 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Yeni ittifaklar
04:003/01/2026, Cumartesi
Arap dünyasında çarpıcı bir atmosfer yaşanıyor: Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yönetimine karşı adeta yekpare bir öfke ve eleştiri tufanı var. Sosyal medyadan sokaklara, bu öfkenin türlü yansımalarını görmek mümkün. Çok takipçili ve açık adresli hesaplar BAE lideri Muhammed bin Zâyed’i doğrudan hedef alan paylaşımlar yaparken, Sudan ve diğer ülkelerde “İmârât” (Emirlikler. BAE’nin Arapça kısa adı) karşıtı keskin sloganlar atılıyor. Öyle ki, söz konusu hesaplardan biri, Muhammed bin Zâyed’in fotoğrafı eşliğinde şu diyalogu paylaştı mesela: “Efendim, sizi neden hep böyle asık çehreli görüyoruz? / Müslümanlar mutluyken ben nasıl gülebilirim?” İslâm tarihine birazcık aşina olan herkesin hemen fark edeceği üzere, bu diyalog, vezirlerinden biriyle Salahaddîn Eyyûbî arasında geçtiği belirtilen meşhur konuşmaya nazire. Tek farkla ki, Salahaddîn cevabında “Kudüs bu haldeyken…” diyor.
Gelinen nokta, BAE’nin Arap dünyasında sadece halklar nezdinde değil, devletlerin gözünde de ciddi bir antipati kazandığının göstergesi. Zira başta Suudi Arabistan olmak üzere, sosyal medyanın katı biçimde kontrol altında tutulduğu ülkelerde, BAE aleyhine kolayca tavır alabilmek mümkün değil. Belli hesaplar kanalıyla, el altından bir yönlendirme yapıldığı anlaşılıyor.
Birkaç sene öncesine kadar, BAE, Arap ve İslâm dünyası içinde oluşan bir koalisyonun temel parçalarından biriydi. Türkiye-Katar eksenini ana hedef olarak seçen bu koalisyon, Mısır ve Suudi Arabistan gibi güçlü üyelere sahipti. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, Hamas ve Nahda Hareketi gibi “İslâmcı” yapılanmalarla mücadele ortak paydasında buluşan üyeler, uzunca bir dönem Türkiye’yi bölgede kurulan bütün masalarda saf dışı bırakmaya çalışmıştı. Türkiye-Katar ekseninin kendi içindeki sıkı dayanışması ve yaşanan bazı kritik gelişmeler, koalisyonu dağıttı; Türkiye ve Katar, yeniden söz konusu ülkeler nezdinde kabul görmeye başladı. BAE hariç. BAE, görünürde bütün diplomatik ilişkileri sürdürse de, diğer tüm ülkelerden ayrı baş çekmeye başladı. Nihayet geçtiğimiz günlerde Yemen’de açık bir şekilde ortaya çıktığı üzere, Suudi Arabistan’la sıcak çatışmaya girmeyi bile göze alacak noktalara savruldu.
İsrail’le ilişkiler, Arap ve İslâm coğrafyasındaki her ülke için tartışma konusu. Ancak BAE, konuyu bambaşka bir boyuta taşıyarak, kendi çizgisine yakın ülkelerle dahi gerilmeyi başardı. Suudi Arabistan’la kavgaya tutuşmak, BAE liderliği için bir tür intihar saldırısı demek. Siyasî feraset ve öngörü, Abu Dabi’yi tamamen terk etmiş gibi adeta. Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin, BAE’nin izlediği politikaları “düşmanlık” olarak algılaması boşuna değil.
Meselenin şu tarafı da var:
Britanya İmparatorluğu, uzun bir zaman “himaye” altında tuttuğu Körfez emirliklerine “bağımsızlık” teklifinde bulunduğunda, bunlardan yedisi (Abu Dabi, Dubai, Acmân, Fuceyre, Ra’su’l-Hayme, Şârika, Umm Kayveyn) kendi içlerinde bir araya gelerek bugünkü BAE’yi oluşturdu. Abi Dabi ve Dubai, yıllar içinde diğer emirlikleri geride bırakarak kendi hegemonyalarını dayatmaya başladılar. Beş emirlik arasında, bilhassa Şârika, kültür ve sanata yaptığı yatırımların yanı sıra, yöneticilerinin İslâmî hassasiyetleriyle de dikkatleri çekti. (İlgili okurlar, bu küçük ama önemli emirliğin bilge sultanıyla ve onun Endülüs’ün Gırnâta şehrinde inşa ettirdiği camiyle alakalı bu köşede yazdığım yazıyı hatırlayacaktır.) BAE’nin bugünkü başına buyruk idaresi, diğer emirliklerin istikrarını ve İslâm dünyası içindeki şöhretini de zedeliyor. İhtilaflar çözüme kavuşturulamazsa, BAE içinde bazı çözülmelere bile şahitlik edebiliriz. Tarih ve coğrafya, böylesi sürprizlerle dolu.
Mevcut tablo, Arap ve İslâm dünyası içinde BAE karşıtı bir ittifak cephesi oluşturmayı icbar etmektedir. Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın başını çekeceği böylesi bir cephe, BAE-İsrail ikilisini durdurmanın yegâne yoludur. Somali, Somaliland, Sudan, Kıbrıs, Yemen, Libya, Irak ve diğer birçok bölgede, Arap ve İslâm dünyasının müşterek menfaatleri çerçevesinde hareket edebilmek, ancak geniş katılımlı bir cephenin kurulmasıyla mümkündür. Öbür türlü, BAE’nin gidişatı coğrafyaya hayır getirecek gibi görünmüyor.
Vicdanların derinliklerinde…
04:005/01/2026, Pazartesi
G: 4/01/2026, Pazar
47
Sonraki haber
Taha Kılınç
I.
Saraybosna’nın üst mahallelerinden birinde, küçük bir Osmanlı camisinin kapısındayız. Akşam ezanı okunmak üzere. İçeri girmeden önce, kapıda ayaküstü selamlaştığımız yaşlıca bir Boşnak amca, İstanbul’dan geldiğimizi fark edince hızlı hızlı cümleler kurmaya başladı. Kendisi Türkçe veya İngilizce bilmediğinden, biz de Boşnakça anlayamadı-ğımızdan, iletişim kuramadık. En sonunda “Tüh sana!” der gibi bir el işaretiyle içeri girdi. Ezanı okudu, kameti getirdi. Namaz çıkışında, içerideki kadınlı-erkekli cemaat, kapının önünde koyu bir sohbete girişti. İçlerinde, Türkçeyi mükemmel surette konuşan Prizrenli bir teyze de vardı. Kendisine “Ne olur amcaya sorar mısınız, girişte bize ne demek istedi” ricasında bulundum. Adama döndü, söylediklerini dinledi, sonra bize tercüme etti: “Burası sizin ecdadınızın yaptırdığı cami. Madem İstanbul’dan geldiniz, burada şimdi ezanı okumak da size düşer!”
II.
Fas’ın Marâkeş şehrinde bir oteldeyiz. Resepsiyondaki çocuk benim tarihe ilgimin olduğunu keşfedince, harika bir jestte bulundu: “Kutubiye Camii’nin minaresine çıkmak ister misin?” İstemez miyim? Hem de nasıl! “O zaman, namaz vaktinde camiye git. İmamın tam arkasında, müezzin Şeyh Hasan’ı göreceksin. Namazdan sonra herkes dışarı çıktığında, kendisine minareye çıkmak istediğini söyle.” Bu kadar mıydı? Evet, bu kadar. Camiye gittim. Şeyh Hasan’ı buldum. Kendisine, resepsiyondaki çocuğun sözlerini tekrarladım. Gülümsedi. Birlikte herkesin dışarı çıkmasını bekledik. Sonra iç avludan minarenin olduğu kısma yürüdük. Kilidi açtı, “Buyur, yukarıda dilediğin kadar kalabilirsin. İnerken bana haber ver, tekrar kapıyı kilitleyeceğim” dedi. Minareden doyumsuz bir Marâkeş manzarası vardı. Bol bol fotoğraf ve video çektim. Bana bu sıra dışı ânı yaşatan şifre iki kelimeden ibaretti: “İstanbul’dan geliyorum!”
III.
Ürdün’ün başkenti Amman’da bir taksiye bindik. Vasatu’l-Beled’den otelimizin olduğu bölgeye doğru gideceğiz. Kelime kelime başlayan konuşma, Türkiye’den ve İstanbul’dan geldiğimiz anlaşıldığında bu defa gürül gürül bir muhabbete dönüşüyor. Taksici de İstanbul’a gitmiş ve elbette çok beğenmiş. Boğaziçi’ni ve tarihî eserleri anlatmakla bitiremedi. Öylesine heyecanla ve şevkle konuşuyordu ki, adeta yolculuğumuz bitmesin diye yolları uzatıyor, ara sokaklara girip çıkıyor gibiydi. Nihayet hedefimize ulaştık. İnerken kendisine uzattığımız parayı almadı.
Ne kadar uğraştıysak da kabul ettiremedik. Paramız, kalplerimizin arasındaki o heybetli köprüde geçer akçe değildi.
IV.
Kudüs’te, yatsı namazı için Mescid-i Aksâ’nın ana kapısından içeri giriyoruz. Kendisini hiç tanımadığım, beni de şahsen tanımayan yaşlıca bir Filistinli, yakama yapıştı. “Yahu kardeşim, şunu şunu neden yapıyorsunuz? Şunları şunları niçin yapmıyorsunuz?” şeklinde bir dizi eleştiri ve talep sıraladı. Söylediklerinin tamamı ya siyasetçileri ya da diplomatları ilgilendiren şeylerdi. Ama muhatabımın umurunda değildi kimi ilgilendirdiği. Ben Türkiye’den geliyordum ve Mescid-i Aksâ’daydım ya, işte artık muhatap bendim. Beni öylesine “mekânın sahibi” olarak görüyordu ki, kimliğim veya mesleğimden çok, Türkiye’den geliyor oluşum yeterliydi onun için.
V.
Buhara’da iç avlusunun genişliğiyle bizi şaşırtan büyük bir Özbek konağındayız. Ev sahiplerimizle kısa süre önce tanıştık. Ama bizi bırakmadılar, illa ağırlamak istediler. Gecenin bir vakti olmasına rağmen, önümüze mükellef bir sofra kuruldu. Öylesine ilgili ve cana yakınlar ki, adeta lokmaları ağzımıza kendi elleriyle sürecek, çiğnememize bile yardım edecekler. Nanlar, samsalar, pilavlar, salatalar, şirinlikler, gök çaylar… Hayatımda oturduğum en lezzetli sofralardan biriydi. İzzet u ikramın sebebi yine aynıydı: Türkiye’den geliyor olmak.
***
İslâm coğrafyasının neresine gidersem gideyim, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmanın haklı gururunu, şükrünü ve her türlü avantajını yaşıyorum. Muhataplarımın gözlerinin içinde hep aynı sevinci, coşkuyu ve mutluluğu okuyorum. Vicdanların derinliklerinde ve hafızaların en muhkem noktalarında, sarsılmaz bir yerimiz olduğunu görüyorum.
Ve her seferinde İstanbul’a dönerken, aynı duaları tekrarlarken buluyorum kendimi:
“Rabbim, bizim için sana açılan elleri ve kıpırdayan duaları geri çevirme. Bizi Müslüman kardeşlerimizin hüsnüzannına ve beklentilerine layık eyle. Daha çok ve azimle çalışabilmemiz için ufuklarımızı, gönüllerimizi ve ellerimizi genişlet.” Âmin.
Tehlike çanları
04:007/01/2026, Çarşamba
G: 7/01/2026, Çarşamba
60
Sonraki haber
Taha Kılınç
İran’a yaptığım her ziyarette iki şey, aynı anda ve eş zamanlı olarak dikkatimi çekmiştir: Halkın düşük yaşam standartları ve siyasî / dinî atmosferin baskınlığı. İlginçtir, bu iki durum birbirini dışlamak veya itmek yerine, sımsıkı kucaklıyor ve iç içe geçiyordu. İran’ı içeriden ve sahici bir bakışla izleyen herkesin izlenimi aynıdır. Keza İran’a dışarıdan ve yüzeysel bakan herkesin yanıldığı nokta da yine burasıdır: İranlılık kimliğinin ne kadar güçlü köklere sahip olduğunu kavrayamazlar ve “halkın içinde bulunduğu durum”la “mollaların halka dayattığı sistem”in çatışacağı, buradan da “demokrasi güneşi”nin doğacağı günün hayalini kurarlar.
Bir defasında Tebriz’de rejime son derece sert ve direkt eleştiriler getiren bir İranlıyla Türkçe sohbet ediyorduk. Yöneticilerin suiistimallerinden, mollaların servetlerine servet kattığından, İranlıların parasını yurtdışındaki mezhepçi maceralarda harcadıklarından vs. bahsetti uzun uzun. Fakat tenkitler, asla “İran hudutları dışına” çıkmadı. Üslubunda yabancı devletlerden medet umma veya herhangi bir dış kültüre öykünmeye dair en küçük bir ima bile yoktu. Hatta sohbetin ilerleyen aşamalarında konu değişip de, meclisimizdekilerden biri muziplik olsun diye “Yahu İran’dan Türkiye’ye karpuz geliyor, hepsi de bozuk çıkıyor” deyince, bir saniye bile düşünmeden cevabı yapıştırdı: “Çünkü ilacını Türkiye’den alıyoruz!” Türkçe sohbet ettiğimiz rejim karşıtı bir İranlı, ülkesinin karpuzuna bile toz kondurmadı velhasıl.
Yukarıdaki anekdotun sayısız benzerini dünyanın her yerindeki İranlılarla defalarca tecrübe etmişimdir. Rejim ve sistemle alakalı eleştirileriyle ülkelerine dışarıdan yapılacak herhangi bir müdahalenin -isterse bu müdahale sözlü bir eleştiri olsun- arasını net biçimde ayırmışlardır. Bu nazik ve mühim nokta, İran’daki mevcut yönetimin, -halka uyguladığı onca baskıya, içeride tepetaklak olan ekonomik göstergelere ve bölgede yaşadığı çok ciddi kan kaybına rağmen- niçin hâlâ ayakta kalmaya devam ettiğinin de en kestirme cevabını oluşturur.
İran’ın neredeyse her şehrinde günlerdir devam eden ve ekonomik problemlerden kaynaklı memnuniyetsizlikleri yansıtan protesto gösterilerini izlerken, bir yandan da ABD ve İsrail’den seslere kulak kabartıyorum: Göstericilere yönelik “coşkulu” desteklerinin İran halkı nezdinde ne kadar ters tepeceğinden tamamen habersizler. Her “aferin” mesajının İranlıların maşerî vicdanında 1953’te Muhammed Musaddık’ın CIA ve MI6’in ortaklaşa düzenlediği kalleş bir darbeyle devrilişini hatırlattığından da bîhaberler. Dönüp tarihi okumadıkları gibi, muhataplarına yönelik en basit bir empati inceliğinden bile yoksunlar.
Bu arka plan eşliğinde, İranlıların, ABD’nin geçtiğimiz cumartesi günü Venezüella’da gerçekleştirdiği “operasyon”u nasıl algılayacağını hayal edin. “Ah keşke bizimkileri de böyle kaldırıp götürseler” mi demişlerdir? Yoksa kendi ülkelerinin benzer bir şeyi asla yaşamamasını mı temenni etmişlerdir? İran’ı ve İranlıları birazcık tanıyan herkesin bu soruya vereceği cevap aynıdır: Elbette ikincisi.
Ancak tüm bunlara rağmen, İran’dan gelen haberler, adeta 1953 darbesinin yeniden sahneye konmakta olduğunu gösteriyor. O zaman, “Şaban Bîmoh” (Beyinsiz Şaban) lakaplı Şaban Caferî adlı bir çete elebaşının liderliğinde Tahran sokaklarında vandallık hareketleri şeklinde başlayan olaylar, nihayet Başbakan Musaddık’ın devrilmesine yol açmıştı. Şaban Bîmoh daha sonra ABD’ye transfer edilmiş, 2006 yılında 85 yaşında ölünceye kadar da Kaliforniya’da yaşamıştı.
İran’ın mevcut yönetimi ve bilhassa dinî lider Âyetullah Ali Hamaney’in etrafında öbeklenen statüko, şimdiye kadar İranlıların kökleşmiş kimliğinden ve benliğinden güç aldı. Ajitasyonlarla örülü bir yas kültüründen beslenen İran sosyolojisi, kendisini “Ehl-i Beyt’in tarih boyunca yaşadığı mazlumiyet”le özdeşleştirerek bugünlere kadar geldi. Uygulanan ambargolar ve getirilen uluslararası engeller, sıradan İranlılar üzerinde adeta mazoşist bir etki oluşturdu. Acıyı gıda edinmiş bir din algısının modern hayata uyarlanmasıyla ortaya ne çıkacağının en net cevabını, İran toplumunda görüyoruz.
Mevcut statüko nereye kadar sürdürülebilir ve rejim ipleri ne zamana dek elinde tutabilir, kestirmek zor. Ancak kesin olan şu ki, İran’a yapılacak bir dış müdahale, Türkiye başta olmak üzere, bölge ülkelerinin hepsini bir kasırganın içine sürükler. Rejimin kendini ıslah etmesini beklemek ise, felçli bir adamdan birdenbire ayağa kalkıp maraton koşmaya başlamasını beklemeye benziyor.
Tapu senetlerinin peşinde…
04:0010/01/2026, Cumartesi
G: 10/01/2026, Cumartesi
67
Sonraki haber
Taha Kılınç
“Pınarbaşı-Şarkışla arasında bir köyde doğdum. Bu yüzden, Kayseri’den çok Sivaslı sayılırım. Babam Almanya’da işçiydi. Bizi hiç götürmedi, ama kendisi Almanya’ya trenle gider gelirdi. Tarihe ve coğrafyaya olan ilgimi, babam sayesinde kazandım. Onun ufku ve telkinleri, benim gözümü açtı.
Anlattığına göre: Tren, yola devam ederken -bugün Bulgaristan sınırları içinde yer alan- Filibe’de uzunca bir mola verirmiş. Komünist dönem tabii o zaman. Herkes kendi meşrebine göre bu vakti geçirirken, babam sokak sokak eski Osmanlı eserlerini ararmış. Filibe’nin merkezindeki Taşköprü Camii’nin o metruk, kubbesinin üzerinde otlar bitmiş halini görünce hüngür hüngür ağlamış mesela.
Henüz yedi yaşındaydım. Babam bir gün beni yanına çağırdı. Abimin kitapları arasındaki atlası getirtti, Türkiye haritasını açtı. Bana yaşadığımız köyü, sonra Kayseri’yi, Ankara’yı, derken Edirne’ye kadar olan yerleri gösterdi. Harita bitti artık tabii. Babam “Harita burada bitti, ama yollar ileri doğru devam ediyor. Asıl meselemiz, sınırın öbür tarafında” dedi. Ötelere dair ilk merakım böyle uyandı. Babam Filibe’yi anarken hep “bizim şehrimiz” derdi. Ben kendisine Bulgaristan’daki bir şehrin nasıl “bizim” olduğunu sorduğumda, “Oğlum, oralar dört yüz sene bizimdi. Şimdi yüz senedir Bulgar’ın elinde. Yine bizim olacak inşallah” diye cevap verirdi.
Babamın en büyük dileği, benim üniversite tahsilimi tamamlayıp o toprakları araştırmamdı. Maalesef, henüz yüksek lisansımı bile bitiremeden kendisini kaybettik. Balkanları çalıştığımı ve bu coğrafya üzerinde uzmanlaştığımı görmesini çok isterdim doğrusu. 2013’te ders vermek üzere Filibe’ye görevle gittiğimde, çocukluğumdan beri bana anlatılan bu güzel Osmanlı şehrine nihayet kavuşmuş oldum. Bulgaristan maalesef oturum vermediği için, sadece üç ay kalabildim Filibe’de. Oradan Üsküp’e geçtim, sonraki üç yıl boyunca Üsküp’te kaldım.
Benim esas çalışma saham ve ilgi alanım, mezar taşları. Kendimi Balkanlardaki ecdâd kabirlerini tespit etmeye adadığımı söyleyebilirim. Tarihî eserlerle ilgilenmek kolay ve keyiflidir, ancak mezarlıklarla uğraşmak zor ve zahmetlidir. Ben ise tümüyle kabirlerle ilgiliyim. Dağ-taş gezer dolaşırım, en ücra köylere kadar giderim, köşe-bucak araştırırım. Hamd olsun, bu meyanda bazı hizmetler yapmak nasip oldu. Örneğin, Üsküp’te bulunan İsa Bey Camii’nin haziresinde, Yahyâ Kemal Beyatlı’nın merhume annesi Nâkiye Hanım’ın kabrinin yerini tespit edip, vazifeli arkadaşlarla birlikte mezar taşını diktirdik. Orası, 2014’ten günümüze yoğun biçimde ziyaret edilen bir mekâna dönüştü. Keza Debre-Jupa bölgesi, Yançe-Oruç(Urviç)-Yelovyane köyleri, Gostivar-Aşağı Banisa, Bulgaristan-Kırcaali-Bulutlar bölgelerinin şâhidelerini kitaplaştırarak kayıt altına aldık. Bu çabamız ömrümüz ve sağlığımız yettiğince de sürecek inşallah.”
Geçen hafta yılbaşı tatilinden istifadeyle ailecek gittiğimiz bir mekânda, güzel bir tevafuk eseri Prof. Dr. Ertuğrul Karakuş Hoca ile tanıştık. Yukarıda aktardığım paragraflar, kendisiyle yaptığımız uzun ve keyifli sohbetten bazı satırbaşları sadece. Ertuğrul Hoca, “Mezarlıklar tapu senedimiz. Bunu bildikleri için, bütün Balkanlarda ilk önce Osmanlı mezarlıklarına saldırdılar. Bulgaristan’da Todor Jivkov yönetimi mesela, Türklerin isimlerini ve soy isimlerini değiştirirken, her türlü ispat ve delili ortadan kaldırmak için kabir taşlarını yok etti” derken, Filistin’den Doğu Türkistan’a, sahada gördüklerim gözlerimin önünden geçti. Buralarda da aynı şekilde, işgalciler mezarlıklarla bilhassa savaşıyordu. Koskoca bir coğrafyayı tarihinden, kültüründen ve benliğinden kopararak, üzerindeki halkı “yitik” hale getirmek için…
Normalde tatilde okumak üzere yanıma başka kitaplar almıştım. Ama Ertuğrul Hoca, büyük bir zarafetle birkaç kitabını bana armağan etti. Önce şöyle bir karıştırayım diye baktım, ama özellikle “Tunca’dan Tuna’ya - Balkan Medeniyetimiz” (Uluslararası Kültür ve Dil Araştırmaları Derneği-Kuveyt Türk ortak yayını) adlı kitabından gözümü alamadım. İznik, Bursa, Tekirdağ, Çanakkale ve Edirne’den itibaren, Balkanların tamamında muhteşem bir gezintiye çıktım bu kitapla. Adını daha önce hiç duymadığım nice ücra kasaba, ıssız köy, tenha mezarlık ve mahzun ecdâd eseriyle tanıştım. Ertuğrul Hoca, hepsini adım adım gezmiş, yerinde görmüş, fotoğraflarla kayıt altına almış. Balkanlara dair bundan daha detaylı bir saha raporu okumamıştım daha evvel.
Yukarıdaki yazıyı yazmak için Ertuğrul Hoca’dan müsaade aldım. Ama kendisine söylemediğim bir şeyi vurgulayarak bitireceğim sözlerimi:
Keşke devletimiz, sahayı avucunun içi gibi bilen böyle değerlerden daha fazla istifade etse… Gerekirse özel görev tanımlarıyla bu değerleri rutin mesai yüklerinden kurtarıp hususi misyonlarla vazifelendirse… Ben yazayım, belki sesimi bir duyan olur.
Hayırdır, siz?
