 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
İstanbul
#İstanbul#Osmanlı#Aksaray
Ocak 05, 2025 06:305dk okuma
Paylaş
Bugün zaman zaman küçümsenen eski İstanbul yapılarının, özellikle 1850’ler ve biraz öncesine ait olanların, ne kadar özgün ve ne kadar doğal malzemelerle, çevreye en az zarar verecek şekilde inşa edildiği görülmektedir. Muhtemelen bundan 30-40 yıl sonra bilinçlenen bir Türk gençliği, şehrin merkezinin; hem güneybatıdaki Suriçi İstanbul’un, hem Galata’nın, hem de Üsküdar ve Kadıköy’ün ne derece tahrip edildiğini fark edecektir. Ancak bir konuda umut vardır: İstanbullular yarım asır sonra bu şehri kurtarmak için harekete geçecekler.
Haberin Devamı
İSTANBUL, şüphesiz ki 2000 yıla yaklaşan ömrü boyunca birçok değişim geçirdi. 2000 yıldan bahsediyoruz, bu süre daha da uzun olabilir. Ancak çağımız tarihçileri tarafından pek doğru olmayan bir isimle “Bizantion” olarak adlandırılan ve yerleşim sahasının öncelikle bugünkü Sarayburnu ve civarına münhasır dönemi ayrı değerlendirmek gerekir. Tabii ki İstanbul’un iklim, rüzgâr ve su koşulları açısından önemli bir parçası olan Kalkedon, yani Kadıköy, bu tablonun ayrılmaz bir parçasıdır. Kalkedon’un yerleşim coğrafyasının ne kadar geniş olduğu, nereye kadar uzandığı ve nüfus yoğunluğuyla birlikte, meşhurların burayı ne kadar benimsediği (biyografileri zikredilse de) tartışma konusudur. Ancak şu gerçeği bilmek gerekir ki 1960’a kadar Kadıköy, yani Kalkedon ve hemen yanındaki Scutari (Üsküdar), sakinlerinin mahallelerine ve geleneklerine bağlı olarak alışveriş ve yemek kültürünün titizlikle takip edildiği bir bölgeydi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
İstanbul
BU ŞEHRİ KURTARMAK İÇİN HAREKETE GEÇECEKLER
Binaların büyüklüğü, genişliği ve yüksekliği her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Doğrudur, gelenekler izlenmiştir, ancak bu geleneğin en hızlı biçimde bozulduğu ve çocukların değişime müdahale etme şansının olmadığı bölgelerin tanınması önemlidir.
Bugün zaman zaman küçümsenen eski İstanbul yapılarının, özellikle 1850’ler ve biraz öncesine ait olanların, ne kadar özgün ve ne kadar doğal malzemelerle, çevreye en az zarar verecek şekilde inşa edildiği görülmektedir. Muhtemelen bundan 30-40 yıl sonra bilinçlenen bir Türk gençliği, şehrin merkezinin; hem güneybatıdaki Suriçi İstanbul’un, hem Galata’nın, hem de Üsküdar ve Kadıköy’ün ne derece tahrip edildiğini fark edecektir.
Ancak bir konuda umut vardır: Görünüşe göre, İstanbullular yarım asır sonra bu şehri kurtarmak için harekete geçecekler. Bazı evlerin yıkılacağı düşüncesi üzerine endişeye kapılmamak gerekir. İstanbul, yalnızca deprem kaynaklı yıkımla toparlanamaz ve bu şekilde bir proje geliştirilemez. Ancak akıllıca bir planla şehrin yeniden düzene girmesi mümkündür. İlk yapılacak iş, Suriçi, Galata surları içi ve Üsküdar’daki iskele ile Mimar Sinan camilerinin çevresindeki alanların düzenlenmesidir.
Haberin Devamı
İstanbul
Bugün İstanbul nüfusunun ancak yirmide biri bu alanlarda yaşamaktadır. Son 50 yılda yığma ve kagir binaların yerini betonarme yapılar almıştır. Ahşap yapılar ise büyük ölçüde hayatımızdan silinmiştir. Artık eski 19. yüzyıl kagir binalarından oluşan bir sokak ya da ahşap sokaklar ve mahalle köşeleri neredeyse yok olmuştur. Yönü belirsiz metro istasyonları ve şehir içi hatlar, Suriçi İstanbul’un yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına sebep olmaktadır.
Suriçi İstanbul olarak adlandırdığımız yerin büyük ölçüde Bizans, yani Doğu Roma ve daha alttaki katmanın Helenistik mimariyi barındırdığı açıktır. Son 50-60 yıldır gaddar müteahhitler böyle bir tabakayla karşılaştıklarında beton döküp yollarına devam etmişlerdir. Ancak yarım asır sonrasının okumuş, dünyayı gören gençliği, bu kaba ve yıkıcı anlayışı değiştirecektir. Çünkü İstanbul, artık dünya çapında çok dikkat çeken bir şehir hâline gelmiştir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
YERLİ FIAT SCUDO İLE İŞLER YERLİ YERİNDE
Fiat
by Taboola
Salt, 1950-60’lardan çekilen fotoğraflarla önemli bir arşiv oluşturdu. Bu toplama çalışması oldukça mühimdir. Eski sigortacıların modern haritalarını derleyip yayımlayan Jacques Pervititch gibi isimler sayesinde bu döneme dair daha geniş bir perspektif kazandık. 1950’lerin ve hatta 1960’ların başındaki İstanbul’u, bu şehrin sanatçı evladı Ara Güler’den öğrenmek ve tanımak dışında başka bir şansımız yoktu. Bugün ise bazı eksikleri daha tarafsız ve soğukkanlı kayıtlardan öğrenmeye başlıyoruz.
2000’lerin başında, özellikle 2004-2005 yıllarında, bugünkü Yenikapı’da yapılan kazılar, daha doğrusu inşaat yapan müteahhitlerin buluntuları sayesinde Theodosius Limanı keşfedildi. Eğer Gama Holding gibi zarif ve tarihî mirasa saygılı vatandaşlar olmasaydı, Theodosius Limanı çoktan betonla doldurulur ve üstüne birkaç AVM kurulmuş olurdu. Bu kazılar sayesinde, limanın milattan sonra 6. yüzyıldan Osmanlı döneminin 18. yüzyıl sonuna kadar gömülü kalan yerleşim biçimleri, sosyal hayatı ve hatta tıp alanındaki durumu yansıtan 80’den fazla iskelet ortaya çıkarıldı.
Haberin Devamı
Doğu Roma İstanbul’u, yani Konstantiniyye, Yenikapı’daki bu liman ile Unkapanı’na kadar uzanan Konstantin surları tarafından bölünürdü. Bunun batısında, Theodosius’un yaptırdığı surlar arasında kalan alan büyük sarnıçlar, birkaç manastır ve tenha yerleşimlerle doluydu. Bu bölge Osmanlı döneminde kısmen hareketlendi, ancak Lykyos Deresi (Bayrampaşa Deresi) çevresindeki yerleşim devam etti. Aksaray’ın ötesi ise bugünkünün aksine daha az yerleşimin bulunduğu, nefes alınabilir bir bölgeydi. Bu nedenle, Vakıf Gureba ve Cerrahpaşa gibi önemli hastaneler burada kurulmuştur. Ayrıca, Çukurcuma gibi küçük sarnıçlar ve Vefa Stadı’nın bulunduğu büyük sarnıç da bu dönemin önemli yapılarındandır.
Haberin Devamı
İstanbul
UMURSAMAZ VE BİLGİSİZ MİMARLAR BULUNUYOR
1946 ve özellikle 1957 yılları, âdeta bir ilahi görevi yerine getiriyormuşçasına çılgın bir imar dönemi olarak kayıtlara geçti. Bu işe girişenler, şehrin tarihini, özelliklerini, geleneklerini ve halk kültürünü tanımıyorlardı. Bugün ise bu tanıma ve saygı duyma endişesi neredeyse tamamen kaybolmuş durumda. Yapılacak işler için bilgi sahibi olanların görüşlerine itibar edilmezken, ekonomik durgunluktan çıkmanın tek yolunu inşaat sektöründe görenlerin başkalarını dinlemeye niyetleri de yoktu.
İşin kötüsü, Türkiye’de oldukça umursamaz ve bilgisiz bir mimar kitlesi bulunuyor. Herkesin küçümsediği Karadenizli kalfa zümresinden diplomalı mimarların ne kadar estetik görgüsü ve çevreyle bütünleşebilme yetisi ve dünyayı tanıma özelliği olduğu tartışmalıdır. Ancak yarım asır sonra Türkiye’ye sahip çıkabilecek gençlerin (ki bu gençlerin geleceğine inananlardanım), şehrin yeniden diriltilmesine ve bir rönesansa hizmet edebilmek için ciddi eserler yaratmak adına eski İstanbul’u tanımaları gerekecek.
Bu gençlere şehri tanıtacak olan arşiv vesikalarını Ekrem Hakkı Ayverdi’nin 1940-50’lerde ve Prof. Dr. Halil İnalcık’ın 1980’lerde yayımladığı tahrirler, envanterler ve birbiri ardına çıkan arşiv belgeleri oluşturmuştur. Şeriye sicilleri ve şehrin yönetim kayıtları da bu öğretici külliyatın önemli parçalarıdır.
İstanbul
‘İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ’ YARIM KALDI
Asırlardır bilinen birtakım yabancı seyyah gözlemleri (15 ve 16., 17., 18. ve 19. asırlar) son 20 yılda daha fazla yayımlanmaya başlamıştır. İstanbul’un tarihî hayatına dair bilgiler de bu kapsamda değerlidir. Örneğin, Evliya Çelebi’nin eserlerinin yeniden gözden geçirilip Türkiye’nin genç nesillerine sunulması bile son 20 yılın bir başarısıdır. Bugün bu tür çalışmalar özel sektörde, bankaların kültür servislerinde ve belediyelerde destek bulabilmektedir.
Ancak, merhum Reşad Ekrem Koçu ve arkadaşlarının üzerinde çalıştığı “İstanbul Ansiklopedisi” eksik olarak 11 ciltten ibaret kaldı. Oysa planlanan cilt sayısı 40’ın üzerindeydi. Kim bu işe destek olacak, kim uğraşacak? Hayatlarını ve sağlıklarını bu işe adayan yazarların maddi karşılık bulamadan büyük fedakârlıkla ortaya koydukları emek göz ardı edilemez. Ekrem Koçu Üstad’ın yanı sıra Kevork Pamukçiyan ve merhum Semavi Eyice gibi değerli isimler, İstanbul’un tarihî yapılarının izini sürdüler. Örneğin, Semavi Eyice, daha 13 yaşındayken Cerrahpaşa’daki Avrat Pazarı’nda Arcadius Sütunu ve çevresindeki harabeleri araştırıyordu. “Teyze, burada böyle bir şey var mı?” diye sormasıyla başlayan bu tutku, ileride büyük bir bilgi hazinesine dönüştü. Ayrıca, Sabiha Bozcalı’nın gravürlerinin bu eserlere ne kadar büyük emek kattığını da unutmamalıyız.
İstanbul
YENİ YIL MESAJI
YENİ yılda sizlere bol sağlık, temiz hava ve etrafınızı daha iyi tanıyacağınız keyifli geziler dilerim. Lütfen, Akdeniz kıyısındaki memleketleri ve Türkiye’nin diğer bölgelerini, birbirine yakın tarihlerde ziyaret etmeye özen gösterin. Bu geziler sayesinde, ülkemizin aslında ne kadar kıymetli ve eşsiz olduğunu çok daha iyi anlayabiliriz.
.Suriye’deki Çeşme tabloları
#Suriye#Rus Karargâhı#Çeşme Savaşı
Ocak 12, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
Suriye’deki Rus karargâhının içinden ilginç bir manzara çıktı. Duvarlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun Ruslara karşı kaybettiği 1770 yılındaki Çeşme Deniz Muharebesi’nin resmi yer aldı. Dolayısıyla, duvardaki harp tarihi resimlerini yansıtan rastgele bir çizim değil; bazı şeyler maziyi hatırlatıyor. Çeşme Savaşı’nı 255. yılında tekrar hatırlarken, değerlendirmelerin daha çok Doğu Akdeniz’deki konumumuzu koruma hatta geliştirme üzerine yoğunlaşması gerektiğini idrak etmeliyiz.
Haberin Devamı
Esad ailesi ve yandaşları kaçtıktan sonra, HTŞ kuzeyden güneye Suriye’yi ele geçirdiğinde; İsrail, Lazkiye bölgesini ve Rus üslerini de bombardıman altına aldı. Ukrayna Savaşı’nın en ağır safhasında bulunan Rusya ve Ukrayna Slavlara özgü gitgelli bir mücadele içinde. Slav dünyası, âdeta 1613’ten önceki iki yılı kapsayan Polonya-Rusya Savaşı’nın 21. yüzyıldaki bir tekrarını yaşıyor. Nükleer silahlar ve yabancı aktörlerin coğrafi yerleri ile kaynakları farklı da olsa herkes orduların bir bocalama savaşının içinde.
İsrail’in Rusya ile karşı karşıya gelmesi acaba nasıl neticeler yaratacak? Bugün için pek hissedilmeyecek. İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki hâkimiyet genişledi. Şam’ın dış mahalleleri İsrail ordusunun tanklarıyla yüz yüze geldi. Bu durum nasıl sonuçlanır? İlk aşama bir mütarekenin kaçınılmaz olması. İki ülke arasındaki savaşın şu anda devamı ne kadar ihtimal dışındaysa, anlaşmaları ve Rusya’nın bölgeyi terk etmesi de o derecede ihtimal dışıdır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Soğukkanlı ve kendi bölgemizin, sulama alanımızın, stratejik konumumuzun korunmasını sağlamak zorunda olan Türkiye, silahlı kuvvetleri ve diplomasisiyle sükûneti temin etmek durumundadır ve bunu akıllı bir stratejiyle yapabilir.
KARARGÂHTAKİ İLGİNÇ MANZARA
Bu arada, Rus karargâhının içine kadar giren yeni Suriye ordusu ilginç manzaralarla karşılaştı. Bunlardan biri, subay kulübündeki merasim salonunun ve ofisin yerini alan duvarlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyılının hâlâ yaşadığını görmekti. Çeşme Deniz Savaşı’nda “Prens Çeşmenski” (Çeşmeli) unvanını alan Alexei Grigoryevich Orlov’un amirallik şöhretiyle anılması dikkat çekiciydi. 70 küsur yıllık Sovyet iktidarını ve üzerine 30 yıllık Rusya Federasyonu dönemini koyarsanız, Rus ordularının, devletin ve bürokrasinin hafızasında istenmeyen olaylar olarak yer ettiği görülebilir.
Daha ziyade İngiliz Amiral John Elphinstone’un bir başarısı olarak vurgulanması gereken Çeşme Deniz Savaşı, hem Rus deniz ve kara kuvvetlerine moral vermekte hem de karargâh lojmanlarına girip çıkan Suriyeli meslektaşlara, politikacılara ve bürokrasi mensuplarına bir gövde gösterisi olarak duvarlara resmedilmiş.
Haberin Devamı
Rusların askerî ressamlık geleneği meşhurdur. Malum, “panorama” dediğimiz sanatın en iyisi Ruslara ve Sovyetler’e aittir. Belki böyle bir panorama da Suriye’de yapılacaktı (yahut yapılmış da olabilir) herkesin hatırlaması için. Bu tür muharebe resimlerinde, Şah İsmail modeline benzerlikler görülür; yani muhayyel bir zafer, en azından abartılmış bir anlatı. Mevcut olmayan teknikler ve askerî, bahri stratejik başarılar gibi gösterilmektedir.
Suriye’deki Çeşme tablolarıSuriye’deki Rus karargâhının duvarlarına boyanmış Çeşme Deniz Savaşı’nı gösteren resim.
ÇEŞME DENİZ MUHAREBESİ
1770 yılı başlarında Mora Rumlarını ayaklandırmak için Amiral Spiridov ve İngiliz Amiral Elphinston kumandasındaki Rus donanması, İngilizlerin de desteğiyle Akdeniz’de harekete geçti ve Mora Yarımadası açıklarında faaliyet göstermeye başladı. Aleksey Orlov ile kardeşi Theodore Orlov’un katıldığı yardımcı kuvvetlerle donanmanın en taze kısmı onların komutasındaydı.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
by Taboola
Bugünkü Güney Yunanistan’da, yani Mora Yarımadası’nda yer alan Anadolu Rumcasında Anabolu (Rumcası Nauplion, Venedik hâkimiyetinden kalma ismi Napoli di Romania), Kaptan-ı Derya Hüsâmeddin Paşa’nın komutasındaki Suluca (Hydra) denilen, 18. yüzyılda zenginliğiyle öne çıkan, ilginç bir ortaklaşa ve zincirleme mülkiyet nizamıyla çalışan Hydralıların idaresi altındaydı. Sultan I. Ahmed’den beri (ki bu 1603 yılına tekabül eder), adaya bir belediye serbestliği ve kuruluş imkânı veren bir berat bahşedilmişti.
Donanmamız, bölgede uğradığı başarısızlıktan sonra Sisam Boğazı’nı geçerek Çeşme’ye sığındı. Burada karşısına Amiral Spiridov komutasındaki donanma çıktı. Maalesef, yanlış konuşlanma sonucu donanmamız sıkıştı. Buna rağmen, Amiral Spiridov ve sonradan meşhur olan deniz kahramanımız Cezayirli Hasan Paşa’nın gemilerinin tutuşmasıyla bir panik havası oluştu. Hüsâmeddin Paşa, Sakız Adası’na sığındı ve donanmamız yaklaşık 5 bin asker kaybetti. Bu gelişme, Rusya’nın artık Akdeniz ve Ege’de varlık göstermeye başladığına işaret ediyordu.
Haberin Devamı
Suriye’deki Çeşme tabloları
O RESİM RASTGELE BİR ÇİZİM DEĞİL
Dolayısıyla, duvardaki harp tarihi resimlerini yansıtan rastgele bir çizim değil; bazı şeyler maziyi hatırlatıyor. Küçük Kaynarca Antlaşması’nın bildiğimiz şekliyle mühürlenmesi ve Rusya’nın büyük bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması, Alman Anhalt-Zerbst bölgesi prensesi II. Katerina’nın (Büyük unvanlı) devrinin başlaması, Çeşme’ye bağlanmaktadır. Ancak, bu durum hiç şüphesiz Rusya’nın yetenekli veya teknik donanım bakımından üstün bir deniz kuvveti seviyesine çıktığını göstermemektedir. Rusya bir kara devletidir ve donanması her zaman Avrupa’nın gerisinde kalmıştır. Eğer Sultan Abdülaziz dönemindeki donanma atılımımız ve başlatılan teknolojik gelişmelerin devamı sağlanabilseydi, Rusya bu alanda geride kalmaya devam edecekti.
Haberin Devamı
Rusya, 1801 yılında Napoléon’a karşı müttefik oldu ve Adriyatik’teki İonya adalarını birlikte ele geçirip orada bir cumhuriyet kurulmasını sağladık. Ancak II. Mahmud döneminden sonra donanmamız, rakip donanmalara karşı etkisini kaybetmeye başladı. Astsubay eğitiminde yetersizlikler ve donanmanın bütçesinin sağlanamaması, Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya ile yaptığımız deniz savaşlarında sorunlara yol açtı. Bu durum, Rusya’nın zaman zaman Karadeniz limanlarımıza gerilla usulü saldırılar düzenlemesi veya limanlarımızı topa tutarak tahribat yaratmasıyla ve Doğu Karadeniz bölgesindeki Rus işgalinin devamını sağladı.
Çeşme Savaşı’nı 255. yılında tekrar hatırlarken, değerlendirmelerin daha çok Doğu Akdeniz’deki konumumuzu koruma hatta geliştirme üzerine yoğunlaşması gerektiğini idrak etmeliyiz.
AYLA ERDURAN
22 Ağustos 1934 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası, üroloji alanında Türkiye’nin öncü doktorlarından Behçet Sabit Erduran, annesi ise Kadriye Erduran’dır.
10 yaşında ilk konserini veren ve İstanbul’da içinde bulunduğu çevrede dikkat çeken küçük Ayla Erduran, Ankara’nın da ilgisini çekmiş ve “harika çocuk” olarak anılmaya başlanmıştı. Behçet Sabit Hoca, dönemin tanınan hekimlerinden biri olduğu için ailenin, maddi olanaklarını Ayla’nın yurtdışındaki eğitimine ayırdı. Milli bütçeye yük olmadan böyle bir çocuğun yetiştirilmesini sağladıkları için ebeveynlerine toplum olarak şükran borçluyuz.
HAYALLERİNİN ÖTESİNDE BAŞARILARA İMZA ATTI
1946-1951 yılları arasında Paris Konservatuarı’nda başladığı müzik eğitimine, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde devam etti. Müzikten başka bir şey düşünmeyen ve hissetmeyen Ayla Erduran, hayallerinin ötesinde başarılara imza attı. Ardından Sovyetler Birliği’nde Moskova’da David Oistrakh’ın öğrencisi oldu ve onun en sevdiği talebelerden biri haline geldi. Oistrakh, yalnızca müzikal yetenekleriyle değil, insani değerleriyle de Erduran üzerinde derin bir etki bıraktı. Erduran, Oistrakh’tan sitayişle bahseder, ondan yalnızca müzik ve ustalık değil, insanlık adına da pek çok şey öğrendiğini söylerdi.
Bizim kuşak, Ayla Erduran’ı Ankara’daki Avrupa ülkelerinin Kültür Derneklerinde düzenlenen resitallerde ve Filarmoni orkestrası konserlerinde solist olarak dinlediğimizde, kendisini “hırçın virtüöz” diye nitelendirirdik. Bu hırçınlık, tatlı ve yapıcı bir hırçınlıktı. Ayla Erduran, İdil Biret ve Suna Kan gibi isimlerle birlikte, Ankara dinleyicisini Batı müziğine ısındırmış ve bu müziğin derinliğini idrak etmelerini sağlamıştı.
Suriye’deki Çeşme tabloları
TÜRK DÜNYASINI HAYRAN BIRAKTI
Dünyanın en sevimli ve samimi sanatçısıydı. Çocuk bahçesindeki arkadaşlarına karşı sabrı ve cömertliğiyle tanınan fedakâr bir çocuk gibiydi; bu karakterini hayatında da tevazu ile birleştirdiği bilinir. Ömrünün diğer bölümlerinde insanlara karşı nazik ve anlayışlı tutumunu hiç kaybetmedi. Onunla dost olmak, yalnızca müziği öğrenmek değil, asil davranışları da örnek almak anlamına geliyordu. 90 yaşında bile müzik dünyasının en seçkin isimleri onun çevresinde toplanmaya devam ediyor, bir dostun ötesinde sadık bir talebe rolünü üstleniyorlardı.
Bu nesil, 200 yıldır Batı ile kültürel alışveriş ve rekabet içinde olan Türkiye’nin değerli seçkin bir zümresidir. “Milletimizi milli müziğine yabancılaştırdılar” söylemi, bu bağlamda büyük bir yanılgıdır. Bu üstadlar, Balkanlar’dan Orta Asya bozkırlarına, İdil’den İran Azerbaycanı’na kadar Türk dünyasını hayran bırakarak bir araya getirmiştir. Bakü’de, Taşkent’te, Kazan’da verdikleri konserler, yıllar sonra bile hayranlıkla hatırlanır. Doğu ve Batı dünyasının Soğuk Savaş döneminde demir perdeyi delen isimlerin başında Ayla Erduran, İdil Biret ve Suna Kan geliyordu. Onların sayesinde, Batı’nın büyük müzisyenlerini Ankara’da ve İstanbul’da tanıma şansı bulduk.
TÜRKİYE BU BÜYÜK SANATÇIYI UNUTMAZ
Sanatçıların ve şairlerin işlevi, toplumları birleştirmek ve kültürel anlayışı derinleştirmektir. Ayla Erduran, bu işlevi hakkıyla yerine getiren öncü bir sanatçıdır. Perşembe günü son yolculuğuna uğurladığımız bu büyük sanatçımızın naaşı başında yapılan anma konuşmalarında bu etki açıkça görülüyordu. “Çok özleyeceğiz” demek, onun değerini anlatmaya yetmez. Türkiye, bu büyük sanatçıyı unutmaz.
Ayla Erduran, Türk kültür devriminin vazgeçilmez öncü isimlerindendir. İnsanlar doğar, yaşar ve ölür; ancak çok azı gelecek nesillerin kültürel birikimi ve üzerinde derin etkiler bırakır. Hiç şüphesiz ki Ayla Erduran, bu özel isimlerden biridir.
Kültür ve turizm mirasımıza sahip çıkmalıyız
#İstanbul#Yunanistan#Sultanahmet Meydanı
Ocak 19, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin daha geniş bir alana yayılması şarttır. Bu geniş alan Sultanahmet Meydanı’ndaki eski Tapu ve Kadastro, yani Defter-i Hâkânî binasında sağlanabilir. Bir diğer potansiyel alan Yedikule surları civarındaki bölgedir. Suriçi, her türlü tahrip edici, hoyratça ve vandallığa varan müdahalelerin dışında tutulmalıdır. Bu alan büyük bir özenle sit alanı olarak muhafaza edilmelidir. Türkiye, eşsiz bir ülkedir ve tahrip edilmesi durumunda bu eşsizlik bir daha geri getirilemez.
Haberin Devamı
İSTANBUL Arkeoloji Müzeleri, tarihsel süreç bakımından dünyadaki ünlü müzelerden geri kalmış bir kurum değildir. 1840’lı yıllardan itibaren İstanbul, eyaletlerdeki eski eserleri tespit etmeye, dönemin teknik kısıtlamalarına (fotoğraf ve gravürün henüz gelişmemiş olmasına) rağmen, bu eserleri resmedip arşivlemeye özen göstermiştir. Fethi Ahmet Paşa, Aya İrini Kilisesi’ni yalnızca askerî sancakların ve silahların saklandığı bir depo olmaktan çıkararak, arkeolojik malzeme toplamaya başlamıştır. Bu koleksiyon, davet ettiği uzmanların katkılarıyla zenginleştirilmiştir. Maarif Vekili Savfet Paşa döneminde ise bugünkü Arkeoloji Müzeleri’nin temelini oluşturan yapı, İtalyan mimar Raimondo D’Aronco tarafından tasarlanmış ve inşa edilmiş olarak 1890’larda müze olarak ziyarete açılmıştır. Daha ilk yıllarında dünya çapında ilgi uyandırmıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Kültür ve turizm mirasımıza sahip çıkmalıyız
ÜÇ BÖLÜMDEN OLUŞUYOR
1890’larda Osmanlı İmparatorluğu, henüz Kuzey Yunanistan, Arnavutluk, Akdeniz adaları, Maşrık (Doğu) Arabistan’ı ve Kuzey Afrika’da Tunus’a kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hükmetmekteydi. Bu dönemde Osman Hamdi Bey, imparatorluğun çeşitli bölgelerinde kazılara başlamış ve önemli eserler gün yüzüne çıkarılmıştır. Onun çalışmalarına dair ayrıntılı bilgiler günümüze ulaşmıştır. Aynı zamanda Osman Hamdi Bey’in yanında çalışan Aziz Bey (Prof. Jale Baysal’ın babası) ve Topkapı Sarayı’nın 1921’deki ilk müdürü Tahsin Bey gibi önemli asistanlar da bulunuyordu. Dârülfünûn’da henüz arkeoloji eğitimi verilmemesine rağmen, İstanbul Arkeoloji Müzesi adeta bir arkeoloji enstitüsü işlevi görmekteydi. Kitaplığı giderek zenginleşmiş ve ünlü matematikçi, topçu müşiri ve sonradan Sadrazam olan Cevat Paşa’nın bağışlarıyla büyük bir arkeolojik kitaplık oluşturulmuştur.
Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak bilinen külliye üç ana bölüme ayrılmaktadır. Birinci bölüm, bir lahdi andıran ana yapıdır. İstanbullular, bu kısmı özellikle yaz gecelerinde düzenlenen klasik müzik konserleriyle tanımaktadır. Bu yapı, Troya’dan, Lübnan’ın Sayda (Sidon) şehrinden ve Anadolu’nun farklı bölgelerinden çıkarılan eserlerle donatılmıştır. İkinci bölüm, Eski Şark Eserleri olarak bilinen, müzenin bahçesindeki eski binadır. Bu binanın yapısı kuşkusuz iki bölüme uyumsuz bir kabalıktır ama kullanışlı bir yığma yapı olarak tersim edilmiştir. Eski Anadolu, Mezopotamya ve Suriye’ye ait önemli eserler buradadır. Çivi yazısı tabletler arşivi de burada muhafaza edilmektedir. Üçüncü bölüm ise Fatih Sultan Mehmet’in bizzat yaptırdığı ilk saray olan Çinili Köşk’tür. Köşkün tevazu dolu ince güzelliği onu 15. asrın bir harikası olarak değerlendirmemizi gerektirir. İçinde en zengin çini koleksiyonumuz olmasa da önemli Osmanlı çini mamulleri teşhirdedir.
Haberin Devamı
DAHA GENİŞ ALANA YAYILMALI
Ne yazık ki, müzenin ana binasına sonradan bir ilave yapılmıştır. Bu ek kısım, Topkapı Sarayı’nın ilk avlusunun görünümünü bozmakta ve önüne dizilen lahitler ile sütun başlıklarıyla, iki bina ve dönemi birbirine karıştırmamıza neden olmaktadır. Bu durum benim “eş zamanlama (senkronizasyon) kirlenmesi” dediğim estetik bir sorun yaratmaktadır. Bu ilave kısmın kullanım dışına çıkarılması ve kaldırılması gerekmektedir. Daha açık bir ifadeyle, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin daha geniş bir alana yayılması şarttır.
Bu geniş alan Sultanahmet Meydanı’ndaki eski Tapu ve Kadastro, yani Defter-i Hâkânî binasında sağlanabilir. Ancak şu an bu bina, yetersiz bir düzenlemeyle fakir bir Ayasofya Müzesi tarzında ziyarete açılmıştır. Bir diğer potansiyel alan ise Yedikule surları civarındaki bölgedir. Bu alan, şehrin tarihi güzelliğini ve pitoresk görünümünü bozan yapılaşmalarla doludur. Ayrıca, tıpkı Arkeoloji Müzeleri’ne eklenen bölüm gibi, Bizans dönemine ait alttaki katmanları da tahrip etmektedir. Söz konusu bölge, havagazı tesislerinin alanıdır. Buradaki gereksiz ve kaçak yapılar istimlak edilerek İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne tahsis edilmelidir.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
Bu durum şaka kaldırmaz; özellikle metro inşaatlarından sonra şehrin farklı yerlerinde Helenistik Dönem’e kadar uzanan kalıntılar ortaya çıkmaktadır. Bir süre önce Yenikapı’da gerçekleştirilen inşaat sırasında GAMA Holding’in örnek bir davranış sergileyerek devlete haber vermesi sonucu, Theodosius Limanı ve Konstantin surları gün yüzüne çıkarılmıştır. İnşaatı durdurarak bu değerli kalıntıların korunmasını sağlayan bu adım, İstanbul’da acil bir restorasyon ve koruma seferberliğinin gerekliliğini açıkça göstermektedir. İki rahmetli ortak Erol Üçer ve Erol Özman’ı şükranla anıyoruz.
SURİÇİ SİT ALANI OLMALI
İstanbul’u yönetmek kolay bir iş değildir. Ancak, öncelikle Konstantin’in (4. yüzyıl) ve ardından Theodosius’un (5. yüzyılda) ilave ettiği bugünkü surların içinde kalan İstanbul, Osmanlı’nın Dersaadet’i ve arkeoloji dünyasının “Suriçi (intramuros)” olarak adlandırdığı bölge, mevcut İstanbul’un yalnızca yirmide biri kadardır. Bu bölge, her türlü tahrip edici, hoyratça ve vandallığa varan müdahalelerin dışında tutulmalıdır. Her bir köşesi, millî tarihimize, Osmanlı medeniyetine ve dünyaya karşı sorumlu olduğumuz Doğu Roma ve Nea Roma’ya (Yeni Roma) ait eserlerle doludur. Bu alan, büyük bir özenle sit alanı olarak muhafaza edilmelidir.
Haberin Devamı
Suların üzerine, Mimar Sinan’ın ölçü ve saygı anlayışıyla inşa ettiği Ayvansaray’daki Kazasker İvaz Efendi Camii’nin etrafındaki mezbelelik binaların hâlâ istimlak edilmemesi ve bölgedeki hoyratça inşaat faaliyetleri, gelecek nesillere karşı yüz kızartıcı bir miras bırakmaktadır. Kendi medeniyetimize ve tarihî katmanlarımıza gereken saygıyı gösterememiş bir toplum olarak değerlendirileceğiz. İstanbul, bizim mirasımızdır ve bu mirasın sorumluluğu tamamen bizim üzerimizdedir.
Ne yazık ki, son yıllarda, dünyanın en zengin arkeolojik birikimlerinden birine sahip Türkiye’de, turizm adı altında büyük bir tahribat yaşanmaktadır. Türkiye, sanıldığı kadar uzun ve tükenmez kıyılara sahip olmasa da fauna (hayvan örtüsü) ve flora (bitki örtüsü) bakımından son derece zengindir. Ancak, 1980’lerden bu yana lüzumsuz otel kredileri ve kıyı tahsisleri nedeniyle sahiller insanların kullanımına kapatılmıştır. Bu plansız otelleşme ve yapılaşmanın acilen önlenmesi gerekmektedir.
Haberin Devamı
Bu sorunun çözüm yollarından biri, Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın birbirinden ayrılmasıdır. Bu iki bakanlığın bir arada bulunması, medeni ve modern bir görünüm sunmamaktadır. İddialı turizm ülkeleri bu iki bakanlığı bir arada tutmaz. Türkiye, kültür ve turizmi aynı çatı altında başarılı bir şekilde yönetememektedir. Turizm, ayrı bir teşkilat ve bütçeye sahip olmalıdır. Örneğin, Knidos kazı alanında turistik tesisler ya da marina inşası gibi projeler, bu tür çiğliklerin önlenmesi için iki bakanlığın birbirinden ayrılmasını ve birbirlerine müdahale etmemelerini gerektirir. Bu mesele, bir hükûmet politikası olarak ele alınamaz; kalıcı bir devlet politikası olarak düşünülmelidir. İki bakanlığın ayrılması, gereksiz çatışmaların önüne geçilerek ortak bir anlayışla gerçekleştirilmelidir. Çünkü Türkiye, eşsiz bir ülkedir ve tahrip edilmesi durumunda bu eşsizlik bir daha geri getirilemez.
Kültür ve turizm mirasımıza sahip çıkmalıyız
JEOLOJİK BÖLGEYE ZARAR VERDİ
Son olarak, Antalya’da falezlerin üzerine denize inen asansör ve merdiven döşenmesi gibi uygulamalar, her ne kadar son anda iptal edilse de, bu süreçte yapılan tahribatın restorasyonu dönüşü mümkün değildir. Merdivenlerin sökülmesi bile bu hassas jeolojik bölgeye ciddi zarar vermiştir. Bu tür olumsuz örnekler, Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın ayrılması ve kültürel mirasın korunması için sağlam bir teşkilatlanmanın ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Benzer bir durum, Beykoz’daki Abram Paşa Köşkü’nde yaşanmaktadır. Topkapı Müzesi’nin zengin cam eserler koleksiyonunun sergilenmesi amacıyla kullanılabilecek bu alan, nasıl geliştiği ve çalıştığı belirsiz olan Türk-Alman Üniversitesi tarafından, lüzumsuz yurt binaları inşa edilerek tahrip edilmektedir. Ormanlık alana verilen zarar ve müzenin çalışma alanına yapılan plansız müdahaleler kabul edilemez bir durumdur.
HAHAMBAŞI İSAK HALEVA’NIN ARDINDAN
PAZARTESİ günü Türkiye Yahudileri Hahambaşısı İsak Haleva cenablarının ölüm haberini aldık. İsak Haleva, bu milletin saygın ve sevilen bir din görevlisi ve âlimiydi. Parlak zekâsı, centilmenliği, bilgeliği ve mizahi bir üslupla yaptığı keskin eleştirileriyle hem cemaatinde lider olarak hem de toplumun geniş kesimlerinde sevgi ve saygı kazanmış bir kişilikti. Bu sıcak ilişki, halkımızın farklı grup ve katmanlarına da yayıldı.
Muhterem David Asseo’nun 2002’deki ani vefatının ardından hahambaşılık makamına seçildi. Bu makam, önemli bir sorumluluk taşır. Yakın tarihimizde Hahambaşılık görevinde, Haim Moşe Becerano gibi, mütareke döneminde İstanbul’da ve Balkan Savaşları sırasında işgal altındaki Edirne’de hahambaşılık yapmış, Yahudi dünyasında eserleriyle tanınan, imparatorluğa ve cumhuriyete bağlı bir din adamının izinden yürüdü.
Kültür ve turizm mirasımıza sahip çıkmalıyız
İYİ BİR EĞİTİMCİYDİ
İsak Haleva, yalnızca Musevi okullarında değil, Marmara ve Sakarya üniversitelerinde de lisansüstü düzeyde İbranca dersleri vermiş bir eğitimciydi. Geniş bir filoloji bilgisine sahipti ve yazıları açık, anlaşılır bir ifadeye dayanıyordu. 500. Yıl Vakfı’nın kuruluşundan sonra Türk toplumunda Yahudi cemaatini tanıtma ve kaynaştırma konularında üslubu ve kişiliğiyle önemli bir katkı sundu.
En az cemaat üyeleri kadar vatandaşlarımızın her kesiminden ilgi, sevgi ve saygı gördüğü aşikârdır. Ülkemiz için yararlı bir lider ve unutulmaz bir şahsiyet olarak anılacak ve özlenilecektir
Facia ve tahkikat
#Alp Dağları#Köy Otelleri#Otel Yangınları
Ocak 26, 2025 06:297dk okuma
Paylaş
Ne yazık ki, Alp Dağları’ndaki köy otellerinin işletme anlayışı ve alınan tedbirler, Türkiye’deki kayak merkezlerinde yok. Yetersiz altyapı ve plansız işletme anlayışıyla ihtisas turizmi alanına girmek dikkatle düşünülmelidir. Bu işin uzun vadeli tarafıdır. Kısa vadede ise delillerin değiştirilmesini önlemek için otelin bulunduğu alanın ciddi şekilde korunması gerekir.
Haberin Devamı
ÇARŞAMBA gecesi, henüz 24 saatlik taze bir olay tüm Türkiye’yi sarsmış ve Cumhurbaşkanlığı millî matem ilan etmişken, televizyonda bir program izledim. Bazı noktaları işaret etmek, herkes gibi benim de hakkım ve vazifemdir. Yayın yasağına riayet ediyoruz; ancak yasaklar, zamanında yapılan konuşmalar üzerinde geçerli değildir.
Tuna Öztunç’un yönettiği programda, konuşmacılar arasında eski milletvekili, gazeteci ve yazar Şamil Tayyar ile Nazif Okumuş bulunuyordu. Şamil Tayyar, bildiğim kadarıyla hukukçu değil; fakat yönetmelikleri büyük bir hızla okumuş ve değerlendirmiş görünüyordu. Tayyar’ın ifadelerine göre, belediye, otelin yapımında belirlenen eksikleri rapor etmesine rağmen, durumu başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere ilgili birimlere bildirmeyerek ihmalde bulunmuş. Otel sahibine bildirilen eksiklerle ilgili, otel sahibinden şu yönde bir cevap alınmış: “Biz size müracaat edip raporu ve teftişi istememiş olalım.” Hatta bu sözler, “Biz istememiş olalım ve siz de yaptırmamış olun” gibi bir ifadeyle devam etmiş. Bu noktada Nazif Okumuş, başını sallayarak ve jestlerle Şamil Tayyar’ın söylediklerini onayladı.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
HUKUKÇULAR DEĞERLENDİRMELİ
Açıkça söylemek gerekirse, bu kadar karmaşık bir olayın, bu derece kesin görülmesi ve izah edilmesi pek anlaşılır değil. Değme hukukçuların bile bu kadar kısa sürede yapabileceği bir değerlendirme değil, belli ki daha geniş bir heyet tarafından hazırlanıp sunulmuş gibi görünüyor. Yayın yasağına uymak herkes için görevse herkesin uyması gerek. Özellikle millî matem sürecinde, böylesi meseleler amatör yaklaşımlardan ziyade hukuk uzmanlarının ehliyetine ve ciddiyetine bırakılmalıdır.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, kendi teftişlerinde yangın tedbirlerinin alındığını ifade ediyor. Ancak şu soruların cevabı netleşmeye başladı: “Yangın sırasında orada gerçekten bir yangın aracı var mıydı? Alınan tedbirler veya tedbirsizlikler ne durumdaydı?” Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın teftiş görevini yerine getirmediği açıkça ortada. Bu bölgede yatak kapasitesi ve gelir nedir? Kartalkaya’nın kayak turizmine açılmasıyla açılmaması arasında ne fark vardır? Bu tür hesaplamaların yapılması gerekir.
Haberin Devamı
Her yerde dağ ve kar var diye kayak merkezi olması şart değildir. Hele ki iklim değişikliğinin artık gündemde değil, kapıda olduğu bir dünyada bu tür konuların yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Tabii ki insanlar, kayak merkezi varsa kayağa giderler. Ancak önemli olan, bu masum isteği belirli bir kontrol altına almaktır. Eğer çevre koşulları uygun değilse ve bu alana aklı başında, tecrübeli işletmeciler yönelmiyorsa, bu tür girişimlerin önlenmesi gerekir.
Ne yazık ki, Alp Dağları’ndaki köy otellerinin işletme anlayışı ve alınan tedbirler, Türkiye’deki kayak merkezlerinde yok. Avusturya Alpleri ya da Tiroller bölgesinin ücra köşelerindeki köy otellerinde görülen seviyede bir altyapı ve işletme zihniyetine sahip değiliz. Yetersiz altyapı ve plansız işletme anlayışıyla ihtisas turizmi alanına girmek dikkatle düşünülmelidir. Bu işin uzun vadeli tarafıdır.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
DELİLLERİN KORUNMASI GEREKİR
Kısa vadede ise otel sahibinin oteli yıkmak istediği söyleniyor. Bazı makam ve kişiler, “Yıkılsın, gitsin; bu kötü manzaradan kurtulalım” diyorlar. Ancak burada dikkatli olunması gereken nokta; ileride mahkeme sürecinde hangi rapor ya da yeniden bilirkişi incelemesi talep edilirse edilsin, boş bir arazide bu tür tespitler yapılamaz. Dahası, otelin bulunduğu alanda sabotaj iddialarını ya da delillerin değiştirilmesini önlemek için bu alanın ciddi şekilde korunması gerekir. Bu konuda hassas davranılmalı ve suç isnat edilen kişilerin veya yakınlarının o bölgeye erişimi engellenmelidir. Bu tedbirlerin alınması elbette adli merciler ve hukuk uzmanlarının işi; onlar bu konuda herkesten daha yetkin ve söz sahibi olmalıdır.
Haberin Devamı
Böylesine büyük bir facianın ardından yayın yasağı anlaşılabilir bir durumdur. Ancak, bu yasağı ihlal eden savunma ya da karşı saldırı niteliğindeki ifadelere de yer verilmemesi gerekir. En önemlisi ise zan altında olanların lehine durumlar oluşturulmasını önlemek adına gerekli tedbirlerin alınmasıdır.
NÜFUS
SURİYE kriziyle birlikte mesele daha da ciddileşti. Suriye’den gelenlerin sayısı 3-4 milyon olarak ifade ediliyor. Ancak bu kişilerin ne kadarının vatandaşlık aldığı bile tam olarak açıklanmıyor. Vatandaşlık konusunda farklı rakamlar telaffuz ediliyor ve hatta politik otoriteler bile bu konuda mutabık değil. Göçün sona erdiğinden mi, yoksa devam ettiğinden mi bahsediliyor? Birlikte mi yaşanacak, yoksa başka bir çözüm mü aranacak? Bu sorular rastgele konuşulacak meseleler değildir. Toplumun ve yaşamın bu duruma göre hazırlanması gerekir. En basitinden, sığınmacılara tıbbi yardım, yani koruyucu sağlık hizmeti verilmesi, iltica yasalarında yer almayan bir uygulamadır ve ev sahibi devletten talep edilemez. Ancak Türkiye, bu sınırı çoktan aşmıştır ve bu durum halk arasında ciddi şikâyetlere yol açmaktadır.
Haberin Devamı
TOPLUMUN SİZDEN BEKLEDİĞİ İKİ ŞEY
Öte yandan, Suriyelilere yönelik kışkırtıcı söylemlerde bulunduğu iddia edilen Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ tutuklandı. Bu durum kamuoyunda geniş yankı buldu. Basında bile, “Biz onun tutuklanmasına karşıyız” gibi ifadeler yer aldı. Ancak aynı zamanda, “Adli makamlara müdahale edilmez” deniliyor ve ardından, “Ama suçlu” ifadeleri ekleniyor. Öncelikle, bu tür önemli konularda bir araya gelip ortak bir duruş sergileyemeyen kişilerin, vatandaşın karşısına neyle ve nasıl çıkacağı oldukça şüphelidir. Toplum, sizden çözüm yolları ve açık sözlülük bekler.
Şu anki görünüm şudur: İmparatorluklar döneminde, çok renklilik yapı itibarıyla bir denge içinde çözümlenebilmişken, bu durum 21. yüzyılda kaos yaratmaya yönelik bir politika haline dönüşmüştür. Amerikan Dışişleri, etnik sorunlar konusunda oldukça cahildir; kendi iç meselelerinde dahi hakikatten uzak konuşmalar yaparken, bu cehaletle dünyanın en karmaşık bölgelerinden biri olan Ortadoğu’yu düzenlemeye kalkmaktadır. Böyle bir devletin paralelinde hareket etmek, isteseniz de istemeseniz de mümkün değildir. Kendi dünyanızda kaçınılmaz bir gerçek olan etnik yapıları görmezden gelemezsiniz. Ve bir şeyi unutmamak gerekir: “Türkiye Türklerin” derken bu, rastgele bir iddia değildir; bu ifade, memleketteki çoğunluğun, son 900 yıldır bu toprakların tarihini yöneten, devlet ve toplumsal yapıyı şekillendiren ana unsur olduğunu vurgular. Her zaman çözümde ve çözümsüzlükte temel belirleyici bu kuvvettir.
20 yıl gibi kısa bir sürede bu coğrafyayı ve toplumsal yapıyı değiştirecek bir sosyal mühendislik projesi uygulamaya kalkmak, cehaleti aşan bir çılgınlıktır. Bir nüfusu topluca bir yerden bir yere göç ettirerek yeni bir dünya yaratamazsınız. Böyle bir talebin, bir derece değil, yarım gömlek daha komiği, Almanya’daki Türklerin bir eyalette otonomi talep etmeleri, siyasi haklar için parti kurmaları ya da benzer taleplerde bulunmaları olurdu. Zannetmeyin ki Almanya, 3.5 milyon Türk karşısında tamamen rahat. Alman Federal Cumhuriyeti’nin bu konuda geçerli veya geçersiz veya tutarlı ya da tutarsız, önleyici ve yönlendirici politikalar izlediği herkes tarafından bilinmektedir.
Hiç kimse, Türkiye’den taşıyamayacağı yükümlülükleri yerine getirmesini bekleyemez. Bu nüfusun burada tutulması için Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen teyze (bu tabir Almanya’da ve Almancada politikada kullanılır) çantasını alıp geldi ve bir milyar Euro vereceklerini söyledi. Bunun adı, düpedüz küstahlıktır. Başka bir ülkenin topraklarında sosyal mühendislik denemesi yapmaya kalkışmaktır.
GÖZ ARDI EDİLEMEYECEK MESELELER
Türkiye’nin batısında nüfus artışı durdu. Dünyada nüfusu dış kaynaklarla artan üç ülke vardır. İlki ABD’dir; göç üzerine kurulmuş bir ülkedir ve bu şekilde devam edecektir. Gelen nüfusun yaşı ve niteliğini kontrol etme imkânına da sahiptir. İkincisi İsrail’dir. İsrail’in aradığı, “Beni İsrail’in çocuklarıdır.” Yahudi bir anneden doğan herkes, bulunduğu yerin cemaatinden Yahudi pasaportu alabilir ve İsrail onu kabul eder. Bu nedenle İsrail’de, düzenli ve barışçıl bir politika izlenirse, nitelikli bir nüfus artışı sağlanabilir. Üçüncü ülke ise Türkiye’dir. Göç ve iskân kanunlarımızda da belirtildiği gibi, “Türk ırkından” ifadesi (kesinlikle ırkçı bir söylem değildir, dile dayalı bir kimliği ifade eder; çünkü Gagavuzlar da bu kapsamda yer alır) nüfusun artırılması için temel unsurdur. Dolayısıyla Türkiye’nin nüfusu bu şekilde artar.
Ancak, bu durumu bahane ederek, gayri Türk unsurları nüfusa katamazsınız. Özellikle, henüz vatan ve millet kimliği oturmamış Suriyeliler gibi kalabalık bir topluluğun yanı sıra, son dönemde gelen 200 bin Rus gibi kendi ülkelerine bile faydası dokunmayan insanları Türkiye’ye doldurmanın hiçbir faydası olmayacağı açıktır. Bu, ciddi nüfus problemleri ve ekonomik sıkıntılar yaratır. Burada, evlilik yoluyla Türk nüfusuna katılan Rusları kesinlikle kastetmiyoruz; onlar bizim için bir zenginliktir.
Şehirlerimizde ciddi mesken sıkıntısı yaşanmakta; ehliyetsiz ellerde kurulmuş eğitim kurumları kötü bir eğitim sistemi üretmekte; Millî Eğitim Bakanlığı’nın kendi işlerini özel sektöre devrettiği bir ortamda, insanlar çocuk sahibi olmaktan vazgeçmektedir. Çocuk sahibi olan aileler ise geleceğimizi temsil eden çocuklarını yurtdışına götürmeyi tercih etmektedir. Bunun sonucunda, kaliteli işgücümüzü de kaybediyoruz. Bunlar kesinlikle göz ardı edilebilecek meseleler değildir.
Nüfusumuzu korumamız, eğitim sistemimizi iyileştirmemiz ve dinlenme ile turizm tesislerinin kalitesini artırmamız gerekmektedir. Mesken sorununu çözerek, kira ve satın alma düzenlemelerini eski normlara döndürerek bu meselelerin üstesinden gelebiliriz. Ancak unutulmamalıdır ki Türkiye, serbestçe ev, arsa ve arazi alınıp satılabilecek bir ülke değildir.
Hollanda müzelerinde Romanya’nın başına gelenler tarih hırsızları
#Romanya Tarihi#Dacia Dönemi#Hollanda Müzeleri
Şubat 02, 2025 06:297dk okuma
Paylaş
Romanya tarihinin Dacia dönemini destekleyen arkeolojik eserler, geçtiğimiz günlerde Hollanda’nın bilinmedik bir şehrinde, yetersiz güvenlik önlemleriyle sergilenirken, hırsızlar tarafından kolayca yağmalandı. Bu nedenle, ehliyetsiz Avrupa müzeleriyle kültürel mübadelelerden kaçınılmalıdır. Bu tür işlerle ilgilenen amatör küratörlerden uzak durulmalıdır.
Haberin Devamı
SON olay birçok kişinin dikkatinden kaçmamıştır; Romanya, toplum olarak Batı Avrupalılar, özellikle Latin Avrupa ülkeleri gibi yaşamaya ve kendini bu kimliğe büründürmeye meyillidir. Bu konuda haksız sayılmaz. Tarih boyunca, Romanya’nın hâkim dinî inancı ve kilisesi doğuya daha yakın bir konumda olsa da, konuştukları dil Portekizce ile birlikte, klasik Latinceye en yakın olanıdır. Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca gibi diller de kelime ve deyim açısından Latinceye yakındır, ancak cümle yapısı ve dilin kuruluşu açısından Romence ve Portekizcenin Latinceye daha yakın olduğu bilinir. Romanya, Batı müziğine, tiyatrosuna, düşüncesine ve edebiyatına yoğunluk ile bütünleşen bir ülkedir.
İki dünya savaşı arasındaki ittifaklar Romanya’nın başına büyük sorunlar açsa da bazı kazanımlar da sağlamıştır. Bu ilginç Balkan ülkesinin içinden çıkılmaz trajedisinin son halkalarından biri, küçük bir olayda daha görünmektedir. Hollanda’nın çok da tanınmayan bir müzesi olan Drents Müzesi (Assen kentinde bulunur), Romanya müzelerinin gerçekten değerli tarihî eserlerinden bazılarını – aralarında MÖ 450’ye tarihlenen Cotofenesti Altın Miğferi ve üç kraliyet bileziğinin de bulunduğu objeleri– teşhir için ödünç almıştır. Son zamanlarda bu tür ödünç verme işlemlerinin sayısı artmıştır, ancak mübadeleye konu olan eserlerin değeri de düşmeye başlamıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
SERGİ MÜBADELESİNE HEP KARŞIYDIM
Topkapı Sarayı Müzesi’nin müdürlüğüne geçtiğimde (2005 yılı), sergi düzenleme konusunda öncü olan bazı meslektaşlarımla görüş ayrılığı yaşadım. Hatta bu konuda bakanlığa da şikâyette bulundum. Atilla Koç bu konuda anlayışlı davrandı, ardından gelen Ertuğrul Günay da aynı şekilde destekleyici oldu. Eski medeniyetlere ait eserler barındıran müzeler olarak, yurtdışında sürekli sergi açma teklifleri alıyorduk; Ancak ben bu tür mübadelelerde tek taraflılığa karşıydım. Biraz biz alıp seyredip faydalanalım diyordum. Örneğin, Çin porselenlerini isteyenler oldu; ya örneklerin sayılarını azalttık ya da hiç vermedik. Özellikle Çin’in kendisine eser göndermeyi uygun görmedim, çünkü bana göre sergi mübadelesi için güvenilir bir ortak değildi. Bu sadece benim kişisel görüşüm değil, dünya müzelerindeki meslektaşlarımın da ortak fikriydi.
Haberin Devamı
Batı Avrupa ülkeleriyle ise mübadele yapmak için müşterek konulu sergi tekliflerinde bulunurdum, ancak genellikle bunu zahmetli bulurlardı. Bugün Batı müzeleri, bir yandan yavaşlayan bürokrasinin, diğer yandan da finansal yüklerin ağırlığını taşıyan kurumlar hâline gelmiştir. Ortak bir konu için objeler sunmaya karar verdiğinizde, işlemler ve sigorta maliyetleri hızla yükselir ve çoğu müze bu sorumluluğu üstlenmek istemez.
ÖNEMLİ MÜZELERDEN ESERLER GETİRDİK
Bu kötü alışkanlık, Franco dönemi İspanyası’nda başladı. Dünya, Franco’nun antidemokratik rejimi nedeniyle İspanya ile resmi ilişkileri kesme yolunu seçmişti. Ancak, Prado Müzesi gibi Avrupa kültürünün zenginliklerini barındıran müzelerden ödünç eser almayı çok seviyorlardı. İspanya’nın diplomatları da bulundukları başkentlerde hem yerel yetkililerle hem de Madrid’deki merkezle yakın ilişkiler kurmak amacıyla bu tür sergilerin açılmasını can-ı gönülden teşvik ediyordu. Sonunda Prado Müzesi, adeta bir “paketle gönder, paketleri aç” servisine dönüşmüştü. Ben ve arkadaşlarım ise Türk müzelerinin böyle bir konuma düşmesini istemedik ve “Biraz da başkaları bizim eserlerimize değil biz onlara hayran kalalım” sloganını benimsedik. Bu konuda selefim Dr. Filiz Çağman’ın desteğini rahmetle anıyorum.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Hollanda müzelerinde Romanya’nın başına gelenler tarih hırsızları
Hollanda müzelerinde Romanya’nın başına gelenler tarih hırsızları
Hakkı lazım değil. Bu ilkeyi hayata geçirebilen tek öncü isim Dr. Nazan Ölçer’di. “Biraz da siz verin bakalım” anlayışıyla hareket etti ve Türk İslam Eserleri Müzesi, Avrupa’dan birçok eseri getirip sergilemeyi başardı. Bu başarısında, dünya müzelerini yakından tanıması ve müze müdürü olarak sahip olduğu seçkin kişiliği önemli rol oynadı. Ben de aynı sistemi takip ettim. Görevim boyunca; Kremlin, Tahran Bastan Müzesi ve Venedik gibi önemli kurumlardan teşhir için eserler getirttik. Kendi sarayımızın bazı eserlerini ise belirli komisyonlar tarafından derlenen seçkiler hâlinde sergiledik.
Arada yaşanan tatsız bir olayı hiç unutmuyorum: Hollanda müzeleriyle olan temasımız... Maalesef göreve başladığım dönemde bu ilişkiler çoktan kurulmuştu. Hollanda’daki büyükelçimiz, Amsterdam’daki bir müze (Nieuwe Kerk Museum), Rönesans döneminden kalma bir kilise binasını koleksiyon sergi müzesi hâline getirmiş ve bu tür koleksiyonları toplayarak teşhir ediyordu. Büyükelçimizin takdim mektubunun yanı sıra, Ermitaj Müzesi’nin Genel Müdürü Mihail Piotrovski’den de bir referans mektubu geldi. Açıkçası her ikisini de görmezden gelmek istiyordum, ancak işlemler çoktan ilerlemişti. Üstelik serginin açılışına Hollanda Kraliçesi’nin de geleceği söylendi. Ki gerçekten de geldi; tıpkı müteveffa İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth gibi, bu konularda oldukça bilgili bir hükümdardı. Bunun üzerine organizasyon için harekete geçtik.
Haberin Devamı
HOLLANDA SERGİ İÇİN 300 ESER İSTEDİ
Müze müdürü Ernst Veen oldukça iddialıydı. Fakat bu iddianın karşılığında yeterli planlama ve bilgiye sahip olmadığını kısa sürede fark ettim. Elinde Dr. Filiz Çağman ve Dr. Nazan Ölçer’in Londra’da büyük başarıyla açtığı “Turks” sergisinin kataloğuyla gelmişti. Üç yüzden fazla eser talep ediyordu. “Sayı saymayı biliyor musun?” diye sordum. Bunun üzerine,
“O takdirde ben size Turks gibi bir sergi yapamam” dedi. Ben de karşılık olarak, “Zaten yapamazsın, senden bunu bekleyen yok. Ayrıca yapma da, çünkü elindeki kataloğu aynen taklit edeceksen bu intihal olur. Bir kitabı birebir kopyalamak nasıl yanlışsa, bu da öyle” dedim.
Haberin Devamı
İlk temasımız pek iyi başlamadı ama süreci en azından düzgün bir şekilde yürütmeye çalıştım. Lakin bunun da bir faydası olmadığını gördüm. Adam hazırladığı serginin kataloğunu bir türlü sunmuyordu. “Hâlâ hazırlıyoruz” diyordu. Sonunda şüphelendim. Müzeyle teması olan bir Türk gencinden, kataloğun gerçekten basılıp basılmadığını öğrenmesini rica ettim. Sağ olsun, maketini bulup getirdi. Birkaç gün içinde baskıdan çıkacakmış. Hemen telefon ettim ve korkunç lüzumsuz ve edebisiz bir katalogla karşı karşıya olduğumu anladım. Verdikleri hiçbir söz tutulmamıştı. Ayrıca, “Amsterdam’daki Türk vatandaşları böyle bir sergiyi çok beğenecek” iddiasının da ne kadar geçersiz olduğunu, kataloğun sayfalarını inceledikçe fark ettim. Hemen telefon açıp, “Bu katalogla bu sergiyi açamazsın. Buradan da hiçbir eser gitmeyecek” dedim. Apar topar geldi, saçma sapan bahaneler öne sürdü ama geri adım atmadım. “Hayır, gidemez” dedim.
Tabii böyle tatsız olaylarda fatura her zaman sizin üzerinize kesilir, ancak umursamadım. Katalogsuz yapılan açılışta, teşhir düzeninin de son derece özensiz olduğunu gördüm. Adam, Topkapı Sarayı eserlerini ‘Oriental Bazaar’ (Doğu Pazarı) konseptiyle sergilemeye kalkışmıştı. Üstelik gerçekten de koleksiyon tertibi konusunda başarılı olan Sayın Çiğdem Simavi’nin Türkiye’nin çarşılarından topladığı ilginç plastik eserleri, bu ilginç koleksiyonla ilgisi olmayan Topkapı Müzesi’nden aldıklarıyla bir araya getirmiş ve bu bütünlüğe “Oriental Bazaar” adını vermişti. Bunun üzerine kendisine, “Sarayla çarşıyı nasıl bir araya getiriyorsunuz, hayran oldum görgüsüzlüğünüze ve bilgisizliğinize” dedim ve yine tartıştık.
Sergi için eser seçmesi gerektiğinde de sabah gelip akşam giden birini yolladı. “Bu kadar hızlı bir uzman seçimi görmediğim için, gelen kişinin önerilerine güven duymadım” dedim. Sonuç olarak, plansız ve özensiz bir organizasyonla karşı karşıyaydık ve bu tür sergi projelerine karşı temkinli olunması gerektiğini bir kez daha anlamış oldum.
Topkapı Sarayı’ndan faydalanmak isteyen Hollandalıların en gülünç örneğiyle yine o günlerde karşılaştım. Krallığın en ücra köşelerindeki bir şehirden gelen biri, “Bir sergi açacağız ve sizden eser istiyoruz, fakat ülkenizde demokrasi olmadığı için bizim şehir meclisi bütçe vermiyor” dedi. Ona şu yanıtı verdim: “Haftaya başbakanla görüşeceğim, beni kabul edecek. Konuşurum, demokrasiyi derhâl getirir. Ama sizin küçük kasabanıza Topkapı Sarayı’nın şahane eserlerinin nesini getireyim?” Suratıma boş boş bakıp gitti. Zaten anlaması da gerekmiyordu.
YETERSİZ GÜVENLİK NEDENİYLE ÇALINDI
Maalesef, kültürel mirasın kötü yönetilmesi ve korunamaması meselesi günümüzde de devam ediyor. Romanya tarihinin Dacia dönemi -Daclar ile Traklar arasındaki mücadele ve Dacların Balkan tarihindeki rolü- halen tartışmalı bir konu. Bu konuyu destekleyen arkeolojik eserler, bugün Hollanda’nın bilinmedik bir şehrinde, yetersiz güvenlik önlemleriyle sergilenirken, hırsızlar tarafından kolayca yağmalandı. Oysa bu koleksiyon daha önce de Metropolitan Müzesi gibi, etik dışı uygulamalarıyla ün kazanmış bir müzenin eline geçmiş ve büyük zorluklarla geri alınmıştı.
