi:
“Savaş düşmana yenildiğin zaman değil, düşmana benzediğin zaman kaybedilir.”
İşte Batı karşısında bu ‘erkek’ sese muhtacız. Yahut Cevdet Paşa’nın sözlerine gelirsek Fransa Büyükelçisi Mousnier’ye verdiği cevap harikadır (mealen):
“Siz Fransızlar Pera’da oturursunuz, bizi uzaktan dürbünle seyredip hakkımızda bilgi edinmeye çalışırsınız. Ancak dürbünlerinizin ayarı bozuktur. Bizi bozuk ayarlı dürbünlerinizle anlayamazsınız. İçimize girip tanımanız lazımdır.”
Tezâkir’de geçen bu metin dikkatle ve ibretle okunduğu zaman Cevdet Paşa’nın o büyük özgüveni ve aşağılık kompleksine uğramadan bir düvel-i muazzama büyükelçisiyle konuşması insanı en az Namık Kemal’inki kadar sarsıyor.
Hele yakın arkadaşları Ali Suavi’nin Muhbir gazetesindeki şu cümlelerine ne demeli?:
“Medeniyet denilen şey, bizim Osmanlı ülkelerine ters tarafından girmiş, en ziyade medeniyetli sayılan mesela Londra’da, kiliseye gitmemek, Pazar günü dükkân açmak yahut alış-veriş etmek veya dikiş dikmek pek büyük günah sayılır ve en serbest İngiliz’den bile bunu yapmasını isteyemezler. Bizde ise dinî adab ve eski adaba hakaret etmek medeniyet sayılıyor. Bu ne ters mana?”
Gördüğümüz gibi Yeni Osmanlılar dediğimiz Tanzimat edebiyatının ilk nesli batılılaşma hususunda daha bir özgüvenli ve hâlâ Osmanlı olduğunun şuurunda. Bugün bu şuurla konuşanla medya eliyle dışlanmakta, ötekileştirilmekte ve marjinalleştirilmektedir, çünkü Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi düşmana benzemişizdir.
Türk ve Türkiye terimleri
Türk mü Türkiyeli mi? tartışması benim kanaatime göre faydasız ve lüzumsuz bir tartışma. Havanda su dövmekten farkı yok.
Daha önce de yazdığım gibi aslı Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde bulunan Bourbon hanedanından bir zata yazdığı telgrafta Gazi Mustafa Kemal de “Türkiye Türkiyelilerindir” ifadesini kullanmıştır.
Tarih 24 Ocak 1922’dir. Cümle şöyle:
“…Bütün Türkleri harekete getiren “Türkiye Türkiyelilerindir” düsturu olduğunu bu münasebetle beyan etmeyi lüzumlu addederim.” (Prof. Dr. Bilal N. Şimşir’in 1981 yılında Kültür Bakanlığı tarafından neşredilen Atatürk İle Yazışmalar I (1920-1923)adlı kitabından, sayfa 172.)
Aynı telgrafta “Tük milleti” de demiş, “Türkiyeli” de.
Terimlere savaş çıkartacak kadar aşırı manalar yüklerseniz Mustafa Kemal’i de “alçaklık” ile suçladığınızın farkına varmazsınız.
Benden söylemesi.
Tarih kâbusundan uyanmak
Tarih alanında bir rahatlamaya ihtiyaç var. Tarihimiz üzerine ya klasiklerimize giderek veya yabancıların yazdığı metodolojik/ilmî eserlerin okunmasının içerisine yuvarlandığımız saplantılardan bizi kurtarmaya yardımcı olacağını düşünüyorum. Bizim tarihçilerimiz de kendilerini ispat ve savunma refleksinden kurtulabilirlerse Türkiye’de sağlıklı bir tarihçiliğe doğru gidilmesi muhtemeldir. Ancak iyi tarih metinleri neşrediliyorsa da, yüzümüzü ağartacak, Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan, Zeki Velidi Togan, Mehmet Genç ve Halil İnalcık çapında büyük tarihçiler yetiştirecek vizyon genişliğine bugün sahip değiliz maalesef.
Türk Tarih Kurumu’nun görevini tam anlamıyla yaptığını söyleyemeyiz. Mesela bir ara bütün ırkların Türklerden çıktığını ispatlamak için hayli ideolojik kitap yayınladılar! Güzel kitaplar da basıldı elbette. Ama yeterli değil. Aslında TTK’nun hazırladığı tarih kitabının objektif ve aynı zamanda dünya tarihine bir katkı olması gerekiyordu. Osmanlı tarihinin büyük bölümünü yazan İsmail Hakkı Uzunçarşılı, iyi bir tarihçi olmasına rağmen, maalesef yer yer resmi tarih gayretkeşliğinden kurtulamamıştır. Hâlbuki daha iyi sentezler yapabilen, dünya tarihçileriyle boy ölçüşen eserler ortaya konulabilmeliydi.
Korkmak, bir tarihçi için asla mazeret olamaz. Gizli yazarsın, burada olmuyorsa başka bir yerde yayınlatırsın. Mesela Galile, Papa ile bozuşmamak için kitabını bir dostu vasıtasıyla İtalya dışında yayınlattı. Cizvitlerden ödü kopan Descartes ise Hollanda’da bastırdı kitabını. Yeter ki üretmeye azmet.
Amerikalı Leslie Peirce Harem–i Hümayun diye tercüme edilen kitabında haykırıyor: “Haremin bir zevk yuvası olarak görülmesi, tamamen Batılıların önyargısıdır. Harem, bilinenin tersine cinselliği kontrol altına alan bir müessesedir”. Çünkü temelde hanedanın devamı diye bir kaygı hâkimdir haremde. Harem, iktidarın bir şubesidir. Fatıma Mernissi de ilginç bir noktaya parmak basıyor. Batılı bir ressamın haremi canlandıran tablosunu bir tarafa, Müslüman Hint ressamlarının yaptıkları harem tablosunu diğer tarafa koyun. Birincisinde ortalıkta açık saçık gezen kızlar vardır, diğerinde ise tamamen erkeksi görünümlü iri yarı kadınlar. Mesela ata binmiş bir kadın, elinde silahıyla haremin bahçesinde dolaşıyor.
Vaktiyle Batılı ressam ve yazarlar fantastik bir Doğu imajı sunuyorlardı kendi toplumlarına. Zamanla bu Batılı gözlüğü kendi gözümüzde bulduk ve kendimizi Batılı beyaz erkek özne gözüyle görmeye başladık. Tarihimiz, “yabancı bir ülke” haline gelmişti. Biz de bu yabancı ülkede gezen birer Avrupalı turist. Ve sonuç: Harem peçesini açacağına daha çok kapattı.
.
Okullara sömürgecilik tarihi dersi konulmalıdır
28 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Okullara sömürgecilik tarihi dersi konulmalıdır
MUSTAFA ARMAĞAN
Geçen yıl Portekiz Cumhurbaşkanı Marcelo Rebelo de Sousa ülkesinin sömürgecilik döneminde işlenen suçlar için sorumluluklarını kabul ve geçmiş hatalar için tazminat ödenmesini teklif etmişti.
Benzer bir özür de Fransa Devlet Başkanı Macron’dan bekleniyor. Macron 2017’deki seçim kampanyasında Fransız sömürgeciliğinin “insanlığa karşı suç” olduğunu kabul etmekle birlikte o günden bu güne bunu bir daha dile getirmedi. Oysa Fransa’nın Cezayir’i işgal ettiği tarihten bu yana geçen 133 yılda 1,5 milyon Cezayirlinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.
Almanya’nın Afrika’daki Herero katliamı hakkında ciltlerce kitap yazıldı. Bunlardan Türkçeye tercüme edilmeyi bekleyen bir kitap David Olusoga ve Casper W. Erichsen’in ortaklaşa yazdıkları The Kaiser›s Holocaust: Germany’s Forgotten Genocide and the Colonial Roots of Nazism adlı eseri. (Adını Türkçeye “Kayzer’in Holokostu: Almanya’nın Unutulan Soykırımı ve Naziliğin Sömürgecilikteki Kökleri” şeklinde çevirebiliriz.)
Amerika’da beyaz sömürgecilerin işlediği milyonlarca cinayeti nereye koyacağız? Kristof Kolomb Küba kıyılarına çıktığı zaman Amerika’da 30 milyon yerli yaşamaktaydı. 150 yıl sonra katliamlarla bu nüfus 1 milyona düştü. Bunları ve çok daha fazlasını kaynaklarıyla anlatan David E. Stannard’ın Amerika’nın Soykırım Tarihi adlı kitabının son baskısını Ketebe’den çıkarmıştım.
Velhasıl anlatmakla bitmez Avrupalı sömürgeciliğin dünya çapındaki sömürü ve katliamları.
Dünyayı sömüren Batı… Soyup soğana çeviren Batı… On milyonlarca insanı köleleştiren, öldüren, atom ve napalm bombalarıyla yakan, yok eden Batı… Son örneğini Gazze’de gözümüzün önünde cereyan eden soykırımı da yapan ve yaptıran Batı… Osmanlı Devleti’ni parçalayan ve işgal eden Batı… Ama el üstünde tutulmaya devam edilen de Batı…
Bu işte bir tuhaflık yok mu? İnsanımız şizofrene döndü bu sakat müfredat yüzünden.
Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda ‘düşman’ diye bir kötü adam çıkıyor ortaya ama sıra inkılaplara gelince o ‘düşman’ bir anda rol modele dönüşüyor. Batılı olmak teşvik ediliyor. Batı’nın üstünlüğü saf dimağlara zerk ediliyor.
Bu kısır döngüyü kırmak için Batı’nın gerçek yüzünü bütün aydınlığıyla ortaya koymamız gerekmez mi? Peki bunun için ne yapmamız lazım?
Duruş Yayınları geçen yıl bu işi kolaylaştıracak 10 kitaplık bir diziyi okurlarına sundu bile. Kolay okunan, bol resimli, özellikle genç okurların hedeflendiği dizinin yazarı Mehdi Mirkiyayi.
Kara Kıtanın Talanı adlı kitaptan bir paragrafla dzi hakkında bir fikir vermek istiyorum:
“Avrupalılar, tüm işlerini sonsuza dek zorla yürütemeyeceklerini biliyorlardı. Afrikalıların “düşünce” ve “zihin”lerini, beyazların isteklerini hiçbir direniş göstermeden yerine getirecek şekilde değiştirmeleri gerekiyordu. Afrikalıların kültürünü değiştirmek, Avrupalıların en önemli hedefiydi.
Afrikalılar, beyazların medeni ve kültürlü olduklarına inanmak zorundaydılar. Dergilerdeki, şehir ve köylerin her köşesine asılan tabelalardaki her reklamda beyaz bir kadın veya erkek görünüyordu.
Sarışın ve mavi gözlü insanlardı bunlar. Herkes, güzel ve çekici olanın beyazlar olduğundan emin olmalıydı ve bu tabloya bakan Afrikalılar kendilerini aşağı hissetmeliydi. Beyaz olmak, siyahların en büyük arzusu haline gelmeliydi. Bu arzu, asla ulaşamayacakları bir arzuydu.”
Beyaz ve Avrupalı örneklerin her köşe başında reklamlarda karşımıza çıktığını biz de görmüyor muyuz? “Avrupaî” diye buram buram aşağılık kompleksi kokan bir deyimimiz de var, değil mi? Öyleyse buradaki tespit bizim için de geçerli.
Kıtaların Yağmacıları, Hırsızdan Çalan Hırsızlar, Kanlı İş Gücü, Derisi Kızıl Talihi Kara, Sermayenin Efendileri, Kara Kıtanın Talanı, Böl ve Yönet, İngiliz Satrancı, Petrol Savaşları ve Bitmeyen Sömürgecilik adlı her biri ortalama 150 sayfa tutan bu kitapçıklarla başlatabiliriz Sömürgecilik Dersleri’ni. (İlgilenenler www.durusyayinleri.com adresinden irtibat kurabilir.)
Ermeni Soykırımı iftirasını atanlara karşı en iyi mücadele, onların karanlık tarihlerini yüzlerine çarpmaktır. Daha doğrusu hem onlara hem de bizim “Garpzede” çocuklarımıza.
.
Büyük Taarruz’u İsmet Paşa iki gün geciktirmiş
31 Ağustos 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Büyük Taarruz’u İsmet Paşa iki gün geciktirmiş
MUSTAFA ARMAĞAN
Dün itibariyle 103. yıl dönümünü kutladığımız Büyük Taarruz’da yaşananlar maalesef bilgiye değil, retoriğe boğulmuş durumdadır. Elbette Yunan kuvvetlerinin beş günlük bir muharebeden sonra belinin kırılıp topraklarımızı terk etmek zorunda bırakılmasının tarihî önemi büyüktür. Ne var ki bu büyüklüğü saptırılmamış bilgiyle beslemedikçe zafer milletin hafızasında netlik kazanamayacaktır.
26 Ağustos’ta tan yeri ağarırken başlayan Büyük Taarruz beş gün sürmüş, 30 Ağustos akşamı Dumlupınar’da sona ermiş, ardından Mustafa Kemal Paşa tarafından “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emri verilmiş, 2 Eylül’ü 3 Eylül’e bağlayan gece ise Yunanların I. ve II. Kolordu Komutanları General Trikupis (İzmir’le haberleşme imkânları kalmadığı için esir düştüğünde Başkomutan tayin edildiğini bilmiyordu) ve General Diyennis’in Albay Halit (Akmansü) tarafından esir alınmasıyla sona ermişti.
18 Eylül’e kadar süren takip geçtiği yerlerdeki şehir, kasaba ve köyleri yakıp yıkarak çekilen Yunan birliklerinin Çeşme’den ayrılmasıyla nihayet bulmuştur. Aslında son Yunan askeri Erdek’ten 19 Eylül’de ayrılmıştır. Bu demektir ki İzmir’in kurtulduğu tarihten 10 gün sonra bile Anadolu’da Yunan palikaryaları duruyordu. Hatta mevcut kuvvetlerini korumak için ilave 3 Yunan alayının Çeşme’ye çıkarıldığını bile biliyoruz.
Her savaşın bitiminde kurmay kadroları bir değerlendirme yapar. Başardıkları kadar başaramadıkları da onlar için değerlidir. Bu muhasebe maalesef bizim cephemizde İstiklal Savaşı için yeterince yapılamamıştır, eleştirilerin millî bütünlüğümüze zarar vereceğine inanıldığı için olmalı, genellikle zafer kısmına ağırlık verilmiştir.
Bu sebeple İstiklal Savaşı’nın objektif bir değerlendirmesini yapacak ehil ve cesur kalem sayısı nadiren çıkmıştır. O “enderu’n-nevâdir” yani nadirlerin en nadiri isimlerden biri General Celâl Erikan’dır. 1906 yılında doğmuş ve 1994 yılında vefa etmiş olan General Erikan’a gelinceye kadar askerî tarihçiler şu minval üzere laflar ederdi:
“Kemal Atatürk’ün beyninden doğan ve çelikten iradesiyle tatbik edilen 30 Ağustos 1922 imhası yüksek sevk ve idare ve bilhassa neticesi bakımından TARİHİN EN BÜYÜK BAŞARISIDIR.” (Genelkurmay Başkanlığı, Türk İstiklâl Harbi Hulâsası, 1937 s. 11.)
Oysa General Erikan kitaplarında tam bir asker soğukkanlılığıyla ele almaktadır İstiklal Savaşı’nı. Komutan Atatürk adlı kitabını halen Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları basmaktadır (bendeki 2006 tarihli 4. baskısı). Aynı değerlendirmeyi biraz daha kısa olarak yine İş Bankası Yayınları’ndan çıkan Kurtuluş Savaşı Tarihi adlı kitabında tekrarlamaktadır (2008, s. 353 vd.).
24 Ağustos’tan 26 Ağustos’a alınan taarruz
Sözünü sakınmayan General Erikan en başta bu savaşın adına itiraz etmektedir. Bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın 30 Ağustos 1924 tarihli nutkunda dediği onun adı “Afyon-Dumlupınar Meydan Savaşı”dır. Erikan’a göre bizim yaygın olarak kullandığımız “Başkumandanlık Meydana Savaşı” ismini İsmet Paşa (İnönü) vermiştir.
General Ali Fuat Cebesoy ise Büyük Taarruz’dan önce yapılan istişarelerde planlanan hücumda başarı ümidi görmeyen komutanlar arasında 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki kadar Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın isimlerini sayar ki, başka yerde pek geçmeyen bir bilgidir. Bunun kendisine karşı güvensizlik ve yüksek komutanlık makamı için zaaf kaynağı olduğunu söyleyerek istifa eden kişi de Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa’dır. Fevzi Paşa’nın istifası üzerine Mustafa Kemal Paşa da bu durumda Başkomutan olarak kendisinin de istifa etmesi gerektiğini söylemiştir. İsmet Paşa’nın bu büyük restten sonra şöyle dediğini aktarır General Erikan:
“Düşüncelerimizi anlamak istemiştiniz. Biz de serbestçe sunduk. İsteğiniz buyruk şeklini alınca, tıpkı kendi düşünce ve kanılarımız gibi bütün güç ve kuvvetimizle yerine getireceğimize güvenebilirsiniz.”
Gerçi Celal Erikan, Ali Fuat Paşa’nın bu iddiasına pek inanmaz ama onun ana kanaati, İsmet Paşa’nın Büyük Taarruz’u geciktirdiği yönündedir.
Hücumun ismi Sad konulmuştu. Arapça Sad harfi nasıl sol üst ucunda bir açıklık bırakacak şekilde üç tarafından kapalı ise Yunan ordusu da Sad harfi gibi kuşatılacak ve açık tarafı da son bir hamle ile kapatılarak bütün Yunan kuvveti kuşatılarak imha edilecekti (bu imhanın gerçekleştirilemediğini ve Yunanların Kızıltaş vadisindeki 4,5 kilometre genişliğinde bir yarıktan batıya doğru sızdığını yazar ki İzmir’e yakıp yıkarak, esir alarak ve koyun sürülerini talan ederek çekilen Yunan askerleri bunlardır).
Büyük Taarruz’un hazırlıklarına 15 Ekim 1921’de başlanmış, aynı yılın 10 Aralık’ında bahara bırakılması uygun bulunmuştu. Sonra Hazirana ertelendi, Temmuz ayında Akşehir’de yapılan komutanlar toplantısında ise Ağustos ayının ortasına bırakıldı. General Erikan’a göre “Büyük Önder, saldırının 24 Ağustos’ta yapılmasını istedi. 17 Ağustos 1922’de cepheye son gelişinde Başkomutan, General İsmet’in birliklerine 26 Ağustos olarak bildirmiş olduğunu görünce, saldırıyı bu tarih olarak saptadı. (…) Elde olmayan nedenlerle bunca ertelenen bu tarihin, yiyecek özdeklerinin (maddelerinin) olsun yerinden sağlanmasına elveren bir mevsime denk gelmesinde yarar vardı.”
Fransız makineli tüfekleri, kamyonları, uçakları
Mustafa Kemal nihai olarak 24 Ağustos’ta başlamasını emretmiş taarruzun ama cepheye gittiğinde İsmet Paşa’nın taarruz emrini 26 Ağustos olarak belirlediğini görünce kendi kararından vazgeçip onun kararına uymuş ve biz Büyük Taarruz’un İsmet Paşa’nın kararıyla iki gün ertelendiği gerçeğini ancak Erikan’ın kitabından öğreniyoruz (Komutan Atatürk, s. 677; Kurtuluş Savaşı Tarihi, s. 347-348).
Ne var ki tam burada iki cümle daha kuruyor General Celal Erikan ve şunları yazıyor:
“Ertelemelere etki yapan öğe, eğitimden çok dış yardımların (hafif makineli, kamyon ve uçak) gelmesiydi. Gerçekten, bu hayati silah ve araçların birliklere verilmesi 25 Ağustos’a kadar sürmüştür. (…) 150 Fransız Berliye kamyonunun alınışı bir bayram havası estirmişti.” (Komutan Atatürk, s. 688)
Eğer doğruysa biz Büyük Taarruz’dan önce bu hafif makineli tüfekler ile uçak ve kamyonların Fransızlardan nasıl alındığını neden okumuyoruz tarihlerde? Dahası, Kâzım Karabekir Paşa’nın şu notunu neden göremiyoruz:
“Büyük taarruzu bile, kısmen İslâm aleminden gördüğümüz maddi yardımla yaptığımızı nasıl unutabiliriz?” (Aktaran: Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, , 1965, s. 98.)
Rus yardımı meselesini bir başka yazıda ele alırız.
.
İnönü, 1. İnönü Savaşı için ne demişti?
04 Eylül 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İnönü, 1. İnönü Savaşı için ne demişti?
MUSTAFA ARMAĞAN
“Başkomutanlık Meydan Savaşı” ismini İsmet İnönü’nün 31 Ağustos 1922 tarihli genelgesinde verdiğini biliyor muydunuz? Oysa Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın muharebeye verdiği isim ise ertesi gün yayımladığı tebrik telgrafında geçtiği üzere “Afyonkarahisar, Dumlupınar Meydan Muharebesi”dir. Nedense İnönü’nün tarihe bu müdahalesi konuşulmaz. Konuşan biri var ama onu da kimsecikler okumaz.
Yine de General Celâl Erikan’ın Komutan Atatürk adlı kitabında İsmet Paşa’ya şu iğneyi batırdığını unutamayız: “General İsmet, sözünü ettiğimiz genelgeyi bir art düşünceyle yayımlayarak 30 Ağustos gününün başarılarını Başkomutana verip, öncekileri kendi payına mı ayırmak istemişti?” (Türkiye İş Bankası Yay., 2006, s. 698) Generalin ima ettiği İnönü planı şudur: 30 Ağustos’u Gazi’ye izafe etmek suretiyle 26-29 Ağustos muharebelerini Garp Cephesi Komutanı olarak kendi hesabına geçirmek istedi!
Resmi tarihte bu çelişki ve aykırılıklar her köşe başında karşımıza çıkar. Tarih bunları bilince renklenir zaten. Bunlardan biri de o tarihte hem Batı Cephesi Kumandanı hem de Genelkurmay Başkanı olan Albay İsmet Bey’in, yani İsmet İnönü’nün Hatıralar adlı piyasada da bulunan hatıratıdır.
Ben de geçen Pazar günü AkitTv’de yayınlanan Kayıtdışı Tarih programında elimdeki 2009 tarihli 3. baskısının kapağını gösterip sayfa numarasına kadar kaynağını vermek suretiyle bizzat İnönü’nün hatıratından aşağıdaki cümleleri tane tane okuyarak seyircilerime naklettim:
“Atatürk Birinci İnönü Muharebesi’nin neticesine çok önem vermiş görünmektedir. Aslında Birinci İnönü Muharebesi askeri bakımdan mütevazı ölçüde bir muharebedir. Yunanlılar taarruz etmişler, bizim mevzileri söktürmüşler, bundan sonra hazırlıksız geldiklerini, ilerisinin daha çok tehlikeli olduğunu anlayarak kendileri çekilip gitmişlerdir.”(s. 233) Okuduktan sonra ne mi oldu? Linç… Maalesef sosyal medya dediğimiz ortam tam bir cüruf çukuruna dönmüş durumda. Temiz ve bozuk olmayan bir şeyler bulabilmek için iğneyle kuyu kazar gibi itinayla aramanız gerekir.
Haklı sözleri bile çarpıtarak kullanan ve bundan geçinen bir güruh arka planda işleri idare ediyor. Bu kâh ajans kılığında ortaya çıkıp siyaseti dizayn etmeye kalkıyor, kâh akçeli işlerde linç girişimlerini organize ediyor. Bazan da hakkı söyleyenleri itibarsızlaştırmaya ayarlı bir silaha dönüşüyor. Bir de “Kemalizm” boyutu var meselenin. Karşı tarafta nerede güçlü bir ses çıkıyorsa derhal bastırmak, duyulmaz hale getirmek, o da olmadı mı, itibar suikastına uğratmak başta gelen şiarlarından. Yeni Akit ise bu güruhun baş hedeflerinden. Neden peki? Hakkı ve hakikati dile getiren nadir yayın organlarından biri de ondan tabii. Bunlar hakikat düşmanı yarasalar. “Rencide olur dide-i huffâş ziyâdan” demiş şair ya, o hesap: Yarasaların gözü gün ışığından rahatsız olur. Çıkardıkları gürültü hakikatin sesini bastıramıyorsa o zaman daha etkili susturma yöntemleri devreye sokulur.
Linç, hakaret, tehdit vs. Kayıtdışı Tarih programında Serkan Okur kardeşimle hem Siyonistlerin Yahudi Soykırımı efsanelerine eleştirel bir gözle baktık, hem de Büyük Taarruz’un 103. yıldönümü vesilesiyle İstiklal Savaşı’nın bilinmeyenlerini konuştuk. İlk olarak da İnönü’nünü Hatıralar’ından 1. İnönü muharebesi değerlendirmesini naklettim. Sözler benim değil, İnönü’nün ama kes, kırp, kopar, derken sözlerim kuşa çevrilmiş. Ben İnönü Muharebesi hakkında üstelik kendime ait olmayan bir hatırattan pasaj okuyorum, onlar benim sözlerimmiş ve Büyük Taarruz’dan bahsetmişim gibi sunuyor. Halbuki benim açımdan mesele gayet net. Eğer bu sözlerde bir hakaret görüyorlarsa İnönü kendi kendine hakaret etmiş demektir! Bunu dahi idrakten mahrumlar. Nasılsa sorgulamayan bir kitle var peşlerinde. Güdülmek istiyorsa neden kullanmasınlar Biz de sevgili okurlarımıza mutlaka sorun, sorgulayın, tartışın diyoruz. ‘Tarihi tartıştırmam’ diyenler gerçekte tarihe en büyük fenalığı yapanlardır. Tartışılmayan veya tartışılamayan tarih büyük harfle Tarih vasfını kazanamaz çünkü.
.
Şimdi İnönücü kesilen “Cumhuriyet” geçmişte onu Hitler’e benzetmişti
07 Eylül 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Şimdi İnönücü kesilen “Cumhuriyet” geçmişte onu Hitler’e benzetmişti
MUSTAFA ARMAĞAN
Geçen haftaki Kayıtdışı Tarih programında İsmet İnönü’nün kendi Hatıralar’ından okuduğum Yunanlar “kendiliklerinden çekilip gitmişlerdir” sözünü alicengiz oyunuyla sanki ben söylemişim gibi lanse edenler hiç mi utanmaz: O sözler İnönü Vakfı’nın bastırdığı Hatıralar’ın 233. sayfasında aynen şu şekilde geçmektedir:
“Atatürk Birinci İnönü Muharebesi’nin neticesine çok önem vermiş görünmektedir. Aslında Birinci İnönü Muharebesi askeri bakımdan mütevazı ölçüde bir muharebedir.
Yunanlılar taarruz etmişler, bizim mevzileri söktürmüşler, bundan sonra hazırlıksız geldiklerini, ilerisinin daha çok tehlikeli olduğunu anlayarak kendileri çekilip gitmişlerdir.”
Anladınız mı şimdi kim söylemiş?
Ak Parti iktidara geldikten sonra yeniden CHP’nin gayri resmi gazetesi kılığına bürünmüş olan Cumhuriyet gazetesi pek bir İnönücü olmuş güya. Bakın beyler, size sadace şu kadarını hatırlatayım:
Vaktiyle Hitler’i ve Nazileri destekleyen yazılar yayınladınız diye öfkelenip gazetenizi hem de SÜRESİZ kapatan birini savunmaya utanmıyor musunuz? Hiç mi kızaracak yüz yok sizde?
Hem de kurucunuz Yunus Nadi sağken kapatıldı gazeteniz ve hangi tavizlerle açılabildiğini bizzat oğlu ve bilahare patronunuz olan Nadir Nadi’nin hatıratından okuyacağım size, yüzünüzün kızarmayacağını bildiğim halde.
Bakalım ‘şanlı’ tarihiniz bize neler anlatacak?
İsmet İnönü öylesine bir kapalı kutudur ki, korkarım tam olarak açılmasına 21. yüzyılın ilk yarısının bile nefesi yetmeyecektir.
Başbakanken eleştirilemezdi.
Tek Parti’nin Cumhurbaşkanıyken hiç eleştirilemedi.
1946-50 arasında kısmen eleştirilebildi.
1950’de Demokrat Parti’ye iktidarı eski defterleri açmama şartıyla devrettiği için eleştiriden yırttı.
27 Mayıs’ta yeniden kutsandığı için kimse yan bakamadı…
12 Martta da darbeden yana tavır aldı, hatta Türkiye’de darbelerin demokrasiyi korumak için yapıldığını bile söyledi:
“Türkiye’de ordu müdahaleleri demokrasiye korumak içindir.” (Cumhuriyet, 27 Aralık 1971)
Velhasıl, kapanmamış bir hesap var ortada. O kadar ki, İnönü’nün fiilen yaklaşık 50 yıl (30 yılı bizzat, 20 yılı da el altından) süren baş döndürücü uzunluktaki iktidar devrinin vidalarının yeni yeni çözülmeye başladığını söyleyebiliriz.
Milli Şef’in demokrasi anlayışını buradan ölçüp biçebilirsiniz aslında ama Adolf Hitler’e duyduğu ilgi, onu çok daha ileri noktalara taşımıştır.
1941 yılına geldiğimizde 15 Mayıs’ta Hitler’in Milli Şef’e “dostane bir mesaj” gönderdiği haberini manşetten okuruz. 21 Haziran’da ise “Führer ile Milli Şef arasında samimi tebrikler” haberi vardır. Bu dönemde Türkçü yayınlarda bir patlama yaşandığına tanık olunur. Ancak Müttefiklerin zoruyla 1944’te bu yayınlar yasaklanır, tabii Türkçüler de tabutlukları boylar.
Aslında Hitler, Atatürk döneminden başlamak üzere bilinçli bir politika gütmüş ve Türkiye’den büyük miktarlarda hammadde çekmiştir. (Özellikle de savaş sanayii için ihtiyaç duyduğu krom veya bakır gibi madenleri). Karşılığında Türkiye silah almak ister ama vermez. Bunun yerine mamul madde satın almamız istenir. Nazi Almanya’sına krom satışı Müttefiklerce 1944’te Türkiye’ye bir nota verilinceye kadar devam edecektir.
Görüldüğü gibi İnönü döneminde sadece Hitler’in bıyığına imrenilmemiş, 19 Mayıs gösterileri dahil pek çok alanda Naziler bal gibi örnek alınmıştı. Tabii basına talimatlar verilmesi, manşetlerin kaç punto ile atılması gerektiği gibi yukarıdan emirler, süresiz keyfi gazete kapatma rezaletleri de benzerlikler arasındaydı.
İşin garip tarafı, şimdi bize İnönücülük taslayan Cumhuriyet Gazetesinin, Milli Şef döneminde kapatılan ilk gazete olmasıdır. Kurucusu Yunus Nadi ile oğlu Nadir Nadi’nin daha Milli Şef safını belirlemeden önce Alman yanlısı bir tavır içine girmiş olmaları (ne hadlerine!) Cumhuriyet’in aylarca kapalı kalmasıyla ödüllendirilmiştir! (Ne var ki, 1941’den 1944’e kadar bu defa Almancılık geçer akçe olacaktır.)
Gazetesinin kapatılması Yunus Nadi’yi derhal harekete geçirmiş, eski dostu İnönü’yle görüşüp meseleyi halletmek istemiştir. Lakin ne mümkün! Bir çözüm yolu bulur ve doğru Ankara Garı’na gider. Milli Şef’i karşılayanlar arasına katılarak derdini anlatmaktır niyeti.
Ancak hiç beklemediği bir tepki alır. Sert bir sesle “Ticari maksatlar uğruna siyasi yazılar yazılmasına müsaade edemem diye çıkışıyor.” Milli Şef daha yüksek sesle ikinci defa “Katiyen müsaade edemem” der ve Yunus Nadi’nin elini bile sıkmadan çıkar gider.
İşte oğul Nadir Nadi’nin patladığı an budur. Perde Aralığındanadlı kitabına, bugünkü tartışmalara ışık tutmak istercesine şu zehir zemberek satırları not düşer:
“Bir insan; Cumhurbaşkanı da olsa, Milli Şef de olsa, anlamadan, dinlemeden, sırf etrafın doldurmasıyla eski bir arkadaşına bu muameleyi nasıl reva görebilirdi? Üstelik yazı ile babamın hiçbir ilintisi de yoktu. (…) Bir kusur işlemişsem, ilkin benim sorumlu tutulmam gerekirdi. Sorumsuz bir Cumhurbaşkanı nasıl olur da tıpkı Hitler gibi, Mussolini gibi hakaret edercesine uluorta bir arkadaşını paylardı?” (s. 127)
Anlaşılan, Cumhuriyetin müstakbel patronu Nadir Nadi, “Hitler ve Mussolini gibi” birisiyle karşı karşıya olduğunu anca cici gazeteleri kapatılınca anlamış. Şimdiki Cumhuriyetçiler bol bol Tek Parti güzellemesi yapabilirler!
Peki ezanı Arapça okudu diye falakaya yatırılanların, Kur’an-ı Kerim öğretiyor diye hapse atılanların, çarşafları sokak ortasında kesilenlerin feryatlarını gazetelerinde yıllarca “Kara irtica hortluyor” diye yüreklerini soğutarak verenlerin aynı silah kendilerine doğrultulunca feryat etmeye hakları var mıydı? Türkiye’deki Hitler’in ‘uzun bıçağı’nın bir gün kendilerini de keseceğini düşünememişler miydi?
Eğer öyleyse pek saflarmış. Şimdi de Hitler ve Mussolini gibi birine toz kondurmuyorlar çünkü. Üstelik o “Hitler” ve “Mussolini” Cumhuriyet gazetesini aylarca kapatan tek kişidir.
Aman yine yanlış anlaşılmasın, ben demiyorum, kendi kurucuları diyor
.
Tunus’tan İstanbul’a bir Başbakan getirtmiştik
11 Eylül 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Tunus’tan İstanbul’a bir Başbakan getirtmiştik
MUSTAFA ARMAĞAN
Sumud gemilerinin kalktığı Tunus, 500 yıl arayla iki büyük düşünürü İslam fikir hayatına sunmuş olan bir ülke.
14. yüzyılın “beyni” İbn Haldun, Mukaddime’siylekendi başına yeni bir gökyüzü inşa ederken, 19. yüzyılın ikinci yarısında yetişen Tunuslu Hayreddin Paşa yalnız kendi ülkesinde değil, Osmanlı başkentinde de sanayi devrimini yaşamış olan kapitalist dünyanın gidişatına karşı İslam ülkelerinin nasıl bir tavır alınması gerektiğini söylüyor ve emperyalizm çağında yapışılacak “sağlam kulp”un ne olduğunu gösteriyordu.
1868 yılında Arapçası, sonra bizzat kendisi tarafından yapılan Fransızca tercümesi ve ardından Türkçe tercümesi yayınlanan kitabı Akvemü’l-Mesâlik’in orijinal sesi ve özgüvenli duruşu eserin yayınından kısa bir süre sonra İstanbul’dan fark edilmesini sağlamış ve şahsiyetini, reformcu özelliğini ve Aḳvemü’l-mesâlik adlı kitabını Sultan II. Abdülhamid’e anlatan Medeniyye tarikatı şeyhi Muhammed Zâfir Efendi vasıtasıyla padişah tarafından Ağustos 1878’de İstanbul’a davet edilmişti. Sultan Abdülhamid, Tunuslu Hayreddin Paşa’yı Sadrazamlığa tayin etmiştir.
Tunuslu Hayreddin Paşa 8 ay kadar süren kısa Sadrazamlığında gözle görülür icraat yapma fırsatını bulamamışsa da, müteakip yıllarda İstanbul’da bulunduğu yıllarda boş durmamış, yazdığı layihalarla yönetime yeni ışıklar tutmuş, yol gösterici bir aydın işlevini üstlenmiş ve 1890 yılında İstanbul’da hayata gözlerini yummuş, kemikleri 78 yıl sonra, 1968 yılında Tunus’a naklolunmuştur.
Tunuslu Hayreddin Paşa’nın devlet adamlığı kadar “aydın” yönüyle de ‘Osmanlı Aydınlanması‘nın köşe taşlarından birisini oluşturduğunu ve Tanzimat sonrası fikir hayatımızda kendisine hak ettiği yerin verilmesi gerektiğini söylemek hakkı teslim etme borcunun ifasından öte bir anlam taşımayacaktır.
Ülkemizde daha önce Tunuslu Hayreddin Paşa hakkında merhum Prof. Atilla Çetin ve Prof. Bekir Karlıga tarafından çeşitli yayınlar yapılmış ve Paşa›nın hatıraları, devlet adamlığı ve düşünür yönleri üzerinde çeşitli açılardan durulmuştur. Ancak Oryantalist literatürde Tunuslu Hayreddin Paşa›ya duyulan alaka bizimkinden kat kat fazla olmuş, bu orijinal «İslamcı» aydının ilginç ve girift düşünceleri çeşitli incelemelere konu olmuştur. Bunlar arasında yetkin bir ilim adamı olan L. Carl Brown’ın The Surest Path adıyla notlandırarak önsöz ve girişlerle neşrettiği Akvemü’l-Mesâlik’in giriş kısmının tercümesinin ayrı bir yeri vardır.
Cemil Meriç Tunuslu Hayreddin Paşa’ya özel bir ilgi duyan nadir aydınlarımızdandır. Nitekim ilk önce Mağaradakiler (1978), vefatından sonra ise Umrandan Uygarlığa adlı eserinde yer verilen “En Emin Yol” adlı yazısının kulakları sağır eden girişi gerçekten de unutulmayacak kıymettedir:
“Tunus’un düşünce tarihinde iki ad: İbn Haldun, Hayreddin. Biri cihanşümul bir zekâ, İslâm irfanının son muhteşem fecri. Öteki geniş ufuklu bir devlet adamı, içtimaî ehramın en alt basamağından zirvelere tırmanmış, ikisi de mağlup ve muztarib, ikisi de yalnız. İkisinin de meşhur olan: Mukaddime’leri. İbn Haldun, tarihle pençeleşen bir dev. Hayreddin, tarihin ifşalarına kulak kabartan bir dinleyici. Benzeyen tarafları: ciddiyet, samimiyet, tecrübe. Avrupa Akvemül Mesâlik’i yüzyıldan beri tanıyor. Biz bir devrin bütün bocalayışlarını, bütün arayışlarını dile getiren o vesika-kitaptan hâlâ habersiziz.”
Keza 1985 yılında neşredilen Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi’ne yazdığı “Tunuslu Hayreddin Paşa” maddesinde de, “En Emin Yol” başlıklı yazısında dile getirdiği bir hakikati tekrarlamakta herhangi bir beis görmemişti:
“Hayreddin’in hedefini tek cümleyle hülâsa etmek kabil: İslâm kalarak çağdaşlaşmak.”
.
64 yıl önce üç yiğit idam edilmişti
14 Eylül 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
64 yıl önce üç yiğit idam edilmişti
Mustafa Armağan
27 Mayıs 1960 darbesinin en unutulmaz, zehirden acı sahneleri Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın 16-17 Eylül 1961 günlerinde ıssız İmralı adasında yaşanan idamlarıdır.
En çok akıllarda kalan sahne ise Adnan Menderes’in boynuna ipin geçirildiği sırada sağ tarafına sanki bir şeyler mırıldanarak dünya gözüyle etrafına son kez baktığı sahnedir. O sahnede neler mırıldandığı, o gün bu gündür merak konusudur.
Yassıada’daki yargılama, Menderes’i avukatı Burhan Apaydın’ın dediği gibi yargının yasamayı muhakeme etmesiyle dünya adalet tarihine geçmiş ve kuvvetler ayrılığını alenen çiğnemiştir.
Yargılama, 14 Ekim 1960 günü soruşturmayla başlayıp 11 ay sonra, 15 Eylül 1961 günü Yüksek Adalet Divanı’nın kararları açıklanmasıyla sona ermiştir. Ancak bu defa, İmralı, Kayseri hapishanesi ve Adana Cezaevinde yeni zulüm sayfaları yaşanacak, 1965 yılına kadar uzayan sancılı bir süreçte haksız yere cezalarını çekenler, acılarını içlerine gömerek kellelerini kurtardıklarına şükredeceklerdi.
15 Eylül 1961 günü Yassıada’daki mahkemeden tam 15 idam cezası çıkmıştı. 31 Demokrat Partili ömür boyu hapse mahkûm edilmiş, 418’i de çeşitli sürelerde cezalara çarptırılmışlardı.
Böylece başlangıçta ne söylemiş olursa olsun, darbeden mağdur çıkan bir tek CHP’li olmamış, adeta kardeş kavgasını (nasıl kavga ise bu?) tek başına DP’li kardeşler çıkarıp sürdürmüşler ve sonunda da cezalarını bulmuşlar gibi garip bir netice çıkmıştır.
15 Eylül günü Yassıada’dan kalkan askeri bot, elleri arkadan bağlanmış 14 mahkûmu götürmüştü İmralı adasına. Peki 15. yolcuya ne olmuştu?
Resmi açıklamaya göre ‘Sakıt Başvekil’ Adnan Menderes, koltuğunun altında biriktirdiği uyku haplarını idam kararının açıklanacağı gün toptan yutarak intihar etmişti. İmralı’ya ulaşan idam mahkûmları ise şunlardı:
Celâl Bayar, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Refik Koraltan, Agâh Erozan, İbrahim Kirazoğlu, Ahmet Hamdi Sancar, Nusret Kirişçioğlu, Bahadır Dülger, Zeki Eretaman, Emin Kalafat, Baha Akşit, Osman Kavrakoğlu ve Rüştü Erdelhun.
İçlerinden sadece Rüştü Erdelhun DP mensubu değildi. Peki kimdi bu Rüştü Erdelhun? Ve neden oradaydı?
Orgeneral Rüştü Erdelhun, darbe sırasında darbeyi yapan subayların özbeöz Genelkurmay Başkanı idi. Bir Genelkurmay Başkanı, emrindeki subaylar tarafından, sırf iktidarla iyi geçindiği için cezalandırılıyor, işkencelere maruz bırakılıyor, hatta idam sehpasına gönderiliyordu. (Onun için diyorum ya, 27 Mayıs önce orduya karşı yapılan bir darbeydi, sonra hükümete ve millete karşı. Gencecik teğmenlerin kendi Genelkurmay Başkanlarının vücudunda sigara söndürdükleri bir darbe, “ihtilal”den başka neyle adlandırılabilir?)
Bazılarının zannettikleri gibi Milli Birlik Komitesi (MBK) 15 idamdan 12’sini affetmiş değildir. MBK, mahkemece verilen 15 idam cezasından Bayar, Menderes, Zorlu ve Polatkan olmak üzere 4 idamı onaylamış, diğerlerini ömür boyu hapse çevirmişti. Ancak Celâl Bayar’ın yaşı infaz sınırını aştığı için cezası ömür boyu hapse çevrilmişti. Geride 3 idamlık kalmıştı. Ancak son dakikaya kadar tuvaletten çevrilmiş ufacık pis kokulu odalarda bu 14 elleri arkadan kelepçeli adama adeta bir ölüm azabı yaşatılmış, o da yetmezmiş gibi sevdikleri arkadaşlarının idamları anbean yaşattırılmış, sonra ‘Kalkın gidiyoruz’ denilerek İmralı’dan alınıp Kayseri Cezaevi’ne gönderilmişlerdir. Orada 3-4 yıl kadar daha yattıktan sonra affedileceklerdir.
Peki İmralı adasında idam edileceklerin cephesinde neler yaşanmıştı? Şimdi burada yaşananları biraz daha ayrıntılı olarak görelim..
Üç darağacı
Lağım kokulu idam hücrelerinde elleri arkadan bağlı vaziyette, dizleri bükük, her an birilerinin gelip kendilerini idam sehpasına götüreceğini bekleyerek dakika sayan mahkûmlardan ilk kurban, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu olmuştu.
16 Eylül 1961 Cumartesi gece yarısını yeni geçmişti. Hücresinin kapısını açanlara, soğukkanlılıkla “İdamlara benden mi başlıyorsunuz?” sorusunu yönelten Zorlu’nun kollarına iki gardiyan girerek koridora çıkardılar. Tam 8 saattir bekliyordu bu anı. Gözlükleri alınmıştı; çevresini bulanık görüyordu. Başgardiyanın odasına götürdüklerinde eski Dışişleri Bakanı abdest almak istediğini söyledi.
İzin verdiler. Abdest alıp iki rekat namazını kıldı. Ailesine iki satır bir şeyler yazmak istedi. İyi görmeyen gözlerine rağmen mektubu yazıp imzaladı. İlgililere teslim etti.
İdam anı hızla yaklaşıyordu. Beyaz idam gömleğini mutad olduğu üzere elbisesinin üzerine giydirdiler. Sehpanın altına gelindiğinde infaz savcısı kararı yüzüne karşı okudu. Gerekçesini hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Yafta beyaz gömleğin üzerine iğneyle iliştirildi. İki imam gelmişti. Birisi Zorlu’ya son dinî telkinde bulundu. Köklü bir Osmanlı ailesinden geliyordu. Dinî kültürü kuvvetliydi. Hocanın telkin verirken düştüğü Arapça hatalarını bile düzeltti.
Ellerinin arkadan değil, önden bağlanmasını istedi. Bu isteği de kabul edilmedi. Cellat heyecandan titriyordu. “Oğlum” dedi cellada, “ne titriyorsun? İlmek senin değil, benim boynuma geçecek.”
Ve dudaklarında kelime-i şehadetle kimseden yardım almadan sehpaya çıktı. Son sözü “Allah memleketi korusun, haydi Allahaısmarladık” oldu. İşini kendisi halletmek istedi. Sandalyeye çıktı, yağlı ilmek boynuna geçirilirken o son derece sakindi. Ayağının altındaki sandalyeyi tekmeledi. Ancak garip bir şey oldu o anda. Uzun boylu olduğu için ayakları masaya değmiş, idam gerçekleşmemişti. Cellada, sadece masayı itip Zorlu’nun ayaklarını boşlukta bırakmak düştü.
Saatler 02.57’yi gösteriyordu.
Eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idamında bir fevkaladelik görülmedi. Mithat Perin’in anlatımına göre Polatkan daha ilk günden idam edileceğine inanmıştı. Korktuğundan eğil ama Adalet Divanı’nın savunma yaptırmamak için elinden geleni ardına koymayan tavrı karşısında “Bu şartlar altında müdafaamı yapmayacağım” demişti. Bu, mahkemeye bir tür meydan okuma anlamına geliyordu.
Gördüğü alçakça muamelelere bedeni tahammül edememiş, 40 kiloya düşmüş, adeta canlı cenazeye dönmüştü. Hücresinden alıp kürsüye götürdüler. Kendinden geçmiş gibiydi. Saat 03.05’i gösterirken İmralı’daki darağacında Hasan Polatkan’ın cansız bedeni sallanıyordu. O sırada yan hücrelerde bulunan kader arkadaşları Agah Erozan ile İbrahim Kirazoğlu beraberce yüksek sesle Kur’an-ı Kerim okuyorlardı.
Böylece İmralı’ya getirilen 14 idam mahkûmundan 2’sinin cezası infaz edilmiş, geriye 12 idamlık kurban kalmıştı. Onlar da her an gardiyanların gelip kendilerini hücrelerinden çıkarmasını ve sehpaya götürmelerini bekliyorlardı. Ancak iki arkadaşlarının idamından sonra ses seda kesilmişti. Sabahın ilk ışıkları hücrelerinin duvarına belli belirsiz vururken, uykusuz gözleri ızdırap çöllerinde kavrulmaktaydı.
Üçüncü idam ertesi gün gerçekleşecekti. Menderes’in idamını Perşembe günü anlatalım.
.
Menderes idam edilince uçan binlerce kuş neyin nesiydi?
18 Eylül 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Menderes idam edilince uçan binlerce kuş neyin nesiydi?
MUSTAFA ARMAĞAN
Bundan 64 yıl önce canice idam edilen Başbakan Adnan Menderes’in idamı sırasında ve sonrasında yaşananlarla ilgili bazı ilginç şahitlikler var. Mesela DP Bolu milletvekili Reşat Akşemsettinoğlu şöyle anlatır:
“Menderes’in (…) İmralı’ya getirildiğini öğrendik. Daha sonra eli tomsonlu bir yedek subay yanımıza geldi. Bize pencerelere yaklaşmamamızı, dışarı bakmamamızı ve arkamız pencerelere dönük oturmamızı söyledi. Bu arada bulunduğumuz yere birkaç nöbetçi bırakıp gitti. Bir şeyler olacağını anladık. İçimiz birden korkuyla doldu. İdam sehpasının bir binanın arkasında, bize 30-40 metre uzaklıkta olduğunu öğrenmiştik. Biz görmüyoruz ama buraya birtakım insanların hızlı adımlarla gidip geldiklerini, telaşlı konuşmalar olduğunu arkamız dönük olmasına rağmen hissediyoruz. O sırada göremediğimiz idam sehpasının bulunduğu yerden bir ses yükseldi. Biri Menderes hakkında verilen kararı okuyordu. Kararın okunması tam 20 dakika sürdü. Saat tam 13.23’te birden bir “Allah” nidası işitildi. Olanca metanetime rağmen yerimden fırlayarak, “Arkadaşlar, bu Menderes’in sesidir, yanılmama imkân yok. Onu da idam ettiler” dedim. Hepimiz birden donduk, kaldık…”
Bundan sonra hem hazin, hem de hayret verici bir anekdot anlatır:
“Menderes’in dudaklarından “Allah” kelimesinin çıkmasından 5-10 dakika sonra müthiş bir hadise meydana geldi. Hava birden kapandı ve dehşetli bir yağmur başladı. Yağmur 15 dakika sürdükten sonra yeniden güneş açtı. Bu tabiat olayı da bizi idamlar kadar etkiledi…” (Yıllarboyu Yakın Tarih Dergisi, Sayı: 6, Eylül 1978, s. 27.)
Reşat Bey Belçika’da çıkan Türk Sesi Dergisi’nde aynı sahneyi daha geniş anlatmış:
“Dışarıda hava birdenbire kararmıştı. Adeta etraf seçilemez hâle gelmişti. Koğuşta dahi birbirimizi seçemez olmuştuk. Saat tam 13.23’te Allah sesi bir anda etrafa yayıldı. Bu ses Menderes’in sesi idi. İki dakika sonra saat 13.25’te semadan tufan hâlinde bir yağmur sağanağı indi. Bu sağanak sanki ağaçları, binaları, insanları, eşyaları, gökten sürükleyip getiren bir seldi. İmralı’da bulunan karaağaçların dallarında tüneyen on binlerce kuş, yağmurun şiddetinden dolayı yerlerinden fırlayıp havaya süzülmüşler ve etrafı büsbütün karartmışlardı. Bu hadise hepimizi şaşkınlık içinde bıraktı. İlahi bir halin tezahürünü görmemek kabil değildi. Öyle tahmin ediyorum ki bu yağmurun yağdığı ve toprağı suladığı sırada, büyük vatan evladı Menderes’in, aziz ruhu, bulutların arasına süzülmüş ve mübarek cesedini bu yağmur suları gasletmişti. Sonradan öğrendiğimize göre hâkim, savcı ve subay maskesi altında Menderes’in idamını seyretmeye gelen katiller, yağmurun bu şiddeti karşısında çil yavrusu gibi etrafa kaçarak Menderes’in son anlarını görmek zevkinden mahrum kalmışlardı.”(Turhan Dilligil, İmralı’da Üç Mezar, Dem Yay., 1989, s. 92-93.)
Ardından Çingene cellat Üsküdarlı Kemal Ayson, yağlı ilmiği Menderes’in boynuna geçirdi. Menderes bir an etrafına acı acı baktı. Bu onun son bakışı oldu.
Herkes yazmıştı idamları ama Necip Fazıl’ınki kadar unutulmayan bir yazı yoktur herhâlde (Son Posta, 10 Şubat 1962). Üstad, iki gardiyanın ağzından, kendi üslubunu katarak belki de tarihteki en etkili idam tablolarından birini çizmiştir.
İdam gömleği giydirildikten sonra etrafı asker dizili yolda sehpaya doğru giderken Menderes birden durmuş ve ufuklara doğru son kez bakmış. Gözlerini daire şeklinde dünya mesafeleri etrafında gezdirdikten sonra hafifçe iç geçirmiş. İmralı’ya geldiğinden beri tek kelime etmeyen Menderes idam sehpasına çıkmış. Hocaların dinî telkinlerinden sonra cellat ipi sertçe boynuna geçirirken sabık Başvekilin ağzından “Dur!” sözü çıkmış, “bir dakika.”
Devamını Üstadın üslubundan okuma ayrıcalığını almayayım elinizden:
“Ve Menderes’in dudakları yalnız kendi gönül kulağına ve Allah’a hitap ederek kıpırdamaya başlıyor.
Bir, belki iki veya üç dakika okuyor. Ne okuduğu belli değildir, tek kelimesi duyulmamıştır fakat Allah’ına yöneldiği besbellidir.
Tam bir teslimiyet içindedir.
Tamam!
Havada sallanmakta…
Hava erlerinden bir kaçı bayılıyor.
Burada şahidi konuşturuyorum, şöyle anlatıyor:
“Hava açıktı ve ortalıkta bir kuş bile yoktu… Tam da Adnan beyin can verdiği anda, darağacının üstünde küçük, binlerce kuş peydahlandı, ortalık toz, duman oldu. Manzarayı görenler etrafa kaçıştı. Ben gördüklerimin dehşetinden düşecek gibi oldum.” (Dilligil, age, s. 95-100.)
Menderes Yassıada’ya yeni geldiği günlerde avukatı Burhan Apaydın’la görüşürken ona “İdamdan korkmuyorum” demiş ve şunu eklemişti:
“Ben Anayasa ihlali iddialarından, idamdan korkmuyorum. Beni tarihe mürtekip (hırsız) olarak geçirmek istiyorlar. Sizden bunu önlemenizi rica ediyorum.”
Allah cc. Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın mekânlarını cennet eylesin
.
1926 yılında bir öğretmen neden intihar etmişti?
21 Eylül 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
1926 yılında bir öğretmen neden intihar etmişti?
Mustafa Armağan
Sözde Aydınlanmacı bunlar.
Osmanlı batıl inançlara, hurafelere boğazına kadar batmış da bunlar uyanmış, bilimsel, akılcı, deneyci vs. olarak yalnızca ilmi hakiki mürşit olarak kabul etmişlerdi.
Örümcek kafalılara karşı pozitivist zihinler kuşanmışlardı…
Dünyayı mitlerden yani efsanelerden arındırmak için yola koyulmuş bulunan Aydınlanma felsefesini modern çağda en büyük mit üreticilerinden biri olarak gören Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği adlı putkıran kitabını da okumamıştır bunlar ama Aydınlanmacı dedin mi en kahraman onlardır.
Efsaneleri yıkmak için yola çıkan Kemalist zihniyetin boğazına kadar battığı efsanelerden biri de “milletvekili maaşının öğretmen veya memur maaşından yüksek olamayacağına” dair Reisicumhur Mustafa Kemal’in bir direktifinin bulunduğudur.
Böyle bir şeyin gerçek olmadığını günlük gazetelerden bile öğrenebilirsiniz ama Kemalistlerde araştırma merakı hak getire!
İki gerçeği belirtelim sadece:
Bir: 1929 yılında milletvekillerinin aldığı 308 lira aylık ile o tarihte 255 gram altın satın alınabiliyordu ki bugünkü parayla 1 milyon 250 bin lira eder. (Ayrıca ayda 900 liraya kadar tahsisatları vardı ki onu bugünkü paraya çevirme işlemini siz yapıverin)
Bugün milletvekilleri 230 bin lira, yani 96 yıl önceki bir vekilden tam 1 milyon 11 bin lira daha az maaş almakta.
Bir başka deyişle 1929’daki bir vekil bugünün 5 vekilinden daha fazla maaşı cebine koymaktadır.
İki: 17 Mayıs 1930 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinin haberine bakılırsa İstanbul’daki öğretmenler 16 lira ile 80 TL arasında maaş alıyordu (ve 80 lira alan sadece 8 memurdu).
Demek aynı yıl Meclisteki vekilin aldığı maaşın 20’de biri ile 4’te biri arasında maaş alabiliyordu öğretmen ve müdürler. Bir başka deyişle 1930 yılında bir vekilimiz 20 öğretmen maaşıyla geçinebilmekteydi. Bugün bu oran 3 veya 4’e inmiş durumdadır.
GAZETELERİN YALANCISIYIM
Öte yandan Yarın gazetesinin 2 Haziran 1931 tarihli haberine bakılırsa durum daha vahimdir. Maarif (Eğitim) Bakanlığı tasarruf için öğretmen ücretlerinde indirim yapacak, ders ücretlerini 1 TL’ye indirecekmiş.
Yani 1929’daki öğretmen maaşları bile fazla gelmiş devlete.
Ha, bir de maaş alabilseler daha iyi olacakmış ama alamıyorlarmış!
Yıl 1941, öğretmenlerin ortalama 20-30 liralık maaşları ve kıdem zamları dahi zamanında ödenmiyormuş. İstanbul’da toplam 55 bin lira birikmiş kıdem zammı alacağı olan öğretmenler için bakanlıktan ayrılan tahsisat sadece 15 bin liraymış!
Ben demiyorum, 7 Şubat 1941 tarihli Cumhuriyet gazeteniz yazıyor.
Daha çarpıcı bir veri, ünlü edip-mebus Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1925 Bütçe Müzakereleri sırasında TBMM’deki sözlerinde yatar. Şöyle demiş:
“Şunu biliyorum ki, maaş-ı hâzırı ile hiçbir muallimin hüsn ü hizmet ifa etmesi, hatta görebilmesi kabil değildir. Bunu hepiniz de biliyorsunuz. Mesela altı yüz kuruşa bir muallim oturup çalışmıyor. Kendi mesleğini terk ediyor. Uzun senelerden beri mesleğine vakfetmiş olduğu hayatını bir tarafa bırakıyor. Geçinmek endişesiyle mesela gidiyor, biletçi oluyor, kimi kontrolör oluyor, bazısı da bakkal çakkal yanında çalışıyor. Binaenaleyh, bunları bu sefalet hayatından kurtararak maarif hayatında iyi bir âmil olmalarını temin etmek lâzımdır. Şayet maaşlarını şimdiye kadar olduğu gibi böyle mühmel bir hâlde bırakacak olursak, hiç şüphe etmeyiniz ki yakın bir zamanda muallim arayacağız ve bulamayacağız.”
Hem de bunu kim aktarıyor biliyor musunuz?:
28 Şubat döneminde Türkçe ibadet konferanslarını hayranlıkla dinlediğiniz Cemal Kutay (Tarih Sohbetleri 1, 1966, s. 307-8.)
Ancak asıl hayret nidanızı buraya saklayın derim.
Sabahattin Ali’yi Atatürk’e hakaret eden bir şiir yazdı diye emniyete ihbar eden (bunu biliyor mudur Kemalistlerimiz, hiç sanmam?) Cemal Kutay 1926 yılında Konya’da bir ilkokul öğretmeninin dört aydır maaş alamadığı için intihar ettiğini açıkça yazmış (kendi de orada öğretmendir). İntihar eden öğretmen Maarif Müdürü Hasib ile Vali İzzet beylere birer mektup yazarak canına neden kıydığını şöyle anlatmış:
“Yarı çıplak ve aç, talebelerimin önüne çıkıp hükümetimin maarife (eğitime) lâyık gördüğü hakaretin sürünür örneği olmaya tahammül edemeyeceğim.”
YARI ÇIPLAK VE AÇ ÖĞRETMEN
Cemal Kutay’ın yazısının ilgili kısmı şöyle:
“1926 senesinde Konya’da, bir ilkokul öğretmeni intihar etti. Maarif Müdürü Hasib Bey ile Vali İzzet Bey’e birer mektupla canına kıyma sebeplerini anlattı: Konya Hususi Muhasebesi, dört aydır, ilköğretim mensuplarına maaş veremiyordu. Evet... Devletin diğer memurları aylıklarını, hiç olmazsa ay sonlarında alırlarken, ilkokul öğretmenleri bu haktan mahrum idiler: Çünkü, taaa 1938’e kadar ilkokul öğretmenlerinin aylıkları, umumi bütçeden değil, hususi idare, yani vilâyet gelirlerinden verilirdi. Bu üvey evlâd zulmünü giderebilmek için, rahmetli Maarif Vekili Vasıf Çınar’ın, Başvekil İsmet Paşa ile Mustafa Kemal’in huzurunda kavga edip istifa etmesi ve elçi olarak memleket dışına çıkıp orada ölmesi de kâfi gelmemişti...
İntihar eden öğretmen mektuplarında:
“— Yarı çıplak ve aç talebelerimin önüne çıkıp, hükümetimin maarife lâyık gördüğü hakaretin sürünür örneği olmaya tahammül edemeyeceğim...” diyordu. Bir ilkokul öğretmenin aylığı altı (6) lira ile dokuz (9) lira arasında idi o yıllarda... Vakıa, bu rakamın o günkü yaşama şartları içindeki değeri, bugünkü kıstaslarla ölçülemezdi amma, yine de, bugün olduğu gibi (1966’yı kastediyor-MA), en az para alan iki unsur vardı Türkiye’de: Öğretmenler ve Din Adamları... Yâni, Türkiye Halkının dünyasını ve dünya sonrasını inşâ edecek iki gerçek temel mimarları...”
Cemal Kutay aynen böyle yazmış. Arzu edenler Nisan 1966 tarihli Tarih Sohbetleri 1’in 306-308. sayfalarından kontrol edebilir.
Yukarıdaki satırları okuduktan sonra Kemalistlerin efsaneleri nasıl imal ettiklerini, kendi kaynaklarını bile bilmediklerini, okumadıklarını ve araştırmadıklarını bir kere daha görmüş oldunuz.
Siz gördünüz de onlar gördü mü? Bundan pek emin değilim.
Damal dağına selam duranlardan biz de çok şey istiyoruz galiba
.
108 yıl önce Haydarpaşa garındaki esrarengiz patlama
25 Eylül 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
108 yıl önce Haydarpaşa garındaki esrarengiz patlama
MUSTAFA ARMAĞAN
Bundan 108 yıl önce, 6 Eylül 1917 günü meydana gelen Haydarpaşa garı patlaması kalın bir sır perdesinin arkasına saklanmış durumdadır. Olay, vakt-i zamanında iki satırlık bir resmi tebliğle geçiştirilmiş, millet ise patlamanın, bir işçinin elindeki cephane sandıklarından birini yere hızlıca atması veya düşmesi üzerine meydana geldiği masalıyla uyutulmuştu.
Lakin gerçeklerin günün birinde ortaya çıkmak gibi garip bir huyu vardır. İttihatçılar istedikleri kadar bu yalanı cilalamaya çalışsın, hatıralarını olaydan sadece iki yıl sonra kaleme almış bulunan Alman Başkomutan Liman von Sanders, sabotajın daha kuvvetli bir ihtimal olduğunu hatıra defterine kaydetmiştir bile. Şöyle yazmıştır Liman Paşa:
“Ayrıca 6 Eylül’de Haydarpaşa garındaki büyük cephaneliğin havaya uçması ve bu esnada liman ve demiryolu tesislerinin, ambar ve erzak depolarının tahrip olması, Ordu Grubu F için önemlidir. Avrupa’nın yarısını kat edip getirilen cephane, muhakkak ki bir cephane sandığının düşürülmesi ile –iddia edilen buydu- infilak edecek kadar hassas değildi. Bu nedenle, büyük bir ihtimalle Türklerin savaş gücünü kırmak için kasten havaya uçurulduğu sonucuna varmak gerekir.”
Müttefikimiz Almanlar bizi bu patlamanın bir İngiliz operasyonu olduğuna inandırmaya çalışmış ama izinsiz kuş uçurtmadığı söylenen Alman istihbaratının nasıl olup da İngilizlerin sabotajını haber alamadığını açıklamamışlardı.
Aslında İstanbul 1917-18 yıllarında itiraf edilmeyen bir “Alman işgali” altındaydı. Her tarafta Alman subayların sözü geçiyor, Alman Genelkurmayı adeta başkent İstanbul’a hükmediyordu. Tam da sakınılan göze çöp batar misali, bu sırada Almanların ana karargâhı olan Haydarpaşa garında o korkunç patlama vuku bulacak, ölenler, yaralananlar olacak, peş peşe infilaklar İstanbulluların yüreklerini ağızlarına getirecek, tahrip olan Gar binası, yıllarca o harap yüzüyle vapur yolcularının yüreklerini dağlayacaktı. (Rahmetli Semavi Eyice çocukluğunda gardaki yanık izlerine şahit olduğunu anlatmıştı bir sohbetimizde.)
İyi de kimin marifetiydi bu patlama? Hedefi saptırmak isteyenler bir İngiliz uçağının yukarıdan bomba atığını söylüyordu ama uçağı gören, eden yoktu.
Patlamaya sansür uygulanmıştı ama Filistin’de cephane bekleyen Mehmetçiğin umutları bu olayla biraz daha kararırken basına sansür uygulanması hangi derde derman olacaktı?
Günün birinde olayın içyüzü aydınlandı. Buna göre patlama, İngilizler tarafından değil, Fransızlar tarafından gerçekleştirilmişti. Ama nasıl? Meğer dışarıdan bir sabotajla değil, içeriden bir ihanetle patlatılmıştı Haydarpaşa garında aylar boyunca biriktirilen cephane ve mühimmat.
Fransız istihbaratı, baştan beri İstanbul’dan Doğu cephesine sevk edilen silah, cephane ve askerleri sıkı takibe almıştı. “Nasıl olur?” demeyin, çünkü Almanların içine sızmış olan bir Fransız casusu, Georg Mann adlı Alsacelı deniz askeri, Haydarpaşa’daki karargâhta kritik bir mevkide çalışmakta, olan biteni, ara sıra yaptığı Berlin yolculuklarında şefine gizlice aktarmaktaydı. Böylece Alman karargâhının faaliyeti İtilaf güçlerine ispiyonlanıyor, onlar da özellikle İngilizlerin Filistin cephesinde ellerini rahatlatacak bir tedbiri İstanbul’da almanın çaresine bakıyordu. Casus Mann, ekibiyle el ele patlayıcıların ateşlenmesini sağlamıştı.
Gün gelmiş, bir tanık hatıralarını bir dergiye anlatarak olayın içyüzünü deşifre etmişti.
A. Baha Özler adlı kişi, Georg Mann’ın mesai arkadaşlarındandı. Patlamanın duyulduğu dakikalarda Cağaloğlu yokuşundan aşağıya doğru koşarken görür arkadaşı Mann’ı. Beraberce bir motora binip Haydarpaşa’ya doğru yola çıkarlar. Garip şey; Mann’ın elinde nereden bulduysa bir fotoğraf makinesi vardır ve patlamanın fotoğraflarını nefes almadan çekmektedir. Tanığımız şüphelenir durumdan ama susar ve İstanbul İtilaf kuvvetlerinin işgaline uğrayıncaya kadar kafasında taşır bu muammayı.
Artık Alman subaylar İstanbul’u terk etmiştir. Baha Bey bir gün Kohut Birahanesinde garip giyimli biriyle karşılaşır. Adam kendisini eski arkadaşı Georg Mann olarak tanıtırsa da, o sırada Alman subaylara yaklaşmak İngilizlerce cezalandırıldığı için yakınlaşmaktan çekinir. Bunun üzerine Mann cebinden bir karne çıkartıp uzatır. Baha Bey hayret dolu bakışlarla göz atar karneye. Eski arkadaşının adı, “Georges Mann” olmuştur ve altında Fransızca “Bizim adamımızdır” yazılıdır.
Mann, patlamayı kendilerinin gerçekleştirdiklerini göğsünü gere gere anlatmıştır o gün. Baha Bey şaşkındır. Yıllar yılı düşman hesabına çalışan bir istihbaratçı ile birlikte çalışmıştır ama hiç haberi olmamıştır. “Derin bir üzüntü duyuyor ve vicdan azabı çekiyordum” diyor ve ekliyor:
“Müttefik ve dost bildiğim bu haine kim bilir ne yardımlar yapmış, ne potlar kırmış ve ne haltlar işlemiştim!”
Peki, kim dost, kim düşmandı? Yoksa sözde dost Almanlar bizi daha derinden mi yıkmıştı?
.
Gazze’de İngilizleri 2 defa yendiğimiz neden unutturuldu?
28 Eylül 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Gazze’de İngilizleri 2 defa yendiğimiz neden unutturuldu?
Mustafa Armağan
Filistin’le ne işimiz var? Gazze’den bana ne? Hem biz Arap mıyız?
Benzeri sözleri ki siz de duymuşsunuzdur.
Bu milletin evlatlarının böyle laflar etmeye başlaması bırakın Müslümanlığı, insan olma vasfını dahi kaybetmeye başladığını göstermektedir.
Elin Norveçlisi, Japonu, İspanyolu, Güney Afrikalısı, İrlandalısı… bile bir şeyler yapmak için çırpınırken asırlarca Araplarla kardeşçe yaşamış bir milletin torunlarının bu umursamaz tavrı eğitim ve kültür politikalarımızda büyük hatalar yaptığımızı gösterir.
Oysa Gazze de bizimdi Filistin de. İmparatorluk ufukları daralmış, gökkubesi küçülmüş bir ülkenin çocuklarına bir de düşmanlık aşılanırsa olacağı budur.
Bu gidişatı düzeltmek için tarihe tekrar Osmanlı gözüyle bakmanın faydalı olduğuna inanıyorum.
Çanakkale zaferi, sadece Osmanlı ordusunun moralini düzeltmekle kalmamış, yedi düvelin mağlup edilebileceği inanç ve ümidini de aşılamış, 1915 sonlarında Selman-ı Pak meydan savaşında Sakallı Nureddin Paşa bir İngiliz ordusunu mağlup etmiş, dahası, Kutu’l-Amare’de kuşatılmış bulunan General Townshend’in ordusu 1916 Nisan’ı sonlarında topuyla tüfeğiyle Halil Paşa tarafından esir alınmıştı.
Böylece İngilizleri Çanakkale’den sonra bu defa bir meydan savaşında yenebildiğimizi göstermiştik. Zaten Osmanlı topraklarının paylaşılmasını öngören gizli Sykes-Picot antlaşmasının hemen ertesi ay devreye sokulması Türk kuvvetlerinin bileğini savaş meydanlarında bükemeyenlerin işi kalleşlikle halle çalıştıklarını gösteriyordu. Bir başka deyişle İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan (yalnız ertesi yıl devrim olunca Rusya denklemden düşecektir) gizli bir anlaşma olan Sykes-Picot, Kutu’l-Amare yenilgisinin ardından devreye sokulan bir kalleşlik belgesidir.
1917’ye geliyoruz.
Mart ayında Irak cephesinde Bağdat’ı düşüren İngilizlere karşı kısa bir süre sonra Gazze cephesinde bir zafer kazanıyoruz ki, bunu ertesi ay ikinci Gazze galibiyeti izleyecektir. Yani Osmanlı ordusu, Edward Erikson’un dediği gibi hâlâ çok iyi koordine oluyor, modern savaş taktiklerini başarıyla uygulayabiliyor ve en önemlisi emir-komuta zinciri çözülmüyordu.
Ta ki 107 yıl önce, 1918’in 19 Eylül’ünde gelen Nablus hezimetimize kadar savaş meydanlarında “Biz buradayız” demeye devam etmiştik.
Gazze’deki katliam yeni bir evresine girerken ortak tarihimizdeki birinci ve ikinci Gazze muharebelerini hatırlamaya çalışalım.
Bizi Çanakkale’de gördüler
Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağı adlı kitabı bize Gazze muharebelerinden bir görgü şahidinin günlüğü vesilesiyle bahseder.
Karadan saldıran İngilizlerin denizden gemilerle zavallı Gazze’yi bombaladıklarını ve şehre ağır zararlar verdiklerini anlattıktan sonra bize müthiş bir direniş sergileyen bir alaydan bahseder. Falih Rıfkı’ya göre bu alay, kendinden en az dört beş defa üstün kuvvetlerle karşı Gazze’yi kurtarmıştır.
İngiliz gemi ve toplarından yağan kesintisiz gülle ve demir yağmuru altında insanı deli eden Gazze muharebelerinden Kudüs’e dönen yaralıları ziyaret eden bir arkadaşı askerlerimizden birine demiş ki:
Nasıl, yine gelirler mi?
Askerimiz kendinden gayet emin bir edayla cevap vermiş:
Gelemezler efendi… (Çünkü) Bizim alayı gördüler.
Asker bu sözüyle Çanakkale’de düşmanı püskürmüş olan alayının Gazze’de de İngilizlere dünyayı nasıl dar ettiğini kasdetmiştir.
Mehmetçiğin morali o kadar yükselmiştir ki, İngilizlerin boşalttıkları bir sipere giren askerimizin ganimet olarak aldığı yemeğin tadını beğenmeyip “Yahu bunlar da kötülemiş. Çanakkale’deki yemekleri daha lezzetliydi” demesi bile Mehmed Akif’in, Asım’ın Nesli için söylediği “Yüz göz olmuş bu çocuklar ölümün şahsiyle” mısraını hatırlatır.
2. Gazze muharebesinden de bir olay aktaran Falih Rıfkı, Şeyh Ali Mantar’ın mezarının bulunduğu Mantar Tepe’den düşmanı gözetleyen tarassudcularımız ile neferlerimizin kahramanlıklarından bahsettikten sonra şu bilmediğimiz hakikati fısıldar tarihin kulaklarına: “Onlar Gazze günlerinin hakikaten en büyük kahramanlarıdırlar.”
Bir subayın 19 Nisan 1917 tarihli günlüğünde bize kahraman 11. Bölükten yine kahraman bir neferimizin marifetini nakleder. Bir siperin önüne düşen ama patlamayan bombayı gören Mehmetçiğin destanî fedekârlığıdır bu:
“Vakayı gören bir nefer siperinden fırlayıp sapından tuttuğu tehlikeli bombayı omuzuna aldı ve İngilizlerin bir saniye kesilmeyen ateşi altında siperler üzerinden atlayarak kestirme bir yoldan bataryanın yanına geldi. Bu sefer bomba hakiki hedefini buldu.”
Patlamayan bombayı omuzladıktan sonra düşman bataryasının yanına kadar götürüp orada patlatan bir Mehmetçiğin hikâyesi Gazze topraklarına bir çığlık hâlinde bıraktığımız hatıralardan biridir sadece. Nitekim Falih Rıfkı “Tarih böyle kahramanların isimlerini yazmaz fakat ikinci Gazze muharebesinin son gününü görenler 11. Bölüğün ismini unutamazlar.”
Lakin unuttuk…
Öyle bir unuttuk ki hem de 107 yıl sonra bu destanları yaralı hafızasıyla hatırlamaya çalışan pir-i faniler gibiyiz. Ama ne olursa olsun unutmaya karşı direneceğiz. Galiplerin yazdıkları tarihten ancak yeniden hatırlayarak intikamımızı alabiliriz çünkü.
Öte yandan Gazze muharebesinde bir kere daha Osmanlı karşısında mağlup olan İngiliz Generali Murray, Londra’ya yalan dolu bir rapor yazdı. Gerçekte Osmanlı’nın dört beş katı bir kuvvetle hücum eden ama Osmanlınınkinden çok daha fazla zayiat veren Murray, Türklerin 6 bin ila 7 bin kayıp verdiklerini yazıyordu ama gerçek zayiatımız 2,500’ün altındaydı. Muharebeyi sözde İngilizler kazanmıştı. O günlerde iyi habere muhtaç İngiliz gazeteleri tabii bu yalanların üzerine balıklama atladı.
Lakin cephedeki İngiliz askerleri gerçekleri daha iyi görmüştü. Nitekim Briscoe Moore adlı subay, bir Türk uçağının üzerlerinden geçerken aşağıya bir kâğıt attığını ve açtıklarında kâğıttan şu notu okuduğunu yazıyordu:
“Siz bizim iletişimimizi kestiniz fakat biz de sizi Gazze’de yendik.” (Eugen Rogan, The Fall of the Ottomans, Allen Lane: 2015, s. 328-9.)
Bilelim ki Gazze toprağından çekilmeden önce Mehmetçiğin, toprağının üzerinde ay ve yıldız işaretlerinin bulunduğu kabirlerini emanet bırakmıştık. Tıpkı Çanakkale şehitliğinde Kudüs ve Gazze’den gelmiş 53 şehidin kabrinin olduğu gibi.
Bunun içindir ki, Gazze de bizimdir, Filistin de.
.
Deniz Gezmiş’in cenaze namazı gömüldüğü mezardan çıkarılıp kılınmıştı
02 Ekim 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Deniz Gezmiş’in cenaze namazı gömüldüğü mezardan çıkarılıp kılınmıştı
MUSTAFA ARMAĞAN
Deniz Gezmiş’in cenaze namazı gömüldüğü mezardan çıkarılıp kılınmıştı
CHP’nin genel başkan seçmek üzere kurultay düzenlediği 6 Mayıs 1972 sabahı ilginç bir tevafukla Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan idam edilmişti.
Bakmayın şimdi timsah gözyaşları döktüklerine, İnönü’nün güç bela genel başkan seçildiği kurultaydan 12 gün önce TBMM’deki idam oylamasında evet oyu veren tam 28 CHP milletvekili vardı.
Dahası, 2 CHP’li vekilin çekimser kalarak dolaylı onay verdiğini düşünürsek idamlara evet diyen CHP’lilerin sayısı 30’a yükselir.
Bitmedi: 24 Nisan tarihli TBMM oturumuna tam 67 CHP’li milletvekili katılmayarak idama yine dolaylı yoldan destek vermişti.
Böylece 97 CHP’li vekil Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarına onay vermişti. Hayır diyen CHP’li vekil sayısı ise sadece ve sadece 47 idi.
Bu durumda toplam 144 CHP’li vekilden 97’si evet diyerek, çekimser kalarak veya oturuma katılmayarak idamlara onay vermişti ki, bu miktar hayır diyen CHP’lilerin tam iki katıdır.
Kendinizi aldatırsınız da tarihi aldatamazsınız beyler.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı gece Bayramoğlu’nda solcu yazarlar kafayı çekmektedir. Derken Kemal Tahir gelmiş. Öfkesinden masalarını tekmeleyerek:
Ulan ….lar, fidan gibi gençleri azdırıp astırdınız, şimdi de üzüleceğinize kafa mı çekiyorsunuz? demiş.
Bunlar hem asar veya astırır, hem de mezarı başında ağlar ki senin benim sesimiz duyulmaz bağırtılarından. Sabahattin Ali’yi öldürten ama tantanasını yapan da onlar değil midir?
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarından bahsedildi ama nedense cenaze namazlarının kılınıp kılınmadığı pek kimseyi ilgilendirmedi. Fakat Erdal Öz Deniz Gezmiş Anlatıyor adlı 1976 tarihli kitabında bu ilginç detayı atlamamış ve Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan’dan şunları nakletmiştir:
“Cenazelerimizi yıkatıp dini tören yapacağımızı söyledik. İmam geldi. Zoraki geldi. Çıkarıp elli lira verdim imama. Yıkadı. Biz üç baba, bir de Bora, abdestlerimizi yeniledik.
Yıkayıp kefenlediler. Kefenleri mezarlıkta aldık.
Tabutlara koydular. Bir masanın üzerine üç tabutu yan yana koyduk.
Ben önceden söylemiştim, imam yanaşmazsa, cenaze namazını ben kıldırırım, demiştim.
İmama,
“Cenaze namazı kılmayacak mıyız?” diye sordum.
“Orada kılarız,” dedi. Atlattı bizi.
Cenaze arabası geldi. Tabutları arabaya koyduk. Mezarların başına götürdük. Önceden hazırlanmış beton boş mezarlar vardı.
Biz seçtik mezarları. Daha doğrusu Cemil Bey seçti. Çocukların yan yana gömülmesi konusunda bir tartışma oldu. Biz yan yana olmalarını istiyorduk.
“Yan yana olurlarsa, üçü birleşip yeni bir eyleme mi girişecekler?” dedik.
Ben, adamların, bizim isteğimizi yerine getirmeyeceklerini, daha ileri gidersek, orayı bile vermeyeceklerini tavırlarından anlamıştım.
Cemil Beyi çektim kenara:
“Fazla direnirsek, burasını da vermeyecekler, gel evet diyelim,” dedim.
O da uygun buldu. “Evet,” dedik.
İlk Deniz’i aldık tabutundan. Mezara indirdik.
Bu arada aklıma namaz geldi. Döndüm hocaya,
“Hani cenaze namazını burada kıldıracaktın?” dedim. “Niye böyle yaptın?”
“Unuttum. Bilmiyorum,” falan, dedi.
Ben, “Kılacağız,” diye direttim.
Deniz’i yeni baştan çıkardık mezarından, tabutuna koyduk. Tabutunu bir kum yığınının üzerine yerleştirdik, önce onun namazını kıldık. İmam, üç baba, bir de Bora. Beş kişi. Başka kimse katılmadı namaza. Seyrettiler.