04:0014/01/2026, Çarşamba
G: 14/01/2026, Çarşamba
84
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ekim ayındaki Suriye ziyaretimiz sırasında, programımızda şehir merkezinden sonra Halep’in kuzeyine doğru geçmek de vardı. Ancak, kısa süre önce Eşrefiyye ve Şeyh Maksûd mahallelerinde çatışmalar çıktığı için, rotamızın güvenliğinden emin değildik. Nitekim Halepli dostlarımıza danıştığımızda, bölgeden uzak durmamızı istediler. Hatta havaalanı tarafında bir bulvar bile terör gruplarının kontrolündeydi. Böylece programımızı mecburen değiştirdik, kuzeye çıkmaktan vazgeçtik.
Bölgedeki manzara son derece netti:
Suriye’nin en büyük şehrinin iki mahallesi, Kürt nüfusun içine yuva yapmış Marksist-Leninist bir terör örgütünün işgali altındaydı. Elektrik ve su dağıtım şebekelerine de musallat olduklarından dolayı, Halep’te yaşayan sıradan halkın hayatını doğrudan etkileyen bir işgaldi bu üstelik. Merkezî yönetime başkaldırmaktan adam kaçırmaya, haraç toplamaktan kaçakçılığın her türlüsüne, Suriye’de kurulmaya çalışılan istikrarlı yeni dönemin önündeki en büyük engellerden biriydi söz konusu yapılanma.
Ahmed Şara yönetimi, uzun süre sabrettikten ve müzakereler yoluyla bir çözüm bulmaya çabaladıktan sonra, nihayet geçtiğimiz hafta Halep’te bir askerî operasyon düzenlemek durumunda kaldı. Dünyayla tamamen koordine halinde, Türkiye’nin yakın bilgisi dâhilinde ve asgarî insanî kayıpla gerçekleşen bir sürecin sonucunda, Halep teröristlerden temizlendi, devletin kontrolü sağlandı.
Manzara yine son derece netti. Buna rağmen, özellikle Türkiye’deki birtakım mahfillerde “Kürt katliamı yapılıyor!” şeklinde bir vaveyla koptu. Hadiseleri bağlamından kopararak, türlü yalan haber ve tezvirat yaparak, meseleye sadece ırkçı saiklerle yaklaşanların tepkileri anlaşılır. Her olayda zaten aynı gürültüyü kopardıkları ve hak değil imtiyaz peşinde koştukları için, onlardan gelen tepkiye şaşırmadık. Ancak ben özellikle, İslâmî duyarlılığa sahip olduğunu düşündüğüm bazı isimlerin Marksist-Leninist bir örgüte göğüslerini siper etmekteki canhıraş gayretlerine çok şaşırdığımı söyleyebilirim. Özellikle geriye doğru bir tarama yaptım hatta: Söz konusu örgütün Halep’teki işgaliyle alakalı tek bir eleştirilerini de göremedim. İşgale sustular; işgalin sona erdirilmesini “Kürt kıyımı” olarak yorumlayıp bunu bir de “İslâmî” sosa buladılar. Marksist-Leninist ideolojik arka plana dair hiçbir şerhleri ise elbette yoktu.
Suriye’nin yeni yönetimine dair bazı eleştiri ve itirazlarınız olabilir, bu gayet normal. Ancak eleştiri ve itirazlarınızı dile getirmek uğruna uçlara savrulup İslâmî açıdan hiçbir şekilde izah edilemeyecek bir ideolojik çizginin bezirganlığına soyunmak normal değil. “İslâmî bir tavır” hiç değil. Anlaşılan o ki, belli mahfillerden Kürtlere empoze edilen “Eziliyoruz, kurtar bizi ey Batı!” fikriyatı, bazı Müslüman Kürt şahsiyetleri bile tesiri altına almaya başlamış. Sözde Kürtlerin hakkını savunurken, sırtını tamamen İsrail’e yaslamış lâdinî bir terör yapılanmasına böylesine angaje olmanın başka hiçbir açıklaması yok ne yazık ki.
Ait ve mensup olduğun milletin haklarını gözetmek, fıtrî ve İslâmî bir hak. Ancak bunu yaparken haktan ve adaletten sapmak, yaşananları saptırmak, İslâmî hiçbir hassasiyet gözetmeyen oluşumlarla iç içe geçmek, kendi tarafının yanlışlarını ve hatalarını görmemek, bütün kusurları dışarıda aramak, her durumda sadece kendi tarafını masum ve makul addetmek, elbette fıtrî ve İslâmî değil. Müslüman Kürtler veya İslâmî duyarlılık sahibi Kürtler açısından, Ortadoğu’da yaşanan mevcut süreç, aynı zamanda bir ahlâk ve tutarlılık sınavına da dönüşüyor. En üst sıraya ve en öne İslâm’ı mı, yoksa etnik kimliklerini mi yerleştirecekler? Kritik soru bu. “Ama filancalar…” diye başlayacak bütün eleştiriler geçersiz. Su-i misal emsal olmaz. İki yanlış bir doğru etmez. Şahsen ben, ait ve mensup olduğum milletin haklarını, hiçbir zaman İslâm’ın vaz ettiği temel ilkelerin ve ahlâkî çerçevenin önüne hiç geçirmem. İnsana, dünyaya ve siyasete bakışımın ölçülerini İslâm belirler. Ve ben, bu noktada hiç de yalnız değilim.
“Furkan günleri” ibaresini Müslüman Kürt aydınlar çok iyi bilirler. İslâmî terminolojinin kilit kavramlarından biridir bu çünkü. Onlara anlayacakları dilden hitap edeyim: Furkan günlerindeyiz. Safınızı doğru seçiniz.
Bir İslâm davası
04:0017/01/2026, Cumartesi
G: 17/01/2026, Cumartesi
50
Sonraki haber
Taha Kılınç
Çarşamba günü bu köşede yayınlanan yazım, -tam da yazıda eleştirdiğim kesimler tarafından- tartışma ve cedel malzemesine dönüştürüldü. “Yanlışla doğrunun birbirinden net biçimde ayrıldığı ve safların netleştiği vakit” demek olan “furkan günleri” ifadem bilhassa gündem oldu. Yazımı “Kürtlerin içine yuva yapmış Marksist-Leninist terör örgütü” bağlamına oturttuğum halde, sanki Kürtlerin tamamını ilzam ediyormuşum gibi çarpıtmalara gidildi. Yazdılar, çizdiler, hatta sövüp saydılar…
Yaşanan tartışmaları uzaktan ve gülümseyerek izledim. Karşılıklı atışmaları vakit israfı olarak gördüğüm için, tartışmalara dâhil olmadım. Hatta “Çık, bir şeyler söyle” şeklindeki ısrarlı davetlerini de geri çevirdim. Meramımı haftada iki kez, burada net bir şekilde ifade ediyorum zaten. Kitaplarım, konferanslarım, katıldığım programlar vs. düşüncelerimi açıkladığım platformlar olarak ortada. Sürekli insanlarla iç içeyim. Ayrıca insaf ve izan sahibi çok geniş bir kitle tarafından, yazımın doğru biçimde anlaşılıp yorumlandığını da gördüm.
Fakat gelen eleştirilerden birini buradan cevaplamam gerekiyor: “Sen son aylarda sürekli Doğu Türkistan’ı anlatıyorsun. Doğu Türkistan meselesinin, kendi kazanımlarının peşinde olan Kürtlerin durumundan ne farkı var?”
Konu gayet önemli. Gelin, biraz konuşalım. Bakalım, iki mesele birbirine benziyor mu, benzemiyor mu?
Bölgeye seyahatimden sonra kaleme aldığım kitapta da detaylı biçimde anlattığım üzere: Doğu Türkistan’da şu anda camiler kapalı, ezanlar susturulmuş, kadın-erkek herkes için İslâmî ölçüler çerçevesinde tesettür ve dinî kisveler tamamen yasak, şehirler kameralarla ve dijital araçlarla gözetim altında, insanların seyahat ve hareket özgürlükleri katı biçimde kısıtlanmış durumda.
İkinci olarak, Doğu Türkistan 1949’da Çin tarafından istila edilmeden önce, bölgede 1933 ve 1944’te kurulmuş iki ayrı “İslâm cumhuriyeti” vardı. Uygur Türkleri, kendi vatanlarında kendi devletleri varken işgale uğradılar.
Ve en önemlisi: Doğu Türkistan meselesi, etnik bir konu olmaktan çok, İslâmî bir dava. Bakın, Doğu Türkistan seyahatim sırasında beni Komünist Çin devleti adına sorgulayan polislerden bazıları Uygur Türkü idi. Sorgu sırasında içimden şu soruyu sordum: “Çin için, bu Uygur’u ‘tehlikesiz’ kılan şey nedir?” Bu sorunun tek bir cevabı vardı: Bir Türk’ten İslâm’ı ve İslâm’ın kendisine kazandırdığı bütün değerleri çıkardığınızda, geride “korkulacak” bir şey kalmıyordu. Çin de zaten, esasen Uygur Türkleriyle İslâm’ın arasını açmaya çalışıyordu.
Nitekim şu satırları bu çok önemli hakikate binaen yazdım:
“Türkiye’de özellikle son yıllarda moda haline gelen bir akım var: Türklüğü ve Türkleri tümüyle İslâm’dan soyutlayan, İslâm’ın çeşitli tezahürlerini “Arap âdeti” şeklinde aşağılayıp dışlayan, Türklerin Müslümanlığa geçişini de “dejenerasyonun başlangıcı” olarak gören bir akım bu. Hatta Karahanlı hükümdarı Abdulkerim Satuk Buğra Han’ı, sırf İslâm’la şereflendiği için yerin dibine batıran ve en ağır ifadelerle itham eden yaklaşımlar mevcut...
Ancak tarihî tecrübe, İslâm’dan soyunan ve sıyrılan Türk’ten geriye sadece işe yaramaz bir posanın kaldığını göstermektedir. İslâmsız Türklüğün varacağı yer, sadece bir bataklık ve çıkmaz sokaktır. Türk’ü insanlık tarihinde güçlü, kıymetli ve şerefli kılan, İslâm’la kuşandığı değerlerdir. Bu konu, tartışmaya kapalı bir hakikattir.
Doğu Türkistan ve Uygur davasından İslâm’ı ve Müslüman kimliğini söküp çıkardığınızda, geriye herhangi bir şey kalmayacaktır. Uygur Türklerine direniş ve mücadele azmini aşılayan şuur, İslâm’ın ta kendisidir. İslâm ve Türklük, Uygurlarda artık birbirinden ayrılması imkânsız bir hamuleye dönüşmüştür. Uygurların kimliğinden İslâm eksildiğinde, millî bünyelerinin çok önemli ve hayatî bir parçası da kaybolup gidecektir.” (Kayıp Coğrafyanın İzinde-Doğu Türkistan Seyahatnamesi, s. 135-136)
Aynı cümleleri, kendi milletleri için Müslüman Kürt aydınların da kurmasını, kurabilmesini bekliyorum. Geçen yazımdaki çağrı da aynıydı: Irkını, inancının önüne geçirmemek. Gayet basit ve net bir şey söylüyorum aslında. Doğrusu, söylediğimin anlaşılmadığını da düşünmüyorum. Sadece “etnik asabiye” galip geliyor. Buyrun, size tartışacağınız bir kavram daha.
Ortak bir gelecek
04:0021/01/2026, ÇarşambaDava şimdi Yüce Divan’da
04:0024/01/2026, Cumartesi
G: 24/01/2026, Cumartesi
60
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suriye yakın tarihinin en eli kanlı ve gaddar aktörlerinden Rifat Esed, 88 yaşında öldü. Hâfız Esed’in küçük kardeşi ve Beşşâr Esed’in amcası olan Rifat Esed, 2021’de uzun yıllardır sürgünde bulunduğu Paris’ten Suriye’ye dönmüş, 2024’ün Aralık ayında ise yeğeni Beşşâr’ın devrilme sürecinde ailesiyle birlikte Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Dubai’ye sığınmıştı. Beşşâr Esed’in kız kardeşi Büşrâ da halen Dubai’de yaşıyor.
Tek başına Rifat Esed’in öyküsü bile, Suriye’nin hangi badireleri atlatarak günümüze ulaştığını ve sıradan bir Suriyelinin iç dünyasında ne türden travmaları barındırdığını anlamaya yeter:
Azınlık Nusayrî inancına mensup bir subay olarak, 1970’ten itibaren ağabeyi Hâfız’ın demir yumruk iktidarı sırasında gücünü gittikçe artıran Rifat Esed, bir yandan uyuşturucu ve silah kaçakçılığından kumar sektörüne çok sayıda sektörde ipleri elinde tutarken, diğer yandan da Suriye’de İslâmî hareketlere açılan savaşın başrol oyuncusuna dönüşmüştü. 1980’de, muhaliflere uygulanan insanlık dışı işkencelerle son derece kötü bir şöhrete sahip olan Tedmur Hapishanesi’nde binlerce muhalifin ortadan kaldırılması operasyonunu yöneten Rifat Esed, iki yıl sonra 1982’de Hama Katliamı’nda yine iş başındaydı. 40 bine yakın insanın en vahşi yöntemlerle öldürüldüğü, on binlercesinin de ortadan kaybolduğu veya hapsedildiği katliam, Esed’e “Hama Kasabı” unvanını kazandırmıştı.
İslâmî muhalefeti korkunç biçimde ezen ve Baas iktidarının temellerini bu şekilde kanla sulayıp pekiştiren Rifat Esed, gücünün doruğundayken, silahını bu defa ağabeyi Hâfız Esed’e doğrulttu. Ordu içinde kendisine bağlı fraksiyonlarla Şam’da darbe girişiminde bulunan Rifat Esed, mücadeleyi kaybedince soluğu Fransa’nın başkenti Paris’te aldı. 1980’lerin ilk yarısından ta 2021’e kadar sürekli Paris’teydi, ancak elinin-kolunun uzunluğu ve nefesinin keskinliği Şam’da çok yakından hissediliyordu. Öyle ki, 1994’te Hâfız Esed’in veliahtı ve en büyük oğlu Bâsil şüpheli bir trafik kazasına kurban gittiğinde, olağan şüpheliler listesinin başında Rifat Esed’in ismi vardı.
Paris’te bulunduğu süre zarfında sıklıkla gazetelere mülakatlar veren, televizyonlarda söyleşileri yayınlanan ve siyasete sürekli göz kırpan Rifat Esed, Suriye’den kaçırdığı olağanüstü nakit para ve edindiği gayrimenkuller sayesinde oldukça müreffeh bir yaşam sürüyordu. Yeğeni Beşşâr’la uzun süre yıldızları barışmayan Esed, son yıllarda Fransa’da hakkında açılan soruşturmaların ve davaların da etkisiyle, Şam rejimiyle uzlaşma yoluna gitmiş, nihayet uzun yıllar sonra yeniden ülkesine dönmüştü.
Hukuk kurallarının gerçekten hâkim olduğu, adaletli bir dünyada yaşıyor olsaydık, Rifat Esed’in, insanlığa karşı işlediği ciddi ve somut suçlar sebebiyle yargılanıp -en basitinden bir ceza olarak- idam edilmesi gerekiyordu. Ancak cezalandırılmak veya idam edilmek şöyle dursun, adeta ödüllendirildi. Üstelik, bir Arap ülkesine kaçırılarak ve orada son nefesine kadar korunarak...
Sıradan bir Suriyelinin şuuraltında, Baas Partisi’nin sütunlarından Rifat Esed’in hatırlattığı bütün cürümler ve haksızlıklar, yekpare bir mazi olarak canlı halde mevcut. Bugünkü Suriye’yi izlerken, akılda tutulması gereken bir süreç bu. Fransa’nın böyle birine kucak açmış olması da, hiç unutulmayacak bir başka ayrıntı.
Rifat Esed’in davası, şimdi Yüce Divan’da. Canına kastettiği, ölüm emrini verdiği, mallarını zimmetine geçirdiği Suriyelilerle orada hesaplaşacak.
***
Bu yazıyı Kurtuba’da, Endülüs Müslümanlarının insanlık tarihinde bıraktığı en parlak izlerden biri olan Kurtuba Camii’nin yanı başında yazıyorum. Havada hafif bir yağmur var. Şam’dan Kurtuba’ya uzanan bir serüvene dalıp gidiyorum bilgisayarımda çalışırken. Gündem de mekân da bu bağlantıyı kurmaya çok müsait zira.
Endülüs izlenimlerim, nasipse çarşamba yazısında.
Endülüs’ten esintiler
04:0028/01/2026, Çarşamba
G: 28/01/2026, Çarşamba
49
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz çarşambadan pazara kadar Endülüs’teydim. Kısa yağmur geçişleri dışında mükemmel bir kış havası eşliğinde, bölgenin dört bir yanını gönlümüzce adımladık. Bundan sonra yolu düşecekler için bir seyahat rotası olmak üzere, bazı notlarımı paylaşmak istiyorum:
Çarşamba sabahı saat 09.00 sularında İstanbul’dan havalanan uçağımız, yaklaşık 4 saatlik bir uçuşun ardından 11.00’i geçerken Malaga Costa del Sol Havaalanı’na indi. Kiralık aracımızı kolayca teslim alıp ilk durağımız Marbella’ya yöneldik.
Malaga gibi Akdeniz kıyısında yer alan Marbella, Arap turistlerin -bilhassa Suudilerin- tercih ettiği bir sayfiye. Hatta Suudi Arabistan kraliyet ailesinin burada yazlık malikâneleri bile var. Marbella’ya uğrama sebebimiz, 1981’de burada ibadete açılan Kral Abdülaziz Camii. Akşama kadar güzergâhımızda başka cami bulamayacağımızdan, öğle ve ikindi namazlarımızı burada cem-i takdîm üzere eda edip yola revan olduk.
Marbella’dan kuzeye, dağlara doğru yönelip Ronda’ya geçtik sonra. 713’ten 1485’e kadar Müslümanların elinde kalan bu olağanüstü güzellikteki kaya şehir, bugünkü haliyle bile büyüleyici. İslâmî dönemde “Hısnu’r-Runde” (Runde Hisarı) olarak anılması boşuna değil. Ronda’da Araplardan kalma, mükemmel biçimde korunmuş hamamı, vaktiyle merkez camii olan kiliseyi ve sokak arasında kendi başına nöbet tutan yalnız bir minareyi ziyaret ettik. Daha evvelki gelişlerimin aksine, Ronda’da bu kez epey Müslüman turist gördüm. Ayrıntıları keşfetmeye başlamamız, bilinç artışına işaret.
Ronda’dan bir buçuk saatlik yolculukla, akşam olurken, Muvahhidlerin görkemli başkenti İşbîliye’deyiz. Yani bugünkü adıyla Sevilla’da. 1248’deki düşüşüne kadar Avrupa’nın en müreffeh şehirlerinden biri olan İşbîliye, kıyısında kurulduğu Vâdî el-Kebîr (bugünkü adıyla Guadalquivir) nehrinin bütün bereketinden istifade ediyor. İşbîliye’deki duraklarımız, şimdi yerinde katedralin kurulu olduğu ulu camiyle muhteşem minaresi, Müslüman ustaların inşa ettiği Alkazar (Arapça el-Kasr) Sarayı ve civarındaki parklar oldu.
Ronda-Sevilla hattıyla Endülüs gezisine başladığınızda, şehirler gittikçe güzelleşir. İşbîliye’den sonra Kurtuba (güncel adıyla Cordoba), bu durumun mükemmel bir örneğidir mesela. Perşembe günü akşamüzeri Kurtuba’ya geldiğimizde, şehir her zamanki gibi kalbimizden yakaladı bizi. 711’den 1236’ya kadar kesintisiz İslâm toprağı olan Kurtuba, yüzyıllar boyunca Avrupa’nın en büyük, en kalabalık ve en zengin şehriydi. Hristiyan gençlerin Araplara özendiği, Araplar gibi giyindiği, Arapça şiirler ezberlemekte yarıştığı bir dönemdir bu. Kurtuba Camii’nin sütunları arasında dolaşırken, efsanevî Medînetü’z-Zehrâ Sarayı’nın yıkıntılarını kolaçan ederken, Fransız muhtedî Roger Garaudy ve Kudüslü eşi Selmâ Fârûkî Hanımefendi tarafından kurulan “Endülüs Evi”ni gezerken, yine Garaudy çiftinin önayak olmasıyla müzeye çevrilen Kal’atu’l-Hurra hisarını dolaşırken, İslâm’ın nefesini çok yakından hissettik. Selmâ Hanım küçük bir ameliyat geçirdiği için evinde istirahattaydı, kendisini telefonda selamladım.
“Endülüs’ün en güzel şehri neresidir?” sorusunun tartışmasız cevabı “Gırnâta”dır. 1230’lardan 1492’ye kadar, 260 yıldan uzun bir süre boyunca Arap hanedanı Nasrîlerin elinde mamur durumda kalan Gırnâta -şimdinin Granada’sı-, bugün hem tarihî dokusuyla hem de konumuyla olağanüstü. Gırnâta’da rahmetli Muhammed Esed’in kabriyle ziyaretlerimize başladık. Esed, eleştirilecek onca yönüne rağmen, İslâm’ı seçerek vazgeçtikleriyle önemlidir bilhassa. Müslüman olmasaydı, İsrail’in cumhurbaşkanlarından biriydi. Gırnâta’da Elhramrâ Sarayı zaten başlı başına dokunaklıydı, ama daha etkileyici olan, sarayın tam karşı yamacına 2003’te inşa edilen ulu caminin cemaatle tıka basa dolmasıydı. Her milletten Müslümanla orada namaz kılarken, vaktiyle Müslümanların sürgün edildiği bir şehirde olduğumuz gerçeği çok düşündürücüydü doğrusu.
Seyahatimizin en sarsıcı ânı, hiç şüphesiz Suspiro del Moro (Mağriplinin İç Çekişi) Geçidi’ne yaptığımız ziyaretti. Burası, Gırnâta Nasrîlerinin son sultanı Ebû Abdullah Muhammed’in, 2 Ocak 1492 günü şehri Hristiyanlara teslim ettikten sonra, sürgüne giderken son kez arkasını dönüp Gırnâta’ya ve Elhamrâ Sarayı’na baktığı yer… Rivayete göre, o sırada yanında bulunan Âişe Sultan, oğlunu şu sözlerle azarlamıştır: “Erkekler gibi savunmadığın bir mülkün arkasından şimdi kadınlar gibi ağla bakalım!”
Endülüs’e her yolum düştüğünde, İslâm’ın ve Müslümanların daha belirgin ve görünür hale geldiğini gözlemliyorum. Bu sefer de öyle oldu. Ve geleceğe dair ümitlerim tazelenmiş biçimde İstanbul’a döndüm.
Yeniden Arabia Felix, ama…
04:0031/01/2026, Cumartesi
G: 31/01/2026, Cumartesi
48
Sonraki haber
Taha Kılınç
Arap Yarımadası’nın tarihini bilmeyenler için, şimdi uçsuz-bucaksız kum ve kavurucu sıcaktan ibaret olan toprakların, çok uzun zaman evvel balta girmemiş ormanlarla kaplı bulunduğunu, bu ormanların cins kaplanların ve leoparların anavatanı olduğunu öğrenmek epey şaşırtıcı olmalı. Şaşırtıcı ama gerçektir ve o kadar gerçektir ki, antik çağda özellikle yarımadanın güney kısımlarının ismi “Arabia Felix”tir, yani “Mutlu / Bereketli Arabistan”.
Derken, tabiatın kanunları galip gelmiş, kuraklıkları doğal afetler izlemiş, bütün dünyanın bakışlarını Arabistan›a çevirmesine neden olan o mutlu çağlar geride kalmıştır. Arabia Felix, artık çöllerle kaplı kurak bir coğrafyadır.
Ancak fizikî yapıda meydana gelen bu çarpıcı değişimin, Arabistan’ın önemini azalttığını düşünmek yanıltıcı olur. Çünkü ilahî takdir, Arabistan’ı hâlâ sahnede tutmak istemektedir: Önce İslâm gelip yarımadanın göbeğine kurulur, ardından da petrolün keşfiyle dünya yeniden gözlerini buraya diker.
Günümüzde, önceki çağların görkemli yeşilliği ve bereketiyle bütün dünyayı büyüleyen tabiat varlıkları, yine insanlığın hizmetinde. Ama biçim değiştirerek, “petrol” adını alarak ve yeraltından çıktıkça vahşi savaşlara ve kanlı çarpışmalara sebep olarak...