Ne yazık ki, çalınan eserler Amerika’nın elinden geri alındıkça, bu yağma düzeni devam ediyor. Dünyanın, kültürel hırsızlıkla işbirliği yapanlara karşı ağır cezalar getirmesi gerekiyor. Çünkü bu, bireysel bir kayıp olmaktan çok daha fazlasıdır. Evinizden atalarınızın nüfus kayıtlarının, şecerenizin ve size bırakılan mirasın çalınması kadar korkunç bir olaydır.
Bir diğer ciddi sorun ise, bu hırsızlıkları destekleyen yeni zenginlerdir. Onların eline geçen eserler, müzelerde sergilenenlerden çok farklıdır; akademik araştırmaların tamamen dışında kalır. Unutulur, kaybolur. Hollywood’un köşklerinde, mahalle mescitlerinin hazirelerinden çalınma ne kadar mezar şahidesi vardır, Allah bilir ama var. Bildiğimiz bir şey de var: Bu eserlerin bir kısmı yok olup gidiyor.
Bu nedenle, ehliyetsiz Avrupa müzeleriyle kültürel mübadelelerden kaçınılmalıdır. Bu tür işlerle ilgilenen amatör küratörlerden uzak durulmalıdır. Gezici sergilerin, ulusların birbirini tanımasına büyük katkı sunduğu yönündeki argüman artık geçerliliğini yitirmiştir. Günümüzde bu amaca hizmet eden çok daha etkili araçlar var: Belgeseller çekiliyor, kitaplar basılıyor, sinema filmleri yapılıyor. Eski devir çoktan geçti.
Herkes millî mirasına sahip çıkmalı ve yağmacılıkla mücadele etmelidir. Bağdat müzelerindeki Amerikan talanından sonra, Avustralya müzeleri de haddini bilmez bir şekilde Kahire Müzesi’ni soymaya kalktı. Neyse ki bu sefer dünya daha bilinçli davrandı ve Kahire Müzesi’nin, hepimiz için kıymetli olan eserleri geri getirildi.
Pompei
#Santorini#Pompei#Depremler
Şubat 09, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Santorini, bir volkan patlamasının beklendiği bir bölge değildir. Depremlerin volkanik bir aktiviteye yol açacağına dair bir beklenti oluşmamalıdır. Akdeniz bölgesinde Pompei’de, MS 79 yılında şiddetli bir deprem yaşanmış ve bu felaket Roma İmparatorluğu döneminde büyük yıkıma neden olmuştur. Bu bölgede yeni bir volkanik patlamanın yaşanması bekleniyor; ancak bunun ne zaman gerçekleşeceği bilinmiyor.
Haberin Devamı
SON günlerde basınımızda yer alan ve bazı gözlemciler tarafından abartılarak değerlendirilen Santorini’deki depremler hakkında bizim tarafımızdan söylenecek fazla şey yok. Haber kaynaklarımızın yetersizliği malum. Dünyaca ünlü jeologumuz Celal Şengör’ün ifadesine göre, “Deprem gerçek olduğu takdirde tsunami beklenebilir. Bunun etkisi Ege adalarına ve kıyılarına kadar görülebilir.”
Gerçekte, Santorini Adası’nın çöküşü, daha doğrusu volkanik kısmının patlaması, tarihî çağlarda meydana gelmiştir. Bu olayın MÖ 6. yüzyıl civarında gerçekleştiği düşünülmektedir. Ortaya çıkan çukur, yani caldera, o kadar derin ki gemilerin bu adalara demirlemesini imkânsız kılıyor. Turist gemileri yolcularını adaya bırakırken sürekli tur atmak zorunda kalmaktadır. Şehir tamamen volkanik kalıntılarla örtülüdür. Bu tür sönmüş volkan kalıntılarını Batı Anadolu’da da görmek mümkündür. Özellikle eski Lidya bölgesinde, yani bugünkü Ege’nin antik Sardis şimdiki Kula mıntıkasında benzer oluşumlar mevcuttur.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Pompei
İNSANLAR LAVLAR İÇİNDE KALDI
Akdeniz bölgesinde Pompei’de MS 79 yılında şiddetli bir deprem yaşanmış ve bu felaket Roma İmparatorluğu döneminde büyük yıkıma neden olmuştur. İlginçtir ki, antik dönemin iki büyük coğrafyacısı, amca-yeğen Plinius’lardı. Bu deprem sırasında amca Plinius donanma komutanıydı ve felaketzedeleri kurtarmaya çalışırken hayatını kaybettiği söylenir. Diğeri ise bu bölgede depremi gözlemlemiştir. Uzun süredir emareleri görülen bu deprem ciddileşince, yaklaşık 20 bin kişilik nüfusun önemli bir kısmının şehri terk ettiği anlaşılmaktadır. Kalan birkaç bin kişi ise lavlar altında kalarak hayatını kaybetmiştir. Napoli Müzesi ve bölgedeki yerel müzelerde bu felakete ait kalıntılar sergilenmektedir. Şehir, klasik Hippodamos sistemine göre inşa edilmiştir; villalar, evler ve yaşam tarzı Roma İmparatorluğu’nun tipik bir örneği olup UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır.
Haberin Devamı
Akan lavlar, 7-8 metre kalınlığında bir tabaka oluşturmuştur. Bu, kıyı bölgesinde açıkça görülebilen bir oluşumdur. 7-8 metre lav örtüsünün altında kazılar hâlâ devam etmekte olup, daha uzun yıllar süreceği öngörülmektedir. İç kesimlerine doğru ilerledikçe lavların kalınlığı 700-800 metreyi bulmaktadır. Bu bölge oldukça verimlidir. Lav kalıntılarının toprağı daha bereketli hâle getirdiği de görülür.
Akdeniz dünyası, yani Türkiye ve İtalya gibi bölgeler, genellikle sönmüş volkanların bulunduğu yerlerdir. Ancak Etna, Napoli civarındaki Vezüv, Stromboli gibi hâlâ aktif olan volkanlar da mevcuttur. Bu volkanların ne zaman patlayacağı belirsizdir. Yunan adaları arasında yer alan Santorini ise doğrusu, bir volkan patlamasının beklendiği bir bölge değildir. Bu nedenle, burada meydana gelen 5.2 büyüklüğündeki bir sarsıntının volkanik bir aktiviteye, lav püskürmesine yol açacağına dair bir beklenti oluşmamalıdır. Ancak bu konuda tartışmalar henüz tam olarak sonlanmış değil. Yine de ada güvenli ilan edilmiştir.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Akdeniz dünyasının en ilginç olaylarından biri, antik kentlerden biri olan ve İtalya’nın yerli halkı olan Samnitler tarafından genişletilen Pompei’dir. Etrüskler ve Yunan Dorları da burada yaşamıştır. 79 yılında, Roma İmparatorluğu’nun en parlak döneminde ve yaklaşık 20 bin kişilik nüfusuyla Pompei, İtalya’nın ünlü şehirlerinden biriydi. Ancak bu sırada Vezüv Yanardağı’nın patlaması şehri büyük ölçüde etkiledi. Daha önce bahsettiğimiz Plinius’ların yanı sıra, bu bölge, en çok araştırılan arkeolojik merkezlerden biri olmuştur. 18. yüzyıldan beri burada kazılar devam etmekte olup, klasik arkeolojinin doğup geliştiği yerlerden biri başında gelir.
Haberin Devamı
Pompei
LAV PÜSKÜRMESİ HER YERDEN GÖRÜLDÜ
Burada bulunan “anorganik” tasnifteki buluntuların yanı sıra, karbonlaşmış ve taşlaşmış organik buluntular da oldukça fazladır. Lavların altında kalmış cesetler üstlerindeki kıyafet ve ziynetleriyle, bitkiler ve hayvanlar, dönemin sivil mimarisinin en iyi korunmuş örnekleriyle birlikte günümüze ulaşmıştır.
Bu şehirdeki lav püskürmesi, çevredeki diğer bölgelerde de görüldü. Pompei, edebiyatı süsleyen anlatımlarıyla günümüze en çok tasviriyle ulaşan antik yerleşimlerden biridir. Aslında antik dünyada, Roma İmparatorluğu’nda Roma’nın dışında Efes, Antiokheia, İskenderiye ve hatta Anadolu’da Pamfilya kıyıları ile Galatya gibi önemli şehirler olmasına rağmen, Pompei kadar ün kazananı yoktur.
Haberin Devamı
Bu bölgede yeni bir volkanik patlamanın yaşanması bekleniyor; ancak bunun ne zaman gerçekleşeceği bilinmiyor. Öte yandan, Anadolu’daki sönmüş volkanlarda böyle bir ihtimal olmadığı belirtilmektedir. Her hâlükârda, tarihî dönemlerde volkanik patlama yaşamamış ancak volkanik geçmişe sahip merkezleri -Erciyes (Kayseri), Lidya-Kula civarı, İtalya’nın Sicilya ve Napoli bölgeleri gibi- ziyaret etmek, bulunduğumuz bölgenin jeolojisini ve deprem risklerini anlamak açısından büyük önem taşımaktadır. Volkanik patlama dönemini geride bırakmış olabiliriz, ancak hâlâ dünyanın en aktif deprem hatlarından birinde yaşıyoruz. Bu nedenle dikkatli olmalı, koruyucu önlemler almalı ve özellikle inşaat kalitesine azami özen göstermeliyiz.
Pompei hakkında fevkalade geniş bir literatür taraması yapan, şehrin tarihini ve topografyasını detaylı bir şekilde tanıtan önemli eserlerden biri Göksel Göksoy’un Pompei: Bir Roma Şehrinde Yaşam ve Ölüm adlı kitabıdır. Türk gezi edebiyatının önemli eserlerindendir.
ÜSKÜDAR’DA MEDEA MATERİAL
AYŞE Emel Mesçi, pek fazla duyulmasa da her yıl bir oyun sahneye koyuyor. Medea Material’a gitmekte geciktiğimi itiraf etmeliyim ve çok şey kaçırdığımı düşünüyorum. Devlet Tiyatrosu ve Devlet Konservatuvarı, her zaman güçlü imkânlara sahip kurumlardır. Bu oyun, Medea’nın yeni bir yorumu. Yazarı Heiner Müller... Henüz metne sahip değilim, ancak izlediğim kadarıyla değerlendirme yapıyorum.
Klasik Medea ile kıyaslandığında, Euripides’in vurguladığı trajik çıkmaz bu versiyonda fazlasıyla devam ediyor. Medea, kendisini aldatan ve terk eden kocasına çocuklarını bırakıp ebedi bir ölüm mü tatmalıydı? Yoksa kocasına aynı acıyı yaşatarak hem kendisini hem de çocuklarını feda mı etmeliydi?
Pompei
OLAĞANÜSTÜ PERFORMANS
Yazar, bu meseleyi çağdaş insanın savaşlar ve çevre kirliliği karşısındaki çıkmazına paralel şekilde ele almak istiyor gibi görünüyor. Ancak benim üzerinde durmak istediğim esas konu, oyunun oyunculuk açısından sunduğu olağanüstü performans.
Gerçekten de birinci sınıf bir oyunculuk sergileniyor. Rus tiyatrosunda hayranlıkla izlediğim akrobatik aktörlük tekniği, bu oyunda kadın-erkek fark etmeksizin her oyuncu tarafından başarıyla uygulanmış. Oyuncular, modern balecileri kıskandıracak düzeyde bir beden eğitimi ve sahne hakimiyeti sergiliyorlar.
Başrolde Medea olarak Sükûn Işıtan’ın performansı dikkat çekiciydi. Ayrıca Umut Yılmaz, Furkan Şahin, Melis Özpaça, Aleyna Güreli, Berfin Batır, Nazlı İnan, Elif Demir, Sevtap Aktekin, Serenay Sorgeç ve Kürşat Kurnaz da olağanüstü bir sahne disipliniyle sanki sahnede çağdaş Rusya tiyatrosunun özelliği olan bir teknik bize de geçmiş gibi hareket ettiler. Hepsi, birinci sınıf bir jimnastik eğitiminden geçmiş gibi. Devlet Tiyatrosu’nda böyle bir fiziksel performansı çok nadir görmüşümdür, hatta bu düzeyde bir sahne hareketliliğini izleyen pek kimse olduğunu da sanmıyorum. 1959’dan beri Devlet Tiyatrosu seyircisiyim, fakat böyle bir oyunla çok nadir karşılaştım.
Bu başarılı çalışmada emeği geçen herkes adına büyük bir mutluluk duydum. Ayşe Emel Mesçi’yi, Sükûn Işıtan’ı ve tüm genç oyuncuları içtenlikle kutlarım.
Dünüyle bugünüyle İstanbul
#İstanbul#Suç Oranları#Andrea Minguzzi
Şubat 16, 2025 06:305dk okuma
Paylaş
İstanbul artık yalnızca çok nüfuslu değil, aynı zamanda yüksek suç oranlarına sahip bir şehir hâline geldi. Motosikletli kuryeye kızan biri, onu arabasıyla eziyor... 15 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi, kendisine laf atan iki mahlûka sadece “Pardon kardeşim” dediği için bıçaklı saldırıya uğruyor... Efendiliğiyle, güvenliğiyle, en mütevazı zamanlarında bile yardımseverliği, eli açıklığı ve nazik diliyle tanınan 1960’lar öncesi İstanbul’u hangi şer kuvvetleri bu hâle getirdi ve bu mahlûkat kalabalığı buraya nasıl geldi?
Haberin Devamı
hurriyet-new
BİR nesilde, surların içinde bir milyon nüfusa sahip olan İstanbul’dan, Bakırköy-Yeşilköy hattına; Galata-Beyoğlu’nun dışına, sahilden Yeniköy-Tarabya ve Sarıyer’e; karşıda ise Üsküdar, Boğaz’ın Anadolu yakası ve en fazla Kartal’a kadar uzanan bir şehirden, etrafındaki mega kentlerle iç içe geçen, gireni çıkanı günlük 30 milyonu bulan bir metropole ulaştık. Buna “Kozmopolit İstanbul” diyorlar. Ne büyük bir özenti! Tıpkı Avrupa’da gezen herkesin kendisine “expat” demesi gibi.
Oysa İstanbul artık kozmopolit değil; bir milyon nüfusa sahipken kozmopolitti. Akdeniz’in büyük ülkelerinden gelen halklar, farklı dinler, kendilerine özgü renkler, sözlü ve maddi kültürel zenginlikleriyle aynı potada yoğruluyordu. Bugün ise şehir tam anlamıyla bir kaosa dönüştü; burada ölenlerin kimler olduğu bile belli değil. Üstelik yetmezmiş gibi milyonlarca insan daha buraya ekleniyor. Oysa kendi sınırlarımız içinde yaşayanların bile bu şehre uyum sağlayamadıkları, bunun ciddi bir sorun teşkil ettiği açık. İstanbul artık yalnızca çok nüfuslu değil, aynı zamanda yüksek suç oranlarına sahip bir şehir hâline geldi; tıpkı Brezilya’nın Sao Paulo’su ya da Orta Amerika’nın New Mexico’su gibi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Dünüyle bugünüyle İstanbul
SUÇ TABLOSU GÖZLER ÖNÜNDE
Kahire, İskenderiye ya da Kalküta ile kıyaslamıyorum; çünkü bu şehirlerde hâlâ gelenekler hâkim. Ancak İstanbul, Hindistan’da eski bir kültür merkezi olan ve zamanla yozlaşan Delhi ile benzerlik gösteriyor. Orada da her türlü suç, serserilik ve şiddet açıkça sokaklarda sergileniyor. Yeni Delhi’de sokak ortasında insan döverek soyanlar, öldürenler, toplu taşımada kadınlara yönelik taciz ve saldırılar artık sıradan manzaralar hâline gelmiş durumda.
Bu noktada İçişleri Bakanlığını suçlayamayız. Polis ne yaparsa yapsın, ortaya çıkan suç tablosu ortada: Motosikletli kuryeye kızan biri, onu arabasıyla eziyor; yapanın sabıka kaydı iki rakamlı. İstanbullu modeli olarak gururla gösterdiğimiz bir ailenin 15 yaşındaki oğlu Mattia Ahmet Minguzzi, kendisine laf atan iki mahlûka sadece “Pardon kardeşim” dediği için bıçaklı saldırıya uğruyor. Beş yerinden ölümcül şekilde bıçaklanıyor, yetmiyor, saldırganlardan biri yaralı hâlde yerde yatan çocuğu tekmeliyor. Peki, bu kin neden?
Haberin Devamı
Dünüyle bugünüyle İstanbulAraç sürücüsü, aynasını kıran motosikletli kuryeyi ezdi.
Etrafına bu kadar kin duyan insanların, bu şehre gelişlerindeki derbederliği ve düzensizliği kim izah edebilir? Mattia Ahmet’i katleden iki saldırganın da suç kaydı var. Böyle suç kayıtlarına sahip kişiler hangi şehirlerde serbestçe dolaşabilir? Güney Amerika’nın kimi kentlerinde ve Hindistan’daki baştan çıkmış metropollerde belki ama efendiliğiyle, güvenliğiyle, en mütevazı zamanlarında bile yardımseverliği, eli açıklığı ve nazik diliyle tanınan 1960’lar öncesi İstanbul’u hangi şer kuvvetleri bu hâle getirdi ve bu mahlûkat kalabalığı buraya nasıl geldi?
Bu durumun en büyük sorumlusu, adliye düzenimizdir. Sicili kabarık insanlar neden sokaklarda dolaşabiliyor? Bazı talihsiz insanlar neden daha doğdukları günden itibaren bu suç sicili kabarık sistemin içine dâhil edilebiliyor? Bunu önleyecek koruma mekanizmaları nerede? Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ne işe yarar? Bu bakanlığın teşkilatı nasıl çalışıyor? Adalet Bakanlığı, suçluların kayıtlarını işlevsel hâle getirecek mekanizmalar kurmak yerine, yeşil pasaport dağıtarak sempati toplamaya çalışacağına öncelikli sorunlara eğilse daha iyi olmaz mı?
Haberin Devamı
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
DENGELİ TOPLUM ARTIK KİNDARLARLA DOLU HALDE
Genç Mattia, iyi tahsil görmüş, iyi yetiştirilmiş bir genç. Eskiden insanlar, böyle gençleri kıskanarak değil, imrenerek izlerdi. Hatta çevrelerinde böyle gençler gördükçe hemşerileri olarak övünürlerdi. Şimdi ise bu dengeli toplum yerini saldırgan, ruh hastası kindarlara bırakmış durumda. Garip uyuşturucuların dağıtımı had safhada. Bunun sebebini, tıpkı ucuz içki satışının yaygınlaşmasını teşvik eden vergi politikaları gibi, yanlış ekonomik önlemlerde aramak gerekir. Temel mekanizmaların iyi yönetilmediği bir yerde, tüm sorumluluğu polise yüklemek, öncelikle bürokrasi içinde adil bir iş bölümünün olmadığını gösterir.
Haberin Devamı
Mattia’nın babası, İstanbul’un tanınmış şeflerinden Andrea Minguzzi. İstanbul mutfağına İtalyan mutfağını getiriyor, yenilikler yapıyor; tanınan, sevilen bir figür. Bizim için bir kazanç. Annesi Yasemin Akıncılar, değerli bir orkestra üyesi, çellist. Büyük bir özenle yetiştirmeye çalıştıkları ve iftihar ettikleri evlatları, batakhaneler bölgesinde değil, haydutların yoğun olduğu bir semtte de değil; Kadıköy’de, herkesin alışveriş yaptığı, günlük hayatını sürdürdüğü bir çarşıda iki ruh hastasının saldırısına uğruyor. Hepsi bu kadar. Ne çarşıda güvenlik var ne de bu şehrin insanları, serserilerin her yere doluşmasından dolayı endişe ediyor. Tepkisiz yurttaşların bu duruma gelmemizde bir payı yok mu?
Haberin Devamı
Dünüyle bugünüyle İstanbulMattia Ahmet Minguzzi, ‘bit pazarı’nda bıçaklanarak öldürüldü.
İstanbul’u ve Türkiye’yi yönetmek kolay iş değil. Ancak devletten beklenen her şeyden önce asayişi ve can güvenliğini sağlamaktır. İlgisiz yurttaş ve hemşeriler çürümenin nedenlerinden başlıcasıdır.
DEVLET OPERASI VE BALESİ
BENİM gençlik zamanımda opera ve bale, Türkiye sınırları içinde yalnızca Ankara’ya mahsus bir imtiyazdı. Doğrusu, diğer şehirlerin de bu sanat dallarına büyük bir ilgi gösterdiğini zannetmiyorum. İstanbul’da, Beethoven’ın icra edildiği bir Wilhelm Kempff konserinde, Şan Sineması’ndaki orkestrayı değil, Kempff’in neden bu orkestrayla çaldığını eleştirmişlerdi. Oysa Kempff, Mustafa Kemal Atatürk’e büyük hayranlık duyan ve bunu her fırsatta dile getiren bir kültür adamıdır. Büyük bir virtüöz olmanın getirdiği özelliklerden biri de budur.
Zamanla İstanbul, tam anlamıyla modern bir opera binasına kavuşamasa da opera ve bale gösterilerine ev sahipliği yapmaya başladı. Bu sanat dallarının kendilerini ifade edecekleri binaların eksiklikleri ve çalışma koşulları üzerine burada uzun uzun konuşmayacağım.
2 OYUN SAHNELENECEK
Yakın zamanda “Romeo ve Juliet” sahneye konuyor. Sergey Prokofyev’in bu ünlü bestesi, 22. Uluslararası Bodrum Bale Festivali’nde sahnelenecek. Mersin Devlet Opera ve Balesi tarafından Nugzar Magalashvili koreografisi ile sahnede olacak. “La Traviata” ise Efes Antik Tiyatrosu’nda sahnelenecek. Opera ve bale gösterileri, Ankara ve İstanbul arasında düzenli olarak sahnelenirken, İzmir ve diğer şehirlere de yayılmaya devam ediyor. Son yıllarda seçkin isimler de bu etkinliklere davet edilmeye başlandı.
Dünüyle bugünüyle İstanbul
Ancak Devlet Opera ve Balesi, millî bütçenin yalnızca binde bir buçuğu gibi komik bir miktarla döndürülmeye çalışılan bir bakanlık bünyesinde faaliyet gösteriyor. Yine de burada büyük bir gayret ve tasarruf söz konusu. İstanbul halkı ve gençler için önemli kültür merkezleri arasında Atatürk Kültür Merkezi (AKM) ve Cemal Reşit Rey Konser Salonu yer alıyor. Ancak keşke, güzel bir opera binasına dönüştürülmüş Haydarpaşa Garı gibi prestijli mekânlar da bu sanatın hizmetine sunulabilseydi. Şehirde bulunan 250 tiyatro topluluğuna tahsis edilecek salonlar inşa edilse, gösteriler için akustiği mükemmel bir opera binamız olsaydı.
Dünüyle bugünüyle İstanbul
SALONLARA İHTİYAÇ VAR
Bunlar aslında çok büyük beklentiler değil. Eğer bu tür yatırımlar yapılmaz ve üniversite gençliği ile çalışan kesim yeterli kültürel eğitimi alamazsa, toplum çok daha tatsız gelişmelere gebe kalacaktır. Bir zamanlar müzik adamları kendini hissettiriyordu. Genel Müdür Tan Sağtürk ve arkadaşlarıyla canlanma başladı. Artık Haldun Dormen gibi tek atlı tek mızraklı öncülerin arandığı devir yeni ustaların gayretleriyle gelişir. İstanbul’un opera, tiyatro ve konser salonlarına ihtiyacı var. Belediyelerin tiyatro hayatını ele alması lazım.
Paran kadar konuş ABD, Rusya ve Ukrayna
#Trump#ABD#Rusya
Şubat 23, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
Trump gerçek bir ABD’li işinsanı. Bütün odak noktası para. “500 milyar dolarım gitti” diyor. Zelenski ise “Hayır, sadece 100 milyar dolar” diyor. Muhtemelen Ukraynalı haklı. Ama Trump’un böyle bereketsiz bir kazana 100 milyar dolar daha yatırmaya niyeti yok. Bütün amacı, Ukrayna’nın kalan maden zenginliklerini ele geçirmek. ABD, Ukrayna’nın doğusunu Rusya’ya bırakma teklifini kabul etmiş görünüyor. Böylece savaşın sona ereceğini düşünüyorlar. Çin meselesi gündemde olduğu sürece ABD, Rusya’yı tamamen karşısına alamaz.
Haberin Devamı
61. Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcıydı. ABD Başkan Yardımcısı James David Vance, bilinen hoyrat tavrıyla diplomasiye ve diplomatik üsluba uzak bir konuşma yaptı. Bu üslup, ABD’yi veya Donald Trump’ın siyasetini daha ne kadar sürdürebilir, tartışmaya açık bir konu. Ancak şu bir gerçek ki, ABD şu mesajı veriyor:
“Ben Suudi Arabistan’da Putin’le görüştüm. Bu savaş herkes için büyük bir mali yük oluşturuyor. Zelenski sahtekâr. Seçime karşı bir diktatör. Ukrayna’yı taşımak zorunda değiliz.”
Paran kadar konuş ABD, Rusya ve Ukrayna
Şüphesiz bu üslup, Putin’e göre daha sert görünüyor. Aslında Putin’in kendisi de Ukrayna sorununa tahammülü olmayan bir Rus politikacısı. Daha tarihî bir bakış açısına sahip. Trump ise gerçek bir ABD’li iş insanı. Bütün odak noktası para. Her şeyi hesaplıyor. “500 milyar dolarım gitti” diyor. Zelenski ise “Hayır, sadece 100 milyar dolar” diyor. Muhtemelen Ukraynalı haklı. Ama Trump’un böyle bereketsiz bir kazana 100 milyar dolar daha yatırmaya niyeti yok. Bütün amacı, Ukrayna’nın kalan maden zenginliklerini ele geçirmek. Elbette Ukrayna’yı bu duruma getirenin bizzat ABD olduğunu ise göz ardı ediyor.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
MultiNet’le Tasarruf Edin, Maliyetleri Düşürün
Multinet Up
by Taboola
Büyük devletlerin diplomaside tutarlılık ve devamlılık ilkesi bilinir, ancak bu artık ABD için geçerli görünmüyor. Yeni takımı “Seçimi biz kazandık, biz başkayız” diyerek yeni bir dünya düzeni kurma havasındalar.
Paran kadar konuş ABD, Rusya ve Ukrayna
BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ KALMALIYIZ
Değerli meslektaşım ve öğrencim profesör Taşansu Türker, ‘Hariciye Konseri’ adlı bir roman yazdı. Burada bir pasaj çok önemli; daha önce de tartışılmıştı. Onun çok uzun zamandır savunduğu tez şudur: ABD ile Rusya katiyen karşı karşıya gelemez. Nitekim Çin gibi bir tehlike varken, Rusya’yı harcamak hiç akıl kârı değil. Trump’ı bu yüzden ayıplayacak değiliz. Zaten böyle bir yanlışı ancak Avrupalılar yapar.
Haberin Devamı
Geleceğin kavgası -Allah korusun- kesinlikle Avrupalıların yanında yer alacağımız bir savaş olmamalıdır. Hatta böyle bir savaşta bağımsız ve tarafsız kalmamız en mantıklı yoldur. Şayet zorlanacak olursak, savaşa ancak en uygun zamanda, son günün son dakikasında girmeliyiz. İkinci Dünya Savaşı’nda bu tavrı gösterdik. Birincisinde ise ülkeyi mahvettik. Aynı hata, Avrupa’nın yanında yer alarak tekrarlanmamalı.
Son tablo oldukça ilginçti; Güvenlik Konferansı Başkanı Christoph Heusgen neredeyse ağlayacaktı. Ursula von der Leyen ise endişeli ve ağlamaklı gözlerle bakıyordu. Doğrusu bu durum oldukça ironikti. Bu adamlar ve kadınlar, Türkiye’yi Avrupa’dan uzak tutmak için her türlü entrikayı çevirirler. Buraya gönderdikleri temsilciler ise dost gibi geçinerek bizim hariciyecilere adeta kusur bulan bir mürebbiye gibi bakarlardı.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
Hariciye teşkilatımız doğrusu, taraftarlar ve karşıtlar şeklinde bir manevrayla onları yönlendirmeyi iyi becermiştir. Dışarıdan birçokları bunu Avrupa taraftarlığı veya düşmanlığı olarak yorumlayabilir.
Şu bir gerçek: Bugün Avrupalılar, artık İsveçlilerin ağzıyla Türk ordusunun savaş gücünden bahseder oldular. Tabii, bu savaş gücü sanayi ile de desteklenecek. Doğrusu, bu gücü onların emrinde harcamak akıl kârı değil. Gelecekte bu durum Türkiye’ye kazanç sağlayacaktır. Eğer “Savaşta kazanç sağlamak ayıptır” diyorsanız, bu savaşa dâhil olmak daha da büyük bir ahmaklık olur.
Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Christoph Heusgen, öfkeli bir konuşmasında ABD’nin ortak Avrupa değerlerini dikkate almadığını ve bir anlamda kendilerini terk ettiğini söyledi. Evet, ABD Avrupa’nın çocuğudur ama fazlasıyla yabancılaşmış bir çocuktur. Kendi başına bir kıtadır. Görünen o ki, Alman diplomasisi, birçok alanda olduğu gibi, diplomatik üslup ve strateji konusunda da hâlâ saf ve deneyimsiz yönlerini gizleyemiyor.
Haberin Devamı
Paran kadar konuş ABD, Rusya ve Ukrayna
ABD, RUSYA’YI KARŞISINA ALAMAZ
ABD, Henry Kissinger’ın Ukrayna Savaşı’nın daha başında realist bir şekilde ifade ettiği gibi, Ukrayna’nın doğusunu Rusya’ya bırakma teklifini kabul etmiş görünüyor. Böylece savaşın sona ereceğini düşünüyorlar. Doğrudur. Açık olan şu ki, Çin meselesi gündemde olduğu sürece ABD, Rusya’yı tamamen karşısına alamaz. Dünya tarihinde birebir tekrarlar yaşanmaz. Ancak Mark Twain’in söylediği ve Taşansu Türker’in de yinelediği gibi, tarihte ancak kafiye vardır. Çin, büyüyen ve giderek güçlenen bir kıta. Hem üretimi hem de tüketimi artıyor. Dünya için büyük bir sorun teşkil ediyor. ABD’nin, böyle bir kıtayla birleşmesi mümkün değil. Almanların birleşmesi ise kendi tarihî hatalarının bir sonucu olabilir.
Haberin Devamı
Elbette ABD, Rusya ve Hindistan aynı cephede olacaktır. Türkiye gibi ülkelerin her iki tarafta da kesin bir yeri yoktur, ancak herhangi bir zor durumda yerleşeceğimiz tarafın bu üç büyük güç olduğu şüphesizdir. ABD’nin tarihsel Rus stratejisi hâlâ geçerliliğini koruyor; Rusya’yı yanında tutmak istiyor çünkü Çin gerçekten büyük bir sorun. Rusya için de Avrupa büyük bir sorun. Rusya, ABD’yi doğrudan karşısına almak istemez. Nitekim Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda bu stratejiler, Rusya’yı kurtarmıştır.
Bu durumda, Türkiye’nin Ukrayna konusunda son birkaç yıldır izlediği dış politika stratejisinin isabetli olduğu görülüyor. Aynı esnekliğin, dünyanın diğer bölgeleri için de gösterilmesi gerekiyor -özellikle Ortadoğu için-. Günümüz dünyasında ve ülkemizin kuzeyinde ya da güneyinde karşı karşıya olduğumuz sorunlar, birbirinden daha az tehlikeli değil.
Avrupa Birliği, bugüne kadar ekonomik ve kültürel işbirliği bir yana, en çok ihtiyaç duyduğu askerî işbirliği ve güvenlik konularında bile Türkiye’yi dışlama eğilimindeydi. Üstelik bu tutumunu, kaba bir üslupla gizleme gereği bile duymuyordu. Ancak şimdi, ABD’den aldıkları dersle Türkiye’ye yaklaşacakları açık. Sözcülük İsveçli komutanlara bırakılmaz. Fakat herkesin bilmesi gereken bir şey var: ABD artık eski ABD değil. Pazarlıkları buna göre yapmak gerekiyor. Nihayetinde, bazı konularda karşılıklı düzenlemeler yapılabilir, ancak Avrupa Birliği’nin de artık eski AB olmadığını unutmamak lazım. Avrupa ve ABD bazı kurumlarının eskidiğini değil, eridiğini fark edemiyorlar.
BAKÜ
Bu hafta başında Bakü’deydim. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ombudsmanı Dr. Sabina Aliyeva Hanım bilgisi ve zarafeti ile bizim Türk dünyasında hayranlık kazanan portrelerden. Genç neslin iftihar ettiği bir üyesi. O beni Azerbaycan Milli İdari İlimler Akademisi’nde bir konferansa davet etti. Bu okulun bizim Mülkiye gibi olduğunu düşünmeliyiz. Ama Mülkiye’nin bugünkü durumundan kurtulması için örnek alınacak iki kurum var: Fransa’daki Ecole Nationale d’Administration, ikincisi de bu okul. Bu vesileyle iki gün Bakü’de bulundum. Kış ortasında, doğrusu, yorucu bir geziydi. Bakü’nün iklimi sert, rüzgârları malum; ancak manevi havasıyla içim açıldı.
Paran kadar konuş ABD, Rusya ve Ukrayna
ESKİ KÜLTÜR HÂLÂ YAŞIYOR
Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar Rızayev (ANAR diye söz edilir) ve Elçin Efendiyev’in haftalık buluşmalarına, daha doğrusu iki ebedi dostun birlikte yemek davetlerine katıldım. Bu iki yakın arkadaştan biri, bir zamanlar Sovyetler Birliği Yüksek Sovyet Prezidyumu’nda üye, diğeri ise Azerbaycan başbakan yardımcılığı yapmıştı. Ancak yöneticilik geçmişleri bununla sınırlı değil. Fakat siyasi geçmişlerini anıp geçen sonbaharları bir bir hatırlamak yerine; edebiyatı ve dünya edebiyatını tartışıp değerlendirmeye devam ediyorlar. İki gün boyunca bu minval üzere ruhum aydınlandı. Sıkıntılarımdan kurtuldum. Azerbaycan’ın bize göre en hürmet görecek iki alanı budur; edebiyat ve müzik. Her yaştan insan iki dilde okumaya devam ediyor ve Türkiye yakından izleniyor.
Anar Rızayev ve Elçin Efendiyev’le iki saat boyunca, uzun zamandır unuttuğum bir atmosferi soluma fırsatı buldum. Azerbaycan Milli İlimler Akademisi’ndeki konferansta başka tebliğler de sunuldu, oldukça kalabalıktı. Eski bir kültür hâlâ yaşamaya devam ediyor.
Azerbaycan, 1989 sonrası yabancı diller konusunda önemli değişiklikler yaptı. Bağımsızlığın hemen ardından, uluslararası aile yapısına ve diplomasiye açılım sebebiyle İngilizce önem kazandı; hatta Çince öğrenenler bile vardı. Tüm bu değişime rağmen, halkın bir kısmı Rusça öğrenmeye ve bu dilde okumaya devam ediyor.
İSTANBUL TÜRKÇESİ YAYGIN
Görünüşe göre, Türk dünyasında üçüncü dünya ülkelerindeki gibi tek bir dile, özellikle de Paris ve Londra ekseninde şekillenen kültürel bir yönlendirme ve bağımlı bir mekanizma yok. Bunun yerine, daha renkli ve çeşitlilik içeren bir kültürü yaşatmayı başarıyorlar.
Bir nokta daha dikkatimi çekti: İstanbul Türkçesi oldukça yaygın. Hatta İstanbul’da kaybolmaya yüz tutan Türkçenin, geçmiş gezilerimde de gözlemlediğim gibi, devam ettirildiğini söylemek mümkün. Gençlerin konuştuğu Türkçe tamamen bu yönde; ancak yerel dil de yaşamaya devam ediyor.
Şehirde bir turizm hareketliliği de hissediliyor. Kongre turizmi bunun önemli bir parçası. Nitekim, Asya Parlamentoları Kulübü’nün toplantısı da bu kapsamdaydı. Türkiye’den gelen parlamento grubuyla karşılaşma fırsatımız oldu.
Şüphesiz, değişen hayat eskiyi büyük ölçüde silmiş durumda. Yeni bir dönem geliyor. Hayat, geçmişte mi daha kolay ve keyifliydi, yoksa şimdi mi? Buna karar vermek güç. Ancak yenilikler hızla devam ediyor ve yakın bir gelecekte bu değişimin sonuçları daha da belirgin hale gelecek.
Feroz Ahmad
#Feroz Ahmad#Tarihçi#Araştırma
Mart 02, 2025 06:294dk okuma
Paylaş
Feroz Ahmad, Delhi Müslüman aristokrasisine mensuptu. Türkçeyi iyi bilenlerdendi. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Feroz Ahmad, Türkiye’nin gerçeklerine ve Kemalist mirasın bakış açısına en fazla yaklaşan tarihçilerden biriydi. Dürüst bir kalemi vardı ve ciddi araştırmalar yapardı. Konular üzerinde titizlikle çalışan ve bazı meselelerde yerleşik duvarları aşabilen bir tarihçiydi.
Haberin Devamı
Geçen perşembe, 20. yüzyıl Türkiye tarihçiliğinin en önemli simalarından biri olan Feroz Ahmad aramızdan sessizce ayrıldı. Uzun bir süredir Türkiye’deki üniversitelerde hocalık yapıyordu. Eşi Bedia Turgay Ahmad Hanım’dır. Feroz Hoca’nın “Modern Türkiye’nin Oluşumu, Genç Türkler ve Osmanlı Milletleri: Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Yahudiler ve Araplar, İmparatorluktan Cumhuriyete, İttihat ve Terakki, Jön Türkler” gibi önemli kitapları bulunmaktadır. Hiç şüphesiz, İttihatçılık ve Cumhuriyet rejimi arasındaki kadroların oluşumu ve geçişteki ayıklanmalar konusunda en ciddi eserlerden biri de onun kitabıdır.
Feroz Ahmad
BERNARD LEWİS HOCASIYDI
Feroz Ahmad, pek dile getirmezdi ama Delhi Müslüman aristokrasisine mensuptu. Hatta bildiğim kadarıyla babası Nuruddin Ahmad, Delhi’nin son Müslüman belediye reislerinden biriydi. Kurtuluştan önce Delhi, Babürlü Hindistan’ın Müslüman kültürünü ve elitlerini barındıran önemli bir şehirdi. Lahor’da da Hintliler vardı. Mübadele süreciyle bu iki şehir büyük değişim geçirdi. Bir diğer önemli merkez ise Haydarabad’dı. Bu üç şehir, Müslüman Hindistan’ın bıraktığı son miras niteliğindedir. Feroz Ahmad, Mısır’ı incelemek istemiş, ancak hocası Bernard Lewis ona Türkiye’yi tavsiye etmişti. Bu yönlendirme isabetli olmuştu.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Günümüzde bir moda var: İmparatorluktan cumhuriyete geçişi anlayamamak üzerine kurulu bir yaklaşım. Bazıları, İttihatçı diktatörlüğü doğrudan Cumhuriyet rejimiyle ilişkilendiriyor; hatta Cumhuriyet’in kendi içinde yaptığı ayıklamaları hesaba katmadan, iki grup arasındaki bağı araştırıyor. Oysa nihayetinde her ikisi de modern Türkiye’yi oluşturan iki önemli dönemdir. Ama iki takım farklıdır. Arap ülkelerindeki bazı Jön Türkler (bu, genel bir devrimci terimdir; hatta Portekiz’de bile ‘Jön Türkler’den bahsedilir), özellikle Dürziler, Mareşal Georgi Jukov ile İttihatçı liderleri birlikte değerlendirerek olumlu bir bakış açısına sahiptir. Elbette, bu görüşe karşı çıkanlar da vardır.
Haberin Devamı
Kemalizm’e, Hindistan alt kıtasında (Bengal, Pakistan ve Hindistan’ı içine alan bölge) yaşayan birkaç milyonluk Müslüman topluluğu farklı bir perspektiften bakmaktadır. İçlerinde mutaassıp Müslümanlar bile vardır; ancak bizdekinden farklı olarak, Kemalizm’e doğrudan ve şiddetli bir şekilde saldıranlarına pek rastlanmaz.
Muhammed Eyüb Han’ın, Kemalist olarak anılan (pek de haksız sayılmazlar) müşaviri Fazlurrahman Malik (bir süre öğrencisi olma fırsatı buldum), Cumhuriyet reformlarını ve inkılaplarını onun kadar iyi anlayan başka bir Müslüman din bilgini yoktu. Medrese eğitimi ile Oxford’u ilginç bir şekilde birleştiren bir akademisyendi. Feroz Ahmad ise modern siyaset biliminin gereksiz spekülasyonlarından mümkün olduğunca uzak duran, ancak onlardan haberdar olan bir tarihçiydi. Dürüst bir kalemi vardı ve ciddi araştırmalar yapardı. Akdeniz’deki faşizm ile Kemalizm’in ayrıldığı noktaları belirlemeye özen gösterirdi. Bunlar, onun kişisel spekülasyonlarından ziyade, dönemin sağlam raporlarına, gazete yazılarından değerli makalelere kadar uzanan titiz bir taramanın sonucuydu. Türkçeyi iyi bilenlerdendi.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
YAPTIĞI İŞLERE SAYGIM BÜYÜK
Bence, Feroz Ahmad’ın Türkçeye de çevrilen “Jön Türkler ve İttihatçılıktan Kemalizme Geçiş” gibi kitaplarını iyi değerlendirmek gerekir. Bunların yanında, hiç şüphesiz Andrew Mango da ilginç bir tarihçidir. İstanbul’da büyüyen Mango, Rusya kültürüne ve Akdeniz-Latin kültürüne hâkimdir. Yakın tarih konusunda, birtakım moda görüşlerden uzak kalarak araştırma yapmak kolay bir iş değildir. Klasik tarihçiliğin ayıklama ve düzenleme yöntemleri, modern tarihçilik yapmak için yeterli olmaz. Bunun için farklı bir kültürel birikim ve mukayese yeteneği gereklidir. İki dünya savaşı arasındaki atmosferin dünyada nasıl şekillendiğini kavramak büyük önem taşır. Feroz Ahmad, bu konular üzerinde titizlikle çalışan ve bazı meselelerde yerleşik duvarları aşabilen bir tarihçiydi. Bu yüzden yaptığı işlere şahsen büyük saygı duyuyorum.
Haberin Devamı
Almanya’da doktora yapmış olmasına rağmen, Prof. Ömer Lütfi Barkan’ın yanında tekrar doktora yapan, doçentliğini de Türkiye’de alan Suraiya Faroqhi de köken olarak Hintlidir. Batı Avrupa-Alman kültürü ile Hint dünyasını bağdaştıran önemli bir tarihçidir. Türkçeyi rahatça kullanan akademisyenlerdendir.
Hiç şüphesiz, eski nesil içinde Türkçeye çok hâkim olan filologlar da vardı. Andreas Tietze ve Fransız Georges Dumézil bunların önde gelen isimlerindendir. Her ne kadar bu grubun içinde yer almasa da, tarihçilikte de bu tür simalara rastlamak mümkündür. Macar tarihçi ekolü ise bizde daha fazla etki yaratmıştır.
Türkiye’de, Batı’daki modern totaliter teorileri ele alanlar ya da İslamcı bir bakış açısıyla meselelere eleştirel yaklaşanlar, hiç şüphesiz Bernard Lewis gibi Oryantalistleri pek önemsemek istemezler. Ancak, onların etkisi her zaman hissedilir. Türkiye tarihini anlamak, Batı’nın ve Doğu’nun önemli dillerini ve düşünürlerini kavramaktan geçer. Hayatın gerçekleri, yalnızca yabancı Türkologlar için değil, modern Türk tarihçileri için de aşılması gereken bir engeldir. Bu, ayrı bir eğitim ve bakış açısı gerektirir ve bunu başarabilen kişi sayısı çok azdır. İnsanlar ya duvarın öbür tarafında kalır ya da bu tarafında.
Haberin Devamı
GENÇLER ONUN ESERLERİNİ İNCELEMELİ
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Feroz Ahmad, Türkiye’nin gerçeklerine ve Kemalist mirasın bakış açısına en fazla yaklaşan tarihçilerden biriydi. Gandhi, Atatürk’ten bahsederken, “Şeytan diye gördüğümüz İngilizleri yenilebilecek bir güç olduğunu gösteren bir lider olduğuna” vurgu yapardı. Mevlana Azad da Müslüman dünyasından bir isimdi ve Kemalizmin ne anlama geldiğini değerlendirmişti. Fazlurrahman ise yalnızca Hindistan’da kalmadı, Pakistan’ın bir evladıydı. Kemalizmi son derece olumlu bir şekilde değerlendirenlerden biriydi. Hatta, Medeni Kanun’un kabul edilmesiyle ilgili tartışmaları reddederek, “Bu, herkesin hakkı olan radikal bir içtihattır ama yine de bir içtihattır” diyerek Türk inkılabını 19. yüzyıldan başlayarak en radikal ve kesin seçim yollarıyla tanımlayan isimlerden biri oldu.
Böyle önemli isimlerin yetiştiği bir ortamda, Feroz Ahmad’ın bakışlarında bilgelik, sabır ve titizlik vardı. İnsanın çevresi çok önemlidir. Bu yüzden, kendisi Cumhuriyet dönemi Türklerinden ve Avrupalılarından çok daha farklı bir perspektife sahipti. Eserlerinin gençlerimiz tarafından tekrar incelenmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Işıklar içinde yatsın.
.Avrupa’daki gelişmeler
#Almanya#Berlin#Avrupa
Mart 09, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Görünüşe göre, Avrupa’nın bölünmüş bloklarla bir güç kazanma seçeneği artık ortada. Akdeniz’in kuzeyi ve doğusundaki çağın gereklerine uyum sağlayabilen toplumların, İskandinavya’nın ve Orta Avrupa’daki Cermen blokunun, kazandıkları hayatlarına devam etmeleri mümkün. Ancak Rusya’nın Amerika olmadan yoluna devam etmesi, iki asırdır yaşanan gelişmelere bakıldığında, mümkün görünmüyor. Çünkü ortak tehditler karşılarında ve herkes kendi kabuğuna çekilerek daha mütevazı bir politika izlemek zorunda.
Haberin Devamı
BU hafta Almanya’da Berlin, Düsseldorf ve Köln’de vatandaşlarımıza konferanslar verdim. Daha çok, onların ülkedeki durumlarını tartıştık. Tezlerim ve telkinlerim açık: “Almanya size bir ufuk ve yer açtı, siz de bunu iyi değerlendirdiniz. Göçmen işçi grubunu oluşturanlar açısından Almanya, Türklere sahip olmakla kendini talihli hissetmelidir. İnsanlarımız çalışkan, disipline uyuyor ve suç işleme potansiyelleri çok düşük. Kazandıklarını biriktirerek ülkenin ekonomisine katkıda bulunuyorlar. Altmış senedir soğuk bir muameleyle karşılaşmalarına rağmen birlikte yaşamaya başladılar. Sıcakkanlılıkları dolayısıyla kendi çevrelerini kazanmaya başladılar.”
Avrupa’daki gelişmeler
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
AVRUPA AKLINI BAŞINA ALMALI
Kuzeybatı Avrupa, bir sınıf toplumudur. Bir yabancı için tutunmak ve girişken olabilmek zordur; buna rağmen başarılılar. Ancak karşı taraf, onlarla bütünleşmekte başarılı değil. Hazin manzaralarla karşılaştım. 14 yaşlarında bir çocuğumuz, okulunda Türkçe dersinin kaldırıldığını söyledi. Zaten ders seçmeliydi. Gidip ilgili otoritelerle konuşmaya kalksanız, saçma sapan, asılsız ve mesnetsiz mazeretler ileri sürerler: “Almancanın gelişmesine mâni oluyor” gibi. Sanki Alman liselerindeki Almanların hepsine kusursuz Almanca ve edebiyat öğretiliyor, herkes dili bülbüller gibi konuşuyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa liselerinin kalite kaybettiğini, hatta bunun Jacques Chirac gibi akıllı önderlerin ifadesiyle “politik hayatta bile bir seviyesizliğe sebep olduğunu” herkes söyler. İçinize giren bir azınlığın kendi dilini öğrenmesinden kime ne zarar gelir? Maalesef dünya değişiyor ama Almanya’nın bazı konularda kafası hâlâ eski. Bu eski zihniyetle de çağdaş gelişmeleri kavramaları ve modern sorunları çözmeleri mümkün görünmüyor.
Karnaval gününe denk geldik. Çalışan sınıfların eğlenme ve dinlenme imkânı maalesef her yerde sınırlı. Bütün bir yıl boyunca mütevazı karnaval kıyafetlerini giymek için hazırlanmışlar. Bilhassa çocuklar, bu gibi törenleri dört gözle bekliyor. Ya mart ayının başında sert bir hava gelir ya da pazartesi günü Mannheim’da olduğu gibi (bu kaçıncısı!) delinin biri çıkar, çarşı pazarda arabasıyla insanları biçer. Akşam saatlerinde dağılan karnavalı ve daha çok da mahzun çocukları gördüm. Pek dayanılır bir manzara değil. Belli ki bu toplumlar artık çocuklarını mutlu edememeye başladılar. Daha önce ne kadar mutluydular, onu da bilmiyorum. Bugün övünme günü değil. İnsanlığı ortak problemler ve mağduriyetler bekliyor. Avrupa, aklını başına toplamak zorunda.
Haberin Devamı
Hakan Fidan’ın Londra’daki toplantıya katılıp söyledikleri, bizce artık fazla tekrar görünüyor. Avrupa devletlerinin, askerliğin yalnızca elektronikleşmiş bir sanayiden ibaret olmadığını anlamaları gerekiyor. Üstelik bu alanda da geri kalmaya başladıklarını kabul etmeleri şart. Asıl mesele, savunma gücünü oluşturacak kendi yurttaş kitlelerini tanımak ve değerlendirmektir. Türkiye Avrupa’da en büyük ordu ve savunma gücüyle ortada. Askerî sanayiye de son on yılda değil, uzun zamandır hazırlanıyor. Hâlâ bu menfi ve itici tavırlarını anlamak çok zor.
GÜÇ KAZANMA SEÇENEĞİ ORTADA
Amerika’nın Avrupa üzerindeki baskısı, ABD Başkanı Donald Trump ve ekibinin basitliği ve mahalle üslubuna rağmen, aslında beklenen bir reaksiyon olmalıydı. Yurttaşlarının %30’unu hiçbir zaman endüstriyel bir toplum seviyesine getiremeyen, okutamayan, giydiremeyen bir toplumdan Avrupa’ya daha ne kadar destek beklenebilir? Ukrayna politikası konusunda Amerikan tavsiyelerini dinlemeyen Avrupa’nın ne yapacağı ise tartışılır. Şunu da belirtelim ki bu tavsiyeler, Trump ve kabiliyetsiz Amerikan Dışişleri Bakanlığına (State Department) değil, bir diplomasi ustası olan Henry Kissinger’a aitti.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
by Taboola
Görünüşe göre, Avrupa’nın bölünmüş bloklarla bir güç kazanma seçeneği artık ortada. Akdeniz’in kuzeyi ve doğusundaki çağın gereklerine uyum sağlayabilen toplumların, İskandinavya’nın ve Orta Avrupa’daki Cermen blokunun, kazandıkları hayatlarına devam etmeleri mümkün. Ancak Rusya’nın Amerika olmadan yoluna devam etmesi, iki asırdır yaşanan gelişmelere bakıldığında, mümkün görünmüyor. Çünkü ortak tehditler karşılarında ve herkes kendi kabuğuna çekilerek daha mütevazı bir politika izlemek zorunda.
Eğitim sistemimiz kötü durumda ve giderek de kötüleşiyor. Ama bu yalnızca bize özgü bir sorun değil. Daha 1950’lere kadar mükemmel bir yapıya sahip olan Avrupa’daki orta ve yükseköğretim de giderek kalitesini kaybetmeye başladı. Bizim zayıflığımız ise takip ettiğimiz sistemden de kaynaklanıyor. Kısacası, artık oturup bindiğimiz vagonun ve bizi çeken lokomotifin doğru olup olmadığını tartışma ve değerlendirme zamanımız geldi.
Haberin Devamı
Avrupa’daki gelişmeler
TÜRKİYE AKDENİZ ÜLKESİDİR
Düsseldorf’taki toplantıda genç bir Türk kızı ayağa kalktı. Arzum üzerine herkes isimlerini ve mesleklerini söylüyordu. Bu kızımız, Almanya’daki bir Fransız lisesinde Fransa tarihini okutuyor. Bu gerçekten harika. Üç nesil önce dedesinin basit bir kol işçisi olarak geldiği bu ülkede, torunu Düsseldorf gibi zarif bir Kuzey Alman şehrinde Alman çocuklarına Fransız tarihi öğretiyor. Bir diğeri, bir enstitünün başında psikiyatr olarak görev yapıyor. Bunlar, bu azınlığın ve işçi sınıfının farklılaşma eğilimini gösteriyor. Almanya’daki Türk toplumunda kız çocukları, daha umutlu bir dünya kurma gayretine ve enerjisine sahip. Genç kızlarımız arasında İspanya ve İtalya’ya yerleşmek isteyenler çok, Fransızca öğrenenlerin sayısı ise artıyor.
Doğrusu, artık enternasyonel rolü azalmış, demode olmuş bir dil ve kültür çevresinin dışına çıkabilmek gerekiyor. Bu umut verici bir gelişme. Zaten takip etmemiz gereken yol belli. Biz, çok demokrat (!) Ursula von der Leyen’in değil; müteveffa İtalyan senatörü ve parlak entelektüel Tullia Romagnoli’nin çizgisinde olmalıyız. Türkiye’ye yakışan, Kuzey Akdeniz ülkeleridir. Bizim dünyamız budur. Ayrıca, bu dünyanın arkasında bazı yönleriyle bizi geride bırakmaya başlayan doğudaki kardeş cumhuriyetler var. La Fontaine’in hikâyesindeki gibi çürük kristalle yolculuğa çıkan bakır bakraç durumuna düşmemeliyiz. Her toplumun yaşadığı tarih, kültürel yapılanması ve benzerlikleri, onun geleceğini çizer. Türkiye nedir diye soruyorlar? Türkiye’nin kimliği belli; o bir Akdeniz ülkesidir.
Bunu son Venedik gezimde daha iyi anladım. Sokaktaki insanların karnavalı, kuzeydekilerinkine kıyasla daha kaliteli. Ürünleri hâlâ daha iyi, eğitimi ise belirli dallarda hâlâ daha özgün ve nitelikli. İtalya, eğitimde son elli yılda belki harikalar yaratmadı ama gerilemek yerine bazı alanlarda kendini yenilediği ve niteliklerini değiştirdiği bir gerçek. Çek Cumhuriyeti ise Batı Bloku’nun sanayi ülkeleri içinde kendini yenileyen ve haklı olarak Eurozone sistemini kullanmayan bir ülke. Dünyayı yeniden değerlendirmeliyiz; heyecanlarımız, projelerimiz ve özlemlerimiz 1960’lı ve 1970’li yıllardaki gibi olamaz.
.450. yılında Selimiye ve Mimar Sinan
#Mimar Sinan#Selimiye#Selimiye Camii
Mart 16, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
Mimar Sinan’ın zirve eseri Süleymaniye’ydi. Ardından, Muhteşem Süleyman’ın oğlu Sultan II. Selim, ona Selimiye’yi yaptırdı. Selimiye, her zaman İstanbul’un şaşaalı karşılayıcısı oldu. Selimiye’nin yansıttığı ihtişam, beş asırdır dimdik ayaktadır. Bugün de Selimiye’nin 450. yılı kutlanıyor. Selimiye 20. yüzyılın ünlü mimarı Wright’ı bile büyüleyen bir eserdir ve içerisinde fısıldasanız duyulur.�
Haberin Devamı
BÜTÜN Rönesans devri mimarları içinde Mimar Sinan’ın yapılarında, zarafetten ve mühendislik başarısından önce şehirciliği göze çarpar. Onun kadar çevreye uyum sağlayan ve aynı zamanda çevreyi şekillendiren bir mimar bulmak zordur. Edirne’deki Selimiye Camii bunun en güzel örneklerinden biridir. Avrupa seferleri yolunda hem orduyu hem gelip geçenleri, sefaret heyetlerini ve kervanları ihtişamıyla karşılayıp uğurlayan bir yapı olarak düşünülmelidir.
450. yılında Selimiye ve Mimar Sinan
STATİK DENGEYİ KORUYAN BİR USTAYDI
20. yüzyılın ünlü mimarlarından Frank Lloyd Wright’ın, megaloman bir söylem gibi görünen şu sözlerinde bazı hakikatler yatar: “Yeryüzüne iki mimar gelmiştir. Biri Osmanlı mimarı Sinan, diğeri ise ben. Onu çıkarırsak mimarlıkta çok şey değişir. Mimarlıkta çığır açan yalnızca Mimar Sinan ve benden başka doğru dürüst bir mimar yetişmedi.” Wright’ı bu görüşe sevk eden, gökdelenleriyle 20. yüzyıla damga vuran, geniş kitleleri hayran bırakan, teknolojik üstünlük ve mühendisliği ciddi ölçüde barındıran bir mimarlık anlayışıdır. Sinan’ın ardındaki miras ise oldukça ilginçtir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Kubbe fikrini yeryüzüne Romalılar getirmiştir. Ancak Roma’daki Pantheon’un geniş çaplı kubbesi, kemer ve sütunlara dayanan bir yapıdan ziyade, kitlesel bir desteğe, yani silindirik bir temele yaslanır. Aradan 9.5 asır geçti. İnsanlık, Ayasofya gibi bir yapıyı ne mühendislik ne de estetik açıdan aşmayı başarabildi. Doğu ve Batı medeniyetleri yüzyıllarca Ayasofya’ya hayranlıkla baktı. Nihayet Floransa’da Filippo Brunelleschi, büyük bir mühendis, usta bir yönetici ve yetenekli işçileriyle, Floransa’daki Duomo’yu (Basilica di Santa Maria del Fiore) inşa ederek insanlığın Ayasofya karşısındaki acziyetini telafi etti. Ancak estetik anlamda insanlık gerçekten de Mimar Sinan’ı beklemek zorundaydı.
Sinan, malzemeyi son derece tasarruflu, temiz ve sağlam kullanan, mühendisliğiyle Ayasofya’nın dahi statik dengesini koruyan bir ustaydı. Onun eserlerinde, silüetindeki saflık ve ihtişam, çevresiyle uyumu ve aynı zamanda ona yön verme gücü, gelecek yüzyıllara dahi etki edecek bir mimari anlayışın temel taşlarını oluşturdu.
Haberin Devamı
Sinan’ın zirve eseri Süleymaniye’ydi. Ardından, Muhteşem Süleyman’ın oğlu Sultan II. Selim, ona Selimiye’yi yaptırdı. Edirne, Avrupa’ya yürüyen Osmanlı ordularının sevk ve komuta merkeziydi. Aynı zamanda tüccarların, kervanların ve bütün Rumeli’nin İstanbul’dan önceki toplanma noktasıydı. Peki, Sultan II. Selim, payitahtı Edirne’ye mi taşımayı düşünüyordu? Selimiye, her zaman İstanbul’un şaşaalı karşılayıcısı oldu.
1878’de Rus orduları Edirne’ye girdi. Plevne’nin şanlı savunmasının ardından karanlık bir dönem başladı. Mütareke süresince Edirne, Ayastefanos’tan Berlin Antlaşması’na kadar Rusların elinde kaldı. Birkaç ay içinde, Sinan’ın çok sevdiği İznik çinisi panoların hatırı sayılır bir kısmı Rusya’ya taşındı.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
1912’de, Balkan Savaşlarının kasvetli günlerinde, bu kez Bulgar ordusu şehre girdi. İkinci Balkan Savaşı’nın sonunda, Osmanlı’nın gerçekleştirdiği istirdat (yeniden fetih) ile Edirne tekrar vatana katıldı. Bu şehir, Türk yurdunun gerçek sınır kalesidir.
20. yüzyılın ünlü mimarı Wright’ı bile büyüleyen bir eserdir Selimiye. İçerisinde fısıldasanız duyulur. Oysa bugünün Türkiye’sinde, opera binalarında ve tiyatrolarda bile hâlâ akustik problemi çözülememiştir. Bu, mimari açısından bir hüzün vakasıdır. Oysa Koca Süleyman’ın ve Selimiye’nin yansıttığı ihtişam, beş asırdır dimdik ayaktadır. Bugün de Selimiye’nin 450. yılı kutlanıyor.
BAZI SORULAR HÂLÂ YANITLANAMADI
Haberin Devamı
Mimari açıdan hâlâ çözülemeyen birçok muamma var. Teknolojik harikalar, neden estetik açıdan bir zorlama ya da gölgeleme yaratmadı? Neden çinilerin mavisi hâlâ canlı? Bu soruların yanıtları hâlâ tam olarak bulunabilmiş değil. Osmanlı mimarisi nedir? Kökleri hakkında kesin bir şey söylemek güç. Ancak şu bir gerçektir ki Osmanlı mimarisi, Mimar Sinan ile temsil edilir ve ondan kalan miras, hâlâ her şeyde hissedilir.
Ortadoğu’da, Mısır’da, Balkanlardaki yapılar ve kalıntılar, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun burada olduğunu sedasıyla ve siluetiyle gösterir.
PUTİN, NAPOLÉON VE MACRON
ÜÇ yıldır süren savaş, Putin ve Rusya açısından kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıktı. Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında hiç kimse, Küçük Rusya olarak anılan Ukrayna’nın ve Kiev’in Moskova’ya bu kadar yaklaşarak bir NATO müttefiki olmasını kabul edemezdi. Bu uzun savaşın her iki Slav grubu için de ağır bir bedeli olduğu artık açık. Kardeşler savaşı, son 300 yılda zaman zaman alevlenen, zaman zaman yatışan bir birliktelikle devam eden uzun bir hikâyedir. Ukraynalılar ve Ruslar ne kadar birlik içinde, ne kadar ayrı? Tarihçiler, edebiyatçılar ve sanatçılar arasında bile süren bu tartışma, politikada da aynı şekilde devam etti. Ancak bu savaş artık iki tarafı kesin olarak böldü.
Haberin Devamı
Stratejik bir yasa âdeta kendiliğinden işledi: Amerika ve Rusya, tarih boyunca bazen karşıt, bazen de müttefik olmak zorunda kalmıştır. Putin, bu zor zamanlarında tarihsel örnekleri gündeme getirerek avantaj sağlamaya çalıştı. “Bu Avrupalılar Rusya’yı kolay lokma sanıyorlar. Napoléon’a sorsunlar” demeye getirdi. Oysa gerçekte, Rusya’yı fethedenler Batılılar değil, doğudan gelenlerdi. Ancak onların bile Rusya’da ulaşamadıkları bölgeler vardı: Ormanlar.