Sonra Yusuf’un tabutuna geçtik. Bir taş yığınının üzerine koyduk tabutu. Onun namazını da kıldık. En son da Hüseyin’in tabutunu bir kum yığınının üzerine koyduk, onun da namazını kıldık.
Geldik Deniz’e. İndirdik onu mezarına. (…) Deniz’in toprağı atılırken, imama döndüm,
“Telkin vermeyecek misin?” dedim.
“Vereceğim,” dedi.
“Ne zaman?”
“Sonra.”
“Niye şimdi vermiyorsun?” dedim.
“Sıkıyönetim var. Her hareketimizden çekiniyoruz, ben sonra bu görevi yerine getiririm” dedi.
“Vebali boynuna. Seni Allaha bırakıyorum,” dedim.”
Deniz Gezmiş Anlatıyor adlı kitabın 173 ila 175. sayfalarında yer alan yukarıdaki satırlar üç arkadaşın babaları müdahale etmese cenaze namazları kılınmadan gömülecekleri gerçeğini ortaya koyuyor. Kendileri belki istemezdi ama aileleri buna fırsat vermedi. Kaldı ki Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan bir din görevlisiydi.
.
Yıl 2100, yer Gazze…
05 Ekim 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Yıl 2100, yer Gazze…
Mustafa Armağan
Yıl 2100, yer Gazze…
Filistin devletinin üst düzey yetkilileri, Gazze Üniversitesi Sualtı Araştırmaları Fakültesinden yeni bir haber geldiğini doğruladı. Sualtı arkeolojisi uzmanlarının Gazze karasuları civarında yaptıkları bir dalışta deniz dibinde yüzlerce bilinmeyen cisme ulaştıkları bildirildi.
Denizin dibinde yosun kaplanmış bulunan, ele sığacak cesametteki cisimler toplanıp laboratuvara getirilmiş. Yapay zekâ tarafından yönetilen üniversite laboratuvarı bu cisimlerin yaklaşık 70 sene önce kullanılan bir teknolojiye sahip olduğunu ve o zamanlar “elektronik” denilen bir sistemle donatılmış bulunduğunu tespit etmiş.
Bulgular ilginç bulunmuş. Teknolojik merdivende geriye doğru gidilmiş ve 21. asrın ilk çeyreğindeki cihazları açacak kapasitede bir yapay zekâ onlara şu verileri sunmuş:
“Bunlar dünyanın değişik bölgelerinden insanlara ait. Topraklarımızın şimdilerde ismi unutulmuş bir korsan örgüt tarafından işgali ve yüzbinlerce insanımızın yerlerinden edildiği, öldürüldüğü veya yaralandığı ve nefes aldırmayan abluka yüzünden açlık çekildiği yıllarda sayıları 500’e yaklaşan bu her cinsten insan, ufak tefek teknelerle karasularımıza yaklaşmak, dedelerimize ve ninelerimize bebek maması, çukulata, şeker gibi gıda maddeleri ulaştırmak için yola çıkmışlar.
O zamanlar bu şimdi bilinmeyen cisimlere “cep telefonu” denilirmiş. Zorlanarak da olsa açtık ve içlerinde bazı programlarda garip yazışmalar ve aynı cihazla çekilmiş fotoğraf ve filmler bulduk.
Bunlar bizim tarihimiz için hayatî bulgular. Çünkü o günleri yaşayanlar bugün artık hayatta değil. Yalnız birkaç kişinin haberi olmuş zaten gelenlerden. Uzaktan, Gazze sahilinde otururken nokta gibi bir cisim görmüşler. Sonra da ismi unutulan korsan örgütün botları etrafını sarıp onu bilinmeyen bir yere götürmüş. Zaten bunları anlatanlar da ancak o sırada 8-10 yaşında olanlar.
“Sumud” adlı bir filotilla yani filocuk 46 tekneden oluşuyormuş. Kararlılık veya sebat manasındaki bu kelime bir özgürlük sloganı hâline gelmiş o zamanlar. Dünyadaki haksızlık ve zulümlere karşı mertçe yürüyenlerin dillerinden düşmemiş yıllarca. Sonunda ülkemizin, Filistin topraklarının asıl sahiplerine yani biz Filistinlilere iadesi yolunda dünya çapında bir ayaklanma başlamış ve bir asır süren mezalime rağmen teslim olmayan Filistinlilerin devleti kurulmuş.
Bizim bu günlere ulaşmamızda bu bilinmeyen cisimlerin büyük payı olmuş.
Telefonlarda çözülen bazı mesajlar az daha Filistin’e mahsus olarak geliştirdiğimiz yapay zekânın bile gözlerinden yaş getirecekti. “Allahu ekber” diyordu ses. Allah büyüktür. Yüce Allah’ın milletimize bahşettiği bu özgürlük ve bağımsızlık için emek verenlere şükranlarımızı göstermek için Gazze’de Peygamber Efendimiz’in (sav) dedeleri Haşim bin Abdimenaf adına yaptırılan ama 2023 işgalinde gaddarca yıkılan ve İslam ülkelerinin katkılarıyla eskisine benzer şekilde yeni baştan yaptırılan caminin yanı başına bir hatıra plaketi çakacak ve üniversiteye mensup dalgıçlarımızın denizin dibinden topladığı cihazlardan birini oraya monte edeceğiz ki gelecek nesiller bizim gibi unutmasın bu insanların en acılı zamanımızda uğradığımız zulmü bitirmek için çırpınışını.
Gazze ve Filistin halkı katkılarını asla unutmayacak. Dünyada nerede zulme uğrayan bir halk varsa biz de onların yanında olacağız.”
Filistin devleti yetkilileri bunları okuduktan sonra birbirlerine sarıldı. Gözyaşları sebil olmuştu.
Yıl 2025, 4 Ekim
Bu yazının yazıldığı dakikalarda Sumud filotillasındaki Türk vatandaşları iki günlük esaretin ardından uçakla ülkemize dönüyordu. Vazifelerini tamamlamış insanların mutluluğu okunuyordu yüzlerinde.
Belki Gazze kıyılarına ulaşılamadı. Gazze karasularına yalnızca “Mikeno” adlı tekne girebildi. Buna mukabil yapılan iş, surda açılan mukaddes bir gediktir. Bu gedik hemen arkasından başlayan ikinci Sumud filotillasının harekete geçmesiyle büyüyecek ve İsrail adlı terör devletinin uluslararası sularda ve egemenlik hakkı bulunmayan Gazze karasularında tamamen insani yardım amaçlı teknelere engel olamayacağı gerçeğinin önü açılacaktır.
Dünyanın Gazze’de yaşanan zulme dikkatini yeniden çeken ve gidenler kadar kalanların da iftihar etmesine sebebiyet veren bu adım önemliydi. Tıpkı 2008 yılında yalnızca iki tekne ile başarılan sızmanın Sumud fikrini ortaya çıkarmasında olduğu gibi.
Hatırlamakta fayda var.
1 Ağustos 2008 tarihinde “Özgürlük” (Liberty) ve “Hür Gazze” (Free Gaza) adlı iki küçük tekne İtalya’nın Sicilya adasından yola çıkmıştı. Yaklaşık 44 aktivist (aralarında Amerikalılar, İtalyanlar, Fransızlar ve bir Norveçli doktor vardı) ile 2,5 ton insani yardım taşıyan tekneler 23 Ağustos 2008 günü Gazze limanına ulaşmıştı. Bu, 41 yıl aradan sonra Gazze’ye sivillerin sivil gemilerle ulaşabildiği ilk ve bu güne kadar da son çıkarmaydı.
Tekneler Gazze kıyısında binlerce Filistinli tarafından coşkuyla karşılanmış, Hamas yetkilileri bu girişimi “Avrupa’daki zulme karşı protesto” diye nitelendirmişti.
Bu denizden ulaşma girişimi ablukayı sembolik olarak delmiş ve sonraki aylarda benzer girişimleri tetiklemişti. Mesela Aralık 2008’de başka gemiler aynı yoldan Gazze’ye ulaşmayı denemiş ama başaramamıştı.
2008 Gazze çıkarması uluslararası sivil toplumun ablukaya karşı ilk büyük eylemi olarak tarihe geçti ve Mavi Marmara gibi girişimlerin öncüsü oldu. Bu başarı ablukayı kaldırmasa da farkındalığı artırmıştı.
Önemli olan da farkındalığın artırılması değil midir? Nasıl 23 Ağustos 2008’de bir avuç kahraman ablukayı delerek sivil yolu açmışsa Sumud filotillası da mazlumların yalnız olmadığını dostlara göstermiş ve zalime korku vermiştir.
İsrail’e atacağımız her taş değerlidir dostlar. Safınızı belli etmek ve zalimin yanında olmadığını göstermek adına hiç olmazsa.
(Bir tarihçiden geçmişi yazmasını bekleyenler bu yazının ilk bölümüyle hayal kırıklığına uğramış olabilir ama kimse kusura bakmasın, bunun için özür dilemeyeceğim.Çünkü yaşadığımız olayın kendisi tarihtir.)
.
Gazze’yi nasıl kaybettik?
09 Ekim 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Gazze’yi nasıl kaybettik?
MUSTAFA ARMAĞAN
İttihatçıların üç büyüklerinden Cemal Paşa Kudüs’teki karargâhındadır. Nablus şehrinden gelen yaşlı başlı 20 kişi Cemal Paşa’nın neredeyse ayaklarını öpeceklerdir; yalvarmaktadırlar. Kaderleri, karşılarındaki paşanın ağzından çıkacak tek bir kelimeye bağlıydı. Neyse ki bu defa şanslıydılar: Anadolu’ya sürgünle yakayı kurtarmışlardı.
Adamlar dışarıya çıktıktan sonra aynı Cemal Paşa birden değişmiş, yanındaki gazeteciye “Ne yaparsın, burada böyle söküyor” demişti. O gazeteci Falih Rıfkı ise Paşa’nın tavrındaki değişimi “Rol bitmişti” diye özetler.
Rol bitmişti, evet. Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı adlı kitabı ibret için okunmalıdır. Yıkılmaz denilen Osmanlı kalesinin peş peşe yapılan hatalar yüzünden 4 yıl içerisinde nasıl çöktüğünü daha iyi anlatan bir eser bulmak kolay değildir.
Cemal Paşa Arapları tehcir, tedhiş ve silahla Türkleştireceğine inanmıştı. Ermeni tehcirinin tersine, bu defa Suriye ve Filistin’den Anadolu’ya yapılan tehcirden söz ediyoruz. Sonuç, Arap topraklarının tamamen kaybı ve Filistin topraklarının bir asırdır kanamalı hasta olmasıydı.
Filistin’de posta memuru olan İzzet Derveze İttihatçı hükümetin Cemal Paşa’yı savaşı fırsat bilip Arapçılık hareketi mensuplarının işini bitirmek üzere gönderdiğine inanır. 21 Ağustos 1915’te 9, 6 Mayıs 1916’da ise 21 kişi idam edilmişti. “Zalim tehcir hareketi” diyor Derveze, “Suriye, Filistin ve Lübnan’dan Anadolu’ya gerçekleşmiş ve erkek, kadın ve çocuklardan oluşan yüzlerce aileyi kapsayan sürgün, bu kimseleri iki yıl boyunca yoksulluk ve hakarete maruz bırakmıştı.”
Lübnanlı aydın Şekip Arslan ise Cemal Paşa’nın Suriye’deki “Arap ruhu”nun öldürülmesi görevini üstlendiği kanaatindedir. Şam’da bir Tehcir Komisyonu kuran Cemal Paşa önde gelen 2 bin Arabı Anadolu’ya sürmüş olup ev ve arazilerine el konulması için de hazırlıklara girişmiştir. Bana göre, diyor Şekip Arslan, sürgün yöntemi Osmanlı Devleti’nin geleceği açısından büyük bir tehlikeydi. Devletin tehlikeli bir dönemeçten geçtiği bir zamanda zor kullanma, yıldırma ve Türklerle Araplar arasında kin ve nefret uyandırma siyasetini uygulamak doğru değildi. Ona göre Cemal Paşa’nın Suriye’de takip ettiği siyaset Osmanlı Devleti ve İslam âleminin başına gelmiş en büyük felaketlerdendi.
Osmanlı kuvvetleri Gazze’deki iki muharebede İngilizleri püskürtmeyi başarmıştı. Cemal Paşa ise bölge halkını Osmanlıya bağlayacak yerde, mevcut bağları da koparacak ne varsa uyguluyordu.
Derken 31 Ekim 1917’de başlayan nihai İngiliz hücumu cephemizi yarmış ve ağır kayıplar verdirmişti. Artık Kudüs’ü tutacak bir kuvvetimiz kalmamıştı. Gazze’de ise zehirli gaz mermileri kullanan İngilizler karşısında Mehmetçiğin gaz maskesi yoktu. Gazze hem karadan, hem denizden bombalanıyordu. Karadan 218 top ve 6 tank, denizden ise 27 kruvazör tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi ateş yağdırıyordu.
O gün bugündür rahat yüzü görmemiş olan Gazze’yi 7 Kasım 1917 günü işgal etti İngilizler. İşe bakın ki, İngilizler Gazze’ye girmek üzere iken Dışişleri Bakanı Balfour “topraksız millet” dediği Yahudilere, “milletsiz yani boş toprak” dediği Filistin’de ‘yurt’ garantisi veriyordu.
Cemal Paşa ise görevini yapmanın huzuru içinde İstanbul’a dönüyor ve Bahriye Nezareti’ndeki makam koltuğuna oturuyordu. Geride bir harabe bırakan o değildi sanki.
Anti-Siyonist tarihçi Ilan Pape nedense der, Müslüman Araplara kan kusturan Cemal Paşa, Siyonist yerleşimcilere daha hayırhah/yumuşak davranıyordu. Yoksa diyor, Pape, bunun sebebi, Cemal Paşa’nın eşinin Yahudi kökeni olmasın!
Peki Arapların önde gelenlerini topraklarından süren ve bazı aydınlarını idam ettiren Cemal Paşa’nın amacı neydi? Falih Rıfkı “Filistin için tehcir, Suriye için tedhiş ve Hicaz için ordu kullandık” diyor. Bir şey daha söylüyor: “O zaman Suriye’de esaslı bir tedhiş politikasına neden lüzum olduğunu Cemal Paşa bir sır olarak kara toprağa götürmüştür”. Neden, hakikaten neden?
Halbuki onun görevini devralan Mersinli Cemal Paşa Araplarla barışma politikası gütmüş, tehciri durdurmuş, sürgüne gönderilen aileleri geri getirtmişti. Bir şey daha yapmıştı: Çar’ın kasalarında Sykes-Picot gizli anlaşmasını bulan Bolşevikler öbür Cemal Paşa’nın İtilaf devletleriyle yazışmalarını ifşa edince Mersinli Cemal Paşa bu bilgileri âsi Emir Faysal’a göndermiş, onu nasıl bir oyuna düştükleri konusunda uyararak bir barış antlaşması imzalamaya çağırmıştı.
Ne var ki artık çok geçti. 11 ay sonra Filistin ve Suriye, Mehmetçiğin döktüğü onca kana rağmen elden çıkmıştı. (Gazze’nin etrafında dev bir mezarlık bıraktık diyordu Falih Rıfkı.) Astığı astık, kestiği kestik Cemal Paşamız ise 1 Kasım 1918’i 2 Kasım’a bağlayan gece Baltalimanı’ndan ana vatanı terk edecekti.
Rol bitmiş miydi?
.
İsrail zindanlarında bir Türk subayı
12 Ekim 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İsrail zindanlarında bir Türk subayı
MUSTAFA ARMAĞAN
Küresel Sumud ve Özgürlük filolarının Gazze’ye ulaşma girişimleri aktivistlerin alıkonularak İsrail hapishanelerine atılması ve birkaç günlük hapishane tecrübeleri Gazze anlaşmasına rağmen son günlerin hararetli gündemini teşkil etti. Tartışmalar ve açıklamalar devam ediyor. Asıl meselenin Gazze halkının ve Filistinlilerin yaşadığı tarihin en büyük dramlarından birini bize unutturmamalı.
Bugün size, emekli bir Türk subayının bundan 60 yıl kadar önce İsrail zindanlarına düşmesi ve yıllarca türlü işkence ve zulümlere maruz kaldıktan sonra nasıl kurtulduğunu ve süreçte yaşadıklarını aktaracağım.
Kaynağını hemen söyleyeyim:
Mehmet Şahap Tan’ın İsrail Zindanlarında Bir Türk Subayı adlı kitabı 1967 yılında İstanbul’da neşredilmiştir. Yazar, bazı gazetelerde İsrail’in baskıları yüzünden yarım kalan ve eksik neşredilen tefrikaları kendi imkanlarıyla sansürsüz olarak kitaplaştırmıştır.
M. Şahap Tan, emekli bir Türk subayıdır. Anlaşıldığına göre, bir göz ameliyatı için 1950’lerin sonlarında İsrail’e uçakla gitmiş ve tavsiye üzerine Tel Aviv’de adresi verilen doktorun yazıhanesine uğramış. Ne var ki doktorun yurt dışına gitmiş olduğunu öğrenince, “Bari gelmişken birkaç gün bir yerleri gezip de yurda öyle döneyim” demiş. Dediği gibi de yapmış ve birkaç şehri gezmiş, bu arada bazı İsrail vatandaşlarıyla da tanışmış. Tam dönüş uçağına binip Türkiye’ye doğru yola çıkacağı sırada güvenlik görevlileri tarafından uçaktan indirilip tutuklanmış. Yazar İsrail’in içinde başka bir İsrail olduğunu böylece görmüş ama acı tecrübeler sonucunda.
Önce Emniyet Müdürlüğüne götürülüp sorgulanmış. Buraya kadar nazik bile davrandıkları söylenebilir kendisine. Ama hemen sonra hapishane daha doğrusu ‘zindan’ faslı başlamış ki, yıllar sürecek bir esaretin de başlangıcı olacaktır bu fasıl.
Zindanda işkenceler
Mehmet Şahap Tan’ın anlattığı kadarıyla hapishane veya işkence faslı bir buçuk ay kadar sürmüş. Burada yaşadığı işkencelerden birini şöyle anlatmış:
“Albayın soruları, başımı bir çelik mengene gibi sıkan sıcaklık ve ayaklarımı sanki kesen soğukluk arasında beynimi törpülüyor gibiydi. Bu kadar yezitçe bir işkenceyi düşünmek bile insanın tüylerini diken diken etmeye kâfiydi. Tarifsiz acılar içinde kıvranmama rağmen ağzımı açmadım. Çünkü en ufak bir cevapla, “İtiraf etti” diyerek aleyhime bir delil bulmuş gibi sevinecekti. Albayın soruları birbirini kovaladıkça, bağlı olarak oturduğum koltuğun arkasından gelen sesler de şiddetini artırıyordu. Bu müthiş ses insanı sonsuz boşluklara sürüklüyor, çıldıracak gibi oluyordum. Bir aralık öyle oldu ki: Artık albayın seslerini işitemiyordum. Birbirine zıt iki hararet arasında ve beynim acayip seslerden uyuşmuş vaziyette, karşımdaki albaya bakıyorum, fakat ağzının açılıp kapanmasından, arada sırada başını sallamasından başka bir şey fark etmiyordum. Bir meçhule doğru uçarcasına gittiğimi anladım. Altımdan gelen müthiş soğuk hava, tepemdeki dehşetli hararet artık sabır ve tahammülümü taşırıyordu. Sadece bir aralık dişlerimi deli gibi sıktığımı fark ettim. Aynı anda ağzımın içinde bir çıtırtı oldu, dişim kırılmıştı. Ağzım kan kokusu ile dolmuştu, daha fazla dayanamadım, bayılmışım.
Gözlerimi açtığım zaman, önce uzaklardan, çok uzaklardan, adımın çağırıldığını sandım. Ses uğultular arasından geliyordu ama, işitiyordum. Kollarımı, bacaklarımı çözmüşlerdi. İki nöbetçi de yanımdaydı. Albay da karşımda oturuyordu. Beyaz gömlekli sarışın bir adam da, elinde tansiyon aleti ile üzerime eğilmiş, tansiyonumu ölçüyordu. Göğsüme doğru eğildi, kalbimi dinledi. Halim o kadar bitkin ve perişandı ki: Doktorun basmakalıp suallerine zor cevap veriyordum, fakat o mütemadiyen soruyordu: “Kendiniz nasıl hissediyorsunuz? Bir yeriniz ağrıyor mu? Kalbinizde bir daralma var mı? Mideniz bulanıyor mu? Kulaklarınızda ağrı var mı?” Cevap vermedim, zaten verecek halim kalmamıştı. Bütün bu karma karışık düşünceler ve bitkinlik arasında tek ümit kaynağım, konsolosluğumuzun varlığını aklıma getirmek oldu. Beni ancak onlar bu badireden kurtarabilirlerdi. Fakat bu durumu nasıl haber verecektim? Değil konsolosluğa, herhangi bir kimseye de haber uçurabilecek vaziyette değildim. Yer demir, gök bakır gibiydi.
Beni bir başka odaya götürdüler. Burası bir öncekinden daha karanlık, küf kokulu, havasız bir yer. Ot yatağımın yerini de bir kerevet almıştı. Başım zonkluyor, kollarımda, bacaklarımda, bütün vücudumda ağrıya benzemeyen acı bir eziklik var; son derece bitkinim. Kerevete uzandım fakat uyumak mümkün değildi. Ara sıra dalıyorum ama bu uyku değil, kâbus. Ruhum, başıma gelen olayların tesiriyle karma karışık. Sık sık sıçrayarak kalkıyorum.
Kitapta hapishane faslı gayet tafsilatlı bir şekilde anlatılmış.
Ne var ki, hapishanede maruz kaldığı İsrail gaddarlığından daha fazla, dost gözükenlerin ihaneti içini yıkmış. Mesela Tel Aviv Başkonsolosumuza ne kadar ulaşmaya çalışmışsa da ulaşamamış. Bir keresinde ulaşmayı başarmış ama ulaştığına da, ulaşacağına da pişman olmuş ne yazık ki.
Hapishaneye kendisini ziyaretine gelen Başkonsolosumuz Nejat Uçtum’a dost bilip içini dökmüş ama ne olmuş, tahmin edin. İnanmayacaksınız belki ama Başkonsolos, yememiş içmemiş, onun ağzından aldığı bilgileri İsrail basınına sızdırmış ve Mehmet Şahap Tan bir de bakmış ki İsrail gazetelerinde kendisi aleyhine yayınlar başlamış!
“Kalleşliğe sefir (elçi) eliyle kurban olacağımı henüz bihaberdim (habersizdim)” diye yazmış kitaba. Ve sonradan Telaviv Başkonsolosumuzun büyük annelerinden birinin Yahudi olduğunu öğrenmiş.
Bir zamanlar Türkiye’yi kimlerin temsil ettiğini düşünmeniz için yeterli zannederim bu tespit.
Daha aktarılacak nice ilginç detay mevcut kitapta ama eminim bu kadarı dahi size bir fikir verecektir.
Nasip olursa diğerlerini de yazarız. Bu yazıyı tadımlık kabul edin lütfen.
KAYNAK: Mustafa Armağan'ın Yeniakit gazetesinin 12.10.2025 tarihli nüshasında yayınlanan yazısıdır
.
CHP, İran Şahı görmesin diye çarşafı yasaklamıştı
16 Ekim 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP, İran Şahı görmesin diye çarşafı yasaklamıştı
MUSTAFA ARMAĞAN
İşte arşiv belgesi ve altında kırmızı yazıyla bir not!
“8 Ocak 2024 tarih ve 97024 sayılı OLUR ile GİZLİLİĞİ KALDIRILDI.”
Demek üzerinden 90 yıl geçince belgeler üzerindeki gizlilik kararı kaldırılıyormuş. Bu şekilde pek çok gizliliği kaldırılan belge mevcut Devlet Arşivi’nde. Son yıllarda bu sayı hızla artınca arşiv şenlendi. Ama biz üzüldük okuduklarımızdan.
Yine de gizli kalmasına üzülmekten ise açıldıktan sonra üzülmek yeğdir. (Kemalistler tersini düşünse de.)
İşte 10 Temmuz 1934 tarihli belge gizliliği kaldırılanlardan sadece biri elbette.
İran Şahı Rıza Pehlevi, 1934 yılının 10 Haziran ile 6 Temmuz tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etmişti. Mübalağalı bir şekilde “Şehinşah” yani ‘Şahlar Şahı” unvanıyla tahtta oturan Rıza Pehlevi, son üçünü Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile birlikte olmak üzere Trabzon, Samsun, Ankara, İstanbul ve İzmir şehirlerini ziyaret etmişti. İstanbul’dan İzmir’e giderken de yol üstünde bulunan Orhangazi’den ve onu müteakip Bursa’dan geçmeleri gerekmiştir.
İşte elimizdeki belge, Şah Rıza Pehlevi’nin Orhangazi’den geçeceği sırada o zamanki adı Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) olan CHP Orhangazi ilçe yönetiminin; fırsat bu fırsat diyerek, belgedeki deyişle bunu fırsat ve vesile kabul ederek “çarşaf ve benzeri kıyafetlerin” kaldırılması için düğmeye bastığını kayda geçirmiş. (Bu arada hatırlatalım: O zamanlar memleketi Cumhuriyet Halk Partisi yönetir, valiler aynı zamanda CHP il başkanı, kaymakamlar da CHP ilçe başkanı olurdu. Bir başka deyişle CHP eşittir “devlet” demekti.)
Belge konuşsun, biz dinleyelim. (O dönemin Türkçesi maalesef anlaşılamadığı için bazı kelimeleri sadeleştirmek zorunda kaldım.)
“CHP Bursa İl Başkanlığından CHP Orhangazi İlçe Başkanlığına
Teşkilatımızın (Orhangazi ilçesi yönetim kurulu ve belediyesi) Büyük Reisimiz Gazi hazretlerinin ve misafirleri Şehinşah hazretlerinin kasabalarından geçecekleri haberini fırsat ve vesile tutarak belediyede olağanüstü bir toplantı yaparak çarşaf ve benzeri kılığın kaldırılmasına ittifakla karar vermiş ve uygulamasına başlamışlardır.
Esasen köhne ve batıl bir zihniyetin ve âdetin şurada, burada birer döküntüsü hâlinde kalan bu manzaranın büyük Milletimizin asil ve saygıdeğer kadınına yaraşan medeni kıyafetle değiştirilmesi yarattığımız inkılabın da gereğidir.
Orhangazi halkı teşkilatımızın bu isabetli kararından cidden memnun kalarak ve müteşekkir olarak gereklerini derhal yerine getirmeye gayret etmektedirler.
Bu itibarla millî hâkimiyetin kurulmasında, büyük TÜRK devletinin kuruluşunda ve inkılabın her yeni hamlesinde tarihen de önayak olmak ve fiilen yaratmak vasfını taşıyan Partimizin bu değiştirmede etkili ve yapıcı olmasını dileriz.
İlgililerden ve yönetim kurulunuzdan oluşacak bir toplantı yaparak, bu konu üzerinde kamuoyunun duygularına uyum sağlayacak ve tabii başarısını getirecek verimli bir karar alınmasını ve en kısa bir zamanda uygulamasına geçilerek bu şerefli hizmetin başarılmasını ve sonucun bildirilmesini reca eder, saygı ve sevgilerimi sunarım efendim.
C.H.P. İl Başkanı”
Kaynak: CUMHURİYET ARŞİVİ 601 79 2
Hemen bu yasağın sadece Bursa’nın Orhangazi ilçesinde uygulandığını, dolayısıyla oraya mahsus bir uygulama olduğunu savunmaya kalkacak “sıvamacı” Kemalistlere üzücü haberi vereyim gecikmeden. Bu karar Şah’ın ziyaret ettiği diğer şehirlerde de uygulanmış.
11 Haziran 1934: “Trabzon Valiliği, Şah’ın ziyareti münasebetiyle kadınların çarşaf giymesini men etmiştir.”
12 Haziran: “Samsun’da polis, çarşaf giyen hanımları uyarmış, bazıları ferace (çarşaf)larını çıkarmıştır.”
16 Haziran: “Ankara genelinde kılık kıyafet nizamı sıkı kontrol altına alınmıştır.”
18 Haziran: Milliyet gazetesi: “İstanbul’da Şah’ın göreceği yerlerde hanımlar modern elbise giyecekler.”
23 Haziran: Yeni Asır: “İzmir limanında çarşaflar toplanmış, yollar temizlenmiştir.”
Böyle.
Arşivler konuşmaya başladı bir kere.
.
Mason üstadı Mekke’deki kongreye şapkayla gönderilmişti
19 Ekim 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Mason üstadı Mekke’deki kongreye şapkayla gönderilmişti
Mustafa Armağan
17 Ekim 2025’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü Can Holding soruşturmasının ikinci dalga operasyonunda suç örgütü kurma, kara para aklama, kaçakçılık ve dolandırıcılık iddialarıyla 35 şüpheliden biri olarak Remzi Sanver gözaltına alınınca Masonluk bir kere daha gündeme düştü. Kendisi ekonomi profesörü, eski İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü (2011-15) ve Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın Büyük Üstadı, ayrıca eski Galatasaray Spor Kulübü yöneticisiydi.
İşin tuhafı şu ki 17 Ekim 2025 gece yarısı saat 2’yi 8 geçe tamamen tevafuk eseri olarak X platformuna “Mason üstadlarını tanıyalım” diye bir ‘tvit’ göndermiş ve Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın internet sitesinden başka bir eski Mason Üstadı hakkındaki bilgiyi ekran görüntüsüyle paylaşmıştım.
Bu eşdüşme hadisesi bazılarının tuhafına gitmiş. Halbuki tarihle bu kadar hemhal olunca bozuk saatlerin günde iki defa doğru vakti göstermesi gibi nadiren de olsa gündemi yakalamış oluyorsunuz!
Peki kimdi paylaştığım Üstad-ı Azam veya Büyük Üstat?
Sitede yer alan malumat aynen şöyleydi:
“Mustafa Edip Servet Tör (1927-1930).
Erkan-ı Harbiye mezunudur. Kurmay subay olarak Londra Sulh Konferansı askeri müşavirliği, kolordu kurmay başkanlığı gibi çeşitli görevlerde bulunmuş, Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer almış, Mondros mütarekesi sonrasında ordudan ayrılmıştır.
Sivil hayatta ise, Madenler Genel Müdürlüğü ve Müşavirliği yapmış, Balya Karaaydın Madenleri Müşavirliği yapmış 1923 ve 1927 yıllarında İstanbul milletvekili olarak, 1935-1950 yılları arasında ise Gümüşhane milletvekili olarak TBMM üyeliğinde bulunmuştur.
1927-1930 dönemi için Büyük Üstatlığa seçilmiş, bu görevi dönemin sonuna kadar yürütmüştür. 2 Eylül 1960’da vefat etmiştir.”
Mekke’ye giden Mason
Şu detay dikkat çekici: Tam 27 yıl boyunca gedikli milletvekili imiş ve milletvekiliyken 3 yıl Mason Locası’nın Büyük Üstadlık koltuğunda oturmuş.
Pek söylenmez: O vakitler TBMM Başkanı Kâzım Özalp ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya dahil pek çok Mason, Mecliste ve Bakanlar Kurulu’nda koltuk sahibiydi ve bunlar yadırganacak işlerden sayılmazdı. Merak eden Haydar Rıfat’ın 1934 yılında İstanbul’da basılan Farmasonluk adlı kitabındaki ünlü Masonların listesine bakabilir.
Lakin çarpıcı olan nokta, Edip Servet’in Büyük Üstad olmadan bir yıl önce, 1926 Haziranında Hicaz Sultanı Abdülaziz’in düzenlediği İslam Kongresi’ne Türkiye temsilcisi olarak gönderilmiş olmasıdır.
Bu hadiseyi Kemalistliğiyle temayüz eden Falih Rıfkı Atay’dan okuyalım (Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri, Kültür Bakanlığı Yay., 1981, s. 101-102):
“Atatürk sağ iken, büyük İslam kongrelerinden birine biz de çağırılmıştık. Kongre Mekke’de toplanacaktı. Atatürk’ün bir delege göndermeğe razı olup olmayacağını merak ediyorduk.
Hiç tereddütsüz karar verdi. Türklüğünden kibir denecek kadar gurur duyan büyük adam, milleti ile aynı dinden olanları da gerilik ve kölelikten kurtulmuş görmek için elinden geleni yapmak istemiştir. Müslümanlık yeniden şereflendikçe nasıl Türklerin bunda manevi bir hissesi olacaksa, on milyonlarca Müslüman ya geri, ya köle kaldıkça bundan Türklere de bir utanç payı düşmemek ihtimali var mı idi?
Biliyordu ki Mekke’ye şapka ile gidilemez. Amma daha iyi biliyordu ki başlık ve kıyafet değiştirmekle din değiştireceğini zanneden bir cemiyet de ne gerilik, ne de kölelikten sıyrılabilir. Milletvekillerinden Edip Servet Tör’ü çağırdı:
Mekke’ye gidip beni temsil edeceksin, dedi. Türk’sün ve Müslümansın. Türklük, Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman milletleri medenileşmekten alıkoyan bâtıl itikatları yıkmak için Mekke’ye şapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamağa bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin.
Edip Servet Tör, Mekke’ye şapka ile girdi. Müslüman delegelerinin en fazla itibarlısı o idi. Kongrenin sonuna kadar, Mustafa Kemal mucizesine hayranlık duyan heyetler arasında, Kemalist Türkiye’yi efendice temsil etti.”
Aynı çevreden ikinci bir isim daha anlatmış bu olayı: Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapmış olan, kendisi de bir Mason olan Hasan Cemil Çambel şunları yazmış (Makaleler, Hatıralar, 1964, s. 126-127).
“Bravoo! Aferin sana!”
“Atatürk bir ara, Mekke Emiri ile görüşmek üzere Mekke’ye bir mümessil gönderecekti. Acaba kimi seçecekti? (…) Mekke ve Mekke Emiri, tamamen ortaçağ zihniyetine gömülü mutaassıp bir muhitti. Büyük hedeflerinden hiç şaşmayan Atatürk, bu şarklı geri muhitin hoşuna gitmek değil, şarklı milletlere, istiklâl mücadelesinde olduğu gibi, Kemalist Türkiye’nin, modern, Batılı, medenî ve müstakil bir devlet olduğunu göstererek, bir örnek vermek istedi ve bu maksatla Avrupaî bir kafa seçti: Edip Servet.
Edip Servet, bu vazifeyi derhal kabul etti. Mekke’ye gitmeden evvel, Atatürk’le uzun uzun görüşmeler yaptı. Atatürk, ona vazifesini şu cümlelerle vazıh bir surette izah etti: “Edip Servet, senin gitmenle, ben de şahsen gitmiş gibi olurum. Senin Avrupaî şahsiyetin, lisânın, kıyafetin ve tavırlarınla, Kemalist Türkiye’yi temsil edeceksin. Onlara, bizlerin ne olduğumuzu göstereceksin. Sakın Şark usulüne uyma, değişme, yumuşama. Sert, müstakil, medenî bir Türk olarak davran. Onlar seni anlamayacak, belki de teessüf edecekler; lâkin sen vazifeni yapmış olacaksın.”
Edip Servet, bu talimatı kalbinde ve kafasında nakşetmiş olarak Mekke’ye gitti. Orada, Şerif Hüseyin’in oğlu, Hicaz Emiri Abdullah ile görüştü. Edip Servet’in lisanı Fransızcası idi. Emir Abdullah Arapça konuşuyor, tercüman vasıtasıyla anlaşıyorlardı. Edip Servet, frenk kıyafetiyle, silindir şapka ve bastonla, Avrupaî bir beyefendi olarak huzura girdi. Emir Abdullah ve maiyeti, bu garip manzara karşısında önce şaşırdılar, sonra tebessüm ettiler. Görüşmeler başladı.
Edip Servet, Atatürk’ün talimatı mucibince, Türkiye’nin istiklâlini, medeniyetini, modern cemiyet nizamını, kadın haklarını, lâikliği, garbî terakkiyi uzun uzun izah etti. (…) Edip Servet, vazifesini muvaffakiyetle ifa ederek İstanbul’a döndü. Atatürk, onu Çankaya’da kabul etti ve “Bravooo! Aferin sana! Sen benim muradımı yerine getirdin,” diye iltifat etti.”
Bir ay önce Kahire’de yapılan Hilafet Kongresi’ne temsilci göndermeyen Türkiye’nin Mekke’deki kongreye gönderdiği Mason Üstadı orada ne yapmış? Mustafa Bostancı’nın Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri adlı kitabında (TTK, 2020) Mekke Kongresi’nin Osmanlı’dan kalma Türk topçu kışlasında toplandığını öğreniyoruz. Kongreye geç kalan Edip Servet “kendini geri plana çekerek çoğu kez olumsuz tavır takınmış, alınan kararları TC’nin politikalarına uygun görmediğinden (onlara) ihtirazi kayıt koydurmuştur”.
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal de Mekke’deki kongreye selamlarını göndermiştir. Ne var ki temsilcimizin kongrenin sonucu üzerindeki değerlendirmesi “sıfır” olmuş.
Şerif Hüseyin’in Hilafetini ilan etmesinden sonra Hicaz’ı Suudilere veren İngilizler, Kral Abdülaziz’in Hilafetin aleyhinde bulunmasından olsun kongreden Hilafet lehine bir karar çıkmamasından olsun gayet memnun olduklarını Cidde’deki İngiliz konsolosu Londra’ya rapor etmiş. Artık İngilizler Hilafetin yeniden tesis edilemeyeceği hususunda rahat nefes almış olmalı.
.
Kıbrıs’ı bize kazandıran ve köylere kadar yol yaptıranları astınız!
23 Ekim 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kıbrıs’ı bize kazandıran ve köylere kadar yol yaptıranları astınız!
MUSTAFA ARMAĞAN
Bu ülkede 10 yıl Başbakanlık yapmış olan Adnan Menderes halk ile devlet arasındaki bağı tekrar kuran öncü siyasetçidir.
27 yıl süren CHP iktidarının ardından Türkiye’nin ekonomik ve sınaî kalkınmasına ve halka insanca muamele edilmesine yönelik ilk cesurca adımların atıldığı DP’nin kadrosu yalnız Yassıada ve idamlarla değil, başardıkları ‘devrim’le hatırlanmalıdır. Bir ‘devrim’ ki cuntanın kanlı darbesiyle durdurulabilmiştir.
Darbeye saatler kala Eskişehir’de hâlâ iki ilkokulun temelini atmakla meşgul bulunan Menderes’e gel de hayran olma. Hayır, acımayın Menderes’e, bu yanlış, o hayran olunacak bir liderdi. Türkiye’yi Tek Parti karanlığından çıkarıp, “Büyük Türkiye” haline getirme mücadelesinin kahramanlarındandı.
Kıbrıs’ta bugün Türk askeri varsa bu başarı 1959’da Londra antlaşmasıyla garantörlük hakkımızı kabul ettiren Fatin Rüştü Zorlu sayesindedir ki o da darbe kurbanlarındandır.
Osman Şimşek adlı yedek subay anlatır. Ankara’dan Yeşilköy havaalanına getirilen Menderes, askeri bir uçakla Yassıada’ya nakledilecektir. Şöyle anlatır kısaca (tam metni Son Demokratlar adlı kitabımda):
“Uçağın içinde iki sıra halinde oturduk. Ben tam karşısına geçtim, gözlerine bakıyorum. O da benim sevecen bir şekilde baktığımı görünce konuşmaya başladı.
Bizim suçumuz nedir, biliyor musun?, dedi.
Ben ‘nedir?’ diye soramadım tabii ama meraklı gözlerle baktım. Uçağın gürültüsü arasında şunları söyledi:
Suçumuz bu millete insan olduğunu hatırlatmaktı.”
Dün bir hatırat okurken 62 yıl önce geçmiş enteresan bir hatıraya vakıf oldum.
Adalet Partisi’nde Süleyman Demirel ile liderliğe oynayan ve kaybeden Dr. Sadettin Bilgiç anlatsın, biz hem halkın gözünde Menderes’in kıymetini hem de Anadolu irfanı denilen şeyin ne olduğunu öğrenelim. Okuyoruz:
“AP Genel İdare Kurulu, partiye gelir sağlamak amacıyla 1962 yılında bir piyango düzenlenmişti. (…) Hem 1963 yerel seçimlerinin hazırlıklarını incelemek, hem de piyango ile ilgili durumu öğrenmek için, Adana Milletvekili Ali Bozdoğanoğlu’nun özel otomobili ile Ankara’dan hareket ederek, Nevşehir, Kırşehir, Kayseri, Yozgat, Çorum ve Samsun illerine gidecektik. Ankara’dan çıkarak önce Nevşehir’e ve Kırşehir’e uğradık, oradan Kayseri’ye geçtik. Gerekli temaslarımızı yaptık ve hapisaneyi ziyaret ettik.
Yolumuza devam ederek, Yozgat’a gitmek üzere sabah saatlerinde Erkilet’te (…) bir köye geldik. Ondan sonra yol devam etmiyordu.
Köyün girişinde 55-60 yaşlarında bir vatandaş, kaput gömlek, kaput don, başında bir takke, boynunda bir çevre, yalın ayak, bir çift öküzle düven sürüyordu. “Ağa, emmi, efendi” diye arabadan inip seslenmemize rağmen bize bakmıyordu ve cevap vermiyordu. Sonunda ısrarımıza dayanamadı:
Ne var, ne istiyorsunuz? diye sorduktan sonra, siz burada tıkandınız, gidemiyorsunuz, yolu soracaksınız, dedi.
Evet, dedik ikimiz birden.
Sanki takkesini geri itiyormuş gibi elini başına götürdü ve geldiğimiz yola doğru döndü. Bize kim olduğumuzu, niçin geldiğimizi sormadan:
Şu yukarıdaki Kemerli Köprü’yü görüyor musunuz, onun arkasındaki kesme taşlı Kubbeli Camii’yi de görüyor musunuz?
Cevap vermemizi beklemeden devam etti:
O köprü, o cami Alaaddin Keykubat zamanında yapılmış. Bu köy için yapılmamış. Kayseri-Samsun yolu üzeri diye yapılmış ama, zamanla bozulmuş. Biz 716 sene bekledik. Bir gün deve böğürür gibi koca makinalar geldi. Köycek üşüttük, bu yol yeniden açılıyordu, sevindik. Aradan çok geçmeden bu iş burada durdu. Sonradan öğrendik ki, siz bu yolu yaptıran adamı asmışsınız. Bakalım biz kaç yüz sene daha bekleyeceğiz? Bu yol buraya kadardır. Burdan aşağı gitmez.
Sözünü kesmeden ekledi:
Nereye giderseniz gidin!”
Sadettin Bilgiç köylü ‘emmi’nin bu tokat gibi sözünün ardından “O köylü vatandaşın bize verdiği dersi gezimiz boyunca ve sonra hiç unutmadık. Belki cahil olduğu halde, milleti millet yapan hars, kültür ve şuur sözlerinde fazlası ile vardı” diye yazar. (Hatıralar, Boğaziçi Yay., 1998, s. 117-118.)
Tuzu kuru darbecilerden değil, Erkilet köylülerinden dinlerseniz Menderes’i, gözyaşlarınız dinmez.
Bir şey daha düşmez aklınızdan: Milletin kendisine hizmet edeni unutmadığı gerçeği…
.
Özgür Özel kendi tarihini bizden okusa iyi olacak
30 Ekim 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Özgür Özel kendi tarihini bizden okusa iyi olacak
MUSTAFA ARMAĞAN
Özgür Özel diyesiymiş ki “CHP bu ülkenin varlığının, birliğinin, bütünlüğünün, inanç özgürlüğünün, herkesin istediği gibi yaşamasının, istediği gibi giyinmesinin, istediği gibi ibadet etmesinin, istediği gibi eğlenmesinin teminatıdır.”
Duy da inanma.
Ama CHP daima böyledir:
Konjonktürel sıkışma anlarında geçmişteki günahlarını unutmuş görünür ama ilk rahatlamada hakim kodlarına geri dönüverir. Nitekim 2008 yılında
Ak Parti hükümetinin üniversitelerde “türban”a serbestlik sağlanmasını öngördüğü Anayasa değişikliklerini iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’nin kapısına koşanlar aynı kafadaki CHP’liler değil miydi?
Bunlar 1947 Aralık’ından beri böyleler. İlk itiraflarını o zaman yaptılar; ‘dini ihmal ettik, hatalıyız, bir çıkmaza girdik, ilk fırsatta bundan kurtulmamız lazım’ dediler, türbeleri açtılar, İlahiyat Fakültesi’ni, İmam Hatip kurslarını, din dersini seçmeli yaptılar vs. Ama bu millet çeyrek asırlık zulümden o kadar bizardı ki, bu şirinlik muskalarına iltifat etmedi, 1950’deki ilk serbest seçimde ‘Türk Baharı’yla manevi hayatına derin bir nefes aldırmayı tercih etti.
Biz CHP’nin silinmez günahlarından birkaçını sıralayalım:
Bir müezzin kameti yanlışlıkla ‘Tanrı Uludur’ diye değil de ‘Allahu Ekber’ diye getirdiği için İçişleri Bakanı’nın CHP Genel Sekreteri’ne yazdığı resmi yazı Devlet Arşivleri’nde sırıtırken daha ne yazılabilir ki?
Sirkeci Garı’nın hemen üstünde, Başbakan Turgut Özal döneminde yeniden cami olarak inşa ettirilen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yıkılıp Anadolu Saz Evi adıyla pavyon yapılmadı mı?
Aydın’da tarihî ve mimarî bir şaheser olan Cihanoğlu Camii ot deposu yapılmış, günün birinde yıldırım düşünce otlarla birlikte cami de yanmamış mıydı? (Cumhuriyet, 5 Şubat 1934).
Gaziantep’te şanlı müdafaada karargâhımız olan gazi Çınarlı Camii yıkılıp yerine kurtuluş anıtı yaptırılmadı mı? (Cumhuriyet, 8 Ocak 1936).
Bursa’da 49 (15 Şubat 1937), Hatay’da 14 (23 Temmuz 1940), Kastamonu’da 15 cami ve mescidin (28 Mayıs 1937) gazetelerdeki satış ilanları da mı size hiçbir şey anlatmıyor?
Bursa’da Heykel’in karşısında bulunan Alacamescid’in önce bir spor kulübüne verildiğini ve içinde güreş yaptırıldığını, sonra aynı meydanda bulunan Sarı Abdullah Camii ile birlikte yıktırıldığını da mı bilmiyorsunuz?
Mavi Cami (Blue Mosque) diye namı cihanı tutan Sultanahmet Camii’nin Asker Alma Dairesi, Üsküdar’daki Atik Valide Camii’nin medrese odalarının cephane deposu yapıldığı ve “içine hayvan bağlandığı” Mihrimah Camii ile Aziz Mahmud Hüdai Camii’nin içine saman doldurulduğu ve Adana’da Yeşil Mescid’in ahır yapıldığı da mı yalan?
Bu arada 24 Şubat 1934 tarihli Cumhuriyet gazetesine yer alan faaliyet raporuna göre meğer Vakıflar Genel Müdürlüğü vakıf gelirlerinden tramvay ve kaplıca hissesi satın almış, yatılı okul yaptırmış, Ankara Hukuk Fakültesi’ni ve Ankara’da baloların düzenlendiği Ankara Palas’ı inşa ettirmiş. Bu arada Ankaraspor’a yüklü bir bağışta bulunmayı ihmal etmemiş.
Merhum Eşref Edib’in kurşunu andıran sorularını hatırlatalım:
Okullardan din derslerini kim kaldırdı?
Kur’an cüzlerini evlerden kim toplattı?
Ezan ve kamette “Allah” demeyi kim yasakladı?
Dinî dernekler kurmayı kim yasakladı?
Kur’an okuyan âmaları bile yakalatan kimlerdi?
Din ulemasını tahkir edip süründüren kimdi?
Alay sancaklarından kelime-i tevhidi kaldıran, alay imamlığını lağv eden kimdi?
Askerlerimize hücumlarda “Allah Allah” yerine “Hurra”dan bozma “Vurha” deme mecburiyeti getirilmesini ilave edersek tablo aşağı yukarı tamamlanır.
Bu arada Hıristiyanlar ve Yahudilerin ibadet diline ve ayin şekillerine karışmayan CHP Müslümanların camide ezanı hangi dilde okuyacaklarını, kameti nasıl getireceklerini hem de kanunla düzenlemeyi laikliğe aykırı görmüyordu nedense.
O zaman sormazlar mı hani din ve dünya işleri birbirine karışmayacaktı?
Velhasıl Allah bir daha o günleri bu millete göstermesin!
.
Cumhuriyet gazetesinin kurucusu meğer bir zamanlar cihatçıymış!
02 Kasım 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Cumhuriyet gazetesinin kurucusu meğer bir zamanlar cihatçıymış!
Mustafa Armağan
Her şey oldu. Bir tek kendisi olamadı.
Yunus Nadi’den bahsediyorum. 1945 yılında Milli Şef’e büyük hayal kırıklıkları içinde bir daha dönmeye fırsat bulamadan hayata veda eden Yunus Nadi Abalıoğlu’ndan bahsediyorum; şu pek laik ve de Kemalist takılan ama o da renkten renge girmiş olan ‘renksiz’ gazetenin kurucusu ve ilk sahibinden.
Cumhuriyet gazetesinden bahsettiğimi anlamışsınızdır.
Hani şu İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Faşist ve Nazi taraftarı olduğu ayyuka çıkan gazete. (Yunus Nadi’nin adı gazeteciler arasında bu yüzden “Yunus Nazi”ye çıkmıştır.)
Bakmayın siz 1960’ların ortasından itibaren Solcu ve anti-Amerikacı takılmasına, komünizmin en popüler ismi Nazım Hikmet’e en ağır hakaretler sağcılardan önce Cumhuriyet’ten gelmiş, hatta Sovyetler Birliği’ne kaçtıktan sonraki ilk fotoğrafını “doya doya tükürün” diye yayınladığını yazacak kadar da alçalmıştı. Düşünün, bu gazetede şimdi Nazım yere göğe konulamıyor ama hiçbir pişmanlık belirtisi yok.
Onlar daima haklı çünkü. İmtiyazlı bir kitle 1924’ten itibaren basını ağ gibi sarmıştır.
İttihad ve Terakki’nin Cağaloğlu’ndaki eski genel merkez binası olan Kırmızı Konak’a bir şekilde konmuş, Cumhuriyet gazetesini bu konakta kurup bir Ermeni olan Matosyan Matbaası ve içindeki bütün eşyaya da müzayedesiz çökmüştü hazret.
Yeni rejimin koruyup kolladığı, tabii ki kullandığı Cumhuriyet’in kurucusu ve sahibi Yunus Nadi’nin dönercileri hayran bırakan seyrinden birkaç kesit sunacağım sizlere.
İşte Faşizme verdiği destekten bir kesit:
“İtalyan milletinin Türkiye’ye karşı dostluğu bilhassa Faşizmin İtalya’da hal ve mevkie hakimiyetinden sonra müsbet ve fiili sahalara intikal etmiştir, ve bu hususta Yeni İtalya’nın Başbuğu M. Musolini’nin hissesi büyüktür.” (Cumhuriyet, 22 Mayıs 1932)
Ama asıl bomba İslam birliğini yani “ittihad-ı İslam”ı başlık olarak koyduğu yazının Tasfir-i Efkâr gazetesinin (Tasvir-i Efkâr ile karıştırılmamalıdır. Ebuzziya ailesi gazeteleri 17 defa kapanınca bu garip isimleri icad etmek zorunda kalmıştır) 1915 başlarında çıkan 1314 sayılı nüshasında neşredilen ve Sabilüreşad dergisinin 14 Ocak 1915 sayılı 322. sayısında iktibas edilen halinden sadeleştirdiğim bazı parçaları arz ediyorum. Okuyunca göreceksiniz ki koyu Kemalist diye yutturulan Yunus Nadi bu yazısında en az Mehmed Akif kadar İslamcıdır!
Beraberce okuyalım:
“İttihad-ı İslam: Dün, telaffuzu siyaseten sakıncalı sayılan bu İslâm düstûru bugün, savaş ve barış siyasetimizin temeli olup çıkmıştır. Bugün hepimiz, hançerelerimizin kuvveti yettiği kadar Müslümanların birliğini bağırıyoruz. Dün ile bugün arasında ne büyük değişim, âdetâ bir devrim!
İslam birliğini ilân edip sağlamak için pek çok bağırmak, pek çok çalışıp çabalamak vazifemizdir. Yani bütün İslâm ümmeti, bunu her şüphe ve tereddüdün üstünde olarak derin bir imân ve inançla böyle biliyoruz. Zaten artık başka türlü düşünmeye zerre kadar ihtimâl kalmış mıdır?
İslâm›ın birleşmesi, Müslümanların en esaslı ve belki yegâne dayanağıdır.
Birleşin ey Müslümanlar! Dininizin ve varlığınızın ezelî ve ebedî düşmanlarına karşı birlikte karşı koyun; onlara, Allah’ın birliğinde birleşen kendi birliğinizle hücum edin. Ancak böyle yapabildiğiniz takdirdedir ki zafer sizin, kurtuluş ve yükseliş sizindir. Ve gözlerimizden sevinç yaşları aktığı hâlde görüyoruz ki siz bu hakikatleri hep anlamışsınız. Taraf taraf birlik bayrakları altında toplanarak Moskoflara, İngilizlere ve Fransızlara; Müslümanlığın bu ezelî ve ebedî düşmanlarına karşı saldırmaya başlamış bulunuyorsunuz. Böylece arş ileri... Selamete çıkmak ve kurtuluş sizindir!”
Kulaklarınıza inanamadınız belki ama Cumhuriyet’in kurucusu iyice coşmuştur. Bakın daha neler yazmış:
“Hakk’ın kelâmı olan kutsal kitabımız, bize bu en yüce hakikati çoktan söylemiş idi. Hak edenin hak ettiğini karşı konulması imkânsız bir sistem içinde yaşatan Allah, hiç olmaz zannolunan şeylere varlık imkânı bahş ve ihsan buyurdu. Önümüze kendimizi kurtaracak bir ana yol açıldı. İşte bu ana yol, her Müslümanın cihad için koşacağı; varını yoğunu feda etmek azmiyle varlığını kurtarıp yücelteceği İlahi yoldur. O büyük yolun gazileri, İslâm’ın haysiyet ve izzetinde kendi namus ve vakârlarını yükseltmiş mertlerdir. Şehidleri ise Hak teâlâ ve tekaddes hazretlerinin ilâhî vasıflandırmasıyla ölü değil, diridirler; ebedî dirilikle müjdelenmiş saâdet sahipleridir.”
Bu eski Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki’nin veya büyük tefsircimiz Elmalılı Hamdi Yazır’ın kaleminden çıkmış zannedilecek kadar İslamcı söylemin sahibi Yunus Nadi sözlerine Halife Sultan Reşad’ı överek devam etmiş:
“Şüphe yok, Halifemiz hazretlerinin emir ve işaretleri ile şu müstesnâ fırsattan istifadeye koşan milyonlarca Müslümanlar; peyderpey Hak teâlâ ve tekaddes hazretlerinin emir buyurduğu cihâd yolunda birleşerek, İslâm’ın selâmet ve yükselişini te’min eyleyeceklerdir. Şüphe yok, gittiğimiz yolun baş menzili İslâm’ın birleşmesinden ve birliği ile yücelmesinden ibarettir. Şu cihâd ve birlik görülecektir ki insanlık âleminde yeni ve büyük bir devrim yapacaktır. Bu bile yüce dinimizin arta kalmış mucizelerinden biri sayılsa doğru olmaz mı?”
Bugün yayınlansa savcılara ihbara koşacak olan Cumhuriyet gazetesinin kurucusu ümmeti cihada şu sözlerle davet etmiş:
“Gittiğimiz yol İslâm’ın birliği ise, bu birliğin sonuna kadar devamını sağlayacak sebepleri şimdiden ve bir yandan hazırlamak da uzak görüşlülük vazifesidir. 1300 bu kadar seneden beri bazı Müslüman kavimler, hatta bazı kavimlerin muhtelif zümreleri arasında sözlü kavgalar üzerine teessüf edilecek ayrılıklar patlak vermişti. Şimdi şu büyük birlik işine girişilmiş iken, zaten pek sınırlı olan o kavgaların, insaflı ve hakîkî âlimlerin bir araya toplanmasıyla kökünden kesip atarak öylece ilân eylemek de yarının ve öbür günün yükselişlerini artırıp şiddetlendirecek işlerdendir.”
Son sözü bir haykırıştır Yunus Nadi’nin:
“İslâm›ın halen bir ucundan başlayan coşkun birlik seli, yukarıdaki tedbirlerle de düzenlenince yakında yerküre üzerinde, ilk feyizli neş’eleri ile cilveleşen muvahhid ve müttehid (birleşmiş ve ittihad etmiş) bir İslâm âlemine saygı duyulacaktır. Biz eminiz ki bu yüce netice her hâl ü kârda gerçekleşecektir. Onun içindir ki tekrar bağırıyoruz:
Yaşasın İslâm’ın birliği!”
Asıl cihatçı kimmiş ey Cumhuriyet!
Oku da kendi tarihini öğren.
Not: Metnin aslını Latin alfabesiyle okumak isteyenler Bağcılar Belediyesi’nin yayını olan Sebilürreşad’ın 13. cildinin 91. sayfasına müracaat etsin.
.
Vahdettin’e hain diyenlere en okkalı tokat Ecevit’ten gelmişti
06 Kasım 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Vahdettin’e hain diyenlere en okkalı tokat Ecevit’ten gelmişti
MUSTAFA ARMAĞAN
Dün eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in 19. ölüm yıldönümüydü. Beklenebileceği gibi sosyal medyada Ecevit medhiyeleri yarıştı. Dürüsttü, demokrattı, kültürlüydü vesaire diyenler kuyruğa girmişti.
Bir vefat yıldönümü mesajında merhumun olumsuz tarafları pek gündeme getirilmez ama bazı hakikatleri de söylemenin sırasıdır.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Ecevit 1974 yılında merhum Necmettin Erbakan’ın başkanı olduğu Milli Selamet Partisi ile CHP’nin koalisyon yapmasını sağlayarak tarihî hamlesini yapmıştır. CHP’nin geçmişte yaptığı hataları itiraf eden ve bunları “tarihî yanılgı” kavramıyla ifade eden Ecevit bu koalisyon kararı ile MSP’yi siyaset sahnesinin göbeğine taşımış, bir bakıma önünü açmıştı.
Tabii 25 yıl sonra bu defa Refah Partisi milletvekili Merve Kavakçı’yı “Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz” çıkışıyla Meclisten kovmaya kalkması affedilir cinsten bir hata değildir.
Öte yandan neredeyse 50 yıldır başında bulunduğu partiden İsmet İnönü’yü göndermesi CHP tarihinde bir dönüm noktası olmuştu.
Bunlar hep siyaset.
Beni ilgilendiren tarafı ise fikir boyutu. Bir de yakın tarihe hizmeti.
Belki unutuldu ama Ecevit bundan 20 yıl önce köşesine çekilmişken öyle bir açıklama yapmıştı ki sağ da sol da sarsılmış, Cumhuriyetin büyük tabusuna dokunmuş ve Türkiye günlerce bu açıklamayı konuşmuştu.
Açıklamasının özü cümleydi: Sultan Vahdettin hain değildir.
Bu, o güne kadar Türkiye’de bir siyasetçinin ağzından, hele bir eski CHP genel başkanından duyulması mümkün olmayan cesurca bir açıklamaydı.
Gerçi bizim cenah bunu evvel eski gündeme getirir ve Necip Fazıl da 1968 yılında “Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin” adlı kitabında bu cümleyi alenileştirmiştir ama laik-Kemalist-CHP cenahı için kaldırılır cinsten bir söz değildir. Unutmayın ki Necip Fazıl bu kitabından aldığı 5816 sayılı kanuna muhalefet cezası sırtındayken ahirete yürümüştü.
Ecevit Temmuz 2005 tarihinde yaptığı açıklamada Sultan Vahdettin’in hain olmadığını söylemekle kalmıyor, o güne kadar da Vahdettin haindir diye bir açıklaması olmadığını söylüyor, yani ürküp kenara çekilmek bir yana, sözünün arkasında duruyordu.
İşte Ecevit’in 17 Temmuz 2005 tarihinde Hürriyet gazetesine söyledikleri:
“Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamış. Bu koşullar altında bile birçok önemli iş yaptı.”
Ecevit’in başka sözleri de yer alıyordu haberde. Mesela şunlar:
“(Vahdettin) Kurtuluş Savaşı’na açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul’dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu.”
10 gün sonra ise CNN Türk’te “Ankara Kulisi” programına eşi Rahşan Ecevit’le birlikte katılan Bülent Ecevit kendisine Vahdettin’in vatan haini olmadığı kanaatine nasıl vardığı sorulunca üslubu nedeniyle kimseye “hain” ithamında bulunmadığını belirterek “Bu soruları yanıtlayabilecek durumda değilim, bu tarihçilerin veya konuyu incelemiş yazarların işi” dedi. Ecevit ayrıca “600 yıllık devletin çöküşü Vahdettin’in omuzlarında kaldı. Bu dayanılabilecek bir ıstırap değil. Ayrılırken de devletini soymamış. Dahi de olsa, İstanbul’da yapabileceği bir şey yoktu. İnsaflı olmak lazım” demişti.
Acaba diyorum, dün Ecevit’e övgüler düzenler onun Cumhuriyet ideolojisinin en inatçı tabularından sayılan Sultan Vahdettin’in hainliğine inanmadığını üzerine basa basa söylediğini hatırlamış olsalar aynı minvalde tvit atarlar mıydı? Atardık diyorlarsa ya ikide bir Sultan Vahdettin’e hain demeyi bırakıp bu sözlerin sahibine saygı duyarak onlar da “Vahdettin hain değildi” demeye buyursunlar veya Ecevit’i yeniden değerlendirsinler.
Nasıl olsa bir gün Ecevit’in dediği noktaya gelecekler ama yol yakınken dönsünler derim. Tarihin akışı bunu gösteriyor çünkü.
.
Milli Mücadele’nin ilk ateşini bir Müftü yakmıştı
09 Kasım 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Milli Mücadele’nin ilk ateşini bir Müftü yakmıştı
MUSTAFA ARMAĞAN
Milli Mücadele tarihimiz bir gün dürüst bir şekilde yazılırsa ilk sayfasına yazılacak isimlerden birisi bir Müftünün adı olacaktır.
Kimdir bu Müftü?
Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendi.
O saygı duyulan bir din adamı olmanın ötesinde teşkilatçı bir önderdir. Yalnız Denizli’de de değil, Dinar, Nazilli ve Afyonkarahisar’da silahlı direniş teşkilatını kurmak ve yönlendirmek, aynı zamanda iaşesini sağlamak için canla başla çalışmıştı. Denizli Heyet-i Milliyesi’nin yardımıyla Denizli Kuva-yı Milliyesi’ni (“Milli Menderes Müfrezesi”) kurmayı başarmıştı 14 Haziran 1919’da.
Bir ay kadar sonra, 12 Temmuz’da Başbakanlığa (Sadarete) çekilen ve düşmana karşı can ve mal, ırz ve namusunun muhafaza ve müdafaa edilmesi için mutlaka harekete geçmek gerektiğini belirten ve düşmana karşı koyduklarını, hükümetin de harekete geçerek düşmana karşı meşru müdafaaya koyulması ve Yunan süngüleri altındaki Müslümanların kurtarılması için çalışması lüzumunu belirten telgrafın altındaki ilk imza da Ahmed Hulusi Efendi’ye aittir.
Nazilli’nin Yunanlardan geri alınması için çalışan Ahmed Hulusi Efendi, Demirci Mehmed Efe’nin Kuva-ı Milliye’ye katılması için gayret gösterdi ve başardı. Arkasından Aydın’ın Yunanlardan geri alınması için uğraştı. Alındı da, ancak henüz tam bir teşkilat kurulamadığı için çarpışa çarpışa çekildiler ve Yunan kuvvetleri Aydın’a yeniden girdi.
Umurlu’da düşmanı durdurmak için 100 kadar gönüllüyü Teğmen Rüştü ve Kadir beyler komutasında cepheye gönderdi ve Demirci Mehmed Efe’nin katılmasıyla Umurlu Yunan kuvvetlerinin durdurulduğu hat oldu.
Ahmed Hulusi Efendi 29 Mayıs 1919’da Denizli Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Cemiyeti’nin başkanı oldu. Cemiyetin 10 Haziran’da yayınladığı beyannamede şu hususlar vurgulanmıştı:
“Yarın Yunanlıların murdar ayakları altında inleye inleye ölmektense, bugün ya mertçesine ölmeye, yahut şerefle yaşamaya azmeden ve bugünkü çalışmayı din ve namus meselesi bilen kardeşlerimizi son defa olarak mali ve bedenî her fedakârlıkta bulunmalı, zengin ve fakir herkes bu meselede kendisini alakadar addetmeli, seyirci vaziyetinde kalmamalı… Kaybedilecek zaman olmadığını düşünerek hareket etmeliyiz… Allah yardımcımızdır.”
Fakat Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendi’nin adını tarihe altın harflerle yazdıracak olan hizmeti, unutulmayacak olan muhteşem cihad konuşmasıdır.
İzmir’in 15 Mayıs 1919’da işgalinden sadece 4 saat sonra Denizli Müftüsü sabah namazından sonra Bayram yerinde kürsüye çıkıp hemşehrilerine cihad çağrısı yapmıştı.
Evet, henüz Yunan’ın İzmir’e çıktığı ilk saatlerde bir din adamı halkı galeyana getirecek bir konuşma yapmak suretiyle Milli Mücadele’nin ilk ateşini yakıyordu.
Konuşmanın tam metnini Dr. Recep Çelik’in yazımızda da kendisinden faydalandığımız Milli Mücadele’de Din Adamları adlı kitabından aşağıya naklediyorum (cilt 1, Emre Yay., 1999, s. 135).
“Muhterem Denizlililer! Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı irtikab edilecek cürümlerin (işlenecek suçların) Allah ve tarih önünde affı imkansız günahtır. Cihad, tam manasıyla teşekkül etmiş dini farize olarak karşımızdadır.
Hemşehrilerim, karşımıza çıkarılan dünkü teb’amız Yunan’a biz mağlup olmadık. Onlar öteki düşmanlarımızın vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir’de şu bir kaç saat içinde irtikap edilen cinayetler gösteriyor.
Silahımız olmayabilir, topsuz-tüfeksiz sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız, İstiklal aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazidir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir.
Sizlere vatanınızı düşmana teslim etmenin çaresiz olduğunu söyleyenler, düşman esareti altında olanlardır. Onlar irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette onların emri ve fetvası aklen ve şer’an caiz, makbul ve muteber (geçerli) değildir. Meşru olan, münhasıran (salt) vatan müdafaası ve istiklal uğruna cihaddır.
Korkmayınız ... Meyus olmayınız ... Bu livay-ı hamd’in (kıyamet günü müminlerin altında toplanacağı sancağın) altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız... Müftünüz olarak cihad-ı mukaddes fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum. Elinizde hiçbir silahınız olmasa dahi üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiili mukabelede bulununuz ...”
Bugün Denizli’deki İlbade Mezarlığı›ndaki kabrinin başına gidenler beyaz mermerden mezar taşında şu ibareyi okuyacaklardır:
“Milli Mücadelenin ilk kahramanı Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi burada medfundur.(1861-21.11.1931) Ruhuna Fatiha.”
Not: Ahmed Hulusi Efendi hakkında bilgi için Recep Çelik’in kitabından başka şu kitaplara başvurabilir: Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahitler (1967); Cevat Rıfat Atilhan, İstiklâl Harbinde Sarıklı Kahramanlar (1967); Cemal Kutay, İstiklâl Savaşının Maneviyat Ordusu (1977).
Atatürk’e Mevlid okunmasın diyen CHP’li bakan kimdi?
“17 İlkteşrin (Ekim) 1938. Atatürk’ün hastalığı çok mühim bir safhaya girmiştir. Bugün akşam gazeteler gecikerek çıktı: Atatürk hakkındaki doktor raporları. (...) Akşam gazetelerinin neşrettiği rapordan sonra Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, gazete başmuharrirlerini parti binasına çağırdı. Uzun konuşuldu. Kısaca ifadesi şu oldu: Atatürk’ün hastalığı ağırlaştı. Yanına giren ve çıkanı tanımaz hâldedir. Vakıa doktorlar bu hâle koma demiyorlar. Fakat koma da olabilir. Açılabilir de. Eğer emri hak vaki olursa tedbir almak lazım. Sizleri onun için çağırdım. Teessür tabii umumidir. Fakat memleketi yeise düşürmemeli. Teessür vesilesiyle nümayişler yapılmasına, toplantılara, hatta camilerde mevlit okuma vesaire gibi hâllere müsaade etmeyeceğiz. Çünkü iyi niyet ile başlayan bu nevi toplantıların dejenere olduğu görülmüştür.”
Asım Us, Hatıra Notları, Hazırlayan: İsmail Dervişoğlu, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2012, s. 265-266.
.
İlk hava şehitlerimiz Şam’da yatıyor
13 Kasım 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İlk hava şehitlerimiz Şam’da yatıyor
Mustafa Armağan
Salı günü Azerbaycan’dan havalanan askeri kargo uçağımız Gürcistan’da kaza yaptı ve 20 askerimiz hayatını kaybetti. Şehit düşen askerlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve milletimize başsağlığı diliyorum.
İstanbul Fatih’te eski kaymakamlık ve belediye binasının karşısında bulunan top mermisi şeklindeki mermer sütun bize neler fısıldar?
Dünyada ilk uçak 1903’ün Aralık ayında havalanmıştır. Amerikalı Wright kardeşlerin açtığı yeni çığıra Osmanlı da ilgisiz kalmayacaktır.
1909’un bir Aralık günü Baron de Catters adlı Belçikalı bir asilzade Taksim meydanından havalanmışsa da uçağı düşmüş ve Pangaltı’da bir evin damına çakılı vaziyette bulunmuştur.
Havacı subaylarımız Almanya, İngiltere ve Fransa’ya eğitime gönderilirken halktan İâne-i Milliye adı altında para toplanıp iki adet uçak satın alınır. Birisi doğrudan yardım kampanyasının adını almıştır (Muavenet-i Milliye), öbürüne ise bağışçı Prens Celaleddin’in adı konulmuştur. Nihayet bugün adı Sefaköy’e dönüşen Sofraköy’de (Millet Bahçesi olarak yeniden düzenlenen eski Yeşilköy/Atatürk Hava Limanı’nın bulunduğu mahalde) ilk uçak tesisleri yükselmeye başlar.
Eylül 1913’e geldiğimizde Fransız Hava Kulübü’nden üç uçağın Osmanlı semalarında kıran kırana yarışına sahne olur İstanbul. 1913 yılında Kahire’ye ulaşan ve İslam âlemine moral pompalamaya yönelik bir teknolojik şova dönüşen bu uçuşlar Osmanlı’nın Balkan harbinden yaralı çıkan gururunu tamire yarar.
Karar verilir: Müslümanların yarışta geri kalmadıkları cümle âleme ispat edilmelidir. Osmanlı göklere tırmanabildiğini göstermek azim ve kararlılığındadır.
Enver Paşa’nın isteği üzerine 8 Şubat 1914’de Yeşilköy’den havalanan Muavenet-i Milliye’nin pilotu Mehmed Fethi, yardımcısı da Sadık Beydir. Arkalarından Nuri Bey’in kullandığı, gözcülüğünü İsmail Hakkı Bey’in yaptığı Prens Celaleddin havalanır.
Fethi Bey uçağıyla Torosları aşmayı başarmış, önce Adana’ya inmiştir, sonra Halep’e. İki hafta boyunca Şam ve Beyrut’ta gösteri uçuşlarına katılan Fethi ve Sadık Beyler 27 Şubat günü Şam’dan Kudüs’e gitmek üzere havalanır.
Kudüs’te toplanmış olan 80 bin kişi Osmanlı kuşunu beklemektedir. Ancak nafile. Zira Muavenet-i Milliye 80 km kadar uçtuktan sonra Taberiye Gölü civarındaki Cehennem Vadisi üzerinden geçerken kuvvetli bir hava akımına kapılmış ve mürettebatı kayalara çarparak şehit olmuştur. Cenazeler 10 bin kişinin katıldığı bir kalabalıkla Şam’da Emeviye Camii’nin avlusundaki Selahaddin Eyyubî’nin ayak ucuna defnedilir ki halen oradadır.
Osmanlı peşini bırakmaz işin. Kahire’ye uçma emri bu defa arkadan gelen uçağa, yani Prens Celaleddin’e verilir. Üsteğmen Nuri ve İsmail Hakkı Beyler 11 Mart günü Yafa’dan havalandıklarında binlerce kişi arkalarından duaya durmuştu. Ne var ki, onlar da aynı akıbetten kurtulamayacaktı. Bu defa uçak daha havalanamadan denize gömülmüş, Nuri Bey şehit olmuş, yoldaşı İsmail Hakkı Bey güç halle kurtarılmıştır.
Yine kalabalık bir cenaze alayı Nuri Bey’i de Selahaddin-i Eyyubî’nin ve havacı arkadaşlarının yanında toprağa verecek, böylece havacılık tarihimizin ilk şehidleri Şam-ı Şerif’in mübarek toprağına emanet edilecektir.
Osmanlı inadı bu, işin peşini bırakmaz.
Üçüncü bir uçak satın alınır. Salim ve Kemal isimli iki yüzbaşı Ertuğrul adlı uçakla yola çıkar. Aksilikler yine yakalarını bırakmaz. Edremit yakınlarında ağaçlı bir bölgeye mecburi iniş yaparlar; uçakları kullanılamaz hale gelmiştir.
İşe bakın ki, bu defa Edremitliler para toplayıp yeni bir uçak satın alır ve hava kuvvetlerimize bağışlar. Beyrut’a gemiyle götürülen Edremit uçağı oradan havalanıp 1 Mayıs’ta Kudüs’e iner. Üç bin kişilik bir cemaatle Mescid-i Aksâ’da kılınan şükür namazı heyecanı zirveye çıkarır.
Ve mutlu son. Salim ve Kemal beyler Mayıs’ın 9’unda Kahire’dedir. Piramitler üzerinden uçan Edremit uçağı o denli büyük bir heyecan dalgasına yol açmıştır ki, kartpostalları çıkarılmış, sonuçta Müslümanların dikkatini havacılığın önemine çekmeyi başarmıştır. Bu başarıyı bir yardım kampanyası taçlandıracaktır.
Kahire’ye ulaşma macerası tam üç ay sürmüş ve ilk büyük hizmetini Çanakkale Savaşı’nda verecek olan hava kuvvetlerimizin temellerini atmıştır.
Artık macerayı ve şehitlerimizi ölümsüzleştirecek bir abide yapmak vacip olmuştur.
Mimar Vedat Tek’in projesiyle Nisan 1914’de temelleri atılan Fatih’in merkezindeki abide 1916’da açılmıştır. Tayyare Şehitleri Anıtı’nın üzerinde yükselen ucu kırık sütun havacılarımızın yarım kalan yolculuklarını simgeler. Tunç madalyalar ise talihleri yaver gitseydi Kahire’de göğüslerine asılacak olan madalyaların büyütülmüş kopyalarıdır.
Fatih’teki bu kırık sütun şunu fısıldar bize:
Bugüne kolay gelinmedi, bilin ki, yarına da kolay yürünmeyecek…
.
Türkçe ezanın Hatay ve Kıbrıs macerası
16 Kasım 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Türkçe ezanın Hatay ve Kıbrıs macerası
Mustafa Armağan
1932 senesinde Türkiye’de Arapça ezan yasağı uygulamaya geçirilirken, o tarihlerde henüz sınırlarımız dahilinde bulunmayan ve Fransız mandası altında yaşayan Hatay’da
(Antakya) durum nasıldı?
Nüfusunun hatırı sayılır bir kısmı Arap olan ve pek çok bakımdan “küçük bir Osmanlı” diyebileceğimiz Hatay’da işgalci Fransızlar ilginç bir şekilde ezana karışmamış ve dokunmamışlardı.
Hatay uzmanı merhum Mehmet Tekin’in verdiği bilgilere göre manda döneminde ezan yine Arapça okunmaya devam etmiş ve Türkiye’deki yasak Hatay veya o zamanki adıyla Antakya sınırlarından içeri girmemişti.
Ne var ki, 1939 yılında Hatay Meclisi’nde alınan bir kararla Türkiye’ye iltihak eden, ardından da Türkiye tarafından ilhak olunan Hatay’da Türk yönetiminin şehre girer girmez ilk acarlıklarından birisi, işgal yıllarında dahi Arapça okunmaya devam edilmiş bulunan ezan-ı Muhammedî’yi Türkçeye çevirmek ve Arapça ezanın okunmasını yasaklamak olmuştu.
Türkçe Ezan ve Menderes adlı kitabımda bulacağınız sözlü tanıklıklardan öğrendiğimiz kadarıyla bu şoke edici dayatma halk arasında hem bir şaşkınlık ve hayal kırıklığına, hem de sert bir tepkiye yol açmıştı.
Öte yandan 1938 yılında yapılacak olan referandumdan önce Türkiye’den Şeyh Efendileri cebren otomobillerle Hatay’a götüren ve orada Türkiye’ye katılma yönünde oy kullanmalarını sağlamak üzere propaganda yaptıran sözde laik Türkiye Cumhuriyeti’nin şehre hakim olur olmaz ilk icraatının, sömürgeci Fransızların bile dokunmaya gerek görmediği ezanın Türkçeye çevrilmesi ve Arapça aslının okunmasını yasaklamış olması, Müslümanlar için en hafifinden onurlarını yaralayıcı bir girişim olmuştu.
Aldatılmış ve kandırılmış olduklarını ve kendilerine referandum sürecinde verilen sözlerin, vaadlerin tutulmadığını acı bir şekilde yaşayıp görmüşlerdi.
Türkçe ezan protestolarına aynen 1932’de Bursa’da yapıldığı gibi cezalarla karşılık verildi. Dayaklar, hapis cezaları, para cezaları, işten el çektirmeler... bu yeni ilimiz Türkiye Cumhuriyeti bünyesine dahil olmasıyla Türkiye’deki filmi yeniden görmüş oldu.
Fransızların bile yapmadığı yasaklamayı Türkiye’nin yapması karşısında diyecek söz bulamadılar.
Kendisi de bir Hataylı olan ilahiyatçı merhum Prof. Dr. Emin Işık o karanlık günlere dair hatıralarını şöyle anlatmıştır:
“Hatay Türkiye’ye sonradan ilhak edildiği için, laik devrimin yoğun baskısı o dönemde [yani 1939’a kadar] Hatay’da yaşanmamıştır. Ama ilhaktan sonra sanki Hatay Türk değilmişçesine özel bir baskı altına alınmıştır. Babam şöyle bakardı, köyde fötr şapkalı birisi varsa ezanı bana okuturdu. Köyde kimse yoksa babam kendisini o güzel sesiyle ezanı okurdu. Yani ezan Türkçe okunuyorsa bütün köylü anlardı ki köyde bir devlet adamı var. Arapça okunuyorsa biz bizeyiz demekti.
Bir gün müfettişler caminin penceresinin kenarında bir Amme cüzü buldular. Müfettiş “Sizin köyün imamı yasak harflerden Kur’an öğretiyor” diyerek imamımız hakkında dava açtırttı. Başta muhtar olmak üzere bütün köylüler 'Vallahi hoca Kur’an okutmuyor' diye yalvardıysa da müfettişi ikna edememişlerdi. Müfettiş suç delili olarak da caminin kenarında bulduğu Amme Cüzünü delil göstermişti.
1946’dan 1950’ye kadar dört sene, her iki üç ayda bir Hoca efendi, kazaya gider, mahkeme karşısına çıkardı. Şahit yokluğundan mahkeme, şahitlerin bulunması için ertelenirdi. Hâkim de korkusundan bir türlü davayı beraatle sonuçlandırmaz, açık tutardı. 1950’de umumi af çıktı da dava kendiliğinden düştü.”
Emin Işık’ın tanıklığından Hatay’da ezan okuma ve Kur’an öğretme üzerindeki baskılar hakkında belli bir fikir sahibi olduk.
Kıbrıs’ta ezan savaşları
Şimdi Kıbrıs’a geçelim.
Türkçe Ezan ve Menderes adlı kitabımda Kıbrıs’tan, eski Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş ile bir din adamı olan Ahmet Gürses’in görüşlerini bulacaksınız.
2010 yılında kendisiyle röportaj yaptırdığım rahmetli Rauf Denktaş, Kıbrıs Türkünün daima Türkiye’ye baktığını, Türkiye’de ne yapıldıysa Kıbrıs’ta da aynısını yaptıklarını öğreniyoruz. Yani Türkiye’de Arapça ezan yasağı geldiğinde Hatay’dan farklı olarak o tarihte İngiliz yönetiminde bulunan Kıbrıs’ta Türkçe ezan uygulamasının derhal başlatıldığını görüyoruz. Fransızların aksine İngilizler Türkçe ezana geçilmesine izin vermişler.
