 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Kudüs’ün fethi
#YAZAR#İlber Ortaylı#David Barchard
Ocak 03, 2021 07:474dk okuma
Paylaş
24 Ağustos 1516’da Mercidabık Meydan Savaşı’nın neticesi olarak Yavuz Sultan Selim bugünkü Suriye’yi ele geçirdi ve Biladü’ş-Şam denen bölgenin yani bugünkü Ürdün’ün ve Kudüs-ü Şerif’in topraklarına girdi.
Haberin Devamı
Kudüs Osmanlı İmparatorluğu’nun eline Memluklardan geçti. Orası, Haçlılardan sonra İslam devletleri arasında bir rekabet konusu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu için Kudüs ve Yavuz’un Kahire’deki zaferinden sonra 1517’de ele geçirdiği Haremeyn (Mekke-Medine) ile bir misyonun tamamlandığı görülüyor. Hac yolları ve merkezlerinin kontrolü bir imparatorluğa mali kazanç getirmez, masrafı arttırır; fakat bu masrafla da bu dünya üzerinde bir etki ve yetki yaratılır. Hâdimü’l-Haremeyni’ş-şerîfeyn ve Kudüs bu üçgeni tamamlar.
Kudüs’ün fethi
İNANÇ MERKEZİ
Kudüs tarihte “Yeruşalim” (Selamet Yeri) veya doğrudan doğruya Tevrat’taki “Hakkodeş”ten türeyen Arapça “Kudüs” olarak anılır. Sakinleri bu kutsal mekânın sekenesi olmakla övünürler. Arap Hıristiyanlığının da Müslümanlığının da merkezidir. 1517’den sonraki dört asır boyu bölgenin huzur içinde yaşadığı açıktır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde kentin surları yapıldı. Camileri, su yolları ıslah edildi. Bilhassa 19. asırda Kudüs Sancağı aşağı yukarı bugünkü İsrail’in ve Batı Şeria’nın sınırlarıdır. Merkeze bağlı bir müstakil sancaktı.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
19. asırda bedevi kabilelerin buluşma yeri olan yerleşkede bir şehir daha kuruldu; Beerşeba (Yedi Pınar). Bu şehrin yanında asıl büyük gelişme tabii ki Yafa’dır. Ta Roma devrinden beri Kudüs, Yafa ile Tel Aviv arasında yer alan Caesaria’nın bulunduğu limanı kullanırken Osmanlı devrinde Yafa işlek bir yer ve Akdeniz’de bağlantı merkezi olmuştur. Demiryolu da sonradan Yafa-Kudüs arasında yapılmıştı.
SINIR KAVGASI
1948’de Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra Kudüs’ün “yeni Yeruşalim” denen modern kısmı Yahudi devletinin elindeydi. Surlar içindeki Kudüs ve surların hemen dışındaki Selahaddin Caddesi, Doğu Kudüs ise Ürdün’ün elindeydi. 1967 Savaşı’nda Zeytindağı, Doğu Kudüs, Selahaddin Caddesi ve sur içindeki Eski Kudüs İsrail’in kontrolüne geçti. Bugün hâlâ haritanın nasıl tespit edileceği, Kudüs’ün etrafının nasıl düzenleneceği kavgası devam ediyor. Bu konuda farklı fikirler İsrail’in içinde de geçerli. Görünüşte bütün Şeria Vadisi, Jericho, Halilürrahman yani Hebron ve Beytüllahim 1967’den evvel Ürdün’ün elinde olmasına rağmen artık İsrail’in kontrolünde. Bu harita nasıl çıkacak hakikaten her karışının büyük münakaşa ve çatışmayla tespit edildiği ve edileceği bir coğrafya parçası söz konusu; gerçek şu ki 1917 Aralık’ından beri Kudüs’te pek huzur yok ve 1517-1917 Aralık’ı arasındaki 400 yıl Kudüs’ün gerçekten barış ve salah devri oldu.
Haberin Devamı
İNGİLİZLERE BIRAKILDI
Kudüs biliyorsunuz, surun içi Hıristiyan müttefiklerimizin telkini sonucunda 1917 Noel’inde İngilizlere, Britanyalı komutan Allenby’ye bırakıldı. Bu bir askeri teslim töreni değildi. Şehrin belediye reisini temsilen belediye genel sekreteri general Allenby’ye anahtarları teslim etti. Allenby bundan pek hoşnut olmadı ama şehir müttefiklerin telkiniyle ve rıza içinde tahrip edilmesin diye teslim ediliyordu.
Surların etrafındaki Mount Scopus’da bile muharebe halen devam etti. Nitekim oradaki Britanya mezarlığında Türk şehitler için de bir bölüm vardır. Hayfa çok daha geç teslim oldu. Filistin’den çıkış hakikatten hazin ve daha sonra gerçekleşen bir olaydır. 1960’larda bölgenin coğrafyasındaki Türk abidelerinin yeri iyi tespit edilmiş değildi. Geçen zaman içinde Türkiye’nin bölgedeki varlığı Genelkurmay’ın tetkikleri ile şehitlikler ortaya çıktı. Bugün Filistin’de Türk mezarlıkları âdeta bir zincir gibi ta Gazze’den başlayarak Halep ve Suriye sınırına kadar devam etmektedir.
Birinci Dünya Savaşı’na girişimizden evvelki akîl ses: İsmet Paşa
#Yazar#İlber Ortaylı#Onur Öymen
Ocak 10, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
İsmet Paşa’yı mülahaza etmek kolay iş değildir. Sırf onu değil, İstiklal Savaşı komutanlarının hiçbirini böyle kolayca çizemezsiniz. Tarihi şahsiyetleri eksik bilgiyle günlük tartışmalara karıştırmayalım.
Haberin Devamı
100 yıl önce 11 Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesi kazanıldı. Kurmaylar eskiden beri muharebe ile harbin arasındaki farkı tartışırlar. Bu bir mevzi savaşının kazanılmasıydı, fakat önemliydi. Zira kuruluşu ancak tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli ordusunun ilk başarısıdır. Meclis’in kurulmasından 10 ay geçtikten sonra bilhassa iç isyanları bastırmakta etkili olan çete savaşları ve düzensiz kuvvetlerin dönemi bununla bitiyordu. İstiklal Savaşı’nın mevcut orduyla kazanılacağı yolundaki ümitler canlandı. Daha en başta İzmir’in işgali fikrine hiç katılmayan ve Venizelos’un başkomutanlık teklifini reddeden General Metaksas’ın askeri kehaneti de böylece doğrulanmış oldu: “Siz, bu adamların ordularının yok olduğunu zannetmeyin. Bir sabah karşınıza çıkıverirler”.
Birinci Dünya Savaşı’na girişimizden evvelki akîl ses: İsmet Paşa
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
KURMAYLIĞI İLE ÖNE GEÇTİ
Birinci İnönü Muharebesi’nin ardından gelen ricat da Polatlı’ya kadar devam etmiştir, ama tarihteki savaşlarımızın içinde farklı bir yeri vardır. Bu, düzenli bir ricattı. Her geri çekilme, yeni bir cephe teşkili demekti ve bu hareket düşmanı yıpratmıştır. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı kurmay kuvvetlerinin başında gelir. Gençliğinden beri kurmaylık vasfıyla öne geçmiştir. 1906’da Harp Akademisi’nden mezun oldu. 1903’te üç sene evvel Topçu Harbiyesi denen ve Fransız topçu eğitimi geleneğine uygun bir şekilde mühendis olarak yetiştirilen, bu yüzden “Mühendishane” de denen okuldan mezun olmuştu.
GELENEĞİN TERSİNE GENÇTİ
Ahmet İzzet Paşa komutasında Yemen’e gönderilen Dördüncü Ordu’nun kurmay heyetindeydi. Geleneğin tersine ordu kurmay başkanlığı için çok gençti ve 1912’de binbaşılığa yükseltilerek bu göreve getirilmişti. İsmet Paşa’nın başarılı kurmay başkanlığı yanında Ahmet İzzet Paşa gibi bir seçkin komutanla birlikte İmam Yahya ile görüşerek savaşı başarılı bir barışa dönüştürdüğü açıktır. O kadar ki Yemen, Birinci Dünya Savaşı’nda İtalyanların teklifi ve kışkırtmalarına aldırış etmeden Arap isyanını desteklememiştir. Bu konuda Irak cephesindeki Kut’ül Amare’yle birlikte önemli bir istisna teşkil ederler. Arabistanlı Lawrence ve Şerif Hüseyin hareketini Arap dünyasına teşmil etmek doğru değildir.
Haberin Devamı
SAVAŞTAN ÖNCEKİ AKİL SES
İsmet Paşa’nın Balkan Savaşı’nda ordunun durumunu yakından tanıdığı açıktır. Bu nedenle bu savaşın hemen ardından Enver Paşa’nın ıslahat hareketlerine candan katıldı. Enver’le arası iyiydi ve onu takdir ederdi. Birinci Dünya Savaşı boyunca Üçüncü Şube Reisi, bir nevi Genelkurmay İkinci Başkanlığı görevini yürüttü. Birinci Başkan, şüphesiz bir Almandı, Bronsart von Schellendorf. İsmet Bey’in Almanların aleyhinde bir tutumu vardı. Enver Paşa’yla da bu tutumu üzerine sık sık tartıştığı bellidir. En önemli raporunu Belleten dergilerinde görmek mümkün. Almanların Marne Cephesi’nde General Joffre karşısındaki duraklamalarında şu kehaneti ileri sürdü: “Görülüyor ki Alman kuvve-yi askeriyesi ve fenni askeriyesi fazla güvenilir bir unsur değildir. İttifak yapılması ve harbe girilmesi uygun değildir.” Bu, savaşa girişimizden evvelki akîl sestir.
Haberin Devamı
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
FİKİR AYRILIKLARI, İHTİLAFLARI
Savaş ve mütarekeden sonra İstanbul’daydı. Büyük Millet Meclisi’nin teşkilinden çok kısa bir süre önce Ankara Hükümeti’nin davetine icabet etti. Mustafa Kemal Paşa’nın büyük mutluluğu onun Ankara’ya katılması olmuştur. Lozan’da merkezi hükümetin talimatını başarıyla yerine getirdi. “Adaları teslim etti” gibi tarih bilgisi dışındaki yorumların Paşa’nın biyografisinde yeri yoktur. 30 Ekim 1923’teki ilk Cumhuriyet hükümetinin başbakanıydı. 8 Kasım 1924’te ayrıldı. İstiklal Savaşı komutanlarının arasındaki ihtilafı bugünkü tarihçinin gözüyle değerlendiremeyiz. Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa arasındaki fikir ayrılıkları ve strateji farklılıkları daha o zamandan başlamıştır. Hatta bu bazı halde onun çok titiz davrandığı inkılaplarda bile görülür. Harf inkılabının çok zamansız yapılacağı kanaatindeydi, ama kanun geçtikten ve uygulama başladıktan sonra bir daha hususi notlarını bile Arap harfleriyle tutmadığı gerçektir.
Haberin Devamı
SAVAŞIN DIŞINDA TUTTU
İstiklal Mahkemeleri sırasında Kâzım Karabekir Paşa gibi değerlerin masun tutulmasında çok büyük gayreti oldu. Kâzım ve Ali Fuat Paşa’nın onun reis-i cumhurluğu zamanında art arda TBMM Başkanı oldukları gerçeğini göz önünde tutarsak, devrim yapanlar arasındaki çekişmede tarafsız davrandığı açıktır. İkinci Dünya Savaşı zamanında Türkiye’yi savaşın dışında tutması son derece başarılı ve yerinde bir harekettir. Türkiye mahvolurdu; hangi tarafta olursak olalım, savaşa erken girmemiz hatta son iki yılında girmemiz bile bizi ortadan kaldırırdı. Bugünkü Türkiye de bugünkü gibi olmazdı. Ne Balkanlar’daki ne de Orta Avrupa’daki bir memleket değil, zaten tarihin mahkûm etmek istediği ve belini doğrultamayan dünyanın bir parçası olurduk.
Haberin Devamı
RENKLİ BİR BAKIŞ GEREK
Son günlerde internette dolaşan bir yorumu talihsizlik olarak nitelendiriyorum. “1941 yılında Hitler’in doğum gününü kutlamak için neden heyet yollamışız.” Devlet reisleri birbirlerini belirli günlerde, resmi günlerde kutlarlar. İkinci Dünya Savaşı günlerinde dünyanın büyük kısmı sömürgeydi, mevcut devletlerin de bir kısmı zaten Hitler’in hücumuyla ortadan kalkmıştı. Bu paylaşmada yani Nisan 1941’de Sovyetler Birliği de Baltık devletlerini yeniden ortadan kaldırmıştı. Bir devlet reisinin doğum gününü kutlamanın faşist rejimleri tasdik etmekle ne alakası var? Dediğimiz tarihten sonra yani 22 Haziran’da Rusya’ya saldıran Hitler Almanyası’nın bu fiili sabaha karşı Reis-i Cumhur İsmet Paşa’ya bildirildiğinde önce kahkaha attı, ardından keyifle değerlendirmesini yaptı. Hitler’in kapana girişine sevinmişti ve Sovyetler’in de Saldırmazlık İttifakı teklifimizi oyalayıp reddedişindeki gaddarlığı unutmamıştı. Tarih, bizim öyle baktığımız kadar kolay değildir. 1941’deki dünyayı anlamak için biraz renkli bakış gerekiyor.
FAKİR BİR TÜRKİYE VARDI
Uzun bir başbakanlık dönemi oldu. Ehliyeti kıt bir bürokrasi vardı, hatalar çoktur. Uzun bir cumhurbaşkanlığı döneminde ise dünya savaşıyla baş etmeye çalışan fakir bir Türkiye söz konusudur. 1961’den sonra ise muhalefet ile bir arada Türkiye’yi barış içinde bir yere götürmeye çalışan ihtiyar bir başbakan portresi vardır. Başarılıdır. İsmet Paşa’yı mülahaza etmek kolay iş değildir. Sırf onu değil, İstiklal Savaşı komutanlarının hiçbirini böyle kolayca çizemezsiniz. Tarihi şahsiyetleri eksik bilgiyle günlük tartışmalara karıştırmayalım.
BASKILARA DİRENİRKEN
Onur Öymen, Dışişleri Bakanlığımızın çalışkan ve dosyasına hâkim genç diplomatlarından biriydi. Zamanla büyükelçiliğe yükseldi, önemli başkentlerde bulundu. Yavaş iş görmeye ve dinlenmeye müsait bir görevde aksine görülmedik bir dinamizmle işe girişti. Almanya’daki büyükelçiliği böyledir. Mahalli yöneticilerle sabah kahvaltılarından başlayan gece oturmalarına kadar süren ilişkiler, ziyaretler, basına yazılar bunların içindedir. Kalabalık bir vatandaş kitlesiyle yoğun temasa dikkat ederdi. Yerel Alman yöneticilerle temas için insana sağlam sinir gerekir. Baskılara direnirken de iki unsur önde gelir. Her yerde olduğu gibi dünyalarını kendi kafalarında çizen geniş seçmen kitlesinin sözcülüğünü daha bağnaz bir şekilde üstlenen Avrupa devlet yönetimleri ve diğer taraftan bakanlık üzerindeki hükümetlerin dayatmaları.
Birinci Dünya Savaşı’na girişimizden evvelki akîl ses: İsmet Paşa
20. yüzyılda diplomatlık birçok ülkede rahat yürütülen bir iş. Türkiye’de ise çok dağdağalı durumda çekişen diplomatların ülkesidir. Baskılara direnirken de gelişen, ihracatı artan bir Türkiye’nin Avrupa dünyasındaki vazgeçilmezliği ama aynı zamanda da başkentlerde yerli yersiz gösterilen tepkilerle diplomasi zor bir iş haline gelmiştir. “Anayasanızda ‘Türk’ kelimesine yer vermeyin” diyen bir David Phillips var, ama yurtiçinde de bu paralelde ve değişik gruplardan çıkışlar oluyor. Kitapta ilginç örneklere çokça rastlanıyor.
Tecrübeli diplomatımızın “Zor Rota”nın arkasından Avrupa’daki politikacıları, muhafazakâr partiler kadar, sol partilerin de manasız çıkışlarını ele alan, belgeleri sıkmadan okuyucuya aktaran bu eserini diplomasimizin anlaşılması için gerekli hatırat ve belge yayınlarımızın içinde müstesna bir yere koymamız lazım.
ELEKTRİK KESİNTİSİ!
Bu pandemi döneminde 30 Aralık günü, 3 gün 4 gecelik sokağa çıkma yasağından bir gün önce benim evim dahil birçok evin elektriğinin ikazsız kesildiğini gördük. Bunun hukuk ihlalinden önce en basit gelenek ve etik kurallarla bağdaşmayacağı çok açık. Doğacak sonuçları nasıl göze alıyorsunuz? Bir hizmeti özel sektöre devretmenin yaptırımları bu mu olmalı? Maalesef medyada ve bazı güvenlik dallarında da şirketlerin kontrat kurallarına uymadıkları, abonelik kaidelerine uymadan ek ödeme taleplerinde bulundukları görülüyor. Bu uygulamaların önünün alınmasının zamanı geldi.
Sarayın mütevazı muhafızı
#YAZAR#İlber Ortaylı#Şemsi Paşa Cami
Ocak 17, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Bu hafta salı günü, Türkiye müzeciliğinin en saygın ve öncü simalarından Dr. Filiz Çağman’ı Edirne’de ebedi yolculuğuna uğurladık. Orada doğmuştu, emekliliğinden sonraki yıllarında oraya sığındı ve rahmete yürüdü. Kınalızâde’nin ve Arkeoloji Müdürü Rıfat Osman Bey’in de mezarı bulunan Nazırçeşme Mezarlığı’na defnedildi.
Haberin Devamı
Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun olduktan sonra Topkapı Sarayı Müzesi’ne girmişti. Sanat tarihçilerimiz ve hatta bütün tarihçilerimiz, gerek bizimkiler gerekse yabancı meslektaşların içinde Osmanlıcası onun kadar düzgün olan az bulunur. Bu özelliği dolayısıyla ele aldığı bütün eserleri minyatür, tezhip, kâğıdın cinsi konusunda orijinal bilgiler ileri sürdü, yorumlar yaptı. Kalabalık makale listesinde bu konuların hepsine değinir. Mesela Osmanlı minyatürleri ve kitap sanatları üzerinde (Kat’ı - Osmanlı Dünyasında Kâğıt Oyma Sanatı ve Sanatçıları kitabı) yaptığı araştırma kayda değerdir. Sağlık sorunlarına rağmen son günlere kadar çalıştı, üretti ve ölümünden sonraya kalan iki önemli kitabı baskıdadır. Bir tanesinin konusu müdürlüğünü yaptığı Topkapı Sarayı’dır. Bir meslektaşımız olan Nazan Ölçer’in dediği gibi: “Topkapı’ya gösterdiği ihtimamı kendi sağlığına da gösterse daha uzun yaşardı”.
Sarayın mütevazı muhafızı
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
SARAYDA YAŞADI
17 Ağustos depreminden sonra sarayın üzerine daha çok titredi. Kadıköy’deki evini terk edip sarayın bir odasına sığınıp gece gündüz orada kaldı. Acil onarımlar için bakanlığı ve kurumları zorladı. Kütüphanede yetişmesi dünya çapında ünü olan Topkapı Sarayı Yazmalar Kütüphanesi’nin onun elinde ayrı bir değer kazanması ve tanınması için bir neden olmuştur.
Sarayın mütevazı muhafızı
Dr. Nazan Ölçer ve Royal Galery’nin baş küratörü David Roxburgh’le Londra’da düzenlediği “The Turks”, “Türkler” sergisi St. Petersburg Ermitaj’ı müdürü profesör Piotrovski’nin de desteğiyle buradaki eserlerin de katkısıyla Türk sanat tarihi için hazırlanan en önemli serginin ortaya çıkmasını sağladı. Sergi yankı yarattı ve o yolda birtakım yeni sergiler açılmasına vesile olmuştu.
Saray kütüphanemizdeki “Nizami’nin Hamsesi’nin Minyatürleri” konulu tezi şark tarihine vâkıf bir âlimin işidir. Bu seçkin tarihçimizin halefi olmak talihine eriştim. Ömrümün yedi yılını o müzeye verdim ve her konudaki soruma ve müzenin sorunu hakkında başvurduğumuzda yakın ilgisini esirgemedi. Minyatürlerin yanındaki metinleri okumak ve değerlendirmek kadar, sarayın hiç dile gelmemiş yanlarını keşfetmek de onun vasıfları arasındaydı.
Haberin Devamı
60 YILINI VERDİ
Her zaman için kendisini sarayın mütevazı bir muhafızı ve hâdimi olarak adlandırırdı. Doğrusu ben de öyle düşünüyorum. Bir fark onu bu sarayın “Nazırı” olarak gördüm. Aslında 81 yılık yaşamının 60 yılını o sarayın içinde onu düşünerek geçirdiği çok açık. Sarayı seven meslektaşlarını o da sevdi ve kolaylık gösterdi. Sevmeyenlere yerli veya yabancı olsun soğuk davranırdı; bu bir sır değil.
UNUTULMAYACAK BİR MÜDÜR
Onu unutulmayacak müdürlerimiz arasında görüyorum. İstemihan Talay kendisini müdürlüğe tayin ettiğinde çekingendi. Ciddi insanlar gibi tereddütlüydü. Onu müsteşar muavini Dr. Hüner Tuncer’le ikna ettik. Sayın Atilla Koç beni de müdür olarak düşündüğünde o cesaret ve icazet verdi. Bir sürü müze müdürünün ismi bile yaşamaz. Bu, dünyada da böyledir. Çok azının ise yaşadığı ve hizmet ettiği kurumla ismi aynîleşir. Dr. Filiz Çağman onlardandır.
Haberin Devamı
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
ŞEMSİ PAŞA CAMİİ ALTÜST OLUR
İstanbul Büyükşehir Belediyesi açıklama yaptı; mantıklı. Üsküdar ve Şemsi Paşa’nın etrafını berbat etmek daha evvelki belediyelerin işi. Metronun oraya gelmesini kastetmiyorum. Sahil yolunun birtakım lüzumsuz restoranlarla doldurulmasına, bu restoran ve çayhanelerin kaldırımları örtmesine dolayısıyla gelen geçenlerin sıkıntı çekmesi eski tabirle “turuk-u ammeden mürur ve uburun düşvar olması”, eski geleneksel şehirde bile en büyük imar suçuydu. Ama bu düşüncesizliği zamanın belediyeleri yaptı.
Sarayın mütevazı muhafızı
Halk ister istemez Şemsi Paşa Camii’nin önündeki bir metrelik geçide daha doğrusu taştan yapılan rıhtıma yığılıyor, tabii ki bu geçiş tehlikeli olur ve yolu genişletirsiniz ama sorunu halletmez. Yayaların geçtiği yerden önce belediyenin kamyonları, sonra şirket kamyonları, sonra kendini bilmez özel arabalar geçer ve Şemsi Paşa Camii’nin bütün yapısı altüst olur. Herhalde orada yol yapılacak olsa Mimar Sinan ve Şemsi Paşa karar verirlerdi. Denize kazık çakarak bu işi mükemmelen yapan adamlar da vardı; 16-17. asrın “dalgıç” unvanı taşıyan mimarlar gibi... Sorun, bu milletin hiçbir kesiminin ne Mimar Sinan’ı ne de Şemsi Paşa gibi ince zevkli bir veziri bilmemesi ve umurlarında olmaması.
Haberin Devamı
PEKİ, YA YALILAR?
20 milyonluk keşmekeş içindeki bir şehir başka türlü oraya çıkamaz. Şu anda belediyenin karşılaştığı sorunun farkındayız. Ama yavaş yavaş asıl kordon yolunun etrafındaki kaldırımları işgal eden binaları oradan çekmek gerekir. Bazılarının tabii istimlak bedeli ödenecektir. Bazılarının da kaçak çıkıp çıkmadığını Allah biliyor.
Acaba sahipsiz ve avukatsız olan Mimar Sinan ve Şemsi Paşa’nın aksine kıyılardaki yalıların da önünden yol geçirebilir misiniz? Geçirmenizi pek temenni etmeyiz ama sadece bu soruyu soralım yeter.
.
Caligula
#YAZAR#İlber Ortaylı#Caligula
Ocak 24, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Miladın 12. yılında doğdu ve 41. yılı ocak ayının bu günlerinde öldü, daha doğrusu Roma darbelerinde pretorius dediğimiz muhafız kıtaların isyanıyla ortadan kaldırılan ilk imparatordur.
Haberin Devamı
12 ve 41. yıl, bugünkü tarihçiliğimizin, Hıristiyan takviminin zamanlamasıdır. Aslında Hıristiyan dünya bile 6. asır başlarına kadar bu takvimi kullanmazdı. “Ab urbe condita” Roma şehrinin kuruluşunu başlangıç kabul eden ve bugünden 700 küsur yıl daha geriye giden takvim en geçerlisiydi.
Caligula
ROMA’NIN DİKTATÖRÜ
Caligula, ortaçağlar ve yeniçağlar anlamında bir imparator değildir. Roma’nın diktatörleri olağanüstü zamanlar için fevkalade yetkiyle senato tarafından tayin edilirdi. Eğer bu yetkiler altı ay ve bir sene değil de bütün bir ömre uzatılırsa (ki Iulius Caesar bu hakkı neredeyse elde etmişti, ama Augustus elde etti) ortaya çıkana imparator denir. Caligula’nın bu dönemi sadece dört yıl sürdü. İlk bir buçuk senesinde aklı başında işler yaptı. Eski ve ilahi bir ailenin çocuğuydu. Patricilerin hepsi yarı tanrısal sülaleden geliyor diye anılır. Julius ve Claudius sülaleleri, Venüs tanrıçadan gelenlerdir. Dahası hiçbiri efsaneye göre İtalya’nın asıl yerlileri değildir. Troya Savaşı’nın iltica etmiş mağlup asilleridir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
ATINI SENATÖR YAPTI
Caligula’nın, inşa ettiği suyolları (aquaductus) ve şehir tesisleri bir müddet sonra kuru israfa dönüştü. Tiberyus’un zulmünden ve bütün ailesini temizlemesinden kurtulan genç Caligula, selefinden daha beter biri oldu. Yakınlarını o da temizlemeye devam etti. Bir tek amcası Claudius elinden kurtuldu. Caligula, pervers ilişkilere girdi, herkesi vergiye bağladığı yetmiyor gibi, atını senatör bile ilan etti.
Dönemi anlamak için tarih okumanıza lüzum yok. Robert Graves’in “Ben, Cladius (I, Claudius)” adlı romanı Julia sülalesinin bu kanlı dönemini ve hanedanın bitişini anlatıyor. Cladius’un akıllı ama ürkek yönetiminden sonra yeğeni Neron, Roma imparatoru oldu. Onun akıbeti malum. Hıristiyanlığa zulüm de Caligula ile başlamıştır.
DELİ, SAPIK VE YIKICI
19. ve 20. yüzyıl insanlığında tuhaf bir tarih yazımı ve anlayışı gelişti; Gaius Caligula, Neron ve nihayet İmparator Bilge Marcus Aurelius’un deli ve gaddar oğlu Commodus’un portrelerine bakarak bütün Roma imparatorlarını deli, sapık ve yıkıcı olarak nitelendirmek diye özetlenecek bir uslûp bu. Oysa modern uygarlığın bütün müessesleri Roma’dan geliyor ve tarihte aynı coğrafyada kurulan üç imparatorluktan, yani Roma, Bizans ve Osmanlı’dan daha çok imparatorluğa benzeyen imparatorluk da yok.
Haberin Devamı
Caligula ve Neron’un ama onun yanında akîl insanlar Marcus Aurelius, Septimius Severus, Trajanus ve Hadrianus’u da öğrenmekte fayda olabilir. Roma’nın bazı kurumları, bu insanların ihlal edemeyeceği ve ortadan kaldıramayacağı kadar sağlamdı ve bunlar modern insanlığa kaldı.
ROMA İMPARATORLARI
Historia Augusta, MS 117-284 yılları arasında hüküm süren Roma imparatorları hakkındaki sayılı Latince kaynaktan biri. Kimliği belirsiz bir yazar tarafından 4. yüzyılın sonlarında yazılan eserin bu cildinde Hadrianus’tan Clodius Albinus’a kadar hüküm sürmüş Roma imparatorlarının biyografileri yer alır. Eser, Roma imparatorlarının sadece siyasi konularla ilgili yaptıklarını ya da savaşlarını değil, özel yaşamlarından fiziksel ve ruhsal özelliklerine, giydiklerinden yediklerine, okudukları kitaplardan hobilerine kadar birçok konuyu içerir.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
by Taboola
İLGİNÇ ÇIKIŞLARI VE ZEKÂSI HERKES GİBİ BENİ DE ETKİLEMİŞTİR
NUR VERGİN
Yüz yüze 70’li yılların başında tanıştık. Galiba Ankara’da Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde bulunuyordu. Bana ziyarete geldi. Sonra araya bir zaman girdi ve İstanbul Üniversitesi’nde rastlaştık. Giderayak daha sık görüşür olduk. Hatta 1979 yılında İstanbul Üniversitesi’ndeki doçentlik deneme dersime gelen yakın dostlardandı. Son yıllarda görüşemez olduk. Ölümünü gazeteden öğrendim.
Caligula
ZEKİCE İĞNELERDİ
İlginç çıkışları ve zekâsı herkes gibi beni de etkilemiştir. Bir toplantıda Türkoloji sahasında çalışan Fransız bir Türkoloğa sorduğu soru çok açıktı: “Siz Türk arkadaşlarınıza bakarak ‘dinci’ tabiri kullanıyorsunuz. Bunu hiç Fransızca ya da başka dile çevirmeyi denediniz mi?” Bence dehşet bir soruydu. Çevirdiği zaman hiçbir işe yaramayacağı açık, “bidon” tabir edilen içi boş kelime, yaygın bir kavram olarak yerleşmişti. Aynı toplantıda kırsal alandaki bir araştırmadan bahseden Alman hanım sosyoloğa “Mülakatta bu soruyu sorduğunuz hanımların yanında eşleri de var mıydı?” diye sordu. Daha başka çevrelerde daha etkili iğnelemeleri olduğu açık. İnsanlar bunları hak ediyorlardı ve tahmin ediyorum hizaya da geliyorlardı. Fakat şık ve bilgili biri tarafından iğnelenmek herkesin hazmedeceği şey değildir.
Haberin Devamı
LİSANI KUVVETLİYDİ
Yazdığı makalelerin bir kısmını ve Siyasetin Sosyolojisi kitabını hâlâ okuyorum. Lisanlardaki akıcı konuşma üslûbu hayranlık vericiydi. Dışarıda büyüyen birçok Türk’ün aksine Türkçeyi iyi kullanmak ve geliştirmekle çok meşguldü ve bununla da haklı olarak iftihar ederdi. Madrid Üniversitesi’nde ondan güzel bir İspanyolca dinlemiştim. “Başka hangi dilleri biliyorsun?” dediğimde, “Portekizcem daha iyidir” dedi. Fransızca ise bugün artık nadir rastlanacak derecede yazısı bile mükemmeldi. Bunu şahsen takdir edecek kadar çetin bir şey olduğunu biliyorum.
DÜNYAYI TANIYORDU
Dışarıda geniş bir muhiti de vardı, istese milletlerarası teşekküllerde (UNESCO gibi) iyi bir mevkii hemen alabilir, bir üniversitede rahatça bir kürsü sahibi olur ve hocalık yapardı. Lakin daima bu işten imtina etmiştir. Şu cümle ona aittir: “Allah korusun ama mülteci olmak zorunda kalırsam, İspanya’da yaşamayı tercih ederim”. Buraya yakın bir ülkeyi tercih ediyordu ve her hâlükârda başka yerde uzun boylu oturmayı da “Allah korusun” diye tasvip ediyordu.
Haberin Devamı
Dünyayı tanıyan, her yerin tadını çıkaran birinin bunu söylemesini anlıyorum. Türkiye’de yaşamak, Türk olmak aslında herkesin anlayacağı bir tat değildir, zor meslektir. Onu bilen okumuşlardandı.
.Hitler'in iktidara yürüyüşü
#YAZAR#İlber Ortaylı#Hitler
Ocak 31, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
30 Ocak 1933, 88 yıl evvel, Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı mareşallerinden ve cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Hitler’i Almanya Başbakanı olarak tayin etti.
Haberin Devamı
Bu seçiminde çaresizdi, ama çaresizliğe de pek fazla direnmiş değildi. Reichstag’da, Alman seçim sistemindeki tuhaflık en küçük partilere bile sandalye kazandırıyordu ve o dönemde ortaya çıkan bir espri vardı: “Anavatan partileri ortaya çıkmaya başlayınca anavatanı kaybetmeye başladık”. Merkez ve merkez sağ partiler Hitler’in etrafında kümelenmeye başladılar.
Hitlerin iktidara yürüyüşü
SOVYET İŞGALİNDE BİRLEŞTİLER
Bizim tarihimizde bazı kimselerin çok hayırhah şekilde andıkları Ankara’daki Büyükelçi Franz von Papen o tarihte Hitler’in şansölyeliğe çıkışını hazırlayanların başında gelir. O tarihte Alman Komünist Partisi, Avrupa’nın en büyük Marksist partisiydi, ancak aynı şeyi kadroları için söylemek mümkün değil. Başındaki liderleri Thalmann bile Komintern tarihinde önemli katkısı ve yeri olan kişilerden sayılmaz. İşin daha ilginci Alman sosyal demokratlarıyla komünistlerin ittifak yapması hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Böyle bir ittifak ancak Sovyet işgalinde kurulan Demokratik Almanya’da silah zoruyla mümkün oldu ve harpten sonra komünistler ile sosyal demokratlar Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nde (Sozialistische Einheitspartei Deutschlands) birleşeceklerdi.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
2025’in Şimdiye Kadarki En Gerçekçi PC Oyunu!
Raid: Shadow Legends
by Taboola
Hitler’in Nasyonal Sosyalistlerinin aldığı rey tek başına bir hükümet kurmaya müsait değildi ama en çok reyi de onlar almıştı. Bunun yanında partinin aldığı rey ve partiye katılmalar, 1920’lerin sonundan itibaren göz göre göre büyümüştü. İşsizlerin partisi olarak iktidara geldikleri hep tekrarlanmıştır. Son zamanlarda yapılan titiz araştırmalar, bu kanaati değiştirdi. Hitler’i iktidara getiren kitle işsizler ordusu değildi; daha çok işini kaybetmekten korkan alt orta sınıftı. Ağır Birinci Dünya Savaşı şartlarından geçen ve alışılmadık bir enflasyon gören Almanya’nın dar gelirli insanları korkuyorlardı. Nasyonal Sosyalizm onlar için bir huzur ve dinginlik getirecek gibi görünüyordu.
EN VAHŞİ ÖRGÜTLENME
Alman tarihi kültüründe Luther’den beri Yahudilere suçlu diye bakan bir yaklaşım söz konusudur. Bu konuda birçok Orta Avrupa ülkesinin daha farklı düşündüğünü söylemek mümkün değil. Ama antisemit örgütlenme en vahşi şekliyle Almanya’da söz konusu oldu ve tarihte örneği görülmeyecek bir imha politikasına başlandı (Endlösung). Bu son derece kendine özgü ve şiddetli ırk tahribatıdır. Bu tahribat, çok kimsenin gözünden kaçar ama Çingenelere de yönelmiştir. Sonunda işgal edilen ülkelerde hayatlarında görmedikleri, tanımadıkları Yahudiler ve Çingene gruplarını kamplara götürecek kadar kitlenin rayından çıkmasıdır.
Haberin Devamı
SOL PARTİLERİN ÜZERİNE GİDİLDİ
Hitler iktidara geldikten sonra orta sınıfların çok rahatsız olduğu grupların üzerine yürüdü. Düzmece Reichstag Yangını, ki bunun böyle olduğu Reich’ın polis arşivlerinde de ortaya çıkmıştır, ancak sansürlendi. Tabii ki sol partilerin faaliyetleri, yasaklana yasaklana sonunda kanundışı ilan edilmeye kadar gitti. Sloganlar kabul görüyordu. Irk nazariyesini bu parti ortaya atmış ve kabul ettirmiş değildir. Bir İngiliz lordunun ve Wagner’in damadının Hugh Seton-Watson’ın yazdığı “Nations and States: an Inquiry into the Origins of Nations and the Politics of Nationalism” adlı kitabı ırk üzerine, basit okunuşu ve yazılışıyla Almanya’da yüzün üzerinde baskı yapmıştı. Hemen her evden çıkıyordu.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
Avrupa’nın umumi bir problemi olan ırkçılık, Almanya’da da tatbik ediliyordu. Bürokrasinin etkinliği dolayısıyla da korkunç bir döneme girildi. 12 yıl iktidarda kalan Nasyonal Sosyalizm, Avrupa ve Almanya’nın tarihinde, unutulmaz bir biçimde sosyal ve kültürel yaralar açmıştır.
DİMİTRİ VASİLYEV
Türk dünyasının yakından tanıdığı Türkolog dostu kaybettik. Özelliği İslamiyet sonrası dönemi bilmek yanında, asıl İslam öncesi Türk dilini ve yazıtlarını değerlendirmesidir. Yenisey bölgesindeki arkeolojik kazılardan çıkan bazı yazıtlar Göktürk alfabesinin kullanım bakımından daha da geriye gittiğini gösterir. Eşi Yelena Hanım da Türkolog ve mütercimdi. Maalesef ikisi de koronavirüsten dolayı kaybettiğimiz değerler arasında... Oğulları onların yerine Moskova’daki Lomonosov Üniversitesi’nde bu dalda çalışmaya devam ediyor.
Hitlerin iktidara yürüyüşü
Haberin Devamı
MESLEKTAŞLARININ İMDADINA KOŞARDI
Dimitri Vasilyev’in sahasında meslektaşlarına yardım etme özelliği her şeyin önünde gelirdi. İlişkilerin zor olduğu zamanlarda gerek Türkiye’den gidenlere ve bazı sahalara girmesi yasak olan Doğu Avrupalılara da yardım ettiği, onların araştırmalarını desteklediği, kolaylık sağladığı bellidir. Türkçe konuşulan bölgelerde sevilen bir bilgindi. Son zamanlarda Bilimler Akademisi’nin Şarkiyat Zümresi’nde enstitü müdür yardımcılığı, Federal Cumhuriyetin bazı bölgelerinde Bilimler Akademisi üyeliği gibi görevleri yaptı. 74 yaş gibi bir bilgin için erken bir zamanda aramızdan ayrılması bir kayıptır.
REHBER
Gelibolulu Mustafa Ali, 16. asrın ikinci yarısında Osmanlı kültürünün ve medeniyetinin anlaşılması ve yaşadığı asrın adeta gelecek asırlara tanıtımı için en önemli yazardır. Osmanlı kültür hayatını anlatan “Meva’ıdü’n-Nefais Fi-Kava’ıdi’l-Mecalis”, yani “Meclis Kaidelerinde Nefis Kaideler” diye çevirebileceğimiz bir eseri vardır. “Hâlâtü’l-Kâhire mine’l-Âdâti’z-Zâhire” denilen defterdarlık devrinin Mısır’ını nakleden eseri Andreas Tietze tarafından çevrilmişti.
Hitlerin iktidara yürüyüşü
Haberin Devamı
DİKKATLİ BİR ÇEVİRİ
TÜBA Yayınları arasında çıkan “Künhü’l-Ahbâr”ında ise biyografiler birbirini izliyor. Osmanlı uleması hakkında buradaki kayıtları dikkatli bir şekilde çeviren sadece çevirmek değil; metni mukayeseli şekilde yeniden neşreden Ekmeleddin İhsanoğlu Hoca’nın kaynak yayınlaması bakımından önemli bir çalışmasıyla karşı karşıyayız. Mustafa Ali’nin nefis üslubunu, tasvirlerini ve heccav karakterini burada görmek mümkündür. Kitabın girişi mutlaka bilgilerimize katkı ve düzeltmeler getiriyor. Çalışmanın arkasında tıpkı basımı ve yeniden inşa edilerek yazılan metnin verilmesi tarih ve Türkoloji talebeleri için çok yararlı bir rehber ortaya koyuyor.
Siyasete giren bilim insanlarının aksine Ekmeleddin İhsanoğlu Hoca çalışkanlığını ve titiz araştırmacılığını kaybetmeden verimli bir şekilde bilim hayatına devam ediyor.
OSMANLI İLMİYESİ
Hitlerin iktidara yürüyüşü
Mehmet İpşirli Hoca, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin yetişmelerinden. Osmanlıca ve Arapçasını metin tetkikinde son derece ustalıkla kullanan yeni nesilden. Osmanlı uleması için yazdığı makalelerin en önemlilerini muhtevaya ve kronolojiye göre bu kitabında derlemiş ve bütüncül bir çalışma ortaya koymuştur. Osmanlı ulemasını Osmanlı Devleti’nin yapısını ve temel karakterini dikkate almadan tanımak ve anlamak mümkün değildir. Hiç şüphesiz ki yakın bir gelecekte bu dal için en çok istifade edilecek bir eser de böylelikle ortaya çıktı. Bu kitabın Osmanlı medeniyet tarihinin az işlenen, konusu için çok aydınlatıcı olduğunu söylemek gerekir.
Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra
#YAZAR#İlber Ortaylı#Adnan Dalgakıran
Şubat 07, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Cahit Kayra’yı bundan 20 yıl önce tanıdım. Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı. Devletin sorumluluğu ve hesap sormayan bir halka karşı, hesap verme edebi bizlere Cahit Kayra’nın neslinden kalmadır.
Haberin Devamı
Haftanın belli günlerinde öğle vakitlerinde Beşiktaş’taki Turgut Vidinli’nin restoranında toplanırdık. İki Kabataşlı, Hilmi Yavuz ve Hasan Pulur, kadim dostum Eski Eser ve Müzelerden sorumlu Kültür Bakanlığı müsteşar muavini Murat Katoğlu, rahmetli Orhan Duru, sonraları Ali Rıza Kardüz ve Ahmet Piriştina zamanında İzmir Belediyesi’nin faal genel sekreteri Hasan Fehmi Mani, bu uzun öğlen yemeklerinin müdavimleriydi. Bu buluşmalar ucundan yetiştiğim eski İstanbul’un masa sohbetlerinin artık tükenmiş bir örneğiydi.
Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra
Cahit Kayra’yı dinlemekten çok memnundum. Bakanlığı sırasında sadece uzaktan ismini duymuştum, fakat onu sadece bir kişiden duymamıştım, çağdaşlarının hemen hepsinden onun hakkında medhüsena duydum. Doğruydu, Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı; (1938 yılı). 1917 doğumlu bir insan benim ailemde de vardı, rahmetli annem. Kuşkusuz annemin görüp yaşadıkları bambaşka bir dünyayı anlatıyordu, Cahit Kayra’nınki de Türkiye’yi.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
UNUTAMADIĞIM İNSANLAR
Böyle üç-dört unutmadığım insan daha vardır. Belki insanların yaşam kalitesinden dolayı, en başta Rudolf Karlburger adında Dachau toplama kampında kalmış bir Viyana Yahudisi, yüksek mühendis, onun anlattıkları ve kültüründen, teknoloji tarihi bilgisinden çok şey öğrenmişimdir. İkincisi yine aynı gruptan, imparatorluktan beri Avusturya’nın tarihini yaşamış burjuva bir fabrikatörün kızı Friedl Mertinz (kızı Avusturya Tiyatro Sanatçıları Birliği’nin başındaydı, Hanna Mertinz). Nihayet okuldaki hocalarım. Viyana’dan sonra da hayat boyu görüştüğüm, seçkin Türkolog Andreas Tietze, savaş yıllarını Estonya’da ve Alman işgaline karşı muhafaza altına alınan gruplardan olan Doğu Avrupa tarihçisi ünlü Walter Leitsch geçirdiği zahmetli hayatı, yarı sürgünde yaşadığı Sovyet Kazakistan’ı ve Avusturya’yı içeriyordu.
VARLIK VERGİSİ OKUNMALI
Son bilge, şuurla dinlediğim ve dinlediklerimi değerlendirdiğim Mülkiyeli büyüğümüz Cahit Kayra’ydı. Yazdığı “Varlık Vergisi” benim duyduğum bazı şeyleri doğruluyordu. Sadece gayrimüslimlere konmuş bir vergi değildi ama açıktır ki il düzeyindeki defterdarlıklarda birtakım saptırmalar olmuş. Cahit Bey kurulun üyesi değil, ama en genç maliye müfettişi olarak çok aktif bir danışmanıydı. Etkin bir yön verici olduğu söylenemez fakat konuyu iyi biliyordu. Sakın ola ki bazı hazırcı amatör tarihçiler varlık vergisinin nazariyat ve tatbikatını hazırlayanlardan birinin Cahit Bey olduğunu söylemesinler. Ancak çok iyi bir gözlemci olduğu, notlarını tuttuğu açıktı. Bu kitabını okumak lazım.
Haberin Devamı
FAZİLETLİ BİR İNSANDI
Kayra, Varlık Vergisi uygulaması sırasında kurtlarla kuzuları yiyen, sonra da çobanlarla ağlayan tiplerden değildi. Faziletli bir insandı, cumhuriyetçiydi. Cumhuriyet’ten önceki tarihin hakkını verdiğini söylemeyeceğim. Araştırma yapıyordu. Bu Osmanlı araştırmalarının, o tarihin dibine inecek şeyler olduğunu söylemem ama faydalıydı. Cumhuriyet dönemini ise çok iyi biliyordu. Ne yazık ki bütün notlarını yayımlayamadı ama yayımladıklarının bile okunması çok şeyi değiştirir.
Yakın tarih konusunda iki gözlemci benim için çok önemlidir. Birincisi hiç şüphesiz Şevket Süreyya Aydemir’dir. Cahit Bey de ikincisidir. Cumhuriyet’e objektif olarak bakmak isteyenler, bu iki dalgadan ve iki ayrı nesilden gelen bürokrasinin ve politikanın içine girebilen ve gözlemleyebilen iki yazarımızı bilmek zorundadırlar. Ne yazık ki son zamanlarda bu sohbetlerimiz yapılamaz oldu. Öğle yemeğinin müdavimleri Hasan Pulur, ardından Orhan Duru ve nihayet Ali Rıza Kardüz de bizim dünyamızı terk ettiler.
Haberin Devamı
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
MÜLKİYELİLERİN FARKI
Bir şeyin üzerinde durmamız lazım, tipik Mülkiyeli olduğunu zannetmiyorum. O mektepteki öğrencilik yıllarım tatlıydı, ama daha hoş öğrencilik zamanım da oldu ve daha verimli yıllardı, daha unutulmaz arkadaşlıklar edindim. Galiba zamanımızın Mülkiyelilerini başkalarından ayıran bir şey vardı, devletin sorumluluğu. Devletin sorumluluğu ve hesap sormayan bir halka karşı, hesap verme edebi bizlere Cahit Kayra’nın neslinden kalmadır. Türkiye bürokratının Cumhuriyet döneminde Osmanlı bürokratından daha çok şey bildiğini söylemem mümkün değil. Tanzimat bürokrasisini şayet Atatürk yanında görse çok daha önemli işleri çabukça yapabilirdi, ama cumhuriyetçi bürokrasinin eskiden bir farkı vardır, o verimsiz ve imkânsızlıklar Türkiye’sinde olmayacak işler başardılar. Sağlık alanında benzer ülkelerin hatta komşuların önüne geçtiler, sosyal adaletsizlik dolayısıyla birçok Avrupa ülkesinde okuyamayacak sosyal sınıfların çocuklarına okuma fırsatı verildi ve yeni Türkiye bunu toplayabildi. Köydeki öğretmen, kasabadaki maarif müfettişi, köy ebesinden tutun da ilk sağlık müdürüne kadar herkes ayrı bir ideolojik donanım içindeydi. Tembel ve miskin insanların yanında inanılmazı gerçekleştirecek ve gerçekleştiren kadrolar da vardı.
Haberin Devamı
Bunlar 1960 ve 70’lerde bile bugün görülmeyecek seçkin, kaya gibi sağlam şahsiyetler olarak bu dünyadan geçtiler. Bizim nesil bu farkı görebiliyor. Cahit Bey’in bunların içinde çok seçkin yeri olan bir şahsiyet olduğuna inanıyorum.
BİR NOT
Cahit Bey’i bulunduğu yer itibarıyla açıktan çok iyi tasvir eden Alev Coşkun’dur. Birlikte çalışma imkânı olduğu için, Cumhuriyet tarihini de çeşitli yönleriyle kaleme alan Alev Çoşkun’un bu değerlendirmesine katıldığımı belirtmek isterim.
KENDİMİZLE YÜZLEŞME VAKTİ
Adnan Dalgakıran, Kabataş Liseli bir kimya mühendisi. Çok genç denecek yaşlarda sanayici oldu. Firması Türkiye sınırları dışında yatırımlar ve ortaklıklar gerçekleştirdi. Kitabına “Türkiye sanayinin doğum yeri Perşembe Pazarı’nın dar sokaklarıdır” ibaresiyle başlıyor, doğrudur. Yıllar önce Harvard’ın ünlü ekonomisti ve iktisat tarihçisi David Saul Landes’i Hasköy ve Balat’ta gezmeye çıkardığımda civardaki imalat atölyelerine takılıp kaldıydı. Landes teknoloji tarihine son derece düşkündü ve iktisatçı özgünlüğü de buradan ileri gelirdi.
Türkiye’nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayra
Haberin Devamı
GİRİŞİMCİ DEĞİL GİRİŞKEN
Dalgakıran aykırı bir sanayici. Tenkitleri çoğu zaman hükümetleri rahatsız eder. Bu kitaptaki gözlemleri kolay bilinecek analizler değil. “Türkiye’deki başarı küresel kantarda tartılmalı” diyor, haklı. Bazen illüzyonla dışarıdan seyrettiğimiz bu iktisadi ve teknolojik gelişmenin dibine inmemiz gerekiyor. “Girişimci”, entrepreneur, menajer dediğimiz zümrenin tercümesi oluyor. Dalgakıran ise bunları Türkiye sanayinde “girişimci” değil “girişken” diye tarif ediyor. Birbirinin kopyası işler üreten, kısa yoldan zengin olma hayali kuran insanlar... İkisinin arasında çok fark olduğu ortada.
Her 10-15 yılda bir kabuk ve üye değiştiren “girişken” sınıfların doğrudan doğruya gelen iktidarlarla akrabalık, particilik ve hemşerilik bağlarıyla sahneye çıkıp indiği çok açık. Kitapta ayrıca know-how bilgisi, teknolojik bilgi birikimi, sivil toplum ve sanayici ilişkileri dolayısıyla iktidar karşısında üretici sınıfların tutum ve konumu tartışılıyor.
YARAMIZ BEYİN GÖÇÜ
Adnan Dalgakıran’ın değindiği önemli bir nokta da bizim yaramız, beyin göçü. Bunca zamandır en azından Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Koç, Bilkent ve Boğaziçi gibi seçkin kurumlarda birçok dâhi genç yetiştiriyoruz. Peki bunlar nerede? Dalgakıran, “Yaratıcı sınıf nasıl yetişiyor? Yetiştikleri bir toprak var, bu toprağın bir kalitesi var, içinde mineraller, elementler var ve üzerindeki hava var. Bu bildiğimiz hava veya toprak değil. Bahsedilen toprak eğitim, hava ise özgürlük, hukuk, demokrasi gibi evrensel kavramlar...” diyor. Bunlar doğru. Her şeyden evvel bunların yetiştiği kurumlar ve oradan çıkan insanların yaşam güvencesi ve de tabii ister devlet ister özel olsun müesseselerde tutunma ve terfilerinin değerlendirilmesi gerekir.
ZİHNİYET DEĞİŞMELİ
Şurası açık: Batı Avrupa bile Hindistan, İran ve Rusya’dan çıkan dâhileri elinde tutamayıp kaçırıyor. Hedef Atlantikötesi oluyor. Türkiye’de bu çok daha büyük bir problem. Dalgakıran haklı. Hükümetlerin üniversiteye bakışında, “Benim kontrolümde olsun da ne olursa olsun” zihniyetinin değişmesi gerekir. Bütçenin en kabarık faslını yatırdığımız yerlerdeki lise, üniversite öğrencileri niye Türkiye’de kalmıyor? Neden daha kaliteli bir eğitim göremiyorlar? Bunu sağlayacak idarecilerin tespiti gerekir.
Kitabın sonunda “Karnemiz” adı altında toplumumun konumunu veren birtakım indeks ve ölçeklerden söz ediliyor, ama bizi asıl etkileyen bu karneyi ortaya çıkarmak için başvurduğu kaynaklar. Kullandığı istatistiki kaynaklar ve mukayese cetvelleri son derece ciddi. Kısacası kendi alanında hamleleri olan ama geleceğinde pekâlâ tıkanıklıkların da görüldüğü, önemli yapısal değişiklikler bekleyen bir memleketteyiz.
“Yüzleşme” kitabı, iktisadi hayatımızda gittikçe azalan, var olma ve etkinlik savaşı veren sanayici sınıfın, aslında halinden memnun olması gereken bir üyesinin, kendi sınıfı ve dünyasıyla yüzleşmesinin, problemleri açıkça sergilemesinin bir belgesi. Rahat okunan, sürükleyici bir rapor.
Atatürk'ün projesi Balkan Paktı
#YAZAR#İlber Ortaylı#ATATÜRK
Şubat 14, 2021 06:293dk okuma
Paylaş
9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında bir pakt imzalandı. Bu paktın inşası, ön planda Türkiye’ye aittir ve Atatürk’ün projesidir. Sosyalist blokun ortaya çıkması, İkinci Cihan Harbi savaşından sonra Sovyet-Amerikan ekseninde ittifak sisteminin gelişmesi, bu yapıyı dağıttı.
Haberin Devamı
Daha önceden Türk-Yunan geriliminin bitişi, Venizelos’un Ankara ziyaretiyle başlamış sayılabilir. Türkiye-Yunanistan özellikle, Yunanistan’ın üzerinde ısrarla durduğu ve büyük devletlerce de empoze edilen mübadeleden sonra müspet bir raya oturmuştu. Hitler’in Almanya’daki iktidarı henüz ciddi bir atılımı olmadığı halde nutukları ve ideolojisi ile Avrupa’daki ilhak teşebbüslerinin Aristide Briand-Gustav Stresemann (Locarno) Antlaşması’nın dahi ihlaline söz konusu olduğu bir devirde, bu ciddi bir girişimdi.
ANA SEBEP İTALYA
Sovyetler Birliği, Balkan ülkeleri için bir tehlike teşkil edecek dönemde değildi. İtalya ise savaş kapasitesinin ötesinde Doğu Akdeniz’deki eğilimleri belirten Faşist Parti’nin nutukları dolayısıyla Balkan Antantı’nın kurulmasındaki ana sebeplerdendi. Romanya, Hitler ve müttefiklerinden çekindiği için bu pakta yanaşmıştı. Ayrıca Sovyet tehlikesini de tarih dolayısıyla küçümsemediği açık. Özellikle Bulgaristan ise Yunanistan ve Romanya ile olan sınır sorunlarından dolayı, bu paktın dışında kaldı ve ön görüşmelerde azınlıkların statüsünü bahane etti. Gerçekten Romanya’da Bulgar azınlık vardı ve Bulgaristan, Yunanistan içinde kalan Makedon nüfusu başlıca bir problem olarak benimsemiştir. İtalya konusunda ise Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya Krallığı arasında ciddi bir fikir ve işbirliği vardı. Ne var ki Venizelos paktın imzalamasından sonra İtalya ile de ilişkilere girerek ayrı bir politika geliştirecek ve Roma’yı ziyareti tercih edecekti. Buna karışlık Yugoslavya ile Türkiye bu konuda daha sabit ve tutarlı bir işbirliğini sonuna kadar devam ettirdiler. Pakt sırasında ebedi dostluk ve tarihi beraberlik söyleminin varlığı bile dikkat çekicidir. Başbakan Konstantinos Tsaldaris’in İnönü’yü ziyareti sırasında Türk basınında bu gibi yazılar görüldü ama asıl önemlisi İkinci Cihan Harbi’nden sonra Balkanlar’daki Komünist Rusya tehlikesine karşı Yunanistan’la Türkiye ilişkilerinin ismi geçen başbakanın lisanında (Bizde Çaldaris diye telaffuz ediliyor) konfederasyon sözüne dönüşeceği görülecektir.
Atatürkün projesi Balkan Paktı
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
ENTERESAN MADDELER VARDI
Haberin Devamı
Balkan Paktı’nın ilginç hükümleri vardı, daha evvel devletler arasında yapılan ayrı anlaşmalara dayanarak kurulmuştur. 14 Eylül 1933’te Ankara ile Yunanistan, Ekim 1933’te yine Romanya-Türkiye, aynı yılın kasım ayında Türkiye-Yugoslavya arası dostluk ve saldırmazlık anlaşmaları Belgrad’da imzalandı. Yunanistan ve Türkiye arasında Balkan Antantı’nın getirdiği yakınlıklar vardır. Bunların en göze çarpanlarında biri iki ülke milletvekillerinin devlet araçlarında karşılıklı olarak ücretsiz seyahat hakkı bulunmasıdır. Yugoslavya ile olan anlaşmada ise burada bir adım daha ileri gidilmiştir. Kültürel temsile önem verildi. Bu çok ilginç bir kuruluştur. Yugoslavya’da Balkan Paktı gereği bir nevi kültür ataşesi bulundurma âdeti 1960’lara kadar devam etti. Türk maarifinin bir temsilcisi Belgrad’daydı.
Haberin Devamı
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
TÜRKİYE YARDIM ELİ UZATTI
İkinci Dünya Savaşı’nda bunun pratik yararları görüldü. Yunan politikasını takip ettik. Alman işgali sırasında Türkiye büyükelçiliği ve delegasyon, Atina’yı Yunan milli hükümetiyle terk ederek Kahire’ye gitti. Büyükelçi Enis Aygen, Yunan milli hükümeti nezdinde büyükelçi olarak Kahire’de görev yapmıştır. Tabii savaş içindeki açlıkta Türkiye’nin o yıllarda pek de bolluk içinde olmamasına rağmen Yunanistan’a gıda yardımı yaptığı biliniyor. Alman işgali dolayısıyla Yugoslav Krallığı’nın milli banka rezervleri olan altını Ankara’ya naklettikleri bilinir. Muhafaza altında tutulan bu rezerv, Tito’nun İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ziyareti sonrasında Yugoslavya’ya iade edilmiştir. Yeni kurulan Yugoslav Federatif Cumhuriyeti’nin hayatı bakımından önemli bir olay olduğu açıktır.
Haberin Devamı
Balkan Paktı zamanla anlamını kaybetmiştir. Sosyalist blokun ortaya çıkması İkinci Cihan Harbi savaşından sonra Sovyet-Amerikan ekseninde ittifak sisteminin gelişmesi, bu yapıyı dağıttı.
GERİLİM KADAR DOSTLUK DA...
Zaman zaman Balkan ülkelerinin halledemedikleri azınlık sorunları daimi bir problem olarak bu gibi anlaşmaları zedelemiştir. Bugün de bu anlamda Balkanlar’da ittifak girişimlerinin ve mevcut ittifakların kusuruz ve baş ağrısız devam etmediği açıktır. Ancak şurası bir gerçek: Bu ülkelerin arasında tarihi, kültürel ve zihni benzerlik mevcut oldukça gerilim kadar dostluğun da yaşaması kaçınılmazdır.
Yanlış bir misilleme
#YAZAR#İlber Ortaylı#Demir Özlü
Şubat 21, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Bize göre YÖK uygulaması mümkün olmayan ve aynı zamanda hukukun genel bir kurumuna, yani ahde vefa ve akit kurallarına aykırı bir karar aldı. Şu anda Galatasaray Üniversitesi’ne gelen Fransız profesörlere Türkçe öğrenmeleri zorunluluğu konuyor (B2 grubu), aksi takdirde görev yapamayacaklarmış.
Haberin Devamı
Bu, Fransa’daki Türk öğretmen ve din görevlilerine Fransızca mecburiyeti koyan kurala bir tepki, mukabele-i bilmisil oluyor; tabii ki öyle değil. İlkokul ve ortaokulda Türk çocuğuna öğretmen olarak giden ve orada çalışan Türklere dini hizmet ve tedris vermeye gidenlerin Fransızca bilip bilmemesi gerektiğini tartışacak değilim. Ama Galatasaray’a gelen Fransız profesörlerin, hele hukuk ve sosyal bilimlerdekilerin Türkçe bilmemesi daha iyidir. Çünkü zaten eğitimde Türkçe okutulacak dersleri ve branşları Türkçe okutuyoruz. Hâlâ devam ettiğim ve 20 yılı aşan tedrisatta hukuk tarihi dersini sadece Erasmus mübadillerine ve bir de yaz kursunda olmak üzere birkaç kere Fransızca vermek zorunda kaldım. Birtakım dallarda Fransızca ders yapılıyorsa bu gerekli olduğundandır. Aynı dersin bir başka alternatifi Türkçe de veriliyor.
Yanlış bir misilleme
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
by Taboola
BU SAATTEN SONRA OLMAZ
Sosyal bilimler ve hassaten hukuk dalında Fransızca eğitimin faydaları tartışılmaz. Zaten Galatasaray Üniversitesi kurulurken Fransa ile bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmada böyle bir mecburiyet yoktur. Buraya gelenlere bu saatten sonra Türkçe öğren demek, hukuk ilkelerine (akid prensiplerine), ahde mugayirdir.
YETERİNCE TERCÜMAN YOKTU
1933 Üniversite Reformu ki birtakım kimseler çok tenkit ediyorlar, gelen profesörlere Türkçe öğrenme mecburiyeti koymuştu. Zira derslerin Türkçe verilmesi zaruriydi. Tercüman kadrosu yetersizdi. Alman hocaların yanında Fransız hocalar da vardı, derslerinin tercümesini yapacak sayıda asistan ve görevli bulmak mümkün değildi. Asıl önemlisi de Hitler’den kaçıp Türkiye’ye sığınan hocayla (Fransa ile yaptığımız müstakil anlaşma dolayısıyla), buraya gelen Fransız’ın durumu aynı değildir, bu açık.
AMACI HUKUKÇU YETİŞTİRMEK
YÖK’ün bu kararı Galatasaray Üniversitesi’ni yaralar ve bu üniversiteden beklenen milli görevin de yerine getirilmemesiyle sonuçlanır. Zira herkesin malumudur, Avrupa’daki divanda Strasbourg’da aleyhimizde tonlarla dava açılıyor. Bunların çoğunu kaybediyoruz. Hepsi de haksız olduğumuzdan, adaletsiz davrandığımızdan değil, düpedüz hukukumuzu savunacak kadrolarımız yok. Bunun için bu fakültenin kuruluşunda rahmetli büyükelçi Coşkun Kırca’nın büyük gayreti görülmüştü. Yine aynı şekilde Dr. Yiğit Okur ve onların destekçisi ve ikisinin yakın arkadaşı İnan Kıraç’ın yardımı unutulamaz. Vakıf da bunun için kurulmuştu. Coşkun ve Yiğit beylerin Fransızcası mükemmeldi. Yiğit Bey beynelmilel şöhreti olan bir hukuk insanıydı. İnan Kıraç da zaten Galatasaraylıdır. Bu üniversite ön planda Fransız kültürünü yaymak için kurulmuş bir yer değildir. Türk hukukçusunun beynelmilel sahada savunma kabiliyetini temin etmek içindir ve kurumda çalıştığım 20 yılda bunu gördüm, verimli sonuçlar alındı ve alınıyor.
Haberin Devamı
ŞÖHRETİMİZİ ZEDELER
Bu gibi ahde vefa kuralı dışındaki kararlara hükm-î karakuşî denir ve memleketin gayreti, hukuka riayet konusundaki şöhretine karşı bir davranıştır. Lütfen tashih edin! Fransa’daki öğretmen ve din görevlisine uygulanmaya kalkılan Macron tipi edepsizliği savunacak değilim. Ama bu mukabeleyi uygulamak mantık dışıdır ve bize zararlıdır. Konu üzerinde büyükelçi Selim Kuneralp’in finansveticaret.com adlı internet sitesinde yer alan “Galatasaray Üniversitesi’nde neler oluyor?” başlıklı makalesini fevkalade düzgün buluyorum. Yeterince teferruata dikkat edilerek açık dille yazılmıştır.
DOĞAN CÜCELOĞLU
Doğan Cüceloğlu’yla yakın zamanda tanıştık, dost olduk. Kuşkusuz daha önce yazdığı kitaplardan, konferanslarından haberdardım. İddiasız, sakin bir kişiliği vardı. Dalında iyi yetişmiş bir uzman olduğu açıktı. Eğitim gördüğü kurumların, bilhassa Amerika’dakilerin niteliği üzerinde bilgim var. İstanbul Üniversitesi ve Illinois’da okudu. Chicago çevresinde üniversiteler genellikle iyi öğretmen yetiştirecek bölümleri beslerler. Benim de yazarı olduğum Kronik Kitap’ta Deniz Bayramoğlu ile yoğun bir çalışma yaparak, son kitabı “Var mısın?”ı çıkardılar. Hem yayınevindeki personelin hem de Deniz’in, Cüceloğlu’nun ani ölümü üzerine çok üzüldüklerini belirtmem gerekir.
Haberin Devamı
Natro ile İşletmeniz için Kurumsal Mail Adresine Sahip Olun
Natro
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
TOPLUMUN YOL GÖSTERİCİSİ
Güler yüzlü, sempatik, şefkatli ve beyefendi bir insandı. Şüphesiz ki her toplum gibi Türk toplumunun da böyle sevgi dolu, mutedil, yol göstericilere ihtiyacı vardır. Eğitim bilimlerinde çalışan gençlerin örnek alacağı hocalardan biri. Vedide Baha Pars’tan beri Türk maarifinde Amerika’da eğitim gören uzmanların yeri ayrı. Doğan Cüceloğlu internette rahatlıkla bulunabilen program kayıtlarıyla ve eserleriyle bu camiada yaşamaya devam edecek.
DEMİR ÖZLÜ
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi asistanıydı, o dönemini bilmiyorum. 1950’li yıllarda “Pazar Postası”nı çıkaran genç gruptandı, edipti, renkli bir kişiliği vardı. Özellikle “A Dergisi” ve “Yeni Ufuklar”da tanındı. Küstahlık ve boş sözle alakasız, kendine güveni olan bir genç aydın. 12 Mart’tan sonraki savunmalarıyla da dikkati çekti. Bunu şöhret için yaptığını söyleyemeyiz. Zaten edebiyat alanında meşhurdu.
Yanlış bir misilleme
Haberin Devamı
KÖKSÜZ BİR DAVRANIŞTI
12 Eylül sırasında birçok insan gibi onun da vatandaşlıktan çıkarılması bence tamamen köksüz bir davranıştır. Bizim topraklarımızda, bizim dilimizde doğan insanın vatandaşlığını üstünden alıp tekrar giydiremezsiniz, bu gömlek değildir. Eski Yunan şehirleri ve İtalyan cumhuriyetlerinde bile istenmeyenlere “ostrasizm” dediğimiz, dışarı yollama, ihraç, sürgün cezası verilirdi. Vatandaşlık insanın kaderidir ve ilahi yargıdır, ancak ölümle biter. Maalesef Demir Özlü genç yaşta yoruldu ve dışarıda yaşadı. Orada evlendi ve çoluk çocuğu oldu. Aklı her zaman buradaydı.
EDEBİYAT İNSANLARI
Demir Özlü, kardeşi Tezer Özlü Kıral ve sevgili dostum Sezer Özlü Duru bu memlekete üç edebiyat insanı olarak hizmet eden kardeşlerdir. Tezer iki dilde rahat roman yazardı, Almanca ve Türkçe. Sezer’in çevirileri ise bizim dil için bir kazançtır. Demir’i ise bir kuşak değil, İstanbul’u sevenler her zaman İstanbul edebiyatı içinde hatırlayacaklardır. Eserleri İstanbul’a değinse de değinmese de İstanbul kokar. Beyoğlu’nu tarihi ve folkloruyla, gürültüsüzce hissettirerek yazan odur.
İstanbul’un kazancı
#YAZAR#İlber Ortaylı#Kadir Topbaş
Şubat 28, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Dolmabahçe Sarayı Türk saraylarındaki tablo koleksiyonunun en zenginine sahiptir. 1 ay önce açılan Resim Heykel Müzesi gezildiğinde Osmanlı tarihini öğrenmek için sadece kitapların yeterli olmadığını gözlerimizle görürüz.
Haberin Devamı
YAKIN mazide buradaki bazı tabloların Topkapı Sarayı’na devredildiği malumdur. Buna karşıydım, çünkü saray ziyaretçilerinin önünde senkronik polüsyon (eşzamanlama kirliliği) yaratıyordu. Şu anda Topkapı’daki bu tip portreler, 19. ve 20. yüzyılda yapılan resimlerin hepsi Dolmabahçe’ye devredilmiştir. Ayrıca Güzel Sanatlar Akademisi ve şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde olan tablolar da peyderpey geri dönüyor. Fransız oryantalizminin en önemli tabloları buralardadır. Mesela Felix-Auguste Clement’in “Çölde Av” Tablosu 35 metrekarelik bir şaheserdir ve Said Halim Paşa Yalısı’ndan nakledildi. Böylelikle Hidiv Ailesi’nin ve Said Halim Paşa’nın elindeki eser de devredilmiş demektir. Sarayın elindeki birtakım ikinci sınıfa düşen eserler dış depolarda teşhir ediliyor. Müzenin 65 bin kayıtlı eseri ise sarayda teşhir ediliyor.
İstanbul’un kazancı
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
“Veliaht Sarayı” diyebileceğimiz bölüm, bugün Resim Heykel Müzesi olarak açılmış durumda; bir aydır ziyaret ediliyor. Oryantalist ressamların V. Murad ve bilhassa son halife Abdülmecid Efendi gibi hanedan mensubu ressamların eserleri burada. Stanislaw Chlebowski gibi Polonyalı bir ressam yine burada. Doğrusu İstanbul’u ziyaret eden veya İstanbul’a yerleşen Batılı ressamların tabloları önemli bir koleksiyon meydana getiriyor, ama bize sorarsanız asıl önemli koleksiyon Ayvazovski’nindir. Velud bir ressamdı; Rusya müzeleri, hatta Kırım’da Kefe bile onun koleksiyonlarına sahip. Fakat bence Kefeli Ayvazovski’nin İstanbul’daki uzun ikameti sırasında yaptıkları, Saray’ın iltifatına tabii oluşu, onun yaratıcılığının derecesini gösteriyor. Tabiatı çok iyi inceleyen ve aksettiren Ayvazovski’nin Dolmabahçe koleksiyonundaki eserleri eşsizdir. Ayrı bir veliaht köşkünde, ayrı bir atölye onundu.
BİRÇOK RESSAMIN ESERİ VAR
Osman Hamdi Bey, Hüseyin Zekai Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamlarımız yeni açılan galerinin başlıca eserlerine sahip ressamlarımızdır. Bütün Dolmabahçe Sarayı’nda Osmanlı mülkünün her köşesini tasvir eden resimler var. III. Selim, gerek Şükrü Bey gerekse Kapudağlı Konstantin gibi ilk Avrupai portre ressamlarımızın eserleriyle yaşıyor. Sultan Abdülmecid’in tabloları sayısız ve onun Kılıç Alayı’nı resmeden Pavlo Verona’nın panoramik tablosu seyredilecek eserler.
Haberin Devamı
Resim Türkiye’ye Avrupa’ya nazaran geç girdi ama doğrusu hanedan üyeleri başta olmak üzere (Sultan Abdülaziz bile devrinin modern ressamıydı) V. Murad ve son halife hem müzisyen hem de önemli ressamlardır. Modern Türk resminin bütün öncülerinin Milli Saraylar’da izlerini bulmak mümkün; bu, İstanbul için bir kazanç. Çıkan katalog da iyi hazırlanmış. Gezildiği zaman Osmanlı tarihini öğrenmek için sadece kitapların yeterli olmadığını gözlerimizle görürüz.
TABİATIN VE ŞEHİRLERİN DEĞİŞEN KİMLİĞİ
TEK tek yazmak ve söylenmekle memleketteki imar çılgınlığı ve betonlaşma önlenemiyor ama neticeye bakmakta yarar var. Bizim nesil bunu gördü: 1960’larda hatta 1970’lerin başında Samsun Çarşamba’sını geçerek Rize’ye doğru gittiğimizde sonsuz bir yeşillik ama asıl önemlisi birbirinden şirin kasabalardan geçilirdi. Giresun ve Trabzon’un eski yapıları, konakları, kâgir evleri bir ustalık eseriydi ve bunu yapan ustalar da hâlâ hayattaydı. Ne oldu? Bu saydığımız şeritteki yerleşmelerde nüfus o kadar büyük patlama göstermiş değil. Zira genç nüfus oraları terk ediyor, büyük şehirlere göç ediyor. Öyleydi ve hâlâ da öyle. Etrafta yapılan acayip ve çirkin çok katlı binaların mesken ihtiyacına cevap vermesinden çok bir nevi yatırım olarak düşünüldüğü açık. Bir sürüsü boş kalacak, Karadeniz’in doğasına uymayan, kışın yağmurlu, yazın rutubetli iklimlerde sıkıntıyla oturulacak meskenler olduğu açık.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Bir bilgisayarın varsa, bu oyun mutlaka sahip olman gereken bir oyun
Raid: Shadow Legends
by Taboola
HOYRAT DAVRANIYORUZ
İnsanlar yaylalara çıkmak istiyor ama bu çok hoyratça bir davranışla oluyor. Endemik bitkilerin korunmasına ayrılmış sahalarda yayla şenlikleri yapılıyor ve her şenlikten sonra o saha tahrip oluyor ve oradaki bitkiler yok oluyor. Gelen bilgilere göre yeni imar izinleri veriliyor. Bilhassa turistlere ve yerleşimcilere yer yapmak için bu dar yaylalar yeni izinlerle dolduruluyor. Kimse Karadeniz yaylalarını sonsuz çöllere ve steplere benzetmesin. Hakikaten yüzölçümü itibarıyla çok sınırlı alanlardır. Mesele İsviçre’de, Bavyera’da veya Avusturya Alpleri’nde bu gibi alanların nasıl korunduğunu dikkatle incelemek lazım. Buralarda sadece arazinin kötü kullanımı değil, civardan geçen otobanların gürültüsünü ve kirletmesini önlemek için tedbir alınır.
Haberin Devamı
Yarın bir gün Ortadoğu’dan gelecek turistlerin zevkleri ve hedefleri değişirse ne olacak? Yayla turizmi hassas koruma ister, yoksa gözden düşer. İstanbul’un tahribi hâlâ bitmedi, bizim nesil 1950’lerin sonundan 2020’ye kadar neredeyse 70 yıl bu tahribi seyrediyor. Diğer şehirler için aynı durum söz konusu. Bir zamanlar Ankara’da geleneksel adıyla “Dış Kapı” denen yeni adıyla Yıldırım Beyazıt Mahallesi ve meydanı için Kültür Bakanlığı’nın eski müsteşarı Murat Katoğlu’nun bir iğnelemesi vardır: “Dış Kapı’da dur, Ankara Kalesi’ne bak, yan taraftaki Atıf Bey Mahallesi’nin üstündeki gecekondulara bak, bir de İsmet Paşa Mahallesi’ne doğru yapılan binalara bak. O gördüğün feci manzara her yerde tekrarlanıyor”. Ciddi tedbir alamazsak bu şehirler insanların ruhi yapısını ve istirahati yok olacak ve yakın bir gelecekte kullanamaz hale geleceğiz.
Haberin Devamı
ESKİ KARADENİZ YOK ARTIK
Karadeniz gezisi yaptığınız zaman burada artık Karadeniz kalmadığını görürsünüz. 1966’da buradan geçtiğimiz vakit rüya gibi bir yurt parçasıydı. Eski konaklar, kâgir yapılar, yeşillik birbirini izliyordu, bakmaya doyamamıştık. Hatta gezdirmekle mükellef olduğum Danimarkalı gazeteci çifte “Çok hızlı gidiyorsunuz, bunların tadını çıkarmadan nasıl yazacaksınız?” diye sormuştum. Gezinin sonunda Antep için de aynı şeyi söyledim. Çok iyi hatırlıyorum, onları Suriye’ye uğurlarken benden özür dilediler ve “Haklısın” dediler. Bugün ne ben böyle bir ihtarda bulunabilirim ne de onların fazla inceleyecekleri bir şey artık kalmıştır.
Kapadokya diye övündüğümüz yer Kapadokya olmaktan çıkıyor. Ege’deki güzellikler için konuşmama gerek yok. Yunan adalarıyla bizim sahillerin ortasından denizden bir tur yapın ve karşılaştırın görürsünüz.
KADİR TOPBAŞ
İstanbul’un kazancı
İKİ hafta evvel salgın İstanbul’un belediye başkanlarından Kadir Topbaş’ı da aldı. Bu şehri idare etmek kolay değil. Kadir Topbaş saygıdeğer işler yaptı. Bilhassa Topkapı Sarayı gibi müzelerimiz ona çok şey borçlu. Bütçe noksanlarını telafi edecek, park ve bahçe bakımı ve sergilerin desteklenmesinde belediyenin o zaman çok yardımı dokunmuştu ve bu yardım gelenekselleşti. Müzeler olarak Kadir Topbaş’ın saygın bir yeri olduğunu ve böyle de anılarda kalacağını belirtmekte fayda vardır.
HALİL İNALCIK
İstanbul’un kazancı
HALİL İnalcık, hocamdır. Resmen altı sene talebesi oldum ama feyzinden faydalanmaya daha evvelden başladım. Bu, ölüm yatağında helalleşene kadar devam etti. Türkiye’nin kıtlık zamanında dar imkânlarla parlayan bir dâhisidir. Bugün herkesin 20 yaşında gezdiği ülkelere Hoca ancak İkinci Dünya Harbi’nden sonra uzanabildi. Rockefeller bursu falan filanın dediği gibi casusluk yapsın diye değil, önemli bir imparatorluğun tarihini yetkin kişiden dinleyelim diye verilmiştir. Neleri anlattığı açıktır, hepsi basılıdır. Türkiye, Bilkent Üniversitesi’ne gelene kadar hocaya layık mevkileri verememiştir. Tarih Kurumu üyeliği hariç her zaman hem methedilir hem de arka planda bırakılmaya çalışılırdı. 12 Eylül’den sonra Tarih Kurumu üyeliğinden Ekrem Akurgal ile birlikte alınması bir skandaldır. Neyse ki TÜBA kurulunca bu işi telafi ettiler. Bazı hücumlara sessiz kalmak doğru değil. Yoksa merhum hocamızın hatırası bizim gibilerin savunmasının çok üstündedir.
Falih Rıfkı Atay
#YAZAR#İlber Ortaylı#Falih Rıfkı Atay
Mart 07, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
50 yıl önce, 20 Mart 1971 Cumartesi akşamı kalp krizi geçirdi. Bugünün ölçülerine göre uzun bir hayatı olmadı. 1894 yılının aralık ayında doğmuştu. 76 yıllık ömrüne çok şeyi sığdırmıştı. Bunların içinde bir büyük savaş var.
Haberin Devamı
Ortadoğu’nun kan ve barutunu gördü; Bahriye Nazırı ve Suriye ve Filistin Umum Kumandanı Cemal Paşa’nın özel kalemindeydi. Kendinden emin bir üslûpla bu dönemi ve yaşadıklarını “Zeytindağı”nda anlatır. Subaylar yüz yüze muharebelerde bazen kurşun altında sürünerek gidip karşı tarafta ölen İngiliz zabitinin palaskasını söküp alırlarmış; bu onların hakkıymış. Has Belçika köselesinden kesilen, âdeta madalya gibi taşıdıkları bir ödül... Cemal Paşa’nın maiyetinde Alman işgali altındaki Belçika’ya gitmişti. Belçika kemerinden tutun da tıraş bileyicisine kadar hepsini alıp dönmüş. Alman kayzerinin taktığı madalya, Viyana’da Avusturya İmparatorluğu’nun taktığı ve yaver olarak gidildiği zaman bomboş göğüslü olmasın diye buradan da bir nişan takmışlardı. “Birçok zabitin bu imtiyazı protesto ederek kendi madalyalarını yere çarptığını biliyorum” diye yazmaktadır.
Falih Rıfkı Atay
KALEMİ SERTTİ
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Falih Rıfkı’nın hayatında sert üslûbu ile hiç de liberal sayılmayacak görüş ve tavırlarına, sürükleyici ama yer yer de sert kalemine rağmen; çok insanın tiryakisi olduğu bir yazar ve çok kişinin hürmet ettiği bir aydın olmasının nedenleri vardır. 1960’ların moda düşünürleri ve yazarları başkalarıydı, ama Falih Rıfkıcılar hep vardı. Aklı başında bir arkadaşımı hatırlıyorum; her hafta cumartesi günleri İstanbul’a gidip kendisiyle görüşme yapmaktan büyük zevk alırdı. Cenazesine binlerce insan katılmıştı, devlet protokolünün dışında gönüllü kalabalık bazen sert üslûpla doğruları yazanı da istiyor.
İTTİHATÇI VE HALK PARTİLİYDİ
Falih Rıfkı muhafazakârların şiddetli düşmanıydı; ağır yazılar yazardı, solcular da oradan nasibini alırdı. Hayatı boyunca İttihatçı ve sonra Halk Partili oldu, 1950’den sonra CHP’nin kalemşorluğunu yaptı. Hatta “Ulus” gazetesinin tavrını benimsemediği için “Cumhuriyet” gazetesine geçti. O da yetmedi; Bedii Faik’in “Dünya”sına geçti. Ne var ki 1965’ten itibaren artık CHP’li değildi. Demirel’i ve Adalet Partisi’ni savundu. CHP devri denildiği zaman Recep Peker’i tutardı. Ardından gelenleri hele Başbakan Şemsettin Günaltay ve kabinelerini hiç tutmadı. 1946 sonrası CHP’yi bir tavizler yumağı olarak görürdü.
Haberin Devamı
Bunu siyasi bir döneklik olarak nitelendiremeyiz. Bu çizgide yürüyen belirli bir takım vardı. Türkiye’nin İttihatçı eliti ve Jön Türk gençliği kendinden başka kimseyi beğenmez. DP’nin içinde saygı duyduğu tek isim de Celal Bayar’dı, yani İttihat Terakki’nin İzmir Kâtibi Mesulü ve Talat Paşa’nın adamı Mahmud Celal Bey.
İDAMLA YARGILANIYORDU
Açıkça ifade etmiştir, Hamidiye devri nesilleri için yurtdışı gezisi bir hayaldi. “Boğazlar’dan iki tarafa geçen gemileri hasretle gözlerdik” demektedir. Dünyaya açıldığı zaman oraları nasıl gözlediği mühim. Kanaatimce oraları Batı’yı çok iyi bilen, diliyle, kültürüyle bütün sınıflarını tanıyan bir gözlemci olarak değil, ama cazip yanlarını takip ederek seviyordu. İnkîlapçılığında samimidir. Anadolu Mücadelesini 1922’den beri değil, başından beri tutmuştur. Bu yüzden de Nemrut Mustafa Divanı’nda idamla yargılandı. İnönü Savaşları’ndan sonra sadrazam ve kabinenin değişmesinden dolayı idamdan kurtulduğu açık. İstanbul’da kalemiyle mücadeleye devam etti.
Haberin Devamı
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
Natro ile Tüm SSL'lerde Otomatik Kurulum ve Anında Aktivasyon Avantajı.
Natro
by Taboola
Seyahatnamelerini okumak bir zevktir, ancak “Hind Seyahatnamesi”, Hindistan’ı anlatmaz. O görmek istediği Kemalist Hindistan’ı abartıyla anlatıyor. Yalan söylüyor diyemezsiniz, çünkü o zamanın Hindistan’ında her din, her mezhep, her siyasi görüşün âlâsı bulunduğu gibi Kemalistler de vardı. “Moskova-Roma”da ise faşizm ve Stalinizmin getirdiği düzgünlük ve dinamizme takdir ediliyor. Recep Peker’i de onun için tutardı. Çünkü Anadolu halkının, genelde de Türklerin düzenli dinamizmden mahrum olduğunu düşünenlerdendir. “Taymis Kıyıları” ve Arnavutluk gezisini naklettiği “Faşist Roma, Kemalist Tiran, Kaybolmuş Makedonya” kitaplarında Balkanlar’a bakışını görürüz.
Haberin Devamı
‘ZEYTİNDAĞI’NIN YERİ AYRIDIR
Asıl önemlisi Falih Rıfkı Atay’ı her zaman yaşatacak ve sevdirecek olan “Zeytindağı”dır. Bir imparatorluğun, bir güneşin trajik batışını, kaçınılmazı, keskin gözlemleri, realist ama hüzünlü bakışıyla anlatıyor. Bizim neslin tarih, coğrafya bilmeyen gençleri Türkiye’nin nereden ve nasıl geldiğini bu gibi eserleri okuyarak daha iyi anladılar. Hızlı solcu bir yazarımızın Falih Rıfkı’nın “Zeytindağı’ndan bakarken ben bu imparatorluğun çocuğuyum” sözünden nasıl etkilendiği ve Ortadoğu’ya onun gözüyle bakmaya başladığını hatırlarım.
Bence Falih Rıfkı siyasi görüşleri de dahil her zaman okunacak, her neslin ilgiyle takip edeceği düşünen bir gazetecidir. Basında böyleleri artık pek yok. Onu tanırsak son yüzyılın Türkiye’sini bir yanıyla tanımışız demektir.
Haberin Devamı
GÜÇ ODAKLARININ MÜCADELESİ
İLKER Başbuğ sakin üsluplu araştırmacı ve Türk askerleri içinde bilgisiyle temayüz eden bir komutandır. Şu son zamanlarda en velud yazarlardan ve yazdıkları katiyen sıradan şeyler değil. Geçen yılın son aylarında çıkan eseri 27 Mayıs’tan 1980 darbesine kadarki kritik 20 yılı anlatıyor.
Falih Rıfkı Atay
Kitabın sonunda hakikaten 20 yılın çatışan gruplarının şemasını çıkarmış. Bu şema Türkiye’de ve bir yerde Ortadoğu’da dönem dönem birbirine karşıt grupların iktidar mekanizmasını ele alışını gösteriyor, İsrail politikasını bile anlamakta ifadesi var. İlker Başbuğ Paşa’nın üslubu açık ve sürükleyici. Günü gününe olayları tahlil ederken kitap, belgeler, şahsi gözlem ve bilgilerin de kanaatini oluşturduğunu görüyorsunuz, bu önemli bir nokta. 12 Mart rejimi sırasında yüksek komuta kademelerinde Genelkurmay Başkanlığı’na tayin ve cumhurbaşkanlığı seçimi için cereyan edenler sayfa 209-228’de ele alınmış. Bu bölümde ismi geçen komutanlar kendi hayat çizgilerinde bir bakıma müspet isimlerdir, ama iktidar kavgası herkesi başka yerlere ve başka davranışlara sürüklüyor. İzleyen bölümde Ortadoğu’daki siyasi kavgalar da ele alınıyor. Başbuğ’un çatışmaları sınıflandırması ve analiz teknikleri ilginç.
Çok rahat okunan, yer yer bildiklerimizi derli toplu tekrarladığımız gibi yer yer de çok çarpıcı bilgiler edinilen bir eser, yakın tarih meraklılarına tavsiye edilir.
Almanya'da Türk yakın tarihi
#YAZAR#İlber Ortaylı#ALMANYA
Mart 14, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Yeni Almanya’nın lüzumsuz bir saldırganlığı var; o da modern tarihimiz konusunda. Halka yönelik çıkan Taschen-Lexikon’da “Völkermord” (soykırım) maddesinde 20. yüzyıldan örnek olarak 1915 jenositi(?) “Türklerin eseri” diye belirtiliyor ama Holokost denen iğrenç olay sadece Nazi Partisi’nin antisemit gruplarına mal ediliyor. El insaf! Türkiye’yi 20. yüzyıl için ayrı bir facia ve katliam tarihinin ülkesi, Türkleri de bunu yaratan insanlar olarak çizmek bir acayip ahlak düşkünlüğüdür.
Haberin Devamı
Almanya, Avrupa dünyasında sayı itibarıyla en çok tercüme yapılan memlekettir. Üstelik Almanca konuşulan alana (Kulturkreis) Avusturya ve İsviçre de dahildir. Yakın mazide Doğu Almanya da ayrı bir çeşnide ve hiç küçümsenmeyecek alanda üretim yapardı. Bilhassa tercümelerin yanında lügatler ve muhtelif daldaki ansiklopediler, Avrupa kültürü dediğimiz alanda Alman dilinin üstünlüğünü taşırdı. Zaman, her şeyi değiştiriyor, değişimler müspet olduğu gibi olumsuz aşınmalar da meydana geliyor. Demokratik Almanya’nın ortadan kalkışıyla hiç şüphesiz buradaki insanların iktisadi vaziyeti ve açık toplumlara girişleri açısından bir ilerleme, ama aynı zamanda da kültürel renk yönünden bir tahribat söz konusu oldu.
Almanyada Türk yakın tarihi
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
AKADEMİK KADROLAR TASFİYE EDİLDİ
Doğu Almanya’daki akademik kadroların bir kısmı gereklilik olmadığı halde, açıkçası bir hunharlıkla ortadan kalktı. Leibniz Cemiyeti diye kurulan sivil toplum örgütü mağdur durumdaki bilginlerin kuruluşudur. Bunların hepsi iddia edildiği gibi Marksizm ve Leninizm tetkikleriyle geçinen insanlar değildi. İçlerinde Johannes Irmscher gibi fevkalade müstesna Bizantinistler, Burchard Brentjes gibi yakınçağ tetkikçileri de vardı. Teknik bakımdan faydalı baskılar yapan, Batı’ya da iş yapan matbaalar da kapatıldı. Üniversitelerdeki kürsü arşivlerinin bazılarının yok edildiğinden ve lüzumsuz bulunduğundan söz edenler var. Aynı şekilde Berliner Ensemble’deki Bertolt Brecht Arşivi’nin de ortadan kaldırıldığı söyleniyor.
Açık konuşayım: Doğu Bloku’nda kalan Türk ülkelerinin ilim adamlarına karşı Türkiye’de sağ veya sol çevreler her alanda çok sıcak davrandılar. Meselenin bu tarafı bizde müspet ve değişik.
MODERN TARİHE SALDIRIYORLAR
Yeni Almanya’nın lüzumsuz bir saldırganlığı var; o da modern tarihimiz konusunda. Mesela halka yönelik çıkan Taschen-Lexikon’da (ki 10 ciltlik geniş bir yayın) 10. cildi “Türk” maddesiyle başlıyor, “Zz” harfiyle bitiyor. Bu cildin “Völkermord” (soykırım) maddesinde 20. yüzyıldan örnek olarak 1915 jenositi(?) “Türklerin eseri” diye belirtiliyor ama Holokost denen iğrenç olay sadece Nazi Partisi’nin antisemit gruplarına mal ediliyor. El insaf! Eğer bu “jenosit” lafı doğru yorumlanıyorsa bile, İttihat Terakki seçimle gelen bir parti değildi, ama Naziler Alman halkının seçimiyle işbaşına geldiler. Ermeni trajedisini Nazi cinayetlerine bağlamak sadece suçu dağıtma gayretidir. Tarihi gerçekleri saptırarak bir avuç Nazi serseriye asrın en büyük suçunu mal etmek diğerlerini masum seyirciler yahut olaydan habersiz bir kitle diye tarif etmek, ancak ahmakların inanacağı bir yalandır. (Ansiklopediye ait görselleri paylaşan Dr. Kadir Kon’a teşekkür ederiz.)
Haberin Devamı
DOĞRUNUN PEŞİNDE OLANLAR DA VAR
Böyle bir varsayımla Türkiye’yi 20. yüzyıl için ayrı bir facia ve katliam tarihinin ülkesi, Türkleri de bunu yaratan insanlar olarak çizmek bir acayip ahlak düşkünlüğüdür. Bugünlerde Almanya’nın ayırdığı bütçe veya sağda solda bahşettiği imkânlar ve iltifatlar, dünyadaki birçok çevreyi, hatta bazı Türk öğrencileri ve sözde sosyal araştırmacıları da tarafgir yapmak için yetebilir, ama hakikat bu değildir. Doğruyu araştıranlar da var ve Türk olmaları gerekmiyor. Hatta Türk tarihçilerden daha nitelikli raporlar çıkarıyorlar. Sanıldığı gibi Türk Hariciyesi’nin bunları finanse ettiğini söylemek pek gerçeği dile getirmiyor. İçinde Türklerin finans etmek bir yana, refüze ettiği; görmezlikten geldikleri bile var.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kart
Tami
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
Bu görüşmelerimizle mazideki parlak Alman oryantalizminin bir ucuzluğa doğru gitmekte olduğunu belirtmek istiyoruz. Fazlası da bizi ilgilendirmiyor. Herkes kendi medeniyet ve kültür yolunu kendisi korumak ve çizmek durumundadır.
SİYASİ DEĞİL COĞRAFİ SINIRLAR
Mesela bir sosyal araştırma var: “Ehrenmorde in der Türkei” başlıklı, Orient-Institut tarafından yayınlandı. Türkiye bir cumhuriyettir, devletin sınırları vardır, kocaman bir memlekettir, içinde muhtelif kültürel çevreler vardır. Sosyal bir araştırmada bir gelenekten şöyle veya böyle âdetten bahsettiğiniz zaman siyasi sınırdan çok coğrafi sınırı belirtmek zorundasınız. Bu “ehrenmorde” yani namus cinayetleri âdeti dediğimiz acaba Trakya’dan Ardahan’a, Ardahan’dan Antalya’ya bütün bir ülkeyi mi kapsıyor, sınırları nedir; toplumsal bir kurum böyle mi verilir? Ruh hastası koca veya sevgilinin cinayet ve darp eylemleriyle farkı nedir? Ve üzerinde ciddiyetle durulması gereken bu sosyal yarayla Türkiye’ye karşı küçümseyici bir savaş mı açılmak isteniyor? Zaten Türkiye basınında her gün çok daha fazlası yapılıyor ama en azından olayların cereyan ettiği yerler, şahıslar doğru dürüst bildiriliyor ve veriliyor. Evlenme, boşanma âdeti veya kan davaları gibi, bu namus cinayetlerinin de tarifi yapılmalı, coğrafi ve içtimai çevre iyi tarif edilmelidir.
Haberin Devamı
OSMANLI HARİCİYESİNİN MODERN TEMELLERİ
Bu eser, Zeynep Bostan’ın doktora tezidir. İkinci Abdülhamid devrinin diplomasisine dayanıyor. Büyük ölçüde Türkiye’deki Osmanlı arşivleri, bazı yabancı arşivler ve ikincil kaynaklardan oluşan bir literatürün kullanıldığı göze çarpıyor. Disiplinli etraflı bir çalışma. Zikretmemizin sebebi şu: Osmanlı Hariciyesi gibi bir konu sosyal bir fenomendir. Ta 18. asrın sonuna kadar hiçbir yerde büyükelçiliği olmayan, fakat neredeyse bütün dünyayla da diplomatik ilişkileri olan, diplomasi sanatında ve terminolojisinde bazılarının düşündüğünün aksine küçümsenmeyecek bir bilgi birikimi ve ihtisası olan bir büyük devletin Hariciye Teşkilatı’nın Tanzimat’tan itibaren ustaca kurulmasıdır.
Almanyada Türk yakın tarihi
Haberin Devamı
DİPLOMATLARIN DEVRİ TANZİMAT
Sultan Abdülhamid devrini beklememişiz. Bunu tezin yazarına belirteyim. Tanzimat devri Avrupa çapında büyük diplomatların yetiştiği bir devir. En azından Mustafa Reşid Paşa’nın kendisi ve rakibi olan Mehmed Emin Âli Paşa’yı burada zikretmek durumundayız. Mehmed Emin Âli Paşa bir idoldü. Yazı takımlarını bile “Belki bize de ucu değer” diye Bismarck’ın satın aldırdığı malum. Mustafa Reşid Paşa Avrupa’yı Kırım Savaşı’na Osmanlı lehinde sürükleyen kişidir. İşler olacağına varır diyemeyiz. Bazen tencereyi kaynatmak için bir ustalık gerekiyor; onun adı da diplomasidir.
Türk dış teşkilatını bugüne kadar inceleyenler yabancılardır. Roderic H. Davison ve en önemlisi Carter Findley’dir. İlk defa Sinan Kuneralp dış sefaret ve Babıâli’deki arşivlerimizi tetkikle bu işe başladı. Doğrusu çok yararlı bir yayın faaliyetidir. Bu serilerin hepsinin takip edilmesi, mümkünse yeniden yayınlanması gerekir. Tarihçilerimiz arasında bu dalla ilgilenenler çok az, çünkü Osmanlıcaları kadar mükemmel Fransızcalarının da olması gerekiyor. Bu dış dünyada da benzer problemdir. Yani muhteşem Rusya Çarlık Hariciyesi, muhteşem Avusturya Hariciyesi için de aynı keyfiyet söz konusu olduğundan tetkikler iyi bilgi birikimi ve lisan bilinmesini gerektiriyor.
ORİJİNAL BİR YAKLAŞIMI VAR
Zeynep Bostan’ın çalışması akademik dünyada doktora düzeyine geçişte bir örnek teşkil ediyor. Ben bunu şahsen takdirle karışlarım. Kadroların tetkiki, üstlerindeki sayım ve okunurken bir bilginin nakli bakımından fevkalade önemli, orijinal bir yaklaşım. Müellifin bilim hayatında bu daldan ayrılmamasını ve daha da ileriyle götürmesini temenni etmek lazım. “Kitap Yayınevi”nin de böyle bir ihtisas konusu eserini basması ayrıca takdire şayan.
..İstanbul’un Tophane kıyısındaki... Rezalet
#YAZAR#İlber Ortaylı#Nusretiye Camii
Mart 21, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Osmanlı İstanbul’u iki siluetle tanınır, birisi Suriçi’nin Marmara ve Boğaz başından görünüşü, ikincisi de Tophane kıyılarıdır. Buradaki en mühim eserler hiç şüphesiz ki Mimar Sinan’ın iftihar ettiğimiz Kılıç Ali Paşa Camii ki dolgu bir alandır ve Sultan II. Mahmud tarafından yaptırılan Nusretiye Camii’dir. Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi ise tarihi İstanbul’u mahvediyorlar.
Haberin Devamı
Vurdumduymaz halkımızın aldırış etmediği ilk olay burada Adnan Menderes devrinde yapılan Denizcilik Bankası’nın ve limanın gudubet antrepolarıdır. Bu garabet biter sanıyorduk. Bu sefer de ikinci nesil ve siyasilerin bir mucizesi daha ortaya çıktı, Tophane Projesi adını taşıyor. Üçüncü bir projeyi de eczacılıktan çoktan vazgeçen Eczacıbaşı’nın Sanat Müzesi çıkardı.
Bazı şeyleri tartışmadan tabulaştırıyoruz; modern sanat bienaller ve göz boyayıcı bazı hareketlerle başladı. Doğrusu methedilmesinin yanında beğenen ve beğenmeyenlerin de sesini çıkarmadıkları girişimlerdi. Şimdi ise bu girişkenlik çığırından çıkmış bulunuyor. Modern sanatın koleksiyonları hiçbir şekilde bulunmaz Hint kumaşı değil. Burası, bırakınız İngiltere, Fransa, Hollanda gibi memleketleri, Şçukin ve Morozov gibi hem Çarlık hem Sovyet devrinde koleksiyon bilgileri ve Avrupa’dan toparladıklarıyla Rusya’ya büyük koleksiyonlar kazandıran veya Melon Ailesi gibisi Amerika’ya empresyonist koleksiyonları getiren, modern resmin öncü yapıtlarını barındıran ülkeler ve hatta İran’ın bağrından çıkan modern sanat atılımları gibi ilginçliklerle de mukayese edilemeyecek bir sözde müzedir. Varlığının bir kısmı, başka müzelerden ödünç alınanlarla ortaya çıktı ve şimdi bu eserlerin geri verilmesi de söz konusudur. Bir ara bu binayı yıktılar, güya müzeyi eski yolcu salonuna verecekler dendi. Sonra ne yapıldı bilmiyoruz. Kıyıdaki binayı daha da genişleterek ortaya çıkarıyorlar. Bunlar kamuoyundan gizlenerek yapılıyor, oldubittiye getiriliyor. Başka bir yerde olsa hayırlı olsun deriz, ama hiç kimsenin denizden baktığı zaman Kılıç Ali Paşa Camii’nin ve onun biraz ilerisindeki Nusretiye’nin silueti yerine bu gudubet binaların varlığına tahammül edeceğini sanmıyoruz.
İstanbul’un Tophane kıyısındaki... Rezalet
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
BU BİNA NASIL YAPILIR
Diğer taraftan devrin çok bilmiş mimarı (Emre Arolat) bu hafta Oksijen’de bir demeç vermiş. “İstanbul mimarisi ister istemez dikey olacak, yatay olması mümkün değil” diyor. Bunu ona sormadılar ve sormazlar da. Zaten İstanbul’un dikeyine büyümesinin sorumlularından biridir, ama bu facianın tek sorumlusu olmadığı da açık. Ancak mimarlığını yaptığı Resim Müzesi’ne dair sorularım var. Nusretiye Camii’nin yanına üstelik de güzellik ve sanat öğretmekle mükellef üniversitenin bir müzesini barındıracak böyle münasebetsiz binayı nasıl monte ettiğini, bu tersimi nasıl yaptığını, hangi ustaların yanında iş öğrendiğini çok merak ediyorum.
Haberin Devamı
GERİYE ÇAMLICA KALDI
Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi tarihi İstanbul’u mahvediyorlar. Hiç değilse gelip geçerken ruhumuza aydınlık getirecek manzara tamamen kapandı. 50 sene sonraki İstanbullular akıllanırsa bu iki binayı da götürürler, ama “Şimdilik biz bu çirkinliğe ve girişkenliğe tahammül etmek zorunda mıyız?” diye soruyorum. Her yerden görebileceğimiz tek cami, Çamlıca kaldı. Süleymaniye’nin dibi malum. Kıyılardaki Sinan eserleri ve özellikle etraftaki mezbele arasında boğulan, şimdi de modern birtakım bloklarla kuşatılan Piyale Paşa Camii’nin hazin durumu da belli. “Arıyorsun, bu nereye kayboldu” diye. Zevk tamamen Suudilerinkine benziyor. Orada da galiba Kâbe-i Muazzama’yı Hilton gibi otellerin arasında aramak lazım.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
CEVAP BEKLEYEN SORULAR
Hükümet nerede, belediyeler nerede? Ya karşı tarafta Şemsi Paşa Camii’ni kazıkla sarsıyorlar ya da Rumeli yakasında Yazıcı Camii’nin önüne güya martı tipi rıhtımlar yaptılar ve şimdi de Kılıç Ali Paşa Camii ve Nusretiye Camii’ni gölgelemekle uğraşıyorlar! Neyi gizliyorsunuz, niçin gizliyorsunuz? Mimar Sinan’dan daha büyük adamlar mısınız? Bu inşaatın nasıl olup da Menderes antreposundan daha büyük alana genişlediğine dair detaylı bir açıklama bekliyoruz. Daha önce bir bölümü de olsa denizden rahatlıkla görülebilen tarihi camilerin siluetinin tamamen kapanmasına kim izin verdi, ne zaman ve nasıl? Güya tarihi mirasımıza, kültürümüze sahip çıkılacaktı? Tezhip kursu açmakla iş bitmiyor. Eskiyi arar olduk. Nusretiye Camii’nin statik yapısının bu binalar nedeniyle sarsılmayacağına dair bir teminat verilebilir mi? Kamuoyu bu soruların cevaplarını bekler.
Haberin Devamı
16 MART 1921
MOSKOVA ANTLAŞMASI
16 Mart 1921 Moskova ile yapılan antlaşmanın 100. yıldönümünde Türkiye ve Rusya arasındaki yakın dostluk, maalesef bunalımlı bir noktaya girdi. Uzlaşma teşebbüsleri de tarafların şüpheli yaklaşımı dolayısıyla tehir ediliyor. Bu 100. yıl için, devlet düzeyinde yapılan toplantılar her ne kadar yeterince önem verilerek hazırlanmasa da ciddiyetle ele alınıp mütalaa edilmelidir. Zira 16 Mart 1921 Antlaşması’nın 100. yılına rağmen Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’la olan sınırlarımız hâlâ devam etmektedir. Gürcistan’la dostluk bağları, bu cumhuriyetin yeniden kurulmasından beri aksamadan sürdüğü gibi Azerbaycan’ın akıllı bir dış politika ve ihtiyatlı yaklaşımları dolayısıyla bölgede kriz çıkma ihtimali gerilemiştir.
İstanbul’un Tophane kıyısındaki... Rezalet
Haberin Devamı
VERİMLİ BİR İTTİFAKTI
Bu antlaşmanın önemi şuradadır: II. Bayezid devrindeki diplomatik ilişkilerin tesisinden sonra Rusya ile harp, barış ve her barıştan sonra tekrardan harp yaygın olmuştu. Özellikle 18. asırdaki bütün Türk ve Rus savaşlarında Avusturya da müttefik olarak Rusya’nın yanındaydı. Bu dönem, 100 yılın sonunda 1790-1791 yılları arasında Ziştovi ve Yaş antlaşmalarıyla sona erdi. Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 1800’de Napolyon Fransası’na karşı bir koalisyon teşkil edildi. İhtilalden sonra Osmanlı Devleti, Avrupa kuvvetlerinin aksine Fransa ile yakınlaşmışken General Bonaparte’ın Mısır seferi ve macerası, bu devre son verdi. Rus-Türk ittifakı verimliydi. Amiral Fyodor Uşakov ve bizim taraftan da Kaptan Kadir Bey’in müdahaleleriyle Adriyatik Denizi’ndeki İyon adaları Fransızlardan geri alındı ve burada iki monarşi tarihteki ilk Yunan cumhuriyetini kurdu (Cezâyir-i Seb’a-i Müctemia Cumhuru-Yedi Adalar Cumhuriyeti).
SAVAŞ YIPRATICIYDI
Bununla birlikte 19. asır yine savaşlar dönemi olmuştur. Napolyon’a karşı birlikte savaştığımız halde Çar I. Aleksandr, Osmanlı Devleti’nin 1815 Viyana Kongresi’nden dışlanmasını sağladı. Ama Prens Metternich ve Avusturya, Osmanlı taraftarıydı. Milliyetçi ayaklanmalara karşı Rusya ile de kutsal ittifaklarına karşı birlikte hareket etmediler. 1853 Kırım Savaşı, Rusya’ya bir darbedir. Osmanlı’nın Avrupa Concerti’ne girmesini sağlamıştır, fakat 1877-78’de Rusya ile savaş kendi oluruna bırakıldı. Doğrusu her iki taraf için de çok pahalı ve yıpratıcı olmuştur. Kaldı ki Bismarck’ın ve Avusturya’nın müdahalesi ve asıl İngiltere’nin ağırlığıyla Berlin Kongresi, Rusya’nın Balkan macerasını sona erdirdi.
Birinci Dünya Savaşı ne Osmanlı’nın ne de Rusya’nın savaşıdır. Düpedüz diğer büyük devletlerin iki tarafı savaş içine çekmesidir. Rusya, Osmanlı Devleti’nden büyük bir pay kapmayı ümit ediyordu, ama bunun mümkün olmadığını zaten savaşın sonunda anladı. Sazanov politikası daha Çanakkale (Gelibolu) Savaşı başlamadan iflas etmişti. Dış Bakan Sazanov da bunun farkına varmıştı. Zaten Gelibolu Yarımadası’na yapılan çıkarma harekâtının Çanakkale zaferi ile hitama ermesi, Rusya’nın bu savaştaki manasız yerini de ortaya koymuştu.
SONRAKİ YAKINLAŞMA
Birinci Dünya Savaşı’nın mağlupları arasında yer alan Osmanlı Devleti ve ihtilal dolayısıyla galipler safından kayan Rusya arasında bir yakınlaşma başladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti ve yeni Sovyet Rusya’nın savaş aleyhtarlığı, daha çok ikisinin de ayakta kalma mücadelesiydi. Bir Sovyet Rus yardımı vardı. Bunun miktarı üzerinde tahmin ve tartışmalar sürüyor, ama gerek mali gerekse mühimmat bakımından Anadolu’daki hükümete büyük destek sağlandığı gerçektir. Çünkü savaşan Türkiye, Rusya’nın da yararınadır. Bilhassa 1921 Sakarya Muharebesi’nden sonra Sovyet Rusya’nın Moskova Antlaşması’ndaki hükümleri can-ı başla yerine getirdiği görülür. Zaten İtilaf Devletleri’nden İtalya, TBMM hükümetine çoktan hayırhah davranmaya başlamıştı, Fransa ise bildiğimiz gibi bir Ankara Musahalası’yla İngiltere politikasını terk etti. Sevr otomatikman rafa kalkmıştır.
1921 Antlaşması, Moskova’nın Kars’ta berkitilmesi, Kâzım Karabekir Paşa’nın doğudaki zaferleriyle bugünkü sınırın çizilmesi, asıl önemlisi Nahcivan Muhtar Cumhuriyeti’nin Azerbaycan’la bağının ve Türkiye ile sınır komşuluğunun temin edilmesi demektir. Aradan 100 yıl geçti; bu hükümlerin yaşaması mânidardır ve tarih açısından bir talihtir.
BARIŞ KAÇINILMAZ
Rusya ile Türkiye ilişkilerinin barış içinde olması kaçınılmazdır. Bu, basit bir slogan değildir. Güney Kafkasya ve Türkiye arasındaki sınırların çizimi ise katidir; tartışılacak durumu yoktur. Zaten sınırın ötesindeki Azerbaycan da Moskova Antlaşması’ndaki Azerbaycan değildir. Tarih onu çok daha üstün bir yere getirmiştir. Son olaylarda da Azerbaycan halkının bir millet şuuruna sahip olduğu açıkça görülmüştür ve iki memleket arasındaki ittifakta bu antlaşmanın payı büyüktür. İstiklal Savaşı’nın bir bakıma ilk büyük safhasının kazanıldığı ve bunun belgelendiği bir gündür.
Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale
#YAZAR#İlber Ortaylı#Nusrat Mayın Gemisi
Mart 28, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
18 Mart, Nusrat Mayın Gemisi’nin tarihe geçtiği, Boğaz’ın başarıyla savunulduğu ve istila orduları genelkurmaylarının Çanakkale’nin “geçilmez” olduğunu kabul ettikleri gündür. Bu savaş, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir.
Haberin Devamı
Kutlamalar yapılıyor, iki yönüyle önemlidir: Birincisi, Gelibolu Yarımadası ve bütün Çanakkale Boğazı’nın çevresinin korunması ve gözden geçirilmesi açısından önemlidir. Bölge, Boğaz Başkanlığı’nın ve komutanlıklarının titiz çalışmasıyla korunuyor. Köprünün gelecek yıl açılışından sonra nasıl bir trafik ve çevre değişikliği olacak bunun üzerinde herkesin titizlikle durması gerekir.
DOĞU DÜNYASI İÇİN ÖZGÜN
İkincisi, Çanakkale (Gelibolu) Savunması her milletin, hatta iki cihan savaşında harp eden milletlerin hepsinin tarihinde bile görülmez. Mesela iki dünya savaşını da çıkaran Almanya’da böyle bir müdafaa cephesi yoktur. Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun, Marne gibi kahramanlık cepheleri varsa da İkinci Dünya Savaşı’nda bu olmamıştır. Normandiya Çıkarması Fransa’nın ve Avrupa’nın kurtulduğu bir çıkarmaydı. Rusya’nın ise her iki harpte de savunma cepheleri müthiştir, önemli anıtlar, haklı bir temsil sahibidir. Türkiye’nin de Çanakkale cephesi ve anıtları bütün Doğu dünyasında özgün yeri olan bir tarihi kültürel mirastır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
GENÇ NESİL TARİHİ ÖĞRENEMEDİ
Bu yazıda değinmek zorunda olduğumuz bir konu var, maalesef genç nesiller iyi tarih öğrenemediler. Bunda başlıca sebep, halka yönelik bir edebiyatın ve kuvvetli tarihçilerin bulunmamasıdır. Günlük siyasetin içerisindeki sağ ve sol akımlar bilmedikleri, eksik malzemeyle yaklaştıkları Birinci Cihan Savaşı’nı ve Çanakkale Savunması’nı kendilerine göre çarpık olarak yorumluyorlar. Bu konuda bazı etnik grup milliyetçiliklerinin gayreti de vardır. Fakat asıl önemlisi, şimdi çağdaş tarihimize dış ülkelerden saptırıcı müdahaleler olmasıdır. Bunlardan birincisi Almanya’nın Çanakkale Savaşı’na (Gelibolu Savunması’na) sahip çıkmasıdır.
Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın itilaf güçlerine karşı zaferine örnek olarak Hindenburg’un Tannenberg bataklıklarında Rus ordusunu imha etmesinden başkasını göstermek mümkün değildir. Galiçya’da Ruslara karşı Avusturya yanında verdikleri savaş Rus başkomutan General Brusilov’un atağıyla bir şekilde ricatlarına sebep oldu. Zaten Tannenberg’de de Mareşal Hindenburg’dan çok generallerden von François’nın devriyesi ve müdahalesi ve Rus kuvvetlerinin hareketini takip ederek atik davranmasının bir Alman mağlubiyetine dönebilecek bu savaşın yönünün değişmesinde etkin olduğu söylenir.
Haberin Devamı
KOMUTANLARINA GÜVENMİYORDU
Bilindiği gibi Gelibolu müstahkem mevkiine General Liman von Sanders Osmanlı mareşali rütbesiyle Enver Paşa tarafından tayin edilmiştir. Enver’in Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın maddi desteğine binaen Alman komutanlara yer vermesi, aslında anlaşılabilir, fakat bu işte fazla ileri gitmiştir. Kendi kuvvetlerine ve komutanlara bir itimatsızlığı vardı. Ortada Alman amatör tarihçi çevreler tarafından desteklendiği açık bazı görüşler var. Bunları, kendilerine o ülkede istikbal arayan, tutunmak isteyen ve hatta akademik görev peşinde olan bazı Türkiyeli gençlerin de benimseyip dağıttığı görülüyor. Sosyal medyada bu gibi saçmalıklar görülüyor. Güya “15 bin kişilik bir Alman kuvveti Gelibolu’da savaşmış. Gelibolu komutanlarının hepsi de Alman’mış.”
Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
by Taboola
LIMAN VON SANDERS’İN MEZİYETİ
Liman von Sanders gelen komutanların içinde en dürüstüydü. Coğrafya ve strateji bilgisinin çok üstün olduğu söylenemez. Yanlış kararlar ve emirler vermiştir. Fakat bir meziyeti vardı: Maiyetteki Türk komutanların tecrübesini takdir etmiş ve gereğinde komutlarını değiştirmiştir. Kâzım Bey (Karabekir), Fethi Bey, Mustafa Kemal Bey (Atatürk), bizzat Esat Paşa ve daha niceleri çarpışan Avrupa’nın ordularının aksine bu savaşa tecrübeli askerler olarak girdiler. Hatta Mustafa Kemal Bey, Balkan Savaşı sırasında Gelibolu’nun durumunu çok iyi tetkik etmiştir ve hafızası dolayısıyla coğrafi konumunu çok iyi benimsemiştir.
10 bin vagonluk yardımdan bahsediliyor, el insaf! Savaş şartları içinde arada Bulgaristan’ın merkezi devletlerle müttefik olmasına rağmen Berlin’den Çanakkale’ye hangi 10 bin vagonluk malzeme ve mühimmatın bir yıllık savaş boyunca nasıl yetiştirileceği çok şüphelidir. Monte edilen ağır silahlar Alman endüstrisinin işidir. Fakat bunların kullanımında Türk askerler ve subaylar hiç de o kadar acemice davranmış değiller.
Haberin Devamı
Savaşın tetkik etmediğimiz ve bilmediğimiz konuları üzerinde “250 bin kişi şehit değil, şehit sayısı 50 bin kişi” gibi rakamlar veriliyor. Birinci sayıyı reddedenlerin, ikinciyi nereden uydurduklarını bilemiyorum. Bu 250 bin ve 50 bin kavgasını ömrüm boyunca dinledim, ancak hiçbir taraf da ciddi yorumlar getiremediler. Mesele şu: Bu savaş, morali son derece kuvvetli, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir. Bunu karşı taraf dahi söylüyor. Özellikle Fransız generallerin ve Britanya komutanlarının kayıtlarını okumak lazım.
Haberin Devamı
ZAFERLE BRİTANYA SARSILDI
Çanakkale’de, Britanya kamuoyu çok sarsılmıştır. Üstüne bir de Kut’ül Âmare Savaşı’nda Erich von Falkenhayn gibi megaloman Alman komutanın müdahalelerine rağmen, o dönem albay olan iki komutan Sakallı Nureddin Bey ve Halil (Kut) ellerindeki dar imkânlarla şahane bir kuşatma ve zafer kazandılar. Bu da Britanya İmparatorluğu’nun komutanlarının durumunu hayli sarstı. Almanlara karşı bir zafer de Azerbaycan’da kazanıldı. Ordunun görüntüsü gönüllüydü (Kafkas İslam Ordusu), ama neferinden komutanına kadar herkes sözde terhis edilmiş ya da istifa etmiş askerlerdi. Orada İngilizler ve Ruslarla çarpışılmadı. Bakü’nün savunulması ve istirdadında Ermeniler de yoktu. Karşımızda sadece petrole saldıran sözde müttefik Almanlar vardı, ancak muvaffak olamadılar.
‘GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER’
Bu tip yavelerle Birinci Cihan Harbi’nin lekelendiği görülüyor. Ama asıl yave başka türlü geliyor: “Boğazı savunmamız beyhudeydi, nasıl olsa girdiler” deniliyor. Ama hiçbirinin 1918’de, 1915’teki durumları yoktu. 1918’de gelen İtilaf orduları tükenmiş ve Pirus Zaferi denilen savaştan geçmişlerdi. Onun içindir ki Osmanlı başkentinde bile hâkimiyet kuramadılar. Aralarında gerilim doğdu. “Geldikleri gibi giderler” rastgele, hınçla söylenmiş bir söz değildir. Benzer bir sözü, İzmir’in işgali sırasında General Metaksas da Venizelos’a söyledi: “Adamların ordularını yok oldu zannediyorsunuz. Bir sabah karşınızda buluverirsiniz.”
Anayasa değişikliği
#YAZAR#İlber Ortaylı#Anayasa
Nisan 04, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez.
Haberin Devamı
GENELDE memleketimizde orta eğitim düzeyindeki tarih eğitiminin, yurttaşın tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında en genel hatları bile oluşturamadığı bir gerçektir. Yani Anadolu kıtası nedir? Türkler ne zaman gelmiştir? Selçuklu Devleti nasıl bir organizasyondur? Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nin yapılaşması nasıl bir şeydir? Yeniçağın hızla değişen dünyasında bu devlet zamana ve zemine nasıl intibak etmiştir? Kısa zamanda kurulan büyük imparatorluk nasıl bir uyumsuzlukla bu veçhesini kaybetmiştir? Bir yandan da sömürgeci dünyada ne sömürülenlerin ne de sömürgeleşenlerin safında değil, apayrı bir yolda hayatiyetini sürdürmüştür?
TARİHTE İLK DEFA...
Burada şüphesiz toplumun geleneklerine ve eski yapısına uyan ve uymayan, istenen ve istenmeyen değişiklikler olmuştur. Bunlardan birisi de bir Türk Müslüman devletinin tarihte ilk defa olarak anayasal monarşi (constitutional monarchy veya Verfassung monarchie) dediğimiz meşruti rejime dönüşümüdür. Üstelik bu konuda Rusya Çarlığı’ndan daha da öne gittiğimiz ve 1876 yılı aralık ayında Türkiye’yi reformlara zorlayan “sefirler toplantısı” sırasında Meşrutiyet’in ilanını bildiren top atışlarıyla ortaya çıkmıştır. Rusya Maslahatgüzâr Ortaelçisi, “Parlamento ve anayasayı ilan ederek Rusya Devleti’ni zor durumuma mı düşürmek istiyorsunuz? Avrupa’da anayasasız ve parlamentosuz tek devlet olarak bir kenara mı itileceğiz? Bunun hesabını vereceksiniz” demiştir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
HAYRET ETTİREN NİZAM
Toplanan meclis, 19 Mart 1877 tarihinde ilk içtimaını (oturumunu) yaptı. Padişah adına hazırûnun önünde okunan açılış nutku muhtelif görüşlerin ileri sürülmesine neden oldu. “Bu Türklerin, meclis geleneği yoktur. Toplantıları hangi usul ve nizamla yapacaklar” diyen bazı diplomatların, Tanzimat’tan beri Babıâli’de çalışan meclislerden ve vilayetlerdeki idare meclislerinin faaliyetlerinden haberleri yoktu. Bir müddet sonra İngiltere sefiri “Hayret edilecek şey, oturumlar çok düzgün gidiyor, mebuslar oturdukları yerlerden konuşuyorlar, kanunlar tartışılıyor” diyecekti.
Haberin Devamı
KATKILARI KÜÇÜMSENEMEZ
Kısa ömrüne rağmen “Vilayet İdare Kanunu” ve “Belediyeler Kanunu” bu meclisten çıktı. Mebuslar Meclisi’nin yanındaki Ayan Meclisi ise Britanya’daki “House of Lords” veya Fransa’daki “Sénat” yahut Avusturya-Macaristan’daki “Herren Haus”a tekabül ediyordu. Meclis-i Mebusan dışında Ayan Meclisi dağıtılmadığı için kayd-ı hayat şartıyla tayin edildiler. Bu meclis devam etti. Kanunların hazırlanması ve siyasette hiç küçümsenmeyecek katkıları oldu. Hatırlıyorum, Kanun-i Esasi’nin 100. yıl semineri için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne müracaat ettiğimizde merhum profesör Bahri Savcı’nın başkanlığında ziyarette bulunmuştuk. Millet Meclisi bu seminere destekle pek ilgili görünmedi. Cumhuriyet Senatosu Başkanımız merhum Tekin Arıburun Paşa ise “Zaten yüz yıldır kapanmayan meclis bizimki, bütçe de buradan çıkar” demişti.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
by Taboola
1876 Anayasamızda, anayasa olmayı önleyen garip hükümler vardı. Matbuat ve sansür konusunda gevşek bir hüküm geçmişti. Nihayet bir anayasada olmayacak bir kusur daha vardı: Padişaha gerekli gördüğü takdirde herhangi memur ya da vatandaşa sürgün yetkisi vermesi. Kabine müessesi oturmamıştı. Bunlar 1908’deki meşruti ihtilale, II. Meşrutiyet ilanı sırasında yeniden toplanan mecliste karara bağlandı. Dikkat edelim, yeni bir anayasa yapılmadı, 1876 Kanun-i Esasi esaslı bir değişikliğe uğradı. Belki 1961’de de 1924 için böyle bir tasarrufta bulunmamız gerekiyordu.
SANSÜR İŞLİYORDU
Her hâlükârda 1876 Anayasası birkaç ay sonra ömrü kısa da sürse Türk devlet geleneğinde parlamentoyu yerleştirdi. Anayasa lağvedilmedi, yürürlükteydi. Mebusan Meclisi toplanmasa da ihlal edilmiş sayılmıyordu. Bu sakat boşluk, II. Abdülhamid tarafından kullanıldı. Sansür amansızca işliyordu. Ama Osmanlı Devleti’nin içinde belli muhtariyeti olan ve yerel meclislerle yönetilen Cebel-i Lübnan, Şarkî Rumeli eyaleti (Güney Bulgaristan) ve Sisam Emareti yani bugün Samos denen adanın imtiyazlı idaresinde sansür hükümleri, bu kadar katı şekilde işlemiyordu.
Haberin Devamı
KARAGÖZ’E DE DENETİM
Matbuattaki sıkı kontrolün dışında sansür yönetimi tiyatroyu hatta Karagöz’ü bile denetlerken böyle bir keyfiyet Anadolu için söz konusu değildi. Mesela Macar Türkolog Ignác Kúnos Eskişehir’de mükemmel bir politik havalı ortaoyunu seyretmişti. Yurtdışından çıkıp Türkiye’ye giren Tercüman gibi Türk dünyasının en geniş gazetesinde İstanbul’da görülmeyen bahislere yer verilebiliyordu. Mesela Bahâîlik için her sayıda müspet bir tanıtım dahi söz konusu olabiliyordu.
Partiler yoktu, senatolar da yoktu ama Türkiye’deki parlamento hiçbir başka ülkede görülmeyen bir özelliğe sahipti: Üçte bir mebus hâkim din mensubu değildi. Gayrimüslim gruplardan seçilmişlerdi. Etnik köken itibarıyla dağınıklık daha da yaygındı. İkinci meclise bu etnik ve dini renklilik daha çok görülüyordu; hatta hafif çatışmalara bile neden olmuştu. Ankara’daki Büyük Millet Meclisi ise meclis hâkimiyetine dayanan (konvansiyonel) sistem ve hükümetti. Slogan olarak 1876 Kanun-i Esasi’si ilan edildi ama meclis reisliği, meclisin çalışma esasları, bakanlar kurulunun icra velileri heyetinin mebuslarca tek tek seçimi gibi prensipler, hiç de 1876 Kanun-i Esasi’sine uygun değildi.
Haberin Devamı
ÇİFTE ANAYASALI ÜLKE
1921’de bir anayasa daha çıkarıldı; ikisi bir arada yürürlükteydi. Nasıl mı? Cevap gayet basit; ikincisi pek tatbik edilmedi; temenni belgesi olarak kaldı. Zaten burada âdeta ihtilal idarelerindeki gibi memlekette kurullardan bahsediliyordu. Çok kısa bir metindi, neredeyse Sovyetler Birliği’ndeki anayasanın paraleli gibi ama ruhça onun çok dışında bir metindi. Nihayet Cumhuriyet’i ilan ettiğiminiz zaman çifte anayasalı bir ülkeydik. 1924 Anayasası’yla parlamenter sistem geldi ve yürütme erkine ağırlık tanındı. 1924 Anayasası’nın bugün için en önemli özelliği şudur: Yurttaşlar yerine Türkler diyordu. Bu etnik vurgulama Fransa’daki gibiydi; bir etnik ayrım ve federalizmi ifade etmiyordu. Yürütme gücünün yetkileri kesinlikle belirlenmişti. Bu anayasadaki en büyük değişiklik 1928’de laikliğin getirilmesidir.
1982 DAHA OTORİTER
1961 Anayasası yürütme, yargı ve yasamanın dengelenmesine çalışılan mantık bakımından sağlam, Türkçesi mükemmel bir metindir. 1982 için aynı şey söylenemez. Alelacele getirilmiş, felsefesi iyi tayin edilememiş, sadece otoriter bir anayasa özlemiyle ortaya çıkan bir metindir. Yürütme yetkisinin tanımı, yargı ve yasama ilişkileri muğlaktır; otoriter yönetimler de beğenmemiştir. Devamlı değiştirilmektedir.
Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez. Kaldı ki anayasacılık lüks ve geniş bilgi isteyen bir daldır. Herkes anayasa yapmak istiyor ama bu işin ustası kaç tanedir? Bir başka yazıda buna değineceğiz.
KÜLTÜR BAKANLIĞI VE KOROLAR
GEÇEN hafta Kültür Bakanlığı’nın garip işlerinden biri daha ifa edildi. Devlet Halk Dansları Topluluğu’nun İstanbul’a taşınmasından tutun da, Edirne, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Elazığ’daki koroların tümünün isminin değiştirildiği görülüyor. Bu değişikliklerin gerekçesi nedir? Görünen o ki sadece Türk ismi kaldırılmıştır. Bunun milliyetçilik ya da kozmopolitlikle de alakası yoktur, bilgisizliğe dayanır. Konu üzerinde üstat Mehmet Avni Özbek’in bir açık mektubu ve Kültür Bakanlığı eski müsteşar muavini Emine Bağlı’nın Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Müdürlüğü’ne yazdığı açık mektupta da bu uygulamanın yanlışlığı vurgulanmıştır.
Bu memlekette filarmoni orkestraları var, oda müziği orkestraları var. Türk halk müziği dediğimiz Türk halk müziğidir; çünkü belki ileride sayıları artacak Ermeni Kilisesi’nin ve Fener’in tertiplediği kilise koroları ve Ermeni halk müziği koroları var. Aynı şeyi tabii ki Yahudi cemaati için söylemek mümkündür. Binaenaleyh “Türk” lafı zaruri, kültürel bir sınıflandırmadır. Bilir bilmez her şeye el atılmamasının önemi ortadadır. Bir işi yaparken erbabına sormak gerekir.
MİMAR SİNAN’I ÖRTMEK KIYIYI KAPATMAK
Anayasa değişikliği
FOTOĞRAFTA görüleceği gibi Galataport Projesi, Kılıç Ali Paşa Camii’ni, Mimar Sinan’ın ünlü eserini tamamen kapatmış. İstanbul Modern’in örttüğü Nusretiye Camii’ni ise sadece minarelerinden tanımak mümkün. 1848 tarihli, neoklasik yapısıyla dikkat çeken Saat Kulesi’nden hiç bahsetmeyelim. Tophane’nin bir zamanlar İstanbul siluetine kattığı derinlik artık yok. Hüzün verici başka bir gerçek, şu andan itibaren ta Galata’dan Ortaköy’e kadar İstanbul sahillerinin halka tamamen kapatılmasıdır. Mensubu olduğunu iddia ettiğiniz Batı’nın acaba hangi köşesinde böyle bir rezalet mümkündür? Böyle bir kuralsızlık ve cüret mesela Franco İspanyası’nda yasaktı. Çağdaş Türkiye’nin mimarlarının ve şehircilik anlayışının Franco İspanyası’nın çok gerisinde olduğunu söylemek üzüntü verici.
Otopark olan tarihi camiler
#YAZAR#İlber Ortaylı#Cami
Nisan 11, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Siz hiç Milano'da Duomo'nun ve Floransa Katedrali'nin ve Signoria'nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln'de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı'nda veya İsfahan'da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü?
Haberin Devamı
hurriyet-new
Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı çizgisi üzerindeki birinci İstanbul silueti, göreli olarak az tahribatla devam etmekte ve İstanbul’un en önemli manzarası olarak zihinlerimizde, gönüllerimizde yer almaktadır. Hiç şüphesiz ki büyük şehrin ikinci silueti Nuruosmaniye, Süleymaniye ve Yavuz Selim Camii çizgisinde Haliç’ten bakıldığında en muhteşem manzarasıydı. Büyük ve ebedi İstanbul’la Haliç’teki kayık içinde, Galata rıhtımında nerede olursanız olun adeta kucaklaşırdınız.
Otopark olan tarihi camiler
VANDALİZM SARDI
1940’lardan beri bu siluet epey darbe yedi. Önce zamanın basınında bile yer aldığı üzere Biyoloji Enstitüsü (mamafih bunun mimarı olan merhum Ekrem Ayverdi büyük bir gayretle son katını 1950’lerde yıktırmıştır) ve de onunla hiç mukayese edilemeyecek vandalizm etrafı sardı. Süleymaniye’den Rüstem Paşa Camii’ne inen hattı olur olmaz binalar ve kat otoparkları istila etti. İnsanlar Süleymaniye’nin orada yapılmasını sağlamak için Mimar Sinan’ın kazdığı yeraltı dehlizlerini ve atık su kanallarının ne durumda olduğunu bilecek gibi değiller. Haritası çıkarılmış değildi; (son zamanlarda bu yapıldı mı, bilmiyorum). Fakat bunların üzerine yapılan lüzumsuz binalar yüzünden Süleymaniye temellerinin tehlikeye girdiği mühendislerce ifade edildi. İkinci bir görgüsüzlük de Unkapanı’ndaki Azebhane yahut Sokullu Mehmed Paşa Camii’nin sol tarafından geçen lüzumsuz ve çirkin metro köprüsüdür. Aslında Süleymaniye civarında bir metro istasyonu kurmak da şehircilik açısından hangi akla hizmet eder, onu bilmiyoruz.
Otopark olan tarihi camiler
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
by Taboola
ARTIK ARABA PARKI
Büyük İstanbul’un (Suriçi) hiç değilse yarı kısmının metroya ihtiyacı olmadığı açıktır. Bir ara Eminönü Belediyesi denen bu saha, akşamları ancak birkaç bin kişinin barınıp gezdiği bölümdür. Şimdi daha başka bir şeyler başladı. Süleymaniye Mahallesi adamakıllı tahrip görüyor. Restorasyon diye garip binalar yapılıyor. Güya görüntüyü bozmasın diye yapılan binalarda bile estetik unsur ve sanatçılık yok. Senelerden beri Süleymaniye Projesi bitmeyen uyduruk pehlivan tefrikasına dönüştü. Bu arada Süleymaniye Camii’nin dış avlusuna, yani gördüğümüz taş duvarların arkasındaki avluya kadar her yere bir yığın araba park ediliyor. Bunların kim olduğunu çok merak ediyorum. Dedikodulara göre müftülük personelinin araçları önde geliyormuş. Bizde böyle imtiyaz meraklılarının sadece müftülük personeli olduğunu zannetmiyorum; herhalde civardan birtakım esnaf da buna dahil oluyor. Son derece çirkin bir manzara! İnsanların indinde eserlerin uhreviyatını zedeliyor, maziyle bağlarını kuracak büyük şehrin 500 asrının hikâyesini kavramaya yarayacak tahayyülleri bozuyor. Bu nedir demeye kalmadı, aynı duruma Nuruosmaniye Camii’nin avlusunda da rastlanıyor. Üstüne de koymuşlar; “Müftülük personeline aittir” diye. Nuruosmaniye, Osmanlı barokunun hoş bir örneğidir. İki padişah devrinde tamamlandığı için bu ismi taşır. Bu 18. asır eserinin giriş merdivenlerinden kubbesine kadar kendine özgü bir havası vardır. Çarşının yürüme bölgesi içindedir. Yürüyüş bölgesinde araba park etmek hangi zihniyete sığar, onu da bilmiyorum.
