 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
..Filistin meselesi nereye?-1
03 Ocak 2015
Geçen gün BM Güvenlik Konseyi’nde oylanan mevcut Filistin’in yönetiminin devlet olarak tanınmasını öngören karar tasarısının 5 çekimser ve 9 karşı oyla reddedilmesi ile Filistin Meselesi yeni bir aşamaya girdi
19. yüzyılın ikinci yarısında, Avrupa’da yükselen milliyetçilik/ulusalcılk karşısında, sıkıntılı bir döneme giren Musevi unsurlar yurt arayışına girer. 1890’lı yıllarda Theodoré Herzl’in öncülüğünde örgütlenen Siyonizm zihniyeti Filistinde bir Yahudi yurdu/hükümeti oluşturma gayesine matuf olarak, kongreler düzenleme ve banka vs. müesseseler teşkil etme yoluna giderler.
2 Kasım 1917”de, İngiliz Dışişleri Bakanı L. Balfour, ünlü Musevi Banker Rotschild”a deklarasyon mahiyetinde bir mektup gönderir. Yakın tarihimizde “Balfour Deklarasyonu “ olarak ünlenen bu mektupta, İngiliz Hükümetinin, Yahudi halkı için Filistin”de bir yurt oluşturulmasının lehinde olduğu ve bu amaca ulaşılması için her türlü desteğin verileceği açıkça ifade edilir. Bu deklarasyonla; o sırada henüz düşmemiş olup, Osmanlı toprağı olan Filistin, İngiliz Hükümetince Yahudilere yurt olarak vadedilir. 11 Aralık 1917”de Kudüs”e giren General Allenby komutasındaki İngiliz askerleri, Şerif Hüseyin’in oğlu Şerif Faysal ile birlikte Kudüs ve Filistin’e girerek işgal eder. 1918’de Mondros Mütarekesi ve 20 Ekim 1921’de Fransızlarla TBMM hükümeti arasındaki Ankara antlaşmasıyla, Osmanlı Devleti’inin Orta Doğu ile tüm bağları koparılmıştır.
Birinci Dünya Harbi esnasında İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı’ya isyan eden Mekke-i Mükerreme Emiri Şerif Hüseyin Paşa oğlu Şerif Faysal’ı görüşmeler için İngilizlerle görüşmeye gönderir. Savaş esnasında, İngilizlerle görüşerek Osmanlı’yı Bilâd-ı Arabtan çıkarma konusunda ittifk eden Şerif Faysal, Filistin’de Yahudilere bir yurt teşkil edilmesi fikrine “ Onlar bizim kuzenlerimizdir. Filistin’de hepimiz için yurt vardır.” Diyerek cevap verir.
Avrupa Yahudilerinin Filistin’de yurt arayışı, Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’dan çekilip dağılması, İttihatçı Jön Türklerin kötü yönetimi Şerif Hüseyin’in İsyanı, Balfour deklarasyonu tüm bunlar ve başka faktörler bugün bütün uzanımlarıyla devam eden Filistin sorununun zeminini teşkil etti
Osmanlı’nın Bilâduş-Şâm dahilindeki Filistin’in 1917’den sonra İngiliz işgali ve mandası altına girmesinin ardından İsrail’in kuruluşu olan 1948’e kadar büyük bir Musevi/Yahudi göçüne maruz kalır. Zaten Osmanlı’nın son dönemlerinde tedricen başlamış oln göçler büyük bir hız kazanır. Biri biri ardına yerleşim yerleri çoğalır. 1926’dan itibaren Yafa şehrinin Kuzeyinde Tel-Aviv şehri kurulur. Filistin’e göç eden Museviler, siyasi, sosyal, askeri ve ekonomik müesseseler kurarlar. Adeta bir devletin temellerini oluşturan tüm müesseseler kurulur.
İkinci Dünya savaşı sonunda ise, Orta Doğu ve Filistin»e yeni bir politik statü verilmesi gündeme gelir. 1946»da Ürdün, Suriye ve Fransızlarca Suriye»den ayrıştırılmış olan, Lübnan»a bağımsızlık verilir. Filistin için ise, 1947»de Birleşmiş Milletler Taksim Planı ortaya çıkar. Bu planda Filistin»in, Yahudi ve Arap devleti olmak iki bölgeye ayrılması öngörülür. Bu plana bakıldığında, bugüne nazaran Filistinliler açısından çok fazla avantajları içermekteydi. Batı Şeria’da günümüzden çok daha fazla bir toprak Arap devleti için öngörülmekteydi. Plan, El-Halil’den, Ramallah, Remle, Nablus ve Cenin’i kapsayan yekpare bir bölgenin, Kuzeyde ise, Nasıra, Akka, Nehariye ve çevresi, Gazze’de ise bugünkü Gazze Şeridi’nin üç katı bir bölgenin Arap devletine bırakılmasını öngörmekteydi. Bu plana, hem Yahudiler hem de dönemin mevcut Arap ülkeleri razı olmaz. İngiltere 1948»de Filistin»den askerlerini çeker. 14 Mayıs 1948»de ise Ben Gurion Tel-Aviv”de, Theodoré Herzl”in fotoğrafı altında, İsrail devletinin kuruluşunu ilan eder.
Filistin meselesi nereye?-2
Müfit Yüksel
10 Ocak 2015
Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak başta olmak üzere, Birleşmiş Milletlerin 29 Kasım 1947 Taksim Planını reddeden Arap ülkeleri 1948’de başlayarak patlak veren Arap-israil savaşlarında başarı elde edemezler. Sürekli İsrail galip gelerek, topraklarını genişletir. 1937’deki Peel komisyonu Taksim planı, BM’nin Taksim planına nazaran çok daha fazla Araplar lehine bir muhtevaya sahip olmasına karşın bu plan da taraflarca reddedilmişti. 15 Mayıs 1948 günü Suriya, Ürdün , Mısır ve Irak askeri birlikleri İsrail»e savaş ilan ederek Filistin”e girer. İngiliz Gallup Paşa”nın idaresindeki, Ürdün Haşimi Krallığının lejyon askerleri, Batı Şeri»a/The West Bank ve Eski Kudüs”te kontrolü sağlar. Sina ve Gazze Mısır idaresinde kalır. Batı Şeri»a ve Eski Doğu Kudüs ise Ürdün Haşimi Krallığı denetimine girer. Böylelikle Mescid-i Aksa Kral Şerif Abdullah”ın yeni ülkesinde kalır. 1967 savaşı ise Mısır başta olmak üzere Arap ülkeleri için çok ağır bir yenilgi olur. Doğu Kudüs ve Mescid-i Aksa başta olmak üzere Batı Şeria tümü ile Ürdün’ün elinden çıkar, İsrail’in halen de süren işgaline girer. Suriye, Kuneytra başta olmak üzere Golan Tepelerini, Mısır ise en ağır kayıpla, Gazze ve Sina yarımadasını elinden çıkarır.
Velhasıl, Zaten Birinci Cihan Harbinin Galip devletleri tarafından kurulmuş olan onca Arap devleti, İsrail-Filistin sorununu, Taksim Planını reddederek tekellerine almış olmalarına karşın bu sorunu çözmede hiçbir başarı elde edemedikleri gibi sürekli İsrail’in lehine olacak şekilde geriye gidildi. Mısır’ın 1997’de başlattığı diyalogla 1979’da sonuçlanan Camp-David antlaşması ile İsrail ile anlaşma yapması ve 1982’ye kadar Sina yarımadasını üç aşamada geri alması ile İsrail’in müttefiki haline geldi. Her ne kadar diğer Arap ülkeleri başta Mısır’ı tecrit edecek şekilde tepki gösterdilerse de, 1982 Melik Fehd planı sonrasındaki süreçte diğerleri de bir bir müzakere masasına oturdu. Mısır 1967 yılında kaybettiği Gazze’yi geri alamadığı gibi, Ürdün elden çıkardığı Batı Şeria’dan bir karış toprak bile geri alamaz. Golan Tepeleri ise 1973’teki Yom Kippur savaşına rağmen İsrail’in denetiminde kalmaya devam eder.
Tüm bu olanlar, 1948’den beri topraklarını kaybedip çevre ülkelerde mülteci konumuna düşen Filistinlilerde hayal kırıklıklarına yol açar. Önceleri Arap-İsrail meselesi olarak bilinen sorun, Mısır başta olmak üzere onca Arap ülkesinin bir bir İsrail’le müzakere masasına oturup antlaşmaları/uzlaşmaları ile iyice dar bir alana hapsedilerek salt Filistin-İsrail meselesine dönüşür. Filistin’de ve Filistin dışında mülteci konumuna düşen Filistinliler, sorunu yıllarca tekelinde bulunduran Arap ülkelerince yalnız/yüzüstü bırakılırlar. Yasir Arafat’ı 1993’teki Oslo mutabakatına götüren süreç bu konuda yaşanan acı tecrübeydi. 1964’te örgütünü Filistin’in kalbi olan Doğu Kudüs’te kuran Yasir Arafat ve çevresi, Arap-İsrail savaşlarına rağmen ,1982 yılında kendilerini Filistin’den çok uzaklarda, Tunus’ta bulmuştu. Daha sonra, sürgünde, Tunus’ta devlet ilan eden Yasir Arafat onca Arap ülkesinin yıllarca tekellerine aldıklar Filistin davasına bir katkıda bulunmak bir yana, sürekli daha büyük felaketlere yol açtıklarını fark etmesi ve kendi yaşadığı tecrübe ile, meselenin Arap-İsrail meselesi olmaktan çıkarılmasına karar verir. Arafat’ın ön ayak olmasıyla, Filistin’in 1967’de işgal edilen Batı Şeria ve Gazze bölgelerinde İntifada baş gösterir. 5-6 yıl süren İntifada hareketleri, İsrail ile Yasir Arafat’ı Oslo Mutabakatına sevk eder. Bu mutabakat sonucunda Özerk Filistin yönetimi zayıf da olsa kurdurulur. Şermu’ş-Şeyh Anlaşması ile billurlaşan süreç 2000 yılında çıkmaza girer ve Ariel Şaron’un Harem-i Şerif ziyareti ile sabote edilir. Yasir Arafat 2004 yılında ölür. İsrail 2005 yılında Gazzeden tümü ile çekilir. Ancak, saldırılar eksik olmaz. Filistin yönetimindeki seçimleri Hamas’ın kazanması Mahmud Abbas’ın liderliğindeki FKÖ tarafından kabul edilmez. Filistin yönetimi Gazze Ve Batı Şeria olarak ikiye bölünür. Gazze İsrail tarafından abluka altına alınarak defaatle hava ve kara harekatlarına maruz bırakılır.
BM’de geçen gün oylanan mevcut Filistin’in yönetiminin devlet olarak tanınmasını öngören karar tasarısının 5 çekimser ve 9 karşı oyla reddedilmesi ile gelinen nokta Filistinlilerin ve Filistin davasının iyice sahipsiz hale geldiğinin göstergesidir. Bugün, söylem ve diplomatik düzlemde, bölgede, Filistin’e/Filistin sorununa,son MGK toplantısı bildirisine de dahil ederek, hassasiyet gösteren Türkiye dışında bir ülke kalmamış gözükmektedir. Ancak, Arap Baharı’nın iyi okunamaması, bu anlamda rüzgarın tersine dönmesi, Türkiye’nin Orta Doğu açılımlarını sekteye uğratması ile bu tepki etkili bir insiyatife henüz dönüşememektedir. Irak ve Suriye’deki iç savaş ve parçalanmaya doğru giden süreç, bu yönde Kürt sorunun seyri, Mısır’da darbe ve sonrası gelişmeler, İsrail’in bölgede ve uluslar arası arenada elini Filistinliler aleyhinde güçlendiren başlıca faktörlerdir. Tüm bu faktörler aynı zamanda Türkiye’nin bağımsız değişken olarak bölgeye acil müdahalesini ve aktif insiyatif ortaya koymasını engelleyen bir rol üstlenmektedir.
.
Sömürgecilik, islamophobia, haricilik/tekfircilik ve Paris saldırıları arasında İslam dünyası
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
17 Ocak 2015
Uzun zaman ABD Kongresi Cumhuriyetçi Partinin ‘Task Force Think Tank’ kuruluşunun direktörlüğünü yapan Yossef Bodansky, 1990’lı yıllarda yayınladığı raporlarda yükselen İslami hareketlerin, Judeo-Christian dünyayı/medeniyeti tehdit ettiğini belirtmişti. Ayrıca, Kuzey Avrupa’da artan Müslüman nüfusun, Güney’de kalan İslam Dünyası ile birlikte Avrupa’yı boğacak bir potansiyele erişebileceğini ifade ederek Avrupalıları uyarmıştı. Bodansky’nin bu yöndeki iki raporunu 1993’te tercüme edip yayınlamıştım.
Sovyet/Doğu Bloğunun çözülmesi ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından, ABD/Batı Bloğu açısından tehdit konseptinde radikal bir değişim söz konusu oldu. Tehdit algısında Sovyet/Doğu Bloğunun yerine İslam Dünyası oturtuldu.
Afganistan’ın Sovyet işgalinde bulunduğu dönemde, Abdullah Azzam öncülüğünde savaşmaya giden Arap savaşçıların, Azzam’ın şehadetinin ardından bu gruplarda kontrolü sağlayan Üsame bin Ladin tarafından El-Kâide örgütüne dönüştürülüp farklı eylemlere girişmesi, bu yeni algı/konsept ile bütünleşen bir durum arz etti. Bu çerçevede Batı’da yükselen İslam tehdidi algısı ve terör suçlaması kısa zamanda yaygınlık kazandı. ABD ve Batılı ülkelerde yaşayan Müslüman topluluklar/göçmenler açısından eskiye nazaran daha zorlu bir dönemin başlangıcı oldu. Özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ABD ve Batıda yaşayan Müslümanların yaşam koşulları yakın tehdit algısı ve davranışı ile zorlaşır. Batılıların bu yeni tehdit algısı/konsepti, buralardaki Müslümanlar tarafından Islamophobia/İslam Korkusu olarak adlandırıldı.
Esasen, iki asrı aşkındır, Osmanlı Devletinin çöküşe geçmesiyle, İslam Dünyası tedricen yükselen Batılı devletlerin hegemonya/vesayetine girer. Uzun süren sömürge dönemleri dahi yaşanır. Hadise sadece bununla kalmaz, İslam dünyasının sömürgeleştirilen bölge/ülkelerinden işgücü teşkil edebilecek nüfus dahi Avrupa’ya taşınır. Fransa ve İngiltere bununla da kalmayarak savaşlarda sömürgelerden toplanan Müslüman askerleri cephelere sürer. Birinci Dünya savaşı bunun trajik tablolarıyla doludur. Fransa, Kuzey ve Batı Afrika’dan topladığı Müslüman askerleri Çanakkale başta olmak üzere cephelere sürer. İngiltere ise, aynı şekilde Hintli Müslüman askerleri istihdam eder.
Sömürgeleştirilen/mandalaştırılan İslam Dünyasının çeşitli bölgelerinde Avrupa’ya taşınan Müslümanlar cephede asker ve işgücü olarak kullanılmalarına karşın hep ikinci, üçüncü sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulur. Adeta getto gibi varoşlara hapsedilip, subculture/altkültür suç işleme potansiyeli taşıyan grupların konumuna indirgenirler.
İslam Dünyası ise, birkaç asırdır yaşanan inkırazın sonucu olarak, düzen/intizamın bozulduğu müessese ve mekanizmalarının çökmesi ile karşı karşıya kalır. Hele ki, İslam âleminin son güçlü/büyük temsilcisi olan Osmanlı Devleti’nin müesseseleriyle birlikte tedricen çökmesi, Alem-i İslam’ı ve ümmet’i her bakımdan başsız/sahipsiz bir konuma getirdi. Hilâfet ve Şeyhülislamlık ve ulemâ başta olmak üzere dini kurumlar, medrese vs. eğitim müessesleri, vakıflar, tekkeler tümüyle tasfiye edildi. Özellikle, Modern Türkiye’nin kuruluşu ile gerçekleştirilen radikal reformlar/inkılaplarla bu kurumların tümü tasfiye edilip yasaklandı. Dini eğitim tümü ile yasaklandı. Mısır, Suriye, Irak gibi Osmanlı-İslam müesseselerinin uzantılarını barındıran ülkeler, ilk önce işgaller ve manda idarelerinde, sonra da acımasız askeri diktatörlükler eliyle bu müesseselerden yoksun hale getirildi. Bu süreçte, 1925’ten itibaren, Hicaz’a, Haremeyn-i Şerifeyn’e hakim olan, Gulât-ı Hanabile’den olan ve Alu’ş-Şeyh ailesinin temsil ettiği marjinal akide İslam Dünyasında yükselişe geçer. Zaman içinde yaşanan boşluğu doldurur, siyasi İslami hareketleri de etkiler. Bugünlere gelindiğinde siyasi İslami hareketler üzerinde mutlak bir Vahhâbilik ve Harici/Tekfirci bir hegemonya görülmektedir. İslam Dünyasının her yerinde, siyasi-İslami örgütlenmeler bir bir Vahhâbiliğe, Harici/Vahhâbi anlayışa/akideye teslim olmaktadır. Sünni Dünya’da yukarıda belirttiğim nedenlerden dolayı Ehl-i Sünneti temsil eden müesseselerin tümü ile çökmüş olması, ulema otoritesinin kaybolması sonucu, bu marjinal akide, Tekfirci/Harici anlayış, Ehl-i Sünnet’in yerini alıp, Sünni Dünya’yı adeta rehin almıştır. Ehl-i Sünnet/Sünnilik üzerinde bir Harici/Tekfirci, katı Selefi tekel oluşmuştur. Siyasi İslami hareketler üzerinde tam bir hakimiyet oluşturan bu marjinal akide ve anlayış, özünde barındırdığı şiddet anlayışı ile, siyasi İslami hareketleri şiddet sarmalına sevk etmektedir. Soğuk Savaş döneminin şiddeti ve silahlı devrimi öngören totaliter ideolojilerinin süregelen etkisi de buna eklenince daha vahim bir durum ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, büyük ölçekli devletlerin uluslararası arenadaki rekabette, maniplasyonlarda bu tarz şiddet temelli örgütleri üretmesi veya taşeron olarak istihdamı, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Sonuç olarak, Hz. Resul-i Ekrem’e (S.A.V) hakaret ve Paris Saldırılarının; İslam Aleminin çöküşü sömürgecilik, İslam’ı tehdit olarak algılama, İslamofobya, komplo stratejileri ve taşeronluğa kadar uzanan bir ilişkiler ağı zemini söz konusudur. Asıl mesele tüm bu ağır girdaplardan İslam Dünyasının bir çıkış yolu bulabilme imkanına sahip olabilmesi’dir.
.
Kürt kimliği ve komünizm-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
31 Ocak 2015
1514 Çaldıran Seferi ile başlayan süreçte, Safevilere karşı Osmanlı Devletine mütabaat gösteren Kürt beylik ve emirlikleri , Tanzimat dönemine kadar geçen süreçte, Şah Abbas devrindeki inkıta hariç, şu veya bu şekilde hayatiyetlerini sürdürürler. Sultan II. Mahmud döneminde başlayan batılılaşma ve merkeziyetçileşme süreci Tanzimat ile birlikte daha da billurlaşma eğilimi gösterir. 1238/1823 ve 1263/1847 İran Kacar Devleti ile akd olunan Erzurum Antlaşmaları ile tesbit edilen sınırlar müvacehesinde 1847-1856 aralığında görev yapan sınır tesbit komisyonlarının faaliyetlerinin de sonucu olarak Kürdistan’ın, Hemedan’ın güney batısında kalan bölgeleri, Hakkari ve Başkale ve Bayezid sancaklarının doğusu İran Kacar Devleti hudutları içerisinde bırakılır. Kürt mirlik ve beylikleri ise bir biri ardına ortadan kaldırılıp, merkezden atanan valilerce yönetilecek olan Kürdistan valiliği ihdas olunur. Bu sınırlar Sultan II. Abdülhamid devri ve 1913’teki son sınır protokolleri ile de te’kid olunur. Tüm bunlara karşın, İran Devleti sınırları dahilinde kalan Kürt Bölgelerinin Osmanlı Devleti ile olan bağı tümü ile kesilmez. 1263/1847 II. Erzurum Antlaşması İran Hududu dahilindeki Ehl-i Sünnet-Şâfii mezhebine bağlı aşâir-i Ekrad üzerinde Osmanlı Devletinin himaye/garantörlük haklarını ibkâ etmekteydi. 1880 yılında Nakşibendi Şeyh Ubeydullah El-Hakkari En-Nehri’nin İran Kacar Devleti aleyhindeki ayaklanması , bu ayaklanmanın, Düvel-i Muazzama’nın İran lehinde tavır alması hasebiyle, Osmanlı idaresince desteklenememesi sonrasında İran Kürtlerinin durumunda ciddi sıkıntılar baş gösterir.
Birinci Dünya Harbi'nde, İran Kürt bölgesindeki Kürt aşâir ve topluluklarının ekserisi, Şikakili Simko (İsmail) Ağa dahil, Devlet-i Aliye-i Osmaniye yanında yer alır. Birinci Cihan Harbi akabinde ise, İran Kürtleri tümü ile sahipsiz kalır. Osmanlı hududunda kalan Kürt bölgeleri ise, savaşın galip devletlerince Osmanlı Devleti'nin parçalanması neticesinde üçe bölünür. Osmanlı coğrafyasındaki Kürtler, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Suriye ve Irak Manda yönetimleri arasında bölünür. Osmanlı Devletine bağlılık gösteren Suriye ve Irak’ta kalan Kürtler Ankara hükümeti ile de ilişki kurarlar. Suriye’de Kürd Dağı/Cebelu’l-Ekrad bölgesindeki Kürtler 1922’de Ankara hükümetinden Fransızlara karşı himâye talebinde bulunurlar. Irak’ta ise Süleymaniyeli Şeyh Mahmud Berzenci 1925 Şubatına kadar Ankara ile ilişkisini sürdürür.
Ancak, yeni Türkiye Cumhuriyetinin, bir yandan hilâfet başta olmak üzere ortak değerleri ifade eden tüm dini müesseseleri peş peşe tasfiye etmesi, diğer yandan seküler ulusalcı bir Türk kimliği zemininin benimsemesi ile, Kürt kimliği yeni siyasal yapılanmanın tümü ile dışında bırakılır. Özellikle 1925’teki Şeyh Said hadisesi sonrasında bu yeni politika iyice kök salar.
Kürtler, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde, modern-ulus-devlet sürecinin kurbanı olarak tümüyle sahipsiz ve desteksiz konuma gelirler. Irak’ta İngilizlerin Şeyh Kâk Ahmed’in torunu olan Şeyh Mahmud Berzenci’yi askeri harekat sonucu derdest edip, Hindistan’a sürgün etmesi, İran’da Simko (İsmail) Ağa’nın idamı, 1930’da Zilan Deresi/Ağrı hadisesinde İran ve Türkiye’de Kürtlerin ağır baskı altına alınması ve Dersim katliamları söz konusu oldu. Modern/Batılı ulus-devlet tecrübesi, kürtler için zincirleme felaketler dönemi olarak tarihe geçti.
İkinci Dünya harbi esnasında 1941’de, Almanya’nın nüfuzunu bahane ederek, Kuzeyden Sovyetler Birliği, Güney’den/Basra Körfezinden İngilizler İran’a asker çıkarmak suretiyle, İran’ın bir bölümünü işgal ederler. Sovyet güçleri İran’ın Azerbaycan eyaletinin büyük bölümünü ele geçirir. Savaşın Almanya karşısında müttefikleri haline gelen Sovyetler ve İngiltere’den bağımsız politikalar izlemeye çalışan İran Şahı Rıza Han-ı Kebir 1941’de tahtından edilerek Mısır’a sürgüne gönderilir. Rıza Han 1925’te yine bu iki devletin desteği ile, devrilen Kacar hânedanı yerine tahta geçirilmişti. Yerine 21 yaşındaki oğlu Muhammed Rıza Pehlevi (Muhammed Şahpur) tahta geçirilir.
Bu dönemde İran Kürtleri ile Sovyetler arasında, ilk ilişkiler oluşur. Sovyetler, İran Azerbaycan bölgesinde özerk bir Azeri Cumhuriyeti kurdururlar. Kürtlerin de Bu Azeri Cumhuriyeti bünyesinde bir alt özerk yapı içinde olmasını isterler. Bu yönde bazı Kürt örgütlerine küçük çaplı silah yardımında bile bulunurlar. Sovyetlerin ve Komünizmin Kürt Meselesine ve Kürt siyasi örgütlenmelerine ilk müdahale sızmaları bu şekilde başlar. Osmanlı Devletinin çökmesi; Modern/Batılı Ulus-Devlet tecrübesinin yol açtığı trajediler Kürt siyasal örgütlenmelerini Sovyetlerin ve Komünizmin kucağına düşürür.
.
Kürt kimliği ve komünizm-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
31 Ocak 2015
1514 Çaldıran Seferi ile başlayan süreçte, Safevilere karşı Osmanlı Devletine mütabaat gösteren Kürt beylik ve emirlikleri , Tanzimat dönemine kadar geçen süreçte, Şah Abbas devrindeki inkıta hariç, şu veya bu şekilde hayatiyetlerini sürdürürler. Sultan II. Mahmud döneminde başlayan batılılaşma ve merkeziyetçileşme süreci Tanzimat ile birlikte daha da billurlaşma eğilimi gösterir. 1238/1823 ve 1263/1847 İran Kacar Devleti ile akd olunan Erzurum Antlaşmaları ile tesbit edilen sınırlar müvacehesinde 1847-1856 aralığında görev yapan sınır tesbit komisyonlarının faaliyetlerinin de sonucu olarak Kürdistan’ın, Hemedan’ın güney batısında kalan bölgeleri, Hakkari ve Başkale ve Bayezid sancaklarının doğusu İran Kacar Devleti hudutları içerisinde bırakılır. Kürt mirlik ve beylikleri ise bir biri ardına ortadan kaldırılıp, merkezden atanan valilerce yönetilecek olan Kürdistan valiliği ihdas olunur. Bu sınırlar Sultan II. Abdülhamid devri ve 1913’teki son sınır protokolleri ile de te’kid olunur. Tüm bunlara karşın, İran Devleti sınırları dahilinde kalan Kürt Bölgelerinin Osmanlı Devleti ile olan bağı tümü ile kesilmez. 1263/1847 II. Erzurum Antlaşması İran Hududu dahilindeki Ehl-i Sünnet-Şâfii mezhebine bağlı aşâir-i Ekrad üzerinde Osmanlı Devletinin himaye/garantörlük haklarını ibkâ etmekteydi. 1880 yılında Nakşibendi Şeyh Ubeydullah El-Hakkari En-Nehri’nin İran Kacar Devleti aleyhindeki ayaklanması , bu ayaklanmanın, Düvel-i Muazzama’nın İran lehinde tavır alması hasebiyle, Osmanlı idaresince desteklenememesi sonrasında İran Kürtlerinin durumunda ciddi sıkıntılar baş gösterir.
Birinci Dünya Harbi'nde, İran Kürt bölgesindeki Kürt aşâir ve topluluklarının ekserisi, Şikakili Simko (İsmail) Ağa dahil, Devlet-i Aliye-i Osmaniye yanında yer alır. Birinci Cihan Harbi akabinde ise, İran Kürtleri tümü ile sahipsiz kalır. Osmanlı hududunda kalan Kürt bölgeleri ise, savaşın galip devletlerince Osmanlı Devleti'nin parçalanması neticesinde üçe bölünür. Osmanlı coğrafyasındaki Kürtler, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Suriye ve Irak Manda yönetimleri arasında bölünür. Osmanlı Devletine bağlılık gösteren Suriye ve Irak’ta kalan Kürtler Ankara hükümeti ile de ilişki kurarlar. Suriye’de Kürd Dağı/Cebelu’l-Ekrad bölgesindeki Kürtler 1922’de Ankara hükümetinden Fransızlara karşı himâye talebinde bulunurlar. Irak’ta ise Süleymaniyeli Şeyh Mahmud Berzenci 1925 Şubatına kadar Ankara ile ilişkisini sürdürür.
Ancak, yeni Türkiye Cumhuriyetinin, bir yandan hilâfet başta olmak üzere ortak değerleri ifade eden tüm dini müesseseleri peş peşe tasfiye etmesi, diğer yandan seküler ulusalcı bir Türk kimliği zemininin benimsemesi ile, Kürt kimliği yeni siyasal yapılanmanın tümü ile dışında bırakılır. Özellikle 1925’teki Şeyh Said hadisesi sonrasında bu yeni politika iyice kök salar.
Kürtler, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde, modern-ulus-devlet sürecinin kurbanı olarak tümüyle sahipsiz ve desteksiz konuma gelirler. Irak’ta İngilizlerin Şeyh Kâk Ahmed’in torunu olan Şeyh Mahmud Berzenci’yi askeri harekat sonucu derdest edip, Hindistan’a sürgün etmesi, İran’da Simko (İsmail) Ağa’nın idamı, 1930’da Zilan Deresi/Ağrı hadisesinde İran ve Türkiye’de Kürtlerin ağır baskı altına alınması ve Dersim katliamları söz konusu oldu. Modern/Batılı ulus-devlet tecrübesi, kürtler için zincirleme felaketler dönemi olarak tarihe geçti.
İkinci Dünya harbi esnasında 1941’de, Almanya’nın nüfuzunu bahane ederek, Kuzeyden Sovyetler Birliği, Güney’den/Basra Körfezinden İngilizler İran’a asker çıkarmak suretiyle, İran’ın bir bölümünü işgal ederler. Sovyet güçleri İran’ın Azerbaycan eyaletinin büyük bölümünü ele geçirir. Savaşın Almanya karşısında müttefikleri haline gelen Sovyetler ve İngiltere’den bağımsız politikalar izlemeye çalışan İran Şahı Rıza Han-ı Kebir 1941’de tahtından edilerek Mısır’a sürgüne gönderilir. Rıza Han 1925’te yine bu iki devletin desteği ile, devrilen Kacar hânedanı yerine tahta geçirilmişti. Yerine 21 yaşındaki oğlu Muhammed Rıza Pehlevi (Muhammed Şahpur) tahta geçirilir.
Bu dönemde İran Kürtleri ile Sovyetler arasında, ilk ilişkiler oluşur. Sovyetler, İran Azerbaycan bölgesinde özerk bir Azeri Cumhuriyeti kurdururlar. Kürtlerin de Bu Azeri Cumhuriyeti bünyesinde bir alt özerk yapı içinde olmasını isterler. Bu yönde bazı Kürt örgütlerine küçük çaplı silah yardımında bile bulunurlar. Sovyetlerin ve Komünizmin Kürt Meselesine ve Kürt siyasi örgütlenmelerine ilk müdahale sızmaları bu şekilde başlar. Osmanlı Devletinin çökmesi; Modern/Batılı Ulus-Devlet tecrübesinin yol açtığı trajediler Kürt siyasal örgütlenmelerini Sovyetlerin ve Komünizmin kucağına düşürür.
.
Kürt kimliği ve komünizm-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
07 Şubat 2015
İran’ın bir bölümünün Sovyetler ve İngilizler tarafından işgali üzerine uzun zaman sahipsiz kalmış olup, bir hayli hırpalanmış olan İran Kürtleri, Mahabad (Savcbulak)’ta Kadı Muhammed’in öncülüğünde örgütlenir. Şâfii ulemasından tanınmış bir aileden gelen ve kuvvetli bir medrese tahsiline sahip olan Kadı Muhammed babasının halefi olarak genç yaşta Mahabad’ta Şâfii kadılığına getirilir.
Aralık 1945’te İran’ın Sovyet işgalinde bulunan Azerbaycan eyâletinde Özerk Azeri Cumhuriyeti kurulur. Kadı Muhammed önderliğindeki Kürt örgütlenmesi de böyle bir Kürt Cumhuriyeti teşkiline karar verip Sovyetlerin desteğini isterler ancak Sovyetler, Kürtlerin Azeri özerk bölgesine bağlı bir siyasi birim oluşturmalarını isteyerek ayrı bir özerk cumhuriyete karşı çıkar. Buna rağmen Kadı Muhammed Irak Kürdistanı’ndan gelen Molla Mustafa Barzani’nin desteği ile 22 Ocak 1946’da Mahabad’ta Çarçıra meydanında Özerk/Bölgesel Kürt Cumhuriyetini ilan eder. Kısa sürede hükümet ve meclis teşkil edilir. Kadı Muhammed Cumhurbaşkanı ilan edilir. Molla Mustafa Barzani ise seraskerliğe getirilir. Kadı Muhammed ve Molla Mustafa Barzani Kur’an-ı Kerim üzerine yemin ederek merasimle vazifelerine başlarlar. Bu yeni özerk cumhuriyet için Kanun-i Esasi hazırlanır. Kürtçe Radyo ve gazete yayınlarına başlanır. Mayıs ayında Özerk Azerbaycan Cunhuriyeti ile de anlaşma yapılır. Ancak bu dönemde, Almanya’nın teslim olması akabinde, Sovyetler ve İngilizler anlaşmalı olarak İran’daki işgallerine son vermeye karar verirler. İki ülke İran’dan askerlerini çekerek bu bölgeleri yeni İran Şahına bırakırlar. İran Şahı M. Rıza Pehlevi idaresi önce Azerbaycan bölgesine hakim olur. Kasım 1946’da Azerbaycan bölgesi tamamen teslim olur. Şah Rıza Pehlevi’nin askerleri bu sefer Kürdistan’a yönelir. Kadı Muhammed idaresindeki Özerk Kürdistan Cumhuriyeti bu büyük güç karşısında direnç gösteremez. Sovyetlerden de gerekli yardımı alamaz. Çaresiz teslim olur. 17 Aralık 1946’da Şah’ın askerleri Mahabad’a girer. Birkaç ay süren Mahkeme sonunda Kadı Muhammed ve arkadaşları idama mahkum edilip, 31 Mart 1947’de Mahabad’ta idam edilir.
Mahabad’ın teslim olması üzerine Irak’a dönen Molla Mustafa Barzani, ağabeyi Şeyh Ahmed’in Irak’taki Şerifler idaresince Tevkif edilmesi üzerine, Azerbaycan Bakü’ye giderek Sovyetlere sığınır.
İkinci Dünya Harbi ve Mahabad’ta Kürt idaresi kurma tecrübesi esnasında, Sovyetlerin yardımını umut eden Kürt siyasi hareketi, bu umutlarının gerçekleşmemesine rağmen Barzani’nin çaresiz kalarak Sovyetlere sığınmak zorunda kalması üzerine yeni bir dönüm noktasına gelir. Sovyetler bu tarihten itibaren Kürt Siyasi hareketlerine iyice sızarak nüfuz eder. Soğuk Savaş döneminin baş göstermesi iki bloklu dünya sisteminin ortaya çıkması ile, dünyanın birçok yerindeki muhalif siyasi oluşumları ve gerilla hareketleri Sovyet yanlısı sosyalist bir renge bürünür. Soğuk Savaş döneminde zamanla Sovyetlerin ve Komünizmin bu etkisinde ciddi artış söz konusu olur. Sadece muhalif siyasal oluşum ve gerilla hareketlerinde değil, ulusalcı askeri darbe idarelerinde de bu etki hissedilir. Arap âleminde, Mısır’daki Cemal Abdünnâsır Darbesi akabinde oluşan idare sosyalizm soslu seküler Arap milliyetçiliğini benimsemiş bir idareydi. Kısa zamanda Arap âlemini saran Nasırcı kasırga ile askeri darbelerle işbaşına gelen Sovyet yanlısı yönetimler ortaya çıkar. Suriye ve Irak’taki askeri darbeler bu neticeyi hasıl eder.
Kürt siyasi hareketlerinde 1960’lı yıllara gelindiğinde artık sosyalizmi benimsemiş seküler milliyetçi bir renge bürünmüştü. 60’ların sonu ve 70’lerin başlarına gelindiğinde Kürt siyasi hareketleri üzerinde katı bir Komünizm tekeli oluşur. Sovyetlerde on bir yıl kalan Molla Mustafa Barzani 1958’de Irak’a döner. Molla Mustafa’nın kendisi Komünizmi benimsememiş olup, namaz ve oruç gibi ibadetlerini muhafaza etmiş olmasına karşı çevresi iyice Komünist ideolojinin etkisine girer. 60’lı ve 70’li yıllarda Peş peşe oluşturulan Kürt siyasi örgütlenmelerinin tümü çeşitli Marxist/Lenininist hatta Maocu fraksiyonların içinde yer alırlar. Kürt kimliği üzerinde oluşan Komünizm nüfuzu öyle bir noktaya ulaşır ki, kısa zamanda Kürt kimliği vurgusu yapmak Komünist/sosyalist olmakla özdeş hale gelir. Oysaki, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde dahi Kürtlerin, Kürt siyasi örgütlenmelerinin tüm lider/öncü kadrosu Şeyh/Molla/Müftü/Kadı gibi din adamlarından veya dindar şahsiyetlerden oluşurdu. 1946’da Mahabad’ta oluşturulan Özerk Kürt Cumhuriyetinin başında bile bir Kadı ve Molla bulunuyordu. Bu trajik dönüşüm Kürt siyasi hareketlerinde temel kırılma noktasını teşkil etti.
Kürt kimliği ve komünizm-3
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
14 Şubat 2015
1920’li yıllardan başlayarak, özellikle Türkiye’de, Kürtlerin Dini müesseseleri ve Dindar öncüleri (Dergâhlar-Medreseler ve İstanbul’daki Dindar Kürt Münevverleri) sert müdahalelerle tasfiye edilip sindirilince, Kürtler arasında ciddi bir önderlik boşluğunun oluşmasına yol açtı. 1950’li yıllardan itibaren Kürtler arasında modern yüksek tahsil gören seküler şahsiyetler çoğalır. Eski Cizre Mütesellimi ünlü merhum Bedirhan Paşa’nın torunları Celâdet ve Kamrân Bedirhan kardeşler ise 30’lu yıllarda Batıcı-Seküler kürt şahsiyetlerin öncüleriydi. Bu Batıcı-Seküler şahsiyetler 60’lı yıllara gelindiğinde Kürt Siyasi hareketlerinin omurgasını oluşturmaya başladı. Sovyetlerin 50’li yılların başlarından itibaren Kürt Siyasi hareketleri üzerinde baş gösteren etkisi 60’lı yıllarda iyice zirveye çıkar. Soğuk savaş döneminde, Marxizm/Sosyalizm uluslararası arenada etnik hareketler ve topluluklar üzerinden kendini ifade etme yöntemine/stratejisine başvurur. Marxizm, teorik düzlemde “Ulusların Kendi Kaderini Belirleme Hakkı” ilkesi üzerinden etnik hareketlere ve topluluklara iyice sızar. Özellikle, 20. Yüzyılda üzerinde tesis edilen ulus devletlerin ve ideolojilerinin baskılarına/şiddetine maruz kalan Kürt siyasi hareketlerinde, Dini hareket ve yapıların yeni Türkiye Cumhuriyeti tarafından tasfiye edilmiş olmasının doğurduğu boşluktan da faydalanarak, oldukça fazla yer bulur. Kürt kimliğinin siyasal zemin üzerinden ifadesi/vurgulanması Marxizm’le bitiştirilir. Siyasal Kürt kimliği vurgusu yapan çevre ve şahsiyetler Marxist/Sosyalist çizgiye yönelim gösterirler. Bu totaliter ideolojik etki o kadar ağır bir atmosfer oluşturur ki, Siyasal zemin üzerinden Kürt kimliği vurgusu yapan birçok medrese mollasını dahi içine alır. Bunların en başında Suriye Kürt bölgesinde, İslâmi ilimler ve Şâfii fıkhındaki yetkinliği ile ön plana çıkmış olan Molla Şeyhmus gelir. Kürtçe şiirlerinde Cigerxwun (Ciğeri Kanlı) mahlasını kullanan Molla Şeyhmus İslâm’ı bırakarak Marxist ideolojiye yönelir. Hatta, “Lenin Şafağı” adıyla kitaplar bile yayınlar. Zaman içerisinde siyasal Kürt kimliği vurgusu yapan Türkiye’deki Kürt Medrese Mollaları arasında da Marxist ideoloji revaç bulur. 60’lı ve 70’li yıllar, hatta 80’li yıllar Marxist/Sosyalist ideolojinin Kürt siyasal hareketleri üzerinde adeta saltanat kurduğu yıllar oldu. 60’lı yıllardan itibaren büyük kentlerde üniversitelerde tahsil gören bir kısım Kürt öğrenci grupları Marxist ideolojiye yönelerek bu ideoloji doğrultusunda yayınlanan literatürü okuyup benimserler. Bunlar, 68 kuşağı Marxist Kürt öğrenci gruplarının temelini oluştururlar.
Ayrıca, 50’li yıllardan itibaren Türkiye’de yeniden yapılanmaya başlayan dini/dindar gruplar, 1920’li yıllardan farklı olarak, artık milliyetçi_muhafazakar-Türkçü bir çizgi ile bitişen bir zemin üzerinden hareket ederler. Tek-Parti dönemindeki Resmi İdeolojinin, devletin Din’e, dindar kesimlere yönelik ağır baskılarını, sert müdahalelerini, uygulanan şiddeti hafifletmeye yönelik stratejik bir tutumla milliyetçi-Tüekçü bir tutum sergileyen dindar grup ve şahsiyetler zamanla Resmi İdeolojinin Türkçülüğünü neredeyse içselleştirirler. Dindar cemaat ve şahsiyetlerin milliyetçi-Türkçü tutumu zamanla Kürt Meselesini görememelerine yol açar. Dahası Kürt meselesi ile dindar/Dini hareketler birbirini iten/dışlayan bir konuma gelirler. Üstelik Türkiye’deki Dini/dindar hareket ve yapıların, cemaatlerin büyük çoğunluğu kesinlikle Kürt kökenli olmasına karşın böyle bir çelişkili/travmatik bir sonuç ortaya çıkar. İslâmi/Dini cemaatler üzerinde Milliyetçi-Türkçü-Muhafazakar anlayışın etkisi, Kürt siyasi hareketleri üzerindeki Marxist/sosyalist ideolojinin nüfuzu bu anlamda bir yol ayırımına yol açar. Mevlâna Hâlid, Seyyid Taha El-Hakkârî, Seyyid Fehim El-Arvâsî, Şeyh Abdurrahman Hâlis Et-Tâlebânî ve Bediüzzaman Said En-Nursî hazerâtı gibi Kürt şahsiyetlere dayanmalarına rağmen İslâmi/Dindar grupların/cemaatlerin milliyetçi-muhafazakar etki ile Kürt kimliğini neredeyse dışlayarak Kürt Meselesini çok geç farketmeleri Marxist/Sosyalist ideolojinin Kürt Siyasi yapılanmarı içinde artık iyice kökleşmesine yol açar. 70’li yıllar artık Kürt kimliğini vurgulamanın Marxist ideolojiye bağlılık göstermekle eşitlendiği/özdeşleştiği yıllar olur.
80’li yıllarda Marxist ideoloji Afganistan işgali ve Sovyetlerin çöküşe geçmesiyle zayıflamaya yüz tutar, 1990-91’de Sovyet-Doğu blokunun çökmesi ile Marxist ideolojinin etkisi iyice azalır. Ancak, Kürt siyasal hareketleri üzerinde bir nebze de olsa etkisini sürdürmeye devam eder. 50’li yıllardan itibaren Kürtler içinde sayıları artan seküler şahsiyetler ve örgütlenmeler, Marxist ideolojinin etkisi ile daha da militan-seküler bir çizgiye kayma gösterirler. Totaliter Marxist ideolojinin ve Stalinist örgütlenmenin etkisi ile bu siyasal yapılar silahlı örgütlenmenin de desteği ile Kürdistan’da Dini/Dindar yapılara baskı uygulayan, zorla tasfiye eden bir rol oynarlar. 68 kuşağı Sol/Marxist Kürt öğrenci gruplarının oluşturduğu siyasal/silahlı hareket Stalinist örgütlenme ; Kemalizme öykünen stratejisi ile Dindar Kürtler üzerinde tasfiye edici bir role bürünür. Son dönemlerde dindar Kürtlere açılmayı stratejik olarak benimseyen bu hareket, buna rağmen, Marxist ideolojiden gelen katı-seküler tutumundan taviz vermemektedir. Yukarıda söz ettiğim nedenlerin de etkisi ile Komünizm Kürt toplulukları arasında sekülerleşmeyi ve Batıcılaşmayı yaygınlaştıran bir işlev gördü. Nitekim, Kürtler içindeki eski Marxist/Leninist Kürt siyasal hareketlerinin önemli bir bölümü Batı- İsrail hattına yanaşır. Kısacası, Marxist/Sosyalist, ideolojinin Kürt Siyasi hareketleri üzerindeki etkisi/nüfuzu zamanla Kürtlerin geleneksel Dini ve örfi yapılarının seküler/laikçi dayatma ile önemli oranda tasfiye edilip, son dönemlerde Küresel güçlere ve Küresel Kapitalizme eklemlenmelerinin zeminini oluşturmuştur.
..
Dini cemaatler ve Radikalizm-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
21 Şubat 2015
Bakara suresi, 143. Âyet-i kerimesinde “Ve bu şekilde sizi vasat ümmet kıldık, tâ ki, insanlar üzerine şâhidler olasınız.ilh.” buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîme ümmetin her zeminde hangi muvazene üzerinde olması gerektiğine ilişkin en açık âyet-i kerimelerdendir. Bir kısım müfessirler bunu “Sırât-ı Müstakim” ile açıklamışlardır.
Ümmet’in aşırılıklardan kaçınmasına ilişkin gerek hadis kaynaklarında gerekse, ulemâ ve ariflerin eseerlerinde/sözlerinde bir hayli kaide ve nasihatlar yer almaktadır.
Ümmetin fert ve topluluklarının zaman zaman aşırılıklara, ifrat ve tefritlere yönelmelerine karşı bu kaideler/ilkeler yol gösterici olmuştur.
Daha, Hz. Resul-i Ekrem (S.A.V) zamanında, Asr-ı Saâdet’de bizzat zât-ı risâletpenahlarının ashaba ve ümmete ikazları bilinmektedir.
Huneyn savaşı sonrasında ganimetlerin Ci’râne mikât bölgesinde dağıtımı esnasında Temîm kabilesinden Zü’l-Huveysıra adında biri, Hz. Peygamber’ın (S.A.V) karşısına çıkıp kaba bir şekilde: “Âdil ol ey Muhammed! Senin adil davranmadığını görüyorum.” deme küstahlığında bulunur. Resulullah (S.A.V) da “Ben âdil olmazsam, daha kim âdil olacak” diye cevap verir. Bu tavrına/küstahlığına karşı ashab-ı kirâm’dan bir kısmı onu öldürmek için Hz. Peygamber’den müsâade istedilerse de Peygamber Efendimiz (S.A.V) buna izin vermedi ve: “Bunun öyle taraftarları olacak ki, bunların namazı karşısında sizden biri kendi namazını az görecek; bunların orucu karşısında kendi orucunu az bulacak. Bunlar Kur’an okuyacaklar; ama Kur’an boğazlarından aşağı inmeyecek. Bunlar, okun avı delip süratle çıkıp gittiği gibi İslâm’dan süratle çıkacaklar... “ buyurdu. Hz. Ali döneminde ortaya çıkan Hâricîler’in bu adam ve taraftarlarından çıktığı bilinmektedir. (Bu konuyla ilgili hadisler ve muhtelif rivayetleri için bkz. Buhârî, Menâkıb, 25; Meğâzî, 61; Müslim, Zekât, 142-160)
Özellikle Hâricilerden başlayarak İslâm âleminde ümmet içinde aşırılıklar maalesef eksik olmadı. Emevilerin, Ehl-i Beyt mensuplarına yönelik uzun süren zulümleri, buna tepki olarak zuhur eden bâtıni fırkalar, İslâm tarihi boyunca vasatı terk edip ifrat-tefrit eksenlerinde hareket eden grup ve topluluklar hiç eksik olmadı.
Ancak bununla birlikte, Ashab-ı Kirâm’ın büyükleri, Ehl-i Beyt’in önde gelenleri, tâbiin ve sonrasındaki fakihler, ulema ve arifler bu orta yolu, her daim muhafaza etme yönünü tercih ettiler.
Ülkemizde ise, Dini cemaatler, ekseriyetle Vasat ümmet kaidesine muvafık surette orta yolu, akl-ı selimi temsil ederdi. Asırların Ehl-i Sünnet geleneğinden, irfân geleneğinden gelen Dini grup ve cemaatler bu muvazeneyi hep korudular. Tek-Parti döneminin en zorlu dönemlerinde dahi istikametten ayrılmadılar. Bediüzzaman Said En-Nursi, Silistireli Süleyman Efendi, Abdülazîz Bekkine, Mehmed Zâhid Kotku, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Efendi, Üsküplü Hüsrev Efendi, Ahıskalı Ali Haydar Efendi vs. bu şahsiyetler ve benzerleri istikâmeti korumaya gayret edip, bundan sapma göstermediler, İfrat ve tefrite yönelmediler.
Üstelik Türkiye’de, Tek-Parti döneminde Hilâfet, Şeyhülislâmlık, Medreseler, Tekke-Zâviyeler başta olmak üzere neredeyse tüm dini kurumlar bir bir tasfiye edildi. Yasaklandı. İrticâ denilerek tüm dini faaliyetler, dini eğitim tâkibâta ve ağır cezai müeyyidelere maruz kalır. Ülke’de Müslümanlık/Din âdeta yasak hale gelir. Tüm bunlara karşın yukarıda isdimlerini zikrettiğim şahsiyetlerin oluşturduğu cemaat ve gruplar uzun süre, bir kısım siyasi farklılaşmalar haricinde, Ehl-i Sünnet geleneğimnden gelen istikâmeti korumaya gayret gösterdiler.
Ancak, son birkaç on yıl zarfında İslâm âleminde kasırga gibi esen ideolojik-Selefi; Hâricî/Tekfirci akımlar; ya da aşırı modernleşmeci yönelimler İslâm dünyası ve Türkiye’de birçok İslami grup ve topluluğu etkisi altına almaktadır. Bu anlamda genç kuşaklarda ciddi bir radikalleşme yaşanmaktadır.
İmam-ı Rabbâni/Müceddidi geleneğinden gelen Huccetullahilbâliğa sahibi Şah Veliyullah Ed-Dehlevi ve oğlu Şeyh Abdülazîz Ed-Dehlevi’nin ekolü olarak bilinen Deoband medreseleri ekolünün uzantıları olan Tâlibân’ın Afganistan işgali ve Vahhabiliği esas alan siyasal örgütlenmelerin etkisiyle şiddeti esas alan ideolojik-selefi-Tekfirci/Hârici bir çizgiye kayması bu yöndeki sapmanın açık bir örneğidir.
.
Süleyman Şah Türbesi, İslâm Medeniyet Eserleri Ve IŞİD-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
28 Şubat 2015
Geçen hafta, daha önce iki kez yeri değiştirilmiş olan Süleyman Şah Türbesinin askeri bir operasyonla yerinin nakli hadisesi gündeme oturdu.
Osmanlı hanedanına ait ilk tarih kroniklerinde Süleyman Şah Osman Gazi’nin dedesi olarak kaydedilmiş olup, Maveraunnehr ve Bilâd-ı Acem’den Bilâd-ı Rum ve Haleb’e gelmesi ve orada Ca’ber kalesi önünde Fırat nehrini geçerken atının ayağın sürçmesi ile düşerek nehirde boğulduğu, naaşının çıkarılıp Ca’ber kalesi önünde defnedildiği ve halen oraya “Mezar-ı Türk” dendiği ifade edilmektedir. (Bkz. Aşıkpaşazâde, Tevârih, Ali Beğ Neşri, Matbaa-i Amire, İstanbul, 1332, Shf. 3; Oruç Beğ, Tevârih, Manisa İl Halk Kütüp. Yazmaları, 5506/2, Vrk.5; M. Neşrî, Cihannümâ, Veliyuddin Ef. Kütüp. 2351, Vrk.17b-18a; Ali Emiri Tarih Yazmaları, 220, Vrk. 4; Anonim Tevârih-i Al-i Osman, Bursa İnebey Kütüphanesi Yazmaları, 4996, Vrk. 2b-3b)
30 Ekim 1918’de, Mondros Mütarekesi ile Osmanlılar Suriye ve Filistini fiilen kaybeder. 20 Ekim 1921’de, TBMM Hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile (Hatay Hariç) Suriye sınırları belirlenmiş olur. Bu sınır Lozan’da da tescil edilir. TBMM hükümeti, Osmanlı’nın Suriye ve Filistim üzerindeki tüm egemenlik haklarından vazgeçmiş olup, 13 maddelik antlaşmanın 9. Maddesi ile sadece Osman Gazi’nin Dedesi olarak bilinen Süleyman Şah’ın türbesi müştemilatı ile birlikteTBMM hükümetine muhafız bulundurup bayrak çekmek dahil bırakılmaktaydı. “Madde 9: Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman’ın dedesi Süleyman Şah’ın Caber kalesinde bulunan ve Türk mezarı ismiyle belirli türbesi müştemilatı ile Türkiye’nin malı olacak ve Türkiye oraya muhafızlar koyacak ve Türk bayrağı çekecektir.”
Bu doğrultuda Türkiye, bu türbe ve müştemilatına bayrak çekip 38 kişilik bir muhafız kıt’ası bulundurur. 1939 yılında, Süleyman Şah’ın türbesi, Ca’ber Kalesi önünden alınıp karşı tarafına taşınır. 1973 ylında ise, Suriye hükümeti Ca’ber kalesi civarında Fırat nehri üzerinde bir baraj yapımına karar verir. Türbe ve müştemilatı Türkiye hükümetince 1975 yılında, baraj sularının yükselmesi ile buradan alınarak, Türkiye’ye 37 km. mesafede Kuzeye taşınır. Türbe ve müştemilatı Gaziantep’ten getirilen taşlarla yeniden inşâ edilir.
1999-2000 yıllarında, yine bir baraj inşası projesi ile, türbenin taşınması gündeme gelir. Ancak proje gerçekleşmediğinden taşınma tahakkuk etmez. Şimdilerde ise, Suriye’nin dört yıldır içinde bulunduğu iç savaş ve güvenlik sorunu ile, Türbe ve çevresinin korunması konusu yeniden gündeme gelir. Bölgede IŞİD’ın faaliyetlerinin artması ve IŞİD’in, Musul’da Yunus Aleyhisselâm’ın, Tel Maruf’ta Şeyh Ahmed El-Haznevi’nin türbeleri gibi mekanları bombalaması güvenlik sorununun, provokasyon ihtimalinin ön plana çıkmasına yol açar. Özellikle, provokasyon tehdidi/ihtimali türbenin ve müştemilatının muhafızları ile birlikte taşınmasını zorunlu hale getirdi. Zira, taşınma gerçekleşmeseydi olası bir provokatif saldırı, Türkiye ve bölge açısından ciddi krizlere yol açabilirdi. Zaten daha önce iki kez Türkiye hükümetlerinin kararları ile yer değişikliği gerçekleşir. Daha önceleri baraj inşası gerekçesi ile taşınma olurken, şimdi güvenlik gerekçesi ile taşınmış olması arasında sonuçta bir fark yoktur. Hükümetin bu yöndeki kararı ve icraatı, olası provokasyonları önlemesi açısından yerinde ve önemlidir.
Ancak burada asıl sorun, Suriye’nin geldiği nokta, IŞİD gibi örgütlerin yıkıcı/tahripkar faaliyetleri ürkütücü boyutlara ulaşmış olmasıdır. Özellikle, IŞİD’ın Musul’dan başlayarak İslâm kültür ve medeniyet eserlerini tahrip etmesi, yakması İslam medeniyetinin geleceğini tehdit eden boyutlara varmıştır.
.
Süleyman Şah Türbesi, İslâm medeniyet eserleri ve IŞİD-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
07 Mart 2015
Süleyman Şah Türbesi'nin, adeta bölgesel sorun haline gelmesi ve yerinin son seksen yılda üçüncü kez değiştirilmesi ulusalcı anlayışa dayalı ulus-devlet tecrübesinin ve 20. Yüzyılda oluşturulmuş yapay sınırların travmatik bir ürünüdür. Öyle ki, Süleyman Şah Türbesi, son dönemlerde ulusalcı çevrelerin, ulusalcı söylemleri, çatışmacı dili diri tutmaya çalışmasının da bir aracı haline getirildi.
Asıl itibarıyla, Irak-Suriye hattında yer alıp, Türkiye için, ülkemiz insanı için manevi ve sembolik değer ifade eden çok fazla sayıda cami, türbe ve makâm bulunmaktadır. Hatta bunların çoğu halkımız tarafından Süleyman Şah türbesinden çok daha fazla önemsenmektedir. Musul’da Hz. Yunus (a.s), Halep’te Hz. Zekeriya (a.s), Şam-ı Şerif’te Hz. Yahya (a.s) vs. peygamber türbeleri en başta gelen ziyaretgâhlardır. Necef’te Hz. İmam-ı Ali (k.v), Şam’da Hz. Bilal-i Habeşî (r.a), Hz. Ebu’d-Derdâ (r.a), Kerbelâ’da Hz. İmam Hüseyn (r.a), Humus’ta Hz. Halid bin Velid (r.a), Ömer bin Abdilazîz, Bağdat’ta Hz. İmam Musa El-Kâzım (r.a) vs. başlıca sahâbe ve ehl-i beyt türbeleridir. Bunların yanı sıra, İmam Ebu Hanîfe, İmam Ahmed bin Hanbel, Süfyan-ı Sevri, İmam Ebu Yusuf gibi mezhep imamlarının/müctehidlerin türbeleri de bu bölgededir. Cüneyd-i Bağdadi, Şeyh Abdülkâdir Gavs-ı Geylani, Bişr El-Hâfi, Şeyh İmam Şibli, Şeyh Ahmed Er-Rifâî, Tâcu’l-Arifîn Ebu’l-Vefâ El-Bağdâdî gibi büyük mutasavvıfların türbeleri de bilinmektedir. Yine Şam’da, Şeyh Mevlâna Hâlid Eş-Şehrezori El-Bağdâdî, Selahaddin Eyyubî, Nureddin Mahmud Zengi, Sultan Baybars ve daha sayamadığımız birçok önemli şahsiyetin türbeleri bulunmaktadır. Tüm bunlar ve daha sayamadığımız bir çoğu ülkemiz/coğrafyamız için en az Süleyman Şah türbesi kadar hürmet ve öneme sahiptir. Ülkemizde de türbeleri zikredilen bu şahsiyetlerin milyonlarca seveni ve takipçisi bulunmaktadır. Bu türbelerin bir kısmı Suriye’deki iç savaşta isabet almaları bir kısmı da IŞİD/DAİŞ’in bombalı saldırılarıyla tahribe maruz kalmıştır. Süleyman Şah Türbe ve müştemilâtının 1921 Ankara antlaşması ile Türkiye toprağı sayılması dolayısıyla Süleyman Şah türbesine verilen önemin benzeri diğerlerine de verilmelidir. Süleyman Şah türbesi ve müştemilatı, ulus-devlet sınırları belirlenirken Türkiye’ye bırakılması ile hem ulus-devlet temelinde bir öneme sahip olmuş, hem de ulus-devlet sisteminden ve çizilen sınırlardan dolayı defaatle yeri değiştirilmek suretiyle sistemin mağduru olmuştur. Süleyman Şah türbesi olayı, ulus-devlet ve yapay sınırların oluşturduğu travmaların sadece yaşayan insanları değil, yüzyıllar önce vefat etmiş kimselerin naaşlarını bile mağdur ettiğini göstermesi açısından önemlidir.
IŞİD/DAİŞ’in Hz. Yunus (a.s) türbe ve camiinden başlayarak, İslâm medeniyet eserlerine, mimari eserlere, ibadethanelere, Eski Yazma Esrer kütüphanelerine yönelik tahrip/ortadan kaldırma faaliyetleri; bu örgütün kimliğinde hortlayan Hâricî/Tekfirci; tek-düze eşlemeci zihniyetin tahripkâr/yıkıcı eylemi şeklinde tezahür etmektedir.
Asr-ı Saâdet’ten bu yana imanın nuru ile, vahyin ışığında oluşmuş olan İslâm’ın medeniyet/kültür eserlerinin günümüze gelen bakiyelerinin de; Hâricî/Vahhâbi zihniyetin tahripkâr şiddet anlayışı ile yıkılması, Müslümanların bölgedeki geleceğini geri dönülmez bir şekilde karartmakta; modernleşme lehine tasfiye etmektedir. Medeniyet/Kültür nişanelerimiz bir bir ortadan kaldırılarak, geleceğe ilişkin umutlar IŞİD eliyle, sözde Tevhidilik adına, söndürülmektedir. IŞİD, Tevhid/Tevhidilik adını kullanarak; Tevhîd medeniyetinin günümüze ulaşan bakiyelerini/müesseselerini vahşice ortadan kaldırmaktadır. Son olarak Irak-Musul’da 7000 civarında İslâm yazma eserlerini barındıran Evkâf Yazma Eserler Kütüphanesi tümü ile yakıldı. Oysa ki, bu kütüphane, fıkıh, Kelâm, akâid gibi İslâm/şeriat ilimlerine ait yazma eserler başta olmak üzere nadide/nadir bir çok İslâm yazma eserlerini ihtiva ediyordu. Bu kütüphanede bir çok tek nüsha yazmalar da bulunmaktaydı. Örneğin, İmam Gazzali’nin akâide dair bir eserinin yegane bilinen nüshası bu kütüphanede yer almaktaydı. Yanı sıra, Musul’da yüzyıllardır Allah’ın (C.C) adının, Esmâu’l-Husna’sının anıldığı Cami-i Kebir ve Abbasi devrinden kalma Câmiu’l-Ahmer (Kızıl Mescid) ‘in IŞİD eliyle “Şirk Eseri” denerek yıktırılması buna eklenince olayın vahameti ortaya çıkmaktadır. IŞİD’in İslâm’ın ilim-irfân müesseselerine, tarihi camiler başta olmak üzere, ibâdethânelere, tarihi eserlere, müzelere yönelik bu tür tahribatının hangi meş’um emellere hizmet ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.
.
Kürt meselesi ve İslam dininin geleceği
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
21 Mart 2015
7-8 Martta, Diyarbakır’da, iki günlük “Kürt Meselesine İslami Çözüm Çalıştayı” gerçekleştirildi. Çalıştaya ilgi büyüktü ve coşku içinde gerçekleştirildi. Çok geç de olsa bu konu üzerinde bu tür geniş katılımlı etkinliklerin gerçekleştirilmesi, bunların süreklilik kazanması hayati derecede önem arzetmektedir.
Dindar/İslami kesimler içinde Kürt sorunu ile ilgili ilk kapsamlı toplantı/etkinlik, Kasım 1992’de, Ankara’da Mazlum-Der’in düzenlediği “Kürt Sorunu Forumu” ile gerçekleştirilmişti. Aradan 22 seneden fazla bir zaman geçmiş. Kürt sorunu, İslam dünyası için, Müslümanlar için, üzerinde hiç vakit kaybedilmeyecek başlıca hayati meselelerden birisidir. Hatta 1991 Eylülünde bir arkadaşımızla birlikte Diyarbakır ve çevre illere gerçekleştirdiğimiz seyahatte, Diyarbakır’daki bir kitabevi sahibi bize, “Bu meseleye müdahil olmakta geç kaldınız” demişti. O dönemlerde dindar/İslâmi kimliğe sahip çevrelerin Kürt meselesine acilen müdahil olmasının elzem olduğu sürekli, sürekli dillendirilirdi.
Ne olduysa, dindar/İslami kesimler bu meseleye müdahil olmakta bir hayli geç kaldı. Bugüne kadar da adeta çok isteksiz davrandı. O günden bu yana 22-23 yılı aşkın bir zaman geçti. Bu zaman zarfında bölgede/Kürdistan’da İslam açısından durum sürekli vahamet arz etti. Olumlu bir gidiş gözlenmedi. Bölgedeki neredeyse tüm dini grup ve organizasyonlar bu zaman zarfında çöktü. Hatta bu grupların gençlik tabanının çok önemli bir bölümü, seküler-din karşıtı örgüte kayma gösterdi. Bölgenin geleneksel, asırlardır cari olan dînî yapısı ile taban tabana zıt, bu yapıyla kavgalı olup, ideolojik selefî yönelimli radikal/siyasal dini grup ve akımlar 80’li yıllarla, 90’lı yıllarında başlarında zaman ve enerjiyi olumsuz bir rotada tüketip, erimeye mahkum hale geldiler. Bölgede öteden beri var olan tekke/dergah ve medreselerde kümelenen geleneksel dini yapılar ise zamanla büyük aşınmalara, içten çürümeye ve inhiraflara uğramış olduğundan canlılık gösteremediler. Kent ve kasabalardaki kitabevleri çevresinde kümelenmiş radikal/siyasal ideolojik İslamcı Kürt öğrenci gruplarının bölgenin dindarlığıyla yerel dini değer ve gelenekleriyle sürekli kavga ve çatışma halinde olmaları, bölgenin dindar halkından ve bölge gerçeklerinden tamamen kopuk olmaları, hem bu grupların 90’lı yıllarda eriyip kaybolmalarına, hem de dindarların bir şemsiye altında organize olup, aktive olmalarının da önünü kesti.
Yanısıra, 80’li yılların sonları ile 90’lı yılların hemen başında bir yandan devletin, din karşıtı ve Kürt kimliğini inkara dayanan resmi ideolojisinin, kolluk kuvvetlerinin, diğer yandan Stalinist örgütün baskısından bunalıp, arayış içinde olan dindar kitleler, MNP, MSP geleneğinden gelen partiye, RP’ye yöneldiler, 1991 yılı yazına gelindiğinde RP’nin bölgede oy oranı yüzde 80’ler civarına dayanmaktaydı. Bu da dindar kitlelerin sığınacak bir liman ve şemsiye arayışının sonucuydu. Ancak, 1991 erken seçimlerinde RP’nin MHP ile seçim ittifakına girmesi bu limanı o dindar halka kapattı. Oysaki, hala Diyarbakır’da düzenlenen Hz. Peygamber’e saygı mitinglerinde yüzbinler toplanmaktadır.
Saydığım sebeplerden dolayı, dindar kitleler bölgede organize olmaktan ve bir şemsiyeden mahrum, limandan yoksun bir durumda kaldılar. Oysa ki, sol-Marxist kökenli laik-Stalinist gruplar öteden beri, 60’lı yılların başlarından bu yana içeride ve diasporada -Avrupa’da- örgütlenme imkanına sahip olmaları, dahası bir kısmının silahlı örgütlenme şansını elde ettiklerinden baskın ve etkin duruma geldiler. Ayrıca, devletin de 80’li yıllardan beri PKK ve uzanımları dışındaki en ılımlı gruplar dahil tüm organizasyonları adeta PKK lehine olacak şekilde sürekli budayıp tasfiye etmesi, hayat hakkı tanımaması 68 kuşağının Stalinist gruplarının Kürt kimliği siyaseti üzerindeki gücünü pekiştirmiştir. 90’lı yılların başından itibaren bazı sol kökenli laik/seküler Kürt yayınevlerinin yayınları ile 25 yıldır oluşan literatür, bu süreçte yetişen Kürt gençliğinin büyük oranda bu yönde evrilmesi sonucunu verdi. Böylelikle, bu gruplar, taş atan çocuklar başta olmak üzere, önemli oranda Kürt gençliğini de devşirip kazandı.
Tüm bunlara bakıldığında, dindar/İslami grupların, siyasi oluşumların Kürt sorununu uzun zaman görmezden gelmeleri, vakıayı görememeleri, bölgede İslam dininin geleceği konusunda iç karartıcı bir tablonun oluşması neticesini vermiştir. Kürdistan coğrafyası İslam tarihinin ilk dönemlerinden beri, İslam dünyasının, Müslüman coğrafyanın kalbi sayılabilecek bir mevkide yer almaktadır. Bu bölgede oluşan/oluşacak siyasi/sosyal değişimler, Müslüman coğrafyayı temelden etkileme, sarsma potansiyeline sahiptir.
Ulus-devlet tecrübesinin oluşturduğu travmalar, seküler/sosyalist-Arap milliyetçisi Nasırcı Baas rejimlerinin ağır baskıları, Batı/modern eksenli dünya sisteminin baskınlığı; Kürt siyasal hareketlerinin 1950’lerden sonra tedricen modern ideolojik/seküler bir yapıya dönüşmelerine yol açtı. Sol yönelimli, seküler Kürt siyasal gruplarının zamanla iyice örgütlenerek, sahaya hakim olmaya başlamaları Kürt siyasi hareketlerinin Müslümanlıkla aralarına mesafe koyup, zamanla Din’e karşı bir tutum içine girmelerine sebep oldu. Seküler Kürt siyasal grup ve hareketleri, Kürt kitlelerini tümüyle Müslümanlıktan koparmak, İslam’la yollarını ayırmak için olağanüstü bir çaba içerisindeler.
Oysa ki, Kürtler ve Kürdistan, İslâm dini için, İslam dünyası için hayati bir öneme sahiptir. Açıkça ifade edebiliriz ki, Anadolu ve Mezopotamya’da İslam dininin geleceği/istikbâli Kürt meselesinin çözüm şekline bağlıdır. Kürt meselesinin salt seküler bir zemin üzerinden okunup dillendirilmesi, sorunun çözüm çaba ve süreçlerinde Müslümanlığın ötelenmesi/ıskalanması uzun vadede İslamiyet’in Anadolu ve
Mezopotamya’dan/Kürdistan’dan tümüyle kovulup, Arap yarımadasına hapsedilmesi projesinin tahakkuk etmesi sonucunu verecektir. Anadolu ve Mezopotamya’nın/Kürdistan’ın Müslüman vatanı olmaktan çıkması, Endülüsleşmesi kimin yararına olacaktır? Dindar gelenekten gelen bir kısım siyasi çevrelerin bu soruyu iyice teemmül etmeleri gerekmez mi?
.
Yemen, Orta Doğu ve Türkiye-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
28 Mart 2015
Yemen’deki son gelişmeler, Husîlerin başkent San’a ve Ta’iz’i ele geçirmeleri; Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez ülkelerinin askeri müdahalesi, Türkiye’nin de kapısına dayandı.