İlginç...
Ancak Kıbrıs’ta asıl sorun, 1950’de Türkiye’de ezanın yeniden Arapçaya çevrilmesiyle çıkmış görünüyor. Her zaman Türkiye’ye baktığı söylenen Kıbrıs Türkü, bu arada cemaat reisi Dr. Fazıl Küçük ve çevresi, Türkiye’den de daha “laikçi” kesilerek, 1950’den sonra Arapça ezanı okutmama gayretkeşliğine girmişler, Türkçe ezanın devam etmesi uğrunda mücadele vermişlerdir.
Bu bahsi ayrıntılarıyla aktaran merhum –kendisi de Kıbrıslı olan- Prof. Hüseyin Mehmet Ateşin’in değerli çalışmasından, 1969’a kadar (demek Türkiye’dekinden 19 yıl sonra) Müftü Dânâ Efendi’nin gayretleriyle ezanın yeniden Arapça okunmaya başlandığını, buna da Kıbrıslı Türklerin lideri olan Dr. Fazıl Küçük’ün ateş püskürdüğünü, Halkın Sesi adlı sahibi bulunduğu gazetede “Vay yobaz vayy” diye manşetler attırdığını, laikliğe uzanan ellerin kırılacağını yazdırdığını öğreniyoruz.
Böylece Kıbrıs halkının aleminden bugün dinî ve manevî atmosferin hemen tamamen silinmesinin arkasında hangi sakat zihniyetin yattığını daha iyi görebiliyoruz.
Ve Kıbrıs’a ibretle bakarak, aslında Türkiye’nin de Kıbrıs gibi yapılmasına ramak kaldığını, eğer o 1950 virajı alınamamış olsaydı, aynı maneviyat yoksulluğunun Türkiye’yi de bekleyeceğini görmemiz ve nereye götürülmek istendiğimiz ile nereden nereye geldiğimiz hususları üzerinde yeniden ve şapkamızı önümüze koyarak düşünmemiz gerekir.
Bugün Kıbrıs maneviyat olarak neden bu kadar çorak? sorusunun cevabını zamanındaki bu hatalı laikçi politikalarda bulmak zor olmasa gerek.
.
Araplar ihanet ettiyse İnönü “hain”in torununu neden fahri yaveri yaptı?
20 Kasım 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Araplar ihanet ettiyse İnönü “hain”in torununu neden fahri yaveri yaptı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 19 Kasım 2025 tarihli grup konuşmasında Arap ihanetine değinerek asıl maksadı net olarak ortaya koydu:
“Bize on yıllar boyunca aynı masalı anlattılar. Bugün de aynı masalı ısıtıp ısıtıp önümüze getiriyorlar. Neymiş efendim: Araplar bizi sırtımızdan vurmuş. Hadi oradan! (…) İçeride bir çete ‘Arap sermayesi’ diyerek, ‘yeşil sermaye’ diyerek, ‘irtica’ diyerek bizi sırtımızdan vurdular. Bu yalanı söyleyerek Türkiye’ye en büyük kötülüğü yaptılar.”
Beklenebileceği gibi tartışmalar dakikalar sonra başladı.
İlk kozları da Şerif Hüseyin ‘bize’ ihanet etmemiş miydi? oldu.
İyi de oradaki ‘biz’ ile senin de içerisinde olduğun ‘biz’ aynı mı? Oradaki ‘biz’ Osmanlı idi, senin yatıp kalkıp küfrettiğin Osmanlı! Ve Osmanlı ordusunda –Çanakkale şehitliğinde isimlerini gördüğümüz gibi- on binlerce Arap askeri savaşıyordu.
Kaldı ki Şerif Hüseyin’in oğulları Irak Kralı Faysal ve Ürdün Emiri Abdullah bu ihanetlerinden sonra defalarca Türkiye’yi ziyaret edip zamanın cumhurbaşkanlarıyla baş başa görüşmedi mi?
Dahası, “Hain Araplar bizi arkadan vurdu” diye Arap düşmanlığını körükleyip duranlar Osmanlıya isyan eden hain Şerif Hüseyin’in torununu kendisine fahri yaver tayin eden CHP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı İnönü’ye ne diyecekler?
Her neyse. Şimdi farklı bir tarih sayfasını açacağım.
Mekke Şerifi Hüseyin ve oğulları ile kandırabildiği bir miktar Arabistan aşiretleri mensubunun Osmanlı’ya başkaldırdığı, yani ihanet ettiği doğru ama bu doğruluk yüz milyonlarca Arap için katiyen geçerli değil. O kadar ki Arap aşiretlerinden olup da saflarımıza katılıp bize ihanet edenlere karşı kelle koltukta savaşanlar dahi mevcuttu.
İşte size Şerif Hüseyin’e karşı Osmanlı saflarında savaşan bir başka Hüseyin’in, Emir Hüseyin b. Mubeyrik’in hikâyesi.
Cidde’den kuzeye doğru çıkıldığında Kızıldeniz sahillerinde Rabiğ diye bir şehir vardır. Buranın yöneticisi, Harb aşiretlerinden Mesruh koluna mensup Şeyh Hüseyin b. Mübeyrik olup Osmanlıya sonuna kadar bağlı kalan Arap şeyhlerindendir.
Medine’yi aylarca çekirge kavurması yiyerek savunan Fahreddin Paşa ondan “asil ruhlu bir Arap şeyhi Medine müdafaasının son günlerine doğru Hicaz seferî kuvvetinin parası tükendiği ve İngilizlerin zaferi kesinleştiği sırada, Hicaz seferî kuvvetlerine beş bin altın borç vermek civanmertliğini de göstermişti” diye övgüyle bahsetmiştir.
Dahası, aynı Arap Şeyhinin çekirge yiyerek açlığını bastırmaya uğraşan birliklerimize gıda yardımında bulunduğunu da biliyoruz.
Emir Hüseyin’i altınla satın almak isteyen İngilizler Şerif Hüseyin’i devreye sokmuş ama red cevabı almışlardı. Türk dostu Şeyh Hüseyin’in şu cevabı tarihin alnına yazılan bir çelengi andırır:
“Ben ve bana tabi olanlar hiçbir zaman Müslüman Türklere karşı savaşmayacağız.”
Şerif Hüseyin bu tavrı yüzünden kendisini tehdit etmiş ama ona da pabuç bırakmamıştır. Kendi aşiretinden birçoğu Şerif Hüseyin tarafına geçmiş olmasına rağmen Emir Hüseyin isyana inatla karşı çıkmış ve ısrarla Osmanlı Devleti’nin yanında durmuştu.
Emrindeki dört bin kişilik kuvvetle asilere karşı savaşan Emir Hüseyin b. el-Mübeyrik İngiliz gemilerinden Şerif Hüseyin’e gönderilmek üzere Rabiğ limanına indirilen silah ve cephaneye baskın düzenlemiş ve onlara el koymuştu.
Emir Hüseyin’e göre, Osmanlıya Hilafeti temsil ettiği için başkaldırmak yanlıştı. Bu isyana karşı koymak ve Osmanlı Devleti’ni savunmak her Müslümanın üzerine farzdı. (Süheyl Sapan,“Emir Hüseyin Şerif Hüseyin’e karşı”, Derin Tarih, Ocak 2017, s. 85-89.)
Sonunda İngilizler ve Fransızlar karadan ve havadan sıkıştırdılar Şeyhi. Direndi, karşı koydu, çaresiz kalınca şehri terk etmek zorunda kaldı.
Hicaza sığınan Emir Hüseyin Mekke’ye gittiği zaman zehirlenmek istendi. Kurtuldu gerçi ama başka bir gün Harem-i Şerif’e giderken bir tabancadan çıkan kurşuna teslim olacak ve şehitlerimiz sırasına adını yazdıracaktı.
Osmanlı Devleti safında isyancı Araplara karşı savaşan ve şehit düşen bu Arap şeyhinin hikâyesi tarihin unutulmuşlar mezarlığında yerini çoktan almıştır.
.
Sırplardan Kosova provokasyonu
23 Kasım 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sırplardan Kosova provokasyonu
Mustafa Armağan
Bir padişah düşünün ki, doğduğu şehirde (Bursa 1326) beylik vardı, son vazifesini verdiği şehirde (Kosova 1389) devlet kurdu.
Adı Murad’dı, lâkabı Hüdâvendigâr.
Babası Orhan Gazi, annesi Nilüfer Hatun…
Bazıları hâlâ “Annesi Rum’du, Türk değildi” diye gevezelik eder. Sanki din değiştirip Türk-İslam medeniyetinin göbeğinde büyümek yetmezmiş gibi!
Onlar Nilüfer’i Rum sayar, biz Hüdâvendigâr’ı “devletin banisi” sayarız.
1362’de tahta çıktığında elinde bir uç beyliği vardı.
27 yıl sonra, 1389’da Kosova Ovası’nda ruhunu teslim ettiğinde, geride bir imparatorluk temeli bırakmıştı.
Neler yapmadı ki bu 27 yılda:
• Filibe’yi, Sofya’yı, Niş’i, Selanik’i fethetti.
• Çirmen’de Sırp-Bulgar ordusunu perişan etti (1371).
• Germiyanogulları ve, Hamidogulları beyliklerini ilhak etti; Kütahya, Tavşanlı, Denizli Osmanlı yurdu oldu.
• Kendi oğlu Savcı Bey ile Bizans prensi Andronikos’un ortak isyanını bastırdı; gözlerine mil çektirdi. Çünkü devlet söz konusuysa baba bile olsa müsamaha edemezdi!
İlk defa onun zamanında Yeniçeri Ocağı resmen kuruldu.
İlk defa devşirme sistemi onun devrinde uygulandı.
İlk defa “Pençik”ten “Kapıkulu”na onun iktidarında geçildi.
İlk defa Osmanlı’ya onun kılıcı altında “devlet” denildi.
Papa 1366’da bir haçlı seferi ilan etti Osmanlıya.
Çünkü gördü ki, bu Türk durdurulamıyor.
Ve 1389…
Kosova Ovası.
Zafer kazanılmış, düşman dağılmış.
Ama bir hain, Miloš Obilić, teslim olmuş gibi yaklaşıp padișaha önemli bir sır söyleyeceği gerekçesiyle çadırına girip aniden çizmesine sakladığı hançeri Sultan Murad-i evvele sapladı.
Hüdâvendigâr oracıkta şehit düştü.
İç organları hâlâ Kosova’daki türbededir ve türbesi 636 yıldır ayakta. Ama asıl türbesi Bursa’da yaptırdığı caminin karşısındadır.
Bursa’da bir bașka camisi vardır ki halk arasında “Şehadet Camii” diye anılır.
Aradan 636 yıl geçti, hâlâ unutmadı Sırplar Sultan Murad’ın bu zaferini.
Dün gece Belgrad’da Partizan tribünlerinde yine o hançeri kaldırdılar.
Çünkü biliyorlar:
O hançerle birlikte bir padişah değil, Türk’ün Balkanlar’daki varlığı hedef alındı.
Ama unuttuğumuz bir şey var:
Hüdâvendigâr öldü, devlet ölmedi.
O öldü sanıldı, imparatorluk doğdu.
Dedelerimiz 27 yılda beylikten devlete geçti.
Biz 100 yılda devletten “yurtta sulh cihanda sulh” nutuklarına düştük. Düşman unutmadı.
Sen de unutma.
SULTAN 1. MURAD KİMDİR?
I. Murad (Hüdâvendigâr)
Babası: Orhan Gazi
Annesi: Nilüfer Hatun
Doğumu: Bursa, 1326
Ölümü: Kosova, 1389
Saltanatı: 1362-1389
Osmanlı kaynaklarında “Murad-ı Hüdâvendigâr” olarak da geçen I. Murad’ın tahta çıktığında ilk işi, Güney Bulgaristan ve Trakya’nın ele geçirilmesi ile Filibe’nin fethi (1363-1365) oldu. Ardından bu gelişmelerden ürken Papa’nın, Osmanlı Devleti’ne karşı savaş ilan ettiğini görüyoruz (1366). Çirmen’de Sırplara karşı bir zafer kazanıldı (1371). Aynı yıl Karabiga fethedildi. Bizans imparatorunun oğlu Andronikos ve Osmanlı şehzadesi Savcı, kendi babalarına karşı ortak bir isyana kalkıştılar ama yenildiler (1373). 1375-1380 yılları arasında Germiyan ve Hamideli beyliklerinin toprakları ilhak edildi. Bizans Prensi Andronikos, Osmanlıların yardımıyla İstanbul’a girmeyi başardı ve bir süre önce Bizans’ın aldığı Gelibolu’yu Osmanlılara geri verdi.
Kuzey Yunanistan’daki önemli şehirlerden Serez onun zamanında fethedildi (1383). İki yıl sonra bu defa Sofya ve Niş fethedildi ve Sırplar harac-güzar, yani belli bir vergi karşılığında bağımlı devlet hâline geldiler. 1387’de Selanik’in fethi gerçekleşti. Ardından Kuzey Bulgaristan fethedildi (1388 güzü). Ancak 1388 yılında Bosna’daki Ploçnik’te Osmanlı akıncılarının imha edilmesi, Balkan devletlerinin Osmanlı’dan kurtuluş ümitlerini yeniden canlandırmış oldu. Sultan I. Murad, 1389 yılında Sırplarla yapılan Kosova Meydan Savaşı sırasında düşmanı yenmekle birlikte Miloş Obilic adlı bir Sırp beyi tarafından suikast düzenlenerek hançerle şehit edildi. Sefere çıkmadan önce açılışını yaptığı Bursa’daki camisi, bu sebeple halk tarafından Şehadet Camii diye anılmaktadır. Hâlen iki türbesi bulunmaktadır. Birisi, şehit düştüğü Kosova’ya yaptırılan türbe –ki buraya iç organları gömülmüştür-, diğeri ise Bursa’nın Çekirge semtinde yaptırdığı ilginç caminin yanındaki türbesidir. Bu türbe, 1860’lı yıllardaki mimarisiyle bugüne gelmiş bulunmaktadır. Onun zamanında Yeniçeri Ocağı kurulmuş ve devşirme sistemi uygulamaya sokulmuştur. Osmanlı Beyliği “devlet” olma özelliğine I. Murad zamanında kavuşmuştur, denilebilir.
.
Bir zamanlar Diyarbakır ve Cizre Kürt-Türk kardeşliğinin sembolüydü
30 Kasım 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Bir zamanlar Diyarbakır ve Cizre Kürt-Türk kardeşliğinin sembolüydü
MUSTAFA ARMAĞAN
Dokuzuncu padişah Yavuz Sultan Selim Han Kürtleri Osmanlı Devleti ile bütünleştirmek için hususi bir proje yürütmüş ve Osmanlı Devleti asırlar boyunca onun başlattığı projeyi çöküş demlerine kadar başarıyla yürütmüştü.
Kürt beğlerinin Osmanlı Devleti ile ilişkileri esasen Sultan II. Bayezid zamanında başlamıştı. Ama açık ve cepheden münasebetler için Yavuz Sultan Selim devrini beklemek gerekecektir.
1514 yılında Yavuz’un Çaldıran’da Safevi Şah İsmail’in yenilmezliğine son vermesi üzerine rahat bir nefes alarak Osmanlı’ya yaklaşmaya başlayan Kürt aşiret reis ve beğleri otorite boşluğundan yararlanarak Diyarbekir’i ele geçirmişti. (Şehre ismini veren Bekir aşireti Araptı.) Şah İsmail de pes etmeyip Karahan Beği Diyarbekir’i geri almak için gönderince Kürt beğlerinin önünde tek seçenek kalmıştı:
Osmanlı Devleti’nden yardım istemek.
İşte Osmanlı-Kürt ilişkilerinde düğüm noktası bu işbirliği, yani ortak Diyarbekir savunması olacaktı.
Bıyıklı Mehmed Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetlerine kapılarını açan Diyarbekirliler Safevilerin dağlık bölgelere yerleştirdiği Şah İsmail’in görevlilerini temizlemeye uğraştı. Böylece Kürt beğleri daha önce Safevîlere kaptırdıkları pek çok kaleyi geri alabildi. Ne de olsa bölgede arkalarını yaslayabilecekleri bir büyük güç vardı artık. Osmanlı Devleti’nin şemsiyesi altına girmişlerdi.
Olaylar şöyle gelişti:
Bitlisli Şeref Han’ın yazdığıŞerefnâme adlı esere bakılırsa Çaldıran sonrasında Yavuz Sultan Selim İstanbul’a dönmeden önce bölgedeki Kürt beğleri İdris-i Bitlisî’yi kendisine yollayarak Safeviler tarafından ellerinden gasp edilmiş toprakları üzerindeki veraset haklarını yeniden tanımasını istedi. Sadakatleri karşılığında Şah İsmail’in Diyarbekir’e vali tayin ettiği Karahan’ı kovmaları için içlerinden birini beğlerbeği atamasını rica ettiler.
Ne var ki o zamanın Osmanlısında devlet işlerinde vefa olmazdı; liyakat, ehliyet ve güven esastı.
Yavuz Sultan Selim, Bitlisli İdris Beğ’in tavsiyesi doğrultusunda hareket etti ve beğlerden birini değil, güvendiği adamlarından Bıyıklı Mehmed Paşa’yı Kürt beğlerinin başlarına tayin etti. Ve Osmanlı birlikleri Kürt aşiretlerinin askeriyle el ele vererek Karahan’ın kuvvetlerini yenilgiye uğrattı.
Bölgede Osmanlı hakimiyeti tesis edilmişti. Şimdi sıra bu hakimiyeti kalıcı bir barış ortamına çevirmeye gelmişti.
Nihayet o fırsat ertesi yıl zuhur etti.
İdris-i Bitlisî, Yavuz’un verdiği yetkilere dayanarak Safevilere karşı Osmanlılar ile işbirliği yapmış olan Kürt beğlerini vali olarak atamış, üstelik onlara, valiliğin babadan oğula geçmesi gibi benzeri pek görülmemiş bir ayrıcalık dahi tanımıştı. Oysa Akkoyunlular ile Safeviler tam tersine bir politika takip etmiş ve bölgeye, ellerinden geldiği kadarıyla Türk kökenli valiler atamış, onlar eliyle Kürtlerin nüfuz ve gururlarını kırmayı amaçlamışlardı. Osmanlı Devleti’nin kendine güven farkı ve kapsayıcı devlet vizyonu bir kere daha ortaya çıkıyordu.
Osmanlılar Şah İsmail ile hesaplaşma sırasında kendilerine yardım eden Kürt beğlerini ödüllendirmekle kalmamış, Sünni Kürtlere geleneksel aristokratik ayrıcalıklarını yeniden tanıyarak onları rahatlatmış ve devlete olan bağlarını sağlamlaştırmıştı.
Cizre beğlerini bilir misiniz?
25-26 Kasım günlerinde Cizre’de bir kitap fuarı düzenlendi. Değerli Cizre kaymakamı Ahmet Vezir Baycar’ın gayretiyle düzenlenen fuarda bir söyleşim oldu ve akabinde kitaplarımı imzaladım. 28’inde başlayan Melaye Cezerî Sempozyumu’na farklı ülkelerden bilim adamlarının yanı sıra Eski Kürdistan Bölgesel Yönetimi başkanı Mesud Barzani’nin de katıldığını biliyorsunuz. Bu demektir ki kritik bir mevkide yer alan Cizre terörsüz Türkiye sürecinde yeniden canlı bir bölgesel merkez olarak kendisini gösterecek.
Öte yandan Osmanlı Devleti’nin farklılıklara ne kadar açık ve çoğulculuğa ne kadar müsait bir zemin oluşturduğunun belgesi olarak Cizre Beğliği çarpıcı örnek olarak zikredilebilir.
Aynı zamanda tarihçi olan ve Eyüp Sultan’da eskiden kendi ismini taşıyan ama sonradan Piyer Loti’ye tahsis edilen bir tepede mezarı bulunan İdris-i Bitlisî gelen talep üzerine Çaldıran’dan sonra İmadiye, Hizan, Bitlis ve Cizre’deki Kürt beğleriyle görüşerek onlara da Osmanlı hakimiyetini kabul ettirdi, hatta Bohtan emirliğinin “hükümet-i Cezire” olarak dahi adlandırıldığı oldu. Çünkü Cizre emirliği Safevilerle ilişkilerde daima Osmanlı tarafında yer almıştı. Bir başka deyişle bu emirlik Osmanlının gözünde güvenilir bir “partner”di.
Şah İsmail’e karşı mücadele vermiş olan Cizre beğlerinden Emir Şeref Beğ’in âdil idaresinden sonra –ki menkıbeleri asırlarca Cizre’de dilden dile söylenmiştir- anlaşmak için Şah Ali Beğ, Şah İsmail’in yanına gidecek ama hapsedilecek ve canını zor kurtaracaktır. Osmanlıdan başka sığınacağı melce kalmayan Şah Ali Beğ de Bitlis Emiri aracılığıyla himaye talep edince Osmanlı ona müşfik kanatlarını açacak ve arkasından diğer Cizre Kürt beğlerinin Osmanlıya hizmetleri gelecektir. (Bu satırların yazarı Cizre doğumludur ve bebekliğinde kaldığı taş ev bugün Şah Ali Beğ’in ismini taşıyan Ali Bey Mahallesi’nde olup halen ayaktadır.)
Mesela Emir Muhammed Beğ, Lala Mustafa Paşa’nın Şark seferine katılacak ve Kafkasya’da Osmanlı uğruna şehid olacaktır. Onun oğlu Sultan III. Murad devrinde İstanbul’a gönderilecek ve Cizre Beği olarak geri dönecek (1578), müthiş bir şahsiyet olan Çerkes Osmanlı kumandanı Özdemiroğlu Osman Paşa’nın destanî Kafkas seferine katılacaktır.
Böylece 1627 yılına kadar devam eden Cizre Beğliğine Sultan IV. Murad devrinde son verilerek bölgede merkezi devlet nüfuzu ve asayişi sağlanacak, o tarihten Bedirhan Beğ’in isyan ettiği 1821 yılına kadar beğliği aynı aileye mensup Şeref, Mansur ve İsmail hanlar ile Abdullah ve Seyfeddin beyler Diyarbekir’e bağlı bir emirlik olarak yöneteceklerdi.
Şah Ali Beğ ve bölgedeki 30 Kürt beğinin Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği mektuptan bir parçayla veda edelim:
“Bizim beldelerimiz Kızılbaş (Safevi) diyarına yakındır, komşudur, hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler evlerimizi yıkmış ve bizimle savaşmıştır. (…) Ümitvarız ki padişahtan yardım gelirse Arap ve Acem Irak’ı ile Azerbaycan’dan o zalimlerin elleri kesilir. (…) Eğer padişahın yardımı bu Müslümanlara yetişirse hem uhrevi sevap hem de dünyevi faydalar elde edileceği muhakkaktır….”
Cizre tarihiyle resmi tarihe meydan okumaktadır.
.
Fatih’in ölümü üzerine Papa bayram etmişti
04 Aralık 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Fatih’in ölümü üzerine Papa bayram etmişti
MUSTAFA ARMAĞAN
Papa V. Leo’nun Türkiye ziyareti şaşırtıcı bir tepki zincirine yol açtı, daha doğrusu bir öfke patlamasına sebebiyet verdi. Eskiden Müslüman, milliyetçi ve muhafazakâr kesimler tepki verirdi normalde ama bu defa seküler, Kemalist ve ‘ulusalcı’ cemaatler de saldırdı.
Avrupa’nın alfabe, hukuk ve şapkasını cansiperane savunan bu kafanın bir asır sonra Batı karşıtlarının safına sürüklenmesi doğrusu takdir edilecek bir gelişmeydi. Ama o zaman da soyadına kadar neyi varsa aldığımız Batı’ya karşı çıkanları linçlemelerini nereye koyacağız? Mesela biz Latin alfabesine karşı çıkıyoruz, onlar sanki Batılı bir kafa taşıyormuşçasına bize karşı Batı’yı yani Papanın dünyasını neden savunuyor o zaman?
X’te şunu sordum kendilerine:
“Peki Papa XIII. Gregorius’un icat ettiği Miladi takvimi kullanmaktan rahatsız mısınız?”
Hiçbiri rahatsız değildi hatta paylaşımımın altına Miladi takvimin ne kadar bilimsel ve üstün olduğunu anlatan yüzlerce -bazıları hakaret de ihtiva eden- yorum doluşmuştu.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu beyler. Hem Batı’yı kıble belleyin hem de dinî liderini yerden yere vurun.
İyi de o dinî liderlerden birinin 16. asırda yaptığı Miladi takvime karşı çıkıp Hicri takvimi savunanların varlığı neden zorunuza gidiyor?
Bu arada Fatih Sultan Mehmed bile Papanın gelmesine müsaade etmemiş diye yazan mı istersiniz, yoksa Atatürk İznik Konsilinin 600. yıldönümünde Papanın Türkiye’ye gelme isteğini reddetmişti diye asparagas sallayan mı? Bu arada kırmızı yerine siyah ayakkabı giydiği de anlamlı bulundu: Papa Hıristiyanların matemini tutuyordu muhakkak.
1925 yılında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in Papanın Türkiye’ye gelmesine izin vermemesi diye bir şey ise asla söz konusu değildi. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin yumurtladığı bir asparagas haber belli ki Kemalistlerin akıllarını başlarından almıştı. Kaldı ki Papalar 1964 yılına kadar yabancı ülkelere ziyarette bulunmazdı.
Bırakın İstanbul’a gelmeyi, Fatih Sultan Mehmed zamanında Papalar kaçacak delik arıyorlardı ondan. Az daha Roma’yı dahi hakimiyeti altına alacaktı büyük sultan. Hadlerine mi kalmıştı gelmek.
Siyah ayakkabı olayı ise son iki Papanın başlattığı bir gelenekten ibaret: Tevazuu sembolize ediyor. Sadece Türkiye’de değil, diğer yerlerde ve zamanlarda da siyah ayakkabı giydiğini biliyoruz.
Meselenin bir başka boyutu ise 1967 Temmuz’unda Türkiye’yi ilk defa ziyaret eden Papa olan VI. Paul’un o tarihte müze olan Ayasofya Camii’ni ziyareti sırasında aniden diz çöküp dua etmesiydi. (İlk dört Papa Ayasofya’yı ziyaret etmişti ama son Papaya sadece Sultanahmet Camii nasip oldu.)
Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in şaşkın bakışları altında diz çöküp duasını eden Papa VI. Paul’un bu hareketi zamanın İslami hassasiyeti olan kesimleri nezdinde bir tepki seline yol açtı. Korsan duanın ardından başlayan Ayasofya’da toplu namaz kılma eylemleri millette Ayasofya şuurunun oluşmasında etkili oldu. Müzenin son günlerine kadar bu eylemlerin devam ettiğini biliyoruz.
Son olarak şunu söyleyelim ki, Fatih Sultan Mehmed’i Hıristiyan yapmak isteyen II. Pius adlı Papa Avrupalı kral ve devlet başkanlarına bir Haçlı seferi açtırmak istiyor ve onlardan destek istiyordu ama onu dikkate alan olmuyordu. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed’e bir mektup yazdı ve onu Hıristiyanlığa davet etti. Ne var ki ne mektubu gönderecek cesareti vardı Papanın ne de böyle bir niyeti. Asıl gayesi, kendisine söz verip sonra cayan Hıristiyan kralları korkutmak ve etrafında toplanmalarını sağlamaktı. Bu yüzden mektubu Epistola ad Mahometum adıylamatbaada bastırdı ama tabii ki İstanbul’a gönderemedi. Okuması gerekenler okumuş, gereken dersi çıkarmıştı nasıl olsa.
Zira Fatih Sultan Mehmed’e göndermiş olsaydı mektubu, Sultanın gazap oklarına maruz kalacaktı. Nitekim “Büyük Kartal” dedikleri Sultanın leventleri İtalya yarımadasının topuğunda bulunan Ortranto kalesine çıkmış, Roma’ya doğru ilerliyordu ki Fatih Sultan Mehmed vefat etti. Bunun üzerine Papanın Roma’da 3 gün 3 gece şenlik yapıp çanlar çaldırdığı ve “Büyük Kartal öldü!” diye sevinç çığlıkları attığı biliniyor.
.
Çaldıran ve Yavuz Sultan Selim tartışması
07 Aralık 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Çaldıran ve Yavuz Sultan Selim tartışması
Mustafa Armağan
Siyasetin tarih üzerinde belirleyici olduğu bir dönemden geçiyoruz. Nitekim eski Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in bir TV programında sarf ettiği “1514 yılında Çaldıran’da birlikte mücadele etmişiz…” sözü üzerine kıyamet koparıldığını biliyorsunuz. Bu vesileyle ‘Yavuz’un 40 bin Alevîyi kestiği’ söylentisi bir kere daha canlandı.
Hâlbuki her iki olay arasında bağ bulunmadığı gibi gerçekte her iki olay da bilinenden tamamen farklıydı.
Çaldıran’da Osmanlı ordusunda Kürt aşiretlerinden kuvvetler bulunduğu gibi Safevi saflarında savaşan Kürt aşiret kuvvetleri de mevcuttu.
Yavuz Sultan Selim’e izafe edilen “40 bin Aleviyi kesti” ifadesi Hammer’in tarihinden aparılmış asılsız bir iddiadır.
Bu yazıda ikinci iddia üzerinde duracak ve günümüz tarihçilerini konuşturacağız. Bakalım, dedikleri gibi bir Alevi katliamı yaşanmış mı?
Yavuz Sultan Selim Doğu’da girdiği bütün savaşları kazanan Şah İsmail’in kuvvetlerinin Tokat’ı ele geçirip kendi adına hutbe okuttuğu, Kütahya önlerine kadar ilerlediği, Bursa’yı tehdit ettiği ve Rumeli’deki kardeşleriyle buluşmalarına ramak kaldığı bir ortamda tahtta bulmuştu kendisini.
Üstelik bir yeğeni, Şehzade Ahmed’in oğlu Murad Aleviliği kabul etmiş ve Çorum, Amasya ve Tokat’ı ele geçirip yağmaladıktan sonra Şah İsmail’in yanına kaçmış, hatta Safevi sarayına damat olmuştu. Şehzade Şehinşah’ın da Kızılbaşlara eğilimi vardı. Rivayete göre “Şah İsmail, Yavuz’u tepeleyince Anadolu’yu ele geçirecek, Rumeli’ne ise dâmâdını padişah yapacaktı.”
Özetle Yavuz’un İran seferi öncesinde Safevi etkisi, saray ve hanedanın bünyesine değin girmiş ve şehzadeleri isyana sevk edecek kadar cüretkârlaşmıştı.
Yavuz Sultan Selim’in bu meselede birinci sorunu bir inanç kolu olarak Alevilik değildi. Asıl sorun, Fransız tarihçi Jean-Louis Bacque-Grammont’un deyişiyle Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Alevileri ‘beşinci kol’, yani istihbarat gücü olarak kullanmaya kalkmasıydı.
Şah İsmail’in gerçek niyetinin Osmanlı’yı Şiî bir devlete dönüştürerek başına geçmek olduğuna dair güçlü kanıtlar var. Nitekim 1511’in Nisan-Temmuz aylarında Bursa’dan Antalya ve Kayseri’ye kadar yayılan, Anadolu’nun yakılıp yıkılmasına ve 50 bin insanın ölümüne yol açan Şahkulu isyanı ders olmuştu Yavuz’a.
Anadolu’daki Aleviler ise ya İran’a göç edip Şah İsmail’in saflarına katılıyor veya muhtemel bir Anadolu seferinde Safevilere destek vereceklerine dair işaretler veriyorlardı.
Bunun üzerine Yavuz, hem İran’a insan kaynağı sağlayan göçü önlemek hem de Safeviler üzerine düzenleyeceği seferde arkasını sağlama almak amacıyla Mustafa Akdağ’ın deyişiyle “Şah İsmail’e bağlılıkları, sadece dinî bir inanç olma çizgisini aşarak, para yardımı, asker olarak gidip ordusuna katılma, Kızılbaşlık propagandası yapmak ve şaha casusluk etmek gibi yollarla hizmet ettikleri sabit olanlar hakkında kovuşturma başlattı”.
İşte bu kovuşturma sürecinin giderek bir fişlemeye dönüştüğünü biliyoruz. Tutulan defterlere yukarıdaki eylemlere karışmış olan Şah İsmail yanlısı 40 bin Kızılbaşın adı yazılmış, tutuklanmış ve sorguya çekilmişlerdi. Suçlu görülenler idam veya hapisle cezalandırılacaktı. Ne ki, fişlenenlerin ne kadarının idam edildiğini, ne kadarının hapse atıldığını veya serbest bırakıldığını kesin olarak tespit edemiyoruz.
Boşluktan sızan ışık
Defter edilen 40 bin Alevi, kovuşturma maksadıyla fişlenen ve yakalanan casuslar, düşmana yardım ve yataklık yapanlar, daha önce Şah İsmail’in ordusunda savaşmış olanlar, propagandasını yapanlar vs. idi. Tamamının öldürüldüğüne dair en ufak bir kanıt olmadığını söyleyen Fransız tarihçi Bacque-Grammont’dur:
“Anadolu’da, geçmiş yıllar boyunca, sapkın inançlı ayaklanmacıların kendilerine uygun bir ortam bulabildikleri bölgeler sıkı bir gözetlemeye alınarak, iç dinginlik yeniden kuruldu. Göründüğü kadarıyla, bu “büyücü avı”, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşıları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514’te olan 40.000 sapkının kırılması efsanesini destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde; sayılar karşısında Doğulu baş dönmesiyle alabildiğine damgalı görünüyor bu.”
Aynı akademisyen bu konuyu Fransızca kitabında oldukça geniş olarak değerlendirmiştir:
“Çaldıran seferinden önceki o meşhur 40 bin Kızılbaş’ın katli (…) hadisesi sadece Osmanlı vekayinâmelerinin çeşitli metinlerinde rastlanan son derece karanlık (kuşkulu) bir hadisedir.”
Aklî ve bulgulara dayalı araştırmanın sonucunda vardığı hükmü şöyle ortaya koyar yazar:
“Gerçekliğine itiraz etmeksizin diyebiliriz ki, muhtemelen bu hadise kendisine atfedilen önem ve büyüklükte değildir. Her hâlükârda sapkınlığın kökünün kazınması, o dönemin insanlarını pek yakından etkileyecek şiddette çarelere başvurulmasını gerektirirdi. Gerçekten de, Anadolu halkının son derece önemli bir oranının fiziken yok edilmesini zaruri kılar, bunun sonucunda da memleketin geleceği açısından oldukça vahim neticeler ortaya çıkarırdı. Doğru olsa bile bunun Anadolu’daki Kızılbaş insan potansiyelini pek fazla etkilemediğini görürüz.”
İddiayı “Acem palavrası” diye nitelendiren yazar, gerçek amacın Alevilerin kökünü kazımak değil, nüfuzlarını kırmak ve Şah İsmail’e yardım edemeyecek duruma getirmek olduğunu net bir ifadeyle şöyle ortaya koyar:
“Ne Çaldıran seferi esnasında ne de onu takip eden 5 yıl boyunca Osmanlı ordusunun arkasında bıraktığı bölgelerde hiçbir Kızılbaş tahrik veya kargaşası görülmemiştir.”
Devam edelim:
Celali isyanları üzerine yazdığı kitapla tanıdığımız Prof. Mustafa Akdağ da ‘40 bin Alevi’nin öldürüldüğü efsanesi’ne inanmak istemez ve şu net ifadeyle balonu patlatır:
“Yavuz Selim’in o zaman, Kızılbaş mezhepli 40 bin kişi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş bir rivayet vardır. Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir sayı bulmaktayız. Çünkü, bu Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.”
Tarihin efsanelerden çektiği
“40 bin Alevi katledildi” iddiasını kabul etmeyenlerden biri de Amerikalı tarihçi Heath Lowry’dir. 28 Haziran 2009 akşamı Habertürk kanalında yayınlanan Teketek’te şu değerlendirmeyi yapmıştı:
“Yavuz’un Alevileri kılıçtan geçirdiği üzerine elimizde kesin bir bilgi yoktur. Ama kılıçtan geçirmiş bile olsa haklı sebepleri vardır. O dönemde (…) Anadolu’daki birçok Alevi, İran adına casusluk faaliyeti yürütüyordu. Ayrıca İran’ın kışkırtması ile ayaklanmalar çıkarıyorlardı. Zaten Alevilerin kılıçtan geçirildiği üzerine konuşanlar bile sadece bu faaliyetlerin içerisinde olanlar cezalandırıldı, diyor.”
Son olarak arşiv belgelerine dayanan Prof. Dr. Saim Savaş’ın analizi önemli:
“Çaldıran öncesinde (Yavuz’un) Anadolu’daki 40.000 Safevî taraftarını tespit ettirip, hapis ya da idam ettirdiği, genel olarak belirtiliyor. Yuvarlak olarak verilen bu rakam elbette tartışmalıdır. Ancak, dönemin şartları dikkate alındığında, Çaldıran Seferi öncesinde geniş kapsamlı bir tâkibât yaptırılmış olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık, sanılanın aksine büyük sayılara varan Safevî taraftarının imha ettirildiğini söylemek zordur. Çünkü, Osmanlı’nın bu tür vakalardaki klasik yöntemi daha çok sürgündür. İleri gelen Safevî halifelerinin öldürüldüğünü, bunların ailelerinin ve bağlılarının ise, sürgüne gönderildiğini söylemek, tarihî realiteye daha uygun düşecektir, kanısındayız.”
Olay Hammer’in Osmanlı Devleti Tarihi’nin 1966 yılında yapılan özet bir çevirisinin başının altından çıkıp yayılmış, zamanla siyasî bir mahiyet kazanmış ve mahut iddia tarihteki yerinden çıkartılarak siyasî bir hesaplaşmanın kozlarından biri haline getirilmiştir.
Tarih bir siyasetten çok çekmiştir bir de inatçı efsanelerden. Bu olayın da tarihteki gerçek yerine oturacağı bir gün er veya geç gelecektir inancındayım.
.
50. ölüm yıldönümünde Atsız’ı tanımak
11 Aralık 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
50. ölüm yıldönümünde Atsız’ı tanımak
MUSTAFA ARMAĞAN
Bugün Türkiye’de Cumhuriyet devrinde Türkçülük denilince akla ilk gelen isimlerden Hüseyin Nihal Atsız’ın 50. ölüm yıldönümü (1905-1975). Bakalım bu satırların yazarından başka kimler hatırlayacak bu önemli tarih, fikir ve eylem adamını.
Türkçülüğün babası kabul edilen Ziya Gökalp Cumhuriyetin birinci yıldönümüne birkaç gün kala vefat ettiği, Türkçülüğün Esasları dahil kitapları da 1925 yılından itibaren itibaren uzun bir süre yasaklandığı için onu Osmanlı dönemine ait bir filozof saymak daha münasip olacaktır.
Cumhuriyet devrinde özellikle 1930’lardan sonra Türkçülük kılıfı altında Selanik’ten esen Moiz Kohen tarzı kökü dışarıda bir Türkçülüğün hakim olduğunu söylediğimiz zaman Atsız’ın çıkışlarının hakiki manası kavranmış olur. Kemalizm işte bu Türkçülüğün mahsulüdür, yerli Türkçülüğün değil.
Kökü içeride ve kökü dışarıda Türkçülüğü birbirinden ayırt edemezseniz Cumhuriyet dönemi fikir hayatını yarım yamalak anlarsınız.
Onun için Ziya Gökalp’ın Altın Işık adlı çocuklara yönelik şiir kitabı bakanlar kurulu kararıyla yasaklanmıştır.
Onun için Zeki Velidi Togan gibi bir devasa Türkçü ıslıklanarak kovulmuştur.
Ve onun için Zeki Velidi Togan’ı desteklediği için Atsız üniversiteden atılmıştır.
İlk telif Türk Tarihi’nin yazarı Doktor Rıza Nur’un Türkiye’de yaşayamaz hale gelmesini saymıyorum bile.
Atsız’ın Tek Parti devriyle alakalı bazı “sert” yazılarının zülf-i yâre dokunduğu için olacak mevcut kitaplarına alınmadığını söylersem belki de inanmayanlar çıkacaktır ama hakikat budur.
Bir kısmı Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün’den önce çıkardığı Yeni İstiklâl gazetesinde neşredilen bu yazılara Atsız imzasıyla çıkan Basılmayan Makaleleri başlıklı kitapta dahi rastlamadım (Togan Yayınları, İstanbul, 2012).
Ola ki birileri ilgilenir diye aşağıya künye bilgilerini yazıyorum. Bu dört yazı Yeni İstiklâl gazetesinin 41-44. sayılarında çıkmıştır:
1) “İçtimaî meselelerimizden: Gençlik ve ahlâk”, 27 Eylül 1961.
2) “Millî şuur uyanıklığı”, 4 Ekim 1961.
3) “Tarihimizi unutmayacağız!”, 11 Ekim 1961.
4) “Büyük adam kimdir?”, 18 Ekim 1961.
“Gençlik ve ahlak” başlıklı yazıdan şu birkaç cümle, yazının yeniden basılmasındaki sakıncanın ne olduğunu anlamaya kâfidir:
“Millî ahlâkın mezbahası olan bar, meyhane, balo gibi yerler Türkiye’de yasak edilmelidir. Medeniyet bunlar değildir. Bunlar medeniyetin kanalizasyonlarıdır. (…) Sözün kısası: Kendimize dönelim. Ahlak, edebiyat, musiki, giyim, zevk, yemek, eğlence, hukuk, aile, âdet, gelenek ve her şeyde millî olalım.”
Şimdi de “Tarihimizi unutmayacağız” başlıklı ateşin yazıdan birkaç satır:
“Biz ancak inanmış insanların büyük işler yapacağını biliyoruz. (…) Büyük ecdadın neslinden geldiğimiz için büyük işler yapabileceğimizi biliyor, şanlı maziyi yeniden diriltmek istiyoruz. Biz boş hayaller ardında değiliz. Mazide hakikat olan şeylerin yeniden hakikat olmasını özlüyoruz.”
Şu satırların bundan 64 yıl önce kaleme alındığını hatırlayalım:
“Fransızlar 50 yıl Alsas-Loren’i sayıkladılar. Hem de halkının çoğu Alman olduğu halde… Biz niçin kendi Alsas-Lorenlerimizi istemeyelim? Yirmi asırdır esir yaşayan Yahudiler Filistin davası ardından iken, Bulgarlar bir defa işgal ettikleri Trakya’yı isterken, Yugoslavlar vaktiyle bir defa sefer ettikleri Selanik’e hasret çekerken, Araplar Antakya ve Adana’yı benimserken, Lehliler (Polonyalılar) Alman topraklarına yerleşirken, Mısırlılar Sudan’a sahip çıkarken, Moskoflar Kars ve Ardahan’dan dem vururken biz niçin eski yerlerimizi istemeyelim?
Daha dün bizim olan yerleri, yabancı bir seyyah gibi dolaşan Falih Rıfkı Atay’ın “Rumeliyi unutalım” diye yazdığı yazıyı niçin okuma kitaplarına geçirerek yıllarca orta okul çocuklarına okuttuk? Kurtuluş Savaşını kaybedip İzmir ve Trakya’yı elden çıkarsaydık o zaman da İzmir’i unutalım mı diyecektik?!”
Atsız’a göre fabrika kurmak, okul açmak gibi işler bir millet için ülkü olamaz. Ülkü dediğiniz şey, bir milletin uğruna kan dökeceği fikirdir. Milletler için de en büyük ülkü “büyüklük düşüncesi”dir. “Bunun da baş prensibi tarihî miraslara hak iddia etmektir.”
Nereyi mi? Son sözü Atsız’ın gür sesine bırakalım:
“Hayır! Rumeliyi unutmayacağız… Hiçbir yeri unutmayacağız… Turgut Reis’in mezarı olan Trablus’u, kahraman Türk kadınlarına ve kızlarına mezar olan Rodos’u da unutmayacağız… Azerbaycan’ı, Kırım’ı, Türkistan’ı, Kafkasya’yı, Altayları, Uralları, İdilleri unutmayacağız… (…) Ölürken, gözlerimizde parlayan son ışık millî mirasın hayali olacaktır.”
Sanki rahmetli Kadir Mısıroğlu konuşuyor, değil mi?
Her ikisi de garîk-i rahmet olsun
.
92 yaşında türbana saygı duymayı öğrenen kadın profesör
14 Aralık 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
92 yaşında türbana saygı duymayı öğrenen kadın profesör
Mustafa Armağan
Tam başka bir mevzuda yazacakken değerli yayın yönetmenimiz Ali İhsan Karahasanoğlu’nun ‘tviti’ düşüverdi önüme. Aynen şöyle yazıyordu:
“Prof. Dr. Nermin Abadan Unat 104 yaşında vefat etmiş.. Neyle anacaktım.. Başörtü yasakçılığı ile.. Neyse ki, başörtülü milletvekilleri kendisine sorulmuş, mantıklı her insan gibi, o da yasakçılıktan vazgeçtiğini ahir ömründe açıklamış: “Geçmişte, bu politik simgenin yasaklanması düşüncesi taraftarıydım. Zamanla dinin güçlü bir birleştirici unsur olduğunu anladım. Dünya küreselleşti ve küreselleşen düzende insanlar birbirlerine daha yakın olmak için ortak değer arıyor. Meclis’e (türbanla) gelen kadın vekillerin tercihlerini de hoşgörü içinde kabul etmek zorundayım çünkü onlar gibi düşünen erkek milletvekilleri var. Bu konuda fikrimi değiştirdim.” Mesajı alması gerekenler, inşallah almıştır..”
Yukarıdaki satırları ekrandan okuyunca hem Nermin Abadan Unat’ın sözlerini araştırmak istedim, hem de yakınlarda okuduğum, kendisiyle yapılan bir söyleşi kitabında yakaladığım bir detayı paylaşmak istedim.
Öncelikle Ali İhsan kardeşimin naklettiği ve Nermin Hanımın başörtüsünün yasaklanması fikrinden vazgeçtiğini açıkladığı söyleşi, Cumhuriyet gazetesinde neşrolunmuş. 15 Kasım 2013 tarihinde Nilgün Cerrahoğlu’na şunları söylemiş:
“Şimdi Sayın Başbakan düşüncelerine ben ancak saygı gösterebiliyorum. Meclis’e (türbanla) gelen kadın vekillerin tercihlerini de hoşgörü içinde kabul etmek zorundayım çünkü onlar gibi düşünen erkek milletvekilleri var. O erkek milletvekilleri kendilerini belli etmiyor. Bu ayrımcılık olmuş oluyor. Bu konuda fikrimi değiştirdim. Geçmişte, bu politik simgenin yasaklanması düşüncesi taraftarıydım fakat zaman içinde anladım ki bugün din çok güçlü bir birleştirici unsurdur. Dünya küreselleşti ve bu küreselleşen dünya düzeninin içinde insanlar birbirlerine daha yakın dayanışma halinde olabilmek için ortak değerler arıyor. Ortak değerlerden biri de elbette dinlerdir. Din toplumsal, büyük bir pekiştirici unsur, zamktır. Bunun için bunu gayet normal buluyorum. Bazı insanlar böyle bir eğilim, arzu taşıyabilir. Buna saygı gösterebilirim ama şuna pek saygı gösteremiyorum: TBMM’deki 58-59 kadın AKP’li vekilden yalnız 4’ü kürsüde görüş ifade etmiş. Bir siyaset bilimcisi olarak ben kadının parlamentoda sesinin daha fazla yankılanmasını isterim. Bunu hoşgörüyle karşılayamıyorum. Aksi takdirde bütün bu mücadele ne ifade eder? Kadın ya da erkek vekil kürsüye çıkmayacaksa ne işi var orada? (…) Saygıyla karşılıyorum bunu. Varsın (TBMM’de) olsunlar ama milletvekilliğinin de gereğini yapsınlar.”
Dürüst davrandığı için takdir ediyoruz merhumeyi.
Nermin Abadan-Unat kimdi?
18 Eylül 1921’de Viyana’da doğan Abadan-Unat, babasının Türk tüccar, annesinin Macar kökenli bir barones olması sebebiyle çok kültürlü bir ortamda büyümüş. Babasının vefatından sonra Türkiye’ye gelerek İzmir Kız Lisesi’ni bitirdi ve 1944’te İÜ Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1944-50 yılları arasında Ulus gazetesinde gazetecilik yaptı. Fulbright bursuyla ABD’de Minnesota Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim aldı. 1953’te AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (Mülkiye) ilk kadın asistan olarak göreve başladı. Burada ilk kadın doçent (1958) ve ilk kadın profesör (1966) unvanlarını aldı. Fakülte bünyesinde Siyasal Davranış Enstitüsü’nü kurarak siyasal davranış ve kamuoyu araştırmalarına öncülük etti. Emekli olduktan Boğaziçi Üniversitesi ve İÜ Kadın Araştırmaları Merkezi’nde dersler verdi. 1978-80 yıllarında Cumhuriyet Senatosu’nda kontenjan senatörlüğü yaptı. Avrupa’daki göçmen işçilerimiz üzerine yaptığı araştırmalarla tanındı. Kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanlarında çalıştı.
Bu resmi hayat hikâyesi, Nermin Hanımın türban karşıtlığına dair fikir vermekten uzak. Oysa “önemli olan her şey karanlıkta geçer” der şair Celine.
İşte size bir gazete kupürü ve laikliğin korunması, başörtüsünün okullarda ve resmi dairelerde yasaklanması için Kenan Evren’in ayağına giden sözde özgürlükçü Nermin Hanım’ın icraatı.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, 1989 yılında türban karşıtı bir eylem yapmıştı. Nermin Abadan-Unat, Sezen Aksu, Yıldız Kenter, Zeynep Oral, Türkan Saylan gibi isimler dernek yöneticileriyle birlikte altına imza attıkları mektubu İstanbul Harbiye Orduevi’ne, yani ayağına gitmek suretiyle bizzat Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e sunmuş ve Paşalarına türbanı toplumda dinî egemenliğin genişlemesi olarak yansıtmıştı. ÇYDD’nin ilk eylemlerinden biri olan bu girişim türbanı “çağ dışı” bir görüntü olarak reddeden bir duruş sergiliyordu.
Geldik Ak Parti devrine. Yine sahnede Nermin Abadan-Unat var. 2008 yılında Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinin -aralarında Nermin Abadan-Unat’ın da bulunduğu- 119 imzacı eliyle yayımladığı bir bildiride başörtülü öğrencilerin eğitim hakkını kabul etmekle birlikte türban serbestliğinin anayasa veya YÖK yasasında tanımlanmasını laiklik ve özgürlük ilkeleriyle çelişki yaratacağı gerekçesiyle eleştirmişti. Bildiride türbanın sadece özgürlük sloganıyla indirgenmemesi, başını örtmeyen kadınların ve farklı inançların özgürlüğünün korunması gerektiği vurgulanarak serbestliğin üniversite öncesi eğitime yayılmasının önlenmesi çağrısı yapılıyordu.
1989’dan 20 yıl sonra türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını tanımayı lütfedip kabul eden ve geri adam atan Nermin Hanım 2008’de “ama” diyerek Ak Parti’nin çıkaracağı ve başörtüsünü serbest bırakacak ama CHP’nin gayretkeşliğiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecek kanunun laiklik ve özgürlüğe tehlike teşkil edeceğini söylüyor, hatta başörtüsü serbestliğinin lise ve ortaokullara kadar yayılmasının önlenmesi doğrultusunda laik atak yapıyordu. Malum, 2008’de üniversiteler için yapılan anayasa değişikliği Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti; üniversitelerdeki yasak 2010’lu yılların başlarında bizzat o zaman Başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla fiilen kalkmıştı.
Geldik 2013 yılına. Başörtüsü üniversitelerde, hatta TBMM’de serbest ve bir geri adım daha atan Nermin Hanım yenilgiyi kabul etmiş ama ‘Meclise girdiler; bari iş yapsınlar’ deme noktasına gelmişti.
“Saygıyla karşılıyorum bunu” demesi kamusal alanda kazanılan bir özgürlüğün hakkını geri çekilerek de olsa kabul etmek zorunda kalması onun adına sevindirici. Zira bunu köprülerin altında şunca zaman geçmesine rağmen hâlâ içlerine sindiremeyenler var.
Paranız yoksa karınızı satın!
Nermin Abadan-Unat, gazeteci Sedef Kabaș’a anlatmıș:
“Tek Parti döneminde Halk Partisi’nin eleștirilecek çok yönü vardı. (...) O dönemde köylerde okul yapma mecburiyeti var. Her köy, kendi okulunu yapacak. Bazı idareciler çok insafsız. Bir parti müfettişi, Eskişehir civarındaki bir köyü dolașırken, okul olmadığını görüyor ve “Okulu niye hâlâ yapmadınız?” diye soruyor. Köyde hiç mahsul olmamıș, kuraklık yașanmıș, köy sefalet içinde. “Okul yapacak paramız yok” dediklerinde, parti müfettişi “PARANIZ YOKSA KARINIZI SATIN, ÖYLE YAPIN” diyor. Șimdi tabii șehirden gelmiș yetkili bir kiși böyle bir laf ettikten sonra insanlar o kișiye de, o kișinin temsil ettiği partiye de ölünceye kadar kin besler ve haklıdırlar da.” (Hayatını Seçen Kadın, Remzi: 2022, s. 305.)
.
Sultan Abdülhamid Musul petrollerini neden satın almıştı?
18 Aralık 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Abdülhamid Musul petrollerini neden satın almıştı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Sultan II. Abdülhamid döneminin çeşitli sebeplerle karanlıkta kalmış pek çok noktası vardır. Bunlardan biri de, Osmanlı ülkesini demir bir ağ içine alma, sonradan, 1933 yılında Onuncu Yıl Marşı’nda dile geldiği üzere, ana yurdu ‘demir ağlarla örme’ projesidir.
Sultan Abdülhamid’in inşaatı 8 yıl süren Hicaz Demiryolu hakkında çok şey söylenebilir ama herhalde hemen tamamen yerli sermaye ile ve yerli mühendis ve işçilerle ve dahi, başta padişah hazretleri olmak üzere Osmanlı halkından ve diğer İslam âleminden muazzam bir seferberlik sayesinde toplanan yardımlarla gerçekleştirilmiş olmasıdır. Ancak başka bir önemli nokta daha vardır: Bu projenin Sultan Abdülhamid’in enerji politikasıyla yakın ilgisi.
Birinci Dünya Savaşı’nın ana gerekçesi petrole ilk kimin ulaşacağıydı. Asıl mesele, İran, Irak, Suriye, Kuveyt, Azerbaycan vs. gibi yerlerdeki petrole hangi emperyalist ülkenin daha önce çökeceğiydi. Petrol de Ortadoğudaydı, Osmanlı Devleti de petrolün patronuydu.
Ne var ki bunun karşısında Abdülhamid iktidarının sonlarında Almanlara verilen Bağdat Demiryolu ihalesi kalın bir duvar oluşturacağa benziyordu. Proje gerçekleştiği takdirde Azerbaycan’ın Bakü kıyılarında ve İran’da Mescid-i Süleyman’da savaş gemilerinde kullanmak için petrol çıkarmaya uğraşan İngiliz emperyalizmi Almanya’dan başlayan ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bulgaristan, Sırbistan ve Osmanlı Devleti’yle Basra Körfezi’ne bağlanan binlerce kilometrelik bir duvara toslayacak ve daha tehlikelisi, müttefiki olan Rusya’yla irtibatı kopacaktı. Bağdat Demiryolu bir “Demir Perde” gerecekti İngiliz emperyalizminin karşısına.
Daha 1896 yılında Bağdat Demiryolu Konya’yı İstanbul üzerinden Berlin’e bağlamıştı bile. Şimdi iş, Konya’dan Bağdat’a uzanmaya kalmıştı. Böylece Osmanlı ülkesinin iç pazarı dünya pazarlarına bağlanmış oluyordu. Öbür taraftan 1900 yılında bizzat Sultan’ın iradesiyle inşasına başlanan Hicaz Demiryolu, Osmanlı’nın bu defa yabancı devletlerin yardımı olmadan Ortadoğu’ya karadan bir kanal açma girişimi olacaktı. Aslına bakılırsa Hicaz Demiryolu, Sultan II. Abdülhamid’in imparatorluğu kurtarma projesinin bir parçasıydı.
Bu proje kopması muhtemel kıyamet öncesinde Osmanlı kuvvetlerinin seri hareket edebilmesini sağlayacak, petrol bölgelerine emperyalist hücumu da onun sayesinde önleyebilecekti. II. Abdülhamid Han Hindistan ve Mısır’ı kontrolü altına alan İngiliz emperyalizmine karadan karşılık veriyor, kurtların iştahını kabartan enerji havzalarına, Alman petrol mühendisi Paul Grasskopf tarafından çizilen haritada petrol bulunduğu belirtilen yerleri tek tek Hazine-i Hassa Nazırlığı adına satın aldırmak suretiyle sahip çıkıyordu.
Bunu, Bağdat ve Hicaz demiryollarının geçtiği noktalar ile petrol çıkan bölgeleri gösteren haritaya baktığınızda daha net olarak görebilirsiniz.
Ne tuhaf, değil mi! Tren hatları ısrarla petrol çıkan bölgelerden geçirilmiştir.
Neden satın aldı?
Sultan Abdülhamid Emlâk-i Hümayun adı altında Hazine-i Hassa Nezaretine bağlı bir kurum oluşturmuştu. Hazine-i Hassa adına Bağdat, Musul, Halep, Kudüs ve Kıbrıs’tan toprak satın alınması, Bağdat ve Musul petrol imtiyazının yarı sıra Selanik limanının inşa ve işletme imtiyazı da alınmıştı. Ayrıca altın, çinko, demir, kömür, boya, borasit, mermer taşı madenlerinin çıkarma ve işletme imtiyazları da Sultanın iradesine bağlanmıştı.
Neden peki? Prof. Dr. Arzu Terzi’nin ifadesiyle söylersek hukuken kamuya ait (mirî) bir arazinin yabancı bir devlet tarafından işgali halinde bu yer tamamen o devletin hakimiyetine geçmektedir. “Ancak aynı arazi padişahın kendi adına tapulu mülkü ise, o takdirde bu yer şahsi bir mülkiyet sayılmakta ve herhangi bir işgal sırasında kendi mülkü addedilmekteydi. Padişahın vefatı halinde ise miras hukukuna göre emlak evlatlarına geçmekte yani yine hükümdar ailesinde kalmaktaydı.” (Bağdat-Musul’da Abdülhamid’in Mirası, Timaş, 2009, s. 31.)
Sultan’ın Hazine-i Hassa adına tapulattırdığı Bağdat ve Musul petrol yatakları ise en büyük paylaşım kavgasının odağında yer alacaktı. İşin tuhafı, dost olduğu Almanların da bu petrol yataklarında gözü olmasıydı. Ve onlara Bağdat Demiryolu imtiyazı, rayların iki yanında bulunan madenler ve petrol yatakları anlaşmaya dahil edilmişti.
Ne var ki Sultan harekete geçmiş ve Ekim 1898’de Bağdat, Kasım 1902’de ise Musul petrol yataklarının Emlak-i Hümayuna devredilmesi suretiyle Almanların istifadesine kapatılması sağlanmıştı. Buna göre Musul ve Bağdat’taki petrol yataklarının işletmesi Hazine-i Hassa Nezaretine aitti. Prof. Terzi’nin deyimiyle “Bu, Sultan Abdülhamid döneminde uygulanan siyasî ve ekonomik bir politikadır.
.
Cumhuriyet Halk Partisi nedir?
21 Aralık 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Cumhuriyet Halk Partisi nedir?
Mustafa Armağan
Cumhuriyet Halk Partisi’ni sadece bir siyasi parti olarak değerlendirmek yanlış olur. Oturduğu zemine baktığımız zaman daha net olarak gözüken şudur; bu toplumu ait olduğu İslam çerçevesinden sökerek başka bir medeniyete monte etmek gibi bir görevi olan yapıdır.
Saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilanı ve akabinde hilafetin kaldırılması, aynı gün medreselerin kapatılması ve Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti’nin (Bakanlığının) lağvedilmesi, bunun yerine Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması ve hemen arkasından şapka inkılabı gibi adımlar. Nasıl bir inkılapsa artık… Şapka inkılabı diye bir şeyin ne kadar tuhaf olduğunu anlatmak için bir yabancıya “Hat Revolution” yaptık dedim. Adam, “Şapkayla devriminin ne alakası var? Şapka bir modadır, ister şapka giyersin ister başka bir şey!” dedi. “Sen ne biliyorsun ki? O şapka inkılabı yüzünden bizim bildiğimiz 52 kişi idam edildi. Mazlumların tam sayısını bile bilmiyoruz...” dedim. (Maalesef insanlara normal geliyor 52 insanımızın asılarak şehit edilmesi.)
Devamında Mecelle’nin, 1927 itibariyle din derslerinin kaldırılması, 1928’de harf inkılabının yapılması ve bütün bunlar vesilesiyle İslam’la bağların adım adım kopartılması…
1929’da Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun kurulması da kritik bir öneme sahiptir. Düşünün, sizin dilinizi ve tarihinizi yeni baştan formatlıyor bu kurumlar… Eskiden tarih Hz. Adem’den başlatırken bir anda tek hücreli canlılardan başlatıyorsun. Dil desen, Kur’an ve İslam’la irtibatı olan kelimeler tasfiye edildi.
Ve 1930’lu yıllarda Ayasofya’nın müze yapılması…
Bütün sürece baktığımız zaman Türkçe ezan uygulaması yapılanların mantığına eldiven gibi oturuyor. Fakat Türkçe ezan, bir Müslümanın her gün beş defa duyarak etkilediği ve o zamanlar namaz kılma oranımız bugüne göre çok daha yüksek olduğu için, Müslümanların hayatında çarpıcı bir kırılma meydana getiriyor. Dinlerine hakaret edildiği algısı oluşuyor insanlarda… Ve ezanın șeair-i İslamiye’den olması sebebiyle kıldıkları namazın kabul olup olmadığı yönünde ciddi bir problem olarak karşılarına çıkıyor. Yani ezan okunmayan yerde namazı nasıl kılacaksın? Hadi kısık sesle ezan okudun diyelim, o zaman camiler ne olacak? O devirde insanların ayakları camilerden çekildi. Ne kadar bir süre idi bu? 1932-1950 arası, yani toplamda 18 yıl… Bir nesil arada kaynadı gitti… Dolayısıyla bir nesil gidince önceki nesille olan bağ da kopmuş oldu. Cami nedir? Niye gideriz camiye? Bu alışkanlığı kaybettiğiniz, yeni nesillere de bu alıșkanlığı kazandıramadığınız zaman onun yeniden ihdası çok zordur.
Ben 2001 yılında Suriye’ye gittiğimde millet cümbür cemaat camiye geliyor, namazını kılıyor, kıldıktan sonra da kendi evi gibi 15-20 dakika uyuyor ve sonra da kalkıp işine gidiyordu. Bir bakıma günlük hayatlarının bir parçasıydı cami… Doğu bölgeleri hariç Türkiye’de ise camiler büyük ölçüde sosyal hayattan yalıtılmış, tecrit edilmiş bir hale geldi. İşte bunun da altında o dönemde yapılanlar yatıyor. Belki de asıl maksat oydu ve bu icraatlar ile insanlar camilerden soğutuldu.
Dolayısıyla Türkiye’deki İslami algı, 1923’ten Ayasofya’nın kapatıldığı 1935’e kadarki 12-13 yılda tarumar edildi ve İslam’la bu ülke arasında kurulmuş olan derin bağ zayıflatıldı. Kopartılmaya uğraşıldı, kopartılamadı belki ama çok zayıflatıldı. Bugün ne kadar toparlanmaya çalışsak dahi istenilen şekilde olmuyor gördüğünüz gibi.
Bu çerçevede bütün bunların yapılması için hangi güçler seferber edildi, ne tür cebri tedbirler uygulandı? Mesela bir semtte bir cami bırakılıyor ve diğerleri kapatılıyordu. 500 metre yakınında bir cami varsa hepsi kapatılıyor ve tek bir tane bırakılıyordu. Tokat’ın Erbaa ilçesinde sadece iki cami açıktı mesela... Buğday deposu vesair şekillerde kullanılıyormuş camiler… Bunlar yaşanan ve bilinen olaylar.
Dolayısıyla CHP’nin temel vazifesi, ülkenin kendi değerlerine yabancılaşmasını ve Batılı bir değer sisteminin onlara aşılanmasını sağlamaktır. Mesela 1930 yılının Türkiye’sinde Darwin teorisini okutturuyorlardı okullarda. Papazlar Fransız okullarında kitapların o sayfalarını yırtarak dağıtıyorlardı öğrencilerine.
Peki asıl dert, esas mesele nedir? Esas mesele, İslam’la olan bağın kesilmesi ve onun yerine laik, seküler, hümanist bir anlayışın yerleştirilmesidir. Ben buna İSLAMSIZLAȘTIRMA PROJESİ diyorum.
İşte bunun için özellikle 1930’lu yıllarda Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-i Veli’nin bütün görüşleri değil de “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz.” diye çarpıtılan düşüncelerinin ya da ‘’Gel, ne olursan ol yine gel.’’ tarzında onların da cımbızla seçilmiş bazı sözlerinin allanıp pullanıp piyasaya sürüldüğünü görüyoruz. Yunus Emre daha önce Osmanlı tarafından bilinmiyor muydu? Gayet tabi biliniyordu... Ama 30’lu yıllarda Yunus Emre özellikle gündeme getirildi. İşte örnek Müslüman bu, bak Yunus Emre ne kadar da güzel söylüyor gibi... Hâlbuki Yunus Emre’nin bütününü okuduğun zaman onun derin tasavvufi felsefesi hiçbir şekilde o yoruma müsait değil...
Ezan insanımızın günlük hayatına kesintisiz bir şekilde etkide bulunduğu için ezanın Türkçe her okunuşu kendi inancına ve kişiliğine bir saldırı olarak algılandı ve ezan meselesinde inkılapları duvara dayandı. Yani daha geriye gitme şansı kalmadı.
Bu arada ne oldu? 1945’in ikincisi yarısında çok partili hayat dönemine girilmiş oldu. Haddizatında Demokrat Partinin kurucuları da büyük ölçüde CHP’nin içinden çıkan kişilerdi. Ama onlar partiyi kurunca bu gerçeği gördüler. Halka rağmen bunu yapmanın doğru olmadığını idrak edecek kadar akıllı insanlardı. Ve neticede ezan meselesinden geri dönüldü.
İşte bugüne kadar müspet anlamda ne olduysa 1950 virajından sonra oldu ve CHP’nin prangasından kısmen kurtulabildik. Ama çarkın mili yerine öyle bir oturtulmuş ki bu prangadan bugün dahi kurtulamıyoruz. Bugün belki sayısal olarak çoğunlukta değiller ama etkinlik, mülk sahibi edasıyla konușma becerileri ve arkalarına aldıkları “Bu ülkeyi biz kurduk” afra tafrası bakımından en fazla yüzde otuzluk halleriyle yüzde yetmişi etkileyebiliyorlar. Bu çok çarpık bir düzen ama maalesef gerçeklik bu…
Mustafa Kemal Paşa’yı kullanmak zorundalar, çünkü başka bir temelleri yok. Sıkıșınca ona sarılıp diyorlar ki: “CHP’nin kurucusu o, onun meşru varisi de biziz.” İş Bankası’ndaki hisse meselesi de aynı tartışmayı gündeme getirdi zaten. Dolayısıyla hakları olmamakla birlikte, neticede bu onlar için büyük bir koz.
Oysa Mustafa Kemal artık tarihi bir şahsiyet haline geldi. Yaptığı icraatların bir kısmı kaldırıldı, bir kısmı ise devam ediyor. Türkçe ezan mesela… Ne oldu? Geri adım atıldı. Örneğin Andımız ve 19 Mayıs kutlamaları büyük ölçüde kaldırıldı. Sadece Menderes döneminde değil, Menderes’ten önce de başlamıştı inkılaplar değişmeye…
CHP tartışılıyor. Peki bu tartışma tarihçilerin tartışması olacağına ne oluyor? Bir parti çıkıp diyor ki o benim tekelimde... Dünyanın hiçbir yerinde bir yorum tekeli kimsenin eline verilemez!
Devlet tekeli kaldırılmalı ki tarihçiler onu doğru dürüst inceleyebilsin. Tarihçilerin incelemesi gereken bir konuyu siyasetçi yorumlamaya başlayınca ne oluyor? Tahrifat ortaya çıkıyor.
Șöyle bir örnek vereyim; Kemal Kılıçdaroğlu Dersimlidir ve Dersim konusunda Türkiye’de en geniş sözlü tarih arşivine sahiptir. Gençlik yıllarında gitti, Dersim’de mağdur edilen insanlarla konuştu, bant kayıtları yaptı. Bunu Soner Yalçın Hürriyet’teyken yazdı. Hatta İhsan Sabri Çağlayangil ile olan bir ses kaydı internete sızdı. İhsan Sabri Çağlayangil “Mağaralara saklandılar, biz de gaz sıkarak fareler gibi öldürdük’’ diyor. Bu röportajı yapan Kemal Kılıçdaroğlu’dur.
Türkiye’de solcular ve Kemalistler kendilerine anti-emperyalist der. “Antiemperyalistten ne anlıyorsunuz?” diye soruyorum görüştüğüm solculara. Antiamerikanizm’i anlıyoruz diyorlar. Peki Antisovyetizm? Rus emperyalizmi emperyalizm değil mi? Antiemperyalizmi kendi pozisyonlarına göre kardan adam gibi şeklini değiştirip hizmet ettiriyorlar. Bütün mesele budur…
Bizim eksiğimiz, bu… Etkinlik bakımından eksiğiz… Tamam, sandığa gidiyoruz, oyumuzu kullanıyoruz, muhafazakâr bir partiyi iktidara getiriyoruz ama bunun arkasından bir etkinlik kazanamıyoruz... Siyasette, sosyal hayatta, politikalar üzerinde toplumsal etkinliğimiz zayıf kalıyor...
Misal: Türkiye’ye uzaydan birisi gelip sosyal medyaya baksa ne görür? CHP’yi iktidar olarak görür. Çünkü görünen manzara bu. Ama biliyoruz ki gerçek Türkiye dışarıdan göründüğü gibi değil.
CHP etkin gücü elinde bulundurduğu için bir şekilde yaşamaya devam edecek. Ama muhafazakâr kitle de etkinliğini artırırsa, sadece siyasi alanda değil, sosyal alanda da boy gösterirse bu etkinlik yavaş yavaş kırılır. Bunun yolu budur, başka bir yolu yok maalesef! Korktukları da budur vesselam!
.
Mason Talat Paşa Osmanlı Devleti ellerinde battıktan sonra böyle ağlamış
25 Aralık 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Mason Talat Paşa Osmanlı Devleti ellerinde battıktan sonra böyle ağlamış
MUSTAFA ARMAĞAN
‘Memleketi yabancılara peşkeş çekiyor’ diye Makedon çetelerini dağa çıkaran ve Sultan 2. Abdülhamid idaresinin devrilmesi için elinden geleni esirgemeyen Sadrazam Talat Paşa’nın 10 yıl bile geçmeden imzalanan Mondros Mütarekenamesi’nin ardından Meclis Başkanı Halil Menteşe’nin boynuna sarılıp ağladığını biliyor muydunuz? Bu ibretlik olayı 73 sene önce oğlu Nahid Menteşe Resimli Tarih Mecmuası’na anlatmış (Sayı 30, Haziran 1952, s. 1550-1). Noktasına dokunmadan aktarıyoruz.
Ta ki “Hürriyet kahramanı” diye göklere çıkarılanların kanlı darbeler dahil her türlü ertrika ve oyunla iktidarı ele geçirdikten sonra girdikleri 1. Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkışına nasıl tepki verdiklerini ve Almanların gönderdiği hücumbotla bir zamanlar ele geçirmek için yeri göğü yıktıkları ülkelerinden hangi psikolojiyle kaçtıklarını öğrenelim.
Okuyacağınız satırlar bir imparatorluğu 10 yıla yakın yöneten İttihat ve Terakki liderlerinin çaresizlik ve pişmanlığını anlatır. Evet, pişmanlık ama çok geç değil mi?
Aşağıdaki yazıda bu tarihî sahne canlandırılmaktadır:
*
Talat Paşa ağlıyor
“Sene 1918. Birinci Dünya Harbi mağlubiyetimizle bitmiş, menhus Mondros mütarekesi imzalanmıştır. İttihat ve Terakki kabinesi istifa etmiş, sadrazam Talât Paşa, yerini Müşir İzzet Paşaya terk edip, Teceddüt Fırkası namını alan yeni partisinin başına geçmiştir. Babam da, son Osmanlı Meclis-i Mebusanında, tekrar reis intihab edilerek vazifesini nevmit ve meyus (ümitsiz ve karamsar bir şekilde) ifa etmektedir.
O zamanlar, Nişantaşı’nda, meclis reislerine mahsus olan Maçka Valide Sultan sarayında (şimdi kız mektebidir) oturuyorduk. Bir akşam üzeri idi; kapıda bir otomobil durdu. Ben de, kapıcılarla birlikte kapının önünde bulunuyordum. Sabık sadrazam Talât Paşa, derin siyah gözleriyle, arabanın penceresinden bakarak:
Nahid, baban geldi mi? diye sordu.
Gelmedi Paşa Hazretleri, dedim.
Merhum, biraz düşündükten sonra:
Haydi Nahid, dedi, beni yukarıya çıkar. Babana hem telefon edelim, hem de bekleyelim. Yalnız, selâmlık dairesine değil ha.. Babanın hususi çalışma odasına gidelim.
Başüstüne, buyurun efendim, diyerek Talât Paşa’ya yol gösterdim. Sarayın merdivenlerinden ağır ağır çıkıp, babamın Boğaza ve Marmara’ya karşı olan hususi bürosuna girdik.
Talât Paşa, geniş maroken koltuklardan birini pencerenin kenarına çekti. Beni de yanına çağırdı. Eski saray pencereleri, geniş ve tavandan abana kadar uzanırlardı. Ben de bunun için, oturduğum yerden Boğaz ve Marmara’yı, bütün ihtişamıyla görebilmekte idim. Paşa:
Gel bakalım Nahid; şöyle dizimin dibine otur, dedi.
Emrini yerine getirdim. Büyük vatanperver, dalgın ve nemli gözlerle, Marmara’yı uzun uzun seyrettikten sonra:
Nahid, dedi, mektepte size hiç vatan türküleri öğretmiyorlar mı? Bir tane söylesene.
Ben kabahatlı, suçlu, yüzüne bakınca:
Ha, sahi, dedi, sen gâvur mektebinde (Robert Kolej) okuyorsun. Dur öyle ise ben sana söyleyeyim. Hani, “Osmancık yurdu; mübarek vatan ne güzelsin” diye bir türkü vardır. Belki sen de hatırlarsın?
İri siyah gözleri, Boğaziçi’nin akşam güneşiyle pembeleşen rengine dalmış olan büyük vatanperver, ağır ağır türküsünü çağırmaya başladı. Elleri saçlarımı okşuyordu. O esnada yanağıma sıcak bir damlanın düştüğünü hissettim; sabık sadrazam ağlıyordu.
Bu dakikayı hiç unutmam. Bütün vücudum ürperiyordu. Ne söyleyeceğimi, nasıl hareket edeceğimi şaşırmıştım ki birdenbire kapı açılarak babam içeriye girdi.
İki büyük devlet adamının bu karşılaşışını, hazin bir tarih tablosu olarak muhayyeleme (hayal kudretime) nakşettim.
Talât Paşa hemen fırlayarak kollarını açtı. Ve babamın boynuna sarıldıktan sonra:
Ah Halil, Halilciğim! Kaybettik memleketi!
diye inledi. Osmanlı İmparatorluğu sadrazamı ile Meclis-i Mebusan Reisi birbirine sarılmış, ağlıyorlardı. Hemen kapıdan dışarı fırladım; fakat bir türlü ayrılamadım. İçeriden gelen boğuk hıçkırık sesleri, bana, evet kaybolan zavallı memleket için en beliğ ve en içten bir mersiye gibi geldi.”
Evet, memleket kaybedilmişti…
Sultan Abdülhamid’in 9,5 yıl önce kendisini tahttan indirmeye gelen heyete söylediği şu söz ise gök kubbede çınlamaya devam ediyordu:
Benden sonra 10 yıl idare etsinler, 100 yıl idare etmiş sayacağım
.
52 yıl önce ölen İnönü’den Lozan itirafları
28 Aralık 2025
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
52 yıl önce ölen İnönü’den Lozan itirafları
Mustafa Armağan
İnkılap Tarihi’nin baştan beri sicili bozuktur ve bu bozuk sicil genetik olarak devam edip gitmektedir.
Lozan üzerine İngiltere’de doktora yapan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sevtap Demirci’nin Belgelerle Lozan (Alfa: 2011) adlı kitabından bir alıntıyla başlayalım. İsmet Paşa’nın 4 Şubat 1923 günü gazetecilere konuşması tezinden hazırlanan kitapta şöyle anlatılır:
“Otele döndüğünde, ne olduğunu öğrenmek isteyen gazeteciler etrafını sarmıştı. Paşa “Hiç bir şey!” diye yanıtladı: “Esareti kabul etmedik.” (s. 120)
Boğaziçili Prof., İsmet Paşa’nın bu ifadesi için iki ayrı kaynak belirtmiş. İlki Ali Naci Karacan’ın Lozan adlı kitabı (Milliyet: 1971, s. 293), diğeri Şevket Süreyya Aydemir’in İkinci Adam’ı (Remzi: 1988, c. 1, s. 248).
Gayet bilimsel, değil mi? Siz öyle zannedin.
Bir kere aşağıda nakledeceğimiz uzunca pasajı zülf-i yare dokunmayacak hale getiren Aydemir’in kitabında İsmet Paşa “esareti reddettim” demez, “iktisadî esareti reddederim” der. Arada dağlar kadar fark var.
İkinci olarak Karacan’ın kitabında geçen ifade hem daha uzun, hem de tezde bağlam ve anlamından uzaklaştırılarak makaslanıp hırpalanmış. Cümlenin aslını 1943 tarihli ilk baskısından aktarıyorum (s. 212).
“Bütün fedakârlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim, fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim.”
İşte bu olmadı. Karacan’a yazdırdığı kitapta İsmet Paşa’nın “Her şeyi kabul ettim” şeklindeki cümlesini tezde “Hiçbir şey” diye değiştirmişsiniz. Paşa “İktisadi esareti reddettim” demiş, siz “iktisadi” kelimesini tırpanlayarak “Esareti kabul etmedik” yapmışsınız. Oysa bu konuşmanın bir başı var ve nedense İngilterelerde doktora yapmış prof. İsmet Paşa’nın ibretlik sözlerinin yüzde 99’unu atlamış.
Aşağıda Karacan’ın Lozan Konferansı ve İsmet Paşa (s. 211) adlı kitabının ilk baskısından o ‘sakıncalı’ pasajı aktaracağım.
“Her şeyi kabul ettik”
İngiltere başdelegesi Lord Curzon 9 Şubat 1923 tarihli İkdam gazetesinde geçtiği gibi bizden koparacağını koparmış ve 4 Şubat gecesi 21.35 gibi trenle Londra’ya doğru yola çıkmıştır. Hayal kırıklığı yaşayan İsmet Paşa gazetecileri toplar etrafına ve onlara dert yanar:
“Bizi buraya davet ettiler. Geldik. Fakat karşımızda kimseyi bulamadık. Yalnız kaldım. Bu sefer de bana hiçbir şey haber vermeden gidiyorlarmış! Gene burada yalnız kalıyorum. İnsana bir haber verilmez mi?” der.
Bu sözlerde Özgür Özel’in geçenlerde AB Konseyi Başkanı António Costa’dan yüz bulamayıp 5 dakikacık zaman dilenmesine benzerlik aşikârdır.
Barışı yapamamıştır. Şimdi ülkesindeki yetkililere ne diyecektir? Sözlerine yakınma dozunu artırarak şöyle devam eder İsmet Paşa:
“Ben bütün konferans esnasında bu ağır mesuliyetin yükü altında çalıştım. (…) Eğer dünyada tek kimse çıkıp da bana ‘Daha yapılacak fedakârlıklar vardı…’, ‘Şu kararı almalıydınız!’ diyebilirse onları yapmaya razı olurum. Ben fedakârlığı son haddine vardırdım.
Toprak meselelerinin hepsi halledildi. Bu meselelerde kendi zararımıza ve müttefiklerin lehine kararlar aldık.
Ekalliyetler (azınlıklar) meselesini müttefiklerin dilediği gibi hallettik.
Boğazların serbestliğini kabul ettik.
Adli kapitülasyonlar meselesinde anlaştık. (…) Nihayet bu meselede de her aklı başında insanın kâfi addedeceği bir hal tarzını kabul ettik.