Haberin Devamı
TAHAMMÜL EDİLEMEZ
Şehri batıran insanlar bazılarının çok sık tekrarladığı gibi görgüsüzler veya ön planda nereden geldiği belli olmayanlar(!) değildir. Onları bu işe sevk edecek cesareti önce bu beldenin okumuş yazmış, servet sahibi veya görmüş geçirmişleri sağlar. Burada böyle bir durum görüyoruz. Bu binaların etrafına polisin zırhlı araçları veya ambulanslar dışında, ki bunlar geçici olarak orada bulunur, araç görmeye kimse tahammül edemez. Siz hiç Milano’da Duomo’nun ve Floransa Katedrali’nin ve Signoria’nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln’de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı’nda veya Isfahan’da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü? Burada niye görecekmişiz?
Haberin Devamı
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
MURAT YETKİN’İN ‘DARBELER’ KİTABI
MURAT Yetkin önemli bir dış politika yazarımızdır, ayrıca araştırmalarıyla ortaya koyduğu raporlar kitap halinde çıktıkça okunur ve bazı karmaşık olaylar çok billurlaşmış şekilde okuyucunun zihnine yerleşir. “Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar Üçgenindeki Türkiye”, “Avrupa Birliği Bekleme Odasında Türkiye”, “Kürt Kapanı: Şam’dan İmralı’ya Öcalan”, dış politikamızı anlamak için en önemli müracaat kitaplarıdır. Bunların dışında “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı” ve “Meraklısı İçin Casuslar Kitabı” insanların gözünden kaçan ama hiç şüphesiz ki yaşadığımız tarihi oluşturan mikro olaylardır. Agatha Christie üslubuyla veya John le Carré değil, kendi üslubuyla topladığı veriler ve yorumlarıyla istihbarat savaşlarını öğreneceğimiz eserlerdir.
Otopark olan tarihi camiler
Haberin Devamı
En son çıkan “Darbeler Kitabı” da darbe meraklısı için değil, darbelerin ne olduğunu merak edenler için okunacak bir derleme. Darbelerin arka planı, nasıl oluştuğu, tarihimizde bilinenler ile bilinmeyenlerin bir araya getirilip yorumlanışı bize bir şeyi gösteriyor: Her şüpheli olay darbe değildir.
Bu kitapta 1960’lı yıllarda İslamcılar, sosyalistler ve ülkücüler üzerine kaleme alınan bölüm, bizim kuşağın yaşadığı bazen de yaşayıp göremediklerini ortaya koyuyor. Mısır’daki İhvân-ı Müslimîn, Hasan el-Bennâ’nın teorik ve siyasi öncülüğünü yaptığı bir harekettir. Türkiye’ye çok fazla gecikmeden sızdığı anlaşılıyor. Sızmış ama marjinalde kalmamış.
Murat Yetkin kitapta darbeyi yapan ve darbeyle uzaklaştırılanın savunuculuğunu yapmıyor. Bence tasvirde bir ciddiyet var. Her hâlükârda mazinin tarihini bugüne getirip bağlamak pek kolay değil. Ucuz yöntemlerle böyle bir bağlantı da kurulmaz
Yüz yıl önce İnönü savaşları
#YAZAR#İlber Ortaylı#İnönü
Nisan 18, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Yunanistan’ın Küçük Asya faciası dediği olay budur. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa tarafından Miralay İsmet Bey’e çekilen “Siz savaş alanında sadece düşmanı değil, aslında milletin makûs talihini de yendiniz” ibaresi bunu ifade etmektedir.
Haberin Devamı
19 Mayıs 1919 Samsun’a çıkış, Erzurum ve Sivas Kongreleri... Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa istediği sonuçları alamamıştır. İstiklal Savaşı’na ve Meclis Hükümeti’ne adım atarken henüz başlangıçta muhalefet de burnunun dibindeydi. Trabzon’dan gelen heyet içindeki birkaç üyenin muhalefeti gelecek dört yıl boyunca sürecekti. Sivas Kongresi, daha doğrusu kongrenin yönetimi altı ay kadar sürdü. Arada kurtuluş hareketini resmen ilan ettiği Amasya’ya bile gidip gelmişti. Bu bir organizasyon dönemidir. Savaş ve devlet düzeni, yılın sonunda 27 Aralık’ta ulaştığı ve sıcak bir ilgi gördüğü Ankara’da kuruldu sayılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti orada tesis edildi. Osmanlı Teşkilatı Esasiye Kanunu’na (1876) bağlılık söz konusuydu. Slogan “Saltanat ve hilafeti kurtarmak, milletin iradesinin bunu başaracağı ve başka hiçbir güce güvenilmemesiydi”. Kuruluş ve ümit başlangıcın ihtişamı, savaşın vasıtalarını getiren bir başlangıçtır.
Yüz yıl önce İnönü savaşları
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
HER GRUPTAN İNSAN VARDI
1919 sonunda başlayan Çukurova-Dörtyol, Maraş, Antep ve Urfa’daki direnişler Meclis Hükümeti’nin kuvvetini göstermeye başlamıştır. 1920 yılı, İstiklal Savaşı’nı başlatan “Komutanlar Triumvirası” diyebileceğimiz gruptan Kâzım Karabekir Paşa’nın Doğu Anadolu’daki zaferleriyle tarihe geçti, ümitler direnç ve yeni düzeni getirdi. Cihan Savaşı sonunda Brest-Litovsk Antlaşması ile vatana dönen bölgeler, yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ordusuna karşı kazanılan zafer Kafkas hükümetlerini ve yeni Sovyet Rusya ile kurulan sağlam ilişkiler, Doğu Cephesi’ni garantiye almıştır. Garp Cephesi’ni de o anda hatta Anadolu’daki isyanlarda bile henüz teşkilatlanamayan bir milli ordu değil, milis kuvvetlerin esası götürmektedir. Karadeniz Bölgesi’nde Giresunlu Osman Ağa kuvvetleriyle Meclis’in Muhafız Alayı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki düzenli ordunun alayı olarak kariyerine devam edecektir. Çerkez Ethem’in isyanı düzenli ordunun ilk mukavemeti sırasında ortaya çıktı. Ethem Bey, İsmet Paşa’yı anlamamıştır. Milli ordunun kuruluşu esas itibarıyla mahalli kuvvetlerin bu komutayı benimsememesiyle ilgilidir. Bugün bu olaya itaatsizlik, disiplinsizlik ve kendi başınalık diye bakmak gerekir ama bu gibi kuvvetlerin iç isyanları bastırmakta Batı Anadolu’daki düşman ilerleyişine karşı Anadolu Hükümeti’ne büyük destek olduğunu hatırlamak gerekir. İstiklal Savaşı sırasındaki bu tip çatışmalarda etnik aidiyet rol oynamaz. Çarpışanların içinde her gruptan insan vardı.
Haberin Devamı
RİCATI ÖĞRENDİLER
Yunan ordusunun iki tane önemli komutanı vardı. Bunlardan birincisi aslında Anadolu’daki ilerlemeyi yönetecekti, ancak Venizelos’un teklifini reddetti; General İoannis Metaksas “Yunanistan’ın elindeki topraklarla yetinmesini (evet, bugünkü On İki Adalar denen Güney Ege adaları hariç, şu andaki Yunanistan ancak 2.5 milyon nüfusa sahipti), çalışmasını, kalkınmasını, Küçük Asya’nın bir macera olacağını, yok olduğu zannettikleri ordunun Birinci Harbin de getirdiği tecrübelerle komutanları ve neferleriyle bir sabah aniden karşılarına çıkacağını” Venizelos’a bildirmiştir. General Anastasios Papulas, Birinci İnönü Savaşı’nın, yani Garp Cephesi Komutanı olan Miralay İsmet Bey’in de tabiriyle iyi bir komutandır. Askerleri de iyi çarpışmaktadır ama kusurları Birinci Cihan Harbi’ni iyi bilmemeleri, büyük tertiplerden, stratejik girişimlerden, sevk-i idare sahibi komutanlıktan uzak kalmalarıdır. Bu görüş, bizzat Papulas’ın meziyetlerine rağmen, iki günden fazla süren bir muharebede sinirlerinin çok çabuk bozulmaya başlamasından bellidir. İstiklal Savaşı’nın soğukkanlı ve kurmay gücünü temsil eden İsmet Paşa’nın bu ifadesi dikkatle değerlendirilmelidir. Onun anlattıklarına göre silah mevcudumuz, kaynaklarımız, nakliye araçlarımız Britanya destekli Yunan istila ordusu ile mukayese edilemezdi. Bir konuda tecrübesiz oldukları için ağır topları (obüs) nakletmeye çekinmişlerdir. Bunun bir yük teşkil edeceğini, ricat anında bırakılırsa da potansiyel bir tehlike olabileceği düşünmüş olmalılar. Oysa mütarekede İtilaf Devletleri’ne teslim edilen bu silahları bulundukları, depolandığı bölgelerden zapt ettik. Tamamıyla İmalatı Harbiye ustalarının atölyelerinde elden çıkmış olan kamalar ve tamirat gerektiren yerler yapıldı. Yunan istila ordusu karşılarında ağır topların mukavemetini gördü, bu çok önemlidir. İkincisi, İnönü Muharebesi’ndeki asker yeni toplanmıştan çok, harp tecrübesi olan er ve erbaşlardan oluşuyordu. Ricat tekniklerini ustalıkla öğrenen birliklerdi. Bu Türk askeri tarihi açısından da bir yenilikti. Nitekim bu stratejinin ve taktiğin en iyi şekilde uygulandığını, Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinde ve Sakarya Muharebesi’nde göreceğiz.
Haberin Devamı
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
2025’in Şimdiye Kadarki En Gerçekçi PC Oyunu!
Raid: Shadow Legends
by Taboola
KÜÇÜK ASYA FACİASI
Bugünkü İnönü, İsmet Paşa’nın galibiyeti ve muharebelerinden dolayı değil, paşanın orada istila ordusunu durdurması ve bezdirmesinden dolayı ona soyadı olmuş bir yerdir. Gerçekten istihkâmların iyi kazılması ve direnci General Papulas’ın da dikkatini çekmiş ve Atina’dan ilerlemenin durdurulmasını istemiştir. Kendisi ancak istifa ettikten sonra yeni komutan Hacıanesti aynı strateji ve sevk-i idare kabiliyetine sahip olmadığı için Metaksas-Papulas görüşünün aksine bir ilerlemeye gitmiştir. Yunanistan’ın Küçük Asya faciası dediği olay budur. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa tarafından Miralay İsmet Bey’e çekilen “Siz savaş alanında sadece düşmanı değil, aslında milletin makûs talihini de yendiniz” ibaresi bunu ifade etmektedir.
Haberin Devamı
İLK DEFA DÜZENLİ ORDU
1921 Nisan ayında Büyük Millet Meclisi orduları, doğuda Kâzım Karabekir’in zaferleri, Kafkas milletleri ve Rusya ile olan yakınlaşmayı sağlamıştır. Batı’ya da ilk defa olarak düzenli ordunun yurdu savunabileceğini göstermiştir. Bu savunmanın bir buçuk sene sonra “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir” komutuna çevrilmesi hiç şüphe yok ki Sakarya zaferinden sonra Meclis kararıyla mareşal rütbesini alan başkomutanın şahsi dehasıdır ve ancak onun stratejik dehası ve ısrarıyla bu safhaya kadar gelinmiştir.
Bu konuda, yani Birinci ve İkinci İnönü muharebeleri daha doğrusu direnme ve düzenli ricat konusundaki başarılarla Sakarya Muharebesi’nin kazanılması safhasını ve İsmet Paşa’nın buradaki rolünü en iyi anlatan eserler Selim Erdoğan’ın “Sakarya-Türk Bitti Demeden Bitmez” ve Alev Coşkun’un sürükleyici üslubuyla kaleme aldığı serideki “Asker İnönü” kitabıdır. Bu serinin “Diplomat İnönü” başlığını taşıyanını da gelecek yazılarımızdan birinde daha iyi tahlil edeceğiz.
DOĞRUYMUŞ CAMİLER OTOPARK OLMUŞ
Yüz yıl önce İnönü savaşları
CÜNEYT Özdemir’in YouTube kanalında camilerin önündeki park meselesine değindiğini gördük. Haklıdır ve yerindedir, doğru noktalara değiniyor. Bu yazılanlar ve söylenenlere rağmen Süleymaniye Camii’nin bahçesinin otopark olarak kaldığı anlaşılıyor. Demek ki yanlış olan bizmişiz. Bu aldırmazlığa, küstahlık demek gerekiyor. Birisi söylüyordu: “Şu anda milletimizin en sevgili çocuğu arabasıdır” diye. Bunu duyduğumda çok kızmıştım. Meğer ne kadar haklıymış. Cami görevlileri orada, İbn Haldun Üniversitesi’ne ait bir merkez orada ve bazı kıdemli esnaf da orada. Anlaşılıyor ki imtiyazı koparan caminin avlusunu işgal edecek. Bu zihniyetle baş etmek hiç kolay değil ama etmek lazım. Restorasyon için harcanan para bir müddet sonra otomobil egzozlarının yarattığı kirlenmeyle yeni harcamalar gerektirecek. Memleketi gezmeye gelen turistler de “Bunlar nasıl insanlar?” diye soracak. Onların sorması beni alakadar etmiyor. Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazan şairlerin ve yazarların ülkesinin düştüğü bu durum hazindir.
1877-1878 Türk-Rus savaşı... 93 Harbi
#YAZAR#İlber Ortaylı#Türkiye
Nisan 25, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Bu savaşta Gazi Ahmed Muhtar Paşa Doğu cephesinde, ama asıl Gazi Osman Paşa Plevne’de mağlup da olsa büyük bir askeri şahsiyet olarak sivrildi. İstihkâm düzeni tamamıyla yeniydi. Kuşatmaya direniş biçimleri sadece Türk tarihinde değil, Rusya tarihinde ve Balkanlar’ın tarihinde de unutulmaz yer etti. 5 asırlık hâkimiyeti mutantan bir biçimde hafızalarda saklayarak Bulgaristan’dan çekildi.
Haberin Devamı
HİCRİ ve Rumi takvimdeki farklılık nedenle 1293 Muharebesi adıyla da meşhur olmuştur. 93 Savaşı modern Rusya ve Türkiye’nin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Türk tarihinde sebep olduğu sarsıntıların yanında asıl önemlisi, bu pahalı zafer Rusya’da da toplum ve siyaset hayatında büyük sarsıntılar ve çalkantılar yarattı. Rus tarihçi düşüncesi, siyasal gruplaşması çok ilginç görüntüler ortaya koydu. Özellikle Yeşilköy’de (Ayastefanos) Rusya’nın adeta dikte ettiği barış anında İngiltere, Almanya ve onun şansölyesi Otto von Bismarck’ın alteregosu (gölgesi) olan Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanı Gyula Andrássy’nin katılımıyla beynelmilel bir karşı harekete dönüştü. Barış antlaşması da 1878 yılında Berlin’deki kongrede yenilendi.
1877-1878 Türk-Rus savaşı... 93 Harbi
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
PUŞKİN’İN SINIF ARKADAŞI
Rusya İmparatorluğu 1856 Paris Konvansiyonu’ndan sonra Karadeniz’in içine kapanmıştır. Boğazlar kontrolü dışına çıkmıştır. Kırım elinde kalmakla birlikte Tuna Boyu’nda ilerleme gösterememiş, hatta Silistre gibi yerlerde Türk orduları tarafından ağır darbeler yemişti. Doğu Cephesi’nde de durum aynıydı. I. Nikola Rusyası’nın uğradığı hezimeti düzeltmek amacıyla bazı reformlara girmeyi düşünüp tarihi olayların sürüklemesiyle “Kurtarıcı Çar” unvanı alacak olan oğlu Çar II. Aleksandr Balkanlar’da aktif bir politikaya taraftardı. Paris Barışı’ndan beri Rusya Dışişleri’ni Prens Aleksandr Gorçakov yönetiyordu. Büyük şair Puşkin’in sınıf arkadaşı ve makul Rusya’nın temsilcisi sayılan Gorçakov Balkan politikalarında sanıldığının aksine İstanbul’daki Büyükelçi Ignatyev gibi değildir. Hatta Çar’ı da kendi tarafına aldığı için Ignatyev onların nezdinde karikatürize edilen bir elçi durumundaydı.
‘YALANCI PAŞA’ DERLERDİ
Başarılı bir Sibirya valisi olan Ignatyev, İstanbul’da Midhat Paşa grubuyla bir çatışma içerisindeydi. Mahmud Nedim Paşa ise onun tarafından yönetilmekten çok, onu bazı manevraları için kullanmıştır. Bazı yalan değerlendirme ve haberleri onun aracılığıyla yayıyordu. Bu değerlendirmelere kapılıp aldanan diğer diplomatlar General Ignatyev’e çok kızıyorlardı ve ona “Yalancı Paşa” derlerdi.
Haberin Devamı
Rusya Sefareti, Balkan komitacılarının bir dergâhı haline dönüştü. Bulgaristan’daki ayaklanmalar, Sırbistan ve Karadağ da devam eden iç savaş hatta Mustafa Celâleddin Paşa (Kont Borzecki) gibi değerli bir komutanın Karadağ’da şehit düşmesi Balkanlar’ı alevlendirdi. 1870 Sedan Savaşı’nda mağlubiyet ve Versailles Barışı’ndaki darbeden sonra Fransa’nın Rusya ile yakınlaşma içinde olduğu açıktır. Bu durumdan istifade edilmek istendi.
PANSLAVİZMİN ZAMANIYDI
Rusya’da Slavofil çevreler Ayasofya’nın çan takılarak kilise haline çevrilmesi, Konstantinopol’ün Rusya tarafından işgali ve kurulacak Bizans’ın başkenti olması hayaliyle propagandaya başlamışlardı. Panslavizmin en ateşli zamanlarıydı. Çok ilginçtir, bu takımın içerisinde Fyodor Dostoyevski de göze çarpıyordu. Buna karşılık Lev Tolstoy bu çevrelerle derin bir münaferet ve mücadele içindeydi. Liberal aristokrasiyi temsil eden Kont Bennigsen’in şu sözü önemlidir: “Biz Slav mıyız, yoksa Rus muyuz? Şunun üzerinde bir anlaşalım”. Tolstoy, Anna Karenina’nın son bölümünde okuyucusuz gazeteler, üyesiz parti liderleri, başarısız askerler ve bunların arasında muhayyel bir tip olarak Anna Karenina’nın ardında kalan sevgilisi Kont Vronsky’nin Karadağ Muharebesi’ne görevli gittiğini trajikomik bir tasvirle ortaya koyar. En başta Avrupa’da Karl Marx ve Friedrich Engels, Rusya’nın Balkan Slavları üzerindeki kışkırtıcılığını ve hâkimiyet isteklerinin karşısındaydılar, Türk İmparatorluğu’nu tutuyorlardı. Balkanlar’da Rus hâkimiyetinin büyük bir despotizm ve hürriyet düşmanı bir devir getireceğine inanıyorlardı.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
by Taboola
‘PAHALIYA PATLAR’ TEHDİDİ
Rusya bazı talepler ileri sürdü. Bulgaristan’ın oldukça muhtar bir idareye kavuşması, devlet dilinin Bulgarca ve milis kuvvetlerinin ayrı olmasını talep ediyordu. Bulgar ihtilal komitelerinden birisiyse zaten Avusturya-Macaristan modelini Osmanlılar için önermişti. “Abdülaziz Han, Osmanlı Padişahı ve Bulgar Çarı” olacaktı. İki ayrı parlamento ve muhtar devlet düzeni görülecekti. Bulgar ve Rus ihtilalci tekliflerinin kabulü mümkün değildi ama Rusya’nın isteğiyle Aralık 1876’da sefirler toplandı. Kasımpaşa Tersanesi’ndeki bu toplantıda tartışmalar ve istenenlerin kabul edilemeyeceği açıktı. Midhat Paşa ve onun yandaşı Savfet Paşa tam zamanında Osmanlı Anayasası’nı Sultan Abdülhamid’e kabul ve ilan ettirdiler. Sefirler toplantısı sırasında meşrutiyeti ilan eden top seslerini Savfet Paşa, “Konferansa artık lüzum yok. Osmanlı Devleti şu andan itibaren bir parlamenter monarşidir” diye oturumu tamamladı. Sefirler bu anayasal düzeni bir oldubitti ve oyalama olarak değerlendirdiler ancak yapacak fazla bir şey yoktu. İstediklerine böyle bir cevabi vaatle karşılık verildi. Rusya Maslahatgüzarı son derece hiddetli olarak “Kendi yalnızlığınızı Rusya’nınkine mi çevirmek istiyorsunuz? Yani Avrupa’nın tek parlamentosuz devleti biz olacağız ve siz Balkanlar’da istediğinizi yapacağınızı düşünüyorsunuz. Bu size pahalıya mal olur” diye tehdit etti.
Haberin Devamı
Aslında Rusya’nın istekleri Paris Kongresi’nin tashihi üzerineydi. Ruslar, Balkanlar’da, Karadağ lehinde istedikleri sınır tashihini bile gittikçe azalttılar. II. Aleksandr, Rusya’nın bir harbe hemen girecek durumda olmadığının farkındaydı fakat Babıâli tarafından hiç taviz verilmedi. 24 Nisan 1877’de Rusya savaş ilan etti. Rusya, Abdülkerim Paşa komutasındaki Tuna ordusuna karşı, Tuna’nın kuzeyinde 180 bin kişilik bir ordu ileri sürmüştü. Zamanla anlaşıldı ki özellikle piyadenin donanımı açısından Ruslar, Türklere göre iyi durumda değildir. Topçuluk ve askeri mühendislikte durumlarının çok iyi olmasına rağmen (ki Kont Totleben bu becerikliliğini Plevne’de gösterecektir) Türk topçuluğu ve askeri mühendisliğinin de iyi olduğu görüldü. Plevne’deki, Rusçuk’taki istihkâmlar mükemmeldi. Kafkasya’da ise General Melikov’un ordusuna karşı Türk kuvvetleri ancak 1/4 nispetinde konuşlanabilmiştir. Yol ve iaşe durumu son derece yetersizdi. Bununla birlikte Rusların ilk anda Balkan dağlarını aşmalarına rağmen Grandük Nikola’ya karşı Türk birlikleri zafer kazandı. General Gurko Şıpka Geçidi’ni geçtiyse de Süleyman Paşa ile yaptığı muharebede gerilemek zorunda kaldı. Doğuda ise Kars ve Ardahan’daki Rus ilerlemesi Erzurum’un işgalinde şiddetle karşılandı. İlerleme o kadar iyi gitmiyordu.
Haberin Devamı
OSMANLI KABUK DEĞİŞTİRDİ
Bunun yanında savaş düzeni itibarıyla çağdaş Avrupa çevrelerinin de belirttiği gibi Türkler ve Ruslar son derece iyi savaşıyordu. Türk komutanlar ise temayüz etmişlerdi. Meclis-i Mebusan’da ise padişah dahil devlet erkânına ağır tenkitler yükseliyordu. Kısacası Osmanlı imparatorluk toplumu kabuk değiştiriyordu. Savaşın en önemli görünümü budur. Bundan sonraki Rus ilerlemesinde çok ağır safhalar vardır. Ruslar, Yeşilköy’e ulaştıkları zaman bitap vaziyettelerdi. Plevne Savaşı’nın neticesindeki ricat bizim için çok önemlidir. Anadolu kıtası ve İstanbul, ilk defa birkaç yüz bin Balkan muhacirine yurt olmak zorunda kaldı. Bu hazin bir tecelliydi.
Ne var ki Berlin’de Gorçakov’un sözleri Rusya’nın halini ortaya koyuyor: “Bu kadar asker, bu kadar masraf heba oldu. Hepsi boşuna!” Gorçakov bu savaşın yeterince başarılı olamayacağını anlamıştı. Berlin Barışı’ndan sonra Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu karşılıklı olarak bilhassa III. Aleksandr döneminde savaş yerine barışı, kalkınmayı, bayındırlığın gelişmesini, Türk İmparatorluğu ise özellikle demiryolu, okul ve sağlık sistemini mükemmelleştirmeyi tercih edecektir. Bu barış Birinci Cihan Savaşı’na kadar devam etti. Rusya ve Türkiye arasındaki gerilim ve kavga 1876 öncesinin aksine sakinleşir gibiydi. Düzeni altüst eden Birinci Cihan Savaşı’dır. İki imparatorluk da kendilerinin olmayan bir savaşta heba olacaklardı.
ABD ve jenosit
#YAZAR#İlber Ortaylı#ABD
Mayıs 02, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Biden’ın seçimlerden sonraki açıklaması ve jenositi resmen kabul ettiğini belirtmesi şüphesiz ki bir kenara konacak, görmezlikten gelinecek, sükûtla karşılanacak bir demeç değildir. Ne var ki Ermeni araştırmaları ve politikası üzerinde, ta 1970’lerde genç diplomatımız Bahadır Demir’in bir yaşlı Ermeni tarafından katledilmesinden beri bu konularda ciddi bir tetkik ve eğitim hâlâ gerçekleştirilemedi.
Haberin Devamı
DİYASPORA Ermenilerinin en kalabalık olarak yaşadığı ve Fransa kadar olmasa da Amerikan medyasında ve akademik hayatında yer ettikleri ülke ABD’dir. Kanada’yla birlikte bugün Ermeni diyasporasının aşağı yukarı en kalabalık nüfusunu oluşturuyorlar. Yurtdışında peş peşe Ermeni jenositini kabul eden parlamentoların tarihçi olmadıklarını tekrarlıyoruz. Dahası var, hukukçu da değiller. Nitekim kabul ettikleri ve verdikleri hükümler ekseriyetle ciddi bir mahkemenin mütalaası ve teknikleri kullanılarak hazırlanan tasarılardan çok uzak. Şüphesiz ki parlamentolar hukukçuları ihtiva etse de ne bir mahkemedir, hele hele ne de ilim akademisidir. Usulsüz açıklamalar ve bazen hukuki bakımdan en korkunç kararlar ki bunlardan en önemlisi İsviçre federal organlarının jenosite karşı savunmayı peşin olarak mahkûm etme kararıydı, Doğu Perinçek’in açtığı davayla sukut etti, düştü.
ABD ve jenosit
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
by Taboola
JENOSİTİN TARİFİ YAPILDI
Buna rağmen yarım asırlık bu olayın üzerine hâlâ yeterince gidilmiyor. Bazıları tarihçilere düşen bu jenosit meselesini peşinen, onların muhtelif şekilde değerlendireceklerini söylüyorlar. Kusura bakmasınlar ama İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nürnberg duruşmalarında jenositin tarifini beynelmilel hukuk organları yaptılar. Hukuki bakımdan çok çetrefil bir yaklaşım ve tariftir ama vardır. Bugün dünyadaki tarihçilerin büyük kısmının bir hukukçu mütalaası yürütecek donanım ve mantık yapısından uzak kaldıkları gerçektir. Çünkü hukuk ciddi bir eğitim ve antrenmandır.
YÜZ YÜZE GELMEK DENENMELİ
Peki niçin tarihçiden söz ediliyor? Çünkü tarihçi olayları, günü gününe araştırmak, benzer olayları birlikte mütalaa etmek ve bu bilgiye ulaşmak durumunda olan kişidir. Bunun için tıpkı Yahudilere uygulanan mezalimin (Holokost’un) etüt edilmesi gibi Ermeni konusundaki iddiaları da gözden geçirmemiz gerekir. Hatta Ermeni tarihçilerin kendileriyle yüz yüze gelmesini denemeliyiz. Alelacele yazılan birtakım makale ve kitapların her sene yeniden basılmasıyla Ermeni sorununun bırakın dünyaya, milletimize ve gençliğimize anlatılması bile mümkün değildir. Bu konuda bırakınız dışarıda çıkan Ermeni taraftarı neşriyata karşı kaynak, yurtiçinde bile bu konuda ileri sürülmeye başlayan farklı fakat amatörce derlenen görüşlerle baş edilmesi mümkün değildir.
Haberin Devamı
LİTERATÜRÜ BİLMEK GEREK
Türkiye’deki aydınların her şeyden evvel İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Almanyası tarafından Yahudilere ve sadece Yahudilere değil Çingenelere de yapılan ırkçı imhayı bilmeleri gerekir. Nasyonal Sosyalist Almanya’nın bu konudaki literatürü taranmalıdır. Almanya’daki antisemitizmin kökleri ta Luther’e kadar gidiyor. Bu konuları yazıp basan Almanlar var ve sözü geçen eserlerin dahi Türkçeye çevrildiğini görmedik. Berlin ve Viyana Yahudiliği üzerine yazılan muhteşem bir literatür var. Bunu uzak, egzotik bir bilgi birikimi olarak değerlendiremeyiz. Türkiye’nin tarihçileri literatürü bilmek zorundadır. Savunmadaki meslektaşlar da bunları bilmiyor ve işin asıl sinir bozucu yanı, Türkiye’yi Ermeni jenositiyle itham eden Batı’daki bazı Türk çevreler de bunları okumuyor, bilmiyor.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
by Taboola
YETERİNCE BİLGİSİ YOK
Biden hiç şüphe yok ki bazı Amerikan politikacılarından değil, yani yeterince hukuk bilgisi, ilgisi, iyi bir hukuk ve tarih eğitimine sahip olup verilen farklı mütalaaları iyi değerlendirenlerden değil. Geçmişte Amerikan başkanları içinde Reagan gibi bu mevzuda fazla bilgisi olmayan günlük politikayı ve seçim kampanyasını ve zorunluluklarını takip eden bir başkanın dışında pekâlâ Clinton gibi, Madeleine Albright gibi daha ciddi davrananlar çıktı. Hele Bernard Lewis veya Gilles Veinstein gibi özellikle Türk taraftarı olmayan ama sadece ciddi tarihçi görüşü olanların (Bernard Lewis’in bir nebze o daldaki tahsili dolayısıyla hukuk görüşü de kuvvetliydi) ileri sürdükleri fikirleri kavrayamıyorlar veya onun değerlendirmesine kızanlar var. Adamın birisi “Sizi Bernard Lewis kurtaramaz” diye başlık atmıştı, hem de buradaki yayınlardan birinde. ABD’de de jenosit çıkışını önlemekte Yahudi lobisinin önemli yardımı oldu. Bugün bu destek artık yok. Lüzumsuz bir kasaba tipi Yahudi karşıtlığı buna sebep oldu.
Haberin Devamı
VAATLERİNDE BAŞARI YOK
Biden şüphesiz ki ofisi devraldığından bu yana henüz üç aylık bir başkan. Şu an başkanlık koltuğu ve minderindeki iğnelerin kendisini tam rahatsız etmediği açık. İleride Ortadoğu politikasını, dengeleri belki yavaş yavaş anlayabilir. Şu anda vaat ettiği programların hiçbirinde ciddi ve ikna edici başarı yok. Sadece me’şum virüse karşı aşı kampanyasında Birleşik Devletler’de önemli bir düzenlemeye gidildi ama müreffeh Batı ülkelerinin aksine utanç verici bir sağlık sistemi olan o memlekette, ciddi reformlar yapacağına dair bir gösterge yok. Kitlenin okul ve eğitimi Birleşik Devletler’de büyük bir sorun. Öncü endüstriyel bir memleket için (tabir benim değildir, muhafazakâr Amerikalı çevrelerde dahi söylenir) utanç verici bir cehalet oranı var. Dünyanın en mükemmel, öncü görünen üniversitelerinin ve hastanelerinin geniş kitlelere ne kadar yanaştığı su götürür. Bunda da bir ilerleme yapılacağına dair bir gösterge yok. Nihayet Biden karmaşık bir dış politika düzeninin ortasına oturdu, onu nasıl halledecek? O alanda da çok akıllıca planlara rastlanmıyor.
Haberin Devamı
DİYASPORA ABD’YE KIRGINDI
Azerbaycan, askeri örgütlenmesinde Kafkas politikasında işgal edilen bölgelerinden gelen göçmenlerin durumunu düzeltmek için önemli atılımlar yaptı. Son Karabağ zaferi kuşkusuz Ermenistan aleyhinedir. Ermenistan taraftarı olan, koruyucu olarak bilenen Rusya bile bu alanda Paşinyan’ı dışladı. Amerika ve Avrupa’daki Ermenistan azınlık ve diyaspora hiçbir şey yapmayan Amerika’ya çok kırgındı. Bu son çıkışla Biden, bu kategoride Ermenilerin indinde biraz başarı sağladı ve iyi başkan hanesinde bazı ufak puan kayıtlarına sebep oldu.
TÜRKİYE’NİN OYALANDIĞI DAL
Biden, Türkiye gibi bir müttefiki harcayacak bunları elde etmekte bir beis görmüyor. Bunun nasıl cevaplanacağı üzerinde durmak gerekir. Türkiye’nin Ermeni politikası belirli zümrelerin oyalandığı, çok ciddi raporların çıkamadığı bir dal, 40 yıllık mazimizde Vali Esat Uras gibi bir bilgili adamın yazdığı rapor üstüne Kamuran Gürün zamanındaki yayın gayreti, parlamentoda Büyükelçi Gündüz Aktan ve Türkkaya Ataöv’ün de dahil olduğu bir yayın çalışmasının bile çoğaltılmadığı ve dağıtılmadığı çok açık. Bu konu üzerinde durduğunuz zaman bazı ucuz mizah taraftarları “Türk’ün Türk’e” sloganıyla ortaya çıkıyorlar. Bunda gülünecek bir şey görmüyorum. Türk’ün Türk’e propagandasından değil, Türk’ün Türk’e bir şey öğretmesinden söz etmeliyiz. Üstelik bu milletin aynı şekilde öğreneceği birtakım metinler var, Guenter Lewy, Justin McCarthy tarafından da kaleme alındı, sadece onlar değil. Her Batılı arşive girdiğinde aynı sesi çıkarmıyor. Bunların bazılarında o kadar aşırı Türk taraftarlığı da yok.
SUÇU YAYMA ÇABASI BOŞA
Ermeni jenositi, Amerika’dan çok asıl Almanya’nın üzerinde durduğu ve istismar ettiği bir konudur. Son günlerde Ali Güler’in Alman ZDF televizyonundan naklettiği bir haberde var. Gayet cahilane ama amaçlı bir biçimde Atatürk ile Hitler’i birbirine bağlıyor. Almanya’da Atatürk’ü bu şekilde anlatmaya çalışan hamakat dolu doktora tezleri bile çıktı. Yapılacak bütün iş, mukayeseli araştırma yapan ciddi bir devlet enstitüsü oluşturulması, Avrupa tarihi ve Yakındoğu’yu belgeleyen, raporlayan bir grubun oluşturulması, Holokost’un bütün Türkiye’ye anlatılması ve bu yüzden Ermeni jenositinden bahsedecek insanların donatılması, önce bir donanım kazanması. Alman Holokost’u özgün ve benzersizdir. Suçu yaymaya ve unutturmaya çalışmaları boşuna...
Türk-Ermeni tarihinin birlikte yaşadığı muhteşem günler ve üstüne imparatorluğun yıkılması sırasında ortaya çıkan facia ve çatışmalar... 1915 ve evveli bir mukateledir, yani iki kitlenin birbirini katletmesi olayıdır.
İKİZDERE
ABD ve jenosit
RİZE İkizdere’nin köylüleri planlanan taşocağı için köyün coğrafyasını mahvetmeye ve kestane ormanını kesmekle işe başlayan müteahhitleri protesto ediyor. Bu tip girişimler ve girişkinler Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Rize’de de tahammülü taşırdı. İkizdere köylülerini bu direnişten dolayı haklı görüyorum. Özellikle kadınlarını kutlamak gerekir. İnsan hatırlamadan edemiyor: Aziz Nesin, “Bursa’da para kazanacağız, sanayi kuracağız diye bütün zirai yapıyı bozdular, aptal burjuvazi artık Bursa şeftalisi yiyemiyor” demişti. Bu keskin mizaha işaret ederek şu soruyu sormak lazım: “İkizderelilerin üzerinde durduğu şifalı anzer balından bile bir küçük kaşık tadamıyorsunuz, niye para kazanıyorsunuz, a müteahhitler?”
.2 büyük İtalyan
#YAZAR#İlber Ortaylı#Machiavelli
Mayıs 09, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
700 yıl önce 14 Eylül 1321’de Dante Alighieri öldü. İtalya ve Avrupa demek Dante Alighieri’dir. Milli edebiyatlar devri, Şark’la Garb’ın bir arada mütalaası onunla başlar. Diğer büyük İtalyan 1527 yılı 21 Haziran’ında 58 yaşında ölen Niccolo Machiavelli’dir. Modern siyaset, devlet teorisi, Şark’la Garb’ın tarih açısından bu teorileri destek olarak incelemek de onun işidir.
Haberin Devamı
hurriyet-new
Machiavelli olmadan modern siyaset biliminden, askeri teoriden söz etmek mümkün değildir. Türk İmparatorluğu üzerindeki analizleri de son derece ilginçtir ve mukayeselidir. Değil Rönesans’ta, ondan iki asır sonraki dünyada bile bu kadar sağlıklı ve objektif bakmayı bilene az rastlanır. Onunla ilgili yazıyı haziran ayına bırakıyoruz.
DOĞU ONU ETKİLEMİŞTİ
Bu yıl, Dante tören ve şenliklerinin 700. yılı açıldı. Burada Dante’yle bizim ne alakamız vardır diyebiliriz. 13. asrın ikinci yarısında Küçük Asya’daki Türkiye henüz yeni oluşmuştu, ama İtalya Doğu’yu tanıyordu. Devletimizin ve toprağımızın adını dahi onlar koymuştur, “Turchia” veya “Turcmenia” olarak. Dante Alighieri, Doğu düşüncesini çok iyi tanıyordu. İlahi Komedya’sında cehennem, araf (purgatorio) ve cennetin tarifi ve her katmana yerleştirdiği insanlara bakarsanız Doğu’daki düşüncenin onu yakından etkilediğini görürsünüz.
2 büyük İtalyan
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
BÜYÜK FLORANSALILAR
İki büyük Floransalı, 20. yüzyılın ortalarına kadar sekiz asır boyu Avrupa’yı kuran, kültürünün oluşumunu etkileyen, Doğu’da dahi ilk önemli tercümelere konu olan bu iki düşünürün Machiavelli’nin Santa Croce’deki ve Dante’nin Ravenna’daki mezarını ama asıl önemlisi Uffizi dediğimiz Floransa Senatosu ve Devlet Kançılaryasının bulunduğu binanın dış cephesindeki Büyük Floransalılar arasındaki heykelini unutamayız.
Dante, Petrarca’dan evvel doğdu ve öldü fakat muasırdırlar. Bildiğimiz klasik hümanizm, yani asıl Latin kaynaklarına, Yunan edebiyatına yöneliş, onun da ötesinde Şark’a ilgi onlarla başlamıştır. İtalya ulusal edebiyatların doğumuna ve gelişmesine yataklık eden bir ülkedir, Avrupa da onları izledi. Bütün doğru konuşan ve kurulu nizamın bazı tabularına saldıranlar gibi her ikisinin de Floransa devleti tarafından sürgüne mahkûm edilmesi bir tesadüf değildir. Avrupa medeniyetinin ve aydınlanmasının merkezi olan Floransa dahi büyük evlatlarına tahammül edememiştir.
BİZİ BATI’YA YAKINLAŞTIRDI
Haberin Devamı
Dante, İtalyan nesrini Toscana lehçesi üzerine kurdu. Onun eserleri, bilhassa “İlahi Komedya” hem felsefesi hem de dildeki kavramlara, kullanıma, gelişmelere yol açan bir zenginliktir. Türkiye’de Dante çevirileri Batı edebiyatına yakınlaşmamızda özgün bir yer tutar. İlk gençlik yaşlarında klasik Roma edebiyatının Ovidius, Lucanus ve bilhassa Vergilius’u çok iyi tanıdığı anlaşılıyor. Onun ünlü destanı Homer’in İlyada’sı karşılığı Aeneis’i ezbere bilmekle övünürmüş. Nitekim İlahi Komedya’da bunlar da sık sık referanslar halinde bir yerlere oturtuluyor. Ortaçağın Avrupa’sı Latina Vulgata dediğimiz Klasik Latincenin epey bozulmuş, güne uydurulmuş formuyla yazar ve konuşurdu. Onu kaynağına yaklaştıranlar başta Dante olmak üzere Petrarca gibi büyük İtalyanlardır. Avrupa klasik çağ Hıristiyanlık öncesinin zenginliklerine bu sayede dönmektedir.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
5 YIL SONRA 500. YILI
Beş yıl sonra Machiavelli’nin 500. yılı anılacak. O anmalarda Türkiye’nin de yer alması gerekiyor. Machiavelizm Şark’ta “döneklik” ve “amaca ulaşmak için her türlü ahlaksızlığın caiz görüldüğü” bir felsefe olarak yutturulmuştu. Nitekim 18.-19. yüzyılda böyle kişilere Farsçada “Machiavelsıfat” denirdi. Tabii şurası bir gerçek: Farsça ve Türkçe Machiavelli’yi kendi dünyaları içinde ilk tanıyan Doğuluların dilleridir.
DANTE VE PETRARCA GİBİ
Machiavelli’yi Batı yanlış tanıdı. Büyük Friedrich tarafından sanki dönemin Avrupa’sını adil ve düzgün olarak tanıtmak için anti-Machiavelli bir tez yazılmıştır. Bugün bu düşüncelere itibar eden yok. Modern siyaset teoricilerinden Strauss bile Machiavelli’yi sık sık muasır despotizme yol açan biri olarak gösterir. Oysa Machiavelli de tıpkı Dante ve Petrarca gibi klasik Roma dünyasının hayranı ve onu model alanlardandı ve İtalya’nın birliğini en erken ortaya koyanlardandı. Seçtiği vasıta ve hükümdar tipi Cesare Borgia’dır. Bu bir yanılgı mıdır? Hayır, o dönemde en kuvvetli ve becerikli politikacı oydu.
Haberin Devamı
İLGİLENMEYİ GEREKTİRİR
Her ikisinin de tercümelerinin güzel olanlarına bakmak gerekir. İtalyan tarihçi Alessandro Barbero’nun Dante üzerindeki orijinal biyografisini Kemal Atakay İtalyancadan çevirdi. Okura Dante’nin inişli çıkışlı hayatının yanı sıra tarihin en büyüleyici çağlarından biri olan ortaçağın alışkanlıklarına, âdetlerine ve politikasına dair derin bilgiler veren bir eser.
Son zamanlarda Rekin Tekinsoy İlahi Komedya’nın tamamını Türkçeye kazandırdı. Machiavelli’nin Prens’i üzerinde çevirilerin sayısı yarım düzineyi buluyor. Yalnız onun asıl fikirlerini takip edeceğimiz Titus Livius’un İlk On Kitabı Üzerine Söylevler’in (Discorsi sopra la prima deca di Tito Livio) etraflı bir çevirisine rastlamadım.
Haberin Devamı
Osmanlı ordusu sisteminin Roma’yla mukayesesi gibi orijinaliteyi herkesten önce Machiavelli ortaya koymuştur, devir 16. asırdır. Bu kadarı bile onunla ilgilenmeyi ve bilmeyi gerektirir zannediyorum.
OYUNNAME II
OYUNANME’nin ikinci cildi çağdaş Fransız tiyatrosunun sahnelediklerini ele alıyor. Tilda Tezman bu gözlemin birinci cildinde Fransa hakkında önemli bilgiler verdi. Burada da yeni oyunlar için son derece ilginç bilgiler veriyor, yeni rejisörler tanıtılıyor. En çok ilgimi çeken İngiliz bir ana ve Polonyalı babanın Fransa’ya ve kültürüne yamanan rejisör çocuğudur. Alexis Michalik’in yazdığı ve sahnelediği aşk hikâyesi, oyunu ve sahneleme üzerinde ilginç bilgiler aktarıyor. Macbeth, Avrupa tiyatrosunun büyük isimlerinden Ariane Mnouchkine’in sahnelemesi. Hassaten Edmond oyunu Edmond Rostand’ın kendinden çok Cyrano de Bergerac’ın artık menkîbeleşen kişiliği üzerinden yorum yapıyor. Cyrano de Bergerac çılgın ama romantik ve bir bilgeydi. Aslında son tetkikler gösteriyor ki yazdıkları bilinmeyen, iyi tanınmayan, kendi de saklanan bir dâhiydi. Zamanın yazarları ondan bazı fikir ve karakterleri götürmüşler. (Edmond Rostand, Cyrano’nın fikirlerini Moliere’in yürüttüğünü bu oyunda iddia eder.) Bu da Michalik’in orijinal bir sahnelemesi...
2 büyük İtalyan
Böyle iki çalışmaya baktığım zaman insanın aynı şeyi İspanya, İngiltere ve İsrail’deki tiyatro hayatı ve tabii Rusya için de yapmak içinden geliyor. Keşke birileri de gidip bu üç ülkedeki ve Londra’daki tiyatroları takip etse, albümlese, değerlendirse ve notlasa. Sevgili dostum Tilda Tezman’ın bu hazırladığı eser bence bir öncü çalışma. Basım ve takdimi fevkalade ve çekici bir metin...
.Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale
#YAZAR#İlber Ortaylı#Nusrat Mayın Gemisi
Mart 28, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
18 Mart, Nusrat Mayın Gemisi’nin tarihe geçtiği, Boğaz’ın başarıyla savunulduğu ve istila orduları genelkurmaylarının Çanakkale’nin “geçilmez” olduğunu kabul ettikleri gündür. Bu savaş, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir.
Haberin Devamı
Kutlamalar yapılıyor, iki yönüyle önemlidir: Birincisi, Gelibolu Yarımadası ve bütün Çanakkale Boğazı’nın çevresinin korunması ve gözden geçirilmesi açısından önemlidir. Bölge, Boğaz Başkanlığı’nın ve komutanlıklarının titiz çalışmasıyla korunuyor. Köprünün gelecek yıl açılışından sonra nasıl bir trafik ve çevre değişikliği olacak bunun üzerinde herkesin titizlikle durması gerekir.
DOĞU DÜNYASI İÇİN ÖZGÜN
İkincisi, Çanakkale (Gelibolu) Savunması her milletin, hatta iki cihan savaşında harp eden milletlerin hepsinin tarihinde bile görülmez. Mesela iki dünya savaşını da çıkaran Almanya’da böyle bir müdafaa cephesi yoktur. Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun, Marne gibi kahramanlık cepheleri varsa da İkinci Dünya Savaşı’nda bu olmamıştır. Normandiya Çıkarması Fransa’nın ve Avrupa’nın kurtulduğu bir çıkarmaydı. Rusya’nın ise her iki harpte de savunma cepheleri müthiştir, önemli anıtlar, haklı bir temsil sahibidir. Türkiye’nin de Çanakkale cephesi ve anıtları bütün Doğu dünyasında özgün yeri olan bir tarihi kültürel mirastır.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
GENÇ NESİL TARİHİ ÖĞRENEMEDİ
Bu yazıda değinmek zorunda olduğumuz bir konu var, maalesef genç nesiller iyi tarih öğrenemediler. Bunda başlıca sebep, halka yönelik bir edebiyatın ve kuvvetli tarihçilerin bulunmamasıdır. Günlük siyasetin içerisindeki sağ ve sol akımlar bilmedikleri, eksik malzemeyle yaklaştıkları Birinci Cihan Savaşı’nı ve Çanakkale Savunması’nı kendilerine göre çarpık olarak yorumluyorlar. Bu konuda bazı etnik grup milliyetçiliklerinin gayreti de vardır. Fakat asıl önemlisi, şimdi çağdaş tarihimize dış ülkelerden saptırıcı müdahaleler olmasıdır. Bunlardan birincisi Almanya’nın Çanakkale Savaşı’na (Gelibolu Savunması’na) sahip çıkmasıdır.
Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın itilaf güçlerine karşı zaferine örnek olarak Hindenburg’un Tannenberg bataklıklarında Rus ordusunu imha etmesinden başkasını göstermek mümkün değildir. Galiçya’da Ruslara karşı Avusturya yanında verdikleri savaş Rus başkomutan General Brusilov’un atağıyla bir şekilde ricatlarına sebep oldu. Zaten Tannenberg’de de Mareşal Hindenburg’dan çok generallerden von François’nın devriyesi ve müdahalesi ve Rus kuvvetlerinin hareketini takip ederek atik davranmasının bir Alman mağlubiyetine dönebilecek bu savaşın yönünün değişmesinde etkin olduğu söylenir.
Haberin Devamı
KOMUTANLARINA GÜVENMİYORDU
Bilindiği gibi Gelibolu müstahkem mevkiine General Liman von Sanders Osmanlı mareşali rütbesiyle Enver Paşa tarafından tayin edilmiştir. Enver’in Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın maddi desteğine binaen Alman komutanlara yer vermesi, aslında anlaşılabilir, fakat bu işte fazla ileri gitmiştir. Kendi kuvvetlerine ve komutanlara bir itimatsızlığı vardı. Ortada Alman amatör tarihçi çevreler tarafından desteklendiği açık bazı görüşler var. Bunları, kendilerine o ülkede istikbal arayan, tutunmak isteyen ve hatta akademik görev peşinde olan bazı Türkiyeli gençlerin de benimseyip dağıttığı görülüyor. Sosyal medyada bu gibi saçmalıklar görülüyor. Güya “15 bin kişilik bir Alman kuvveti Gelibolu’da savaşmış. Gelibolu komutanlarının hepsi de Alman’mış.”
Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale
Haberin Devamı
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
LIMAN VON SANDERS’İN MEZİYETİ
Liman von Sanders gelen komutanların içinde en dürüstüydü. Coğrafya ve strateji bilgisinin çok üstün olduğu söylenemez. Yanlış kararlar ve emirler vermiştir. Fakat bir meziyeti vardı: Maiyetteki Türk komutanların tecrübesini takdir etmiş ve gereğinde komutlarını değiştirmiştir. Kâzım Bey (Karabekir), Fethi Bey, Mustafa Kemal Bey (Atatürk), bizzat Esat Paşa ve daha niceleri çarpışan Avrupa’nın ordularının aksine bu savaşa tecrübeli askerler olarak girdiler. Hatta Mustafa Kemal Bey, Balkan Savaşı sırasında Gelibolu’nun durumunu çok iyi tetkik etmiştir ve hafızası dolayısıyla coğrafi konumunu çok iyi benimsemiştir.
10 bin vagonluk yardımdan bahsediliyor, el insaf! Savaş şartları içinde arada Bulgaristan’ın merkezi devletlerle müttefik olmasına rağmen Berlin’den Çanakkale’ye hangi 10 bin vagonluk malzeme ve mühimmatın bir yıllık savaş boyunca nasıl yetiştirileceği çok şüphelidir. Monte edilen ağır silahlar Alman endüstrisinin işidir. Fakat bunların kullanımında Türk askerler ve subaylar hiç de o kadar acemice davranmış değiller.
Haberin Devamı
Savaşın tetkik etmediğimiz ve bilmediğimiz konuları üzerinde “250 bin kişi şehit değil, şehit sayısı 50 bin kişi” gibi rakamlar veriliyor. Birinci sayıyı reddedenlerin, ikinciyi nereden uydurduklarını bilemiyorum. Bu 250 bin ve 50 bin kavgasını ömrüm boyunca dinledim, ancak hiçbir taraf da ciddi yorumlar getiremediler. Mesele şu: Bu savaş, morali son derece kuvvetli, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir. Bunu karşı taraf dahi söylüyor. Özellikle Fransız generallerin ve Britanya komutanlarının kayıtlarını okumak lazım.
Haberin Devamı
ZAFERLE BRİTANYA SARSILDI
Çanakkale’de, Britanya kamuoyu çok sarsılmıştır. Üstüne bir de Kut’ül Âmare Savaşı’nda Erich von Falkenhayn gibi megaloman Alman komutanın müdahalelerine rağmen, o dönem albay olan iki komutan Sakallı Nureddin Bey ve Halil (Kut) ellerindeki dar imkânlarla şahane bir kuşatma ve zafer kazandılar. Bu da Britanya İmparatorluğu’nun komutanlarının durumunu hayli sarstı. Almanlara karşı bir zafer de Azerbaycan’da kazanıldı. Ordunun görüntüsü gönüllüydü (Kafkas İslam Ordusu), ama neferinden komutanına kadar herkes sözde terhis edilmiş ya da istifa etmiş askerlerdi. Orada İngilizler ve Ruslarla çarpışılmadı. Bakü’nün savunulması ve istirdadında Ermeniler de yoktu. Karşımızda sadece petrole saldıran sözde müttefik Almanlar vardı, ancak muvaffak olamadılar.
‘GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER’
Bu tip yavelerle Birinci Cihan Harbi’nin lekelendiği görülüyor. Ama asıl yave başka türlü geliyor: “Boğazı savunmamız beyhudeydi, nasıl olsa girdiler” deniliyor. Ama hiçbirinin 1918’de, 1915’teki durumları yoktu. 1918’de gelen İtilaf orduları tükenmiş ve Pirus Zaferi denilen savaştan geçmişlerdi. Onun içindir ki Osmanlı başkentinde bile hâkimiyet kuramadılar. Aralarında gerilim doğdu. “Geldikleri gibi giderler” rastgele, hınçla söylenmiş bir söz değildir. Benzer bir sözü, İzmir’in işgali sırasında General Metaksas da Venizelos’a söyledi: “Adamların ordularını yok oldu zannediyorsunuz. Bir sabah karşınızda buluverirsiniz.”
.Anayasa değişikliği
#YAZAR#İlber Ortaylı#Anayasa
Nisan 04, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez.
Haberin Devamı
GENELDE memleketimizde orta eğitim düzeyindeki tarih eğitiminin, yurttaşın tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında en genel hatları bile oluşturamadığı bir gerçektir. Yani Anadolu kıtası nedir? Türkler ne zaman gelmiştir? Selçuklu Devleti nasıl bir organizasyondur? Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nin yapılaşması nasıl bir şeydir? Yeniçağın hızla değişen dünyasında bu devlet zamana ve zemine nasıl intibak etmiştir? Kısa zamanda kurulan büyük imparatorluk nasıl bir uyumsuzlukla bu veçhesini kaybetmiştir? Bir yandan da sömürgeci dünyada ne sömürülenlerin ne de sömürgeleşenlerin safında değil, apayrı bir yolda hayatiyetini sürdürmüştür?
TARİHTE İLK DEFA...
Burada şüphesiz toplumun geleneklerine ve eski yapısına uyan ve uymayan, istenen ve istenmeyen değişiklikler olmuştur. Bunlardan birisi de bir Türk Müslüman devletinin tarihte ilk defa olarak anayasal monarşi (constitutional monarchy veya Verfassung monarchie) dediğimiz meşruti rejime dönüşümüdür. Üstelik bu konuda Rusya Çarlığı’ndan daha da öne gittiğimiz ve 1876 yılı aralık ayında Türkiye’yi reformlara zorlayan “sefirler toplantısı” sırasında Meşrutiyet’in ilanını bildiren top atışlarıyla ortaya çıkmıştır. Rusya Maslahatgüzâr Ortaelçisi, “Parlamento ve anayasayı ilan ederek Rusya Devleti’ni zor durumuma mı düşürmek istiyorsunuz? Avrupa’da anayasasız ve parlamentosuz tek devlet olarak bir kenara mı itileceğiz? Bunun hesabını vereceksiniz” demiştir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
by Taboola
HAYRET ETTİREN NİZAM
Toplanan meclis, 19 Mart 1877 tarihinde ilk içtimaını (oturumunu) yaptı. Padişah adına hazırûnun önünde okunan açılış nutku muhtelif görüşlerin ileri sürülmesine neden oldu. “Bu Türklerin, meclis geleneği yoktur. Toplantıları hangi usul ve nizamla yapacaklar” diyen bazı diplomatların, Tanzimat’tan beri Babıâli’de çalışan meclislerden ve vilayetlerdeki idare meclislerinin faaliyetlerinden haberleri yoktu. Bir müddet sonra İngiltere sefiri “Hayret edilecek şey, oturumlar çok düzgün gidiyor, mebuslar oturdukları yerlerden konuşuyorlar, kanunlar tartışılıyor” diyecekti.
Haberin Devamı
KATKILARI KÜÇÜMSENEMEZ
Kısa ömrüne rağmen “Vilayet İdare Kanunu” ve “Belediyeler Kanunu” bu meclisten çıktı. Mebuslar Meclisi’nin yanındaki Ayan Meclisi ise Britanya’daki “House of Lords” veya Fransa’daki “Sénat” yahut Avusturya-Macaristan’daki “Herren Haus”a tekabül ediyordu. Meclis-i Mebusan dışında Ayan Meclisi dağıtılmadığı için kayd-ı hayat şartıyla tayin edildiler. Bu meclis devam etti. Kanunların hazırlanması ve siyasette hiç küçümsenmeyecek katkıları oldu. Hatırlıyorum, Kanun-i Esasi’nin 100. yıl semineri için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne müracaat ettiğimizde merhum profesör Bahri Savcı’nın başkanlığında ziyarette bulunmuştuk. Millet Meclisi bu seminere destekle pek ilgili görünmedi. Cumhuriyet Senatosu Başkanımız merhum Tekin Arıburun Paşa ise “Zaten yüz yıldır kapanmayan meclis bizimki, bütçe de buradan çıkar” demişti.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
E-Dönüşüm Çözümleri ile Süreçlerinizi Hızlandırın
DİA Yazılım
by Taboola
1876 Anayasamızda, anayasa olmayı önleyen garip hükümler vardı. Matbuat ve sansür konusunda gevşek bir hüküm geçmişti. Nihayet bir anayasada olmayacak bir kusur daha vardı: Padişaha gerekli gördüğü takdirde herhangi memur ya da vatandaşa sürgün yetkisi vermesi. Kabine müessesi oturmamıştı. Bunlar 1908’deki meşruti ihtilale, II. Meşrutiyet ilanı sırasında yeniden toplanan mecliste karara bağlandı. Dikkat edelim, yeni bir anayasa yapılmadı, 1876 Kanun-i Esasi esaslı bir değişikliğe uğradı. Belki 1961’de de 1924 için böyle bir tasarrufta bulunmamız gerekiyordu.
SANSÜR İŞLİYORDU
Her hâlükârda 1876 Anayasası birkaç ay sonra ömrü kısa da sürse Türk devlet geleneğinde parlamentoyu yerleştirdi. Anayasa lağvedilmedi, yürürlükteydi. Mebusan Meclisi toplanmasa da ihlal edilmiş sayılmıyordu. Bu sakat boşluk, II. Abdülhamid tarafından kullanıldı. Sansür amansızca işliyordu. Ama Osmanlı Devleti’nin içinde belli muhtariyeti olan ve yerel meclislerle yönetilen Cebel-i Lübnan, Şarkî Rumeli eyaleti (Güney Bulgaristan) ve Sisam Emareti yani bugün Samos denen adanın imtiyazlı idaresinde sansür hükümleri, bu kadar katı şekilde işlemiyordu.
Haberin Devamı
KARAGÖZ’E DE DENETİM
Matbuattaki sıkı kontrolün dışında sansür yönetimi tiyatroyu hatta Karagöz’ü bile denetlerken böyle bir keyfiyet Anadolu için söz konusu değildi. Mesela Macar Türkolog Ignác Kúnos Eskişehir’de mükemmel bir politik havalı ortaoyunu seyretmişti. Yurtdışından çıkıp Türkiye’ye giren Tercüman gibi Türk dünyasının en geniş gazetesinde İstanbul’da görülmeyen bahislere yer verilebiliyordu. Mesela Bahâîlik için her sayıda müspet bir tanıtım dahi söz konusu olabiliyordu.
Partiler yoktu, senatolar da yoktu ama Türkiye’deki parlamento hiçbir başka ülkede görülmeyen bir özelliğe sahipti: Üçte bir mebus hâkim din mensubu değildi. Gayrimüslim gruplardan seçilmişlerdi. Etnik köken itibarıyla dağınıklık daha da yaygındı. İkinci meclise bu etnik ve dini renklilik daha çok görülüyordu; hatta hafif çatışmalara bile neden olmuştu. Ankara’daki Büyük Millet Meclisi ise meclis hâkimiyetine dayanan (konvansiyonel) sistem ve hükümetti. Slogan olarak 1876 Kanun-i Esasi’si ilan edildi ama meclis reisliği, meclisin çalışma esasları, bakanlar kurulunun icra velileri heyetinin mebuslarca tek tek seçimi gibi prensipler, hiç de 1876 Kanun-i Esasi’sine uygun değildi.
Haberin Devamı
ÇİFTE ANAYASALI ÜLKE
1921’de bir anayasa daha çıkarıldı; ikisi bir arada yürürlükteydi. Nasıl mı? Cevap gayet basit; ikincisi pek tatbik edilmedi; temenni belgesi olarak kaldı. Zaten burada âdeta ihtilal idarelerindeki gibi memlekette kurullardan bahsediliyordu. Çok kısa bir metindi, neredeyse Sovyetler Birliği’ndeki anayasanın paraleli gibi ama ruhça onun çok dışında bir metindi. Nihayet Cumhuriyet’i ilan ettiğiminiz zaman çifte anayasalı bir ülkeydik. 1924 Anayasası’yla parlamenter sistem geldi ve yürütme erkine ağırlık tanındı. 1924 Anayasası’nın bugün için en önemli özelliği şudur: Yurttaşlar yerine Türkler diyordu. Bu etnik vurgulama Fransa’daki gibiydi; bir etnik ayrım ve federalizmi ifade etmiyordu. Yürütme gücünün yetkileri kesinlikle belirlenmişti. Bu anayasadaki en büyük değişiklik 1928’de laikliğin getirilmesidir.
1982 DAHA OTORİTER
1961 Anayasası yürütme, yargı ve yasamanın dengelenmesine çalışılan mantık bakımından sağlam, Türkçesi mükemmel bir metindir. 1982 için aynı şey söylenemez. Alelacele getirilmiş, felsefesi iyi tayin edilememiş, sadece otoriter bir anayasa özlemiyle ortaya çıkan bir metindir. Yürütme yetkisinin tanımı, yargı ve yasama ilişkileri muğlaktır; otoriter yönetimler de beğenmemiştir. Devamlı değiştirilmektedir.
Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez. Kaldı ki anayasacılık lüks ve geniş bilgi isteyen bir daldır. Herkes anayasa yapmak istiyor ama bu işin ustası kaç tanedir? Bir başka yazıda buna değineceğiz.
KÜLTÜR BAKANLIĞI VE KOROLAR
GEÇEN hafta Kültür Bakanlığı’nın garip işlerinden biri daha ifa edildi. Devlet Halk Dansları Topluluğu’nun İstanbul’a taşınmasından tutun da, Edirne, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Elazığ’daki koroların tümünün isminin değiştirildiği görülüyor. Bu değişikliklerin gerekçesi nedir? Görünen o ki sadece Türk ismi kaldırılmıştır. Bunun milliyetçilik ya da kozmopolitlikle de alakası yoktur, bilgisizliğe dayanır. Konu üzerinde üstat Mehmet Avni Özbek’in bir açık mektubu ve Kültür Bakanlığı eski müsteşar muavini Emine Bağlı’nın Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Müdürlüğü’ne yazdığı açık mektupta da bu uygulamanın yanlışlığı vurgulanmıştır.
Bu memlekette filarmoni orkestraları var, oda müziği orkestraları var. Türk halk müziği dediğimiz Türk halk müziğidir; çünkü belki ileride sayıları artacak Ermeni Kilisesi’nin ve Fener’in tertiplediği kilise koroları ve Ermeni halk müziği koroları var. Aynı şeyi tabii ki Yahudi cemaati için söylemek mümkündür. Binaenaleyh “Türk” lafı zaruri, kültürel bir sınıflandırmadır. Bilir bilmez her şeye el atılmamasının önemi ortadadır. Bir işi yaparken erbabına sormak gerekir.
MİMAR SİNAN’I ÖRTMEK KIYIYI KAPATMAK
Anayasa değişikliği
FOTOĞRAFTA görüleceği gibi Galataport Projesi, Kılıç Ali Paşa Camii’ni, Mimar Sinan’ın ünlü eserini tamamen kapatmış. İstanbul Modern’in örttüğü Nusretiye Camii’ni ise sadece minarelerinden tanımak mümkün. 1848 tarihli, neoklasik yapısıyla dikkat çeken Saat Kulesi’nden hiç bahsetmeyelim. Tophane’nin bir zamanlar İstanbul siluetine kattığı derinlik artık yok. Hüzün verici başka bir gerçek, şu andan itibaren ta Galata’dan Ortaköy’e kadar İstanbul sahillerinin halka tamamen kapatılmasıdır. Mensubu olduğunu iddia ettiğiniz Batı’nın acaba hangi köşesinde böyle bir rezalet mümkündür? Böyle bir kuralsızlık ve cüret mesela Franco İspanyası’nda yasaktı. Çağdaş Türkiye’nin mimarlarının ve şehircilik anlayışının Franco İspanyası’nın çok gerisinde olduğunu söylemek üzüntü verici.
Otopark olan tarihi camiler
#YAZAR#İlber Ortaylı#Cami
Nisan 11, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Siz hiç Milano'da Duomo'nun ve Floransa Katedrali'nin ve Signoria'nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln'de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı'nda veya İsfahan'da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü?
Haberin Devamı
Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı çizgisi üzerindeki birinci İstanbul silueti, göreli olarak az tahribatla devam etmekte ve İstanbul’un en önemli manzarası olarak zihinlerimizde, gönüllerimizde yer almaktadır. Hiç şüphesiz ki büyük şehrin ikinci silueti Nuruosmaniye, Süleymaniye ve Yavuz Selim Camii çizgisinde Haliç’ten bakıldığında en muhteşem manzarasıydı. Büyük ve ebedi İstanbul’la Haliç’teki kayık içinde, Galata rıhtımında nerede olursanız olun adeta kucaklaşırdınız.
Otopark olan tarihi camiler
VANDALİZM SARDI
1940’lardan beri bu siluet epey darbe yedi. Önce zamanın basınında bile yer aldığı üzere Biyoloji Enstitüsü (mamafih bunun mimarı olan merhum Ekrem Ayverdi büyük bir gayretle son katını 1950’lerde yıktırmıştır) ve de onunla hiç mukayese edilemeyecek vandalizm etrafı sardı. Süleymaniye’den Rüstem Paşa Camii’ne inen hattı olur olmaz binalar ve kat otoparkları istila etti. İnsanlar Süleymaniye’nin orada yapılmasını sağlamak için Mimar Sinan’ın kazdığı yeraltı dehlizlerini ve atık su kanallarının ne durumda olduğunu bilecek gibi değiller. Haritası çıkarılmış değildi; (son zamanlarda bu yapıldı mı, bilmiyorum). Fakat bunların üzerine yapılan lüzumsuz binalar yüzünden Süleymaniye temellerinin tehlikeye girdiği mühendislerce ifade edildi. İkinci bir görgüsüzlük de Unkapanı’ndaki Azebhane yahut Sokullu Mehmed Paşa Camii’nin sol tarafından geçen lüzumsuz ve çirkin metro köprüsüdür. Aslında Süleymaniye civarında bir metro istasyonu kurmak da şehircilik açısından hangi akla hizmet eder, onu bilmiyoruz.
Otopark olan tarihi camiler
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
ARTIK ARABA PARKI
Büyük İstanbul’un (Suriçi) hiç değilse yarı kısmının metroya ihtiyacı olmadığı açıktır. Bir ara Eminönü Belediyesi denen bu saha, akşamları ancak birkaç bin kişinin barınıp gezdiği bölümdür. Şimdi daha başka bir şeyler başladı. Süleymaniye Mahallesi adamakıllı tahrip görüyor. Restorasyon diye garip binalar yapılıyor. Güya görüntüyü bozmasın diye yapılan binalarda bile estetik unsur ve sanatçılık yok. Senelerden beri Süleymaniye Projesi bitmeyen uyduruk pehlivan tefrikasına dönüştü. Bu arada Süleymaniye Camii’nin dış avlusuna, yani gördüğümüz taş duvarların arkasındaki avluya kadar her yere bir yığın araba park ediliyor. Bunların kim olduğunu çok merak ediyorum. Dedikodulara göre müftülük personelinin araçları önde geliyormuş. Bizde böyle imtiyaz meraklılarının sadece müftülük personeli olduğunu zannetmiyorum; herhalde civardan birtakım esnaf da buna dahil oluyor. Son derece çirkin bir manzara! İnsanların indinde eserlerin uhreviyatını zedeliyor, maziyle bağlarını kuracak büyük şehrin 500 asrının hikâyesini kavramaya yarayacak tahayyülleri bozuyor. Bu nedir demeye kalmadı, aynı duruma Nuruosmaniye Camii’nin avlusunda da rastlanıyor. Üstüne de koymuşlar; “Müftülük personeline aittir” diye. Nuruosmaniye, Osmanlı barokunun hoş bir örneğidir. İki padişah devrinde tamamlandığı için bu ismi taşır. Bu 18. asır eserinin giriş merdivenlerinden kubbesine kadar kendine özgü bir havası vardır. Çarşının yürüme bölgesi içindedir. Yürüyüş bölgesinde araba park etmek hangi zihniyete sığar, onu da bilmiyorum.
Haberin Devamı
TAHAMMÜL EDİLEMEZ
Şehri batıran insanlar bazılarının çok sık tekrarladığı gibi görgüsüzler veya ön planda nereden geldiği belli olmayanlar(!) değildir. Onları bu işe sevk edecek cesareti önce bu beldenin okumuş yazmış, servet sahibi veya görmüş geçirmişleri sağlar. Burada böyle bir durum görüyoruz. Bu binaların etrafına polisin zırhlı araçları veya ambulanslar dışında, ki bunlar geçici olarak orada bulunur, araç görmeye kimse tahammül edemez. Siz hiç Milano’da Duomo’nun ve Floransa Katedrali’nin ve Signoria’nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln’de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı’nda veya Isfahan’da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü? Burada niye görecekmişiz?
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Sevgililer Günü Sürprizi
Pandora
by Taboola
MURAT YETKİN’İN ‘DARBELER’ KİTABI
MURAT Yetkin önemli bir dış politika yazarımızdır, ayrıca araştırmalarıyla ortaya koyduğu raporlar kitap halinde çıktıkça okunur ve bazı karmaşık olaylar çok billurlaşmış şekilde okuyucunun zihnine yerleşir. “Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar Üçgenindeki Türkiye”, “Avrupa Birliği Bekleme Odasında Türkiye”, “Kürt Kapanı: Şam’dan İmralı’ya Öcalan”, dış politikamızı anlamak için en önemli müracaat kitaplarıdır. Bunların dışında “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı” ve “Meraklısı İçin Casuslar Kitabı” insanların gözünden kaçan ama hiç şüphesiz ki yaşadığımız tarihi oluşturan mikro olaylardır. Agatha Christie üslubuyla veya John le Carré değil, kendi üslubuyla topladığı veriler ve yorumlarıyla istihbarat savaşlarını öğreneceğimiz eserlerdir.
Otopark olan tarihi camiler
Haberin Devamı
En son çıkan “Darbeler Kitabı” da darbe meraklısı için değil, darbelerin ne olduğunu merak edenler için okunacak bir derleme. Darbelerin arka planı, nasıl oluştuğu, tarihimizde bilinenler ile bilinmeyenlerin bir araya getirilip yorumlanışı bize bir şeyi gösteriyor: Her şüpheli olay darbe değildir.
Bu kitapta 1960’lı yıllarda İslamcılar, sosyalistler ve ülkücüler üzerine kaleme alınan bölüm, bizim kuşağın yaşadığı bazen de yaşayıp göremediklerini ortaya koyuyor. Mısır’daki İhvân-ı Müslimîn, Hasan el-Bennâ’nın teorik ve siyasi öncülüğünü yaptığı bir harekettir. Türkiye’ye çok fazla gecikmeden sızdığı anlaşılıyor. Sızmış ama marjinalde kalmamış.
Murat Yetkin kitapta darbeyi yapan ve darbeyle uzaklaştırılanın savunuculuğunu yapmıyor. Bence tasvirde bir ciddiyet var. Her hâlükârda mazinin tarihini bugüne getirip bağlamak pek kolay değil. Ucuz yöntemlerle böyle bir bağlantı da kurulmaz.
Yüz yıl önce İnönü savaşları
#YAZAR#İlber Ortaylı#İnönü
Nisan 18, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Yunanistan’ın Küçük Asya faciası dediği olay budur. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa tarafından Miralay İsmet Bey’e çekilen “Siz savaş alanında sadece düşmanı değil, aslında milletin makûs talihini de yendiniz” ibaresi bunu ifade etmektedir.
Haberin Devamı
hurriyet-new
19 Mayıs 1919 Samsun’a çıkış, Erzurum ve Sivas Kongreleri... Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa istediği sonuçları alamamıştır. İstiklal Savaşı’na ve Meclis Hükümeti’ne adım atarken henüz başlangıçta muhalefet de burnunun dibindeydi. Trabzon’dan gelen heyet içindeki birkaç üyenin muhalefeti gelecek dört yıl boyunca sürecekti. Sivas Kongresi, daha doğrusu kongrenin yönetimi altı ay kadar sürdü. Arada kurtuluş hareketini resmen ilan ettiği Amasya’ya bile gidip gelmişti. Bu bir organizasyon dönemidir. Savaş ve devlet düzeni, yılın sonunda 27 Aralık’ta ulaştığı ve sıcak bir ilgi gördüğü Ankara’da kuruldu sayılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti orada tesis edildi. Osmanlı Teşkilatı Esasiye Kanunu’na (1876) bağlılık söz konusuydu. Slogan “Saltanat ve hilafeti kurtarmak, milletin iradesinin bunu başaracağı ve başka hiçbir güce güvenilmemesiydi”. Kuruluş ve ümit başlangıcın ihtişamı, savaşın vasıtalarını getiren bir başlangıçtır.
Yüz yıl önce İnönü savaşları
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
HER GRUPTAN İNSAN VARDI
1919 sonunda başlayan Çukurova-Dörtyol, Maraş, Antep ve Urfa’daki direnişler Meclis Hükümeti’nin kuvvetini göstermeye başlamıştır. 1920 yılı, İstiklal Savaşı’nı başlatan “Komutanlar Triumvirası” diyebileceğimiz gruptan Kâzım Karabekir Paşa’nın Doğu Anadolu’daki zaferleriyle tarihe geçti, ümitler direnç ve yeni düzeni getirdi. Cihan Savaşı sonunda Brest-Litovsk Antlaşması ile vatana dönen bölgeler, yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ordusuna karşı kazanılan zafer Kafkas hükümetlerini ve yeni Sovyet Rusya ile kurulan sağlam ilişkiler, Doğu Cephesi’ni garantiye almıştır. Garp Cephesi’ni de o anda hatta Anadolu’daki isyanlarda bile henüz teşkilatlanamayan bir milli ordu değil, milis kuvvetlerin esası götürmektedir. Karadeniz Bölgesi’nde Giresunlu Osman Ağa kuvvetleriyle Meclis’in Muhafız Alayı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki düzenli ordunun alayı olarak kariyerine devam edecektir. Çerkez Ethem’in isyanı düzenli ordunun ilk mukavemeti sırasında ortaya çıktı. Ethem Bey, İsmet Paşa’yı anlamamıştır. Milli ordunun kuruluşu esas itibarıyla mahalli kuvvetlerin bu komutayı benimsememesiyle ilgilidir. Bugün bu olaya itaatsizlik, disiplinsizlik ve kendi başınalık diye bakmak gerekir ama bu gibi kuvvetlerin iç isyanları bastırmakta Batı Anadolu’daki düşman ilerleyişine karşı Anadolu Hükümeti’ne büyük destek olduğunu hatırlamak gerekir. İstiklal Savaşı sırasındaki bu tip çatışmalarda etnik aidiyet rol oynamaz. Çarpışanların içinde her gruptan insan vardı.
Haberin Devamı
RİCATI ÖĞRENDİLER
Yunan ordusunun iki tane önemli komutanı vardı. Bunlardan birincisi aslında Anadolu’daki ilerlemeyi yönetecekti, ancak Venizelos’un teklifini reddetti; General İoannis Metaksas “Yunanistan’ın elindeki topraklarla yetinmesini (evet, bugünkü On İki Adalar denen Güney Ege adaları hariç, şu andaki Yunanistan ancak 2.5 milyon nüfusa sahipti), çalışmasını, kalkınmasını, Küçük Asya’nın bir macera olacağını, yok olduğu zannettikleri ordunun Birinci Harbin de getirdiği tecrübelerle komutanları ve neferleriyle bir sabah aniden karşılarına çıkacağını” Venizelos’a bildirmiştir. General Anastasios Papulas, Birinci İnönü Savaşı’nın, yani Garp Cephesi Komutanı olan Miralay İsmet Bey’in de tabiriyle iyi bir komutandır. Askerleri de iyi çarpışmaktadır ama kusurları Birinci Cihan Harbi’ni iyi bilmemeleri, büyük tertiplerden, stratejik girişimlerden, sevk-i idare sahibi komutanlıktan uzak kalmalarıdır. Bu görüş, bizzat Papulas’ın meziyetlerine rağmen, iki günden fazla süren bir muharebede sinirlerinin çok çabuk bozulmaya başlamasından bellidir. İstiklal Savaşı’nın soğukkanlı ve kurmay gücünü temsil eden İsmet Paşa’nın bu ifadesi dikkatle değerlendirilmelidir. Onun anlattıklarına göre silah mevcudumuz, kaynaklarımız, nakliye araçlarımız Britanya destekli Yunan istila ordusu ile mukayese edilemezdi. Bir konuda tecrübesiz oldukları için ağır topları (obüs) nakletmeye çekinmişlerdir. Bunun bir yük teşkil edeceğini, ricat anında bırakılırsa da potansiyel bir tehlike olabileceği düşünmüş olmalılar. Oysa mütarekede İtilaf Devletleri’ne teslim edilen bu silahları bulundukları, depolandığı bölgelerden zapt ettik. Tamamıyla İmalatı Harbiye ustalarının atölyelerinde elden çıkmış olan kamalar ve tamirat gerektiren yerler yapıldı. Yunan istila ordusu karşılarında ağır topların mukavemetini gördü, bu çok önemlidir. İkincisi, İnönü Muharebesi’ndeki asker yeni toplanmıştan çok, harp tecrübesi olan er ve erbaşlardan oluşuyordu. Ricat tekniklerini ustalıkla öğrenen birliklerdi. Bu Türk askeri tarihi açısından da bir yenilikti. Nitekim bu stratejinin ve taktiğin en iyi şekilde uygulandığını, Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinde ve Sakarya Muharebesi’nde göreceğiz.
Haberin Devamı
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
2025’in Şimdiye Kadarki En Gerçekçi PC Oyunu!
Raid: Shadow Legends
by Taboola
KÜÇÜK ASYA FACİASI
Bugünkü İnönü, İsmet Paşa’nın galibiyeti ve muharebelerinden dolayı değil, paşanın orada istila ordusunu durdurması ve bezdirmesinden dolayı ona soyadı olmuş bir yerdir. Gerçekten istihkâmların iyi kazılması ve direnci General Papulas’ın da dikkatini çekmiş ve Atina’dan ilerlemenin durdurulmasını istemiştir. Kendisi ancak istifa ettikten sonra yeni komutan Hacıanesti aynı strateji ve sevk-i idare kabiliyetine sahip olmadığı için Metaksas-Papulas görüşünün aksine bir ilerlemeye gitmiştir. Yunanistan’ın Küçük Asya faciası dediği olay budur. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa tarafından Miralay İsmet Bey’e çekilen “Siz savaş alanında sadece düşmanı değil, aslında milletin makûs talihini de yendiniz” ibaresi bunu ifade etmektedir.
Haberin Devamı
İLK DEFA DÜZENLİ ORDU
1921 Nisan ayında Büyük Millet Meclisi orduları, doğuda Kâzım Karabekir’in zaferleri, Kafkas milletleri ve Rusya ile olan yakınlaşmayı sağlamıştır. Batı’ya da ilk defa olarak düzenli ordunun yurdu savunabileceğini göstermiştir. Bu savunmanın bir buçuk sene sonra “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir” komutuna çevrilmesi hiç şüphe yok ki Sakarya zaferinden sonra Meclis kararıyla mareşal rütbesini alan başkomutanın şahsi dehasıdır ve ancak onun stratejik dehası ve ısrarıyla bu safhaya kadar gelinmiştir.
Bu konuda, yani Birinci ve İkinci İnönü muharebeleri daha doğrusu direnme ve düzenli ricat konusundaki başarılarla Sakarya Muharebesi’nin kazanılması safhasını ve İsmet Paşa’nın buradaki rolünü en iyi anlatan eserler Selim Erdoğan’ın “Sakarya-Türk Bitti Demeden Bitmez” ve Alev Coşkun’un sürükleyici üslubuyla kaleme aldığı serideki “Asker İnönü” kitabıdır. Bu serinin “Diplomat İnönü” başlığını taşıyanını da gelecek yazılarımızdan birinde daha iyi tahlil edeceğiz.
DOĞRUYMUŞ CAMİLER OTOPARK OLMUŞ
Yüz yıl önce İnönü savaşları
CÜNEYT Özdemir’in YouTube kanalında camilerin önündeki park meselesine değindiğini gördük. Haklıdır ve yerindedir, doğru noktalara değiniyor. Bu yazılanlar ve söylenenlere rağmen Süleymaniye Camii’nin bahçesinin otopark olarak kaldığı anlaşılıyor. Demek ki yanlış olan bizmişiz. Bu aldırmazlığa, küstahlık demek gerekiyor. Birisi söylüyordu: “Şu anda milletimizin en sevgili çocuğu arabasıdır” diye. Bunu duyduğumda çok kızmıştım. Meğer ne kadar haklıymış. Cami görevlileri orada, İbn Haldun Üniversitesi’ne ait bir merkez orada ve bazı kıdemli esnaf da orada. Anlaşılıyor ki imtiyazı koparan caminin avlusunu işgal edecek. Bu zihniyetle baş etmek hiç kolay değil ama etmek lazım. Restorasyon için harcanan para bir müddet sonra otomobil egzozlarının yarattığı kirlenmeyle yeni harcamalar gerektirecek. Memleketi gezmeye gelen turistler de “Bunlar nasıl insanlar?” diye soracak. Onların sorması beni alakadar etmiyor. Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazan şairlerin ve yazarların ülkesinin düştüğü bu durum hazindir.
1877-1878 Türk-Rus savaşı... 93 Harbi
#YAZAR#İlber Ortaylı#Türkiye
Nisan 25, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Bu savaşta Gazi Ahmed Muhtar Paşa Doğu cephesinde, ama asıl Gazi Osman Paşa Plevne’de mağlup da olsa büyük bir askeri şahsiyet olarak sivrildi. İstihkâm düzeni tamamıyla yeniydi. Kuşatmaya direniş biçimleri sadece Türk tarihinde değil, Rusya tarihinde ve Balkanlar’ın tarihinde de unutulmaz yer etti. 5 asırlık hâkimiyeti mutantan bir biçimde hafızalarda saklayarak Bulgaristan’dan çekildi.
Haberin Devamı
HİCRİ ve Rumi takvimdeki farklılık nedenle 1293 Muharebesi adıyla da meşhur olmuştur. 93 Savaşı modern Rusya ve Türkiye’nin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Türk tarihinde sebep olduğu sarsıntıların yanında asıl önemlisi, bu pahalı zafer Rusya’da da toplum ve siyaset hayatında büyük sarsıntılar ve çalkantılar yarattı. Rus tarihçi düşüncesi, siyasal gruplaşması çok ilginç görüntüler ortaya koydu. Özellikle Yeşilköy’de (Ayastefanos) Rusya’nın adeta dikte ettiği barış anında İngiltere, Almanya ve onun şansölyesi Otto von Bismarck’ın alteregosu (gölgesi) olan Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanı Gyula Andrássy’nin katılımıyla beynelmilel bir karşı harekete dönüştü. Barış antlaşması da 1878 yılında Berlin’deki kongrede yenilendi.
1877-1878 Türk-Rus savaşı... 93 Harbi
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
PUŞKİN’İN SINIF ARKADAŞI
Rusya İmparatorluğu 1856 Paris Konvansiyonu’ndan sonra Karadeniz’in içine kapanmıştır. Boğazlar kontrolü dışına çıkmıştır. Kırım elinde kalmakla birlikte Tuna Boyu’nda ilerleme gösterememiş, hatta Silistre gibi yerlerde Türk orduları tarafından ağır darbeler yemişti. Doğu Cephesi’nde de durum aynıydı. I. Nikola Rusyası’nın uğradığı hezimeti düzeltmek amacıyla bazı reformlara girmeyi düşünüp tarihi olayların sürüklemesiyle “Kurtarıcı Çar” unvanı alacak olan oğlu Çar II. Aleksandr Balkanlar’da aktif bir politikaya taraftardı. Paris Barışı’ndan beri Rusya Dışişleri’ni Prens Aleksandr Gorçakov yönetiyordu. Büyük şair Puşkin’in sınıf arkadaşı ve makul Rusya’nın temsilcisi sayılan Gorçakov Balkan politikalarında sanıldığının aksine İstanbul’daki Büyükelçi Ignatyev gibi değildir. Hatta Çar’ı da kendi tarafına aldığı için Ignatyev onların nezdinde karikatürize edilen bir elçi durumundaydı.
‘YALANCI PAŞA’ DERLERDİ
Başarılı bir Sibirya valisi olan Ignatyev, İstanbul’da Midhat Paşa grubuyla bir çatışma içerisindeydi. Mahmud Nedim Paşa ise onun tarafından yönetilmekten çok, onu bazı manevraları için kullanmıştır. Bazı yalan değerlendirme ve haberleri onun aracılığıyla yayıyordu. Bu değerlendirmelere kapılıp aldanan diğer diplomatlar General Ignatyev’e çok kızıyorlardı ve ona “Yalancı Paşa” derlerdi.
Haberin Devamı
Rusya Sefareti, Balkan komitacılarının bir dergâhı haline dönüştü. Bulgaristan’daki ayaklanmalar, Sırbistan ve Karadağ da devam eden iç savaş hatta Mustafa Celâleddin Paşa (Kont Borzecki) gibi değerli bir komutanın Karadağ’da şehit düşmesi Balkanlar’ı alevlendirdi. 1870 Sedan Savaşı’nda mağlubiyet ve Versailles Barışı’ndaki darbeden sonra Fransa’nın Rusya ile yakınlaşma içinde olduğu açıktır. Bu durumdan istifade edilmek istendi.
PANSLAVİZMİN ZAMANIYDI
Rusya’da Slavofil çevreler Ayasofya’nın çan takılarak kilise haline çevrilmesi, Konstantinopol’ün Rusya tarafından işgali ve kurulacak Bizans’ın başkenti olması hayaliyle propagandaya başlamışlardı. Panslavizmin en ateşli zamanlarıydı. Çok ilginçtir, bu takımın içerisinde Fyodor Dostoyevski de göze çarpıyordu. Buna karşılık Lev Tolstoy bu çevrelerle derin bir münaferet ve mücadele içindeydi. Liberal aristokrasiyi temsil eden Kont Bennigsen’in şu sözü önemlidir: “Biz Slav mıyız, yoksa Rus muyuz? Şunun üzerinde bir anlaşalım”. Tolstoy, Anna Karenina’nın son bölümünde okuyucusuz gazeteler, üyesiz parti liderleri, başarısız askerler ve bunların arasında muhayyel bir tip olarak Anna Karenina’nın ardında kalan sevgilisi Kont Vronsky’nin Karadağ Muharebesi’ne görevli gittiğini trajikomik bir tasvirle ortaya koyar. En başta Avrupa’da Karl Marx ve Friedrich Engels, Rusya’nın Balkan Slavları üzerindeki kışkırtıcılığını ve hâkimiyet isteklerinin karşısındaydılar, Türk İmparatorluğu’nu tutuyorlardı. Balkanlar’da Rus hâkimiyetinin büyük bir despotizm ve hürriyet düşmanı bir devir getireceğine inanıyorlardı.
Haberin Devamı
2025’in Şimdiye Kadarki En Gerçekçi PC Oyunu!
Raid: Shadow Legends
Eylül 2025’in en gerçekçi PC oyunu
Raid: Shadow Legends
by Taboola
‘PAHALIYA PATLAR’ TEHDİDİ
Rusya bazı talepler ileri sürdü. Bulgaristan’ın oldukça muhtar bir idareye kavuşması, devlet dilinin Bulgarca ve milis kuvvetlerinin ayrı olmasını talep ediyordu. Bulgar ihtilal komitelerinden birisiyse zaten Avusturya-Macaristan modelini Osmanlılar için önermişti. “Abdülaziz Han, Osmanlı Padişahı ve Bulgar Çarı” olacaktı. İki ayrı parlamento ve muhtar devlet düzeni görülecekti. Bulgar ve Rus ihtilalci tekliflerinin kabulü mümkün değildi ama Rusya’nın isteğiyle Aralık 1876’da sefirler toplandı. Kasımpaşa Tersanesi’ndeki bu toplantıda tartışmalar ve istenenlerin kabul edilemeyeceği açıktı. Midhat Paşa ve onun yandaşı Savfet Paşa tam zamanında Osmanlı Anayasası’nı Sultan Abdülhamid’e kabul ve ilan ettirdiler. Sefirler toplantısı sırasında meşrutiyeti ilan eden top seslerini Savfet Paşa, “Konferansa artık lüzum yok. Osmanlı Devleti şu andan itibaren bir parlamenter monarşidir” diye oturumu tamamladı. Sefirler bu anayasal düzeni bir oldubitti ve oyalama olarak değerlendirdiler ancak yapacak fazla bir şey yoktu. İstediklerine böyle bir cevabi vaatle karşılık verildi. Rusya Maslahatgüzarı son derece hiddetli olarak “Kendi yalnızlığınızı Rusya’nınkine mi çevirmek istiyorsunuz? Yani Avrupa’nın tek parlamentosuz devleti biz olacağız ve siz Balkanlar’da istediğinizi yapacağınızı düşünüyorsunuz. Bu size pahalıya mal olur” diye tehdit etti.
Haberin Devamı
Aslında Rusya’nın istekleri Paris Kongresi’nin tashihi üzerineydi. Ruslar, Balkanlar’da, Karadağ lehinde istedikleri sınır tashihini bile gittikçe azalttılar. II. Aleksandr, Rusya’nın bir harbe hemen girecek durumda olmadığının farkındaydı fakat Babıâli tarafından hiç taviz verilmedi. 24 Nisan 1877’de Rusya savaş ilan etti. Rusya, Abdülkerim Paşa komutasındaki Tuna ordusuna karşı, Tuna’nın kuzeyinde 180 bin kişilik bir ordu ileri sürmüştü. Zamanla anlaşıldı ki özellikle piyadenin donanımı açısından Ruslar, Türklere göre iyi durumda değildir. Topçuluk ve askeri mühendislikte durumlarının çok iyi olmasına rağmen (ki Kont Totleben bu becerikliliğini Plevne’de gösterecektir) Türk topçuluğu ve askeri mühendisliğinin de iyi olduğu görüldü. Plevne’deki, Rusçuk’taki istihkâmlar mükemmeldi. Kafkasya’da ise General Melikov’un ordusuna karşı Türk kuvvetleri ancak 1/4 nispetinde konuşlanabilmiştir. Yol ve iaşe durumu son derece yetersizdi. Bununla birlikte Rusların ilk anda Balkan dağlarını aşmalarına rağmen Grandük Nikola’ya karşı Türk birlikleri zafer kazandı. General Gurko Şıpka Geçidi’ni geçtiyse de Süleyman Paşa ile yaptığı muharebede gerilemek zorunda kaldı. Doğuda ise Kars ve Ardahan’daki Rus ilerlemesi Erzurum’un işgalinde şiddetle karşılandı. İlerleme o kadar iyi gitmiyordu.
Haberin Devamı
OSMANLI KABUK DEĞİŞTİRDİ
Bunun yanında savaş düzeni itibarıyla çağdaş Avrupa çevrelerinin de belirttiği gibi Türkler ve Ruslar son derece iyi savaşıyordu. Türk komutanlar ise temayüz etmişlerdi. Meclis-i Mebusan’da ise padişah dahil devlet erkânına ağır tenkitler yükseliyordu. Kısacası Osmanlı imparatorluk toplumu kabuk değiştiriyordu. Savaşın en önemli görünümü budur. Bundan sonraki Rus ilerlemesinde çok ağır safhalar vardır. Ruslar, Yeşilköy’e ulaştıkları zaman bitap vaziyettelerdi. Plevne Savaşı’nın neticesindeki ricat bizim için çok önemlidir. Anadolu kıtası ve İstanbul, ilk defa birkaç yüz bin Balkan muhacirine yurt olmak zorunda kaldı. Bu hazin bir tecelliydi.
Ne var ki Berlin’de Gorçakov’un sözleri Rusya’nın halini ortaya koyuyor: “Bu kadar asker, bu kadar masraf heba oldu. Hepsi boşuna!” Gorçakov bu savaşın yeterince başarılı olamayacağını anlamıştı. Berlin Barışı’ndan sonra Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu karşılıklı olarak bilhassa III. Aleksandr döneminde savaş yerine barışı, kalkınmayı, bayındırlığın gelişmesini, Türk İmparatorluğu ise özellikle demiryolu, okul ve sağlık sistemini mükemmelleştirmeyi tercih edecektir. Bu barış Birinci Cihan Savaşı’na kadar devam etti. Rusya ve Türkiye arasındaki gerilim ve kavga 1876 öncesinin aksine sakinleşir gibiydi. Düzeni altüst eden Birinci Cihan Savaşı’dır. İki imparatorluk da kendilerinin olmayan bir savaşta heba olacaklardı.
ABD ve jenosit
#YAZAR#İlber Ortaylı#ABD
Mayıs 02, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Biden’ın seçimlerden sonraki açıklaması ve jenositi resmen kabul ettiğini belirtmesi şüphesiz ki bir kenara konacak, görmezlikten gelinecek, sükûtla karşılanacak bir demeç değildir. Ne var ki Ermeni araştırmaları ve politikası üzerinde, ta 1970’lerde genç diplomatımız Bahadır Demir’in bir yaşlı Ermeni tarafından katledilmesinden beri bu konularda ciddi bir tetkik ve eğitim hâlâ gerçekleştirilemedi.
Haberin Devamı
DİYASPORA Ermenilerinin en kalabalık olarak yaşadığı ve Fransa kadar olmasa da Amerikan medyasında ve akademik hayatında yer ettikleri ülke ABD’dir. Kanada’yla birlikte bugün Ermeni diyasporasının aşağı yukarı en kalabalık nüfusunu oluşturuyorlar. Yurtdışında peş peşe Ermeni jenositini kabul eden parlamentoların tarihçi olmadıklarını tekrarlıyoruz. Dahası var, hukukçu da değiller. Nitekim kabul ettikleri ve verdikleri hükümler ekseriyetle ciddi bir mahkemenin mütalaası ve teknikleri kullanılarak hazırlanan tasarılardan çok uzak. Şüphesiz ki parlamentolar hukukçuları ihtiva etse de ne bir mahkemedir, hele hele ne de ilim akademisidir. Usulsüz açıklamalar ve bazen hukuki bakımdan en korkunç kararlar ki bunlardan en önemlisi İsviçre federal organlarının jenosite karşı savunmayı peşin olarak mahkûm etme kararıydı, Doğu Perinçek’in açtığı davayla sukut etti, düştü.
ABD ve jenosit
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
JENOSİTİN TARİFİ YAPILDI
Buna rağmen yarım asırlık bu olayın üzerine hâlâ yeterince gidilmiyor. Bazıları tarihçilere düşen bu jenosit meselesini peşinen, onların muhtelif şekilde değerlendireceklerini söylüyorlar. Kusura bakmasınlar ama İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nürnberg duruşmalarında jenositin tarifini beynelmilel hukuk organları yaptılar. Hukuki bakımdan çok çetrefil bir yaklaşım ve tariftir ama vardır. Bugün dünyadaki tarihçilerin büyük kısmının bir hukukçu mütalaası yürütecek donanım ve mantık yapısından uzak kaldıkları gerçektir. Çünkü hukuk ciddi bir eğitim ve antrenmandır.
YÜZ YÜZE GELMEK DENENMELİ
Peki niçin tarihçiden söz ediliyor? Çünkü tarihçi olayları, günü gününe araştırmak, benzer olayları birlikte mütalaa etmek ve bu bilgiye ulaşmak durumunda olan kişidir. Bunun için tıpkı Yahudilere uygulanan mezalimin (Holokost’un) etüt edilmesi gibi Ermeni konusundaki iddiaları da gözden geçirmemiz gerekir. Hatta Ermeni tarihçilerin kendileriyle yüz yüze gelmesini denemeliyiz. Alelacele yazılan birtakım makale ve kitapların her sene yeniden basılmasıyla Ermeni sorununun bırakın dünyaya, milletimize ve gençliğimize anlatılması bile mümkün değildir. Bu konuda bırakınız dışarıda çıkan Ermeni taraftarı neşriyata karşı kaynak, yurtiçinde bile bu konuda ileri sürülmeye başlayan farklı fakat amatörce derlenen görüşlerle baş edilmesi mümkün değildir.
Haberin Devamı
LİTERATÜRÜ BİLMEK GEREK
Türkiye’deki aydınların her şeyden evvel İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Almanyası tarafından Yahudilere ve sadece Yahudilere değil Çingenelere de yapılan ırkçı imhayı bilmeleri gerekir. Nasyonal Sosyalist Almanya’nın bu konudaki literatürü taranmalıdır. Almanya’daki antisemitizmin kökleri ta Luther’e kadar gidiyor. Bu konuları yazıp basan Almanlar var ve sözü geçen eserlerin dahi Türkçeye çevrildiğini görmedik. Berlin ve Viyana Yahudiliği üzerine yazılan muhteşem bir literatür var. Bunu uzak, egzotik bir bilgi birikimi olarak değerlendiremeyiz. Türkiye’nin tarihçileri literatürü bilmek zorundadır. Savunmadaki meslektaşlar da bunları bilmiyor ve işin asıl sinir bozucu yanı, Türkiye’yi Ermeni jenositiyle itham eden Batı’daki bazı Türk çevreler de bunları okumuyor, bilmiyor.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
YETERİNCE BİLGİSİ YOK
Biden hiç şüphe yok ki bazı Amerikan politikacılarından değil, yani yeterince hukuk bilgisi, ilgisi, iyi bir hukuk ve tarih eğitimine sahip olup verilen farklı mütalaaları iyi değerlendirenlerden değil. Geçmişte Amerikan başkanları içinde Reagan gibi bu mevzuda fazla bilgisi olmayan günlük politikayı ve seçim kampanyasını ve zorunluluklarını takip eden bir başkanın dışında pekâlâ Clinton gibi, Madeleine Albright gibi daha ciddi davrananlar çıktı. Hele Bernard Lewis veya Gilles Veinstein gibi özellikle Türk taraftarı olmayan ama sadece ciddi tarihçi görüşü olanların (Bernard Lewis’in bir nebze o daldaki tahsili dolayısıyla hukuk görüşü de kuvvetliydi) ileri sürdükleri fikirleri kavrayamıyorlar veya onun değerlendirmesine kızanlar var. Adamın birisi “Sizi Bernard Lewis kurtaramaz” diye başlık atmıştı, hem de buradaki yayınlardan birinde. ABD’de de jenosit çıkışını önlemekte Yahudi lobisinin önemli yardımı oldu. Bugün bu destek artık yok. Lüzumsuz bir kasaba tipi Yahudi karşıtlığı buna sebep oldu.
Haberin Devamı
VAATLERİNDE BAŞARI YOK
Biden şüphesiz ki ofisi devraldığından bu yana henüz üç aylık bir başkan. Şu an başkanlık koltuğu ve minderindeki iğnelerin kendisini tam rahatsız etmediği açık. İleride Ortadoğu politikasını, dengeleri belki yavaş yavaş anlayabilir. Şu anda vaat ettiği programların hiçbirinde ciddi ve ikna edici başarı yok. Sadece me’şum virüse karşı aşı kampanyasında Birleşik Devletler’de önemli bir düzenlemeye gidildi ama müreffeh Batı ülkelerinin aksine utanç verici bir sağlık sistemi olan o memlekette, ciddi reformlar yapacağına dair bir gösterge yok. Kitlenin okul ve eğitimi Birleşik Devletler’de büyük bir sorun. Öncü endüstriyel bir memleket için (tabir benim değildir, muhafazakâr Amerikalı çevrelerde dahi söylenir) utanç verici bir cehalet oranı var. Dünyanın en mükemmel, öncü görünen üniversitelerinin ve hastanelerinin geniş kitlelere ne kadar yanaştığı su götürür. Bunda da bir ilerleme yapılacağına dair bir gösterge yok. Nihayet Biden karmaşık bir dış politika düzeninin ortasına oturdu, onu nasıl halledecek? O alanda da çok akıllıca planlara rastlanmıyor.
Haberin Devamı
DİYASPORA ABD’YE KIRGINDI
Azerbaycan, askeri örgütlenmesinde Kafkas politikasında işgal edilen bölgelerinden gelen göçmenlerin durumunu düzeltmek için önemli atılımlar yaptı. Son Karabağ zaferi kuşkusuz Ermenistan aleyhinedir. Ermenistan taraftarı olan, koruyucu olarak bilenen Rusya bile bu alanda Paşinyan’ı dışladı. Amerika ve Avrupa’daki Ermenistan azınlık ve diyaspora hiçbir şey yapmayan Amerika’ya çok kırgındı. Bu son çıkışla Biden, bu kategoride Ermenilerin indinde biraz başarı sağladı ve iyi başkan hanesinde bazı ufak puan kayıtlarına sebep oldu.
TÜRKİYE’NİN OYALANDIĞI DAL
Biden, Türkiye gibi bir müttefiki harcayacak bunları elde etmekte bir beis görmüyor. Bunun nasıl cevaplanacağı üzerinde durmak gerekir. Türkiye’nin Ermeni politikası belirli zümrelerin oyalandığı, çok ciddi raporların çıkamadığı bir dal, 40 yıllık mazimizde Vali Esat Uras gibi bir bilgili adamın yazdığı rapor üstüne Kamuran Gürün zamanındaki yayın gayreti, parlamentoda Büyükelçi Gündüz Aktan ve Türkkaya Ataöv’ün de dahil olduğu bir yayın çalışmasının bile çoğaltılmadığı ve dağıtılmadığı çok açık. Bu konu üzerinde durduğunuz zaman bazı ucuz mizah taraftarları “Türk’ün Türk’e” sloganıyla ortaya çıkıyorlar. Bunda gülünecek bir şey görmüyorum. Türk’ün Türk’e propagandasından değil, Türk’ün Türk’e bir şey öğretmesinden söz etmeliyiz. Üstelik bu milletin aynı şekilde öğreneceği birtakım metinler var, Guenter Lewy, Justin McCarthy tarafından da kaleme alındı, sadece onlar değil. Her Batılı arşive girdiğinde aynı sesi çıkarmıyor. Bunların bazılarında o kadar aşırı Türk taraftarlığı da yok.
SUÇU YAYMA ÇABASI BOŞA
Ermeni jenositi, Amerika’dan çok asıl Almanya’nın üzerinde durduğu ve istismar ettiği bir konudur. Son günlerde Ali Güler’in Alman ZDF televizyonundan naklettiği bir haberde var. Gayet cahilane ama amaçlı bir biçimde Atatürk ile Hitler’i birbirine bağlıyor. Almanya’da Atatürk’ü bu şekilde anlatmaya çalışan hamakat dolu doktora tezleri bile çıktı. Yapılacak bütün iş, mukayeseli araştırma yapan ciddi bir devlet enstitüsü oluşturulması, Avrupa tarihi ve Yakındoğu’yu belgeleyen, raporlayan bir grubun oluşturulması, Holokost’un bütün Türkiye’ye anlatılması ve bu yüzden Ermeni jenositinden bahsedecek insanların donatılması, önce bir donanım kazanması. Alman Holokost’u özgün ve benzersizdir. Suçu yaymaya ve unutturmaya çalışmaları boşuna...
Türk-Ermeni tarihinin birlikte yaşadığı muhteşem günler ve üstüne imparatorluğun yıkılması sırasında ortaya çıkan facia ve çatışmalar... 1915 ve evveli bir mukateledir, yani iki kitlenin birbirini katletmesi olayıdır.
İKİZDERE
ABD ve jenosit
RİZE İkizdere’nin köylüleri planlanan taşocağı için köyün coğrafyasını mahvetmeye ve kestane ormanını kesmekle işe başlayan müteahhitleri protesto ediyor. Bu tip girişimler ve girişkinler Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Rize’de de tahammülü taşırdı. İkizdere köylülerini bu direnişten dolayı haklı görüyorum. Özellikle kadınlarını kutlamak gerekir. İnsan hatırlamadan edemiyor: Aziz Nesin, “Bursa’da para kazanacağız, sanayi kuracağız diye bütün zirai yapıyı bozdular, aptal burjuvazi artık Bursa şeftalisi yiyemiyor” demişti. Bu keskin mizaha işaret ederek şu soruyu sormak lazım: “İkizderelilerin üzerinde durduğu şifalı anzer balından bile bir küçük kaşık tadamıyorsunuz, niye para kazanıyorsunuz, a müteahhitler?”
2 büyük İtalyan
#YAZAR#İlber Ortaylı#Machiavelli
Mayıs 09, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
700 yıl önce 14 Eylül 1321’de Dante Alighieri öldü. İtalya ve Avrupa demek Dante Alighieri’dir. Milli edebiyatlar devri, Şark’la Garb’ın bir arada mütalaası onunla başlar. Diğer büyük İtalyan 1527 yılı 21 Haziran’ında 58 yaşında ölen Niccolo Machiavelli’dir. Modern siyaset, devlet teorisi, Şark’la Garb’ın tarih açısından bu teorileri destek olarak incelemek de onun işidir.
Haberin Devamı
Machiavelli olmadan modern siyaset biliminden, askeri teoriden söz etmek mümkün değildir. Türk İmparatorluğu üzerindeki analizleri de son derece ilginçtir ve mukayeselidir. Değil Rönesans’ta, ondan iki asır sonraki dünyada bile bu kadar sağlıklı ve objektif bakmayı bilene az rastlanır. Onunla ilgili yazıyı haziran ayına bırakıyoruz.
DOĞU ONU ETKİLEMİŞTİ
Bu yıl, Dante tören ve şenliklerinin 700. yılı açıldı. Burada Dante’yle bizim ne alakamız vardır diyebiliriz. 13. asrın ikinci yarısında Küçük Asya’daki Türkiye henüz yeni oluşmuştu, ama İtalya Doğu’yu tanıyordu. Devletimizin ve toprağımızın adını dahi onlar koymuştur, “Turchia” veya “Turcmenia” olarak. Dante Alighieri, Doğu düşüncesini çok iyi tanıyordu. İlahi Komedya’sında cehennem, araf (purgatorio) ve cennetin tarifi ve her katmana yerleştirdiği insanlara bakarsanız Doğu’daki düşüncenin onu yakından etkilediğini görürsünüz.
2 büyük İtalyan
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
BÜYÜK FLORANSALILAR
İki büyük Floransalı, 20. yüzyılın ortalarına kadar sekiz asır boyu Avrupa’yı kuran, kültürünün oluşumunu etkileyen, Doğu’da dahi ilk önemli tercümelere konu olan bu iki düşünürün Machiavelli’nin Santa Croce’deki ve Dante’nin Ravenna’daki mezarını ama asıl önemlisi Uffizi dediğimiz Floransa Senatosu ve Devlet Kançılaryasının bulunduğu binanın dış cephesindeki Büyük Floransalılar arasındaki heykelini unutamayız.
Dante, Petrarca’dan evvel doğdu ve öldü fakat muasırdırlar. Bildiğimiz klasik hümanizm, yani asıl Latin kaynaklarına, Yunan edebiyatına yöneliş, onun da ötesinde Şark’a ilgi onlarla başlamıştır. İtalya ulusal edebiyatların doğumuna ve gelişmesine yataklık eden bir ülkedir, Avrupa da onları izledi. Bütün doğru konuşan ve kurulu nizamın bazı tabularına saldıranlar gibi her ikisinin de Floransa devleti tarafından sürgüne mahkûm edilmesi bir tesadüf değildir. Avrupa medeniyetinin ve aydınlanmasının merkezi olan Floransa dahi büyük evlatlarına tahammül edememiştir.
BİZİ BATI’YA YAKINLAŞTIRDI
Haberin Devamı
Dante, İtalyan nesrini Toscana lehçesi üzerine kurdu. Onun eserleri, bilhassa “İlahi Komedya” hem felsefesi hem de dildeki kavramlara, kullanıma, gelişmelere yol açan bir zenginliktir. Türkiye’de Dante çevirileri Batı edebiyatına yakınlaşmamızda özgün bir yer tutar. İlk gençlik yaşlarında klasik Roma edebiyatının Ovidius, Lucanus ve bilhassa Vergilius’u çok iyi tanıdığı anlaşılıyor. Onun ünlü destanı Homer’in İlyada’sı karşılığı Aeneis’i ezbere bilmekle övünürmüş. Nitekim İlahi Komedya’da bunlar da sık sık referanslar halinde bir yerlere oturtuluyor. Ortaçağın Avrupa’sı Latina Vulgata dediğimiz Klasik Latincenin epey bozulmuş, güne uydurulmuş formuyla yazar ve konuşurdu. Onu kaynağına yaklaştıranlar başta Dante olmak üzere Petrarca gibi büyük İtalyanlardır. Avrupa klasik çağ Hıristiyanlık öncesinin zenginliklerine bu sayede dönmektedir.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
5 YIL SONRA 500. YILI
Beş yıl sonra Machiavelli’nin 500. yılı anılacak. O anmalarda Türkiye’nin de yer alması gerekiyor. Machiavelizm Şark’ta “döneklik” ve “amaca ulaşmak için her türlü ahlaksızlığın caiz görüldüğü” bir felsefe olarak yutturulmuştu. Nitekim 18.-19. yüzyılda böyle kişilere Farsçada “Machiavelsıfat” denirdi. Tabii şurası bir gerçek: Farsça ve Türkçe Machiavelli’yi kendi dünyaları içinde ilk tanıyan Doğuluların dilleridir.
DANTE VE PETRARCA GİBİ
Machiavelli’yi Batı yanlış tanıdı. Büyük Friedrich tarafından sanki dönemin Avrupa’sını adil ve düzgün olarak tanıtmak için anti-Machiavelli bir tez yazılmıştır. Bugün bu düşüncelere itibar eden yok. Modern siyaset teoricilerinden Strauss bile Machiavelli’yi sık sık muasır despotizme yol açan biri olarak gösterir. Oysa Machiavelli de tıpkı Dante ve Petrarca gibi klasik Roma dünyasının hayranı ve onu model alanlardandı ve İtalya’nın birliğini en erken ortaya koyanlardandı. Seçtiği vasıta ve hükümdar tipi Cesare Borgia’dır. Bu bir yanılgı mıdır? Hayır, o dönemde en kuvvetli ve becerikli politikacı oydu.
Haberin Devamı
İLGİLENMEYİ GEREKTİRİR
Her ikisinin de tercümelerinin güzel olanlarına bakmak gerekir. İtalyan tarihçi Alessandro Barbero’nun Dante üzerindeki orijinal biyografisini Kemal Atakay İtalyancadan çevirdi. Okura Dante’nin inişli çıkışlı hayatının yanı sıra tarihin en büyüleyici çağlarından biri olan ortaçağın alışkanlıklarına, âdetlerine ve politikasına dair derin bilgiler veren bir eser.
Son zamanlarda Rekin Tekinsoy İlahi Komedya’nın tamamını Türkçeye kazandırdı. Machiavelli’nin Prens’i üzerinde çevirilerin sayısı yarım düzineyi buluyor. Yalnız onun asıl fikirlerini takip edeceğimiz Titus Livius’un İlk On Kitabı Üzerine Söylevler’in (Discorsi sopra la prima deca di Tito Livio) etraflı bir çevirisine rastlamadım.
Haberin Devamı
Osmanlı ordusu sisteminin Roma’yla mukayesesi gibi orijinaliteyi herkesten önce Machiavelli ortaya koymuştur, devir 16. asırdır. Bu kadarı bile onunla ilgilenmeyi ve bilmeyi gerektirir zannediyorum.
OYUNNAME II
OYUNANME’nin ikinci cildi çağdaş Fransız tiyatrosunun sahnelediklerini ele alıyor. Tilda Tezman bu gözlemin birinci cildinde Fransa hakkında önemli bilgiler verdi. Burada da yeni oyunlar için son derece ilginç bilgiler veriyor, yeni rejisörler tanıtılıyor. En çok ilgimi çeken İngiliz bir ana ve Polonyalı babanın Fransa’ya ve kültürüne yamanan rejisör çocuğudur. Alexis Michalik’in yazdığı ve sahnelediği aşk hikâyesi, oyunu ve sahneleme üzerinde ilginç bilgiler aktarıyor. Macbeth, Avrupa tiyatrosunun büyük isimlerinden Ariane Mnouchkine’in sahnelemesi. Hassaten Edmond oyunu Edmond Rostand’ın kendinden çok Cyrano de Bergerac’ın artık menkîbeleşen kişiliği üzerinden yorum yapıyor. Cyrano de Bergerac çılgın ama romantik ve bir bilgeydi. Aslında son tetkikler gösteriyor ki yazdıkları bilinmeyen, iyi tanınmayan, kendi de saklanan bir dâhiydi. Zamanın yazarları ondan bazı fikir ve karakterleri götürmüşler. (Edmond Rostand, Cyrano’nın fikirlerini Moliere’in yürüttüğünü bu oyunda iddia eder.) Bu da Michalik’in orijinal bir sahnelemesi...
2 büyük İtalyan
Böyle iki çalışmaya baktığım zaman insanın aynı şeyi İspanya, İngiltere ve İsrail’deki tiyatro hayatı ve tabii Rusya için de yapmak içinden geliyor. Keşke birileri de gidip bu üç ülkedeki ve Londra’daki tiyatroları takip etse, albümlese, değerlendirse ve notlasa. Sevgili dostum Tilda Tezman’ın bu hazırladığı eser bence bir öncü çalışma. Basım ve takdimi fevkalade ve çekici bir metin...
Napoleon Bonaparte
#YAZAR#İlber Ortaylı#EMİNE IŞINSU
Mayıs 16, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Bundan 200 yıl evvel, 5 Mayıs 1821’de çağdaş Avrupa’ya yönünü veren en önemli liderlerden ve dünya tarihinin çığır açan komutanlarından Napoleon Bonaparte Britanya’ya bağlı Saint Helen Adası’nda, kendisini yenen koalisyon kuvvetlerinin tutsağı olarak mahkûm edildiği yerde hayatını kaybetti. Bu altı yıllık mahkûmiyet sırasında zehirlendiği tartışılıyor, tatsız muamele gördüğü bir gerçek.
Haberin Devamı
hurriyet-new
51 yaşındaki imparatorun Avusturya Prensesi ve Fransızların İmparatoriçesi (Fransa’nın değil) Marie Louise’den olma oğlu trajik hikâyenin devamını teşkil ediyor. II. Napoleon olarak tarihe geçen çocuk tabii ki tahtta değildi, dedesi I. Franz’ın imparator olduğu Avusturya’da adeta tutsaktı. Kendisine koalisyonun ünlü diplomatı Metternich’in verdiği bir düklük unvanıyla kısa süren hayatını tamamladı. Avusturya’nın uzun ömürlü ve İmparator Franz Joseph’in annesi Sophie’nin gençlik arkadaşıydı. Edmond Rostand’ın kaleme aldığı “L’Aiglon”, Yavru Kartal’da tarihi parlak olan babası Napoleon’un ve soyunun düşmanı sayılabilecek Habsburglar çevresinde maruz kaldığı acılı hayat kaleme alınmıştır. Hatta İmparator Franz ona “Eğer uslu ve akıllı olmazsan seni de hapsederler” dermiş. Bu paragraf bir yana Bonaparte’ın kuşkusuz ki Büyük İskender, Kanuni Süleyman ve Ceasar’la ilk sırada yer alan büyük komutanlar arasında bulunduğunu Fransız çocuk kitapları bile yazar. Bugün Fransa onu hâlâ tartışmaya devam ediyor. Psikolojik bakımdan sarsıntılar geçiren büyük ülke Fransa tarihiyle ve Napoleon Bonaparte ile övünmeye devam edecek ama kritikler de yanında olacaktır. Fransa’da cumhuriyete karşı olan Monarşistler takımı, Bourbonistler ve Bonapartistler olarak ikiye ayrılır. İkisinin birbiriyle olan husumeti cumhuriyete ve Cumhuriyetçilere duyduklarından daha derindir. Büyük bir halk ihtilali yapan Fransa’da monarşi fikri ve hareketi yüzlerce yıllık Türkiye monarşisine olduğundan daha büyük tesirler bırakmıştır. Türkler, Fransızların aksine monarşiyi değil, Fatih ve Kanuni gibi büyük monarkları severler. Ancak bu cumhuriyetçiliklerine mâni değildir.
Napoleon Bonaparte
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
İTALYA’YA HÂKİMİYETİ
Napoleon’un 1793 yılı eylül ayında İhtilal Hükümeti adına Toulon’da kazandığı zafer gerçekten harp tarihine geçen bir buluşa dayanır. Bu genç topçu subayının oradaki manevrası ona 24 yaşında tuğgenerallik ve İtalya seferinin yolunu açmıştır. İtalya seferleri General Bonaparte’ın İtalya’ya hâkimiyeti demektir. Burada harp tarihi açısından orijinal zaferler kazandığı gibi bazı ilginç yenilgiler yaşayan komutanları da vardır. Bunlardan birisi Rus General olan Suvorov’un, tarihte Hannibal’dan sonra Alpler’i geçen ikinci komutan olması ve Napoleon’un komutanlarını bastırmasıdır.
Haberin Devamı
Avusturya’nın, İspanya’nın, Papalığın hükmünde yaşayan, o tarihte papalık hükümeti dışında hem yabancı kuvvetlerin hem de Venedik ve Cenova Cumhuriyeti’nin hâkimiyetini devam ettiren İtalya’nın kendisinden sonra yakın gelecekteki birleşmesine Napoleon’un İtalya seferleri ve de zamanında hoş karşılanmayan hâkimiyeti etkili olmuştur denebilir. 1804’te o da tıpkı Fransa ve Almanya’nın Büyük İmparatoru Şarlman gibi papanın elinden taç giydi, daha doğrusu papanın ayağına Roma’ya gitmedi, Roma’daki papa Paris’e geldi ve imparator tacı papanın elinden alıp başına oturttu. Unvanı da ilginçtir: “Fransa’nın değil Fransızların İmparatoru”. Bu bir vatandaşlık kültünü muhafaza ediyordu ama yine de Madame de Stael gibi bir cumhuriyetçi bitmez ziyaretleriyle onun bu makama gelmesine karşı çıkmıştır. Sonunda birtakım ihtilalciler Napoleon’dan soğudular. Galiba Napoleon’un bütün Avrupa’ya hürriyeti götüreceğine olan inanç böylece bitmiştir. Beethoven’in ona adadığı senfoni bile bestekâr tarafından isminin silinmesiyle “Eroica” haline getirildi.
Haberin Devamı
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
Pandora’da Sevgililer Günü Sürprizi
Pandora
by Taboola
Polonya’ya hürriyet getireceği düşünülmüştü, bağımsızlık ümidi geçici oldu ve bu ülke Birinci Cihan Harbi’nin sonuna kadar bir yüzyıl daha çok acı bir dönem geçirmek zorunda kaldı. Rusya seferine de ne Ukrayna, ne Baltık, ne de Rusların kendileri böyle bir ideale kavuşmayı düşünmedikleri gibi yurtları için karşı çıktılar. Geride milliyetçi bir Rusya kaldı. İmparatorun dâhiyane harp stratejileri Borodino’da başladı ve orada da bitti. Kutuzov’un stratejisi iki bin yılık Rusya toprağının eski sakinleri İskitlerin vur-kaç stratejisi ve zorlu kış ittifakıyla zafere ulaştı. 1813’te Paris’e giren Rus ordusunun başında sayıları birkaç bini bulan Hıristiyan Türk Nogaybet kabilesinin mızraklı ve yaylı savaşçıları da yer alıyordu. 1815 Viyana Kongresi Napoleon’un altüst ettiği Avrupa’yı yeniden düzenlemeye çalıştı. Bu yeni kavgalı bir dönemi başlatmıştır. Rusya, Prusya, Avusturya, Fransa koalisyonun ilkelerine sadece Metternich Avusturyası sadık kaldı. O yüzden de Metternich, Türklerin Tanzimat önderlerinin büyük saygısını kazanmıştır çünkü Yunan ihtilalini desteklemedi.
Haberin Devamı
İLK HAYAL KIRIKLIĞI
Napoleon’un zaferleri içinde baş düşman İngiltere’yi kuşatma stratejisi (Blocus Continental) hayal kırıklığı ile bitti. İspanya bir yazarın tabiriyle “Onun gemisinin çarptığı ilk kayalıktır”. Halk ayaklandı. Bu direnişin en etkili görünümü ressam Goya’nın tablolarıdır. İngiltere’yle olan savaşı sadece kıta sahanlığındaki hayalperest başarısızlığı değil, Amiral Nelson Abukir ve ardından Trafalgar zaferleri gölgeledi. Fransız donanması o tarihten beri İngiltere’nin gerisindedir ve Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar da İngiltere en güçlü devlet olarak kaldı.
Türk İmparatorluğu’yla Devrimci Fransa’nın ilişkileri fevkaladeydi. Mısır’ın işgali Nil’in kaynağını tespit edemediyse de Fransa’nın hiyeroglif başta olmak üzere, o medeniyetin daha iyi tanınmasıyla sonuçlandı. Ne var ki Akka’da Cezzar Ahmed Paşa’nın savunması, koalisyonun genç generali Bonaparte’ı geri çekilmeye zorladı. Türk İmparatorluğu onun karşısındaydı. Yeni koalisyonda Rusya ile bir donanma işbirliği yapıldı. Adriyatik’teki İon Adaları Fransızların elinden alındı ve iki imparatorluk orada ortak bir cumhuriyet kurdular ve bu ilk Yunan cumhuriyetidir (Yedi Adalar Cumhuriyeti).
Haberin Devamı
Avrupa’da kalıcı “Confoederatio Helvetica” dediğimiz, İsviçre’nin tarafsızlığının bütünleşmesi ve tespit edilmesinde Napoleon’un etkisi olmuştur. İtalyan cumhuriyetleri, en başta şanlı Venedik ortadan kalktı (Campo Formio Antlaşması ve ardından Viyana Kongresi’yle). Alman İmparatorluğu’nu daha 1806’da dağıttı ve Avusturya ayrı bir imparatorluk olarak kuruldu. Balkanlar’da şüphesiz Napoleon istilasının tesirleri var ama bu abartıldığı gibi bağımsızlık fikirlerinin tümüyle Napoleon Fransası’ndan çıkması demek değildir. Balkan bağımsızlık fikirleri 17. yüzyıla kadar uzanır.
LAİK BİR CEMİYET SİSTEMİ
Konsül Bonaparte’ın ve sonra İmparator I. Napoleon’un en büyük olayı modern medeni hukukun büyük ölçüde kodifikasyonudur. Romanist bir hukuk sistemiyle ortaya çıkan Code Napoleon’da hiç şüphesiz ki asrın gerçeklerine uymayan hükümler de yer almaktadır. Ancak bu önemli bir gelişmedir. En azından o döneme kadar Avrupa’da daima itilen bir azınlığa, Yahudilere eşit vatandaşlık hakkı verilmiştir. Fakat anti-Semitizm bununla ölmüş değildi. Rusya ise otokrat sistemine ve emperyal haritasına ayniyle devam etmiştir.
Bir konu çok açıktır: Napoleon Bonaparte’ın istilası ardından Fransa’nın ilgisi Yakındoğu’da var olan Fransız kültürünün etkisinin artmasına sebep olmuştur. İran Şahlığı ve Osmanlı İmparatorluğu’yla geçici de olsa bir ittifakı Bonaparte yapmıştır. Söylemleri gerçeklere uymasa da Bonaparte ve sonra İmparator Napoleon (1804’ten itibaren) Avrupa’da laik bir cemiyet sistemini getirmekte ilk önemli adımı atan kişilik olmuştur.
EMİNE IŞINSU
GENERAL Aziz Vecihi Zorlutuna’nın ve ilkokullardan beri tanıdığımız milli edebiyat dönemi şairelerinden Halide Nusret Zorlutuna’nın kızı olarak 18 Mayıs 1938’de Kars’ta dünyaya geldi. Çocukluğunda Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde ilkokul eğitimini gördü, Ankara’daki birçok seçkin ailenin çocuğu gibi o da Ankara Koleji’nde okuyanlardan. Tahsil hayatında çok seçenekleri var, işletmeden edebiyata, tiyatro tetkiklerine kadar. Bunların hepsini kendinde toplamış. Işınsu edebiyat muhitinde büyüyen bir çocuk, kuzeni Pınar Kür. Hepimizin bildiği gibi Türk edebiyatının roman dalında yenilikler yaratan yazarı. Pınar tiyatrobilimi doktorudur. Annesi ünlü yazarımız İsmet Kür Hanım, Halide Nusret’in kız kardeşi, Işınsu’nun teyzesi... Türkiye modernleşmesinin temsilcisi yazarlar grubu. Hiçbir şey tesadüf değil, edebiyat ve tefekkür ancak nesillerin ürünü olarak ortaya çıkarsa renkli oluyor.
Napoleon Bonaparte
Işınsu velud bir yazardı. Evvela tiyatro için radyofonik eserler yazdı. Roman sahasında dış Türklerin hayatını ele alan eserlerle tanındı. Ömrünün son 30 yılında daha çok tasavvufa girdi. “Çiçekler Büyür”, “Küçük Dünya” romanlarının yazarı olan Işınsu, kısa zamanda Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî ve diğer Anadolu erenlerinin hayat düşüncesini ele alan romanlarla devam etti.
Geçen hafta yine bir mayıs gününde uzun bir hastalığın ardından Ankara’da vefat etti. Cenazesi de son romanlarından birine konu olan Hacı Bayram Veli Camii’nden kaldırıldı. Zarif, olgun kişilikli bir yazardı. 20. ve 21. yüzyıl dönemi içerisindeki Türk edebiyatının renkli kalemlerindendir..
.Yeni çizilen sınırlar
#YAZAR#İlber Ortaylı#Berlin
Mayıs 23, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
23 Mayıs 1949 tarihinde ABD, Britanya ve Fransa işgalindeki Alman topraklarında yeni bir cumhuriyet ilan edildi. Oder-Neisse denilen hattın içinde kalan topraklar Sovyet işgalindeydi. Sovyet işgal bölgesinin ortasındaki Berlin ise dört işgal kuvvetinin elindeydi.
Haberin Devamı
Bunlardan ünlü Potsdam Kapısı’nın gerisindeki “Unter der Linden” denen bulvar ve bir tesadüf eseri sınırda Mustafa Kemal Paşa’nın 1917 yılında Veliaht-ı Saltanat Şehzade Vahideddin ile kaldığı Adlon Oteli’nin sınır olduğu bölge dışarıda bırakıldı. Müttefikler, yani NATO’yu teşkil edenler yeni Almanya’nın başbakanını da seçmişlerdi. Konrad Adenauer 1930’ların başında başarılı Köln belediye reisiydi, muhafazakârdı ve asıl önemlisi anti-Nazi’ydi. Nürnberg Duruşmaları’nda beraat eden fakat Adenauer’un iktisadi ve mali bakımdan vazgeçemeyeceği bir karakter olan Doktor Hjalmar Schacht bu kabinenin âdeta gizli iktisat bakanıydı. Reichsbank’ın müdürü olan Schacht bir Nazi’den çok bazılarının tabiriyle gaddar muhafazakâr biriydi; ancak işten anlayan iki ihtiyarın “Währungsreform” denen paranın yeniden tesbiti ve eski birikimlerin sıfırlanması gibi acı tedbirlerle yeni Almanya’yı kurmaları tesadüf değildir.
Yeni çizilen sınırlar
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
15 YIL BOYUNCA İKTİDAR
1963’te âdeta ihtiyarladın diye bir tarafa itilen, kendisi hakkındaki neşriyatı polisiye tedbirlerle önlemek için Der Spiegel matbaasını basan Konrad Adenauer’un CDU-CSU Hristiyan Demokrat İttifakı (CSU-Hristiyan Sosyal Birliği olup Bavyera’daki partinin uzantısıdır) 15 yıl boyunca iktidarda, hatta süper iktidardaydı. Hiç şüphesiz ki tahrip olan sanayiye rağmen teknik adam kuvvetleri ellerindeydi. Dünya Savaşı boyunca kimlerin cephede, kimlerin cephe geresinde kalacağı çok iyi planlanmıştı. Marshall Yardımı, Almanya’yı galip müttefiklerden bile daha önce büyük bir iktidarla ayağa kaldırdı. Batı Almanya, Federal Almanya BRD olarak teşkil edildiği anda Stalin de doğuda Demokratik Almanya’yı kurdurmuştur. En mühim olay da eski komünistlerle sosyalistleri aynı parti içinde birleştirmiştir; adı, Almanya Sosyalist Birliği’ydi. Eski subaylarla Federal ordu, eski istihbarat kadrosu ile istihbarat teşkilatı kuruldu.
DEMOKRASİ VE EKONOMİ
Hiç şüphesiz ki Doğu Almanya iktisadi bakımdan ve sınai gelişmesi itibariyle batı bölgeleri kadar şanslı değildi. Bununla birlikte COMECON (Doğu Bloku Ortak Pazarı) ülkeleri içinde en düzenli üretime sahip, birtakım sorunların en biçimli şekilde tekâmül ettiği, hatta bilimsel müesseslerin bütün Doğu Avrupa blokunda üst eğitim için tercih edildiği yer olmuştur. Federal Almanya’yı resmi tebliğler köklü bir demokrasinin ve güçlü ekonominin ülkesi olarak gösterirler. İkincisi doğrudur, birincisine soru işareti koyalım. Bernard Lewis’in Viyana’daki Demokrasi Forumu’nda müstehzi bir şekildeki ifadesiyle “demokrasi İngilizce konuşan ülkelerin rejimidir.”
Haberin Devamı
Ne imparatorluk döneminde, ne Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra talihsiz ve kısa süren Weimar Cumhuriyeti döneminde ne de ona hemen hemen eşit bir devre kadar hâkim olan ama etkileri ve yoğunluğuyla Avrupa’nın yarısını köleliğe ve tahribata götüren Nazi Almanyası’nın alt üst ettiği bir yerde köklü demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Bunu bir gayret olarak nitelemek daha doğru olur. Özellikle son 40 yıldaki reformlarıyla Federal Almanya’nın bazı yönlerini geliştirdiği açıktır ama Doğu’yla Batı’nın birleşimindeki bazı problemler ile siyasi tutum ülkenin içinde daha çok göçmenlerden oluşan etnik grupların şikâyetleri sorunların pek de köktenci bir şekilde halledilmediğini gösteriyor.
Haberin Devamı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
2025’in Şimdiye Kadarki En Gerçekçi PC Oyunu!
Raid: Shadow Legends
by Taboola
PROBLEMLİ BİR DÜNYA
Özellikle dış politikada Federal Almanya Avrupacı etiketi altında birliği belirli bir yöne çekmektedir. Dolayısıyla genişleyen Avrupa Birliği coğrafyasının yakın gelecekte sadece Brexit’le değil başka türlü sarsıntılarla karşılaşacağı anlaşılıyor. Ön planda İskandinav ülkeleri zaten bu birliğe hiç girmeyen Norveç ve birçok yönüyle ihtiyatlı bir paylaşım güden İsveç ile Danimarka da ayrı bir sorundur. Birliğe alınmak istenen Çek Cumhuriyeti birçok konularda en başta para birliğinde kendini dışarı çekmiştir. Yeni Rusya ile Almanya arasındaki ilişkiler de yeniden problemli bir dünyanın içine girildiğini gösteriyor.
Tarihi sorun burada başlıyor. Stalingrad Savaşı’nın sonunda Alman orduları Mareşal Paulus’un komutasında feci bir mağlubiyete uğradılar. Bütün Volga boyunu tahrip etmişlerdi ama kendi ordularının da büyük kısmı esir alındı ve geri çekilmeye başladılar (2 Şubat 1943). Müttefiklerin Sovyet Rusya’ya yardımında gözle görülür bir büyüme başladı. Bu konu geçmiş tarih yazımında pek ele alınmazdı. Sadece Doğu Avrupa devletlerinde değil Batı’da da öyleydi. Mesela genç tarihçilerden Sean McMeekin’in Türkçeye yeni çevrilen Stalin’s War (Stalin’in Savaşı) adlı kitabında yıkılan efsanelerden biri budur.