2010 yılından beri, gerek Özgün Duruş gazetesinde, gerekse bu sütunlarda Yemen’deki gelişmelerle, Husîlerle ilgili yazılar kaleme aldım. Bu konuya hariciyenin ve kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştım. Orta Doğu Ve Türkiye bağlamında ciddi bir krizin içindeyiz. Tarihte cereyan eden kanlı mezhep çatışmalarından biri daha kapımızda. Kırmıtîlerden, Fâtımîlerden bu yana tarihimiz maalesef kanlı mezhep çatışmalarına sahne oldu. İslâm âleminin, Orta Doğu’nun tekrar böyle bir noktaya doğru sürüklenmesi, sonu belirsiz bir kaos ortamını davet etmektedir.Oysaki, uzun zamandır mezhep çatışmaları, büyük ölçüde durmuş, bir denge/muvazaa hali hakim olmuştu. Osmanlı-Safevi sıcak çatışmalarının 1639 Kasr-ı Şirin Mutabakâtı ile sona ermesinin ardından bir sükunet ve denge ortamı oluşmuş, şu veya bu şekilde bugünlere gelinmişti. Osmanlı Devleti bu anlamda dengeleri korumada özenli davranmış, Ehl-i Beyt’e hürmeti esas alan, vikâye eden Ehl-i Sünnet akide ve anlayışı ile bölgesel bir barış ortamı tesis etmişti. Seyyid-Şerif ailelerine, onların hak/hukukunu gözetmeye yönelik Nakibu’l-Eşraflık müessesesi ve Dergahlar/tekkeler bunun kurumsal zemindeki güvenceleri olmuştu. Eyyubiler, Memlüklüler ve Osmanlılar bu müesseseleri kurup korumuş, ayrıca Camilerde Hulefâ-yı Râşidîn’in yanı sıra Hz. İmam Hasan ve Hz. İmam Hüseyin’in isimleri de levhalar halinde asılmıştı. Yanısıra, Medine-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’nin ikinci avlusunda, Hulefâ-i Raşidîn ve Aşere-i Mübeşşere’nin adlarının yanı sıra, tüm Ehl-i Beyt imamlarının isimleri de yer almış ve halen bunlar mevcut durumdadır.
Osmanlı Devleti’nin zamanla, inkıraz ve dağılmaya yüz tutması, Birinci Cihan Harbi akabinde tümüyle sahneden çekilmesi, İslâm Dünyası’nda ve bölgede büyük bir boşluğun oluşmasının yolunu açmıştır. 1920’lerde kurulun yeni cumhuriyet, redd-i mirâs ilkesine dayanmış, radikal-laikçi; pozitivist reformlarla, ülkenin ve bölgenin güvencesi olan Dini yapılar/müesseseler bir bir acımasızca tasfiye edilmiştir. Bu anlamda, gelenekten gelen, yüzyıllardır kurulmuş barışı sağlayan sahih Ehl-i Sünnet ve İrfan anlayışı/müesseseleri yeni cumhuriyetin radikal/laikçi kadroları eliyle yasaklanıp ortadan kaldırılmıştır. Mısır, Suriye ve Irak gibi Arap memleketlerinde ise, Osmanlı’dan kopuş sonrasında bile adı geçen gelenekten/damardan gelen müesseseler/yapılar bir süre daha varlığını sürdürebilmiş, ancak, Soğuk Savaş döneminde Mısır’dan başlayarak bu ülkelere askeri darbelerle hakim olan Nasırcı, Sosyalizm soslu seküler Arap milliyetçisi diktatörlükler eliye bu müesseseler ve yapılar nerdeyse tasfiye noktasına geldi.
1920’li yıllardan itibaren, Arap yarımadasına, Hicâz’a, Haremeyn-i Şerifeyn’e egemen olan, katı Selefi/Vahhabi akidenin, çatışmacı/reaksiyoner marjinal bir akidenin, Osmanlı’nın ve müesseselerinin Türkiye’den başlayarak bölgeden çekilmesinin bıraktığı boşluğun da etkisi ile, bölgede, İslâm aleminde; dahası Sünni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde etkinlik kazanıp güçlenmesi söz konusu olmuştur.
Bir taraftan, hilâfet başta olmak üzere, siyasi, Dini, ictimâî müesseseleri tarumar edilmiş Sünnî dünyanın zaman içerisinde, Hâriciliği çağrıştıran çatışmacı,marjinal bir akide/siyaset tarafından neredeyse rehin alınmış olması; diğer taraftan İran’ın uluslar arası ve bölge siyasetinde, siyasal mezhepçi, gettholar ve çatışma hatları oluşturmaya yönelik çatışmacı/yayılmacı siyaseti bölgeyi felâketin eşiğine getirmiştir. Ayrıca, IŞİD/DAİŞ gibi Hâricî akide ve siyaseti, tahribatı esas alan yıkıcı/silahlı örgütlerin bölge ve İslâm aleminde ön almaları, belli bölgelerde alan hakimiyeti tesis etmeleri siyasal/toplumsal fay hatlarını hareketlendirdiği gibi olası felaketlerin eşiğine getirmiştir. Irak-İran Harbi dahi kapsamı geniş bölgesel bir çatışmayı beraberinde getirmemişti. Bugün gelinen nokta ise korkutucu bir sürece işaret etmektedir.
Yemen, Çok farklı topluluk ve mezhepleri barındıran bir ülkedir. Şialığın Ehl-i Sünnet mezheplerine en yakın bir kolu olan Zeydiyye mezhebi mensupları (Zeydiyye, Hz. Hüseyn’in (Ra.) torunu İmam Zeyd bin Ali’ye nisbet edilen mezhep. İmam Zeyd, İmam Ali Zeynelâbidîn’in oğlu ve İmam Muhammed Bakır’ın kardeşi olup, muhtemelen H. 80’inci yılda dünyaya gelmiş. Kuvvetli bir tahsil görmüş, Emevilere karşı ayaklanarak H. 121 veya 122 Tarihinde şehid edilmiştir. Bkz. Muhammed Ebu Zehre, İmam Zeyd.) , Şafiiler ve Haricî-İbaziye mezhebi mensupları en başta gelenidir. Şafiiler ve Zeydiler nüfus olarak birbirini dengeleyen yapıda olagelmişlerdir. Tarihte bu unsurlar bir hayli mezhep çatışmaları içine girmişlerse de, zaman içinde savaşmamayı bir muvazaa ve barış içinde birlikte yaşamayı öğrenmişlerdir.
Son yıllarda ise ülkede Şii-Sünni çatışmaları baş göstermiş olup, bugünkü tablo ortaya çıkmıştır. Yemen’in Suudi Arabistan’a sınır, kuzey bölgesinde, Sa’ade vilayeti çevresinde yer alan Husîlerin, Husî aşiretler konfederasyonunun son dönemlerde alevlenen ayaklanması çok ciddi mezhep çatışmalarını beraberinde getirmiştir. Zeydî olan Husîlerin son 30-35 yılda, İran’la oluşan bağların etkisi ile Zeydî mezhebini bırakıp, İsna-Aşeriyye-Ca’fer’i mezhebini kabul etmeleri ve bu çerçevede örgütlenmeleri sonucunda bugünkü çatışmalar patlak vermiştir. Asıl mezhepleri olan, Zeydiliği bırakıp, Şiileşme sürecinin ardından Siyasi olarak İran’ı arkasına alan Husîler, Arap Baharı’nın, 1980’den beri ülkeyi yöneten Ali Abdullah Salih’in devrilmesinin oluşturduğu kaostan da faydalanarak, başkent San’a’ya kadar ilerleyip önce başkenti, ardından Ta’iz ve çevresini kontrolleri altına almışlardır. Sünnî-Şafiiler ise son 30-40 yılda Suûdî Arabistan’ın Selefîlik/Vahhâbilik propagandası etkisiyle, büyük çoğunlukla katı Selefî/Vahhâbî çizgiyi benimsemiş. El-Kâide gibi silahlı örgütler faaliyetleriyle bölgede oldukça etkin hale gelmiştir. Bu şekilde Husî aşiretler konfederasyonu ve hareketi bağlamında oluşan İsna-Aşeri-Ca’ferî topluluğu ve Suudi Arabistan’ın etkisi ile Şafiiler arasında yaygınlaşan katı Selefî/Vahhâbîlik ve bu marjinal akideyi esas alan silahlı örgütler önü alınmaz gerilim ve çatışmaların kaynağını teşkil etmekte ve bu çelişki ve çatışmaları diri tutmaktadır.
.
Mısır notları
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
04 Nisan 2015
İki yıl sonra yeniden Mısır’dayım. 2013’teki Abdülfettah Es-Sisi askeri darbesinden sonra Mısır’a tekrar gelebileceğimi tahmin etmiyordum. Mısır, 1952’den beri askeri idare ile yönetiliyor. Mısır bir çelişkiler ülkesi. Bir yandan, görkemli bir geçmişe ait eserler ve zengin bir tarih ve medeniyet; diğer yanda olanca sefaletin, perişanlığın hüküm sürdüğü bir Afrika ülkesi.
Mısır’ın uzun yıllardır içinde bulunduğu sefalet ve darboğaz; Eski Kahire’de, sokakta, caddede, camide, çarşıda, her yerde hissediliyor. Ve bu darboğazdan kurtulabileceğine dair bir işaret görülmüyor. Halkının çok büyük çoğunluğu sefâlete, yoksulluğa, yerlerde sürünmeğe mahkum edilmiş bir Mısır/Kahire gözlemleniyor. Ülke’de son iki yılda durum çok daha da kötüye gidiyor. Eyyubiler, Memlüklüler, Hidivler dönemindeki zenginlik, şaşaa ve medeniyetten neredeyse eser kalmamış. Mısır toplumunda. Mısır, İngiliz işgali (1882) ve sonrasında -özellikle Nâsır döneminden başlayan- askeri diktatörlüklerle ne hallere getirilmiş. Bu durumdan neredeyse -ünlü Câmatu’l-Ezher başta olmak üzere- tüm müesseseler aynı şekilde de nasibini almış.
Mısır’ın başkenti Kahire, Ortadoğu’nun en eski, kalabalık ve egzotik şehirlerinden birisidir. Eski Kahire olan El-Mukattan dağı eteklerindeki Fustat’ın tarihi İslam öncesine gider. Ancak şehrin asıl kuruluşu Hz. Ömer (r.a) devrinde, Amr bin As tarafından Mısır’ın fethi akabinde gerçekleşir. Amr bin As bugün kendi adına câmiin bulunduğu Fustat’taki alanda İslam ordusu ile çadırını kurunca, Kahire’nin tarihi ve Mısır’ın İslam tarihi başlar. İhşidîler, İbn Tolun ve İsmailî Fatimiler devrinde iyice gelişen şehir, Eyyubiler ve Memlüklüler dönemlerinde ise en parlak devirlerini yaşar. 16. yüzyılda ise Yavuz”un Mısır seferi ile Osmanlı topraklarına katılır. Kahire son parlak dönemini 19.yüzyılda Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve oğulları (Hidîvler Dönemi) zamanında yaşar. 1882”de başlayan İngiliz işgâli ise İkinci Cihan Harbi sonrasına kadar devam eder.
Eski Kahire, son yüzyılda, özellikle 1954’teki Nasır darbesinden bu yana süregelen bakımsızlıktan dolayı bir hayli hırpalanmış, adeta savaşlara maruz kalmış; savaşlardan çıkmış bir kent görünümünde. Hele, çevresindeki uçsuz bucaksız çölden neşet eden tozdan dolayı daha da trajik bir görünüm içinde. Çölden rüzgar ve fırtına ile gelen gelen tozlar bütün bir şehri kaplayıp etkisi altına almaktadır. Ayrıca, Güney bölgelerden, Nubia ve Saîd bölgelerinden gelen yoğun göçten dolayı istiâb haddinin çok ötesinde bir nüfus yükünü taşımaktadır.
Bu yüzden, Nasr City (Medînetu”n-Nasr) ve New Cairo (Mısru”l-Cedîde) dışındaki semt ve mahallelerde adalet ve şefkatin/merhametin hicret ettiği merhametsiz bir sefalet hüküm halen artarak sürmektedir. Çeşitli toplum katmanları arasındaki korkunç uçurum dikkat çekmekte. Eski Kahire”nin her tarafında camiler, külliyeler başta olmak üzere üzerimize saldırırcasına para talep eden sefalet içinde yüzen dilencilerle dolu. Bazı camilerde sayıları cemaatten çok daha fazla durumda.
Misr El-Kadîme denilen eski şehrin hemen hemen hiçbir yeri mâmur değil. Çok plansız, çarpık/sağlıksız bir şehirleşme/yapılaşma hemen kendini belli ediyor. Gize’nin güney uçlarında inşa edilen mahallelerde yüksek katlı evlerin arasında çoğunlukla sokak bulunmuyor. Özellikle zengin maziyi ve tarihi eserleri barındıran Eski Kahire’nin durumu içler acısı. Şehirde asırların birikiminde oluşan medeniyet nişanelerimizin, İslâm eserlerinin durumu tam bir felaket. Ülkenin yüzde 10-12’sini oluşturan, Kıpti cemaatine ait kilise, manastır vs. eserler Batılı devletlerin himayesinde bakım /onarım görürken, İslam eserleri/şaheserleri bakımsızlık/sefalet ve ilgisizlikten yerlerde sürünüyor. Sefaletin, fukaralığın yanısıra, bu İslam medeniyet eserlerine şirk/cahiliyye gözü ile bakan katı selefi hastalıklı sığ anlayışın gelişmesi, ilgisizliği kat kat artırıyor. Fustat, Karrafe, İmam Eş-Şafiî, El-Mukattam çevresinde inanılmaz bir sefalet hüküm sürüyor. Birçok mahalle çöp yığınları arasında çöplük görünümünde. Mısır Fatihi Amr bin As’ın Cami-i Şerifi bakımsızlık ve kir içerisinde, kir ve tozdan dolayı halılar üzerinde namaz kılabilmek bir hayli zor. Vilâdet yıl dönümü dolayısıyle ihtifallerin gerçekleştiği Ehl-i Beytten Seyyide Nefîse Cami-i Şerifi ve Külliye çevresi ile birlikte bir sefalet yurdu görünümünde..
Eski Kahire’de temizlik başta olmak üzere, belediye hizmetleri yok denecek durumda. Hijyenik hiçbir ortamın olmaması, her türlü sari hastalığın oluşabilmesine zemin hazırlamaktadır.
İmam Eş-Şafiî Türbesi-Külliyesi, İbn Atâullah El-İskenderi Camii ve Ezher Külliyesi başta olmak üzere birçok mühim İslam eseri çökme tehlikesi ile karşı karşıya.. Bakımsızlık ve yanlış restorasyonların yanısıra Nil”den kaynaklanan yeraltı suları ve rutubet bu zengin tarihi eserlere bir hayli zarar vermekte. Özellikle İmam Eş-Şafiî Külliyesi, zemininde oluşan çökmeler sonucu büyük zarar görüyor. Fatımî, Memlüklü, Osmanlı eserleri kaderine terk edilmiş durumda. Piramidler çevresinde kazılar devam etmesine karşın, Piramidler çevresi ve Gize’de baltacılardan geçilmiyor.
Velhasıl, iki yıl sonra Mısır/Kahire’de genel manzara içler acısı, yürek burkan bir durumda.
.
Orta Doğu ve Türkiye
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
11 Nisan 2015
Bilâd-ı Rum olarak nitelendirilen, Anadolu ve Mezopotamya'nın ya da Küçük Asya'nın, Bilâd-ı Arab ve Bilâd-ı Acem olarak nitelendirilen coğrafya ile olan alakası aslında hiçbir tarihte inkıtaa uğramamıştır. Hitit-Mısır savaş ve anlaşmalarından beri böyle olagelmiştir. Zaman zaman Anadolu merkezli medeniyet ve topluluklar güneyde yer alan coğrafyaya hükmetmiş, zaman zaman da Mısır ve Mezopotamya'da bulunan topluluk ve güç merkezlerinin (Eyyubiler ve Memlüklüler gibi) kuzeye doğru gelişme gösterdiği görülmüştür. Bu coğrafyaları birbirinden bağımsız addetmek, birbirinden koparmak temelde mümkün olmadığı gibi bu tür bir durumun varlığı son yüzyıldaki gibi ârızi/geçici olur.
Osmanlı Devletinin son dönemlerinde gelişme gösterip hızlanan Batılılaşma ve Ulus-Devlete dönüşme süreci, 93 Harbinden itibaren maruz kalınan ağır savaş yenilgileri ve hızlı toprak kayıpları; I. Cihan Harbi'nin ardından Osmanlı bakiyesi üzerinde, geçmişin/mâzinin reddine/inkârına dayanan yeni bir devletin tesisi ile neticelendi. Bu yeni devlet, ideolojik olarak aynı zamanda katı pozitivist bir Batıcılık sâikiyle Orta Doğu coğrafyası, Arap ve İslâm coğrafyası ile tüm bağlarını koparma ilkesi üzerinden yükseldi. O dönemlerde, ağır savaş yenilgileri, hızlı toprak kayıpları, Mekke-i Mükerreme Emiri Şerif Hüseyin Paşa ve taraftarlarının ayaklanması gibi olaylar gerekçe/bahane olarak gösterilmişse de, günümüze olan faturası çok ağır olmuştur. Bu bilinçli/ideolojik ilişki kopukluğunun getirdiği birikimin olumsuz sonuçları ülkemize ve coğrafyamıza bundan sonrasını da etkileyecek bir fatura yüklemiştir. Batılılaşma ve modernleşme namına dayatılan bilinçli ilişki kopukluğu; Türkiye'yi Batılı devletlerin ekonomik ve toplumsal hayatına katılmasını sağlayamadığı gibi; Sykes-Picot mutabakatının oluşturduğu yapay sınırlarla büyük bir potansiyel ve uzun zamana dayalı fırsatlar heba edilmiştir.
1989-90 sonrası, İki Kutuplu Dünya düzeninin; Sovyet blokunun inkırâzı, Soğuk Savaş döneminin kapanması Türkiye'yi çevresi ile ilgili yeni bir dönemece sokmuştur. Ancak, Türkiye'nin eski alışkanlıklarından, Resmi İdeolojinin dayattığı sınırlamalardan sıyırılması kolay olmamaktadır. Büyük zaman kaybı yaşanmakta, fırsatlar bir bir gözden ırak hale gelmektedir. Orta Doğu/Arap âlemi ise yüzyıllık Batı sömürgeciliği, işgalller ve Nâsırcı, seküler askeri idareler mârifetiyle bir hayli hırplanmış, az da olsa kalan enerji ve dinamizmi sıfırlanmış durumda.
Son 30 yılda gelinen nokta, adı geçen coğrafyaları, havzaları artık bir birine mecbur ve mahküm hale getirmiştir. İlkin ekonomik alanda ilişkilerin geliştirilmesi ile başlayan yakın münasebetler, siyasi alana yönelince ciddi krizler ve maniâlarla karşılaşılmıştır. Bölgeye, Anglo-Saxon merkezli uluslar arası güç odaklarının müdahalelerinin artarak süregelmesi; Arap Baharı dalgasının oluşturduğu kaos, Suriye'de süregelen iç savaş; Yemen'de halihâzırdaki savaş sağlıklı bir ilişkiler ağının teşekkülüne mania teşkil etmektedir. Yüz yıla yakındır, Rumeli kökenli batıcı elitler eliyle bölgeye yabancılaştırılan Türkiye, alt yapı oluşturulamaması dolayısıyle son 25 yılda bölgeye yönelik uzun vadeli ilişkiler ağı oluşturamadı.
Türkiye'ye yönelik son yıllarda, bölgede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında oluşan sempati ve popülarite, önemli bir aşama olsa bile; Arap sokağının algı zemini esas alındığında yeterli gelmemektedir. Arap Sokağının Türkiye algısının, Hasan Şaş, Kıvanç Tatlıtuğ, Polat Alemdar vs. gibi futbolcu ve dizi sanatçılarıyla özdeşleşen magazinel bir zemin üzerinde olması, geleceğe ilişkin umutların yeşermesini engellemektedir. Magazinel bir algı zemini üzerinde oluşan siyasi bir popülaritenin orta/uzun vadede nasıl bir güvenilirlik arzedeceği tartışılır.
Ayrıca, önceden bölgeyi, ilgi ve alakayı tümü ile kesmeyi öngören Resmi ideolojiye karşılık, son yıllarda bölgeyi sadece Müslüman Kardeşler Hareketi ve literatürü üzerinden okuyup, sadece bu bakış açısı ile ilişki ağı geliştirilmeye çalışılması, Türkiye ile bölge arasında oluşan son dönemdeki krizin başlıca nedenlerindendir. Mısır'da ne kadar haklı zeminde olursa olsun, hak ve hukuku çiğnenmiş olsa da, Müslüman Kardeşler hareketinin; güçlü/donanımlı kadroların olmaması ve strateji yoksunluğuna dayanan ideolojik bakış açısı ve halkın dindarlığı ile örtüşmeyen/barışmayan yapısı bölgede kapsamlı bir siyasi ve toplumsal zemin oluşturmasına mani olduğu gibi, İslam'ın gelişmesi anlamında da maalesef bir katkı sunmamaktadır. İhvan Hareketi'nin ideolojik çerçevedeki bakış açısı halkın dindarlığı ve İslami birikimi ile değil örtüşen, aksine nerdeyse, 'cahiliye' suçlaması ile toptan redde dayalı bir çatışma zeminine dayanmış olması; dindar halkla bir bağ/diyalog oluşturmalarına dahi engel olmaktadır. Bölgede, İhvan dışında mevcut nizam/rejimlere alternatif olabilecek siyasi bir potansiyel bulunmamakla birlikte; İhvân'ın örgüt ve ideolojik/siyasi yapısı itibarıyla, güçlü kadrolardan yoksun olması dindar halktan kopuk olması ve kitleselleşememesi bu yönde bir umut oluşturamamaktadır.
Ancak, şu da açık ki, Türkiye ve bölgenin/coğrafyanın diğer ülkeleri bir birine mecbur ve mahkümdur. Hele, Yemen'deki savaşla zirveye çıkan son kriz ve dirilen fay hatları; bölgeyi daha fazla Türkiye'ye mecbur hale getirmektedir. Mısır Ve Hicâz'da edindiğimiz intibâ da bu yönde. Her iki ülkede Türkiye 'ye yönelik bu talep artık yetkili çevrelerce de dillendirilmektedir. Türkiye, uluslararası diplomasi/siyaset anlamında, Yemen üzerinden bölgeyi kapsayacak Mezhep çatışmalarını önlemeye mâtuf arabulucu olabilme imkanına sahip olduğu gibi, toplumsal vs. alanlarda bölgede varlık gösterebilme şansına da sahiptir. Hatta, bu alanlar uluslararası diplomasi ve siyaset alanından çok daha güçlü ve daha kalıcı fırsatlar ve zeminler oluşturma imkanına sahiptir. Sadece Türkiye'nin Hicâz'a/Haremeyn-i Şerifeyn'e açılması bile çok önemli bir zemin ve imkanlar sunacaktır. Türkiye'deki bir kısım uluslararası yardım kuruluşlarının Haremeyn'deki fukara kesimine,- özellikle Hint alt kıt'ası asıllı-, elini uzatması ile yapılacak bir başlangıç dahi önem arz etmektedir. Hele, Osmanlı döneminde, Sultan II. Bayezid devrinde kurulan, Osmanlı'nın en büyük vakıf müessesesi olan Hicâz'a/Haremeyn-i Şerifeyn'e yönelik 'Haremeyn Evkâfı'nın ve bunun yanısıra Nakîbu'l-Eşraflık kurumunun Türkiye'de yeniden ihyâsı/canlandırılması bile orta ve uzun vâdede Türkiye'nin tekrar sağlıklı bir zeminde bölgenin merkezinde yer almasının yolunu açacaktır.
Mekke-i Mükerreme'den Herkese Selamlar.
.
Haremeyn notları-1 Mekke-i mükerreme
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
18 Nisan 2015
Müslümanların mukaddes beldelerini, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'yi barındıran Hicâz bölgesinin konumu İslâm Dünyasının konumunu belirlemede başat bir rol oynamıştır. Emevilerin bu coğrafyada egemenlik teşkil etmelerinden bu yana sorunlar hiç eksik olmamıştır. Medine-i Münevvere'de Harre Vak'ası , Abdullah bin Zübeyr'in Mekke emâreti, Haccac-ı Zâlimin şehri muhasara edip, Ka'be-yi Muazzama'yı mancınıklarla yıkması ve sonrasındaki gelişmeler tarihimizin dilhun eden hadiseleridir.
Abbasiler dönemindeki kargaşalıklar, Kırmıtîlerin Mescid-i Harâma saldırarak hacıları katletmesi ve Hacer-i Esved'i yerinden koparıp Kufeye götürmeleri, tarihte yaşanan kaos ve kepazeliklerin zirvesini teşkil etmiştir.
Haremeyn-i Şerifeyn, en sakin dönemlerini ise Atabegler ve Eyyubiler devirlerinde yaşamaya başlamıştır. Hele Memlüklü Devri Ömer bin Abdilaziz'den sonra bu mukaddes beldeler en huzurlu ve sakin dönemlerini yaşamış, hürmet ve sıyanetine riâyet edilmeye çalışılmıştır.
Bu mukaddes beldeler; Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim'in Memlüklü topraklarını tümü ile zaptedip, Hicâz Bölgesine de hakim olmasıyla, 1917'ye kadar Osmanlı idaresine dahil olmuştur.
Sultan II. Bayezid Devrinden itibaren Haremeyn Evkâfı'nı ve Surre Alaylarını tesis eden Osmanlılar, Haremeynin imâr ve idaresi, hürmet ve sıyanetinin muhafazası için özel gayret sarf etmiştir.
Ancak, Osmanlı Devleti'nin 18. Yüzyılda gerilemeye yüz tutması, müesseselerinin çökmeye başlaması ile Haremeynle ilgili meseleler baş göstermeye başlamıştır.
Bu yüzyıl sonunda, Arap Yarımadasının Necd Bölgesinde Muhammed bin Abdilvahhâb ve ona destek veren İbn Es-Suud'un Vahhâbi hareketi büyük bir kriz oluşturmuştur. Osmanlı'nın Rumeli'deki sorunları nedeniyle Hicâz'ı ihmâl edişini fırsat bilen bu yeni hareket, Necd Bölgesinden (Dir'iyye ve çevresi) çıkarak kısa zamanda Hicâz Bölgesini zaptederek, Mekke ve Medine-i Münevvere'ye hakim olur.
Otuz yıla yakın bölgede hüküm süren bu hareket, Haremeyn ve Tâif'te gerçekleştirdiği katliâmlar ve Haremeyn'de türbe vs. binaları yok etmesiyle ön plana çıkar.
Nihayet, 1228/1812 yılında, Sultan II. Mahmud Devrinde, dönemin Mısır valisi ünlü Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya çıkarılan fermanla; bölgeye sevk edilen İbrahim Paşa idaresindeki Arnavut askerlerin gayretleri ve üç yıl süren harekat ve çatışmalar neticesinde bu hareket bertaraf edilir.
19. yüzyılın ikinci yarısında; Aden, Hadramevt ve Umman Bölgesine olan İngiliz tasallutu ile Hicaz, tekrar hareketlenmeye başlar. 16. Ve 17. yüzyıllarda Aden Körfezi ve Umman Denizinde Portekiz etkisinin yerini bu defa İngiliz etkisi/nüfuzu alır. Osmanlı; 16. Yüzyılın ikinci yarısında, Venediklilere karşı, İnebahtı ve Portekizlilere karşı Umman Denizi yenilgileriyle artık bir deniz devleti olmaktan ve deniz hakimiyetine sahip olmaktan çıkar. Arap Yarımadasının güney ucu kontrol edilemez hale gelir.
İngilizlerin, Cidde limanını bombalamaları, Hicâz üzerindeki İngiliz nüfuzunun başlangıcını teşkil eder. Sonrasında, Osmanlı adına Mekke-i Mükerreme idaresini elinde bulunduran Şerifler Ailesi; daha Sultan II. Abdülhamîd devrinde İngiliz siyaseti ile diyaloglar tesis eder.
İttihatçıların/Jön Türklerin 1908; II. Meşrutiyet ile birlikte iktidara gelmeleri ise sonun başlangıcı olur; İttihatçıların bölgedeki idare ve siyaseti; İngilizlere ve onların siyasi nüfuz alanına giren yerel idarecilere kapıyı ardına kadar açar. İttihatçıların/Jön Türklerin, Hilafet Makamının İstanbul'da olmasına rağmen; Müslümanlığı öteleyen, laikçi-Batıcı ve Türkçü politikaları Osmanlı'ya son darbeyi vurur. Bunu fırsat bilen İngiliz Siyaseti Mekke-i Mükerreme Emiri Şerif Hüseyin Paşa'yı tümü ile elde eder. Birinci Cihan Harbinin başlaması ile Şerif Hüseyin'in Mekke'de başlatığı ayaklanma 1916'dan itibaren Osmanlı'nın tüm Arap coğrafyasını kaybetmesi ile neticelenir. Mondros Mütarekesi ile Osmanlı; Suriye ve Filistin ve Halep bölgesinden de Toroslara doğru çekilir. Arap Yarımadası, Suriye ve Filistin bölgelerini Osmanlı'dan koparıp; krallık hayalleri peşindeki Şerif Hüseyin bir süreliğine Hicaz'a hakim olur.Ancak, 19. Yüzyılın ikinci yarısında tekrar ortaya çıkan Suud ailesi zaman içinde; bu defa, Dir'iyye değil, Riyad merkezli olarak Necd mıntıkasında tekrar güç kazanır. Necd mıntıkasında öteden beri etkili olan Alu'r-Reşid ailesi, Osmanlı'dan yana yer almış olmalarına karşın İngiliz desteğinin gücü karşısında etkili olamaz. Abdülazîz bin Abdirrahman idaresindeki Suud ailesi ve ona bağlı Aneze aşiretleri; Muhammed bin Abdilvahhâb'ın ahfadı ile birlikte, “İhvân Fırkası” diye bir hareket oluştururlar. Kısa zamanda gelişme gösteren bu hareket, nihayet 1924 sonlarında Hicaz'a girip, Şerif Hüseyin ve çocuklarını oradan kovarlar. Hicâz'a “İhvân Fırkası” adı altında egemen olan Suud ve Alu'ş-Şeyh ailesi ve bağlı aşiretler Abdülaziz bin Abdirrahman'ı kral ilan ederler. Böylece; Necd, Hicaz, Cizân, Ahsa, Kasîm vs. bölgelerde Suudi Krallığı kurulmuş olur.
Muhammed bin Abdilvahhâb'ın siyasallaştırdığı; İbn Teymiyye, İbn Kayyım El-Cevziyye'nin akidesini benimseyen bu hareket; Hicaz'da, Haremeyn'de tekrar hakimiyet tesis edince, Hz. Resul-i Ekrem'in türbesi hariç, tarihi değere sahip tüm türbeleri “Şirk” diye nitelendirip, yıkmakla icraata başlar.
Ihvân Fırkası'nın Haremeyn'de hakimiyet tesis etmesinden bu yana geçen süreçte, özellikle son 30 yılda, çok büyük bir tarihi eser kıyımı yaşandı ve hızla yaşanmaya da devam etmektedir. Sadece tarihi eserler değil, Mekke-i Mükerreme'de fiziki coğrafyayı teşkil eden tepelerin bir bir düzlenmesi ile sürdürülmektedir. Ecyâd Kalesinin bulunduğu tepe tümü ile düzlenmiş olup, yerine Zemzem Tower başta olmak üzere gökdelenler; oteller ve AVM'ler inşa edildi.
İslam Tarih kaynaklarımıza göre, dünyanın ilk dağı/tepesi olarak bilinen, bir çok peygamber-i izâm'ın medfun/gömülü bulunduğu mukaddes Ebu Kubeys Tepesi, üzerinde saray inşâ edilen bölümünün haricindeki diğer kısımları da son birkaç yılda ortadan kaldırılıp düzlenmiştir. Medine-i Münevvere'de, Mescid-i Nebevi çevresindeki yeraltı otoparkları; Mekke-i Mükerreme'de Şakku'l-Kamer hadisesinin gerçekleştiği mukaddes Ebu Kubeys Tepesi'nin ortadan kaldırılması, inanılmaz betonlaşma ve gökdelenleşmeye kadar varan Haremeyn'deki korkunç tahribâta ne zaman son verilecek?
Haremeyn Notları-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
25 Nisan 2015
Haremeyn-i Şerîfeyn'de, tarihi ve fiziki dokuya yönelen korkunç tahribâtın boyutları, Ebu Kubeys Tepesi başta olmak üzere tepelerin bir bir ortadan kaldırılmasına kadar vardırılmasına, her iki şehrin çok yoğun betonlaşma ve gökdelenleşmeye maruz bırakılmış olmasına rağmen İslâm dünyasında neredeyse tepki gösterilmemesi daha da vahim bir hadisedir.
İsrail işgali altındaki Kudüs'te, Mescid-i Aksa çevresinde vaki olan en küçük bir tasarruf bile yoğun tepkilere, gösterilere neden olurken, Haremeyn'in âdeta ortadan kaldırılmasını intâc eden yıkıcı ameliyelerin hiç tepki ile karşılaşmaması İslâm Dünyasının Kutsal değerlerine tümü ile duyarsızlaşmasının/yabancılaşmasının adıdır. Kudüs'te İsrail'in emr-i vâkilerine yönelik tepkilerin, mukaddes değerlere yönelik akidevi hassasiyetlerden ziyade siyasi/ideolojik reaksiyondan kaynaklandığı müşahade olunmaktadır.
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'nin, İslâm tarih ve medeniyetine ait tüm izlerinin silinmesi yerine, Detroit, Chikago, Dallas, Michigan, San Fransisco vb. şehirlerdeki yapı tarzı ve anlayışının hakim kılınması bu anlamda yaşanan facianın boyutlarını ortaya koymaktadır. Her iki şehrin, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'den Hz. Resul-i Ekrem'e (S.A.V), o dönemden de bugüne, tarihi ve geçmişi hatırlatacak tüm izlerin birer birer silinerek, yukarıda saydığım ABD şehirleri örnek alınarak, yeniden şekillendirilmesi, hiçbir dine, hiçbir imana sığmaz.
Burada, daha vahimi, ideolojik ve siyasi aktiviteyi esas alan İslamcıların bu konudaki tutumudur. Bir yandan “Emperyalizm” vurgusu ile, modern batı'ya karşıt siyasal ve ideolojik zeminde konuşlandığını iddia eden bu çevreler, diğer yandan İslam tarih, kültür ve medeniyet birikimine “Cahiliye, Tevhid'den sapma” gibi gerekçelerle redd-i miras tutumu sergileyerek amansız bir çelişkiyi yaşamaktadırlar. Zira, İslam dünyasında, İslam, tarih ve meniyet nişanelerinin tahribi noktasında vaki olan İslamcı duyarsızlık, İslamcı yabancılaşma, hatta destek, bu eserleri, tarih ve medeniyeti adeta arkadan vurmaktadır.
Mekke-i Mükerreme'ye baktığımızda, Ka'be-i Muazzama ve ayakta kalabilen birkaç dağ-tepe dışında; Hz. İbrahim'den, Hz. İsmail'den, Hz. Resul-i Ekrem'den bu yana koca bir tarihi, geçmişi hatırlatacak, manevi bir atmosfer verecek herhangi bir mekan maalesef bulamıyorsunuz. Onun yerine, Mescid-i Harâm'ın tepesinde yükselen bir gökdelen-saat kulesi (Zemzem Tower) AVM'ler ve diğer gökdelenleri görüyorsunuz. Önceleri, hatıra eşyâ olarak Ka'be-i Muazzama başta olmak üzere, kutsal mekanların maket ve fotoğrafları hediyelik eşya dükkanlarını süslerken, şimdilerde, bu dükkanların vitrinlerini, sanki kusal bir bina imiş gibi, Zemzem Tower ve Saat Kulesinin maketleri süslemektedir. Bir takım kutsal mekanlardaki tarihi değerdeki binaları, bunlara ibadet ediliyor, Şirk sergileniyor diye gerekçe gösterilek ortadan kaldırılıp, yerine Zemzem Tower gibi gökdelenler inşâ edilip, neredeyse kutsallık atfedilmektedir. Böyle bir tersine dönüşüm neyle açıklanabilir? İslam'ın ibadet ve namaza dayalı zaman anlayışının simgesi olan, Kıble'nin ve Harem-i Şerif'in minarlerinin üst tarafına; ibadet vakitlerini esas almayan seküler/modern zaman anlayışının simgesi olan Saat kulesi inşâ etmek, tam bir meydan okumadır.
Ayrıca, Arafat'tan başlayarak, Ebu Kubeys tepesine kadar varan muaddes mekanların, modern şehirciliğe ve betona teslim edilmesi nasıl kabul edilebilir. Arafat Tepesinde, Hz. Peygamber'in Vedâ Haccı esnasında Vakfe duâsı okuduğu mevkiî “Şirk-İbadet” gerekçesi ile beton ile sıvayıp kapatmak hangi dine, hangi imana sığar? Rampalı-çok katlı beton otoparklar görünümüne sahip kılınan, Şeytan Taşlama (Cemerât) mekanlarnın bu hali nasıl sindirilebilir. Sadece buraları değil, Zu'l-Huleyfe, Ten'îm, Ci'râne, Hudeybiye gibi mikât ve hill bölgelerinin, buradaki mescidlerin özellikle betonlaştırılması, geçmişi hatırlatacak tüm izlerin silinmesini İslamcılar hangi saikle içlerine sindirebiliyorlar?
Cidde'de tarihi binaları ve tarihi sokakları müze gibi koruyanlar, hatta 18. ve 19. yüzyıl başındaki merkezleri Necd bölgesdindeki Dir'iyye kasabasının harabelerini müzeleştirerek koruyanlar, hangi sâikle Haremeyn'de bu tahribâtı sergilemektedir. Dir'iyye harabelerini, Suudi hanedanının mazisine hürmeten müzeleştirerek koruyanlar; aynı saygıyı Haremeyn'deki koca bir tarihe neden göstermiyor? Üstelik bir de “Şirk-Cahiliyye” parantezine alınarak yok ediliyor.
Haremeyn-i Şerifeyn'deki tahribâta gerekçe olarak gösterilen “Mekanlar yetmiyor. Genişletme yapılıyor” söylemlerinin de sağlıklı hiçbir zemini bulunmuyor. Tarihi Ecyâd Kalesi ve Tepesi ortadan kaldırılırken Harem'in genişletilmesi gerekçe gösterilmesine karşın; Hareme dahil edilmek yerine, burada Zemzem Tower başta olmak üzere, AVM ve Gökdelen Otellerden oluşan adeta bir yeni şehir inşâ edildi. Harem-i Şerif'in yeni genişletilme projesine bakıldığında ise, Harem-i Şerif'in, ABD'deki uzay üslerine benzer bir şekle büründürüldüğünü görebilmekteyiz. Medine-i Münevvere'de de, Ravza-i Mutahhara dışında geçmişe dair tüm eser ve yapıların bir bir tasfiyesi; yoğun betonlaşma/modernleşme şehrin kudsiyetine ağır bir darbe vurmuştur. Hz. Resul-i Ekrem'in mihmandarı Ebu Eyyub-i Ensari'nin evinin yıkılıp, yerine küçük bir trafo yapılması neyle izah edilebilir?
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'deki İslam tarih ve medeniyet eserlerinin, Necd-Dir'iyye'deki harabeler kadar değeri ve saygınlığı yok muydu? Bunu sadece, Suudi yetkililere değil aynı zamanda buna fetva veren İslamcılara da soruyorum. İsrail/Siyonizm işgali altındaki Kudüs şehri, yüz yıl önceki dokusunu, tarihi yapısını çok büyük oranda korurken; Haremeyn-i Şerifeyn'in dokusu neden bu kadar büyük tahribata maruz bırakıldı? Kutsal değerlerini ve kutsallığını kaybeden topluluklar iman temelli bir medeniyet inşâ edemezler.
.
Balkanlar’dan Basra’ya-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
23 Mayıs 2015
Soğuk savaş döneminin sona erip, iki bloklu sistemin çökmesi akabinde, neredeyse 19. Yüzyıl sonu/20. Yüzyıl başı dengelere doğru yeni bir eksen kayması görülmektedir. Doğu blokunun çözülmesi neticesinde Balkanlar'da, 20. Yüzyılda burada oluşan yapılar da çözüldü. Özellikle Yugoslavya'nın dağılması, sancılı ve uzun süren kanlı bir süreci beraberinde getirdi. Slovenya ve Hırvatistan'da baş gösteren iç savaş Bosna Hersek ve Kosova'da trajedi ve katliamlara dönüştü.
Türkiye'nin Balkanlarla/Rumeliyle 1913 ve 1924'te kesilen bağlarının yeniden tesisini gerektiren bir yeni statüko oluştu. II. Dünya Harbi sonrasında, Marxist ideolojinin oluşturduğu, ideolojik örtünün çekilmesi ile, Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesi olan Boşnak ve Arnavut Müslüman halkları yeniden kendi kimlikleri ile ön plana çıktılar.
Ancak Türkiye'nin, yeni duruma uyum sağlayabilecek adımları atamamış olması, Tek-Parti döneminin resmi ideoloji statükosunun olağanüstü bir direnç göstererek uzun sürmesi, Balkanlara, Rumeli'nin Müslüman halklarına açılımını önemli ölçüde engelledi. Ayrıca, Türkiye'de Resmi İdeolojiye dayalı statükonun sahiplerinin ziyadesiyle ülkedeki Balkan/Rumeli kökenliler olması bu direnci daha da arttırdığı gibi, Balkanlara/Rumeli'ye yönelik gerekli açılımların önüne duvar gibi set çekti. Meriç'in ötesini uzak ülkeler olarak algılayacak derecede, Türkiye'yi, Meriç'le Aras nehri parantezine hapseden ideoloji, bu ideolojinin ağır baskısı Rumeli ve Balkanlarda Türkiye için oluşan fırsatları ve yılları heba etti.
Merhum Turgut Özal döneminde uygulanmaya başlayan bazı strateji ve politikaların da, sonrasında hemen önü kesilir. Özellikle, Türkiye'deki Rumeli/Balkan kökenlilerin büyük oranda bu yönde yeni adımlar atılmasının önünde engel teşkil etmeleri vahametin derecesini göstermektedir.
Oysaki, Türkiye'nin, kesinlikle maceralara atılmamak şartıyla, son 20-25 yılda Balkanlara/Rumeli'ye önemli açılımlar gerçekleştirmiş, güçlü bağlar tesis etmiş olması gerekirdi. Türkiye'de Rumeli kökenli statükonun, Balkanlarla/Rumeli ile bağların tekrar tesis edilip, güçlendirilmesi karşısında gösterdiği inanılmaz direnç ve karşı tutum bunun başlıca nedeni oldu. Ayrıca, Türkiye Hariciyesinin de bu statükonun en zirve noktalarda temsil edildiği bir yapı da olması en önemli âmillerdendir. Gerek, Rumeli kökenli statükonun, Rumeli'ye karşı bilinçli/ideolojik ve kronik kayıtsızlığı gerekse, Hâriciye statükocukuğu; Balkanlara yönelik orta ve uzun vadede stratejilerin geliştirilmesini büyük oranda önledi.
Halen de, Türkiye'de, Balkanlar/Rumeli'de ne yapılacağını bilmez bir durum gözlemlenmektedir. Henüz, geliştirilmiş ve yürüyen orta ve uzun vadeli bir strateji ve politika görülmemektedir. Özellikle, Boşnak ve Arnavut nüfusa yönelik yeterince adım atılabilmiş değil. Oysaki Türkiye'de, halen 10 milyon civarında Arnavut ve Boşnak nüfus yaşamaktadır. Türkiye bunu Rumeli'ye yönelik bir avantaja asla dönüştürebilmiş değil. Hatta bu nüfusla anavatanları olan Rumeli/Balkanlar ile güçlü bağlar dahi kesinlikle kurulabilmiş değil. Özellikle, Türkiye'deki Balkan/Rumelili nüfusun anavatanlarına olan ilgisi ile, bölgeye yönelik İtalyanların ilgisi karşılaştırıldığında karşımıza hiç de iyi bir tablo çıkmamaktadır.
Türkiye dış politikası, bu çemberleri kırmadığı, Rumeli/Balkanlarda, Arnavut ve Boşnak nüfusu merkeze almadığı sürece bu dönemeci dönebilme şansına sahip olamayacaktır. Türkiye'nin son 20 yıldır Mamuşa merkezli Rumeli politikası, Türkiye'nin Türkler dışında kalan bölgedeki Osmanlı bakiyesi, Arnavutlar başta olmak üzere, kalabalık Müslüman unsurlarla aralarında soğukluk hasıl olması dışında bir sonuç vermemiştir. Türkiye için elzem olan, Meriç'in ötesini görmezden gelen statükonun bağlarını tümüyle çözüp, kendi içindeki Balkan/Rumelili nüfusu Rumeli siyasetinde aktif duruma getirip, bu bölgede Arnavut ve Boşnak unsurunu merkeze alan yeni bir yol haritası çizmesidir..
.Balkanlar’dan Basra’ya-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
06 Haziran 2015
Soğuk savaş dönemi sonrasında, Balkanlar'da köklü değişiklikler, kanlı trajediler yaşandığı gibi Orta Doğu'da da, yeni çalkantıların sinyalleri Balkanlardan daha da erken alındı. Asıl itibarıyla, 1979'daki İran Devrimi, Sekiz yıl süren İran-Irak savaşı tüm bunları tetikleyen olaylar zinciriydi. 1882'de Mısır'ın İngilizler tarafından işgali, Birinci Cihan Harbi neticesinde Osmanlı'n Devleti'nin dünya sahnesinden çekilişi, Sykes-Picot mutabakatına dayalı yeni sınırlar Orta Doğu'nun günümüze değin süregelen statükosunun temel belirleyenleri olmuştu. Ayrıca, 1952'de Mısır'da başlayan askeri darbeler zinciri, Nasırcı ve Baasçı-seküler Arap Sosyalizmi bu statükoya eklemlenmişti.
1990'da, Kuveyt'in Saddam Irak'ı tarafından işgali ve ardından 1991'de ABD- Bush yönetimi öncülüğündeki Körfez savaşı bölgedeki değişimlerin ateşini tutuşturmuştu. Ancak, 1993'te ABD'de yönetime gelen Clinton Demokrat Parti idaresi, frene basarak bu savaşın değişime etkisini geciktirdi. 2001 yılında, Neo-Con zihniyetine sahip Cumhuriyetçi Parti-Oğul Bush yönetimi döneminde, geciken projenin tekrar fiiliyata irca edilmesine teşebbüsle, 11 Eylül 2001 saldırıları gerekçe gösterilerek, Afganistan ve ardından Irak işgal edilir. Afganistan ve Irak'ın işgali; Orta Doğu'da İran-Suudi Arabistan/Körfez denkleminde, dengeleri İran lehine olmak üzere değiştirdi. İran'ın doğusunda ve batısında yer alan İran açısından rakip/sorunlu olarak görülen iki devlet/ülke tasfiye edilmiş oldu. İran'ın Irak'ta Bağdat yönetiminde hızla artan etkisi, Suriye ve Lübnan'da var olan etkisi, son dönemde Yemen'de Husiler aracılığı ile yükselişi Orta Doğu Arap dünyasında var olan tüm dengelerin alt üst olmasına yol açar.
Diğer yandan, 2011 yılında başlayan ilkin “Arap Baharı” olarak nitelendirilen ve Tunus ve Mısır'la başlayan hadiseler zinciri, zamanında sınırları Batılılar tarafından çizilmiş ulus-devletleri tarumar ederek nerede duracağı tahmin edilemeyen kaos ve kanlı iç savaş ortamına sürükledi. Mısır'da seçimle işbaşına gelen Mürsî idaresine karşı gerçekleşen kanlı darbe, acımasız askeri idare, Libya'nın ikiye bölünmesi ve süregelen iç savaş, Libya-Mısır hattının geleceğini karartmıştır. Suriye'de 2011'den beri süren kanlı iç savaş, her iki ülkede DAIŞ/IŞID'ın yükselişi ile, Irak ve Suriye'de durumun daha da vahim hale gelmesine yol açmıştır. En son Husîlerin, eski/devrik başkan Ali Abdullah Salih'in desteği ile başkent San'a'yı ele geçirip Taiz'e kadar ilerlemeleri ve olayın Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin müdahalesiyle bölgesel savaşa dönüşmesi kanlı olaylar zincirini iyice belirsizliğe sürüklemektedir.
Yanı sıra, geçen yüzyıldan beri süregelen Kürt sorununun ulus-devletlerin zayıflayıp, etkilerinin/baskılarının iyice azaldığı şu dönemlerde büyük sıçrama yapması bölgenin nereye doğru yol alacağı konusunu iyice kestirilemez/öngörülemez bir hale getirmiştir. Orta Doğu denkleminde, ulus-devletlerin ağır baskılarına dayalı örtünün çekilmesi ile son yüzyılda ulus-devletlerin mağduru durumundaki Kürtler belirleyici/başat bir konuma geldiler. Kürt siyasal gruplarının, ulus-devlet dönemine ait ağır baskılar ve bunlar tarafından Kürtlere yaşatılan kanlı trajedilerin oluşturduğu travma ile, tüm bir bölgeden, çevrelerindeki tüm Müslüman halklardan intikam almak gibi bir siyasete yönelmeleri bölgenin geleceğine ilişkin endişeleri artırmaktadır. Bu yüzden, Kürtlerin bundan sonraki süreçte, diğer Müslüman halklarla ilişki biçimi bölgenin, Müslümanlığın ve İslâm dünyasının geleceğinde belirleyici bir role sahip olacaktır.
Bir yandan, dış müdahalelerden bağımsız olmayan değişen bölge dengeleri, diğer yandan bölge dışı aktörlerin bölgeye yönelik devam eden etki ve müdahaleleri, büyük devletlerin/Düvel-i Muazzama'nın iki asırlık vesayeti de belirleyici olmaya devam etmektedir.
Bütün bu siyasal/Jeopolitik denklemler içerisinde, Türkiye'nin rolü ve etkisi mülahaza edildiğinde, 1989-90 sonrasında, Türkiye'nin önüne gelen fırsatların, Resmi İdeoloji'nin ve vesayetin getirdiği körlükle önemli ölçüde heba edilmiş olduğu gözlemlenmektedir. Yanı sıra, son dönemde, Suriye'deki kriz ve iç savaşın kör düğüm haline gelip bölgede Türkiye'nin önüne adeta aşılmaz bir set oluşturmuştur. Türkiye'nin yaklaşık yüz yıldır Orta Doğu denkleminin dışında olmasına sebep teşkil eden statükonun sona ermesinin ardından, oluşan bu set, sağlıklı-stratejik hamlelerin önünü kesti. Özellikle Kürt sorununun aldığı şekil; mezhep çatışmalarının Suriye ve Yemen bağlamında yükselişi Türkiye açısından, yaşadığımız hassas coğrafya açısından güvenliği/geleceği tehdit eden unsurlar haline gelmiştir.
Bu muvacehede, Türkiye'nin bir yandan Balkanlar'a, diğer yandan da Orta Doğu'ya, uzun vadeli stratejilere dayalı olarak emin adımlar atması evleviyet arz etmektedir. Ancak bunun için, siyasal ve sosyal yapıların, bu coğrafyanın prangaları olan dayatılmış, gettolaşmış sistem ve ideolojilerden arındırılması elzemdir. Türkiye, Balkanlar'dan, Basra Körfezi'ne kadar geniş bir coğrafya üzerinde yeni bir vizyon sergileyerek, Kürtler başta olmak üzere bölge halklarını, kapsayan/içselleştiren, ötekileştirmeyip sürece ortak eden bir siyasi rota takip etmenin yollarını/çarelerini aramalıdır. Elbette, kaos ve kargaşayı artıracak, aklın butlanı olan maceralara da atılmadan..
.Seçim sonuçları ve coğrafyamızın geleceği-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
27 Haziran 2015
Son seçim sonuçlarının oluşturdu tablo sadece Türkiye değil bölge dengelerini etkileyebilecek bir netice olarak karşımıza çıkıyor.. Uzun süredir Kürt sorunun oynadığı başat rol, ulus-devlet sisteminin ve Sykes-Picot mutabakatının belirlediği snırların/statükonun çözülüşü bunun esas zeminini teşkil ediyor.
Bir imparatorluk bakiyesi mahiyetinde olan Türkiye, Lozan Antlaşmasıyla, sınırlarını, Batılı/Büyük Devletler nezdinde garantiye almıştı. İngiltere ve Fransa'nın başını çektiği Birinci Cihan Harbi'nin galip devletlerinin bu garantisi/teminatı, yeni cumhuriyetin, tüm laikliği/batılılaşmayı öngören radikal reformları; Dindar Müslüman, Müslüman Kürt ve Alevi hareketlerine yönelik son derece acımasız/kanlı bastırma yöntemlerine rağmen toprak bütünlüğünü ve varlığını koruyup ayakta tuttu. Lozan'da oluşan statüko/teminat İkinci Cihan Harbi akabine kadar devam etti. Bu tarihten sonra Türkiye'nin BM'ye ve Nato'ya girişi, Bağdat Paktı Türkiye için yeni bir güvenlik alanı ve Konsepti oluşturdu. Lozan'ın getirdiği teminat bu kez Nato Şemsiyesi altında kendini sürdürdü. İki bloklu Dünya'da, Sovyet/Doğu blokuna karşı Nato'da yer alan Türkiye, Soğuk Savaş döneminde Batı/Nato blokunun Güneydoğu kanadı olarak varlık gösterdi. 90'lı yıllara gelindiğinde ise, Sovyet/Doğu bloku, Varşova Paktı çözüldü. İki kutuplu dünya sistemi çöktü. Soğuk Savaş döneminde, Sovyet/Doğu blokuna, Varşova Paktı'na karşı yapılanmış olan Kuzey Atlantik Paktı/NATO'nun konsepti değişti. Bu konsept değişikliğinde Türkiye'nin konumunun da değişiklik göstermesi gerekiyordu. Açıkçası, Türkiye bu yeni konsept de artık eski öneme sahip olmayacaktı. Eskisi gibi güvenliği ve toprak bütünlüğü teminat altında olmayacaktı. Lozan Antlaşması imzalanırken İsmet İnönü “80 yıl daha kazandık” demiş. Ancak bu seksen yılda Türkiye'de hep statüko korunmuş, fırsatlar değerlendirilmeyerek ülkenin büyüme göstermesi her defasında önlenir. Tam da bu dönemde, Konsept değişikliğini iyi algılayan Merhum Turgut Özal yeni arayışlara yöneldi. Ancak, içeride statükocu Kemalist kadroların direnişi ve Özal'ın erken ölümü bu yöndeki teşebbüsleri akim bırakır. Sonrasında ise koalisyonlar ve 28 Şubat süreçleri yılların heba olup fırsatların elden kaçmasına yol açar.
Sonraki dönemde ise, derin devlet içerisindeki bazı odaklar, Türkiye'nin iki seçenekle karşı karşıya olduğunu belirler. Onlara göre: ”Bu ülke ya büyüyecek, ya da parçalanacak”. Ve bu yönde büyüme seçeneğini işaretlediler. Nihayet, bu yönde adımlar atmaya çalıştılar. Nedense 2010-11'e kadar bu strateji daha bir teenni ve daha az sorunlu bir şekilde yürümekteydi. Bu tarihten sonra ise, Tunus'ta başlayan “Arap Baharı” hareketlerinin oluşturduğu atmosferin etkisiyle teenni bir tarafa bırakılarak dipsiz, içinden çıkılamayacak maceralara yönelindi. Almanya'nın her iki Cihan Harbi'nde uyguladığı “İki Ateş Hattı” stratejisi/macerasına benzer bir tutumla kısa sürede sonuç alma hedeflendi. Ancak, kısa zaman zarfında Arap Baharı bir şekilde Mısır, Libya, Yemen ve Suriye başta olmak üzere tam bir Hazan'a dönüştü. Her şey olabildiğince uzayarak kaos ve karmaşaya dönüştü. Burada öngörülmeyen başlıca üç nokta 1- Başta USA/ABD olmak üzere Batılı Devletlerin aldığı/alacağı tutumlara ilişkin gereksiz iyimserlik ve bunun hayal kırıklığına dönüşmesi. 2-Hemen hükümetleri devralması beklenen, hayal edilen Müslüman Kardeşler Hareketinin hiç de hayal edildiği gibi, Arap halkları/kitleler nezdinde büyük bir karşılığının bulunmadığı gerçeği; 3- Ve en başat olanı da Kürt Sorununun Bağımsız değişken olarak bu denklemdeki yeri. Derin devlet içerisindeki bu odaklar büyüme seçeneğini seçerken, saydığım hususları hiçbir şekilde öngöremedikleri gibi büyüme stratejisini Neo-İttihatçılık/Enver Paşacılık anlayışı üzerinden tam bir maceracılık temeli üzerine inşâ ederek ölümcül bir stratejik hataya imza atmış oldular.
Ak-Parti iktidarının, geçmişte esasını teşkil eden, Milli Görüş Siyasetinin kısa vadede anlık sonuç almaya/devşirmeye dayalı; uzun vadeli stratejilere hiçbir şekilde sabretmeyen/aceleci siyaset tarzına alışmış bir kısım kadroları da büyük ölçüde “Yeni Osmanlılık- Osmanlı'ya Dönüş” nosyonu ile bu odaklar tarafından buna ikna edildi.
Bu siyaset tarzının anlık/vadesiz sonuç almaya yönelik aceleciliği, uzun vadeli stratejilere sabırsızlığı stratejik anlamda, uzun vâdede bu ülkeye fazla bir şey kazandıramazdı. Uzun vâdeli stratejilere anlık sonuç devşirme sabırsızlığıyla/acelecilikle hep soğuk bakıldı. Bu siyaset tarzının pragmatizmle bütünleşen kolaycı/aceleci/sabırsız yönü, Kürt Sorunu gibi bir kısım temel ülke meselelerini görmesini engelledi. Bu yön, mevcut enerji ve potansiyeli geleceğe taşımak yerine önemli ölçüde anlık tüketim malzemesi haline getirdi. Bu anlamda, uzun vadeli stratejiler üretme yönünde radikal bir dönüşüm içerisinde olunmadan, bunlara teşebbüs edilmesi, böyle maceralara girilmesi olumlu sonuçlar alınmasını pek mümkün kılmazdı.
Kürt Kartı, uzun yıllar kesinlikle bu siyaset geleneğinin elindeydi. Buna rağmen Milli Görüş Siyaset geleneğinden gelen partiler uzun yıllar bu kartın kendi ellerinde olduğunu bir türlü göremedi, görmek istemedi. Gelinen noktada, bu geleneğin siyasi kurumları 1980'lerden beri Kürt kartı elinde olmasına, bütün teveccühlere, direnmelere rağmen devlet ve PKK baskısı kıskacından kurtulmak isteyen Kürtlere, kitlelere ,”Orta Anadolu MHP'ye geçer” endişesiyle sürekli limanları kapattı. Oysaki, 70'li yıllardan beri zaten Dindarlığı/dini duyarlılığı ile bilinen bölgenin dindar unsurları, bu siyasi harekete hep yakın durmaktaydı. Hatta, bölgede Kürt Siyasi hareketlerinin geçmişte sembol/idol olarak gördükleri şahsiyetlerin yakınları ve aileleri de MSP-RP çizgisinde yer almıştı Kürt hareketinin öncüleri ve idolleri olarak kabul edilen aileler bunda başta gelmekteydi.
Devam Edeceğiz.
..Seçim sonuçları ve coğrafyamızın geleceği-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
04 Temmuz 2015
Önceki yazılarda söz konusu ettiğim siyasi gelenek ve siyaset tarzı, Kürt kartı kendi elinde olmasına ve Kürtler çoğunlukla uzun süre bu yönde siyasal tercihte bulunmuş olmalarına karşın, bu kartı sahiplenmeye, sorumluluklarını yerine getirmeye maalesef bir türlü yanaşmadı. 1991 yılı sonlarında Refah Partisi ileri gelenlerinden birine meclisteki odasında, “MÇP ile niye seçim ittifakı yaparak bölgede/Kürdistan'da böyle bir sarsıntıya yol açtınız?” diye sorduğumda, bana “ Öyle olmasaydı Kürt partisi haline gelip öyle bilinecektik. “ diye küstahça bir cevap vermişti. İşte Kürtlerin büyük oranda bu yönde bir siyasi tercihte bulunmalarını “Kürt Partisi olarak bilinecektik” diye tefsir edenler maalesef bugünkü sonucun/ahvalin oluşmasına bizzat zemin hazırlayanlardır. “Kürt Partisi haline gelip öyle bilinecektik” diye her hâlükârda Kürtlerin siyasal tercihini elinin tersiyle itenlerin, bugün “Kürtler bize niye oy vermedi. İhanet ettiler, hainler” demeye asla hakları yoktur. 1990'lı yıllardan beri, Kürt sorununun tüm bölgeyi ve İslâm âlemini etkileyecek, hayati derecede temel bir sorun olduğu gerçeği konusunda, özellikle İslami cenahta, çok şeyler yazılıp çizildi. Ancak, siyasal çatı/üst yapı, derme çatma bir alt yapı ve müstağnilikten dolayı bunu algılamakta hem çok geç hem de bu konuda çok gerilerde kaldı.
Dolayısıyla, burada tam kitlesel bir itilme olayının olduğu inkar edilemez bir gerçek. Bu, her ne kadar HDP gibi, marjinal bir zihniyete ve ahlaka sahip bir partinin/siyasal odağın yükselişini kesinlikle meşru kılmasa da..
Önceki iki yazımda da belirttiğim üzere, saydığım nedenler ve uzun zamana dayalı daha birçok neden bugünkü sonuca/ahvâle yol açtı. Gelinen noktada Türkiye gibi, Orta Doğu ve Balkanların en güçlü ülkelerinden biri olan ve en fazla Kürt nüfusunu barındıran bir ülkede; LBGT'yi yüceltecek kadar böylesine marjinal/dûn bir ideoloji/ahlaka sahip bir siyasal oluşumun bu şekilde yükselişi korkutucu bir geleceğin de habercisidir. Hem Kürtler hem de tüm bölge açısından geleceği karartan bir tablo ile karşı karşıyayız. Türkiye'de Kürtlerin, o yöne zorla itilme, tepki, tehdit-şantaj dahil sebebi ne olursa olsun, böylesine yüksek bir oranda adı geçen siyasal oluşuma yönelmiş olması adeta toplu bir intihar girişimidir.
Problem, Kürtlerin, Kürt kimliğini ön plana alan bir siyasi oluşuma toplu yönelmelerinde kesinlikle değil elbette..Öyle olsaydı, Güneyde, Irak Kürdistanı'nda Barzani öncülüğündeki oluşum için de aynı şeyi söylemek gerekirdi. Asıl problem, bu siyasi oluşumun temel zihniyeti/ideolojisi, dûn/marjinal ahlak anlayışı ve bu temelde temsil ettiği misyon.. Marxist/Stalinist bir kökenden gelen kadroların çekirdeğini oluşturduğu; Kürt etnik kimliğini Din/Müslümanlık karşıtlığı üzerine konumlandırmış; militan-laik, Kürtlerin ancak, Müslümanlıkla yollarını kesin bir biçimde ayırarak özgürlüğe adım atabileceği hezeyanını vird-i zebanı haline getirmiş bir siyasi odak/yapılanmanın Kürdistan'da, coğrafyamızda gelecekte ne tür meş'um/olumsuz bir fonksiyon icra edeceğini tahmin etmek güç olmasa gerek.
Son yüzyılda, ulus-devlet yapılanmaları ve yapay sınırların oluşturduğu travmaların/trajedilerin Kürtlere faturası çok ağır oldu. Özellikle, Türkiye'deki Kemalizm tecrübesinin yanı sıra, Irak'ta Sosyalizm soslu seküler-militer Arap milliyetçiliğine dayalı Baas rejimi deneyimi Kürtleri acılara/trajedilere boğdu. Bu da Kürt toplumunda yüksek bir mağduriyet ve o derecede de intikam psikolojisi doğurdu. Kürtlerde oluşan bu psikoloji soğuk savaş dönemi ideolojik yapılanmaların etkisi, hatta dayatmalarıyla, sadece zulmeden totaliter ulus devletleri değil, aynı zamanda bu ulus devletlerin temsil iddiasındaki topluluk ve halklara da yöneldi. İdeolojik/etnik milliyetçiliğin etki alanına giren Kürt kesimlerinde; direk Arap, Türk ve Acem halklarına karşı kin ve nefrete varan bir tepkisellik oluştu. Kürt halk kitleleri üzerinde, Kürt kimliğini temsil iddiasıyla, etki, tahakküm oluşturmaya çalışan bu marjinal ideolojiye sahip siyasi/militan odaklar da bunu işleyip artırmaya çalıştı. Marxist ideoloji doğrultusunda bir zamanlar “Halkların Kardeşliği” sloganını dillerinden düşürmeyen bu kesimler; şimdilerde “Halkların Düşmanlığı” üzerinden özgürlük(!) devşirme çabasındalar. Dipten çatışmacı söylemlerle, Kürtlerle, Kürt halkı ile, son yüzyılda ulus-devlet trajedisine/travmasına rağmen, çevrelerinde asırlardır birlikte yaşadıkları, savaş içinde olmadıkları halklarla, ezeli düşman söylemi ile, biteviye kanlı savaşları öngörüp tahrik etmektedirler. Sadece bu değil, Marxist/Stalinist kökenlerinden gelen ideolojik totaliterlik ve Kemalist dönem öykünmeciliğiyle; tekçi/jakoben bir anlayışla, mazlum/mağdur Kürt halkı üzerinde, Kürdistan'da acımasız bir tahakküm oluşturmayı da hedeflemektedirler.
Devam Edeceğiz.
..Seçim sonuçları ve coğrafyamızın geleceği-3
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
18 Temmuz 2015
1980'li yıllardan itibaren devletin Kürt sorununa ilişkin politikaları, sürekli Apocular'ın/PKK'nın önünü açıcı ve konumunu güçlendirici nitelikte oldu. Türkiye'de derin devlet, sözde devlet refleksiyle, Kürt sorununun parçalanmaya neden olmadan, barışçı bir şekilde çözümüne ilişkin adımların atılmasının hep önünü kesti. Bu reflekslerden biri Kürt dilinin yaygın bir şekilde kullanımının önüne geçilmesi, diğer biri de Kürtlerin devlet kademelerinde yer almasının önlenmesi. Her iki refleks de devletin ölümcül hatalarıydı. Devlet bu tür ne idüğü belirsiz reflekslerle hareket edip sorunun çözümünü tıkadıkça, PKK'nın Kürt kitleleri üzerindeki propagandasını, etkisini artırması söz konusu oldu. Ayrıca, devletin öteden beri Din karşıtlığına dayalı resmi ideolojisiyle; İslâm dinine karşı konuşlanmış refleksleriyle, halkın bir arada kavga etmeden yaşamasının asırlardır biricik teminatı olan Din-i İslâm'ı sürekli sopalayarak bir hayli zayıflatıp geriletti. Devlet ve PKK, Din'e karşı ideolojik duruşlarıyla adeta doğal müttefik konumuna geldiler. Nitekim 28 Şubat sürecinde bu ittifak açıkça hissedilmişti. Daha, 1982 yılında Milli Güvenlik Konseyi'nin o bölgede mevcut örgütlü yapılara yönelik tutumda benimsediği konsept, PKK'yı bölgede zaten rakipsiz hale getirmeye yetmişti.
Yine aynı yıllarda, daha ziyade kitabevleri çevresinde kümelenmiş kimi İslami/İslamcı gruplar potansiyel olarak Kürdistan'da PKK vs. sol/Marxist yapılanmalardan çok daha güçlü olmalarına karşın; bu potansiyellerini İdeolojik Selefiliğe dayalı Radikal/Siyasal İslamcı literatürün getirdiği Selefi-Tekfirci anlayışla boğup heba ettiler. İdeolojik Selefiliğin etkisiyle Kürdistan'da halkın dindarlığıyla, bölgede Din'in iki ana damarı Şâfiilik ve Nakşibendilikle, kökten bir doku uyuşmazlığına giren bu İslamcı gruplar 90'lı yıllara gelindiğinde trajik bir çöküş sürecine girdiler. Radikal/Siyasal İslamcı gruplar, halkın dindarlığını tekfir eden, Cahiliye suçlamasıyla ötekileştiren tutumlarıyla, Kürdistan'da Dini/İslâmi zemin üzerinden bir sinerji/etki oluşturamazken, PKK, Kürt milliyetçiliği/asabiyet damarını kullanarak nüfuz etmeye başladı.
Son birkaç yıllık çözüm sürecinin ise, sadece PKK/HDP çizgisine yaradığı; PKK'nın alan hakimiyetini tahkim etme dışında sorunun çözümünde bir katkısının olmadığı 7 Haziran seçimlerinde açıkça müşahede edildi. Burada, sorun, çözüm süreci konusunda adım atılmasında değil, ele alınış tarzı ve yöntemindeydi. Özellikle, kimi liberal aydınların da baskısıyla 2009'dan beri çözüm süreçlerinde Din/İslâm faktörü sürekli bile bile ıskalandı. Müslümanlık adeta görmezden gelindi. Kürt sorunu tümüyle seküler, Din'i öteleyen bir zemin ve dil üzerinden ele alınarak süreç bunun üzerine inşâ edilmeye çalışıldı. Zaten, 90'lı yıllarda bölgedeki İslami/İslamcı grupların çökmüş olması buna daha da elverişli bir zemin hazırlamıştı. Tüm bu süreçler açıkça, PKK/HDP çizgisinin bölgede bir şekilde alan hakimiyeti sağlamasının yolunu açtı. Yanı sıra, Suriye'de dört yılı aşkındır süren hadiseler zinciri, kanlı iç savaşın da, Suriye'nin Kuzeyindeki Kürt bölgesinde, PKK'nın uzantısı olan PYD'nin alanda hakimiyet tesis edip kantonlar oluşturması dışında bir somut sonuca yol açmadığı gözlemlenmiştir. Bir tarafta, Suriye Kürt bölgesinde PYD eliyle Rojava oluşumu –ki bu oluşum da çözüm sürecinin meyvesi olarak şekillenmiştir– diğer tarafta 7 Haziran seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı tablo bir araya geldiğinde PKK'nın hem Kürtler üzerinde hem de bölgede nasıl bir inisiyatif sağlamış olduğu görülmektedir.