İktisadi meselelerde âdil, meşru olan her şeyi kabul ettik. Biz namuslu borçlularız. Düyun-u Umumiye idaresinin faaliyetinin devamına razı olduk. İktisadi ve mali meselelerden çoğunu müttefiklerin lehine hallettik. Bu meselelerden birkaçı kalıyor. Bunları kabul etmedim. Bütün fedakârlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim, fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim.”
Lozan’da birkaç mesele hariç İtilaf devletlerinin bütün dayatmalarını kabul ettiklerini ve masada daima taviz veren taraf olduğumuzu itiraf eden İsmet Paşa’nın bu sözleri aslında başka bir kaynakta, devrin gazetecilerinden Ahmed Cevdet tarafından İkdam gazetesinde daha geniş olarak zikredilmiş ama nedense tarihçilerimizin iltifatına nail olamamış. Ben Nuri Sağlam’ın yayına hazırladığı Türk Basınında Lozan: Ahmet Cevdet’in Lozan Makaleleri (Albaraka: 2023, s. 152-3) başlıklı kitapta fark ettim. Ahmed Cevdet’in 9 Şubat 1923 tarihli İkdam gazetesinde çıkan “Lozan Konferansında inkıta mı fasıla mı?” başlıklı yazısından naklediyorum:
“…Eğer birisi kalkıp da bana daha fedakârlıklar yapılması lazım geleceğini söylese idi, buna da razı olurdum. (…) Bütün arazi meselelerini kendimizin zararına ve onların nef’ine (yararına) olarak hallettik. (…) Ekaliyyetler (azınlıklar) meselesini de düvel-i Müttefika’nın (Müttefik devletlerin) istediği veçhile (şekilde) hallettik. Boğazların serbestisi de tamamiyle halledilmiştir. (…) Kezalik kanunların tanzimine muavenet etmek üzere mütehassıslar celbine dahi razı olduk. (Kanunlarımızda düzenleme yapmak üzere yabancı uzmanların çağrılmasına dahi razı olduk.) Her ne mümkün ise onu kabul ettik. Nihayet mesail-i iktisadiye ve maliye (mali ve ekonomik meseleler) geldi. Bunda da haklı ne ise onu kabulden geri durmadık. Biz namuslu borçlularız. Onun için Düyun-i Umumiye idaresinin devam edeceği hakkında da teminat (güvence) verdik. Borçların burada karar verilen surette tevziine (Osmanlıdan ayrılan devletler arasında bölüşülmesine) karar verdik. (…) Mesail-i maliyeyi (malî meseleleri) ancak Müttefikler lehine hallettik. Halbuki onlar bize haksız tekliflere başladılar. (…) Şimdi anlaşılıyor ki memleketimizi bir esaret-i iktisadiye (ekonomik esaret) altına almak istiyorlar. Ben ise memleketimin hüsranını mucip olacak bu gibi teklifleri reddettim. Vatanımızın ileride inkişaf-ı iktisadiyesine ve feyzine (ekonomik gelişmesine ve serpilmesine) mani olacak şeyleri kabul etmedim. Türkiye için böyle mevani-i iktisadiye (ekonomik engeller) kabul etmek, onu bir daha kalkınamamaya mahkûm etmek demektir.”
Şimdi yukarıda geçen ‘esaret’ meselesi anlaşıldı mı?
Zaten ölümünden kısa bir süre önce TRT televizyonuna söylediği şu muğlak sözler İsmet Paşa’nın dahi Lozan’a zafer demediğini ayan beyan göstermekte değil midir:
“Konferansta alınan neticeler her konferansta, her pazarlıkta olduğu gibi daima eksik görülebilecektir. Bahusus elde edilen neticelerin yanında elde edilmeyenler de vardır ve meselelerin karşısında serbest insanların hangisine daha çok ehemmiyet verdiklerini tahmin edemezsiniz. Zaten elde edilen meseleler elde edilmez zannedilebilecek kadar fevkalade güç olsa da, neticeye bağlanıp hallolunduktan sonra bütün ehemmiyetlerini kaybetmiş gibi bir seviyeye düşerler. Herkes konferanstan sonra elde edilemeyen neticelerin büyüklüğünü düşünerek bir türlü muhakemeye dalar. Ancak tecrübeli ve insaflı insanlar heyet-i umumiyesiyle nereden çıktığının ve elde edilen neticelerin büyüklüğünü elde edilemeyenlerle mukayese edecek durumda olurlar.”
Birisi lafı dolandırıyorsa bilin ki kendisi de emin değildir söylediklerinden
.
xxxxx
Müslüman yılbaşı kutlar mı?
01 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Müslüman yılbaşı kutlar mı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Sevgili Çağlar Cilara ile Ensonhaber youtube sayfası için yılbaşı üzerine bir saate yakın bir video yayını gerçekleştirdik. Mutlaka bulup seyredin.
Çağlar kardeşim sordu, ben cevapladım. Mesela dedi ki:
Müslüman yılbaşı kutlamalı mı?
Gayet tabii ‘Hayır, kutlamamalı’ dedim.
Neden? diye sordu. Dedim ki:
Senin ne dininde, ne örfünde ve ne de adetinde böyle bir kutlama var. Kaldı ki yılbaşı kutlamaları Hıristiyan dünyasının bir organizasyonu. Bakın, dedim ayrıca, İsrail’de Noel çamını bahçene, kapının önüne vs. yani kamusal alana dikmek yasaktır. Geçen yıl bir enternasyonal otelin kapısının önüne çam ağacını dikmesiyle kaldırması bir oldu, Yahudiler tepki verince kaldırdı apar topar.
Muhafazakâr isek muhafaza edilecek bir şeylerimiz olmalıdır. Değerlerimizi modernizmin sunağına kurban olarak yatıracaksak o zaman bizi “Müslüman” olarak ayırt edecek kıstas ne olacak? Unutmayalım ki, Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi savaşı meydanda düşmana yenildiğinde değil, düşmanına benzediğin zaman kaybedersin.
Maalesef geldiğimiz nokta hiç iç açıcı değil ve nevzuhur yılbaşı kutlamaları Özgür Özel ‘hoca’nın sözümona ‘Anadolu irfanı’ diye cılkını çıkardığı bir kavram bulamacı doğrultusunda meşrulaşmaktadır.
Peki Noel nedir?
25 Aralık tarihi Hazret-i İsa’nın doğduğu farz edilen tarihtir ki tarihen alakası yoktur. Bırakın doğum gününü, yılını dahi bilmiyoruz. Hz. İsa bundan iki yıl önce de doğmuş olabilir iki yıl sonra da. Ama Milattan yani Hz. İsa’nın doğumundan sonraki 4. asırda Hıristiyanlar bu tarihi benimseyip oruç tutar ve o gün oruçlarını açarak birbirlerini tebrik ederdi. İyi de senin bu kutlamayla ne alakan var?
Öte yandan bu kutlama Hıristiyanlara mahsus olsa neyse, aslında pagan yani putperest Avrupa’da asırlar öncesinden itibaren bir de 25 Aralık’a denk gelen bir Saturnalia festivali kutlanırdı.
Bir gezegene de Avrupalıların isim olarak koydukları Satürn, tarım tanrısıydı ve 25 Aralık her yıl mahsulün verimli olması için festival olarak kutlanırdı. Bu sırada birbirlerine hediyeler verir, içki içer, hatta ormandaki yaşlı bir kütüğü bulup sürükleyerek evlerine getirip ocağın yanına bırakırlardı. İşte modern dönemde putperestlerin adeti olan kütük getirme zamanla ağaç, özellikle de çam ağacı kesip getirmeye dönüşmüştür.
Fakat uyanık Hıristiyan papazlar 25 Aralıkta Noel’i kutlarken putperestlerin Saturnalia fevtivalini kutlamaları karşısında şöyle bir hareket hattı izlediler: Dediler ki, biz Saturnalia’yı Noel’in içine dahil edelim, biz de onlar gibi hediyeleşelim, böylece putperestler de bizim ayinlerimize katılsın, halkamız genişlesin.
İşte Noel, bu putperest adetini içselleştirdi, yani Hıristiyan örfüne ithal ederek oluştu.
İyi de Noel 25 Aralık’ta, çam ağacı adeti bu kutlamalara ait. Yılbaşında çam ağacı dikilmesi neyin nesi?
O görgüsüzlükten ve cahillikten. Yabancı bir bayramı aldınız mı ister istemez hatlar kaçak yapacaktır.
Yılbaşı nedir peki?
Hıristiyanlar 6. asırda bir Hıristiyan takvimi yapmak istedi. Papaz Bodur Denis, Roma İmparatoru Jül Sezar’ın zaman okundan sapmış olan Jülyen takvimini yeniden düzenledi ve yıl başlangıcını Mart’tan Ocak’a aldı, Ocak’ın 1’ini de 1 yılının ilk günü ilan etti. Böylece Hz. İsa’nın doğduğu varsayılan 25 Aralık ile yeni yılın ilk günü olan 1 Ocak arasında alışverişler başlamış oldu.
Lakin kutlanan neticede Noel’di ve tarihi 25 Aralık’tı (bazı mezheplerde bu tarih değişebilmekte). Bugünkü yılbaşı kutlamalarının ancak bu tarihten bin yıl sonra, Almanya’da başladığını söyleyelim. Yılbaşı kutlamaları müteakip asırlarda yayılacak, kapitalizmin etkisiyle bir tüketim ve eğlence endüstrisi olmaya yönelecek, Avrupa/Batı toplumlarında yayılan adet zamanla bizim gibi Batı dışı toplumlara da sirayet ederek günümüzde küreselleşmesini yakalayacaktır. (Bizde 1926 yılında takvim başı 1 Ocak oldu, ilk yılbaşı tebrikleşmeleri ise 1927 Ocak’ında başladı.)
Sözün özü: Yılbaşı çamı diye bir şey yoktur. Dikilen Noel çamıdır. Bakın Grok efendi ne cevap veriyor:
“Asıl geleneksel zaman Noel’dir (24-25 Aralık), yılbaşı (31 Aralık) değil. Yılbaşında ağaç Noelde dikildiği için zaten orada duruyor ve yeni yıl kutlamalarının parçası oluyor. Türkiye’deki gibi seküler yılbaşı çamı alışkanlığı Avrupa’da da var ama kökeni Noel’dir.”
Mesele anlaşıldı mı?
.
Hilâl uğruna saflarımızda savaşan Venezuelalı Binbaşı
04 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Hilâl uğruna saflarımızda savaşan Venezuelalı Binbaşı
MUSTAFA ARMAĞAN
ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın darbe yaptırıp devlet başkanı Nicolas Maduro’yu yakalatıp ülke yönetimine el koydurduğu Venezuela aslında dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesi ama aynı zamanda en fakir ülkelerinden biri. Petrol rezervi tam 303 milyar varil ile Suudi Arabistan’ın önünde.
Nasıl oluyor da dünyanın en yüksek petrol rezervine sahip ülkesi en fakir ülkelerinden biri olabiliyor? diye soruyorsanız uluslararası siyaseti az takip ediyorsunuz demektir. Petrolü olan ülkeler (mesela Meksika ve Libya) darbeler ve müdahaleler yoluyla düzenli olarak istikrarsızlaştırılır ki petrol geliri başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin kasalarına oluk oluk akabilsin.
Madem Venezuela gündemimize girdi, biz de Osmanlı tarihinde Venezuelalı bir subayın macerasını anlatalım.
Aslında Osmanlı tarihine adını yazdırmış bir başka Venezuelalı subay daha vardır: 3 Temmuz-23 Eylül 1786 tarihlerinde Türkiye’yi gezip notlarını kitaplaştıran General Miranda Venezuela tarihindeki kahramanlardan biridir. İşte birazdan hayatını okuyacağınız Venezuelalı Binbaşı da ülkesinde “20. yüzyılın Miranda’sı” diye tanınmaktadır.
Tarihin derinliklerinde, resmi anlatıların kalın ağaçlarının koyu gölgesinde kalmış öyle kahramanlar vardır ki, onları gün yüzüne çıkarmak boynumuzun borcudur.
İşte bunlardan biri Birinci Dünya Savaşı’nın çetin cephelerinde ay yıldızlı Osmanlı bayrağı altında çarpışan Latin Amerikalı bir şövalyedir. İsmi Rafael de Nogales Méndez. Biz ona Haydarpaşa Garı’nda kendisini karşılayan müdürün dediği gibi “Nogales Bey” diyelim, çünkü o, hilâlin gölgesi altında tam dört yılını geçirmiş, vatan müdafaasında Türk askerinin yanında ter dökmüş, emek vermiş bir dosttur.
Düşünün ki, bu adam Venezuela’nın zengin bir ailesinden geliyor. Almanya’da eğitim görüyor, Sultan 2. Abdülhamid’in de yakından takip ettirdiği 1898 İspanya-ABD Savaşı’nda yaralanıyor, Alaska’da altın arıyor, Rus-Japon Savaşı’nda İngilizlere casusluk yapıyor, Meksika Devrimi’ne katılıyor... Yani hayatını savaş meydanlarında geçiren tam bir maceraperest.
Nogales Bey 1914 yılında Birinci Paylaşım Savaşı patlak verince Belçika ve Fransa ordularına katılmak için başvuruyor ama talebi reddediliyor (Fransa asıl orduya değil, ancak ‘Yabancılar Lejyonu’na katılabilirsin diyor, o da kabul etmiyor).
Kendisine ulaştığı Alman generali Colmar von der Goltz’un, Türkiye’de verilen isimle Golç Paşa’nın tavsiyesiyle İstanbul’un yolunu tutuyor. Çanakkale muharebelerinin başlamasından kısa bir süre önce, Ocak 1915’te başkentimize ayak basıyor.
Osmanlı ordusu o sırada ciddi manada subay kıtlığı çekiyor. Bakılıyor ve Nogales Bey’in zengin tecrübe bagajı tabiatıyla göz dolduruyor: Hemen kendisine yüzbaşı rütbesi veriliyor ve doğru Kafkas Cephesi’ne, Üçüncü Ordu’ya gönderiliyor. Ardından Van Kuşatması’nda, Irak’ta, Filistin-Sina cephesinde Türk erleriyle omuz omuza savaşırken görüyoruz Nogales Bey’i.
Bu arada binbaşılığa terfi ediyor ve çeşitli cephelerde başarılara imza atıyor Nogales Bey. Osmanlı Devleti tarafından İftihar ve Şefkat nişanlarından başka iki harp madalyasına ve Mecidî nişanına layık görülüyor. Hatta Alman İmparatoru II. Wilhelm de kendisine Demir Haç madalyası vermiştir.
Bizim Nogales Bey
Kendi kaleminden dökülen Hilâl Altında Dört Yıl adlı harp hatıraları 1924 yılında Buenos Aires’te basılıyor. Nogales Bey kitabında Türk askerini öve öve bitiremiyor: “Bu insanlar ölümü hiçe sayarak çarpışıyor, cesaretleri inanılmaz” diyor mesela.
Osmanlı’nın cazibesini, çok milletli bir imparatorluk olarak yabancıları nasıl çektiğini gösteriyor Nogales Bey. Kendisi Hıristiyan olmasına rağmen Türk/Müslüman tarafını seçiyor, çünkü adaleti ve yiğitliği burada buluyor.
Nogales Bey kitabında Doğu Anadolu’daki Ermeni olaylarına da değiniyor.
1915’te Van’da, Diyarbakır’da gördüklerini, yaşadıklarını anlatıyor. Yerel aşiretlerin aşırılıklarından, sivil kayıplardan bahsediyor –savaşın kaosunda bunlar ne yazık ki acı birer gerçek. Ama aynı satırlarda Ermeni çetelerinin Müslüman köylerini nasıl yakıp yıktığını, Rus ordusuyla işbirliği yaparak Osmanlı’yı arkadan vurduğunu da açıkça yazmaktan çekinmiyor. Nogales Bey’e göre Van’daki Ermeni isyancılar iyi silahlanmış, yarı otomatik mavzerlerle donatılmış; Müslüman halka karşı vahşet uyguluyor. Tehcir işte bu ihanet ve savaş şartlarında devletin bekası için alınmış zorunlu bir tedbir.
Nogales Bey İttihatçıların hatalarını eleştirse de genel tabloyu çarpıtmıyor: Karşılıklı bir trajedi, emperyalist oyunların kurbanı olmuş masumlar...
Bugün Ermeni diasporası bu anıları çarpıtarak “tanıklık” diye sunuyor. Oysa kitabı baştan sona okuyan bilir: Nogales Bey Türk askerinin yanında yer almış, onun cesaretine hayran kalmış biridir.
Savaş bitince Nikaragua’da gerillalar ile el ele Amerikalı işgalcilere karşı çarpışıyor, diktatörlere asla boyun eğmiyor. Nihayet 1936 yılında Panama’da vefat etmiş ve naaşı sonradan Venezuela’ya nakledilmiştir.
Neden Nogales Bey’i daha çok anmıyoruz? Çünkü Osmanlı’nın yabancı dostlarını, hilâl altında çarpışan ecnebi kahramanları gizlemeyi tercih ediyor resmi tarihimiz. Oysa bu Venezuelalı şövalye, bir kitabımın adında “insanlığın son adası” demeyi tercih ettiğim Osmanlı’nın ne denli güçlü bir çekim merkezi olduğunu kanıtlıyor.
İşte bir misal:
“Nogalis’in pek çok kahramanlığından birisi de Ermeni komutanı Aram Manukyan’ın 30 bin kişilik birliğini, 12 bin Türk askeriyle bozguna uğratması idi. Türkiye-İran hududunda Kotur mevkiinde iki Rus birliğini durdurması da kayda değerdi. Hilal Altında Dört Yıl adlı hatıratında Ermeni çetelerinin “sivil, savunmasız Türkleri gördükleri her yerde hunharca katlettiklerini” yazan Nogales’e göre Osmanlı ordusu, bazı iddiaların aksine, sivil Ermenilere saldırmamış ve hatta Ermeni askerlerine karşı da savaşmamıştı. Çünkü Rus Ordusu’na katılan Ermenilerin Rus olarak görülmesi gerekirdi.” (Mehmet Serez, “Osmanlı Ordusunda Venezuelalı subay…”, Yedikıta, Ağustos 2011, s. 22)
Gariptir, Fransa veya Belçika hizmetine girmek isteyen Nogales Bey’i Osmanlı hizmetine girmeye teşvik eden kişi Bulgar generallerinden Mihail Savov’dur ve şu sözlerle tarihimize girmesini temin etmiştir:
“Fransızlar ve İngilizler Latin Amerika halklarının düşmanlarıdır. Asya ve Afrika’nın yoksul insanlarını da eziyorlar. Onlar için ne diye savaşacaksın? Sana Türk Ordusu’nda savaşmak yakışır, onlar senin kardeşlerindir.”
Evet, Venezuelalı bir ‘kardeşimiz’ vardı ve 90 yıl önce bu dünyadan göçtü.
Gerçek tarih, unutulanları dirilten tarihtir.
.
Osmanlı denizcileri az daha Grönland’a ulașacaktı
11 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Osmanlı denizcileri az daha Grönland’a ulașacaktı
Mustafa Armağan
Öyle anlașılıyor ki Donald Trump’ın Amerika’yı yeniden büyük yapma (MAGA) siyaseti Avrupa’nın yeni bir küçülme dönemini bașlatacak. Danimarka’nın egemenliğindeki Grönland’ı alenen ilhak tehdidinde bulunması da dikkatleri bir anda kuzey kutbuna dogru cevirdi. Bu arada Grönland’ın İngilizcesi Greenland “Yeșil Ada” demektir.
Bakalım ada yeșil mi kalacak yoksa kızıla mı boyanacak? Gündem Grönland olunca hemen güneydoğusunda bulunan İzlanda adası aklıma geldi. Ve İzlanda’ya değen Osmanlı kılıçları...
***
Konuşmacı olarak gittiğim konferanslardan sonra kafası karışanlar etrafıma toplanır, kemikleşmiş bilgilerinin sarsılmasından rahatsızlık duyanlar, “Ama bize böyle öğretilmemişti!” diyerek şaşkınlıklarını beyan ederler. Ben de zihinlerindeki bulaşıkları temizlemenin yolunu yordamını anlatırım kendilerine elimden geldiğince.
Lakin bir seferinde şu sözleri işittiğimde şaşırma sırası bana gelmişti: “Kafamız karıştı, çünkü bir hafta önce sizin yerinizde oturan bir başka hocamız Osmanlı denizcilerinin Akdeniz’e bile tamamen hakim olamadıklarını, burunlarının dibindeki Atlas Okyanusu’nda neler olup bittiğini merak dahi etmediklerini, zaten bu yüzden Amerika’yı bizim değil, Avrupalıların fethettiklerini söylemişti. Gerçekten de Osmanlılar Cebelitarık Boğazı’ndan burunlarını dahi dıșarı çıkarmamış mıydı?”
Anlayacağınız, işimiz, Üstad Necip Fazıl’ın deyişiyle, Osmanlı buzdağının hohlayarak eritilmesi sonucunda oluşan çamur deryası içinden kayıp incileri bulup çıkartmak ve yıkayıp ona aslî parlaklığını iade etmek olacaktır.
İşte Osmanlıların Akdeniz’e hapsolduğu ve okyanuslara açılamadığı iddiası da bu çamurlardan birisi.
İnsan utanır! Hadi Açe Piri Reis filan derken öğrendiğimiz Hint Okyanusu’nu turlayan Osmanlı, okyanus gemilerini bir kenara bırakalım, ya Atlas Okyanusu’nda Kristof Kolomb’un gemilerinden birini avlayan denizcimiz Kemal Reis’imize ne demeli? (1)
Peki bir dönem İngiltere’yi avucunun içine alan Oliver Cromwell’in Cezayirlilerle mektuplaşırken Hicrî takvimi kullanması hangi manaya geliyor?
Buyurun çıban çıkartan bir olay daha: 1600’lerde, ihtiyaç duyulması halinde İngiliz ve İskoç gemileri Kuzey Afrikalı hacıları Mısır’a taşıyor, üstelik bu işten hayli para da kazanıyorlardı!
“Gayrı bunca şaşırdığımız yeter”, demiyorsanız son bir örnek vereceğim. 1603 yılında Fas hükümdarı Ahmed el-Mansur, İngiliz Kraliçesi Elizabeth’e bir mektup yazar ve o devirlerde henüz bakir bir kıta olan Amerika’yı beraberce istila etmeyi teklif eder. İlginçtir, bu teklif, Amerika’da herhangi bir istikbal göremeyen(!) Kraliçe hazretleri tarafından geri çevrilmiştir. (2)
Hollandali Murad Reis
Yıl 1627’dir, yani Sultan IV. Murad’ın iktidar yılları.
Kendi memleketlerinde korsanlık resmen yasaklandığı için işsiz kalan İngiliz ve Danimarkalı korsanlar Cezayir’e sığınır ve Müslüman olurlar. Burada kendilerini ispatlamak ve yönetime yaranmak kaygısıyla Osmanlı denizcilerinin yeterince bilmediği kuzey sahillerini ele geçirme hayallerine dalıp zaten daha önce İngiltere ve İrlanda sahillerine kadar gitmiş olan “Türk” denizcilerini daha da kuzeye gitmeye ikna ederler. Başlarında da, aslen Haarlemli bir Hollandalı olup Müslüman olarak Osmanlı saflarına katılmış olan Ağa Murad Reis (eski ismi Jan Jansen) bulunmaktadır. (3)
O vakitler (tabii şimdi de) Danimarka’nın toprağı olan İzlanda kıyıları, işte bu sefer sırasında Osmanlı sarıkları ve ezan sesiyle tanışmış, bu kuş uçmaz kervan geçmez adanın tarihinde renkli ve cıvıltılı bir sayfa açılmıştır.
20 Haziran 1627’de başlayan seferde dört Cezayir gemisi İzlanda sahillerine ulaşabilmiş, kısa süreli bir çatışmadan sonra karaya çıkarma yapılmış ve 240 civarında İzlandalı esir alınarak Cezayir’e dönülmüştür. Amaçları, esirler karşılığında fidye koparmaktır. Dönüş yolculuğunda esirlere Müslümanlar tarafından iyi davranıldığını, kendileri ne yerse esirlere de aynısını yedirdiklerini, İzlandalılara asıl kötü davrananların, sonradan Müslüman olmuş İngiliz ve Danimarkalılar olduğunu bizzat o gemide esir bulunan piskopos Olaf Egilson, yıllar sonra yazdığı hatıralarında anlatmıştır.
Cezayir beyleri tarafından Danimarka Kralı’na fidye işinde aracı olması için gönderilen Olaf Egilson, Kopenhag’da para toplamak için var gücüyle çalışmış ve sonuçta esirlerin büyük bir bölümünün ülkelerine dönmesini sağlamıştır. Ancak esirler arasından Cezayir’de kalıp Müslümanlar arasına karışanlar da olmuştur. Hatta bunlardan ikisinin kendi istekleriyle kaldıklarını bile biliyoruz. Kaynakların bildirdiğine göre, Jon Asbjarnarsson adlı İzlandalı gemici, Cezayir Dayısının sarayında hatırı sayılır bir mevkiye yükselmiştir. Diğer İzlandalı Jonsson Vestmann’ın durumunun daha da ilginç olduğunu görüyoruz. O, Cezayir akıncıları arasına katılarak Akdeniz’i Atlas Okyanusu’na bağlayan sahada Osmanlı’dan izinsiz kuş uçurtmayan bir Osmanlı “reisi” olmayı tercih etmiştir. (4)
İzlanda sularında sırma ve ipek şeritle süslü sarıkların gölgesi, sokulan bıçağın acısıyla uyanmış ve uyandırmıştır kendisini.
Meraklısına notlar
Bu bilgileri, son yıllarda Osmanlı (Müslüman)-İngiliz ilişkilerinin derinliği ve karmaşıklığı hakkında yazılmış en iyi çalışmalardan birisi olan Nabil Matar’ın kitabından derledim. Bkz. Turks, Moors & Englishmen in the Age of Discovery, Columbia University Press: New York, 1999. Matthew Dimmock’un daha yakın tarihli bir çalışması ise bize İngiltere’deki “Türk” (Turke) imajının oluşumuyla ilgili çarpıcı bilgiler sunmaktadır: New Turkes: Dramatizing Islam and the Ottomans in Early Modern England, Ashgate, 2005.
Bugün bildiğimiz manada, kendi başına buyruk korsanlık, Osmanlı’da da kanunsuz bir eylem kabul ediliyordu. Ancak dar manada korsanlık, Osmanlı deniz kuvvetlerinin akıncı birliklerine tekabül eder ve devletin kontrolü altında ve hizmetinde bulunurlardı. Bunlar gayri kanunî işler yaptıklarında yakalanıp cezalandırılırlardı. Geniş bilgi için bkz. Mustafa Armağan, Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler, İstanbul 2005, Timaş Yayınları, s. 234-239.
(1) İdris Bostan’ın titiz ve sabır isteyen muhteşem çalışması Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri (İstanbul 2005, Bilge Yayım), kanaatimce Osmanlı gemiciliğinin ‘çağdaşlığı’ konusundaki anlamsız soruya verilmiş en iyi cevaptır.
(2) Bu bilgileri, son yıllarda Osmanlı (Müslüman)-İngiliz ilişkilerinin derinliği ve karmaşıklığı hakkında yazılmış en yetkin çalışmalardan birisi olan Nabil Matar’ın kitabından aldım. Bkz. Turks, Moors & Englishmen in the Age of Discovery, Columbia University Press: New York, 1999. Matthew Dimmock’un daha yakın tarihli bir çalışması ise bize İngiltere’deki “Türk” (Turke) imajının oluşumuyla ilgili çarpıcı bilgiler sunmaktadır: New Turkes: Dramatizing Islam and the Ottomans in Early Modern England, Ashgate, 2005.
(3) Murad Reis, Müslüman olup korsanlar arasına karıştıktan ve Cezayir’de bir çok olaya adı karıştıktan sonra dahi iki defa sıla hasretine dayanamayarak memleketini ziyaret etmiştir.
(4) Bu sefer hakkında en esaslı araştırmayı, yarım asır önce Bernard Lewis yapmıştır: “İzlanda’da Türkler” [“Corsairs in Iceland”, Revue de l’Occident musulman et de la Méditerranée, n° 15-16], Çeviren: H. D. Andreasyan, Türkiyat Mecmuası, Sayı: 10, 1951-1953, s. 277-284. Aynı makale şu yayında tekrar basılmıştır: Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni, Aralık 1954, s. 13-17. İngilizlerin Müslüman oluşuyla ve seferi yönlendirişleriyle ilgili olarak bkz. Mithat Sertoğlu, “Türklerin İzlanda akını ve Müslüman olan İngilizler”, Tarih Dünyası, Sayı: 1, 15 Nisan 1950, s. 28-29. Konu hakkında biraz daha farklı bilgiler için bkz. Yılmaz Öztuna, “Atlas Okyanusu’nda Türkler”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 8, Eylül 1967, s. 5-6; ve Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, Cilt 2, İstanbul 1986, Faisal Finans Kurumu Yayınları, s. 127 vd., özellikle s. 131 vd. Bu seferde mi başka bir seferde mi tam olarak tespit edemedim ama “Turk Gudda” lakabı ile tanınan bir kadın korsanın da Cezayirliler tarafından ele geçirildiği ve 9 yıl Cezayirli korsanlar arasında yaşadığı biliniyor. (“Turkish Gudda” (Gudríd Símonardottír) was kidnapped in Iceland by corsairs from Algiers and held captive for nine years before buying her way back to freedom and home. Freydís, the apparently frightful, ax-wielding sister of Leif Eirícksson, stil sports a reputation akin to that of Lizzie Borden, to whom Sjoholm questioningly compares her. Kathleen Cain, “The pirate queen”, The Bloomsbury Review, Sayı: 6, 2004 (http://www.bloomsburyreview.com/Archives/2004/Pirate%20Queen.pdf). Yazar bu bilgileri, Barbara Sjoholm’un In Search of Grace O’Malley and Other Legendary Women of the Sea adlı kitabından aktarıyor (Seal Press).
.
Kureyș Mekke’ye nasıl yeniden hakim oldu?
15 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kureyș Mekke’ye nasıl yeniden hakim oldu?
MUSTAFA ARMAĞAN
“İbrahim’in dininden, kendisine kıyan beyinsizden bașka kim yüz çevirir?” (Bakara, 130)
Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor Allah teala. İbrahim’in dini yani aslî din yozlaștırılmıștı, buna “Cahiliye devri” denilir. Kur’an bizi bu aslî dine dönmeye davet eder ki Peygamber-i zîșan Efendimiz (sav) cahiliye adetlerini bu yüzden tamamen tasfiye etmeyecek ve İslam’ın aslî dine dönüş olduğunu gösterecek, Yahudiliğin de Hristiyanlığın da sapmış oldukları bölgeleri temizleyerek Hz. İbrahim’in dinine yüzünü döndürecektir.
Hz. İbrahim (as) ve Hz. Ismail (as) Mekke-i Mükerreme’ye Filistin’den geldiler ve Kâbe-i Muazzama’yı ilk şekliyle inşa ettiler. Ama bir süre sonra savrulma bașladı.
Zamanla İsmailoğullarının Amâlika adlı kavim tarafından o zamanki adı “Bekke” olan Mekke’den sürüldüklerini ve șehrin çevresinde göçebe olarak yașadıklarını biliyoruz. Fakat Yemen’den gelen iki kabile, Cürhümlüler ve Katüralılar sayesinde Amâlika kavmi yenilip bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.
Cürhümlüler ile Katüralılar arasında çıkan savaș birincilerin üstünlüğü ile sona erince Cürhüm kabilesi İsmail-oğullarının Bekke’ye dönmesine izin verecek hatta içlerinden Kâbe’nin rahipliğine kadar yükselenler olacaktı.
Zamanla Cürhümlüler de bozuldu, hatta onlarin zamanında Kâbe’ye saygısızlık o raddeye vardı ki içerisinden değerli eșyaların çalınmasına ve içinde cinsel ilişkiye girenlere bile rastlanır oldu.
Bu noktada dikkatimizi yeniden Yemen’e çevireceğiz ki Arabistan yarımadasının tarihinde asıl Arapların buradan göç edenler olduğunu bilelim.
Mudad adlı Cürhümlülerin reisi bu ahlaksızlıklar karșısında isyan etti, Zemzem kuyusunun kurumasını da putların gazaba gelmesine bağladı ve Kâbe’nin içinde toplanmış bulunan hazine ve değerli eșyayı hırsızlardan korumak için bir kuyuya, bazılarına göre Zemzem kuyusuna gömdürdü. Ardından olacakları görmek üzere çöle kaçtı.
İște tam bu sırada Yemen’de dünyanın harikalarından sayılan Mârib Barajı’nın patlayacağını bildirdi kâhinler. Sel altında kalmamak için Sebe halkı kuzeye akın etti ve Bekke’ye doluștu. Bu göç șehrin kaderini değiştirecek ve eski Yemenli olan Cürhümlülerle savașa tutușan yeni Yemenli göçmenler bu savaștan galip çıktı.
Böylece Bekke ve Hicaz’da Cürhümlülerin hakimiyeti sona ererken kimse farkında olmasa da Kureyșe gün doğuyordu.
Derken Sebe halkı da kendi içinde tefrikaya düștű ve bu iç savașta halkın bir kısmı Umman’a, diğer kısmı ise Yesrib’e yani Medine-i Münevvere’ye göç etti. Yalnızca Huzaalılar Mekke’de kalıp bir devlet kurmayı bașardı.
Huzaalıların reisi Amr bin Luhey bașarılı bir yöneticiydi gerçi ama Kâbe’ye putları dolduran kiși olarak tarihe geçecekti.
Ibrahimî gelenek köklü bir bozulmaya uğramıștı. Cahiliye devri koyulașmıștı. Müșrikler kadim Hac ziyaretini kendilerine uydurmuștu. Kâbe’nin duvarlarına șiir asılması da Ukaz’daki șiir yarıșmasının bir uzantısıydı. Harem bölgesinde çırılçıplak soyunan müșrikler el çırpıp dans ederek Kâbe’yi tavaf ederlerdi.
İște tam bu noktada son derece ilginç bir șahsiyet dikilir karșımıza. Peygamber Efendimiz (sav)’in 4. nesilden dedesi Kusay (veya Zeyd) bin Kilâb ikinci evliliğini yapan annesiyle gittiği Akabe’den ata toprağı Mekke’ye döner ve Kâbe’nin yönetimini üstlenmiş bulunan Huzaalıların reisinin kızını alır ve kayınpederinin ölümü üzerine Kâbe’nin bakım ve idaresi yeniden İsmailoğullarına geçmiș olur. Kusay sayesinde “Bekke” Mekke olur, Kâbe de putlardan temizlenmez ama tarihteki görkemli yerini kazanmış olur.
Kusay, Hacer-i Esved’i çalınmasın diye gömüldüğü kuyudan çıkarıp Kâbe’ye monte eder. Nitekim torunu Peygamber Efendimizin (sav) de Hacer-i Esved’in tekrar yerine konulmasi sırasında Kurayș arasında çıkan tartıșmada devreye girmiș olması bir tesadüf olamaz. Kusay öyle bir itibar kazanmıştı ki Efendimiz (sav) bu muteber aileden geldiği için peygamberliği inkâr edilse de aile itibarı inkâr olunamıyordu.
Bir başka deyișle Peygamberimizin (sav) 4. nesilden dedesi Kusay Mekke ve Kâbe’yi aslî fonksiyonuna - dinen değil elbette ama prestij itibariyle- dōndüren ve onu ihya eden bir büyük șahsiyetti. Onu anlatmaya devam edeceğiz inşaallah.
Not: Mekke-i Mükerreme’den selamlar.
14 Ocak 2026
..
Medine’nin nur hüzmeleri
22 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Medine’nin nur hüzmeleri
MUSTAFA ARMAĞAN
Allah teala ömrümüzün üçüncü umresini yapmayı nasip etti. Mukaddes solukla bir kere daha buluşmamıza izin veren Rabbimize minnet ve şükrümüzü ne kadar dile getirsek azdır.
Rabbim bu yazıyı okuyan aziz kardeşlerime de nasip eylesin.
Bu defaki umremiz fakir açısından iki ayrı devreye ayrıldı. Bıçak kesimi gibi hem de.
Birinci devre, Cidde üzerinden ulaştığımız Mekke-i Mükerreme’de yaşadıklarımız sağlık ve ibadetimizin rast gittiği dönemi temsil eder.
Malum, Mekke-i Mükerreme’ye varınca ihrama girme, tavaf ve sa’y vazifelerini ifa etmeden duramadık, ilk gecemiz Mescid-i Haram çevresinde geçti.
Sonrasında ise yine Mescid-i Haram civarına adeta çivilendik diyebilirim. Yürüme mesafesinde bir otel bulduk ki, artık bizi kim tutsun!
Derken Mekke-i Mükerreme’den ayrılacağımız günden bir önceki gece yarısı üzerinde vahyin Efendimiz’e (sav) ilk defa indiği Hira mağarasının bulunduğu Nur Dağı’na tırmanmaya karar verdik.
Daha önce denememiştim: kendimi iyi hissettim ve çocuklarla beraber tırmanmaya başladık. Bilenler bilir, serde dağcılık da var, gençliğimde ağabeylerimle Uludağ’ın Kaplıkaya ve Buzluca vadilerine günübirlik yaya tırmanışlarımız olurdu. Bu serüvene alışkın sayılırdım. Hava serindi; hani limonata gibi derler ya.
Türkiye’den gelen kafilelerin istilasına uğramıştı zirve. Mağaraya inmeye çalıştık ama kuyrukta tam yarım saat beklememize rağmen hiçbir ümit alameti belirmeyince şükür namazımızı kılıp inişe geçtik.
Dönerken hafif bir kırıklık hissettim vücudumda, çünkü çıkarken terlemiştik ve zirvede nefsimizin çok istediği serin bir rüzgâra bırakmıştık bedenimizi. Zannederim işte o ter üzerimde soğudu ve ertesi gün Medine’ye dönerken sağlık sıkıntılarım birer ikişer baş gösterdi.
Önce burun akıntısı, hapşırma ve sersemleşme…
Medine-i Münevvere yolunda kendimi yatağa atma arzusuyla kıvrandım durdum.
Derken gece yarısı Nur Dağı kadar soğuk Medine-i Münevvere’de bir otel odasındayız ama fakir kendinde değil. Yataktayım. Mescid-i Nebevi avlusunda güneşli bir köşe bulup kılabildim Cuma namazını, ardından doğru otele...
Bu hal iki gün daha devam etti. Vitamin takviyesiyle vs. akıntıyı durdurduk diye seviniyordum.
Kontrollü bir şekilde Mescid’e gidip gelmeye başladım ama bu defa da gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Öyle ki beni gören Türk umreciler duygulandığımı düşünüyordu. Durduk yerde gözlerimden yaşlar boşanıyordu ve ben kendime dahi izah edemiyordum olan biteni.
Eczaneden aldığımız göz damlasıyla onu da geçirdik, bu defa nefes darlığı, kuru öksürük başladı. Sonra vücudumdaki o kırıklık.
Ve derken Ravza-i Mutahhara ziyareti için izin çıktı. Hastaydım ama davet geri çevrilemezdi. Bu defa da kafatasımın tam arkasına sanki lobutla vurmuşlar gibi keskin bir ağrı yapışmıştı, dahası enseme kadar yayılıyordu acısı.
Her şeye rağmen kendimi Ravza-i Mutahhara’ya bıraktım. Fakat orada kıldığım namazların her rekâtında rüku ve özellikle secdeye her varışımda bir başka imtihandan geçecektim.
Secdeye her varışımda ensemdeki ağrı dayanılmaz bir dereceye çıkıyor, sanki bir asker çizmesiyle enseme zorla basıyor, ben o acıyı bastırmak için kendimi sıktığımda ise gözlerimden gayri ihtiyari yaşlar boşanıyordu. Ve bu istisnasız bir şekilde her secdeye kapanışımda yaşandı. Adeta çektiğim ıstıraptan zevk almaya başlamıştım.
Garip haldi vesselam.
Neyse hasta olduğumu öğrenen Medineli dostum Bülent İyumutaf beyle buluştuk. Anlattım Ravza-i Mutahhara’da yaşadıklarımı. Tebessüm ederek dedi ki:
Medineliler burada hasta olmanın ibadetlerin kabul edileceğine dair bir işaret olduğunu söyler.
Taşlar yerine oturmuştu. Rahatlamıştım. Meğer “Derdim bana derman imiş.”
.
Uğur Mumcu hakikatçi bir kalemdi
25 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Uğur Mumcu hakikatçi bir kalemdi
Mustafa Armağan
Uğur Mumcu, bundan 33 yıl önce evinin önünde otomobiline konulan C4 tipi bir patlayıcıyla katledildiğinde sadece 51 yaşındaydı. Esasında 1993 yılında bir ölüm tırpanı geçmişti ülkemizin üstünden. Uğur Mumcu’dan üç hafta sonra Org. Eşref Bitlis, ondan iki ay sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal; birisi uçağı düşürülmek suretiyle, diğeri de kanaatime göre gıda rejimiyle oynanmak suretiyle ortadan kaldırılacaktı.
Burada yolumuza iki soru çıkıyor:
Uğur Mumcu neden öldürüldü?
Uğur Mumcu’yu kim veya kimler öldürttü?
Uğur Mumcu öldürüldüğünde Başbakan, Süleyman Demirel’di, Başbakan yardımcısı ise İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü. En yetkili ağızlar kimin veya kimlerin öldürdüğü düğümünün çözülmesi için namus sözü verdiler, ‘er veya geç çözeceğiz’ dediler ama bazı şüpheliler yakalanıp yargılansa da cinayet bugüne kadar faili meçhul olarak kaldı.
Gidip Başbakan Yardımcısı İnönü’ye ‘hadi bu düğümü çöz artık’ diyecek sözüm ona solcular bir anda ‘Türkiye İran olmayacak’ sloganını icad edip sokaklara döküldüler. Boş faturayı Müslüman kesimlere kesmeyi akıllarına getirdiler. Kim verdi bu fikri? Merak konusudur. Hakiki failleri bulmak yerine karambolden istifade ölümden rant devşirmek işlerine gelmişti ne de olsa. Bir taşla birkaç kuş vuruyorlardı.
Bir asrın üçte biri kadar zaman geçti ölümünden bu yana ama Uğur Mumcu cinayeti çözülemedi. Kimisi MOSSAD-Barzani ilişkisinin üzerine gidiyordu diyordu (hakikaten de ölümünden 17 gün önce “Mossad ve Barzani…” başlıklı bir yazısı çıkmıştı), kimisi de PKK-Devlet ilişkisini kurcalıyordu…
Severdi dosyaları karıştırmayı. Israrla üzerine giderdi. Dönek değildi ki bu çok mühim.
Uğur Mumcu da Müslüman kesime, Refah Partisi’ne, vaktiyle MNP/MSP hareketine ve iktidarına, Erbakan Hocaya yobaz, şeriatçı, gerici gibi sıfatlarla saldıranlardan biriydi. 12 Mart ve 12 Eylülün çoğu uygulamalarına karşı çıkmışsa da 27 Mayıs darbesini ölünceye kadar kutsamaya devam etmiştir. (Bu arada 1 Temmuz 1983 tarihli Cumhuriyet’te 12 Eylül darbesine, Türkiye’yi bir iç savaştan kurtardığı için şükran duyduğunu gizlemeyecektir.)
Ben Uğur Mumcu’nun darbeler karşısındaki bu şaşılığını eleştiren bir yazıyı 1 Aralık 2022’de yine bu sütunlarda kaleme almıştım. Aynı fikirdeyim bugün de (bkz. https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-armagan/27-mayis-darbesini-alkislayip-12-marti-lanetleme-komedisi-40747.html )
Ancak size bugün farklı bir Uğur Mumcu portresi sunacağım. Diğer cephelerini unutun demiyorum ama bu cephesini de bilin diyorum.
Cumhuriyet’te Nutuk eleştirisi
“Kurtuluş Savaşı gerçeklerini öğrenecek miyiz öğrenmeyecek miyiz? 70 yıl önceki olayları tartışacak mıyız tartışmayacak mıyız? Sorun budur. Bu olayları tartışmayacaksak söyler misiniz Humeyni mollalarından ne farkımız kalacaktır?”
Bu sözlerin altında Uğur Mumcu’nun imzası vardır.
29 Haziran 1990 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı bu söz aslında bir süredir gazetede devam eden Kâzım Karabekir Paşa’nın hatıralarını yayınlaması üzerine sağdan, soldan üzerine hücum edenlere karşı söylenmiştir. Tarihi rahat bırakın demektedir Mumcu:
“Atatürk’ü sevmenin ve saymanın yolu bu olayları öğrenmekten ve tartışmaktan geçer. Öğrenmek ve tartışmak için de araştırmak, bu konuları araştırmak için de hiçbir yasal engelin ve hiçbir yasağın olmaması gerekir.”
Devam ediyor kalemi yazmaya:
“Bırakın da araştırıp tartışalım; bu tartışmalardan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı komutanları çok daha yücelecekler, genç kuşakların önünde çok daha büyüyeceklerdir.” (Uğur Mumcu’nun Uyan Gazi Kemal! adıyla toplanan kitabından (2014, s. 392-394).
Süreç tam tersine işledi ve 1993’te tartışabildiğimiz meselelerin bazılarını şimdi tartışamaz hale geldik. Sebep? Rahmetli Özal zamanında hoşgörülü davranılan 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun tarihi tartışmanın önüne bir duvar olarak dikilmiş olmasıdır. Fakat Mumcu’nun bu kanunla ilgili söyleyecekleri de vardır. Bunlardan birini beraberce okuyalım:
“Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Yasa kalksın. Emperyalizmi yurt topraklarından kovmuş, devrim yapmış, cumhuriyet kurmuş bir büyük adam elbette böyle yasalarla korunmaz. Ve korunmamalıdır.” (Cumhuriyet, 5 Haziran 1991)
Yandaki gazete kupürüne dikkatle bakın. Ne görüyorsunuz?
Cumhuriyet gazetesinde merhum Uğur Mumcu manşeti atmış sayfaya:
“TARİH NUTUK’LA YAZILMAMALI.”
Hem de birilerinin çok korktuğu Kâzım Karabekir Paşa’nın ağzından.
Tarih: 28 Nisan 1990 Nereden nereye değil mi?
Bugün bu cesurane manşeti hangi gazete atabilir, bir düşünün.
Ama Uğur Mumcu döneminde Cumhuriyet gazetesi atabiliyordu.
1962’den beri Türk sosyalizmini savunuyor ve bunun Kemalizm’le çelişmediğini iddia ediyordu. Bu onun iddiası elbette. Tartışmaya açık.
Batıcı olmayan Kemalist
Kemalizm’in batılılaşma hamlelerini (şapka devrimi dahil) ölümüne savunuyordu ama safderun bir batıcı değildi.
Şu bir gerçek ki Cemil Meriç’in dediği gibi Türkiye’ye sistem olarak Batı/kapitalizm eleştirisi Marksist düşünceyle gelmiştir. Uğur Mumcu da bir sosyalist olarak gözü kapalı bir batıcı değildi. Şu satırlarını okuyalım beraberce:
“Avrupa, bugünkü aşamasına ve düzeyine (…) Asya’yı, Afrika’yı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. Asya’nın sarı, Afrika’nın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. (…)
Tüm sömürücüler için doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı, Avrupa bankalarında banknot oldu, kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu… (…) Batı, doğuya önce kılıçları kalkanları mızrakları sonra kültürü ile gelerek, önce doğunun servetlerini sonra kültürünü yozlaştırdı.
Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa, orada doğu insanının emeği, hakkı, alın teri vardır. Füzelerden konser salonlarına, viskilerden dokuma tezgâhlarına kadar.” (“Gerçek uygarlık”, Kim dergisi, 1 Eylül 1967.)
Nihayet katıldığı bir panelde (ve değişik yazılarında) dile getirdiği meşhur bir “Türk vatandaşı” tanımı vardır Uğur Mumcu’nun ki, ibretliktir. Bu yazıyı işte o tanımla bitirelim:
“Türk vatandaşı İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman Ceza Mahkemeleri Usulü yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”
Cumhuriyet devrinde yapıldığı söylenen ama ne “Türk” ne de “devrim” olan Türk Hukuk Devrimi’nin bundan daha nefis bir ironisini merhum Uğur Mumcu’dan başka yapan çıkmamıştır.
Yılmaz Öztuna 75 yıl önce Atatürk’ü Koruma Kanunu hakkında ne demiş?
29 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Yılmaz Öztuna 75 yıl önce Atatürk’ü Koruma Kanunu hakkında ne demiş?
MUSTAFA ARMAĞAN
1951 Temmuz’unda Adnan Menderes hükümeti tarafından çıkarılan 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu ilk kanun teklifi verildiğinden beri bir hayli tartışmalara yol açmıştı. Hatta TBMM Komisyonundan geri dönmüş, ikinci kez Komisyona götürülen teklif İsviçreli Yahudi ‘ticaret hukuku’ hocası Prof. Ernst Hirsch’in ‘ceza kanunu’nu ilgilendiren akla seza bir formülü sayesinde hazırlanmıştı.
“Kanun neden çıkarıldı? Çıkarılmasaydı daha iyi olmaz mıydı?” gibi soruları şimdiye dek çok cevaplandırdım. Ancak 1951 yılında Cumhuriyet döneminin en önemli tarihçilerinden merhum T(ahsin) Yılmaz Öztuna’nın Sebilürreşad dergisinde (cilt IV, Sayı 100, s. 391) çıkmış olan makalesi kanunun arzettiği tehlikelere dikkat çekmesi bakımından değerli bir yorumdur.
Bilmek her zaman bilmemekten yeğdir. Bu önemli yazıyı sizinle paylaşmak ve yakın tarih tartışmalarına ışık tutmak istedim. Yazının tamamı aşağıdadır:
“Gazetelerin yazdığına göre, Adalet Bakanlığı bir “Atatürk’ü Koruma Kanunu” tasarısı hazırlamış ve bunu acele görüşülmek üzere Meclis’e sunmuştur. Bu tasarı, şu fiillerin “ağır cezalar”a çarptırılmasına dairdir. a.) Atatürk’ün resim ve heykellerine tecavüz, b.) Atatürk’e lisânen tecavüz, c.) Atatürk’e neşren tecavüz.
İşbu kanun tasarısının hangi hukukçular tarafından hazırlandığı meçhulümüzdür. Onun için, komisyonu teşkil eden zevâtın salâhiyet dereceleri hakkında bir şey bilmiyoruz. Ancak, kanun tasarısının ruhu çok kötü bir hukukî intibâ bırakmaktadır. Demokrasiye geçtiğimizi ve antidemokratik kanunları ilga edeceğimizi iddiâ ettiğimiz şu günlerde, “antidemokratik kanun”un bir şaheseri meydana gelmek üzeredir. Bugün hiçbir demokrat (ve hatta antidemokrat) memlekette herhangi bir şahsı korumak için bu şekilde bir kanun yoktur. Ve böyle bir kanunun vaz’ı da hiçbir zaman mevzu-i bahs olmamıştır. Zira “şahıs” mefhûmu, totaliter zihniyetin birinci ifadesi olup, demokrasi ile bağdaşmasına imkân yoktur. İyi düşünülürse, yalnız bu tek kanunun, Türkiye’de demokrasiyi hemen imha etmeğe ve bir-iki sene evvelki totaliter rejimin tekrar teessüsüne imkân vermeğe kâfi geldiği tebellür eder (ortaya çıkar). Zirâ “lisânen ve neşren hakaret” diye, mevzu, alabildiğine suiistîmale müsaittir. Meselâ bir vatandaş, Atatürk’ün her gece içki içtiğini bir hâtıra kabîlinden nakl etse, “lisânen hakaret” suçu ile tasrih olunduğu üzere “ağır” cezaya çarptırılacaktır. Kezâ hiçbir fikir ve kalem erbâbı, bu mevzûa uzaktan olsun dokunmağa cesaret edemiyecektir. Bir târihçi, cumhuriyet devrine ait vesikalar neşredemiyecek, yazı yazamıyacaktır. Meselâ bu satırların muharririnin son yarım asırlık tarihimize dair bir kitabı vardır ki, kanun kabul edildiği taktirde, ve mer’î (yürürlükte) bulunduğu müddetçe, hiçbir zaman Türkiye’de neşrine ihtimal yoktur.
27 sene, “Garb’den şunu aldık, bunu aldık” diye böbürlenmekle geçmiştir. Garb’den, en mühim şeyleri alamadığımızın hâlâ farkında değiliz: Esprit critique (eleştiri ruhu), müsbet çalışma ve fikrî müsamaha (hoşgörü) mefhumlarını... Garb’i bugünki “Garb” yapan, bu mefhûmların alabildiğine inkişafı olduğu gibi, İslâm âleminin inhitatına (gerilemesine) sebeb de, bu mefhûmların gittikçe kıymetinde(n) kaybetmesidir. 14 Mayıs’dan (1950) beri birkaç satır yazabiliyor, biraz konuşabiliyorduk. Bu kanun ile, fikir hürriyeti ve tenkidî zekâ imhâ olunacaktır. Böylece, son ümid kapısını da arkasına kadar kapıyarak, Garb’den alınmıyacak ne varsa hepsini aldığımızla öğünmekte devam edeceğiz. O alınmıyacak şeylerdir ki, Türk milletinin ırkî karakterini değiştirmek üzeredir.
Efendiler, sorarım size. Bana tek misâl verebilir misiniz? Dünyanın hangi memleketinde bir tek “şahıs” için bu mâhiyette bir kanun çıkarılmıştır? Bugün Garb milletleri, kendi kitlelerinin büyüklüğü ile mütenâsiben yetiştirmiş oldukları millî liderlerini, alabildiğine tenkid süzgecinden geçirmekle meşguldür. Ancak böylece “hakikat”e vasıl olabilmek imkânı mevcuttur. Bir millet, yakın mâzisinin tarihini uydurma tarih kitaplarından okursa, bir devrin tarihini kaleme almak veya bu mevzua malzeme temin etmek istiyenler, kanunen susturulursa, o milletin hangi maksatlarla aldatıldığına dâir, biraz derin düşünmesini bilen kafalarda, acı bir sual yer etmez mi? Ve hiçbir hukuk sistemi, bu şerâitin (şartların) hüküm sürdüğü memlekete, “demokrat” vasfını verir mi?
Bir noktada da iftihâr etsek yeridir ki, bâzı sahalarda, bugünki Garb’i en az bir asır geride bırakmış bulunuyoruz. Meselâ son 27 senede Peygamberlere söğülmüş, tarihin artık kat’î hükmünü verdiği büyük millî kahramânlar ile istihzâ (alay) edilmiş, Türk büyükleri küçültülmek ve küçük düşürülmek istenmiştir. İşte tenkid fikri ve müsâmaha mefhumu, muâsır Garb’de (çağdaş Batı’da) henüz dereceden (?) inkişaf edememiştir. Şimdi nasıl olur da, Türk ırkının mukaddesatını ve dev dâhîlerini feda bahasına ulaşmış bulunduğumuz bu seviyeyi, bir tek şahıs uğruna kaybetmeğe razı olabileceğiz? Kaldı ki, bu kanun tasarısı kabul edilirse, Türkiye’de hangi zümrelerin borusu(nun) öttüğünü, dosta ve düşmana artık tam mânâsıyle teşhir etmiş bulunacağız demektir.”
Tarihçinin ne kadar haklı olduğunu aradan geçen üç çeyrek asır turnusol kağıdı gibi berrak bir şekilde ortaya koymuştur.
.
Türkeş 27 Mayıs bildirisini Osmanlıca yazdığı kâğıttan okumuş
01 Şubat 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Türkeş 27 Mayıs bildirisini Osmanlıca yazdığı kâğıttan okumuş
Mustafa Armağan
Kargodan elinize teslim edilen bir kitap bu kadar mı sizi sizden alır. Değerli dostum Emekli Büyükelçi Vahit Özdemir’in Dorlion Yayınları arasında çıkan Çarıklı Diplomat adlı kitabı elimden beynime yeni yollar açtı.
Aslında tanıştığımız 2020 yılından itibaren gerek uzun ve keyifli telefon konuşmalarımızda, gerekse her biri bir köşe yazısı mesabesindeki whatsapp mesajlarında hatıralarının bazı kesitlere muttali olmuştum. Fakat bir kitap halinde, üstelik Özlem Pekcan’ın sorularıyla açılan nehir söyleşi tadında renkli anlatılarıyla bütünleşince sadece dostum olması hasebiyle değil, tarihimizin son 60 yıllık dilimine dair bir tespit ve hatıralar galerisi olmuş Çarıklı Diplomat.
Elime aldığımdan beri bırakamadığım ve 500 küsur sayfalık hacmini adeta içtiğim kitaptan sizin için bazı kesitler çıkardım. Aşağıda onları yorumsuz aktaracağım.
Vahit Özdemir 1950 Şubatının 23’ünde Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesine bağlı Yeniyapan köyünde doğmuş. Bir yaşında iken annesini kaybetmiş. 16 aylıkken Çocuk Esirgeme Kurumu’na bırakmış babası. Bu arada babası Necip Fazıl Kısakürek’in eşi Neslihan (kızlık soyadı Baban) Hanım’ın akrabası bir Çerkes hanımla evlenmiş. Babası küçük Vahit’i –belki istemez diye- yeni evlendiği hanımından saklamış. Kadının gayretiyle kurumdan alınıp eve getirilmiş ve kendisine sahip çıkmış. “Hiç üveylik hissetmedim” yanında diyor.
İlkokula köyde başlıyor. Mucur’da, Ankara’da okuyor.
Yıllar geçiyor, bir yaz tatilinde Nevşehir’de köydeyken Kapadokya’ya gelen bir Fransız turist ailenin arabası bozuluyor, kim olduklarını bilmedikleri halde Vahit onlara yardım ediyor, evlerinde birkaç gün ağırlıyorlar. Fransız aile memleketine döndükten sonra genç Vahit’i davet ediyor. Gidiyor ve orada aile reisinin Lyon Emniyet Müdürü olduğunu öğreniyor ve hayatı bir anda değişiyor.
Fransız aile Vahit Bey’e sahip çıkıyor. O da Lyon Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okuyup yurda dönüyor. Dışişleri Bakanlığı’na giriyor, Belçika, İran, Almanya, Polonya, Gürcistan, Ukrayna, ABD ve Avustralya’da kavaslıktan büyükelçiliğe kadar muhtelif diplomatik görevlerde bulunuyor.
Vahit Özdemir 2015 yılından beri emekli ama durmuyor, seyahat ediyor, okuyor, öğreniyor, devleti ve ülkesi için yapacaklarının bitmediğini düşünerek fikir ve hatıralarını kamuyla paylaşmaya devam ediyor. Hatıraları şu aktardığım çerçeveye bakıldığında bile ilginç notlar düşürüyor okuyanın önüne.
Nereden başlasam? En iyisi kendi sözlerinden başlamak:
“Her şeyden önce bazı bilgilerimin, tecrübelerimin arşive girmesini istiyorum. (…) Ben hatıraların önemli olduğunu düşünüyorum. Birisi merak eder okur, en azından bilişim çağında internete girer. Biri orada faydalanır diye düşünüyorum.”
Vahit Beyin en dikkatimi çeken tarafı, diyalektik düşünmesi. Tek yönlü, propagandist, övücü veya yerici değil, sürekli meselenin farklı boyutlarına dikkat çekebiliyor. Birini anlatırken olabildiğince objektif bir mevkide kalmayı başarıyor. Mesela Turgut Özal mı soruldu? Cevabı testere dişleri gibidir:
“Özal milletin ufkunu açtı. Dışarıya açıldı. Biz esasen 1983 yılına kadar Enver Hocacı, komünist Arnavutluk gibi yaşıyormuşuz. Bunun farkında değilmişiz. Dışarıya açtı. Ve Özal paranın önemini herkese öğretti. Yani bir başbakan, bir cumhurbaşkanı, “Benim memurum işini bilir” diyor. Söylenecek söz mü? Değil.”
Türkeş’ten Osmanlıca darbe bildirisi
Vahit Bey’in hatıralarından Osmanlıca ile alakalı iki not aldım. Birincisi mi ikincisi mi daha ilginç? Kararı size bıraktım.
Birincisi yanlışlıkla(!) Kültür Bakanı yapılan (evet, doğru okudunuz) Nermin Neftçi hakkında. 1974 yılında ara hükümet kurmakla görevlendirilen Sadi Irmak yazar Mehmet Barlas’tan bir kadını bakan yapmak istediğini söylüyor ve bir isim vermesini istiyor, o da geçen Aralık ayında ölen Nermin Abadan Unat’ın adını veriyor.
Sadi Irmak defterine Osmanlıca sadece “Nermin Hanım” diye not alıyor ama hükümet listesini hazırlarken notlarına bakıyor ve bu Nermin Hanım’ın kim olduğunu hatırlayamıyor. O tarihte CHP’den ayrılıp Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni kurmuş olan Turhan Feyzioğlu var yanında, ona soruyor not aldığı Nermin Hanım’ın kim olduğunu. O da fırsat bu fırsat, Nermin Hanım’ın kendi partisinde siyaset yapan Nermin Neftçi olduğunu söyleyerek işi bitiriyor! Böylece “Neye niyet, neye kısmet” sözü tam yerini buluyor!
İkincisi ise 27 Mayıs 1960 darbesinin ‘kudretli albayı’ Alparslan Türkeş’le ilgili. (Bakın bu detayı ben de ilk defa Çarıklı Diplomat’tan öğrendim.) Alparslan Türkeş dostu Vahit Bey’e 27 Mayıs sabahı radyoda okuduğu ‘ihtilal bildirisi’ni şöyle anlatmış:
“Biz darbeyi yaptık ama kimsede bir hazırlık yok. Hemen aklıma geldi, gittim, Osmanlıca yazdığım metni Ankara Radyosu’ndan okudum.”
Bu arada Alparslan Türkeş’ten aktardığı bir olay insanı acı acı düşündürüyor. Kitapta şöyle anlatılıyor:
Tilki Kenan’ın yalvarması
“(Alparslan Türkeş) 27 Mayıs’tan sonra Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in oluruyla Başbakanlık Müsteşarlığı makamına oturuyor ama (…) Başbakanlığı da fiilen kendisi yürütüyor. Bir gün Kenan Evren geliyor. O sırada (1960 yazında Evren-MA) Kurmay Albay ve Ordu Donatım Okulu’nun Kurmay Başkanı. (Orduda tasfiye var.) Onu da emekli edeceklermiş. Rica, minnet ediyor (Evren). Türkeş, “Fazla samimiyetim yoktu, o sivil liseden gelmeydi,” diye anlatmıştı. Harbiye’de “Tilki Kenan”, “Sarı Kenan”, “Zoti Kenan” diye tanınırmış. Türkeş’e “Üç kızım var. Emekli ederseniz ben onları nasıl evlendireceğim…” vs. diyor. O da Evren’in ismini emeklilik listesinden kırmızı kalemle üstünü çizerek çıkartıyor. “Çıkartmaz olaydım, beni 6-7 sene hapishanelerde süründürdü” demişti.” (s. 399)
Bu arada Türkiye’de sol siyaset içindeki en önemli kadın figür sayılan Behice Boran’la alakalı bir hatırası da var Vahit Özdemir’in.
Behice Boran’ı Ankara’daki bir mitingde “Moskova’ya, Moskova’ya” diye yuhalayanlardan biri de Vahit Bey ama sonradan Moskova’ya gittiğinde bundan pişmanlık duymuş. Sonradan öğrendiğine göre Behice Boran Tatar bir zahire tüccarının kızıymış ve İstanbul’da Amerikan Kız Koleji’nde okuymuş. ABD’nin bursuyla Amerika’ya gidip sosyoloji eğitimi almış. Dönüp Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne doçent olarak atanmış ama Amerika’nın ‘içinizdeki komünistleri temizleyin’ talimatı doğrultusunda İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı zamanında üniversiteden atılmış. O da sonradan siyasete atılmış.
Burada dikkatimizi çeken nokta, Türkiye’deki pek çok solcunun tıpkı Behice Boran gibi Amerikan burslarıyla ABD’de eğitim görmüş ve Türkiye’ye döndükten sonra sosyalist kesilmiş olması. Bülent Ecevit ve Deniz Baykal da bunlardan diyeyim de siz anlayın gerisini.
Çarıklı Diplomat’tan ilk hasat bunlar. Fırsat bulursam devamını da yazarım bir gün.
Allah Vahit Özdemir Bey’e sağlık ve afiyet versin. Biz de yazdıklarını okuyalım, istifade edelim.
.
İskilipli Atıf Hoca 100 yıl önce idam edilmişti
05 Şubat 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İskilipli Atıf Hoca 100 yıl önce idam edilmişti
MUSTAFA ARMAĞAN
Yer: Ankara İstiklal Mahkemesi.
Tarih: 26 Ocak 1926. Başkan: Kel Ali (Çetinkaya), Üyeler: Kılıç Ali ve Reşit Galip. Yargılananlar: Babaeski Müftüsü Alı Rıza Efendi ve Fatih medresesi dersiamlarından İskilipli Atıf Hoca.
Arada Kılıç Ali ve Kel Ali beyler de lafa girip sanığı suçlayıp payladıkları için S rumuzuyla soruları soran hakimin Aydın mebusu tıp doktoru(!) Reşit Galip olduğu anlaşılmaktadır.
İskilipli Atıf Hoca daha önce Giresun›da yargılanıp beraat etmiş ama mahkeme yakasını bırakmamıştır. Yine gayet kendinden emin bir şekilde cevaplandırır soruları.
Araya Kel ve Kılıç Ali’ler girer. Mesele, Şapka Kanunu’ndan 1,5 yıl önce bastırmış olduğu kitabın nerelere gönderildiğidir. Hepsini teker teker açıklar. Şahitleri getirin der Atıf Hoca, gerekirse getiririz cevabını alır. Getirin, söylesin, cezama razıyım, der. Oralı olmazlar. Hatta beraat ettiği Giresun davasında sanki hüküm giymiş gibi davranırlar. Gizli bir gayesi olduğunu iddia ederler. Hesap veremeyeceği hiçbir şeyi olmadığını söyler.
Bir ceza çıkarmaya azimlidir mahkeme heyeti. Reşit Galip şöyle çıkışır Atıf Hoca’ya:
“Sen en karanlık günlerde Teali-i İslamcılık yap, Mustafa Sabri’nin yanında yer al da, sonra karşımızda şöyle böyle söyle. Sözleriniz hiçbir gerçeğe uygun değildir.”
Bunun üzerine Atıf Hoca darbesini indirir: “Bunun belgesini size gösterdim.” Reşit Galip kızar: “Ne belgesi?” Atıf Hoca gayet sakin “Mustafa Sabri ile bu beyanname meselesini görüşseydim tekzip etmezdim.” der. Suçlandığı beyannameyi imzalamadığı gibi Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye muhalefet ettiğine dair resmî bir tekzip belgesi sunmuştur mahkemeye. Onu hatırlatır.
Reşit Galip kızgın bir tonda “Belgeyi göster” diye hırçınlaşır.
Atıf Hoca vakur tavrını hiç bozmadan sözlerine devam eder:
“Belgeyi arz ediyorum. Vakit gazetesinin 1034. nüshasında tekzipnamem duruyor. Şimdi bu durup dururken bendenize belge sormak bilmem nasıl olur?”
Darbeyi hazmedemeyen Andımız’ın mucidi Reşit Galip, Atıf Hoca’nın tekzip metnini kendisini kurtarmak için yayımladığını söylemek zorunda kalır. Hoca, “Öyle olsaydı onlarla beraber olurdum” der, yollarının ayrıldığından bahseder. İşte Reşit Galip’in evlere şenlik cevabı:
“Sus! Bizi çileden çıkarma! Biz budala olmalıyız ki, bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın!” (Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, İşaret: 1993, s. 109-115.)
İstiklal Mahkemeleri›nin adalet anlayışının Yassıada›dakinden hiçbir farkı olmadığını gösteren çarpıcı bir örnek. Hatta Yassıada›daki adalet anlayışının kaynağının İstiklal Mahkemeleri›nden miras kaldığını bile söyleyebiliriz.
Bugünden bakılınca o zaman kimse sesini çıkarmamış zannediyoruz ya, bu dahi büyük bir yanılgıdır. Daha şapka inkılabı yapılmadan önce yazdığı kitaptan yargılanan İskilipli Atıf Hoca’nın hangi muameleye maruz kaldığını gördük. Şimdi gazetelerden bazı Anadolu şehirlerindeki şapka itirazlarını ve muterizlerin uğradıkları akıbeti görelim:
26 Kasım 1925: Erzurum’da halk çarşıyı kapatıp Vali’nin evinin önünde “Biz gâvur memur istemiyoruz” diyerek protesto etmişlerdi şapkayı. Şehirde derhal sıkıyönetim ilan edildi. 80 kişi tutuklandı.
30 Kasım: Maraş’ta hükümet binası önünde toplanan halk “Şapka istemeyiz” diye bağırdı. Erzurum’daki şapka protestocularından 6’sı idam edildi. (Hapis cezaları da var.) Sivas’ta 1 idam.
7 Aralık: Erzurum’da 4 idam daha.
15 Aralık: Rize’de 8 idam ve ağır hapis cezaları.
18 Ocak 1926: Maraş’ta 5 idam ve hapisler.
4 Şubat 1926: İskilipli Atıf ve Ali Rıza Hoca idam edildi.
Suçları görünüşte şapkaya itiraz etmekti ve altı üstü bir başlığa itiraz etmenin en ağır suç, hükümete isyan sayıldığı dönemlerdi. Mason üstadı olup uzun süre içişleri bakanlığı da yapmış bulunan Şükrü Kaya bunu Şapka Kanunu çıkarken Meclis’teki bir konuşmasında ayan beyan belirtmişti zaten:
“Millet, bağımsızlığını 6.-7. yüzyılların (Asr-ı Saadet’i kastediyor) köhne fikirlerine bağlayamaz. Biz vicdanlarda milliyet aşkını uyandırmak istiyoruz. Milli kıyafet ancak müzelerde bulunur. (…) Biz Türk milletini böyle görmek istiyoruz.”
.
Sultan Abdülhamid İran’a neden saldırmıştı?
08 Şubat 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Abdülhamid İran’a neden saldırmıştı?
Mustafa Armağan
Önümüzdeki 10 Şubat günü vefatının 108. yılında minnet ve rahmetle yâd edeceğimiz Sultan Abdülhamid’in dönemi, Osmanlı Devleti açısından bir onarım ve ihya hamlesini temsil eder.
Meşrutiyet döneminde yaşanan ‘93 Harbi’ndeki toprak kayıplarını telafi etmek ve mümkün olduğu kadar devleti harbe sokmadan, sulh içinde yaşatıp bu arada eğitim, ulaşım ve kalkınmaya ve nüfusun artmasına çalışmak:
Bütün bunlar Osmanlı’nın istikbale daha zinde bir güç olarak hazırlanacağı atlama tahtası vazifesi görecekti.
Pek bilinmez ama Sultan 2. Abdülhamid, yarı Rus ve İngiliz işgali altında bulunan İran topraklarına bir sınır ötesi operasyona girişmiş ve askerlerimize Doğu’ya doğru yürüyüş emrini vermişti.
Bu pek az bilinen bahis hakkında önemli bir makale yazmış olan Büyükelçi Sinan Kuneralp bu hadiseyi, Almanların meşhur Doğu’ya Yürüyüşü’ne (Drang Nach Osten) benzetmiştir. (Bkz. Sinan Kuneralp, “The Ottoman Drang Nach Osten: The Turco Persian border problem in Azerbaican, 1905-1912”, Editör: Sinan Kuneralp, Studies on Ottoman Diplomatic History IV, İstanbul 1990, The Isis Press, s. 71-76.)
Şimdi bu olaya daha yakından bakalım.
İran sınırında bir hesabımız yarım kalmıştı. 1736 yılında Avşar boyundan Nadir Şah’ın başında bulunduğu İran’la imzalamak zorunda kaldığımız antlaşma olsun, 1823 tarihli Erzurum Antlaşması olsun göstermiştir ki, her iki taraf da 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda belirlenen hudutlardan ileri gidemiyordu.
1837 senesinde sınır anlaşmazlığı yüzünden bir savaşın eşiğine gelmiştik İran’la. Ancak Rusya ve İngiltere’nin devreye girmesiyle önlenebilen bu sınır anlaşmazlığının giderilmesi işi, bir komisyona havale edilmiş ve sonuçta on yıl sonra Muhammere’den Ağrı Dağı’na kadar 1.125 km uzunluğundaki Osmanlı-İran sınırı üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Rusya ve İngiltere de antlaşmaya kefildi.
İstemeye istemeye razı olmuştuk İran sınırının çizilmesine ama Osmanlı’nın içinde bir Azerbaycan ateşi yanık kalmıştır. Tebriz’dir tüten, Urmiye’dir, Selmas’tır, Evsal’dır. Sonraki antlaşmalar da tatmin etmez bir türlü devlet ricalini. Derken Kimyager Derviş Paşa (1817-78) adlı bir general, sınır ötesindeki topraklarımızı belirleyen bir harita çizer ki, Sultan Abdülhamid, basılmış olan bu harita üzerinde incelikli bir ameliyata girişecektir.
“Vermeseler de isteyeceksin!”
Birincisi stratejik, ikincisi de siyasi gerekçelerle toprak talebimizi gündeme getirmişiz. Çünkü ele geçirdiğimiz sınır şeridi, Rusların Doğu Anadolu ve Irak’a bir saldırı düzenlemesi halinde elverişli bir toplanma yeriydi. Siyasî açıdan ise İran’da yaşanacak bir parçalanma durumunda doğu sınırlarımızı güvence altına almayı hedefliyorduk. Tabii aynı zamanda bu, İslam Birliği siyasetinin de bir gereğiydi.
Abdülhamid Han’ın beklediği fırsat 1904 yılında karşısına çıktı. Doğu Anadolu’da çalışan bir Amerikalı misyoner (adı, B. W. Labaree’dir), hududu geçerek Türkiye’ye girmiş olan İran Kürtleri tarafından öldürülmüştü. Ertesi yıl Yıldız Sarayı’nda operasyonun düğmesine basıldığını ve Osmanlı birliklerinin -tıpkı Fırat Kalkanı, Zeytindalı ve Barış Pınarı harekâtlarında olduğu gibi- İran topraklarında 50 km derinliğe kadar girdiklerini görürüz. “Nevâhî-i Şarkiye”, yani Doğu Bucakları ismini verdikleri bu beldeler, Osmanlılar tarafından öz toprakları kabul ediliyor, kanıt olarak da Kimyager Derviş Paşa’nın haritası gösteriliyordu.
Sultan Abdülhamid’e yüzlerce kaynaktan oluk oluk bilgi akıyordu; raporlar, jurnaller, haberler havuzunda toplanırdı; sözlü istişareler ise onun vazgeçmediği yöntemlerdi. Despot dediler ama asla kendi kafasından iş yapmaz, danışma mekanizmasını mutlaka işletirdi.
Sultan Abdülhamid, bölge halkının Nasirüddin Şah’tan memnun olmadığını görüyor ve fırsatı değerlendirmek için kolları sıvıyordu. Kendisine, “Gel de bizi bu zalim Şah’ın elinden kurtar Sultanım!” tarzında mektup yazan İranlılar arasında bazı nüfuzlu mollalar, hatta belki şaşıracaksınız ama İran’ın Baş Müçtehidi bile vardı ki açık açık.
İran hükümeti 1906 yılında sınırları yeniden çizmek üzere bir komisyon oluşturulmasını talep etti bizden. Onlar komisyon talep ededursun, askerimiz de boş durmuyor, İran içerilerine ilerliyordu. Çünkü İran artık bir kaynar kazana dönmüş, Meşrutiyet ilan edilmiş ve düzeni gevşeyen askerin sınırlarını koruyacak mecali kalmamıştır. Biz ‘93 Harbi’nde Ruslarla vuruşurken arkadan topraklarımızı tırtıklamaya kalkan, Safevilerden beri Osmanlıyı sırtından hançerleyen İran’dan intikam, böyle alınıyordu.
Sultan Abdülhamid’in gayesi İran sınırında bir “güvenlik kordonu” veya Suriye tezimizdeki deyişle bir ‘güvenli bölge’ oluşturmaktı. Bu yüzden başlamış olan askerî operasyon durmamalı, topraklarımızı iyice garanti altına alıncaya kadar kesintisiz devam ettirilmeliydi.
İran’da ‘güvenli bölge’
1907 senesinde “İran’ın bahçesi” diye bilinen Urmiye şehrinin Osmanlı kuvvetleri tarafından kuşatılıp düşürüldüğünü görürüz. Aynı yıl içerisinde İngiltere ile Rusya anlaşıp İran’ı aralarında pay ediverince Sultan Abdülhamid’in birkaç yıl önce başlattığı sınır ötesi operasyonun hikmet ve kıymeti daha iyi anlaşılacaktı. Olacakları sezmiş ve tedbirini ona göre almış, bir bakıma muhtemel tehlikelere karşı ön almıştı. Böylece İran topraklarının gözümüzün önünde paylaşımına seyirci kalmamış oluyor, Rusya ve İngiltere’ye karşı bir güvenlik kordonu oluşturmuş bulunuyorduk.
Sultan II. Abdülhamid tam manasıyla bunu yapmış, hatta bir adım ileri giderek Azerbaycan’ın Osmanlı Devleti’nin bir parçası olduğunu iddia etmişti. Sultanın tezi, İngilizler ve Ruslara karşı bir tedbir olarak ‘Azerbaycan Osmanlı’nın koruması altına girmelidir’ şeklindeydi. Bunun için 1880’lerde İran topraklarını işgal girişiminde bulunan Şemdinlili Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Sadık Bey’in Kürt kuvvetlerini dahi devreye sokmaktan çekinmemişti.
Yıl 1908. İran’dan sonra şimdi de Türkiye’de Meşrutiyet ilan edilmek üzereydi ve Sultan, kurtlara karşı son operasyonlarını planlıyordu. Askerlerimiz, Azerbaycan’daki İran valisinin çevreyle irtibatını koparmış, etrafını kuşatmıştı.
Büyük devletler araya girince kim bilir kaçıncı kere bir sınır tespit komisyonu kurulmasına karar verildi.
Bitlis Valisi Tahir Paşa da bu komisyonda görev alacak, Sultanın sınır ötesi operasyonuna o da bir ucundan katılacaktı.
Sultan Abdülhamid’in 1904 senesinde düğmesine bastığı İran’a sınır ötesi operasyon, ilginçtir, onun yaptıklarını bozmayı marifet bilen İttihatçılar tarafından da aynen takip edilmiş, Enver Paşa, savaşın sonlarına doğru Vehib (Kaçı), Kâzım (Karabekir) ve Nuri (Killigil) paşaları Tebriz ve Bakü’nün fethine, Rauf (Orbay) Bey’i de Güney İran’a göndermiş ve İngilizleri yöreden kaçırmaya memur etmişti.
Karabekir Paşa kumandasındaki son Türk askerinin Tebriz’den ayrıldığı tarih 18 Kasım 1918’dir. Yani Mondros Mütarekesi’nden 19 gün sonra.
Osmanlı’dan hiçbir şey öğrenmediysek “sınır sınırda kalarak korunmaz” dersini öğrenmişizdir. Bir de düşmanın uyumadığını…
.
Osmanlı’nın Mescid-i Nebevi’ye hizmet ve hürmeti
12 Şubat 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Osmanlı’nın Mescid-i Nebevi’ye hizmet ve hürmeti
MUSTAFA ARMAĞAN
Bir gün yolunuzu Medine-i Münevvere’nin merkezi Mescid-i Nebevi’ye, onun da merkezi olan Ravza-ı Mutahhara’ya düşürürseniz Babusselam’ın kapısında Sultan Abdülmecid’in tuğrası karşılar sizi. Sonrasında kendinizi kaybeder, bir deryaya dalar gibi Ravza’nın önünden geçip Hücre-i Saadet’in önüne gelince huzura kabul edilir ve baş başa kalırsınız Fahr-i Kâinat Efendimiz (sav) ile.
İşte tam orada gümüş bir levha parıldar ki, üzerinde Sultanahmet Camii’nin banisi Sultan I. Ahmed’e kadarki Osmanlı padişahlarının isimleri yazılıdır. Ardından Hazret-i Ebubekir (ra) ve Hazret-i Ömer’in (ra) önüne gelir, salat, selam ve dualardan sonra çıkış kapısının önünde bulursunuz kendinizi. Sonra dönüp bakarsınız ki görmediğiniz o kadar çok güzelliğin içinden geçmiş ama farkına varmamışsınızdır. İkinci ziyaretinizde dikkatinizi verdiğinizde sizi çevreleyen hat ve çini galerisini fark edersiniz. İşte buradaki hat eserleri bir Osmanlı hattatına aittir.
Abdullah Zühdi Efendi (ö. 1878/79, Kahire) Osmanlı dönemi hat sanatının en önemli isimlerinden. Özellikle celî sülüs yazıda gösterdiği ustalıkla tanınır ve “Mescid-i Nebevî hattatı” olarak anılır. Ashâb-ı kirâmdan Temîmü’d-dârî hazretlerinin soyundan gelir. Şam’da veya Nablus civarında doğmuş (yaklaşık 1830). Ayasofya Camii’ndeki muazzam levhaların hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den sülüs ve nesih öğrendi. Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’da hat ve resim hocalığı yaptı.