Haberin Devamı
‘TEHLİKELİ ENDÜSTRİ TOPLUMU’
Sovyetler Birliği harbe hazırlıksızdı; Stalin Nazi Almanyası ile ittifakı gönülden karşıladı; hatta bu amaçla Batı dünyasına Hitler’in darbe vurmasını âdeta seyretmek istedi. Durum pek öyle gelişmedi ama Stalingrad (yeni adı Volgograd) Savaşı, Leningrad (St. Petersburg) ve Moskova’nın direnişi, savaşı değiştirmeye başladı. Yardım için İran’ın işgaline girişen müttefikler Tahran’da 28 Kasım 1943’te bir araya geldiler. Savaşın gidişi, ittifakın temel konuları üzerindeki sorunlardan çok, Almanya için nasıl bir statü hedeflendiği burada ortaya kondu. Roosevelt, Almanya’nın iki kere savaş çıkaran tehlikeli bir endüstri toplumu ve ülkesi olduğu tasvirinde ısrarlıydı. Bunun için Almanya’da federalizmi ama asıl önemlisi sanayinin tamamen ortadan kaldırılacağı, zirai bir yapının yerleştirilmesini talep ediyordu. Çok ilginç bir şekilde Stalin Almanya’nın parçalanmasına ve sanayici niteliğinin ortadan kaldırılmasına karşı çıktı. Federal Almanya’nın 1949’da kuruluşuna kadar da DDR (Demokrat Alman Cumhuriyeti) diye bir devletin kurulması pek söz konusu değildi. Mevcut işgal düzeni bir idari yapıya ve şüphesiz ki iktisadi düzenlemeye konu olacaktı ama bunun ayrıca hızlandırılması, Federal Almanya’nın kurulmasından sonra söz konusu olmuştur.
Haberin Devamı
BÖLÜNMENİN KONFERANSI
Yalta Konferansı (4 Şubat-11 Şubat 1945), biten harpten sonraki Avrupa’nın işgal düzeninin tartışılmasıdır. Türkiye’nin savaşa girmemesinin ne kadar isabetli bir karar ve gayret olduğu burada bir kere daha ortaya çıktı. Çünkü Yunanistan hariç Balkan ülkelerinin ve şayet harbe girseydi Türkiye’nin öbürleriyle birlikte Sovyet nüfuz sahasına terk edileceği açıkça görülüyor. Türkiye savaşa girseydi nasıl olurdu, neticeler ne olabilirdi? Gelecek yazılarımda bunları tartışacağım.
Potsdam’da ise müttefik kuvvetleri; yine Stalin fakat seçimler dolayısıyla Churchill’in yerine gelen Britanyalı siyasetçi Clement Attlee ve vefat eden Roosevelt’in yerine gelen Truman temsil ettiler. Bu Federal Almanya’yı hazırlayan coğrafi bölünmenin de temsil edildiği bir konferanstır.
ALMANYA’NIN SORUNLARI VAR
Bütün Avrupa’da sosyal refah devleti denen olgunun ilk görüldüğü yer Federal Almanya oldu. Hatta Avusturya dahi bir müddet sonra müttefikler arasındaki Sovyetlerin de dahil olmasıyla teşkil edilen yeni anayasa düzeni ile (1955 Ekim) bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkınca iktisadi bakımdan Almanya’ya günden güne kaydı. Bu olgu Hitler’in bile işgale kadar tam anlamıyla beceremediği bir süreçti. 1955’te hem Britanya toplumu, hem Fransa, hem de İtalya gelişme belirtilerine rağmen Almanya’nın çok gerisindeydiler. 1960’ların başında bile bu açık fark devam etti.
Almanya’nın sorunları var. Üniversitelerden şikâyet ediyorlar, nüfusun yapısındaki uyumsuzluktan endişe duyuyorlar, lider ülkenin liderliği kıtayı toparlamayı başaracak mı, yoksa tarihi rolü bu çizginin dışına mı kayacak?
.Doğu’nun ve Batı’nın efendisi Fatih Sultan Mehmed
#YAZAR#İlber Ortaylı#Fatih Sultan Mehmed
Mayıs 30, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Fatih Sultan Mehmed Arapça, Farsça, İtalyanca ve Yunanca biliyordu. Batı resmiyle ilgilendiği biliniyordu. İmparatorluğunu tarihi ve coğrafyasıyla tanımak istiyordu. Fatih Sultan Mehmed Han’ı tarif edecek en önemli cümle şu olmalıdır: “Doğu’nun ve Batı’nın efendisiydi ve iki kültürün de sahibiydi.”
Haberin Devamı
İLKÇAĞLARDAN beri dünya tarihinde cihangir olarak bilinen önemli mareşallerin özellikleri içinde onların savaş kabiliyeti şüphesiz en çarpıcı yönleridir ama ihmal edilen bazı taraflarını da iyice öğrenmek gerekir. Plutarhos’un ünlü eseri Vitae’de bir nevi paralellik kuruluyor, Julius Caesar ile Büyük İskender bu örneklerden biridir. Hiç şüphesiz ki Büyük İskender’in geniş ve ani fetihleri yanında Doğu ile Batı üzerindeki sentez çabaları, coğrafya kaynaklarına yönelişini, mesela Nil’in kaynağını aramak, Hind Seferi’nden dönüşte İran’ın çöl mıntıkasından geçerek burayı tetkik etmek veya Mısır’ı aldıktan sonra Siwa’ya doğrudan doğruya bir sefere çıkarak oradaki Osiris Mabedi’ne gidişi ve rahipler tarafından tanrı ilan edilişi aslında Mısır’ın batısını etüt amacını taşıyordu. General Bonaparte’ın (I. Konsül) Mısır Seferi’nde bu eski cihangirin daha geniş ve sistematik tetkikler düzenini kurduğu açıktır. Bitki, hayvan çeşitleri, eski eserler hakkında yayınlanan katalogların hepsi de “Description de l’Égypte” serisini oluşturur.
Doğu’nun ve Batı’nın efendisi Fatih Sultan Mehmed
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
YUNANCA BİLİYORDU
Fatih Sultan Mehmed imparatorluğunu tarihi ve coğrafyasıyla tanımak istedi. Topkapı Kitaplığı’ndaki eserler, Ptolemaios’un Atlası, ki nüsha Yunancadadır, onun tarafından sıklıkla başvurulan bir eserdir. Fatih, Yunanca biliyordu. İmparatorluk Balkanlar ve Anadolu’daydı ve sadece İstanbul’un fethinden sonra değil, ondan evvel de önemli miktarda Hellen tebaasının olduğu açıktı. Osmanlı sarayında Enderun bu dili de öğretiyordu ve Fatih onu iyi öğrenen biriydi. İlyada ve Büyük İskender’in fetihlerine kadar eski Yunan tarihi ve Helenizm’i öğrenme çabasındaydı. Kaynaklar dediğimiz gibi Arapça, Farsça ve Türkçe dışındadır, yani Yunancadır.
RÖNESANS MÜNEVVERİ
Batı resmiyle ilgilendiği biliniyor, bu bir tevatür değil. Bizzat kendisinin yaptığı çizimler ve modern çalışmalar var. Zaten Osmanlı Sarayı’nda Batı tarzındaki portre de sadece Bellini’ye yaptırdığı kendi tablosu değildir, bu eserlerin II. Bayezid devrinde saray muhitinden uzaklaştırıldığı, II. Bayezid’in daha başka kültür seçimi dolayısıyla eserlerin ya satışa çıkarıldığı ya da zamanla unutulduğu görülüyor. Önemli bir heykel koleksiyonu vardı. Elden çıkarılamayan mimari parçalar Topkapı Sarayı’nın Bâbüsselâm’dan sonraki girişinde ve mutfaklar kısmında yer almaktadır.
Haberin Devamı
Padişahın İtalyanca ve eski Yunanca bilmesi, konuşması ve rahatça okuması ve bunun dışında Arapça ve Farsçada da Türkçe gibi kalem oynatması, onu Rönesans dönemi boyunca en donanımlı münevver olarak ortaya çıkarmaktadır. Batı’da genellikle Latince bilinir, eski Yunan metinlerine yöneliş daha geç ve daha dar bir zümrenin elindedir. En iyi Yunanca bilen Rönesans düşünürleri Pico della Mirandola ve Alman reformasyonunun öncülerinden Johann Reuchlin’dir. Her ikisinin de bildikleri Şark dili sadece İncil dolayısıyla İbrancadır. Bu durumda Fatih’in elsine-i selase şarkiyye’yi, yani üç şark dilini (Türkçe, Farsça ve Arapça), Yunanca ve İtalyancayı bilmesi ona bir üstünlük kazandırır. Tabii ki bu dallarda Farsça ve Türkçe şiir dışında bir ilmi eser kaleme almamıştır ama literatürün içinde önemli eserleri okuduğu anlaşılmaktadır.
Haberin Devamı
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
İKİ KÜLTÜRÜN SAHİBİ
En önemli değişim İstanbul’un fethiyle Roma İmparatorluk coğrafyasının bir ölçüde yeniden kurulmasıdır. Osmanlının kontrolündeki bölümle devamlı temasta bulunulan İtalyan cumhuriyetleri sayesinde antik dönemin Akdeniz ticaret bütünlüğü yeniden kazanıldı.
Fatih Sultan Mehmed Han’ı tarif edecek en önemli cümle şu olmalıdır: “Doğu’nun ve Batı’nın efendisiydi ve iki kültürün de sahibiydi.”
ALİ KOÇ VE PROTESTOSU
DÜZCE Akçakoca ilçesinin müftüsü Şaban hoca, Cuma vaazında Fenerbahçe Başkanı Ali Koç’u kastederek, “Selanik göçmelerinin yüzde 90’nı Sebateyisttir. İstanbul’da Gezi olayları sırasında otellerinde bunları barından da yine Yahudi’dir. Şu an bir şirketin ve takımın da başkanıdır” demiş. Şaban hoca efendinin Osmanlı coğrafyası ve tarihinden hiç haberi olmadığı açık. Böyle birinin endüstriyel bölgedeki önemli bir kasabada ifta (müftülük) görevine getirilmesini zûl addederiz.
Doğu’nun ve Batı’nın efendisi Fatih Sultan Mehmed
Haberin Devamı
Selanik koskoca bir imparatorluk vilayetimizdi. Bugün o topraklarda üç tane cumhuriyet kuruldu. Göç etmeden kalanlar hâlâ sıkıntı çekiyor, göç edip gelenler de bu memleketi şenlendiriyor. Sayın Diyanet İşleri Başkanı, Ahmet Hamdi Akseki gibi, hâlen hayatta olan iftihar ettiğimiz Sait Yazıcıoğlu gibi büyük âlimlerin oturduğu bir makamdasınız, öyle soruşturma falanla uğraşmayın, adamı derhal ifta makamından alıp pasif bir göreve getirmeniz lazım. Belki orada Osmanlı coğrafyasını ve Türk milletinin ne olduğunu öğrenir. Müftü, Gezi olaylarında sığınacak yer arayan insanlara kim olursa olsun kapıları açan Divan Oteli’ni kastediyor. Koç ailesi diğer otelcilere ve sermaye sahiplerine benzemez, en azından aile terbiyeleri vardır, gerekeni yapmışlardır. Ali Koç da merhametli bir çocuktur. Annesi ve babası onu öyle yetiştirmiştir.
Bazı kasabalardaki bilir bilmez Yahudi düşmanlığı artık sıkmaya başladı. En azından fetva makamında oturan ve hutbelere çıkanların bazı şeyleri bilmesi ve imtihandan geçmesi gerekir. Birileri kendi cemaatinin iğvasına sığınıyor ve saçmalıyor. Durduk yerde laf attığı kişi seçim kazanmış, koskoca bir futbol kulübünün başkanı. Yurttaşların arasında bu gibi gerginlikler çıkarmanın bir manası var mı? Lütfen asayişe dikkat edelim!
Haberin Devamı
MÜZELER VE DEPOLARI
BASINDA İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin depolarına giren eserler hakkında bakanlık açıklaması çıktı. Başından beri düşündüğümüz gibi İstanbul arkeoloji müzelerinin bütçenin ancak binde 1.5’ine (turizm birlikte binde 3’üne) tasarruf eden bakanlığın, İstanbul’un eski eserlerini koruma ve idare altında tutamayacağıdır. Kültür Bakanlığı’nın neredeyse iki neslin hayatı boyunca ciddi imtihanlar yapıp, uzmanlar almadığı açık. Hal böyle olunca Akdeniz dünyasının kazılar ve yeni çıkan eserler bakımından en gümrah (bereketli) ülkesinde ve onda da İstanbul bölgesinde daha iyi bir depolama yapamayacağı ortada. Depolama, eserleri üst üste yığmak değildir. Ciddi bir şekilde malzemenin envanterinin yapılması gerekir. Aksi takdirde, bunlar kaybolmaya, unutulmaya, ilim insanları ve hatta müze yetkililerinin gözünden kaçmaya mahkûmdur.
Doğu’nun ve Batı’nın efendisi Fatih Sultan Mehmed
YAPILMASI GEREKENLER ŞUNLAR
Akdeniz dünyasında bu konuda yetersiz kalan ülkeler var. Bunlardan birisi de Türkiye’dir. En yeterli çalışanı ise burada söyleyelim, İsrail’dir. Çünkü kazılar olduğu gibi kaydediliyor. Depolama ve envanter sistemlerinin düzelmesi gerekir.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin nümizmatik koleksiyonunun sandıklara doldurulup Topkapı Müzesi’nin Darphane dediğimiz, Hünerverân binalarına yığılması hem de içeri girip çıkılamayacak kadar üst üste yığılması bir marifet değildir. Dediğime inanmayanlar bunu Sarayın Darphanesinde, Arkeoloji Müzesi’nin depo kısmında görebilirler. O bina, klasik mirasın ve hele hele Arkeoloji müzelerindeki zengin İslamî sikkelerin, Roma, Yunan ve eski Anadolu sikkelerinin saklanacağı bir yer değildir. Acilen imparatorluktan kalma Müze-i Hûmayün, yani bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin ayrı bir idare, çok kıymetli kütüphanesiyle birlikte bir külliye ve onun yanında da İstanbul’un uygun bir semtinde büyük bir arkeoloji müzesi ve depolarının bir arada yapılması şarttır. Bu işlem çok uzun zaman almaz. Türkiye gibi nelere bütçe ayrılan bir ülkede de çok fazla para götürmez. Tabii müzeleri yönetecek idarecilerin ve uzmanların çok ciddi imtihanlarla tespit edilmesi ve hizmet içi eğitim de verilmesi gerekmektedir.
TARİHİ ESERLERİ KORUYAMIYORUZ
Topkapı’nın Darphanesi çok uzun yıllar olur olmaz tahsislere uğradı, ihmal edildi. Buralarda ciddi bir müzenin kurulması mümkün değildir. Orası bir tamirat atölyesidir. Bunun için gerekli malzemenin saklanacağı, bazı idari birimlerin ve hâşâ yazma olmamak şartıyla müracaat kitaplarının bulunabileceği bir yer olabilir. Ama Arkeoloji Müzesi’nin gerçekten çok kıymetli ve iki asırlık basımları içeren klasik kütüphanesi bunun dışında kalır.
Eserleri korumakta çok yetkisiz ve aciziz. Nusretiye Camii’nin yanına dikilen acayip zevksiz binada İstanbul Resim Heykel Müzesi kuruldu. Bu müze Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne bağlı. Sayın rektörümüz 1984’ten önce 339 eserin yurtdışındaki büyükelçilik binalarına gönderildiğini, bazı devlet adamlarına hediye edildiğini, bunların kayıtlarının yapıldığını, dört eserin ise çalındığını(!), 37 eserin de kaybolduğunu söyledi(!!)? Şüphesiz ki sayın rektörün icraatından önceki yıllara ait bu rakamların onu bağlamayacağı açıktır. Ama ben size söyleyeyim, üniversitelerin bu zavallı bütçeleriyle bu gibi koleksiyonları koruması çok zordur. İkincisi, üniversiteler böyle koleksiyonlara sahip olacak ve inatla üstünde oturacak yetkiye sahip değildir. Böyle bir zamanda Türkiye’de hiçbir üniversiteye kıymetli eserlerin saklanması görevi verilemez. Tophane Meydanı’nın etrafını da klasik görünümden uzaklaştıracak bu gibi eserlerle müzecilik hizmeti verilmesi çok zordur ve göz bozar.
Sultan Abdülaziz
#YAZAR#İlber Ortaylı#Sultan Abdülaziz
Haziran 06, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
4 Haziran 1876, Sultan Abdülaziz’in ölüm tarihidir. 145 yıl evvel 1.5 asırlık bir tarihçilik muamması ve tartışması da böylece başladı. Sultan Abdülaziz’in intihar ettiği Cerîde-i Havâdis gibi resmi olmayan bir gazetede ilan edilmişti ama aynı tarihten beri öldürüldüğü de dile getirilmektedir. İkinci iddia bir müddet sonra mahkemelere neden oldu.
Haberin Devamı
Cenazesi babası II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi. Bir yıl evvel bir hükümet darbesiyle hal’ edilmiş padişah, aslında Tanzimat’tan beri siyaset dışına çekildiği zannedilen ordunun tekrar iktidar değişikliklerine öncü olmasında rol oynamıştır. Sultan Mahmud’un türbesine II. Abdülhamid de defnedildi. Üç nesil Divanyolu’ndadır.
Bir müddet sonra Yıldız Sarayı’nda daha doğrusu parkında Çadır Köşkü denen yerde kurulan mahkemede padişahın katliyle suçlanan devlet adamları yargılandılar. Darbeyi yapanlar daha önceden padişaha ve ailesine yapılan muameleden son derece müteessir olan ve Sultan Abdülaziz’in genç haremi Neşerek Kadınefendi’nin kardeşi olan Çerkes Hasan Bey, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın başkanlık ettiği toplantının yapıldığı odaya dalarak birtakım önemli kişiyi öldürdü.
Sultan Abdülaziz
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
İntihar olayına suikast olsa dahi ne derece etkin olarak karıştığı belli olmayan Midhat Paşa baş suçlu olarak yargılandı. Cevdet Paşa’nın da içinde bulunduğu heyet kendisinin idamına karar verdi. Hatta Yılmaz Öztuna’nın ileri sürdüğü fakat yeterince ispatlanamayan bir olay da Gazi Osman Paşa’nın görüşüdür, “Bu idam cezasını hak etmişlerdir. Zat-ı Şahanenin bile bu cezaları affetmesi veya hafifletmesi caiz değildir” yolundaydı. Bunun üzerinden biraz vakit geçtikten sonra ortaya çıkan İbretnümâ o zamanki mâbeyncilerden Fahri Bey’in, suikastı inkâr ettiği için işkenceye maruz kaldığından bahseden bir hatırattır.
SÜRGÜNDE KATLEDİLDİLER
Bir uçtaki nazariyeye göre II. Abdülhamid hiç hoşlanmadığı Meşrutiyet’in âdeta kışkırtıcı biçimde ilan ettiricisi olarak gördüğü ve kendisinden bu hakkı saltanatının başında bir baskı ve anlaşmayla aldığını ileri sürdüğü Midhat Paşa’yı cezalandırmak, ortadan kaldırmak için bile bile suçlamıştır. Diğer görüşe göre Midhat Paşa olayın içindedir. Padişah ve hanedan üyeleri Genç Osman (II. Osman) vakasının yeniden canlanmasından âdeta dehşete kapılarak bu mahkemeyi kurdurmuştur fakat Midhat Paşa’yı ve ortaklarını idam ettirmeyip, Yemen’de Taif’e sürmüşlerdir. Taif’teki sürgün bir hapistir ve bir müddet sonra da orada gizlice katledilmişlerdir.
Haberin Devamı
TETKİKLERİ NOKSANDIR
Sultan Abdülaziz’in Osmanlı tarihlerinin bir kısmında okul kitaplarına kadar değişik bir kişilikle çizildiği açıktır. Bu konuda tetkikler noksandır ve geçen zaman padişahın birtakım hazırcı tasvirlerini yalanlamıştır. Bunların başında Sultan Abdülaziz’in ehlikeyf bir padişah olduğu, sefahat içinde bir hayat sürdüğü, harem halkının ve sarayın masraflarını günden güne arttırdığı, devlet bütçesinin bu yüzden inkıraza (çöküntüye) uğradığı, borçların ödenmez hale geldiği ve neticede 1875 Moratoryumunu, yani Mustafa Reşid Paşa, Mehmed Emin Âli Paşa, Keçeçizade Fuad Paşa gibi büyük sadrazamların arkasından gelen ikinci derecede bir bürokrat Mahmud Nedim Paşa sayesinde iflasın ilan edildiğidir.
Haberin Devamı
2025’in Şimdiye Kadarki En Gerçekçi PC Oyunu!
Raid: Shadow Legends
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
Bu çizgide de büyük bir ifrat vardır. Mahmud Nedim Paşa öbür sadrazamlara göre daha diktatör yöntemleri tercih etmiştir. Ne var ki Osmanlı Tanzimatı aşırı bir demokrasi ve örgütlenmeden çok kanun devletini getirmek ve nizamı sağlamak amacındadır. Bilhassa Mehmed Emin Âli Paşa devrinde de, Ziya Paşa gibi birtakım bürokrasi üyelerinin gidişattan bu yüzden memnun olmadıkları bilinir. Muhaliflerin de muvafıklar kadar aşırı gittikleri bir gerçektir. Mahmud Nedim Paşa’nın Rusya’nın ve Rus sefaretinin dediklerini dinlemekten çok Rusya elçisi (büyükelçi değildi) General İgnatiyev’i kullandığı bugün açıktır, birtakım uydurma haberleri onun aracılığıyla İstanbul’daki diplomatik çevrelerin arasına sızdırmakta ve haber çürük çıkana kadar Batılıların politikalarını saptırmakta veya akim hale getirmektedir. Yalancının mumu yatsıya kadar yandığında da kabahatli daha çok General İgnatiyev olmuştur ve diplomatlar kendisine Yalancı Paşa (Manteur Paşa) derlerdi.
Haberin Devamı
TÜRKİYE'NİN ALEYHİNE...
İgnatiyev terörist nitelikli, aşırı heyecanlı bir diplomattı. Daha doğrusu Rusya’nın ünlü diplomatı, Hariciye Bakanı Gorçakov’un pek hazzetmediği bir tipti. Gorçakov bu anlamda II. Aleksandr’ı da onun aleyhinde etkilemişti. Bununla birlikte Paris Muahedesi’nde (1856) Osmanlı Devleti karşısında Rusya’nın girdiği cendereden kurtuluşu İgnatiyev’in sağlayacağına inanıyordu ve onun Balkan politikasındaki provokasyonda da Petersburg’dakiler istese de istemese de bir anda vazgeçecek durumda değildi. Tolstoy başta olmak üzere Kont Bennigsen gibi birtakım düşünürler ve cemiyet adamları “Biz Slav mıyız, yoksa Rus muyuz” diye Panslavist sloganlara karşıydılar lakin o anda seçkin çevrelerdeki kanaat bunun aksineydi. Dostoyevski bile “Ayasofya’ya çan takmaktan” bahsedecek kadar Slavlık ve Ortodoksluğa kapılmıştır. Bu tabii büyük yazarın romanlarında söz konusu değil ama cemiyet hayatındaki davranışı böyleydi. Tolstoy ise aksine bu gibi hareket ve düşüncelere karşıydı.
Haberin Devamı
Yine Avrupa’da da Britanya liberallerinin hepsinin Gladstone gibi olmadığı, Marx ve Engels’in Rusya’nın saldırgan ve gerici politikasına karşı Balkanlar’da Türk süngüsünün bir garanti olduğunu ileri sürdüğü malumdur. Avrupalıların fikirleri vaziyet alışları karışıktı ve kolay tasnifi mümkün değildir. Ne var ki Osmanlı moratoryumu, borçlarının ödenememesi Avrupa politikalarını Türkiye’nin aleyhine çevirdi. Rusya bundan istifade etmek istedi ve provokasyon arttı.
MODERNLEŞMEYİ BENİMSEDİ
Maliyenin girdiği güçlük, borçların ödenemez hale gelişi darbeyi hızlandıran etkenlerdendir. Sultan Aziz kolayca tasvir edildiği gibi güreş ve horoz dövüşüyle uğraşan, bir oturuşta bir kuzuyu deviren, kaba saba, kültür ve dünya görüşü geri bir değildir. Tanzimat’ın modernleşme hareketlerini benimsemiştir. Alaturka musiki kadar Batı musikisini de sever ve öğrenmiştir. Bazı besteleri son zamanlarda Avrupa’da ve bizde dinlenir oldu. Zaten ilk Avrupa’ya çıkan hükümdarın Marsilya ve Dover’da karşılanışı sırasında henüz bir imparatorluk marşı olmadığı için bandolar tarafından bu besteleriyle karşılandığı malumdur. Bilhassa yeğeni Murad Efendi (V. Murad) Batı sanatlarında fevkalade maharet sahibiydi. Onun sorunu, alkolün getirdiği paranoya oldu.
Sultan Abdülaziz musiki yanında resim sanatında da mahir bir talebeydi. Galatasaray Sultanisi gibi Avrasya ülkelerinde Batı’ya açık ama kendi değer ve dilini öğrenen bir bürokrasi yetiştiren okul (ki tek örneği Rusya’daki Tsarskoye Selo, Puschkin Gymnasium’dur) onun ve Tanzimat’ın iki reformcu paşası Fuad ve Âli Paşaların esiridir. Eğitimi ıslah etmiştir, donanmayı kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Ne yazık ki teknik gelişmeler, bu bahri modernleşmeye ayak uyduramamıştır. Askeri eğitimi, kara ordularındaki gelişmeleri daha iyi yönetmiştir. Sultan kusurlarına rağmen Avrupaî reformlara açıktı. Dindardı ama Avrupaî yaşama dahi yatkındı. İntiharı ve eylemleri yakından tartışılacak ve araştırılacak olaylardır.
YAPRAK DÖKÜMÜ
PERŞEMBE günü haber aldım. Okul arkadaşımız Gaye Köseoğlu yaz günü aniden bu dünyayı terk etti. Tabiata ve denizine kavuşmanın neşesi içinde olduğu söyleniyor. Sakin, artık eşine az rastlanır İstanbul hanımefendisi tipindeydi ama bu onun her Mülkiyeli gibi eğlence ve mizaha kapalı olduğu anlamına gelmez. Kendi kuşağının Mülkiyelileri gibi yaşadı. Üsküdar Amerikan Koleji’nin ardından okulumuza gelmişti. Mali Şube’yi bitirdikten sonra Türkiye Kalkınma Bankası’nda çalıştı, bu arada Portekizli Kont Antonio Sinai ile devam etmeyen bir evlilik de yaptı. Dünyanın açılan ucuna kadar çıkmışken Türkiye’ye döndü, ihracatla uğraştı, bir ödül de aldı.
Sultan Abdülaziz
Son zamanlarında yine sınıf arkadaşlarının arasındaydı, hepimizin yaptığı gibi. Bizim kuşak Türkiye’nin ve dünyanın tadını çıkaran, gözleyen bir topluluk ama ülkeyle ilgilenmekten, siyasete de karışmaktan vazgeçmedikleri için yorgun düştüler. Artık yaprak dökümü dönemindeyiz. Her yıl bir-iki arkadaşımız ani ölümlerle gidiyor. Son senede Dışişleri Bakanlığı’ndan büyükelçi Hüseyin Ataman Yalgın’ın üstüne şimdi de sevgili Gaye Köseoğlu. Ondan evvelki yıllarda Asala suikastlarında gidenler... Mülkiye’nin Türkiye tarihindeki rolü önemli ama mensupları mütevazı ve sessiz bir yaşamla hayat çizgisini çekiyorlar.
İkinci Cihan Harbi'nde Türkiye’nin tarafsızlığı
#YAZAR#İlber Ortaylı#Cihan Savaşı
Haziran 13, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
İnönü döneminin en önemli olayı dış politikada illüzyona kapılmamak, Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tecrübelere istinaden Alman ırkından uzak durmaktır.
Haberin Devamı
1940, yani bundan 81 yıl önce Cihan Savaşı’nın başladığı ve maalesef Almanya’nın önlenmez askeri gücüyle yükselişe geçtiği yıllardı. Sadece etrafındaki küçük ve askeri bakımından güçsüz ülkeleri değil dünya büyüklerinden biri olan ve motorize orduya sahip Fransa’yı da mağlup ettiği bir yılda, Nazi Almanyası en azından İngiltere, Fransa kadar büyük bir kuvvet haline geldi. Üstelik de Stalin Rusyası’yla Stalin’in bazı taraftarlarının iddia ettiği gibi sadece zaruretten değil toprak ilhakı arzusundan dolayı da Sovyet Rusya’yı yanına alma başarısı birtakım Birinci Dünya Savaşı’nın gayrimemnun Balkan devletlerini Almanya’yla ittifaka teşvik etti.
İkinci Cihan Harbinde Türkiye’nin tarafsızlığı
İnönü Türkiyesi Cihan Harbi’nin yarattığı iktisadi darlık ile kesintiye uğramıştı. Bu ülke dış ticaret şartlarında büyük sıkıntılar çekti, askere alınan nüfus askeri eğitimden yeterince yararlanamadı, müsadere edilen veya savaş şartları dolayısıyla el konan çift hayvanlarının saklanacak ahırlarının bile olmadığından bazı harap camilerin kullanıldığı açıktır. Son nokta, çok uzun zaman camilerimizin ahıra çevrildiği gibi Stalinist Rusya’ya has bir olayın Türkiye tarihine yamanması dedikodusunu da çıkarmıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
İLLÜZYONA KAPILMADI
Hayatın zorlukları içerisinde nakdi vergilerin etkin bir değerinin olmadığı, dolayısıyla madenlere bazı nüfusun da adeta zorla indirildiği açıktır. Bütün bu anılar çok uzun yıllar kulaktan kulağa yaşamıştır. İnönü döneminin en önemli olayı dış politikada illüzyona kapılmamak, Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tecrübelere istinaden Alman ırkından uzak durmaktır. Savaşmayan ülkelerin içerisinde İngiltere’ye karşı iltifatkâr davranan, ticari ilişkiler kadar diplomatik ilişlerde hatta askerlikte de davranışı değiştirmeyen tek ülkedir. Evet, son nokta, savaş sürecinde Türkiye sınırları içinde uçağı düşen, batan gemisinden dolayı sığınan askerlere gayet insani davranmak da buna dahildi. Şüphesiz böyle bir yaklaşım Mihver kuvvetlerinin mensuplarına ve askerlerine de uygulanmıştır. Taraflar kendilerine yapılanın öbür tarafa, rakibe de gösterilmesini faşizm veya İngiliz taraftarlığı diye nitelemekten çekinmemişlerdir.
Haberin Devamı
TARİHİ OLGUNLUĞUN ESERİ
Stalin Rusyası’nın 1941’de Nazi Almanyası’ndan yediği ani darbe ve birdenbire umulmadık şekilde harbin içine girmesi Sovyet Rusya’nın Türkiye üzerindeki rahatsız edici durum ve politikasını durdurmuşsa da yapı hemen hemen aynı kalmıştır. Dönemin içinde Türkiye halkının hem devlet yönetimine ve konan kurallara mümkün mertebe itaat etmesi hem de kanunların bireysel ihlali dışında başkaldırı hareketlerinin görülmemesi Türkiye halkının tarihi olgunluğuna bir işarettir. Bürokrasi de bilhassa Dışişleri’nde bazı yüksek rütbelilerin Alman taraftarı görünmesinin onların seçimiyle alakası olmadığı, ortada cumhurbaşkanının ve çalışma arkadaşlarının büyük bir mizansenle (sahneleme) böyle bir İngiliz-Alman taraftarlığı revüsü sergiledikleri anlaşılmaktadır.
Haberin Devamı
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
AĞIR KRİZLER YAŞANDI
Öte yandan Almanya’nın Balkanlar’da ilerlemesi Haziran 1941’de Sovyetler’le savaşa girip Yıldırım Harekâtı’nı gerçekleştirmesi Türkiye’de sıkıntılı günlerin başlangıcı olmuştur. Dışişleri, Milli Savunma, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı ağır kriz içindedir. Soğukkanlı davranılmasına rağmen memlekette Mihver’i ve müttefikleri tutan bazı kişi ve grupların ölçüsüz davranış ve yazıları da son derece rahatsız edicidir. Güya Hitler’in Türkiye’ye saldırı ihtimalini, Ankara’daki Büyükelçi Von Papen’in önlediğini hatıratında kendisi iddia ediyor.
SAVUNMA BÖYLE GÜÇLENDİ
Görünen o ki Hitler, Bakü petrollerine ve Ortadoğu’ya çok kolay ilerlemeye başladığını, Sovyetler Birliği’nin güney yolunu izleyerek buna daha çok muvaffak olacağı zehabına kapılmıştır. Nitekim Kafkaslar’da Elbrus Tepeleri’ne ulaştı, Cenubi Kafkasya’ya inmesi an meselesi olarak görüldü. Ne zaman ki Moskova ve Stalingrad savaşlarında Hitler ve genelkurmayın bazı komutanları bekledikleri başarıyı ve sürati göremeyince bir buhran ortaya çıktı. Sovyetler arazisinde ilerleyen Almanya’nın yerli halka davranışı, sivil halka yapılan ırkçı katliamlar, işgal edilen topraklarda Almanya’nın hiç tanımadığı Yahudiler ve Çingeneler gibi ırkların tahribine başlaması, bu işin ısrarla sürdürülmesi savunmayı güçlendirmiştir. Stalin bu sefer müttefiklerle ve 1941’de savaşa giren ABD ile yaptığı Ödünç ve Kiralama Anlaşması’yla Kızıl Ordu’yu daha iyi teçhiz edebildi ve yardım yolu için de İran’ın batı bölgeleri işgal edildi. Alman taraftarı olduğuna ihtimal edilen verilen Rıza Şah tahtından edildi, yerine oğlu geçirildi.
Haberin Devamı
YATAKTAN ZEYBEĞE
Bütün bu ortamda Türkiye’nin Sovyetler’e karşı güvenilmezliği 1939’daki Molotov-Ribbentrop anlaşmasından beri artmıştı. İngiltere ve Fransa’nın savaş mukavemetinin Fransız yenilgisiyle zayıflaması, Almanya’dan ise kesinlikle uzak durulması belirsizliği arttırmış, psikolojik ortam bozulmuştu. Profesör Enis Tulça’nın bana verdiği sözlü rapora göre Almanya’nın Türkiye’ye saldırmayacağını belirten kesin bir istihbarat belgesini ele geçiren MAH (Milli Emniyet Hizmetleri) Reisliği’nden bir heyet, bu haberi sabaha karşı İsmet Paşa’ya iletti. Bu haber karşısında adeta sinirleri boşalan İsmet Paşa’nın yatağından kalkıp zeybek oynadığı anlatılır. Haziran 1941’de neredeyse bütün Balkanlar’ı ele geçiren Kuzey Afrika’da ilerleyen Almanya’nın Sovyetler’e saldırması İsmet Paşa’nın tecrübeli kurmay gözleri ile doğru değerlendirilmiştir.
Haberin Devamı
ÜÇ YIL SAVAŞ DIŞINDA
Türkiye harbin dışında kalabilecektir. Bununla birlikte Türkiye daha üç yıl savaşa girmeyecektir. İngiltere’nin ittifak teklifini de reddetmiştir. Bu doğru bir davranıştır, çünkü İngiltere’yle ittifak demek ilk anda Batı sahillerimizin Almanya tarafından işgali, ardından da Kızıl Ordu’nun ülkemizi kurtarmaya gelmesi demektir. Kaldı ki On İki Adalar’ı bize verme tekfinde bulunan Almanya’nın bu teklifinde yeterince ciddi olmadığı, zira kontrolü elde tutmak istediği anlaşılıyor. Dolayısıyla son anda Almanya sayesinde katılmadığımız harbin ganimetinden yararlanmanın da akılcı bir davranış olmayacağı açıktı.
1948 yılında İsmet Paşa’nın “İkinci Dünya Savaşı Sürecinde Türkiye’nin Tarafsızlığı” başlıklı makalesi bu esasları aksettirmektedir. Türkiye bu savaş boyunca Montrö Antlaşması’nın hükümlerinden gayet iyi yararlandı, Boğazlar’ı hiçbir tarafın bahri kuvvetine açmadı. Topraklarına düşen esirleri karşılıklı olarak en medeni şekilde entegre etti. Savaşın ilanından sonra dahi Alman ve Japon tebaalılar ile pasaportlulara ülkenin ağır şartları içinde mümkün olan en uygun enterne işlemini uyguladı.
MAREŞAL TİTO’YA TESLİM
2000’li yılların başında ortaya atılan ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın (United States Department of State) Yahudi parasını ve mallarını yağmalama işlerine Türkiye’nin katıldığı gibi uyduruk bir tezi çürütecek şekilde hareket etti. Merkez Bankamızın arşivlerinden de anlaşılıyor ki hiçbir şekilde el konulan Yahudi varidatı Nazilerle işbirliği halinde Türkiye bankalarına ve hazinesine girmemiştir. Bundan başka Yugoslavya gibi devletlerin bize emanet verilen milli bankalarının rezervleri de saklanmış ve savaştan sonra en uygun zamanda Mareşal Tito’ya teslim edilmiştir.
RİF’AT PAŞA AİLESİ
İkinci Cihan Harbinde Türkiye’nin tarafsızlığı
OSMAN Fikri Sertkaya İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Türkoloji profesörüdür. Damat olduğu aileden, askeri tabip Prof. Dr. Mehmed Rıf’at Hüsâmeddin Paşa’nın hayatı ile ahvadının şecerelerini gösteren bir kitap kaleme aldı. Sertkaya’nın aileye damat girdiği ve eşi Ayşegül Hanım dolasıyla evrak ve malzemeyi değerlendirerek bu eseri kaleme aldığı görülüyor. Kitap uzun bir tetkik ürünüdür. Burada bizi ilgilendiren asıl husus, Louis Pasteur Laboratuvarı’nın ve Enstitüsü’nün Sultan II. Abdülhamid döneminde imparatorlukla kurduğu irtibat ile buraya gönderilen iki askeri tabibin (Dr. Hasan Zühtü Nazif ve Dr. Mehmed Rıf’at Hüsâmeddin) hikâyesidir. 1890-1892 yıllarında Louis Pasteur’un yanında eğitim alan Hüsâmeddin Bey yurda dönünce bir süre Baytar Mektebi’nde görev alır ve İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’un hocası olur. Daha sonra Telkîhhane-î Şahane’nin (Osmanlı Aşı Evi) 16 yıl müdürlüğünü yapar. Çiçek hastalığının seyrini yavaşlatan bir serum keşfeden, Osmanlı aşı istatistiklerini yayımlayan bir doktorumuzdu. Tıp tarihimiz açısından önemli görülen Rif’at Paşa bu nedenle ele alınmış, ailesi ve çalışmaları incelenmiş.
KAYITLAR İÇİN NUMUNEDİR
Bu kitap bizim için ayrıca önemli çünkü şu günlerde tekrar pandemiye karşı bir aşı çalışması içindeyiz. Ayrıca Türkiye’de aile monografileri sistematik olarak yapılmıyor. Muhtelif bölgelerde her sosyal sınıftan ailenin serencamını incelemek toplumsal hayatımız için en önemli bir çalışma dalıdır. İlk defa alanı dışında böyle bir araştırma yaptığını gördüğümüz meslektaşımın eserinin ilginç olduğunu düşünüyorum ve başarılı bir şecere örneği verilmiştir ki, Türkiye’deki nüfus kayıtları ve aile tarihlerinin kaynakları açısından da bir numunedir.
Eserlerin nakli konusu
#YAZAR#İlber Ortaylı#Evliya Çelebi
Haziran 20, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda geçen hafta yangın çıkmıştı. Havaalanı gibi yerlerde bu tarz koleksiyonların korunmasının tesadüfe bırakılması mümkün değildir. Acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması kaçınılmazdır.
Haberin Devamı
hurriyet-new
GEÇEN hafta birçok insanın dikkatini çekmeyen bir haber vardı. Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda bir depoda yangın çıkmış. Ne olursa olsun hava trafiğine kısmen açık olan veya başka faaliyetler için de kullanılacak bölgeye böyle eserlerin nakledilemeyeceği, ayrılan depoların yeterince muhafazalı olamayacağı üzerinde durmuştuk.
Eserlerin nakli konusu
Dünya müzelerinde son on yılda gelişen bir kural var. Bu müzelerde depolara giren eserler zaten envanteri yapılarak kaydediliyordu ama artık o kayıtlar dijital sistemle umumun kontrolüne ve istifadesine sunuluyor. Mesela kaçak eser satın alan Metropolitan Müzesi hariç birtakım Amerikan müze koleksiyonları aynı şekilde açılıyor. Bu, hem bilim dünyasının ve öğrenim görenlerin bu eserlerden her yerde istifade edebilmesi hem de açıkçası müzelerin kamu tarafından kontrolü için en önemli gelişmedir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
DARPHANE’DEN ALINMALI
Türkiye müzelerine yönelen gerek düzenli kazılardan gerekse Yenikapı ve Üsküdar gibi imar faaliyetlerindeki kazılardan dolayı ortaya çıkan sayısız eserin günü gününe kaydedileceğini ve sağlam bir envanterinin yapılabileceğini kimse ileri süremez. Zaten uzman sayısı da yetersiz ve yenileri de alınmıyor. Dolayısıyla acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması ve mevcut müzenin de 19. ve 20. yüzyıl başındaki yeterince zengin klasik ve eski Şark eserleriyle birlikte muhafaza edilmesi, bazı koleksiyonların Topkapı’nın “Darphane” denilen yerinden alınması kaçınılmazdır.
Havaalanı gibi yerlerde bu tarz koleksiyonların korunmasının tesadüfe bırakılması mümkün değildir. Hiç kimseye ve hiçbir kuruma sonsuz itimat edilemez! Ayrıca projenin etraflıca açıklanması gerekir.
RAUF TUNÇAY
BİR SANATÇININ MİRASI
1946’dan beri daha çok tezhip sanatları, tarih araştırmaları ve nakış alanında talebe yetiştiren İstanbul Tıp Fakültesi’nin ünlü hocalarından Ordinaryüs Profesör Süheyl Ünver’in talebeleri arasında mümtaz bir kişilik ortaya çıktı: Rauf Tunçay. Sonraki yıllarda Osmanlı arşivinin küratörü oldu.
Eserlerin nakli konusu
Haberin Devamı
1973 yılında doktora araştırmalarım için İstanbul’daki Osmanlı Arşivi’ne devam etmek durumundaydım. İtiraf etmek gerekir, “Tanzimat Dönemi Mahalli İdareleri” üzerindeki araştırmama başlarken Rauf Bey’in nazik ve sabırlı tavsiyeleri, yardımı ve aynı şekilde onun gibi arşivde bulunan Turgud Işıksal’ın yardımını unutamam. Rauf Tunçay Bey üzerinde arşivin tozuna karşı iş önlüğüyle çalışıyordu, oysa artık daire müdürü ve genel müdür yardımcısı olmuştu. Dört yıl sonra da emekli oldu. Fakat araştırmacılığı bu konudaki faaliyet ve tavsiyeleri sona ermedi. Nazik bir beyefendiydi. Daha da önemlisi okul hayatı devamı boyunca Cumhuriyet çocuğu olmasına rağmen çok erkenden Osmanlı kültürüyle ilgisini kurmuştu.
Haberin Devamı
2025’in Şimdiye Kadarki En Gerçekçi PC Oyunu!
Raid: Shadow Legends
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
Rauf Bey, Süheyl Ünver Hoca’yla 1945 yılında tanıştı ve Topkapı Nakkaşhanesi’ndeki tezyinat derslerine devam etti. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdiği yıl artık bu mesleğin içindeydi ve askerlik hizmetinden sonra Başbakanlık Osmanlı Arşiv Dairesi’ndeki görevine başladı. 67 yaşındaki ölümüne kadar arşiv yayınları ve tetkikleri fasılasız devam etmiştir.
ONLARI UNUTMAMALIYIZ
1973’te Osmanlı Arşivi’ne gittiğimde arşivde çalışma bilgim vardı, çünkü daha evvel Viyana’da Avusturya Devlet Arşivi’nde tetkike başlamıştım. Avusturya ve Almanya’daki arşivlere göre tasnif, gelenek ve maddi imkânlar konusunda çok zorlukları olan Başbakanlık Arşivi’nde o yıllarda Rauf Tunçay gibi konuya hâkim ve çalışma heyecanı olan arkadaşı Turgud Işıksal’ı her zaman için rahmet ve minnetle anmak Türk arşivci ve tarihçilerinin görevidir.
Haberin Devamı
Arşiv bir okuldu, insanların yetişmeye devam ettiği yerdi. O dünyanın hâkimi olanlardan Rauf Bey artık aramızda değil ama hiç unutmuyoruz. Yeğeni Mehmet Fehmi İlkray’ın elindeki evrak-ı metrukeyi, tezhipleri devrettiği arkadaşı Lokman Coşkun’un Osmanlıca metinleri Yavuz Selim Ağaoğlu, Fatih Dalgalı ve Turan Günaydın’la birlikte derlediği anlaşılıyor. Ortaya çıkan kitap bir anmanın ötesinde paleografi ve arşivcilik tarihimize hizmet edecek ve borçlu olduğu Rauf Tunçay ve arkadaşlarını anlatacak bir eser.
Türkiye değişiyor. Tarihle ilgilenenler sadece tarih bölümü mezunları değil. Lokman gibi mühendis mimarlar da ve tarihçilere ilgi duyanlar da var.
Haberin Devamı
EVLİYA ÇELEBİ
178 yıl önce 13 Haziran 1843’te Türkler ilk defa ünlü seyyahlarının ciltler tutan seyahatnamesinden sadece 148 sayfalık “Müntehabât-ı Evliyâ Çelebî”, yani “Seçmeler” adlı bir eseri ele alabildiler. 1.200 adet basılan eser aslında çabuk satıldı, geleneksel biçimde kahvehanelerde dost meclislerinde okundu, dinlendi, yeniden basımı içinde uygunsuz nakiller ve elfaz (notlar) bulunduğu için toplandı, depoya kapatıldı. Sansürü aşmak için bazı tüccarlar bu kitabı Mısır’da Bulak Matbaası’nda basmışlardır. O zamandan bugüne kalan nüshalar da böyledir, Mısır’da basılanlardır.
Eserlerin nakli konusu
GÖZLEMLERİ İLGİNÇ
Evliya Çelebi, Mısır’da uzunca kaldı, Girit’i iyi tetkik etti. Çok enteresan gözlemleri vardır. Bunların bugün bile ciddiye alınması gerekir. Mesela Miken halkının “Ecine” kavmi diye nitelendirilmesi Ifrıkiye’den geldiklerini söylemesi, yani Mısır aslına hamletmesi çok akla yakın görünüyor. Gerçi bilimin kesin tespitleri henüz bu noktaya ulaşamadı. “Evliya Çelebi Seyahatnamesi” ki Kafkas dillerinden bile şive örnekleri verir, zeki, mukallid ve dillere yatkın bir adamın eseridir. 17. asırda imparatorluk coğrafyasını, yani yeryüzünün önemli bir kısmını bu kadar etraflıca gezen biri yoktur. Bununla birlikte seyahatname son 20 senede geniş ölçüde basılıyor. Sadece Türkler değil Osmanlı coğrafyasının diğer halklarının uzmanları da bu eseri çeviriyor, zaten çevirip basmayı ancak onlar yapabilir. Çünkü Evliya’nın lügatini ve gördüklerini büyük imparatorluğun tek kavmi hatta ana unsuru olan Türkler bile ustalıkla tespit edemezler.
ABARTMALARI DA VAR
Evliya, Topkapı Sarayı’nda Enderun’da eğitim görmüştür ama eğitimini tamamlamadan terk eden bir asi gönüllüdür. Asıl ilginci uzun gezileri sırasında gördükleri ve yaşadıklarıdır. Buna Viyana’ya gönderilen sefaret heyeti veya Anadolu’da Celâlilerle karşılaşmak gibi ilginç gözlemler de dahildir. Evliya’nın kendine göre abartmaları da vardı. Galiba Galata Kulesi’nden uçuş yapan Hezarfen Ahmed Çelebi de böyle olmalıdır ama havai fişeklerler patlatan Lagari Hasan Efendi için aynı şeyi söyleyemeyiz, uydurduğunu ileri süremeyiz. Tarihin görmezden gelinen veya unutulan fasılları onunla yaşar. Türkiye faslında İstanbul kısmı, yani birinci cilt ve peyderpey bütün öbür kısımlar yayımlanmaya başladı. Aslında Evliya Çelebi’nin el yazma kopyaları çok geniş bir coğrafyada istifade edilen kaynaklar olmuştur.
BULUNMAZ BİR KAYNAK
Evliya Çelebi’nin naklettiği bazı hikâyelerde abartma yok ama benzetmelerinde düpedüz meddahlık yolunu seçtiği açıktır. Galiba eserini biraz da gülümseterek okumamızı istiyor. Onun Mısır gözlemlerini Almanca tercümesini okuyanlar hiç de küçümsemeden değerlendiriyorlar. Burada gördükleri gerçekten ilginç ve iki ihtimalden birini ele almalıyız ya da Mısır’da evlendi kaldı, rahmete yürüdü veyahut da Taksim Gümüşsuyu’nda eski mezarlıkta bulunan kabri imar hareketleri sırasında ortadan kalktı. Maalesef benzer akıbet Unkapanı’nda medfun olan Kâtip Çelebi’nin de başına gelmiştir. 17. asrın ünlü gezgini bildiğimiz devlet adamlarının akrabalığı, sohbet dostluğu ama bir o kadar da Osmanlı tebaasının her sınıf halkıya olan ünsiyeti onun bulunulmaz bir kaynak olarak yaşamasına neden oluyor. Evliya, Osmanlı Türkiyesi’yle diliyle, âdetleriyle yaşatan, aksettiren geniş bir kaynak ve şiirdir.
KÜLTÜRÜMÜZÜN MİRASI
Evliya bu seyahatnameyi bir oturuşta tamamlamış. Dile kolay, birinci cilt İstanbul’u, toponomik açıdan bazı yanlışlar yapsa da çok önemli bilgiler içermektedir. Diğer ciltlerde Balkanlar’dan Macaristan’a bütün Osmanlı coğrafyası hatta Avusturya gibi ülkelerin tarifini bulabiliriz. İstanbul’dan sonra Bursa, Kahire ve Mekke hattının ele alınması Gürcistan ve Doğu Anadolu ve Suriye, Filistin ve İran... Bu geniş coğrafyada Evliya’nın bizzat adım attığı ve tavsif ettiği şehirler bugün tarihyazımı bakımından talihli sayılıyor ama mesela Amasra’yı çok güzel tarif etmişken Bartın’a uğramaması ve sadece mevcudiyetten bahsetmesi bu önemli Batı Karadeniz şehri için ayrı bir talihsizliktir. Her şeye rağmen Evliya, Osmanlı coğrafyasını oradaki ülkeleri ele alır ve bugünkü Türk vatanının kültürel yapısını kavramak için önemli bir mirastır.
Ankara Üniversitesi’nin 75. yılı... DTCF 86 yaşında
#YAZAR#İlber Ortaylı#Ahmet Yavuz
Haziran 27, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Haziran 1935’te 2795 No’lu kanun ile resmen hayata geçirilen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ankara’da bugün Küçük Tiyatro’nun bulunduğu Evkaf Apartmanları binasında derslerine başlamıştır. 1946’da Üniversiteler Kanunu’yla Ankara Üniversitesi’ne teşekkül etmiştir.
Haberin Devamı
KURULUŞU itibariyle Ankara Üniversitesi çok ilginçtir, bu üniversitemizin bazı fakülteleri üniversiteden daha evvel ortaya çıktı. Özellikle Ziraat ve Veterinerlik fakültelerinin hem de bir rektörün idaresinde 1933 yılının 23 Mayısı’ndan itibaren faaliyete geçtiği biliniyor. Her ikisinin de adı enstitüydü. Hukuk Mektebi ise 1925 yılı 5 Eylül’ünde kurulmuştur; amacın, Kanunu Medeni’nin ilanına hazırlık olduğu ve yeni Türkiye hukukçularını yetiştirecek mekân olduğu bellidir.
Ankara Üniversitesi’nin 75. yılı... DTCF 86 yaşında
ÖZEL KANUNLA KURULDU
Rejim, İstanbul Darülfünunu ile bu konuda uyuşamayacağını örtülü olarak ilan ediyordu. Ama en ilginç durum ne Fransızlar gibi edebiyat fakültesi ne de Almanlar gibi felsefe fakültesi ismini Atatürk’ün seçmediği, doğrudan doğruya Dil ve Tarih-Coğrafya adını vererek tarihçiliğin nasıl yapılacağını ve Türk tarihinin nasıl olması gerektiğini belirten bir kurumun ortaya çıkışıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 14 Haziran 1935’te çıkan özel kanunla kuruldu. Aynı yıl İstanbul’daki Mülkiye Mektebi de Ankara’ya nakledildi. Alelacele bir müddet sonra kurulacak ve inşa edilecek Hukuk Fakültesi binasının yanındaki Cebeci Ortaokulu olarak kurulan binaya yerleştirildi. Cebeci çayırının bir tarafında, Atatürk’ün deyişiyle Siyasal Bilgiler Okulası, yani Mekteb-i Mülkiye demiryol hattının karşı tarafında kalan kısmında yeni kurulacak konservatuvarın yükseldiği görülüyor gibi (konservatuvar sonradan kuruldu). Hukuk Fakültesi bugünkü operanın karşısındaki yerinden buraya nakledildi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
GEÇMİŞE VE DÜNYAYA VAKIF
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Atatürk’ün, Cumhuriyet’in kurucusunun Türkiye tarihine, dünya tarihi içinde bir anlam vermek, tarihi iyi okuyan ve coğrafya bilen bir kurmay subayın gözüyle tarihyazıcılığımızın coğrafi bilgilerden ne kadar mahrum kaldığını, filolojik tetkiklerde oldukça geri olduğunu keşfetmesinden dolayı bu adı alıyor. Fakülte geçmişe ve dünyanın yüzeyine vâkıf bir medeniyetin insanlarını ve uzmanlarını yetiştirecektir. Şu kadarını söylemem gerekir: Fakültenin kuruluşundan evvel Birinci Türk Tarih Kurumu’nda Reşid Galip’in takdim ettiği ve münakaşaya açtığı “Göç Yolları Teorisi” bu fakültenin ve ondan biraz evvel kurulan Tarih Kurumu’nun (Türk Tarih Tetkik Cemiyeti) gündeminde pek yer etmemiştir. Arkeolojik kazılar, Asuroloji ve bilhassa Hititoloji gibi yeni bir dal, Sinoloji, Hindoloji, büyük bir uzmanın (Rohde) getirildiği klasik diller, Latince ve Yunanca bölümü, tarih kürsüleri, coğrafya önceliğe sahiptir. Bu fakültede kısa zamanda antropoloji ve onun yanında ancak sosyoloji, felsefe yer almıştır. Coğrafya tetkiklerine özellikle önem verilmektedir.
Haberin Devamı
TENEFFÜSLER TİYATRODA
İlk talebeler lise mezunlarından ve sadece bir yıllık süre için öğretmen okulu mezunları arasından seçilmiştir. Haziran 1935’te 2795 No’lu kanun ile resmen hayata geçirilen bu kurumun derslerinin başladığı yer, Ankara’da bugün Küçük Tiyatro’nun bulunduğu Evkaf Apartmanları binasıdır. Tiyatro salonumuz fakültenin teneffüsteki kullandığı avludur. Balkon etrafındaki odalarda da Tarih Kurumu üyeleri, fakültenin hocaları ve sınıflar yer alıyordu. O tarihte Ankara’da doğrudan fakülte adını taşıyan tek yerdi. Talebeleri arasında Halil Hoca’nın (İnalcık), Muazzez İlmiye (Çığ) Hanım’ın bulunduğu bu dünya, kısa zamanda Almanya’dan doktorasını yapıp gelen parlak, genç bilim insanları Ekrem (Akurgal) ve Sedat (Alp) Bey’le ikisinin de doçent olarak eğitme başlamasıyla dikkati çekti.
Haberin Devamı
DOBLO COMBI’DE ŞUBAT KAMPANYASI
Fiat
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
ALMANYA’DAN YENİ İSİMLER
1933’ten sonra Almanya’nın uğradığı yeni rejim ve pek de şuurlu olarak protesto bile etmedikleri bilim insanlarının işsiz kalmaları, yurtdışına itilmeleri sırasında İstanbul Üniversitesi reformu bu durumdan nasıl istifade ettiyse Dil ve Tarih-Coğrafya, Ziraat ve Hukuk Mektebi de aynı kaynaklardan yararlandılar. Dil ve Tarih-Coğrafya birdenbire Wolfram Eberhard Sinoloji, Walter Ruben Hindoloji, Benno Landsberger Asuroloji, Georg Rohde ile klasik diller ve Hans Gustav Güterborg Hititolojide olmak üzere önemli isimler kadroya kazandırıldı. Hans Gustav Güterborg ile Sedat Alp arasında bir rekabetin söz konusu olduğu da bugün artık kayıtlardan ve bilhassa merhum hocanın hatıratından anlaşılıyor. Sedat Bey şüphesiz parlamıştı.
Haberin Devamı
1960’TA DENGE DE KAÇTI
Talebe kaydında 400 öğrenci olduğu görüldü, uygundu. Bu elit ve konuyla ilgilenenlerin eğitim görevi olan bir kurumdu. Bozkırın ortasında Ahlatlıbel ve Alacahöyük kazılarının, Akdeniz ve Ege’de yüzey araştırma gruplarının elemanları yetişmeye başladı. Fars ve Arap dilleri, yani Klasik Şark Bölümü de bu tetkikatın dışında değildi. Anadolu Türk tarihinin ve İran tarihinin en verimli dönemine geçilmişti. Dört yüz öğrenci 1950’lerde beş yüz öğrenci civarındaydı. 1960’tan sonra denge kaçtı. “Çocuklar dışarda kalmasın” havasıyla sınıflar bile doldu. Bruno Taut’un büyük eserinin başladığı fakat bitimini göremediği şık binanın orijinal planı zedelendi. Şimdide de arkaya 20 yıl evvel ilave edilen çirkin binayla devam ediyoruz. Rus filoloji, İtalyan, Fransız, Alman dili, İngilizce Filolojisi gibi bölümlerin talebe sayısı fazla, Arap ve Fars filoloji aynı şekilde! İşin feci tarafı 1970 olayları sırasında Batı Dilleri bölümlerinde Latince ek ders kaldırılmış durumda, çünkü talebe hareketlerinde bir nokta Latince derslerinin çok ağır geldiğiydi. O zaman neden Batı dili öğreniyorsunuz diye soracak insan yoktu!
Haberin Devamı
ÖĞRENCİ SAYISI DÜŞMELİ
Bugün yedi bini aşkın öğrencisi var. Bir zamanlar binanın içinde bulunan Tarih Kurumu hemen yanı başında 45 sene evvel Turgut Cansever’in yaptığı özgün binaya tasındı. Radyo Evi’ne doğru bir güzel bina var. Bir zamanlar İsmet Paşa Kız Teknik Öğretmen Okulu olarak kurulan bina. Galiba artık orada öğretim yapılmıyor. Bu gibi bir bölümün de fakülteye eklenmesinde fayda olabilir. Ama her şeyden evvel öğrenci sayısının düşürülmesi gerekiyor. Türkiye tarihçiliğinin arkeolojisinin, filolojik araştırmaların ve eğitimin mükemmel olarak yapılması için kurulan ve kuruluşundan sonraki yıllarda bu görevini yerine getiren fakültenin kendini muhafaza etmesi için bu şarttır.
BU KURUMLAR YAŞATILMALI
13 Haziran 1946 yılında Üniversiteler Kanunu’nun kabulüyle Ankara Üniversitesi de teşekkül etti ama onun ilk üyeleri Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Atatürk’ün yarattığı Dil Tarih, Hukuk Mektebi ve hemen İstanbul’dan nakledilen Mekteb-i Mülkiye (Atatürk’ün deyimiyle Siyasal Bilgiler Okulası) Ziraat ve Veterinerlik mektepleridir. Bu kurumların yaşaması için elimizden geleni yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz.
BAŞKOMUTAN
KORGENERAL Ahmet Yavuz Türk ordusunun kıymetli komutanları içerisinde kendine özgün eğitimiyle tanınır. Paris’teki Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni bitirdi. Her kurmay gibi Kara Harp Okulu’ndan sonra Harp Akademileri’nde bulundu, Jandarma tümen komutanlığı yaptı ve mezun olduğu akademinin kurmay başkanlığı son görevlerindendi. Maalesef Balyoz davaları sırasında FETÖ’cü komplonun sahneden silmek istediği kıymetli komutanlardandır. Bu operasyonun Silahlı Kuvvetlerimize, Donanmamıza verdiği zarar ortadadır. Ahmet Yavuz Paşa diplomatik misyonlarda bulundu (Paris Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik). Değerli askeri araştırmalara imza attı. “Doğu Akdeniz’de Rekabet” adlı kitap onun diğer yazarlarla ortaya koyduğu stratejik işarettir.
Ankara Üniversitesi’nin 75. yılı... DTCF 86 yaşında
General Ahmet Yavuz’un kurmay zekâsı ve analiz yeteneğiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın (Atatürk) ilk gençliğinden beri girdiği savaşlardaki stratejilerini, savaş tekniklerini ve uygulamalarını bir süzgeçten geçirdiği, geniş bir literatür ve raporları bunun için kullandığı açık. O nispette de sıkıcı olmaktan uzak, sürükleyici bir anlatımı var. Büyük askerin hayatını ve yaptıklarını anlamak için hiç de tekrar olmayan, yeni yaklaşımlı, yeni bilgili bir çalışma olduğunu belirtmeliyiz.
Suriçi’ni bekleyen tehlike
#YAZAR#İlber Ortaylı#Osmanlı
Temmuz 04, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Ne yazık ki (İstanbul’da) camilerimizin etrafındaki ahşap yapılar geçmişte olduğu gibi bugün de tehlike teşkil ediyor. Son yangın Tahtakale’de çıktı. Yanı başında 16’ncı asrın ünlü eserleri var. Özellikle Tahtakale, Rıza Paşa yokuşu ve Küçükpazar, merdivenaltı sanayi yüzünden risk altında.
Haberin Devamı
İSTANBUL yangınları tarihte meşhurdur. Maalesef 16., 17. ve 18. yüzyıllarda büyük tahribat yapan, şehrin büyük kısmını götüren yangınların arkası 19. yüzyılda da kesilmemiştir. Tanzimat’ı ilan eden padişahın ve Mustafa Reşid Paşa gibi devlet adamlarının önemli bir hedefi vardı: Şehirlerimizi ama hassaten payitahtı kâgirleştirmek. Resmi binalarda Babıâli’den başlayarak, ki bu Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı’nı içerirdi, Defterdarlık, ardından Maarif-i Umumiye, Sıhhiye, 19. yüzyılda ilk Meclis-i Umumî, birtakım okullar, Sultanahmet Meydanı’ndaki Defter-i Hakanî (Tapu Kadastro), Ticaret ve Maadin Nezareti (bugün rektörlük yakın zamanlarda Ticaret Akademisi) gibi sayısız bina yeniden kâgir olarak yapılmıştır. 19. yüzyılın ünlü mimarlarından Fossati biraderlerin de imzasını taşıyan bazı binalara İran Sefareti de katıldı.
Suriçi’ni bekleyen tehlike
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
DIŞI KÂGİR İÇİ AHŞAP
Beyoğlu ise kâgirdi fakat bu yangını önleyemedi, çünkü şehrin büyük kısmı halen ahşaptı ve kâgir binaların da iç yapıları maalesef ahşap aksamlıydı. Yangınlar geçen asırlarda olduğu gibi 19. hatta 20. yüzyılda büyük Aksaray yangınında olduğu gibi yüzlerce haneyi kül etti, içindeki Osmanlı medeniyetinin toplumsal hayatımızın göstergesi olan nice el işleri, sanat eserleri, mobilya ve tabii ki kütüphaneler tarumar oldu. Kâtip Çelebi’nin ünlü kütüphanesinden eser yoktur. Bütün asırlar boyu yangınlara dayanan sadece Topkapı Sarayı’nın kütüphanesidir. Bu nedenle 18. asırda kütüphaneler süratle kâgire çevrildi. Ragıp Paşa, Atıf Efendi, Çemberlitaş gibi. Süleymaniye Kütüphanesi Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın bir hediyesidir.
RAHAT UYUNAMAZ
Ne yazık ki camilerimizin efradındaki ahşap yapılar o gün olduğu gibi bugün de bir tehlike teşkil ediyor. Bunlardan “Taş yapıya ne olur” demeyin, ünlü Fatih Camii 18. asır depreminde yıkıldı ama depremin dışında yangınlarda minare külahları tutuşan, etrafındaki bazı külliye kısımları yanan camiler vardır. Şu sıra son yangın Tahtakale’de çıktı. Yanı başında 16. asrın ünlü eserleri var. Bunlar bugün yangına karşı korunaklı ama çarşıların görünümü hiç de hoş değil. Oralarda da yangından büyük zarar görülebiliyor.
Haberin Devamı
Özellikle Tahtakale, Rıza Paşa Yokuşu ve Küçükpazar gibi yerler maalesef merdiven altı sanayi dediğimiz, çeşitli kimyasal maddelerin depolandığı, plastik hammaddesinin bulunduğu, kullanıldığı yerler durumundadır. Buralarda tabii tüpgazın kullanılması da hiç tavsiyeye şayan bir durum değil. Bütün bunlara karşı hangi tedbirlerin alındığını belediyenin açıklaması gerekir. Göreceksiniz ki pek rahat uyunacak durum yok. Ayrıca Kapalıçarşı’nın etrafındaki sokaklar fevkalade dar, betonlaşan Tavukpazarı bölümünde de öyledir. Bu sokakları genişletme imkânı yok, bilhassa Haliç’le Süleymaniye arasındaki bölgede dar sokakları açmanın ananeyle pitoresk görünümle çelişeceği açık. Bu nedenle sokakların kâgirleşmesi lazım ve yapı izinleri buna göre verilmelidir.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Tüm Depolarını DİA Stok Takip Programıyla Yönet
DİA Yazılım
by Taboola
KIPIRDAMA NİYETİ YOK
Her işkolunun her yerde çalışması caiz değil. Maalesef altın atölyelerinde olduğu gibi kendilerine sur dışında yer gösterilenlerin bile yerlerinden pek kıpırdamaya niyetleri yok. Oralarda şehrin su altı kanallarının kimyasal artıklarla kirlendiği bunun sadece zehir değil, aynı zamanda tahribat yarattığı seneler önce tartışılmıştı. Birçok zanaat dalları 16. asırdakilerle aynı ismi taşısalar da aynı şey değiller. Çünkü kullandıkları malzeme tahripkâr. Bütün bunların üzerinde ilk anda duruluyor. Yer değişimi için faaliyete geçiliyor, seçimi beğenmiyorlar. Arkadan da bir edebiyat başlıyor: Perşembe Pazarı’nda vantilatör yahut ziraat malzemesi satılmayacak mı? Kapalıçarşı’da altın işlenmeyecek mi diye sızlanma başlıyor.
Haberin Devamı
YENİDEN İHYA EDİLMELİ
Bütün Küçükpazar semti, Süleymaniye’nin eteklerindeki ahşap yapılar, bilhassa Tahtakale semtinin elden geçirilmesi, klasik 18. asır taş yapı tarzında yeniden ihya edilmesi veya kâgir yapıların yangına karşı dayanaklı hale getirilmesi şart. Yangını söndürecek itfaiyemiz ve cesur itfaiyecilerimiz var. Ama bu onların hayatının kaybına aldırış etmeden bildiğimizi okumayı affettirmiyor.
OSMANLI’NIN İTALYA’YA SEFERİ
FATİH’in 1461 yılında Karadeniz’de Pontus üzerine Gedik Ahmed Paşa’yı görevlendirerek yaptığı sefer zaferle sonuçlandı; Trabzon Rum İmparatorluğu ilhak edildi. Bu seferin getirdiği külfet ve oyalanma Fatih’in İtalya üzerindeki planlarını yavaşlatmış görünüyor. Belki de Türk tarihinin ve Fatih’in İtalya’daki projelerinin önlenmesi için bir geciktirmeyi teşkil etmiştir. 1480 yılında Fatih, Gedik Ahmet Paşa’yı İtalya seferiyle görevlendirdi. Paşa, Arnavutluk’ta Avlonya’yı üs olarak kullandı. Dahası Adriyatik’te İtalya’nın en uç noktasındaki, topuktaki Puglia eyaletine ve Otranto’ya çıkış için Adriyatik’te bazı Ion adalarını da bu arada fethetmiştir.
Suriçi’ni bekleyen tehlike
Haberin Devamı
SÜRATLİ KUŞATMA VE FETİH
Nitekim bundan dolayı temmuz ayında Avlonya’dan hareket eden donanmanın 28 Temmuz’da Apulya’ya çıkışı üzerine Napoli Kralı I. Ferdinand’ın elinde olan Otranto’nun 11 Ağustos’ta ele geçirildiği görülür. Süratli bir kuşatma ve fetih hareketidir. Burada Osmanlı toplarının Güney İtalya karşısındaki üstünlüğü de görülür. Şüphesiz ki şehirde direnen ileri gelen komutanlar idam edildi, bir kısmı esir alındı. Otranto üzerindeki tarihi kayıtlar efsane konusu olmuştur. Bizzat yakın zamanlarda Lecce ve Salerno üniversitelerinde katıldığım bir sempozyumda bile bunu tespit ettim.
CEM SULTAN TARAFTARI
Gedik Ahmed Paşa, Fatih’in Gebze sahrasındaki muhtemelen zehirlenerek ölümünden sonra derhal merkeze döndü ve şehrin asayişini Hayrettin Bey’in komutasındaki 8.000 askere bıraktı. Avlonya’da daha kuzeye doğru ilerlenecek seferi planlıyordu. Fatih’in ölüm haberi yüzünden İstanbul’a geldi. Gedik Ahmed Paşa, II. Bayezid’in taraftarı değildi. Onun, Cem Sultan’ın taraftarı olduğu biliniyordu. Osmanlı ricali arasında taht değişiminde herkesin tuttuğu bir aday vardır. Bu iş maalesef bir dengesizlik halinde devam edince Osmanlı tarihinin en önemli kardeş kavgalarından, daha doğrusu savaşlarından biri oldu.
TAHT REKABETİ, ENGELLEDİ
Otranto’da kalanlar aldıkları kaleyi savunmaya devam ettiler. Fakat savunma güçleşmişti. Bundan başka Avlonya’daki üs artık kullanılamazdı çünkü Arnavutlar da isyan halindeydi. Güney İtalya’ya çıkışın tamamlanmaması Osmanlı medeniyet tarihi açısından bir noksandır. Bayezid ilk anda bu seferden vazgeçmiş değildi fakat Cem Sultan ve Bayezid rekabeti artık Osmanlı kuvvetinin İtalya’ya çıkışına engeldi. Papa IV. Sixtus ve Floransa arasındaki kavga da Otranto’dan sonra durulmuştu. Cem’i Rodos Şövalyelerinden ele geçiren Papa VI. Alexander’ın ise hem Vatikan’ın yıllık bütçesini oldukça besleyen fidyeyi Bayezid’den alması sadece İtalya’yı değil, 20 yıl boyu Endülüs’teki İspanyol ilerlemesinin durdurmak için de bir engel teşkil etti. Türk donanması ancak bazı Endülüslüleri Mağrib’e taşımak için yardımcı olabildi. Kardeşler arası taht kavgasının gerçek bir facia olduğunu en kesin şekilde açıklayan bir olaydır.
TÜRKLERLE İLGİLİ İKİ ANI
Fatih, Rodos’u alamamıştı, Macarların elindeki Belgrad’ı da alamamıştı. Bayezid’in bu sıkışık saltanatı boyunca Memluklarla aktif bir şekilde ilgilenmedi. Yerine tahta geçen torun Yavuz Selim Han ise bilindiği gibi Memluklarla ve İpek Yolu’nun en önemli merkezi Suriye, Filistin ve Mısır’la ilgilendi, oraları sekiz yıllık saltanatı boyunca fethetti. Son seferinde niçin Rumeli’ye doğru çıktığı tartışmalıdır. Belki Kanuni’nin yaşaması gereken bazı tecrübeler vardı. Padişahların seferi her zaman açık amacıyla ilan edilmez. Tıpkı Fatih’in, Gebze’den donanmayı Marmara kıyılarından kullanarak İtalya’ya geçeceği ölümüne kadar bir meçhuldü.
İtalya’nın üzerindeki bu Otranto cengi, İtalyan devletleri arasındaki rekabeti durdurdu. Otranto seferinin başında kavga duruldu. Hatta VI. Alexander’ın israfı bile Bayezid’in ödediği Cem fidyesi yüzünden çözümlenmiştir. 1480 Otranto Seferi İtalya’da Türklerle ilgili iki anı bıraktı. Birincisi Puglia’daki Türk kalıntıları, ikincisi kaledeki 8.000 esirden birçoğunun I. Ferdinand’ın Napoli ordusunda istihdamı konusundaki çok belirgin olmayan söylenti ama asıl entelektüellerin aydınlanma tarihinde İtalyan sanatının, resminin, kültürünün Fatih’in İtalya’yı fethi yoluyla Türkiye’ye daha hızlı girmesi düşüncesi bu seferle hitama ermesidir.
.Akdeniz dünyasının en sempatik antik kenti: Priene
#YAZAR#İlber Ortaylı#Priene
Temmuz 11, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Ege zenginliğinin ortasındaki şehirler saymakla bitmiyor. Ancak bunların içerisinde en önemlisi, göz alıcısı ve gençlerin eski çağ eğitimi için gerekli olan Priene’dir.
Haberin Devamı
Aydın’ın Güllübahçe mevkiinde antik Priene dediğimiz şehir yer alır. Doğrusu sadece ilkçağdaki Küçük Asya’nın değil bütün Akdeniz dünyasının en sempatik şehirlerinden birisidir. Antik nüfusunun beş veya altı bin kişiyi geçtiği düşünülemiyor. Fakat yapılaşması itibarıyla Miletoslu mimar Hippodamos sisteminin hemen hemen ilk uygulandığı, birbirini kesen caddelerden ve dörtgen bloklardan oluşan sevimli bir planı vardır. Deli zeytin ağaçlarının ve Akdeniz bitkilerinin arasında mermer şehir eşsiz bir resim oluşturuyor.
Akdeniz dünyasının en sempatik antik kenti: Priene
Halen taş döşeli caddeleri, ara sokakları, Hellenistik dönem evleri ve avluları, şehrin kanalizasyon sistemi ve su kanalları görülebilir. Arada şehrin meydanında bir taşın üstüne bir ustanın kazıdığı çöpten bacaklı adam figürleri ve isimler bizimle bağ kurar. Her daim sakin ziyaretçisi izdiham halinde olmayan bir şehirdir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
MYKALE’NİN ETEĞİNDE
Milattan önce 5. asra kadar ovada bir yerleşmeydi. Muhtemelen alüvyon getiren nehrin tıkanmasından, sivrisinek ve bataklıktan dolayı üste Mykale Dağı’nın hemen eteğine çıktı. Bugün kazıların yapıldığı bölgenin adı Mykale (Samsun) Dağı’nın eteğinde bir çıkıntı gibidir, dağ arkada bir kitle halinde uzanır ve ovaya bakar.
Priene’yi arkeolojiyi sevmek isteyenler, bu dünyayı merak edenlere tavsiye ederiz. İlk başta bütün ciddi ayrıntılı eserler gibi arkeolojiye, bir eski şehre nüfuz etmek de kolay değildir. Bilhassa çocukların ve gençlerin bu şehri gezdirilmeleri tavsiye ediliyor.
BEREKETİ SÜRÜYOR
Genel olarak bu şehrin ahalisi eskiden dini kült olarak Atina kökenlerine bağlıydı, yani koruyucu tanrıçası Athena’dır. Nitekim Atina mabedi kendini gösterir. Milattan önceki 7. asırda ilk arkaik yerleşimden sonra özellikle Delfi’den gelenlerin burayı kurduğu söyleniyor. Zeus, Demeter (Anadolu’da bu tanrıça çok sevilirdi) diğer kültlerdir.
Roma devrini çok rahat bir şekilde geçirmiş. Daha doğrusu bir sulh dönemi demek olan Roma’da şehirde hem mimari kalıntılar hem de hayatın inkişafı bakımından fazla tahripkâr değişiklikler yok. Nitekim ana kurumlar, mesela beş bin kişilik tiyatro veya Bouleuterion (meclis binası) veya Agora’nın ve kutsal alanın konumu bunu göstermektedir.
Haberin Devamı
Her köşesinde Priene eski çağ insanıyla yenisi arasında bağlantı kuracak bir özellik gösterir. Bereketli ovanın, bereketi bugün de çok sarsılmamış ekoloji ve çevresi bugün de devam ediyor.
HAKAN HOCA’NIN İŞİ ZOR
19. yüzyılda önce Carl Humann, ardından Theodor Wiegand’ın kazdığı bu şehir artık Uludağ Üniversitesi hocaları tarafından yapılmaktadır. Bilindiği gibi kazıyı yapan hocamızın adı Prof. Dr. İbrahim Hakan Mert’tir ve heyet de onun kürsü arkadaşlarından oluşuyor. Hakan Hoca’nın işi zor. Sadece tarihin toprak altına gömdüğü sempatik şehri korumak için kazı yapmıyor. Aynı zaman bu ünlü şehri korumak zorunda.
Priene on iki tane şehirden oluşan İon Federasyonu’nun üye şehirlerinden biriydi. İlginçtir bu şehirlerden biri kıtada değil, Samos ya da Sisam Adası’dır. Klasik tarihin tanıdığı Bias gibi bilge adamlardan biri Priene yurttaşıydı. Miletos gibi büyük bir kültürel merkezin yakın komşusuydu.
Haberin Devamı
Bir bilgisayarın varsa, bu oyun mutlaka sahip olman gereken bir oyun
Raid: Shadow Legends
Sevgililer Günü’ne Özel AVVA'da %40’a Varan İndirim!
AVVA
by Taboola
Hakan Hoca bugün Theodor Wiegand’ın yaptığı kazıları da düzenlemekle meşgul. Zira bütün 19. yüzyıl klasisistleri gibi Wiegand da anlaşılan Bizans’ı pek sevmezdi. Bulunan Bizans kalıntılarını bir yere yığmış, tasnifi yok. Bunların hepsinin tasnifi yapılacak. Kazılar hiç de kolay ilerleyemez çünkü devletin verdiği bütçe makul değil, makulün de altında. Kesinlikle kültürel kurumların desteğine ihtiyacı var. Yani Türkiye’nin aydınları ve bağış yapacaklar sadece Afrodisyas’a gösterdikleri başarılı âlicenaplık örneği ile kalmamalı, ilk çağın önemli ve bu sevimli şehri Priene’ye de aynı desteğin gösterilmesi gerekir.
KOZMOPOLİT HALKI VAR
Priene’nin etrafında eski çağ Küçük Asyası’nın başka önemli bir merkezi var: Miletos. Hiç şüphesi ki İonya felsefesi döneminin parlak merkezi ve Küçük Asya’nın Efes’ten sonraki en önemli metropollerinden biri. Kozmopolit bir halkı vardı. Büyük tiyatrodaki abone usulüne göre kiralanan sıralardan birinin üzerinde “Judeon Simeon” yazıyor, demek ki şehirde paralı tüccar Yahudi sınıfı da vardı. Bu mabedin yıkılışından evvelki dağılımdır. Miletos’un âlimleri son zamanlara kadar kendini göstermiştir. Unutmayalım Ayasofya’nın iki mimarından biri de Miletosludur ve İsidoros’tur. Bugün bu şehirde kazılar devam ediyor ama gezisi Priene kadar çekici değil ve yorucu. Her zaman için şehrin ne olduğunu anlamak isterseniz Priene’ye bakmanız gerekiyor.
Haberin Devamı
DİDİM DE KOMŞUSU
Priene’nin etrafındaki bir önemli merkez de Didim’dir. Didim, Apollon Tapınağı ve Apollon Kâhinleri ile meşhurdur, bir kült merkezdir. Bir eşi sadece Lübnan’da Baalbek’teki Jupiter Mabedi’dir ama bu daha göze çarpan bir bina.
Bu Ege zenginliğinin ortasındaki şehirler saymakla bitmiyor. Ancak bunların içerisinde en önemlisi, göz alıcısı ve gençlerin eski çağ eğitimi için gerekli olan Priene’dir. Bu şehri gezmek, ara sıra orada dinlenmek, Söke-Milas üzerindeki bu yolda bir mola vermek, günün manasını arttırabilir. Yaz tatillerinde yapılacak tatlı bir gezidir. Priene’yi incelemek eski çağ tarihinin karanlıklarını bizim zihnimize yansıtır ve o şehri kurtarmak ve yeni kazılacak yerleri dünyayı açmak bizim için bir yurttaş idraki olmalıdır. O takdirde yardımlarımızı bekliyor...
Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara geçişin adresi İznik
#YAZAR#İlber Ortaylı#Miralay Nâzım Bey
Temmuz 21, 2021 21:014dk okuma
Paylaş
Şehrin Türklerin eline tam geçişi, yeniden dönüşü, Orhan Gazi dönemini bekleyecektir. Osmanlı çini sanatının da parlak merkeziydi. Türkler burada Akdeniz halkı oldular...
Haberin Devamı
İZNİK ilçesi Bursa vilayetine bağlıdır ve yeşil Bursa denen vilayetin hiç şüphesiz zeytinlik ve meyveliklerle süslü yeşili, süslü ne kelime, topraktan fışkıran bir bütün halinde her yeri kapladığı bereketli bölgedir. Tarih bereketi sever. İki dağın arasındaki bu geniş gölün etrafındaki verimlilik ve güzellik önce Büyük İskender’in haleflerinden Lysimakhos tarafından öbür adaylar bertaraf edilerek alındı ve karısının adını (Nikeia) şehre verdi.
Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara geçişin adresi İznik
KONSTANTİN’İN DİNİ MERKEZİ
Roma’nın zengin bir bölgesiydi. Zenginlik eşitsizlik ve hareket de getirir. Hıristiyanlık Roma dünyasını kapladığında büyük Konstantin’in adeta dini merkez olarak seçtiği yerdi. Daha doğduğu günden kilise babaları ve filozoflar arasında kavga konusu olan bu dinin teşkilat ve akide prensiplerinin çözümü için 325’te büyük konsül toplandı. Tarihçilerin rivayetine göre Büyük Konstantin’in sempati duyduğu Aryanizm (yani İsa’yı tanrının değil Meryem’in oğlu olarak gören, bu yüzden imparatorluk arasında askerlerin ve barbar halkların çok tuttuğu inanış) burada tel’in edildi, yani lanetlendi.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Haçlı Seferleri sırasında ise şehri savunanlar Selçuklular’dı. Kutalmışoğlu Süleyman Bey 1075’te İsfahan’daki Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan oldukça bağımsız bir biçimde Anadolu’nun bu kısmını fethetmiş ve İznik’i başkent yapmıştı. Haçlı saldırıları dışında Kılıç Arslan’ın uzun savaşı şehrin teslimini gerektirdi ama Haçlılara değil Bizanslılara geri verdi. Bu isabetli kararla da şehir yağmadan ve barbarların istilasından kurtuldu. Öyle ki 1204’te İstanbul, Haçlıların eline düşünce Bizans’ın zenginliği ve medeniyeti burada inkişaf etti. Laskaris hanedanı şehre yerleşmişti. Elli sene sonra onların görevlendirdiği komutan Paleologos İstanbul’u geri aldı.
ORHAN GAZİ DÖNEMİNDE...
Şehrin Türklerin eline tam geçişi, yeniden dönüşü, Orhan Gazi dönemini bekleyecektir. İznik, Osmanlı çini sanatının parlak merkeziydi. Bugün dahi o işin sırrına ve porselenini sırlama tekniklerine tam manasıyla vakıf değiliz. Medreseleri ve mimarisiyle hele Yeşil Camii ve Nilüfer Hatun Külliyesi’ne baktığımızda hem kubbenin kullanılışı hem mimari zevk ve teknikler hem de etraftaki bitki örtüsüyle bütünleşmesi bile Osmanlı’nın artık bir Akdeniz medeniyeti olarak ortaya çıktığını gösterir. Türkler burada Akdeniz halkı oldular.
Haberin Devamı
KONTROL GEREKİYOR
Bugün şehir zengin, diğer Anadolu şehirlerinde görülen zevksiz yapılaşma ve imar saçmalığı pek göze çarpmıyor. Etrafındaki hoş yerleşmeler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Kontrol gerektiği açık! Tarım devam ediyor ama bölgedeki tarımsal çöküntünün buranın da kapıların çalması mümkündür.
İstanbul’dan gelip yerleşenler var ama bence İstanbul’un havasından bunalanların yaz kış gelip küçük sürelerle barınacakları hem temiz havasını hem de tarihi atmosferini içlerine çekerek tazelenecekleri bir bölge. Klasik Bitinya, Osmanlı’nın Hüdavendigar vilayetinin Bursa’yla birlikte en sempatik yeri. Eğer civardaki Yenişehir kazasını da hesaba katarsak her zaman için bir tur atılacak yer.
Haberin Devamı
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
Bir bilgisayarın varsa, bu oyun mutlaka sahip olman gereken bir oyun
Raid: Shadow Legends
by Taboola
GEÇMİŞLE BAĞIN ÖRNEĞİ
Göl sodalı sudan oluşur. Yeni çevre problemleri ortaya çıkıyor. Bunlara dikkat etmemiz gerekecek. Şehirde çini sanatı davam ediyor. Özellikle Adil Can Güven ve Nursan Hanım’ın atölyesini ziyaret edince görecekleriniz insanı her zaman ektiler. Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara bir geçişi temsil ediyor. Tavaslı merhum Necip Usta’nın seramik atölyesinden sonra Türkiye sanatçılarının geçmişle bağ kurabildiklerinin canlı bir örneği.
Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara geçişin adresi İznik
Şehirdeki fasılamda rastladığım Boğaziçi mezunu tarihçilerden Bekir Cantemir bana bazı yerleri gösterdi. Doğu Roma İmparatorluğu ve Hıristiyanlıktan kalan binalarla fazla çevirmeler yapmanın tarihi mirasa canlılık getirdiği kanısında değilim ama şehir halkı için Bekir Cantemir Bey’in dediği gibi tarih galiba çok meşgul oldukları ilahiyattan sonraki ikinci konu. Hafta sonlarında Marmara Bölgesi’nin tarihi güzel yerlerini çevreye ve sağlığa dikkat ederek gezmek lazım.
Haberin Devamı
ŞEHİT MİRALAY NÂZIM BEY
15 TEMMUZ 1921 tarihinde İstiklal Harbimizin en parlak komutanlarından Miralay Nâzım Bey’in şehit olduğu yer Çöğürler Köyü’dür. Yunan askeriyle girdiği çarpışmada yaralandıktan sonra nakledilen bu köyün istasyonunda şehadet mertebesine ulaştı. Bölge tarihini bilen aydınlar, en önemlisi Çöğürler Köyü’nün halkı ve muhtarı ile Ege Bölgesindeki tarihçiler istasyonun adını Miralay Nâzım Bey’in taşıması için müracaat ettiler.
Bizans’tan Osmanlı’ya ve modern zamanlara geçişin adresi İznik
TARİHÇİLER DESTEKLİYOR
TCDD idaresi ismin telaffuzunun harekât planlarındaki güçlük çıkaracak kadar uzun olduğu gibi gülünç bir sebep ileri sürmüş. Demiryolu mesajları ile hava meydanlarındaki mesajların aynı dakiklikte olmayacağını herkes bilir. Üstelik “Çöğürler” çok fazla harekâta dahil olan bir bölge değil. Bu memlekette yer isimlerine sadece İçişleri Bakanlığı’nın bir odasına kapalı birkaç kaymakam mı değiştirecek veya belediye meclisinde gürültüyü en çok koparanlar mı?
Haberin Devamı
HİÇBİR ANMA YAPILMIYOR
“Çukurhüseyin”, “Müsellimköy”, “Alifuatpaşa” gibi başka tren istasyon adları çok mu kolay telaffuz ediliyor? Şehit “Miralay Nâzım” Bey istasyonu, desek ne olmuş? Sekene-i köy buna razı. Etraftaki tarihçiler candan destekliyor. Daha ne yapılması gerekiyor ki? İstiklal Harbi’nin komutanlarını anmak ve isimlerini ebedileştirmek herkesin vazifesidir.
Nâzım Bey’e “Miralay” rütbesi TBMM tarafından şehadetinden bir gün sonra alınan bir kararla verildi. Cihan Harbi ve ondan evvelinden hep cephedeydi. Kütahya bölgesindeki çetin şartlarda cephede çarpışarak vurulan komutanlarımızdandır. TCDD’nin öne sürdüğü gibi istasyona büst dikmekle anma işi halledilmiş sayılmıyor.
Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nin 100. yılını idrak ediyoruz. İstiklal Harbimizin en önemli özelliği hücumlar kadar ricat tekniklerinin de iyi uygulanarak stratejinin bir parçası olmasıdır. Her safhada çarpışanlar ve şehit düşenler anıtlaştırılmalıdır. Bu bölgelerde ricat muharebelerimiz için hiçbir anma yapılmıyor. Halbuki buralardaki tarih de diğer yerler kadar önemlidir
Anadolu’nun kavşak noktası... Aksaray
#YAZAR#İlber Ortaylı#Aksaray
Temmuz 25, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Aksaray 1980’lerden itibaren Orta Anadolu’nun en çok gelişen vilayet merkezidir. Şehir Anadolu’nun kesişme noktasındadır. Ankara’dan Adana’ya ve Konya’ya gidişin kavşak noktasındadır. Şehir sakinlerinin diğer İç Anadolu şehirlerinden farklı yönleri var. Tarihle, siyasetle ilgilenişleri başka, toplumsal hayatta önemli bir farklılaşma ve gelişme söz konusu.
Haberin Devamı
Aksaray mazide Büyük Karaman (Konya) Eyaleti’nin önemli bir sancağıydı. Daha sonra Konya’nın önemli bir kısmı Niğde Vilayeti haline gelince, Aksaray’dan “Niğde Aksarayı” diye bahsedildi. Aslında Karaman, Anadolu’daki en önemli beylikti. Batıdaki Osmanlı’nın, tarihi ve coğrafi şartlar ve de liderlerinin fevkalade seçkin insanlar, komutanlar olması dolayısıyla kat ettiği gelişme Karaman’ı gölgede bıraktı. 15. asırda Büyük Fatih Sultan Mehmed’in Osmanlı topraklarına kattığı bir yerdir. Hiç kolay edilen yeni bir hâkimiyet değildi; Karamanlılar her zaman Anadolu’daki üstünlüğü kendilerine ait görürler ve bu durum literatürde bile görülmektedir.
Anadolu’nun kavşak noktası... Aksaray
Şurası bir gerçektir; Karaman halkının bugün de gösterdiği sınai gelişme, bölgedeki diğer vilayetlerde görülmüyor. Aşağı yukarı vilayet nüfusunun büyük kısmı kenttedir. Kırsalda da eğitim olanakları, ziraat ve dokumacılık gibi sanatlar turizmin gelişmesine yardım ediyor. Zirai sanayinin artık ihraç safhasına geçtiği bir gerçektir. Mesela buğday siloları fakat buna karşılık yeraltı su kaynaklarının çok hoyratça kullanıldığı ve gelir getiren yonca ziraatının bunda başlıca neden olduğu görülmektedir.
Anadolu’nun kavşak noktası... Aksaray
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
HALICILIKTA DÜNYA MARKASI
Aksaray’ın kendine has özellikleri de vardır. Türkiye’deki halı dokumacılığının gerilemesine direnen bir bölgedir. Kıymetli halıların tamirinde dünyada öncülerdendir. Avrupa ve Amerika pazarlarına hitap etmektedir. Belediye Başkanı Evren Dinçer bu dalda faaliyet gösteren işinsanlarındandır.
Şehir Anadolu’nun kesişme noktasındadır. Ankara’dan Adana’ya ve Konya’ya gidişin kavşak noktasındadır. Kendine özgü tesisler vardır. Orta Anadolu’nun en eski, seçkin restoranı, servisi ve yemekleriyle Ağaçlı Restoran, bu bölgededir. Otel inşasında gelişme kat etmişlerdir. Bunu tarih gösteriyor. İran’dan Akdeniz’e ulaşan kervan yollarının Konya’ya en yakın noktasındaki Büyük Sultan Hanı Aksaray’dadır. Sultan Hanı’nı 1965’te ziyaret eden ünlü İtalyan restoratör; “Yapılış tarihi neydi?” diye sordu. Cevap, “1229”. Ünlü profesör bunun üzerine “O tarihte İtalya’da böyle bir eser yoktur”, dedi.
Anadolu’nun kavşak noktası... Aksaray
Haberin Devamı
Alâeddin Keykubad’ın Anadolu imarında göze çarpan eserler yığınıdır. Nitekim Roma İmparatorluğu’nun getirdiği Pax Romana’dan (refah ve düzen) sonra Bizans döneminin karmaşası bu devirde durdu. Rum Selçukluları da dediğimiz, yani Roma ve Anadolu Selçuklu Devleti (her ikisi de Roma adını taşıyor) ta İkinci Dünya Savaşı’na kadar Anadolu’da refah ve güvenliği sağlayan önemli bir devletti. 1946’dan sonra bütün Anadolu gibi Aksaray da ilerlemeler kaydetti.
DİĞER ŞEHİRLERDEN FARKLI
Şehirde dikkate değer bir öğrenci nüfusu var. Şehir sakinlerinin diğer İç Anadolu şehirlerinden farklı yönleri var. Tarihle, siyasetle ilgilenişleri başka, toplumsal hayatta önemli bir farklılaşma ve gelişme söz konusu. Bir konferans için gittiğim Aksaray’da, ki 1960’ların başından beri tanıyorum, yine bir gelişme gördüm. Şehrin mimarisinin de görece olarak iyi korunduğunu söylememiz gerekir. Gerek Ulu Camii ve gerekse diğer eserler, türbeler yeterince korunabiliyor, restorasyonuna dikkat ediliyor. Vilayet binası ve yöneticiler bir restorasyon ve korumacılık mantığını aksettirenlerdir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Sevgililer Günü’ne Özel AVVA'da %40’a Varan İndirim!
AVVA
by Taboola
Aksaray halkı yeni fethedilen İstanbul ve Rumeli’nin yeniden iskânında kullanıldı, yani biraz zorla yerleştirildi. Dolayısıyla Karamanoğlu İbrahim Bey zamanında çok gelişen bu beyliğin halkı 16. asırda doğrusu biraz da devletin merkezi İstanbul’a, Osmanlı zihniyetine ve yorumuna karşıydılar.
1985’ten beri bu vilayet merkezinin Orta Anadolu’nun kuraklığı ortasında kaydettiği gelişme dikkate değer. Uzun yaz günlerinde memleketin güney ve güneydoğusuna geçenlerin, Kayseri ve Göreme’ye gidenlerin Aksaray’a dikkatle eğilmeleri, 14 kilometrelik bir yürüyüş hattı haline dönüştürülen Ihlara Vadisi’ne yönelmeleri tavsiye edilir.
OSMANLI’NIN SON DÖNEMİNDE İSTANBUL’DA TİYATRO VE ÇEVRESİ
GÖRÜŞÜ İLGİNÇ BİR KİTAP
Anadolu’nun kavşak noktası... Aksaray
OSMANLI tarihiyle meşgul olanlar Yuzo Nagata’nın “Ayanlar” üzerine yazdığı makaleyle 18. – 19. asır dönemecinin sosyal tarihinde en önemli, kalıcı bir eseri ortaya koyduğunu bilirler. Bu sefer Hikari Egawa adlı Japon meslektaşıyla Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’da tiyatro ve çevresini ele aldı. Bu bizim açımızdan çığır açıcı bir araştırma değil çünkü rahmetli Metin And, bilhassa Özdemir Nutku ve sevgili Serdar Şener, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kürsüsü’nün çalışkan ve öncü hocaları olarak bu konuyu çok incelemişlerdir. Daha evvelden kalem oynatan yazarlarımız da vardır. Fakat görüş çok ilginçtir ve takdim ustacadır. Bu bakımdan Türk okuyucu da okur. Eseri asıl önemli kılan ise klasik Japon tiyatrosuyla modernleşmesi üzerinde birlikte durarak bir mukayese yapmalarıdır.
Haberin Devamı
Bu tip araştırmaları çok değerli buluyorum. Çünkü 19. asır Japonya ve Türkiye tarihi ve kültürel yapısı sadece basit paralellikler kurarak değil, bünyesel farklılıklarıyla da birlikte değerlendirilmelidir. Çeviri de son derece rahat okunuyor, tavsiye ederim.
450. fetih yılında Kıbrıs
#Yazar#İLBER ORTAYLI#Kıbrıs
Ağustos 01, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Kıbrıs siyasi bakımdan da stratejik yönü itibarıyla da Doğu Akdeniz demektir. Adanın Rum kesimi, Türkleri bir şekilde adadan ihraç etme planlarının peşindedir. Onun için yapılacak iş; Kıbrıs Adası’ndaki yerleşmecilerin bir ölçüde tekrar gözden geçirilmesi ve durumda rehabilitasyona gidilmesidir. 450. fetih yıldönümünde Türkiye merkezinin birtakım gösterişçi yatırımlardan çok bu gibi mekanizmaların ayarlanmasına önem vermekte büyük fayda vardır.
Haberin Devamı
KIBRIS, Akdeniz’in en büyük adası değildir. Sicilya ve Sardinya, bu büyük denizde yüzölçümü olarak onun önünde gelir. Buna rağmen Kıbrıs siyasi bakımdan da, stratejik yönü itibarıyla da Doğu Akdeniz demektir. O kadar ki Girit Adası’na benzer iklim ve coğrafi şartlara sahip olmamasına rağmen bu önemini muhafaza eder.
Kıbrıs’ın kışları bütün Akdeniz’de olduğu gibi yağışlı ve ılıman, yazları da aşırı sıcak ve kuraktır. Hatta bu alanda İda Dağları’nın güney kıyıları kapladığı ve Kuzey Girit’i, yani adanın mühim kısmını sıcaktan ve kuraklıktan masun tutmasına rağmen Kıbrıs’ta bu şans yoktur. Sulama, adanın en önemli sorunudur. Su sorununun çözümünü de büyük ölçüde 70 kilometre ilerideki Türkiye sağlamaktadır. Bu, adanın varlığı için bir avantajdır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
450. fetih yılında Kıbrıs
STRATEJİK ÖNEMİ BÜYÜK
İkincisi; bilhassa Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra Kıbrıs’ın Akdeniz’deki stratejik önemi daha da artmıştır. Zaten Büyük İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli’nin Fransızların elinden Süveyş Kanalı’nı satın alması ve ardından derhal sulh yollarıyla Kıbrıs’ın geçici işgaline destek karşılığında Osmanlı İmparatorluğu’ndan Berlin Kongresi’nde alması bunu göstermektedir. Birinci Cihan Harbi başladığı zaman da İngiltere, tarafsız kalmayı ayarlayamayan Türkiye İmparatorluğu’na karşı en mühim kozunu kullandı; Kıbrıs’ı ve Mısır’ı resmen ilhak etti.
Kıbrıs Adası’nın Beşparmak Dağları’yla sahili kapsayan ve sahille arasına giren en önemli bölümü; Girne’dir. Burası, 1974’ten beri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahale ettiği Türkiye idaresiyle bütünleşen kısımdır. Bugünkü adanın Akdeniz sıcaklarından en masun kalan bölümü de Türkiye turizmine ve ziraatına açık bir vaziyettedir.
VENEDİKLİLER ZULMETTİ
Maalesef 1974’ten sonra adanın 1571’deki fethinde gösterilen siyasi deha gösterilemedi. 1 Ağustos 1571’de Kıbrıs Adası’nı Türk İmparatorluğu’na katan devlet adamı ve komutanlar yerleştirme politikaları bakımından çok akıllıca davranmışlardır; Venedik hâkimiyetinde onun önemli bir üssü olan bu ada, Ortodoks Hıristiyan nüfusun çok zulüm gördüğü bir yerdi. Osmanlı İmparatorluğu Kıbrıs’ın Helen nüfusunu son derece akıllı bir politikayla kendisine bağladı. Kıbrıs Başpiskoposlarının tarihi bakımdan değişmeyen statüsü, yani idari üstünlüklerini muhafaza etti. Yerli halktan seçilmiş “demogerentos” (ihtiyarlar meclisi) denen bir meclisle cemaatin kendi işlerinde önce Osmanlı Devleti’ne bilahare başpiskoposa bağlı olmalarını sağladı. Bu önemli bir politikadır; başpiskoposun tarihi, ruhani ve idari yetkileri esas itibarıyla kontrol altında tutulmuştur ve yerli halkla ilişkisinde bir paravan sistemi de kurulmuştur.
Haberin Devamı
Kıbrıs halkı bu nedenle adanın en bereketli ve ılıman bölgesinde verilen dirliklerle büyük ölçüde toprak sahibi, yerli halkın bazen kendileri için de kullandığı şekilde mütegallibe bir sınıf halindedir. Sanatlar bu çerçevede gelişmiştir ve Kıbrıs’ın vakıfları zengin bir tarıma dayandığı için önemlidir.
Osmanlı idaresinin vakıflar konusundaki hassasiyetini, İngiliz işgal döneminde de gösterdiği görülmektedir. Bu nedenle Kıbrıs halkının ayakta kalabilmesi mümkün olmuştur. Bununla birlikte ikinci dereceye düşen nüfusun başına gelen her zaman ortaya çıkıyor; göç... Halk ya İngiltere’ye ya da imparatorluğun sömürgelerine ama önemli ölçüde Türkiye’ye göçmüştür. Bunun yanında Türkiye’nin özellikle 1930’lardan sonra milli eğitim bakımından yaptığı müdahale ile kurduğu lise ve okulların büyük faydaları görülmüştür.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
NÜFUSUN KAYNAĞI TOROSLAR
Halkın konuştuğu şive Güney Akdeniz-Toroslar bölgesindeki şivedir. Mühimme defteri ve tahrir defterlerinden anlaşılmaktadır ki halkın etnojenetik yapısı büyük ölçüde Toros Türkmenlerine dayanmaktadır; yani yaylalardaki Türkmenlerin arasındaki çekişmeler, tahrir eminleri ve vergi meselesinde devlet ile olan çatışmalar onların buraya sürülmesine sebep olmuştur. Bu nedenledir ki adada Türk nüfusun kaynağının ne olduğu bellidir.
Helen nüfusu da eskiden var olan ve bilahare İngiltere’nin idaresi döneminde Yunan kıtasından gelenlerle büyümüştür. Tabii bunun yanında Lübnan’dan gelen Maruniler ve diğer bazı Akdeniz halklarını mevcudiyeti de açıktır ve bu durum, bugüne kadar da devam etmiştir.
Haberin Devamı
Kıbrıs Adası fethedildikten sonra Kaptan Paşa’nın ve merkezi idarenin kontrolü altındadır. Bu stratejik önem, büyük ölçüdeki yatırımlar ve vakıf kurumuyla devam ettirilmiş görünüyor. Ama asıl önemlisi 1878’deki Britanya işgalinden sonra adadaki konumdur. Şurası bir gerçektir ve bir içtimai kanundur; ikinci dereceye düşen halk grubu bu gibi durumlarda kalabalık birinci gruba karşı daima işgalci, mütehakkim veya sömürgeci devletin organlarıyla işbirliğine girişir.
Seçkin Kıbrıslı Türkler ya toprak sahibidir veya bunların İngiltere’de okuyan çocuklarıdır. Adli mekanizmaya nüfuz etmişlerdir. Bizzat Rauf Denktaş da savcılık görevinde bulundu ve kendisini çok iyi yetiştiren hukukçudur.
Haberin Devamı
EOKA teşkilatı Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhak isteğine dayanır. Bu konuda EOKA ve Yunanistan başarı sağlamıştır. Sebebi de bir müddet Helen halkın solcularının dahi doğrudan doğruya bu tip bir bütünleşmeye sessiz kalmalarıdır. Moskova’nın etkileri artmaya başlayınca EOKA’nın da yaşamında problemler başlamıştır. General Grivas hayatında zorluklarla karşılaşmaya başladı. Makarios’la Yunanistan ve askeri çevreler çatışmaya düştü.
Kıbrıs’ın işgalinden evvel de Amerika Birleşik Devletleri’nin İngiltere ile örtülü bir şekilde aslında Kıbrıs Adası’ndaki sol hareketleri önlemek istediği açıktır. Bununla birlikte Yunan solcularının milliyetçiliği de kendi karakterini göstermiştir.
1959 yılında Londra-Zürih antlaşmalarıyla çift toplumlu bir idarenin getirilmesi bir başarıdır. Bu bir federatif sistem değildir. Federatif sistem ancak 1974’ten sonra kurulabilmiştir. Bugün artık bunun da bir çıkmaza gitmesi dolasıyla adanın bağımsızlığı söz konusudur.
Şunu unutmayalım, yerleştirme konusunda son derece plansız davranılmıştır. Bugün adada çok faydalı olan, yerli nüfusla bütünleşen ve başarılı olanlar Bulgaristan Türklerinden göçenlerdir. Tuna boyu Türklerinin hem tarımda ve zanaatlardaki çalışkanlığı hem de hayat görüşlerinde ve davranışlarındaki ada halkına benzerlik onların orada sevilmesine ve tutulmasına neden olmuştur. 1974’ten hemen sonra yapılan yerleştirmeler ise hatalıdır.
AVRUPA BİRLİĞİ İLLÜZYONU
Annan Planı’nın bile referanduma sunulmasında bu kitlenin bir kısmı bu nedenle aleyhte davranmıştır. Bir illüzyon peşindedirler; Kıbrıs ile birlikte Avrupa Birliği’ne dahil olacaklarına inanıyorlar. Bu tamamıyla bir fantezi! Adanın Rum kesimi, Türkleri bir şekilde adadan ihraç etme planlarının peşindedir. Ve şayet Avrupa Birliği’nin içinde kalırlarsa ve Kıbrıs da Türkler tarafından şimdiki statüden geriye dönülürse bu plan gerçekleştirilebilecektir.
Onun için yapılacak iş; Kıbrıs Adası’ndaki yerleşmecilerin bir ölçüde tekrar gözden geçirilmesi ve durumda rehabilitasyona gidilmesidir. 450. fetih yıldönümünde Türkiye merkezinin birtakım gösterişçi yatırımlardan çok bu gibi mekanizmaların ayarlanmasına önem vermekte büyük fayda vardır ve kaçınılmazdır.
450. fetih yılında Kıbrıs
NOT: Geçen haftaki yazıma bazı eklemelerim olacak. Sultan Han’daki isim oranın halıcı, tüccar ve sanayicilerinden Fahri Solak Bey olacak. İtalyan restoratör hocanın ismi ise San Paulesi’dir.
Büyükelçinin gözünden Suriye
#YAZAR#İlber Ortaylı#Ümit Özdağ
Ağustos 08, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Türkiye’de büyükelçilerin önemli bir kısmı meslek hayatlarını özetleyen, yaptıklarını anlatan anılarını kaleme alıyorlar. Bu bakımdan bürokrasi ve üniversite üyeleri içinde bir istisna sayılırlar. Hiç şüphesiz ki bütün gruplar gibi bu hatırat yazanların içinde de iyisi var, çok iyi yazanlar da var. Bu çok iyilerden biri Ömer Önhon’un “Büyükelçinin Gözünden Suriye” (Remzi Kitabevi) kitabıdır.
Haberin Devamı
Ömer Önhon halen Suriye’de en son büyükelçilik yapan diplomatımız, ondan sonra ilişkilerimiz kesildi ve hâlâ da öyledir. Kendisi sonra Madrid’de de bulundu. Orada da ilginç gözlemleri olduğu kanaatindeyim. Suriye, Şam’da müsteşarlık yaptığı ve merkezde bu daireye baktığı dönem dahil, büyükelçilik dönemi toptan ele alınmış. Doğrusu günlüğü, olayları anlatışı ve birbirine bağlayışı çok ustaca. Bir diplomatın, bir devlet adamının ve siyasinin topluma hesap vermesi ve yaptıklarını arz etmesi açısından örnek bir metin olduğunu söyleyebilirim. Büyükelçi Candemir Önhon’un oğlu genç yaşında Dışişleri Bakanlığı’na intisab etmiş. Üslubu fevkalade dikkatlidir.
Büyükelçinin gözünden Suriye
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Şunu arz etmek istiyorum. Türkiye, hiçbir şekilde Doğu ve Ortadoğu ülkelerinin lideri değil. Liderlik ve mühim olmak farklı şey. Ancak Ortadoğu’da herhangi bir şekilde müdahalesi ve menfaati olan devletlerin Türkiye’yi hesaba katması gerekiyor. Bu bizim Cumhuriyet devrinde kat ettiğimiz bir mesafedir. Yani imparatorlukta oranın hâkimiydik, çekildikten sonra uzun yıllar iktidar boşluğu meydana geldi, aktif siyaset ve diplomasi güdemedik fakat son 40 yıldır bu durum değişti.
Hafız Esad ile Suriye’de bir devlet terörü yerleşti, yani iktisadi ve teknik araçları kuvvetli olmayan bir tür totalitarizm söz konusuydu. Bunun daha çok dehşetle sağlanacağı açıktır. Diğer taraftan Suriye bizim bildiğimiz tarzda bir devlet ve vatan değil. İnsanlar Ortadoğu’daki muhtelif kiliselere, İslam dininin muhtelif mezheplerine dahildir. Suriye’nin Nusayrileri yüzde 7’yi teşkil ediyorlar. Şu farkla ki Fransızlar subay yetiştiren bir harp okulu kurdukları zaman daha çok Nusayri gençler bu okula iltifat ettiler ve zamanla Suriye ordusu içinde bu takım iktidarı ele geçirdi. Hafız Esad Hava Kuvvetleri’ndeydi. Bu alandaki başarısı üzerinde bilgim yok. Ancak iktidarı ele geçirdikten sonra son derece acımasız ve fire vermeyen bir rejim kurdu. Oğlu Beşar Esad belki iktidarla bile ilgilenmiyordu; büyük kardeşi Basil Esad’ın bir kazada ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı sırası ona geldi. Bütün tahminlerin aksine 20 yıldır da yerinde oturuyor.
Haberin Devamı
İKİ AYRI DÜNYA: HALEP VE ŞAM
Suriyeli ve Türkiyeli tabirleri bazı çok bilmiş yazarlarımız tarafından paralel olarak kullanılıyor. Şu kadarını belirteyim; iki devletin kimlik sorunlarını anlamak için bu toptancılık pek geçerli değil. Hatta Suriye ve Suriye ahalisini anlamak için diğer Arap devletlerindeki durum da yardımcı olmaz. Çünkü bu ülkede askerliğe meraklı grup başka, ticaret başkalarının elinde ve grupların arasındaki çekişmeler, elit takımın merakları dışında çok derin. Dolayısıyla tarihte Suriye devleti olmadı. Bizim imparatorluğumuzda da Haleb ve Şam iki ayrı dünyaydı. Bugün de bu takıntı devam ediyor. Manda rejiminin getirdiği Suriye’nin problemlerle devam edeceği açık.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
STRATEJİMİZ İSABETLİ DEĞİL
Karşımızdaki devletin modernleşme ve siyasi patlamalar karşısında sergilediği tavır önemli. Şunu da bilmemiz lazım, Batı dünyasının da Suriye’de aksak, bazen birbiriyle çelişik ama pek de başarılı sayılmayacak bir diplomasiyle işe giriştiği gerçektir. Türkiye Ortadoğu’da istemediklerini yaptırmamaya gayret eden bir devlet ama istediklerini de yaptırabilen bir kuvvet değil. Bunu özellikle Suriye müdahalesinde gördük. Müdahale ettiğimiz topraklarda müdahale stratejisinin pek isabetli olduğunu söyleyemeyiz. En hazini de gelen mülteci kitlesi. Önhon’un kitabında bu kısmen ele alınıyor ve hayli bilgi var. Bu bölümün okunması lazım.
Haberin Devamı
USTACA PORTRELER ÇİZİLMİŞ
İkinci husus ise şudur. Suriye devlet adamları arasında yapılan tahlil son derece ustaca portrelerle çizilmiş. Bir Ortadoğu Arap devletindeki yönetici tipini anlamak için bu eserin etüdü gerekir. Nihayet bulunduğu ülkenin coğrafyası ve tarihini de yeterli bir şekilde fakat başarıyla çizmiş.
Bölgede kuvvetler dengesi hem dahilde etnik gruplar hem Arap dünyasındaki süzülüşler ortadadır. Türkiye’nin Suriye’de Batı dünyasından bağımsız bir politika gütmeye çalıştığı açık ve böyle olması gerekir. Fakat bunda acaba ne kadar muvaffak oluyoruz. Hatırattan da anlaşılıyor ki gerek Avrupa Birliği ülkeleri gerek Amerika Birleşik Devletleri büyükelçileriyle her an temas kurmak zorundayız. Bu dışarıdan yansıtılan iddialarımızla pek bağdaşmıyor.
Suriye politikamızın ne olduğunu anlamak için başarı nutukları veya başarısızlık belirten tenkitler kadar arada yazılmış soğukkanlı raporlara ihtiyacımız var. Ömer Önhon’un bu kitabı hem rahat okunan hem de gerekli bilgileri veren başarılı bir metindir.
Haberin Devamı
ORMAN YANGINLARI
GEÇEN hafta orman yangınları çok garip bir şekilde tabii olaylar ve iklimle açıklanamayacak kadar değişik noktalarda aniden patladı. Hükümet Sözcüsü Sayın Ömer Çelik burada terörün varlığını ima etti. Aslında bu yazıyı bir hafta kadar geciktirmemizin nedeni gelişmeleri beklemekti.
Büyükelçinin gözünden Suriye
Sonuç şöyle: Galiba burada tertip hiç değilse kısmen rol oynamaktadır. Bu tertibin kaynağı üzerinde de durulabilir; çünkü deliller muhteliftir. Spekülatör ve kaçak imar faaliyetinde bulunmak isteyenler kadar terör gayesiyle bu işi yapanlar da bulunabilir, aralarında işbirliği de olabilir. Maalesef 20. yüzyılın ikinci yarısında başlayan bu hareketler 21. yüzyılda, yani iklim krizinin bütün dehşetiyle yaşandığı bu pandemi devrinde devam ediyor. İnsanlığın hakikaten eşref-i mahlukattan mı yoksa su katılmamış ahmaklardan mı oluştuğu tartışılabilir; olaylar ortada! Yakın zamanda Almanya ve Çekoslovakya arasındaki krizi hatırlıyorum. Sanayinin getirdiği kirlenme dolayısıyla ormanların ölümü bunun konusuydu. Galiba anlaşmazlık hâlâ devam ediyor.
Şurası çok açıktır; siyasi ve beşeri coğrafyanın sınırları fiziki coğrafya için söz konusu değildir. Bizim yanıp yakılmış, bozkırlaşmış ülkemizin sorunlarının çok kısa zamanda yan taraflara da etkin biçimde sıçraması kaçınılmazdır. Suyla ve ormanla oynanmaz. Bu konularda siyaset yapmaya girişen insanların ve kitlelerin kendi akıbetleri de çok feci olur. Çünkü tabiat affetmiyor!
TAKİPÇİSİ OLMALIYIZ
Bu orman yangınının derhal sert ve ani çıkan kanunlara konu edilmesi gerekiyor. Toplumumuz biraz zayıf hafızalıdır. Bu bölgelerde hiçbir sitenin, hiçbir otelin, hiçbir tesisin yapılmamasının karar altına alınması ve kesin politika olarak takip edilmesi gerekir. Çok eminim ki birtakım çok bilmişler, işi devlete götürecekler; “Yanan ormanın âlâsını da dikip bakacağız, yalnız bize bir spa tesisi kurulması için müsaade edin. Orada sular da kaynıyor gibi” mazeretler ileri sürebilirler. Veya “Üniversite kampüsü yapacağız, bağış olacak. Ama yanında şu kadarcık lüks dağ oteli” gibi istekler... Hayır! Daha da ilginci bu bölgelerde artık iskânın kontrol altına alınması gerekiyor.
Türkiye tabii kaynakları bol gözükse de artan nüfusuna göre büyük sıkıntı içindedir. Bu bakımdan tarımımızın, hayvancılığımızın, ormancılığımızın gelişmesi için önemli tedbirlerin alınması gerekiyor. Şimdilik beklediğimiz bakanlığın yangın tedbirlerini ve uçak filolarını geliştirmesidir. 20 sene evvel bu konuda iyiydik. Duraklama neden?
BAŞKA TÜRKİYE YOK
Yangınlar üzerinde teferruatlı raporun bir an evvel halka açıklanması gerekiyor. Tabii bunu tamamıyla bakanlığa bırakamayız. Çünkü bu gibi açıklamalarda bürokrasi zayıf kalıyor, yavaştır ve samimi davranmıyor. Ziraat odalarının, ormancıların, üniversite mensuplarının da bu konuda ciddi raporlar yazmaları ve ortaya koymaları gerekir. Bedeni yardım ve bağışlar, toplumsal uyanıklık ve izleme kaçınılmaz. Başka Türkiye yok. Hiçbir yer onun kadar aziz ve güzel değil.
POLİTİKACININ AĞIR GAFI
Prof. Dr. ÜMİT ÖZDAĞ’ı uzun tanırım, dostluğumuz vardır, lakin herhangi bir siyasi birlikteliğimiz de yoktur. Prof. Özdağ, Twitter üzerinden son derece makul bir soru sormuş; “Bir vakıa olan, memleketteki 5.3 milyon Suriyeli hakkında Türk milletinin fikrine başvurmalı” diyor. Böyle bir mevzuda referanduma başvurulması bile düşünülebilecekken, gayet de demokratik ve edebli bir üsluptur. Buna karşılık, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı sıfatı ile bir şahsın (Mustafa Şen), bu Suriyeli göçmen kitlesinin içinden ancak üç beş kişinin bir kendini bilmezlik ile söyleyebileceği cevaba dayanarak zikrettikleri ise en hafif tabir ile utanç verici olmalıdır. “Önce Orta Asya’dan gelenler dönsün” demeye getiriyor. Herhalde doğrudan Türk milletine yönelik böyle bir saldırının konusu da masumane bir şekilde Suriyeli göçmenler hakkında beslenen iyi niyet değildir. Bin yıllık tarihimizi densizlikle ele alıp Türk yurdunda Türk varlığını kendince tartışmaya açmak kimsenin haddine değildir.
Büyükelçinin gözünden Suriye
İzansızca ve nadanca yapılan bu konuşmalar milletin hafızasına kazınmaktadır. Açıktır ki, bu düzey ve muhteva ancak memleketin kimliği ile problemi olan tutarsız bir düşünce yapısıyla ve tarih bilgisizliğiyle mümkündür. AK Parti erkânının Türk milletine karşı saygı ve sorumluluk duygusuyla, bu kendini bilmez üslup sahibi siyasetçisi için gereken işlemi yapacağına inanmak isterim.
Tabiatla oyun olmaz
#YAZAR#İlber Ortaylı#Dario Moreno
Ağustos 15, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Birkaç gün dehşet içinde orman yangınlarını seyrettik. Ardından Karadeniz Bölgesi’nde 15-20 yıl evvel görülmeyen ve gittikçe şiddetlenen ani patlamalara şahit olduk. Bundan 40 sene evvel yeryüzünün ısınması diye bir problem dehşet verici boyutta değildi. Bugün temel dert; enerji kaynaklarının aşırı istismarı ve aşırı tüketimin yarattığı kirlenmenin yerkürenin denizlerini ve karalarını mahvetmesidir.
Haberin Devamı
Gür ormanların, yeşilin, serinliğin ebediyen yok olduğunu, bir daha göremeyeceğimizi hüzünle değil panikle düşündük. Derken aşırı iyimser yazılar ortaya çıktı. Bu yorumları resmi organlar ve kişiler de destekler mahiyette yazıp çizip demeçler verdiler. Örnekleri Sibirya’da her sene yanan orman kısımlarıydı. Sibirya ormanlarının özelliği o iklimle; yani kışları -40 derece soğukla, yazıları +30 dereceyi bulan sıcaklıkla ilgilidir. Gerçekten yanan ormanlar mevcut bitki örtüsüne ve doğaya nefes aldırır ve anında filizlenmeye başlar. Zaten yangını temizleyecek ilk yağmur ve kar da gecikmeyecektir. Eylül ayında Sibirya’da artık kış başlar. Sibirya dediğiniz kıtanın güneydeki başlangıç paraleli Moğolistan’ın kuzey kısımlarından, Kazakistan’ın kuzeyinden geçer. Oranın ne bereketi ne bereketsiz yanları dünyanın başka uçlarına benzemez. Sibirya, Kuzey Kanada değildir, İskandinavya’nın kuzeyi de değildir.
Tabiatla oyun olmaz
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Milli Piyango Online
Milli Piyango
by Taboola
AŞIRILIK DÜNYAYI MAHVETTİ
Akdeniz bölgesinin de tabiat özellikleri kendisine benzer. Yanan ormanla bir daha uzun zaman hemhal olamayacağımız çok açık. Kaldı ki dünya da değişiyor. Bundan 40 sene evvel yeryüzünün ısınması diye bir problem dehşet verici boyutta değildi. Verimsiz havalarda Akdeniz bölgesinde toprağın ısısının +50 dereceyi bulduğu, hatta geçtiği ifade edildi. Böyle bir toprağın Sibirya’daki gibi yeşermesini bekleyemezsiniz. İnsanlık için en büyük tehlike ormanda sigara içen ve mangal yakanlar değildir (bu görgüsüzlüğü tasvip ettiğimi sanmayın, biz her sınıf halkın piknik gezilerine, kuru gıdalarla ve ölçü içinde gittiğini ve çöp bırakmanın çok ayıp sayıldığı zamanları da gördük). Bugün temel dert, dünyayı kirleten madencilik, göğü delen sanayidir; kısacası enerji kaynaklarının aşırı istismarı ve aşırı tüketimin yarattığı kirlenmenin yerkürenin denizlerini ve karalarını mahvetmesidir.
KÖTÜ GÜNLER KAPIDA
Yeryüzünde acayip milyarderler var; kazandıkları gelir ve menajerlik, organizasyon ve projelendirme paraları temelde patlamış bir sanayiye dayanıyor. O sanayi insanları doyurmak ve mutlu etmekten çok, başka irrasyonel istek ve ihtiyaçlara yönelik. İki büyük ülke şimdiden çatışmaya başladı; Çin ve ABD. Diğer hepsi açık farkla geriden başlıyorlar. Bu konsorsiyumların üretimi, enerji sarfiyatı ve enerji temini için yaptıkları ortada oldukça beşeriyeti ve dünyamızı iyi günlerin beklemediği açık. Muhtemelen başka türlü siyasal oluşumlar gerçekleşecek, ittifaklar söz konusu olacak. Aslında çevre kirlenmesi takvim hesabıyla 200 seneyi buluyormuş ve endüstri inkılabıyla dünya kendisine verilmeyen, gizlenen bir enerjiyi kullanmaya başladı. Bu kullanımla gelen rahatlık ve refah başka sonuçları getirmek zorunda. Tabiatla savaş o kadar kolay değil.
Haberin Devamı
MANTIK BUNUN NERESİNDE
Karadeniz Bölgesi şu anda 15-20 yıl evvel görülmeyen ve gittikçe şiddetlenen ani patlamaların yeri oldu. Bu hafta Kastamonu, geçen haftalarda Rize ve Trabzon taşan derelerin getirdiği sellerle sürüklendi. Köprüler ya harap oldu ya da suyun altında kaldı, elektrik kesildi. Enerji getireceği düşünülen HES’ler tabiatı tahrip eden yapılar haline geldiler. Zararı devlet karşılıyor. Devletin karşıladığı bu bedel kimden geliyor? Daha kötü evlerde oturan, kazancı çok az olan insanların vergileri veya onlara harcanmayan bütçe hasarı düzeltmeye gidiyor. “Felaket gören insana destek verilmesin” diyemeyeceğiz. Ama herkes kendi kolayına istediği yere bina diker, belediyeler buna müsaade eder, üstelik kontrolsüz bir şekilde kiraya vermeye kalkar, bu gibi inşaatlar için kredi bulursa; akıl bunun neresinde, mantık bunun neresinde? Nesiller boyu enflasyon içinde yaşamak pahasına inşa ettiğimiz barajların getirdiği sular kötü sulama sistemleri dolayısıyla toprağı tuzlandırdı, Konya Ovası yeraltı suları manasız kuyularla tüketildi. Yok olan zirai zenginliği kim karşılayacak?
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
ARALARINDA KİMLER VAR
Maalesef dünyadaki örnekler de yer yer bundan daha iyi değil. Afrika akılsızca, gaddarca yok edilen tabii dengelerin kıtası. İdareciler ve idare edilenler coğrafya bilmiyorlar. En önemlisi de beşeri coğrafyayı da tanımıyorlar. Gelecek yazılarımızda ele alacağımız göç konusunda bu cahillik ve aymazlık açıkça ortada. Sınırlarımızı açtık, kimlerin geleceği ve gelmekte olduğunu bilmiyoruz. Kullandığımız gruplama adları fiktif, farazi. Afganlı diyoruz. Afganlı kim, içlerinde var? Bazıları Suriye diyorlar. Bütün Batı, Suriye’nin müttefik bir ülke olmadığını, siyasi tarihte mevcut olmayan biliyor. Bilmeyen biziz.
Suriye’de dinler arası gerilim her zaman vardır. Biz orayı bütüncül bir İslami ülke olarak hesapladık ve güya kendimize ram edeceğimizi düşündük. Sayısı 5.5 milyonu bulan bu kitleyle hâlâ yerleşim ve rehabilitasyon ama tabii geri gönderme konusuna birbiriyle anlaşmada siyasi kadrolar arasındaki farklılıklar vatandaşlar arasında da devam edip gidiyor. Soruyoruz, hangi Avrupa ülkesinde siyasi sığınmacılar yılın belirli zamanlarında bayram seyran için kalkıp sınır ötesinde memleketine gider ve tekrar geri gelir?
Haberin Devamı
SURİYELİLER VE AFGANLILAR
Suriyelilerin elit sınıfını Avrupa çoktan kaptı. Geriye kalanların ticaretle uğraşanlar, atölyecilerde çalışanlar olduğu belli, işsizleri de çok. Aslında bu kitlenin Türkiye’nin ekonomisine ve üretimine ciddi ve gerekli bir katılım sağlamadığı açık, sağlayacak gibi de gözükmüyorlar. Yerel hayata intibakları güç ve niyetleri yok. Afganlılar ise tersine Türkiye’de ziraat ve hayvancılığa katkıları duyulan bir alt sınıf. Düşük ücretlerle çalışıyorlar (ki bu utanılacak bir durum ve lüzumsuz bir istismar). Batının ve Orta Anadolu’nun yerli nüfustan boşalan köylerinde hayatın devamında katkıları olabilecek bir kitle. İstihdam edildikleri köyler onlardan memnun. Bu ikisinin farkını göze almak lazım.
Haberin Devamı
Emniyet kuvvetlerinin görevi var; asayişi bozanları tespit ve Türkiye’den sınır dışı etme. Provokasyondan doğan kavgaları bunlar önler. Göz göre göre Suriye mafyasının kurulmasını seyredemeyiz. Afganlılar için de benzer durumlar geçerli; tedbir almak hakkımız. Lakin bilmeden yazmak ve konuşmak doğru değil. Türkiye’nin tarım alanı ve hayvancılığı dışarıdan gelecek nüfusa muhtaç. Bugün öyle, gelecekte de öyle olacak.
İZMİRLİ DARİO
ESKİ İzmir’in en sempatik sokaklarından biri! Bugün belediye ve İzmir’in muhtelif grupları bu sokağın adını birkaç yıl evvel “Dario Moreno” olarak değiştirdiler. Dario, İzmir’i sevdi İzmirliler de onunla iftihar ettiler.
Tabiatla oyun olmaz
Erkan Özerman’ın Dario üzerindeki kitabını ilk anda onunla yaşadıkları, gördükleri diye düşündüm. Ancak sonra baktım ki Dario Moreno’nun muhitinden daha ileriye gidiyor; yeni isimlere el atarak ağaç adeta dallanıp budaklanıyor. Doğrusu Erkan Özerman bunu konuşurken de yazarken de çok başarılı bir yazardır. Bu dönemi, yani Türkiye’nin 1950’liler sonu ile 1990’lara kadarki fonetik sanatlar tarihini, müzik dünyasını, defilelerini ve o çevredeki insanların hepsini bir arada görmek mümkün oluyor.
Belki bazı şeylerin üzerinde daha çok durması gerekiyordu. Zehra Eren’i Türk sanat dünyasına öne süren odur. Ama kitap nihayet Zehra’nın değil Dario’nundur. Bir şeyi vurgulamak lazım; Murat Bardakçı’nın dediği gibi Zehra Eren Akdeniz’in seslerindendir. İkinci baskıda inşallah bu ilaveyi görürüz. Başarılı bir sanat dünyası kitabı yazılması, bana günlük bir hediye görünüyor. Türkiye’nin dünyaca ünlü evladı ve çevresi hakkında yazdıkları zevkle izleniyor ve öğreniliyor. Okumanızı tavsiye ederim.
Afganistan
#YAZAR#İlber Ortaylı#Afganistan
Ağustos 22, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Son Taliban istilasında yeryüzü tarihinin en büyük skandallarından biri daha doğrusu utanmazlığı ortaya çıktı. Dünyanın jandarmalığına ve düzenleyiciliğine girişen ABD, Afganistan’a müdahale eden büyük devletlerin nihai kaderine düştü; tutunamadı. Kendisine muhalif gruplarla baş edemedi ve kendi taraftarı olan grup ve kabileleri de yüzüstü bırakarak bölgeyi terk etti.
Haberin Devamı
Afganİstan Türk tarihiyle iç içe geçen bir bölgedir. Aynı zamanda da bugünkü iktisadi ve eğitim geriliğine rağmen eski kültürlerin biriktiği bir bölgedir. Hint-Avrupa dediğimiz temel gruptaki Farsça, Tacikçe ve Peştun dillerinden (Peştunistan’a Aryana da derler), Peştun, İran dili grubunun Farsçayla birlikte en önemli lehçesidir ve bu üç memleketin edebiyatı da klasik Dari dediğimiz İndo-European gruptaki Fars, Tacik ve Peştun edebiyatıyla birlikte dünyada mutena yere sahiptirler. İktisadi bakımdan hâlâ Asya’nın tarım ve hayvancılıkla geçinen kırsal bir bölgesi. Coğrafyası çetindir. İran yaylasının devamında ortalama yüksekliği yaylada bile 5.000 metreyi bulan bir bölgedir. Bu yüksek yayla ancak Orta Asya’ya doğru Özbekistan’a açılan Tirmiz kapısına doğru alçalır. Rusya, Hint alt kıtasıyla ve en başta Pakistan ve İran’la uzun sınırları vardır. Çin’le sınır 75 kilometredir ama bu Afgan alanında gelecekte önemli bir aktörün daha ortaya çıkmasına ve işlere karışmasına mâni değildir.
Afganistan
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
KAYNAĞI PAKİSTAN SEBEBİ İNGİLTERE
Bugünkü Taliban hareketi büyük ölçüde Pakistan’dan kaynaklanıyor, sebebi de İngiltere’nin daha 19. yüzyılda Afganistan üzerinde beslediği emeller ve Hint alt kıtasına bu ülkeyi ilhak için yaptığı girişimlerdir. Bu alanda sadece Peştun bölgesinden önemli bir nüfusun Peşaver’e kaydırılması ve Pakistan için de ileride de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki bölüşüm sırasında Peşaver ve Lahor’da kalmasına neden olmuştur. Taliban hareketi bu bölgeden ve bu halkın içinden çıkıyor.
Yalnız Afganistan dediğiniz zaman ittihat halinde hareket eden bir kavmi düşünemeyiz. Bu ittihat, tarihte Rusya ve özellikle de Sovyetler Birliği’nin son dönemdeki müdahalesi sırasında ortaya çıkmıştır. Halkın yarısı Peştun ve Tacik dediğimiz Aryan gruptan, diğer yarısıysa ise Beluciler, Özbekler gibi Türk ırkına ve diline mensup gruplardan oluşuyor. En önemli vasfı da son zamanlarda General Raşid Dostum’un idaresindeki Mezar-ı Şerif bölgesidir (Afganistan’ın kuzeyi).
Haberin Devamı
YERYÜZÜNÜN EN BÜYÜK UTANMAZLIĞI
Son Taliban istilasında yeryüzü tarihinin en büyük skandallarından biri daha doğrusu utanmazlığı ortaya çıktı. Dünyanın jandarmalığına ve düzenleyiciliğine girişen ABD, Afganistan’a müdahale eden büyük devletlerin nihai kaderine düştü; tutunamadı. Kendisine muhalif gruplarla baş edemedi ve kendi taraftarı olan grup ve kabileleri de yüz üstü bırakarak bölgeyi terk etti. Salı Sedat Ergin’in “Kabil’in Çöküşü ve Biden’ın Büyük Fiyaskosu” makalesi ABD’nin tarihi yolunun iflasını ve lider olarak çapsızlığını ifade ediyor. Bu aslında Vietnam’dan sonra ortaya çıkan emperyalist paradoksun çok muthik (trajikomik) bir örneğidir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını hızlandıran bir süreçtir. Dış kuvvetler Afganistan’a yeni bir düzen ve hâkimiyet getiremezler fakat karışıklık yaratırlar. Tarihte bunun istisnası sadece Timurlular oldu. Timur’un soyundan gelenler Herat ve Kandahar bölgesinde (ki Babür de mezarını oraya nakletmiştir Hindistan’da hükmetmesine rağmen) tek örnektir.