1220’lerde Altın Orda Devleti, Rusya’yı ilhak ettiğinde bazı bölgelerin idaresini kendisiyle işbirliği yapan yerel güçlere bıraktı. Moskova, Altın Orda adına kahyalık yaptı. Uzaklardaki Novgorod ise Moğol-Tatar yönetiminden pek şikâyetçi değildi; Batılı tüccar devletlerle ilişkisini sürdürüyordu. Altın Orda’nın çoğunluğu Kıpçak Türklerinden oluşuyordu ve ovaları, nehirleri seviyorlardı. Ancak Rusya’nın derin ormanlık bölgeleri daima çekinilen yerler oldu. Güneyden kaçan şehirler, kuzeyde yeniden kuruldu.
450. yılında Selimiye ve Mimar Sinan
ÖZGÜRLÜK GETİRECEKTİ
1812’de Napoléon’un Rusya Seferi, onun mareşallerinin alışılmış başarılarıyla başladı. Ancak yaşlı mareşal Kutuzov, genç mareşallerinin aksine bambaşka bir strateji izledi. İskitler yine sahnedeydi. Ruslar, iç kesimlere çekildiler ve geride bıraktıkları her şeyi yakıp yıktılar. Amaç, gelen Fransız ordusunu açlık ve sefalet içinde bırakmaktı.
Napoléon, büyük ideallerle yola çıkmıştı. Polonya’yı ve Avrupa’nın doğusunu geri kalmışlıktan kurtaracak, insanlara özgürlük getirecekti. Nutkun ardındaki hedefler ve planlar ayrıca tartışılmaya değer. Grande Armée (Büyük Ordu) ile sefere çıktı. Ancak ordusunun onda dokuzu bu seferin sonunda yok oldu. Borodino Muharebesi’ni kazanmıştı, ancak başka büyük bir meydan muharebesi yaşanmadı. Onu mağlup eden, kışın sert soğuğu, açlık ve Rusya’nın kendine has çete savaşları oldu.
Paris’e kadar ilerleyen Rus ordularının önüne, Urallardan gelen Nogaybet adlı Hıristiyanlaşmış bir Nogay Türk kabilesi yerleştirildi. O dönemde nüfusları yaklaşık 10.000 kadardı. Onları, âdeta Orta Çağ’dan kalma kılıç-kalkan kıyafetleriyle, düzenli ordunun önünde yürütüp Parislileri dehşete düşürdüler.
Böyle eski anıları yeniden hatırlamak güzel. Macron, tıpkı diğer Fransızlar ve dünya çapındaki entelektüeller gibi Napoléon’a hayran. Onun büyük bir lider olduğuna şüphe yok. Ancak Napoléon’un karşısındakiler de küçük adamlar değildi. 1812’den sonra Rusya, Fransız etkisinden bir parça daha kurtulmaya çalıştı. Ancak ne kadar başarılı olduğu tartışılır.
‘UKRAYNA’NIN DOĞUSUNU VERİN’
Avrupa, ikinci büyük çılgınlığını Hitler’in Barbarossa Harekâtı ile yaptı. Rusya’ya girdi, sonuçlar ortada. Tarih bilmiyorlardı.
Osmanlılar bile bu gerçeği çok önceden anlamıştı. IV. Mehmed döneminde Osmanlı orduları kuzeye doğru yürüdü ve yürüdü... Çehrin (Czehryn) sahrasında bulunan bir kaleyi fethetti. Ancak tüm bunlar beyhude çabalardı. Step denizinin ortasında tek başına kalıyordunuz. Ne savaşacak bir düşman, ne de yönetip vergi alabileceğiniz verimli bir ülke vardı. Rusya’yı fethetmek belki mümkündü, ancak idare etmek fethetmekten çok daha zordu. Bunu anlayan Osmanlı fatihleri, sahayı sessiz sedasız terk etti. Belki de bu kadarı yeterliydi.
Batılıların da yapması gereken budur. Ukrayna’nın da kabul etmesi gereken budur. Ancak bu gerçeği dile getirmek, kaba üslubuyla Trump’a düştü. Aslında bu onun kendi dahiyane fikri değildi. Henry Kissinger, ölmeden önce son tavsiyesini vermişti: “Ukrayna’nın doğusunu verin.” Sonuç olarak, isteseler de istemeseler de gelinen nokta budur.
Bu uzun sürecin sonunda Rusya’nın elinde kalan yine Kırım oldu. Yapılması gereken, orada yaşayan kültürel azınlıkların haklarını suhuletle ve ustalıkla koruyabilmek.
İtalya
#Floransa Operası#Vincenzo Bellini#Norma Operası
Mart 23, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Floransa Operası’nda Vincenzo Bellini’nin Norma operasını dinledik. Bir zamanlar Avrupa’nın kendi çevresine sadece Japonlar karışırdı. Bugün ise sanayiden sanata, müziğe kadar, Türklere ve İranlılara da rastlanıyor. Üstelik bu durum istisna değil. İtalya, Avrupa’nın anasıdır ama bizim bildiğimiz Kuzey Avrupa ile pek ilgisi olmayan bir ana. Öğrenci kalabalığımız fazla ve gayretliler. Ancak eskiye göre kötü bir yanları, İtalyancayı kötü bir aksanla konuşmaları. Dışarı çıkan gençler önce Türkçeyi doğru konuşmayı öğrenmelidir.
Haberin Devamı
PAZAR günü, ayın 16’sında, Floransa Operası’nda Vincenzo Bellini’nin Norma operasını dinledik. Başrollerden birinde Mert Süngü vardı. Tanıdığımız arkadaşlardan biri de Bari’deki opera orkestrasında kemancı bir İranlı sanatçıydı; Mervit Nesnas.
GENÇLERİMİZE BAKALIM
Dünya artık eski dünya değil. Bir zamanlar Avrupa’nın kendi çevresine sadece Japonlar karışırdı. Bugün ise sanayiden sanata, müziğe kadar, bir zamanlar “oryantal” diye anılan Rusların ve Japonların yanında artık Türklere ve İranlılara da rastlanıyor. Üstelik bu durum istisna değil. Gerek siyasi çalkantılar, gerek ekonomik sıkıntılar, gerekse insan hayatındaki en masum isteklerden biri olan değişiklik arzusu, ülkelerin seçkinlerini harekete geçiriyor. Yanımdaki dostlarımdan Emre ile Lale’nin kızları Milano’da başarıyla okuyor. İtalya’nın en seçkin kurumları Milano’da yer alıyor ve bu seçkin kurumlarda da Türkler var.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
İtalya
Doğrusu, 40 yaş üzerindeki neslin içinde altın değerinde insanlar çıkıyor. Hâlâ böyleyken belediyeden merkezî idareye neden yaşı geçmiş, yarım yamalak tahsilli kasaba politikacıları ısrar ediliyor, bunu anlamıyorum. Biraz da gençlerimize -hem de büyük fedakârlıklarla yetiştirdiğimiz kendi gençlerimize- bakalım.
İtalya’da hava buradakinden daha soğuktu. Buna rağmen Roma üzerinden Bari’ye geçiyoruz. Abruzziler denen dağlık bölge, Avrupa’daki kurtların son uluduğu yerdir. Feodal İtalya’dan kalma şatolar ve kasabalar ormanların arasında yer alıyor. Güneye aşağıya doğru indikçe Güney İtalya’nın subtropikal iklimi ve coğrafyası ortalığı kavuruyor.
İtalya, Avrupa’nın anasıdır ama bizim bildiğimiz Kuzey Avrupa ile pek ilgisi olmayan bir ana. Elli yıldır güney ve orta İtalya’ya gelip giderim. Her zaman bir yönüyle, sıcaklığıyla bize, yurdumuza daha yakın olduğunu hissettirir. Öğrenci kalabalığımız fazla ve gayretliler. Ancak eskiye göre kötü bir yanları, İtalyancayı kötü bir aksanla konuşmaları. Bu, Türk aksanı değil; Türkçedeki sesli harfleri düzgün telaffuz edememekten kaynaklanan bozuk Türkçenin İtalyancaya yansıması. Dışarı çıkan gençler önce Türkçeyi doğru konuşmayı öğrenmelidir.
Haberin Devamı
İtalya
İTALYA’DA HAYAT UCUZ
Siyasi açıdan, İtalyan politikasında Rusya’nın çok etkili olduğunu ileri sürenler var. Aksini iddia edenleri de gördük. Hristiyan Demokratların çok tartışılan lideri Giulio Andreotti’den beri İtalya’nın Doğu Avrupa bloğuyla ilişkileri diğerlerinden çok farklıydı. Normali de budur. Rusya’nın dış politikada hâkim düşman durumuna getirilmesi, milletler için sadece bir israftır. Rus topraklarından ve zenginliğinden yararlanmak isteyen Alman Bloku, her zaman bu kuvvetin abartılmasına ve çarpıtılmasına neden olur. Alman dış politika hedeflerine dahil olmak akıllıca bir politika değildir. Aslında yapılacak şey, Kuzeybatı Avrupa Bloku’nun Rusya politikasını ustaca dışlamak ve savunma sisteminde o blokun ürküntüleri, telaşı ve plansızlıkları dışında kalmaktır.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
by Taboola
İtalya’da hayat buraya göre ucuz. Sadece giyinmek değil, gezmek, yemek, içmek de öyle. Aynı kaliteyi tutturmak için hangi kazancı kullanacağımız sorusu ise ortada kalıyor. Batı Akdeniz bölgesindeki bir gezintide bile bu gelir-gider dengesizliğini, dağılımının saçmalığa varan kompozisyonunu düşünmeden edemiyorsunuz. Galiba asıl facia, aziz yurdumuzun Akdeniz ülkelerindeki iktidar ve idari sisteminin dışına kayıp Güney Amerika ekonomilerine ve toplumsal yapısına benzemeye başlaması olacak. İşte o zaman, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığının bile krize girdiğini düşünmek ürkütücü olur.
Temiz havalı, temiz köylü komşu Akdeniz ülkelerini gezmek, hem bizi dinlendirir hem de ortalıktaki düzensizlik ve çevre yağmacılığına karşı durmak için bir güç verir.
Haberin Devamı
YEŞİLKÖY YAĞMACILIĞI
YEŞİLKÖY, İstanbul semtleri içinde nispeten hızlı betonlaşmadan kurtulmuş bir yerdir. Ancak son gelişmeler, durumun değişmeye başladığını gösteriyor. 1950’ler ve 1960’larda bile Yeşilköy, ahşap ve mütevazı köşklerin yanında pekâlâ şatafatlı olanlarını da barındırabiliyordu. Semtin adı, gerçekten de yeşili hak ederdi. Bu, ta imparatorluk devrinden beri pek değişmeyen bir manzaraydı. İstanbul’un her etnik grubundan eski ailelerin yer aldığı bir semtti.
KIYI EŞKIYALIĞINA DUR DENMELİ
Bugün nüfus değişiyor ama nitelik sanki aynı kalmış gibi. Daha kapalı bir yer hâline gelmiş ama semte düşkün bir nüfusu var. Havasına, görünümüne sahip çıkmaya hazır gibiler mi dersiniz? Yanılırsınız. Umumi eğilim orada da kendini gösteriyor. Sahildeki yeşil alanın en büyük düşmanı, kahvehane kültürüyle orayı betonlaştırıyor. İnsanların, gençlerin ve çocukların mutlu oyun zamanlarına ayırdıkları yeşil alanlar çirkin kafelere dönüşüyor. 2015’teki yeşil alan, on sene içinde yok olmuş. Yakında, Bangkok’taki nehir kenarını moloz kayıklar ve derme çatma ahşap yapılar nasıl işgal ediyorsa, Yeşilköy de öyle olur. Ahmet Vefik Paşa’nın tabiriyle: “Ben bununla baş edecek pehlivan isterim.” Türk halkı olmadık şeylere boyun eğer, görmezlikten gelir, hiç ummadığınız yerde de tepesi atar. Bırakın sosyal ihtiyaç ve eşitlik anlayışı her şeyden evvel huzurumuz için kıyı eşkıyalarının önünü almanız gerekir, hem de acilen. İl ve ilçe belediye başkanları, şehirlerini, ilçelerini koruyan, tarihine sahip çıkan birileri olmalı. Ama her şeyden önemlisi, onu seçen kitlenin ne istediğini bilen, nerede yaşadığının farkında olan insanlar olmasıdır. Yeşilköy ve Bakırköy’ün en ananesine (geleneğine) düşkün, en muhafazakâr, yurtiçini ve yurtdışını bildiğini zanneden kitlesinde bile bu hassasiyetin kaybolduğu görülüyor.
Haberin Devamı
İtalya2015İtalya2021İtalya2025
Fotoğraflar sosyal medya platformu X’teki “Suriçi’nin Sesleri” adlı hesaptan alınmıştır.
GENÇLERE KULAK VERİN
GEÇEN hafta diplomaların geçersiz olduğu, buna bağlı makamların iptal edildiği ilan edildi. Kendinizi Galatasaray Üniversitesi’ndeki, İstanbul Üniversitesi’ndeki gençlerin yerine koyun. Bir anda okudukları dersler, aldıkları onaylar, verdikleri imtihanlar geçerli mi geçersiz mi diye endişe etmeye başladılar. Gençler bu belirsizlikten rahatsız. Açıklama yapılmıyor. Adalet Bakanı “Sokağa çıkmayın” diyeceğine, önce kurullar teşkil etmeli, hukukçular bu gibi durumlarda muhatapla yetki sahiplerinin aynı durumda olmadığını izah etmeli.
Sadece birkaç gün önce NTV’de bir uzman bu konuyu gündeme getirdi. Gençlerin aldıkları diplomaların, kazandıkları okulların üzerine garanti verilmesinin şart olduğunu, hukukun genel ilkeleri içinde mağdur olmamaları gerektiğini söyledi. Bu açıklamaların resmi bir kurum tarafından yapılması gerekir. Üstelik bu durumda açıklama yapacak olan Adalet Bakanı değil kabinedeki başka bir bakan olacaktır.
BU BİR ULUSAL MESELEDİR
Gençler artan siyasi gerginlikten, belirsizlikten dolayı geleceğe dair endişelere kapılıyorlar. “Ne olacağım” diyorlar. Memleketin bütün politika hayatı, belediyeden merkezi hükümete birkaç vilayete sıkışmış durumda. Bölgeciliğin kendine ait kanuna uygun olsa da tasvip edilemeyecek yerel partizan eğilimlere dayandığı, nepotizmin güçlü olduğu anlaşılıyor. Öbür vilayetler, iş imkânı için yıllarca okuyan, dil öğrenen, kendini yetiştiren gençler ne olacak? Gençlerin geleceğinin teminat altında olması, bürokrasinin, adaletin tekrar güvenini kazanması gerekir. İlla kıyamet kopmasını beklemeden işlerin düzenlemesine girişmek gerekir. Bu bir siyasi parti, iktidar ve muhalefet meselesi değil ulusal bir meseledir. Çocuklarımızın, gençlerimizin geleceğidir.
Molla Çelebi Camii
#Molla Çelebi Camii#İstanbul Büyükşehir Belediyesi Binası#Borgialar
Mart 30, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Molla Çelebi Camii son dönemde Kabataş iskelesi civarında “harika bir yapı” yapacağını sanan bir mimar tarafından farklı biçimde gölgelenmeye çalışıldı. Çilekeş caminin nihayet iç kısmı da yangına maruz kaldı. Türkler, Osmanlı mirasını şu ya da bu şekilde tahrip etmeye devam ediyor.
Haberin Devamı
Koca Sinan Ağa’mız (general demektir) büyük bir şehir plancısıydı (urbanistti). Tarih ve gelişim, ona İstanbul’u en büyük hediye olarak sundu. Haliç’in kıyılarından başlayarak bugünkü Beşiktaş’a kadar İstanbul siluetini tamamlayacak ikinci bölgeyi ele aldı. Yarımadanın siluetini tarih çizmişti: Topkapı, Ayasofya ve içerilere doğru Rüstem Paşa Camii... 1500 yıllık şehrin yapısıyla fazla oynamak istemedi. Saygılı bir adamdı. Boş olan Pera bölgesiyle birlikte büyük İstanbul’u tamamladı.
Önce, bugünkü tersanenin bulunduğu yerde, Unkapanı Köprüsü’nün başında, imparatorluğun büyük sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa adına bir cami yaptı. Burası Azapkapı olduğu için, cami de “Azebhane” olarak anılır. Birileri burayı azap çekilen yer diye düşünüp rehber yazıyor. Tarihçi Hammer bile bu noktayı atladığı için camiyi “Arap Camii” diye okumuş; Azaplarla Arapları birbirine karıştırmış. İstanbul’un kuşatılmasında Arapların kullanıldığını öne sürüyor. Biraz ötede yer alan ve bugün “Arap Camii” denen yerde ise aslında bir Fransisken kilisesi vardı. Mimar Koca Sinan, bu yapının civarına hiç müdahale etmemiştir. Kılıç Ali Paşa’nın, Venedik mimarisi ve inşa üslubuyla, denizi doldurarak yaptırdığı cami ise, onun Ayasofya’ya bilinçli bir şekilde benzetilmiş bir modelidir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Molla Çelebi Camii
ÇİLESİ BİTMEK BİLMEDİ
Daha ileride Molla Çelebi Camii ve nihayet Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii yer alır. Sinan Paşa Camii, 1950’lerin çılgın mimari anlayışıyla iki büyük tahribata uğradı: Önce Barbaros Bulvarı gibi manasız bir bulvar için yeri seçildi, ardından Sinan Paşa Hamamı yıkıldı. Molla Çelebi Camii ise, son dönemde Kabataş iskelesi civarında “harika bir yapı” yapacağını sanan bir mimar tarafından farklı biçimde gölgelenmeye çalışıldı. Çilekeş caminin nihayet iç kısmı da yangına maruz kaldı.
Bu gibi olaylarda belediye ve hükümetin imar müdahalelerinin de rolü olmasına rağmen bunlardan pek bahsedilmiyor. Türkler, Osmanlı mirasını şu ya da bu şekilde tahrip etmeye devam ediyor. Şehzade Camii haziresindeki rezalet, kimsenin savunabileceği bir durum değildir. Ancak Şehzadebaşı ve Saraçhane’nin en büyük felaketi, 1950’li yıllarda inşa edilen o çirkin belediye sarayıdır. Bu yapı, basit bir kopyadır, abartılıdır. Üstelik akademisyen mimarların imzasını taşımaktadır. Daha da önemlisi, depremlerde zarar görmesine rağmen yıkılması gerekirken “milli eser” olarak tescil edilmiştir.
Haberin Devamı
Molla Çelebi Camii
GELECEK NESİLLER O BİNAYI YIKAR
Saraçhane’deki bu belediye binası orada oldukça, ilk olarak Acemioğlanlar Kışlası yok oldu. 1950’li yıllarda konaklar yıkıldı. Yer altındaki Roma, hatta Helenistik dönemden kalma eserlerin akıbeti belirsiz. Nihayetinde, Şehzade Camii de haziresiyle birlikte her an tehlike altındadır. Çünkü bu bina, İstanbul’un en eski merkezlerinden birinde gereksiz bir yoğunluk yaratmaktadır. Bu da her türlü insanın hazireye girip tahribat yapmasına yol açıyor. Bu tahribatı izlemek için sadece zabıtaya değil, şehircilik ilkelerine dayanan önlemler esas alınmalıdır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi binası, İstanbulluların iftihar edeceği bir yapı değildir. Gelecek nesillerden çıkacak şehir planlamacıları nasıl olsa bu yapıyı yıkacaktır. Ancak bugünün yetkilileri bu işi bir an önce yapsa çok daha iyi olur. 1999 Ağustos depremi zaten bize bu konuda bir uyarı vermişti.
Haberin Devamı
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
TARİHİN EN KÖTÜ ŞÖHRETLİ AİLESİ: BORGİALAR
Bu aralar Fatih Sultan Mehmed’in Büyük İtalya Seferi’nin gecikmeleri üzerinde okumalar yapıyorum. Gerçekten de Papalığın en büyük buhranlı zamanlarında, 1480 yılında Fatih, Otranto’ya çıktı. Oraya çıkan ise onun en başarılı amirali ve komutanı Gedik Ahmed Paşa’ydı. Otranto’ya çıkış hâlâ efsanelerle karışık bir şekilde anlatılıyor. Avrupa tarihçileri arasında 12 bin kişilik bir katliamdan söz edenler var; bu iddia asılsızdır. Ne Otranto’nun ne de çevresinin toplam nüfusu 12 bini bulurdu.
Molla Çelebi Camii
FATİH SULTAN MEHMED’İN HATASI
Bu konu üzerine bir iki sempozyum düzenlendi. Muhtelif ülkelerden gelenlerin sunduğu tebliğlerin hiçbiri birbiriyle örtüşmüyor. Tarihî açıdan asıl stratejik hata, Fatih Sultan Mehmed gibi büyük bir hükümdarın Doğu Karadeniz’deki Pontus’un ilhakıyla vakit kaybetmesi ve bu nedenle İtalya’ya çıkışını geciktirmesi; dolayısıyla bu adımı Roma’ya kadar uzatamamasıdır. Zira anlaşılıyor ki bu teşebbüs gerçekleşmiş olsaydı, çok rahat bir şekilde Papalık topraklarına girilecek ve Doğu–Batı Kiliseleri, Osmanlıların yönetimi altında bir araya gelebilecekti.
Haberin Devamı
“Elbette tarihte ‘olsaydı’larla hüküm verilemez” denir, ancak Papalık gibi dünyanın en eski kurumlarından birinin ne olduğunu, tarihini bilmek zorundayız. Son zamanlarda bu konuda çok iyi tercümeler yapılıyor. Paul Strathern’in “Borgialar: Tarihin En Kötü Şöhretli Ailesi” kitabı hem kolay okunuyor, hem eğlenceli, hem de oldukça öğretici. Strathern, bir hanedanın yükselişini ve çöküşünü belgeler, mektuplar ve çağdaş tanıkların gözünden anlatıyor. Rönesans, Papalık ve dinin neyin etrafında nasıl şekillendiği, bu yapıya karşı tepkilerin nasıl geliştiği bu kitap sayesinde daha iyi anlaşılır. Herhâlde bizim için çok önemli olan Batı Hristiyanlığı tarihini okul kitaplarındaki yetersiz ve sığ açıklamalarla öğrenip yetinecek değiliz; yetinmemiz de mümkün değildir.
Haberin Devamı
TRUMPUS İMPARATOR ROMANUS (!)
Fatih Sultan Mehmed, top döktüren; babası ise küçük toplara dayalı tabur sistemini uygulayan bir Türk hükümdarıdır. Dolayısıyla Asya’nın son derece etkili süvari, yarı göçebe savaşçılarını temel alan bu devlet anlayışı, zamanla bu hıza dayalı yapıdan sıyrılarak Küçük Asya ve Avrupa’ya farklı bir nitelikle adım atmıştır. O günden bu yana Türkiye’nin savaş sanayisindeki durumu, zaman zaman Avrupa’nın ön saflarında, zaman zaman da çok gerisinde kalmış olsa da aradaki farkı kapatmayı başarmıştır. Ancak bu denge her an tersine de dönebilir.
Molla Çelebi Camii
BİRLEŞİK DEVLETLER KİM ROMA İMPARATORLUĞU KİM
Bu durumun çevredeki devletleri ürküttüğü açıktır. Türkiye’den tanıdığımız Amerika Başpiskoposu Elpidophoros ise oldukça farklı bir nutuk tarzı benimsemiş. Görünen o ki, arkasındaki Amerikan-Yunan cemaatinin oldukça çocuksu duygularına aracı olmadan edemiyor. Muhatabı Trump olunca da, onu Roma İmparatorluğu tahtına oturtuvermişler!
Merhum hanedan reisi Ertuğrul Osmanoğlu son derece zarif bir insandı. Bir gün şöyle demişti: “İlk büyük imparatorluk Mısırlarınkiydi; 3000 sene sürdü. İkincisi Roma, 1500 sene; üçüncüsü biz, 600 sene; İngiltere 200 sene... Bu süre, küçüle küçüle çeyrek saate kadar iner.”
Amerikan “İmparatorluğu” bu sıralamada nereye oturur bilemiyorum ama açıkçası pek de yakıştıramıyorum. Birleşik Devletler kim, Roma İmparatorluğu kim? Roma’nın görkemi, tarihsel ağırlığı Açıkhava Çarşısı’na düşecek kadar ucuzlamadı. Güldürmeyin bizi...
İstanbul kuşatması
#İstanbul#Venedik#Pera
Nisan 06, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
İstanbul kuşatmasının ilk safhasında, surlar dönemin en büyük toplarıyla dövüldü. Sayısız kuşatmayı atlatmış olan İstanbul surlarında, önemli gedikler açıldı. Surların yıkılmasıyla Fatih’in ordusu şehrin içine girdi. Nihai hücumlar kara surları üzerinden gerçekleştirildi. Bizans, sokak savaşlarıyla başkentini canhıraş bir şekilde savundu. İmparator Konstantinos da bizzat savaşanlar arasındaydı.
Haberin Devamı
Tarihte, babasının ölümü üzerine henüz beş yaşında tahta geçen hükümdar dahi vardır. (XIII. Louis’nin ölümü üzerine XIV. Louis’nin tahta çıkması gibi.) Şüphesiz, annelerinin naipliğiyle 18 yaşına kadar hükümdar sayılmaları, hukuken tartışmalı bir durumdur. Osmanlı tahtında da buna benzer örnekler mevcuttur. Şedid bir hükümdar olan IV. Murad da çok küçük yaşta, henüz buluğ çağına ermeden tahta çıkmıştır. Niyabet (naiplik) Valide Kösem Sultan’daydı. Gerçek anlamda iktidarı ele alması ise daha sonra gerçekleşmiştir.
FATİH HEPSİNİN ÖTESİNDEYDİ
İstisnai şahsiyetlerden biri de Sultan Abdülmecid’dir. 16 yaşında tahta geçmek zorunda kalmıştır. Sert kararlar alan bir devlet adamı ya da büyük bir reformcu olmaktan ziyade, olayları arka planda yöneten bir hükümdardı. Tanzimat kadrosu gibi, birbirleriyle geçinmeye doğuştan isteksiz devlet adamlarının arasını bulmakta, en olgun arabulucuları bile hayrete düşürecek bir uzlaştırıcı kişilik olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Bu olgunluğu ve manevra kabiliyetiyle, bugünün birçok gencinin sadece eğlence peşinde koştuğu yaşlarda bir imparatorluğu idare ediyordu.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Büyük Fatih, tüm bu örneklerin ötesindedir. Henüz 12 yaşında Osmanlı tahtına geçti. Bugünkü Anadolu toprakları (Ankara dâhil) ve Rumeli’de Sırbistan sınırı ile Arnavutluk’a kadar uzanan toprakların padişahıydı. Öncelikle, Karaman Beyliği -yani bugünkü Konya ve çevresi- ile mücadele etmek zorundaydı. Avrupa’da ise Haçlı orduları, güçlü Macar Krallığı’nın ve Hunyadi’nin komutasında üstünlük sağlamaya çalışıyordu. Bir dönem, babasıyla birlikte adeta dönüşümlü bir taht yönetimi söz konusuydu. Ancak 20 yaşından itibaren tüm yetki onun eline geçti.
Türkiye tarihinin günümüze kadar gelen pek çok kurumunun temellerini o attı. Balkanlar’da hâlâ etnik ve kültürel izleri görülebilen birçok yapı, onun döneminden kalmadır. Ancak bütün bu miras, çoğu zaman gölgede kalır. Çünkü İstanbul her şeyin üzerindedir. Bugünün dünyasında 20 milyona yaklaşan nüfusuyla garip bir metropol olan İstanbul, bir yanıyla en temel medeni imkânlardan yoksunken, diğer yanıyla dünya metropolleriyle konfor açısından yarışır hale gelmiştir. Ve bunu Türkler inşa edebilmiştir.
Haberin Devamı
Fatih Sultan Mehmed’in fethi, dört asır boyunca inanılmaz eserlerle taçlandırıldı. Ne yazık ki bugün ise bu mirasın tahribiyle meşgulüz. En başta, Fatih’in inşa ettirdiği Taşkızak Tersanesi’nin üzerine Haliç’te çirkin bir otel yapıldı ve temelleri betonla dolduruldu.
İstanbul kuşatması
6 NİSAN 1453’TE BAŞLADI
Osmanlı donanmasının, Haliç’in ağzına gerilen zinciri geçemeyecek kadar güçlü olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Venedik ve Cenova, Bizans’ın yardımına koştu; ancak gelen gemilerin ne mürettebatı ne de malzemesi, bu şehir uğruna kendilerini feda etmeye niyetliydi. Hatta kuşatmayı bırakıp kaçanlar bile oldu. Cenevizli General Giovanni Giustiniani ise şehrin savunmasına katıldı.
Haberin Devamı
YERLİ FIAT SCUDO İLE İŞLER YERLİ YERİNDE
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Savunmayla ilgili ileri sürülen teoriler arasında, yalnızca kadın ve çocukların savunduğu bir şehrin 300 bin kişilik bir ordu tarafından kuşatıldığı yönünde efsaneler de vardır. Ancak esas savaş, Yedikule ile bugünkü Ayvansaray arasındaki hatta, yani Theodosius surlarının önünde cereyan etti.
Fatih’in gemileri karadan Haliç’e indirişi, Bizans’ın önde gelen devlet adamlarından Lukas Notaras tarafından hayranlık ve dehşetle izlendiği söylenir. Mübaşir gözlemciler, Kritovulos gibi dönemin ünlü tarihçileri bu safhayı ayrıntılarıyla aktarmaktadır.
KUŞATMA 53 GÜN SÜRDÜ
İlk safhada, surlar dönemin en büyük toplarıyla dövüldü. Sayısız kuşatmayı atlatmış olan İstanbul surlarında, bu saldırılar sonucu önemli gedikler açıldı. Asıl hedefe, yani surların yıkılarak şehrin içine girilmesine, Fatih’in ordusu burada ulaştı.
Haberin Devamı
Muhtemelen Beşiktaş sırtlarından karaya çıkarılan, bugünkü Galata civarından Unkapanı’na indirilen hafif Osmanlı donanmasının (ince teknelerin) kuşatma üzerindeki etkisi hâlâ tartışmalıdır. Ancak deniz surlarının oldukça zayıf olduğu kesindir. Ne gariptir ki, bugün hâlâ ayakta kalan surlar arasında kara surlarından ziyade deniz surlarının daha fazla bölümü sağlam kalmıştır.
25–29 Mayıs tarihleri arasında nihai hücumlar kara surları üzerinden gerçekleştirildi. Bizans, sokak savaşlarıyla başkentini canhıraş bir şekilde savundu. İmparator Konstantinos da bizzat savaşanlar arasındaydı. Giustiniani ise bu çatışmalarda yaralanarak hayatını kaybetti.
7. yüzyıldan, yani 600’lü yıllardan beri Pera’da (bugünkü Galata) yerleşik olan Cenova ve Venedik kolonileri, kuşatma sırasında sur içindeki İstanbul’a beklenen yardımı sağlamadılar. Asırlarca yalnızca yaşamak ve kazanmak amacıyla orada bulunmuşlardı. Suriçindeki Bizanslılar, yani İstanbul halkı, hiçbir zaman Pera’yı sevmedi; aynı şekilde Peralıların da o büyük kitleyle içten bir muhabbeti veya candan bir alışverişi olmadı. Bugün hâlâ süren Ortodoks-Katolik ayrımının, yalnızca doktriner değil, temelde halk düzeyine inen bir anlaşmazlık ve kavga olduğu da bu iki coğrafya parçası arasında doğmuş, zamanla yayılmış ve günümüze kadar ulaşmıştır.
Haberin Devamı
ANTİK DÜNYANIN ZARAFETİNİN KORUNDUĞU ŞEHİR
Arapların “Konstantiniyye” dedikleri şehir, bir Hristiyan imparatorun; Müslümanların gözünde iman etmiş bir hükümdarın şehriydi.
Aslında bu şehri kuranlar Septimius Severus ve Marcus Aurelius’tur. Büyük Konstantin’in vaftiz edilip edilmediği ise hâlâ tartışmalı, adeta bir menkıbedir. Ancak yine de Konstantin, imana gelen Hristiyanlar için bir “Hristiyan imparator” olarak kabul edilir; büyük inancın ve ritüelin temellerinde yer alan önemli bir figürdür. Müslümanlar için ise o, imana gelen bir mümin ve bir Kayzer’dir. Dolayısıyla şehir her zaman onun adıyla anılmış, insanlar bu kadim beldeyi onun adıyla yad etmiştir.
MODERN ROMA HUKUKUNUN KURUCUSU
Ayasofya, bu şehrin en büyük mabedidir; daha doğrusu en mükemmel yapısıdır. Geç Antik Çağ dediğimiz, Roma’nın son dönemine ait bir eserdir. Zira Ayasofya’yı inşa ettiren İmparator Justinianus, Yunan kökenli ve Yunanca konuşan biri olmaktan çok, Makedon karakterli bir hükümdardı ve Latinceyi tercih ederdi. Kodifiye edilmiş modern Roma hukukunun kurucusu da odur. Onun sayesinde modern hukuk sistemi bugünkü çizgisine ulaşabilmiştir. Tartışmalı bir şahsiyet olsa da Justinianus, İstanbul için ihtişamlı bir gerçektir. Kendi menkıbelerini bizzat kendisi yaratmayı tercih etmiştir. En basit örneğiyle, sabahlara kadar uyuyamadığını anlatır.
Bu şehir, antik dünyanın zarafetini ve estetiğini, sanayi medeniyetinin kabalığına karşı koruyabilen ender yerlerden biridir. Bu özelliğiyle, yalnızca İtalya’daki Roma ile birlikte anılabilecek tek metropoldür. Diğer kadim şehirler, sanayi devriminde ya çok küçülmüş ya da İskenderiye gibi tamamen harap olmuştur.
20. yüzyılın ağır çevre ve nüfus sorunları içinde ise korkunç bir mücadele veriyoruz. Ve bu büyük mücadelenin en ağır yükü de bize düşmektedir. Hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin bilincinde olması gereken, tarifsiz bir zenginlik ve sorumlulukla karşı karşıyayız.
İstanbul kuşatması
18 YAŞ ALTI SUÇLULAR
14 yaşında bir çocuk... Hiçbir günahı yok, kötü niyeti yok. Yüz binlerce insanımızın pamuklar içinde büyüttüğü evlatlardan sadece biri... Bahsettiğimiz, Minguzzi ailesinin oğlu: Mattia Ahmet Minguzzi. Kendisine laf atan serserilerin ne dediklerinin bile farkında değil. Saldırganlar ne istediklerini bildiklerini sanıyorlar, ama bildiklerinin ne anlama geldiğinin farkında değiller. Onların bildikleri tek şey: kıskançlık, haset. Yanlış yönlendirilmiş bir sınıf düşmanlığı... Ve muhtemelen kimya endüstrisinin yarattığı uyuşturucularla, daha çocuk yaşta harap olmuş beyinler.
SOKAKLARDAKİ AYAKLI SUÇ DOSYALARI
Bunların hiçbiri kontrol altında değil. Bazılarının kabarık suç dosyası var ama hâlâ serbestçe ortalıkta dolaşıyorlar. Üstelik yalnızca 18 yaş altındakiler değil, yetişkinler de aynı durumda. Trafikte zorbalık yapan birine bakıyorsunuz; sabıka kaydı 19, 20, 30, 50 dosyaya ulaşmış. Biri eşini dövüyor, diğeri sevgilisini öldürüyor; tonla sicil kayıtları var.
Fransa’da Adalet Bakanlığı’na “Mühürler Bakanlığı” denir. Çünkü Adalet Nezareti, yurttaşlar hakkında insan onuruna ve temel haklara aykırı olmayacak şekilde kayıt tutmakla yükümlüdür. Zira millî güvenlik ve toplumsal huzur için bu şarttır.
Bizde ise adlî sicil müessesesinin ne işe yaradığı halen bilinmemekte.
Kanunlarımızda bazı gariplikler var. Maalesef bu alan çığırından çıkmış durumda.
İstanbul kuşatması
YAŞ MESELESİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
“Şâbb-ı emred” -yani İngilizce’de “teenager” denen yaş grubu- hâlâ bir çocuk kadar masum kabul ediliyor. Oysa bu çağ geçmiştir. İlmin sesine kulak vermeli ve kanunlar buna göre düzenlenmelidir.
14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’yi 15 yaşındaki B.B. bıçaklıyor, yetmiyor, hâlâ can çekişen çocuğa 16 yaşındaki U.B. tekme atarak adeta ölümünü hızlandırıyor. İkisi de suçlarını itiraf etmesine ve neden yaptıklarını anlatmalarına rağmen, yeterli cezayı almayacak ve büyük ihtimalle kısa süre sonra serbest bırakılacaklar.
Peki, çıktıktan sonra ne olacak? Kim bilir daha neler yapacaklar? Çünkü artık bu yola girmişler. Üstelik işin kötüsü, etraflarında kendileri gibi başka çocuklar yaratmaya başlayacaklar. Islah evinde kontrol altında tutulması gereken biri, yeniden aynı muhite döndüğünde daha masum gençleri etrafına toplayıp etkilemesi, onları yoldan çıkarması çok daha kolay olacaktır.
Tehlikede olan sadece Kıbrıs değil Türkiye’nin geleceği
#Kıbrıs#Ursula Von Der Leyen#Avrupa Birliği
Nisan 13, 2025 07:026dk okuma
Paylaş
Ursula von der Leyen çantasında parayla gezen bir teyze. Orta Asya ülkelerine 12 milyar Euro’luk yatırım vaat etmiş. İçlerinden en alakasız üye Yunanistan fırlıyor. “Kıbrıs’ı tanımalarını şart koşun” diyor. Onlar da hemen onaylıyor. Eğer hızla müdahale etmezsek; sadece uğrunda bu kadar fedakârlık yapılan Kıbrıs’ı değil, ülkemizin nüfus azalmasından dolayı çekeceği sıkıntıları karşılayacak iş gücünü, sanatlarımızı, bilim dünyasını, hatta boşaltılan sağlık sektörünü restore edecek kuvveti de kaçıracağız. Yani Türkiye’nin geleceği de tehlikeyle karşı karşıya.
Haberin Devamı
Avrupa Birliği bir fiyaskodur. 1950’lerde, İkinci Cihan Harbi sonrasının iki tane muhafazakâr lider vardı. Birisi, hakikaten Fransa’nın yerlere düşen onurunu düzelten bir komutan; muhafazakâr da olsa geniş görüşlü münevverlerinin de temsilcisi General De Gaulle. Türkiye’de sol sağ herkesin beğendiği bir liderdi. Tabii Fransa’da da öyle. Fransız solcu ve sağcı seçmenler hayatlarının en mutlu, en müreffeh zamanlarını onun reformlarına bağlarlardı.
Almanya’da savaşta yenilse de teknisyenlerini iyi muhafaza eden ve bu yüzden Amerikan sermayesini iyi kullanan, işletme yöntemleri bakımından en mükemmel Avrupa ülkesinin Federal Almanya’nın başında da Konrad Adenauer vardı. Adenauer’ın arka planda destekçisi Hjalmar Schacht idi. İkisi bir araya geldiler, Avrupa Birliği’nden bahsettiler. Fransa ve Almanya, İtalya’sız olmazdı. “İngiltere” dediler ama De Gaulle şiddetle karşı çıktı... Bir müddet Britanya uzak tutuldu. Hoş, Commonwealth İngilteresi’nin de bu dışlanma pek umurunda değildi. Er veya geç içeri buyur ettiler. Bir müddet sonra İngilizler kendileri kaçtılar.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Bir dönem Avrupa Birliği Amerika’nın alternatifi gibi göründü. Bir devir oldu, Sovyet bloğunu eriten unsur o sayıldı. Bunların hepsi geçici başarılar.
Tehlikede olan sadece Kıbrıs değil Türkiye’nin geleceği
ÇOK HAM BİR YAKINMA
“Türkiye Avrupa Birliği’ne girme şansını kaçırdı” diyenlerden değilim. Çok ham bir yakınma olur. Ama başta Türkiye’deki temsilcimiz, Nilgün Cerrahoğlu’nun eşi, eski Avrupa Birliği Türkiye Temsilcisi Gian Paolo Papa ve zamanın AB liderlerinin ısrarına rağmen Ecevit hükümeti bu işe iltifat etmedi. 1974’te müracaat etmedik. İnönü’nün Ankara Anlaşması’yla başlayan girişimini Ecevit tamamlamadı. Kabahat onun değil.
Şunu açıkça söyleyelim: Türkiye sanayisi kendinden emin değildi. Her zaman olduğu gibi yine yanıldılar. İki arkadaşımızın yazdıkları hatıratta hiç zikretmedikleri bir husus var: İlter Türkmen, diplomatik hayatının umulmaz bir hatasını yaptı. Avrupa Birliği’ne müracaat etmememizi ısrarla önerdi. Geri çekildik. Yunanistan ise müracaat etti. İkimiz etseydik Yunanistan’ı da dışarı çekerdik. İki devlet de alınmazdı ama Yunanistan tek başına girdi. O günden beri de kâbusumuz oldu.
Haberin Devamı
Ursula von der Leyen başta olmak üzere, gerek Belçika bürokrasisi gerek Avrupa devletlerini yöneten insanlar, Rönesans devrinden beri Avrupa tarihinin en görülmemiş, beceriksiz ve sığ kadroları. Hiçbirinin içinde ne büyük devlet adamı, ne büyük ekonomist, ne de bizim portrelerini ezberlediğimiz diplomatlar var. Hitler olmasa belki Kissinger, Almanya’da kalıp Avrupalı bir diplomat olacaktı.
Von der Leyen çantasında parayla gezen bir teyze. Türkiye’ye geliyor, “Daha çok göçmen alırsan sana bir milyar Euro” diyor. Orta Asya ülkelerine de 12 milyar Euro’luk yatırım vaat etmiş. Tatbikatta yarısının bile kullanılamayacağı açık. 12 milyar Euro’yu akıllıca kullanacak ne kadrolar, ne iş adamları ne de politikacılar var. Fakat bu son operasyonda Orta Asya’dan Türk işadamlarını elemek istedikleri açık. Hızla hareket edilmezse eleme başlayınca çok geç olur. Hâlâ Sovyet nomenklaturasından kalma bürokrasiyle iş yürümez, AB’de vaadlerini erteler.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Şurası bir gerçek: Türk dünyasından ortada kalan, gerçekten parmak ısırtacak kadroların bulunduğu üç ülke var. Birisi Azerbaycan, biri henüz Rusya dünyasının içinde olan Kazan Tataristan’ı, üçüncüsü de çok çalışkan yaratıcı halkın bulunduğu Özbekistan. Diğerlerinin hepsinin sorunları var. Çözülmeyen sorunlar sadece iktisadi değil, kültürel yapılarının gelişimi için gereken atılımlar yapılamıyor. Kabiliyetli hayvancıların bulunduğu, parmak ısırtan sanatçıların yaşadığı Kırgızistan’ın ve Türkmenistan’ın nasıl yol izleyeceği belli değil.
Tehlikede olan sadece Kıbrıs değil Türkiye’nin geleceği
TEK UMUDUMUZ ONLARDI AMA...
Türkiye’nin Türk nüfusu azalıyor. Bizim kuşak, üniversite mezunu olduğumuz yıllarda nüfus patlamasından şikâyet eden bir Türkiye varken, bugün doğumların azaldığı, evliliklerin çözüldüğü bir sosyal facia noktasındayız. Tek umudumuz Özbekistan, Kırgızistan ve Çin Türkistan’ı (Sincan) bölgelerinin çalışkan ziraatçıları, hayvancıları, kabiliyetli gençleriydi. Maalesef Türkiye’yi Suriyelilerle doldururken, Uygur ve Türkmenlerden bize gelip sığınanları bile geri veriyoruz.
Haberin Devamı
Orta Asya Cumhuriyetlerimizin yöneticileri, içlerinde çok seçkin insanlar olmakla birlikte, genelde çok olumsuz işleri savsaklayan, eski Sovyet bürokrasisinin kötü alışkanlıklarını saklayan bir zümredir. Türkiye’de okuyup dönen parlak gençleri de bürokrasiye entegre etmek yerine dışlamayı tercih etmektedirler. Hâlâ gelir dağılımında ve hizmetlerde, güya sosyalist sistemden geçmiş toplumlara yakışmayacak eşitsizlikler görülmektedir. Gülünç imtiyazlara sahip tabakalar türemiştir. Burada örneğin yine Rusya olduğu açıktır. Rusya korkusu ileri sürülüyor. Ukrayna Savaşı’ndan sonra Avrupa’da başlayan Rus korkusu Orta Asya’da da olabilir. Lakin çarenin AB olmadığını, AB üyelerinden başka herkes biliyor.
Haberin Devamı
Kazakistan’da Nazarbayev’in başlattığı kültürel reformlar ve bilinç gelişimi acaba devam ediyor mu soru işareti. Tacikistan’da hayat, öbür Orta Asya Cumhuriyetlerinin düzeyine çıkabilecek mi, o da soru işareti. Özbekistan’dan başka geleceği için gelişiminde ümit gördüğümüz bir ülke yok.
DOĞUYA DA BAKMALIYIZ
Bunları Avrupa Birliği bir araya getiriyor. Derhal içlerinden en alakasız üye Yunanistan fırlıyor. “Kıbrıs’ı tanımalarını şart koşun” diyor. Onlar da hemen onaylıyor. Güney Kıbrıs tutkusu, Avrupa Birliği’nin ne kadar anlamsız bir bütün olduğunun göstergelerinden biri. Brüksel’dekiler ve von der Leyen kendini Venedik dukası zannediyor herhalde. Şurası bir gerçek: Güney Kıbrıs’ta, Kıbrıs Adası’na parlak asırlar yaşatan Venedikliler yok. İtalyanlarla benzer taraflarını da görmüyorum. Tembel, karapara aklayan, dış destekle geçinen bir ada. Kuzeyle birleşmeye ve birlikte yaşamaya hiçbir şekilde hazırlıklı değiller.
Eğer hızla müdahale etmezsek; sadece uğrunda bu kadar fedakârlık yapılan Kıbrıs’ı değil, ülkemizin nüfus azalmasından dolayı çekeceği sıkıntıları karşılayacak iş gücünü, sanatlarımızı, bilim dünyasını, hatta boşaltılan sağlık sektörünü restore edecek kuvveti de kaçıracağız. Yani Türkiye’nin geleceği de tehlikeyle karşı karşıya.
Gözümüzü sadece güneye değil, biraz da doğuya çevirmemiz lazım. Ve böyle bir zamanda politik değişimi yapacak olan kadronun sıkıntısını çektiğimiz açık. Orta Asya Cumhuriyetleri ile olan ilişkilerimizde hâlâ Süleyman Demirel’i arıyoruz.
POLİS TEŞKİLATI’NIN 180. YILINDA NARKOTİK MÜCADELESİ
Bu hafta Polis Haftası’nı idrak ediyoruz. Narkotik Şube’nin gösterdiği çabalar, takdire şayan bir noktadadır. İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız’ın verdiği bilgiye göre, yalnızca bir hafta içinde tam yedi milyon kimyevî uyuşturucu hap ele geçirildi ve bu maddeleri piyasaya süren suç örgütleri çökertildi. Söz konusu sayı, mücadelenin ne denli büyük ve zorlu bir alanda yürütüldüğünü açıkça gösteriyor. Bu vesileyle, geçtiğimiz günlerde Kayseri İl Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurumuz İbrahim Birol’un, uyuşturucu tacirlerinin takibi sırasında şehit düştüğünü üzüntüyle anmak isterim. Genç memurumuzun bu uğurda can vermesi, ülkemizin geleceğini tehdit eden bu belaya karşı verilen mücadelenin ne derece hayati olduğunu gözler önüne seriyor.
Bugün, büyük şehirlerin varoşlarında kimyevî uyuşturucu kullanımının alarm verici boyutlara ulaştığını söylemek abartı olmayacaktır. Bu maddeler yalnızca bireyleri değil, aileleri, toplumun huzurunu ve geleceğini de zehirlemektedir. Bu nedenle, polis teşkilatının sahada yürüttüğü titiz ve kararlı operasyonlar, toplum sağlığı açısından hayati önemdedir.
Tehlikede olan sadece Kıbrıs değil Türkiye’nin geleceği
İÇ DÜZENİN TEMİNATI NEDİR
Polis Teşkilatı’mızın 180. kuruluş yıldönümünü kutlarken, bu kurumun yalnızca bugünkü yapısıyla değil, tarihî kökleriyle de ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu hatırlamak gerekir. Tanzimat döneminde modern anlamda yeniden yapılandırılan teşkilat, aslında çok daha eski bir geleneğin devamıdır. 1845 yılı, bu yeniden yapılanmanın başlangıç noktası olarak kabul edilse de, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan polislik anlayışı çok daha derin ve köklüdür. Unutulmamalıdır ki bir devletin güvenliği, sadece sınırlarını korumakla değil, iç düzenini sağlamakla da mümkündür. Bu iç düzenin teminatı ise hukukun üstünlüğüyle çalışan, disiplinli, donanımlı ve halkla iç içe bir polis teşkilatıdır.
.İstanbul’un işgali
#İstanbul#Kurtuluş Savaşı#Kaz Dağları
Mayıs 04, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
İstanbul 16 Mart 1920’de yeniden işgal edildi. İngilizler, boğazların kontrolü konusunda son derece acımasızdı. İngiltere ile Fransa arasında bir gerginlik mevcuttur. Yorgun düşen İngiltere, İstanbul’u taze Yunan kuvvetleriyle elde tutmak istemiş; ancak bu proje uygulamaya konulamamıştır. Fransa’nın bu devir teslim planına karşı çıkacağı, Mareşal Franchet d’Espèrey’in açıklamalarıyla da ortaya konmuştur.
Haberin Devamı
İstanbul’un 16 Mart’ta İngilizler tarafından yeniden işgali ve Britanya Komiserliği’nin bütün İstanbul’un üst kademe komutasını ele almasına rağmen; özellikle Balkan ordusunun galibi, mareşal Franchet d’Espèrey’nin sık sık müdahaleleriyle – Suriçi İstanbul’da daha farklı bir ortam gözetlenebiliyordu. Bu durum, işbirliği yapan millî kuvvetlerin hem istihbarat sağlama, hem geçenlerin organizasyonu ve örgütlenip kaçırılması, hem de silah nakli konusunda daha aktif olabilmelerini sağlamıştır.
İstanbul’un işgali
İNGİLİZLER BOĞAZLARIN KONTROLÜNDE ACIMASIZDI
İngilizler, boğazların kontrolü konusunda son derece acımasızdı. Özellikle İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e giriş noktasında bu durum açıkça görülürdü. Buna rağmen, 5 Temmuz 1920’de millî kuvvetler, Beykoz’un doğusunda yer alan Selviburnu Karakolu’nu işgal ettiler. Buradaki İngiliz ve Yunan kuvvetleri, kısa bir çatışmadan sonra Beykoz’u boşaltmak zorunda kaldı. Boğazdaki İngiliz filosu Türk mevzilerini top atışına tuttu; ancak milliyetçiler geri çekilmedi. Aynı saatlerde başka bir milliyetçi grup, İstanbul’un doğusunda Maltepe’ye baskın düzenledi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Boğaz’da İngiliz işgal kuvvetleriyle – özellikle Pencablı askerlerle – Kuvâ-yı Milliyeciler arasında silahlı çatışma yaşandı. 10 bin ila 20 bin kişinin akın akın Rumeli tarafına geçmeye çalıştığı not ediliyor. Millet Meclisi’nin açılışından ve faaliyete geçmesinden sonra İstanbul’daki en mühim ayaklanma ve direniş budur. Bu olay, cephedeki düzenli ordunun kuruluşu sırasında İtilaf Devletleri’nin işgal kuvvetlerini en çok sarsan gelişme olarak nitelendirilmektedir.
İstanbul’un işgali
Erhan Çifci arşivi.
Askerî tarih uzmanı Dr. Erhan Çifçi’nin Amerika Millî Arşivleri’nde bulduğu, milliyetçi Türklerin baskınını anlatan rapor dört sayfadan oluşmaktadır. Bu belgeye göre, söz konusu baskından sonra İstanbul’daki İtilaf Devletleri, donanmalarıyla ve işgalle ilgili daha sert bir tutum sergilemeye başlamıştır. Meclis, hükûmet işlevi görmeye başlamış; Anadolu’daki ordu ise basın tarafından açıkça desteklenir hâle gelmiştir. Raporda Meclis’in açılışından sadece yaklaşık üç ay sonra gerçekleşen hadiseyi anlatan raporda “Mustafa Kemal Askerleri” ibaresinin geçmesi dikkat çekicidir.
Haberin Devamı
Şüphesiz, bir dönem amatör tarihçilerin sohbetlerinde, “tarihî tabuları yıkmak” iddiasıyla ortaya attıkları bazı fikirlerin gayriciddî olduğu artık anlaşılmıştır. “Millî kuvvetlerin İngilizlerle anlaşarak mücadele yürüttüğü” yönündeki efsane, tamamen asılsız bir safsatadan ibarettir. Öte yandan, İngiltere ile Fransa arasında bir gerginlik mevcuttur. Bu gerginlik, işbirliğinin gerekliliğini ortadan kaldırmasa da, ilişkilerin derecesini gölgelemiştir. Mareşal Franchet d’Espèrey, İngiliz Yüksek Komiseri’ni dinlemek zorunda değildir. Yorgun düşen İngiltere, İstanbul’u taze Yunan kuvvetleriyle elde tutmak istemiş; ancak bu proje uygulamaya konulamamıştır. Beykoz baskını, bu başarısızlığın işaretlerinden biridir. Ayrıca, Fransa’nın bu devir teslim planına karşı çıkacağı, Mareşal Franchet d’Espèrey’in açıklamalarıyla da ortaya konmuştur. Hatta mareşal, Çukurova’daki Fransız kuvvetlerini İstanbul’a çekeceğini bile ifade etmişti.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Hemen Tami Kart Al
Tami
by Taboola
İstanbul’un işgali
İstanbul’un işgalinde Kurtuluş Savaşı için çalışan gizli örgütleri merak edenler tavsiye bir eser.
BU ALTI AYLIK DÖNEM İYİ ETÜT EDİLMELİ
Kurtuluş Savaşı’nın bazı safhalarını ve gelişmelerini yeniden gözden geçirerek değerlendirmekte fayda vardır. Nitekim bu alandaki araştırmalar son yıllarda önemli bir ivme kazanmıştır. Hiç kuşkusuz, Kurtuluş Savaşı’nın en önemli safhalarından biri, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçişiyle başlayan 1919 yılının 19 Mayıs’ı ile 27 Aralık’ı arasındaki altı aylık dönemdir. Bu altı ayı dikkatle etüt etmeliyiz. Parti kurmak, bir hareket başlatmak, insanları bir araya getirmek ve dengeli bir birlik oluşturmak, günümüz politikacılarının bile başaramadığı işler arasındadır. Siyasi parti liderlerimiz tembeldir. Partilerinin kuruluşunu ve kadroların örgütlenmesini, “Biz bu işi yaparız beyim” havasındaki olur olmaz gruplara devretmeyi alışkanlık hâline getirmişlerdir. 1946 demokrasisinin en zayıf noktalarından biri de budur. Bu liderlerin kendilerini Gandhi, Nehru ve Gazi Mustafa Kemal Paşa gibi büyük liderlerden hangi noktada farklı gördüklerini anlamış değilim. Neden, kendi sorumluluklarında olan, her an kontrol edilmesi ve emek verilmesi gereken işleri başkalarına ihale ederler? Liderlik, ne yazık ki bazen vaktinizi, sağlığınızı ve tüm gayretinizi çok sıradan gibi görünen çabalara ve faaliyetlere ayırmayı gerektirir. Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’taki ikameti, bunun en güzel örneğidir. Bu dönem günü gününe takip edilmelidir. Bir hareket ne İngiltere ile anlaşmaya başlayabilir; ne de şu veya bu gruba havale etmekle... Kurtuluş Savaşı’nın nasıl başladığını bu olayları görerek öğrenelim.
ÇANAKKALE
Haberin Devamı
Türkiye’nin en güzel yeri: Kaz Dağları. Gelibolu Yarımadası’nın karşısında, Çanakkale’nin güzelliklerini oluşturan bu bölge, zamanla büyük bir tahribata uğradı. Önce şuursuz tatilcilerin köylerdeki evleri yağmalamasıyla süreç başladı. Ardından Kaz Dağları’nın derin ormanlarına nüfuz edilmeye başlandı.
İstanbul’un işgali
TOPRAĞIN ÜSTÜ DAHA DEĞERLİ
İmar facialarını durduralım derken bu kez altın madeni arayıcıları ortaya çıktı. Herkes biliyor ki Türkiye, sınırlı ama maden kaynakları açısından zengin bir ülkedir. Ararsanız her şey vardır; ancak çoğunun—kömür dahil—işletilmesi rantabl değildir. Türkiye’de altın olduğu iddia edilen yerlerin de kalıcı bir zenginlik getirmeyeceğini, cahiller de bilir, okumuşlar da, biz de biliyoruz, sözde “iş insanı” geçinen tipler de. Buna rağmen Kaz Dağları yağmalanıyor. Üstteki zeytinlikler denize kadar uzanıyor; alttaki maden sahaları ise, çevre halkının protestolarına rağmen, zorla ele geçirilmeye ve işletilmeye çalışılıyor.
Haberin Devamı
Türk milleti toprağın üstünü iyi işlemek ve korumakla zenginleşir. Oysa köylerimiz boşalıyor, ekim, biçim ve hasat işleri sağlıklı yürütülemiyor. Köylerin boşalmasını durdurmalıyız. Aile yapısından başlayarak yeni bir düzeni, yasal düzenlemelerle tesis etmemiz gerekir. Ayrıca, başta Orta Asya ülkeleri olmak üzere, bize yardımcı olacak muhacirleri kabul etmeliyiz. Bunları yapmadığımız takdirde sonuç bellidir.
Türkiye’nin sahilleri, Avrupa’daki işçilerin yılda 10 gün bile kullanmayacakları tatil siteleriyle doldurulmaya uygun değildir. Zaten o kadar çok kıyımız da yok. Türkiye’nin madenleri, her açgözlü fırsatçının kendini zenginleştireceği kaynaklar değildir.
Türkiye’nin madenlerinden büyük zenginlik elde edileceği düşünülemez; zira fakir kaynaklar bakımından çeşit zengini bir kıtadır. Bunun yerine enerji kaynaklarını doğru kullanmalı, tarımı verimli yapmalı ve yerleşim düzenine dikkat etmeliyiz. Aksi hâlde Türkiye hızla çölleşir ve harabeye dönüşebilir.
Türkiye, sınırsız kaynaklara sahip bir ülke değildir; ama akıllı insanlar yetiştirmeye yetecek kadar güçlüdür.
80. yıl
#İkinci Dünya Savaşı#Nazi Almanyası#Rusya
Mayıs 11, 2025 08:516dk okuma
Paylaş
İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden 80 sene geçti. Türkiye savaşın dışında kaldı. Rusya ile bir saldırmazlık paktı elde etmeye muvaffak olamamıştık. Sovyetler Birliği bu anlaşmayı yapmadı. 1941 Haziranında Almanların Rusya’ya saldırmasıyla Türkiye’deki gergin ve endişeli bekleyiş sona ermiş; İsmet Paşa’ya sabaha karşı haber bildirildiğinde, sinirli bir insanın boşalması gibi uzun bir kahkaha attığını söylerler. Ardından da zeybek oynamış. Harbin dışında kaldığımız artık açıktı. Yine de her şeye rağmen, eski bir devletin akıllı kurmaylarının idaresindeki Türkiye, birçok Balkan ve Orta Avrupa devletçiğinin yaptığı gibi Almanlara yanaşma fiilini gerçekleştirmiş değil. İsmet Paşa’nın “Almancı” politikayla suçlanması, onun diplomatik manevralarını ve ortaya koyduğu mizanseni anlamayanların sözüdür.
Haberin Devamı
7 Mayıs 1945, Berlin’in düşmesi; Kızıl Ordu’nun Elba Nehri’ne kadar Alman Reich’ının topraklarını işgal etmesi ve ardından ortada kalan başkent Berlin’i ele geçirmesidir. Böylelikle Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı bitmiş sayılıyor.
Savaş, Sovyetler Birliği’ne ani şekilde geldi. 1941 Haziranı’nda, hazırlıksız bir şekilde Brest’ten Alman ordularının saldırısıyla başladı. Bu ani saldırıdan, Sovyetler Birliği’nin harbe hazırlanmadığı anlaşıldı. Molotov - Ribbentrop Paktı’na mutadın ötesinde fazla güvenmişlerdi. Oysa Hitler Almanyası’nın asıl amacı, eldeki Romanya petrolünün yetersizliği, kendi kömür havzasının İtalya gibi müttefiklerle paylaşılması dolayısıyla aynı şekilde tükeneceği düşüncesiydi. Bu nedenle Ukrayna’nın zengin kömür yatakları ve Bakü petrolleri hedeflenmişti.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Savaşa giren Kızıl Ordu’nun silah ve donanımı, düşman karşısında yeterli değildi. Dolayısıyla Almanya, pek de hak etmediği bir süratle ilerledi. Moskova, Leningrad (Petersburg) ve Stalingrad (Volgograd) hattı, Sovyetler Birliği’nin savunma hattı hâline geldi. Uzun harbi bütün safahatıyla burada ele alamayız. Kalabalık sayıda esir, Almanların elinde Cenevre Antlaşması hükümlerine iki taraf da uymayacağı için hiç de insani ve askerce olmayan şartlarda ayrı kamplarda tutuldu.
80. yılAvrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın sonunu getiren Nazi Almanyası’nın koşulsuz teslim oluşunu kutlamak için Opera Garnier önünde toplanan Parisliler.
TÜRKİYE SAVAŞIN DIŞINDA KALDI
Almanya, işgal ettiği topraklarda -özellikle Ukrayna’da- sevinçle karşılandı. Rusya’da ise çok gaddar bir işgal sistemi yürüttü. Bununla birlikte, Sovyetler de çok gaddar bir işgal sistemi uygulandı. Ancak Sovyet Rusya, Batı dünyasıyla ittifak sistemi içine girdi. İran işgal edildi. Batıdan askerî yardım bu yolla Sovyetler’in güneyine ulaştı. Ağır sanayi tesisleri, hatta Bilimler Akademisi bile Kazakistan’a nakledildi. Seferberliğin ağır şartları içinde, bir müddet sonra İngilizler (Montgomery) El-Alameyn’de Mareşal Rommel’i durdurdular. Amerika’nın da savaşa girmesiyle Avrupa’daki harp, Almanlar aleyhine dönmeye başladı. Sovyetler Birliği, kalabalık ordusunun teçhizatını kuvvetlendirerek bilhassa 1943 kışından itibaren Stalingrad’da Almanları durdurdu. Leningrad ile Moskova kendini savundu ve savaş aslında, 1942 sonundan itibaren Almanya aleyhine döndü.