1858 yılında Sultan Abdülmecid Han’ın Harem-i Şerif (Mescid-i Nebevî) tamiri için açtığı müsabakada celî hat numunesiyle birinci oldu. Mescid-i Nebevî’deki celî sülüs kitabeleri yazdı. Bu eserleri onun en meşhur ve en hacimli çalışması kabul edilir.
Özellikle celî sülüs yazıda olağanüstü bir maharet gösterdi. Birçok uzman, onun kadar çok miktarda ve nitelikte celî sülüs yazan başka hattat olmadığını belirtir. Seriü’l-kalem (hızlı kalem) oluşuyla da bilinir; bu yüzden çok sayıda levha, kıt’a ve kitabe bırakmıştır.
Buraya bir parantez açarak Ali Ulvi Kurucu merhumun hatıratındaki bir parçayı alıyorum. Yalnız yanlış hatırlamadan kaynaklanan bir hata olarak Ali Ulvi Üstadımız Sultan Abdülmecid’in yaşadıklarını oğlu Sultan 2. Abdülhamid’e hamletmektedir ki, manayı değiştirmemekle birlikte hakkı hak sahibine teslim etmek gerektiği düsturundan hareketle bir düzeltmeye gitmek gerekti.
Ali Ulvi Kurucuhatıratında yer alan “Tanıdığım hattatlar ve hat san’atı” başlıklı bölümde (M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu: Hatıralar 4, 5. baskı, MED: 2018, s. 235-237) gönüllere sürur aşılayacak bir anekdot aktarır Mısır’da rastladığı Boşnak hattat Vehbi Bey’den.
Vehbi Bey Medine-i Münevvere’ye gelemediğinden, oradaki hattat Abdullah Zühdü Bey’in Harem-i Nebevi’deki yazılarını göremediğinden bahseder, üzülür ve Abdullah Zühdü Bey’den bahsederken, şunu söylermiş:
“Mescid-i Nebevî bina edildiğinde, yeni yapılan kıble duvarlarına ve kubbelere, bazı icab eden yerlere yazı yazacak bir hattat aranmış.
Sultan Abdülhamid (Sultan Abdülmecid olarak düzeltiyorum-MA) merhum, o günkü hattatlar arasında bir imtihan açılmasını emretmiş. İmtihana giren hattatların yazılarını birer birer görmüş. Abdullah Zühdü Bey’in hattını görünce,
“Bu hattat kimdir?” diye sormuş.
“Efendim, bu hattat, yirmi beş yaşında bir genç; henüz talebe sayılır” demişler.
“Bu gencin yazısında bir câzibe görüyorum ben. İlâhi bir câzibe var, ruha tesir eden ilâhî bir câzibe var. Bunu gönderelim” demiş.
Abdullah Zühdü Bey için:
“Efendim, kendisi Ashab-ı Kirâm’dan Temimü’d-Dârî sülâlesinden imiş; aslen Medineli oluyor” denilince,
“Demek bu zata nasip olacak bu yazıları yazmak; bu şerefe bu bahtiyar genç nâil olacak” demiş.
Hattat Vehbi Bey’den, Medine-i Münevvere’deki Abdullah Zühdü Bey’in hatlarına aşkım var idi. Gelince hayran oldum.
Hatta bizim birader Ahmed Ziya, bazı kimseler tarafından kendine sorulmuş:
“Yahu sen niye ön saflarda namaz kılmazsın?”
“Namaz fâsid oluyor; yazılara dalıyorum; imam selâm veriyor; ben hâlâ ettahiyâttü’yü okuyorum” demiş.”
Ecdadımız Efendimiz’in (sav) gözbebeği Medine-i Münevvere’ye gözü gibi bakmış, hatta orada hat sanatının sultanlığını ilan etmiştir. O kadar ki hattatlarımız yazdıkları en güzel mushafları satmaz, Mescid-i Nebevi’deki kütüphaneye hediye olarak gönderirlerdi.
.
CHP arşivi yakıldı mı?
15 Şubat 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP arşivi yakıldı mı?
Mustafa Armağan
Cumhuriyet Halk Partisi’nin arşivi yakıldı mı?
Tartışma 1950’den bu yana devam ediyor. CHP’nin özellikle ülkenin kaderine tek başına hükmettiği 1923-50 dönemine ait belgeler hepimizi ilgilendiriyor. Ancak bu döneme dair arşivleri ne durumda?
Yakıldı denildi, 12 Eylül darbesinin ardından kapatılınca SEKA’ya geri dönüşüme gönderildi denildi…
Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 4 Kasım 2020 tarihinde Karar TV’de Devlet Arşivleri’nde bulunan 1-1,5 milyon sayfa civarındaki CHP arşivinin tamamının bir kopyasını aldıklarını söylemişti. Bunun üzerine araştırmacılar, CHP Arşivi üzerinde çalışmaya başladı. (Merak edenler Emre Erkan’ın Toplumsal Tarih Akademi’nin Aralık 2023 tarihli 3. sayısındaki makalesine bakabilir.)
CHP Arşivi kurum dışına çıkarıldı, anlaşılan başka ellere geçti ve sonunda devletimizin emin ellerinde. Bu güzel ama iki soru sormamız lazım:
Asıl arşivin ne kadarı elimizde? Yok edilenler, ayıklananlar, karartılanlar, en önemlisi de devlete teslim edilmeden önce değiştirilenler oldu mu?
1) Orijinal belge kurum dışına çıkarıldığında fiziksel olarak kaybolma, hasar görme, değiştirilme veya yok edilme riski artar.
2) Arşivdeki güvenlik zinciri kırılır. Mahkemelerde, akademik çalışmalarda veya tarihî araştırmalarda “Bu belge gerçekten orijinal mi? Değiştirildi mi?” soruları gündeme gelir.
3) Güvenilirlik büyük ölçüde sıfırlanabilir (özellikle delil zinciri belgelenmezse).
Şimdi devletimizin elinde bulunan CHP arşivine ne kadar güvenebiliriz?
CHP Meclis Grubu tutanaklarından sadece 1923-24 yıllarına ait olan bir defter kurtulabildi ki onu da Yücel Demirel ve Osman Zeki Konur, 2002 yılında yayınladı. Devede kulak bile değil.
Şimdi tartışmaya katkıda bulunmak için 1986 yılından üç gazete haberini tarih sırasıyla aktarmak istiyorum. Bakalım o yıllarda nasıl tartışılmış CHP arşivi?
“2 Eylül’den sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin, o zaman el konulan tüm belgelerinin yok edildiği iddiaları Meclisi Meclisi’ne yansıtıldı. SHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar’ın bu iddiayı ortaya çıkarmayı amaçlayan soru önergesini Meclise vermesi ardından görüştüğümüz, SHP mallarının korunmasıyla görevli bir kayyum, SHP belgelerinin sıkıyönetim emriyle alınıp götürüldüğünü ve ne olduğunu bilmediklerini açıkladı. Sağlar, başbakanın yanıtlamasını istediği önergesinde, şunları soruyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunu yapan, kapatılan CHP’nin evrak, doküman ve arşivleri şimdi nerededir?”
“Değerli kâğıtların SEKA’ya gönderilerek yok edildiği iddiaları doğru mudur?”
“Kuruluşundan 1980’e kadar geçen sürede, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin her evresi için çok önemli bir tarihi değer taşıyan bu bilgi ve belgeleri, Türk halkının hizmetine sunmayı düşünüyor musunuz?”
VE BİR KAYYUMUN AÇIKLAMASI
12 Eylül yönetimi, Adalet Partisi’yle birlikte CHP’yi de feshettikten sonra, Ankara Sulh Mahkemesi, “CHP’nin taşınır ve taşınmaz mallarıyla evrakının muhafazası ya da tasfiyesi”ni yürütmek üzere üç kişilik bir kayyumlar heyeti atamış, bu atama, o zaman Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nca onaylanmıştı. Kayyumlar heyeti, Prof. Vahdet Aydın, Doç. Vural Sözen ve emekli Vali Cezmi Kartay’dan oluşuyordu. Cezmi Kartay, daha sonra SODEP’in kurucuları arasına katıldığı için, kayyumluk görevi sona ermişti.
Sulh Mahkemesi’nin atadığı üç kayyumdan, adının açıklanmasını istemeyen bir kayyum, CHP’nin tarihsel değeri olan belgeleri hakkında bize şu bilgiyi verdi:
“Kayyum olarak atandığınız zaman görevimiz, partinin taşınır ve taşınmaz malları ile evrakının muhafazası ya da tasfiyesi idi. Ancak, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle parti merkezine gelenler, tüm eşyayı ve evrakı götürdüler. (…) Ancak alınan eşya ile evrakın ayrıntılı bir dökümü yapılamadı. Bu, biraz da zaman azlığından oldu denebilir. Çünkü binlerce evrakın tasnifi ve dökümünün yapılması, uzun çalışma isteyen bir işti.
Bu evrakın, partiden alınıp götürüldükten sonra yakıldığına dair bir bilgi gelmiş değildir. Öte yandan, evrakın, yeniden kâğıt haline dönüştürülmek amacıyla SEKA müessesesine teslim edildiğini o dönemde duyduk. (…)”
DEMİREL: “YAKMIŞ OLABİLİRLER”
Süleyman Demirel Adalet Partisi’nin arşivinin akıbeti ile ilgili olarak Milliyet muhabirinin sorusunu şöyle yanıtladı:
“AP’nin arşivini arattık, ancak bulunamadı. Onun akıbetinin de CHP’nin arşivinin akıbetinden pek farklı olduğunu zannetmiyorum. Yakmış olabilirler.” (Milliyet, 5 Eylül 1986)
Bu haberi ertesi gün eski CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in açıklaması takip etmiş:
“Bu olay 1981’de oldu. Ben, arşivi SEKA’ya göndereceklerini duyunca, partiye gittim. Yalvar yakar bazı kitaplar ile Atatürk ile İnönü’nün resimlerini kurtarabildim. İyiniyetli bir SHP’li (Fikri Sağlar) bunu sormuş, önerge vermiş. Buna isyan edenler, parti kapanırken neden ‘isyan’ etmediler? ‘Hep beraber hapse girmeyi göze alalım’ dediğimde, kaçacak delik aradılar.” (Milliyet, 6 Eylül 1986)
İki gün sonra bu defa eski bir CHP’li senatörün açıklaması yer almış gazetede.
“CHP’nin eski MYK üyesi Senatör Hayri Öner, “CHP’nin arşivi yakıldı” dedi. Olay günü Mustafa Üstündağ ile birlikte CHP Genel Merkezi’ne gittiklerini kaydeden Hayri Öner, o günkü gelişmeleri şöyle açıkladı:
“CHP evraklarının Seka’ya gönderileceğini haber alır almaz Sayın Mustafa Üstündağ, Erol Tuncer, Metin Somuncu ile birlikte derhal Genel Merkez’e gittik. Ecevit’e haber vermişler. Kendisi gelip sadece kendi odasındaki birkaç zatî eşyasını almış. Biz gitmeden önce bir kamyon tarihî belgeyi göndermişler. Bizim gördüğümüz manzara şuydu: CHP’nin bütün arşivi Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın fotoğrafları yerle bir edilmiş, salona atılmış. Ayaklar altında. Bir kısmı da çuvallara konmuş. Kamyonlara yükleyip götürüyorlar.
Biz müdahale etmek istedik. Ama hiç kimse ortada yoktu. O sırada CHP’nin kayyumu Cezmi Kartay Genel Merkez’de idi. Biz kendisine Genel Merkez’e geleceğimizi bildirerek beklemesini istediğimiz halde o da gitmişti.
Biz oradaki görevlilere rağmen, birkaç hatıra eşya alabildik. Erol Tuncer partinin son karar ve bildirilerinden bir çuval alabildi. Başka bir şey almamız mümkün olmadı.
Bu durum üzerine Mustafa Üstündağ ile birlikte Başbakanlık’a telefona başvurduk. O zaman İçişleri Bakanı olan Şerif Tüten’i aradık. Seka’ya telefon ettik. Ama hiçbir sonuç çıkmadı. Yani bütün tarihî belgeler, vesikalar Seka’ya gönderilerek yakıldı. Şimdi, bu gerçeği bilmemezlikten gelip CHP’nin arşivinin ne olduğunu sormak abesle iştigaldir.” (Milliyet, 8 Eylül 1986)
Yukarıda 1986’daki tartışmaları aktardıktan sonra farklı bir kaynaktan teyid için gazeteci Yavuz Donat’a başvuracağım. 16 Eylül 1992 tarihli Milliyet’te çıkan yazısından şöyle yazmış:
“Deniz Baykal, Cumhuriyet’in en köklü partisine başkan oldu.
Üzerine oturduğu –ya da oturduğunu sandığı– birikim bir siyasal servet.
Öyle ya bunca yılın arşivi az şey mi?
Ama Baykal’ın gerçeği öğreneceği gün yakın.
Bugün yarın “CHP’nin grup tutanaklarını” isteyecek veya “eski koalisyon görüşmelerinin notlarını”.
Ve cevabını da alacak:
Hepsi SEKA’da efendim. Hamur oldu.”
Hepimizi ilgilendiren bu vahim meseleyi derinlemesine araştıracaklara benden birkaç ipucu.
.
Eğitimde öze dönüş
19 Şubat 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Eğitimde öze dönüş
MUSTAFA ARMAĞAN
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yıl Ramazan kutlamalarını okullara yayma adımı mahut çevreleri rahatsız etti ve bu karara uymayacaklarını dair bir eğitim sendikası bildiri yayınlama noktasına kadar götürdü işi.
Şunu iyi bilin ki bu millet Ramazanla bütünleşmiştir.
Ramazan bizi bütünleştiren, millet haline getiren ve millet olduğumuzu hissettiren kadim bağlardan biridir.
Ayrıştırıcı olan kendileridir.
Ramazan hakikaten açık fikirle ve önyargısız bir şekilde öğrenseler hepimizi kucaklaştıran bir sosyal şölendir. Osmanlı zamanında gayrimüslimler bile Ramazana saygı gösterir, açıkta bir şey yemekten imtina ederlerdi. Şeyhülislam da patrikleri ve hahambaşılarını iftara çağırırdı ki protokoldendi.
Dinî bayramlardan biliyoruz: İnsanımıza hangi günler özünüze, ruhunuza, kalbinize derinlemesine nüfuz etmiştir? diye sorsanız açık farkla ‘dinî bayramlar’ cevabını alırsınız.
İşte Ramazan-ı Şerif ve akabinde gelen Ramazan Bayramı bir bütündür ve orucun kalbi yumuşatan hikmetinin hepimizi içimizden kuşattığı günlerdir.
Bakın, şair-i azam (en büyük şair) unvanı verilen Abdülhak Hamid (Tarhan) Târık adlı piyesinde millî birliğin, din ve millet birliğinin bir toplumun esası olduğunu Endülüs fatihinin ağzından bize şöyle aktarır:
“Bir ordu için zırh ve sığınak gücünde dayanma vasıtası, dinin sağlamlığıdır. Bir kavim için kale ve hisar ululuğunda barınak yeri millî birliktir. Benim inancıma göre, insaniyet vazifesi yalnız tek bir Tanrıya inanmak değil, aynı zamanda birlik olmaktır. Çünkü birlik de tek Tanrıya inanmak gibi haktır.” (Târık, Sadeleştiren: İnci Enginün, İstanbul, 1975, Kültür Bakanlığı Yayınları, s. 54)
Dinî duygular bir cemiyetin varlığının ve bekasının olmazsa olmazlarıdır. Nitekim Batı dünyasında Hıristiyanlığın ne kadar temel bir yapı teşkil ettiğini dillerinden örf ve adetlerine kadar pek çok sahada görmek mümkündür.
Bizim de İslamiyetle bin yıllık birlikteliğimiz bu milletin diline, örf ve adetlerine, geleneklerine, inanç dünyasına derinlemesine tesir etmiştir ve bu gayet tabiidir.
Çanakkale ve İstiklal Harplerinde nasıl seferber ettiler milleti, savaşı hangi ruhla kazandık sanıyorsunuz? Bizzat kumandanların Mehmetçiğe hitaplarında bu manevi bataryaların önemi kendisini belli eder.
İşte önümde bir fotoğraf.
1918 ile 1920 yıllarında çekilmiş. Malatya’da ilkokul mezuniyet töreni fotoğrafı. Son derece manidar.
Fotoğraftaki çocukların göğüslerinde sünnet olacak çocukların elbiselerine çekilen türden yazılı bir bant yer alıyor. Dikkatle bakıyoruz ne yazıyor diye.
Evet, okuyoruz: “Şefaat yâ Resulallah” yazılı.
Ne kadar manidar değil mi?
1920’lerden 2020’lere neler yaşamışız biz?
100 yıl önce gayet tabii olan bir Müslüman refleksini üstelik Ramazan ayında gösterince ayaklanacak kadar özünden uzaklaşmış bir kitle nasıl inşa edildi? Asıl soru budur.
Ya işte Osmanlı devrinde biz o fotoğraftaki gibiydik ey azizân.
Sonra başkalarından şefaat dileyecek şekilde bir beyin ameliyatı geçirdik.
Son yüz yılın hülasası bundan ibarettir.
.
Kur’an öğretmek laiklik adı altında yasaklanmıştı
22 Şubat 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kur’an öğretmek laiklik adı altında yasaklanmıştı
Mustafa Armağan
İçerisinde Rutkay Aziz ve Müjde Ar gibi “saygın” aydınların bulunduğu 168 imzalı bir Laiklik Bildirisi, Ramazan-ı Şerif’in arifesinde bir tartışmayı ateşledi. Aslında benzer bildiriler 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ara sıra arz-ı endam etmişti. Nitekim 1994 yılında İstanbul Üniversitesi’ne mensup 1035 öğretim elemanı dinin politikaya alet edilmemesini isteyen bir başka laiklik bildirisine imza atmıştı.
İyi de bu laiklik niye dinin politikaya alet edilmesine karşı çıkar da politikanın dine alet edilmesine sesini çıkarmaz? Kaldı ki Türkiye’de politikanın dine tahakküm etme, yasaklama, cezalandırma tarihi ciltlerce kitap yazılsa tükenmez bir hazinedir. Ve bunun ezan yasağından Hacca gitmenin men edilmesine kadar uzanan bol vesikalı bir günah galerisi uzanır önümüzde.
Mesela 2016 yılında kaybettiğimiz Cemal Tunca hocayı tanır mısınız?
1935 yılında Sakarya’da, Açmabaşı köyünde doğmuş. Babası Fatih Medresesi’nde okurken seferberlik ilan edilince Sarıkamış’a gidip esir düşmüş. İstiklal harbine katılmış. Şapka kanunu çıkınca şapkayı başıma koymayayım diye ordudan ayrılmış. Orada mimlenmiş. Sen misin şapkayı boykot eden?. Dermiş ki: “1 sene Ermenilerin, 2 sene de Rusların esaretinde kaldım. Harb ettim, madalya kazandım, memleketi kurtardık. Ama ondan sonra çektiklerim bana Ermeni ve Rus zulmünü unutturdu.”
1973’te 97 yaşında vefat etmiş babası. Cemal hocanın anlattıkları “Laiklik bildirisi” adı altında bu ülkede dinini yaşamak, daha doğrusu diniyle beraber yaşamak isteyen milyonlara açılmış bir savaşa geçmişten tutulan bir ayna. Dinlerken insanın boğazı düğümleniyor ister istemez.
“Babam köyün hatibiydi. Ezan okumak için tahtadan bir minareye çıkardı. Ben de babamla beraber çıkıyordum. Babam “Tanrı uludur! Tanrı uludur!” der. Bakar, aşağıda tahsildar var mı? Jandarma var mı? Ondan sonra “Allah’u ekber! Allah’u ekber!” der, sonra “Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak!” der, ardından “Eşhedü enla ilahe illallah…” Böyle ezan okurdu.
Bir bayram sabahı vatandaşın biri kalkmış “Allah’u ekber! Allah’u ekber” diye ezan okumuş. Babamı yakalayıp götürdüler. Bir hafta karakolda dayak yedi.
Öyle bir sistem kurmuşlardı ki, çocuğa casusluk yaptırıyorlardı. Jandarma köye geliyor, yakalıyor bir çocuğu, “Al bakalım sana bir şeker” deyip soruyor:
“Hoca köyde ezanı ‘Tanrı uludur’ diye mi okuyor yoksa ‘Allah’u ekber’ diye mi okuyor?”
Tabii çocuklar dümdüz söylermiş:
“Jandarma olduğu zaman ‘Tanrı uludur’ diye okuyor. Jandarma gidince ‘Allah’u ekber’ diye okuyor”.
Sonuç: Hocaya karakollarda günlerce dayak.
Cemal hoca şöyle anlatmıştı Son Demokratlar adlı kitabım için konuşturduğumuzda:
“Hafızlığa başladım. Sık sık ev basılıyor. Aranıyor. Evde aranan Kur’an-ı Kerim en büyük suç ve silah. Evde bir elif cüzü, bir Kur’an-ı Kerim bulunduysa vay haline! Bu yüzden evde ders çalışamadım. Fındık bahçesinde bana bir yer yaptılar. Orada çalışıyorum. Bir gün yanımda bir çocuk vardı, “Cemal! Cemal!” diye seslendi. Kaldırdım kafayı, baktım bir onbaşı ve iki jandarma. Onbaşı “Çabuk git babanı çağır” dedi. Gittim, babamı getirdim. Jandarma babamı sakalından tuttu, elimdeki Kur’an’ı aldı, babamın kafasına Kur’an’la vurmaya başladı. “Ulan bunları ne okutuyorsun?” dedi. Bu hakaret üzerine rahmetli babam gömleğinin göğsünü yırttı ve dedi ki:
“Oğlum, askerde zabittim, teğmendim. Deli Halid Paşa’nın emir subaylığını yaptım. Bölük kumandanlığı yaptım. Tabur kumandanlığı yaptım. Seferberliğe gittim. İstiklal Harbine gittim ki, bu memleketi kurtarayım da şu Kitabımı rahat rahat okuyayım diye. Keşke bu harplere girmeseydim de şimdi benim Kur’an’ıma, dinime küfreden Bulgar p..idir der, kendime teselli verirdim. Gayri vurun kelepçeyi”.
Aldılar, götürdüler babamı. Kaç gün geçti bilemeyeceğim. Bir gün baktım, abim bağırıyor: “Ana! Babam Karasu’daymış!” O zaman adamın peşine gidip arayıp soramazsın. Suç. Eve geldiğimde annem babamı yatağa yatırmış, başını göğsüne dayamış, sütü kaynatmış, odun kaşığı ile süt içiriyordu. Diyordu ki: “Ya Rabbi! Zalimlerden bu mazlumların intikamını almayacak mısın?”.
Yasin Satır kardeşim annesinin yaşadıklarını anlatıyor:
“Rize ili, Derepazarı ilçesi, sahile iki kilometre mesafede bulunan Uzunkaya köyünde 1938 yılında doğmuş olan annem Safiye Satır o dönemde köyün araç yolu olmadığından bahisle jandarmaların patika merdivenlerinden baskın yaptığını ve muhtemel bir baskına karşı gözcü olarak dışarıda bırakılan çocuklar jandarmaların geldiğini görüp haber verdiği vakit köyün imamının öğrencileri üst kapıdan mezarlığa doğru gönderdiğini söylemektedir. Kur’an-ı Kerim öğrenmek amacıyla camiye giden çocuklar jandarma gelince çil yavrusu gibi dağılıp köyde bulabildikleri eve sığınırmış.
Annem çocukluğunda birkaç defa jandarmaya yakalanmış ve henüz çocuk olmasına rağmen ancak parmak izi alındıktan sonra serbest bırakılmış. O zamanlar 10-11 yaşlarındaymış (1948-49 yılları).
Çocuklar Kur’an-ı Kerim öğrendikleri suçlamasıyla jandarma tarafından yakalandıkları zaman dönemin köy muhtarı Veysel Bey devreye girip çocukları kurtarmaya çalışırmış.
Yolun dahi doğru düzgün bulunmadığı zamanlarda dönemin yönetiminin Kur’an öğretimine karşı gösterdiği baskıcı tutum açıktır.”
27 Mayıs 2016’da DiyanetTv YouTube kanalında yayınlanan “Bir Asır Bir Çınar” programını seyrederken çarpıcı bir hatıraya rastladım. Sizinle paylaşmak istedim. Giresun’un Bulancak ilçesinde Nuri Genç’in başından geçiyor olay.
“O zaman Kur’an okutmak, Arapça ezanı okumak, Hacca gitmek yasak. Gizli okuyoruz. Elifba cüzünü bulamıyoruz, Kur’ân-ı Kerim bulamıyoruz. Bir tane Amme cüzü vardı babamda; kendi okuduğu, çok eski, perişan halde, cildi mümkün olmayan. Kur’ân-ı Kerim’i bile yaktıklarını duyduk, görmedik ama yasak olduğunu çok iyi biliyoruz. Kitaplar gizlenmiş, toprağa gömülmüş, gayri müsait yerlere konmuş, sonra oradan çıkarılmış, çürümüş vaziyette kitapları okuduk.
Bir gün geldiler, kapıyı (evin etrafını) sardılar. Biz okuyoruz üst katta. Yenge hanım geldi, “Jandarmalar kapıyı kesti, kıracaklar” (dedi). Bizi okutan rahmetli hocamız dedi ki: “Gelsinler, kapıyı açın.”
Kitapları aldım, tavana çıktım, kitaplarla yakalanmayalım diye. Evlerde yangın bacası vardır arka tarafta, evin üstüne çıkmak için, orayı açtım, yarım metreden fazla kar var. Oraya girdim. Adamlar geldi, gitmiyor. Bekle bekle, gitmiyorlar. Bütün minderleri, yatakları söktüler. Hiçbir şey bulamadılar. Kitap arıyorlardı, ben de onları tavana çıkarmıştım. Orada donmaya başladım. Böyle bir soğukluk geliyor yukarı doğru, aklım başımda ama vücudum donuyor. Başladılar kahve içmeye. Neyse arama bitti, gittiler.
Rahmetli hocamız arkadaşlara beni sordu: Birisi dedi ki: “Tavana çıktı.” Arkadaşlar beni bulup aşağıya indirdi. Sobalı yere girdiğimi biliyorum, bayılmışım.”
Bunları unutmayacağız sevgili kardeşlerim. Hafızamıza mukayyet olacağız. Elie Weisel’in dediği gibi “Dünün külleri geleceğimizin üzerini örtmesin” diye bunu yapmak borcundayız.
.
İsrail’e “Hayır” diyen son ABD Başkanı Kennedy idi
05 Mart 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İsrail’e “Hayır” diyen son ABD Başkanı Kennedy idi
MUSTAFA ARMAĞAN
“Dimona sırrı” neydi biliyor musunuz?
Necef çölünün kavurucu kumları arasında Fransız mühendislerin eliyle yükselen reaktör dışarıya “barışçı atom enerjisi” diye pazarlanıyordu. Ama gerçek farklıydı: Plütonyum, yani atom bombası malzemesi üretiliyordu.
Zamanın ABD Başkanı John F. Kennedy 1963 yılında bu gerçeği gördü ve ona “Dur” dedi. Çünkü Kennedy nükleer yayılmanın dünyayı ateşe verecek bir zincirleme reaksiyon doğuracağını biliyordu.
Sovyetler Birliği bir yanda, Çin diğer yanda nükleer kulübe giriyordu. Orta Doğu’da yeni bir nükleer kulüp üyesi doğuyordu.
ABD istihbaratı Dimona’yı 1960 sonlarında koklamaya başlamıştı. Raporlar netti: “Bu tesis elektrik santrali kılıfında bir silah fabrikası olabilir.” Kennedy nükleer silahsızlanma idealinin en ateşli savunucusuydu. 1961 yılında göreve gelir gelmez İsrail Başbakanı David Ben-Gurion’la New York’taki Waldorf Astoria Otelinde buluştu. Neyin müzakere edileceği belliydi: “Dimona barışçı mı? Bize kanıtlayın.”
Osmanlı devrinde İstanbul Hukuk Fakültesi’nden fesiyle mezun olan İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion’un cevabı her zamanki gibi duygusal ve stratejikti:
“Tehdit altındayız. Varlığımız tehlike altında. Araplar bizi yok etmek istiyor.”
Kennedy ikna olmadı. “Tehdidi anlıyorum ama nükleer silah bu tehdidi değil, bütün bölgeyi yok eder” diye bastırdı.
Reaktörde ilk denetimler 1961 ve 1962 yıllarında yapıldı. Amerikalı bilim adamları Dimona’ya girdi. Ne var ki ziyaretler önceden haber veriliyor, tesis “temizleniyordu”. Yeraltı katları kapalı tutuluyor, plütonyum ayrıştırma bölümleri gösterilmiyordu. Raporlar tutarsızdı: İsrailliler “sadece araştırma reaktörü” diye geçiştiriyordu ama Kennedy’nin sabrı da tükeniyordu.
Kennedy sadece bir başkan değil, aynı zamanda nükleer felaketin gölgesinde büyümüş bir liderdi. 1962 yılında dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getiren Küba Füze Krizi’nde dünyayı kıl payı savaştan kurtarmıştı. Dimona’yı da aynı hassasiyetle ele alıyordu.
1963 baharı baskının zirvesi oldu. Nisan ayında resmî talep geldi: Yılda iki defa, yani altı ayda bir Amerikan uzmanları baştan aşağı kontrol edecekti reaktörü.
Ben-Gurion mektuplarında diplomatik cambazlık yapıyordu: Nasır’ın Mısır’ını Nazi Almanyası’na benzetiyor, İsrail’in yalnızlığını vurguluyor ama “Evet, gelin, reaktöre bakın” demiyordu.
Lakin Kennedy pes etmedi. 18 Mayıs 1963’te daha sert bir mektup gönderdi. Ardından asıl hamleyi yaptı: 15 Haziran 1963 tarihinde yazdığı mektup başbakana gönderildi ama eline ulaşmadı. Çünkü ertesi gün Ben-Gurion istifa etti.
Resmî gerekçe “yorgunluk ve yaş” olsa da, Tel Aviv kulislerinde “Dimona baskısı bardağı taşırdı” sesleri yükseliyordu. Kime niyet kime kısmet derler. Mektup yeni Başbakan Levi Eshkol’a ulaştı.
20 gün sonra Kennedy aynı tehditkâr cümleyi kurdu:
“Eğer İsrail’in nükleer faaliyetleri hakkında güvenilir ve eksiksiz bilgi alamazsak ABD’nin İsrail’e olan taahhüdü ve desteği ciddi şekilde tehlikeye girer.”
Bu, neredeyse bir ültimatomdu.
Plütonyum tesislerine sınırsız erişim, radyasyon riski öncesi denetim, her şey masadaydı. Eshkol prensipte “kabul” dedi ama klasik Siyonist oyalama taktiğine geçti: “Nasır’a bilgi sızmasın” şartını koştu, denetimleri savsakladı. Kennedy 26 Ağustos’ta ısrar etti: “Yıl sonuna kadar denetimler başlamalı. Reaktör çekirdeği yüklenmeden önce.”
Üç ay geçti geçmedi, Kennedy vuruldu. Ve Dimona nükleer reaktörü üzerindeki baskı bıçak gibi kesildi.
Başkan yardımcısı Lyndon Johnson, Beyaz Saray’a geçtiğinde hava değişmişti.
Denetimler 1964 yılında anca başladı ama tamamen göstermelikti.
1965 yılında plütonyum ayrıştırma tesisi tamamlandı. Ertesi yıl ilk malzeme üretildi. 1967 yılında Araplarla girilen Altı Gün Savaşı arifesinde İsrail’in nükleer cihazları hazırdı.
Bugün Dimona reaktörü faal. İsrail resmen ne var diyor ne yok ama uzman tahminleri İsrail’in elinde 80 ila 400 nükleer savaş başlığı bulunduğunu söylüyor. Nükleer Yayılmayı Önleme Anlaşması’nı (NPT) imzalamayan tek Orta Doğu ülkesi de İsrail.
Kennedy’nin “hayır”ı tarihin en pahalı red cevaplarından biri oldu. Bir başkanın hayatına ve belki de bir bölgenin kaderine mal oldu. Ve Kennedy’den sonraki hiçbir başkan İsrail’e o kadar net ve sert bir “hayır” demedi.
Belki de asıl soru şu:
Bir daha kim “hayır” diyebilecek kadar cesur olacak ve o “hayır”ı söylerken sırtına kim nişan alacak?
.
ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaş bekledikleri ‘zafer’i getirecek mi?
08 Mart 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Amerika Birleşik Devletleri ve onun İslam dünyasının kalbindeki ileri karakolu İsrail, 28 Şubat sabahı başlattıkları İran ve ardından güney Lübnan harekâtında ikinci haftaya girildi. Şimdilik taktik üstünlüğü sağlamış görünüyorlar: Bazı askeri tesisleri vurdular, İran’ın üst lider kadrosunu –Dinî Reis Ayetullah Ali Hamaney, Savunma Bakanı Aziz Nasirzade, ordu komutanları vs.- yok ettiler, konvansiyonel güçlere ağır darbe indirdiler. (Eski cumhurbaşkanlarından Ahmedinejad’a yönelik suikast girişimi başarısız oldu.)
Bombardıman bu satırların kaleme alındığı 7 Mart günü giderek şiddetleniyordu. İran bunlara Telaviv başta olmak üzere İsrail şehirlerine ve Körfez ülkelerindeki ABD üslerine yönelik füze ve dronlarla cevap vermeye çalışıyor ama füze stoklarını ilk elde bitirmek istemediği için idareli kullandığı anlaşılıyor.
Zira öyle görünüyor ki bu savaş tıpkı Rusya-Ukrayna Savaşı gibi aylarca belki yıllarca uzayacak.
Trump ise İran’ın kayıtsız şartsız teslimini ve kendilerinin onaylayacağı –dinî de olabilir- bir liderin Venezuala örneğinde olduğu gibi hükümetin başına geçmesini şart koşuyor ama bu haysiyet kırıcı şartları İran’ın kabul etmesi şimdilik zor görünüyor. Ancak 2001 Afganistan ve 2003 Irak tecrübeleri de gösteriyor ki, bu tür hızlı ve ani başarılar peşinen kalıcı zaferi garantilemiyor.
Taktik olarak kazanıyor gibi görünüyorsunuz ama uzun vadede stratejik olarak kaybedebiliyorsunuz. Süreç ister istemez tahminlerin hilafına uzuyor ve amaçlanmayan sonuçlar doğuruyor. Irak’ta DAEŞ’in, Afganistan’da Taliban’ın zuhuru gibi.
Bu sefer de onlarla mücadele etmeniz gerekiyor. Zaten Soğuk Savaş döneminden itibaren ABD’nin başarılı olduğu, nihai zafer kazandığı bir savaş –Dominik Cumhuriyeti’ne 1965 ve Karayiplerdeki Grenada’ya 1983 yılında yaptığı türden minimal müdahale örnekleri hariç- neredeyse yok gibidir.
Bir gece yarısı gidip uçaklarla, sihalarla ve füzelerle bombalıyor, hava hâkimiyetini sağlıyor ve ilk başarıları kazanıyor, ganimetini de alıyor saldırgan ülke ama arkası gelmiyor, zira başka devletler açıktan veya örtük olarak hedef ülkeye desteğe koşuyor. Zaten ABD ordusunun Kore’de –Mehmetçiğin de katkısıyla- aldığı beraberlik ve Vietnam’da yaşadığı utanç verici yenilgiden beri kara harekâtı yapma cesareti büyük ölçüde kırılmış durumdadır. Irak’ta Saddam’a karşı kara harekâtına girişmiş, derme çatma ordusunu yenip dağıtmış, hatta rejimi de yıkmıştı gerçi ama uzun vadede yine de istediği sonucu alamamıştı.
500 bin çocuk öldürmeye
değen harekât
Nitekim ABD’nin harekâtının Irak’ta 500 bin çocuğun ölümüne mal olduğunu bizzat sonradan Dışişleri Bakanlığı da yapmış olan ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Madelina Allbright, bir televizyon konuşmasında hiç yüzü kızarmadan itiraf etmişti.
Hatırlayalım mı bu şenaati?
12 Mayıs 1996 tarihinde CBS kanalındaki röportajda sunucu Körfez Savaşı sonrası 1990’dan beri Irak’a uygulanan Birleşmiş Milletler yaptırımlarının yol açtığı insanî krizi gündeme getirerek Madelina Allbright’a sormuştu:
“Yarım milyon çocuğun öldüğünü duyduk. Bu, Hiroşima’da ölen çocuklardan daha fazla. Bu bedel buna değer mi?”
İşte Albright’ın utanç verici cevabı:
“Bu çok zor bir seçim, ama biz düşünüyoruz ki bu bedel buna değer.” (“I think this is a very hard choice, but the price -we think the price is worth it.”)
Albright bu ifadeyi daha sonra “hayatımın en aptalca sözü” olarak nitelendirecek, pişmanlık duyduğunu belirtecek ve Saddam Hüseyin’in sorumluluğunu vurgulayacaktı.
Ne olacak?
Şu var ki Amerika Birleşik Devletleri -eğer bu bir başarı sayılırsa- savaşa veya harekâta giriştiği ülkelerin yer üstü ve yer altı kaynaklarını sömürdükten, yüzbinlerce insanını mahvettikten ve ülkeyi enkaz yığınına çevirdikten sonra yeni kurulan rejimi özellikle zayıflatıp kırılganlaştırmayı ve kendi ayakları üstünde durmasını önlemeyi başarıyor. Böylece kendisine yönelecek tehdidi hem bertaraf etmiş oluyor hem de yeniden başına bela olmasını önleyici tedbirini almış oluyor.
Bahsettiğim kırılganlık ve zayıflatma özellikle Irak ve Afganistan örneklerinde ABD emperyalizminin bölgesel çıkarlarına engel olmalarını ve bir şekilde yeniden ayağa kalkmalarını büyük ölçüde önleyecek şekilde tasarlanıyor.
Bugüne gelirsek:
ABD-İsrail çetesi aralıksız bombardımanlarla İran ordusunu yıpratıp Siyonist devletin tecavüzkârlığına tehdit olmaktan çıkardıklarında amaçlarına ulaşmış sayacaklardır kendilerini. Kazanmayı umdukları ‘hasarlı zafer’ budur.
Ancak bu, çok açık ki Amerika’nın zaferi değil, İsrail’in zaferi olacaktır. Öte yandan bazı yorumculara göre açılan Epstein skandalı dosyalarının internette her geçen gün yeni bir dağ gibi kabarmasının ‘şüpheli’ durumdaki Donald Trump ve çevresinin duraklamasına veya İsrail’i kollama savaşını savsaklamasına engel olma amacı taşıdığı gayet açıktır.
.
Filistin’in âhı
12 Mart 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Filistin’in âhı
MUSTAFA ARMAĞAN
Halkımızı son bir asırdır güncelliğini hiç yitirmeyen Filistin davasından uzak tutmak amacıyla yıllardır nice algı operasyonları yapılıyor. Bunlardan biri, Filistinli Müslümanların Yahudilere ücret karşılığı topraklarını sattığı ve işgale zemin hazırlayan baş etkenin bu olduğu iddiasıdır. Diğeri de ‘Araplar bize ihanet etti veya arkadan hançerledi’ söylemidir.
Maalesef basın, tv ve sosyal medyada fazlasıyla yayılan bu yalanın çürütülmesi çok kolay olduğu halde “Gerçek ayakkabılarını giyene kadar yalan dünyayı dolaşır” sözünü haklı çıkarırcasına cevaplar kâfi gelmemiş ve yalanlar safi zihinleri etkilemiş durumdadır.
Biri tarihçi diğeri jeolog iki sakallı profesörün bir video yayınında, özellikle tarihçi olanın “Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti. Maalesef İkinci Harp’ten önce (yani İkinci Dünya Savaşı öncesinde) o Filistinli tipi arazileri satan ve sattıkça Beyrut’ta, Kahire’de yiyip harcayan insan tipiydi” diye zehrini kusmak suretiyle adeta katledilen on binlerce Filistinliye “oh” dercesine pes perdeden konuşma talihsizliği bu meselelere dair bir bilinç oluşturma noktasında acil bir ihtiyacı gündeme getirmiştir.
Öte yandan, Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin ahalisinin çoğunluğu Osmanlının yanında durmuş ve onunla aynı safta mücadele etmiştir. Kaldı ki Filistinliler bizi arkamızdan vurduğu veya toprak sattığı için Filistin arazisi el değiştirmedi ki. Buradaki temel mesele, Büyük Britanya veya bizim deyimimizle İngiltere emperyalizmi eliyle kurdurulan İsrail devletinin ve Siyonizmin İslam âleminin kalbinde bir üs, Batı medeniyetinin ileri karakolunu kurmasına müsaade edilmiş bulunmasıdır. Emperyalizm faktörünü göz ardı eder ve dikkatimizi minimal ve lokal meselelere kaydırırsak yakın tarihte yaşanılan her şey anlaşılmaz hale gelir.
1917 yılının 2 Kasım günü iki önemli hadise meydana geldi. Biri Kudüs’ün düşmesine yol açan 3. Gazze muharebelerinin başlangıcı sayılan Birüsseba muharebesinde başında İsmet (İnönü) Bey’in bulunduğu Üçüncü Kolordumuzun yenilgisidir. Üçüncü Kolordu o gün büyük bir hata yaparak İngilizlerin savunma hattımızı yarmasına izin verdi. Oradan bir bıçak gibi cephemize sokulan İngiliz kuvvetleri savunma hattımızı ikiye ayırıp bir ay sonra Kudüs’ü düşürmeyi başardı. Bu başarısızlık üzerine bizzat Alman Komutan Kress Paşa, İsmet Bey’in divan-ı harbe verilmesi için girişimde bulunduysa da olayın üstü bir şekilde örtüldü.
2 Kasım 1917 günü cereyan eden ikinci olay ise İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un Siyonistlerin temsilcisi olan Baron Rothschild’e bir mektup yazarak şunu belirtmesidir:
“İngiltere devleti olarak Yahudilerin bir devlet kurmasını destekliyoruz, arkalarındayız”.
Biri Kudüs’ün düşmesine giden yolu açıyor, öteki İsrail devletinin kurulmasına giden beyannameyi yayınlıyor. Her iki olayın da aynı gün yaşanması tesadüf olabilir mi?
Dahası 1917’nin 2 Kasım’ında Filistin toprakları hâlâ Osmanlının elindedir.
Yahudi asıllı yazar Arthur Koestler şunu der:
‘’Bir millet ikinci bir millete üçüncü milletin topraklarını vaad etti.’’
Yani İngilizler, Yahudilere kendilerinin olmayan Filistin halkının topraklarını vaad etti ama daha garibi, vaad edilen toprak o tarihte meşru bir devletin, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağıydı.
Eğer biz buradaki büyük oyunu anlayamazsak fikrimizi makul bir çerçeveye oturtamayız.
İngiltere kendi topraklarından birini vaad etseydi ya; neden etmedi de Osmanlının bir toprağını vaad etti? Bu, tarihte görülmüş en büyük kalpazanlıklardan biridir.
Dolayısıyla Filistin topraklarında yapılmak istenen ameliyat, zorla ve suni olarak kurdurulan İsrail devletinin kurulmasına yönelik gayri ahlaki bir girişimdi.
Şu husus nettir:
“Filistinliler topraklarını satmasaydı” demek Siyonizmin ekmeğine yağ sürmek demektir.
Son olarak hakkında üç cilt kitap yazdığım ve Filistin davamızın mihenk taşlarından olan Sultan 2. Abdülhamid Han’ın direnişi, Siyonizmle mücadelesi ve bu meyanda yazıp söyledikleri ortadadır. Mesela demiştir ki:
“Yahudilerin Filistin’e yerleşmesine izin verdiğim an, bu Filistinli kardeşlerimizin idam fermanı olacaktır.”
Haksız olmadığını 1918’den bu yana yaşanan gelişmeler fazlasıyla ortaya çıkarmış bulunmaktadır.
.
İlber Ortaylı’yı nasıl bilirdim?
15 Mart 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İlber Ortaylı’yı nasıl bilirdim?
Mustafa Armağan
Tarihçi İlber Ortaylı 79 yaşında vefat etti.
Kendisini özellikle 1996-2004 yıllarında epeyce yakından tanıma imkânı buldum.
Mostar Köprüsü’nün açılışına beraberce katıldık, St. Petersburg-Moskova ve Kiev’de beraberdik. Hatta Petersburg’daki Tatar Camii’nde namaz kıldığımızı hatırlıyorum 2000 yılında.
Yurt içi ve dışında çok sayıda toplantıya ve Kanal 7’de Süleyman Çobanoğlu’nun moderatörlük yaptığı bir tv programına beraberce iştirak ettik. Kitaplarını yayınladım, söyleşiler yaptım, söyleşilerini ve yazılarını kitaplar halinde topladım ve ilk çok satan kitaplarını ben yayına hazırladım. Önsözlerinde bana teşekkür etmiştir, vs.
İlber Ortaylı henüz akademik camia dışında fazla tanınmayan biriyken söylediklerini önemsemiş ve özellikle Osmanlı ve Sultan 2. Abdülhamid hakkındaki hükümlerinin ülkemizdeki tarih kültürünün geniş kitlelere nakledilmesindeki öneme dikkat çekerek söyleşiler yapmıştım. Bunlardan biri yayın yönetmeni olduğum İzlenim dergisinin Temmuz-Ağustos 1996 tarihli 35-36. sayılarında “Efsane ve sloganlar arasında bir tarih…” başlığıyla neşredilmişti (s. 49-52). Bakın o söyleşide neler demiş:
“(İnsanların) Bir kısmı ‘biz Osmanlı değiliz’ derken, diğerleri ‘Osmanlı biziz’ diyor. Bu tip bir ayrım sakattır ve mümkün değildir. Ben Avusturya’da ‘Haçlılar başka, ben başkayım’ diyen görmedim. Cumhuriyetçiler, Monarşiye karşı olanlar, sosyalist olanlar orada da var ama böyle bir görüş yok. Bu saçma bir ayrımdır. (…)
Diğer önemli bir nokta da şu: Ecnebi Osmanlı tarihçisi, tarihe yabancı gözüyle bakar. Bu, doğrudur. Peki bugünün Türk’ü hangi gözle bakıyor? Bugünün Türk’ünün tarihten bir kopukluğu var. Bu kültürle alakalı bir şey. O dili bilmiyor, kelime hazinesi zayıflamış, o dönemin şiirini bilmiyor. Biz dedemizle konuşmaktan aciziz. Bu inkılap, kabuk değiştirme, uygarlık değiştirme değil, bu bir medeniyetsizlik.”
Şimdi bu sözlerden hangisine itiraz edersiniz?
İşte o yılların İlber Ortaylı’sı Osmanlıya sahip çıkan, redd-i miras edenlere reddiyede bulunan ve Osmanlı-Cumhuriyet sürekliliğine üzerine basa basa vurgu yapan bir profildi ve ben dâhil dostlarım Osmanlıya ve hanedana sahip çıkan bu tavrı dolayısıyla onu destekledik. Hatta bir dostum 90’lı yılların sonlarında Ortaylı’yı eleştiren bir yazı yazmak istediğini söyleyince kendisine ‘İlber hoca bize lazım, bizim sesimizi ulaştıramadığımız bir kitleye ulaşıyor, itibarını yıpratmayalım’ diye engel olmuşluğum vardır.
Nihayet yine 90’lı yalların sonlarında bir sempozyumda Sultan Abdülhamid için sarf ettiği şu cümle, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan dâhil pek çok aydında yankılanmıştır:
“Bütün dünyanın en son hükümdarı, tarihî, hukukî, müessese olarak, son üniversel imparator (son Roma imparatoru) II. Abdülhamid Han’dır.” (Mehmet Tosun (haz.), 21. Yüzyılda Sultan II. Abdülhamid’e Bakış, 2003, s. 116.)
Yukarıdaki fikirlerini önemseyen biri olarak onlara ihtiyacı olan halka ulaştırılması için elimden geleni esirgemedim ve tekrar ediyorum, ilk çok satan kitaplarını neşrettim, kendisinden iktibaslarda bulundum, yazı ve konuşmalarımda resmi tarihin tabularının kırılması adına bunları kullandım.
Şöhret afettir
Ancak…
2000’li yılların başında başlattığım yayın patlamasının ardından o kadar büyük bir teveccüh oldu ki kendisine, Ortaylı 2010’ların başına gelindiğinde artık yalnız akademik camianın değil, üniversite öğrencilerinin ve televizyonlar kanalıyla da halkın gözünde “tarihin Einstein”ı muamelesi görmeye başladı. Reklamlara bile çıkacak kadar ekranların aranan figürü haline geldi, konuşmaktan okumaya ve yazmaya vakit bulamaz oldu. Yemeyi, içmeyi, gezmeyi, muhabbeti sevdiği için de bu hal, onu zehirleyen bir süreci başlattı.
Büyük İskender’in neden öldüğünü sonunda bulmuşlar. 2014’te Yeni Zelandalı toksikolog Dr. Leo Schep ve ekibi, Pat Wheatley gibi klasik tarihçilerle ele ele vererek yazdıkları makaleyi Clinical Toxicology dergisinde yayımlamış ve Büyük İskender’in “akçöpleme” bitkisinin suyu içirilerek iki hafta içerisinde yavaş yavaş, semptomları belli edilmeden öldürüldüğünü ortaya koymuşlardı. İlber Ortaylı da medya tarafından böyle ağır ağır zehirlendi.
Şöhrete mi susamıştı? Belki. Egoist olduğu doğru. Parayı, yemeyi, içmeyi, gezmeyi severdi. İyi bir eğitim görmüş, merak duygusu gelişmiş biriydi ve birkaç dilde okuyup yazabiliyordu. Ukrayna’da sahneye çıkınca Rusça değil, Ukraynca konuşmayı yeğlemesi hepimiz için sürpriz olmuştu.
Evet, muhakkak ki donanımlıydı ve benim 2000’li yılların ortalarına kadarki değerlendirmeme göre tefekkür tarafı da vardı ki tarihçilerin çoğunda bulunmaz. Fuat Köprülü’den sonra tarihle birlikte düşünme örneklerini ortaya koyan biriydi.
Ancak çok değişti; başlangıçta kendisini yoğun olarak destekleyen kesimi dışlayarak laik, Kemalist kesime teveccüh etti ve zamanla bu taraftaki bağlantıları zayıfladı. Popülerliği arttıkça mağrurlaştı ve nihayet, 7 Ekim’den sonra İsrail’in Gazze’deki insanlık dışı katliamlarını kınayacağına, kalktı, Babala tv’de Oğuzhan Uğur’un programında eski sevenleriyle son köprüsünü de kendi ağzından çıkan şu sözlerle imha etti:
“Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti. Maalesef İkinci Harp’ten önce (yani İkinci Dünya Savaşı öncesinde) o Filistinli tipi arazileri satan ve sattıkça Beyrut’ta, Kahire’de yiyip harcayan insan tipiydi.”
Adeta katledilen on binlerce Filistinliye “oh” dercesine pes perdeden küstahlığı öteden beri bilinmekteydi. Mesela tam da benim Ortaylı kırılmasının başladığı tarih dediğim 2004 yılında hem de Konya’da yaptığı bir konuşmada Müslaman halkın gözüne baka baka “Filistinliler Osmanlıya ihanetlerinin bedelini ödüyor” diyebilmişti.
Ortaylı’nın dramı
2024 Şubatında “İlber Ortaylı’nın dramı” başlıklı yazım İttifak gazetesinde çıkmıştı. Oradan aldığım şu satırlar tam da bugün söyleyeceklerime ayna tutmaktadır:
“Bazı insanlar yaşarken ölür. Geldiği nokta itibariyle İlber Ortaylı tarihçiliğimiz adına ağır bir kayıptır.
Nitelikli bir tarihçi kumaşına ve tefekkür kabiliyetine sahipti ama maalesef “Şöhret afettir” sözünü kim bilir kaçıncı kez doğrulamayı tercih etti.
2000’li yılların başına kadar okuruna tarihçilik sahnesini zenginleştireceği umudunu zerk eden pırıltılı biriyken “Parayı veren düdüğü çalar” tezgâhına yuvarlandı. Velhasıl her ota konmanın bedelini ödüyor. Zira her devrin çiçeği olma arzusu çiçeklik vasfınızı da zedeler. (…)
Ancak aradan geçen 20 yılda o kadar savruldu ki, yer yer propagandist bir Kemalist partizana dönüştü, yeni yonttuğu kalemi eskiden söylediklerini de itibarsızlaştırdı. Osmanoğullarınınkine benzer bir dramı yaşadı, yaşıyor... Bir farkla ki bu dram başkası tarafından dayatılmadı: kendisi tercih etti. (…)
Her tarihçi hata edebilir. Maddî bilgi hataları bir şekilde affedilebilir, çünkü işin bu tarafı meslekten tarihçileri ilgilendirir ama insan olmanın gereği olan mazlumun yanında olma vasfını kaybetmiş birinin ahlakî sorunu da var demektir. Henüz ismi konulmadan hayatı söndürülen binlerce Filistinli bebeğin ahını almayacaktınız.”
.
İlber Ortaylı tarihçilikten popüler kanaat önderliğine nasıl kaydı?
19 Mart 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İlber Ortaylı tarihçilikten popüler kanaat önderliğine nasıl kaydı?
MUSTAFA ARMAĞAN
13 Mart günü hayatını kaybeden İlber Ortaylı geçen Pazartesi Fatih Camii haziresine defnedildi. Kalabalık bir topluluk katıldı törene. Sevenleri, hayranları çoktu. Aslında daha çok olacaktı da, kendi elleriyle, daha doğrusu diliyle onları itmeseydi.
Geçen Pazar günü çok okunan yazımda dile getirmiştim: İki İlber Ortaylı var. Birincisi akademisyen sıfatı ki orada da tartışılacak çok tarafları olmakla birlikte (mesela sahte bir hatırata dayanarak Sultan 2. Abdülhamid’in harf inkılabı yapmak istediğini iddia etmişti), bunlar meslek içi tartışmalardı. Halk bunlardan bir şey anlayacak durumda değildi. İkinci İlber Ortaylı ise 2000’li yıllardan itibaren oluşan kült kişiliktir ki banka reklamlarında bile oynayacak kadar ucuzlamıştır. Ama aynı oranda da halka mal olmuştu. Anlayan, anlamayan herkesin fizik veya bilim denilince ak saçlı bilge Einstein’ı hatırlaması ama onun bilimsel formülleri ve buluşları hakkında bilgi sahibi olmamalarında olduğu gibi Ortaylı’nın da tarihçiliğinden ziyade kesin hükümler ihtiva eden cümleleri cazip geliyordu geniş kitlelere.
İlber Ortaylı’nın ilk çok satan kitaplarını yayına hazırlayan bu satırların yazarıdır. İlber Ortaylı ile Tarihin Sınırlarına Yolculuk (2001), Gelenekten Geleceğe (2001), Osmanlı Barışı (2002) ve Taha Akyol’la konuşmalarından oluşan Osmanlı Mirasından Cumhuriyet Türkiye’sine (2002) adlı kitapları benim imzamla, hatta ikisi benim sunuşumla yayınlanmıştır. Önsözlerinde bana teşekkür etmiştir. Bunlar bilenlerin malumudur. Bilenlerden biri de dostum Rasim Ozan Kütahyalı’dır ve ensonhaber videosunda bu gerçeği açık sözlü bir şekilde dile getirmiştir.
Gerçi Rasim Ozan Kütahyalı, İlber Ortaylı’yı ilk benim meşhur ettiğimi söylüyor ama ilk çok satan kitaplarının benim elimle gerçekleştiğini söylemem daha münasip olur.
Popüler olduğu ikinci döneminde İlber Ortaylı benim de içerisinde bulunduğum muhafazakâr hatta Müslüman kesime daha yakındı. Onlar özellikle Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti sürekliliğini vurgulamasından, Osmanlıyı aşağılayan ve dışlayan resmi söyleme meydan okumasından yahut Osmanlı büyük bir miras bıraktı Türkiye Cumhiriyetine sözünden etkilenmişlerdi. Bu yüzden muhafazakar camia onun fikirlerine sahip çıkmış, alkışlamıştır.
Benim kendisiyle görüşmelerim 2004 yılında yayın dünyasından çekilmem ve kendi kitaplarıma gömülmemden sonra giderek zayıfladı. Seyrekleşti görüşmelerimiz.
Ve 2010’lu yıllardan itibaren İlber Ortaylı popülerlik vadisinde doludizgin ilerlerken ana vurgusunun Osmanlıdan ziyade Kemalist söyleme kaydığı görüldü. Belki beklentileri karşılanmadığı, belki de öteki mahallenin daha cazip gelmesinden dolayı bir kayma yaşadı. Aydın Doğan’ın Milliyet’inde köşe yazıyordu. Mason locası kendisini davet ettiğinde hayatında ilk kez papyon kravat takarak arz-ı endam ediyor ve “Atatürk” adlı kendi kalibresindeki birine hiç yakışmayan basmakalıp Kemalist tezleri tekrar eden, orijinaliteden son derece uzak bir kitaba imzasını koymaktan içtinab etmiyordu.
Bu süreçte akademik kaygılarının büsbütün ortadan kalktığına şahit olundu. Cerbezesine ve haiz olduğu popülerliğe güvenerek yazdıklarını kontrol etmiyor, böylece çok sık hata yapıyor ama bunları da düzeltmeye tenezzül etmiyordu. Böylece akademisyen Ortaylı’nın öldüğüne, bilahare muhafazakar kesimle yakınlığı kaybettiğine ve popülerliğin “everything goes’’una yani ne versem gider kafasına yaslandığına şahit olduk.
Hatalarını ele alan çok yayın yapıldı. Bu vadideki ilk yazılardan biri bu satırların yazarına ait olup ilk dönem kitaplarından İstanbul›dan Sayfalar’daki bazı hatalara dikkat çekmekteydi.
Vefatından sonra Istanbul’dan Sayfalar adlı kitabının Kronik Yayınları tarafından yapılan son baskısına baktım, 1998 yılında yazdığım şu maddi hatanın aynen muhafaza edildiğini üzülerek gördüm.
Ortaylı diyor ki: “Şehirde et o zaman da pahalıdır. Kişi başına tüketim yılda 250 kilogram kadardır.” Bu akıl almaz bir yanlıştır. Buna göre Osmanlı zamanında günde kişi başına 695 gram et tüketilmektedir ki bu rakama günümüzde bile ulaşılamamıştır. Bugün İstanbul’da kişi başına yılda 40 kilogram et tüketilmektedir.
Bu bariz hatayı bile düzeltmemişti ölmeden önce yapılan son baskıda bile. (Kitabın ilk baskısı 1994 yılında yapılmış.)
Sağlığında (Şubat 2024) yazdığım şu sözümle bitireyim yazıyı: “Bazı insanlar yaşarken ölür. Geldiği nokta itibariyle İlber Ortaylı tarihçiliğimiz adına ağır bir kayıptır.”
Not: Birilerinin göklere çıkardığı İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı kitabında Sultan Abdülaziz intihar etmiştir derken Tarihin İzinde adlı kitabındaki bir söyleşide tabii ki öldürülmüştür. Müslüman adamdı, intihar etmemiştir diyordu. Bu tenakuzlarını ancak tarihçiler bilir.
.
Filistin davasını Batı’ya duyuran Edward Said’i unutmayalım
26 Mart 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Filistin davasını Batı’ya duyuran Edward Said’i unutmayalım
MUSTAFA ARMAĞAN
2003 yılında kaybettiğimiz Edward Said Türkçe’de Oryantalizm, Haberlerin Ağında İslam, Filistin’in Sorunu ve Entelektüel adlı kitaplarıyla tanındı. Kültür ve Emperyalizm, Edebiyat ve Toplum ve Son Gökyüzünden Sonra adlı çalışmaları da değerlidir.
Kudüs doğumlu bir Filistinli Hıristiyan aileden gelen Edward Said (doğumu 1935) Filistin ve Kahire’de okuduktan sonra 15 yaşındayken ailesiyle birlikte Amerika’ya göç etmiş (kendisi bunu ‘sürgün’ diye niteleyecektir daha sonra).
Princeton’da başladığı öğrenim hayatını Harvard’da bitiren Said Columbia Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde profesörlük yaptı. Aynı zamanda sürgündeki Filistin Milli Konseyi’nin üyesiydi.
Edward Said’in öteden beri beni cezbeden tarafı şu olmuştur:
Teorik yönden ne kadar ileri bir noktada bulunursa bulunsun, hiçbir zaman öz vatanından sürülmüş olan ve ona tekrar sahip olmak için mücadele veren acılı bir halkın ferdi olduğunu unutmamıştır. Amerika gibi Yahudi lobisinin son derece etkili olduğu bir ülkede bileğinin hakkıyla İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne yükselmiş olmasını ‘yeterli’ bulan meslektaşları, ne diye Filistin lehine ve ABD ile İsrail aleyhine olur olmaz yerde konferanslar verdiğini sorduklarında bunların sonuçlarına katlanmaya hazır olduğunu ve susturulmak istenen bir halkın sesi olmak istediğini gayet açıklıkla söyleyebilmişti.
Said, namuslu bir entelektüel olarak Filistin halkını temsil ettiğinin bilincini bizzat Filistinlilerin Filistin davasını savsaklamaları karşısında tepki göstererek de ortaya koymayı bilmiştir. Mesela Yaser Arafat’ın FKÖ’nün başından çekip gitmesini isteyenlerden biriydi o.
Oryantalizmin gerçekte Batı’nın kendisini Doğu’dan net olarak ayırmayı ve bu suretle onun üzerinde hegemonya kurmayı hedefleyen emperyalist bir strateji olduğunu, Cemil Meriç’in deyişiyle “sömürgeciliğin keşif kolu” olarak çalıştığını, yani hem oryantalist çalışmalardan elde edilen bilgi hasılasının Doğu’yu tanımladığını, hem de dünyaya egemen olmak arzusundaki bir iktidar tarafından kullanıldığını, mesela Napolyon’un Volney’in kadim Mısır üzerine yazdığı kitabı okuduktan sonra Mısır’ı işgal ettiğini ileri sürmesi, gerçekte Michel Foucault’nun bilgi/iktidar formülünü nasıl başarılı bir şekilde uyguladığını göstermektedir.
Edward Said’in önemi, daha önce sanki birbirleriyle bağlantısızmış gibi duran bu iki alanın, yani oryantalizm ile bilginin her zaman bir iktidar aygıtının aracı olduğunu öne süren yapısalcılık-sonrası yaklaşımın derin irtibatını kurmasından gelmektedir. Aynı şekilde Siyonizm ile emperyalizm arasında kurduğu sağlam bağ da kopuk gibi görünen olguların derin ilişkilerini deşifre etmişti. (Bkz. Edward W. Said, “Emperyalizm ve Siyonizm’in entelektüel kökenleri”, Siyonizm ve Irkçılık, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1982, s. 137-142.)
Ayrıntılarına burada giremeyeceğim bu karmaşık teorik donanım ve bunun çalıştığı sahaya güçlü bir şekilde uygulanması aslında Said’in kafasında ve kalbinde Filistin’in nasıl işgal edilip bir mesele haline getirildiğinden bağımsız işlemler değildir. O, Filistinlilerin Batı kamuoyunda yaftalandıkları fundamentalist, terörist, barbar, geri vb. gibi vasıfların aslında oryantalist müdahalenin eseri olduğu kanaatindedir. Oryantalist müdahale olmasaydı 7 Ekim 2023’te Siyonist maskenin yırtılması ve herkesin gözleri önünde cereyan eden zulmün getirdiği uyanışa kadar Filistin davasını Batılı mahfillerde anlatmak neredeyse imkânsız hale gelmezdi.
Nasıl bugün “Doğu” diyebildiğimiz (“Batı” da dahildir buna) bir coğrafi alanın tespiti tamamen oryantalizmin eseri ise “Filistin” de önce Batılı oryantalist metinlerde kurulmuş, sonra bu bilgi emperyalist iktidar odakları tarafından siyasi dile tercüme edilmiş ve sonuçta bir halk, aslında o toprakların sahibi olmadıkları hatta orada yaşamaya layık olmadıkları gibi komik bir gerekçeyle sürgüne gönderilmiş (Nekbe), bu da yetmezmiş gibi, “terörist” kabul edilen ama gerçekte vatan müdafaası yapan bu yiğit halkın toprak taleplerinin zaten söz konusu olamayacağı gibi bir sözde kanaat kamuoyuna kabul ettirilmiştir.
Edward Said, oryantalizmin emperyalizmle ve onun bir türevi olan Siyonizmle iç içe gelişen bir öncü literatür olduğunu ortaya koyan çalışması, gerçekte işgale uğramış ve milyonlarca evladı sürgüne yollanmış yaralı bir halkın vicdanını temsil eden bir entelektüelin “dava”sını yansıtmaktadır.
Kalem ve kılıç bu sebeple Edward Said’de birbirinden ayrılmaz biçimde sarmaşmış durumdadır. Filistin davasının ABD ve Batı kamuoyunda duyurulması ve müdafaası için gösterdiği gayretten dolayı hepimizin Edward Said’e teşekkür borcu var.
.
Ali Şükrü Bey neden öldürtüldü?
29 Mart 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Ali Şükrü Bey neden öldürtüldü?
Mustafa Armağan
Bundan 103 yıl önce, 27 Mart 1923 günü şehid edilen Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey, Gazi Mecliste muhalefeti temsil etmekte olan ikinci grubun en ateşli sözcüsü mevkiindeydi. Vefatının beş gün öncesine kadar da Lozan’dan gelen olumsuz haberlere Mecliste çok sert tepki göstermiştir.
Bu sırada Mecliste Mustafa Kemal Paşa ile Ali Şükrü Bey arasında tabanca çekme noktasına varan şiddetli bir tartışma yaşandığını biliyoruz. O sırada başkanlık kürsüsünde oturmakta olan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın elindeki zili yere atmasıyla muhtemel bir çatışma başlamadan önlenmiştir.
Derken 27 Mart 1923 günü Ali Şükrü Bey sırra kadem basar. Hiçbir haber alınamamaktadır. Bu kadar göz önünde olan ve sivri muhalefetin lideri konumunda bulunan birinin aniden ortadan kaybolması üzerine TBMM’de bir oturum düzenlenir.
Bilahare İstiklal Mahkemelerinde görev alacak ve İskilipli Atıf Hoca’yı asma kararını vereceklerden biri olacak olan Kılıç Ali’nin anlattığına bakılırsa Meclis’te Ali Şükrü Bey’in ortadan kaybolması hakkındaki konuşmalar esnasında Çankaya Köşkü’nün muhafazasına memur edilmiş bulunan Topal Osman gelmiş, dinleyici locasından oturumu sessizce takip etmiştir!
Öte yandan bir ihbar üzerine Ali Şükrü Bey’in cesedi tam dört gün sonra Mühye köyünde bir tarlanın ortasında gömülü vaziyette bulunmuştur; katılaşmış avcunda bir hasır parçasını sıkmaktadır. Çok geçmeden bu hasırların Topal Osman’ın Samanpazarı’ndaki evinde bulunan kırık hasır iskemleye ait olduğu anlaşılır.
Böylece şüpheler birden Topal Osman Ağa’nın üzerinde toplanır.
Topal Osman ise o sırada Çankaya Köşkü’ne yakın bir yer olan Papazın Bağı’ndadır. İsmail Hakkı (Tekçe) komutasındaki Muhafız Birliği askerleri tarafından kuşatılmaya başladığını anlar anlamaz Çankaya Köşkü’ne saldırır silahıyla. Lakin saldıracağı haber alınınca köşk boşaltılmıştır.
Başbakan Rauf (Orbay) Bey olacakları tahmin edip Mustafa Kemal Paşa ile Latife Hanım’ı önceden Çankaya’dan kaçırmıştır. (Çarşaf giydirilerek kaçırıldıklarını İpek Çalışlar Latife Hanım adlı kitabında yazmıştı da hakkında dava açılıp mahkûm edilmişti. Karar yıllar sonra Yargıtay tarafından bozuldu.)
Köşkte kimsecikleri bulamayınca Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Latife Hanım’ın gardırobumdaki kıyafetlerine varıncaya kadar parça parça edip ortalığı savaş alanına çevirmiştir Topal Osman.
Topal Osman’ın asılan cesedi
Sonra muhafız birliği ile Topal Osman kuvvetleri birbirine ateş açar. Çatışmalarda 12 uşağını kaybeden Topal Osman ağır yaralı ele geçirilirse de 20 dakika sonra sedye üzerinde son nefesini verir. Konuşacağından korkularak sedyede tabancayla vurulmak suretiyle öldürüldüğü söylenir. (Bkz. Necmettin Alkan ve Uğur Üçüncü, Ali Şükrü Bey, Kronik, 2017, s. 99) Böyleyse bir susturma işlemi uygulandığından şüphe etmekte haklıyız.
Dahası, Topal Osman’ı adamlarıyla birlikte sağ olarak ele geçirmek pekâlâ mümkünken buna asla çaba sarf edilmemesi dikkat çeker. Hâlbuki Topal Osman Ağa konuşmuş olsa cinayete dair pek çok sır aydınlatılacaktı.
Bu arada Topal Osman’ın sonradan “Deli” ilan edilen kendi adamı Mustafa Kaptan’ın ifadesiyle katil ilan edilmesi ama aynı şahsın beraat ettirilmesi ilginçtir.
Komitacılıktan gelme Topal Osman gibi tecrübeli biri bu cinayeti işleseydi arkasında bu kadar basit deliller bırakmayacağına dair itiraz sesleri yükselir basında.
Sonuçta Topal Osman’ın gömülen cenazesi mezarından çıkarılıp Meclis kapısında yani Ulus meydanında ayağından asılmıştı, çünkü başı gövdesinden ayrılmıştı.
Ali Şükrü Bey cinayeti üzerine Meclis Tahkikat Heyeti kurulur ama hemen birkaç gün sonra (1 Nisanda) TBMM’nin feshi üzerine heyet cinayet hakkındaki raporu tamamlayamaz. Seçimler yapılıp 1923 Ağustos’unun sonlarında çalışmaya başlayan ikinci Meclis’in olayı gündeme getirmeyişindeki gariplik de ilgi çekicidir. Böylece cinayet üzerindeki sır perdesi yıllar geçtikçe kalınlaşır.
(Bu arada Ali Şükrü Bey’in ailesine maaş bile bağlanmaz.)
Kemalist Falih Rıfkı Atay şunları yazar:
“Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal’e bağlı kalan, çetesinin adamlarına Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekleten Topal Osman da, en sonunda, nizamlı ordunun kıta komutanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur.” (Çankaya, 1969, s. 265)
CHP’nin Trabzon mebusu olup 1947-49 yıllarında Başbakan yardımcılığını da üstlenen Trabzon milletvekili Faik Ahmet Barutçu, Cumhurbaşkanı İnönü ile ilginç bir hatırasını kaydetmiştir. Hatıratından aynen aktarıyorum:
“(İsmet) Paşa şöyle anlatıyordu: (…) Atatürk adam öldürme ve öldürtme taraftarı olmamıştır. Yalnız Trabzon mebusu Ali Şükrü işinden haberdar olduğunu bana son zamanlarda Osman Ağa’nın yakın adamı olan eski Hatay Valisi Nizamettin Ataker söyledi. Bunu Osman Ağa ona söylemiş. Atatürk’ün Osman Ağa’yı mahkemeye vermeyerek öldürtmesi bunu gösteriyor. Fakat ondan sonra o hadiseden o kadar ürkmüştür ki böyle mevzularda çok hassas olmuştu.” (Siyasi Hatıralar, cilt 2, 2001, s. 918.)
O sırada TBMM’de kâtip olarak görevli bulunan Mahir İz ise Yılların İzi adlı hatıratına şu yorumu dercedecektir:
“Bir taşla, iki kuş vuruldu.”
Ali Şükrü Bey 27 Mart’ta, Topal Osman da 2 Nisan’da öldürülmüştü. Aradan sadece beş gün geçmişti.
Hadisenin üzerinden tam 103 yıl geçti ama unutulmadılar. Ali Şükrü Bey de Topal Osman da “Yakın Tarih” denilen karanlık galeriye kanlarıyla düştükleri kaydı okuyacak nesli bekliyorlar sabırla.
.
Özgür Özel ‘Kadınlara bizim kadar mesai harcayan parti yok’ demiş
02 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Özgür Özel ‘Kadınlara bizim kadar mesai harcayan parti yok’ demiş
MUSTAFA ARMAĞAN
Doğru dememiş mi?
1 Nisan şakası değil, gerçek. CHP Genel Başkanı Özgür Özel dün televizyonların da canlı olarak yayınladığı CHP grup toplantısında aynen şöyle konuşmuş:
“Kadına bizim kadar değer veren, mesai harcayan başka parti var mı? Yok.”
Yok, evet, otellerden yurt dışı gezilere, kumarhane ziyaretlerinden daire ve araba anahtarı hediye etmeye kadar kadınlara bir hayli ‘mesai’ sarf ettikleri artık kimsenin gizleyemeyeceği kadar açık bir gerçek olarak önümüzde duruyor.
Uşak’taki İnönü heykeli açılışındaki sunuculuğu bile gururla bankamatiğe bağladığı sevgilisine yaptıran bir kafadan bekleyebileceğimiz azami ‘mesai’ bu maalesef.
Ve bu müflis kafa iktidar olmak için atmadığı takla kalmadığı halde halk onu tek başına iktidara getirmedi, getirmeyecek de inşallah.
Çünkü Cemaziyelevvellerini biliyor, biz de on yıllardır marifetlerini unutturmamak için çırpınıyoruz zaten.
Hafızamız tazelensin, eski bir CHP’linin hikâyesini yazayım bugün.
Bu zat TBMM Başkanlığı, Başbakanlık, Milli Eğitim, Adalet, Dışişleri ve Maliye bakanlıkları gibi devletin zirvesinde bulunmuştu. Adı Şükrü Saraçoğlu.
Bakın onun yakın arkadaşı gazeteci Ahmet Emin Yalman, arkadaşı Şükrü Saraçoğlu ile Maliye Bakanlığından ayrıldıktan sonra gittiği Amerika’daki marifetlerini, dolayısıyla kendi marifetlerini nasıl anlatmış hatıralarında.
1930 yılında Amerika Ticaret Müsteşarı Dr. Klein Türkiye’ye gelir ve Ankara’da yetkililerle temaslarda bulunur. Buhrandan bunalan, Ankara’da belki borç buluruz diye ABD’ye o sırada bakanlıktan ayrılmış bulunan Şükrü Saraçoğlu’nu gönderir. Aynı zamanda komisyonculuk da yapan Yalman, Şükrü Saraçoğlu, danışmanı Mukdim Osman (Osmay) ve ABD Ticaret Ataşesi Julian Gillespie ile birlikte New York’a yollanırlar.
Anlatmaya devam ediyor Yalman:
“Amerika iktisadi buhran içindeydi. Kimsede yeni teşebbüslere atılmak cesaret ve imkânı yoktu. Yapılan temaslar nezaket ziyaretleri hududunu aşmadı, fakat bu Amerika seyahatı bana Şükrü Saraçoğlu’nu yakından tanımak ve dostluğumuzu ilerletmek fırsatını verdi.”
Bakalım nasıl yakından tanımış onu?
Dikkatlerini çeker: Rünya ekonomik buhranı Amerika’ya nefes aldırmazken yalnız eğlence sektörü canlıdır. New York’un en hareketli ve toplu eğlence caddesi olan Broadway baştan başa dans yerleriyle dolmuştur. Devrin tabiriyle “taksi kızlar” bu dans evlerinde çalışmaktadır. Gişeden 2 dolarlık biletler alıp kızlarla dans edilmektedir. Bizim üç kafadar kredi bulmaktan ümitlerini kesince kendilerini eğlence hayatının içine atmış (devletimiz de para bulmak için ter döküyor zannediyordu onları).
Bir akşam 59. Sokak’ta açılan yeni bir dans yerinde “afet gibi bir kızla” karşılaşırlar. Şükrü Saraçoğlu kıza vurulur, neşeli konuşma tarzına bayılır ve şu fikre kapılır: Serbest olduğu bir akşam kızın evine gidelim, iki arkadaşını çağırsın, biz de içki ve nevale getirelim, beraberce akşam yemeği yiyerek daha yakından tanışalım.” (Dikkat bu sırada milletvekilidir.)
Gelin görün ki kız teklifi şiddetle reddeder, böyle bir şeye imkân olmadığını anlatmaya çalışır bizimkilere. Ama Saraçoğlu ısrar eder. Yakasını bırakmaz kızın. Sonunda kız bir kâğıt parçasına adres yazıp vekilin eline verir.
Bundan sonrası tam komedi ve rezalet.
Kararlaştırılan akşam bir yerden içki bulurlar (o tarihte içki yasaktır ABD’de çünkü). Bol bol seçkin yiyeceklerden alırlar. “Eski yılların alaturka çapkınlığına çıkan kimselere benziyorduk” diye anlatmaya devam eder Yalman, “Halimize kendimiz de gülüyorduk.”
Doğruca kızın verdiği adrese giderler. Kapıyı çalarlar. Bir de ne görsünler, onlar çıtır kızın kapıyı açacağını zannederken yaşlı başlı, kibar tavırlı bir hanımla karşılaşırlar, arkasından da ak saçlı, sert bir erkek çıkagelir. Bundan sonrasını Yalman anlatsın:
“Kızın ismini sorunca, ikisi birden bize çıkıştı, bir dayak yemediğimiz kaldı. Utana utana uzaklaştık. Sokağa çıkınca adresi bir daha gözden geçirdik. Kabahatin bizde olduğuna, adresi yanlış okuduğumuza hükmettik, fakat tespit ettiğimiz adreste ayni akibete uğradık. Üçüncü bir deneme de boşa çıkınca, kızın bize ders vermek için uydurma bir adres verdiğini ve bunu da birkaç türlü okunacak tarzda ustaca yazdığını anladık.”
İşin peşini bırakmayıp dans salonuna gidip kızı bulur ve bu oyunu kendilerine neden oynadığını sorarlar. Kız unutulmaz cevabı suratlarına aşk eder. İşte o cevap:
“Kabahat sizde… Halden anlamanız, bu buhran zamanında ailesini geçindirmek zoruyla böyle bir yerde çalışmağa mecbur olan bir zavallı kızın hislerine saygı göstermeniz lâzımdı. Israrlı red cevabım para etmeyince size bir ders vermek hakkını kendimde gördüm.” (Gördüklerim ve Geçirdiklerim, c. 3, 1970, s. 209-211)
“Dersi hak etmiştik” demek düşer Yalman’a ve kös kös dönerler otellerine.
Rezalet bunların iliklerine işlemiş mirim!
.
Sultan Abdülhamid düşmanlığı bitmiyor
05 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Abdülhamid düşmanlığı bitmiyor
Mustafa Armağan
Meğer CHP’li Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, İttihatçıların heykellerini diktiği bir parkın açılışını tam da 27 Nisan’a, yani Sultan 2. Abdülhamid’in tahttan indirildiği güne rastlatmış ve bunu da Ümit Özdağ’la konuşurken övünerek dile getirmiş. Ardından sanki matah bir şey yapmış gibi kerih kahkahalar atılmış.
Videoyu seyredince Sultan Abdülhamid düşmanlığının, vefatının üzerinden 108 yıl, tahttan indirilmesinin üzerinden ise 117 yıl geçmesine rağmen bitmeyen bu kinin sebepleri üzerinde düşündüm.
Ne Osmanlı Devleti kalmıştı ortada ne de imparatorluklar… Torunlarının torunları ancak hayatta olan, 33 yıl sadece Anadolu’yu, yani Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının içini değil, Arnavutluk ve Libya’dan Basra Körfezi ve Yemen’e kadar milyonlarca kilometrekarelik bir imparatorluğu yönetmiş bir büyük devlet adamına yapılan bu saygısızlığı dünyanın hiçbir ülkesinde görmeniz imkân dahilinde değildir.
Nasıl olduysa biz devletimizi parçaladıktan sonra ülkemizi işgal eden İngilizlere, Fransızlara, Yunanlara değil de Osmanlı’ya düşman nesiller yetiştirebildik? Bu durum size de garip gelmiyor mu?
İngiliz düşmanlığı neredeyse hiç yok, Yunan düşmanlığı Kıbrıs olayından dolayı bir nebze ama Yunan adalarına tatile koşanlar, Yunan mezesine Kıbrıs’ı veresi gelenler, Yunan bayrağı tişörtleriyle sirtaki oynayanlar hemen her gün arz-ı endam etmekte. Biraz Amerika düşmanlığı var ama o da solun tesiriyle ve 1960’lardan sonra oluştu ama o bile pek yaygın değil. Lakin Osmanlı düşmanlığı bütün hızıyla devam etmekte.