Haberin Devamı
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
‘NATO BAYRAĞI TEPKİ ÇEKER’
Büyükelçi Müfit Özdeş’in yakında çıkacak olan hatıratında Afganistan’da dış kuvvete müdahalenin sözü açıldığında Afganistan ayanının ve halkın “Bu müdahaleyi Türkiye yapacaksa kendi başına yapar. NATO bayrağı altında girmesi tepki çeker. Türk gelip başkası adına burada kurşun sıkmasın” deyişini naklediyor. Gözlemler enteresandır. Çıkan kitapta okunabilecektir. Yakından tanıdığım Profesör Ahmet Kasım Han’ın çarşamba günkü Hürriyet’teki röportajı dikkate değer. Afganistan’da tıpkı Büyükelçi Müfit Özdeş gibi Peştunların milliyetçi yaklaşımlarına işaret ediyor. Dolayısıyla Irak ve Suriye’nin dışında bölgede bizim anladığımız gibi bağnaz ve saldırgan (ki öyledir) tavrına rağmen bir de Peştun milliyetçiliği etrafında bir memleketi yeniden düzenleme iddiasında bir grup hâkim olacak gibi gözüküyor. Ama Ahmet Bey bunların arasında çatışma da çıkabileceğini düşünüyor.
Haberin Devamı
YENİ SORUN: AFGAN GÖÇÜ
Bugün Afganistan halkı göç yolları arıyor. Verilen raporlara göre Kabil’de nispeten tuzu kuru şehirli nüfus yakın yerlere göç ederek yurtlarından ve geride bıraktıkları mal mülkten kurtulmak istiyorlar. Ama bereketsiz yaylalarda ulaşımın çetin olduğu dağlar arasında yaşayanların gençleri sağa sola dağılıyor. Dış göçün değerlendirilmesi; ne hükümetin ne de muhalefetin sloganlarla ifade ettiği kadar basit bir olay. Sıra dışı adamın coğrafya ve özellikle beşeri coğrafyayı bilmemesi anlaşılır. Ama Afganistan konusunda karar verecek idarecinin, muhalefetin bilgisizliği vahimdir. Lütfen ona müdahale edilsin ve karar alınsın.
KÖYLERDE PROBLEM YOK
Haberin Devamı
İran ve Pakistan Afganlıyla dolu. Türkiye’ye göç başladı. Bu gelen mültecilerin bir kısmı daha önce aileleriyle, son dönemde ise bekâr erkekler halinde kaçtılar. Uzun yolculuk şartları içinde zaten aileleriyle gelmeleri beklenemez, belki de aileleri yoktu. Hedefleri tabii ki Avrupa ama bu olmayacağına göre burada kaldılar. Tarımsal alanda Afganlılar çoktan yerleştiler. Ya çiftliklerde de ya da hayvancılıkta hayatlarını kazanıyorlar. Köyler bu yeni nüfusla büyük bir problem içinde değil. Şehirlerde ise bu nüfusun asayişinin gözetilmesi, nezaret alında tutulması ve olayların önlenmesi doğrudan doğruya emniyet kuvvetlerine aittir.
Basının ve vatandaşların kaynaksız konuşmaları veya olayın büyütülmesi doğru değildir. Ankara Altındağ’daki bir vakayı önlemek mümkündür. Bu aşırı Suriyeli nüfusun Türkiye’de birikmesinin önlenmesi, hiç değilse bu yoldan dönülmesi mümkünken, çatışmanın, krizin büyütülmesi çıkar yol görülmüyor.
HİNDİSTAN’IN BAĞIMSIZLIĞI
20. yüzyılın başında pratikte Hindistan dominyonu dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahipti. 1930’da Halide Edib Adıvar’ın Türkiye’de pek bilinmeyen ama Hindistan ve İngiltere’de ünlü eseri “Inside India (Hindistan’a Dair)” Müslüman Hindistan’ın kaçınılmaz olacağını Aligarh İslam Koleji’ndeki hocalığı sırasındaki gözlem ve tetkikatına dayanarak ileri sürdü. Doğrusu böyle bir siyasi hedefe bağlanacak kadar fanatik olmadığı bellidir. Hint liderlerinin hepsiyle ahbaptı fakat sadece gerçekçiydi ve o tarihlerden itibaren de 1940’taki ilk kongreden beri Hindistan İslam davası teşkilatlanmaya başladı. 1940’ta Müslüman Birliği’nin yaptığı Lahor toplantısında Pakistan gibi gündeme geldi ve 14 Ağustos 1947’de fiilen uygulamaya kondu.
Afganistan
Britanya, 18 Temmuz’dan itibaren alt kıtaya bağımsızlığını vermiştir. İlk başta iki dünyaya; Müslüman ve Hint dünyasına ayrılan alt kıta, 1970’lerdeki Doğu Pakistan - Batı Pakistan mücadelesiyle Bangladeş’in doğmasıyla ortaya çıktı. Kıtanın bölüşmesi de Britanya açısından bir skandaldır. Haritadaki tespitlerin kâğıt üzerinde olduğu anlaşıldı. Zorunlu bir nüfus müdahalesi olduğu ortaya çıktı. Bu mübadelenin çok mutedil ve sakin ölçülerde kalmadığı, 20. yüzyılın en büyük karşılıklı katliamıyla neticelendiği açıktır.
ÜÇÜNCÜ BÜYÜK İSLAM ÜLKESİ
Bugün Hindistan’da Müslüman nüfus yüzde 15 oranıyla dünyada halen üçüncü büyük İslam ülkesi olmayı sürdürüyor. Anayasal organların hassasiyetine rağmen nüfusun bir arada bulunması kolay olmuyor. Kaldı ki askerlik gibi alanlarda Müslümanların ordu saflarından elendiği bilinmektir. Şu var ki Asya’nın en büyük demokrasisinin sorunları şiddetle değil tartışma ve uzlaşmaya götürmek istediği açık.
Bir şey daha var; 10. asırdan beri Gazneliler, 15. asır sonundan itibaren Timurluların nüfuz ettiği Hindistan’da Ekber zamanında âdeta bütün Hindistan kontrol altındaydı ve ülkenin klasik Hint kültürü yanında Müslüman dönemin İran, Orta Asya ve hatta uzak Osmanlı motiflerini ve kadrolarını barındıran yeni sentezi bugünkü Hindistan’da vazgeçilmez bir kültür çehresi oluşturmuştur. Başbakan Pandit Cevahirlal Nehru 20. yüzyılın ilginç kişilerindendir. Hakkında çıkan kolayca okunabilecek en son eser Cüneyt Akalın’ın “Asya’nın Işığı - Pandit Cevahirlal Nehru” adlı kitabıdır.
Büyük savaşların yıldönümleri
#YAZAR#İlber Ortaylı#Alp Arslan
Ağustos 29, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Anadolu’ya kapıları açtığı sabit olan ve Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan Han’ın muzaffer komutanlığıyla sonuçlanan Malazgirt Meydan Muharebesi doğrudan doğruya Bizans’ın tahrikiyle ortaya çıkmıştır.
Haberin Devamı
950. YILINDA MALAZGİRT
İran’daki Büyük Selçuklu Devleti ve Sultan Alp Arslan’ın ilk hedefi Anadolu değildir. Haleb ve Bilad’üş-Şam dediğimiz; bugünkü Şam, Lübnan ve Filistin ardından da Mısır’a yönelik bir strateji izlenmektedir. Bu ortaçağlar için anlaşılır bir stratejidir çünkü zenginlik oradadır. Asya’nın Doğu Akdeniz’e yerleşmesi ancak bu sayede mümkün olacaktır. Bugünkü Irak toprakları, yani Bağdat ise artık zaten Türklerin kontrolündeydi.
Büyük savaşların yıldönümleri
STRATEJİNİN USTALIĞI
Ancak Romanos Diogenes’in doğudaki şehirleri ve ezcümle Malazgirt halkını kendi kuvvetleriyle ilerleyerek kılıçtan geçirmesi Sultan Alp Arslan’ın hedefini onun üzerine yöneltmesiyle sonuçlandı. İmparator daha Erzurum’dayken bu strateji tespit edilmiş görünüyor. Harp taktikleri Bizans dediğimiz Doğu Roma ordusunun kavrayacağı gibi değildi. Şunu söylemek gerekir; Doğu Roma şüphesiz ki Batı Roma’nın tarihi mirasını almıştır ama aynı şeyi, yani muhteşem eski imparatorluğun askeri strateji ve taktik bilgilerini, teknik donanımını bu ordunun tevarüs ettiğini söylemek zordur. Nitekim Sultan Alp Arslan’ın görünümdeki bir ricat stratejisiyle Romanos Diogenes’i yanılttığı yan kuvvetleri iyi kullandığı ve Diogenes’in ordusundaki Peçenek ve Uz kuvvetlerinin Tamış adlı bir komutanın yönetiminde Selçuklu tarafına geçmesi gidişatı değiştirmiştir. Ama Hristiyan Türklerin Selçuklu ordusuna ilhakından çok, stratejinin ustalığı rol oynamıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
ANADOLU’NUN ELE GEÇİŞİ
Sultan Alp Arslan Bağdat halifesini diğer İslam devletlerini yanına çekmeyi bildi. Malazgirt’ten evvel Büyük Selçuklu Devleti’nde Anadolu’ya doğru hücumlar vardır. Malazgirt Savaşı’ndan sonra da Miryokefolan’a (Dorileon) kadar devam etti. Anadolu’nun asıl ele geçirilişi Emirdağ civarındaki Dorileon Zaferi’nin kazanılmasıyla aşağı yukarı 100 sene sonra olmuştur.
950 gibi mühim bir yıl dönümünün en yüksek düzeyde kutlanması takdir edilir ama herhalde yaz dönemine geldiğinden ve akademik kadrolar bir türlü kendini toplayamadığından bu yıl dönümünün bilimsel hazırlıkları yeni yayın ve araştırmalar aynı şaşaayla ortaya çıkmamıştır.
VATAN KAVRAMI
Haberin Devamı
Vatan fikri ve duygusu tarihin yorumu ve vurgulanmasıyla sağlanır. Etrafımızdaki devletlerin ve toplumların perişan vaziyeti ortadadır. Örgütlenme dehalarını ve ananeleri kullanamıyorlar ve belki de zaten yok. Sakarya ile Anadolu’da Meclis’le ve birtakım bürokratların ve ana unsur olarak ordunun ortaya çıkardığı hükümet dış temsil yetkisi de artan bir devlet haline dönüştü. Yeni kurulan Rusya daha bir dikkatle Anadolu’nun üzerine eğildi ve destekledi. Afganistan ve Azerbaycan ama asıl önemlisi İtilaf Devletleri’nin büyük unsuru Fransa Anadolu Hükümeti’ni tanıdı.
100. YILINDA SAKARYA
100 yıl evvel Türk tarihinde önemli bir stratejik değişiklik söz konusu oldu; “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz.” Türkiye Mareşalinin büyük muharebeden evvel ve İnönü Muharebelerinden sonraki düzenli ricatın üstünden ortaya koyduğu strateji budur; ordu çekildikçe yeniden cephe teşkil edilmiştir. Son cephe Sakarya’dır. Aşağı yukarı Friglerin ünlü höyüğünün bulunduğu Gordion’la Haymana’ya kadar uzanan yayın arasında cephe kurulmuştur.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Britanya’nın son gayretle donattığı Yunan ordusu âdeta General Metaksas’ın muharebeden iki yıl evvel kehanette bulunduğu gibi yanlış bir stratejinin daha doğrusu hadsiz politikanın kurbanı oldu. Metaksas bu seferin yapılmamasını belirtmişti.
Büyük savaşların yıldönümleri
TELGRAF BİLE ZORDU
İmkânsızlıklar son raddesindeydi. Dr. Selim Erdoğan’ın tezinde belirttiği gibi iki önemli karargâh noktası, Haymana - Karapınar arasında (35 km) iletişimi sağlamak için telgraf hattını çekmek bile fevkalade zorlukla ancak Anadolu’nun birçok ilinin seferber edilmesiyle mümkün olmuştur. İstiklal Harbi’nin demiryol kahramanı diyeceğimiz Albay Behiç Bey’in tek hatlı demiryolunu ustalıkla sevk ve idare ettirmesi bu savaşın diğer tarafıdır. Albay İsmet Bey kurmaydı. Birinci Cihan Harbi’nde, Balkanların ve Trablusgarb’ın pişirdiği genç komutanlar üstünlüklerini gösterdiler ama bu orduda tahammül ve cesaretin ikinci askerlik görevini yapan çavuşların ve neferlerin teşkili fedakârca yer aldığı bir ordudur.
Haberin Devamı
UNUTULMUŞA BENZİYOR
Türkiye tarihinin bu muhteşem direnişi, bugünkü varlığımızı borçlu olduğumuz savaş ne yazık ki Polatlı Belediyesi ve Hacettepe Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün gayretleri dışında unutulmuşa benziyor. Bu ihmalkârlığın sebebini anlamasak da tasvib etmek mümkün değildir. Sakarya Muharebesi olmasa bugün Malazgirt’in 950. yılını hiç kutlayamazdık.
SURİYE ÜZERİNE
“Aydınlık” gazetesinde Şam’da profesör olduğu söylenen Mehmet Yuva, “Tarihte Suriye Olmadı” başlıklı yazıma atıfta bulunuyor ama daha çok etnik bir milliyetçilik havasında saldırıyor. “Avusturya’da doğmuş, Sovyet Rusya lideri Stalin’den kaçıp, mülteci olarak sığınmış bir Tatar aileden gelmekte” demekte. O “Tatar”ın adı “Kırım Türkü”dür. Ruslar, “Tatar” derdi; tarihi cehaletleridir. Şimdi Amerikalılar ve hempaları bu lafı kullanıyor, çünkü politikalarına uygun geliyor.
Haberin Devamı
Nereden çıkarıyorsa ailemin Sovyet Rusya’ya karşı olduğunu ima ediyor. Nazi Alman-Avusturya Devleti ile iş birliği yapıldığını söylüyor. Halbuki annemle babam 1947’de evlendiler. Kulaktan dolma dedikoduyla biyografi yazmak Türklere has bir şeydir. Bir ansiklopedide Karadağ Muharebesi’nde şehit düşen ve Tanzimat döneminin reformcu askerlerinden, Nâzım Hikmet’in ceddi Mustafa Celaleddin Paşa yani Polonya aristokrasisi arasındaki unvanıyla Kont Konstantin Borjecki’den “Bir Polonya Yahudisidir” diye bahsediliyor. Gazetenin biri İşkodra müdafi, şehid-i muhterem Hasan Rıza Paşa’yı da Atatürk’ün düşmanı diye tarif eder. Atatürk ve Rıza Paşa’nın birbirlerini tanıdıkları bile muğlak. Ama amaçla atmak serbest.
UNVANLA SİLİNMİYOR
Benim için “Almanya, Avusturya, İngiltere ve ABD medreselerinden etkilendiği aşikâr” diyor. Bunların hiçbirinde 18 aydan fazla kalmadım, bazılarındaki hocalık müddetim, talebelik süremden daha uzun. Mesela Moskova tamamen öyledir. Lafı uzatmayayım; tıpkı hocam Halil İnalcık gibi Türkiye ve Ankara mamulatı bir tarihçi ve Mülkiye mezunuyum. Yurtdışındaki medreselerden etkilenmek daha çok taşralı yarım entelektüellerin işidir. Benim için matrak demiş, kendisiyle bir içki sofasında veya kahvede oturduğumu hatırlamıyorum. Bu sözler “profosor”a yakışacak zarafet ve nezaket değil. Taşralılık unvanlarla silinmiyor. İlber Ortaylı’dan matraktır ve şirin diye bahsetmek düpedüz hödüklüktür. İyi bir okur yazar olduğumu da teslim etmiş. Eh siz gibilere göre öyledir.
Uzak tarihte Suriye Devleti’ni sınırlar ve kuruluş itibariyle görmüyoruz. Romalıların Arabistan hanedanı diye bir grubu yoktur, çünkü Suriye Aramilerin ülkesidir. Nuh’un oğullarından biri Sam, biri Yafes, öbürü de Ham’dır. Bazı filologlar dilleri bu üç oğula göre yarı biblik tasnif ederler. Tasnifler doğrudur; terminolojide el’ân kullanılır. Böyle karmakarışık, yarım yamalak İncil tetkik ve bilgisiyle pozitif tarih bulgularını karıştırıp tarih tezi ileri sürülemez.
‘SURİYELİLİK’ TABİRİ
Tarihte günümüzdeki Suriye’yi Fransız protektorası yarattı. Yaratılan her şey gibi problemliydi. İnsana “Suriyelilik” tabiri çok hoş geliyor. Ben de 1968’de “Dost” dergisinde yazdığım bir makalede (Suriye Tiyatrosu) bu kavramın üzerinde çok hoşnut bir şekilde durmuştum. Lakin “Suriye, Suriye” diye bağıran Hafız hanedanı bu işi yürütemedi. Daha doğrusu şartları da yenemedi, çünkü bu, bir iktidar ve bilgi meselesidir. Başarılı bir iktidar için kuvvet ve baskı dışında başka nitelikler de gerekir. Modern Suriye fena parçalandı. Milyonlar yollara döküldü. Tarihteki İran imparatorluklarını ve Hindistan’daki Babür İmparatorluğu’nun nasıl birleştirildiğini düşünün, Roma ve Osmanlı’nın renklerini ve ömrünü düşünün.
. Batı Roma’nın çöküşü
#YAZAR#İlber Ortaylı#ROMA
Eylül 05, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Roma İmparatoru I. Theodosius, ölüm tarihi olan 17 Ocak 395’te imparatorluğu oğulları arasında taksim etmişti. 75 yıl sonra Batı Roma’nın son imparatoru Romulus Augustus İtalya’yı işgal eden ve yağmalayan Odoacer’ın Ostrogotları tarafından tahtından edildi.
Haberin Devamı
4 Eylül 476 Batı Roma İmparatorluğu’nun son günüdür. Aslında tarihi bugünkünden 12 gün geri olarak yani Roma takvimiyle ayı hesaplamamız gerekiyor. Sadece 476 yılına başvuramayız çünkü o tarihte Hz. İsa’nın farazi doğum tarihi kabul bile edilmemişti (Ab urbe condita). Bu hesaplamalara göre Roma şehrinin kuruluşu 622 yıl geri olmalıdır.
Hristiyanlığı Roma İmparatorluğu’nun resmî dini yapan İmparator I. Theodosius ölüm tarihi olan 17 Ocak 395’te imparatorluğu oğulları arasında taksim etmişti. 75 yıl sonra Batı Roma’nın son imparatoru Romulus Augustus İtalya’yı işgal eden ve yağmalayan Odoacer’ın Ostrogotları tarafından tahtından edildi.
KONSTANTİN’İN TORUNU
Bu imparatorluğu Hristiyanlığın yıktığı söyleniyor. Belki unsurlardan biridir. Çünkü Theodosius, Büyük Konstantin’in ne kadar Hristiyan olduğunu bilemediğimiz vaftizi bile şüpheli fakat hem Hristiyanlar hem Müslümanlar tarafından mümin olarak kabul edilen Büyük Konstantin’in torunlarından biridir. Torun yeğen Julian Apostata devrinde bile Hristiyanlığı hâlâ münakaşa halinde götürüyordu. Julianus Apostata daha çok Mitra kültü ile alakalı olmalıdır (İran inancıydı). Eğer İranlılarla savaşta yenilip ölmeseydi belki hâlâ pagan Roma’yla Hristiyan hareketin kavgası sürecekti.
Batı Roma’nın çöküşü
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ASLINDA CUMHURİYETTİ
Roma nedir? İmparatorluk bizim bugün bildiğimiz anlamda değildir. Fevkalade yetkili ve hayat boyu bu göreve senato tarafından getirilen imparator unvanlıya izafeten böyle anılır. Aslında devletin adı cumhuriyettir. Böyle hayat boyu diktatör olan (Roma dünyasında kötü bir unvan değildir, tek el yetkiyi ifade eder ve seçimle tayin edilir) bir kralın yönettiği Polonya da cumhuriyetti, bir dükün fevkalade yetkilerle yönettiği Venedik de bir cumhuriyetti, yani “respublica” unvanı taşırlardı.
BÜTÜN İNSANLARIN HÂKİMİ
Roma Cumhuriyeti çağdaş hukukun doğup geliştiği yerdir. Senatonun fevkalade yetkili yöneticiyle birlikte yönetimi demektir. Roma efsaneleri kadar tarihlerin kaydı da kaale alınmalıdır. Bu devleti ahlaksızca entrikalar kadar sağlam prensipler de ayakta tutmuştur. Roma eski dünyada neredeyse yaşayan bütün insanların hâkimi demektir. “Roma est impera orbit universum”. Roma bir universttir, yani okumendir. Kiliselerini okumenik olması da bu imparatorluğun yapısıyla ilgidir. Dolayısıyla Roma Ortodoks kilisesi dediğimiz zaman okumenik vasfı tanınmış oluyor.
Haberin Devamı
HUKUKUN VE TIPIN DİLİ
Latince Romalılar öldükten sonra da yaşayan bir dil oldu. Ortaçağ boyunca Batı Roma’nın kalıntısı memleketlerin bu eğitim ve bilim dili şüphesiz zamanın aşındırmasına ve bozulmasına açıktı ama İtalya’nın büyük evladı hümanist Petrarca zamanında eski Roma metinlerine dayanarak yeniden ıslah edilen klasik Latince daha birkaç yüzyıl modern insanlığın hukuk ve tıp dili oldu. En azından 18. asır başlarına kadar da üniversitelerdeki eğitim diliydi. İster İngiltere’de, ister Bologna’da, isterseniz Prag yahut Viyana’da hukuk veya tıp okuyun Latince yeterdi. Bugün klasik diller (Latince ve klasik Yunanca) tıpkı bizim memlekette Arapça ve Farsçanın gerilemesi gibi tedrisattan Batı’da da kalkmaktadır.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü’ne Özel AVVA'da %40’a Varan İndirim!
AVVA
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Hümanist dönemin bu şekilde sona erişinin dünyada yarattığı tahribat açıktır. Beşeriyet kendi dili kadar klasik bilim ve felsefe dillerini de hiç değilse insanların bir kısmına öğretmek zorundadır. Kültürel kaosun nedenlerinden biri bu eksikliktir.
DOĞU ROMA NASIL AYAKTA KALDI
- Doğu Roma çöken Batı Roma’nın aksine bütün Balkanlara, Suriye ve Filistin o zaman Armenia denen Doğu Anadolu’ya asıl önemlisi Yukarı Mezopotamya, öbür tarafta da Mısır ve Cyrenaica, yani Libya’ya hâkim oldu. Justinianus zamanında; İtalya, Sicilya, İspanya ve Kuzey Afrika’yı da Doğu Roma denen bünyenin içine kattı. Bu parlak yeniden dirilişin önemli eseri de bir daha uzun Bizans denen dönem boyunca hiçbir şekilde taklit edilemeyen ve kâbına varılamayan Ayasofya Kilisesi’dir. O, klasik Roma mimarisinin son eseridir.
Haberin Devamı
SON ROMA KAYZERİ
Doğu Roma ise Roma’nın Hristiyanca devamı olarak devam ededururken 900 sene geçti ve nihayet 1453’te Rum adını taşıyan ve Rum Kayzeri olduğunu unvanlarına ilave eden bir büyük Türk, Fatih Sultan Mehmed aslında son Roma Kayzeri olarak İstanbul’u fethetmişti. Artık kabul edilen bir yaklaşım, açıkça kabul edilmese bile, Osmanlı İmparatorluğu, Roma’nın devamı olan Müslüman Roma olarak değerlendiriliyor.
RUS ORYANTALİZMİNDE ORTA ASYA
Batı Roma’nın çöküşü
Şu son dönemde “V.V. Bartold ve Rus Oryantalizminde Orta Asya” adlı çağdaş Rusya oryantalistlerinden Boris Vladimiroviç Lunin’in bir kitabı Tarih Kurumu’nda ikinci baskı olarak çıktı. Şunu hemen ifade edeyim: Üyesi olduğum bu kurumda herhangi bir tercüme eserin 5-6 sene içinde ikinci baskıya geçmesi nadirdir. Konuların uzmanca olması, dağıtımın da büyük kitapçılar kadar iyi işlememesi, basit kurallara bağlı olması bunun nedenidir.
Haberin Devamı
DİLİN ESPRİSİ ÖLÜYORDU
Türkiye çok uzun zaman bizim neslin ömrü içinde Rus edebiyatının doğrudan Rusçadan yapmak yerine Fransızca üzerinden yapan bir memleketti. Dilin bütün esprisi ölüyordu. Puşkin bile aslında gayet ustaca yapılan Fransızca çevirilerinden yapılırdı. Ama bu edebiyatın tadını vermez. Bilhassa son 30 senede Rusya’nın Türklere açılması ve gerçekten bu kültüre ve dile meraklı gençlerin yetişmesi durumu değiştirdi. Daha önce Rusyalojiden çıkan Ataol Behramoğlu gibi, Mehmet Özgül gibi, Ergin Altay gibi mütercimlerden sonra çok yaygın bir merak var.
Bazı Rusça çeviriler daha evvel de söylediğim gibi büyük ustalıkla yapılıyor. Böylelikle yeni Rusya’nın da sadece klasik edebiyatı değil ilmi eserleri de çevriliyor ve millet bunlara alaka duyuyor. Özellikle gençlerin Rus kültürünü monografik eserlere kadar takip etmeleri önemli. Bahsettiğimiz bu son eserin çevirisini yapan da Cengiz Buyar.
HEKİMLER VE SAĞLIK PERSONELİNE SALDIRI
Batı Roma’nın çöküşü
Maalesef hemşireler ve doktorlara saldırılar artmakta. Herhalde Türkiye’deki yüksek niteliğini ispat eden bu sınıfa Avrupa’nın ihtiyacı olduğunu anlıyoruz. Kolay kaçsınlar diye bu tertipler yapılıyor herhalde. Aksi takdirde ruh hastalığına şüphe olmayan bu adamların çıkarılacak bir kanun kuvvetinde kararnameyle ilk önce sağlık kurullarının müşahede ve kararına terk edilmesi, savcıların ondan sonra gereken muameleye girmeleri düşünülebilir. Bu saldırganlık medeni dünyada böyle bir usulle önleniyor. Biz hâlâ neyi bekliyoruz? Sağlık Bakanlığı’nın sonuca ulaşmayan demeçleri dışında aktif bir girişimine şahit olmadık.
Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları
#YAZAR#İlber Ortaylı#Afganistan
Eylül 12, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Hınçlı ve bilgisiz insanların silahlı gezinip her yere burnunu sokmasına, önderlerinin kadını hayat dışı bırakmasına karşı bir elit grup ortaya çıktı. Tam bir intihar saldırısı. “Biz yetiştik, buradayız” diyorlar. 50 seçkin, aydın kadının hayat ve hürriyeti tehdit altında.
Haberin Devamı
Amerika Birleşik Devletleri, tıpkı bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi Afganistan’a yerleşmeye çalıştı ve tabii yerleşemedi. Sovyetler, Afganistan’a muasır medeniyet getirmek iddiasındaydılar. Brejnev Dönemi’nin şartları içinde Moskova’yı destekleyen gruplar da bu özellik üzerinde çok duruyorlardı. ABD çevreleri böyle bir vurgulama yapmadılar. Afganistan’ı korumak ve ılımlı İslam’ın dış tehlikelere karşı işbirliğini ileri sürüyorlardı. Bunun adı daha çok ABD’de okuyan Afgan aydınları ve onlardan daha geniş bir kitlenin eğitilmesiydi.
Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları
UTANMAZCA ÇEKİLDİLER
Her gün birtakım sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri Kabil’de ve her yerde gezinirdi. “Afgan kadınını çağdaşlaştırmak!” için tur atan sosyologlar, gazeteciler sayısızdı. Bu arada, Afgan seçkinlerinden de kadınlığı temsil eden simalar ortaya çıktı. Hepsi dünyalarını Atlantik ötesinde kurmuş vaziyette; doluşup uçtular. Şu sıra Amerika, Afganistan’dan utanmazca çekildi. İddialarını ve benimsediği rolü böylesine sıkılmadan inkâr edip giden bir müdahaleci dünya tarihinde pek yazılmadı.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Taliban demek medreselerden ne kadar feyz aldığı belli olmayan okur-yazarlarla devlet ve milletin nimetlerinden hiç istifade edemeyen köylülerdir. Peştun (Aryana) ırkının hâkim olduğu ama her türlü Afgan insanların bulunduğu gruplar. Bu hınçlı ve bilgisiz insanların silahlı gezinip her yere burnunu sokmasına, önderlerinin kadını hayat dışı bırakmasına karşı bir elit grup ortaya çıktı. Tam bir intihar saldırısı. “Biz yetiştik, buradayız” diyorlar. Böylesini görmediği için ilk anda şaşıran adamların silahlarını doğrulttuğu ama şoktan kurtulamadığı açık fakat ertesi günü amirlerinin ne hınzırlıklar yapacağını tartışmaya gerek yok. 50 seçkin, aydın kadının hayat ve hürriyeti tehdit altında.
Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları
TARİHİ TÜRKLERLE İÇ İÇE
Mevcut rejimle konuşmak, anlaşmak taraftarı olan ve mutlaka bunu bir ölçüde yapan hükümetimizin müdahale etmesi gerekir. Afgan tarihi Türklerle iç içe yaşanmış bir tarihtir. En azından ta Selçuklular daha önceden Gazneliler, Safaviler Nadir Şah Dönemi’nde bu böyleydi. 15. asır Afganistan’ı Timur’un oğlu ve torunlarının merkez edindiği bir yerdi. Hüseyin Baykara’nın böyle parlak hükümdarın meclisleri Ali Şîr Nevaî’nin şiirleri, Bihzâd gibi minyatürcülerin eserleri ve çırakları o ülkedeydi. Herat’ın muhteşem kanat sistemini, yani kanalizasyon ve sulama sisteminin, Sovyet İstilası sırasında tahrip edildiğini biliyoruz. Sovyetler için tarihi bir hataydı, lüzumsuz bir girişkenlikti. Kendi töreleri içinde yaşayan bir halkın hayatını ve kültürel dokusunun tahribine sebep oldular. Amerikalılar ise kendilerine has dejenerasyonla geldiler. Ne ülkenin iktisadi hayatı değişti ne de eğitimine bir ani düzelme getirebildiler.
Haberin Devamı
GÜÇSÜZ VE ETKİSİZ DEĞİLLER
Ortada ne varsa Afganistan’ındır. Afganistan, Batılılaşmasını 20. yüzyılda sorun edindi. Kemalist Türkiye ile temas kurdu. Türk hekimlerin, uzmanların, eğitimcilerin Kral Emanullah Han ve Muhammed Zahir Şah devrindeki Afganistan’da yaptıkları hep anılır. Bu zengin alışveriş, ne hikmetse Afganistan’ın Sovyetlerle yakın ilişkisi ve bizlerin bu sayede NATO’nun sırlarını bilir bilmez devredeceğimiz vesvesesiyle kesildi. NATO ve Türkiye ilişkilerinin tarihindeki ilk handikaplardandır. Ağır bir müdahale mümkün değil ama bizim bu memlekette bazı insanları, ön planda ne olursa vatanlarında direnen bu aydın hanımları korumak için teşebbüs etme yükümlülüğümüz var. Her memlekette okumuş kadın azdır. Afganistan’da tabii ki çok daha az ama bu onların güçsüz ve etkisiz olduğu anlamına gelmez.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü’ne Özel AVVA'da %40’a Varan İndirim!
AVVA
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
İKİ BASIN ŞÖVALYESİ
Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları
- İlk anda bendeki peşin hüküm haberi yabancı ajansların elde ettiğini ve bizim satın aldığımızı düşündüm. Yanlış; iki tane basın şövalyesi Selçuk Şamiloğlu ile Fevzi Kızılkoyun. 50 cengâver hatunun Taliban takımıyla sokak çatışmasını resimleyip haber yaptılar. Halen bu tip haberler devam ediyor. Türk basını için yüz ağartıcı bir görünümdür.
ANTANDROS KAZILARI
TAM körfezin (Edremit) ucunda yakın zamanlarda başlayan, daha doğrusu yenilenen bir kazının bulunduğu Antik Antandros’a gidiyoruz. Ülkemizin gözlük çerçevesi sanayicilerinden ve arkeoloji talebesi Hakan Fındıkoğlu ve Mehmet Akın beni oraya doğru götürüyorlar. Edremit’ten Çanakkale’ye doğru devam ederseniz 2-3 kilometre sonra İda’nın (Kazdağı) etekleri sağınızda kalır. İşte orada bir zamanlar Edremit ve Troya arasındaki yolun en önemli bir kenti bulunur: Antandros... Yapılan kazılar maalesef antik şehrin çok sınırlı bir bölümünü kapsıyor. Roma Devri’ne ait bir villa, bütün ihtişamı, renkleri ve tabiatla dengeli birlikteliğiyle karşımızdadır. Diğer bölümler sit alanı olmasına rağmen henüz kamulaştırılıp arkeolojinin aydınlatmasına verilmemiş. İnşallah bilimden esirgenen bu işlem, zeytinlikleri biçmekle bina yükseltecek insanlara da açılmaz. Hiç değilse arkeoloji kazılarıyla bu tabiat parçası kurtulur. Zaten Çanakkale yolunu, bu şehrin harabelerinin örttüğü; daha doğrusu tahrip ettiği açık.
Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları
Haberin Devamı
Profesör Gürcan Polat ve talebelerinin çalışmasıyla buluntular ortaya çıkıyor. Kazı evinde bulunan muhtelif eserler ve bilhassa bölgenin seramik eserleri de restore ediliyor. Altınoluk sınırları içinde 300 metre sonra şehrin nekropolisi, yani mezarlığı görülebilir. Halihazırda çıkan mezarlarda çeşitli gömme türlerine, daha doğrusu ritüellerine rastlanıyor. İlginç çocuk mezarları bu nekropoldeki bir katkı sayılabilir. Gene nekropoldeki hediyeler içinde bilhassa keramik vazolar Balıkesir Müzesi’nde teşhir edilecek. Ne var ki bir Edremit Müzesi’nin kurulup Antandros kalıntılarının sergilenmesi şart görülüyor. Malum taş yerinde ağırdır. Arkeolojik buluntular ve sanat eserlerinin yerinde sergilenmesi gerekir.
Haberin Devamı
EDREMİT VE TROYA ARASI
İda Dağı mitoslarının sonu yok. Eski Yunan Mitolojisi’nin en önemli safhaları burada geçer. Ankhises ile Afrodit, Troyalı Kahraman Aeneas bu soylu Bey ile tanrıçanın çocuğudur. Yarı tanrı, yeryüzü tarihinde ve edebiyatında Vergilius’un Aeneas destanıyla ebedileşir. Adeta Yunan Mitolojisi, Eski Mezopotamya Mitolojisi’nin Gılgamış benzeri kahramanlarıyla doludur. Üç Güzeller yarışması, yani Priamos’un elli tane oğlundan en havaisine Afrodit’in güzel Helen’i vaat ederek tanrıça Athena ve Hera’yı saf dışı bıraktığı bir güzellik yarışmasının geçtiği yer. Hermes ve Afrodit’in oğlu olan Hermaphroditos bu dağlarda büyütülmüştür. Aeneas, Roma İmparatorluğu’nun kurucu atalarının başı ve Vergilius’un destanın kahramanıdır. Mitoloji her safhasıyla Edremit ve Troya arasında akar. O bölgeyi gezen mitolojiyi daha iyi tanır.
Afganistan’ın seçkin, aydın kadınları
Mitolojiyi öğrenen, Edremit ve Troya’nın arasını, yani Hisarlıktepesi’ni de gezsin. Arkeolojik kazıların tümüne müsaade edilirse günden güne nelerin çıkacağını Allah bilir ve arkeologya, tabiatı ve tarihi korumanın en etkili aracıdır. Bunu anlayan bölge halkının aydınları bir dernek kurdular. Antandros Derneği’nin kurucuları, bu kazıların devamı ve hayata geçirilmesinde önemli bir rol oynuyor.
Heinrich Kiepert’ten Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne, Klasik Arkeoloji Profesörü Gürcan Polat’a kadar devam eden bu kazıların Antandros Derneği’nin fedakâr başkanları Gülçin Cömert’in ve saygıdeğer üyelerinin desteklemesi bence örnek bir başlangıç. İmkânsızlık diye bir şey yok. Altınoluk Tepeleri’nde düzensiz imarın tehlikelerinden korunan Abdullah Efendi Konağı derneğin kurulduğu yerdir. Dernek kamulaştırmalarından sonra kazıların yapılacağı sahaları korumakta etkin oluyor. Sonbahar aylarında lütfen bu konağı ziyaret ediniz ve siz de Antandros Derneği’ne yardımcı olunuz.
Sultanahmet’ten manzaralar... Tarih kaçak katların gölgesinde
#Sultanahmet Meydanı#Dante#İlber Ortaylı
Eylül 19, 2021 08:445dk okuma
Paylaş
Sultanahmet Meydanı'ndaki çirkin binaların dış cepheleri ele alınmalıdır. Kaçak katların derhal tasfiyesi gerekir. Bir memleketin şerefi, onun tarihi alanlarına ve abidelerine göstereceği hürmetle ölçülür.
Haberin Devamı
İSTANBUL, büyük şehir. Her zaman büyük şehirdi. Londinium (Londra), Roma İmparatorluğu’nun uzak Britanya Adaları’ndaki bir temel askeri kasabasıyken, Paris’in adı henüz Lutetia iken ve sınırları sadece bugün Seine Nehri ve “Ile de la cite” dediğimiz Seine Nehri üzerindeki adayla sınırlıyken, İstanbul İtalya’daki Roma’yla birlikte dünya metropolüydü. Şu var ki İtalya’daki Roma, çöküntüye terk edilmiştir. Konstantinopolis yani “Nova Roma” ise yükseliş devrindeydi. Aşağı-yukarı miladın 3. asrından beri, sonraları adı unutulan Byzantion şahlanmıştı. Hipodrom, messe denen Divan Yolu ortaya çıkmıştı. Resmen şehir ve “metropolis mundi” olarak ilan edilişi 1800 yıla yaklaşıyor. Doğu Roma dağıldı, Osmanlı geldi. 1800 yıla bir 200 daha eklersek eski Roma’nın, Orta Çağ’daki Hristiyan Roma’nın ve Müslüman dünyasının büyük metropolünün ana meydanı bugünkü Sultanahmet’tir. Bu yukarıda bahsettiğimiz büyük şehirlerin tarihi alanlarının hiçbiri, herkesin canının istediği gibi düzenlenmez. Bırakınız bizdeki gibi kapkaççılık ve kaçak kat çıkmak gibi çakallıkları, binanızın şeklini şemalini, pencerelerin ebatını bile şehir otoritelerine tasdik ettirmek zorundasınız. Uygar toplumlarda bu tasdik işleminde de kamu otoriteleri kendi başına bırakılmaz. Daima gözlerinin üzerinizde olduğu akademisyenler, mimarlar, tarihçiler, sanatçılar ve sade vatandaş vardır. İstanbul’da bu yoktur. Şehrin havasını tanımayan, orada büyümeyen fırsatçı insanların hâkim olduğu bir memlekettir. Çirkin binaların üstüne kaçak kat ilave ederler. 19. yüzyılda bile eski imar nizamına riayet edilirdi.
Sultanahmet’ten manzaralar... Tarih kaçak katların gölgesinde
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ÇİRKİNLİĞİ GÖRÜRSÜNÜZ
İşte Sultanahmet’ten örnekler: Talat Paşa’nın oturduğu konak (bugün Turizm Polis Merkezi olarak kullanılıyor), Sıhhiye Nezareti (Sağlık Müzesi oldu), Defter-i Hakanı Nezareti (Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’ydü), Orman, Maadin ve Ziraat Nezareti (Marmara Üniversitesi Rektörlüğü). Bu tarihi eserlerin boyuna-posuna bakınız. Hatta şatafatı seven Sadrazam İbrahim Paşa’nın taş sarayına, bugünkü İslam Eserleri Müzesi’ne bakınız. Dikkat ediniz, yeni planlamaların hepsi, bu haddi tecavüz eden eserlerdir. Maalesef milli mimari eser olarak tanınan Adalet Sarayı bile sınırı tecavüzdür.
Haberin Devamı
Biraz tepeden baktığınızda teneke mahallesinin evleri gibi çirkin kaçak katlar görürsünüz. Asırlara hükmeden Ayasofya ve Osmanlı dünyasının iftiharı Sultanahmet Camisi de, ihtişam ve ama tevazuları dolayısıyla bu kaçakların gölgesinde kalmaktadır. Surların içindeki Topkapı Sarayı’nın geniş avlusu 19. asırdaki demiryolu çılgınlığı ve Baron Hirsch’in planı dolayısıyla Rumeli Demiryolları’nın başlangıç noktasını teşkil eder. Altındaki eserler gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor.
BİZANS’IN ÜSTÜ OSMANLI
Daha 20. yüzyılın ortasında dahi bazı eserler 1950’lerin sonundaki imar çılgınlığıyla gitti ve İstanbul berbat binalarla doldu. Büyük şehrin renginden, havasından, boğazdan vazgeçtik, hiç değilse bize tarihin emaneti olan geleceğe teslim etmek zorunda olduğumuz Suriçi İstanbul’una dikkat delim. Muhtemelen bir asır sonraki ülke gençliği 20.-21. yüzyıldaki bilgisiz tahribatı alaya alıp düzeltmeler yapacaklar ama bunlar katman katman tahrip olan şehri kurtaramayacak.
Haberin Devamı
Bir bilgisayarın varsa, bu oyun mutlaka sahip olman gereken bir oyun
Raid: Shadow Legends
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Bazı çokbilmişler, Bizans eserlerinin bu yolla bilinçli olarak tahrip edildiğini iddia ederler. Affedersiniz, Bizans’ın üzerinde hangi katman var? Evet, Osmanlı. Üstekini yemeden alttakini nasıl tahrip edeceksiniz?
DERHAL TASFİYE GEREK
Sultanahmet Meydanı’ndaki çirkin binaların dış cepheleri ele alınmalıdır. Kaçak katların derhal tasfiyesi gerekir. Birçoğu zaten kanun dışı yollarla bu hale getirilmiştir. Ayrıca Suriçi’nde kalan ve Aksaray’a kadar uzanan bölgede parası ödenerek istimlaklara başlanması gerekir. Bir memleketin şerefi, onun tarihi alanlarına ve abidelerine göstereceği hürmetle ölçülür. Dünya, Paris’teki 100-150 yıllık kafe ve restoranların rantiyeler tarafından ortadan kaldırmasını tenkit ediyor. Viyanalılar, Café Landtmann gibi tarihi kafelerin bilhassa pandemi sırasında kapanmasına göz yuman hükümeti fasılasız tenkit ediyorlar. İstanbul’da böyle bir reaksiyon yok. Olmadığı için de çoğu bu şehirde doğmayan, İstanbul’un değerini anlamayan idareciler tarafından bu tahribata göz yumuyorlar. ‘Büyük şehir’ , laubali yönetmek ve buradaki kanunsuz çıkışlara göz yumma hakkı kimsede yoktur.
Haberin Devamı
700. YILINDA DANTE VE ORTA ÇAĞ
ORTA Çağ’ın başlangıç tarihini vermek, tarih-yazım metodolojisine pek uymaz ama belirgin tarih imparatorluğun iki parçaya ayrılması (milattan sonra 395 yılı) İstanbul’da cereyan etmiştir. Yine İstanbul’daki Roma’nın Osmanlı Türkleri’nin eline geçmesi 1453’tür. Karanlık Avrupa Orta Çağı da bu tarihler arasındadır. İtalya için ise Orta Çağ parlak devirdir. Doğu ile Batı’nın, Eski Çağ uygarlığı ile yeni zamanların birbirine bağlanması demektir. Orta Çağ Almanya’da, Fransa’da, Rusya’da, İngiltere’de sevimsiz bir yüzle yaşayabilir ama İtalya’da öyle olmamıştır. Büyük İtalyan Petrerca, Dante’den sonra doğdu. Petrerca “Latina Vulgata” denen, Orta Çağ’da türeyen gündelik Latince’yi klasik Roma metinlerini tetkik edip kullanarak temizledi ama ondan bir müddet evvel 1265’te doğan Floransalı Büyük Dante, İtalyan dilini edebiyata ve siyasete geçirdi. Bunu yapan adam tercümeleri ve muhtemelen günden güne tespit edilerek açığa çıkan söylemlerden de etkilendi. “Divina Commedia” onun İtalyan edebiyatını kuran büyük eseridir. Çağdaş İtalyanca ve İtalya’nın asıl milli lehçesi olan Toscana onun muhitinde serpildi. Floransa siyaseti onu vatanının dışında yaşamaya mahkûm etti. Orada da öldü ve nihayet büyük İtalyanların gömülü olduğu şehrine getirildi.
Sultanahmet’ten manzaralar... Tarih kaçak katların gölgesinde
Haberin Devamı
“56” tuhaf bir rakam. Bir sürü büyük adamın dünyadan ayrıldığı yaş. Demek çok eser vermek için 100 yaşını beklemek gerekmiyor.
14 EYLÜL’DE ANILDI
“Divina Commedia” şairin Cennet-Cehennem ve Arafta, onun muhayyel sevgilisi Beatrice’i aramak için öbür dünyada büyük Romalı şair Vergilius’un rehberliğinde yaptığı bir muhayyel gezi. Cennet ve cehennem gibi katmanlar çağın İslam inanışının verdiği ilhamlardır. Gerçek bir İtalyan Rönesans adamıyla karşı karşıyayız. Greko-Romen geçmişin büyük adamlarıyla İslam dünyasının filozof ve bilim adamlarının hepsini arafta tutuyor. Onları cennete koymasına kilise tahammül edemezdi. Cehenneme itelemesine de Resûl-i ekrem’i oraya koymanın dışında da Dante’nin vicdanı el vermez. Dante’nin fantezisini izleyen ve İngiliz edebiyatı için çok mühim olan adam şüphesiz ki Geoffrey Chaucer’dır.
Hiç şüphesiz ki İtalya ve Dante, Rönesans yolculuğunda iç içe geçmiştir. Ülkesi onu 14 Eylül’de 700. ölüm yıldönümünde andı. Bir medeniyete can veren etrafındaki Hristiyan komşularının durumunun tam aksine, doğunun parlaklığından ve eski Akdeniz medeniyetinin getirdiği alevden esinlenerek yeni bir dünya yaratanların başında o gelir.
Belgrad'ın fethinin 500. yılı
#Belgrad#Kanuni Sultan Süleyman#Başpiskopos Elpidophoros
Eylül 26, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Sultan Süleyman Han, 29 Ağustos 1521’de Belgrad’ı fethetti. Kanuni’nin Belgrad’ı alışı bir stratejik üstünlüğün ispatıdır. Şehir o tarihten sonra Osmanlı’nın Balkanlar’daki ileri üssü olmanın ötesinde; ticari ve kültürel bir metropolü oldu. Şehir bugün dahi Balkanlar’ın bilhassa Sırp-Hırvatça konuşan dünyanın merkezi konumundadır.
Haberin Devamı
29 Ağustos 1521’de genç hükümdar Sultan Süleyman Han, Rodos’tan sonra Belgrad’ın fethini tamamladı. Bu iki fethin onun hayatında önemli bir başlangıç olduğu açık. Zira büyük dedesinin Rodos’u fethedemediği ve bu zor görevin ona kaldığı, kaleyi virayla (anlaşmayla) teslim aldığı biliniyor. Artık Rodos Şövalyeleri’nin ortaçağ tarihi sona ermiştir ve Malta’ya çekilmişlerdir. Belgrad ise Macarlardan alındı. “Nandor Fehervar” derler; Türkler Sırpların “Beograd” ismini kabul etti. Tuna Belgrad’ı derler.
Belgradın fethinin 500. yılı
Belgrad’dan beş yıl sonra yine bir 29 Ağustos günü, 1526’da kudretli Macaristan Krallığı Mohaç’ta tarihe gömüldü. 1521’de Belgrad Kalesi’nin savunmasındaki zaaf, Macaristan Krallığı’nda artık bazı şeylerin değiştiğini, özellikle bu yıl ortaya çıkan Dózsa György köylü ayaklanmalarının bu kudretli krallığı sarstığını göstermektedir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Fatih’ten evvel Türkler, Belgrad ve yanı başındaki Golubac (Güvercinlik) Kalesi’ni zorladılar. Güvercinlik ele geçirildi, Belgrad Kalesi’ni ise vakanüvislerin ileri sürdüğü gibi I. Bayezid’in, II. Murad’ın ele geçiremediği anlaşılıyor. Fatih’in kuşatması ise çok zorluydu. Ordunun teknik üstünlüğü göze çarpıyordu ama kaleyi savunan da Osmanlı’nın 15. asırdaki baş belası ünlü komutan Hunyadi János’tu. 1490 yılından evvel de yine Macaristan’ın son büyük hükümdarlarından Hunyadi’nin oğlu Matthias Corvinus Belgrad’ı iyice berkitmiştir.
Belgradın fethinin 500. yılı
TİCARİ VE KÜLTÜREL METROPOL
Kanuni’nin Belgrad’ı alışı bir stratejik üstünlüğün ispatıdır. Şehir o tarihten sonra Osmanlı’nın Balkanlar’daki ileri üssü olmanın ötesinde; ticari ve kültürel bir metropolü oldu. Rumeli hattı Edirne ve Belgrad’dı. Sonra buna üçüncü bir nokta olarak Budin eklendi. Evliya Çelebi’nin geçtiği Belgrad, şahane bir şehir olarak tasvir ediliyor. Romalıların “Singidinum” dediği bu castrum (ahşap kale-askeri karakol) Sava ve Tuna’nın birleşiği noktayı kontrol ediyordu. Uzun bir tarihi vardı. Osmanlı Sırbistanı’ysa 1699’da savunmanın ileri hattıydı. Viyana Kuşatması’ndan dağınık ricatla dönen kuvvetlerin yenilgisinin yarattığı hazin hikâye sonucunda Kara Mustafa Paşa burada idam edildi. Ama asıl önemli değişiklik Avusturyalılarla yapılan savaştır. Fransız, İtalyan asıllı genç Mareşal Prens Eugen Belgrad’ı ele geçirdi. 1718 Pasarofça Anlaşması’yla bu hüküm kesinleşti. Belgrad artık elden çıkmıştı, fakat 1739’dan evvel Avusturya-Rusya harplerinde gösterilen başarılar sayesinde tekrar Belgrad Anlaşması’yla imparatorluğa katıldı.
Haberin Devamı
1821’DE ŞEHİR BOŞALTILDI
1821’de şehir askeri garnizondan ve yerli Türk halkından boşaldı. Bu kozmopolit şehirde Müslüman ve Türkler pek görülmediği için şehir Sırp, Yunanlı, Macar, Alman azınlıkların bulunduğu yapısıyla hayata devam etti. Türkler sadece üst kalede kalmışlardı ve yeni Sırbistan’la birlikte kaleye hükmediyorlardı. Berlin Anlaşması’ndan sonra Belgrad kesinlikle Sırbistan’a bırakıldı.
Şehir bugün dahi Balkanlar’ın bilhassa Sırp-Hırvatça konuşan dünyanın merkezi konumundadır. Sırbistan’ın başkenti de Slovenya’nın zenginliği de Bosna Hersek’in Müslüman kültürü de bu şehrin önemini gölgeleyemiyor ve herkes Belgrad’a gitmeyi, orada vakit geçirmeyi tercih ediyor. Tito’nun ölümüne kadar Eski Yugoslavya sahasını kontrol eden memleket bugün küçülmüş bir Sırbistan’dır. Ama kültürel ve ticari önemi azalmış değildir. Bizim tarihimiz açısından ise Belgrad’ın anlaşılması Osmanlı Balkan hâkimiyetiyle iç içelik ve onun tasviri demektir. 1699’da başlayan ricat 1878’de Bosna’nın, 1891’de de bütün Güney Bulgaristan’ın, Kuzey Yunanistan’ın ve bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin topraklarını ve asıl kuzeyde Yeni Pazar (Nový Bazar) Sancağı’nın elden çıkmasıyla sonuçlandı.
Bu tarihe kadar Belgrad’da Kanuni Sultan Süleyman’ın fetihlerinin 3.5 asrı kapsayan bir Osmanlılık getirdiği açıktır.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Sevgililer Günü’ne Özel AVVA'da %40’a Varan İndirim!
AVVA
by Taboola
BAŞPİSKOPOS ELPİDOPHOROS
Başpİskopos Elpidophoros İstanbul’un çocuğu. Bursa metropolitiydi; Bursa’da cemaat olmadığından Heybeliada’daki Ruhban Semineri’nin dekanlığını yapıyordu. Açılması ümidinden vazgeçmeyen Patrikhane adına bu okulu yaşıyormuşçasına korumuştur. Amerikalar cemaatinin başına arşipiskopos olarak seçildi ve patrik Bartholomeos tayini yaptı.
Belgradın fethinin 500. yılı
BU ÜLKEYİ TANIYAN BİRİ
Son günlerde Türkevi’nin açılışına katıldığı için bazı bağnazların, en başta Kıbrıs ve Yunanistan Dışişleri’nin hücumuna uğradı. Aldırış ettiğini zannetmiyorum. Ortodoks Kilisesi siyasete karışsa da siyaseti kendisine karıştırmaz. Bu ilkenin temsilcilerinden olduğu belli. Türkçeyi iyi bilir, Türkiye’yi sever ve Türkiye ile çatışmanın Ortodoksluğun hayrına olmadığını çok iyi anlamış bir din adamı ve bilgindir. Bu ülkeyi tanımıştır. Dostlarını tanır. Birçok dil bilir, tarih ve felsefe bilgisi mükemmeldir.
Benzer bir anlayışı bizdeki bazı çevrelerin de edinmesi gerekiyor. Ortodoks dünyasının merkezi İstanbul’dur. Bu ilkeden vazgeçemeyiz. Bu, Türkiye’nin tarihi rolünün devamıdır. Bunu anlayan ruhban da aklıselim sahibi ve dost anlayışlı din adamlarıdır. Başpiskopos Elpidophoros’un bir Türk vatandaşı olarak ilkeli ve olgun davranışını örnek olarak görmek ve kutlamak gerekir.
Haberin Devamı
TÜRKİYE’NİN YAŞAYAN ÇINARI
NERMİN ABADAN UNAT
Mülkiye’deki yıllarımdan evvel Ankara’nın diplomatik çevrelerinde “prominent ladies” diye yabancı gazetelerde söz edildiğini duyardım. Mutlaka yeni Türkiye’yi akademi dünyasında temsil edenlerin arasında önde geliyordu. O vakitler çok rastlanmayan birkaç dil bilme özelliği ve yardımcısı olmalıydı.
Belgradın fethinin 500. yılı
Derken öğrencisi oldum. Hukukçuydu, fakat Hukuk Fakültesi’nden sonra siyaset bilimi ve iletişim sorunlarına yönelmişti. Okulda ele alınmayan konulara değiniyordu. Gerçekten çok sevimli ve derin kültürlü Prof. Yavuz Abadan’ın eşiydi. Telaşlıydı, enerjikti. Yurtdışına giden öğrencilere tavsiye mektuplarını yazmaktan başlayan Avrupa’da kongrelere katılmak, Türkiye siyasetine makalelerle yön vermeye çalışmak ve hocalık gibi birçok işi bir arada götürürdü.
Haberin Devamı
DOST CANLISI VE VEFAKÂR
O yıllardan beri tanırdım. Asistandım, sonradan komşusu olduğum doçentlik yıllarımda Nermin Hoca’yla her gün görüşürdük, münakaşa da ederdik, hiç aklında tuttuğunu ve gücendiğini görmedim. Dost canlısı ve vefalı olduğu açıktır. Kuyuyu iğnesiyle kazan Cumhuriyet neslindendi. Türkiye’ye değerli kadın profesörler yetiştiren İzmir Kız Lisesi’nin mezunlarındandı ve İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirmişti. Avukatlık yapmadı. Sedef Kabaş’ın hazırladığı nehir söyleşisini okumanızı tavsiye ediyorum (Hayatını Seçen Kadın, Hocaların Hocası Nermin Abadan Unat).
Bir Macar barones olan Elfriede Karwinsky ile İzmirli zengin tüccar Mustafa Süleymanoviç’in kızıydı. Viyana’da doğdu, Macaristan’da büyüdü ve 15 yaşında babanın ölümü, annenin mali iflası yüzünden okuyamayacağını anlayınca tek başına Türkiye’ye geldi. Bu cesaret edilir bir macera değildi. Her zaman için Atatürk Türkiyesi’nin ve eğitiminin sadece hayranı değil, sadık müdafii oldu. Hakkında ileride daha geniş bir yazı yazacağız.
KİMSEYE FAZLA TAVİZ VERMEZDİ
Alışılmış bazı manasız aydınların dışında yabancıların karşısında dalkavukluktan çok hücum taktiğini gütmüştür. Bir Alman politikacı heyetini nasıl haşladığını hatırlıyorum. Siyasi hayatında da öyleydi. Kimseye fazla taviz vermezdi. Nermin Hoca’nın bulunduğu muhitte onun başlıca okul arkadaşlarını tanıdım. Mübeccel Kıray’a bir kız kardeşten daha çok bağlı ve vefalıydı. O dönemin Ankara’sında okumak ve büyümekten dolayı talihli sayılırım.
Bu sıralar 100. yaşını kutlayan hocaya; inkılapçı Türkiye’nin canlı tanığı, yaşayan çınarı olarak bakmalıyız ve onu dinlemeliyiz. Mutlu yıllar Hocam.
İbrahim Edhem Paşa
#İbrahim Edhem Paşa#Knidos #Türkevi
Ekim 03, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
İbrahim Edhem Paşa, Avrupa’ya ilk giden, gönderilen gençlerden değil, çocuklardandır. Ciddi bir biçimde Fransa’nın yüksek okullarında ve üniversitede bir meslek edinmiştir; maden mühendisliği ve jeoloji. Doğu ve Batı bilgilerini bünyesinde birleştiren, Doğu-Batı dillerini iyi bilen ilginç kişilikli bir sadrazamdır.
Haberin Devamı
Türk Tarih Kurumu’nun son zamanlarda yayın tarama politikasını geliştirdiği bir gerçektir. Son sene çıkan eserler içinde dahi iki kitap var ki Türkiye’deki tarihçi çevrelerin veya tarihi ticaret haline getirenlerin hiçbirinin yayınlamayı düşünemeyeceği tezlerdir.
Bunlardan birincisi Dr. Salih Erol’un “İbrahim Edhem Paşa (19. Yüzyıl Osmanlı Devlet Adamlarından)” başlıklı biyografi çalışmasıdır. İbrahim Edhem Paşa Tanzimat devrinin bütünü boyunca uzun bir yaşama sahiptir. Bu bütünden kastım sadece Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan Murad devirleri değil, Sultan II. Abdülhamid’in de bir devrini ele almasıdır. İlginç tesadüf, Avrupa’ya ilk giden, gönderilen gençlerden değil, çocuklardandır. Hepsinin çok muvaffak olduğu söylenemez ama Edhem Paşa zekâsı ve çalışkanlığıyla sivrilmiş. Ciddi bir biçimde Fransa’nın yüksek okullarında (burası önemli) ve üniversitede bir meslek edinmiştir; maden mühendisliği ve jeoloji. Döndüğü an bu genç adamı Tanzimat Fermanı’nın ilanı bekliyor. Derhal hami olan Hüsrev Paşa tarafından devletin önemli hizmetlerine sokuluyor. Fazlasıyla hak ettiği malum.
İbrahim Edhem Paşa
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
DOĞU-BATI DİLLERİNE HÂKİM
Hüsrev Paşa’yı anlamak için Halil İnalcık Hoca’nın ansiklopedi maddesini okumak zorundayız. Sakız İsyanı’nın ki Yunan ayaklanmasında Yanya ve diğer bölgelerdeki Müslümanlara karşı yürütülen katliamın çok şiddetli bir rövanşıdır; öksüz-yetim kalan birçok çocuk gibi Edhem’in de Hüsrev Paşa tarafından evlat edinildiği anlaşılıyor. Hayatının ilk döneminde karanlık bir başlangıç, ortasında ve sonunda gördüğü yardım ve edindiği bilgiler sayesinde Doğu ve Batı bilgilerini bünyesinde birleştiren, Doğu-Batı dillerini iyi bilen ilginç kişilikli bir sadrazam.
Yazarın büyük bir titizlikle İbrahim Edhem Paşa’nın aile kaynaklarından, yakınlardan başlayarak biyografiye ve arşivlerimize kadar indiği, dikkatli mukayeseler yaptığı göze çarpmaktadır. Edhem Paşa’nın biyografisi etrafındaki cemiyet ve kendisinin asil tutumu açıkça ortadadır. Sakızlı Rum çocuğu, Osmanlı reform çağının büyük adamlarından biri oldu ve bir önemli müzeci (Osman Hamdi Bey) ve onun kardeşi bilgin, araştırmalarıyla Arkeoloji Müzesi ve Topkapı’nın gerçek kurucusu Halil Edhem Bey de onun çocukları olarak yetişti.
Haberin Devamı
OKUNMASI GEREKEN BİR ESER
Bu çalışma için söylenecek tek söz var; İbnülemin Mahmud Kemal İnal gibi eskilerin tabiriyle mütefekkir ve mütebahhir, yani derya kadar bilgili ve o bilgileri edinebilecek konumdaki önemli tarihçimizden sonra Türk biyografi geleneğinde yer almaya layık bir eser. Eski tarihçiler liselerde öğretmendi. İnşallah Salih Erol da bu doktora teziyle başladığı yolda tarihçiler dünyamızda eserler vermeye devam eder.
İkincisi Hikmet Öksüz’ün “Amerikan Belgelerine Göre Fener Rum Patrikhanesi’nde 1. Athenagoras Dönemi (1949-1972)” adlı çalışmasıdır. Bu kitabı gelecek yazılarımızdan birinde ele alacağız.
NEW YORK TÜRKEVİ’NİN AÇILIŞI
Görünen o ki New York’taki Türkevi muhteşem bir yapı. ABD gibi bir yerde Türk lobisinin örgütlenmesi için sivil toplum kuruluşlarının ismi ve ara sıra ortaya çıkması fazla bir şey ifade etmez. Fiziki görünüm kazanmak gerekir. Bu bakımdan böyle bir yerin Manhattan’da yükselmesi takdire şayan.
İbrahim Edhem Paşa
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Lakin kurucu ve yapıcı şirketler “İçtaş İnşaat” ve Amerikalı inşaat şirketi, ortağı “Tishman”ın açılış için gazetelerdeki “Teşekkür” ilanına (26 Eylül Pazar) baktığınız zaman bazı şeylerin değişmediğini görüyorsunuz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve refikaları, Kıbrıs Cumhurbaşkanı, kabine üyelerimiz, Diyanet İşleri Başkanı, bakan yardımcıları, Birleşmiş Milletler nezdindeki büyükelçimiz ve Washington Büyükelçisi’ne teşekkürler sunuluyor. Açılış törenine protokolde katıldığı için Yunanistan lobisinin hücumlarına uğrayan, New York’taki Başpiskopos Elpidoforos cenablarına ise bu teşekkür listesinde yer yok.
Zihniyetler iki tarafta da değişmedikçe, hiç değilse görünüşteki tavırlara bir değişiklik getirilmedikçe bazı sorunların çözümü mümkün görünmüyor.
Haberin Devamı
KNİDOS
MUĞLA ilinin, yani eski Menteşe sancağı ve beyliğinin antik dönemde Karya diye bildiğimiz bölgenin en önemli limanı. Karyalılar, Pers Harpleri sırasında önemli başkent olan Halikarnassos’un (Bodrum) etrafında bölgeyi idare eden Perslere yardım ettikleri için Helen koalisyonu tarafından lanetlendi ve genç kızlarının yeniden inşa edilen partenonda alınlıkların hamalı olması ve taşınması gibi alçaltıcı bir görevle aşağılandılar. İnsan figürlü sütunlara mimaride onun için karyatik deniyor.
Datça Yarımadası, Bodrum Yarımadası’nın güneyinde yer alır. Bizim gençliğimizde ikisinin arasını gün boyu dolaşman gerekirdi. Şimdi feribot bağlantısı kuruldu. Knidos, Datça’nın ucunda yer alan eski çağların ünlü limanı. Çatal şeklindeki burnun ucu iki liman yarattı. Bir tarafında Ege’nin serin sularında, öbür tarafında Akdeniz’in ılıman sularındasınız. Atlantik Okyanusu ile Akdeniz suyunun Cebelitarık’ta karışmaması gibi.
İbrahim Edhem Paşa
Haberin Devamı
Tarihte Stratos şehrinin geometrik planlamasının mucitlerinden ve ünlü Knidos Feneri’nin mimarı, Knidos Afroditi’ni yontan Praksiteles gibi adamların hepsi Knidos şehrindendir. Knidos, komşu Kos’ta (İstanköy) Hipokrat’ın ünlü tıp okulu yanında ona rakip bir bölümdü. Antik Dedekos, eski çağlarda Knidos, Kos, Prodos ve Halikarnassos ile birlikte “Hexapolis (Altı Şehir)” denen federasyonu oluşturuyordu.
NÜFUSU 40 BİNİ BULMUŞ
Bugün şehre gittiğinizde surların içinden girmeden evvel beş kilometre devam eden nekropolle (mezarla) karşılaşırsınız. Sadece mezar hırsızlarının değil, bilim dünyasının da ilgisini çekmiştir. 19. asırdan beri buradan bahsetmeyen bir seyahatname bulamazsınız. Çok önemli buluntular ortaya çıkıyor ve kazılar ilerledikçe de çıkmaya devam edecek. Limandan baktığınız zaman küçük tiyatroyu görürsünüz. Büyüğünden anlaşılan odur ki nüfus bir zamanlar 30-40 bini bulmuş. Eski dünyada tiyatronun oturak yeri nüfusu belirleyen en doğru kaynaktır. Bu 25 bin kişilik bir tiyatrodur. Yakın zamanlara kadar Iris Cornelia Love’ın kazdığı bu şehir arkeoloji dünyasına verimli bilgiler sunamadı. Artık kazı Türkiye arkeolojisine devredilmiştir.
Yarımadanın en ucundaki kum zambakları, tertemiz deniz ve batan güneşin yarattığı kızıllık ziyaretçileri davet ediyor. Kazılar Konya Üniversitesi Arkeolojisi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ertekin M. Doksanaltı, Prof. Dr. Ramazan Özgen, Dr. İbrahim Karaoğlan ve ekiplerinin çalışmasıyla devam ediyor. Türkiye’de 12 ay devam eden kazılardan birisidir. Bir hayli ilginç şeyler bulundu ve çıkıyor. Tabiatı, Datça Yarımadası’nın en önemli yeri. Ziyaret bol ama bu gibi kazılara bakanlık desteği az. Kazı yerleri yurttaşlarımızın kurumlaşmış desteğini bekliyor. Ekim ayına girdiğimiz bu günlerde bir ay boyu nefis ılıman bir havada gezilecek yer.
Anadolu’da bir hafta
#Aksaray Sultanhanı#Gaziantep#Emre Kongar
Ekim 10, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Gaziantep’te, klasik yapının oldukça iyi bir şekilde korunması göze çarpıyor. Ankara kendini son iki yılda müthiş geliştirmeye başladı. Eskişehir şu anda Türkiye’de belediyenin çok önemli işler başarabileceğini gösteren bir yer. Aksaray Sultanhanı dünya çapında bir halı onarım merkezi. Eski Aksaray ise Orta Anadolu Ortaçağı’ndan çıkmış bir sanayi merkezi haline dönüşmekte. İnsan gönlünde bu takdiri duya duya Marmara sınırlarına girdiğinde bir hüzne kapılıyor.
Haberin Devamı
Geçen hafta Gaziantep’te Şahinbey Belediyesi’nin bir konferansına davetliydim. Hayatımda Gaziantep’in bir yeri var; 1966’nın temmuz ayından beri Gaziantep’e belirli aralarla uğrarım. Bunların sayısı uzun veya kısa ikametlerle yirmiyi geçiyor. İlk gördüğüm imparatorluğun artığı canlı ve kocaman Halep vilayetinin ikinci derecede önemli sancak merkezi olan yer, bir sınır şehri haline dönüşen bir merkezdi. Lakin daha 19. asırda modern sanayinin bazı dallarına geçen, yerli yabancı eğitim kurumlarının gelişme gösterdiği bir yer olduğu için doğrusu bu konumunda dahi canlılığını koruyabildiğiydi.
Anadolu’da bir hafta
ŞEHİR YAPISINI KORUYOR
Bugün Gaziantep ağır göç alan yerlerin başında gelir. Buna rağmen gerek şehirde inşaat kalitesi gerekse ve asıl önemlisi klasik Antep’in yapısının oldukça iyi bir şekilde korunması göze çarpıyor. Yerel zanaatlar eski durumunu muhafaza edemese de tespitler yapılıyor, tedbirler alınıyor ve çöküntü önleniyor. Yukarı Mezopotamya bir kazı bölgesidir. Doğrusu bizim sadece Zeugma ile tanıdığımız Antep’in arkeolojik zenginlikleri bununla bitmiyor. Zeugma Müzesi yanında Gaziantep Arkeoloji Müzesi pedagojik bakımdan iyi düzenlenmiş öğretici bir müze. Panoramanın modern tarihe geçiş için iyi uygulandığı bir yer. Bazı eski semtler blok halinde başarılı restorasyondan geçiyor ve kullanıma açılıyor.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
İlginç bir şehir; cuma namazından çıkan cemaatin etraftaki kahvede, talebelerin ve çalışan hanımların da katıldığı bir sohbet hatta müzik yapılabildiğini bile görürsünüz. Bölgenin ziraatı geliştirilebiliyor. Besnî gibi eski Antep kasabası (yeni Adıyaman) kendini korumuş. Şu kadarını söylemek lazım. Bu hatta gördüğüm bütün şehirlerde imar düzeni, binaların kalitesi hele Eskişehir merkez ve kazalarında belediye hizmetlerinin mükemmelliği, kültürel atılım ne Ankara’yla ne de İstanbul’la mukayese edilemez. Ankara kendini son iki yılda müthiş geliştirmeye başladı. Bu hissediliyor. Eskişehir şu anda Türkiye’de belediyenin çok önemli işler başarabileceğini gösteren bir yer.
Haberin Devamı
KÜLTÜR MERKEZİNE DÖNÜŞÜYOR
Bundan 15 yıl evvel Sivrihisar çöken, hüzünlü Orta Anadolu kasabasıyken bugün genç belediye başkanının ve hemşerilerinin gayretiyle bir sanat ve kültür merkezi oldu. Kasabanın eski konaklarının her biri bir müze, kültür merkezi, bir turizm merkezi haline dönüşüyor. Aksaray Sultanhanı dünya çapında bir halı onarım merkezi. Eski Aksaray ise Orta Anadolu Ortaçağı’ndan çıkmış bir sanayi merkezi haline dönüşmekte.
Antep’te belediye borçlarını çoktan sıfırladı. Şehrin merkez ilçeleriyle büyükşehir arasında önemli bir uyum var. Bu politika kişiliği bakımından örnektir.
ZAVALLI İSTANBUL
İnsan gönlünde bu takdiri duya duya Marmara sınırlarına girdiğinde bir hüzne kapılıyor. Zavallı İstanbul. Türklerin ve Ortadoğu, Balkan dünyasının büyük başkenti. İnsanların oturduğu binaların sadece fiyatı pahalı, kalitesi o nispette düşük. Belediye hizmetleri tam anlamıyla ne zaman düzelecek? Bütün ulusal kurumların bu şehri desteklemesi gerekirken faaliyetleri baltalanıyor. İstanbul’dan İzmir’e kaçış bir kurtuluş değil. Hiç değilse Suriçi İstanbul’u düzenlemeye başlasak...
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
BU REKABET KORKUNÇ BİR HALE GELDİ
Merkezi hükümetle İstanbul Belediyesi arasında çatışma, bir rekabet ve ucuz siyasi manevra alanı olmaktan daha korkunç bir duruma geldi. İnsanlar evlerine gidemiyor. Ortalıkta taksi diye birtakım tekelci kuruluşların saldığı sorumsuz bir esnaf grubu var. Canlarının istedikleri yolcuları alıyor, istemediklerini almıyorlar. İstanbul’da ev almak, yabancılara mülk satma kurallarının dışına çıkarılmalıdır. Zira artık insanlar Ortadoğu’dan gelen lüks tüketim akımıyla rekabet edemez hale düştü. Büyükşehirle merkezi hükümet şehirdeki birkaç bin
taksiye söz geçiremez haldedir. Unuttukları bir şey var; halkla en yakın temasta oldukları/olacakları ve not alacakları alanlardan biri ulaşımdır.
Haberin Devamı
EMRE KONGAR
Emre Kongar sosyal bilimler alanında gazeteciliğinden ve siyasetçiliğinden çok önce tanınan renkli hocadır. Bir bakıma birkaç yıl farkla aynı okulda okuduk; ben okula girmeden evvel o çıkmıştı. Bu döneminden sonra 1970’te kendisiyle Hacettepe’de görevinde tanıştık. Üniversitenin Sosyal Bilimler Bölümü’nün kuruluşunda önemli katkıda bulunan, hatta öncü olanlardan biriydi. Zamanla Hacettepe’den ayrıldı. Bu yıllarında gayet sıcak bir dostluğumuz oldu. Şu kadarını söylemem gerekir. Türkçesinin berraklığıyla fikirlerini anlatışında ve sosyal bilimin karmaşık koridorlarının serimlenişinde sırf talebe çevresinin değil her yaştan geniş okuyucu kitlesinin ilgisini çeken toplum bilimciydi. O dönemde kendisiyle paralel olarak isim yapan tarihçiliğiyle kuvvetli bir siyasal fikir hocası Mete Tunçay’dır. Tesadüf değildir; aynı okulda birkaç yıl farkla talebelik yaptılar.
Anadolu’da bir hafta
Haberin Devamı
TARTIŞMAYI SEVEN BİRİ
Emre Kongar’ın bir diğer özelliği de mensup olduğu bilim dalının tarihini ve mensuplarını tanıtma çabasıdır. Kalabalık kitap listesi içindeki “Türk Toplumbilimcileri” birinci ve ikinci cildi (2019’da yeniden basıldı), Türk toplumbilimcilerinin biyografik tanıtımı ve analizlerini yapan eseridir. Bu meslektaşlarına bir saygı olduğu gibi Türkiye toplumbiliminin düzeyini, ulaştığı noktayı ve siyasete katkısını inceleyen bir eserdir. Ve bana sorarsanız tam Emre Kongar eseridir. Tartışmayı seven, tenkitlerin en ağırını bile dinleyen, kin tutmayan ve saygı duymaya çalışan bir kişidir.
Hayatının siyaset yapacak çağında siyasetin dışında kalması belki kendi seçimidir ama Türkiye siyasetinin de bilenlerden uzak kalma yozluğunun bir göstergesidir. Bu kitabı, ilgili makalelerinin 100. basımı, çok okunan makaleler ve kısa monografiler toplamıdır. Kendisine uzun çalışma yılları diliyoruz. (Tarihimizle Yüzleşmek, Remzi Kitabevi 100. Baskı)
İnebahtı Deniz Savaşı
#İnebahtı Deniz Savaşı#Osmanlı#Uluç Ali Paşa
Ekim 17, 2021 07:034dk okuma
Paylaş
İspanya tarihinde İtalyan devletlerinde Avrupa’nın kurtuluşu ve ikbalinin başlangıcı olarak kutlanır. Osmanlı donanmasının Uluç Ali Paşa komutasında çekilmesiyle bitmiştir.
Haberin Devamı
450 yıl evvel ekimin ilk haftasında Yunanistan’ın bugünkü Preveze Körfezi’nin dışında yer alan Osmanlı donanması ile Haçlı donanması arasında geçen deniz savaşı, iki tarafta ağır tahribat ve Osmanlı donanmasının Uluç Ali Paşa komutasında çekilmesiyle bitmiştir. Donanmanın durumu payitahttakileri çok olumsuz etkiledi. Sağ kalanlara verilen terfi ve yapılan yeni tayinlerin dahi lağvedildiği biliniyor.
KIBRIS’A YÖNELMEK İSTEDİ
İspanya’nın başını çektiği donanmanın komutanı Don Juan de Austria, V. Carlos’un Regensburglu (Ratisbon) bir burjuva ailenin kızından evlilik dışı çocuğuydu. Yeteneklerinden dolayı kardeşi kral II. Felipe tarafından çok korunmuştur. Papalık donanmasına Prens Colonna ve Venedik’e ise Veniero komuta ediyordu. Don Juan aslında kendi açısından isabetli bir kararla Osmanlı donanması kış için İnebahtı (Lepanto, Yunancası Nafbaktos) civarına demirlemişken, Haçlı donanmasının doğrudan Kıbrıs adasına yönelmesini istemişti. Diğerleri ise o anda Osmanlı donanmasını saldırıyla yok etmek fikrindedir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
İnebahtı Deniz Savaşı
DONANMA YORGUNDU
Kıbrıs’ın 1570’te fethi Hıristiyan dünyasını fevkalade sarsmıştır. Buna rağmen Venedik, ihtiyati bir önleme taraftarıdır. Netice itibarıyla neredeyse altı aydan fazla denizlerde muhtelif adalara, Adriyatik’te İon Adaları’na, Girit’e saldırılarda bulunan ve geleneksel yağma seferlerini tekrarlayan donanmanın yorgunluğu, kürekçilerin noksanlığı filomuzun hareket kabiliyetini azaltmıştır. Bu konuda sadece Uluç Ali Paşa’nın (sonraki Kılıç Ali Paşa’nın) bu becerikli amiralin kendi filosuna hâkimiyeti istisna teşkil ediyor. İnebahtı’daki maddi kayıplar telafi edildi.
BURADA İMAJ ZEDELENDİ
Doğrusu iki tarafta da çok önde gelen komutanlar ve denizciler saf dışı edilmişti. Ne var ki İnebahtı, Doğu Akdeniz’de Türk donanmasının yükselen üstünlüğü ve yenilmezliği imajını zedelemiştir. 112 sene sonra II. Viyana Kuşatması’nın benzerliği ve takip eden on altı yıllık savaşlarla Avrupa kıtasında, Tuna boyunda bu yenilmezlik imajı daha çok sarsıntı geçirecek ve Türk İmparatorluğu başka bir döneme geçecektir, askeri reformlar...
Haberin Devamı
AVRUPA’NIN KURTULUŞU
İnebahtı Savaşı, İspanya tarihinde İtalyan devletlerinde Avrupa’nın kurtuluşu ve ikbalinin başlangıcı olarak kutlanır, fakat bu tezahürün en sonuncusu Yunanistan’ın 450. yıl şenlikleridir. Yunanlar bu savaşta Haçlıların tarafında yoktu. Tam aksine denizcileri Osmanlı donanması içindeydi. İnebahtı’nın Yunan edebiyatında Yunanistan’ın kurtuluşu olarak nitelendirilmesi sonraki bir yorumdur ve Balkan tipi milliyetçiliğin abartmalarının tipik örneğidir. Bu abartmanın siyaset ve tören safhasına kaydırılması Balkan ülkelerinde sıkça görülen bir eğilim ve tezahürattır. Aynı yorumların ve eylemlerin Türkiye’de tekrarlanmaması için dikkat etmemiz gerekir.
Haberin Devamı
50 yaşından sonra göbek yağına karşı basit bir yöntem (harika!)
Purisaki
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
CERVANTES DE YARALANDI
Lepanto’daki şehit sayısı çok kalabalıktır; 20 bin olduğu ifade ediliyor. Donanmanın en seçkin amiralleri ve bizzat kaptan-ı derya bile şehit olanlar arasındadır. Bu felaketten Kılıç Ali Paşa, Osmanlı kaptan-ı deryalığına terfi ederek kurtuldu. Değerli amiraldi. Karşı tarafta ise yaralanan ve kolunu kaybeden meşhurlardan biri de Don Kişot’u yaratan Cervantes’ti.
DOĞU AKDENİZ ÖNEMLİDİR
Mesele bu kadar basit değildir, Haçlı devletlerinin aşağı yukarı son birleşimi bu değildi. II. Viyana Kuşatması sırasında Papa XI. Innocent benzer bir ittifak kurdu. Zaten kurulacak bir şeydi. Avrupa’nın batısı ve Hıristiyan Akdeniz, Doğu’yu Türklerin kontrol etmesinden o gün rahatsızdı. Halen de öyledir. Stratejik noktalar üzerindeki hassasiyet, bilhassa son on yılda Doğu Akdeniz’deki siyasi coğrafya değişimi, yeni kuvvetlerin buraya gerçek anlamda yerleşmesi; Türk donanmasının önemini artırmıştır. Son 30 yılda Türk donanmasının Doğu Akdeniz’deki hâkimiyeti, güçlenmesi bunun için hatta yurtiçinde tahripkâr bir güruhun muzır faaliyetlerle donanmanın içine sızması bu gerçeği gösteriyor; Doğu Akdeniz her zaman önemlidir. Türkler burada istenmez ama artık bu coğrafyadadır. Yaşamak için denizlerimizi kontrol etmek zorundayız.
Haberin Devamı
İnebahtı Deniz Savaşı
BULDAN
DENİZLİ’ye giderken otoyoldan üç-beş kilometre kadar bir sapma ile Buldan’a girersiniz. Mazide, sapılacak şehirler, yoldan ayrılan bu şehirler uzakta damlarıyla görülürdü. Şimdi ise anayoldan itibaren “Buldan” yazan bir tak sizi içeri çekiyor. Yolun iki tarafı ağaçlandırılmış. Edebiyat ne kadar bahsederse etsin, Buldan’daki eşraf konaklarını ve 18 ile 19. asırların şehrindeki refahı ve onların yarattığı orta sınıfın meydana getirdiği geç Osmanlı medeniyetinin abidelerini, sokaklarını, evlerini görmeden gözünüzün önüne getiremezsiniz. Şehrin içine girmeniz lazım. Böyle bir manzara ancak eski Ege’de ve Balkanların zengin şehirlerinde görülür.
Haberin Devamı
İnebahtı Deniz Savaşı
NİZAM, AKICILIK VAR
Şehrin çarşısı ise kendini çağdaş zamanlara uydurmuş. Mehmet Tuğrul Bey’in “Ağam Kebap”ı ve Ali Denizlioğlu’nun meşhur “Buldan Pidecisi” tatlısıyla öğlen yemeğini yiyip çarşıda Buldan dokumalarını, bu sanatın zamana uyum sağlamasını zevkle tararsınız. Ortada bir nizam, hayata ve zamana uydurulabilen bir akıcılık var. Belediye Reisi Mustafa Fahri Şevik, insanda kimin hangi partiden olduğunu hiç ilgilendirmeyecek şekilde bir takdir uyandırıyor. Tanıdığım biri değil ama esnaftan ve etraftan soruşturup dinlediğime göre yerinde durmayan ve bir şeyler yaratan bir belediye reisi. Bu yüzden merkezle de çatışırmış.
İnebahtı Deniz Savaşı
‘İPEK HALIYA BENZER...’
Endüstri devrinde iflas eder, kapanır denen tezgâhlardan modern dokumacılığa kadar Buldan yaşıyor. Etraftaki zirai zenginlik belli ki korunuyor ve hatta geliştiriliyor. İnsan Ege’nin bu mıntıkasından geçerken Alaşehir-Buldan arasındaki arazi muhteşem, şairin bir “ipek halıya benzeyen bu toprak” mısrasını hatırlıyor.
Denizli, etrafındaki şehirleri değiştirmiyor. Endüstri zengini şehirler etrafı yutar, onlar direniyor ve Denizli sanayisi de direniyor. Kitap fuarı ilginç bir biçimde çok ilgi çekiyordu. Gençlik okuyor ve her şeyi dinliyor. Bu nesil Anadolu’daki bir evvelki nesilden daha farklı, söylemek lazım. Kuşaklar arası çatışmaya ister istemez hepimiz katılıyoruz ama biraz objektif olarak değerlendirirsek Türkiye gençliği bir arayış ve öğrenme isteği içinde. Günümüzde siyaset bu genç kitlenin çok gerisinde. Drama da orada devam ediyor. Seçkinlerin Türk siyasetinde yeri yoktu. Şimdi ise daha feci tarafı onların siyasete ilgilerinin de kaybolmaya başlaması.
Mimar Sinan Üniversitesi’nin açılışı
#Mimar Sinan Üniversitesi#Sami Kohen #Özdemir Bayraktar
Ekim 24, 2021 06:294dk okuma
Paylaş
Rektör Handan Elçi Hoca’nın açıklamaları ile başladı... Sevgili Zeliha Berksoy’un okulun öğretim üyesi profesörü olarak verdiği açılış dersi büyük bir lezzetti. Ayrıca serin bir havada nefis bir konser dinledik.
Haberin Devamı
PAZARTESİ günü Mimar Sinan Üniversitesi’nin gecikmiş açılış töreni yapıldı. Yeni öğrenciler heyecanlıydı. Eskileri de iki yıldır salgın dolayısıyla online ders yapmanın sıkıntısını atmaya gelmişlerdi. Serin bir günde, açık havada Rektör Handan Elçi Hoca’nın açıklamaları ile tören başladı. Üniversitenin birçok projesi var; sinema arşivinin ıslahından, mimari stüdyoların düzenlenmesine kadar. Hepsi için vakit ve destek ister. Özel sektörün desteği başlamış. Kütüphanenin gelişimi büyük mimarımız Ferit Cansever’in çocukları tarafından üstlenildi. Doğan Hızlan üstadın konuşmasının arkasından bir açılış konuşması yapıldı. Sevgili Zeliha Berksoy’un okulun öğretim üyesi profesörü olarak verdiği açılış dersi büyük bir lezzetti. Vurgusu; “Şüphesiz Osmanlı devrinden beri sanat eğitimine ve tiyatroya dikkat edilmiştir ama bunun önemli bir toplumsal yatırım haline dönüşmesi Cumhuriyet dönemindedir” çizgisindeydi. Zeliha Berksoy devlet konservatuvarının Türk tiyatro ve opera hayatına yaptığı büyük katkı ve yönlendirmeye haklı olarak ağırlık verdi. O da ben de Semiha Berksoy’dan bahsettik. Semiha Hanım, İstanbul çocuğuydu. Fakat Ankara Devlet Konservatuvarı, çağdaş Türkiye’nin yönlendirici sanat kurumuydu. Konservatuvar başkaydı. Kapanış konseri fevkalade renkliydi. Orkestra şefi M. Erdem Çöloğlu Hoca’ydı. Serin havada nefis bir konser dinledik.
Mimar Sinan Üniversitesi’nin açılışı
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
MAALESEF HABERSİZİZ
Üzerinde durmak istediğim konu şu; bizim Kültür Bakanlığı 40 yıla yakın bir süre ne opera ne orkestra ne de tiyatro için yaygın kabul imtihanları açıyor. İnsanları kendi kaderine ve seçimine bırakıyor. Her şeyi devletten bekleyemeyiz ama sahne sanatları ve müzik konusunda bizim devletin dışında tutunacağımız dal yok veya mevcut dallar da pek ağırlık çekecek gibi değil. Caner Akın’ı, Opera Bölüm Başkanı Tülay Hatip’i, Burak Bilgili’yi dinledik. Etkileyici sesler. Bu sanatçılarımız yurtdışında da konserler veriyorlar. Dünyanın her yerindeki operalarda ve Verona gibi festivallerde Türklerin sanatçılarını dinliyorsunuz; hem de başarılılarını. Opera dünyasında asıl diva olanlardan, büyük seslerden habersiziz. Bakanlık da öyle... Bizim kabiliyetlilerimiz dünyamızın dışında. Kabiliyetli evlatlarını harcayan böyle bir derbeder sistem görülmemiştir. Türkiye tiyatrosu, operası, balesi ve orkestralarına yılda alınacak hiç değilse 50 tane kaliteli gencimiz yok mu? Özel sektörün meraklı sponsorlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi kuruluşlara teşekkür ederiz ama Kültür Bakanlığı niye var?
Haberin Devamı
SAMİ KOHEN
SAMİ Kohen’i Milliyet gazetesinde ilk makale yazmaya başladığım 1983 mayısında ve sonraları zaman zaman gördüm. Çok az konuştuğumuzu ve görüştüğümüzü ama çok samimi davrandığını ve bu kısa görüşmelerde hayli öğretici yorumlar yaptığını belirtmeliyim.
Mimar Sinan Üniversitesi’nin açılışı
Bugün dış politika konularında yazan bir elin parmaklarıyla sayılacak kadar az ama gerçekten beynelmilel standartlara sahip arkadaşlarımız var. Bazı diplomatlarımızın ilginç not ve yorumlarını bunun dışında tutuyorum. Onlar mesleğin dışında bu mesleği öğrenenlerdir. Bizim Hürriyet gazetesinde herkesin tanıdığı Sedat Ergin, Soli Özel, Kadri Gürsel ve Murat Yetkin gibi dış politika konusunda yazan önemli gazetecilerimiz var.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Bu saydıklarım benden daha genç kuşak. Sami Kohen ise herkesten daha önce bu dalı ısrarla meslek haline getiren, her görüşten ve eğitim düzeyleri de çok farklı Türk okura hitap edebilme maharetini gösteren bir yazardır. Onun tiryakileri vardı ve hep aranacak...
En son “Ver Elini Dünya” kitabını nazikçe imzalayıp göndermişti. Türk basın tarihi kadar dış ilişkiler dediğimiz bilim dalı literatüründe de klasikler arasına gireceği açıktır.
YAKINDA HEKİMSİZ HEMŞİRESİZ KALACAĞIZ
Mimar Sinan Üniversitesi’nin açılışı
FLAMANCA (Hollanda dili), İsveççe gibi kenar dilleri öğreten kurslar, doktor ve sağlık personeli dolu. Ne yapsınlar ki? Maaşlar açıklandı; 7.500 liraya şu hayat pahalılığında mütehassıs doktor mu çalıştırılır? Üstelik bir de doktor dövme modası devam ediyor. Hele en sonuncu hadise (yani üç hemşireyi bir mücrimin esir alması) eğer dış kaynaklı, tipik bir organizasyon değilse şaşarım. Çünkü pandemi krizinde Batı’daki tıbbi personelin gayret ve beceri yönünden bizimkilere yetişemeyeceği anlaşıldı. Açığı böyle kapatmak istemedikleri ne malum? Deli geçinen herif, ambulansın içinde hastaneye girmiş ve üç hemşiremizi rehin alarak ortalığı birbirine katıyor. Şayet deliyse tımarhane, psikiyatri klinikleri nerede? Bunu düzenleyen kanun neden hazırlanmıyor?
Haberin Devamı
Hastaneler personel kıtlığına uğramaya başladı. Avrupa’nın en fedakâr personeli yerlerinden kaçmak zorunda kalıyor. Hastanesiz kalmayı hak eden bir toplum muyuz? İki asırdır evlatlarımızı tıp alanında büyük fedakârlıkla yetiştirdik. Bu densizliğin sınırları nerede duracak? Adamın biri, geçmişte bakan oldu, gelip hastanelerin kapısından T.C. rumuzunu kaldırmakla iş yaptığını zannetti, amacı belli. Beriki gelip “Sağlık personeli sizin hizmetinizdedir” diyor. Roma’nın “Patrici” beyleri bile Yunanlı köle hekimler için böyle edepsiz laf kullanmamıştır.
Ne zaman akıllanacağız ve herkese haddini bildireceğiz? Zorbalık çıkmadan evvel aklıselim hukuki tedbirlerle işin sağlanması gerekir. Nelere maruz kalacağımızı tasavvur etmek bile istemiyoruz.
Haberin Devamı
ÖZDEMİR BAYRAKTAR
SANAYİCİLER ve mühendisler onu hep “Özdemir ağabey” diye anarlar. Birkaç yıl önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir konferansta karşılaştık ve iltifatını esirgemedi.
Trabzon Sürmenesi’nde balıkçı reislerinden Lütfi Reis’in oğlu olarak doğmuş. Klasik, matematik zekâlı çocukların parladığı Kabataş Erkek Lisesi ve ardından İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’ne girmiş. İcatçı, deneyi seven ve o tip hocaların asistanlığını yapan, kısa zamanda da üretime geçmek için kendi şirketini kuranlardan.
Mimar Sinan Üniversitesi’nin açılışı
Türkiye’yi kalkındıran, sayıları iki elin parmaklarıyla sayılacak mühendislerdendir. Mesleğini para kazanmaktan çok iş çıkarmak için yapan; tüketici, rahat bir hayattan çok neredeyse gece gündüz tezgâhın başında kalan meslek tutkunlarından biri.
Türkiye dış politikasının, havacılık endüstrisinin geliştirilmesiyle güçleneceğine inanan biriydi. Çocuklarını da kendi gibi yetiştirdi. Her görüşten insanın çok saygı duyduğu ve işini yapan herkese de saygı duyan bir vatandaş, mucit, mühendisti.
.Ankara Anlaşması’nın 100. yılı
#Ankara Anlaşması #Kurtuluş Savaşı#Büyükelçi
Ekim 31, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Kurtuluş Savaşı’nda Dörtyol, Anteb, Maraş, Urfa çizgisindeki direniş, Fransa’yı bugünkü Suriye sınırlarına çekilmek zorunda bırakmıştı. Böylelikle Fransa ile TBMM Hükümeti arasında 100 yıl önce 20 Ekim’de Ankara Anlaşması imzalandı.
Haberin Devamı
YÜZ yıl evvel 20 Ekim’de Fransa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti arasında ünlü Ankara Anlaşması veya Musalahası dediğimiz belge imzalandı. Tarifi güç. Sevr Antlaşması’nın işlemez olduğunu Fransa söylüyordu ama İngiltere kabinesinde de aynı şeyi ifade edenler vardı. Aslında Mondros Mütarekesi Büyük Britanya ile, bu ise Fransa ile yapılan mütarekedir diyenler var. Hukuk usulü ve şeklince abartılı fakat gerçeğe yakın bir ifadedir.
Ankara Anlaşması’nın 100. yılı
İNGİLTERE İLE ZIT GÖRÜŞTEYDİLER
Her hâlükârda Fransa henüz İtilaf Devletleri’yle ipini koparmamıştı fakat Anadolu mücadelesine Fransa’nın bakışı çok değişikti. En başta Fransa’nın İstanbul’daki işgal komutanı Mareşal Louis Franchet d’Espèrey Anadolu Hükümeti’ne asker olarak sıcak bakıyordu ve Fransa bu konuda İngiltere ile paralel görüşte değildi. Sebebi de kendisine ayrılan sahada işgal serüvenini muvaffakiyetle yürütememesi, Dörtyol, Anteb, Maraş, Urfa çizgisindeki direnişin, Fransa’yı bugünkü Suriye sınırlarına çekilmek zorunda bırakmasıydı. Fransa bu çizgide bugünkü Hatay’ı elinde tuttu. “Sancak” dediği bu idareye de (İskenderun-Alexandretta) Türk etnik grubun ağırlığı dolayısıyla idarede Türkçenin resmi olarak kullanılması gibi maddeleri Türk halk eğitimine geliştirici araçlar sunma vaadiyle musalahaya koydu.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
KULLANILDIKLARINI DÜŞÜNÜYORLARDI
Fransa, İtilaf Devletleri içinde ilginç bir unsurdu. Daha Çanakkale Savaşı’nda, yani Çanakkale Boğazı’nı geçme döneminden başlayarak İngiltere ile aralarında münaferet çıktı. Fransa kamuoyu kullanıldıklarını düşünüyordu. Türk İmparatorluğu’nun elinden aldıkları işgal bölgelerinde masrafın fazla olduğu ileri sürülerek yeni bütçenin reddedilmesi söz konusuydu. Gerçek şu ki Fransa, Lübnan, Suriye ve bugünkü Hatay gibi bölgelerde idari yatırımlara askeri amaçlı olsa da örneğin yol inşasına İngiltere’den daha fazla para yatırmıştır. Kültürel bakımdan bu ülkelerdeki belirli sınıflarla kurduğu ilişki bugüne kadar devam edecek ürün ve etkiler çıkarıyor.
Haberin Devamı
Asayiş için Ermeni lejyonlarının kullanılması (Şark Kuvvetleri - La Légion d’Orient adı altında), başarılı olmayan bir operasyondu. Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu’nun ilişkileri 16. asırdan beri çok ilginçtir. Fransa, Mukaddes Roma Germen İmparatorluğu (Avusturya-Almanya) ile rekabet hâlindeydi. Hatta bu diplomatik rekabet, Galata’da bulunan San Francesco Kilisesi’ndeki en eski elçiye ait yeri kapmak için yapılan yer kavgası gibi (Fransız elçi Jacques Savary de Lancosme ile Avusturya elçisi arasında) gülünç olaylara neden olmuştur.
1690’da Fransa, Hıristiyan liganın içindeydi ama 1718’de değil. 1730’da Belgrad Antlaşması’nda Osmanlılar lehine hareket etti ve diplomatik manevraları başarılı oldu. 18. asır boyunca bu böyledir. Mısır’da Mehmed Ali Paşa ayaklanmasını desteklemek dışında Kırım Savaşı’nda müttefikler ve Osmanlı safındaydı. Uzaklaşma Batı bloku ile, yani İngiltere ve Rusya ittifakıyla başlamıştır. Birinci Harb’in içinde Fransa ile olan cepheler değil, İngiltere İmparatorluğu ve Ruslarla olan savaş ağırlık kazanmaktadır.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ÇOCUKLUĞUNDAN BERİ TÜRKİYE’Yİ BİLİR
Şu andaki Fransa Büyükelçisi Hervé Magro ilginç bir kişiliktir. Babasının büyükelçilikteki memuriyeti dolayısıyla çocuk yaştan beri Ankara’da mahalledeki Türk arkadaşlarıyla top oynayarak bu memleketle ilişkiye başladı. Fransa Hariciyesi’nin (Quai D’orsay) gerçek anlamda Türk uzmanlarındandır. Türkiye’de geniş bir dost çevresi vardır. İlişkilerin düzelmesi için çok şeyler beklediğimiz anda ilk önce devletinin talimatıyla pasif durmuş, siyasi kulislere ve Türk hayatına yeterince katılmamış gibidir. Şimdiyse on büyükelçinin arasında yer almışken tarafların uzlaşmasıyla durum değişmektedir.
DEMODE BİR YOL
Büyükelçiler grubu zaten garip bir oluşumdu. İrlanda ve Portekiz yoktu. İspanya ve İtalya da yoktu. İtalya zaten Türklerle çok yakın ilişki içinde. Asıl garibi Balkanlarda Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya yok. Sıkı aday ülkelerden Hırvatistan, Polonya ve Macaristan bu grupta değil. Avrupa Birliği’nden olmayan Norveç, Kanada ve Amerika başta gidiyor. Yeni Zelanda da onların peşinde. ABD ve Fransa’nın bu gibi bir girişimde yan yana bulunmalarının, kendileri açısından ne derece tutarlı bir hareket olduğu düşünülür. Her hâlükârda Türkiye’de bu gibi olumlu veya olumsuz yaklaşımlar için çok demode bir yol izlendiği açıktır. Tartışmaların mutedil bir noktaya gelmesi iyi oldu. Aksi takdirde hiç kimseye yararı dokunmayacak safahat söz konusudur.
Haberin Devamı
Hervé Magro Fransız Hariciyesi’nin dünyayı iyi tanıyan ve dost yaklaşımlı diplomatlarından. Bir başka nizamda olsa çok daha iyi olacak. Yıllar önce, seksenli yılların sonunda UNESCO’nun Umman sultanının gemisinde başlattığı İpek Yolu Projesi sırasında Venedik’ten bize katılan İtalyan UNESCO’su başkanı ünlü Afrikanist ve sosyalist milletvekili, İtalyan hükümetlerinde birkaç kez bakanlık yapmış Bayan Tullia Romagnoli ilginç bir yorum yapmıştı: “Fransa çok ilginç ve yanılgı içinde giden bir memleket. Bizim dünyamızla ilgisi olmayan kuzeyli üyelerin peşine takılacağına, Portekiz, İspanya, İtalya ve Türkiye’yi yanına alsa başa geçer ve çok daha önemli işleri başarırız.” Galiba 18. asrın kurumlarını her zaman için “Ancien Régime” Eski Kraliyet Fransası, diye küçümseyemeyiz. Bazı ahvalde modern Fransa’nın da eski Fransa’dan öğreneceği ve geliştireceği çok şeyler var. Yaşadığı dünyaya uyum bakımından bunların üzerinde durması gerekir.
Haberin Devamı
DİPLOMASİNİN KADİFE YAKLAŞIMI
Akdeniz’deki Fransa ve Yunanistan işbirliği Türkiye’nin Doğu Akdeniz stratejisini değiştirmek için yeterli değildir. Bu, olsa olsa daha çok uzaklaşmayı ve Ruslarla yakınlaşmayı getirir. Aslında nükleer donanması olan Rusya’nın Akdeniz’e girdikten sonra çekilmesini beklemek de abestir. Dünyanın kesin iki devlet etrafındaki kutuplaşma dönemi geçti. Bunun umumi denge açısından bir nevi güvenlik getirdiği açık ama devam edemezdi. Büyük devletler arasındaki işbirliği ise bu yakın derecede felakettir. Dengeyi iyi kullanmak lazım. Sertlik değil, diplomasinin kadife yaklaşımı tercih edilir; o daha çok tesirli olabiliyor.
RESTORATÖR BÜYÜKELÇİLER
Ankara Anlaşması’nın 100. yılı
Yarım asra yakın bir süre Fransa’yla devamlı soğukluk rüzgârları esiyor. Yakın diplomasi tarihimizde az görülen tedbirlere başvuruluyor. Hasan Esad Işık Bey’in Ermeni abidesi olayı yüzünden Fransa’yı terk edip Ankara’ya istişare için gitmesi, ilişkilerin sıfır derecesine düşmesi gibi. Son zamanlarda Fransa ve Türkiye arasında bu gibi krizler başladığında tamirci diyebileceğimiz, “restoratör büyükelçiler” tayin edilirdi ve bunlar yıkıntıyı yerinde tespit edip düzeltmeye çalışan, yeniden inşacılar gibi görev görürlerdi. Büyükelçi Bernard Emié ve Laurent Bili örneklerinde olduğu gibi.
Zeytin Festivali
#Zeytin Festivali#Cezayir#Türkiye
Kasım 07, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Geçen hafta Ayvalık’ta yıllık Zeytin Festivali vardı. Bu ilk hasadın devşirilmesi ve değerli olan yağının elde edilmesi için sıkım faaliyetinin başlaması anlamına da geliyor.
Haberin Devamı
Tören güzeldi. Balıkesir Valisi Hasan Şıldak Bey güzel fakat bazı ikazları ihtiva eden bir konuşma yaptı. Balıkesir zeytincilerinin başkanı diyebileceğimiz Hasan Baysal bazı gelişmelerden, özellikle UNESCO’nun zeytin yetiştirilen doğanın profiline duyduğu ilgiden ve Ayvalık’ın katkısından söz etti. Belediye Başkanı Mesut Ergin’in konuşması da doğrusu Ayvalık zeytincilerine doğru yolu gösterecek bir mahiyetteydi.
Zeytin Festivali
DİĞERLERİNE BENZEMEZ
Sözün kısası Ayvalık, bana göre de ülkenin en lezzetli zeytinyağının yetiştiği bir bölge. Reklama lüzum yok, talep fazla ve karşılanamıyor. Karşılanması için zeytincilik yapanların çalışma yöntemlerini değiştirmeleri, Romalılardan beri bir dönüme 10-12 ağaç kültürünü sayıyla değiştirmek yerine belki tarihi dokuyu ve zeytincilik tarihinin Ege’deki verilerini iyi değerlendirmeleri gerekir. Çoğu zeytin sahibinin ve zeytini tüketenlerin zannettiği gibi zeytincilik yılda üç aylık bir iş değildir. Ciddi çalışma ve takip ister. Eğitiminin içine toprak bilgisinden tarıma, su bilgisine, iklim tetkiklerine ve tarih bilgisine kadar her şey girer. Çünkü 1.000 yıllık ağaç bile vardır. Elma, armut yetiştirmekle zeytin yetiştiriciliği aynı gayret ve bilgi ölçüsünde değildir. Ülkemizde en geniş ihracat talebini karşılayan ve iç pazarın isteklerini karşılayanlar Akhisar ahalisidir. Manisa vilayetinin tamamını kapsayan hatta aşan bu bölgede tütün ziraatı ustalıkla zeytinciliğe çevrilmiş, dış pazarlarla ilişki kurulmuştur.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
EN BÜYÜK TEHDİT YAPILAŞMA
Zeytinle uğraşanlar bütün yıl faaldir. Değişen iklim ve ekolojik şartlar maalesef garip böceklerin ve zeytin düşmanı bir flora (bitki örtüsü) ve faunanın (hayvan, böcek vs.) ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunlarla nasıl baş edileceği, ürünün tadının ve kalitesinin bozulmadan nasıl zirai mücadele güdüleceği bir sorundur. Tabii en büyük sorun zeytin bölgelerini tehdit eden yapılaşmadır. Köylünün ihtiyacı bitmiyor, bahçe satıyor. Alanlar da müteahhitlerdir. Son olarak herkesin tanıdığı bir tip, İstanbul’dan sonra Muğla bölgesinin kıyılarını ve sularını da tahrip edecek ve kirletecek geniş bir yapılaşmaya girişmiştir ve bunu iftiharla arz ediyor.
Hiçbir şekilde bireylerin seçimi ve davranışına bırakılmayacak bir konu! Hükümetlerin ama en ön safta bütün zeytincilikle uğraşanların bir araya gelip tartışmaya açması, eğriyi doğruyu yönlendirme zamanı gelmiştir.
Haberin Devamı
‘CEZAYİR TARİHİNDE TÜRKLERİN MÜSPET ROLÜ’NÜ ASKIYA ALAN...
FRANSA
1981’den beri Osmanlı Etütleri Komitesi (CIEPO) ve Tunus’ta, gerek akademik örgütlenmeleri gerekse dikkate değer tetkikleriyle ün yapan Prof. Dr. Abdeljelil Temimi’nin tertiplediği düzenli seminerlere katılırdık. Bu seminerlerde dikkatimizi çeken bir eğilimle ister istemez karşılaştık. Fransa’dan gelen Osmanistlerin açıkça ifade etmedikleri “Cezayir tarihinde Türklerin müspet rolü” meselesi askıya alınmış bir fikirdi. Klasik Cezayir yazıcılığında Türklerin Cezayir’i ve Cezayir-i Garp Ocakları denen Tunus’u hatta Trablusgarp’ı, başta İspanya olmak üzere Batı emperyalistlerine karşı nasıl savundukları ve ülkeye bir otonomi bahşettikleri ifade edilirken, bu konularda Fransa’da yeni çalışıp gelenler aksini hafiften savunmaya başlamışlardı. Tezlerinde zayıf nokta şuydu: Bizatihi Osmanlı tarihinde Cezayir sorununu İstanbul arşivlerinden uzun boylu tetkik etmemişlerdi. Konu üzerinde çalışanların da zaten Prof. Dr. Temimi gibi kuvvetli bir Türkolog olmadıklarını belirtmem gerekir.
Zeytin Festivali
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
AVVA’da Sepette %40’a Varan İndirim!
AVVA
by Taboola
ÖNEMLİ BİR HATA
Bazıları duygusal Cezayir tarihçisi olmaları nedeniyle Fransız tezlerine katılmıyorlardı ama güya bu çizginin dışına çıkanlar vardı. Cezayir ve Tunus’un Türkiye’deki tarihçileri ise bence önemli bir hata yapıyorlar. Önümüzdeki tetkiklerin ve bilhassa yazışmaların gösterdiği idari yapı, Cezayir’in mesela Rumeli Vilayeti, Halep Vilayeti, Bağdat gibi veya Tırhala gibi merkeze raptedilmiş belirgin bir tımar rejimiyle idare edilen yer olmadığıdır. Cezayir Beylerbeyi Cezayir’i bir araya getirir, yönetir. Yerel direnişleri bastırmıştır ama bu orada mutlak hâkimiyetin kurulduğu gerçeğini göstermez, aslında böyle bir iddia da yoktur. Osmanlı yönetiminde tımar rejimine bağlı olanlar vardır, “eyâlet-i mümtâze” statüsünde olan vardır. Mümtaz eyalete bugün Macaristan’da olmayan Macar Krallığı, yani Erdel (Transilvanya), Eflak-Boğdan, Kırım Hanlığı ve Cezayir girer. İşte bu statü orada nasıl çalışılıyor, buna bakmak lazım.
Haberin Devamı
UYDURMA BİR MİLLET İDDİASI
Fransa tarihçileri maalesef başkanlarına aydınlatacak bir rapor vermişler mi veya böyle bir şey verecek durumdalar mı? Anlaşılan Rue des Chèvres’in çok bilmiş siyaset bilimcileri Cezayir için kullandıkları birtakım galat lafları başkanlarının önüne koyuyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron eğriyi doğruyu ayıracak bir yüksek irfana sahip değil. Maalesef bu ülkede artık Jacques Chirac gibi çok meraklı ve bilgili siyaset bilimi okumuş politikacılar yok. Macron, Cezayir’in uydurma ve yaratma bir millet olduğunu iddia ediyor. Gülünç! Çünkü Algérie dedikleri nesne, Cezayir yani adalar demek anlamındadır. Binaenaleyh buranın isimlerinde ve milletleşmesinde bu Fransa’nın verdiği bir unvandır. Fransız kolonyalizminin Cezayir’de en kötü mirası Arap diline vurduğu darbe olmuştur. O kadar ki bugün aydın sınıf, okumuş Cezayirliler için Arapça hâlâ çözülemez bir sorundur. Maalesef aynı tür kötü miras Sovyet Rusya hâkimiyetinin gerisinde kalan Orta Asya ve Kafkas halklarında da görülüyor. Münevverler yerli dilleri kullanamıyorlar, bilemiyorlar, hâkim olanların sayısı çok az.
Haberin Devamı
CEZAYİR BİZE KÜSMÜŞTÜ
Böyle hakaretamiz tarif gerçeklere uymadığı gibi Cezayir’in hak ettiği bir üslup değil. Fransa içinde ne olursa olsun güneyinde tarihi ve kültürel bağları olan bir ülkeye sarf edilemez. Şu gerçeği unutmayalım, Cezayir bağımsızlığından itibaren bize küsmüştü. Çünkü Fatin Rüştü devrinin bir grup siyasetçisi ve diplomatı Fransa’yı her konuda desteklemeyi düstur edinmişlerdi. Oysa bir Fransız hükümeti vardır, bir de Fransa vardır. Jean-Paul Sartre’ından Raymond Aron gibi sağda yer alan filozofa kadar herkes Fransa’nın Cezayir politikasını tenkit etmeye, karşı çıkıp bildiriler yayınlamaya başlamıştı. Büyükelçi Semih Günver’in hatıratını okumanızı tavsiye ederim (Bir Kiraz Ağacı Olsaydım). Bağımsız Cezayir’e ilk ziyaret yapan deniz kuvvetleri birliğinin limandan Kasbah’ın önünden abideye çelenk koymaya gidişini anlatıyor. Devletin küstüğü bu törene Kasbah’ı boşaltan halk “Allah-u Ekber” ve “vive la Turquie” sedalarıyla olağanüstü bir tezahüratta bulunmuşlardı. Özal’ın hanesine yazdığım en müspet olay, Cezayir’i ziyaretinde Milli Meclis’ten resmen özür dilemesidir. 1960’tan evvelki aşırı Fransız ve NATO’cu, lüzumsuz, abartılmış politikayı resmen tenkit etti.
Tarih gerçekleri politika adamlarının eline bırakılırsa ve tarihçiler gerekli etkiyi gösteremezlerse Macron gibi küçülmüş, makamını anlayamamış devlet adamları ortaya çıkabilir, ağzına geleni söyler. Biz de Cezayir’in savaş yıllarındaki ikircikli politikamıza devam ederiz. Bugün bizim şuurlu olmamız gerektiği gibi Fransa’nın da eski Fransa olması gerekiyor. Hiç değilse kusurlarını bilen ve ona göre hareket eden.
Harf devrimi
#Harf Devrimi#ATATÜRK#Aida
Kasım 14, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
1 Kasım 1928 tarihli, 1353 sayılı kanun “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki” hakkındadır ve 3 Kasım 1928’den itibaren de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Haberin Devamı
Üzerinde duralım; Latin harflerinin kabul edildiği ilk Müslüman devlet biz değiliz, Arnavutlar bu alanda öncüdür. İlk Türk devleti de değiliz; Azerbaycan Cumhuriyeti bu çevirimi Türkiye’den daha evvel kabul etmiştir. O tarihte “Azerbaycanca” diye bir kavram yoktu, dil Türkçeydi. Lügatların Türkçesi, Rusçası ile gramerin Türkçesi vardı. 1930’lu yıllara kadar Azerbaycan’da her şey Latin harfleriyle çıktı.
KARŞI GÖRÜŞLER DE VARDI
Bütün bunlara rağmen dünyada Latin harflerine geçiş ve harf devrimi denilince gürültü ve galeyan hep Türk harf devriminin etrafında cereyan eder. Bir zaruret olarak yazılı edebiyat ve bürokrasinin en önemli altyapı unsuru sayılan harflerin değişimi Türkiye’de bir ulusal ve dini çatışma, bir ideolojik kavga haline dönüştü. Bizzat harf devrimine gidilen dönemde hükümet üyeleri arasında bile görüş ayrılığı oldu. İlim aleminde buna karşı olanlar vardı; Köprülüzâde Fuad Bey ve ilginçtir ki Türk Yahudi cemaatinin eserleriyle halen yaşayan üyesi Bodrumlu Avram Galanti de Türk harflerinin (yani Arap alfabesinin) terakkiye mâni olmadığını izah eden uzun yazıyla hâlâ zihinlerde yaşıyor. İsmet Paşa ani bir değişikliği Türk matbaa sektörünün kaldıramayacağını, hükümet işlerinin, tedrisatın duraklayacağını bu nedenle tedrici bir gelişme ve ikili bir kullanım gerektiğini belirtti. Bu görüş 1980’lerin sonundan beri alfabe sorunuyla boğuşan eski Sovyet Türk cumhuriyetlerinde de neredeyse aynıyla tekrarlanmış gibidir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
‘KÖYÜN İMAMI BİLE OKUYAMAZ’
Gazi Mustafa Kemal Paşa ikili ve uzun vadeli kullanımın aleyhindeydi. Türk harflerinin değişiminin ne kadar cehalet (!) getirdiği tartışılır. 1935 sayımındaki okuma yazma oranına yüzde 20 civarında okur yazar rakamı yansıyor. İmparatorluk yıkıldığında ise cehalet oranı yüzde 90’dı. Yüzde 10’nun okur yazarlığını 1878 Meclisi’ndeki bir mebusun şu ifadesi ile tasvir mümkündür: “Köylerde kimse okuma yazma bilmez. Köyün imamı bile yazısını yazdıktan sonra mürekkebi kuruyunca yazdığını okuyamaz.”
Harf devrimi
Haberin Devamı
Erhan Afyoncu’nun bir yazısında, II. Abdülhamid Han’ın emri üzerine, bir konuyu araştırmak üzerine kurulu komisyon üyelerinin mühimme defterlerini okuyamamak gibi bir mazeretle layihanın (raporun) yazımını tehir ettikleri bildiriliyor. Bu bir efsane değil; siyakat kullanarak yazılan tahrir defterleri, birtakım Osmanlı vekayinâmeleri dışında devletin divani yazı (hatt) ile kaleme alınan evrakı bürokrasisinin okuma kabiliyeti dışındaydı. Bu yüzdendir ki Tanzimat Dönemi’nde Mülkiye gibi bazı mekteplerde “divani yazı” hocası istihdam edilmiştir.
‘KÜLTÜREL UÇURUM YOK’
Ne yazık ki ciddi Osmanlı tarihi kaynaklarının tetkiki ve yayımlanması nadiren 20. yüzyıl başları, daha çok Ö. L. Barkan, H. İnalcık neslinde devam eder fakat bugün bu yetenek artık çok yaygındır. Türk Osmanlı tarihçileri, bizim nesil ve bizim ardımızdan genç nesil Osmanlı tarihçiliği temsilcileri arşiv vesikalarını o kadar rahat ve doğru okuyabiliyorlar ki yabancı Türkologların “defteroloji” dediği bu konulara iddialı yönelim, Edebiyat Fakültesi’nin faaliyeti sonucu iddiasını yitirdi. 1980’lerde Edebiyat Fakültesi’nin Mübahat Kütükoğlu Hoca’nın tertiplediği paleografya ve diplomatika seminerlerinde merhum Faruk Akün Hoca kapanış konuşmasında, “Harf devriminin nesiller arasında kültürel bir uçurum yarattığı söylentisinin geçerli olmadığı bu seminerlerde anlaşıldı” dedi.
Haberin Devamı
50 yaşından sonra göbek yağına karşı basit bir yöntem (harika!)
Purisaki
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ÇİNCE ÖĞRENMEYE BENZEMİYOR
Osmanlı harfleri dediğimiz Arap harfli Türkçeyi öğrenmek, Çince öğrenmeye benzemiyor. Türkçeyle birlikte bu harfleri öğrenen Batı üniversitelerinde, hatta benim hocalık yaptığım Moskova’da Rus öğrenciler bu işi kolayca kıvırıyorlar. Zorluk kullanılan lügatın çözülmemesindedir ve nihayet Osmanlıların Arapça-Farsça kelime sayısı da on binler değildir, binler de değildir. Günümüzün lügatlarının cevap veremediği kelimeler vardır. Bunlar yer ve şahıs isimleridir. Osmanlı tahrir defterleri şahıs ve yer isimlerini sadece kendi okumaları için yazarlar. Bölgeden olmayan insanların onu çözmesi zordur. Dolayısıyla imparatorluğun Macaristan’ından Slovakya ve Ukrayna’ya kadar, bölgelerinde yer ve kişi adlarını okumak o bölgelerdeki Osmanistlere kalan bir iş.
Haberin Devamı
İki yazıyı birden öğrenmeye lüzum yok. Meraklı olup çalışmak yeter. 20 sene evvel (ve maalesef yanlış hesap üzerine) kurulan Sosyal Bilim liselerinin öğrencileri o kadar istekli ki hocalarından daha iyi okuyorlar. Tapu kadastro arşivinde 7-8 ay kadar çalıştım. Tahrir defterlerini yeni harflere çevirme vazifemiz vardı. Genç kuşak araştırmacıların eskinin tapu sicil muhafızları ve mal müdürleri kadar rahat okuduğunu, hatta daha da rahat okuduklarını gördük. Osmanlı medeniyetinin bugünkü Osmanistlerden daha iyi insan yetiştirdiğini ve bu nedenle uçurum doğduğunu iddia edemem. Tembelliğin getirdiği sıkıntı. Para kazanamayan adamın büyükbabası ve babasının enayilikleri yüzünden arsa alamadıkları şikâyetlerine benzer.
Haberin Devamı
YER VE ŞAHIS İSİMLERİ ZORLUYOR
Osmanlı basılı mirası 30 bin başlıktı. Bu büyük bir hazine değildir. Baskıya hazırlanamayan ve verilemeyen elyazmaları ise bir hazinedir. Ama bunları değerlendirmek babında, yeni neslin çektiği sıkıntılar kadar eskilerin çektiği sıkıntılar bellidir. Bu dönülmeyen bir kullanımdır, zaruridir. Zira Türkçe gibi sekiz tane sesli harfin kullanıldığı ve telaffuz edildiği bir dili, Arap harfleriyle yazmak mümkün değildir. Eski metinlerdeki yer isimlerini ve şahıs isimlerini çözmekte hâlâ güçlük çekiyoruz. Çok nadir kullanılmış kelimeler (ve bunların bazıları maalesef eski has Türkçedir) Arap harfleriyle yazıldığında yeterli açıklık görmüyor, vermiyor. Bu harflerin değişimi hızlı okuma yazma öğrenme zorunluluğu olan nesiller için şarttı. Tanzimat döneminde bile Arap harfli Türkçede imla değişiklikleri yapıldı. Şemsettin Sami ve Kırımlı Gaspıralı İsmail’in alfabesi böyledir. Azerbaycanlı Mirza Fethali Ahundov ise 19. asrın ortasında toptan Latin harflerinin kabulünü önermişti. Kimse de kendisini taş ve sopayla kovalamadı. Hatta Tanzimat’ın akil devlet adamları projeyi kabul etmeseler de hürmet gösterip hazrete bir Mecidi Nişanı verdirttiler.
AİDA
Türk operasının Türkiye kültürüne de bir dönüm noktası teşkil ettiğini bundan 20 sene evvel Almanya, Köln’deki bir kültür panelinde (Semiha Berksoy’un katıldığı programda) izlemiştim. Pazar günkü Aida galasında ise Türk operasının büyük bir dönüşüm geçirdiği görüldü.
İnsanlar, korodakiler ve orkestra üyeleri memur gibi değillerdi, yaratıcıydılar. Solistler ise hiç mübalağa etmiyorum zaten beynelmilel sahnelerde çok bilinenlerdir. İçlerinde Mehmet Karahan, Feryal Türkoğlu ve Ezgi Karataş gibi şöhretler vardı. İtalya’da sokaktaki insan bile Karahan’ı dinleyince galeyana gelir, ruhu oynar. Verona’da sokaklarda alkışlandığını gördüm. Tuncay Kurtoğlu da dışarıda bilinen, sevilen sanatçıdır. Bir tarihte Stuttgart operasında aniden İtalya’dan getirilmek zorunda kalan Mert Süngü’nün ne kadar güçlü bir sanatçı olduğu; sesinden, teatralitesinden ve İtalyancasından belliydi. “Sevil Berberi”nde salon sarsıldıydı. Bize de sürpriz bir hediye oldu.
Harf devrimi
Geçen pazar günkü Aida operasında da İtalyanca teganni edildi. Buna hiç kimse burun kıvırmasın. Opera eserleri kendi dillerinde teganni edilir, öbürü bir geçiştir. Bakanlıklar, Türkiye bütçesinde operacılarımızı ve tiyatrocularımızı değerlendirmekte geç kalıyor ama opera sanatçılarımız yerkürenin her yerinde tanınıyorlar.
Bir şey çok daha fazla dikkatimi çekti; operanın dekorlarındaki stilizasyon, fakirlik ve bilgisizlikten değil, bir büyük ustalıktır. Mısır sanatının kalıntılarının dekoratör tarafından güzel bir şekilde hazırlandığını göreceksiniz ve bu dekor ileride yılın olaylarından biri olarak zikredilecek. Sağda solda dinleyip seyrettiğim Aida’ların içinde orkestrasyon, koro, solistler, dekor ve efekt olarak en büyük başarıydı. (Dekor Özgür Usta, kostüm Savaş Camgöz ve Gürcan Kubilay’ındır.) Hele İtalya’nın beynelmilel kabiliyetlerinden Vincenzo Travaglini’nin rejisi gibi genç şef Can Okan’ın icrası da bir kazançtır.
SON 80 YILIN BAŞARISI
Opera temsilleri bu ülkede bir buçuk asırdır düzenleniyor. Aida’yı Mısır Hidivi, Giuseppe Verdi’ye ısmarladı. Sarayda temsiller ve tiyatro vardı. Beyoğlu’na ve İzmir’e yabancı opera grupları geliyordu. Ulusal opera son 80 yılın başarısıdır. Türkiye’de opera sanatını kurumsallaştıran Kemalist devirdir. 10 Kasım’da Devlet Opera’mızın köşeyi döndüğünü gördük. Genç nesil bu sanatı Türkiye’ye mal etti.
2 yıl sonra, yani 100’üncü yıldönümünde ortadan kalkacağı konuşulan antlaşma: Lozan
#Lozan#Tarihçi#Bizans
Kasım 21, 2021 07:054dk okuma
Paylaş
Lord Curzon’un ihtiyat tedbirleri arasında antlaşmanın yeniden ele alınacağı konusunda verdiği beyanat açıktır. Ne var ki bu istek kabul görmüş değil. Birtakım grupların amali (emelleri) ve ham hayali için 100. yılın gelmesini boşuna bekleyenler hariç, bilimsel bir Lozan kutlamasına hazırlanmalıyız.
Haberin Devamı
İKİ yıl sonra Lozan Antlaşması’nın 100. yıldönümü geliyor. 1922’nin 21 Kasım’ında Lozan Barış Görüşmeleri ismi geçen şehirdeki meşhur otelde başladı. Seksiyonlar ayrı yerlerdeydi. Göl kenarındaki Uşi bölgesinde de Yunanistan’la olan anlaşmalar, müzakereler yürütüldü. Şehrin idari yapısının harekete geçtiği anlaşılıyor. Müthiş tedbirler alındı. Otel personeli çok lisan bilenlerden ilave adamlarla zenginleştirildi.
2 yıl sonra, yani 100’üncü yıldönümünde ortadan kalkacağı konuşulan antlaşma: Lozan
MÜTHİŞ BİR SİNİR HARBİ
Türkiye bir geçişteydi. Delegelerin kalpakları yanında İsmet Paşa Avrupalı diplomatlar gibi frak ve silindir şapkayı tercih etmişti. Silahlarımızın girdiği kadar yeri aldık. Ne bir atiyye yapıldı ne de kaybettik. Asıl problem Musul ve boğazlardı... Lozan’ın boğazlar statüsü şüphesiz ki mütareke dönemine göre çok daha ileri bir adımdır. Fakat bugünkü, lehimizdeki rejim on sene sonraki Montrö ile geldi. Asıl büyük kavga kapitülasyonlardaydı. Bu yüzden de sulh görüşmeleri bir ara kesildi. Lord Curzon ile İsmet Paşa arasında müthiş bir sinir harbi vardı. Beyhude küstahlıkla tutarlı inatçılığın kavgası; inatçılık kazandı.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
‘MUDANYA’DAN GELDİK’
Fransa, antlaşma görüşmelerinin ortasında bu antlaşmanın yeni tartışmalar yaratacağını ve başka bir belirgin sonuç sağlamayacağını belirtti. Bu, Türk delegasyonunun Şubat 23’te toplantıyı terk etme nedenidir. Curzon isteklerini “Trenim akşam altıda kalkıyor, ya evet ya hayır” gibi kaba bir başöğretmen edasıyla ortaya koymuştu. Hatta bir ara Curzon; Mondros’ta Türklerin Birinci Harb’e girerken kaldırdıkları kapitülasyonları, İtilaf Devletleri’nin lehlerine çözüm için vaatte bulunmalarından söz ettiğinde, Paşa’nın cevabı “Biz buraya Mudanya’dan geldik” oldu.
Birinci Cihan Savaşı büyük devletlerin kızgınlığı ve bu harpte büyük devlet adamları gibi şahsiyetler ortaya koyamamasıyla bitmiştir. Yeni Türkiye savaşta ve barışta bu keşmekeşin dışında kalmayı ve devlet adamı kadrolarını önemli bir mirasın yarattığı zaferi kazanmasıyla bitmiştir. Fransız Başbakan Raymond daha başından İngiltere’yi yüzde yüz desteklemekten vazgeçti. Daha evvelki görüşmelerinde Benito Mussolini ise “bu görüşmelerin sonuç sağlayamayacak olduğunu ve hiç ilgilenmediğini” söylemişti.
Haberin Devamı
HÂLÂ KITLIK ÇEKİYORUZ
Türkiye, Sovyet Rusya’nın yaptığının aksine borçları ödememek gibi bir tavrı olmayacağını belirtmiştir. İki yıl sonra temmuz ayında Birinci Harb’i bitiren ünlü antlaşmanın 100. yılını kutlayacağız. Rahmetli Seha Meray Hoca’nın tam tercüme yayımladığı kongre zabıtları, metinleri ve nihai senet dışında hâlâ art planı araştıran literatürün kıtlığını çekiyoruz. Oysaki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden önemli bir olayıdır, Lozan...
KUTLAMAYA HAZIRLANMALI
Antlaşmanın 100. yılında Lozan hükümlerinin bir ölçüde kalkacağı efsanesi Curzon’un ihtiyat tedbirleri arasında bu antlaşmanın yeniden ele alınacağı konusunda verdiği beyanat açıktır. Ne var ki bu istek kabul görmüş değil. Bir konferansın sonuçlarını tayin edecek tartışmalar sırasında her şey ileri sürülebilir. Birtakım grupların amali (emelleri) ve ham hayali için 100. yılın gelmesini boşuna bekleyenler hariç, biz bilimsel ve öğretici bir Lozan kutlamasına hazırlanmalıyız. Çünkü bırakınız milleti, politikacılar ve okumuşlar bile hâlâ Lozan’ı okumuş değil.
Haberin Devamı
AVVA’da Sepette %40’a Varan İndirim!
AVVA
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
TÜRKİYE TARİHÇİLİĞİ
1930’larda Kemalist rejimin tarihçilik alanındaki en önemli çabalarından biri Türk tarihini dünya tarihi içinde mütalaa ederek yazmaktı. Bu tabii rastgele kaynaklardan, ansiklopedilerden devşirilen bilgilerle yapılacak değildi; bir plan söz konusudur.
Arkeoloji, bu memlekette 19. asırda da vardı ama onu sistematik şekilde öğrenen gençler (Ekrem Akurgal ve Sedat Alp gibi) arkeoloji ile Asiroloji ve Hititoloji gibi klasik dilleri öğrenmek için Almanya’da ve Avrupa’da doktora yapıp geldiler. Aynı şekilde Bizans tarihine de çok önem verildi. Bu dönemde İbrahim Kafesoğlu, Fikret Işıltan gibi isimler, Bizans tarihçisi olmak için yurtdışına gönderildi. Maalesef bu zor dalda yükselme pek göze çarpmadı. Yakın dönemlerde Bizans tarihçiliği, Boğaziçi Üniversitesi’nde Amerika eğitimlilerin ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde eski Yunanca ve Yunanistan’da yeni Yunanca öğrenenlerin yaptıkları sentezle gelişti. Melek Delilbaşı bu ekolün bizim nesil öncüsüdür.
Haberin Devamı
BİZANS KAYNAKLARIYLA ÇALIŞMA
Memnuniyetle görüyoruz; artık gençler Bizans tarihi alanında Bizans kaynaklarıyla çalışmaya başladı. “Bizans Anadolusu’nda Askeri ve İdari Bir Sistem: Thema Sistemi” adlı eserle Cüneyt Güneş’in Türk Tarih Kurumu’nda çıkardığı tez bunların başındadır. Toprak yönetimi ve toprağın işlenmesi için takip edilen sistemin dışında, Oriens ve Illyricum diye ayrılan II. Roma İmparatorluğu’nun eyalet sistemini ele alan bu tez; Anadolu’daki strategosların (tıpkı beylerbeyi, sancakbeyi gibi) maiyetinde idare edilen temaların her biri için bilgi veriyor. Benim şahsen “Türkiye İdare ve Teşkilat Tarihi” kitabımda giriş için çok kısa değindiğim bu konu, bundan sonra Türk öğrencilerin istifadesine sunulan bir büyük inceleme halini aldı. Bu bir “Bizantinist”in eseridir. Bütün imparatorluğun coğrafyasını tarayan ve tanıtan bir monografidir.
2 yıl sonra, yani 100’üncü yıldönümünde ortadan kalkacağı konuşulan antlaşma: Lozan
Haberin Devamı
Tabii Bizans’ın “Thema Sistemi” gökten inmedi. Ahamanişlerin “satraplıkları”, Sasani İmparatorluğu’nun “eyalet sistemi” (marzubânlıklar) ile birlikte Osmanlı “sancak sistemi”ne geçişi sağlayan 1.000 yıllık evrimin, evveli ve ahiriyle ele alınacağı çalışmaların yapılması kaçınılmazdır.
3. ASRI İLE 9. ASRI ARASI
Bizans tarihçiliği konusunda orijinal eserlerin tercümesi ve bu tercümelerdeki ilgili pasajların değerlendirilmesi ayrıca önem arz eder. Hatice Aydın’ın Theophanes Confessor’ün kroniğinden yaptığı sistematik alıntılar, kronik üzerinde bir inceleme ve bu kronikte geçen eski Türk kavimleri hakkındaki parçaların (fragman) yapılan çevirileri, bu sahadaki bilimsel bir ikinci monografidir. (“Theophanes Confessor’ün Kroniğinde Türkler: 284-813 - Avrupa Hunları, Ak Hunlar, Sabirler, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar” adlı Kronik Kitap’tan çıkan kitap.) Bizans’ın 3. asrı ile 9. asrı (284-813) arasındaki tarih, I. Roma’dan farklı olarak, bizim atalarımızla uğraşan, mücadele eden ve hayatını sürdürmeye çalışan bir devletti.
Galiba Türk tarihçiliğinin safsatalardan, abartmalı methiyelerden ve asılsız yorumlardan kurtulması, bu gibi başarılı çalışmalarla ve kroniklerden yapılacak emandasyon ve çevirilerle mümkün Olacak O Kadar
...Zeugma'nın rakibi Çaycuma mozaikleri
#Çaycuma Mozaikleri#Ariadna Vladimirovna Tyrkova#Selçuk Esenbel
Kasım 28, 2021 06:295dk okuma
Paylaş
Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde, Roma villası ve mozaikler bulundu. Nihayet Zeugma mozaikleriyle yarışacak bir mozaik bahçesi daha bulunmuş. Konular hep aynı; mitoloji. Bütün bunların bir an evvel envanterinin tespiti, korunması ve kaçakçıların tahripkâr kazılarından evvel ilmi kazıların başlaması lazım.