Gelinen noktada, Kürt sorununa öteden beri müdahale eden üst aklın, sorunun barışçı bir şekilde çözümünü hedeflemediği, Kürt sorunu üzerinden bölgenin kaos ve çatışmalara mahkum edilmek istendiği anlaşılmaktadır. Kürtler, bölgede, ulus-devlet döneminin, ulus devletlerin Kürt halkı üzerinde yol açtığı travma ve trajedilerin sona erdirilmesi; bu anlamda yaraların sarılıp barışın tesis edilmesi yerine, Batı'nın İslam Dünyasına yönelik bir sopası olarak PKK eliyle istihdam edilmek istenmektedir. Burada, Kürtlerin yüz yıllık mağduriyetini, yaşamış olduğu trajedileri tazmin edecek şekilde Türkiye ve bölge içinden sahici adımlar atılmadıkça; Kürtler ve Kürt sorununun bölgede Batı'nın kaos oluşturma aracı ve sopası olma tehlikesi bertaraf edilemeyecektir.
Not: Tüm âlem-i İslâm'ın Ramazan Bayramını tebrik eder; hayır ve berekete, silm ve selâmete vesile olmasını Cenâb-ı Hakk (C.C)'tan niyâz ederim.
..Suruç’ta yükselen tansiyon ve DAİŞ
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
25 Temmuz 2015
Pazartesi günü Suruç'ta meydana gelen ve 32 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan patlama, nereden gelirse gelsin bir provokasyon eylemi olduğu aşikar. Bununla, Suriye'deki çatışmalar güneydeki illerimizden başlayarak ülke içine taşınmak ve ülkeye belki de söndürülemeyecek bir yangın bırakılmak istenmektedir. Birkaç yıldır süregelen çözüm süreci çok büyük oranda HDPKK çizgisine yaramış olmasına rağmen, bu çizgi gün geçtikçe uzlaşmayı/barışı arama yerine daha da radikalleşip keskinleşmekte, gerilime zirve yaptırmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki, ilk defa bu dönemde, geçmişe nazaran çok daha fazla bir serbestçe örgütlenme imkanına sahip olup güçlendikleri gibi, 80 milletvekili ile parlamentoda temsil imkanına da sahip oldular. Bu seviyeye gelmelerine de yol açan en önemli faktör Kürt sorununa ilişkin tüm tablonun, resmin tüm parçalarının bunlarla müzakere edilmiş olmasıydı. Son 4-5 yılda yaşanan en ciddi stratejik hata/sıkıntı da buradaydı. Müzakere edilen tek muhatap haline getirilmiş olmaları başta siyasi kanatta bir “güç zehirlenmesine” yol açmış gözüküyor. HDP'nin barajı aşıp çok sayıda milletvekili ile Meclise girerek siyaset zeminine çekilerek, gerilimin azalıp normalleşmeye doğru yol alacağına ilişkin öngörü ve önerilerin hiç de sağlıklı olmadığı yaşanan hadiselerle görülmüştür. Zira, HDP şemsiyesindeki siyasi kanadın, Batı Avrupa diasporasındaki şahin odaklar ile Kandil'in kontrolünden pek dışarı çıkamadığı, sivil-siyasal insiyatif sergileyemediği müşahede edilmektedir.
Burada, tansiyonun yükseltilmesine en fazla fırsat veren olguların başında DAiŞ/IŞİD gelmektedir. Kuzey Suriye'de, geçen yıl Kobani'de meydana gelen çatışmalarda IŞİD'ın baş rolde olması, algı kırılma ve operasyonlarına müsait bir zemin oluşturdu. Daha önceki bir kısım makalelerde IŞİD/DAİŞ ile ilgili uzunca değerlendirmelerde bulunmuştuk. O yüzden burada tekrarına lüzum görmemekteyiz. Ancak, sorunun neredeyse çıkmaza girmesine sebep başlıca amillerden olan IŞİD faktörü bu yöndeki olumsuz fonksiyonunu bütün hızı ile icraya devam etmektedir. Kilis'te olan olaylar da bunun bariz bir göstergesi. Türkiye'nin F-16 uçaklarıyla gerçekleştirdiği hava operasyonları ile cevap verdiği olayların Seyri de önemli. Azez –Cerablus hattında oluşturulmaya çalışılan sınır-ötesi güvenlik hattının; Batı, PYD ve IŞİD kıskacındaki bölgede nasıl bir etki oluşturacağı önümüzdeki günlerde/aylarda belirginleşecek.
Geçenlerde, BM'de IŞİD ile ilgili toplantıda Arjantin'in bayan Devlet Başkanı Cristina Fernandez'in konuşması bir hayli dikkat çekiciydi. C. Fernandez bu konuşmasında ABD'ye, Obama'nın huzurunda çok ağır ithamlarda bulundu. Kısaca Fernandez “Suriye'de Arap Baharı'nı başlatıp önce, Devrimci diyerek Esed'e karşı muhalifleri desteklediniz, şimdi ise bunları Radikal terörist olarak nitelendirip savaş açıyorsunuz. El-Kâide'yi gerekçe göstererek önce Afganistan, sonra da Irak'ı işgal ettiniz. Şimdi bu iki ülke çok ağır şartlar içerisinde boğuşuyor. Burada IŞİD/DAEŞ'e karşı bir BM/UN kararı çıkarmak üzere toplandık. Oysa IŞİD/DAEŞ'in bazı BM/UN Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin gözetiminde dostları tarafından kurulup beslendiğini herkes görüyor. IŞİD/DAEŞ ve El-Kâide'nin elindeki silahların izini kim sürebilir. Süper güçler dost ve düşman kavramını çok kolay bir şekilde değiştirebiliyor. Bir süre sonra, teröristler dost, dostlar terörist olabiliyor. Orta Doğu'da bir terörizm canavarını siz oluşturdunuz. Ve bu canavar artık kontrolünüzden çıktı. “ diyordu. Arjantin Devlet Başkanı'nın bu açık/sansürsüz konuşması ABD başta olmak üzere büyük devletlerin öteden beri Orta Doğu'daki politikalarını özetleyip resmetmekteydi. Sykes-Picot'un oluşturduğu statükonun sona erdirilmesine haritaların yeniden şekillendirilmesine karar veren güçler bölgeyi çok daha kanlı bir sürece götürüyor. Bu bağlamda, “Üst Akıl” tarafından ortaya çıkarılan bir kanlı örgütün üstlendiği işlev varlığı kadar korkutucu. Irak'ta Kürt bölgesini, Suriye'de de PYD ve Kobani'yi hedef alarak ilerleyen DAEŞ/IŞİD, Kürtlerle diğer tüm Müslüman halkları kanlı bıçaklı hale getirecek eylemlere imza atıyor. Üstelik bunu bünyesinde bulundurduğu çok sayıdaki Kürt militanla gerçekleştiriyor. DAEŞ/IŞİD, bölgede İslam aleyhinde çok yönlü bir fonksiyon icrâ etmektedir. DAEŞ'in Hârici/Tekfirci-Selefi itikâdi temelleri bunun en başlıca elverişli zeminini oluşturmaktadır. Hârici gelenek ve Soğuk Savaş dönemi ideolojik şiddet anlayışının bileşkesinden tevarüs ettiği şiddet eylemleri ile Dünya kamuoyunda İslam'a karşı olumsuz bir imajın yayılmasına hizmet etmektedir. Diğer taraftan, Seküler Kürt militan grupları (PYD/PKK, YPG) ile sözde İslâm adına karşı karşıya gelerek, bu militan-seküler, Din karşıtı grupların İslâm ve Müslümanlar aleyhindeki propagandalarına bol bir malzeme sunmaktadırlar. Ayrıca; IŞİD PYD/PKK'nın olası karşıt eylemlerine, özellikle dindar Kürtlere yönelik, Kürt kamuoyu nezdinde meşruiyet algısı oluşturmaya hizmet etmektedir. Bu şekilde HDPKK/PYD çizgisi Kürt kamuoyunda baskısını artırıp alan hakimiyetini gün geçtikçe güçlendirme imkanı bulmaktadır. Yanı sıra, PKK/KCK'nın, Kandil'in çözüm sürecinin bittiğini ilan etmesinin başlıca malzemesi/bahanesi oldu. IŞİD, Orta Doğu'da İslâm'a karşı korkunç bir algı operasyonunun en önemli aracı olarak kullanılmaktadır. Bu algının neden olduğu/olacağı çatışma ortamı ve dökülen/dökülecek kanlar daha büyük bir belirsizliğe/kaosa işaret olarak değerlendirebiliriz. Bir yandan, Rojava ve tüm Kuzey Suriye'de PYD'ye alan hakimiyeti sağlamak, hedeflenen koridoru tamamen açmak diğer yandan Kandil'in de tazyiki ile kademeli olarak Irak Kürdistan'ında Barzani yönetimini zayıflatmayı hatta sonlandırmayı amaçlamaktadırlar. Muhtemelen, Türkiye'nin de bu kaosun içine güney illerinden başlayarak çekilip, ülkenin iyice istikrarsızlaştırılması hedeflenmektedir. Böyle bir durumda Türkiye'nin atacağı stratejik/siyasi adımlar, manevralar hayati önem kazanmaktadır.
..Gürcistan-Acara Notları-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
01 Ağustos 2015
Son bir hafta içinde Trabzon üzerinden iki kez Gürcistan'ı/Batum'u ziyaret etme imkanı buldum. Gördüğümüz manzara hiç de iç açıcı değil. Özellikle Müslümanlığın bölgedeki durumu neredeyse iç karartıcı. Zaten 1293 Osmanlı-Rus Harbi sonrasından beri süregelen göçlerle Müslüman nüfus hep azalma göstermiş. Buna Müslüman Gürcü nüfusun yoğun olarak yaşadığı Batum merkezli Acara özerk bölgesi de dahil. Sovyet döneminde Komünizm'in baskısı ile Müslümanlık bir hayli geriletilmiş, Din ile alakaları büyük oranda kesilmiş kuşaklar yetişmiştir. 1991'de Doğu Bloku'nun çöküp Sovyetler Birliği'nin çözülmesinin ardından Gürcistan içinde özerk cumhuriyetler (Abhazya, Ossetya ve Acara) bağımsız bir devlet haline gelmiştir. Bundan sonraki süreçte, Gürcistan'da Hristiyan nüfusta kilise faaliyetleri gelişip serpilerek bir hayli örgütlü hale gelerek kısa zamanda ülkeye damgalarını vurmuşlardır. Müslümanlar ise ciddi olarak sahipsiz kalmıştır. Acara bölgesinde müftülükler olmasına karşın, Tiflis hükümetinin baskıları ile bir işlev icra edememektedirler. Türkiye'de 1-5 milyon civarında Müslüman Gürcü nüfus bulunmasına karşın Türkiye'nin bu anlamdaki etkisi neredeyse eksi düzeylerde. Bazı vakıf ve sivil toplum/dernek kuruluşları ile kimi şahısların özverili çalışmaları dışında bir varlık gösterilememektedir.
Saakaşvili döneminde, ilk icraat olarak, Gürcistan bayrağının ortasına ve her dört köşesine haçlar yerleştirilmişti. Aynısı Acara bölgesinde de uygulanarak, Acara özerk bölgesi bayrağına da haç konulmuştur.Gürcü kilisesi ön plana çıkarılıp, tüm Gürcüler üzerinde kilise hegomonyası kurmaya çalışılmaktadır.Bu çerçevede, Acara Müslümanlarına yönelerek Hristiyanlaştırma faaliyetine girişilmiş. Yıllarca Komünist rejim altında dini kimlikleri gayet zayıflamış olan bazı Acara köyleri topluca vaftiz edilerek Hristiyanlığa geçirilmiştir. Müslüman Gürcülere/acaralara yönelik “ Sizler Osmanlı tarafından zorla, kılıç zoruyla Müslümanlaştırılarak, göç ettirilmiş gürcülersiniz. Hristiyan aslınıza dönünüz” şeklinde yoğun misyonerlik propagandaları yürütülmektedir
Gürcistan'da yeni cami yapımlarına, restorasyonlarına izin verilmezken Ortodoks ve Katolik kiliselerinin baskısıyla müslüman köylerine birer kilise inşa edilmektedir. Batum'da önceden var olup, Sovyet döneminde yıkılmış camilerin arsaları üzerine de (Aziziye Camii gibi) kilise tarafından özellikle haç dikilmektedir. Marxist dönemden kalma ateizm altyapısı üzerinde kilise, özellikle Ortodoks kilisesi çok rahat bir şekilde programını/propagandasını yürütmektedir. herkese bir haç takılmakta, Gürcistan'da Acar bölgesinde Müslüman Gürcü ailelerinin genç kuşakları üzerinde yoğun bir Hristiyanlaştırma kampanyası yürütülmektedir. Hemen her gün Müslüman Gürcü ailelerin genç üyeleri kiliselerde vaftiz edilmektedir. Dede dindar Müslüman, oğlul Sovyet dönemi ateist veya seküler, torun Hristiyan olan ailelerin sayısında büyük artış görülmektedir. Gürcistan hükümeti, uyguladığı program ve baskıyla Acara bölgesini Müslüman Gürcü nüfustan arındırmaya çalışmaktadır. Batum ve çevresindeki cami imam ve görevlilerinden yeni cami yapımına ihtiyaç olmadığına dair zorla imza alınmaktadır. Türkiyeli olup, Acara bölgesinde Dini faaliyetlere destek verenler, Türkiye'ye rağmen sınır dışı edilip, Gürcistan'a bir daha sokulmamaktadır. hatta türkiye'deki Gürcü müslümanlara bile ciddi bir şekilde el atılmış. Türkiye'deki sol kökenli bir Gürcü derneğinin basırdığı Türkiye'deki önemli gürcülerle ilgii bir kitapta bir çok gürcü asıllı işadamı papazlarla poz verip resim çektirmiş olduğu halde fotoğraflar yer almıştır.Örneğin, Ahmet adının yanında parantez içinde Hristiyan gürcü Arçil adı da kitaba konulmuş. Bu doğrultuda Türkiye'deki bazı gürcü aileler de kiliselere gidip vaftiz olarak din değiştirmişlerdir. Yanı sıra, Türkiye'den Gürcistan'a Gürcüce eğitim için gönderilen, bazı Gürcü/Acar ailelerin çocukları, Gürcistan'da hristiyanlaştırılmakta ve din değiştirmiş olarak Türkiye'ye dönmektedirler.Bunların sayısında da gün geçtikçe hızla artış görülmektedir.Açıkçası Gürcistan'da/Acara'da Müslümanlığa yönelik küçük bir Endülüs Vak'ası/trajedisi yaşanmaktadır.
Oysaki, Gürcülerin/Gürcistan'ın İslâm'la tanışmaları bir hayli eski olup, Hulefâ-yı Râşidîn dönemindeki ilk İslâm fetihlerine kadar geriye gitmektedir. Hz. Osman'ın (r.a) ilk dönemlerinde Kafkasya'ya yönelik seferlerde; Tiflis ve çevresi ile temas kurulmuş, önce ashabtan Habib bin Mesleme Tiflis ahâlisine bir emannâme/ahidnâme yazmıştır. Daha sonra ise Habib bin Mesleme'nin Emannâmesine dayanarak Cerrâh bin Abdillah El-Hekemî de Tiflis ahâlisine bir ahidnâme daha yazıp vermiştir. (Bkz. Ebu'l-Hasen Ahmed bin Yahya El-Belâzûrî, Futûhu'l-Buldân, Tahkik-Ta'lik: Rıdvan Muhammed Rıdvan, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut.1991. Shf. 204-208) Bu dönemlerde Tiflis'in doğu bölgeleri tamamen Müslüman olur. miladi 736 tarihinde ise Kafkasya'da müslümanlarlarla, Hazar Hanı'nın ordusu arasında vuku bulan savaşta Gürcüler Müslümanlarla birlikte Hazarlara karşı savaşır.
Abbasiler devrinde, Özellikle Selçuklular devrinde Müslümanlarla Gürcüler arasında ciddi temaslar olmuştur. Selçuklular devrindeki Gürcü krallığı ile Müslümanlar arasında sıkı bir temas vuku bulmuş. Anadolu Selçuklu hükümdarı Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in Abhazya prensesi Gürcü Hatun ile evlenmesi bu ilişkinin zirve noktasıydı.
Daha sonraki dönemlerde, Özellikle Akkoyunlular zamanında bu ilişki daha da artmış, Gürcistan Akkoyunlu Uzun Hasan'ın himayesine girmiştir. Hatta, Safevi Şah İsmail'in dedesi Şeyh Cüned topladığı mürit ordusu ile Gürcistan'ı yağmalayıp, büyük zararlar vermesi karşısında, Akkoyunluların Şamahı Beyi Gürcüleri korumak için Şeyh Cüneyd'e karşı harekete geçmiştir.
Osmanlılar döneminde ise Gürcülerle olan ilişkiler daha da artmış, birçok Gürcü ağa, bey ve Paşa Osmanlı idaresinde yer almışlardır. Gürcü asıllı 14 Sadrazam gelmiş ve bunların ilki Okmeydanı'ndaki ünlü namazgâhı yaptıran Sadrazam Gürcü Mehmed Paşa olmuştur.
Devam Edeceğiz.
Gürcistan-Acara Notları-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
08 Ağustos 2015
Gürcü Mehmed Paşa ilkin Sarayda Tavaşi ağalarından olup, Hasodabaşı olmuştur. H. 1013/1604 tarihinde vezirlik rütbesi ile Mısır valisi olmuş. Ardından aynı yıl Bosna valisi olmuş, 1018/1609'da Şam valisi, 1021/1612'de Erzurum valisi olmuştur. Daha sonra üçüncü vezir olarak kubbenişin ve üç kez sadaret kaymakamı, ardından, Zilka'de 1031/1622'de Lefkeli Mustafa Paşa yerine sadrazamlık mevkiine getirilmiştir. Rebiülâhir 1032/1623'te dört ay sonra azledilerek Rodos adasına nefyedilmiştir. 1033/1623-24 tarihinde, Sultan IV. Murad devrinde, tekrar sadaret kaymakamlığına getirilmiş. 1035/1626 tarihine kadar bu mevkide kalmış olup, 18 Şevvâl 1035/13 Temmuz 1626 tarihinde Topal Recep Paşa'nın desisesi ile boğdurulmuştur. Eyüp Camii'nde, Ebu Eyyub-i Ensari türbesinin yanındaki İbrahim Paşa türbesinde Semiz Ali Paşa'nın yanına defnedilmiştir. Topal Recep Paşa'nın bu ve daha diğer bir çok suçu açığa çıkınca, Sultan IV. Murad tarafından boğdurulmuştur.
Gürcü Mehmed Paşa'nın Okmeydanı'ndaki Namazgâh ve minber dışında birçok hayratı vardır. Özellikle İstanbul'da yaptırmış olduğu çeşmelerin birçoğu halen ayaktadır.
Gürcü Mehmed Paşa'dan sonra, Timeşvar valisi iken orada 1076/1665-66 tarihinde vefat eden diğer Gürcü Mehmed Paşa sadrazam olur.
Ondan sonra, Yeniçeri ocağından yetişme Yusuf Paşa (Vefatı: 1125/1713-14. Kabri Aksaray civarında kendi yaptırdığı mektebinin ön tarafındaki haziresindedir. Karşısında yaptırdığı çeşmesi 50'li yıllarda yıkılmıştır. Yusuf Paşa semti bundan gelmektedir.) , Yeniçeri ağalığından gelme ve Kasımpaşa'daki ünlü Aynalı Çeşme'nin bânisi İsmail Paşa (1151/1738-39 Tarihinde Girit-Hanya'da vefat etmiştir.), Samatya-Davut Paşa İskelesinde Kadem-i Şerîf Tekkesi'nin bânisi ünlü Halil Hamid Paşa (Katli: Bozcaada 1199/1785-85. Ser-i Maktuu Karacaahmed Kabristanına defn edilmiştir.), 18 Ramazan 1201/4 Temmuz 1787'de Gelibolu'da vefat eden Şahin Ali Paşa, Ramazan 1215/Ocak-Şubat 1801 Tarihinde Medine-i Münevvere Muhafızı iken vefat eden Koca Yusuf Paşa, Ulemâ mesleğinden gelen Ziyaeddin Yusuf Paşa (Vefatı: Sakız Adası. 1234/1818), Selim Sırrı Paşa'nın azadlısı Hurşid Paşa (Vefatı: Mora. 1238/1822-23), Hüsrev Paşa'nın maiyetinden Reşid Mehmed Paşa (Vefatı: Diyarbekir Şaban 1252/Kasım-Aralık 1836. Kabri Diyarbekir'de İçkale Cami-i Şerifindeki türbede Es'ad Muhlis Paşa'nın kabri yanındadır.), Eski Bağdat ve Şam valisi Mehmed necip Paşanın oğlu Mahmud Nedim Paşa (Sultan Abdülazîz devrindeki Sadrazamlığı esnasında Rus yanlısı politikalar takip ettiğinden “Nedimof” lakabı ile ünlenmiştir. 11 Recep 1300/18 Mayıs 1883 tarihinde vefat etmiş olup, Cağaloğlu'nda halen ayakta olan türbesinde medfundur.) Osmanlı devletindeki başlıca Gürcü sadrazamlardır.
Gürcüler arasında sadrazamlar dışında, Mısır Valisi Ahmed Paşa, Belgrad valisi Süleyman Paşa, Belgrad muhafızı Abdullah Paşa, Yusuf Ziyaeddin Paşa, Ali Seydi Paşa, Gürcü Osman Paşa, Cafer Paşa, Tayyar Mehmed Paşa, Ferah Ali Paşa, Hamdi Mahmud Paşa, Hamdi Hüseyin Paşa,Niş ve Trabzon valisi Vasıf Mehmed Paşa (Vefatı:1282-Üsküdar'da Hüdâî tekkesi haziresinde medfundur.), Hurşid Ahmed Paşa, Hurşid Paşa, Erzurumi Gürcü Hüseyin Paşa, Çetrefilzâde Hüseyin Paşa, Gürcü Hüseyin Paşa, Musul beylerbeyi İbrahim Paşa, Van valisi Çelebi İbrahim Paşa, Avusturya sefiri elçi İbrahim Paşa, Zekim Beylerbeyi İskender Paşa, Küçük İsmail Paşa, Macuncu Mirmiran İsmail Paşa (Rusya'da esir olarak vefat etmiştir.), Erzurum valisi Koca Kenan Paşa (Vefatı:1062/1652), Kenan Süleyman Paşa (Budin Valisi Vefatı:1073), Belgrad muhafızı Mahmud Paşa (Vefatı:1203), Korucubaşı Tiflis Beyi Mehmed Paşa, Konya Beylerbeyi Mühtedi Mehmed Paşa (Vefatı: 1038), Kefe muhafızı Kethüda Mehmed Paşa (Vefatı:1075), Budin ve Diyarbekir valisi Mehmed Paşa (Katli:1061), Van valisi Gürcü Mehmed Paşa (Katli: 1108), Kefe ve Erzurum valisi Mustafa Paşa (Vefatı:1075), İnebahtı muhafızı Mustafa Paşa (Vefatı: 1216), Sadrazam Mahmud Nedim Paşa'nın babası Şam ve Bağdat valisi Mehmed Necip Paşa (Mevlana Halid-i Bağdadi –vefatı:1242/1827- zamanında Bağdad ve Şam valisi olup, Mevlana Halid'in Mektubâtında buna gönderilmiş mektuplar vardır.Vefatı: Recep 1267/Mayıs 1851, Eyüp'te Eyüp Sultan türbesi civarında medfundur), Konakçı Osman Paşa (Vefatı:1083), Mısır ve Mora valisi Kelleci Osman Paşa (Vefatı:1188), Diyarbekir ve Erzurum valisi Hacı Osman Paşa (Vefatı: 1212), Mirmiran Ramiz Hasan Paşa (Vefatı: 1314-Üsküdar Nasuhi tekkesinde medfundur), Rakka Beylerbeyisi Süleyman Paşa (Vefatı:1100-Rakka), Saruhan Valisi Süleyman Paşa (VefatI.1128), Reisülküttâb, Tersane Emini, Darphane emini, Rumeli ve Halep valisi Tevkî'î Süleyman Feyzi Paşa gibi nice Paşa vesair devlet adamları çıkmıştır.
Ayrıca, yine Osmanlı tarihinde nice Gürcü ulemâ ve meşayih de yer almıştır. Bunlar arasında, Mısır ümerâsından Rıdvan Beğ, Şikârî Yusuf Bey, Bosna Mollası Hafız Yusuf Efendi, Fatih-Çarşamba Murad Molla Tekkesi'nin ilk postnişini Nakşibendi-Müceddidi Beğzâde Şeyh Mustafa Ahıshavî (Vefatı: Cidde 1200/1785-86), cânişini oğlu Şeyh Abdülhalîm Efendi (Vefatı: 11 Zilka'de 1230/1814-15), onun da oğlu, Mesnevihân, Fatih Çarşamba'daki Dâru'l-mesnevî'nin bânisi Allâme Şeyh Murad En-Nakşibendi ( Çok kuvvetli bir tahsil görmüş olup, çok sayıda eser vermiştir. Lisân-ı Farsi'de zamanının feridi idi. 27 Ramazan 1264/27 Ağustos 1848 Tarihinde vefat etmiş olup, kendi binası olan Dâru'l-Mesnevi'deki müstakil türbesinde medfundur.) başta gelenleridir.
Bunlar dışında, Ahıskalı Emin Mehmed Efendi, Eyüp Mollası Halil Sırrı Efendi, “Büyük Gürcü” lakaplı Ahıskalı Ahmed Efendi, “Küçük Gürcü” lakaplı Ahıskalı diğer Ahmed Efendi, Silivri Müftüsü Gürcü Osman Efendi, bunun oğlu “Şeyh Türlü” lakabı ile ünlü Divân sahibi Şeyh Ahmed Kâmil Efendi Fatih Sulukule yakınında Neslişah mahallesinde Şeyhi Kütahyalı Evliyâzâde İsmail Hakkı Efendi nâmına bir tekke yaptırmıştır. 12 Safer 1312/15 Ağustos 1894 Tarihinde vefat etmiş olup, halen ayakta olan tekkesinde medfundur.); Çarşamba İsmet Efendi, Nakşibendi-Hâlidi dergâhının son postnişini Ahıskalı Allâme Ali Haydar Efendi (Vefatı: 1 Ağustos 1960. Kabri Edirnekapı dışında Sakızağacı Mezarlığındadır.), Eyüp Zal Mahmud Paşa Medresesi Müderrisi ve Eyüp Hacı Ali Nakşi Dergâhı son postnişîni Müderris Şeyh Mehmed Fevzi Batumi (Gümüşhânevi Dergâhı Şeyhi Şeyh Ömer Ziyaeddin Dağıstani'nin hulefâsındandır. 1926 yılındaki Şapka Kanunu dolayısıyle Türkiye'yi terk ederek Medine-i Münevvere'de mücavir olmuştur. Mescid-i Nebevi'de Hadis dersleri vermiş, Medine Arif Hikmet Bey Kütüphanesinde Hâfız-ı Kütüb olarak vazife yapmıştır. 12 Recep 1373 Tarihinde vefat etmiş olup, Cennetu'l-Bakî kabristanında medfundur. İkisi Arapça dört matbu eseri vardır. Torunları, Ahmed Züheyr ve Sami Fevzi halen Medine-i Münevvere'de mukimdirler.) yine tanınmış Gürcü ulemâ ve meşâyihindedir.
Yanısıra, İstanbul-Fatih Camii Haziresinde Gürcü ulemâdan bazılarının yan yana medfun olduğu “Gürcü Sofası” da bulunmaktadır.
Devam Edeceğiz.
Not: “İslam Tarihi Boyunca Gürcüler ve İslâmiyet” başlıklı sürdüre geldiğimiz kapsamlı bir çalışma kısmet olursa yayınlanacaktır.
..
.Gürcistan-Acara Notları-3
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
15 Ağustos 2015
Batum- Acara Bölgesi ilkin 11. Yüzyılda Selçukluların denetimine girer, 13. Yüzyılda ise Anadolu Selçuklularının nüfuzu söz konusu olur. Bölge, Gürcü prenslikleri, daha sonra İlhanlı-Moğol idaresine dahil olur. 14. Yüzyıl sonlarında Timur'un oğlu Miran Şah'ın Sultaniye merkezli idaresine bağlanır. 15. Yüzyılda ise Akkoyunlu Uzun Hasan'ın harac-güzarı olur.
Batum-Acara bölgesi, 16. Yüzyılın son çeyreğinde tamamen Osmanlı devletine bağlanır, 1578'de Çıldır eyaletinin parçası haline gelir. ( Bkz. Gürcistan Seferi, Yazma Eser, Taksim Atatürk Kitaplığı Yazm. Bel. Yz. 118; Şecaatnâme, Yazma, Topkapı Sarayı Yazmaları, R. 1301) Bu tarihte başlayan Osmanlı egemenliği Osmanlı-Rus harplerinin yol açtığı kısa süreli kesintilere rağmen 1878'e 1293 Osmanlı-Rus Harbine kadar sürer. Bölge Osmanlı idaresine geçtikten sonra Batum- Acara ve çevre bölgeler tümü ile Müslümanlaşır.
1878'de Harp sonrasında, Batum çevresi Kars ve Ardahan'la birlikte Ayastefanos ve Berlin Anlaşmaları ile Rus işgali altına girer. Bu süreçte yöredeki Müslümanların önemli bir kısmı Osmanlı'nın kalan komşu topraklarına göç eder. Birinci Cihan Harbi (Harb-i Umumi) esnasında Rusya'da Çarlık idaresinin devrilmesi ile neticelenen Bolşevik devriminden sonra, Rusya savaştan çekilir. Rus Orduları Van ve Bitlis'e kadar işgal etmiş olduğu Osmalı topraklarından çekildiği gibi Kafkasya ve Azerbaycan bölgesinden de çekilir. Batum ve çevresi Brest Litovsk anlaşması gereğince Osmanlılara bırakılır. Ancak, 1918'deki Mondros Mütarekesi sonrasında İngilizlerin denetimine girer. Buna rağmen 1920'de TBMM Birinci devresinde Batum da meb'uslarıyla temsil edilir.1921 yılı başlarında Batum ve çevresinin kontrolü Kars ve Artvin ile birlikte tekrar Türkiye'nin eline geçer.
16 Mart 1921'de Türkiye (TBMM) ile Bolşevik Sovyet Rusya arasında Moskova Anlaşması imzalanır. Bu anlaşma ile Batum ve çevresi Gürcistan'ı tekrar işgal etmiş olan Sovyet Rusya'ya terk edilir. Karşılığında ise Sovyet Rusya TBMM hükümetine İstiklâl Harbinde para ve silah yardımı taahhüd eder. (Bkz. Traite Entre La Turquie Et La Russie Signé A Moscou Le 16 Mars 1921; Ankara)
13 Ekim 921'de ise, TBMM hükümeti ile, Sovyetler bünyesinde kurulan, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında Moskova Anlaşması esas alınarak, Kars anlaşması imzalanır. Kazım Karabekir riyasetindeki bu heyet tarafından imzalanan bu anlaşma ile Sovyetlerle olan sınır tümü ile belirlenmiş olur. Bu anlaşmanın dördüncü maddesi ile Batum ve çevresi Sarp Köyü Gedis Mata ve Şavşat dağları sınır kabul edilerek Gürcistan'a bırakılır. Beşinci ve Altıncı Maddede ise, Azerbaycan'a bağlı muhtar/özerk bir bölge kabul edilen Nahcivan'la; Gürcistan'a bırakılan Batum ve çevresine ilişkin Türkiye hükümetinin hakları da belirlenir.
Altıncı Madde ile Nahcivan ve Batum-Acara bölgesinin muhtariyet şartları ve Türkiye'nin hakları şu şekilde ifade edilir:
Altıncı Madde:
Türkiye, evvelâ- işbu maddede tahsis ve tâyin olunan mahaller ahâlisi, her cemaatin dînî ve harsî hukukunu te'min edecek bir muhtâriyet-i idâriyeye nâil olmak ve mezkûr mahallere ahâlinin arzularına muvâfık bir usul-i tasarruf-i arâzi idhâline imkân bahş etmek. Sâniyen, Batum limanı tarîkiyle Türkiye'ye idhal veya Türkiye'den ihrâc olunacak bilcümle mevâdd ile eşyâ-yı ticâriyenin gümrük resmine tâbi tutulmayarak bila müşkilât ve mevâni' bilcümle rusûm ve tekâliften muâf olarak serbest bir sûretde imrârı hakkı, her nev'i masârıf-ı husûsiyeden müstesna olarak Batum limanından istifâde hakkıyla birlikde Türkiye'ye te'min edilmek şartıyla Batum liman ve şehrinin ve işbu muahedenin dördüncü maddesinde gösterilen hudûdun şimâlinde bulunan ve Batum livâsına âit olan arâzinin hakk-ı metbûiyetini Gürcistan'a terke rızâ gösterir.
Bu maddenin tatbiki için işbu muahedenin imzasını müteâkib derhal alakadar tarafların mümessillerinden mürekkeb bir komisyon teşkil edilecektir.” (Bkz. Kars Muahedenâmesi: Türkiye- Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Hükümetleri Arasında Kars'ta 13 Teşrîn-i Evvel, 1337-1921 Tarihinde Akd ve İmza Edilmiştir, Ankara)
Anlaşmanın müteakip 7. Ve 8. maddeleri, 6. Maddeye tabi olan Gürcistan-Türkiye sınırındaki ahalinin hududun iki tarafına geçişlerinin, yazlık ve kışlık arazilerde hayvanlarını otlatmak için sıhhi kontrol şartı ile geçişlerinin kolaylaştırılmasına ilişkin şartların/nizamnamenin kurulacak komisyonca belirlenmesi şarta bağlanmıştır.
Hem Moskova Anlaşması, hem de Kars anlaşması yürürlükte olmasına karşın 1920'lerde Sovyetlerde Stalin'in idareyi ele alıp, koca bir ülkeyi demir perde haline getirmesi, Türkiye'de ise 1923'te kurulan yeni cumhuriyetin birbiri ardına inkılaplar adıyla gerçekleştirilen jakoben reformlar ile anlaşmanın bu maddeleri işlemez hale gelir. Özellikle Dini ve harsi (kültürel) hakların korunmasını temin edecek muhtariyet maddesi, hem Sovyetlerdeki Stalinist uygulamalar hem de Türkiye'deki din karşıtı, Dini müesseseleri adeta yok eden inkılaplar dolayısıyla hiçbir şekilde uygulanamaz.
Bunun neticesinde, zaten göçlerle Batum-Acara bölgesinde bir hayli azalmaya yüz tutan Müslüman nüfus, Sovyet-Komünizm dönemindeki ateistleştirmeyi hedefleyen dine karşı ağır uygulamalar ile karşı karşıya kalmış, yeni kuşaklarda dine bağlılık bir hayli gevşemiştir. Bugün Gürcistan tüm nüfusunun yaklaşık %12'si Müslümanlardan oluşmakta, Batum'da ise Müslüman nüfusun oranı %40'lara çıkmaktadır. Buna rağmen Müslüman nüfus, özellikle Müslüman Gürcüler dini özgürlüklerinden önemli oranda mahrum hale getirilmişlerdir. 1991'de Sovyetler Birliğinin dağılıp, Gürcistan'ın bağımsız olmasının ardından Sovyet dönemindeki Din'e yönelik kısıtlamalar kaldırılmış, anca bu özgürlükler büyük oranda Müslümanları, özellikle Müslüman Gürcüleri kapsamamıştır. Oysa ki yukarıda alıntıladığımız Kars anlaşmasının 6. Maddesi dini özgürlüklerin, hak ve hukukun teminat altına alınmasını şart koşmakta ve bu konuda Türkiye'yi de hâmi/garantör kılmaktadır. Anlaşma, Sovyetlerin ve Türkiye Cumhuriyetinin rejim yapıları dolayısıyla uzun süre uygulanamazsa da, halen Ermenistan dışında tüm taraflar bu anlaşmayı yürürlükte kabul etmektedir. Gürcistan hükümeti, Gürcü Ortodoks Kilisesinin de etkisiyle, yazı dizimizin ilk bölümünde de belirttiğimiz gibi Müslüman Gürcülerin, Dini ve kültürel haklarına riâyet etmeyip, kısıtlamalara maruz bırakmakta, üstelik propaganda ve baskıya dayanan planlı bir Hristiyanlaştırma programı yürütmektedir.
Türkiye'de ise, din karşıtı, dini müsesseleri neredeyse tümü ile yasaklayan inkılaplarla özdeşleşen tek-parti devrinin uygulamaları ile, Türkiye sınırlarındaki veya Türkiye sınırlarına göç etmiş Gürcü nüfusta da dindarlık anlamında benzeri bir zaaf oluşmuştur. Gürcü nüfusun yoğunluklu yaşadığı Artvin ili ile, yine Gürcülerin yaşadığı, Ordu'nun Ünye ve Fatsa ilçeleri ve Samsun'un bazı kasabalarında 40'lı yıllardan itibaren CHP'nin/ İsmet Paşacılığın etkili olması, Gürcü toplulukları arasında revaç bulması, 60'lı yıllardan itibaren ise Gürcü nüfus yoğunluklu bu yörelerde Marxist solun yükselişe geçmesi, hatta, 70'li yıllarda Fatsa ve Artvin gibi merkezlerin solun, Marxist solun kalesi konumuna gelmiş olması, adı geçen yörelerdeki Gürcülerin dindarlığına, İslam dinine bağlılığına bir hayli darbe vurmuştur. Sonuçta, dinden uzak, seküler bir yapı ön almış, dolayısıyle, Türkiye'deki Gürcüleri Müslümanlıktan koparma hristiyanlaştırma faaliyet ve propagandalarına elverişli bir zeminin oluşmasına meydan vermiştir. Bu şekilde, Gürcü kimliğinden yola çıkılarak, gerçekleştirilen Hristiyanlaştırma faaliyetleri, sadece Gürcistan-Acara'daki Müslüman Gürcüleri kapsamamakta, Türkiye'de yukarıda belirttiğim sebeplerle Dindarlıkları, Din'le bağları bir zayıflamış Gürcüleri de içine almaktadır
Tüm bunlara karşın Türkiye, diplomatik zemin ve kanallar üzerinden, Gürcistan'la olan ilişkilerinde başından beri söz ettiğim hususları ve sorunları göz önünde bulundurmalıdır. Türkiye, yürürlükteki Kars Anlaşmasının 6. 7. Ve 8. Maddeleri gereğince sağladığı ekonomik ve ticari haklarının yanı sıra, Batum-Acara Müslümanlarının Dini ve kültürel hukukunun da muhafazasına çalışmalıdır.
.Çözüm Süreci, PKK ve kaos
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
22 Ağustos 2015
2011 yılındaki görüşmelerin/müzakerelerin neticesi olarak 2013 yılında fiilen icra mevkiine konan Çözüm Süreci, 7 Haziran seçimleri ile birlikte fiilen ortadan kalktı. PKK/Kandil'in “Çözüm Süreci Bitti” diyerek yeniden başlattığı kanlı eylemlerle de çatışmasızlık durumu da nihayete erdi.
Bir ülkede en büyük siyasal güç olan Devlet kimi, hangi örgüt veya organizasyonu muhatap alırsa o muhatap tabii olarak büyüme gösterir. Devlet'in İmralı-Kandil-HDP ayakları üzerinden PKK'yı muhatap alması üstelik Kürt sorununa ilişkin resmin bütününde muhatap almış olması PKK/KCK/Kandil'i beklenenin çok üstünde büyüttü. Bir taraftan KCK'nın, çatışmasızlık durumunu fırsat olarak değerlendirip bölgede/Kürdistan'da şehir/kasaba örgütlenmelerini olabildiğince güçlendirmesi; diğer taraftan Suriye'de iç savaş ve kaos-forever'a dönüşen kanlı olayların oluşturduğu zeminde Suriye'nin Kürtlerle meskun Kuzey bölgesinde PKK uzantısı PYD'nin denetiminde “Rojava” bölgesinin, “Kobani” algısının oluşması; öte yandan 7 Haziran seçimlerinde beklenmedik bir şekilde HDP'nin yükselişi şimdiki karmaşık tabloyu ortaya çıkardı.
Çözüm sürecine bakıldığında, çatışmasızlık durumunun oluşturulması ve bunun toplumsal gerilimi aşağı çekmesi dışında çok fazla bir hedefin gözetilmediği müşahede edilmektedir. Derin Devlet-Hükümet bazında çatışmasızlığın sağlanması merkeze alınmış, bunun ötesinde süreçte, insiyatifi büyük oranda örgütün eline almış olduğu görülmektedir. Oysa ki, sorun silahlı çatışmanın çok daha ötesinde bir mesele olarak yıllardır karşımızda. 20. Yüzyılın Ulus-Devlet tecrübesinin sebep olduğu ağır etnik trajedilerin neticesi olarak bu coğrafyada var olan Kürt sorunun bir ürünü olarak ortaya çıkıp sorunu istismar eden Stalinist bir örgütün olduğu da ortada. 60'lı, 70'li yıllarda sol/Marxist örgütlenmelerin Kürt sorununa el atıp istismar etmelerinin organize hali olarak karşımıza PKK olayı çıkmıştır. Dolayısıyla, Kürt sorununu istismar üzerine kurulu sol/Marxist/Stalinist bir örgütlenmeyi, Kürt sorununun varlık sebebi olarak görme zemininden muhatap almak zaten ölümcül bir hataydı. İkincisi de PKK/KCK/İmralı/HDP'nin Kürt sorununda tek muhatap haline getirilmesi, bunların dışında kalan Kürt grup ve organizasyonlarının tümü ile gözardı edilmesiydi. Özellikle, 2009 yılından beri açılım ve çözüm süreçlerinde Müslümanlığın/Din'in ıskalanmış olması, Müslümanlığın, İslam Medeniyet deneyiminin getirdiği Ortak yaşama kültürünün değerlerini başka seküler söylem ve kurallarla becayiş etme çabası adeta bir intihardı.
Kandil/KCK yapılanması bu zemine dayanarak/güvenerek çatışmasızlık durumunu sona erdirip, kanlı eylemleri başlattı. Açıkçası, Kandil/KCK, bir kısım Batılı destekçilerine de dayanarak kanlı eylemler üzerinden bir kaos ortamı oluşturmayı hedeflemektedir. Suriye ve Irak'taki iç savaş ve IŞİD/DAİŞ'i de bahane ederek bölgeyi iyice uluslar arası askeri müdahaleye açık hale getirmek istiyor. Kandil/KCK ve uzantıları, sadece bununla kalmayıp, şiddeti tırmandırarak Kürtleri, çevrelerindeki birlikte yaşadıkları diğer Müslüman halklarla da karşı karşıya getirip halklar arası kanlı bir boğazlaşmanın da önünü açmak istiyor. Kürt sorununu halklar arası bitip tükenmeyecek bir kan davasına dönüştürme peşinde. Sol/Marxist jargonla yıllarca “Halkların Kardeşliği” sloganını dilinden düşürmeyenler, şimdilerde “Halkların Düşmanlığı” nı esas alıp, körükleyip, bunun üzerinden mazlum Kürt halkına özgürlük (!) vaadinde bulunmaktadır. Ayrıca, 7 Haziran seçimlerinde, silahların tehdidi/gölgesi, KCK'nın ağır baskısı altında alınan seçim sonucu üzerinden, Bölgede/Kürdistan'da kalıcı/baskıcı bir tahakküm oluşturmayı amaçlamaktadırlar.
Ancak, seçim sonuçları, HDP'nin %13 bandına gelmesi ve süre gelen olaylar, çatışmasızlık durumunun Kandil tarafından sona erdirilip, kanlı eylemlere girişilmesi, toplumda tansiyonun 90'lı yıllardakine benzer şekilde yükselmesine yol açmıştır. Seçim sonuçları ve Kandil/KCK'nın yeniden başlattığı kanlı terör eylemleri, çözüm sürecine büyük umutlarla bakan Ak-Parti tabanında büyük şaşkınlık ve öfke meydana getirdi. Seçim sonuçlarına kanlı eylemler de eklenince kabaran öfke PKK/KCK'yı da aşarak maalesef tüm Kürtlere yönelme eğilimi göstermektedir. Özellikle, sosyal medyada kendilerini Ak-Partili olarak lanse eden art niyetli bazı şahıs ve gruplar PKK/KCK'yı değil, tüm Kürtleri hedef alıp; Kürtleri “Hain, Nankör ve Gavur/Kâfir” bir topluluk olarak niteleyen; asırlarca İslam'a hizmet etmiş Müslüman-Dindar bir topluma, Gayr-i Müslim/Ermeni muâmelesini reva gören provokatif/ajitatif yayınlar/mesajlarla kaosa davetiye çıkarmakta; Ak-Parti'nin de töhmet altında kalmasını amaçlamaktadırlar. Hatta bununla kalınmayıp, bugüne kadar PKK'ya karşı tutum sergilemiş, İslami kimlikleri ile ön plana çıkmış dindar Kürtler de sanki örgüt mensuplarıymış gibi sosyal medyada hedef alınıp acımasız saldırılara maruz kalmaktadır. Tüm bunlar, sırtını bölge dışı ecnebi güçlere dayandıran PKK/Kandil'in elini güçlendirmekten, hedefini, meş'um emellerini kolaylaştırmaktan başka bir işlev görmemektedir. Sonuç ne olursa olsun, siyasi karar vericilerin de sağduyuyu/akl-ı selimi bir kenara koyma, öfkeyi merkeze alma lüksü olamaz. Hiç kimsenin, öfkesine yenilerek bu coğrafyada Müslüman ahâliyi birbirine kırdırmak isteyen güç ve örgütlerin meş'um emellerine hizmet etmeye; İslâm Dini'nin geleceğini karartmaya hakkı yoktur. Aksi takdirde, krize dönüşme eğilimi gösteren sorunun/sorunların çözümü mümkün olmayacağı gibi kronikleşerek daha büyük ve uzun süreli kaoslara yol açacaktır.
.Çözüm Süreci, şiddet ve Kürtlerin tüketilen potansiyeli
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
29 Ağustos 2015
PKK/Kandil, 7 Haziran seçimlerinde siyasal uzantıları olarak gördükleri HDP'nin barajı aşarak 80 sandalye ile Meclis'e girmesini bir milat gibi telakki edip, çözüm süreci ve ateşkesin sona erdiğini ilan etti. Hatta, PKK'nın şehir yapılanması olan KCK, seçimin hemen ardından, bölgede/Kürdistan'da mevcut bir kısım dernek ve vakıf ve parti teşkilatlarının temsilciliklerine bildiriler göndererek, bu seçim sonuçlarının bölgede insiyatifi kendilerine verdiğini, bundan böyle bölgedeki her türlü faaliyet konusunda kendilerinin izni olması vs. gerektiğini tebliğ ediyordu.
Açıkçası, PKK/KCK, seçim sonrasında, PYD'nin Suriye'de otorite boşluğundan dolayı ele geçirdiği bölgelerde ilan etmiş olduğu, Kantonlara benzer bir yapının oluşumu teşebbüsünde bulunuyordu. Rojava Devrimi (!) hayalini, bölgede de toprağa el koyarak gerçekleştirmeye soyundular. Zaten, PKK/Kandil ilanda bulunmasa bile, KCK'nın bildirileri ve Özyönetim(!) teşebbüsü, çözüm süreci ve ateşkesin PKK/Kandil tarafından fiilen sona erdirilmesinin adıydı. Ayrıca, evinde uyuyan polislerin PKK tarafından katledilmesi şiddet seçeneğini açıkça tercih etmeleriydi. Örgütün, HDP'nin 80 milletvekiline rağmen şiddet seçeneğini tercih etmesi, elbette ki, karşılığında askeri operasyonları getirecekti.
PKK/Kandil'in KCK marifetiyle Kanton kurma denemeleri, şiddet seçeneğini işaretlemesi, çözümden yana olmadığının, şiddeti esas alıp, kan ve gözyaşı üzerinden bir siyaset takip ettiğinin göstergesi. İzlediği bu siyaset ve yöntemle PKK/Kandil bu ülkede Kürtlerin haklarını temin edecek, anayasal bir güvenceye kavuşturacak köklü sistem değişikliğine de kesinlikle taraftar olmadığını, eski sistemin, tek-parti devri statükosunun devamından yana olduğunu ortaya koymuştur. Zaten, özellikle, son dönemlerde Resmi İdeoloji yanlıları ile kurdukları sıcak diyaloglar da bunu göstermektedir.
Oysa ki, bu ülkenin/coğrafyanın uzun süredir, resmi ideolojinin vesayet ve prangalarından kurtulmak için köklü sistem ve anayasa değişikliğine ihtiyacı vardı. Üstelik, resmi ideolojiden en çok sopa yiyen, darbe alan kesim de ülkenin asli bir unsuru olan Kürtlerdi. Asıl itibarıyla Kürtler, bu köklü sistem ve anayasa değişikliğinin bu anlamda katalizörü ve güvencesiydi. PKK/Kandil ise, Kemalizm'in aynadaki aksi/yansıması olan bir ideolojik alt yapı ve anlayışı/algıyı benimseyip, aynısını bölgede/Kürdistan'da uygulama, hayata geçirme peşinde oldu. Üstelik buna Stalinist örgütlenme yapıları da eklenince korkunç bir hal almaktadırlar. Örgüt, Kürtler/Kürt kimliği üzerine silahlı ve siyasal organizasyonları ile tahakküm kurarak bu değişim sürecinin önünü kesti. Örgüt için, Kürt kimliğinin inkarının sona ermesi, anayasal güvenceye kavuşturulması, anadile ilişkin, eğitim sorunu dahil, sorunların çözülmesi gibi öncelikleri ve önermeleri aslında bulunmamaktadır. Bunlar tümü ile çözülüp, eşit yurttaşlık ilkesi ile anayasal güvenceye kavuşturulması durumunda bile silah ve şiddetten vazgeçmeyeceğini göstermiştir. Halbuki, Kürtler bu bölge ve coğrafyanın artık en dinamik ve enerji dolu topluluğudur. Tüm bir bölgenin lideri/öncüsü/efendisi olabilecek ve değişim/dönüşümleri dinamize edecek bir potansiyele sahiptir. Kimlikleri üzerinde son yüzyılda,ulus-devletlerin kurulduğu toplulukların enerji ve potansiyeli, hatta kredileri bu ulus-devletler tarafından bir hayli tüketildi. Ulus-devlet tecrübesi/dönemi bu toplulukları olabildiğince yorup bitâb düşürdü. Kürtler ise, ulus devletlerin baskılarına, hatta Halepçe katliâmı gibi katliâmlara, trajedilere maruz kalsa bile, kimliği/kredisi ve enerjisi kullanılmadığı için tüketilemedi. Anadolu/Küçük Asya ve Orta Doğu'da sözü olabilecek bir topluluk olarak kaldı. Ancak, PKK/Kandil Kürtlerin bu enerji ve potansiyelini ecnebi lobilerinin desteği ile geç kalmış, anlamsız ulus-devlet hayalleri ile hapsetmekte ve ideolojik şiddet sarmalında tüketmektedir. PKK/Kandil, Balkanlar'dan, Basra'ya, büyük bir coğrafya'da, İslâm âleminin en can alıcı noktasında tümünü etkileyip olumlu yönde dönüştürebilecek, çevresindeki diğer Müslüman topluluklara da lider olabilecek enerji birikimine sahip Kürtlere, geç kalmış küçük ulus-devlet ukdesi aşılayarak, çevresindeki asırlardır beraberce yaşadıkları halklara düşman etmeye çalışarak, Andorra, San Marino, Lesotho, Botswana olmayı öngörmekte/vaat etmektedir.
.Kıyıya vuran insanlığın vicdanı
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
05 Eylül 2015
Bodrum'da kıyıya vuran Suriyeli Kürt mültecilerin çocuklarına ait cesetler bütün gerçekleri tüm çıplaklığı ile insanlığın ve sahte/cilâlı medeniyetin gözüne sokuyor.
Aylan'ın cesedi, hakikati, kararmış vicdanlara çarpıyor. Fransız ihtilalinden sonra, 200 yılı aşkındır, Batı'nın, Batılı modernleşmenin hakim kıldığı sistem/sistemlerin kıyılara çarpmasının, karaya bindirmesinin göstergesidir. Vâdedilen refah toplumu, yeryüzü cenneti (!) , Dünya düzeninin cilalarının dökülüp hakikatin yüze vurmasıdır. Thomas Moore'un, Francis Bacon'un ütopik dünya cennetinin, Aydınlanmacı düşüncenin vaat ettiği “Cartesian anthropocentric” insanlık modelinin iflasıdır. Modern insanı ontolojik bir yüzleşmeye davettir bu. Fıtratına yabancılaşma (Alienation), Nature-Culture (Tabiat-Kültür) ayırımı yaparak, Doğayla mücadele üzerine kurulu bir medeniyet tasavvuru ve nizamının çöküşüdür. Aydınlanmacı döneme ait Doğa Durumu ve Toplumsal Sözleşme (State Of Nature And Social Contract) teorileri ve buna dayalı yapının insanlığa, insanın doğasına/fıtratına ne kadar yabancı olduğunu bir kez daha ilan ediyor. Parlak gözüken bir yüzeyin arkasındaki merhametsiz/şeytani yapıyı haykırıyor adeta. Batı'nın, Modernliğin ve kurduğu dünya düzeninin insanlığa söyleyecek bir sözünün kalmadığını ilan ediyor. Kararmış vicdanlara sesleniyor. Özgürlük ve refah/dünya cenneti vaadleriyle aldatılmış insanlığa sesleniyor.
Yeryüzü cenneti gibi gösterilen, bizim eskinden Frenk Diyarı dediğimiz Batılı Gelişmiş ülkelerin gösterişli/aldatıcı haliyle tüm dünya için nasıl sahteden cazibe merkezi haline getirilişinin yol açtığı trajedilerdir. Zengin müreffeh(!) Batılı ülkeler, Yoksul Asya, Yoksul Afrika ve yoksul İslâm dünyası ve bunun yol açtığı travmalar.. Dünya kaynaklarının çok çok büyük bir bölümünün bir zamanlar sömürgecilik aracılığıyla, şimdi de başka sofistike yöntemlerle Batılı/Müreffeh ülkelere aktarılıp tüketim malzemesi haline getirilip diğer ülkelerin, dünyanın geri kalan büyük çoğunluğunun yoksulluğa, sefalete mahkum kılınmasını öngören, adalet ve merhameti/vicdanı tümü ile ötelemiş soğuk yüzlü bir sistemin dünya hakimiyetinin oluşturduğu toplumsal ve siyasal travmalarının neticesi olarak yüzümüze vuruyor.
Aynı zamanda, İslâm dünyasının içinde yaşadığı hazin durumun da tablosudur. Üç yüz yıldır yaşadığımız ve sürekli kötüye giden bir inhitat halinin iyice dışa vurumudur. Sürekli, Bengladeş, Hindistan, Endonezya, Mısır, Cezayir, Fas, Yemen, Senegal, Mali, Moritanya gibi İslam ülkelerinden Batı ülkelerine inanılmaz göç dalgaları söz konusu. Batı ülkeleri artık çok sınırlı sayıda göçmen/mülteci kabul etmesine rağmen ısrarla bir göç/ilticâ furyası artarak devam ediyor. Son yıllarda, tekne, sandal gibi korsan deniz taşıtları ile yapılan göç hareketleri ciddi artış gösterdiği gibi, sürekli deniz faciaları ile de neticelenmektedir. Son olarak, Irak, Suriye, Yemen gibi ülkelerdeki savaş halinden dolayı göç dalgalarının tüm Orta Doğu ve Akdeniz'i kapladığını görebilmekteyiz. Son hadise bu göç/mülteci dalgalarının en hazin görüntüsüne sahne oldu. Denizde alabora olan korsan tekne ve kıyıya vuran çocuk cesetlerinin bütün dünyanın vicdanına seslenen, insanlığı sarsan acıklı görüntüsü.
İnsanlar neden memleketlerini, yer ve yurtlarını terk edip, maceralara atılıp insan tacirlerinin eline düşme, denizlerde boğulma pahasına göçe/ilticaya ısrarla teşebbüs ediyor. Üstelik hemen tümü ABD, Kanada, Avrupa Birliği Ülkeleri gibi Batılı ülkeleri tercih ediyor. 1-Bu insanlar kendi ülkelerinde ortalama bir yaşam imkanı bulamıyor. Bengladeş gibi yoksul ve kalabalık ülkelerde insan yaşamı bir hayli zor ve ucuz. 2- Siyasi-toplumsal istikrarsızlıklar, baskı-zulümler ve iç savaşla, daha diğer bir kısım başka nedenler.. Açıkçası İslam ülkeleri kendi halkını/halklarını, büyük oranda ülkelerini terke, Frenk Diyarı'nda mülteci olmaya, neredeyse mahkum/mecbur ediyor. Bir yandan ülkelerindeki hayat şartlarının zorluğu, diğer yandan Batılı-Modern ülkelerin aldatıcı câzibesi, artan insan ticaretinin artık uluslar arası bir sektör haline gelmesi, tüm bunlar insanlık trajedilerine yol açan sorunlar olarak karşımızda duruyor. Kendi halkını/halklarını Frenk Diyarı'nda “Mülteci-Refugee” olmaya mahkum eden bir kısım sözde İslâm ülkelerinin aslında bağımsız değil, gerçek birer müstemleke olduklarını bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Daha açık ifade etmek gerekirse, İslam coğrafyası birkaç asırdır medeniyet, haysiyet ve gücünü kaybetmiş olmanın; baskıcı ulus-devletlere parçalanarak, tüm dünyaya teknolojik araçları ile hakim olmuş olan modern-Batılı uygarlığın(!) soğuk yüzüne teslim olmuş olmanın, merhametsiz ellerinde tutsak hale gelmiş olmanın travmasını yaşamaktadır. Tüm bir Ümmet, İslâm'ın fıtrat/merhamet ve adâlet zemininden hareketle, bu trajediler üzerinde kafa yorup insanlık için çözüm bulmaya mecburdur.
.Kaos mu, dirlik ve düzen mi?-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
12 Eylül 2015
PKK/Kandil'in 7 Haziran seçimleri akabinde, Çözüm Süreci'nin bittiğini ilan edip silahlı eylemlere başlaması, kanlı saldırılarını artırması ile bugüne kadar gelen süreçte bir şiddet sarmalına doğru yol alınmaktadır.
Bölge halkı, Kürtler her ne kadar 7 Haziran seçimlerinde büyük oranda, bazı olağanüstü sebeplerden/dayatmalardan dolayı, HDP'ye oy vermiş olsa bile, kesinlikle silah, şiddet ve kaos istemiyor. Kürt halkı, PKK/Kandil'in aksine, barışçı bir çözümden yana. Bölge halkının, Kürtlerin seçimlerde HDP'ye adeta zorla nasıl itildiğine dair hususları daha önceki bazı makalelerimizde de dile getirmiştik.
PKK'nın kanlı eylemlerinin birçok kimsenin hayatına mal olduğu ve çok sayıda güvenlik mensubunun hayatını kaybettiği bir gerçek. PKK/Kandil şiddet ve kaos ve iç savaş istiyor. Ancak buna rağmen son günlere kadar sokaklardaki sessizlik ve sağduyu PKK'nın hedeflerine ulaşmamasını sağlıyor.
Son günlerde, PKK/Kandil'in kanlı terör eylemleri ile çok sayıda polis ve askeri katletmesi Batı bölgelerinde sokakları hareketlendirdi. PKK'nın kanlı eylemlerini protesto etmek gayet tabii. Ancak, bu eylemlerin şehirlerde tüm Kürtleri, özellikle, mevsimlik Kürt işçilerini, Kürt esnafı hedef almaya dönüşmesi, 90'lı yıllara dönülmesi son derece tehlikeli olup, PKK'nın hedeflerine hizmet etmekten başka hiçbir işlevi olmaz. Ayrıca, ülkenin adım adım kaos ve iç savaşa doğru gitmesinin de önünü açar.
Şehirlerde protesto gösterilerini, PKK karşıtlığını aşarak, Kürt kimliğine, Kürtlere yöneltenlerin kötü niyetli oldukları ve ülkede kaos ve kargaşalığa yol açmak istedikleri açık. Protesto gösterilerini taşkınlıkla ileriye götürmek, provokasyonlara kapı açmak MHP, Ülkü Ocakları çizgisinde olanların daha önce yapmadıkları bir şey değil, 90'lı yıllarda da bu şekildeki sokak eylemlerine imza atıyorlardı. Ancak, kendilerine “Osmanlı Ocakları” diye isim veren güruh neyin peşinde? Bunlar kimin adına hareket ediyor. Hangi amaçlara hizmet ediyor. Bunlar, Fatih'in Hocası, Şeyhülislâm Molla Gürânî'nin, Şeyhülislâm Hoca Saadeddin'in, Mevlâna Abdurrahman Câmi'nin, Mevlâna Hâlid'in Kürt olduğunu bilmezler mi? Sultan II. Abdülhamid Hân'ın Muhafız Alayındaki süvarilerin tümünün Kürtlerden oluştuğunu bilmezler mi? Taşkınlığa varan, sınırı aşan protesto gösterilerinin yol açacağı kaos/kargaşa'nın altında önce bunu yapanlar kalır. Hiç kimsenin, ülkeyi ne olacağı belirsiz maceralara, kaos ve kargaşaya sürüklemeye hakkı yoktur. Onun için, ülkenin huzuru/selameti için bu grupların sokaklardan tamamen çekilmesi sağlanmalıdır
Asırlarca, İslâm'ın verdiği iman ve uhuvvetle bir arada kaynaşarak yaşamış toplulukları kısa vadeli siyasal hedefler doğrultusunda karşı karşıya getirmenin vebali çok ağır olur. Yüzyıllarca, İslâm hizmet etmiş, binlerce âlim, mutasavvıf/meşâyih yetiştirmiş bir topluluğa, bazı malum çevrelerce, Ermeni/Gayr-i Müslim muamelesi yapılarak ülke iç savaşa sürüklenmek isteniyor. Tüm bu provokatif kanlı eylem ve gösterilere rağmen, halkımız, Kürtler, Türkler, Çerkesler, Arnavutlar ve diğerleri sağduyuyu korumakta, bunlara iltifat etmemektedir.
Buna karşın bazı gizli ve uluslar arası odak/mahfiller ve içerideki uzantıları, Pakraduniler ülkeyi kaos ve iç savaşa sürüklemek için sanki ölümüne çabalıyor. Provokasyonlar ve algı operasyonları hızla sürüyor. Derin devlet içinde yapılanmış bazı odaklar da bu meş'um emeller doğrultusunda olağan üstü bir çaba ile ülkeye ve halka bilinçli olarak büyük kötülük yapma peşinde.
Eğer mesele HDP'ye giden büyük oy oranı ise, Kürtler HDP'ye çok isteyerek ve gönüllü olarak oy vermedi. Açıkçası, 20 yılı aşkındır derin devlet o halkı sanki buna zorluyor. Bölgede, PKK ve siyasal uzantılarını alternatifsiz bırakıyor, o bölgenin dindar olan halkına, Kürtlere sığınacak liman bırakmıyor. Derin Devlet içindeki bir kısım mahfiller/odaklar, Kürtlerin sığınacak bir liman olarak görüp yöneldikleri merkez partilerine sürekli müdahale ederek 1991 yılından beri bu yönelimin önünü kesiyor. Ülkede kaos ve kargaşayı önlemek, terörün önünü kesmek, Kürt Sorununun barışçı çözümü için öncelikle bu zorlamaya karşı direniş gösterilmelidir.
.Kaos mu, dirlik ve düzen mi?-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
19 Eylül 2015
Türkiye'de, bir imparatorluk bakiyesi üzerine, savaş (Balkan Harpleri, Birinci Cihan Harbi ve İstiklâl Muharebeleri) sonrası olağanüstü şartlarda, kurulan ulus-devlet ve resmi ideolojisi, 80-90 yıl gibi çok uzun bir zaman hükümferma olarak Kürt sorununu büyütüp, bölgesel büyük bir krize dönüştürdü. Açıkçası Türkiye'de rejim/resmi ideoloji, ideolojik dayatmaları ve tekrarlanan askeri müdahalelerle, 80-90 yıl bu ülkeye hemen hemen olağanüstü şartlar yaşattı. Ve hala, 20'li 30'lu yılların resmi ideolojisi ve kanunları anayasanın teminatı altında. Anayasal güvence anlamında, bu ülkede henüz bir normalleşme yaşanmamış.
Uygulamada ciddi eksikleri de olsa, İslâm'a, İlahî çağrıya, İslâm'ın yüce barışına dayalı Pax-Ottomana'nın asırlarca oluşturduğu bölgesel/toplumsal mutabakat son iki yüzyılda aşınmış ve Batılaşma serüveninin zirvesi olan cumhuriyet döneminde de tarumar edilmiş. Yeni bir toplumsal mutabakat zemini de oluşturulamamış. Yerine ecnebilerden/Frenk Diyarından ödünç alınma ulus-devlet ve jakoben-laikliğe dayalı ideolojik-totaliter bir yapı, devlet gücü ile topluma, çeşitli/farklı toplum kesimlerine zorla dayatılmış. Lozan'da Batılı süper güçlerden, Düvel-i Muazzama'dan toprak bütünlüğü, sınır garantisi alan yeni cumhuriyet, ülke içinde ideolojik dayatmalar ve devrimlerle jakoben yöntemlerle gücü elinde bulunduran ecnebileri taklit eden sistem ve rejim dayatmış. Bu dayatmalarla tek-tip yurttaş oluşturulması hedeflenmiş. Bunun dışında kalanlar ise illegal zemine itilmiş. Çoğu zaman da hâin ilân edilmiş. Devlet, Müslüman toplumu esas alan bir zemin üzerine kurulmuşken, mübadeleler bile bu esasa dayanmışken, Müslümanlığı adeta yasa dışı ilan eden militan bir laikliği benimsedi. Sistem bu çelişki üzerine kuruldu. Bütün dindar Müslümanlar “İrticâ” başlığı altında acımasızca baskıya uğradı. Seküler/Pozitivist yasaklarla örülü bir Türk kimliği inşa edilip tüm farklı toplum kesimlerine dayatıldı. Bundan da en fazla , Müslüman nüfusun çok önemli bir bölümünü oluşturan ana dili Kürtçe olan Müslümanlar/Kürtler mutazarrır oldu. Bu dayatmalar, anayasal ve kanuni olarak kalmayıp, 60'lardan itibaren, zaman zaman askeri darbelerle de takviye edildi.
Bugün, 40'lı yılların uygulamaları artık uzakta kalmış olsa da, Resmi ideolojiyi/Kemalizm'i teminat altına alan umdeler halen anayasada yer almakta, anayasal teminatla/güvenceyle değişikliğe bile uğratılamamaktadır. Yanı sıra, Tevhid-i Tedrisat, Tekke ve Zaviyeler gibi toplumun temel kodlarına savaş açmış olan kanunlar/yasaklar henüz yürürlükten kaldırılmamış durumda. Yeni bir toplumsal mutabakatı mümkün kılacak bir anayasa değişikliği günümüze değin maalesef yapılamadı.
Tüm bunlar çeşitli toplum kesimlerinde büyük bir tepki ve birikim oluşturdu. Batılı devletlerin/Düvel-i Muazzama'nın 1923'te Lozan'la verdikleri ve 1952'de Nato ile himaye altına aldıkları toprak bütünlüğü garantisi ise, 1990'larda iki bloklu sistemin, Doğu blokunun çökmesi, soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından bir hayli aşınmaya uğradı. 1923'te Batılı devletler nezdinde toprak bütünlüğü garantisini alan devlet, yeni cumhuriyet, bunun üzerine bir taş bile koymadı. Almanya, 30'lu yıllarda Versay (Versailles) anlaşmasını yırttı, 1990'da Yalta'yı, Potsdam'ı geçersiz kıldı. Ancak Türkiye, Lozan'ın üzerine bir şey koyamadı. İsmet Paşa'nın Lozan imzalanınca “80 Yıl daha kazandık” dediği 80 yıl, savaş sonrası olağanüstü şartlara dayalı Resmi ideolojide ve jakoben uygulamalarda ısrar edilerek, toplumun temel kodları ve kimlikleri ile savaşılarak harcanıp heba edildi. Turgut Özal'ın 80'li yılların sonları ile 90'lı yılların başında bu yönde girdiği arayışlar da engellenerek budandı.
Toplum'da oluşan tepki ve kırılmalar, özellikle Kürt sorunu bazında onulmaz bir yaraya, büyük bir krize dönüştü.Tepkisellik, totaliter ideolojiye dayalı, Stalinizm'den de beslenen şiddeti öngören etnik milliyetçiliğe dönüştü.
Modern etnik Milliyetçiliğin Kürt sorununda oluşturduğu en temel travmalar ise zihinlerde oluşan gettolaşma ve kör noktalar. Etnik Milliyetçiliğe dayalı bir kısım hareketlerin her ne olursa olusun barışa yanaşmadığı, her defasında krize yol açtığı sorun da bu. 20. Yüzyıl ulus-devlet tecrübesinin neticesi olarak karşımıza çıkan en derin yaralar/krizler burada temerküz ediyor. Bu tecrübenin acımasız/trajik uygulamaları ve olabildiğince uzun sürmesi neredeyse tedavisi gayr-i kabil bir noktaya getirmiş durumda. Kürt sorununda da aslında yaşanan bu. Kürtlerin geleceğini karartan bir noktaya doğru yol alıyor.
Zihinlerde oluşan gettolaşma ve kör noktalar, ulus-devlet trajedisinin neticesi olarak ortaya çıkan etnik milliyetçiliğin yol açtığı onulmaz yaralar. Tam da bu noktada sorun düğümleniyor. Modern etnik milliyetçiliğin ulus-devlet tecrübesinin sebebiyet verdiği tepkisel ezber/sloganları, zihinleri, özellikle genç kuşakların zihinlerini gettolaştırıp kilitleyen, kör düğüm haline getiren bir işleve sahip. İdeolojik etnik milliyetçiliği esas alan siyasi-silahlı organizasyonların eliyle daha da çözülmez şekilde kristalize olmakta. Ulusalcılık trajedisinin neden olduğu etnik milliyetçilik totaliter siyasal-ideolojik/Stalinist ve şiddeti/silahı öngören, silah bırakmaya yanaşmayan örgütlenmeler eliyle çok daha sert bir çizgiye, oldukça dar bir zihne kayarak, zihinsel gettolaşmayla “Etnik Şizofreni” ye dönüşüyor. Bu da toplumsal barışın imkanlarını neredeyse ortadan kaldırıyor. Devlet ve rejime olan tepkiyi de aşıp, halkları da birbirine düşman etmeye çalışarak akl-ı selimi ve makulü görebilme şansını yakalayamıyor.