Sultan 2. Abdülhamid de Osmanlı saltanatının son dönemlerdeki en kudretli devlet adamı olduğu ve Osmanlı denilince bir sembol olarak 1950’lerden itibaren sağ camiada yeniden doğduğu için ona yapılan saldırılar aslında Osmanlı’ya yapılmış sayılmalıdır.
“Milli” dediğimiz eğitim nasıl böyle bir sonuç verdi?
Hepimizin üzerine kafa patlatmamız gereken engerek düğümlerinden biri de budur.
Verdiğimiz eğitim “milli” ise bu sonuç ne?
Yok değilse bütün hata müfredatta mı?
Acaba yanlış bir tarih okutuyor olabilir miyiz?
Milli bir tarih kendisinden olana sahip çıkan, ülkesine şöyle veya böyle hizmet vermiş olanları benimseyen ve dışarıdan bir sataşma veya iftira atıldığında önce kendi tarafını koruyup kollayan bir nesil yetiştirmeli değil miydi?
Nerdeee! Bizde tam tersi geçerli.
Kim tanır Ahmed Besim Paşa’yı?
Geçenlerde X platformunda bir paylaşımda unutulmuş bir bilim adamımızı, Ahmed Besim Paşa’yı gündeme getirdim. Şunları yazdım:
“Kim tanır ilk savaş gemisi için buhar makinesi tasarlayan Ahmed Besim Paşa’yı?
Ya planını çizdiği 6500 beygir gücünde ve 4 silindirli buhar makinesinin aynı yıl mühendislik dergisi olan The Mechanical World’da yayınlandığını kitaplarında okutmaya bir eğitim sistemine ne demeli?
‘Osmanlıda bilim yok’ dedikleri 1902 yılında, yani Sultan 2. Abdülhamid devrinde bir Türk paşası bu başarıyı gösteriyor ama onun torunları habersiz, ecdadına hakaretle meşgul. Bu mucid paşamızla ilgili siz ne düşünürsünüz?”
Kaynak olarak da torunu Prof. Dr. Emre Dölen’in makalesini verdim: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt 2, İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s. 514-515. (Bu âlim paşamız üzerine bir yazıyı üç yıl önce bu köşede yayınlamıştım: Bkz. https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-armagan/alin-size-savas-gemisinin-buhar-makinesini-tasarlayan-bir-osmanli-muhendisi-43099.html )
Ben takdir edileceğini, vay canına, ecdadımız bunları da yapmış ha, maşallah filan diye mukabele göreceğini zannederken ne oldu, tahmin edin. Uydurma diyeninden tutun da o aslında bir İngilizle beraber yapmıştı, bu bilim değil, tekniktir, nerde Batı’ya yetişmek, onların tırnağı bile olamaz Osmanlı’ diye ağızlarının ölçüsü olmayan birilerinin hücumuna maruz kaldı paylaşımım.
Yahu diyelim ki yalan, sen yalan bile olsa sana ait bir değere sahip çıkman gerekmez mi veya onun tanıtılmayışına üzülmen icap etmez mi? Kaldı ki kaynaklarıyla ortaya konuldu da ki kapı gibi gerçek.
Hayır, bizde önce düşman övülecek, kendine düşmanlık yapılacak, kendi değerlerimiz yerilecek, hatta yerin dibine batırılacak. Mantık tamamen bu. Bu, sömürgecilerin bile kolayından başaramayacakları bir beyin ameliyatıdır işte. Başarmışlar maalesef.
Yahut Avrupa’nın, Batı’nın kötülüklerinden bahsediyorsunuz, bunlar yine şahin kesiliyor, bize ağız dolusu salyalarını akıtanlar bakıyorsunuz Avrupalıya yamyam dediğim için bana saldırıyor.
Operasyon müthiş başarılmış. Kendine düşman, Avrupalıya, Batı’ya hayran bir tip ki Araba Sevdası veya Felatun Bey ile Rakım Efendi’deki Tanzimat alafrangalığı bunun yanında zemzemle yıkanmış gibi kalır.
Biz bu kirli zihinlerdeki kirleri temizlemeye memur edilmiş bir nesiliz ki kimse bizi bu işe memur etmedi. Kendimiz talip olduk.
Necip Fazıl’dan Mehmet Niyazi’ye, Sezai Karakoç’tan Erol Güngör’e, Cemil Meriç’ten Nurettin Topçu’ya eğitimin uyuşturduğu zihinlere uyarıcı vermeye çalıştı bir büyük nesil. En kuvvetle vurguladıkları nokta ise tarihin insanımıza yanlış öğretildiği üzerineydi.
Şifre: Abdülhamid
Uşak Belediye Başkanının “2 nolu sevgilisini”, başkanın ricasını kıramayarak bankamatiğe bağlayıp suç işleyen Bornova Belediye Başkanı kalkmış Sultan Abdülhamid Han’a hakaret ediyor, İttihatçıların kutsandığı parkın açılışını tam da 27 Nisan gününe denk getiriyor.
Dostlar, 27 Nisan günü bu ülkede bir e-muhtıra verildi ve o muhtıranın verildiği akşam ben düşündüm, ‘niye bugün verildi?’ diye. 2007 yılındaki muhtıraya 27 Nisan tarihinin seçilmiş olması bile ‘Vaktiyle sizin sevdiğiniz Sultanı tahttan indirdiğimiz gibi bugün de seçtiğiniz Cumhurbaşkanını indiririz’ mesajıydı bu (Sayın Abdullah Gül ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmişti).
Birileri yakın tarihi Sultan Abdülhamid üzerinden kodlamış velhasıl.
Şifre: Abdülhamid.
Onlar karşısındalar ve unutmuyorlar.
Biz seviyoruz Sultanı ve muhafaza etmek istediği değerleri, biz de unutmamalıyız.
Biz 27 Nisan şifresini kullanan ve Sultan Abdülhamid’e kinlerini kusanları affetmiyoruz, tarih de affetmeyecek.
Vaktiyle Sultan Abdülhamid’e tan edenler iflah olmamıştı, Meral Akşener de saldırmıştı hatırlarsanız, akıbetini görüyorsunuz.
Sultana ve onun inşa etmek için çırpındığı değerlere tan edenlerin akıbeti hayırlı olmaz. Tecrübeyle sabittir.
.
Allah demek suçtu bu memlekette
09 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Allah demek suçtu bu memlekette
MUSTAFA ARMAĞAN
Yeni nesil bilmiyor olabilir ama Türkiye’de 1950 Haziran’ına kadar “Allah” demek kanunen yasaktı ve yasağı çiğneyenler suç işlemiş olur ve akabinde ceza alırdı.
Bir müezzin veya imam yahut herhangi bir vatandaş ezan okurken kazara “Tanrı uludur” yerine “Allahu ekber” demiş olsa ihbar edildiğinde veya ‘suçüstü yakalandığında’ dayak, hapis, işten kovulma gibi cezalara maruz kalır, hatta Bursa’da 1933 yılında vuku bulan “Arapça ezan okuma” eyleminde yaşandığı gibi toplu yapılırsa ağır ceza mahkemesinde yargılanırdı. “Allah” dediler diye Çorum’da yargılananlar içinde bu haksız cezayı kaldıramayıp ahir ömrünü yarım akılla geçirenler olduğunu biliyoruz.
Velhasıl Türkiye’de 18 yıl boyunca “Allah” demek yasaklanmıştı. Bu yasaktan milleti kurtaran Adnan Menderes’in idamını müteakip ona “ezan şehidi” denilmesi, “Allah demeyi serbest bıraktı” diye asıldığının halk arasında şüyu bulması da sosyal tarihimiz açısından incelenmesi gereken bir vakıadır.
CHP “Allah” demeyi yasaklamıştı ama gün geldi, çok partili hayata geçildi ve halkın elinde “oy” yahut o zamanki deyişle “rey” diye bir silah olduğu fark edilince aynı partinin üyeleri bu defa halka hesap vermek sorunda kalacak ve elbette bocalayacaklardı. Çünkü Demokrat Parti halkın önüne çıkıyor ve “Allah” denilmesini serbest bırakacağını ilan ediyordu. Halk da onları gözyaşları içerisinde dinliyor ve “inşallah” diyerek peşlerinden gidiyordu.
Seçim sandığı diye demokrasilerde olmazsa olmaz bir realite veya bazılarına bakılırsa ‘bela’ çıkmıştı karşılarına. Şimdi ne yapacaklardı?
İşte o zaman yasağın çıktığı tarihte Başbakan ve kanunen yasaklandığı tarihte Cumhurbaşkanı olan Milli Şef İsmet İnönü’ye gidip yalvardılar. N’olur Paşam, bir seçim konuşmanızda “Allah” deyin de biz de seçmene “Allah düşmanı” bir parti olmadığımızı ispat edelim.
Peki, söylerim dedi İsmet Paşa ve kürsüye çıktı. Lakin Allah kelimesini hiç kullanmadan inince seçim bölgesindeki yetkililer etrafını sarıp sordu:
Paşam, hani Allah diyecektiniz?
Dedim ya, diye cevaplandırır Paşa.
Nasıl olur Paşam, biz duymadık! deyince İnönü gülerek şu cevabı verir:
Allahaısmarladık dedim ya, duymadınız mı?
Tahir Kutsi Makal’ın 1976 yılındaki bir yazısında dediği gibidir vaziyet: “Laiklik” adı altında yıllar yılı “şef” yönetimi Türkiye’de Allah adını silmeye çalışmıştır. Devlet adamına “Allah” adını anması söylenmiş, inat miting meydanında da devam etmiş, Allah adını o kişi, “hoşçakal” anlamına “Allahaısmarladık” kelimesinde kullanmakla yetinmiştir.”
Bu “Allah” deme kompleksi devletin tepesinde o kadar ciddi bir mesele haline gelmişti ki bir ara beşinci Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın da başını derde sokmuştu. Olay şöyle cereyan etti:
“Türkiye’nin beşinci Cumhurbaşkanı (Cevdet Sunay), bir bayram konuşmasını “Allah yardımcım olsun” diye bitirmişti. Hatırlarsanız, kıyamet kopmuştu zındıklar cephesinde Laik Cumhuriyetin Başkanı nasıl anardı Allah adını!..”
Bu bahsi yine rahmetli Tahir Kutsi’nin sözleriyle bağlayalım:
“Bu milletin çocukları, en olgun din kitabı, kitabımız Kur’an’ın yakıldığını görmüşlerdir. Kur’an okumanın suç sayıldığını görmüşlerdir. CHP iktidarının azılı döneminde, “Din düşmanlığının” marifet sayıldığı dönemde kutsal kitabın yakıldığını biz de görmüşüzdür. (Bunu yapanların-MA) Ayağına jandarma tekmesi, sırtına dipçik ilçeye sürüklendiğine tanık olmuşumdur.” (Tahir Kutsi Makal, Al Kırbacı Eline, Kıraçlı Yay., İst., 1978, s. 87-90)
Halbuki merhume Samiha Ayverdi hanımefendinin dediği gibi toplumu şekillendiren Allah’a adanmış insanlar değil midir?
“Biz şahsî işlerimizden dolayı değil, memleket ve millet meseleleri için “endişe duyar” ve heyecanlanırız. Kendini Allah’a adayan insandan dâima iyilik zuhur eder. Kendini “kendine adayan” insandan hiç bir şey çıkmaz.” (Sır Kâtibi, s. 247)
Cahit Tanyol 2016 yılında yapılan bir söyleşide Türk aydınlarının nasıl aldandıklarına ve ülkelerine ihanet ettiklerine de değindi:
“Dünyada hiçbir şey bu Türk aydını kadar kendi ülkesine kötülük yapmamıştır. Hepimiz aldandık. Hepimiz aldandık…”
.
Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(1)
12 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(1)
Mustafa Armağan
Bu Antakya’nın mayasında bir şeyler var zahir. Anavatandan 21 yıl ayrı kaldığından mıdır yoksa Osmanlı’daki etnik ve dini çeşitliliği bir şehir çapında misal-i musaggar (prototip) olarak temsil etmesinden midir bilinmez, aykırı adamlar çıkarmakta pek mahir.
Yasaklı 150’liklerden Sorbon doktoralı edebiyat öğretmeni Ali İlmi Fani ve yılmaz Nazım Hikmet müdafii sendikacı Kemal Sülker gibileri bir yana, önümüzde iki uçta iki çarpıcı kişilik duruyor: Cemil Meriç ve 6 Nisan günü vefat eden Yalçın Küçük.
Cemil Meriç aykırı bakışlarıyla nasıl Türk aydını içerisinde bir tür pirincin içindeki taş muamelesi görmüşse, Yalçın Küçük de solda, sosyalist çevrede aynı muameleye tabi tutulmuştu. Çünkü Türk solunun ve entelektüellerinin yaşadığı Kemalizasyon veya Kemalist dönüşüme direniyor ve itirazlarını sosyalist/Marksist temellerden kışkırtığı “tezler”le dillendiriyordu.
Bağımsız Hatay Devleti’nin kurulduğu yıl dünyaya gelen, Hatay’ın “ana vatan” Türkiye’ye iltihakı ve Türkiye tarafından ilhakında henüz bir yaşında bulunan Yalçın Küçük, yetişme yıllarında müthiş bir sosyal laboratuvar olan Antakya mozaiğinin kendi formasyonunu nasıl etkilediğini aşağıdaki sözlerle anlatmaktadır:
“Bugün de özlemini duyduğum benim çocukluğumdaki en sevdiğim arkadaşımın adı Züheyr’di, bir Arap çocuğu. Bir George, Aldo, Michael, tabii Güngör de var. Böyle bir toplumun çok karışık bir kentte büyüdüm ben. O bir avantaja dönüştü, dezavantaja da dönüşebilirdi. Bütün halkları seviyorum.” (1)
Ermenisi, Süryanisi, Nusayrisi, Çerkesi, Türkmeni, Arabı, Kürdü, Ortodoks Rumu, Alevisi, Sünnisi, Fellahı Hatay’ın etnik ve dini mozaiğini oluşturmaktadırlar o yıllarda. Bugün bile Hatay, Suriyeli göçmenlerin eklenmesine rağmen, bir “birlikte yaşama” örneğini sergilemektedir.
Yalçın Küçük’ün Cumhuriyetin tek tipleştirici eğitim ve hele egemen tarih anlatısına itirazları Cemil Meriç’inki kadar ağır olmuş, Osmanlı tarihi ama en çok da yakın tarih üzerindeki Kemalist tabulara cesaretle hücum etmiş, onları gücü yettiğince sarsmış, fakat bunu İslamcı dünya görüşündekiler gibi Hilafetin kaldırılması, hocaların idamı veya Arapça ezanın yasaklanması gibi münferit ve bazı kesimlere yönelik hadiselere tepki olarak değil, sosyalizm adlı ideolojileri bitirmeye yeminli “bilimsel” dünya görüşünün bir gölge dünya görüşü veya ideoloji olan Kemalizmi tekzibi veya bir hakiki temeli olmadığını, tutarsız ve bir epifenomen olduğunu ortaya koyma yolunda bir cerrah soğukkanlılığıyla müdahale kıvamında yapmıştır.
Yalçın Küçük’e göre bu “bilimsel” müdahaleye, zamanla bir yalanlar ormanı haline getirilen Kemalist tarihçiliğin de ihtiyacı vardı. Tarihçilik esasen gerçek babayı tespit ve onu çocuğa açıkça söyleme mesleği ise onu yapmaya soyunmakta ama en büyük kabahati, gerçeği dobra dobra söylemektedir.
Neredeyse Ak Parti iktidarının ortalarına (2010’lara) kadar bu anti-Kemalist söylemde direnen Yalçın Küçük son yıllarında Kemalizmi savunmanın bir görev olduğuna inanmaktaydı. Direnmiş ama sonunda o da arkadaşlarına uyum sağlayarak Ak Parti karşıtlığından Kemalizm gemisine nakletmişti.
Nitekim 2013 yılında Çün dergisinde Kemalizm ile gelgitlerini şöyle dile getirmişti:
“AKP bizi tekrar Kemalist yaptı. Biz ne idik? Biz Sosyalisttik. Sosyalist, Kemalist değildir. Kemalist’le ortak yanları vardır ama aynı değildir. Biz Kemalizm’i aşmaya çalıştık sosyalist olarak.Ben o dönemde de çok şey yaptım.
Bizim öğretmen kökenli aktivist arkadaşlarımız vardı. Fakir Baykurt şunları çok söylerdi: ‘Kemalizm sosyalizmdir’. Biz bunlara itiraz ederdik, çok doğru şeyler değildi. Biz anti-Kemalist değildik ama çok ciddi olarak eleştirilerimiz vardı.
Yeteri kadar halkçı olamadığını bulurduk 1920’li, 30’lu yılların. Şimdi daha başka bir sentezdeyiz, daha iyi bir noktadayız.”
Kendisi “anti-Kemalist değildik” dese de aşağıda okuyacağınız beyanların bugün başka bir kesimden sadır olması durumunda “Cumhuriyet düşmanı” kategorisine sokulması an meselesidir.
Kemalizmi aşmak
Kemalizmi aşmaya çalışan ama yarım asır sonra ona teslim olan Yalçın Küçük’ün siyasi çizgisi kendisini ilgilendirir ama Kemalizmi aşmaya çalışırken getirdiği sert eleştirilerin aynısı Kadir Mısıroğlu’ndan gelse ortalığa ayağa kaldıracak olanlar, aşağıda okuyacağınız yenir yutulur cinsten olmayan eleştirileri sineye çekmiş veya görmezden gelmeyi yeğlemişlerdi.
Ne de olsa Türkiye’de söylenene değil, söyleyene bakılmaktadır.
Öte yandan, onlarca kitaba imza atmış olan Yalçın Küçük hemen her yazı ve kitabında Kemalizm, Mustafa Kemal ve resmî/egemen tarih anlayışına isyanını delilleriyle ortaya koymuş, yalanları çürütmüş ve daha önemlisi, resmî ideolojiye kafa tutmuştu.
Mesela 1998 yılında Hepileri dergisinde söyledikleri bu cinstendi:
“…Ülkemizde, şimdi sadece ve sadece, iki tarih vardır. Bunlardan birisi, “resmi” ve yazılan, zaman zaman adına, “kemalist” de denilen tarihtir ve bir de benim yazdığım tarih vardır.
Bunun ikisi dışında, Türkiye’de veya başka bir yerde, yazılmış tarih bulunmamaktadır, bu ikisi arasında bazı noktalarda tam bir zıtlık bulunuyor.”(2)
Ben burada bütün yazı ve kitaplarına dağıtamayacağım dikkatinizi, sadece ilk baskısı Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, 1992 yılında yapılan Türkiye Üzerine Tezler’in 5. kitabında odaklanacak ve oradan geniş nakillerde bulunacağım.
Naklettiğim parçaları okuduktan sonra bu zehir zemberek iddiaların sahibinin gerçekten kendisinin dediği gibi dönüp “Kemalist” olup olamayacağına siz karar verin.
Türkiye’nin aydın trajedisidir burada okuyacaklarınız. Solun trajedisi evet ama sağda Müslüman kesim de benzer bir süreçten geçiyor. Kemalizmi aşmaya çalışıp sonunda şu veya bu sebeple yorgun düşüp ona teslim olma çaresizliğinde birleşir.
Gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla diyelim ve sözü Yalçın Küçük’e bırakalım(3):
“Kemal Paşa Tarihi, tutarlılığını ölümle sağlayan bir yazımdır. (...) Kemal Paşa’nın Nutuk’u okumaya hazırlandığı sırada, Kemal Paşa Tarihi’ne itiraz edebilecek bütün canlıların cansızlaştırılmış olduğunu gösterebiliyorum.
Kemalizm neden böylesine abartılmıştır, bu soru beni çok düşündürüyor. (Çünkü-M.A.) Kemalistler, Kurtuluş Hareketi’ne daha sonra katılanlardan ortaya çıkıyor. Bunlar, kendilerini ve yaptıklarını abartmak durumundadır.” (s. 15)
“Bugün Türkiye’de Kemalist tarihi bakışı, doğru ve bilimsel sayan ve sadece bunun dilini bilenler ve yalnızca bu dili bildikleri, tekrarladıkları, giderek daha yüksek şiddette savundukları için karnını doyurabilen çok geniş bir “ulema” tabakası bulunuyor.
Bunların direnci, bunların bu Kemalist dili saklı tutmak için gösterdikleri inat, aynı zamanda, geçimlerini sağlama inadıdır. (...) Kemalist ideologların işsizliğe karşı dirençlerini anlıyorum.” (s. 16)
(1) Yalçın Küçük’e Armağan, Hazırlayan: İlker Maga, YGS Yayınları, İstanbul, 1999, s. 20.
(2) Yalçın Küçük, Türk-Helen telgraflar”, Hepileri, Sayı: 14, Haziran 1998, s. 14.
(3) Bütün alıntılar şu baskıdan yapılmıştır: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, cilt 5, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1992. Alıntılar tırnak içinde verilmiş olup sonlarında parantez içinde verilen rakamlar alıntının bu kitaptaki sayfa numarasıdır. Kendi açıklamalarımı M.A. rumuzuyla belirtiyorum.
..
İslâm tarihinde bir demokrasi tecrübesi
16 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İslâm tarihinde bir demokrasi tecrübesi
MUSTAFA ARMAĞAN
Namık Kemal ve Ali Suavî’nin “demokrasi” ve “parlamenterizm”i, İslâm’ın temel terimlerinden birisi olan “Şûrâ” ile karşılamalarından beri İslâm ve demokrasi tartışmaları gündemimizden hemen hiç eksik olmadı.
Hele 1908’deki Meşrutiyet tecrübesine İslâmcısı, Batıcısı, milliyetçisi, hemen bütün aydınların iştiyakla, adeta her türlü kötü gidişin panzehiri gibi istiğrak halinde katılmaları Cumhuriyet döneminde ancak 1950’de bir yenisi yaşanacak olan büyük bir coşku seline dönüşmüştü. Sonra kesintiler… Ve nihayet İslâm’ın demokrasiye açık olup olmadığına ve demokratik bir yönetimin İslâm’ın bünyesinde kendisine yer bulup bulamayacağına ilişkin teorik tartışmalarla yeniden 1860’lara dönmüş olduk.
Aslında sadece teorik düzeyde sürmüyor tartışmalar. Daha hayatın içinden veya İslâm tarihinde yaşanmış tecrübelerden hareketle İslâm’ın demokrasiyle zaten bağdaşık bulunduğu yolunda görüşler serdeden düşünürlerimiz de çıkmaya başladı. Bir de, İslâmî olmayan bir yönetimde Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilerin mahiyetine ilişkin yeni yaklaşımlar ortaya konulmuş bulunuyor. Mesela bir süre tartışılan “Medine Vesikası” bunlardan biri.
Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Medine’de gerçekleşen “bir arada yaşama” tecrübesinin günümüze bir model olarak aktarılmasını içeriyordu Ali Bulaç’ın formülü.
Bugün yine İslâm tarihinden pek fazla göze ilişmeyen bir demokrasi tecrübesinden söz edeceğim. Osman Nuri Ergin’in yeni harflerle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları’ndan çıkan Mecellei Umûrı Belediyyesi’nin ilk cildinde yer alan bir bilgiye göre, Endülüs Müslümanları böyle bir demokrasi tecrübesini velev ki kısa bir müddet olsun yaşamışlar.
Ergin’in, Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi adlı eserinden aktardığı bilgilere göre hicri 422, miladi 1030 tarihinde, yani bundan tam 968 yıl önce Endülüs Emevîlerinin başında bulunan II. Melik Hişâm, tâc ve tahtını terk edip inzivaya çekilir. Bunun üzerine Kurtuba’nın ileri gelenleri toplanıp ahâlinin büyük hürmet gösterdiği güvenilir bir zât olan Cevher b. Muhammed’i tahta geçirirler. Endülüs’ün gerileme döneminde hükümdar olan Cevher b. Muhammed, ‘Nasıl iyi bir idare kurarım?’ diye düşünür ve halkın katılım ve konsensusuna (mutabakatına) dayalı bir idare kurar. Belki çok parlak bir dönem olmamıştır onunkisi; ancak yaptığı hizmetler ve takip ettiği idare tarzı, büyük takdir toplamıştır ahâliden. Çünkü o, hangi işi yapacak olsa ahâlinin muvafakatını almayı prensip edinmiş, böylece daha önce benzeri görülmeyen bir demokratik idarenin örneğini vermiştir.
Yeni bir “usûli hükûmet” kurmuş olan Cevher b. Muhammed, reisi kendisi olmak üzere Kurtuba ahâlisinin erkânından bir meclis teşkil ederek hükümdarlık hukuku ile devlet işlerini o meclisin oylarına tevdi etmiştir. Bir konuda kendisine başvurulduğunda işi, sadece bir üyesi olarak bulunduğu bu meclise havale eder, neticede oradan ittifakla çıkan kararı icra edermiş. Böylece, diyor Ziya Paşa, o, kendisinden önceki sultanların dûçâr olduğu vartalardan nefsini muhafaza etmiştir. Hatta Emevîler zamanında o kadar meşhur olan sarayda ikametten bir süre uzak kalmayı tercih etmesi de bu mütevazı yöneticinin tedbirlerindendir. Bu suretle hem hizmetçilerden, hem de saray teşrifatından mühimce bir miktar para tasarrufu mümkün olmuştur.
Osman Nuri Ergin, bu hadiseyi naklettikten sonra bir de ilginç yorumda bulunuyor. Bu tecrübe, diyor, velev ki az müddet pâyidâr olmuş olsun, ilk meşveret meclisi’nin (yani parlamentonun) “Avrupa’da İngilizler tarafından teşkil edilmeyip Endülüs’te İslâmlar cânibinden vücûda getirilmiş olduğu” ortaya çıkar. Ergin, cüretkâr bir adım daha atarak, “Endülüs’ün İngiltere’ye kurbiyeti” (yakınlığı) ve Avrupalıları birçok hususlarda aydınlatmış ve ikaz etmiş olmaları hasebiyle parlamento fikrinin “İngilizlere İslâmlardan intikal etmiş olduğuna bîlâtereddüd hükmolunabilir” diye konuya noktayı koymaktadır.
Tartışılabilir son söyledikleri Ergin’in şüphesiz. Ancak zikrettiği örneğin ilginçliği de ortada değil mi?
.
Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(2)
19 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(2)
Mustafa Armağan
“Kemal bir abartma ve Kemalizm, devlet türünden bir yabancılaşmadır. Kemal, örnek olsun, Kâzım Karabekir ve Ali Fuad’ı temizlemek zorundadır; çünkü bunlar, Kemal’den çok önce mücadeleyi örgütlemeye çalışıyorlar.” (s. 39)
“Kemal Bey’in formatif yıllarda (yetişme-MA) ve olgunluk döneminde, gerek özgürlük mücadelesinde ve gerekse savaşlarda, kendisinden daha önde, başarılı ve parlak olanların tümü, ya Türkiye dışına çıkmıştır, ya tasfiye ediliyor ya da biraz da İsmet ve Kâzım türünden, kurtarabilenler, Kemal Paşa hayatında olduğu sürece bir kenarda ve sessizce oturmak zorunda kalıyorlar.” (s. 40-41)
“Kemal kendi güveni olmayan bir kişiliğe sahip görünüyor. Annesini sevmediği izlenimini veren işaretler var. Sevgi alanında son derece başarısız kalıyor. Annesini sevmemesinde, cılız bir yapıda olan Kemal’i baskı altında tutmasının ve sık sık bağırmasının rolü olabilir.” (s. 41-42)
“Anadolu’ya görevle gönderildiği zaman, 1919 Mayıs ayında, İstanbul’dan ayrılmadan önce işgalci Büyük Britanya Yüksek Komiseri’ni ziyaret etmesi son derece düşündürücüdür.” (s. 43)
“İdamlarının bir bölümü, aşırı güvensizlik duygusunun sonucudur. Mücadele arkadaşlarının kopuşunda kendine güvenmemek önemli bir yer tutuyor; hep mücadele arkadaşlarının kendisine karşı bir “komplo” içinde olduklarına inanıyor.” (s. 46)
“Kemalist tarih yazıcılığı, yeni belge ve yeni yayımlanan anılardan, daha tutarlı yorumlardan hiç ama hiç etkilenmiyor. Falsifikasyonun (yanlışlamanın-MA), doğrulara karşı büyük bir dirence ve kendi yanlışlar(ın)a karşı da üstün bir tutkuya sahip olduğu görülüyor.” (s. 54)
Çanakkale’de
Mustafa Kemal mitolojisi
Yalçın Küçük’ün söyledikleri içinde en dikkate değer hususlardan biri, Çanakkale Savaşı tarihinin bir Mustafa Kemal mitolojisine dönüşmesinin şiddetli itirazıdır.
Bu husustaki fikirlerinin ana hatları aşağıdaki alıntılarda görülecektir:
“Türkiye’de Çanakkale Savaşı’nın tarihi, tarihin falsifikasyonundan öte bir aklın bozulması sürecidir. Tarihin sürekli falsifikasyonu (yanlışlanması) aklın bozulmasının en kestirme yollarından biridir ve önde geleni oluyor.
Türkiye’de Çanakkale Savaşı’nın yazımında, tarihin falsifikasyonunu realize edebilmek için, izlenen yol mekan ve zaman bütünselliğini ortadan kaldırmak ile başlıyor ve çeşitli karşılaşmaları, karşılaştırma imkânlarını yok ederek ilerliyor..” (s. 64)
“Bir ordu komutanını, iki kolordu komutanının, pek çok tümen komutanını bir kenara atarak bütün mücadeleyi ihtiyat tümeni komutanı olarak bu savaşa katılan Kemal Bey’in adına yazabilmek için yalnızca tarihin falsifikasyonu (yanlışlanması-M.A.) yeterli olmayabilir; aynı zamanda aklı bozmak zorunludur.” (s. 67)
“Gelibolu’da savaş askerlik sanatıyla ilgili görünmüyor; ölecek daha çok kütlesi bulunan ve şu veya bu şekilde bunu ileriye sürebilen taraf kazanmaya mahkûm görünüyor.” (s. 68)
“Kemal’in bütün yaşamı boyunca savaş sanatında parlaklığına işaret eden bir tek kanıtın bulunabileceğini sanmıyorum. Kemal’de hiçbir deha işareti de göremiyorum.” (s. 70)
“(Esad Paşa’nın Çanakkale anılarından) Öyle anlaşılıyor, Kemal hiç kimseden emir almadan bir ricat (geri çekilme-M.A.) hareketine girişiyor ve yine öyle anlaşılıyor, tarihte Kemal’in ağzından çıktığı yazılan “ölmek var, dönmek yok” sözü, deneyimsiz askerlerini bir bozgunla sonuçlanabilecek biçimde geri çekilmeye çalışan Kemal’e karşı ve yüzüne söyleniyor.” (s. 86)
Kemalist tarih masalı
“Türkiye’de tarih (...) Mustafa Kemal’in bulunduğu en küçük çatışmayı bile meydan savaşına büyütüyor, Kemal’in bütün başarısızlıklarını örten, başkalarının başarı ve sözlerini Kemal’in hanesine yazan, inanılması çok zor ve giderek inandırıcılığı azalması gereken bir masal niteliğindedir.” (s. 97)
Ve Hasan Tahsin... Ve İzmir’de düşmana ilk kurşunu attığı efsanesiyle büyüyen nesillerin zihnine balyoz gibi inen satırlar:
“Hasan Tahsin, gözü dönmüş bir ihbarcıdır; gizli direniş yuvalarını, işgal kuvvetleri delegelerine açıklamayı açıkça savunabiliyor. Böyle bir insanın bir direnişçi veya kurtuluşçu olmasını imkân dahilinde göremiyorum.” (s. 364)
“1920 yılından itibaren Batı, Kemal’in kartlarını oynamayı düşünmeye başlıyor ve 1921 yaz ortasından sonra da bu kartları oynuyor.” (s. 512)
Tarih kitaplarındaki Sevr’in abartılmasına ise şu gerekçeyle karşı çıkıyor:
“Abartmaları teker teker söndürdüğümün farkındayım; 1920 yazı, yeni bir karar oluşumun(un) temelinde bir büyük temelsizlik ya da temel kayışı yatıyor; Sevres, tümüyle kaymış topraklar üzerin oturtulan bir eski bina izlenimini görüyor.
Sevres, ölü doğuyor. Kaymış bir toprakta ölü doğmuş bir yapıyı ortadan kaldırmak çok önemli sayılmamalıdır.” (s. 512)
Nitekim 1998 yılında Hepileri dergisinde çıkan başka bir yazısında şunları yazabiliyordu Sevr hakkında:
“Ancak Aydınlık’ı çıkaranların bu ikide-bir “Sevr” korkusu yaymalarını anlamıyorum ve hiç yakışık bulmuyorum. (…) Sevr’e gelince, ne kendisi ve ne de bunu yırtmak önemlidir; Sevr’i çizen de yırtan da emperyalist İngilizler’dir.
Bunu abartmayalım ve biz de “yırttık” diye övünmeyelim, doğru değildir.”(4)
Son olarak İnönü-Atatürk ilişkisi üzerine bir alıntı yapayım:
“1937 yılı geldiğinde, İsmet Paşa, Kemal Paşa’yı Çankaya Köşkü’nde fantezileriyle uğraşan bir sembol haline getirmiş durumdadır.” (s. 815)
Yalçın Küçük’ün diğer kitap ve yazılarına girmedim, girseydim bu yazıyı makul bir sınırda tutmam mümkün olmazdı.
(5) Lakin Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinin kazanılmadığından tutun da Çerkes Ethem’in hain olmadığına kadar yığınla resmî tarih yalanını “büken” Yalçın Küçük’ün tekrar Kemalist olduğuna inanıyorsanız elbette siz bilirsiniz.
Ben yukarıda üç beş salkımını sunduğum düşüncelere sahip birinin bunamadıkça tekrar Kemalist olabileceğine inanmıyorum.
Gerçi biz toplum olarak bunadık galiba. Artık kimse eskiden ne diyorduk, şimdi ne diyoruz, buna bakmıyor.
Demans toplumsal hafızada hızla ilerliyor. Biz ise uyarıcı olmak istiyoruz. Ya da körler çarşısında aynacı...
(4) Y(alçın) K(üçük), “Aydınlık’la polemik: Sevr+Demirel=Korku yayma”, Hepileri, Sayı 14, Haziran 1998, s. 14.
(5) Mesela Yalçın Küçük’ün eseri Gizli Tarih, cilt 1’den (2. baskı, Salyangoz Yayınları, İstanbul, 2006) sadece şu cümleleri paylaşayım: “19 Mayıs 1919’dan önce Mustafa Kemal Paşa Hazretleri çok önemli bir insan değil. (…)
Söylediğim şudur: Bütün bir mücadeleyi bir tek kişiye bağlayarak Türkiye’yi yoksullaştırıyorsunuz. Bizim ulusal mezarlığımız tek mezarlıdır. İsmet Paşa Hazretleri’ni bile atmışsınız öbür tarafa.” (s. 363)
.
Okul katliamları ve anomi
23 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Okul katliamları ve anomi
MUSTAFA ARMAĞAN
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir gün arayla vuku bulan ve 10 kişinin ölümüne ilaveten onlarca yaralıyla sonuçlanan “school shooting” olaylarına tarihimizde ilk kez şahit olduk. Daha önce ABD, Avustralya ve Kanada gibi uzak memleketlerde duyardık tepeden tırnağa silahla mücehhez bir öğrenci veya emekli askerin okula girip veya sokağa çıkıp önüne geleni pompalı tüfekle avladığını. Ve hayret ederdik. Demek ki olabiliyormuş diyoruz şimdi.
Bu tarz okul saldırıları, öğretmene kızan velinin tabancasını beline koyup okulu basmasından mahiyet itibariyle tamamen farklıdır. Onlar anlık öfkeler üzerine kurulu basit saldırılardı. Burada karşımıza çıkan tablo ise mağdurların kişiliğiyle bir ilgisinin olmaması, tamamen saldırganın kafasındaki bir ispat (çoğunlukla erkekliğini ispatlama) davasını halletmeyle alakalı bulunması gibi komplike eylemler.
Geçenlerde Instagram’da bir Amerikalı öğretmenin videosunu dinledim ve gözlemlerimle karşılaştırdığımda konuşana hak verdim. 20 yıllık kadın öğretmen diyordu ki:
“Ben ilk defa böyle bir nesille karşı karşıyayım. Yaramazlık da yapmıyorlar, yapsalar ona da razıyım. Öğrenciler sadece donuk bakışlarla dersi izliyor en ufak bir tepki vermeden. Akılları başka bir yerde. Cep telefonlarına yeniden kavuşabilmenin dakikalarını sayıyorlar adeta...”
İşin sanal boyutu bu. Bir de kültürel tarafı var meselenin.
Doğru, insanlık günümüzde böyle bir kitlesel uyuşturucu bağımlılığına sürüklenmekte. Her şeyin mümkün olduğu bir dünya bu. Değerler ise Nietzsche’nin uyardığı zamana oranla çok daha fazla ayaklar altında. Küresel bir cehalet yağmuru sağanak halinde üzerimizden geçiyor.
Bunlar doğru olmasına doğru ama bu yağmuru daha yoğun hissetmemize yol açan bir açmazımız da var: Kültürel şok.
Eğer kültürel şoku üç dört nesildir bu derece derinden hissedecek şekilde yaşamamış olsaydık ve önüne onu göğüsleyebilecek bir Çin seddi örebilseydik belki bugün daha hazırlıklı çıkabilirdik sahneye.
Bilelim ki biz bir “kültürel vatan” yitirdik son asırda dostlar.
Tarihimizi, edebiyatımızı, dilimizi, musikimizi yasaklar veya itibarsızlaştırmalar sebebiyle yitirdiğimiz gibi, var olan yerli/İslami düşünce ve tasavvufun imkânlarını, özgüvenimizi, millî şuuru, duamızı, velhasıl bizi biz yapan karakteri de kaybettik büyük ölçüde.
Velhasıl babamızı kaybettik. Birileri bize Batı’yı gerçek babamız zannettirdi. Üvey babanın tarihini, kültürünü, dilini okuyan nesillerden başka ne bekleyebilirdik ki?
İşte bu sahtelik ve muğlaklıklar ortak hafızamızda derin yaralar açtı. Redhouse’ın lügatinde 100 bine ulaşan kelime hazinemiz kırıla kırıla birkaç yüze indi. Örf ve âdetler bozuldu, büyüğe saygı kalmadı. Vaktiyle öğretmeninin önünde yere bakan öğrenciler şimdi onları pompalı tüfekle vurma yarışında.
Gelinen noktayı daha fazla tarife hacet yok. Zaten görmek için azıcık zahmet yeterli. Ancak unuttuğumuz acı bir gerçek var:
“Batılılaşma” diye önümüze konulan sahte reçete aslî kodlarımızı çözüp bıraktı ama yerine yenisini koymadı. Sonuç, Cemil Meriç’in uyardığı gibi “anomi” oldu, yani kendisini hiçbir kurala hiçbir değere hiçbir otoriteye bağlı hissetmeyen, “ölçüsüzlüğün hastalığına müptela”, amaçsız bir güruhun davranışları... (Bkz. “Anarşi değil anomi”, Mağaradakiler, Ötüken Neşriyat, İst., 1978, s. 309-335.)
İşte tam da bu manzara, Durkheim’dan beri sosyolojinin “anomi” diye tarif ettiği halin en çıplak ve en acı görünümüdür. Normların eridiği, anlamın buharlaştığı, insanın hem kendine hem de dünyaya yabancılaştığı derin bir boşluk... Bu boşluktaki genç, ne yapacağını, nereye ait olduğunu, niçin yaşadığını bilemez hale gelir. Dışarıdan bakıldığında donuk bakışlar gibi görünen şey, aslında ağır bir manevi çöküntünün ve varoluşsal yalnızlığın ifadesidir.
Bu çöküntü sadece ferdî bir ruh hali de değildir. O, bir medeniyetin uzun zamandır yaşadığı derin yaraların, kültürel kopuşun ve nesiller boyu biriktirilen kimlik bunalımının bir tezahürüdür.
.
CHP mehteri dirilten Paşayı dövdürmüş ve Yassıada’da yargılatmıştı
26 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP mehteri dirilten Paşayı dövdürmüş ve Yassıada’da yargılatmıştı
Mustafa Armağan
Gaziantep gibi mübarek bir şehirde mehtere sırtını dönen CHP’yi tarih asla unutmayacak. Hem onlara kalsa az daha mehterin kökünü kazıyacaklardı.
Bir Paşamız CHP’nin kapattığı mehterhaneyi Demokrat Parti devrinde diriltmişti ama ona bu icraatı pahalıya ödetilmişti.
DP döneminde görev yapan beş Genelkurmay Başkanının naaşlarının Devlet Mezarlığına hâlâ nakledilemeyişi esrarını koruyor. 12 Eylül darbesinden sonra çıkarılan kanunda naaşları Devlet Mezarlığına taşınacaklar arasında eski Genelkurmay Başkanları da sayıldığı halde DP devri başkanlarına bu şansın tanınmayışı çok ilginçtir.
DP dönemi Genelkurmay Başkanlarının defin yerleri şöyle:
Nuri Yamut: Zincirlikuyu Mezarlığı, İstanbul.
Nurettin Baransel: Zincirlikuyu Mezarlığı, İstanbul.
Hakkı Tunaboylu: Cebeci Askerî Şehitliği, Ankara.
Feyzi Mengüç: Edirnekapı Şehitliği, İstanbul.
Rüştü Erdelhun: Cebeci Asri Mezarlığı, Ankara.
Zincirlikuyu’da sade bir mezarda eşi Cavidan ve kızı Güsfent’le birlikte son uykusunu uyumakta olan Mehmet Nuri Yamut, 6. Genelkurmay Başkanı olarak Haziran 1950’den Nisan 1954’e kadar görev yapmış, emekliye ayrıldıktan sonra DP’den milletvekili seçilmişti (2 dönem vekillik yaptı). 27 Mayıs darbecileri onu Yassıada’ya atmaktan çekinmemiş, orada türlü hakaret ve işkencelere maruz bırakılmış, arası fazla sürmeden kansere yakalanmış, hastalığı yüzünden duruşmalara katılamamıştı. Nihayet 9 Mart 1961’de Kasımpaşa Deniz Hastanesi’ne yatırılan Nuri Yamut 5 Haziran 1961 günü saat 18.30’da son nefesini vermişti.
Mehterhaneyi yeniden açtıran Paşa
1935 yılında kapatılan Mehterhaneyi 18 yıl sonra yeniden açma şerefi Nuri Yamut Paşa’ya aittir. İstanbul’un Fethi’nin 500. yıldönümü kutlamaları vesilesiyle Osmanlı Mehterhanesinden kalan eşya ve aletleri toplatır, eski mehterhane mensuplarını buldurup onlardan bilgi aldırır, unutulan marşları derletir ve eski mehter törenlerini yeniden başlatır. Bu hayırlı hizmetiyle hatırası her daim rahmetle yâd edilecektir.
İstanbul’un 500. Fetih yıldönümü kutlanacaktır ama askerî bandoyla kutlanmasına gönlü razı olmayan Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut bu skandalın önüne geçmek için gayret göstermiş ve bu sayededir ki Mehterhane 29 Mayıs 1953 günü Fatih Camii avlusunda saatlerce gülbank vurmuş, bu muhteşem musikiye ve marşlara yıllardır hasret kalmış bulunan milleti gözyaşlarına boğmuş ve bu büyük günde onların ecdadın ruhlarıyla yeniden buluşmalarını sağlamıştır.
Öte yandan 1942 yılında Nuri Paşa Çanakkale’ye düzenlenen bir gezide şehitlerin kafataslarından piramitler yapıldığını, toplanan kemiklerinin öbek öbek yığıldığını görmüş ve kahrolmuştur. Bunun üzerine Zığındere şehitlerinin 1915’ten beri ortalıkta kalmış olan kemiklerini toplatıp gömdürmüş ve üzerine bugün kendi adıyla anılan abideyi yaptırmıştır.
Torunu Haldun Şahingiray’ın 2012 yılında telefonda bana verdiği bilgiye göre Nuri Yamut Paşa Çanakkale şehitlerine bu abideyi yaptırabilmek için İzmir’deki iki evini satmıştır. Bir askerî tarihçi ise abidenin inşası için maaşını da bağışladığını yazıyor.
Böylece hem mehter marşları çalınırken hem de Çanakkale şehitlikleri gezilirken Nuri Yamut’un aziz hatırasıyla karşılaşırız.
Torunu Haldun Şahingiray’ın anlattığına göre Nuri Paşa son derece kibar biriymiş. Genelkurmay Başkanı iken dahi kahve isteyeceği zaman askerî garsona “Benim kahve isteyeceğimi hissettin galiba” diye takılırmış.
Haldun Şahingiray’la konuşurken sözü Yassıada’daki günlerine getiriyorum. Konuşmak istemiyor. “Bu kötü hatıraları içimize gömmek istiyoruz” diyor. Haklı. Bu tavra aynı sıkıntıları yaşamış başka ailelerde de rastladığım için pek şaşırmıyorum.
“Peki, kendisini son görüşünüz nasıl oldu?” diye soruyorum torununa.
“Hastanede, sadece kapıdan gösterdiler” diyor.
Odasına dahi sokmamışlar. Uzaktan sadece “Nasılsın?” diyebilmiş dedesine. El sallamışlar, o kadar. Kansere de kahrından yakalanmış zaten.
Çanakkale ve İstiklal Savaşı gazisine tokat attırdılar
Yavuz Donat ağabeyin 2007 yılında köşesine taşıdığı, 27 Mayıs’ta kendisini tutuklamaya gelen askerler tarafından dövülüp merdivenden yuvarlandığı rivayeti ise aile tarafından tasvip görmüyor. Acaba bunun sebebi, o kötü olayları unutmak istemeleri olmasın? Nitekim ben o rivayeti başka kaynaklardan da dinledim. Yavuz Donat’ın bir şahidin ağzından naklettiği olay şöyle cereyan etmiş:
“İhtilalden birkaç gün sonraydı. Sokakta oynuyorduk.
Bizim apartmanın önünde askeri bir araç durdu.
İçinden bir subay, bir astsubay ve erler indiler. Subay üsteğmendi veya yüzbaşı... Yıldızları vardı. Hepimiz koşuştuk. Apartmana girdiler, babam evde yoktu,
Nuri Paşa’nın kapısını çaldılar.
***
Kapıyı Nuri Paşa açar.
Elinde asası, yakasında İstiklal Madalyası vardır.
Subay bağırır:
- Hırsızlar!.. Vatanı sattınız!.. Tutukluyoruz... Gel bizimle.
Nuri Paşa asasını kaldırır:
“Ben Çanakkale kahramanıyım, Atatürk’ün silah arkadaşıyım, İstiklal Savaşı gazisiyim, eski Genelkurmay Başkanıyım... Bana hakaret edemezsiniz.”
***
Hidayet Sinanoğlu ağlayarak, anlatmayı sürdürdü:
- Subay bir tokat patlattı... Astsubay da Nuri Paşa’nın kıçına bir tekme... Paşa düştü, gözlüğü kırıldı, merdivenden yuvarlandı. Biz çocuklar merdiven sahanlığında korkuyla büzülmüştük.
Askerler koşup geldiler... Kan revan içindeki Nuri Paşa’nın kollarına girdiler, alıp götürdüler. Paşa’yı bir daha hiç görmedik.” sabah-com-tr/yazarlar/donat/2007/01/14/eski_genelkurmay_baskani_na_tokat
Türlü hakaret ve eziyetler altında cereyan eden Yassıada duruşmalarına hastalığından dolayı katılamayan Nuri Paşa, sonunda hastaneye kaldırılıyor ve orada hayatını kaybediyor. Böylece üç ay sonra hakkında verilecek ceza da düşmüş oluyor.
Sen Sultan Abdülhamid döneminde Harbiye’ye gir, Balkan savaşlarından Çanakkale’ye kadar cepheden cepheye koş, yaralan, gazi ol, İstiklal Savaşı’na katıl, Sakarya’da 7. Tümen Kurmay Başkanı olarak düşmanı kovala, Genelkurmay Başkanı ve milletvekili ol, sonra bacak kadar çocuklar kapına dayanıp seni zindana atsınlar ve kanseri manevî acına katık yaparak son günlerini tamamla, ailene son bir kez dahi sarılmana müsaade edilmesin. Bu da yetmiyormuş gibi, tarih kitaplarından da adın çıkarılsın, Devlet Mezarlığı layık görülmesin.
Tevfik Fikret’in dediği gibi “Acı şeyler Haluk, fakat gerçek”.
Neyse ki, bu milletin o acılardan ders çıkardığı zamanlar geldi, çattı. Kendisine hizmet ettiği halde mağdur edilenleri hiç unutmayacak bu millet.
Yassıada’da idama mahkûm edilen Rüştü Erdelhun ile kararlar açıklanmadan dört ay önce Hakkın rahmetine kavuşan Nuri Yamut paşaların da değerlerimize sahip çıkmaları ve demokrasiye yaptıkları hizmetler sebebiyle unutulmayacaklar arasında yerlerini alacaklarından eminim.
Kennedy’nin öldürülmesine İslamcı basın nasıl tepki vermişti?
30 Nisan 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kennedy’nin öldürülmesine İslamcı basın nasıl tepki vermişti?
MUSTAFA ARMAĞAN
20. yüzyılın en kritik günlerinden biri yaşandı 22 Kasım 1963 tarihinde. ABD Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963 günü düzenlenen bir suikast sonucu öldürüldü.
Gerçi daha önce Başkan Abraham Lincoln de bir tiyatro salonunda tabancayla öldürülmüştü ama o bir asır önceydi (14 Nisan 1865) ve üzeri küllenmişti.
Kennedy ise arabasının içerisinde bir konvoyda iken bir keskin nişancı tarafından uzaktan sıkılan üç kurşunla ensesinden, başından ve boğazından vurulmuştu.
Başkanı, Oswald diye birinin öldürdüğü biliniyor ama bu tür büyük suikastlarda tetiği çekene değil, çektirene bakılmalıdır. O noktada belirsizlik sürüyor. (İpucu için benim 5 Mart 2026’da “İsrail’e ‘Hayır’ diyen son ABD Başkanı Kennedy idi” başlığıyla bu köşede yayınlanmış bulunan yazıma bakınız.)
Peki zamanın İslamcı basını acaba Kennedy suikastına nasıl tepki vermişti?
Soruyu somut verilen üzerinden cevaplandırmak için İslamcı dergilerinden birine uzanalım.
1958 yılının son ayında çıkmaya başlayan Hilâl dergisinde Kennedy’in öldürülmesi üzerine kaleme alınmış ilginç bir yazıya nazar-ı dikkatinizi çekmek isterim.
Dergi editörünün yazısına bakılırsa “Kennedy’nin öldürülmesi, Mutlaktan yoksunluğun acı bir ihtarı, tezahürü” imiş (sayfa 1).
Bir başka yazıdan alınan şu üç cümle önemli:
“Çağımız insanının buhranını yaşadı, öyle öldü Kennedy. Tam olamamanın, tam olduramamanın buhranını. Bu buhran çağımızın şartı oldu. Çağımıza adını ko(y)du, senin adın buhran çağı diye. Sinemaya aktarılan, şiiri yazılan hep bu buhran. Her şeyim var sandığım yerde elimi şakaklarıma götürüp düşündüğümün buhranıdır bu. Arlington’da yanan meşale, çok acı, insanın bu buhranının aydınlığa çıkmasına da yaradı Amerika ile beraber çoğu yerde.” (Bkz. Emin Nuri Ziyaioğlu, “Hüzün denizi ya da ‘mutlak’tan yoksunluk”, Hilâl, Sayı: 43, Aralık 1963, s. 24.)
Derginin aynı sayısında imzasız ama kısmen Necip Fazıl’ın üslubunu hatırlatan “Hilâl” imzalı ve “Kennedy” başlıklı bir yazı da ilgi çekmektedir (derginin yazı işleri müdürü Mehmet Akif İnan’a ait olabilir). Aşağıdaki parça bu dikkate değer yazıdan alındı:
“Kennedy 20’nci asrın belki en büyük devlet adamı idi. (…) Nice ölmeyen ölülerle nice öldürülecek ölüler biliriz.
Kennedy’yi, belki de gizli bir Yahudi teşkilâtı öldürmüştür. Çünkü Kennedy yalnız kendi mukaddesatına bağlı bir liderdi… O, taviz vermeyen bir çizgideydi. Bilindiği gibi, Filistin’e bir Yahudi devletinin kurulması üzerine Filistin’in yerlisi bir buçuk milyon Müslüman halkın vatanlarından kovulmalarına mukabil bunların uğradıkları ve gördükleri zararları hiç olmazsa madden tazmin fikrini savunuyordu.
Ve böylece mazlumlar halkasına bir yenisi daha eklenmiş oldu” (Hilâl, sayı 43, s. 24).
Öte yandan, Mehmet Şevket Eygi’nin çıkardığı haftalık Yeni İstiklâl gazetesinin 4 Aralık 1963 tarihli sayısında, “Dindar Kennedy” başlıklı imzasız bir yazıya rastlıyoruz. İlk paragrafında Kennedy’nin dindarlığına sık sık göndermede bulunurken Türkiye’nin yöneticilerine de inceden inceye mesaj vermektedir:
“Allah’a inananlar cephesinin bir numaralı adamı Kennedy dindar bir insandı. Hür insanlığın, Allahsız komünizme karşı müdafaasına dindar olmadan, dinsiz düşüncelerle mümkün olamayacağına iman etmişti. Her nutkuna Allah adıyla başlar, Allah adıyla sözlerini bitirirdi. Onun dindarlığı, Allah ve dünya insanlığına karşı mesul bir büyük devlet adamının dindarlığıydı. Kennedy her pazar kiliseye giderdi. Hiçbir zaman “Kuvvetimi Lincoln’dan aldım, Roosevelt’in izindeyim” dememiştir. Her zaman “Allah’a dayanıyoruz. Kuvvet kaynağımız imanımızdır” derdi.
Yazının son paragrafı ise bu mesajı pekiştirecek mahiyettedir:
“Dünya yüzünde Allah’a inanan ve icraatında Allah’ı hatırlayan devlet adamlarının çoğalmasını temenni edelim. İlâhî iradeyi inkâr eden devlet adamları dünyaya da milletlerine de zararlı olmuşlardır. Dünya, Kennedy gibi dindar devlet adamlarına muhtaç.” (sayfa 4)
Görüldüğü gibi 1960’ların ilk yarısına kadarki İslamî basında Kennedy’nin imajı son derece olumludur ki, bugün dahi aynı çevrelerde Kennedy ismi genellikle tasvipkâr bir edayla anılır.
Amerika eleştirilir elbette ama Kennedy ayrı bir yere konulur: Mazlumlar arasına.
..
Gönüllü kölelik toplumuna gidiyoruz
03 Mayıs 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Gönüllü kölelik toplumuna gidiyoruz
Mustafa Armağan
20. yüzyılın en keskin zihinleri, insanlığın geleceğini iki ayrı istikamette gördü. Biri zorbalığın çıplak yüzünü, diğeri gülücükler ve konfor perdesi arkasında yatan tuzağı resmetti.
İrlandalı yazar George Orwell 1984 adlı romanında iktidar çizmesinin insanın yüzüne sonsuza kadar basacağı bir cehennemi tasvir etmişti. İngiliz yazar Aldous Huxley ise Cesur Yeni Dünya adlı romanında aynı cehennemi mutluluk haplarıyla, eğlence makineleriyle ve gönüllü kölelikle donattı.
Bu iki büyük kehaneti 1985 yılında Amerikalı yazar Neil Postman, Kendimizi Eğlendirerek Öldürmek adlı eserinde ustalıkla tahlil etti ve “Huxley haklı çıkıyor” dedi. 2026 dünyasından baktığımızda bu üçlünün birleştiği hibrit bir distopyanın (karamsar ütopyanın) tam ortasında olduğumuzu görmek zor değil.
Orwell totaliter devletin en çıplak, en acımasız halini gösterdi. Parti’nin sloganı hâlâ kulaklarımızda çınlar: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cehalet Güçtür.”
İktidarın gayesi basittir: “Parti gücü tamamen kendi adına ister. Biz başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz; yalnızca güçle, saf güçle ilgileniyoruz.”
Gelecek, bir çizmenin insan yüzüne basmasından ibaret olacaktır. Düşünce polisi, Newspeak ve tarihî tahrifatla insan ruhu ezilir. Orwell’in dünyasında düşman bellidir: Big Brother (Abi) her yerde, işkence odaları açık, korku elle tutulur haldedir.
İnsanlar nefret ettikleri bir sisteme boyun eğmektedir. Direniş mümkündür ama bedeli ağırdır. Telescreen’ler (görüntülü ekranlar) ise sürekli izleme ve propaganda aracı olarak her odada yer alır. Orwell’in en çarpıcı uyarısı şudur: “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder.”
Huxley ise çok daha sinsi bir tablo çizdi. Cesur Yeni Dünya’da kimse zorla susturulmaz. İnsanlar genetik laboratuvarlarda üretilir, uykuda hipnoz ile şartlandırılır, soma (uyuşturucu hap) ile mest edilir.
Huxley’in en vurucu cümlesi şudur: “Gerçekten verimli bir totaliter devlet, halkı zorlamaya gerek kalmadan, köleliği sevdirerek yöneten devlettir.” Romandaki “Vahşi” John’un feryadı hâlâ kulaklarımızı tırmalar: “Konfor istemiyorum. Tanrı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum… Günah istiyorum!”
Bu noktada Kırgız romancı Cengiz Aytmatov’un başından geçen bir hadise, Huxley’i haklı çıkaracak cinstendir. Bir uluslararası toplantıda Sovyetler Birliği’ndeki Orwellvari takip, baskı ve sansürden şikâyet edilince Amerikalı bir yazar şöyle espri yapmış:
“Sizinle baskı yapmak için bile olsa devlet ilgileniyor. Bu da bir şeydir. Bizde ne yazarsan yaz kimse ilgilenmiyor. Halinize şükredin.”
Bu, tam da Huxley’nin bahsettiği konforlu sindirme yöntemidir. Batı’da devlet seni ezmez ama seni yok sayar; sen de yavaş yavaş kendi sesini duyurmaktan vazgeçersin.
Neil Postman bu iki kehaneti birleştirerek asıl darbeyi vuracaktır. Önsözündeki meşhur pasajda der ki: “Orwell kitapların yasaklanmasından korkuyordu. Huxley kimsenin kitap okumak istememesinden…
Orwell nefret ettiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden korkuyordu. Huxley sevdiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden.”
Postman’ın hükmü nettir: Ekranlar soma (uyuşturucu hap) gibidir. Televizyon ve özellikle sosyal medya, kamu söylemini, siyaseti, eğitimi, hatta dini bile eğlenceye dönüştürür. İnsanlar pasif tüketicilere, kendi iradeleriyle köleleşmiş mutlu varlıklara dönüşür.
*Gerçek özgürlük İslamda*
İslam bu tabloya en köklü yorumu getirir. Kur’ân-ı Kerim nefsi en büyük düşman ilan eder:
“Nefsini arındıran kurtuluşa erer, onu kirleten ise ziyana uğrar” (Şems, 9-10). Orwell’in çizmesi zulmün dış yüzüdür. Huxley’in soma’sı nefsin konfor ve şehvet tuzağıdır. Postman’ın ekranları ise modern putlardır; kalbi Allah’tan uzaklaştıran, zikri unutturan araçlardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır.” İşte meselenin can damarı buradadır. Huxley ve Postman’ın tarif ettiği karanlık gelecek ütoyası tefekkürü öldüren bir sistemdir.
Algoritmalar, kısa videolar, kesintisiz dopamin patlamaları ve sonsuz akış insanı bir saatlik derin düşünmeden mahrum bırakmaya ayarlıdır. Oysa tefekkür aklın dirilişidir, nefsin esaretinden kurtuluşun anahtarıdır.
Dünya hayatı bir imtihandır; konfor tuzağına düşmek, hayret duygusunu kaybetmek ve sonuçta Asr suresinde uyarıldığı gibi hüsrana düşmektir.
İslam’da gerçek özgürlük, Allah’a kul olmaktır. Hakiki hürriyet, nefsine esir olmaktan kurtulmaktır. Günümüzün en büyük tehlikesi, “rahatım bozulmasın” diye imandan, ahlaktan ve tefekkürden vazgeçmektir.
Sosyal medya, nefsin en tehlikeli oyuncağı haline gelmiştir: Sürekli “ben”i besler, riyayı yaygınlaştırır, kalbi katılaştırır.
Zamyatin’in cam evleri, Orwell’in telescreen’leri, Huxley’in soma’sı ve Postman’ın ekranları… Hepsi nefsin modern tuzaklarıdır.
Müslüman için kurtuluş, bu tuzağa düşmemekte, Kur’ân ve Sünnet’le donanmış bir şuurla direnmektedir. Bir saat tefekkürle donanmış bir kalp, bir sene boş ekran akışından muhakkak ki daha değerlidir.
Postman’ın analizi hâlâ en isabetli olanıdır. Lakin Orwell’in çizmesi bazı coğrafyalarda ezmeye devam ediyor. Ama asıl zafer Huxley’in gülümsemesinde, Postman’ın ekran tuzağında gizlidir.
İslam’ın perspektifinden bakıldığında mesele basittir: İnsan ya Rabbine kul olur ya da nefsinin, teknolojinin ve konforun kölesi haline gelir.
Bu milletin asıl meselesi, büyük ideallerden, derin tefekkürden ve manevi uyanıştan uzaklaşarak Batının konfor batağına saplanmasıdır.
Uyanış, ekranlardan uzaklaşıp Kur’ân’a, tarihe, hakikate ve tefekküre dönmekle başlar. Aksi takdirde ne Orwell’in ne Huxley’in ne de Postman’ın uyarıları boşa çıkmış olmayacak; biz kendi ellerimizle hem dünyamızı hem ahiretimizi zayi etmiş olacağız.
Allah cc. bizleri nefsin tuzağından, modern putlardan ve tefekkür mahrumiyetinden muhafaza buyursun.
.
1931’de ‘Laik devlette dinî tatil olur mu?’ tartışması
07 Mayıs 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
1931’de ‘Laik devlette dinî tatil olur mu?’ tartışması
MUSTAFA ARMAĞAN
Kurban Bayramı tatili memurlar için 9 güne çıktı ya, sosyal medyada dedikodu kazanı kaynamaya başladı. Yok efendim işçiler çalışıyor, memurlar yatıyormuş; yok milletin parası mı varmış tatile çıkmaya; hem bu kararı turizm şirketleri aldırmış, artık kasalarını doldurabileceklermiş vs. vs.
Biz de bayram tatili tartışması fırsatından istifade ederek bir zamanlar akla gelmiş ama unutulmuş bir meseleyi gündeme getirelim:
1924 Anayasasının 2. maddesinde devletimizin dininin İslam olduğu yazılıydı. Ancak dörte yıl sonra, 10 Nisan 1928’de TBMM’de kabul edilen 1222 sayılı kanunla “Türkiye Devletinin dini, din-i İslâm’dır” ibaresi anayasadan çıkarılmıştır.
Ne var ki anayasada resmen herhangi bir dininin olmadığını belirten “laik” bir devlet neden dinî bayramları resmi tatil ilan eder? sorusu üzerine pek durulmamıştır. (Aslında 1910’dan beri Mevlid Kandili de resmi tatildi ama 1935’te tarihe karışacaktı.)
Bu arada 19 Şubat 1931 tarihinde yani Ramazan Bayramından birkaç gün önce Çankaya’nın Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’ın şifreli telgrafında (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 04016646-51) şöyle bir cümle okunmaktadır:
“Reisicumhur Hazretleri dinî bayramlara fazla bir mevki vermemek için vâkî olan tebrikata cevap vermemeyi tercih buyurmuşlardır. Kemâl-i t’âzimle arzederim.”
Günümüz Türkçesiyle söylersek:
“Cumhurbaşkanı Hazretleri dinî bayramlara fazla bir yer vermemeyi arzu ettiklerinden gönderilen tebriklere cevap vermeyeceklerdir. Üstün saygılarla arzederim.”
İşte tam bu telgrafın çekilmesinden beş on gün sonra gazetelerde daha ziyade Yaban adlı romanıyla tanıdığımız Yakup Kadri (Karaoasmanoğlu) imzalı bir yazı çıkar ve tartışmanın fitili ateşlenir. Yakup Kadri yazısında şu soruyu yöneltmektedir:
Laik bir Cumhuriyetin resmi daireleri dinî bayram günlerinde tatil edilir mi, edilmez mi?
Cumhuriyet gazetesinin 4 Mart 1931 tarihli nüshasında çıkan “H. M.” rumuzlu bir yazı, Yakup Kadri’nin ortaya attığı bu meselede orta yolu bulmaya çalışmakta, en önemlisi de bizi bu ilginç tartışmadan haberdar etmektedir.
Hayri Muhiddin (Dalkılıç) olduğunu tahmin ettiğimiz H.M. rumuzlu bu yazarın ilgili yazısının büyük bir kısmını olduğu gibi aşağıya aktararak tarihe bir not daha düşmek istiyorum.
Yazı şöyle akıyor:
“Yakup Kadri Bey’in, makalesinde müdafaa ettiği (savunduğu) fikre göre lâik bir Meclisin, hükümetin bayram tatili kabul etmesi ve yapması sözle hareket arasında bir tezat (çelişki) teşkil eder. Binaenaleyh (dolayısıyla) bu usulü kaldırmalı.
Bu bir fikir, bir mütalea, bir içtihattır. Ancak aksi mütaleada bulunanlar da vardır. Filhakika lâisizm dini ret ve inkâr etmek demek olmadığına, hükümetin dinî itikadı karşısında bitaraf (tarafsız) kalması, dinî kaide ve esasların devlet idaresinde âmil ve müessir (etkili) olmaması demek olduğuna göre halkının, heyet-i umumiyesi (bütünü) denilecek kadar büyük ve kahir bir ekseriyeti (büyük bir çoğunluğu) aynı dine mensup olan bir memlekette bayram günlerinde tatil yapmak neden lâiklikle kabil-i telif olmasın (uyuşmasın)?
Maamafih (Ne var ki) ne olursa olsun, görülüyor ki cidden halledilmesi lazım gelen mesele karşısındayız. Ve bunu esasından halletmek bir çok zihinleri muhtelif sebep ve vesilelerle kurcalayan bazı tereddütleri ortadan kaldırmış olacak, çok faideli bir iş teşkil edecektir.
Bizim bu hususta başka milletleri nümune (örnek) tutmağa ihtiyacımız yoktur. Çünkü en lâik görünen bazı garp (batı) hükümetlerinin bu yolda bizden epeyce geride olduklarını muhakkaktır. Meselâ Fransa’nın papas nüfuz ve tesirinden kurtulmuş olduğunu bugün kim iddia edebilir?
Her ne ise, mevzu münakaşaya mütehammil olabilir (gelebilir). Fakat en doğru hareket, münakaşayı dallandırıp budaklandırmadan bir hükûmet işi olarak düşünmek, daha esaslısı da bir fırka (parti) mes’elesi halinde tetkik edip (inceleyip) bir karara bağlamaktan ibarettir.
H(alk) Fırkasının (CHP’nin) önümüzdeki umumi (genel) kongresinde bu vaziyetin şu veya bu şekilde, fakat her halde bir madde haline tesbiti çok temenniye şayandır.”
Yakup Kadri’nin nerede yayınlandığını bulamadığım yazısının tam da Gazi’nin bayram tebriklerini ona fazla bir yer (önem) vermemek amacıyla cevaplamayacağını ihtar eden telgraftan bir hafta kadar sonra yayınlanmış olması, aslında dinî bayram meselesinin bazı zihinlerde sorgulandığının bir göstergesi değil midir?
.
Kadir Mısıroğlu gibi düşünmek
10 Mayıs 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kadir Mısıroğlu gibi düşünmek
Mustafa Armağan
16 yaşında kitaplarıyla tanıştığı Mustafa Armağan’a ne söylüyordu Kadir Mısıroğlu?
Üzerinden uzunca bir zaman geçtiği için hakkıyla tahattur etmem mümkün değil ama resmi tarihten farklı kitapları okumaya başladığımda (itiraf etmeliyim ki biraz da boyumdan büyük bir işti) en azından bize bir şeylerin yanlış anlatıldığını ve yanlış bir zeminde yürütüldüğümü fark etmiş oldum.
İlk baş dönmem (1974 yazında Urfa’da rahmetli Melahat halamın taş evinde) henüz 13 yaşımdayken Rıza Nur’un 4 ciltlik Hayat ve Hatıratım adlı kitabını okumamla başladı. Katastrofa uğramış gibi sarsılmıştım (tabii erken bir yaştaydım o tehlikeli kitabı okumak için). Zihnimde ilk uyanan çağrışım ‘Bize anlatılanların yanında bambaşka bir tarih olmalı’ fikri olmuştu.
Ortaokul son sınıftan itibaren düzenli olarak kitap okumaya başladım. Ortaokulu bitirdiğim yıl öyle bir okuma aşkı ârız oldu ki bana, kitapların dünyasına dalmak uğruna okulu bırakıp çalışmaya karar verdim; rahmetli babam da bendeki bu kitap aşkını gördüğü için engel olmadı.
İftiharla söylüyorum: inşaatlarda dahi çalıştım okumak için ve alnımın teriyle hafta sonları yorgun elleriyle seçip satın aldığım kitapları eve getirip içlerine gömüldüğümde aldığım hazzı tarif etmem mümkün değildir. Onları teker teker koklayıp bağrıma bastığımı hiç unutamam. İlk sayfalarının sağ üst köşesine ismimi ve aldığım tarihi yazma alışkanlığım bakın hangi gelişmelere yol açacaktı on yıllar sonra?
Rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun ilk olarak iki ciltlik Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? adlı eserini 18 Nisan 1977’de (kütüphanemdeki 330. kitabım olduğunu not düşmüşüm ilk sayfalarına), 16 yaşımda satın almışım. Yıllar sonra bir ziyaretimde Üstada bu kitapları ve üzerine attığım tarihi gösterdiğimde “Onları bana ver, sana yeni baskılarından vereyim” demişti. Tabii latifeydi, yoksa o da biliyordu vermeyeceğimi, verilmeyeceğini.
Gençlik yıllarında istikametimizi besleyen ve destekleyen kitaplar okumak son derece mühimdir. Lakin bu demek değildir ki yalnızca fikrinizi destekleyen kitaplar okuyun. Belli bir temel kurulduktan sonra hangisini okursanız okuyun pek fark etmez. Ama o yaşlar önemliyi. Mesela ben zihnimin pıhtılaştığını düşündüğüm zamanlarda ona yeni menfezler açmak için tam karşıt fikirde kitapları okumaya başlarım.
Üstadın Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? adlı kitabını açın, bakın, katılmayın, itiraz da edin hatta; ama o düşünceyi de tanıyın. Öte yandan Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı kitabını da okuyun. Fikrine, ideolojisine katılmayabilirsiniz; fakat bu tarz karşıt görüşteki kitapları okumanız beyninizde adeta bir duvardan öbürüne çarpa çarpa ilerleyen bir diyalektik koridor oluşturur. Falih Rıfkı Atay bütün bu parantezlerin dışında şüphesiz yaşadığı dönemin en iyi on kaleminden biridir aynı zamanda. (1) Bana kalırsa Kemalizm uğruna heba edilmiş bir kalem, lakin o ayrı bahis…
Hülasa: Fikir kozanızı örerken farklı dünyalara da bakmayı ihmal etmeyin.
Sebil dergisinin çıktığı yılları iyi hatırlarım (ilk sayısı 2 Ocak 1976’da çıkmıştı). O zamanlar kavga edilirdi ama konuşulurdu da. Sınıflarda bir ülkücü ile solcu, ders esnasında bile tartışabilirdi. Acemice de olsa bazı fikir tartışmaları cereyan ederdi aramızda (bazan hocalarla da). “Onlara cevap yetiştirmem için ne yapmam lazım?” diye düşünürdük ve “Gidip kitap alıp okumamız lazım” derdik. Enteresan bir dönemdi. Birçok şey sorgulanır, rahatça tartışılırdı.
Şunu da söylemeliyim: 1970’lerde Kemalizm’i sorgulamak için ortam çok daha rahattı. Mesela her biri farklı ideolojik arka planlara sahip liderlerden Alparslan Türkeş, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan o dönemde Kemalizm’i çok rahat eleştirebilmişti.
Hatta 12 Eylül darbesi yapılmasaydı Kemalizm’in farklı ideolojiler karşısında tenkide tabi tutulduğu ve belli ölçüde normalleşmeye başladığı bir döneme ayak basılmış olurdu. Bugünkü anormal görüntü büyük ölçüde 1980 darbesinin, hatta 28 Şubat sürecinin mahsulüdür.
MHP’nin 1973 seçimleri bildirgesinde “Anadolu’da millet işgaller karşısında uyandı, ayağa kalktı, mücadelesini başlattı, başına komutanlar lazımdı” diye yazar ama komutanların isimlerini dahi vermek gereğini duymaz. Oysa “Kahraman millettir; şahıslar değil!” Gerçek milliyetçilik işte budur. Bir milliyetçi milletin yerine şahısları koyamaz. Koyarsa milliyetçiğe ihanet etmiş olur.
Kadir Mısıroğlu’nu okuduğunuz zaman hakiki milliyetçiliğin ne olduğunu onda müşahede edersiniz.
Hakiki milliyetçilik neyi savunur? Milleti savunur, şahısları savunmaz. Bir milletin hayatında iki bin yıl, üç bin yıl boyunca nice kahraman çıkmıştır. Bunlardan birisini o milletin üstüne, altına, önüne, arkasına oturttuğunuz zaman milliyetçilik biter. Şahıslar millet içindir, millet şahıslar için değil. Bu milliyetçilik değildir artık; bu şahıs kültüdür. Normal bir milliyetçilikte “Atatürk milliyetçiliği” diye bir slogan olmaz. Şahıslar fani, millet ebedidir çünkü.
Kadir Mısıroğlu’nun kalem oynatmaya başladığı 27 Mayıs darbesi ve 1961 Anayasası’nın cari olduğu ortamda Mustafa Kemal Paşa ve Kemalizm rahatça tartışılabiliyordu.
Kadir Mısıroğlu’nun kafasında gel-gitler yoktu. Kafası son derece berraktı.
Fikir adamı sıfatıyla 1970’lerin ikinci yarısında hücrede hapis yattı. Peki neyin çilesini çekti Kadir Mısıroğlu?
Davası, tarihin şu ya da bu noktasında hatalarını düzeltmek olarak anlaşılırsa kendisine haksızlık yapılmış olur. Yaptığı iş redaktörlük veya tashihçilik değildi. “Hakiki tarih bu değil!” diye haykırıyordu. Zira Hz. Adem’den beri “Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.” Emr-i bi’l ma’ruf nehyi ani’l münker (iyiliği özendirme, kötülükten sakındırma) ilkesini uyguluyordu tarih sahasında. Yalan ve sahte bir tarihin ortadan silinmesi, insanları aldatmanın, yalan söylemenin men edilmesi gerekmez miydi? Ama hayır; Türkiye’de doğruyu söylemek en affedilmez günahlardandır.
“Birinci İnönü diye bir zafer yok, bir yoklama var ve bu yoklama karşısında geri çekilme (ricat) emri veren İsmet Bey’di. Düşman (Yunan askeri) kendiliğinden çekilip gitti. Nasıl zafer olur bu?” demek cesaret istiyordu; oysa bizzat İnönü hatıratında yazmıştı bu gerçeği. Lakin kraldan fazla kralcılar İnönü’ye rağmen onu kahraman yaptılar!
Necip Fazıl gibi Kadir Mısıroğlu da yanlış ve sahte bilgileri insanların gözünün önüne serdi, doğru olduğuna inandıkları bilgileri onlara ipucu olarak gösterdi.
Biz Hak ne ise onun peşindeyiz. Ne bir gram az, ne bir gram fazla.
Kadir Mısıroğlu’nun İslami dünya görüşü, kâinatı algılayışı Müslüman oluşunun doğrudan sonucudur. “Tarih üzerinden teşevvüşe (karışıklığa) yol açacak birçok tuzak kuruluyor; biz de buna mukabil tarih üzerinden düzeltme yapalım” niyetiyle kalem oynatıyordu.
Belki tarih hakkındaki iddiaları gündeme daha çok geldi, videolarıyla popülerleşti ama Kadir Bey’e sadece tarih araştırmacısı gözüyle bakmak yanıltıcı olur. Mütefekkirdi, bir dünya görüşü vardı ve o görüşün izdüşümü olarak tarihe bakıyordu. Tarih o dünya görüşünün burçlarından biriydi; fakat tamamı değildi. Bu nokta atlanır genellikle.
Bazı hakikatleri çok erken fark ettiğini biliyoruz. 1963 gibi henüz 27 Mayıs darbesinin buzları çözülmeden Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? adlı eserini kaleme alması takdire şayan bir çıkıştır. Haddizatında cesur olmak tarihçinin aranan vasıflarından değildir; ancak bizde maalesef yakın tarihi hakkıyla yazabilmek için cesaret de gerekir! “Lozan zafer değildir” deyince gülüp geçilmiyor, kanunla cezalandırılıyorsun.
Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl ve Kadir Mısıroğlu: Bu üç isim erken uyananlardan. (Hür Adam gazetesinin sahibi Sinan Omur’u da ekleyelim mi bu altın halkaya? Yakışır.)
(Devamı haftaya)
(1) Diğer dokuz kalem kimdi? diye sorsanız şimdiki cevabım şunlar olurdu: Yahya Kemal, Refik Halid Karay, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç, Kemal Tahir ve Abdülhak Şinasi Hisar.
.
Mehmet Kaplan hoca yazısını nasıl sansürledi?
14 Mayıs 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Mehmet Kaplan hoca yazısını nasıl sansürledi?
MUSTAFA ARMAĞAN
İnsanoğlu değişken bir varlık. Hayaller ve gerçekler, umutlar ve kırıklıklar bir ömrün içerisine defalarca sığıp hatta taşabiliyor.
Ben İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne 1981 Kasım’ında başladığımda daha önce kitaplarından tanıdığım hocalardan biri de Prof. Dr. Mehmet Kaplan idi. Bundan 40 yıl önce kaybettiğimiz Kaplan hoca üç sömestr derslerimize girdi. Hatta emekliye ayrıldığında sınıfımızda yaptığı veda konuşmasını unutmam mümkün değil. Çok duygusal ve samimi bir konuşma idi, ağlamaklı bir tonda yapılmıştı. Yazık ki kayda alınmadı.
Kaplan hocayı üniversiteye girmeden önce Cumhuriyet Devri Türk Şiiri adlı kitabıyla tanımıştım. Sezai Karakoç’un bir şiirini tahlil etmiş olması o devir için bir cesaret işiydi. Sonra akademik mahiyette başka kitapları çıktı. Nesillerin Ruhu ve Büyük Türkiye Rüyası ise denemelerini ihtiva ediyordu.
Daha önce onun 1952 tarihli “Atatürkçülük bir ideoloji olabilir mi?” başlıklı radikal bir yazısından bahsetmiştim bu köşede. Bu yazıdaki öteki Mehmet Kaplan’ı ne öğrencilik yıllarımda tanıdım, ne de sonra. Ancak son on yılda metinlerine yeniden yönelince hocayı adeta bir madenci gibi yeniden keşfettim.
Kadir Mısıroğlu 2 Ocak 1976 tarihli Sebil dergisinde kendisinin Komünizme Karşı Milli Mücadele dergisinin 1951 yılında çıkan 25. sayısındaki bir yazısından iktibaslarda bulunuyor ve TRT’deki bir programda söylediklerine mukabil “acaba Mehmet Kaplan bu satırlara bugün de imza koyar mı?” diye soruyordu haklı olarak.
Tabii merak duygum bu yazıyı okuyunca kışkırtılmış oldu ve “Milliyetçilik ve din” başlıklı o yazıyı Nesillerin Ruhu adlı kitabında buldum. Lakin okuyunca Sebil’deki iktibaslarda geçen cümlelerin o yazıda yer almadığını hayretle müşahede ettim. Sebil’deki yazı mı hatalıydı yoksa hoca kitabına alırken metinde değişiklik mi yapmıştı? Bunu çözmenin en sağlam yolu dergiyi bulup oradan kontrol etmekti.
Dergideki halini bulup okuyunca hem Sebil’de iktibas edilen cümleleri, hem de daha fazlasını buldum. Meğer hocam 1951’de kaleme aldığı o radikal ve sert yazıyı 16 yıl sonra kitabına alırken epeyce yumuşatmış ve bazı yerleri de çıkarmış. Bu da 27 Mayıs darbesinin akademiye de darbe indirdiğini ve 1950 yılından sonra çözülmüş bulunan dilleri susturduğunu, yazarların önceden yazdıklarını sansürlemek zorunda bıraktığını gösterdi bana. Buna otosansür diyoruz.
Aşağıya Nesillerin Ruhu adlı kitabına alırken çıkardığı veya değiştirdiği o sert cümlelerin 1951 Aralık’ındaki asıl hallerini alıyorum. Elinde kitap bulunanlar bunları bir kenara kaydetsin ve yazıyı bunlarla birlikte tekrar okusun.