Haberin Devamı
Zonguldak’ın Çaycuma ilçesi, Kadıoğlu köyünde bulunan Roma villası ve mozaikler söz konusu. Çaycuma, Filyos Çayı’nın ağzında art ülkeyle Karadeniz üzerinden bağlantı kuran bir bölge. Bu çayın etrafında bir yandan Bartın ve Amasra, bir yandan Çaycuma, 19. asırda bile Rusya ile ticaret yapılan yerlerdi. Roma eski çağda sulhun yaygınlaştığı, hatta şehirlerin etrafındaki surların anlamını yitirdiği bir imparatorluk, hatta hakkıyla Pax Roman (Roma Barışı) adını kazanan bir düzene sahipti.
TÜKETİMİN FIŞKIRDIĞI YER
Küçük Asya kıtası her bir yanıyla hem kazanan tüccarların hem bereketli toprağın ürününü devşiren lordların, büyük orduların ve idarenin başında oturan yöneticilerin haklı veya haksız elde ettikleri kazançlarla, bütün imparatorluk çapında tüketimin fışkırdığı bir yerdi. Zeugma’nın tüccarları, eski ordu generalleri ne kadar zenginlik elde edip villalarının mozaiklerini, mezarlarındaki lahitleri Roma’daki sanatçılara ısmarlıyorlarsa, bu bir ölçekte Karadeniz’in Paflagonya, yani eski Kastamonu eyaletinde de söz konusudur. Paflagonya eyaletinin insanları zenginiyle, fakiriyle edebiyat konusuydu. Bugünkü Taşköprülüler ve Kastamonuluların fakir köylü ve zanaatkârlarından sarımsak kokulu Paflagonlar diye bahsediyorlar. Ama Roma kültürünün Karadeniz uzantısıydı aynı zamanda...
Zeugmanın rakibi Çaycuma mozaikleri
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ZEUGMA’YLA YARIŞACAK DÜZEYDE
Sinop’tan ve Amasya’dan da coğrafyacılar ve tarihçiler bile çıkıyor. Hekimlerin yurduydu. Nihayet Zeugma mozaikleriyle yarışacak bir mozaik bahçesi daha bulunmuş. Konular hep aynı; mitoloji. Mitolojinin içinde Akhilleus, Troyalı Hector, Tanrıça Kibele ve Tetis. Zeugma’dan Ephesos’a, Ephesos’tan Çaycuma’nın yeni buluntularına kadar benzer şeylere rastlanıyor. Bunlar üzerinde kazılar acaba yavaş mı gidiyor yoksa ilgilenilmiyor mu? Arazi sahipleri devlete yakınmaktan çekiniyor. 2018’de hazırlanan koruma çatısı projesi halen yapılmadığı için, üzeri basit bir örtüyle kapatılarak korunmaya çalışılan eserler kaybolma ve çalınma tehdidi altında.
Haberin Devamı
Paralel bir haber; Birleşik Krallık’ta Kasım 2021’de Rutland’taki çiftçiler Brian Naylor, Jim Ervin, Leicester’ın belediye idaresini ve bölgedeki üniversiteleri bahçesinden haberdar ediyor. Bulunan mozaiğe eşsiz diyorlar. Ve malum abartmalar, ana rapor çıkmadan bütün bu bölgelerde nadir rastlanacak konular ve teknik ibaresi var. Mühim olan galiba objenin kendinde değil, bulan insanda. Eski eser ve eski eseri koruma bilinci yüksek insanlar; Roma devrinden beri zengin, işlenmiş bir bölgede yaşamaktan iftihar ediyorlar ve buluntuları koruyorlar. İsrail’dekiler kendi dedelerinin vatanındaki tarihi, kültürel izleri arayıp bulmakla iftihar ediyorlar. Adeta bir kültür askerinin uyanıklığıyla işin korunmasına bakıyorlar. Bu bilinç memleketimizde yok. Daha doğrusu acaba bundan ne vururuz zihniyeti, derhal iyi niyetleri ve merakı da yok edecek kadar vahşi.
Haberin Devamı
AVVA’da Sepette %40’a Varan İndirim!
AVVA
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
BİR AN EVVEL KORUNMALI
Demek ki Batı Karadeniz bölgesinde böyle bir zenginlik var. Zonguldak dediğimiz yer, antik Paflagonya (sonra Osmanlı Kastamonu’su) eyaletindedir. Şu anda bile Amasra (bugünkü Bartın, Amasra) bu bölgededir. Tarihi katmanlar Atina’nın koloni çağından Roma’ya, Roma’dan Selçuklu ve Osmanlı’ya kadar uzanıyor. Milli sanat eserleri kadar Karadeniz kolonilerine hükmeden Cenevizlilerin de, yani İtalya’nın en parlak evlatlarının da kalıntıları var. Bütün bunların bir an evvel envanterinin tespiti, korunması ve kaçakçıların tahripkâr kazılarından evvel ilmi kazıların başlaması lazım. Buna gerekli fonları yaratmak hiç güç değil. Bu kadar arkeoloji bölümü açılmış, her birinden birkaç talebe, dayanıklı uzmanın da süresiz kazıları yürütmesi mümkün.
Haberin Devamı
RESİMLİ TÜRKİYE GÖZLEMLERİ
Selçuk Esenbel, bizde Türkiye-Japonya tarihini birlikte yapmaya gayret etmiş, başarılı da olmuş bir tarihçi. Japon tarihine ciddi monografik yaklaşımları olduğu gibi bu sefer de yine harp öncesi dönemde Japonya’yı temsilen resmi ziyaretlerde bulunan, sonra İstanbul’daki “Japon Mağazası”nın kurucusu olan şirketin başkanlığını yapan soylu bir samuray ailesinden gelen Yamada Torajiro’nun Türkiye gözlemlerini tercüme edip yayımlıyor.
Zeugmanın rakibi Çaycuma mozaikleri
Türkiye’yi tanıyanın kendi çizdiği resimler, hayran olduğu manzaralar, ilgisini çeken görünümlerle birlikte gözlemleri son derece ilginç. Birçok Avrupa seyahatnamesinde de bu noktalara değiniliyor ama bu metin Japon’un ilginç görüşü. Belli ki ortada değişmeye başlayan bir cemiyet var. Zaten Esenbel de kitabın girişinde bu dönemin Japonya’sını Yamada Torajiro’nun gezi raporları etrafında ele almış ve bence dönemi kısaca anlatmaya çalışmış.
Haberin Devamı
SAĞLAM BİR YAKLAŞIM
Japon’un Türkiye’deki gözlediği bazı noktalar da ilginç. Bir tanesi, dönemin tiyatrosu. Bir diğeri Türklerin özel hayatı. Dönemin Japon’u Türk tarihini oldukça moderne yakın kaynaklarla ele almış. Bunda onun Çin uzmanı olmasının payı var. Çağdaş Avrupalılara göre daha ilginç ve sağlam bir yaklaşım. Güzel bir baskı, dağıtımı itibarıyla da bulma kolaylığı var.
(Yamada Torajiro, Japon Aynasından Resimli Türkiye Gözlemleri, Çev. Selçuk Esenbel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
BÜYÜK SAVAŞ’IN EŞİĞİNDE TÜRKİYE
Yakın tarihimizi önce bazı hatıra kitaplarından, İngiliz ve Fransız diplomatların kalemlerinden, bilahare Avrupa ve Amerika’da hazırlanan tezlerden değerlendirdik. Hatıratın içinde devrin tarihini yapan insanların kendi görüş ve savunmaları ağırlık kazanıyor. Yakın Türkiye’nin siyasi tarihini arşivlerden takip etmek âdeti yeni ortaya çıktı fakat halen arşivsiz çalışanlar var. Bunların içinde maalesef bazı yabancı Türkologlar da göze çarpıyor. Hükümleri yüzeysel, belirli kaynaklara dayanıyorlar ve daha çok kurgulanmış bir tarih görüşünü pazarlamaya çalışanlar görülüyor.
ZEKİ BİR GAZETECİ
Dönemi gözleyen gazetecilerin ve gezginlerin raporları henüz dikkate alınmaya başlandı. Bunlardan birincisi, 1911-12’de tam Büyük Harb’in eşiğinde ve Balkan Harbleri sırasında Türkiye’nin siyasi havasını koklayan Rus gazeteci Ariadna Vladimirovna Tyrkova, şaşılacak bir zekâ. Rusya İmparatorluğu’nun Türkiye’nin mirasına konacağına inanmış bağnaz görüşlerin yanında (ki tarih hiç de öyle olmadı) Türk siyasi elitini ve münevverlerini zekâyla gözleyen bir yazar. Muhtemelen kendi Rusya’sının siyasi havası da bunda yardımcı oluyor. Bilhassa Talat, Enver ve öte yanda Maliye Nazırı Cahit ve Hüseyin (Yalçın) üzerindeki gözlemlerini hayranlıkla okudum.
Zeugmanın rakibi Çaycuma mozaikleri
Yalnız o arada İttihatçı portresi de çıkıyor. Bu insanlar Mustafa Kemal Bey’i ve takımını ve Kâzım Karabekir’i neden dışlamışlar? Kendi kibirleri, kıskançlıkları kadar kuşkuları da var. Bu tasvirleri gördükten sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın da onları neden dışladığını ve bunda haklı olduğunu anlamak güç değil.
Ama her şeye rağmen Türkiye’nin bu dönemi büyüktü çünkü silkinen insanın asaleti yabancıların da dikkatini çekmeye başlamıştır. Dahası bugün bile birtakım insanların laf attığı Halide Edip gibi münevverlerin devri itibarıyla ve belki de her zaman için ne kadar etkileyici ve güçlü bir kişilik olduğu anlaşılıyor. Galiba çağdaş, entelektüel figürlerin onları daha iyi öğrenmesi lazım.
(Ariadna Vladimirovna Tyrkova, Bir Rus Gazetecinin Gözünden Jön Türkler ve İstanbul, Çev. Tibet Abak, Kronik Kitap)
Çerkeslerimiz
#Çerkezler#Kılıç Ali Paşa Camii#Mimar Sinan
Aralık 05, 2021 07:035dk okuma
Paylaş
Almanya son zamanlarda Türkiye’deki azınlıklarla veya potansiyel azınlık gruplarla çok fazla ilgilenmeye başladı.
Haberin Devamı
hurriyet-new
Bu, 3-5 senelik bir mesele değil. Etnik meseleler Alman akademik çevrelerini de çok ilgilendiriyor ve bazı programların uygulandığı hissediliyor. Ne var ki ilmi donanımları ne derecededir, doğrusu bu tartışılır. Kafkasya, Alman şarkiyatçılığının parlak âlim ve yorumcularla göründüğü bir dal değil... Cenubi Kafkasya ise DDR’de (Doğu Almanya) Burchard Brentjes gibi bilginlerle temsil ediliyordu.
Çerkeslerimiz
Bu gibi girişimlerle ilgilenmenin ötesinde baş etmek mümkün değildir. İkinci Cihan Harbi’nde Yahudi, Çingene (Roman gibi), hatta Slavların kamplarda imha edilmesi gibi korkunç olayların, savaşta yenilen Almanya’ya, işgal güçleri tarafından ısrarla gençliğe öğretilmesinin mecburi tutulması yeni bir nesil yarattı. Doğan ulusal suçluluk duygusunu yaymak ve paylaşmak istiyorlar, bu çok açık bir gayrettir. Gülünç iddialar ve çalışmalar ileri sürülüyor. (Mesela Stefan Ihrig’in “Atatürk in the Nazi Imagination” kitabında olduğu gibi.)
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
BU TOPRAKLARA BAĞLI KALDILAR
Şimdi sıra Çerkes meselesine geldi. Türkiye Çerkesleri imparatorluğa ve halifeye, II. Meşrutiyet’te İttihatçılık ve Osmanlı Türkçülük ideolojisine, Cumhuriyet’te de bu devletin ilkelerine bağlı kalmışlardır. Hiç şüphesiz bütün toplumlar gibi onların içinde de soldan sağa bir yelpazeye rastlanır fakat Çerkesliklerinden sıkılanını, bunu gizleyenini Allah’a şükür hiç görmedim. Bu sağlıklı bir duygudur. Hiç beklemediğiniz gruplarda Çerkes danslarını, mutfağını ve âdetlerini saklayan gençleri görürsünüz. Yaşadıkları köyler her zaman kendi düzeni ve temizliğiyle dikkati çeker. Misafirlerini güler yüzle karşılamayı bilen bir halktır.
GEORGES DUMÉZİL BİLE ÖĞRENEMEDİ
Öte yandan toplumumuzdaki modalar da geçerlidir. Bunlardan birisi “Eğitimimizi vermediniz, dilimizi bilmiyoruz” sloganıdır. Benim söz söyleyecek durumum yok, ancak şu kadarını söyleyeyim; galiba Ibıh ve Adige dilleri birbirine benziyor ama Kabartayca çok ayrı. Abhaz en çok kullanılanı. Ibıhcayı 20. yüzyılın en ilginç filoloğu ve devasa bir lisan hazinesini beyninde tutan Georges Dumézil bile öğrenemedi ki Türkçe dahil birçok dili düzgün aksanla konuşurdu. 70’i veya 50’yi aşkın sessiz harfe karşın bir iki sesli harfle konuşulan Çerkes dillerinin öğrenilmesi için çocukluktan işe başlamak lazım.
Çerkeslerimiz
Haberin Devamı
Murat Bardakçı bir makalesinde son derece sivri dilli ama zeki bir tez geliştirdi (Murat’ın annesi Abhaz’dır ve Abhaz dilini konuşurlardı, kendisinin de kulak aşinalığı ve bir söz dağarcığı vardır). Makalede “Bu dili öğrenmek için okuldan bahsetmeyin, daha evvelden büyükanneniz ve annenizden öğreneceksiniz” demektedir ki doğrudur. İmparatorluğun son zamanlarında Akaretler’de saray mensuplarının devam ettikleri ve kurduğu bir Çerkes okulu vardı ama tabii lisanlarını okulda öğrenmiyorlardı, evde öğrendiklerini geliştirebilmek için devam ediyorlardı. Kurtuluş Savaşı’mızın genç komutanı General İsmail Berkok önemli kitaplar yazdı. Bu konulara değiniyor. Kızı ise televizyondaki son demecinde bu dili öğrenme zorluğuna değindi.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Muhaceretin şartları ve dağınıklık maalesef bir asimilasyonu getiriyor ama şunu söyleyelim; Türkiye’deki Çerkesler ne Amerika’daki gibi asimile oluyorlar ne de Rusya’daki gibi. Hatta Abhaz nüfusu arasında bu dili Rusya’daki ırkdaşlarına göre daha iyi konuşanlar vardır. Türkiye’de bu dili iyi bilen tarihçilerimiz de var. Birçok âdet için de bu geçerlidir. Folklorü ve dili büyüklerinden öğrenebilirlerse sayısız fayda vardır. Nihayet Osmanlı İmparatorluğu, imparatorluğun çoğu milletlerinin başına geldiği gibi bizim de sığındığımız ana vatandır.
CANIMIZI VE KİŞİLİĞİMİZİ KORUDUK
Gittikçe fakirleşen bir imparatorluğun yerleşen muhacirleri tatmin etmesi zordur ama canımızı ve kişiliğimizi koruduğumuz da açıktır. Bugün Türkiye’deki Çerkes nüfusu Kafkasya’dakinden fazla. Kafkas kasabı Rus General Yermelev 1860’larda Çerkesleri vahşice göçe zorladı. Gemi dahi yetmiyordu. Tıpkı 1774’ten sonra Kırım’dan göçenler gibi, deniz çok amansız davrandı ve ölenler oldu. Bu kavim ise dayandı. Çerkes göçündeki deniz faciaları Sultan Abdülaziz Han’ı donanmayı güçlendirmeye sevk etmiştir. Türkiye birçok Balkan ülkesinin aksine gelen mülteciyi kabul eder. Siyasete girerler, istedikleri tarafı tutarlar, menşeine bakarak bunları tenkit etmek ayıptır. Olsa olsa ideolojisinden dolayı hoşlanmayan muarız olur. Birçok Kafkasyalının bu “asimilasyon” ve ayrımcılık lafını samimi şekilde protesto ettiği açıktır. Hal böyleyken Almanya’da belirli merkezlere bağlı basın mensupları ve yazarlar bu sefer de bir Çerkes meselesini ele aldılar. Söz ve üslup dengesi kaba ve bozuk bazı adamları da bu iş için kullanabilirler.
Haberin Devamı
Şu kadarını herkese söylemek isterim; Alman demokrasisi İkinci Harb’den sonra galiplerin empoze ettikleri bir rejimdir, kendine göre hamlıkları vardır. Anglosakson tipindeki bir demokrasi anlayışı ve hürriyet üslup ve sisteminin buralarda olacağı çok tartışılır. Her zaman için entegrist (bütüncül) düşünmeye ve düşündürmeye meyyal bir toplumdur. Türkiye’deki kritiklerde doğru söylemeleri gereken yerlerde sustukları bazı konuları ise kurcaladıkları açık. Bunda galiba içlerinde üç milyonu geçen Türkiye vatandaşını kendine göre yönlendirme endişesi de var.
TÜRKİYE RENKLİ BİR ÜLKEDİR
Herkesi dinleyelim ama körü körüne inanmanın ve takip etmenin hiçbir manası yoktur. Belirli organların dediklerini tekrarlayan arkadaşları da ihtiyatla değerlendirmekte fayda vardır. Türkiye renkli bir ülkedir. Bu renkliliğin içindeki unsurlarla bir araya gelinerek tahripkâr bir söylem ve siyaset gütmeden sorunlarını çözmek, sağ ve sol düşünceye mensup herkesin dikkat edeceği bir husus olmalıdır.
Haberin Devamı
KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ
1580 (Hicri 988) yılında, Mimar Sinan’ın tipik bir eseri olan Kılıç Ali Paşa Camii Tophane Meydanı’nda, yani dolgu bir meydanda oluşturuldu. Büyük mimar Ayasofya’da yaptığı başarılı restorasyonu âdeta onun bir minyatür modeliyle anlatmak istiyordu. İstanbul’un Rumeli kıyısında Haliç’ten başlayan Azephane (Sokullu Mehmed Paşa yaptırdı), Kılıç Ali Paşa, Yazıcızâde Mescidi ve Beşiktaş’taki Sinan Paşa Külliyeleri ile Rumeli kıyısı şenlendirilmek istenmiştir.
Çerkeslerimiz
‘SEN KAPTAN-I DERYASIN, DENİZİ DOLDUR’
Kılıç Ali Paşa, hamam ve medresesi bulunan, büyük amiralin türbesini de taşıyan bir külliyedir. Tıpkı Sinan Paşa Külliyesi gibi. Ne var ki oradaki külliyenin bir kısmı Barbaros Bulvarı’nı açma endişesiyle yok edildi. Bütün Akdeniz mimarisinin en büyük mühendisinin, 1950’lilerin mühendisleri tarafından katledilen eserlerinden sadece biridir. Öbürü de Topkapı’da Kara Ahmed Paşa Camisi’nin sebili ve üç adet Sinan mescidi daha... Rivayete göre, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, Padişah III. Murad’dan cami için yer istediğinde “Sen kaptan-ı deryasın, denizi doldur” demiş. Şurası bir gerçek, Akdeniz’in bütün inşaat tekniklerini benimseyip geliştiren bu yapı, Osmanlı mimarisinin kazıklarla denizi doldurmasının en başarılı örneğidir. Şimdi kazık çakanlar o başarıyı gösteremiyorlar.
TARİHİ YAPININ HAYATI TEHLİKEDE
Feci olan Galataport projesiyle, zamanında geçici olacağı özrüyle inşa edilen kaba antrepoların yerini devasa binalar almıştır, hatta birinin de bir resim galerisi, modern sanat müzesi olduğu söyleniyor. Bunlar yapının hayatını tehlikeye atıyor. Belirtileri görülmeye başlandı. Caminin bir kısmı şimdiden ibadete kapalı, rutubetin kokusu hissediliyor. Marmara, Boğaz mıntıkasından başlayarak Boğaziçi medeniyetinin tahrip edilme örnekleri devam etmektedir. Dolgu sahaya kurulan bu külliye, Osmanlı medeniyetinin Marmara Boğaz kıyısındaki ilk çekici örneğidir. Haziresindeki Kaptan-ı Derya Ateş Mehmed Paşa’nın lahit mezarı ve Demircikulu Yûsuf Efendi’nin bu camiyi süsleyen nefis pencere üstü ve mihraptaki hatları, eseri zenginleştirip bir abide haline getiren unsurlardır.
En büyük soru; İstanbul ne vakit bu gibi hoyrat girişkenliklerden kurtulacak ve bunları tasfiye edecek nesle ne zaman ulaşacak? Anlaşılan o ki bugünkü Türkiye hâlâ bu bilinçte değil!
Patrik Bartholomeos
#Patrik Bartholomeos#Türkiye#Gezi
Aralık 19, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
Patrik Bartholomeos, Ortodoks Kilisesi’nin uzun tarihinde Roma’da tahsil gören tek Ortodoks din adamı. İtalyanca, Almanca, kendi kuşağının yabancı dili olan Fransızca ve İngilizce biliyor. Olaylara ve Türkiye Ortodoksluğunun tarihine soğukkanlı bakan bir tarihçi. Hiç şüphesiz çok takdir toplayan bir çevre filozofu. Türk devlet kurallarına, devlet protokolüne ve memleketin kutsallarına en çok saygı gösterenlerden biri.
Haberin Devamı
İmroz Adası, Aya Todori köyünde (Zeytinliköy) 29 Şubat 1940’ta doğdu. Dört yılda bir yaş alan talihli kullardan. Ama Patrik Cenapları’nın bir başka niteliği daha var; Ortodoks Kilisesi’nin uzun tarihinde Roma’da tahsil gören tek Ortodoks din adamı. Heybeliada’daki semineri bitirdikten sonra Roma’da papalık üniversitesi olan Gregoryana’da okudu. Kilise hukuku üzerinde ihtisas yaptı. 22 Ekim 1991 tarihinde Ortodoks Kilisesi’nin başına seçilen 270. Patrik, dünya Ortodoks kiliselerinin ruhani önderi.
Patrik Bartholomeos
Fener Patrikhanesi bugün bir değişimin içinde ve dünyadaki yeri değişiyor. Rusya kilisesiyle karşılıklı ilişkilerinin bozukluğu artık bir sır değil. Zaten Patrik I. Bartholomeos Cenapları çok açık sözlü; biyografisinde kilisesinin ve cemaatiyle ilişkilerinin tasvirini çok açık ve seçik yapan bir din adamı. Bu görülmemiş bir meziyet ve fazilet, şüphesiz Türkiye halkı ve kamuoyu için bir şans.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
YABANCI DİLLERE HÂKİM
Çok lisanlar biliyor. Memleketimizdeki tahsil ve geleneğin getirdiği iki dilliliğin dışında İtalya ve Münih’teki tahsili sırasında kilise hukuku dolayısıyla edindiği İtalyanca, Almanca, kendi kuşağının yabancı dili olan Fransızca ve İngilizce biliyor. Bunları iyi kullandığına herkes şahit oldu. Yunancasını dinlemek, bu dili bilmeyenler için her şeyden önce bir armonik zevk.
Olaylara ve Türkiye Ortodoksluğunun tarihine soğukkanlı bakan bir tarihçi. Hiç şüphesiz çok takdir toplayan bir çevre filozofu. Din adamının gözüyle çevre sorunlarını ele alışında İran eski cumhurbaşkanı ve önemli müçtehidlerden Muhammed Hatemi ile ikisini okumak beni şahsen aydınlattı.
EN LİBERAL KİŞİLERDEN BİRİ
Kendisini sevenler ve kilisesinde muarızı olanlar bile var. Çünkü dünyanın şartlarına intibak etmeyi bilen dini Patrik Bartholomeos için bütün cemaatinin hatta Türkiye’nin en liberal şahsiyetlerinden demek yanlış olmaz. Türk devlet kurallarına, devlet protokolüne ve memleketin kutsallarına en çok saygı gösterenlerden.
Haberin Devamı
Elçin Macar gibi Ortodoks Kilisesi’ni iyi tanıyan ve Fener’deki patrikhane üzerine çalışmaları olan iyi bir yazarın soru cevap şeklinde hazırladığı biyografik eser; “Patrik Bartholomeos - İmroz’dan İstanbul’a”.
ANLAŞMAZLIKLARIN ORTASINDA
Türkiye’de Ortodoks cemaat var ve iki imparatorluktan kalma en eski kurum. İstanbul’daki kitle azaldı ama dünyada varlar ve Ortodoks dünyasındaki anlaşmalar-anlaşmazlıkların ortasında Patrik Bartholomeos çok güçlü olarak duruyor. Bazı girişimleri çok farklı; mesela bütün Batı Avrupa Papa’yı ve İspanya Küba’yı dışlarken, Patrik I. Bartholomeos orayı ziyarete gitti ve destek oldu. Bu gibi kitapları okumak gerekli hem de Patrik Cenapları’nın üslubu ve Elçin Macar’ın yazarlığıyla çok keyifli bir okuma.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
TÜRKİYE’DEN GEZİ İZLENİMLERİ
SON aylarda konferanslarım dolayısıyla tanıdığım Anadolu şehirlerini yeniden geziyorum. Bazılarına 15-20 yıl sonra dönüyorum, bazılarında birkaç yıl öncesinden kalma anılarım tazeleniyor, günümüze geçişi gözlemliyorum. Şunu söyleyeyim; Anadolu yorgun ama bitkin değil. İktisadi kriz şüphesiz ki orada da gözleniyor fakat bunun yıkım getirdiğini söylemek en azından her yer açısından doğru değil.
EN DAYANIKLI HALKLARDAN BİRİYİZ
Türkiye halkı, kendini 30 yıldır hükümetlerin yanlış ya da doğru politikalarına rağmen korumayı bildi ve civar ülkelere göre kesinlikle örgütsüz değil. İktisadi durgunluk üretim düşüklüğüne rağmen çalışma temposu itibarıyla Türkiye civar ülkelerin içinde halkın en dayanıklı olduğu bir yer. Bunun hükümetlerin politikasıyla da pek alakası yok. Hiç kimse tabiatın ve gayretli bir milletin kısmi refahını kendinin yarattığını iddia etmesin.
Patrik Bartholomeos
Haberin Devamı
Türkiye’nin düzenlenme ve atılım politikalarının devirleri belli. 1920’lerden sonra savaş ve barışla sınırları tespit, sağlık ve eğitim konularında dirilme, II. Cihan Savaşı’ndan sonra fiilen savaşa girmemiş bir memleketin ithalat yapamaması ama akla hayale gelmeyecek emtiayı ihraç edebilmesi dolayısıyla yaptığı birikimin hayata geçmesi. Türkiye’nin çok partili rejimde birçok insanın sahte demokrasi diye nitelemesine rağmen vatandaş haklarının ve milletin bu haklara sahip çıkmasını, ziraatta ve sanayideki gelişmelerle geleneksel çizgilerden kurtulmaya başlamasını belirtmek gerekir. Bu arada memleketin maarif sisteminde büyük çöküntüler meydana geldi ama seçkin eğitim kurumları da ortaya çıktı.
Haberin Devamı
1960 ve 1970’lerde Türkiye elektrifikasyona geçti. Petrolü olan memleketlerin bazılarının bile bu konuda ne kadar geride kaldığını düşünürsek Türkiye’ninki önemli bir sanayi altyapısı atılımıydı. Kısacası Türkiye memleketi ve dünyayı biz yarattık gururuyla dolaşan muhafazakâr hükümetlerden daha çok sanayi ülkesi olma vasfına kavuşmuştur. Bunun tesiri görülüyor. 1960’larda jeneratörler ülkesinde geziyorduk. 1970’lerde köylere kadar aydınlanan bir ülke. Bunun getirdiği uyanıklığı eski bir Sudan sefiri (Diab) Libya’daki bir toplantıda dile getirdi; “Türkiye’nin en uzak köyündeki köylü bile siz Arap münevverlerinden daha aydınlık kafaya sahiptir.” Bu mukayeseyi ben yapmıyorum. Bir vatanperver olan Sudanlı Büyükelçi’nin de ulusuna karşı aşırı küçümseme duymayacak kadar sağlıksız olduğunu zannetmiyorum. Çok bilgili bir biriydi ve Şark dünyasını da tanıyordu. Konuşma örnekleri bunu gösteriyor.
Bugün Türkiye’nin problemleri başka. Doğu Akdeniz’deki donanma üstünlüğü kabul etmek istemeyen bir dünya var. Belirli kurumlarımıza karşı dış müdahaleler söz konusu.�Anayasal kurumlarımızın mantıksız olarak değiştirildiğini anlıyoruz. İktisadi dağılım ve yatırım politikaları birbirini tutmuyor. Bütün Akdeniz’in en geniş ve bereketli ovasındaki (Çukurova) üç vilayetin gelirleri her zaman söylediğim gibi “sandalyeci” denen İnegöl’ün ihracatıyla ancak yarışıyor.
Çukurova’da ziraatta da çöküntü var. Ama yanıbaşındaki Konya, Orta Anadolu’daki Afyon, Kayseri, eskinin Niğde Aksarayı, bugünkü Aksaray Vilayeti sınai bir kalkınma içindedir. Şehirlerin çevresi bile değişmiştir. Eskişehir’in Sivrihisar gibi kazaları ve merkezi bir Orta Avrupa görünümündedir. Bir şehrin asırlık birikimi nasıl eğitim ve kültürel faaliyete, zevke çevrildiğini gördüm. Tramvayın üstünde “Opera Meydanı” yazıyor bunlar tasavvur edilecek manzaralar değildi. Gaziantep Suriyeli hücumuna rağmen doğan keşmekeşin yanında kalkınma yolundadır. Tabii bu arada Çukurova’nın şehirleri gibi zenginliğe rağmen çöken yerler de var. Adana bunların başında geliyor. Türkiye kentlerinde henüz görülmeyen bir eşitsizlik var; hayatın işleyişinde, şehrin mekân konumlanmasında üretim ve tüketimin eşitsiz dağılımında. Son 30 yılın getirdiği en çarpıcı örnek bu. Adana’da çöken sanayi ve ziraatın yerine dönüşüm adı altında bölgeyi çöplüğü çevirmek gibi işler de göze çarpıyor.
Patrik Bartholomeos
PARLAMENTONUN ROLÜ AZALTILDI
Anayasal düzen parlamentoyu sadece yeniden düzenlemekle kalmadı. Parlamentonun rolü azaltıldı. Meclis’teki tartışmalar açıkçası vatandaşın ilgisini çok çekmez hale dönüştü. Bu arada tabii görülmemiş teatral çıkışlar var. Muhtemelen çifte pasaportlu, daha evvel Alman milletvekili ve Almanya’nın Avrupa Parlamentosu’na gönderdiği bir hanımefendi Meclis’te Türkiye’nin diller halitası bir ülke olduğunu söyleyerek Kürtçe ve Almanca konuşmuş. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Avusturya-Macaristan Parlamentosu olmadığı belli. O tarihi parlamento rengârenk bir imparatorluğun meclisiydi. İlk Osmanlı Parlamentosu’nda da kısmen bu görünüm vardı. Dolayısıyla Avusturya Parlamentosu’nda Macar ve Çek milletvekillerinin kendi dilleriyle konuşması anlaşılır bir şeydi. İlk iş milletvekillerine gelecek intihabda Türkçe bilmeleri şartı getirildi. Zaten Macaristan federal bir parçaydı. Bu dili konuşan arkadaşların her türlü kanunu ve politikayı tartışacak kadar lisanlarını bildiği de çok malum değil.
Birkaç cümle kurmakla iş bitmiyor. Bütçe kanunu konuşacak kadar lisana hâkimler mi? Türkiye Büyük Millet Meclisi oturumlarını Berlitz lisan okuluna çevirirken, bazı konularda uyum sağlanması gerekir. Olumsuzluk ve yetersizlikler olabilir ama Türkiye Parlamentosu Almanca konuşulacak kadar mudhike (vodvil) alan haline getirilmez. Yarın burada Flamanca konuşanlar da çıkabilir. İlla da yabancı dil konuşacaksanız Latince olması tercih edilir. Bir yerde milletvekillerinin önce resmi dillerini çok iyi bilip konuşmaları gerekiyor. .
..
Lord Elgin Mermerleri
#Lord Elgin#Mermer#RODOS
Aralık 26, 2021 06:296dk okuma
Paylaş
19. yüzyıl başında Lord Elgin, Osmanlı Devleti nezdinde Britanya Büyükelçisi idi. Lord Elgin, harabeye dönmüş Atina–Parthenon mabedindeki alınlıkları alenen yürüttü ve İngiltere’ye nakletti. Boris Johnson henüz başbakan değilken “Lord Elgin Mermerleri”nin Yunanistan’a iadesinin doğru olacağını söylemişti. Yıllar sonra Başbakan Boris Johnson, “Müze otoriteleri buna karar verirse niye olmasın” dedi. Hiç kuşkunuz olmasın, müze otoriteleri, bu teklife hiç razı olmazlar.
Haberin Devamı
ŞU günlerde Britanya Başbakanı Boris Johnson, Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis ile buluşmasında bir eski demecine atfen Miçotakis’in talebiyle karşı karşıya kaldı. Boris Johnson ilginç ve doğru bir çıkışla 1986’da henüz başbakan değilken Atina’da Helena Smith adlı gazeteciye verdiği demeçte, British Museum’da bulunan “Lord Elgin Mermerleri” diye bilinen, aslında Parthenon Tapınağı’nın alınlığında (yani üst üçgen cephede) bulunan kabartmaların British Museum’dan alınarak Yunanistan’a iadesinin doğru olacağını, bu gri havalı memlekette bahsi geçen mermerlerin hiç de yerini bulmadığını ve ahalinin de bunlardan bir şey anlamadığını beyan etmişti.
Lord Elgin Mermerleri
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
SENELER SONRA DEĞİŞEN CEVAP
Fikrine destek olarak Oxford Üniversitesi ve onun kütüphanesinde çalışan, klasik Yunanca ve arkeoloji okuyan talebelerin bu fikirde olduğunu da belirtmişti. Boris Johnson klasik Yunancayı iyi bilir. Neredeyse 40 sene sonra Başbakan’a Miçotakis bunu hatırlatıyor ve mermerleri geri istiyor. Tabii fazla sorumluluğu olmayan bir münevverin serbest konuşması başkadır, nitekim Başbakan Boris Johnson’ın bu sefer cevabı “Müze otoriteleri buna karar verirse niye olmasın” şeklindedir. Hiç kuşkunuz olmasın, müze otoriteleri, Miçotakis’in bu teklifine hiç razı olmazlar.
TÜRKİYE KATILMAMIŞTI
UNESCO’nun o tarihlerde Üçüncü Dünya ülkelerinden yağmalanan eserlerin asıl sahibi ülkelere iadesi üzerindeki konvansiyonuna Batı’daki müzeci ülkeler ve bu arada Türkiye de katılmamıştı. Çünkü bizim elimizde de saltanat devrimizden kalma İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin birçok eserini, Lübnan, Irak ve Suriye’nin talep etmesi mümkündü. Biz de gerçi hırsızlıkların geniş ölçüde mağduruyduk ancak buna rağmen haklı olarak çekinildi. Fakat Bergama, Efes, Miletos gibi bölgelerden kaçırılan eserlerin dışında İkinci Meşrutiyet devrinde Alman müze otoriteleriyle bir sözleşme dahi yapılmıştır; buna göre geçici bir dönem için sadece restorasyon ve faydalanma kaydıyla 10 bin kadar çiviyazısı tablet ve Boğazköy sfenksleri ödünç olarak gönderilmişti. Almanya bunları onlarca sene vermeye yanaşmadı; borcunu unutan adam rolünü oynadı.
Haberin Devamı
‘İÇ ETMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ’
1990’ların başında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Engin Bey’le Almanya’ya, Berlin’e giden heyetteydim. Karşımızdaki müze otoriteleriyle adeta kapıştık. Hele bazıları Demokratik Almanya’nın (DDR) mirası olan memurlardı. Bir sene evvel DDR, tabletleri olduğu gibi iade etti. “Şimdi bakıyorum yeni ideolojiyi benimsediniz. Bizim sfenksleri iç etmeye çalışıyorsunuz. Yalnız bu UNESCO anlaşmasıyla ilgili bir şey değil. İki egemen devletin yetkililerinin karşılıklı bir anlaşma ve sözleşmeyle yaptıkları bir işlem. En basit hukuk kurallarına ve hüsnüniyete umuyor” dedik. Kavga sürdü, yakın zamanlarda sfenksler de döndü.
‘OSMANLI BAĞIŞLADI’ İDDİASI
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
2007 yılında Atina’da Parthenon’un dibinde muhteşem bir müze açıldı. Bu Parthenon Müzesi’ydi. Beni de davet ettiler, gittim. Gerçekten eserlerin teşhiri, harabelerin üstüne konan ve neredeyse büyük kısmı camla inşa edilen bu müze başarılı bir sergileme örneğiydi. Profesör Bandırmalidis (ki Makedonya kralı Filip’in mozolesini keşfeden arkeologdur), yeni müzenin müdürüydü. Teşhirin mükemmelliği yanında Elgin Mermerleri’nin dolayısıyla Parthenon alınlıklarının eksikliği görülüyordu. 19. yüzyıl başında Lord Elgin, Osmanlı Devleti nezdinde Britanya Büyükelçisi’ydi. İkinci Viyana Kuşatması’nı takip eden savaşlarda Atina – Parthenon mabedi Venediklilerin elindeydi ve Venedik komutanı daha önce camiye çevrilen bu yapıyı cephanelik olarak kullanıyordu. Denizden atılan topla bir infilak meydana geldi. Parthenon bugünkü konumuna dönüştü. Birkaç zaman sonra Lord Elgin bu harabeye dönmüş binadan ismi geçen alınlıkları alenen yürüttü ve İngiltere’ye nakletti. Bugün Britanya Müzesi bunların Osmanlı İmparatorluğu tarafından bağışlandığı bahanesini ileri sürüyor. Tartışılır bir gerçektir, noksan bilgilere dayanıyor. Parthenon’un içinde Fidias eseri olan Athena heykeli ve birçok parçalar daha evvelden yok olmuş vaziyette.
Haberin Devamı
SİYASET BAŞKA İLİM BAŞKA
Müzeden çıktığım anda Yunan televizyonu benden demeç istedi. “Bütün bu eserler yerinde ağır ve göz alıcıdır. İtalya Rönesansı’nın eserleri Floransa’da, Roma’da, Napoli’de ve Milano’daki müzelerde. Türkiye’deki eserler bizim güzel müzelerimizde ve açık havada korunan ören yerlerimizde ve tabii Yunanistan’ın büyük eserleri de Yunanistan’da teşhir edilmeli. Böyle bir müze ortaya çıktıktan sonra Parthenon’daki alınlık eserlerin (yani Elgin Mermeri diye adlandırılanların) British Museum’un soğuk havasında yeri yoktur, derhal iade edilmelidir” dedim. Demeç iyi karşılandı. Siyaset başka, komşuluk başka, ilim ve sanat başka.
HERKES KAÇAKÇILIKTAN MUZDARİP
Haberin Devamı
Dünyadaki bu ahlak dışı, sözde ilmi ama ilim düşmanı eski eser kaçakçılığının en büyük zararını gören ülkelerdeniz. Akdeniz dünyası yağma alanı halinde. Sadece biz değil, Mısır, Suriye, İtalya ve Yunanistan da hâlâ bundan pek kurtulamıyor, bütün halkının bu konuda çok teşkilatlı ve bilinçli olduğu İsrail hariç. Boris Johnson haklıydı. Şimdi de cesur olursa iyi bir örnek olur. Açık konuşmalı; Yunanistan’ın bu başarısını da herkes izler.
RODOS’UN FETHİNİN 500. YILI
500 sene evvel tam bu hafta Rodos, Türk İmparatorluğu’na katıldı. Kuzey Ege adaları, yani Limni, Taşoz (Tasoz), Semadirek (Samothraki), Midilli, Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada (Tenedos), Fatih Sultan Mehmed’in devrinde Türk-Akdeniz adaları olarak imparatorluğa kazandırıldı. Daha ilginç bir şey; bu silsileden sayılmayan ve karşı kıyaya yakın olan Euboia, yani bizim Eğriboz dediğimiz, ürünleri fevkalade lezzetli, jeolojik bakımdan ilginç ada da Fatih devrinde imparatorluğa katıldı. Bu fethi niye yaptığının Yunanistan’daki rivayetleri meşhurdur. “Padişah burayı gezdiği zaman o kadar beğenmiş ki bir an evvel alalım” demiş. Oysa stratejik önem bu hikâyenin önünde.
Lord Elgin Mermerleri
FETHİ KANUNİ TAMAMLADI
Adanın fethinden önce ilk Osmanlı devrinde başvurulan ama Fatih’in bilhassa başarıyla yönettiği, “istimâlet” dediğimiz, çeşitli halk grupları ve özellikle kilise ile yapılan ön görüşme, anlaşmalar ve sözleşmeler yapılması burada da yürürlükteydi. Nitekim adaların fethinden hemen sonra Ortodoks manastırlarına gerekli imtiyazlar verilmiştir. Fatih zamanındaki Osmanlı donanması Rodos kuşatmasına başladı fakat zaferle bitiremedi ve bu ada Haçlı Seferleri zamanında kurulan Saint Jean Şövalyeleri’nin yatağı halindeydi. Fethi tamamlayan, torun çocuğu olan Kanun Sultan Süleyman’dır. Rodos onun ilk başarılı deniz seferi, hatta fethidir. Ada şövalyelerden “vira” ile alındı ve Rodos Şövalyeleri, yani Saint Jean tarikatı daha evvel Bodrum’da kaybettikleri için bugünkü Malta Adası’na çekildiler. Vira sözleşme, savunmacıların taşınır malları ile cepheden çekilip mevkiyi teslim etmesidir ve Slav asıllı “güven, söz verme” anlamında bir terimdir.
Rodos, Türk tarihinde Cem Sultan’ın bu adaya sığınması gibi bir talihsizlik de yaşamıştır. Şövalyeler Cem’i İtalya’da Papalık’a naklederek bir şantaj unsuru olarak kullandılar. Cem Sultan’ın vaftiz edilmiş torunları da kaleyi savunan Haçlıların yanındaydı. Kanuni onları serbest bıraktı. Burada kardeş kavgasının imparatorluk politikasında nelere mal olduğu açıkça görülür. II. Bayezid tarafından rehin için ödenen meblağ Papalık’ın yıllık cari harcamalarına eşitti.
TÜRK NÜFUSU BULUNUYOR
Rodos, Trablusgarb Savaşı’nda İtalya’ya karşı gösterilen savaşın bedeli olarak, İtalyanların Dodecanese denen On İki Adalar’daki mukabil deniz seferi ve bu adaları işgal etmesiyle elden çıkmıştır. Yani Rodos, 391 yıl Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Diğer adalardan farkı hâlâ bugün bile kültürel azınlık dediğimiz Türk nüfusun bulunmasıdır. Adadaki Osmanlı eserleri çok önemlidir. Bütün bunlara rağmen Lozan Antlaşması’yla statüsü tespit edilen Türk Okulu kapatılmıştır. Bu çirkin işlemin Yunanistan’ın politikası dışında Avrupa Birliği’nin hangi kültürel haklarla, dilleri koruma politikasıyla bağdaştığını sorgulamak gerekir. Bir bakıma 500 yıl önce başlayan 4 asırlık Doğu Akdeniz’deki Türk varlığının rahatsız edici bir hatıra olduğu anlaşılıyor. Niçin?
Bert Fragner
#Bert Fragner#Roman Kahramanları#Dostoyevski
Ocak 02, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Bir müddettir bozulan sağlığı yüzünden Prof. Dr. Bert Fragner tam 80 yaşında aramızdan ayrıldı. İyi bir dosttu. Birçok milletin ilim cemiyetine üyeydi. Doğu dünyasını bir kültürler birliği olarak görürdü. İran kavramının ve kimliğinin Türklerin Selçuklular dönemiyle İran’da başladığını çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.
Haberin Devamı
Prof. Dr. Bert Fragner 1941 doğumluydu. Aralık ayının 16’sında Bert Fragner’in vefatı haberini aldım. Andreas Tietze gibi Türk dilini, tarihini, edebiyatını en inceliklerine kadar bilen ve muhteşem Türkçesi olan, çok dilli ve hatta kendini bu topluma ait hisseden bir büyük oryantalistten sonra İran bilim sahasında da Fragner’in bu kaybı elimdir. Bir müddettir bozulan sağlığı yüzünden tam 80 yaşında aramızdan ayrıldı. İyi bir dosttu.
Bert Fragner
FARSÇASI MÜKEMMELDİ
Viyana Üniversitesi’nde parlak bir doktora yaptıktan sonra Beyrut’ta ve İran’da uzun yıllar çalıştı. Farsçası mükemmelin de ötesindeydi. Freiburg’da, Viyana’da, Bern’de ama asıl Bamberg Üniversitesi’nde profesörlük yaptı. Berlin’de kendisiyle yakından görüşürdük. 2003’ten sonra tekrar Bamberg’e döndü ve orada muhteşem bir İran tetkikleri kürsüsü kurdu. Ömrünün son yıllarında ise Avusturya Bilimler Akademisi’nin asli üyesi olarak İran tetkikleri üzerinde Akademi’yi faaliyete geçirdi. Adeta Hammer’den beri uyuklayan Persoloji’yi diriltmiştir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Tıpkı Andreas Tietze gibi bağnaz dini duygulardan uzak bir laikti. Doğu dünyasını bir kültürler birliği olarak görürdü. İranlı ile Türk’ü, Türk ile Arap’ı birbirinden ayırmazdı. Bilhassa Türk - İran medeniyetinin müşterek inşası üzerinde ısrarla durmuştur. İran kavramının ve kimliğinin Türklerin Selçuklular dönemiyle İran’da başladığını çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Gerçekten de İran’da Farslılık, Türklükten önce İranlılık diye bir mefhum vardı. Bu son asırda milliyetçi eğilimlerin kuvvetlenmesini engellemedi ama şurası açık ki bu iki uygarlığın karşılıklı eğilimi onu çok ilgilendirmişti. Klasik Farsça (Darî), modern Farsça ve Tacikçeyi bu kadar ustalıkla kullananı görmedim.
SAYGI VE SEVGİ DUYARLARDI
İran gezilerimin birinde, o da bir akademik grupla geziyordu, İsfahan’da karşılaştık. Bu ülke Batılılara vize vermiyorken ona vermişlerdi. İranlıların, her sınıftan ve her düşünceden insanın onun etrafında Agai Fragner diye, nasıl saygı ve sevgiyle dolaştığını gördüm. Nitekim vefatında en candan bir başsağlığını da İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatibzade resmi bir tebliğle ilan etti.
Haberin Devamı
Fragner, Türk - İran kültür ilişkileri üzerinde hassasiyetini her fırsatta göstermiştir. Zaten dostluğumuz da böyle başlamıştı. Kurduğu ve ünlü bir kuruluş olan Avrupa İranoloji Cemiyeti’ne beni üye olarak önerdiği zaman çalışmalarda ve derneğin havasından bunu fark ettim. Bu önemlidir çünkü Louis Massignon gibi bir ünlü Arabistin Türklerle Araplar arasındaki münaferetten hoşlandığını, hatta Hamid Algar’ın bile Türklerin aleyhine İran tercihini açıkça ortaya koyduğunu görmüşümdür. Bu lüzumsuz duygulardan uzak biriydi.
İSTANBUL TURLARI YAPTIK
Türkiye’ye geldiği zamanlarda görüşürdük. Hatta birisinde hatırlıyorum; surların etrafında ve içindeki mahallelerden başlayarak İstanbul turlarını yaptık. Bu alışılmış bir İstanbul gezisi değildi. Ne Bert’in ne de bir başka oryantalistin pek uğradığı yerler olduğunu zannetmiyorum. Sıcaklığı ve ilgisiyle oradaki insanları bile büyüledi. Bert’te sureti katiyede Orta Avrupa’ya has bağnazlık yoktu. Eşi Christa ile evlerinin kapısı ve sofrası açık bir çifttiler.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Birçok milletin ilim cemiyetine üyeydi. Yazdıkları eski İran tarihi kadar, modern dünyayı da kapsıyordu. Modern İran, Tacikistan ve Orta Asya üzerinde yazdıkları bir yabancı gözlemcinin küstahlığı, soğukluğu veya yabancılığının dışında konulara inen, sıcak bir şekilde bakan ve ne olursa olsun Doğu dünyasının bir bütünlüğü olduğunu ortaya koyan görüşlere sahipti.
Şüphesiz ki Avusturya İran tetkikleri Joseph Hammer’den sonra en önemli üyelerinden birini kaybetti. Ama şurası da ayrı bir üzülecek nokta ki özlenecek bir dost, insanlığıyla insanları etkilemiş ve her zaman herkesin özleyeceği biri olduğu açıktır.
LİSEDEKİ ROMAN KAHRAMANLARI
SAKARYA Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi’nde bir zamandır yapılan roman kahramanları festivali var. Öğrencilerin roman okumasını teşvik etmek, asıl önemlisi de romandaki kişilikleri dikkatlice ve içsellikle (eminent) benimsemek için bir yol bulunmuş; dramatik unsur. Belirli bir roman karakterinin kılığına girilecek ve o dekorda çalışılacak. Bu okulun bütçesinden de değil. Öğrencilerin kendi imajı, bilgisi ve gayretiyle çizeceği karakterler, ısmarlayacağı kostümlerle oluyor. Edebi söyleşiler ve yazarların ziyareti de günü tamamlıyor.
Bert Fragner
Haberin Devamı
Bunu yapmak bir başarıdır; tertipleyene de ödül verilir. Lakin bütün kasabalarda olduğu gibi çok bilmişlere burada da rastlanıyor. Kasabalarda 19. yüzyılın Rus ve Fransız romanlarından da çok iyi bildiğiniz bazı ilginç(!) tipler çıkar. “Lise talebesine böyle roman öğretmek neyin nesi? Ortalama vatandaş böyle mi yetiştirilir?” gibi zırvalarla seslerini yükseltirler. Bu ortalama vatandaştan kastedilen nedir? Bu da bir tartışma konusudur.
DERİNLİKTEN YOKSUNDULAR
Sosyal Bilimler Liseleri’nin kuruluş safhalarına katıldım. Maalesef kurucularda büyük bir derinlik görmedim. Hatta bazı tekliflere çok gülünç itirazlar ileri sürdüler. Eski Yunanca seçmeli ders olsun dediğimde, birisi, “Yunanca başka bir medeniyetin dilidir” dedi. Adamın kastettiği ortaçağ Avrupa medeniyetinin mensuplarının, İslam dünyası temel Yunanca tercümeleri yaparken, daha ağaçların arasında, ormanda, kulübede yaşadığından haberi yoktu.
Haberin Devamı
HEYECANLARINI ÖLDÜRMEYİN
Halen de bu liselerde okuyan öğrenciler Milli Eğitim Bakanlığı’ndan da, birtakım öğretmenlerden de daha heyecanlıdır. Onların heyecanını öldürmeye de kimsenin hakkı olmaması gerekir. Hiç şüphesiz eğitim sorunlarıyla ilgilenmek ve söz söylemek herkesin hakkıdır. Ama “hödüklük” ile yapılması gerekmiyor. Merhum Cemil Meriç’i tanıdım, okurdum da. Herhalde kendisi bu olayları görse çok üzülür, kahırlanır ve acı acı gülümserdi.
VETERİNER HEKİMLER
HABERTÜRK’te yaptığım bir programda hayvan bakımındaki edepsizlikler, yanlışlıklar ve gaddarlıkların üzerinde durdum. Bir ara bu işe bazı veteriner hekimlerin de karıştığını söylemiştim. Lakin bir istisna koydum. “Tabii herkes böyle değildir” dedim. Anlaşılan konuşurken üslup itibarıyla bu ayrımı fazla vurgulamayı unuttum. Kabahat her zaman yanlış anlayandan çok, biraz da ifadede eksiği olandadır.
Bert Fragner
‘HAKLI GÖRÜŞLER’
Veteriner doktorlara karşı olmadığımı hatta onları tenkit dahi etmediğimi herkes bilir. Bazı problemlerin farkındayım. Yanlış anlaşılmayı ifade ile Veteriner Hekimler Derneği’nden Dr. Gülay Ertürk bana uzun bir mektup yazmak zarafetinde bulunmuş. Bu metnin hepsini burada vermem imkânsız, çok kısaca bahsedeceğim.
Veteriner hekimlerin çektiği sıkıntıları, maaşlarındaki düşüklüğü, daha beteri bazı ahlaksız kasaplık et ve sürü sahipleri tarafından mezbahalarda tehdit edildiklerini, devlette hak ettikleri itibarı görmediklerini belirtiyor. Donanımsız fakültelerin açılmasından dolayı bazı sorunların olduğunu da ekliyor. Bütün bunlar haklı görüşlerdir.
Yanlış anlaşılmaktan dolayı özür diliyorum ama maksadımın da başka olduğu açıktır. Ayrıca bazı cins köpeklerin maskeyle dolaştırılması için yeni bir düzenleme yapıldığı duydum, inşallah uyulur.
UMUT DOLU VE AYDINLIK BİR YIL DİLEĞİYLE
SEVGİLİ okurlarım, bu yıl büyük yazar Fyodor Dostoyevski’nin 200. doğum yıldönümü kutlanıyor. Ülkemizde üstünde çok durulmadı. Daha öncesinde bir yazı kaleme almıştım. Yeni yılınızı kutluyorum. Size gerçekten aydınlık, ümit dolu bir yıl diliyorum. Gelecek senenin ilk yazısı Fyodor Dostoyevski üzerine olacak. Ümit ederim ki insanlığın yaşayabilmesi derin düşüncesiyle insanlara umut veren Dostoyevski’yi de bu vesileyle anarız.
Dostoyevski
#Dostoyevski #Ekmeleddin İhsanoğlu#Dârülfünûn
Ocak 09, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Orta tabaka bir memur aristokrat aileden geldi. Zengin bir yaşam sürmedi. Dostoyevski’nin 60 yıllık ömründe yazdığı romanları okuyanlar ne Rusya’yı ne de zengin tabakayı, sadece insanları görürler. Şüphesiz ki bütün Rusya’nın en sevdiği yazar, dış dünyada da öyle.
Haberin Devamı
1821 Kasım’ında doğdu. 60 yıllık ömrü ve ortaya koyduğu eserler hem vatanı Rusya’da hem Slav dünyasında hem de o dünyayla tarih boyu birkaç asır birlikte yaşayan Türk dünyasının kesimlerinde münakaşa konusu. Dünya Dostoyevski okumaya devam ediyor. Rusya onunla iftihar ediyor ama Rus edebiyatının Turgenyev başta, büyükleri onu tenkit etmekten geri kalmadılar. Bu tenkitlerin bazıları onun siyasi görüşlerinin ötesinde psikolojik tahlilinde abartmalara (!) kadar uzanıyor. Sovyet İhtilali onu farklı değerlendirdi ama 1956’dan sonra ayrı bir Dostoyevski vardı.
Dostoyevski
ZENGİN BİR YAŞAM SÜRMEDİ
Bizim yazarımız Yaşar Kemal bile Tolstoy’un müzesinde bir aristokratın her zaman için var olan imtiyazından, Dostoyevski’nin perişan müzesinde ise bir halk yazarının uğradığı haksızlıktan söz edebiliyor. Gerçek öyle midir? Orta tabaka bir memur aristokrat aileden geldi. Böylelerine hizmet asili (Liçniy Dvaryenin) denir. Zengin bir yaşam sürmedi. Büyük zenginliklere has çılgınlıkların en hafifi bile onu mali bakımdan darmadağın etmiştir ve oradan da tabii yine bir psikanaliz yapan roman ortaya çıkmıştır; “Budala”. Hayatı zordur. Saradan (epilepsi) mustaripti. Geçirdiği krizleri edebiyata canlı biçimde yansıttı. Bu bilgiler tıp bilimini hâlâ meşgul ediyor.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
SADECE İNSANLARI ANLATIR
“Bedniye Ludi”yi (Fakir İnsanlar) yazdıktan sonra I. Nikola polisinin gözü üstündeydi. Gogol’ün mektubu üzerine yaptığı yorum başını derde soktu. Zira şaşılacak kadar üstün bir hatipti. Mektup yüzünden sürgüne gitti. İdam cezasından son anda kurtularak gittiği bu sürgünden hırslı bir devrimci ve mülteci değil; koyu bir Slav taraftarı, Hıristiyan Rusya’ya inanan hatta Asyalı Türklere de pek hoş bakmayan biri ortaya çıktı. Ama Dostoyevski özelliği bu değil. Onun romanlarını okuyanlar ne Rusya’yı ne de zengin tabakayı, sadece insanları görürler. Şüphesiz ki bütün Rusya’nın en sevdiği yazar, dış dünyada da öyle.
TERCÜMELERİ YETERSİZDİ
Haberin Devamı
Tercümelerinin bazıları çok yetersiz olarak Fransız dilinden yapılırdı. Son zamanlarda çok iyi tercümeler var ve Dostoyevski hep sevilerek okunacak. Bazıları bunalacak, bazıları için tek okunacak roman yazarı. Raflarında “Karamazov Kardeşler”, “Suç ve Ceza”, “Ölü Evinden Hatıralar” tekrar tekrar okunmaktan yıpranmış ciltler halinde saklanır.
Hiç şüphesiz İskandinav edebiyatında da kendisinden sonra Fransız edebiyatında da Dostoyevski’den etkilenenler vardır. İsimlerini vermeseler bile aynı üslupla giderler ama onların bu kadar başarılı roman yazdığını söylemek mümkün değil. Başka türlü araştırmalar da var, özellikle Avrupa’da yapılıyor.
DOSTOYEVSKİ Mİ TOLSTOY MU
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Bir şey çok önemli; o, Slavların birlikteliğini siyasi söylemlerinde kullanırdı. Slav dünyasının onun için nasıl değerlendirmeler yaptığı tartışılır. Dostoyevski mi, Tolstoy mu? Bence her ikisi de. Bazen Tolstoy, Dostoyevski’den çok daha fazla enternasyonalist ama siyasi yazılarındaki bütün Slavlığına rağmen de Dostoyevski, Tolstoy’dan daha çok enternasyonal.
HECE DOSTOYEVSKI ÖZEL SAYISI
GEÇTİĞİMİZ yıl Dostoyevski’nin doğumunun 200. yılıydı. Bütün dünyada kutlandığı söylenemez. İşin garibi Rusya da beklenecek bir kutlama faaliyetinde bulunmadı. Buna karşılık son günlerde Rusçayı mecbur tutmak şartı ileri sürülerek Rusya Federasyonu’nun müdahale ettiği Kazakistan, Dostoyevski’nın 200. yılını kutlamıştır.
Dostoyevski
Haberin Devamı
ETRAFLI BİR BİBLİYOGRAFYA
Türkiye’de çok duyulmayan bir ilmi çalışma yapıldı. Hece Yayınları iki büyük cilt halinde “Dostoyevski Özel Sayısı” hazırladı. İki cildin toplamı 1.200 sayfayı buluyor. Etraflı bir Dostoyevski bibliyografyası veriliyor. Basım tarihleriyle birlikte yer alıyor. Türkçeye çevrilen eserler Birsen Karaca ve Gülsün Yılmaz Gökkis tarafından tertiplenmiş. Sevindirici bir gelişme. Kalabalık inceleme listesinin bazıları Rus yazarlara ait ve Rusçadan çevrilmiş. Bizim kuşağın ömrü boyunca böyle bir nitelik görülmemişti. Gelişme alkışlanır. Üstelik bütün bir yazar listesini vermem imkânsız fakat birçok orijinal makalenin, daha doğrusu uzun monografinin Türk yazarlar tarafından kaleme alındığını belirtmeliyim. İçlerinde akademik dünyamızda Rus filoloji tetkikleriyle uğraşanlar önemli bir grup.
Birçok yıldönümleri yapılıyor. Hatta bu önemli dönüm noktaları bizim yazarlarımıza ait. Yakın zamanda Yunus Emre bunlardan biriydi. Ciddi tarama içeren çalışma görmedim. Hece Yayınları’nın bu iki ciltlik faaliyeti düşünce dünyamız için bir kazanç. Üstelik Dostoyevski’ye başka edebiyatların inceleyicileri tarafından yapılan mukayeseli bir değerlendirme de katılmış.
Haberin Devamı
EKMELEDDİN İHSANOĞLU VE DÂRÜLFÜNÛN
PROF. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu siyasete girmesine, önemli bir diplomatik görevde başarılı bir şekilde çok uzun süre kalıp, daha önce de IRCICA’nın kuruluşu gibi yorucu bir faaliyetle uğraşmasına rağmen araştırmayı ve hocalığı ihmal etmeyen nadir insanlardandır. Gerçek anlamda Batılılaşmayı yaşayan bir Doğu münevveridir. Türkçesi ve Arapçası eşit derecede mükemmeldir. Ayn Şems Üniversitesi’nde kimya okudu. Meslekten kimyacı olduğu için Avrupa’da da tahsil görmüştür. Uzun seneler İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Bilim Tarihi Kürsüsü’nü, Türkiye’de bilim ve teknikteki modernleşme gibi karmaşık ve o derecede ihmal edilmiş bir konuya ayırmıştır. Bildiğimiz kadarıyla İstanbul Tıp Fakültesi’nde Arslan Terzioğlu ve uzmanların tıp tarihimizin ve tıp eğitiminin gelişmesi üzerindeki çalışmaları dışında matematik, fizik, kimya sahasında eğitimin düzenlenmesi, çağdaşlaşması Ekmeleddin Bey’in ve yetiştirdiklerinin sahasıdır.
Dostoyevski
İLGİNÇ BÖLÜMLER VAR
Türkiye’de üniversitenin tarihi yabana atılacak bir konu değildi. Çünkü bir zamanların parlak ve ardından inhitatı yaşayan dünyanın doğusunda yeniden dirilişin ve asra intibakın bir tarihidir söz konusu olan. “Fenler Evi” diye adlandırdığı “Dârülfünûn”, Ekmeleddin Bey’in uzun çalışmalarının bir icmali durumunda (Doğan Kitap, s. 448) 448 sayfalık bu kitaptaki bilgi ve tarifleri etraflıca anlatacak değilim ama ilginç bölümler var. Mesela Dârülfünûn’umuzun, bu bizim ilk üniversitemizin, Afganistan’da 1920’lerdeki kurucu çalışmaları. Sultan Abdülhamid dönemine ait Şam Tıp Fakültesi. Kitabın genel çerçevesi içinde yer almaz ama Beyrut Hukuk Mektebi, Bağdat Hukuk Mektebi ve (bu arada yazarımızın müsaadesiyle) Konya’daki Hukuk Mektebi. Hiç şüphesiz ki İstanbul Dârülfünûn ile Türkçenin bilim dili olarak yerleşme hızı artmıştır. 1920’lerde Jean Deny gibi Türkolog ve gramer uzmanı “Türkçe pekâlâ bir bilim dili” diyorsa, bazı şeyleri bilmek zorundayız.
Bu el kitabını okuduğumuz takdirde Türk üniversitesinin var olan devasa problemlerinin daha iyi teşhisini yapabileceğiz. Bence bu dalı, aynı zamanda bilim kurumlarının tarihi olarak ele almak gibi orijinal görüşün ve yöntemin büyük faydaları oldu. Türkiye’de hizmet ettiği bilimin tarihini bilmeyen, geniş halk tabakası ve öğrenciler değil, aynı zamanda meslektaşların kendileridir. Bu bakımdan bu yol ve çalışmaların yararlı olduğu kanaatindeyiz.
Babür Şah ve Hindistan
#Babür Şah#Hindistan#Bensiyon Pinto
Ocak 16, 2022 07:076dk okuma
Paylaş
Muhammed Zahîrüddîn Babür Şah, 1483’te doğdu. Babası öldüğünde 12 yaşında tahta çıkmak zorundaydı. Babür; Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail, VIII. Henry ve Şarlken hükümdarların devrinde Doğu’daki bir yıldızdı. Onun zamanında Delhi, Agra; tıpkı Isfahan, Tebriz ve İstanbul ile Batı’da bile bulunmayacak parlaklığa erişmiştir. Şair bir hükümdardı.
Haberin Devamı
1530 yılı aralık ayının son haftasında dünya tarihinin ve edebiyatının ünlü simalarından ve mutlaka döneminin hayranlıkla izlenen mareşallerinden biri olan Muhammed Zahîrüddîn Babür Şah, Agra’da öldü. Bir müddet için mezarı orada muhafaza edildi ve birkaç yıl sonra kendisinin Orta Asya’daki topraklarına kattığı Afganistan’da, Kabil’e nakledildi. Torunlarından Şah Cihan, 1646 yılında Babür Bahçeleri olarak bilinen yerde Babür Şah için muhteşem bir türbe inşa ettirdi.
Babür Şah ve Hindistan
Hiç şüphesiz ki bugünkü Afganistan’da Türk varlığının önemli bir temsilcisidir. O ve kendinden sonra Hüseyin Baykara devrinde Kabil ve Herat, Orta Asya edebiyatı ve medeniyetinin son merkezlerinden sayılır. Ama işin ilginç yanı, Babür sayesinde İran medeniyeti de yeni safhalara girdi ve Hindistan’da Fars dili ve kültürü mimariden musikiye, edebiyata kadar yeni bir safahatın, akışın içine girmiştir. Adeta Ahamanişler devrinden sonra İran kültürünün de yayılmasında rolü olanlardandır.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
12 YAŞINDA TAHTA ÇIKTI
Babür, 1483’te doğdu. Babası öldüğünde 12 yaşında tahta çıkmak zorundaydı. Timur’un bu torun çocuğunun oturduğu taht, bir iğneli minderdi. Fergana’yı ve yurdunu özleyen bu şair hükümdar, Semerkant’ı iki kere ele geçirdi. İkisinde de kuzeyden gelen Özbeklerin bilhassa Muhammed Şeybanî Han’ın tazyik ve tertipleriyle şehir dışında kaldı. Bu nedenle Fergana’daki hâkimiyeti öncesi saltanatının en uzun dönemini Afganistan’da geçirmiştir.
İNANILMAZ BİR ZAFER
Hindistan’da daha önce Türk devleti vardı ve Gazneli Mahmud bu ülkeye Asya’dan girmişti. Babür, 1521 ve 1522’den itibaren Hayber Geçidi’ni geçerek bugünkü Hindistan topraklarına adım attı ama asıl hâkimiyeti İbrahim Ludî Han’ı, Hindistan’ın bu en kuvvetli racasını Panişad Muharebesi’nde yendikten sonra ünlü Hind devletini kurmasıdır (1522 Mayıs). 1000’i aşkın fil ve 100.000 kişilik muazzam ordu karşısında, 10.000’i ancak geçen askeriyle inanılmaz bir zafer kazandı. En azından kendi askerleri kadar iyi savaşan İbrahim Ludî’nin ordusunda da kendisininki gibi askerler vardı ve aynı unsurlar bulunuyordu. Zaferini sağlayan nedir?
Haberin Devamı
Babür, Hindistan tarihinde konvansiyonel silahları kullanan ilk hükümdardır. Ordusundaki toplar hiç şüphesiz ki Fatih’ten sonra başlayan Osmanlı silah savunması, hele Yavuz Selim Han’ın toplarıyla mukayese edilecek gibi değildi ama Mustafa Rumî adlı Osmanlı topçu Komutanın yardımı ve komutası vardı. Asıl ilginci, tıpkı 15. yüzyıldaki Osmanlı ordusu gibi arabalarla topları naklederek orduları yenmişti.
KISA AMA MUHTEŞEM
Babür’ün kısa süren ama muhteşem Hindistan İmparatorluğu, bu ülkeye en azından bir görünüm kazandırmıştır. Bugün Türk dilinden ve unsurundan Hindistan’da birkaç fakir köy dışında kalan bir şey yok ancak bütün Kuzey Hindistan’daki şehirler, Delhi’deki Kızıl Kale gibi hamamından, medresesinden çarşısına kadar Orta Asya tipi mimari, bu alt kıtanın tarihindeki kendi özelliklerine sahip Fars edebiyatı, bu devirle başlamıştır. Maalesef Timur’un kendisini Cengiz Han’ın damadı olarak tanıtması gibi bir siyasi formül Timurlular tarafından muhafaza edildi. Bu nedenledir ki Hind halkının bunlara Mughal demesi yayıldı. Sorun, sonraki İngiliz kolonyal idarenin Türk devrine Mughal adını takmasından değil severek kullanmasındandır.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Çiftçilerin gücüne güç katan İmece Kart Çekiliş Kampanyası
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Bugün hiç şüphesiz ki Hind uzmanı Batılılar (hiç de küçümsenmeyecek kadar güçlü bir uzman grubudur) ve artık bazı Hindliler, Türk ismini kullanmaya başladı. Mesela Mansura Haidar’ın “Indo-Turkish Architecture” adlı İngilizce albümü (ki bu muhteşem araştırmanın basımında Halil Akıncı zamanında Türkiye Büyükelçiliği’nin de payı olmuştur) gibi eserler çıkmaya başladı.
Hind kıtasının görünümünde Babürlüler devrinin eserleri önde geliyor. Humayun ve Ekber gibi ilginç filozof imparatorlar vardır; Hind mistisizmi ile İslam tasavvurunu birleştirmeye çalışanlar. Her şeye rağmen Müslüman nüfusu en kalabalık iki ülkeden biri bugünkü Hindistan’dır. Pakistan ve Bengal de kıtanın bu devrinin eseridir.
Haberin Devamı
Babür; Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail, VIII. Henry ve Şarlken hükümdarların devrinde Doğu’daki bir yıldızdı. Onun zamanında Delhi, Agra; tıpkı Isfahan, Tebriz ve İstanbul ile Batı’da bile bulunmayacak parlaklığa erişmiştir. Şair bir hükümdardı. “Divan”ı Hindistan’da Türk edebiyatının önemli şiir kaynağıdır ama asıl önemlisi kendi hatıralarıdır. Üniversitemizin unutulmaz bilgini Reşit Rahmeti Arat tarafından “Vekay-i Babür” başlığıyla tercüme ve şerh edilmiş iki cilt halinde yayımlandı. Çağatay edebiyatının bir incisidir.
Bazı sanrıların aksine, kendisine pek bir parlaklık atfedilemeyen II. Beyazid’in Çağatay dili ve edebiyatını iyi tanıdığı açıktır. Herhalde onun bu ilgisini çekecek bir edebi muhit, Babür’ün zamanında ve sonrasında inkişaf etmiştir. Hatıratı için, onu İngilizceye çeviren William Beveridge ve Fernand Grenard gibi üzerine eser kaleme alan yazarlar methiyeler düzüyorlar. “Yaşadığını ve kendi portresini bu kadar ustalıkla çizen bir yazar az bulunur” demektedirler.
Haberin Devamı
BABÜR DEVRİNİ İNCELEMELİYİZ
500 yıl önce Hind’e giren bu hükümdarın, değerli yazar, şair ve komutanın sekiz yıl sonra ölümünün 500. yılı anılacak. Türkiye’de bu konuda araştırmalar başladı. Bizim için artık uzaksa da çok uzak bir saha değil. Yeni nesiller ilgi duymaya başladı. Hindistan tarihinin bu safhasına Hindoloji’nin ilgili bölümlerini etüt ederek girmemiz gerekiyor. Büyük Atatürk’ün Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Hindoloji’yi kuruş nedenlerinden biridir. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde o zaman Walter Ruben gibi büyük bir Hindolog tarafından temsil ediliyordu. Bugün Urdu dili tetkikleri de var. Bütün bu malzemeyi Babür devrini yeniden incelemek için değerlendirmeliyiz. Büyük bir hükümdardır. Asya’nın yıldızıdır. Yaptığı savaşlar itibarıyla önemli bir mareşaldir.
BENSİYON PİNTO
BENSİYON Pinto, uzun yıllar Türk Yahudi Cemaati’nin başkanlığını yaptı. Bu, konsey laikin başkanlığı demektir. 1954 yılından beri Türk Yahudi Cemaati içinde çok aktifti, spor hayatında da idareci olarak yeri vardır. En önemli nokta ise Türk Yahudiliğinin muhtar karakterini, Türkiye yurttaşlığını ve Türk vatanseverliğini dikkatle ve kuvvetle belirtmesidir. Bu tarafıyla da tanınmıştır ve temayüz etmiştir.
Babür Şah ve Hindistan
Cemaatin çok zor günlerinde (ki iki tane sinagog baskını içerir) soğukkanlı davranmayı bilmiş, ortalığı yatıştırmıştır. “Anlatmasam Olmazdı” adlı kitabında ise samimi olarak bir Türk Yahudisinin hayatında yaşadığı sıkıntıları ama bunun yanında da bu vatanı samimi olarak sevmesinin portresini çizmiştir. Bugün İsrail’de de Türkiye’ye en bağlı kalanlar gene Türk Yahudi Cemaati’dir.
Uzun yaşamında bir İstanbul beyefendisi olarak herkes ile ilişkilerini en şahsiyetli ve en saygılı biçimde yürüttü. Şüphesiz ki şehrimizin özlenecek, samimi, mizaç yönü güçlü simalarındandır.
KAZAKİSTAN
ORTA Asya ve Babür’ün mirası hâlâ gündemdedir. Kazakistan’daki son ayaklanma ve olay artık açıkça anlaşılıyor ki halkın çektiği iktisadi sıkıntılar dışında tıpkı bir Rus matriyoşkası gibi iç içe karıştırıcı unsurların sayısının çoğalmasıdır. İşin içinde Amerika ve müttefiklerinin olduğu açık. Çin’e karşı gösteri yapıyorlar. Ukrayna sorunu etrafında Rusya ile çatışma var. Rusya ise, Kazakistan’daki kendi etnik nüfusunu korumak istiyor; tabii nüfuzunu da. Bu dünyada Orta Asya’ya el atan daha başka karıştırıcı unsurlar da vardır.
Bir şey çok açık. Babür devrini de tetkik edeceğiz, Timur Han devrini çok iyi bilmeliyiz. Rusya tarihinin bu az bilinen, az tetkik edilen safhasını da tanımalı ve İran tarihi ile birlikte bakmalıyız. Orta Asya anlaşılmayacak bir şey, yer değil. Koridorun yan odaları var ama başladığımız yoldan gitmeliyiz. Gençlerin artık bu kıtaya ilgisi var ve biz burayı etüt etmek, bilmek zorundayız çünkü bu olayların dışında kalma lüksümüz yok. Gelecek yazılarda bu konuya döneceğiz.
Yine iğrenç saldırılar
#Sağlık Çalışanları#Saldırı#Mustafa Balbay
Ocak 23, 2022 07:085dk okuma
Paylaş
Son 20 yıldır hastane personeline saldırı âdet haline geldi. Saldırılar doğal bir kızgınlık veya bunalımla meydana gelen bir olay olmaktan çıktı. Bunların hepsi ahlak ve insanlık dışıdır. Bakanlık yetkilileri kendilerini methetmekten vazgeçip sağlık personelinin sıkıntılarıyla ciddi şekilde ilgilenmeli, yoksa yakın gelecekte hekimsiz ve hemşiresiz kalacağız.
Haberin Devamı
Doğrusunu söylemek gerekirse tıp tarihine edebiyat tarihinin paralel bir eğilimi vardır; hekimlerle dalga geçmek ve tenkit etmek. İnsanlar ölümün mukadder olduğunu kabul ettikleri kadar onun geliş şekline ve hekime suç bulmayı da âdet edinmişlerdir.
Tıp hizmetleri tarihinde, ABD bu konuda zirvede. Neredeyse her hastaneden çıkan hastanın önünü adeta kesiyorlar; kalabalık bir hukukçu kadrosu bu işlerle uğraşıyor ve ne yapıp edip ağır tazminatlar alıyorlar. ABD’de hekimler iş göremez, teşhiste kararlı olamaz hale geldiler. Bu hastanın lehine olduğu gibi aleyhine de oluyor.
Yine iğrenç saldırılar
Ankara’da silahlı kavgada tabanca ile vurularak yaralanan Fırat Ö. ve Ahmet Ö.’nün yakınları hastanede taşkınlık çıkarmıştı. Hasta yakınları, sağlık çalışanlarına fiziki müdahalede bulunmaya kalkışınca sağlık personelleri kapıyı kapatıp arkasında barikat kurarak saldırı girişimine direnmişti.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
AHLAK VE İNSANLIK DIŞI
Ülkemizde bunun ayrı bir tezahür şekli çıktı. Son 20 yıldır hastane personeline saldırı âdet hâline geldi. Hatta bunu ritüel haline getiriyorlar. Hiç değilse 80 yaşında amcaları vefat ettiğinde hastanenin camlarını indirmek âdet oldu. Son zamanlardaki saldırılar ahlak ve insanlık dışı. Geçen hafta bir hemşire hanımın üstüne bir baba oğul saldırdı. Bu iki sapık üstelik hamile olan hemşireye tekmeyle girişmişler. Birisi de son olarak Kartal’da silahlı saldırıda bulundu.
Yine iğrenç saldırılar
Aydın’da alkollü araç kullandığı için gözaltına alınan ve adli muayene için hastaneye götürülen Tahir D., nöbetçi doktor Doğancan Kılıç’a kafa atmıştı. Doktorun yarılan kaşına 5 dikiş atılmıştı.
BU OLAYLAR DOĞAL DEĞİL
Toplumumuzda ruh sağlığının mevcut olduğunu söyleyeceklerden değilim; benim işim değil ama son zamanda bu sayıda artış olduğunu herkes görüyor. Üstelik 20 yıldır bu tip hasta sahipleri bayağı bir halk dalkavukluğunun teşvikiyle bu işlere girişiyorlar. Türkiye’de sağlık personelinin taciz ve tecavüzü spontane, yani doğal bir kızgınlık veya bunalımla meydana gelen bir olay olmaktan çıktı. Ciddi olarak bazı olaylar bilhassa bu son silahlı saldırı, daha evvel minibüsle gizlice hastanenin içine girerek hemşirenin rehin alınması gibi olaylar bu işte dış mihrakların da etkisi olduğunu gösteriyor. Zira üç yıldır pandemi krizinde bazı memleketlerin hekimden hemşireye tıp personelinin fazla işe yaramadığını kendileri de gördüler. Bu yolda iyi imtihan veren Türkiye’nin sağlık personelini celbetmek merakındalar. Bu artık şüpheden ari bir davranış; uyanık olmamız gerekir.
Yine iğrenç saldırılar
Trabzon’da Dr. Esra Ersöz Genç, akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybeden hastanın yakınlarının oksijen tüplü saldırısına uğramıştı.
Haberin Devamı
Gereken kanunlar hâlâ çıkarılmıyor. Saldırganların ruh sağlığında problem olduğu için önce tıbbi heyetler bakımından psikiyatrik bir teşhisle gözetime alınması gerekir. Ondan sonra cezai ehliyeti var ise savcının huzuruna çıkarılmalıdır. Oysa hepsi serbest bırakılıyor ve elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Yine bir mühendis (nasıl tahsil görmüş biriyse), bir doktoru adamakıllı dövdükten sonra, mahkemece neredeyse pozitif hükme uğradı. Hükmedilen para cezasını bile ödemeden dışarıda dolaşıyor, rezalet!
Yine iğrenç saldırılar
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Yunus Emre Demir (24), göz muayenesi olacak eşiyle ilgilenilmediğini iddia ederek, asistan doktor Emre Bilgin’e saldırmıştı.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
YAKIN GELECEĞİN TEHLİKESİ
Sağlık Bakanlığı baştan aşağı sukutuhayal konusudur. Gürültülerle vadettikleri maaş artışları beklentilerin altında. Siz bu gibi ücretlerle bu salgınlarla baş edecek personeli bırakın elde tutmayı; nasıl doyuracaksınız? Bakanlık yetkilileri kendilerini methetmekten vazgeçip sağlık personelinin sıkıntılarıyla ciddi şekilde ilgilenmeli, yoksa yakın gelecekte hekimsiz ve hemşiresiz kalacağız.
BİR GECEDE BİNBİR GECE
12 Ocak günü Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde aramızdaki sevimli ve zarif İranlı sosyolog Shahzadeh İgual’ın Amir Ashkan Project grubuyla yaptığı bir şiir gecesi vardı. Maalesef bu sadece bir kereyi içeriyor. Bu yazıyı okuyarak böyle bir programa katılma şansınız olmayacak ama bir ilk olduğu için Fars edebiyat ve kültürünün hayranlarının nefes aldığı bir gece oldu ve ümit ediyorum, ileride tekrarlanır.
Yine iğrenç saldırılar
Haberin Devamı
Shahzadeh (İgual) İran’ın Türk’ü değil, tam Fars. Babasının siyasi görüşlerinden dolayı 10-12 yaşlarında ülkeyi terk edip önce İzmir’e yerleşmişler ve İzmir’de Türk okulunda okumuş. Türkçesi de, Türk edebiyatına olan vukufu da mükemmel. Zaten insan kendi Farsçasına bu derecede sahip olursa zamanımıza özgün bir Osmanlı münevveri olmaması için sebep yok.
KAHVEHANE-İ SÜNNET
Shahzadeh (İgual) “nakkal” geleneğini canlandırdığını ileri sürüyor. Gerçekten bütün İran edebiyatı ve şiiri; elinde asası, sazı, tarı ve defiyle gezen güzel sesli, güzel sözlü insanlar tarafından yaşamıştır. Bugün bile yeniden dirilen “kahvehane-i sünnet”, geleneksel kahvelerde bu usul biraz bozularak ya da modernleştirilerek devam ediyor. Klasik çayhaneler bu edebiyatın ocağıydı. Sanatçımız, Hâfız’dan, Sa’dî-i Şîrâz’dan, Mevlânâ’dan ve Ferîdüddin Attâr ama asıl önemlisi Nizâmi’nin “Hüsrev ve Şîrin”inden epik parçaları getirdi. Becerikli bir aktris, güzel bir okuyucu ve yanındaki orkestra nefis. Kızlı erkekli bu orkestrada gelenekselle moderni bağdaştırıyor.
Haberin Devamı
Shahzadeh (İgual) ülkemizin yeni, genç ama ilginç bir siması. Sosyologluğu, edebiyata nüfuzu “Tahran’ın Kırmızı Sirenleri”, “İsfahan’ın Gözyaşları” gibi romanları Türkçe yazılıp Farsçaya çevrildi. Herhalde ileride Türkiye ve İran kültürünü daha çok bağlayacak. Mühim olan eskinin yeni zamanda dirilmesi. Hoşuma gitti.
Nizâmi gibi bir dev şair ki Gencelidir, Türk’tür, Türk olduğunu söyler fakat Türkçe bir beyti bile yoktur. Onun ardından Tebriz’in büyük üstadı, önemli bir Fars dili şairiyken Türkçesine avdet edip “Haydar Baba’ya Selam” ile Türk şiirine katkı yapan Şehriyar’ı tanıttı. Goftem; dedim ki: “Ümitvarem bu faaliyet devam eder.”
MUSTAFA BALBAY
MUSTAFA Balbay’ı, Türk halkı; milletvekilliği, hapis macerası ve son anda parlamentoya katılımıyla tanıdı. Oysa çok uzun zamandır gazeteci. Yeterince tanımadığımız, çok az kişinin bildiği bir yanı da gezginliği. Türk basınında Kara Afrika’dan başlayalım, Yemen’e kadar bir sürü yeri gezen ve gezdiği yerleri, bu kadar iyi görüp gözleyen, fevkalade bir üslup ve tasvirle ortaya koyanı görmedim.
Yine iğrenç saldırılar
BENİ HAYRAN BIRAKTI
On yıl evvel çıkan ve beşinci baskısını yapan “Yemen”i (“Türkler Mezarlığı Yemen”) okumamıştım. Son günlerde elimden bırakamadım, beni işimden avare etti. Benzer şekilde iki kere gittiğim, sağını solunu kokladığım yerdeki gezisini bu kadar iyi planlaması, birtakım kapıların ardına girmesi, gözlemesi, soruşturması beni hayran bıraktı. Hiç şüphe yok ki Mustafa Balbay, Türk seyahat edebiyatının büyük üstatlarla birlikte köşedeki yerini alacak isimlerinden. Lütfen Güney Afrika’dan Mısır’a kadar Afrika gezilerini ele aldığı cilde de (“Afrika’nın Uçlarında”) geçelim. Beşeriyetin ve 20. yüzyıl insanlığının ayıbı olan güzel Afrika’yı bu kadar sevecen ve içten anlatana az rastlanır.
Bir şeyi kavramam mümkün; Türk insanı eğer gayret ederse dünyayı anlayacak bir aydın olur. Üçüncü dünyaya yaklaşımı sahte ve özenti rolle değil, daha samimi, daha doğal oluyor. Bunu Mustafa Balbay’ın “Afrika” kitabında görmek mümkün.
Turizm derken çevreye dikkat
#Turizm#Çevre#Fatma Girik
Ocak 30, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Alman turizm seyahat acenteleri başkanı bir toplantıda “Alman turistler buraya tarih ve tabiat satın almaya geliyor. Tahrip edilmiş bir tabiat ve saygısızca silueti silinen bir tarihi eser Türkiye’deki turizm kapasitemizi düşürür” demişti. Bu doğru bir sözdü. Türkiye tabiatını iki önemli unsur yok ediyor; birincisi, etrafı kirleten ve tahrip eden sanayi tesisleri getirdikleri gelirden çok hayat tarzında büyük facialar yaratıyorlar. İkincisi sınırsız ve şuursuz şehirleşmedir.
Haberin Devamı
Topkapı Müzesi müdürlüğüm zamanında, Kültür Bakanımız olan sayın Atilla Koç okul arkadaşlığından gelen bir yakınlıkla beni konunun haricinde o günkü toplantılarından birine davet etti. Toplantı Atilla Koç’un Alman turizm seyahat acenteleri başkanıyla görüşmesiydi. Görüşme heyetler halindeydi ve enformeldi. Atilla Koç zeki bir devlet memuru, hızlı okuyan biridir. Bu konuşmada da bu görülüyordu. Yalnız seyahat acenteleri başkanının öne sürdüğü ifade kesindir. “Alman turistler buraya tarih ve tabiat satın almaya geliyor. Tahrip edilmiş bir tabiat ve saygısızca silueti silinen bir tarihi eser Türkiye’deki turizm kapasitemizi düşürür”, doğru bir sözdü. Bu alanda ilginç önerileri olan biri Türkiye turizminin öncü simalarından Mukadder Sezgin’dir. 21 Ocak’ta kaybettiğimiz Mukadder Bey için gelecek hafta bir yazımız çıkacak.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
BİR AN ÖNCE ZİYARET EDİLMELİ
Etkisini dünyanın başka köşelerinde görüyoruz. Venedik gittikçe Wagner ve Thomas Mann gibi seyyahların meditasyon, içe çekilme ve düşünme alanı olmaktan çıkıyor. Kitlelerin istila ettiği yerler turizm gelirini düşürmekle kalmıyor, edebiyat dünyasının kültürel etkileşiminin de dışına çıkmaya başlıyor. Uzun süre dünyaya kapalı kalan Isfahan ve Yezd gibi kültürel merkezler yakında bu gibi turistik alanlara dönüşebilirler. Onun için Türk turistlerin bir an evvel oraları gidip ziyaret etmesini, aslında silueti iyi korunan bu ülkeleri ve şehirlerini gözleyerek örnek almasını temenni ediyoruz.
İKİ ÖNEMLİ UNSUR
Türkiye tabiatını iki önemli unsur yok ediyor; birincisi, yaptığından çok gürültü koparan sanayi alanları, kirleten ve etrafı tahrip eden sanayi tesisleri getirdikleri gelirden çok yarattığı hayat tarzına daha büyük facialar yaratıyorlar. Dilovası öyledir. Güney Almanya’daki ecza sanayi şehirleri, Ludwigshafen gibi, böyledir diyeceksiniz ama değildir; karşı tedbirler de alınıyor.
Turizm derken çevreye dikkat
İkincisi sınırsız ve şuursuz şehirleşmedir. Şehirleşmenin yanlış hedeflere yönelmesi, Marmara Bölgesi’ni, hatta sadece İstanbul Yarımadası’nı hedeflemesi feci olgular meydana getirdi. Türkiye, İstanbul’u mütarekede kaybetmedi. Savunmasını ve geri almasını bildi ama asıl içimizden çıkan açgözlülük, plansızlık ve “adam sendecilik”le gerçekleşen sanayi yer seçimi ve şehirleşme pek yenilecek düşman gibi görünmüyor.
Haberin Devamı
Turizm derken çevreye dikkat
HAYVANCILIK ŞART
Maalesef her türlü sorun tabii bir tahriple sonuçlanıyor. Zeytin bölgelerinin yanında yanlış bir zirai getiri olan yonca tarımına önem veriliyor. Bu zeytinleri tahrip eden, böcekleri ve sinekleri celbeden ama asıl önemlisi su kaynaklarını kurutan, köylüye zahmetsizce geçici bir gelir getiren faaliyetlerdir. Doğu Anadolu tamamıyla hayvancılıktan istifa etmiş bir bölgedir. Oysa Türkiye hayvancılığı zaruridir, şarttır. Belirgin su kaynakları lüzumsuz biçimde hidroelektrik tesislere dönüştürüldü. Bunun zararını çeken en başta Karadeniz’in kendisi oluyor. Karadenizliler Karadeniz’i tahrip ettiler.
Sokaklara ve ormanlara bırakılan sahipsiz zavallı köpekler kendi aralarında hayat savaşı veriyor, çeteleşiyor ve ormanın çeteleşme faaliyetleri olmayan hayvanlarını yok ediyorlar. Hiç kimse orada tahrip edilen, bu çetelere yem olan tilkilerin, sansarların vb. hayvanların nasıl bir çevresel tahrip yaratacağını, ekoloji zincirinde nasıl bir kopukluk meydana getireceğini hesaba katmıyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Akıllı Saat Almanın Tam Zamanı
MediaMarkt
by Taboola
Kaç tane sanayici dedi: “Devletin baskısı ve kontrolü olsa açıkça daha sıkı bir arıtma sistemi kurarız ama bu konuda bir gevşeklik var. Bizimkiler de işe girişmiyor.” Kısmi ve yüzeysel kontrollerin yapıldığı arıtma sistemlerinin, denizlerimizin baş derdi olduğu açık. Bir gerçek daha var, Türkiye denizleri çabukça kirlenmeye çok müsait. Bu böyle olmasa bizim neslin hayatı içinde yüzmeyi öğrendiğimiz kıyılar doldurulmaz, Marmara bir kimyevi atık cehennemine dönüşmezdi. Çukurova’daki Adana dönüşüm sanayii (doğrudan doğruya çöplük deposu kabulü demektir) bölgeyi ve hiç kuşkusuz Akdeniz’in o parçasında büyük bir kirlenmeyi de birlikte getirecek.
SORUNLAR ELE ALINMALI
Haberin Devamı
Siyasi partilerin çevre sorunlarını ya ele almamaları yahut da yasak savar gibi programlarında cümlelerle geçiştirmeleri usandırıcıdır. Zaten iktidardayken hiçbir parti bu konuda ciddi tedbirler almadı. Kıyıların korunması, halka açılması prensibine bir zaman solculuk diye bakıyorlardı. Neyse ki General Francisco Franco onlardan çok daha ileri giden tedbirler aldı da bu işin faşizme ya da sosyalizme bağlı bir keyfiyet olmadığı anlaşıldı.
Şehirlerin varoşlarının bile betonlaşması bu kirlenmenin en önemli parçasıdır. Birçok yerde İstanbul’un ve Ankara’nın eski gecekonduları özlenir hale geldi. Daha çevreseldiler, psikolojik bakımından sahipleri için daha rahat yerlerdi. Türkiye nüfusu dengesiz, bölgeler arasında nüfus hareketliği bakımından büyük farklılıklar var. Bu belki geçici bir dönemi ifade ediyor ama yakın gelecekteki kalıntıları yaşamı düzeltilemez hale getirecek.
Haberin Devamı
Önümüzdeki seçimlerde Türk seçmeninin en çok dikkat etmesi ve sorgulaması, partilere birebir hesap sorması gereken konu çevrenin korunmasıdır.
UNUTULMAYACAK BİR SANATÇI: FATMA GİRİK
Türk sinemasının, hiç şüphesiz her sınıf halkın, mektep görmemişinden akademik hayatın içindekilere kadar her ferdinin tanıdığı, zevkle seyrettiği, saygı duyduğu bir isim aramızdan ayrıldı.
Turizm derken çevreye dikkat
Dönemin sinema starlarını tanımak ve seyretmek bir kazançtı. Türkan Şoray’ı ve Filiz Akın’ı da tanıdım. Hayatlarında hepsinin ciddi bir sanatçı ve yaratıcıya yakışan özellikleri var. Çok ortalarda görünmezler ve işleriyle meşgul olmuşlardır. Bir özellikleri daha var; toplumda her görüşe sahip insanların sanatçısı olmayı bildiler. Ancak bu oportünizm ve yüzeysellik diye nitelenemez.
Farklı filmlerde Türkiye’nin yakın tarihini işlediler; kırsal hayat kadar büyük şehirleri de içeren konularda karşımızdaydılar. Türk filmciliği, Türkiye tarihinin bir dönemi için önemli bir belgedir. Tabii bu belgeselin önemli bir parçası da o adı geçen yıldızlarımızdır.
ARADA BENZERLİKLER VAR
Türk sinemasında Yunan sinemasıyla olan bazı benzerlikler var. Aktrislerin ve aktörlerin ruhsal ilişimi sadece rollerini icra edişleriyle değil, gözlerini iyi kullanmakla da oluyor. İrene Papas’a “Türk seyircisi sizi çok beğeniyor, gözlerinize çok hayran herkes” dendiğinde, “Çünkü o gözde ruhi ifade var” dedi. Bu bence Doğu Akdeniz’in sanatçıları için seçkin bir özellik.
Fatma Girik gözlerinin rengiyle değil, onu kullanışıyla rolünü icra ederdi. Zaten hayatında sanatçılığının yanında bir de başarıyla tamamladığı Şişli Belediye Reisliği var. Evet, başarıyla ve köklü bir eleştiriye uğramadan. Kolay iş değil. Hiç şüphesiz ki bu milletin hatırlayacağı simalardan, bir sanatçı portresi...
Bir Muammer Aksoy Hoca var
#Muammer Aksoy#Sanatseverler Kulübü#Almanca
Şubat 03, 2022 06:292dk okuma
Paylaş
Türkiye, 31 Ocak günü hukukçu, siyaset adamı ve yazar Prof. Dr. Muammer Aksoy’u suikaste kurban edilişinin 32’nci yılında andı. Prof. Dr. İlber Ortaylı ise yakın dostu olan Aksoy’u Hürriyet için kaleme aldı.
Haberin Devamı
Prof. Muammer Aksoy 1965 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde talebe oldu. Ama tanışmamız çok daha ilginçtir. Bu tarihten 1.5 sene evvel... Ankara’da Alman Kütüphanesi’nde arkeolog Dr. Mübin Beken ve Nalan Kuşlu’nun röprodüksiyonlarından oluşan bir sergide gözcülük yapıyordum. İçeri giren bir beyefendinin ilgisi ve bilgisi herkesin dikkatini çekti. Sohbet ettik. Kendisiyle daha evvel bir Bach konserinde de karşılaşmıştık.
Bir Muammer Aksoy Hoca var
‘BEN HUKUKÇUYUM’ DEDİ
O salonda kurulan bu sergide çok ilginç bilgileri olduğunu gördük. Bu sefer sordum: “Ben sizin müzikolog olduğunuzu zannediyorum” dediğimde uzatmadı ve “Ben hukukçuyum” dedi. Bu ilginç müzik ve arkeoloji bilgisi olan hukukçunun petrol meselesi etrafında konferanslar verdiğini de gördük. Bütün ODTÜ ve Ankara Üniversitesi talebeleri salonları dolduruyordu.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ALMANCASI NEFİSTİ
Bir müddet sonra Turizm Bakanlığı’nda davetli bir Norveçli hanıma rehberlik yaptım. Randevu listesinde Prof. Muammer Aksoy da vardı. Nefis bir Almanca konuştu. 20 yaşından sonra Almancayı bu derece iyi öğrenmek için zekâ yetmez, aşırı gayretli de olmak gerekirdi. Bize medeni hukuku öğretti. En sıkıcı ve zor konulara kolayca intibakımızı sağlayacak bir belagat ve hitabeti vardı. Siyasi davalar için büyük bir enerjiyle yüzlerce sayfa rapor yazabilir ve topluma hitap edebilirdi.
SİYASAL’DAKİ KOMİSYONDA
Bir gün onu Sanatseverler Kulübü’nde (o tarihte tiyatro eleştirileri yapılırdı) gördüm. Şurasını söylemeliyim, o neslin içinde değişik alanlarda bilgi edinmiş Fransızca, Türkçe, Almanca fevkalade düzgün hitabeti olan bir hocaydı. ‘Siyasal’da Anayasa hukukuna geçmişti. O dönemde kendisini yüz yüze tanımam mümkün değildi ama 1961 Anayasası’nın hazırlanmasında ‘Siyasal’daki komisyonda aktif bir rolü olduğunu sonradan öğrendim.
Bir Muammer Aksoy Hoca var
Haberin Devamı
SUİKASTIN 32’NCİ YILIYDI
31 Ocak günü ona yapılan suikastın 32’nci yılıydı. Cenazesini hatırlıyorum. Ankara Adliyesi’nin önündeki tabutun yanındaki kalabalık, birden bir manzarayla karşılaştı. Demiryolu köprüsünün üstünden geçmekte olan lokomatif durdu. Makinist trenin düdüğünü çalarak Hoca’yı selamlıyordu. Yolcular pencerelerdeydi. Hoca’nın cenazesine el salladılar. Anladım ki Muammer Aksoy sevgisi ve saygısı sadece adliyenin önündeki kalabalıkla sınırlı değil.
24 SAAT KOŞUŞTURURDU
Hukukçuydu ama hukuk dışında da konuşacak konuları çok olan, derin sohbetli bir kişilikti. Ama şu kadarını söylemek gerekir: Uzun uzun sohbet yapacak bir hoca da değildi. Aktifti. 24 saat koşuştururdu. Erken kalkması, dosyalarla gezmesi, devamlı yazı yazması ve et yemezliği ile meşhurdu. Türkiye için yeri doldurulamayacak çok önemli bir değerdi.
Kraliçe II. Elizabeth
#Kraliçe II. Elizabeth#Birleşik Krallık#Mukadder Sezgin
Şubat 06, 2022 07:115dk okuma
Paylaş
1952’de babasının ani ölümü üzerine tahta geçen Kraliçe II. Elizabeth, hükümdarlığının 70. yılını kutluyor. Cip kullanmayı seviyor, atlarla ilgileniyor, bitkileri seviyor. Fransızca aksanı düzgün. Zaman zaman cumhuriyetçiliğin bile kuvvetlenme eğilimi gösterdiği Birleşik Krallık’ta her şeye rağmen İngiliz monarşisinin kendine has âdetlerini ve saygınlığını koruduğu söylenebilir.
Haberin Devamı
Kraliçe II. Elizabeth bu yıl Britanya tahtına çıkışının 70. yılını kutluyor; yaşı 90’ı geçti. Bu arada sağlık bakımından oldukça sağlam bir yapısı olduğu anlaşıldı. İyi bir binici. II. Harb’de motorize alaylarda çalıştığı için cip kullanmayı seviyor, atlarla ilgileniyor, bitkileri seviyor. Özel tahsilinin hangi alanları kapsadığı tartışılıyor. Rahat konuşan bir hatip değil; demeçlerinin hepsi yazılı ve dikkatli.
Kraliçe II. Elizabeth
SON DERECE SAYGILIYDI
Hiç beklenmedik yetenekleri var. Bir kere Fransızca aksanı düzgün. 2008 yılındaki Türkiye ziyaretinde kendisinin resmi mihmandarıydım. Tezhip konusunda inanılmaz bilgi ve hassasiyeti vardı. Bursa ve Topkapı Sarayı Müzesi’nde geçirdiği zamanlarda bunu anladım. Sakindi, soğuk görünmesine rağmen son derece saygılıydı. İslami bilgilere meraklıydı. Maalesef yapılan programda özellikle Bursa Yeşil Camisi’de kendisi için tilaveti düşünülen Kurân-ı Kerim’de onların seçtiği hafız değil, o zamanki Bursa valisinin çok bilmişliğiyle bir başkası getirildi. Gezdikleri yerleri değerlendiriyordu. Zaten Windsor Hanedanı’nın özelliğidir; Prens Philip beraberinde olurdu ve Veliaht Charles da Türkiye’yi iyi tanıyan, İstanbul’u iyi değerlendiren çevresine âşık bir hükümdardır.
Kraliçe II. Elizabeth
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Kraliçe monarşinin adamakıllı temsili bir döneme geçtiği uzun periyodu temsil ediyor. 1952’de babasının ani ölümü üzerine tahta geçti. Kutlama haziranda yapılacak ama 70 yıl şayet şimdiden, 5 yaşında tahta geçen ve uzun yaşayan XVI. Louis hariç tutulursa Avrupa tarihinde rekordur. Galiba Güneş Kral XVI. Louis’nin rekorunu da kıracak.
Zaman zaman cumhuriyetçiliğin bile kuvvetlenme eğilimi gösterdiği Birleşik Krallık’ta her şeye rağmen İngiliz monarşisinin kendine has âdetleri ve saygınlığını koruduğu söylenebilir. Onun zamanında mülteci problemini çözen devletlerdendir. Hatta geniş Müslüman tabanın, Arapların “God save the Quenn” lafını, “Allâhı yensuru meliketi” deyimini sıkça telaffuz ettikleri biliniyor.
Haberin Devamı
‘DÜNYADA BEŞ KRAL OLACAK’
Bir memlekette rejimi kimin temsil edeceği mühim değildir. Birliği ve demokrasiyi eğer kraliyet temsil ediyorsa cumhuriyet kadar faziletli sayılabilir. Galiba İngiltere’deki hükümdarlık için her şeye rağmen Kral Faruk’un Mısır’dan terke zorlandığı zaman sarf ettiği söz geçerlidir: “Çok yakında dünyada beş kral kalacak; biri İngiltere kralıdır, dördü iskambil kâğıdındakilerdir.”
Britanyalıların kraliçesi hiç öyle görülmese de sevimlidir. Bazen beklenmedik çıkışlar da yapabilir. 1961 yılında üç siyasi idam gerçekleşmeden önce İran dönüşünde hassaten bunun için Ankara’ya iniş yaptığı, devlet başkanıyla görüştüğü biliniyor.
Türk sanayisinin yayıldığı, köklenmeye başladığı bir memleketin başındadır. Bu memlekette demokrasinin konumu elbette birçok ülkeye göre çok eskidir ve takdire şayandır. Ancak her şey de yüzde yüz iyi gidiyor demek değildir. Nitekim uzun 70 yıl içinde kraliçenin fazla rahatsız etmeyen, yerinde müdahaleleriyle bazı krizler önlenmiştir.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
TÜRKİYE TURİZMİ VE MUKADDER SEZGİN
1963 yılıydı. Basın, Yayın ve Turizm Bakanlığı o zamanki Türk Talebe Birliği ile birlikte amatör bir turizm rehber ve tercümanlık kursu açmıştı. Yabancı dil olarak İngilizce, Almanca veya Fransızca bilen lise ve üniversitedeki öğrenciler bu kursa katılabilecekti. Kursa sözlü bir imtihanla alındık. Kursun hayatımda önemli bir etkisi oldu çünkü Ankara Üniversitesi’nin değerli hocaları başta Prof. Dr. Ekrem Akurgal Hoca olmak üzere, Tahsin Özgüç ve Gönül Öney ile tanıştım. Gönül Öney genç bir asistandı ve diğerleri derse geldiler.
Kraliçe II. Elizabeth
Bakanlığın personeli arasında en ilginç kişiliklerden biri Polonya asıllı Edwin Rizi’ydi. Polonyalılar Tanzimat’tan beri her zaman ilerici bir hamlenin içinde yer alırlar. Edwin Bey iyi bir turizm uzmanıydı, Türkçesi de birtakım Batı dilleri kadar iyiydi ve Türkiye coğrafyası ve kültürü üzerinde geniş bir bilgisi vardı; asıl önemlisi bunları nakletmeyi, anlatmayı biliyordu.
Haberin Devamı
TURİZM ENFORMASYON BÜROSU
Kursları tertipleyen küçük turizm dairesinin başkanı Mukadder Sezgin’di. Mukadder Bey enerjik ve yaratıcı bir kişilikti. Bu kursta okuyanlar Ankara’da ilk açılan Turizm Enformasyon Bürosu’nda amatör olarak çalıştık. Şehrin her tarafında bazı levhalarda oklar büroyu gösteriyordu. Sefaretler personeli ile gelen az sayıdaki turist buraya uğruyordu. Turist dediysek Türkiye’ye o zaman yılda giren yabancı sayısı 120 bin kadardı fakat kurstan sonra civar bölgede turlara da çıkmaya başlamıştık. Bunlar çok öğretici oluyordu.
Mukadder Bey daha önemli bir şey yaptı; Turizm Dairesi Personeli hademeden sekretere ve başkan yardımcısına kadar 19 kişiydi. İçlerinde çok değerli uzmanlar vardı. Şahsen hayatıma yön veren insanlardan biri olan Yüksel Dramalı buradaydı. Çok bilgili ve meraklı bir memurdu. Mukadder Bey aktif biriydi. Kısa zamanda amatörlerden kurulu enformasyon ofisini o bakanlığın içine monte etti. Dahası Türkiye’nin turizm envanterine girişti; yeterli sayıda memuru da yoktu. Bizlere “Olur” çıkararak ülkenin farklı yerlerine yolladı. Kastamonu, Zonguldak ve Mardin’deki envanterlerle Türkiye’nin orijinal köşelerini tanıdım. Bu başka türlü mümkün olacak bir gezi değildi ve o zamanın Mardin’ini de sonra bulamadım.
Haberin Devamı
ÖNEMLİ MEVKİLERE GELDİLER
Turizm Bakanlığı’na ilk defa alınacak personel de kursa gidenlerden oluştu. İmtihanı bilgili oldukları için onlar kazandı. Bunları Belçika’da ve diğer Avrupa ülkelerinde kursa yolladı. Dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı’ndan sonra yabancı dil bilgisi ve dış ülke tecrübesi olan en önemli personel grubu buydu. Bu arkadaşlarımızın çoğu müteakiben Türkiye turizminin önemli acentalarında veya bakanlıkta önemli mevkilere geldiler. Basın, Yayın ve Turizm Bakanlığı’nın içindeki değerli elemanlardan da bu yüzden turizm bölümüne geçenler oldu, Üstün Ete gibi.
Türkiye turizminin patladığı yıllardı. Yanlış politikalar uygulanmaya başladı. Mesela sahillerden gördükleri yerleri, hükümet, birtakım ehliyetli veya ehliyetsiz, girişimci değil girişken tipli insanlara ucuz krediyle arsa olarak tahsis ederdi. Bu otellerin büyük kısmı sonra başarılı işletmeler halinde devam edemedi. Mukadder Bey o zaman Türkiye’nin coğrafyasını, kıyılarının boyunu, nüfusu, bu nüfusun gelecekteki tatil ihtiyaçlarının hepsini önemli uzmanlarımızla ortaya çıkaran raporlar hazırladı ve Özal Hükümeti’ne iletti. “Bu politikayla bu gelişme doğru gitmez” diyordu. Nitekim başladığı önemli atılımların bazı eksikleri olduysa da 1980’ler dünyasının kusuru ona yazılamaz. Çünkü çıkmazı önceden tespit edip bildirdiği açıktır. Siyasi bağnazlığı yoktu. Herkesle çalışmayı bildi. Dünyayı tanıyan, ilginç okumalar yapan aydın bir kişilikti.
Başarılı hayatından, dostlarıyla kurduğu iyi ilişkilerden sonra herkes gibi o da bu dünyayı terk etti. Ardında kalan bu sanatsever ailenin içinden çıkanlar, değerli büyükelçilerimizden oğlu Aydın Sezgin, gelini Ayşe Sezgin ve bir devlet operası (Murat Karahan) ve tiyatro genel müdürüdür (Tamer Levent).
Türkiye nüfusu
#Nüfus#Doğum Oranı#Göç
Şubat 13, 2022 07:094dk okuma
Paylaş
Uzun zamandır doğum oranı binde 24’ten binde 19’a düşmüş vaziyette. Nüfusun düşüşü aslında Türkiye için bir problem değildir. Türkiye’nin bu konudaki şansı, Türk dünyasıdır. Kesinlikle yönelen göçün şimdiden nasıl kabul edileceği, gelenlerin nasıl istihdam edileceği planlanmalıdır. Gelecekte Kırgızistan ve ön planda Uygur Türklerinin bulunduğu Türkistan’dan göç planlanmalıdır. Bu nüfus tarım ve hayvancılık ihtiyacını karşılayacak niteliktedir.
Haberin Devamı
Türkiye nüfusu ortalama yılda 1 milyonun üstünde artıyor. Uzun zamandır doğum oranı binde 24’ten binde 19’a düşmüş vaziyette. Ne var ki bu rakam bütün ülke çapında standart değil. Farklar bölgeseldir ve doğuyla batı arasındaki doğum oranı dikkati çekecek derecede farklıdır.
Son birkaç yılın içinde 0-14 yaş grubunda hafif bir gerileme söz konusu. Bu yanıltıcı çünkü dış göçle gelenlerin doğum oranı çok yüksek. Buna karşılık artan refah ve tıbbi hizmet neticesi 65 yaş üstü nüfus gittikçe büyüyor. Sonuç belli, Türkiye’nin genç nüfusunun besleyeceği miktar artmaktadır. Genç nüfusun azalmasına rağmen durum Akdeniz bölgesi de dahil bütün Avrupa ve Rusya ile kıyas edilmeyecek kadar değişik. Bu asrın ortasında Türkiye hâlâ genç nüfuslu ülke vasfını koruyacak.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ABD, KANADA VE ALMANYA
Nüfus kontrolüne 1970’lerin sonunda başlayan ve bunu İslami inkılaptan sonra da devam ettiren İran şimdi bu politikadan vazgeçmek eğiliminde, ama nüfus azalmaya başlamıştır; bu gidişi değiştirmek mümkün değil. Göç kabul eden ülkelerin içinde ABD ve Kanada bütün dünyanın seçkin nüfusunu almaya talipken kıtada da Almanya aynı şeyi yapıyor. İsrail bütün dünyadan kendi dindaşlarını, Ben-î İsrail’i göçmen olarak alıyor. Bu göç, gelen Yahudilerin tabii hakkıdır. Doğrusu İsrail kuruluşundan beri de bu sayede seçkin bir nüfus kazandı.
BİZİM İÇİN PROBLEM DEĞİL
Türkiye’nin bu konudaki şansı, Türk dünyasıdır. Suriye göçmenleri için kullanılan sloganın ön planda başka alanlara yönelmesi gerekir. Çin, Uygur bölgesindeki baskı, zulüm politikası onların göçünü zorunlu kılıyor. Uygurlar ziraatta ve birtakım zanaatlarda kaliteli bir nüfustur ve Anadolu kültürüne şaşılacak derecede benzerlik ve yakınlıkları vardır. Ölen ziraat için Kırgızistan gibi ülkeler, Afganistan’daki bir kısım nüfus cazip görülebilir. Dolayısıyla nüfusun düşüşü aslında Türkiye için bir problem değildir. El verir kimin göçmen alınacağı konusunda sağlam bir plan ve prensip yürütülsün.
YAKIN GELECEĞİN SORUNU
Türkiye’nin şu andaki en büyük sorunu yurtdışına göçtür. Yurtdışından gelen göçte herhangi bir politika güdülmemesi üstelik vatandaşlığın belirli bir miktar karşılığında kolayca verilmesi çok yakın gelecekte büyük sorunlar da yaratacaktır. Suriye nüfusunun seçkin kısmı Avrupa’ya geçti. Kalanların içinde de büyük sanayinin değil ama kasabalardaki küçük zanaatların ve orta ölçekli işletmelerin istediği bir nüfus var. Suriyeli göçmenler ziraat için yararlı değiller. Hayvancılıkta da istihdam edilmiyorlar. Oysa Türkiye’nin çöktüğü nüfus bu alandır. Bunu telafi edecek yine bu duruma geçişi temsil eden Orta ve Uzak Asya’dır.
Haberin Devamı
KIRSAL BÖLGE CANLANDIRILMALI
Kırsal nüfusun ve üretimin canlı kalması hayati öneme haiz. Önemli olan 1900’leri dinamik nüfusla atlatan Türkiye’nin bunu 21. asrın ortalarından sonra da devam ettirebilmesi. Kesinlikle yönelen göçün şimdiden nasıl kabul edileceği, gelenlerin nasıl istihdam edileceği planlanmalıdır. Gelecekte Kırgızistan ve ön planda Uygur Türklerinin bulunduğu Türkistan’dan göç planlanmalıdır. Bu nüfus tarım ve hayvancılık ihtiyacını karşılayacak niteliktedir. Ancak öyle bir eğilim görülmüyor. Gelen göçmenleri ve sığınmacıları çok kötü muameleye tutan Yunanistan’ın aksine bir politika gütmek takdire şayandır; ama bu devamlılığın bir faciaya dönüşmemesi için ilkeli bir göç sağlanmalıdır.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
ÜSTAT MEHMET GÜRSOY
Mehmet Gürsoy, Denizli’nin güzide ilçelerinden olan Bekirli’den Kütahya’ya göç eden bir ailenin çocuğu.
Türkiye nüfusu
Güzel sanatlarla ilgisinin nitelik kazanmaya başlaması, genç yaşta Kütahya yakınlarında bir köyde öğretmenlik yaparken bu sanatla ilgilenmesi dolayısıyla olmuştur. Kütahya ilginç bir vilayet; antikiteden kalma önemli yerleşmeler var (Aizanoi gibi). Hiç şüphesiz Osmanlı öncesi ve Osmanlı devrine ait ilginç eserler var. Kütahya çiniciliği, İznik’ten sonraki dönemi temsil eder. Bugün de çini sanatının ve sanayisinin merkezlerindendir.
Türkiye nüfusu
Mehmet Gürsoy hepimizin bildiği gibi sıradan bir sanatçımız değil. Birçok renk bilgisi kaybolan 16. yüzyıl çini sanatımızın içinde yer alan mercan kırmızısını, zümrüt yeşilini, lapis mavisini ve firuzeyi tekrar hayata döndüren bir üstat. Bu dönemdeki çalışmalarının tanıtılmasında Muhsin Demironat ve Nezihe Bilgütay Hanım gibi hocalarından başka Nurhan Atasoy’un da teşviki rol oynamıştır. UNESCO tarafından 2009 yılında “Yaşayan İnsan Hazinesi” ödülü verilen Mehmet Gürsoy, Kütahya çinisini dünyaya tanıtmak için 50 ülkede 72 sergi açmış. Kütahya’nın UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı Üyeliği’ne “Zanaat ve Halk Sanatları” dalında kabul edilmesinde emeği büyük.
Haberin Devamı
Türkiye nüfusu
ÇALIŞMALARI KORUNMALI
Mehmet Gürsoy beynelmilel alanda isim yapan biri. Problem nerede başlıyor? Bugünkü Kütahya’da birtakım Kütahyalı aydınların da ifade ettiği gibi tarihi mirasa, mimariye ve el sanatlarına yetkililerin ilgisi düşük. Mehmet Gürsoy gibi üstatların desenleri, çalışmaları ve tespitlerinin derlenmesi, yayımlanması İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve belediyenin vazifeleri arasında. Yine aynı şekilde bu gibi sanatçıların çalışmalarının korunması, tanıtılması ve koleksiyonlarının değerlendirilmesi için imkân yaratılması gerekir. Osmanlı kırmızısını tekrar hayatımıza kazandıran sanatçıların bu memlekete çok şey kazandıracağı açıktır.
Herkese üniversite eğitimi
#Üniversite#YÖK#Sınav
Şubat 20, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
YÖK acayip bir şey yaptı... Bunun kontenjanı doldurulamayan vakıf üniversitelerine hizmet vereceğine hiç şüphe yok.
Haberin Devamı
ÜNİVERSİTELER dünyada garip bir eşitlik anlayışı dolayısıyla herkesin dahil olması ve diploma alması gereken kurumlar olarak anılmaya başlandı. Şüphesiz ki bu eğilimde de ifrad ile tefrid var. 1960’larda ünlü Alman-Britanyalı sosyolog Ralf Dahrendorf Almanya düzeyinde “İşçi sınıfı çocuklarının ancak yüzde 5’i üniversiteye gidiyor” diyordu. Bu tenkit, oran ve sayı itibarıyla düzelme yolunda adımlarla karşılaştı ama işin kolayına da kaçıldı ve üniversiteler kalabalıklaştı, eğitimin düzeyi düştü.
Herkese üniversite eğitimi
BATI’DAKİ KABUL SİSTEMİ
Batı Avrupa üniversitelerine kabul için farklı sistemler var. Bunlardan birincisi “numerus clausus”u (kontenjanlı alım) uygularken talebinin orta tahsil notlarına ve “bakalorya” veya “matura” dediğimiz lise mezuniyet olgunluk imtihanının neticesine önem veriliyor. Fransa ise daha değişik sistem uyguluyor. “Grandes écoles” dediğimiz, Fransa’nın medar-ı iftiharı olan birtakım yüksek okullara açıkça imtihanla öğrenci kabul ediyor. Bu bizim eski Teknik Üniversite ve Mekteb-i Mülkiye sınavı gibidir. Üniversitenin Hukuk ve Tıp fakülteleri içinse böyle bir imtihan söz konusu değil, herkesi alıyor. Ama birinci sınıfı geçen Allah’ın kulu pek sınırlıdır. Mühim olan az kişinin geçmesidir; geçerli not ve kontenjan ona göre tespit ediliyor. Kimi talebe ilk sene ayrılıyor, kimi de üst üste çakıyor ve “Daha başka yere gidiniz” temennisiyle okulla ilişiği kesiliyor. Gaddar bir sistemdir ama üniversite kapısı sözde herkese açıktır. Çalışan insan yapar, yapmayan bizi alakadar etmez söylemi ve mantığının hâkim olduğu görülür. Amerika’da ise üniversite Harvard, Yale, Chicago gibilerin yanında argo tabiriyle en “beleş üniversiteleri” bile aratacak birtakım kurumlardan ibarettir. Buralarda iş “okuyanlar hesabını kendi bilsin, kendi karar versin” mantığıyla gider.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
VARLIK GÖSTEREMİYORLAR
Türkiye’de üniversiteler devletindi. 1982 Anayasası vakıf üniversitelerine cevaz verdi; yani kâr gütmeyen vakıflar. Bir üniversitenin gerçek vakıf mantığıyla toplum hizmetinde bulunması veya bu ilkeden uzak kâra doğru yönelmesini tespit etmek ve “Gerçekten kâr amacı güdülmüyor mu?” sorusuna cevap vermek kolay değil. Ama şurası gerçektir ki bir elin parmaklarıyla sayılmayacak ve gerçekten ismi dünyada yer edinmiş başarılı bazı üniversiteler dışında bunların bir değerli varlık gösterdiğini söylemek mümkün değil.
Haberin Devamı
ŞÜPHESİZ VAKIFLARA HİZMET
Kimlerin nasıl girdiği, ne kadar ücret verdiği ve çıktıktan sonra ne iş yapacakları endişesi kimsede yok. En başta burada okuyanlar da yok. Zira çıktıkları zaman iş verileceğini düşünüyorlar. Daha beteri bunların bazılarının yerleşmesi doğrudan doğruya başarı endekslerinin dışındaki kıstaslara göre gerçekleşiyor. Devlet memuriyetine alımda siyasallaşmanın ölçüsünü burada tartışmaya gerek yok. Son çıkan kararla YÖK daha acayip bir şey yaptı. Herkesi üniversiteye alalım; yani bir evvelki sene sistemden elenen miktarı 765 bin 744 bin kişiyi (bunların bir kısmı çok düşük puan alacak kadar cevap vermiş, sıfır almış, bazısı imtihana dahi girmemiştir). Evvelki senelere göre bu aynı minval üzere gitmiş. Bu durumda “Puan alamayanlara da yüksel tahsil imkânı verelim” diye pek tatlı görünen bir slogan var. Bunun kontenjanı doldurulamayan vakıf üniversitelerine hizmet vereceğine hiç şüphe yok. Uzak vilayetlerdeki birkaç devlet üniversitesi de bu çıtanın altına girebilir. Kim nereye, nasıl girer, nasıl tahsil görür ve sonra nereye, nasıl kapağı atar meçhul konulardır.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Batı Avrupa toplumlarındaki gibi liyakat ve bilgiye önem verilmediği çok açık. Türkiye halkının maalesef son FETÖ olayında da görüldüğü gibi beleş iş bulma ve bir yere yerleşmekten pek rahatsız olmadığı da çok açık. Bu konuda birçok toplumda da eğilim var. Fakat oralarda bu tip bir eğitimin yılları ve ailenin birikimini boşuna harcamaya değmeyeceği mantığı mevcutken; bunu bizim halkımız henüz pek dikkate almıyor.
BU HAZİN BİR TECELLİ
Bu kadar üniversitenin öğretim kadrolarının nasıl doldurulduğu günün tartışma konusu. Birtakım dalların gerekli öğretim kadrolarını, kütüphane ve laboratuvarı sağlayamadığı açık. YÖK’ün üniversite kurulurken yeterince titiz davranmadığı, teşhis sistemini iyi işletmediği de söyleniyor. Bu konuda bir sorgulamaya da muhatap değiller. Kimseyi derinlemesine suçlamak niyetinde değiliz; maalesef şartların çıkmazını ve biriken sorunları kolay yoldan çözme eğilimimiz hepimizde mevcut. Bu sorumsuzluk şu veya bu partiye ait değil. 50 yıldır nesiller bu şekilde hayata hazırlanmaya çalışıyor. Sonunda gittikçe bunalıma düşen, istikbalden ümidini geçmiş ve kendisini kandırılmış hisseden bir gençlikle karşı karşıyayız.
Her yurtdışına gidenin rahat yaşamak özlemiyle ve kafasında kavak yelleri eserek gittiğini söyleyemeyiz. Bunların önemli bir kısmı da gerçekten daha iyi eğitim görmek ihtiyacıyla terk-i diyar eyliyor ve çoğu geri gelmiyor. Bu hazin bir tecellidir. YÖK’ün bu uygulamalardan vazgeçmesinin uygun olacağını düşünüyoruz.
Haberin Devamı
KÖYLÜYÜ ÇİFTÇİ YAPAMADIK
İKİNCİ Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan köyden şehre göç ilk anda artan nüfusun tüketimini karşılamak bir yana, tarımdaki arazi ve makineleşme imkânlarının kırsal nüfusu dışlaması nedeniyle hızlandı. Şimdi ise giderayak Türkiye tarımının dengesini sağlayacak nüfusu tutabilecek yapısının gelişmesine rağmen göçün devam ettiği görülüyor. Burada maalesef köylülerin “çiftçileşmesi” dediğimiz mekanizmaların yetersizliği ve genç nüfusun tarımı sürdürecek özgün bir eğitime kavuşamaması rol oynuyor.
Herkese üniversite eğitimi
KIRDA DA ŞEHİRDE DE EĞİTİM VEREMİYORUZ
Şu anda kırsal nüfus hakkında kesin verilere dahi sahip değiliz. Kırsal yerleşmelerin birçok yerde büyükşehir belediyelerine ve kalabalık kasabalara entegre edilmesi idari gerçeği ifade etmediği gibi bu konudaki yatırım ve planlamayı da engelliyor. Yapısını ve kapasitesini (nüfus ve doğum oranı) iyi bilemediğimiz yerler için konuşmak ve değerlendirme yapmak zordur.
Haberin Devamı
Gençlere tarımsal bir eğitimi veremiyoruz. İnsanlar şehirde “Ne iş bulsak daha iyidir” mantığıyla hareket ediyorlar. 21. yüzyılın Türkiye büyükşehirlerindeki varoşların sorunları bir yönüyle 1950’lerdeki gecekondu mahallelerinden daha beter. Tabii elektrik ve su hizmetleri arttı ama verilmeye çalışılan eğitim için aynı şeyi söyleyemeyiz. Kısacası kırda eğitemediğimiz nüfusa şehirde de gerekli eğitimi veremiyoruz.
TÜRKİYE TARIMI DA GÖÇMENLERE MUHTAÇ
Bugünün Türk vatanı birçok Batı ülkesinde bulunmayacak kadar geniş arazi imkânına sahip. Ne var ki sulama imkânları ve su kaynaklarının kullanılışı hiç de ilmi değil. Bazı tarım türleri gereksiz ve suyu tüketen ürünlerin kazanç için tarım üretimi kapasitesini işgal etiği fakat Türkiye coğrafyasının verimliliğini azaltmaya başladığı görülüyor. Konya, Aksaray ve civar bölgelerde bunu görmek açık, Akdeniz dünyasının en bereketli ve en geniş ovası Çukurova’da ise hazin örneklerle görüyoruz.
Niçin tarımsal eğitim düşüyor? Köylüyü çiftçi yapamadık. Şehir hayatından bıkan bazı emeklilerin organik tarıma geçmesi iyi bir eğilim ama bu nüfusun ciddi bir tedbir sayılabileceği, yeterli bir gelişme olmadığı açık. Devede kulak bile değil. Hayvancılık bu şartlarda adam akıllı gerilemiştir. Kısacası Türkiye tarımı ve hayvancılığı göçmenlere muhtaç ama sınırlara rastgele yığılan siyasi mülteciler değil. Bildiğimiz, tanıdığımız, yönlendirebileceğimiz göçmen nüfus bu sorunu halledecektir. Kuru göçmen karşıtlığı değil, benimsemek ve bir arada yaşamamız gereken göçmenleri tespit etmemiz gerekiyor.
Rusya-Ukrayna ve Putin
#RUSYA#Ukrayna#Putin
Şubat 27, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
Ukrayna’ya bakışı itibarıyla Putin’in umumi Rus düşüncesinden çok farklı olması beklenemez. Ukrayna, ister Çarist isterse Sovyet devrinde olsun, Rusya halkının bölünmez bir parçası olarak kabul edilir. Ukrayna’nın doğusu Rusya’nın ayrı görmeye tahammül edemeyeceği bir yer. Karadeniz, Rusya için önemli; bunu anlamak lazım. Bir gerçek var ki Rusya’yı Karadeniz’in dışında tutmak zor ve lüzumsuz bir hayal. Ancak üzerinde durulması gereken Rusya’nın Karadeniz’i başkalarıyla paylaşmaya alışması gereğidir.
Haberin Devamı
Vladimir Vladimiroviç Putin 7 Ekim 1952’de doğdu. Çocukluğu ve gençliği neslinin bütün Rusları gibi sıkıntı içinde geçti. Harp sonrası çocuğuydu; Rusya’da etkileri çok uzun süren İkinci Dünya Harbi’nin sıkıntılarının ortasına doğmuş demektir. Putin’in anne ve babası bu sıkıntılar ortasında birçok evlat yetiştirmişler; kendisini hayatın zorluklarına esir etmeyen bir irade ve arayışla tahsil yıllarının ortasında Putin galiba Sovyet KGB’sine de entegre oldu.
Rusya-Ukrayna ve Putin
Bildiğimiz biyografilerin hiçbiri onun üzerinde psikolojik tahlil yapmayı mümkün kılmaz. Ama şurası bir gerçek ki Sosyalist Blok’un içinde dış hizmetler gördü. Doğu Almanya’da (DDR) uzun zaman bulundu. Angela Merkel ile müşterek bir tarafları var ve hiç şüphesiz Batı dünyasında en iyi anlaştığı lider oydu.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
‘BÖLÜNMEZ PARÇA’ DÜŞÜNCESİ
Ukrayna’ya bakışı itibarıyla Putin’in umumi Rus düşüncesinden çok farklı olması beklenemez. Rus geleneksel düşüncesinde adı “Mala Rossiya”, yani Küçük Rusya ve Küçük Rus olan Ukrayna, ister Çarist isterse Sovyet devrinde olsun, Rusya halkının bölünmez bir parçası olarak kabul edilir. Hatta buna rağmen Uniat Kilisesi dediğimiz Roma’daki Papalığa bağlı Katolik Ukrayna’nın da milliyetçiliği ve özgün dili koruma gayreti anlaşılmaz. Rusya Molotov-Ribbentrop Anlaşması’ndan sonra Batı Ukrayna’yı ilhak etti. Daha evvel Avusturya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Galiçya veya Lemberg Ukraynası İkinci Dünya Harbi arifesinde Sovyet Rusya’ya katıldı.
Bir ara kısa ömürlü Ukrayna’nın lideri olan Profesör Leonid Makarovych Kravchuk’un Stalin tarafından cezalandırılması beklenirken hiç de öyle olmadı; Bilimler Akademisi’ne üye tayin edildi. Çünkü Ukrayna ve Rusya problemini ayrılıkçı Ukraynalılar gibi görmüyordu; iki grubun müşterek kökü olduğunu düşünüyordu. Rusya’nın hiç tahammül edemediği Ukrayna’nın ayrılık düşüncesiydi. Çarlar devrinin ünlü valisi General Aleksandr Aleksandrovich Bibikov arşivleri karıştırtıp bu konuda ayrılıkçılık belirtisi verebilecek evrakı tahrip etme gayretindeydi.
Haberin Devamı
PUTİN’İN STALİNCİLİĞİ
Ulusların kaderini tayin konusunda Bolşevik düşüncenin ve politikanın lideri Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) Putin tarafından bir yanılgıyı temsil ettiği ifade ediliyor. Lenin’in dışında parti üyesi bile olmadıkları halde Stalin’i tutanlar çoktur. Putin’in Stalinciliği Rusların çoğunda görülür. Ukrayna ile Slav dünyasının bir olduğuna inanç çok yaygın; ister monarşist ister komünist olunuz. Polonya bu anlayışa ve düşünceye ihanet eden bir kara koyundur. Ama Ukrayna sadece Slav değil, aynı zamanda Rus’tur düşüncesi de yaygındır.
Şurası açık ki Kırım Yarımadası’nın kuzeydoğusunda Ruslar ve Rus Kazakları kalabalıktır. Don Kazaklarının Ukrayna’nın önemli bir unsuru olduğu ve Nikolay Gogol’un bile üstü kapalı bir şekilde ifade ettiği gibi (Taras Bulba’da) Ukrayna’nın bir parçası olduğu da biliniyor. Son ilhak edilen Lugansk-Donetsk bölgesinde; Pontus Rumları, Ermeniler ve Rus literatüründe “Gemşinski” diye adlandırılan Müslüman Ermeniler var. Mariupol ve Azak’ın kuzeyindeki bölgeler bilhassa Stalin’in 1944’teki sürgününden sonra yavaş yavaş Kırımlıların da yerleştikleri bir bölge. İlginç bir tesadüf, değil mi? Azak, Kefe ve Kerç Osmanlı devrinde Kırım Hanlığı’na ait değil, doğrudan doğruya Kefe Sancağı olarak merkeze bağlıydı. Yavuz Selim Han burada sancak şehzadeliği yaptı ve oldukça bağımsız bir şehzade oldu. Kanuni Sultan Süleyman da babasının yanında, orada çocukluğunu geçirdi. Karadeniz’in bir Osmanlı denizi olması Fatih’in eseridir. Genel stratejisinde bu çabanın İtalya seferini de geciktirdiği bir gerçektir. Rusya ise üç ay sonra Büyük Petro ile Karadeniz’e girmeye çalıştı. Azak’a sızması 1711 Prut Kuşatması’ndaki yenilgisinden sonra bir hayal oldu; proje gecikti. Kırım Yarımadası’nı ve Azak’ı Rusya’ya doğrudan doğruya bağlayan Çariçe II. Katerina’dır. Bu Alman prensesinin Rusya’ya hediyesidir. Karadeniz kıyısındaki Odessa’yı da o kurdu. Tabii yaşamda çok zorluklarla karşılaşan Odessa’nın ahalisi çok kozmopolitti. Her gelen ve bu sıkıntıya dayanan orada kaldı.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
KARADENİZ ÇOK ÖNEMLİ
Karadeniz, Rusya için önemli; bunu anlamak lazım. Rusya’nın ne Baltık’taki ne de Uzak Doğu’daki limanları Karadeniz kadar deniz üssü olmaya uygun. Vladivostok bu mevsimde hâlâ sıfırın altında Büyük Okyanus’un dalgalarıyla boğuşuyor. Baltık filosu ise henüz çözülmeyen buzların ortasında. Halbuki Sivastopol uygun bir liman ve üs. Ukrayna’nın doğusu Rusya’nın ayrı görmeye tahammül edemeyeceği bir yer.
AGİT başkanlığı yapan eski Dışişleri Müsteşarımız ve konuları her zaman iyi bilen Ertuğrul Apakan’ın hatıratını yazma zamanı geldi. Ukrayna’nın doğusunda Ruslar ve Rusça konuşanların ilginç bir şekilde Avrupalı olma özlemi var. Peki bunlar aynı zamanda Ukrayna’nın kendisiyle niye bağdaşamıyor ve Rusya’yı bekliyor? Bunu anlamamız lazım. Slav dünyasının her zaman çekişme ve çatışmaya meyyal bir yönü var. Ama kendi anlayışlarının da yerel çıkarlarla örtüşmesi başka bir gerçek.
Haberin Devamı
Bir gerçek var ki Rusya’yı Karadeniz’in dışında tutmak zor ve lüzumsuz bir hayal. Ancak üzerinde durulması gereken, Rusya’nın Karadeniz’i başkalarıyla paylaşmaya alışması gereğidir. 15. ve 18. asırlar arasında Karadeniz tam bir Türk gölüydü. Böyle bir göl başka kimseye (Rusya dahil) nasip olmadı. Şayet 1856 Paris Kongresi gibi bir netice ki Rusya’nın Karadeniz’de askeri faaliyetine neredeyse kapatmıştı, gibi bir olay da var.