Devam Edeceğiz.
.Hacc’daki kazalar ve Hicâz’ın statüsü-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
82 80 2 26 Eylül 2015
Çocukluk yıllarımızdan beri Hacc'daki toplu ölümlerle sonuçlanan kaza haberleriyle hep karşılaşırız. 1975'teki tüpgaz patlaması ile çıkan yangında yüzlerce hacının hayatını kaybetmesi, 1990'da El-Mu'aysem tünelinde 1500'e yakın insanın oluşan izdiham sonucu yaşamını yitirmesi gibi feci olaylar birbirini sürekli takib ediyor.
En son, 11 Eylül günü, Mescid-i Harâm'ın genişletilmesi çalışmalarında kullanılan vinçlerden birinin Metâf alanına, Ka'be'yi tavaf eden insanların üzerine düşmesi ile 107 kişinin hayatını kaybetmesi ve Perşembe, Bayram'ın ilk günü organizasyon bozukluğu yüzünden Cemerât-Müzdelife yolunda karşı karşıya gelen kalabalık grupların izdiham nedeni ile birbirini ezip, çiğneyerek 753 kişinin hayatını kaybetmesine ve 887 kişinin yaralanmasına yol açtı. Bu son iki hadise, Hareymen-i Şerifeyn'in Hicâz'ın ve Hacc/Umre Ziyareti organizasyonu konusunu yeniden tartışmaya açtı.
Tarihte Hicâz”ın, Haremeyn-i Şerifeyn»in idaresine ilişkin tartışma ve çatışmalar pek eksik olmamıştır. Emevilerin İslâm Dünyasında idareyi ele almalarından beri süregelmektedir. Bugün, son hadiseler Haremeyn-i Şerifeynin idaresi, Hicâz'ın statüsü konusunun gündeme getirilmesini adeta farz kılmaktadır.
1517'den 1916-18'e kadar Osmanlı idaresinde kalan Hicaz bölgesi, son Mekke-i Mükerreme Emiri Şerif Hüseyin Paşa'nın İngilizlerle işbirliği yaparak isyan etmesi ve Birinci Cihan Harbinin Osmanlı Devletinin dağılması neticesini vermesi ile Hicaz isyancı Şerif Hüseyin Paşa ve oğullarının eline geçer. Ancak, Necd bölgesinde “İhvân Fırkası” adı altında, Suud ailesinden Abülazîz bin Abdirrahman'ın liderliğinde örgütlenen Vahhabî toplulukları, 1925'te İngilizlerin desteğiyle Şerif Hüseyin Paşa ve çocuklarına galebe çalarak Hicaz'ı/Haremeyn'i de ele geçirirler. Bu tarihten beri Hicâz'ın/Haremeyn'in idaresi Suudî Hanedanı/Krallığının ve yönetim ortaklarının elindedir.
Ancak, Suudî Krallığı, bugüne değin Hicâz'da sevk ve idareyi gerektiği şekilde yürütemediği gibi, marjinal Katı Selefî akidesiyle bu mukaddes beldelerimizin hürmet ve siyânetine de asla riâyet etmemektedir. Hulefâ, Ashâb, Ehl-i Beyt vs. İslâm büyüklerinin mekâbir-i Şerifeleri bu akide doğrultusunda, “Şirk/cahiliye” gereçesi ile ortadan kaldırıldıkları gibi, İslâm Medeniyet ve Kültür birikiminin nişâneleri olan ve Hz. İbrahim (a.s) 'den beri binlerce yıllık mâziyi hatırlatan tarihi eserler, Meşâ'iru'l-Harâm, mesâcid ve ebniye bir bir ortadan kaldırıldı. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere yoğun bir betonlaşma ve gökdelenler, AVM'ler ve Towerlar ile tümü ile Manhattan, Detroit, Michigan kentleri gibi tanınmaz hale getirildiler.
Bununla kalınmayarak, Hacc ve Umre ziyaretlerindeki organizsyonlarda ciddi bir lakaydlık hüküm sürmektedir. Dikkat edilirse, son 40 yılda vuku bulan kazaların neredeyse, son vinç kazası hariç, tamamı Cemerât bölgesi ile Arafat arasındaki mekanlarda, Şeytan Taşlama ve Vakfe alanlarında cereyan etmektedir. Onca hadiseye rağmen halen izdiham kazaları hiç eksik olmamaktadır. Ve bu yöndeki sorunların halline ilişkin tedbirler alınmamakta, organizasyondaki laçkalık süregelmektedir. Suudi idaresi, Haremeyn'deki Hacc ve Umre organizasyonlarında, yüzlerce farklı ülke vatandaşı olan Müslümanlar ziyaretçi olarak bulunmasına karşın, hiçbir başka ülke ile işbirliğine yanaşmamakta, bunu otorite ihlali olarak değerlendirmektedir. Oysa, Perşembe günkü fâciada ölenler arasında hiç Suudi vatandaşı bulunmamaktadır. Çünkü, Suudi idaresi Haremeyn'in sevk u idaresine sadece otorite ve kontrol sağlama ve devletinin güvenliği açısından bakmakta, Hacc ve Umre ziyaretçileri ile bunların geldiği ülkelerin güvenlik, hürmet ve siyânetine asla riâyet etmemektedir. Suudi idaresinden kaynaklanan organizasyon, sevk u idare problemleri daha Hacc ve Umre ziyaretçilerinin ziyaret ve yürüyüş alanlarında başlamaktadır. Buralarda neredeyse hiçbir nizam ve intizam sağlanamadığı gibi, her iki şehirde normal şehir hayatı da sürdürülmektedir. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'de halen ciddi bir mukim nüfus bulunmakta, Üniversiteler başta olmak üzere bir çok kurum yer almaktadır. Oysaki, dünyanın bu kadar kalabalıklaşıp, motorlu ve hava taşıt araçları ile ulaşımın olabildiğince kolaylaştığı son yüzyılda, Mekke ve Medine'nin, Haremeyn bölgesinin, sadece Hacc ve Umre ziyaretlerine ve ziyaretçilere hizmet edecek nüfusa tahsisi gerekirdi. Maalesef bu anlamda herhangi bir ilerleme söz konusu değil. Her iki şehrin mukim nüfus kalabalığından arındırılması icab ederdi. Bunun yerine Haremeyn'in genişletilmesi için bir çok kutsal mekan ve tarihi eser ortadan kaldırılıp kurban edilmektedir. Örneğin, Mukaddes Ebu Kubeys tepesi/dağı ile Ecyad Kale ve tepesi ortadan kaldırılmış, ancak Harem/Metâf sahasına ilave edilmek yerine, Saray, Zemzem Tower, AVM'ler vs. yapılar inşâ edilmiş. Medine-i Münevvere'de ise, Hz. Ebu Eyyub-i Ensari'nin, Hz. Ebubekir'in (r.a) evi, Hz. Resul-i Ekrem'in (S.A.V) peder-i mâcidleri Abdullah bin Abdilmuttalib'in kabr-i şerifleri gibi mekanlar tümü ile yok edildi.
Haremeyn'de bu problemlerin yanı sıra, Hacc ve Umre ziyaretçilerinin hastalık, kaybolma vs. acil durumlarına ilişkin de ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bölgedeki Hastahane ve klinikler son derece yetersiz olduğu gibi başka ülkelerin en azından kendi hacıları/vatandaşları için klink veya hastane açmalarına izin verilmemektedir. Meselâ, kırk yılı aşkın Medine-i Münevvere'de mücâvir olarak yaşayan Batman-Bécirmanlı Hacı Seyyid Muhammed, hastalandığında Suudi hastanelerinde yeterince bakılmadığı için, birkaç kez Türkiye'ye getirilerek tedavisi yapılır, son hastalığında ise yine aynı gerekçelerle yakınlarınca uçakla Türkiye'ye gönderilir ancak uçak havada iken hayatını kaybeder ve 40 yıl mücavir kaldığı Medine'de defnedilme şansını bulamaz. Hacc ve Umre ziyaretçilerinin kaybolması durumunda ise, Haremeyn'de hiçbir kayıp bürosu ve bununla ilgili herhangi bir birim bulunmamaktadır. Kayıp olayları bir çok Hacc ve Umre ziyaretçi gruplarının korkulu rüyası olmaya devam etmektedir.
Ayrıca, Hicaz'da Hintliler ve Mısırlılar başta olmak üzere, bir çok yabancı işçi çalıştırılmasına rağmen, kolluk kuvvetleri ve güvenlikten sorumlu kimseler sadece Suudi vatandaşlarından seçilmekte can ve mal güvenliği başta olmak üzere, kontrol ve güvenliği sağlamada son derece yetersiz kaldıkları gibi Hacc ve Umre ziyaretçilerine yönelik davranışları çoğu zaman olumsuz yöndedir.
.Hacc’daki kazalar ve Hicâz’ın statüsü-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
50 48 03 Ekim 2015
Suudi Arabistan, kendi kolluk kuvvetleri ve görevli kadrosu ile Haremeyn'de nizam ve düzeni sağlamakta yetersiz kalırken, çok sayıda Hac ve Umre ziyaretçisi gönderen ülkelerin bu yöndeki destek ve işbirliği/yardım taleplerine kapı aralamamakta ve bunu egemenlik alanının ihlali olarak telakki etmektedir.
Haremeyn-i Şerifeyn bütün bir ümmetin, İslâm Dünyası'nın ortak Mukaddes Beldeleri olarak, Hacc ve Umre gibi farz ve sünnet olan ibadetlerin ifa edilme mekanları ve kıblegâh olarak idaresi konusunda büyük sorumluluk yüklemektedir. Suudi Arabistan'ın 1925'ten beri bölgedeki varlığı ve hakimiyeti bu sorumluluğu/mes'uliyeti İslâm Dünyası'nın diğer bölgelerinden sâkıt kılmaz. Bu takdirde Suudî yönetiminin Ümmeti tatmin edecek şekilde en azından İslâm Dünyası ile işbirliğine giderek Haremeyn-i Şerifeyni idare etmesi icab etmektedir. Suudi hanedanı ve yönetim ortaklarının 90 yıllık idaresinde Hicaz'a, Haremeyn'e ilişkin tasarruflarında daha önce bir kısım makalelerimizde de çokça dile getirdiğimiz gibi büyük tahribatı içeren ciddi sorunlar söz konusudur. Haremeyn-i Şerifeyn, hiç kimsenin mülkü olmamasına karşın, mülkte istenildiği gibi tasarruf edilerek, Katı Selefî/Vahhâbî marjinal akide'ye sahip olarak türbelerden başlayarak emâkin-i mukaddesede gerçekleştirilen tahribat, tarihi eserlerin neredeyse tamamına yakınının ortadan kaldırılmış olması, modern şehircilik ve mimari anlayışının kopyalanmaya çalışılması ve peşi sıra vuku bulan kazalar/fâcialar krizin boyutunu ortaya koymaktadır.
Hicaz'da tarihte söz sahibi olmuş, Mısır, Suriye, Irak ve Yemen gibi ülkelerin içinde bulunduğu vahim durum, iç savaşlar olumlu ve barışçı bir müdahaleyi de imkansız kılmaktadır. Osmanlı'nın bakiyesi ve bir anlamda mirasçısı konumundaki Türkiye'nin ise 1920'lerde Cumhuriyet kurulurken redd-i mirasa dayanması, Misâk-ı Milli denerek, Arap İslâm âlemi ile bağlarını koparması, hatta bunu “Kâbe Arab'ın olsun, Çankaya bize yeter” hezeyanı ile din karşıtı ideolojik bir temele oturtması, tek parti döneminde Hacc'a gidişin yıllarca yasaklanması Türkiye'nin de bu konuda herhangi bir rol üstlenebilecek alt yapı oluşturmasının önünü on yıllarca kesmiştir. Son yıllarda, Irak'ın işgali, süregelen kaos, Suriye ve Yemen'deki iç savaş, Mısır'daki askeri darbe ve en önemlisi Kürt sorunundaki gelişmeler Türkiye'nin Orta Doğu'da yeniden rol almasının önüne maalesef duvar örmektedir.
Dolayısıyle, görünen o ki, ya Suudi Arabistan Haremeyn'in nizam ve intizamı, Hacc ve Umre ziyaretçilerinin yol, can, mal vs. güvenliğinin sağlanması, ibadetlerin sağlıklı bir şekilde ifâsının zemininin oluşturulmasına yönelik diğer İslâm ülkeleriyle işbirliğine girerek yeni tedbirler alacak veya Hicâz/Haremeyn de kaosa girecek gibi gözüküyor. Zira, Irak'taki kaos, Suriye ve Yemen'deki savaş Suudi Arabistan'daki iç dengeleri de tehdit eden boyutlara varmıştır. Üst Akıl olarak da nitelendirilen Batılı Büyük Devletler ve uluslar arası bir kısım dev güç odakları Orta Doğu'da artık 1916'daki Sykes-Picot mutabakatına dayalı statüko ve sınırların devam etmemesinden yana.. Hatta 1990-91'deki Körfez krizi ve savaşı sırasında Stratejik Politik journallarda, sınır değişimlerini de içeren, değişim talep ve analizleri sıkça dile getirilmekteydi. Irak'ın işgali ve son yıllarda Arap Baharı ile gelişen olaylar, iç savaşlar zinciri, bölgeyi yeniden design etmeye yönelik yeni müdahalelerin kanlı ve tahrip edici bir şekilde süregeleceğini göstermektedir. Suudi Arabistan, yeni Kral Selman bin Abdilazîz ile birlikte bir kısım değişiklik sinyalleri verse de iç dengeleri itibarıyla tesirden hâli kalmayacağı açıktır. Özellikle, Yemen'de Husîlerin eski devrik reis Ali Abdullah Salih ile güçlerini birleştirerek San'a'dan Taizz'e kadar olan bölgelerde hakimiyet tesis etmesi ve Suudi yönetiminin direk askeri müdahalesi, bunu daha da bariz hale getirmektedir. Zira, Yemen, coğrafya ve toplum yapısı ve aşiretleri vs. itibarı ile Suudi Arabistan'dan ayrı telakki edilemez. Suudi Arabistan'da mukim aşiretlerin büyük bölümünün aslen Yemenli olmaları ve Yemenli aşiret ve bir kısım ailelerin Suudi yönetiminde sahip oldukları imtiyazlar da göz önüne alındığında, Yemen'deki olayların/savaşın gelişiminin Suudi Arabistan'ın iç dengeleri ve geleceği açısından ne kadar önem arz ettiği ortada. Hele ki, sorunun mezhebi ayrılıklar boyutu; Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki açık İran faktörü krizi daha da hayati bir noktaya taşımaktadır. Bu durumda bölge açısından, bir kısım ülkeler için enerji kaynakları ve nakil/boru hatlarının güvenliği ön plana çıksa da, İslâm Dünyası açısından Hicâz ve Haremeyn'in güvenlik ve gelecekteki statüsü de birinci derecede önem arz etmektedir. Tüm bu olaylar ve faktörler, egemenlik alanının ihlâli olarak değerlendirse de, Suudi Arabistan'ı en azından Hicâz/Haremeyn'in idaresi konusunda İslâm Dünyası ile işbirliğine gitmeye, ortak etmeye zorlamakta ve buna kesinlikle mecbur etmektedir. Bu konuda da, Suriye, Irak ve Mısır'daki olaylara ve Kürt sorununa rağmen en yakın adres Türkiye gözükmektedir.
.Olaylar zinciri mi? (1)
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
46 45 1 17 Ekim 2015
Geçen hafta Ankara'da Tren Garı önünde meydana gelen ve 100 civarında insanın hayatına mal olan patlama/kanlı saldırı, uluslararası bir takım güçlerin taşeron örgütler üzerinden Türkiye'ye verdiği güvenliği tehdit eden bir mesaj olarak görülebilir.
Bölge uzun zamandır, uluslar arası operasyonlara daha açık bir şekilde maruz kalıyor. Konu Türkiye'nin bölgede, Soğuk Savaş dönemi sonrasındaki rolü üzerinde odaklanıyor. Anadolu ve Mezopotamya'nın Rumeli ile birlikte tarihteki rolüyle, gelecekteki muhtemel rolü ve gücü arasındaki bağlantı Türkiye'yi ve Kürtleri operasyonların odak noktası haline getiriyor.
PKK/Kandil'in ateşkes, çözüm süreçlerini tümü ile kenara atıp, Kürdistan'da kanlı terör eylemlerine yeniden sarılması, önce ABD sonra Rusya'nın Suriye'ye doğrudan müdahalesi ile Ankara'daki kanlı saldırı arasında ne tür bir bağlantı bulunuyor? Tüm bunların hamasete kaçılmadan irdelenmesi gerekiyor.
Suriye'de, “Arap Baharı” olarak nitelenen olaylar zincirinin devamı niteliğinde 2011 yılı Mart ayında baş gösteren ve halen çok kanlı bir şekilde süregelen olaylar, bölgenin yeniden şekillendirilmesi, güç odaklarının rekabet etmesinin sahası haline geldi. Rejim değişikliği talebi ile baş gösteren olaylar bugüne değin rejimi değiştiremediği gibi, çok kanlı süren iç savaşa ve bölge dengelerinin alt üst olmasına yol açtı. Bütün bir bölge Batı İttifakı ile Suriye üzerinde oluşan Rusya-Çin-İran mihverinin bilek güreşinin alanı durumuna getirildi. Suriye meselesi bölgede Türkiye'yi ilk başta bir numaralı aktör haline getirirken zamanla çok çetrefilli/denklemli bir vâkıa olarak muhataralı bir yola sürükledi. İttifak ve mihver rekabeti ve Kürt sorununun Rojava-PYD-Kobani ile birlikte denklemin merkezine oturması kör bir düğüm oluşturdu. Üstelik Yemen'de süregelen savaş denklemi çok daha faza karmaşıklaştırdı.
Libya ve Suriye'deki olaylarda Kaddafî ve Esed'in akibeti ile ilgili yorum ve okumalardaki öngörülerde ciddi problemlerin olduğu ortadadır. Kaddafi ile ilgili uzun süre yönetimden gitmesinin mümkün olmadığı yönündeki öngörüler tersine bir görünüm arz etti. Ve maalesef siyaset yorumcularınca serdedilen öngörülerde, Esed'in de kısa zamanda düşeceği hususunda olabildiğince yanılgıya düşüldüğünü görmekteyiz. Burada gerek Suriye''nin iç dengeleri, gerek bölgesel ve uluslararası dengeler, Mihver-İttifak rekabeti, gerekse Kürt sorununu göz önüne alma konusunda ciddi eksiklilerin bulunduğu göze çarpmaktadır.
Türkiye'de, Turgut Özal döneminde başlayan, sonrasındaki kesintiye rağmen, Ak-Parti iktidarı döneminde devam eden statükonun çözülmesi, değişim rüzgarları uluslar arası dengelerde daha önce kısmen yerini bulmuşken, dengelerin değişimi ile oldukça zorlanan bir noktaya gelmiştir. USA/ABD'de son yıllarda Neocon kanadının Senato/Meclis başta olmak üzere tekrar güç kazanması Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasına yönelik politikalarda bu doğrultudaki konsept değişimi Türkiye'ye yönelik operasyonları artırdı. Daha çok dev uluslar arası şirketlere/kartellere yaslanan Neocon kanadının, bölgede daha küçük çaplı siyasal oluşumları arzuladığı göze çarpmaktadır. Saddam Hüseyin, Muammer Kazzâfî örneğindeki bölgesel olarak büyükçe sayılan siyasi güçlerin zaman zaman mutad gidişin dışına çıkıp, Körfez Savaşları gibi savaşlara yol açmaları dolayısıyla, bunların yerine daha küçük çaplı siyasi oluşum ve etnik küçük çaplı devletçiklerin oluşturulması yönünde bir seçeneği benimsedikleri gözlemlenmektedir. Burada da, Kürt sorununu, Kürdistan coğrafyasını bir deneme alanı, sıçrama tahtası olarak görmektedirler. Yemen'den Kuzey Afrika'ya tüm bir bölgenin bir çatışma ve kaos ortamı içerisine sürüklenip, sınır ve siyasal yapıların yeniden karılarak oluşturulması yönünde bir bölge politikasının benimsendiği kanaati ağır basmaktadır.
Bu yönde, daha önce Türkiye'nin bölgede, Post-Kemalist dönemde, daha bir orta güce kavuşup, bölgesel/başat bir aktör haline gelerek Batı'nın menfaatlerini daha iyi gözetebileceği cihetinde bir siyaset benimsenmişti. Hatta, BOP projesinin ve eş başkanlığının bu yönde oluşturulduğu öne sürülmekteydi.
Ancak, ABD/USA'da güç dengeleri rekabetinde Neocon kanadının ağırlık kazanması, Rusya-Çin-İran mihverinin oluşum ve gelişimi Gürcistan-Suriye ve Ukrayna olayları ile bu projenin büyük ölçüde terk edildiğine işaret etmektedir. Bir yandan Türkiye'nin resmi ideoloji ve ardından soğuk savaş döneminin oluşturduğu Statükodan halas bulup, yeniden büyükçe bir nüfuz alanı oluşturarak bölge'de güç kazanması ile Neoconların yeni konseptinin bölgeyi daha küçük siyasal birimlere ayırmayı hedefleyen tazyiki
Türkiye'de, sahada çatışmaktadır.
Suriye ve Irak'ta IŞİD'ın yükselişi ve çok kanlı eylemleri, Rojava-Kobani olayları, önce ABD'nin IŞİD faktörü üzerinden, son olarak Rusya'nın tüm muhalefeti hedef alacak şekilde doğrudan müdahalesi, hadiselerin seyrini hızlandırıp değiştirmektedir.
Devam Edeceğiz.
.Olaylar Zinciri mi ?-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
24 Ekim 2015
Dışarıdaki bir kısım güç odakları ve Türkiye'deki uzantıları Irak ve Suriye'deki kaosu/kargaşayı Özellikle Kürt sorunu ve mezhep farklılıkları üzerinden Türkiye'nin içine taşımak için ölümüne çaba sarf etmektedirler. Son 10 yıldır Türkiye'nin çevresinde gelişen olaylar ve artan kutuplaşma Türkiye'yi de belli noktalarda bir hayli kırılgan hale getirdi. Çatışan kutup ve grupların bir kısmı bu çatışmanın faturasını tüm ülkeye çıkarma gayreti içerisindeler, tüm bir ülkeyi intikam hedefi haline getirmekteler.
Kutuplaşma sürecinde çatışan, hasım hale gelen gruplar bir gözü dönmüşlük hali içinde canhıraş bir mücadele içindeler. Tüm bunlar Türkiye içim öngörülen kaos ortamına adım adım sürüklenmesine yol açmaktadır. Özellikle, bir kısım muhalefetin belden aşağı vurma ve her türlü tahrip yöntemi/stratejisi ile hareket etmesi ülkeyi daha vahim bir noktaya doğru götürmektedir. Kavgaları namına, tüm bir ülkeyi geri dönülmez bir şekilde ateşe atmaktan çekinmemektedirler.
Açıkçası, dışarıdan ve içeriden her taraftan ülkeye, coğrafyaya ateş edilmektedir. Önemli olan her taraftan gelen bu saldırılara karşı ülkeyi/coğrafyayı ayakta tutabilme yeteneğini gösterebilmektir. Gelen ve gelmekte olan hamleleri öngörebilmektir. Öngörü konusunda, atılacak karşı adımlar konusunda çok ciddi bir zaaf olduğu da ortada. Özellikle, donanım ve yetişmiş kadro konusunda çok alt düzeylerde seyredilmektedir. Yanı sıra, bu zaafın giderilmesi yönünde de hiçbir adım atılmış değil. Ülke ve coğrafya, Sykes-Picot mutabakatı, statükosunun tümü ile sona erdirilmesi ve sınırların yeniden çizimini hedef alan üst akıl operasyonlarının yol açtığı sancılar ve karmaşa ile kuşatılmış durumda. Asıl itibarıyla, ülkemiz ve coğrafyamız bu kuşatılmışlığı kırıp, kuşatmayı yarabilecek bir potansiyele sahip, ancak içerideki çatışmalar, tarihi kutuplaşmaların oluşturduğu birikimler ve ihtiraslar bu yöndeki umutlara inanılmaz ölçüde darbe vurmaktadır.
Arap Baharı'nın hazana dönüşmesi, Suriye'deki iç savaşın etkisi, Kürt sorunu, Mısır'daki askeri darbe ve Yemen'deki savaş Türkiye'nin, 1918 sonrasında yeniden Orta Doğu coğrafyasına açılma, nüfuzunu genişletme yönündeki adımların önünü kesti. Daha önce, Ulusalcı-Resmi ideoloji'nin ve Suriye sınır boyundaki mayın tarlalarının oluşturduğu maddi engellerden çok daha kalın duvarları ülkenin önüne çıkardı. Özellikle, Suriye konusunda ABD/USA ile Rusya arasındaki mutabakat ve Rusya'nın doğrudan müdahalesi bu yöndeki umutları iyice tüketmektedir.
Düvel-i Muazzama'nın, uluslar arası dev güçlerin hamlelerini savabilmenin çok güç olduğu ortada. Ancak bunun bu konuda çaba sarf edilmemesini de meşrulaştıramaz. Kuzey Atlantik'in iki yakasında bir kısım mahfillerin coğrafyamız ve ülkemiz hakkında, yeniden şekillenmesi ile ilgili vardıkları mutabakat ve aldıkları kararların seyircisi konumunda olamayız. Özellikle Kürt sorunu konusunda tüm bir coğrafyanın, bölgedeki tüm halkların aleyhine olacak şekilde varılan mutabakat ve kararların acımasızca uygulanması karşısında seyirci kalmak mümkün değil. Sultan II. Abdülhamid'i diğerlerinden farklı kılan yönü imparatorluğun 93 Harbi/Bozgunu sonrası tüm güçsüzlüğüne rağmen 30 yıl süren karşı hamle geliştirebilme yeteneği ve stratejisiydi. Bu yönde strateji ve hamleler geliştirilemediği takdirde sonucun felaket/hüsran olacağı açık. Sultan II. Abdülhamid sonrasında iktidara gelen Jön-Türk/İttihatçı akılsızlığının imparatorluğun kalan topraklarını on yılda nasıl dağıttığı gözümüzün önünde duruyor.
Evet, bu ülke ve coğrafya 200 yılı aşkındır, Batı'da, Atlantik'in iki yakasında yükselen güçlerin projeksiyonu hatta vesayeti altında. Dahası, Atlantik'in bir araya gelen iki yakası Orta Doğu ve ülkemizin/coğrafyamızın iki yakasının bir araya gelmesine sürekli mani oluyor, engel teşkil ediyor. Ancak, buna karşı üst akıl/yüksek strateji geliştiremeyip hep seyirci kalmaya devam mı edeceğiz?
.İstikrarla kaos arasında seçim
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
211 36 166 9 31 Ekim 2015
Türkiye, yarın yeniden genel seçimlere gidiyor. 7 Haziran seçimleri neticelerinin bir partiye tek başına hükümet kurdurtmaması ve koalisyon görüşmelerinin sonuçsuz kalması ile yeniden seçimlere gidiliyor. Seçim, gerek 13 yıldır iktidarda olan Ak-Parti açısından, gerekse 13 yıllık gelişme ve değişim, kısacası tüm ülke, hatta coğrafya için önem arz eden bir seçim..
İstikamet ve istikrar bir ülke ve toplum için, halklar için olmazsa olmazların başında gelen mevadtandır. İstikâmet ve istikrarını/âsâyişini kaybetmiş bir ülke ve toplumun doğrulma şansı bir hayli azalır. İstikrarı, bir ülkenin aksiyonunu kaybetmesi olarak da algılayamayız. Zaten, aksiyonunu kaybetmiş ülke ve toplumlar zaafa düşüp istikrarını da kaybeder. İstikrar, istikâmet ve aksiyonun bir arada, denge içerisinde müsavi/muvâzi surette yürütülmesi ülke ve toplumların/halkların idarecilerinin uhdesindedir. Bu konuda gösterilecek zaafın sorumluluğu da büyük olur. Equilibrium'u sağlamak idare/siyasetin başarısının göstergesidir.
Anca bu hususta, vâki her zaafı fırsat bilerek sırf muhalefet sâikiyle, yıkıcı bir muhalefetin içine girmek, kör reaksiyondan başka bir şey değildir. İktidarın, 13 yıllık süreçteki icraatları tartışılabilir., ciddi bir şekilde eleştirilebilir de. Nitekim biz de zaman zaman bugüne değin çeşitli eleştirilerimizi muhtelif vasıtalarla hep dile getirdik. Gerek hususi mahfillerde, gerekse kamuoyunda açıkça/çekincesiz dillendirdik. Ancak, reaksiyona dayalı, yıkıcı muhalefetin ülkeye hiçbir yararının olmadığı açık.. Ak-Parti'nin, adeta ara dönem rejimi olan, 28 Şubat süreci hükümetlerinin tahribatı/ bıraktığı enkazın akabinde iktidara geldiği bilinmektedir. 2002-2003'ten bu yana çok fazla şeyin değiştiğini, bir hayli mesafe alındığını görebilmek gerekiyor. Gerek iktisadi saha da, gerekse ülkenin Kürt sorunu gibi kronik siyasi/ictimâî meselelerinde önemli mesafeler kaydedildi. Ülke içinde bir asırdır oluşmuş vesayet odakları ile olan mücadele uzun bir zaman aldı. 90'lı yıllara dönüş söz konusu olmadı. Türkiye'nin çevresindeki kaos ve savaşlar ülkeye bugüne değin taşınmadı. Faili meçhuller geride kaldı.
Tüm bunlara rağmen, “Ne olursa olsun gitsin” mantık ve söyleminin sağlıklı hiçbir bir zemini bulunmuyor. Bunun tarihteki örneklerine baktığımızda, sonuçta hüsran ve kargaşa ile karşılaşılmaktadır. Merhum Sultan II. Abdülhamid Han'ın muhalifleri, “Bu sultan gitsin de ne olursa olsun. Her şey çok güzel olacak” mantık ve sloganları ile yola çıkmışlardı. Oysaki, II. Meşrutiyet'ten itibaren ülke idaresini teslim ettikleri Jön Türkler/İttihatçılar on senede imparatorluğun acı sonunu getirmişlerdi. Sadece bununla kalmayıp, bir çok kanlı operasyonlara/trajedilere imza attılar. Kendi devrinde en önemli istikrar unsuru olan Sultan II. Abdülhamid döneminde sürgün/kal'abendlik vak'alarına rağmen, hiçbir siyasi idam yaşanmamıştı. Sonrasında ise siyasi idamların, akan kanların, kaos ve kargaşanın ardı arkası kesilmedi. Bu konuda da Jön Türk idaresinde en fazla gadre uğrayanlar, Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi için canla başla uğraşıp, İttihatçılara destek olan kesimler oldu.
Bugün de bazı muhalefet kesimleri böyle bir halet-i ruhiye içinde tepkisel bir tutum sergilemekte, adeta kaosa davetiye çıkarmaktadırlar. Muhalefet olarak ülke sorunlarının çözümüne ve idareye ilişkin alternatif ve doyurucu, umut verici bir projeye maalesef sahip değiller. Sırf muhalefet ve karşıtlık üzerinden hiç olmayacak ittifak ve angajmanlara girilebiliyor. Parlamenter sistemin olduğu bir ülkede muhalefetin olmaması elbette düşünülemez. Ancak iktidar/muhalefet ilişki ve diyalogunun yıkıcılık, her şeyi tahrip zeminine de dayanmaması icab eder. Tüm siyasi partiler için ülkenin, toplumun ve halkların ortak menfaat ve huzuru, can ve mal güvenliği esas olmalıdır. Siyasi partiler için, bunların hepsi şahsi/grup ihtiras ve menfaatlerinden de uzak tutulmalıdır.
Sadece muhalefet olunsun diye, tüm bir ülkenin, coğrafyanın kaos/kargaşaya, iğtişaşa sevk edilmesi, sevkine teşvik ve tahrik adil bir muhalefet olarak telakki edilemez. Siyasi mülahazalarda, özellikle, ülke ve coğrafyanın, İslâm Dünyası'nın geleceğini, istikbalini birinci dereceden alakadar eden hususlarda atılacak adımlarda kaos değil, istikrar hedeflenmelidir. Ülkemizde ve coğrafyamızda hem istikrarın devamı hem de Kürt Sorunu gibi hayati meselelerin barışçı bir biçimde çözümü için tepkisel bir hissiyatla değil, uzak görüşlülük ve akl-ı selim zemininde istikrarı sürdürecek ve kavileştirecek seçenek üzerinde durmakta fayda var.
.Ulus devletten ortak devlete ve başkanlık sistemi-1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
95 1 94 14 Kasım 2015
18. ve 19. Yüzyıllar, Orta ve Batı Avrupa'da eski prenslikler ve derbeyliklerin bir araya gelip ulus devletlere dönüştüğü dönemler olmuştur. Ortaçağ Avrupasında daha çok derebeylik (Landlords) ve irili ufaklı prensliklerin ve piskoposların hüküm sürdüğü bir vaziyet yaşanmaktaydı. Roma-Cermen imaparatorluğunun parçalanmasının ardından oluşan bir yapı sözkonusuydu. Anadolu Selçuklu Devletinin çöküşünün ardından oluşan tavâifu'l-mulûk/beylikler gibi.. Günümüzde, Lüxemburg başta olmak üzere Benelux ülkeleri, Fransa ile İspanya arasında yer alan Andorra, İtalya içindeki San Marino ve Orta Avrupa'da Liechtenstein ve Monaco prenslikleri bu devirlerden mirastır. Aynı devirler, Osmanlı Devleti için ise kuruluş ve yükseliş dönemleriydi.
Yüzyıl ve otuz yıl savaşları Batı Avrupa'nın siyasi sistem arayışlarına girmesine zemin sağladı. 16. Yüzyıldaki coğrafi keşifler Amerika'nın keşfi, Macellan'ın Pasifiklere açılması, sömürgecilik çağının açılması, 17. Yüzyılda İngiltere'deki Oliver Cromwell (1599-1658) devrimi, 18. Yüzyılda İngiltere'nin Sanayi Devrimi ile birlikte yükselişi, Fransız Devrimi/İhtilâli ve ertesindeki olaylar zinciri Avrupa'da istikrar/otorite arayışının ürünleri idi. Batıda sistem, derebeylik ve prensliklerden daha geniş coğrafyalara sahip, merkeziyetçi, güçlü ulus devletlere dönüşüm şeklinde cereyan etti. Özellikle 19. Yüzyılda Napoleon Fransa'sına bakıldığında, dünyaya hükmetmeye, geniş imparatorluk haline gelmeye çalışan bir Fransa, yanıbaşında, uzak denizlerde, Kuzey Amerika'da egemenlik kurmuş Britanya imparatorluğunu görürüz. Öte yanda ise, 19. Yüzyılın ikinci yarısında Prusya devletinin Prens Bismark yönetiminde güçlenip Alman birliğine dönüşmesi, Avusturya-Macaristan devletinin inkırazı, Viyana'daki güç merkezinin Berlin'e kayması, İtalya'da Amiral Garibaldi öncülüğünde küçük prensliklerle idare edilen İtalya'nın birliğinin sağlanması tüm bu serüvenin sonucu oldu.
Aynı dönemler, üç kıt'ada, geniş bir coğrafyada yayılmış olan Osmanlı Devleti'nin, gerilemeye yüz tuttuğu, Karlofça antlaşması ile başlayan ciddi toprak kayıplarının hızlandığı, çöküşün ve dağılmanın yaşanarak ulus-devlete evrilecek şekilde iyice küçüldüğü/büzüldüğü devirler oldu. Batı Avrupa ve Osmanlı, tahtrevallinin iki tarafı gibiydi. 18. Yüzyıl, özellikle 19. Yüzyıl, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Batı Avrupa'nın zirveye çıktığı, Osmanlının ise, tabiri caizse, dibe vurduğu yüzyıl oldu.
Avrupa'da, ulus-devletler, Roma-Germen imaratorluğunun bakiyeleri olan irili-ufaklı derebeylik ve prensliklerin bir araya gelip, birlik oluşturup, Avrupa ölçeğinde çok daha büyük siyasal yapılara dönüşmesinden oluşurken, Osmanlı coğrafyasında ise, imparatorluğun parçalanıp dağılmasından oluşmaktaydı. Avrupa, prensliklerden birlikler oluşturarak ulus-devlete dönüşmek suretiyle güç kazanırken, Osmanlı coğrafyası zayıflayıp, gerileyerek, parçalanıp dağılarak ulus-devletlere dönüştü.
İslâm dünyasının Batı'ya uzanan gücü olan Osmanlı Devleti, Batı Avrupa karşısında zayıflayıp, güç kaybetmeye ve gerilemeye maruz kalınca, tedricen, güçlenen Batı Avrupa'nın etkisi altına girme eğilimi gösterdi. Güç kaybının, gerileme ve parçalanmanın hızlanması Batı etkisinin, Batılılaşmanın artışı ile paralel seyir gösterdi. Sırbistan'dan ve Mora yarımadasından başlayarak Osmanlı Devletinin kaybedilen toprakları Batılı tarzda ulus devletlere dönüştü. 1877-78/1293 Harbi, Balkan savaşları, en son Birinci Cihan Harbi ve Sykes-Picot mutabakatının uygulanması ile Osmanlı coğrafyasının tümü ulus-devletlere bölünmüş oldu.
1923'te, Osmanlı Devletinin kalan son bakiyesi üzerinde Türkiye Cumhuriyetinin kurulması bu serüvenin son noktası/halkasıydı. Bir imparatorluk bakiyesi üzerine seküler ulus-devlet yapılanması oturtulmuş oldu.
Bu serüvenin sonunda, tekçi/jakoben ve merkeziyetçi bir sistemin devşirilip transplante edilmesi ile daha vahim sonuçlara imza atılmış oldu. Cumhuriyet döneminde, Fransız devriminin ilk yıllarına öykünülerek, tüm bir imparatorluk mirasının kökten reddine dayalı sisteme, imparatorluktan bir ulus çıkarma projesine dayanılmaktaydı. Tek-tip yurttaş, tek sesli/homojen toplum oluşturmayı amaçlayan yeni sistem, katı merkeziyetçi, toplumu bu yönde jakoben bir tarzda dönüştürmeyi de hedeflemekteydi. Bu yüzden yeni ulus-devlet, toplumsal çeşitliliğe/çoğulculuğa ve kültürel zenginliklere, farklı renklere, etnik yapılara asla izin vermeyen despotik bir yapıyı öngörmekteydi. Bu yeni yapılanmayı esas alan Türkiye'deki tek-parti dönemi resmi ideolojisi ve buna dayalı yeni sistem, periferiyi, dahası halk kitlelerini sürekli merkezi tehdit eden unsurlar olarak algıladığından Durkheim modeli ile özdeşleşen katı merkeziyetçi/ jakoben ve vesayetçi bir sistemi öngördü. Ancak, 90 yılı aşkın süreç ülkemizde Kürt sorunu başta olmak üzere birçok derin toplumsal ve siyasal sorunlar yumağını miras/enkaz olarak bıraktı.
Devam Edecek.
.Ulus devletten ortak devlete ve başkanlık sistemi-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
103 43 60 21 Kasım 2015
İsmet Paşa (İnönü), Lozan antlaşmasını imzaladığında, “80 sene daha kazandık” demiş. Evet. 80 yıl daha kazanılmış, ancak bu kadar zaman zarfında üzerine doğru dürüst bir taş bile konulamamış. Açıkçası, zaman, katı/jakoben-merkeziyetçi Ulus-Devlet yapılanması kafesinde heba edilmiş. Sistem 1950'den sonra kendini restore etmeye yönelik bir kısım adımlar attığında ise, oluşturulan kutuplaşma, kaos ve askeri darbe/müdahalelerle hep önü kesilmiş. 80 yılın sonlarına gelinen süreçlerde de her şeyde çok geç kalınmış oldu. Son iki asırdır, yükselen güç olan Batı Avrupa ve Atlantik'in karşı yakasının ellerinden/gücünden yakasını kurtaramamış, gittikçe de bu boğaz sıkılma olayı hep daralmış; Düvel-i Muazzamanın birbiriyle tepiştiği nisbi rahatlama dönemleri ise statükocu/Batıcı ve basiretsiz-kifâyetsiz idareciler eliyle heba edilmiş..
Bir imparatorluk bakiyesi olan ülkede/coğrafyada olağanüstü şartlarda kurulan ulus-devlet ilk dönemlerde Lozan'ın güvencesinde, baskı ve askeri yöntemlerle ayakta durdu. Sonraki dönemlerde değişim ve dönüşümlere ayak uyduramadığı, direndiği için, yol açtığı toplumsal, siyasi ve etnik sorunlar kronikleşerek enkaza dönüştü.
1990'lı yıllardan, Soğuk Savaş döneminin sona ermesi akabinde bu yöndeki arayışlar artsa da, statükonun direnişi ve yerine neyin ikame edileceği konusundaki belirsizlik suların durulmasını bir türlü getirmedi.
Ulus-Devlet yapılanması, birbirinden farklı olup, asırlarca ortak değer ve inançlar zemininde bir arada yaşamasını öğrenen ve sergileyen toplulukları, sözde öngördüğü potada eritemediği gibi, geçmişten gelen toplumsal dengeleri/dokuları da bozarak karşı karşıya getirdi. 19. Yüzyılda Osmanlı'nın, Ulus-Devlete dönüşmekle sonuçlanan Batılılaşma serüveni, nisbeten Pax-Ottomana denilebilecek toplumsal dengeleri bozarak ve Gayr-i Müslim topluluklardan başlayarak sürekli düşman üretti. Ulus-Devlet tecrübesi de içeride düşman üretme siyaseti takip etmekten öteye hiç gitmedi. Birinci Dünya Savaşının en zor günlerinde İstanbul'a sadık kalan Kürtlerin küstürülmesi için 80 yıl boyunca devlet adeta elinden gelen her şeyi sergiledi. Tüm bunlara rağmen Kürtler ülkeye devletten daha sadık çıktı. Son 1 Kasım Seçimleri bile Kürtlerin örgütün tüm gücüne, baskılarına rağmen bölünme ve parçalanmaktan yana olmadığını açıkça ortaya koydu.
Ulus-Devlet sürecinin sona gelindiği, değişim ve dönüşümün şart olduğu zamanımızdaki arayışlarda, bir imparatorluk bakiyesi ve bir imparatorluk bakiyesinin çekilebileceği son sınırlar üzerinde Ulus-Devlet yerine ikâme edilecek siyasal sistemin doğru okunarak teşkil edilmesi önem kazanmaktadır. Bu çerçevede, imparatorluk bakiyesi, bilinci ile tüm farklı toplum kesimlerini kucaklayacak, sisteme ortak edecek bir Ortak-Devlet sistemi üzerinde çalışılmalı ve Anayasa değişiklikleri bu yönde ele alınmalıdır.
Türkiye'de anayasalar, sürekli olağanüstü dönemlerde hazırlandı ve yürürlüğe kondu. 1924 anayasası 1923'teki TBMM'deki bazı grupların tasfiye edilmesi sonrasında oluşturulmuştu. 1961 ve 1982 anayasaları ise tamamen askeri darbelerin ürünü olarak ortaya çıktı. Açıkçası sivil idare tarafından oluşturulmuş bütün bir anayasa yok. Hatta, 1293/1876 Meşrutiyet anayasası bile, Sultan Abdülazîz'i darbe ile devirip, sonra katleden Serasker Hüseyin Avni Paşa cuntasınca/ekibince hazırlanmıştı.
Türkiye'deki parlamenter sistem, Anayasa ve Yasa yapma yetkisini, parlamentoya/meclise verse bile ülkedeki defacto durum Anayasa yapmayı parlamento için neredeyse imkansız kılmıştır. Resmi ideoloji kendini teminat altına alıp, sürdürebilme anlamında, Anayasa'nın değiştirilemez maddelerini ihdas ettiği gibi, Tek-Parti devrinden beri gelen parti ve yapılandırılmış kurumlarla değişim ve dönüşümü parlamento zemininde gayr-i kabil hale getirmiştir. Özellikle 80'li yıllardan itibaren Türk Solunun Kemalizm'e dönüşmesi bunu daha da katmerleştirmiştir. Türkiye'deki parlamenter yapı zaman zaman askeri darbe ve müdahalelerle baskı altına alındığı gibi, oluşturulan yapay siyasal dengeler üzerinden de parlamenter sistemin statükoyu değiştirmesine engel olmaktadır. Statükoyu ölümüne savunan siyasal partilerin tutumu parlamento içinden böyle bir değişim ve dönüşümün önünü kesmektedir. CHP, devletin, anayasa'nın Din'le olan sorunlu yapısını çözme yönündeki adımlara engel olduğu gibi, MHP de, Kürt Sorununun barışçı biçimde çözümüne karşı duvar oluşturmaktadır.
Tam da burada, Resmi ideolojinin oluşturduğu engelleyici yapılar yüzünden bütün bir anayasa yapamayan parlamento'nun bu handikapını aşmak için, Başkanlık Sistemi tartışmaları devreye girmektedir. Güçlü bir irade odağının oluşup bu değişiklik ve dönüşümlerin önünü açması hedeflenmektedir. Bu anlamda gerçekten, Türkiye'deki defacto yapı başka bir çıkış yolu da bırakmamaktadır. Başkanlık sisteminde, zamanla aşırı otoriter eğilimlerin artıp kronik sorunlar oluşturması, kontrol mekanizmalarının iyice devreden çıkması, federatif eyalet sistemine dönüşmesi gibi geleceğe ilişkin oluşabilecek ciddi sorunları barındırsa bile Başkanlık Sistemi tartışılmalı ve mutlaka önemsenmelidir. Federatif yapıya ve eyalet sistemine endekslenmeden bir Başkanlık sisteminin oluşması ülkenin geleceği açısından gerekli ve ehemmiyet arz etmektedir. Bu ülke, bir imparatorluk bakiyesinin çekilebileceği son sınırlar üzerine kuruludur. Çevresine genişlemeden, mevcut sınırlarda kalınarak oluşabilecek federatif bir sistem farklı toplum kesimleri arasında iç savaşı bile tevlit edebilecek, ülkeyi tamamen parçalayıp dağıtabilecek bir olumsuz sonuca yol açabilir.
.Rusya-Suriye hattı ve Türkiye -1
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
180 172 8 28 Kasım 2015
Hep söylenir, “Çar deli Petro zamanından beri, Rusya sürekli sıcak denizlere, Boğazlara ve Akdeniz'e açılmayı, uzanmayı hayal eder, hedef edinir” diye.
Kökenleri Vikinglere dayalı bir topluluğun Slavlaşması ile oluştuğu söylenen Ruslar (Rus adı da Vikingçedir) ilkin Kiev'de kurdukları prenslikle/Knezlik sahneye çıkarlar, daha sonra Moskova knezliği kurulur. Ancak, Deşt-i Kıpçak Denilen ve Kırım'ı da içine alan bölgede Kıpçakların egemenliği karşısında ciddi bir varlık gösteremezler. 1200'lü yıllarda istilacı Moğollar tarafından Kıpçaklar dağıtılır, Deşet-i Kıpçak'ta Moğol egemenliği kurulur. Cengiz Han'ın oğlu, Cuci Han'ın oğlu Batu Han tarafından burada Altın Ordu devleti teşkil edilir. 1256'da ölen Batu Han'ın yerine geçen Berke Han ise, egemenlik alanını genişleterek Kafkaslar ve İran'da, Anadolu'da, Kürdistan'da egemen olan Kuzeni Hülagu'ya da kafa tutar. Berke Han, Kıpçak asıllı Sultan Baybars'ın hakim olduğu Mısır ve Suriye ile de ilişki kurar, 1262'de Müslümanlığı kabul eder. Bölgede kısa zamanda Müslümanlık yayılır. Bu tarihlerden sonra Altın Ordu Devleti artık Müslüman bir devlet olarak, gücünü sürdürür ve Mısır başta olmak üzere diğer İslam beldeleri ile ciddi ticari, ilmi ve siyasi ilişkiler geliştirir. Altın Ordu Devleti, kısa zamanda ilim ve ticaret merkezi halini alır, Kiev ve Moskova'daki Rus Knezlikler de, Altın Ordu devletine bağlı hale gelir.
Timur”un Anadolu ve Kafkasya”ya seferler yaptığı dönemlere gelindiğinde ise, Altınordu Devleti hanedanı içinde taht kavgaları baş gösterir. Bundan istifade ederek buraya sefer düzenleyen Timur, Altın Ordu Devleti'nin güney'deki topraklarını işgal eder ve bu devleti adeta dağıtır. Moskova dahil devletin kuzey bölgeleri zamanla kopar. Devlet, Kırım Hanlığı şekline gelerek küçülür. 15. yüzyıl sonlarına gelindiğinde; gerek hanlık içindeki taht kavgaları, gerekse kuzeyden gelen saldırılar bu hanlığı iyice zayıflatır. Fatih döneminde, Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'nın Ruslara karşı seferleri sonucunda Kırım Hanlığı Osmanlı'ya bağlanır.
Timur'un Deşt-i Kıpçak'a yönelik seferinin, Berke Han (1256-1266) devrinden beri bir İslâm ülkesi olarak önemli gelişme göstermiş olan Altın Ordu devletini dağıtarak, bir hayli küçülmesine ve bir daha toparlanamamasına yol açar. Rusların Moskova Hanlığını bile kendine vassal haline getirmiş olan Altın Ordu devletinin ikbali söner, zamanla Rusların önünün açılmasına zemin teşkil eder.
Ruslar daha sonra, 16. Yüzyıl'da, Moskova merkezli olarak Korkunç İvan döneminde bir hayli güç kazanır. Korkunç İvan çevredeki bütün diğer prenslikleri/knezlikleri zorla ve acımasızca Moskova'ya boyun eğdirir. Ülkesinin topraklarını iki katına çıkaran Korkunç İvan Rusların ilk çarı/imparatoru olur. Zamanla hep Rusya güç kazanır. Sultan IV. Murad zamanında, Osmanlı-Rus ilişkilerinde ticaret başta olmak üzere ciddi gelişmeler kaydedilir. 18. Yüzyıla gelindiğinde ise, önce tahtı kardeşleri ile paylaşan Çar Deli Petro, Karadeniz'de Osmanlı Kırım'ı ile Kuzeydeki tundra ve buz kaplı topraklar arasında kalan ülkesini bu kıskaçtan kurtarmaya çalışır. Azak ve Kırım'a seferler düzenler Azak kalesini alır. Kendisine karşı savaş açan İsveç kralı Demirbaş Şarl'ı her ne kadar sonradan Osmanlı'ya sığınmaya mecbur bırakmışsa da fazla ilkin karşısında fazla bir başarı elde edemez. Çar Deli Petro uzun zaman hanedan ve devlet içindeki rakipleri ile uğraşır. Nihayet 1697'ye gelindiğinde onları çok acımasızca tasfiye eder. Korkunç İvan'ınkine benzer bir idare tesis eder. Ülkenin idare merkezini Moskova'dan, Neva nehri deltasında, -bugün kendi adı ile anılan St.Petersbourg- kurduğu şehre taşır.
Ülkesini imparatorluk olma yönünde genişletmeyi aklına koyan, Çar Petro, Avrupa ve Karadeniz'e olduğu gibi İran taraflarına da seferler düzenler. 1711'de Osmanlıya karşı açtığı savaşta ordusu ve kendisi, Baltacı Mehmed Paşa idaresindeki, Osmanlı ordusunca kuşatılır. Ancak, Prut Zaferi Osmanlıların Ruslar karşısında kazandığı son zafer olur. Nihayet bir anlaşmaya varılır. Azak Kalesi Osmanlılara iade edilir. Çar Deli Petro'nun Sıcak denizlere açılma teşebbüsleri böylece ertelenmiş olur. İran'a yönelik seferlerinde, o sırada Safevi hanedanının da çökmesi ile başarı elde edip, Hazar Denizi kıyılarını istila eden Çar Deli Petro sonunda 1725 yılında ölür. Çar Deli Petro ve özellikle Çariçe Katerina zamanında Rusya artık güçlü bir imparatorluğa dönüşür
Devam Edecek
.Rusya-Suriye hattı ve Türkiye-2
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
39 36 3 05 Aralık 2015
Prut zaferi, Azak kalesinin geri alınması Ruslar'ın balkanlara ve sıcak denizlere açılmasının önünü belli bir süre ertelese de, artık Rusyanın yükselişi durmadı, Deli Petrodan sonra, varis bırakmadan ölmesi dolayısıyle, askerin delaleti ile yerine 1712'de onunla evlenmiş olan Çariçe Katherina getirilir. 1725'ten 1727'ye kadar iki yıl hüküm süren Çariçe ülkesinin toparlanması konusunda ciddi adımlar atar.
Daha sonra II.Peter'in üç yıllık Çarlık dönemi gelir. 1730'la 1740 arasında, Deli Petro'nun yeğeni Çariçe Anna İvanovna dönemlerinde Rusya Avrupa'da Avusturya karşısında ilerlemeler kaydeder, Bir ara Kırım'a sefer düzenlenerek, Bahçesaray bile yağmalanır. Anna'nın yerine bir yaşındaki IV. İvan geçirilir. Çarlık Rusya'sında bir ara naipler dönemi söz konusu olur .
1762'de Çar olan III Peter altı ay sonra ölür. Onun yerine geçen II. Katerina ise ölüm tarihi olan 1796'ya kadar uzun bir dönem hüküm sürer. Onun zamanında Rusya artık büyük bir imparatorluk halini alır. Bu yüzden II. Katherina , Büyük Katherina adını alır.Tam bu dönem Kırım Hanlığının sonu, Osmanlı'nın Karadeniz'in kuzeyini kaybettiği dönemdir.
Rus Çarlığı 1750' erden itibaren, özellikle bu, Çariçe II. Katherina zamanında yeniden yükselişe geçmiş. Kırım”ı ve Osmanlı”yı ciddi olarak tehdide maruz bırakmıştır. Osmanlı devletinin Nemçe/Nemsa karşısında aldığı peşpeşe yenilgiler böyle bir sonuca yol açmıştır. 1768”de Rusların Kırım için açtığı savaşlar, 1774'te Osmanlı”nın çok ağır yenilgisi ve bedel ödemesi ile neticelenmiştir. Bu tarihte imzalanan Küçük Kaynarca muâhedesi Osmanlı”nın Kırım üzerindeki himaye ve haklarına son vermiş. Osmanlı'nın artık bir cihangir devlet statüsünde olmasının da sonunu getirmiştir. Ruslar tarafından işgal edilen Kırım 1783»te tümü ile Rusya»ya ilhak edilerek bu hanlığa son verilmiştir.
Bu dönemden itibaren, özellikle 19. Yüzyılda, vuku bulan Osmanlı-Rus muharebeleri Osmanlı'nın sürekli darbe yiyerek Balkanlar ve Kafkaslardaki topraklarının kaybına sebebiyet vermiştir. 1828'deki Osmanlı Rus Seferi, Mora yarımadasında bağımsız Yunan devletinin kurulması neticesini verdiği gibi, Sırbistan Kara Yorgi ve Gradacaclı Hüseyin Kapudan olayları neticesinde muhtar bir bölge haline gelip, Belgrad Paşalığı kurulmuştur.
Mısır meselesi ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa hadisesinde, Vali Mehmed Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu, Nizip'te Sultan II. Mahmud'un ordusunu yenmiş, Kavalalı'nın ordusu Kütahya'ya kadar ilerlemiştir. Bu radde de Osmanlı Rusya ve diğer devletlerden yardım istemiş; İbrahim Paşa'nın İstanbul'a yönelmesi tehdidine karşı İstanbul'a Rus askerleri getirilmiştir. Bu da Rusya'nın Osmanlı üzerinde nüfuz tesis etmesini intac ettirmiştir.
1853'teki Kırım, Eflak-Boğdan ve Kars savaşlarında ise, Osmanlı topraklarını işgal edip paylaşmayı kararlaştıran Rusya'ya karşı Fransa ve İngiltere Osmanlı'nın yanında müttefik olarak savaşlarda yer alıp, Rusya'nın Eflak Boğdan'dan el çekmesini sağlamışsa da, 1856'daki Paris anlaşması Osmanlı'ya bir şey kazandırmamıştır. Savaşta Osmanlı'nın yanında yer almalarının bedeli olarak İngiltere ve Fransa'nın dayattıkları Islahat Fermanı ise uzun vadede Gayr-i Müslim unsurların bir bir Osmanlı'dan kopmalarını hızlandırmıştır.
1293/1877-78'de Sultan Abdülazîz'i devirip katlettiren İngiliz yanlısı Hüseyin Avni Paşa ekibinin soktuğu harp ise Osmanlı devleti için tam bir yıkım olmuştur.
Devam EdecekRusya-Suriye hattı ve Türkiye-3
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
51 49 2 19 Aralık 2015
1243/1828'de Navarindeki Osmanlı-Mısır donanmasına ait gemilerin Rus-İngiliz-Fransız donanmasına ait gemilerce Mora meselesi bahane edilerek baskınla yakılması ile patlak veren Balkanlar Kafkaslarda cereyan eden Osmanlı Rus muharebeleri Rusların bir taraftan Varna-Şumnu diğer taraftan Kars ve civarına nüfuz etmelerine sebebiyet verir. Ayrıca, Mora'da bağımsız Yunan devleti kurulduğu gibi, Sırbistan Kara Yorgi hadisesi ile “Belgrad Paşalığı” adı altında fiilen kopmuş, Tepedelenli Ali Paşa ve İşkodralı Mustafa Paşa vak'aları husule gelmişti. Ardından Mısır meselesi baş göstererek, Sultan II. Mahmud devrinin en sıkıntılı dönemine girilmişti. (Bu konuda Bakınız, Mehmed Sadık Rifat Paşa, Rusya Muharebesi Tarihi, Asâr-ı Rif'at Paşa, İstanbul, 1286; Tarih-i Lütfî, Cilt 1, Shf: 391-409; Atâ Tarihi, Cilt. 3. Shf: 255-275; Ahmed Muhtar, Türkiye-Rusya Seferi, 1244/1828-1245/1829, Erkân-ı Harbiye Reisliği Matbaası, Ankara, 1928; İhsan Sungu, Mahmut II.'nin İzzet Molla Ve Asâkir-i Mansure Hakkında Bir Hattı, Tarih Vesikaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı:3,Shf: 162-183, Birinci Teşrin 1941, Mf. V. Neşriyatı)
1270-71/1853'teki Kırım Harbinde her ne kadar, İngilizler ve Frasnsızlar Osmanlı Devleti ile müttefiken donanma sevk edip Rus limanlarını bombalayıp Ruslar'ı Balkanlarda ve Eflak-Boğdan'da ric'ate ve mütarekeye icbar etmiş ise de, 1856'daki Islahat Fermanı ve Kapitülasyonların artırılması Osmanlı Devleti için ağır bedel olmuştur. (Bkz. Rear Admiral Sir Adolphus Slade–Mushaver Pasha- Turkey And The Crimean War: A Narrative Of Historical Events, Smith, Elder And Co., London, 1867; Müşavir Paşa'nın Kırım Harbi Hatıraları, Sir Adolphus Slade, Çev. Candan Badem ,Türkiye İş Bankası Yayınları; Yüzbaşı Fevzi, 1853-1855 Türk-Rus Harbi ve Kırım Seferi, Devlet Matbaası, İstanbul, 1927)
1774 Küçük Kaynarca Anlaşması, özellikle 1792 seferleri ile başlayan süreçte Osmanlı devleti Rusya tarafından sürekli darbelenmiştir. 93 Harbi de dahil, Osmanlı-Rus harplerinin çoğu Batı Avrupalı devletlerin teşvik veya bazen doğrudan dahli ile Osmanlı'nın Rusya sopasıyla dövülmesi şeklinde olmuştur.
185-3-56 Kırım-Kars Harpleri akabinde Osmanlı Devleti 93 Harbine kadar, daha önceki harplerden edindiği tecrübe ile, Rusya ile cephe harbine girmemeye özen göstermiştir. Özellikle, Sultan Abdülazîz döneminde bu hususa/siyasete dikkatli bir şekilde riayet edilmiş Rusya devleti ile ilişkiler olumlu düzeyde tutulmaya çalışılmıştır. Sadrazam Gürcü Mahmud Nedim Paşa'nın dönemi bu siyasetin zirvesini teşkil etmiştir. Ancak, o dönemde daha çok İngilizlere tarafgirlik gösteren Serasker Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve taraftarları buna karşı büyük bir kampanya başlatarak, o dönemdeki büyük iktisadi krizi ve Hazinenin iflasını bahane ederek Rusya ve Rus sefiri İgnatiyev ile ilişkilerinden dolayı, “Nedimov” olarak nitelendirdikleri Mahmud Nedim Paşa'yı düşürmeyi başarmışlardı. Oysaki, geliyorum diyen 93 Harbinin önündeki en büyük engel Sadrazam Gürcü Mahmud Nedim Paşa ve siyaseti idi. Mahmud Nedim Paşa'yı bertaraf etmekle yetinmeyen İngiliz taraftarı Hüseyin Avni Paşa ve kadrosu, Sultan Abdülazîz'i de tahtından indirip öldürterek; bu engeli tümü ile ortadan kaldırmışlardı. Sultan V. Murad'ın ruh sağlığının saltanat etmesine mani olması üzerine Şehzade Abdülhamid'i tahta geçiren bu kadro hemen Kanun-i Esasi'yi, Meşrutiyeti ilan ettirerek yetkilerini tamamen budayıp ardına kadar savaşın yolunu açmışlardı.
1293/1877-78 Harbi Osmanlı devleti için tam bir yıkım oldu. Kars ve Ardahan'ı alan Ruslar Erzurum'a sınır hale geldiler. (Bkz. Tümgeneral Vehbi Kocagüney, Erzurum Kalesi Ve Savaşları, 126 Sayılı Askeri Mecmuânın Tarih Kısmı, Askeri Matbaa, İstanbul, 1942) Diğer taraftan Rumeli-Balkanlarda Osmanlı ordularını Gazi Osman Paşa'nın Plevne Müdafaasına rağmen, tam bir bozguna uğratan Ruslar Ayastefanos/Yeşilköy'e kadar ilerlerler, bu bozgunu gören çaresiz genç padişah İstanbul'u terke bile teşebbüs eder. Osmanlıların çaresiz bir şekilde mütareke talebiyle 8 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos anlaşması Osmanlı Devletinin adeta idam fermanı olmuştur.
Bu anlaşmaya göre:
Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek.
Büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, Prensliğin sınırları Tuna'dan Ege'ye, Trakya'dan Arnavutluk'a uzanacak.
Bosna-Hersek'e iç işlerinde bağımsızlık verilecek.
Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Doğubayezid ve Eleşgirt Rusya'ya verilecek.
Teselya Yunanistan›a bırakılacak.
Girit ve Ermenistan'da ıslahat yapılacak.
Osmanlı Devleti Rusya'ya 30 bin ruble savaş tazminatı ödeyecekti.
Ancak bu antlaşma ile Rusya'nın Balkanlar'da tamamen hakim bir konuma gelmesi Batılı devletleri, özellikle İngiltereyi telaşlandırdı. Zira Rusların, Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri, Birleşik Krallık'ın Hindistan sömürgelerine ulaşmasına ve Avusturya-Macaristan'ın Bosna-Hersek'i ilhakına set çekmiş olacaktı. Osmanlılar bu tepkilerden yararlanarak Kıbrıs'ın idaresini Büyük Britanya'ya bırakmak şartıylala Berlin'de yeni bir antlaşma (Berlin Konferansı/Antlaşması) zemini elde etmeyi başardılar.
Ayastefanos'un ağır şartlarını hafifleten Berlin Konferansı/Antlaşması ile Osmanlı Devleti›nin Balkanlar'daki varlığı bir süre daha devam etti. Bu anlaşma ile Osmanlı devletinin Rumeli'deki topraklarının büyük bölümü iade edilmiş oldu. Ancak, Sırbıstan ve Karadağ bağımsız olurken, Bulgaristan muhtar bir prenslik haline gelir. Niş, Buyanovac, Medyeva, İvranya; Ülgin, Bar gibi Arnavut nüfusla meskun bölgeler de Sırbistan'a ve Karadağ'a bırakılır. Bosna-Hersek ise ilhak edilmese de, Avusturya-Macaristan devletinin denetimine girer. Osmanlı içindeki, taraftarı Hüseyin Avni Paşa- Mithat Paşa ve kadroları üzerinden Osmalı Devletini Rusya ile savaşa sokup iyice ezdiren İngiltere bu defa istediklerini aldıktan sonra Berlin Konferansında Osmanlı'nın karşısına kurtarıcı/halâskâr rolüyle çıkıyordu
19 yüzyıl adeta, Osmanlı'nın yakın tehdit olarak, sürekli Batı Avrupa devletlerinin zemin hazırlayıp teşvik etmesi ile, Rusya tarafından sopalanıp ezildiği dönem olmuştur.
Ardından Devr-i Hamidî olarak da adlandırılan 31 yıllık dönemde, İngilizlerin 1882' de Urâbi Paşa hadisesi akabinde Hidivler idaresindeki Mısır'ı işgali, 1881'de Tunus'un Fransızların denetimine geçmesi dışında toprak kaybı görülmez. Yine bu dönemde 1313/1897 Teselya'daki müsbet olarak neticelenen Yunan harbi dışında da bir harbe teşebbüs edilmez.
1908'de, Resneli Niyazi'nin dağa çıkması, Firzovik Toplantısı ardından Manastır'da Osmanlıların Rumeli Ordusu Kumandanı Şemsi Paşa'nın İttihatçıların tetikçisi Mülâzım Atıf tarafından öldürülmesi bunun neticesi olarak II. Meşrutiyet'in ilanı, Devr-i Hamîdî'nin sona ermesi, 1325/1909'daki 31 Mart Vak'ası ve Hareket Ordusunun Selanikten gelerek, Sultan Abdülhamid'i tahttan indirmesi Osmanlı devletinin artık sona erdirilmesinin işareti olur. Yeni, İttihatçı-Jön-Türk idaresi kısa zamanda ülkeyi büyük maceralara ve savaşlara sürükler. İlkin Bulgaristan Prensliği bağımsızlığını ilan eder. Avusturya-Macaristan Devleti de denetiminde tuttuğu Bosna-Hersek'i ilhak eder.
1980-1909'da işbaşına gelen İttihatçı Jön-Türk idaresinin kısa zamanda İmparatorluğun birçok bölgesinde kargaşalığa yol açacak bir tarz-ı idare sergilemeleri, özellikle, öteden beri Osmanlı'nın Rumeli'deki en güçlü topluluğu olan Arnavutlar'a ve bir kısım haklı taleplerine karşı, haksız yere, sert tutum takınarak küstürmeleri, bu unsurun bir bölümünün ayaklanmasına yol açar. 1912'de patlak veren Balkan savaşları Edirne-Çatalca'ya kadar Balkan Rumeli topraklarının elden çıkmasına sebebiyet verir.
1914'te Avusturya-Macaristan Veliahdinin, Saraybosna'da bir Sırp tarafından süikast sonucu öldürülmesinin ardından patlak veren Birinci Dünya Harbi Osmanlı topraklarının işgali ile neticelendi. Özellikle 1916'daki Sykes-Picot Mutabakâtı Osmanlı'nın Ortadoğu'daki topraklarının İngilizlerle Fransızlar arasında paylaşımını ve bölgede bugünkü sınırlara yansıyan statükoyu belirleyen anlaşmaydı.
Birinci Cihan Harbinde Rusya, İngiltere ve Fransa Mütteftik devletleri oluştururken, Almanya, Avusturya Macaristan, Osmanlı devletleri karşı Mihver devletleri teşkil ediyordu. Osmanlı Devletinin Almanya'nın teşviki ile savaşa dahil olması esnasında neşredilen Sultan V. Mehmed Reşad'ın Hâl-i Harp Beyannâmesinde Rusya ile ilgili şu cümleler câlib-i dikkattir:
“Rusya Devleti üç asırdan beri Devlet-i Aliyyemizi mülken pek çok zararlara uğratmış, şevket ve kudret-i milliyemizi artıracak intibâh ve teceddüd âsârını harp ile bin türlü hiyel ve desâis ile her def'asında mahve çalışmıştır.” (Beyannâme-i Hümâyun, Cerîde-i İlmiyye, Adet:7, Muharrem 1333/1332. S.434)
Sultan V. Mehmed Reşad'ın bu ifadesi, Osmanlı-Rus savaşlarının yol açtığı neticelerin özet anlatımıydı.
Devam Edecek
.Rusya-Suriye hattı ve Türkiye-4
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
40 39 1 26 Aralık 2015
Birinci Cihan Harbi/Harb-i Umumi, milâdi 20. Asrın statükosunu belirleyen savaşlar zinciriydi. Bu harp Osmanlı, Avusturya-Macaristan devletlerinin, Prusya-Alman İmparatorluğunun sonunu getirdiği gibi, hanedanların da tasfiyesine yol açar. Avusturya-Macaristan ve Prusya-Almanya'daki Habsburg hanedanının ortadan kalkması ile neticelendiği gibi Rusya'da da 1917'de Menşevik ve Bolşevik devrimleri ile Çarlık/Romanov hanedanı kanlı bir şekilde tasfiye edilir. Lenin ve arkadaşları tarafından Çarlık Rusyası, Marxist ideoloji doğrultusunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (Sovyetler Birliği) ne dönüştürülür.
Dört yıl imtidad eden Birinci Cihan Harbi sonucunda, Alman imparatorluğunun başını çektiği Osmanlı Devletinin de içinde bulunduğu Mihver devletleri, İngiltere'nin başını çektiği, Rusya'nın da içinde bulunduğu Müttefik devletler tarafından mağlüp edilir. Osmanlı topraklarının çok büyük bölümü işgale uğrar. Arap Yarımadası, Filistin, Suriye ve Irak tümü ile elden çıkar . İngiliz-Fransız işgaline maruz kalır. Rusya ise Erzurum cephesinden güneye yönelerek Van'a ve Siirt hattına kadar ilerler. 1917'deki Bolşevik Devrimi ile Rusya savaştan çekilir ve Rus orduları işgal ettikleri bölgeleri Kuzey Kafkasya hattına değin boşaltır.