Osmanlı İmparatorluğu›nun sahneden çekilmesinin ardından birbiri ardına açılan petrol kuyularıyla bölgeye akmaya başlayan zenginlik, günümüzde Arap Yarımadası’nı tam bir çelişkiler kumkuması haline getirmiş bulunuyor. Yarımadanın bir yanı savaşlarla, işgallerle ve çatışmalarla sarsılırken, öbür yanı oldukça parlak bir başarı hikâyesinin somutlaşmış halini sergiliyor: Modern şehirler, sokaklara taşan zenginlik ve refah, dünya ortalamasının üzerindeki millî gelirin etkisiyle zâhiren müreffeh milyonlar...
Peki, bu mutluluk ve refah tablosu ne kadar kalıcı ve sahici?
Petrolün geçici bir zenginlik aracı olduğunu, eninde-sonunda tükeneceğini savunanlara göre, Arap Yarımadası’nda petrol bittikten sonra olacak olan şey çok basit: Araplara hizmet etmek için dünyanın dört bir yanından gelen işçi ve akıl hocaları geldikleri yerlere dönecekler, böylece müreffeh Arap şehirleri yeniden petrol öncesinin kurak ve fakir kasabaları haline gelecek. Bu türden fütürist yorumların içinde hatırı sayılır miktarda temenni de var elbette.
Geleceğe dair olumsuz tahminler bir yana, petrol, Arap dünyasının kendi içinde çok dikkat çekici bir çatışma ve ayrışma meydana getirdi. Bu konu, üzerinde detaylı biçimde durmaya değecek önemde:
Bugün Arap Yarımadası’ndaki her türlü teknik, ekonomik ve kültürel gelişimin arkasındaki Arap aktörler, Filistinliler başta olmak üzere, kendi ülkelerindeki acılardan ve karmaşadan kaçıp gelenler. Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi petrol (ve doğalgaz) zengini ülkelerin bütün ilerlemelerinin arka planında, Batılı ekspatların yanı sıra, özellikle Filistin, Lübnan, Mısır asıllı Arapların katkısı ve özverisi bulunuyor.
Ancak öte yandan, bizzat şahit olanların da görebileceği gibi, Araplar arasında, yaşanan vakıanın tam tersi katı bir hiyerarşik sınıflandırma söz konusu: En üstte Körfez Arapları yer alıyor, onları -eğitimli olmak kaydıyla- Kuzey Afrika Arapları izliyor. Daha alt sıralarda ise Suriye, Mısır, Lübnan, Filistin gibi diğerlerine göre daha fakir ülkelerin Arapları bulunuyor. Örneğin bir Suudi Arabistanlı Arap ile konuşurken, sözlerinin satır arasında bu yaklaşımı çok net şekilde sezmek mümkün. Hakeza günlük hayatta da katı bir ayrımcılık görülüyor, hatta dışlama vakaları sıklıkla yaşanıyor.
Özellikle zengin Körfez ülkelerindeki bir başka sosyal gerçeklik de Asya’dan yoğun şekilde gelen göçmen işçiler. Bu işçiler bebek bakıcılığından çöpçülüğe, garsonluktan taksi şoförlüğüne uzanan geniş bir skalada, toplumun her türlü “geri hizmet”inde bulunuyorlar. Zengin bir Arap’ın normalde yapmaya tenezzül etmeyeceği işler, Asyalı “alt düzey” insanlara kalmış durumda. Son model arabasıyla bir marketin önüne yanaşıp kornaya basan “zengin Arap efendi”nin siparişini almak için kan-ter içinde koşturan esmer Asyalı çocuk manzarası, özellikle Körfez ülkeleri için çok tanıdık. Toplumun katmanları arasında, somut şekilde hissedilen bir kast sistemi yürürlükte.
Bilhassa Filistin meselesi bağlamında, “İslâm dünyasının kardeş olamadığı” fikri sıklıkla gündeme taşınıyor. Konuyu, belki daha çok Arapların kendi içindeki ayrışmanın nasıl ortadan kaldırılacağı noktasından tartışmak gerekiyor. Birçok problemin başlangıcı orası çünkü.
Suriye Raporu
04:004/02/2026, Çarşamba
G: 4/02/2026, Çarşamba
54
Sonraki haber
Taha Kılınç
Cihannüma Derneği, İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı ve Dijital Hafıza Derneği iş birliğiyle hazırlanan “Suriye Raporu: Öngörüler, Teklifler ve Çözümler” başlıklı kapsamlı rapor, geçtiğimiz cumartesi günü, İstanbul Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen geniş katılımlı bir programla kamuoyuna tanıtıldı. Cihannüma Teorik Soruşturmalar ve Öngörüler Dosyası Koordinatörü Prof. Dr. Abdülkadir Macit’in rapor hakkındaki genel bilgilendirmesiyle başlayan programda Cihannüma Derneği Genel Başkanı Selim Cerrah, İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım ve Dijital Hafıza Derneği Genel Başkanı İzzet Şahin de birer konuşma yaparak, Suriye meselesinin Türkiye açısından öneminin ve yapılan çalışmaların sahaya sunacağı katkıların altını çizdiler.
Kendisiyle birçok platformda ortak çalışmalar yaptığımız Prof. Dr. Abdülkadir Macit Hocam rapor için benden “Dünü, bugünü ve yarınıyla Suriye” çerçeveli bir yazı istediğinde, konunun ehemmiyetine binaen, elimdeki bütün diğer işleri bir yana bırakıp hemen vazifemi yerine getirdim. Zira Suriye, bizim için sadece bir komşu ülke değil, aynı zamanda ortak bir yürüyüşün, ortak bir kaderin ve ortak bir geleceğin de paydaşı. Hz. Peygamber’in meşhur hadisinde “Cebrail bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya mirasçı yapacak zannettim” şeklinde altını çizdiği hususun, ülkelerin komşuluğunda da geçerli olduğu kanaatindeyim. Hele de bu komşu, Suriye gibi et ve tırnak mesabesinde iç içe geçtiğimiz bir ülke ise…
Üstelik Suriye, aynı zamanda bir mikyas ve -o çok kullanılan tabirle- bir turnusol kâğıdı. Dikkatli okurlar mutlaka hatırlayacaktır, bu köşede daha evvel yazmıştım; ben bir kişinin ahlâkî ve vicdânî ölçülere sahip olup olmadığının Suriye meselesinde aldığı tavırla ölçülmesi gerektiğini savunuyorum. Örneğin Suriye’de bir milyon Müslüman öldürülürken ıslık çalarak havaya bakanların, Filistin’deki Müslümanlar için sergilediği “duyarlılık” bana anlamlı gelmiyor. Ve şu soruyu hep soruyorum: “Suriyeli Müslümanların kanı Filistinli Müslümanların kanından ucuz mu ki, Baas’ı sonuna kadar desteklediniz ve yapılanlara sustunuz?” Suriye’de Baas rejimini destekleyenlerin, bugün “Rojava” denen mıntıkayla alakalı çıkışlarında da aynı ideolojik yansımaları görüyorum. Baas şakşakçılarının Suriye’nin yeni döneminde mevcut iktidarın attığı adımlara dair yorum yapma hakkının olmadığını da düşünüyorum. Keza, Baas rejimi Suriye’nin kuzeyindeki Kürtleri insan yerine bile koymazken hiçbir reaksiyon göstermeyenlerin, Suriye’de bugün istikrarın sağlanması için atılan bazı adımları “Kürtlere açılan savaş” şeklinde çarpıtmasının düpedüz ideolojik sahtekârlık olduğu kanaatindeyim. Velhasıl, Suriye bir yürek ve insanlık sınavı. Kopyacıları ve kolpacıları orada çok net bir şekilde görebilirsiniz.
Suriye Raporu’nun bana düşen kısmında, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra başlayan Fransız manda dönemini, Fransa’nın Suriye ve Lübnan’da hangi fay hatlarını canlandırdığını, Baas Partisi’nin kuruluşunu ve siyasî serencâmını, Hâfız Esed’in Suriye’sindeki bazı dönüm noktalarını ve nihayet Beşşâr Esed’in devr-i iktidarını anlattıktan sonra, sözü bugüne getirmiştim:
“Mevcut yıkım manzarasının dışında, Suriye içinde üç sıcak kriz bölgesi var: 1) Kuzeyde ABD’nin yıllardır desteklediği ve yatırım yaptığı Suriye Demokratik Güçleri, 2) Batıdaki Sahil bölgesinde İran tesiri altında bulunan Nusayrîler, 3) Güneyde, İsrail’in her açıdan palazlandırdığı ve Suriye’nin istikrarsızlaşması adına sürekli maşa olarak kullandığı Dürzîler. Ahmed Şara liderliğindeki yeni yönetimin uluslararası arenada yaygın biçimde destek ve taraftar bulmasının etkisiyle, söz konusu cepheler şu anda “uyuyan hücre” görünümünde.”
Yazımı teslim ettiğim 15 Aralık 2025 tarihinden bugüne, Suriye’nin kuzeyinde ülkenin selameti adına kritik ve önemli gelişmeler oldu. Kuzeyde yaşananlar, batıdaki ve güneydeki odakları da doğrudan etkiliyor elbette.
Suriye’deki dönüşümün hızı, özellikle genç arkadaşlara İslâm dünyasını anlatırken sıkça kullandığım bir argümanı desteklemede bana yardımcı oluyor ayrıca: “Umudunuzu yitirmeyin, dünyada her şey bir anda değişebilir. Bakın Suriye’ye…”
Suriye Raporu’nun sevgili komşumuz Suriye’nin -ve dolayısıyla bizim- istikrarımıza nice faydalar sağlaması dileklerimle…
İstanbul’dan dünyaya…
04:007/02/2026, Cumartesi
G: 7/02/2026, Cumartesi
66
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yıllar evvel Hindistan’a ilk kez seyahat ettiğimde, -programımızı biraz zorlamak pahasına- yolumuzu Leknev şehrine düşürmüş, oradaki meşhur ilim yuvası Dâru’l-Ulûm Nedvetu’l-Ulemâ’yı ayrıntılı biçimde gezmiştik. Temelleri 1892’de atılan Nedvetu’l-Ulemâ, o tarihten günümüze çok sayıda önemli ismi yetiştirmiş bir ocaktı. Okulun İslâm dünyası çapında en meşhur mezunu ve mensubu ise hiç şüphesiz Ebu’l-Hasen en-Nedvî (1914-1999) idi. Onun “Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?” isimli sarsıcı eseri, her Müslüman münevverin elinin altında bulunması gereken mühim bir metindir.
Seyahatimde bana eşlik eden kıymetli dostum Ahmet Enes Başkaya ile, hiçbir referansımız olmaksızın, sadece “Türkiye’den gelen ziyaretçiler” sıfatıyla Nedvetu’l-Ulemâ’nın kapısından içeri girdiğimizde ne kadar sıcak ve içten karşılandığımızı hâlâ tebessüm ve şükranla hatırlarım. Okulun idarecileri bize sınıfları, gencecik talebelerin Kur’ân talimi yaptığı camiyi, rahmetli Nedvî’nin şahsî kitaplarının bulunduğu kütüphaneyi ve idarî binaları gezdirmiş, hatta genç bir hoca, okul hakkında sorduğumuz soruları Arapça ve İngilizce olarak uzun uzun cevaplama zahmetinde bulunmuştu.
Leknev’e uğramışken, Ebu’l-Hasen en-Nedvî’nin dünyaya geldiği, yetiştiği ve nihayet âhir ömrünü geçirerek vefat ettiği Tekiyye Kelân köyünü görmemek olmazdı. Leknev’in Ray Bireli kasabasına bağlı olan bu ücra köye, Müslüman ve Hindu yerleşim yerlerinin içinden geçerek, son derece bozuk satıh üzerinde çamura batıp çıkarak ulaşabilmiştik. Tekiyye Kelân, adeta yüzyıllar öncesinde yaşıyor gibiydi. Müthiş bir sessizlik ve sükûnet içinde, Nedvî’nin kurduğu medrese eğitime devam ediyordu. Aileden biri, bizi Nedvî’nin evine götürdü. Merhumun eserlerini kaleme aldığı masa, defterleri ve yazı malzemeleri, şahsî eşyaları, hatta vefat ettiği yatak bile öylece duruyordu. Hayatımda beni o sade ve mütevazı oda kadar etkileyen çok az yer vardır.
Gördüklerimin bende bıraktığı tesir sebebiyle olsa gerek, İslâm coğrafyasının çok farklı köşelerine daha sonra yaptığım çeşitli ziyaret ve seyahatlerde, ilmî kurumlara daha fazla odaklanmaya başladım. Buhara’da kendimi çok defa Mir Arab Medresesi’nin devasa eyvanlarına dalıp giderken buldum mesela. Mekke-i Mükerreme’de Ummu’l-Kurâ veya Medine-i Münevvere’de İslâm Üniversitesi, her ayrıntısıyla dikkatimi çekti. Kahire’deki Ezher Üniversitesi, sadece ilmî serüveniyle değil, Mısır siyasetinin çeşitli dönemlerinde oynadığı kritik roller bağlamında da radarımdaydı. Saraybosna’da Gazi Hüsrev Bey Medresesi’ni, kurucusuna duyduğum derin hayranlık sebebiyle, daha fazla sevdim. Novi Pazar ve Üsküp’ün Gazi İsa Bey Medreseleri, fetih ruhunun bugün yaşayan numuneleri gibi geldi hep. Kayravân’da şimdi ıssızlığa gömülmüş durumdaki Sidi Ukbe Medresesi’nde eski zamanları düşledim. Fes’te Karaviyyîn Medresesi’nin serin avlusunda abdest alırken, 859’da burayı yaptıran Fâtıma el-Fihrî’nin ruhuna fâtihalar gönderdim.
Saydığım tüm bu ilim ocaklarının bazıları sembolik şekilde aktif bugün. Bazılarının eski şöhret ve kudretinin yerinde yeller esiyor. Bazısı ise siyasetin hoyrat sillelerini o kadar fazla yemiş ki, ayağa kalkacak durumda değil. Yine de İslâm coğrafyasında bu kurumların izlerini takip ederek yapılacak bir okumanın son derece öğretici olacağına kuşku yok.
Eski Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Türkiye Uluslararası İslâm Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin rektörlüğüne atandığını haber aldığımda, yukarıdaki “medrese haritası” yeniden gözümde canlandı. Bugünlerde kuruluş çalışmaları ve buna dair hazırlık toplantıları hummalı biçimde devam eden üniversite, İstanbul’dan dünyaya -ve bilhassa İslâm coğrafyasına- açılan bereketli bir pencere olmaya aday. Üç dille -Türkçe, İngilizce ve Arapça- eğitim verecek olan üniversite, dünyanın farklı ülkelerinden yetkin akademik kadrosuyla da dikkatleri çekiyor.
Şuna işaret etmeden geçemeyeceğim: Türkiye gibi bir ülkede, İslâm dünyasına hitap eden böyle bir üniversitenin şimdiye kadar çoktan kurulmuş olması gerekir ve beklenirdi. Ne diyelim, demek ki “vakt-i merhûn”u varmış. Epey vakit kaybedildiğine göre, bundan sonrası artık belirlenen hedeflerin tahakkuku için bolca gayret ve fiilî dua zamanı.
Tanımsızlık hali
04:0011/02/2026, Çarşamba
G: 11/02/2026, Çarşamba
43
Sonraki haber
Taha Kılınç
Büyük Britanya’nın İşçi Partili Başbakanı Harold Wilson, 1968 yılının Ocak ayında yaptığı açıklamada “İngiliz askerlerinin Süveyş Kanalı’nın doğusundan tamamen çekileceğini” söylüyordu.
İngiltere, Asya’daki sömürgelerini “sömürgelikten çıkarmak yoluyla kendisine bağlama” yöntemini daha evvel kullanmış, bu sayede dünyanın uzak bölgelerindeki birçok ülkeden olabilecek en az kayıpla ayrılmayı başarmıştı. Ayrılırken hem ekonomik bağlantıların kurulmasını ihmal etmemiş, hem de uzun sömürge yıllarının ardından “bağımsızlık bahşeden şefkatli süper güç” sıfatını da kazanmayı bilmişti.
Şimdi aynı yöntem, Basra Körfezi’ndeki emirlik ve şeyhlikler için denenecekti. Başbakan Wilson’ın “Süveyş Kanalı’nın doğusu” derken kastettiği yer burasıydı.
25-27 Şubat 1968 tarihinde, Basra Körfezi’ndeki yerel yönetimler, İngiltere’nin yönlendirmesi ve cesaretlendirmesiyle bir federasyon oluşturmak üzere toplandılar. Bahreyn, Katar, Abu Dabi, Dubai, Acman, Fuceyre, Ra’su’l-Hayme, Şârika ve Ummu’l-Kayveyn’in yöneticileri Dubai’de düzenlenen toplantıda hazır bulundular. Uzun müzakereler sonucu, 17 maddeden oluşan “geçici anayasa” ortaya çıktı.
Geçici anayasaya göre, emirlikler kendi aralarında bir federasyon oluşturacaklar, sınırlarını birleştirecekler, sahil boyunca uzanan tek bir ülke konumuna geleceklerdi. Federasyonun üst yönetimi, her bir emirliğin şeyhinin üye olduğu dokuz kişilik bir konseyin elinde bulunacak, bu konseyin atadığı bir alt kurul da yürütme yetkisini kullanacaktı.
Bütün gelişmeler oldukça ümit vericiydi. Çok hızlı yol alınmıştı. Dokuz emirlik artık tek bir çatı altında buluşacak, “bölgenin refahı ve halklarının mutluluğu için” iş birliği yapacaktı.
Ancak çok geçmeden bu pembe tablo yerini pratik bazı problemlere bıraktı. Üç günlük ilk toplantının akabinde düzenlenen, ayrıntıların konuşulduğu diğer toplantılarda emirlikler arasındaki görüş ayrılıkları iyice belirgin hale geldi. Federasyona kimin liderlik edeceği, başkentin neresi olacağı, bütçeden kimin neye göre ve ne kadar pay alacağı, kimin ne ölçüde söz hakkının bulunacağı gibi temel konularda anlaşma sağlanamadı.
Bütün emirliklerin toplam nüfusunun yarısına sahip olan Bahreyn, haklı olarak, lider konumda olmak istiyordu. Tartışmalar devam ederken Abu Dabi emirliği İngilizlerin hakemliğine başvurmak isteyince, Bahreyn federasyona katılmayı reddetti ve 15 Ağustos 1971’de bağımsızlığını ilân etti. Nüfusunun çoğunluğu Şiîlerden oluşan bu ada ülkesini komşu ülke Katar takip etti. Böylece her iki yönetim, federasyon çalışmalarından geri durarak, Körfez’in diğer emirliklerini yalnız bırakmış oldu. Geri kalan yedi emirlikten altısı, 18 Temmuz 1971’de Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturduklarını açıkladılar. Diğer emirlik, Ra’su’l-Hayme de 1972 yılı şubat ayında federasyona dahil oldu.
Birleşik Arap Emirlikleri, günümüzde hâlen bu yedi emirliğin federasyonu şeklinde varlığını sürdürüyor. Emirliklerin başkenti olan Abu Dabi’nin şeyhi ülkenin lideri konumunda; en büyük şehri Dubai’nin emiri ise ülkenin başbakanı.
Ülke nüfusunun yüzde 85’e yakını yabancılardan oluşuyor. Özellikle Asya’dan çalışmak -kölelik de diyebilirsiniz- için gelenler bu oranın neredeyse tamamını teşkil ederken, Emirlik halkı kendi ülkelerinde azınlık halinde yaşıyor.
Birleşik Arap Emirlikleri, dünyanın dört bir yanından insanların maddî nedenlerle veya eğlence için akın ettiği, geçici bir süre konaklayıp sonra yine yola koyulduğu bir üs konumunda. Özellikle Dubai finansal merkez olarak dünyanın en önemli para transit noktalarından biri.
1960’ların başında petrolün bulunmasıyla birlikte talihi dönen bölgede, Birleşik Arap Emirlikleri komşularına pek benzemeyen bir görünüm arz ediyor:
Ne Körfez’in kuzey ucundaki Kuveyt gibi köklü geleneklere sahip; ne Bahreyn gibi mezhep gerilimlerinin gölgesi altında; ne Katar gibi kalıcı işler yapmaya talip; ne Suudi Arabistan gibi İslâm dünyası çapında kulak kabartılan; ne de Umman gibi kendine has özellikleri bulunan…
Birleşik Arap Emirlikleri yönetimi, belki de ülkenin içinde bulunduğu bu “tanımsızlık” halini aşmak adına, son yıllarda birçok konuda oldukça agresif politikalar sergiliyor. Bunun bedelini ise, daha şimdiden Suudi Arabistan ve diğer komşuları tarafından dışlanarak ödemeye başladılar. Görünen o ki, Abu Dabi’nin Arap ve İslâm dünyasında içine sürüklendiği yalnızlık daha da derinleşecek.
Barut fıçısı
04:0014/02/2026, Cumartesi
G: 14/02/2026, Cumartesi
49
Sonraki haber
Taha Kılınç
Birinci İntifada (1987), İsrail’in kontrol ettiği topraklar üzerinde Yahudilerle Araplar arasındaki genç nüfus dengesizliğini ortaya koymuştu. Rusya’dan gelen Yahudiler, İntifada sonrası dönemde, İsrail’in dinamik nüfus ihtiyacını karşılamak üzere ülkeye kabul edilmişti. Rus Yahudileri, tıpkı ilk Siyonist liderlerin hayalindeki “ideal Yahudi tipi”ne benziyordu: “Avrupalı, sarışın, eğitimli, Aşkenazi...”
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra doğan özgürlük ortamında, İsrailli karar alıcılar, Yahudi Ajansı vasıtasıyla İsrail’e göçü -“aliya”- organize ettiler. Ülkeye getirilen Yahudilerin, Yahudiliğe ne kadar bağlı olduğu hiç önemli değildi. “Geleneksel olarak” Yahudi toplumunun üyesi sayılan yaklaşık 900 bin Rus Yahudi’si, böylece İsrail’de iskân edildiler.
İsrail toplumu içindeki kronik ayrımcılıktan, Rusya’dan gelen Yahudiler de paylarını aldılar. Ülkenin daha önceki sakinleri, Rusya’dan gelen Yahudileri benimsemekte zorlandılar. Kültürleri, dilleri ve gelenekleriyle İsrail’in genel yapısına hiç uymayan Rus Yahudileri, İsrail devleti tarafından da etiketlendi: Nüfus cüzdanlarına “Yahudi” ibaresi yerine “Rus” yazıldı.
Rusya’dan gelen Yahudilerin çoğu teknisyen, mühendis vb. idi ve eğitim düzeyleri oldukça yüksekti. Ancak gelenlerin bir handikapı vardı: İbranice bilmiyorlardı. Çoğu İsrail’e orta ve ileri yaşta geldiği için, İbraniceyi öğrenip aktif şekilde kullanmaya imkân bulamadılar.
İbranice bilmemenin doğal bir etkisi olarak, Rusya’dan gelen Yahudilerin neredeyse hiçbiri -eğitim düzeyleri çok yüksek olmasına rağmen- İsrail’in kaliteli eğitim-öğretim kurumlarında ya da güçlü şirketlerinde kendilerine yer bulamadı. Bu, Rusya’dan gelen Yahudilerin, kendi içlerinde gettolara kapanmasına, Rusça okuyup-yazmalarına, Rusça eğitim yapan okullar açmalarına, Rusça gazete-dergi vb. çıkararak kendi aralarında iletişim kurmalarına yol açtı. Rusça bugün, İsrail ordusunda İbraniceden sonra hâlâ en yaygın dil. Genç askerlerin birçoğu -İbranice bilseler de- kendi aralarında Rusça konuşmayı tercih ederler.
Rusya’dan gelen Yahudileri İsrail’de yaşayan genel Yahudi nüfustan ayıran bir diğer etken de Yahudiliğe bakış biçimleriydi. Sovyetler Birliği’nin dine karşı aşırı derecede baskıcı bir politika uygulaması, Yahudileri mensup oldukları dinin bütün ritüellerinden koparmıştı. Bu, Rusya’dan gelen Yahudileri, İsrail gibi dini motiflerin çok baskın olduğu bir ülkede büyük bir boşluğa düşürdü.