TÜRKİYE’YLE İYİ GEÇİNMELİ
Galiba Putin’in çağdaş devlet liderleri arasında en sert ve dediğini yaptırmaya alışık karakterinde bir temel yanılgısı var. Hiç hazzetmediği Batı ille başının fazla derde girmesini istemeyen Rusya’nın başında olacaksa komşusu Türkiye ile iyi geçinmek ve anlaşmak zorundadır.
Haberin Devamı
Politikacılar kötü tarihçilerdir çünkü tarih malzemesini tezlerine garnitür olarak kullanmak isterler. Oysa tarih garnitür değildir; meselenin özüdür. Putin’in tarih söylemiyle mukayese edilemeyecek daha büyük yanılgı ABD’nin Kiev Sefareti’nden geldi. Güya “Kiev’deki katedral ve kiliseler o devirde Moskova’da yokmuş” deniliyor. Ukrayna-Rusya müşterek tarihi üzerinde en cahil ve çocukça görüş budur. Sorun o kadar basit değil. Tarihi, tarih uzmanlarına bıraksınlar.
Türkiye’ye karşı Karadeniz’i korumak gibi bir tezin dünyada kimseden takdir ve destek göremeyeceği açık. Muasır Rusya’nın takip etmesi gereken politika Türkiye ile dost olmaktır. Türkiye’nin de Ukrayna ve Rusya’da keresteden her türlü hammaddeye uzanan ve endüstriyel olan ilişkisi gıda ve turizmden önce gelir. Batı ile olan yakınlaşmanın derecesini tayin etmek gerekir. Herhangi bir çatışma bizim için en büyük felaket olur.
MONTRÖ ANTLAŞMASI VE BOĞAZ’IN KAPATILMASI
BİR müddet evvel emekli amirallerimiz Montrö Antlaşması üzerine bir bildiri yayımladılar ve kendilerine adli takip yapılıyor. Adalete güvenimiz vardır. Fakat bu bildiride ileri sürülenler gayet gerekli, bilinmesi gereken ve işe yarayan hükümlerdir.
Rusya-Ukrayna ve Putin
Mütareke yıllarında Türk Boğazları beynelmilel bir komisyona havale edildi ve tabii ki başkanı da Britanya’ydı. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra tashih yapıldı; komisyonun başkanı Türk Devleti oldu. Lakin Boğazlar’da silahsızlanma ve askersizleştirme yüzünden askeri kuvvetler dahi sivil gezerdi, kamuflaj yapılırdı.
Montrö ilk defa Hitler-Stalin vahameti üzerine 1930’larda Türkiye’nin hâkimiyetini tanımıştır. Bunda yeni Cumhuriyet’in kendini ispatı ve gerçekten güvenliği sağlayacak bir unsur olmasının kabulü rol oynar. Buna göre Karadeniz devletleri serbest geçişe tabidir; yani bunlar için bir kanal zorlaması yapılamaz. İkincisi, başka devletlerin bahri kuvvetlerinin geçişine manidir.
BU ÖNERİ İYİ SONUÇLAR DOĞURMAZ
Şimdi mücadele gününde Ukrayna, Ankara’daki seferi aracılığıyla Türkiye’nin Boğazlar’ı Rus bahri güçlerine kapatmasını öneriyor. Bu mümkün değil. Anlaşmanın ihlalidir, iyi sonuçlar doğurmaz. Hiç şüphesiz Ukrayna’nın durumu itibarıyla bize yakınlığı malumdur. Ama bu yakınlık Rusya Federasyonu için de geçerlidir.
Arada hassas bir politika yürütmeliyiz. Sadece Dışişleri Bakanlığı’nın değil, bütün devlet teşkilatımızın, sivil kuruluşların, Ukrayna ve Türkiye’deki ticari grupların da bu zorunluluğa dahil olduğunu belirtmek gerekir.
Bu muamele kabul edilemez
#Valery Gergiev#Denis Matsuev#RUSYA
Mart 06, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
Avrupa dünyası askerlik ve iktisadi müdahaleden çok teatraliteyi seviyor. Carnegie Hall ve Viyana Filarmoni Orkestrası ünlü şef Valery Gergiev ile piyanist Denis Matsuev’in konserlerini iptal etmiş, hatta Gergiev’in Berlin’deki işine son verilmiş. Hayatını sanata adayan insanların sırf kimlikleri ve pasaportları dolayısıyla hem de bu meşhur sanatçıları seven birçok dinleyici olduğu halde bu muameleye tabi tutulmaları nasıl kabul edilebilir.
Haberin Devamı
Basınımızda ve görsel medyada Ukrayna olayı neredeyse 24 saati kapsayacak kadar ele alınıyor ve doğrusu ilgi de gösteriliyor. Bu ilgiyi yerinde buluyorum çünkü sınırdayız. Sözü geçen memlekette Türk pasaportuyla gelip yerleşenlerin kurdukları aileler var, kültürel azınlık statüsü tespit edilen tarihi bağlarla bize ait topluluklar var; Kırım Cumhuriyeti’nde olduğu gibi. Bu statüyü Süleyman Demirel dönemi dış politikasına borçluyuz.
Batı’nın taraftarları var ve Batı’nın takip ettiği politikaların en azından Ukrayna’daki kadar tutarsızlıklarla dolu olduğu bizim ülkemiz var. İşin ucu kaçırılıyor. Bazı portreler var ki dış politika yorumlarını yine İngilizce raporlardan okumaya devam ediyorlar ve etkileniyorlar. Bunların bazıları sık sık konuşuyor ve ülkenin adını dahi yanlış telaffuz ediyor (Ukranya gibi). Öte yandan da özellikle Avrupa ülkelerinde çelişik durumlar söz konusu. NATO’ya almayı vadettikleri Ukrayna için bugüne kadar ciddi bir girişimde bulunulmamış ama Rusya Federasyonu ve Putinizm politikası yerli yersiz çıkışlarla kışkırtılmış. NATO taraftarlığı ve üyelik sorunu İsveç ve Finlandiya’ya kadar sıçradı. Beş milyonluk Finlandiya’nın stratejik yönden çok açık ve tehlikeli bölgede olduğu belli.
Bu muamele kabul edilemez
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
TAT KAÇIRAN VAHİM HATALAR
Avrupa dünyası askerlik ve iktisadi müdahaleden çok teatraliteyi seviyor. Hele son bir olay var ki gözden kaçsa bile bence vahim. Berlin Filarmoni Orkestrası Şefi Kirill Petrenko, Putin’in saldırısı dolayısıyla bir protesto bildirisi yayınladı. Berlin Filarmoni Orkestrası’nın bu haftaki yayını Gustav Mahler’in Second Symphony konseri, bu saldırının mağdurlarına adanmış. Söylenecek bir şey yok. Ama işin tadının kaçırıldığı nokta şu; Carnegie Hall ve Viyana Filarmoni Orkestrası ünlü şef Valery Gergiev ile piyanist Denis Matsuev’in konserlerini iptal etmiş, hatta Gergiev’in Berlin’deki işine son verilmiş. Böyle bir densizliği kim kabul edebilir. Hayatını sanata adayan insanların sırf kimlikleri ve pasaportları dolayısıyla hem de bu meşhur sanatçıları seven birçok dinleyicileri olduğu halde bu muameleye tabi tutulmaları nasıl kabul edilebilir. Milano’da Bicocca Üniversitesi ünlü Rus edebiyatı uzmanı İtalyan Paolo Nori’nin “Dostoyevski” dersini kaldırmış. Tepkiler üzerine bu işten vazgeçmişler.
Haberin Devamı
AKILSIZ, İSTİSMARCI DOSTLAR...
Mültecileri “Bunlar sarışın mavi gözlü, Suriyeliler gibi değil, arabaları da var bizim gibi...” diye niteleyen bayağı muhabirler ve ucuz protestoya başvuranlar var. Soralım; acaba bilgisayar yazılımcısı Rusları da atacaklar mı? Ukrayna’yı severiz; Allah Ukrayna’yı düşmanlarından çok akılsız, istismarcı dostlarından korusun. Savaş nükleer tesislerin bombalanmasına kadar uzadı. Biden’ın iktisadi tedbirleri gülünç. Ayrıca AB liderleri burunlarının dibindeki savaşa karşı ciddi politik uzlaşma yaklaşımları içinde değil; sadece BM toplantılarında teatral gösteriş yapıyorlar. Askeri bir önlem alma durumu ve güçleri yok. Yeni gelişmeler, yeni beklenmeyen sonuçlar getiriyor. Karadeniz kıyılarının durumu eskiye dönüşü gösteriyor. Ama Rusya’nın eski Soğuk Savaş düzeninden vazgeçmesi ihtimali var mı yok mu, bu kararı yakında anlaşılacak.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Gelişmeler öyle gösteriyor ki Karadeniz’in kuzeyi belki Ukrayna’ya küçük bir sahil alanı bırakmanın dışında Rusya’nın kontrolünde olacak. O takdirde Güney Karadeniz kıyıları Türkiye’nin elindedir. Tabii Romanya-Bulgaristan ve Şark tarafında da Gürcistan Cumhuriyeti bu durumda yoğun bir biçimde ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin ilgisine maruz kalacak. NATO kendisini buralarda fiilen hissettirme gayretinde olur. Bu durumda Rusya’nın Karadeniz’i korumak için tek çaresi Türkiye’nin buradaki hâkimiyetini iyi değerlendirmek ve işbirliğine gitmek olacaktır, bu kaçınılmaz. Karadeniz’e başka bir kuvvetin resmen ve fiilen donanması ve üsleriyle girmesi kabul edilemez. Türkiye Deniz Kuvvetleri’ni geliştirmeye muvaffak olmuştur, daha da geliştirmesi gerekir. Etkisini azaltmak için iç komplolara maruz kaldığı ve bunların da dışarıdan etkilendiği çok açıktır. Batılı müttefiklerimiz doğu Akdeniz’de kuvvetli bir Türk donanması istemiyorlar. Bunun tarihi nedenleri var; iktisadi, stratejik görüşleri bunu icap ettiriyor. Şu kadarını söylemek lazım, Karedeniz kıyılarında bilhassa son göçlerden sonra yoğun nüfusu olan başka memleket görmek mümkün değil.
Haberin Devamı
ÇOK DİKKATLİ OLMALIYIZ
Bir yanda Çukurova, öbür tarafta Antalya ve batısındaki nüfus yığılması, Ege Denizi’ndeki büyük şehirler ve nihayet Marmara megapolitan bölgesinde komşu Yunanistan’ın kıta sahanlığı üzerindeki gülünç, rahatsız edici harekelerine müsaade edilemez. Bu bir hegemonya meselesi değil, bir yaşam ve nefes alma meselesidir. Aynı şekilde Akdeniz kıyılarında da durumumuz aynıdır. Unutmayın, Rusya tarihinde ilk defa olarak Akdeniz kıyılarında üs kurmuştur. Bunların sayılarını artırması da mümkündür. Bu durumda yeni gelişmeler dolayısıyla da Batılılar karşısında azami dikkat sarf etmemiz ve hiç kaçınılmaz bir şekilde Rusya Federasyonu ile de kuvvet dengesine dikkat etmemiz gerekiyor.
Haberin Devamı
ZEYTİNLİKLERİMİZ
Resmî Gazete’nin 1 Mart 2022 tarihli salı günkü nüshasında bir yönetmelik çıktı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın maden yönetmeliğinde değişiklik yapılmasını öngörüyor; 21 Eylül 2017 tarihli Maden Yönetmeliği’nin 115. maddesine bir ek yapıyor. Amma ne ek! Bu maddenin gözetimi bakan tarafından yürütülür. Ege Bölgesi’nin verimli zeytinlik alanlarında maden işletmesinin yeni madenlerinin gereği zeytinlikler kesilebilirmiş, sonradan telafi edilirmiş.
Yapılan inşaatların sokakta yarattığı tahribatın bile onarılmadığı bir memlekette buna kim inanır? Kestiğiniz ağaçların kaç yılda yetiştiğini biliyor musunuz? Bunu gözetleyecek ve hesabını soracak adamı yerinde bulacak mısınız? Türkiye’de girişimci değil ünlü sanayicimiz Adnan Dalgakıran’ın deyimiyle daha çok girişkenler vardır. Herhalde sözcük arsız karşılığında kullanılıyor.
Bu muamele kabul edilemez
TEŞVİK ETMEMİZ LAZIM
Bazı bölgelerden kolay yatırım peşine düşen, kabiliyetsiz ama uyanık adamlar zeytinliklere dadandılar. Dünya zeytin buhranına giriyor. Türkiye en zengin ülkelerden biri. Siz bakmayın zeytincilerin arasındaki kıskançlık kavgasına. Ta Marmara Bölgesi’nden Güneydoğu’ya hatta Siirt bölgesinden mikroklima olan yerlere her yerde zeytin vardır, her birinin tadı ve lezzeti malumdur. Zeytinliklerin üstüne titremek lazım. Tembel zeytincilerin bir şekilde diskalifiye edilmesi gerekir. Zeytinliklerde ciddi olarak çalışacak ziraatçıların teşviki gerekiyor. Akhisar bölgesi bu konuda örmektir. Tütün ziraatının ortadan kalkmasına pek aldırış etmediler, sızlanmayı kestiler ve “Burayı İspanya yapacağız” diye işe giriştiler, alanı genişletiyorlar. Şimdi ise aynı bölgede başlarına kömürcüler(!) çıktı.
Türkiye kömürlerinin kalite düşüklüğü malumdur. Bunlardan elde edilecek enerji keçi boynuzu hikâyesine benzer. Bu bizim kanaatimiz değildir, herkes bu konuda hemfikirdir; umumi bir derttir. Ayrıca bu madenlerin işletilmesi çok zordur. Ne Ukrayna’nın ünlü antrasiti gibi kalitelidir, çıkarması kolaydır ne de Ruhr havzasında artık iptal edilen madenler gibidir. İşletilmesi problemlidir, pahalıdır, kaçamak yapıldığı zaman da bizzat Soma’daki gibi facialar meydana çıkar.
TÜRKİYE ONLARLA YARIŞMALI
Kısacası soruya cevap vereceksiniz; kötü kömür mü, yoksa zeytin mi? Elbette ki zeytin. Gittikçe pahalılaşan gıda olmanın ötesinde tıbbi bir madde haline dönüşen Türkiye zeytinyağlarının İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkelerle rekabet etmesi gerekir. Onlardan daha üstün niteliğimiz vardır; böyle bir üretime ulaşma hedefimiz olmalıdır.
Madenci denen adamların amacı herhalde kestikleri zeytin ağaçlarından mangal kömürü üretmek olmalı. Bu gülünç bir iddiadır. Sahayı tekrar ıslah edeceklerine çocuklar bile inanmaz. Hayatında zeytinyağı lezzetini anlamamış, mutfaklarında zeytinyağlı yemek olmayan insanlara derdimizi anlatmak kolay değil. Derhal zeytin üretilen bölgelerin verimliliğinin denetlenmesi gerekir; bu işlemin solculukla alakası yok. En âlâsını Franco yapmıştır. Girişimci işinsanlarının yanındayız. Ziraatta kolektivizasyon taraftarı da değiliz. Ama başıboşluğa ve tembelliğe de yer veremeyiz. Dünya insanları doyuramayacak kadar küçülüyor.
MİLLİ VAZİFEMİZ
Zeytin bahçesi almak (küçük veya büyük), bunu işletmek milli vazife olmalı. Bu küçük yatırımdan hiç kimse zarar etmez. Zeytininizi ve yağınızı alırsınız, artanı da fakir fukaraya sadaka verirsiniz, ülkenin de bitki örtüsü kurtulur. Zeytin ziraatına zarar veren yonca ekimi gibi son zamanlarda ortaya çıkan, su kaynaklarını kurutan, acayip böceklerin ve sineklerin türemesine de sebep olan tarıma da son vermek gerekir.
Türkiye’den başka bir tane daha yok. Bu ülkeyi kaybedersek sadece ülkemizi değil, sağlımızı da kaybederiz. Bir yandan da o sağlığımızı gözeten kaliteli hekim ve sağlık personelini de hakaretle ve dayakla kaçırıyoruz. Gelişme ve yatırım; bir zihniyet meselesidir. O zihniyete, fikri ve ilmi donanıma sahip olmayanlara bu alanda yer vermemek gerekir. Bu yönetmeliğin iptali şarttır. Adli organların kararını bekliyoruz.
NATO ve Ruslar
#RUSYA#NATO#Doktor Maaşı
Mart 13, 2022 06:294dk okuma
Paylaş
1949 yılında Rusya’ya karşı NATO kuruldu. Diplomatik maharete ve zamana bırakılacak bir konu; NATO’nun genişlemesiydi. Acele ve hırsla Doğu Avrupa’yı örgüte dahil etmeye çalıştılar. İttifakın ciddi problemleri var. Bu üyeler ne derecede geçinebilecekler, askerlik kapasiteleri ne? Türkiye’nin durumu ittifakta nasıl şekillenecek? 30 üyelik bir ittifakın 10 yıl içinde iki misli büyümesi, ciddi ihtiyatlı bir diplomasi mi? Bunların hepsi tartışılacak konular.
Haberin Devamı
NATO 1949’da kuruldu. Rusya’ya karşı tarihi bir Batı Avrupa tepkisidir. Batı Avrupa Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslarla müttefikti, bundan önce de Napoléon’a karşı Rusya ile müttefiktiler. Ama yeni düzeni kurarken daha Viyana Kongresi’nde Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord ve Klemens von Metternich Rusya’yı dışarı atmanın yollarını aradı. Rusya, Avrupa işlerinde kendi yanlış projeleriyle Metternich’i haklı çıkardı.
Birinci Dünya Savaşı’nda Bolşevik İhtilali, Rusya ile Avrupa’yı ittifaktan çarpışmaya götürdü. Tarih boyu Avrupa ile Rusya’yı karşısında gören Yeni Türkiye bu sefer yeni rejimde Rusya ile müttefikti. İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya yine Batılıların yanındaydı; bunun sonu rekabetle bitti. 1949 yılında Sovyet Rusya’ya karşı NATO kuruldu.
NATO ve Ruslar
HEDEFTE TÜRKİYE VAR
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Avrupa’nın bu askeri birliğine Türkiye ve Yunanistan katılmak istediler; “Önce bizim için çarpışın” dendi. Elhak Kore topraklarında çok şehit verdik. Bizim ile birlikte Yunanistan da birliğe alındı. O günden beri “Türk askeri” diyorlar; biz bunu umumi bir kanaat zannediyorduk. Yıllar geçtikte sadece Türk askerinin söz konusu olduğunu anladık. Komutanları takdir edilseler de Batılıların gönüllerinde yer etmediği anlaşılıyor. Deniz Kuvvetleri’nin gelişmesinin karşısındalar ve Balkanlar’da artık komünist düşman kalmamışken Yunanistan sınırına konuşlanıyorlar. Hedefin Türkiye olduğu açık.
NATO’NUN ACELE VE HIRSI
Balkanlar’da NATO hoş karşılandı; Sırbistan hariç. Bugün İsveç ile birlikte Finlandiya NATO’ya girmeyi düşünüyor. Birisi girer, öbürünü bilemiyoruz. Avusturya’nın ise pek askerlik işlerine karışmaya niyeti yok. Sırbistan’da NATO’dan söz edenlere büyük bir kitle saldırıyor. Belgrad’ın merkezinde bombalanan bina abide olarak muhafaza ediliyor. Aslında diplomatik maharete ve zamana bırakılacak bir konu, NATO’nun genişlemesiydi. Acele ve hırsla Doğu Avrupa’yı örgüte dahil etmeye çalıştılar.
Avrupa eski ordularına sahip değil fakat galiba eski diplomasisi de yok oluyor. Daha küstah, daha sorumsuzca konuşmaktan kaçınmayan bir diplomat kadroları var. İngilizlerinki hariç tembel bir dışişleri servisi söz konusu.
Haberin Devamı
1952’de Türkiye’nin imtihanı uzun tutulmuştu. İspanya ise komşu Portekiz’in aksine ittifaka doğrudan alınmadı ama John Foster Dulles ile General Francisco Franco İspanya’da üsler konusunda anlaştılar. Franco o gün söylemiş: “İspanya İç Harbi’ni asıl şimdi kazandım.” Ancak 1982’de ittifaka dahil edildi. Almanya ise 1955’te NATO üyesi oldu; daha Birleşmiş Milletler’de değildi. 1999’da Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti örgüte dahil oldu. Ondan sonra 2004’te yedi üye daha Baltıklardan, 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017’de de Karadağ ve 2020’de Kuzey Makedonya örgüte girdiler.
UKRAYNA KANDIRILDI
Ukrayna’ya bu üyelik vaat edildi. NATO Slav dünyasından çekiniyor. Ukrayna’nın biraz kalabalık bir nüfusu var. Bugün felaketin ortasındaki bu ülke kandırıldı. Vladimir Oleksandroviç Zelenski NATO’ya karşı gücenikliğini değil adeta nefretini ifade etti. İttifakın ciddi problemleri var. Bu üyeler ne derecede geçinebilecekler, askerlik kapasiteleri ne? Türkiye’nin durumu ittifakta nasıl şekillenecek? 30 üyelik bir ittifakın 10 yıl içinde iki misli büyümesi; ciddi ihtiyatlı bir diplomasi mi? Bunların hepsi tartışılacak konular.
NATO’nun ilk düşmanı Sovyetler Birliği oldu, ihtilafın zamanla bazı müttefikleri de olacak ve zamanla başka ülkeler de gruba katılabilir. Bu gelişmede zaten var olan bir çatışma potansiyeli mi, yoksa kötü diplomasi mi rol oynadı? Türkiye’nin NATO içinde bu ittifakla olan durumunu ciddi olarak gözden geçirme zamanı geldi. İttifaklar güzeldir ama her zaman en emini değildir. Birinci Dünya Savaşı’ndaki Almanya beraberliğinden beri ihtiyatlı bir ittifak politikası gütmemiz gerekir.
Haberin Devamı
Çiftçilerin gücüne güç katan İmece Kart Çekiliş Kampanyası
Türkiye İş Bankası
AVVA’da Sepette %40’a Varan İndirim!
AVVA
by Taboola
SAĞLIKTA 25 BİN TL ÇIKMAZI
Doktorların maaşı yeni yükseltildi. Söylenene göre 25 bin TL’ye kadar çıkıyormuş. Bir cerrahın 25 bin TL’yi doğrultması için ameliyat başına alacağı primden dolayı 24 saat ameliyat yapması gerek. Allah korusun!
NATO ve Ruslar
Bu memlekette Tıbbiye, askeri savunma gerekçeleriyle başladı. 18. asrın başından beri Avrupa tekniklerinin kabulü ile gelişti. Cumhuriyet devriminde tıp ordusu birtakım kronik bulaşıcı hastalıklara karşı önemli savaş vermiştir. Zamanın raporları bu başarıyı işaret ediyor. Kolay yetişmiyorlar. Dışarı gidenin ardından saz çalmak meseleye çözüm getirmiyor. Hekim kapısına olur olmaz dayanan kitlelerin hekime ve hastaneye karşı saygısı yok.
Haberin Devamı
HİYERARŞİYE SAYGI
Her toplum gibi muasır Türkiye’de ön planda mühendisleri, hekimleri, usta ziraat uzmanları ve veterinerler (ki onlar da büyük darbe yiyor) önemlidir. Bunun dışındakilerin hepsi bu hiyerarşiye saygı duymalıdır. Bazı dallarda Türkiye gereken uzmanları en âlâsından yetiştiriyor; yetiştiremediğimiz ise politikacılardır. Politikacı yetiştirme konusunda Batı ülkelerinin bazıları bizim gibi geridir. Zaten son olaylar ve savaşlar karşısındaki aciz durumları da bunu gösteriyor.
KAHRAMANMARAŞ’IN ZEYTİNLERİ
Eskİden zeytincilik Kahramanmaraş’ta bütün vilayetin içinde çok istisnai bir tarım dalı olarak görünürdü. Yakın zamanda yapılan bir toplantıda “Dünyada 900 milyon zeytin ağacı var; 170 milyonu bizim ülkemizde. Bunların içinde Kahramanmaraş’ımızın 3 milyonluk payı var” ifadesi görülüyor. Hayırlı olsun, inşallah daha da gelişir. 2017’den beri ihracattalar. İspanya gibi olmayı hedefleyen bir ülkenin parçasılar. O zaman yapılacak şey yeni tarım bakanının hemşehrisi olarak Maraşlıların onun yanında dururken bu hususları da kendisine hatırlatmaları.
NATO ve Ruslar
Haberin Devamı
BU YÖNETMELİK ÖNLENMELİ
Yeni Bakan bundan 10 yıl evvel zeytinliklerin maden alanlarına çevrilmesine ilişkin kanun teklifi vermiş. Üstelik 1930’lardan beri zeytin kanunu, zeytin alanlarının 3 kilometre uzağında zeytin presi hariç bacalı fabrika kurulmasını bile yasaklıyor. Bu son çıkan yönetmelik lafzen ve ruhen kanuna aykırıdır. Habertürk kanalında bu işlem karşısında durduk. Zeytine önem veren köylülerin ve çiftçilerin bu yönetmeliği önlemesi gerekir. Türkiye kömürleri zeytini feda edecek düzeyde kaliteye ve kaloriye sahip değildir. Bu, herkesin benimsediği bir görüştür.
Sahipsiz Bezmialem Valide Sultan Çeşmesi
#Bezmiâlem Valide Sultan#Çeşme#RUSYA
Mart 20, 2022 06:294dk okuma
Paylaş
Bezmiâlem Valide Sultan’ın hassas ruhlu bir valide sultan olduğu anlaşılıyor. İstanbul’un siluetinde rolü olan Dolmabahçe Camisi, Galata Köprüsü onun bu şehre hediyesidir ama sayısız çeşmelerini ve hastanelerini unutmamak gerekir. Bilinen 13 adet çeşmenin içinde en ilginci de Topkapı’daki Bezmiâlem’dir. Çeşmenin asıl yeri Beşiktaş, Yıldız’daki saat kulesinin karşısındaydı. Bu harap vaziyetteki çeşmenin en kısa zamanda orijinal yerinde dikkatle muhafaza edilmesi ve restorasyonu sağlanmalıdır.
Haberin Devamı
Bezmİâlem Valide Sultan, Sultan II. Mahmud’un eşi ve Sultan Abdülmecid’in annesidir. Gürcü kökenli olduğu söyleniyor. Hanedanın validelerinin çoğu gibi mensup olduğu kavim üzerinde tartışma vardır. Osmanlılar siyaseten problem olacağı için hükümdar kızlarıyla evlenmekten 16. yüzyıl başında vazgeçtiler. En son Yavuz Selim Han’ın, Kırım Hanı’nın kızıyla evlendiği söyleniyor; yani Hafsa Sultan ile.
İYİ BİR NAİBEYDİ
Bezmiâlem siyaset bakımından klasik devirdeki Kösem Sultan, Hürrem Sultan, Hatice Terhan Sultan gibi siyasetle doğrudan muhatap olmadı. Sultan Mahmud’un vefatından sonra (1838) onun büyük oğlu Abdülmecid Han tahta çıktığında 16 yaşındaydı. Padişah, zeki ve sanatkâr ruhlu bir delikanlıydı. İnsan sarrafıydı. Bu vasıflarıyla Bezmiâlem Valide Sultan’ın da oğluyla ortak yönü olduğu ve onun başında iyi bir naibelik yaptığı anlaşılıyor.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
BU ŞEHRE HEDİYELERİ ÇOK
Zaten bir müddet sonra Sultan Abdülmecid Han devlet idaresine doğrudan müdahale etti. Ancak diktatör ve önde gelen bir padişah değildi. Tanzimat’ın büyük devlet adamlarını bir araya toplayıp çalıştırmayı bildi. Onun devrindeki insicamlı hayat ve siyasi verimlilik de sonraları devam etmedi. Dostça iş yapan bu devlet adamları ondan sonra birbirlerine düşman bile oldular.
Sahipsiz Bezmialem Valide Sultan Çeşmesi
Bezmiâlem’in hassas ruhlu bir valide sultan olduğu anlaşılıyor. İstanbul’un siluetinde rolü olan Dolmabahçe Camisi, Galata Köprüsü onun bu şehre hediyesidir ama sayısız çeşmelerini ve hastanelerini unutmamak gerekir. Bilinen 13 adet çeşmenin içinde en ilginci de Topkapı’daki Bezmiâlem’dir. Çeşme buraya birkaç kere yer değiştirdikten sonra ulaştı. Asıl yeri Beşiktaş, Yıldız’daki saat kulesinin karşısındaydı. Yıldız Sarayı’nın duvarına yaslanmış bir durumda inşa edilmiştir.
Valide Sultan’ın vakfı Gureba Hastanesi ki “Vakıf Gureba” adıyla yaşamaktadır ve onun yarattığı üniversite dahil hiçbir kurum bu çeşmeyle ilgilenmemiştir. Bakımsız ve harap vaziyetteki çeşme vatandaşın dikkatini çekiyor. Eski tramvay yoluyla duvar arasında sıkışıp kalan bu çeşme dikkatle tetkik edildiğinde orijinal şeklini muhafaza ettiği bile tartışılır. Sıbyan mektepleri ve sayısı tespitlere göre 16’yı bulan sebil ve çeşmeleriyle ünlü Valide Sultan’ın hatırasının rencide olması bir yana, Tanzimat devrinin ne olduğunu bu eserler ve onları vakfedenlerin hayatı kadar hiçbir şeyin anlatamayacağı açıktır.
Haberin Devamı
ÇEŞMEYİ KORUMALIYIZ
Biz hâlâ imparatorluğun son yüzyılındaki şahsiyetlerin biyografilerini bile tam anlamıyla tamamlamış, bilinenleri tenkit edip gözden geçirebilmiş değiliz. Bu çeşmenin de en kısa zamanda orijinal yerine, hiç değilse şimdiki Topkapı surlarındaki yerinde dikkatle muhafaza edilmesi ve restorasyonu sağlanmalıdır.
RUS MÜZELERİ
Petersburg’daki Ermitaj Müzesi Avrupa’daki ve Amerika’daki müzelere eser ödünç vermekte fazla cömert davranıyor. Mal sahibi ben değilim, üstüme vazife de değil ama yakın geçmişte şahsen Rusya’daki biliminsanlarıyla konuştuğumda onların da bu durumu pek hoş görmediği kanısına vardım.
Sahipsiz Bezmialem Valide Sultan Çeşmesi
Zamanımız fotoğraf ve filmciliğin işbâını yaşıyor. Herkesin bu eserleri görmesi için ayağına getirilmesine lüzum yok. Hiç şüphesiz bu prensip herkesten evvel bizim için de geçerlidir. Topkapı’daki müdürlüğüm sırasında bu gibi müracaatları önlemeye çok gayret ettim. Dışarıdan sergi getirttik ama biz de sergiyi müşterek yapanlarla çalışmayı tercih ettik. Şayet müzeler arasında obje teatisi bir konu etrafında yapılırsa bu daha verimli oluyor, daha öğretici oluyor. Bu, aynı zamanda ortaya konan eserler için de karşılıklı bir sigortadır.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
NE KADAR BÜYÜK BİR AHMAKLIK
Şimdi Avrupa’daki sergiler ödünç alınan ve nakledilen eserleri teşhirden kaldırıyorlarmış. Ne kadar büyük bir ahmaklık. Seyahat eden eserlerin yıpranma payını düşünürsen, yok olma tehlikesini hesaba katarsan; “Madem kaldıracaksın niye getirttin?” diye sorulur. Üstelik bu gibi teşhir edilen eserleri gördüm. Quirinal Sarayı, Papalık Ahırları denen mevkide Moskova’dan gelen (Puşkin Müzesi’nden) ve o vakte kadar teşhir edilmeyen 100 eserin sergilendiğini görmüştüm. Kataloğu da sergilemesi de mükemmeldi ama Avrupa’da her müze bunları ustaca sergileyemiyor. Kataloglar da bu kadar hoş olmuyor.
ESERLERİN ÜSTÜNE YATTILAR
Size acı bir gerçeği hatırlatmak zorundayım. 1910’larda imparatorluk tarafından Alman müzelerine ve Prusya müzelerine geçici bir zaman için teşhir ve tetkik nedeniyle verilen eserlerin uzun süre üstüne yattılar. Bu ta 20 yıl evvel uzun müzakerelerle geri alınabildi. Şayet UNESCO’nun kararına Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin itibar etmek gibi bir sağlam görüşü olmasa, Berlin’deki binlerce tabletin bize geri gelmesi çok şüpheliydi. Boğazköy sfenkslerini yeni aldık. Nedense Batı müzelerinde her şeyi kendilerinin daha iyi koruyacağına ve bildiklerine dair kanaat var. (Bu hüsnükuruntunun ne kadar geçersiz olduğunu 2. Dünya Savaşı’nın tahribatı gösteriyor.)
Haberin Devamı
Bergama Müzesi’ndeki Zeus Altarı’nın oraya nasıl ulaştığı ve orada kaldığı vesikalarla iyi ispat edilmiş değildir. Galiba bu gibi olayları bahane ederek üstüne de yatabilirler. Bir memlekete siyaseten ya da stratejik olarak düşman olabilirsiniz ama oradaki hazinelere el koymaya veya aksine teşhirden kaldırmaya bu bir neden değildir. Karşınızda gayet kaba bir yağmacılık tehlikesi var; herkes için bir tehdittir.
BATI’NIN İŞTAH VE YOLSUZLUĞU
Olay şunu gösteriyor. Batı’yla eser mübadelesinde herkes dikkat etmelidir. Çünkü maalesef eski eserlere karşı korkutucu bir iştah ve yolsuzluğa meyyal uygulamalar hâlâ geçerlidir. İnsanlık kendisini o alanda terbiye edemiyor. Sanatseverlik ve ilim gibi duyguları ileri sürerek bazı şeyleri iç etmeye kadar götürebiliyorlar.
Haberin Devamı
Bağdat Müzesi’nin uğradığı yağma rastgele değil; düzenlidir. Rabia mitingleri sırasında hususi olarak kurulmuş hırsız çetelerinin Kahire Arkeoloji Müzesi’nin çatısını delip 300 parça eseri yağmalayıp Avustralya’ya taşıdığı biliniyor. Eserleri dünyanın protestosu üzerine iade ettiler. Öyle görünüyor ki protesto mekanizması da herkes için aynı derecede işlemeyebilir.
Büyük İskender’in kurduğu Küçük İskenderiye
#Büyük İskender#İskenderiye#İskenderun
Mart 27, 2022 07:075dk okuma
Paylaş
1960’ların başından beri İskenderun’a yolum uzanır. 1960’larda dahi tarihi önemi büyük, önemli fakat boyu posu küçük bir şehirdi. Buraya, Büyük İskender’in kurduğu Küçük İskenderiye denebilir. Ne Roma ne Bizans ne de Memlûklar devrinde bu tarihi güzellik değişmiş değildir. Osmanlılar da İskenderun’a her zaman aynı bağlılığı gösterdiler.
Haberin Devamı
İskenderun, Büyük İskender’in adına izafeten Doğulu devletlerde ve bizde Alexandretta’nın karşılığı olarak kullanılır. Şüphesiz ki bütün Doğu Akdeniz’in tarihini yaşamış bir yerdir. Helenistik devirde; yani Büyük İskender’in şark seferleri sırasında İssos’taki galibiyetinden sonra yeniden kurulup liman olarak mükemmelleştirilmesine rağmen burada eski yerleşimlerin olduğu açıktır. Alexandretta veya İskenderun, Seleukoslar devrinde Helenist medeniyetin, ondan sonra da Roma’nın satvetini yaşadı.
Büyük İskender’in kurduğu Küçük İskenderiye
Antakya dediğimiz büyük ve zengin eyaletin, bilhassa yüksek kesimlerindeki mutedil tatlı havası, burada yazın sıcağına ve belirli bir rutubete dönüşür. Ama iklimdeki bu zorluk şehrin her zaman var olmasına, gelişmesine, sakinlerinin ona bağlanmasına ve gelen geçenlerin de sevmesine mani olmamıştır. Akdeniz kıyılarında İskenderun kadar hoş manzarası ve profili olan bir şehir zor bulunur. Burayı idare edenlerin ve yerli halkın en çok dikkat etmesi gereken özellik budur. Çünkü bölgemizdeki kötü yapılaşma buraya da sirayet etmektedir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
TARİHİ GÜZELLİĞİ DEĞİŞMEDİ
Ne Roma ne Bizans ne de Memlûklar devrinde bu tarihi güzellik değişmiş değildir. Osmanlılar da İskenderun’a her zaman aynı bağlılığı gösterdiler. İskenderun, Antakya bölgesinin gözde bir sancağıydı. 19. yüzyıldaki ticari gelişmesiyle ziraat başa baş gitti. Sakinlerinin kendilerine hem Antakya hem de bütün Doğu Akdeniz’de farklı bir yerde hissetmeleri, onların kendi aralarındaki simbiyosis yani uyumdan ileri gelir. Eğitim hayatı da bu nedenle bütün Antakya gibi canlı oldu.
Bu hafta İskenderun’daydım. Yükseliş Koleji Başkanı Nuri Üysen beni davet etti. Şehrin yöneticileri, Hatay Valisi Rahmi Doğan, İskenderun Belediye Başkanı Fatih Tosyalı, İskenderun Teknik Üniversite Rektörü Prof. Dr. Tolga Depci de oradaydılar. Üniversitemizin rektörünün bazı şikâyetleri var. Altı yıldır merkezden teknik üniversiteye yardım yapılmamış gibi gözüküyor. Gerekli tesisat laboratuvar ve atölyelerin yapımını bağışlara bırakamayız. Demir çelik merkezi olan bu memleketin bu konuda kesin devlet desteğine ihtiyacı vardır. Öğretim üyelerinin maaş ve lojman gibi girdiler yönünden tatmin olması gerekir. Bu bütün memurlar ve sanayide çalışanlar için de geçerli bir durum. Çünkü Akdeniz kıyısında büyüyen bu şehirde hayat pahalı.
Haberin Devamı
1960’ların başından beri İskenderun’a yolum uzanır. 1960’larda dahi tarihi önemi büyük, önemli fakat boyu posu küçük bir şehirdi. İçindeki eserler gün görmüş bir liman şehrine hâkim görünüm veriyordu. Tek kelimeyle renkli bir şehir geleneği... Buraya, Büyük İskender’in kurduğu Küçük İskenderiye denebilir. Şehirde eğitimli bir kent burjuvazisi diyebileceğimiz sınıf vardı; hâlâ da var. Bu ailelerin içinde Türkiye’nin idaresine girenler, Dışişleri Bakanlığı gibi ihtisas isteyen kurumlarda çalışanlar, üniversite hocaları yer alıyor.
KOZMOPOLİT BİR ŞEHİR
Kent o gün de bugün de kozmopolit denebilecek bir yer. Aralarında Fransızca konuşanlar var. Tabii bunlar Türkçeyi tamamen ihmal etmiş demek değil. Muhtelif dil ve dinden insanlar arasında komşuluk ve iş hayatının normal gittiği bir bölge. İskenderun ve Hatay’da yaşayanları milliyetçilik ve ırkçılıkla suçlamak hiç kimsenin haddi olmamalı. Zira ne Afrika ve Asya’dan gelenlerle geçinmenin yolunu bulamayan Batılı büyük şehirleri ne de son olaylarda gördüğümüz üzere eski sosyalist dünyanın toplumları arasında bile bir uyum olmadığı açık. Hatay bölgesi ve İskenderun’u genelde Barselona ve Endülüs’e benzetirim. Daha çok da Portekiz’e. Dışarıdan gelenlerle uyumun yüksek olduğu İberik Yarımadası gibidir.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
İLK 10 İÇERİSİNDE
Demir çelik tesisleri çevreyi etkiledi. Sadece 50 yıl içinde değil son 10 yılda bile şehir değişti. İnşaat arttı. İnşaatın niteliği yükseldi. Lakin aynı şeyi mimari zevk için söylemek mümkün değil. Bahçeli güzel evler kayboluyor. Demir çelik sanayisinin görünümü berbat ettiği kentte, iktisadi hayat zamlandı. Buna rağmen İskenderun ve genelde Hatay Türkiye’nin ihracat bakımından ilk 10’u içinde. Halbuki nüfusu ilk 10’a girenler kadar kalabalık değil. Ayrıca ihracatta Adana ve Mersin’i geçmiş vaziyetteler. Bu iki gerçek son derece olumlu bir gelişme ve muhafazasına dikkat edilmeli.
HER UYGARLIĞA HİTAP EDİYOR
Ancak tabiatla uyum için aynı şeyi söylemek zor. Payas’ın eski Akdeniz görünümü, bahçeler içinde hoş evler, camiler adeta çirkin binalarla kaplanmaya başlanmış. Demir çelik tesislerinden sonra İskenderun giriş ve çıkışına kadar yer yer bu parçalanmalar ve uyumsuzluklar göze çarpıyor. Ama doğrusu arada fevkalade mimari buluşlar da söz konusu. Kıyıdaki Nihal Atakaş Camisi benim son yıllarda gördüğüm en önemli eser. Her uygarlığa hitap eden bir tersimi var. Nüktedanın biri “Hıristiyanı bile içine çekip namaz kıldırır” demiş. İskenderun gibi çeşitli dinden ve tarihi tabakadan gelen toplulukların yaşadığı bölgeye uygun bir eser ve her şeyden evvel İskenderun.
Haberin Devamı
DOĞUMLAR ARTTI
Hatay Valisi isabetli bir karar aldı. Sadece merkez Antakya’da değil İskenderun’da da bir hükümet konağı var. Dolayısıyla haftanın bir iki günü orada çalışıyor. Nüfusu kalabalık olan kazanın ve etrafın problemleriyle daha yakından iç içe. Hatay Belediye Başkanı Dr. Lütfü Savaş ilginç bir demeç verdi. Kentteki Suriyelilerin vatandaşlığa geçtiğini, geçmeyenlerin de aracı mekanizmasıyla toprak satın aldığını ve doğumların arttığını söylüyor. Dr. Lütfü Savaş’ın ileri sürdüğü rakamların hesaba ve kitaba dayandığı anlaşılıyor. Kendisini tenkit eden ve hatta suç duyurusunda bulunan Bakanlığın verdiği rakamlar ise demografiden çok az anlayan bir sosyoloji talebesinin ve her halükârda bir istatistikçinin ciddiye alamayacağı figürler. Bu tip verileri kamuoyuna yayınlayarak kimseyi ikna edemeyiz ve problemin ciddiyeti üzerinde insanları bir araya getirmemiz çok zor olur.
Haberin Devamı
GÖÇMEN POLİTİKASI ÖNEMLİ
İstatistik verilerin her zaman için doğru verilmesi gerekiyor. Zira Türkiye değişti. 50 yıl evvel Türkiye’de program yazıcıları bile yoktu. Bugün sayıları binleri buluyor. Bu alanda tahsilini yapanlar var ve insanlar istatistiklerle ilgilenmeye başladılar. Göçmen politikası önemli bir sorundur. Bu asırda göçmenleri kapı dışında tutmaya imkân yok. Fakat bu işin dengeli yapılması gerekir. Aksi takdirde savaştığımız tipten sorunlar ve çatışmalar kendi ülkemizin içine girer. Zararını da herkes çeker. Bir belediye reisinin açıklama yapma hakkına saygı duymamız gerekiyor. İtirazların ciddi bilimsel araştırmalara, verilere dayanması ve uzmanlarca yapılması daha iyi olur.
Gelişen Doğu Akdeniz ve güney kıyılarımızdaki şehirlerin kentsel dönüşümü ve tabakalanması Türkiye’de sadece aydınları, sosyologları ve hatta belediyeleri de aşacak derecede hassas bir noktaya ulaşmıştır. Tabii Bakanlık bu hassasiyetin dışında değildir.
Afet riskiyle burun buruna 30 milyonluk megapol: İstanbul
#Deprem#Istanbul#Ekmeleddin İhsanoğlu
Nisan 03, 2022 07:114dk okuma
Paylaş
İstanbul Vilayeti’nin nüfusu 20 milyona yakın. Ancak civar yerleşimler ve vilayetlerle sınırın kalktığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla karşımızda kocaman; neredeyse 30 milyonluk bir megapol var. Vatanın fiziki olarak dar bir parçası üzerinde genişlemek artık coğrafi bakımından imkânsızdır. Her türlü kültürel gelişmenin, eğitimin ve beden sağlığının gelişmesi için İstanbul’un bütün hemşeriler tarafından eşitçe paylaşılıp, tüketimin insaflı olduğu bir düzene kavuşması gerekiyor.
Haberin Devamı
İSTANBUL Vilayeti’nin Afet Risk Azaltma Planı gibi bir organizasyonu vardır. Bu organizasyonun içerisinde İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Afet Yönetim Enstitüsü de yer alıyor. Kısacası İRAP diye bir ön plan hazırladılar. İstanbul’daki deprem, yangın, su baskını gibi afetlerin önlenmesi, önceden tedbirlerin alınmasıyla ilgili yapılacaklar burada yazılmaktadır. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ve Büyükşehir Belediye Başkanımız Ekrem İmamoğlu da bu toplantıdaydılar. Açıkçası asgari müşterekler etrafında anlaşıldı.
Bir konu daha var; belediye başkanlarının yükü hayli fazla. Yükün fazlalığının da başlıca sebebi, kentsel dönüşüm dediğin zaman, gerçekten depremden korunacak sağlam konutlara ve bina yapımına geçişten çok vatandaşın birden beş kazanma hayali. Bu hayal nereden geliyor; zihniyetten mi, zaruretten mi, bilemiyorum... 1960’lardan beri İstanbul yıkılıyor, yapılıyor. Her yapılan eskisinden daha büyük problemler getiriyor. Üsküdar Belediye Başkanımız Hilmi Bey bu sorunu veciz ve samimi bir şekilde ifade ediyor. Bana göre de demokrasilerde, hele yerel organların seçiminde ve yönetiminde hemşeri bilinci çok önemlidir. İstanbul bu noktada taşranın dahi gerisindedir ve yaşadığı şehre bir yabancılaşma içindedir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
‘DAİREMİ NASIL ÜÇE ÇIKARTIRIM’
Problemlerin ağırlıklı ucu da ruhsatsız yerleşmeler; zamanla tapu verilen arsaların ve affa uğrayan ruhsatsız çürük yapıların kamu eliyle düzenlenmesi ve pekiştirilmesiyle ilgilenmekten çok, işe yaramaz ve yıkım tehlikesi olan “Bir adet dairemi nasıl üçe beşe çıkarırım?” düşüncesidir. Bütün projeleri ve gelişmeleri bu tutum engelliyor. Halbuki bu gibi yasal olmayan yerler için yapılacak masraflar yine vergi mükellefinin cebinden çıkıyor.
İstanbul Vilayeti’nin nüfusu 20 milyona yakın (resmi olarak). Ancak civar yerleşimler ve vilayetlerle sınırın kalktığını söyleyebiliriz. Gebze, İstanbul mudur yoksa Kocaeli midir, tartışılır. Trakya’da da aynı durum gözleniyor. Dolayısıyla karşımızda kocaman; neredeyse 30 milyonluk bir megapol var. Bu sahada insanlar gidiyor, geliyor, geceliyor ve çalışıyor. Şehir, Türkiye’yi besliyor. Üretimimizin çoğu bu vilayetlerden çıkıyor. Ne var ki İstanbul’da maaşlı, yevmiyeli, sigortalanmış çalışan sayısı 5.5 milyon civarında. Bu 5.5 milyonun da yüzde 65’i asgari ücretle geçiniyor. Durumun vahameti ortadadır.
Haberin Devamı
DAHA FAZLA GENİŞLEYEMEYİZ
Bir yanıyla Balkanlar ve bazı kurumlarıyla artık Orta Avrupa şehirlerini andıracak kadar gelişme gösteren bu kocaman şehrin öbür yüzü ise Güney Amerika’nın sorunlu banliyöleri ve varoşları tipindeki yerleşmeler çiziyor. Bu yapının somut resmi, çok açık olarak, vatanın fiziki olarak dar bir parçası üzerinde genişlemenin artık coğrafi bakımından imkânsızlaştığıdır. Oysa Türkiye nüfusunun dörtte biri burada yaşıyor. Civarıyla hesaba alırsak üçte bir. Bu sıkletle bu nüfusun bağdaşamayacağı açıktır.
Geçen 60 yıl içinde Orta Anadolu sanayi kurmaya ve geliştirmeye müsait bir yer olduğunu göstermiştir. Nitekim Konya, Aksaray ve Afyon gibi yerlerin dışında Çorum, Yozgat dahi sanayi şehirleri olarak inkişaf etmektedir. Bazı kasabaların iktisadi ve kültürel yönden sınıf atladığı görülüyor.
Bir kısırdöngüye, çevre kirlenmesine ve verimsizliğe dönüşmekte olan iki yarımada üzerindeki tıkanmış sanayinin Anadolu’ya yayılma zamanı gelmiştir. Bu uygun bir ortamdır. Üstelik Trakya’nın ve Sakarya, Kocaeli, Düzce gibi vilayetlerin verimli topraklarını sanayi faaliyetine mahkûm etmenin bir gereği yoktur.
Afet riskiyle burun buruna 30 milyonluk megapol: İstanbul
İNSAFLI BİR DÜZENE GEÇMELİYİZ
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Her türlü kültürel gelişmenin, eğitimin ve beden sağlığının gelişmesi için İstanbul’un bütün hemşeriler tarafından eşitçe paylaşılıp, tüketimin insaflı olduğu bir düzene kavuşması gerekiyor. Doğrusu Vali Ali Yerlikaya’nın konuşmasında bu yaklaşımı gördüm. İstanbul gerek sanayi kuruluşunda gerek dış göçün kabulünde, normlarında değişiklik bekliyor. Bu içgöç için de geçerlidir. Çünkü insanlarımız içgöçle eskiden olduğu gibi daha belirli, en azından istikbali, çocukları için daha umutlu değil, daha belirsiz, daha sorunlu bir geleceğe yürüyorlar.
‘OSMANLI MODERNLEŞMESİNDE İLK ADIMLAR’
TARİHİ düşüncemizde çok yakın zamanlara kadar muasır teknolojiden bir nebze olsun faydalanamamış ve sanayi denen dünyaya hiçbir girişimi bulunmayan bir Osmanlı İmparatorluğu’ndan söz edilir. Kuşkusuz bu bir anakronizmdir. Her şeye rağmen modern dünyaya giriş, bir askeri ihtiyacın nedenidir.
Haberin Devamı
Ekmeleddin İhsanoğlu, ‘Osmanlı Modernleşmesinde İlk Adımlar’ kitabında muhtelif tarihlerde yazdığı makaleleri yeniden bir araya getirmesiyle modern teknoloji ve modern bilimlerin başlangıcını, 18. asırdan beri nasıl Türkiye’ye girdiğini, bunun askeri reformlar için gerekli olduğunu, giderayak tıp ve sanayi dolayısıyla kimyanın ve eczacılığın gelişmesini değerlendiriyor. Bu arada cemiyet-i ilmiye (akademi karşılığı), üniversite gibi kurumların neden geciktiği ayrı bölümlerde ele alınıyor. Netice kurumsallaşmaya gidiş. Yani ilk sanayi tesislerinin, eğitim tesislerinin ortaya çıkmasıdır.
Afet riskiyle burun buruna 30 milyonluk megapol: İstanbul
Nihayet 1911’de diğer milletlerle eşit zamanda Osmanlı’nın havacılığa girişi de izah edilmektedir. Tayyarecilik bir vakadır. Birinci Dünya Savaşı’nda bile çok önemli rolü olmayan, daha çok abartılan havacılık aynı şekilde Osmanlı Türkiyesi’nde de bir şekilde savaşa katılmıştır. İstiklal Savaşı’nda da yerini almıştır.
Haberin Devamı
Şüphesiz ki son bölümün tartışması bilim politikaları konusudur. Bu gözden geçirimle Türkiye’de Batı teknolojisine ve bilimine adım atışı, kurumsallaşmayı incelemek mümkün oluyor.
Son Avusturya Macaristan İmparatoru ve Kralı... Karl von Habsburg
#Karl Von Habsburg#İstanbul#Asgari Ücret
Nisan 10, 2022 07:026dk okuma
Paylaş
Son Avusturya-Macaristan İmparatoru ve Kralı Karl von Habsburg, 1918’de monarşi sona erdiğinde Avusturya tahtından çekildiğini beyan etti. Sonradan Macar Krallığı’na yöneldi. Oysa Macaristan’da “Donanmasız Amiral ve Kralsız Naib” denen Amiral Miklós Horthy bu sürprizi kabul etmeye hiç niyetli değildi. Zorla Macaristan’dan atıldılar. Sürgünde Madeira’da 1 Nisan 1922 yılında İspanyol gribinden henüz 35 yaşındayken trajik bir sonla öldü.
Haberin Devamı
BUNDAN 100 sene evvel, 1 Nisan 1922’de son Avusturya-Macaristan İmparatoru ve Kralı Karl von Habsburg Portekiz, Madeira’da hayata gözlerini yumdu. Doğduğu an tahta çıkışı söz konusu olamazdı. Zira kimse iki yıl sonra Arşidük Rudolf’un 1889 yılında, 30 yaşındayken intihar edeceğini hesaba katmamıştı. Arşidük’ün ölümü aşk dolayısıyla bir çifte intiharla izah edildi. Karl’ın babası Arşidük Otto ise Viyana’da ve imparatorluğun neredeyse her köşesinde aşk skandallarıyla meşhurdu. Annesi, Saksonya Büyük Dükü’nün kızı Prenses Maria Josepha’ydı. Kocasının aksine son derece Hıristiyanca, muhafazakâr bir anne ve eş olarak hayatını sürdürdü.
Son Avusturya Macaristan İmparatoru ve Kralı... Karl von Habsburg
DÜŞMANI FAZLAYDI
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
1914’teki suikastın kurbanı Arşidük Franz Ferdinand, Habsburglara da Avusturyalı düzenine de birçok noktada karşıydı ve yenilikler yapmak niyetindeydi. Denizle bağlantısı çok az olan imparatorlukta büyük bir harp filosu kurmaya teşebbüs gibi... Gerek imparatorluğun Orta Macarlar üzerinde gerekse diğer taç ülkelerinde izlemek niyetinde olduğu despot politika yüzünden düşmanı da çoktu. En başta yeterince soylu olmayan Sophie Chotek ile evlendiği için İmparator Franz Joseph’in bile pek hazzettiği bir veliaht olmadı. Rivayete göre Bosna’daki suikasttan sonra Franz Ferdinand’ın akıbetine, İmparator’un çok üzülmemesi bir yana, Avusturya-Macaristan üstündeki yükün hafiflediğini açıkça söylediği bilinir.
Adeta aniden taht sırasındaki veliahtlık Arşidük Karl’a kalmıştı. Karl yine imparator büyük amcasının tasvibiyle İtalya’nın birleşmesinden sonra Avusturya’da mülteci olarak yaşayan Bourbon-Parma hanedanından Parma Dükü Robert’in kızı Zita’yla evlendi. Bu geleneksel yolla kurulan evlilik, ikisinin çok mutlu yaşamasına ve altı çocuk sahibi olmalarına mâni olmadı.
Zita geçen asrın sonlarında öldü. Bütün ailenin gömüldüğü Capuchin Kilisesi’nin (Kapuzinerkirche) aile kabristanı (Gruft) kapısında tören yapıldığında; “Zita, Avusturya İmparatoriçesi, Macaristan Kraliçesi vs. vs.” dendiğinde, rahipler “Tanımıyoruz” cevabını verdiler. Birkaç kere kısaltılarak tekrarlanan bu unvanlara cevap, hep “Tanımıyoruz” diye bitti. Ne zaman ki; “Zita, Tanrı’nın mağfirete muhtaç kulu” denildi, rahipler “Gelsin” dedi ve kiliseye kabul edildi. Tören muhteşemdi; Avusturya monarşistlerinin bütün teatral özlemi ortadaydı. Ama doğrusunu söylemek gerekirse Avusturyalılar her zaman yaşadıkları rejime bir kulp takarlar ve onun için geçmiş, gözde çok büyütülür.
Haberin Devamı
AVUSTURYA TAHTINDAN ÇEKİLDİ
Otto, 1918’de monarşi sona erdiğinde Avusturya tahtından çekildiğini beyan etti. Sonradan bunun Macaristan Krallığı’nı da kapsamayan bir çekilme olduğunu ileri sürerek Macar Krallığı’na yöneldi. Oysa Macaristan’da “Donanmasız Amiral ve Kralsız Naib” denen Amiral Miklós Horthy bu sürprizi hiç kabul etmeye niyetli değildi. Zorla Macaristan’dan atıldılar. Sürgünde Portekiz, Madeira’da 1 Nisan 1922 yılında İspanyol gribinden henüz 35 yaşındayken trajik bir sonla öldü.
1911 doğumlu Otto, babasının imtina ettiği Avusturya tahtının ve hâlâ Habsburglara açık sayılabilecek Macaristan tahtının veliahtıydı. 11 yaşındaydı. İmparatoriçe Elizabeth’ten (Sisi’den) beri âdet olduğu üzere çocuklukta Macarcayı ve Almancayı da öğrenmişti. Son İmparatoriçe Zita son derece dirençli çıktı. Savaş sırasında kendi ülkesinin askerlerini hastanelerde ziyaret ettiği gibi İtalyanları da bazı ahmak milliyetçilerin protestosuna rağmen hastanelerde ziyaret etti. Çocuğunu kozmopolit bir tahta varis olarak yetiştirmek için diğer lisanları öğretti. Habsburg sülalesinin bitimi tıpkı Osmanlılar gibi aniden sonu vurgulayan Beethovenyen bir final değil, zaman içinde tınlamaya devam eden bir Wagneryen final gibi oldu.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
PARLAK BİR ENTELEKTÜEL
Veliaht Otto sempatik, tarih okuyan, imparatorluğun hemen bütün lisanlarını bilen ve Avrupa’nın düşük ve yaşayan hanedanlarının sıradan üyelerinin aksine parlak bir entelektüeldi. “von Habsburg” unvanını Avusturya’da kullanmadı ama Almanya’da kullanabiliyordu. Almanya’nın Avrupa Birliği’ndeki parlamento temsilcisi de oldu. Bir dönem sonra pek beğenmediği Avrupa aristokratlarının aksine Osmanlı hanedan üyeleriyle çok sıcak ilişki kurdu. Doğrusu son Halife Abdülmecid’in ve Padişah Vahideddin’in torunları diğer şehzadeler içinde tıpkı onun gibi birçok lisan bilen, dünyayı görüp, ecdatlarının aksine imparatorluğu tahttan düştükten sonra daha iyi bilip tanıyanlar vardı.
Haberin Devamı
ASIRLAR SONRA OLUŞAN DOSTLUK
Doğuştan etkileyici bir kişilik olan Prenses Neslişah Sultan ile Otto fevkalade iyi dosttu. Bunu başka mecrada düşünmeyelim çünkü birisinin Halife’nin torunu, öbürünün Apostolik İmparator unvanlı Katolik Kilisesi’nin dünyevi koruyucusu Habsburg Hanedanı’nın varisi olduğu malum. Ama Habsburglar ve Osmanlıların düşüşten sonraki dostluğu, mazide bu olayı tahayyül bile edemeyecek ecdatlarının tersinedir. İki tarafın ecdadının aksine bir yapıdaydı; herkes onlara hürmet ediyordu, ayrıca onların etrafa pek itibar ettiği söylenemez. Yakın zamanlarda Avrupa Parlamentosu’nda ve bütün Avrupa muhitlerinde Türklerin en yakın dostu olan politikacı Veliaht Arşidük Otto’nun babasının böyle bir evlat yetiştirmekte ne kadar payı var bilinmez ama annesinin vardır.
Karl, Franz Joseph’ten sonra Osmanlı Sultanı ile temas eden ikinci imparatordu. Birincisi Franz Joseph’tir. Abdülaziz’in Viyana ziyaretinde buluştular. Harp içinde de Karl geldi. İmparator Karl, Almanların orduda müttefiklerine karşı kaba tavır ve politikalarının çok karşısındaydı. Türkiye’ye de onun için çok yaklaşmıştır. Yine Karl kendi döneminde Avusturya ve Macaristan’a 1908’de resmen ilhak edilen Bosna’da da daha sempatizan bir politika güttü.
Haberin Devamı
İSTANBUL VE ASGARİ ÜCRET
BEYKENT Üniversitesi’nde geçen hafta katıldığım konferansta İstanbul mıntıkasında (bu söz vilayeti aşan bir kısım komşu bölgeleri de içerir) asgari ücretin yasaklanmasının şart olduğunu beyan ettim. Bazı ilgililer muhtevanın iyi ilan edilmediğini söylediler. Maalesef konferansların yazıya geçirilmesi bizde pek âdet değil.
Son Avusturya Macaristan İmparatoru ve Kralı... Karl von Habsburg
Muhteva şuna dayanıyor: İşçi ücretleri üzerinde popülist nutuk atma meraklısı değilim. Lakin sanayinin dengesiz biçimde yığıldığı İstanbul çifte yarımadasında, Trakya ve öbür yandan Sakarya’da en verimli tarım toprakları ziyan olduğu gibi, artık yaşama alanı dahi kalmamış durumdadır. Hava kirliliği artıyor. Kanser gibi hastalıklarda çoğalma var.
SOSYAL BAKIMDAN TEHLİKELİ
İstanbul’da düşük ücretin, eski aile yapısı da çözüldüğü için çok kötü tepkileri görülecektir. Yani genişçe bir ailede bir aile babasının herkesin getirdiği kazanca el koyup gerekli taksimatı yapması gibi bir mekanizma artık nesillere intikal edecek bir sosyal kurum ve âdet olmaktan çıkmıştır. Çekirdek aileler ve bireyler için asgari ücret sosyal bakımdan tehlikelidir.
İtirazın kimden geleceği malum. Herkesin merdiven altı endüstrisi dediği fakat İstanbul vilayeti civarından bir türlü atamadıkları meşgaleden söz ediyoruz. Koskoca Anadolu kıtasında sanayi merkezleri gelişmeye başladı. Niçin bu tip işletmeler hiç değilse Kütahya’nın doğusuna, Afyon, Eskişehir, Ankara ve Konya civarına yönlendirilmesin ki...
Göç dediğimiz olgu jandarma sopasıyla değil, iktisadi ve mali uygulamalarla önlenir ve yönlendirilir. Köy çözüldükçe tarımı işletecek doğru seçimle yapılacak bir göç ve yerleştirme yanında bu şehirlerde de bunun gibi uygun sanayinin yer seçimi yapılagelir.
KÜÇÜK SANAYİYE YER YOK
İstanbul’da küçük sanayiye yer yok. Buna her şeyden evvel bu toprağın fiziki olanakları izin vermiyor. İkincisi, hava kirlenmesinin kaynağı olan bacalı endüstri ve kimya endüstrisinin ayıklanması gerekir. Bu tip sanayinin İstanbul’dan çıkmasının iktisadi sistemimiz ve üretimimiz için büyük bir çöküntü meydana getirmeyeceğini uzmanlar artık ifade etmeye başladılar. Geç de olsa İzmit Körfezi temizleniyor. Ama bad-ı harab-ül Basra; bütün zeytinlikler harap oldu, tabiat çığırından çıktı ve bölgenin Osmanlı, Roma-Bizans, Selçuklu tarih romantizmini yaşatacak panorama kayboldu.
Dediklerimin televizyondaki konuşmacıların ifade ettiği gibi niye anlaşılmaz olduğunu anlamadım. İstanbul’da ancak 21. yüzyılın rafine endüstrisi yer alabilir. Pahalı turizm teşvik edilir ve servisler sektörüne, finans kuruluşlarının yer almasına teşvik verilir. Gene aynı şekilde yüksek öğretim kurumlarının da burada yer alması tercihe şayandır. Ciddi bir planlama ile bu tedbirler alınabilir. Oy merakı (ki burada sözde mağdur olacak işletmecilerin ne kadar reyi olduğunu da öğrenmeleri lazım) bir engel sayılmamalı! İstanbul kurtulmaz ve yaşam kalitesi şehrin hak ettiği yere gelmezse hepimiz için bir sosyal felaket söz konusudur.
26.8 milyon dolarlık rekor satışa engel olan müze: Louvre
#Louvre Müzesi#Berlin#ALMANYA
Nisan 17, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
Jean-Baptiste-Siméon Chardin’in ‘Yabani Çilek Sepeti’ adlı tablosu açık artırmada tam satılmıştı ki bir ses yükseldi: “Déclaration d’etat”. Yani devlet deklarasyonu. Fransız kanunları milli tarihin bir parçası sayılan eseri korumak için yeniden devredeydi.
Haberin Devamı
18. asrın ünlü ressamı Jean-Baptiste-Siméon Chardin’in “Yabani Çilek Sepeti” diye ünlenen, natürmort dediğimiz türün şaheseri tablonun New Yorklu galericiye 26.8 milyon dolarlık satışını Louvre Müzesi kanunen “milli hazine” diye engellemiş. Fransa’da satılan değil, açık artırmaya çıkan eserlere de müzeler müdahale edebilir. Hatta bu son anda yapılır, lakin usulü vardır. Müzayede günü açık artırma yapılır. Ünlü müzayede salonunda son fiyatta müzayede komiserinin “Satıyorum, saaattım” feryadıyla tokmağı indirmesinin ardından ön taraflardan bir ses çıkar. “Déclaration d’etat”, devlet deklarasyonu. “Ovvv” sesleri arasında komiser sorar: “Hangi müze?” Louvre veya Carnavalet Müzesi veya bir başkası... O anda akan sular durur. Eserin sahibinin de itiraza mecali yoktur çünkü müze parayı sayar.
26.8 milyon dolarlık rekor satışa engel olan müze: Louvre
TÜRKİYE İÇİN ERKEN
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Tabii böyle bir mekanizma için, Türkiye’de henüz erken. Kültür Bakanlığımız ve benzer kurumlar henüz çok bilgisiz ve parasız. Bu yüzden açık satış lafını eden pek yok ama “mübadele kavramıyla hazineye dalmak isteyen uyanıklar” var.
Fransız kanunları birçok Avrupa ülkesinde vardır. Maalesef komünizmin yıkılışı sırasında iyi işlemediği için Rus müzelerinin bazı hazineleri kaybedişi, özellikle ikon koleksiyonlarının dışarıya kayışı sır değildir. Bu dalın mafyası bile doğmuştur. Zamanımızda en çok para eden ve en çok istismar konusu olan zenginlik, eski eserdir. Çaresi, UNESCO’nun kabul ettirdiği beynelmilel anlaşmalar ve “Her eser yerinde daha güzel” ilkesinin konması ve korunmasıdır.
26.8 milyon dolarlık rekor satışa engel olan müze: Louvre
SOYGUNLAR AZALDI AMA...
Louvre Müzesi’nin tarzını geliştiren ülkeler içerisinde en baskını İsrail’dir. Her eser milli tarihin bir parçasıdır. Vatandaş kaçakçılık veya götürme faaliyetini etinden koparılmış gibi hisseder. Devletten evvel önleyici organlar kurulmuştur. Müze soygunları Türkiye’de azalma ve önlenme yoluna girdi. Bu 40 yıllık olumlu bir gelişmedir ama nihayete ermiş değil. Nitekim açık havalardaki eserler, en başta tarihi ve milli mirasımız sayılan mezarlıklardaki şahideler ve benzeri antik parçalar henüz bu korumanın dışında. Mezarlıkları koruyabilecek olanlar ne Kültür Bakanlığı’dır ne de polis. Mahalle halkının, tarih sever toplum kuruluşlarının katkısı olmadan hiçbir hırsızlık önlenemez.
Haberin Devamı
PARASINI ÖDEMEK ŞART
Louvre Müzesi dışarı gidecek bir esere el koymuştur. Yurtiçinde de yukarıda verdiğim örnek üzere, şahsi yerli koleksiyona geçecek bir esere bile devlet müzeleri el koyabilir ancak parasını ödemek şartıyla. Bunun inşaatlar sırasında ortaya çıkan harabeler üzerinde de izlenmesi gereken örnekleri var.
HOŞTUR AMA ZORDUR: BERLİN
16 Nisan 1945; Berlin’in Kızıl Ordu tarafından zapt edildiği tarihtir. Hitler ve Eva Braun bir hafta kadar evvel birlikte intihar etmişti. Cesetlerini uşak ve yaverine yaktırdılar. Neonazi gruplar hâlâ bu yakma işlemi aksine efsane yaratmaya devam ediyorlar. Reichstag’ın üzerine çekilen ‘Kızıl Bayrak’ın resmi, Avrupa’daki harbin fiilen bitiminin ilanı gibidir.
26.8 milyon dolarlık rekor satışa engel olan müze: Louvre
BATILI MÜTTEFİKLER ADASI
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Sovyetler Birliği, Berlin’i aceleyle aldı. Bu, orduya çok pahalıya mal oldu. Yine de Berlin Madalyası, Kızıl Ordu’nun mensupları tarafından en çok iftiharla taşınan bir nişandı. Galiba Sovyetler Birliği’nin çöküş günlerinde bile en az pazara düşen değerli antikalardandır. Diğer müttefiklerle Kızıl Ordu aslında Oder Nehri üzerinde buluştular. Dolayısıyla Berlin, Sovyetlerin anlaşma icabı diğer üç müttefike de bazı bölgeleri bırakmasıyla, bir Batılı müttefikler adası olarak Sovyet işgal bölgesi ortasında kaldı. Harbi bitiren mütareke 7 Mayıs 1945’te Reims şehrindeki bir okulda yapıldı. Anlaşma ve anlaşmalar dizisi hâlâ devam ediyor. Avrupa’nın bugünkü haritası mütarekelere ve fiiliyata dayanıyor. Kızıl Ordu’nun Berlin savaşı, bugünkü Ukrayna savaşından daha kısa sürdü. Temelde 16 Nisan ve 7 Mayıs 1945 (toplam 16 gün) arasını kapsıyor.
Haberin Devamı
DRESDEN GİBİ DEĞİLDİR
Berlin, Weimar Cumhuriyeti’nde son demokratik seçimler boyunca Hitler’i ve partisini hiç istemeyen bir şehirdir ama onun rejimini ve bayrağını ölümüne savundu. “Şehirde taş üstünde taş kalmadı” derler. Tabii bu da ayrı bir övünme konusu. Tahribat ağırdır ama kasten uçurulan Varşova veya müttefiklerin planlı bir şekilde bombaladığı, adeta yok ettiği Dresden gibi değildir. Aslında Dresden’e yapılan hava hücumu, bütün gece ışıklandırılan ve saptanan kareleri bombayla doldurarak büyük bir yıkım yarattığından Almanya’nın teslim günü yaklaşmış gibiydi.
Berlin’de ise Brandenburg Kapısı’nın gerisinde kalan bölge Unter den Linden (Ihlamur yolu) ki ünlü müzeler adasını da içerir, bombalardan nasibini almakla birlikte, eski imparatorluk öncesi Prusya Krallığı Berlin’i en çok muhafaza eden kesimdi. İleride Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin başkentini teşkil edecektir. Batı Berlin kısmına Sovyetlerin uyguladığı ambargo ise müttefiklerin sürekli hava koridoruyla kırıldı ve Batı Berlin, Federal Cumhuriyet’e bağlı ama federe bir devlet olmayan işgal böylesindeki bir idari birim olarak hayatına devam etti. Bakanlarına senatör denirdi. Son söz işgal kuvvetleri komutanınındı.
Haberin Devamı
YENİDEN POLONYA PAZARI
Bunun en sakin zamanlarda bile uygulandığı oldu. Nitekim 1989’da Demirperde yıkıldıktan sonra Berlin’e öteberilerini pazarlamaya gelen Polonyalıları şehre sokmama kararını alan belediye meclisine, müttefik birlikler komutanı “O kadar değil” diyerek karşı çıktı ve bu kararı iptal ediverdi. Polonya Pazarı yine kuruldu. Batı sınırları içinde kalan Sovyet abidesinin ise yine ayakta kalmasına dikkat edildi. Belirli bölgeler onların işgalindeydi. Freie Üniversitesi’nin (Hür Berlin Üniversitesi) kampusunun ortasındaki şık Amerikan subay kulübü gibi.
Berlin’e girdikten sora Kızıl Ordu hiç de kibar davranacak değildi. İçerideki kıtlık ve açlıkla Sovyet işgalinin ilk anda baş edebilmesi mümkün değildi. Üstelik doğuda işgal edilen eyaletlerden kaçan önemli bir muhacir kitlesi de buradaydı. Galiba Alman toplumunun organizasyon dehası burada kendini gösterdi. Bombardıman artıklarını temizlemek için örgütlendiler. Bilhassa şehrin bölünmesinden sonra Amerikan işgal kuvvetleri halkın beslenmesine ciddi yardımda bulundular. Ankara Siyasal Bilgiler Okulu’nun misafir profesörü Ernst Reuter birkaç gün içinde yok oldu ve Berlin’de ortaya çıkıp belediye reisliğine geçti.
EN İYİ KİMSE KORUYAMAZ
Önemli değişikliklerden biri Kızıl Ordu’nun kendi işgal sahasında kalan bazı zenginlikleri Rusya’ya taşımasıdır. Troya Hazinesi bunlardan biridir. Şahsen bu nakil beni hiç rahatsız etmez. Eminim birçoğunuzu da fazla ilgilendirmiyordur. Nihayet bizim topraklara ait olup şuursuzluğumuzdan dolayı kaptırdığımız bu geç bronz devri hazinesinin Berlin’de ya da Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde teşhirinin hiçbir farkı yoktur. Üstelik Berlin’deki müzelerin bombardımandan dolayı yaşadığı tahribat; “Bu eserleri en iyi biz koruruz” efsanesinin de çöküşünü gösterdi. Eski eseri dünyada en iyi kimse koruyamaz. Ona da ölümüne sahip olmak gerekir ve bu da değeri sahip olan tarafından iyi anlaşılırsa mümkündür.
Bilinen olay; doğudan batıya kaçışların artması dolayısıyla Berlin Duvarı’nın çekilmesidir. Bundan evvelki en mühim olay ise Kennedy’nin Brandendurg’un önündeki meydan nutkudur. “Ich bin ein Berliner” (Ben bir Berlinliyim) diye bitiyordu.
23 Nisan günü çoluk çocuğun bile katıldığı Alman savunması, SS birliklerinin son direnişi ve Kızıl Ordu’nun bastırmasıyla sona erdi. Reich başkentinin çöküşü tarihçilerin ittifakla kabul ettiği gibi Kızıl Ordu’nun bir zaferidir. Dolayısıyla Mayıs’ın 8-9’unda kutlanan zafer günü, yeni Rusya’da değişmeyen bir anane olarak kalacaktır.
GÜNEYE DOĞRU SIĞINDILAR
Birleşen Berlin, alınan tedbirlerle ilk anda pahalı bir şehir durumuna düşmedi. Ama zamanla sosyal kanunlar gereğini yerine getirdi. Bugün Berlin pahalı bir şehirdir. Yaşam hoştur, ama zordur. Eski Berlinliler ise “Orası artık Berlin değil” sloganıyla çoktan güneyin küçük, sempatik şehirlerine sığındılar. Ama Berlinlilik vasıflarını hep taşırlar. Aslında Berlin Nantes Anlaşması’nın kaldırılmasıyla 18. asrın başından itibaren Fransız Protestanlarının (Hugenot) göçü ve yerleşmesiyle kalkınmış bir şehirdir. Hem Alman hem de Avrupa tarihinin önemli kurumlarının cereyan ettiği ama çoğumuzun kabul edebileceği gibi ne Paris’tir ne Londra ne de Roma.
26.8 milyon dolarlık rekor satışa engel olan müze: Louvre
Duvar kalktıktan sonra galiba en kâr edenler Türkler oldular. Doğu ve Batı Alman Markı’nın eşitlenmesinden spekülasyon alışkanlıklarıyla istifade ettiler. Duvarın dibinde kalan Kreuzberg semtinde mülkü olanlar bu işten hayli kazançlı çıktı. Ama Doğu ile Batı’nın birleşmesi, Berlin şehri düzeyinde de hâlâ sona ermiş değil. İki dünyanın birleşme sorunları devam ediyor
Genç dahiler
#ATATÜRK#Fatih Sultan Mehmet#Mozart
Nisan 24, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Yeryüzünün idare tarihini, askeri tarihini ve medeniyetini oluşturan büyük insanların yaşları hiç fazla değil. Mustafa Kemal Atatürk 56 yaşında, Fatih 49 yaşında, Büyük İskender 32 yaşında, Alexandr Puşkin 37 yaşında, Wolfgang Amadeus Mozart 35 yaşında, Sabahattin Ali 41 yaşında hayata veda etti. Bugünkü nesillerin henüz aylaklıktan ciddiyete geçemedikleri bir çağda eserlerini ortaya koymuşlardı. Kısa ömürlerinde büyük işleri yerine getiren insanların devirleri geçti. Ama daha uzun dönemde iş yapanlar onlar kadar derin izler bırakıyorlar mı? Bu tartışılır!
Haberin Devamı
Tıbbİ icatlarla ve yaşam düzeyinin gelişmesiyle ömrün uzadığı bir çağdayız. İlelebet ömrümüzün uzayacağı bir gelişme beklenebilir mi? Bu konularda ağır şüpheleri olanlardanım. Pazar sabahı bu noktayı tartışarak canınızı sıkma niyetinde de değilim. Yalnız bir tarihi gerçeği işaret edeyim; ömürler uzadı ve uzadıkça üretime geçiş yaşı da yükseldi ve verimlilik azaldı.
Genç dahiler
ORTALAMA ÖMÜR 35 YAŞTI
Tıbbın ilerlemesinden söz ediyoruz; genelde doğrudur ama bazı boş satırların hep kalacağı açık. İstanbul Yenikapı’daki Theodosius Limanı kazılarında 80 civarı insan iskeleti bulundu. Kemiklerde yapılan tahlillere göre ortalama ömür 35 yaş. Çok genç yaşlarda hepsinin ağır kazalar geçirdiği (muhtemelen liman çalışanı olmalarından dolayı) fakat onulmaz diye nitelendirilecek kırık çıkıkların da geleneksel tabibler ve kırıkçılar tarafından ustaca onarıldığı anlaşılıyor. Bugünkü uzun ömrün getirdiği psikolojik ve kanser gibi onkolojik hastalıklar muhtemelen çok azdı. Eski asırlarda her şeye rağmen hava, su bakterisi, bulaşıkların dışında gıdaların daha temiz olduğu bellidir. En azından alt sınıfların beslenmesinde obezite gibi sonuçlar çıkmaz çünkü suni gıdalar yoktu.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Yeryüzünün idare tarihini, askeri tarihini ve medeniyetini oluşturan büyük insanların yaşları da hiç fazla değil. Bugünkü nesillerin henüz aylaklıktan ciddiyete geçemedikleri bir çağda eserlerini ortaya koymuşlardı. Modern matematikteki önemli çığırlardan birini açan Évariste Galois, 25 Ekim 1811-31 Mayıs 1832 tarihleri arasında yaşamıştı. Ama o 21 yaşında hem cumhuriyetçi bir siyasetçiydi hem de modern matematikte yol açan ve aşağı yukarı 350 yıldır ortaya atılıp çözülemeyen bir problemi çözüme kavuşturarak grup teorisine büyük katkısı oldu. Galois teorisinin sahibi 21, hatta 20.5 yaşındaki bu dâhi sebebi anlaşılamayan düellodan sonra hayatını kaybetti. Deneylerini tamamlamasına müsaade edilmeyen modern kimyanın kurucularından Antoine-Laurent de Lavoisier’i 51 yaşında Fransız İhtilali giyotine gönderdi.
Haberin Devamı
PADİŞAHLAR, KRALLAR, ŞAİRLER...
Osmanlı tarihi önemli değişiklikler yapan ve zafer kazanan genç padişahlarla doludur. I. Ahmed 27 yaşındaydı. Oğlu Genç Osman (II. Osman) adı üzerinde daha genç yaşta katledildi. Rezilane bir yeniçeri ayaklanmasından sonra katledildi. Öbür oğlu IV. Murad 27 yaşında öldü; bütün 17. asrın içinde en nemli mareşallerdendir. Hatta asrın sonunda Prens Eugen ortaya çıkmasa 17. asırda en seçkin komutan sayılabilir. Bağdat’ı ikinci kere fethetti, Erivan’ı aldı. Tedhişle de olsa devlet düzenini geri getirdi.
Ülkeleri fethedip Doğu’yla Batı’yı birbirine katmaya çalışan Büyük İskender 32 yaşında öldü. Julius Caesar 55 yaşında katledildi. Caesar’ın âşık olduğu, politikacılığı pek başarılı olmasa da eczacılıktaki katkılarından hâlâ söz edilen, elçileri tercümansız kabul eden ve Eski Mısır’ı diriltmeye çalışan Kraliçe Cleopatra ise 38 yaşında intihar etmek zorunda kaldı.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Osmanlı tarihini altüst eden, sınırları Tuna mansabına kadar uzatan, 1000 yıllık Doğu Roma’ya son verip İstanbul’u fetheden Fatih 49 yaşında öldü. Şairin gençlere dediği gibi; “Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın? Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!” Sadece 21 yaşında İtalyan elçileriyle İtalyanca konuşan, Arapça ve Farsçayı da kullanan, astronomi üzerinde ciddi eserlere bakabilen, Eski Yunanca da okuyabilen bir Rönesans hükümdarıydı.
Torunu Yavuz Selim ise Kırım’da sancak şehzadesiyken Kafkasya ve Azak’ı, tahta çıktıktan sonra da sekiz yılda bugünkü Doğu Anadolu’yu, Güneydoğu’yu, bütün Doğu Arabistan’ı, Mısır’ı ve garp ocaklarını imparatorluğa kattı. Fatih nasıl Gebze çayırında öldüyse o da Trakya yolunda aynı yaşta 49 yaşında öldü.
19. asırda Avrupa edebiyatının büyük insanlarından Arthur Rimbaud 37 yaşındaydı. Rus edebiyatının gerçek kurucusu sayılan, milli dili geliştiren Alexandr Puşkin 37 yaşında düelloda öldü. Onun düellosunun çar rejiminin bir komplosu olduğunu iddia eden, Kafkaska’yı dünya edebiyatına mısralarıyla resmeden Büyük Mihail Yuryeviç Lermontov yine aynı şekilde delice bir düelloyla 27 yaşında Rus edebiyatının zengin sayfalarını terk etti. Türkleri seven ama ideallerine sahip kalan Lord Byron 36 yaşındaydı.
Haberin Devamı
Musiki dünyası daha acı sayfalarla doludur. Musiki tarihinin en çok eser veren sanatçısı Wolfgang Amadeus Mozart 35 yaşında, bütün zamanların en romantik bitmeyen senfonisi ve sayısız eserleriyle hep yaşayan ve Mozart gibi sıkıntı içinde ölen Franz Peter Schubert 31 yaşında dünyayı terk etti. Frédéric Chopin veremden öldüğünde 39 yaşındaydı.
Tanzimat döneminde eski bir imparatorluğu gençleştiren Mehmed Emin Âli Paşa öldüğünde 56, onun baş dostu ve yardımcısı Keçeçizâde Fuad Paşa 55’indeydi. Diğer büyük diplomatımız ve devlet modernleştiricisi Mustafa Reşid Paşa ise 58 yaşındaydı. 20. yüzyılın büyük devlet adamı Türkiye Mareşalı Mustafa Kemal Atatürk 56 yaşında öldü. Kim ne derse desin, dünya tarihini sarsan bir ihtilalin başındaki Lenin 53 yaşında hayatını kaybetmiştir.
Haberin Devamı
Eski dünyayı yeni dünyaya çeviren büyük komutanlardan Napoléon Bonaparte 51 yaşında, hele faaliyeti itibarıyla çok daha kısa bir sürede dünyadan çekilmiştir. Anadolu Selçuklu İmparatorluğu’nun en yapıcı siması Alaeddin Keykubad 45 yaşında öldüler. Ebedi İran tarihinin en önemli döneminin büyük sultanı Melikşah ise 37 yaşında suikastla öldü. Türk edebiyatının Ömer Seyfettin, Orhan Veli gibi iki siması 36 yaşında, Sabahattin Ali ise 41 yaşında sınırdaki bir cinayetle bu dünyadan ayrıldı. “Tutunamayanlar”ın yazarı Oğuz Atay 43 yaşındaydı. Cahit Sıtkı Tarancı ise öldüğünde 46’sındaydı. Ziya Gökalp 48 yaşında, bir devri etkileyen sosyolog olarak öldü.
15 yaşında yaşayan ve yaşamayan bir düzine dili öğrenen, Mısır hiyerogliflerini çözmüş olan Jean-François Champollion gibi 42 yaşında ölen bilginler artık pek yok. Tesadüfen bu kadar dil öğrenen biri çıksa da bunu tatbikata dökecek bir metot ve verimlilik sergileyemiyor ve yeni araştırmalar yapıp başarıya ulaşamıyor.
PLANSIZ YAŞAYAN GENÇLİK
Listeyi uzatmaya lüzum yok. 25 yaşına kadar plansız yaşayan gençler sadece Türkiye’de değil kademe kademe her yerde göze çarpıyor. Ayrıca bu yaşa kadar hayatını kuracak adımları bile nasıl attığını değerlendiremeyen bir gençlik sadece Türkiye’de değil, benzer şartlarıyla bütün dünyada var. Temel eğitimlerini tamamlamak için daha uzun bir döneme ihtiyaçları var.
Zaman herkese çok bol görünüyor. Yalnız bir şeyi unutuyoruz; insanların öğrenme ve hafızaya kaydetme kabiliyeti uzayan yaşlarımız kadar uzun ömürlü değil ve aslında 20’li yaşlar çocukça telaşın değil, ciddi bir inşa döneminin yaşı olmalıdır. Ne öğrenilecek, ne okunacak, neler görülecek, ne iş yapılacak; eğer hayatınızı para kazanacak bir işe ve zanaata göre ayarlamak niyetindeyseniz, onun bile çıraklığının çoktan yerine getirilmesi gerekiyordu. Kısa ömürlerinde büyük işleri yerine getiren insanların devirleri geçti. Ama daha uzun dönemde iş yapanlar onlar kadar derin izler bırakıyorlar mı? Bu tartışılır!
Tabiatın herkese yettiği ülke: İspanya
#İspanya#Türk Operası#Tosca
Mayıs 01, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
İspanyollar kibar bir ulustur. Hayatları daha düzgün. Tabelalar insanı boğmuyor, belki her biri süzmeden geçmiş gelmiş. Önüne gelen nehir ve dereleri kirletmiyor, canının istediği yere mendebur binalar çıkamıyor. Hele tarihi eserleri gölgelemeye kimsede cesaret ve vicdan yok. En lüks oteller bile kıyının gerisinde. Ülkede daha değişik bir tarih bakışı seziliyor. İspanya, Müslüman mirasına da benim tanıdığım son 10 sene içinde gittikçe ısınarak bakabilen bir ülke.
Haberin Devamı
Geçen hafta bir Endülüs turu yaptık. Kapalı bir gruptu. Katıldığımız turun yöneticisi Uğur Bey bizzat rehberimizdi. Fakat gördüğüm kadarıyla herkesin bölge üzerinde bir bilgisi vardı. İspanya, şu ara Fransa’yla birlikte turizm yarışında. 80 milyonun civarında turisti ikisi bir yıl geçiyor, bir yıl altında kalıyor.
47 milyonluk İspanya nüfusunun içinde bir hayli göçmen var ve İspanyollar Fransa ile Almanya’nın tersine bu göçmenlerden hiç rahatsız değiller. Tabiat herkese yetiyor. Gelenler de İspanya’ya uymayı bilen gruplar. Asıl önemli unsur Güney Amerikalılar. Bu kadar kalabalık göçmen sayısı göze batmıyor. Mahşer kalabalığı olan 80 milyon turist de ülkenin tabiatını ve tarihi profilini tahrip etmek şöyle dursun, adeta kedi ustalığıyla sıyrılarak gezdiriliyor. Beynelmilel gruplarla burun buruna gelinen tek yer El-Hamra Sarayı, Sevilla gibi mıntıkalar. Belli ki ustaca bir turizm servisi veriliyor.
Tabiatın herkese yettiği ülke: İspanya
DOĞAYA VE ŞEHRE SAYGILILAR
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Gıda fiyatları bazı maddelerde neredeyse buradakinden ucuz. Hayatları daha düzgün. İspanyollar kibar bir ulustur. Çalışma hızları da bizimkiyle mukayese kabul etmez. Bu kadar hareketli Türkiye’nin hâlâ sıkıntılı bir hayat çekmesi insanı dışarıda daha çok hiddetlendiriyor. İspanya da para kazanıyor, otelciler var, inşaat şirketleri ve müteahhitler var, fabrikalar var ama önüne gelen nehir ve dereleri kirletmiyor, canının istediği yere mendebur binalar çıkamıyor. Hele tarihi eserleri gölgelemeye kimsede cesaret ve vicdan yok. Kıyılara kimsenin betonla uzandığı yok. Yasağı koyan ne sol parti ne de komünist özentililer; bizzat General Franco’nun kendisi. En lüks oteller bile kıyının gerisinde. Kumsala ancak markalı şezlonglarını koyabilirler; müşterileri oradaki halkla birlikte güneşlensin diye.
MÜSLÜMAN MİRASINA ISINDILAR
Ülkede daha değişik bir tarih bakışı seziliyor. İspanya, Müslüman mirasına da benim tanıdığım son 10 sene içinde gittikçe ısınarak bakabilen bir ülke. Tabii Kurtuba Camisi’nin hali için bunu söylemek mümkün değil. Güzelim sütunlu salon Şarlken’in bile beğenmediği, monte edilen bir katedralle simetrisini kaybetmiş. Bizzat İmparator Nikeferos’un Konstantinapolis’inden gelen mozaik taban bu şekilde parçalanmış. Buna rağmen ziyaretçi çok ama binanın tadını çıkarmak mümkün değil.
Tabiatın herkese yettiği ülke: İspanya
Haberin Devamı
Şurası açık; bir ülkenin en önemli sorunu dengeli yerleşme. Modern Avrupa iki milyonu geçmeyen şehirlere düşkün. Miktar bunu aştığı an alarm veriliyor ve önleniyor. İspanya’da sokaklarda gezdiğin zaman adeta “Öbür insanlar nerede?” diye soracağın geliyor. Bir kere tabelalar insanı boğmuyor, belki her biri süzmeden geçmiş gelmiş. Sansür belki siyasi değil ama kesinlikle estetik. Her sokakta birtakım hamburger, birtakım döner büfesi ve mekânı yok. Vakıa bunlar da İspanya’da yok değil ama Beyoğlu Caddesi’nde yürüdüğün zaman nerede olduğunu anlamak mümkün değil. Yıldan yıla çehre değiştiriyor. İspanya’da Beyoğlu İstiklal Caddesi gibi yok olan mekân yok.
Haberin Devamı
Tami Kartla 14 Şubat Alışverişin için Toplam 4.500 TL Nakit İade Fırsatını Kaçırma!
Tami
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
MÜZİK ZEVKİNİN ÖNEMİ
Neşenin geleceği bir yan sokak yok, lokantalarımızda olsun sokakta olsun amüzikal bir toplum olduğumuz belli. İnsan Cumhuriyet rejiminin ilk 20 yılında niçin müzik eğitimine bu kadar önem verildiğini hatırlıyor. Müzik zevki olmayan bir milletin yaşama, süsleme ve gezinme kültüründe de noksanlık var. Başınız ağrımadan çıkacağınız bir restoran yok gibi. Sokaktaki çalgıcılar da isteyen istediğini çalıp oynasın minvali üzere gidiyor, şehre kültürel bir hava vermiyor. Ne Prag ne Paris ya da ne İspanya ne de İtalya’da herhangi bir şehirde böyle rastgele müzik olmaz.
Bir zamanlar İspanya’da Müslüman ve Yahudiler müsta’rib (Mozarab); yani Araplaşmış Hıristiyanlarla birlikte bir kültürel birlik ve yaratıcılık içindeydiler. Tıptan felsefeye herkesin bugün daha iyi anlaşılan ve hissedilen bir katkısı var. Gözlük kafes demek çünkü hekim El Gafaki’dir. 15. asrın sonunda tamamlanan Reconquista (Yeniden Fetih) ile İspanya yeniden Hıristiyanlaştı. Uzun bir birlikte yaşama dönemi katı bir Hıristiyanlığa dönüştü. İspanya bugün o dönemde yok olanların rehabilitasyonu ile uğraşıyor. Tabii ki geç bir çaba ama hiç değilse zihinler değişiyor.
Haberin Devamı
ZEYTİNLE YAŞAYAN BİR ÜLKE
Son günlerde “Yüce Danıştayımız” Türk milleti adına alkışlanacak bir karar aldı. Tarım ve Enerji Bakanlıklarının ortak tasarrufu olan zeytinlikleri maden için yok etme projesi böylelikle durdurulacak diye ümit ediyoruz. Sözün kısası bu. Gezip geldiğim İspanya zeytinle yaşıyor. Üstelik zeytini bizimki kadar lezzetli değil. Çalışıyorlar bizimkiler de. Akhisar halkı “Dağı taşı İspanya’ya çevireceğiz” diyor. Kötü kömürcüler işe karışmazsa olabilir. Bazen insanın umutları canlanıyor.
Biz bir Akdeniz ülkesiyiz; diğer Akdenizlilerin ne yaptıklarına, iyi ve kötü örnekleriyle dikkatlice bakıp gözlemeliyiz.
TÜRK OPERASINDA TOSCA
SALI akşamı Ankara’da, ticaret odalarının kurduğu Congresium binasında Devlet Operası, Giacomo Puccini’nin Tosca’sını icra etti; çok önemli bir olaydır. Zira 1941 senesinde o zamanki Tatbikat Sahnesi’nde Tosca Operası’nın ikinci perdesi sahnelendi. Carl Ebert operayı kurmakla görevlendirilmişti. Bunun zaman alacağını Büyük Atatürk’ün sorusu üzerine söylediğinde “Ziyanı yok, yeter ki olsun” demiş. Galiba ömrünün temsile yetmeyeceğini hissediyordu.
Tabiatın herkese yettiği ülke: İspanya
Semiha (Berksoy) Hanım Berlin’den dönmüştü. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası eşliğinde Wagner eserlerinden bir derleme konserler vermişti. Zaten sınıfı çok nadir rastlanan Wagnerian dramatik sopranoydu. Dolayısıyla ilk Türk operasının ilk Tosca’sı olarak seçildi. Salı günkü gösteri onun aziz hatırasına ithaf edilmiştir. Daha da ilginci Türk operasında önemli bir iş daha oldu. Semiha Hanım’ın bu memlekete yetiştirdiği tiyatrocumuz Zeliha Berksoy ise operanın rejisini üstlendi. Bizim nesil Semiha Hanım’ın Tosca’sını ancak taş plaktan dinleyebildi, muhteşemdi.
Haberin Devamı
İTALYANCALARI, SESLERİ MÜKEMMELDİ
İtalya’da Franco Zeffirelli’nin Tosca’sından sonra bu bir tiyatro, sinema rejisöründen gördüğü ikinci Tosca’dır. Opera geleneğimizde teatralite yönünden klasik bir duruş var ama görülüyor ki bu hareketsizlik Türk operasından kalkacak. Bu güzel bir gösteriydi. Değişiklik hissediliyor. Libretto asıl dilde. Herkesin İtalyancası mükemmel. Sesler mükemmel. Sahnedeki muhteşem sesler; güzel ve güçlü Tosca; Seda Ayazlı, muhteşem bir Scarpia; Eralp Kıyıcı, her zaman büyüleyici Cavaradossi; Murat Karahan, Angelotti; Yiğitcan Tatlıoğlu, Sagrestano; Mehmet Yılmaz, Spoletta; Cem Akyüz, Sciarrone; Levent Akev, Carceriere; Mahir Kat ve nihayet Pastore sevimli Rüzgar Aydın. Bu kadronun sesi, seçkinliği tartışılmaz. Karşımızda kalıcı (muhalled) bir dekor vardı; özgün yoruma dayanıyor. Özgür Usta hakikaten benim zamanımda dahil opera ve tiyatro dünyasının usta dekoratörü. Serdar Başbuğ’un kostümleri; orijinal bir Scarpia ve Tosca. Yakup Çartık’ın usta işi ışık düzeni. Bu düzeni getiren de tabii ki tiyatro dünyasının ünlüsü, büyük hocası Zeliha Berksoy. Kendi yöntemiyle nihayet klasik dünyaya girdi. Bundan sonra ondan daha çok operalar ve tiyatro rejileri beklenir.
Tabiatın herkese yettiği ülke: İspanya
Puccini İtalya’nın en usta bestecisi. Onun operaları İtalya’da Benedetto Croce’nin felsefe yaptığı çağda düşüncenin seslendirilmesidir. Bu kötümser happy end’den (mutlu sondan) uzak hikâyeler, bir dönemi ama genelde insanların çıkmazını verir. Aşk ve zulüm. İdeal düzene özlem ve adaletsizlik. Bir arada sesler çatışır. Bonaparté’ı bekleyen İtalya’da hürriyet umut ve özlemi ve sonra gelecek hayal kırıklığı Tosca’nın dramında ifade ediliyor.
Tosca teatrali de ister; bu gösteride o vardı. Türk operası 50 yılın, son 10 yılında ilerleme yaşıyor. Yurtdışında başarılar kazananlar dönmeye başladılar ve yeni şeyler bekliyoruz. Tabii beklediğimiz bir şey daha var, bu memleket ne zaman opera binası görecek? Hiç değilse şu Ankara Garı ve Haydarpaşa Garı’nı opera salonuna çevirseniz; büyük Atatürk’ün başlattığı atılımı devam ettirmekte bir yararınız görülür. Bunun için de mimar gerek...
500 kilometrelik doğal şaheser: Likya yolu
#Likya Yolu#Zerrin Tekindor#Bir Rüya Oyunu
Mayıs 08, 2022 06:294dk okuma
Paylaş
500 kilometrelik Likya yolu, Akdeniz’in en güzel manzaralarına ev sahipliği yapıyor. İnsanların gerçekten Anadolu’nun 3000 yılını, en canlı eserlerini Myra’da amfi tiyatroda olduğu gibi görebilecekleri, Gelidonya Feneri’nde denizi seyredecekleri ve hemen her koyda denize girebilecekleri bir bölgede bu hunhar otelciliğin nedenini anlamak çok güçtür. Yürüyüş yolunun trafiğe kapatılması gerekir; sadece insanlar, bisiklet ve bunun gibi araçlarla gezilebilmelidir. Bu bölgede, hele kıyılarda otel ruhsatı verilmemesi gerekir. Koylardaki tekne trafiğine dikkat edilmelidir. Kirliliğin en önemli unsurlarından biri son zamanlardaki sorumsuzca tertiplenen ve yürütülen tekne gezileridir.
Haberin Devamı
Lİkya yolu; yani Antalya’nın Adrasan ile Muğla Ölüdeniz arasındaki mıntıkayı içeren doğal yoldur. Bu yolun önemli bir kısmı antik dünyada Likya diye adlandırılır, son yıllarda yoğun turizm ve daha beteri yoğun yerleşime yönelmektedir. Beterin de beteri var. Antalya’nın doğu sahillerini, Belek’i berbat eden vandal kitlevi turizm ve heyula oteller sahili de kapatmışken bu gibi bir eğilimi önlemek gerekiyor; tabiat dostlarının çığlıklarına aldırmayanlar Likya bölgesine de el atıyorlar.
500 kilometrelik doğal şaheser: Likya yolu
BÖYLE YERLERİ KORUMALIYIZ
Bu konuda yazanlar var; Baki Karaçay’ın yazısı mesela. Otellere verilen kıyıları tespit etmiş, hepsi de jeolojik bakımdan, bitki örtüsü yönünden ve körfezlerin güzelliği olarak da en ilginç yerler. Bunları kitleye kapatmanın hangi ahlaka sığdığı tartışılır. Dünyalılar dünyanın zenginliklerini ve özelliklerini her yerde koruma devrine geçtiler. Acaba buraları kurtarmak için de Londra, Paris, Berlin’deki protestocuların girişimine mi muhtacız? Küçük Asya’nın doğasını Avrupalı çevreciler bizim adımıza koruma yolundalar. Çukurova’nın çöplerinde olduğu gibi İngiltere halkı çöp dökme işini protestoya başladılar. Biz ise az sayıda uzman ve çevrecinin dışında gaflet uykusundayız.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Kamuya açık kıyı politikasını her zaman tekrarladığım gibi solcular değil, İspanya’da General Francisco Franco getirdi; mükemmel de yürüyor. Kıyının çok gerisindeki oteller hiçbir şekilde kıyıya tesis kuramıyor, herkes kıyıdan gelip denize giriyor, şezlongunu kuruyor, havlusunu serip yatıyor. En mütevazı bütçe bile kıyının ancak 300 metre uzağından başlıyor.
500 kilometrelik doğal şaheser: Likya yolu
ÖZGÜN BİR TARİHİ VAR
Likya tarihte özgünlüğü ile tanınan bir bölge. Öyle bir çırpıda Helen dünyasına ithal edilecek bir yer değil. Dili çok eski ve halen milat öncesi 3000’e kadar giden kalıntılar yanında, dilin kendi de var. Klasik dünya filologları için çetin bir konu. Aydınlanma felsefesinden ve Montesquieu’nun yazılarından beri Likya dikkati çekmiştir. Çünkü bu bölgedeki birçok şehrin meydana getirdiği bir ortak federasyon ve parlamento burada yer almaktadır. Patara’da bu parlamentonun kalıntıları görülüyor. TBMM ve Milli Saraylar da bunu tanıdı. Bölgedeki kazıları Prof. Dr. Cengiz Işık ve ekibi yapıyor. Doğrusu yazın sıcağı dışında nisan, mayıs, eylül, ekim hatta kasım aylarında nefis yürüyüşlerin yapılacağı bir yer. Denize her zaman girilir. Bu demek değildir ki açık gözler istedikleri yere çirkin oteller yapsınlar ve kıyıları kapatsınlar.
Haberin Devamı
TRAFİĞE KAPATILMALI
500 kilometrelik bir yolu Akdeniz’in en güzel manzaralarını seyrederek kat edebilirsiniz. Hatta bu anlamda sınır Muğla’daki Knidos harabelerine kadar uzanır. Yürüyüş yolunun trafiğe kapatılması gerekir; sadece insanlar, bisiklet ve bunun gibi araçlarla gezilebilmelidir. Antalya ve Ölüdeniz arasında aşağı yukarı 10 yıldır bir maraton koşusu yapılıyor. Yazın nemi ve sıcağı dışında insanların gerçekten Anadolu’nun 3000 yılını, en canlı eserlerini Myra’da amfi tiyatroda olduğu gibi görebilecekleri, Gelidonya Feneri’nde denizi seyredecekleri ve hemen her koyda denize girebilecekleri bir bölgede bu hunhar otelciliğin nedenini anlamak çok güçtür.
500 kilometrelik doğal şaheser: Likya yolu
TARİHLE TABİAT İÇ İÇE
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Çiftçilerin gücüne güç katan İmece Kart Çekiliş Kampanyası
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Türkiye’de kolay para kazanmanın yolu; hazine aramak gibi kanunsuz yollara da gitmektedir. Bunun gibi turistik yatırımlar da kitleleri çileden çıkaran bir tahripkârlığa yöneldi. Bu bölgede, hele kıyılarda otel ruhsatı verilmemesi gerekir. İç kısımlarda çevreyi işgal etmeyen küçük otel ve yerleşmeler yeterli tutulmalı. Koylardaki tekne trafiğine dikkat edilmelidir. Kirliliğin en önemli unsurlarından biri son zamanlardaki sorumsuzca tertiplenen ve yürütülen tekne gezileridir. Bilhassa Fethiye bölgesinde Teke Yarımadası’ndaki kral mezarlarının her biri, ayrı bir değerli hazinedir. Unutmayalım, ta İran’dan başlayan kervansaray zinciri de Fenike havzasına kadar uzanıyor. Türkiye tarihinin antik devirlerden yakın zamanlara kadar yoğunlaştığı; tarihi eserlerle tabiat güzelliklerinin iç içe yaşadığı istisnai bir bölge; ancak istisnai kurallar, dikkatli bir idare ve şuurlu bir vatandaş kitlesi sayesinde ayakta kalabilir. Şu sıra Çanakkale bölgesine Amerika’dan bir girişimci heyet geliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı candan bir “Welcome” havasında... Bakalım sonunda hayır mı yoksa şer mi çıkar? Allah güzel vatanın en tarihi köşesini korusun.
Haberin Devamı
TÜRK KADINININ HAYATI: TOZ
ZERRİN Tekindor ve Hira Tekindor; ana oğulun birlikte ürünü; “Artık toz almayacağım” diye başlayan bir metin. Karşımızdaki kadının hayat; daha doğrusu büyüme hikâyesi. Anası, babası her toplum ve tabii Türk toplumu için de sürükleyici bir kuvvet hem de kalıtsal problemleri taşıyan sınıfın temsilcisi; avukat bir koca, eşi güzel, zarif ev hanımı, henüz patriarkal ekonomi ve düzeni taşıyan Türk ailesini (ki bunun illa çok olumsuz ve geri olduğunu söylemek gerekmez) temsil eden büyükanne, klasik görümce gelin ilişkisi, muhabbet ve aile içi entrika. 1960’ların muhafazakâr İstanbul’u değişim sancılarına başlamış. Değişim nesli çok esere konu olacak kadar ilginç.
500 kilometrelik doğal şaheser: Likya yolu
Bizim edebiyatımızda Bir Rüya Oyunu (Ibsen) gibi çıkıntıların 1960’lardan beri sahneye geldiği biliniyor. Turgut Özakman’ın Ocak’ı, Adalet Ağaoğlu’nun Çatıdaki Çatlak’ı bu yolun başlangıcıydı. Ve tabii Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü 1930’ların en çok seyredilen, en çok okunan romanı ve tiyatro eseri oldu. Bu sefer Zerrin Tekindor, eseri yazan Murat Mahmut Yazıcıoğlu bir kadının yaşamı etrafında Türk kadınının hayatını çiziyor. Zerrin Tekindor’un çok ustaca, adeta şuur parçalanması geçirircesine bütün bu zıt ama rengârenk karakterleri canlandırdığını hayranlıkla seyrediyorsunuz. Yönetmen oğlu Hira ile Primadonna’nın başarısı...
Haberin Devamı
Metin için söylenecek şey; basit gibi görünen bir hikâye de çok teferruatlı ve güzelce yazılabiliyormuş.
Dikkat... Lozan’ın gizli maddelerinden önce konuşmamız gerekenler var...
#Lozan#Anlaşma#Madde
Mayıs 18, 2022 18:373dk okuma
Paylaş
Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri bir efsaneden başka bir şey değildir. Buna rağmen ortada gezinen efsanelerden bazıları ciddiyetle devlete dahi soruluyor. “Maden çıkarmak izni Avrupalılara mı aittir?” gibi. Bunun ne kadar anlamsız olduğu açık. Türkiye’de maden çıkarabilirsiniz ama bunun şartları Lozan Antlaşması ile sınırlı değil, doğrudan doğruya memleketin ziraatı, fauna (hayvan) ve flora (bitki örtüsü) ile tabii coğrafyası ve su kaynaklarıyla ilgilidir. Yeraltı sularının yolunu değiştirecek ve belirli ağaçların bu yüzden kurumasına neden olacak madencilik veya taşocağı faaliyeti yasak olmalıdır.
Haberin Devamı
Sık sık kurcalanan bir konu var; Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri. Bu bir efsanedir. Çünkü Lozan Antlaşması’nın bütün görüşme tutanakları, layihalar, ana metin, teklifler; hepsi Türkçeye mükemmel çevrilip karşılaştırılarak yayımlanalı 40 yılı geçti. Seha Meray’ın unutulmaz, anıtsal bir çalışmasıdır. Buna rağmen ortada gezinen efsanelerden bazıları ciddiyetle CİMER yoluyla devlete dahi soruluyor. “Maden çıkarmak izni Avrupalılara mı aittir?” gibi. Bunun ne kadar anlamsız olduğu açık. Lozan’daki asıl savaş bu gibi konularda verilen imtiyazların iptali ve kapitülasyonların kaldırılmasına dayanır.
Dikkat... Lozan’ın gizli maddelerinden önce konuşmamız gerekenler var...
HAYAL ÜRÜNÜ MADDELER
Türkiye’de maden çıkarabilirsiniz ama bunun şartları Lozan Antlaşması ile sınırlı değil, doğrudan doğruya memleketin ziraatı, fauna (hayvan) ve flora (bitki örtüsü) ile tabii coğrafyası ve su kaynaklarıyla ilgilidir. Yeraltı sularının yolunu değiştirecek ve belirli ağaçların bu yüzden kurumasına neden olacak madencilik veya taşocağı faaliyeti yasak olmalıdır. Bunun ihlalinin örneğini Balıkesir-İzmir vilayetlerinin sınırları içinde kalan Kozak Yaylası’nda görürsünüz.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Kalitesiz kömür çıkarmak için zeytincilerin verdiği mücadele akıllardadır. Madencilik konusunda Türkiye’ye ve girişimcilere yön verecek asıl yasağın tabii zenginliklerimiz ve doğanın yapısı olduğu açıktır. Bunu, Lozan Antlaşması’na atfedilen hayal mahsulü maddelerde aramayalım.
İMTİYAZ DEMİRYOLU ŞİRKETİNDEYDİ
Çok ilginç bir nokta; Birinci Harp’e girmeden evvel ta Bağdat’a, Basra’ya döşenmesi düşünülen Anadolu demiryolları konusunda, Almanya’nın hat Konya ve Ankara’ya ulaştığı andan itibaren Fransa ve İngiltere’yle müzakereye ve hatta Fransa’yla sermaye ortaklığına girme girişimidir. Ama demiryolu sözleşmelerinin hükümleri aynıdır. Demiryolu hattının etrafındaki madenleri, keresteyi ve hatta arkeolojik kaynakları da kazma ve yararlanma imtiyazı demiryolu şirketine aitti. Birbiriyle gırtlaklaşmaya hazır Batılı kuvveler, Osmanlı topraklarında bazı şeyleri bölüşmekte ve tahrip etmekte el eleydiler.
Haberin Devamı
Bugün Lozan’ın getirdiği statüye uyum konusunda bu huyumuzdan ne kadar vazgeçtiğimiz malum değildir. Altın aramak için birtakım kazılar yapmak, doğal alanları tahrip etmek, yeraltı sularının mahiyetini değiştirecek madencilik ve taşocakçılığı gibi girişimler maalesef hayatımızı karartıyor.
İNGİLİZ-ALMAN ORTAKLIĞI
1903’ten beri “beati possidentes”; “mesud sahipler” tabiriyle ifade edilen ve demiryolu etrafındaki kaynaklar için ortaklığı hedefleyen İngiliz-Alman görüşmeleri ve programlar ortaya çıktı. Yine Büyük Britanya ile Türkiye arasındaki 1911-1913 Bağdat Demiryolu ve Basra Körfezi müzakereleri Almanya’nın bilgisi, ilgisi ve müdahalesi dışında değildi.
Dikkat... Lozan’ın gizli maddelerinden önce konuşmamız gerekenler var...
Gregor Schöllgen’in, “Deutschland, England und die orientalische Frage, 1871-1914” adlı eseri M. Sami Türk tarafından Türkçeye “Emperyalizm ve Denge - Almanya, İngiltere ve Şark Meselesi 1871-1914” başlığıyla çevrildi. Schöllgen İngiliz ve Alman arşivleri üzerinden özenli ve titiz bir çalışma yapmış. Kayzer II. Wilhelm’in İstanbul ziyaretinden Bağdat Demiryolu projesine, Birinci Dünya Savaşı öncesi Almanya, İngiltere ve Rusya’nın çatışmasına kadar konular kitapta işleniyor. Osmanlı Devleti’nin Almanya ilişkileri ve dış politikasına Almanya ve İngiltere’nin tarafından bakıyor ve böylece dönemi farklı cephelerden anlamamıza yardımcı oluyor.
Batı dünyasında kavga ve ittifak bizim bildiğimizden daha derinlere gidiyor. Dünya değişti. Bugün artık yeni kıtlığın ve yeni problemlerin biçimlendirdiği ilişkiler asrındayız. Değişen dünya ve kalıplar kadar değişmeyenleri de bilmemiz gerekiyor.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
RADİKAL TAVIRLI ÜSTAT BİR MÜZİKOLOG: AHMET SAY
Salı günü Türkiye üstat bir müzikoloğunu kaybetti. Kaleme aldığı “Müzik Ansiklopedisi” dört cilt, “Müzik Öğretim Derlemesi” ise Türkiye’de müzik öğretmenlerinin ve musiki ile ilgilenenlerin rehberlerindendir. Batı musikisinin Türkiye için önemli rolü olduğunu benimsemişti. Öğretmenliği sırasında halk şarkıları, türküler, folklor parçaları da derlemiştir.
Dikkat... Lozan’ın gizli maddelerinden önce konuşmamız gerekenler var...
İnanışı itibarıyla tam bir Atatürkçüydü. Bu niteliği üzerinde dururum. Çünkü maalesef Türkiye solunda da güya liberal kanatta da bazı tiplerin antikemalist veya akemalist tavırlar ve söylemler benimsediği açıktır. Oysa Türkiye’de solun ananesi içinde Atatürk inkılaplarının önemli tarihi rolü vardır ve öyle olmalıdır.
Haberin Devamı
TÜRK MİLLETİNE HEDİYESİ OĞLUDUR
Musiki konusunda başarılı bir öğretici olduğu, talebelerini yetiştirdiği malum. Şüphesiz ki Türk milletine hediyesi, oğlu Fazıl Say’dır. 87 yıllık ömründe benim her zaman görüşebildiğim dostum olmadı. Fakat Ankara’daki günlerimde yakın sohbetlerimiz oldu ve müşterek dostlarımız vardı. Hiç şüphesiz ki müzik Türkiye’de Tanzimat’tan beri ele alınan ama bir türlü gereğince benimsetilemeyen bir daldır. Ahmet Say’ın bu alanda bıkmayan, radikal tavırlı bir müzikolog olduğu ve bu özelliğiyle unutulmayacağı açıktır.
İsveç ve Finlandiya’nın NATO denklemi
#İsveç#Finlandiya#NATO
Mayıs 22, 2022 07:034dk okuma
Paylaş
İsveç’in bazı konularda Avrupa Birliği üyelerine göre daha dengeli gittiği ama esas noktalarda da son derece fütursuz ve müttefik bir devletin politikasına yakışmayacak işlemlerde bulunduğu, ilişkiler ve destek sisteminden vazgeçmediği anlaşılıyor. Bu nedenle Türkiye, İsveç’in ittifakını reddediyor. Burada tabii derhal bizim toptancı zihniyetimiz devreye girdi. “Finlandiya’yı da istemeyiz” deniyor. Finlandiya ayrı, İsveç ayrı. İki devletin tutumu arasında her şeye rağmen fark var. Dış politikanın maalesef direkt nutuklar, değerlendirmeler dışında ince hesaplara ve diplomatik müzakere tekniklerine dayandığı bir gerçektir. Kuzeyin uzaklıklarında Türkiye üzerindeki ittifaka yakışmayan politikalar güdülüyorsa bunları telaşa kapılmadan değerlendirmek ve çok da lazım olmayan bir ittifakı da önlemekte beis yoktur.
Haberin Devamı
NATO 1949’da 12 ülke tarafından kuruldu. Gerekçesi; İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefiklere katılan ve gerçekten Nazi Almanyası’nı doğuda çökerten Sovyetler Birliği hem kuvvetlenmiş hem savaş tecrübesini artırmış hem de ordusunu gereği gibi terhis etmiyordu. Üstelik şurası bir gerçek; Müttefiklerin, Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini Sovyet Rusya’nın nüfuzuna terk ettiği açıktı. Doğu Avrupa’daki yerleşim sadece Sovyetlerin “Girdiğim yeri terk etmem” tarzındaki bir emrivakisi değildi.
SAVAŞA KATILMASAK DA SIKINTILAR HİSSEDİLİYORDU
Yunanistan, İngiltere tarafından tarihi bir ileri üs olarak yine elde tutuldu. Harp sonrası Balkanların durumu Yunanistan’ı endişelendirmiştir. Konstandinos Çaldaris Hükümeti “Türkiye ile konfederasyon” diye feryat ediyordu. Türkiye’nin de Boğazlar ve Ardahan sorunu yatıştırılmayacak kadar ciddi bir endişe yaratmıştır. Savaşa katılmasak da uzun harbin getirdiği sıkıntılar ordunun donanımında hissediliyordu. Harbin getirdiği zoraki birikimin yeni bir dönemi patlattığı açıktır. İş muhitleri gibi, hekimler ve mühendisler gibi, akademisyenler gibi herkes dünyaya açılmak istiyordu ve gerçekten de ihtiyaç vardı. Ordu da bu akımın dışında kalamazdı.
İsveç ve Finlandiya’nın NATO denklemi
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
NATO’ya üyelik, sonraları Dışişleri Bakanlığı’nın da düsturu haline gelen “Batı medeniyetine girişimiz” diye nitelendiriliyor. Batı medeniyetine 1856 Paris Konferansı’ndan beri “Concert European” çerçevesinde adım atmışız, yani şurası bir gerçek; NATO ne Birleşmiş Milletler ne Avrupa Konseyi ne de Avrupa Birliği gibi Batı ülkeleri ve medeniyeti dediğimiz çerçeveyi ön plana almaz, bir askeri ittifaktır.
Şüphesiz ordunun teçhizatı, stratejik yönden bilgi edinilmesi, dünya ordularına açılmak (aynı şekilde Dışişleri’nin de dünyaya daha yoğun bir şekilde açılması) ve Avrupa tipi organlardaki işletme, bilgi birikimi, proje yürütme alışkanlıklarının edinilmesi faydalı oldu. Öte yanda ise NATO, akit devletler arasında bilhassa Türkiye’yi ne derecede koruyacak sorusu var. Doğrusu bu statü tartışılır. 1965’te ve Behice Boran’ın Urfa milletvekili olarak sadece Meclis’te değil her yerde ileri sürdüğü bu tezin çürütülemediğini hatırlıyorum. Yakın zamanlarda ise bu tezi bambaşka dünya görüşüne sahip politikacılar da tekrarladılar.
Haberin Devamı
Şimdi tarafsızlıklarını korumaya gayret eden İsveç ve Finlandiya söz konusu. Finlandiya’nın tarafsızlığı Molotov – Ribbentrop Paktı’ndan sonra Rusya’nın buraya açık saldırısı dolayısıyla söz konusu oldu. Mareşal Mannerheim’ın Finlandiya’sı kendisini iyi savundu. Finlilerin Sovyet Rusya ile olan harpte ilginç mücadele taktikleri yanında, ülkelerinde bulunan hatırı sayılır Volga boyu Türklerinin (Kazan Tatar) yurt savunmasına katkılarını Finliler müteşekkirâne takdir ederler. Ne var ki kuvvet bir yerde haktır. Finlandiya’nın Rusya’ya tazminat ödemesi, mutlak tarafsızlığı ve saldırıdan uzak bir savunma sistemi taahhüdü bugüne kadar devam etti. Şimdi Ukrayna meselesi İsveç’in de 200 yıllık tarafsızlığını sona erdirecek gibi. Problem ise burada başlar.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
İsveç, Türkiye’nin en eski müttefikidir. 1699 Karlofça Antlaşması’nda bütün Avrupa ve İran karşımızdaydı. Bu tarafta, bizim yanımızda sadece İsveç Krallığı vardı. Eski müttefikin böyle bir tarihi romantizmle mutlak bir şekilde 1711 Prut cenginde olduğu gibi tekrar yanı başımızda bulunmasına hiç gerek yok. Netice itibarıyla NATO içindeki ittifak şartlarının gerekliliği doğrultusunda ve açık bir şekilde birbirine zarar vermeyecek operasyonlarla gerçekleşebilir. Bu bir askeri ittifaktır. Üyelik diğer üyelerin ittifak oyuyla söz konusudur. Türkiye, İsveç’i tasdik etmiyor. Dış politikalarında iki ülkenin büyük uyumsuzluk olduğu bir gerçektir. Vakıa zaman zaman İsveç’in bazı konularda Avrupa Birliği üyelerine göre daha dengeli gittiği ama esas noktalarda da son derece fütursuz ve müttefik bir devletin politikasına yakışmayacak işlemlerde bulunduğu, ilişkiler ve destek sisteminden vazgeçmediği anlaşılıyor. Bu nedenle Türkiye, İsveç’in ittifakını reddediyor.
Haberin Devamı
İKİ DEVLET İKİ FARKLI TUTUM
Burada tabii derhal bizim toptancı zihniyetimiz devreye girdi. “Finlandiya’yı da istemeyiz” deniyor. Finlandiya ayrı, İsveç ayrı. İki devletin tutumu arasında her şeye rağmen fark var ve Finlandiya ve İsveç’in durumunu karşılaştırarak birliğe kabul konusunda göstereceğimiz desteği ayarlamalıyız. Yani Finlandiya’yı ayrıca gözden geçirmeli ve destek konusunu ortaya koymalıyız. İsveç ile anlaşılması ise kaçınılmazdır. Zira problemler başından halledilmez ve sağlam bir hukuki çerçeveye oturtulmazsa sonuçta başka sorunlar çıkabilir.
Diğer yandan Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanovic, kabinedeki bazı bakanlar ve meclis başkanıyla aynı fikirde olmamalarına rağmen Türkiye’yi çok haklı buluyor; İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğini tasdik etmek istemiyor. Sebep de Bosna’daki eski seçim sistemini değiştirmek istemesi ve anlaşılan İsveçliler o işe de burunlarını soktukları için cumhurbaşkanının antipatisini kazanmışlar. Çok ehven bir ittifak gibi görünüyor. Ama unutmayalım ki cumhurbaşkanını desteklediğimiz zaman karşımıza Bosnalıları alma ihtimali de yüksek. Bu çok çözülmezli bir denklem gibi. Dış politikanın maalesef direkt nutuklar, değerlendirmeler dışında ince hesaplara ve diplomatik müzakere tekniklerine dayandığı bir gerçektir.
Haberin Devamı
TELAŞA KAPILMADAN DEĞERLENDİRMELİYİZ
1980 rejimi sırasında NATO’nun askeri kanadına dönmesine rıza gösterdiğimiz Yunanistan, şu anda Türkiye sınırları için maalesef en tehlikeli pozisyonu seçiyor. Üstelik bu, Yunanistan ve Türkiye’de sivil kuruluşlar ve iki tarafın halkı arasındaki yakınlaşmaların zirveye çıktığı bir döneme mahsus bir sapmadır. İsveç için bu durum bile söz konusu değil. Kuzeyin uzaklıklarında Türkiye üzerindeki ittifaka yakışmayan politikalar güdülüyorsa bunları telaşa kapılmadan değerlendirmek ve çok da lazım olmayan bir ittifakı da önlemekte beis yoktur.
Ölümünün 400'üncü yılında II. Osman
#II. Osman#Osmanlı#Çeşme
Mayıs 29, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
II. Osman’ın, eski kurumların yerine alternatif yenilerini kurmadan işe girişmesi ve sesini yükseltmesi bir sabah isyan kalabalığının karşısına çıkmasına sebep oldu. Padişahı bin bir hakaret ve edepsizce taciz ile tahtından indirip Yedikule zindanlarına kapatıp katlettiler.
Haberin Devamı
17. Asır Duraklama Devri diye anılan tarihi dönemin en ilginç hükümdar tipidir. II. Osman, Osmanlı imparatorluk hanedanın bazılarının zannettiği gibi uykuda ve zevküsefada olmaktan ziyade çok genç yaşlarında devletle meşgul olduklarının bir delilidir. II. Osman’la aşağı yukarı aynı yaşlarda Tanzimat Dönemi’nin hükümdarı olarak tahta çıkan Sultan Abdülmecid’in benzer yanıdır; devlet hayatı ve devlet adamlarını bu hanedanın çok erkenden etüt edip değerlendirmediği görülüyor.
Ölümünün 400üncü yılında II. Osman
II. Osman, şehzade olarak sancağa çıkanlardan değildir. Babasının yeniden düzenlediği kanun gereği sarayda büyüdü. I Ahmed’in ilk oğludur. Annesi Kösem Sultan değildir, Mahfirûz Sultan’dır. II. Osman’a zamanın tarihçileri Genç Osman da demişlerdir. Zira 14 yaşında tahta çıktı (Sultan Abdülmecid 16.5 yaşındaydı). Tıpkı büyük ceddi Fatih Sultan Mehmed gibi Doğu dilleri yanında Batı dilleri Latince, Yunanca, İtalyancaya ilgi duyduğu kaydediliyor. Bunları ne kadar öğrenebildiğini bilemiyoruz ama en azından ilgisi vardı. Dört yıl süren kısa saltanatında Podolya Seferi’yle anılır.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
RADİKAL GÖZLEMLERİ VARDI
Cemiyet ve devlet hayatının kurumları hakkında ilginç, radikal gözlemleri ve değerlendirmeleri vardı. Birincisi; imparatorluğun temel bir kurumu olan kapıkulu ocaklarını ıslah etmek. Daha doğrusu tamamen ortadan kaldırarak yeniden ayrı mektepte eğitim gören subayların yönetimine verilen geniş ve düzenli bir ordu kurmak. Maalesef bu sırrı kafasında tutamadı. İkincisi padişahın çok evlilik ve harem hayatı ortasında kaybolmasını önlemek. Bilinen birinin, Şeyhülislam Efendi’nin kızıyla evlendi. Her ikisine de toplum reaksiyon gösterdi. Mütevazı giyiminden çarşı esnafı “Osman Çelebi’nin kıyafeti” diye alay etti.
İLMİYE SINIFINI KARŞISINA ALDI
Veraset sistemini değiştirmeye çalıştı. Yeniden en kıdemli hanedan, en yaşlı hanedan üyesi değil; ekber evlat sistemine dönmeyi tercih etti. Diğer yandan Yeniçeri Ocağı’nı yapacağı reform dolayısıyla ürküttü. Şeyhülislamın yetkilerini kısıtladı. Bu, ilmiye sınıfını da karşısına almak demekti. Trajik reformcuların kaderi burada rol oynadı. Lehistan Seferi’nin istediği gibi sonuçlanmaması onun da sonunu hazırladı. Oysa bütün Lehistan ülkesinin Baltık kıyılarındaki hâkimiyetine son verip oraya çıkmak ve Atlas Okyanusu’na buradan açılmak niyetindeydi. Böyle bir gemicilik hayali, alkışa şayan ama tedbirli birinin tatbik edebileceği bir tasarım değildi. Çünkü ne Osmanlı’nın ne de donanmasının yapısı böyle ani bir gelişime hazır değildi.
Haberin Devamı
Eski kurumların yerine alternatif yenilerini kurmadan işe girişmesi ve sesini yükseltmesi bir sabah isyan kalabalığının karşısına çıkmasına sebep oldu. Osmanlı tarihinin en feci olayı meydana geldi. Padişaha bin bir hakaret ve edepsizce taciz ile tahtından indirip Yedikule zindanlarına kapatıp katleden insanlar bir müddet sonra IV. Murad tarafından hizaya getirildiler ve feci bir devlet terörüyle ortadan kaldırıldılar. Ama benzer uygulamayı II. Osman yapamayacak kadar gençti. Bir diğer genç olan kardeşi IV. Murad ise bunu becerebildi. Ancak onda da II. Osman’ın fikir dünyası yoktu.
TALİHSİZ REFORMATÖR
Bu bir trajik çözülmezliktir ve II. Osman’ın bu feci sonu Evliya Çelebi’de tasvir edilmiştir. II. Meşrutiyet döneminin “Ben her şeyi bilir, tarihi değiştiremezsem bile tarih yazımına yön veririm” diyen tarihçisi Necib Asım Bey tarafından bu sayfaların Topkapı’daki orijinal nüshadan kopartıldığı söylenir. II. Osman Türk inkılap tarihinin talihsiz bir reformatörüdür. Ama reformcu düşüncenin Osmanlı toplumunda her zaman yaşadığını, sadece orta yaş ve üstündeki insanlarda değil gençlerde bile bulunduğunu göstermesi bakımından ilginçtir.
Haberin Devamı
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Osmanlı tarihinde, tarihi çok iyi bilen hanedan üyeleri vardır, pek bilmeyenler vardır. Ancak herkesin bildiği, ibretle andığı Genç Osman vakasıdır. II. Abdülhamid’in bile bundan çok etkilendiği söylenir. Onun için darbelere karşı reaksiyon, sert veya çaresizce boyun eğmekten ibaret kalmıştır. Benzer akıbeti uzak tutmak için...
KONUŞMAMIZ GEREKEN BİR KONU: ÇEŞME PROJESİ
İzmir benim bu memlekette en sevdiğim, hatta kendimi evimde hissettiğim şehirdir. Çok genç yaşlarımda bile uzun Anadolu turlarından sonra İzmir’e girdiğimde adeta kendi mahallemize girmiş gibi hissederdim. Şehrin mimarisi, insan ilişkileri, deniz ve tabiatla ilişkisi bunu kolaylaştırıyor olmalıydı. İnsanların açlıktan dolayı kavgası söz konusu olmazdı.
Ölümünün 400üncü yılında II. Osman
İYİ BİR EĞİLİM TRAJİK BİR DURUM
Haberin Devamı
Şehir aniden büyüdü ve devamında problemler de adeta yağdı. Belki bu yüzden hayatı güçlü, toplumu daha uyanık olmaya sevk etti. Bazı olay ve gelişmelerle artık aldırmaya başladılar. Bu iyi bir eğilim ama trajik bir durum. Şimdi insanların kafalarını hiç yormadıkları, sorunlarıyla uğraşmamayı tercih ettiklerini Çeşme halkı ve İzmirliler protesto ediyor; çok haklılar.
3.000 hektar araziye 100’ün üstünde golf sahası yapacaklarmış. Projede “Bu sahaların sayısını azaltırız, sayısı çoğalsa da azalsa da aynı yüzölçümü kalır” deniliyor. O alanın neresine bu sayıda golf sahası sığdırılacak, çok şaşırıyorum. Golf sahası dediğiniz Suadiye Gazinosu’nun yanındaki mini golf sahası değildir, muhteşem arazi isteyen bir spor tesisidir. Antalya’da örneği var, gidip görün.
Haberin Devamı
GENERAL FRANCO’NUN BİLE GERİSİNDEYİZ
Antalya’da doğu kısmının kıyılarının, o güzel pinus pinea (fıstık çamı) ormanlarının ta Romalılardan gelen peyzajın nasıl tahrip edildiğini hatırlıyorum. Kilometrekarelerce golf sahaları yaptılar. “Spora bu kadar yabancı olan bir memlekette golf sahalarında kimler oynuyor?” diye merak ediyorum. Bunların önlerine de otelleri yığdılar. Şimdi Ege aynı faciayla karşılaşıyor. Ne var ki durum hiç müsait değil. Daha 1984’te Mukadder Sezgin’in Turgut Özal’a sunduğu raporda şöyle diyor: “İleride 80 milyon küsuru geçecek bir ülkenin kıyı uzunluğu ancak bu kadardır (yetersizdir).” Halbuki bugün kıyıların tahribini önleme konusunda biz General Franco’nun bile gerisindeyiz. Franco kıyıları tamamıyla herkesin kullanımına açan, otelleri bile geriye iten kanunu yapmıştı.
Bizzat Turizm Bakanlığı bu işin başını çekiyor. Şaşılacak şey! İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer Bey’in protesto konuşması yanında, Ekrem Oran Bey’in (Çeşme’nin Belediye Başkanı) ikna olmuş gibi görünmesi... Bu kadar kısa zamanda bu işlerin dibine kadar nasıl tetkik etti de ikna oluyor? Nihayet bu bölge onun yönetiminde ve sorumluluğundadır.
Çeşme’nin su kaynakları bütün Akdeniz kıyılarında olduğu gibi sınırlıdır ve nüfusu da gittikçe artmaktadır. Hal böyleyken bir de sahayı tamamen daraltmak, su kaynaklarını aşırı derecede kullanmak, bağlantı yollarını trafik yönünden doldurmak büyük mahzurlar yaratır.
YUNAN ADALARIYLA ARAMIZDAKİ FARK
Ege’deki Yunan adaları ile Türk sahilleri arasında bir sürat botuyla geçtiğim zaman faciayı gördüm. Yunan tarafı ne kadar idilik, tabiatla iç içe adalardan müteşekkilse biz sahilleri tamamen beton şehirlerle doldurmaya başlamışız. Bu bir medeniyet değil, medeniyetsizlik göstergesidir. Görünüm; rahat, müreffeh bir hayatın değil, başkalarının hakkını yiyerek bazılarının bazı şeyleri elde etmesidir. Bu hak yeme değil; doğrudan doğruya tabi sınırlara tecavüzdür; havaya, suya tecavüzdür. Size söylüyorum; hiç kimse solculuk yavesi diye tenkit için ortaya çıkmasın. General Franco’nun bile gerisindeyiz; bunu da herkesin dikkatine sunuyorum.