Rus ordularının boşalttığı bölgeler, Bakü dahil Kazım Paşa idaresindeki Osmanlı üçüncü ordusunun denetimine girer. Ancak, 1919'daki Erzurum ve Sivas Kongrelerinin bir neticesi olarak 23 Nisan 1920'de Ankara'da Meclis toplanıp, TBMM hükümeti kurulunca, yeni hükümet bazı beynelmilel anlaşmalara imza atar. İlk anlaşma, 3 Aralık 1920'de Ermenistan ile Gümrü'de yapılır. Bu anlaşma ile Aras ve Çıldır gölleri iki ülke arasında sınır olarak belirlenir. Ancak ertesi gün Ermenistan'ın yeni Sovyetler Birliği güçlerinin denetimine girince bu anlaşma tanınmaz. Ankara'daki TBMM hükümeti ile 1921'deki Moskova ve Kars Anlaşmaları ile Doğu sınırları tamamen belirlenmiş olur. Azerbaycan, Nahcivan, Batum ve Çevresi kaybedilir. Bunun karşılığında Sovyetlerden alınan silahlar Ege'deki Yunan işgaline karşı açılan İstiklal Harbi cephelerine gönderilir. Yine 1921'deki Fransa ile olan Ankara Anlaşması ile TBMM Ankara hükümeti Suriye üzerindeki haklardan tümüyle vazgeçerek burayı Fransızlara bırakır. Bu anlaşma ile-Hatay hariç- Suriye ile olan bugünkü sınırlar çizilmiş olur.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği olarak nispeten kuzeye çekilen Sovyetlerin güneye, Balkanlara ve sıcak denizlere sarkma/açılma hayal ve politikaları ise asla sona ermez. Stalin döneminde Sovyetler Birliği içinde gücünü tahkim eden Sosyalist sistem, II. Cihan Harbi'nde Hitler Almanyasının Leningrad/St. Petersbourg'a kadar ilerlemesi ile çok büyük kayıplara uğramışsa da, galip/müttefik devletlerin yanında (İngiltere, ABD) yer alarak savaş sonunda Orta Avrupa'ya kadar ilerleme şansını yakalar. 1945'teki Yalta konferansı bunun galip devletler nezdinde adeta tescili de olur. Estonya, Letonya gibi Baltık devletlerini de topraklarına katan Sovyetler Birliği; diğer galip devletlerin güçleri ile birlikte Alman topraklarının işgaline de katılır. Sonradan Doğu Almanya olarak bilinen bölgeler dahi Rus/Sovyet işgal bölgesine girer. Sovyetler Birliği topraklarını Baltık Denizi ve Eski Polonya'nın bir kısmına doğru genişlettiği gibi, Soğuk Savaş döneminde Nato/Kuzey Atlantik ittifakına karşı oluşturduğu Varşova Paktı ülkeleri ile nüfuzunu Orta Avrupa'nın içlerine kadar tevsî eder.
Özellikle Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği, Marxist/sosyalist ideolojinin hamisi ve yayıcısı olarak bunun üzerinden de, iki bloklu dünya sisteminde nüfuz alanını dünyanın bir çok farklı coğrafyasına yayar. 60'lı 70'li yıllardaki Asya, Afrika, Orta ve Güney Amerika'daki birçok gerilla hareketlerine hamilik yaparak ve bir yandan Küba diğer yandan Vietnam'daki-ABD müdahalesi ile uzun süren Vietnam savaşına rağmen- Sosyalist rejimlerle bu gücünü artırır. Türkiye ise, Soğuk Savaş döneminde ABD öncülüğündeki Nato'da yer alarak Sovyetlere karşı konuşlanmış olur. İran, Irak ve Pakistan ise Bağdat Paktı içerisinde Türkiye ile birlikte bu blokta yer alır. 1923'te Lozan'da Batılı ülkeler nezdinde çizilen sınırlar dahilindeki toprak bütünlüğünü teminat altına alan Türkiye, II. Cihan Harbi akabinde Nato ittifakı içinde yer alarak Stalin/Sovyet tehdidine karşı Lozan'ı Nato himayesine almış olur.
1952'de Mısır'da Hidiv-Kavalalı Hanedanına karşı gerçekleştirilen askeri darbe, ardından 1954'te Albay Cemal Abdünnâsır'ın yönetimi devralması ile başlayan süreçte, Orta Doğu dengelerinde Sovyetler lehinde değişim olur. Nasır'ın Sosyalizm soslu, Seküler Arap milliyetçiliğine dayanan askeri-ideolojik idaresi tüm Arap dünyasında kasırga gibi eser. Temmuz 1958'de Irak'ta Şerifler Hanedanı ve Nuri Said Paşa idaresine karşı General Abdülkerim Kâsım tarafından gerçekleştirilen, Bağdat Paktının dağıtan kanlı darbe ile bu ülke Nasırcı Sosyalist Arap milliyetçiliği dalgası kervanına katılır. Ardından Suriye'de ve sonra Irak'ta yine bu zihniyete dayalı Baas Partilerinin iktidara gelmeleri, Aden merkezli Güney Yemen'de Sosyalist bir cumhuriyetin kurulması Orta Doğu'da Sovyet-Sosyalist nüfuzunu bir hayli yayar. Böylelikle Nato ülkesi olan Türkiye'nin güneyi Sovyet yanlısı bir kuşakla çevrilmiş olur. Sovyetler Suriye'nin Akdeniz'deki Tartus limanını askeri üs haline getirir.
Yine aynı dönem aralığında 6 Ekim 1973'te Mısır, Libya ve Suriye'nin ortaklaşa İsrail'e karşı başlattıkları Yom Kippur savaşının Arap ülkelerinin lehine neticelenmemesi Mısır'ı zamanla Sovyet kampından uzaklaştırır. Zaten Abdünnâsır döneminde, 1967 'deki 6 Gün Savaşı İsrail için büyük bir zafer, Arap ülkeleri için ise büyük bir yıkım olmuştu. Ürdün tüm Kudüs ve Batı Şeria'yı kaybederken, Suriye Golan tepelerini, Mısır ise tüm Sina yarımadasını kaybetmişti. Bu tecrübeler, Abdünnâsır'dan sonra Mısır'da işbaşına gelen Enver Sedat'ı farklı arayışlara iter. Sovyetlerden uzaklaşan Sedat, 1977 Kasımında İsrail'e sürpriz bir ziyarette bulunarak çok farklı bir kulvara girer. 1979'da ABD'nin öncülüğünde İsrail'le Camp-David anlaşmasını imzalar.
1979'daki İran Devrimi, İran'ı bölgede ABD müttefiki-jandarması olma konumundan çıkarıp karşıt bir konuma yöneltirken 1980'de başlayıp 8 yıl süren İran-Irak savaşı, Irak'ı bir süreliğine Sovyet yörüngesinden çıkarıp, ABD'nin müttefiği haline getirir. Aynı dönemde Afganistan ise Sovyet işgaline maruz kalır.
Aynı zaman'da, 1982'de İsrail geçici bir süreliğine de olsa, Filistin Kurtuluş Örgütünün eylemlerini bahane ederek, Lübnan'ı Beyrut'a kadar işgal eder. Yasir Arafat'ın Beyrut'taki merkez karargahı kuşatılır. 1964'te örgütünü Kudüs'te kurup, 67 Savaşındaki ağır yenilgi sonrasında Ürdüne çekilen Yasir Arafat 1970'teki kanlı Kara Eylül olayları ile Ürdün'den de uzaklaştırılmış, Lübnan'a gitmişti. Şimdi ise, Lübnan'dan da uzaklaştırılıyordu. Uzun süren müzakerelerin ardından İsrail kuşatmasının kaldırılmasına karar verilir. Ancak, Yasir Arafat, 8000 civarında Filistinli ile birlikte Tunus'a gönderilir. 1964'te El-Fetih'i Filistin'nin göbeğinde, Kudüs'te kuran Yasir Arafat, 1982'de kendisini örgütü ile birlikte ta uzaklarda, Tunus'ta buluyordu. Bu acı tecrübe Yasir Arafat'ı da farklı arayışlara iter. 1960'lı yıllardan beri Sovyetlerle var olan ilişkilere tamamen son verilir. FKÖ, Sosyalist çizgiden tümü ile uzaklaşır.
1990'lara gelindiğinde, Sovyetler birliği, Varşova Paktı dağılıp Doğu bloku çöker, Orta Ve Doğu Avrupa'daki Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Çekoslovakya başta olmak üzere Sosyalist rejimler devrilir. Ardından Yugoslavya bile dağılır. 1991'deki askeri darbenin akamete uğraması ile Sovyet cumhuriyetleri de dağılır. Boris Yeltsin'in idaresindeki Rusya Federasyonu ortaya çıkar.
Orta Doğu'da ise 1990'daki Kuveyt'in Irak-Saddam tarafından işgali, ardından Birinci Körfez savaşı bölgede yeni bir dönemin kapısını aralar.
Devam Edecek.
Rusya-Suriye hattı ve Türkiye-5
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
69 68 1 02 Ocak 2016
Rusya, 18. Yüzyıl sonlarından beri Balkanlar, Karadeniz, Hazar Ve Orta Asya içlerine kadar Batı'nın dahası Anglo-Saxon aklın İslâm Dünyasına karşı kaba gücü, sopası rolünü oynamaktadır. Kuzeyden, İslâm âlemine karşı sürekli yakın tehdit konumunda olmuştur.
İslâm âleminin Batı'ya uzanan ucu olan Osmanlı'nın Tuna boyları ve Balkanlar'dan kovulması, Müslümanların göçe zorlanması, katliamlara maruz bırakılması, Deşt-i Kıpçak ve Kırım'ın Müslüman nüfustan arındırılması ve Orta Asya'daki Müslüman hanlıkların istilası çok büyük oranda Ruslar eliyle gerçekleşmiştir.
Rusların, Çar Deli Petro döneminden beri güneylere, Balkanlar ve Hazar üzerinden Akdeniz ve diğer sıcak denizlere açılma hayal ve teşebbüsleri eksik olmamıştır. 1979'da Afganistan'ın işgali, en son Kırım'ın Ukrayna'dan koparılıp, Rusya Federasyonuna bağlanması bu hayal ve teşebbüslerin ürünü olmuştur.
1989'dan itibaren Doğu Blokunun, Varşova Paktının çözülmesi, 1991'de Sovyetler Birliğinin dağılması, Birliği oluşturan Rusya Federasyonu dışında yer alan federal cumhuriyetlerin bağımsız devletlere dönüşmesi (Litvanya, Letonya, Estonya, Beyaz Rusya, Moldovya, Ukrayna, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan Cumhuriyetleri) büyük bir sarsıntı oluşturdu. Gorbaçov döneminde gerçekleşen tüm bu dağılma ve çözülme süreçleri ardından, Rusya Federasyonu Yeltsin döneminde bir geçiş sürecine girdi.
Halen süregelen Putin-Medvedev döneminde ise, Rusların, Rusya Federasyonu olarak, yeniden yapılanma ve toparlanmaya yönelmesi söz konusu oldu. Rusya bu dönemde tekrar eski Sovyet cumhuriyetleri üzerinde nüfuz oluşturma gayretine girdi. Türkiye'nin Özal sonrası dönemde yaşadığı süreçler ,yanlış dış politika ve askeri vesayetin dayatmaları; sloganik fanteziler yüzünden Orta Asya'ya ve Kafkaslara yönelik açılımında çok başarısız bir tecrübe ve hayal kırıklığı yaşandı. Rusya'nın Orta Asya'daki yeni cumhuriyetlerde zaten hiç silinmeyen nüfuzu tekrar artma eğilimine girdi. Kafkaslarda, Çeçenistan ve Gürcistan'la olan sorunlarda kan dökülmesine yol açsa da şu anda Rusya bu raundu kazanmış gözüküyor.
Ukrayna'nın Avrupa Birliğine girme süreci ile, ciddi bir kuşatılmışlık pozisyonuna giren Putin Rusyası, Ukrayna'daki iç çatışmalar ve Kırım'ın Ukrayna'dan koparılıp ilhak edilmesi ile ön aldı. Karadeniz kıyısındaki konumu güçlendi.
Enerji kaynakları (Özellikle Doğal Gaz), nakil hatları ile Orta ve Batı Avrupa'yı büyük ölçüde kendine mahkum hale getiren Rusya, aynı zamanda Suriye'de 5 yıla yakındır süregelen iç savaş ortamının neticesi olarak oluşan mihver üzerinden İran'ı iyice kendi müttefiki haline getirdi. Merhum Ayetullah Humeyni döneminde, Rusya'ya da önemli oranda mesafeli durumda olan İran, Humeyni sonrası dönemde tedricen Rusya'ya yanaşarak (Safeviler ve Kacarlar döneminde olduğu gibi) Suriye olayları ile iyice müttefik hale geldiler.
Suriye odaklı olarak, güçlenen bu ittifak bağları nihayetinde, Rusya'nın Suriye'ye doğrudan askeri müdahalelerine kapı aralayıp yol açtı. Ukrayna ve bazı ekonomik sorunlardan dolayı köşeye sıkışan Rusya, Suriye üzerinden İran'la olan ittifakının yol vermesi ile Suriye denklemine doğrudan askeri müdahale ile dahil oldu. Zaten, Tartus'taki askeri deniz üssü ile Doğu Akdeniz'de mevcut olan Rusya Federasyonu, İran'la olan ittifakı, IŞİD/DAİŞ gerekçe gösterilerek ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin, Kuzey Atlantik'in iki yakasının da onayı ile Suriye'ye direk müdahil oldu. Rusya'nın hava operasyonları şeklindeki askeri müdahalesinde IŞİD/DAİŞ'in gerekçe gösterilmesine rağmen, Rusya'nın askeri saldırıları büyük oranda IŞİD'ı değil, diğer moderate muhalif grupları hedef almaktadır. Daha ziyade, Türkiye'nin yakınlık gösterdiği moderate muhalif gruplar Rusya eliyle Suriye sahasından tasfiye edilmektedir. IŞİD'in elindeki bölgeler ise çok büyük oranda elinde kalmaya devam etmektedir.
Rusya'nın, gerek Kuzey Karadeniz ve Deşt-i Kıpçak bölgesindeki , Kafkaslardaki uzanım ve müdahaleleri, gerekse Suriye'ye yönelik doğrudan askeri müdahalesi en çok Türkiye'yi etkilemekte, birkaç yönden, Türkiye'yi köşeye sıkıştırıp kuşatma altına almaktadır. Son olarak PKK ve PYD'nin de Rusya hattına, mihver devletlere tekrar kayma göstermesi bu yöndeki bir projenin ürünü gibi durmaktadır. PYD/YPG üzerinde ABD/Batı ile Rusya arasında bir ittifak da görülmektedir. Bu durum Türkiye'yi bölgede daha zor bir ortama sürüklemektedir. Bu, Anglo-Saxon iradenin, bir bakıma, Türkiye'yi ve İslâm Dünyasını yeniden Rusya'nın kaba gücüne dövdürme/ezdirme operasyonu olarak da değerlendirilebilir. Burada, Türkiye'yi yeniden zorla Batı bloku zeminine çekme niyeti de okunabilir.
.
..Kürtleri İslamiyet’ten, ümmetten kovmak
Müfit Yüksel
Müfit Yüksel
1.3B 1.3B 2 09 Ocak 2016
1996'da bu gazetenin sayfalarında, “Kürtleri İslâmiyet'ten Kovma Çabaları” başlıklı bir dizi yayınlamıştım. Adı geçen dizide bir kısım sözde dindar muhafazakar çevrelerin PKK ve Kürt solunu bahane ederek Kürtlere “Ermeni” muâmelesi yapıp ötekileştirerek resmen Ümmet'ten, İslam'dan kovmaya tam teşebbüs halinde bulunduklarını bir çok somut örnekle sunmuştum. Kürtleri ötekileştirip İslam'dan kovmaya çalışmanın olası kötü sonuçlarını da tek tek belirtmiştim.
Perşembe günü Faruk Aksoy imzalı “İslamcılara Göre Kürdistan Neresidir?” başlıklı yazısı tam da 1996'da uyardığım tutumların tekrarı ve somut bir örneği mahiyetinde. Üstelik ismimi de vererek şahsımı hedefe koymuş. Hedef göstermiş. Devlet adına, devletin bir yetkilisiymiş gibi hepimizi hizaya/sigaya çekmeye çalışmış.
Kürtlerin ümmet ile yollarını ayırmaya, İslam'dan kovmaya yönelik çaba ve tutumların günümüzde ciddi boyutlar kazandığını esefle gözlemlemekteyiz. Bir yandan, Kürtler içindeki seküler/din karşıtı ulusalcı çevrelerin, PKK ve uzantılarının, Kürtleri Müslümanlıktan, ümmetten koparmaya yönelik çabaları yoğunluk kazanırken, diğer yandan bir kısım çevrelerin ötekileştirme ameliyesiyle Kürtleri hazmetmeyip, neredeyse İslam dininden, Müslümanlıktan kesinlikle kovmaya yönelik bilinçli/bilinçsiz kahredici tutumları artış kaydetmektedir. Her iki tutumun birbirini beslemesiyle süreç hızlı bir ivme kazanmaktadır. Faruk Aksoy'un yazısı tam da buna ivme kazandıran incitici bir makale..
Üzüntü ile belirtelim ki, son yıllarda bu tür söylemler artık yüksek sesle dillendiriliyor. Bundan en çok payını almakta olanlardan birsiyim. İslami kimliğe sahip bir kimse olarak yıllardır, çocukluk yaşlarımdan beri İslam âleminin birçok bölgesi ile yakın alaka kurmuş bir Kürdüm. Neredeyse ümmetin göbeğinde yetiştim. Ve bu sorunlar üzerine 30 yıla yakındır yazılar, makaleler neşretmekteyim. Kürt meselesi, Alevilik sorununun yanısıra, Filistin'den, Arnavutluk'a, Bosna'ya, Kırım'a, Gürcistan'a, Mısır'a, Kuzey Afrika'ya Afganistan'a, Tacikistan'a, Hicaz'a, Yemen'e, Hindistan ve Malezya'ya kadar birçok coğrafyadaki çeşitli sorunlara ilişkin 1987 yılından beri yayınlar yapmaktayım Ancak, anılan bölgelerle ilgilenirken, Kürt sorunu ile ilgilenirken ve bu konuda Kürtleri İslam'dan koparmaya ahdetmiş katı-seküler örgütlenmelerle canhıraş bir mücadele içindeyken, sırf Kürt olduğum için, son yıllardaki kadar bunaltıldığımı söyleyemem. Etnik/seküler ulusalcılığa kaymış, İslam dünyasının sorunlarına duyarsız hale gelmiş bir kısım din karşıtı Kürt gruplarından bu konuda benzeri tutum ve çok ağır hakaretlerle karşılaştığım gibi; Kürtler dışındaki bir kısım sözde İslami görünen bazı muhafazakar çevrelerden gelen, bu konularda “Sen Kürtsün!, Kürtçü, bölücüsün” tarzında, tamamen dışlayıcı bir tutumu kabus gibi üzerimize çöküyor. Bizi adeta arkadan vuruyor. Elbette ki, bu tutum sadece şahsımla sınırlı değil.. Bu anlayış, toplumlar arasında ruhi ve zihinsel kopuşun/kırılmanın, duvar çekmenin göstergesi olarak neredeyse genel bir tutum haline gelmiş durumda.
Bayram Zilan'ın Milat'taki yazısında belirttiği gibi Dindar/İslami kimliğe sahip Kürtlere dahi şüpheli bölücü, potansiyel suçlu muamelesi yapılıp sürekli samimiyet testine tabi tutma, hizaya/sigaya çekme gibi bazı sözde muhafazakar çevre ve şahısların, bir de kendilerini devletin yerine koyan bu tutumu bizi canımızdan bezdirdi.
İslam aleminin kalbi sayılan geniş bu coğrafyada meskun, İslam tarihinin erken dönemlerinde Müslümanlığı toplu olarak kabul etmiş bir kavmin; milliyetçilik saikasıyla, aşağılama/küçümseme psikolojisiyle ötekileştirilip, potansiyel suçlu muamelesiyle ortak paydalardan uzaklaştırılma, ümmet sınırları dışına atılma çabaları, ümmet içine tahrip kalıbı atmaya eşdeğerdir. “Sizin bu ümmetin içinde, Müslümanlıkta ne işiniz var. Sizinle ortak paydamız yok” tarzında söylemler, coğrafyamıza yapılan en büyük kötülüklerden biridir. Bir taraftan, Kürtler içerisinde kök salmaya çalışan din karşıtı, etnik/seküler ulusalcı örgütlenme ve hareketlerden şikayet edilirken; diğer yandan başta İslami kimliğe ve ümmeti gözeten hassasiyetlere sahip Kürtlere yönelik bu tarz dışlama/ötekileştirilme, linç etme ameliyesi bir ikiyüzlülük örneğidir.
Tarihte bir kısım Müslüman kavimlerin küstürülmesinin, itilmesinin İslam alemi için, ümmet için ne kadar pahalıya mal olduğunu tarihten gelen tecrübe ile biliyoruz. Bunun yakın tarihteki en önemli örneği Müslüman Arnavutlar'dır. Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun, bürokrasi ve askeriye başta olmak üzere, en kuvvetli topluluğu olan, 33 sadrazam çıkarmış Arnavutların 19. yüzyılda, 20. yüzyıl başında, her ne sebeple olursa olsun küstürülmesinin, özellikle İttihatçı idarenin 1911''de Arnavutların silahlarını zorla, onurlarını kırarak toplamasının neticede itmesinin, Osmanlı'nın merkez hinterlandı olan Rumeli'nin tamamı ile kaybedilmesinde, ikinci bir Endülüs haline gelmesinde en temel rolü oynadığını bilmekteyiz. Arnavutlarla, Arnavut kardeşlerimizle arada oluşmuş olan bu sorunların çözümü, oluşan açığın, yaranın kapanması yönünde yirmi yılı aşkındır en çok çaba sarf edenlerden biri olarak ne kadar zorluklarla karşılaştığımızı Allah (C.C) bilir. O yüzden bir zamanlar İslam Endülüs ve Rumeli'ye yakılan ağıtların benzerinin Kürdistan'a Ağıt'a dönüşmesini istemiyoruz.
Yıllardır yazdığım makale ve eserlerde, TV programlarında her defasında Ulus-Devlete karşı olduğumuzu, Kürt sorunu vb. sorunların asıl failinin son yüzyılda yaşanan ulus-devlet tecrübesinden kaynakladığını hep belirttik. Dolayısıyla, Ulus-Devlet tecrübesinin trajedilerine maruz kalmış kimseler olarak bizim yeni bir ulus devlet talebimizin olmayacağı bilinmeliydi.
“Kürdistan“ ad ve adlandırması tarihi ve coğrafi bir ad olup, bu adın kullanılmasını hemen ulus-devlet talebi olarak yorumlamak tam bir saptırmadır. “Kürdistan” adlandırmasını tarihi ve coğrafi bir bölge için kullandığımızı, kullanacağımızı ulus-devleti kastetmediğimizi bizi tanıyan/okuyan herkes bilir. Üstelik ulus-devlet vakıası, 200 yıllık bir geçmişe sahip olup ötesine gitmez. Kürdistan, Arabistan, Türkistan gibi coğrafi adlandırmalar bin yılı aşkındır var. Bu adlandırma Kaşgar'lı Mahmud'un Divânu Lügati't-Türk adlı ünlü eserindeki ibtidai harita da dahi yer almıştır.
Yazılarımda, TV programlarında bu ülke için “Bu ülke bir imparatorluk bakiyesidir. Cumhuriyetin kurucu kadrosunca sıfırdan var edilmedi. Ve bu sınırlar bir imparatorluk bakiyesinin çekilebileceği son sınırlardır. Bundan ötesi burayı Müslüman vatanı olmaktan çıkarır.” şeklinde ifadeleri hep tekrarlayıp durdum.
Hatta başkanlık sistemi tartışmalarında, “Federasyona yol açarsa, bu da bölünme ve parçalanmaya yol açar” şeklinde itirazi kaydı da hep dile getirdim.
Yine bu sütunlarda, Kürt sorununun çözümü konusunda “Ulus-Devlet'ten Ortak Devlete” başlıklı yazılar kaleme aldım. Buna rağmen şahsımın ve diğer dindar Kürtlerin bu tür bir muâmeleye maruz bırakılması asla kabul edilemez. Ayrıca kimseye de bir şeyler isbat etme mecburiyetinde de değiliz. Kimse de kendisini devletin yerine koyup bizi sorgulamaya, sigaya çekmeye hakkı yoktur.
Bugün 350 ziyaretçi (612 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Arnavutluk ve Arnavutlar-1
Osmanlıların Arnavutlarla ilk karşılaşması/tanışması Kosova savaşı öncesinde, Timurtaş Paşa'nın 785/1383 tarihinde Debre bölgesinden başlayarak Arnavut diyarına seferler yaptığı döneme uzanır. Özellikle Kosova harbi akabinde Yıldırım Bayezid döneminde Arnavutluk'un güney bölgeleri Osmanlı devletinin denetimine girer. Çelebi Mehmed zamanında ise bazı Arnavut Beyleri Müslümanlığı kabul eder. O dönemde Arnavutlarla meskun bölgeler. Bugüne nazaran daha sınırlı bir bölge olduğu gibi. Bu mıntıkalar irili ufaklı Arnavut derebeylerinin/Prenslerinin (Premedi, Merdita Prensliği, Dugacinler gibi) idaresindedir. Bu dönemde bölgede güçlü bir hükümdarın varlığı bilinmemektedir. Müslüman olarak ilk bilinen bey Premedi beyi Todor Muzak oğlu Yakup beydir. Ancak Arnavut diyarına gerek Timurtaş Paşa gerekse Evrenoszade İsa Bey komutasındaki askerlerle çeşitli akınlar düzenlense de, Osmanlıların bu diyara yerleşmesi 1431 yılında Sinan Paşa'nın akınlarıyla olur. Çelebi Mehmet zamanından başlayarak bölgenin tahriri de gerçekleştirilir. 835/1432 tarihli tahrir defteri ise (Defter-i Sancak-ı Arvanid) (Defter-i Sancak-ı Arvanid, 835 Hicri Tarihli, Hazırlayan: Halil İnalcık, TTK Yayınları, Ankara) ise bu konuda elimizdeki en eski belge niteliğindedir. Bu tarih artık Osmanlının iyice bölgeye yerleştiği tarihtir.
Arnavutluk II. Murad devrinin başlarında artık tamamen fethedildiği sıralarda Merdita prenslerinden Krujalı/Akçahisarlı Jean Castrioty Osmanlı Sultanına metbuiyyetini bildirir, sadakatini göstermek için de dört oğlunu talim ve terbiye görmek üzere o sırada Osmanlının payitahtı olan Edirne Sarayına gönderir. Dört oğlundan en küçüğü ve en cevval olanı George Castrioty (Yorgi Kastriyoti) padişahın (Sultan II Murad) gözüne girer. Bir hayli iltifata mazhar olur. Diğer kardeşleri gibi Müslüman olarak İskender adını alır. Padişah onu şehzadeleri arasında bulundurarak eğitim ve tahsiline özel itina gösterir. Genç yaşta sancak beyliğine yükselir. 25 yaşlarında iken Kruja hakimi olan babası eceliyle ölür. Bunun üzerine babasının makamını padişahtan ister. Ancak Padişah II. Murad onu daha önemli mevkilere getirmek istediğinden ( Belki sonradan baş vezir yapmak istiyordu ) Kruja sancağına başkasını gönderir. İskender Bey bu duruma pek içerler ve intikam yolları arar. Sultan II. Murad Avusturyalılarla uğraşırken ve Osmanlı ordusu sefer için Morova'da bulunurken İskender Bey de o sırada bu ordu içindedir. Bu esnada kaçış planları yapan İskender Bey, bazılarıyla gizlice anlaşarak sahte bir ferman düzenler. Nihayet ordudan gizlice ayrılarak Kruja'ya gider. Burada çevresine toplanan kimselerle birlikte Kruja kalesini gösterdiği sahte fermanla teslim alır ve içeride müslüman asker katliamı yapar. Ardından Venedikliler ve Macarlar'la, hatta Sırplar'la Osmanlı aleyhinde ittifak kurar.
Uzun süren İskender Bey gâilesi/ayaklanması Osmanlı devletini bu coğrafyada bir hayli zaman meşgul eder. Özellikle Fatih Sultan Mehmed bu gâilenin ortadan kalkması için bir hayli çaba ve zaman sarf eder. Osmanlıları 25 yılı aşkın uğraştırır. Kruja ve İşkodra'yı Venediğe bağlayarak bu zaman zarfında hüküm sürer. Yılları gerek II. Murad, gerekse Fatih Sultan Mehmed döneminde, sürekli Osmanlılarla savaşmakla geçer. Fazla bir şey elde edemez. Ancak, sadece İtalya ve Adriyatik'te Venedik ve Papalık adına Osmanlı'nın önünde set vazifesi görür. Bunda kendisi de karlı çıkmaz. Nihayet Osmanlılarla 25 kez Papa ve Venedikliler adına savaşan İskender Bey pes etmek zorunda kalır. İşkodra'dan sonra Kruja da Bizzat Fatih tarafından zaptedilir. Fatih Kruja'nın anahtarlarını kendisi teslim alır ( 883/1478 ). İskender Bey ise önce Alesyo'ya sonra da Lisa adasına kaçar ölümüne kadar münzevi bir hayat yaşar. (873/1468)
İskender Bey'in iki torunu Kanuni Sultan Süleyman zamanında tekrar İstanbul'a gelerek Osmanlı'ya dehalet edip Müslüman olurlar. Bunlardan biri yine İskender Bey adını alarak Simkeşbaşılığa kadar yükselir. Simkeşbaşı İskender Bey, Eyüp'te Zal Mahmud Paşa Cami ve Medresesi yakınında bir sıbyan mektebi, Haliç kıyısında Ayvansaray –Korucu Mehmed Çelebi Cami-i Şerifinin altında yer alan bir çeşme de inşa ettirmiştir. Mimar Sinan yapısı çeşmesinin 2004 yılında çalınan kitabesi 975/1567 tarihliydi:
Acâyib hayra girdi Sîm-keşbaşı Skender Beğ
Döküp sîm u zeri bu şeşme-sâra urdı bünyânı
Binâsı Sedd-i İskender suyu âb-ı hayât oldı
Hayât-ı sermedî buldı Hızır-veş nûş iden ânı
Safâ-yı tab'la Sâ'i bunun itmâmı târihin
Didim bulmuş Skender aynıyle âb-ı hayvânı
İskender Beğ 990/1582 tarihinde vefat etmiş olup, Eyüp Sultan civarında defn edilmiştir. Mektebi ise, Sultan III. Mustafa'nın kızı Şah Sultan tarafından hedm edilerek yerine halen mevcut olan Şah Sultan Mektebi Ve Sebili yaptırılmıştır. Bugün mevcut olmayan Ayvansaray/Korucu Mehmed Çelebi Camii altındaki çeşmesinin ise kitabesi çalınmış ve harap vaziyettedir. Dugacinzadelerle akrabalık tesis etmiş olduğundan Sicill-i Osmani gibi bazı kaynaklarda zuhul eseri olarak Dugacinzâde olarak kaydedilmiştir.
İskender Bey gâilesinin bertaraf edilmesi akabinde, Arnavut diyarı kâmilen Osmanlı idaresi altına girmiş. Prizren ve civarında hüküm süren Dugacin Prensleriden iki kardeş Fatih devrinde İstanbul'a gelerek Ahmed ve Mahmud adlarını almışlardır. Bunlardan Mahmud genç yaşta vefat etmiş, Ahmed ise vezâret rütbesi ile valilik yapmıştır. Dugacinlere ait bir aile mezarlığı halen Eyüp'teki Şah Sultan Mektep ve sebili bitişiğinde yer almaktadır.
Not: Bugün, Allah (C.C) nasib ederse, Arnavutluk-Tiran'da “Osmanlı Döneminde Arnavutluk ve Arnavutlar” konulu bir konferansımız olacak
.Arnavutluk ve Arnavutlar-2
Fatih döneminde ayrıca ilk Arnavut sadrazam da Avlonyalı/Vloralı Gedik Ahmed Paşa olur. Akkoyunlu ve Karaman seferleri ile Otlukbeli savaşındaki yararlılıkları ile ön plana çıkan Gedik Ahmed Paşa Kırım'ın Osmanlılara bağlanması, Arnavutluk sahillerinin Osmanlı topraklarına katılması, en son İtalya çizmesinin topuğunda yer alan Otranto/Tarrant'ın ele geçirilmesi gibi faaliyetleri ile göze çarpar. Fatih Sultan Mehmed'in vefatı akabinde Sultan Cem meselesinin zuhuru üzerinde Otranto'dan geri çağrılır. Saltanat rekabetinin Sultan Bayezid'in lehine neticelenmesinde de rolü olur. Ancak Otlukbeli savaşındaki bir azarlanmadan dolayı kinini yenemeyen Sultan Bayezid bu pek şecaat sahibi kahraman, dirayetli vezirini 887/1482 tarihinde Edirne'de tamamen haksız yere boğdurtur.
Gedik Ahmed Paşa ile ilgili olarak şu makalemize bakınız:
http://mufidyuksel.com/osmanlida-ilk-arnavut-sadrazam-otranto-fatihi-gedik-ahmed-pasa.html
Gedik Ahmed Paşa'dan sonra, Kanuni Sultan Süleyman derinde ilkin yine Avlonyalı Ayas Paşa'yı Sdarazam/Vezir-i A'zam olarak görürüz. 942/1535-36 tarihinde Mühr-i Hümayunu alarak Sadrazamlık makâmına oturan Ayas Paşa 26 Safer 946/13 Temmuz 1539'da vebâ hastalığından vefat ederek, Eyp Sultan'da, Türbenin Haliç tarafında yer alan giriş kapısının sol tarafındaki müstakil türbesinde medfundur.
Ayas Paşa ile ilgili olarak bakınız:
http://mufidyuksel.com/osmanli-devletinde-arnavut-sadrazamlar-2-avlonyali-ayas-pasa-mufid-yuksel.html
Ayas Paşa'dan sonra ise halefi olarak yine bir Arnavut olan İşkodralı Lütfi Paşa sadrazamlık makamına getirilir. Harem-i Hümayundan Ağalık rütbesi ile çerağ olan Lütfi Paşa önceleri çuhadarlık ve müteferrikalık payelerini ihraz etmiştir. Sırasıyla çaşnigir başılık ve miralemik vazifelerini deruhde etmiştir. Sancak beyliğine yükselen Lütfi Paşa Kastamonu, Aydın ve Yanya sancaklarında beylik yapmıştır. Daha sonra Karaman, Şam ve Rumeli beylerbeyliği vazifelerine tayın olunmuştur. 936/1529-30 Tarihinde Kanuni Sultan Süleyman Lütfi Paşa'yı kızkardeşi Şah Sultan ile şaşaalı bir düğünle evlendirmiştir. 946 tarihinde Ayas Paşa yerine Vezir-i A'zam olmuştur. Daha sonra bir münazza yüzünden sadaretten azledilmiş ve Dimetoka'ya ikamete tabi tutulmuştur. Dimetoka 'da çiftliğinde tekaüd halinde iken, medrese tahsili de olması hasebiyle Arapça ve Türkçe 20'yi aşkın kitap kaleme almıştır. Türkçe eserlerinden ise “Tevârih-i Al-i Osmanéı ve “Asafnâme” adlı eserleri ile ünlenmiş ve bu iki eseri de basılmıştır.
Sadrazam Lütfi Paşa ile ilgili bakınız:
http://mufidyuksel.com/osmanli-devletinde-arnavut-sadrazamlar-3-iskodrali-lutfi-pasa-mufid-yuksel.html
16 Yüzyılın ikinci yarısında ise Ferhad Paşa Ve Yemen Fatihi Koca Sinan Paşa'yı Arnavut sadrazam olarak yükselmişlerdir.
Sadrazam Frhad Paşa ve Koca Sinan Paşa ile ilgili olarak bakınız:
http://mufidyuksel.com/osmanli-devletinde-arnavut-sadrazamlar-4-ferhad-pasa.html
http://mufidyuksel.com/osmanli-devletinde-arnavut-sadrazamlar-5-koca-sinan-pasa.html
16. Yüzyılda Arnavutlar artık Osmanlı Saray bürokrasisinin/idaresinin en güçlü topluluğu haline gelir. Halep, Şam, Bağdat, Mısır, Budin, Mora gibi eyalet ve merkezlerin vali ve idarecileri de çoğunlukla Arnavutlar arasından çıkar. Bunlar arasında Budin ve Şam Valisi/Beylerbeyi Plak Mustafa Paşa en önde ge lenlerdendir:
Plak Mustafa Paşa : Plak, Arnavutça'da yaşlı/ihtiyar manasına gelmektedir. Enderûn-ı hümâyûndan çıkarak Yanya beyi oldu. Sonra Rodos beyi olup 926 (1520) de kapdân-ı derya olmuştur. “Şah-ı Hûbân” adında bir harem muteberesi ile evlendikten sonra vezirliğe nail oldu. Akabinde Budin Beylerbeyi oldu. 939 (1531/2) de şam beylerbeyisi olup o sene azledildi. Sonra Mısır'a gidip uzlet ve tekâüdü ihtiyar etti. Sonra Dersaadet'e gelip 940 (1533/4) da vefat etmiştir. Eyüp'deki bu türbesine defnedilir. Gelibolu'da cami ve medresesi vardır. Oğlu Ahmed Bey Estergon Beyi olarak vefat etmiştir. Plak Mustafa Paşa'nın Yunanistan-Serez/Siroz'da bulunan Camii ise bugün harap ve minaresi yıkık vaziyettedir.
.Arnavutluk ve Arnavutlar (3)
Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Topkapı civarında Cami ve Külliyesi bulunan Sadrazam Kara Ahmed Paşa ve 16. Yüzyıl sonlarında üç kez vezir-i a'zamlık makamını ihraz eden Ferhad Paşa'nın katledilmiş olmasına rağmen Arnavutların devlet idaresinde parlak dönemleri hep süre gelir.
Osmanlı Devletinde sadrazamlık mevkiine gelen Arnavutlar şunlardı:
Rüstem Paşa'nın Damadı (diğer ) Ahmed Paşa
Kemankeş Kara Mustafa Paşa
Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa
Morevi Toska Damad Hasan Paşa
Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa
Kavalalızâde M. Said Halim Paşa
Özellikle 17. Ve 18. Yüzyıllar, Osmanlı Sarayı'nın Arnavut vezir idareci ve ricalle adeta lebaleb dolduğu dönemler olmuştur. Budin, Mora, Yanya, Varna, Halep, Şam, Humus, Ruha, Mısır, Kudüs, Beyrut, Yemen, Erzurum, Diyarbekir, Trablusgarp gibi merkezlerde genellikle Arnavut vali ve mutasarrıflar başı çekmiştir. Yanısıra, 17. Yüzyılda, Sultan IV. Murad'a sunduğu Risâlesi ile ünlenen Mustafa Koçi (Kuçi/Kudqe=Arnavutça'da kırmızı anlamına gelir.) gibi şahsiyetler eserleri ile ön plana çıkmıştır.18. Yüzyılda Sarayda Arnavut vezir sayısı o kadar artar ki, Kubbealtı Divân-ı Hümayun'da vezirlerin ictima/Müzakereleri Türkçe yerine Arnavutça yapılır. Yani Divân-ı Hümayun'da toplantılar Arnavutça yapılır hale gelir. Bazen Saray-ı Hümayun'da konuşma/tekellüm lisanı olarak Arnavutça Türkçe'nin önüne geçer.
Sadece vezirlik, valilik gibi idari mevkilerde değil, ilmiye de de Arnavut şahsiyetler ön plana çıkar. Bunlardan Belgrad'ın ikinci kez fâtihi olarak adlandırılan Sadrazam İvaz Hacı Mehmed Paşa'nın oğullarından Şeyhülislâm İvazzâde İbrahim Efendi temayüz eder.
Arnavutların Saray ve memleket idaresinde bu yükselişlerine rağmen, Osmanlı Devleti'nin 17. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren, özellikle II. Viyana bozgunu sonrasında cereyan eden hadiseler, 1699'daki Karlofça Muahedesi ile Budin vilâyetinin tümü ile kaybedilmesi, Pasarofça Anlaşması Osmanlı Devleti'ne ağır darbe vurur. Ancak, Çar Deli Petro ile başlayan Rus yükselişinin Çariçe II. Catherina ile zirve yapması, 1768'de başlayan Kırım Savaşı, 1774'te imzalanmak zorunda kalınan Küçük Kaynarca Anlaşması Osmanlı Devleti'nin çöküş sürecinin dönüm noktası olmuştur. Osmanlı Coğrafyasının kuzeyinde Rus Çarlığı'nın güçlenip yükselmesi, önce Portekizliler ve İspanyollar, sonra ise Fransızlar, İngilizler ve Hollandalıların denizlerde, hususen, uzak denizlerde hakimiyet tesis etmesi; Osmanlı Devleti'nin 17. Yüzyıldan itibaren uzak denizlere açılamaması; Venedik'i aşamaması Akdeniz'de de hakimiyetinin iyice zayıflamasına yol açar.
Bunun neticesi olarak, Cezayir ve Mora Yarımadasında büyük sıkıntılar baş gösterir. İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Osmanlı'yı Mora Yarımadası civarında ciddi tehdit altında bulundurur. 1790'lara gelindiğinde Osmanlı Devleti bu bölgede iyice tazyik altında kalır. Artık, neredeyse Düvel-i Muazzama haline gelen güçlü donanmalara sahip bu devletler Mora Yarımadasındaki gayr-i Müslim/Rum ahaliyi gerekçe göstererek Osmanlı Devleti üzerinde bir hayli baskı uygular. Rum ahaliye yönelik iddia edilen bazı uygulamalardan Mora'daki Müslüman-Toska-Arnavut ahali ve idareciler mes'ûl tutularak Toska Arnavutlarının Mora Yarımadasından tahliyeleri talep edilir. Çaresiz kalan Osmanlı idaresi 1792'de Toska Arnavutlarını Mora Yarımadasından tahliye etmek zorunda kalır.
.Arnavutluk ve Arnavutlar-4
Rusya ve diğer Batılı devletlerin baskısı ile, Mora Yarımadası'nda Müslüman nüfusun kahir ekseriyetini teşkil eden Toska Arnavutlarının Kapudan-ı Deryâ/Sadrazam Cezayirli Gâzî Hasan Paşa'nın sefer ve harekâtı neticesinde Yarımadadan çıkarılması ile Rum ahâli ekseriyet konumuna geçer. Rusya ve diğer Batılı Devletlerin desteği ile isyan faaliyetleri artar. Artık Mora'da isyanların ardı arkası kesilmez. Her defasında Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa isyanların bastırılmasını sağlar. 1774'teki Küçük Kaynarca Anlaşmasının ağır şartları (Küçük Kaynarca Muahedenâmesinin Maddeleri için bakınız: Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Cilt .1, Shf. 357-370) bu ayaklanmaları kolaylaştıran en önemli âmil olur. ( Bkz. Ahmed Câvid, Zeyl-i Hadîkatu'l-Vüzerâ, Cerîde-i Havâdis Matbaası, İstanbul, 1271; Shf. 41-43; Süleyman Külçe, Osmanlı Tarihinde Arnavutluk, İzmir, 1944: 123-128; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Cilt.2, Shf. 87-113; Mora İhtilâli Tarihçesi Veya Penâh Efendi Mecmuası, Fatih-Millet Ali Emiri Kütüphanesi, Tarih. 677-1737; Haz: Aziz Berker, Tarih Vesikaları Dergisi, No: 7-12, 1942-43; William Miller, The Turkish Restoration In Greece, 1718-1797, New York, 1921)
19. yüzyılın daha başlarında, felaketler zinciri birbirini takib eder. Necd ve Hicâz bölgesindeki Vahhâbî ayaklanmaları yaklaşık 30 yıl sonra, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya (Mehmed Ali Paşa aslen Arnavutluğun Korça/Görice Kazasının Viskop köyünde doğmuş olup, sekiz yaşında iken ailesi bir kan davası yüzünden Kavala'ya göçtüğünden Kavalalı olarak şöhret bulmuştur.) ferman çıkarılır. Mehmed Ali Paşa, oğulları İbrahim ve Tosun Paşaları, zamanında Selanik İskelesinden Mısır'a sevk edilen seçme Arnavut askerleri ile Hicaz'a gönderir. Çetin savaşlardan sonra Hicaz/Haremeyn kontrol altına alınır. Sonra, üç yıl süren savaşlar neticesinde Suudilerin o dönemde Necd'deki merkezleri olan Dir'iyye kasabası da zabtedilerek, yakalanan asiler İstanbul'a gönderilir (1228/1813). (Bakınız: BOA. HAT156/6517- J. 17/Ra/1215; BOA.HAT163/6797- A-B. 26/Z/1215; C. AS. 776/32863; Eyub Sabri Paşa, Târih-i Vehhâbiyan, Kırk Anbar Matbaası, İstannbul, 1296. Latin Harfli Çeviri: Süleyman Çelik, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1992.) Hatta, bu hadiselerin anısına, Sultan II. Mahmud, Eyüp Sırtlarında bir çeşme bile yaptırır. Çeşme halen mamur bir halde olup 1228/1813 tarihli kitâbesi şu şekildedir:
Efdalu'l-a'mâli sakyu'l-mâ' (Amellerin faziletlisi su dağıtıcılığıdır.) buyurmuşdur Resûl
Su (Fi) Sebîlillâh liruhi'l-Haseneyn ola kabul
Gâzî şod (oldu) Abdülhamîd Hânzâde Mahmud Hân Hakka
Hem Medîne, Ferth-i Mekke müjdesi buldu vusûl
1820'lere gelince Balkanlarda büyük sorunlar sökün eder, Mora isyanlarının artışının yanı sıra, Sırp meselesi de Kara Yorgi, Miloş ve çevrelerindeki silahlı grupların faaliyetleri ile birlikte yükselişe geçer. Ancak bunun yanı sıra Rumeli'deki bozgunlar ve kayıplar Osmanlı merkezi idaresi ile Arnavul mahalli idarecilerinin arasında büyük sorunların baş göstermesine yol açar. Daha 18. yüzyıl sonlarında İşkodra'da Kara Mahmud Paşa hadisesi, Kara Mahmud Paşa'nın ve oğlu Mustafa Paşa'nın sonradan haksız yere katledilmesi (1211/1796) bölgede huzur ve sükunun bozulmasına yol açar. (Süleyman Külçe, Osmanlı Tarihinde Arnavutluk, Shf. 129-134)
Tepedelen a'yânından Velî Efendi'nin oğlu olan ve hırslı bir kişiliğe ve aynı zamanda çok zeki ve dirayetli bir kişiliğe sahip olan Ali Paşa (Doğumu: 1156/1743) kısa zamanda çevresinde güçlenir. 1201/1787'deki Rusya-Nemçe muharebesinde Arnavut gönüllülerin başında gösterdiği yararlılıklardan dolayı taltif edilir. Teselya Valiliği ve Derbent Muhafızlığına getirilir. Bu valiliği esnasında Mora isyanlarının bastırılmasında gösterdiği kararlılık ve dirayet onu İstanbul'un nezdinde yükseltir. (Bakınız: Ahmed Câvid, Hadîka-i Vekâyî, Haz: Adnan Baycar, TTK Yayınları, 1998. Shf. 89-90, 118). Tepedelenli Ali Paşa nihayetinde 1203/1789'da Yanya Valiliğine yükseltilir. Bundan sonra Ali Paşa adeta başına buyruk bir vaziyette, teferrud halinde bölgesini yönetir. 1225/1810'dan itibaren tüm Toska bölgesi idaresine girer.
Özellikle 18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyıl başlarında, Yanya'da Tepedelenli Ali Paşa, Girit ve Mısır'da Mehmed Ali Paşa, Balkanlar ve Doğu Akdeniz'de Osmanlı içerisinde yükselen Arnavut gücünün sembolü olmuşlardır. Her iki paşa/vali Osmanlı sarayına bağlı faaliyet gösterdikleri dönemlerde büyük bir güç oluşturdukları gibi Hicaz'dan Sırbistan'a kadar Osmanlının hakim/vurucu gücü haline gelmişlerdir.
Zamanla Batı Avrupa ülkeleri ve Rusya'nın güçlenmesiyle kuzey Balkan topraklarını kaybetmeye başlayan Osmanlılar güney Balkanları Arnavut nüfus ve gücü sayesinde elinde tutabilmiştir. Ne varki, Tepedelenli Ali Paşa ve Mehmed Ali Paşa'nın Osmanlı saray yönetimi ile yollarının ayrılması Osmanlının Güney Balkanlardaki talihini değiştirmiştir.(Dr. Şinasi Altundağ, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı, Mısır Meselesi, TTK Yayınları, 2. Baskı, 1988)
Tepedelenli Ali Paşa'nın Sultan II. Mahmud'un ünlü gözde Başmüşaviri Mehmed Said Halet Efendi ve Sadrazam Hurşid Paşa'nın plan ve kışkırtmaları ile bertaraf edilmesi hadiselerin seyrini değiştirmiştir. Tepedelenli Ali Paşa isyanı bastırıldıktan sonra, Tepedelenli Ali Paşa ve oğulları kaydı hayat şartıyla, aman dileyerek, İşkodralı Mustafa Paşa aracılığıyla, Hurşid Paşa'ya teslim olmalarına, dehâlet etmelerine karşın, Hurşid Paşa, İstanbul'a, saraya danışmadan, Tepedelenli ile, oğullarını sahte bir ferman ve yafta uydurarak tamamen haksız yere idam ettirmiş ve ser-i maktû'larını/kesik başlarını İstanbul'a göndermiştir. Tepedelenli Ali Paşa'nın idamında asılan Hurşid Paşa'nın uydurduğu sahte yafta şu şekildeydi:
“Tepedelenli Ali Paşa: Otuz seneden beri devlet-i aliye sayesinde türlü türlü lütuf ve inâyetler görmüş ve bunca kazâ ve memleketler uhdesine ihâle olunarak gerek kendisi ve gerek evlâd ve müteallikâtı nice nice ihsân-ı hazret-i Pâdişâhiye nâil olmuş iken bu ni'metlerin kadrini bilmeyip şimdiye kadar veli-yi ni'meti olan devlet-i aliyyenin hilâf-ı rızâsı İbâdullah hakkında etmediği hıyânet ve habâis kalmamış ve bunun eylediği fesâd ve mel'anetler bir târihde ne görülmüş ve ne işitilmiştir. Şöyle ki, merkûm hiçbir vakitde tek durmayıp her nerede bir fesâd zuhur etse, ya kuvvet-i mâliye yahud sâir cihetler ile ol fesâdta gizli veya âşikâre eli ve medhali olduğundan gayri kendi idaresinde olan memleketlerden başka, sâir eyâlet ve sancaklara dahi el atıp ve gunagun ihtilâller, Emânâtullah olan fukarâ-yı raiyyet ve sükkân-ı memâlikden kiminin mal ve canına ve kiminin ırzına ve kiminin hânümânına tasallut ile Arnavudluk'da ve Yenişehir ve Manastır ve Sarıgöl.. civârında olup el erdiği kazâlarda nice nice hânedânlar söndürmüş ve eylediği mezâlim ve taaddî cihetiyle bilcümle Arnavutluk ve etraf kazâlar hânedân ve ahâlilerini vatanlarından dûr ve mehcûr ve canlarından bîzâr etmiş olduğundan taraf-ı devlet-i aliyyeden kendüye evvel ve âhir bu kadar nasihatlar olunarak vehâmet-i âkibetden ikâz olundukça birine kulak tutmayıp yine bildiğine giderek ve gitdikçe fesâd ve mel'anetini dahi artırarak ve nihâyet-i kâr dâru'l-emân ve makarr-ı hilâfet olan İstanbul'a sığınan bâzı hilâfında bulunanlara icrâ-yı garaz içün kurşun attırmak fezâyihine cesâret eyleyerek şer'an ve mülken haddini bildirmek lâzım geldiğinden, vezâreti ref' ile uhdesinde olan sancaklar âherlerine tevcîh olundukda açıkdan açığa izhâr-ı isyân edip çok vakitden beri kurduğu dâm-ı fesâd ve ihânetini icrâ içün Kal'a-yı pâdişâhî olan Yanya kal'asını tahassun ile veli-yi ni'meti olan devlet-i aliyyeye karşı durabilmek zu'm-ı bâtılına düşmüş ve vukû bulan Rum milleti fesâdatında gizlice derkâr olan ittifakını meydana çıkarıp Mora ve Soli gavurlarına külliyetli akçe göndererek gavurları Ümmet-i Muhammed üzerine taslît edip bî-dîn ü mezheb olduğunu bir kat dahi isbat etmiş olduğundan merkûmun şer'an ve mülken katli vâcib olmuş olduğundan i'dâm ve izâlesine me'mûr kılınan hâlen Rumeli vâlisi serasker-i zafer-rehber atufetlu Ahmed Hurşîd Paşa tarafından ahz ve girift olunarak hakkında verilen fetva-yı şerîfe ve celâdet-efzâ-yı sahîfe-i sudûr olan fermân-ı hazret-i pâdişâhî mucebince cezâ-yı sezâsı tertib olunarak Ümmet-i Muhammed fesâd ve zulmünden kurtulmuş olan Tepedelenli Ali Paşa dedikleri hâin-i dînin ser-i maktû'udur. “ (Yafta'nın fotoğrafı için, arkadaşımız M. Akif Köseoğlu'na teşekkürü borç biliriz.)
(Hurşid Paşa'nın uydurduğu sahte idam fermanı metni ile ilgili olarak da bakınız: Ahmed Cevdet Paşa, Târih-i Cevdet, Cilt 12. Shf. 220-221)
Gövdesi Yanya'daki Fethiye Camiine defnedilen, kendisi ve çocuklarının ser-i maktû'u/kesik başı İstanbul Silivrikapısı dışına defnedilen Tepedelenli Merhum Ali Paşa'nın halen mevcut Mezar Şahidesindeki Kitâbe şu şekildedir.
Arnavudluk'da teferrüd eden
Yanya Sancağı mutasarrıfı
Paşa'nın ser-i maktû'udur
Tepedelenli ve oğullarının aman dileyip, teslim olmalarına karşın sahte ferman uydurularak katledilmeleri, Hurşid Paşa'ya karşı İstanbul'un, sarayın nefretine yol açmıştır. Halbuki, daha sonra Bağdad valisi Çerkes Davud Paşa ile, İşkodralı Mustafa Paşa ayaklanmaları anlaşmayla sonuçlanmış, bu paşalar affedilerek başka vilayetlerde valilik vazifelerine, devlet hizmetine sadakatle devam etmişlerdir. Tepedelenli'nin oğulları ile birlikte katledilmesi sonrasında Mora İsyanları daha da alevlenir. 1830'a gelindiğinde Mora Yarımadası bağımsızlığı tanınan bir Yunan Devleti haline gelir. Daha önceki hatalı tutumlarına rağmen, Yanya Valisi Tepedelenli Merhum Ali Paşa ve oğullarının, anlaşmalı bir şekilde İşkodralı Mustafa Paşa aracılığıyla teslim olup Devlet-i Aliyye'ye dehâlet etmelerine karşın, Hâlet Efendi'nin iğvaları, Hurşid Paşa tarafından İstanbul'a sorulmadan uydurulan sahte bir fermanla haksız yere idamları Arnavutlar ile olan tarihimizde derin bir yara oluşturmuştur.
.Arnavutluk ve Arnavutlar-5
Tepedelenli Ali Paşa hadisesinden sonra, bir kısım hadiseler zinciri peşpeşe gelir, 1241/1826'da, Osmanlı'nın ana ordusunu teşkil eden yeniçeriliğin çok kanlı bir şekilde ortadan kaldırılması. Ardından 1243-44/1828'de Navarinde Osmanlı-Mısır donanmasının Rus-İngiliz-Fransız donanmasına ait gemilerce yakılması neticesinde Osmanlı-Rus Kırım Harbinin cereyan etmesi, bunun da neticesi olarak Yunanistan'ın bağımsız olması ve buna ilaveten İşkodralı Mustafa Paşa hadiseleri cereyan eder.
İşkodralı Şerîfî Mustafa Paşa aslen Arnavut olup, 19. yüzyılın ilk yarısında en önemli Osmanlı paşa ve valilerinden biridir. İşkodralı Mehmed Asaf Paşa'nın oğlu olarak 27 Ramazan 1201 tarihinde dünyaya gelmiş. Kuvvetli bir ilim tahsili görmüş, amcası İbrahim Paşanın yerine Mirmiranlıkla İşkodra valisi olmuştur. Tepedelenli Ali Paşa gailesindeki hizmetlerinden dolayı taltif edilmiştir. Bilahare Vidin seraskeri olmuştur. Ohri, Elbasan ve Dukakin sancakları da onun uhdesine verilmiştir. 1245 tarihinde Reşid Mehmed Paşa sadrazam olunca, Ohri, Elbasan ve Dukakin'i Mustafa Paşa'nın elinden almaya kalkışır. Bu konuda Padişahı ikna eden Reşid Mehmed Paşa bunun üzerine ordu gönderir. Mustafa Paşa da ayaklanarak her tarafa ayaklanma ile ilgili beyannâme varakaları gönderir. Çeşitli yerlerde süregelen müsademelerin ardından Mustafa Paşa İşkodra kalesine çekilir. Nihayet kale kuşatılır. Üç ay süren mukavemetin sonunda Şerîfî Mustafa Paşa, araya bazı kimseler koyarak Hassa Ordusu Ferîki Ahmed Fevzî Paşa'ya ailesi ile birlikte teslim olur. İstanbul'a getirilen Mustafa Paşa bir süre bir konakta ailesiyle beraber Misafir edildikten sonra Mirmiran olan oğluyla birlikte Padişah'ın huzuruna çıkarılır. Kendisinin başkalarınca aldatıldığı anlaşıldığından affedilip itibarı iade edilir.
Padişah II. Mahmud ona murassa bir saat ve bir çok eşya hediye eder. Daha sonra sırasıyle Kastamonu, Adana, Maraş, Hersek, Konya, Cezayir-i Bahr-i Safid, Halep ve İzmir valiliklerinde bulunur. Sicil-i Osmanî 'ye göre Mevlevî meşrepli olan Mustafa Paşa son olarak Medine-i Münevvere'ye gönderilip Şeyhu'l-Harem-i Nebevî olur. Bu vazifede iken 7 Zilka'de 1276'da Medine'de vefat edip, Cennetu'l-Bakî'de defnedilir. (Mehmed Süreyya, Sicil, 4/477; Külçe, 1944:189-196). Büyük oğlu Hasan Hakkı Paşa çeşitli devlet görevlerinde bulunmuş ve Halep valisi iken vefat etmiştir. Küçük oğlu Ali Rıza Bey Şura-yı Devlet azasından olmuş olup, 1316 tarihinde vefat ederek Fatih Camii haziresine defnedilmiştir.
Tepedelenli Ali Paşa hadisesinin yol açtığı yaraları fark eden Osmanlı idaresi İşkodralı Mustafa Paşa hadisesini suhuletle çözerek, yeni bir krizin önünü almış olur.
1870'lere gelinceye kadar Arnavutluk'ta sükunet hasıl olduğu gibi Arnavutlar hem idari hem de askeri sahada Osmanlı'nın büyük gücü olmaya devam eder. Daha önce Selanik iskelesinden Mısır'a Arnavut askeri nakline benzer şekilde Suriye/Halep ve Yemen'e Arnavut askeri nakilleri devam eder. (Yemen'e 1267/1851'de Bin Arnavut Askeri Sevkine Dair Bakınız: BOA, A.MKT.MHM. 354/86;Haleb'e 1282/1866'da Arnavut Askeri Sevkine Dair Bakınız: BOA, A.MKT.UM, 80/103) Hatta Musul Civarındaki, Dize/İmâdiye bölgesindeki Osmanlı askeri garnizonunun önemkli bir bölümünü Arnavut askerleri oluşturur. Büyük Britanya'nın bir zamanlar ünlü İstanbul Sefiri Sir Austen Henry Layard'ın 1849'da Mezopotamya Ve Kürdistan'daki gezi ve arkeolojik araştırmalarını içeren “Nineveh And Babylon” - İlk basımı 1853- adlı eserinde, Diza/Amediye bölgesinde yer alan Osmanlı askeri garnizonunun bir bölümünün Arnavut askerlerinden oluştuğundan ve komutanları Tepelinli İsmail Ağa ile olan görüşmelerinden söz eder. (Layard, Sir Austen, Henry, In The Ruins Of Nineveh And Babylon, London, 1853, PP.380)
Ancak, Önce Hersek Ve Karadağ isyanları sonrasında 1293/1877-78 Osmanlı Rus Harbi büyük bir felaketle neticelendiği gibi başka felaketler zincirini tetikler. Rus orduları Ayestefanos/Yeşilköy'e kadar ilerler, hatta orada bir anıt bile inşa ederler. Çok ağır şartları hâvi Ayestefanos anlaşması Osmanlı için çok ağır yükümlülükler getirir.
Ancak bu antlaşma ile Rusya'nın Balkanlar'da tamamen hakim bir konuma gelmesi Batılı devletleri, özellikle İngiltereyi telaşlandırdı. Osmanlılar bu tepkilerden yararlanarak Kıbrıs'ın idaresini Büyük Britanya'ya bırakmak şartıylala Berlin'de yeni bir antlaşma (Berlin Konferansı/Antlaşması) zemini elde etmeyi başardılar.
Ayastefanos'un ağır şartlarını hafifleten Berlin Konferansı/Antlaşması ile Osmanlı Devleti›nin Balkanlar'daki varlığı bir süre daha devam etti. Bu anlaşma ile Osmanlı devletinin Rumeli'deki topraklarının büyük bölümü iade edilmiş oldu. Ancak, Sırbıstan ve Karadağ bağımsız olurken, Bulgaristan muhtar bir prenslik haline gelir. Niş, Buyanovac, Medyeva, İvranya; Ülgin, Bar gibi Arnavut nüfusla meskun bölgeler de Sırbistan›a ve Karadağ›a bırakılır. Bosna-Hersek ise ilhak edilmese de, Avusturya-Macaristan devletinin denetimine girer.
Arnavutluktaki bu toprak kaybına karşı Prizren Şehrinde, halen mevcut Mehmed Paşa Camii ve Medresesinde, ünlü “Prizren Birliği” kurulur. Bu birlik 1878'de Osmanlının 93 harbi sonrası Ayestefonas (Yeşilköy ) anlaşmasıyla Balkanlardaki büyük toprak kaybına karşı Arnavut direniş kuşağı oluşturmak üzere, Sultan II. Abdülhamid'in de onayıyla Abdül ve Naim Fraşeri öncülüğünde Prizren'de kurulmuştur. Daha sonra Berlin konferansı ile kayıpların bir bölümünün önlenmesiyle Prizren Birliği, Dibra/Debre'deki toplantı üzerine Lofçalı Derviş Paşa'nın gerçekleştirdiği bir harekatla ortadan kaldırılmıştır. Ancak bu konferans sonucu Ülgin, Çetina, Bar, Niş, Preşeve gibi Arnavut nüfusla meskun bölgeler Karadağ ve Sırp prensliklerine bırakılmıştır. Prizren Birliği'nin dağıtılması, Tepedelenli Ali Paşa hadisesinden sonra Arnavutlarla olan tarihimizde ikinci büyük yarayı oluşturan hataydı. Abdül ve Naim Fraşeriler Kamus-i Türki ve Kamusu'l-A'lam gibi ünlü eserlerin yazarı Şemseddin Sami'nin kardeşleridir. Abdül Fraşeri, Prizren Birliği Derviş Paşa harekatıyla dağıtıldıktan sonra bir süre hapsedilir, daha sonra İstanbul'a memuriyete getirilir. En son İstanbul Şehremanet (Belediye) meclis üyesi iken 1892'de ölür. Ailece Bektaşi olduklarından Merdivenköy Şahkulu Sultan Bektaşi tekkesine gömülür. Ancak, 1978'de -Prizren Birliği'nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümü- Arnavutluk hükümetinin talebi Bülent Ecevit hükümetince kabul edilerek kabri Tiran'a nakledilir.
.Arnavutluk ve Arnavutlar-6
Prizren Birliği'nin/İttihâdı'nın Derviş Paşa Harekatı ile dağıtılmasının akabinde, birliğin ileri gelenleri İstanbul'a gönderilir. Bunlar, Sultan II. Abdülhamid tarafından affedilerek, çeşitli memuriyetlerle gönülleri alınmaya çalışılır.İstanbul'a getirilip ikâmete tabi tutulan PirmetliFraşeri kardeşlerden, Abdül Fraşeri,Şehremanet Meclis azalığına getirilirken, kardeşi NaîmFraşeri, Maârif Encümeni a'zâlığına (Milli Eğitim Komisyonu üyeliği) getirilir, hatta NaîmFraşeri bu esnada çeşitli kitaplar neşreder, bunlardan biri, “Kavâid-i FarsîBer Tarz-ı Nevîn- Yeni Tarz Üzere Farsça Gramer” adlı eseri'dir. (Şirket-i Mürettebiye Matbaası, İstanbul, 1303)
Diğer kardeş Şemseddin Sami ise uzun zamandır zaten İstanbul'da memuriyet hayatında bulunuyordu. Kendisine Erenköy'de tahsis edilen ünlü köşkünde bir çok eser telif ederek yayınlar, bunlar arasında, “Kâmusu'l-A'lâm” adlı 6 ciltlik dev ansiklopedi ve “Kâmus-i Türkî”, “Kâmus-ı Fransevî” gibi lügatler en başta gelenleridir. Bunların yanı sıra, “Taaşşuk-ı Tal'at ve Fitnat”, “BesaYahud Ahde Vefa” gibi tiyatro vs. edebi eserleri de bulunmaktadır.
Prizrenİttihadı'nın dağıtılmasının yol açtığı krizleri çözmeye kararlı olan Sultan Abdülhamid, Sarayda Arnavutlardan oluşan Tüfekçiler adıyla bir muhafız kıt'ası oluşturur. Sultan II. Abdülhamid'in Yıldız Sarayı ve çevresindeki muhafız alayı; Arnavut tüfekçiler kıt'ası, Kürt süvariler ve Arap muhafızlardan oluşmaktaydı.
1890'lı yıllara doğru Arnavutluk'ta, özellikle Rusya ve İtalya'nın bölgede nüfuzunun gelişmesi ile bazı vak'aların ardı arkası kesilmez. Kuzey Arnavutluk'ta İşkodra ve çevresinde Katoliklerin faaliyetleri, Güney'de Ortodoksların bir kısım hareketleri ön plana çıkar. Rusya'nın Kosova'daki DeçaniKilisesi üzerinden yürüttüğü faaliyetler asayişsizliğe dönüşür. Arnavutlukta, Müslüman ve Hristiyan ahali arasında büyük kargaşalara yola açan ve peşpeşe gelen Domuzbaşıvak'aları görülür. DeçaniKilisesinin teşvikleri ile bazı yerlerde, kesik domuz başları gizlice camilerin içine atılarak, Müslüman Arnavut ahali Hristiyanlara karşı tahrik edilir.
Sultan II.Abdülhamid; Arnavut diyarında asayiş ve düzenin temini için 1316/1900'de, Tirgovişteli, baba tarafından Boşnak, validesi tarafından Arnavut olan Şemsi Paşa'yı Mitrovitza'daki ana karargâha 'ferik' rütbesi ile kumandan tayin ederek bölgeye gönderir. Bu suretle Arnavut diyarında Şemsi Paşa dönemi başlar. Sultan II. Abdülhamid Hân'ın alaylı paşalarından olup, sonderece dindar ve sadakati ile bilinen Şemsi Paşa; dirayeti ve iyi idareciliği ile kısa zamanda bölgede asayiş ve düzeni temin eder. Arnavutlarla oluşturduğu sıcak diyalog sayesinde, sevgi ve muhabbetlerini kazanır.
Sultan II. Abdülhamid'in en önemli alaylı paşalarından olan Şemsi Paşa , 1262/1846 'da Tirgovişte'de doğmuştur. 1280 yılında Bosna'da askerlik mesleğine girmiştir,zamanlakolağalığa ve binbaşılığa yükselmiş,1316/1900'de de 'ferik' rütbesi almıştır. Karadağ , Kosova ve Bosna'da görev yapmış ve Sultan II. Abdülhamid yönetimine sadakatiyle tanınmış olup, Balkanlarda Jön Türklere (İttihatçılar) karşı , Padişah'ın güvencesi olmuştur. Şemsi Paşa, aynı zamanda Osmanlı yönetiminin Balkanlardaki son şansı ve kalesi idi. Özellikle Arnavutluk'taki dirayetli yönetimi ile düzen ve intizamı sağlamış, İttihatçı bozgunculara/komitacılara göz açtırmamıştır. En son 1908'de Resneli Niyazi Bey ve diğer bir kısım İttihatçıların dağlara çıkıp şekavet göstermeleri ve Firzovikİçtimaı'na karşı harekete geçip, ayaklanmayı bastırmak ve asayişi sağlamak üzere Mitrovitza'dakikarargahından–Mitrovitza, Kosova'nın kuzeybatısında yer alan stratejik bir bölgedir. Osmanlıların Kosova bölgesindeki askeri karargahı burada bulunmaktaydı. Bugün de Kosova'daki en stratejik bölgedir. 1912 Balkan savaşında buranın kaybı Kosova'nın kaybedilmesinin dönüm noktası olmuştur. Bugün de Kosova'daki Arnavut-Sırp güç dengelerinin konumunu belirlemede Mitrovitza'nin önemli rolü olacaktır- Manastır'a doğru yola çıkar. Önce Firzovik'e gider, burada asayiş sağlandıktan sonra Prizren yoluyla Manastır'a gider. Manastır'a varması, Manastırı merkez edinmiş olan İttihatçıları telaşlandırır . Şemsi Paşa'yı ortadan kaldırma yolları aranır. Bigalı Mülazım Atıf adlı bir hain, tetikçi olarak seçilir. Manastır'da Telgrafhane'de Padişaha telgraf çekenŞemsi Paşa, 24 Haziran 1324 / 1908 'de telgrafhaneden çıkıp arabasına binmek üzere iken Mülazım Hain Atıf'ın üç kurşunuylaöldürülür. Şemsi Paşa'nın öldürülmesiyle Sultan Abdülhamid, son önemli alaylı paşasını ve Balkanlardaki son kalesini kaybetmiş; çaresiz II. Meşrutiyet ilan edilmiş, Jön Türklerin istediği olmuştur. Hatta Şemsi Paşa'nın öldürülmesi İttihatçılarca “ Şemsi Paşa vuruldu , YeniDünya kuruldu” tekerlemesiyle dillendirilmiştir. Gerçekten de Şemsi Paşa'nın öldürülmesi; II. Meşrutiyetin ilanına , Abdülhamid yönetiminin sona ermesine , daha ileriki safhada Balkan savaşına, neticesinde Balkan topraklarının elden çıkmasına yol açmıştır.