Rusya’dan gelen Yahudiler, dinsel açıdan içinde bulundukları mahrumiyet durumunu aşmak için ilginç bir eğilime yöneldiler: Ortodoksluğun ritüellerini takip ve taklit etmek. Kendileri ırk olarak İbrani sayılsalar da Rusya’dan gelen Yahudiler arasında Ortodoks pratikler oldukça yaygın. Yahudi olduğu halde her pazar kiliselerde ayine katılanların oranı azımsanmayacak seviyede. Şu nokta önemli: Rus Yahudileri açısından kiliseye gitmek “Hıristiyanlığa iman”dan öte, Rus kültürünü yaşatmak anlamına geliyor. Zira Rusya’dan gelen Yahudilerin büyük çoğunluğu, Rus kültürünün Yahudi kültüründen daha üstün olduğu kanaatini taşıyor.
Dindar olmamanın ve Yahudi şeriatına riayet etmemenin pratik bir görüntüsü de “helal yiyecekler” (koşer) konusunda ortaya çıkıyor. Rusya’dan gelen Yahudiler bugün İsrail’de domuz başta olmak üzere Yahudi şeriatının hiçbir yasağına aldırış etmiyorlar. Bu da pratik yaşamda diğer Yahudilerle ciddi bir ayrışmayı beraberinde getiriyor.
İsrail’in Rusya’dan gelen Yahudilerle başının belâda olmasının asıl nedeni yukarıda sayılan “entegrasyon sorunları” değil, neden oldukları kriminal vakalar.
Rusya’dan gelen Yahudiler, aile içi şiddet, cinayet, hırsızlık, uyuşturucu kullanımı ve ticareti, alkolizm ve fuhuş gibi birçok alanda kendilerini çoktan “ispatladılar”. İsrail polis kayıtları, Rus Yahudilerce işlenmiş sayısız sabıka ile dolu. İsrail toplumu açısından Rus Yahudiler, çok büyük bir huzursuzluk sebebi. Daha şimdiden, Rus Yahudileri konu alan olumsuz deyimler İbraniceye yerleşmiş durumda. İsrail medyasında, Rus Yahudilerini açıkça “fahişe”, “mafya mensubu”, “Rusya ajanı” gibi sıfatlarla niteleyen haberler bulmak mümkün.
Bu köşede sıklıkla dile getirdiğim bir hakikat var:
İsrail’in kendi iç yapısı, bir cinnet toplumunu andırıyor. Yakından baktığınızda, işgal devletinin patlamaya hazır bir barut fıçısı olduğunu gözlemliyorsunuz. Rus Yahudiler ise, bu infilakı hızlandıracak birer dinamit adeta.
Harameyn notları
04:0018/02/2026, Çarşamba
G: 18/02/2026, Çarşamba
53
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz yıl, bazı dostlarımızla “Siyer Umresi” konseptiyle Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’yi ziyaret etmiştik. Hz. Peygamber’in hayatındaki her hadiseyi yerinde konuştuğumuz, bol sohbetli ve müzakereli bir programdı. Aynı çerçevede yoğun talep olunca, programı 5-14 Şubat tarihleri arasında bu yıl da tekrarladık. Toplamda 10 günü bulan ziyaretlerimize dair bazı notlarımı paylaşmak istiyorum:
• İstanbul’dan ilk olarak Medine-i Münevvere’ye geçtik. Bu durumun pratik sebebi, Mescid-i Nebevî ve etrafında topluca sohbet edebilme imkânlarının fazla olmasıydı. Mekke-i Mükerreme’nin kendine has yoğunluğu ve temposu, böyle bir fırsata müsaade etmiyordu zira.
• Medine-i Münevvere, her zamanki gibi dingin, huzurlu ve sekînet doluydu. Şehrin, her gideni muhakkak sarıp sarmalayan bu sıra dışı atmosferi, İslâm tarihçileri tarafından, Hz. Peygamber’e kucak açmasının bereketiyle izah edilir. Yine de, modern zamanların esintilerinin buralara da erişmeye başladığını gördüm. Sosyal medyada meşhur edilen mekânların önünde izdiham vardı mesela. Instagram fenomenlerinin ayak izleri, sokak aralarında görülebiliyordu.
• Daha önceki dönemlerde ziyaretlerin “mahzurlu” görüldüğü veya en azından teşvik edilmediği birçok mekân, hızlı bir şekilde erişime açılmış. Hz. Peygamber döneminden kalma tarihî kuyular mesela, ziyaretçi akınına uğruyor. Keza Kıbleteyn ve Kubâ mescitlerinin çevreleri de kafelerle, dinlenme ve yeme-içme mekânlarıyla donatılmış. Medine-i Münevvere’nin bundan 15-20 yıl önceki halini hatırlayanlar için, baş döndürücü gelişmeler bunlar. Ziyaretlerin odak noktası ibadet mi olacak, yoksa “hoş vakit” geçirmek mi? Bu, oldukça hayatî ve kritik bir soru.
• Hz. Peygamber’in sünneti üzere Zü’l-Huleyfe Mîkât Mescidi’nde ihrama girip umreye niyetlendikten sonra Bedir’e uğramak istedik. Ancak geçtiğimiz kasım ayında bir otobüsle petrol tankerinin çarpışması sonucu 45 Hindistanlı Müslümanın hayatını kaybettiği feci kaza sebebiyle, Bedir’e ulaşımlar ciddi biçimde kısıtlanmıştı. Bunun üzerine doğrudan Mekke-i Mükerreme’ye geçtik.
• Ramazan ayı başlamak üzere olduğundan, Mekke-i Mükerreme giderek kalabalıklaşıyordu. Yine de umrelerimizi rahat bir şekilde yaptık, sonrasında rutin ibadet ve ziyaret tempomuza döndük.
• Medine-i Münevvere’de içimi arada yoklayan his, Mekke-i Mükerreme’de tamamen somutlaştı: Harameyn’de “manevî derinlik ve tefekkür” zamanları hızla geride kalıyor. Bundan sonrası artık, mümkün olduğu kadar ibadetleri ve görevleri yerine getirme telaşıyla geçecek gibi görünüyor. Zira ulaşım ve konaklama imkânlarının artışıyla birlikte, Hicaz’a kelimenin tam anlamıyla insan selleri akıyor. Bilhassa Mekke-i Mükerreme’de bir köşeye çekilip sakince kendi kendine kalabilmek imkânsız. “Altınoluk’un tam karşısına oturup Kâbe’yi seyrederken…” diye başlayan cümleler, artık kitaplarda yer alacak. Efsane misali…
• Medine-i Münevvere’deki tarihî mekânlarda karşımıza çıkan “tesisleşme” olgusu, Mekke-i Mükerreme için de geçerliydi. Eski Suudi anlayışında “oraya tırmanmanın dinde yeri yok” denilen Hirâ Mağarası’nın altı şimdi restoran, kafe ve alışveriş mekânlarıyla doldurulmuş. Mağaraya “kolayca” çıkış için bir teleferik projesinin gündemde olduğu söyleniyor. Yıllar evvel tam 2,5 saatlik bir tırmanışla ulaştığımız Sevr Mağarası’na şimdi yollar yapılıyor, oraya çıkış da “kolay”laşacak. Alt taraftaki kafelerde içeceklerinizi yudumlayacak, hediyelik eşya dükkânlarından gönlünüzce alışveriş edecek, yukarıda da hicreti “deneyim”leyeceksiniz. Hirâ ve Sevr’in mevcut manzarasını görünce, “İyi ki eski zamanlarında buraları adımlamışım” demekten kendimi alamadım doğrusu.
• Yol arkadaşlarıma da söyledim: Konfor çok ciddi bir sınav. Zira bunca ışıltı ve keyfin, kalpleri öldürücü bir tarafı da var. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’yi bundan sonra ziyaret edecek Müslümanlar, esas olarak, kalplerini diri tutmak ve dünyanın çeldiriciliklerine kapılmamak imtihanıyla baş etmek durumunda kalacaklar.
Çalışmayan haindir!”
04:0021/02/2026, Cumartesi
G: 21/02/2026, Cumartesi
68
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ramazan insana ne öğretir? Herhalde bu soruya herkes kendi öncelik ve hassasiyetlerine göre ayrı ayrı cevaplar verecektir: “Nefsimle nasıl mücadele edeceğimi…”, “Vaktimi verimli biçimde kullanmayı…”, “Kardeş olmanın güzelliğini…”, “İbadetin huzurunu ve keyfini…”, “Aileyle bir araya gelmenin tadını…”, “Yardımlaşma ve infakın ruha verdiği şifayı…” Tüm bu cevapların hepsi aynı anda doğru ve yerindedir.
Yıllardır Ramazan’ı gözlerden uzak, kendi başıma ve vaktimin tamamını ailemle çok yakın dostlarıma ayırarak geçirmeye çalışıyorum. Mecburen katılmak durumunda olduğum bir-iki program hariç, neredeyse tamamen inzivadayım, diyebilirim. İftar ve sahur davetlerini “On bir ay boyunca zaten sürekli koşturma halindeyim, bir ay bana müsaade” diyerek geri çeviriyorum. Hamd olsun, sair zamanlardaki yoğunluklarımı bilenler bu duruma anlayış gösteriyor. Yaş ilerledikçe, hayatını tanzim noktasında insanın eli de genişliyor.
Kendi kendimle daha yoğun biçimde baş başa kaldığım bir zaman dilimi Ramazan, benim için. Hal böyle olunca, “Ramazan insana ne öğretir?” sorusunun bendeki cevabı şu: “Rutinin ve sükûnetin tadını…” Sakinlik ve geniş vakitler, okuma ve yazma konusunda fazladan fırsatları beraberinde getiriyor tabii ki. Hatta bu sayede, şimdiye kadar birçok kitabımı Ramazan içinde tamamlayabildim. Keza bu Ramazan da elimin altında birkaç proje birden var.
Esas çalışma saham İslâm coğrafyası olduğundan, Ramazan, aynı zamanda Müslümanların genel ahvâli üzerine düşünme, daha derin okumalar ve uzaktan / dışarıdan seyirler için en uygun zaman dilimi haline geliyor. Bir yandan coğrafyamızın farklı noktalarında Ramazan’ın nasıl yaşandığını izlerken, diğer yandan Müslüman dünyanın içinde bulunduğu genel duruma dair değerlendirmeler yapmak mümkün oluyor.
Bu Ramazan, diğerlerinden farklı olarak, Kaşgar aklımdan hiç çıkmıyor. Cemaatle namazın, teravihin, teheccüdün, orucun, başörtüsünün ve sakalın yasak olduğu Kaşgar… İslâm dünyasında Kudüs’le veya Şam’la ikiz kardeş ilân edilebilecek derecede derin ve çok boyutlu bir şehir iken, bugün ayaklarına prangalar vurulmuş esir bir beldeye dönüşen Kaşgar… Tam merkezindeki İydgâh Camii müzeye dönüştürülen, sokaklarında ezan ve Kur’ân sesleri eksilen, güvercinleri bile artık mahzun ve aheste kanat çırpan Kaşgar… Muhammed Yakub Bey’lerin, Abdulkâdir Dâmolla’ların, Sâbit Dâmolla’ların şehri, vaktiyle surlarında Osmanlı bayrakları dalgalanan Kaşgar…
Filistin’in içinde bulunduğu durumu, Gazze’deki yıkımı, Kudüs’ün esaretini, Arakanlı Müslümanların burukluğunu, Sudan’da iç savaşın gölgesinde oruç tutan garipleri ve dünyanın bilmem neresindeki mahrum ve mazlumları düşünüyorum sonra. Lübnanlı bir dostumun yıllar evvel bana söylediği “Siz Türkiye’de yaşayan Müslümanlar, tepenize bomba yağmasından korkmadan bir salon toplantısını emniyet içinde yapabilmenin bile ne büyük nimet olduğunu asla anlayamazsınız!” cümlesi kulaklarımda çınlıyor.
Tüm bunları bir “zulüm çetelesi tutmak” veya “ağıt yakmak” bâbında dile getirmiyorum. Altını bilhassa çizmek istediğim bir nokta var. Ramazan’ın Türkiye’de yaşayan Müslümanlara verdiği en net mesaj belki de şu: İslâm coğrafyasının her açıdan en özgür ülkesinde yaşıyoruz. Öyle ki, ülkemizdeki bu özgürlük, bazen başıboşluk boyutlarına dahi ulaşabiliyor. İslâm’ı her boyutuyla yaşamak, İslâmî çalışmalar yapmak, teşkilatlanmak, toplumun farklı kesimlerine ulaşmak, çoluk-çocuğunu dilediğin biçimde yetiştirmek, evladına gönlünden geçen eğitimi verebilmek vb. konularda sınırsız imkânlara sahibiz. Zorluklar her yerde olduğu gibi burada da var, ama her yerde olduğu kadar.
Gerek fiziken, gerekse zihnen İslâm coğrafyasının mazlum ve mahrum bölgelerinden her İstanbul’a dönüşümde, aynı şeyi hissediyorum: Tüm bu özgürlüklerin hakkını vermek için yeterince çalışmıyoruz. Rahmetli Abdülmetin Balkanlıoğlu Hoca’nın “Bunca özgürlük varken, çalışmayan haindir!” sözü çok sık yokluyor zihnimi. Gerçekten öyle zira.
O halde, bu Ramazan bize şu zor soruyu da hatırlatsın:
“Gerçekten, bulunduğumuz mevkide gücümüzü sonuna kadar harcıyor ve üzerimize düşenleri yapıyor muyuz? Yoksa sadece yasak savmak kabilinden birkaç şeyi yapar gibi görünüp hayatımızı yaşamaya devam mı ediyoruz?”
Sınırlar ve krizler
04:0025/02/2026, Çarşamba
G: 25/02/2026, Çarşamba
30
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ortadoğu son günlerde yeni bir gerilimin daha sahnesine dönüştü: Irak’ın, Kuveyt’le olan deniz sınırına ait güncellemeleri içeren yeni bir haritayı BM’ye sunması, Basra Körfezi’ndeki diğer ülkelerin toplu halde tepkisine yol açtı. Körfez İşbirliği Konseyi’nden yapılan resmî açıklamada, söz konusu adımın Kuveyt’in egemenliğini ihlal anlamına geldiği belirtilerek, Bağdat yönetimine haritayı geri çekmesi çağrısında bulunuldu. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman yönetimleri de ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarla Irak’ın harita atılımını “Kuveyt’in bağımsızlığına müdahale” olarak yorumladılar.
Dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin’in 1990’da Kuveyt’i işgalinin akabinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1993 yılında aldığı 833 sayılı karar, Irak’la Kuveyt arasındaki 216 kilometrelik kara sınırını kayıt altına almış, ancak deniz sınırının iki ülke yönetimleri arasındaki müzakerelerle tespit edilmesini öngörmüştü. Irak’ın 2003’te ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon tarafından işgaline kadar kopan Irak-Kuveyt ilişkileri, sonrasında yeniden kurulurken, Irak’taki şiddet, çatışma ve istikrarsızlık atmosferi nedeniyle, sınırlar üzerinden yaşanan ihtilaf uzunca bir süre için buzdolabına kaldırılmıştı. Ancak şimdi bölgede sağlanan görece istikrar, Irak’a eski iddiaları gündeme taşıma noktasında yeterli özgüven ve cesareti kazandırmış görünüyor.
Irak tarafı, aslında 2012’de imzalanan ve ertesi yıl da her iki ülke tarafından resmen onaylanan anlaşmalarla, deniz sınırlarının mevcut durumunu kabullenmişti. 2023’te Irak Parlamentosu’nun üçte ikilik çoğunlukla kabul ettiği bir tasarı ise geçmiş anlaşmaların geçersiz olduğunu, sınırların yeniden belirlenmesi gerektiğini kaydediyordu. Bugün, Irak yönetimi, 2023’teki adımın devamını getirerek konuyu uluslararası platformlara taşıdı. Bu da elbette bölgede yeni bir sınır krizinin patlak vermesini tetiklemiş oldu.
Geriye doğru bir okuma yaptığımızda, Irak-Kuveyt-Suudi Arabistan üçgenindeki sınır ihtilaflarının yüzyıldan fazla bir mazisinin olduğu görülür. Bu bağlamda, 1916 ve 1917 tarihli siyah-beyaz fotoğraflarda özellikle dikkat çeken bazı simalara odaklanmak gerekir:
Bunlardan ilki, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun Irak Yüksek Komiseri Sir Percy Cox’tur. 1904’ten 1919’a kadar Basra Körfezi’nin fiilî patronu olan Cox, sadece Büyük Britanya adına bölgeyi yönetmemiş, aynı zamanda bugünkü sınırların belirlenmesinde de kritik bir rol oynamıştır. Diğer bir isim, ünlü İngiliz ajan, kâşif ve seyyah Gertrude Bell’dir. Modern Irak’ın oluşumunda en hayatî rollerden birini üstlenen, Irak’ın sınırlarını çizen, Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’ı 1921’de “kral” sıfatıyla Irak tahtına çıkaran kişidir Bell. Cox 1923’te emekli olarak Londra’ya dönecek, Bell de 1926’da Bağdat’ta intihar edecektir.
Fotoğraflarda boy gösteren üçüncü bir kişi ise, Suudi Arabistan’ın kurucu kralı Abdülaziz bin Abdurrahman Âl-i Suûd’dur. Cox-Bell-Abdülaziz üçlüsünü 1917’de Basra ve civarında gösteren karelerde, elbette üçlü arasında uzun konuşmalar ve bölgenin geleceğine dair müzakereler de yaşanmıştır. Tarihî kaynaklar, bunlardan birinde Abdülaziz’in Kuveyt-Arabistan sınırına dair bazı beklentilerinin İngiliz muhatapları tarafından “Orada petrol olduğundan şüpheleniyoruz, burayı Kuveyt’e bırakacağız” şeklinde karşılandığını aktarır.
İngilizler, Musul-Kerkük hattından Basra’ya -ve aşağıda Bahreyn’e kadar Körfez’in deniz taraflarında- öylesine yoğun petrol birikimleriyle karşılaşmışlardır ki, Kral Abdülaziz’in “Bizde de petrol olmalı, bizim sınırlarımız içinde de sondaj yapılmalı” türünden talepleri kör-sağır biçimde karşılık bulmuş; Suudi Arabistan petrolleri 1938’de ilk kez Amerikalılar tarafından çıkarılmıştır. Hikâyenin sonrası malum.
Arap coğrafyasındaki haritalara bakın: İran-Irak sınır geriliminde, Kuveyt’in merkezde olduğu bütün krizlerde, Suudi Arabistan-Yemen hudut anlaşmazlığında ve diğer birçok problemin odak noktasında Büyük Britanya İmparatorluğu’nun geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında yaptığı kastî ve kritik müdahalelerin etkili olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla, mevcut Kuveyt-Irak gerilimi de yüz yıl önce saçılan zehirli tohumlar denkleme dahil edilmeden anlaşılamaz.
Kıymetli okurlara küçük bir ödev: Yazıyı bitirdikten sonra haritayı açınız. Basra Körfezi’nin Hint Okyanusu’na çıkıştaki güney ucunu teşkil eden Musandam Yarımadası’nı bulunuz, haritayı büyütünüz ve buranın hangi ülkeye ait olduğuna bakınız. İngiliz usulü absürtlüğün en bariz örneklerinden birini göreceksiniz.
Ümmetin kaybı
04:0028/02/2026, Cumartesi
G: 28/02/2026, Cumartesi
56
Sonraki haber
Taha Kılınç
Kısa bir video… Başında sarığa benzer bir başlık bulunan ince, zayıf bir şeyh efendi konferans salonuna giriş yapıyor… Öğrenciler kendisini selamlamak için sıralanmış. Çocukların görünüşlerinden Asyalı oldukları anlaşılıyor. Girişteki ikisi şeyh efendiyi selamlarken biraz fazla eğilince, azara yakın bir ihtarla karşılaşıyorlar: “Eğilmeyin! Rabbiniz dışında kimsenin karşısında eğilmeyin! Muhabbet başkadır, aşırı ihtiram ve ubudiyet başkadır. Uzatın elinizi, iki erkek gibi tokalaşalım!” Sıradaki öğrencileriyle dediği şekilde tokalaşıyor, ardından vakur adımlarla konuşma yapacağı kürsüye doğru yürüyor.
Genelde tam tersi manzaralarla çokça karşılaştığımız için, bu sahne haliyle dikkatimi çekmişti. “Kim bu zat?” diye araştırdığımda, karşıma son derece sıra dışı bir profil çıktı:
İsmi Muhammed Hasan Hîtû (Hito veya Heyto telaffuzları da var) idi. 10 Ekim 1943’te, Şeyhâniyye aşiretinin evladı olarak Suriye’nin başkenti Şam’da dünyaya gelmişti. Şeyhâniyye, soyları Şeyh Abdulkâdir Geylânî’ye, onun vasıtasıyla da Hz. Hasan’a kadar uzanan köklü bir Arap aşiretiydi. Muhammed Hasan Hîtû’nun ailesi uzun süre Kürt mıntıkalarında yaşadığı için genelde Kürt zannedilse de neseben Arap ve Şerif’tiler.
Muhammed Hasan Hîtû’nun babasının babası, Osmanlı İmparatorluğu ordusunda komutan olarak görev yapmış seçkin bir askerdi. Hîtû ailesi ise, daha çok içinden çıkan âlim ve ârif zatlarla biliniyordu. Muhammed Hasan Hîtû’nun babası Şeyh Hasan bebeklik ve çocukluk çağlarında öksüz ve yetim kaldığından dolayı, oğlunun terbiyesine azami özen gösteriyordu. Nitekim genç Muhammed, Şam’da hem İslâmî usulle hem de modern okullarda
çok sağlam bir eğitim almıştı.
Lise üçüncü sınıfa gelinceye dek, bu başarılı gencin bütün hedefi Almanya’ya giderek, orada mühendislik ve astronomi eğitimi almaktı. Ancak dönemin atmosferi ve Şam ulemasının kendisinin üzerindeki tesiri sebebiyle, birdenbire fikrini değiştirdi ve Mısır’a giderek İslâmî ilimlerde derinleşmeyi hedeflemeye başladı. Babası ise, oğlunun bu planına kesin bir şekilde karşıydı. Gerekçesi de yine o devrin şartlarında ikna edici görünüyordu: “Maddî anlamda ciddi sıkıntı çekersin. Ben oğlumun milletin zekât ve sadakalarıyla yaşamasını istemiyorum!” İtiraz istemeyen Şeyh Hasan, oğlunu zorla Şam Üniversitesi Jeoloji bölümüne kaydettirdi.
Suriye’de Baas Partisi’nin 8 Mart 1963’te darbeyle iktidara gelişinin ertesinde, Muhammed Hasan Hîtû bir gün babasına “okulun kendilerini saha araştırması için Ürdün’e gezmeye götürdüğünü” söyleyerek ailesiyle vedalaştı. Esas niyeti, Amman’dan Kahire’ye geçmekti. Bunun için babasından habersiz pasaport bile çıkarmıştı. Nitekim öyle yaptı. Babasının kendisine kızmasına aldırmayarak soluğu Kahire’deki Ezher Üniversitesi’nde aldı. İyi ki de bu tercihi yapmıştı: Zira Baas diktası Suriye üzerindeki boyunduruğunu sıkıştırdıkça, istikametini korumak isteyen âlimlere ya hicret veya hapis yolu görünmeye başlamıştı.
Ezher’deki temel eğitimini “usûl-u fıkıh” alanında tamamlayan Muhammed Hasan Hîtû, 1971’de Kuveyt’e yerleşti. 1990’ların ortasına kadar sürecek olan bu hicret hayatı sırasında hem akademide hem de ilmî sahada birbirinden kıymetli eserler ortaya koydu. Üniversitelerde dersler verdi, camilerde halkla buluştu. Kuveyt’in şartları gereği birçok önemli siyasî şahsiyetle de yolu kesişti. Kuveyt’ten sonra hizmetlerini Endonezya’ya kadar ulaştıran Hîtû, orada kurduğu İmam Şâfiî Üniversitesiyle kıtaları birbirine yaklaştırdı, bu vesileyle binlerce öğrenciyi yetiştirip hayata hazırladı.
Hoca efendinin girişte bahsettiğim tavrı, işte bu ilim, hicret ve mücahede dolu hayatın özetiydi. Karşımızda ilmiyle âmil bir âlim vardı. Talebelerine, ilmin haysiyetini yaşayarak ve yaşatarak öğretiyordu.