DEVİRLER GEÇER AMA TAHRİBAT KALIR
İzmir’in işinsanları çok fazlasıyla rahattır. Saat 05.00’te kalkıp sporunu yapıp hafif bir kahvaltı ve duştan sonra 07.00’de işinin başına koşuşan patron orada pek görülmez. Gençler de pek öyle yetişmez. Böyle bir ortamda ülkenin tabiatını korumak veya tahrip dahi ister istemez başka insanların eline düşüyor. Devirler geçer, insanlar ve idareler değişir fakat yapılan tahribat kalır. Sonradan rehabilitasyona girseniz bile bazı şeylerin düzeltilemeyeceğini görürsünüz. Bunun hesabını soracak yerli bir sermaye yok. Doğrusu halkın da pek ilgi alanı içinde değildi. Bahsi geçen konu bu kadarla kalmayacak, devam edeceğini umuyoruz. İzmirlilerin ilk defadır ki böyle bir tepki göstermesini de hem hayretle hem de takdirle karşıladım ve duygulandım. Bu bence tarihe geçecek bir olay.
Dirayetli bir Türk hükümdarı... Sultan II. Abdülhamid
#Sultan Abdülhamid#İnebolu#Mermer Ocağı
Haziran 05, 2022 07:345dk okuma
Paylaş
II. Abdülhamid Anadolu’da ve İslam dünyasında sevilirdi. Başarılı bir diplomattı; tarafları birbirine oynardı. Döneminde bütün vilayetlerin idadi ve hatta sultani derecesine çıkarmış liseleri vardı. Eğitim reformunun yanında sansür onun en büyük hatası oldu. Sağlık ve belediye konusunda önemli başlangıç yaptı. Savaşı gereksiz görürdü ve devam eden sulhu iyi kullandı. Kısacası II. Abdülhamid Han dirayetli bir Türk hükümdarıydı.
Haberin Devamı
Son zamanlarda iktidar ve muhalefet partileri arasında başkanlık düzeyinde Sultan Abdülhamid etrafında bir çatışma çıktı. Hemen şunu belirtmeliyim; Doktor Meral Akşener Hanım üslubunda kişisel çatışmadan kaçmaya çalışıyor. Tayyip Bey ise “Hangi salahiyetle Sultan Abdülhamid’e hakaret ediyorsun?” diyor. Meral Hanım’ın kullandığı İttihatçıların Abdülhamid hakkındaki sloganlarıdır; “istibdat” gibi.
Dirayetli bir Türk hükümdarı... Sultan II. Abdülhamid
Belirtmeliyim ki hal’ fetvasını yazan Şeyhülislam Mehmed Ziyâeddin Efendi, Ümit Hassan’ın isabetle belirttiği gibi, istibdat tabirini fetvaya hiç sokmamış; padişah ve halifeye başka suçlar isnat etmiştir. Hamam külhanında Maverdî’nin hilafetle ilgili kitaplarını yaktırmak, ahaliyi birbirine kırdırmak gibi tabirler... Zira İslamda istibdat tıpkı eski Latincedeki ‘dictator’ gibi bir beceriklilik ifadesidir. Avrupa’daki diktatörün sonradan kabalaşması gibi Türk tarihinde de özellikle Türklerde modern Fransa’nın despotizmine karşılık kullanılmıştır; despot da aslında klasik Yunanistan’da o kadar ağır bir tabir değildir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Meral Akşener’in bu konudaki yetkisine gelince; doktor unvanını yakınçağ tarihi dalında almıştır. Edebiyat Fakültesi ve Marmara Üniversitesi’nin talebesidir. Binaenaleyh bundan yetkilisi zor bulunur. Herkesin tarih tezlerini savunma ve değerlendirme hakkı vardır. Bunun için diploma sormuyoruz ama aynı şekilde “Senin ne yetkin var?” demek de tabii memnu oluyor.
BAŞARILI BİR DİPLOMATTI
Sultan Abdülhamid Anadolu’da ve İslam dünyasında sevilir. Döneminde demiryolu alanında atılımlar yapıldı. Savaşlardan bezgin bir halkı ve imparatorluğu 30 yıllık bir sulh dönemine soktu. Toprak kaybı onun elinde olmayan bir savaşta başlamış, orada da bitmiştir. Yunanistan ile muharebeyi ise kazandık. Ancak sulh konferansında kazandıklarımızı geri vermek zorunda kaldık. Abdülhamid Han başarılı bir diplomattı; tarafları birbirine oynardı. Balkanlarla sulhu sükûn içindeydi ama gerçekten kendi aralarında sulh içinde olmamaları için de elinden geleni yaptı. En başta İttihat ve Terakki’nin kabul ettiği kiliseler kanununa elini sürmemiştir. Bu yüzden Balkan devletlerinin komitalar ve istihbarat örgütleriyle birbirlerini yemeleri, sabotaj olaylarıyla birbirlerine düşmeleri kaçınılmazdı.
Haberin Devamı
Bahriyede evvelki diyebileceğimiz Abdülaziz Han’ın başarısını gösteremedi. Osmanlı Bahriyesi, Balkan Savaşı’yla yüz yüze geldiği zaman feci bir vaziyetteydi. Rauf Bey gibi becerikli komutanların ve savaşçı bahriye erlerinin dışında (onlara eskiden levent denirdi), astsubay sınıfının ve teknisyenlerin sayıca azlığı, tersanelerin yetersiz donanımı yanında gemilerin bakımının da aynı şekilde yetersiz olduğu görülüyor. Döneminde bütün vilayetlerin idadi ve hatta sultani derecesine çıkarmış liseleri vardı. Ben dahi Ankara’da onun zamanında kurulan idadide lise tahsilimi yaptım. Tabii adı önce Ankara Erkek Lisesi idi, Atatürk’ün ölümünden sonra ‘Atatürk’ adını almıştır. Ziraat mektepleri, orman mektebi, Mithad Paşa’nın başlattığı sanayi mektepleri, hepsi Abdülhamid devrinin başarılarıdır. İflas etmiş maliyenin başına geçti. Duyun-u Umumiye onun zamanında kuruldu ama çaresizdi. Borçların tasfiyesi konusunda kendisinin de bilgisi olan borç idaresinin hayli başarılı olduğu açıktır ama ne yazık ki borç bitecek gibi değildi. II. Abdülhamid Han, I. Abdülhamid Han’ın devrinde tahta otursa daha başka şeyler olabilirdi.
Haberin Devamı
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
EN BÜYÜK HATASI SANSÜR
Eğitim reformunun yanında sansür onun en büyük hatası oldu. Zaman zaman kendisinin de şikâyet ettiği bu kurum, Abdülhamid Han’dan sonra idareyi alan genç kuşağın siyasal bilgisizliğinin başlıca nedenlerinden biridir. Çünkü imparatorlukta gayri Türk milletler bir şekilde yazdılar, okudular, dışarıda basılıp gönderilen gazetelerle yetiştiler. Türklerin okuyacağı doğru dürüst hür gazete bile yoktu.
Sağlık ve belediye konusunda önemli başlangıç yaptı. Ayan Meclisi’ni doğrusu kullandı ve kapatmadı ama Meclis-i Mebusan’ı da dağıttıktan sonra bir türlü tekrar toplamaması memlekette bir gerilim yaratmıştır. Ruhani reisler ve gayrimüslim milletlerin burjuva unsurları arasında başarılı bir nüfuz politikası güttü. Ama silahın kullanılacağı yerde etkili bir iç siyaset güdemediği İstanbul’daki Birinci Ordu’nun dışında, Balkanlarda ve Arabistan’da Ordu-yu Hümâyun’u yeterince besleyemediği bir gerçektir. Sultan Abdülhamid, tıpkı Rusya Çarı III. Aleksandr gibi savaşı gereksiz görürdü ve devam eden sulhu iyi kullandı. İdareye hâkimdir ama bu hâkimiyeti tek başına Yıldız’a çekmeye çalıştı. Tanzimat Dönemi’nin büyük devlet adamları; özellikle bir genç dâhi olan I. Abdülmecid Han’ın Bâbıâli bürokrasisini ustalıkla işlerin başında tutması politikasını götüremedi.
Haberin Devamı
‘KIZIL SULTAN’ DEĞİLDİ
Kısacası II. Abdülhamid Han dirayetli bir Türk hükümdarıydı; tarih “olsaydı, olabilirdi” hükümleriyle pek yazılamıyor. Zor dönemde gelen zekâlardandı. Bu zekâ maalesef başka zekâları da takdir edip yanına çekemedi; hem Sultan Abdülmecid’den hem de amcası Sultan Abdülaziz’den farkı budur. O gecikmiş bir Sultan Mahmud Han’dı, 19. asır bunu kaldıramıyor. Kızıl Sultan değildi, mesnetsiz iftiradır. Döneminde siyasi idamlar fevkalade azdır. Avrupa’da etkili olmaya çalışmanın bütün vasıtalarını kullandı ama kullandığı vasıtalar; yani bu tip gazeteci ve adamlar, yabancılar arasında daha iyiydi, Vambery gibi. Türk diplomatların aynı başarı ve hamiyeti gösterdiğini söylemek mümkün değildir.
Haberin Devamı
Türkiye tarihçiliğinde Sultan Abdülhamid’e ulu hakan diyenlerle yerden yere batıranlar mevcut. Bu tarz kitapların okunmaktan vazgeçileceği ve unutulacağına şüphem yok. Şimdilik Türk yazarlar içinde Orhan Koloğlu’nun yazdıkları ve Fransız akademik dünyasının en başarılı Türkologlarından François Georgeon’un Sultan Abdülhamid kitabını okumayı gençlere tavsiye ediyorum.
TARİHİMİZİN KİLİT NOKTASI: İNEBOLU
İnebolu Türkiye’nin tarihi için önemli bir yer. Zirai İsfendiyaroğulları Beyliği’nin Karadeniz’le bağlantı kurduğu bir limandı, diğeri de Sinop. İstiklal Savaşı tarihimizde burası İç Anadolu ile bağlantı kurulabilen bir yer olduğu için önemi arttı.
Dirayetli bir Türk hükümdarı... Sultan II. Abdülhamid
EĞİTİM DÜZEYİ YÜKSEK
Kastamonu coğrafyasının ve özellikle Kastamonuluların kendine özgün bir kesimi burada yaşar. İlçede eğitim düzeyi yüksektir. Toplumun yaşam biçimi, mütevazı olduğu ölçüde israftan da uzaktır. Şehirde tarihle meşgul olanlar çok. Bir tanesi diş hekimi Mustafa Fakazlı, mahalli tetkikleriyle tanınır. Onunla geçen pazar gerçekleşen toplantıda daha çok görüşebildik.
Kastamonu, İstiklal Yolu’nun önemli bir parçası ama Anadolu ile temasının eskiliğinden dolayı yerli yabancı seyyahların iyi tarif ettiği bir yer. En sonuncusu Kızılordu’nun entelektüel generali Mihail Frunze’nin Türkiye’deki anılarının başladığı yer olması. Generalin değerlendirmeleri önemli.
İnebolu’da bir şehir müzesi de var. Müzenin küratörlerinden Nurhayat Ergün Hanım bize şapka devrimiyle ilgili bir gösteri yaptı. Belli ki şehirde tiyatro sanatıyla, edebiyatla, musikiyle ilgilenen bir grup var. Bu grubun üyeleriyle de tanıştık. Şehir müzesini beğendim. Fakat galiba tarihi eser ve kütüphane konusunda şehrin açlığını daha çok doyurmak gerekiyor. Güzel bir şehir. Güzelliği, etrafındaki tabiat kadar İneboluluların istisnai durumu. Dedelerinden kalma evleri yıkıp yerine kârlı gördükleri betonarmeler yapmaya değil, eskisini tamir edip ananeleri sürdürmeye gayret ediyorlar. Dolayısıyla İnebolu her zaman şirin bir kasaba. 1960’larda başlayan Karadeniz kıyılarındaki eski eser ve bina tahribatının burada pek yayılmadığı anlaşılıyor.
Dirayetli bir Türk hükümdarı... Sultan II. Abdülhamid
HALK ÇOK RAHATSIZ
Dağda açılacak mermer ocağından İnebolulular fevkalade rahatsız. Türkiye’de her yerde maden ocağı açılabilir. Bunların ne kadar zengin, verimli ve sürekli olacağı çok tartışılır. Bitki örtüsünü ve çevrenin profilini yok eden bu gibi girişimlere merkezi hükümet teşkilatının mütemadiyen cevaz vermesi bence ayıplanacak bir tavırdır. Bürokrasinin bundan vazgeçmesi gerekiyor ve bu mermer ocağının yaratacağı tahribattan da vazgeçmek lazım. Zira bu gibi ocaklar bölgeye zenginlik de getirmiyor, sadece tahribat ve çirkin manzara bırakıyor
.Orta Asya’nın renkli şehri: Hive
#Özbekistan#Hive#Yalçın Bayer
Haziran 12, 2022 07:554dk okuma
Paylaş
Bugünkü Özbekistan’ın otantik şehri Hive, Ürgenç ile Harezim bölgesinin başkentidir. Çölün ortasındadır; yani İpek Yolu’nun ortasında. Bugün bu güzel şehir, eski abideleriyle, kendi özgün şivesi olan Horezmi’yi konuşan Özbekleriyle bizim için bir renktir. Şehirde modernleşme var ama eski yapılara hiçbir şekilde dokunulmamış, yapılanlar da eskilere uydurulmuş ve binaların boyuna çok dikkat ediliyor. Hive bence geleneksel yaşamın ilk defa bu kadar rahat, renkli ama aynı zamanda ciddi ve müreffeh olduğu tek şehir.
Haberin Devamı
Bundan 25 sene evvel Hive’yi dostum Yasemin Pirinçcioğlu ve arkadaşlarıyla birlikte özel olarak gezmiştik. O zaman Hive hiç şüphesiz ki çok daha romantik, az kalabalığın bulunduğu, caddelerin ve binaların en azından geçen asırdan beri pek el değmediği bir yerdi. Bugünkü Hive ise daha fazla imar görmüş, daha bakımlı ve restore ediliyor. Kalenin içerisinde oturan aşağı yukarı 3 bin kişi ki 250 kadar hane ediyor, orada yaşıyorlar ve çalışıyorlar; bunlar turizmle geçinen Harezimliler.
Orta Asya’nın renkli şehri: Hive
Hive, Ürgenç ile Harezim bölgesinin başkentidir. Bugünkü Özbekistan’ın otantik şehri, Harezmşahlar Devleti’nin Moğol sürüleri karşısında uğradığı hazin akıbetten sonra daha fazla dirilme gösterememiştir. Ama her şeye rağmen 11. ve 13. miladi asırların iki asırlık serveti, o medeniyeti göstermektedir. Coğrafyası ilginçtir. Çölün ortasındadır; yani İpek Yolu’nun ortasında.
Orta Asya’nın renkli şehri: Hive
ÇÖLÜN MUKADDES HAYVANI
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Hiveliler devamlı bir baktriya devesi resmediyorlar. Çölün mukaddes hayvanı; onun sayesinde Çin’den Şam’a, Haleb’e diğer taraftan zamanın Selçuklu Türkiyesi’ne, bugünkü Antalya ve Sinop kıyılarına kadar uzanan ürünler bu coğrafyaya gelmiştir. Osmanlı ordusunda kullanılan hecin develeri bu cinsten değildir. Fakat baktriya develerinin yerli türlerle çiftleşmesinden başka türler doğrusu Osmanlı İmparatorluğu’nda bolca kullanılmıştır. Çünkü bize lazım olan, çok uzun seferler yanında bazen askeri araçları da taşıyan hecin develeriydi. İmparatorluğun son yılına kadar da kullanılmışlardır.
Hive’nin ilginç bir tarihi vardır. Harezmşahlar Devleti ortadan kaldırıldıktan sonra Timur İmparatorluğu başta olmak üzere birçok hanedanın himayesi altında kaldı. Ama nihayet Rusya devrinde Hive hanlarının otonom prensler olarak Rusya İmparatorluğu tarafından tanınmasıyla kültürel renklerini kısmen koruyabildi. Orta Asya’nın Rusya İmparatorluğu içinde de ismini duyuran münevverleri bu bölgeden çıkar. Sadece rejimle, çarlıkla uyuşanlar değil; muhalif milliyetçiler, Cedidciler de buradan çıkmaktadır.
Orta Asya’nın renkli şehri: Hive
ESERLER RUTUBETLE KORUNMUŞ
Haberin Devamı
Bilim tarihinde cebirde sıfırı kullanan Harezmî ve İbn Sînâ gibi büyük insanların çıktığı bu memlekette bildiğimiz büyük astronomlar da vardır. Diğer taraftan kıtaların coğrafyası üzerinde büyük bilgi sahibi olan Bîrûnî gibilerin yanında buralarda ilginç bir biçimde ismini duyuran matematikçiler de vardı. Şu kadarını belirtmek de yarar var; Orta Asya’nın bilim tarihinde oynadığı büyük rolün en mühim merkezleri, Semerkand, Buhara, Tebriz, Isfahan’ın yanında asıl Mâverâünnehir bölgesinin bu şehridir.
Bugün bu güzel şehir eski abideleriyle kendi özgün şivesi olan Horezmi’yi konuşan Özbekleriyle bizim için bir renktir. Orta Asya’da gördüğün nehirler akmaz çünkü sıcakta buharlaşıp gider. Bunu saklamak için İran ve Afganistan ahalisinin “kanat” dedikleri ve mukanattan ustalar tarafından korunan yeraltı kanalları, burada “karız” sistemi olarak anılır. Ve yeraltında saklanan sularla şehrin ikliminde de bir değişiklik hatta kurak çöl iklimin yanında bir rutubet bile hissedilebiliyor.
Orta Asya’nın renkli şehri: Hive
İlginç bir şekilde Cuma Camisi’ndeki onlarca ahşap sütun hiç bozulmadan bu yeraltı rutubeti sayesinde ayakta. Sanat tarihinde rutubeti temizlenerek muhafaza edilen eserler var. Mısır piramitlerinin içindeki desenler ve duvar dekorları gibi. Bir de böylesine kurak yerde rutubet kazandırılarak muhafaza edilip yaşayan ahşap eserler. Cuma Camisi’nin örneklerini Beyşehir’de Eşrefoğlu Camisi’nde, Ankara’da Arslanhane Camisi’nde ve Kastamonu’da Kasaba Camisi’nde görmek mümkün. Tabii büyük sütunlu cami Kurtuba’dadır ama o ahşap değil; doğrudan doğruya kargir ve mozaiklere dayanmaktaydı ancak bir hayli zedelendi.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
MÜNEVVERLERİMİZ MUTLAKA GÖRMELİ
Şunun üzerinde durmamız gerekiyor; Buhara, Hive ve Semerkand bizim memleketteki münevverlerin mutlaka görmeleri gereken üç yer. Özbekistan Cumhuriyeti’nin zarif daveti ve Türk Devletleri Teşkilatı’nın desteğiyle burada bulunuyoruz. Pelin Çift’in programını yapacağız. Bu, benim 25 sene sonra Hive’deki ikinci deneyimim. Birincisinde şehre çok zor ulaşmıştım. Buhara’ya karadan geçmek, ufak bir macera sayılırdı. Bugün ise artık hızlı trenlerin hükmettiği, uçuşların düzenlendiği bir şehir. Daha güzeli; şehirde modernleşme var ama eski yapılara hiçbir şekilde dokunulmamış, yapılanlar da eskilere uydurulmuş ve binaların boyuna çok dikkat ediliyor. Şehrin yanı başındaki surların hemen yanında görülen oteller, restoranlar zincirinde asil havanın varlığını takdir etmemek mümkün değil. Orta Asya halkı sıcak ve kibar, çocukları afacan ama cana yakın ve tatlı gözleriyle gelenleri ısrarla gözlüyorlar.
Haberin Devamı
Hive bence geleneksel yaşamın ilk defa bu kadar rahat, renkli ama aynı zamanda ciddi ve müreffeh olduğu tek şehir. Hayat ilerliyor. Tatlı esintileri olan zamanlar bazen insanı sarsan bir rüzgâra da maruz kalır. Gezi sırasında 40 yıllık arkadaşım Deniz Adanalı aradı. Sevgili eşini, hepimizin çok sevdiği Mehmet ağabeyi kaybettiğimizi öğrendim. Gariptir! Mâverâünnehir’in mistik havası ve coğrafyası içinde her zaman çok özleyeceğimiz bu muhterem dostu anılarımızda defnedecek yeri buldum. İnsanlar doğar, yaşar ve ölür. Arkasında dürüstlük, doğal dostluk ve sıcaklık bırakırsa her zaman yaşar ve de anılır.
BİTMEYEN ENERJİ: YALÇIN BAYER
Orta Asya’nın renkli şehri: Hive
30 senedir tanıyorum. İlginç yerlere geziler yaptık. İran’da Erdebil ve Hoy, bunların arasında. Hazar Denizi kıyılarındaki turdan sonra Erdebil’e girerken dağ başında mola verip yazısını nasıl yetiştirdiğini hatırlıyorum. Türkçesi bizim nesildekilerin çoğu gibi düzgündür ve üslubu sürükler. 60 yıldır okunan ve yeni noktalara dikkati çeken üstat gazeteci. Bu nitelik, Türk basınında azalıyor. İşini seven, kendi işini yapmak için koşturan dostum Yalçın Bayer. 60 yıldır enerjisini bu yüzden koruyor. Yeni kuşağın onu örnek alması en büyük arzumuz. Şimdi bazı makalelerini derleme sırası geldi. Bekliyoruz.
Asya’dan tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan yer: İran
#İran#Tunç Üğdül#Aslı Üğdül
Haziran 19, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
İran, Asya’dan bizim tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan bir yer. Safeviler devri İsfahan’ı, Rönesans İtalyası’nı tanıyan ve taklit eden bir merkez ama arkasındaki 2.000 yıllık geleneği terk etmeden; o yüzden de muhteşem. “İsfahan’ı görmeden hayat ve ölüm anlaşılmaz” demiştim. İsfahan bu, herkesi çarpar; eğer İstanbul olmasaydı.
Haberin Devamı
Haziranın ilk yarısında birkaç yıllık özlemimi gidermek için beş günlük bir İsfahan seferi yaptım. Tabii hiç yeni yerler keşfetmeye niyetim yoktu ama İsfahan gibi yerde ister istemez keşfediliyor. Selçuklu İsfahanı’nın başkentliğinden kalma Cuma Mescidi Mahallesi ve bizzat mescidin kendisi ilgili bölümleriyle bildiğimiz (mütearife), muhafaza ettiğimiz bilgileri değiştirmeyi gerektiriyor. Yeryüzü mimarisinde merkezi kubbe, 533’teki Ayasofya’dan sonra sanat tarihinde büyük bir gelişme göstermedi. Ayasofya çok özgün bir Roma yapısıydı ama Cuma Mescidi’nde kubbenin kullanılışı Roma’daki Pantheon gibi değil; yeni bir teknik arayışı var. Selçuklu devri mimarisi ise uzun bir geçiş dönemini temsil ediyor.
Asya’dan tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan yer: İran
İSFAHANLILAR ŞEHRİ KORUYOR
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
İran, Asya’dan bizim tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan bir yer. Safeviler devri İran’ı ise Türk medeniyetinin 12.-13. asrını (Selçukî) ve Safeviler devrini (16.-18. asrı) temsil ediyor. Safeviler devri İsfahan’ı, Rönesans İtalyası’nı tanıyan ve taklit eden bir merkez ama arkasındaki 2.000 yıllık geleneği terk etmeden; o yüzden de muhteşem. Şehirde artık Türk grupları görüyorsunuz ve tek tek gezinen Türkleri. Yeni Türkiye’nin insanı değişiyor; başka şeylere bakıyor.
Bu geziyi organize eden, Aktüel Tarih Dergisi’nin yazarlarıyla birlikte Shahzadeh N. İgual’dı. Çok tanıdığımız ve gördüğümüz yerleri bile yeniden gezmekte fayda var. 1990’ların sonunda Almanya Eski Federal Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker’i İsfahan’da gördüğümde, “Daha evvel gördünüz mü?” soruma “Hayır” cevabı vermişti. “Bu büyük bir gecikme, İsfahan’ı görmeden hayat ve ölüm anlaşılmaz” demiştim. Dudak büktü. Öğleden sonra kendisine Mescid-i Cuma’da rastladığımda şehrin derin bilgili genç baş mimarını dinlemekteydi. “Çok bilgili bir adamdır” dedim. “Evet, hatta çok çok bilgili” dedi. “Siz öğleden evvel söylediğinizde haklısınız” diye devam etti. İsfahan bu, herkesi çarpar; eğer İstanbul olmasaydı. Ama şunu söylemeyelim; İsfahanlılar şehirlerini İstanbullulardan çok daha titizce ve bilgece koruyorlar.
Asya’dan tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan yer: İran
Bugünlerde İran Azerbaycanı’ndaki Türk etnik grubu kendilerine “Azeri” denmesinden şikâyet ediyor. Azerbaycanlı, Azeri demek değil, haklılar. Bu yanlışı, konuşma arasında herkes yapabilir. Ama kasıtlı ve tutarlı olarak kullanmak ve yazmak kabul edilebilir bir tutum değil. Coğrafyada Azeriler var; Hazar Denizi’nin güney kıyısında Bender Enzeli ve Gilan çevresinde yaşayan tatlı dilli, Sasaniler’den kalma bir grup. Böylelerine İran içlerinde de (İsfahan civarında) Kirman’da da rastlanıyor ama Azerbaycanlıların bu vasıfla hiç alakaları yok. Onlar bildiğimiz Oğuz Türkleri grubu. Terörist aktivitelere katılmayan, böyle niyetleri olmayan, tahripkâr (destructive) milliyetçilik yapmayan, İran’ın Fars kültürünü çok iyi bilen ve kullanan ilginç bir grup.
Haberin Devamı
BİRLİKTELİKTEN BARIŞ DOĞAR
Mehemmed Hüseyin Şehriyâr Farsçayı ne kadar ustalıkla kullanıyorsa “Haydar Baba” da Türk şiirini o kadar muhteşem kullanıyor. İran’da rastlanan Azerbaycanlılar kadar orijinal, yapıcı, katkılı, renkli ve geçimli bir nüfus bulunamaz. Nüfusa dayanan bir zorbalık ve ucuz politikaya hiçbir zaman katılmadılar. Bunu herkesin bilmesi gerekir.
Adlandırma teknikleriyle etnik politika gütmek, belirli grupları bu şekilde örtmek çok yanlıştır ve istenmeyen tepkiler yaratır. Şüphesiz ki Seyyid Ahmed Kesrevî gibi önemli bir filozof ve çağdaş İran tarihçisinin bu konuda farklı görüşleri vardır ama geçerliliğini ciddi tarihçi metotlarla ispat etmiş değildir. Eski çağ tarihleri ve yeni zaman tarihçiliği ikna edilmek için farklı tarihyazıcılık yöntemlerine muhtaçtır; galiba Kesrevî’de bu yoktu.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
İran-Türkiye ilişkileri, Amerika ve Rusya eksenindeki çatışmanın dışında. Böyle olması hatta daha yakınlaşması her iki tarafın da çıkarına uyar. Ortadoğu tarihinin gelenekleri, kültürel yapısı ve toplumsal kompozisyonu dünyada tanıdığımız sorumsuz global kuvvetlerin çatışmasından çok farklıdır. Üstelik İran ve Türkiye küçük devletler camiasında olmadıkları için onların makul birlikte hareketi, gerilimlerinden daha yararlı ve barışçıl sonuçlar getirir.
HARİCİYECİ BİR ÇİFTİN 40 YILI (1980-2020): DİPLOMASİ CEPHESİ
"HARİCİYECİ Bir Çiftin 40 Yılı” (Remzi Kitabevi) benim için çarpıcı bir başlık. İlk gençliklerini hatırladığım öğrencilerimin emekli büyükelçiler olarak hatırat çıkarmasını kastediyorum. Şu sıralarda diplomatlarımız “hatırat”larını kaleme alıyor (mesela Murat Ersavcı yazmakta). Büyükelçi Tunç Üğdül, eşi Büyükelçi Aslı Üğdül ile senkronize olarak “Diplomasi Cephesi” başlığıyla talebelik ve meslek hayatlarını Tunç’un kalemiyle tasvir ediyorlar.
Asya’dan tarihimizin en anlamlı köşesine uzanan yer: İran
Tunç Üğdül’ün önemli görev yerleri Varşova ve Rabat; Aslı Üğdül’ün ise Afrika ve Bratislava. Karı koca iki kişinin hatıratı, Osmanlı döneminde Selanik, Yemen, Konya valilikleri ve Kudüs Mutasarrıflığı’nda bulunan Mehmed Ziyaeddin Bey ve eşi Rezzan Hanım’ı çağrıştırıyor. Üğdüllerin hatıratında önemli bir tespit daha var. Kitapta Aslı Üğdül’ün aktardığına göre Fatma Şahin Hanım’ın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndaki görevindeyken yaptığı bir tespit; Dışişleri Bakanlığı dışında sivil teşkilatımız da bildiğimiz ve olması gereken bürokratik yapılanmaya ve çalışma kurallarına sahip değil. Her şey şahıslara bağlı, geliyor ve gidiyor.
Haberin Devamı
HAYRAN BIRAKAN İNCELEME
Girişte Tunç Üğdül’ün okul ve eğitim yıllarını anlatmasındaki samimiyet; gerek kendi gerekse eşinin ailesinin tarihinden bahsetmesi, Türkiye’de bir bürokratın ve bir politikacının hangi çizgilerden ve nasıl geniş bir ananeden geldiğini göstermesi bakımından ilginç. Bunu yazabilmek mühim. Diplomatlarımız Sovyetler Birliği ve yeni Rusya’da olduğu gibi ihtisas bölgelerine bağlı değiller. Bu onlara bir hareketlilik, dünyayı tanıma şansı veriyor.
Merkeze dönüşler de Ankara başlığı altında ele alınmış. Girişi dikkatle okumanızı, ardından bazı ezberleri değiştirmek için Brüksel’deki yılları dikkatle incelemenizi tavsiye ediyorum. Benim en çok ilgimi çeken, bu ülkedeki Fransızca ve Flamanca kavgasının zikredilmesi oldu. Burada üzerinde çok duramayacağız fakat paralel olarak Polonya, Slovakya; yani Varşova ve Bratislava büyükelçilikleri Üğdüllerin müşterek kaleme aldıkları bir bölüm. Birbirlerine çok yakın iki dil konuşan bu toplumların anatomik incelemesi beni hayran bıraktı. Tunç Üğdül’ün yaşadığı yerler ve görev aldığı alanlar Selanik ve Filibe ile başlıyor, New York, Montreal’le devam ediyor. Tunç Bey Rabat’ta, Aslı Hanım Afrika’da; Dakar’da. İkisi de Fransız hâkimiyetinin kalıntılarını taşıyan iki farklı Afrika ülkesi.
Haberin Devamı
Dışişleri Bakanlığımız şu günlerde feci bir yapı değiştirmesi yaşıyor. Eski liyakat imtihanları bir tarafa bırakılmış durumda; bunun vahameti üzerinde konuşacak değilim. Eskinin ne kadar geçerli bir sistem olduğunu lütfen Tunç Üğdül’ün Bakanlığa giriş sınavlarını anlatışından takip ediniz.
Kısacası Üğdül’ün “Diplomasi Cephesi” adlı kitabı, karı koca iki başarılı diplomatın kaleme aldığı, Dışişleri Bakanlığımızı ve dış politikamızı, umumen memuriyeti ve devleti tanımak isteyenler için sık başvurulacak bir eser.
Açık unutulan kapı' hikâyesi
#İstanbul’Un Fethi#Stefan Zweig#Elon Musk
Haziran 26, 2022 07:064dk okuma
Paylaş
İstanbul’un fethinde Kerkeporta’nın kilitlenmesinin unutulmasından dolayı Türk ordusunun içeri girdiğini düşünmek çok saf bir anlayış olur. O ‘açık unutulan kapı’ hikâyesini en son Stefan Zweig yazmıştı. İstanbul, müthiş bir askeri hazırlık sürecinin ardından fethedildi. Öyle kolay olmadı. Elon Musk, bildiğiniz gibi dünya ile dalga geçen bir para babası. Bu tiplerin ince tarih, felsefe ve edebiyat bilgisine sahip olduklarını düşünmeyelim.
Haberin Devamı
İstanbul’un fethi 600. yılına yaklaşıyor. Fethin safahatı kolay anlaşılamayacak yoğunlukta; halen tartışılıyor. Evvela amatör yazarlar, hatta bizim ülkemizden çıkanlar bile neredeyse Elon Musk’un kapı kilitleme hikâyesinden daha farklı şeyler ileri sürmüyorlar. Fethin ne olduğunu anlamak için bizim tarihçilerimizden mesela Feridun Emecen, yabancılardan Steven Runciman, M. Gustave Schlumberger gibi yazarların eserlerini okumalı. Bunların yanından hiç şüphesiz Kritovulos gibi o vaktin bir Bizans tarihçisinin yazdıklarını okumak faydalıdır.
Açık unutulan kapı hikâyesi
AVRUPA TARİHİNİ BİLİR AMA...
Stefan Zweig Avrupa tarihinin hemen hemen her kompartımanını bilen, tarihi portreleri son derece iyi tasvir eden ve onların etrafında Avrupa tarihinin şekillenmesini anlatan, sevilen bir yazardır. Ama Türk tarihi ve hatta Doğu Avrupa için aynı marifeti gösterebildiğini zannetmiyorum. Aslında Stefan Zweig fetih zamanında yaşasaydı; muhtemelen 1453’ten sonra süren Fatih’in fetihleriyle dengeyi adam akıllı kaybedebilir, belki de aynı şekilde eşiyle birlikte intihar eder miydi?
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
O ‘açık unutulan kapı’ hikâyesini en son Stefan Zweig yazmıştı. Dediğim gibi Zweig, Avrupa tarihini bilir ama Türk tarihini bilmediği açık. İstanbul, müthiş bir askeri hazırlık sürecinin ardından fethedildi. Öyle kolay olmadı. Elon Musk, bildiğiniz gibi dünya ile dalga geçen bir para babası. Bu tiplerin ince tarih, felsefe ve edebiyat bilgisine sahip olduklarını düşünmeyelim. Bir tarihte Topkapı Sarayı ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni George Soros’la beraber gezdik. Genç okul çocukları gibi göze çarpan; mesela İskender Lahdi gibi çok klasik eserleri beğendi. Sanatın biraz soyutlamaya ve yana dal çizenlerine aynı şekilde vakıf olduğunu ve ilgi duyduğunu söylemek zor.
GÜNDELİK AMERİKAN ŞAKASI
Bu Elon Musk’ın esprisi gündelik bir Amerikan şakasıdır; bu gibi şeyleri severler. Ne Yunanlarla ne de Türklerle fazla bir ilgisi olduğunu düşünmeyelim. Elon Musk ile dünyanın herhangi bir yerindeki bir Ortodoks papazının veya herhangi bir Hıristiyan kafalı münevverin aynı torbaya giremeyeceği açıktır. Amerikalıdır, mali piyasanın önderidir; bu bakımdan üzerine bizde yapıldığı gibi sayfa sayfa yazılar yazmanın alemi yoktur.
Açık unutulan kapı hikâyesi
Kerkeporta’nın kilitlenmesinin unutulmasından dolayı Türk ordusunun içeri girdiğini düşünmek çok saf bir anlayış olur. İstanbul’u 200–300 bin kişilik bir ordunun kuşattığına inanmak da aynı derecede bir saflıktır. Bu kadar kalabalık bir orduyu besleyecek bir alan değil orası. Hafazanallah ordunun gıdasını temin etseniz; arkada bıraktığı cüruf ve kirlenmeden hastalık çıkardı.
Bu kuşatma ilk olarak ateşli silahların hâkim olduğu bir ordunun ve onun genç mareşalinin dehasıdır. İstanbul bugün fethin izlerini çoktan tarihe kazıdı. Şimdi asıl, İstanbul’un uğraşması gereken bugünün istilalarıdır. Bu sonuncular büyük şehrin hayatını bir zamandır altüst etmeye başladılar ve tahribat devam ediyor. Gereken iktisadi, mali ve imar düzenini sağlayan tedbirler alınmazsa çok daha hazin sonuçlar ortaya çıkar.
Haberin Devamı
URLA TAHRİBATI
Urla, İzmir’in yakınındaki yeni bir sayfiye. İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin her tarafından talep var. Yerleşme düzeni bu talebi karşılamaya uygun değil. Önemli bir bölge sit alanı olarak ilan edildi çünkü içinde neolitik devirden beri göze çarpan kalıntılar var. Zenginlik Helenistik devirle, Roma ve Bizans dönemleriyle devam ediyor. Şehrin dağınık ve pitoresk bir görünümü var.
Talep talebi yaratıyor. Belki de yazın sıcağında Türkiye’nin en uygun sayfiye yerlerinden biri değil. Ama buna rağmen en çok aranan haline geldi. Çok uzakta olmayan Bodrum’un durumuna dönüşme tehlikesi var; hiç hoş olmaz. İzmir’in imar düzeni sağlanmadıkça, düzenli bir yapılaşma ve imar kanunu uygulanmadıkça; Urla gibi civar bölgelerin gelişmesi ve nüfus yığılması kaçınılmaz.
Açık unutulan kapı hikâyesi
ARAŞTIRILMASI LAZIM
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
İzmir-Urla, Türkiye arkeolojisinin önemli yaralar aldığı bir bölge. Armağan ve Hayat Erkanal Hoca ki kendisi orada Ankara Üniversitesi adına kurulan Mustafa V. Koç Deniz Arkeolojisi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin başına kurucu müdürüydü, bölgede önemli çalışmaları var. En son Prof. Dr. Armağan Erkanal’ın tespit ettiği bir tahribat var. Hem de İzmir Müze Müdürlüğü tarafından 4860 ada, 5 parselde yapılan kazılarda Anadolu’da tarih öncesi zamana giden nekropolde önemli bir tahribatın olduğu belirtiliyor.
Bu tahribatın kolayına bir arkeolojik kazı denemesi olduğu dahi şüphelidir. Kolay kazıları kepçe ve başka yöntemlerle yaparlar. Belki de burada bir yerleşme hedefleniyor. Bunun üzerinde fikir sahibi değilim. Araştırılması ve açıklanması gerekir.
Haberin Devamı
ŞARTLI İZİN VERİLİYOR
Şurası bir gerçek, Akdeniz ülkelerinin her birinde arkeolojik sahalar benzer tehdit altındadır. Ama usta bir düzenleme var. Bazı arkeolojik alanlarda sürpriz buluntuların üstünde evlerin ve inşaatın devamına izin veriliyor. Ancak belirli şartlar konuyor. Bunları da devlet karşılıyor. Eğer çıkan mekân çok değerliyse, Roma’daki Neron Villası gibi, o zaman hakkaniyet dahilinde istimlake gidiliyor; yani ortaya bir müze çıkıyor. Antakya’da bu durum söz konusu oldu ve Hilton Hotel’in yapımı sırasında (şimdi Müze Hotel olarak biliniyor) mal sahibine büyük sıkıntılar yaratıldı. Genellikle sit alanlarının korunması ve kazılar sırasında bilinmeyen engellerin çıkması karşılanmıyor. Dolayısıyla bu zarar önlensin diye çıkan buluntu derhal örtülüyor.
Haberin Devamı
Urla’daki kazıda yapılan tahribatın ne düzeyde olduğunu henüz bilmiyoruz. Bu nedenle de etraflıca açıklanması gerekir. Bilimsel hayatında ciddi yayınları olan merhum Prof. Dr. Hayat Erkanal ve eşi Prof. Dr. Armağan Erkanal boşuna konuşmazlar. Ciddi bir tehlike var ki bu sorun basına kadar yansıdı.
Unutulmayacak isim: Cüneyt Arkın
#Cüneyt Arkın#Osman Hamdi Bey#Özbekistan Cumhuriyeti Devlet Amblemi
Temmuz 03, 2022 07:055dk okuma
Paylaş
Cüneyt Arkın sınırlarımızı geçecek bir kabiliyetti. Döneminin romantik jönlerinin aksine daha savaşçı bir tipi vardı. Türk sineması bu özelliğini kullandı, isabetlidir. Büyük şöhretine ve sahnedeki çizgilerine rağmen dostlarıyla çok tevazu içinde bir ilişki götürürdü. Şüphesiz ki Türkiye’de aktörlüğü ciddiyetle götüren, uyuşuk kalıpları değiştirip hareketlendiren, unutulmayacak bir büyük adam hayatımızdan kaydı.
Haberin Devamı
Cüneyt Arkın, gerçek adıyla Dr. Fahrettin Cüreklibatır; yani Yüreklibatur demek. Eskişehir’de Karaçay ve Kırım Türklerinin yerleştirildiği Karaçay köyünde doğdu. Soyadı da bu Türk lehçesini yansıtıyor. Bu lehçe; Kırım Türklerinin, Nogay Türklerinin de hepsi tarafından az farkla konuşulur. Tıp okudu. Eskişehir; dünyalarını kendileri kuran, gayretli insanların bölgesidir. Maddi şartları çok parlak görünmese bile gelenlerin kültürel temelleri ve anlayışları çocuklarının bu yola girmesini kolaylaştırır.
Unutulmayacak isim: Cüneyt Arkın
SAVAŞÇI BİR TİPİ VARDI
Dr. Fahrettin’in özelliği 1960’larda Türk sinemasına giren eğitimli, yetişmiş uzmanların başında gelmesi. Döneminin romantik jönlerinin aksine daha savaşçı bir tipi vardı. Türk sineması bu özelliğini kullandı, isabetlidir. Doğup yetiştiği köyde atçılık çocukluktan edinilen bir özellik. Fakat sinema dünyasındaki adıyla Cüneyt Arkın romantik rollere de bir çeşni kattı. Kuvvetli bir mektep olan Eskişehir Lisesi’nden sonra İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Okul arkadaşlarından biri, sırf kendi hayatını değil bulunduğu çevreyi bile değiştirecek örnek insanımız Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’di.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Sınırlarımızı geçecek bir kabiliyetti. Nitekim hakiki ismi Fahrettin ile İran sinemasında tanındı. Zevkli, sanattan anlayan bir cemiyet olan İran’ın sanat çevrelerinde göze battı. Şah ailesinin ve Prenses Eşref’in hayran olduğu sanatçılardandı. Buna rağmen Türkiye’ye döndü. Başka bir yere gitse de yürüyeceği hayat yolu herhalde buydu. Halit Refiğ bu duygusal, romantik karakterleri götüren yetenekli aktörü, soyadı gibi cesur bir bahadır rolüne yöneltti; Malkoçoğlu ve Battal Gazi tipleri ortaya çıktı. Ama onun yanında siyasal konulu filmlerde de rol aldı. Tarihi portreleri renklendirmeyi de bildi.
Unutulmayacak isim: Cüneyt Arkın
ULUSAL DEĞERİMİZ
Milliyetçi olarak tanınır ama sol partilere de tutarlı bir şekilde yanaşmıştır. İki evliliğinden bir kızı, iki oğlu oldu. Aile hayatının içinde yaşadı, uyuşturucu ve alkole karşıydı. Burada da hekimliğinin verdiği yetenekle ve konferanslarıyla da tanındı. İran’daki hayatı üzerinde de tesadüfen bilgi edindim. Saygı duyulan bir sanatçı ve Türk aydını olarak kalmayı bilmişti. Kendisini tanımak şerefine erdim. Çok sık görüşmezdik. Tevazu içinde beni sever ve takdir ederdi; ben de onunla ulusal bir değerimiz olarak hep iftihar ettim.
Büyük şöhretine ve sahnedeki çizgilerine rağmen dostlarıyla çok tevazu içinde bir ilişki götürürdü. Kendisini kıskananların farkına varmayacak, bazen çocuk kadar saf bir karakteri vardı. Küçük hesapları olmayan büyük adamlara has bir özelliktir. Şüphesiz ki Türkiye’de aktörlüğü ciddiyetle götüren, uyuşuk kalıpları değiştirip hareketlendiren, unutulmayacak bir büyük adam hayatımızdan kaydı.
Haberin Devamı
ARKEOLOGYA
Türkİye’de arkeolojinin örgütlenmesi Tanzimat devrinde başlar. Vilayetlerdeki önemli eserler soruşturulmaya, bunlardan bazılarının İstanbul’a getirilmesine çalışılmıştır. Bu gibi bir iki vesikayı, ilgili çalışmaları da zikrettim ve yazdım. Bugünkü Aya İrini Kilisesi; yani Eski Osmanlı silahhane ve sancakların saklandığı yer Fethi Ahmed Paşa zamanındaki ilk arkeoloji müzesidir.
Unutulmayacak isim: Cüneyt Arkın
AVRUPA MÜZELERİYLE YARIŞIR
Tabii Osman Hamdi Bey’in zamanında ünlü mimarımız İstanbul İtalyanı Raimondo D’Aronco’nun tersimiyle bugünkü Arkeoloji Müzesi’nin girişimi yapıldı. Açılışı 1891 yılında, II. Abdülhamid dönemindedir. Hiç küçümsenecek bir olay değildir. Eşzamanlılık ve kuruluş bakımından da Avrupa müzeleriyle yarışır. Zengin seminer kitaplığı, ünlü matematikçilerimizden Sadrazam, Topçu Mareşali Ahmed Cevad Paşa’nın bağışıdır. Dört Avrupa dilinde arkeolojik raporlar, tarihi ikonografiler ve Osmanlı tarihine ait bazı yazma eserler yer alır. Kazılarımızı da hepimizin bildiği gibi Osman Hamdi Bey ve yetiştirdiği gençler devam ettirdiler. Kardeşi ise Halil Edhem Bey gerçek anlamda ünlü bir nümizmatik uzmanıdır. Derlediği koleksiyon bugün Arkeoloji Müzesi’nin zenginliğini ifade eder. Greko-Romen sikkeler, antik Şark, İran paraları, İslami devirler, Osmanlı sikkeleri bu koleksiyondadır. Bugün teşhirin dışında depodadır. Bir an evvel teşhire çıkarılmalıdır.
Unutulmayacak isim: Cüneyt Arkın
Arkeologyamızın filolojik malzemenin değerlendirilmesiyle birlikte ele alınması ve üniversite hayatına getirilmesi, tamamıyla Cumhuriyet devrine ait bir gelişmedir ve varlığını Kemal Atatürk Türkiyesi’ne borçludur. Bilhassa 1930 Üniversite Reformu’ndan beri semitik arkeolojinin, Anadolu arkeolojisinin, teks ve epigrafi bakımından beslenmesini sağlayacak Asiroloji, Sümeroloji ve Hititoloji gibi dallar kuruldu. Sedat Alp gibi ünlü bir Hitotoloğumuz bu dönemde yetişti.
Haberin Devamı
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
BAKANLIĞA BAĞLI KALMAMALI
Bütün bunlara rağmen yurtiçindeki kazılar ancak Türk Tarih Kurumu tarafından finanse ediliyordu. Eğitim ve şimdi de Kültür ve Turizm Bakanlığı bu işe el attı. Yetersizdir. Sınırlarımız dışında bazı arkeolojik kazıları destekliyoruz (Ukrayna’da, Hocabey’de olduğu gibi). Yakında yurtdışında bazı alanlara çıkacağız. Yurtiçindeki kazıların sayısı artıyor. Bütün bunları denetleyecek, yönetecek, gereken tahsisatı ayıracak, incelemeleri, raporları yayımlayacak bir enstitü lazım. Bu bakımdan Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün kuruluşu bir kazançtır. Ne var ki Türk Tarih Kurumu’nun, Türk Dil Kurumu’nun Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanması ne kadar isabetsizse bu enstitünün de aynı bakanlığa bağlı kurulması aynı derecede yanlıştır.
Haberin Devamı
YANLIŞ BİR KARAR
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın milli bütçeden aldığı bütçe yüzde değil, binde 1’dir. Kadrolarının hususi yetiştirilmemiş olmaması (40 yıldır ne müze uzmanı ne de tiyatroya, operaya ve baleye girecekler için doğru dürüst imtihan açılmadığı açık) hatta müze müdürlüğünün yetiştirme programı gerçekleştirilmediği için böyle bir kariyere hazırlanmayan bazı memurların vekâleten bu göreve tayin edildiği görülüyor.
Hiç kimseyi suçlamak istemiyorum, küçümsemek de söz konusu değil. Ama kültür hayatımızı, müzelerimizi yönetecek, küratör olacak kadroların hususi imtihanla seçilip yetiştirilmesi gerekir. Bakanlıkta bunun izi bile yok. Böyle personel sıkıntısı çeken bir bakanlığın Türk Arkeoloji Enstitüsü’ne el atması yanlıştır. İşlerin başında inkıtaa uğrayacağını gösterir. Kurulan arkeoloji enstitüsünün yararlı çalışmaları var. Takdire şayan bir yayın listesi söz konusu, iyi çalışmalar yapılıyor. Bunların salimen devam etmesi için bugünkü bütçe olanakları itibarıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın dışında bir bağlantının düşünülmesi gerekiyor.
Haberin Devamı
ÖZBEKİSTAN CUMHURİYETİ DEVLET AMBLEMİ
1992 yılının 2 Temmuz’unda “Özbekistan Cumhuriyeti Devlet Amblemi Hakkında Kanun” kabul edildi; yani 30 yıl evvel. Hiç şüphesiz cumhuriyetin kuruluşu ve bağımsızlık birkaç yıl evveldi. Ambleme baktığımız zaman üç renk görürüz; yeşil, beyaz ve mavi. Bunlar Özbekistan göğünü, kırının yeşilliklerini temsil eder. Bu pamuk ve buğdaydan oluşan çiçekler vadisini temsil eden bir görünümdür. En üstte de âdet olduğu üzere Şark’ın sekiz köşeli yıldızı, güneş görüntüsü ve adaleti temsil eden hilal ve yıldız, Müslüman Özbekistan’ı da yansıtıyor. Amblemde kanatlarıyla görülen kuş ise Türk-İran mitolojisindeki “Huma”dır; yani ölümsüz kuş.
Unutulmayacak isim: Cüneyt Arkın
Özbekistan halen Orta Asya’nın sebze, pamuk ve buğday ambarı; ziraatın ve hayvancılığın iyi yapıldığı bir yer. Bağımsızlığın ilk yılında şehirlerdeki asayiş sorununu Eski Sovyetler rejimleri içinde Rusya dahil en iyi çözümleyen ülke oldu. Bu, halkın askerlik konusundaki alışkanlığına dayanıyor. Büyük imparatorlukların yaşadığı bu topraktaki cumhuriyet, Türkistan Cumhuriyeti’nden sonra ikincidir. Ebediyen yaşayacağını ümit ediyoruz.
Hekimlerimiz
#Doktor#KONYA#Silahlı Saldırı
Temmuz 10, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Sağlıkta şiddetin önünü alamazsak Türkiye tıbbının gelişmekte olan yapısını koruyamayız ve uzmanlarımız kaçarlar. Tabiplerin kalktığı bir cemiyette kimsenin yaşam şansı yoktur. Bu konuyla ilgili etraflıca ilgilenmemiz, gerçeklerle yüzleşmemiz ve tüm sağlık çalışanlarına sahip çıkmamız gerekiyor.
Haberin Devamı
Konya Şehir Hastanesi’nde görevli, genç kardiyolog doktor Ekrem Karakaya, saldırıya uğradı. Saldırıyı yapan annesinin kaybının kabahatini doktora yüklemiş. Ülkemizde insanların çoğu kabahati başkasında aramaya başladılar. Eğer her ölümde doktorlara saldırılırsa sonuç şu olur; tabiplerin kalktığı bir cemiyette kimsenin yaşam şansı yoktur. İnsanoğlunun her zaman ilk başvurdukları insanlar tıp ve eczacılık konusunda hizmet verenlerdir. Taş devrinde bile bu böyleydi.
Hekimlerimiz
SÖZÜ CEHALETE BIRAKMAYALIM
Saldırıları yapanlar ya bir yerden yönetiliyor veyahut bunların ileri derecede tıbbi müşahede ihtiyacı olanlardan çıktığı görülüyor. Bu saldırılarla Türkiye tıbbının gelişmekte olan yapısını koruyamayız ve uzmanlarımız kaçarlar. Saldırganlık tek başına yeşermiyor. Taşradaki TV kanallarında iki tane çok bilmiş kasabalı çıkıyor, konuşmayı bile doğru düzgün bilmeden halkı hekimlere karşı kışkırtıyor; falan arkadaşın eşinin “yanlış teşhisten dolayı öldüğünü veya sakat kaldığını” ileri sürüyor. Bu kadar cüretkârane konuşma ve ezbere hedef gösterme alışkanlığı Türkiye’de yenidir. İnsanların derdi ve şikâyeti olsa bile bunu kendi aralarında konuşurlardı. Bugün hekimin yanlış yaptığını hiçbir ehliyeti olmayan bu gibi çok bilmişler(!) ileri sürerse ve bu gibi provokasyonlar kanunun ve hekimler odasının şahsi takibatına uğramadan kalırsa arkası gelmez ve başka alanları da kapsar. Sözü cehalete bırakmak ve cehaletin eyleme geçmesine göz yummak kimseyi mutlu etmez.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Umumi olarak bu olayları telin etmek çok fazla şey ifade etmiyor. Müsebbiplerini aramak ve bilhassa TV gibi medya araçlarıyla kışkırtıcılık yapanlardan Tabipler Odası veya yetkisi olanlar davacı olmalıdırlar.
DOKTORLARIMIZA SAHİP ÇIKMALIYIZ
Üniversitelere girerken kapı baca kilitten geçiyoruz; hiç hoş görünüm değil ama sesimizi çıkarmıyoruz, maalesef geçmiş bu tedbiri haklı kılıyor. AVM’lere girerken güvenlik tedbirlerini hoş görüyoruz; imkânı olanlar duvarlarla çevrili, kapısında 24 saat güvenliğin beklediği sitelerde yaşıyor. Bugüne kadar birçok saldırının gerçekleştiği hastaneler ise halen yeterince güvenliğe sahip değil. Hoş bu güvenlik tek başına ne ifade eder? Saldırgan insanların önlenmesi, onların önce uzun bir tıbbi müşahede altına alınması, ondan sonra savcıların ve mahkemelerin faaliyete geçmesiyle mümkün olur. Bunları yapmadığınız takdirde çocuklarınızı yetiştirirsiniz, binbir ümitle sevinçli veya üzüntülü günlerden sonra tıp diploması alan, uzman olan bir yavrunuzun çalıştığı yerde saldırıya uğradığını duyarsınız. Tek çaresi herhalde Hollanda’ya, Almanya’ya gitmek değil. Bu göçü görenlerin de “Giderlerse gitsinler” demesi de çıkar bir yol değildir. Etrafla ilgilenmemiz, gerçeklerle yüzleşmemiz ve tüm sağlık çalışanlarına sahip çıkmamız gerekiyor.
ALMAN YAHUDİLERİNİN ÇARPICI HAYAT HİKAYESİ
Bugün üzerinde duracağımız birinci kitap Arın Dilligil Bayraktaroğlu’nun Nâzım Hikmet’in ilk eşi olan “Nüzhet”in hayatını konu edinen bir romanı. Bu kitapta bizim bugün ele alacağımız konuyla alakalı önemli bir bölüm var. Nüzhet’in hayatında dostluklarıyla önemli bir yere sahip olan mülteci bir Alman aile; Hitler’den kaçarak Türkiye’ye sığınan, tarım uzmanı bir akademisyen olan Hans Wilbrandt, Çekyalı karısı Ludmilla ve Türkiye’de büyüyen çocukları hakkında. Birçok Alman bilimadamı gibi Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelerek devlette görev almış isimlerden. Hans Wilbrandt üstelik kaçanların içinde Alman vatandaşlığından da çıkartılan biri. Mesela liberal fikirleri dolayısıyla Almanya’yı terk eden dostumuz tarihçi Robert Anhegger böyle bir işleme uğramamış, aksine Reich tarafından çok takip ve taciz edilmişti. Wilbrandt ailesi ilkokul ve liseyi Türkiye’de okuyan çocuklarını, savaş sonrası Almanya’da okutuyor. Oğulları Rupert Wilbrandt Almanya’da tıp öğreniminden sonra doktor oluyor.
Hekimlerimiz
TÜRKİYE’Yİ ÇOK SEVİYORLAR
Haberin Devamı
Ailenin bir de harbin son yıllarında (1943-1945) Alman nüfusunun mecburi Yozgat-Çorum iskanı dolayısıyla Anadolu’da yaşadıkları iki yıl da var. Bütün bunlara rağmen Türkiye’yi çok seviyorlar ve çocukları hiçbir zaman Almanya’ya dönmek, kendini oraya ait hissetmek istemiyor. Nitekim Türkiye’yle hiç bağını koparmamış, emekli olduğunda Türkiye’ye gelmiştir. Hans Wilbrandt ise Ludmilla öldükten sonra yeniden bir evlilik yapıp Antalya’ya yerleşiyor. Bu faslın okunmasını tavsiye ediyorum, Nâzım’ın ilk eşi Nüzhet’in kendi kişiliği ve hikâyesi kadar onların hayatına giren Wilbrandt’ların biyografisi, Türkiye’ye sığınan insanların nasıl bir haletiruhiye içine düştüklerini ve bu ülkeyi sevdiklerini gösterir.
DÜNYANIN EN MUTLU ADAMI: EDDIE JAKU
Bugün ele alacağımız ikinci kitap, Selçuk Uygur’un tercümesiyle çıkan yazarı Eddie Jaku’nun “Dünyanın En Mutlu Adamı - Bir Auschwitz Mahkûmunun Umut Veren Yaşam Öyküsü” başlıklı eseri. Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusu için çalışan babası gibi o da bir Alman Yahudisi olarak ülkesiyle iftihar ediyor; dünyanın en kültürlü ve eğitimli toplumunun parçası olduğuna inanıyordu. Ancak bu düşüncelerinin hepsi, Yahudi olduğu gerekçesiyle Nazi milisleri tarafından darp edilip tutuklanarak bir toplama kampına atılacağı 1938 Kasım’ında değişmiş. Bütün ailesini kamplarda kaybetmiş. Şüphesiz ki gençliğinden itibaren yaşadığı dehşet verici hayat, kitabın en çarpıcı yönleri. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avustralya’ya göç etmiş ve 2021 yılında 100 yaşında orada ölmüş.
Hekimlerimiz
MUTLU BİR HAYATIN SIRRI
Haberin Devamı
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
e-Faturalı Ön Muhasebe Programı
Logo İşbaşı
by Taboola
Kendi kültürünün hayata verdiği önem ve bütün sıkıntılarına rağmen mutlu bir hayat sürmesinin sırrını güzel örneklerle anlatmış. Şu ana kadar Avrupa ve Avrupa Yahudiliğinin İkinci Dünya Savaşı’ndaki dramını anlamak için en etkili kitap. Hayata kötümser bakmayan, onu seven, yaşamaktan mutlu olan (100 yaşını devirdiğine göre öyle) üstelik içine doğduğu Alman kültürü ve Almancayla büyük problemleri olmayan bir Yahudi’nin gözlemleri ve değerlendirmesinden daha önemlisi olamaz. Jaku kitabın önsözünde, “Bir asırdır hayattayım. Kötülüğün gözlerine bakmak nedir bilirim. İnsanın içindeki şerrin en fenasına, ölüm kamplarının dehşetlerine, Nazilerin beni ve tüm halkımı yok etme uğraşlarına şahitlik ettim. Ancak şimdi kendimi dünyanın en mutlu adamı olarak görüyorum” diyor.
Haberin Devamı
BAĞLILIKLARINI KAYBETTİLER
Kitabın sayfaları karıştırdıkça doğduğu ülkeye hissi bağlılığını kaybettiğini görüyoruz. Devlete ve Alman milliyetçiliğine sadık Yahudilerin değiştiğini görüyor. Ben de buna Viyana’da şahit oldum. “1938’in 10 Kasım’ından itibaren Avusturyalı değilim” diyen Yahudi dostum Rudolf Karlburger’i hatırlıyorum. O tarih “Kristal Gece”ydi. Yahudilere ait ev, işyeri ve sinagoglara kanlı saldırıların yapıldığı gece... İnsanların toplama kamplarına (Konzentrationslager) gönderilmek için toplandığı gün...
Bazı şeyleri bilmek için anlaşılan artık kuru tarih kitaplarını değil, bu tip tarihi hatıratı da bilmek gerekiyor. Küçük insanların hayatına indiğimiz takdirde Alman holokostunun başka hiçbir şeye benzemediğini daha iyi anlarız. Sosyal bilimlerde ve hele tarihte en önemli şey, doğru mukayese için doğru malzemeyi bulmaktır.
Gaius Iulius Caesar ve Temmuz
#Caesar#ROMA#Brütüs
Temmuz 17, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Temmuz ayı Avrupa dillerinde Roma’nın ünlü diktatörü, devlet adamı ve yazarı Gaius Iulius Caesar’ın ismini taşır; Julius (July). Caesar, yeryüzü tarihinde en büyük cihangir değildir. İskender’le mukayese edilmez, hatta Cengiz Han’la da...
Haberin Devamı
TEMMUZ ayı Mezopotamyalıların Tanrısı Dumuzid’den gelir. Bu, tıpkı Hades’in Persephone’yi yeraltından kaçırmasına benzeyen bir mitolojik öyküdür. Mezopotamya ve Yunan mitolojisi adeta birbirine geçişi ve değişimi temsil ediyor. Eski doğu halkları hatta tek tanrılı dinin mensubu İbraniler de “Temmuz” ismini bunun için benimsemişlerdir. Biz de bu isimleri kısmen kullanıyoruz.
KENDİ İSMİNİ VERDİ
Temmuz ayı Avrupa dillerinde Roma’nın ünlü diktatörü, devlet adamı ve yazarı Gaius Iulius Caesar’ın ismini taşır; Julius (July). Çünkü Iulius Caesar, diktatörlüğü sırasında Roma takvimini yeniden düzenlerken (ki bu takvim, 17. yüzyılda Gregoryen takvimi kadar büyük ve kalıcı düzenlemedir) aylardan birine kendi adını vermiştir. Kendisinden sonra, Roma’nın ünlü ailelerinden gelen ve evlat edindiği Octavius da “imperator” unvanıyla hükmettiği sırada izleyen aya kendi adını vermişti; Augustus (Ağustos).
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Caesar bütün Roma patricileri gibi kökünün Troya’dan gelenlere ve dolayısıyla da bir tanrı veya tanrıçaya dayandığını söyler. Gaius Iulius ve ailesi Julyenler doğrudan doğruya Venüs’ün çocukları olduklarını belirtirler. Caesar, çok erken yaşlarda askeri kabiliyetini ve politik yönünü gösterebildi. Retorik bakımından kuvvetliydi ve bu yüzden Roma tarihinin ünlü eserlerini meydana getirdi. En ünlü eseri bugün Latince öğrenenlerin hâlâ kullandıkları öğretici ve dilin yapısını benimseten metindir; “Commentarii de Bello Gallico”, “Galya Savaşları”. Bu eserle Galyalılar dünya tarihine Caesar’ın kaleminde takdim edilmişlerdir. Çünkü Romalıların girdiği sahalarda; yani Alpler’in kuzeyinde, kabilelerin lisanlarını nakledecek alfabeleri bile henüz yoktu. Onları Roma fetihleri dünyaya açmıştır; tarihlerini ve sosyal yapılarını böyle öğreniyoruz.
DAMATLA İKTİDAR KAVGASI
Caesar’ın kendi unvanı sonraları imparatorlar için kullanılır oldu. Bugün “Çar” veya “Kayser” dediğimiz zaman (Fatih Sultan Mehmed bile “Kayser-i Rum” unvanını kullanmıştır) bunun Caesar’dan kalma olduğunu biliyoruz. MÖ 49 ile 44 arasında beş yıl Roma’nın hayat boyu diktatörü olarak tayin edildi. Ve bu beş yılda ünlü suikasta uğrayana kadar çok işler başardı. Roma’nın Galya’da, kuzeydeki Germanya bölümünde ve Karadeniz’de Pontuslar bölgesindeki fetihleri ve en önemlisi Mısır hâkimiyeti Caesar’la gerçekleşti.
Haberin Devamı
Mısır’ı fethettikten sonra oradaki arazi ölçüm yöntemini, vergi tarh etme ve maliye sistemini Roma İmparatorluğu’na uyguladı. Bu nedenle Roma’nın asıl Mısır’ı fethettikten sonra gerçek bir devlet olduğu söylenir. MÖ 60 yılında Crassus ve Pompeius ile birlikte güçlü bir “Triumvira” kurdu. Pompeius aynı zamanda damadıydı. Damatla kayınpeder arasındaki kavga aile içindeki ilişkilerin ötesine geçti; bu bir iktidar kavgasıydı.
Anadolu, Caesar’dan daha çok Pompeius’un eserleriyle süslüdür. Mersin’in kenarında, halkın Viranşehir dediği “Pompeiopolis” doğrudan doğruya Pompeius’un yeniden inşa ettiği şehrin adıdır. Burası evvelce “Soli” ismini taşıdığı için, ahalisinin garip bir Yunanca ve Pahlavi Farsçası karışımı dil konuşmalarından dolayı, “Solisizm” filolojide etkili kelimeler ve yabancı lügat birikimi olarak görülür. Mesela Sırp dilindeki Türkçe solisizmler veya Türkçedeki Arapça Farsça solisizmler gibi deyişlere rastlarsınız.
Haberin Devamı
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
EKSİKLERİ TELAFİ ETTİ
Dört yıl içerisinde Caesar, imparatorluğun Cumhuriyet (Respublica) düzeninin çok önemli eksiklerini telafi etti. Birincisi; Roma için çarpışanlar, veteranlar; yani emekli askerlerin hiçbir şeyleri olmadan sivil hayata dönmeleri gibi bir sosyal faciayı önledi. Kendilerine bugünkü Macaristan’ın Panonia ve İtalya’nın belirli yerlerinden topraklar verdi. Buna asıl Pompei’de de teşebbüs etmişti. İkincisi; söylediğimiz gibi takvim devrimidir. Ve nihayet geniş ölçüde Roma şehrine ve İtalya’ya ait olmayan bölgelerde de vatandaşlık statüsünü dağıtmıştır.
Bu sayede ‘Tarsuslu Bir Yahudi Haham’ olan Şaul; yani St. Paul bile Roma vatandaşı olarak bu imtiyazdan istifade etmiştir. Hıristiyan rivayetine göre bir centurion (yüzbaşı) kendisini tevkif etmek istediğinde zincire vurulmuş, o ise cevap olarak; “civis Romanus sum”; “Roma vatandaşıyım” deyince özür dileyerek serbest bırakılmış.
Gaius Iulius Caesar ve Temmuz
‘SEN DE Mİ BRUTUS?’
Haberin Devamı
Yine aynı şekilde bugün çok kötü anlamda kullanılan diktatör, fevkalade yetkili bir memurdu. İlk tayin edilişi daha evvelki asırlarda Senatus tarafından olmasına rağmen sonunda MÖ 49 yılında Caesar, “dictator perpetuo”; hayat boyu diktatör unvanını aldı. Bunu kullanış biçimi alt sınıfların çok hoşuna gittiği için Cumhuriyetçileri de Cumhuriyetin asilleri olan patricileri de çok rahatsız ettiği açıktır. Nitekim MÖ 44 yılında Senato’da bulunduğunda senatörlerden Tillius Cimber, sürgüne giden kardeşinin affı için bir istida sundu. Senatörler ve Tillius, elini sallayarak reddeden Caesar’a aniden saldırdılar. Bir de baktı ki aralarında en sevdiği evlatlığı, diğer bir patrici ailesinin oğlu Brutus de var. “Et tu, Brute?”; “Sen de mi Brutus?” son sözü olmuş; tabii bu bir rivayettir.
Haberin Devamı
‘OK YAYDAN ÇIKTI’
Gelişi itibarıyla Roma’ya kuvveti ve eski ananenin yıkımını getirdi. Galya’da kazandığı zafer ve edindiği nüfuz, Senato’yu korkutmuştur. Senato’nun üyeleri ve ortakları başta Pompeius olmak üzere onu geri çağırdılar. Ne yapacakları belli değildi; ya idam ettirirlerdi ya da sürgüne giderdi. Rubicon Irmağı’nı geçerken (ki yeri ve mevcudiyeti bugün tartışılıyor) ani kararını verdi. Kendisine aksi mütalaada bulunanlara verdiği cevap; “Alea iacta est”; “Zarlar atılmış” oldu. Bunu bazıları Türkçeye çevirirler, öyledir. Ama herhalde Caesar gibi bir komutan için yakışan en iyi tercüme “Ok yaydan çıktı” olmalıdır. Buradan bir lejyon ve katılanlarla Roma’ya yürüdü. Şüphesiz 20. yüzyılda Mussolini’nin Roma yürüyüşü gibi değildi. Gerçekten bir kuvvet teşhiriydi ve Senato’yu esir etti.
Yeryüzü tarihinde Caesar en büyük cihangir değildir. İskender’le mukayese edilmez, hatta Cengiz Han’la da. Yaptığı fütuhat Roma için kalıcı yerlerdir ama kalıcı olmayanlar da vardır. Mesela Pontus hâkimiyeti çok aceleye gelmiştir ve Karadeniz’i Roma gölü haline getirme gibi bir çabayı ilk deneyendir. Tabii muvaffak olamamıştır. İtalya’nın dışında İspanya gibi mühim bir yer, Germanya’nın ve Britanya’nın fethi, Avrupa yakasında kendisinden sonrakilerin işidir. Gene aynı şekilde Mezopotamya’da ilerleme de ondan sonradır. Fakat kullandığı taktik, askeri ananeyi kullanarak esaslı savunma ve hücum statüsü uygulamak ona aittir.
‘ÖNCE KARARGÂH KURALIM’
Mesela Galya Savaşları sırasında ordugâh; yani hendekle çevrili tahta ordugâhı kurmakla oyalanırken etrafı “Caesar, karşıda adamlar bekliyorlar, şunları saldırıp yok edelim” dediler; “Hayır, önce karargâhımızı, kendi savunma sistemimizi kuralım” dedi. Haklıydı çünkü âdet olduğu üzere; Galyalılar ve Germenler etraftaki ormanlarda ve korularda gizlenmeyi tercih ederler, ilk saldırıdan sonra ani hücumla ve tıpkı Quirinus Varus’a Herman’ın Kuzey Almanya’da yaptığı gibi Roma lejyonlarını tahrip edebiliyor, ortadan kaldırabiliyorlardı.
TEMEL ESERLER SEUTONİUS VE PLUTARKHOS’UN
Kendisi hakkında Seutonius ve Plutarkhos’un (İskender-Sezar-Paralel Hayatlar) eserleri hep temel kaldı. Ama Anadolu ve Mısır seferleri, bu ülkelerdeki Roma tarihçilerinin yerli kalıntılar ve fragmanları tetkikiyle zenginleşir. Haydin klasik tetkiklere ve eğitime...
1500 yaşına doğru... Ayasofya
#Ayasofya#Ankara Savaşı#Emir Timur
Temmuz 24, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
Yeryüzü tarihinde kubbesi ve duvarlarıyla dört dörtlük bir şekilde ayakta kalan Ayasofya kadar eski bina yoktur.
Haberin Devamı
HİÇ kimse Roma’daki Panteon’dan bahsetmesin veya Venediklilerin barut deposu olduğu için Venedik-Osmanlı Savaşı’nda çatısı uçan Parthenon’dan da söz etmesin. Bu iki binanın mimari tekniği ve yapısı Ayasofya’ya benzemez. Birisi kubbe değildir. İkincisi bir kubbedir ama bir bardağın üstüne oturtulmuş yarım elma gibidir. Kubbenin büyüklüğü Ayasofya’ya nazaran daha geniştir fakat zemini ve desteği daha basit bir statiğe dayanır. Ayasofya, merkezi bir kubbenin kemerler ve bu yapı üzerinde sütunlarla desteklenmesi ve merkezi kubbenin yarım kubbelerle tedrici yükselmesidir.
1500 yaşına doğru... Ayasofya
MİMAR SİNAN DESTEKLEDİ
Eski Roma’nın ve antik dünyanın son harikasıdır. Nitekim mimarları Trallesli (Aydınlı) Anthemios ile Miletoslu İsidoros, bugün sahip olmadığımız bazı geometri kitaplarını İskenderiye Kütüphanesi’nden yararlanarak okumuş ve statik hesaplamalarında büyük ölçüde Archimedes gibi geometricilere dayanmışlardır.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Bununla birlikte Ayasofya’nın kubbesi yapılışından aşağı yukarı 40 yıl sonra bir çöküntü yaşadı; tamir edildi, zemin sağlamlaştırıldı ama asıl o kubbeyi tutan, bundan hemen hemen 500 yıl evvel büyük Mimar Sinan’ın binaya yaptığı destek payandalardır. Sinan bu mühendislik buluşuyla haklı olarak o kadar övünüyordu ki Kılıç Ali Paşa Camisi’ni de bu yüzden Ayasofya’nın minyatürü gibi yapmıştır. Yaptığının ne olduğunu anlamak için Kılıç Ali Paşa Camisi’ni de tetkik etmemiz gerekir.
BU BİNANIN YAŞAMASI...
Tabii bu binanın yaşaması da önüne birtakım binaları koymaktan ve o dolgu sahayı zedeleyip yük bindirmekten uzak bir anlayışla mümkündür. Bunlar benim sözlerim değil; statikten çok iyi anlayan mühendislerimizin söyledikleri. Türkiye’de mühendislik maalesef bugün mimarlığın çok önündedir. Çünkü mimarlar eğitimleri için gerekli dalları bilmiyorlar. Statik dersleri kaldırılmıştır. Üstelik mimari eserleri genç yaşta gezip görme, okuma, merak etme şansları da pek yok. Zira Mimar Sinan, Yavuz Selim Han’dan beri Osmanlı ordusundaydı; Mısır’ın piramitlerini de Baalbek’in mabetlerini de Yunanistan’daki harabeleri de fevkalade inceledi.
1500 yaşına doğru... Ayasofya
SADECE 10 SENEMİZ VAR
Haberin Devamı
Ayasofya çok yakında 1500. yılını idrak edecek; 532-537’de ayinle açıldığına göre sadece 10 senemiz var. Ara sıra haberler çıkıyor; zeminde çökmeler var diye. Bunu ele almıyorum. Asıl binanın altındaki kanal ve destek kemerlerden kimse doğru dürüst bilgilendirilmiyor. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin yaptığı tetkikat Dr. Çiğdem Özkan Aygün imzasıyla bir İtalyan dergisinde çıktı. Altyapı üstüne çıkan son tetkikat Prof. Dr. Hasan Fırat Diker’e ait.
İstanbul Teknik Üniversitesi ekibi, alttaki su sistemi ve kanalların Topkapı sarnıçlarına, hatta Harem’in tuvaletlerine kadar uzandığını tespit etti. Ayasofya’daki araştırmaları sırasında kendilerine kanallara giriş için Topkapı’daki sarnıçları ve suyollarını denemelerini tavsiye etmiştim.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
ZİYARETÇİ SAYISI FACİA
Bütün bu yapının ciddi şekilde incelenmesi, uzun uzun raporlarla öne konması ve tartışılması gerekiyor. Ayasofya’nın restorasyon için belli bir müddet mutlaka kapatılması gerekiyor. Yılda 3 milyon ziyaretçinin Ayasofya’ya girmesi bir facia. Dünyada bu gibi eserlerin hepsinde randevu sistemi uygulanıyor. Floransa’daki Duomo denen katedrale, Roma’daki 6. asırdan kalma binalara bakınız. Üstelik Floransa’daki katedral, Brunelleschi’nin bir harikası olmasına rağmen öbür saydıklarımda merkezi kubbe denemesi de çok geç devirdedir.
Bütün binanın temizliği için; yani normal rutubetin ve suların akıtılması için yapılan kanalların, zeminin sağlamlaştırılması ve zamanın getirdiği çöküntüyü önlemek için yapılan desteklerin doğru düzgün tespiti gerekir ve Ayasofya’ya randevu ile alınan ziyaretçinin belirli sayıyla olması da buna dahildir. Ayasofya, Justinianus’un; yani Konstantin gibi değil, gerçek anlamda Hıristiyanlığı kabul etmiş, inançlı Hıristiyan imparatorun yaptırdığı binadır. Justinianus Makedonyalıdır, Latinceyi ve Roma’yı sever; Helenliğe de tercih eder. Asırlar boyu bütün Hıristiyan milletlerin veya İslamiyetten sonra Müslüman milletlerin de fethini hayal ettikleri açık; ancak Fatih Sultan Mehmed gibi büyük bir komutan bunu gerçekleştirmiştir. Fatih Sultan Mehmed adını değiştirmedi; Ayasofya’nın Fethiye Camisi olduğu gerçektir ama padişahın kendi adının kullanımı için 1459’dan sonra Fatih Camisi’ni de yaptırdığı bir gerçektir. İstanbul’un fiili başkent olması da zaten 1459 yılını bulmuştur.
Haberin Devamı
BU ÖVÜNCÜ KORUMALI
1500 yılına gelen binanın kullanımı, İspanya’da Kurtuba’daki caminin getirildiği hal örnek alınarak gerçekleştirilemez. Biz, İspanyollar gibi davranmak zorunda değiliz. Ayasofya’nın sahibi olmak şüphesiz bir övünç meselesi, bir hâkimiyet sembolüdür ama onu korumak babındaki mesuliyetin ağırlığı da ortadadır.
Binanın etrafında tuvaletlerin bulunması tenkit konusu oluyor. Alttaki kanallar bakalım buradaki kullanımı karşılayacak durumda mıdır? Her ziyaretçi orayı bir miktar defihacet için kullansa bu binanın durumu ne olacak? 1500 yıllık tarih içinde sanmıyoruz ki bir yılda 3 milyon insan böyle bir muhteşem binaya girmiş olsun. Bu ulaşılmamış bir yüktür.
28 TEMMUZ 1402 ANKARA SAVAŞI
Haberin Devamı
EMİR Timur (kendisi bu unvanı kullanmıştır) Memluklularla Osmanlılar arasındaki çatışma ve Anadolu beyliklerinin yakındaki Osmanlı fütuhatına karşı kendisini kışkırtması dolayısıyla Anadolu seferini aklına koymuştu. Bu tarihte Yıldırım Bayezid Han, İstanbul kuşatmasını gündemine almıştı. Hatta Boğaz trafiğini kontrol etmek için Anadolu Hisarı’nı da yaptırmıştı.
Bugün bazı tarihçiler, Timur’un Anadolu savaşının Bizans’ın ömrünü uzattığını ve Batı’yı bir problemden koruduğunu söylüyorlar. Bu Sovyet dönemi tarihçiliğinin bir abartmasıdır. Aslında dönem içerisinde Batı devletlerinden elçiler Semerkand Sarayı’nı sık ziyaret ederlerdi. Akkoyunlular başta, Anadolu beylikleri, Emir Timur - Yıldırım Bayezid arasında bir kışkırtma ve yan tutma politikası güttüler. Bilhassa Erzincan Emiri Mutahharten bunların başında geliyor.
1500 yaşına doğru... Ayasofya
VATANA KALICI BİR HEDİYE
Şurası bir gerçek; savaşın cereyan ettiği sahrayı bilmek kolay değildi. Esenboğa’daki tetkikat sırasında Atatürk, bu alanın savaş için uygun olduğunu belirtmiştir. Yıllar sonra Esenboğa Havaalanı yapılırken savaş kalıntıları hafriyat sırasında ortaya çıktı. Yıldırım Bayezid Han’ın Bizans kuşatmasını bırakarak Anadolu’ya yöneldiği, adı gibi Yıldırım misali davranan bu büyük komutanın çabukluğu ve hızı dolayısıyla yorgun bir orduyla Çubuk Sahrası’na ulaştığı ve Timur tarafından kurnazca bir strateji ile karşılaştığı açıktır. Osmanlı kuvvetlerinin de çok iyi bildiği bir yay içine alma harekâtını hazırladı. Yıldırım’ın ordusunun içindeki Anadolu beylerinin bazılarını ele geçirmişti. Bu nedenle savaşı kazandı. İki tarafın kuvvet dengesi, Bayezid Han’ın aleyhineydi.
Anadolu seferi, gerçekten geleneksel savaş devrinin en önemli mareşalinin zaferiyle bitmiştir. Timur bu sefer sonunda Rodos Şövalyeleri’nin elinden İzmir’i de aldı. Dolayısıyla İzmir’in alınması, onun gerçekten Hıristiyanlara karşı yaptığı tek cihat savaşıdır ve vatanımıza kalıcı bir hediye oldu.
ÇİN, GAYYA KUYUSUDUR
Yıldırım Bayezid hakkındaki kanaatler değişiktir. Anonim Osmanlı tarihlerinde onun Timur’la erken kapışması için “ademiyyi hırsıdır talan eden” tabiri kullanılıyor. Sefer sonrası Bayezid - Timur ilişkileri için gerçekler kadar şehir efsaneleri de türetildi. Gerçekten Anadolu’da fetret devri dediğimiz 12 yıl süren taht kavgası ve bir şey açıkça ortaya çıktı: Osmanlı Devleti bir Balkan İmparatorluğu olarak kurulmuştu ve sağlam unsur asıl buydu. O sayede de dirildi ve yoluna devam etti. Timur’un gözü ise Çin seferindeydi. Bu umumi bir stratejik hatadır. Çin bir gayya kuyusudur. Şayet seferden evvel geçirdiği bir kaza dolayısıyla erken ölmese bile Çin’i ne kadar fetheder, ne kadar yerleşirdi? Belki de o gayya kuyusunda erir giderdi.
Bu dönemi tahlil etmek için Halil İnalcık Hoca’nın İslam Ansiklopedisi’ndeki Yıldırım Bayezid maddesi ile İsmail Aka’nın Timur’un Avrupa krallarına yazdığı Ankara Fetihnamesi diye adlandırılan fetih haberini ve zafer bildirgesini de inceleyen maddesini okumak gerekir.
.Çocuklarımız
#ÇOCUK#AILE#Şiddet
Temmuz 31, 2022 07:055dk okuma
Paylaş
Çok insan babaanne, anneanne ile dedenin verdiği kültürel kalıplarla şekillenmiştir. Üzerinde teyzesinin emeği, annesininkinden çok olanlar vardır. Ama Türkiye’de endüstrileşme ve çarpık şehirleşmenin paletleri bütün bu insanları sildi. Yerine yenileri türedi. Baba anneyi dövüyor, boşanıyorlar. Kadın, üzerinde hiçbir etki yapmamış bir sevgili buluyor. Yeni gelen adamın işi, çocukları istemem demekle başlıyor. Çocuk yok ediliyor, en son örneğini birkaç gün evvel gördük.
Haberin Devamı
Şu sıra Papa Francesco Kanada’da tövbe haccına çıktı. Katolik cemaatini ziyaret ediyor. Ama programının ağırlığı, yakın zamanlarda; yani 1800’lerin sonu ile 1990 arasındaki bir asır içinde Katolikliğe döndürülmek için zorla okullara getirilip doldurulan Kızılderili çocuklarının gördüğü kötü muamele ve zulüm. Hatta hakaret, zorbalık, taciz dolayısıyla hayatlarını kaybedenlerin mezarları, misyoner okullarının bahçelerindeymiş. “Kalpten özür diliyorum” diyor. Kuşkusuz sönen hayatlar ve o halkın kırılan dallarının telafisi mümkün değil.
Çocuklarımız
AİLE VE MAHALLENİN ÖNEMİ
Türkiye çocuklara karşı işlenen suçlar ve cinayetlerde önde giden bir ülke değil. Dış ülkelerde çok daha feci olaylar oluyor ama oralarda duyuluyor; biz de duyulmuyordu. (Mesela Fransa’da 1984’te eli kolu bağlanıp suya atılan Grégory Villemin cinayeti halen çözülemedi.) Aslında sayının azlığı da mühim değil. Bizi yaralayan, kendi çocuklarımızın hali. İnsanların yalnız kalabalıkta yetiştiği, ailenin dışındaki akrabalık ve sülale ilişkileri ile pek araları hoş olmayan en azından Tacitus’un Germania’sından beri bildiğimiz Germen yalnızlığı bu toplumda yoktur, başka problemler vardır. Fakat aile ve mahalle baskılarının sadece sıkıcı bir yönü üzerinde duranlara karşılık bizim kuşağın hayatında bile bunun koruyucu bir müessese olduğu görülürdü. Çok insan babaanne, anneanne ile dedenin verdiği kültürel kalıplarla şekillenmiştir. Üzerinde teyzesinin emeği, annesininkinden çok olanlar vardır; teyze, yarı annedir. Hayatı onlarla paylaşan damat bey, ailenin sevilen eniştesidir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
YENİ İNSAN TİPLERİ TÜREDİ
Bu süratle kayboldu. Türkiye’de endüstrileşme ve çarpık şehirleşmenin paletleri bütün bu insanları sildi. Yerine yenileri türedi. Baba anneyi dövüyor, boşanıyorlar veya adam ölmüş oluyor. Kadın, üzerinde hiçbir etki yapmamış bir sevgili buluyor. Yeni gelen adamın işi, çocukları istemem demekle başlıyor. Çocuk yok ediliyor, en son örneğini birkaç gün evvel gördük. Sevimli bir 4.5 yaşındaki bebeğin cesedi ortaya çıktı. Etrafta dilenen çocuklarıyla yaşamaya çalışan kadınlar var. Sosyal kurumların hatta hanımların ve beylerin kurduğu vakıf ve yardım derneklerinin ilgileri dışındalar. Şu ara yiyecek sıkıntısı bile çekiliyor.
Haberin Devamı
En son haber; Cem Muhammet adlı çocuk dayak yiyip boşanan şaşkın bir anne tarafından anneanneye teslim edilmiş. Oradan henüz tam aydınlanmamış bir süreçte teyzesinde kalmaya başlamış. Teyze, her yerde ve her zaman görülen ruh hastalarının tipik örneklerinden; yaşadığı evi çöplük haline getirmiş. Bir de kendi kızı var. Herhalde bunaldığı zaman onun yanına gidiyor. Kızı Korece öğreniyormuş. Çöplükte bir de bakımını sözde üstlendiği ama bakmadığı çocuk var. Neredeyse 17 kilo, bir kadavra halinde buldular.
ŞÜPHELİ REHABİLİTASYON SÜRECİ
Hastanede, ilk safhayı hekimlerimizin ve tıp personelimizin başarıyla tamamlayacağına şüphemiz yok. İşin acı tarafı ondan sonra başlar. Medyada başarı raporları okumakla meşgul Aile ve Sağlık Bakanlığı devreye girecek ve sadece canı kurtulan, ruhen altüst olmuş yavruyu bizim sosyal yardım kurumlarımıza; yani yetimhaneye verecekler. Bu rehabilitasyon sürecinin doğru tamamlanacağına inanır mısınız? Koruyucu ailelere müracaat bile edilmeyeceği açık. İsteyene de kim bilir neler söyleyecekler. Çünkü şaşkın anne de henüz ortada ve kanunen onu dinlemek zorundalar veya kolaylarına gelecek. Akdeniz Üniversitesi’nin muhterem hocaları (Rektörümüz Prof. Dr. Özlenen Özkan ve Hastane Başhekimi Prof. Dr. Yıldıray Çete) inşallah bu süreci tedaviden sonra da devam ettirir, gözlerini hastadan ayırmazlar.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Çiftçilerin gücüne güç katan İmece Kart Çekiliş Kampanyası
Türkiye İş Bankası
by Taboola
TÜRKİYE’DE DOĞUMLAR AZALIYOR
Türk halkı merhametlidir. Bosna’da konsantrasyon kamplarında Sırpların elinden kurtulan anneler ve beş bin çocuğuna bakmaya kalktılar. O zamanki hükümet bunların gelişini tasdik etmedi; çocukları evlat edinmek isteyenler alamadılar. Benzer mekanizma devam ediyor. Sahipsiz veya sorumsuz sahiplerinin çocuklarını koruyucu ailelere vermek zorundayız. Türkiye’de doğumlar azalıyor. 30 sene içinde nüfus problemimiz ortaya çıkacak. Doğan çocuklarımızı şu veya bu şekilde toplum olarak benimseyip korumalıyız.
Genel prensip; sabah kahvaltısını veremediğiniz, uykusundan önce kendi anlayışınıza göre konuşmayıp bir masal anlatamayacağınız veya bazı nasihatlerde bulunamayacağınız yavruyu doğurmanız tavsiye edilmez ama tabii bu kuralı tanımayan, tanıyamayan insanların doğurduklarını da sepete atacak değiliz. Haydi gayret ve şefkati harekete geçirelim.
Haberin Devamı
TRT’DE MÜZİK
Bursa’ya doğru geliyoruz. Yanımda aziz dostum Doktor Hasan Karaman var. İstasyon, son derece şık bir benzin istasyonu. Pompanın başındakiler kibar çocuklar. İstasyonun tuvalet dahil servisleri mükemmel. Türkiye etrafa göre aşama kaydetmiş bir ülke. Yalnız içeriden hoparlörle verilen bir musiki var, felaket. Monoton bir temponun üstüne bet sesli, dünyanın en ahmakça güftesinin terennüm edildiği bir parça. Bitmek bilmiyor, bunu öbürleri takip ediyor. Çay içerken ve dinlenirken fark ettik.
Çocuklarımız
Doktor Hasan’a baktım, “Ne kadar büyük işkence çocuklar için” dedim. Cevap olarak, “Kendi elleriyle tempo tutuyorlar ve terennüm ediyorlar, ondan ne haber?” dedi. “24 saat böyle bir şeyi dinlemek zorunda kalırsan sen de tutarsın. Ne Dede Efendi’n kalır, ne Itri’n, ne de Hacı Arif’in” dedim. Doğrusu bu.
Haberin Devamı
MÜZİKTEN ANLAMIYORUZ
Türkiye, Tanzimat döneminde başlayan Batı müziğini izleme ve sonra Büyük Atatürk’ün musiki eğitimindeki reformlarına, orkestra ve operayı kurma çabalarına rağmen yerinde mi sayıyor, geriliyor mu, belli değil. “Ulaşılan yer, kavgası yapılan Türk musikisi mi, Avrupa musikisi mi?” diye özetlenemez. Cevap geldi: “Amuzikal.” Halkımız maalesef müzikten anlamıyor ve müziği bilmiyor. En olmadık yerde en manasız müzikler dinleniyor. Bir akşam yemeğinde klasik müzik parçası, bir oda müziği, o güzel yerde bir sonat veya İtalyan, Fransız, Akdeniz melodisi dinletmektense size olmadık rock müziği koyuyorlar. Düğünlerde elektronik müzikten kafamız şişiyor, tansiyonumuz çıkıyor ve kaçıyoruz.
KLASİK YERİNE CAZ VE ROCK
Liselerde musiki eğitimi hâlâ düzgün değil. Cevap da ortada; Türkiye’de son çıkan plakları takip edebileceğiniz, klasik müziği, senfonik müziği, operayı bantlarıyla alabileceğiniz yerler son derece sınırlı. TRT3’te bir program var, klasik müzik diyor; işin kolayını bulmuşlar, günün büyük bir kısmını caz ve rock ile geçiştiriyorlar. Anlaşılan tertipçilerin kendileri de klasik müziğin tam dibine kadar inmiş değil veya boşlamışlar. Oysa Mozart, Haydn, Beethoven, Bach; binlerce altın eser var... Rönesans, ladinî madrigaller vs. cabası. Belli ki programcılar caz müziğini de daha çok seviyorlar ve herkesin de böyle düşünmesini ve hissetmesini tercih ediyorlar.
Kendilerine Yunanistan’daki aynı paralel programın ne kadar nitelikli olduğunu belirtmek isterim. Theodorakis’in çıkması için izlenmesi gereken yol başkaymış demek ki; bizimki gibi değil. Önce dünyanın en ciddi musikisini sevip öğrenmeli, kendi klasik musikimizi de istiyor ve seviyorsak ciddi bir çalışma ve alakayla takip etmeliyiz. Bence klasik müzik programını hazırlayanların seçimi; Türkiye’deki musiki reformunun ruhuna uygun değil. Eğer yayın yoluyla klasik müzik öğretmeyi hedefliyorsanız, bunun da prensipleri ve sıkı kuralları olmalı; o zengin repertuvarı daha çok seçmeli ve daha bol zamanda yayınlamalısınız.
.Rumeli’den Asya’ya Enver Paşa
#Enver Paşa#Balkan Savaşı#Komutan
Ağustos 07, 2022 07:056dk okuma
Paylaş
Dört yabancı dili bildiği bilinir. Gördüğü simayı bir anda resmedecek kadar bilgili ve becerikli bir portre ressamıydı. Berlin’deki askerleri ve bizzat imparatoru hayran bıraktı, büyüledi; hem de kendisi Almanya’dan büyülendi. Balkan Savaşı’nda kaybedilen Edirne’yi geri alarak ‘Edirne Fatihi’ oldu. Asya Türklüğünü ayaklandırmak niyetindeydi. 41 yaşında şehit düştü. Bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük hadiselerle 20. yüzyılın başındaki tarihe giren komutan az bulunur.
Haberin Devamı
1881 İstanbul doğumludur. Köken itibarıyla Rumeli’de Gagavuz Türklerinden bir aileden geliyor, annesi de Kırım Türk’ü. Besbelli bu ailede her şeyden önce Türklük konuşulmuş. Fakat Enver Paşa’nın ileriki hayatında İslamcılık (Panislamiz) önde gidiyor; bu Talat Paşa’dan farklı yönü. Bilhassa Murat Bardakçı’nın “Enver” kitabını ele almalı. Enver Paşa’nın hayatı ve devri için okunacak önemli bir kitap da Şevket Süreyya Aydemir’in “Enver Paşa” adlı dev eseridir. Üç cildi keyifle okursunuz; hem Enver Paşa’nın hayatı hem de bütün 19 ve 20. yüzyıl dönemecindeki Osmanlı daha iyi anlaşılır, hissedilir.
Enver Paşa alışılmış bir kariyer takip etti. Ortaokuldan itibaren askeri mektebe müracaat etti. Adeta Mustafa Kemal’in sivil ilkokulu bırakıp askeri rüştiyeye adım atması gibi. Birinci değil ama dereceli olarak İstanbul’daki Harbiye’yi, ardından iki yıllık Harp Okulu’nu bitirdi, 21 yaşında.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Makedonya çetelerini takipte başarılı olduğu görülüyor; uyanık bir subaydı. Dört yabancı dili bildiği bilinir. Adeta mahkeme ressamları gibi, gördüğü simayı bir anda resmedecek kadar bilgili ve becerikli bir portre ressamıydı. Bu, Osmanlı kurmaylarında görülen özelliklerdendi.
KENDİSİNE HAYRAN BIRAKTI
Enver Bey cesurdu ve dağa çıkmakta tereddüt etmedi. Makedonya’daki ordunun ayaklanması, Sultan Hamid’i Meclis-i Mebusan seçimleri için, sansürü kaldırma ve meclisin açılması için zorladı. Bir sene içinde padişahın tahttan indirilmesiyle Enver Bey öne çıktı. Ardından Berlin’e ateşemiliter olarak gönderildi. Hem Berlin’deki askerleri ve bizzat imparatoru hayran bıraktı, büyüledi hem de kendisi Almanya’dan büyülendi; bu önemli bir özellik. Alman kuvve-i askeriyesinin yenilmezliğine inanıyordu ve o zamanlar Batı Avrupa için en iyisi olan Almanya’nın pek de haksız olmayarak sosyal düzeninin hayranıydı. Bütün bunlar Almanya’nın Birinci Cihan Harbi’ni kazanması için bir garanti teşkil etmiyor ama Enver Paşa kendi dinamizm ve bilgisine uygun bir kuvvet bulmuştu. Almanya’ya bağlılığı yüksekti; Padişah’a göstermediği saygıyı Kayzer Wilhelm’e gösterirdi.
Rumeli’den Asya’ya Enver Paşa
EDİRNE FATİHİ
Haberin Devamı
Balkanlar’daki çete savaşlarında gösterdiği başarıya binaen artan rütbesiyle Trablusgarp’a gitti. Doğrusu Sunusileri, Libya’nın savaşçı ve dindar halkını örgütlemekte çok başarılı oldu; ikna kabiliyeti yüksekti. O zamanki Trablusgarp-Bingazi (Libya) halkı da iyi savaşçılardı. İtalya durduruldu. Balkan Harbi’nden Balkanlar’da çıkan isyana katılmak üzere geri döndü. Vaziyet vahimdi; Türkiye sıkıştırılmıştı. Balkan Savaşı’nın sonuçları malum; taht şehri Edirne bile elden çıkmıştı. Fakat İkinci Balkan Savaşı’ndaki boşluktan dolayı Bulgaristan’ın Edirne bölgesindeki müdafaasının gevşekliğini tahmin etti ve ani bir hücumla istirdat etti; yani bölgeyi geri aldı. “Hürriyet Kahramanı Enver Bey” şimdi artık “Edirne Fatihi” de olmuştu. Rütbesi Albay, aynı yıl içerisinde, birkaç ay sonra Tuğgeneral (mirliva) oldu. Ve nihayet 1912’deki Babıâli Baskını’ndan sonra da Talat Paşa’nın öncü olduğu ama bir komitenin yönettiği, İttihat ve Terakki’nin hâkim olduğu görüldüğü ekipte kendisi Harbiye Nazırı yapıldı. Yemen Savaşı’nın başarılı komutanı ve Yemenlilerle o derece de başarılı diplomatik barış yapan, Kurmay Başkanı da İsmet Bey (İnönü) olan Ahmed İzzet Paşa’nın Harbiye Nazırlığı’ndan uzaklaştırılmasıyla onun yerini aldı.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
HEM YENİLEDİ HEM TAHRİP ETTİ
Şurası bir gerçek, dinamik bir Harbiye Nazırı gelmişti. Ama Ahmed İzzet Paşa onun karşısında harcanacak bir komutan değildi. Enver’in dinamizmi ve orduda yaptığı tensikat (işten çıkarmalar) ihtiyar kadrolar ve alaylı paşa ve askerleri ani bir kararla emekliye sevk etmek, bir yandan birçok kişinin rütbesini düşürmek onu şöhret haline getirdi. Bu, orduda bir yenilenmeye sebep olduğu gibi bir tahribata da sebep oldu. Bu gibi kimseler için Alman subaylar bile “Herkes bir kere general olabilir ama iki kere general olmak saadeti bu orduda yaşanabilir” demişlerdir. Mesela sonraki İşkodra savunmasının ölümsüz ismi Rıza Paşa iki kere general olan bu talihlilerdendir(!).
Haberin Devamı
Ani Harbiye Nazırlığı ve Başkomutan Vekilliği, tarihte ilk defa bir milyon askerin silah altına alındığı dönemin şartları, Enver Paşa’nın nitelikli komutanlığını bir anda duraklattı. Diplomasi kurallarına riayet etmeyen ve harbe girmekte çok acele eden İttihat ve Terakki’nin Karadeniz’e çıkan Alman zırhlılarına (Goeben-Breslau) Cemal Paşa’yla birlikte emir verdiği açıktır. Ayrıca Sarıkamış’taki savunması bir faciaya dönüştü. Çok yetenekli oldukları tartışılacak Rus ordusunun generallerinden evvel ülkemizin doğusundaki General Kış’ın askerlerimize çok daha fazla zararı oldu. 19.000 Rus askeri de bu savaşta öldü. Demek ki Sarıkamış’ta donarak, silah atmadan çekilmiş değiliz. Fakat bu yenilginin sonunda Karadeniz’in doğusu ve Doğu Anadolu eyaletlerinin çoğu elden çıkmıştır.
Haberin Devamı
Bundan sonra Çanakkale başta olmak üzere Kût’ül Amâre ve İran yaylasındaki bazı mevzi zaferler, bir yandan da harbin sonundan İran’da İngilizleri durdurmak, Bakü’yü istirdat etmek, ordunun baştan sona zaferleridir (ordunun komutanı kardeşi Nuri Paşa’dır). Her şeye rağmen Filistin cephesinde başarılı olamadığımız açıktı; şartlar tamamen aleyhimizdeydi. Ama şurası da bir gerçek, dört sene boyunca İngiltere İmparatorluğu’nu hiçbir kuvvet meşgul edememiştir.
ORTA ASYA ONU BEKLEDİ
Enver Paşa’nın hayatındaki ikinci safha; yenilgiden sonra Almanya’ya iltica etmek, oradan Moskova’ya geçmekti. Zira ihtilalin şartlarında Asya Türklüğünü ayaklandırmak niyetindeydi. Bunun için yeni Rusya ile ittifak araması reddedilecektir. Burada yaşadığı maceralı hayatta ölüm tehlikesi bile atlatmıştır. Bütün bunların arasında da bize Rus liderlerin portrelerinden oluşan bir albüm bırakması ve lisan bilgisine İngilizceyi katması göze çarpar.
Orta Asya onu bekledi. O sene Azerbaycan, Asya ve Kırım’da doğan birçok bebek Enver adını taşıyor. Oradaki feodal yapıyı, ilk anda kurtarıcı, padişahın damadı olarak gelen Paşa yenemedi. Son savaşa girişi adeta bir intihardır. Çünkü Anadolu’daki milli hükümet ve direniş Enver Paşa’yı kabul etmedi. İlk önce bir kurtarıcı gibi Anadolu’ya gireceğini düşündü ama Sakarya Muharebesi’nden sonra bu hayal sona erdi. Rusya ise onun en hafif anlamda müttefiki hatta iltica yeri bile değildi. Kendini Asya bozkırlarına çekti.
4 Ağustos 1922; yüz yıl önce, bugünkü Tacikistan’da Âbıderyâ köyündeki Çeğen tepe mevkisinde, bayram günü adeta bir intihar saldırısıyla şehit düştü. 41. yaşının içindeydi.
Bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük hadiselerle 20. yüzyılın başındaki tarihe giren komutan az bulunur.
BÜYÜK DÜŞMANLARI OYALADI
“Enver Paşa belki Alman propagandasının da büyüttüğü komutanlardan biridir” diyeceksiniz. Ama şurası da bir gerçektir ki bazı konularda da idare ettiği devlet ve ordular, bazen ona rağmen bazen onun örgütlenmesiyle karşıdaki büyük düşmanları oyaladılar. Şüphesiz burada bir birlik de yoktu. Çanakkale muharebeleri sırasında düzgün giden iaşe sistemi, Sarıkamış’ta hiç görülmez. Gene aynı şekilde Arabistan’daki cephede de başarılı olunamadı. 1915-1916-1917’de Çanakkale, Kût’ül Amâre, Bakü üç önemli noktaydı.
Müttefik Almanya’nın komuta ve müşavir subay kadrosu, tıpkı Avusturya-Macaristan’da olduğu gibi Türkiye’de de kısa zamanda nefret ve şüpheyle değerlendirildi. Dönemin askerlerinin hepsi, başlangıçtan beri Almanlara karşı olan Mustafa Kemal Bey, Kâzım Karabekir Bey, İsmet Bey, Nurettin Paşa (Sakallı), Esat Paşa gibi komutanların tutumunu izleyerek takip ettiler. Birinci Harp’ten çıkan bu komuta kadrosu, bu genç generaller, ihtiyar generallerin tecrübesine sahip genç komutanlar olarak İstiklal Savaşı’nı zaferle tamamladı. Enver bu kadrolarla Birinci Harp’in sonundan itibaren karşı karşıya kaldı. Ama bir yandan da asırlardan beri Türkiye’den gelen bir komutan olarak Asya’da kısa süreli etkileri oldu.
1996 yılında naaşı Türkiye’ye, Abide-i Hürriyet Tepesi’ne getirildi. Tacikistan’da sık sık ziyaret edilen türbesi bugün bu kadar ziyaretçiyi çekiyor mu, bilmiyorum ama yerinde kalsa herhalde daha etkili olacaktı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması: Lozan
#Lozan Antlaşması#Balıklı Rum Hastanesi#KPSS
Ağustos 14, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
1922’de Mudanya Mütarekesi’nde Türk ordusu nereye girmişse oralar elde kaldı. Lozan’da toprak bıraktığımız doğru değildir. İktisadi menfaatlerini, Avrupa devletlerinin hiçbiri kaybetmek istemedi fakat yeni Türkiye bu konuda hiçbir taviz vermedi ve kapitülasyonları kaldırdığını tasdik ettirdi. Lozan Antlaşması bir zaferdir.
Haberin Devamı
Lozan Barışı’nın tarihi önemi, Birinci Dünya Savaşı’nı hukuki sınırları itibarıyla sona erdiren son barış olmasıdır. Zira daha evvel 1919’da merkezi devletlere İtilaf Devletleri tarafından zorlama olarak öne sürülen ve Paris-Versay civarı saraydaki köşkler veya semtlerin ismini tanıyan bu anlaşmaların hepsi, yenilenlerin ağır şartlar altında ezilmesi, iktisaden çökmesi siyasi yapıların parçalanması ve hatta dağılmayla sonuçlandı. Mesela Macaristan, Trianon Antlaşması ile büyük toprak kaybına uğramıştır ve Macar ulusunun büyük bir kısmı yabancı topraklarda kaldı.
TOPRAK BIRAKTIĞIMIZ DOĞRU DEĞİL
En azından onun kadar ağır şartlar ve düpedüz küstah söylemlerle Sevr’e gidildi. Ankara’da Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin kurulması ve mevcut Anadolu direnişinin etrafında ordunun da hızla teşkili, Sevr’in Ankara tarafından reddine, İstanbul’da da meclis yerine teşkil edilen bir Şura’da tasdik edilse de nihai imza sürecinde takılmasına kaldı. Yeni Türkiye, yeni bir anlaşmaya gidecekti. Ne var ki Londra Konferansı olsun, Fransız-İngiliz uzlaşması olsun, iki devlet arasındaki bütün uzlaşmazlıklara rağmen Türklerin anavatan hâkimiyetini ve özgürlüğünü tanımaktan uzaktı. Bu nedenle 1922’de Mudanya Mütarekesi’nde Türk ordusu nereye girmişse oralar elde kaldı. Lozan’da toprak bıraktığımız doğru değildir. İstirdad ettiğimiz; yani kurtardığımız bütün memleket parçaları Lozan’da elde kalacaktır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Lozan Antlaşması bir zaferdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki antlaşmalar içinde, tarafların egemenlik ve eşit şartlar altında müzakere ettikleri ve Türkiye’nin ileri sürdüğü tezlerin, İtilaf Devletlerince, başta İngiltere olmak üzere kabul edildiği bir antlaşmadır. Lloyd George çoktan iktidardan çekilmişti. Lord Curzon alıştığının ve umduğunun aksine muvafakat gösteremedi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması: Lozan
EN BÜYÜK MÜCADELE KAPİTÜLASYONLARDI
Büyükelçi Onur Öymen, ‘Çöküşten Zafere Lozan’ adlı eserinde Osmanlı Devleti’nin son dönem tarihinin bir özetini veriyor. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndan söz ediyor ve Lozan’a geliyor. Lozan’da en büyük mücadele kapitülasyonlar konusundadır. İktisadi menfaatlerini, Avrupa devletlerinin hiçbiri kaybetmek istemedi fakat yeni Türkiye bu konuda hiçbir taviz vermedi ve kapitülasyonları kaldırdığını tasdik ettirdi.
Haberin Devamı
Bu şartlar altında Türkiye’de 1970’li yılların başında Lozan, Sevr ve Montrö Antlaşmalarının bütün safahatını, teferruatını, ayrıntılarını tutan bir seri Seha Meray ve Osman Olcay tarafından yayımlanmıştı. Lozan Barışı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması olarak geçer. Kurucu antlaşmanın özellikle Dışişleri Bakanlığı imtihanlarında temel konuyu teşkil ettiği açıktır. Fakat anlaşmayı müstakilen derleyip toplayan bir metin Seha Meray’ın çalışmasına kadar yoktu.
Şimdi Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilisi olan Büyükelçi Onur Öymen, Lozan’ı önemli noktalarıyla anlatan, yorumlayan bir eser hazırladı. İki bölüm halindeki Lozan Antlaşması’nın, bu kitabın okunmasıyla daha iyi anlaşılacağı açık. Faydalı bir çalışmanın sonucudur. Bazı noktaların rahatça okunan bu kitapla daha iyi aydınlanacağı bellidir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
KAMUYA ADAY MEMUR KADROLARI VE KPSS
KPSS sınavı bir skandalla neticelendi. Doğrusu çok çarpıcı bir haber değildi. Zira uzun zamandır; kabul imtihanları meşum bir şöhret kazandı. Bilhassa sözlü safhasında (ki sözlü imtihan birçok yer için zaruri bir imtihan biçimidir) acayip sorular sorulduğu sır değil. Bu tip soruları soran insanlar, bazı halde doğru cevap verenleri anlayacak bilgiye de sahip değil.
İmtihanların geleneksel statülerini kaybettiği açık. Mesela geleneğimizde Dışişleri Bakanlığı’na diplomat ve idari memur kabulü için yapılan imtihanlar ayrıdır. Diplomat adaylarının imtihan biçimi devletin bu ciddi organı için fevkalade ciddiye alınır. Bir merasim ve geniş katılma biçiminde yapılır ve bu şeklin değişmesi de mümkün değildir. Lakin söylemeye lüzum yok: Bu sistemin de değişmesi çok trajikomik veçheye dönüştü. İmtihanlara bu nedenle bugün müdahale uygun düşmüştür.
Haberin Devamı
Çok değil bundan 20 yıl evvel bile üniversite diploması kısmen bir garanti teşkil ediyordu. Bugün bu artık geçerli değil. Zira eğitim kurumları plansız bir şekilde genişledi. Bazı kurumlar kaliteyi tutturamıyorlar. Tutturanların ise daha çok özel sektörün alımlarında dikkati çektiği ve uygun davranıldığı anlaşılıyor. Devlet sektöründe bu söz konusu değil. O nedenle lütfen diploma almaya değil, iyisini almaya dikkat edelim.
DİPLOMA İKİNCİ PLANA GİDİYOR
Türkiye’deki ebeveynin çocuk okutma konusundaki fedakârlığı takdire şayan. Kabuk değiştiren toplumlardaki âdet hâlâ devam ediyor. Erkek çocuğun eğitimi için daha çok fedakârlık yapılıyor. Bu kalıbın değişmesi gerek. Çocuklarımızın hangisi daha kabiliyetli; onu cinsiyet değil o ana kadar ki performans gösterir. İkincisi diplomaların artık sosyal statü merdiveni olmadığı açık. İyi bir marangozun, elektrik teknisyeninin, kısacası zanaatkârın birçok diplomalı meslekten daha çok işe yaradığı malum. Hele dar gelirli imkânlarımızla çocuk yetiştirirken buna dikkat edilmesi lazım. Türkiye ister istemez statülerin katmanlaşmasında dönüşüme girdi. Yani iyi rahat ve refah getiren mesleğin illa avukatlık, mimarlık veya idarecilik olduğunu zannetmeyin. İyi zanaat hem bu ülkede hem de Batı ülkelerinde daha emin ve giderek daha saygın bir hayatın temsilcisi olacak. Birçok diplomalı meslek yerine işini yapan bir inşaat ustasının hatta sıvacı, fayans döşemecisinin daha çok aranması başladı bile. Evini geçindirecek insan, kolunda altını bileziği olanlardır. Diploma ve kadro ikinci plana gidiyor. Bu dünyadaki eğilim böyle.
İmtihanlarda skandallar eski Türkiye’nin taleplerine göre oluyor. Birtakım insanlar toplumun kontrolünü ve seçkin yerlerini bu şekilde elde edeceklerini zannediyorlar ve mekanizmalar ona göre ayarlanıyor. Uğruna yolsuzluğa başvurulan bazı seçmelerin yanlışı hedeflediği ve çok kısa bir müddet sonra kayırılanların zor duruma düşeceği acık. Nepotizm (yeğencilik) kaçınılmaz. Fakat yeğininiz için kayırmacılık yapacaksanız bile; doğru yönü ve yolu seçmediğiniz açık. Cezaların artırılmasıyla beraber kitle olarak safdillikten kurtulmamız lazım. Hayatın gerçeklerini iyi takip etmeliyiz. Ancak iş bilen kılıç kuşanmalı ve kuşanacak. Lafazanlar, yanaşmalar ve adam kayırmacıların ilelebet hâkimiyetini sürdüremeyeceği açık. Çünkü sanayinin, evrenselleşen ticaretin ve hizmetlerin yapısı şarlatanlığı ve boş diplomayı beslemez.
Haberin Devamı
BALIKLI RUM HASTANESİ YANGINI
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması: Lozan
Balıklı Rum Hastanesi şehrimizin anıtsal eserlerindendir. Bugün de hâlâ birçok dalda, bilhassa yaşlılık hastalıkları (gerontoloji) bölümü başta olmak üzere tıbbi hizmetler için aranan bir kurumdur. Geçen hafta atlatılan yangın doğrusu etraftaki diğer hastanelerin ve halkın ortaklaşa yardımı, belediyelerin anında müdahalesiyle büyük bir başarıyla atlatıldı; can kaybı yok. Şimdi Belediye Başkanı’nın da ifade ettiği gibi elbirliğiyle hızlı bir restorasyon dönemi geldi. Hastane yetkililerine, Rum Ortodoks cemaatine, Patrik Bartholomeos Cenapları’na ve bütün İstanbullulara geçmiş olsun.
Kore sınırlarından Orta Avrupa’ya uzanan... Cengiz Han
#Cengiz Han#Moğolistan#İmparator
Ağustos 21, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
Hayatının ilk 50 yılı kabileleri kendisine yeniden bağlı kılmakla ve savaşla geçti. Kısa zamanda Kore sınırlarından Orta Avrupa bölgelerine kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuştu. İstilaları çok kanlıydı. Teslim olmayan şehirleri, çocuktan ihtiyara kılıçtan geçiriyordu. Orta Asya’nın Türk kronikleri, İbnü’l-Esîr gibileri ve Rusya’nın letopisleri bunu “Tanrı’nın, insanlığın günahları için gönderdiği bir ceza” olarak tasvir ederler.
Haberin Devamı
Ağustos 1227’de; 795 yıl önce Cengiz Han (Timuçin) öldü. Moğolistan’ın kuzeyindeki Burhan Haldun’a defnedildiği yazılıyor. Mezar yeri belli değil ama onun yerine bir abide Moğolistan’ın süsü. Daha önce 1206 yılında Onon Irmağı kıyısındaki Büyük Kurultay’da “Bütün Moğolların Ulu Hanı” ilan edilmişti. Burada bugün onun adına bir abide var ve çok uzak olmayan bir yerde de Bilge Tonyukuk’un anıtı; yani daha 13. asırda Türklerle Moğollar iç içe yaşıyordu. Fakat âdetlerinde ve dillerinde büyük farklılıklar vardı. Timuçin’in babası Yesügey Bahadır, annesi Houlen Ece’dir. Yesügey, tartışmasız Moğol başbuğudur.
Türk tarihinde bir efsanevi Oğuz Han’a bir de Cengiz Han’a dayanmak önemlidir. Şecere ile hâkimiyet meşruiyeti böyle ispat edilir. Osmanlılar Oğuz Han’a dayanırlar. Halbuki Timur devletinde Babürler Cengiz Han’a dayandıklarını iddia ederler. Bunda kısmen haklılık payı da vardır. O yüzden Timur, “damat”, “küregen” unvanını kullanmıştır. O yüzden de yine yanlış olarak Babür İmparatorluğu’na Hindistan’da da Moğol denir. Ama bu husus Timur ve Babür’ün kendi şecere iddialarına dayanıyor.
Kore sınırlarından Orta Avrupa’ya uzanan... Cengiz Han
KABİLELERİ KENDİSİNE BAĞLADI
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Erken yaşta Yesügey Bahadır ölünce, kabilesinin bütün iktidarı kayboldu. Bağlı kabileler ondan koptular ve malı mülkü yağmalandı. Cengiz Han’ın 21 Ocak 1155’te doğduğu belirtiliyor. Hayatının ilk 50 yılı, kabileleri kendisine yeniden bağlı kılmakla ve savaşla geçti. Burada edindiği tecrübe ve kişisel dayanıklılıkla 1227 yılında öldüğü vakit cenazesine bütün Moğol beyleri hatta Kıpçak Türklerinin ileri gelen hanları da katıldı.
Büyük bir imparatorluk kurmuştu. Kısa zamanda Kore sınırlarından Orta Avrupa bölgelerine kadar uzanan bu büyük devletin ömrü kısa olmuştur. Kendisinden sonraki 40 yılda bu imparatorluk dağıldı. Altın Orda gibi, Çağatay gibi hanlıklar ortaya çıktı. Ancak bunlar da yavaş yavaş ortadan kalktı. Tarihin aslında coğrafi büyüklük ve çeşitlilik bakımından en önemli imparatorluklarındandır. Ama yapı ve kalıntı olarak ne bıraktığı sorulabilir.
Haberin Devamı
İSTİLALARI ÇOK KANLIYDI
Kabileleri birleştirme sırasında 1203’te, en başta yakın dostu ve müttefiki olan Camuka karşı tarafa geçtiği için ona çok sert bir ceza tatbik etti. Bu ceza aslında Moğol ananesine uygundur ve ileride başka kabileler tarafından da benimsenecektir; soylu kişiyi kanını akıtmadan idam etmek. Camuka bir torbaya kondu ve tokmaklarla dövülerek öldürüldü.
İstilaları çok kanlıydı. Teslim olmayan şehirleri, çocuktan ihtiyara kılıçtan geçiriyordu. Orta Asya’nın Türk kronikleri, İbnü’l-Esîr gibileri ve Rusya’nın letopisleri bunu “Tanrı’nın, insanlığın günahları için gönderdiği bir ceza” olarak tasvir ederler. Hatta İbnü’l-Esîr; faciayı görmemek için doğmamış olmayı tercih ettiğini söylemiştir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Çiftçilerin gücüne güç katan İmece Kart Çekiliş Kampanyası
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Ne var ki savaş düzeni itibarıyla bir yenilik getirmiştir. Kabilelerin esasına dayanan bir sistem değil, lejyonların yani ulus birliklerinin değil, doğrudan doğruya kabiliyetli komutan ve askerlerin meydana getirdiği birlikler esastı. Birlikleri, askeri cesaretine, savaşma kabiliyetine, liyakat ve zekâsına dayanan komutanların, yani zeki insanların emrine veriyordu. 10’luk, 50’lik hatta 100 binlik birlikler meydana getiriliyordu. Bu birliklerin adı “orda”lardır. Orda, Doğu Asya dillerinde müşterek bir kelimedir. Bunların içinde en önemlisi Altın Orda’dır. Daha çok Kıpçak Türklerinin oluşturduğu bu devlet 17. asra kadar Rusya’nın muhtelif bölgelerinde yaşadı ve bugün de Kıpçak hanlıklarının kalıntıları olan halklar hâlâ hayatlarına aynı bölgede devam ediyorlar.
Haberin Devamı
TAKDİR VE TAKLİT ETTİLER
Medeniyet olarak Moğollar bulundukları medeniyeti takdir ve taklit etmeyi ve dağılanı yeniden organize etmeyi tercih etmişlerdir. Bir yer inşa edilecekse bu kendilerinin, yakıp yıktıkları, harap ettikleri bölgeyi ıslahı demektir; imparatorluklarının dört bir yanındaki usta ve işçi kafilelerini acele harekete geçiriyorlardı. Esasen büyük katliamları yaparken bile eğer işçiler, mimarlar ve ustalar varsa onları bu kıyımın dışında bırakıyorlardı. İlhanlı Devleti, İran’ın Hülâgû tarafından istilasından sonra kurulan bir imparatorluk; bütün Fars münevverleri, tıpkı Selçuklular zamanında olduğu gibi hayatlarına ve işlerine devam ettiler.
Haberin Devamı
Kendi dinlerinin dışında başka hiçbir dinle pek ilgileri olmadığı için her dinden insanı, her işte kullanmayı tercih etmişlerdir. Mesela “Tarih-i Cihan Kuşağı” (“Târîh-i Cihângüşâ”) Cüveynî’nin ünlü eseri, aynı zamanda Reşîdüddin’in “Câmi’u’t-tevârîh”i (“Üniversal Tarih”) kaleme alınırken her dilden mütercimler malzeme ve vesika getirmiştir. Reşîdüddin’in kendisi de muhtedi bir Yahudi’dir. Devlet hizmetinde de kullanılmıştır, dünya tarihçiliğinin en önemli, abidevi eserlerinden birini de bu arada meydana getirmiştir. Bu, bir büronun eseridir.
Kore sınırlarından Orta Avrupa’ya uzanan... Cengiz Han
Cambridge Üniversitesi Yayınları bünyesinde, her biri alanının önde gelen ismi olan çok sayıda biliminsanının katkılarıyla hazırlanan “İç Asya Tarihi: Cengizliler Çağı”, Moğol İmparatorluğu’nun siyasî ve kültürel tarihini, Cengizli halef devletlerini ve bu canlanış sırasında İç Asya’ya egemen olmak üzere gelen diğer hanedanları ele alıyor.
İZ BIRAKTILAR
Hudâbende Olcaytu türbesine bakalım. İran’ın Azerbaycan bölgesindeki Sultaniye’de bulunan bu türbede, Uzak Asya’dan Batı’ya kadar hemen her sanatın izleri görülür. İlhanlı İranı’nda böyle bir restorasyon söz konusuydu. Uzun kervan yollarına huzurun ve emniyetin getirildiği bir dönemdir. Hatta Avusturyalı Profesör Karl Jahn’ın ünlü bir makalesi Moğolların ilk defa banknotu kullandığını; yani temelde altın, değerli taş taşımak yerine bu banknotlarla ticari işlemleri yaptıklarını gösteriyor.
Rusçadan Farsçaya kadar her yerde kalabalık bir askeri ve idari lügatı bugünün dillerine bırakmışlardır. İstilaların ve savaşlarının gaddarlığı ve kan dökücülüğü yanında, arkadan yapılan, bir restorasyon dönemi olarak adlandırılabilir. Tabii ki idari teşkilatta kabile yapısından gelen ve aile strüktürüne dayanan sistem hâkim olduğu için ömürleri uzun olan devletler ortaya çıkaramamışlardır.
Cengiz Han’ın oğulları içinde en başta Cuci gelir. Cengiz Han hayattayken öldü. Onun arkasından gelen Ögedey, Çağatay ve torunlarından Hülâgû ve Batuhan’ı sayabiliriz. Kubilay Han zamanında Çin’e girdiler. Çin’in medeniyeti ve coğrafyası içinde, ki bir gayya kuyusudur, kısa zamanda kayboldular. Torunu Batuhan, Rusya’yı istila etti; Altın Orda devri onun eseri sayılabilir. Hülâgû ise gaddarlığıyla meşhur olduğu için İran ve Irak’ta kurduğu hâkimiyette yaktıkları ve yıktıklarının arkasından yaptıklarıyla tanınır. Hülâgû’yü durduran Memlûklar oldu. Ayn Callût’ta Moğol askeri hâkimiyetinin bitiş dönemi başlamış oldu.
Bugün Moğol tetkiklerinde ileri bir aşamada olduğumuz söylenemez. Ülkemizde bazı görüşler Moğollarla Türkleri ayırmayı biliyorlar ama bu ayrımın unsurlarını iyi tespit edebilmiş değiller. Cengiz Han’ın menşeini tartışmalı hale getiriyorlar. Hiç lüzumu yok; Moğol’dur, önemli bir komutandır. Hiç şüphesiz ki Türk kabilelerinin büyük ölçüde desteklediği ve bilhassa Batı Asya hâkimiyetinin kuruluşunda büyük rol oynadıkları bir devirdir.
EBEDİ BİR HAYATI İSTİYORDU
Cengiz Han’ın uzun değil, ebedi bir hayat isteği olduğu malum; bu mümkün değil. Ama uzun bir hayat için önerilen reçetelerin bugün bile kullanılabileceği açık. Özellikle şu pandemi ve kıtlık döneminde bu reçeteleri tatbik etmekte fayda var. Az et yemeyi, iyi ve taze sebzeyi tavsiye ediyorlar. Alkollü içkilerin kullanılmasında dikkatli olunmasını, özellikle o zaman pek yaygın olmayan, hatta bilinmeyen tütünün kullanımının burada yasak edileceği açıktır. Ne yazık ki Cengiz Han bu listede yer alan avlanma yasağına ve et yemeye riayet edemedi. Ömrü daha kısa oldu.
Timuçin’in ismini bugün Türkler de kullanıyorlar. Doğrusu güzel yansıyor. Her askerin, komutanın isminin diğer milletler tarafından benimsendiği açıktır. Moğolca ve Türkçede şüphesiz ki ortak bir lügat vardır. Ama bu ortak lügat Farsçada da, Rusçada da vardır. Ortak lügatın içinde hayati kelimelerin çok farklı oluşu; mesela sayılarla, aşk ve sevgiyle ilgili farklar olması bu ayrılığı belirler.
HER MİLLET BİRBİRİNE MUHTAÇ
1227, yani yakında 800. yılı anılacak olan Cengiz Han’ın ölüm yılı, onun bıraktığı imparatorluk kadar, bugün ismi etrafında ilginç canlanma emareleri gösteren Moğolistan için de önemlidir. Bunu burada belirtmek istiyoruz. Demek ki ülkemizde bu tetkiklerin artırılmasında büyük fayda vardır ve küçümsenecek bir alan değildir. Tam tersine Türk tarihinin özgün çizgilerinin ortaya çıkması için gereklidir. Ta 18. asırdan beri Avrupa şarkiyatçılığının da ilgisini bu nokta çekiyor.
Yakın gelecekte 800. yıl anma ve tarih tetkiklerinin ortaya çıkışı, uzak Moğolistan’daki Moğollarla bizim ülkemizdeki Türklerin ve Orta Asyalıların tekrar bir müşterek tarihi her safhasıyla anmasına vesile olacaktır. Gezegenimizde her millet, her coğrafya birbirine muhtaçtır. Onu bağlayacak unsurların üzerinde durmamız gerekir
Başkomutanlık Meydan Muharebesi... 100. yıl
#Başkomutanlık Meydan Muharebesi#ATATÜRK#Ayla Gedik
Ağustos 28, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
14 Ağustos gecesi ilk yürüyüş başladı. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin kazanılması ve orduların süratle harekete geçirilişi ile 12 gün içinde evvela İzmir sonra Bursa işgalden kurtuldu. Kuzeybatı Ege’deki merkezler için süre iki gün daha devam etti. Türkiye bugün Küçük Asya’nın kurtarılışının 100. yılını kutluyor.
Haberin Devamı
Bu yıl Türkiye, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sona erdirilmesini hazırlayan bir dizi olayın 100. yıldönümünü kutluyor. 1921 Eylül’ünde Anadolu’nun kaderini değiştiren Sakarya Muharebesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti dış dünyaya artık Türkiye’yi temsil ettiğini göstermişti. Türk tarafından tasdik edilmeyen Sevr Muahedesi’nin işlemez olduğunu İtilaf Devletleri de kabul ettiler.
Bu savaşın sonunda Yunan politikacıları ve ordu komutanları İngiltere ve bilhassa Fransa’nın müzaheretini kaybetmişti. İstanbul’da Fransız işgal kuvvetleri komutanı ünlü Mareşal Louis Franchet d’Espèrey, Yunanistan’ın İtilaf Devletleri safında Küçük Asya’da bulunmasını pek hoş karşılamadığını bazı vesilelerle ortaya koydu. Bunlardan birisi; İngiltere’nin yüksek komiserlik görevini Yunan kuvvetlerine devretme talebinin onun tarafından sert bir şekilde veto edilmesi oldu.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Dış politika değişti. Sovyet Rusya ve yeni kurulan Sovyet Azerbaycanı Ankara’ya elçi gönderdiler (Aralov ve Abilov). Keza Afganistan ile birlikte Türkiye Meclis Hükümeti Moskova’da sefaret açtı; bugün bile o binada oturuyoruz. Fransa, Ankara temsilciğini tanıdı. İstanbul temsilcisiyle birlikte Ankara’dan da bir temsilci Paris’teydi (Ferit Bey).
Başkomutanlık Meydan Muharebesi... 100. yıl
SAVAŞ BİTİRİLMELİYDİ
Atmosfer değişti. Ankara ve İstanbul birbirine yanaşmaya başladı, lakin gelişmelerin çok olumlu göründüğü o anda en zor safha da başlamıştır. Anadolu’da savaş bitirilmelidir. Nihai savaşın bitirilmesi için en riskli görünen harekât planının tercih edilmesi kaçınılmazdı. Bugünlerde çıkan General Ahmet Yavuz’un “Büyük Taarruz” adlı monografisinde görüyoruz. Savaşın savunma ve taarruz bölümlerini bir askeri tarihçinin, strateji uzmanının gözünden inceliyor. Kolay ve kendiliğinden gelişimle sağlanabilecek bir savunma ve karşı taarruz dönemi söz konusu değildi. Her şeye rağmen bu safhada Anadolu’nun boşaltılması, İtilaf Devletleri için söz konusu değildi. Hatta olmayacak teklifler devam ediyordu.
Haberin Devamı
Meclis’te de muhalif grup vardı. Ağustos 1922 ile Eylül 1921 arasındaki 11 ay Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşlarının, bu muhalefeti yer yer telkin, yer yer sertlikle yönlendirmesi ve durdurması ile geçti. Büyük Taarruz’un harekât olarak başlangıcının gizlenmesi gerekiyordu. Olacağı belliydi ama ne zaman ve nasıl? Başta Gazi olmak üzere komutan heyeti planları tasarlayıp cepheye hareket ettiği gün dahi Yunan ordusunun çekildiği bölgeye yöneldiklerinin ve onların şehirde olmadıklarının kimse farkında değildi.
YENİ BİR TÜRKİYE DOĞUYOR
Büyük Taarruz’un ilk safhasında esir bulunan İngiliz General Charles Vere Ferrers Townshend ile görüşen Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya Townshend verdiği raporda; “Türk milli ordusunun güçlü ve etkin olduğunu, İngiltere Hükümeti’nin bunu doğru kavrayamadığını” belirtir. Yeni bir Türkiye doğuyor, İngiltere bunu anlamış değil. “Türk’ü, Avrupa dışına ve sadece Anadolu’nun kalbine itmeye çalışmak çılgınlıktır” diyordu. Lloyd George, Anadolu komutanlarının, en başta Mustafa Kemal Paşa’nın büyük bir general ve yurtsever olduğunu fakat Türklerin ve Müslümanların başının İstanbul’daki halife olduğunu beyan ediyor.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Garp Cephesi Komutanlığı’nın yaptığı hesaplamalara göre taarruz planına uygun olarak birliklerin yeniden tertiplenmesi için 10 güne ihtiyaç vardır. İki gün de son hazırlıklar için gerekliydi. Böylelikle 14 Ağustos gecesi ilk yürüyüş başladı. İki tarafın kuvvetleri arasında ilk anda eşitlik göze çarpabiliyor ama stratejik silahlarda ve özellikle mekanize nakliyatta Yunan kuvveti halen üstündür. 30 Ağustos Başkomutan Meydan Muharebesi’nin kazanılması ve orduların süratle harekete geçirilişi ile 12 gün içinde evvela İzmir sonra Bursa işgalden kurtuldu. Kuzeybatı Ege’deki merkezler için süre iki gün daha devam etti.
KAPİTÜLASYONLAR SORUNU
Mudanya Mütarekesi bu süratli zafer üzerine 2 Ekim’de başlayacaktır ve doğrusu o vakte kadar aralarında uzlaşmazlık çıkan İtilaf Devletleri daha mütareke anında Lozan’daki vaziyetlerini ortaya koymaya başladılar. Türkiye üzerinde kaybetmek istemedikleri unsur; araziler değildi. İtalya ve Fransa ve hatta İngiltere bu konularda artık Yunanistan’a fazla taviz verilemeyeceğini görmüşlerdir. Sorun Boğazlar’ın kontrolü ama bilhassa kapitülasyonlar rejiminin sürdürülmesidir.
Haberin Devamı
Mudanya Mütarekesi bu sorunların tartışılması için bir boşluk yaratmaya hükümlerle sona erdi. Türkiye bugün Küçük Asya’nın kurtarılışının 100. yılını kutluyor. Gelecek yıl Lozan Barışı ve Cumhuriyet’in 100. yılına giriyoruz. Şurası çok açıktır; bazı konularda Lozan Barışı’na rağmen İtilaf Devletleri nüfus mübadelesi gibi konulara Venizelos yanında müdahale ederek yeni Türkiye’yi de şenlendirmek gayretindeydiler. Maalesef mübadelede bilhassa Karamanlı Rumlar denilen Hıristiyan Türklerin buna tabi tutulması, gelecekteki Türkiye için bir noksan yaratacaktır.
Uzun bir umumi harp bütün Avrupa’yı yormuştu. Birinci Cihan Savaşı sonunda savaşa geç katıldığı içi diri bir kuvvet olan Yunan ordusu ve politikası ise “Küçük Asya faciası” dedikleri hazin yenilgi ile tahribata uğradı. Ama şurası açıktır; çok zor bir 11 yıl geçiren Türkiye’nin geleceği söz konusudur. Yeni Türkiye’nin isteyeceği tek şey iktisadi yenilenme, nüfusunun eriyen kısımlarını sağlık ve eğitim tedbirlerini alarak geliştirme ve ülkeyi yeniden kurmaktır.
Haberin Devamı
O GENÇLERİ KAYBETTİK
Bunlar Birinci Harp’in yıkıntısını yaşayan Avrupa ülkelerine göre bazı alanlarda başarıyla erkenden tamamlandı. Tamamlanamayan ise bu uzun harpte kaybettiğimiz iki dünyaya; yani Doğu ve Batı’ya hâkim münevver gençlik, becerikli çiftçiler ve zanaatkârlardır. İnsan nüfusunu sağlıklı olarak yeniden kazandık ve büyüttük ama eski Türkiye’nin mirasını iyi kullanan bir gençliğin henüz yetiştirilmesi söz konusu.