.Arnavutluk ve Arnavutlar - 7
Merhum Şemsi Paşa, Balkanlar'daki alaylı paşa geleneğinin son ünlü temsilcilerindendi.Şemsi Paşanın yerine gelen mektepli paşalar kısa zamanda Balkanların tamamen elden çıkmasına yol açmışlardır. Şemsi Paşa'yı öldüren Mülazım Hain Atıf daha sonraları ittihatçılar tarafından ödüllendirilmiş, Cumhuriyet döneminde de AtıfKamçil adıyla CHP tarafından Çanakkale mebusu yapılmıştır. (Şemsi Paşa ile ilgili daha geniş bilgi için, bkz, Müfid Şemsi, El-Hakku Ya'lu Velâ Yu'la Aleyhi, Hâtırât-ı Niyazi'ye Cevap, İttihad Ve Terakkî, Şemsi Paşa, Matbaa-i Bahriye, 1335/1919, . Şemsi Paşa ve Arnavutluk Nehir yay. İstanbul 1995.; Osmanlı Tarihinde Arnavutluk, Süleyman Külçe, İzmir 1944; Bilgin Çelik, İttihatçılar Ve Arnavutlar, Büke Kitapları, İstanbul, 2004.)
Önce Vloralı İsmail Kemali'nin, sonra Resneli Niyazi Bey'in İttihatçı-Jön Türklere destek vermesi, sonra Firzovik Toplantısı ve Şemsi Paşa'nın şehadeti Sultan II. Abdülhamid'i, Kanun-i Esasi'yi/Meşrutiyeti ilana mecbur kılan başlıca nedenlerdir. Asıl olarak, her ne kadar Arnavutların örgütlü/siyasi grupları İttihatçılara/Jön Türklere ve Meşrutiyetin ilanına büyük destek vermişlerse de, Meşrutiyetin ilânı tamamen Arnavutların aleyhine bir durum oluşturmuştur. 31 Mart Vak'ası sonrasında, Selânik'ten İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu içinde bir hayli Arnavut gönüllü de bulunuyordu. Hatta Yıldız Sarayına girip Sultan II. Abdülhamid'e hallini bildiren hey'ette, Dıraç/Durres Mebusu, Tiran'lı Esad Toptani Paşa da yer almıştı.
II. Meşrutiyet'in ilânı ve 31 Mart Vak'ası akabinde, Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi ile Osmanlı Devletinde idareyi ele alan İttihat/Jön-Türk İdaresinin yaptığı icraatlardan biri, kısa zamanda kendilerine destek veren toplulukları merkezi idareye küstürmeleriydi. Özellikle Meşrutiyet Anayasasının maddeleri de zaten buna elverişli bir zemin hazırlıyordu. Özellikle, resmi dil ile alakalı 18. madde bunu en başta tetikleyen maddelerdendi:
“Tebaa-i Osmaniye'nin hidemât-ı devlette istihdâm olunmak içün, devletin lisân-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”
Oysaki bir çok farklı kavim ve milletten, topluluktan oluşan ve geniş bir coğrafyaya yayılmış olan İmparatorlukta böyle bir zorunluluk daha önceleri olmamıştı. Zaten Saray yazışma dili olarak kullanılagelip zamanla yaygınlaşan Osmanlı Türkçesi; geniş bir coğrafyada, Orta Çağ Avrupası Latince misali bir linguafranca haline gelmişti. Anadillerini konuşma dili olarak kullanan Arnavutların kahir ekseriyeti zaten, linguafranca haline gelen Osmanlı Türkçesini ailevi yazışma dili olarak dahi kullanmaktaydılar. Arnavutların çoğu mektuplarını dahi Osmanlı Türkçesi ile yazmaktaydılar. 1909'da Debre Kongresinin ilk gününde vefat eden Dibra/Debre Mebusu İsmail Bey ve ailesinin yazışmaları dahi bu şekildeydi. Hatta Arnavutluk, Osmanlı'dan ayrılıp müstakil olduktan sonraları, 1920'lerde bile Arnavutluk'ta birçok resmi yazışma, mahkeme evrakları dahil hala Osmanlı Türkçesiyleydi.
Jön-Türk/İttihatçı idarenin Kanun-i Esasi'deki bu maddeye dayanarak Türkçe mecburiyeti getirmeleri, açıkçası kanuni/icbari dayatma, Arnavutlarda büyük bir tepkiye sebebiyet verdi. Ayrıca İttihatçılar; kısa zaman içinde Meclis-i Mebusandaki, Ergiri Mebusu Müfid Efendi, Priştina Mebusu Hasan Priştina, Berat Mebusu Vloralı İsmail Kemali gibi önde gelen mebusları küstürürler. Arnavutlar, II. Meşrutiyetin ilanına, Hareket Ordusuna ve İttihatçı/Jön-Türk idaresine olan desteklerinden dolayı büyük pişmanlık duyarlar.
Arnavutluk'un çeşitli şehirlerinde irili-ufaklı isyanlar baş gösterir. Arnavutlar; 1910'da, Sultan II. Abdülhamid Hân devrinin sadık adamlarından İsa Boletini'nin de desteği ile Selanik'e doğru yürüyerek Sultan II. Abdülhamid'i burada nezarette tutulduğu AlatiniKöşkünden çıkarıp tekrar tahta çıkarma denemesinde bulunurlar. Yakovalı Rıza Bey'in öncülüğünde toplanan kalabalıklar Üsküb'e girdiyse de, buradan sonra durdurulurlar.
1910-11'de İttihatçı Hükümet Arnavutluk'taki silahların toplanmasına karar verir. Asırlardır silahla yaşayan ve tüfekçiliğin yaygın bir sanat haline de geldiği Arnavutlar, zorla silahsızlandırılmaya çalışıldı. Silah toplanması ameliyesi, kısa zamanda silahlı müsademelere ve isyanlara yol açar. Ve o güne kadar hiçbir ayaklanma hareketine teşebbüs etmemiş olan Malisörler bile ayaklanır. Arnavutluk'ta ayaklanmalar günbegün yayılır. Buna paralel olarak İttihatçı/Jön-Türk idaresinin de tutumu bir hayli sertleşir. Bu gerilimler, 1912'deki Balkan Harbine kadar sürer. 1912'de Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan'ın Osmanlı'ya harp ilanı ile Balkan Harbi patlak verir ve silahları zorla, haksız yere toplanmış olan Arnavutlar; bu savaşta, İşkodralı Rıza Paşa'nın direnişi ve KaçanikMuharebesi hariç yer almadıkları gibi, Malisörler başta olmak üzere Arnavutların bir bölümü Sırpların ve Karadağlıların saflarında yer almak zorunda bırakılırlar. İttihatçı/Jön-Türk idaresinin Arnavutları küstürerek adetaisyana zorlaması ve Balkan Harpleri, Rumeli/Balkanların Edirne'ye kadar tamamen kaybına yol açar. Hatta bu muharebeler neticesinde Bulgar askerleri Çatalca'ya kadar gelirler. Daha sonra Edirne istirdad edilse bile Osmanlı'nın Balkan/Rumeli'deki varlığının sonunu getirdiği gibi zaten merkez hinterland olarak Osmanlı Coğrafyasının beyni hükmünde olan Balkanlar/Rumelinin kaybı ile Osmanlı'nın adeta beyin ölümü gerçekleşir.
27 Kasım 1912'de İsmail Kemali ve arkadaşlarınca Vlora'da geçici müstakil hükümetin ilanı ile Arnavutların Osmanlı'dan kopması resmen gerçekleşir. Bu kopuş hem Osmanlı'da ve sonrasında Türkiye Cumhuriyetinde ve hem de Balkanlarda daha sonra yaşanan büyük travmaların da mihenk noktasını teşkil eder. Balkanlardaki Arnavutların, İttihatçı/Jön-Türklerin kötülükleri yüzünden Osmanlı'yla, dolayısıyla Anadolu Coğrafyası ile bağlarını kopartmaları, her iki coğrafyaya trajediden başka bir şey getirmemiştir. Arnavut Coğrafyası zamanla, Arnavutluk hariç, büyük oranda Sırp-Bulgar-Yunan işgaline maruz kalır. Arnavutluk'ta ise 1940'lı yıllardan itibaren hakim olan sosyalis-Stalinist idare ve Enver Hoca yönetimi büyük travmalara yol açar. Türkiye'de ise, Osmanlı'nın yıkılışı ve Cumhuriyetin kuruluşu akabinde işgale uğrayan Arnavut Coğrafyasından bir hayli göç olur. 50'li yılların sonuna gelindiğinde Türkiye'deki Arnavut nüfusu milyonlarla ifade edilir. Bugün Türkiye'de 6 milyon civarında Arnavut nüfusun varlığı tahmin edilmektedir.
.Arnavutluk/Arnavutlar ve Türkiye
Falih Rıfkı Atay, Misak-ı Milliciliğin, Osmanlı'nın eski ülkeleriyle (özellikle Orta Doğu ve Balkanlar) Cumhuriyet döneminde ilgilenilmemesinin meşruluğunu ve gerekliliğini isbat sadedinde kaleme aldığı “Zeytindağı” kitabının girişinde şöyle bir anlatımda bulunur:
“Bizden (Berlin Konferansı sırasında) Belgrad'ı aldıkları zaman, düşman murahhasları Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak:
-Ne hacet, dedi, İstanbul'u da size verelim.
Babalarımız için Niş, İstanbul'a o kadar yakındı.
Biz eğer Vardar'ı, Trablus'u, Girit'i ve Medine'yi bırakırsak, Türk milleti yaşayamaz, zannediyorduk.
Çocuklarımızın Avrupası Marmara ve Meriç›te bitiyor.” (Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, İlâveli Üçüncü Tab'ı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1943)
Tek Parti döneminde, statükoculuğun ve resmi ideolojinin mimarlarından olan Falih Rıfkı Atay bu anlatımında Niş'in ve Balkanların kaybedilmesinin herhangi bir sona neden olmadığını, bir facia olarak nitelendirilemeyeceğini söylemeye çalışmaktadır. Daha doğrusu, yıllardır dile getirilen “ Meriç'in ötesi cehennem, bizi alakadar etmez, oralara gitmek sadece 500 yıllık boş bir maceraydı “ söylemininin zeminini , teorik çerçevesini belirlemektedir.
Bu siyaset , Cumhuriyet döneminin başlangıcından neredeyse günümüze değin devletin temel hariciye politikası olarak takip edile gelmiştir. Türkiye'nin Misak-ı Milli hudutları dışındaki bölgelere ve Müslümanlara yönelik kayıtsızlık politikasının faturası bugüne kadar çok ağır olmuştur. Kurtuluş savaşından bu yana bir asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen son döneme kadar bu siyaset devam ede gelmiş. 1990'lı yıllardan beri coğrafyamızda olan siyasi/toplumsal değişimler doğru okunamamış, önce Balkanlardaki, son yıllarda Orta Doğu'daki gelişmelere bir hayli hazırlıksız yakalanılmış, oluşan krizler halen aşılamamıştır.
Türkiye, buna rağmen,28 Şubat sürecinde sekteye uğrasa da Merhum Turgut Özal döneminden beri, uluslararası denge/konjonktürün elverdiği ölçüde, bazı uluslar arası kurumları aracılığıyla, Balkanlar'a/Rumeli'ye açılma çabası içerisinde de olmuştur ve olmaktadır. Ancak, statükocu bakış açısının, hariciye siyasetinin henüz aşılamamış olması, yine bu çerçevede Balkanlar/Rumeli'ye ilişkin takip olunan politikalarda, Osmanlı'daki çok kültürlü, çok dilli imparatorluk gerçeğine karşın, çevre bölgelerine, Osmanlı bakiyesi hinterlanda, Türklük/Türkçülük merkezli bakış açısının ağırlık kazanması bu anlamda sağlıklı bir sonuç vermemesine hatta ciddi krizlerin oluşmasına yol açmaktadır.
Türkiye'nin neredeyse bugünlere değin bu tarz politikalar izlemesinde, hem Rumeli''den göç eden bazı Türkiye'deki “Beyaz Türk” olarak nitelendirilen bazı statükocu/Misâk-ı Millici elit kesimlerin, rolü olduğu gibi, bölgede yaşayan, ancak Müslüman Arnavut nüfus ile iyi geçinemeyen bir kısım çevrelerin de rolü söz konusudur. Özellikle, son yıllarda Kosova' daki Mamuşa Türklerinin Rumeli››nin en kalabalık Müslüman nüfusu olan Arnavut unsurunu dışlayan stratejilerde ciddi katkıları söz konusudur. Mamuşalılar Türkiye ile Osmanlı Müslüman bakiyesi olarak bölgedeki en büyük/güçlü nüfus olan Arnavut nüfusa yönelik sağlıklı bir siyasetin takibini ve faydalı sonuçlara yol açıcı adımların atılmasını maalesef sürekli baltalamaktadırlar. Mamuşa' da binlerle ifade edilen bu Müslüman-Türk nüfusun bu şekilde Türkiye'nin orta ve uzun vadede Balkanlara/Rumeli'ye yönelik açılımlarını bir şekilde engellemeleri/baltalamaları asla kabul edilmez. Oysaki, gerekse Makedonya''daki Müslüman-Türkler'in önemli bir bölümü, gerekse Kosova-Prizren şehrinde yaşayan Türklerin büyük bir bölümü artık Müslüman Arnavutlarla olumlu ve kardeşçe ilişkiler içinde olunması gerektiği kanaatini taşımaktadırlar. Mamuşalıların ise, hiçbir olumlu ilişkiye taraftar olmamaları, Türkiye'yi, Türkiye'deki hariciye/dışişleri çevrelerini olumsuz yönde etkileme, ilişkileri baltalama çabasında olmaları derin bir yara oluşturmaktadır.
Mamuşalılar, hiçbir şekilde bütün bir ortak tarihi geçmişi ve iman/inanç kardeşliğini yok sayan bir tutumla Balkanlara/Rumeli''ye yönelik atılacak adımları engelleme hakkına kesinlikle sahip değildir. Zaten nüfusu bir asrı aşkındır katliam ve göçlerle bir hayli azaltılmış olan Balkan/Rumeli Müslümanları arasında gerginlik/karşıtlık oluşturmak kimseye yarar sağlamaz.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme, duraklama, gerileme ve dağılma dönemlerinin temel belirleyeni, Balkan/Rumeli coğrafyasındaki konumu olmuştur. Balkan coğrafyasındaki yenilgiler sonucunda, bu coğrafyanın (Balkanlar/Rumeli) kaybıyla Osmanlı Devleti beyninden vurulmuştur. İmparatorluk tümüyle çökmüş, 1878'de Karadağ ve Niş'in kaybıyla, Kosova ve Selanik korumasız kalmış,1912'de Arnavutluk, Kosova ve Selanik'in kaybıyla İstanbul'un kapısı açılmış, I. Dünya savaşı sonrasında ise İstanbul dahi işgale uğramıştır. Osmanlı Devletinin zikredilen dönemlerde, Balkanlarla ilişkisinin en önemli/başat unsuru Arnavutlar olmuştur.
Günümüzde Balkanlar/Rumeli Türkiye, Mezopotamya ve İslâm âlemi için hayati öneme sahiptir. Tüm bu bölgelerin güvenliği Balkanlardan geçer. Bursa ne ise , Tirana da, Priştine de odur, İzmir ne ise , Dıraç/Durres da odur. Diyarbekir, Süleymaniye, Erbil neyse; Prizren, Gjakove/Yakova odur. Balkan Müslüman kimliğinin geleceği Anadolu ve Mezopotamya Müslümanlığının da geleceğinin teminatı olacaktır. Burada da kilit rol Arnavutlarındır.
Tarihte olduğu gibi, bugün de, Arnavutlar; Balkanların, Balkan/Rumeli Müslümanlığının kilidi konumundadır. Balkanların en kalabalık Müslüman nüfusu teşkil eden Arnavutlar, aynı zamanda coğrafyanın en geniş ve stratejik hinterlandına sahiptir . Yanya'dan (Epir) Niş'e, Preşova, Bujanovac ve Üsküp››ten, Ülgin, Bar ve İşkodra'ya, Çemerya'ya kadar uzanan genişçe bir coğrafya , Sırbistan ve Yunanistan'a uzanan kolları, tarihten gelen konumu ve bugünkü durumuyla, Arnavut unsuru Balkan/Rumeli Müslümanlığının merkezinde durmakta, ana gövdesini teşkil etmektedir. Bu Müslüman nüfusun parçalanmış değil, bütünleşmiş bir şekilde dinamize edilmesi, Balkanlarda İslâm'ın, Balkan Müslümanlığının geleceğini belirleyecektir. Aynı zamanda Arnavutların 1912' den beri yaşamakta olduğu, parçalanmışlıktan kaynaklanan kötü talihini değiştirebilecektir. Özellikle, Türkiye''de yaşayan milyonlarca (6 Milyon civarı) Müslüman Arnavut'un da gerekli, olmazsa olmaz hükmündeki desteği ile, Arnavut unsuru Balkanlarda bütünleşmiş bir hale gelip son yüzyıldır yaşadığı travmalardan kurtulma şansını yakalayacak, yanı sıra Balkanlarda İslâm'ın/Müslümanlığın devamının teminatı olacaktır. Çünkü Arnavutlar, Balkanlarda en geniş coğrafyaya yayılmış, en büyük nüfusa sahip ve Adriyatik''e açılabilen tek Müslüman topluluk'tur. Tüm bunlar için, bölgede güçlü/birleşik ve 'Büyük Arnavutluk' devletine ihtiyaç vardır.
En kalabalık Müslüman Arnavut nüfusunu/diasporasını bünyesinde barındıran Türkiye'nin statükocu sendromların, alışkanlıkların verdiği engelleri aşarak, anlamsız/dipsiz hayallere, maceralara da asla kapı aralamadan, Balkanlarda Arnavutları ve Boşnakları merkeze alan çok daha aktif kararlı bir siyaset izlemesi elzemdir.
.Terör, kaos ve coğrafyamızın geleceği (1)
Geçtiğimiz haftalarda Ankara'da Kızılay'ın göbeğinde bomba yüklü araçla yapılan, sonra İstanbul İstiklal caddesinde gerçekleştirilen terör saldırıları, son dönemlerde gerçekleştirilen diğer saldırılara benzer şekilde, ülkeyi/bölgeyi kaosa sürüklemeyi hedefleyen uluslararası çok denklemli bir projenin ürünü olarak gözüküyor. Bir yandan, zamanla Hazan'a dönüştürülen “Arap Baharı” ile baş gösteren kaos/kargaşa ve şiddet sarmalı, Libya'dan Yemen'e, Suriye'ye kadar geniş bir hinterlandı kapsamaktadır. Öte yandan, ulus-devlet tecrübesi döneminden beri bölgenin en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorununun bu olaylar zincirinde bağımsız değişken olarak gelişerek artık tamamen merkeze oturması, bölgemizi daha da bir belirsizlik ortamına sürüklemektedir. 20. yüzyılda İsrail/Arap-Filistin meselesi merkezli olarak oluşturulan Ortadoğu/Bölge dengeleri, şimdilerde Kürt sorunu merkezli olarak yeniden dizayn edilmesini ön gören stratejiler üzerine oturtulmaya çalışılmaktadır. Kürtler yeni durumda, çevresi ile sürekli kavgalı, çatışma içinde olacak bir topluluk ve Batı'nın sopası siyasal bir entite haline getirilmek istenmektedir. Kürt halkı/kamuoyu ulus-devlet tecrübesinin Kürtlere verdiği büyük zararlar ve oluşturduğu ağır travma/trajedilere rağmen, sağduyusunu korurken, Marxist/Stalinist kökenli Kürt siyasi oluşumları/hareketleri en başta Kürtleri yeni büyük trajedilere sürükleyecek bir misyona teşne gibi gözükmektedir. Yanı sıra, Belçika'daki son saldırılarla olayların uluslararası boyutu çok daha genişlemektedir.
PKK, IŞİD/DAEŞ ve benzeri örgütlenmelerin de epeyi bir zamandan beri, bölgeye, Orta Doğu/Mezopotamya ve Küçük Asya'ya yönelik yeni bazı projelerin/müdahalelerin devreye sokulmasında aracı örgütler konumunda oldukları bilinmeyen bir husus değildir. Bu konuda oluşan kanı “Komplo Teorisi” söylemi ile sıfırlanamaz.
Yaklaşık iki asırdır, Osmanlı hinterlandı içindeki coğrafyanın, dünyanın güç dengelerinin müdahalelerine, her geçen gün daha artarak, ağırlaşarak maruz kaldığı müşahede edilmekte/yaşanmaktadır.
Önce, Roma imparatorluğunun çöküşü, daha sonra, Roma-Cermen/German-Frenk imparatorluğunun parçalanarak prensliklere, derebeyliklere (Landlords) dönüşmesi, 30 yıl, yüzyıl savaşları, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde hakimiyet tesis etmiş Habsbourg hanedanının çözülmesi, coğrafi keşiflerle paralel olarak, sömürgeciliğin gelişmesi, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Batı Avrupa'nın yükselişi ve dünya savaşları… Tüm bu tecrübeler zaman içinde Avrupa'nın 18. yüzyıl sonundan itibaren prenslik ve derebeyliklerden ulus-devletlere dönüşmesi; 19. yüzyılın 2. yarısında, bir yandan Amiral Garibaldi eliyle İtalyan birliği kurularak bir ulus-devlet olarak ortaya çıkışı, diğer yandan ise, Prusya devletinin, Prens Bismarck idaresince, büyük Alman devletine dönüştürülesi, her iki dünya savaşından sonra ABD'nin süper güç olarak merkeze oturması; Avrupa'da ise, Doğu blokunun çözülmesinin ardından, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun Avrupa Birliği'ne dönüşmesi süreçleri yaşanmış/yaşanmaktadır.
Tahtirevallinin iki tarafı gibi, Kuzey Atlantik'in iki yakası biraraya gelip güçlenirken, Batılıların Eski Dünya olarak nitelendirdiği coğrafyamızda ise, üç asra yakındır inhitât, inkırâz ve inhiyâr yaşanmaktadır. 19. yüzyılda peş peşe Rumeli/Balkanlardaki kayıplar, Balkan Savaşları ile tümü ile kaybedilmesi; Birinci Dünya harbi akabinde ise Anadolu/Küçük Asya ve Orta Doğu, 1916'daki Sykes-Picot mutabakatı ile sembolize edilen ulus-devletlere dönüştürüldü. Avrupa, zaman içinde prensliklerden, derebeyliklerden, tavâifu'l-mulûk'tan ulus-devletlere dönüşürken, Osmanlı coğrafyası imparatorluktan ulus-devletlere, küçük siyasi parçalara ayrıldı. Günümüzde, bu mutabakatın oluşturduğu statükonun artık bir sona geldiği görülmektedir. Bölge yeniden, bazı çevrelerce “uluslararası aktörler” olarak adlandırılan büyük güç odaklarınca dizayn edilmek isteniyor. Elbette ki, her şeyi “dış güçler” parantezinde değerlendirmek gibi bir kolaycılığı benimsememiz söz konusu değil. Ancak, Düvel-i Muazzama döneminden beri, bu güçlerin, iç dinamikleri de, faktörleri de oluşturma/geliştirme yeteneğine gün geçtikçe daha fazla sahip oldukları gerçeği de göz ardı edilemez. Neredeyse, adeta iç kaleler dahi zapt ediliyor.
Tabii ki, sorumlular arama konusuna , gelince sorumluları coğrafyamızda da arayacağız, ancak ulusalcılığa dayalı, ihanet senaryoları üretmeden, iç içe yaşadığımız halkları hain ilan etmeden... Bölge ve coğrafyamızda öteden beri, oluşan bölgesel sorunları kendi içinde çözme yeteneğinin idari/siyasi yapılarca kendi içinde çözme yeteneğinin gün geçtikçe yitirtildiği de gözden kaçmamaktadır.
.Ana dilde eğitim meselesi ve Medresetüzzehrâ
Son dönemlerde Kürt Meselesi ile ilgili en fazla gündeme/dile getirilen konulardan ve taleplerden biri Ana Dil Serbestiyeti Ve Ana Dilde Eğitim konusudur. Hatta, Çözüm Sürecine ilişkin müzakerelerin de başat hususlarından biri olarak gündeme getirildi.
Buna karşın, konuya ilişkin detaylı somut talepler/öneriler hiçbir şekilde belirtilmediği gibi, soyut söylemlerin ötesine gidilemedi. Kendilerini Kürtlerin temsilcisi olarak gösteren örgüt/örgütler ve siyasal uzantılarının da elle tutulur somut önerileri asla görülmedi. Ana Dilde Eğitimin içeriğine ilişkin somut bir proje ortaya çıkmadı. Tüm bunlara rağmen, örgüt/örgütler ve siyasi uzanımları dışında kalan tüm yapılar, Anadilde Eğitim sorununu çözmemekle, çözmeye yanaşmamakla suçlandı. “Ana Dilde Eğitim” söylemi, müşahhas bir talep/öneri ve proje olarak sunulma yerine, örgüt ve uzantıları tarafından algı operasyonunda sloganlaştırılarak siyasi propaganda/karalama aracı olarak kullanıldı. Bu algı operasyonu/propaganda çerçevesinde, TRT 6/Kurdî; bazı üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması gibi atılan adımlar dahi değersizleştirilmeye çalışıldı.
Ana Dilde Eğitimle ilgili bazı çevrelerin iyi niyetli projeleri de aynı şekilde, karşı karalama kampanyası ile değersizleştirilerek berhava edildi. Bu konuda şahsım dahil bir çok kimse bu karalama kampanyasına maruz bırakıldı. Önce, Ana Dilde Eğitim hakkına taraftar olmamakla/karşı olmakla suçlandık. Kamuoyuna, Ana Dilde Eğitim Konusunda somut projeler sunduğumuzda ise yine karalama kampanyaları ile önerilerimiz değersizleştirilmeye çalışıldı. Hatta, bu kez de, “Ana Dilde Eğitimle ilgili projelerinizin bir değeri yok, bir coğrafyada sınır çizip bayrak dikmedikçe ulusal haklarımızı almış olmayız.” Şeklinde barışı değil, kesinlikle çatışma ve savaşı öngören radikal söylemlerle karşılaştık. Burada, meselenin “Maksat üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” darb-ı meseline masadak olacak şekilde, kriz/sorun çözmek olmadığı, daha üst çıtalara yönelik siyasal bir propaganda aracı olarak kullanılan bir nesne haline getirildiği gözlemlenmektedir. Konuyla alakalı, sloganlaştırılan söylemin ötesinde proje/öneri getirilmediği gibi bir propaganda sopası olarak kullanılmaktadır.
Konuya ilişkin iki yönlü somut çözüm önerilerini kamuoyu ile de paylaşmıştık. Örgün Eğitim kurumları çerçevesinde iki aşamalı bir öneri paketi; ayrıca fiiliyatta mevcut, gayr-i resmi olarak halen faaliyet gösteren Kürt Medreselerinin Islah Ve geliştirilmesine yönelik bir projeyi gündeme getirdik.
Örgün Eğitim Kurumları çerçevesinde, Ana Dilde Eğitime ilişkin iki aşamalı projemizin özeti şu şekildeydi:
“1-İlkokul düzeyinden başlayarak Kürtçe-Türkçe- İngilizce birlikte Eğitim yapılabilecek resmi ve özel kolejlerin (Fen veya Sosyal bilimler ağırlıklı) açılması. Bu çerçevede nizamnâme ve müfredatının belirlenmesi
2-Kürtçe-Türkçe ve İngilizce bir arada eğitim yapılabilecek, METU/ODTÜ veya Boğaziçi Üniversitesi düzeyinde bir üniversitenin kurulması.”
Kürt Medreselerine ve yeniden yapılandırılmalarına ilişkin olarak detaylı bir şekilde hazırlayıp önce makale, sonra da kitap haline getirdiğimiz kapsamlı projenin de özeti aşağıdaki gibidir:
“Zaten öteden beri Kürtçe ve Arapça eğitim yapan, bölgede, Selçuklular dönemindeki Nizâmiye medreselerinin günümüze gelen son bakiyeleri olan, halen mevcut 70'i aşkın Kürt Dini Medreselerine, Din Eğitimi merkezli eğitim kurumu olarak Yasal Statü Tanınması.
Kürt Dini Medreselerinin Bediüzzaman'ın 1913'teki Medresetuzzehrâ projesinin günümüze getirilmiş/update edilmiş modeliyle, Risâle-i Nur metodu üzerinden, bölgenin dînî/manevi dinamikleri de esas alınarak, Yasal Statü ile birlikte yeniden yapılandırılması.
Kürt Dini Medreselerinin Medresetuzzehrâ projesinin güncelleştirilmesiyle, entelektüel düzeyleri/manevi eğitimi yüksek din âlimleri/allâme yetiştirmeye matuf, Dini ilimler merkezli, Sosyal bilimler takviyeli, 5 dilin (Kürtçe, Türkçe, Arapça, Farsça ve İngilizce) çok iyi derecede öğretileceği/kullanılacağı, pilot medreseler üzerinden uygulama yapılarak müfredat ve yapısının düzenlenmesi.
Medresetuzzehra projesinin güncelleştirilmiş şekliye yapılanacak olan Kürt Dini Medreselerinin zamanla, bölge dışında da, son dönemlere kadar hafızlık ve kıraat ilimlerinin önde olduğu medreseleriyle tanınmış olan Trabzon'un Of ve Çaykara, Rize'nin Güneysu ilçeleri pilot alınarak Doğu Karadeniz üzerinden ülkenin diğer bölgelerine kaydırılması/yaygınlaştırılması. Ve bu kurumların tüm İslâm Dünyasına örnek teşkil edecek hale getirilmesi.”
Önemli olan, sorunların barışçı çözümüne ilişkin iyi niyetli önerilerin kamuoyuna sunulabilmesidir. Bu tür sorunların toplumsal çatışma malzemesi olmasından kaçınılmasıdır. Ana Dilde Eğitim meselesine ilişkin olarak somut önerilerimizi burada, kamuoyu ile bir kez daha paylaştık.
İslam İşbirliği Teşkilatı ve İslam dünyasının sorunları
islam İşbirliği Teşkilâtının 13. İslam Ülkeleri Zirve Konferansı geçtiğimiz hafta İstanbul'da toplandı. Bu toplantıda Türkiye teşkilatın dönem başkanlığını Mısır'dan devraldı.
20. yüzyılın başlarında, özellikle, Birinci Cihan Harbi'nin ardından, İslam memleketlerinin neredeyse tamamı batılı güçlerin ya işgali atında, ya da sömürgesi durumundaydı. Osmanlı İmparatorluğu dağıtılmış, işgaller söz konusu olmuştu. Hint alt kıtası/yarımadası uzun süreden beri zaten İngiliz sömürgesi haline gelmişti. Orta Asya Rusların istilası altında olup, Kuzey Afrika ise Fransız, İtalyan ve İngiliz işgallerine maruz kalmıştı.
İngiliz diplomat ve araştırmacı Mark Sykes ile, Fransız Dışişleri bakanı M. Picot arasında 1916'da Osmanlı Ortadoğu'sunun paylaşımı ile ilgili varılan mutabakatın neticesi olarak oluşturulan seküler ulus-devletler İslam dünyasında görülmemiş travmaların/trajedilerin 20. Yüzyıl boyunca yaşanmasına yol açtı. (Sir Mark Sykes, The Caliphs' Last Heritage, A Short History Of The Turkish Empire, Macmillan&Co. Limited, London, 1915; The Kurdish Tribes Of The Ottoman Empire, The Journal Of The Royal Anthropological Institute Of Great Britain And Ireland, Vol.38, jul-Dec. 1908, 451-486; Zeine N. Zeine, Arab-Turkish Relations And The Emrgence Of Arab Nationalism, Khayat's, Beirut, 1958; The Struggle For Arab Independence, Kjhayat's, Beirut, 1960; Pierre Rondot, The Changing Patterns Of The Middle East, New York, 1961)
Bilad-ı Şam ve Filistin'in, Aralık 1917'de düşmesi ve Osmanlıların Mondros Mütarekesi ile tamamen bölgeden çekilmesi akabinde Filistin bölgesi tümü ile İngiliz mandası idaresine girer. 2 Kasım 1917'de, henüz Filistin Osmanlıların elinde iken, İngiliz dışişleri bakanı Lord Balfour'un Siyonist kongresinin önde gelenlerinden ünlü Musevi Banker Rotschild'a gönderdiği mektupla bölgede Musevilere bir yurt kurulması desteği vaad edilir. Bu mektup yakın tarihimizde “Balfour Deklarasyonu” olarak bilinir. Bu tarihten İsrail'in kurulduğu 1948 yılına kadar Filistin'e dünyanın birçok yerinden özellikle Doğu Avrupa'dan büyük bir Yahudi göçü gerçekleşir. 1948'de İsrail'in kuruluşu ve ilk Arap-İsrail savaşı akabinde Kudüs ikiye bölünür. Kudüs'ün doğu yakası, Eski Kudüs, Ürdün'de, Batı Kudüs ise, İsrail'in elinde kalır. (Bkz. Hassan Bin Tallal, Palestinian Self Determination: A Study Of The West Bank And Gaza Strip, Quartet Books, London, 1981; Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler Ve Masonlar, Çağ Yayınları, İkinci Baskı, İstanbul, 1991; The Modern Middle East, Edited By Albert Hourani, Philip's Khoury&Mary C. Wilson, I. B.Tauris & Co. Limited, London, 1993 )
1967'deki Altı Gün Savaşı, Arap âlemi için büyük bir yıkım olur. Ürdün, Kudüs ve tüm Batı Şeria'yı (The West Bank) kaybeder. Suriye'nin Golan Tepeleri İsrail'in işgali altına girer. Mısır ise Gazze şeridi ve tüm Sina yarımadasını kaybeder. Özellikle Kudüs ve Harem-i Şerif'in, Mescid-i Aksa'nın İsrail işgali altına girmiş olması İslâm Dünyasında büyük hayal kırıklığına yol açar. Mısır'da 1954'te idareyi ele aldıktan sonra, Sosyalizm soslu Seküler-Militer Arap Milliyetçiliği dalgası ile tüm Arap dünyasında kasırga etkisi oluşturan Cemal Abdünnâsır'ın yıldızı bu savaştaki ağır yenilgiden sonra söner.(Hisham B. Sharabi, Nationalism And Revolution In The Arab World, D. Van Nostrand Company, New York, Usa, 1966; Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi Ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1989)
O sıralarda, Suudi Arabistan'da 1964'te tahta geçmiş olan Melik Faysal, Anglo-Saxon iradeyi rahatsız eden, İslamcı politikalarıyla ön plana geçmeye başlar. Özellikle, 21 Ağustos 1969'da Mescid-i Aksa'nın yakılması olayı büyük yankı uyandırır. Bunun üzerine harekete geçen Melik/Kral Faysal, Fas/Mağrip kralı Melik II. Hasan'la birlikte İslam Konferansı Örgütünü kurar ve 1969 Eylülünde Fas'ın başkenti Rabat'ta ilk toplantısını gerçekleştirir. Türkiye ise bu toplantıya gözlemci olarak katılır.
O tarihlerde, İKÖ, Kral Faysal'ın öncülüğünde, aktif rol almaya çalışır, 1973 Ekimindeki Yom Kippur Savaşı ( Yom Kippur, 1973 Arap-İsrail Savaşı, The Sundy Times Savaş Muhabirleri, Kastaş Yayınları, İst.1985) ve sonrasındaki Petrol Ambargosu sürecinde de Kral Faysal bu örgüte işlerlik kazandırma gayretinde olur. Türkiye, 1974'te , CHP-MSP koalisyon hükümeti döneminde İKÖ'ye tam üye olur. Ne var ki, Kral Faysal 1975 Nisanın'da, ABD'nin parmağı olan bir süikast sonucu, yeğeni tarafından öldürülür. 1976 Mayısında ise, İslam Konferansı Örgütü, İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Zirvesini İstanbul'da Taksim AKM binasında gerçekleştirir. Bu İKÖ'nün İstanbul'daki ilk toplantısıydı. O toplantıya iştirak eden ülke temsilcilerinin Sultan Ahmed Camiinde kıldığı Cuma namazına o tarihte yüz binlerce vatandaş eşlik etmişti.
İKÖ, Kral Faysal'dan sonra, özellikle Melik Fehd döneminde, İSEDAK VE IRCICA gibi oluşturulan yan kuruluşlarına rağmen, eskisine nazaran çok daha pasif bir noktaya geriledi. Melik Faysal sonrasında, Suudi Arabistan'nın yeniden Batılı politikaların eksenine iyice yönelmesinin, o eksene oturmasının bunda büyük etkisi oldu. İKÖ bir çok var olan sorunlara ilişkin hiçbir çözüm üretemediği gibi, Kriz ve sorunlar çok daha da büyüdü. Sekiz yıl süren İran-Irak savaşı, Lübnan iç savaşı, 1982'de Lübnan'ın İsrail tarafından işgali gibi konularda hiç varlık gösteremedi. 1988'deki Saddam'ın Halepçe'de Kürtlere yönelik Kimyasal silahlarla gerçekleştirdiği katliama ise, 1990'da Kuveyt'in Irak tarafından işgaline kadar, tamamen sessiz kaldı. 1990'lı yıllarda Bosna-Hersek ve Kosova savaşlarında da Müslümanlara yardımcı olmada bir varlık gösteremedi.
1980'li yılların sonları ile, 1990'lı yıllarda Merhum Turgut Özal, İKÖ'nin daha aktif olması ve uzun vadede işlerlik kazandırılması yönünde ciddi çaba gösterir. Ancak 1993'te vefatı ile bu çaba akim kalır.
Birçok sebeplerden dolayı bugüne değin ciddi bir etki/nüfuz gösteremeyen ve ismi son dönemlerde İslam İşbirliği Teşkilatı (Organization Of Islamic Cooperation) olarak değiştirilen bu organizasyon İslâm ülkeleri nezdinde, henüz Körfez İşbirliği teşkilâtı/Konseyi kadar bile kadar etkinlik/etki gösterememektedir. İslâm İşbirliği Teşkilâtının bundan sonraki süreçlerde İslam Dünyasının, Filistin, Kürt Sorunu, Balkanlar, Yemen, Libya, Suriye, Irak, Afganistan, Arakan, Darfur, Patani başta olmak üzere can alıcı kriz noktalarında çözüm üreten, barışçı çözümü kolaylaştıran bir işlev görmesi yönünde, Türkiye'nin öncülüğünde, yoğun bir çabaya ve uzun bir zamana/yola ihtiyaç vardır. Son dönemlere kadar, on yıllarca laikçi çizginin ve vesayetlerin sebep olduğu yabancılama ve tepeden bakma siyaseti ile İslâm Dünyasının sorunlarına bigâne kalan Türkiye'nin bu meselede , bundan sonrasına ilişkin, maceralara da pirim verilmeden, öncü rol alması elzemdir.
Anayasa'nın değiştirilmesi konusu, uzun zamandır, sürekli gündeme getirilir. Ancak 12 Eylül Anayasasında köklü bir değişiklik bugüne değin yapılamadı. Gerçi, bir hayli maddesi değiştirildi. Özellikle, 2010 Referandumunda birçok maddede değişiklikler söz konusu oldu. Ancak, Anayasanın omurgası hep korunarak bugünlere gelindi. Türkiye'de, Anayasalar olağanüstü dönemler veya askeri idareler devirlerinde yapıldı. 1924, 1960 ve 12 Eylül Anayasası tümü bu şekilde yazılıp yürürlüğe kondu. Sivil irade bugüne değin, yeni bir anayasaya, ya da çok köklü bir Anayasa değişikliğine henüz imza atamadı. Askeri ve ideolojik vesayetler, Siyasi/ideolojik kutuplaşmaların etkisi, 20'li, 30'lu yılların resmi ideolojisinin bugüne değin etkisini ve gücünü bir şekilde sürdürebilmesi, dış faktörler, ne derse densin, tümü böyle bir teşebbüsün önünü her zaman için kesti.
Son dönemde tartışmalar Başkanlık sistemi ve Laiklik konularında temerküz etti. Başkanlık sisteminin şahsa endeksli olup olmaması meselesi ise ön plana çıkarıldı. Gerçi Türkiye'deki mevcut anayasa şahsa özel/referans olma/verme bağlamında pek benzeri olmayan bir anayasa. Türkiye anayasası bir yandan, Osmanlı'dan beri gelen Batılılaşma serüveninin bir neticesi olarak ortaya çıkıp şekillenmişken, diğer yandan hiçbir Batılı anayasada yer almayan şahıs vurgusu yapan, şahsın ideolojik düzlemini/ilkelerini esas alan bir anayasadır. Bugün, ABD'de George Washington'a, Almanya'da Prens Bismarck'a, İtalya'da Amiral Garibaldi'ye vurgu yapan onların ismini refere eden bir anayasa bulunmamaktadır. Hatta İsrail anayasası bile kurucusu Ben Gurion'a veya Theodore Herzl'e refere eden bir anayasa değildir.
Türkiye'de hala şahsın adı ile anılan bir ideolojiyi esas alan ona “temel ilkeler” olarak vurgu yapan bir anayasa ile karşı karşıyayız. Anayasanın başlangıç maddesi ile ile ilk dört maddesi zaten başlı başına bu anlamda ciddi bir problem teşkil etmektedir. Ülkenin tek-tip vatandaş öngören Jakoben resmi ideolojisini iliklerine kadar yansıtan maddeler halindedir. Yine, özellikle Anayasanın, 20'li, 30'lu yıllara ait ideolojik reformları teminat altına alan 174. Maddesi tümü ile birlikte, bariz bir surette ülkedeki tüm faklı toplum kesimlerini hazmedemeyen, baskı altına alıp ötekileştiren, inciten bir niteliktedir.
Konuya ilişkin, daha önceki yıllardaki makalelerimizde vurguladığımız gibi, anayasada asıl sorun neyin yer alması değil, nelerin yer almaması gerektiğidir. Türkiye anayasasının Siyasete ve topluma yansıyan problemlerinin kaynağını var olan maddeler oluşturmaktadır. O yüzden asıl tartışılması gereken, Anayasada nelerin yer almaması gerektiğidir.
Ülkede dindar Müslümanlar başta olmak üzere, farklı toplum kesimleri hep anayasada var olan maddeler, vurgular yüzünden devlet sopasına, problemlere/trajedilere maruz kaldılar. Katı ideolojik vurguların, hem de şahsa özel vurgular yapan bir anayasa ile karşı karşıyayız. Üstelik ülkenin birlik ve bütünlüğünün korunması hususu da bu ideolojik vurgulara dayandırılarak ifade ediliyor. Bir yandan tek-tip yurttaş oluşturmayı hedef alan ideolojiye vurgu yapılıp, tüm tarihten gelen çeşitlilik ve farklılıklar dışlanıp ötekileştirilirken, Din/İnanç başta olmak üzere, ülkenin/toplumun hamurunu oluşturan temel kimlikler dışlanıp, yok sayılırken, ötekileştirici bir dil kullanılırken, diğer taraftan bu ideolojinin ülkede birlik ve beraberliğin korunmasının güvencesi olduğu vurgusu ile çelişki sergilenmektedir.
Tek başına, başlangıç maddelerinin yanı sıra, 174. Maddenin koruduğu Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat ve 30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanunlar bile bir çok sorunun çözümüne engel teşkil etmektedir. Geniş toplum kesimlerini ötekileştirip rencide etmektedir.
Bu çerçevede öncelikle anayasanın çeşitli toplum kesimlerini rencide/rahatsız eden maddeleri masaya yatırılıp müzakere edilerek, anayasada nelerin yer almaması gerektiği konusu merkeze alınmalıdır. Aksi takdirde Kürt Sorunu, Alevilik başta olmak üzere birçok sorunun çözümünü daha da zorlaştıracaktır.
.Filistin-Kudüs notları (1)
Bu sene Umre yolculuğumuzun ilk durağı olarak, 3-4 günlük bir Ürdün-Batı Şerîa (Trans-Jordan&The West Bank) ve Kudüs seyahati de gerçekleştirdik. Eskiden de karayolu ile yapılan Hacc/Umre seyahatlerinde Şam, Kudüs, Bağdat, Tur-i Sina, Yermuk, Mute, Tebuk, Humus gibi merkezlerde buralardaki ziyaret yerlerine uğranılırdı. Kırmıtiler, Fâtımiler ve Haçlı savaşları gibi dönemler hariç, Hacc yolları emniyeti sağlandığında, bu güzergahlar üzerindeki mukaddes vs. mekanlar ziyaret edilirdi. 20. Yüzyılda ise Osmanlı Devletinin bölgeden çekilip, dağılması akabinde kurulan ulus devletler bu güzergâhlar arasına adeta duvarlar ördü. İsrail'in 1948'de kuruluşunun ardından Tur-i Sinâ ve bazı ziyaret yerlerinin yolları kapandı. 1967 Altı Gün Savaşı sonrasında ise, Kudüs başta olmak üzere bir çok yerler kapandı. İran-Irak Savaşı, Irak ve Suriye'deki son iç savaş ve kaos da bu bölgelerdeki Bağdat, Musul, Şam, Humus, Kerbelâ, Necef gibi merkezleri/ziyaret yerlerini kapattı. Hele Batı Şeria'da İsrail yerleşim alanları ile Filistin yerleşim alanları arasında gördüğümüz kilometrelerce uzanan yeni yapılan beton duvarlar olayın korkunçluğunu açıkça ortaya koyuyor. Büyük bir medeniyet havzasının/havzalarının, tarihte birbirine kesintisiz bağlı olan merkezlerinin aralarına giren çoğu kez tel örgülü veya mayınlı ulus-devlet sınırları ve örülen duvarlarla bir birinden koparılması sonrasında bu ziyaretleri kısmen yapabilmiş olmamız sevinç kaynağı.
Çocukluğumuzdan beri bölgeye ilişkin bir çok okuma ve araştırma yapmış olmamıza, Kudüs'teki bir kısım mekanları kitâbi olarak sokak sokak, hatta bina bina öğrenmiş/bilmiş olmamıza rağmen, bu kutsal toprakları ziyaret edebilme fırsatını ilk kez yakalayabildik. İlk çocukluk yıllarında hatırlayabildiğimiz şeylerden biri Mescid-i Aksa'nın işgali/yakılması vs. konular ve Kudüs Müftüsü Merhum Emin El-Hüseyni idi. Daha sonra 6 Ekim 1973'te patlak veren Yom Kippur Savaşı ve Sina'daki Bar-Lev Hattı'nın Mısır Ordusunca aşılması, Mısır'ın üçüncü ordusunun muhasaraya maruz kalması ve savaşın seyri ise en rahat hatırladığımız hadiseler zinciri'ydi.
Hz. İbrahim (A.S) döneminde Kenanlıların ülkesi olan Ürdün Nehrinin batısı, zaman içerisinde Amâlikalılar, Ammonlar, Fenikeliler,Giritliler-Filistler gibi bir çok başka kavme ev sahipliği yapar.
Hz. İbrahim'in M.Ö 2300'lere doğru Ur'dan hicret ederek Kenan iline yerleşmesi sonrasında İsrailoğullarının tarihi başlar. Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İshak (A.S)'ın oğlu Hz. Yakub (A.S)'un neslinden İsrailoğulları ortaya çıkar. Hz. Yakub'un lakabı' İsrail' olduğu için soyundan gelenlere bu ad verilmiştir. Hz. İbrahim'in (A.S) Hâcer validemizden olan büyük oğlu Hz. İsmail (A.S) ise vâlidesi ile birlikte İlâhî bir emirle Farran/Bekke/Mekke vâdisine bırakılır. Hz. İbrahim (A.S), oğlu Hz. İsmail (A.S) ile birlikte Ebu Kubeys, Safâ ve Merve tepelerinin bulunduğu bu vâdide Ka'be-i Muazzama'yı inşâ eder. Hz. İsmail'in neslinden Adnanoğulları, Adnanoğlullarından Kureyşliler, Kureyşlilerden Hâşimiler ve Hâşimilerden de Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V) dünyaya teşrif eder.
İsrailoğulları (Hz. Yakub ve 12 oğlu), Hz. Yusuf'un babası ve kardeşlerini Mısır'a getirtmesi ile birkaç yüz yıllık Mısır dönemi yaşar. Kıpt/Firavunlar döneminde ise köleleştirilip eziyet ve zulümlere maruz bırakılırlar. Daha sonra Firavunlar döneminde Hz. Musa (A.S)'nın zuhuru, 'Kelîmullah' sıfatıyla İlâhi vahye muhatap olarak Beni İsrail'i, Fir'avun ve ordusunun elinden mucizelerle halâs kılarak Tih çölüne geçirmesi, bu topluluğun Kenan İli/Filistin topraklarına topluca yerleşmesinin başlangıcı olur. Hz. Musa'nın (A.S) emirlerine riâyet etmede sürekli itaatsizlik sergileyen İsrailoğulları, uzun yıllar çöllerde dolaşmak zorunda kalırlar. Hz. Musa'nın (A.S) vefatından sonra yeğeni Hz. Yuşa' bin Nûn (A.S)'un öncülüğünde Eriha/Jericho üzerinden Filistin'e girerler.
İsrailoğullarının Kenan İli/Filistin'de çok uzun bir tarihleri vardır. İçlerinden çok sayıda peygamber/nebî çıkmıştır. İsrailoğulları en parlak zamanlarını ise, Hz. Davud (A.S) ve oğlu Hz. Süleyman (A.S) devirlerinde yaşarlar. Sürekli içlerinden gönderilen Peygamberleri tanımayıp, iman etmeyip emirlerine itaatsizlik etmeleri sebebiyle ilâhi cezalara maruz kalmışlardır. Özellikle, çok sayıda peygamberi/nebiyi katletmeleri çok daha büyük ilâhi cezalarla karşılaşmalarına neden olmuştur. İsrailoğullarının peygamberleri katletmeleri gerek Kur'ân-ı Kerîm'de, gerekse hadis-i şeriflerde zikredilmektedir. Bir kuşluk vaktinde 43 Peygamber birden katledilmiştir. Hz. Süleyman (A.S) devri sonrasında, Yahuda ve İsrail krallıkları olarak iki krallığa bölünen İsrailoğulları önce Asurluların istilasına maruz kalır. Asurlar, İsrail krallığındaki 12 kabileden (Esbât) 10'unu Filistin'den çıkararak sürgüne götürürler. Ardından Bâbillilerin istilası gelir. Babilliler Yahuda krallığını ve Süleyman Mâbedini de yıkarak İsrailoğullarını Bâbil ve çevresine sürerler. Asurluların sürdüğü İsrailoğullarına mensup kabilelerin akibeti pek bilinmemektedir. Bâbil sürgünündeki Yahudiler, Pers Kralı Kiros/Koreş'in Bâbil krallığını istila edip ortadan kaldırmasının akabinde ülkelerine dönme izni alarak büyük oranda Filistin'e avdet ederler. Hz. Süleyman mâbedini tekrar inşâ ederler. İsrailoğulları, Roma İmparatorluğu dönemine kadar bölgede küçük krallıklar şeklinde varlıklarını sürdürürler. Son dönemlerinde, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya ve Hz. İsa (A.S)'ın zuhuru İsrailoğullarının içlerinden çıkan peygamberlerle son imtihanı olur. Romalıların gölgesinde hakimiyetini sürdüren Kral Herod/Hirodes başta olmak üzere İsrailoğullarının ileri gelenlerinin düşmanlık ve zulümlerine maruz kalırlar. Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya (A.S) Romalılarca şehid edilirler. Hz. İsa (A.S) ise vâlidesi Hz. Meryem ve 12 Havâri ve diğer iman edenlerle birlikte Romalıların ağır takibatına uğrarlar. Hz. İsa (A.S) 'ya bağlı olanlara yönelik bu ağır tâkibât, Hz. İsa'nın (A.S) Semâ'ya kaldırılmasının ardından da aynı şekilde devam eder. Milâdi 70. Yılda, Romalıların kumandanları Titus'un ordusu bölgeye girer, Süleyman mabedini yıkarlar. İsrailoğullarından bir hayli kimse katlederler. Diğerlerini de dünyanın dört bir yanına dağıtırlar.
Not: Mekke-i Mükerreme'den herkese selamlar.
.Filistin-Kudüs notları (2)
Romalılar tarafından Dünya'nın dört bir yanına dağıtılan Yahudiler bir daha 20'inci yüzyıla kadar Filistin topraklarına toplu bir dönüş şansı bulamaz. Gerçi Safed ve Gazze bögesinde zamanla bazı küçük Yahudi toplulukları oluşmuş, Kudüs'ün Selahaddin-i Eyyubi tarafından Haçlılardan geri alınmasının akabinde bazı Yahudi topluluklarının Kudüse gelip yerleşmelerine de müsaade edilmiştir.
Roma sürgününden sonra, Yemen'den, Hicâz'a, Anadolu'ya, İran-Meşhed-Isfahandan Mısır, Habeş ülkesi Ve Kuzey Afrika'ya oradan da İber yarımadasına kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılan Yahudi/Musevi toplulukları buralarda varlıklarını sürdürürler.
İslâm'ın ilk dönemlerinde, Asr-ı saadet devrinde Medine/Yesrib'te Beni Kaynuka', Beni Nadîr ve Beni Kurayza Yahudi kabileleri bulunmakta yine Medine'ye yakın Hayber kale şehri bulunmaktaydı. Yemen civarında da öteden beri bir hayli Yahudi toplulukları bulunmaktaydı.
Zaman içerisinde Hristiyan dünyada, Yahudi topluluklarına yönelik ağır baskılar söz konusu olur. Özellikle Orta Çağ Avrupası bu coğrafyada yaşayan Yahudi toplulukları için felaketlerle dolu zamanlar olarak tarihe geçer. Katolik kilisesinin İspanya'da kurduğu Engizisyon mahkemeleri uzun bir dönem hem zayıf düşen Müslümanlar hem de Museviler için adeta acımasızca yok edilme mekanizması olarak işler.
Oysa ki, aynı dönemlerde İslâm dünyasında Endülüs'ten Bağdat'a Yahudi toplulukları çok daha rahat bir ortama sahip olurlar. Ticari vs. faaliyetlerine mani olunmaz. Endülüs, Mısır ve Bağdat saraylarında Yahudi hekimler ilk sırayı aldığı gibi bir Yahudi vezir dahi bulunmuştur. Buna rağmen Yahudiler Asr-ı Saâdet'te Medine-i Münevvere'de başlayarak yapılan tüm anlaşmaları çiğneyip bozarlar. Hendek'te Mekke müşriklerini teşvik ederek Medine-i Münevvere'nın kuşatılmasına öncülük ederler. Hz. Paygamber'e (S.A.V) karşı süikast düzenlemeye varacak şekilde adavet/husumet sergilerler. Bu yüzden Medine/Yesrib'teki üç kabile sürekli anlaşmaları bozmalarına mukabil Medine-i Münevvere'den uzaklaştırılırlar.
Tüm bu olanlara karşın, Yahudi toplulukları İslâm coğrafyasında her türlü yaşam ve faaliyetlerini sürdürürler. Ehl-i Kitap topluluklarına yönelik İslâm hukukunun tüm teminatlarına sahip olmaya devam ederler. Çeşitli limanlarda ticari imtiyazlara sahip olmaları sağlanır. Bağdat, Şam, Kahire gibi merkezlerde Yahudi mahalleleri dahi oluşmuştur. Osmanlı döneminde ise gerek Anadolu ve Orta Doğu coğrafyasında, gerekse Balkanlarda Yahudi/Musevi toplulukları normal yaşamlarını sürdürdükleri gibi, sinagog/havralarını kurabilmiş, ticari faaliyetlerde göze çarpan bir şekilde ön plana geçmişlerdir. 1492'de, Müslümanlarla birlikte, Yahudiler/Museviler de İspanya'dan kovulunca, Dona Gracia ve Yasef Nassi başta olmak üzere Osmanlı'ya sığınmışlardır. İspanya'dan kovulan Yahudiler (Ladino konuşan Sefardim) Selânik ve İzmir gibi liman kentleri ile İstanbul'un Hasköy ve önceleri Eminönü, Yeni Cami yapıldıktan sonra Balat semtlerine yerleştirilmişlerdir. Osmanlı coğrafyasında Yahudi/Musevi toplulukları Avrupa'dakilerle hiç kıyaslanamayacak derecede rahat bir yaşam fırsatı yakalamışlardır. Ticaret, Bankerlik, hekimlik gibi bazı meslek dallarında aktif olarak ön plana geçmişlerdir. Selânik, İzmir gibi ticari limanlarda göze çarpan bir konuma gelmişler, Selanik şehrinde nüfusun büyük bölümünü teşkil etmişlerdir.
Tüm bunlara karşın Yahudi/Muevi topluluklarında Messianic hareketler de eksik olmamıştır. Mesihin zuhur edip Yahudileri Kutsal Topraklara döndürüp Süleyman Mâbedini yeniden inşa ederek Yahudi krallığını ve Dünya Yahudi hakimiyetini tesis edeceğine olan inanca dayalı messianic hareketler zaman zaman baş göstermiştir. Özellikle, 17. Yüzyılda Sabetay Sevi/Zvi'nin (1626-1676) Mesihlik iddiasıyla İzmir'de zuhuru özellikle Doğu Avrupa'daki Musevi toplulukları içinde büyük yankı uyandırmıştır. Sabetay Sevi ve messianic hareketi Osmanlı coğrafyasında günümüze değin derin iz bırakmış. Avdetiler hareketine dönüşen bu hareket 19. Yüzyılda ve 20. Yüzyıldaki Osmanlı batılılaşması ve ulus-devlete dönüşme de başat rol oynamıştır.
Aynı dönemde Avrupa'da ise yükselen antisemitizm 18. Yüzyıl sonu ve 19. Yüzyılda zirveye çıkmıştır. Doğu Avrupa ve Rusya'daki Musevi/Yahudiler baskıların artışı ile kendilerine emniyette olabilecekleri ülkeler aramış, zaman zaman Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. 19. Yüzyılda Avrupa'da Ulus-Devlet anlayışı ve ulusalcılığın artışı da bunu daha da fazla tetiklemiştir. 19. Yüzyıl Avrupa Modernleşmesi ile paralel olarak modern bir çerçevede Yahudiler arasında Siyonizmin rağbet görüp canlandığı bir dönem olmuştur. 19. Yüzyıl sonunda bu hareketin sembolleri Theodor Herzl ve Rotschild ailesi olmuştur.
Not: Medine-i Münevvere'den herkese selamlar.
.Filistin-Kudüs notları (3)
19. yüzyılda Fransız İhtilâli sonrası Aydınlanmacı düşünce akımlarının da etkisi ile önce Batı Avrupa”da ulus devlet anlayışı ve ulus devletler, pozitivizme dayalı milliyetçilik dalgasının her tarafa sirayetini sağladı. Avrupa”da bu ulusçuluk ve ulus-devlet anlayışı egemen hale gelen toplulukların modernleşme sürecine paralel olarak uluslaşması (Nationalisation) ile beraber diğer toplumsal gruplara tahakkümüne yol açtı. Bu minvalde Avrupa”da, Rusya ve Polonya başta olmak üzere, Antisemitizm dalgasının yayılması da aynı döneme gelir. Daha önceki yüzyıllarda, İspanya-Portekiz örneğinde olduğu gibi, Katolik kilisesinin baskılarına ilaveten, ulusçu/milliyetçi devlet yapılanmalarının baskıları devreye girer. Avrupa”nın çeşitli ülkelerinde Yahudi toplulukları gettolara mahkum edilir. Özellikle Doğu Avrupa”daki bu olaylar Yahudi toplulukları arasında belli bir arayışa sevk etti ve bu topluluklar içinde zayıf durumda olan “Siyonizm” yaygınlık kazanmaya başlar. 19. yüzyıl sonunda Theodoré Herzl ile Max Murdock'un Diasporadaki Yahudi topluluklarını örgütleme ve Filistin”de bir Yahudi hükümeti teşkil etme çalışmaları da bu döneme rastlar. (Bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.A.HUS.376/151;430/56;431/35; 432/34;)
Avrupa”da Antisemitizm dalgası ile zor durumda kalan Musevilere/Yahudilere yeni yurt arayışı, zamanla Filistin”e yönelmeleri ile sonuçlanır. Bu konuda T. Herzl ve arkadaşları Osmanlı devleti ile de temasa geçer ve Yıldız sarayına dilekçeler sunarlar. Hatta Osmanlı borçlarının yapılandırılması/tediyesi/tasfiyesi konusunda yardım da teklif edilir. Ancak bu teklifler saray erkanınca kabul görmez.
Osmanlı devletinin son dönemlerinde devletin zayıflamasını fırsat bilen bir kısım Yahudi toplulukları, Avrupa”daki Rotschild gibi ünlü banker ailelerinin desteğiyle Filistin”de arazi satın alıp yerleşmeğe başlarlar. Filistin”e yönelik bu yerleşimler özellikle İttihad-Terakki/Jön Türk idaresi döneminde artış gösterir. Filistin”de yerleşik Müslüman ahalinin fukaralığı da bunu kolaylaştıran ana nedenler arasındadır.
Theodoré Herzl 1890”lı yıllarda Viyana”da bir Musevi bir gazeteci olarak takip ettiği ünlü Dreyfus davasından sonra ciddi bir Siyonist örgütlenmeye yönelir. Bu gayeye matuf olarak Osmanlı Devletiyle de temasa geçer. Özellikle, bu hususta Macar Musevisi ünlü oryantalist Arminius Vambery'nin aracılığı rol oynar. Yıldız Sarayı ile temasa geçen Theodoré Herzl, Osmanlı dış borçlarının yeniden yapılandırılması ve ödeme kolaylığının sağlanması karşılığında, o dönemde kıta Avrupasında yükselen antisemitizm dolayısıyla zor durumdaki Yahudilerin Filistin”e yerleşme izni talebinde bulunur. Avrupa”da Siyonist Federasyonu ve banka kurduran Herzl, 1897 yılında İsviçre'in Basel kentinde ilk siyonist kongreyi toplamayı başarır. Bu yönde, İngiliz Yahudisi ünlü Banker Lord Edmond Rotschild'ı da ikna etmeyi başaran Theodoré Herzl, başka siyonist kongreler de toplar. Bu kongrelerde Filistin'de bir Yahudi hükümetinin kurulmasının amaçlandığı, Osmanlı arşiv kaynaklarında da açıkça ifade edilir. (Bkz.BOA, Y.Mtv. 181/22;188/149;228/30)
Theodore Herzl'in ölümünden sonra ise, ünlü banker Rotschild Ailesi Siyonizm yönündeki çabalarını sürdürür. 2 Kasım 1917'de, İngiliz Dışişleri Bakanı L. Balfour, Rotschild'a deklarasyon mahiyetinde bir mektup gönderir. Yakın tarihimizde “Balfour Deklarasyonu“ olarak ünlenen bu mektupta, İngiliz Hükümetinin, Yahudi halkı için Filistin'de bir yurt oluşturulmasının lehinde olduğu ve bu amaca ulaşılması için her türlü desteğin verileceği açıkça ifade edilir. Bu deklarasyonla; o sırada henüz düşmemiş olup, Osmanlı toprağı olan Filistin, İngiliz Hükümetince Yahudilere vâdedilir. (Bu deklerasyonun orijinali için bkz. Hassan Bin Tallal; Palestinian Self-Determination, London, 1981) 11 Aralık 1917'de Kudüs'e giren General Allenby komutasındaki İngiliz askerleri Kudüs ve Filistin'i işgal eder.
Birinci Dünya Harbi'nin akabinde Osmanlıların Filistin”i tümüyle kaybetmesi, Balfour deklarasyonu ve İngilizlerle işbirliği içinde olan Mekke Şeriflerinin muvafakati Diasporadaki Yahudi topluluklarının Filistin”e iyice yönelmelerinin yolunu açar. Hatta bu bildirgenin neşri akabinde, o dönemde Osmanlılara karşı İngilizlerle işbirliği yaparak ayaklanan Mekke-i Mükerreme Emiri Şerif Hüseyin'in oğlu Şerif Faysal (Sonradan İngilizler tarafından Irak krallığına getirilir) da böyle bir yurt oluşturulmasına sıcak baktığını, esasen Yahudilerin de Arapların kuzeni olduğunu ve Filistin'de herkes için yer olduğunu deklare eder.
Diasporadaki bu topluluklar banker ailelerinin de desteği ile yerleşimi hızlandırırlar. Diaspora Yahudileri bu konuda birçok vakıf, cemiyet ve dernek kurdukları gibi Filistin topraklarında da satın aldıkları arazilerde yerleşim yerlerini geliştirirler. Bunun en bariz örneği sahildeki tarihi Yafa şehrinin hemen kuzey ucunda Tel-Aviv şehrini kurmalarıydı. 1938'e gelindiğinde Tel-Aviv artık büyükçe modern bir şehir haline gelmişti . 1938 ve 1939'da Palestine Jewish Community'nin yayınladığı “Palestine” adlı tanıtım dergilerinde bu yerleşim, çiftlikler kurma ve kentleşme faaliyetleri yer almıştır. 1948' e gelindiğinde Yahudi toplulukları İngiliz mandasında, her ne kadar manda idaresi ile zaman zaman çatışmalara girseler de iyice yerleşik hale gelirler. Bunda Diaspora Yahudilerinin iyi örgütlenmelerinin, Avrupa”da birçok alanda kalifiye eleman/kadrolar yetiştirebilmiş olmalarının, son olarak da Nazi Almanyası'nın katliamlarının yol açtığı mağduriyet psikolojisi ve bu yönde oluşturulan propagandanın da temel etkisi söz konusu olmuştur.
.Filistin-Kudüs notları-4
19. yüzyılda Doğu Avrupa'da yükselen Antisemitizm ve Nazi Almanya'sının Yahudilere yönelik oluşturduğu mağduriyet psikolojisinin kümülatif neticesi olarak 1948'de Filistin'de İsrail devletinin kuruluşu, halen süregelen çok daha büyük bir mağduriyete yol açtı. Filistinli Müslümanların çok büyük bir bölümünün yerlerinden yurtlarından çıkarılıp kovularak komşu ve çeşitli ülkelerde sürgün/mülteci konumuna düşürülmesi, bölgede kalan Filistinlilerin sefalete mahkum edilmesi ile sonuçlandı.
Bununla, eski çağlardaki, Asur ve Bâbil sürgünlerinin, Miladi 70 yılındaki Roma sürgünlerinin, ve 2000 yıllık son sürgünün, diasporanın faturası İslâm dünyasına ve Filistinli Müslümanlara kesiliyordu. Yahudi/Musevi dünyası maruz kaldıkları felaket ve acıların faturasını Müslümanlara/İslâm âlemine çıkarttırıyor. Sadece bu değil tüm Orta Doğu'nun halen süren istikrarsızlığının da sebebi oldu.
Oysa ki, Kudüs ve Filistin Hz. Ömer (R.A) devrinde fethedildiğinde Kenan/Filistin diyarı Yahudilerin/Musevilerin denetiminde değil. Yahudiler Miladi 70. Yılda Romalılar tarafından bölgeden çıkarılıp sürülmüştü. Filistin/Kudüs Romalı komutan İlya'nın adı ile, Bizans/Doğu Roma imparatorluğuna bağlı Kudüs patrikliğinin denetimindeydi.
Sykes-Picot mutabakatının oluşturduğu statükonun devamı olarak, II. Dünya Harbi akabinde Orta Doğu'da İsrail ve İsrail'in güvenliği merkezli bir yapı oluşturuldu.
1948'de Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail devleti, Atlantik'in iki yakasının Orta Doğu için öngördüğü politikanın merkezinde yer aldı. Soğuk Savaş dönemine tekabül eden bu döneme İsrail/İsrail'in güvenliği merkezli bir Orta Doğu politikası damgasını vurdu. Dünyanın birçok yerine dağılmış Yahudi toplulukları için yurt olarak teşkil/tesis edilen İsrail devletinin güvenliği esas alındığından, İsrail, askeri ve ekonomik olarak olabildiğince güçlendirilerek, Arap alemi denizi içinde yenilmez hale getirildi. Bu yüzden 1948'den itibaren 1973'e kadar hemen hemen tüm Arap-İsrail savaşlarından galip çıktı. Osmanlı devletinin inkıraz bulmasının akabinde, zaten batılı/gâlip devletlerce kurdurulan Arap ülkeleri vesayet altında olarak İsrail karşısında bir hayli zayıf/güçsüz bırakıldı. İsrail ise son model askeri teknik donanıma sahip bir ordu kurduğu gibi, nükleer silahlar da üretecek duruma getirildi.
1967'deki Altı Gün Savaşı/Six Days War, İsrail için tam bir zafer, Arap-İslâm âlemi için çok büyük bir yıkım olur. Suriye'nin Taberiye/Celile Gölü çevresi ve Golan Tepeleri, Mısır'ın elimndeki Gazze Şeridi Ve Sina Yarımadasının tümü İsrail işgali altına girer. Ürdün'ün elindeki tüm Batı Şerîa/The West Bank Ve Doğu/Eski Kudüs İsrail'in eline geçer.
İsrail'in 1982'de Sina yarımadasını Camp David anlaşması gereğince, bazı şartlarda Mısır'a geri vermesi, 1993'te Yasir Arafat ile masaya oturularak ortaya çıkan Oslo Mutabakatı (Gazze-Eriha Anlaşması) Ve Şermu'ş-Şeyh Anlaşmaları bir ölçüde Arap âleminin lehine bazı düzeltmeler şeklinde gözükse bile, bu İsrail'in 1967 öncesi sınırlarını iyice garanti altına alması ve 67 Savaşı'ndaki İşgal bölgeleri üzerinde de denetimini bir şekilde sürdürebilmesinin teminatı şeklinde oldu.