Ve 24 Şubat 2026 akşamı sosyal medyada hızla yayılan, ardından resmî kaynaklarca da teyit edilen bir haber: “Şeyh Muhammed Hasan Hîtû, iftar vakti, 83 yaşında Kuveyt’te hayata gözlerini yumdu.” Ardında -hepsi de kurşun kalemle ve elle yazılmış- 108 cilt kitap, üç kıtada yetiştirdiği on binlerce talebe ve yüz binlerin hüsn-ü şehadetleriyle hayır dualarını bırakarak…
Rahmetullâhi aleyh.
İki husus
04:004/03/2026, Çarşamba
G: 4/03/2026, Çarşamba
51
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ortadoğu’da birkaç gündür yaşanan yüksek gerilimin, hepsi de uzun uzun konuşulması gereken çok sayıda boyutu var. Ancak birbiriyle bağlantılı iki husus, tartışmasız birer hakikat olarak şimdiden netleşmiş bulunuyor:
İran Dinî Lideri Âyetullah Ali Hamaney ve ailesinin öldürüldüğü nokta atışı suikast, İran içindeki istihbarat zafiyetinin boyutlarının tahmin edilenin çok ötesinde olduğunu ortaya koydu. Son yıllarda çok sayıda nükleer bilimcinin ve akademisyenin İran’ın çeşitli şehirlerinde öldürüldüğü zaten malum. Hamas lideri İsmail Heniyye’nin 31 Temmuz 2024 günü Tahran’da şüpheli bir suikasta kurban gitmesinin ardından “onlarca” İranlı ordu ve istihbarat görevlisinin tutuklandığı biliniyor. Keza 2024’ün Eylül’ünde, Hasan Nasrallah ve diğer üst düzey Hizbullah yetkililerinin birkaç hafta içinde art arda öldürüldüğü suikastlar serisinin, İsrail’e “içeriden” bilgi sızmadan gerçekleştirilemeyeceği âşikar. Hatta söz konusu sızmaların kaynağının da doğrudan İran olduğuna dair çok ciddi ve mantıklı ihtimaller mevcut. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir-Abdullahiyan’la birlikte 19 Mayıs 2024 günü hayatını kaybettiği helikopter kazası ise, gündemin sürekli yoğunluğu içinde çoktan unutulup gitti bile.
Her ülkede ve devlette küçük istihbarat gedikleri bulunabilir, zaman zaman yol kazaları olabilir; rakip ve düşman devletler, muhataplarının zaaflarını kullanabilir, hatta adam satın alabilir, kurum fonlayabilir, lobi yapabilir ve yaptırabilir… Bunlar olur. Fark edilir, tedbir alınır, yola devam edilir. Ama İran’a baktığımızda, çok daha karmaşık ve kaotik bir manzarayla karşı karşıya olduğumuz görülüyor.
İki gün önce Saudi Aramco’nun Ra’s Tannûra’daki petrol rafinerisine drone saldırısı düzenlendiğinde ilk tepkim şu olmuştu: “Bunu İran yapmış olamaz.” Bölgeyi dikkatli bir şekilde izleyen herkes, Suudi Arabistan-İran ilişkilerinin mevcut seyrinin böyle bir provokasyona müsaade etmeyeceğini anlardı zaten. Nitekim İran tarafından yapılan açıklamada “Rafineriyi biz vurmadık” denildi. Peki, o zaman bu saldırı kimin işi? Düğmeye kim bastı?
Tam bu noktadan, girişte bahsettiğim ikinci hakikate geçiş yapalım:
İsrail, itaatkâr bir köle gibi peşine taktığı ABD ile birlikte bölgemizde sadece İran’a saldırmıyor, aynı zamanda Basra Körfezi’ndeki “Amerikan müttefiki” Arap ülkelerini de gözüne kestirmiş durumda. Suudi Arabistan ve Katar, kendi topraklarında saldırılar düzenlemeyi planlayan Mossad ajanlarını deşifre etmeye başladı. Yine şahsî bir tahmin -ama adeta kesin kanaat düzeyinde bir tahmin- olarak, “İran’dan” ateşlenen ve Arap coğrafyasının farklı noktalarını hedefleyen drone ve füzelerin düğmelerine basan bazı parmakların Mossad’a çalıştığını ya da Mossad tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum. Komplo teorilerine dalmak peşinde değilim, ancak İran’ın kevgire dönmüş bulunan mevcut devlet mekanizmasının dehlizlerinde İsrail’in çok ciddi etkinliğinin bulunduğu kanaatindeyim. Hafızası kuvvetli olanlar, 2014’te Hizbullah içinde İsrail’e çalışan bir ağın deşifre edilişini muhakkak hatırlayacaktır. Hatta İsrail ajanlarından birinin, Hasan Nasrallah’ın yakın koruma ekibine dahil olacak kadar içeri girebildiği de açıklanmıştı. 1965’te Şam’da idam edilinceye kadar Suriye’nin karar mekanizmalarını tamamen yönlendiren ve devletin en mahrem bilgilerini İsrail’e aktaran meşhur Mossad ajanı Eli Cohen’in öyküsünü ise hatırlatmaya bile gerek duymuyorum.
“İran’a karşı ortak bir cephe oluşturmak için” İsrail’in el altından ABD’nin Arap müttefiklerine saldırması, “İran’dan” ateşlenen füzelere karşı Amerika’nın müttefiklerini koruyamaması, hatta korumak için herhangi bir gayret göstermek yerine sadece İsrail’in güvenliğine odaklanması, elbette Körfez’de bazı paradigma değişimlerine yol açacaktır. Bu bağlamda, içinden geçtiğimiz süreçte, Suudi Arabistan’ın bölgemizin gerçekleriyle daha uyumlu, Türkiye’yle daha yakın ve İsrail’den giderek uzaklaşan bir çizgiye yöneleceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Riyad’a yönelik açık düşmanlığı sebebiyle süreç zaten başlamıştı, bu noktadan geri dönüş olmayacaktır.
Sıcak gündemin diğer boyutlarını konuşmaya devam edeceğiz.
Ah keşke…
04:007/03/2026, Cumartesi
G: 7/03/2026, Cumartesi
63
Sonraki haber
Taha Kılınç
İngilizlerin kontrolündeki Mısır’da eğitilip donatılan, ardından 17 Nisan 1915 günü Gelibolu Cephesi’ne sevk edilen Yahudi gönüllüler, tarihe “Siyon Katır Bölüğü” adıyla geçmişti. Cephe önünde ve gerisinde savaşa iştirak ettiler, imparatorluk dağıldıktan sonra da Filistin topraklarına yönelerek aktif biçimde Arap kıyımına katıldılar. Siyon Katır Bölüğü’nün iki kurucusundan biri, Joseph Trumpeldor, 1 Mart 1920’de Arap köyü Tel Hay’da Filistin’in yerli sakinlerine karşı Siyonizm uğruna savaşırken öldürüldü. Diğer kurucu Vladimir Zeev Jabotinsky ise, 1940’daki ölümüne kadar, İsrail’de bugün hâlâ güçlü biçimde temsil edilen, Arap ve İslâm düşmanı Likud çizgisinin ideoloğu ve teorisyeni olarak sivrildi.
1923’te kaleme aldığı “Demir Duvar” adlı ünlü makalesinde görüşlerini sistemleştiren Jabotinsky, ana akım Siyonizm’den koptu ve “Revizyonist Siyonizm”i kurdu. Buna göre, bugünkü Ürdün, Suriye ve hatta Irak’ın bir bölümü de Siyonizm’in hedefinde olmalıydı. Revizyonistlerin terör örgütü “Irgun”du, gençlik kolları da “Betar” adıyla sahneye çıktı. Jabotinsky’nin yanından hiç ayrılmayan isimlerden biri ise Ben-Siyon Netanyahu idi. Ben-Siyon’un 1949’da dünyaya gelen oğlu Benyamin, İsrail’in müstakbel başbakanlarından biri olacaktı.
Vladimir Jabotinsky, 4 Ağustos 1940’ta, Betar’ın gençlik kampı için bulunduğu New York’ta kalp krizinden öldüğünde, terör bayrağını sadık talebesi Menahem Begin devraldı. Begin, Araplara karşı gaddarlıkta ustasını fersah fersah geride bıraktı, çünkü Jabotinsky’nin planladığı pek çok şeyi hayata geçirecek imkânlar buldu. Irgun terör örgütünün lideri olarak, Deyr Yâsîn Katliamı (9 Nisan 1948) başta olmak üzere çok sayıda insanlık suçuna imza atan Begin, aynı zamanda İngilizlere de saldırmayı ihmal etmiyordu. 22 Temmuz 1946’da Kudüs’teki King David Hotel’in güney kanadında konuşlanan İngiliz manda idaresi ofislerine düzenlenen meşhur bombalı saldırı, Filistin meselesinin BM’ye havale edilmesine yol açacaktı. Saldırıda Yahudiler de ölmüştü, ama Begin için bu hiç de sorun edilecek bir şey değildi. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmezdi.
1973’te Likud Partisi’ni kuran Menahem Begin, dört yıl sonra partisini İsrail tarihinin en yüksek oy oranıyla iktidara taşıdı. 1979’da Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’la imzaladığı Camp David Anlaşması nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü de alan Begin, Ben-Siyon Netanyahu’nun oğlu Benyamin’in adeta taptığı bir liderdi. 9 Mart 1992’de ölen Begin, bu sayede 23 Haziran 1992 seçimlerinde partisinin uğradığı hezimeti ve sonrasında Benyamin Netanyahu’nun Likud liderliğini üstlendiğini de göremedi. Netanyahu’nun parti kongresindeki rakibi de Menahem Begin’in oğlu Benny Begin’di.
İsrail’i bugün yöneten azgın ve kuduz kadronun zihin haritasında işte böyle bir ideolojik taban ve arka plan var. Osmanlı düşmanı Siyon Katır Bölüğü ve Vladimir Jabotinsky ile başlayıp Menahem Begin, Ariel Şaron ve Yitzhak Şamir’le devam eden, bugün artık Benyamin Netanyahu ile Filistin sınırlarını da aşarak bütün Ortadoğu’ya yayılan bir katliam, vahşet ve kan döngüsü…
Netanyahu’nun kendisinden evvelki terör üstatlarından şöyle bir farkı da var: Birlikte yol yürüdüğü kişi ve ülkeleri sırtlarından hançerlemekte tereddüt bile göstermiyor. 1997’de Hamas’ın o dönemki siyasî lideri Hâlid Meşal’e Ürdün’ün başkenti Amman’da düzenlenen suikast girişimini hatırlayın mesela. Netanyahu, Ürdün-İsrail ilişkilerindeki yakınlığa rağmen, böylesine pervasız bir emri verebilmiş, ABD Başkanı Bill Clinton bile İsrail’e karşı Ürdün’ün yanında yer almak zorunda kalmıştı. Netanyahu, sonraki süreçte de devamlı biçimde kendi ortak ve müttefiklerini aldattı, kandırdı, ayaklarını kaydırmaya çalıştı. Geçen yazımda da ifade ettiğim gibi, şu anda izlemekte olduğumuz Ortadoğu manzarasında, İsrail sadece İran’a değil, Arap dünyasına da bilfiil saldırmaya, sözde aynı safta durduğu veya yanına çekmeye çalıştığı ülkelerin altını oymaya devam ediyor. Netanyahu’nun zihin haritası ve ideolojik arka planı buna gayet müsait çünkü. Tersi bir durum yaşansa şaşkınlık sebebi olurdu.
Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt gibi ülkelerin ABD’deki devasa yatırımlarını gözden geçireceklerine ve bazı sözleşmeleri iptal edeceklerine dair haberler geliyor. Ah keşke, rahmetli Kral Faysal’ın o mü’mince cesaretinin yüzde birini bari gösterebilseler… Bugünün şartlarında, bu yüzde bir bile bütün dengeleri değiştirir.
İki büyük kayıp
04:0011/03/2026, Çarşamba
G: 11/03/2026, Çarşamba
34
Sonraki haber
Taha Kılınç
İslâm dünyasının modern dönemde yetiştirdiği en özgün düşünürlerden Prof. Dr. Seyyid Muhammed Nakîb el-Attâs (94), Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da vefat etti. Soyu, 37’nci kuşakta Hz. Peygamber’le birleşen Hadramevt-Yemenli bir ailenin çocuğu olan Attâs, anne tarafından büyükannesi Türk kökenli Rukiye Hanım kanalıyla da Osmanlı mülkünün evladıydı. Malezya’da başladığı eğitimini Londra ve Kanada’da akademik derecelerle taçlandıran Attâs, hem yetiştiği çevre hem de ailesinin beslendiği zengin arka plan sebebiyle, çok genç yaşında sıra dışı bir birikime sahip oldu.
Kendisinin İslâm düşüncesine kazandırdıklarına dair ayrıntıları, kıymetli Ömer Lekesiz Ağabey dünkü -10 Mart Salı- köşesinde detaylı bir şekilde ele aldı. Ben bu yazımda daha çok Nakîb el-Attâs’ın Malezya yakın tarihinde oynadığı role odaklanacağım:
Yurtdışından Malezya’ya döndükten sonra, 1970’de Malezya Ulusal Üniversitesi’nin kuruluşunda yer alan Attâs, İslâm tarihindeki “beytü’l-hikme-zâviye-medrese” üçlemesine dayanarak tasarladığı eğitim modelini ilk kez 1977’de, Mekke’de düzenlenen I. Dünya İslâmî Eğitim Konferansı’nda kamuoyuyla paylaştı. Aynı dönemde Filistinli akademisyen Prof. Dr. İsmail Râcî Fârûkî ile samimiyet kuran Attâs, zihnindeki projeleri hayata geçirmek için Fârûkî’yi ideal bir çalışma arkadaşı olarak görüyordu. Hatta onu Malezya’ya davet etmiş, Malezya İslâmî Gençlik Hareketi’nin lideri Enver İbrahim’in organize ettiği konferanslar yoluyla kitlelerle buluşturmuştu.
Ne var ki, iki büyük zihin arasında kısa süre içinde bazı ihtilaflar meydana geldi ve Attâs, yola tek başına devam etmek durumunda kalacağını gördü. Fakat söz konusu ayrışma, Malezya siyaset sahnesine de doğrudan yansıdı:
Dönemin Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, İsmail Râcî Fârûkî’nin yönlendirmesiyle 1983’te Uluslararası Malezya İslâm Üniversitesi’ni kurduğunda, Attâs da en gözde öğrencisi Enver İbrahim’i politikaya katılmaya teşvik ederek kendi üniversitesinin temellerini atmaya yöneldi. 1986’da Enver İbrahim eğitim bakanlığına atandı; böylece Attâs’ın idealize ettiği Uluslararası İslâm Düşünce ve Medeniyet Enstitüsü’nün (ISTAC) kuruluşuna giden yol açıldı. Enstitünün sadece eğitim felsefesi ve müfredatı değil, binalarının mimarî projeleri bile bizzat M. Nakîb el-Attâs’a aitti.
1997’de Başbakan Mahathir Muhammed ile yardımcısı Enver İbrahim arasındaki meşhur siyasî kriz patlak verdiğinde, Attâs ve ISTAC, sürecin en bariz kurbanlarına dönüştüler. 1998’de Enver’in tutuklanmasıyla birlikte, Mahathir Muhammed devletin bütün kurumlarından “Attâscıların” temizlenmesi emrini verdi. 2002’de Attâs, kendi kurduğu üniversiteden bile uzaklaştırıldı. Attâs, ömrünün son yıllarını münzevi bir düşünür olarak evinde geçirdi. En azından, öğrencisinin itibarının iade edildiğini görmeye yetecek kadar uzun yaşadı. (Konunun ayrıntıları bir gazete köşesinin ebatlarını epey aşıyor. Daha fazlasını öğrenmek isteyen okurlar için, şu makaleyi tavsiye etmiş olayım: https://kasurian.com/p/attas-rectification-names).
Önceki gün, Enver İbrahim’i hocasının tabutunun başında, en ön safta gördüğümde, ister istemez Attâs’ın bıraktığı muazzam ilmî mirası, Malezya yakın siyasî tarihinin fırtınalı dönemeçleri eşliğinde düşündüm.
Muhammed Nakîb el-Attâs’ın Kuala Lumpur’daki cenaze törenini takip ederken, çok uzaklardan bir vefat haberi daha geldi. Dünyaca ünlü Filistinli tarihçi Velîd el-Hâlidî (Walid Khalidi), uzun yıllardır akademik çalışmalarını sürdürdüğü ABD’de 100 yaşında hayata gözlerini yummuştu.
1925’te Kudüs’te dünyaya gelen Hâlidî, soyu sahabeden Hâlid bin Velîd’e dayanan seçkin bir ailenin mensubuydu. Hâlidîlerin 1900’de Kudüs’te kurduğu kütüphane, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki ilk özel kütüphanelerden biriydi. Kudüs ve Londra’da tamamladığı eğitimlerinden sonra Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde hocalık yapan Hâlidî, 1982’den itibaren Harvard Üniversitesi’nde dersler vermeye başlamıştı. Kaleme aldığı birbirinden kıymetli eserlerle, bilhassa Filistin’deki Siyonist işgalin her aşamasını net bir şekilde belgelendiren ve tarihe kayıt olarak geçiren Hâlidî, İsrailli tarihçilerin bile kitaplarına başvurmak zorunda kaldığı ciddiyette bir akademisyendi. Filistin çalışanlar için, onun bıraktığı boşluğu doldurmak gerçekten çok güç.
Birbirinden çok uzak coğrafyalarda, aynı anda ufkumuzdan çekilen Muhammed Nakîb el-Attâs’a ve Velîd el-Hâlidî’ye rahmet olsun.
.Nerden nereye…
04:0014/03/2026, Cumartesi
G: 14/03/2026, Cumartesi
54
Sonraki haber
Taha Kılınç
Modern dönemin en yıkıcı ve vahşi savaşlarından birine şahitlik eden, şehirleri harabeye dönüşen, bir milyondan fazla evladını kurban veren, milyonlarcasını da dünyanın dört bir yanına dağıtmak durumunda kalan Suriye, şimdilerde Ortadoğu’yu etkisi altına alan mevcut çatışmaların uzağında, kendi kendini bina etmeyi sürdürüyor. Suriye’nin dünü ve bugünü kıyaslandığında, yaşanan manzara şaşırtıcı ve sevindirici.
Söz konusu “bina” eylemlerinin en önemlilerinden biri, mübarek Ramazan ayının başlangıcından hemen önce, başkent Şam’da gerçekleştirildi. 1500’den fazla âlim, davetçi, akademisyen ve uzman, Suriye Evkâf Bakanlığı’nın davetiyle bir araya geldi. İstişarelerle dolu bereketli toplantının ardından hazırlanan ve Suriye’nin İslâmî kimliğinin bütün boyutlarını net biçimde ortaya koyan “mîsâk” 11 Mart günü resmî kanallardan kamuoyuyla paylaşıldı. Mîsâkın maddeleri şöyle:
* İslâm, Suriye’de yasamanın kaynağıdır,
* Din, hiçbir siyasi parti veya grubun çıkarı için kullanılamaz,
* Kur’ân ve Sünnet nihaî otoritedir,
* Müslüman olmak, her türlü kimlikten üstündür ve önce gelir,
* Sahabe ve Ehl-i Beyt’e saygı esastır, onlara hakaret etmek veya aşırıya kaçmak kabul edilemez,
* Dört fıkhî mezhep (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) ve üç itikadî mezhep (Mâturîdî, Eş’arî, Ehl-i Hadis) muteber ve meşrudur,
* İçtihad ve mezhep çeşitliliği bir zenginliktir, çekişme veya dışlanma sebebi olamaz,
* Halk genel akide tartışmalarıyla meşgul edilmemeli, bu tür tartışmalar uzmanlar arasında kalmalıdır,
* Temel esaslara bağlılık korunmalı, değişkenlerde esneklik gösterilmeli, fer’î (ikincil) meseleler asıl konumuna dönüştürülmemelidir,
* Tekfir (kâfir ilan etme), tefsîk (fâsık ilan etme) ve tebdî (bidatçılıkla suçlama) konularında aşırılık ve pervasızlık reddedilmelidir,
* Din hükümlerinde ve sembollerinde gevşekliğe ve her türlü itikâdî, fıkhî veya fikrî sapmaya karşı durulmalıdır,
* Müçtehit imamlara ve mezheplerine saygı duyulmalı, yeni gelişen meselelerde uzmanların içtihatlarına başvurulmalı, fıkıh usulü ve şeriatın amaçları (makâsıd) gözetilmelidir,
* Kalpleri birleştiren, nefret ettirmeyen, müjdeleyen ve zorlaştırmayan, bir araya getiren ve ayrıştırmayan bir söylem kullanılmalıdır,
* Dünyaya açık, yapıcı diyalogu esas alan, iyilik ve takva üzerine yardımlaşmayı amaçlayan bir dil benimsenmelidir,
* Temelsiz iddialardan, hurafelerden ve efsanelerden uzak duran, delillere dayanan, metodolojik bir söylem esas alınmalıdır,
* Tâlî çekişmelerle meşgul olmak yerine, dinden dönme, İslâm’ın sabitelerini yıkma girişimleri ve fıtratı bozma girişimleri gibi büyük zorluklara karşı davet çabaları birleştirilmelidir.
Toplantıyı takip ettikten ve sonuç bildirgesindeki bu maddeleri de okuduktan sonra, Suriye’nin yakın tarihine dalıp gittim; “Vay be, nerden nereye…” dedim.
1963’te askerî darbe yoluyla ülke yönetimine el koyan seküler Baas Partisi, kitleleri baskı altına alırken, dini sonuna kadar sömürmüştü. Farklı yöntemlerle siyasetin tuzağına düşürülen ulemâ sınıfından bazı isimler rejimin günahlarını aklayan ucuz peşkirlere dönüştürülmüş, bu fırtınalı dönemde minber ve mihraplarda nice ibretlik tablo yaşanmıştı. Ülke içindeki demir yumruk iktidarının yarattığı karanlık yetmiyormuş gibi, Suriye aynı dönemde bir de Şiîleştirme faaliyetlerine tanıklık etmiş, İran’ın Baas ve Şam üzerindeki etkisi arttıkça bu kadim Ehl-i Sünnet yurdu, kendi tarihî kimliğiyle tamamen uyumsuz bir dönüşüme zorlanmıştı. Ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünnîler dışlanmış ve kenara itilmiş, Şam adeta ikinci bir Necef veya Kum olarak yeniden dizayn edilmeye başlamıştı. Bu dönemin yaşattığı acılar, bugün Suriye’de hâlâ canlı biçimde hafızalardadır. Sıradan halka uygulanan çok boyutlu baskılar ise, İran’a ve Şia’ya yönelik nefretin ana sebebini oluşturmaya devam eder.
Tarihî Bilâdüşşâm’ın kalbi mesabesindeki Suriye esas kimliğine ve kodlarına döndükçe, bölgemizin tamamı güçlenecektir. İstanbul’dan Şam’ı izlerken duyduğumuz heyecanın ve sevincin kaynağı da tam olarak budur.
İlber Ortaylı’nın ardından…
04:0018/03/2026, Çarşamba
G: 18/03/2026, Çarşamba
69
Sonraki haber
Taha Kılınç
Ofisimde çalışırken, bir gün telefonum çaldı. Açtım. Karşımdaki ses, oldukça net ve tok bir tonda “Ben İlber Ortaylı!” dedi ve -adeta bana söz hakkı bile tanımadan- seri bir biçimde konuşmaya başladı:
Derin Tarih’in özel sayılarından birini başından sonuna kadar dikkatle okumuştu. İçeriğe dair bazı tenkit ve tekliflerde bulundu. Ardından “akademimizin içinde bulunduğu acıklı hale” değindi. Sonra konu hızlıca Ortadoğu ve İslâm coğrafyasına intikal etti. Hoca’nın keyifli olduğu günlerden birindeydik belli ki, benim araya girmeme bile hacet kalmadan, yolumuz Filistin’den Doğu Türkistan’a kadar her yere uğradı. Laf arasında kendisi hakkındaki eleştirileri de cevaplıyor, zaman zaman sesi yükseliyor, üslubu sertleşiyordu. “Filistinliler toprak sattı demişim, bunu tenkit ediyorlar. Yalan mı? Satmadılar mı?” diyerek, bu konudaki duruşunun altını bir kere daha çizdi. Bir şey söylemedim, zaten konuşmanın akışı benim müdahale etmemi imkânsız kılacak biçimde hızlı ve yoğundu. Hoca konuları dilediği şekilde ve zamanda kendisi değiştirdiğinden, ben sadece dinlemekle yetiniyordum.