Haberin Devamı
Türkiye savaşın dışında kaldı. Rusya ile bir saldırmazlık paktı elde etmeye muvaffak olamamıştık. Sovyetler Birliği bu anlaşmayı yapmadı. 1941 Haziranı’nda Almanların Rusya’ya saldırmasıyla Türkiye’deki gergin ve endişeli bekleyiş sona ermiş; İsmet Paşa’ya sabaha karşı haber bildirildiğinde, sinirli bir insanın boşalması gibi uzun bir kahkaha attığını söylerler. Ardından da zeybek oynamış. Harbin dışında kaldığımız artık açıktı.
Yine de her şeye rağmen, eski bir devletin akıllı kurmaylarının idaresindeki Türkiye, birçok Balkan ve Orta Avrupa devletçiğinin yaptığı gibi Almanlara yanaşma fiilini gerçekleştirmiş değil. İsmet Paşa’nın “Almancı” politikayla suçlanması, onun diplomatik manevralarını ve ortaya koyduğu mizanseni anlamayanların sözüdür.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
SOVYET RUSYA NÜKLEER GÜCE DÖNÜŞTÜ
Rusya, milyonlarca sivilini, tesislerini ve orduya giden unsurlarını kaybetti. Savaşın sonunda yeni bir Sovyetler Birliği doğdu. Sovyet kadın vatandaşları da savaşa katılmıştır. Hatta pilot olan ve aktif olarak savaşanları vardı. O vakte kadar görülmemiş şekilde, çeşitli milletler arasında evlilikler İkinci Dünya Savaşı’nda meydana geldi. Bu gibi büyük savaşların ikincisini yaşıyorlardı. Bu harbe “Büyük Vatan Savaşı” diyorlar. İlki, 1812’de Napoléon’un saldırısıydı.
Bu harbi anlatan çok sayıda film ve roman üretildi. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı gibi insanlığa mal olacak kadar muhteşem edebî bir anıtı bu savaşta kimin meydana getirdiğini söylemek zor. Şüphesiz birçok vatansever, dramatik filmin yanında, geçen hafta 1941 - 1945 Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın 80. yıl dönümü vesilesiyle Atatürk Kültür Merkezi’nde gösterilen Mikhail Kalatozov’un 1958’de Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülünü kazanan Leylekler Uçarken (1957) filmi, bu harbin o kadar da romantik olmadığını ve arkasında yatan kaçınılmaz dramayı ortaya koyuyor.
Haberin Devamı
80. yıl
80 sene geçti. Sovyet Rusya bir nükleer güce dönüştü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaybettiği eski Çarlık topraklarını, Baltık Cumhuriyetleri’ni geri aldı ve bu cumhuriyetleri Sovyet sistemi içinde tekrar kurdu. Romanya’dan Moldovya’yı aldı, Doğu Avrupa’da Varşova Paktı’nı meydana getirdi. COMECON, Avrupa Ortak Pazarı’na karşı düşünüldü.
Avrupalıların bu alandaki kabiliyetsizliği, aslında ne COMECON’un Doğu Avrupalı oluşundan ne de sosyalist sistemin bazılarınca öne sürüldüğü gibi ehliyetsizliğinden kaynaklanıyor. Batı Avrupa’nın işleri ne kadar ehliyetli ve parlak götürdüğü, şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Galiba Avrupa medeniyeti, birincisi budalalık, ikincisi de çılgınlık eseri olan savaşın tehdidi altında hayatına devam ettiğinden böyledir.
Haberin Devamı
ÇİÇEKLİ BİR BAHAR GELDİĞİNİ ZANNETTİK
Gelecek dünya bizleri endişeye sevk ediyor. Dünyanın çiçekli bir bahara girdiğini zannettik. Öyle olmadığını, kuzeyimizdeki Ukrayna - Rusya Savaşı’nın fecaatinden ve Orta Doğu’daki çatışmalardan anlıyoruz. Şimdi de barışsever Hindistan ve Pakistan, çatışmanın içinde. Bu son savaşta tabii ki Türk diplomasisi ve savaş gücü, Pakistan’ı destekleyecek.
İşin ilginci, bu iki güç de nükleer güç sayılıyor. Nükleer bir savaşın kimse tarafından sürdürülmesi istenemez. O yüzden barışı bekliyoruz. 80. yılında Rusya’nın zaferi insanları etkiledi. Stalin’in kadehini Rus halkının şerefine kaldırması, diğer cumhuriyetlerdeki etnik grupların sessizce gücenmelerine sebep olmuştu. Devirler değişti. Bugün istediğimiz şey, kuzeyimizde barış; doğudaki cumhuriyetlerimizle ilişkilerimizin devamıdır. Şimdilik bu akıllıca ilişki sadece Azerbaycan ve Türkiye arasında mevcut.
İran diplomasisi, Amerika karşısında nasıl bir manevra yapacak ve bu gelişme nasıl önlenecek, bunu bilmiyoruz. Bunun hakkında konuşmak kolay değil. Suriye politikamızın, güney sınırlarımızı, sulama sahamızı, sulu ziraat yapılan alanlarımızı ve neredeyse sanayimizin yüzde 30’unu barındıran Adana, Gaziantep, Urfa bölgesini zarara uğratmayacak şekilde düzenlenmesi zaruridir.
80. yıl
İLTER TÜRKMEN KİTABININ YAZARLARINA CEVAP
FÜSUN Türkmen ve Selim Kuneralp, İlter Türkmen hakkında yayımlanan kitabın müşterek yazarıdırlar. Değerli büyükelçi, Mülkiyemizin sempatik ve zeki üyelerinden Daryal Batıbay’ın da katılmasıyla üç dostumdan geçen hafta bir “tekzib” aldım. Kendilerini aradım, ulaşamadım. Onlar da bana dönüş yapmadılar. O yüzden bu tekzib cevabını yazıyorum.
İlter Türkmen Bey, benim sevdiğim, sevilmemesi mümkün olmayacak kadar son derece neşeli, zeki ve kibar bir diplomattır. Her memlekette bulunur bürokratlardan değildir. Türklerin ünlü büyükelçisi Zeki Kuneralp’in de dediği gibi, “O promosyonun en akıllı, kabiliyetli iki gencinden biridir. Diğeri Osman Olcay’dır” derdi.
İYİ PLAN YAPAMADI
Maalesef o zamanki adıyla Ortak Pazar’a davet, gerek Genel Sekreter Émile Noël’in gerekse Türkiye’de hepimizin daima iyi anılarla andığı Gian Paolo Papa’nın ısrarına rağmen yapılmadı. Müracaat etseydik alınamayacağımız da belliydi. Çünkü o zamanki Türkiye’nin, bugünkü kadar bir gücü de yoktu. Avrupa’nın da burnu daha büyük yerlerdeydi ama en azından Yunanistan’la birbirimizi daha aşağıya çekecektik; bu işin birlikte dışında kalacaktık.
80. yıl
Kırk sene başımızın belası olan bir Balkan devleti, yanımızda diğerleriyle olan ilişkilerimizi bozmaya cüret edemeyecekti. Bu numaraya hâlâ devam ediyorlar. Artık bu rahatsızlık, Orta Asya’daki kardeş cumhuriyetlerimize kadar uzanıyor.
Maalesef İlter Türkmen Bey, orada Ortak Pazar ve Türkiye’nin katılımı hâlinde geleceğe dair iyi bir plan yapamamanın çerçevesi içinde kaldı. Hiçbirini şahit gösterecek hâlim yok. Çünkü başta Tevfik Saraçoğlu olmak üzere herkes, İlter Bey’in nasıl bir tutum izlediğini biliyor. “Yeni kurulan şirketlerin durumu zor olur” diyen Vehbi Koç (kendince haklıydı), onu destekleyen askerlerin ve Ecevit’in paralelinde demeçlerde bulundu. Bunu herkes bilir.
DOĞRU TARİH YAZIMI DEĞİL
Bana 1974’ten sonra konuşan İlter Türkmen’i delil olarak gösterip, daha evvelki tutumunu unutturmayın; bu, doğru bir tarih yazım tarzı değildir. Herkes yanlış yapabilir. Yanlışı da, doğruyu da yazdım. İlter Türkmen’in övülecek yanlarını hepimiz biliyoruz. Sloganla “Kimse onun kadar bu davayı savunmamıştır” demeyin; farklı görüşlerini bilen bir sürü insan vardı.
Size şimdi “Gian Paolo Papa’ya sorun” diyemeyeceğim. Hayatta değil. Émile Noël de yok. Tevfik Saraçoğlu da yok. Büyükelçi Semih Günver ve Coşkun Kırca da yok. Ama yakınlarındakiler belki hatırlarlar ve siz belgelere daha kolay ulaşırsınız, iş çözülür.
Lozan Antlaşması
#Lozan Antlaşması#PKK#BOĞAZİÇİ Üniversitesi
Mayıs 18, 2025 13:516dk okuma
Paylaş
Lozan Antlaşması’nın, Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren, bölgede barışı sağlayan ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin statüsünü belirleyen bir antlaşma olduğu unutulmamalıdır. Lozan Antlaşması’nın hükümleri ve sonrasında yapılan ek antlaşmalar zaman içinde değişiklik göstermiştir. Hatay’ın ilhakı, Kıbrıs meselesinin çözümü, Montrö Boğazlar Rejimi gibi gelişmeler buna örnektir. Ancak antlaşmanın esası yeniden ele alınmayacaktır. Bu nedenle Lozan’a aykırı yeni hükümler beklenemez. PKK’nın silah bırakması gibi gelişmelerin de Lozan’a aykırı hükümler getirmesi söz konusu olamaz.
Haberin Devamı
İSVİÇRE’nin Lozan kentinde, göl kıyısındaki Palais de Rumine’de imzalanmıştır. Sevr Antlaşması hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. Osmanlı Meclis-i Mebûsan’ı dağıtıldığı için bir “saltanat şurası” toplanmış (orada tek kişi itiraz etmiştir; Maraşlı Topçu Rıza Paşa), ancak bu şuranın antlaşma metnini kabulü padişahın tasdikine sunulmadığı için İstanbul Hükûmeti tarafından da resmî olarak geçerli sayılmamıştır. Asıl tepkiyi ise Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti göstermiştir. Hatta Sevr Antlaşması’nı imzalamak üzere giden heyeti, Ankara Birinci İstiklal Mahkemesi, vatan haini ilan ederek idamlarına hükmetmiştir. Yunanistan parlamentosu hariç, harb eden devletlerin hiçbiri de Sevr’i tasdik etmemiştir. Daha ilginci, Amerika Birleşik Devletleri Lozan Antlaşması’nı halen kendi kongresinden geçirmemiştir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Lozan Antlaşması ile bugünkü Türkiye’nin sınırları belirlenmiştir. Ermeni devleti tanınmamış, Kürdistan konusu gündeme getirilmemiştir. Hatay ili hariç olmak üzere, doğu ve batı sınırlarımız bugünkü gibi tespit almıştır. Kıbrıs’taki İngiliz hâkimiyeti tanındığı için bu hüküm, ancak 1960’ta önce Londra-Zürih Antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ve ardından 1974’teki fiilî müdahale ile Lozan’a aykırı şekilde yeniden düzenlenmiştir.
Lozan Antlaşması
LOZAN’A AYKIRI YENİ HÜKÜMLER BEKLENEMEZ
Lozan görüşmelerinin ilk döneminde siyasi sınırlar büyük ölçüde sorun yaratmamıştır. Asıl tartışmalar borçlar meselesi ve kapitülasyonlar üzerindeydi. Bu noktada, kendi aralarında ihtilaflı olan İtilaf Devletleri bile Türkiye’ye karşı birleşmişlerdir. Dolayısıyla Lozan’ın asıl önemi, birinci görüşmelerin bu yüzden kesilmesinde ve ikinci turda da bu konudaki baskılara karşı taviz verilmemesinde yatmaktadır. Birinci görüşmelerde Lord Curzon’un ısrarı sonuç vermemiştir; Curzon ikinci görüşmelere katılmamıştır.
Lozan’da patrikhaneler konusunda açık bir hüküm yoktur. Patrikhanelerin Türkiye kurumu olduğu tespit edilmiştir. Komisyon konuşmalarının ilk safhasında, patrikhanenin yurtdışına çıkarılmasını İsmet Paşa’nın talep ettiği bilinmektedir. Ancak ikinci safhada Patrikhane Türkiye toprakları içinde kalmıştır. Bu gelişme yerindedir.
Haberin Devamı
Lozan Antlaşması’yla, Türkiye, Mondros Mütarekesi’nde İngiltere’ye verilen rolü üstlenmiş; Boğazlar Komisyonu Başkanı olmuştur. Ancak boğazların savunmasında Türk ordusuna ya da herhangi bir askere görev verilmemiştir. Sivil bir kuruluş olan Boğazlar Komisyonu yetkiliydi. Pratikte askerlik dışı sorunlar yaratan bu statü, Türkiye’nin müdahalesi ve hukuki uyumunu ispat etmesiyle 1936’daki Montrö Antlaşması’yla değiştirilmiş; boğazların korunması Türk Bahriyesi’ne bırakılmıştır.
Lozan Antlaşması’nın hükümleri ve sonrasında yapılan ek antlaşmalar zaman içinde değişiklik göstermiştir. Hatay’ın ilhakı, Kıbrıs meselesinin çözümü, Montrö Boğazlar Rejimi gibi gelişmeler buna örnektir. Ancak antlaşmanın esası yeniden ele alınmayacaktır. Bu nedenle Lozan’a aykırı yeni hükümler beklenemez. PKK’nın silah bırakması gibi gelişmelerin de Lozan’a aykırı hükümler getirmesi söz konusu olamaz.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Hemen Tami Kart Al
Tami
by Taboola
Lozan, bugünkü Türkiye’nin merkezi idareye sahip (federasyon söz konusu değildir), ulusal sınırlar içinde, Türkçenin resmî dil ve eğitim dili olarak kullanıldığı bir yapıyı tescil etmiştir. Avrupa menşeli yabancı okullar, 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tamamen Türk eğitim makamlarına bağlanmış ve onların gözetiminde faaliyet göstermeye başlamıştır. Vakıf ve azınlık okulları da Lozan’da belirlenen statülerine uygun olarak aynı denetime tabi tutulmaktadır.
BÖLGEDE BARIŞI SAĞLADIĞI UNUTULMAMALIDIR
Bazı unsurlar zaman içinde değişebilir; ancak bu ana çerçevede köklü bir değişiklik beklenemez. Dolayısıyla bugün de Lozan Antlaşması’nın, Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren, bölgede barışı sağlayan ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin statüsünü belirleyen bir antlaşma olduğu unutulmamalıdır. Nitekim 1922 Kasım’ında saltanatın kaldırılması, Lozan’da İstanbul Hükûmeti’nin İtilaf Devletleriyle aynı çizgide kalmasını engellemek amacıyla atılmış bir adımdır. Cumhuriyetin resmen ilanı da 24 Temmuz 1923’ten sonra, Ekim ayı sonunda (29 Ekim) gerçekleşmiştir.
Haberin Devamı
Bütün bu nedenlerle, yeni Türkiye’nin dış devletlerle olan ilişkileri ve uluslararası statüsü, Lozan Antlaşması’nın ana hükümlerinin korunmasına ve antlaşmayı imzalayan devletlerle olan ilişkilerin devamına bağlıdır. Bugün, bu antlaşmayı imzalayan devletlerden Yugoslavya dağılmış, yerini yeni cumhuriyetler almıştır. Romanya’dan ise Moldova ayrılmıştır. Ancak onlarla da ilişkiler aynı şekilde sürmektedir.
ÜNİVERSİTELER
BOĞAZİÇİ Üniversitesi’nde “Medeniyet Kulübü” adı altında bir topluluk varmış. Aynı isimde bir kulüp, Galatasaray Üniversitesi’nde de faaliyet gösteriyor. Bu, oldukça iddialı bir isim. Sözde bu Boğaziçi’ndeki kulübün faaliyeti üniversite yönetimi tarafından denetleniyor; ancak bu denetimin nasıl yapıldığı anlaşılır gibi değil. Talebeler, Nurettin Yıldız isimli bir hatip bulmuşlar ve konferansa çağırmışlar. Konferansın konusunun ne olduğu tam olarak belli değil. Hiçbir akademik unvanı olmayan, toplumda açıklamalarıyla tartışmalı hale gelen bir ismi, Türkiye’nin alanında en iddialı üniversitelerinden birine davet etmek nasıl bir densizliktir? Bu sebeple fakülte dekanını ayıpladığımı ve bu kararı yanlış bulduğumu özellikle belirtmek isterim.
Haberin Devamı
PROVOKASYONLARA DİKKAT
Aynı kulübün mensuplarıyla Galatasaray’daki öğrencilerimizin bir kısmı karşılıklı tartışmalara girmiş. Medeniyet Kulübü’nden bir öğrenci, protestocu grubun içine dalıp kavga çıkarmış. Sebebini ise “Bana küfrettiler” diye açıklıyor. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin son sınıfında okuyup da “Bana küfrettiler” diyerek yumruğuna güvenip kalabalığın içine girmek, hangi medeniyetin davranışıdır, anlayamadım. Üniversitemizdeki öğrencilerimize protestoyu bitirip dağılmalarını tembih ettiğimde (ihtar yetkim yok), bana sloganlarla cevap veriyorlar. Anlaşılan, Nurettin Yıldız daha önce erken evliliği meşrulaştıran bir konuşma yapmış. Haklı olarak “Üniversitemizde nasıl bu görüş savunulur” diyorlar. Ancak neye karşı olduğunuz kadar, nasıl bir üslup ve yöntemle karşı durduğunuz da önemlidir. Tanzimat’tan beri Türk milletine ve Osmanlı milletlerine hizmet eden, ülkenin eğitimli insanlarının büyük gayretleriyle kurulan Galatasaray’ın bir geleneği vardır. Hukuk fakültemiz (Kurucular Coşkun Kırca, Yiğit Okur, İnan Kıraç ve İstanbul Üniversitesi’ndeki Galatasaray kökenli profesör arkadaşlar) güya bizle irtibatı olan Fransız hukuk fakültelerini bile kıskandıracak bir teşkilat yapısına sahiptir. Bu okulun varlığı, dokunulmazlığı ve saygınlığı hepimizin ortak sorumluluğudur. Provokasyonlara dikkat etmeliyiz.
YOZGAT
GEÇEN cumartesi, Sorgun Belediyesi’nin davetiyle kitap fuarı için bir konuşma yapmaya gittim. Sorgun, şimdi bu vilayetin en kalabalık merkezi (120 bin). Yozgat’ın şehir merkezi nüfusu biraz daha düşük, 109 bin görünüyor. 7-8 yıldır bu bölgeye gitmemiştim. Gençliğimde çok giderdim, mihmandarlık yapıyorduk. Bütün Anadolu gibi eldeki servetlerle yeni binalar yapılmış. Ama Yozgat’ta da, Sorgun’da da birbirini çok tutmayan ve çürük diş gibi sırıtan binaları görmemekten memnun oldum.
Lozan Antlaşması
DÜNYADA İKİ ÖRNEK VAR
Yozgat Valisi Mehmet Ali Özkan, Mülkiye’nin yetiştirdiği çalışkan ve ehliyetli valilerden. Sorgun Belediye Başkanı Mustafa Erkut Ekinci fuarı düzenliyor. Umduğumdan daha çok ilgi gördüm. Konferanstan sonra Sarıkaya ilçesine geçtik. Bunu özellikle ben istedim. İlçedeki Roma hamamının, Oxford’un kuzeyindeki Bath’taki gibi Caracalla döneminden lejyon hamamlarına benzer olduğu anlaşılıyor. Bu hamamların şu anda dünyada iki örneği var; biri Bath, biri Sarıkaya. Hamamların etrafındaki kazıların ve yapının korunması memnuniyet verici. Malûm, Yozgat Roma Galatya’sına aittir; tıpkı Ankara gibi. Ankara ve Yozgat’ın bir zamanlar Angora vilayeti içinde bulunması da Roma dönemindeki idari geleneğe kadar uzanıyor. Sarıkaya’daki koruma ve düzenleme ümit verici. Kaymakam Ahmet Nuri Demir ve Belediye Başkanı Osman Gözan ile bu konuları görüştük. Orta Anadolu’da belediyeler daha faal ve halkın denetimine daha açık. Şüphesiz ki her yerde olduğu gibi burada da sorunlar var; ama bir yerde genç nüfusun eğitimi ve bu gibi faaliyetlere ilgi duyması umut verici oluyor.
Lozan Antlaşması
TİCARET MERKEZİ ÜSSÜYDÜ
Anadolu’daki Roma, bugünkü Ankara vilayetine Yozgat’ı da ilave ederseniz, Galatya olarak tertiplenmiştir. Batı’dan gelip M.Ö. 3. yüzyılda buraya yerleşen Keltlerin ülkesidir. Ankyra (Ankara), hâlen gözümüzün önündeki Augustus Mabedi, yine Caracalla döneminde yaptırılan geniş Roma hamamları ve vilayet binası önünde Juliüs Sütunu’yla bu vilayetin önemli bir merkeziydi. Zamanımızdaki Yozgat, etrafındaki kazı yerleri ve bilhassa Sarıkaya’daki Roma devrinin lejyon ve ticaret merkezini meydana getirmektedir.
Yozgat’ın tabiatı ve iklimi, onun zirai bakımdan gelişmesine uygundur. Belki bu özellikleri dolayısıyla da şehrin nüfusunda azalma meydana gelse de yaşama ve gelişme imkânı daha çoktur.
İki kardeş ülke
#Azerbaycan#Türkiye#Can Kıraç
Mayıs 25, 2025 06:294dk okuma
Paylaş
Azerbaycan ve Türkiye Dışişleri Bakanlıkları ile iki ülkenin milletvekillerinin ortak desteği ve katılımlarıyla Batı Azerbaycan konulu bir toplantı gerçekleştirildi. Bir gün süren bu kongrede bence hepimizi duygulandıran en önemli açıklama, Azerbaycan parlamentomuzdaki Tenzile Rüstemhanlı’nın veciz tebliğiydi: “Şah İsmail Safevî de bizimdir; 8 yıllık saltanatında 80 yıllık büyük işler başaran Yavuz Sultan Selim de bizimdir. 19. yüzyıla kadar büyük şairlerimiz, filozoflarımız, müşterek tarihimiz böyle devam eder. Türklük bizim müşterek yurdumuzdur.”
Haberin Devamı
21 Mayıs Çarşamba günü Ankara’da önemli bir kongre düzenlendi. Azerbaycan Milletvekili Tenzile Rüstemhanlı’nın başkanlığındaki Azerbaycan Türk Evi’nin öncülüğünde; Azerbaycan ve Türkiye Dışişleri Bakanlıkları ile iki ülkenin milletvekillerinin ortak desteği ve katılımlarıyla Batı Azerbaycan konulu bir toplantı gerçekleştirildi. Batı Azerbaycan, Karabağ Hanlığı; buna tâbi hanlıklar ve Türk sakinlerinin doğuya sığındıkları topraklar demektir. Kurtuluştan sonra buralara dönüş söz konusudur. Azerbaycan’ın Ermenistan’a yönelik, Türkiye’nin de desteklediği açıklaması şudur: Sürgün insanların anavatanlarına dönüşleri, onların temel haklarıdır. Zira söz konusu olan topraklar işgal edilmişti ve son müdahaleden sonra kurtarılmış topraklardır. Kısacası; Zengezar bugün içi çözülmeyen ama çözülmesi gerekli sorunlu arazidir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
ÇEVRE VE TARİHİ MİRAS AĞIR TAHRİP EDİLDİ
İkinci olarak, buralarda nüfusun yerleştirilmesi ve rehabilitasyonu kadar önemli olan bir diğer konu da hem çevre hem de tarihî mirasın ağır tahrip edilmiş olmasıdır; bu konudaki hukuki tebliğlerin tamamı yerindeydi. Söz konusu topraklarda, 1828 Türkmençay Antlaşması’na kadar, hatta I. Cihan Harbi’ne kadar olan durum tarihçiler tarafından ele alındı. Şu bir gerçektir ki Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan Cumhurbaşkanı Nikol Paşinyan’la uzlaşma konusunda yapıcı bir tutum sergilemektedir; Türkiye de bu politikaya paralel bir çizgide ilerlemektedir. Aslında Güney Kafkasya’da içtimaî hayatın güvenliği ve iktisadî hayatın gelişmesi açısından üç cumhuriyetin işbirliği, çevre ülkelerin selameti ve kalkınması açısından da önemli bir garantidir. Çünkü bu konuda yetenekli toplumlar, bu üç cumhuriyet halkıdır.
‘TÜRKLÜK BİZİM MÜŞTEREK YURDUMUZDUR’
Bu toplantıda Türkiye hükümetinin görüşlerini en kesin ve veciz şekilde Sayın Efkan Âlâ ifade etti. Bir gün süren bu kongrede bence hepimizi duygulandıran en önemli açıklama, Azerbaycan parlamentomuzdaki Tenzile Rüstemhanlı’nın veciz tebliğiydi: “Şah İsmail Safevî de bizimdir; 8 yıllık saltanatında 80 yıllık büyük işler başaran Yavuz Sultan Selim de bizimdir. 19. yüzyıla kadar büyük şairlerimiz, filozoflarımız, müşterek tarihimiz böyle devam eder.” Gerçekten de, Nazım Hikmet’in kendini en çok vatanda hissettiği yer Azerbaycan’dır. Tenzile Hanım, “Türklük bizim müşterek yurdumuzdur” dedi.
Haberin Devamı
Bu gibi toplantıların yalnızca üst düzeyde değil; başta akademiler, düşünce kuruluşları ve aydınların kurumları arasında sık sık seminerler ve görüşmeler şeklinde devam etmesi gerekir.
İki kardeş ülke
AHMET MINGUZZI DAVASI
MATTIA Ahmet Minguzzi’nin anne ve babası, pazar akşamı Zorlu’da son derece asil bir anma toplantısı düzenledi. İstanbul Valisi Sayın Davut Gül’ün toplantıya katılması, takdire şayan ve devletli bir davranıştı.
Bir çocuğun böylesine aşağılık bir kinle, adeta bir pazaryeri ortasında bıçaklanması, ardından maktulün tekmelenmesi, mezarının tahrip edilmesi, ailesinin hasım tarafından tehdit edilmesi ve tüm bunların üzerine mahkemede sergilenen düşmanca tavır ve bakışlar... Manzara hem ürkütücü hem de son derece düşündürücüdür.
Haberin Devamı
YERLİ FIAT SCUDO İLE İŞLER YERLİ YERİNDE
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
DERİN BİR HÜZÜN
Kimsenin bu işin peşini bırakmasından yana değiliz. Bazı cürümlerin unutulması ya da ihmali söz konusu olamaz.
O gece vakur, ölçülü ama derin bir hüzün taşıyordu. Anne ve babanın, sevgili dostlarımızın, büyükannenin ve yakınların durumu herkesi derinden sarstı.
Türkiye’de mezar tahribi, mağdur ve maktulün tehdit edilmesi; bunlar alışılmış, tolere edilebilir davranışlar değil, ciddi birer sapkınlık ve edepsizliktir.
Toplumumuzun vicdanı, kamusal huzuru ve gelecek nesillerin güvenliği açısından bu meş’um vakanın sıradan bir “suç vakası” gibi ele alınmaması gerekir. Araştırılmalı, takip edilmeli ve adalet mutlaka yerini bulmalıdır. Adalete güvenmek istiyoruz.
Haberin Devamı
İki kardeş ülkeAhmet Minguzzi
CAN KIRAÇ
HAYATIMDA ne yazık ki geç tanıştığım, ancak büyük bir muhabbetle bağlandığım portrelerden biridir Can Kıraç. Rastlaşmalarımız dışında sürekli bir temas kuramadık. Onun son dönemdeki hastalığı ve benim yaklaşık 7-8 yıldır hastane ortamında geçirdiğim zaman, uzun uzun bir araya gelmemizi maalesef engelledi. Tıpkı hayatıma geç dahil olan ve her zaman eksikliğini hissettiğim Coşkun Kırca ve Kamuran İnan gibi dolu dolu insanlar arasındadır Can Kıraç.
DÖNEMİN SEÇKİN TEMSİLCİSİ
Bütün ömrüm boyunca yanlarında daha çok bulunmayı arzuladığım kişilerdendir. 1927 doğumlu Can Bey, Atatürk döneminde yurtdışında okuyan ve içeride kritik görevlerde değerlendirilen uzmanlardan biridir. O dönem sadece ziraatçı, mühendis, kimyager değil; iktisatçı, filozof ve arkeologlar da devlet tarafından eğitime gönderilir, dönüşlerinde ülkeye katkı sağlardı. Can Kıraç, bu kuşağın seçkin bir temsilcisidir. Babası Ali Numan Kıraç da aynı jenerasyondandır. Galatasaraylıların iftihar ettiği iki kardeşten büyüğüdür.
Haberin Devamı
İki kardeş ülke
Kendi yaşamım ve gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki, bu ailenin en dikkat çekici figürü bizatihi Can Kıraç’tır. Kaleme aldığı biyografisinden de açıkça anlaşılıyor. Bu konuda yalnızca kitabını tavsiye etmekle yetineceğim. Zira 97 yıllık bir ömrün her safhasını dolu dolu yaşamış bir insandan söz ediyoruz.
Koç Grubu içinde, tıpkı Suna Kıraç, Semahat Arsel ve Rahmi Koç ile oğulları gibi, o da unutulmaz isimler arasında yerini almıştır. Türkiye’de girişimciliğin bronz yüzlerinden biridir. Eşi İnci Atar Kıraç ile kurduğu mutlu aile düzeni ortadadır. İyi bir işletmecinin düzgün bir özel hayatı olmalı; Can Bey bunu da başarmıştır.
İki kardeş ülke
ÇOK İYİ BİR TARIM UZMANIDIR
Sanata ve gezilere olan ilgisi, Galatasaray’ın her branşına verdiği destek zaten malum. Çarşamba günü düzenlenen tören, doğum yıldönümüne denk geldi. Aynı zamanda bir anma vesilesi oldu. Hayatı, Türk sanayisinin gelişimi kadar, bu seviyeye gelmiş bir yöneticinin hikâyesini de renkli biçimde yansıtan bir filmle birlikte anıldı.
Biyografisini okumak ve bu filmi izlemek, sadece bireysel merak değil, Türkiye’nin yakın tarihinde temayüz etmiş büyük adamları ve onları doğuran çevreleri tanımak açısından da önemlidir. Zira son yüzyılın tarihi bize özgüdür ve onu anlamak için bu tarihi şekillendiren grupları, zümreleri ve özellikle lider konumundaki şahsiyetleri iyi bilmemiz gerekir. Bu nedenle toplantıda dağıtılan, babası Ali Numan Bey’in biyografisinin de önemli bir kaynak olduğunu belirtmeliyim. Can Kıraç, bu memleketin tarihine geçecek bir yönetici ve tarım uzmanıdır.
Drau Nehri kıyısında hüzünlü mayıs
#Drau Nehri#Yalta Konferansı#Cevdet Paşa
Haziran 01, 2025 06:306dk okuma
Paylaş
11 Şubat 1945’te, Yalta Konferansı’nda bir anlaşma yapıldı. Stalin, Sovyetler Birliği’nden bir şekilde kaçanların hepsini geri istiyordu. İngilizler, iade anlaşmasını 28 Mayıs - 1 Haziran 1945 arasında uyguladılar. İade edilenlerin çoğu, gözümüzün önündeki demiryolu ile gönderildiler. Nereye? Sibirya’ya. İçlerinden “suçlu” görülenler ya da görülmek istenenler kurşuna dizildiler. Bu akıbete uğramayanlar -özellikle kadın, çocuk ve yaşlılar- kendilerini Drau Nehri’nin azgın akıntısına bıraktılar. Bu tarihi facia hâlâ dillerde dolaşıyor.
Haberin Devamı
PAZARTESİ günü erkenden İstanbul’dan Ljubljana’ya uçtum. Kuzey Kafkasyalılar ve özellikle Karaşaylıların tertiplediği bir anma törenine katılacaktık. Tarihi olayları izlemeyi bilen basın mensuplarımızın başında gelen Pelin Çift de Kafkas Vakfı’nın organize ettiği bu heyetteydi. İki saat sonra Ljubljana’dan Karintiya’ya (Kärnten) hareket ettik. Avusturya - İtalya sınırında, Drau Nehri kıyısındaki “Irschen” adlı köydeydik. Karşımızda Avusturya Alpleri uzanıyor, karlar eriyor; debisi yüksek, azgın Drau Irmağı akıyordu. Biraz ötede Tuna’ya karışacak ve Karadeniz’e ulaşacak. Sakin akan Tuna’nın çılgın kısmındayız. Tabiat her yerde yemyeşil ve güzel. Bir günde üç mevsim yaşanabiliyor. Bahar çiçekleri her yeri sarmış, çevre sessiz ve huzurlu. Sınırın ötesindeki Kuzey İtalya da aynı şekilde. İtalya’da Udine ile Avusturya’da Villach arası, Avrupa’nın cennet köşelerinden biri.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Burada canlanan tabiata hüzün karışıyor. 11 Şubat 1945’te, İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri Yalta Konferansı’nda bir anlaşma yaptılar. Mantıkla açıklanabilir gibi değil: Stalin, Sovyetler Birliği’nden bir şekilde kaçanların hepsini geri istiyordu. Churchill ve Roosevelt bu isteğe evet dediler.
Drau Nehri kıyısında hüzünlü mayısFotoğraf: https://www.facebook.com/KafkasVakfii/
KADIN-ÇOCUK DEMEDEN RUSYA’YA TESLİM ETTİLER
Peki, Rusya neden istiyordu? Kızıl Ordu’nun 1941’de savaşın ilk safhasında verdiği milyonlarca esirin önemli bir kısmının geri dönmek istemeyeceğini biliyordu. Muhtemelen bundan çekiniliyordu. Oysa çekinilecek bir kitle değildi. Bir kısmı, bilinen askerî esir kamplarına benzemeyen, Almanların konsantrasyon kamplarındaki feci hayat koşulları sebebiyle Alman tarafına iltihak etmiş ve böylece canlarını kurtarmışlardı. Öte yandan, açılan sınırlardan Ukrayna’yı, Batı Rusya’yı ve Baltık bölgelerini terk eden sivil halk da Almanya ve Avusturya sınırlarında yığılmıştı.
Stalin’in evhamları dışında başka gerekçeler de vardı. Almanların işgal ettikleri bütün ülkelerden topladıkları “Östlicher/Sklaven” (Doğulu köleler) buralarda tutunmaya çalışıyordu. Çoğunun yakınları ve akrabaları, toplandıkları ve sürüldükleri ülkelerde kalmışlardı. Sovyet Rusya’nın onlara bakışı ise bir mazlum kurban gibi değil; Batı’da kalmayı seçmiş veya ilerde kendisine ilhak edilebilecek potansiyel düşmanlar olarak görülmeleriydi.
Haberin Devamı
Churchill ve Roosevelt’te ise gevşek bir ahlâk mı, yoksa yıkıcı bir savaşın getirdiği yorgunluk mu etkili oldu bilinmez; sabık askerler kadar kalabalık olan sivil halkı da -kadın, yaşlı, çocuk demeden- Rusya’ya teslim etmeye razı oldular.
Karintiya ve Irschen İngiliz işgal bölgesindeydi. İngilizler, iade anlaşmasını uyguladılar (28 Mayıs - 1 Haziran 1945 arasında). Elbette, Almanlarla işbirliği yaptığı iddia edilen kaçak askerlerin çoğu dağlardan, tünellerden başka köşelere kaçıp kurtuldular. Kıpırdayamayanlar ise çaresiz sivil mültecilerdendi. Birbirinden ayrı düşenler 1956’da Nikita Kruşçev ve Leonid Brejnev devrinin af kararnameleri ile anayurtlarına dönebildiler.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Hemen Tami Kart Al
Tami
by Taboola
KENDİLERİNİ DRAU NEHRİ’NİN AKINTISINA BIRAKTILAR
İade edilenlerin çoğu, gözümüzün önündeki demiryolu ile gönderildiler. Nereye? Sibirya’ya. İçlerinden “suçlu” görülenler ya da görülmek istenenler kurşuna dizildiler. Bu akıbete uğramayanlar -özellikle kadın, çocuk ve yaşlılar- kendilerini Drau Nehri’nin azgın akıntısına bıraktılar. Müthiş bir intihar süreci... Soğukkanlı yerli köylülerden bazıları, bugün 90 yaşını geçmiş olanlar, bu sahneleri hüzünle hatırlıyor. Gördükleri ve büyüklerinden işittikleri bu tarihi facia hâlâ dillerde dolaşıyor.
Tarihi tasavvur etmek bazen çok verimli bir insani yetenek gibi görünse de, bu kurgunun her zaman insana yaramayacağını, fazlasının insanı çıldırtabileceğini düşünmedim değil. Bu kadar yoğun, bu kadar yorucu bir 24 saat yaşadığımı hatırlamıyorum.
Haberin Devamı
Irschen köyünde katliamdan kurtulan Karaşaylı muhacirlerin yaptıkları küçük bir anıt vardı. Ama asıl önemlisi, meçhule giden köylülerin ceplerindeki son altın paralarını bıraktıkları yerli köylülerin diktikleri bir kilise. Kazakların, Rusların ve Ukraynalıların adına yerli halk tarafından inşa edilen bu kilise, Drau Nehri’ne bakıyor.
Ertesi sabah, iç açıcı şeylerden çok sıkıntılar içindeki İstanbul’u özleyerek döndüm. Dünyada devletsiz, yani ordusuz; savunma ve güvenlik gücü olmayan toplumlar her zaman nelere mahkûm olur, bir örneğiyle daha karşılaştım. Üstüne titrememiz gereken kurumlar var; bu kurumları yıpratmaya çalışan zihniyet ise asla tasvip edilecek gibi değil.
Haberin Devamı
Drau Nehri kıyısında hüzünlü mayıs
CEVDET PAŞA
26-27 Mart 1823 tarihinde doğan Cevdet Paşa’nın 130. ölüm yıldönümündeyiz. Vefatı, 26 Mayıs 1895’e tekabül ediyor. Bırakınız bugünün tarihçilerini, 19. yüzyıl tarihçileri için bile kısa bir hayat. Leopold von Ranke, 80’inden sonra eserlerini vermeye başlamıştır. Cevdet Paşa, beş kere Adliye ve Mezahib Nazırlığı yaptı. İmparatorluğun içindeki Müslüman mezhepleri, dinleri, cemaatleri onun kadar incelikle ele alan yoktur. Ama çok ilginç bir nokta; mutlaka bilgi sahibi olduğu hâlde Dürzilik, Nusayrilik, Yezidilik gibi grupların içinde Anadolu Aleviliğini ele almamış olmasıdır. Aynı tavır Şemsettin Sami’de de görülür. Bu kültürü hiç ele almamayı tercih etmişlerdir.
ZEKÂSI HİSSEDİLİR
İslam tarihi, Türk hukukunun modernleşme tarihinin önemli bir kademesi olan “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye”, “1858 Arazi Kanunnâmesi” onun Türk hayatına getirdiği yeniliklerdendir. Tanzimat döneminin teşkilatlanmasının her adımında onun zekâsı hissedilir. II. Abdülhamid’den önceki Tanzimat hükümdarlarının en önemli yanı, sonraki rakiplerin bile bir arada muhabbetle idare alanında; vilayetler idaresinde, belediyelerin tanziminde el ele vererek kalıcı yapılar ve eserler yaratmalarıdır. İlk kavga Mithat Paşa ile Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hazırlanışı sırasında çıktı.
Cevdet Paşa’nın Suriye meselesinin halli, Lübnan’ın düzenlenmesi, Çukurova’daki iskân ve idari tedbirleri harikulade eserlerdir. Süleymaniye Medreselerinde nasıl parlak bir müderris (kibâr-ı müderrisîn) ise kazaskerlik rütbesinden mülkiyeye geçişi ve “Cevdet Paşalığı” da öyledir. Sultan Abdülmecid de Sultan Abdülaziz de ona çok hürmet ederdi. Aynı şey Sultan II. Abdülhamid için de söylenir. Ancak Sultan II. Abdülhamid, Cevdet Paşa’yı yalnızca işine geldiği kadar dinlemiştir.
Drau Nehri kıyısında hüzünlü mayısAhmet Cevdet Paşa
Ölümsüz eseri Târîh-i Cevdet. Orijinali 11 cilt olan bu eserde, imparatorluğun 1774 Kaynarca Antlaşması’ndan Kırım Savaşı’na kadar olan dönemi ele alır. Rusya tarihine bakışı çok farklıdır. Dâhiyane bir yaklaşımla Büyük Petro reformlarını ve II. Mahmud’un reformlarını karşılaştırır. Bu karşılaştırmayı çağdaş tarihçiler bile bu kadar ustaca yapamazdı.
Devlet-i Âliyye’nin reform devrini onun kadar anlayan yoktur. Çünkü vakanüvislerin aksine, Fransız İhtilali’ni de İngiltere’nin reformlarıyla karşılaştırıp müsbet puanı İngiltere’nin tarihî gelişimine verecek kadar derin bir hukuk bilgisi ve siyasi olayları sınıflandırma kabiliyeti olduğu açıktır.
MEDRESELERİN İLK VE SON GÜNEŞİ
Ahmet Cevdet Paşa, bugünkü Bulgaristan’ın Lofça kasabasında doğdu. Mithat Paşa’nın doğum yerinden çok uzak değildir. İstanbul medreselerinde okudu. Medresenin veremediğini başka mahfillerde aradı, buldu. Ekser ulemanın aksine çok iyi Farsça öğrendi. Arapça ve Farsça bilgisiyle monolit ve en parlak biçimiyle bir Osmanlı münevveridir. Herkes onun gibi olamaz. Ama Fransızca da öğrendi. Fransızca öğrenecek yer aramakta büyük güçlük çekti. İyi bir yer bulamadığından öğrenme sürecinin yarım kaldığı söylenebilir. Eğer Fransızca kaynakları da yeterince hızlı okuyabilseydi, hiç şüphesiz Jean-Jacques Rousseau’nun “Du contrat social”ine paralel ama zıt bir görüşü, bütün Batı ve Doğu’da parlayabilirdi.
Cevdet Paşa, dehaya yakın zekâsı olan olgun bir beyindi. Osmanlı medreselerinin ilk ve son güneşidir.
OYA BAŞAK
BOĞAZİÇİ’nin gelenekten menkıbevî hocası sevgili Oya Başak’ı kaybettik. Son iki yılını hiç de güzel geçirdiğini söyleyemeyiz. O dâhil, bütün dostları çok üzüntülüydü. Geride kalan, onun kahkahaları, geniş toleransı, en tatsız görünümü mizaha çevirmeyi bilen kabiliyetiydi.
Bir dersini hatırladım; düpedüz eğlence olsun diye rahmetli Sevgi Gönül ve Murat Bardakçı ile gitmiştik. Önce bizi tiye aldı: “Bunlar burada dersime benden bir şey öğrenmek için girmiş değiller. Bana takılmak için malzeme aramaya geldiler” dedi. Fazla da uzatmadı. Bu laf üzerine Bardakçı, “Ah, Annabel Lee profesörünü görelim, dinleyelim diye geldik” dedi.
Drau Nehri kıyısında hüzünlü mayısOya Başak
Doğru, tiyatrocu bir profesör, Edgar Allan Poe’nun Annabel Lee’sini çok güzel okurdu. Sadece onu değil, bütün Shakespeare sonelerini de... O derste Anton Çehov’un Vanya Dayısı’nı talebeleriyle birlikte sahneliyordu. Beleş yok; hep birlikte oynayarak...
HER ZAMAN BİZİMLE YAŞAR
Açıklama şu: En başta kendisi çevik bir şekilde sahne repliklerini tekrarlıyor, talebelerinin her birini isimleriyle işin içine katıyordu. Ben, böyle 15 dakika içinde mizanseni hazırlanmış bir tiyatro provası pek hatırlamıyorum. Doğrusu, benden beklediği muzırlığı yapacak hâlim kalmamıştı. Ders bitince de bize sesini tiz bir şekilde uzatarak “Anabelllliiiiiiiii!” diye kapıyı gösterdi.
Bu dediğim olay 25 sene evveldi. Doğrusu, 60’ından sonra hâlâ bir ortaokul kızı kadar sevimli ve dinamik olan profesörü nerede bulacaksınız?
Oya bu; her zaman bizimle yaşar.
Yunanistan’ın bitmeyen hayali: Megali idea
#Esra Özsüer#Yunanistan#Megali İdea
Haziran 08, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın çok fakir ve cılız olduğunu düşünen çevreler içinde “Osmanlı yönetiminden kurtulmak yetmez; Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurmak gerekir” düşüncesi hâkim oldu. Bugüne kadar ‘Megali İdea’ Türk tarih düşüncesinde çok eksik olarak ele alınmıştır. Esra Özsüer, bu boşluğu yaklaşık 1000 sayfalık devasa eseriyle dolduruyor.
Haberin Devamı
Megali İdea (Büyük Fikir) Modern Yunanistan’ın bağımsızlığının ilk günlerinden itibaren benimsediği siyasi ve ideolojik bir hedefti. Ioannis Kapodistrias’ın cumhurbaşkanlığı (1827-1831) ve ardından uğradığı suikastla bertaraf edilmesinden itibaren, Yunanistan aslında ayaklanmanın hedefi olmayan bir rejime tâbi tutuldu.
Avrupa ve bazı yerli milliyetçiler, başta Ioannis olmak üzere ama daha çok da eski Yunancayı Yunan halkına öğretmeye kalkan bir öğretmen iddiasıyla işe başlayan Bavyeralı Prens Otto’nun devrinde, yeni bir ideoloji benimsemeye başladılar. 1844 Anayasası’yla birlikte bu belgeleşti. Yunanistan’ın çok fakir ve cılız olduğunu düşünen çevreler içinde “Osmanlı yönetiminden kurtulmak yetmez; Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurmak gerekir” düşüncesi hâkim oldu.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Bu ideolojiye göre çizilen sınırlar, bugünkü Karadeniz kıyılarını, Ege bölgesini, İstanbul’u, bütün Trakya’yı ve Güney Bulgaristan’ı içeriyordu. Arnavutluk ve Sırpların yaşadığı bölgeler de bu imparatorluk sınırları içinde yer alıyordu. Bütün Ege Takımadaları (Kuzey ve On İki Ada), Girit ve Kıbrıs da hedeflerin içindeydi.
Balkan ülkelerinin irredantizmi (büyük vatan birleşimi) politikaları böyleydi. Ivan Vazov Bulgar Milli Marşı olan şiirine “Sevgili vatan, sen dünyanın cennetisin” diye başlar ve ülkesinin sınırlarını çizer. Onun çizdiği de diğer ülke aydınlarının çizdikleri vatan da birbirlerinin sınırına tecavüz eder ve kapsar. Balkanları bölüşmek şiir dünyasında olduğu kadar kolay değil.
Yunanistan’ın bitmeyen hayali: Megali ideaYunan Küçük Asya Ordusu İzmir’e işgal amaçlı ayak bastığında Schliemann Konağının ön tarafına üzerinde “Yaşasın Venizelos, İzmir ganimeti” yazılı bir Türk bayrağı asılmış ve yüzyıllardır hayal edilen Batı Anadolu topraklarının ganimet olarak alındığı mesajı verilmişti.
EKSİĞİ TAMAMLAYAN BİR ESER
Bugüne kadar Megali İdea (bazen hatta gramatikal yanlışla “Megalo İdea”) Türk tarih düşüncesinde çok eksik olarak ele alınmıştır. Filoloji eğitimi ve Yunanistan’daki uzun ikametiyle konuya giren Esra Özsüer, oradaki eğitiminde bu konuya yönelmesini de ilginç bir tesadüfle anlatıyor. Bir gün, çalıştığı ve doktora yaptığı Panteion Üniversitesi’nin dışında, Atina Ulusal Kapodistrian Üniversitesi’nin levhasını okur. Böylelikle Yunanistan’daki yeni rejimle, krallıkla gelen Megali İdea’nın yerine, Yunan ihtilalinin cumhuriyetçi önderinin adını taşıyan üniversiteyi tanır. Profesör Dr. Paschalis Kitromilidis ile tanışır. Kitromilidis, Yunanistan tarihçiliğinde ve siyaset biliminde tanınan bir isimdir. Bu tanışma, yazarın araştırma alanını değiştirir; yönünü Yunan arşivlerine çevirir.
Haberin Devamı
Yunanistan’ın bitmeyen hayali: Megali ideaEsra Özsüer
Esra Özsüer’in Megali İdea: 1821 Mora İsyanı’ndan 1922 Küçük Asya Bozgunu’na adlı, yaklaşık 1000 sayfalık devasa eseri masamda. Bilmediğimiz birçok konu ele alınıyor. Hatta bu konular, esere dünya çapında önem kazandıracak bir etki de sağlıyor. Şayet bu eser, modern Yunanistan’ın siyasi ve iktisadi tarihine dair bir ilave de içerirse, komşu ülkemiz hakkında uzun yıllar boyunca herkesin başvuracağı bir çalışma ortaya çıkacak. Hatta şimdiden bu vasfı kazanmıştır bile. Zengin bir Yunanca bibliyografya, Avrupa dillerinde ve Türkçede yazılmış kaynaklarla birlikte eseri zenginleştiriyor.
“Megali İdea” nasıl bir öncü düşünce hâline geldi? Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı ve sonrasında, İngiltere’nin de desteğiyle — daha doğrusu Yunanistan’ı Anadolu işgalinde kullanma operasyonuyla — nasıl sürdü? Yunanistan için “Küçük Asya Faciası”, bizde ise “Kurtuluş Savaşı” olarak adlandırılan süreçte olaylara farklı kaynaklardan bakılıyor. Yazar, soğukkanlı bir şekilde retorikten uzak durarak bilgi aktarmaya çalışan bir yaklaşım benimsese de, bu eser mutlaka Yunanistan’da tartışmalara yol açacaktır. Türkiye’de ise bu eseri dikkatli şekilde okursak bilgilerimizi zenginleştirecek bir kaynakla karşı karşıya olduğumuz anlaşılır.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
YERLİ FIAT SCUDO İLE İŞLER YERLİ YERİNDE
Fiat
by Taboola
Geçen zaman verimlilik de yaratıyor. 1980’lerde bile Türkiye’de doğrudan Yunanca ve Yunanca arşivlerle çalışan dostumuz Engin Berber var. Şimdi araştırmacıların sayısı artıyor. Yeni Yunanca bilgisi, modern Yunanistan tetkiklerine üniversitelerde bölüm kurulmasıyla dikkate değer katkılarda bulunmaya başladı. Çevremizdeki dünyayı yalnızca Yeniçağ değil, yakın zaman tarihimiz açısından da değerlendirecek çalışmalar yapılmaya başlandı. En dikkate değer örneklerden biri de elimizdeki Megali İdea: 1821 Mora İsyanı’ndan 1922 Küçük Asya Bozgunu’na adlı eserdir.
1919-1922 dönemimizi, utanılacak kadar hamakat dolu yorumlarla, Kurtuluş Savaşı’nın varlığını bile bilmeyen, sağda solda tekrarlayan insanların, zahmet edip bu gibi değerli eserlerle çalışmalarını genişletmelerini tavsiye ediyorum. Anadolu neydi? Helen nüfus, Yunanistan’ın Küçük Asya’ya çıkışını nasıl karşıladı? İşgal ordusunun tavrı ve yerli Helen nüfusu arasındaki ilişkiler nasıldı? Aynı şekilde, Yunanistan’ın iç politikasındaki tepkiler de şüphesiz çok yeni araştırmalara ve değerlendirmelere yol açacak. Bir eserin değeri de yankılarıyla ölçülür.
Haberin Devamı
Yunanistan’ın bitmeyen hayali: Megali idea
CEMAL REŞİT REY’DE MEVSİMİN SON KONSERİ
Bu hafta opera ve senfonik müzik sezonu kapandı. Cemal Reşit Rey’de senfoni orkestrası, 31 Mayıs Cumartesi günü değerli şefimiz Nil Venditti’nin yönetiminde, harika İtalyan solist Francesca Dego eşliğinde Sibelius’un Keman Konçertosu, Op. 47’yi icra etti. Doğrusu, Francesca Dego Sibelius’u dinleyenlerine sevdirecek ve unutulmaz bir solistti; Venditti’nin yönetimi de aynı şekilde etkileyiciydi.
Konzertmeister’imiz Elif Tarakçı’nın sahneleme ve düzenlemesiyle Manuel de Falla’nın “El Sombrero de Tres Picos” (Üç Köşeli Şapka) eserinde ise orkestramız keman üyelerinden Elçin Özsoy’un sesinden (tam bir sürpriz) hoş bir performansla karşılaştık. Orkestra üyesi fevkalade bir biçimde, gelecek sezon mutlaka tekrarlanması gereken bir seslendirme gerçekleştirdi. Parlak bir kapanıştı.
Haberin Devamı
Yunanistan’ın bitmeyen hayali: Megali idea
GILGAMIŞ
Bu sezon, Devlet Operası Türkiye’nin büyük bestecisine, Ahmet Adnan Saygun’a olan borcunu ödedi. Malûm, “Özsoy Operası” ile ulusal Türk operasına adım atılmasında büyük rol Saygun’undur. Ancak onun asıl eseri “Gılgamış Operası”ydı. Bütün yaşamı boyunca büyük bir arzuyla beklemesine rağmen bu operanın sahnelenmiş hâlini göremedi.
Bu yıl 10 Mayıs - 3 Haziran tarihleri arasında düzenlenen İstanbul 16. Opera ve Bale Festivali’nin en dikkate değer eserleri arasında “Gılgamış Operası” da yer aldı. Orkestra şefimiz İbrahim Yazıcı, rejisör ise Caner Akın’dı.
Bu faslı bu kadar kolay geçemeyiz. Gılgamış Operası’nın bu ilk sunuluşunda ışıkla, adeta harikalar yaratıldı. Bu, her zaman ve her yerde rastlanacak bir durum değil; bu başarı Cem Yılmazer’e ait. Kostüm tasarımı Gizem Betil’in, dekor tasarımı ise Eftel Tunç’un imzasını taşıyor. Gelecek sezon içinde mutlaka izlenmesi gereken, son derece özgün bir sahneleme.
Yunanistan’ın bitmeyen hayali: Megali idea
Rollerde; Gılgamış’ta Alican Güçoğlu; Enkidu’da Yılmaz Berkay Günay - Arda Erkara; Ninsun’da Aylin Ateş - Deniz Likos; Güneş Tanrısı Şamaş tegannisiyle Burak Bilgili; İştar’da Şebnem A. Kışlalı; Ut-Napiştim’de Alper Saldıran yer aldı. Alper operaya misafir gelen tiyatro sanatçısıdır.
Devlet Balesi’nin çok başarılı katkısıyla (muhteşem koreografi ve sahneler) “Gılgamış” sahneye çıktı. Herkes memnun. Müzik dünyasının önde gelen isimleri mutlu. Gülper Refiğ, “İşte 21. yüzyılın operası,” diyordu. Gelecek sezonda tekrar sergilenecek bu başarılı sezon eserleri, Efes ve Antalya festivallerinde, antik tiyatrolarda da sahnelenecek. Bu uygulama şüphesiz bir yenilik.
Ülkemizdeki antik tiyatroların, AKM binasından daha uygun sahneleme ve icra ortamları olacağı da belirtilmeli; İhmal edilmemesi gereken alanlar bunlar!
Unutulmayacaklar
#Manisa#Ferdi Zeyrek#Erkan Yücel
Haziran 15, 2025 06:294dk okuma
Paylaş
Asaf Çiyiltepe, Erkan Yücel, Recep Yazıcıoğlu, Adnan Kahveci, Füsun Kahveci... Ferdi Zeyrek’in bu ani ölümü, bana Türkiye’deki üstün insanlar geçidini ve biz talihsiz seyircileri bir kez daha hatırlattı. Olayın niyesini araştırmak adliyenin işi. Giden “gelmiyor” demek değil; bize geliyor ve daha da gelecek. Gelenlere dikkat edelim. “Mutlaka böylesi vardır” demek lazım. Hepimizin başı sağ olsun. Ama kırılmayalım, bükülmeyelim. Başımız dik; bu isimleri anarak istikbale yürüyelim.
Haberin Devamı
MANİSA ilginç renkli bir şehir. Osmanlı’nın en renkli iki padişahının, gençliklerinde sancak beyi olarak yetiştikleri bir belde. Genç Kanuni, Pargalı İbrahim Paşa ile orada karşılaşıyor. Fâtih, küçük yaştaki padişahlığını orada benimsiyor. Şehir güzel; etrafındaki dağ (Sipil) onunla tezat hâlinde bir güzellik taşıyor. Bereket var, çalışkanlık var, azim ve gayret var.
Türkiye’nin parlak geleceğinden bir genç bu beldeye uğradı: Ferdi Zeyrek. Kısa zamanda kendini gösterdi ve bizden ayrılıp gitti. Bazı insanlar vardır, ağırlığını kendi hissettirmeden evvel etraf hissetmeye başlar. Yerinde duramayan bu insanın, mutantan bir yük taşıdığı anlaşılır. Parlayan, güler yüzlü... Büyükşehrin belediye reisi değil de komşusunun, herkesin derdine sessizce el uzatabilen delikanlısı gibi. Hakikaten geleceğin adamı olacağı anlaşılıyordu.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Türkiye, iyi belediye reisi görmemiş bir yer değil. Hiç unutulmayacaklarımız var. Muhteşem faaliyetler yapan, düzgün eserler ortaya koyanlar ve onların yanında berbat olanlar da...
Unutulmayacaklar
BELDENİN BAĞRINA BASTIĞI LİDER
Fakat bu genç mimarın etrafına göre tevazu ile karışık bir üstünlüğü vardı. Zengin bir tarihî beldenin, bir Magnezya’nın (Ulukent demek) mirasını sözle değil; tavrıyla, uzun konuşmadan bildiğini bilen ve bildiren hâliyle temsil ediyordu. 1.5 yılın içinde, bir sokağın öbür sokakla bağdaşmadığı; her çeşit partinin ve görüşün birbiriyle kavga etmediği ama yuvarlana yuvarlana ilerlediği bir beldenin sevdiği, bağrına bastığı lider olmuştu.
Becerikliliğini, dürüstlüğünü ve etkinliğini daha meslek odasındayken gösterdiği belliydi. Uludağ Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunuydu. Eşi başta olmak üzere, bütün etrafındaki kadro kıpır kıpırdı. İki kere konferansa davet edildim. Benim gibi 70’ini geçmiş birini bile gayrete getiren, “Şurada otursam da şunlarla koşuşsam mı?” diye düşündüren bir grup.
Ani bir ölüm... Şakayla dehşet bir arada. Bu memleketin insanlarına gökte parlayan, hele hele “.” diye sürüklenen insanlara bir ışık. İster istemez bana, ömrümün içindeki onun gibi başka Türkleri hatırlattı. “Hüzünle ve ama niye?” diye sordurarak.
Haberin Devamı
1960’ların sonlarından, Ankara’da beklenmedik bir cenaze törenini hatırladım. Büyük Kurtarıcı’nın başkentinde kurmak için onca çaba gösterdiği devlet tiyatrosuna, tekniği ve repertuvarıyla karşı çıkan yapısıyla iddialı İstanbul’daki; kendisini pek de kabul ettiremeyen ama İstanbul’da Türk tiyatrosunda harikalar yaratan bir trupun başındaki adamı, Asaf Çiyiltepe’yi hatırladım. Zamansız öldü ve onun kaybıyla, bu dünyadaki muhteşem bir tiyatro başkentliğine aday olan Ankara tiyatroları da yavaş yavaş umursamazlığa gitti.
Unutulmayacaklar
Üzerinden çok zaman geçmedi; Türkiye’nin gördüğü en büyük oyunculardan birisi, Erkan Yücel, aynı şekilde uzun bir turne sırasında geçirdiği kazada aramızdan ayrılıverdi.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
by Taboola
Unutulmayacaklar
BU İSİMLERİ ANARAK İSTİKBALE YÜRÜYELİM
Karadeniz’in kıyısında, Sürmene Köprübaşı’nda; dürüst, çalışkan, dinamik, üstün zekâlılar köyünden çıkan bir vali: Recep Yazıcıoğlu... “Bizde yok yoktur” diye memurlarını gayrete getiren, daha doğrusu ikaz eden; “Çocuklar kazandığı Anadolu lisesine gidemiyorsa, Anadolu lisesini buraya getirirsin!” diye memurları haşlayan adam.
Unutulmayacaklar
Tokat’tan sonra, kısa ömründe Erzincan’ı ve ardından Aydın’ı aydınlatan; sadece mezun olduğu Ankara Hukuk Fakültesi’nin değil, bizim Mülkiye’nin talebeleri içinde bile ‘fan’ hâline gelen adam. Herkesi kendi hâlinde bırakarak gitmek zorunda kaldı.
Onun ardından, Türkiye siyaset hayatı ve bürokrasinin özgün fikirli, “Acaba olur mu?” diye dinlediklerini hayata geçiren dürüst politikacısı Adnan Kahveci, aynı köyden çıktı ve aynı şekilde Karadenizli telaşıyla aramızdan ayrıldı, gitti. Yanında da, göz doktorluğunun yanısıra Türk mutfağını da orijinal bir şekilde dirilten sevgili eşi, güzel Füsun Kahveci vardı.
Haberin Devamı
Unutulmayacaklar
Bu ani ölüm, bana Türkiye’deki üstün insanlar geçidini ve biz talihsiz seyircileri bir kez daha hatırlattı. Olayın niyesini araştırmak adliyenin işi. Giden “gelmiyor” demek değil; bize geliyor ve daha da gelecek. Gelenlere dikkat edelim. “Mutlaka böylesi vardır” demek lazım. Hepimizin başı sağ olsun. Ama kırılmayalım, bükülmeyelim. Başımız dik; bu isimleri anarak istikbale yürüyelim.
GAZİ YAŞARGİL
ANKARA Atatürk Lisesi diye bir yer var; dâhiler yetiştirir. Polatlı’dan gelme bir kaymakam çocuğu, lisenin Latince bölümünü bitirmiş. Başlıklar sizi şaşırtmasın. Büyük dâhi, Avrupa’daki gymnasiumları Türkiye’de kurmuştu. Bunlardan biri Ankara Atatürk Lisesi’ydi, diğeri Kız Lisesi’ydi; birkaç tane daha vardı.