Batı Şerî'a ve Kudüs'e bakıldığında, bölünmüş şehirler, bölünmüş hayatlar gettolar ve duvarlarla örülmüş, adeta büyük şehir-kasaba hapishaneleri ile karşılaşıyorsunuz. İsrail/Musevi yerleşim yerlerinde göze çarpan lüks/modern yaşamın yanı sıra, Doğu Avrupa'da yaşadıkları dönemde alışageldikleri izole-getto şeklindeki bir yaşamın buraya da taşındığını gözlemliyorsunuz. Diğer bölgelerden duvarlarla ayrılmış adeta lüks bir hapishane gibi. Ve tüm korkulara dayalı güvenlik konsepti yaşama tamamiyle sinmiş durumda. Batı Şerîa ve Kudüs'teki Filistinliler ise yine duvarlarla ayrılmış bölgelere hapsedilmiş ve buna ilaveten sefalete de mahkum edilmiş halde bulunuyor. El-Halil'de, Hz. İbrahim Cami-i Şerîfi başta olmak üzere bölünmüş, güvenlik konseptine dayalı kontrol bölgelerine ayrılmış bir şehir yaşamı bunaltıcı bir düzeyde seyrediyor.
Tüm bölge, dışarıdan gelen finansal desteklerle hayatiyetini sürdürüyor. Diaspora'daki Yahudilerin Global/Uluslar arası sermaye piyasası üzerindeki mutlak denetimlerinin ve uluslar arası politika üzerindeki ağırlıklı etkilerinin/nüfuzlarının neticesi olarak, İsrail devleti ve bölgedeki Yahudi/Musevi yerleşimleri, toplulukları uluslararası büyük bir finansal ve politik desteğe sahipler.
Gerek Batı Şerî'a gerekse Kudüs ve diğer bölgelerdeki Filistinli Müslüman nüfus ise böyle bir finansal ve politik desteğin yüzde birine bile sahip değil. Kudüs, El-Halil ve Eriha'daki Filistinlilerin finansal desteği çok çok zayıf. Binalar ve sokaklar tarihi eserler başta olmak üzere, oldukça bakımsız. Temizlik oldukça zayıf. Çöpler yeterince toplanmıyor. Filistinli çocukların bir kısmı gelen ziyaretçilerden para talep etme yarışında. Yerleşim yerlerini ayıran duvarların inşasında çalışan işçilerin neredeyse tamamı Filistinli. Kendilerini ayıran duvarlar kendilerine inşâ ettiriliyor. Burada ayrıca, Orta Doğu ve Avrupa'da yaşayanları başta olmak üzere Filistin Diasporası'nın kendi memleketleri, Filistin'e karşı ne kadar duyarsız ve ilgisiz olduğunu da fark ediyorsunuz. Bölgeye Filistin Diasporasından gelen neredeyse ciddi hiçbir finansal destek yok.
Allenby Köprüsü üzerindeki King Hussein/Melik Hüseyin adı verilen sınır kontrol/geçiş noktasındaki fotoğraflar bile, Şerifler Hanedânının ve Bu Hanedânın Ürdün Hâşimi Devletinin son yüzyılda bölgedeki asıl fonksiyonunu gözler önüne seriyor. 1967 Altı Gün Savaşı'nda Batı Şerî'a ve Doğu Kudüs'ün, Mescid-i Aksâ'nın nasıl adeta teslim edilmiş
olduğunu da buradan fark edebiliyorsunuz.
****
.Ermeni Meselesi-1
Almanya'da Federal parlamentonun Perşembe günü aldığı “Ermeni Soykırımı” kararı şu günlerde gündeme oturdu. Daha önceki yıllarda İtalyan ve Fransız parlamentolarının Ermeni Meselesi ile ilgi aldığı kararlar gibi.
Bir yandan, Ermeni Diasporasının ABD ve Avrupa'daki gücü, diğer yandan Batılı ülkelerin bu meseleyi Türkiye'yi sopalayıp hizaya getirmeye matuf bir araç olarak kullanması. Her iki faktör bir araya geldiğinde Türkiye'nin bir ölçüde kıskaca girmesine neden olmuş durumda.
Eskiden, Soğuk Savaş devrinde, Nato'nun, iki kutuplu dünyada bugünden farklı bir işlev gördüğü dönemlerde, Türkiye'nin Ermeni Diasporası karşısında, Nato/Batı bloku garantisi dolayısıyle eli daha bir rahattı. İkincisi, ABD'de Temsilciler Meclisi veya Senatoya gelen her Ermeni tasarısı, o dönemlerde Türkiye'ye muzahir görünen, Musevi lobileri marifetiyle rafa kaldırılıyordu. Üçüncüsü Ermeni lobileri günümüzde geçmişe nazaran çok daha güçlü hale geldi.
1990'lı yıllardan itibaren yeryüzünde güç dengeleri değişti. İki kutuplu dünya statükosunun sona ermesinin ardından Nato'nun konsepti ve bu çerçevede Türkiye'ye biçilen roller değişti. Türkiye ise, Tek-Parti dönemi resmi ideolojisi ve süregelen statükonun verdiği alışkanlıklarla bunu fark edemedi/fark etmekte çok geç kaldı.
Uluslararası siyasette, Türkiye'nin uzun yıllar açılım yapamamış olması/bu konuda çok geç kalınması ve kendi iç sorunlarını çözme becerisinin gittikçe zayıflaması hazırlıksız yakalanmasının ana nedenlerinden biri. Özellikle, Kürt sorununun çözümünün gecikmiş olmasının biriktirdiği sorunlar yumağı olayı daha da çetrefilleştirmektedir. Resmi İdeoloji statükosunun, askeri vesayetin müdahaleleriyle çok uzun sürmesi, geleceğe ilişkin sağlıklı öngörülerin oluşup, bu yönde uzun vadeli siyaset geliştirilmesinin önünü tıkadı.
Kuzey Batı İran Bölgesi/Güney Kafkasya orijinli ve Urartulardan sonra tarih sahnesine çıkmış olan Ermeniler, bu bölgedeki eski/otokton kavimlerden birisidir. Helenistik ve Roma dönemlerinde bu imparatorlukların saldırılarına maruz kalan Ermeniler zaman zaman irili ufaklı krallıklar da oluşturmuşlardır. Miladi ilk yüz yıllarda Hristiyanlığa meyleden Ermenilerin St. Thaddeus ve St. Bartholomew aracılığıyla bu dine girdiği kabul edilmektedir. 4. yüzyıl başlarında kurulmuş olan Ermeni krallığı, Hristiyanlığı benimseyen ilk krallık olarak ortaya çıkar. Miladi 451 yılındaki Doğu Roma İmparatoru Marcian devrindeki Kalkedon/Kadıköy Konsülünün kararlarını benimsemeyen, karşı çıkan Ermeniler yollarını ayırarak Ermeni Kilisesini kurarlar. Kitab-ı Mukaddes'in (Eski Ve Yeni Ahit) Ermenice'ye çevrilmesinin ardından Ermeni Kilisesi merkeze oturur. Miladi 405'te Mesrob Mashtots tarafından oluşturulan alfabe bugünkü Ermeni alfabesinin aslını oluşturmaktadır. Hristiyanlığın Ermeni nüfusla meskun bölgelerde yayılışı ile daha önce yaygın olan purperestlik ve Zerduştilik bölgede iyice zayıflar. Zira Ermeniler arasında Hristiyanlık öncesinde paganizm yaygındı.
Hz. Ömer (r.a) devrinde başlayan fetihlerle, Ermenilerin ve Kürtlerin yaşadığı bölgeler İslam hakimiyetine geçer. Miladi 885 yılında Ani bölgesi merkezli olarak İbrani kökenli Bagratuni/Pakraduni hanedanından Ashot yeniden bir Ermeni krallığı kurar. 1045 yılında Bizanslılar bu krallığa ait toprakların önemli bir bölümünü istila eder. Krallık Bizanslılarca ortadan kaldırılır. 1064 yılında ise Büyük Selçukluların akınları başlar. 1071 Malazgirt zaferi sonrasında ise bölgede artık Selçukluların hakimiyeti söz konusu olur.
Milattan önce ve İslam öncesi devirlerde komşu topluluklar haline gelen Ermenilerle Kürtler arasındaki ilişkiler tarihte genellikle olumsuz yönde seyreder. Xenophon, Anabasis'te, Dicle'nin kolu olan Kentrites/bugünkü Batman Çayı'nın Karduklularla Armenialılar arasında doğu batı-sınırını teşkil ettiğini, iki taraf arasında ilişkilerin düşmanca olması hasebiyle nehir sahillerinde yerleşim yeri bulunmadığını kaydeder.
Gerçekten de Gregory Ebu'l-Ferec'in Tarihi, Urfalı Mateos'un Vekâyinâmesine bakıldığında Kürtlerle Ermeniler arasında pek hayırhah bir ilişkinin bulunmadığı gözlenebilmektedir. Hatta, Paganizmin yaygın olduğu Ermeni toplulukları Hristiyanlığı kabul ederken, Kürtler arasında Hristiyanlık yayılmamış, rağbet bulmamıştır. İslâmiyet'in yayılış döneminde Kürtler topluca Müslümanlığı kabul ederken, Ermeni Kilisesi'nin oluşturduğu şemsiye/inhisar ile Ermeniler Hristiyan inancı üzere kalmışlardır. İslam tarihi boyunca Kürtler, Kuzeye ve Batıya doğru ilerleme/yayılma gösterirken çoğu zaman Ermenilerle karşı karşıya gelmişlerdir.
Hz. Peygamber (S.A.V) zamanından beri, Gayr-i Müslim Zımmî topluluklara yönelik İslâm hukuku kaynaklı ahidname/emannâmeler onların Müslümanlarla olan münasebetlerini düzenleyen hukuku da belirlemiş olup Ermeni topluluklarına da bu tarz ahidnameler verilmiştir. Bu çerçevede, Ermeniler dini müesseseleri ile, ictimâî, ve ticâri sahada faaliyet ve varlıklarını İslâm âleminde sürdürmüşlerdir. Gerek Hz. Peygamber'in (S.A.V), gerekse Hz. Ömer'in (r.a) Mesihi/Hristiyan topluluklara verdiği ahidnâmeler esas alınmış ve bu ahidnâmelerin suretleri Ermeni kiliselerine de verilmiştir. Bu ahidnâmelerin suretleri/kopyaları halen Kumkapı'daki Ermeni Patrikhânesi ve diğer bir kısım Ermeni kiliselerinde bulunmaktadır.
Sanat/zanaatkârlık/mimari ve ticarette ön plana çıkan Ermeniler içinde tarihimiz boyunca önemli şahsiyetler de yetişmiştir. Bir zaman, Isfahan, Şam, Bağdat, Kahire ve Konya saraylarında bazı Ermeni vezirler bile bulunurdu. Hatta Müslümanlığı seçen Ermeni aileler içinden tarihte bazı din âlimleri dahi çıkmıştır.
Sanat ve mimaride ciddi bir gelişme gösteren Ermeni mimar ve ustaların mimari eserlerimizde de önemli katkıları olmuştur. Anadolu ve Azerbaycan'da Medrese, Külliye, Keyvansaray vs. birçok önemli tarihi yapı Ermeni taş ustaları ve mimarların elinden çıkmıştır. 16. Yüzyılda klasik Osmanlı mimarisinin zirvede olduğu dönemde de bu göze çarpmaktadır. 19. Yüzyılda ünlü Balyan ailesi Dolmabahçe Sarayı, Ortaköy Camii, Beylerbeyi sarayı gibi birçok esere damgasını vurmuştur.
18. ve 19. yüzyıllarda Ermeniler arasından önemli tarihçiler ve kültür-sanat adamları da yetişmiştir. 7 ciltlik Osmanlı Tarihi yazmış olan İsveç Kralının İstanbul sefiri Mouradja D'ohsson bunların en önde geleniydi. Bunun yanısıra, Mahzenu'l-Ulûm adlı tek cildi basılmış eserin müellifi Serkis Orpilyan, kitapçı-gazeteci Mihran bunlardan ilk akla gelenidir. Tanzimat sonrasında ise, Osmanlı'da Ermeni idareciler ve nâzırlar (Maliye Nâzırı Agop, Posta ve Telgraf Nâzırı Kirkor gibi) da bulunmuştur
Bizans devrinde şehre girme yasağı olan Ermeniler İstanbul'a Osmanlı devrinde gelebilme iznine sahip olmuşlardır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul'da Ermeni Patrikliği kurulmuş, Zeytinburnu tarafında Balıklı Rum mezarlığı bitişiğindeki arazi Ermeni mezarlığı olarak tahsis edilmiş, Samatya'daki ünlü Sulu Manastır da Rum cemaatinin elinden alınarak Ermenilere tahsis edilmiştir. Halen de Ermeni Manastırı ve okulu (Surp Kevork Kilisesi ve Sarakhan Nunyan Lisesi) olarak faaliyet göstermektedir.
Ermeniler sadece Anadolu'nun doğusunda değil Kilikya, Yozgat/Boğazlıyan ve Konya gibi bölgelerde de yerleşikti. 16. yüzyılda Celâli isyanları dolayısıyla yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmış olan bir kısım Ermeniler Sakarya, Kütahya Eskişehir yörelerine yerleştirilirler. İstanbul'da Kumkapı, Samatya gibi semtlerde Ermeni mahalleleri oluşmuştu. Ayrıca, daha Bizans devrinde Balkanlara/Doğu Avrupa'ya yerleşmiş Ermeniler vardı. Bu durum Osmanlı zamanında artış göstermişti. Seyahatnâmesiyle ünlü Polonyalı Simeon Ve Tarih yazarı/diplomat Mouradja d'ohsson -Ignatius Mouradgea D'ohsson- (31 Temmuz 1740 - 27 Ağustos 1807) bunlar arasında en ünlüleriydi. (M. De Mouradja D'ohsson, Oriental Antiquities And General View Of Ottoman Costoms, Laws And Ceremonies, Translated From The French, Philadelphia, 1878; Historie Des Mongols; Ermeni Seyyah Polonyalı Simeon'un Seyahatnâmesi, Hazırlayan: H. D. Andreasyan)
Büyük oranda Osmanlı coğrafyasında yaşayan Ermenilerin Batı Avrupa ile temasları 18. Yüzyılda bir hayli artış gösterir. Bu yüzyılda Katolik kilisesinin Ermeniler üzerinde bir hayli misyonerlik faaliyetleri göze çarpar. Zaman içerisinde birçok Ermeni, Katolik misyonerlerin faaliyetlerinin etkisi Katolikliği benimser. Katolikliğin Ermeniler arasında yayılması Ermeni topluluklarında büyük gerginliklere yol açar. Ermeni Ortodoks/Gregoryen Patrikliği ile Katolikleşen Ermeni toplulukları arasında sert sürtüşmeler olur. Ermeniler içindeki bu mezhep çatışması Osmanlı Arşiv belgelerine de bir hayli yansımıştır. Ermeni nüfus içinde katolikliğe geçenlerin sayılarının 18. Yüzyıl sonlarında hızlı bir artış göstermesi Ortodoks Ermeni Patrikliği'ni bir hayli rahatsız etmiş, sürtüşmeler zamanla Osmanlı hükümetine intikal etmişti. Hatta, Ortodoks Ermeni Patrikliğinin isteği doğrultusunda, bir kısım Katolik Ermeniler İstanbul'dan sürgüne gönderilir. Katolik nüfustaki bu çoğalma ve düvel-i muazzamanın (Batılı büyük devletrlerin) baskısı sonucunda, Osmanlı hükümeti, Ermeni Katolik Kilisesinin ve Cemaatinin varlığını 1830'da resmen kabul eder. (Beydilli, Kemal, Recognition of The Armenian Catholic Community And The Church In The Reign of Mahmud II., Harvard University Press,1995; J. Tcholakian, Mgr. Hovhannes, L'Eglise Armenienne Catholique En Turquie, Istanbul 1998)
19. yüzyılda da Ermeniler ve diğer Gayr-i müslim topluluklara yönelik Protestan misyonerlerinin yoğun faaliyetleri görülür. Yabancı misyonlara ait okullar bu faaliyetlerin merkezleri konumunda olur. Önceleri İtalyan, Venedik, Ceneviz, Fransız ve İngiliz sonraları ise Amerikan okulları misyoner faaliyetlerinin üssü haline gelir. (Frank Andrews Stone, Academies For Anatolia, A study of the Rationale Program and Impact of the Educational Institutions Sponsored by the American board in Turkey: 1830-1890, University Press Of America, 1984) İlk dönemlerde, Osmanlı sınırları içinde yaşayan, Ermeni, Sırp, Bulgar, Rum, Süryani, Asurî, Kıbtî gibi kadim hristiyan azınlık toplululukları üzerinde faaliyet gösteren bu okullar ve misyonerler zamanla 19. yüzyıl sonunda, Anadolu'daki Alevi- Bektaşî kesime yönelik Protestanlaştırma faaliyetlerine dahi girişirler. Anadolu'daki Amerikan okullarını üs edinen Protestan misyonerlerinin Sivas ve civarında Alevî-Bektaşîleri Protestanlaştırmaya yönelik faaliyetlerine ilişkin olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde H. 1305 ve 1312 tarihli iki önemli vesika bulunmaktadır: (BOA: Y.PRK. ASK. 43/104, 27 R. 1305; Y.PRK. UM. 30/85, 10 R. 1312)
Seyyah/Gezgin ve araştırmacı kılığında Osmanlı topraklarını dolaşan özellikle İngiliz, Hollandalı ve ABD'li Protestan misyonerler, Rum, Ermeni ve Asurî-Süryanî toplulukları üzerinde yoğun çalışmalar sergilerler. Bu çalışmalar onların o dönemlerde yayınladıkları eserlerinde de göze çarpar: (Kinneir, John Macdonald, Journey Through Asia Minor, Armenia And Koordistan, London 1818; Smith, Eli, Researches in Armenia Including A journey hrough Asia Minor, And into Georgia And Persia With A visit To The Nestorian And Chaldean Christians of Oormiah And Salmas, Boston, New York 1833 ;Curzon, Robert, Armenia, A Year At Erzeroom And The Frontiers of Russia, Turkey And Persia, New York 1854; Southgate,Horatio, Narrative of A Tour Through Armenia, Kurdistan, Persia And Mesopotamia, vol. I-II, New York 1840;Ainsworth, William Francis, Travels And Researches In Asia Minor, Mesopotamia, Chaldea And Armenia, Vol.I-II, London 1842;Henry C. Barkley, A Ride Through Asia Minor And Armenia, London, 1891; H. F.B. Lynch, Armenia Travels And Studies, Vol.1-2, Longmans, 1901)
18. ve 19. yüzyıllarda, Ermeni topluluklarının batılı ülkelerle artan ilişkisi, Önce Katolik misyonerlerin, sonra ise Protestan misyonerleri, Amerikan okulları, İngiltere ve çarlık Rusyasının etkisi ile Ermeni toplulukları içinde siyasal örgütlenmelerin gelişmesine yol açtı.
Katolik misyonerlerin etkisi ile Katolikleşen Ermeni nüfusa Fransa başta olmak üzere bazı batı devletler muzaheret göstererek, Ermeni toplumu içinde eğitimli elit bir sınıf oluşturmalarına fırsat verir.
Merzifon'dan, Harput, Maraş, Antep ve Bitlis'e kadar uzanan Amerikan okullarının birinci derecede hedef kitlesi Gayr-i Müslim nüfus ve tabiiki Ermenilerdi. Sadece Bitlis'te 1870'te kurulan kız ve erkek ayrı iki Amerikan okulu bulunmaktaydı. ABD'li iki kız kardeşin kurduğu Ermeni kızlarına yönelik okul dört yıllıktı. Bitlis'te erkek çocuklar için açılan “Akademi” ise 1895'teki Bitlis-Ermeni olaylarına kadar faaliyetlerini sürdürmüştü. (Frank Andrews Stone, Academies For Anatolia, A study of the Rationale Program and Impact of the Educational Institutions Sponsored by the American board in Turkey: 1830-1890, University Press Of America, 1984, shf. 121-122)
1828-29 Osmanlı-Rusya Kırım Harbi sonrasında, imzalanan Türkmençayı Anlaşması ile Rusya, Kuzey Azerbaycan bölgesini İran'dan kopararak topraklarına katar. Tarihte Şirvanşahların ülkesi olan bölge artık Çarlık Rusya'sı sınırlarına dahil olmuş olur. Bu meyanda Doğu Ermenistan da artık Rusya'ya verilmiş olur. Bu tarihten sonra Çarlık Rusya'sı Ermeni toplulukları ile daha yakın/doğrudan temas sağlama imkânına kavuşur. 1856'daki, Islahat Fermanı'nın Osmanlı coğrafyasındaki Gayr-i Müslimlere ilişkin maddeleri, bu toplulukları fiilen Batılı Düvdel-i Muazzama'nın vesayeti altına sokar. Bu tarihten itibaren Fransa ve İngiltere başta olmak üzere Batılı devletler ve misyonları Ermeni toplulukları üzerindeki etkinlikleri/nüfuzları bir hayli artış gösterir.
1877-78/1293 Osmanlı-Rus harbi Osmanlı devleti için büyük bir yıkım olur. Rus orduları Ayestefanos/Yeşilköy'e kadar ilerler. İmzalanan Ayestofanos anlaşması Osmanlı'nın Rumeli'deki varlığına neredeyse son verir. Kars ve Ardahan Rus işgaline maruz kalır. 1881'deki Berlin Konferansı ile Rumeli'deki durum nisbeten İngilizlerin marifetiyle Osmanlı Devleti lehine düzeltilse dahi Şark cephesinde durum değişmez. Kars ve Ardahan Rusya'nın elinde kalır. Erzurum sınır vilayeti haline gelir.
93 Harbinin Osnanlı ülkesindeki sonuçlarından biri olarak, Ermeni meselesinin 1830'lardaki Sırp meselesi gibi kronik bir soruna dönüşmesi olur. Batılı Devletler ve Çarlık Rusya'sının muzaheretine sahip siyasal hatta silahlı örgütlenmeler ortaya çıkar. Bunların en başta geleni de Hınçak Komiteleriydi. Hınçaklar Hem Batılı ülkelerde hem de, Rusya ve Osmanlı ülkesinde faaliyet gösterebiliyordu. Londra'da dahi büroları olup, buradan neşriyat yapabilmekteydiler. Oysa ki, o dönemlere kadar Ermeniler Osmanlı Ülkesinde Tebaa-yı/Millet-i Sâdıka vasfını taşımaktaydılar.
Bu tarihlerden itibaren artık İngiltere başta olmak üzere batılı devletler Osmanlı'nın parçalanarak, üzerinde kurulacak uydu devletlere dönüşme siyasetini benimsediklerinden, Ermenilerin de Osmanlı idaresinden koparılması projeleri devreye sokulmuştur. Berlin Kongresinin , Osmanlı idaresi altındaki Gayr-i Müslim toplulukları ile alakalı maddesine dayanılarak Osmanlı devletinden Gayr-i Müslim ahâlinin statülerine ilişkin yeni ıslahat planları devreye sokulup Osmanlı idaresine kabul ettirilir. Böylelikle Düvel-i Muzaama Gayr-i Müslim topluluklar üzerinden Osmanlı Devletinin dâhili umuruna çok daha müdahil hale gelmişlerdir.
Asırlardır Osmanlı coğrafyasında yaşayan ve Tebaa-yı/Millet-i Sâdıka olarak bilinen Ermenilerin Osmanlı'dan kopmalarına ilişkin faaliyetler iyice örgütlü hale getirilir. Hınçak Komitesi 1887'de , Kafkasyalı Ermenilerden, Avedis Nazarbek ve Marian Vardaniyan tarafından kurulur, Osmanlı coğrafyasında Ermeni devleti kurup, Rusya 'daki Ermenilerle de birleşmesini amaçlayan komite daha sonra ikiye bölünse de faaliyetlerini hızlandırarak sürdürür.
Hınçak Komitesi 1889'da Osmanlı Ermenilerini Osmanlı idaresine karşı ayaklanmaya teşvik maksadı ile Londra'da bir bildiri kitapçığı neşreder. Osmanlı Ermenilerinin Osmanlı idaresinden ayrılması için ayaklanmasını öngören iki bölümden oluşan beyannâmede Komitenin yöntem olarak anarşizmi, ideoloji olarak sosyalizmi benimsediğini ve Paris Komününü örnek aldıklarını ilan ederler. Hınçak Komitesinin en ilgi çeken yönü, bu kadar erken bir dönemde Sosyalizmi ideoloji olarak benimsemeleriydi. O dönemde Sosyalist/Marxist ideolojiye sahip henüz bir tek devlet ortaya çıkmamış olmasına karşın, Ermeni Komitesinin İngiltere'nin himayesinde Anarşizm ve Sosyalizmi benimsemeleri, Anglo-Saxon iradenin daha o dönemlerde, bir kısım siyasal proje ve ayrılıkçı hareketlerde Sosyalist ideolojiyi bir araç olarak istihdam ettiğini göstermesi açısından bu belgeler önem arzetmektedir. (Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, BOA, Y.EE, 36/31; Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Cilt. 1-2, Ankara, 1994)
Ermenileri Osmanlı idaresine karşı topluca ayaklandırmayı hedef olarak belirleyen Hınçak komitesi, Ermeni toplulukları içinde yoğun bir faaliyet ağı geliştirir. Yine benzeri amaçlar doğrultusunda 1890 yılında Kafkasya'da Taşnaksutyun Komitesi kurulur.
Her iki komitenin faaliyetleri neticesinde 1890-96 yılları arasında çeşitli hadiselere ve ayaklanmalar cereyan eder. Erzurum, İstanbul, Kayseri, Yozgat, Merzifon gibi merkezlerde ayaklanmalar ve çatışmalar vuku bulur. Zeytun ve Sason ayaklanmaları ise daha büyük çapta cereyan eder. 1894'te Bitlis ve Muş civarındaki hadiselerle olaylar iyice kontrolden çıkar. Muş-Bulanık-Kop çevresindeki hadiseler Ermenilerle Kürtler arasında ciddi çatışmaların olduğu vakalardı. Muş Bulanık-Kop çevresinde Hınçak komitelerinin Kürtlere yönelik saldırılarında büyük artış görülür. Hınçak çeteleri, Kürt köylerinde Kürtlerin namuslarına el atarlar. Kürt kadın/kızlarını hedef alan seri tecavüz vakaları husule gelir. Bu saldırılara karşı Kürtlerin, özellikle bölgede etkin olan Kürt Hacı Musa Beğ ve çevresinin tepkisi çok sert olur. (Kürt Musa Bey Olayı, Musa Şaşmaz, Kitabevi, 2004; 1311-12 / 1894-1895 tarihlerinde Talori, Muş, Bitlis civarlarında çıkan Ermeni olayları ile ilgili yazışma suretlerini havi defter, İBB, Taksim Atatürk Kitaplığı, Bel_Yz_K.001014 ; )
1896 yılında Sultan II. Abdülhamid ayaklanmaların bastırılması sonrasında bir ıslahat planı uygular. Ermeni tebaanın ahvalinin iyileştirilmesine yönelik bir dizi tedbirler alınır. Bu tedbirler ve hatta vükelâ hey'etinde Ermeni nâzırların olması, Hıncak ve Taşnak Komitelerinin faaliyetlerini durduramaz. Yine bu tarihlerde bir kısım Kürt Aşiret ağalarına paşalık rütbesi verilmek suretiyle Hamîdiye alayları tesis edilir. Paşalık unvanı alan Kürt aşiret konfederasyonları ağaları ile aşiret kaymakamlarının uhdesinde silahlı aşiret milislerinden oluşan bu alaylar, Kürtlerin yanı sıra Karapapak ve bir kısım Arap aşiretleri içinde de oluşturulur. Urfa ve civarındaki Tayy aşiret konfederasyonu içinde oluşturulan Hamidiye alayları içerisinde en başta gelen Arap aşiretiydi. Kürtler arasında oluşturulan Hamidiye alayları içinde, Kör Hüseyin Paşa, Hacı Timur Paşa, M. Sadık Paşa idaresindeki Haydaranlılar, Mehmed Emin Paşa idaresindeki Hasenanlılar, Cibranlılar, Ertuşililer, Takori, İbrahim Paşa idaresindeki Milli aşiretleri ve Hacı Fettah Paşa idaresindeki Garzan aşiretleri başı çekmekteydi. Hınçak ve Taşnak komiteleri faaliyet ve eylemlerinde bu sefer Hamidiye alaylarına ait birlikleri ve köyleri hedef alırlar. Zaman zaman Kürt aşiret birlikleri ile Ermeni Hınçak ve Taşnak mensupları arasında çok şiddetli çatışmalar vuku bulur. ( Vladimir Mayéwski, Statistique des Provinces de Van Et de Bitlis, L'Imprimeire Militaire, Pétersbourg; Tercümesi: Van-Bitlis Vilâyetleri, Askeri İstatistiki, Terc. Süvari Binbaşısı Mehmed Sadık, Matbaa-i Askeriye, İstanbul, 1330)
Bu olaylar Rus ve Batılı vazifeli ve gözlemciler tarafından Ermenilerin lehine olarak Batılı ülkelere rapor edilir. ( J. Rendel Harris&Helen B. Harris, Letters From The Scenes Of The Recent Massacres In Armenia, London 1897)
Osmanlı coğrafyasında Ermeni olayları, Batılı devletler ve Rusya'nın faaliyetleri ve Hıncak/Taşnak komitelerinin eylemleri ile daha da kronik bir hal alır. Sultan II. Abdülhamid'i hedefe alan Yıldız Cam iinde Cuma namazı sonrasındaki süikast girişimi bu eylemlerin zirvesini teşkil eder.
Sultan II. Abdülhamid'e karşı çok sert bir muhalefet sergileyen örgütlü Ermeni grupları, 19. Yüzyıl sonu ile 20. Yüzyıl başında Sultan II. Abdülhamid'in devrilmesi için oluşan muhalif teşkilat ve gruplara tam destek verirler. Özellikle İttihad-Terakki ve Hareket Ordusu Ermeni örgütlerinin tam desteğini alır.
Jön-Türklerin 1908 ve 1909'da idareyi ele almalarının akabinde ise Jön-Türk idaresi ile Ermeni teşkilatları arasında ilkin özellikle bazı perde arkası mahfillerin çatısı altında ciddi bir işbirliği göze çarpar. Ancak Jön-Türk idaresinin merkeziyetçi ulus-devlet anlayışına yönelmiş olması, hatta Fırka hakimiyetine dayalı bir müstebitlik sergilemeleri ve İngilizler, Fransızlar ve Rusların iyice devreye girmesiyle, bu dengelerin tümü bozulur. Sultan II. Abdülhamid Han'ı Müstebid ve dengeleri bozmakla suçlayan Jön-Türk kadroları asıl kendileri müstebid ve tekçi bir sistem oluşturmaya heves ederek imparatorluktaki tüm siyasi ve toplumsal dengeleri iyice bozup kaosa yol açarlar . Tüm bu olanlar felaketler zincirine yol açan I. Cihan Harbi arefesinde cereyan eder.
Birinci Dünya Savaşı arifesinde, Ermeni-Batı ve Ermeni-Rus ilişkileri bir hayli gelişmiş durumdaydı. Kafkasyalı Ermeni grupları tarafından kurulan Hınçak ve Taşnaksutyun komiteleri Rusya ve Rusya'daki Ermeni grupları ile Osmanlı'ya karşı her türlü işbirliğine/ittifaka karar vermişlerdi. Bu komiteler Ermeni nüfusla meskun bölgeleri Osmanlı'dan koparıp bağımsız bir devlet oluşturmayı hedeflerken Çarlık Rusyası da bu bölgelere uzanıp tasallutu altına almayı planlamaktaydı. Zaten daha önce Kafkasya'yı denetimine alan Rusya, 1878'de Kars ve Ardahan'ı da işgal edip topraklarına katmıştı.
Bir hayli erken sayılabilecek bir devirde, 1244-45/1828-29 Osmanlı-Rus Harbi'nde ilk kez bir kısım Ermeni gönüllü birlikleri Rus ordusu saflarında yer almışlardı. (Ahmed Muhtar Paşa, 1244-45 Türkiye-Rusya Seferi Ve Edirne Muâhedesi, Erkân-ı Harbiye Reisliği Matbaası, Ankara, 1928)
1914 Haziranında toplanan 8. Taşnaksutyun Kongresi'nde, savaş ilanı durumunda, Rus ordusuna katılma ve Osmanlı ordusundaki Ermenilerin firar ettirilerek Rus tarafına katılmalarının sağlanması kararı alınır. (Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, Sayı: 83, Mart 1983). Aralık 1914'te Hınçak komiteleri de Paris'te bir bildiri neşreder. Buna göre savaşta müttefik devletlerle, bilhassa Rusya ile ittifak içinde hareket edileceği ve Ermenilerin yoğunluklu yaşadığı yerlerde Müttefik devletler kuvvetlerine her türlü yardımın yapılacağı vaad ediliyordu.
Osmanlıların savaşa dahil olması akabinde, bir çok Ermeni Osmanlı ordusuna katılmak yerine firar ederek, Rusya tarafına kaçmışlardı.
Ruslar, Erzurum hududunu tecavüzle Osmanlı topraklarına girince buradan itibaren Taşnaksutyun ve Hınçakların örgütlediği Ermeni gönüllüler hem lojistik destek vermekte hem de, bölgede klavuzluk yapmaktaydılar. Ayrıca Müslüman köylerine girerek katliamlara da kalkışırlar. Özellikle Doğu Bayezid çevresindeki köylerde bir hayli Kürt nüfus katlederler. Binlerce Ermeni Taşnak/Hınçak gönüllüsü Rusların işgal hareketinde birlikte yer alarak Müslüman ahaliyi, Kürtleri bölgeden tasfiyeye yönelerek göçe zorlarlar. Erzurum, Bayezid, Muş, Bitlis, Van gibi vilayet ve sancaklarda Müslüman köylerinde, Kürt köylerinde etnik temizlik harekatına girişirler. Rus orduları ile birlikte girişilen bu etnik temizlik harekatlarında 350.000'i aşkın Müslümanın katledildiği resmi kayıtlarda yer almaktadır. (Ermeniler Tarafından Yapılan Katliâm Belgeleri, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara). Bu katliam ve göçe zorlamalar Muş, Adilcevaz, Bitlis, Ahlat, Erciş, Van yörelerinde yoğunlaşır. Ruslar ve Ermeni komitacılarının tasallut ve katliamlarından kaçan yüzbinlerce kişi, bir kısım büyük Kürt aşiretleri başta olmak üzere daha, güvenli bölgelere iltica etmeye mecbur bırakılmışlardı.(Tuncay Öğün, Unutulmuş Bir Göç Trajedisi, Vilayât-ı Şarkiye Mültecileri, Babil Yayıncılık, 2004, Ankara). Katliamlar ve göçe zorlanmadan ailemiz ve mensup olduğu aşiretler de nasibini alır. O dönemde aile ve akrabalarımızdan çok kimse katledilir. Bunlardan Haydaranlı Aşiret Kaymakamı büyük dedemiz Ali Ağa en başta geleniydi. (Haydaranlı Aşiret Kaymakamı Ali Ağa'nın şehid edilmesi ile ilgili bakınız: Başbakanlık Osmanlı Arşivi/BOA, DH. E.UM, 93/37). Diğerleri ise Hamidiye Kürt Süvari Alayları reislerinden Haydaranlı Mirliva Kör Hüseyin Paşa'nın riyasetinde memleketlerini terk ederek Konya, Seydişehir ve Sarayönü çevresine iltica etmek durumunda kalmışlardı. Konya vilâyetinde müteferrik vaziyette Vilayât-ı Şarkiyye mültecileri olan Haydaranlı Aşiret mensupları yine Mirliva Kör Hüseyin Paşa ile birlikte Konya merkezde toplanarak 1919 sonu ve 1920' de peyderpey memleketlerine geri gönderilmişlerdi. (Bakınız. Belgeler: BOA, DH. KMS, 55-2/12; DH. ŞFR. 77/50; 91/227; 92/278;102/43;102/60;102/94;102/253). Rahmetli babam da bu esnada Konya'nın Sarayönü kazasında dünyaya gelmişti. Ermeni Taşnaksutyun çeteleri, Süphan Dağı eteklerindeki, Hırbesor, Arin, Koçeri, Pargat gibi tüm Kürt köylerini istila etmişti. Bitlis ve Van'da Müslüman ahalinin birçoğu katledilmiş Kale çevresindeki Van şehri tamamıyle yakılıp yıkılarak harabeye çevrilmişti.
Birinci Dünya Harbi'ndeki bu durum, Osmanlı/İstanbul hükümetini bu kritik savaş şartlarında farklı tedbirler almaya sevk eder. 1896'dan beri, Ermeni meselesinin çözümüne ilişkin Islahat planları devreye sokan Osmanlı idaresi, dış devletlerin müdahalesi ve Düvel-i Muazzama'nın muzaheretiyle örgütlenen komitacıların faaliyetlerini önleyemez. Osmanlı hükümetinde Ermeni nâzılar (bakanlar) olması da sadra şifa vermez. İttihat Terakki idaresi bu sefer çok daha keskin sert bir tedbire başvurur. Savaş hududu boylarında ve çevrelerinde bulunan Ermeni nüfusun savaş boyunca, güneyde daha güvenli bölgelere tehcir edilmesine karar verilir.
Zeytun, Maraş civarından başlanarak tehcir faaliyetlerine başlanır. (BOA, DH. ŞFR, 52/51; 52/102; 52/235; 52/286). Van ve Bitlis vilâyetlerindeki Ermenilerin de bu vilayetlerden ihracına karar verilir. (DH. ŞFR, 52/282)
Nihayet 16 B. 1333/30 mayıs 1915 tarihinde toplanan vükelâ Meclisi, Ermenilere ilişkin yüz yıldır tartışılan ünlü tehcir kararını alır. (BOA, MV.198/163). Tehcir kararı, belirtilen bölgelerden Urfa'nın güneyi ve Haleb'in doğu ve güney doğu cihetleriyle, Suriye vilâyetinin doğusuna sevk edilecek Ermenilerin güvenliğinin sağlanması, iaşe ve ibatelerine ilişkin tedbirlerin alınmasına ilişkin açık ifadeler barındırmasına rağmen, tehcir sırasında, yol boyunca cereyan eden acı hadiseler karşımıza yüzyıllık bir Ermeni meselesini çıkarmıştır.
Savaş esnasında, Bolşevik İhtilâli dolayısıyla Ruslar savaştan çekilerek, Rus Ordusu Kuzey Kafkasya'ya kadar tüm Osmanlı coğrafyasını boşaltmış. 1920'de o dönemde Erivan ve çevresinde kurulmuş olan Ermenistan hükümeti ile Gümrü Anlaşması imzalanmış, 1921'de Ankara Hükümeti muhatap alınarak Moskova ve Kars Anlaşması da imzalanmıştır. İttihat-Terakki idaresinin tamamen suutu ve Talat Paşa başta olmak üzere kadrosunun ülkeyi terk etmesinin ardından işbaşına gelen yeni idarenin mütareke döneminde kurduğu Divan-ı Örfi'de muhakemeler yapılır. Özellikle, tehcir hadisesi cürmünden dolayı birçok kimse gıyabında veya vicahen yargılanarak cezalara çarptırılırlar. (Bakınız. BOA, HR. HMŞ. İŞO. 108/2)
Ermeni meselesi, Lozan'dan sonra uzun süre pek gündeme pek gelmez, 1950'lerden itibaren güçlenmeye başlayan Ermeni diasporasının çabaları görülür. 1970'li yıllara gelindiğinde ise ASALA örgütünün Türkiye'nin diplomatlarına yönelik süikastleri baş gösterir ve 1980'li yıllara kadar süikastler zinciri birbirini takip eder. 90'lı yıllarda ise Avrupa ve ABD'de Ermeni Soykırımı Tasarıları gündeme getirilir. Bu tasarılar son yıllarda Avrupa ülkeleri parlamentolarına birbir kabul edilerek, Türkiye'ye yöneltilen bir sopa haline gelir. En son Alman Parlamentosu'nda da bu yönde bir tasarı kabul edilerek mesele daha sıcak bir safhaya girer.
Türkiye'nin ise, nerdeyse yüzyıla yakındır uzun vadeli projelere sahip olmaması, Ermeni meselesinin gündeme geldiği, güçlenen Ermeni diasporası karşısında, Batı kamuoyunda etkili bir lobiye sahip olamaması zor bir dönemece sevk etmektedir. Türkiye'nin Suriye ve Kürt meselesi başta olmak üzere boğuştuğu sorunların yanısıra Almanya'nın da artık muzaheretiyle Ermeni meselesinde daha da köşeye sıkıştırılması söz konusu. İki asra yakındır oluşan vesayet ve kendi sorunlarını içeriden çözebilme yeteneğini zaten büyük oranda kaybetmiş olması Türkiye'yi çok daha çetrefilli bir sürece sevk etmektedir. Bu çerçevede, Türkiye'nin Kürt sorunu başta olmak üzere, kendi iç ve bölgesel sorunlarını çözmede daha uzun vadeli soğukkanlı projelerle çözme kabiliyetine sahip olması için sağlıklı bir yatırımın yapılıp, çaba gösterilmesi elzemdir.
.Türkiye, Ortadoğu ve İslamofobya-1
Bölgenin eski patronu olan bir imparatorluğun bakiyesi ve mirasçısı olarak son 90 yılda kendisine Batı Avrupa ve resmi ideoloji tarafından ve hatta sınırlarına mayın döşenerek Ortadoğu haram kılınmış olan Türkiye''ye son yıllarda Ortadoğu denklemine dahil olması adeta farz kılınmıştı. Esasen, neredeyse son 90 yıllık, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” söylemine, daha keskin bir ifade ile “Kâbe Arab'ın olsun, Çankaya bize yeter” hezeyanına dayalı Misâk-ı Millici hariciye siyasetinin Türkiye'ye ve Ortadoğu'ya çok şeyleri kaybettirdiği iyice açığa çıkmaktaydı.
Medeniyetler beşiği olup, Batı Avrupalılarca Ortadoğu olarak adlandırılan eski dünyanın merkezi Küçük Asya ile birlikte birçok sorunu içinde barındırdığı gibi, İki asırdır “Düvel-i Muazzama”nın kurduğu dengeler, cetvelle çizdiği sınırlar içinde de cadı kazanı haline gelmiştir.
Son yıllarda çeşitli mahfillerde ve medyada çok sık dillendirilen “Yeni Ortadoğu, projeleri çerçevesinde bölgeyi yeniden şekillendirme senaryoları süregelen olaylarla bitiştirildiğinde ürkütücü/ kanlı tablolar ortaya çıkmaktadır.
Bu coğrafyanın dini, mezhebi ve etnik yapıları da gözönüne alındığında, bölge sorunlarına gerçek anlamda zihin yoranları hafakanlara sokmakta, kâbuslar gördürmektedir. Bundan beş yıl öncesinde Batıdan bölgeye pompalanan ve Arap Baharı ile özdeşleştirilen”güzel gelecek ve özgürlük” rüya ve hülyaları, yine bizzat birbiri ile rekabet halinde olan batılı bazı güç odaklarının eliyle ve marjinal/tekfirci akideye dayalı örgütler eliyle “Hazan” olarak karşımıza çıkmıştır.
Bir yandan Ortadoğu ve Küçük Asya''nın yeniden şekillendirilmesine ilişkin, 90'lı yılların hemen başından beri öngörülen yapılanma diğer yandan bölgenin etnik ve mezhebi dengeleri üzerinden sergilenmek istenen proje ve kanlı kaos senaryolarının doğuracağı sorunlar insanı derin endişelere sevk etmektedir.
Küçük Asya ve Orta Doğu'da iki asra yakın yaşanan hercümerç, özellikle bugün gelinen nokta bundan sonrasına ilişkin belki daha büyük olayların habercisi niteliğindedir. Atlantik''in doğu ve batısının yüzyıllardır Ortadoğu ile olan ilişkisi sürekli sancılı olagelmiştir. Dahası, Helenistik ve Roma imparatorluğu dönemlerinden beri bunun böyle olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Haçlı Seferleri ile başlayan kutsallıkla bitişen alakanın daha travmatik bir çizgi izlediği ortada. Batı'da Evangelist Neocon'ların bu yöndeki senaryoları ve tutumları bu alakanın içerideki marjinal akideye dayalı örgütlenmelerin aracılığıyla olası trajedi ve travmalarla neticelenmesine gebedir. Günümüzde bir yandan ABD ve Batı Avrupa'da Ortadoğu'ya ilişkin birbirinden farklı birçok senaryo, diğer taraftan Türkiye, İran ve Mısır gibi bölgenin en önemli ülkelerinin konumu, Kürt sorunu dengelerin daha karmaşık bir yapıya bürünmesine zemin hazırlamaktadır.
Diğer yandan, bölgede bir kısım siyasi İslami hareketlerde tesiri gün geçtikçe güçlendirilen katı selefilik, marjinal akideye dayalı bir zemin üzerinden, proje olarak vücuda getirilip yaygınlaştırılan, DAEŞ gibi örgütlenmeler sipariş gibi görünen Fransa'da zirveye çıkan intihar saldırıları ve kanlı eylemleri ile bölgeyi ve İslâm dünyasını daha zor bir dönemece mahkum etmektedir. Kanlı saldırılar Batı Dünyası ve onlarla birlikte hareket edenleri İslâm'a, İslâm Dünyası'na karşı kin ve nefrete dayalı keskin tutumlara sevk etmektedir. Ayrıca bölgeye , İslam coğrafyasının farklı noktalarına yönelik askeri operasyonlara gerekçe yapılmaktadır.
Oysa ki, İslam hukukunda/fıkhında intihar saldırıları ve intihar bombacılığına herhangi bir cevaz/fetva dayanağı bulmak söz konusu değil. Bazı çevrelerce delil olarak gösterilen Mute Harbi'nde İslam ordusunun Bizans'ın gönderdiği orduya karşı Halid bin Velid komutasındaki savaşta kuşatmayı yarma harekatı son yıllarda sergilenen hiçbir intihar saldırısının Şer'î/Dini delili olamaz. Cephede karşı karşıya gelinen nizami harp esnasındaki bu vâkıa üzerinden böyle bir fetva üretilemez. Mute Harbi'ndeki karşıda sayıca kat kat üstün düşman ordusunun kuşatmasından kurtulmaya matuf yarma harekatı durumu, intihar saldırılarından tümü ile farklı bir vâkıadır. Ayrıca, daha sonraki bir kısım savaşlarda da benzeri hadiseler vâki olmuştur. Gerek Haçlı seferlerinde, gerekse Moğol istilası esnasında Müslümanlar benzeri durumlarla karşılaşmışlardı. Bunun Osmanlı dönemindeki en bariz örnekleri, Yıldırım Bayezid'in Niğbolu Seferi ve Tiryaki Hasan Paşa'nın Kanije savunmasıydı. Son dönemlerde bilinçli bir şekilde üretilip, tırmandırılan Islamophobia ile DAEŞ vs. örgütleri ve faaliyetlerini bahane/gerekçe olarak gösterip İslam Dünyasına yönelik saldırgan bir tutum içerisine girilmektedir. Bu örgütlerin, Afganistan ve Irak gibi İslam coğrafyasındaki işgallerin akabinde yükselişe geçmiş olmaları, marjinal akide zemin olarak kullanılmak suretiyle,İslam'a karşı ve bölgeyi yeniden dizayn etmeye yönelik bir projelendirmenin yürürlükte olduğunu görmememiz mümkün değil.
.Darbeler ve ihtilaller kuşağıyız
Tarihimize baktığımız zaman askeri müdahaleler ve darbelerle dolu bir tarih zincirine sahibiz. Sutan II. Abdülhamîd Han hatıralarında “ Biz Yeniçeriliği lağvettik, ancak askeri bir türlü siyaset ve idareden uzak tutamadık” diye yakınır. Yeniçerilerin Osmanlı tarihindeki rollerine nazar ettiğimiz zaman bir çok ihtilal, ayaklanma görebiliyoruz. Genç Osman'ın tahttan indirilmesi Yedikule zindanına hapsedilip, Yeniçerilerce boğdurulması gibi acı hadiseler karşımıza çıkıyor. Sultan IV. Murad'ın ilk yıllarında Hafız Paşa'nın katledilmesi hadisesi, 1656'daki ünlü Çınar Vak'ası Yeniçeri ayaklanmalarının başka kanlı örnekleri. Sultan IV. Avcı Mehmed'in tahttan indirilmesi, 1115/1703 tarihindeki meşhur kanlı Edirne Vak'ası Yeniçerilerin dahil olduğu önemli vak'alar. (Bakınız. Eremya Çelebi Kömürcüyan/H. Andreasyan, Çınar Vak'ası, İstanbul Enstitüsü Dergisi, No:3, 1959; Şefik Efendi, Şefiknâme)
Sultan III. Selim'in tahttan indirilmesi ve Rusçuk A'yanı Alemdar Mustafa Paşa Vak'aları Yeniçerilerin siyaset ve idareye en doğrudan müdahalelerinin zirve noktasıydı. Tüm bu olaylar, Sultan II. Mahmud döneminde 1826'da Yeniçerilerin maalesef çok kanlı bir şekilde kaldırılıp yok edilmesi ile neticelenmişti. (Bakınız, M. Es'ad efendi, Üss-i Zafer 1241, Matbaa-i Amire, 2. Baskı, 1293)
Ordunun yeniden teşkili ve teşkilatlandırılması, yine de askerin/ordunun müdahalelerini sonlandıramamıştı. 1276/1859'da, Süleymaniyeli Kürt Nakşibendi Hâlidî Şeyhlerinden ve Zohablı Şeyh Hüseyin'in kardeşi Süleymaniyeli Şeyh Ahmed, 1853-55 Kırım Harbi'nde, Kars cephesinde tanıştığı Ferik Çerkes Hüseyin Daim Paşa'nın desteği ile İstanbul'da Fedâiler Cemiyeti teşkil eder. Daha önce 3000 civarında müridi ile, Kars cephesindeki savaşlara Mısır ordusu ile birlikte iştirak eden Şeyh Ahmed burada Ferik Çerkes Hüseyin Daim Paşa ile tanışır. Savaşın akabinde İstanbul'a gelir Hüseyin Daim Paşa'nın konağına yerleşip bir süre burada kalır. Hatta bu sırada ünlü Oryantalist/Casus Arminius Vambéry ile bu konakta tanışır. (The Life And Adventures Of Arminius Vambéry, Written By Himself, With An Apreciation By Max Nordau, NewYork PP. 24; Third Edition, London 1884, PP. 23). Daha sonra Bayezid Medresesinin bir odasına yerleşen Şeyh Ahmed, burada Gazzali'nin İhyâsını talebelere okuturken aynı zamanda Darbe hazırlıkları da yapıp, Fedailer Cemiyetini teşkil eder. Teşkil edilen Cemiyette Çerkes Hüseyin Daim Paşa, Hidayet Paşa, Arnavut Caferdem Paşa, Rasim Paşa gibi cihet-i askeriyenin önemli isimleri yer alır. Evliyâzâde Şeyh İsmail Hakkı, Tophane Müftüsü ve Kâdiri meşâyihinden Mareşal Fevzi Çakmak'ın dedesi Hacı Bekir Efendi, Nakşibendi-Hâlidi meşâyihinden Hezargradlı Şeyh Feyzullah Vidini (Faruk Nafiz Çamlıbel'in dedesi), bir kısım medrese müderrisleri, talebeleri ve Süleymaniyeli Babanzâdelerden bazı Kürt beyleri yer alır. Cuntanın sekreteryasını ise Tophane-i Amire Kâtiplerinden olan ve Alparslan Türkeş'in büyük dedesi olduğu söylenen Didon Arif yürütmekteydi. Didon Arif Kıbrıs'a sürgün edildikten 10 gün sonra eceliyle burada vefat eder. Hatta Didon Arifin marifeti ile ünlü edebiyatçı Şinasi de kesin bir şekilde bu işe dahil olur. Islahat Fermanında Gayr-i Müslim tebaaya verilen yeni statüleri bu kalkışmanın gerekçesi olarak gösteren Süleymaniyeli Şeyh Ahmed ifade tutanaklarına (İstintaknâme) göre Tanzimât'ı kaldırmayı hedeflediğini bizzat ifade eder. Tophane Camiinde 3000 Çerkes fedai ile toplanıp, Sultan Abdülmecid'i alıkoyup, tahttan indirip, Abdülazîz'i tahta çıkarmayı hedefleyen oluşumun bu teşebbüsü, Serasker Paşa'nın bunu haber alması ile teşebbüs aşamasında akim bırakılır. Çok kimse tevkif edilir. Yakalananların sorgulama ve muhakemeleri Kuleli Askeri Kışlasında gerçekleştirildiğinden olay tarihe Kuleli Vak'ası olarak geçmiştir. Olayın sanıkları çeşitli idam ve hapis, küreğe konulma, sürgün cezaları ile tecziye edilirler. İdam cezaları, olay teşebbüs aşamasında kaldığından, Padişah tarafından müebbed hapse çevrilir. 1861'de Sultan Abdülmecid vefat edip, yerine Sultan Abdülazîz tahta geçince Cülus affı getirilerek, Şeyh Ahmed dışında tümü affedilir., rütbe ve itibarları iade edilir. Şeyh Ahmed sürgünde kalmaya devam eder.
1876'daki Sadrazam-Serasker Hüseyin Avni Paşa darbesi ise, cihet-i askeriyeden gelen bir darbeydi. Yanında Kayserili Ahmed Paşa, Mithat Paşa gibi kimseleri de bulunduran Hüseyin Avni Paşa İngiliz yanlısı olarak bilinirdi. Hatta, gerek H. Avni Paşa gerekse Mithat Paşa'nın İngilizlerle ve İngiltere'nin İstanbul Sefiri ünlü Sir Austin Henry Layard ile olan ilişkileri de bilinen bir hakikatti. Âli Paşa'dan sonra Ruslarla ilişkileri olduğu bilinen Gürcü Mahmud Nedim Paşa'nın sadâret makâmına getirilmesi İngiliz yanlısı çevreyi iyice rahatsız eder. Birçok icraatı kabul edilmese de Mahmud Nedim Paşa'nın Ruslara yakın görünme siyaseti, Osmanlı'ya yönelik mütemadiyen süreglen Rus saldırı ve savaşlarından uzak tutmayı hedef almıştı. Çariçe II. Katherina devrinden beri Ruslarla savaşmak zorunda kalan Osmanlılar bu tarihten itibaren tüm muharebeleri kaybetmişlerdi. Her defasında Ruslar Osmanlı'ya ağır darbe vurmaktaydı. İngilizlerin hedefi de zaman zaman Osmanlı'yı Ruslara ezdirip, hizaya getirmek ve sonra da kurtarıcı rolünde olmaktı. Mahmud Nedim Paşa'nın siyaseti felakete yol açacak bir Osmanlı-Rus muharebesine mani olmaktaydı. Mahmud Nedim Paşa'yı sadâretten ber taraf etmekle yetinmeyen Hüseyin Ani Paşa Padişah'a olan kininin saikiyle de bununla kifayet etmeyip Padişahı askeri bir darbe ile tahttan indirip, V. Murad'ı tahta çıkarttırır. Hatta bununla da yetinmeyerek Sultan Abdüazîz'i öldürtür. Böylece Hüseyin Avni Paşa ve avanesinin Osmanlı'yı İngilizlerin isteği doğrultusunda Rusya ile savaşa sokmanın yolu açılmış olur. Ve nihayetinde Rusya ile 93 (1293/1877-78) Harbi patlak verir. Bu savaş adeta Osmanlı'nın idam fermanı olur. Ruslar Kars ve Ardahan'ı alıp Erzurum'a kadar ilerlerler. Diğer taraftan Balkanlarda Osmanlılar büyük bir bozguna uğrar. Rus orduları Ayestofanos/Yeşilköy'e kadar ilerlerler. Burada Osmanlı için çok ağır şartları havi Ayestofanos Anlaşması imzalanır. Bu anlaşma neredeyse Osmanlı'nın idam fermanıydı.
1908'de asker ve İttihatçı komitacıların işbirliği ile Resneli Niyazi'nin dağa çıkıp ayaklanması, Firzovik Toplantısı ve nihayet Ferik Şemsi Paşa'nın Manastır'da süikast sonucu şehadeti, Sultan II. Abdülhamid devrinin sonunu getirmişti. 31 Mart Vak'ası ve Mahmud Şevket Paşa idaresindeki Hareket Ordusunun Selanik'ten hareketle İstanbul'a girip Sultan Abdülhamid'i tahttan indirmesi bu müdahalenin de zirvesi olmuştu.
Ömrümüz Örfi İdareler, askeri müdahaleler ve darbeler altında geçti. Biz çocukken Rahmetli vâlidem bazı hadiseleri anlatırken “Beriya inqilabé/Pişté inqilabé” yani inkılaptan önce/inkılaptan sonra diye tarihleyerek anlatırdı. Kastettiği 27 Mayıs 1960 askeri darbesiydi. 60 Darbesi Bir tarih dönümü gibi algılanırdı. Sonra 1971'de 9 Mart cuntasının açığa çıkmasının ardından 12 Mart Muhtırası vâki olmuştu bu Muhtıra neticesinde Süleyman Demirel/Adalet Partisi hükümeti istifa etmişti. Bu olayı, ilk mektep öğretmenimiz küçücük öğrencilerine “Hükümet İstifa Etti” şeklinde duyurmuştu. 12 Mart Muhtırası akabinde yeni Muhtıra hükümeti kurulmuş Örfi İdare ilan edilmişti. Örfi İdare cadı avna girişmişti. Sol kesime mensup olanlar, dindarlar her türlü takibata maruz kalır. Evimize yapılan polis baskınında o dönemde yasak kitap olarak görülen Risale-i Nur nüshaları ele geçirildiğinden rahmetli babam uzun süre yargılanmıştı. Sonra 12 Eylül Kenan Evren darbesi gerçekleşti. Zaten ondan önce uzun ülke uzun süredir Örfi İdare/Sıkıyönetim ile yönetiliyordu. Darbe sürecine giden yolun ön adımıydı Örfi İdare. Biz de bu Örfi İdarenin kurbanlarındandık. Rahmetli ağabeyim 1979 Şubatında, Fatih Cami-i Şerifi avlusunda, Cum'a namazından çıkarken Ülkücü katillerin kurşunları ile şehid edilmişti. Örfi idare/Sıkıyönetim sırasında küçük yaşta tevkif edilip cezaevine atılmıştım. 5 ayı aşan hapsimde Mahir Çayan ve arkadaşlarının firar ettiği Kartal-Maltepe 2 No'lu Askeri cezaevinde de kalmıştım.
12 Eylül Darbesi olduğunda, beni sabah namazına uyandıran rahmetli babam, darbeyi “Kenan Evren İnkılap yaptı” diyerek haber vermişti. İhtilal gecesi nezarete alınan ağabeyim hapisten ancak 1983 Kasımında çıkabilmişti. Tam hapisten çıkmışken rahmetli babam yazdığı bir kitabından dolayı, Gölcük Donanma ve Sıkıyönetim Komutanlığının marifetiyle içeri, Selimiye Kışlası cezaevine atılmıştı.
Merhum Turgut Özal'ın gerek başbakanlığının son dönemlerinde gerekse cumhurbaşkanlığı döneminde efkâr-ı umumiyede artık darbeler döneminin geride kaldığı/kalacağı yönünde bir kanaat hasıl olmuştu. Özal'ın vefatı akabindeki gelişmeler yeni askeri müdahalelerin emarelerini taşıyordu. 1994'ten itibaren mahalli idarelerde başlamak üzere Refah Partisi'nin yükselişi 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerinden dolayı 90'lı yılların başında askeri darbelere karşı tutum sergileyen sol/sol Kemalist çevrelerde askeri müdahaleyi mübah gören bir tavır hakim olmaya başladı. Refayol hükümetinin kurulması ile bunu ellerindeki medya aracılığıyla açıkça dillendirdiler. Kemalist Solu temsil eden kesimlerin Ordu içerisinde teşkil edilen Batı Çalışma Grubu cuntası ile işbirliği sonucu 28 Şubat Post-Modern Darbesi gerçekleşmiş hükümet istifaya mecbur bırakılmış ve süreç 2002 seçimlerine kadar iki partinin Anayasa Mahkemesi marifetiyle kapatılması ile devam etmişti. 28 Şubat 1997'deki MGK toplantısında ve daha sonra verilen askeri brifinglerde ailemiz de hedef alınmıştı. 1997'de Ordu içerisinde Küreselci kanatla, Avrasyacı kanat arasındaki çelişki ve rekabet olmasaydı, muhtemelen ağır ve kanlı bir askeri müdahaleye dönüşecekti.
2007 yılındaki 367 krizine yol açan, E-Muhtıra ve Ak-Parti'nin kapatma davası ise son barut olarak görülmüştü. Ardından, Ergenekon ve Balyoz davaları ile uzun zamandır ecnebilerin desteği ile süregelen Askeri vesayetin artık tamamen bir sona geldiğine inandık. Ancak, 17-25 Aralık süreci ile başlayan yeni bir vesayetin cihet-i askeriye içindeki uzun soluklu teşkilatlanmasına dayanarak 15 Temmuz'da bu defa doğrudan ve kanlı/acımasız bir teşebbüsüne maruz kaldık.
.Mehdiyet meselesi ve darbe-1
Mehdilikle ilgili rivâyetler Hadis kaynaklarında, “Eşrâtu's-sâ'a/Kıyâmet Alâmetleri” ile ilgili rivayetler meyanında yer almıştır. Bu hususta İbn Maceh, Ebu Davud, İmam Ahmed'in Müsned'i ve Tirmizi'deki hadis rivayetleri başta gelmektedir. Hatta, Ebu Nu'aym El-İsfahânî'nin (Vefatı: 430/1038-39) Hilye'sinde Mehdi ile ilgili birçok rivayet yer almıştır. (Ebu Nu'aym, Ahmed bin Abdillâh El-İsfahânî, Hilyetu'l-Evliyâ ve Tabakâtu'l-Asfiyâ, Cilt. 1-11, Dâru'l-Fikr, Beyrut-Lübnan, 1996) Beyhaki'nin Delâil'inde Mehdi ile ilgili bir bâb yer almaktadır. Mehdi ve şahsiyeti ile ilgili rivayetler, Hz. Peygamber'in (S.A.V) gelecek/istikbaldeki hadiselerle ve kıyâmet alâmetleri ile ilgili hususlar , Deccal ve İsa (a.s)'ın âhir zamanda zuhuru vs. meyanında zikredilmektedir. Ayrıca, bu husustaki rivayetleri havi günümüze değin birçok kitap, risâle bile kaleme alınmıştır. Bu konuda elimizde kopyası bulunan en eski yazma eser hicri 4. Yüzyıl başlarına ait Şâm Zâhiriye Kütüphanesinde bulunan yazma risâledir. (Risâletun Fi Alâmâti's-Sa'a).
Yıllar önce İmam Abdurrahman Celâleddin Es-Suyûtî'nin (Vefatı: 911/1505) bu husustaki iki risâlesini/kitabını (El-Arfu'l-Verdî Fi Ahbâri'l-Mehdî ve Kitabu'l-Keşf An Mucâvezeti Hazihi'l-Ummeti'l-Elf) Türkçe'ye çevirmiştim. İmam Es-Suyûtî El-Arfu'l-Verdî adlı eserinde, Mehdî ile ilgili Ebu Nu'aym'ın Hilyetu'l-Evliyâ'sında Mehdî ile ilgili hadis rivâyetlerini telhisan bir bir ele almış ve bir hayli ilâvelerde de bulunmuştur. Eserde bu konuda 257 rivâyet yer almıştır. ( Es-Suyûtî, Celâleddîn Abdirrahman, El-Arfu'l-Verdî Fi Ahbâri'l-Mehdî, Tahkîk: Ebu Ya'la El-Beyzâvî, Beyrut, Lübnan, 2006; Kitâbu'l-Keşf An Mucâvezeti Hazihi'l-Ummeti'l-Elf, Yazma, El-Mektebetu'l-Ezheriyye, Kahire). 16. Yüzyıl Şâfii fukahasının meşhurlarından “İbn Hacer El-Mekkî El-Heytemî (Vefatı: 973/1565-66) “El-Kavlu'l-Muhtasar Fi Alâmâti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar” adlı eserinde Mehdiyet ile ilgili rivâyetlerin mânevi tevâtür derecesine vardığını ifade etmekte ve bunların hiçbir şekilde inkar edilemeyeceğini belirtmiştir. İbn Hacer, Mehdî'nin Hz. Fâtima (r.ah) ve Hz. Hasan (r.a) neslinden geleceğini isminin de Muhammed veya Ahmed olacağını, belli bir süre vefatına kadar dünyaya adaletle hükmedeceğini ve bu hususların tevatüre varan rivayetlerle sâbit olduğunu ifade etmiştir. (İbn Hacer El-Mekkî El-Heytemî El-Kavlu'l-Muhtasar Fi Alâmâti'l-Mehdiyyi'l-Muntazar, Yazma, El-Mektebetu'l-Ezheriyye, 4064/53323). 17. Yüzyıl Şâfiî-Kürt ulemâsından, Sâdât-ı Berzenciyye'den Muhammed bin Abdirresul Eş-Şehrezorî El-Berzencî de (Vefatı: 1103/1691) “El-İşâ'a Li Eşrâti's-Sâ'a” adlı eserinde Mehdilikle ilgili hadis rivayetlerinin Mânevi Tevâtür derecesine ulaştığını ifade etmektedir. ( Muhammed bin Abdirresûl El-Hüseynî Eş-Şehrezorî El-Berzencî, El-İşâ'a Li Eşrâti's-Sâ'a, Yazma, El-Mektebetu'l-Ezheriyye, 1667/924524; Tahkîk: Muvaffak Fevzî El-Cibr, 2. Baskı, Dâru'l-Hicre, Şam, 1995). Bu rivâyetlere göre, âhir zamanda Hz. Fatimatu'z-Zehrâ (r.ah) neslinden bir zât zuhur edip, dünyayı adaletle dolduracaktır. Bunun dışında Ali bin Sultan El-Kârî, Tefsir Sahibi Muhammed bin Ali Eş-Şevkânî gibi zatların bu hususta müstakil risâleleri mevcuttur. (Alî bin Sultan Muhammed El-Herevî El-Kârî, Risâle Fi Mehdiyyi Âl Resul, El-Mektebetu'z-Zâhiriyye; Muhammed bin Alî Eş-Şevkânî, Et-Tavzîh Fi Tevaturi Mâ Câe Fi'l-Muntazar Ve'd-Deccâl Ve'l-Mesîh) Mehdiyet/mehdilik konusu günümüze değin çok fazla tartışıla gelmiş. Özellike, Şia/İsna Aşeriye mezhebinin temel akaidini teşkil etmektedir. 12. İmam, İmam Muhammed Mehdi bin Hasan El-Askeri'nin vefat etmediği, Gaybubet-i Kübra'da olup, âhir zamanda zuhur edeceği hususu İsna Aşeriyenin temel akideleri arasındadır. Ehl-i Sünnet'e göreyse, Mehdilik hususu akideye/imana taalluk eden bir husus olmayıp, âhir zamanda zuhur edecek ve dünyayı adaletle dolduracak, Ehl-i Beyt neslinden bir zat olacağının hadislerde haber verilmesi suretinde olduğu kabul edilir. Bu haseble, Ehl-i Sünnet inancında ve fıkhında Mehdi'yi beklemekle alakalı bir vazife-i/farize-i diniye mevzu-i bahis değildir.
Mehdiyet meselesi ile ilgili rivayetlerde, Ehl-i Sünnetin ekserinin kavline göre, sahih ve hasen sahih rivayetler de mevcut olduğu kabul edilmektedir. Ancak, asıl itibarıyla ahir zamana ait, müstakbele ilişkin bu haberler akâide, kelâma taalluk eden bir husus olmayıp aslında istismara da açık olmamasına rağmen, tarihte çok fazla istismara maruz kalmıştır. Çeşitli zamanlarda, İslam dünyasında Mehdiyet hareketleri/ayaklanmaları eksik olmamıştır. Tarih kitaplarımız sahte mehdi hareketleriyle doludur. İbnu'l-Esîr'in “El-Kâmil Fi't-Târih”, Sıbt İbnu'l-Cevzî'nin “Mir'âtu'z-Zamân Fi Târihi'l-A'yân” adlı tarihlerinde bunun bir çok örneğine rastlanmaktadır. Osmanlı döneminde Osmanlı idaresi zaman zaman bu tür gailelerle uğraşmak durumunda kalmışlardır. Özellikle, Mühimme Defterlerine bakıldığında bunun ilginç örneklerine rastlamamak mümkün değil.
Bir kısım şahsiyetler, zaman zaman Mehdiyet ile ilgili rivayetleri kendi şahıslarına hamlederek Mehdiyet hatta Mesihlik davasında bulunmuşlardır. Bazıları gerçekten buna inanarak bu davada bulunmuşken, bazıları da art niyetle bu rivayetler üzerinden dinde tahrip hareketleri oluşturmuşlardır. Bu konuda hüsn-i zann ile başlayan Mehdiyet/Mesihlik hareketleri de sonradan büyük zararlara yol açmış, hüsranla neticelenmiştir.
Mehdiyet hareketine kalkışanların ve toplumda karşılık bulanların bir kısmı bu husustaki rivayetleri kendine hamletmek ile yetinirken, diğer bir kısmı bu hususta bir neticeye ulaşmaya matuf güç elde etmek/devşirmek için gizli ilimlere/havas ilimlerine sarılmışlardır. Hatta bu konuda Şeyh Ahmed El-Bûnî'nin Şemsu'l-Maârif kitabındaki Vefkleri bu yönde kullanmaya kalkışmışlardır. Bu konuda Gizli ilimlere/havas ilmine sarılanların çoğu zamanla ezoterizme, sihir/büyüye kayarak Dinin esas dairesinin, Şer'-i Şerif'in dışına çıkarak farklı zeminlere, İslâm'dan farklı inançlara kaymışlardır. Kendini Mehdi zannetme zaafı bazen o kadar uç noktalara vardırılır ki, bir kısım akıl hastalarında da bu vâkıa sıkça görülmektedir. Bir zaman Medine-i Münevvere'de mukim 20'yi aşkın Mehdi adayı/namzeti bulunmaktaydı. Hatta kendisinin Mehdiliğine bir şekilde kâil olup zuhur edeceklerine inanan bazıları, bu Mehdi adayları, Mehdî'nin Medine-i Münevvere'de zuhur edeceğine ilişkin rivayetleri esas alarak, ileride zuhur etmek için Medine-i Münevvere'ye hicret ederek orada mücâvir olurlardı.