Zannediyorum yarım saate yakın konuştu. Telefonu kapatırken, “Bana muhakkak uğra. Hatta, dur bakayım, haftaya gel bana. Sohbet edelim. Şu Doğu Türkistan’ı anlat. Kitabından haberim var. Gördüklerini senden dinleyeyim” dedi. “Çinlilerin dünyayı istilası”na dair öfkeli cümleler eşliğinde… Bahsettiği zamanda bir seyahatte olacaktım, sonrasında da denk gelmedi, oturup konuşamadık. İlber Ortaylı’yla ilk ve tek temasım, bu konuşmadan ibaret kaldı. Derken, geçen cuma vefat haberi geldi.
Sohbet ortamlarında konu ne zaman kendisinden açılsa, şu noktaları muhakkak vurgulamışımdır:
Ömrünün son 20 senesinde, kayda değer neredeyse hiçbir metin yazmadı İlber Hoca. Piyasada dolaşan ve “çok satan” kitaplarının ekseriyeti çalakalem kâğıda geçirilmiş notlardan ve konuşmalarının deşifrelerinden ibaret. Popüler kültürün tadını aldıktan sonra, ekranlarda ve salonlarda, “dönemin ruhuna uygun” konuşmalar yaparak şöhretine şöhret kattı. Konuşmalarının içeriği muhataplarına ve davet sahiplerinin dünya görüşüne göre şekillendiği için, aynı konuda birbiriyle tenakuzlar içeren yorumlar bıraktı arkasında. Birçok mevzuda, tam olarak ne düşündüğünü veya meseleye gerçekten nasıl baktığını hiç bilemeyeceğimiz muğlaklıklar kaldı. Fakat -kolundan tutup o tarafa çekmeye çalışanlara inat- “münkir” olmadığının şahidiyiz.
Vefatını bana haber veren dostuma “Arkasında bir sürü ‘keşke’lerle gitti…” dedim. Keşke ekranlarda reyting malzemesine dönüşmek yerine daha ciddi eserler vermeye odaklanabilseydi mesela. Keşke şöyle yüksek kalitede ve dünya çapında talebeler yetiştirebilseydi. Keşke kritik zamanlarda mikrofonlar ve kulaklar kendisine döndüğünde risk almayı başarabilseydi. Keşke, Filistinlilerle alakalı o talihsiz cümleleri kuracağına, -o bilindik üslubuyla- “Filistinliler topraklarını filan satmadı, bunları emperyalistler uydurdu, siz de yemeyin kardeşim. O kadar cahil olmayın!” diyebilseydi. Bu cümleler, Türkiye’de milyonlarca kişinin fikrini değiştirir, kangren olmuş bazı yaraları kapatırdı. Ama bu tarihî hizmet ne yazık ki kendisine nasip olmadı.
Yıllar evvel, güzel bir tesadüfle, İlber Ortaylı’nın gençlik yıllarında yaptığı bir Kudüs ziyareti sırasında tuttuğu defterleri incelemiş, sayfa sayfa fotoğraflayarak bir kopyasını kendi arşivime kaydetmiştim. El yazısıyla notlar almış, kenarına kendi çektiği fotoğrafları yapıştırmıştı. O defterler, bir seyahatten nasıl azami şekilde istifade edileceğine dair, zihnimde ciddi bir aydınlanmaya sebep olmuştur. İlber Hoca’ya bu konuda şükran borçluyum. Ki zaten seyahat ve seyahatin önemi, sanıyorum, kendisinin okurlarına en fazla kazandırdığı ufuktur.
Döneminin ve kuşağının hemen hiçbir tarihçisine nasip olmayacak bir popülerliğe erişti İlber Ortaylı. Adının karıştığı hiçbir polemik, onun halk kitleleri tarafından yaygın biçimde sevilmesine engel olmadı. Her konuda sürekli ekranlarda boy gösterdiği için, elimizde kalan mirası çok çeşitli, rengârenk ve oldukça karmaşık. Fakat yine de tarih kendisini, “geniş halk kitlelerini mazileriyle barıştıran keyifli bir öykü anlatıcısı” olarak, “büyük tarihçiler” sınıfı içinde anacaktır.
Bayram muhasebesi
04:0021/03/2026, Cumartesi
G: 21/03/2026, Cumartesi
50
Sonraki haber
Taha Kılınç
Oldum olası, “Toplum çok bozuldu. Gençler çok bozuldu. Ortalık artık düzelmez. Biz bittik” türünden söylemlere hep mesafeli durdum. Bulunduğum ortamlarda konu açıldığında, şu şerhi hep düştüm: “Evet, gözle görülür bir bozulma var. Ama aynı anda, daha önceki dönemlerle hiç kıyaslanamayacak derecede iyileşmeler, düzelmeler ve kalite artışı da var. Benim gençliğimde, bir lise talebesinin birkaç dil öğrenip, dünyayı gezip, eserler vermeye başlaması tasavvur dahi edilemezdi. Şimdi kendisini mükemmel biçimde yetiştirip hayata erkenden hazırlanan çok fazla genç görüyorum. Açılanlar kadar kapananlar da fazla. Namazı bırakanlara odaklanırken, başlayanları görmüyoruz. Şairin dediği gibi: Oluklar çift, birinden nur akıyor, diğerinden kir. Bu ikisi, tarih boyunca olduğu gibi bugün de yan yana ve birlikte varlar. Sadece kiri ve kirliyi görüp, bütün bir toplumu gözden çıkarma hatasına düşmemek gerekiyor…” Sözlerim kimi ne kadar ikna ediyor bilmiyorum, ama samimi düşüncem bu.
Bu sene Ramazan ayı, Türkiye’de diğer senelere göre orucun, ibadetin ve toplumsal şuurun çok daha somut, belirgin, görünür ve canlı olduğu bir zaman dilimiydi. Yine, evet, her zamanki gibi bazı saçma ve lüzumsuz tartışmalara sürüklendik, fakat Ramazan’ın uhrevî atmosferi hepsini ezip geçti. Camilerde, şimdiye dek görülmeyen yoğunlukta cemaatlere şahitlik ettik. Teravihlerde yer bulmakta zorlandığımız zamanlar oldu. Ramazan’ın son on gününde, sokaklar da mabetler de epey hareketliydi. Sadece İstanbul’da ve Türkiye’de değil, dünyanın dört bir köşesinden gelen görüntüler de bahsettiğim hususu teyit ediyordu.
Ülkemizde, beni hem şaşırtan hem sevindiren bir durum daha var: Hz. Peygamber’in Ramazan ayında hiç terk etmediği “itikâf” sünneti, Türkiye’de giderek yaygınlaşıyor. Her yaştan insan camilere kapanıyor, ibadet ve taatle meşgul oluyor. İtikâf günlerinde gece yarısından sonra eda edilen teheccüd namazlarına çok yoğun katılımlar var. Üstelik, bu teheccüdlerin birçoğu hatimle kılınmasına rağmen. Tam burada, gülümseyerek hatırladığım bir hadiseyi aktarayım: Yıllar evvel bir dostumuz, Anadolu’nun uzak bir köyüne imam olarak atandığında, görev yaptığı camide itikâfa girmek istemiş. Tamamına yakını yaşlılardan oluşan cemaat itikâf ibadetinden o kadar habersizmiş ki, “Evin yok mu senin? Niye camide yatıp kalkıyorsun hoca?” diyerek, imam arkadaşı gece zorla evine göndermişler. Şimdi ise, herkes haberdar, herkes heyecanlı, herkes istekli ve hazır… Bu manzara, ülkemiz adına çok büyük bir manevî potansiyel anlamına geliyor.
Türkiye’mizde huzurlu, keyifli ve semereli bir Ramazan idrak ettik, hamd olsun. Ancak İslâm coğrafyasının bazı noktalarında işgal, zulüm ve baskılar, Ramazan’a rağmen devam etti:
İsrail, İran’la yaşanan mevcut gerilimi gerekçe göstererek Mescid-i Aksâ’yı ibadete kapattı mesela. Cuma namazları, vakit namazları, teravih ve teheccüdler eda edilemedi. Kimseler itikâfa giremedi. Aksâ, mahzun ve boynu bükük kaldı bu mübarek günlerde. Kudüslüler, namazlarını Aksâ’nın dışında, yollarda, sokaklarda kıldılar, ilk kıblemizi yalnız bırakmamaya çalıştılar.
İsrail saldırganlığının daima en yakın hedeflerinden biri olan Lübnan’da, Ramazan ayının sükûneti bombalarla ve patlamalarla bölündü.
İslâm dünyasının her yerinden oruç, iftar, sahur, teravih ve teheccüd fotoğrafları, videoları geldi. Tek bir yer hariç: Doğu Türkistan. Kaşgar’da, Gulca’da, Yarkent’te, Hoten’de, Aksu’da Ramazan atmosferi hissedilmedi. Çünkü oruç tutmak ve namaz kılmak tamamen yasaktı. Bir komplo teorisinden, zandan veya tahminden söz etmiyorum. Yirmi milyondan fazla Müslümanın ibadet haklarının, cebren ve kasten Çin yönetimi tarafından engellendiği bir coğrafya Doğu Türkistan. En azından bir şahitliği kayda geçirmek adına, sizleri de şahitliğe ortak ediyorum.
Keza savaşlarla, çatışmalarla, açlık ve kuraklıkla imtihan olunan başka coğrafyalarımız da vardı Ramazan boyunca. Yine de her şeye rağmen, bu mübarek ayın huzuru ve sevinci Müslüman yürekleri sımsıkı sarıp kapladı.
Yakın ve uzak çevremize bakınca, almamız gereken ders gayet açık: Herkes hesabını imkânları ölçüsünde vereceğinden, bize sorulacak olan sorular çok daha fazla; dolayısıyla herkesten daha yoğun çalışmamız icap ediyor.
Bayramımız mübarek olsun.
Kıbrıs’ı adımlarken…
04:0025/03/2026, Çarşamba
G: 25/03/2026, Çarşamba
53
Sonraki haber
Taha Kılınç
Bayram tatilinde ailecek Umman’a gidelim diye planlamıştık. Körfez’in bu tabiatı bozulmamış, kültürel açıdan otantik ve geleneklerine sımsıkı bağlı ülkesini çocuklarımın görmesini çok istiyordum. Hatta bir geceyi de çölde geçirip, klasik Arap ve bâdiye kültürünü yaşayacaktık. Ancak İsrail-İran arasındaki mevcut gerilim sebebiyle biletlerimizi mecburen iptal ettik, rotamızı Kıbrıs’a çevirdik. Ramazan’ın son iki orucunu Kıbrıs’ta tuttuk, bayramı da orada karşıladık.
Ara ara yolum Kıbrıs’a düştüğü için, Ada’nın zaman içinde geçirdiği dönüşümleri yerinde gözlemleme imkânım oluyor. Ramazan iklimi de Kıbrıs’ın manevî tarafına yakından bakmak için bir fırsata dönüştü haliyle. Bazı gözlem ve notlarımı aktarmak istiyorum:
Bizim herhangi bir Akdeniz veya Ege sahil manzaramız gibi, Lefkoşa ve Girne sokaklarında da oruç görünür halde değildi. Gündüz alkollü mekânlar, restoran ve kafeler doluydu. Aynı doluluğun oteller için de geçerli olduğu tahmin edilebilir. Dışarıda iftar yapabileceğimiz açık alkolsüz restoran bulmak için epey araştırma yapmamız ve tavsiyeler almamız gerekti. Bu durum içimizi acıttı, ama -eşim de ben de Akdeniz çocuğu olduğumuzdan dolayı- garipsemedik.
Ramazan’ın son teravihini, Girne’de 1589 tarihli Ağa Câfer Paşa Camii’nde eda ettik. İmam efendi “dört rekât” halinde, “Türk usulü” kıldırdı namazı. Cemaatin çok ciddi bir bölümünü İslâm coğrafyasının farklı ülkelerinden turistler, gezginler, misafirler, çalışanlar ve işçiler oluşturuyordu. Kıbrıs’ın bütün şehirlerinde olduğu gibi Girne’de de “yerli cemaat” bulmak adeta imkânsız gibiydi. Aynı durumu, bayram namazını kıldığımız Lefkoşa Selimiye Camii’nde de müşahede ettik. Cami doluydu, ancak cemaatin belki dörtte üçünden fazlası “yabancı” Müslümanlardan oluşuyordu: Araplar, Bangladeşliler, Pakistanlılar, Hindistanlılar ve diğerleri… “Türk cemaat”in ekserisi ise Kıbrıs’ın yerlilerinden çok, farklı vesilelerle Türkiye’den gelip Kıbrıs’ta yaşayanlardı.
Sultan II. Selim döneminde bir Osmanlı adasına dönüştürülen Kıbrıs’ın kalbinde böyle buruk bir bayram namazı kılarken, bir kulağım da denizin karşı kıyısında, Filistin’deydi. İsrail işgal polisi Müslümanları Mescid-i Aksâ’ya sokmamış, Kudüs’ün karış karış bildiğim sokakları yine kurşun ve göz yaşartıcı bomba sesleriyle dolmuştu. Kudüs’ten gelen haberler burukluğumuzu daha da derinleştirdi: Bir yanda camileri bomboş, gerçek sahipleri ortalıkta görünmeyen bir Ada… Diğer yanda kapısına zincir vurulmuş, mahzun ve işgal altındaki mescitler…
Bayram namazından sonra, Ada’nın batısına Güzelyurt ve Lefke taraflarına geçtik. Güzelyurt’un merkezinde 1982’de Suudi Arabistan Kralı Hâlid bin Abdülaziz adına inşa edilmiş camiyi gördük, ardından Gemikonağı-Bademliköy üzerinden Yeşilırmak köyüne kadar uzandık. Dönüşte Lefke’de Şeyh Nâzım Kıbrısî’nin dergâhına uğradık. 1814 tarihli Mahkemeler Camii’nin hemen yanı başındaki bir sokağın içinde bulunan dergâh, yine her zamanki gibi kalabalıktı. Asyalı, İngiliz, Türk, Alman… Her milletten Müslüman, Şeyh Nâzım’la ünlenen mekânı doldurmuştu. Dergâhı ailecek gezerken, merhum Şeyh Efendi’yle 2008’de yine buradaki tanışmamızı, sohbetimizi, dergâhın kapısına kadar beraberce yürüyüşümüzü tebessüm ederek hatırladım. Şeyh Nâzım’ın 1990’larda Güzelyurt’ta irat ettiği bir hutbede söylediği -ve benim her kelimesini yıllardır ezberimde tuttuğum- şu sözler de zihnimde çınladı durdu: “Burası Omorfo. Biz Güzelyurt yaptık. Urum gitti, Türk geldi. Lakin Türk’ün dini nedir? Kiliseye mi gider, havraya mı gider? Camiler kimin içindir? Lakin ne başımızdakılar secde eder, ne amirleri secde eder, ne memurları secde eder! Amma bu saltanatları devam etmez. Çünkü görüyor Cenâb-ı Hak. Kahvehanelerde lakırdı ediyorlar; “Gittik, bittik, topraklarımız elden gitti” diyorlar. Sen sahiplik yapsaydın buraya, bütününü verecekti sana. Sahiplik yapmayınca, kaldın bir mandıranın içerisinde! Ona da şükretmediğin vakıt, onu da alacak elinden. Alır!”
Kıbrıs seyahatimiz “İslâm ve Türklük” başlığı altında çok sayıda meseleyi uzun uzun tefekkür ettiğimiz bir zaman dilimiydi velhasıl. Uluslararası siyasete açıkça “dinî” söylemlerin yön verdiği günümüzün dünyasında, İslâm’sız Türklüğün yolunun aslında sadece kimliksizliğe, dolayısıyla bir çıkmaz sokağa vardığını düşünürken bulduk kendimizi.
O gün karar verdi…
04:0028/03/2026, Cumartesi
G: 28/03/2026, Cumartesi
66
Sonraki haber
Taha Kılınç
İsrail’in, etrafındaki ülkelere ani saldırılar düzenleyerek, sadece altı gün içinde sınırlarını 3,5 kat genişlettiği meşhur Altı Gün Savaşı (1967), bilhassa Mısır açısından ciddi bir yıkım getirmişti. Yalnızca Sina Yarımadası gibi stratejik bir coğrafya İsrail’e kaptırılmamış, aynı zamanda dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın Arap milliyetçiliği ve Arap dünyasının liderliği söylemleri çerçevesinde oluşturduğu parıltılı imaj da çöp sepetini boylamıştı. Abdunnâsır, ağır mağlubiyetin yol açtığı travmalardan kurtulamayacak, 1970’in sonbaharında kalp krizi geçirerek sahneden çekilecekti.
Savaş sırasında Mısır’ın uçak ve helikopterleri daha pistlerinden bile ayrılamadan İsrail tarafından vurularak yok edilmesine rağmen, Mısır radyosundan çatışmaların seyrini takip edenler bambaşka bir senaryoyu dinliyordu: Arap orduları zafer üzerine zafer kazanıyordu; binlerce Yahudi asker öldürülmüş, binlercesi de esir alınmıştı. Düşman uçakları arka arkaya düşürülüyordu. İsrail şehirleri bombalanıyor, Mısır ordusu Kudüs’e doğru ilerliyordu. Yahudiler korku ve panik içindeydi. Pek yakında bütün Filistin işgalden kurtarılacaktı…
Kitlesel iletişimin daha çok radyoyla sağlandığı o devirde, bu haberlerin Arap sokaklarında ne büyük bir coşkuya yol açtığı tahmin edilebilir. Coşku, sadece sokaklarda değildir üstelik. Abdunnâsır’ın sağ kolu mesabesindeki Enver Sedat’ın ev halkı bile Mısır radyosunun yalan haberleriyle sevinç içindedir. Cihân Sedat, hatıralarında, “Enver, hamd olsun, kazanıyoruz!” dediğinde, kocasının kendisine “Radyo haberleri tamamen yalan. Her şeyi kaybettik, hezimete uğradık!” cevabını verdiğini anlatır.
Acı hakikat birkaç gün içinde anlaşılacak ve yaşanan mağlubiyetin ağırlığı, Arap dünyasının tepesine karabasan gibi çökecektir. Savaşın elbette en ağır neticesi Filistin’e yansımış, Doğu Kudüs ve Batı Şeria, İsrail tarafından işgal edilmiştir. Bu, 1948’deki Nekbe’nin ardından, on binlerce Filistinli için yeniden göç ve tehcir demektir. Kudüs ve Batı Şeria’dan Ürdün’e yeni bir akın başlar. Yeni dramlar, tekerrür eden tarih ve sonsuz acılar eşliğinde…
Evlerindeki kocaman radyonun başında gece-gündüz haberleri takip edenlerden biri de, Batı Şeria’nın Tulkarim şehrinde yaşayan Reyyân ailesinin 13 yaşındaki oğlu Cemal’di. Osmanlı döneminde, Akdeniz kıyısındaki müreffeh Yâfâ şehrinden Avrupa’ya portakal ve elma ihraç eden zengin bir aile olan Reyyân’lar, 1948’de bölge Yahudilerce işgal edilince Batı Şeria’ya göç etmek durumunda kalmıştı. Batı Şeria’daki şartlar, her açıdan Yâfâ’dan çok farklıydı. Nekbe’nin acı dolu hikâyeleriyle büyüyen Cemal için, şimdi radyodan dinlediği müjdeler inanılmaz güzellikteydi.
Derken… Babası bir gün eve telaşla geldi ve o tatsız haberi verdi: “Hazırlanın! Amman’a taşınıyoruz, fazla vaktimiz yok!” Cemal şaşkınlık ve üzüntüyü bir arada yaşamıştı. Hani Arap orduları ilerliyordu? Hani zafer üstüne zafer kazanılıyordu? Hani Kudüs fethedilecekti? Kandırıldığını fark ettiğinde, Cemal sadece kendisine yalan söyleyenlere öfkelenmedi, aynı zamanda hayatının kararını da verdi: Gazeteci olacak, hakikatlerin en doğru biçimde anlaşılması ve anlatılması için son nefesine kadar var gücüyle çalışacaktı.
13 yaşında bu kararı alan çocuk Cemal, hedefine gerçekten de ulaştı:
Ürdün’ün başkenti Amman’da son derece hareketli bir çevrenin içinde yetişen Cemal Reyyân, basın-yayın sektöründe çalışmaya çok genç yaşlarında başladı. 1974-1989 arasında Ürdün Radyo-Televizyonu’nda muhabir ve sunucu olarak görev yaptı. Özellikle sıra dışı ses tonu, onun ekran önüne çıkmasını hızlandırmıştı. Güney Kore, Londra ve Abu Dabi’deki kariyerinin ardından, 1996’da Katar’ın başkenti Doha’ya yerleşen Reyyân’ın, El-Cezîre televizyonu yayına başladığında, kanalın haber bülteninin ilk sunucusu olması da sürpriz değildi. Arap ve İslâm dünyasının yaşadığı bütün krizlerde sahada ve ekranda boy gösteren Reyyân, Arap medyasının hem en tanınan hem de en başarılı yüzlerinden biri oldu.
Cemal Reyyân, Ramazan bayramına birkaç gün kala, 15 Mart Pazar günü Doha’da uykusunda vefat etti. Dinlediği yalanlara sinirlenerek çocukken kendi kendine verdiği o sözü sağlam biçimde tutmuş olmanın huzuruyla
Palyaçonun acıklı performansı
04:001/04/2026, Çarşamba
G: 1/04/2026, Çarşamba
49
Sonraki haber
Taha Kılınç
İran’la İsrail-ABD arasındaki gerilim ve çatışma süreci devam ederken, devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevî’nin oğlu Rıza Pehlevî de çeşitli platformlarda sahne alarak Amerikan yönetimine yaltaklanmayı sürdürüyor. Son olarak, Teksas’ta düzenlenen bir etkinlikte konuşan Rıza Pehlevî, Başkan Donald Trump’a İran’la anlaşmak yerine rejim değişikliğini zorlaması çağrısında bulundu. Konuşurken, izleyici kitlesinden beklediği alkışı alamadığı açıkça belli olan Pehlevî’nin, Amerikan sağ seçmeni etkilemek için sarf ettiği “Amerika’ya Ölüm sloganlarından Tanrı Amerika’yı Korusun noktasına geçtiğimizi düşünebiliyor musunuz?” şeklindeki ucuz retorik de sönük reaksiyonlarla karşılandı. Tribünlerdeki destekçilerinin ara sıra attığı “Kralımız çok yaşa!” sloganları ise adeta bir komedi filminin tamamlayıcı unsurları gibiydi.
İnsanlık tarihinde, ülkesini işgal etmek isteyen yabancılara kendini göstermeye çalışan, onlarla çalışmaya teşne ve siyasî istikbalini düşmanların kucağında arayan çok sayıda politik figür çıkmıştır. Ancak Rıza Pehlevî örneği, tüm bunların ötesinde, insanı utandıracak ve oturduğu yerde izlerken yüzünü kızartacak cinsten bir düşüklük seviyesine işaret ediyor. Üstelik, Trump’ın kendisi hakkında şöyle bir açıklaması bile var: “Hoş bir insana benziyor, ancak İran halkı nezdinde güçlü bir desteği yok. Ben içeriden, daha uygun bir ismin [yönetime aday] olması gerektiğini düşünüyorum.” Rıza Pehlevî’nin bu açık beyana rağmen kendisini ortalıkta pazarlamayı sürdürmesi, psikolojik rahatsızlık belirtisi. Narsist bir palyaçonun acıklı performansını izliyoruz.