Cümleler şöyle:
“Yalnız Cumhuriyet devrinin sözde milliyetçileri dini ihmal etmişler, hattâ ona cephe almışlardır.”
“Nitekim 25 yıldan beri Türkiye’de dine karşı indirilen kuvvetli darbeler yüzünden Türkiye’de dinin ihmal edilişi millette ruhi ve içtimaî bir buhran yaratmaktan başka bir işe yaramamıştır.”
“25 yıldan beri müthiş bir propaganda ile gençliğe aşılanmak istenen Atatürk tarihî bir şahsiyettir. Türkiye’nin muayyen bir devrinde muayyen bir tarihî rol oynadı. Fakat ondan önce de Türk milleti vardı, ondan sonra da yaşıyor ve yaşayacak. Onu Türk milletinin bütün tarihini temsil eden bir sembol olarak almak imkânsızdır. Türk tarihini Atatürk’ten sonra başlamış göstermek bir dalâlettir.”
“Daha şimdiden Atatürk’ün en kuvvetli cephesini teşkil eden kayıtsız otorite fikrinden ve insana tapmak fikrinden uzaklaşmış bulunuyoruz. Bugün bizim idealimizden biri hürriyettir. Atatürk ile bu ideali uzlaştırmak imkânsızdır. Zaten insanlığı harekete getiren idealler, şahıslarla değil, fikirlerle ifade olunur.”
Bu parçaların çıkarıldığı yetmezmiş gibi yazıda geçen son 25 yıla yönelik eleştiriler de Nesillerin Ruhu’nda “Cumhuriyet devrinde pek iyi anlaşılmayan laisizm” yahut “Yanlış anlaşılan laisizm” şeklinde yumuşatılmış, tabii bu arada bazı cümleler de redakte edilirken bozulmuş, hatta anlamları zedelenmiştir.
Şimdi hocamın 1960 öncesi denemelerini daha dikkatle okumaya başladım. Gördüğüm kadarıyla Mehmet Kaplan hoca bir trajedi kahramanı. Yakın tarihe ve Osmanlı’dan kopuş tavrına eleştirel bakmış ama bunun bedelini 27 Mayıs’ta köşeye sıkıştırılarak ödemişti. Bunun üzerine eleştirilerinin üzerini büyük ölçüde örtmüş ve hakikati ketmetmiştir.
Hakikati susturmanın bedeli yalanlarla evcilik oynamaktır ki üniversite camiasının neredeyse tamamı bu oyunu oynamaktadır.
Yine de Mehmet Kaplan’lara ihtiyacımız var ama akademisyen Mehmet Kaplan’lara değil, fikir adamı Mehmet Kaplan’lara.
.
Kadir Mısıroğlu’nun emaneti
17 Mayıs 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kadir Mısıroğlu’nun emaneti
Mustafa Armağan
Herkes “Lozan zaferdir!” diyordu. 7 yıl önce 5 Mayıs’ta Hakka yürüyen Kadir Mısıroğlu ise “Bu nasıl bir zafer? Zafer ise Adalar, Batı Trakya Yunanlara verildiği gibi işgalciden 1 lira harp tazminatı dahi alamamıştık” çıkışını yapıyordu. Bu, bütün resmi anlatıya meydan okumaydı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da 2016 yılında “Bizi Sevr’le korkutup Lozan’a razı ettiler” dememiş miydi? Bundan dört beş yıl önce Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama etüdü yapılırken Yunanistan’la aramızda Meis Adası problemi gün yüzüne çıkınca herkes “Burnumuzun dibindeki bu ada niye bizim değil ki?” diye sorgulamaya başlamıştı. Farkında değillerdi ama şu bir gerçekti: Montrö’yü “zafer” diye kutluyorsan, zaten Lozan’a “zafer” dememiş oluyorsun.
Özetle Lozan: Zafer mi, Hezimet mi? adlı 3 ciltlik eseri Kadir Mısıroğlu’nun dünya görüşü doğrultusunda oluşmuş bir tarih tezleri demetidir.
Keşke Üstadın kadri, kıymeti yaşadığı dönemde bilinseydi. Ona sahip çıkmak, dört elle sarılmak kolay değildi tabii ki. Dikenli tarafları bol olan aykırı bir şahsiyetti. Mesela bir gün devlet tarafından kendisine “Müsaade ederseniz arşivinizi Ankara’ya taşıyalım” denildiği zaman “Ankara’ya günahımı dahi vermem” diye rest çekmişti. İstanbul’un kontrpuanı (negatifi) olarak bakıyordu Ankara’ya. Cumhuriyetin başkenti onun için İslam’a zıt bir mevkide duruyordu çünkü.
Yeni neslin Kadir Mısıroğlu gibi ihatalı düşünmeye ihtiyacı var ama ona giden yollar kapalı maalesef. Lakin bu muhalif zincirin kopmaması, devam etmesi lazım. Bu menfezin tıkanması yerine tersine açık kalmasına destek olunmalıdır. Fikir ve bilgilerini yeni nesillere aktarmak amaçlı bir ‘Kadir Mısıroğlu Enstitüsü’ kurmak çok mu zordur? Bunlar büyük paralar da gerektirmez hâlbuki.
Şahıs vakıfları meselesi yanlış anlaşılıyor bizde. Adına kuruldukları şahsın yazdıklarının çizdiklerinin koleksiyonu ve birikimi kaybolmamalı, derlenmeli, yayılmalı, eyvallah. Ama ‘Onun gibi düşünmek’, ‘Onun gibi bakabilmek’ daha önemli olmalıdır. Gençler arasında bir yarışma açılmalı “Kadir Mısıroğlu olsaydı şu meseleye nasıl bakardı?” gibi. “Kadir Mısıroğlu gibi düşünme” gayesiyle ayrı bir vakıf kurulmalı veya kendisinin kurduğu Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı bu amaca yönelik bir girişim başlatmalıdır.
Batı’da böyle bir ekol var mesela: “Schumacher gibi düşünmek”. Küçük Güzeldir (Little is Beautiful) adlı kitabın yazarı E. F. Schumacher gibi düşünmeyi teşvik eden bir girişim…
İslam Dünya Görüşü
Kadir Mısıroğlu’nun bir dünya görüşü var ve o dünya görüşünün ışığında geçmişi ve geleceği bir yorumlayış tarzı var.
“İslam’ın galebe çalacağını biz göremeyiz ama siz göreceksiniz” diyordu. Geçmişi geleceğe ayna tutmak maksadıyla istihdam ediyordu daha doğrusu. “Geçmiş ile bugün suyun suya benzemesi gibi benzer” der İbn Haldun. Tarih, bugüne ve geleceğe açılan bir pencere olduğu zaman arada cereyan eden hava bereket molekülleriyle dolar çünkü.
Yakınlarda yeni baskısı yapılan İslam Dünya Görüşü adlı kitabı önemli; her Müslüman gencin bu kitabı mutlaka okuması lazım. Hatıratları okunabilir. Sarıklı Mücahidler başlangıç kitabı olarak okunmalı, tarihe bakışını derli toplu yansıtır. Bir Mazlum Padişah Sultan Vahideddin Han, Osmanoğullarının Dramı, Yunan Mezalimi, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet vs. yakın tarihin panoraması mahiyetinde bilgi ile fikrin yumak olduğu kitaplardır.
Kadir Mısıroğlu’nun lisana yani dile verdiği ehemmiyet de gözden kaçırılmamalı. Kitaplarını hiçbir zaman uydurma kelimelerle yazmadı. Cüneyt Emiroğlu müstear adıyla neşrettiği İslam Yazısına Dair adlı kitabı da Osmanlı alfabesini savunan kitapların ilklerindendir.
2013 senesindeki bir görüşmemizde -o görüşmede bulunan arkadaşlar şahittir- vakıftaki odasında beni görünce “Gel sana sarılayım” dedi ve hakikaten sarıldı. “Sen kendini böyle nasıl yetiştirdin?” diye iltifat etti. Ben “Estağfirullah” diyerek mahcubiyetimi dile getirsem de “Artık benim kütüphanem senin kütüphanen. Benim arşivim senin arşivindir!” dedi.
Mayıs 2017 tarihli Derin Tarih dergisinde Latife Hanım’ın bir mektubunu yayınlamıştım. Dergi çıkar çıkmaz okumuşlar kendisine. Demiş ki: “Tam benim 40-50 senedir söylediğim şeyleri söylemiş bu kadın, ben fark etmemişim.”
Elhamdülillah, o yayın benim için “şeref madalyasıdır”.
Bu vak’adan sonraki karşılaşmamızda “Sen şimdi tam dava arkadaşım oldun” diye bir daha sarılmıştı.
Tanıştığımız gün Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet adlı kitabını Arabi harflerle “Aziz Dava Arkadaşım Mustafa Beğ’e” diye imzalamış. Hayatında hiçbir kitabını Latin harfleriyle imzalamamakla iftihar ederdi. Hakikaten ilk kitaplarından Musul Meselesi ve Irak Türkleri adlı 1972 yılında neşredilen kitabını Son Havadis gazetesi yazarlarından Tekin Erer’e “Muhterem Tekin Erer Beğ’e hürmetle takdim” diye Arabi harflerle imzaladığını sahaflardan elime geçen kitapta gördüm.
Arzu ve emanet
Benim dünyamdaki Kadir Mısıroğlu’nu vefatının yedinci sene-i devriyesinde rahmet ve minnetle yâd ederken son bir hatıramı naklederek bitireyim sözlerimi:
Bir gün bana şöyle bir teklifte bulundu:
“Mustafa, seninle bizim bir kitap yazmamız lazım. (Mevzuunu tahmin edersiniz.) Ben bendeki vesikaları toplayayım, sen de sendekileri topla. Sonra kitabı nasıl yazacağımıza beraber karar verelim. Benim yazacak halim yok. Sen yazarsın, ben redakte ederim” demişti.
Ne yalan söyleyeyim, heyecanlanmıştım. Ziyaretlerimde belge, fotoğraf, kitap vs. götürüyordum yanımda. Hatta hastalandığında ziyaretine gittiğimde yanımda bazı belgelerin fotokopilerini de götürmüştüm. Yanındakilere belgelerin fotoğraflarını aldırıyordu.
Çengelköy taraflarındaki evine ilk ve son kez gidişimde ‘Çık üst kattaki kütüphanemi gör, istediğin zaman gel, orada çalış, sana her zaman kapısı açık’ demişti.
Çıktım, dikkatle inceledim. Belki 20 bin kitap, dergi, gazete… Tabii belge dosyaları. Kütüphanesinde tam 600 adet klasör vardı; erinmemiş, tek tek saymıştım. Musul’dan Batı Trakya’ya, yüzlerce klasör. Bunlar dijital ortama aktarılarak okura açılacaktır ümidindeyim.
“Bu kitabı yayınlayamasak bile bir kasaya kilitleyelim, ileride bizden sonrakiler yayınlansın” demişti merhum Kadir Bey. Bu arzusunu bir emanet olarak kabul ediyorum.
Ya nasip diyelim.
.
Mustafa Kemal’in istediği vali Samsun’a İngiliz gemisiyle gitmiş
21 Mayıs 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Mustafa Kemal’in istediği vali Samsun’a İngiliz gemisiyle gitmiş
MUSTAFA ARMAĞAN
İnkılap tarihlerimiz kevgir gibi. Üzerinde su tutmuyor, tutması da mümkün değil zaten.
Aradan bir asırdan fazla zaman geçti, hâlâ temel soruları cevaplayamayan bir tarih, ‘tarih’ hüviyetini kazanabilir mi?
Mesela Bandırma vapuru neden kayıptı?
Milli Mücadele’yi başlatan vapurun ismini ezberlettiler ama neden zaferden sonra kimse ona ilgi göstermemiş ve tek bir kare fotoğrafını dahi almak ihtiyacını duymamıştı?
Gemi ortada yok, öyleyse bir ressama çizdirdikleri resimdeki gibi çakma bir Bandırma vapuru yapıp millete gezdirelim!
İyi de Bandırma vapuru jilet yapılmadan önce hepimize ismini ezberleten bu devlet neden ona sahip çıkmadı?
Cevapsız sorular tarihidir okuduğumuz velhasıl.
Sultan Vahdettin’i İngiliz donanmasına mensup Malaya zırhlısı ile yurt dışına çıktığı için hainlikle suçlayanlar bakalım Genelkurmay Başkanlığı’nın 1952 Eylül’ünde Harp Tarihi Vesikaları Dergisi’nde yayınladığı aşağıdaki iki belgeye ne kulp takacaklar, merak ediyorum.
Sadece belgeleri yayınlayacağız ve yorumu size bırakacağız.
Mustafa Kemal Paşa’nın Sadarete yazdığı ilk yazıda Samsun’un İzmir gibi işgal edilmemesi için buraya fevkalade bir zatın asaleten tayinini ister. Valilik için İçişleri Bakanlığı eski müsteşarı Hâmid Bey’i uygun gördüğünü yazar. Belge şudur:
Bâb-ı âlî Şifre Telgrafnâme
Dâhiliye Nezâreti Mahreci: Samsun
Şifre Kalemi Tarih-i keşîdesi
Gayet müsta’celdir Fi. 21 Mayıs 1335
Makam-ı Sadâret-i Uzmâya
Samsun mutasarrıfına me’zuniyyet îtâsı ve muvakkaten Kolordu kumandanının vezâyif-i mülkîyeyi temşiyetdeki zarûreti arz etmişdim. Bu ma’rûzâtım buradaki vaz’iyetin nezâket ve ehemmiyeti îcâbı olduğu zât-ı fahîmanelerince takdîr buyurulur. Vaz’iyetin seri’an adem-i ıslahı hâlinde buranın da İzmir gibi bir âkıbete dûçar olmasından korkulur. Binâenaleyh evvelki telgrafımdaki istirhamımın heman tervîci ile beraber buraya fevka’l-âde bir zâtın asâleten ta’yini ile sür’at-ı îzâmı lüzûmunu arzederim. Âcizleri burası içün bir müddet olsun Dâhiliye müsteşar-ı sâbıkı Hamid Bey’i münâsib mütâlâ’a ediyorum. Vâkı’a Hamid Bey vâlilik etmiş ise de deruhde edeceği ma’rûz me’mûriyetin bugün sırf vatanî ve vicdânî bir vazîfe olacağını bi’t-tabi’ takdîr mecburiyetindedir. İrâde-i fahîmânelerine muntazır olduğum ma’rûzdur.
Dokuzuncu Ordu ve kıta’atı müfettişi ve yâverân-ı hazret-i şehriyâriden
Mîrliva Mustafa Kemal
Samsun’a çıktıktan iki gün sonra Sadarete yani Başbakanlığa yazı yazarak Samsun’a mutasarrıf (kaymakam ile vali arasında bir makam) atanmasını ve bu makam için de Hâmid Bey’i uygun gördüğünü belirten Mustafa Kemal Paşa’nın isteği sadece iki gün içinde yerine getirilmiştir.
Aşağıdaki tek cümlelik belgede daha önce istediği mutasarrıf Hâmid Bey’i İngilizlerin üstelik bir savaş gemisiyle Samsun’a getirip teslim ettiklerini bizzat Mustafa Kemal Paşa, Sadrazam Damad Ferid Paşa’ya bildiriyor! Belge aynen şu:
Bâb-ı âlî Şifre Telgrafnâme
Dâhiliye Nezâreti Mahreci: Havza
Şifre Kalemı Tarih-i keşîdesi
31 Mayıs 1335
Makām-ı Sadâret-i Uzmâya
Samsun mutasarrıfı Hamid Bey’in bir İngiliz harb sefînesi ile Samsun’a muvâsalat ve işe mübâşeret ettiği ma’ruzdur.
30 Mayıs 1335
Dokuzuncu Ordu ve kıta’atı müfettişi
Mîrliva Mustafa Kemal
Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine Damat Ferid Paşa’nın Samsun’a tayin ettiği mutasarrıfı İngiliz savaş gemisi götürüp makamına teslim ediyor ve bu bilgi tarih kitaplarımızda yer almıyor.
Çok garip değil mi?
.
133 yıl önceki bir kitap okuma listesine buyurun
24 Mayıs 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
133 yıl önceki bir kitap okuma listesine buyurun
Mustafa Armağan
Bundan 20 yıl kadar önce tarih ve sosyoloji alanlarında önemli gördüğüm 10’ar kitabın ismini kısa notlarla birlikte çıkarmış ve okurlarıma sunmuştum. Devamı mahiyetinde edebiyat, felsefe, yakın tarih, şiir ve İslam kültürü gibi alanlarda da listeler oluşturmaya çalışıyordum ki, Necip Asım’ın (1861-1935) 1893 yılında, yani bundan tam 133 yıl önce yayınlanmış olan Kitap adlı kitabında ilginç bir okuma listesine rastladım.
Altın çağlarımızdan biri olan Sultan 2. Abdülhamid döneminin zihniyet ve kültürünü som bir şekilde yansıtan bu listedeki kitapları dikkatinize sunmak istedim. Aşağıdaki 15 kitaplık listede İslam dini ve Osmanlı kültürünün merkezi sayılabilecek eserler yanında Fransız yazar Fenelon’un Telemak adlı eseri ile Hind edebiyatından Beydeba’nın hayvanları konuşturduğu ünlü eserinin çevirisine de yer verilmiş olması aydınlanmanın nasıl olması gerektiği de usulünce ortaya konulmuş oluyordu.
Tanzimat’ın ilanından yarım asır sonra bir Osmanlı, üstelik “Türkçü” sayılan bir Osmanlı münevveri okuyucularına aşağıdaki kitapları tavsiye etmişti (‘münevver’ demeyi özellikle tercih ettim, çünkü onlar da kendilerini bu isimle tabir ediyorlardı):
1. Tefsir-i Tibyan (Muhammed b. Hamza ed-Debbağ)
2. Mevlid-i Şerif (Süleyman Çelebi)
3. Hilye-i Hâkânî (Mehmed Hâkânî)
4. Telemak Tercümesi (Fénelon)
5. Husrevname (Xenophon)
6. Mukaddime (İbn Haldun)
7. Hümayunnâme (Beydeba)
8. Gülistân (Sâdi)
9. Mesnevi-i Şerif Tercümesi (Süleyman Nahifî)
10. Durûb-i Emsâl-i Osmâniyye (Şinasi)
11. Fezleke-i Tarih-i Osmânî (Ahmed Vefik Paşa)
12. Ahlâk-ı Alâî (Kınalızade Ali)
13. Koçi Bey Risalesi
14. Mizânu’l-Hakk fi İhtiyâri’l-Ehakk (Kâtib Çelebi)
15. Cidâl-i Sâdi be Müddei (Şeyh Sâdi-i Şirazî)
Kitabın künyesi şöyle: Necip Asım Yazıksız, Kitap, Hazırlayan: Türker Acaroğlu, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993, s. 158-159.
19. asır sonunda bir Osmanlı aydınının dünyası bu kitaplardan örülüydü. Klasikleri bunlardı o dönemdeki okumuş yazmışların. Şimdi listedeki eserleri teker teker inceleyelim:
Tefsir-i Tibyan (Muhammed b. Hamza ed-Debbağ)
Tefsirî Mehmed Efendi diye de tanınan Muhammed b. Hamza ed-Debbağ 17. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı âlimidir. Eseri Tefsir-i Tibyan Kur’an-ı Kerim’in Türkçe açıklamalı ilk büyük tefsirlerinden biridir ve özellikle halkın anlayabileceği sade bir Türkçeyle yazılmıştır. Osmanlı zamanında Kur’an’ın Türkçe tercümesi yoktu diyenlerin kulaklarını çınlatalım mı?
Mevlid-i Şerif (Süleyman Çelebi)
Süleyman Çelebi 14. yüzyılın sonu ve 15. yüzyıl başında Bursa’da yaşamış bir Osmanlı şairidir. Mevlid-i Şerif Peygamber Efendimiz’in (sav) doğumunu anlatan en meşhur Türkçe manzum eserdir. Günümüzde doğum ve vefat gibi çeşitli vesilelerle ve Mevlid kandillerinde okunan eser Osmanlı toplumunda en çok okunan ve sevilen dinî edebiyat ürünlerinden biriydi.
Hilye-i Hâkânî (Mehmed Hâkânî)
Mehmed Hâkânî 16. yüzyılda yaşamış divan şairlerindendi. Hilye-i Hâkânî Peygamber Efendimiz’in (sav) fizikî ve ahlakî özelliklerini anlatan bir “hilye” manzumesidir. Eser Türk-İslam edebiyatında hilye türünün en başarılı örneklerinden kabul edilir ve hattatlar tarafından sıkça istinsah (kopya) edilmiştir.
Telemak Tercümesi (Fénelon)
Fransız yazar François Fénelon’un Les Aventures de Télémaque adlı eserinin Türkçesine çevirisidir. 18. yüzyıl sonu ve 19. Yüzyıl boyunca Osmanlı aydınları tarafından okunmuş, Batı’dan gelen ahlak ve siyaset fikirlerini tanıtan önemli bir tercümedir. Eser ideal yönetici ve erdemli insan modelini işleyerek Tanzimat dönemine etki etmiştir.
Husrevnâme (Xenophon)
Antik Yunan tarihçi, asker, filozof ve yazarı Xenophon’un “Kyropaideia” (Kiros’un Eğitimi) adlı eserinin Osmanlı Türkçesine yapılan çevirisidir. Husrevnâme adıyla bilinen eser ideal hükümdarlık ve devlet yönetimi üzerine ahlakî ve siyasî dersleri ihtiva eder. Osmanlı’da “nasihatname” ve “ahlak” literatürünün bir parçası olarak okunmuştur.
Mukaddime (İbn Haldun)
14. yüzyılın büyük İslam tarihçi, sosyolog ve düşünürü İbn Haldun’un eseri Mukaddime “Kitabu’l-İber” adlı tarih kitabının girişidir ve toplumların yükseliş ve çöküş kanunlarını, medeniyet teorisini sistematik olarak ele alır. Osmanlı aydınları üzerinde derin etki bırakmış olup sosyal bilimlerin öncüsü kabul edilen çığır açıcı bir eserdir.
7. Hümayunnâme (Beydeba)
Beydeba’ya (Bidpai) ait Hint kökenli fabl derlemesinin (Kelile ve Dimne) Osmanlıca versiyonudur. Hayvan karakterler üzerinden ahlakî ve siyasî dersler veren hikâyelerden oluşur. Osmanlı’da devlet adamlarına ve eğitime yönelik “nasihat” edebiyatının en popüler eserlerinden biridir.
Gülistân (Sâdi)
Şirazlı Sâdi 13. yüzyılın büyük İranlı şair ve mutasavvıfıdır. Gülistân nesir ve nazım karışımıyla ahlakî hikâyeler, vecizeler ve öğütler içeren dünya klasiklerinden biridir. Osmanlı medreseleri ile saray çevrelerinde en çok okunan Farsça eserlerden biri olmuştur.
9. Mesnevi-i Şerif Tercümesi (Süleyman Nahifî)
Süleyman Nahifî 18. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı şair ve mutasavvıfıdır. Mevlana Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinin en tanınmış Türkçe manzum tercümesidir. Eser tasavvuf düşüncesinin Osmanlı’da yayılması ve anlaşılmasında çok önemli rol oynamıştır.
10. Durûb-i Emsâl-i Osmâniyye (Şinasi)
Şinasi Tanzimat dönemi aydın ve gazetecilerindendir. Durûb-i Emsâl-i Osmâniyye Osmanlı-Türk atasözlerini toplayan önemli bir eserdir. Türk dilinin sadeleşmesi hareketinde öncü rol oynamış olup halk kültürünü yazılı edebiyata aktaran bir çalışmadır.
11. Fezleke-i Târih-i Osmânî (Ahmed Vefik Paşa)
Ahmed Vefik Paşa 19. yüzyıl Osmanlı devlet adamı, dilci ve tarihçisidir. Fezleke-i Tarih-i Osmanî Osmanlı tarihini özetleyen sade ve akıcı bir eserdir. Tanzimat sonrası dönemde Osmanlı tarih şuurunun gelişmesine katkıda bulunmuştur.
12. Ahlâk-ı Alâî (Kınalızade Ali)
Kınalızade Ali Çelebi 16. yüzyıl Osmanlı âlim ve düşünürüdür. Ahlak-ı Alâî Aristo, Farabi ve Nasirüddin Tusî geleneklerini birleştiren geniş kapsamlı bir ahlak ve siyaset felsefesi eseridir. Osmanlı’da “ahlak ilmi”nin zirve metinlerinden kabul edilir.
13. Koçi Bey Risalesi
Koçi Bey 17. yüzyılda Sultan IV. Murad’a sunduğu risalesiyle tanınan bir Osmanlı münevveridir. Eser Osmanlı Devleti’ndeki bozulmaları cesurca eleştiren ve ıslahat (reform) teklifleri sunan önemli bir siyasî risaledir. Osmanlı düşünce tarihinin temel metinlerinden biridir.
14. Mizânu’l-Hakk fi İhtiyâri’l-Ehakk (Kâtib Çelebi)
Kâtib Çelebi 17. yüzyılın büyük Osmanlı düşünür ve tarihçisidir. Mizânu’l-Hakk mezhep tartışmalarında ve dinî bahislerde ölçülü, akılcı bir yaklaşım benimseyen önemli bir eserdir. Hoşgörü ve ilmî tartışma geleneğinin önemli bir örneğidir.
15. Cidâl-i Sâdi be Müddei (Sadi)
13. asır İranlı şair ve sufilerinden Şirazlı Sâdi’nin bir eseridir. Münazara (tartışma) formatında yazılmış olup ahlakî ve felsefî bahisleri işler. Osmanlı döneminde Sadi’nin diğer eserleriyle birlikte çok okunan hikmet dolu bir metindir.
Hangilerini okudunuz? diye sormaya korkuyorum.
.
CHP’ye 90 yıl önce de kayyım atanmıştı
31 Mayıs 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP’ye 90 yıl önce de kayyım atanmıştı
Mustafa Armağan
Cumhuriyet Halk Partisi 103 yıllık bir parti olduğunu iddia ediyorsa da –ki bazıları kuruluş tarihini Sivas Kongresi’ne yani 1919 Eylül’üne kadar uzatma cüretini gösterebiliyor- gerçekte 1992 yılında ikinci defa kurulmasına izin verilen ‘Yeni CHP’nin devamıdır, hatta o bile doğru değil, 1995 yılında SHP ile birleşmesinden hasıl olan garip bir amalgamdır. 1995 tarihini esas alacak olursak Ak Parti’den 6 yaş büyüktür sadece.
Bir belediyeye kayyım atandığında CHP’nin ve yandaş medyanın tepkisini artık ezbere söyleyebiliriz:
“Demokrasi katledildi!
Halkın iradesine darbe vuruldu!
Faşizm hortladı!
Tek adam rejimi!”
Bağırış, çağırış, protestolar… Gelsin “halkın iradesine saygı” nutukları.
Peki CHP kendi tarihinde ne zaman halkın iradesine saygı göstermiş? Tek Parti dönemindeki CHP halkla kedinin fare ile oynadığı gibi oynadığını ne çabuk unuttu?
O bugün hatırlamak istemediği sayfaları özellikle mi es geçiyor, yoksa yüzleşemediği utanç verici bir mirasla mı karşı karşıya?
Mutlak butlan kararının ardından eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun partiye kayyım olarak atandığını iddia eden CHP’liler acaba kendi partilerinin başına bundan 90 yıl önce devletin bir zamanın İçişleri bakanını kayyım atadığını biliyorlar mı?
18 Haziran 1936’da, Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü’nün Başbakan olduğu tek parti rejiminin doruk noktasındayken kritik bir karar alındı.
Başbakan İnönü’nün yayımladığı genelgeyle bütün illerde valiler aynı zamanda CHP il başkanı ilan edildi. İçişleri Bakanı (o zamanki adıyla Dahiliye Vekili) Şükrü Kaya da resmen CHP Genel Sekreteri sıfatını üstlendi.
Bu, kâğıt üzerinde “parti-devlet bütünleşmesi” diye adlandırılan bir olaydı ama aslında partinin fiilen devlet bürokrasisi tarafından yutulmasıydı.
Partinin il örgütleri, yerel kongre mekanizmaları, üye iradesi ve özerk yapısı bir anda devre dışı bırakıldı. Devlet, kendi kurduğu partiye resmen kayyım atamıştı.
Recep Peker’in faşist
konsey projesi
Bu gelişmenin arka planında Recep Peker’in Genel Sekreterliği (1931-36) dönemi vardır. Peker sert, otoriter ve devletçi çizgisiyle bilinen bir isimdi. 1935’te faşist rejimleri incelemek üzere İtalya’ya gönderilmişti.
Dönüşünde hazırladığı raporda TBMM üzerinde “Faşist Konsey” (İtalya’daki Büyük Faşist Konsey) benzeri güçlü bir yapı kurulmasını önerdi. Bu raporun Başbakan İsmet İnönü tarafından da onaylanıp imzalandığı ancak Cumhurbaşkanı Atatürk’ün raporu şiddetle reddettiği ve meşhur sözünü söylediği aktarılır:
“Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor!”
Bu olay, Recep Peker’in radikal, parti özerkliğine dayalı otoriter projesinin sonu oldu. Peker görevden alındı ve yerine daha sadık, bürokratik bir figür olan aynı zamanda İçişleri Bakanı ve Mason olan Şükrü Kaya getirildi.
Tarihçi Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi ve Turkey’s Politics gibi eserlerinde bu olayı tek parti rejiminin olgunlaşma ve merkezileşme aşamasının zirvesi olarak ele alır.
Karpat’a göre 1936 yılı, Kemalist elitin partiyi devletin mutlak denetimine soktuğu, parti ile devlet arasındaki her türlü ayrımı fiilen ortadan kaldırdığı bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde parti özerkliği büyük ölçüde yok edilmiş, CHP resmen devletin bir uzantısı ve aracı haline getirilmiştir.
İşte asıl tartışma burada patlar:
Bugün “kayyım atanıyor, anti-demokratik idare, halk iradesine darbe” diye iktidara lanet okuyan CHP, 1936 yılında kendi partisine devlet tarafından en sistemli kayyımın atandığını nasıl yok sayabiliyor?
Tabii ki o dönemde “halkın iradesi” diye bir kavram yoktu. Tek irade, Atatürk ve İnönü’nün iradesiydi. CHP de o iradenin sopasından, propaganda aracından ibaretti.
“Halkçılık” ilkesiyle övünen bir parti, halkı ve kendi tabanını tamamen devre dışı bırakıp valileri, bürokratları teşkilatın başına yönetici olarak atamıştı. Bu, tam anlamıyla bir devlet darbesi idi CHP’ye.
CHP’ye ilk kayyım
1936 yılı CHP tarihinin en çıplak ve utanç verici sayfalarından biridir. Bu olay, partinin doğuştan devletçi, merkeziyetçi, anti-demokratik ve kayyımcı geleneğinin en somut kanıtıdır. Kemal Karpat’ın da işaret ettiği üzere, bu bütünleşme tek parti rejiminin anti-demokratik mahiyetini ayna gibi ortaya koymaktadır.
Recep Peker’in faşistlerden ilham aldığı konsey projesinin bile “fazla bağımsız” bulunarak reddedilmesi, rejimin devletçi çekirdeğinin ne kadar sağlam olduğunu gösterir.
Peki ya bugün?
Mahkeme kararlarıyla, mutlak butlan tartışmalarıyla CHP’nin başına dönen Kemal Kılıçdaroğlu da aynı geleneğin bir parçası değil mi? Parti içi iradeyi bypass eden, kongre sonuçlarını hukuki yollarla tartışmaya açan, “partiyi kayyıma teslim etmem” diye konuşurken aslında kendi konumunu savunan bir figür...
1936’da devlet valiler üzerinden partiye kayyım atıyordu; bugün ise mahkeme kararları ve parti içi güç mücadeleleri üzerinden benzer bir “iç kayyım” tartışması yaşanıyor.
CHP’nin kayyımla yönetilme alışkanlığı 1936’dan bugüne kesintisiz devam ediyor gibi görünüyor.
Bugün aynı parti 1936’daki kendi kayyımını “zamanın şartları”, “devrim icabı”, “rejimin gereği” gibi bahanelerle savunurken, başkalarına atanan kayyımları “diktatörlük” ve “faşizm” diye suçluyorsa bu tam bir tarihi ikiyüzlülük, tam bir hafıza kaybıdır.
Ama tarih yalan söylemez.
1936 yılında CHP’ye bir kayyım atandı. Hem de en sertinden, en kurumsalından, en uzun soluklusundan. Bu gerçeği unutanlar, unutturmaya çalışanlar veya “o zaman başka, bu zaman başka” diye ayrım yapanlar bugün kalkıp da kimseye demokrasi dersi veremez.
Verirse de sadece kendi tarihine tokat atmış, kendi mirasıyla yüzleşemediğini bir kez daha kanıtlamış olur.
Tarih, yüzleşilmediği sürece insanın suratına tokat gibi çarpar.
CHP’nin suratına 1936 tokadı hâlâ inmeye devam ediyor.
Kendi tarihinden habersiz bir parti olur mu?
CHP ise o parti, olur.
.
Bıyığın ne suçu var?
04 Haziran 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Bıyığın ne suçu var?
MUSTAFA ARMAĞAN
CHP Grup Başkanı Özgür Özel mitingde hızını alamayıp tarihe bir bıyık tartışması daha armağan etmiş oldu.
Mutlak Butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığına geri dönen Kemal Kılıçdaroğlu’nun eski basın danışmanı gazeteci Atakan Sönmez’i kastederek, “O iğrenç bıyıklı TGRT’ci...” sözüyle zengin ötekileştirme repertuvarına yepyeni bir kategori ekledi.
Erkek nüfusunun neredeyse yarısının bıyıklı olduğu bir ülkede ana muhalefet liderinin böyle pervasızca konuşabilmesi “Bu ülkede lider olamayız” itirafının inkârı kabil olmayan bir misali olarak tarihe geçti.
Özgür Özel’i televizyonda dinlerken aklıma 48 yıl öncesine ait şahsî bir hatıra geliverdi. Günün anlam ve önemine uygun olduğu için anlatayım size de.
Yıl 1978 olmalı. Yaşım 17 var yok. Bıyıklarım henüz terlemiş. Kendiliğinden uzuyor, ben de gelişmesine karışmıyordum.
Meğer karışanlar olacakmış, nereden bileyim!
Bir pazar günü rahmetli annemle Bursa’da, solcuların “kurtarılmış bölge” ilan ettiği Teleferik Pazarı’na gitmiştik.
Birden kalabalığın içerisinde yedi sekiz kişilik bir grubun etrafımda halkalandığını fark ettim. Nereye gitsem onlar da dönüyor, annemle aramızda adeta bir perde oluşturuyorlardı. Halkadan çıkmak istediğimde hemen o tarafa kayıyor, beni bırakmıyorlardı. Sarılmıştım. Sanki oyun oynuyorduk.
Ne var ki oyunun ciddiyetini, yaz günü koluna bir hırka almış 25-30 yaşlarındaki bir gencin böğrüme dayadığı metal nesneden anladım. Üzeri hırka ile örtülü olduğu için nesneyi görmedim ama bu soğuk metal besbelli bir tabancaydı.
Ne kaçabiliyordum ne de annemin dehşete kapılmış gözlerinden dikkatimi ayırabiliyordum. Donup kalmış, ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteydim.
Elindeki metali böğrüme dayayan genç kulağıma eğildi ve sert bir sesle tehdit etti:
“Bir daha buralara geleyim deme. Eğer gelirsen bacaklarını kırarız. Bir daha seni buralarda görmeyelim….”
“Tamam, tamam” deyip de halkanın lütfen açıldığı yerinden annemin yanına geçmiş ve apar topar pazar yerinden uzaklaşmıştık.
Peki nereden tanımışlardı beni? İşinde, gücünde biriydim. Emekçiydim sonra; inşaatlarda marley döşemecisiydim. Etliye sütlüye karışmaz, kitaplarımı okumaya çalışırdım. Akşam Lisesine devam ediyordum. Bir de Osmanlıca öğrenmeye çalıştığımı hatırlıyorum. En affedilmez suçlarım bunlardı.
Elimi yüzüme sürdüğüm anda fark ettim işlediğim cinayeti. Aklıma hemen yeni terlemiş bıyığımın dudaklarımın kenarlarından aşağı doğru sarkması geldi…
O yıllarda bu bıyık tarzı “Ülkücü bıyığı” diye bilinirdi. Solcuların bıyığı daha farklıydı ve Özgür Özel’in iğrenç dediği tipe daha yakındı. Müslüman ve muhafazakâr camianın bıyıklarını ise badem bıyık tabir ederlerdi.
Ülkücülüğe sempati duyuyordum elbette; Yıldırım semtindeki İmam Hatip öğretmeni Hüseyin Kurt Hoca’nın sahibi olduğu Ülkü Kitabevi’nin sıkı müdavimiydim, ocağa da bir kere gitmiştim ama örgüt üyesi değildim. Yine de bıyığım beni ele vermişti.
Adam o sıcak pazar yerinde tetiği çekmiş olsa düpedüz bıyığım yüzünden öldürülecektim, Allahu a’lem.
Aradan neredeyse yarım asır geçti.
1978’de bıyık, bir genci pazar yerinde ölüm tehdidiyle karşı karşıya bırakıyordu.
2026’da ise başka bir bıyık stili bir ana muhalefet partisinin lideri tarafından “iğrenç” diye küçümsenebiliyor.
Peki bıyığın ne suçu var?
Suç ne 1978’de ne de 2026’da.
Suç, bıyığı bahane eden zihniyette.
Bıyık hâlâ aynı bıyık.
Sadece tehdit yöntemi değişti:
Eskiden tabanca, şimdi kürsü ve ekran.
Tarih tekerrürden ibaret değil belki ama bıyık hususunda tekerrür ediyor gibi.
.
Bugün Akit’e saldıran CHP’liler 1945’te Tan gazetesini basmıştı
11 Haziran 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Bugün Akit’e saldıran CHP’liler 1945’te Tan gazetesini basmıştı
MUSTAFA ARMAĞAN
CHP’lilerin son vandallığını canlı yayında cümle âlem seyretti.
CHP’liler Akit TV muhabiri Muhammet Can Bulut ve kameraman Nuh Güneş’e tekme ve yumruklarla saldırdı, linç girişiminde bulundu.
Ağza alınmayacak küfürler yanında kameralara müdahale ettiler.
İki arkadaşımız hastaneye gitti ve 10’ar günlük rapor aldı. Güvenlik güçleri müdahale etmemiş olsa hadise daha vahim bir hal alabilirdi.
Bu alçakça saldırıyı lanetliyor, arkadaşlarımıza ve Akit Medya camiasına geçmiş olsun diyorum.
*
Lakin CHP’nin alamet-i farikası olan bu saldırganlık bugün başlamadı, korkarım bugün de bitmeyecek.
Tıpkı 81 yıl önce, o zaman iktidar koltuğunu gasp etmiş bulunan CHP’nin yönlendirdiği kitlenin bir gazetenin kendilerince sakıncalı addedilen yönetim binası ile matbaasını basması ve masa ve makinalarına varıncaya kadar kırıp dökmesi olayında olduğu gibi.
Ne olmuştu o 4 Aralık 1945 günü? Beraberce hatırlayalım.
Sol görüşlülerin yayın organı olan Sertellerin Tan gazetesi Sovyet taraftarlığı yapıyordu.
4 Aralık sabahı İstanbul Üniversitesi önünde yönlendirilen 20 bin öğrenci önce protesto yürüyüşüne geçti, ardından Cağaloğlu’nda Tan gazetesi ve matbaasının önüne kadar ilerledi.
Hedef gösterilen bu iki kuruluşu yakıp yıktıktan sonra vandallar bu defa Taksim’e kadar yürüdü ve buradaki yine sol dergi büroları ile kitabevlerini tahrip etti.
İlginç olan nokta, içlerinde sonraları solculuğa merak salacak olan İlhan Selçuk’un da bulunduğu göstericilerin ellerinde Türk bayraklarının yanı sıra Atatürk ve İnönü’nün resimlerini de taşımasıydı.
Kalabalık dönüp İstanbul Valiliğinin önüne geldiğinde bu defa CHP’li vali Lütfi Kırdar ve Cumhuriyet Halk Partisi lehine tezahüratta bulunacak ve gösteri burada sona erecekti.
Dahası, Sıkıyönetim Komutanlığı emrinde görev yapan Kâzım Alöç öyle bir iş yapmıştır ki, baskında Tan gazetesi matbaasını yıkan, yağmalayan kışkırtılmış gruplar yerine gazetenin sahipleri olan Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel ile yazar Cami Baykurt’u “hükümetin manevi şahsiyetini tahkir” suçlamasıyla tutuklamış ve bu isimlerin soruşturmasını yürütmüştür.
Yıllar sonra Başbakan olan Adnan Menderes TBMM’de bu feci olayı hatırlatacak ve
“Daha dün işlerine gelmeyen yayınları durdurmak için İstanbul’un göbeğinde matbaaları yakıp yıkan CHP değil miydi?”
diye bu eylemin CHP’nin ezelden beri süregelen entrikalarının bir parçası olduğunu kamuoyuna hatırlatacaktı.
*
Aradan yıllar, yıllar geçti.
Türkiye çok partili hayata intikal etmiş, köprülerin altından nice sular akmıştı.
Aynı Kâzım Alöç pişman olmuş olsa gerek ki 13 Nisan 1967 tarihli Yeni Gazete’ye ifşaatında Tan gazetesi ve matbaasına yapılan baskın ve tahribatın bizzat CHP örgütü tarafından düzenlendiğini söyleyecekti.
Gazetedeki manşet tam da Aziz Nesin’in öfkeli bildirisinde dediklerini doğrular mahiyetteydi:
“Ey Türk faşisti!
Birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makinelerini ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara saldırmaktır. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli, gazeteleri çamurlara serip üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir.”
Bir itiraf da Aziz Nesin’den:
“Nümayişçilere (göstericilere) CHP Müfettişi Alaaddin Tiritoğlu sigara ikram ediyordu.”
Doğruları korkmadan dile getirebilen nadir akademisyenlerden olan Prof. Dr. Cemil Koçak Tarihin Buğulu Aynası adlı kitabında solun dönekliği ile ilgili olarak İlhan Selçuk üzerinden aşağıdaki keskin satırları yazacaktır:
“Tan’ın yıkımına önce basın kampanyasıyla başlanılmış, saldırıya tahrik ve teşvik, basınca yönlendirilmiş, kampanyanın eylemle sonuçlanmasından sonra da, bu kez saldırıya uğrayanların bir kez daha linç edilmesine sıra gelmişti. Bu metodun tarihe gömüldüğünü kim iddia edebilir ki? Tan’ı yerle bir edenler arasında bulunan İlhan Selçuk yıllar sonra Cumhuriyet’in başına geçtiğinde, gökkubbeyi o gün başlarına yıktığı Zekeriya Sertel ile yakınlık kuracak ve Cumhuriyet “solcu” gazete olarak geçmişteki bu yayınlarını unutarak, hem eski sola ve hem de zamanın soluna sahip çıkacaktır.”
12 Temmuz 1951 günü Nazım Hikmet’in resmini okurları yüzüne rahatça tükürebilsin diye bastığını yazan Cumhuriyet gazetesi de 1960’ların ortalarında aynı döneklik stratejisiyle en ‘böyük’ Nazımcı kesilmemiş miydi mi?
CHP’nin vukuatı saymakla bitmez.
Hem geçmişe doğru, hem de geleceğe doğru uzayan bir zincirdir bu: Suç ve şiddet zinciri.
.
Şimdi ihanet belgesi diye sunulan Dürrizade fetvasına 1920’de kimse inanmıyordu
14 Haziran 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Şimdi ihanet belgesi diye sunulan Dürrizade fetvasına 1920’de kimse inanmıyordu
Mustafa Armağan
Söyler misiniz Tarkan’ı davet edip fırsattan istifade Sultan Vahdettin’e hain diye bağırmak şimdi hapiste bulunan eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’e ne kazandırdı? Yolsuzluklarının üzerini örtmeye yetti mi? Kendisini hapse düşmekten kurtarabildi mi? Sultana hain diyenlerin bu kalkanla hangi açıkları görünmez hale getirmek istediklerini tarih gösteriyor, gösterecek de.
Aşağıda tamamen resmî belgelere dayanarak Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra dahi Mustafa Kemal ve Fevzi paşaların Sultan Vahdettin ve İstanbul hükümetinin şimdi hainlik diye nitelendirilen karar ve eylemlerini nasıl normal, hatta olması gerekenler cümlesinden diye hoşnutlukla karşıladıklarını, hatta ve hatta alkışladıklarını göstereceğim.
Bakın, 24 Nisan 1920 tarihli gizli oturumda TBMM başkanı Mustafa Kemal Paşa kürsüden neler demiş:
“Kutsal Halifemiz efendimiz hazretleri namazı eda etmek için camiye gittikleri zaman dahi İngiliz askeri tarafından götürülüyor. Bu acı şartlara düşmüş olan Padişahımızla özel temas da mümkün olamaz. Bu temastan millet bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, hilafet ve saltanat makamının bağımsız ve korunmuş olmasını vicdanî bir emel saymıştır. Bunun için burada çalışıyoruz ve çalışacağız. Müslümanların Halifesinin bundan başka bir şey düşünmesine imkân tasavvur ediyor musunuz? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Zat-ı şahanenin ağzından işitsem bunun zorlama ve baskı altında (söylenmiş) olduğuna hükmederim.”
Ne deniliyor yukarıdaki pasajda? Maddeler hâlinde sıralayalım:
- Padişah, İngilizler tarafından sıkı sıkıya kontrol ediliyor;
- Onunla şimdilik özel temas kurmak mümkün değildir;
- Millet bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü kurtarmak ve halife ve padişahın bağımsızlığının elde edilmesini istiyor;
- Padişahın da bunları istediğinden şüphemiz yoktur; Padişah kendi ağzıyla bana aksini söylese, yani ‘Ben İngilizlerle işbirliği yapıyorum’ dese dahi bunun ona baskı ve zorla söylettirildiğine inanırım.
Güzel…
Şimdi devam edelim tutanaklardan TBMM başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerini okumaya:
“Daha dün okuduğumuz iftiradan ibaret olan fetva hepinizin malumudur. Özgürlüğüne sahip olan bir Halife böyle fetva verdirir mi? Hepinizin bildiği gibi, hükümetin gönderdiği emirler yoruma muhtaçtır. Savaş Bakanı (Harbiye Nâzırı) Fevzi Paşa namus, şeref ve haysiyetinden şüphe etmeyeceğimiz bir arkadaşımızdır. Bize gönderdiği bir emirde “İngilizlere saygı göstereceksiniz, emirlerini dinleyeceksiniz, böyle hareket etmezseniz mahvolacağız” diyordu. Bazı zayıf düşünceli kişiler muhtemelen (emrin samimiyetinden] tereddüde düşüyorlardı. Fakat biz bunun düşman tarafından not edildiğine (yazdırıldığına) hükmettik. Yaveriyle haber gönderdi, “Aman, Fevzi Paşa süngü altında, o emre önem vermeyin” diye. İstanbul’un acı baskısı altında biz dahi olsak, insanız, işitildiği takdirde mahvımıza sebep olacak bir sözü nasıl söyleyebiliriz?”
Bu müthiş paragraf ise bize özetle şunları söylüyor:
Şeyhülislâm Dürrizâde’nin 10 Nisan 1920 tarihli fetvası için Mustafa Kemal Paşa “iftira” diyor, “bağımsız olan bir padişah böyle fetva verdirir mi”? diye de ekliyor, İstanbul hükümetinin gönderdiği emirler yoruma muhtaçtır, zira baskı altındadır da diyor; - Fevzi Paşa’nın Millî Mücadele aleyhindeki göstermelik emirleri İngiliz süngüsü altında yazılmış; - Biz de İstanbul’da bulunmuş olsak, başka türlü davranamazdık diye de ekliyor. Demek Şeyhülislâm Dürrizâde Efendi’nin meşhur fetvasına Mustafa Kemal Paşa 1920 yılında “iftira” diyormuş. İyi ama aynı fetva şimdilerde İstanbul’un/Osmanlı yönetiminin hainliğinin resmi diye sunulmuyor mu bize?
Peki “Ben dahi İstanbul’da olsam farklı davranamazdım” diyen bir Mustafa Kemal’i bu resmin neresine oturtacağız?
Fetva nasıl alındı?
Siz bunları düşünedurun, ben Fevzi Paşa’nın Ankara’ya gelişi üzerine mecliste Mustafa
Kemal’in ısrarıyla yaptığı konuşma dosyasını açıyorum.
Dikkat edin, Mustafa Kemal, Fevzi Paşa’yı Sultan Vahdettin’in zatından, çevresinden, yakınından bilgi vermek üzere meclis kürsüsüne çağırmıştır. Burası ziyadesiyle mühim.
Fevzi Paşa da yaptığı konuşmada Yıldız Camii’ndeki görüşmesinde Padişahın “fevkalade heyecanlı” göründüğünü, İngilizlerin İstanbul’u işgali üzerine Cuma namazına gelmek istemediğini (zira işgal altındaki bir ülkede Cuma namazının farziyeti düşer), ancak dinî bir görevi terk etmenin uygun olmayacağını düşünerek geldiğini, kendisine “Enkazın altında ezildik” diye yüreğinin kan dolduğunu söylediğini aktarır.
Sultan Vahdettin ertesi günkü buluşmalarında Fevzi Paşa’ya birkaç defa ısrarla “Aman, Anadolu ile irtibatı temin ediniz” emrini vermiş, bunun üzerine Fevzi Paşa, Mustafa Kemal’in konuşmasında bahsi geçen yaveri Salih Bey’i Anadolu’ya gönderip “kolordularla irtibatı temin edince” padişahın bundan “fevkalade memnun oldu”ğunu sözlerine eklemiştir.
Fevzi Paşa, padişahın baskı altında olduğunu ısrarla vurguladıktan sonra sözü şu meşhur fetvaya getirir ve şöyle der:
“İngilizler ‘Fetvayı veriniz’ diye tazyik ettiler. Nihayet o fetvayı aldılar.. Bildiğiniz gibi o fetva İngiliz süngüsüyle alınmış, İslâm’ı sinesinden birbirine düşürmek için. Milletin gerçeği görme duygusu (hiss-i hakikat-bîni), ümid ederim ki, bu fetvadaki fecaati görecek ve bunun önemini sıfıra indirecektir.”
Fevzi Paşa’nın bu sözünün ardından meclisteki sıralardan yükselen “Şüphesiz” sesleri, 1920 yılı Nisan ayının sonlarında Ankara’da Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi fetvasının kimse tarafından ciddiye alınmadığını gösteren en yaman delildir.
Ancak zaman gelecek, o tarihte ciddiye alınmayan meşhur fetva yüzünden Sultan
Vahdettin de, Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi de, bütün İstanbul hükümetleri de toptan hain ilan edilecekti. Öbür yandan, Mustafa Kemal’in “Ben de İstanbul’da olsam farklı davranamazdım” sözleri o gün bu gündür tutanaklardan ucu yanmış bir mektup gibi tütecektir.
Ne dersiniz, Fevzi Çakmak’ın “milletin gerçeği görme duygusu” bu fetva meselesini sonunda “sıfıra” indirebilecek midir hakikaten?
.
Marx Türkçe, Engels de Farsça öğrenmeye kalkmıştı
18 Haziran 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Marx Türkçe, Engels de Farsça öğrenmeye kalkmıştı
MUSTAFA ARMAĞAN
Tarihin derin ironilerinden biriyle karşı karşıyayız:
Bir yandan “tarihin motoru” diye sınıfları, ezilenleri anlatan iki devrimci; diğer yandan Londra’nın sisli odalarında eski Farsça gramer kitaplarıyla boğuşan, Hafız’ın gazellerini mırıldanan hatta Türkçe öğrenmeyi tasarlayan, gözleri Farsça ve Türkçeye değmiş olan iki Avrupalı entelektüel var karşımızda. Bugün size onların pek bilinmeyen hikâyelerini anlatacağım.
1853 yılıydı.
Engels 33 yaşındaydı.
Dünya, Kırım Savaşı’nın arifesinde doğu ile batı arasında bir gerilim yaşıyordu. Rus Çarlığına karşı Osmanlı, İngiliz ve Fransız birlikleri ortak olarak harekete geçmişti.
Öte yandan Basra Körfezi ile Hazar Denizinde İngiltere ile Rusya arasındaki rekabet kızışmıştı. İşte tam bu sırada Londra’da mülteci olarak bulunan Friedrich Engels bu ‘küçük dünya savaşı’nı anlamak ve analiz etmek için masaya oturdu ve Farsça öğrenmeye başladı.
Arkadaşı Karl Marx’a yazdığı mektupta Arapçayı “Semitik dillere karşı doğuştan nefretim var” diye bir kenara ittiğini söyledi. Öte yandan Farsçayı “çocuk oyuncağı” diye küçümsemiş, gramerini pek basit bulmuştu. “Üç haftada Farsçayı hallederim” diye yazıyordu dostu Marx’a. Sir William Jones’un eski Farsça grameri çoktan masasının üstündeydi.
Zamanla Farsçasını ilerletmiş, gece yarılarına kadar Hafız-ı Şirazî’yi okuyordu Engels. Marx’a yazdığı mektupta, “Sefih ihtiyar Hafız” diyordu İranlı şaire. Farsça nesri ise “ölümcül derecede sıkıcı” bulmuştu.
Peki ya arkadaşı Marx ne yapıyordu?
O da aynı yıllarda, Kırım Savaşı’nın hararetinde Osmanlı’yı, Rusya’yı, “Şark meselesi”ni didik didik ederken Türkçe ve Arapça öğrenmeyi aklına koymuştu.
Wilhelm Liebknecht’in yıllar sonra kaleme aldığı hatıratında (Karl Marx: Biographical Memoirs) bu niyet açıkça belirtilir: Marx Türkçe öğrenmeye niyetlenmiş fakat başaramamıştı. Ne var ki bu merakı hiç sönmemişti.
Hayatının son on yılında (1873-83) tekrar Türkçeye yöneldiğini görürüz Marx’ın. Siyaset bilimci Isaiah Berlin’in klasik biyografisinde belirttiği üzere bu kez Türkiye’deki tarım şartlarını daha iyi anlamak için Türkçe ve Rusça öğrenmeye çalışmıştı:
“Son on yılında, bu ülkelerdeki tarım şartlarını incelemek amacıyla Rusça ve Türkçe gibi tamamen yeni diller öğrenmeye başladı. Eski bir Urquhart müridi olarak Yakın Doğu›da yıkıcı ve demokratikleştirici bir güç olmasını beklediği Türk köylülüğüne umut bağlamıştı.” (Karl Marx: His Life and Environment, 1949, s. 263.)
Açıkça görüldüğü üzere Marx, Türk köylüsünü (Turkish peasantry) sadece pasif bir tarım unsuru olarak değil, Yakın Doğu coğrafyasında statükoyu sarsacak, yıkıcı ve demokratikleştirici dinamik bir güç olarak görmüştür. Ama bu nafiz bakış bile bizim sözde Marksistlere yabancıydı.
Marx da Engels de aynı ateşi taşıyordu: Gerçeği bilmek.
Sadece ideolojiyi geliştirmek değil, somut gerçekliği, toprağın, suyun, mülkiyetin ve dilin içindeki tarihi bilmek istiyorlardı. Bir devrimcinin kütüphanede geçirdiği saatler, sokaktaki saatlerden daha az önemli değildi onlar için.
Bugün 150 yıl öncesine dönüp baktığımızda tuhaf bir manzara çıkar karşımıza:
Bir tarafta üç günde yabancı dil vaad eden kurs reklamları, diğer tarafta Londra’da sürgündeyken gaz lambası altında Farsça fiil çekimleri yapan ve Türkçe metinlerden Osmanlı’da tarım ilişkilerini çözmeye çalışan iki Alman mülteci.
Asıl devrimcilik buydu: Kolaycılığa teslim olmamak, yüzeyselliğe razı gelmemek, gazetelere yazı yazarken bile meselenin ne olduğunu kavramaya çalışmak ve kendilerini alabildiğine zorlamak.
Engels Farsça notlarını Moskova arşivlerinde bıraktı. Marx’ın Türkçe defterine ise bugüne dek rastlanmadı. Ama niyetleri, yani entelektüel merakları iyi biliniyor.
Tarih, bazen en sert devrimcileri bile bir gramer kitabının başına oturtabilir; hem de hiç alakaları bulunmayan yabancı dilleri öğrenmek için
Genelev sokağındaki çıplak heykeli Abdülhamid’in saray bahçesine diktiler
21 Haziran 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Genelev sokağındaki çıplak heykeli Abdülhamid’in saray bahçesine diktiler
MUSTAFA ARMAĞAN
Cumhuriyetin ilk yıllarında Yıldız Sarayı’nda uluslararası bir kumarhane ve dans pisti açarak İstanbul’u Monte Carlo’ya rakip olacak çapta bir “Kumar Başkenti” yapmaya niyetlenen CHP iktidarının daha nice kirli marifetleri vardır. Yalnız Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal bünyesi değil, zihniyetinin o iktidardan düştükten sonra da ‘kültürel iktidar’ olarak hükümferma olduğunu söylemeye gerek yok.
Bu sakat anlayışın 1974 yılındaki izdüşümü, CHP’den İstanbul Belediye Başkanı seçilen Ahmet İsvan›ın hatıratındaki ifadesiyle “Karaköy’de genelev sokağının önüne ‘Güzel İstanbul’ adıyla erotik çıplak kadın heykeli” dikilmesiydi. (Bkz. Ahmet İsvan, Başkent Gölgesinde İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2011, s. 90.)
Acaba memleketi heykel sanatının zirvesine çıkarmış(!) bulunan zevatın Galata’daki genelev sokağının başına rehavetle uzanmış erotik kadın heykeli dikmekten maksatları neydi? İstanbul’u hangi tür faaliyetin başkenti yapmayı murad etmiş olabilirlerdi? Doğrusu bu güne kadar anlaşılamadı.
Ülkeye yerli ve yabancı heykeltıraşların eseri olan on binlerce heykel dikildi. Gelin görün ki heykel sanatında yerlerde sürünüyor oluşumuzun bir açıklamasını yapana rastlamadık bu güne kadar.
1994 yılında zamanın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bir ‘nü’ yani çıplak heykeli kaldırtmaya kalkmıştı ama sanat sepet tayfası Türkiye’yi ayağa kaldırmış, aylarca gazetelerde haberden, televizyonlarda açık oturumlardan geçilmez olmuştu. Melih Gökçek’in ‘Tükürürüm böyle sanatın içine’ sözü o hararetli günlerin hatırda kalan izlerindendir.
Benzer bir tartışma bundan 52 yıl önce yaşanmıştı.
Şimdi hafızamızı tazelemek için 1974 yılına gidelim ve siyasî ortama beraberce bakalım.
Türkiye’de bir devrim olan Cumhuriyet Halk Partisi ile Milli Selamet Partisi arasında 26 Ocak 1974’te kurulan 37. Hükümet devrindeyiz.
Başbakanlık koltuğunda İsmet İnönü’ye devirmiş bulunan CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcılığı koltuğunda ise MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan oturmaktadır. İçişleri Bakanı ise Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal’dır.
Diyeceksiniz ki Erbakan Hoca zamanında nasıl böyle bir heykele izin verildi? Haklısınız ama kaldırılması için hükümeti yıkmayı bile göze alan da aynı Erbakan Hocaydı. Ve bu tartışmanın fitili her ne kadar o zaman muhafazakâr kesimin birkaç gazetesinden biri olan Sabah’ta çekilmiş olsa da, koalisyon ortağı MSP de kararlılıkla bu olayın üzerine gidecek, Ecevit de yeni kurulan koalisyonda kriz istemediği için el altından heykelin münasip bir yere kaldırılması için bir yıl önce seçilmiş olan İstanbul Belediye Başkanına –muhtemelen- ricada bulunacaktı.
CHP-MSP Koalisyonu iş başında!
Heykel tartışması kıyasıya sürüyordu.
Cumhuriyet gazetesi koro halinde ama özellikle Oktay Akbal başı çekiyor, gerici çevrelerin sanat düşmanlığından dem vuruyordu. Oysa mesele sanat düşmanlığına indirgenecek kadar hafif değildi. “Güzel İstanbul” adı verilen heykelde çırılçıplak bir kadın şuh bir pozda geriye doğru uzanmış görünüyordu. Bu belli ki bir maksadı cümlenin malumu bir uzanıştı. Daha önemlisi, o zamanki İstanbul’un en yoğun trafik akslarından biri olan Karaköy’den Galata’ya giderken çatallanan yolların merkezine konumlandırılmıştı.
İşin merak uyandıran tarafı, burası 2020 yılında kapatılan ve iki yıl sonra yıkılarak ortadan kaldırılan genelevlerin bulunduğu bölgenin girişindeydi.
Neden burası seçilmişti heykel için?
Çıplak kadın bir hayat kadınını mı temsil ediyordu?
Eğer öyleyse bu bir reklam mıydı?
Mesele sadece heykel değildi ve kafalar karışmıştı. O zamanki CHP yöneticileri bile sahip çıkamamıştı heykele.
Belediye Başkanı Ahmet İsvan heykeli kabul edemediğini hatıratında şöyle aktarır:
“Kaldırmak istediğim Güzel İstanbul heykeli ise, Karaköy’de, Yüksekkaldırım’daki genelev sokağının önüne, trafiğin karmaşası, tozu ve çamuru içine, son derece işlek iki yolun arasına, meyilli ve çok ufak bir alana sıkıştırılmış, erotik pozdaki çıplak bir kadın heykeliydi. Benim, bu yapıtın sanat değerine karar verecek birikimim yoktur; değerli bir eser olduğunu da kabul edebilirdim. Benim kabul edemediğim, halk çoğunluğumuzun büyük tepki göstereceğinin bilinmesine ve o beklenen tepkinin gösterildiğinin görülmesine karşın, böyle bir heykelin, halkla inatlaşarak, bu noktaya dikilmesinin ortaya koyduğu yönetim anlayışıydı. Bu anlayış, “Biz halkın duyarlılıklarına önem vermeyiz, halk neyi beğeneceğini bizden öğrensin!” Anlayışıydı. Böyle bir konuda halkla inatlaşmanın yanlış olduğunu kabul ediyordum.”
Sözlerine şöyle devam ediyor CHP’li başkan:
“Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle, sanatçılara bazı siparişler verilmiş. Ortaya çıkan eserlerden birisi de bu Güzel İstanbul heykeliymiş. Eserler, doğal olarak, sanatçılardan oluşan bir jüri tarafından seçilmiş. Buna bir diyeceğim tabii ki olamazdı. Bu eseri seçmişler. Ama o eserin şehrin neresinde sergileneceği konusunda son sözü sanatçılar değil, şehrin sorumluluğunu halka karşı taşıyan politikacıların söylemesi gerekirdi. Biz, büyük çoğunlukla, bu konuda halkımızla bir zıtlaşmaya girmeyi yanlış buluyorduk. Halk bu heykele ve özellikle de konulduğu yere büyük tepki gösteriyordu. Orası böyle bir heykel için yanlıştı.
Genel merkezden her iki isteğime de “evet” cevabı geldi. (…) Bu heykel, betondan yapılmış, çok büyük ve çok ağır bir heykeldi. Kaldırırken bir tarafı kırılabilirdi. Heykele bir zarar gelirse, sanata karşı saygısız davranmakla suçlanabilirdik. Uygun bir vinç bulunması, heykelin nerelerinden nasıl bağlanacağının saptanması zaman aldı. Sanatçılara heykeli kaldırma yöntemi konusunda bir hayli danıştıktan sonra, heykel kazasız ve belasız bir biçimde oradan kaldırıldı ve Yıldız Parkı’nda bir yere konuldu.”
Bu hayasız kadın heykelinin yeni yeri için Sultan Abdülhamid’in sarayının bahçesinin seçilmiş olması tıpkı kumarhane için Yıldız Sarayı içindeki Şale Köşklerinin seçilmiş olması kadar manidardı.
Ahmet İsvan heykeli Erbakan’ın baskısıyla değil, kendi isteğiyle kaldırdığını şöyle açıklar: “Kaldırma işlemi, MSP’nin İstanbul il kongresi günlerine rast geldi. Bir kısım basın, heykeli kaldırmayı suç gibi gördüğü ve sağladığımız büyük seçim başarısı sonucunda bizi, özellikle yüksek prestij dönemimizde, “aydın” kesiminden saydığı için korumak istiyor, bu nedenle heykeli koalisyon ortağımız Erbakan’ın baskısı sonucunda isteksiz olarak kaldırdığım yorumunu yapıyordu. Aslında Erbakan’la bu konuda aramızda dolaylı ya da dolaysız, tek kelime geçmiş değildi. Heykeli ben demokratik yönetim anlayışım nedeniyle kendi kararım ve genel merkezimizin onayıyla kaldırmıştım.”
Meseleyi dürüstçe açıklayan İsvan ile bugünkü fanatikleri, yine meseleyi usulünce halletmesi için devreye giren Ecevit’i görünce bugünkü fanatiklerin son 50 yılın eseri olduğunu düşünmemek kabil değil.
Peki bu çıplak heykel Yıldız Parkı’na nasıl konuldu?
Çıplak heykel Yıldız Parkı’nda
Bu hususu da Milliyet gazetesinden Tufan Türenç bize nakletsin (4 Mayıs 1974):
“Ve aradan tam 45 gün geçtikten sonra “Güzel İstanbul” heykeli, dün Yıldız Parkına dikildi.. Sabah saat 9’da Yıldız Parkına gelen Fen İşlerine bağlı ekipler “Güzel İstanbul” heykelini daha önce hazırlanan beton kaidesine yerleştirmek için 3 saat uğraştılar.. Çalışmaları İstanbul Belediye Başkanı vekili Cinkılıç da başından sonuna kadar izledi..
(…) “Güzel İstanbul” heykelinin Yıldız Parkında Botanik Bahçesine dikilmesine kadar neler gelmemişti ki başına?.. Karaköy’den kaldırıldıktan sonra, Sahil Yolunda Fen İşlerinin deposuna kondu.. Birkaç gün orada bekledi.. Sonra alıp Yıldız Parkına getirdiler.. Ve 40 gün Yıldız Parkında bekledi.. Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri, dün 5 tonluk vinçleri ile geldiler ve işe başladılar.. (…) 15 işçi 3 saat uğraştıktan sonra, heykeli beton kaidenin üzerine oturtmayı başardılar sonunda..”
Google’a sorulduğunda heykelin Yıldız Parkı’nın Çırağan Sarayı tarafından girildiğinde sağ tarafta olduğu bilgisi çıkıyor. Sırf genelev sokağının önüne dikilmiş olan ve 9 gün yerinde kaldıktan sonra kaldırılan bir erotik kadın heykelinin Sultan Abdülhamid’in sarayının bahçesine dikilmiş olması bile tek başına bir skandaldır. Oradan kaldırılması ise bugünkü sorumluların karar vereceği bir husustur.
Sultan Abdülhamid’in eseri Yıldız Sarayı’nın sınırları içinde yer alan heykelin bulunduğu Yıldız Parkı günümüzde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yönetilmektedir.
Biz buradan da kaldırılmasını istiyoruz. Hatırlatalım istedik.
.
Bir adam yaratmak”
25 Haziran 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
“Bir adam yaratmak”
MUSTAFA ARMAĞAN
Az daha kaçıracakken son bir hamleyle evvelki gün Üsküdar NevÇarşı’da yakaladım Bir Adam Yaratmak adlı filmi. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Bir Adam Yaratmak adlı piyesi ilk kez filme çekildi.
Eser ilk defa 1937-38 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi, başrolde Hüsrev’i ünlü yönetmen ve oyuncu Muhsin Ertuğrul oynadı.
Bir Adam Yaratmak 1978 yılında Yücel Çakmaklı tarafından televizyon filmi olarak çekilmiş, Hüsrev rolünü Ahmet Mekin oynamış, 1994 yılında ise İstanbul Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmişti.
Bu defa yönetmenliğini Murat Çeri’nin üstlendiği 2026 tarihli sinema filmiyle karşımızda Bir Adam Yaratmak. Başrolünde, Diriliş Ertuğrul dizisinden tanıdığımız Engin Altan Düzyatan. Engin Bey çetin bir rolü eseri adeta içerek oynamayı başarmış.
Bir Adam Yaratmak tiyatro edebiyatımızın yüz akı eserlerinden. Shakespeare’in “Olmak veya olmamak, işte bütün mesele” tiradının benzeri nice cümlelerle dopdolu bir eser.
Bir Adam Yaratmak piyesi oynandığında o kadar büyük ilgi görür ki tıklım tıklım salonlarda seyredilir. Hakkında yazılar yazılır. Fakat Necip Fazıl onları beğenmez. Çünkü eserin metafizik yoğunluğunun bizi nereye sevk etmek istediğini anlayamazlar.
Bir Adam Yaratmak kader meselesinin en girift düğümlerini açmayı ve insanın ‘soğan kabuğu gibi iç içe’ dünyasını kısacık bir eser ve sahne içine sıkıştırmasını bilmiş usta bir kalemin, kısaca Üstad’ın eseridir.
Tiyatro yazarı Hüsrev’in yazdığı “Ölüm Korkusu” adlı piyesteki kahraman, annesini kaza kurşunu ile öldürünce aklî dengesini kaybeder, babasının yaptığı gibi kendisini bahçedeki incir ağacına asarak intihar eder.
İşe bakın ki gerçek hayatta Hüsrev’in yalısının bahçesinde de bir incir ağacı vardır, onun babası da kendisini bu ağaca asarak intihar etmiştir. Eserdeki kaza kurşunu hadisesini gerçekçi bulmayan misafirleri ikna etmek için boş zannettiği bir tabanca ile ateş eden Hüsrev, kendisine sevdalı hala kızı Selma’yı kazayla vurur.
Oyundakine benzeyen fakat gerçek olan bu kaza sonunda Hüsrev gittikçe yalnızlaşır. Bunun üzerine oğlunun da kendini asacağından korkan annesi babasının intihar ettiği incir ağacını kestirir. Artık Hüsrev dostlarıyla beraber incir ağacını kestiren annesini de düşman görmektedir. Etrafındaki dairenin daraldığını hisseden Hüsrev kendisini akıl hastanesine götürmeye gelen hükümet doktoruna teslim olacak ve piyes bitecektir.
Bütün trajedi, eser ile yazarı arasındaki kader ortaklığını deşifre etmek üzerinde toplanır. Yazar nasıl eserindeki kahramana biçtiği rolü oynamıştır? Asıl yazar kimdir? Kader nasıl böylesine girift bir düğüm olmaktadır?
Piyesten alacağımız şu birkaç alıntı eserin düğüm noktalarıdır:
“Yaşamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz. Mendilimiz, gömleğimiz, potinlerimiz kadar yaşamıyoruz. (…) Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! Kulak ver, sen de duyarsın! Toprak altında, milyarlarca kurdun, çıtır çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen milyarlarca ipekböceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini duyuyorum. Ölüler! Gözsüz, kulaksız kurtların içtiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun toprağın mezeleri! Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni ebedilikten. Öldüm sizi araya araya, kurtarın beni düşünmekten!” (Bir Adam Yaratmak, 1972, s. 118-119.)
Eserin tahammül edilmez Kierkeegardcı tonu insanın ruh ve havsala hudutlarını zorlar. Tıpkı annesine söylediği şu sözlerde olduğu gibi:
“Anne, beni nasıl doğurdun? Siz analar, dünyaya bir evlât getirirken düşünmez misiniz? Düşünmez misiniz insan nedir diye? İnsan kadar hassas bir cihaz var mı? (…) Bu cihazı dünyaya nasıl getirirsiniz? Onu yeryüzüne ne cesaretle çıkarır, yeryüzünün meseleleriyle nasıl da karşı karşıya bırakırsınız? Beş yaşında bir çocuğu yılanlı bir kuyuya sarkıtsanız daha az korkar. Bizi dünyaya getiren sizsiniz. Bu kudrete maliksiniz de imdadımıza niçin gelmiyorsunuz?” (s. 132)
Ve son olarak şunlar:
“Biz bu dünyada her şey (…) Allah’tan gelen cazibenin kasırgası içindeyiz. (…) Hepimiz, her şey, Allaha doğru gidiyoruz. (…) Yaratıcı neymiş, yaratmaya kalkışarak tanıdım. (…) Ben şimdi, şu anda tanıyorum Allah’ı.” (s. 142)
Böylesine derin bir piyesin 1938 yılında oynandığını ve bugün dahi kavramakta zorlandığımız bu eserin şarapnellerinin o zaman ve şimdi kimleri ürküttüğünü varın, düşünün. Hüsrev kadar düşünemeseniz bile önünüze buldozer gibi yol açan bir eser karşısındasınız.
.
Sultan Alparslan’ın son nefesinde verdiği ders
28 Haziran 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Alparslan’ın son nefesinde verdiği ders
Mustafa Armağan
Hazırlanmalıyız elbette ama bilmeliyiz ki akıbetimizin nasıl olacağına biz karar verme salahiyetine sahip değiliz. O İlahi takdire göre şekillenecektir.
Senaryosunu bizim yazmadığımız bir piyesin içinde senaryonun ne olduğunu bilmeden oynayan kör oyuncular gibiyiz.
İşte Selçuklu Sultanı Muhammed Alparslan’ın Malazgirt zaferinden sadece 15 ay sonra uğradığı o feci akıbet ve düşündürdükleri…
Dikkat ederseniz Alparslan demedim, Muhammed Alparslan dedim ama Sultan Alparslan’ın adının Muhammed olduğunu nedense bilmeyiz, çünkü bizim tarihlerimize Muhammed isimli olanlara gıcık olan gizli eller hükmeder.
Ona bakarsanız Mevlana’nın ismi de, Farabî’nin ismi de Muhammed’di.
Daha ne Muhammed’ler silindi tarihten, tahmin edin.
Bu arada Sultan Muhammed Alparslan’ın kitaplarımızdaki sakalsız ama bıyıklı resimlerine gülmeden bakmak mümkün müdür? Sultan Alparslan’ın her gün sinekkaydı tıraş olduğunu mu zannediyor bu ressamlar. (O da bir şey mi, Yunus Emre gibi bir dervişi bile her sabah permatikle tıraş olmuş gibi gösteren resimler gezmez mi kitaplarımızda?)
Ah o kitaplarımız ki bizi cahilliğin kıyısına vurdurur her defasında.
Bakın, Yazıcızâde Ali’nin Tevârih-i Âl-i Selçuk adlı eserinde Sultan Alparslan nasıl tarif ediliyor:
“Ve uzun boyluydu ve sakalı dahi gayet uzundu. Derler ki sakalının ucundan tacının tepesine kadar iki arşın uzunluğundaydı.”
1 arşın 68 santim olduğuna göre varın 2 arşının ne kadar uzun olduğunu siz hesaplayın. Hatta savaşlarda eline dolanmasın diye sakalını topuz yapar gibi bağlarmış Sultanımız.
O kadar uzun bir sakala sahip olan bir tarihî şahsiyeti matruş vaziyette resmetmeye utanmıyor kitaplarımız maalesef.
Son seferi
Sultan Muhammed Alparslan 1071 yılında Malazgirt’te Bizans ordusunu mağlup ettikten sonra Gazneliler ve Karahanlıların Selçuklu hakimiyetinde bulunan şehirlere tecavüze hazırlandıklarını işitince, yarım bırakıp Anadolu’ya geldiği Mısır seferine yönelmedi, başkenti Merv’e geri döndü.
Bu sırada Karahanlı Hükümdarı Şemsü’l-Mülk Nasr Buhara ve Semerkand’ı almak için harekete geçmişti. Alparslan’ın oğulları Ayaz ve Melikşah onunla mücadele etmeye kalkmış ama yenilmişlerdi.
Doğuda tehlike giderek büyüyordu. Önlenmezse devletin istikbalinden emin olunamazdı.
Karahanlı hanedanı deyip geçmeyin, Selçuklu hanedanıyla akrabaydılar. O kadar ki Sultan Alparslan’ın annesi Karahanlı hanedanına mensup olduğu gibi oğlu Melikşah’ı da Karahanlı prenseslerinden Terken Hatun’la evlendirmişti. Nihayet kendi kızı (bazı kaynaklara göre kız kardeşi) mevcut Karahanlı hükümdarı Şemsü’l-Mülk Nasr ile evliydi.
Daha fenası, Ayaz ve Melikşah’ın kendisine saldırmaları yüzünden Alparslan’ın kızı olan hanımını suçlamış ve kaynaklara bakılırsa onu dövmüş, yani şiddet uygulamıştı. Hatta yediği bu dayak yüzünden Sultan Alparslan’ın zavallı kızı hayatını kaybetmişti.
Sultan Alparslan bir baba olarak gayet tabii kızının öldürülmesine çok öfkelendi, Şemsü’l-Mülk’ten hesap sordu, Karahanlı hükümdarı ise yemin billah ederek kızının eceliyle öldüğü, dayaktan ölmediği yolunda güvence verdi.
Ancak yalnızca yüreği yansa iyiydi, Alparslan Anadolu’ya yöneldiği zaman Karahanlıların ordusunu arkasından vuracağından da endişe ediyordu.
Nihayet Malazgirt seferinden döndükten bir sene sonra, 1072 Ekim’inde sefer açtı.
Ceyhun veya öbür adıyla söylersek Amuderya nehri üzerine yaptırdığı yeni bir köprüden askerlerini geçirerek Karahanlı topraklarına girdi.
İlerledi ve bugün haritadan silinmiş olan Berzem kalesini kuşattı (kaleyi uğursuzluğundan dolayı Selçukluların haritadan sildirdiği söylenir).
Sultan Alparslan kaleyi almadan savuşup gitmek istemedi. Çünkü Karahanlılar üzerine ilerlediği zaman arkasından vurulabilirdi.
Kalenin Yusuf el-Harezmî adlı bir komutanı vardı.
Kale direndi ama çok geçmeden komutan Yusuf esir edilmiş, elleri bağlanmış, ayağına da bukağı takılmış vaziyette Sultanın çadırına getirildi.
Görünüşte Alparslan bir hasmını daha etkisiz hale getirmişti. Ancak hadisenin şekli hiç beklemediğimiz bir vadiye taşacaktı. Bu vadi kader vadisiydi.
Alparslan huzuruna elleri ve ayakları bağlı olarak getirilen esiri hesaba çekti.
Ölümden önceki ders
Karahanlıların gücü ve askeri hakkında bazı sırları alacağını umuyordu ama Yusuf ser verip sır vermeyen cinsten bir komutandı. Buna çok sinirlendi ve yere dört kazık çakılmasını emretti: Yusuf ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanacak ve üzerine ok yağdırılarak cezalandırılacaktı.
Bunun üzerine Yusuf el-Harezmî avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
Rezil herif, utanmıyor musun elleri ve ayakları bağlı bir adama ok attırmaya. Bu yiğitlik mi? Sana yakışıyor mu hiç?
Maksadı tabii ki Sultanı tahrik edip kendi ölümünü geciktirmekti.
Sultan Alparslan bunun üzerine “Çözün ellerini ve ayaklarını, bakalım ne yapacak?” diye emir verdi adamlarına.
Çözdüler.
Alparslan’ın elinde bir yay ve ok vardı. Oku Yusuf’a fırlattı ama o zamana kadar hiç ıskalamayan 43 yaşındaki Sultan bu defa isabet ettiremedi. Bunun üzerine Yusuf da olanca hızıyla Sultanın üzerine doğru koşmaya başladı. Çizmesinde gizlediği bir bıçağı olduğunu yazar kaynaklar.
Herkes donup kalmıştı.
Yusuf, Sultana doğru ok gibi fırlamış, Sultan ayağa kalkmış, kılıcına davranmak isterken ayağı kaftanına dolanıp hasmının önüne yuvarlanmış, o da ya kendi bıçağıyla veya bizzat Sultanın önüne düşen kılıcıyla onu yaralamıştı. Hatta yanındaki bir görevliyi de yaralamayı başardığı sırada bir Ermeni temizlikçi elindeki çomak veya çekiçle kafasına vurarak Yusuf’u etkisiz hale getirmişti.
Olan Koca Alparslan’a olmuştu.
Kan revan içindeydi.
Vasiyetini yaptıktan sonra son sözleri şunlar oldu:
“Her nereye yönelirsem ve hangi düşmanın üzerine yürümek istersem daima Allah’ın yardımını isterdim. Dün bir tepeye çıkmıştım, ordumun azametinden ve askerimin çokluğundan altımdaki yer titriyordu. Burada bana bir gurur geldi. Kendi kendime “Ben dünyanın padişahıyım, bana kimsenin gücü yetmez” dedim. Bu yüzden Allah Teâlâ beni yarattıklarının en zayıfı karşısında âciz bıraktı. Allah’tan mağfiret diler, bu düşüncemden dolayı beni affetmesini niyaz ederim” dedi.