.Mehdiyet meselesi ve darbe-2
Çağımızda da Mehdilik/Mesihlik meselesi çok fazla tartışıla gelmiş, buna dair kitap ve makaleler kaleme alınmıştır. Özellikle, Mesihlik, yani Hz. İsa (a.s)'nın âhir zamanda dünyaya nüzul edeceği ile alakalı ahbâr-ı Nebeviyeyi hâvi hadis rivayetleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Ehl-i Sünnet'e göre: Hz. İsa (a.s) âyetlerde de belirtildiği üzere, idam edilmemiş, çarmıha gerilmemiş, Allah'ın (C.C) lütfu ile göğe/semâya kaldırılmış olup, sahih hadis rivayetlerinde haber verildiği üzere âhir zamanda, yeryüzüne nüzul edecek, Bu rivayetlere göre Deccalı katledecek ve Hz. Muhammed Mustafa'nın (S.A.V) şeriatı ile amel edecek. Hatta bazı rivayetlerde Hz. İsa (r.a)'nın Şam'da beyaz minareye nüzul edeceği yönünde fadeler bile yer almıştır. Bugün dahi Şam'da Beni Ümmeyye Camii yakınında bunun için yapılmış bir beyaz minare halen mevcuttur. Hz. İsa'nın âhir zamanda nüzulu ile ilgili rivayetler de, Mehdilikle ilgili rivâyetler gibi, Eşrâtu's-Sa'a/Kıyâmet alâmetleri, âhir zamanda vukû bulacak hadiselerin haber verilmesi ile alakalı rivayetler meyanında zikredilmiştir. Bazı kimseler, âhir zaman Mehdisinin Hz. İsa'dan başka bir kimse olmadığını da ileri sürüp, her ikisinin de aynı şahsiyet olduklarını söylemişlerdir. (Muhammed bin Abdirresûl El-Hüseynî Eş-Şehrezorî El-Berzencî, El-İşâ'a Li Eşrâti's-Sâ'a, Yazma, El-Mektebetu'l-Ezheriyye, 1667/924524; Tahkîk: Muvaffak Fevzî El-Cibr, 2. Baskı, Dâru'l-Hicre, Şam, 1995; Muhammed Zahid El-Kevserî, Nazratun Abire: Fi Mezâimi Men Yunkiru Nuzûli İsa Aleyhisselâm Kable'l-Âhire, İkinci Baskı, Kahire 1987. Bu kitap Zahid El-kevserî tarafından, Şeyh Mahmud Şeltût'un Hz. İsa (a.s) nüzulü meselesi ile ilgili fetvasına reddiye niteliğinde yazılmıştır. Eserin başında Şeyh Şeltût'un bu yöndeki fetvası da yer almaktadır.) Hatta bu yüzden, tarihimizde Mehdilik iddiasında bulunan bazı kimseler aynı zamanda Mesihlik iddiasında da bulunmuşlardır.
Geçen asırda, Mehdilik konusunda Risâle-i Nur'da birçok kısım yer almaktadır. Bazı çevreler bundan, Bediüzzaman Hazretlerinin kendisini Mehdi olarak gösterdiği şeklinde yanlış bir zanna kapılmış, hatta Bediüzzaman'ın kendisinden sonra belirli bir şahsa işaret ettiği şeklinde olmayacak yorumlar dahi sergilenmiştir. Bediüzzaman'ın Mehdilik meselesine uzun uzadıya değinmesinin ana nedeni her tarafta mağlubiyet ve işgallere uğramış ve zillete düşmüş İslâm dünyasına/Ümmete umut aşılamaya matuftu.
Bediüzzaman bu hususta kendi şahsınıhiç bir şekilde imâ etmediği gibi açıkça bunun tersi yönde ifadelerde bulunmuştur.Bediüzzamanın Münâzarât'ında: “İhlâs-ı niyyeti ihlâl eden anâsır-ı garez olan neseb ve nesil ve tamâ ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum. Zira meşhur bir nesebim yok ki, mâzisini muhafaza edeyim. Ben Ebu Lâşey” olduğumdan bir neslim de yokdur ki, istikbâlini temin edeyim.” (Münâzarât, Matbaa-i Ebu”z-Ziyâ, İstanbul, 1329; Sahife: 158) şeklinde bir ifade açıkça yer almaktadır.
1337/1919''da ise, Daru''l-Hikmeti''l-İslâmiyye âzası iken Meşihat makamına verdiği resmî evrak suretindeki Terceme-i Hâl Varakasında, “Bir sülâle-i ma'rufeye mensub ise, keyfiyet-i nisbeti” şeklindeki suâle “Bir Sülâle-i Ma''rûfeye Nisbetim Yoktur” şeklinde sarih cevap vermiştir. (Terceme-i Hâl Varakası'nın orijinali için bkz. Sadık Albayrak, Son Devrin İslâm Akademisi: Dâru”l-Hikmeti”l-İslâmiye, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998, Sahife: 232)
Üstad Bediüzzaman Ondördüncü Şuâ”da da bu konuda şu ifadeye yer vermiştir:
“İddiânâmede benim hakkımda dört esas var:
Birinci Esas: Güya bende tefahur ve hodfüruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum.
“Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem Mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehâdet ederler. Hatta Denizli”deki ehl-i vukuf, “Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şâkirdleri kabul edecek” dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki, “Ben seyyid değilim. Mehdi, seyyid olacak” diye onları reddetmiş.” (Bediüzzaman, Şuâlar, Ondördüncü Şuâ, Teksir Mecmuâ)
Yine Emirdağ Lahikası”nda yer alan bir mektubunda şöyle demiştir:
“Ben de onlara demiştim: “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahıs, Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi, mânen ben Hazret-i Ali''nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olmasından ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlâsa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makâmâta gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makâmat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum” dedim, o ehl-i vukuf sustu.” (bk. Emirdağ Lâhikası-1, 206. Mektup)
Talebelerinden Ceylan Çalışkan'ın Afyon Mahkemesindeki müdafaasında şu sözler yer almıştır:
“Onun ağzından bir defa olsun, mehdîliğine ve müceddidliğine dair bir kelime duymadım. “ (Şuâlar)
Yine Şuâlar'da Mehdiyetin şahs-ı manevi olarak vazifeleri ve Risale-i Nur'un bundaki rolü hususunda şu ifadeler yer almaktadır:
“Tekbirâtü'l-Huccac fî Arafat” başlıklı mektupta, “Nurun ehemmiyetli bir kısım şakirtleri pek musırrâne olarak âhir zamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezattır. Hallini isteriz” diye sormaları sebebiyle, onlara cevap olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdî-i Resulün temsil ettiği kudsî cemaatin şahs-ı mânevîsinin üç vazifesi olduğu, bunların imanı kurtarmak, hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ünvanıyla şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve inkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur'âniyenin ve şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunlarının bir derece tâdile uğramasıyla o zât bu vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. Nur şakirtleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci, üçüncü vazifeleri de, buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdi telâkki ediyorlar. Bir kısmı, o şahs-ı mânevînin bir mümessili olan bîçare tercümanını zannettiklerinden, bazan o ismi ona da veriyorlar. Hattâ, evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur'u aynı o âhirzamanın hidâyet edicisi olduğu, bu tahkikatla teville anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas var; tevil lâzımdır.
Birincisi: âhirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller. Fakat hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslâm avamda ve ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibarıyla, âhir zamanın büyük mehdîsi ünvanını almamışlar.
İkincisi: âhirzamanın o büyük şahsı, âl-i Beytten olacak. Gerçi mânen ben Hazret-i Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Ve âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet, şahsî makamları arzu etmek, şan ve şeref kazanmak olmaz.” (Şuâlar)
Yine Bediüzzaman, Hz. Peygamber'in (S.A.V) Mehdi/Mehdilik ile ilgili haberlerini havi rivayetler konusunda şunu söylemektedir:
“Dördüncü Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın istikbalden haber verdiği bazı hadiseler, cüz'î birer hadise değil, belki tekerrür eden birer hadise-i külliyeyi, cüz'î bir surette haber verir. Halbuki o hadisenin müteaddit vecihleri var. Her defa bir veçhini beyan eder. Sonra râvi-i hadis o vecihleri birleştirir. Hilâf-ı vaki gibi görünür.
Meselâ, Hazret-i Mehdîye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat başka başkadır. Halbuki, Yirmi Dördüncü Sözün bir dalında ispat edildiği gibi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, herbir asırda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hadiselerde ye'se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i imanı mânevî raptetmek için Mehdîyi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, Büyük Mehdînin çok evsâfına câmi bir mehdî bulmuş. İşte, büyük Mehdîden evvel gelen emsalleri, numuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl Mehdînin evsâfına karışmış ve ondan rivayetler ihtilâfa düşmüş.” (Mektubât)
Tüm bu ifadelerden, Bediüzzaman'ın gerek kendi şahsına, gerekse başka belirli bir şahsa Mehdiyet hususunda hiçbir işaret ve imâda bulunmadığı anlaşılmaktadır. Buna rağmen, bazı şahıs ve grupların Bediüzzaman'ın Mehdiyet ile ilgili yazıp söylediklerini zemininden saptırarak belli şahıslara Mehdiyet vb. manevi/yüce makamlar/mertebeler atfetme gayesiyle istismarda bulundukları açıkça anlaşılmaktadır.Bediüzzaman Mehdiyete giden kademeleri şahs-ı manevi olarak nitelendirmiş, şahıslara atıfta bulunmamıştır.
.Mehdiyet meselesi ve darbe-3
Gerek hadis rivayetlerinde, gerek Mehdilikle ilgili yazılan eserlerde, gerekse Bediüzzaman'ın bu hususta yazdıkları istismara mahal bırakmayacak surette açık/sarih olmasına rağmen, istismarların önü alınamamıştır. Eskiden, izâfi de olsa, hilâfet müessesesi başta olmak üzere, Şeyhülislâmlık, Nakibu'l-eşraflık gibi Dini müesseselerin ayakta olduğu dönemlerde bu konudaki istismarların önü daha kolaylıkla alınabiliyordu.
Ancak 19. Ve 20. Yüzyıllarda İslâm dünyasının iyice çöküşe geçmesi, Osmanlı devletinin dağılması, son olarak Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi üzerinde kurulan yeni cumhuriyetin neredeyse tüm dini kurumları tasfiye etmesi/yasaklaması büyük bir boşluğun doğmasına yol açar. Tüm Dini faaliyetler, tarikatlar ve cemaatler amansız bir yasak ve takibe maruz bırakılır. Bu da cemaat ve tarikatların yer altına çekilmesine ve zamanla büyük bir kısmının ehliyetsiz/liyakatsiz odakların eline geçmesine neden olur.
Devlet, sadece bununla kalmaz, amansız yasaklarla yer altına çekilmeye mecbur bıraktığı cemaatleri/dini grupları zaman içinde, özellikle 50'li yıllardan itibaren, istihbaratı aracılığı ile kontrol ve manipule etme yöntemine başvurur. Cemaatler ve dini gruplara sızdırdığı istihbarat elemanları vasıtasıyla çeşitli siyasi gayeler doğrultusunda istihdam eder. Özellikle Mehdilik meselesinin ön planda, merkezde olduğu şahıs kıbleli bir kısım cemaat ve dini gruplar bunun başını çeker.
Mehdilik/mücedditlik gibi gibi meselelerin istismarı, iktidar devşirmeye yönelik kullanılması, İslâm tarihinde ve günümüzde âlem-i İslam'ı/Ümmeti büyük zararlara uğratmış ve uğratmaktadır. İslam'a/Din'e hizmet etmenin şartı Mehdî veya müceddit olmak değildir. Mehdilik veya Mücedditlik makâmına sahip olunmadan da Din hizmeti yapılabilir. Zira, Din hizmetinde, Din'e hizmette gözetilmesi gereken Rızâ-yı Bârî'yi kazanmaktır. Mehdilik veya Mücedditlik makamına göz dikilmesi enaniyet ve zulüm getirir. Bazı dini yönelimli müesseseler teşkil edip, büyütüldüğünde hemen Mehdilik/Mücedditlik hatta Mesihlik zannına kapılmak Din'e hizmetin aksine Din üzerinden iktidar devşirip oldukça acımasız, bir yapının ortaya çıkmasına neden olur.
Hele ki, Mehdilik/mücedditlik üzerinden kanlı bir askeri darbeye teşebbüs etmek neyle açıklanabilir. Buna ne adına teşebbüs ediliyor. Daha 5-7 sene önce, “meşru hükümete karşı askeri darbe planları yapılıyor” diye, emniyet ve yargı üzerinden askeri vesayete karşı operasyon yapanlar, kendi fiili askeri darbe teşebbüslerini neyle izah edecekler. ABD'deki bazı güç odaklarından alınan talimat mı yerine getirilmeye çalışıldı? Bir yandan Mehdilik/Mücedditlik davasında bulunacaksınız, böylece Ümmetin en üstün seçilmiş insanı sıfatını takınacaksınız, diğer yandan uluslar arası bazı dev güç odaklarının emrine gireceksiniz. Batılı büyük güçlerin son iki asırda dünyada kurduğu hegemonya ortamında, “Sırren Tenevvür” prensibi üzerinden gidilen bir metodu anlayabiliriz. Ancak, uzun zamandır hadise bunu çok aşmış durumda. İşte asıl kriz bu noktada. İslam Dünyasında Mehdilik/Mücedditlik davası üzerinden büyük bir güç devşirip, uluslar arası dev güç odaklarının/düvel-i muazzamanın emrine vermek ve bunlar adına askeri darbe operasyonlarına bile teşebbüs etmek. Mehdi/Müceddit olmanın neresinde askeri darbeye teşebbüs, hele ki, bunları ecnebilerin nâmına yapmak var? Tüm bu soruları sormak durumundayız.
Mehdilik/Mücedditlik meselesi, müesseseler kurup bunun üzerinde güç devşirilecek ve bu güçün, başka Müslümanlara karşı, tahrip amaçlı kullanılacağı, araçlar değildir. Hadis rivayetlerinde ve bu konudaki daha önce zikrettiğim kaynaklarda geçen husus Mehdiliğin İslâm/Nebevi ahlak ve adaletle bir arada anılmasıdır. Mehdiyet/Mücedditlik, enaniyet, ötekileştirme üzerinden zalimleşme, acımasız bir örgüt haline gelme, hele askeri darbe hiç değildir. Uluslar arası büyük güç odaklarının ve gizli servislerinin hiç mi hiç aracı değildir.
.
Suriye, Türkiye ve Kürt Sorunu (1)
2011 Ocak ayında Tunus ve Mısır'da “Arap Baharı-Rebî'u'l-Arab” olarak nitelendirilen olaylar zinciri başladığında, Arap ülkelerinde uzun yıllar iktidarları elinde bulunduran diktatörlerin tümünün devrileceği, bölgede aydınlık bir geleceğe dair yol alınacağına dair yanlış öngörülen bir zan oluşmuştu. Özellikle, bu diktatörlüklere muhalif olan İhvân/Müslüman Kardeşler hareketinin tek alternatif olarak, devrilecek bu diktatörlükler yerine seçimlerle iktidarı ele alacağı öngörüsü yapılmıştı.
Asıl itibarıyla, Türkiye'nin 1918'de Mondros Mütarekesi ve 1921'deki Ankara Antlaşması ile Anadolu'ya hapsedilerek, Ortadoğu güneyi ile bağları koparılmıştı. Bu koparılma olayı Lozan'la tescillenmiş ve hep katmerleşerek süregelmişti. Anadolu'nun Arap-İslâm âlemi ile bağları fiili olarak koparılmış. Kürtlerin ve Türkmenlerin önemli bir kısmı da, sınırın güneyinde kalmışlardı. Türkiye'de kalan Mardin vs. illerdeki Araplarsa yeni ulus-devletin tek-tip yurttaş oluşturma hedefi doğrultusunda ciddi bir asimilasyona maruz bırakılır, zamanla da ümmi hale gelirler. Burada hedef, yeni cumhuriyetin İslâm'la, İslâm dünyası ile olan bağlarını tümü ile koparıp, batılılaşmaya matuf radikal reformları ile yeni bir ülke ve toplum/tek-tip modern ulus inşâ edilmeye çalışıldı. Hatta bu yeni zihniyet, Kemalettin Kamu'nun “Kâbe Arab'ın olsun, Çankaya bize yeter” hezeyanı ile ifade edildi. Bu kopuş, 1950'li yıllarda kaçakçılık bahane edilerek Suriye sınırına mayın döşenmesi ile katmerleştirildi. Gerçi, Şerifler ailesi ve Başvekil Nuri Said Paşa'nın idaresindeki Irak ile, İngiltere'nin öncülüğünde, İran ve Pakistan'ı da içine alan Bağdat Paktı kurulmuştu, ancak bu açılım da, 1958'deki kanlı General Abdülkerim Kâsım darbesi ile tamamen kapanmıştı.
Türkiye, 1970'li ve 80'li yıllarda ticari/ekonomik alanda, Sykes-Picot ve Lozan statükosuyla kendisine haram kılınan, Orta Doğu coğrafyasına, güneyine açılma teşebbüslerinde bulunduysa da sadra şifa olamadı. 1989-90'da, Doğu blokunun, iki kutuplu dünya sisteminin çökmesinin ardından dünya sisteminde yeni arayışlara girildi. Artık, Orta Doğu ve Türkiye ile ilgili konseptlerde değişiklikler gündeme geldi. Zaten, Batı'da 80'li yıllardan beri Orta Doğu'da harita değişikliklerine ilişkin makale ve raporlar yayınlanmaktaydı. Hatta, 1990-91 Körfez Krizi ve Savaşı sırasında bunları öngören bazı makaleleri tercüme edip, o tarihlerde İmza dergisinde yayınlamıştım.
Türkiye'de 1920'li, 30'lu yıllarda şekillenmiş olup, statükoyu öngören resmi ideolojinin, askeri vesayet mârifetiyle, çok uzun sürmesi, halen de etkisini sürdürmesi; 90 sonrası yeni durum muvacehesinde Türkiye'yi tamamen hazırlıksız yakaladı. Türkiye'nin Paris/Londra merkezli, Batı Avrupa'ya endeksli statükocu dış politikası ve hâriciye kadrosu Orta Doğu'ya ilişkin yeni bir siyasal zemin oluşturamadı. Türkiye'nin resmi ideolojiye dayalı statükocu kireçlenmiş hâriciye kadrosu Orta Doğu'ya ilişkin, kayıtsızlık/ilgisizlik siyasetinde ısrar ederken, hâriciyeyi teslim alan bir kısım yeni kadrolar da, ciddi bir öngörüsüzlük sergileyerek, Suriye özelinde, Türkiye'yi büyük bir handikaba, prangaya düçar ettiler.
Suriye konusunda, Tunus , Mısır ve Libya örneklerinden yola çıkılarak “Arap Baharı Rebî'u'l-Arab, The Arab Spring” üzerinden 5 yıl önce yapılan öngörülerde önemli temel hatalar olduğu gözlemlenmektedir. Suriye'deki iç dinamiklerin Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi yönetimi kolay ve kısa zamanda değiştirebileceği tahmininde bulunulmuş. Libya'da Muammer El-Kaddafi'nin ise devrilemeyeceği öngörülmüştü. Oysa ki Suriye'nin iç dinamiklerine bakıldığında, olayın sadece etnik/mezhebi olmadığı, elli yıllık Arap milliyetçiliğine dayalı Baas ve Muhâberât örgütlenmesinin önemli bir faktör olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca, 2011 yılı Ağustos ayından beri bu yönde oluşan Rusya-Çin-İran mihverinin Suriye üzerinden oluşturduğu dengeler 5 yıl içerisinde bölgede çok daha çetrefilli bir kaosun oluşmasına yol açmıştır.
.Suriye, Türkiye ve Kürt sorunu-2
Suriye'deki iç savaş süreci, Irak'la birlikte, bir yandan DAEŞ/IŞİD gibi, İslâm'ın ana damarı/Ehl-i Sünnet ile kavgalı marjinal akideye dayalı, radikal şiddeti öngören örgütlerin bölgede yerleşip Musul, Rakka, Deyrezor, Tedmür gibi coğrafi olarak İslâm'ın kalbi olan önemli tarihi merkezleri ele geçirmesine neden olduğu gibi, Kürt sorununu, tam bir çatışma ve kaos aracı haline getirerek ön plana çıkardı. IŞİD, Sünni dünyaya/Sünniliğe ilişkin algıyı rehin alırken, Suriye'nin çoğunluğu Kürtlerle meskun kuzey bölgelerinde PKK'nın uzantısı olan Stalinist yapıdaki PYD'nin, kantonlar kuracak şekilde hakimiyet tesis etmesi krizi, Şam yönetiminin çok ötesinde bir zemine çekip iyice derinleştirmiştir. DAEŞ bir yandan, Katı Selefîlik/hâricilik ve soğuk savaş dönemi totaliter-ideolojik şiddet anlayışının bileşkesinden oluşan kanlı şiddet anlayışı ile, Sünni dünyaya ilişkin olumsuz algıları oluşturup, Sünni dünyayı modern haçlıların, Batılıların açık hedefi haline getirirken; Suriye/Rojava bölgesinde, Türkiye sınırının tam karşı tarafında, ele geçirdiği bölgeleri bir bir, adeta anlaşmalı bir şekilde, Tel Ebyad/Giré Sipi başta olmak üzere, PYD/YPG'ye teslim etmektedir.
DAEŞ/IŞİD, kobani örneğinde olduğu, gibi zaman zaman PYD/YPG ile çatışarak; PYD'nin, Stalinist örgütün, Kürtleri/Kürdistan'ı İslâmsızlaştırma amaçları doğrultusunda, İslâm aleyhinde kara propaganda yapmasına malzeme vermektedir. DAEŞ, son olarak, Cerablus'u da, tarihi Menbic kasabası gibi, PYD'ye teslim etme aşamasındaydı. Oslo görüşmeleri ile başlayan çözüm sürecini ve iç savaş ortamında Beşşâru'l-Esed yönetiminin muzaheretini fırsat bilen PYD/YPG bölgede fiili bir durum oluşturup, Kamışlı ve Haseke'de etkin olan KDP'yi de tasfiye ederek, kantonlar teşkil etmiştir. ABD başta olmak üzere Batılı devletlerin de muzaheretini sağlayan PYD/YPG, Kobani'den Afrin'e bir koridor oluşturma yoluna gitmiştir. PKK'nın uzantısı olarak, ideolojik zeminde Kürt kimliğini ve varlığını İslâm Dini karşıtlığı ve Müslüman halklar düşmanlığı zemini üzerine oturtmaya çalışarak, bu bağlam da İsrail ile de müteffik hale getirmeye çalışan PYD, bu koridorla, Kürt kimliğini, Kürtleri İslâmsızlaştırarak, Müslüman coğrafyanın birbiri ile olan bağlantısını tamamen kesmeyi amaçlamaktadır. Dahası, İslâm'ın Anadolu ve Mezopotamya/Kürdistan'dan kovulup, Arap Yarımadası'na hapsedilmesi projesine hizmet etmektedir. PYD sadece bununla kalmamakta, dindar olan Rojava Kürtleri arasında %10 bile desteğe sahip değilken, düvel-i muzzamanın desteği ile, hegemonya kurmakta, çoğunluğu teşkil eden muhafazakar-dindar Kürtleri bölgeden Türkiye'ye ve Irak Kürdistanı'na göçe zorlamıştır. Rojava Kürtleri, bu iç savaş ortamında bir yandan Şam rejiminin ve DAEŞ'in baskı ve zulümlerine/katliamlarına maruz kalırken, diğer yandan PYD/YPG'nin sopasına maruz kalmaktadır.
15 Temmuz Kanlı Darbe girişiminin yol açtığı, Gaziantep'teki intihar saldırısıyla hızlanan olaylar zinciri, Cerablus operasyonu ile zirveye çıkmıştır. Burada tüm bu olaylar adeta birbiriyle kenetlenmiştir. Mevcut durum, Türkiye'nin son 4-5 yıldır global bir hamle/saldırı karşısında olduğunu da göstermektedir. Bazı Batılı güçlerce de desteklenen, Kanlı 15 Temmuz Darbesinin, halkın gösterdiği direnç/irade ile, akim kalması Türkiye'nin elini uluslar arası diplomaside güçlendirmiştir. Gerek, Rusya ile ilişkilerin 2011-13 öncesine dönmesine ilişkin atılan adımlar ve gerekse USA/ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden'ın ziyareti Türkiye'nin eline geleceğe yönelik kullanabileceği bazı önemli fırsatlar vermiştir.
Türkiye, elindeki bu fırsatları doğru bir biçimde değerlendirerek Suriye krizinin çözümü konusunda, yeni bir siyaset zemini ve konseptler geliştirerek, adımların atılmasını sağlamada, önemli bir rol oynayabilir. Öncelikle, olabilecek maximum düzeyde Suriye'de âcil bir ateşkesin sağlanması, Hizbullah ve DAEŞ başta olmak üzere, tüm yabancı kuvvetlerin ülkeden çekilmesinin sağlanması ve bölgesel/uluslararası konferansların düzenlenmesi gibi adımlar, bu aşamada zor da olsa, hızlandırılabilir. PYD/YPG sorununun, ise, Kürt kimliği/sorunu ile bitişmesi önlenmek suretiyle, çözülmeye çalışılması ve bu çerçevede Kürt Sorununun barışçı bir şekilde çözümüne yönelik, yeni bir muhataplık anlayışı ile, adımların atılması elzemdir..
.Tarikatlar ve cemaatler-1
15 Temmuz Kanlı Darbe Teşebbüsünün ardından, FETÖ dolayısıyla gündeme gelen tarikatlar ve ve cemaatler konusu medyada halen de gündemin ilk sırasını işgal etmektedir. Darbe teşebbüsünün oluşturduğu sıcak atmosferin etkisi ile tüm tarikat ve cemaatler adeta hedefe kondu. “Tarikatların ve Cemaatlerin, devleti ve toplumu nasıl tehdit eden unsurlar” olduğuna ilişkin söylemler ön plana çıkarıldı. Özellikle, bir zamanlar tarikatları ve cemaatleri siyasi yönleri olmamakla, İslam'ın siyasi bilincine sahip olmamakla, devletle uzlaşma içinde olmakla suçlayan/ötekileştiren bir kısım eski radikal/siyasal İslamcı gruplar, bu kez, ayırım yapmaksızın, tarikat ve cemaatleri siyasallaşarak devlete tehdit teşkil etmekle suçlamaktadırlar. Hatta bu konuda Kemalist ideolojiyi benimsemiş kesimlerle birlikte hareket etme eğilimindedirler. Açıkçası bazı çevreler, FETÖ'nü fırsat olarak değerlendirip tüm Dini tarikat ve cemaatleri tasfiye etme/kökünü kazıma niyeti taşımaktadırlar. Bin küsur yıl önce Tasavvuf-Tarikatlar vasıtası ile Müslüman olmuş/İslâm ile tanışmış, İslâm'ın o vasıta ile yayıldığı bir coğrafyada Tasavvuf-Tarikatın kazınmaya çalışılması, bu topraklarda Müslümanlığın temeline tahrip kalıbı atmaktır.
Hz. Resul-i Ekrem (S.A.V) zamanında Medine-i Münevvere'de Mescid-i Nebevi'de, günümüzde, Hz. Resul-i Ekrem'in (S.A.V) türbe-i Şerifelerinin kuzey tarafına gelen kısmında direk Nebevî terbiye ve tahsil-i feyz-i Nebevi ile meşgul ashâbın kimsesiz ve fukarasına mahsus sofa bulunmaktaydı ve bundan dolayı bunlara “Ashâb-ı Suffa” denmiştir. Bu kutlu ve nurlu mekân Hz. Ömer devrine kadar hayatiyetini sürdürmüş, bu devirde ise artık çok genişlemiş olan İslam memleketinde ihtiyaç hâsıl olmadığı kanaatine varıldığından devam ettirilmemiştir. Ancak, sonraki asırlarda bu mekan İslâm âleminde iki önemli temel müessesenin teşekkülüne, esas teşkil etmiştir. Medreseler ve Tekkeler. Bu her iki müesese de, esasını ve kaynağını Ashâb-ı Suffa'ya dayandırmıştır.
İslâm tarihinde, Ashâb-ı Suffa'nın ardından, Hasan-ı Basri, Habib El-Acemî, Davud et-Tâî, Süleyman Ed-Darânî,Hz. İmam Cafer Es-Sâdık, Hz. İmam Ali Er-Rıza, Ma'ruf-i Kerhî, Ebu Haşim Es-Sufî,Zünnûn-i Mısrî, İbrahim bin Edhem, Şakîk El-Belhî, Fudayl bin İyâz, Bayezid-i Bistâmî, Bişr bin El-Hâris El-Hâfî, Sehl bin Abdullah Et-Tüsterî, Ahmed bin Ebî'l-Havârî, Ruveym bin Ahmed, Seriyi Es-Sakatî, Cüneyd El-Bağdâdî gibi öncü mutasavvıflar çıkmıştır.
Menâkıb kitaplarına göre, ilk tekke/hankâh, Sûfî adını/lakabını ilk taşıyan Ebu Hâşim Sûfî adına tesis olunmuştur. Süfyan-ı Sevri ile çağdaştır. Süfyan-ı Sevri (Vefatı: Basra, 161/777-78) bu zât hakkında:
“Ebu Hâşim Es-sûfî olmasaydı, riyânın inceliklerini bilemezdim. Ebu Hâşim Es-Sufî'yi görünceye değin, Sufî'nin anlamını öğrenemedim” der.
Ebu Hâşim Es-Sûfî için Şam civarında Remle'de ilk hankâh'ın bina edilmesi Nefehatu'l-Üns kitabında şu şekilde anlatılır.
“Bu suretle, Sufiler için bina edilen ilk hankâh, onun adına Şam-Remle'de bina edilen hankâhtır. Sebebi şu ki, Bir gün bir emîr ava çıkar. Yolda bu tâifeden elleri bir birine kenetli iki kişi görür. Bu iki kişi o yerde oturmuş, ellerindeki yiyecekleri ortaya koyup yiyiyorlar. Sonra da ayrılıp farklı yönlere gidiyorlar. Bunların birbirlerine bu ülfet ve muamelesi emirin hoşuna gider. Bunlardan birini çağırtıp sorar: (diğerini kasden) O kimdi? Diye sorar. “Bilmem” diye cevap verir. “Senin neyin olur? Diye sorar. “Hiçbir şeyim” cevabını alır. “Nereliydi” diye sorduğunda, “Bilmem” cevabını alır. Bunun üzerine emir “ Peki, birbirinize olan bu ülfetinizin sebebi neydi? “ der. O da “Bu bizim tarikatımızdır, yolumuzdur. Onun icabıdır“ cevâbını verir. Emir de “Bir araya toplanacak bir mekanınız var mı? Diye sorar. O da “Hayır” cevabını verince, emir” Size bir yer yaptırayım ki, bir araya gelip orada toplanabilesiniz!” der. Ardından, Remle'de o hankâhı yaptırır.” (Mevlâna Abdurrahman Câmi, Nefehatu'l-Üns Min Hazarâti'l-Kuds, Farsça Metin Shf.34)
İslâm tarihinde tarikatlar, tekke ve zâviyeler, hankâh ve dergâhlar, medresenin yanı sıra temel bir müessese olarak irfan ve tasavvufi hayatın mekanları ve müesseseleri olarak hayatiyetini sürdürmüştür. İslâm toplum hayatında merkezi fonksiyon icra etmişlerdir.
Tasavvufun /turuk-ı sufiyenin, İslam tarihi içindeki safhalarında, tâbiîn devrinden başlayarak, bu yolda dönüm noktası niteliğinde tecdid hareketi oluşturan birçok büyük mutasavvıf çıkmıştır. Tasavvufi meşreb ve ekollerinin, tarikatların ortaya çıkışı ve şekillenmesi, bu yolun zincirinde önemli halkalar oluşturan kurucu-müceddid şahsiyetlerin eliyle olmuştur. Bu durum özellikle, Vefâiyye, Sühreverdiyye, Hâcegâniyye- Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Yeseviyye gibi tasavvuf/mâneviyat aleminin ana tarikatlarında bariz bir şekilde müşahade olunmaktadır. Sühreverdiyye tarikatı, Adâbu'l-Murîdîn sahibi ve müessisi Ebu Necîb Ziyâeddin Es-Sühreverdî ve Avârifu'l-Maârif sahibi Ömer Şihabuddin Es-Sühreverdî'den başlayarak bir çok tasavvuf kolunun, Kübreviyye, Mevleviyye, Zeyniyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi tarikatların ser çeşmesi olmuştur. Halvetiyye'nin ise bir çok kol ve şubeleri teşekkül etmiştir. Hâcegâniyye-Nakşibendiyye ise, üç koldan gelen silsilesi ve şubeleri/dönemleri ile ana damar oluşturacak, çok büyük bir tasavvuf yolunu teşkil etmişlerdir. Hâcegâniyye-Nakşibendiyye'nin devreleri/kolları şu şekilde sıralanabilir: Tayfuriyye, Hâcegâniyye, Nakşibendiyye, Ahrâriyye, Kâsâniyye-i Ahrâriyye, Müceddidiyye, Mazhariyye ve Hâlidiyye. Hâcegâniyye'den aynı zamanda Yeseviyye tarikatı doğmuştur.
Bu anlamda, tarihimiz boyunca bu tarikatların, nurlu/kutlu yolların, mekanları olan Sufî tarikatlarının müessesesi haline gelen Tekke/Zaviye ve hankah/dergâhlar toplumun, fertlerin manevi ve ahlak terbiyesinde, manevi kemalat ve olgunlaşmada esası teşkil etmişlerdir. Özellikle Fütüvvet ve uhuvvetin tesisi, bu yönde Fütüvvet/Ahi teşkilatlarının kuruluşu ve yayılışı da yine bu müesseseler aracılığıyla olmuştur. Maveraunnehr, Hindistan, Kuzey Mezopotamya/Kürdistan, Anadolu, Rumeli ve Kuzey Afrika'da İslâmın yayılışı daha çok bu müesseseler aracılığıyla olmuştur. Özellikle Sufiliğin ve tarikatların gerek Anadolu'nun, gerekse Rumeli'nin İslamlaşmasındaki temel rolü bilinmektedir. Hoca Ahmed Yesevî aracılığıyla Yeseviliğin Maveraunnehir Müslümanlığındaki rolü, Anadoluya etkisi, Horasan erenlerinin Anadolu'daki tesiri üzerine çokça şeyler yazılıp, neşredilmiştir. Abdülkâdir Geylânî, Seyyid Ahmed Er-Rifâî, Mevlâna Celâleddîn-i Rumi, Hacı Bektâş-ı Velî, Hâce Bahauddin Nakşibend, Hacı Bayram-ı Velî, Zeyneddîn-i Hâfî, Abdüllatîf El-Kudsî ve daha nice eren ve mutasavvıflar, Ahi Evren ve Ahi Hüsameddin başta olmak üzere fütüvvet teşkilatının temsilcileri olan Ahîler coğrafyamızda İslam medeniyet ve irfânının köşe taşları olmuşlardır. Gerek Anadolu Selçuklu devletinde, gerekse Osmanlı devletinin kuruluşunda mutasavvıf ve tarikatlarla bunların zaviyelerinin rolü ve fonksiyonu tüm kroniklerde yer almaktadır.
.Tasavvuf, tarikatlar ve cemaatler-2
Tarikatlar ve bunların müesseseleri olan Tekkeler/Zaviyeler, birçok alanda gelişme göstermiş, Manevi seyr u süluk, Ma'rifetullah, Fütüvvet ve uhuvvetin yanı sıra, Kültür, sanat ve edebiyat sahasında da büyük ürünlere kaynak teşkil etmişlerdir. Bir çok ünlü şâir ve edebiyatçı da bu tekkelerden yetişmiş kimseler olup, bir çok önemli eserler buralardan neşet etmiştir. Endülüs ve Mağrip'ten Mısır'a, Bilâd-ı Şam'dan, Kürdistan, Horasan ve Orta Asya'ya kadar bu şekilde câri olmuştur.
Arapça ve Farsça başta olmak üzere çeşitli lisanlarda, asırların birikimi ile oluşan bu literatür, İslâm Dünyasının kütüphanelerini süslemektedir.
Tasavvuf'a ilişkin literatür, daha Hasan-ı Basri Hazretlerinden (Vefatı: 110/728-29) başlamaktadır. Çocukluğumuzda bizlere öğretilen 54 Farz, Hasan-ı Basri'nin bu konuda, günümüze gelebilen iki eserinden birisidir.(Hasan El-Basrî'nin 54 Farz Risâlesinin Arapça Metni İçin Bakınız: Taksim A. Kitaplığı, OE_Yz_0670/2) Diğer eseri ise Mekke-i Mükerreme'de Mücavir/Sâkin olmanın faziletleri ile alakalıdır. (Fezâilu Mekkete Ve's-Seken Fiha; Mektebetu Felâh, Kuveyt)
Ebu Abdillah Hâris bin Esed El-Muhâsibî'nin (Vefatı:243/857-58) “Er-Riâye Lihukûkillâh” adlı ünlü eseri bu hususta temel kaynaklardandır.(Ebu Abdillâh Hâris bin Esed El-Muhâsibî, Er-Ri'âye Lihukûkillâh, Tahkkîk: Abdülkâdir Ahmed Atâ, 4. Baskı Beyrut). Yine Ebu Abdillah Hakîm Et-Tirmizî'nin (Vefatı: 285/898-99) “Nevâdiru'l-Usûl” adlı ünlü eseri bu yolun Sünnet/Hadis'teki kaynaklarını nakledip açıklayan bir eser olarak, konusunda hala temel başvuru kaynağıdır. (Ebu Abdillah Hakîm Et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl Fi Ma'rifeti Ehâdisi'r-Resûl, Tahkîk: Tevfik Mahmud Tekle, Dâru'n-Nûr, 2010, Beyrut)
Ebubekir Muhammed bin İshak El-Kelâbâzî (Gülâbadî)'nin (Vefatı:380/990-91) Et-Taarruf Li Mezhebi Ehli't-Tasavvuf adlı eseri Tasavvufun Kur'ân'a ve Sünnet'e dayalı temel prensiplerini, ilk mutasavvıfların kelam dahil, çeşitli hususlardaki görüş ve sözlerini havi en önemli başvuru kaynaklarındandır. (Ebubekir Muhammed bin İshak El-Kelâbâzî, Et-Taarruf Li Mezhebi Ehli't-Tasavvuf, Tahkîk: Ahmed Şemseddîn, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut, 1993)
Ebu Nasr Es-Serrâc Et-Tusî'nin (Vefatı:378/988-89) El-Luma' adlı eseri, Tasavvufun temel ilkeleri, usulü ve Sufilerin akaidle ilgili görüşlerini mufassal bir surette aktaran çok mühim kaynaklardandır. Bu eser Tasavvuf erbâbının Ehl-i Sünnet akidesine bağlılıklarını ortaya koyması açısından da kıymet arz etmektedir. (Ebu Nasr Es-Serrâc Et-Tusî, El-Luma', Tahkîk: Dr. Abdulhalîm Mahmud-Taha Abdulbâkî Surûr, Dâru'l-Kutubi'l-Hadîse, Mısır, 1960) .Ebu'l-Kasım Abdulkerîm bin Havâzin El-Kuşeyrî'nin (Vefatı:465/1072-73) Risâlesi ise, ilk devir Sufilerin hayatlarını ve sözlerini de havi olması ve Tasavvufla ilgili bazı inceliklere yer vermesi dolayısıyla önem arz etmektedir.
Alî bin Osman El-Cullâbî El-Hucvîrî El-Gaznevî'nin (Vefatı: 492/1098-1099) Keşfu'l-Mahcub adlı Farsça eseri, Tasavvuf konusunda Arapça olmayan ilk kapsamlı eserlerdendir. Eser Tasavvufun usul ve kâideleri, mutasavvıfların hayat ve sözlerinin yanı sıra,Tasavvuf'taki mertebeleri ve nefis terbiyesinde seyr u süluku teafsilatlı olarak izah etmesi cihetiyle büyük kıymeti hâizdir. Hint alt kıtasında “Data Genc Bahş” adıyla nam salmış olan Hucvîrî'nin türbesi Pakistan-Lahor'da olup, Hint Alt kıtasında İslâm'ın yayılmasında çok temel bir rol oynamıştır. (Alî bin Osman El-Cullâbî El-Hucvîrî El-Gaznevî, Keşfu'l-Mahcûb, Arapça'ya Tercüme Ve ta'lik: Abdulhâdî Kandil, Kahire 1974)
Ebu Abdurrahman Es-Sulemî'nin (Vefatı: 412/1021) “Hakâiku't-Tefâsir” adlı İşârî tefsiri, Kitabu'l-Futuvve Ve Tabâkatu's-Sufiyyesi başta olmak üzere çok sayıdaki eseri Tasavvuf literatürünün zengin kaynaklarıdır. (Bkz. Prof. Dr. Süleyman Ateş, Sülemî Ve Tasavvufi Tefsiri-Doktora Tezi, Sönmez Neşriyat,İstanbul; Sülemi, Kitabu'l-Futuvve, Tahkik ve Tercüme, Süleyman Ateş, Ankara İlahiyat Fak. Yayınları, 1976)
Şeyh Seyyid Abdulkâdir El-Cilânî ( Vefatı: 561/1166) ve Seyyid Ahmed Er-Rifâî'nin eserleri ise herkesin bildiği eserlerdir. Abdulkâdir El-Cilâni'nin Ğunyetu't-Tâlibîn, El-Fethu'r-Rabbânî, Cilâu'l-Hâtır adlı eserleri başta olmak üzere telif ettiği eserler başucu eserleridir.
Şeyh Muhyiddîn El-Arabi El-Endulusi Et-Tâî Hazretleri ise “El-Futuhât El-Mekkiyye “ ve “Fusûsu'l-Hikem” adlı eserleri başta olmak üzere, Tasavvuf'ta “Vahdetu'l-Vucûd” olarak isimlendirilen ana akımlardan başlıca birinin ser çeşmesi olmuştur.
..Tasavvuf, tarikatlar ve cemaatler-3
İslâm âleminde, itikâdi ve fıkhi mezheplerde, fırkalarda olduğu gibi, hem İslâm dünyasının genişlemesi, müesseseleşmenin gelişmesi ile zamanla, Tasavvuf akımı da müesseseleşmiş, tarikatlar şeklinde şubelere ayrılmıştır. Bu çerçevede tarikat silsileleri oluşmuştur. Tüm bu tarikat silsileleri adlarını aldığı Abdülkâdir Geylanî, Ebu'n-Necib Es-Sühreverdi, Seyyid Ahmed Er-Rifâî, Seyyid Ahmed Bedevi gibi büyük şeyhlerden Sahabe-i Kiram ve Ehl-i Beyt'e dayanan silsile aracılığıyla Hz. Resul-i Ekrem'e ulaşmaktadır. Tarikatların ekserisinin silsileleri Hz. Ali (K.V) 'ye ulaşmakta, bazıları ise Hz. Ebubekir'e (r.a) ve hatta Hz. Ömer'e (r.a) ulaşmaktadır. Tâcu'l-Arifîn Şeyh Ebu'l-Vefâ El-Bağdâdî'nin tarikat silsilesi şeyhinin şeyhi Şeyh Ebubekir Hewara'dan yukarı giden silsile ile Hz. Ebubekir'e dayanmaktaydı. Aynı Şekilde Hâceganiyye ve oradan neşet eden Nakşibendiyyenin de, üç silsilesinden biri Hz. İmam Ca'fer Es-Sâddık, Kâsım b. Muhammed ve Selman-ı Farsî yolu ile Hz. Ebubekir'e (r.a) vâsıl olmaktadır. Nakşibendiyye'nin diğer iki silsilesi ise yine Hz. Ali'ye (K.V) ulaşmaktadır. Adiy bin Musafir'n kurucusu olduğu Adeviyye tarikatının (Sonradan İslam'dan ayrılarak “Yezidilik” diye ayrı bir dine dönüşmüştür) silsilesi ise Ebu Müslim Havlani, Süleyman Ed-Darani vasıtası ile Hz. Ömer'e (r.a) ulaşmaktadır. Kâdiriyye ve Sühreverdiyye gibi çok şubeleri bulunan tarikatların silsileleri ise yine Hz. Ali'ye (K.V) ulaşmaktadır.
Bu bakımdan, tasavvuf ekolleri , tarikatlar açısından Hz. Ali'nin (K.V)/Ehl-i Beyt'in temel teşkil eden mevkileri de önemli bir husustur. Tarikat silsilelerinin, birkaçı hariç, silsile olarak Hz. Ali (K.V) ve Hz. İmam Cafer Es-Sâdık, İmam Musa El-Kâzım ve İmam Ali Er-Rızâ gibi Ehl-i Beyt İmamlarına dayanması, Tasavvuf ve maneviyat aleminin ser çeşmeleri olmalarını getirmiştir.
İslâm tarihinin ilk yüzyıllarında ortaya çıkan, yetişen mutasavvıflar, Sufiler daha ziyade Emeviler ve Abbasiler devrinin siyasi çalkantıları ve baskıları karşısında, Ashab-ı Suffe'yi örnek ittihaz ederek uzlete çekilip, kendini zühd , takva, ibadet ve mârifetullah hayatına hasreden şahsiyet ve gruplardan neş'et etmiştir. Bu cihetten, Ehl-i beyt'e yakın durup onların terbiyesi ile yetişmişlerdir. Dahası, Ehl-i Beyt'in büyükleri ile kader birliği etmişlerdir. Bu durum da Ehl-i Beyt –i Resul yolunun aslında kesinlikle müfrit Rafızilik ve Batınîlik olmadığını gösteren en önemli nişanelerdir. Daha önce isimlerini zikrettiğim Tasavvufun ve tarikatların temel kaynaklarına bakıldığında daha bariz bir surette görülecektir. ( Bu konuda yine bkz. Abdurrahman bin Ali bin El-Cevzî, Menâkibu Mâfuf El-Kerhî Ve Ahbâruhu, Tahkik: Dr. Abdullah El-Cebbûrî, Dâru'l-Kitâbi'l-Arabî, Beyrut, 1985;Hâce Muhammed Parsâ, Faslu'l-Hitâb, Farsça Yazma, Kütübhâne-i Meclis-i Milli-yi İran, No: 3238)
Ehl-i Beyt'in Tasavvuf ve Tarikatlardaki, Manevi terbiyedeki temel konumuna ilişkin Bediüzzaman Said En-Nursî Hazretleri, Mektubât'da şunları ifade eder:
“Eğer desen: “Hilâfet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali'nin fevkalâde iktidarı, harikulâde zekâsı ve yüksek liyakatiyle beraber, seleflerine nisbeten muvaffakiyetsizliği nedendir?”
Elcevap: O mübarek zat, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyıktı. Eğer tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, Şâh-ı Velâyet ünvan-ı mânidârını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki, zâhirî ve siyasî hilâfetin pek çok fevkinde mânevî bir saltanat kazandı ve üstad-ı küll hükmüne geçti, hattâ kıyamete kadar saltanat-ı mânevîsi bâki kaldı. (Bediüzzaman, Mektubât, On Beşinci Mektup, Shf. 57)
Bunun yanı sıra, Herât'ta Sultan Hüseyin Baykara devrinin ulemasından ve Nakşibendi tarikatından Hüseyin Vâiz El-Kaşifî (Vefatı: Herât, 910/1504) , Ehl-i Beyt'in maruz kaldığı zulümleri ve Kerbelâ faciasının konu edinen “Ravzatu'ş-Şühedâ” adlı Farsça eserini telif eder. Eser kısa zamanda şöhret bulup yaygınlaşır, Muharrem ayı geldiğide Dergah ve zaviyelerde okunur.Bu kitap, ünlü şâir Fuz^lî tarafından “Hadîkatu's-Suadâ” adı ile Türkçeye çevrilir.960/1552-53 yılında Osmanlı'nın Mısır'daki ağalarından Câmi-yi Mısrî yine bu eseri, “Saâdetnâme” adı ile Türkçeye çevirir. Eserin Türkçe iki tercümesi olan Fuzûlî'nin “Hadîkatu's-Suadâ” sı ve Câmi-yi Mısrî'nin “Saâdetnâmesi” Osmanlı coğrafyasındaki dergâh-tekke ve zâviyelerde Muharem ayı geldiğinde Kerbelâ Şehidlerinin hatırasına, âdet olarak okunan baş eserler haline gelmiştir. Hüseyin Vâiz El-Kâşifî aynı zamanda “Mevâhib” adlı Tefsiri İsmail Ferruh efendi tarafından “Mevâkib” adı ile Türkçeye çevirilmiş ve asırlarca Osmanlı toplumunun el kitabı haline gelmiştir. Hüseyin Vâiz El-Kâşifî'nin oğlu Mevlâna Sâfi Fahruddin Ali ise, Nakşibendi tarikatının temel klasik eserlerinden “Reşahâtu Ayni'l-Hayât” adlı eserin müellifidir. ( Reşahâtu Ayni'l-Hayât, Yazma, İstinsah Tarihi:938/1532, Şefik Can Yazmaları, No: 61)
Tarikatlar-Tekkeler/Zaviyeler, zaman içerisinde birçok alanda gelişme göstermiş, Manevi seyr u süluk, Ma'rifetullah, Fütüvvet ve uhuvvetin yanı sıra, Kültür, sanat ve edebiyat sahasında da büyük ürünlere kaynak teşkil etmişlerdir. Bir çok ünlü şâir ve edebiyatçı da bu tekkelerden yetişmiş kimseler olup, bir çok önemli eserler buralardan neşet etmiştir.
Elbetteki, her insani müesese gibi, zamanla farklılaşmalar, sapmalar, aşırılıklar, bozulmalar ve istismarlar da görülmüştür. Hatta siyasi yönelimlerle ayaklanmalar, savaşlar çıkaranlar da görülmüştür.
Şeyh Abdülkâdir-i Geylâni'nin muâsırı ve Hanbeli mezhebine bağlı olan Şeyh Adiy bin Musafir'in çok yaygın olan Adeviyye tarikatı, Miladi 1300'lü yıllardan başlayarak Batıniliğe yönelerek, zamanla Yezidilik adı verilen İslam'dan ayrılan farklı bir dine dönüşmüştür.
Tâcu'l-Arifîn Şeyh Ebu'l-Vefa El-Bağdâdî'den gelen Vefâiyye tarikatından Baba İlyas-ı Horasani'ye bağlı Baba İshak-ı Şâmi öcülüğündeki Babailer ayaklanması Anadolu Selçukluları dönemindeki en önemli ayaklanmadır. ( Prof. Dr. Mertol Tulum, Tarihi Metin Çalışmalarında Usul, El-Menâkibu'l-Kudsiyye Üzerinde Bir Deneme, Deniz Kitabevi, İstanbul, 2000)
Örnek olarak, Erdebil Tekkesinin, safevî ailesinin zamanla siyasallaşarak, Şeyhlikten Şahlığa, tarikattan devlete dönüşmesi, Şah İsmail Safevi ile birlikte İran ve Horasan'da Safevî Devleti'nin yükselişi gibi hususlar da, Tasavvuf-Tarikat tarihi içerisinde yer almıştır.
.Tasavvuf, tarikatlar ve cemaatler-4
Safevî ailesi, Sühreverdiyye-i Ebheriyye tarikatının şeyhlerinden Kürt asıllı Şeyh İbrahim Zahid Gîlânî'nin halifelerinden Şeyh Safiyuddin Ebu'l-Feth İshak El-Erdebîli (Vefatı:735/1334) tarafından kurulmuştur. Şeyh Safiyuddin ve Safevilerle ilgili en eski kaynak olan Safvetu's-Safâ'ya göre, Şeyh Safiyuddin'in ailesi aslen Horasan-Mazenderan vilâyeti hududunda yer alan Sencan kasabasından olup , 8. Babası Perviz/Firuz El-Kürdî Es-Sencânî, memleketinden Erdebil'e gelip yerleşen ilk kimsedir. (İbn Bezzaz, Tevekkülî b. İsmail, Safvetu's-Safâ, Yazma, 896/1491: 6b, Süleymaniye (Ayasofya) Kütüp. No: 3099). Safiyuddin'in ismine nisbeten, bu aileye ve bu sülaleden gelen hanedana Safevîler adı verilmiştir. Ailede şeyhlik babadan oğula geçmiş, Şeyh Safiyuddinden sonra yerine oğlu Şeyh Sadreddin Musa şeyh olmuş, onun ardından ise Hâce Alaeddin Ali, onun vefatıyla da Şeyh İbrahim Erdebilî posta geçmiş, bu babadan oğula geçiş döneminde aile, siyasal ve toplumsal güç kazanarak zamanla güçlü bir hanedan haline gelmiştir. Şeyh İbrahim'den sonra ise, yerine kardeşi Şeyh Ca'fer posta geçmiş. Ancak bu dönemde, Şeyh İbrahim'in oğullarından Şeyh Cüneyd, amcasını tanımayarak ona karşı çıkmış, Erdebil'i terk ederek Anadolu'ya gelip, saltanat kurmaya heveslenmiş başına dervişler/müritlerden müteşekkil askerler toplamıştır. Bu şekilde Safevî ailesi ikiye bölünmüştür. Aslında Sünnî/Şâfiî olan Safevî ailesi içerisinde Şiî ve Rafızî görüşlere ilk meyleden, Şeyh Cüneyd olmuştur. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın kız kardeşi ile evli olan Şeyh Cüneyd Akkoyunluların Şirvan valisi olan Ferruh Şah Yesar ile giriştiği bir çatışmda 1460 yılında öldürülmüştür . Yerine müritleri tarafından geçirilen oğlu Haydar ise, delikanlılık çağına gelince babası gibi saltanat hevesine kapılarak başına müritlerinden büyük bir ordu toplamıştır. Akkoyunluların Şirvan hakimi Ferruh Yesar'ın ordusu ile karşı karşıya gelmiş, tam savaştan zaferle çıkacakken, Şeyh Haydar başına isabet eden bir okla öldürülmüş, ordusu paniğe kapılıp dağılmış ve çoğu kılıçtan geçirilmiştir. Büyük oğlu Sultan Ali'nin öldürülmesi ile, Hayatta kalabilmeyi başaran tek oğlu İsmail ise müritlerince Lahican'da gizlenmiş. Büluğ/ delikanlılık yaşına gelince baba ve delerinin müritlerinden dervişler ordusu toplamaya başlamış. Özellikle Erzincan-Tercan başta olmak üzere, Anadolu'dan bir çok mürit ona katılmış büyük bir dervişler ordusu ile babası ve dedesinin intikamını almaya koyulmuş. Önce Şirvanşah olan Ferruh Yesar'ı ortadan kaldırmış ardından Akkoyunlu hükümdarı Elvend Bey'le savaşmıştır. Sonunda Elvend'e karşı zafer kazanan İsmail, 906/1501 tarihinde Akkoyunlular'ın payitahtı Tebriz'e girerek şahlığını ilan etmiş, böylece Safevî Devleti kurulmuştur. Safevi aliesinin Şeyh Ca'fer ve Kutbuddin Haydar'dan gelen Sünni/Şâfii kolu da bir şekilde devam edip, Bağdat ve Süleymaniye civarındaki Haydari sülalesini oluşturmuştur. Mevlâna Hâlid Hazretlerinin hulefâsından Sibgatullah El-Hayderi, Mevlana Hâlid'in Menâkıbını anlatan El-Mecdu't-Tâlid kitabının Müellifi İbrahim Fasih El-Hayderî, Son Osmanlı Şeyhülislâmlarından Haydarizâde İbrahim Efendi gibi şahsiyetler bu aileye mensuptu, (İbn Bezzaz, Tevekkülî, Safvetu's-Safâ, 896: 6b, Süleymaniye (Ayasofya) Kütüp. No: 3099; Aşıkpaşazâde, Tevârih, Ali Beğ neşri, 1332, Matbaa-i Amire, İstanbul; F. Giese Yayını, Leipzig, 1929; Ahsenu't-Tevârih, Hasan-ı Rumlu, Farsça Metin, Oriental Institute, Baroda, 1931; W. Hinz, Şeyh Cüneyd Ve Uzun Hasan, TTK. Yayınları,1992; John E. Woods, The Aqquyunlu Clan, Confederation, Empire, Minneapolis&Chikago, 1976; El-Mecdu't-Tâlid Fi Menâkibi Mevlâna Hâlid, İbrahim Fasih El-Hayderi, Matbaa-i Amire, 1292, Osmanlı Şeyhülislamları, Abdülkadir Altınsu, 1972)
Tarikatlar içinde, zaman içinde Bâtıniliğe yönelip, dinin temel akidelerine ters düşen fırkalar haline gelenler olduğu gibi, ehil olmadıkları , seyr u süluk ve irşâd ehliyetine sahip olmadıkları halde, Mürşidlik, şeyhlik davasında bulunan bir hayli müteşeyyih de çıkmıştır. Asıl itibarıyle, toplumun bulunduğu hal ve ahvâli yansıtmışlardır.
Filhakika , her insani müesese de gibi, zamanla sapmalar, bozulmalar ve istismarlar da görülmüştür. Nitekim Celvetî meşâyihinin ünlülerinden İsmail Hakkı Brusevî kendi devrine ilişkin şöyle bir tesbitte bulunur: “ Bu a'sârda ise tekyelerin şeyhleri sabaha dek gaflette olduklarından ferâizi bile ikâmet etmez olmuşlardır. Pes bunlarda ne takva ve ne hod-fetva vardır. Ve bunlara Tâbî olan ehl-i tekyenin halleri dahi onlara kıyas oluna. Zira, dâllın tâbii dahi dâlldır. Ve böyle tekyeler “tağyîru'ş-şekl liecli'l-ekl” mânasını müştemil olan ehl-i bitâletin mevâzi ve müstakarrı olmağla kenîse ve meyâne gibidir ki, oralarda sâkin olanlar fiil-i muharremâttan hâlî değillerdir. Belki bunların hâli ehl-i kenîse ve meyhâne hâlinden eşeddir. Zira, istihlâl-i maâsi ederler ve meâbidi beyt-i esnâm kılup şânlarını tahkir ederler. Pes bunların azapları muzâaf olur ve bu a'sârda mahakk ve muhakkak olan şeyhe lâzımdır ki, tekye ve sûfî kaydında olmaya. Zira, ehl-i kesret ve ehl-i câhdan olur. Hakikat ise terk-i şöhret ile vücuda gelir ve ol mürîd ki filhakika müstaid olur. İstirşâda müteheyyi'dir, karîben ve ba'îden mürşidi bulur. Veyahud mürşid onun ayağına gelir. Ve maksud olan ihtidâ hâsıl olur.“
(İsmail Hakkı Brusevî, Yazma Mecmuâ, 46a, sadrazam Küçük Said Paşa Yazmaları.)
Tasavvufun temel kaynakları olan eserlerde, bu hususlar zaten yer almış olup, bu durumdakilerin vaziyet ve hali de uzun uzadıya izah edilmiştir. Keşfu'l-Mahub kitabında “Safâ, Kederin zıddıdır. Keder beşeri bir sıfattır. Gerçek Sufi ise bunu arkasında bırakandır” diyen ve bu hususta Hz. Yusuf'u örnek veren Hucviri/Data Genc-Bahş, bu konulara hususi bölümlerde uzunca detaylı bir şekilde yer vermiştir. Letâifu'l-Minen Ve Levakihu'l-Envâr sahibi Abdülvahhâb Eş-Şa'rânî de eserlerinde Müteşeyyihlerden müşahhas örnekler vermiştir. Hatta bu husuta, vefat etmeden önce kendilerine görkemli türbeler yaptırıp, kendilerini hem de abartılı bir şekilde türbeler yaptıran şeyhleri/müteşeyyihleri çok sert bir dille yermiştir. (Letâifu'l-Minen Ve'l-Ahlâk, Kahire, 1967; Levakihu'l-Envâri'l-Kudsiyye, Kahire, 1311) Her meşrep ve yol da olduğu gibi, Tarikatlarda da sapmalar, Suiistimaller söz konusu olmuştur. Su-ı misal üzerinden hareketle Takvâ ve Dört Kapı denilen Şeriat-Tarikat-Ma'rifet-Hakikat ilkeleri doğrultusunda, Ma'rifetullah kâidesini esas alan Tasavvuf'a ve bunun coğrafyamızın mayasını oluşturan İrfan ocaklarına yönelik, toptancı bir yaklaşımla, olumsuz tutum takınılması büyük bir adaletsizlik ve hakikatlerin örtülmesidir. Devam Edecek
Tasavvuf, tarikatlar ve cemaatler-5
İslam coğrafyasında, tarihimiz boyunca Tasavvuf ve tarikatlar Ümmet'i ayakta tutan önemli bir müessese/zemin olarak vazife görüp fonksiyon icra etmişken, aynı zamanda içinde bulunduğu ictimâî ve siyasi vaziyeti de yansıtmıştır. İçinde bulunduğu hal u ahvâlden müstağni de değildir. Binâberîn, âlem-i İslâmın içine girdiği inkıraz ve çöküşlerden nasibini almıştır. İslâm âleminin parlak bir medeniyet ortaya koyduğu zamanlarda Tasavvuf ve tarikatlar zirve dönemlerini yaşamış ve bunun oluşmasında büyük katkıları olmuştur. İnkıraz hâsıl olduğu devirlerde ise, menfi surette nasibini almıştır.
Eskiden, Tasavvuf ve bunun cemiyet içinde müesseseleşmiş hali olan tarikatlar, bunların mekanları olan Dergahlar/Zaviyeler bulundukları coğrafyada, melikler ve emirlerle alakaları bulunur, çoğu zaman bunlar tarafından da himaye edilirlerdi. Elbetteki, bu husus, meliklere ve ümeraya müdahene etme onlara bend olma makamında değildi. Bu, daha önce de belirttiğimiz gibi, Ebu Haşim Es-Sufî'ye Remle'de ilk dergah'ın inşa edilmesi ile başlamıştır. Selahaddin-i Eyyubî'nin, Harran'da irşad faaliyetlerinde bulunan kibâr-i mazinneden, büyük velî Hayat bin Kays El-Harrânî (Vefatı: 581/1185-86. Türbesi halen Urfa-Harran'da en önemli ziyaretgâhtır) ile olan alakası ve duâsını alması bu konuda önemli bir örnektir.
Tasavvuf ehlinin bir kısmının içinde bulunduğu hal, mertebe ve istiğrak hali ve dışa vuran şathiyeler, bazen dünyevi olarak onların başına belalar da açmıştır. Hallâc-ı Mansur'un idamı bu kabildendir. Hatta, Heyâkilu'n-Nur Sahibi Şihabuddin Es-Sühreverdi El-İşraki El-Maktul'ün idamı da bunun dışında sayılmaz. Bir kısım ünlü mutasavvıfların şathiyeleri bilinmektedir. Bayezid-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi çok büyük mutasavvıflara dahi, te'vil edilebilecek durumda olsalar da, bazı Allah'ın Cemâl sıfatının ön plana çıkarıldığı şathiyeler isnad edilmiştir. Ruzbihan El-Baklî gibi, “Arâisu'l-Beyân Fi Hakâiki'l-Kur'ân” adlı önemli bir işârî tefsirin (Arâisu'l-Beyân Fi Hakâiki'l-Kur'ân, Bombay/Mumbai, 1301) sahibi büyük bir zâtın Keşfu'l-Esâr adlı eserinde çok fazla şathiyeye rastlanmaktadır.(Doç. Dr. Nazif Hoca, Rûzbihân El-Bakli ve Kitâb Kâşf Al-Asrâr'ı İle Farsça Bâzı Şiirleri, İst. Üniv. Ed. Fak. Yay. İstanbul, 1971). Rûzbihân El-Baklî'nin Keşfu'l-Esrâr'ında Şathiyyelere rastlanılmasına rağmen, işârî tefsirinde ve Kitâbu Meşrebi'l-Ervâh'ında rastlanılmamaktadır.(Kitâbu Meşrebi'l-Ervâh/1001 Makâm, Neşreden: Nazif Hoca, İst. Üniv. Ed. Fak. Yay. İstanbul, 1974) Buna benzer şathiyeler Yunus Emre'nin divânının bazı yerlerinde rastlanmaktadır.( Yunus Emre Divânı, Yazma, Fatih (Süleymaniye) Kütüp. No:3889, Tıpkı Basım, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara, 1991). Şathiyeler Tasavvufta istiğrak halinde söylenen, dışa vuran bazı ifadeler olduğundan, te'vile açıktır.
Bu tür tasavvufi mertebeler ve istiğrak hali dışında bir kısım tarikat erbabının, buna benzer sözleri ve temayülleri ise, Şer'-i Şeriften, Kur'ân ve Sünnet'ten, Nusûs-i Şer'iyye'den açık sapmalara yol açmış, bunlar ilhad ve zındıka mesleğine sürüklenmiştir.Tasavvufu bilen ilim erbabı bunun ayrımını yapabilmiştir.Bunlardan Ehl-i Sünnet akidesinden tümü ile ayrılarak müfrit bâtıniliğe temayül gösterenler olduğu gibi, Rafızilik meşrebine kayanlar da görülmüştür. Bunlardan yola çıkılarak, Seyr u Süluka dayalı Ma'rifet ve inkişâf-ı Hakâik-i İmaniye olarak asırlarca insanlığı Tevhid'in hakikati zemininde terbiye ve irşad eden bir yol suçlanamaz. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri Mektubât-Telvihâtı Tis'a Risâlesinde Tasavvuf ve tarikatla ilgili şu tarifleri yapmıştır:
“Bilin ki, Allah'ın dostları/Velileri için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” (Yunus Sûresi, 10:62)
Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr u sülûk nâmları altında şirin, nuranî, neşeli, ruhanî bir hakikat-i kudsiye vardır ki, o hakikat-i kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cilt kitap, ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikati ümmete ve bize söylemişler..
Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mi'rac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalp ayağıyla bir seyr u sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhûdî hakaik-i imaniye ve Kur'âniyeye mazhariyet; “tarikat,” “tasavvuf” namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.
Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misilli, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-i beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu, had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.
İşte, madem kalp ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek hâletinde bir şecere-i azîmenin cihazâtını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir. Elbette ve herhâlde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişâfını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş; elbette o kalp dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vâsıta, velâyet merâtibinde zikr-i İlâhî ile tarikat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.” (Mektûbat, Telvihât-ı Tis'a)
Osmanlı döneminde, tarikatlar, umumiyetle belli bir disiplin içinde, manevi terbiyenin merkezinde yer almış özellikle, Rumeli'de İslâm'ın yayılışı Tasavvuf/tarikatlar vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir. Hatta, Anadolu Selçukluları döneminde, Deşt-i Kıpçak, Kırım ve Dobruca 'da İslâmın yayılışında Şeyh Sarı Saltuk'un faaliyetleri kaynaklarımızda yer almıştır.(İbn Es-Serrac Ed-Dimeşkî, Teşviku'l-Ervâh Ve'l-Kulûb İla Zikri Allâmi'l-Guyub, Amcazade (Süleymaniye) Kütüphanesi, No:272, vr. 190-181; Tuffahu'l-Ervah, Princeton Univ. Library, Garret, 97, Vr. 194-202) .Zaman zaman bazı tarikart şeyhlerinin uygun olmayan davranış ve filleri cezâi takibata dahi uğramıştır. Şeyhülislâmlık makâmı bunun en önemli kontrol mekanizması olmuştur. Şeyhülislâmlar, Tarikat ve Dergâhları kontrol eden, zaman zaman zabt u rabt altına alan fonksiyonlar içra ettikleri gibi tarikatlara intisap da etmişlerdir. Osmanlı'nın Alâeddin El-Arabi; Molla Hüsrev ve Zembilli Ali Cemâli Efendi gibi Şeyhülislâmlar Zeyneddin El-Hâfî'nin kurduğu Zeyniyye tarikatına intisap etmişlerdir. Hatta Şeyhülislâmlardan ve ulemadan bazıları vefatlarında mensup oldukları tarikatlarınn dergahlarına defn edilmişlerdir. Şeyhülislâm Molla Hüsrev Efendi ve Haşiyeler sahibi Allâme Hayâli, İstanbul'un ilk kadısı Hızır Çelebi'nin oğulları Müftü Ahmed Paşa ve Yakup Paşa Bursa'da, Zeyniler Asitânesinin kabristanında medfundurlar. Sultan II. Selim'in Hocası Allame Atâullah Efendi ve Oğlu Kadıasker Şems Efendi İstanbul'da Zeyni Şeyh Ebu'l-Vefa Dergahı kabristanında medfundurlar.İstanbul Bâyezid Camii bitişiğinde kütüphanesi bulunan Şeyhülislâm Hacı Veliyuddin Efendi vefatında (Vefatı:13 Cemâziyelâhir 1182/25 Ekim 1768 Salı), müntesibi olduğu Nakşibendiyye-i Müceddidiyeden Eyüp-Otakçılardaki Şeyh Murad-ı Münzevî dergâhına defn edilmiştir.
19. yüzyılda, özellikle Tanzimâttan sonra bir ölçüde, batılılaşmanın ve merkeziyetçileşmenin etkisi ile tekâya ve zevâyayı zabt u rabt altına almak maksadına matuf olarak 1285/1868 tarihinde Meşihat-ı İslâmiye bünyesinde Meclis-i Meşâyih müessesesi tesis edilir. Ve ilk Meclis-i Meşâyih riyasetine Yenikapı Mevlevihânesi Postnişîni Osman Selahaddin Efendi getirilir. 1922 yılına kadar fiilen ve resmen bu meclis vazifesini ifâ eder. Bu döneme kadar altı safha geçiren bu müessese, zaman zaman kanun ve nizamnamelerle değişikliklere uğratılır, özellikle 1327 tarihli kanun ile kurumun işlev yetki alanları bir hayli kısıtlanmış, meclis azaları üçe düşürülmüştür.
|
| Bugün 626 ziyaretçi (1442 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|