Mevcut gerilimin ortaya çıkardığı apaçık bir netice var: İran rejimi, bırakın zayıflamayı veya çökme belirtileri göstermeyi, aksine eskisinden daha güçlü ve sert hale geldi. Hamaney ve diğer üst düzey isimlerin birbiri ardınca öldürülmesi, Şiî inancının temellerinden “ölüm kültü”nü besleyerek canlandırdı ve halkın rejimle kurduğu itikadî bağları daha da güçlendirdi. Verilen her bir “aziz kurban”, halkın muhayyilesinde tâ Kerbelâ’ya kadar uzanan bir duygu zinciri oluşturarak, yönetime verdikleri desteği artırdı. Açıkçası, Amerikan ve İsrail yönetimlerinin Şiî inancının İranlıların siyasal yönelimlerini hangi kanallarla ve ne yönde beslediğine dair hiçbir fikirlerinin olmadığı anlaşılıyor. Kendisi tam bir seküler-münkir konumundaki Rıza Pehlevî de bu konuda kapılarına yüz sürdüğü Hristiyan-Yahudi efendileriyle aynı noktada duruyor.
Rıza Pehlevî’nin bir diğer gülünç özelliği, mensup olduğu ailenin İran halkının şuuraltında neyi temsil ettiğini düşünmeye veya hatırlamaya yanaşmaması. 1925’ten 1979’a kadar İran’ı yöneten Pehlevî hanedanı, her türlü yolsuzluğun, fesat ve ifsadın simgesi olarak anılıyor bugün. Hanedanın kurucusu Rıza Şah’ın, 1934’teki meşhur Türkiye ziyaretinin hemen ardından uygulamaya koyduğu tepeden inme ve cebrî Batılılaştırma çabaları, hâlâ nefretle hatırlanıyor. Dağ başlarındaki ücra köylerde bile kız çocuklarının ve genç kadınların başörtülerinin zorla açılarak, hepsinin tepesine birer fötr şapkanın oturtulduğu trajik fotoğraflar var o dönemden.
İran, bugünkü “molla rejimi” sürecine bir günde ve aniden gelmedi. Geri planda, sıradan halka on yıllar boyunca en ağır baskıları ve korkuları yaşatan, ülkenin bütün kaynaklarını kendi sefahati için harcayan, petrol gelirleriyle Batılı silah tüccarlarını zengin eden, tüm bunlar olurken de ezilenlerin feryatlarına kulak tıkayan Amerikancı bir diktatörlüğün pervasızlıkları var. Millî şuurları son derece yüksek olan İranlıların, 1979’da ülkeden kovdukları bir şahın oğlunu şimdi yeniden başlarında görmek isteyeceklerini düşünebilmek, ancak Ortadoğu yakın tarihi hakkında hiçbir şey bilmemekle mümkün.
Rıza Pehlevî, ömrünü Batılı efendilerine uşaklık ederek geçiren babası Muhammed Rıza Pehlevî’den daha aşağı derecelerde, üstelik onun ulaştığı kudret ve iktidarın milyonda birini bile bulamamış olarak, tarihin çöp sepetine fırlatılıp unutulacak bir figür. O zamana kadar ise, sadece siyasî magazin haberlerinin basit bir dolgu malzemesinden ibaret.
İki şahitlik
04:004/04/2026, Cumartesi
G: 4/04/2026, Cumartesi
53
Sonraki haber
Taha Kılınç
Katar merkezli El-Cezîre televizyonunun Mısır asıllı programcılarından Ahmed Mansûr (d. 1962), sadece Arap dünyasının değil, İslâm âleminin yetiştirdiği en kaliteli gazetecilerden biri. Afganistan’dan Bosna’ya, İslâm coğrafyasının bütün sıcak çatışma bölgelerinde bilfiil vazife yaptıktan sonra, El-Cezîre’de ekranlara taşıdığı birbirinden kaliteli belgesel ve mülakatlarla, Mansûr haklı ve sonuna kadar hak edilmiş bir şöhrete sahip. Kendisinin -bence- geleceğe çok kıymetli birer miras olarak kalacak çok sayıda çalışması içinde en önemlisi, 1999’dan günümüze devam eden “Şâhidun alâ’l-Asr” (Asrın Şahidi) adlı mülakat serisi. Ülkelerinde aldıkları görevler ve hadiseler içinde oynadıkları roller bağlamında, Arap ve İslâm dünyasının hemen her ülkesinden önemli şahsiyetlerin konuşturulduğu programın konukları arasında kimler yok ki: Hasan Turâbî (Sudan), Mahathir Muhammed (Malezya), Prens Talâl bin Abdülaziz (Suudi Arabistan), Cihân Sedât (Mısır), Ahmed Cibrîl (Filistin), Adnan Sa’duddîn (Suriye), Abdulfettah Mûrû (Tunus)…
Ancak programın bütün bölümleri içinde en önemlisi ise, hiç kuşkusuz, 1999’da Hamas’ın kurucu lideri Şeyh Ahmed Yâsîn’in konuk olduğu sekiz bölümlük mülakattı. Ahmed Yâsîn orada hem kendi hayat öyküsünü hem de Hamas’ı bütün ayrıntılarıyla bizzat anlatıyor, bunu yaparken de aslında Filistin direniş hareketinin tarihçesini birinci ağızdan kamuoyuyla paylaşıyordu. Haliyle mülakat izlenme rekorları kırdı, kitap olarak yayınlandığında da büyük ilgi gördü. Ki bu gayet normaldi, zira yakın tarihin en mühim tanıklarından biri konuşuyordu.
Kıymetli kardeşim Oğuzhan Kabakçı, geçtiğimiz aylarda beni ziyarete gelip “Ağabey, Şeyh Ahmed Yâsîn’in hatıratını Türkçeye tercüme ediyoruz, metin tamamlanmak üzere. Senden de Türkçe baskıya bir takriz yazmanı istiyoruz” dediğinde, hem beni bu işe layık görmelerinin memnuniyet ve mahcubiyetini iç içe yaşadım hem de böylesine hayatî bir kaynağın dilimize kazandırılmasına çocuklar gibi sevindim.
Büyük adamları anlatmak zordur, ama yine de kalemimden bir şeyler döküldü:
“Şeyh Ahmed Yâsîn, esas itibariyle bir muallimdir. Olağanüstü hitabetiyle kitleleri etkisi altına alır, genç nesilleri yetiştirir, onları İslâm’ın öngördüğü çerçevenin içine ustalıkla dâhil eder. Burada da kalmaz, onları Siyonist işgalin zihinlerdeki tortularından kurtararak, yepyeni bir dünyanın kurulabileceği gerçeğine inandırır. Bunu yaparken de sadece dilini ve lisân-ı halini kullanır. Etrafında binlerin ve yüz binlerin halkalanmasının en büyük sebebi, üslubuna yansıyan samimiyet ve yaşantısındaki istikamettir.
Şeyh Ahmed Yâsîn, aynı zamanda stratejist bir askerdir. Tekerlekli sandalyesinde oturan bir muallim olmakla kalmaz, işgale karşı nasıl bir direniş sergileneceğine, neler yapılabileceğine ve mazlum bir halkın nasıl ayağa kaldırılacağına dair de uygulanabilir ve sürdürülebilir yol haritaları çizer. İlhamını Kutlu Elçi’den alır, onun parlak izini takip eder, Savaşın ve Barışın Peygamberi’ni hayatının her alanında tek ve şaşmaz önder olarak görür. Bedir’in tekrarı mümkündür ona göre, Hayber zaferi mümkün, yeni fetihler mümkündür. Melekler Müslümanlara yardıma hazır, göklerin kapılarında hâlâ beklemektedir.”
Şeyh’ın hatıratı “Sabah Yakın Değil mi?” adıyla, 372 sayfalık bir kitap olarak, kısa süre önce Duruş Yayınları tarafından piyasaya sunuldu.
Çok güzel bir tevafukla, tam da aynı günlerde, Şeyh Ahmed Yâsîn’in mektebinde yetişen bir yiğidin, Gazzeli kahramanlardan Muhammed Zeki Hamed’in hatıratı okurla buluştu (Tahlil Yayınları). Sevgili kardeşim Sadullah Yıldız sağ olsun beni kitaptan haberdar etti, çıktıktan sonra da hızlı bir şekilde bana ulaştırdı. “Tufan Sancağı Altında” adıyla yayınlanan kitap, Aksâ Tufanı’nın içeriden ve derinden tanıklıklarını ihtiva ediyor. Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri ise, cihadın fıkhını ve Müslümanın günlük hayatındaki yerini pratik örneklerle anlatması.
Türkçe Filistin kitaplığımız, şimdi iki sıra dışı eserle daha da zenginleşmiş bulunuyor. Bundan sonrası, artık meraklı ve ilgili okurların himmetine emanet.
Elhamra’dan muhteşem
04:008/04/2026, Çarşamba
G: 8/04/2026, Çarşamba
60
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta sonu konferanslar için Sivas ve Elazığ’daydım. Pazar sabahı Sivas’tan Elazığ’a geçerken Divriği’ye uğradık. Çok uzun zamandır, bu şirin İslâm beldesine yolumu düşürmek istiyordum, ancak Divriği’yi dünya çapında şöhrete kavuşturan ulu cami ve şifahane yıllardan beri restorasyonda olduğundan, ziyaretimi de erteliyordum. Nihayet çalışmalar tamamlanınca, imkânları fırsata dönüştürdük. Epey serin bir bahar sabahı, Divriği’yi idrak etmek nasibine erdik. “Ziyaret” yerine “idrak” kelimesini kasten kullanıyorum elbette. Gidip görünce anladım ki, Divriği ziyaret değil idrak edilir.
Günümüzde Sivas’ın bir ilçesi olan Divriği, aslında 15 bin nüfuslu bir kasaba; ancak İslâm tarihinde çok az beldeye nasip olan bir derinliğe sahip. 1180’lerden 1270’lere kadar şehri yöneten Türk hanedan Mengücekliler, Divriği’de o kadar kalıcı ve silinmez izler bırakmış ki, daha uzaktan görür görmez, sırtını dağlara yaslamış biçimde size tebessüm eden ve adeta “Gelin bakalım, size anlatacaklarım var” diye fısıldayan şehrin büyüsüne kapılıyorsunuz. Herhalde erişilmesi güç konumu sebebiyle olsa gerek, Divriği, tarihteki büyük yıkım ve istilalardan kendisini korumuş. Anadolu Selçuklularına bağlı bir şehir devleti olan Mengücekliler, bu sayede Divriği’yi baştan başa imar etme fırsatı bulmuşlar.
Divriği Ulu Camii’ni ve ona bitişik şekilde inşa edilen şifahaneyi, caminin müezzini Nail Ayan Hoca’nın mihmandarlığında gezdik. 1228-1243 tarihleri arasında tamamlanan külliyenin cami kısmını Süleyman Şah’ın oğlu Ahmed Şah yaptırmış. Şifahaneyi ise Ahmed Şah’ın eşi Melike Turan Melek vakfetmiş. Külliyenin baş mimarı, Muğîs oğlu Ahlatlı Hürrem Şah. İşin ilginç tarafı, Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi, Hürrem Şah’ın bilinen ilk ve tek eseri. Tarihe böyle bir âbideyle geçmek de her faniye nasip olmayacak bir devlet doğrusu. Tam iki saat boyunca, külliyenin içindeki ve dışındaki ayrıntılardan gözümüzü alamadık. Taş işlemeler, taç kapılar, süslemeler, semboller, mânâlar ve işaretler… Nail Hoca anlattıkça, biz de tarihin derinliklerine doğru dalıp gittik.
Seyahatten önce yaptığım araştırmalar sırasında, Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi’ne “Anadolu’nun Elhamra’sı” dendiğini okumuştum. İtiraf etmem gerek: Divriği’ye doğru yaklaşırken “Endülüs’ün incisi Elhamra’nın ihtişamıyla kıyaslanacak bir eser olabilir mi gerçekten?” diyordum. Fakat külliyeyi görünce, tek kelimeyle çarpıldım. Defalarca Endülüs’e seyahat etmiş, Elhamra Sarayı ve Müslümanlardan kalma diğer eserleri her yönüyle incelemiş biri olarak, artık şunu söylemekte beis görmüyorum: Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi, Endülüs’teki hiçbir eserle kıyaslanamayacak derecede muhteşem ve olağanüstü. Bu cümleyi, ne dediğimi bilerek kuruyorum.
Divriği’den ayrıldıktan sonra Arapgir ve Keban üzerinden seyahatimize devam ettik. Divriği Kaymakamı Sayın İlyas Kılıç Bey’in “Divriği’deyseniz misafir etmek isterim” şeklindeki mesajı bize ulaştığında, çoktan Elazığ’a varmıştık. Ama Divriği, tek seferde hazmedilip anlaşılacak bir şehir değil elbette. Yeniden ve tekrar gelmek, uzun zaman kalmak, gecesiyle gündüzünü yaşayıp tarihin derinliklerine doğru tefekkürlere dalmak gerekiyor. Kaymakam Bey’e de nazik daveti için teşekkür ederken -inşallah- tekrar geleceğimizi belirttim.
Anadolu’muz, İslâm dünyasının her tarafına uzanan kollarıyla ve bağlantılarıyla, bağrında nice hazineler gizleyen bir coğrafya. Bu yönüyle, Anadolu’nun kıymetini yeterince bilip takdir edebildiğimizi söylemek zor ne yazık ki. Anadolu’yu etraflıca anlamadan ve kavramadan da âlem-i İslâm’ı ihata etmek imkânsız. Bu sebeple, özümüz ve yüzümüz Anadolu’ya dönük. Ayağımız da sımsıkı bu topraklara basıyor. Divriği’nin bana fısıldadığı nice cümle arasında, herhalde en güçlüsü buydu.
Divriği’yi muhakkak görünüz ve idrak ediniz. Bakalım, bu kadim İslâm beldesi size neler söyleyecek?
Bir Kudüs çağrısı
04:0011/04/2026, Cumartesi
G: 11/04/2026, Cumartesi
66
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yıllar evvel, Mescid-i Aksâ’nın avlusunda bir Filistinli büyüğümüzle sohbet ediyorduk. Daha önce kendisi Türkiye’yi ziyaret ettiğinden, önce İstanbul ve diğer şehirlerdeki hatıralarından söz açıldı. Bizi ve ülkemizi çok sevdiği, her cümleyi sevinç ve heyecanla kuruşundan anlaşılıyordu. Sonra mevzu, Türkiye’den Kudüs’e düzenlenen turlara geldi. Bu konuda, benim daha önce dikkatimi çekmeyen bir detaya parmak bastı: “Sizler, cuma namazını Mescid-i Aksâ’da kılmayı çok önemsiyorsunuz, haklısınız. Fakat diğer günler buralar bomboş. Niçin Kudüs ziyaretlerinizi pazartesi ve diğer günleri de kapsayacak biçimde düzenlemiyorsunuz? Hafta sonu tatilinizi değerlendirmek istiyorsunuz, anlıyorum. Lakin buraya gelişlerinizin esas amacı, şehrin sokaklarını ve Aksâ’nın saflarını doldurmak olmalı. Üstelik, cumartesi-pazar dışında diğer günlerde geldiğinizde uçak biletlerinden otellere, her şey daha ekonomik. Bunu dikkate alın lütfen…”
Doğrusu, bu Filistinli büyüğümüzle konuşuncaya kadar, meselenin bu yönünün farkında değildim. Mescid-i Aksâ’da cuma namazı kılmak, evet güzel ve anlamlı bir motivasyondu. Hele daha önce Mekke ve Medine de ziyaret edilmişse, listeye Kudüs’ü ekleyerek “Üç Mescit”te cuma namazı kılmış olmak insanımıza önemli geliyordu. Bunu gayet doğal buluyordum. Fakat, Kudüslü büyüğümüz, şehirdeki acil bir ihtiyaçtan söz ediyordu: İnsan ve cemaat gerekiyordu Kudüs’e, hem de haftanın her günü. Sokakların, yolların, mescitlerin ve Müslümanlara ait tesislerin (otellerden restoranlara, marketlerden dükkânlara) boş ve sahipsiz kalmaması gerekiyordu. O sohbet, Kudüs ve Filistin konusunda çok güncel ve hayatî bir noktanın zihnimde aydınlanmasına vesile olmuştu.
“Yahudi işgali altındayken Kudüs’ü ziyaret etmenin caiz olup olmaması”, İslâmî çevrelerde zaman zaman tartışılan bir mevzudur. Kudüs’e ilk kez ayak bastığım 2008 yılından beri, bu meselenin benim zihnimdeki cevabı ise çok nettir: Kudüs’ü ziyaret etmek zorundayız. Bakın, herhangi bir tercih veya seçenekten söz etmiyorum, bir mecburiyet bu. Mescid-i Aksâ’yı ve Kudüs ahalisini yalnız ve mahzun bırakmamak, bugün asla es geçilemeyecek bir vazifedir. İmkânı olan herkesin, Kudüs yoluna düşmesi gerekiyor.
Mevcut şartlarda Kudüs’ü ziyaretin dinî açıdan mahzurlu olmayışının İslâm tarihindeki en güçlü delili, Hz. Peygamber ve ashabının, Mekke’nin fethinden önce Kâbe’ye yaptıkları meşhur ziyarettir. Hudeybiye Musâlahası’ndan sonra, “kaza umresi” adıyla bilinen bu ziyaret için, şehrin o dönemki hâkimleri olan Kureyş müşriklerinden üç günlük müsaade -yani bugünkü anlamda vize- alınmış, süre solunca da Müslümanlar şehri terk etmiştir. Demek ki, bir İslâm şehrinin başkasının kontrolü altında olması, orayı onlardan izin alarak ziyarete engel değildir. Kaldı ki burada herhangi bir insandan değil, Hz. Peygamber’den ve onun ashabından söz ediyoruz. Mekke’nin de Kudüs’ten daha faziletli olduğu, tartışma götürmez bir gerçektir.
Kudüs’ü ziyaret etmenin gerekliliği konusunda, güncel iki delil daha var ve onlar da yukarıda zikrettiğim tarihî delil kadar güçlü ve ikna edici:
Sınır kapılarından itibaren, işgalcilerle her muhatap oluşunuzda, bilhassa Türkiye’den geldiğiniz anlaşıldığında, sizlere son derece agresif davrandıklarını görüyorsunuz. Filistin seyahatine çıkan herkes bunu mutlaka tecrübe etmiştir. Demek ki Kudüs’ü ziyaretimiz işgalci Siyonistlere rahatsızlık veriyor. Siyonistleri rahatsız eden şey, otomatik olarak iyidir.
Diğer delilim de, yukarıdaki sohbette aktardığım türden, Kudüslülerin “Ne olur daha fazla gelin. Sadece cuma namazı kılmak için değil, haftanın her günü gelin. Bizleri yalnız, Kudüs’ü boş, Aksâ’yı da mahzun bırakmayın!” şeklindeki samimi ve canhıraş çağrıları. Orada işgalin bütün yükünü omuzlayan Müslümanlar bizi Kudüs’e çağırırken, dışarıdan “Gitmek caiz mi, değil mi?” diye tartışmak abes kaçıyor doğrusu.
Hamd olsun, Mescid-i Aksâ’nın kapıları tekrar açıldı. Şimdi, nöbet tutmak için Kudüs’te boy gösterme ve bir Kudüs seferberliği ilân etme zamanıdır. Evet, zor ve zorlu olacaktır. Evet işgalciler bizi belki Aksâ’nın kapısından içeri sokmamak için her şeyi yapacaktır. Ne olursa olsun, Kudüs kollarını açmış bizi bekliyor.
Bir Kudüs çağrısı
04:0011/04/2026, Cumartesi
G: 11/04/2026, Cumartesi
66
Sonraki haber
Taha Kılınç
Yıllar evvel, Mescid-i Aksâ’nın avlusunda bir Filistinli büyüğümüzle sohbet ediyorduk. Daha önce kendisi Türkiye’yi ziyaret ettiğinden, önce İstanbul ve diğer şehirlerdeki hatıralarından söz açıldı. Bizi ve ülkemizi çok sevdiği, her cümleyi sevinç ve heyecanla kuruşundan anlaşılıyordu. Sonra mevzu, Türkiye’den Kudüs’e düzenlenen turlara geldi. Bu konuda, benim daha önce dikkatimi çekmeyen bir detaya parmak bastı: “Sizler, cuma namazını Mescid-i Aksâ’da kılmayı çok önemsiyorsunuz, haklısınız. Fakat diğer günler buralar bomboş. Niçin Kudüs ziyaretlerinizi pazartesi ve diğer günleri de kapsayacak biçimde düzenlemiyorsunuz? Hafta sonu tatilinizi değerlendirmek istiyorsunuz, anlıyorum. Lakin buraya gelişlerinizin esas amacı, şehrin sokaklarını ve Aksâ’nın saflarını doldurmak olmalı. Üstelik, cumartesi-pazar dışında diğer günlerde geldiğinizde uçak biletlerinden otellere, her şey daha ekonomik. Bunu dikkate alın lütfen…”
Doğrusu, bu Filistinli büyüğümüzle konuşuncaya kadar, meselenin bu yönünün farkında değildim. Mescid-i Aksâ’da cuma namazı kılmak, evet güzel ve anlamlı bir motivasyondu. Hele daha önce Mekke ve Medine de ziyaret edilmişse, listeye Kudüs’ü ekleyerek “Üç Mescit”te cuma namazı kılmış olmak insanımıza önemli geliyordu. Bunu gayet doğal buluyordum. Fakat, Kudüslü büyüğümüz, şehirdeki acil bir ihtiyaçtan söz ediyordu: İnsan ve cemaat gerekiyordu Kudüs’e, hem de haftanın her günü. Sokakların, yolların, mescitlerin ve Müslümanlara ait tesislerin (otellerden restoranlara, marketlerden dükkânlara) boş ve sahipsiz kalmaması gerekiyordu. O sohbet, Kudüs ve Filistin konusunda çok güncel ve hayatî bir noktanın zihnimde aydınlanmasına vesile olmuştu.
“Yahudi işgali altındayken Kudüs’ü ziyaret etmenin caiz olup olmaması”, İslâmî çevrelerde zaman zaman tartışılan bir mevzudur. Kudüs’e ilk kez ayak bastığım 2008 yılından beri, bu meselenin benim zihnimdeki cevabı ise çok nettir: Kudüs’ü ziyaret etmek zorundayız. Bakın, herhangi bir tercih veya seçenekten söz etmiyorum, bir mecburiyet bu. Mescid-i Aksâ’yı ve Kudüs ahalisini yalnız ve mahzun bırakmamak, bugün asla es geçilemeyecek bir vazifedir. İmkânı olan herkesin, Kudüs yoluna düşmesi gerekiyor.
Mevcut şartlarda Kudüs’ü ziyaretin dinî açıdan mahzurlu olmayışının İslâm tarihindeki en güçlü delili, Hz. Peygamber ve ashabının, Mekke’nin fethinden önce Kâbe’ye yaptıkları meşhur ziyarettir. Hudeybiye Musâlahası’ndan sonra, “kaza umresi” adıyla bilinen bu ziyaret için, şehrin o dönemki hâkimleri olan Kureyş müşriklerinden üç günlük müsaade -yani bugünkü anlamda vize- alınmış, süre solunca da Müslümanlar şehri terk etmiştir. Demek ki, bir İslâm şehrinin başkasının kontrolü altında olması, orayı onlardan izin alarak ziyarete engel değildir. Kaldı ki burada herhangi bir insandan değil, Hz. Peygamber’den ve onun ashabından söz ediyoruz. Mekke’nin de Kudüs’ten daha faziletli olduğu, tartışma götürmez bir gerçektir.
Kudüs’ü ziyaret etmenin gerekliliği konusunda, güncel iki delil daha var ve onlar da yukarıda zikrettiğim tarihî delil kadar güçlü ve ikna edici:
Sınır kapılarından itibaren, işgalcilerle her muhatap oluşunuzda, bilhassa Türkiye’den geldiğiniz anlaşıldığında, sizlere son derece agresif davrandıklarını görüyorsunuz. Filistin seyahatine çıkan herkes bunu mutlaka tecrübe etmiştir. Demek ki Kudüs’ü ziyaretimiz işgalci Siyonistlere rahatsızlık veriyor. Siyonistleri rahatsız eden şey, otomatik olarak iyidir.