Sultan Alparslan dört gün sonra son nefesini verdiğinde tarihler 24 Kasım 1072’yi gösteriyor, Selçuklu tahtında Sultan Melikşah oturuyordu.
Kaynaklar
Muharrem Kesik, “Sultan Alp Arslan nasıl öldürüldü?”, USAD, Güz 2016; (5): 95-115.
Erkan Göksu, Selçuklular, Kronik: 2019.
Cihan Piyadeoğlu, Büyük Selçuklular, Kronik: 2020.
Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk, Haz:, Abdullah Bakır, Çamlıca: 2009
.
Necip Fazıl ve Nazım Hikmet 1925’te ölselerdi!
02 Temmuz 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Necip Fazıl ve Nazım Hikmet 1925’te ölselerdi!
MUSTAFA ARMAĞAN
Kader kadar yaman bir bilmece var mı? Ki her satırında ayrı bir hikmet, benzersiz bir ders gizlidir.
İşin garibi, yazımız sanki limonla yazılmıştır alnımıza. Ancak ateşte yanarken okuyabiliyoruz onu ama o zaman da iş işten geçmiş oluyor.
Ve kader bize insanlar hakkında erken hüküm vermemeyi öğretir. “Ne oldum deme, ne olacağım de” sözü boşuna söylenmemiş.
Nasip heybemiz dolu mu, boş mu? Bunu hiçbir zaman önceden bilemeyiz. Bu sebepledir ki insanlar hakkında alelacele hüküm vermekten kaçınmak gerek.
Cumhuriyet devri İslam fikriyatının öncüsü Necip Fazıl ile maddeci şiirin sembol ismi Nazım Hikmet’in hayatları arasında gidip gelirken bu pek nazik noktaya sürtünürsünüz ister istemez.
Nazım Hikmet 1902, Necip Fazıl 1904 doğumludur.
Selanik doğumlu Nazım Hikmet’in anne tarafından ataları Polonya’dan İstanbul’a gelmiş, İstanbul doğumlu Necip Fazıl’ın ataları ise Maraş’tan.
İkisi de gençliklerinde şair.
Düz baktığınızda Nazım Hikmet’in maddeci, Necip Fazıl’ın ruhçu şiirler yazdığını zannedersiniz ki akıbet böyle olmuştur. Ama ya başlangıçları?
Nasıl başladılar hayata ve nasıl bitirdiler?
Necip Fazıl ile Nazım Hikmet Heybeliada’daki Bahriye Mektebinden arkadaşlar.
Bahriye Mektebinden sonra Necip Fazıl memur olur, Ankara’ya yerleşir. Nazım Hikmet ise kısa bir süre öğretmenlikten sonra Rusya’ya gidip komünist olur.
Babıâli adlı basın hatıralarında Nazım’ı öfkeli bir üslupla anlatır Necip Fazıl:
“Nâzım Hikmet, uzun boyu, altun renkli saçları, çakır ve çiğ gözleri, çilli ve tozpembe yüzü, şapşal çehre hatları ve küçük ve yusyuvarlacık kafasiyle, insana ilk bakışta yakışıklı hissini veren, bilhassa maymunvârî içeriye doğru tuttuğu sarkık elleriyle bu halini mühürleyen bir aptaldır. O kadar aptal ki, biraz sıkıştırılınca “ben sizin yanınızda şahsiyetimi ve kafamı kaybediyorum!” diyecek ve yağlı kasketini altun saçlarına oturtup kaçacak derecede... Her şey onda, geri, ileri, sınıf, zümre, burjuva, köylü, patron, işçi gibi tabirlerle, Moskova tertibi ezberleme bir lûgaritma çerçevesi içinde ve birkaç kelimelik leke sabunu (prospektüs – târife)leri halinde... Genç Şair onu, kendisinden iki üç sınıf yukarıda olarak Bahriye Mektebinden tanır ve şiire ne bebekçe başlayıp onu bir Rusya seyahati sonunda ne kartalozca bitirdiğini bilir. Ağzı süt kokan ve “Ben de müridinim işte Mevlânâ!” diye mısralar heceleyen bebekten, “Hâfız-ı Kapital olmak istiyorum!” nârasını basmaya memur, iki eli belinde ağzı bozuk kartaloza kadar...” (1975 baskısı, s. 83; 2010 baskısı, s. 82-83.)
Hakikaten Nazım Hikmet, Mevlâna hazretleri hakkında bir şiir yazmıştır. Hatta İstanbul’un fethi için “Sekiz yüz elli yedi” adlı hicri fetih tarihini başlığa çıkaran bir şiir de kaleme almıştır. “Ağa Camii” şiirinde ise caminin ruhuna şöyle hitap etmiştir:
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!
Mevlevi dedesi Nazım Paşa’ya ithaf ettiği “Dergâhın Kuyusu” başlıklı şiirinde ise
Ey ulu Allahım, ey ulu Rabbim!
Kuyuda zikreden, ağlayan kimdi?
diye yakaran da Nazım Hikmet’ten başkası değildi.
Oysa gençlik yıllarında, Abdülhakim Arvasi hazretlerini bulmadan önce Necip Fazıl’ın “Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden” gibi sonradan yaktığı nice ehl-i dünyaya yakışan şiiri vardı. “Artık ben ne günah olsa işlerim” mısraının geçtiği “Hayal” adlı şiirini de ekleyelim yanına. Örümcek Ağı adlı kitabında bunları yayınlamış ama bunları Çile’sine almamıştır.
Şöyle düşünelim bir an için:
Eğer 1925 yılında Nazım Hikmet de Necip Fazıl da ölmüş olsalardı bugün bilinen kimliklerinin tersine, ilki mistik, ikincisi ‘bohem’ şair diye hatırlanacaktı.
Lakin kaderin rüzgârı farklı esti ve dinî şiirler yazan Nazım Hikmet materyalizmin, dünyevî şiirler yazan Necip Fazıl ise İslamın şairi sıfatlarıyla temayüz etti.
“Ben de bir müridinim işte Mevlana” diyen Nazım Hikmet “Makinalaşmak istiyorum” sloganıyla tanınacak, “Kadın, kadın diye içimi oydum” diye mısralar döşenen Necip Fazıl ise
Canım kurban, başı secdede
İki büklüm, Allah diyene
hikmetine tırmanacaktı.
Nasipten öteye yol var mı kardeşlerim?
.
Türkiye’yi NATO’ya sokmak isteyen CHP idi
09 Temmuz 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Türkiye’yi NATO’ya sokmak isteyen CHP idi
MUSTAFA ARMAĞAN
1949 yılında Sovyetler Birliği’ne karşı bir savunma ittifakı olarak kurulan NATO’nun son zirvesi Ankara’da toplandı. Türkiye böylesine itibarlı bir zirveye ev sahipliği yapmak suretiyle hem NATO ülkeleri nezdindeki hem de uluslararası politikadaki yerini sağlamlaştırmış oldu.
Bu arada afişlere neden NATO/OTAN diye yazıldığını siz de benim gibi merak ettiniz mi? NATO Kuzey Atlantik Anlaşması Teşkilatı’nın İngilizcesi, OTAN ise Fransızcasıymış. Kurulurken Fransa ısrar etmiş ve dilinin NATO’nun logosunda geçmesini temin etmiş.
Türkiye’nin NATO’ya girişi Demokrat Parti döneminde gerçekleşmiş olsa da CHP daha önce girmek için müracaat etmiş ama “Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin özgür devletlerin Hıristiyan demokratik topluluk idealini zayıflatacak olması” gerekçesiyle reddedilmişti.
Hikâye şöyle (Baskın Oran’ın derlediği Türk Dış Politikası, cilt 1, İletişim: 2015, s. 541-545’ten aktarıyorum):
17 Mart 1948’de İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un imzaladığı Brüksel Antlaşmasının ardından önce Batı Birliği Savunma Teşkilatı (WUDO) kurulmuştu. 4 Nisan 1949’da ise ABD, Kanada, İtalya, Danimarka, Norveç, Portekiz ve İzlanda’nın katılmasıyla NATO adını alan Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı 24 Ağustos 1949’da resmen kurulmuş oldu. Türkiye ile Yunanistan’ın NATO’ya dahil olması ise 1952’de gerçekleşti (Almanya ve İspanya’dan bile önce).
Brüksel Antlaşmasının imzalanması Stalin’in tehdidi altında korkulu günler geçiren Türkiye’de büyük bir sevinç ve umut doğurdu. Bizi de davet edeceklerini zannediyorduk.
WUDO’ya davet gelmedi ama Türkiye ABD ve Kanada’nın katılmasıyla yeni bir teşkilat kurulacağını öğrenince bari bunu kaçırmayayım endişesiyle girmek istediğini sık sık dile getirir oldu. Hatta CHP’nin Başbakanı Hasan Saka 1948 Haziran’ında Türkiye’nin “ABD’nin müttefikten de öte dostu” olduğunu söyleyerek iki ülke arasında askerî bir ittifak kurulmasını istediğini beyan etti.
NATO’nun kurulması hazırlıkları boyunca Türkiye’nin bu ittifak içerisinde yer almak istediği sürekli tekrarlanacaktı. Nitekim 1949 Şubatı’nda toplanan Avrupa Ekonomik İşbirliği toplantısında Dışişleri Bakanımız Necmettin Sadak Türkiye’nin NATO’ya girmesinin mümkün olmaması durumunda Türkiye, Yunanistan, İtalya, Fransa ve İngiltere’yi içeren bir Akdeniz Paktı kurulması fikrini ortaya atmıştı.
Sonrasını Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın Türk Dış Politikası’ndaki makalesinden okuyalım:
“Bütün bu çabalara rağmen, Türkiye’nin NATO’ya alınmaması Türk kamuoyunda sert tepki yarattı, Türkiye yine de 11 Mayıs 1950’de, CHP iktiranını son günlerinde, NATO’ya üyelik başvurusunda bulundu. Fakat bu başvuru bir sonuca bağlanmadı. Bundan sonraki girişimler Demokrat Parti tarafından yürütülecektir.”
Demek ki “NATO’ya DP/Menderes girdi, CHP girilmesine karşıydı” lafları palavradan ibaret. CHP 1948-50 yıllarında, hatta iktidarı devredeceği seçimden üç gün önce dahi NATO’ya başvuruyu yinelemiş ama süreci tamamlamak DP’ye kalmıştı.
Kaldı ki DP döneminde de NATO’ya girmemiz de öyle kolay olmamıştı.
25 Temmuz 1950’de Kore’ye asker gönderilmesi kararı açıklanmış olmasına rağmen bir hafta sonra NATO’ya başvuracak olan Menderes hükümetini tatsız bir sürpriz bekliyordu. İkinci başvurumuz da NATO Bakanlar Konseyinde reddedilmişti. NATO yerine Akdeniz Paktı kurmamız tavsiye ediliyordu.
Red kararı garip bir şekilde CHP ve Genel Başkan İsmet İnönü’nün, o zamana kadar dillerine doladıkları iktidarın Kore’ye TBMM kararı olmadan asker gönderdiği eleştirisinden vazgeçmelerine yol açacaktı. Bundan sonra CHP de Kore’de savaşan birliklere destek verilmesi noktasında iktidarla birlikte hareket etmeye başladı. Hatta CHP ve DP milletvekillerinin ortak girişimiyle Kore’deki askerlerimize Meclisin sevgi ve selamı yollandı.
Nitekim İnönü 25 Ekim 1951’de “Dış mesele üzerinde esasen bizim memlekette fikir ve prensip ayrılığı yoktur. İttifakımıza, BM idealine ve ABD dostluğuna bağlıyız” diyerek itirazını geri çektiğini ilan edecekti. ABD zaten 15 Mayıs 1951’de müttefiklerine Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya alınmasını teklif etmişti. Norveç ve Danimarka ise buna karşı çıkıyordu. (Bizim İsveç’in üyeliğine karşı çıkmamız gibi. Bu arada tek bir üye bile karşı çıksa karar alınamaz NATO’da.)
Nihayet 16-20 Eylül 1951’de yapılan NATO Bakanlar Konseyi toplantısında Türkiye, Yunanistan ile birlikte örgüte davet edildi. 18 Şubat 1952’de resmen NATO üyesi olduk.
Velhasıl 74 yıldır NATO’dayız.
Türkiye 13. üye olarak katılmıştı. Bugün Ankara’da bulunan 32 ülkenin çoğundan daha eskiyiz NATO’da. Ev sahipliğimize bir de bu açıdan bakın.
.
Sezai Karakoç’un Karabekir Paşa ile tanıştığını biliyor muydunuz?
12 Temmuz 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sezai Karakoç’un Karabekir Paşa ile tanıştığını biliyor muydunuz?
Mustafa Armağan
Hatırat okumak yaşamadığınız bir hayatı yaşayanın bakış açısından dinlemek gibidir. Elbette tek yanlıdır ve sübjektiftir hatıratlar ve bu yüzden daraları alınarak okunmalıdır ama… Aması var.
Hiçbir hatırat gerçeğin tamamını söylemez bize ama hiçbir hatırat da gerçeği –kastı bu olsa dahi- yüzde yüz tersine çeviremez. Bu yüzden tarih ilmi açısından son derece zengin bir kaynak demeti olsa da hatıratların tamamı inanılır olmadığı gibi tamamı da uydurma diye bir kenara atılamaz (Dr. Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım’ı dahil).
Bu bakımdan hatıratların tarihçiler tarafından kontrollü kullanılması şarttır. Başka anlatılarla ve mümkünse yazılı belgelerle kıyaslayarak kontrol etmeden hatıratları tartışmasız birer belge olarak kullanmak hatalara düşürebilir tarihçiyi.
Yine de hatıratlardaki bazı kısımların başka kaynaklarla doğrulanması mümkün olmaz. Anlatıcının tek başına yaşadığı ve hissettiği olaylar nev-i şahsına münhasır bulunduğu için biricik kalır. Bunları aktarırken de ‘böyle oldu’ diye değil, ‘filanca kaynakta geçtiği şekliyle aktarıyorum’ diyerek okuru uyarmak gerekir.
Ben de bu yazıda şair ve yazar Sezai Karakoç’un Hatıralar’ının ilk cildinden ilgimi çeken kısımları nakletmek istiyorum.
1933 yılında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğan ortaokul talebesi Sezai Karakoç Maraş’ı ilk olarak akarsuyundan tasvir etmeye başlar:
“Maraş, o günler, Ahır Dağı’nın yamacına yaslanmış büyükçe bir dağ kasabası görünümündeydi. Tam ortasından akan, derin yataklı bir dere, ismi gibi birçok kanlı olaylara sahne olmuştu geçmişte.
“Kanlı Dere”nin iki yakasında bir vakitler bayağı savaşlar olduğu rivayet ediliyordu. Dereye kanlar içinde başlar yuvarlandığı için onun bu ismi aldığı eklenirdi söylenenlere. Beyler ya da derebeyleri arasındaki kavgaların kızıla boyanan şahidi imiş Kanlı Dere.”(Hatıralar I, Diriliş: 2023, s. 166.)
2. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte basındaki Yahudi algısında önemli bir değişme olduğuna dikkat çeker yazar. “Karikatür dergilerinde önceleri bol miktarda Yahudi fıkraları varken, zaman içinde bunlar yavaşça Hitler fıkralarına dönüşmüştü” diye hatırlar (s. 170-171).
12 Şubat Maraş’ın kurtuluş günüdür ama Sezai beyin orta mektepte okuduğu 2. Dünya Savaşı yıllarında daha renkli bir şekilde kutlanırmış. Her mahalleden kendilerine mahsus kıyafetleriyle gençler toplanıp meydandaki yerlerini alır, işaret verilir verilmez kendine güvenenler kaleye doğru tırmanmaya başlar, yarışı önde bitirenler Fransız bayrağını indirip ‘kutlu bayrağımızı’ direğe çekermiş. “Hangi mahalle(nin mensupları), bayrağı kaledeki yerine çekmişse, o yılın şampiyonu o mahalle olur”muş.
Kurtuluş bayramının temsilî ve resmî bir tören hüviyetine bürünmeden önce canlı bir gelenek halinde kutlandığına dair bu değerli hatırayı not edip devam edelim okumaya.
Meğer İstiklal Savaşımızın Şark cephesi kumandanı Kâzım Karabekir Paşa ile de karşılaşmış Sezai Karakoç, hem de Maraş’ta, hem de Maraş Ortaokulu’nda.
Kendisi net bir tarih vermiyor ama Paşa Ağustos 1946’de TBMM başkanı olup Ocak 1948’de vefat ettiğine göre geriye 1947 Şubat’ından başka bir ihtimal kalmıyor. O zaman 12 Şubat 1947 olarak tespit ettiğimiz gündeki vukuata Üstadla beraber âgâh olalım:
Karabekir Paşa Maraş’ta
“Bir 12 Şubat törenine de Kâzım Karabekir geldi. O zaman T(ürkiye) B(üyük) Millet Meclisi başkanıydı. Törende, belediye binasının balkonundan görevlilerle göründüğünde çok az alkışlandı. Halkın bu davranışı, çok sevdikleri Kâzım Karabekir’in Millet Meclisi başkanlığını kabul etmesinden ileri geliyordu. İsmet Paşa, Fevzi Çakmak’ı emekli etmişti (1944).
Demokrat Parti yeni kurulmuştu (1946). Kâzım Karabekir’i muhalefete kaptırmamak için onu milletvekili, daha sonra meclis reisi yaptırmıştı İsmet İnönü. Oysa, belki yirmi yıl(1) göz hapsinde kalmıştı Kâzım Karabekir. Bu göz hapsi kalkıyor ve birden Meclis başkanı oluyordu.(2) İsmet Paşa, her halde en çok ondan çekiniyordu. Kâzım Karabekir’in bu teklifi kabul etmesini halk tasvip etmemişti. Bunu o gün çok net şekilde gördük. Kâzım Karabekir, balkondan görününce, meydandaki birkaç memurdan başka kimse alkışlamadı.” (s. 173)
Öyle anlaşılıyor ki Maraş halkı çok sevdiği halde CHP’ye geçtiği için Karabekir Paşa’ya küskündür.
Bu ilginç gözlemden sonra daha çarpıcı bir detaya yer verir Sezai Karakoç ve Karabekir Paşa’nın okulda verilecek müsamerede bir öğrenci grubuna güftesi ve bestesi kendisine ait olan Türk Yılmaz adlı marşı öğretme çabasını olanca ayrıntısıyla anlatır:
“Marşı söylemek için yirmi öğrenci seçmişlerdi. Müzikte parlak bir durumum ve iddiam olmamakla birlikte nedense beni de koroya seçmişlerdi. Prova için Halkevine gittik. Bir müzik hocası bize marşı öğretiyordu. Kâzım Karabekir Paşa geldi o sıra. “Çocuklara ben öğreteceğim.” dedi, marşı. “Paşam, siz zahmet etmeyin, yorulmayın.” dedilerse de dinlemedi. Bize heyecanla marşı öğretmeye başladı. Sıhhatli görünüyordu. Bir süre sonra terledi, yoruldu. Bir kahve getirdiler, ara verildi. Halkevi salonunun ortasında, Paşa kahvesini içiyordu. Ben de yakınında duruyordum.”
Tam kahvesini içerken içeriye biri girer ve Kâzım Paşa’ya Köy Enstitülerinden şikâyette bulunur. Paşa cevaben kendisine de bu tür şikâyetler geldiğini, bunları Cumhurbaşkanı İnönü’ye aktardığını ve enstitülerde Komünizm propagandasından haberdar olduğunu yanına gelen kişiye “Haklısınız” diyerek belirtmiştir.
14 yaşındaki Sezai Karakoç, Paşa’nın dinlendikten sonra marşı kendilerine tekrar öğretmeye çalıştığını kaydeder.
Kâzım Karabekir ertesi gün sınıflarına da girecektir. Öğretmen sorularına hakkıyla cevap vereceğine güvendiği Sezai Karakoç’u ayağa kaldırıp sorular sorar. Küçük Sezai de “kıstas” kelimesini anlamaması dışında soruların hepsini cevaplandırır ve “Sonra, Paşa memnuniyetini belli etti. Biraz da kendisi konuştu. Başkalarını kaldırarak Fransızca sorular sordu” diyerek devam eder.
Sonuç olarak Sezai Karakoç’ta kalan Karabekir Paşa hakkındaki intiba şunlardır:
“Karabekir Paşa, bende, temiz yürekli, vakarlı, yurtsever bir insan etkisi bırakmıştı. Ancak fazla bir derinlik ifadesi bulamamıştım.” (s. 175)
(1) Gerçekte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekilliğinden ayrılıp İzmir İstiklal Mahkemesi’nde yargılandığı 1926 yılından Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından CHP milletvekili yapıldığı 1939 yılına kadar geçen süre 13 yıldır.
(2) Halbuki Kâzım Karabekir 1939 yılında CHP milletvekili yapılmıştı. Yani “aniden” vuku bulan sürpriz bir hadise değildi TBMM Reisliği. 7 yıllık CHP milletvekilliğinin ardından gelen siyasî bir terfi ödülüydü. Ama burada görüldüğü gibi bu, halkın nezdinde Karabekir Paşa’ya duyulan hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktı.
.
15 yaşındaki 15 Temmuz şehidinin hikâyesi
16 Temmuz 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
15 yaşındaki 15 Temmuz şehidinin hikâyesi
Mustafa Armağan
10. yıldönümünü idrak ettiğimiz 15 Temmuz darbe girişimi sırasındaki şehitlerimizin en genci 15 yaşındaki Halil İbrahim Yıldırım’dı.
Hemşehrimdi Halil İbrahim yani Şanlıurfalı. İlk duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor hikâyesi.
Beş çocuklu bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş. İstanbul Bayrampaşa’da çetin bir hayat mücadelesi veren bir ailede gözlerini açmış dünyaya. Babası Bahattin Yıldırım, nâmı memleketi Urfa ile özdeşleşen Hazret-i İbrahim’in adını verdi oğluna.
Küçük şehidimiz heyecan ve hayallerle başladığı eğitim hayatını (tıpkı benim de bir dönem yaptığım gibi) ortaokulda sonlandırmak ve babasına “evin erkeği” olarak omuz vermek zorunda kalmıştı.
Bayrampaşa’da bir oto galerisinde çırak olarak çalışıyormuş Halil İbrahim. 15 Temmuz 2016 Cuma günü iş çıkışında babasıyla buluşmuş, eve dönmüşler. Ailece yemeklerini yemişler. Ardından televizyonu açıp dinlenmeye çekilmişler.
Yine sıradan bir hafta sonu başlıyor gibidir ama… Aması var.
Televizyonlar birden yayın akışlarını kesmiş, ne olduğu ilk anda tam kestirilemeyen o sıra dışı darbe kalkışması haberine kitlenmiştir.
Baba elinde kumanda, heyecanla haber kanalları arasında gezinirken işin mahiyeti de belli olmaya başlamış. Bu bir kalkışma, bir darbe girişimidir. Daha önce 12 Eylül darbesinin kâbusuna tanık olan Bahattin Bey o an ne tür bir karanlığın yaklaşmakta olduğunu sezmiş.
Pencereden kendini sokağa atanların bağırış çağırışları duyulmaya başlamış ama ne yapacaklarına karar verememiş babası.
Tam bu sırada Halil İbrahim ısrarla babasına “Biz de sokağa çıkalım, hadi” diye ısrar etmiş. Babası yüreği ağzında, televizyona odaklanmışken tam o sırada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan CNN Türk’e bağlanıp halkı kendi iradesine sahip çıkmak için sokağa davet edince hepimizin yaptığı gibi meydanlara koşmuşlar.
Zaman sokaklarda su, insanlar sel gibi akıyormuş. Heyecan son haddindeymiş.
Saat gece yarısı 1’e doğru geliyormuş. Bayrampaşa Çevik Kuvvet önündelermiş.
Birkaç saniye sonra oğlu için saatlerin duracağından habersiz, insan seli arasında yürüyen ve bağırmakta olan babası birden arkasındaki ceylanın yere yığıldığını fark etmiş. Babası daha sonra gazetecilere o anları şöyle anlatacaktır:
“Darbecilere karşı koymak için yürürken oğlum birden yere yıkıldı. İlk başta ayağı taşa ya da bir yere takılıp düştü zannettim. ‘Oğlum, kalk dedim’ ve kaldırmak için elimi uzattım. Ancak oğlum hareketsiz duruyordu. Sonra kaldırmak için başının altına elimi koyunca elime kan geldi. O zaman vurulduğunu fark ettim. Kurşunun nereden geldiğini görmedim. Hemen kendi aracımla hastaneye götürdüm. Hastaneye götürünce ilk başta kurşunun sıyırdığını söylediler. Ancak sonra başının arka kısmına isabet ettiği anlaşıldı. Müdahale ettiler ama oğlumu kurtaramadılar…”
Böylece vatanının işgaline karşı yollara dökülen yüzbinler arasında şehit düşen 251 kişiden biri olan 15 yaşındaki Halil İbrahim otopsi işlemlerinin ardından Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verilmiş. Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Şehidimizin yokluklar içinde başlayan ve erken ama şerefli bir sonla biten hayat hikâyesinden geriye asla unutulmayacak bir acı ve iki yaş küçük kardeşiyle yarım kalmış hayalleri kaldı.
Ağabeyini çok sevdiğini, onunla bir kez bile kavga etmediklerini söyleyen 13 yaşındaki kardeşi Mustafa ağabeyini şöyle anlatmış:
“Kendisiyle çok iyi anlaşıyorduk. Oynuyorduk, eğleniyorduk hatta ağabeyim ve arkadaşlarıyla birlikte geziyorduk. Ağabeyimle ortak bir hayalimiz vardı. İleride başka ülkelere gidip gezmek istiyorduk. Bunu (kalkışmayı) yapanlar ağabeyimi öldürdü ve hayallerimizi de çaldı. Ağabeyim milleti, vatanı için sokaklara çıktı. Darbecilerle savaştı. Onunla gurur duyuyorum.”
İstiklal Maşı şairimiz Mehmed Âkif yetişiyor yine sözün bittiği yerde:
“Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;...”
Sevgili Halil İbrahim, o güzel adın ruhunla beraber şanlı semamızdaki yıldızları mesken edindi, bilesin.
.
Sülün Osman ve Haluk Levent
19 Temmuz 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sülün Osman ve Haluk Levent
Mustafa Armağan
AHBAP Derneği ve Haluk Levent etrafında kopan skandal dal budak salarken insanların aklına neredeyse ortak bir refleksle İstanbul’un ünlü dolandırıcılarından Sülün Osman geliverdi.
Bana da soranlar oldu “AHBAP meselesiyle Sülün Osman arasında bir benzerlik var mı?” diye.
Kaynaklara, eski gazetelere, şehir efsanelerine ve dönemin şahitliklerine baktığımda ortaya şöyle bir tablo çıktı.
Osman Ziya Sülün, nam-ı diğer Sülün Osman Cumhuriyetin ilanından iki buçuk ay önce, 15 Ağustos 1923’te İstanbul Fatih’te doğmuş ve 10 Ocak 1984’te (bazı kaynaklarda Temmuz diye geçer) Beyoğlu’nda bir otel odasında kalp krizinden hayata veda etmişti.
60 yıllık ömründe Türkiye’nin en meşhur dolandırıcılarından biri hâline gelmiş; öyle ki adı “dolandırıcılar kralı”na çıkmıştı.
Köprüleri, tarihî kuleleri, vapurları, tramvayları, meydan saatlerini “satarak” ya da “kiralayarak” nam salmıştı. Fakat onu sıradan bir üçkâğıtçıdan ayıran taraf, hikâyelerinin dilden dile aktarılırken mizah, zekâ ve keskin bir toplumsal eleştiriyle yoğrulmuş olmasıdır. Kemal Sunal’ın filmlerine, Aziz Nesin’in öykülerine, gazetelere ve İstanbul’un sözlü tarihine malzeme teşkil etmiştir.
Sülün Osman salt bir dolandırıcı değildi. Dönemin İstanbul’una, Hacı Ağa tipine, Anadolu’dan kopup gelen göç dalgalarına, insanların safiyetine ve hırsına ayna tutan bir figürdü.
Orta halli bir memur ailesinin evladıydı. Babası küçük bir devlet memuruydu; ailesi eski bir ahşap evde kiracı olarak yaşardı. İlkokulu bile bitiremediği rivayet olunur. İstanbul’un dar sokakları onun asıl mektebi olmuştu.
Gençliğinde Kumkapı’da tanıştığı Aleko adlı bir Rum’dan “üçkâğıtçılık” mesleğinin inceliklerini öğrendiği söylenir. Aleko, Osman’a insanları ikna sanatını, insan tabiatının açıklarını ve fırsatçılığı öğretmişti.
Sülün Osman’ın ilk büyük “işi” 1948’de Fatih’te baş verdi. Kiraladığı evin sahibini aylarca kira ödemeden idare ettiği gazetelere yansıyınca “Sülün Osman” lakabı doğdu. “Sülün” kelimesi hem kurnazlığı hem de o muğlak, kaygan duruşunu çağrıştırıyordu.
1950’lere gelindiğinde İstanbul, Anadolu’dan akan göç dalgalarıyla şişmişti. Ekmek ve umut peşinde koşan tecrübesiz, saf köylüler büyük şehrin parlak vaadleriyle karşı karşıyaydı. Sülün Osman tam bu kaosun içinde ortaya çıktı.
Yöntemi basitti ama cesareti efsaneydi: Kamuya ait tesisleri kendi mülküymüş gibi gösterip satıyor veya olmadı, kiralıyordu. Galata Kulesi’ni “işletme hakkı bende” diye pazarladı, Galata Köprüsü’nün geçiş ücretini devretti(!), tramvayları “devraldım” diye bilet sattı, vapurları sefer hakkı diye kiraya verdi, Dolmabahçe ve Beyazıt saat kulelerini “ayarlatma ücreti” pahasına sattı.
Taksim Meydanına paspas serip geçiş parası topladığı, İstanbul Üniversitesi bahçesini, İzmir Saat Kulesi’ni, hatta Amerikan 6. Filosuna ait bir gemiyi sattığı hâlâ anlatılır. Bir hacıya cennetten yer sattığı bile rivayet olunur.
Mahkemede hakime verdiği cevap, hem zekâsını hem de dönemin ruhunu özetler:
“Kusura bakma Hakim Bey, memlekette Galata Köprüsü’nü alacak eşekler olduğu sürece ben bu köprüyü satarım!”
“Ben masumları değil, beni dolandırmak isteyenleri dolandırdım” sözü ise ahlak felsefesinin özeti gibiydi. Hedefleri genellikle uyanık geçinenler, kolay para peşinde koşanlardı.
Hapishanede bile boş durmadı. “Alınteri ile Yaşamak” başlıklı bir konferans verdi; cinayetten, hırsızlıktan yatanlara dürüst çalışmanın kıymetini anlattı. Medyumluk yaptı, hatta Haluk Levent’in yaptığı gibi evlenemeyen kadınlardan güven ve umut ticareti ile para kaptı.
Ünlü sanatçılara “ders verdiği”, kendi karısına müteahhit olduğunu söylediği hikâyeler de cabası. Aziz Nesin’e bir kitabındaki ifadeden dolayı dava açacak kadar cüretkârdı.
Gazeteler, dergiler, hatta yabancı yayınlar onu kapağa taşıdı. TRT’ye bile çıktı, röportajlar verdi. Bugün hâlâ “Sülün Osman gibi” denilmesi zekâ ve kurnazlığın sembolü hâline geldiğini gösterir.
Peki Haluk Levent’le ne ilgisi var?
Sülün Osman mahkemede hakime “eşekler olduğu sürece satarım” demişti. Haluk Levent alenen böyle demedi ama yaptıklarıyla Sülün Osman’ın izinden gittiğini gösterdi.
Sülün Osman zekâsını sattı, Haluk Levent ise karizmasını. Biri kamu mallarını, diğeri kamu vicdanını ve yardımlaşma duygusunu hedef aldı. Şimdi Haluk Levent’in hapishaneden “dürüst insan olmak üzerine” bir konferans vermesi an meselesidir.
Öte yandan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma Ahbap Derneği’ne yapılan bağışların (özellikle 2023 deprem yardımlarının) usulsüz kullanıldığı, dernek hesaplarından bazı kişisel hesaplara (Levent’in asistanı Yeliz Kaya dahil) yüz milyonlarca lira aktarıldığı, yüksek miktarda bahis oynandığı ve para kaybedildiği iddialarıyla derinleşti.
Haluk Levent ve yakın çevresi gözaltına alındı; dernekler kanununa muhalefet, kara para aklama ve örgüt üyeliği gibi suçlamalar gündeme geldi. Deprem sonrası toplanan milyarlarca liralık bağışın amacı dışında kullanıldığı, senetler üzerinden mal varlığı hareketleri yapıldığı öne sürüldü.
Pişmanlıklar twit silmekle kalmıyor, destek verenler alenen özür diliyor. Devletten yana olduklarını beyan edenler kuyruğa girmiş durumda.
Sülün Osman sadece bir dolandırıcı değil, toplumsal bir aynaydı. Göçün, şehirleşme sancılarının, safiyet ile kurnazlığın çarpıştığı bir çağda yaşadı. İnsanların hırsını, umudunu ve saflığını ustalıkla kullandı. Hikâyeleri güldüren ve düşündüren eleştirilerdi.
Kolay para peşinde koşanların her zaman kandırılabileceğini gösterdi. Nüfus cüzdanı olmadığı için kimsesizler mezarlığına gömüldüğü söylenir. Mezarı bile belirsizdir. Geride bıraktığı miras ise “merd-i kıptî”nin efsaneleri türündendir.
Sülün Osman İstanbul sokaklarının unutulmaz simalarındandı. Kamu malını satan adam, mahkemede laf yetiştiren filozof, hapishanede ahlak konferansı veren dolandırıcı… Onun hikâyesi, zekânın sınırlarını ve insanın zayıf yönlerini hatırlatır. Bugün bile anlatılırken gülümsetir ve düşündürür.
Haluk Levent vakası çok daha kaba ve hukukî tarafının facia olması bir yana, ahlakî olarak da tam bir rezalettir. Haluk Levent vak’asında meselenin çapı ve ahlaki boyutu çok daha vahim bir hâl almış görünüyor.
.
Milli Mücadele’nin ilk kurşunu Trabzon’da mı atıldı?
23 Temmuz 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Milli Mücadele’nin ilk kurşunu Trabzon’da mı atıldı?
Mustafa Armağan
Hatırlarsınız, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin unutulmaya yüz tutan kavramlarımızdan Milli Mücadele’yi, Kurtuluş Savaşı terimi yerine koyduklarını açıklamış ve beklenebileceği gibi tartışma çıkmıştı. Halbuki Milli Mücadele sadece muharebeden ibaret değildi, aynı zamanda barış girişimlerini de ihtiva ediyordu. Milli Mücadele’nin askerî kısmı olabilirdi İstiklal Savaşı veya İstiklal Harbi ama 1919 Mayıs’ı ile 1920 Ekim’i arasında barış girişimleri ve TBMM’nin açılması gibi sivil oluşumlar da yaşanmıştı. Bunların tamamınadır ki önceleri “Mücâhede-i Milliye”, sonradan “Mücadele-i Milliye” denilmişti.
Özetle “Milli Mücadele” bağımsızlık yolundaki bu barış ve savaş girişimlerinin topuna verilen isimdir.
İnkılap tarihi kitaplarımızda değiştirilmesi gereken o kadar yanlış malumat var ki. Bunlardan biri de “İlk kurşun”dur.
İlk kurşun İzmir’de, Hasan Tahsin tarafından Yunan askerlerine karşı atıldı diye ezberletilir bize ama bunu doğrulayan bir bilgiye, ne Atatürk döneminde, ne İnönü ve ne de Menderes döneminde rastlayabilirsiniz. Hatta Nutuk’ta ilk kurşunun İzmir’de değil, Ayvalık’ta atıldığı bile yazar:
“Yunan ordusu daire-i işgalini tevsi ederken, Ayvalık’a da asker çıkardı. Ali Bey [Çetinkaya], bu Yunan kuvvetine karşı, 28 Mayıs 335’te [1919] muharebeye girişti. Bu tarihe kadar, Yunan kıtaatı hiçbir tarafta ateşle mukabele görmemişti.”
Buyurun, Nutuk diyor ki 28 Mayıs’ta vuku bulan Ayvalık’taki muharebeye kadar Yunan kıtaları HİÇBİR TARAFTA ATEŞLE KARŞILIK GÖRMEMİŞTİ. Ama ders kitaplarımıza bakılırsa ilk ateş 15 Mayıs’ta İzmir’de açılmış.
Hangisi doğru?
Ders kitapları doğru yazıyorsa Atatürk Nutuk’ta yanlış bir bilgiyi mi dile getiriyor? Yok, Nutuk’taki bilgi doğruysa kitaplarda yazılanlar mı uydurmadır?
Bu arada Atatürk ömrü boyunca bırakın İzmir’de ilk kurşunun atıldığını söylemeyi, Hasan Tahsin’in adını dahi anmamıştır. Bunun ne anlama geldiğini varın siz söyleyin.
Bu arada Genelkurmay Başkanlığına bakılırsa ilk kurşunun 19 Aralık 1918 tarihinde Hatay’ın Dörtyol ilçesine bağlı Karakese Köyünde Mehmet Çavuş ve arkadaşları tarafından atıldığı beyan edilmiştir.
Peki Ayvalık’ta mı atıldı ilk kurşun, İzmir’de mi, yoksa Dörtyol’da mı?
Kâzım Karabekir Paşa bu ilk kurşun serisine bir yenisini ekler ve 27 Nisan 1919 tarihinde yani İzmir’de atıldığı söylenen tarihten 18 gün önce Trabzon’da yine bizzat Yunanlara atıldığını delillendirir. 1200 sayfalık İstiklal Harbimiz adlı hatıratının 1960 yılında neşredilen ilk baskısında aynen şunları yazar (sayfa 21):
“27 Nisanda bir Yunan torpidosu geldi. Gelecek Rum muhacirlerini yerleştirmek için bir heyet gelmiş. Bir gece bir kaç Yunan neferi sarhoş olarak bir neferimizin silâhını almak ister, neferimiz de bunlara silâhla mukabele eder ve birini öldürür. İtilâf memurları bunu mühim bir mesele addile valiye gitmişler, bana da geldiler.
Neferin mukabele-i bilmisil yapılmasını, maktule merasim icrasını istediler. Yüz vermedim. Müdafaa-i nefis ve namus olduğundan Türk neferi ceza görmedi. Yunanlılar da def olup gittiler.”
Yapı Kredi Yayınları tarafından neşredilen Günlükler’inin ilk cildinde ise aşağıdaki kayıt dikkat çeker (sayfa 591):
“Bir Yunan torpidosu limana geldi. Muhâcirleri yerleştirmek için içinde heyet varmış. Sarhoş bir Yunan neferi gece bizim neferin silahını almak istemiş. Nefer de gebertmiş.”
Şimdi bütün bunlar ortadayken hâlâ “ilk kurşun”un şerefini Sabetayist Hasan Tahsin’e vermek hem de Atatürk’ün Nutuk’una rağmen nasıl mümkün olabiliyor?
.
Ayasofya Camii’nde hukuk nasıl ihlal edilmişti?
26 Temmuz 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Ayasofya Camii’nde hukuk nasıl ihlal edilmişti?
Mustafa Armağan
6 yıl önce Danıştay tarafından iptal edilen “Ayasofya kararnamesi”ndeki hukuki tutarsızlıklar merak ediliyor. Net anlaşılsın diye maddeler halinde sıralamak istiyorum (kararnamedeki imza meselesini atlıyorum).
1) Hukuka aykırılıklar meselesi:
a. Bahsedilen Bakanlar Kurulu kararnamesi İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 17. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1. protokolünün 1. maddesine, Anayasa’nın 35. maddesine, Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesine, Vakıflar Kanunu’nun 3, 6, 16 ve 30. maddeleri ile Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 10. ve 11/2. maddelerine aykırıydı.
b. Kararnameler normlar hiyerarşisinde kanunun altında yer alır ve kanuna aykırı olamaz, olursa geçersiz hâle gelirler. Bu durumda Danıştay yapılması gerekeni yaptı, vakıf ve tapu sicilinde belirtildiği gibi Ayasofya’nın cami olarak kullanılmasının önündeki engelleri kaldırdı.
c. Öte yandan söz konusu Kararname Resmi Gazete’de yayımlanmamıştır. Halbuki kararnameler Resmi Gazete’de yayınlanmadan yürürlüğe girmez.
2) İçeriğindeki tuhaflık ve çelişkiler:
Tartışmalı kararname şu cümleyle başlar: “Eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan Ayasofya camiinin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün Şark alemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle bunun müzeye çevrilmesi...” Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesine sevinecek olan “bütün Şark âlemi” hangisidir?
Belki de “bütün Garp âlemi” şeklinde yazılacakken ya şaşırtmaca maksadıyla veya zuhulen “bütün Şark alemi” diye yazılmıştır. Açılma kararına kimler üzüldüyse kapandığı zaman sevinenler de onlardır, yani Batı (Garp) alemi...
3) Vakfın hukuki durumu:
a. Vakıflar, özel hukuk statüsüne tabi, fakat tüzel kişiliği haiz kuruluşlardır. Vakfedilen mülkün sahibi asırlar önce ölmüş olsa bile vakfın bizzat sahibidir.
b. Gerek İslam hukukunda, gerekse hem 1934’te hem de bugün geçerli vakıf kanunlarımızda bir vakfın, vâkıfının, yani kurucusunun koyduğu gaye dışında kullanılması mümkün değildir. 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 4. maddesinin 1. fıkrasının c bendi vakfa ait müesseselerin gayelerine göre yaşatılmasını âmirdir.
c. Danıştay 12. Dairesi’nin 4 Aralık 1971 tarihli E. 1969/2863 ve K. 1971/2821 sayılı kararında “vakıf mallarının tahsis edildikleri amaca uygun kullanılmaları esastır” denilmiştir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 16 Eylül 1974 tarih ve E. 3559 sayılı kararında “Vakıf başlı başına mevcudiyeti haiz olmak üzere bir malın belli bir amaca tahsisidir. Amaç ise vakfın gelecek bütün zamanlara şamil olmak üzere düşünülen hukuki faaliyetini gösterir” denilmiştir. Dolayısıyla vakfedilen malın/mülkün amacı haricinde kullanılması kanunlarımıza olduğu kadar Danıştay ve Yargıtay kararlarına da aykırıdır.
d. Vakıf mallarının sahibi devlet değil, ilgili vakıftır. Devlet ise bu malları başka bir amaca tahsis edemez. Yani Ayasofya vakfının da içinde bulunduğu Ebulfetih Sultan Mehmet Vakfı’nın kurucusu 1936 tarihinde çıkarılan tapusunda da açıkça belirtildiği üzere Fatih Sultan Mehmed olduğuna göre, Fatih’in tayin ettiği amacın haricinde başka bir kuruma devredemez, kullandıramaz, kiralayamaz. Buna göre Ayasofya’yı Kültür Bakanlığı’na müze olarak kullandırma hakkı devlete, dolayısıyla bakanlar kuruluna, hatta yasama organı olan TBMM’ye dahi verilmemiştir.
e. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumi Esasları adlı eserinde vakıfname hükümlerinin devleti bağlayan tam ve kuvvetli bir hukuk kaidesi olduğunu yazar: “Vakıfname hükümlerini hiç kimse değiştiremez.”
f. Bütün bu hukukî delillere üç hukukçunun yaptığı 2016 tarihli bir değerlendirmenin hüküm cümlelerini ilave ettiğimizde tablo netleşmektedir:
“Bakanlar Kurulu Kararına dayandırılan müze kullanımının, normlar hiyerarşisi ve özel kanunlar arasında yeni tarihli olanın uygulanacağı hukuk ilkesine aykırı olduğu da açıktır. Yani 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı, günümüz hukuk normları içinde uygulanabilir değildir. Zira, bu karar mazbut vakfın günümüzde de halen geçerli olan vakfiyesi doğrultusundaki irade beyanını engellemektedir. Mülkiyet hakkını kısıtlamakla da kalmayıp ortadan kaldırmaktadır.
Eserin, kamulaştırma veya başka bir kurum tarafından satın alınması da yasal görünmemektedir. Ancak bu durumda dahi Vakıflar Kanunu 30. madde ile eser tekrar mazbut Vakfı adına tescil olunacaktır.
Diğer bir durum da, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na taşınmazın tahsis edilmesi veya kiralanmasıdır. Bu da yine Vakıflar Kanunu 16. maddesi ile çelişmektedir. Zira 16. madde vakfiyede belirtilen fonksiyon ile kullanımı emretmektedir. Bunun sağlanamaması diğer bir kurumun taşınmazı para vererek kullanması ile sorunun ortadan kalkabileceği fikrini akıllara getirebilir.
Ancak bu da yukarıda izah edilen mevzuat hükümlerine göre hukuki ve yasal değildir. Zira bu ve diğer sair gerekçelerle Trabzon Ayasofya’da işgalci konumda olan Kültür ve Turizm Bakanlığı müze olarak kullandığı taşınmazdan, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün talebi uyarınca yargı kararı ile çıkartılmış ve eser Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından aslına uygun şekilde camiye dönüştürülmüştür.
İstanbul’da bulunan Ayasofya’nın da yukarıda maddeleri verilen yasal çerçeve içinde kullanımının sağlanması durumunda ihlal edilen mülkiyet hakkı kavramı yeniden, mazbut vakfın kurucusu olan Fatih Sultan Mehmed’in irade beyanına uygun şekilde tesis edilebilecektir. Eserin mülkiyet hakkı kavramı temelinde geçmişten günümüze değin kullanımı; mevzuat, vakfiye ve tapu sicili açısından irdelenmiştir.
Bunlara dayanarak, vakıf ve tapu sicilinde belirtildiği üzere cami olarak kullanımının sağlanması gereğinden hareket edilmiştir.” (Y. Emre Çoruhlu, Osman Demir, Okan Yıldız, “Ayasofya bilmecesi: Kilise, cami, müze, hangisi?”, TAAD, Temmuz 2016, s. 29-30.)
4) Hukukun son sözü:
Son olarak Abdullah Mehmed Çalışkan’ın Ayasofya Câmii Meselesinin Etrafındaki Gerçek... adlı kitabındaki değerlendirmesi önemlidir:
“...Ayasofya kararnamesinde hukukî bir gerekçe bulmaya imkân yoktur. Bakanlar Kurulu Kararının hangi kanuna dayandığı da yazılmamıştır. Çünkü Bakanlar Kurulu’nun dayanak yapabileceği bir kanun mevcut değildir. Bakanlar Kurulu’nun hangi yetkiye istinaden bu konu ile ilgilendiği hususunda hukukî bir mütalaa da yazılmamıştır. Çünkü bu konu, ne Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ne de Türkiye’de mer’i (yürürlükteki) kanunlar tarafından Bakanlar Kurulu’na verilen yetkiler dahilinde bulunmamaktadır.
Kararnamede, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasından bahsedilmemiştir. Çünkü kararname, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına aykırıdır. Kararnamede vakıf hukukundan bahsedilmemiştir. Çünkü kararname vakıf hukukuna zıttır. Kararnamede Türk Medeni Kanunu söz konusu edilmemiştir. Çünkü kararname, Türk Medeni Kanunu’na uygun değildir. Türkiye’de mevcut anayasa ve kanuni mevzuatın hiç birisine kararnamede temas edilmemiştir. Çünkü kararnamenin bunlardan hiç birisine uyan taraf yoktur. (...) Bakanlar Kurulu bu kararı ile Türkiye’de anayasa ve kanunları bu konuda tamamen yok saymıştır.”
Fatih Sultan Mehmed’in ruhu 86 yıl boyunca muazzep edilmiş ve yüce milletimizin vicdanı vakfiyedeki lanet sebebiyle huzursuz kılınmıştı. Üstelik asırlar boyu Allah’a adanmış bir yapı olan Ayasofya’nın seküler bir turistik mekân haline dönüştürülmesi ziyaretçilerde bu mabede yönelik saygı hislerini de zedelemiştir.
Unutmayalım ki bir millet yaşayanlardan ibaret değildir. Geçmişte yaşayanların olduğu kadar gelecekte yaşayacakların da bugün yaşayanlar üzerinde hakları ve alacakları vardır. Ayasofya’da alnımızın secdeye varması ile bu hakları ödediğimizden dolayı mesruruz.
.
CHP’nin yasakladığı Ezanın camiye döndüğü gün neler yaşanmıştı?
30 Temmuz 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP’nin yasakladığı Ezanın camiye döndüğü gün neler yaşanmıştı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Tarih bitmez bir hazine. Un çuvalı gibidir, sürekli uç verir belgeler.
Allah şifa ihsan etsin Muharrem Coşkun kardeşim ile ortak tutkularımızdan biri de Ezan-ı Muhammedî yasağı yani Türkçe Ezan ile 1950 yılında Ezanın aslî lisanına dönüşüdür. Eğer yaşı o yıllara yetişiyorsa Akittv’de Kırmızı Masa’ya davet ettiği misafiriyle sohbetine mutlaka Türkçe ezanla alakalı bir soru sıkıştırıverirdi Muharrem kardeşim.
Fakir de yaşı o yıllara yeten kimi bulsa ya ses kayıt cihazını uzatır önüne veya yazılı kayıt tutar veya tutturur.
İşte az önce de öyle oldu. Asistanım Cem Kurtulmuş Emekli İmam Hatip öğretmeni Adil Özgüç’ün benimle konuşmak istediğini haber verince memnuniyetle kabul ettim ve telefonla görüşmemizde 1935 Atabey (Isparta) doğumlu olduğunu öğrenince de hatıralarını anlatmasını rica ettim. İşte aşağıdaki Türkçe ezan hatırasını ilk defa siz okuyacaksınız.
Allah sağlık ve afiyet versin, fakirin doğduğu 1961 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan Adil Özgüç’ün ilk kez okuyacağınız hatıraları.
***
GÖZYAŞI VE HIÇKIRIKLA KILINAN NAMAZ
1950 seçimleri Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Türk milleti tarihinde ilk defa siyasî bir otoriteyi kendi hür iradesiyle o seçimlerde alaşağı etti. Ne yazık ki, Demokrat Parti zafer serhoşluğu içinde bu önemli sosyal olayın üzerinde fazla durmadı. Hakkında herhangi bir araştırma yapılmadan günler geçip gitti. Binlerce yıllık tarihimiz boyunca bu bir halk ihtilali idi. Kıymeti bilinmedi. Olay Batı ülkelerinde cereyan etse ciltlerle eser yazılırdı. İşte Fransız ihtilali bunun en iyi örneği.
Mayıs ayının sonlarına doğru Demokrat Parti hükümeti göreve başladı. O günler Ramazandı. Hükümet ilk icraat olarak Ezan ve kametin orijinal Arapça dili ile de okunabileceği kararını çıkardı. O zamana kadar yıllarca camilerde “yeni ezan” adıyla bilinen şu sözler okunuyordu:
“Tanrı uludur. Tanrı uludur.
Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrıdan başka yoktur tapacak.
Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrının elçisidir Muhammed.”
“Yeni ezan”ın sözleri böylece devam eder, giderdi.
Eski ezanı camilerde okumak kesinlikle yasaktı. Bazen köylerde yetkililer duyamaz düşüncesi ile cesaret edip eski ezan okuyan müezzinler derhal şikâyet edilir, ezan kanununa muhalefetten hapse atılırdı. O devir gazetelerinde buna dair haberler çoktur.
Halk bu durumdan hayli üzgündü. Fakat ezan namazın aslî şartlarından olmadığı için fazla bir şey söyleyemiyorlardı. Bazı yaşlıların camide kamet getirilirken alçak sesle “Allahu ekber, Allahu ekber” diye kendi kendine kamet getirmesi hâlâ kulaklarımdadır.
Ben bu işi yapanlara daima şunu sormuşumdur:
- Acaba ezan Türkçeleşince mânâsını anlayan halk daha fazla mı camiye geldi?
Cevabını yine ben vereyim, çünkü o devri yaşadım.
Bilakis pek çok Müslüman camiden soğudu. Zira inançlarına göre bu ezanla namaz olmaz, diyorlar, namazı evlerinde kılıyorlardı.
Burdur Ulucamii’nde ikindi namazını müteakip mukabele okuyoruz. O gün müftülükten emir gelmiş “Bundan böyle camilerde eski ezan okunacak” diye. Müezzin efendi emre göre ikindi ezanını okudu. Halkın olaydan haberi yok. Pek dikkati çekmedi. İhtimal, dinlemediler bile. Cemaat adet olduğu üzere camiye gelip sünneti kıldı.
Ne zaman müezzin “Allahu ekber, Allahu ekber” diye kamet getirmeye başladı. İşte ne olduysa o anda oldu. Caminin içini bir hıçkırık kapladı. “Allah…” diye bağıranlar, “bu günleri de gördük” diye birbirine sarılanlar, el açıp dua edenler… Müezzin kamete devam edemedi. O da başladı hıçkırmaya… Cemaat büyük bir heyecan ve coşku içinde. Biz talebeler arkada olup bitenleri seyrediyoruz.
Bu coşku ve sevinç kasırgası on dakika kadar sürdü. Sonra ortalık sakinleşti. Bu kere müezzinle birlikte cemaatin iştirakiyle kamet yeniden getirildi ve namaz kılındı.”
***
Adil hocanın ezan hatırası burada sona eriyor ama Hac ve CHP’ye dair de ilginç hatıralar gönderdi. Onları da Pazar günü köşemde okuyacaksınız inşallah.
.
Hac Türkiye’de yasak, Yunanistan’da serbestken yaşanan çarpıcı bir hikâye
02 Ağustos 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Hac Türkiye’de yasak, Yunanistan’da serbestken yaşanan çarpıcı bir hikâye
MUSTAFA ARMAĞAN
Tek Parti devrinde örtük bir Hac yasağı vardı. Hacca gitmek devlet tarafından fiilen engelleniyordu. Gitmek isteyene pasaport vermiyor, döviz tahsis etmiyor, soruşturuyor, böylece insanları bin bir türlü eziyete ve türlü yalancılıklara sürüklüyorlardı.
Sözün özü, Tek Parti idaresi büyük günahlardan yalan ile İslâmın beş şartından biri olan farz bir ibadeti bağdaştırmak gibi gayri mümkün bir tutuma zorluyordu Müslümanları.
Geçen Çarşamba Türkçe ezan devriyle alakalı hatıralarını naklettiğim 1935 doğumlu Adil Özgüç hocanın vaktiyle bir dostundan dinleyip zapt ettiği dokunaklı bir Hac yasağı hatırasını ilk kez okuyacaksınız aşağıda. Ve okuyunca göreceksiniz ki Hacca gitmek için o devirde yalnız mal mülk sahibi olmak yetmiyor, ilaveten yiğitlik de gerekiyordu.
Adil Özgüç’ün gönderdiği “Hüzünlü bir Hacı uğurlama hikâyesi” başlıklı yazısını ufak tefek kısaltmalarla dikkatinize sunuyorum:
“Bursa’ya yeni tayin olduğum günlerdeydi. Evimizin karşı köşesinde küçük bir bakkal dükkânı vardı. Dükkân sahibi hayli yaşlı, güngörmüş, hoş sohbet bir adamıydı. Ailesi Balkan savaşı sonrası Bursa’ya yerleşmiş. Komşular kendisine Bosnalı Üzeyir amca diyordu. Rumeli şivesiyle konuşması, hikâye ve fıkralar anlatması çok hoşuma giderdi.
Hiç unutmam, bir gün onu gözleri yaş içinde, üzgün, buruk bir çehreyle düşünürken buldum. O güleç yüz gitmiş, yerine hayal kırıklığı içinde bedbin bir surat gelmişti. “Hayrola Üzeyir amca!” dedim, “nedir bu halin, kim üzdü seni böyle?” Üzeyir amca başını kaldırdı. “Sorma be muallim bey. Yıllar önce yaşadığım can sıkıcı günleri hatırladım, duygulandım. Sen de üzerine geldin” dedi. Ben de “Muhterem amcam, eğer seni yormaz ve işine mani olmazsa anlatır mısın?” dedim.
Üzeyir amca derin bir nefes aldı. Her zamanki Rumeli şivesiyle anlatmaya başladı.
“Bir gün sabah namazından sonra meydanlıkta hacı uğurlama merasimine gittim. Hacıya yazılanlar vakti gelince firma sahipleri tarafından toplanır, dualarla uğurlama merasimi yapılır. Otobüsler sıra sıra dizilir, uğurlamaya gelenler tanıdıklarıyla helalleşmek için telaş içinde koşuşturur. Ortalık kalabalık; heyecan, coşku, imrenme, gözyaşı bir arada.
O anda benim eski hacılık hikâyesi gözlerimin önüne gelince duygulandım, öfkelendim. Ne olurdu, ben de bu insanlar gibi sevinçle kutsal topraklara uğurlansaydım. Maalesef olmadı. Kaç kere müracaat ettim, pasaport alamadım.
O günlerde hac yolculuğuna gizli yasak vardı. Düşünüyorum: Ne yapayım, nasıl bir yol bulup gideyim? Çare bulamadım. Bir tanıdık şöyle bir akıl verdi: “Emniyete müracaatını hacılık için değil, Bosna’ya akraba ziyareti adıyla yap. Belki o zaman izin verirler”. Dostumun fikri kafama yattı. Hemen bu mealde bir dilekçeyle başvurdum. Aradan bir hafta geçti geçmedi, izin çıktı. Meğer bugüne kadar boşa uğraşmışım. Her işin bir yolu varmış(!) Artık plan yapıp Hac vaktine uygun bir zamanda yola çıkacağım.
1930’lu, 40’lı yıllarda Türkiye’de en iyi vasıta bildiğimiz kara trendi.
Nihayet beklediğim gün geldi. Evde çoluk çocukla helalleştik. Tehlikeli bir yolculuğa çıkıyorum; sonu karanlık, işin ucunda dönmek de var, dönememek de. “Ya Allah, Bismillah” deyip Sirkeci’den trene bindim.
Mekke nere, Atina nere!
Hududu geçince üzülmedim desem yalan olur. Keşke bu yollara girmeseydik. Yol boyunca bu düşünceler kafamı meşgul etti.
Gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün akşam üzeri Atina’daydım. Niyetim burada birkaç gün kalıp gemi işletmelerine başvurarak Cidde’ye gemi olup olmadığını öğrenmekti.
Çarşı’da bir otele yerleştim. Kısa bir istirahatten sonra otel lobisine indim. Bir de ne göreyim! Bizim Balkan ülkelerinden gelen tanıdık Müslümanlar karşıma çıkmaz mı! Onları gökte ararken yerde buldum. Kucaklaştık. Yıllardır birbirimizi görmemiştik. Hal hatır derken sohbete başladık. Onlar da benim gibi Hac amacıyla gelmişler. Aralarındaki hoca kendilerine rehberlik etmiş.
Yunan gemi işletme firmaları Balkan Müslümanlarının hac ibadeti ihtiyacını bildikleri için her yıl bu zamanlarda Pire-Cidde arasında gidiş dönüşlü turlar düzenlermiş. Hemşehriler Cidde’ye kolayca gemi bulmuş. Ertesi gün beni de o listeye eklettiler. Toplam 15 kişi olduk. İki gün sonra yola çıkacağız.
Şu Allah’ın işine bak. Evden çıkarken yalnızdım, O bana dostlarımı buldu. Gemi bulabilir miyim? diye düşünürken gemi ayağıma geldi. Rehber hoca ise kendiliğinden oluştu. Niyetin hayır olunca işler nasıl da kolaylaşıyor. Rabbime bin kere şükrettim.
Hemşehrilerle söz birliği ettik. Bundan böyle yemede, içmede, gezmede, ibadette, velhasıl her yerde beraber olacağız.
Pire limanından gemimiz vaktinde hareket etti. Akdeniz, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz derken üç günde Cidde’ye ulaştık. Limanda bir minibüs kiraladık. Eşyaları yükleyip yola çıktık. Artık kutsal topraklardayız. Dualarla ilerliyoruz, ben Kâbe’yi göreyim diye heyecanla yolu gözlüyorum. Sonra bir anda Mekke’ye geliverdik.
(…) Günlerimizi Harem-i Şerif’te geçiriyoruz. Bir gün arkadaşlarla Medine’ye gitmeyi kararlaştırdık. Peygamber Efendimizin (sav) türbesini ve diğer ziyaret yerlerini göreceğiz. Ertesi gün uygun bir minibüsle o ziyareti yerine getirdik. Artık kulağımız seste: Arafat için haber bekliyoruz. Aradan çok geçmedi, her yere sesli anonslarla duyurdular: “Yarın öğle sonu hacı namzetleri Arafat’a çıkacak.”
Mekke ile Arafat arası yaklaşık 10-15 kilometrelik bir mesafe. Yol bakımlı, çevre düzlük. Sadece ileride bir tepe görünüyor, meğer Arafat orasıymış. Doğrusu şaşırdım. Ben Arafat Dağı denilince bizim Rumeli’deki gibi yüce bir dağ sanmıştım.
Her yer kalabalık, çadır ve insan. Geceyi burada geçireceğiz. Ertesi gün öğle namazını müteakip hacılık duası yapılacak. Akşam da Müzdelife üzerinden Mina’ya geçeceğiz. Mina’da şeytan taşlama ve kurban kesme görevleri var.
Kâbe tavafından sonra handaki odamıza döndük. Artık hac ibadetiyle ilgili hususlar tamamlandı.
Dönüş ve o tatsız sürpriz
Dönüşü anlatmaya gerek yok. Yine gemiyle geldiğimiz Atina’da arkadaşlarla vedalaştık. Onlar otobüsle memleketlerine, bense trenle İstanbul’a döneceğim. Ayrılışımın 35. günü eve dönmek nasip oldu.
Geldik bizim hacılığın en dramatik sahnesine.
Benim gizlice hacıya gidişim komşular arasında büyük bir olay oldu. Zira uzun süredir hacı yüzü gören yoktu. Küme küme ziyaretçiler eve akın etti. Gündüz böyle, gece böyle. Bizim ev düğün evine döndü.
Bu geliş gidişler polisin dikkatini çekmiş. Polisler ziyaretçilere soruyor: “Ne var bu evde? Niçin gidiyorsunuz?” Ziyaretçiler cevap veriyor: “Amcamız hacıdan geldi, onu görmeye gidiyoruz.” Polisler olayı komisere haber veriyor. Komiser öfkeleniyor ve “Çabuk hacıyı getirin buraya” diye emir veriyor.
Bir ara bizim kapı çalındı, baktık polisler beni istiyor. Hazırlandım, “buyurun gidelim” dedim. Karakola vardık. Komiser beni bekliyor. Hışımla ayağa kalktı. Başladı ileri geri konuşmaya: “Gel bakalım yalancı hacı, sen bizi kandırdın. Hani Bosna’ya gidecektin? Yolu mu sapıttın?” Komiser küfürle karışık hakaretler ediyor, ben ise suçlu çocuklar gibi başım önümde eğik, kıpırdamadan duruyorum. Komiser kızgın. Belki de kıpırdasam beni dövecek. Komiser “Sen cezanı çekeceksin. Bizi aldatmanın ne demek olduğunu anlayacaksın. Atın bunu nezarete” dedi. Polisler beni nezarete tıktı.
Ben evden ayrılınca bizim ev suyu kesilmiş değirmene dönmüş. Çocuklar ağlamaklı, suratlar asık, çehreler eğik, komşular üzgün. Dünkü bizim düğün evi bugün oldu cenaze evi. Ziyarete gelenler olayı öğrenince sinirleniyor, söylenerek geri dönüyor. Ertesi gün komşular aralarında toplanıyor ve valiye çıkmaya karar veriyor. Yoksa işler daha da karışacak. Vali beye meseleyi anlatıyorlar. Vali anlatılanları dikkatle dinliyor, “Yurt dışına çıkan kimse istediği ülkeye gidebilir” düşüncesiyle karakola telefon ediyor, “Hacı efendiyi derhal serbest bırakın!” diye emir veriyor.
Ben nezarette yatıyordum. İçeri polisler girdi ve “Hacı amca serbestsin” dediler, inanamadım. “Doğru mu söylüyorsunuz?” dedim. “Amca burada şaka olmaz” dediler. Hemen hazırlanıp hızlıca evimin yolunu tuttum.”
.
Tek Parti devrinde Hac yasağı nasıl uygulandı?
06 Ağustos 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Tek Parti devrinde Hac yasağı nasıl uygulandı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Geçen Pazar günkü belgeli yazımıza gelen tepkiler üzerine 4 yıl önce kaleme aldığım bu yazıyı güncelleyerek yeniden takdim etme zarureti doğdu.
*
Tek Parti devrinde döviz yok, salgın var gibi bahanelerle 1947 yılına kadar Hacca gitmek engellenmişti. Bırakın hacca gitmeyi, 1934 yılında çıkarılan kanunla “Hacı” demek bile yasaklanmıştı.
Şahit mi istiyorsunuz, buyurun Prof. İsmail Cerrahoğlu (1929-2022) hocanın anlattıklarına:
“Aklımın erdiği yıllarda Hacca giden pek olmuyordu. Doğrudan Hacca gitmek mümkün olmadığı için istisnai bazı kişiler çok büyük paralarla ve aylar önce turist pasaportu ile yurt dışına çıkarak dolaylı yollarla Hacca gidebiliyorlardı. Bunun için mesela Şam, Kahire, Bağdat, Musul gibi bazı Müslüman ülkelerin şehirlerinde akrabası olduğunu ileri sürerek, onları ziyarete gitmek maksadıyla resmi izin alınması gerekiyordu. Aylar süren uğraşmanın sonucunda eğer resmi makamları ikna edebilir de yurt dışına çıkış için izin alabilirlerse gidiyorlar, Hac mevsiminden de epey sonra dönüyorlardı. Yani devlet Hacca gitmek isteyen insanları resmen yalancılığa zorluyor, arkasından da onları yalancılıkla itham ediyordu.” (Haz.: Mustafa Öcal, Cumhuriyet Devrinde Dini Eğitim ve Dini Hayat, cilt 3, Ensar: 2008, s. 18.)
Tek Parti devrinde Hacca kaçak göçek gidilebiliyordu. Aylar öncesinden turistik bir maksatla yurt dışına çıkıyor, Hacca gittikleri belli olmasın diye de aylar sonra dönerek başlarına bir kaza gelmesine mani oluyorlardı. Döndüklerinde cezalandırılanlar az değildi.
Sabancı Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Cemil Koçak Hac yasağı üzerinde duranlardan biridir. Prof. Koçak’a göre CHP ilk kez çok partili yapılacak olan 1946 seçimi sırasında oy kaygısıyla Haccı serbest bırakmıştı. O sırada halktan oy isteyecekti ve bir taviz vermesi gerekiyordu. Verdi de. Kurnazlık bu ya, seçimden sonra yine yasaklama yoluna gidecekti.(Cemil Koçak, “CHP, inkılap ve Hac yasağı”, Star, 17 Ocak 2015.)
Oyların oluk oluk DP’ye aktığını gören CHP 1947 Kurultayındaki özeleştirilerin ardından dizginleri gevşetmeyi deneyecekti. Okullara din dersleri yeniden konulacak, 1933’te Üniversite Reformu sırasında kapatılan İlahiyat Fakültesi ile “İmam Hatip Kursları” açılacaktı. Bu arada bazı türbelerin kapısına vurulan paslı kilitler de açılacaklar arasındaydı.
Prof. Koçak’ın Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulduğu 17 Ekim 1947 tarihli Bakanlar Kurulu kararında “önümüzdeki Hac mevsimi için vatandaşlarımızın Hicaz’a gitmesine müsaade edilmeyeceği” açıkça bildiriliyor, böylece 1948 yılında Hac farizası yeniden yasaklanıyordu.
1948 Eylülünde Mehmed Akif’in arkadaşı Eşref Edip’in çıkarmakta olduğu Sebilürreşad dergisinde bomba gibi eleştiriler uç vermeye, Tek Parti devrinde susturulmuş kalemler yazmaya başlamıştı.
“Senelerce yasaktan sonra” diye yazıyordu Ömer Tunca adlı kişi “geçen sene Hacca gitmeye müsaade edildi. (Fakat) Bu sene hacca müsaade edilmeyecek!” Sebep, döviz kıtlığı imiş! Döviz yokmuş! Binlerce liralık lüks otomobillere, kürk mantolara, mücevherat ve pahalı saatlere, sinema film ve festivallerine, ecnebi futbolculara, Avrupa ve Amerika’ya tetkik seyahatlerine, seyyahlara, lüks radyolara, metresi 100 liradan fazla Fransız kumaşlarına, 50 gramı 100 lira olan lavantalara, pudra, krem, allık, rujlara, iskambil kâğıtlarına döviz var da, Hacca, hacılara gelince mi yok?” (“Hac yasak edilebilir mi?”, Sebilürreşad, Sayı: 15, Eylül 1948, s. 237.)
1924 Anayasası’nın 75. maddesine göre herkes din hürriyetine sahipti ama tatbikatta öyle olmuyordu?
Sebilürreşad dergisinde “Haccı yasak eden bir kanun çıkmadıkça Hacca gitmeye kimse mani olamaz” diye biten sert yazıyı başkalarıtakip edecek (mesela bkz. Ali Ulvi (Kurucu), “Bu yıl Hac niçin yapılmadı?”, Sebilürreşad, Cilt: 1, Sayı: 23, Aralık 1948, s. 364-365) ve 1949 yılında, yani ertesi yıl yapılacak seçimin arifesinde taviz olarak Hacca gitmek bir kere daha serbest bırakılacak, modern Evliya Çelebi diyebileceğimiz Hikmet Feridun Es ise Mekke ve Medine’ye gitmek suretiyle ilk kez Hac izlenimlerini yazacak ve patlayan tirajlar yüzünden uzun yıllar Hicaz’a muhabir gönderme geleneği boy verecektir Babıali’de.
Artık 14 Mayıs 1950 seçimi yaklaşmaktadır. Halkın Demokrat Parti’den en canhıraş talebi, ezan ve Kur’an başta olmak üzere dinî özgürlüklerin geri verilmesidir. Talepler arasında Hacca gitme yasağının kaldırılması da vardır.
Hacca gitmek gibi farz olan bir ibadeti dahi çeyrek asır boyunca yasaklayan partinin günümüzdeki temsilcileri hafızamızla alay etmek için olsa gerek “Biz kimin dinine karışmışız, yalan, iftira!” diye pişkinlik taslayabiliyor. Bu millet yaptıklarınızı unutmadığını her serbest seçimde gösterdi. Anlamadınızsa aklınıza yanın.
.
Türkiye’de Amerikan okulları çocuklarımızı nasıl devşirdi?
09 Ağustos 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Türkiye’de Amerikan okulları çocuklarımızı nasıl devşirdi?
MUSTAFA ARMAĞAN
Aşağıdaki satırların edebiyat ders kitaplarında adına sıkça rastladığımız milliyetçi sanılan bir yazarın kaleminden çıktığını söylesem inanır mısınız? Önce mektubu okuyalım:
“Türk kadınlarının [kendisinden] daha medenî dünyanın kadınlığına, özellikle de İngiltere ve Amerika’daki kadınlara bugünkü feryadı şudur: Gidin ve okutun vahşileri, varoşlara kadar inin. Gelin bu topraklara, [zira] burada o en müthiş arzu, öğrenme arzusu mevcut. Gelin ve yardım edin cehaletin kara bulutlarını dağıtmaya… Türkiye’nin dört bir bucağında İngilizler tarafından okulların açılmasını Türk anneleri sevinçle karşılayacaklardır. Sade, sağlıklı, öğretmeyi bilen insanlar, tıpkı Anglo-Saksonların yapabileceği türden şeylerdir istediğimiz. Bize, müthiş ciddiyetteki kadınlarınızdan yaşayan örnekler verin…”
Yukarıdaki Amerikan hayranlığıyla sırıtan satırlar romancı Halide Edip Adıvar’ın henüz Sultan 2. Abdülhamid döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlananThe Nation gazetesine gönderdiği mektubundan alındı.(1)
Bu mektup bize Amerikan misyoner okullarının Türkiye’de nasıl tipler yetiştirdiğini gösteren çarpıcı bir örnek teşkil eder. Halide Edip (1884-1964) Üsküdar Amerikan Kız Koleji (American College for Girls / Constantinople College for Girls) mezunudur. 1901 yılında buradan lisans derecesi alan ilk Müslüman Türk öğrenci olarak bilinir. (Bir ara Sultan Abdülhamid’in hafiyeleri Amerikan okulunda Müslüman kızının okumasına dair bir ihbar üzerine onu yakalayıp evine teslim etmişti.) Mezun olduğu okulu daima övmüş ve örnek göstermiş hatta Milli Mücadele yıllarında Amerikan mandacılığına meyletmesinde başlıca âmil olmuştur. Adıvar’ın bilahare Feminist fikirlere sahip oluşunda da bu okulda aldığı eğitimin payı vardır.
Peki neden misyoner okullarının Türkiye’deki “Beyaz Feminizm”in oluşumu üzerindeki etkisi gündeme getirilmez? Neden Türkiye’de kadın tarihi yazılırken bu paslı halkayı kimse tutmak istemez? Neden unutturulmak istenir ısrarla? Ya kendisi de bir Misyoner okulu mezunu olan Halide Edip’in, içinde “Kızlarımızın geleceğine İngiliz etkisini ve İngilizceyi yerleştirmek için elimizden geleni yapacağız” cümlesi de geçen müthiş(!) yazısı neden ısrarla görmezden gelinir?
Constantia Kiskira’nın “Doğu’yu ‘Evanjelize etmek’: Osmanlı İmparatorluğu’nda New England Kadınlığı, 1830-1930” başlığını taşıyan İngilizce makalesi(2) İstanbul ve İzmir gibi kalabalık Osmanlı şehir merkezleri ile Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde, bu arada misyonerlik faaliyetlerinin yoğun olduğu Halep’te de “New England feminizmi”nin tohumlarının nasıl atıldığına berrak bir ışık tutuyor.
Kiskira’nın yazısından öğrendiğimiz kadarıyla, misyonerler her ne kadar bu çağrılarına Osmanlı sınırları içerisindeki Hıristiyan kadınlardan bile fazla karşılık bulamamışlarsa da, davayı uzun vadeli düşünmüşlerdi. Protestanlığın doğrudan bir ürünü olarak gördükleri “Amerikan kültürü”nün, bu faaliyetler sonucunda 19. yüzyıl Orta Doğu’sunda bir “Yeni Siyon” kuracağına olan inançları tamdı. Ülkemizde hâlâ faaliyetlerine devam eden American Board üyeleri, Osmanlı limanlarına ilk çıkarmayı 1812 yılında yapmış, ardından yüzyılın ortalarında Sultan Abdülmecid’den aldıkları bir fermanla Protestan “dini”nin ayrı bir kilise olarak tanınmasını sağlamış ve diğer Osmanlı “milletleri” ile eşit statü kazanmayı başarmışlardı.
Başlangıçta Türkiye’ye uyum zorlukları çeken bu misyoner feministler, açtıkları okullarda orta sınıfa mensup Osmanlı kızlarını Evanjelik idealler doğrultusunda sıkı bir şekilde eğitmeye girişmişler, bu arada okullarını Osmanlı toplumuna adapte edebilmek için de “nakış dikiş eğitimi” gibi bazı minik “yerel tavizler” lutfetmişlerdir. Bu misyoner okulları, büyük ölçüde, başlangıçta imparatorluğun yeni yeni palazlanan batılılaşmış elitinin kültürel ihtiyaçlarına hizmet etmekteydi.
Kız misyoner okullarında Ermeni, Rum ve Müslüman çocuklarına Amerikan tarzı “kozmopolit” bir eğitim veriliyordu. Büyük bir hızla, Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne 1901 yılında girmiş olan Halide Edip (Adıvar) örneğinde gördüğümüz gibi, “Amerikanlaşmış” ve misyoner hocalarına hayran yeni tipler imaline girişilmişti(3).
Halide Edip’in, The Nation adlı İngilizce gazeteye gönderdiği ve girişte bir kısmını iktibas ettiğimiz 1908 tarihli mektupta Türkiye’nin karanlığı içinde yeni bir ufuk açarak kendisini kurtaran fedakâr ve örnek Amerikalı ve İngiliz öğretmenlerine şükranlarını bildirmesi, onları “Osmanlı toprağına ışık getirdikleri” için cân u gönülden alkışlaması da gösteriyor ki, bu okullarda kendi toplumunun değerleri, Oryantalizm için tipik bir örnek olan sadece nakış, dikiş gibi el sanatları düzeyinde bırakılmakta, çocukların zihinlerine sözde bir “dünya vatandaşlığı” bilinci, gerçekteyse Evanjelizmin ideolojisi aşılanmaktaydı. Planları, bu okullarda yetişenlerin, zamanla “yabancı” misyonerlerin yerini alabilmesi üzerine kurulmuştur.
Türk aileleri de, Amerikan Kız Koleji gibi okulları Türk kadınının toplumdaki statüsünü yükselttiği için tercih ettiklerini söylüyorlardı (s. 289). Nitekim Merzifon’daki Anadolu Kız Koleji’nde okuyan ve adlarının Feriha, Nebile, Emine ve Nasiha olduğu tespit edilen dört Müslüman kız öğrenci, okullarında bağımsız birer ‘birey’ olmayı öğrendiklerini, bu ilkeye ömürleri boyunca uyacaklarını, okullarının kendilerine kazandırdığı kurallardan asla taviz vermeyeceklerini ve birbirlerini “kızkardeş” (misyoner) olarak göreceklerini yazmışlardı okul defterine.
Birey olmak, bağımsız olmak, kozmopolit olmak; ama öte yandan, her nasıl oluyorsa, cemaat üyeliğini çağrıştıran birer “bacı” (sisters) olmak şeklinde özetlenebilecek olan bu okulların kadınlık bilincini uyandırma çabalarını okuyunca insanın aklına şu soru geliyor ister istemez: Evanjelik misyonerleri, aslında kendi ülkelerinde bile var olmayan bir kozmopolit kadınlık idealini Osmanlı topraklarına aşılamaya neden bu kadar heveskâr idiler?
Cevap basit görünüyor: Hem birey olmak, bağımsız olmak, hem de bacı olmak birbiriyle nasıl bağdaşabiliyorsa öyle…
İşte bu sebepledir ki, Türkiye’deki feminizmin kurumsal köklerini bu yabancı okulların eğitim sisteminde aramak daha sağlıklı bir yol olacaktır.
(1) Zikreden: Hester Donaldson Jenkins, Behind Turkish Lattices: The Story of a Turkish Woman’s Life, Londra: Chatto & Windus, 1911. Bu metnin nakıs bir aktarımı ve yorumu Ayşe Durakbaşa’nın aşağıdaki çalışmasında yer almıştır: Halide Edib: Türk Modernleşmesi ve Feminizm, 2. baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s. 191-192.
(2) Constantia Kiskira, “’Evangelising’ the Orient: New England womanhood in the Ottoman Empire, 1930-1930”, Archivum Ottomanicum, 16 (1998), s. 279-294. Bu okullarda görünüşte öğretmenlik yapmak, gerçekteyse “misyon”larının gereğini icra etmek amacıyla gönüllü öğretmenliğe gelenler arasında İstanbul’da ilk peçesiz dolaşan ve ilk bisiklete binen kadın olma “onuru”nu kazanmış örnek kadınlardan Mary Mills Patrick’i tanıtan bir yazı için bkz. Ensar Köse, “Misyoner, mandacı, feminist”, Tarih ve Düşünce, sayı: 17, Nisan 2001, s. 30-38. Bu meyanda 1888 tarihinde Mardin’deki bir misyoner okulundaki Hıristiyanlaştırma faaliyetleri Diyarbakır Valiliği tarafından Maarif Nezareti’ne bildirilmiş ve gereğinin yapılması istenmişti. Belge yayını için bkz. “Mardin’de dinî fâcia”, Tarih ve Düşünce, sayı: 50, Temmuz 2004, s. 40-41. Anadolu’da açılan Amerikan kız kolejleri hakkında genel malumat şu yazıdan -fotoğraflarıyla birlikte- alınabilir: Rifat Dedeoğlu, “Anadolu’da Amerikan kolejleri”, Albüm, Sayı: 2, Mart 1998, s. 92-101.
(3) Halide Edip’in Amerikan hayranlığının onun Wilson Prensipleri’ni ve Amerikan mandasını ısrarla savunmasına yol açtığı ve Türkiye’den sürgün edilmesinde, çocukluğundaki etkilerin nasıl belirleyici olduğu hakkında ufak hacimde ama epey ilginç bir çalışma için bkz. Frances Kazan, Halide Edip ve Amerika, Çeviren: Bernar Kutluğ, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1995. Aynı tavrı National Geographic dergisinin Türkiye ile ilgili sayılarında da görmekteyiz. Derginin Ağustos 1951 ve Eylül 1957 tarihli sayılarında yer alan fotoğraflar bu bakımdan enteresandır. Bkz. National Geographic Türkiye, Özel Sayı, No: 1, 2003, s. 90-91.
.
Bugün 525 ziyaretçi (755 klik) kişi burdaydı!
.
|
| Bugün 243 ziyaretçi (766 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|