Haberin Devamı
Unutulmayacaklar
YÖNTEM VE EKOL HALİNE GELDİ
Dâhi çocuklar yetiştiren liseler vardı. Uzun savaşlarda kaybettiğimiz ama her şeye rağmen dirilmemize yardım eden mektepler... Gazi Yaşargil’in Latincesi, İsviçre’de tıp okumasını sağladı. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Avrupa’da tıp ve hukuk okuyacak olanlar mutlaka Latince bilmeliydi.
Görülmemiş bir beyin cerrahı... Ameliyat aletlerini kendi tasarlıyor, kızlarının adını veriyor. Gelenlere metodunu anlatıyor. “Osmanlı ordusunun lağımcıları en önemli teşkilattı, burada da ameliyatı bu yöntemle yapacaksın” gibi benzetmeler...
Gazi Yaşargil bir yöntem ve ekol hâline geldi. Verimli bir ömür geçirdi ve asırlık bir çınar olarak aramızdan ayrıldı.
Türkiye’de çok muzır adamlar var ama bu ülkenin büyük evlatları da geliyor.
Tebriz
#Tebriz#İtalya#HASAN Ersel
Haziran 22, 2025 06:297dk okuma
Paylaş
Netanyahu gibi cahil bir Amerikalı velet ki buna İsrailli denemez, İran’ı bombalamaya başladı. İlk hedeflerden biri de Tebriz. Şah İsmail’in şiirlerini okuyan, Fuzûlî’nin Farsçasını ve Türkçesini birlikte terennüm eden, söyledikleri yalnızca Bakü’de, İstanbul’da değil; Balkanlar’da ve Asya’da da çınlayan insanlara yapılan vandallığı sükûnetle karşılayamayız.
Haberin Devamı
TEBRİZ; İran’ın kuzeybatısında; Eynalı ve Sehend dağları arasında, Kuruçay ve Acıçay’ın birleşmesiyle oluşan bir nehir yatağı üzerinde. İklimi kuru; yazları sıcak, kışları hayli soğuk geçer. Safevîler devrinde, daha önce de Akkoyunlular ve İlhanlı Moğolları döneminde, koskoca İran’ın başkentiydi. İran ismini Selçuklular koydu ve İranlılık da onların bu ülkeye getirdiği umumi kimlik ve bilinçtir.
Tebriz’de çarşıda, pazarda, evde her zaman Türkçe konuşulurdu. Uzun bir süre Tahran’dan sonra ülkenin ikinci büyük şehri iken, bugün iki milyonluk nüfusuna rağmen İran’ın dördüncü büyük şehridir. İran Ermenilerinin ruhani merkezidir. Müslüman büyükleri arasında Şems-i Tebrizî de bu şehrin âlimlerindendir. Depremleriyle meşhurdur. Nitekim 1729’daki depremle şehrin birçok abidesi harap olmuştur. Hâlen İran’ın halıcılık merkezi sayılır; en güzel halılar orada dokunur.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Karakoyunlu ve Akkoyunlu döneminden kalma eserler başta Gök Mescid olmak üzere Türk sanat tarihi bakımından son derece önemlidir. Daha doğrusu, Osmanlı sanatının kökenlerini anlamak bakımından mühimdir. Bursa mimarisini anlamak için, Tebrizli ustaları ve Tebriz’in 15. yüzyıl eserlerini iyi tanımak gerekir.
Tebriz
AYNI KÜLTÜR VE DİLİN CANLARIYIZ
Burası, Osmanlıların 18 yıl tahririni yaparak idare ettikleri bir bölgeydi. Aynı zamanda Osmanlı-İran savaşlarının da çekişme merkezlerinden biriydi. İranlı ve Osmanlı hanedanları Türk, halkın dili aynı ama devlet şuurları farklı. Lakin doğu dünyasının ürünü aynı kültür ve dilin canlarıyız. Bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti de bu kültürün farklı ve parlak bir parçasıdır.
Şimdi ise cahil bir “herif”, İran’ı bombalamaya başladı. İlk hedeflerden biri de Tebriz. Orada da karacalar yaşamıyor. Türk kavminin en önde gelen kesimidir; bana sorarsanız İran Azerbaycan Türk dünyasının en özgün kesimi... İran Azerbaycanı’ndaki Türklerin Farsçaları, o kültüre katkı yapacak kadar muhteşemdi ve hep öyle kaldı. Tebriz’in binalarını, eserlerini ancak Osmanlı ve Kafkas İran medeniyeti devam ettirebildi. Bölgenin bugünkü nüfusu yine aşağı yukarı aynı oranı; fakat hiç şüphesiz ki bu bölgenin en hâkim unsuru. İran’ın neredeyse yarısı Türkçe konuşur. Ama şimdi iş değişti. Azerbaycan Kafkasyası da Rusya ve Avrupa’yı; Türkiye Küçük Asya’da Roma İmparatorluğu’nun mirasını yaşatan kesitlerdir.
Haberin Devamı
Neye ne kadar ilgi duyduğunuzu, neyi ne kadar desteklediğinizi tartışacak ya da değerlendirecek değilim. Şah İsmail’in şiirlerini okuyan, Fuzûlî’nin Farsçasını ve Türkçesini birlikte terennüm eden, söyledikleri yalnızca Bakü’de, İstanbul’da değil; Balkanlar’da ve Asya’da da çınlayan insanlara yapılan vandallığı sükûnetle karşılayamayız.
ÇENELERİNİ KISSINLAR
Başbakan Netanyahu gibi cahil bir Amerikalı veledin ki buna İsrailli denemez; doğrudan doğruya ABD’nin doğu sahilinin bir yarım yamalak adamıdır, yaptıklarına şimdi artık futbolcular da karışmaya başladı. Futbol yorumcusu Berkovic diye biri “Finali Türkiye’de tamamlayacağız” diyormuş. İsraillilere tavsiyemiz: Başta başbakanları olmak üzere, maliye bakanları Bezalel Smotrich denen adamın, Golde Mayer kabinesindeki Dr. Yisrael Katz ile isim benzerliğinden başka hiçbir ilgisi olmayan Doktor Katz’ların ve nihayet futbol spikerlerinin çenesini kıssınlar. Yoksa ne sulh sulha benzer, ne savaş savaşa...
Haberin Devamı
YERLİ FIAT SCUDO İLE İŞLER YERLİ YERİNDE
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Talihsizlik şu ki, Trump ile Netanyahu, Amerika’nın doğu sahillerinin aynı tip mahallelerinden çıkma yan ürünlerdir. Diplomaları olsa da genel kültür ve davranışları düşük; dünyadan haberleri yoktur. Doğu sahillerinin bu tip zevzekleri, Avrupalı devlet adamlarından oldukça düşük entelektüel yapıdadırlar. Chirac’ı, Boris Johnson’u bırakın kasabalı belediye başkanlarıyla bile kıyaslanamazlar. Chirac devlet adamlarının kalitesinin düşmesini Fransa’daki lise eğitiminde gerilemeye bağlamıştı.
Ben öteden beri İran ve Ortadoğu üzerine eğilmeyi tavsiye ediyorum. Tebriz’in çarşılarını, caddelerini, sokaklarını gezmeden, onları etüt etmeden bu dünyadan ayrılmayın. İsfahan’ı, Tahran’ı görün, okuyun. Zaten geç bile kaldık. İnsanız, içimizde kötülük de var, iyilik de. Ama hiçbir yerin bombalanmasına, hiçbir yerde masum insanların ölmesine tahammül edemeyiz ve bazı yerlerde, insanların duyguları ister istemez daha fazla taşar ve tahammülleri kesilir.
Haberin Devamı
İTALYA KONSOLOSLUĞU’NA SİTEM
SON yıllarda Türkiye’de İtalya’ya, İtalyan kültürüne ve özellikle eğitim olanaklarına yönelik ilginin belirgin şekilde arttığını gözlemliyoruz. Avrupa’nın farklı ülkelerine yönelen Türk gençliği için İtalya, sanattan akademiye uzanan köklü mirasıyla ayrıcalıklı bir yere sahip. Müteveffa Senatör Tullia Romagnoli’nin de ifade ettiği gibi, iki ülke arasındaki kültürel yakınlaşmanın daha da güçlenmesi yönünde ciddi bir eğilim söz konusu.
Bu artan ilginin bir parçası olarak, yalnızca bir İtalya dostu değil, genç yaşlarından itibaren İtalyanca ve İtalyan kültürüne büyük saygı duyan bir akademisyen olarak, bazı son gelişmeleri büyük bir üzüntüyle karşıladığımı belirtmek isterim.
Haberin Devamı
BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI
Duyumlarımıza göre, yakında Türkiye’den ayrılacak olan Sayın Başkonsolos Elena Clemente ve Konsolos Irene Pastorino, görev süreleri boyunca ne yazık ki dostane ve yapıcı bir izlenim bırakmamışlardır. Özellikle son dönemde yaşanan bir olay, bu endişeleri ne yazık ki doğrular niteliktedir.
İtalya’da düzenlenen ve uluslararası itibarı olan Tullio Serafin Opera Yarışması’nda yarı finale kalan iki başarılı Türk öğrencimiz, Merve Timurcuoğlu ve Sinem Güç, vize başvurularına ret cevabı almış; üstelik pasaportları da konsoloslukta alıkonmuştur. Bu karar yalnızca bireyler açısından değil, iki ülke arasındaki kültürel ilişkiler açısından da büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.
İtalya’nın Türkiye’deki kültürel ve akademik dostluk girişimlerini bu tür keyfi uygulamalarla gölgelememesi gerektiğine inanıyoruz. Görev süresi dolan temsilcilerin ardından göreve başlayacak yeni yetkililerin, bu tür yanlışları tekrarlamadan; daha saygılı, bilgi sahibi ve nezaketli bir üslupla görev yapmalarını temenni ediyoruz.
İki ülke arasındaki güçlü kültürel bağların daha sağlıklı bir zeminde gelişebilmesi adına, bu tür olayların durmasını diliyoruz.
SESSİZ MÜLKİYE GEMİSİ
HASAN Ersel’i Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tanıdım. Parlak, zeki; o derecede de mütevazı, cana yakın bir dosttu. Benden üst sınıftaydı. O tarihte Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin bence akademi dünyasında tartışmasız üstünlüğü olan kürsüsü Ekonometri idi. Bu kürsü, Profesör Sadun Aren’in Mülkiye’ye hediyesidir. Kürsünün mensupları ön planda mülkiyelilerdir. Üyeleri solcu diye bilinirdi ama iktisat ilmine ve analizlere katkıları bakımından hiç de öyle tek boyutlu değillerdi. Hatta siyasette sol partilerde görünenlerin bile Avrupa’da tahsillerine devam etmeleri ya da Sovyetler Birliği’nde ikamet etmelerinden sonra, dünyayı ve iktisadi yapılanmayı çok farklı şekillerde değerlendirdiklerini söyleyebilirim. Ama bir yerde sabittiler: Demokrasiye ve farklı düşünceye bağlılıkta.
YALNIZ VE HÜZÜNLÜ
Maalesef 1980’den sonra YÖK düzeni zamanında, İhsan Doğramacı’nın bazı tutarlı girişimlerinin yanında, tutarsız eylemleri de oldu. Bunların başında, Ankara ve İstanbul üniversitelerinde, kendisini etkileyen bazı taşralı üyelerin müdahaleleri gelir. Bu sıkıntılardan dolayı istifalar yaşandı. Ders programlarına yapılan lüzumsuz müdahaleleri hatırlıyorum. 1983’te Hasan’la aynı gün istifa ettik. Kıymetli bir insan olarak bir daha da Mülkiye’ye tam dönmedi. Ancak memleketinde, başta Merkez Bankası olmak üzere, devlete bağlı olan tüm sermaye kuruluşları onu istihdam etti.
Son yıllarda ağır hastalığından dolayı görüşemedik. Eşi, sevgili arkadaşımız Tülin ve kızı Zeynep fedakâr bir arkadaş olarak, kendisinin son dönemine kadar hep yanındaydılar.
Çarşamba günü, hüzünlü bir törenle Levent Camii’nden onu uğurladık. Sessiz Mülkiye gemisi yola çıkmıştı. Yalnız ve hüzünlü.
Mülkiye bürokratları böyledir. Nerede olursa olsunlar birbirlerini tanırlar. Devlete ve memlekete hizmet ederler. Sonları da çoğu zaman tantanadan uzak bir şekilde, bir avuç toprağın bağrında biter.
Tebriz
TV DENEN CAMA ÇIKMANIN DA KURALLARI VAR
20. yüzyılın ilk yarısında, yeryüzünün en bilgili, en entelektüel bir toplumu değildik. Ama bir özelliğimiz çok açıktı: Kadın erkek, çok edepliydik. Matbuatın dilinde edep vardı. Siyaset dünyasında, bugün kimsenin dikkat bile etmediği ağır sözler, o zaman hakaret sayılırdı. 1950’lerin ortasında, Yeşilyurt’ta bir plajda iki hanım arasındaki çekişmeyi yazmıştım. Aynı olaya tanık olan babam, eve gelen üç Rus misafir hanıma “Ben böyle bir kavgayı sizin Rusya’da görmedim; Britanyalı leydilerin çay saati gibi” demişti. Kullanılan kelimeler ve tavrı ben de hatırlıyorum.
Pazar günü TV 24’te “Arafta Sorular” adlı bir program vardı. Esra Elönü moderatörlük yapıyordu. Karşısında Peren Birsaygılı Mut vardı. Kızcağız çok heyecanlıydı; konuşması “yani”lerle doluydu. Tarkan, Filistin meselesiyle paylaşım yapmıyor diye ona “ahlaksız” dedi. Şunu açıkça söyleyeyim: Bütün dünya çalkalanıyor. Türk toplumunun, Filistin meselesiyle ilgilenme konusunda diğer toplumların önüne geçtiğini pek zannetmiyorum. Mesela Alman Cumhurbaşkanı geldiğinde Sirkeci Tren Garı’nda bir grup çıkmış; “Katil Almanya!” diye bağırıyorlardı. Doğrusu sayıları çok azdı. O anda sokaktan toplasam bu kadarını ben de bulurum. Kaldı ki Alman Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier dürüst ve cesur tavırlı nadir politikacılardandır. Protesto edenlerin bu gerçeklerden haberi olmadıkları açık.
Tebriz
EDEPSİZLİĞİN BÖYLESİ
Programa dönelim. Peren Hanım dedi ki: “İlber Ortaylı, ‘Filistinliler zamanında toprak sattı’ diyor yani.” Evet, 19. yüzyılda birileri sana ederinden çok para verirse, çorak araziyi sen de satarsın. Bunu satmak şimdi kabahat oldu! Bu işleri hem Osmanlı arşivleri hem de Kudüs’teki Central Zionist Archives’te tetkik ettiğim için söylüyorum. Kızcağız devam ediyor: “Bu İlber Ortaylı’nın dediği yalancılıktır yani. Popüler tarihçiler yalancılık yapıyor.” Hanımefendinin tasnifi nedir bilmiyorum ama ben “popüler tarihçi” oluyormuşum! Ne diyeyim, vallahi billahi tarih diplomam var. Edepsizliğin böylesini hiç görmemiştim. Karşısındaki moderatör Esra Hanım sohbeti sükûnetle sürdürüyor. Yalnız onun da bir kusuru var: Gözleri yerde, bakışları hep aşağıda. Ne yazık ki güzel Türkçemizin sesli harfleri de yere dökülüyor. Efendim, sadede gelelim. Bu gibi gülünçlüklerle bu işler yürümez. TV’deki programların hâli ortada. Bu hengâmeyle, bu iletişim ve programcılık anlayışıyla bir yere varmamız çok zor.
Kömür mü zeytinlik mi
#Zeytinlik#Kömür#Mattia Ahmet Minguzzi
Haziran 29, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Türkiye kömürlerinin kalorisi düşüktür; ayrıca işletmesi fevkalade pahalıdır. Zeytin, fevkalade verimli; beşeriyet tarihinin nimeti olan bir meyvedir. Kanun TBMM Genel Kurulu’na geldi. Bu iş ne ahbap işidir, ne parti işidir. Kömürün sefil fiyatları ve pazarı ortada, zeytinin artan değeri de ortada. Tarihe karşı hesap vermek zorundayız.
Haberin Devamı
AŞAĞI yukarı on yıllık bir dönemi kapsayan bir münakaşanın içindeyiz. Bu on yıl içinde bakanlıklar ve merkez bürokrasi, Türkiye arazilerinin kullanımı konusunda madencilikten vazgeçmiyor. Bu arada, Türkiye madenlerinde yapılan tetkikata dayanan (eğer varsa) ciddi değişiklikler getiren bilgiler yayımlanmış ya da ileri sürülmüş değil. Türkiye’nin kömürleri bu meselede başı çeker. Malûm, dünyanın en büyük jeologlarından küçük de olsa bir grup Türkiye’de yaşıyor. Profesör Celal Şengör, jeoloji alanında Nobel Ödülü olsa onu alacak durumda. Zira kendisine verilen ödüller ve yer, açıkçası ortada; hocalıkları, üç lisanda yazdığı raporlar, kitaplar belli.
Türkiye, 3. jeolojik zamanın sonunda, 4. jeolojik zamanın başında oluşan bir kıta. İki sıra dağın ortasında, caldera (krater) şeklinde derin bir vadi olacakken ya da bu vadi suyla dolacakken, yerkürenin içindeki kaynaşma; madenlerin oluşumu, taşması, tekrar geri sönmesi gibi süreçlerle, bahsettiğimiz uzmanımızın raporlarına istinaden, bereketli bir yüksek yaylanın ortaya çıktığı anlaşılmıştır.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Kömür mü zeytinlik mi
KALORİSİ DÜŞÜK İŞLETMESİ PAHALI
Bu yayla, fakir maden yatakları açısından zengin bir ülkedir. Anlayacağınız, birkaç maden türü dışında, hele hele kömür gibi şeyleri, aramaya pek gayret etmeyin denir. Türkiye kömürlerinin kalorisi düşüktür; ayrıca işletmesi fevkalade pahalıdır. Çünkü yeryüzüne paralel maden damarları değil, suyun altına gitmeye meyyal bir maden yapısı söz konusudur. Pahalıya mal olan madencilik ve hele iş emniyetinin sağlanması, kömürün fiyatını daha da artırmaktadır. Nükleer enerjiye geçişimizle kurtarabileceğimiz bir memlekette, henüz iddia edildiği gibi bizi ferahlatacak gaz ve petrol yatakları da rüşdünü ve kapasitesini ispatlamış durumda değildir.
Kolayı bulundu. Zeytin bölgeleriyle hayatı boyunca alakası olmayan birtakım iş insanları, hangi parti olursa olsun, hükümet ve bürokrasi çevrelerine sokuluyorlar, maden imtiyazı alıyorlar. Şimdi artık zeytinliklerin ve çam fıstıklarının (pinus) yok edilmesi dönemine girdik. Eskiden farklı olarak, buralarda yaşayan mütevazı köylüler devamlı ayaklanıyorlar ama dinleyen yok. Son derece gergin bir durum. Huzurun bozulmasının her şeyden daha ürkütücü olduğu bir zamanda yaşıyoruz.
Haberin Devamı
Zeytinlikler üzerinde, kendisi bizzat ziraat profesörü olan bir bakanın devrinde böyle bir tasarrufa gidildi. Protestolara rağmen zeytinliklere kıyıldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü, ki bu makam, imparatorluk döneminde sadrazam paşadan, şeyhülislam efendiden sonra kabinenin üçüncü koltuğunda oturan bir yerin halefidir, vakıf zeytinliklerini de açtı. Gerekçe; çıkan zeytinliklerin pres makineleri eskimiş, miadını doldurmuşmuş. “Öyleyse yenilerini koyarsın. Koymazsan, şartlarına göre ihaleye verirsin” düsturuna kulak asmıyor. Böyle yerleri inşaatçılara, sağa sola teslim etmenin alemi yok. Maalesef Edremit Körfezi’nden Ayvalık’a kadar her yer elden çıkıyor.
Haberin Devamı
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
AVVA Sevgililer Günü’ne Özel Sepette %40’a Varan İndirim
AVVA
by Taboola
Arazi sahiplerinden bir kısmı yani Ege Bölgesi’nin zeytinliklerini elinde tutan bazı gruplar maalesef fevkalade tembel, zeytinliklerle uğraşmaz. Zeytinliğinin yıllık serencamını izleyen, toprağı ve ağacıyla haşır neşir olan çiftçi pek azdır. Keza zeytinliklerle ilgilenen, hasadı toplayan, sıkımını modernleştiren, araç ve makinelerini yenileyenler de iki elin parmaklarıyla sayılacak durumdadır. Şüphesiz, koca sahil boyunca Akhisarlıları alkışlamamak günah olur. Bundan 10 sene evvel “Biz burayı İspanya yaparız” diyen Akhisarlılar, Rumeli’den göç eden bu çalışkan nüfus, bugün aynı sahada İspanya’yı geçtiler.
Zeytin, fevkalade verimli; beşeriyet tarihinin nimeti olan bir meyvedir. Zeytini ihmal eden, bunun bedelini çok ağır bir şekilde öder. Denizi doldurup genişletmeye çalışandan beter duruma düşersiniz. Herkesten rica ediyoruz: Küçük tasarruflarınızla, bir dönüm, beş dönüm, on dönüm; ne kadar alabilirseniz, zeytinlik alın. Vatan topraklarını kurtarın.
Haberin Devamı
Kömür mü zeytinlik mi
ZEYTİNLİK ALIN GELECEĞİMİZİ KURTARIN
1970’lerde Amerikalı orta sınıf üyeleri halk bile ‘zeytin, zeytinyağı’ deyince ansiklopediye bakardı. Bugün dünya zeytinyağıyla geçiniyor. Bazı sivri akıllılar ağaçların naklinden bahsediyor. Şunlara sorar mısınız? “Siz hayatınızda hiç zeytin ağacına tırmandınız mı? Kaç ağacı gözden geçirdiniz? On yaşındaki zeytin ile bin yaşına yaklaşan zeytin arasındaki farkı ve muhteşem gelişimi takip edebildiniz mi?” Zeytin, Allah’ın insanlara zahir ettiği bir yaratıktır. Bir zeytinliğin verdiği huzur, tabiattaki temizlik hiçbir başka şeyle mukayese edilemez.
Bugün yeni bir zümre çıktı. Zeytinlikleri alıyorlar, üstüne oteller kurmaya çalışıyorlar. Zeytinliği alıyor, yazlık konak kuruyor; onu yapamasa bungalovlar kurup ticaret yapmaya çalışıyor. Zeytinlikleri korumaya çalışan kanun ve yönetmelikler bazen kısa bir süre için yok ediliyor; o arada kapan kapıyor. Hiçbirinin yaşayacağına ihtimal vermiyoruz. Çünkü zeytin, emek ve sadakat ister.
Haberin Devamı
Lütfen, kanun TBMM Genel Kurulu’na geldi. Bu iş ne ahbap işidir, ne parti işidir. Kömürün sefil fiyatları ve pazarı ortada, zeytinin artan değeri de ortada. Tarihe karşı hesap vermek zorundayız. Bu kanunun uygulanmaması için elimizden geleni yapmalıyız. Tabii kanuni yollardan. Ve lütfen, âkil vatandaşlardan istirham ediyoruz: Zeytinlik alınız, vatanı, tabiatı ve geleceğimizdeki gıdamızı kurtarınız.
MATTİA AHMET MİNGUZZİ DAVASI… BİR HAKİME PORTRESİ
İSTANBUL Anadolu 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde önemli bir duruşma vardı. Mattia Ahmet Minguzzi’nin alışveriş için gittiği bit pazarında, sebepsiz ve yamyamca bir şekilde uğradığı bıçaklı saldırı sonucu yaşamını yitirdiği, üstelik masum çocuk katillerce tekmelendiği ve dahi ailesinin telefonlarla tehdit edildiği; çocuğun mezarının tahribine yeltenildiği bu olayın Türkiye’de görülmemiş bir sapkınlık olduğu hepimizin malûmudur.
İtalyan şef Andrea Minguzzi ile orkestramızın çellist üyesi Yasemin Akıncılar Minguzzi’nin oğlunun acısı duruşma salonunda devam etti. 24 yıla kadar hapis cezası istenen iki sanık, üçüncü kez hâkim karşısına çıktı. Duruşma yargıcı E.S., İstanbul Üniversitesi Hukuk mezunu. Çocuğun ailesine karşı haşin davranışları dikkati çekiyor. Mağdur anne ve babanın tüm taleplerine karşı çıktığı gibi sanıklara hukuksuz olarak yönlendirmeli sorular soruyor, savunma istese de duruşmayı kayda almıyor, keşif ve tanık dinletme taleplerini reddediyor. Açıkçası bir çocuk mahkemesinde, yargıcın ne empati ne de şefkat taşıyan bir görünümü var; adalet duygularını da rencide ediyor.
Kömür mü zeytinlik mi
HSK’YI TEBRİK ETMEK GEREK
Duruşma salonunda AK Partili İstanbul Milletvekili Tuba Durgut bulunuyor. CHP’li yönetici Aylin Nazlıaka ile CHP Milletvekilleri Suat Özçağdaş ve Sibel Suiçmez de oradalar. Siyasi partilerimizin ilgisini özellikle belirtmek isterim. Duruşma salonunun dışında yurttaşlar, ellerinde “Sokaklarda katil istemiyoruz” sloganlarıyla bekliyorlar.
Ailenin avukatı Rezan Epözdemir, yargıç hanımefendinin usule uygun olmayan yargılamasını protesto ediyor. Adalet duygularının zedelendiğini, müvekkillerinin bu şartlarda yargılamaya itimat edemeyeceklerini belirterek reddi hâkim talebinde bulunuyorlar. Mahkeme heyeti müzakereye çekiliyor ve ardından davanın hâkimi çekilme kararını açıklıyor. Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), bu karardan sonra mahkeme hâkimesini tenzili rütbe ile düz üye olarak istinaf mahkemesine gönderiyor. Bu karardan ötürü kurulu tebrik etmek herkesin vazifesidir.
Cumhuriyetin ilan edildiği ve Kanun-u Medenî’nin yürürlüğe girdiği yıllarda, Hukuk fakültelerinden mezun olan genç kadın hukukçuları savcı ve hâkim olarak tayin ettik. Bir Almanca kitapta bu hukukçu hanımlar fotoğraflarıyla birlikte tanıtılıyordu. Savcı ve hâkimin ikisi de “kadın” başlığıyla takdirle karşılanıyordu.
HÜZÜN DUYMAMAK ELDE DEĞİL
Bugün gelinen noktada hukuk eğitimimizin ne dereceye düştüğü ortadadır. Öğrenilecek şeyleri artık öğretemiyoruz. Övündüğümüz inkılapın ortaya çıkardığı hâkime portresi ne hâldedir; hüzün duymamak elde değil.
Adaletin tecellisi ve maddi gerçeğin ortaya çıkması için bu davayı herkesin sonuna kadar takip etmesi gerekir. Her şeyden önce vatandaşız...
.Cumhuriyet’in öncü kız liseleri
#Cumhuriyet#Osmanlı#Yangın
Temmuz 06, 2025 06:294dk okuma
Paylaş
Cumhuriyet, Osmanlı’nın başladığı Dârülmuallimât, Kız Öğretmen Okulları Reformu’nu, gerçek anlamda rayına oturtan ve liseyi genç insanların kabiliyetlerinin işlendiği, mutlaka girip okudukları kurumlar yapmıştır. Kemalist dönem eğitimde yeteneği olan gençlere eşitliği liselerle sağladı.
Haberin Devamı
Bu hafta mezuniyet haftası, devlet ve milletimizin tarihinde çok önemli yeri olan okullarımızın diploma törenleri birbirini izliyor. Ben de ilgim icabı bunlardan bazılarına katıldım ve bazılarını da takip ediyorum.
AYNI SIRALARDA OKUDULAR
Önümde Cumhuriyet’in ilk kız okulu hakkında “Ankara Kız Lisesi 1923-77” adlı bir eser var; Dr. Gülnaz Gezer Esen tarafından yazılmış. Kız lisesi Ankara eğitim tarihinde fevkalade yeri olan, şaşılacak bir olgudur; başşehrin seçkin sınıfının kızları ve tabii sadece onlar değil bütün halkın zeki çocukları okumuşlardır. Mezunlarından bazıları edebiyat ve sanat tarihimizin, bilim dünyamızın sıralarını dolduruyorlar. Mezunların içinde listeye bakıldığı zaman; hem Türkiye hem de dünyanın ilk kadın subayı olan İnci Arcan Uysal, ünlü yazarımız Sevgi Sosyal, kız kardeşi Gönül Öney, Prof. Birsen Gökçe, Prof. Aysel Aziz var. Sayı ve ünlü isimler uzuyor. Okulun unutulmayan müdiresi Nilüfer Gün öğrencilerin hayatında önemli bir yer alıyor. Prof. Gürsel Aytaç Alman dili ve edebiyatının öncü hocalarından. Tıp hayatında, edebiyat fakültelerinde, hukuk fakültesinde tanınmış hocaların çoğu buradan geçmiştir. Ankara’da Atatürk ve Gazi liseleri de erkek liseleri olarak paralel önemdedir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Öğretmenler genelde her üç okulda da öğretim hayatları boyunca münavebeli olarak çalışmışlardır. Mesela Afet İnan Hoca Kız Lisesi’nde öğretmenken günün birinde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurucuları arasındadır. Kız Lisesi’nin öğretmenleri zamanla Atatürk Erkek Lisesi’nde veya Gazi Lisesi’ndedir. Bu şüphesiz ki Ankara’da ve Türkiye’de eğitim hayatına bir birlik yarattı. Bu üç lisesinin en önemli faydası öğretim hayatlarındaki dersleri ele alışlarının dışında talebelerinin sosyal hayatlarına, iktisadi durumları el vermese de mutlaka tahsillerini tamamlamalarına idarecilerin dikkat etmesiydi. Asıl önemlisi tiyatro, müzik, konser, opera gibi faaliyetlere öğrencilerin katılmasına öncülük etmişlerdir. Bu nedenle payitahtta Batı sahne sanatları ve orkestral müziğe ilk ilgi duyan ve bilgisi olan nesiller yetişmiştir.
Haberin Devamı
Şüphesiz ki bu durum Ankara’ya has bir şey değil. İzmir Kız Lisesi’ni hatırlatmadan geçemeyiz. Bir sınıfından dört öncü kadın hocamızın yetiştiği mesela 1941 dönemi mezunları içinde Mübeccel Kıray Belik, Nermin Abadan Unat, aynı şekilde Zeynep Korkmaz daha niceleri. Türk eğitim hayatında kadınların aktif olarak birçok mesleğe girmesine asıl önemlisi akademik hayatta yer almalarına sebep olan kurumlardır.
Cumhuriyet’in öncü kız liseleri
EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ SAĞLADILAR
Cumhuriyet, Osmanlı’nın başladığı Dârülmuallimât, Kız Öğretmen Okulları Reformu’nu, gerçek anlamda rayına oturtan ve liseyi genç insanların kabiliyetlerinin işlendiği, mutlaka girip okudukları kurumlar yapmıştır. Nermin Abadan Hoca’nın hatıratındaki özetinde bunu açıkça görebilirsiniz. Onun “Eğer burada olmayıp Macaristan’da kalsaydım okuyamayacaktım” sözünün arkasında bu gerçek yatar. Kemalist dönem eğitimde yeteneği olan gençlere eşitliği liselerle sağladı.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
Bu yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde o camiayı meydana getiren kavimlerin özellikle şarkta Arapların, Kürtlerin ileri gelenlerinin çocuklarının okutulduğu aşiret mektebi hümayunun da bir rolü vardı. Bunlar için yazılan bir kitap olan Mehmet Ali Neyzi’nin “Aşiret Mektebi – Osmanlı Eğitim Tarihinde Bilinmeyen Bir Girişim” çalışmasını ileride tanıtacağım.
Yaz tatilinizin dinlendirici geçmesini bu yılki üniversite imtihanı neticelerinin düzgün ve adil sonuçlanmasını temenni ediyorum.
İLGİNÇ BİR YAZ GECESİ
Geçen cuma Şef Danilo Zanna bütün nezaketiyle beni Caddebostan’daki restoranına çağırdı. Doğrusu bu tertiplediği ziyafette birtakım dostlarımla beraber olmaktan çok mutlu oldum. Türkiye balesinin unutulmaz yıldızı ve genel müdürü Meriç Sümen, Devlet Operası’ndan baş bariton Burak Bilgili, hepsi oradaydı. Bu yemek nefisti. Danilo’nun menüsü İtalyan mutfağının güneyden kuzey birçok unsurunu barındırıyor ve Akdeniz mutfağının aslından ne kadar komşu ilişkiler içinde olduğunu gösteriyor. Bir ustanın misafiri olduk.
Haberin Devamı
Bu nefis ziyafetin yanında asıl önemli olan opera sanatçılarımızın verdiği manevi ziyafetti. Kültür dünyamızın özellikle opera sanatımızın sorunlarının burada acısıyla ortaya çıktığını belirtmeliyim. Maalesef büyükelçiliklerdeki ve Türkiye’nin seyahat projelerinde yaşanan vize problemleri yüzünden İtalya’daki yarışmanın finaline gidemeyen soprano Merve Timurcuoğlu’nu dinledik. Büyük ödülü kaçırdığımızı anladım. Ziyanı yok, kapının biri açılır biri kapanır. Harika bir sanatçıydı karşımızdaki. Mezzo-soprano Asude Karayavuz, bu arkadaşlar, Burak’ın talebeleri. Sesin güzelliği, kalitesi bir yana teatralite yüksek derecedeydi. Genç nesil operacılarımızda teatralite konusunda büyük bir gelişme görülüyor. Bu yüzden de hepsi Avrupa sahnelerine çıkmaya hazır. Yetiştirdiğimiz insanlar bu memlekette değil dışarıda hizmet veriyor. Tenor Emre Parlar harikaydı, bas Berke Tükenmez aynı şekilde. Sevgili Fügen Yiğitgil opera dünyasının en ilginç piyanistlerinden biri. Yorulmayan herkese refakat eden.
Haberin Devamı
Böyle bir kültür akşamını unutmayacağım. Türkiye aslında bir vakit sosyolog Dahrendorf’un dediği gibi “kültürel bakımdan köşeyi dönmüş memlekettir”. Kurumlarımız, hassaten devletin ve belediyenin kurumları bu sürecin farkında değil.
Cumhuriyet’in öncü kız liseleri
ÜLKEMİZ YANIYOR
Yangınlar durmadan ilerliyor. Ne olduğu belli değil. Hepsinin sebebi iklim mi yoksa organizasyondaki bozukluktan mı ileri geliyor? Kabahati söndürme işlemlerine atamazsınız. O artık son safhadır ve itfaiyecilerimizin fedakârlığı ortada. İzmir halkı trafolardaki bozukluğun, eskimişliğin, ihmalin yangını sıçrattığını ileri sürüyor ve şikâyet sesleri yükseliyor. Bizzat valimiz de bu konuda açıklama yaptı. Hâl böyleyken Gediz Elektrik’in “Bizden ve tesislerimizden kaynaklanan sorun yok demesi” anlaşılır gibi değil. Her hâlükârda bu yazının kapsamı bu gibi olayların tespitiyle bağlı değildir ama bir tartışma ve araştırmanın yapılması açıktır.
Cumhuriyet’in öncü kız liseleri
Şunu işaret etmek istiyorum. Birtakım lüzumsuz tartışmalarla günlerdir televizyon ekranlarını dolduruyoruz. Asıl mühim mesele ise tabiatımız. Şu orman yangınlarının nedenleri üzerinde varsa kusurlarımızı, eksiklerimiz tespit etmeliyiz. Bu iş şu belediyenin, bu belediyenin, şu veya bu partinin değil. Türkiye gibi bir memleket bulunmaz. Buradaki ormanlar dünyanın en zengin orman örtüsü değil. Ama türler bakımından en ilgincidir, bambaşka bir iklimi ve coğrafyayı ifade eder ki bunu da herkes bilir.
Cumhuriyet’imiz
#İLBER ORTAYLI#Sultan Abdülhamid#Rusya
Temmuz 13, 2025 07:487dk okuma
Paylaş
Bugünlerde, bütün dünya iktisadi krizlerin ve çağdaş demokrasinin yaşadığı bunalımın içinde. Ne yaşını başını almış, yorgun ve durgun toplumların rehavetine sahibiz ne de “üçüncü dünya ülkesi” dediğimiz, ekmek derdinden başka şeylere aldırış etmeyen bir toplumuz. Tam usturanın sırtında yürüyoruz. Aklı başında davranırsak bu yolu tahribata uğramadan aşarız; yoksa istenmeyen neticeler, sadece seni, beni, onu değil, hepimizi belirgin ölçüde gadre uğratır.
Haberin Devamı
Son senelerde Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in kurucularına saldırılar arttı. Hayatında Sultan Abdülhamid dönemini olumlu ve olumsuz yönleriyle inceleyip öğrenmekten uzak kalmış kimseler, siyasi polemik aracı olarak Sultan Abdülhamid’i kullanıyorlar. Yakın geçmişte bir düğün konuşmasında bile, eski Rize Belediye Başkanı ve milletvekili olan zat, Sultan Abdülhamid’i rahmetle anarak (torununun torununun düğünüydü) fırsatı, tekrar onu tahttan indirenlere ve ismini karalayanlara getirdi. Kendisini tahttan indirenler, Meşrutiyet’i yeniden ilan edenler, hiç şüphesiz ki imparatorluğun genç kurmay sınıfı Enver Paşa ve bir yerde Hareket Ordusu Kurmay Başkanı olan; geleceğin büyük mareşali, o günün genç kolağası (yüzbaşı) Mustafa Kemal Bey’di. O sıra basında bana hitaben bu nutkun niye cevapsız bırakıldığını yazan işgüzarlar çıktı. Düğün, gelin kızındır; düğünü siyasi polemik arenası hâline getirmek çiğliktir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Cumhuriyet’imiz
HANEDAN MENSUPLARI CUMHURİYET’E SAYGILIYDI
İş büyüyor. Aynı çevrelerden biri daha bu sıra (A. H. Çamlı), Cumhuriyet’ten, “çamuriyet” diye bahsediyor. Bu süfli mizah merakı yayılma eğiliminde. Bizim Cumhuriyet’in kurucuları, herhangi bir ülkedeki siyasiler, aydınlanmacı entelektüeller veya darbeciler değildir. Büyük bir harbin içinden geçmiş; başarılı meydan muharebeleri ve mevzi savaşlarıyla yurdu işgalden kurtarmış komuta heyeti ve millî direniş hükûmetini teşkilatlandırıp vatanı kurtaran bürokrat ve ileri gelenlerdir.
Türkiye’de monarşi yanlılarının bir iç savaş yaratmadıkları, İstiklâl Savaşı sırasında çıkan iç isyanların bastırılmasında etnik bir gruplaşmanın görülmediği açıktır. Aynı kabileden, aynı bölgeden insanlar İstanbul ve Ankara etrafında mevzilenmişti. Saltanat ilga edildikten sonra padişah, iç savaştan çekinerek ülkeyi terk etmiştir. Hanedanın mensuplarının bile Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal Paşa’ya karşı saygılı davrandıkları; Cumhuriyet’in meşruîyetine halel getirmemek için her türlü tertipten kaçındıkları açıktır. “O Türklerin imparatorluğuydu, bu da Türklerin Cumhuriyeti’dir” sözü Sabiha Sultan’a aittir. Bundan daha veciz bir ifade de olamaz.
Haberin Devamı
Türkiye’de ne Avusturya hanedanının Macaristan’daki yıkıcı faaliyetleri gibisi görüldü, ne de Rusya hanedanı Romanovların başına gelen facia tekrarlandı. Bu olayın etrafında spekülasyon yaratmak, tarihten, coğrafyadan ve etraftaki âlemden haberi olmayan kasaba diplomalılarının işidir. Bunların bu idealinin arkasında ciddiye alınacak bir inanç ya da ideolojik tutum sahibi olduğunu sanmıyorum. Tutumlar değişiktir. İstediklerine Türk toplumunu sürüklerlerse doğacak kaos hiç şüphesiz herkesi etkiler ama en çok kendilerini mahveder. Bu konuda herkesi dikkatli olmaya çağırıyoruz.
Yaşadığımız dünya bir şeyi daha açık hâle getirdi: Ordu rastgele bir kuruluş değildir; bir operet alayı hiç değildir. Eski bir devletiz ve eski bir ordumuz var. Ordu, sadece Türkiye’nin güvenliğinin değil, medeniyet ve kültürünün inşasında en önemli rolü olan, en büyük garantidir. Bütün Türk aleminin ortak güvencesidir. Basında bazı kasıtlı kişilerin “vesayet sistemini yok etmek” gibi abuk sabuk lafları tekrarlamalarının hiçbir anlamı yoktur. Şurası artık açıktır: Türkiye’de bazı zümreler, Türklüğe has bazı müesseselere tahammül edememektedir. Kurumları itibarıyla tarihte önemli bir yeri olan Türkler, kimseye hesap verecek değildir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
BU İNSANLARA DİKKAT EDİN
Bugünkü dünyada, ordusu ve emniyet kuvveti olmayan bir millet, vagonlarla sürgüne gönderilebilir. Bu, sadece İkinci Dünya Savaşı’nda bazı toplumların ve milletlerin uğradığı bir facia değildir, tekrarlanabilir. Hâlâ dünyayı idare etmeye talip bir devletin başındaki adam, insanları Gazze’den Libya’ya sürmekten bahsediyor. Kendisinin ne Gazze’yi ne de Libya’yı tanımadığı çok açıktır. Bu gibi hezeyanlara tolerans gösterilemez ve duymazlıktan da gelemeyiz.
Partisinden önemli mevkide olan birisi yakın geçmişte Türklerin ne olduğunun belirsizliğinden bahsetmişti. Eğer aynı adama siz de kendisi için bu soruyu sormayı başarırsanız, sorular birbirini takip eder. Ortalık tımarhaneye döner. Bu gibi insanların etrafındaki kurumların ve onları yönlendirecek kanaat önderlerinin dikkatli olması gerekiyor.
Haberin Devamı
Türkiye’de sorumsuzluk duygusunu ve küstah tavrı benimsemek bir prensip hâline getiriliyor. Sadece yönetilenlerin değil yönetim katmanlarındaki kamu yöneticilerinin de bu zaafı var. Korkunç bir utanç kaynağı ve dram olan Bolu otel yangınında, bürokratların soruşturulmasına izin verilmeyeceği açıklandı. Bu çok tehlikeli bir yoldur. Bürokrasinin huzurunu ve teminatını sağlamakla ilgisi olmayan bir karardır. Ciddi bir ilkeye dayanmaz. Bunun sonunda doğacak tepkiden, kararı alan zarar görür. Bu dikkate alınmalıdır. Bir karar merciinin başındaki bürokrat, neden soruşturmanın dışında kalsın? Böyle bir şey Rusya tarihinde bile görülmez. III. Petro’nun, soylular lehinde çıkardığı buna benzer bir kararı, kendi karısı II. Katerina ortadan kaldırmak zorunda kalmıştır. Soruşturma, insanların adalet duygusunun başlıca prensibidir; idare edenler her zaman denetime tabidir. Bunun tarihte istisnası yoktur. Bu kurala uyulmazsa, sonuçlar aslında o kararı alanın bile istemeyeceği bir yere gider.
Haberin Devamı
Genel kural ve prensiplere uyamayan veya uyum sağlayamayan bir bürokratın orada oturmasına zaten gerek yoktur. Bu çok açık bir durumdur. Adalet duygusu tatmin edilmedikçe taş devrine dönmek mümkündür. Çünkü sabırlı ve kanuna itaati yüksek Türk toplumunda bile, istenmeyen şahsi tecelli duyguları ve hareketler uyanabilir. Nitekim örnekleri görülüyor.
USTURANIN SIRTINDA YÜRÜYORUZ
Türk tarihinin yakın kurumlarını saptırarak, bilinmez gibi göstererek; vatandaşların bilgisizliğine veya hafıza zaafına dayanarak politik malzeme yapmak, polemik konusu hâline getirmek, tavsiye edilecek bir yol değildir. Bilhassa bugünlerde, bütün dünyanın içine girdiği iktisadi krizlerin ve —şaşılacak şey değil— çağdaş demokrasinin yaşadığı bunalım ortamında hiç arzu edilmeyecek bir yöntemdir. Türkiye çok kritik bir noktada bulunuyor. Ne yaşını başını almış, yorgun ve durgun toplumların rehavetine sahibiz ne de “üçüncü dünya ülkesi” dediğimiz, ekmek derdinden başka şeylere aldırış etmeyen bir toplumuz. Tam usturanın sırtında yürüyoruz. Aklı başında davranırsak bu yolu tahribata uğradaman aşarız; yoksa istenmeyen neticeler, sadece seni, beni, onu değil, hepimizi belirgin ölçüde gadre uğratır.
İKİ BÜYÜKELÇİNİN BAKIŞI
Anadolu Ajansı’ndan Sümeyye Dilara Dinçer’in ABD büyükelçisiyle olan mülakatını gözden geçirdim. (Daha etraflı ve kritik bir değerlendirme için Sedat Ergin’in Oksijen’deki yazısına bakılabilir.) Ortadoğu’yu tanıyan, daha doğrusu Ortadoğulu (Lübnanlı) olan; Arapçası akıcı, Türkçesi de bulunan ve ABD’nin pragmatik hayatı içinde yetişen bir tüccar. Şakası yok; ABD milyarderi Tom Barrack. İki liderin birbirini çok sevdiğinden söz ediyor. Tabii, diplomaside sevgi ancak kavga etmeme veya nefreti gizleme demektir. Daha iyisi bulunmaz. Büyükelçi Barrack “Gelecek için bir arada olmalıyız” sözünü İzmir tatlısı yerken dile getirmiş; tatlı şeyler(!) konuşmuş.
Cumhuriyet’imiz
Şüphesiz ki hükümeti ikna edeceğini düşündüğü üslup şu; “Osmanlı’da bir millet sistemi vardı, yeniden neden olmasın?” Röportajın tamamını basında bulabilirsiniz. Kuşkusuz ki “millet” sistemi ancak zamanına uygundur. Bir Roma-İslam mirasının Osmanlılar tarafından geliştirilmiş halidir ve bir Bohemya kristali gibi bir kere kırıldıktan sonra bir daha bir araya gelmeyeceğini büyükelçi cenapları ya bilmiyor veya rastgele kullanıyor. Sempatik kelimedir.
Ünlü yazar Amin Maalouf, Fransız Akademisi’nde Kenizé Mourad için düzenlenen törende şöyle demişti: “Arnavut yazar İsmail Kadare, ben ve Mourad, ‘Universe Ottoman’ı temsil ediyoruz.” Elbette, pragmatik bir Lübnanlı tüccarla, mütebahhir bir Fransız Lübnanlı yazar arasında fark olması kaçınılmazdır. Zaten büyükelçi bu millet tabirinin ne zaman farklılaştığını bilse olaylara başka türlü bakardı. Tıpkı II. Abdülhamid’in cihat bayrağı için “Hiç açılmaması, açılmasından iyidir” demesi gibi. Kısacası, ABD büyükelçisinin Osmanlı-İslam tarihine bakışının neyi izah ettiğinden pek emin değilim.
ORTAK NOKTALARI BÖLGEYİ TANIMALARI
Yazın bu sıcak günlerinde, İstanbul’daki 14 Temmuz Fransız millî bayramı kutlaması Salı günü yapıldı. Büyükelçi ve Başkonsolos güzel bir tertip düzenlediler. İstanbul’un unutulmaz akşamlarından biriydi. Devlet Opera ve Balesi, Marseillaise’i ve İstiklâl Marşı’nı icra etti. Bale gösterisi de sunuldu. Ancak akşamın unutulmayacak yanı, büyükelçinin nutkuydu.
Ünlü Türkologlarımızdan Paul Dumont’un kızı; Isabelle Dumont. Türk dünyası ve Türkçeyle çocukluktan beri ilintisi vardı ve saygın bir müzisyendir. Galiba iki büyükelçinin yakın ortak noktaları bölgeyi tanımaları. Ama Fransa’nın büyükelçisi gerçeği ve olması gerekeni ortaya koydu.
Cumhuriyet’imiz
1789 Fransız İhtilali’nin dayandığı ilkeler ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri, 1920 Büyük Millet Meclisi’nden beri aynı ifade tarzında şekillenmiştir. “İkimizi yakınlaştıran şey budur” dedi. İsmini çok bağırmadan ama doğrudan doğruya tekrarladığı şeyin adını ben söyleyeyim: Laisizm. Büyükelçi Türkiye tarihine ne kadar nüfuzlu olduğunu gösterdi. Fransızcanın yanında Türkçe sunumunu da yaparken 1789’un eşitlik, kardeşlik, hürriyet ilkelerini 1920’nin şiarına eş tuttu. “Şiar” kavramını İttihatçılar hayatımıza getirdiler. Fransa ve Türkiye tarihindeki ortak noktalardan biridir. Bu kelimeyi kullanması onun iki ülkenin tarihine olan ustalıklı bakışından ileri geliyor.
Şüphesiz ki eski dünyanın iki eski cumhuriyeti, Fransa ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan aslında 1920’den beri ortada olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. O havayı hissettik. Büyükelçi Isabelle Dumont’un nutku, gerçeği ve özlemi, daha doğrusu hep sahip çıkmamız gerekeni, başarıyla ifade etti. Günün asıl önemi de buydu.
.Türklerin mücadelesi
#Timur#Bahadır Gezer#Tom Barrack
Temmuz 20, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
İtalya’nın büyük siyaset filozofu ve devlet adamı Niccolò Machiavelli, Asya kıtasının Çin sınırlarından Avrupa’nın Tuna kıyılarına kadar savaşların büyüğünü Türklerin yaptığını söylerdi. Bizim atalarımız ya Hunyadi János gibi parlak bir Macar komutanın etrafındaki Haçlı ordularıyla, ya kendilerine yakın Memlüklerle ya da hiç kimseyi bulmazlarsa birbiriyle savaşmışlardır.
Haberin Devamı
15. yüzyıl, yani 1400’ler, İtalyanların “Quattrocento” dediği asır. Dünya tarihinde ön planda Türklerin savaş başarılarıyla doludur. Türk savaşları ve Türk ordularının organizasyon biçimi herkesin ilgisini çekmiştir. Ön planda İtalya’nın büyük siyaset filozofu ve devlet adamı Niccolò Machiavelli, Asya kıtasının Çin sınırlarından Avrupa’nın Tuna kıyılarına kadar savaşların büyüğünü Türklerin yaptığını söylerdi. Bizim atalarımız ya Hunyadi János gibi parlak bir Macar komutanın etrafındaki Haçlı ordularıyla, ya kendilerine yakın Memlüklerle ya da hiç kimseyi bulmazlarsa birbiriyle savaşmışlardır.
Türklerin mücadelesi
Timur, bir cihangir olarak Semerkand’dan çıktı. Bir yandan Çin sınırlarına dayandı, ama öbür yandan cihangirlik iddiasıyla, kendisinden evvel Tuna mansabına çıkan Osmanlı Türk ordularıyla -Bayezid ve Timur arasındaki cenk budur- karşı karşıya geldi. Bayezid, 14. asrın son çeyreğindeki ünlü bir komutandır. Bu ünlü komutanı biz söylemiyoruz; biz Türk tarihçileri söylemiyoruz, askerî tarihçiler de söylemiyor. Bayezid’in ismi ve hayatı, portresiyle Batı edebiyatının ve müziğinin içine bile girmiştir. Tabii, aynı şey Tamerlane (Timur) için de söz konusudur.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
SAVAŞTAN KALMA KILIÇ YARASI
Özbekistan’daki bazı çok heyecanlı kardeş meslektaşlar, Anadolu Türklüğünün, büyük adamlarına “Timurlenk”, “Topal Timur” diyerek küçümsediğini söylüyor. Alakası yok. “Topal Timur” demiyoruz. Türk edebiyatında ve argosunda bir lakab Farsça telaffuz ediliyorsa, orada o zaman iltifat dahi gizlidir. Timur’un “lenkliği”, yani topallığı, çevgânzanlık (bir nevi atlarla oynanan polo gibi) yaparken attan düşmesinden değil, savaştan kalma bir kılıç yarasındandır.
Türkiye tarihinde Timur’u metheden ilk kişi Gazi Mustafa Kemal Paşamızdır. “Ona büyük Türk mareşali” demektedir. İkincisi de, herhalde, savaş tarihini kendi dalı kadar merak edip inceleyen Celal Şengör’dür. Bazen izam eder Bayezid’e giydirecek kadar methiyeyi yükseltir. Timur, “Han” unvanını dahi kullanmadı. Kendisi Cengiz soyuna yamandığı için “Damat Emir”, dolayısıyla Emir Grandük gibi unvanlarla anılır. Onun bu hatasını torunu da tekrarladığı için Hindistan’daki imparatorluğun adına hemen “Mughal” diye yapıştırırlar. Mughal o tarihte Hindistan’da ne gezer?
Haberin Devamı
İZMİR’İ BU VATANA KATTI
Anadolu’nun henüz doğusunun elimizde olduğu bir devirdi, ama emirliklerin çoğu şüphesiz ki Türk beylikleriydi. Bunlar son anda Timur’un safına geçiverdiler. Aslında Bayezid’in Çubuk Cengi’ne ulaşması dâhiyane bir stratejidir; ama İstanbul muhasarasını kaldırdı ve fetih elli yıl gecikti. Kuvvetler eşit değildi. Eşit olmasa da zorlu bir savaştı. İşin aslında Çubuk Ovası’nın savaş yeri olduğu, tarihî coğrafyacıların marifetiyle değil, bu muharebeyi daha evvelki bilgilere göre okuyup düşünen Atatürk’ün saha olarak Eseboğa’yı işaret etmesiyle keşfedilmiştir. Ölümünden sonraki alan inşaatındaki buluntular bunu doğruluyor.
12 yıllık bir Fetret Devri gerçekten Osmanlı hâkimiyetini sarstı mı? Anadolu’da evet, Rumeli’de hayır. Türkler orada yerleşmişti. Bu arada, ömrü boyunca bütün savaşlarını Müslüman ve Türk devletlerle yapan Timur’un, gerçek anlamda Hıristiyan-Haçlı dünyasına karşı bir tek savaşı vardır: İzmir’in muhasarası. Ankara Savaşı’ndan hemen sonra İzmir’i, bir daha çıkmamak üzere bu kutlu vatana katan odur. Gaddar ve çok özgün bir strateji uygulamıştı. İzmir Savaşı’nda Haçlıları nasıl püskürttüğü anlatmak, bu satırları geçecek kadar hacim ister.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Şurası çok açık: 1500’ler, 1600’ler Türklerin savaşlarıyla doludur. Yavuz Selim Han’ın nasıl bir mareşal olduğunu Türk meslektaşlar yazdılar (Feridun Emecen). Alan Mikhail’in son kitabı “Tanrı’nın Gölgesi: Yavuz Sultan Selim ve Bilinmeyen Hikâyesi” de güncel bir araştırma. Kitap çıktıktan sonra Amerikalı meslektaşları arasında onu kıskananlar oldu. Amerikan tarihyazımına dair bazı reklamvari abartmaları dışında oldukça ilginç bir Yavuz portresi çizdi.
OSMANLI ORDUSUNUN BİLEŞENLERİ
Arkası Mohaç’ta gelir. Ta İkinci Viyana Muhasarası’na kadar Türk ordularının, Osmanlı Türk ordu teşkilatının oluşumu bellidir. Anadolu ve Rumeli yerli askeri; yine Batı Anadolu gençlerinden oluşan Mağribi, yani Cezayir, Tunus, Trablus’taki yeniçeriler; ve Balkanların Slav, Arnavut ve Gürcistan’dan devşirilenlerinin ilavesiyle... Osmanlı merkez ordusunun ve eyalet ordusunun bileşimi bellidir. Ordunun görevlerinin en başında gelen, çoğunluk askerin dilinin devşirmelere de öğretilmesidir. Türkçeyi bu şekilde öğrenen, ya acemi oğlanı kışlağında ya da bir müddet etraftaki köylerde yaşayarak benimseyenler, Balkanların Slav kökenli devşirme çocuklarıdır.
Haberin Devamı
KOCA CERRAHIN ÖLÜMÜ
GÜNÜ gününe benden 10 yaş küçüktü; 21 Mayıs 1957 doğumluydu. Müzmin kanserine rağmen uçan kuşa hayrı dokunduğunu herkes bilirdi. Eyüp Devlet Hastanesi’nin başhekimi doktor Hasan Karaman yakın dostum olduğu için hastanenin müdavimlerindenim. Neredeyse ölümü beklemekten başka şansı olmayanlar onun neşteri altına yatıyordu. Ustaydı. Cerrahın ustası nerede çıkar, belli olmaz: İsfahan’da, Kahire’de, Helenistik devirde İskenderiye’de, Padova’da, Amerika’nın bilmem neresinde, İstanbul ve Ankara’nın büyük üniversite hastanelerinde veya Op. Dr. Bahadır Gezer gibi Eyüpsultan Devlet Hastanesi’nde.
Türklerin mücadelesi
ALIŞILMAMIŞ BİR KALABALIK
Eyüpsultan Devlet Hastanesi, Sağlık Bakanlığı’nın mütevazı bütçeli bir kurumu olarak pandemi döneminde harikalar yarattı. Amansız kansere yakalanan veya hassas ameliyatlarda başarı şansı çok düşük hastalar doktor Bahadır Gezer’in ellerinden geçerek şifa bulmuştur. Pazartesi günü hastanenin önünde alışılmamış bir kalabalık vardı. Gelenler görev icabı ya da bir daha göremeyecekleri bir dostu uğurlamak için değil, bağrı yanık insanlardı. Herkesin gözü yaşlıydı. Bir müddet sonra feryad ü figan Eyüp semalarına yükseldi.
Haberin Devamı
Büyük insanın cenazesi nereden çıkar, kim olur, belli olmaz. Ölüm ebedi ayrılıktır. Ama sevilen ve sayılan insanların da hafızalara raptedildiği, bir toplumun gerçek evlatlarının ortaya çıktığı bir olaydır. Türkiye, cerrahlar ülkesidir; sevilen ve sayılan doktorlar her yerde vardır ama Türkiye’de çok niteliklileri bulunur.
Mütevazı bir Türk ailesinin babası, hastanenin sevilen cerrah hocası, eviyle işi arasında gidip gelmeye bağlanmış hayatında can kurtarmayı öne çıkaran biriydi. Hayatının lüksü; haftanın belirli günlerinde Eyüp’e Kastamonu tarafından gelen sebze ve meyvelerden taze ve kaliteli olanları seçmekti. Fırsat buldukça, hiç değilse iki haftada bir baba ocağı Merzifon’a gidip hafta sonunu geçirmek isterdi. Yurdunu sevmek, hizmet etmek, memleketinin meyve ve sebzelerinin tadına varmak, mimar eşiyle İstanbul’dan etrafa bakmak onun yaşamının rengi olmalıydı.
MAHŞERÎ BİR YAS ORTAMI
Ani bir kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. O günkü mahşerî yas ortamını görenler bir şeyi anlamıştır: Türkler, tabip dövecek bir histerik kalabalık değildir. Doktor saldırılarının hangi gruplar üzerinde, hangi dış kuvvetler tarafından tertiplendiği, kuru gürültü veya komplo teorisi olmadığı açıktır. Sağlık personelini yetiştirmekten aciz, saçma mali politikaları ve sağlık politikasızlığına uğrayan bazı Batılı devletlerin, Dr. Bahadır Gezer gibi nitelikli kitleleri ele geçirmek istediği de açıktır. Ama onlar gitmezler.
İSRAİL-SURİYE
BÜYÜKELÇİ Tom Barrack’ın son Şam olayından sonra ne kadar güvenilir bir diplomat olduğu tartışmaya lüzum yok. Altmış yıldır siyasetle ilgilendiğim doğrudur. ABD elçileri hakkında bazen abartılı, bazen doğru pek çok mütalaa yapılmıştır. Fakat bu kadar menfi ve haklı olanını şimdiye dek görmemiştim. Koskoca bir devletin büyükelçisi dediysek, bunlar yeryüzündeki melekler olmayacağı açık. Ama ne bileyim 16. ve 17. yüzyılda Girardin gibi Fransa büyükelçileri veya 19. Yüzyılda Stratford Canning gibi Birleşik Krallık’ın büyükelçileri vardı. Bunlarla mukayese etmek bile mümkün değil. Demek ki ABD hakkında duyduğumuz her şeyin tersinden (“Argumentum a contrario” denen yöntem) istidlal yapmamız gerekiyor.
YAZ SEYAHAT ROTALARI - 1 ORTA ANADOLU
#Orta Anadolu#Seyahat Rotaları#Ankara Kalesi
Temmuz 27, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
Ankara’dan başlayan gezi Ankara Kalesi, Alâeddin Camii, Arslanhane Camii, Şehirde Hacı Bayram semtinde Roma’dan kalma kalıntıları görebileceğimiz yerler. İstikamet Çorum’da Alacahöyük ve Boğazkale’dir. Ardından Gezi Kapadokya’ya yönelir. Göreme vadisi, Uçhisar ve Ortahisar. Seramik fabrikalarını ve dokuma merkezlerini gezip görmeniz tavsiye edilir. İkinci tur Konya. Mevlana Müzesi, Karatay Medresesi Selçuklu dönemi mimarisi hakkında fikir verir. Dönüş yolunuzu Niğde-Kayseri üzerinden yapabiliriz.
Haberin Devamı
ANKARA’dan başlanacak bir geziden söz ediyoruz. Orta Anadolu, gündüzlerin sıcak, gecelerin tatlı serin olduğu bir yerdir. Ankara Kalesi bütün Küçük Asya’nın en orijinal eserlerindendir. Milattan önce 2. yüzyıldan Kelt bir kavim olan Galatyalılardan kalmadır. Tabii o yapı çok değişmiş Roma hâkimiyeti surları tanımaz Pax Romana barış devridir. İmparatorluğun ikiye ayrılmasından sonra Bizans eserleri dönemi eseri başlar. Nitekim eski Roma ve Helenistik kalıntılarının kalenin restorasyonunda kullanılması bunun göstergesidir. Kime karşı? Şüphesiz güçlenen İran İmparatorluğu’na ve Müslümanların ilerleyişine karşı.