Diğer delilim de, yukarıdaki sohbette aktardığım türden, Kudüslülerin “Ne olur daha fazla gelin. Sadece cuma namazı kılmak için değil, haftanın her günü gelin. Bizleri yalnız, Kudüs’ü boş, Aksâ’yı da mahzun bırakmayın!” şeklindeki samimi ve canhıraş çağrıları. Orada işgalin bütün yükünü omuzlayan Müslümanlar bizi Kudüs’e çağırırken, dışarıdan “Gitmek caiz mi, değil mi?” diye tartışmak abes kaçıyor doğrusu.
Hamd olsun, Mescid-i Aksâ’nın kapıları tekrar açıldı. Şimdi, nöbet tutmak için Kudüs’te boy gösterme ve bir Kudüs seferberliği ilân etme zamanıdır. Evet, zor ve zorlu olacaktır. Evet işgalciler bizi belki Aksâ’nın kapısından içeri sokmamak için her şeyi yapacaktır. Ne olursa olsun, Kudüs kollarını açmış bizi bekliyor.
Yedi nokta
04:0015/04/2026, Çarşamba
G: 15/04/2026, Çarşamba
47
Sonraki haber
Taha Kılınç
Önce acemi ve meraklı bir gezgin olarak, daha sonra da gazeteci-yazar kimliğiyle, İslâm coğrafyasını yaklaşık 30 yıldır anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Filistin’e defalarca gittim, dil öğrenimi için Suriye’de bir dönem yaşadım. Endülüs’ten Asya’ya, Afrika’dan Balkanlar’a, coğrafyamızda seyahatlerim ve gözlemlerim devam ediyor. Son olarak Doğu Türkistan’ı da gördükten sonra, artık şu cümlenin altını net bir şekilde çizebiliyorum: “Anlamak ve anlatmak yönüyle, İslâm dünyasının en zor parçası Doğu Türkistan.” Saha tecrübesinin çarpıcı etkisiyle kesin biçimde ikna olduğum bu hakikatin bazı sebepleri var:
Uzak ve kapalı bir coğrafya evvela. Yerinde gözlem yapmak, imkânsız derecesinde zor; sağlıklı bilgi almak adeta mucize. “Şöyle birkaç günlüğüne gidip gelivereyim” denebilecek bir yer değil. İşitilen ve okunan şeylerin tekzip veya teyidi inanılmaz derecede güç.
İkinci olarak, Doğu Türkistan, dezenformasyonların konusu. Bölgeyle alakalı uydurma haberler, yalan ve yanlış görseller, temelsiz iddialar ve kasıtlı yalanlar sürekli dolaşıma sokuluyor. Türkiye kamuoyu, bu türden sistemli kampanyaların birinci derecedeki hedefi.
Ve nihayet, polemiklerin ve ezberlerin coğrafyası Doğu Türkistan. Çeşitli bağlamlarda ve cümleler içinde sürekli kullanılan, ama sıkça siyasî ve ideolojik tartışmaların mezesine dönüştürülen bir yer. Az ve dezenformasyonlarla kirlenmiş bilginin üstüne, bir de cedel ve atışmaları ekleyin; meselenin talihsizliğinin boyutlarını anlarsınız.
Bahsettiğim muğlaklığı aşmak, konuyu insanımızın zihninde netleştirmek ve bölgeye dair algılarımızı doğru bir bağlama oturtmak adına, “Kudüs’ten Kaşgar’a” adını verdiğimiz bir eğitim programı hazırladım. Programın içeriğinde -tespit edebildiğim kadarıyla- henüz Türkiye’de uygulanmamış ve çalışılmamış bir çerçevede, İsrail’in Filistin’de devam eden işgaliyle Çin’in Doğu Türkistan’daki işgalini yedi temel nokta üzerinden karşılaştırıyorum:
1. Haritaların yeniden çizilmesi ve sınırlar üzerindeki değişimler,
2. Müslüman halkın yaşadığı bölgelere dışarıdan nüfus transferi ve demografik müdahaleler,
3. İbadet hakkına ve ibadet mekânlarına yönelik ihlal ve engellemeler,
4. Müslüman halkın günlük hayatının kameralar ve diğer teknolojik imkânlarla sıkı biçimde gözetim altında tutulması,
5. Kadim şehirlerin tarihini, kimliğini ve fiziksel görünümlerini hedef alan müdahaleler,
6. Tarihî mezarlıkların yok edilerek ortadan kaldırılması; böylece “tapu senedi” mesabesindeki kabirlerin yerine şehirlerin kurulması,
7. Müslüman tebaa arasında ayrıma gidilerek, sosyal uçurumların derinleştirilmesi. Bu bağlamda 1948 Araplarıyla Hui Müslümanlar arasında mukayeseler.
Millî İrade Platformu, Eğitime Destek Platformu ve Filistin’e Destek Platformu’nun ortak organizasyonuyla, Türkiye’nin bütün bölgelerinde ve büyük şehirlerinde gerçekleştireceğimiz iki oturumluk “Kudüs’ten Kaşgar’a” eğitimlerine geçtiğimiz hafta sonu Erzurum ve Trabzon’la başladık. Sırada Gaziantep, Adana, Ankara, Konya, İstanbul ve diğer şehirlerimiz var. Kayıt yaptırarak her iki oturumu da takip edenlere benim dört kitabım ücretsiz olarak armağan ediliyor: Kudüs Yazıları, Dil ve İşgal, Dört Suikast ve Kayıp Coğrafyanın İzinde - Doğu Türkistan Seyahatnamesi. Yoğun dikkat ve ilgi gerektiren böylesi bir programa vakit ayıranlara küçük bir hediye kabilinden.
Cumartesi akşam Erzurum’daki açılış programımıza Erzurum Valimiz Aydın Baruş, Büyükşehir Belediye Başkanımız Mehmet Sekmen, İl Müftümüz Yaşar Çapçı ve diğer ileri gelenler tam kadro halinde iştirak etti. Nisan ayındaki yoğun kar sürprizine rağmen, Erzurumlu dostlarımızın oturumlara ilgisi olağanüstü düzeydeydi. Pazar günü Trabzon’daki programımızı da yoğun bir katılımla icra ettik.
İnsanımızın “dava” dediğimiz temel meselelerimize olan sıcak ilgisi, istikbale dair umutlarımı yeniden yeşertti doğrusu. Bilgi, aksiyonun temelidir. Önce bileceğiz ve anlayacağız; ardından sıra icraata ve amele gelecek. Başka türlüsü de mümkün değil zaten.
Beyrut’ta sessiz bir ölüm
04:0018/04/2026, Cumartesi
G: 18/04/2026, Cumartesi
64
Sonraki haber
Taha Kılınç
Şam, tarih boyunca kozmopolit bir kültür ve ticaret şehriydi. Uzun Osmanlı asırlarında da bu özelliğini korudu, hatta geliştirdi ve belirginleştirdi. İmparatorluğun dağılmaya doğru ilerlediği dönemlerde dahi, Şam ahalisi içindeki seçkin ailelerin ve eşrafın yükselişi sürüyordu. Onlardan biri, 1700’lerin ikinci yarısında Bağdat’tan Şam’a göç eden Kuvvetlilerdi.
Zenginliğinin esas kaynağını ticaret oluşturan Kuvvetli ailesi, Bağdat-Şam ve Şam-Arabistan rotalarında çok güçlü ticaret ağları tesis etmişti. Şam’da yerleştikleri Şâğûr semti de tarihî surların hemen güneyinde, şehrin hatırı sayılır insanlarının yaşadığı bir bölgeydi. Dolayısıyla, elde ettikleri servet, kendilerine aynı zaman siyaset, kültür ve sanat muhitlerinin de kapısını açmıştı. 1860’dan sonra Şam’ın en güzel semtlerinden Ğûta’da çiftlikler kuran Kuvvetli ailesinin fertleri, Sultan II. Abdülhamid’in devr-i saltanatında Şam bürokrasisi içinde önemli makamlara gelmeye başladılar. Ahmed Kuvvetli ziraat bankasının yönetimini üstlenirken, Murad Kuvvetli şehir konseyi başkanlığına, Hasan Kuvvetli de Şam Ticaret ve Ziraat Odası reisliğine atandı. Ailenin 21 Ekim 1891 günü dünyaya gelen oğlu Şükrî Kuvvetli ise, Suriye yakın tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olacaktı:
Ailesinin imkânlarının yardımıyla seçkin bir temel eğitim alan Şükrî Kuvvetli, 1908’de yüksek öğrenim için İstanbul’a gönderildi. Beş yıl boyunca kaldığı şehirde Türkçeyi mükemmel biçimde öğrenen Şükrî, 1913’te Mekteb-i Mülkiye’den mezun olduğunda, imparatorluğu dağıtacak olan kasırga da kopmak üzereydi. Kuvvetli Şam’a döndü, Osmanlı bürokrasisi içindeki görevine başladı, ancak ertesi yıl Arap coğrafyasındaki dengeler sarsılmaya başlayacak ve genç Şükrî de kendisini Arap milliyetçiliğinin dalgaları içinde bulacaktı. Jön-Türklerin Arap cephesindeki izdüşümü olan Fetât cemiyetine katılan Kuvvetli, Osmanlı İmparatorluğu’na siyasî açıdan herhangi bir karşıtlık içinde değildi; savaş sonrası dönemde de Fransız mandasına karşı milliyetçilerin safında konumlandı.
Fransızlar tarafından sürekli kovuşturulan ve hatta 1920’de emlâkına el konularak sürgüne gönderilen Şükrî Kuvvetli, 1936’da Suriye’ye döndü ve maliye bakanlığını üstlendi. Şahsî duruşu ve ailesinin gücü, 1943’te Kuvvetli’yi Suriye cumhurbaşkanlığı vazifesine taşıdı, onun döneminde ülke Fransa’dan bağımsızlığını kazandı (17 Nisan 1946). Fakat ne var ki, 1949’da İsrail tarafından desteklenen Suriye general Husnî Zaîm’in sahneye koyduğu askerî darbeyle Kuvvetli devrildi ve yeniden sürgüne gönderildi. 1955’te ülkesine dönen Kuvvetli cumhurbaşkanlığı sorumluluğunu omuzladı, ancak 1958’de Cemal Abdunnâsır’ın baskı ve telkinleriyle “Birleşik Arap Cumhuriyeti”nin kuruluşu uğruna koltuğundan feragat etti. 1961’de Suriye’de gerçekleştirilen yeni bir askerî darbe, Mısır’la kurulan birliği dağıttı; 1963’teki Baas darbesi ise Suriye yakın tarihinin en korkunç dönemini başlattı. Şükrî Kuvvetli tekrar sürgüne gitti ve Beyrut’a yerleşti. Bu onun son sürgünüydü…
1967’de Altı Gün Savaşı’yla İsrail karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Arap dünyası hezimetin şokunu üzerinden hemen atamayacaktı. Ancak yaşanan sürecin yükünü en ağır hissedenlerden biri Şükrî Kuvvetli’ydi. Beyrut’taki evinden gelişmeleri takip ederken Golan Tepeleri’nin işgali haberini alan Kuvvetli, günler süren ağır depresyonun ardından geçirdiği kalp krizi sebebiyle 30 Haziran günü vefat etti. Baas yönetiminin, kendisinin Şam’a defnedilmek yönündeki vasiyetini engelleme girişimleri, Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın diplomatik baskılarıyla aşıldı. Şükrî Kuvvetli’nin naaşı, 1 Temmuz günü, Emevî Camii’nde kılınan kalabalık cenaze namazının ardından, doğduğu ve yaşadığı semtte bulunan tarihî Bâbu’s-Sağîr Kabristanı’na defnedildi.
Baas karanlığı öncesinde parlayan nadir yıldızlardan biri olarak, bugün Suriyelilerin maşerî hafızasında hâlâ rahmetle yad edilen Şükrî Kuvvetli’yi hatırlama ve hatırlatma sebebim, geçtiğimiz çarşamba günü Beyrut’tan gelen bir haber oldu: Kuvvetli’nin hayatta kalan son evladı, Hanâ Hanım, son nefesini vermişti. Hanâ Kuvvetli’nin cenazesi, Baas zulmetinden arınmış Suriye’de, Şam’da çocukluğunun geçtiği semtte, babasının yanı başına defnedildi.
Suriye’nin evlatları teker teker vatanlarına dönüyor. Kimi yürüyerek, kimi tabutlar içinde. Ama özgürlüğüne kavuşmuş vatanlarında, hepsinin gönlü şimdi çok rahat.
Avrupa’daki gençlerimize dair…
04:0022/04/2026, Çarşamba
G: 22/04/2026, Çarşamba
50
Sonraki haber
Taha Kılınç
Geçtiğimiz hafta sonu konferanslar ve buluşmalar için Viyana ve Münih’teydim. İlk önce, cumartesi akşamı Viyana’da sevgili kardeşim Duran Serttaş’ın ev sahipliğiyle, Avusturya Türk İslâm Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Birliği’nin (ATİB) genel merkezindeki konferans salonunda, iki oturum halinde Kudüs ve Kaşgar’ı konuştuk. Birinci oturumda “Kudüs bizim neyimiz olur?” sorusuyla başladık, “Kudüs konusunda bugün bizi bekleyen vazifeler neler?” sorusuna doğru bir ufuk turu yaptık. İkinci oturumda da Doğu Türkistan meselesinin dününe, bugününe ve yarınına odaklanırken, Kudüs-Kaşgar hattını sımsıkı biçimde tesis etmenin önemini bir kez daha hatırladık. Pazar akşamı ise Münih’te İslâm Toplumu Millî Görüş (IGMG) Güney Bavyera Bölgesi’nin misafiriydim. Münih Moosach Camii’nin konferans salonunda, IGMG Güney Bavyera Gençlik Başkanı sevgili kardeşim Numan Karaardıç’ın ev sahipliğiyle, bu defa sadece Kudüs’ü konuştuk. Çok dikkatli ve ilgili bir dinleyici kitlesiyle, Kudüs meselemizi derinlemesine ele aldık, sorumluluklarımızı ve vazifelerimizi hatırladık.
Hem kendi seyahatlerim vesilesiyle hem de orada yaşayan dostlarımızla sıkı iletişimimiz sayesinde, Avrupa’da yetişmekte olan gençlerimizi yakından gözlemleme şansım oluyor. Burada kastettiğim, elbette “gurbetçi” ailelerin yeni nesil çocukları ve gençleri. Bu konu, her Avrupa seyahatimde sıkça gündeme geldiği için, -yüz yüze hasbihallerde muhataplarıma da ilettiğim- bazı izlenimlerimi paylaşmak istiyorum:
* Evvela, gençlerimizin kendilerini çok iyi yetiştirdiğini, birden fazla yabancı dilde mükemmel düzeyde iletişim kurabildiklerini, seçkin okullarda okuyanların sayısının arttığını gözlemliyorum. Kuru birer diplomadan söz etmiyorum, çevresinde gündem oluşturma kabiliyetine sahip, kaliteli ve kalifiye şahsiyetler hepsi.
* Dünyayı adımlayan, “İslâm coğrafyası” mefkûresini derinlemesine kavramış, İslâm medeniyetinin anıt şehirlerini görüp anlamaya ve oradan bir irfan devşirmeye odaklanmış gençlerimiz çoğalıyor. Sıradan bir sohbette Fas’tan Endonezya’ya, birçok ülkeden hatıralar konuşmaları süslüyor.
* Önceki nesillerde baskın biçimde görülen “Emekli olup memleketime ve köyüme döneceğim” şeklindeki o meşhur daüssıla duygusu, gençlerimizde yerini “Artık buralıyız. İslâm’ı ve Müslümanlığı bu toplum içinde temsil edeceğiz. Kendimizi buna göre hazırlamalıyız” düşüncesine bırakmaya başlamış. Anavatan Türkiye’yle kurulan ilişki de, vazife odaklı, ayakları yere basan, mantıklı ve makul bir seviyeye evrilmiş.
* Bununla bağlantılı olarak, yaşadığı ülkede siyasete soyunan, sosyal sorumluluk projelerine girişen, bürokraside yer alan -ve hatta yükselen- gençlerimiz hiç de az değil. Bu meyanda “gençlerimiz” kelimesinin altını kalın bir şekilde çiziyorum ve kelimenin her anlamıyla “bizim” çocuklarımızdan söz ediyorum. Yoksa, adı-soyadı “bizden” gibi görünen, ama hizmet ettiği ideolojik, siyasî veya mezhebî ajandalar sebebiyle Türkiye karşıtı cephenin sadık birer askeri olmayı içine sindirebilen nice isim var. Konumuz onlar değil.
* Genç kuşaklar, içinde yaşadıkları “lâdinî” toplumun kendilerine ve gelecek nesillere dayattığı şeyleri çok net biçimde görüyorlar. Sosyal hayatın her boyutunda, bu kuşatmaların nasıl aşılacağına dair yoğun bir tefekkür süreci ve gayret gözlemliyorum. Gençlerin dışarıyla çarpışması daha sert ve net olduğundan, problemlerin çözümüyle alakalı imal-i fikir çabaları da daha yoğun ve somut.
* Gençlerimizin enerjisinin, azminin ve farklı kesimlere ulaşmaktaki gayretlerinin üst kuşaklara mensup büyükleri tarafından temkinle karşılanması kaçınılmaz. Her kuşak kendi döneminin tecrübesini ve yüklerini taşıdığından, bu konuda bazı küçük çatışmaların yaşanması da aynı şekilde kaçınılmaz. Ancak ben içine dâhil olduğum ve temas ettiğim ortamlarda, söz konusu ayrılıkların oldukça centilmence çözümlendiğini gördüm. Bunda da sanırım toplumsal değişimin baş döndürücü hızının yaşlılarca da fark edilmesi ana etken. Önceki yıllarda, bilhassa İslâmî çalışmaların yöntemi ve üslubu konusunda, kuşaklar arası çatışma ve gerilimlerin şimdikinden çok daha sert yaşandığına dair sayısız şahitlik mevcut.
* Son olarak, İslâm’ı bölgesel ve yerel taassupların her türlüsünden arınmış biçimde, dupduru ve fıtrî biçimde kavrayıp yaşayan gençlerimizin çokluğu, istikbale dair umutlarımı taze tutuyor doğrusu. Katıldığım her buluşma, bu yöndeki heyecanımı katbekat artırıyor.
.Evkâf savaşı
04:0025/04/2026, Cumartesi
G: 25/04/2026, Cumartesi
53
Sonraki haber
Taha Kılınç
Suriye, geçtiğimiz günlerde ilginç bir iddia ile çalkalandı. Sosyal medyada yapılan paylaşımlarda, yeni Suriye yönetiminin Şam’daki 11 ayrı noktada bulunan Osmanlı eserlerini Türkiye’ye devredeceği belirtildi. Bunlar arasında Kanunî Sultan Süleyman tarafından yaptırılan ve son padişah Mehmed Vahîduddîn’in kabrinin de yer aldığı Tekke-i Süleymaniye, Hicaz Demiryolu istasyonu binası, Merce Meydanı ve çevresi, Sâlihiyye semtinde Muhyiddîn İbn Arabî’nin kabrini de kapsayacak şekilde tarihî mahalleler, sur içi Şam’da çok sayıda han ve çarşıyla Kefer Sûse ve Şa’lân semtlerinde geniş araziler bulunuyordu.
İddia neresinden bakarsanız bakın tam bir “deli saçması”ydı, ancak konu aşırı derecede revaç bulup paylaşılınca, Şam Evkâf (İslâmî Vakıflar ve Mülkler) Müdürü Sâmir Bayrakdar resmî bir açıklama yayınlayarak, böyle bir durumun söz konusu olmadığını kesin bir dille kamuoyuna duyurdu. Bayrakdar “Tüm bu eserler geçmişte Osmanlı vakfı olsa bile, Türkiye’nin bizden herhangi bir talebi bulunmuyor. Kaldı ki, hepsi artık Suriye’ye ve Şam’a aittir” dedi.
Geçtiğimiz yılın başında hem Suriye Evkâf Bakan yardımcılığı hem de Şam Evkâf müdürlüğü vazifelerini aynı anda üstlenen Sâmir Bayrakdar, şu anda oldukça zor bir işi başarmaya çalışıyor: Baas döneminde -bilhassa 1980’lerden itibaren- iktidara yakın çevrelere adeta birer ulûfe gibi dağıtılan İslâmî vakıflara ait tarihî eser, gayrimenkul ve arazileri yeniden devletin kontrolüne alabilmek. Suriyeli yetkililer, kelimenin tam anlamıyla Evkâf savaşı veriyor.
Sadece Şam’da en az 8 bin vakıf malının en ucuz şekilde ve çok uzun sürelerle Baas destekçilerine peşkeş çekildiğini belirten Sâmir Bayrakdar, yeni dönemde devletin tekrar buraları Evkâf Bakanlığı envanterine kazandırmak istediğini kaydediyor. Ancak arşiv ve tapu kayıtları hem savaş öncesinde hem de savaş sırasında yağmalandığı için -bu arada 2024’ün sonunda rejim düşer düşmez, İsrail savaş uçaklarının Şam’da arşiv ve tapu evrakının saklandığı binaları kasten vurduğunu da hatırlayınız-, Bayrakdar ve ekibinin işi hiç de kolay değil. Suriye Evkâf Bakanlığı, özellikle Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait tapu ve sicil kayıtlarına erişebilmek ve bu sayede eski mülk sahiplerini tespit edebilmek için Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ve diğer ilgili kurumlarla yoğun bir iş birliği içinde. Yukarıda bahsettiğim sosyal medya dedikodusunun da iki devlet arasındaki söz konusu iletişimin -muhtemelen kasten- yanlış yorumlanmasından kaynaklandığı düşünülüyor.
Alanında oldukça yetkin bir isim olan Sâmir Bayrakdar, göreve gelmesinin hemen ardından, Şam’ın simge mekânlarından Raslân Dımeşkî zaviyesiyle alakalı attığı bir adım dolayısıyla medyanın gündemine gelmişti. Tarihî Şam surlarının doğu kesiminde, Hristiyan mahallesinin kıyısında yer alan zaviye, 1165’teki vefatına kadar burada talebe yetiştiren, yetiştirdiği isimlerin bilahare Salahaddîn Eyyûbî’nin yanı başında Haçlılarla savaşması ve kritik zaferlerde kilit rol oynaması sebebiyle de “Şeyhu’l-Mucâhidîn” (Mücahitlerin şeyhi) olarak anılan Raslân (Arslan) Dımeşkî’nin kurduğu tarihî ve manevî bir mekân. Bu derinliğine rağmen, külliyenin türbe kısmı, Baas döneminde Esed iktidarını destekleyen isimlerin gömüldüğü bir hazireye dönüştürülmüştü. Sâmir Bey, bunlardan özellikle Farfûr ailesine verilen imtiyaz ve özel izinleri iptal ettirdi.
(Baas döneminde, rejimin en açık destekçilerinden Saîd Ramazan el-Bûtî de, 2013’te bombalı bir suikasta kurban gitmesinin ardından, aynı şekilde özel izinle Salahaddîn Eyyûbî’nin türbesinin içine, büyük komutanın kabrinin yanı başına defnedilmişti. Kabrin etrafı Bûtî’nin fotoğraflarıyla ve sözleriyle doldurulmuşken, yeni yönetim bunları hızlı bir şekilde kaldırdı. Ancak kabir, hâlâ türbenin içinde. Gönlümüz, böylesine simgesel bir mekânda, Şark’ın en sevgili sultanının -yüzyıllardır olduğu gibi- tek başına yatmasını, Bûtî’nin kemiklerinin Rükneddîn semtindeki aile mezarlığına naklini ve türbenin yeniden eski haline getirilmesini arzu ediyor doğrusu.)
Yüzlerce yıllık tarihî mülklerin ve Evkâf mallarının vahşi biçimde yağmalanması, Bilâdüşşâm’ın Müslüman ve Sünnî karakterine yönelik sistemli saldırılar, nüfus transferiyle demografik dengelerin tamamen bozulması, İran’ın mezhepçi saiklerle desteklediği seküler bir diktatörlüğün Şam ve diğer kadim İslâm şehirlerinde meydana getirdiği manevî yıkım, Suriye’de yaşanan acı dolu yılların belki de en az konuşulan tarafları.
Suriye’miz şimdi yaralarını sarmaya, küllerinden yeniden doğmaya ve o eski sapasağlam dokusuna tekrar kavuşmaya çalışıyor.
.
.
|
| Bugün 50 ziyaretçi (101 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|