Selçuklu devrinde ayrı bir mimari bütün Orta Çağ İslam şehirleri içinde özgün bir idare olduğu için ahilik teşkilatının kalıntıları mimariye de yansımıştır. Selahaddin camilerinin Anadolu’daki nadir örneklerinden biri Alâeddin Camii, çarşının zenginliğini gösteren Arslanhane Camii, 12. asır Anadolu cami mimarisi için orijinal eserler. Şehirde Hacı Bayram semtinde Roma’dan kalma kalıntılar, çıkarılıp genişletilmesi gereken tiyatro salonu, tabii ki Augustus Mabedi’nin yanında 8. 9. asırda mimari imkânların kalıntısını görebileceğimiz yerler.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
YAZ SEYAHAT ROTALARI - 1 ORTA ANADOLU
NADİDE BİR ÖRNEK
Şu üniversitenin başlangıç sezonunda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ni, Hitit Müzesi’ni, Ankara Kalesi’ni ve saydığım Selçuki eserleri seyrettikten sonra istikamet Çorum’da Alacahöyük ve Boğazkale’dir. Boğazkale geniş bir alanda dağınık yerleşimin bir savunma sistemi içine alındığı nadide örnektir. Aslında Bizans’ın yani İstanbul’un Theodosius dönemi surlarının Yenikapı’yla Topkapı arasındaki örülüşü ve aradaki nadir yerleşme de bu dönemden bir miras gibidir. Ankara’nın bugün hisar altı, hisardaki bölümü, Bosna Mahallesi, eski çarşısı bu yapılanmaya bir örnektir. 1930’dan sonra yapılan eserlerin ayrı bir güzelliği oluşu gibi. Ankara Kalesi ve Ankara Hitit Müzesi bu kaynaşmayı gösteren zengin bir koleksiyondur. Ankara Hitit Arkeoloji Müzesi, Kemalist Türkiye’nin harikasıdır. Sırf turistlerin değil, bizim de gezip bilmemiz gerekiyor.
Haberin Devamı
YAZ SEYAHAT ROTALARI - 1 ORTA ANADOLU
Gezi Kapadokya’ya yönelir. Göreme vadisi, Uçhisar ve Ortahisar. Ihlara Vadisi’ni başka bir mevsime bırakıyoruz o Aksaray’a yakındır. Akşamları Kapadokya esintisiyle nefistir. Tabii seramik fabrikalarını ve dokuma merkezlerini gezip görmeniz tavsiye edilir. Dönüşte Nevşehir Sultanhanı arasındaki hanları ve tabii Sultanhanı’nda Alaeddin Keykubat Hanı’nı, ki kervansarayların en muhteşemidir, görerek avdet.
YAZ SEYAHAT ROTALARI - 1 ORTA ANADOLU
SELÇUKLU MİMARİSİ
İkinci tur Konya. Konya’nın içinde Mevlana Müzesi, İnce Minare Medresesi, Karatay Medresesi Selçuklu dönemi mimarisi hakkında fikir verir. Konya civarında Beyşehir Gölü’ne uzanalım. Kubadabad yazlık sarayı Selçuklu hükümdarlarının kalıntısıdır ve önemli bir milli saraydır. Gölün etrafında Hititlerden kalma Eflatunpınar (Helenizm öncesi ilk nympheum örneği) ve beylikler döneminin önemli abidesi olan Eşrefoğlu Camii gezilecek yerlerdir. Beyşehir Gölü’nün nefis balıklarının tadına varacaksınız.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Gezinin devamı için Karaman’ı ve Torosları kullanmanızı tavsiye ederiz. Toroslardan Silifke’ye iniş ayrı bir keyif. Ama onu eylül ayına bırakın. Dönüş yolunuzu Niğde-Kayseri üzerinden yapabiliriz. Kayseri’nin kalesi maalesef artık tahrip görmesine rağmen, eski mahalleler bilhassa bugün Kayseri Kalesi’nin hemen civarındaki pazar yerini, müzelere bakmak, Kültepe Müzesi’ni tanımak gerçekten bir ihtimaldir. Kültepe, Hitit medeniyetinin ortaya çıktığı kazılar ama yazılı medeniyet yanı başında Asurilerin Kaniş ve Kaniş Karunu dediği ticaret kolonisidir. Asıl oranın buluntuları önemlidir. Kayseri bugün Orta Anadolu’da mutfağı, müzesi ve şehri hayatının canlılığı bakımından gezilecek yerlerden biri. Bu yaz sonunun devşirme vaktinde Erkilet bağlarını ve Talas’ı ziyaret, eski Kayseri’nin bağ hayatını incelemek ve ürünlerinin tadına varmak için tavsiye edilecek bir bölgedir.
Haberin Devamı
Haftaya Güneydoğu gezi planını ve Doğu Akdeniz’i ele alacağız...
ZEYTİN HASADI
BU yıl, tabiatın bir neticesi ve zeytinliklerin tahribi gibi nedenlerle zeytin üreticisinin yüzü gülmüyor. Bunun başlıca nedeni tüketim miktarıdır. Türkiye’de kişi başına zeytinyağı tüketimi 700-800 gram civarında ölçülüyor. Oysa yakın zamanlarda zeytini rüyasında gören ülkelerde dahi (örneğin Almanya) kişi başına tüketim 7 kg civarındadır.
Zeytin ve zeytinyağı tüketiminde kitlelerin alım gücüne güvenmek doğru değildir ve serbest piyasa kurallarına göre zeytin ziraatını sürdürmek de mümkün değildir. Çünkü ziraatte arz-talep kanunu bildiğimiz gibi işlemez. Gerek iklim gerekse piyasa şartları bu dengeyi sürekli bozar.
Haberin Devamı
Eskiden zeytin ve zeytinyağının başlıca müşterisi devletti. Ordunun, kışlaların, yatılı okulların ve öğrenci yurtlarının yemekhanelerinde kullanılan yağ; zeytinyağıydı. Bu sayede Türkiye’de zeytincilik yaşayabildi ve gelişebildi.
Şunun üzerinde duralım: Devletin hâkim bir zeytin ve zeytinyağı alıcısı olması, Türkiye bütçesi için ağır bir yük teşkil etmez. Bütçemiz açısından önemli bir miktar değildir ama Türkiye’de zeytin ziraatını ve zeytinlikleri korumaya yardımcı olur.
YAZ SEYAHAT ROTALARI - 1 ORTA ANADOLU
KURUMLAR ZEYTİNYAĞI TERCİH ETMELİ
Bu nedenle ordunun, Millî Eğitim kurumlarının, fabrika yemekhanelerinin, hatta özel sektördeki bazı kuruluşların zeytinyağını tercih etmeleri şarttır. Devlet için bu zorunlu bir hüküm olabilir; özel kurumlar için ise belli bir miktar zorunlu kılınabilir, teşvik edilebilir. O zaman işler değişir. Hiç değilse belirli bir süre için Türk zeytinciliğinin buna ihtiyacı vardır. Hâlbuki böyle bir destek gösterilmediği gibi zeytinliklerin korunmadığı da görülüyor. Gelir getirmeyen zeytin ağaçları ya tahrip ediliyor, ya inşaatlara bırakılıyor, ya da madencilik yapmak isteyenlere fazla itiraz edilmiyor.
Bu ürünü devletin kullanması bir sübvansiyon değil, destek de değildir; zaruridir. Çünkü bir milletin sağlıklı beslenmesi, sağlıklı gıda ve yağ kullanması konusunda devletin yönlendirme yapması, onun başlıca görevlerindendir.
ALTAN ÖYMEN
GENÇ yaşta parlak bir Mülkiyeli gazeteci oldu. Hiç şüphesiz ki İsmet Paşa’nın yakın çevresindeki bir babanın iyi yetiştirdiği kardeşlerdendi. Üç yönüyle dikkati çekmiştir: Sabırlı, soğukkanlı ve saygılıydı.
Genç yaşta Kurucu Meclis üyesi oldu, politikaya girdi, bakanlık yaptı, ana muhalefet partisi genel başkanlığına kadar yükseldi. Ama etrafındaki insanlarla ilişkilerinde bir farklılaşma olmadı. Şahsen 1983 yılında üniversiteden istifa ettiğimde beni Milliyet Gazetesi aracılığıyla basın hayatına çekti. Bir müddet mesleğime devam edebileceğim araştırmaları yayımladım; öğrenmenin yaşı yok. Sabırlı bir editör olarak onun desteğine çok şey borçluyum.
YAZ SEYAHAT ROTALARI - 1 ORTA ANADOLU
ÖRNEK TEŞKİL ETMELi
Türkiye’nin ümidi olan siyasetçilerdendi. Şunu söylemek gerekir ki Altan Öymen portresi, bugün siyasete girenlere ve ondan da çok basın hayatına adım atanlara örnek teşkil etmelidir. Bu nedenle yazdığı anıları gözden geçirmekte, hakkında yazılanları okumakta büyük fayda vardır. Zira Altan Öymenlerin nesline göre hem genç politikacıların hem de basın hayatına girenlerin çoğunun yol yordam bilmedikleri ve bu gibi rehberlere ihtiyaç duydukları çok açıktır. Galiba Batılı cemiyetlerden önemli bir farkımız da bu. İnsanlar, mesleklerinin üstatlarını ve onlar yaşarken, öldükten sonra da iyi tanıyıp izlemeye devam etmelidir.
MİNGUZZİ DAVASI
BAKIRKÖY Özgürlük Meydanı’nda anne tek başına direniyor. ‘Dava ne zaman bitecek, davalılar nerede’ diye. Kendisini destekleyen başka bağrı yanık anneler var ve geliyorlar. Mağdur ve en değerli varlığını kaybetmiş insanlar, her şeye rağmen aczi değil insanca bir direnişi ve adalet arayışını sürdürmeye çalışıyor. Kendilerine iğrenç tepkiler geliyor. Dejenere olmuş insan gruplarından “yamyam” kelimesini bile kullanmaya utanacağım sapıklığın içindekilerden ölüm tehditleri yağıyor. Soruyorum, kanun nerede? Devlet nerede? İçişleri Bakanımızın bu konularda çok hassas olduğunu biliyorum. Hukukçularımızın da. Bizim toplumun direnişi derecesi hiçbir zaman istenen ölçüyü tutmaz. Ağırbaşlı ve haklının ağırlığını taşımaktır kastettiğim. Yasemin Minguzzi’yi yalnız bırakmayalım. Bu işin tartışılacak yönlerinin bence en önemlisi herkes tarafından dışlanıyor. Ölüm tehdidi savuran sapıklar bu cesareti nereden buluyorlar? Yurtiçi kaynaklardan mı yoksa yurtdışı kaynaklardan mı? Bence beynelmilel bir lobinin kokuları etrafı sarıyor gibi.
YAZ SEYAHAT ROTALARI - 1 ORTA ANADOLU
AYŞE BARIM VE MURAT ÇALIK
İKİSİNİN de hastalıkları nedeniyle hapishanede sürekli kalamayacakları anlaşılıyor. Bilhassa Ayşe Barım ciddi bir hayati tehlike geçiriyor. Zan altında tutuldukları konuda henüz mahkûmiyet alan yok. Dolayısıyla sürekli gözaltında tutulmalarının gereği kamuoyunda sorgulanıyor. Ağır hastalık söz konusu ve doktorların ciddi raporları ortadaysa, bu durumda hastalığın akışını cezanın yerine bırakarak adaletin tecelli etmesi bir seçenek olmamalıdır. Binaenaleyh adaletin tecellisi için zanlıların davasının açıkça görülmesi, adalet mekanizmasının vicdanına bırakılmalıdır. Ceza, mahkeme kararıyla kesinleştiği zaman tatbik edilir. Onlar önce tedavi görmeme şeklinde bir yola terkedilmemeli. Adaletin tecellisine inanıyoruz.
Güneydoğu yaz seyahat rotaları 2
#Güneydoğu Seyahat Rotaları#Hatay#Zeugma Müzesi
Ağustos 03, 2025 06:075dk okuma
Paylaş
Bu hafta Hatay, Maraş ve Gaziantep hattını geziyoruz. Gaziantep’te Zeugma Müzesi görülmeli, bakırcılar, kalaycılar ve tekstil mağazalarından mutlaka alışveriş yapılmalı. İkinci durak Şanlıurfa. Urfa çarşısını; bütün sokakları, kahvehaneleri, ikinci kattaki hanları ihmal etmeden gezmek bir vazife olmalıdır. Anteb ve Mardin kaleleri, Urfa’yla birlikte, ağustos sonunda gezilecek Mezopotamya medeniyetinin en canlı, en el değmemiş yöreleri sayılır.
Haberin Devamı
GÜNEYDOĞU
ŞİMDİ Hatay vilayetine dahil olan Dörtyol’dan başlayarak Maraş ve bilhassa Gaziantep hattını geziyoruz. Türkiye sanayisinin yüzde 30’unu barındıran bir bölgedeyiz. Atatürk Barajı’nın getirdiği sulama, ovanın bereketini artırdı; Urfa zenginleşti.
Gaziantep’te Zeugma Müzesi, her şeye rağmen zenginliği ve özgünlüğüyle çevresini kendine çekiyor. Antep Kalesi’nin restorasyon sonrası hâli, görünümü; etrafındaki çarşıların restorasyonu; çarşısındaki esnaf atölyeleri, bilhassa bakırcılar, kalaycılar ve kutnu dediğimiz kumaştan gömlek, kravat ile kaşkol alabileceğiniz tekstil mağazaları mutlaka görülmeli ve alışveriş yapılmalı. Gaziantep Belediyesi’nin şehirde yaptığı restorasyonlar ve düzenlemeler Türkiye’de dikkat çekiyor.
Güneydoğu yaz seyahat rotaları 2
Gaziantep
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
URFA BİRİNCİ DERECE ÇARPICI BİR MERKEZDİR
Antep’ten yapılacak en güzel işlerden biri de yakınındaki Şanlıurfa’ya geçmektir. Fırat üzerinde Halfeti cazibesini koruyor, karşı kıyıdaki Rumkale harabeleri de öyle. Burası, Fırat’ın en güzel manzaralı bölgelerinden biridir. Unutmayalım, Urfa ve Ayıntap bir zamanlar Halep vilayetine bağlı iki sancak merkeziydi. Yakın zamanlara kadar Haleb’in Kapalı Çarşısı kadar canlı, çeşitli zanaatların yer aldığı bir başka çarşı yoktu. Bütün bölgenin canlılığı ve geleneksel zanaatları barındırması bakımından birinci derecede önemli bir merkezi, pitoresk, resim gibi bir çarşıydı. Ne yazık ki bugün Haleb Çarşısı artık yok ve Urfa bu yüzden bölgenin birinci derecede geleneksel ve çarpıcı merkezidir. Bu nedenle Urfa çarşısını; bütün sokakları, kahvehaneleri, ikinci kattaki hanları, üretim ve satış yerlerini ihmal etmeden gezmek bir vazife olmalıdır. İki şehir arasındaki mesafe son derece yakındır ve inşallah bölgede barış yerleştikçe bu geziye Haleb’i de dâhil edebileceğimiz günleri görürüz.
Urfa kenti; sadece Balıklıgöl değil, yeniden restore edilen Eyyubi Camii (eski Gregoryen kilisedir) ve çevresindeki eski gayrimüslim mahallesiyle, Kapalı Çarşı’dan dışarı taşan çarşı faaliyetleriyle, merkez belediye binasıyla, Şahin Bey’in eserleriyle ve pitoresk sokaklarıyla ağustos sonunda gezilecek bölgelerin başında gelir.
Haberin Devamı
Güneydoğu yaz seyahat rotaları 2
Şanlıurfa
MEZOPOTAMYA’NIN EL DEĞMEMİŞ YÖRELERİ
Şüphesiz, Urfa - Antep arasında Harran Ovası’ndan dağlara ve şehirlere kadar uzanan sayısız ören yeri vardır. Mardin Kalesi ise başlı başına ayrı bir gezi konusudur. Anteb ve Mardin kaleleri, Urfa’yla birlikte, ağustos sonunda gezilecek Mezopotamya medeniyetinin en canlı, en el değmemiş yöreleri sayılır. Bu bölgelerdeki eski kaleleri, Çukurova’da Anavarza’dan başlayarak gezmek, eski çağ tarihi bilgimizi artırır. Örneğin Kozan gibi bir kasabayı ziyaret etmek, Çukurova hakkında fikir verir.
Bugün sanayinin ve sulamalı tarımın meyvelerinin toplandığı; Türkiye sanayisinin yüzde 30’unun yoğunlaştığı bu bölgenin, barış açısından ne kadar önemli olduğu ve kontrolünün ne denli kaçınılmaz olduğu ancak oraları vatandaşın kendi gözleriyle görmesi, ayaklarıyla dolaşması, mutfağını, kültür ve medeniyet eserlerini tatmasıyla anlaşılabilir.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Bu bakımdan, bu gezinin ağustosun son on gününde başlayıp eylüle taşacak bir zaman aralığında planlanmasını tavsiye ediyoruz.
Güneydoğu yaz seyahat rotaları 2
Mardin
AHMET MATTİA MİNGUZZİ
BU hafta sonu Minguzzi ailesiyle görüştüm; Yasemin, Andrea ve kardeşleri Ayşenur. Böyle olgun, bilinçli ve bilgili insanları ve aile bireylerini bir felaket vesilesiyle tanımak, hiç şüphesiz ki işin trajik yanı. Basın, bu konuda beklemediğim kadar duyarlı ve dengeli bir tavır içinde.
Dengesizlik ise maalesef hukukçu çevrelerden geliyor. Baro’nun tutumunu kabul etmek mümkün değil. Kardelen Ateşci, yaşını kendi söylediği için ele alıyorum; 30 yaşlarında genç bir avukatımız. Onun gibi barodaki daha kıdemli üyelerin yorumları: “Efendim, bütün çocuklar masum ve mağdurmuş.” İnsan bazı şeyleri etrafıyla birlikte ele alarak konuşur. Hukukçuluk sadece dosyadaki kuru bilgiden ibaret olmamalı. Yani çarşıda bıçaklanan Ahmet Minguzzi de, ekmek çalarken yakalanan da eşit derecede mağdurmuş, doğru. Ancak ekmek çalarken yakalanan gibi biri bu olayın içinde değil. O, üçüncü bir muhayyel paradigma. Yaşları 20’ye yaklaşan katillerin durumunu, ekmek çalan küçük çocukla mukayese etmek çok da mantıklı gözükmüyor.
Haberin Devamı
SLOGANDAN İBARET KALDI
Dünyanın bir ucunda 16 yaşındaki insanların oy vermesi tartışılıyor ve oy verdikleri toplumlar da var. Bir tarafta böyle gelişmeler yaşanırken, hanım kızımızın baronun çocuklara ilişkin biriminden yaptığı açıklamada slogandan başka bir şey çıkmadı. Oysa hukukçuluk, bu hafta muhterem Fakülte arkadaşım Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın çok güzel ifade ettiği şekilde, “maddi delilleri, vakayı soğukkanlı bir şekilde mütalaa etmekten” geçer. Ceza hukukunun -hatta Roma hukukunun, hatta İslam hukukunun- sert kurallar ve mantık soğukkanlılığı içerdiği çok açıktır. Hukukçular asırlar ve mekanlarda müşterek ilkelere, kavramlara ve kurumlara hâkim olması gereken meslek erbabıdır.
Haberin Devamı
İşte bu nedenle, genç hukukçuların mektepte öğrendiği birtakım bilgileri slogana çevirmesini hiç doğru bulmuyorum. Bir ceza davasına, bir vakaya baktığımız zaman, “memleketin fakirliği, 20 yıllık gelişmelerin insanları ne hâle getirdiği” gibi lafları tekrarlamak, işin çözümü olmuyor. Onları çarşıda pazarda herkes söyleyebiliyor. Ceza hukukçusu dediğin insanının -bunu genç hukukçulara söylüyorum- dosya kadar, bir parça Dostoyevski, Çehov okuması gerekir. Hiç değilse Victor Hugo’nun Sefiller’inde Jean Valjean ile Müfettiş Javert karakterlerini bir araya getirip karşılaştırması gerekir. İnsan bu gibi tetkiklerle de olgunlaşır.
Sevgili dostum, hakikaten muhterem bir hukukçu olan İdare Hukuku Profesörü Tekin Akıllıoğlu’na, mezarlıklar üzerine bir küçük deneme yazdığımda başvurdum. Bana André Malraux’un Fransız edebiyatından ve mezarlıkların medeniyetleri nasıl temsil ettiğine dair çok ilginç pasajlarla gelmişti. Hukukçuluk, hiç şüphesiz insanı dosyadan ve önündeki vakanın somutluğundan uzaklaştırmamalıdır. Bir Roma hukukçusu gibi olmalısınız. Ama aynı zamanda da bütün zamanlara hükmeden, bütün zamanlarda yaşamış meslektaşlarınızla mantıki bir birlik ve arayış içinde olduğunuzu unutmamalısınız.
M.Ö. 2. yüzyılda Romalılar, Faler şehriyle savaş hâlindeydi. Romalı komutan Camillus’a, şehrin dışında gezinen Falerli okul çocukları yakalanarak getirildi. “Bunları rehin alıp şehri savunmadan uzak tutabilirsin” dediler. Camillus’un cevabı, “Eğer ben çocuklara karşı harp edersem bir alçağım” demek oldu.
Güneydoğu yaz seyahat rotaları 2
Andrea Minguzzi - Yasemin Akıncılar Minguzzi
AİLESİ RAHAT BIRAKILMIYOR
Çarşıda masum hayatının son neşesi içinde sapıkça öldürülen yavrunun ebeveyni ve ailesi de rahat bırakılmıyor. Son olarak avukat olan dostum Rezzan Epözdemir’e gönderilen tehdit mesajlarını gördüm. Belli ki iş, çocuk masumiyeti ve mağduriyetinin çok ötesine geçmiş. Yaşları seçime girecek çağlarda olan katil sanıklarının, mezar tehditleri gibi acayip sapıklıklara başvuran çeteleri Uruguay ve İngiltere üzerinden bu faaliyetlerini yürütüyor. Kazın ayağı hiç de bildiğimiz gibi değil. Gerçi çıkacak ve değişecek kanunun (makable şumulü) olmayacağı, yani eskiyi kapsamayacağı açık; ama suç ve cüret ve saldırganlık günden güne artıyor ve arkasından başka şeyler çıkıyor. Adliye Bakanlığı’nın ve kanun koyucuların hareketi gecikmemeli.
Baronun dikkatini çekeriz: Adaletin üç ayağından birini temsil ediyorsunuz. Fuzuli tepki çekmemenizi tavsiye ve rica ederiz. Bu, hepimizin selameti için gereklidir.
Genç hukukçuların da daha çok olgunlaştıktan sonra bu gibi işlere el atıp, daha az konuşup daha çok düşünmelerini tavsiye ediyorum. İçişleri Bakanımızın dikkatini mutlaka çekmiştir. Adalet Bakanımıza da aynı şeyi tavsiye ederiz. Yurtdışından gelen karanlık mihraklardan tehdit mektup ve mesajları ne demek oluyor? Demek ki bazı şüpheler açığa çıkmaya başladı.
Antalya müzesi
#Antalya Müzesi#Müzecilik#Depreme Dayanıklılık
Ağustos 10, 2025 07:477dk okuma
Paylaş
Müzesi’nin depreme dayanıklılığı tartışma konusu yapılmaktadır. Müzenin çevresindeki saha genişletilmeye uygundur. En büyük endişe, sıfırdan yapılacak yeni inşaat süresince müze koleksiyonundaki eserlerin nasıl korunacağıdır. Antalya Müzesi, hırsızların ve görgüsüz Amerikalı zenginlerin başlıca rüya malzemesidir. Her hâlükârda yeni müze binasının projesi üzerinde durulmalıdır. Antalya Müzesi’nin yenilenmesi tartışılması gereken bir konudur. Ancak ne yapılırsa yapılsın, aceleye getirilmemelidir.
Haberin Devamı
ANTALYA vilayetinin klasik devirdeki Pamfilya bölgesi Doğu Antalya’yı kapsar. Pisidya ise Kuzey Antalya’yı içine alır. Bölge kısmen Likya’dan oluştuğu için bu da Antalya’ya dahildir. Antalya, ta Asya içlerinden gelen Selçuklular döneminden beri İpek Yolu’nun ulaştığı ve buna bağlı olarak tesis edilen kervansarayların son noktalarından biri olmuştur. Antalya’da Selçuklu devrinden kalma Yivli Minare gibi eserler, Helenistik devrin kalıntıları ve ünlü Hadrianus Kapısı’yla (ki Roma İmparatorluk devrinde Anadolu’yu en çok imar edenlerin başında gelir) iç içe bir şekilde varlıklarını sürdürmektedir.
Maalesef, hızlı ve aşırı şehirleşme hiçbir şekilde kontrol edilmemiş; şehrin antikiteden beri süregelen rengârenk dokusu altüst olmuştur. Bugünkü Antalya’da tarihî eserler kadar doğal zenginlikler de tehdit altındadır. Özellikle falezlerin durumu dikkate değerdir. Şehir surları ve 19. yüzyıldan bu yana görünen konaklar, Antalya’nın her an göz ardı edilemeyecek zenginlikleri arasındadır.
Haberin Devamı
MultiNet’le Tasarruf Edin, Maliyetleri Düşürün
Multinet Up
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
DEPREME DAYANIKLIĞI TARTIŞMALI
1960’ların başında Pamfilya, Pisidya ve Likya bölgelerinin zengin lahitleri ve heykelleri Antalya’da teşhir edilirdi. Zamanla, Side’deki eski Roma hamamında bir Side Müzesi de buna ilave edildi. Oysa bölgenin dünya çapında büyük bir müzeye ihtiyacı vardı. Antalya Müzesi dünya çapında bir sanat eseri müze olmaktan çok, 1960’ların başında Üstad Mimar Doğan Tekeli’nin tasarladığı bugünkü müzeyle varlığını sürdürdü. Günümüzde ise müzenin depreme dayanıklılığı tartışma konusu yapılmaktadır.
Sayın Doğan Tekeli’nin, mesleki hayatının önemli eserlerinden biri olan bu müzeyle ilgili açıkça konuşmasını; dayanıklılığına ve sağlamlığına kefil olduğunu ifade etmesini beklerdim. Hatta gerekirse restorasyonunu üstlenmeyi vadetmesini umuyordum. Elbette bir işinsanının ya da özellikle bir sanatçı hocanın mali konular ve bağışlarla ilgili konuşması pek nazik karşılanmayabilir. Ancak böyle bir çıkış, tüm tartışmaları sona erdirebilir; hatta hocanın itiraz ettiği noktalarda haklılığını da ortaya koyabilir. Nitekim hoca, 100 milyon liralık bir restorasyonla müzenin hayatına mükemmel bir şekilde devam edebileceğini söylüyor. Onun bu görüşünü, bazı talebeleri ve meslektaşları da paylaşıyor.
Haberin Devamı
Kültür Bakanlığımızın 1970’li yıllardaki efsane yöneticisi, Kültür Bakanı Müsteşar Yardımcısı (Eski Eserler Genel Müdürü) Dr. Murat Katoğlu’nun bana bizzat verdiği notlar da açıkça ortadadır. Buna göre; müzenin çevresindeki saha genişletilmeye uygundur. Katoğlu’nun en büyük endişesi, sıfırdan yapılacak yeni inşaat süresince müze koleksiyonundaki eserlerin nasıl korunacağıdır. Bu ciddi bir sorundur. Antalya Müzesi, hırsızların ve görgüsüz Amerikalı zenginlerin başlıca rüya malzemesidir.
Birincisi: Konteynerlerde neleri saklayacaksınız? Başta Perge olmak üzere Antalya Müzesi’nin dünya literatürüne ve mirasına kazandırdığı eserlerin çoğu buradadır. Hâlihazırdaki müze binası, deniz tarafındaki falezlerle temas hâlindedir. “Bu falezlerin sit alanı statüsü birinci dereceden üçüncü dereceye indirildi mi?” diye soruluyor. Bu neden yapılır? Müzenin başka bir yere taşınması mı düşünülüyor?
.Endülüs
#Endülüs#Ayasofya#Yangın
Ağustos 17, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
Endülüs’te en büyük kalıntı, Kurtuba’dır. Bu ulu caminin tavan süslemeleri, Bizans’ın en parlak mozaik işçiliğini barındırır; Ayasofya’yı kıskandıracak derecede güzeldir. 15. yüzyılın sonunda Endülüs tamamen Hristiyanların eline geçtikten sonra ilk büyük mimari skandal burada yaşandı. Mescidin tam ortasına katedral inşa ettiler. Saygısızlığın sonucu geçtiğimiz iki hafta önceki yangında görüldü. Restorasyonun çok uzun süreceği söyleniyor. Ne kadar başarılı olacağı ise meçhul.
Haberin Devamı
YERYÜZÜ tarihinin mühim olaylarından biri, Kuzey Afrika’nın fethini Ukbe bin Nâfi’nin tamamlamasıdır. Roma İmparatorluğu’nun dağılan merkezî imparatorluk hâkimiyeti, Emevîler döneminde yeniden kuruldu. Ardından Târık bin Ziyâd, ordusunun başında Berberi askerlerle Afrika’dan İspanya’ya geçti. Endülüs, 730’lardan itibaren 15. yüzyılın sonuna kadar Müslümanların hâkimiyetinde kaldı. İlerleme ne kadar ani olduysa, İber Yarımadası’nı terk etmek de o kadar uzun sürdü.
İki dünya arasındaki eski Vizigotlar ile gelen Müslümanlar arasındaki kültür seviyesi yüksek kaldı. İspanya Hristiyanlarının bir kısmı “müsta’rib” yani kültürel yönden dinlerine bağlı Araplaşmış kişilerdi; buradan gelen “Mozarab” sözcüğü hâlen kullanılır. Mesela Toledo’daki büyük katedralin (geç Gotik bir eserdir) içindeki bir şapel, tamamen Endülüs-Şark tarzındadır. Buna “Mozarab Şapeli” denir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Endülüs
AYASOFYA’YI KISKANDIRACAK DERECEDE GÜZELDİR
İspanya’nın müziğinde, mimarisinde ve yaşam biçiminde Endülüs etkileri sonsuzdur. En büyük kalıntı, Kurtuba’dır; bugün Córdoba olarak bilinen bu şehir, manevi mirasıyla öne çıkar. Roma devrinden Seneca’nın memleketi olan Kurtuba, Müslümanlar devrinde Yahudi düşünürler (başta Maimonides olmak üzere) ve asıl büyük filozof İbn Rüşd ile temsil edilmiştir. Ortaçağ mistik İslam’ının önemli kaynaklarından biri Endülüs’tür.
786’da Kurtuba Camii’nin temeli atıldı. Ortaçağ Avrupa’sında yüzlerce yıl süren katedrallerin inşasının aksine, bu cami çok kısa zamanda tamamlandı. 8. yüzyılın sonunda yeryüzü sanatının en büyük eserlerinden biri ortaya çıktı. Bu ulu caminin tavan süslemeleri, Bizans’ın en parlak mozaik işçiliğini barındırır; Ayasofya’yı kıskandıracak derecede güzeldir. İçindeki sütun ormanı, mimari bir harika olmanın ötesinde insanı derin bir tefekküre ve tecerrüde sevk eder.
15. yüzyılın sonunda Endülüs tamamen Hristiyanların eline geçtikten sonra -ki buna Reconquista (Yeniden Fetih) denir- ünlü Şarlken dönemindeki ilk büyük mimari skandal burada yaşandı. Mescidin tam ortasına binayı yıkmadan bir katedral inşa ettiler. Çirkinliği öyle barizdi ki, Şarlken’in kendisi bile bunu gördü; küçümseyici ifadeler kullandıktan sonra bir daha uğramadığı rivayet edilir.
Haberin Devamı
YANGINDAN SONRA ANLAYIŞ DEĞİŞMELİ
Bugün orayı gezerseniz, hem simetriyi hem de sütun ormanını bozan bu katedrali görürsünüz; hâlâ ayin yapılmaktadır. Daha önce de belirttiğim gibi, bu tür örnekleri takip etmek durumunda değiliz. Ayasofya’nın hiçbir yeri değiştirilmedi; ufak ilaveleri de 1934’te örttük. Kurtuba Mescidi’ndeki asıl facia ise güney tarafındaki köşedeki şapeldir. İçeri girip sütun ormanına bakmak istediğinizde, kilisenin görevlisi gelir ve “Burası kilise mihrabı, sırtınızı dönmeyiniz” der.
İhmalin ve saygısızlığın sonucu geçtiğimiz iki hafta önceki yangında görüldü. Restorasyonun çok uzun süreceği söyleniyor. Ne kadar başarılı olacağı ise meçhul. Kurtuba enteresan bir şehirdir; yerli halk aslında eski kültüre iltifat eder. Hatta şehrin içinde ihtida etmiş bir Müslüman cemiyet de yaşar. İbn Rüşd adına bir akademi vardır ve burada İslami kültürel faaliyet gösterildiği bilinir. İspanya’nın genel havası içinde Kurtuba Camii’nin yönetimi ve eski mirasın korunması konusunda farklı anlayış ve tutumlar vardır. Belki bu yangından sonra bunu değiştirme ihtiyacını hissedebilirler.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Endülüs
ORMANLARIMIZ
BİRAZ nükte olsun diye ama aslında bir gerçeği ifade etmek için söyledim: “Çanakkale’nin nüfusu fazla artmaya başladı.” Avrupa’da yaşayan her işçi ailenin Ege sahillerinde yazlık alma merakını anlamış değilim. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir Avrupa ülkesinde orta sınıf mensupları bütçelerini zorlayacak bu gibi yatırımları böyle yerlere yapmaz. Boğaz’ın iki yakası arasında fark var. Eğer Boğaz Başkanlığı olmasa, Gelibolu Yarımadası’nın da ne kadar iyi korunabileceğinden şüphem var. Aynı disiplinin karşı taraf için de tartışmasız bir gereklilik olduğu, son yaşanan faciayla ortada.
Ormanlar konusunda maalesef emekliliği gelen personelin vaktinde yenilenmemesi ve gidenlerin yerine gelenlerin tecrübesiz olması, gerekli bütçenin ayrılmaması, Maliye’nin bu konuda Orman Bakanlığı’nın taleplerini yerine getirmemesi, açık bir anlayışsızlık olduğunu gösteriyor. İklimin değişiminden söz ediyorlar; değişmese ne olur? Türkiye, yeşil örtü bakımından son derece hassas bir ülkedir. Bu kritik noktada her zaman seferber olmak gerekir. Orman personelimizin sayısı artırılmalı, eğitimlerine önem verilmeli, maaşları yeniden düzenlenmelidir.
Haberin Devamı
MANGAL ÂDETİ DE NEREDEN ÇIKTI
İkincisi, ormanlarda yaşayan bazı köylülerin bakım konusunda çok sıkı bir denetime tabi tutulması gerekir. Evinin dibine kadar kuruyan, çürüyen ağaçları budamıyorlar. Avrupa’da köylüsü de, banliyöde yaşayan şehirlisi de her pazar ağaçlarını budamayı adeta spor edinmiştir. Bütün ormanlarımız, yol kenarlarından bakıldığında, kurumuş çalılarla doludur; bu, yangın çıkması için birebir manzaradır. Son derece laubali bir dinlenme anlayışına sahip bir nüfusumuz var. Adam, mangal yakmadığı zaman yaşamının anlamı kalmıyor.
Oysa 50 yıl önce bu millet, kuru köftesini yer, oturur, kır gezisinden ya da pikniğinden dönerdi. Bu âdet nereden çıktı, anlaşılmıyor. Otomobil, Türk hayatına girdi gireli bir ulaşım aracı değil, âdeta bir canavar oldu. Adam, otomobilinin penceresinden izmarit atmayı vacip sayıyor. Geceleri ormanlara giriş bazı bölgelerde isabetle uygulandığı gibi yasaklanmalı, belirli mevsimlerde orman hayatımızın dışına çıkarılmalıdır. Kendi mevcudiyetimizle yetinmeyi bilmeliyiz. Belki bu konuda da alışkanlıklarımızdan vazgeçip daha duyarlı vatandaşlar olduğumuz vakit ormana dönmemiz mümkün olacaktır.
Haberin Devamı
EN BÜYÜK ETKEN DİKKATSİZLİK
İstediğimiz gibi toprağı kazıyor, drenaj yapıyoruz; yüzlerce metrelik sondajlarla artezyen kuyuları açıyoruz. Orta Anadolu ziraatı kurudu; bizim için gereksiz olan, yapılmaması gereken yonca ve mısır ekimi gibi toprağı yaran, sulama çeken ekimle istikbalimizi kurutuyoruz. Ormanlar konusunda takip edilen sistem, maalesef 50 yıldır edebiyatını yaptığımız köylüyü hizmet yüklememe, sorumluluk vermeme anlayışıyla başlıyor. Memuriyet ve işçi alımlarının politik malzeme hâline getirilmesi de buna ekleniyor. Oysa orman yandığı zaman particilik veya hemşericilik tanımıyor.
Türkiye’nin, en kritik noktadaki Akdeniz ülkesi olduğu artık resmen açıklandı. Birçok şeyi değiştirmek zorundayız. Ormanların yanması konusunda zaman zaman politik saldırganlık, zaman zaman da arsa spekülasyonlarının payı olduğu açığa çıkmıştır. Şimdi artık vatandaşın dikkatsizliği en büyük etken hâline gelmiştir; bu oran çok yüksektir. Dikkat çeken bir başka nokta da yangınların çıkış nedeninin hâlâ açıklanamamasıdır. Bunun tek sorumluluğu, hem vatandaşın hem de bürokrasinin sorumsuzluğudur.
Endülüs
KONSERLER
ÜSKÜDAR Belediye Başkanı Sinem Dedetaş geçen sene güzel bir adet başlattı. “Nevmekan Sahil’de”, kıyıdaki alanda açık hava konserleri tertipleniyor. Bu konserlerin en büyük özelliği, Türk müziğinin modernleşme dönemi olarak adlandırabileceğimiz ve zamanında Üsküdar Musiki Cemiyeti’nin de rol oynadığı bir devri adeta yeniden canlandırması. Günümüzün ünlü virtüözü ve maestromuz Cihat Aşkın bu konserlerin sorumluluğunu üstlenmiş durumda.
Endülüs
24 AĞUSTOS’A KADAR SÜRECEK
Pazar günkü konserde, piyanoda Çağdaş Özkan ile Cihat Aşkın birlikte “Minyatürler” başlığı altında Türk müziği tarihinden tangolar ve klasik eserler icra ettiler. Üsküdar semti, Türk müziğindeki yeni batılılaşma anlayışının önemli bir temsilcisidir. Konserlere olan ilgi gittikçe artıyor. Gelecek konserde, örneğin Zehra Eren gibi unutulma tehlikesiyle karşı karşıya olan ünlü sanatçılarımızın tangoları yeniden dinleyiciyle buluşacak. Bu konserlere Koç Grubu finansman sağlıyor.
Endülüs
Bugünlerde, Arkeoloji Müzeleri’nin “Yaz Kahve Konserleri” serisinde “Boğazköy’den Yükselen Sesler” başlığıyla Burak Bilgili ve piyanoda Dilan Derinli sahne aldı. Burak Bilgili ve Dilan Derinli, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bitişiğindeki Çinili Köşk’ün önünde, opera aryaları ve modernleşen Türk müziğinden seçilmiş eserlerle muhteşem bir performans sergilediler. “Doğu’nun Hafızası, Batı’nın Sesi” başlığıyla Cihat Aşkın (Keman), Roberto Issoglio (Piyano) performans sergilediler. Müze ziyaretçileri için ücretsiz olan konserler 24 Ağustos’a dek sürecek
Minguzzi davası
#Mattia Ahmet Minguzzi#Minguzzi Davası#Rukiye Kuneralp
Ekim 12, 2025 06:294dk okuma
Paylaş
Mattia Ahmet Minguzzi’nin davasında, karşımızda hem suçlu hem de küstah bir tavırla davranan bir topluluk vardı. Neye, kime güvendikleri belli değil. Avukatların tavrı ve baronun yayımladığı bildiri ciddi biçimde değerlendirilmelidir. Ne anlama geldiğini açıklamak zorundalar. Baro, her olayda tek bir tarafın sözcüsü gibi davranmaya devam ederse, orada eşitlikten, adaletten nasıl söz edeceğiz?
Haberin Devamı
GEÇEN hafta hepimizin evladı saydığımız Mattia Ahmet Minguzzi’nin davasındaydım.
Perişan ailenin hali ortadaydı. Yine de metanetlerini korudular. Nihayetinde anne dayanamadı; bu kadar acının ortasında soğukkanlı kalmak kolay değil.
Karşımızda hem suçlu hem de küstah bir tavırla davranan bir topluluk vardı. Neye, kime güvendikleri belli değil. Ama bir şey dikkatimi çekti; Türkiye’de hâlâ sesini yükselten, adalet isteyen, iyi ve vicdanlı bir kitle var.
BU İMALI BİR MESAJDIR
Böylesine ağır bir davayı yürütmek kolay değildir. Keşke herkes Yasemin Minguzzi ve ailesi kadar vakur davranabilseydi. Protestolara fazla söz söyleyemeyiz; bu çıkışlar, bir yerde kamu vicdanının sesidir.
Ancak adliyenin üç sacayağından biri olan avukatların tavrı ve baronun yayımladığı bildiri ciddi biçimde değerlendirilmelidir. Bu, tarafgir bir grubun imalı mesajıdır. Ne anlama geldiğini açıklamak zorundalar. Birkaç cümleyle, yüzeysel ifadelerle geçiştirilemeyecek kadar önemli bir meseledir bu.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Minguzzi davasıMattia Ahmet Minguzzi
EŞİTLİKTEN NASIL SÖZ EDERİZ?
İnşallah dava, anne ve babanın acısını dindiremese de, en azından kamu vicdanına seslenen adil bir kararla sonuçlanır. Çünkü bu dava sadece bir ailenin değil, toplumun adalet duygusunun da sınavıdır.
Zanlı tarafının savunması, engelli çocukların lehine çıkarılmış bir koruma statüsünü suistimal etmeye çalışıyor. Allah’tan toplumun hukuk bilgisi ve adalet anlayışı artık böyle oyunların çok ötesine geçti.
Bazı insanlar, bazı gruplar ve bazı kurumlar Türkiye’ye, bu ülkenin vicdanına, hukukuna uyum sağlıyor. Ama bazıları hâlâ aynı yerde duruyor. Eğer baro, her olayda tek bir tarafın sözcüsü gibi davranmaya devam ederse, orada eşitlikten, adaletten nasıl söz edeceğiz? Mağdur tarafın avukatları avukat değil mi? Onlar da bu adaletin bir parçası değil mi?
RUKİYE KUNERALP
GEÇ dönem Osmanlı tarihi üzerine ciddi arşivlere dayanan, nadide belgeleri derleyip değerli makalelerle birlikte yayımlayan Sinan Kuneralp’in eşiydi. Rukiye’yi bu evlilik dolayısıyla tanıdım. Mısır Hidiv hanedanına hem anne hem baba tarafından mensuptu. Ancak Osmanlı kanunlarında olduğu gibi Mısır’da da aynı uygulama geçerliydi; dolayısıyla bir prens ile prensesin çocuğuydu.
Haberin Devamı
Akrabalarına çok düşkün, onların yardımına her zaman koşan, sohbeti seven, ilişkilerini titizlikle sürdüren, sevilen bir aile ferdiydi. Özel sektörde mühim mevkilerde görev aldı. Bugünün cemiyetinde sıkça rastladığımız gibi baba parasıyla geçinen ya da unvanının gölgesinde yaşayanlardan değildi. Hayatı boyunca da eşi Sinan Kuneralp’la birlikte sade ve ölçülü bir hayat sürdü.
Minguzzi davası
‘ANILARDA YAŞAMAYA DEVAM EDECEKLER’
Onu özel kılan yönlerden biri de, eşinin dostlarıyla dost olmayı bilmesiydi. Sinan Bey’in çalışmalarına müdahale etmez, aksine her zaman destek olmaya gayret ederdi. İki evladını da özenle, iyi birer insan olarak yetiştirdi.
Toplumumuzun böyle zarif, olgun ve seçkin insanlara ihtiyacı var. Ne var ki, ömrünün sonunda rahat edeceği bir dönemde menhus bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen paniğe kapılmadı; hastalığı da aynı vakar ve sükûnetle karşıladı.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Yeni Peugeot 2008
Peugeot
by Taboola
Cuma günü kendisini muhteşem İstanbul’un toprağına uğurladık. Bizim kuşak artık ömrünün sonbaharını yaşıyor. Bu gidişlerde, bu vedalarda bir hüzün kadar alışkanlık da var. İnsan, ömür dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu her defasında yeniden hissediyor. Bazı portreler unutulmuyor. Şairin dediği gibi, “Bir bir geçen sonbaharlarla birlikte, anılarda yaşamaya devam edecekler.”
Gelecek yazımızda, Yeditepe Yayınları’ndan Seyit Ali Kahraman’ın sadeleştirerek yayımladığı Naima Tarihini ele alacağız.
TEŞEKKÜR
SEVGİLİ okurlarım... Ani bir şekilde ortaya çıkan bir hastalığın yol açtığı reaksiyonlar nedeniyle bir haftayı aşkın süre Koç Hastanesi’nde tedavi gördüm. İtiraf etmeliyim ki, bu yaşadığım rahatsızlık önceki sıkıntılarıma hiç benzemeyecek kadar ağır geçti. Bu nedenle Haliç Kongre Merkezi’ndeki, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi ve Şehir Hastanesi’ndeki etkinliklere katılamadım.
Haberin Devamı
Minguzzi davası
BİR SÜRE İSTİRAHAT EDECEĞİM
Ne yazık ki doktorlarımın tavsiyesi üzerine, bugün gerçekleşecek Kocaeli Kitap Fuarı’ndaki buluşmamızı da iptal etmek zorunda kaldım. Uzun yolculukları yapacak ve sizlerin karşısına çıkacak gücüm şu an için yok. Ayrıca bir süre izole bir yaşam sürmem gerekiyor. Anlayışla karşıladığınız, güzel sözlerinizle bana şifa dilediğiniz için hepinize gönülden teşekkür ederim. Bir teşekkür de, Koç Üniversitesi Hastanesi Nefroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Mehmet Kanbay ve değerli ekibine. Onların özverili çabalarıyla bu krizi atlattım ve tedavime hâlâ onların yakın takibiyle devam ediyorum. Hekimim dinlenmemi sadece tavsiye etmiyor, adeta “emrediyor.” Bu yüzden bir süre daha istirahatte kalacağım. Arayan, soran, ilgisini ve dostluğunu esirgemeyen herkese tekrar teşekkür ediyorum. Hepinize sağlıklı günler dilerim.
.Mansur Yavaş
#Mansur Yavaş#CHP#Esenyurt
Ekim 19, 2025 06:294dk okuma
Paylaş
Mansur Bey ağır aksak politik nutuklardan ve gösterişten kaçınan biridir, naziktir. İyi niyetli ve çalışkandır. Türkiye ve Ankara için bir kazançtır. Hangi grup Mansur Beyle uğraşırsa yanlış yapar. Galiba bu sıralarda hakkında soruşturma başlayacak. Adalete olan saygımdan dolayı bu kendisiyle alakalı son yazımdır. Ama adalet bekliyoruz...
Haberin Devamı
Mansur Yavaş’ı tanıdığım zaman, henüz Beypazarı Belediye Başkanlığı’nın son yıllarıydı. Ankara’da uzun süre yaşadığımdan, şehrin içindeki tarihî mahalleleri çok erkenden gezdim ve buralardaki eski eserler bazen turistik rehberlerde bulunmayacak şekilde dikkatimi çekmiştir. 1963’te Mukadder Sezgin Bey’in rehberliğinde civar yerleri gezdik: Hattuşaş-Boğazköy, Sungurlu, Yozgat, Alacahöyük... Doğrusu Yozgat ve Çorum’un köyleri ile kasabalarının pitoresk yapısı beni hep hayran bırakmıştır. Derken batıya kendim yöneldim. Ayaş, Nallıhan, Güdül ve Beypazarı gözlerimden kurtulamadı. Böylece bir Ortaçağ-Osmanlı Ankara vilayetinin resmini çıkarmaya başladım.
HAZİN MANZARAYI O DEĞİŞTİRDİ
1980’li yıllarda gördüğüm Orta Anadolu köyleri ve kasabaları çöküntü hâlindeydi. İhmal ve işsizlik... Güdül ancak ziraatla geçiniyordu. Beypazarı’nın sanatları çekişiyordu. Eskişehir’e bağlı Sivrihisar ise gittikçe durgunlaştı; dükkânlar ve evler kapanıyordu, işsiz gün geçiren ihtiyarlar bile ortadan sıyrılmaya başlamıştı. Bu hazin manzara dayanılır gibi değildi. Merhum Adalet Ağaoğlu da oraları gezmişti, “Fikrimin İnce Gülü” çevreyi anlatır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Derken Mansur Bey, MHP’den belediye reisi seçildi. Sakin bir insandı, çalışkandı, ciddiydi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuydu. Beypazarı değişmeye başladı. Binalar tek tek restore ediliyordu. Çarşının içine hareket gelmişti. Mutfak ve gümüşçülük gibi bazı sanatlar diriliyordu. İnsanlar gezmeye başladılar çünkü Ankaralılar yeknesak hayattan bunalmıştı. Öbür kazalar onun kadar ilginç ve renkli bir değişim geçirmiyordu. Bu durum ve başarı Sivrihisar’a da intikal etti. Çamlıdere bu gelişmeye devam etti. Derken Ayaş ve Nallıhan da buna katıldı. Bir dirilme görüldü.
Mansur Bey başarıyla üst üste seçildi ve nihayet 2009 yerel seçimlerinde MHP kendisini Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde aday gösterdi. O zaman birçok insan “Parti başka, iş başka; adam çalışıyor ve dürüst iş görüyor” dedi. Bu, Güney Avrupa halkının belediye seçimlerindeki tavrıdır. İtalya ve Fransa’da icabında muhafazakârlar, sol partilere bile belediye seçimlerinde oy verirlerdi. Ankara’nın seçmeni ise naif bir partizanlık içindeydi; “Yani şimdi ona da verirsek oylar AK Parti’ye gider” dediler. Hangi hesaptır, hiç aklım ermez. Sonunda zaten Melih Gökçek sandıktan çıktı. Yazımı hatırlatırım: “Ben zaten İstanbullu oluyorum. Madem bu kadar başarılı bir başkanınız var, Melih Bey de artık 20. yılını dolduracağı için heykelini dikmeye hazırlanın” dedim. Tabii o zaman da lüzumsuz eleştiriler gökleri tuttu.
Haberin Devamı
Mansur Yavaş
İLK DEFA GERÇEK BİR ANKARALI BAŞKANIMIZ VAR
Nihayet ileriki yıllarda CHP kendisini aday göstermeyi akıl etti ve şehir hiç de hoş bir durumda değildi. Rastgele, gösterişçi düzenlemelerle şehrin ana arterleri yan sokaklarla ilişiğini kaybetmişti ama zaten şehrin nüfusu da anormal bir şekilde büyüyordu. Mansur Bey’in belediyenin faaliyetlerini açıkladığı, üyeleri şehre tek tek âdeta nasıl tanıttığı meclis toplantılarında görüldü. Bu mühimdir. Bir değişim başlamıştı.
Mansur Bey ağır aksak politik nutuklardan ve gösterişten kaçınan biridir, naziktir. Bazı konularda bundan sonra kendisine daha fazla yardım etmek gerekecek ama en sonda söylenecek şeyi başta belirtelim; iyi niyetli, çalışkan bir Ankara başkanımız var. Fuzulî masraflardan kaçınan, eski yapılan yanlışları tamamen yıkıp kaldırmak yerine düzeltmeye, yeni kullanımlara yöneltmeye gayret eden bir başkan. Türkiye ve Ankara için bir kazançtır. Daha da çok şeyleri de sessizce yapıyor. İmkânları dar ve yer yer daraltılıyor. Açık konuşayım; hangi grup Mansur Beyle uğraşırsa yanlış yapar. Sempatizanları da muhalifleri de bu gibi oyunlardan yaka silktikleri için mutlaka ona sahip çıkarlar.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
by Taboola
Galiba bu sıralarda hakkında soruşturma başlayacak. Adalete olan saygımdan dolayı o zaman artık yazmayacağım. Bu kendisi hakkındaki sözü geçen anlayamadığım soruşturmadan önceki son yazımdır. Ama adalet bekliyoruz. Ankara’nın kendine yakışan, ağırbaşlı bir belediye başkanı vardır. Etrafıyla da iyi bağlantı kuruyor. Dikkatinizi çekti mi? İlk defa gerçek bir Ankaralı başkanımız var.
CESUR GAZETECİ HAKAN TOSUN
Hakan Tosun, serbest çalışan bir gazeteciydi. İstanbul’un Esenyurt semtinde oturuyordu. Anlaşılan Türkiye’nin birçok yerindeki çevre sorunlarını ciddiyetle ele aldığı için birçok insanla arası hiç iyi olmamış. Esenyurt, arsaların kullanımı, 10 yıllardan beri süren usulsüz imar planları, kaçak göçmenleriyle son derece dağınık bir görünüme sahip. Eski İstanbul’un merkezi kadar olmasa da, zaman zaman oralardan geçerken ben de görüyorum: Kim bilir, ne çıkar çatışmalarıyla, ne hukuksuzluklarla mücadele ediliyor.
Haberin Devamı
Böyle bir çevrede gazetecilik yapmak elbette cesaret ister. Kendisi bazı konuları yazarken açıkça tehdit almış. Ne var ki bunlar kimsenin umurunda olmamış. Sonunda hunharca darp edilmiş, aldığı darbeler sonucu beyin kanaması geçirerek genç yaşta hayatını kaybetmiş.
Şimdi sormak gerekiyor: Gazetecilerin güvenliğini kim sağlıyor? Bir gazetecinin yazdığını bu halk okumayacak mı? Haksız, hukuksuz imar planlarına; her yeri kazan maden şirketlerinin saltanatına artık bu ülkede son vermenin zamanı gelmedi mi? Lütfen biraz daha kontrol, biraz daha ciddiyet!
Aşırı kat izinleriyle dejenere olan bu yerleşim artık sadece bir şehir değil, bir uyarı işaretidir. Esenyurt; hızla büyüyen, çok katlı yapılarla dolup taşan, kamusal alanları yetmeyen bir bölgeye dönüştü. Ve anlaşılan, mahallesinin içinden çıkan bu yerel gazeteci, bütün bu çarpıklıkları en yüksek sesle yazan ve protesto edenlerden biriydi.
Haberin Devamı
Mansur Yavaş
İKİ ÖRNEK HAYAT: GÖNÜL ÖNEY, İNCİ SAN
Maalesef akademik dünyada en çok sevdiğim iki güzel sanat tarihçimiz aramızdan ayrılmış. Gönül Öney’in kızı Aylin dostumuzun verdiği bilgiye göre 25 Eylül’de, İnci San ise geçtiğimiz yıllarda aramızdan ayrıldı. Haberimiz bile olmadı. Kim kimden haber duyuyor ki? Duyduğumda yıkıldım. Hiç değilse son senelerde bile çok az görüşebilmiştik.
Mansur Yavaş
Gelecek yazıda Türk sanat dalının bu iki mümtaz üyesiyle ilgili bir yazı yazacağım. Çünkü ikisi de örnek hayatlar yaşayan tarihçilerdi. İnsan olarak da meslektaş olarak da haklarını teslim etmemiz ve onları anmamız gerekiyor.
Çalınan tarihi eserler
#Müze Soygunları#Louvre Müzesi#British Museum
Ekim 26, 2025 06:304dk okuma
Paylaş
Daha birkaç sene evvel British Museum’u kendi çalışanları soymuştu. Şimdi de Fransa’da büyük bir soygun. Bağdat Müzesi’nin yağmalanışını hatırlayın. Avustralya’nın görgüsüzleri Kahire Müzesi’ni tavandan deldirip eser çaldılar. Parthenon’dan kaçırılan kabartma ve heykeller, British Museum’un en ilginç bölümünü oluşturuyor. Eserimize ve tabiatımıza sahip çıkalım. Hepsi bundan ibarettir. Turizmle kültürü ayırmanın zamanı gelmiştir.
Haberin Devamı
“Türkler ve doğulular eski eserlerini koruyamazlar. Onlar ancak bizim ebedî abidelerimizde korunur.” Fransız İhtilali’nden beri müzeler halka açık. Yalnız hiç fazla övünmesinler; asıl halka açık müze uygulamasını ilk gerçekleştiren Roma’da II. Pius’tur.
Çalınan tarihi eserlerLouvre Müzesi
Eserleri korumayı bilmedikleri açık. Daha birkaç sene evvel British Museum’u kendi çalışanları soymuştu. Şimdi de Fransa’da büyük bir soygun... İmparatorlarının namusunu koruyamadılar. Adamın tacı, tahtı, hatta iç çamaşırları(!) da gitmiştir. Bunlar onarmak bahanesiyle, II. Selim’in türbesindeki çinileri soyan adamlardır. Tabii Osman Hamdi Bey’in de bu işte biraz günahı vardır.
Çalınan tarihi eserlerKahire Müzesi
Haberin Devamı
MultiNet’le Tasarruf Edin, Maliyetleri Düşürün
Multinet Up
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ESERLER ASIL YERİNDE GÜZELDİR
Bağdat Müzesi’nin yağmalanışını hatırlayın. İşgalci Amerikan hödükleri, Eski Şark’ı kazdıklarını iddia ederek ülkeyi yağmaladılar. Bu arada tabii insanların Mezopotamya’daki zenginliğini de yağmaladılar. İş azdı; Avustralya’nın görgüsüzleri Kahire Müzesi’ni tavandan deldirip eser çaldılar. “Allah’tan bu kadarı fazla.” dendi. Çobanlara da firavunlar müzesini kaptırmaya insanlığın niyeti yoktu. Parthenon’dan kaçırılan kabartma ve heykeller, British Museum’un en ilginç bölümünü oluşturuyor. Topkapı Sarayı Müzesi müdürüyken Atina’da Parthenon Müzesi’ni ziyaret ettiğimde “Böyle bir müze varken, British Museum’un eserleri tutması yanlış ve usulsüz” dedim. Haklıydım, her şey yerinde güzeldir; Pergamon Altarı Bergama’nın üstünde, Mısır piramitlerinden çalınanlar Mısır’ın ortasında, Elgin Mermeri denen Parthenon kalıntıları da Yunanistan’daki asıl yerinde güzeldir.
Çalınan tarihi eserlerKahire Müzesi
Çalınan tarihi eserlerBağdat Müzesi
TURİZMLE KÜLTÜRÜ BİRBİRİNDEN AYIRALIM
Bir müddettir Türkiye eserlerinin peşine düştü. Eserlerinin peşine düşersin ama Parthenon gibi bir müze yapmayı düşünmezsin. Bu dünyada öyle adamlar bilirim ki Boğazköy’den dolandırıcılık mukavelesiyle alınan sfenksleri Almanlar iade etmek istemeyince “Ama onlar iyi koruyor.” demiştir. Bir yavan laf daha vardır: “Biz de başkalarının eserlerini aldık.” (Bunu söyleyenler imparatorluk coğrafyasını kastediyorlar.)
Haberin Devamı
Buna rağmen UNESCO’nun iade anlaşmasına girmedik. Bu anlaşmaya giren Demokratik Alman Cumhuriyeti her şeyi geri verdi. Doğu Alman’ın namusu Batılılarda yok. Batı Almanya’nın eski eserlerini ne kadar koruyacağını İkinci Dünya Savaşı’nda bilhassa gördük.
Eserimize ve tabiatımıza sahip çıkalım. Hepsi bundan ibarettir. Turizmle kültürü ayırmanın zamanı gelmiştir. Bir zihniyet öbürüne fevkalade zararlı oluyor.
Çalınan tarihi eserlerParis’teki Louvre Müzesi’nden çalınan kraliyet mücevherleri.
GÜZEL İNSANLARIN ZAMANI
1960’larda sanat tarihine yeni insanlar girdiler. Bunlardan birisi Gönül Öney’di. Sevgi Soysal ve Duygu Aykal’ın kız kardeşidir. Öbürü ise daha sessiz, daha efendi bir asistandı: İnci San. Bu iki kadının özelliği, Türk bürokrasisinin seçkin insanlarının seçkin Alman kızlarıyla evlenmesinin bir ürünü olmalarıydı. Doğrusu, anneleri bu memlekete çok intibak etmiş, bizden olmuştur.
Haberin Devamı
EGEA CROSS ÖTV MUAFİYETİ SEÇENEĞİYLE
Fiat
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
MÜTEVAZI BİR BİLGİNDİ
Her ikisi de Ankara’da Kız Lisesi’nde okumuşlardı. Lisanları mükemmeldir. Ani kazılarına o zaman girmek mümkün değildi; daha doğrusu ortada kazı yoktu. Gönül Öney girdi. Alman Dostluk Cemiyeti’nde bir konferans verdi. Hâlâ aklımdadır, kelime kelime not etmişim. Nüktedan bir kızdı; Türkçeyi argosuna kadar iyi konuşurdu. Almancası ve İngilizcesi de öyleydi ve güzel gözlüydü.
Çalınan tarihi eserler
İnci San ise çok mütevazı bir bilgindi. Mütevazı hayatları içerisinde hem çocuk yetiştirdiler hem de öğrenci. Gönül Öney, İzmir’i sanat tarihi sahasına soktu. İnci San ise bu dünyadan sessizce ayrıldı. Bir zamanlar Ankara’nın ve Türk sanat tarihi muhitinin unutulmaz iki portresini böylelikle sonsuzlukta hatırlamak durumundayız.
Haberin Devamı
Sanat tarihi takımına bazıları, Alman dili ve kültürüne girişlerinden dolayı “Lufthansa takımı” derdi. Fakat bana kalırsa bu genç kuşak profesörleri Katharina Otto-Dorn’dan daha çok Selçuklu-Osmanlı sanatından anlıyorlardı. Katharina Otto-Dorn şık bir burjuva hanımıydı.
İkisinin talebe ile ilişkileri, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi içindeki olaylardandı. İnci San bunların dışında kaldı. Dostumuz Coşkun San ile evliydi. Gözden uzak tutuyorum ama şunu biliyorum: Hacettepe’de Suut Kemal Yetkin’in asistanı olarak son derece yararlı bir faaliyet göstermiştir.
MATTIA AHMET MINGUZZI
DIŞARIDA yüzlerce genç, orta yaşlı insan toplanmış. Kızgın, gergin, duygusal bir ortam protesto ediyorlar. Öbür tarafta sekiz on tane tip, katil zanlılarının grubu... Hangi cesaretle, yüksek sesle karşılık veriyorlar? Bunu deliler bile yapamaz. Arkalarında ne var belli değil.
Haberin Devamı
Asayiş yok mu? Dava görülüyor. Besbelli ki asli failleri mi, yoksa tetikçiler mi mahkûm oldu; öbürleri mi çıktı, bilemem. Bunu yargılamak durumunda katiyen değilim. Mahkeme dediğimiz şey çift kademeli, hatta üç kademelidir.
Çalınan tarihi eserler
Sevgili kızımız Yasemin, hayatta en çok sevdiği, hayatını verdiği küçük çocuğunu kaybetmekten perişan. Adalet, sen Ulpianus’un deyişiyle bütün insanlara onurlarını, haklarını veren bir mekanizmasın; seni bekliyoruz.
İnsanlar değişiyor. Barolar kendilerini toparlasınlar. Hukuk fakültelerinin ciddi olma zamanı geçti. YÖK hâlâ kem-kümü bıraksın. Mevcut hukuk fakültelerinin tekrar gözden geçirilmesi lazım. Hukuk fakültesi sayısı yüzleri geçmiş. Böyle korkunç bir skandal olur mu? Adliyemizin savcılar ve yargıçlar arasında fedakâr ve bilgili mensupları var. Aynı şeyi acaba savunma makamı olan üçüncü grup gösterebiliyor mu? Bunun tartışmaya açılması lazım
Selimiye üzerine: Bir eserin ruhunu korumak
#Selimiye#Selimiye Camii#Restorasyon
Kasım 02, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
Sinan’ın Selimiye’si hâlâ dünyanın en dengeli, en ölçülü, en zarif kubbe mimarisini temsil eder. Şimdi kalkıp bu mirası “yeniden yorumlamak” bahanesiyle müdahale eden bir kurul var. Ey millet, camilerine sahip çık! Selimiye’ye el sürmek, Sinan’a, Osmanlı’ya, Edirne’ye ve Türk aklının asırlar boyu kurduğu estetik düzenine el sürmektir. Selimiye sadece taşla değil, ruhla inşa edilmiştir ve o ruhu yitirdiğimiz gün, biz de kim olduğumuzu unutacağız.
Haberin Devamı
MİMAR Sinan, malzemeyi son derece tasarruflu, temiz ve sağlam kullanan, mühendisliğiyle Ayasofya’nın dahi statik dengesini koruyan bir ustaydı. Onun eserlerinde, silüetindeki saflık ve ihtişam, çevresiyle uyumu ve aynı zamanda ona yön verme gücü, gelecek yüzyıllara dahi etki edecek bir mimari anlayışın temel taşlarını oluşturdu.
Sinan’ın zirve eseri Süleymaniye’ydi. Ardından, Muhteşem Süleyman’ın oğlu Sultan II. Selim, ona Selimiye’yi yaptırdı. Edirne, Avrupa’ya yürüyen Osmanlı ordularının sevk ve komuta merkeziydi. Aynı zamanda tüccarların, kervanların ve bütün Rumeli’nin İstanbul’dan önceki toplanma noktasıydı. Peki, Sultan II. Selim, payitahtı Edirne’ye mi taşımayı düşünüyordu? Selimiye, her zaman İstanbul’un şaşaalı karşılayıcısı oldu.
Selimiye üzerine: Bir eserin ruhunu korumak
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
DÜNYANIN EN ZARİF KUBBE MİMARİSİ
Selimiye Camii’nin restorasyonu tartışmalarına Doğu-Batı sanatı polemiğinden bahseden bazı hocalarımız, örneğin Sadettin Ökten Hoca, Floransa’daki Duomo’ya hiç çıplak gözle, ömründe asansörsüz merdivenleri tırmanarak bakmış mıdır?
Bir sabah Brunelleschi’nin ölümsüz eserine tırmanırsın, asansör kullanmadan kubbeye kadar tek tek basamaklardan çıkarsın. Oradan aşağıya baktığın zaman Floransa ve mimari üzerine başta iktisat tarihçileri, diplomasi ve siyasi tarihçilerinin fasaryalarının pek işe yaramadığını görürsün. Onu yapan mimarın imkânsızlıklarını bilirsin. İskele kurmadan tuğlaları nasıl üst üste santimetrik düzeyde yığdığını ve kubbeyi kapattığını görürsün. 15. asrın ortasındaki bu muhteşem detaya hayran kalırsın...
Ortaya çıkan kubbe Ayasofya’nınki gibi değildir. Süleymaniye ve Selimiye gibi de olmayacaktır ama büyük bir mühendisin eseridir, hayranlık duyar, inersin. Dâhileri başka şartlar yaratıyor. Aradan 100 sene geçmiştir, bu dünyaya bir Mimar Sinan gelmiştir. Ölçüleri, seçkileri her şeyi bambaşkadır. Kendi kubbesinden çok Karahisari’nin hattıyla övünür. Kendinden evvelleri onun derecesinde değildir; aynı şekilde ardından gelenler de onu izleyemez. Bir Mimar Sinan daha bulunmaz. Doğu’yu-Batı’yı bırakalım, hizaya gelelim. Michelangelo’nun, Brunelleschi’nin eserleri elbette büyüktür; fakat Ayasofya’nın yapılışından 900 sene sonra Batı’nın ulaştığı mimarî seviye, o görkemin çok gerisindedir. Bizde ise Sinan’ın Selimiye’si bu uzun aradan sonra bile hâlâ dünyanın en dengeli, en ölçülü, en zarif kubbe mimarisini temsil eder. O kubbe yalnız bir taş ustalığının değil, bir medeniyetin kendine güveninin ürünüdür.
Haberin Devamı
Bugün Türkiye’nin bazı camileri rutubetten, nemden, ilgisizlikten zarar görüyor. Kalem işleri, yani o ince nakışlar, sık sık yenileniyor; kimi zaman ehil ellerle, kimi zaman ise zevksiz müdahalelerle. Depremler, bakımsızlık ve yanlış restorasyonlar bu eserleri yıpratıyor. Üstelik çoğunun röleveleri, yani özgün plan ve çizimleri, tarih boyunca özenle saklanmamış; kaybolmuş ya da rastgele arşivlerde tozlanmıştır.
Şimdi kalkıp bu mirası “yeniden yorumlamak” bahanesiyle müdahale eden bir kurul var. Her şeye karar verme yetkisini kendinde gören bir masa etrafında toplanmışlar. Belli ki “torba dolsun” devri yine gelmiş. Edirne milletvekillerinden biri de, her konuda fikir beyan etmeyi meziyet sayarak bu girişimleri destekliyor. Fakat yanılıyorlar: Bu millet artık kandırılmıyor. İnsanlar uyanıyor, olan bitenin farkında. Elli yıl sonra yaşayacak Türkler, bu günü hatırladıklarında, yapılanları ancak alaycı biçimde anacaklardır.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Yeni Peugeot 2008
Peugeot
by Taboola
Selimiye üzerine: Bir eserin ruhunu korumak
MİLLET CAMİLERİNE SAHİP ÇIKMALI
Eğer o kurulda, çocuklarına karşı sorumluluk hisseden, adını saygıyla anılacak bir miras bırakmak isteyen biri varsa, derhal bu işlerden elini eteğini çekmelidir. Zira bu yapılanlar sadece bir mimarî müdahale değil, bir hafızaya, bir kimliğe karşı işlenmiş suçtur.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Selimiye Camii ile ilgili savunma metni göndermesi ise başlı başına bir utanç belgesidir.
Ey millet, camilerine sahip çık! İstanbul Üniversitesi Rektörümüz Sıddık Sami Onar Hoca “Camiler İstanbul’un tapusudur” demişti. Çünkü bu kubbeler, bu taşlar, bu mihraplar sadece ibadet yerleri değildir; bu memleketin tapularıdır. Her gelen kurul, her idareci, her “yenilik” sevdalısı dünyayı kendi hevesine göre değiştirmeye kalkarsa sonu gelmez.
Haberin Devamı
Selimiye’ye el sürmek, Sinan’a, Osmanlı’ya, Edirne’ye ve Türk aklının asırlar boyu kurduğu estetik düzenine el sürmektir. Bir eseri korumak, onu yeniden yapmak değil; onu anlamak, anlamına saygı duymaktır. Bizde ne yazık ki hâlâ bu fark kavranamadı. Oysa Selimiye sadece taşla değil, ruhla inşa edilmiştir; ve o ruhu yitirdiğimiz gün, biz de kim olduğumuzu unutacağız.
KARTALKAYA FACİASI
YANAN SADECE OTEL DEĞİL VİCDANDIR
PERŞEMBE günkü duruşmada avukat Serbülent Baykan’ın yaptığı savunma, Türk adliye tarihine geçecek niteliktedir. Söyledikleri, sadece bir yangın davasının sınırlarını aşan, bu ülkenin adalet duygusuna dokunan sözlerdi. Baykan, adeta bir vicdanın sesi oldu. Duruşma salonunda yankılanan o kelimeler, soğuk duvarların ötesine geçti. Otel sahibi için 5 bin sene, Bakan için 500 sene ceza talep etti. Elbette bu rakamlar mecazî görülebilir ama anlamı açıktır: Bu ülkenin adalet duygusu artık sembolik cezalarla tatmin olmaz. Çünkü kaybedilen sadece can değil; akıl, vicdan ve utanma duygusudur.
Haberin Devamı
TURİZM UĞRUNA YAĞMA
Bolu Kartalkaya’daki yangın, sadece bir tesisin değil, bir anlayışın çöküşüdür. İnsanların kâr hırsı uğruna doğayı, kültürü, tarihi, hatta çocukların hayatını hiçe saydığı bir düzenin fotoğrafıdır. Bazı insanlar öyle bir noktaya geldi ki, duygularını yitirmiş Vikingler kadar soğuklar. Viking tipi yağmacılara Türkiye bırakılamaz. Paranın, rantın, çıkarın gözlerini kör ettiği bir topluluk var karşımızda. “Gelir getiren Nimetullah vatandaşlar” diye gördükleri doğa parçaları, ormanlar, göller, artık sadece sermayeye dönüştürülmüş alanlardır.
Belli iş insanlarının artık otelcilikten men edilmesi gerekir. Bu konuda en fazla zarar gören yerlerin başında Karadeniz hattı geliyor. Dağlar, ormanlar, yaylalar beton yığınları arasında boğuluyor. Akdeniz kıyılarını da bozduk. Kartalkaya da aynı zihniyetin kurbanı. Her yıl “ekoturizm”, “kış turizmi” gibi cafcaflı isimlerle pazarlanan bu alanlar, aslında yağmalanıyor.
Selimiye üzerine: Bir eserin ruhunu korumak
BU ACI TÜRKİYE’NİN ACISI OLDU
Bu facia, sadece bir yangın değil; kültürel ve idari bir çürümenin sembolüdür. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın adı, ne yazık ki bu olayda en çok anılan kurumlardan biri. “Kültür” ve “turizm” kavramlarını aynı çatı altında barındırmak zaten başlı başına bir ironiye dönüşmüş durumda. Çünkü biri korumayı, diğeri kazancı temsil ediyor. Bu bakanlığın artık bölünmesi, görev alanlarının yeniden tanımlanması şarttır. Kültür koruyucu olmalı, turizm ise denetlenen, sınırlanan bir faaliyet hâline gelmelidir.
Yangında hayatını kaybeden ailelerin acısı yalnız onların değil, bütün Türkiye’nindir. Çünkü yürek dağlayan bu olayda yanan sadece çoluk çocuk değil; bir ülkenin geleceği, doğası ve insana olan saygısıdır. Buna rağmen hâlâ utanmadan, pişkinlikle konuşanlar, suçu örtmeye çalışanlar var. Avukat Baykan’ın da dediği gibi, bazı insanların “geri zekâlılıklarını ve utanmazlıklarını” saklama çabaları artık nafiledir. Bu millet, o yalanları yutacak kadar saf değildir.
‘HİS VAR MI BU ÂLEMDE NEKÂHET GİBİ TATLI?’
EVVELKİ gün aziz hocamız Prof. Dr. Mehmet Kanbay, bir haftalık tedavimin ardından taburcu etti. Koç Üniversitesi Hastanesi, herkesin söylediği gibi artık yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da en iyi hastanelerinden biri olmaya aday. Bu başarının ardında, personel yetiştirilmesinde büyük payı olan Semahat Arsel Hanım’ın emeği var.
İlk defa bir hastanede insanın umutları gerçekten canlanıyor. Türkiye, bazılarımızın sandığının aksine, bazı alanlarda büyük bir ilerleme kaydediyor. Hiçbir şekilde hüküm vermemek lazım; çünkü Kuzey Akdeniz dünyasıyla Türkiye giderek daha çok bütünleşiyor.
İnsanlar yeniden toprağa, ziraate dönüyor; hem de bilinçli bir şekilde. Hazan yaprakları arasında bile hayatın güzel göründüğü anlar var. Bazı manzaralar kötü olsa da, bir o kadar da umut verici gelişmelere tanık oluyoruz.
Justinianus
#Justinianus#Bizans#İpek Yolu
Kasım 16, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Justinianus çok uzun bir hükümdarlık devri yaşamıştır. Justinianus, İspanya’yı fethetti, İtalya’yı yeniden aldı, Batı Roma’nın topraklarını Doğu Roma’ya kattı. Perslerle ve Sasanilerle mücadelesi tamamen İpek Yolu’nun kontrolü üzerinedir. İşte burada Justinianus tarihimiz bakımından çok önemlidir. Devletimizin yazılı diplomasi tarihinde Justinianus devri son derece mühimdir. İpek Yolu Bizans dünyasına, onun bu politikaları ve Türklerle kurduğu ilişkiler sayesinde girmiştir.
Haberin Devamı
HEPİMİZ Justinianus’u Bizans imparatoru diye biliriz; Roma imparatorlarının sonuncusu ve en devamlı olanıdır. Hepimiz onu Hıristiyan imparatorların halefi olarak tanırız; aslında ilki sayılması gerekir. Ancak şu noktayı unutmamak lâzım; Konstantin’in vaftizinin münakaşalı oluşu, askerlerin ve bazı meslek sahibi kadınların vaftizlerinin geçici olarak tehir edilmesine bağlıdır. Konstantin’in gerçekten ne derece imanlı bir Hıristiyan olduğu da belli değildir. Aryan mezhebine daha yakındı; yani Hz. İsa ve Hz. Meryem’in konumunu bugünkünden farklı şekilde telakki ederdi. İznik Konsülü’nü toplayarak, bundan tam 1700 yıl önce Hıristiyanlığın bugünkü akideleriyle değil, fakat sloganları ve esasıyla kurulmasına yardım etti.
LATİN KÜLTÜRÜNÜN HAYRANI
Justinianus ise Hıristiyanlığı gerçek anlamda teşkilatlandıran, yapılandıran ve mimarileştiren biridir. Ayasofya son Roma eseridir; merkezi kubbeli Roma mimarisinin en sonuncusu ve en mükemmelidir. Mimarları Trallesli (Aydın) Anthemius ve Miletoslu (Milet) İsidoros’tur. Bu iki büyük matematikçi ve geometri ustasının mimaride gösterdikleri cesarete rağmen eserleri tam tutarlılık göstermez; nitekim Ayasofya’nın kubbesi 35 yıl sonra sarsılmıştır. En son büyük ve sağlam restorasyonu Mimar Sinan yapmıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Eski Roma devlet ve yönetiminin ve Latin kültürünün hayranı olan Justinianus, ülkenin yeni hukukî mevzuatını derlemek için ünlü hukukçu Tribonianus ile İstanbul üniversitesi profesörlerinden Theodos’u görevlendirdi. İki hukukçunun başkanlığında kurulan bir heyetle 529 yılında “Codex Justinianus” tamamlandı. Bu eserle imparator Hadrianus’tan Justinianus dönemine kadarki emirnameleri tasnifli bir şekilde bir araya getirilmiş oldu. Bunun yanı başında “Digesta Pandectae” denen ve bilinen bütün kanun ve derlemeleri içeren bir külliyat da vardı. Bunun için birkaç yıllık uğraşla tashihler yapılmış, tekrarlar atılmış ve tasnifli bir eser ortaya çıkmıştır. Bütün bu derlemeler Latinceydi. 534 yılından sonra emirler “Novellae” adı altında Yunanca neşredildi. İmparator, “Maalesef halk anlasın diye Latince değil, Yunanca neşredildi” diyordu.
Haberin Devamı
UZUN BİR HÜKÜMDARLIK SÜRESİ
Asıl önemli eser Beyrut ve İstanbul hukuk mektepleri öğrencileri için yazılan ve Roma hukuk mantığı, prensip ve müesseselerinin derlendiği bir kitap olan “Institutiones”tir. İşte bu eserle Roma hukukunun esasları sonraki devirlere ışık tutacak bir biçimde yaşatılmıştır. 12. yüzyıldan itibaren batıdaki “glossatör” ve “post-glossatör” denen hukukçu ve yorumcular bu büyük esere “Corpus Iuris Civilis” (medenî hukuk külliyatı) demişlerdir. Bu büyük eser; şahıs, borçlar, akidler ve eşya hukuku alanında yeni yorumlama ve uygulamalar getirmiştir. Justinianus çıkardığı emirnameler ile toprak aristokrasisini ezmeye çalışmışsa da, bu kalıcı sonuçlar doğuramamıştır. Diğer yandan derlemeler acele olarak hazırlandığından dil ve içerik yönünden bazı çelişik durumlar ortaya çıkmış, açık hatalar sonraları birçok problem yaratmıştır.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
Justinianus çok uzun bir hükümdarlık devri yaşamıştır. Selefiyle ilişkisi sadece yeğenlikten ibarettir; halefiyle olan ilişkisi de buna benzer. Eşi ünlü Theodora ise ondan da meşhurdur. Bugün onu Ayasofya ve Küçük Ayasofya’nın yanı sıra bilhassa İtalya’nın Ravenna şehrindeki mozaiklerindeki temsilleriyle tanırız. Justinianus, İspanya’yı fethetti, İtalya’yı yeniden aldı, Batı Roma’nın topraklarını Doğu Roma’ya kattı. Perslerle ve Sasanilerle mücadelesi tamamen İpek Yolu’nun kontrolü üzerinedir.
İşte burada Justinianus tarihimiz bakımından çok önemlidir. Çünkü Bumin Han’a, Kilikyalı Zamarhos’u elçi olarak göndermiştir. Bumin Han da dönüşte kendisine Maniakh’ı ve Suğdak’ı büyükelçi olarak yollamıştır. Bu sebeple devletimizin yazılı diplomasi tarihinde Justinianus devri son derece mühimdir.
Haberin Devamı
Şu kadarını ifade etmek gerekir; İpek Yolu Bizans dünyasına, onun bu politikaları ve Türklerle kurduğu ilişkiler sayesinde girmiştir. Kendisinden sonra Doğu Roma İmparatorluğu eski satvetine dönememiştir. Peki bugün Justinianus’un önemi nedir? Şunları açıkça söylemek gerekir; bugün kazılarda ortaya çıkan saray kalıntıları, Ayasofya’nın bizzat kendisi, Divanyolu’ndaki yapılar, Yerebatan Sarnıcı’nın bazı bölümleri ve bizim esas olarak bildiğimiz pek çok unsur onun eseridir.
İSTANBUL’UN PLANINI OLUŞTURDU
Ancak kendisinden sonra, İmparator Valens devrinde, İstanbul, Trakya’nın sularını su kemerleri (aquaductus) sayesinde kullanabilmiştir. Bu, şehrin sağlığı bakımından çok önemlidir. Aslında İstanbul tıpkı İskenderiye gibi bir sarnıçlar şehriydi. Bugün maalesef bu sarnıçların tamamının planları ve haritaları elimizde değildir; ancak ortaya çıkacakları açıktır.
Haberin Devamı
Şunu da belirtmek gerekir; kendisinden önce, İmparator Theodosius devrinde, Yenikapı ile Unkapanı arasındaki Konstantin surları genişlemiştir. Yeni çıkan saha bugünkü İstanbul surlarına kadar uzanıyordu. Bu aradaki boşlukta şehrin bostanları, Khora gibi manastırlar, Yerebatan Sarnıcı dışında açık hava sarnıçları yer alıyordu. Her şeye rağmen, İmparator Justinianus devrinde İstanbul’un ana şehir planı teşekkül etmiştir. Klasikten beri devam eden Sultanahmet, At Meydanı-Hipodrom çevresindeki gelişmeler; Divanyolu-Mese denen güzergâh ile ta Unkapanı’na kadar uzanan yapılar, yollar ve düzenlemeler aşağı yukarı bu dönemde ortaya çıkmıştır. İstanbul bu yapısını çok uzun yıllar korumuştur.
Justinianus
YILMAZ BÜYÜKERŞEN
BÜYÜKERŞEN, Türkiye belediyecilik tarihinin efsanevi büyükşehir belediye başkanıdır. Bunu tartışacak olanla münazaraya girmeye hazırım. Büyük başkanlardan biri de Şehremini Topuzlu Cemil Paşa’dır. Onun bıraktığı şehir; üniversiteleri, müesseseleri, müzeleri, konser salonlarıyla artık bir Avrupa şehri gibidir. Tabii benim zevkimin dışında hep bir Alman şehri gibi görünür. Ama her kaldırım taşına, şehrin mezarlığından çarşısına kadar uzanan gayreti tükenmeyen büyük bir belediye başkanının eseri ortadadır.
Justinianus
EN MÜKEMMELİNİ YAPTI
Onunla ilk tanıştığım zaman üniversite rektörüydü. Doğrusu, rektörlerin çoğuna ısınmamıştım. Doğramacı’nın isabetli bir tayin yaptığını düşünmüştüm. Açıköğretime başlamıştı; öbürlerinden farklıydı. Hatta bir ara bu yüzden Eskişehir’de bu kuruma girmeyi düşündüm çünkü ısrarla istemişti. İyi ki o da gitmemiş, ben de yerimde kalmışım. İstifa ettiğim günlerde kısmetimi ülke dışında aradım ve bu bana yaradı da.
Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ni bambaşka bir muhite çevirdi. Etraftaki kahveleri üniversiteye entegre etmekle işe başladı. Ne kadar spor ve havacılık aktivitesi varsa organizasyonunu üstlendi. Yeni bölümler kurdu. Gazetecilik ve iletişim gibi bölümler her yerde vardı ama böylesi yoktu. İstanbul-Ankara arasında sıkışmış bir taşra üniversitesine yapılabilecek ne varsa en mükemmeliyle yaptı. Ve bütün bunları yapan insan, kendisi hiçbir zaman İstanbul veya Ankara’da okuma şansına erişememişti. Okuduğu yüksek tahsil kurumu da Türkiye’nin taşradaki ilk ticari-iktisadi ilimler akademilerindendi. Bu vasfını da hiçbir zaman inkâr etmedi. Güler yüzlüydü; insanlar kendisini seviyordu. Daha başka bir şey yaptı; birtakım yerler en kıymetli azalarını komutanlara ihbar edip attırırken o, Konya’dan atılanları Eskişehir’e aldı. Buradan da belli ki gözü pek bir adamdı.
Justinianus
BİR SÜRÜ GENÇTEN DAHA DİNÇ
Dönemi bittikten sonra kendisine şehrin belediye reisliği önerildi ve bu görevi en âlâsından yaptı. Ortaya çıkan şehir ortadadır. Elimde olsa başka büyükşehir belediye başkanlığına da aday gösteririm. Yaşının ileri oluşunu öne sürerek bir nevi pasif müşavirlik görevine alınmış gibi davranılması yanlıştır. Bir sürü gençten daha dinç. Bu hafta 88 yaşına girdi. Yerine bıraktığı bir kadro var. 88 yaşına armağan olarak çıkarılan bu eser, büyük belediye başkanımızın icraatına ait birinci vesikadır. İkinci vesika ise zaten kendi kurduğu müzedir. Büyükerşen’siz Türk belediyeciliği düşünemiyorum.
Kurtuluş mücadelesinin ressamı Albay Selahaddin Düzgünoğlu
#Kurtuluş Savaşı#Selahaddin Düzgünol#Askeri Araziler
Kasım 23, 2025 06:296dk okuma
Paylaş
Kurtuluş Savaşı ressamı Albay Selahaddin Düzgünoğlu adına, Kurtuluş Savaşı dönemine ait mefkûre kartları, eskiz defteri, resim paleti, İstiklâl Madalyası, şahsi eşyaları, tarihî fotoğrafları ve çiziminde görev aldığı Medine haritasının da görülebileceği kapsamlı bir sergi düzenlendi. Yıl sonuna kadar açık kalacak bu sergi, Kurtuluş Savaşı Müzesi’nde ziyaret edilebilir.
Haberin Devamı
KURTULUŞ Savaşı’nın ressamı olarak anılan Albay Selahaddin Düzgünoğlu’nun hatırasına Millî Savunma Bakanlığı Harita Genel Müdürlüğü vefakâr bir çalışma yaparak özel bir katalog hazırladı. Mühendis Albay Murat Erken ve Millî Savunma Uzmanı Harun Kaya tarafından hazırlanan katalogda, Harita Albayı Selahaddin Düzgünoğlu’nun 1919-1922 yılları arasında Türk milletinin bağımsızlık ruhunu, millî şuurunu ve zafere olan inancını resmederek oluşturduğu, kendi ifadesiyle “Mefkûre Kartları” ile hayatından önemli kesitler yer alıyor.
Kurtuluş mücadelesinin ressamı Albay Selahaddin Düzgünoğlu
Selahaddin Düzgünoğlu, bir harita çalışması önünde.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
KAPSAMLI BİR SERGİ
Ayrıca Düzgünoğlu’nun Kurtuluş Savaşı dönemine ait mefkûre kartları, eskiz defteri, resim paleti, İstiklâl Madalyası, şahsi eşyaları, tarihî fotoğrafları ve çiziminde görev aldığı Medine haritasının da görülebileceği kapsamlı bir sergi düzenlenmiş durumda. Yıl sonuna kadar açık kalacak bu sergi, Kurtuluş Savaşı Müzesi’nde ziyaret edilebilir.
Bir hususun üzerinde duralım; Türkiye’ye modern resim, ordu sayesinde girmiştir; çünkü bu teknik bir gerçektir. Realist resim yapmak, bir zamanlar Matrakçı Nasuh’un Bağdat Sefernamesi veya II. Viyana Kuşatması sırasında hazırlanan harita-minyatürler kadar önemlidir. O tarihlerde bu tür çalışmalar harp sanatı için yeterli sayılırdı; bunu herkes ifade ediyor.
19. asırlar ise farklıdır. 18. yüzyılda gravür tekniği Türk ordusuna girmedi; onun yerine yabancıların çizdikleri kullanıldı. Luigi Ferdinando Marsigli’den istifade etmemiz buna bir örnektir. 19. yüzyılda bu açık kapatıldı. Özellikle Polonya ve Macaristan’dan gelen 1848-1849 mültecisi askerler bu konuda önemli rol oynadılar. Böylelikle muharip sınıf Türkiye’ye modern resmi de getirmiş oldu.
Kurtuluş mücadelesinin ressamı Albay Selahaddin Düzgünoğlu
Haberin Devamı
Selahaddin Düzgünoğlu ve eşi Hatice Resan
HER ZAMAN AÇIĞI KAPATTILAR
Gerçi sivil ressamlar önde gibi görünür, fakat asıl resmin yayılması ve eğitim boyutu askerî çevreler sayesinde olmuştur. Bu bakımdan askerî resim bizim için çok önemlidir ve asker ressamların yaptıkları her zaman bir açığı kapatır. Harita Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı bu katalog da bana bunu hatırlatıyor. Katalogda Kurtuluş Savaşı’na ait kartpostallar yer alıyor. Bunlara özellikle önem veriyorum; çünkü bunlar hamaset içeren, teşvikkâr resimlerdir.
Kurtuluş mücadelesinin ressamı Albay Selahaddin Düzgünoğlu
‘İleri’ başlıklı mefkûre kartı.
Mimari de Türkiye’de askerî bir sanattır. Mimar Sinan asker bir generaldir. Dolayısıyla ordunun inşaat ve yapı alanındaki katkısı da itici bir güç olmuştur. Türkiye modern resim ve mimariye Sanâyi-i Nefîse Mektebi ile girmiş değildir; bunlar fazla iyimser kabullerdir. İstesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de modern sanatlara askerî sanatçılar yoluyla girdiğimizi bilmeliyiz.
Haberin Devamı
EGEA CROSS ÖTV MUAFİYETİ SEÇENEĞİYLE
Fiat
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
Kurtuluş mücadelesinin ressamı Albay Selahaddin Düzgünoğlu
‘İskelede Takalar’ tuval üzerine yağlı boya: 45x72, 1927.
ASKERÎ ARAZİLER MESELESİ
TÜRKİYE’de askerî araziler stratejik bakımdan önemlidir. Evvela ağaçlandırma, ikincisi de bazı konumların muhafazası açısından... Aslında bu, geçen asırlardan, yani 18., 19. ve 20. Yüzyıllardan, Avrupa’da da görülen önemli bir uygulamadır. Her zaman askerî arazilerin korunması, buralardaki imar düzeni ve ağaçlandırma önem kazanmıştır. Ordumuzda da bu, en mühim safhalardandır.
Yakın zamanlarda ise bu anlayıştan vazgeçildi. Askerî alanlar sivil kullanıma açılıyor. Açılan bu arazilerin büyük bir kısmının millî ihtiyaca ve plana uygun biçimde kullanılmadığı görülüyor. Kimi zaman stratejik sanayiye bile tahsis edilmediği açıktır. Bunun çok tehlikeli bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Zira dünyadaki son gelişmeler, askerî arazilerin, sanayinin ve mimarinin önemini fazlasıyla koruduğunu gösteriyor. Bu esaslara riayet edilmediği takdirde ciddi güçlükler ortaya çıkar. Yakınlarda TRT’de çıkan haberi görmüşsünüzdür; Almanya Savunma Bakanlığı, askeri alanların sivil kullanıma dönüşüm sürecini durdurdu. Almanya Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Silahlı kuvvetlerin gelecek yıllarda daha da büyütülmek istenmesi nedeniyle yeni gayrimenkul ihtiyaçlarının ortaya çıktığı, bu kapsamda orduya ait mülklerin sivil kullanıma devredilmesini öngören dönüşüm sürecinin durdurulduğunu” belirtmiş.
Haberin Devamı
TÜRKİYE NEDEN GERİ DURUYOR?
Bu neden? Çünkü askerî alanlardan, insan gücünden ve muharip kapasiteden faydalanacak bir topluluk oluşturmak, bir de üstüne AB politikasının dışlamaya çalıştığı kesimlere karşı bir gözdağı vermek istiyorlar. Bu konunun akıllı bir stratejiyle ele alınması gerekir. Ursula von der Leyen’in girişiminden anlaşılıyor ki eski Türk dünyasından ya da Türkiye’den insan çekmek için uğraşıyorlar. Bunu engellemek gerekir. Peki bizim rakibimiz olanlar askerî sahalar ve tesislerle ilgili yeni kararlar alırken biz neden geri duruyoruz?
Avrupa’da daha evvel NATO üyeliği söz konusu olmayan bazı devletler, en başta İsveç, NATO’ya girmek için ne manevralar yaptı ve Türkiye’yi ikna etmek için ne derece diplomatik çaba sarf etti. Çünkü stratejik açıdan teröre karşı mücadelede bizimle beraber olamamışlardı. Nihayet bu konularda bir uzlaşmaya varıldı.
Haberin Devamı
Hâlbuki İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyetler Birliği’nin ani büyümesine karşı Batı dünyasında başlayan anti-komünist dalga ayrı bir strateji geliştirmiştir. Norveç bugün Avrupa Birliği üyesi değildir. Aşağı yukarı kendi İskandinav Birliği dışında Avrupa ile hiçbir iktisadî ve mâlî birlik içerisinde yer almaz. Ama NATO’ya girmiştir. Buna karşılık İsveç, uzun süre NATO’ya girmemişken, bugün girmiş bulunmaktadır. Bu konuda anti-NATO’cu davranan sivil kuruluşlar bile görüşlerini hemen değiştirmek zorunda kaldılar.
Almanya silahlanıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demilitarize edilmiş ordusunu ve gençliğini yeniden militarize etmek sevdasında. Keza sulhsever görünen diğer ülkeler de öyle. İsviçre ise bütün nötr ve savaş karşıtı tutumuna rağmen, belki de Avrupa’nın en çok ve en hızlı silahlanabilecek, savaş kabiliyetini kazanabilecek devletidir. Bunu çok kişi bilmez. Avrupa devletleri içinde her an savaşa hazır olan ve kendi çapında savunmasını sağlama kapasitesi bulunan odur.
Kurtuluş mücadelesinin ressamı Albay Selahaddin Düzgünoğlu
NEDEN ÖNCELİK SAĞLANDI
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’ya girmek isteyenlerden biri de İspanya’ydı ama almıyorlardı. Bunun üzerine ABD ile stratejik ortaklık kurdu. Foster Dulles, General Franco’yu ziyaret ettiği gün meşhur sözünü söylemiştir: “İspanya, iç savaşı asıl şimdi kazandı.” NATO’nun gözlemci statüsüne benzer bir konumdan başlayarak katkılı üyesi oldu. Bugün orada demokrasinin dönüşü ve hatta Birleşmiş Milletler’e alınışı bile bu süreçten sonradır. Almanya da aynı şekilde...
Bu hava içerisinde Türkiye’de bazı çevrelerin “vesayet” sözüyle anti-militer bir tutum aldıkları görülüyor. Askerî müesseselere ve tesislere karşı bir alerji duydukları hiç sır değil. Çıkar yol bu değildir. Türkiye, demilitarize bir ülke olamaz. Etrafımızdaki dünyanın hâli ortada... Ordusu hazır olmayan milletlerin sonunun ne olacağı açıktır. Ananemize ve tarih anlayışımıza aykırı olan bu görüşlere maalesef basında da sıkça rastlanıyor. Hizaya gelerek konuşmak ve tartışmak lazım.
Hasdal arazisinin Bezm-i Âlem Vakfı’na tahsis edilmesinin gerekçesini doğrusu anlayabilmiş değilim.
Neden 1900’de Sultan Abdülhamid Han tarafından kurulan Darülfünun değil? Neden 1933 reformunun ardından büyük bir dönüşüm yaşayan Edebiyat Fakültesi değil? Bu kurumların yüzlerce kalem ihtiyacı varken tercih Bezm-i Âlem’den yana nasıl ve niçin öncelik oluyor? Bezm-i Âlem böylesine büyük yatırımlar mı yapıyor? Kamuoyunun aydınlatılmasında fayda var; biz de öğrenmiş oluruz.
Türkiye’de darbecilik kaosuyla kitleleri oyalamak ve modern tarih yazmak mümkün değildir. Şurası bir gerçektir; Portekiz Karanfil Devrimi dışında, kısa süreli darbe dönemleri ancak Türkiye’de görülür. 27 Mayıs bütün anayasal düzeni değiştirdi ama bir buçuk sene bile sürmedi. Darbeyi yapanlar sivil hayatın kurumlarına intibak ettiler; üstelik her türlü tenkit ve hücumu da kaldırarak... 1972 müdahalesi bir ültimatomdan ibaret kaldı; ne meclis ne hükûmet değişti. Sonunda da özel sektörün istediği cumhurbaşkanı, yani 27 Mayıs darbesine karşı olan asker Fahri Korutürk reisicumhur seçildi. 1980 darbesi de kısa sürmüştür. Şunu söylemekte beis duymuyorum: Ben 1982 Anayasası’nı reddeden yüzde 8’e dâhilim. Diğer Yüzde 92 de benim kadar açık konuşsun.
Atalarımızın 1500 yıllık emaneti
#Ayasofya#Restorasyon#Fatih Altaylı
Kasım 30, 2025 06:214dk okuma
Paylaş
Ayasofya bize Fatih Sultan Mehmed’in, Mimar Sinan’ın, son büyük restorasyonu yaptıran Sultan Abdülmecid’in emaneti. Altı-yedi yıl sonra bu mabedin 1500. yılını kutlayacağız. Restorasyon konusunda daha hassas davranmalı, her karardan ve işlemden önce kamuoyunu bilgilendirmelisiniz.
Haberin Devamı
Ayasofya üç kere inşa edildi. İlk inşaatın sahibi İmparator Konstantin, vaftiz edilmemiş bir imparatordur. Arian mezhebine meyilleri olduğu için aslında çok imanlı Hristiyanların ihtiyatla yaklaştığı bir kişiliktir ama yine de bir Hristiyan imparatordur. Çünkü onlara bağlılık gösterdi ve onları himaye etti. İslam dünyası da onu vahdete eren bir Roma kayzeri ve mareşali olarak tanıyıp hürmet etmiştir. “Konstantiniyye” ismini Türkler de korudular. Bugün alerji duyduğumuz Konstantiniyye ismi, İmparator Konstantin’den değil; mütareke günlerinde şehre girerken Kral Konstantin’in adıyla densizlik yapan bir gruptan ötürüdür.
Atalarımızın 1500 yıllık emaneti
ROMA MİMARİSİNİN SON BÜYÜK ESERLERİNDEN
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Roma tarihinin gerçek imparatoru ve gerçek Hristiyanı Justinianus’tur. Yunanca bildiği hâlde Latinceyi tercih etmiştir. Yeryüzü insanlığına kazandırdığı Codex Justinianus, onun meydana getirdiği Latince metinlerden oluşan Corpus Iuris Civilis (medenî hukuk külliyatı), kurduğu müesseseler ve nihayet Yunanca emirname derlemeleri, büyük bir miras bırakmıştır. Justinianus’un yaptırdığı Ayasofya ise 532 yılından beri oradadır. Altı-yedi yıl sonra bu mabedin 1500. yılını kutlayacağız. Mimarisi itibariyle bir Roma eseridir; buna Bizans mimarisi adını vermek yanlış olur. Zaten onun Ayasofya’sından sonra hemen yan tarafa bir de Küçük Ayasofya yapılmıştır. Bizans, hiçbir zaman bu yapıya ulaşamadı.
Mimarları Trallesli (Aydın) Anthemius ile Miletoslu (Milet) İsidoros’tur. Matematik ve geometri bilgisine dayanan bu şahane eser, birkaç kez çatlama ve kubbenin çökmesi gibi hadiseler yaşasa da Roma mimarisinin merkezi bir kubbe etrafında toplanan son büyük eseridir. Aynı şema üzerine yeniden bir mabet inşa edilebilmesi için 900 yıl geçmesi gerekti; dâhi mimar Filippo Brunelleschi, Floransa Katedrali’ni ancak o zaman yapabildi. Elbette daha da büyük dâhi Mimar Sinan’dır. Onun sadeliğe dayanan temiz, muhteşem mimarisi yalnız Türklerin değil, bütün dünyanın takdir ettiği bir mimaridir. Son büyük mühendisliği de Ayasofya’nın destekli yapısını sağlamlaştırmasıdır.
Haberin Devamı
GÖZÜMÜZ GİBİ BAKMAK BİZİM VAZİFEMİZ
Şimdi daha çok inşaat işleriyle uğraşan bir şirket herhâlde bu işleri Anthemius hazretlerinden ve Mimar Sinan’dan daha iyi bildiğini zannediyor ki Ayasofya’nın içerisine 40 tonluk vinci sokup “Restore ediyoruz” diyormuş. Böyle bir binayı restore etme cesaretini nereden buluyorlar? Cahilin cüreti aklınca taşıma maliyetini düşürmek. Daha önce benzer işler yapıp bir şeyleri mahvettilerse çıksınlar da ortaya koysunlar, hesap versinler. Maalesef biz böyle şeylere pek aldırış etmeyen, çabuk unutuveren bir toplum olduk.
Ayasofya bize Fatih Sultan Mehmed’in, Mimar Sinan’ın, son büyük restorasyonu yaptıran Sultan Abdülmecid’in emaneti. 1985 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınan Ayasofya’ya gözümüz gibi bakmamız bizim vazifemiz.
Haberin Devamı
EGEA CROSS ÖTV MUAFİYETİ SEÇENEĞİYLE
Fiat
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Papa XIV. Leo’nun ziyaret listesinde Ayasofya yer almıyor. Galiba 1204’teki Haçlı Seferleri’ndeki rezaletlerden sonra “Hiç değilse bu zamanda içeri girip de Ortodoks dünyasının da hışmını üzerime çekmeyeyim” diye düşünüyor. Bir pragmatizmdir; bizi ilgilendirmez.
Atalarımızın 1500 yıllık emaneti
İSİMLER UNUTULUR AMA FOTOĞRAFLAR HATIRLANIR
Bu memlekette Theodosius’un limanını bulan, Konstantin’in surlarının iç kısmını ortaya çıkaran, Yenikapı’da kazıları yürüten GAMA gibi inşaat firmaları da var. O insanlarla mı iftihar edelim, şükran duyalım; yoksa camiye koca koca arabaları sokanlarla mı? Kültür ve Turizm Bakanlığı’na hitabımdır; Bu yaptığınız işteki vinçtekilerin ismi unutulur ama dünya, tam da bu yılda bu fotoğraf karesini hatırlar. Tarihe geçtiniz, tebrikler!
Haberin Devamı
Fatih Sultan Mehmed Han bile sayılı olarak girdiği, içindeki hiçbir unsuru temelinden değiştirmediği bu yapıya saygı duymuş bir hükümdardır. İnşasının 1500. yılı yaklaşıyor. Mimar Sinan gibi bir dâhinin hatırlanması gereken bir ustalık mirası varken restorasyon konusunda daha hassas davranmalı, her karardan ve işlemden önce kamuoyunu bilgilendirmelisiniz.
Ayasofya’nın restorasyonunu Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Mihriban Aliyeva’ya havale etsek fena olmaz. Nükte yapmıyorum. Bakü’nün restorasyonu sırasında bizzat müdahale etti; içeri giren çimentoyu bile saydırdı ve şehrin namusunu Azerbaycan’ın restorasyon anlayışı kurtardı. Eğer vakit buluyorlarsa ve gerçekten bir işbirliği anlayışımız varsa bakanlıkça kendisinden yardım istenebilir.
Haberin Devamı
FATİH ALTAYLI
26 Kasım Çarşamba günü Fatih’in duruşması oldukça geniş bir gazeteci, dinleyici, izleyici ve hukukçu kitlesinin huzurunda yapıldı. Son derece uzlaşıcı bir tutum sergileyen arkadaşımızın bu iyi niyeti maalesef karşılık bulmadı. Bu tutuma dahi saygı gösterilmemesi doğrusu beni şaşırttı. Ulü’l-emrin daha alicenap, daha uzlaşmacı bir yol izlemesi beklenirdi. Sonuç olarak dört yıl hapis cezasına hükmedildi. Buna rağmen, serbest bırakılması gerekirken “kaçma şüphesi” gerekçesiyle tutuklu bırakıldı. Türkiye’nin farklı illerinden 65 baro tarafından Altaylı’ya verilen hapis cezasına ilişkin yapılan ortak açıklamaya kulak vermek gerekir.
Atalarımızın 1500 yıllık emaneti
Duruşmada arkadaşları, gazeteciler ve Galatasaray camiasından pek çok kişi hazır bulunduk. Avukatlar (Ömer Teker, Sinan Aslan, Erinç Sağkan) gerçekten mükemmel bir savunma ortaya koydu. Savunmalarında en ufak bir saygısızlık ya da taşkınlık yoktu. Tamamen temyiz kararlarına ve bizim “içtihad-ı ilmiye” dediğimiz akademik kurulların görüşlerine dayanan, son derece hukuki bir savunmaydı.
Açık söylemek gerekirse, uzun süredir adliyenin savunma mekanizmalarıyla ilgili taşıdığım endişeler bazı avukatların son dönemdeki işçiliği sayesinde bir nebze hafifledi. Bu durum, bütün karamsarlığa rağmen insanı umutlandırıyor.
Nuruosmaniye ve Kütüphanesi
#Papa#Ayasofya#Roma
Aralık 07, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Yazmalar Kütüphanesi, yapımına 1749 yılında başlanmış, 1755 yılında tamamlanmıştır. 18. yüzyılın en zengin kütüphanesidir. Kütüphane restore edilmesine rağmen altındaki dükkânların pespaye hali herkesin dikkatini çekmektedir. Burası her şeye rağmen İstanbul’un, devletin, milletin ve belediyenin olmalıdır. Selimiye’nin kubbesiyle uğraşacağınıza, belki dönüp buraya bir bakarsınız. Belki bir şeyler getirmezsiniz de hiç değilse götürülmesine engel olursunuz.
Haberin Devamı
BUGÜN Divanyolu dediğimiz cadde üzerinde Maarif-i Umûmiye Nezâreti, II. Mahmud Türbesi (II. Abdülhamid Han da burada defnedilmiştir) ile son dönem şehzadelerinden Ömer Faruk Efendi, Osman Ertuğrul Efendi ve Şeyh Bedreddin dâhil olmak üzere önemli tarikat ve mezhep önderleri ile devlet hayatımızın önde gelen pek çok isminin medfun bulunduğu türbeler ve kabirler yer alır. Köprülü Mehmet Paşa Camii, Gazi Atik Ali Paşa Camii, Sinan Paşa Medresesi, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi, Divanyolu’ndaki en mühim duraklarındandır. Divanyolu imparatorluğun saltanat yoludur. 16. asırdan Sultan Abdülhamid Han’ın cenazesine kadar bütün mühim cenaze alayları bu yoldan geçmiştir.
Nea Roma teşkil edildiği zaman tarihî “Mese” adıyla bilinen bu cadde, geç Roma döneminin tören yoludur. Osmanlı da bu hattı aynı maksatla kullanmıştır. Dolayısıyla buranın fevkalade bir titizlikle temizliğine, korunmasına ve istismar edilmemesine dikkat edilmesi gerekir. Doğrusunu söylemek gerekirse, devlet 1950’lerden bu yana, halkın da baskısıyla buralara belli ölçüde itina göstermektedir. En azından türbeler vesilesiyle cadde bir dönem sevimli bir tramvay hattı hâline getirildi. Esasında tramvay da güzergâh itibarıyla buradan biraz dikkatli geçmekteydi.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Nuruosmaniye ve Kütüphanesi
CADDE, ÇARŞI PAZAR OLDU
Gayretli ve dürüst Nurettin Hoca’nın döneminde, İstanbul aydınlarının da ricasıyla burada klasik tramvay hattı ihdas edilmişti. Maalesef bugün bu hat, yanlış bir kararla metroya dönüştürüldü. Bu işletme, çevredeki binalara her an zarar verme tehlikesi taşımaktadır. Mühendisler bunu tespit ettiler; fakat nedense kimse kulak asmıyor. Bununla da yetinilmedi; çapaçulluk devam ediyor. Kim olduğu ve neden böyle davrandığı belli olmayan gayrı-İstanbullu bir anlayış buraya da nüfuz etmiştir. Çarşı, pazar almış başını gidiyor. Mese’den başka çarşıya çevirecek cadde mi bulamadınız?
Açılışı 5 Aralık 1755’te yapılan Nuruosmaniye Camii’nin meşhur Yazmalar Kütüphanesi yine bu caddeye yakındır. Yapımına 1749 yılında Sultan I. Mahmud döneminde başlanmış, 1755 yılında Sultan III. Osman devrinde tamamlanmıştır. Osmanlı barok üslubunda inşa edilen yapının mimarı Sinan Kalfa’dır. III. Osman, Nuruosmaniye Kütüphanesi’ne koydurduğu kitaplarla Tanzimat’a kadar sayı bakımından geçilemeyen 18. yüzyılın en zengin kütüphanesini tesis etmiştir. Açılışında 5031 ciltlik bir koleksiyona sahiptir.
Haberin Devamı
Bizim meselemize gelince; fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere devletin tüm imkânlarını kullanarak bu değerli kütüphaneyi restore ettirmesine rağmen altındaki dükkânların pespaye hali herkesin dikkatini çekmektedir. Bunların tazmini mümkün olmuyor mu? Belki tazminata bile ihtiyaç yok. Burası kolay ıslah edilebilecek bir yer değildir; fakat yine de müdahale mümkündür. Tayyip Bey’in en kuvvetli başbakanlık dönemlerinde dahi burada düşünülen ıslahat gerçekleştirilemedi, esnafın tamamı dışarı çıkarılamadı. Arka planda görünen kuvvet sıradan, ufak tefek meblağlar değildir. Ancak burası her şeye rağmen İstanbul’un, devletin, milletin ve belediyenin olmalıdır.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Yeni Peugeot 2008
Peugeot
by Taboola
Nuruosmaniye ve Kütüphanesi
DÖNÜP BURAYA BAKIN
Nuruosmaniye Camii, Osmanlı baroğunun en tipik örneklerindendir. Semavi Eyice’nin bu konuda yazdığı, I. Mahmud döneminde başlayıp üç padişah tarafından tamamlanan külliyeye dair kaleme alınmış nefis metinler İslâm Ansiklopedisi’nde de yer alır. Aynı şekilde İsmail Erünsal üstadın kütüphaneye dair tanıtımı son derece kıymetlidir. Zaten bu iki yazı okunsa, buradaki pespayeliğe kimse cüret edemez, razı da olmazdı. Osmanlı baroğunun en güzel örnekleri ile Osmanlı kütüphaneciliğinin en düzenli ‘public library’ uygulamalarından biri kabul edilen bu medrese ve yapı topluluğunun bulunduğu alanın muhafazası şarttır. Selimiye’nin kubbesiyle uğraşacağınıza, belki dönüp buraya bir bakarsınız. Belki bir şeyler getirmezsiniz de hiç değilse götürülmesine engel olursunuz. 18. asrın hat ve kalem işiyle meşgul olacağınıza, İstanbul’daki kebapçıların vakıf eserlerini nasıl tahrip ettiğini seyretseniz daha gerçekçi bir iş yapmış olursunuz.
Haberin Devamı
PAPA’NIN TÜRKİYE ZİYARETİ
GEÇTİĞİMİZ günlerde Papa’nın Türkiye gezisinde Ayasofya’ya neden uğramadığı, tarihe nasıl baktığı, İznik’i neden ziyaret ettiği tartışıldı.
Papa görevini yaparak gitti. XIV. Leo’nun, Kardinal XVI. Benedictus (Ratzinger) gibi filozof, yirmi üzerinde lisan kullanabilen bir filolog olmadığını biliyoruz. Zaten böyle bir şey de beklenmiyor. Hıristiyan dünyası için papalar artık farklı nitelikler taşımaktadır. Nitekim ilk defa bir Amerikalı papa olmuştur.
İZNİK’TE SADE BİR TÖREN YAPTI
1700. yıl için İznik’e gelmesi bir görevdi. Hıristiyanlığın akidelerinin resmî biçimde teşekkülü, İmparator Konstantin’in orada topladığı büyük konsille mümkün olmuştur. Bugün kullanılan İncil nüshaları da orada kabul edilmiştir. Daha da ilginci, Hıristiyanlığın “ekânim-i selâse” (teslis) ilkesini şekillendiren konsil de budur; zira Aryanizm orada aforoz edilmiştir. Kuvvetli rivayetlere göre Konstantin’in kendisi de bu mezhebe mensuptu. Savaşçı bir şahsiyet olduğu için vaftizinin ancak ölüm döşeğinde mümkün olduğu söylenmektedir. Bunlar bizi doğrudan ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren husus, İslâmiyet’in onu mümin bir savaşçı, bir imparator olarak tanıması ve kendisine hürmet göstermesidir. Bu sebeple şehrin adı da Konstantiniyye olarak muhafaza edilmiştir.
Haberin Devamı
Papa, İznik’te olması gerektiği şekilde resmî ve kendisinden beklenmeyecek ölçüde sade bir tarzda, Türkiye’deki kiliselerin ruhani liderleriyle bir araya geldi; törenini icra etti ve döndü. İznik’te devlet yoktu, ancak Ankara’da devlet kendisini karşıladı. Akademisyenleriyle, devlet görevlileriyle herkes oradaydı; Külliye’deydi.
Papa, son gün Minguzzi ailesini kabul etti. Baba Andrea’yı takdis etti. Anne Yasemin ise sanırım oldukça rahatsız ve heyecanlıydı. Bu tavır takdire şayan bir duygu ve vazife örneğidir. Patrik Bartholomeos ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından Beyrut’a geçmek üzere Türkiye’den ayrıldı.
Nuruosmaniye ve Kütüphanesi
OLGUN BİR TUTUM SERGİLEDİ
Papa Ayasofya’ya uğramadı. Çünkü bir Katolik ruhani liderden sergilenen bu tutum olgunluktur. En azından kamyon sokmak gibi uygulamalarla mukayese edilemeyecek bir zarafetin ifadesidir. Bununla birlikte Papa’nın bazı konularda Doğu’daki ruhani liderlerden öğreneceği tavırlar vardır. Beyrut’a giderken verdiği son demeç de bunu göstermektedir.
Bir olaydan daha memnun olduk. Bu tamamen bizim kanaatimizdir; hatta yalnızca bizim değil, Hıristiyan dünyasının dışındaki pek çok insanın da paylaştığı bir görüştür. Patrik Bartholomeos adeta asrın barok devirdeki dini liderleri gibidir. Bugün, Batı ve Doğu kiliselerinin eğitim anlayışını, tavırlarını ve görüşlerini bu derece iyi bilip birleştirebilen; düşünce ve çevre felsefesine hizmet eden başka bir ruhani reis görmek mümkün değildir.
Prof. Dr. Nermin Abadan Unat... Hocaların hocası
#Prof. Dr. Nermin Abadan Unat#Gülşah Durbay#Manisa
Aralık 21, 2025 06:295dk okuma
Paylaş
Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, 1921’de Viyana’da doğdu. Genç Nermin, “Burada okuyamayacağım. Benim pasaportum Türk. Orada okula gitmeyelim” dedi. Ve buralarda hocalık yaptı. Hukukçuluğu siyaset bilimine dönüştü. Nermin Hoca, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin vazgeçilmez rengiydi. Uzun hayatı içinde o, bu memleketi tanıdı, memleket de onu. Her zaman ifade ettiği gibi; “Ben doğmadım, seçtim” sözü onun bu aziz memlekete olan seçimini, saygısını ve bağlılığını ifade eder.
Haberin Devamı
1921’de Viyana’da hayata başladı. Devirler değişmişti. Birinci Dünya Savaşı öncesinin altın devri artık o pırıltısını kaybetmişti. Aristokrat bir annenin, Avusturya-Macaristan’ın bilinen ailelerinden Karwinskylerin kızıydı; Barones Elfriede Karwinsky... Nermin Hoca’nın “nehir söyleşi” dediğimiz güzel biyografisi Sedef Kabaş tarafından hazırlandı ve Remzi Kitabevi tarafından neşredildi. Babası, İzmirli tüccarlardan Bosna asıllı Mustafa Süleymanoviç (Soley), varlıklı ve çalışkan bir tüccardı. Viyana ve Budapeşte’de ticaret yapardı. Elfriede ile evlendiler. Ablası Alis Türkiye’yi ziyarete gelmiştir; Macaristan’da yaşadı.
İZMİR KIZ LİSESİ’NE GİDEN YOLCULUK
Nermin Hoca çocukluktan itibaren Almanca ve Macarca ile büyüdü. Almanca eğitimi mükemmeldi. Hayatımda buna hayranlıkla şahit oldum. Hatta Türkçede kendisini ifade edemediği cesur durumlarda o dili çok vurucu bir şekilde kullanırdı. Bir keresinde bir Federal Alman milletvekili heyetini bütün küstahlıklarıyla tıkadığını gördüm. Masada Robert Anhegger de vardı. O gün Nermin Hoca’yı, uzun hayatımız boyunca gerçek çehresiyle tanıdığımı söyleyebilirim. Mustafa Kemal 1958’de doğdu. Tabii evin içinde “Mıstık”tı ama toplum içinde ısrarla ve inatla ismi “Mustafa Kemal” diye telaffuz edilirdi. Bu ismin arkasında çok gerekçe yatıyordu.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Aile ona özel dersle Fransızca da öğretmişti. Sonra, 14 yaşlarındayken baba Süleyman Bey aniden vefat etti. Annesi serveti ve mirası idare edecek durumda değildi; fakirlik başladı. İki harb arası Avrupa, asırlık hanedan yönetimlerini ve sahte zenginliklerini bırakmış; insanlarına sağlık ve eğitim veremeyen devletlere bölünmüştü. Genç Nermin tabiatı icabı ne Macarlığı ne Avusturyalılığı benimsemişti. Galiba ne olduğunu, tepki olarak etrafındaki Almanlardan öğrendi. Soluğu Budapeşte’deki elçiliğimizde aldı. Behiç Bey (Erkin), İstiklal Harbi’nin demiryolu komutanı, efsanevi bir kişilikti. “Burada okuyamayacağım. Benim pasaportum Türk. Orada okula gitmeyelim” dedi ve sefirden “Peki” cevabını aldı.
Derhal Orient Express’te üçüncü sınıf bileti alındı. Ama sefirden trene bir not da vardı: “Üçüncü mevkide seyahat edemez. Seyahat boyunca restoranda oturacak ve yemek verilecek.”
Haberin Devamı
Bir mektup da Sirkeci’deki karakola yazılmıştı: “Mevcutlu olarak akşam vapuruna İzmir’e yetiştireceksin, kaptana teslim edilecek.”
Kaptana da bir mektup vardı: “Üçüncü mevki güvertede gidemez. Yemek yedirilecek, yanınızda olacak ve geceyi yemek salonunda geçirecek.” İndiği yerdeki karakola da bir mektup yazılmıştı: “Aileye ulaştıracaksınız.”
Aileyle Nermin Hoca’nın arası iyi olmadı. Hemen İzmir Kız Lisesi’ne kaydoldu. Bir sınıfta dört profesör yetiştiren okul... Üçü benim hocamdır: Mübeccel Kıray, Zeynep Korkmaz ve tabii Nermin Hoca. Dördüncüsünü tanıma şansım olmadı.
Prof. Dr. Nermin Abadan Unat... Hocaların hocası
SİYASAL BİLGİLER’İN VAZGEÇİLMEZİYDİ
Gayretliydi. Tercümeler yapıyordu. Türkçeyi hızla öğrendi. Hayatındaki en yakın insanlar Mübeccel Hanım ve eşi, doktor İbrahim Kıray oldu. Hukuk ve Siyasal’ın sevimli hocası, mütebahhir Yavuz Abadan, her şeyden çok hürmet ettiği insandı. Hayatında kalabalık bir Batı üniversiteleri listesi vardır. Buralarda hocalık yaptı. Hukukçuluğu siyaset bilimine dönüştü. Nermin Hoca, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin vazgeçilmez rengiydi. Bizim gibi başının belası talebeler de vardı ama galiba öyle olmasını da istiyordu.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Yeni Peugeot 2008
Peugeot
by Taboola
Hayatımıza “kamuoyu” diye bir dersi sokmak, işçi göçünün oralardaki tesirlerini araştırmak gibi yenilikleri vardır. Emekliliğinden sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde de hocalık yaptı. Geçiş döneminde kontenjan senatörüydü. Mülkiye’ye her zaman saygı duyanlardandı. Tek sloganı şuydu: “Atatürk Türkiye’si olmasa mektebe gidemezdim. Macaristan’da kalsam okula gidemeyen, yarı tahsilli bir işçi olarak kalacaktım. Birçok Türk kadını gibi ben de varlığımızı Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyum.”
Bu konularda taviz verdiğini görmedim. En küstah Batılı grupların bu konulardaki görüş ve ifadelerine acımasızca karşı dururdu. Hakikaten İstanbul argosuyla façalarını aşağı alırdı. Uzun hayatı içinde o, bu memleketi tanıdı, memleket de onu. Her zaman ifade ettiği gibi; “Ben doğmadım, seçtim,” sözü onun bu aziz memlekete olan seçimini, saygısını ve bağlılığını ifade eder.
Haberin Devamı
GÜLŞAH DURBAY
MANİSA padişahlar şehri; şehzadelerin ilim edindiği merkez, bereketli ova, çalışkan halk... Talihi kara. Sevgili evlatları son bir yıl içinde birbiri ardına aramızdan ayrılıyor. Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in acısı geçmeden Gülşah Durbay menhus hastalıkla aramızdan ayrıldı.
1988 yılında Manisa’da doğdu. Eğitimine Manisa’da başladı. Hacettepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Ardından 2024’te Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Dört dörtlük bir uzman ve münevverdi. Aktif bir belediye reisiydi. Hangi partiden olduğu mühim değil; bütün Manisa’nın ruhunu kazandı.
Prof. Dr. Nermin Abadan Unat... Hocaların hocası
SICAK İLİŞKİ KURMUŞTU
Bu talihsiz şehrin o iki kalabalık cenazesi, belediye reislerinin ne kadar sevildiğini ve aralarındaki kitleyle bütünleşmeyi gösterir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, hakikaten bir bakıma talihli ama talihsiz bir politikacı; böyle arkadaşlara sahip olmaktan duyduğu mutluluk belliyken, onların kaybı onu derin bir ızdıraba sürüklüyor. Genel başkan, son günlerdeki nutuklarıyla muhalefet ve bazıları ne derse desin, son derece duygusal, arkasına da bakmayı bilen, vefakâr bir insan olduğunu gösteriyor.
Haberin Devamı
Gülşah Durbay, merkez ilçenin belediye başkanı olarak bu şehre ve insanlarına çok önemli katkılarda bulunmuştur. Ama her şeyden önemlisi, ağır hastalığına rağmen gülümsemeyi bilmesidir. Gerek şehre gelen misafirlerle gerek halkın her sınıfından insanla sıcak bir ilişki kurabilmiştir. İki belediye reisi örneğini, misal olan bu insanları kaybeden şehre de, metropole de hepimiz başsağlığı dileriz.
Otuz yedi yıllık yaşamına kişisel gelişimini bu derecede mükemmel şekilde sığdırmak, sorunlu bir büyükşehri başarılı bir yönetici örneğiyle tamamlamak her politikacıya, her vatandaşa nasip olmaz. Türkiye’de değil, herhangi bir toplumda bile böyle insanları genç yaşta kaybetmek ciddi bir aşınma yaratır. Ümit ediyoruz ki yerlerini doldurabilenler çıkacaktır.
25. YIL
2000 yılı Aralık ayının ortalarında o zaman genel yayın müdürü olan Sedat Ergin’in nazik davetiyle Milliyet’te haftalık yazılar kaleme almaya başladım. Ergin’in Hürriyet’e geçişiyle devam etti. Bu iki gazete arasında yakınlık vardır. 25 yıl hiç aksatmadan yazdım. Ek olarak özel yazılar ve röportajlar yapmak nasip oldu. Artık 25. yılı Hürriyet’te tamamlıyorum. Bu benim için önemli bir olay. Nice zaman devam etmek dileğiyle. Hepinize iyi yıllar diliyorum.
.Müfit Özdeş
#Müfit Özdeş#Coşkun Aral#Yılbaşı
Aralık 28, 2025 06:164dk okuma
Paylaş
Lakabı Deli Müfit’ti, Lütfi Müfit Özdeş’in. Tanışmamız zaten deliyle tanışmak gibiydi. Zeki ve sıcak bir adamdı. O saatten itibaren önce ahbap olduk, sonra da hayat boyu arkadaş kaldık. Hazan mevsiminde bu yıl ilginç hocaları, okul arkadaşlarımızı birbiri ardına kaybediyoruz. Bana göre hayatımızdan Müfit’in gitmesi en ilginç olaydır; biraz tahammülü zor bir kayıp.
Haberin Devamı
MÜLKİYE’nin ve Dışişleri’nin en ilginç portresiydi. Atatürk’ün en yakın çevresinden, aslında Bahriye Mektebi talebesiyken o dönemdeki gençlik hareketlerinin neticesi olarak Bahriyelilikten Harbiye’ye geçmek zorunda kalmış Lütfi Müfit Özdeş’in torunuydu.
Babası Mithat Özdeş ise ailenin denizci mirasını takip ederek amiralliğe kadar çıkan, DP milletvekillerindendi. Annesi Lemis Hanım, İstanbul’da araba yarışlarıyla tanınırdı; rallide hep şampiyon olmuştur. British High School ve Robert Kolej talebesidir ama hiç de bu okullarda alışılmış tiplerden değildi. Galiba her iki okulda da bir hayli yaramazlığıyla tanınırdı. Müfit’ten başkası da beklenmezdi.
Müfit Özdeş
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Okula girdiğimde, hadiseli 61’ler sınıfındaydı. Lakabı Deli Müfit’ti. Tanışmamız zaten deliyle tanışmak gibiydi. Önce okulun münasebetsiz bir tipinin saçma sapan bir provokasyonu yüzünden beni hedef aldı. Tabii meşhur ağzını bozarak küfürle girişti. Ben de şöyle bakıp, “Bu beni ve ailemi nereden tanıyor ki ana avrat küfrediyor?” demişim. Hatıratında da yazar; utanması olacak kadar ne yaptığının farkına varan, zeki ve sıcak bir adamdı. O saatten itibaren önce ahbap olduk, sonra da hayat boyu arkadaş kaldık.
BÜYÜKELÇİLİĞE TAYİN OLDU
Kader boyu nereye tayin edilse hemen hemen hepsine gittim diyemeyeceğim; çünkü onu Londra’da tanıdım. Somali’de, Afganistan’da ve Libya’da, Bağdat’ta ve İran’da Müfit kendi kaderiyle baş başa kaldı. Arada istifa etti, merkezin kendi kararıyla döndü ve nihayet emekliliğini istedi.
Derken kader Ahmet Tan’ı, beni ve onu bir araya getirdi. Hiç umulmadık şekilde, Ecevit’in ikinci iktidarı dışındaki günlerinde Oran’daki evinde toplanırdık. Ahmet’in dışında ikimiz de sistemin dışında kalmıştık. Ecevit vefakâr bir politikacıydı. Müfit’i o günlerde büyükelçiliğe tayin ettiler. Büyükelçilik de onun inanılmaz kişiliğini ortaya koydu. Bakanlığında bütün dairelerle yazdığı raporlar dolayısıyla ters düştü. Hepsinde de Türkiye’de devlet memuru olduğunu göstermiştir.
Haberin Devamı
Müfit Mülkiyeliydi. Sadece futbol takımındaki rolü dolayısıyla değil, bir Mülkiyeliden beklenen devlet memuru tipiydi. Manevi babası Eyüpoğlu ile son derece iyi ilişkileri vardı. Aslında aile terbiyesi olan bir çocuktu.
Bütün memuriyet hayatı boyunca kaleme aldığı en ciddi rapor, kendi hatıratıdır. Annesiyle o derece çatışmalı bir evlattı. Merhametliydi. Kendisine kalsa hayatta seçmeyeceği, emanet bırakılan iki köpeğe bakmak için hayli sıkıntı çekmişti. Cenaze günü ona uzun yıllar hizmet eden kadını dinledim. Çalışanlarına karşı da merhametliydi. İsmail’i oğlu kadar severdi; İsmail’in kızını da torunu gibi.
Son yıllarında, epey uzun bir vakittir ikimizin de bir ara okul arkadaşımız olan Ayşen Hanım ile hayat arkadaşlığı vardı. Birbirlerini seven, anlayan ve tahammül eden iki karakterdi. Herkese böylesi nasip olmaz.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Yeni Peugeot 2008
Peugeot
by Taboola
TAHAMMÜLÜ ZOR KAYIP
Bürokrasinin en atipik üyesiydi. Dışişleri’ne girecek insanlar onu gördükçe ya hayran olurlardı ya da “Böyle bir adam burada bu kadar ters düşüyorsa biz buradan uzak kalalım” derlerdi. Müfit’le arkadaş olmak için sadece tutarlı bir insan olmak yetmezdi; tutarlı bir memur da olacaktın. Büyükelçi Varol Özkoçak’ı, o ve ben, kendisini uzun zaman Mülkiyeli zannederdik; halbuki okulu başkaymış. Ama tıpkı o takımdan gibiydi.
Tabii ki Halil Akıncı, Aydemir onun kapalı grubuydu. Hükümleri zaman zaman sertti; benimle de atışırdı. Tabii bunlar 24 saatlikti. Dışişleri’nde geniş arkadaş çevresiyle arkadaşlığını ısrarla devam ettiren vefakâr insanlar grubundandı; yani Şule Soysal, merhum Gazne Sosyal, Fırat Topçu gibi o da geniş çevresiyle ilgisini her zaman her yerde sürdürdü.
Hazan mevsiminde bu yıl ilginç hocaları, okul arkadaşlarımızı birbiri ardına kaybediyoruz. Bana göre hayatımızdan Müfit’in gitmesi en ilginç olaydır; biraz tahammülü zor bir kayıp. Müfit Özdeş’in hatıratı (Harici Bir Hariciyecinin Not Defteri) hem Dışişleri Bakanlığı’nın, hem Mülkiye’nin, hem de zamanın İstanbul’unun çok teferruatlı bir panoramasıdır. Hacminden korkmayın; okurken sıkılmazsınız.
Haberin Devamı
COŞKUN ARAL
SADECE Türk basın hayatının değil, fotoğrafçılık sanatı ve harp muhabirliğinin en ilginç tipidir; hatta ilginç bir portresidir. Hatta bunu böyle ifade etmek de yetmez. Maalesef harp muhabirliğinde birkaç kişiden biridir. Coşkun Aral çok iyi bir fotoğrafçıdır; müthiş bir hafızası vardır ve gezdiği coğrafyalar kadar portreleri de iyi resmeder. Çektiği fotoğraflara karakterini yansıtır.
Müfit Özdeş
VAHŞETİ GÖZLER ÖNÜNE SERMİŞ
Coşkun Aral Lübnan, Afganistan, İran, Irak, Çad, Kuzey İrlanda gibi çatışmaların eksik olmadığı coğrafyalarda ön saflarda yer alan foto muhabirlerinden biri olarak, dünya basınında adından söz ettirmiştir. Onun Ortadoğu muhabiri olması, 1970’ler ve 2000’ler Ortadoğu’su için tarihî bir şanstır. Hiç kimsenin koleksiyonunun da onunki kadar bu dönemi yansıtabileceği kanaatinde değilim. Kendisinin bu fotoğrafları hatıralarıyla birlikte neşretme zamanı da gelip geçmekteydi bile. Çok şükür hatıraları artık elimizde.
Haberin Devamı
İmkânsız Coğrafyalar, onun Ortadoğu’daki bu serencamının, yaşadıklarının kaleme dökülmüş hâli. 1970 başlarında gazeteciliğe adım atan bir gencin, 20. yüzyılın son çeyreğine damga vurmuş savaşlardaki tanıklığı Lübnan’ın ağır bombardıman altındaki mahallelerinden Kamboçya’nın mayınlı arazilerine, Hindikuş Dağları’ndan Afrika çöllerine uzanan ve yıllar süren yolculuklarda karşılaşılan insanların hikâyeleri. Aral kitabında savaşın gerçek yüzünü, kendini “uygar” olarak tanımlayan insanın yaratmaya muktedir olduğu vahşeti gözler önüne sermiş.
YILBAŞI
BENİM için hadiseli bir yıldı, dünya için de öyle. Bu yıl Koç Üniversitesi Hastanesi’nin nazik hocalarının; Türkiye’nin nadide evlatlarından Haldun Hoca, Tarık Hoca, Mehmet Kanbay Hoca ve Yakut ile Burçin Hoca’ların elindeyim. Yılı hiç değilse emniyetle tamamlıyorum. Hepinize iyi, kendime de şanslı ve sağlıklı yıllar diliyorum.
Hadiseli bir yıl geçirdik. Bu yıllar maalesef bir kısmımızı haklı çıkarıyor; maalesef diyorum. Çoğu insan İsrail, Yunanistan, Kıbrıs Rus Kesimi gibi çevrelerin İran ve Arap ülkelerine göre daha güvenlikli ve barışçıl olduğuna inanırdı. Hiç de öyle görünmüyor. İçten içe birbirinden nefret eden üç camianın bir araya gelmesi demek ki ancak Türklere karşı olunca mümkün oluyormuş. Herkese çıkaracak dersler var.
25. yıl
#Hürriyet#Milliyet#Sedat Ergin
Ocak 04, 2026 06:295dk okuma
Paylaş
Hürriyet ve Milliyet’in çatıları altında bugün yirmi beşinci yılım. Bu yirmi beş yılda haftalık yazılarımda hiç aksama olmadı. Ümit ediyorum ki beraberliğimiz bir müddet daha devam eder. Sevgili okuyucularıma iyi ve sağlıklı yıllar diliyorum.
Haberin Devamı
Sedat Ergin, basın dünyamızda her zaman çok takdir ettiğim, disiplinli araştırmacılığıyla yazan değerli bir dış politika muhabirimiz ve yazarımızdır. Yirmi beş yıl evvel genel yayın müdürü olarak Milliyet’teydi. Bana haftalık yazmayı teklif etti.
Daha evvel, 1983’te, eski bakan ve milletvekilliğinden sonra Milliyet genel yayın müdürlüğü yapan Altan Öymen Bey ile bir Mayıs programı yapmıştık; 1946 senesinde demokrasiye geçiş için Meclis Reisi Refik Koraltan’ın defterinin yayımlanmasına hazırlanılıyordu. Bana ilginç bir belge gibi göründü. Nitekim onun etrafında 1946’da demokrasiye geçiş için bir giriş dizisi kaleme almıştık. Bir hafta kadar tefrika edildi. O günlerde Altan Bey’den, titiz ve mütevazı bir çalışma anlayışı ile redaksiyonu idare etme konusunda hayranı olduğum bir ders aldım. İlginç bir kişilikti.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
MultiNet’le Tasarruf Edin, Maliyetleri Düşürün
Multinet Up
by Taboola
BAZI İNCELİKLERİ BASINDAN ÖĞRENDİM
Basın dünyasının böyle değerli adamlarını tanımak benim için bir kazanç oldu. Çünkü üniversite dışında hiçbir tecrübem yoktu. Sağda solda ara sıra yazmak, siyah beyaz televizyona konuşmak, basında görev almak değildir. O tarihte gazetelerde son derece ilginç ve bilgili musahhihler vardı. Bunlar ekseriyetle edebiyat derslerinin hocalığından gelmiş, Türkçenin kurallarına hâkim insanlardı. Hiç kimse “üniversite hocasıyım” diye burnunu kaldırmasın. Basın bana Türkçenin bazı inceliklerini öğretebiliyorlardı. Sonra birden gazeteler dijitalleşti ve bu arkadaşlardan bazılarının yaptıkları işlerin sona erdiğini gördüm. Bence bu bir kayıptır. Türk basını bu gibi insanları işten çıkarma lüksüne sahip değildir.
O tarihte İstanbul’un nüfusu henüz 12 milyon civarındaydı. Yani bugünkünün yarısı kadar; hatta belki de daha az. Çünkü İstanbul nüfusuna artık 24 milyon deyip işin içinden çıkamayız. Maalesef Kocaeli vilayetinde, karşıda Balıkesir’de birtakım ilçeler buranın gündelik trafik akışı içinde ayrılmaz parçası hâline gelmiş durumdadır. Hepimizin gördüğü gibi şehrin ihtiyaçları, kaynaklarıyla bağdaşmıyor.
Nüfus çok değişikti; o zamanlar da belliydi. Ne konuşulan Türkçenin, ne âdetlerin birbiriyle çakışabildiği, ne de mahalle hayatının ve oturumun birbiriyle bütünleşebildiği bir şehirdi. Söz konusu durum bugün de öyledir ama daha şiddetlidir. Banliyölerimiz bitti artık; İstanbul’un varoşlarından bahsediliyor. İstanbul’un belediye sınırları tamamıyla vilayet sınırları içinde kaldı.
Haberin Devamı
25. yıl
İLK YAZIM GÖÇ ÜZERİNEYDİ
Yazarlığa başladığımda ilk yazım “Gençler neden dışarıya göç ediyorlar?” konusu üzerindeydi. 2000 yılının Aralık ayında başlayan bu yazılarım bir müddet sonra başka alanlara yöneldi. Sayın Ecevit’le yakın ilişkideydik, Demirel’i de görüyorduk. Türkiye bir geçiş dönemindeydi. Geçiş döneminde bir kere daha anlaşıldı ki, bir zaman zehirli dillerimizi acıtmadan uzattığımız bu iki lideri arayacağız.
İlk önce, o zaman Cumhuriyet genel yayın müdürü Hasan Cemal, bana İstanbul semtleri hakkında tefrika hâlinde yazmamı teklif etti. Hiç düşünmedim, “evet” dedim. Arşivden bilgilerim vardı, başka notlar topladım. Bunlar bir müddet sonra “İstanbul’dan Sayfalar” adı altında bir kitap hâlinde çıktı. Bu arada “Gelenekten Geleceğe” adında bir kitapta topladığım bazı makalelerimi de Hil Yayınları’na verdim. Böylece kitle ile temasa geçtim. Yazılarımı sadece üniversite için yayımlamayı bir fazilet sayıyordum. Yanlış! Bana kalırsa politikaya da bir şekilde karışmalıydı. Hiç politika yapmadım. Orada da çok yavan kalmışım. Yanlış!
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
1983 yılından itibaren Avusturya’da, Kudüs’te üniversitede, dört haftalık bir seminer için Princeton’da, yine aynı şekilde dört haftalık bir seminer için Oxford’da görevlendirildim. Almanya’da Frei Üniversitesi’nde bir dönem geçirdim. Doğrusu bu çok sonucunun yararlı olduğunu söyleyemem. Beni fazla ilgilendirmedi. Milletler arası ilişkiler diye her üniversitede her programa katılmak doğru değildir. Buna karşılık Moskova Üniversitesi’ndeki periyodik derslerimden çok istifade ettim. Ait olduğum ama uzak kaldığım bir dünya ile temasa geçmiştim. Sovyet yurttaşlarımı, ardından Rusya Federasyonu olan yeni meslektaşlarımı çok sevdim; hâlen de severim. Hayatımda ve akademik dünyamdaki yerleri unutulmazdır.
Haberin Devamı
Bu arada tabii İsrail’deki tanıdıklarım ve tecrübelerim üstüne Ortadoğu ülkelerindeki tecrübelerim, ki bunlar uzunca bir aradan sonra yaptığım gezilerdi, beni son derece yeni ufuklara açtı. İtalya ve Fransa ile temaslarım oldu. Fransa’da Gilles Veinstein’ın alicenaplığını unutamam. Üniversite dışında müstafi olduğum bir dönemde beni enstitülerinde çok iyi bir şekilde onore etmişlerdi.
ÇIRAKLIK KÜLTÜRÜ KALMADI
1980’lerin gazeteleri henüz gazeteydi. İnsanlar hiç değilse sabah akşam çalıştıkları yerlere uğruyorlardı. Birbirlerinden haberdardılar. Belirli kulüplere gidenleri vardı, belirli yerlerde çalışıp buluşanları vardı. İnsan burada çırak yetiştiriyordu. Bugün artık böyle bir şey yok. Bugün gazeteci yetişmiyor. Gazeteciler kendi kendilerine yetişiyorlar.
Haberin Devamı
Bu arada ben de Milliyet’ten, Sedat’ın ayrılması dolayısıyla Hürriyet’e geçerek onu izledim. Dolayısıyla ikisi bir çatı altında toplanan bu müessesede bugün yirmi beşinci yılım. Bu yirmi beş yılda haftalık yazılarımda hiç aksama olmadı. Ümit ediyorum ki beraberliğimiz bir müddet daha devam eder. Sevgili okuyucularıma iyi ve sağlıklı yıllar diliyorum.
ALEV COŞKUN
Alev Coşkun, Atatürk devirleri üzerine hacimli ve hızlı çalışan bir isimdir. Son kitabı ‘Atatürk, Karar ve Tavır: Stratejik Kararları – Lider Özellikleri’ başlığıyla çıktı. Sayın Alev Coşkun’un bu çalışmasının çok değerli bir el kitabı olduğu kanaatindeyim. Çünkü kronolojik olarak, okuyucuların hatırlarında yer eden resimlerle, kısa ve faydalı bilgiler eşliğinde bir devri anlatıyor. Yani bir imparatorluktan bir cumhuriyete geçiş sürecinde Atatürk’ün hayatını, arkada gayet sistematik bir indeksle veriyor. Eğitim için birinci sınıf bir kitap olmuş. Ama bu sadece ortaokuldan üniversite sonuna kadar olan öğrenciler için değil; herkesin masasında bulunması gereken bir el kitabı. Kendisini kutluyorum.
25. yıl
ŞEHİTLERİMİZ
Üç tane vatan evladımız, polisimiz şehit edildi. İçişleri Bakanlığımız, failleri mesulleri şeklen Türkiye vatandaşı olarak gösteriyor. Bakanın açıklaması hakkında söyleyecek bir şeyimiz yok. İstanbul yılbaşını İçişleri Bakanlığı ve sayın valinin sıkı kontrolüyle hadisesiz atlattı. Bu tip nasıl vatandaşımız ve Müslüman oluyor? Yine emniyet görevlilerine saldırmaya başladılar. Bu memlekette vatandaşlık, polise ve orduya el kaldırmakla mı oluyor?
Vahşi batı
#ABD#Vahşi Batı#Silahlanma
Ocak 11, 2026 06:296dk okuma
Paylaş
Amerika, doğudan batıya doğru genişleyen bir beyaz kıtadır. Amerikan demokrasisi, üniversitelere kadar uzanan tuhaf ve arzu edilmeyen gelişmeler yaşamaktadır; kendiyle çelişki içindedir. Amerika, silah sanayisiyle gelişmektedir. Günümüzdeki çatışma ortamında Almanya ve Fransa’nın, İngiltere ve bilhassa İskandinav devletlerinin dâhil olduğu bloktan ustaca uzak durmak gerekir. Türkiye’nin yer alacağı konu güneyimizde, Suriye’deki gelişmelerdir. O hayati meseleyi kendimizin çözmesi gerektiği açıktır.
Haberin Devamı
HİÇ şüphesiz filmlerden tanıdığımız “Vahşi Batı”; kovboyların, birbirini temizleyen kiralık katillerin, at hırsızlarının ve yakalananların hemen asıldığı bir dünyadır. Çünkü birinin atını çalmak, her şeyden evvel onu açlığa mahkûm ederek ölüme sürüklemek demektir. Batı’nın vahşi steplerinde at; çiftliktir, üretimdir ama aynı zamanda kavgadır; silahın en anlamlısıdır.
Amerika, doğudan batıya doğru genişleyen bir beyaz kıtadır. Bu genişlemenin, bir ölçüde, buraya kendilerinden ne kadar önce geldikleri hâlâ antropolojik olarak tartışılan yerli Kızılderililerin yok edilmesine bağlı olduğu açıktır. Bugün dahi rezervlerde, söz konusu sübvansiyonlarla yaşamak zorunda olan Amerikan yerlileri konusunda, her orta sınıf Amerikalının yüz yüze konuştuğumuzda bir vicdan muhasebesi yaptığı; buna karşılık kurulu düzenin pek de değişmediği malûmdur. Ne var ki 1950’lerde kovboylara sempati sağlayan Vahşi Batı hikâyesi, 1960’larda İtalyan ve Avrupa sinemasının konuya el atmasıyla tamamen mahiyet değiştirmiştir. Amerika artık sorumluları suçlanan bir Beyaz Kıta hâline gelmiştir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
AMERİKAN DEMOKRASİSİ KENDİYLE ÇELİŞKİ İÇİNDE
Daha önce, 1776 Philadelphia Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile dünya “kitle cumhuriyeti”ni tanımıştı. Doğrusu, Amerikan toplumunu meydana getiren kitleler, her biri ayrı bir federal devlet olarak bir “federal cumhuriyet” kurdular. Amerika’da üç kuvvetten biri sayılan yargı, sadece Supreme Court’un (Yüce Mahkeme) temsil ettiği; başkanın ve Kongre’nin yasama ve yürütme olarak ayrı kanatlar oluşturduğu bir sistem olmaktan ötedir. Federe devletlerin her birinin ayrı hukuki yapıları, kanun metinleri vardır; infaz, ceza ve yargılama usulleri dahi birbirinden farklılık gösterir. Bünyesindeki bu çoğulculuk, Amerikan demokrasisinin geniş ölçüde dernek ve sendikalaşma faaliyetine de zemin hazırlamıştır. Ancak 19. yüzyılda ilk 1 Mayıs faciasının yaşandığı Amerika, zamanla sendikalar konusunda da büyük ölçüde gerilemiş ve Amerikan sendikalizmi bir tür haydutluğa dönüşmüştür.
Her şeye rağmen Amerika’nın kendine göre esneklikleri vardır; zaman zaman değişir. Bu değişimlerin mutlaka olumlu yönde olduğunu söylemek ise güçtür. İçtimai nizamın sıkıntılar yaşadığı günümüzde Amerikan demokrasisi, üniversitelere kadar uzanan tuhaf ve arzu edilmeyen gelişmeler yaşamaktadır; kendiyle çelişki içindedir. Talebelere vize verilmemesinden söz edilmektedir. Yabancılara vize vermemek, Amerikan üniversitelerinin parlaklığını söndürür. Zira yerli talebe ve hoca ile Amerika’da ilim yapılamaz; bu umumi bir kanaattir. Göçmenleri istemeyen bir Amerika’nın gelişme şansı yoktur. Amerikan halkı, çalışkan ve yaratıcı insanlardan oluştuğu kadar, çalışkan ama yaratıcılıkta durgun bir orta sınıfın da ülkesidir. Daha doğrusu Amerika’nın yerleşik orta sınıfı, daima kıtadan gelen yaratıcılara ve kanun dışı, istisnai yaşam ve kazanma biçimlerine yönelen insanlara ihtiyaç duymuştur.
Haberin Devamı
Vahşi batı‘Suçlu’ları aşağılama ABD’de ‘Vahşi Batı’ denilen dönemde (1865-1895) sıkça başvurulan bir yöntemdi. ‘Katran ve tüye bulanan’ ‘suçlu’ kasabada dolaştırılarak aşağılanırdı. (Yapay zekâ ile oluşturuldu)
Amerikan kapitalisti mucittir; Ford gibi, Edison gibi. Peki bu durum gerçekten böyle devam ediyor mu? Sadece Nobel alan dâhimiz Aziz Sancar Hoca’yı dinleyelim: “Ben 1950’lerin sonunda Amerika’ya geldiğimde, bu memleket, durgunlaşmaya başlayan Sovyetlerin aksine, bilimsel faaliyeti fevkalade yürüten, icatlar yapan bir ülkeydi.” Bugün ise o vasfını kaybetmiştir. Çin onun yerini almaktadır. Amerika, silah sanayisiyle gelişmektedir. Bu sanayisi kana dayanan bir memleketin yaratıcılığı ve esnekliği de sarsıntıya girer. Bütün bunların on yıl içinde kaçınılmaz bir döküntüye yol açacağına inanmak mümkün değildir. Amerikan halkının kurumlarının ve demokrasisinin esnekliği, ülkeyi daha yarım asır götürecek gibi görünmektedir. Fakat son sarsıntıları kendisi için haddinden fazla ümitvar ve fırsat verici gelişmeler olarak gören Çin gibi yerler de atılımlara başlamaktadır.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Prefabrik Ev Fiyatlarını Etkileyen Unsurlar
southermore
by Taboola
BU ÇATIŞMA ORTAMINDA BLOKTAN UZAK DURULMALI
Çin’in atılımları insanları aldatmaktadır. Lakin kitleler bu memleketin sadece antidemokratik değil, aynı zamanda kanun, her türlü uzlaşma ve ahde vefa prensiplerinin dışında kalan, kanunsuz bir kalabalık kitle yapısına sahip olduğunu görmek istememektedirler. Trump, Çin’i böyle mi görüyor? Çin’in durumunu bir demokratın farklı değerlendireceği iddia edilebilir mi? Hiç zannetmiyoruz. Aksine, onun gösterdiği atılıma gıptayla baktığı açıktır. Karşısında, kendi açısından verimli, Amerika için ise tehlikeli, kuvvetli bir güçten söz etmektedir. İkincisi, Trump Avrupa Birliği’nin kendi içindeki tıkanmalarını ve çözülmelerini ciddi bir tahlile tâbi tutuyor mu? Bu konuda da şüpheler vardır. AB’nin kuzeyi ile güneyi arasındaki farklılaşmaları değerlendiremediğinin farkında değildir.
Haberin Devamı
Vahşi batı
Daha kötüsü, Orta Doğu’nun İsrail’in varlığıyla kontrol altına alınabileceğine inanmaktadır. Amerikan Yahudiliği onun müttefikidir; ancak bu tutumla İsrail’in Avrupai kökenini görmezden gelmektedir. İsrail, her şeyden evvel Avrupa kıtasındaki ölümlerin, antisemitizmin ve faciaların sonunda ortaya çıkmış, kendine özgü bir anlayışı olan bir ülkedir. Maalesef İsrail’in bu yönünden de haberdar değildir. Müttefikleri, Netanyahu gibi şımarık ve güçlü orta sınıf Amerika’dan çıkma adamlardır. Kendisini cesaretli olmaya kışkırtan kanallar ise farklıdır.
Şüphesiz bu asırda, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bir Amerika vardır; kuvvetli ve yeni bir donanma. İngiliz donanma ve hava kuvvetlerinin üstünlüğü, Amerika karşısında Birinci Dünya Savaşı sonunda fiilen sona ermiştir; İkinci Dünya Savaşı sonunda ise bu durum tartışılmaz bir gerçektir. Büyük Petro devrinden beri Rusya da deniz kuvvetlerini geliştirmeye çalışmaktadır; ancak her daim birtakım zaafları olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kazandıkları ani deniz zaferleri kalıcı olmamıştır. Nükleer enerji kullanan bu donanmanın, dünya denizlerine tam anlamıyla hâkim olamadığı görülmektedir. Son faciada Venezuela’yı desteklemeye giden iki gemiyle yapılan çıkış ise gerçekten düşündürücü bir başarı sağlamıştır.
Haberin Devamı
Vahşi batıVenezuela Başkanı Nicolas Maduro
Bütün bunlar karşısında, eski dünya ile yüz yüze gelen yeni dünya nerelere varabilir? Yaşanan gelişmeler, Arşidük Franz Ferdinand ve eşinin suikasta uğramasıyla başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın yarı çılgın, yarı romantik başlangıcını hatırlatmaktadır. Her ne kadar bu tablo, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki büyük devlet hırslarını ve megalomaninin yükselişini çağrıştırsa da, o günlerle bugünü bire bir karşılaştırmak özentili bir mukayese olur. Peki, bugünkü devletler dengesi böyle bir benzerliği doğrulayacak nitelikte midir? Hiç sanılmamalıdır. Bu çatışma ortamında Almanya ve Fransa’nın, İngiltere ve bilhassa İskandinav devletlerinin dâhil olduğu bloktan ustaca uzak durmak gerekir. Zira bu bloğun, dünyanın dengesini küçük devletler ve topluluklar arasında adaletle paylaştırma konusunda son gelişmelerde son derece kötü bir sınav verdiği görülmüştür.
TEK BAŞIMIZA MÜCADELE ETMEMİZ GEREKEN ZAMANLAR
Binaenaleyh Amerikan demokrasisinin sapkınlıklarına karşı bu kuvvete sığınmak iyi bir seçim sayılmaz. Stratejik olarak Rusya ile Amerika’nın ne Birinci ne de İkinci Dünya Savaşı’nda bir araya gelmesi mümkün olmuştur; bu durumun değişmesi de beklenemez. Çin gibi bir kuvvetle Asya’da başka bir devletin bir araya gelmesi de ciddi bir yakınlaşma sayılamaz. Çin, Hindistan değildir; her ikisinin de Rusya ile bir araya gelmesi düşünülemez. Bununla birlikte, birbirleriyle kalıcı bir birlik kurmaları da mümkün değildir. Son zamanlardaki bütün sapkınlıklarına rağmen Hindistan, Asya’nın en büyük demokratik potansiyele sahip ülkesidir. Gelir kaynakları ve müteşebbis kabiliyetleri bakımından Çin’den oldukça farklıdır. İran İslam Cumhuriyeti’nin Pakistan’la benzeşen yanı ise sadece niteliğinin birbirine benzediğini iddia etmekten ibarettir.
Türkiye’nin bu tabloda yer alacağı başlıca konu ise herhâlde güneyimizde, Suriye’deki gelişmelerdir. O mühim ve hayati meseleyi kendimizin çözmesi gerektiği açıktır. Yine tek başımıza mücadele ettiğimiz gereken zamanlardayız.
Vahşi batıSuriye’de yaşanan gerilimlerde Suriye ordusu, Halep’te PKK/YPG’ye yönelik nokta operasyonlar düzenliyor.
110. yıl
#Çanakkale#Gelibolu Savaşları#Çanakkale Savaşları
Ocak 18, 2026 06:295dk okuma
Paylaş
Çanakkale Muharebeleri’nde 8-9 Ocak’ta ANZAK kuvvetlerinin çekilerek cepheyi terk ettiği günün 110. yılındayız. Anglosakson dünyasında Çanakkale Savaşları’nın sonunda büyük bir hayal kırıklığı yaşanmış, bilhassa İngiltere ve Avustralya’da kitleler Britanya İmparatorluğu komutanlarını ağır biçimde suçlamışlardır. Yine hiç şüphesiz önemli olaylardan biri Seddülbahir savunmasıdır. Türk orduları, Alman silahlarıyla birlikte kendi komutan ve kurmaylarının sağlam bilgisi, cesareti ve sevk idaresiyle bu savunmayı gerçekleştirmiştir.
Haberin Devamı
ÇANAKKALE Muharebeleri’nde 8-9 Ocak’ta Britanya, Fransa ve Avustralya’dan oluşan ANZAK kuvvetlerinin sessizce ve doğrusu başarılı bir şekilde çekilerek cepheyi terk ettiği günün 110. yılındayız. Çanakkale Savaşı’ndaki gelişmeler, açık konuşmak gerekirse, her şeyden evvel Türkiye’nin siyasi ikliminde hâlâ çözümlenmiş değildir; muhtelif görüşler çelişik biçimde yer almakta, savaş tarihi alanından ziyade kahvehanelerde tartışılmakta ve ikincil edebiyatta da farklı görüşleri ifade etmek için kullanılmaktadır.
Şunu söylemek gerekir ki Çanakkale Savaşları üzerindeki zıt görüşler, siyasi bir davranış ifadesidir. Bunlar harp tarihinden ziyade, askerlikten anlamayan çevrelerin yorumlarıdır ve sanıldığının aksine nesilden nesile farklı çevrelerde yaşatılmaktadır. Buna karşıt görüşler de elbette meydanı boş bırakmamıştır. Başta askerlik uzmanları ve tarihçiler olmak üzere (istendiği kadar “resmî tarih” densin), yabancı kaynakları da kullananlar tarafından mesele zıt biçimde ele alınmaktadır.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
110. yıl
İTİBAR EDİLMEYECEK GÖRÜŞLER DE VAR
İtibar edilmesi gereken yaklaşım da budur. Zira Anglosakson dünyasında “Gelibolu Savaşları” olarak adlandırılan Çanakkale Savaşları’nın sonunda büyük bir hayal kırıklığı yaşanmış, bilhassa İngiltere ve Avustralya’da kitleler Britanya İmparatorluğu komutanlarını ağır biçimde suçlamışlardır. O tarihlerde “Aslanlarımız, eşekler tarafından komuta edildi” sözü de dolaşıma girmiştir. Hâl böyleyken, bunu açıkça söylemekte fayda vardır. Bazı Alman askerî tarihçilerin ikinci perde yorumlarında ise Türk tarafının savaşı başarıyla yürütmesinde Almanların payı ileri sürülmektedir. Hatta sayıları bini aşmayan Alman asker ve subayın başarıdaki rolünü abartan bu görüş, maalesef Almanya’daki bazı çevreler tarafından da kaleme alınmış ve yıkıcı medya yoluyla yayılmıştır. Bunlar elbette itibar edilecek görüşler değildir; ancak savaşın yorumlar düzeyinde hâlâ farklı cephelerde sürdüğünü göstermesi bakımından dikkate değerdir.
Haberin Devamı
110. yılını geride bıraktığımız bu dönemde, yalnızca Türk tarihinin değil, bütün dünya tarihinin en önemli savaşlarından ve savunmalarından birinin tarihini çok daha dikkatle incelemek zorundayız. Artık ciddi düşünme zamanı gelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nın belirleyici cepheleri Marne ve Verdun (Fransa), Stavropol (Rusya) ve hiç şüphesiz Çanakkale’dir. Bunun dışında savunma mevzilerinde bu ölçekte kahramanca direnişler ne Almanya’da ne İngiltere’de ne de başka bir yerde görülmüştür. Bilhassa kara savaşları açısından Gelibolu ve Kûtül’amâre, İngiliz harp tarihinde hâlâ sıkıntılı mevzular olarak durmaktadır. Bunlara savaşın son döneminde İran’daki Britanya-Osmanlı mücadelesini ve Bakü’nün istirdadını da eklemek mümkündür.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Milli Piyango Online
Milli Piyango
by Taboola
110. yıl
Birinci Dünya Savaşı tarihi içinde Kudüs’ün teslimi, buna karşılık etrafındaki tepelerde savaşın devam etmesi gibi konular, ne yazık ki okul kitaplarımızda dahi yer almaz. Gazze ile Çukurova arasındaki askerî mezarlıklarımızın ancak son kırk yıl içerisinde yeniden ele alınıp düzenlendiğini göz önünde tutarsak, bu savaşın tarihine ve onu yaşatanlara karşı ne kadar ihmalkâr davrandığımız daha iyi anlaşılır.
Maalesef tarihi yapanların bir kısmı, o dönemde Britanya ve Fransa’nın imkânlarıyla, vatan savunanlardan daha gayretli ve donanımlı biçimde hatıralarını yaşatabilmektedir. Son zamanlarda bir askeri hatırat koleksiyonu ortaya çıktı. Bu ihmali yalnızca Ortadoğu cephesinde değil, Kafkaslar’da ve hatta Galiçya gibi Batı Ukrayna cephesinde, Romanya’da da görmek mümkündür. Bazı konularda gereken duyarlılığı göstermek hamaset ya da milliyetçilik değildir.
Haberin Devamı
TÜRK ORDUSUNUN TARİHİ SEDDÜLBAHİR SAVUNMASI
Çanakkale’de Atatürk’ün rolü bazı çevreleri son derece rahatsız etmektedir. Mustafa Kemal (Atatürk), Arıburnu, Anafarta ve Kireçtepe’deki kritik müdahaleleriyle ile Çanakkale Kara Savaşları’nın kaderini tayin etmiştir. Savaşın ilk safhasında düşman ordusunun Kabatepe’nin kuzeyine yapacağı çıkarmanın muvaffak olmamasına rağmen Conkbayırı’na yönelmesi ve orada 57. Alay tarafından durdurulmasıdır. Atatürk düşmanın ilk çıkarma harekâtını başarı ile durdurmuştur. Bu açık vakayı göz göre göre inkâr edenler vardır. Oysa bu çatışma, Çanakkale Savaşı’nın son derece önemli ve önleyici safhalarından biridir. Buna rağmen, o dönemde ordunun geniş bir alana yayılmış biçimde konuşlanmış olması ve herkesin ayrıntılardan haberdar olmaması nedeniyle, “Mustafa Kemal Paşa’nın adı bile yoktu” gibi kasaba söylentileri ortaya atılmaktadır. Bunları ciddiye almak mümkün değildir. Askerî raporlar, üstelik karşı tarafın raporları da, durumu hiç de bu şekilde aktarmamaktadır. Yakın zamanda hatıraları Türkçeye çevrilen İngiliz 8. Kolordu Komutanı Korgeneral Aylmer Hunter-Weston’un kitabının belgeler bölümünde, bazı Türk komutanlara ait emirler yer almaktadır. Bu belgeler arasında, 19’uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey’in önemli emirleri de açıkça bulunmaktadır.
Haberin Devamı
Yine hiç şüphesiz önemli olaylardan biri Seddülbahir savunmasıdır. Türk orduları, Alman silahlarıyla birlikte kendi komutan ve kurmaylarının sağlam bilgisi, cesareti ve sevk idaresiyle bu savunmayı gerçekleştirmiştir. Türk harp tarihinde, Mustafa Kemal Bey, Kâzım (Karabekir) Bey, Fethi Bey, Esat Paşa, Cevad Paşa gibi mümtaz komutan ve kurmayların aynı dönemde bir arada bulunduğu başka bir safha neredeyse yoktur. Bu Birinci Dünya Savaşı kahramanları, daha sonra İstiklal Savaşı’nı da yürütmüşlerdir. Bu gibi savaşları saptırarak yorumlayanlar sadece savcılıklar tarafından değil, halk vicdanında da mahkum edilir ve cezalandırılır.
Çanakkale Savaşı’nın ters yorumlanması yalnızca milletin millî müdafaa şuurunu zedeler. Bunun hangi amaçla yapıldığı ise anlaşılır gibi değildir.
110. yıl
ENİS AKAYGEN
ENİS Akaygen, Türk hariciyesinin Atatürk ve İsmet İnönü devirlerinde görev yapmış mühim büyükelçilerindendir. Atina’da, Yunanistan’ın işgal yıllarından önce Hariciye Vekâletimizi temsil eden Türk büyükelçisiydi. 1941’de Yunanistan Almanlar tarafından işgal edilirken, isabetli bir politikayla sefarethane Kahire’ye taşınmış, dolayısıyla Türk hariciyesini orada temsil etmeye devam etmiştir.
Bu süreçte, konsolosluklar aracılığıyla temsil edilen Yunanistan’da açlıktan kırılan Yunan halkına da, imkânlar ölçüsünde gıda ve tıbbî malzeme taşıyan yardım gemileriyle destek sağlanmıştır. Hiç şüphesiz bu dönem zaman zaman unutulur; zaman zaman da hatırşinas Yunanlar tarafından hep hatırlanır. Enis Akaygen de bu hatırlanan şahsiyetlerden biridir ve Yunan hariciyesinde daima mevcut olan Türk dostları arasında ismi yaşar.
110. yıl
15 Ocak, Enis Akaygen’in vefatının 70. yılı. Bu vesileyle, yalnızca Türk diplomasi tarihindeki yeri değil, zor zamanlarda sergilenen insani ve devlet aklını temsil eden tutumu da yeniden hatırlanmalıdır.
Mühim olan, ciddi devletlerin bugün olduğu gibi sık sık çatışmaya düşseler bile, aklıselim unsurları vasıtasıyla bu tür şahsiyetlere sahip çıkabilmesidir. Hiç şüphesiz Yunanistan hariciyesi başbakan hayalperest Kyriakos Mitsotakis gibilerle dolu olsa da, aklı başında insanlara da sahiptir.
Çocuk cinayetleri
#Mattia Ahmet Minguzzi#Atlas Çağlayan#Haldun Dormen
Ocak 25, 2026 06:293dk okuma
Paylaş
İşlenen çocuk cinayetleri münferit bir hadise olarak görülemez. Bu durum, sıradan bir asayiş meselesi olmanın ötesine geçmiş, toplumsal bir bozulmanın işaretlerini vermeye başlamıştır. Bu cinayetler, yalnızca bir cana kıyılmasını değil; aynı zamanda ailelerin geleceğe olan inancının, toplumun adalet duygusunun ve devletin koruyucu kudretine dair güvenin zedelenmesini de beraberinde getirmektedir.
Haberin Devamı
MİNGUZZİ olayından sonra Güngören’de yaşanan bu ikinci cinayet, ne yazık ki münferit bir hadise olarak görülemez. Daha önce de benzeri bir vakaya, Taksim’de, aynı tip serseriler tarafından işlenen bir cinayetle şahit olunmuştu. Anlaşılan odur ki bir süredir belirli çevrelerde, belirli gruplara karşı sistemli bir kin ve nefret duygusu körüklenmekte; bu insanlar “eğlenilecek”, “alay edilecek” ve hatta “yok edilecek” unsurlar olarak telkin edilmektedir. Bu durum, sıradan bir asayiş meselesi olmanın ötesine geçmiş, toplumsal bir bozulmanın işaretlerini vermeye başlamıştır.
Şahsen, bu sapıkça cinayetlerin ardından, fail ya da faillerin etrafında kümelenen birtakım sapkın çevrelerin, cenaze sahiplerini çeşitli şekillerde taciz etmesini de aynı ruh hastalığının bir tezahürü olarak görüyorum. Ne var ki bu ruh hâlinin yalnızca bireysel düzeyde kalmadığı, belirli ölçülerde teşkilatlandığı yönünde kuvvetli emareler vardır. İçişleri Bakanımızın bu konudaki dikkatli çalışmaları, meselenin ciddiyetini ortaya koymakta ve kamuoyunda haklı şüpheler uyandırmaktadır. Bakanın bu noktada desteklenmesi gerekir. Zira vaziyet her geçen gün daha da vahim bir hâl almaktadır; toplumun sabrı tükenmektedir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
EGEA CROSS ÖTV MUAFİYETİ SEÇENEĞİYLE
Fiat
by Taboola
GELECEĞE İNANÇ GİDİYOR GÜVEN ZEDELENİYOR
Gayet kolay temin edilen silahlarla, bir ailenin bütün ömrünü ve bütün varidatını harcayarak yetiştirdiği ümit ağaçlarının böylesine hunharca yok edilmesi, maşerî vicdanda ve toplumsal bilinçte derin yaralar açmaktadır. Bu cinayetler, yalnızca bir cana kıyılmasını değil; aynı zamanda ailelerin geleceğe olan inancının, toplumun adalet duygusunun ve devletin koruyucu kudretine dair güvenin zedelenmesini de beraberinde getirmektedir.
Sapkınların avukatları ise zaman zaman gülünç savunma delilleriyle kamuoyunun karşısına çıkmaktadır. Hukukun savunma hakkını teminat altına alması elbette esastır; ancak müvekkillerinin tehditkâr tutumlarını ve çevreye verdikleri açık gözdağını önlemek hususu, anlaşılan o ki çoğu zaman gündeme dahi gelmemektedir. Bu tutum, hukukun vakarını zedelediği gibi, adalet duygusunu da aşındırmaktadır.
Haberin Devamı
Bu olaylar, mesleğini büyük bir ciddiyet ve başarıyla icra eden avukatlarla baroları, giderek halkla karşı karşıya getirecek tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Asıl endişe verici olan da budur. Zira hukuk düzeni ile toplum arasındaki güven bağı bir kez sarsıldığında, bunun tamiri son derece güçtür. Devletin görevi, yalnızca suçluyu cezalandırmak değil; bu tür sapkınlıkların toplumsal zemin bulmasını da kararlılıkla engellemektir. Aksi hâlde bugün çocukları, yarın ise toplumun bizzat kendisini koruyamaz hâle geliriz.
MATTİA AHMET MİNGUZZİ
KATİLLERİ 15,16 YAŞINDAYDI
15 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi, 24 Ocak’ta kaykay malzemesi almak için gittiği Kadıköy’deki bitpazarında 15 ve 16 yaşındaki katiller tarafından bıçaklanarak ve darp edilerek öldürüldü.
Haberin Devamı
Yeni Peugeot 2008
Peugeot
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Çocuk cinayetleri
ATLAS ÇAĞLAYAN
KATİLİ 14 YAŞINDAYDI
İstanbul’da geçtiğimiz hafta ‘yan bakma’ nedeniyle çıkan kavgada, 16 yaşındaki Atlas Çağlayan, 14 yaşındaki E.Ç. tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
Çocuk cinayetleri
HAKAN ÇAKIR
KATİLLERİ 14,17 YAŞINDAYDI
Ankara’da ağustos ayında 22 yaşındaki Hakan Çakır, kız kardeşi ve annesini korumak isterken 14 ve 17 yaşındaki iki katil tarafından öldürüldü.
Çocuk cinayetleri
BERKAY MELİKOĞLU
KATİLİ 18 YAŞINDAYDI
Tokat’ta mart ayında 17 yaşındaki milli sporcu Berkay Melikoğlu, sokak ortasında 18 yaşında bir katil tarafından bıçaklanarak katledildi.
Çocuk cinayetleri
ŞÖVALYENİN ÖLÜMÜ
TÜRK tiyatro ve sinema dünyasının büyük adamı Haldun Dormen, 21 Ocak Çarşamba günü aramızdan ayrıldı. Devletimizin Ankara’da Cumhuriyet nesillerine verdiği hizmeti o tek başına İstanbul’da yapmaya kalktı ve becerdi. Hayatını, vaktini, servetini bu yolda harcadı ve unutulmaz insanlar yetiştirdi. Bugün şöhret olan birçok oyuncumuz onun desteği ve prodüksiyonları sayesinde sahnelerimizdedir. Gelecek hafta daha ayrıntılı olarak bu hayatı tasvir etmeye çalışacağız. Görevini yapan bir insanın anısıyla yaşayalım.
Tiyatronun Şövalyesi Haldun Dormen
#Haldun Dormen#Tiyatronun Şövalyesi#Don Kişot
Şubat 01, 2026 06:294dk okuma
Paylaş
Haldun Dormen, “Tiyatronun Şövalyesi” unvanlı bir üstatdı. Anasının, babasının, hatta kız kardeşinin kendisi için biriktirdiklerini hiç gözünü kırpmadan tiyatro için harcadı. Türk tiyatrosu, Haldun Dormen için ciddi bir festival yahut toplantı tertiplemeli. Onun gidişi kaderdir ama bizim de ona gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı her zaman yaşatmamız gerekiyor.
Haberin Devamı
İNSANLAR haklı olarak Haldun Dormen üstada “Tiyatronun Şövalyesi” unvanı verdiler. Bana göre bu çok açıktır. Her zaman kullandığım bir sloganın geçerliliğini benim indimde kaybetmediğini belirtmek isterim. Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’ydı. Bu şehir gibi bir bozkırda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuş, yeni cumhuriyetin ihtiyacı olan Hukuk mektebi açılmış, nakil yoluyla da olsa Harbiye ve Mülkiye de getirilmişti (1936 yılında). Âdeta bugünkü Cumhuriyet Meydanı’nın etrafında bir “Campus Saint-Germain” kuruluyordu. Derken konservatuvar da buraya açıldı. Musiki Muallim Mektebi, Türkiye Cumhuriyeti’nin konservatuvarı olarak teşekkül etti. Türk tiyatrosunun, operasının, çok yakın gelecekteki balesinin temelleri burada atıldı. 1940’lardan itibaren de kampüs bugünkü Gazi Eğitim, yani eski Musiki Muallim Mektebi’ne doğru uzatıldı; Fen Fakültesi kuruldu. Cebeci’deki konservatuvarın devamında da Tıp Fakültesi yer aldı.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Tiyatronun Şövalyesi Haldun Dormen
TÜM BİRİKİMİNİ TİYATRO İÇİN HARCADI
Planlar düşünüldüğü gibi cereyan etmemiş olabilir ama Ankara en azından bir Balkan başkentiydi. İnsanlar tiyatronun klasikten moderne her türünü izleyebiliyor, operayı takip edebiliyordu. En azından operetler ve muhteşem bir filarmoni orkestrasıyla hayatlarına devam ediyorlardı. İstanbul bunlardan mahrumdu. Bu dallar özel girişime bırakılmıştı. Özel girişimin böyle paralı ve destekli bir sanat eğitimi ve dünyasını getirecek hâli yoktu. Hatta bunu getirmesi beklenenlerden beklemek bile insafsızlık olurdu.
Bir tane şövalye çıktı. Katiyen Don Kişot değildi. Anasının, babasının, hatta kız kardeşinin kendisi için biriktirdiklerini hiç gözünü kırpmadan tiyatro için harcadı. Sinemadaki deneyimlerini taşıyarak zengin olmaktansa bu şehre klasikle moderni bir arada götürdü. Ödüller ödülleri kovaladı. Tiyatroda yer bulmak mümkün değildi. Haldun Dormen üstad tekrar tekrar iflas etti. Dekora ve kostüme para harcandı. Kız kardeşi Güler de kendisiyle birlikteydi. Ancak çalışanlarının sıkıntıyı kendi başlarına çekmelerine tahammül edemiyordu. Ayrıca yapılması zor bir şeyi yaparak, Göksel Kortay gibi yedi senesini Amerika’da geçirip Türkçesinin mükemmelliğiyle dönen birinin de elinden tuttu; hatta elini değil, bileğini kavradı.
Haberin Devamı
Dormen Tiyatrosu denince insan böyle insanları hatırlıyor. “Efendim, bu halk vefakâr değilmiş” sözü laftır. Üç sene evvel Gaziemir’de, İzmir’de, yazın ortasında Celal Şengör’le bir konuşma yapıyoruz. Birdenbire bize hiç haber vermeden, davet beklemeden Haldun Dormen Üstadımız teşrif buyurdular. İçeri girdiler. Oturmasıyla birlikte Celal, o koca gövdesiyle Haldun Dormen’i görüp bir buçuk metreden aşağı atladı, gitti elini öptü. O elini öpünce ben de tabii topal bacağımla onu takip edemeyeceğim için kalktım, Haldun Dormen üstattan bahsetmeye başladım. Zaten bahsetmeme lüzum yoktu. Bahçeyi dolduran üç bin talebe ayakta dakikalarca alkışladı. Daha ne olsun!
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Yeni Peugeot 2008
Peugeot
by Taboola
Tiyatronun Şövalyesi Haldun Dormen
ONA OLAN SEVGİYİ YAŞATMALIYIZ
Türkler unutmuyorlar; dillerine bu kadar hizmet eden, klasik tiyatroyu geliştirmeye ve muhafazaya bu kadar fedakârlıkta bulunan adamı her zaman hatırlarlar. Benim bundan sonra beklediğim, Türk tiyatrosunun Haldun Dormen için ciddi bir festival yahut toplantı tertiplemesidir.
Hiç şüphesiz ki insanların unutması mümkün olmayan bir centilmen, iyi niyetli bir insan ve tiyatro dünyasının her zaman elinden tutup bağrına basmaya hazır bir şövalyesi bizden ayrıldı. Bu kaderdir ama bizim de ona gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı her zaman yaşatmamız gerekiyor.
KOÇ ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ
SABAH erkenden ameliyathaneye taşıyorlar; eski İstanbul kâtipleri gibi konuşan bir beyefendi Bülent Bey; “Bu uzun bir yoldur” diyor. Uzun koridoru aşıyorsun; ağır ya da hafif ameliyatlara, ne olursa olsun anestezistlere uzanan bir yol... Her zaman için iki derin ihtimalle yüklü. Bu yolu ayrı bir huşuyla geçiyorsun. Hava değişik ve beni karşılayan anestezist Doç. Dr. Ergün Mendeş, fenninin yüksekliğinden önce dil ve edebiyatın anestezisiyle beni karşılıyor. Doç. Dr. Ergün Bey’e anestezist hemşireler Dilşad Yavrutürk ve Melikşah Kopya eşlik ediyor, kendilerine müteşekkirim. Böylesini yaşamadım. Aklıma ister istemez üç bin yıl evvelki Mısır tıbbı geliyor; hakikaten anatomiye dayanan bir bilim.
Haberin Devamı
Tiyatronun Şövalyesi Haldun Dormen
Türk tıbbı büyük; adeta beş dakikalık gibi görünen bir anestezi muamelesinden sonra arada ne olduğunu hiç bilmiyorum ve dikkat edin, yoğun bakımda değil, yukarıdaki odamdayım. Yapılan işlem böbreklerin üzerinde ciddi bir ameliyat. Büyük teşekkürü hak eden hocalarımız Prof. Dr. Yakup Kordan, Prof. Dr. Mehmet Kambay, Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli, Prof. Dr. Ayşegül Ketenci; süpervezirler (supervisor) Elif Gözcü ve Aysel Armuşen. Şunu bir kez daha anlıyorum: Üç bin yıl sonra tıbbın zirvesi Türkiye’de. İnşallah Almanya ve Amerika yollarında ziyan etmeyiz. Bir bakıma Avrupa Birliği’nin Hindistan’la birleşmesi ahmaklığında Allah bize yardım etti. Bunu Murat Yetkin’den dinleyeceksiniz, haftaya ele alacağız.
Haberin Devamı
Yaklaşık bir haftadır lüks bir otelde değilim; ama bir hastanede de sayılmam. Dünyanın en seçkin sağlık personeliyle, en büyük hekimleriyle birlikteyim. Koç Üniversitesi Hastanesi, Türkiye için gerçek bir kazanım ve bu ülkenin tıpta ne kadar ileri bir noktaya geldiğinin açık bir göstergesi. Koç Vakfı’nın ve sevgili Semahat Arsel’in memlekete yaptığı en büyük hizmetlerden biri bu hastaneyi kurmak ve bu nitelikte bir kadroyu yetiştirmektir. Buna sahip çıkmayı öğrenmeliyiz; aksi takdirde bir gün çok ararız. Bu kurumun arkasında iki asırlık bir gelenek, askerî tıbbın disiplini ve dünya çapında eczacılık ile cerrahinin birikimi var.
Bursa’nın fethinin 700. yılı
#Bursa#Ulu Camii#Konya
Şubat 08, 2026 06:294dk okuma
Paylaş
Tam 700 yıl önce 1326’da insanlar Domaniç ve Söğüt yaylalarındadır. Böyle güzel ve zengin bir toprağın başında oturan Osman Gazi’nin azla yetinmesi mümkün mü? Osman Gazi ölüm yatağındayken Bursa’nın fethini duyuyor. Tevârîh-i Âl-i Osmân’da meşhur nasihati vardır: “Nökerinden her nimetini esirgeme, adil ol.”
Haberin Devamı
1963 yılı Eylül’üydü. Zor bir yaz geçirmiştim. Bir iki dersten ikmal imtihanına kalmış, lise 1. sınıftan 2. sınıfa geçmiştim. Doğrusu sıkılmıştım; yorucu bir yıldı benim için. Çünkü aynı zamanda Mukadder Sezgin Bey’in açtığı rehber kurslarıyla meşguldüm ve ağır bir sınıf olan lise 1’i de ihmal etmiştim. Ama ziyanı yoktu; bu ihmali hemen telafi ettim, hayatımı değiştiren başka bir safhaya el atmıştım: Türkiye coğrafyasına.
O YILLARDA YOL YOKTU
Ankara’nın burnunun dibindeki Konya’yı, Göreme’yi, Gordion’u bu kurslar sayesinde görmüştüm. Türkiye o yıllarda zordu; yol yoktu. En yakın mesafelere bile şose veya makadam denen toprak yollarla ulaşılıyordu. Ankara, Konya, Adana’nın dışında, otobanı bırakın, doğru dürüst asfalt yol bile yoktu. Bursa’yı henüz görmemiştim; İstanbul’u ise akrabalarımız dolayısıyla biliyordum.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
O yıl Konya’daki Mevlâna törenlerinden sonra 300 kilometrelik Göreme yolunu Ankara’dan sabahın köründe yaptık. Ertesi sabaha karşı geri döndük. Bir başka hafta sonunda Alacahöyük’e, Çorum civarında Hititlerin merkezi Boğazköy’e, Gordion’a gittik. Seksen kilometrelik Gordion Harabeleri’ne toprak yoldan gidiş geliş tam bir maceraydı.
Bunalmıştım. Bütün oğlan çocukları gibi annemle itişerek Türkiye’ye açılmaya karar verdim. İmtihanlar biter bitmez Bursa’ya gittim. Başka yol yoktu; Bursa’ya sabah kalkıp öğlen ulaşıyordunuz. O gün orada kalmak zorundaydınız ve ardından İzmir’de annemin kuzenine gidecektim. Türkiye o yıllarda genç insanların her yerde otel bulup kalabileceği bir ülke değildi.
Bursa’nın fethinin 700. yılı
BÜYÜKANNEMİN EVİ GİBİYDİ
Bursa büyükannemin evi gibiydi: temiz, ucuz, anane kokan. Henüz kalaylı tabaklarda döner kebap yenirdi. Uludağ’a çıkmak başlı başına bir maceraydı; çıkan da yoktu. Şehrin içini gezmek bir harikaydı. Akşam bir tur attım; Çekirge’den aşağıya kadar yürümek bir meseleydi ama dünyanın en zevkli turuydu. Zannediyorum iki gece kaldım. Üçüncü gün öğleden sonra İzmir’e giden otobüse bindim.
Haberin Devamı
İzmir bambaşka bir yerdi. Rıhtımdaki kordonda insanlar kızlı erkekli oturmuş bira içiyordu. Bu Ankara için değil, İstanbul için bile yeni bir şeydi. Şehirli, iyi giyinen, renkli bir yerdi. Lâkin kitapçı yoktu. İkinci gün Selçuk üzerinden Efes’e ulaşmam maceralı bir turdu; Ephesus harabelerinden sonra Meryem Ana Evi’ne çıkmak da öyle. Bir başka turda kendimi Marco Polo zannederek Bergama’ya gittim; bu daha da maceralı bir gidiş gelişti.
Ertesi yıl okul tarafından, Dışişleri Bakanlığı’nın davet ettiği Danimarkalı bir gazeteci ve eşine refakatle görevlendirildim. Çorum, Alacahöyük, Samsun... Güya Karadeniz’in merkeziydi ama yoklukla varlığın sınırı hissediliyordu. Oradan Trabzon, Rize; nihayet enteresan bir dağ kenti gibi görünen Tunceli, Erzurum, Bartın’da kaldık. Bartın yoksul ama büyükçe bir kasabaydı. Artık sıkmaya başlayan Doğu Anadolu gezimizi Malatya ve beni çarpan Erzurum üzerinden karı kocayı Halep’e yollayarak bitirdim. Dönüş iyiydi: Gaziantep’ten dolmuşla Adana’ya, Tarsus’a ve Ankara’ya döndüm. Bunlar büyük seferlerdi.
Haberin Devamı
Tek Katlı Modüler Evlerin Özellikleri
southermore
Yeni Peugeot 2008
Peugeot
by Taboola
ŞEHRİ GEZMEYE DOYAMAMIŞTIM
1963’teki Bursa seferim adeta bir rüyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nu her şeyden evvel romantik bir devlet olarak düşünmeye başladım. İnsanlar güzel, romantik, dağın taşın bereketli olduğu zengin bir ülkeyi fethediyorlardı. Böyle bir ülkenin fatihi olmak Ortaçağ’da birçok devletin arzu ettiği bir gelişmedir.
Şehri gezmeye doyamamıştım. Her mahallesi, her sokağı ayrı bir renk, ayrı bir çekicilik, ayrı bir büyüklük kokuyordu. Nasıl bir devletin ortaya çıkacağı belliydi. Ertesi gün Ege ovasının zenginliğine doğru hareket ettik. Büyülenmiştim.
Atatürk Lisesi’ndeki gezi kolu hocamız Osman Bey’i ikna ederek yeniden geldik. Erkek lisesiydi. Doğrusu gruptaki arkadaşların ilgi dereceleriyle pek ilgilenmedim. Şehir beni başka türlü büyülemişti. Hocamız kimyacıydı; ipek fabrikasını gezdirmekte ısrar etti, iyi de etti. Tepeye çıktık; teleferik kurulmuştu. Bursa’nın hamamları, camileri etkileyiciydi. Bu ziyaret geç sonbahardaydı. Kahvelerde oturduk, insanlarla konuştuk, Bursalılarla tanıştık.
Haberin Devamı
Daha sonraki yıl Antalya ve Alanya’yı da gezdik. Bunlar zor gezilerdi ama Türkiye başkaydı. Bugün Türkiye maalesef hızlı sanayileşmiş, şehir yapısı bozulmuş, binaları tahrip olmuş, iç göçlerle adamakıllı yaralanmış şehirlerle doludur. Yapılan şehirleşme hatalarının farkına hükümetler de varmıştır. İnsanların daha sağlıklı şehirlerde, daha sağlıklı binalarda yaşamaları gerektiği artık anlaşılıyor. Kentlerin sanayileşme kırıntılarını yok etmesi şarttır. Ba’de harâbi’l-Basra.
Bursa’nın fethinin 700. yılı
YANLIŞ ŞEHİRLEŞMEYİ TEMİZLEMEK ZORUNDAYIZ
1955–56’da Ankara–İstanbul arasında giderken zeytin bahçelerinden geçerdiniz. İzmit zeytinlik ve meyvelikti. Bugün berbat bir sanayi artığı ülkesidir. Yanlış şehirleşmeyi temizlemek zorundayız. Nasıl? Topyekûn bir sanayileşme ve kalkınma planıyla. Trakya’dan Bolu’ya kadar uzanan İstanbul–Ankara hattını, Konya Ovası’nı, Çukurova–Urfa bölgesini nasıl düzelteceğiz? Sulama bölgelerimiz artık zenginliğiyle başka iştahları bile çekiyor. Ondan evvel kötü şehirleşmenin zulmünden onları bizim kurtarmamız gerekir.
Haberin Devamı
Tam 700 yıl önce 1326’da insanlar Domaniç yaylasındadır, Söğüt yaylasındadır. Romantizm ve gerçeklik Selçuklu ucunda küçük bir imparatorluk yaratmaktadır. Böyle güzel ve zengin bir toprağın başında oturan Osman Gazi’nin azla yetinmesi mümkün mü? Kuruluş tarihi hâlâ tartışmalı olan küçük uc devleti, Bursa Yenişehir denen yerde, Tebriz şehir kültürünün kalıntıları apaçık görülen çarşıda gelişiyor. İznik ovası ve gölünün zenginliği bunları besliyor. Osman Gazi ölüm yatağındayken Bursa’nın fethini duyuyor. Tevârîh-i Âl-i Osmân’da meşhur nasihati vardır: “Nökerinden her nimetini esirgeme, adil ol.” Uludağ’ın, eski adıyla Olimpos’un, dumanlı başı ve bereketi hep ortadadır.
PARAMIZ VAR AMA ŞEFTALİ BULAMIYORUZ
700.fetih yılına girmişken Bursa’nın başına gelenleri düşünüyorum. Bazı arkadaşlar “Yine de Bursa ucuz bile atlattı” diyor. Ne kadar ucuz atlattığını bilmiyorum. Eski Çekirge yok, eski Ulu Camii civarı yok, şeftali vadilerinde bugün hiçbir şey bulup yiyemezsiniz. Aziz Nesin’in dediği gibi “aptal burjuvazi” mıntıkasına dönüşmüş. Paramız var ama şeftali bulamıyoruz.
.
|
| Bugün 429 ziyaretçi (1510 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|