Bugünün Türkiye’sinde en önemli unsur dış politika ve savunmada kendi geleneksel yönelimimizi, savaşçı yapımızı ve sağlamlığımızı koruyabilmektir. Bu kadrolarda zayiat ve durgunluk görülürse sorun halledilmemiş demektir. Birinci Cihan Harbi’nin fiilen bitişinin 100. yılındayız. Halen ne Avrupa ne Asya hukuka bağlı, güvenli, savaştan uzak, huzurlu ve adaletli bir dünya düzeninin içine girmedi. Pembe ufuklarla yaşayışımızdan ve güvenliğimizden taviz verme durumunda değiliz, maalesef.
ATATÜRK NASIL KOMUTANDI
1921 Eylül’üyle 30 Ağustos 1922 arasında dünya askeri tarihinde ünlü bir komutan ortaya çıktı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri dehası, bizim ülkemizdeki kasıtlı bazı cahillerin dışında hiçbir yerde tartışılmıyor. Osmanlı’nın 19. yüzyılda başlayan kurmay eğitimi Cumhuriyet döneminde devam ediyor. Bugün ordunun bayramıdır ama aynı zamanda milletindir. Demilitarizasyon (askersizleşme) Türkiye için bir fantezidir ve yanlış bir fantezidir. Yine aynı şekilde diplomasimizde de kadrolarımızın ayakta tutulması için gayret etmeliyiz. 2020’lerin dünyası bu konuda hatalar yapmamızı, gaflet içinde bulunmamızı mahzur gösteremez.
DOSTUMUZUN ARDINDAN / AYLA GEDİK
Ayla Gedik’i pazartesi günü ebediyete uğurladık. Onunla bundan 30 sene kadar önce tanıştım. Doğrusu hayatta dert ve sıkıntıları ciddi olarak ele almanın yanında mizah duygusunu kaybetmeyen nadir insanlardandı. Bu tarafımızla çok iyi anlaştık. Ne yazık ki son senelerinde asrın hastalığı görüşmemizi ızdıraba çevirene kadar bu rastlaşmalar devam etti. Gedik ailesinin, geçirdiklerine rağmen devlet kuruluşu ve ana kurumları konusunda gayet tutarlı bir görüşü vardı. Ayla’nın da merhum kardeşi Arda Gedik gibi bu görüşe sahip olduğunu bizzat müşahede ettim. Herhalde anneleri yargıç ve milletvekili merhume Melahat Gedik’in bu terbiyede büyük payı vardı.
Bir yaprak dökümü yaşıyoruz. Bizim nesilde en candan arkadaşlarımız aramızdan ayrılıyor. Bâki kalan hakikaten, hoş bir sadâdır bu kubbede..
Jean-François Champollion
#Jean-François Champollion#Mısır#30 Ağustos
Eylül 04, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Jean-François Champollion, Fransa’nın artık tükenen üniversal dâhilerindendi. Yunanca, Latince, İbranca, Aramca ve Kobtça gibi ölü dilleri öğrenmişti. Eski Mısır’ın şifrelerini taşıyan Rosetta Taşı’nı kendi lisan zekâsı fakat üstün matematik bilgisiyle çözmeyi başardı. Eski Doğu’yu ve Mısır’ı öğreten bir öncü filolog ve filozoftur.
Haberin Devamı
1832 yılının 4 Mart günü 41 yaşındaki ünlü bir Fransız, Paris’te öldü. Fransa’nın artık tükenen üniversal dâhilerindendir (“génie universel” için daha çok bizdeki “hazerfen” tabiri kullanılmaktadır). Çok küçük yaşlarından itibaren Collège de France ve Doğu Dilleri Okulu’nda Yunanca, Latince, İbranca, Aramca ve Kobtça gibi ölü dilleri öğrenmişti. Mecburi olan askerlik görevinden Bonaparte’çı kliğin sayesinde kurtuldu. Lakin arkadan gelen krallık rejiminde bunun sıkıntısını çekti. Bu dâhi ve iddialı gencin koruyucuları çıktı; Jean Baptiste Joseph Fourier gibi bir politikacı ve Avrupa oryantalizminin en ünlü ve hayırhah mensubu Joseph von Hammer-Purgstall’ı da himaye eden Silvestre de Sacy bunların başındaydı.
Jean-François Champollion
HER ŞEYİ KOPYA ETTİLER
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Napoléon’un Mısır Seferi adeta büyük İskender’inkinin taklidiydi, Nil Nehri’nin kaynağını boşuna aramıştı o da. Lakin emrindeki botanikçiler, ressamlar, coğrafyacılar alayı Mısır’ın bütün bitkilerini, hayvanlarını, böceklerini, gördükleri anıtların üzerindeki yazıtları ustaca kopya etmeye giriştiler. Mısır’ın keşfi serisi yayınlandı; 19. asrın en ünlü eserlerindendir. Bir yayın abidesidir.
Rosetta Taşı; yani Raşit Taşı diyebileceğimiz Nil deltasındaki mevkide bir Fransız Albay ve birliğinin keşfettiği levha; aşağı yukarı yarım metre civarındaydı ve üzerinde üç dille aynı olay kaydedilmişti. Helenistik ve Roma devrinde Şark’ta böyle iki-üç dilli tebliğlere rastlanır. Birincisi klasik Yunancaydı. Gayet rahat okudular. Tıpkı Fransızlar gibi bu taşı Abukir’deki Nelson’un zaferinden sonra Fransızların elinden alıp İngiltere’ye taşıyanlar ve yine 19. asrın üniversal dâhilerinden biri olan Thomas Young’a verenler...
Jean-François Champollion
Jean-François Champollion, bu genç dâhi, metni İngilizlere kaptırmaktan şikâyetçiydi ve ilk okumayı da Thomas Young’ın yapmasının eksik ve yanlış olduğunu hatta ana metni tahrif ettiğini ve zedelediğini iddia etti. 1820’lerde eline geçen metni kendi lisan zekâsı fakat üstün matematik bilgisiyle çözmeyi başardı. Eski Çağ’ın Doğu dünyasındaki yazıtlar gibi fonetik olmanın yanında yer yer de ideografik; yani birkaç heceyi kapsayan kelimelerin de yazıyı hızlandırmak için kullanılan bir ilave olmasından dolayı orijinal bir yazı.
Haberin Devamı
BİRÇOK KÜLTÜRÜ ETKİLEDİ
2000 sene insanlığın taklit edemediği piramitler malum; üstün Roma mimarisinin bile Mısır piramidini aynı formla taklit edemediği açıktır. Bulunan mezar eserleri Eski Roma ve Doğu Roma başkentine dikilen, bugün Sultanahmet’teki dikilitaşlar gibi kitabelerden ve de İskender’in haleflerinden Ptolemaios zamanında Mısırlı rahip Manetho’nın kendi dilindeki metinleri okuyarak Yunanca kaleme aldığı “Manethon” tarihinden Eski Mısır’ı tanımak, ancak eski dünyada Yunancayı okuyanlara ve Yeni Çağ milletleri aydınlarına hastı. Yeryüzünün bu en orijinal uygarlığı, artık kendisini edebiyatı, öz dili, felsefesi ve ülkelerinin adını taşıyan kimya (şemia) bilimiyle ve özgün tıp bilgisiyle modern insanlığın önüne çıkarttı. Resim ve dekorasyon bile etkilendi. Fransa’nın art nouveau denen dalı, Almanya’da jugendstil diye bilinir, Eski Mısır dünyasından etkilenmektedir. Champollion Mısırlıları tanıtan bir tercüme bilimi, bir sağlam yorumculuğun kurucusudur.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
ESKİ DOĞU’YU ÖĞRETTİ
Champollion için Eski Mısır özgün bir medeniyettir. Kendisinden sonrakiler ve çağdaşları tarafından da birçok hususta kopya veya adapte edilmiştir. Akdeniz dünyasının her yerinde bu medeniyetin kalıntılarına rastlanır. Champollion, devrinin insanları gibi muasır medeniyetin temelde Eski Yunan ve münhasıran Eski Yunanistan tarafından teşkil edildiğine inananlardan değildi. Mısır onu büyülemiştir; çoğumuzu olduğu gibi... Eski Doğu’yu ve Mısır’ı öğreten bir öncü filolog ve filozoftur.
1822’de, Rosetta’nın Eski Mısır dili Kobtçanın Helenistik devirde Yunan harfleriyle yazılmasını da ihtiva eden (dimetiki) öncülüğü ve nihayet Cleopatra’nın isminin hiyeroglifteki kaydının çözülmesiyle çorap söküğü gibi gitti. Kraliçenin kendi kadar çekici ve güzel dil; Champollion’un bu eski medeniyeti modern dünyaya tanıtan bir baba, bir kurucu haline gelmesini sağladı.
Yayınlar, Thomas Young’cılarla Champollion’cular arasında bir kavga yaratsa da Bonapartist Fransa, Mısır’ı sadece işgal etmekle kalmamış, araştırmacılık iddiasını asıl Champollion’un zaferiyle tamamlamıştı.
Haberin Devamı
MİLLİ GÜNLERİ KUTLAMAK
Benim her zamanki ifadem; Anadolu Türkleşmesi, beşeriyet tarihindeki İsrail’in yeniden kuruluşu istisna edilirse en son ‘etnogenes’ denen etnik yapının, kültürün yeniden biçimlenmesini sağlayan bir olaydır. Bunun tarihini 1071 Ağustos diye veriyoruz ama Alp Arslan’ın hedefi Küçük Asya’nın ortası ve batısı değil, doğrudan doğruya Suriye, Filistin ve Mısır’dı. Buna rağmen bir asır içinde İran Selçukluları Türkiye’ye yayıldılar.
Jean-François Champollion
ZAFERLER AYI AĞUSTOS
Yunan, Roma devrinde bazı istisna bölgeler ve önemli şehirler dışında, yerleşenlerin pek tercih etmediği dağ şehirleri ve iskânsız mahaller, aşiretler tarafından ele geçirildi. Buralarda bazı yerleşmeler ortaya çıktı. Kısa zamanda ecdadın Yeni Roma anlamında kullandığı “Rumî” (Rum ülkesi) tabiri İtalyanlar tarafından “Turchia”, “Turchomania” olarak ifade edilmeye başlandı. Ağustos ayı, Türk savaş tekniği ve sefer zamanlarının iklimle bağlantısı yüzünden bir zaferler ayıdır. Mohaç gibi, Büyük Taarruz’un girişi sayılan Sakarya Muharebesi gibi...
Haberin Devamı
Bir zamandır, bu ordu bayramımızın milletin bayramı olduğu da unutularak bir ilgisizlik hâkim oldu. Hatta tatil yerlerinde kümelenmek, 30 Ağustos kutlamalarını sadece askeri birliklere bıraktı. İnsanların alışkanlık ve özlemini değiştirmenin manası yok. Sayfiye yerlerinde de bu bayram kutlanır. Nitekim bu sene 100. yılında bunu biraz gördük. Pekâlâ birçok konferanslar akşam açık havada yapılabilir (benim de yaptığım gibi), fener alayları, kutlamalar yurdun dört köşesinde tekrarlanabilir; hatta daha bile iyi oluyor. Herhalde “Büyük Taarruz”, Ankara, İstanbul, İzmir’de canlı bir şekilde kutlanmanın ötesinde de yoğun olarak anılmalıdır.
TEKDÜZELİKTEN KURTULMALIYIZ
Milli bayramları kutlamada bir tekdüzeliğe girildi. Tekdüzelik derken, yazı-çizi, tören, konser, asıl önemlisi tarih sempozyumlarının noksanlığından söz ediyorum. Vakıa bu yıl Milliyet gazetesinin Mert İnan editörlüğünde çıkardığı ilave, Yılmaz Özdil’in edebi bir şaheser olarak nitelendirilecek yazısı, yeni görüşler, askeri tarihçilerimiz ve komutanlarımızın (Dr. Selim Erdoğan, Ahmet Yavuz Paşa gibi) monografileri durumu değiştirmişe benziyor.
Ama inşallah gelecek yıl Lozan Antlaşması üzerindeki yavanlıklar, saçma iddialar, yanlış yorumlar yapılmaz. Aziz Cumhuriyet’imizin 100. yılı, sadece Türkiye’nin değil bütün Türk dünyasının, Şark’ın tarihi dönüşümü olarak ele alınır. Bunu için canlı bir hazırlık henüz göremiyorum ama ne beis! Şu andan itibaren de gayrete gelinebilir.
Türkiye’nin rengi İzmir
#İzmir#Osmanlı İmparatorluğu#İstiklal Savaşı
Eylül 11, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
İzmir, İstiklal Savaşı’nda milliyetçiliğin sadece siyasi ideoloji ve hissiyatında değil, örgütlenmede de çok yaygın olduğu bir bölge oldu. Helen nüfusun Yunanistan’a yönelen küçük Asya göçü sosyal facia yarattı. İzmir ise geçirdiği sıkıntılara rağmen kalkınmasını sürdürdü. Bugün de İzmir önemli bir öğrenci şehridir ve memnuniyetle belirtmek gerekir ki sanatsal faaliyetlerde, kitap okumada son 40 yılda önemli hamleler kaydedildi. Türkiye’nin rengi olan İzmir halkının kendine özgü bir zarafeti, bir tatlı yaşam tarzı var.
Haberin Devamı
İzmir Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın vilayetinin merkezi noktasıdır. 1912’ye kadar kapladığı alan itibarıyla ancak muhteşem Selanik vilayetiyle mukayese edilebilirdi. İkisi de Ege’nin incisiydi; imparatorluğun dışarıya açılan kapısıydı.
Selanik’in farkı Balkanlar’ın içinde olması, Avusturya ve Rusya gibi barut fıçısına dönüşmüş, kendisi de etrafı ateşlemeye hazır imparatorluklara yakın olmasıdır. Selanik coğrafi ve etnik yönden Makedonya’nın başkentidir ve içindeki etnik grupları saymak için iki elin parmaklarını kullanmak gerekir. İzmir’in ise Batı dünyasına açıklığı daha sınırlı ve Şarklı olup Anadolu’yla teması daha fazladır. Osmanlı’nın Aydın vilayeti ise bugünkü Manisa, Uşak, Denizli ve Muğla’yla birlikte bütün İzmir’i içerir; yapıları itibarıyla renkli ve gösterişli, içindeki toplumların birbirleriyle iletişimi açısından daha dengeliydi. Hıristiyan Rumlarla Yahudiler arasında her Pesah Bayramı’nda, çıkardıkları çatışma ve Yahudi mahallerine saldırı dışında Rum nüfusun da fazla olay çıkardığı görülemezdi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Türkiye’nin rengi İzmir
FACİALARA SEBEP OLDULAR
1900’lerde Rumeli’den ve ardından adalardan gelen göçmen kitlesi bile beklenildiği gibi bir gerilim yaratmadı. Bereketli topraklar herkesi doyurdu ki kitlelerin birbirleri hakkındaki kanaatleri açığa çıkmaktan çok örtülü olarak hayata devam ettiler. Yine de bazı yazarların söylediği gibi (Paradise Lost - Giles Milton) “Kayıp Cennet” lafını kullanmak yanlış. İzmir etnik grupların yaşamı açısından hiçbir zaman bir cennet değildi. Mütareke günlerinde bu gerilim daha da fazla arttı. Zenginliklerden istifade edenler doymadı. Venizelos’un akıllı bir seçimle gönderdiği vali Aristeidis Stergiadis Türklerle Rumlar arasında adil bir idare yaratmayı daha makul bulmuşken yerli Rumlar bu tavra pek sıcak yaklaşmadılar. Aynı zümre valinin Levantenlerin menfaatine daha çok çalıştığını söyledi ki Stergiadis’in Levanten cemaate mensup insanlar arasında bir çay partisine bile katıldığını söylemek mümkün değildir. Batılı askeri güçlerin zırhlıları körfezde beklerken karaya çıkardıkları, Cihan Harbi’nde en az yıpranan taze Yunan kuvvetleri şehire bir asayiş ve güven getirmekten çok, daha ilk anda facialara sebep oldular. İşgal tecrübesi olan bir memleket değildi. Üstelik İoannis Metaksas gibi akıllı kurmayların “Sakın çıkmayın” tavsiyesi hilafına Ege’nin işgaline başladılar.
Haberin Devamı
İzmir, İstiklal Savaşı’nda milliyetçiliğin sadece siyasi ideoloji ve hissiyatında değil, örgütlenmede de çok yaygın olduğu bir bölge oldu. Zengin toprak, orada yaşayan kârlı çıkar; giden için aynısı söylenemez. Helen nüfusun Yunanistan’a yönelen küçük Asya göçü sosyal facia yarattı. İzmir ise geçirdiği sıkıntılara rağmen kalkınmasını sürdürdü.
YAŞAM TARZLARI ÖZGÜN
Bugün şehrin nüfusu ve hele bu nüfusa yakından bağlı olan civardaki mamur ilçe ve kasabaları da ilave edersek İstanbul’dan sonra ikinci kalabalık bölgedir. Nüfusun devamlı artışı problemler yaratıyor. İzmir Türkiye’deki sanayinin gelişme hızına uymuyor. Buna üzülmenin gereği yok; çünkü sanayi aşırı büyüme gösterse ve hele İstanbul’u takip etse, yurdun ve bütün Akdeniz coğrafyasının bu mamur beldesi ve bölgesi de harap olurdu. Çevre problemlerinden geçilmezdi. Bugün bile yeterince sorun vardır. İzmir halkının kendine özgü bir zarafeti, bir tatlı yaşam tarzı var. İktisaden sıkıntılı dönemlerde hayatın rengini korumayı bilirler. Son zamanlarda gelen göç bu havayı değiştiriyor. İç göçün yarattığı yeni İzmir ve bölgeler İzmir’e intibak konusunda isteksiz veya gecikmeli. Dış göç ise halledilebilir problem olmaktan çıkmıştır. İzmir’de 170 bin Suriyeli göçmen var. Resmi rakamlara göre bunların 150 bini geçici koruma kapsamında, tahminen 20 bin kadarı geçici koruma kapsamı dışında. Memleket içindeki sığınmacı göçlerinin kayıtlara geçmediği ve bu göçü yapanların talimatların aksine bilgi vermediği biliniyor.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
20 YILDA ÇOK DEĞİŞTİ
Göçmenlerin yaşadığı merkez semtler Basmane, Tilkelik, Agora’nın civarı görülmemiş bir renklilik içinde. Bu renk her zaman kozmopolit kültürün kendisinden beklenen tatlılık ve neşeyi getirmiyor. Merkez Konak ilçesi çevresinde yani Alsancak’la Göztepe arasında öyle merkezler var ki suçluluk oranı ve şekillerine Türkiye’nin başka yerinde rastlamak zor. Üzücü manzaralar; çünkü bizim neslimiz için İzmir büyük bir liman şehri de olsa aynı zamanda Ege’de sıcak bir konaklama yeri. Adeta kendi evimizin bulunduğu bir mahalle gibiydi. Uzun gezilerden gelip İzmir’de oturanlar, İzmir’de konaklayanlar, batı Anadolu turu yapan mihmandarlar orada sıcak bir yuva bulurlardı.
Haberin Devamı
Son 20 yılda bu ortam altüst olmuştur. Bir evvelki 20 yılda da İzmir belediyelerinin tutumu, içişleri bakanlıklarının vaziyete hâkim olamaması bu değişimi hazırlamıştır. Demokrasilerde yönetim bir yerin sosyal yapısını, çevresel şartlarını korumakla mükelleftir. Kontrolsüzlük ve dağıtmanın adı anarşi ve sorumsuzluktur.
İzmir’de kamusal kurumlar son derece ihmal altındadır. Temsili kurumlar, vilayete bağlı idari birimler, bilhassa sayısı hayli yüksek olan fahri konsolos ve başkonsolosluklar (bazıları büyükelçi rütbeliler) ve bu rütbelilere karşı da Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nı temsil eden, iyi ilişkileri kuran Türkiye Cumhuriyeti’nin İzmir’deki mesul temsilcisi olan büyükelçinin ofisleri sıkıntılar içinde çalışıyor. Halka hizmet veren sağlık ocakları, okullar, maliyenin ofisleri için de bu ihmal söz konusudur. Bu konunun birinci derecedeki mesulü onlarca yıldan beri hükümetlerin İzmir bütçesine ayırdığı miktar, ikinci derecedeki sorumlusu ise tabii ki İzmir’in kendidir. Zengin bir şehrin ve bölgenin devletin işleyişine katkısı söz konusu değildir.
Haberin Devamı
LÜZUMSUZ GÖKDELENLER
Kültürel kurumların inşasında birkaç müteşebbis; ön planda Lucien Arkas veya Yaşar Holding gibi kurumların yanında ticaret ve sanayi odalarının faaliyetleri çok hissedilmiyor. Böyle bir yapıyla da dünyada yer etmeye çalışıyoruz. Şehrin imarına dikkat edilmiyor; lüzumsuz gökdelenlerin bu bölgenin profilini bozmasına niçin göz yumuluyor? Deprem felaketi gelmese zelzele bölgesi olan yerde inşaatların kalitesine dikkat edilmiyordu. Hatta bu ihmalin habercileri ve göstergeleri 17 Ağustos depreminden sonra İzmir’de bile Karşıyaka’da bazı yerlerde görülmüştü.
Ege Bölgesi, daha ilk çağdan beri büyük imparatorlukların en seçkin kalıntılarını barındırır. İran Ahameniş İmparatorluğu’nun Kuzey Ege’deki kalıntıları İran’ın kendi kadar hatta yer yer daha da göze batacak kadar muhteşemdir. Roma İmparatorluğu’nun İtalya’yla rekabet eden bölgesi batı Anadolu’dur. Osmanlı modernleşmesinin en göze çarpan eserleri bu bölgededir.
ÖNEMLİ ADIMLAR ATILDI
Cumhuriyet Türkiyesi’nde İzmir’in eğitim kurumları seçkin öğrenciler yetiştirdi. Sadece İzmir Kız Lisesi’nin akademik hayatta kadın üyelerin yer almasını sağlayan önemli bir kurum olduğu herkesin malumudur. Bugün de İzmir önemli bir öğrenci şehridir ve memnuniyetle belirtmek gerekir ki sanatsal faaliyetlerde, kitap okumada son 40 yılda önemli hamleler kaydedildi. Türkiye’nin rengi olan İzmir ve çevresinin oynadığı önemli role göre hükümet ve bütçe desteği almadığı, belde ileri gelenlerinin gazetenin, tiyatronun ilk ortaya çıktığı bu entelektüel tarihi bölgeye uygun derecede bir faaliyetin içinde olmadığı görülüyor. İhmal ve kusur tek taraflı olmaz. İzmir fazlasını hak ediyor demiyoruz, mutlaka gereklidir. Bu gereğe uymadığımız takdirde bir çevresel faciaya ve fakirleşmeye mahkûm olacağımız çok açıktır.
Majesteleri
#Kraliçe Elizabeth#Charles#Topkapı
Eylül 18, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
2008 yılında Türkiye ziyaretinde Topkapı Müzesi'nin başındaydım. Hükümet ve vilayet Bursa'daki mihmandarlığı bana verdiler. Tabii Topkapı için de aynı şey söz konusuydu...
Haberin Devamı
TÜRKLERİN imparatorluğu, ilk ciddi ilişkisini I. Elizabeth devrinde kurdu; I. Elizabeth, Windsor Hanedanı’nın en parlak üyesidir. VIII. Henry gibi hususi hayatının gürültülerini bastıracak ama çağdaş İngiltere’ye veçhesini kazandıracak kadar güçlü bir hükümdarın ondan da güçlü kızıydı. Bugünün Katolik ritüeline bağlı ama Roma’daki Papa’yı ve hiyerarşisini reddeden, İngiltere Kilisesi’ni kuran hükümdar... Parlamentoyu baskı altında tutmaya çalışsa ve bunda muvaffak olsa da böyle bir kurumu katiyen ortadan kaldırmayı düşünmeyen ve İngiliz demokrasisinin temel taşını 1215’ten sonra atan hükümdardı.
Majesteleri
O ARMADAYI YENDİ
1. Elizabeth hayatında, namağlup denen İspanyol armadasını yendi (8 Ağustos 1588). Böylece 1571’de İnebahtı’da büyük şöhret kazanan İspanyol armadası kısa bir süre sonra İngiltere tarafından sahneden itilmiş oldu. Bahriyenin zaferini, İngiliz endüstrisinin mamulatını sağa sola taşıyan “Hindistan Kumpanyası” ve sivil donanma perçinledi. Bizzat İspanyol sömürgeleri bile İngiltere ile yapılan kaçak ticaretle yaşar hale geldi. Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere ile ilişki kurmak durumundaydı. Kraliçe, ilk sefiri İstanbul’a yolladı. Ahaliyi ilgilendiren, sadece sefir William Harborne’un gemisinin haşmetli yapısıydı. Günlerce İstanbul halkı tuttukları kayıklarla gemilerin etrafında dolaştılar. Galiba bunun gibi bir görünümü İstanbul’a gelen ilk ABD uçak gemisi dolayısıyla da yaşamıştık.
Majesteleri
ANAYASAL MONARŞİ
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
İngiltere, Fransa kadar yoğun olmasa da Osmanlı İmparatorluğu ile dost ve müttefik bir krallıktır. Windsor sülalesinden sonraki karışık devir ve nihayet Aşağı Saksonya’dan Hannover Hanedanı’nın akraba olduğu bu memlekete I. George’un kral gelmesiyle bu ilişki devam etmiştir. Halihazırdaki hanedanın adı Hannover’di. Büyük savaşta Almanya’nın karşısında olmak dolayısıyla Windsor ismi tercih edilmiştir. Bu hanedan, İngiltere’de hükümdarın kabine toplantılarının bile dışında kalmasını temsil eder (sebep, sözde ilk iki kralın İngilizceyi yeterince bilememesiydi). Britanya anayasal monarşinin mucidi bir ülkedir. Ve parlamentarizmin yüksek zirve noktasıdır ve bu devirde İngiltere hükümdarları bilhassa Victoria dünya tarihinde isim yaptı. Çünkü onun hükümdarlığı sırasında İngiltere daha da büyüdü, müesseseler kuvvetlendi, Hindistan icat edilmiş bir gelenekle Britanya’nın parçası oldu. Kraliçe Victoria halk tarafından sevilen bir hükümdardı.
Majesteleri
HAYAT YERİNDEN OYNADI
Haberin Devamı
Zor zamanlara ve hızlı modernleşmeye rağmen saltanat süresi itibarıyla büyük annesini geçen II. Elizabeth, Britanya halkının sevdiği monark olarak ömrünü tamamladı. Dünya değişti. Gündelik hayat yerinden oynadı. I. Dünya Savaşı hatta ikincisinden evvel, İngiltere’de kraliyetin kaldırılmasından söz eden kişiyi, muteber misafir bile olsa İngiliz ev sahibi sofradan kovalayabilirdi. Oysa bundan 20 sene evvel yapılan anketlerde monarşiye karşıt olanlar nerdeyse yüzde 50’ye yaklaşıyordu ve bu telaffuz edilir olmuştu. O ülkede istikrarın ve ekonomik dengenin bozulması Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlamıştı, ama krizlerin yarattığı yığılma dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı’nı bile aratan iktisadi krizlerin hepsi II. Elizabeth İngilteresi’ni buldu. Şüphesiz İngilizler kabahati kralda değil, hükümette arayacak kadar demokratik rejimlerinin idrakine kavuşmuşlardı. Ama İngiltere’nin sıkışık zamanlarında hanedanın bütçesine yüklenecek kalabalığın sayısı da artıyordu.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
AİLE İÇİ PROBLEMLER
Kraliçe kendine özgü üsluptaki şıklığından vazgeçmedi ama bütün Avrupa burjuvasının içinde yaşadığını en çok gizleyen, daha doğrusu dengeli gösteren zengindi. Hanedanının yaşayışını ancak bazı önemli kulüplerde gözleyen basın mensupları vardı. Basınla basını kontrol etmeyi öğrendi. Bugünün Cumhurbaşkanlığı’nın ve devlet yöneticilerinin çoğunun bu dersi Buckingham’dan almaları gerekir. Her şeyin bir usulü vardır. Aile içindeki problemler ve patlamalar Kraliçe’yi çok sarstı; Diana olayı başta ama hepsini kendine has soğukkanlılıkla ve protokol çerçevesinde yenmeyi bildi.
Majesteleri
İngiltere hanedan üyelerinin her biri ülkemize birkaç kere gelmiştir. Kraliçe ilk gelişini 1961 başında yaptı. Tahran’daki ziyaretinden dönerken ani bir konuş ile Ankara’ya geldi. Devlet başkanımız olan Orgeneral Cemal Gürsel ile Esenboğa Havaalanı’nda görüşme yaptı ve idam cezalarının infaz edilmemesi için ricada bulundu. Zamanın ruhuna uygun ve Türk halkının önemli bir çoğunluğunun saygısını kazanan davranıştı. Doğrusu kimse de “Bu niye geldi?” dememiştir. İngiltere hükümetinin mi bir aklıydı? Zannetmiyorum. Kraliçe’nin kendi düşüncesidir; hükümete danışmıştır. Bir zaman önce kendisini ziyaret eden Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın bu durumuna ilgisiz kalmadı. Bazı kabalıkların ve unutmayı tercih edenlerin dünyasında, davranışı klasik bir İngiliz olgunluğu ve zarafetidir.
Haberin Devamı
CHARLES’IN BOĞAZ SORUSU
Veliaht Prens Charles bir gelişinde “Bu Boğaz’ı ne hale getirmişsiniz?” dedi. Hanedanın bile “uygunsuz ihtar” yollu tenkidine rağmen Türk çevrecileri için ilk büyük destek tespit ettiği açıktır. Malum bizde ecnebilerin söylediğine daha çok dikkat edilir. Hele bu ecnebi, Prens Charles gibi arkeoloji ve tarihle çok ilgilenen, dinlerle yakın ilgi kuran ve İngiltere’nin Müslüman tebaasına karşı belki Kraliçe Victoria’dan tevarüs edilen bir tutuma sahipse.
Majesteleri
Kraliçe II. Elizabeth tahta hazırlanmış değildir. Ne babası ne kendisi ne başkası böyle bir şeyi bekliyordu ama talih; arada VIII. Edward ve Simpson skandalı çıktı ve babası Britanya tahtına çıktı. Kralın iki tane çocuğu vardı; ikisi de kızdı. Birinci kız soğukkanlı görünümü tercih eden, şüphesiz ki muhafazakâr. Prenses Margaret gelse nasıl bir kraliçe olurdu, onu bilmiyoruz.
Haberin Devamı
CİP TAMİRİNDEN ANLIYORDU
Majesteleri’nin 2008 yılındaki ziyaretinde Topkapı Müzesi’nin başındaydım. Hükümet ve vilayet Bursa’daki mihmandarlığı bana verdiler. Tabii Topkapı için de aynı şey söz konusuydu. Kraliçe’nin alışkanlıkları üzerine bana bir dosya verilmedi. Dışişleri Bakanlığı’ndaki dostlarımdan sordum. Bir tanesi Müfit Özdeş; o, evvelce Londra’da müsteşardı. Hoyrat görüşünün aksine böylece incelikleri de takip eden ve bilen biridir. Kraliçe’nin çiçek ve böceği sevdiğini, merak ettiğini, at üzerinde bilgi sahibi olduğunu ve biniciliğinin oldukça iyi olduğunu öğrendik. Daha da açık olan bir husus da şu ki İngiltere tarihinde ilk defa ciddi askerlik yapan bir hükümdardı. Veliaht prenses iken orduda bildiğimiz gibi nakliye taburlarında hizmet görmüştü. İyi cip kullanıyordu, tamirinden de anlıyordu.
SORU SORMAYI BİLİYORDU
Ben ve etraftaki arkadaşlarım başka bir özelliğini daha gördük. Baskı, kaligrafi, tezhip konusunda uzmanlar kadar bilgiliydi. Bizim gösterdiklerimiz ve Bursa’da gördükleriyle çok ilgilendi. Mütevazıydı, soru sormayı biliyordu. Dindarlığı ve mistik yanı malum. Kuran okuyanları dinlemeyi arzu etmişti. Bursa’da Yeşil Cami’de bu yapılacaktı. Caminin imamı makam bilen, sesi güzel bir hafızdı. O zamanki valinin münasebetsizliği, son anda başka birisiyle bu görevi değiştirdi. Buna belki kimse itiraz etmezdi ama yapılacak bir gaf değildi. İdareciler her şeyi yapabilseler de yapmamaları gerekir.
İLGİNÇ BİR KİŞİLİKTİ
Sıkıcı saray protokolüne yaşından beklenmeyecek derecede itirazsız ve fire vermeden tahammül edebiliyordu. Neticede İngiltere tahtını temsil eden II. Elizabeth ilginç bir kişilikti. Dört çocuk doğurdu. Geçirdiği ciddi hastalıkları dahi hadisesiz atlattığı görülüyor. Kraliçe’nin dikkat ettiği taç giyme töreni dahil hanedanın nikâhlarıydı. Bu muazzam masrafın inanılmaz turizm geliriyle örtülüp hesabın müspet haneye geçmesi, masraf dedikodularını söndürdü. Oysa çağdaşı İran Şahı, İran monarşisinin 2500. yıldönümü masrafları yüzünden sadece ülkesinin değil, dünyanın tenkidine uğradı. Kilise bile bunu israf diye tenkit etmişti.
Britanya hanedanı ve Kraliçe, Türkiye için her zaman hayırhah sözler etmiştir. Charles’ın Türkiye’ye karşı sempatisi olduğu malumdur. Herhalde Charles’ın hükümranlık dönemi içerisinde İngiliz hükümetinin yetkilerinin dışında kalan saltanatın kendi alanında iyi ilişkiler beklemek gerekir.
.Napoléon Bonaparte’ın Rus seferi
#Napoléon Bonaparte#Rusya Seferi#FRANSA
Eylül 25, 2022 06:293dk okuma
Paylaş
210 sene önce, Fransızların imparatoru Napoléon Bonaparte’ın orduları Moskova’ya girmişti. Bu milletler koalisyonu Rusya için yeniydi. Aristokratlar, daha Tilsit Antlaşması’nın (1807) mürekkebi kurumadan Çar Alexander ile İmparator Napoléon arasındaki uzlaşmanın bozulmasına şaşıradursunlar; medeniyetlerinin ruhu Fransa’yı topraklarında görmekten şok geçirdiler. Beethoven veya bütün ihtilalci Avrupa, Napoléon karşısında nasıl sükûtuhayale uğradıysa Rusya’nın direnci de o derecede şiddetli olacaktı.
Haberin Devamı
hurriyet-new
BORODİNO Muharebesi’nde (7 Eylül 1812) Rusya’nın normal savunma stratejisi, Puşkin’in şiirindeki bütün kahramanlık kasidesine rağmen işlememişti. Doğrusu imparator milletler koalisyonu olan ordusuyla Rusya’yı kendi ülkesinde sarstı ama ikinci safhada Kutuzov kıskaç stratejisi devreye girdi. İskitlerden beri var olan ama bilinmeyen taktik; Osmanlı ordularını bile Çehrin sahrasından daha öteye yürümemeye, ihtiyata sevk eden bir stratejiydi. Çehrin’de Osmanlı duraklamış, geri çekilmişti ve ilerlemedi; Ordu-yu Hümâyun düşmanı gördüğünden değil, göremediğinden. İmparator ise ısrarlıydı. Su kuyularını zehirleyen, tahıl ambarlarını yakıp gerileyen Kutuzov ordularını Moskova’ya kadar izledi. Moskova boşalmıştı ve ulusçu çeteler şehri yakıyordu. Bonaparte’ın bu şehri muhafaza etmesi mümkün değildi ve gecikmeli olarak ricata karar verdi.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
‘GENERAL KIŞ’ YETİŞTİ
Ricat kolay yapılıyordu. Kutuzov sivil çeteleri askerin desteğiyle çekilen ordunun ikmal noktalarını yok ettiği gibi imdatlarına “General Kış” yetişmişti. 1812’nin bu altı ayı içinde İmparator Napoléon’un ordusundan ve Ruslardan bir milyona yakın asker ve sivilin öldüğünü rapor ediyorlar. Borodino Muharebesi’nin ortaya çıkardığı kahramanların hepsi Rus tarihinin üstünde kaldılar. Mihail Kutuzov ve General Pyotr Bagration bu muharebede öldü.
14 Eylül’de Napoléon’un 100 bin kişilik ordusunun ele geçirdiği Moskova kuşatması, 1.5 ay sonra Rus ordusunun savaş için teslim belgesini getirmemesi, daha doğrusu Çar I. Alexander’ın hiç oralı olmaması, Kutuzov ordularının Rusya’yı tahrip ede ede çekilmesini seyretmesiyle ve Napoléon’un kışa hazırlıksızlığıyla sona erdi. Kutuzov, generallerinin ısrarına adeta boyun eğerek Borodino’da savaşmıştı ama artık söz onundu; tahripkâr ama düzenli bir geri çekilme. Maloyaroslavets’te yani dönüş yolunun başlangıcında Ruslardan ağır bir darbe daha yedi ama asıl perişanlık dönüştür. Bu dönüşün sonunda Rus orduları Paris’e kadar girdiler. İlginç manzaralar ortaya çıktı. Urallar bölgesindeki Hıristiyan Türk kabilesi olan Nogaybetlerin 10 bin kadar savaşçısı, koca bir birlik halinde kalkanları, mızrakları ve oklarıyla yürüyüşteydiler. Paris halkı dehşete kapılmıştı ve ardından düzenli askeri kuvvetler geliyordu (bugünün Rusya’sında Nogaybet halkının tümü bu nüfusun altında).
Napoléon Bonaparte’ın Rus seferi
Fransa’nın, Napoléon’un sadık müttefiki ve zaferlerinden çok şey bekleyen Polonya, bu yenilgiden sonra artık Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar nefes alamadı. Tarihinin en karanlık ve tedhiş altındaki dönemine girmişti. 1830 Ayaklanması ve asıl önemlisi 1848’de Macaristan’la birlikte Avusturya ve Rusya’ya karşı Polonyalı kuvvetler ve generaller savaştılar, yenildiler; sığındıkları yer Osmanlı İmparatorluğu oldu.
Haberin Devamı
ORTADAN KALKMIŞ GİBİYDİ
Moskova yenilgisi Napoléon Fransası’nı ortadan kaldırmış gibiydi. Avusturya; Rusya ve her şeye rağmen Bourbon’ların geri döndüğü ve Talleyrand’ın manevralarıyla Fransa’da Avrupa’yı yeniden düzenleyecek hayırhah bir muhafazakâr kuvvetin içinde yer aldı. Diplomasi tarihinin en ilginç noktası; bir piskoposun (Talleyrand-Périgord) kralın hizmetinden ihtilal hükümetinin hizmetine geçmesi, İmparator Napoléon yanında onun hariciye nazırı olarak orduların zaferlerini perçinlemesi ve Napoléon yenildiğinde de kralın hizmetinde ve muhafazakâr Avrupa’nın yanında, restoratör koalisyonun üyesi olarak Viyana’da sahneye çıkmasıdır. Viyana Koalisyonu kadar her yönüyle renkli; kadın hükümdarların bile erkekler kadar etkili oldukları bir olaya 19. asır tarihinde rastlanmaz. Şu sıralar Kongre’nin kararları ve çalışması kadar, art planda değil sahnedeki skandallar da tarih okuyucusunun ilgisini çekiyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
e-Faturalı Ön Muhasebe Programı
Logo İşbaşı
by Taboola
‘HARP VE SULH’U OKUMALI
Napoléon’dan Rusya’ya kalan, Fransız düşmanlığı, yükselen Rus milliyetçiliği, Fransız milföyünün Napoléon ismiyle yaşaması (Rus mutfağına ve oradan da hatta İran mutfağına girmesi) ve tabii Rus aristokratlarının artık evlerinde Fransızca yerine Rusça konuşmaya başlamaları, hatta büyük Puşkin’in bile bu çocuk yaşında Rusçayı dadısından ve hizmetlilerden öğrenmesi, sahneye çıkması.
Büyük felaketler büyük akımları çıkarır. Napoléon Rus seferini siyasi ve askeri tarih kitaplarından ne kadar okusanız Tolstoy’un “Harp ve Sulh”u kadar hissedip öğrenemezsiniz. Okunacak kitap budur. “Harp ve Sulh”, Hasan Âli Ediz’den başlayarak son zamandaki Leyla Soykut’un tercümesine kadar Türkçeye mükemmel olarak kazandırıldı.
.İtalya seçimleri ve Meloni
#Italya#Seçim#Meloni
Ekim 02, 2022 06:294dk okuma
Paylaş
Avrupa politikamızda İtalya ile ilişkiler açısından beklediğimiz bir sonuç değil. Lakin İtalya’nın Meloni ve Berlusconi’yle ne kadar yol alacağı çok tartışılır.
Haberin Devamı
İTALYA seçimleri beklendiği gibi tamı tamına gerçekleşti. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni benim İtalyan politikasında tanıdığım ikinci etkili kadın. Birincisi Tullia Carettoni Romagnoli, İtalyan UNESCO’sunun başkanı, ailecek klasik bir gelenekten gelen eşi, Pamukkale kazılarını yöneten sol bir entelektüeldi. Güzel bir kadındı, etkili konuşan, felsefe tarihi bilen biriydi. İlginç fikirleri vardı; İtalya, Fransa, İspanya ve Türkiye’nin mevcut Ortak Pazarı, Avrupa Birliği’ni dışlayarak Akdeniz Birliği olarak yola devam etmeleri gibi.
İtalya seçimleri ve Meloni
MUHACİR İSTEMİYOR
Meloni bugün artık solcuların yeşerdiği, Mussolini’nin işçiler için inşa ettiği, sempatik bir mahallenin çocuğu. Fikirleri itibarıyla neo-Mussolinici. Kabinesinde Silvio Berlusconi gibi politikacılar var. “Vatan ve aile” klasik faşist değil, hatta muhafazakârların sloganıdır. Muhacir istemiyor. Yabancı düşmanlığını ve İslam düşmanlığını açıklamakta tereddüt etmiyor. Bu gibi tavır ve fikirler İtalya’da aslında bütün Avrupa gibi çok yaygın. Meloni bunu açıkça ilan edenlerden. Diğer sağ ülkelerden farkı, Ukrayna’yı desteklemesi. Bir farkı, antisemitizm gibi düşüncelere programında yer vermemesi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
TÜRKİYE’Yİ İSTEMİYOR
Daha evvelki kabinelerde yer almış, İtalya’nın tanıdığı bir portre. 1977 doğumlu politikacı, Sardinyalı baba ve Sicilyalı annenin çocuğu. Baba mesleği itibarıyla zengin sınıfından değilse de hali vakti yerinde, orta sınıf İtalyan aileye mensup. Tek kişilik partinin tek kişilik senatörü olan Tullia Carettoni Romagnoli’nin aksine sorulmuş gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınmayacağını ilan etti. Alacağım dese bunu gerçekleştirmek için ne kadar iktidarda kalacak, tartışılır. Doğum kontrolü ve cinsel özgürlük alanında beklenen bir tavrın içinde.
Bu gelişme Avrupa politikamızda İtalya ile ilişkiler açısından beklediğimiz bir sonuç değil. Lakin İtalya’nın Meloni ve Berlusconi’yle ne kadar yol alacağı çok tartışılır.
BİZANS ARAŞTIRMALARININ TÜRKİYE’DEKİ EN PARLAK TEMSİLCİSİNİ UĞURLADIK... MELEK DELİLBAŞI
GEÇTİĞİMİZ salı günü Şakirin Camisi’nden bir sevgili meslektaşımız, Bizans-Osmanlı araştırmalarının önemli ismi Profesör Melek Delilbaşı’nı ebediyete uğurladık. Oğlu Profesör Dr. Çağrı Delilbaşı, Medipol Üniversitesi’nin ünlü hekimlerindendir. Galiba mütevazi cenaze cemaatinin büyük çoğunluğu da akrabalarından ve Medipol’den gelenlerden oluşuyordu. Akademik dünyayı temsil eden birkaç kişiydik... Kulaklarımda Melek hocanın Preveze’de sunduğu Yunanca tebliğin, Elizabeth Zachariadou ve eşi Nikos Ekonomides ile yaptığımız sohbetlerin tınıları içinde Bizans araştırmalarının Türkiye’deki en parlak temsilcisini uğurladık.
İtalya seçimleri ve Meloni
ŞÖHRETİ VEREN ESER
Haberin Devamı
Melek Delilbaşı İstanbullu bir ailenin kızı. Tahsil çizgisinde Çamlıca Lisesi ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Ortaçağ Tarihi Bölümü var. Büyük imkânlar ve keskin burslarla Avrupa ve Amerikalarda öğrenilmiş bir Yunanca söz konusu değil. Mülkiye’yi bitirip Dil-Tarih’e talebeliğe gittiğimde, bir yandan da doktora çalışmaları yaptığımda aynı yaşlarda olduğumuz bu meslektaşım, artık orada asistandı. Doğrusu o sıra kayda değer bir yakınlığımız ve yoğun görüşmemiz olmadı.
Çok zor bir metot takip ediyordu. Dil-Tarih’in Eski Yunanca bölümüne fahri talebe olmuştu. Zira bizim Tarih Bölümü’nden Yunanca geçmez. Tıpkı Bizans ilminin kurucusu Jakob Philipp Fallmerayer gibi eski Yunancanın üzerine moderni bağlamak için iki yıl kadar Yunanistan’a gitti. Bu o zaman nadir izlenen bir yoldu. Osmanlıcasını bölümde geliştirmişti. Dönüşte ona bütün Bizantinistik dünyasında şöhret sağlayan bir eser ortaya çıktı: Johannis Anagnostis’in “Selânik’in Son Zaptı Hakkında Bir Tarih”ini çevirmek, emande etmek (yani metni yeniden inşa etmek, onarmak, şerh etmek) gibi bir işti. Uzun yılları kapsayan bir çalışmaydı. Türkiye’de Bizanstinistliğin var olduğunu gösterir. Zira orijinal kaynak neşretmek gerekir ve onu yaptı.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
BİZİM İÇİN BİR TALİH
O yıllarda tamamladığı doktora tezi bunun ilk taslağıydı. Tuğla gibi bir çalışmaydı. Selanik Üniversitesi’nde yapılmış, Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne takdim edilmiştir. İlk defadır ki II. Murad devri kaynaklarıyla son devir Bizans kaynakları aynı çalışmaya giriyordu. Bizans-Osmanlı araştırmalarının ünlü ismi Profesör Elizabeth Zachariadou; “Bu tarih, Bizanslılar ve Osmanlıların bize bıraktıkları kaynakların analiziyle mümkün olabilir. Melek Delilbaşı bütün bu kaynaklara nüfuz etmek için uğraş vermiştir” dedi. Elizabeth Zachariadou düzgün bir ilk devir Bizans ve Osmanlı tarihçisiydi. Eşi Ekonomides de fevkalade bir bilimadamıydı. Onların meydana getirdiği, bu triumviranın (üçlü) oluşturduğu grup bizim için talihtir. Artık aramızda yoklar ama eserleri var.
Haberin Devamı
ATATÜRK’ÜN DE HEDEFİ
Melek, Atatürk’ün fakültesinde eski Yunancanın yanında yeni Yunanca tetkiklerini de kurdu, uğraştı. Doğrusu aldığı asistanlar bugün yetişiyor. Bazıları Yunancayı burada öğrendi, bazıları göç ettikleri Batı Trakya’da öğrenmişler. Osmanlıca tabii ki Dil Tarih’in hediyesidir. Kısa zaman sonra Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk’ün hedeflediği, gerçekleştirmek için dışarıya burslu öğrenci bile yolladığı ama güdük kalan sahayı tamamlayacak bir yer olacak. Bunun temel taşlarından biriydi. Made in Turkey, yani Türkiye’de yetişen ve üretilen bilginlerdi. Halil İnalcık, Melek Delilbaşı, Özel Ergenç gibi bilginler bu gruptandır. El verir ki iltifat edelim.
Haberin Devamı
TARAFSIZ VE CİDDİ BİLGİN
Ortalık Bizans diye Grekofili; Yunan hayranlığı ve Yunan düşmanlığı naralarıyla gidiyor. Sultanahmet Meydanı yeniden ele alınacakmış. Salı günü bir büyük Bizans tarihçimizin nasıl uğurlandığını gördük. Ölümlülerin değeri cenaze ile anlaşılmaz, çizilmez ama cemaatin ölen bilgine gösterdiği itina, o cemiyetin karakter çizgilerinden biridir. Okuduğum ve yetişmemde payı olan Bruno Taut’un ünlü binasında yer alan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mazideki büyük arkeologları, tarihçileri ve coğrafyacılarıyla ölümsüzdür.
Bizim kuşak artık yaprak dökümünde. Melek Delilbaşı’nın ardından çalışmaya ve hayata devam eden diğer meslektaşlarıma sağlık ve uzun ömür diliyorum. Her şeye rağmen Türklerin Bizans-Osmanlı örtüşmesini Batılılar gibi futbol seyircisi nümayişinin değil, Zachariadou ve Delilbaşı gibi tarafsız ve ciddi bilginlerin aydınlatacağını umuyorum.
110. yılında Balkan Savaşı
#Balkan Savaşı#Aspendos Tiyatrosu#Konser
Ekim 09, 2022 06:293dk okuma
Paylaş
110 yıl önce bu günlerde Balkan Savaşı’nın birinci faslı başladı. Feci bir yenilgiydi. Türk milletinin Rumeli’deki vatanının kaybolduğu, İstanbul, Ege ve bütün Anadolu coğrafyasının akıp gelen perişan göçmen kitleleriyle nüfus yapısının değiştiği, acı zamanların dışında bu nedenle yapıcı, olumlu sonuçların da ortaya çıktığı bir dönemdir.
Haberin Devamı
Son bin yılın tarihinde Balkanlar’ın en uzun sulh dönemi Osmanlı hâkimiyetidir. I. Murad’a Hüdavendigâr’a “İmparator-Tsar” unvanını kazandıran; 1389 yılındaki Kosova Savaşı Balkanlar’da Sırplarla Arnavutlar arasındaki etnik nüfuz alanını değiştirmiş, Edirne’nin batısındaki Trakya hâkimiyetini pekiştirmiştir. Bayezid devrinde ise Niğbolu Savaşı (1396) Balkanlar’da Osmanlı’nın yerleşmesini sağladı. Bundan evvelki dönem Balkan halkları arasındaki savaşların ve Doğu Roma İmparatorluk hâkimiyetinin Balkanlar’daki sarsıntı dönemidir.
110. yılında Balkan Savaşı
OSMANLI’YA KARŞI İTTİFAK
Balkanlar Türk literatürüne Rumeli (Roma Toprağı) olarak geçti. Hiç şüphesiz Küçük Asya tarihinde Türklerin Balkanlar’a resmi sürgün yolu, fütuhat yoluyla bir nüfus taşımasının nedeni oldu. Gerçekte şunu da belirtmek gerekir ki Türk ve müslüman nüfus bazı bölgelerde yer yer üstün, bazı bölgelerde ise yerliler karşısında azınlıkta kalmıştır. Balkan ülkelerinin bağımsızlık alışı önce Sırpların, sonra Yunanların, nihayet Romen ve Bulgarların milli oluşumlarının tamamlanmasıyla mümkün oldu. Balkan Savaşı ilk defadır ki Balkanlı devletlerin bir ittifakıdır, Osmanlı’ya karşıdır ve eski imparatorluğun hâkimleri de sahneden çekilince sonuncu gibi görünüyor. Balkanlar önce İkinci Harp’te Alman hâkimiyetinin, harpten sonra da Yunanistan hariç Sovyet nüfusunun girdiği, bu nedenle Soğuk Savaş yıllarında soğuk bir sulh dönemini yaşayan yeryüzü parçasıdır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Günümüzde Balkanlar tekrar Avrupa Birliği’nin daha doğrusu bu vesileyle Almanya’nın iktisadi, siyasi nüfuz sahası haline dönüştü ama her zaman için rakip akımlar söz konusudur. Hırvatistan’da Alman nüfuzu ne kadar varsa Sırbistan’da Rusya’ya karşı bir sempati ve siyasal etkileşim söz konusudur. Yunanistan ise Avrupa Birliği’nin diğerlerine göre kıdemli üyesi olarak Bulgaristan’a tercih edilen vaziyettedir, aday ülkelere göre de kıdemli ağabeylik rolündedir.
110. yılında Balkan Savaşı
RUMELİ’DEN ANADOLU’YA
Haberin Devamı
Şurası bir gerçek; II. Abdülhamid döneminin Balkan ülkeleri arasındaki teke tek dostluk girişimi yanında bir yandan da Balkan komitelerinin her biri bir devlete bağlı gerilla gruplarıdır ve Yunanistan’ın Etnik-i Eterya’sı gibi diğerleri de kendi milletlerin istihbarat ve terör örgütleri olan cemiyetler Osmanlı İmparatorluğu’na karşı son savaşını verdi. Balkan Savaşı bizim tarihimizde siyasi gaflet, orduya siyasetin girişinin en hazin örneği olarak anılır. Türk milletinin Rumeli’deki vatanının kaybolduğu, İstanbul-Ege ve bütün Anadolu coğrafyasının akıp gelen perişan göçmen kitleleriyle nüfus yapısının değiştiği, acı zamanların dışında bu nedenle yapıcı, olumlu sonuçların da ortayca çıktığı bir dönemdir.
Haberin Devamı
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
EGEA CROSS ÖTV MUAFİYETİ SEÇENEĞİYLE
Fiat
by Taboola
FECİ BİR YENİLGİ
110 yıl önce bu günlerde Balkan Savaşı’nın birinci faslı başladı. Feci bir yenilgiydi, ricatı yerine getiremedik. Politika komutanlar arasında işbirliğini darmadağın etti; hükümetle, parti ve ordu karşı karşıyaydı. Ebedi başkentlerimizden Edirne elden çıktı. Savaşın ikinci faslı, Balkan devletleri arasında (Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan) beklenen ve patlayan paylaşma savaşıdır. Bundan istifade ile Enver Bey’in (Paşa) Edirne istirdadı ile tamamlanmıştır. Yakında bu savaşın daha ayrıntılı bir incelemesini yapacağız.
Balkan Savaşı, basiretsizlik ile cesaret ve kahramanlığın yan yana bir savaşıdır. Selanik Komutanı Tahsin Paşa’nın sorumsuzluğu yanında İşkodra Komutanı Şehid Rıza Paşa, Yanya’da Esad Paşa ve Edirne’de Şükrü Paşa gibi komutanlar vardı. Mustafa Kemal ve Kazım Bey gibi genç komutanlar da bu savaşta yetiştiler.
Haberin Devamı
ASPENDOS’TA MUHTEŞEM KONSER
29 Eylül gecesi Antalya Aspendos Açık Hava Roma Tiyatrosu’nda muhteşem bir konser vardı. Dünyaca ünlü tenor Placido Domingo. Bu üstad operamızın genel müdürü Murat Karahan ve soprano Jennifer Rowley ile nefis bir konser verdi. Limak’ın kurduğu filarmoni orkestrasının eşliğinde yeryüzündeki antik tiyatroların aşağı yukarı bütün akustik düzeniyle en iyi ayakta kalanı Aspendos bir ünlü gece daha yaşadı.
Türk operası 1934’ten beri yavaş yavaş 90. yılına yaklaşıyor. 100. yılda mutlaka muhteşem bir görünümü olacak çünkü dünyanın her tarafında Türk opera sanatçıları faaliyette. Murat Karahan da onlardan en önde gelen biridir.
110. yılında Balkan Savaşı
GELENEĞE DÖNÜŞMELİ
Haberin Devamı
Aspendos Tiyatrosu’nu ve diğer ayakta kalanları her halükârda Efes’i klasik konserler, yerli ve yabancı tiyatro grupları ve opera temsilleri için kullanmak izlenen bir gelenek olmalı. Çünkü antik tiyatroların başka türlü yaşama ve unutulmama şansı yok. Aynı zamanda da onların bahşettiği teknik imkânların klasik sanatlara vereceği imkânlardan ancak bu sayede istifade edebiliyoruz.
Murat Karahan konserin sonunda Türk müziğinden örnekler de verdi. “Senede Bir Gün” şarkısı birlikte seslendirildi. İspanyol zarzuelalarını çok seven Domingo’nun Türkçe eserler için de Murat Karahan’a eşlik etmesi hiç şaşırtıcı olmadı.
Kerç ve Kiev saldırıları
#Kerç Limanı#Kiev#Saldırı
Ekim 16, 2022 06:294dk okuma
Paylaş
ABD’nin Avrupalı müttefikleriyle Ukrayna’yı NATO adına ele geçirmesinin bir tek izahı vardır; gözünü Karadeniz hâkimiyetine dikmek gibi 1000 seneden beri birçok imparatorluğun aşırı ve abartılı özlemini tekrarlaması... Provokasyon çok ciddi. Cevap da o derece acımasız. Kuzeyimizde olabilecek facialar ürkütücü.
Haberin Devamı
Pazartesi sabahı bir haber şok etkisi uyandırdı. Kırım’ın Kerç Limanı ile Rus ana kıtası arasında Putin’in binbir propaganda ve övünçle inşa ettiği bağlantı köprüsüne Ukrayna planladığı sabotajı yapmıştı. Şüphesiz ki Kırım’ın anakara ile bağlantısı Perekop üzerindendir. Bu köprü işin kolaylığı ve ilhak edilen bölgelerin süratle Doğu Ukrayna’ya bağlanmasını sağlar. Rusya’nın tepkisi gecikmedi. 80 küsur füzenin Kiev’e doğrultulduğu söyleniyor. Bu füzelerin yarattığı tahribat 18 ölüyle birlikte anılacak.
Kerç ve Kiev saldırıları
TARTIŞMALI BÖLGE
Ukrayna Rusya’ya karşı meydan okudukça ve yanında NATO’yu destek olarak hissettikçe bu gibi çatışmalar eksik olmayacak. Sorun Almanya açısından yanlış olarak başladı. ABD’nin Ukrayna’ya el atması ve bu sahayı NATO’ya kazandırması bir bakıma anlaşılmaz çünkü böyle bir düz ovada kurulacak hâkimiyetin, stratejik açıdan kime neyi kazandıracağı tartışılır. Tarihte denenmemiş yanlış değildir. Napoléon’u Rusya Seferi’ne ve Hitler’in meydanı boş bulan Yıldırım Harekâtı’na atıfta bulunmayacağım. Zira Hitler’in bu alanda hızla ilerlemesi o zamanki Stalin Rusyası’nın savaş sanayisinin durumu karşılayamaması bir yana büyük ölçüde 1937’den itibaren Kızıl Ordu’nun en önemli komutanlarının, Mareşal Tuhaçevski’nin sahneden silinmesine dayanır. Sovyet tank kuvvetleri ne savunma ne de hücum açısından yeterli değildi. Üstelik mevcut kapasiteleri de onun ve kurmayının ortadan kaldırılmasıyla adam akıllı harekât kabiliyetini kaybetmişti.
IV. Sultan Mehmed devrinde Çehrin sahrasındaki Osmanlı hâkimiyetinden söz etmek gerekir. Geniş ovayı Osmanlı ordusu ele geçirdi ve Çehrin Kalesi’ne yerleşti. Bunu muhteşem bir kale olarak düşünmeyelim. Bu o zaman Rusya’da çokça rastlanan Roma’nın Germania’daki castrumları gibi ahşap bir kremlindi. Ne var ki hâkimiyet çok işe yaramadı. Sonsuz sahada ne iaşeyi ne sürekli ikâmeti karşılamak mümkündür. Düşman kuvvetlerin ne zaman geleceği belli olmadığından devamlı savunma konumu işi güçleştiriyordu.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
KARADENİZ STRATEJİSİ
Haberin Devamı
Bu son olayda, buna rağmen ABD’nin Avrupalı müttefikleriyle Ukrayna’yı NATO adına ele geçirmesinin bir tek izahı vardır; gözünü Karadeniz hâkimiyetine dikmek gibi, 1.000 seneden beri birçok imparatorluğun aşırı ve abartılı özlemini tekrarlamasıdır. Kırım’ın ve Doğu Ukrayna’nın Rusya’nın eline geçmesi ABD’nin Karadeniz’e çıkışını güçleştirecek. ABD için Karadeniz’e nüfuz etmenin tek geçerli yanı bu. Stratejik bir deniz kuvvetini, yani Odessa ve hassaten Sivastopol’deki donanma üssünü kontrol altına almak. Bütün Rusya donanmasının kendi açısından en sağlam, en güvenilir üssü budur. ABD bu çıkışı da engellemek ister.
Kerç ve Kiev saldırıları
Almanya’nın ise bu macerada niye bu kadar aktif olduğunu anlamak mümkün değildir. Bu tarihi bir megalomaninin kalıntısıdır. Ukrayna ovasının bereketi bu sahadaki bazı kaynakların bu asrın teknoloji içinde Almanya’nın ne kadar işine yarayacağı tartışılır. Nitekim son Kiev hücumunda önemli bir hedefin Almanya olduğu anlaşılıyor. Sosyalist rejimin çöküşünden beri Almanya’nın Ukrayna ve Kiev’deki faaliyetleri resmen ad taşıyor. Kiev’deki sefaret görevlilerinin en önemlilerinden biri kartvizitte de açıkça ilan edildiği gibi azınlıklarla uğraşan büronun başındadır.
Haberin Devamı
Vizesiz Uzak Doğu Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
TEMKİNLİ DAVRANMALIYIZ
Karadeniz stratejisinde Almanya’nın ABD’yi desteklemesi hatta genişlemeden dolayı aynı endişeyi duymasının izahı biraz zor. Fakat şurası açık ki Birinci Harb’de belki de kaçınılmaz olarak tekrarladığımız Rusya’ya karşı Almanya ile beraber olma politikasından uzak durmamız gerekir. O gün Rusya, Osmanlı İmparatorluğu için gerçekten büyük ve ciddi bir tehlikeydi. Belki tarihi boyutlarda ve stratejik planlarda önemli değişiklik yok ama Türkiye 1914’ün Türkiyesi değil, çok daha ilerisinde ve çok daha savunma gücü yüksek.
NATO’ya mensup milletlerin projelerini desteklemekte tereddütlü olmak lazım. Bu operasyonun Bosna Hersek benzeri de olmadığı da çok açık. Daha doğrusu Karadeniz’in kuzeyinde Türkiye’nin kültürel azınlıkları var fakat bunlar için Ukrayna’ya ne derecede güvenilir sorusunu tartışmak gerekiyor. 1989’dan beri geçen 25 yıllık Ukrayna hâkimiyeti devrinde bu konularda istenen ve arzulanan önemli bir gelişme olmadı.
Provokasyon çok ciddi. Cevap da o derece acımasız. Kuzeyimizde olabilecek facialar bile ürkütücü. Tabii Almanya’nın, Kiev Büyükelçilik binasının bir bölümünün uçurulmasıyla açığa çıkan Rusya stratejisi üzerinde daha soğukkanlı düşünmesi beklenir. Cevap sert olursa arada Almanya’dan evvel Polonya’nın, Orta Avrupa ülkelerinden Çekya’nın büyük zarar görmesi muhtemel.
Haberin Devamı
LEYLA TEPEDELEN’İN ARDINDAN
Ankara’dayken çok dostluk ettiğim, Devlet Tiyatrosu’nun ünlü rejisörü Nihat Akçan ile Türk tiyatrosunun unutulmaz ustalarından Yıldız Kenter’in kızıydı. Ana ve baba mesleğine ilgi duymamış değildir. Kenter Tiyatrosu’nda bazı roller aldı ama akademik hayatı ve merakı ağır bastı.
Kerç ve Kiev saldırıları
1952 doğumludur. Benden küçük olmakla beraber aynı kuşaktan sayılırız. Bizim kuşak şiire ve tiyatroya meraklıydı, Leyla da ondan hissesini kaptı. Ama Cambridge’te yaptığı tahsil onu Dışişleri Bakanlığı’na yöneltti. Doğrusu başarılı bir hariciyeciydi ama yine Bilkent Üniversitesi’nde yaptığı doktora çalışması onun peşini bırakmadı. Macaristan üzerine çalışıyordu. Meslek içinde evlilik yaptı; sevgili Kenan Tepedelen ile hayatını birleştirdi. Eşini görev yerlerinde yalnız bırakmadı. Habeşistan’a bile onun yanıbaşında sefirelik yaptı.
Haberin Devamı
Bir yönüyle annesinin derinliği öbür yanıyla da Nihat Akçan’ın kızı olduğunu gösterecek heyecanları ve açık sözlülüğü vardı. Ben onun baba dostuydum. Leyla’yı da kardeşim gibi sevdim. Az görüştüğümüz zamanlarda bile bu böyle oldu. Uzun zamandır nadir görülen bir kanser cinsiyle hayatı altüst oldu ama buna rağmen hayatın akışını bırakmadı. Bu yıl kaybettiğim dostlarımın kervanına katıldı. Hayatımızdan bir rengin gittiğini söylemek zorundayım. Unutulmayacak kişiliklerdendir.
İstanbul muhtarları
#Istanbul#Muhtar#Mudanya Mütarekesi
Ekim 23, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Büyükşehir Belediyesi, Muhtarlık Dairesi kurdu. Bunu müspet bir girişim olarak karşılamak lazım. Çünkü muhtarların belediye ile günü gününe ilişki kurması gerekiyor. Bütçenin nasıl kullanılacağı, mahallelere nasıl nüfuz edileceği, nasıl beledi kontrol ve faaliyet kurulacağı ancak bu gibi eşgüdüm hizmetleriyle mümkün olur.
Haberin Devamı
Pazartesİ İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Yenikapı’daki Kadir Topbaş Salonu’nda İstanbul muhtarlarıyla bir toplantı yaptı. Bendenizi de davet ettiler. Doğrusu manzara muhteşemdi. Anadolu ve Rumeli yakasındaki İstanbul mahalle muhtarlarının dokuz yüz kadarı oradaydı.
İstanbul muhtarları
GELENEK DEVAM EDİYOR
İstanbul Türkiye’dir, hatta Balkanlar ve Ortadoğu’dur. Muhtarlar her partinin seçilmişleriydi. Bir nokta hemen fark ediliyor; muhtarlık seçimlerinin milletvekili ve hatta belediye seçimleriyle bile paralelliği yok. Anlaşılan o ki II. Mahmud Han’ın fermanından (1829) günümüze kadar geçen 193 yıl içinde muhtar ve mahalle, Türk şehrinde henüz kuvvetle yaşıyor, seçimle gelen muhtarları herkes tanıyor, merkez semtlerde nüfus arttıkça ve şehir hizmetleri düzenli olarak geldikçe muhtar arka planda kalmış görünse bile hiç olmadık yerde karşınıza çıkıyor.
Haberin Devamı
MultiNet’le Tasarruf Edin, Maliyetleri Düşürün
Multinet Up
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Türk toplumunun en aydın kadınları ve Çatalca’nın Binkılıç köyündeki muhtar Nazan Kurtan Hanım gibi bizzat ziraatla uğraşan en yaratıcı muhtarlar var. Anadolu ve Rumeli yakasının Muhtarlar Federasyonu başkanları şaka değil tarihçi. Benim gibi 19. yüzyılda mahalle idarelerini tetkikle akademi hayatına giren birini bile hayrete düşürecek bilgileri var. Genç muhtarlardan Erhan Gümüş, “Muhtarın Not Defterinden” başlıklı 20 yıllık deneyimlerini kaydettiği bir kitap yayımlamış; bütün idarecilerin okuması gereken bir metin.
İstanbul muhtarları
ÖNEMLİ BİR GİRİŞİM
Muhtarlık seçimi Türk demokrasinin neşv ü nema halindeki en kuvvetli yanı. Gelecekte partilerin hayatında çarşaf milletvekili adayı listesinden çok, dar bölge sistemi ister istemez uygulanacak. Bu nedenle muhtar seçimleri sisteme ilk adımdır. Büyükşehir Belediyesi Muhtarlık Dairesi’ni kurdu. Göreceksiniz bu daire daha çok büyüyecek ve önemi artacak. Bunu müspet bir girişim olarak karşılamak lazım. Çünkü muhtarların belediye ile günü gününe ilişki kurması gerekiyor. Bilgilendirecekler, verdikleri bilginin önemleri anında belediye başkanlığına kadar ulaşacak. Bütçenin nasıl kullanılacağı, mahallelere nasıl nüfuz edileceği, nasıl beledi kontrol ve faaliyet kurulacağı ancak bu gibi eşgüdüm hizmetleriyle mümkün olur. Toplantı sonunda herkese bir “İstanbul Muhtarları” kitabı dağıtıldı. Doğrusu çok yararlı makalelerden oluşan faydalı bir derleme.
Haberin Devamı
AVRUPA’DA BÖYLESİ YOK
İstanbul büyük bir belde ve her anı kaynayan bir belde. Yeryüzünde 20 milyonluk nüfusu geçen şehirler var; Avrupa’da böyle başka bir belde yok. Fakat İstanbul’un da bütün dünyada 20 milyonluk şehirlerden bir farkı var; hayati hizmetler ve altyapı geçmiş on yıllarda kurulmuş. Şehirde fakirlik varsa da sefalet yok. Şüphesiz ki suç işleniyor ama kriminal problemler ABD şehirlerindeki kadar kötü değil. Hizmetler; su, elektrik altyapısı her şeye rağmen üçüncü dünya metropolleriyle mukayese edilemeyecek kadar iyi. Kendimize göre güçlü taraflarımız var, zayıflayan taraflarımız var. Ümit ediyorum; İstanbul mahallelerinin günlük yaşamı, sorunları ve başarıları kitleye daha çok bildirilir ve biz de ilgilenir ve öğreniriz.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
MUDANYA MÜTAREKESİ
11 Ekim 1922 İtilaf Devletleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti temsilcileri arasında Mudanya’da Birinci Cihan Harbi’ne nokta koyan son mütareke imzalandı. İsmet Paşa Türk Heyeti’nin başındaydı. Yardımcısı Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Paşa, Kurmay Yarbay Tevfik (Bıyıkoğlu) Bey’di. Fransa’yı General Charpy, İngiltere’yi İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington ve İtalya’yı General Monbelli temsil ediyordu. Fransa’dan Franklen Bouillon diplomatik olarak resmi sıfatı olmadan görüşmelere katılıyordu.
İstanbul muhtarları
DESTEKLEMEKTEN VAZGEÇTİLER
Yunan delegeleri General Mazarakis ve Albay Sarıyanis Mudanya’ya geldiler ama müzakereye katılmayıp limanda beklediler. Yunanistan, yenilgisi üzerine İtilaf Devletleri’nin aracılığını istemişti. Zaten son safhada Britanya ve Fransa, Yunanistan’ı desteklemekten ve savaşı sürdürmekten vazgeçtiler.
Haberin Devamı
Mütarekenin şartlarının düzenlenmesi sırasında; sınırların tespit edildiği bölüm ki Yunanistan’ın Meriç Nehri’nin batısına çekilmesi kararıdır, Yunanlar bunu kabulden imtina ettiler (kaçındılar). Kabule yetkileri olmadıklarını bildirdiler. Yunan delegelerinin yetkisizliğini belirten General Harrington, “Var olan anlaşmanın kabul edilmesi halinde her şeye rağmen mütarekenin uygulanacağını” söyledi ve 11 Ekim 1922 sabahında süreç imza ile bitti.
İstanbul muhtarları
Yunanistan için sorun olan sadece Trakya bölgesiydi. Gelibolu’dan Trakya’ya geçen Türkiye Büyük Millet Meclisi kuvvetleri karşısında bu bölgenin işgalinin an meselesi olduğu açıktı. Bununla beraber Ankara Hükümeti, Yunanistan’ın kendi başına çekilmesine göz yumulamayacağını çünkü ricatın çok kanlı ve gaddarca cinayetlerle işlendiğini ileri sürmüştü ve tekrarında İtilaf Devletleri’nin de sorumlu olacağını bu nedenle Yunanistan çekilmesini Müttefik Kuvvetler’in teminat altına almasını söyledi; öyle de oldu. İstanbul boşaltılacaktı ve Boğazlar Türkiye’nin kontrolüne bırakılacaktı.
Haberin Devamı
Meriç çizgisinden öteye geçilmeme kararı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti için akil ve durumu kabul etmek anlamına geliyor. Bir ayda Trakya boşalacaktı. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere birçok komutanın ve hükümet mensubunun bizzat doğum yerlerinin bulunduğu bölgeler bu nehrin batısında kalmıştı.
İstanbul muhtarları
SORUN KAPİTÜLASYONLARDI
Mudanya Mütarekesi savaşın ve Sevr Antlaşması’nın şartlarının bitimi noktası olduğu için ileride Lozan’daki görüşmelerde de gündeme getirildi. Lord Curzon ve diğer İtilaf Devletleri mensuplarıyla ordularının silahlarının girdiği bölgeler ve Mudanya Mütarekesi’nde alınan yerler tartışma konusu olmamıştı. Zaten galip bir devlete verilecek tazminatı karşılayacak bölgeler bunlar değillerdi. Ama asıl sorun kapitülasyonlar olacaktır ve ileride Lozan görüşmelerinde kapitülasyonlar konusunda Lord Curzon’ın Mondros Mütarekesi’ne dayanan bir talebini İsmet Paşa, “Ben buraya Mudanya’dan geldim” diyerek istihza ile cevaplamıştır.
Türkiye için uzun bir Cihan Harbi (11 yıl) ve Avrupa için de korkunç bir savaş bitmişti. Cephe gerisindeki hastalıklar ve savaşın kırıcı etkileri daha devam ediyordu. İspanyol Gribi bunlardan biriydi.
GÖZLER OSMANOĞULLARI’NDAYDI
Mudanya’dan sonra artık gözler saltanatı terk eden Osmanoğulları’nda (Kasım 1922’de padişah ülkeyi terk edecektir) ve Cumhuriyet’in ilanı meselesinin beklenmesiydi. Dahiliye Nazırı Ali Kemal’in İzmit’te linç edilme olayı ve Damat Ferit’in sessizce firarından sonra son padişah emniyetini ülkeyi terk ve iltica etmekte gördü. Bundan sonra bir yıl daha geçecektir. Fakat bu arada Türkiye Büyük Millet Meclisi bütçe düzenliyordu ve ülkede yatırımlarına başlamıştı. Hatta Maarif Vekâleti’nin bazı kitapları tercüme edip bastırdığı bile biliniyor (Charles Texier’in “Küçük Asya”sı gibi).
100. yıl kutlamalarını bu yıl tamamlamış olduk. Gelecek yıl Cumhuriyet’in ilanı kutlanacak. Bu bir yılın yurdumuz ve vatandaşlarımız için önemli olduğunu, seçimlerin dahi anma toplantılarının manasını ve törenlerini gölgelememesini umuyoruz.
Cumhuriyet'imizin 99. yılı
#Cumhuriyet#Türkiye#İstiklal Harbi
Ekim 30, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
Cumhuriyet tabirini kullanmak Türkler arasında bir yana, Avrupa’da bile uluorta konuşulamazdı. İmparatorluğun içinde olduğu girdabın farkında olan Hamidiye dönemi gençliği, “anayasal monarşinin” peşindeydi. Bundan daha ötesini, “cumhuriyeti” düşünen insanların bunu ustalıkla zihinlerinde gizledikleri açıktır. Ama Ekim 1922’deki Mudanya Mütarekesi’nden ve ardından son padişahın tahttan çekilip iltica yolunu seçmesinden itibaren, Türkiye’de devletin geleceği artık belirlenmişti.
Haberin Devamı
CUMHURİYET”, Arapça bir kelime olarak görülüyor. Aslında Arapçada böyle bir tabir yok. Kökü “cumhur”, yani Fransızca “le gent”, İtalyanca “la gente”, Almanca “die leute”; “publicum” tipinde bir tabir. Bizde köy veya mahalle “ahali”si veya herhangi bir topluluk (taife) olarak kullanıldığı biliniyor. Bu terimin geniş bir halk kitlesini, örgütlenmiş bir kavmi, yani modern bir milleti karşılayacağı da şüpheli. Bunlardan dolayı “respublica” anlamında kullananlar, tercümenin ötesinde yeniden yaratanlar Türklerdir ve bu nedenle de terim Türk’tür. 19. yüzyılda hekim ve tarihçi Şânizâde Atâullah Efendi’nin tıp terimlerini Fransızcadan ve Latinceden, Arapçayı kullanarak çevirmesi ve sonra Cevdet Paşa’nın “crise financière” terimini “buhran-ı mali” diye çevirmesi gibi birtakım anayasa hukuk tabirlerini, iktisat tabirlerini Türklerin Arapça kelimelerle şekillendirmesi bu bütün içindedir.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Cumhuriyetçilik hiç şüphesiz ki 19. yüzyılın Osmanlı İmparatorluğu’nda meşum bir kavramdı. Gerçi Fransa’nın cumhuriyet olması dünyada tahammül edilen bir tutumdu, ama Fransız politikasına yanaşan III. Aleksandr bile ittifak başka, monarşi başka dercesine cumhuriyetlerden nefret ederdi. Bernhard von Bülow’un hatıralarında bu görülüyor. Kendisine St. Petersburg’daki polis çevrelerinin açıkça söylediği gibi, “Çar, her şeye rağmen Almanya’yı ve monarşileri sever” olmuştur. Doğrusu Osmanlı İmparatorluğu’yla II. Abdülhamid devrinde III. Aleksandr Rusya’sı hadise çıkarmadan geçinegeldi.
Cumhuriyetimizin 99. yılı
AÇIKÇA KONUŞULAMAZDI
Cumhuriyet tabirini kullanmak Türkler arasında bir yana, Avrupa’nın en liberal demokrasilerinde bile uluorta konuşulamazdı. Hürriyetlerin üst düzeyde gezindiği İngiltere’de cemiyet hayatının, akademik kurumların bu gibi tabirler ve tavırlardan hiç hoşlanmadığı açıktır. Kimse böylesini üniversiteye öğretim üyesi olarak kabul etmez, birisi başta itibar görse bile böyle cümleler sarf ettiği anda orta sınıftan veya üst sınıftan bir küçük memurun da bir lordun evinden de ziyafet sofrasından kovulabilirdiniz.
Haberin Devamı
Hiç şüphesiz Cumhuriyetçilik, Abdülhamid’in Zabtiye Nezareti’nde bile çok ağır bir suçlamaydı. “Padişah hainliği” kullanılır ama “cumhuriyetçi” suçlamasına nadiren başvurulurdu. İmparatorluğun içinde olduğu girdabın farkında olan Hamidiye dönemi gençliği, yani 1870’lerin sonu, 1880’lerde doğanlar, başka özlemlerin peşindeydiler; “anayasal monarşinin”... Bundan daha ötesini düşünen insanların bunu ustalıkla zihinlerinde gizledikleri açıktır.
Atatürk’ün bunu ilk açıklayışı, mütareke döneminde kongrelerden Ankara’ya yanaşırken yakın dostlarına, daha doğrusu dostuna (Mazhar Müfit Kansu’ya) programını dikte etmesidir. Ama şurası bir gerçek ki Ekim 1922’deki Mudanya Mütarekesi’nden ve ardından son padişahın tahttan çekilip iltica yolunu seçmesinden itibaren, Türkiye’de devletin geleceği artık zihinlere yer etmiştir. Hatta bu tarihi, daha geriye götüren araştırmalar da var. Türkiye Büyük Millet Meclisi üzerine Mustafa Kemal Palaoğlu’nun tezinde bunun üzerinde durulur.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
MONARŞİYİ SEVMİYORUZ
Cumhuriyet, Türk halkının kafasında bir sorun değildir. Fransa, Avusturya gibi ülkelerde monarşiyi özleyen ve geri dönüşü hedefleyen kitleler vardır. Türkiye’de böyle açık bir program göze çarpmaz. Türkler monarşiyi değil, bazı monarkları severler. Şüphesiz ki askeri bir toplumda kuruluştan beri Kanuni’ye kadar gelen mareşal padişahları saygın bir yere koymak buna örnektir. Nihayet Türkiye Devleti’nde batıya doğru ilerleme durumu söz konusudur. En önemli unsur, askeri güçtür. 18. asırdan itibaren askeri düzenin değişmesinde reformların bu alanda başlaması dolayısıyla askerlerin dünyanın değişen şartlarına uyması ve cemiyette seçkin bir kuvvet oluşturması olağandır. Askerin tesiri ara sıra padişahların hal’ine (tahttan indirme) hatta katline dayanan kapıkulunun ayaklanmasında değildir. 19. asırda bile darbelerin önlenmesine çok çalışıldı. Ama bu dönem yine Sultan Abdülaziz’in hal’i ile bitmiştir.
Haberin Devamı
Bu toplumda Cumhuriyet’in kurucu kuvvetinin de ön planda İstiklal Savaşı’nın kumandanları ve onları yanındaki mülki erkândan oluşması normaldir. Çünkü saltanat makamı ve çevresindekiler çeşitli nedenlerle, belki de Birinci Cihan Harbi’nin getirdiği felaket içinde başka çıkış bulamadıkları için Ankara’daki milli harekete ve Cumhuriyet’in kuruluşuna katılmadılar ve dışında kaldılar. İstiklal Harbi’ni başlatan cesur komutanlar, mülki erkân ve halk şüphesiz fedakâr ve büyüktür.
Türkiye halkı için cumhuriyete intibak, yani yurttaşlık kurumunun öne geçmesi ne ifade ediyor ve ne kadar anlam kazandı? Feodal toplum modeline dayalı bir monarşi söz konusu olmadığı için servaj tipi ilişkiler, yani toprağa bağlı köylülük veya Rusya’da kolop denen köylü statüsü Türk köyünde söz konusu değildir. Şehirli olmak, belki İstanbulluların bazı hizmetlerden muaf tutulması (Birinci Dünya Savaşı’nda bu durum değişti) dışında ayrı bir statü getirmiyordu.
Haberin Devamı
TEHLİKELİ OYUN NEPOTİZM
Nihayet orduya ve bürokrasiye girmekte bütün Avrupa devletlerinde, Fransa hariç, olduğu gibi belirli sınıflara mensup olmanın bir öncülük, imtiyaz teşkil etmediği açıktı. Bu olsa olsa sosyal nepotizm dediğimiz; milletin elinden geldiğince akraba ve yakınlarını kayırma mekanizmasına dayanır. Ama şunu açık söylemek gerekir; Osmanlı İmparatorluğu’nda hanedanın dışında bu gibi nepotist, yani akraba ve yakınları kayırıcı ilişkilerle bir aile için nüfuz oluşturmak tehlikeli bir oyundu. Tarihimizde Sokullu ailesi başta, sultan hocası Feyzullah Efendi (II. Mustafa devri) ve Nevşehirli İbrahim Paşa gibi girişimlerin bedelinin çok ağır ödendiği biliniyor. Tanzimat devrinde bile böyle ayağı yere basan bir nüfuz grubunun oluşması hoş karşılanmadı.
Türkiye’de seçkinler sorunu ayrıdır. Seçkinler, bazı bölgelerde ticari başarı konusunda ortaya çıkanların öncülüğü (Yunan adalarında olduğu gibi) veya bazı yerlerde aşiretlerin veya toprakları bir biçimde mirî arazi tekeline geçiren ayanların oluşturduğu, aslında pek de kuvvetli olmayan hanedanlardan ibarettir. Bunların bile II. Mahmud devrinde nasıl şiddetli bir şekilde ortadan kaldırıldığı veya sarsıldıkları açıktır.
Türkiye’de seçkinlerin arasına girmek, klasik Osmanlı devrinde (14-17. asırlarda) olduğu gibi daha çok başarıya, liyakate, tahsile bağlıdır. Bu 19. asırda hassaten böyle oldu. Fabrikalaşmanın, modern ziraat uygulamasının her yere yayılmadığı bir dünyada bile tahsil kurumlarının bu ülkede eşit olarak yayıldığı açıktır. İstanbul’daki Mercan İdadisi veya Vefa ile Kastamonu ve Konya liselerinin, Ankara’nın adeta eşit kalitede eğitim verdiği biliniyor. Eğitimin verilemediği geniş kitle, yani köyler ve kasabalar ise bu alandaki çıkmazı korumuşlardır.
SAĞLIK VE EĞİTİM
Cumhuriyet ilan edildiğinde ahalinin yüzde 90’ının üzerinde bir ümmilik (okumayazmazlık) söz konusuydu. İki şey Cumhuriyet rejimini çok meşgul etti ve bunda küçümsenmeyecek başarılar elde ettiler: Okullaşma ve sağlık hizmetlerinde askerliğin aleyhine bir bütçe miktarı ayrıldı. Ama bütçeden çok devletin organizasyonunu kolaylaştıran sağlık ordusu ve maarif ordusu mensuplarının ideolojik desteğiydi. Bir dönemin öğretmen, tabip ve sağlıkçı kitlesi kendilerini gönüllü askerler olarak hissettiler.
Şurası açıktır: Eğitim Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 20 yılında belki bugünün ölçüleriyle çok önemsenmiyordu ama etrafla mukayese edildiğinde gerçekten çarpıcıydı. 1934’te memleketimize sığınan Alman pediatri profesörü Eckstein’in sıhhi taraması, Mustafa Necati döneminin atılımları bunu gösteriyor. Dünya’nın o şartlarında Türk eğitimi başarıdır.
Bu konuda yetişen insanlarımızın geldikleri imkânsızlık ve fakirlik ortamına bakmak hatta bir ara Avrupa’da müreffeh bir ailede bulunan fakat sonunda okuma imkânı kesilen Nermin Abadan’ın “Türkiye’ye gelmeyip Macaristan’da kalsaydım okuyamazdım” sözünü hatıratında görürsünüz. Cumhuriyet eğitim demektir, sağlıklı bir neslin yetiştirilmesi gayreti demektir, vatandaş olmak için hazırlanan maddi temel budur.
HAZIRLANMALIYIZ
100. yıl için kamuda büyük bir hazırlık yapıldığını görmüyoruz. Hatta böyle günler için bestelenecek marşın tespit edildiği bir müsabaka yapıldığı da yok. Bundan başka bütün ilmi kurumların ve devlet müesseselerinin 100. yılın muhasebesini çıkaran sempozyumlar, toplantılar yapması gerekirdi. Mesela Dışişleri Bakanlığı’nın bu 100 yıl için Türkiye-Ortadoğu, Türkiye-Balkanlar hatta Türkiye-Yunanistan, Türkiye-Rusya, Türkiye-İran gibi başlıklarla özel toplantılar yapması kendi dosyalarına yarar. Liste uzayabilir. İktisadi kalkınmayı teferruatıyla belirten istatistikler çıkabilir. Merkez Bankası arşivleri yayınlanabilir. Bunlar umarım gelecek yıldan itibaren düzenlenebilir.
Bütün bunlar bir yana, sanayi ürünlerimizi bir başarı olarak sergiliyoruz; âlâ. Fakat niçin hekimlerimiz, mühendislerimiz taltif edilmiyor? Yüz yıl içinde yetişen dünya sahnelerindeki müzisyenlerimiz, operacılarımız veya rejisörlerimiz, oyuncularımız bu vesileyle niçin onurlandırılmıyor, bunlar için niçin konserler tertiplenmiyor, turneler hazırlanmıyor?
Saltanatın kaldırılması
#Mehmed Vahdeddin#Saltanat#Meclis
Kasım 06, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 308 numaralı kararı kabul etmesiyle saltanat kaldırılmış, imparatorluk sona ermiştir. TBMM’nin hükümeti ve kurucu kadro, VI. Mehmed’in şahsında makam-ı saltanatın otoritesini ve saygısını yitirdiğine hükmetti ve Cumhuriyet’i ilan etmekte tereddüt etmedi.
Haberin Devamı
1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği 308 numaralı karar; “TBMM’nin hâkimiyetin ve hükümranlığın hakiki mümessili olduğunu” ilan etti. Bu, saltanatın kaldırılmasıdır ve imparatorluk resmen sona ermiştir. 622 yıllık ömrüyle uzaktaki Japonya hariç bütün Avrupa ve Yakındoğu’da tarihi sürükleyen, 16. asırdaki toprakları klasik Roma İmparatorluğu’nun hemen bütün doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve dahi eski Roma İmparatorluğu’nda olmayan Tuna ötesi bölgeler ve Fırat-Dicle havzasındaki toprakları ele geçiren bu imparatorluk, sonunda Balkan faciası ve Birinci Cihan Harbi’yle bu üç kıtadaki hâkimiyetini tamamen kaybetmişti. TBMM, vatan topraklarını tekrar işgalci güçlerden temizlemiş, büyük devletlerin işgaline, Yunanistan’ın ise ebediyen iradesine bırakılan Batı Anadolu ve Trakya havzasını tekrar vatana geri almıştır.
Saltanatın kaldırılması
SADRAZAMIN ‘BİRLİK’ TEKLİFİ
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
“Saltanatın ilgasının sebebi nedir?” diye sorulacak olursa izahı uzun sürebilir. En başlıcası TBMM’nin hükümeti ve kurucu kadro VI. Mehmed’in şahsında makam-ı saltanatın otoritesini ve saygısını yitirdiğine hükmetti ve Cumhuriyet’i ilan etmekte tereddüt etmeyecektir. Saltanatın kaldırılma kararı için gelişmeler 15 gün evvelden başlıyor. 17 Ekim’de son Sadrazam Tevfik Paşa TBMM Başkanlığı’na İstanbul ve Ankara Hükümetleri arasında bir amaç birliği olduğunu; Sevr’i ortadan kaldırmak için mücadele ettiklerini, Lozan’a birlikte gitmeyi teklif ediyor. Asıl neden budur.
Ankara Hükümeti durumu müzakere etti. 1 Kasım toplantısında TBMM’de Mustafa Kemal Paşa ve yakınları sert bir müdahaleyle saltanat taraftarı muhalefeti önledi, yeni Türkiye’yi kuracak Lozan müzakerelerine sadece Meclis Hükümeti delegasyonu gidecekti. Saltanat hükümsüzdü. 4 Kasım günü Sadrazam Tevfik Paşa Osmanlı kabinesini son olarak toplantıya çağırdı ve istifasını padişaha sundu. Refet Paşa bütün bakanlık temsilcilerini Ankara temsilcisi olarak toplantıya çağırdı ve görevlerinin sona erdiğini tebliğ etti. 7 Kasım’da Babıâli ve civardaki bakanlıkları, devlet dairelerini boşalttılar.
Haberin Devamı
HAZİNE’DEN HİÇBİR ŞEY ALMADI
VI. Mehmed Vahideddin, halife unvanıyla son Cuma selamlığına 10 Kasım günü katılıyor, padişahlık unvanını artık kullanamıyor ve gerek Damat Ferit’in kendisine haber vermeden yurtdışına kaçışı ve muhtemelen Ali Kemal Bey’in linç edilmesi üzerine hayatı hakkında endişesini belirterek İngiliz Yüksek Komiserliği’nden yardım istiyor. 17 Kasım sabahı Malaya zırhlısıyla Türk sularını terk ediyor. Halife yanında sadece çok yakınlarını, maiyyetini götürdü. Hazine-i Hümayun’dan bir şey almadığı açık. Dışarıdaki ikameti sırasında İtalya kralının mali yardımını bile reddetmiş. Fakat aynı tip yardımların İslam dünyası hükümdarlarından gelmediği de açık.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Esasen onun ilticası ile birlikte İslam dünyasında hilafet kavgası da başlamıştır. Tabii hiç kimsede makam-ı hilafeti Osmanlı’dan çekip alacak ve hilafetini ilan edip kabul ettirecek iktidar ve şahsiyet mevcut değildi. Ne Mısır kralı ne Faysal söz konusu olamazdı. Son halifeyi sürgünde zor ve sıkıntılı bir hayat bekliyordu. İşin bu safhasını ayrıntılı ve ebedi biçimde Murat Bardakçı’nın ‘Şahbaba’ adlı eserinden takip etmek mümkündür. Sıkıntılı bir dönemi ilginç enstantaneler, belgelerle sunuyor.
KARŞI HAREKETTE BULUNMADI
Şurası bir gerçek; iltica eden padişah ve sonradan 1924 Mart’ındaki kararla tamamıyla sürgüne giden hanedan üyeleri dahil olmak üzere yeni Türkiye Devleti ve hükümet aleyhinde siyasi propaganda ve terörist aktiveler yürütecek bir faaliyet görülmez. Hatta kendi hukukunu korumak için çıkartılacak müdafaaname gibi gazeteler de galiba yayımlanamadığından böyle bir yayın faaliyeti ve propaganda saldırısı da göze çarpmaz. Bununla birlikte Yeni Türkiye tarafından hanedanın faaliyeti ve dıştaki yaşamının takip edilmesi önemli bir pasajdı. Padişahın ve 1924 Mart’ından sonra halifenin Fransa’daki hayatını izlemek, Türkiye Cumhuriyeti kadar İngiltere ve Fransa istihbaratını da meşgul etmiştir.
Haberin Devamı
Öyle görünüyor ki Lozan Antlaşması’nın imzasından sonra dünya Türkiye ile taciz edici ve çatışma çıkaracak eylemlerde bulunacak durumda değildi. Herkes savaş yorgunuydu.
Saltanatın kaldırılması
SON PADİŞAH VI. MEHMED VAHİDEDDİN
Padişah Vahideddin 3 Temmuz 1918’de tahta geçti. İhtiyar bir veliahttı. Hayatının başında böyle bir veliahtlık makamını zaten beklemiyordu. Veraset sisteminin 17. asırdan beri büyük oğula değil de en yaşlı hanedan üyesine (senioritas sistemi) devrinden beri acayip bir görünüm ortadaydı. Bunu en son genç Avusturya Macaristan İmparator ve İmparatoriçesi’nin İstanbul ziyaretinde görürüz. Yürümekte güçlük çeken Padişah V. Mehmed Reşad ve yanında Veliaht Mehmed Vahdeddin vardı.
Haberin Devamı
MÜCADELE İÇİN GÖNDERMEDİ
Bu sistem 17. asırda saltanat kavgasını önlemek için çıkarılmıştı. Belki bir süre de başarılı oldu ama 19. asırda artık garabetti. Tanzimat’ın getirdiği hayat güvencesinden sonra büyük oğul sistemine geçilmesi gerekirdi (ekber evlat veya primo genituras), geçemediler. Son halife ve son padişah arasında dünür oldukları halde (Sabiha Sultan ile Şehzade Ömer Faruk’un evliliği) mevcut münaferet herkesin malumudur.
Veliaht Vahdeddin içine kapalı bir şehzadeydi. İslam ve Osmanlı hukukunu iyi biliyordu, Osmanlıca kitabeti mesela II. Abdülhamid’inkinden daha zengin ve düzgündü. Dünyayı bilmiyordu ama tamamıyla tarih ve coğrafya cahili olduğu da söylenemez. Mustafa Kemal Paşa’yı yaver-i has olarak yanına alıp harbin sonunda Avusturya Macaristan ve Almanya gezisinden beri dostluğu vardı. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın mütareke siyasi tekliflerine uzak kaldığı görülüyor. Paşayı Karadeniz’de kopması beklenen etnik çatışmaları bastırmak için gönderdi. Bu bazılarının takdim ettiği anlamda vatanı kurtaracak bir istiklal mücadelesinin başlangıcı için değildi.
TÜM KORKUSU İSTANBUL’DU
İstanbul’daki çevreler yeni bir savaşa girecek ne gücü ne de niyeti gösteremezlerdi. Bu bir görüş meselesiydi. Farklılık zamanla husumete dönüştü. Son padişah, Ankara Hükümeti’ni Tevfik Paşa’nın tavsiyelerine uyacak kadar dahi desteklemek ve yakınlaşmak politikasını güdemedi. Hanedan çevresinin en kabiliyetsiz adamı Damat Ferit’i ısrarla tutması onun hatası olmuştur.
Tarih yolunu aldı. Kendini kurtaracak kadrolar, istemeden de olsa sürüklendiğimiz ama fazla acele girdiğimiz Birinci Cihan Harbi sonundaki felaketi tasfiye etmekte başarıyla davrandılar. Bu kurtuluşta Padişah Vahideddin’in ne aktif bir faydası oldu ne etkin bir yararı, ne de kendi açsından önleyici bir hareketi görüldü. Bütün korkusu İstanbul ve çevresinin kontrolünü İngilizlerin Yunanistan’a bırakmasıydı. Şayet Yunanlılar Anadolu mücadelesi olmasa veya hafazanallah başarıya ulaşamasak bu görevi alırlardı ve Türk vatanının geleceği de feci bir noktaya sürüklenirdi.
Bazı siyasi kişilikler ihtiyatla yanlışlığı hiç ayıramazlar. İhtiyatlı olayım derken en büyük hataları yaparlar. Birinci Cihan Harbi sonrası dört sene bu şekilde sürdü. Asında Cumhuriyet kurulmadan evvel daha 1921 sonunda gelecek ortaya çıkmıştı. Fransız işgal komutanı Mareşal Franchet d’Espèrey haklıydı. Gelecek ve iktidar, İstanbul’daki ihtiyar Türklere değil, Anadolu’daki genç Türklere aitti.
Doğu Akdeniz’deki huzurun anahtarı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
#Doğu Akdeniz#Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti#Kıbrıs Adası
Kasım 13, 2022 06:296dk okuma
Paylaş
39 yıl önce bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Bugün Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz hâkimiyeti ve genellikle bu bölgenin huzuru için çok önemli bir anahtar olduğu açık. Bundan sonra izlenecek siyaset ise oradaki Türk azınlığın bizim sorumluluğumuz altında olduğunun herkes tarafından anlaşılması ve Doğu Akdeniz’deki huzurun milletler arası bir alana açılması dolayısıyla Türkiye’nin orada bulunmasının ne kadar gerekli olduğudur.
Haberin Devamı
Kıbrıs Adası’nın çok eski çağlardan beri kendi bakır madenleriyle Akdeniz denizciliğinin ve ticaretinin önemli bir konusu olduğu malumdur. Yapılan kazılardaki buluntular, Girit Miken medeniyeti kadar olmasa da Kıbrıs’ın Akdeniz’de çok özgün bir bölüm olduğunu gösteriyor. Hititler devrinde de (Alasya), Fenikelilerin ticari kolonileşmesi devrinde de Kıbrıs’ın önemi değişmemektedir. Helenistik dönem ve Roma devrinde Kıbrıs, Akdeniz’in içdeniz trafiğinde (seyrüsefain) yine aynı öneme sahiptir. İslam ve Bizans devrinden sonra Venedik’in burada yerleşmesi Kuzey Afrika’da hâkimiyet kuran ve Suriye-Filistin kıyılarına yerleşen Osmanlılar için büyük bir rahatsızlık unsuruydu. Girit’ten evvel Kıbrıs’ın fethi bu yüzden gerçekleşti. Fetihten sonra Kıbrıs, Türk tarihinin en sağlam belgesel tarihine sahiptir. Türk nüfus daha çok Toroslardan nakledilen aşiretlerdir. Bu adadaki Türkmen kültürünün kendi ölçüleri içinde gelişmesini de izah eder. Alanya ve Mersin vilayetinin (eski Karaman) dağlık kasabaları ve köyleriyle Kıbrıslılar arasında konuşulan şive, köy ve düğün âdetleri arasında büyük benzerlikler vardır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Doğu Akdeniz’deki huzurun anahtarı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
CİMRİ DAVRANDILAR
Hiç şüphesiz ki 1878 Berlin Kongresi’nde İngiltere’nin Rusya’ya karşı gösterdiği desteğin bedeli ödendi. Hâkimiyet bizde kalmak şartıyla Kıbrıs Adası İngiltere’nin işgaline (kiralama gibi kibar bir terim) terk edildi. İngiliz idaresi geleneksel kalıplarına uyarak vakıflara, dini idareye karışmamış görünüyor ama diğer alanlarda hayat onların elindeydi. Yine şaşılacak ölçüde adanın yaşaması ve gelişmesi için gerekli yatırımlarda son derece cimri davranıldığı, Kıbrıs uzmanı ve eski Dışişleri Bakanımız Şükrü Sina Gürel’in tezinde de ortaya konan gerçeklerdendir. Geçim alanı bakımından Kıbrıs’ın Türk nüfusu arazilerine sahip olmuş ve bürokraside yükselmek için gerekli eğitimi almıştır; hukuk alanında, serbest meslek olarak da tababet ve esnaflıkta olduğu gibi. İşte bu iktisadi bağlar da Kıbrıs Türkü’nün vesayet altına girmesini kolaylaştıran son merhaledir. Birinci Cihan Harbi başladığı anda da Britanya Kıbrıs’ı resmen ilhak etti.
Haberin Devamı
Doğu Akdeniz’deki huzurun anahtarı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Rauf Denktaş
PARTİLER ÜSTÜ POLİTİKA
15 Kasım 1983, 39 yıl önce bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Zira 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı ve ardından 13 Şubat 1975’te ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti yapısal ve fonksiyonel olarak; yani işleme itibarıyla teşekkül edemediği, kabul ettirilmediği görülmüştü. Bu durumda adanın bir şekilde paylaşılması kaçınılmaz olarak görülüyordu. 1974 Çıkartma Harekâtı aslında Bülent Ecevit’in önderliğindeki CHP ve Necmettin Erbakan’ın önderliğinde MSP’nin umulmayan ittifak ve koalisyonunun eseridir. Dolasıyla Türkiye’nin dış politika tarihinde bundan sonra partiler üstü bir politikanın ve planlamanın yapılma ümitleri doğmuş oluyordu. Çıkarmanın yıldönümünde çok sonraları merhum Kâmran İnan’ın TBMM’de de ifade ettiği gibi, Kıbrıs Çıkartması bu iki kanat arasındaki uzlaşmanın başarılı bir örneğidir.
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
İkincisi Kıbrıs Türklerinin tarihinde Rauf Denktaş gibi yetenekli ve direnmeyi bilen bir liderin varlığıdır. Rauf Denktaş İngiltere’de hukuk okudu. Adada Türk aydınlar, İngiliz idaresinde polis ve adliye hizmetlerine rağbete âdeta mecburdu. Bundan dolayı Britanya idaresinin Türklerden yargıç seçmesi; yetenekli gençlerin bu alana yönelmesi kaçınılmazdı ve tabii bu önemli makamda bulunan Türklerin arasından da Kıbrıs sorununun ve davasının yürütülmesi için cemaatlerine önderlik edecek birilerinin çıkması kaçınılmaz olmuştu. Lakin Rauf Denktaş bu kaçınılmazlığın ötesinde, adanın tarihinde unutulmayacak bir politikacı portresi olarak yerini almıştır. Çok objektif gözle bakacak olursak Rum toplumu arasından Makarios, Türk toplumundan Rauf Denktaş; genellikle siyaset yürütme kabiliyeti olmayan iki toplumun istisnai adamlarıdır.
Haberin Devamı
Ancak Kıbrıs Türk toplumunun bir özelliği vardır. Küçük bir muhalefete rağmen mevcut idarelerine ve temsilcilerine sonuna kadar bağlı kalırlar. Tabii bunun istisnası görünen bir hâl var. Maalesef çıkartmadan sonra adadaki iktisadi vaziyetin boşlukları ve bazı dalların gelişmesi için nüfusa ihtiyaç duyulması gibi nedenlerle, nüfus yerleştirme yoluna gidildi. Bu işlemin çok dikkatli ve titizce hazırlanması gerekirdi. Yerleştirilen nüfusun bir kısmı, kısa zamanda kendisini çıkartmayı yapanlarla birlikte tutmaktan vazgeçen unsurları da ihtiva etti. Annan Planı’na kadar bu nüfusun bazısına da Kıbrıs vatandaşlığı verildi. Bu nedenle kendilerini uyumlu politikanın dışında hisseden ve “Kıbrıslı” olduğunu iddia eden bir kitle türedi. Bu Kıbrıslı, ortak aidiyet iddiası ne Kıbrıs’ın Helence konuşanlarına ne de 16. yüzyıldan beri oraya yerleştirildiği açık olan Toroslardan ve Güney Anadolu’dan gelen Türkmen nüfusa aittir. Kıbrıslılık politikasını çok az bir kitle güder. Annan Planı’na da bu doğrultuda rey veren ve yine Kıbrıslı Rum vatandaşlarının bu gibi aynileştirmelere katılmayanları tarafından inkıtaa uğrayan reyler maalesef Türkiye’nin yerleştirdikleridir.
Haberin Devamı
MODASI GEÇMİŞ BİR TEKLİF
Denktaş, Kıbrıs Türklerinin Türkiye ile gittikçe bütünleşmesine dikkat eden bir politika güttü. Bugün Doğu Akdeniz’in değişen şartları içerisinde bu görüş yerleşmiştir. İleri görüşlü devlet adamının adada da başarısını sağlayacak en geçerli yolu erkenden görüp ona göre hareket ettiği çok açıktır. Halihazırdaki politika Kuzey Kıbrıs’ın bağımsızlığı yönünde gerçekleşiyor. Bundan dönüş mümkün değil. Zira Doğu Akdeniz’de ve güney sahillerimizde yaşama güvenliğimiz buna bağlıdır. Her iki tarafın da (Güney ve Kuzey) etnik bütünlük kendi aralarında gerçekleşmiştir. Mevcut azınlıklar çoğunlukla bütünleşme halindedir ve bütün Kıbrıs’ın bir toprak olup Kıbrıslılık kimliği etrafında toplanması modası geçmiş ve barışa son verici bir tekliftir.
Kuzey kesimde bu politikaya aykırı davrananların yanlış yerleştirme sonucunda gittiği görülüyor. Buna karşılık Tuna boyu göçmenlerinden; yani Bulgaristan’dan gelenlerin önemlice ölçüde Kuzey Kıbrıs’a yerleşmeleri, adanın sakini Türkler tarafından çok hoşnutlukla karşılandı ve bu çalışkan nüfusun ada ekonomisine katkısı da çok önemli oldu.
Bazı yanlış görüşler vardır. İngiliz işgaline karşı Kıbrıs Türklerinin Helen nüfusla birlikte direnmemesi. Bu Denktaş’ın bir ara dediği gibi Kıbrıs probleminin “K”sından anlamamak anlamına gelir. Hiçbir yerde zıtlaşma ve tarihi birliğe sahip olmayan azınlık gruplar arasında kan ve can pahasına yürütülen böyle birlikler olmaz. Kaldı ki Yunanların Kıbrıs’ı bir an evvel ilhak etmek için tedhiş örgütlerine de çok erkenden başladıkları açıktır. EOKA zamanla Kıbrıs Rumluğunun bir bölümünün pek istemediği bir örgüt haline geldi. Diğer yandan savunma halindeki Kıbrıs Türkleri de çok açıktır ki Türk istihbaratından ve askeri yapıdan destek aldılar. Bu hiç de kolay olmadı. Denktaş’ın, liderliği döneminde zaman zaman Ankara hükümetleriyle ihmalkâr ve zıt direktifler dolayısıyla ne kadar sıkıntılı günler yaşadığı herkesin malumudur.
İDEOLOJİLER FARKLI, DAVA AYNI
Olayların gelişimi dolayısıyladır ki Türkiye ve Kıbrıs birbirine daha çok yaklaştı ve birbirinden vazgeçemeyeceklerini anladılar. Türkiye’de hiç tahmin edilmeyecek şekilde farklı politik ve ideolojik kanatlardan insanlar aynı dava etrafında birleştiler. Mesela merhum Hocamız Mümtaz Sosyal’ın Kıbrıs’ın statüsü ve hukuki davaların beynelmilel alandaki çözümü için gösterdiği gayrette iç politikadaki muhalif arkadaşlarıyla bir araya gelmesi veya Coşkun Kırca ile Turan Güneş’in Kıbrıs ile ilgili konferanslarda beraberliği yürüten heyetlerin içinde olması gibi.
Bugün Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz hâkimiyeti ve genellikle bu bölgenin huzuru için çok önemli bir anahtar olduğu açık. Ne zaman ki Süveyş Kanalı açıldı, Akdeniz okyanuslara açıldı. Hind yolunun güvenliği, Mısır ile Hindistan arasındaki bağlantının korunması için Kıbrıs büyük öneme haizdi. Bu öneme rağmen Britanya’nın Kıbrıs’ı bir Avrupa ülkesi olarak görmeyeceği açık. Daha ziyade Akdeniz’le tarihteki bağları çok zayıf olan Kuzey Avrupa ülkeleri, hassaten Almanya nedense bu adayı Avrupa’yla iç içe almayı gerekli bir politika olarak gördüler. Umduklarını pek bulamadıkları son 18 sene içinde de anlaşıldı.
Bundan sonra izlenecek siyaset ise oradaki Türk azınlığın bizim sorumluluğumuz altında olduğunun herkes tarafından anlaşılması ve Doğu Akdeniz’deki huzurun milletler arası bir alana açılması dolayısıyla (işin içine Rusya da dahil oldu) Türkiye’nin orada bulunmasının ne kadar gerekli olduğudur.
.Balkan gezisi
#Efe Ceylan#Batı Trakya#Çanakkale Savaşları
Kasım 20, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Bu hafta İstanbullu işadamları Tolga Mercan ve eşi Selay Hanım, Ahmet Eler ve Salih Boz’un tertiplediği bir geziyle Batı Trakya’ya geçtik.
Haberin Devamı
Selanik’te Başkonsolos’umuz Efe Ceylan bizi candan bir şekilde karşıladı. Donanımlı bir sunum yaptı. Atatürk’ün evinde 15 Kasım itibarıyla gecikmiş bir Atatürk günü yaşadık. Daha sonra Trakya’daki bazı köyleri gezdik.
Balkan gezisi
TRAKYA KÖYLERİ ÖNEMLİ
Programın bence ilginç yanlarından biri; oradaki soydaşlarımız kadar mübadeleyle gelenlerin oturduğu Moustheni köyünü gezmekti. Dağların eteğindeki güzel köyün ana meydanı halen cami adını taşıyor. Doğrusu bizi sıcak bir şekilde karşıladılar. Köy sakini hanımların çoğu Anadolu’dan geldikleri yeri hatırlamıyorlar. Hafızası iyi bir bey, daha çok Balıkesir, Yalova mıntıkasından geldiklerini söyledi. Bizi karşılayan köyün hanımlarından birinin sesi Maria Callas’ı andıracak kadar yüksek volümdeydi. Gelecek ziyaretimizde Gümülcineli Mustafa Bey ve TRT muhabiri Necat Ahmet Bey ile Gagavuz Türklerinin köylerini gezeceğiz. Trakya köyleri mutlaka bizim için çok önemli. Trakya’nın renkli kültürel yapısının muhafazası üzerinde durmalıyız.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Türkiye, Lozan Antlaşması’yla Batı Trakya’daki ve 1912’den beri de Bulgaristan’daki Türklerin kültürel korumacılığını üstlendi. Bulgaristan ile şu sıra önemli kültürel sorun yaşanmıyor. Yunanistan ile olan problemin ana noktalarından biri ise Türk azınlığının isminin ısrarla Müslüman olarak gösterilmesidir. Bu ifade ile etnik kültürel hakların talebinde zorluk çıkarılıyor. Nüfus azalıyor. Batı Trakya’nın çalışkan halkı, Avrupa Birliği’nin getirdiği imkânlardan istifadeyle Türkiye’dekinden daha iyi bir hayat sürüyorlar. Ne var ki bu halkın eğitim imkânları sınırlı. Bu sınırlılık onları Türkiye’ye ve daha hazini Avrupa’ya göçe zorluyor.
Lozan Antlaşması’nın hükümleri arasında, mabetlerin ve ibadet gereklerinin korunması var. Bu nedenle yurtdışındaki Türkler arasında ezanın açıkta okunduğu bir yer. Ama bu dini kurumların istenildiği gibi serbest olması anlamına gelmiyor. Patrikhane ve Batı Trakya Müftülüğü konusunda uygulanan mukabele-i bilmisil hiçbir devletin ve hiçbir toplumun lehine değildir. Akdeniz’in doğu köşesinde hem uygar gelişmeyi hem de renkliliği savunma imkânı olan ülkeler vardır.
Haberin Devamı
TATLI SONUÇLAR OLMAZ
Ortadoğu’nun ve bazı Afrika bölgelerinin içinde olduğu kaosun burada tekrarlanması veya benzerinin kurulması hiç istenecek şey değil. Trakya bir bakıma sanayinin Doğu Trakya’daki gibi tahribkâr neticelerinin görülmediği yer; daha zengin ve dokunulmamış bir doğa var. Mesela bunu da örnek alabilmeliyiz. Hiç şüphesiz ABD’nin son silahlandırma faaliyetleri dünyanın bu parçası için hiç de tatlı sonuçlar getirmez. Bir müddettir ABD’nin kışkırtıcı politikaları, hem de sorumsuz davranma ve sıkışınca meydanı bırakma siyaseti o memleket için yenidir. Eski dünyanın bu meşum ve tatsız politikaya karşı dikkatli olması beklenir.
ÇANAKKALE SAVAŞLARI ARAŞTIRMA MERKEZİ
ÇANAKKALE Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı, Çanakkale kordon boyundaki Whittall Konağı’nı araştırma merkezi olarak düzenledi. Hem bu orijinal binanın korunması, yeniden restore edilmesi hem de ‘Çanakkale muharebeleri’yle ilgili evrakın burada derlenip hem tetkike hem de geniş kitlenin okumasına hazırlanması başarılı bir örnek.
Balkan gezisi
1915’TEN İTİBAREN...
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Yetkililerin verdiği bilgiye göre Araştırma Merkezi’nde Çanakkale muharebelerine katılmamış ülkelerde yayınlanan kitaplardan, savaşın tarafı olmuş İngiltere, Fransa, Malta, Hindistan, Cezayir gibi ülkelerden 1915 tarihinden itibaren 16 farklı dilde yayınlanmış 4541 kitap, 1000 aşkın süreli yayın bulunmakta. Osmanlıca eser, belge, harita, fotoğraf, kartpostal, kartvizit ve pul gibi yazılı/basılı kaynaklarla birlikte Çanakkale muharebelerine katılan askerlerin hayatta iken yayınladıkları ithaflı hatıra kitaplar, orijinal yazılı ve imzalı fotoğraflar araştırma merkezinin en nadide parçalarını teşkil etmekte.
TARİHİN İZLERİ VAR
Nihayet Whittall Konağı Çanakkale şehrinin kordon boyundaki seçme ve nadide binalarındandır. Onun üniversite şehrimizin istifadesine açılan bir merkez olması faydalı bir gelişme.
Çanakkale’nin her köşesi 1914-15 muharebelerinin muhteşem kalıntıları dışında üç bin yıllık bir tarihin izlerini barındırıyor. Bütün bu mirasın gelişen şehrin kurbanı olmaması beklenir. Gerek Gelibolu Yarımadası’nda gerek Çanakkale tarafında bu mirasın korunması mühim binaların restorasyonu, üniversitesinin yardımıyla faal bilgi edinme merkezleri ve müzeler getirilmesi planlanmalıdır. Galiba şehirde görülebilecek olumsuz gelişmeler de bu şekilde önlenir.
Haberin Devamı
SÁNDOR PETŐFİ
2022 ve 2023 yılları dünyada ve Türkiye’de Sándor Petőfi’nin 200. doğum yıldönümü olarak anılacak. Türkçeye bu yıldönümü dolayısıyla Dursun Ayan ve Edit Tasnádi’nin hazırladığı “Sándor Petőfi” isimli zengin muhtevalı bir kitap kazandırıldı. Edit Tasnádi Macar Türkolojisinin yetiştirdiği yetenekli kalemlerden, zor tercümelerin üstadıdır.
Her Macarın sevdiği; milli şair ve kahraman Sándor Petőfi’den yaptığı çeviriler, doğrusu şiir tadını kaybetmemiş. Bizde Sándor Petőfi çevirileri 1920’lerde başlar. Yeni harflerle orijinal dilden tercümeleri Sami Özerdim yapıyordu. Şimdi artık Hungarologlarımızın sayısı artıyor.
Balkan gezisi
Petőfi, Macar özgürlük savaşına katıldı. Macar Polonya ordularının başkomutanı olan General Jozef Bem, yani Türkiye’ye göçüp Müslümanlığı seçen ve Murat Paşa unvanını alan Haleb’in kahraman valisinin maiyetindeydi. Eğer son safhada Macaristan’da, savaşta ölmeseydi bize sığınanlardan biri olurdu.
Haberin Devamı
Dursun Ayan ve Edit Tasnádi’nin hazırladığı “Sándor Petőfi” kitabının 139. sayfasındaki “Lenkei’nin Bölüğü” adlı Petőfi’nin uzun şiirinin çevirisi var. 1847 yılının özgürlük savaşı sırasında yazılmış; fazla söze gerek yok, bunu okuyunca bile Petőfi’nin ne kadar usta bir şair olduğu anlaşılıyor. İkinci şiir de yine aynı kitaptaki “Deli”; savaş şairinin duygusal dünyasını ifadesindeki renkliliği gösteriyor.
ORİJİNALDEN ÖRNEKLER
Kitabın ekler kısmında Petőfi’nin İkbal’in tercüme ettiği Farsçadan ve Necmi Seren’in 1928 çevirilerinin orijinal baskılarından örnekler de var.
1848’de Macarların Cumhuriyet ilan edip Polonyalı alaylarla birlikte Avusturya ve Rusya’ya direndikleri malum fakat üstün kuvvet karşısından bilhassa Rusya’nın generali Paskieviç’e yenildikten sonra Türkiye’ye sığındılar. Tarihçilerin nakline göre Rus general amansız cezalandırmada Avusturyalılarla birlikte hareket etti. Türk İmparatorluğu ise kendisine sığınan kahramanları iade etmedi. Bu yakın tarihimizin en mühim olaylarındandır. O dönemden kalma mültecilerin çocukları hâlâ burada yaşıyor.
Petőfi, Macar tarihinin en hareketli anında hürriyeti ve vatanseverliği haykıran ve Macarlar için güzel dilli ve üslublu şairdir. Tercümelerde biz de bunu hissediyoruz. Kitabın ekindeki orijinal örnekleri verilen M. İkbal’in Farsça çevirisi bir başka müzikal zenginlik. Bunun yanında ekler kısmında Enis Behiç Koryürek, Mehmet Emin’in çevirileri de var.
Ortadoğu’nun renkli ülkesi: Lübnan
#Lübnan#İtalyan Kültür Heyeti#Kültür Bakanlığı
Kasım 27, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Lübnan, Arap dünyası içinde Hıristiyanlığı ilk benimseyen ve bugüne kadar koruyan da bir Cumhuriyet’tir. Hiç şüphesiz ki renkli bir halktır. Aynı âdetleri, aynı ruhu benimsemekle birlikte din farkı onların tarihinde çok büyük çatışmalara da neden olmuştur. Bugün Lübnan uzun ve yıkıcı bir iç savaştan sonra yeniden kurulma çabasında. Mutlu ve işe yarayan Lübnan’ın varlığı etrafa da yarar sağlar. Aksi ise ortalığı bulandıran bir rejim haline dönüşebilir.
Haberin Devamı
Lübnan; yani Fenike bir deyimiyle de Medyen diyarı, Akdeniz’in en üst ülkelerinden biri. Bugün yaşadığımız medeniyetin önemli bir kısmını Fenikelilere borçluyuz. Kullandığımız camdan, gemiciliğimizden, birçok kimyevi maddelerden, kumaş sanayiinden tutunuz da ticari pratiğe kadar. Akdeniz’in kökeni Fenike alfabesi, o da bir Sami dil alfabesi... Bu aynı zamanda Akdeniz’in limanlarındaki yarı korsanlık ve köleliği de yaşatan bir medeniyetti. Bugün Atlas Okyanusu’na kadar uzanan Cádiz Akdeniz’in her tarafındaki eski şehirler (Kartaca, Leptis Magna, Malta adasının belirli yerleri) bu ırkın eseridir.
Ortadoğu’nun renkli ülkesi: Lübnan
Lübnan, Arap dünyası içinde Hıristiyanlığı ilk benimseyen ve bugüne kadar koruyan da bir Cumhuriyet’tir. Hiç şüphesiz ki renkli bir halktır. Aynı âdetleri, aynı ruhu benimsemekle birlikte din farkı onların tarihinde çok büyük çatışmalara da neden olmuştur.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
400 SENELİK TÜRK İDARESİ
Osmanlı devrinde Yavuz Sultan Selim Han’ın fethinden beri Lübnan 400 sene boyunca Türk idaresinde kaldı. Birinci Cihan Harbi’nden sonra Fransız mandası kontrolüne geçti. Manda yönetimi Lübnan’da zaten var olan Fransız kültürünü ve Fransızca düşkünlüğünü geliştirdi ve Lübnan’a eski statüsünü verdi; yani Osmanlıların en başta Keçeçizâde Fuad Paşa’nın, Cevdet Paşa gibilerin Cebel-i Lübnan Nizamnamesi’yle verdiği statüyü; çok milletliliği.
Cebel-i Lübnan ve aşağıda da Beyrut Vilayeti bu ülkeyi oluşturuyordu. 1940’lardaki uzlaşma ve kuruluş çalışmaları bu anlaşma üzerindedir. Cumhurbaşkanı Hıristiyan, Başbakan Sünni olacak. Meclis Başkanı ona göre bir başka gruptan olacak. Şiilerle Dürzilerin payı aynı olacak. Her kalabalık cemaatin bir ya da birkaç bakanlıkla temsiline dikkat edilecek. Mahalli meclisler Lübnan Parlamentosu’nda buluşacak.
ORTADOĞU’NUN İSVİÇRE’SİYDİ
Lübnan, Ortadoğu dünyasının İsviçre’siydi. Bankacılık ve dünya ticaretinin bütün kilit noktaları oradaydı. Bu mutluluk devam ettikçe mesele yoktu ama 1960’larda başka akımlar ortaya çıktı. Bugün Lübnan uzun ve yıkıcı bir iç savaştan sonra yeniden kurulma çabasında. Ne var ki yeniden kurulmanın böyle bir atmosfer içinde gelişebileceği şüpheli. Nitekim Lübnan’ın Marunileri ve Cebel’deki Dürziler; yani Osmanlı devrinde birbiriyle çatışan iki ayrı dinin, iki ayrı ırkın temsilcileri bir araya geliyor.
Ortadoğu’nun renkli ülkesi: Lübnan
Beyrut’ta yan yana olan Aziz George Maronit Kilisesi ve Mohammad Al-Amin Camisi.
Haberin Devamı
Arapça konuşmalarına rağmen kendilerini Arap hissetmedikleri de çok açık. Şimdi bir araya gelip Cünye başkent olmak üzere Cebel’i kapsayan mutlu bir Cumhuriyet kurma iddiasındalar. Eğer bu devam ederse istedikleri gerçekleşebilir. Bilmiyorum, bu kadar sıkıntılı geçmiş kendilerinin de dahil oldukları bu kavga onlara bunu sağlayabilecek mi? İyi olan şeyin yaşaması herkese yararlıdır. Mutlu ve işe yarayan Lübnan’ın varlığı etrafa da yarar sağlar. Aksi ise ortalığı bulandıran bir rejim haline dönüşebilir.
SEDİRLER ÜLKESİ
Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin ve Nazi Almanyası’nın etkisiyle ortaya çıkan dünyada 1943’te kurulması bir oldubittidir. Hiç şüphesiz ki bugünlerde 79. yılını kutladığımız bu vaka hâlâ Sedirler Ülkesi’ne bir barış ve sükûn getirmiş değil. İdarede, iktisadi hayatta bilginin ve başarının yanında akıl dışı davranışlar da rol alıyor. Bu, Ortadoğu için olumsuz bir gelecek gibi görünüyor. Ama galiba tarihin eski medeniyetlerinin çocukları yakın gelecekte pekâlâ kendi geleceklerini toplayabilecekler.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
İTALYAN KÜLTÜR HEYETİ
Kasım ayının 17 ve 18’inde İstanbul’daki İtalyan Kültür Heyeti, Kültür Bakanlığı ile birlikte Türkiye arkeoloji araştırmaları için bir sempozyum tertipledi. İtalyanların kazılarına son derece önem veriyoruz. Çünkü iki Akdeniz memleketi olarak müşterek tarihi noktalarımız var. Bunların başında Roma İmparatorluğu geliyor. Küçük Asya’nın Roma mirası İtalya’nınkine eşit hatta daha zengin ve çeşitlidir.
Ortadoğu’nun renkli ülkesi: Lübnan
Karşılıklı arkeolog gruplarımızın kazıları birbiriyle çok yakından ilgilidir. İtalyanların her zaman ifade ettiği gibi Türk arkeolojisi ayrı bir ekoldür. Ülkemizdeki İtalyan arkeologlar da eskiçağ tarihi için çok önemli kişilerdir. Bilhassa Salerno Üniversitesi’nin daha evvelden Profesör Francesco D’Andrea başkanlığında yaptığı Pamukkale Hierapolis kazıları bizim için Küçük Asya’nın tarihine bir katkıdır. Kazının restorasyonu da mükemmeldi.
Haberin Devamı
BATI’NIN YAĞMASI
Bu arkeologlardan Türkiye için önemli bir uzman da Profesör Isabella Caneva’dır. Seminerde bir açılış tebliği vardı. Üzerinde ısrarla durmam gerekiyor; Türkiye arkeolojisini ve Eski Çağ Tarihi’nin önemini bu kadar iyi anlayan bir yabancı kazı raporuna rastlanamaz. Caneva’nın söylediği şudur: “Arkeolojik malzemeyi basit bir kireç taşı deposu veya bazı yeni zengin evlerinin süs malzemesi olarak kullanmak eski bir âdettir. Bu İtalya’da da böyleydi. Ne acı ki Türkiye’de de buna paralel bir durum olmuştur ve birtakım malzeme de Batı’nın yağmasına uğramıştır.” Yağmaya uğramak sadece Türkiye’de değil bugünkü Yunanistan’da ve o zamanın İtalya’sında da söz konusudur. Mısır çoktan beri bu acıyı çekmektedir.
Haberin Devamı
Profesör Caneva’nın bize belirttiği bir mukayese var; kültürel tarih açısından Risorgimento’ya İtalya’nın birleştiği 1860’lı yıllara kadar arkeoloji sadece bir merak konusuydu. 1860’tan sonra burada değişiklikler başladı. Arkeoloji artık İtalyan vatanının kuruluşu, kültürel tarihi ve yapısı açısından önemli bir bilim haline geldi. Benzer durum Cumhuriyet dönemi Türkiye’si için de söz konusudur. Çünkü Küçük Asya’nın arkeolojik mirasının hiç şüphesiz ki Çağdaş Türkiye’nin kültürel yapısı için önemli kültürel alakası, yapıcılığı ve müspet katkısı vardır.
Ortadoğu’nun renkli ülkesi: Lübnan
TÜRKİYE’DE ÇALIŞMALILAR
Profesör Caneva’nın uzun tebliğinde ele aldığı uzun konular içerisinde Bergama kazıları dahil Kemalist rejimin, Atatürk’ün bilhassa bu konulara eğildiği bilgisi var. Ayrıca Karatepe kazıları, Alacahöyük kazıları ve Hitit dönemi kazıları üzerinde yorum yapılıyor.
Bu toplantıda dikkatle gördük ki yeni kurulan arkeoloji enstitülerimizin de fevkalade katkısı vardır. Bilhassa Bizans dönemi araştırmaları üzerindeki Türk–İtalyan müşterek çalışmasının katkısı önemli oluyor. Bundan başka tarih öncesi dönemimiz için yapılan kazılarda Türklerin önemli katkısı görülmektedir. Prehistoria (tarih öncesi) ve protohistoria (tarihin yazısız yazılı dönemi arası) denen bu dönemlerde Türk arkeoloji heyetlerinin yaptığı kazılar bir hususi ekol haline çıkmıştır. İtalyan arkeoloji gruplarının Türkiye’de çalışması önem arz ediyor.
Ümit ederiz ki Türk üniversitelerinin arkeoloji bölümlerinde de İtalya’dan gelen hocaların hiç değilse münavebe ile görev almalarının büyük faydası olacaktır.
İzmir’i Türk yurdu yapan hükümdar... Timur
#Timur#İzmir#Saınt Jean Şövalyeleri
Aralık 04, 2022 06:294dk okuma
Paylaş
Timur’un ömrünün son önemli zaferlerinden biri İzmir’i Rodos Şövalyeleri’nin elinden almaktır ki bu, hayatı boyunca gayrimüslimlere karşı yaptığı tek cihattı. Anadolu seferi sonunda yaptığı bu son fetih kalıcı oldu ve İzmir Türk yurduna kazandırıldı. Timur kalabalık ordusuna güvenmekten çok karşı tarafı iyi öğrenip ona göre bir strateji çizmekle meşhurdu. Aynı şeyi Rodos Şövalyeleri’ne karşı da yapmıştı.
Haberin Devamı
Bundan 620 yıl önce 2 Aralık 1402’de Emir Timur, Ankara Çubuk Ovası’ndaki galibiyetinden ve Anadolu’nun siyasi ve mülki coğrafyasını altüst ettikten sonra hayatının en ilginç safhasına geçti. Normal olarak Emir Timur Altınorda başta olmak üzere Osmanlılar ve diğer Müslüman Türk ordularıyla savaşmıştır. Şam’da müellif İbn Haldûn ile karşılaşmıştır; bu Mağribi Endülüs asıllı bilginin ve onun Türklerin tarihi üzerindeki bilgisine hayran olmuştur. Mısır programında yoktu. Timur’un nihai hedefi Çin’di. Bu 15. asır için yanlış, dipsiz bir stratejiydi. Gerçekleştiremeden öldü.
İzmir’i Türk yurdu yapan hükümdar... Timur
ŞÖVALYELERİN ELİNDEN ALDI
Ömrünün son önemli zaferi Ege bölgesindeki beyliklere hâkimiyetlerini Osmanlı’dan alarak vermekti (Aydın Beyliği gibi) ve İzmir’i Rodos Şövalyeleri’nin elinden almaktır ki hayatı boyunca gayrimüslimlere karşı yaptığı tek cihattır. Anadolu seferi sonunda yaptığı bu son fetih kalıcı oldu ve İzmir Türk yurduna kazandırıldı. Kendisinden evvel Yıldırım Bayezid İzmir’i aldı fakat bu daha ziyade kara tarafına münhasırdı ve bu sayede Kadife Kale ve etrafı Türklerin elindeydi. Timur ise denizdeki kaleyi ve limanı kontrol edilecek mevkileri Rodos Şövalyeleri’nden almıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Rodos Şövalyeleri’nin elinden bu kaleyi alış nedeni tartışılabilir ama mutlaka Orta Asya’da Timur Rönesansı devrini başlatan hükümdarın coğrafya ve strateji bilgisi tartışılmaz. İzmir’in Anadolu hâkimiyeti için çok önemli bir nokta olduğunu anlamıştır. Burada biraz da yendiği ve taze zaferini kutladığı Bayezid’e karşı son bir gösteriş yapma merakı olabilir. Zira Yıldırım Bayezid birkaç defa İzmir’i Rodos Şövalyeleri’nden almayı denemiş ancak muvaffak olamamıştı. Timur ise aldı.
DÂHİ BİR STRATEJİST
Böyle bir kaleyi almak için Fatih Sultan Mehmed ve Kanuni Sultan Süleyman döneminin ateşli silahlarına ve kuşatma tekniklerine sahip değildi. Fakat elindeki kuşatma teknolojisi dönemine göre ileri düzeydeydi ve dâhiyane bir stratejiydi. İlginç bir biçimde mancınık tipi kara silahlarını iyi kullandı. Hatta lağım tekniklerini benimsediği ve kale duvarlarının altını kazarak çöken duvarlardan orduyu sızdırmayı başardığı biliniyor.
Haberin Devamı
Timur kalabalık bir ordunun başında ama bu kalabalığa güvenmekten çok karşı tarafı iyi öğrenip ona göre bir strateji çizmekle meşhurdur. Horasan’dan başlayarak İran’da ve Suriye’deki başarıları, Altınorda’nın başındaki Toktamış Han’ı yenmesinde; her bir muharebede karşı tarafın durumuna göre bir savaş teknolojisi ve stratejisi geliştirdiği sabittir. Aynı şeyi Rodos Şövalyeleri’ne karşı da yapmıştır. Kuşatmadan biraz evvel kıyıdaki adaya çekilen ve onun etrafını hendekle korumaya alan askerlerin hendeklerini savunma için kullanma planlarını, onları pişman ettiği anlaşılıyor. Hendeği doldurduğu otları devamlı tutuşturarak kalenin savunmasında bir nevi kamuflajla kuşatanlara yarar sağladı.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
YERLİ FIAT SCUDO İLE İŞLER YERLİ YERİNDE
Fiat
by Taboola
MANCINIKLA KORKU SALDI
Döneminin Şerefeddin Yezdi ve Mîrhând gibi çağdaş tarihçilerinin yanında Dukas gibi Bizanslıların ve Batılı kroniklerin muhtelif noktalardan ele aldığı bu seferde çeşitli milletlerden gelen cengâver şövalyelerin moralini çok bozduğu anlaşılıyor. Mancınıklarla kaleye attığı taşların yanında aynı savaş makinesine kestiği kelleleri de koyuyor. Bu açıktaki donanmanın şehre yanaşmasında bir korku yarattı. Kroniklerin tarifine göre deryanın üstünde bile kesik kelle doluymuş. İki hafta süren kuşatmada kaleyi savunanların az sayıda oluşu gayet şüpheli bir bilgidir. En çok savaş makinesi ve tedhiş unsurunun üstün geldiği anlaşılıyor.
Haberin Devamı
Emir Timur’un İzmir’i fethinden 15. asır kroniklerinde (Aşıkpaşazâde, Neşri) bahsedilmez. Bu bilerek yapılan bir ihmaldir. Nitekim Akkoyunlu tarihlerinde de Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden bahsedilmez. Türk devletlerinde vakayinamelerin bazı konularda ne kadar taraflı olduğuna dair bir delil.
SAINT JEAN ŞÖVALYELERİ
SaInt Jean Şövalyeleri (Hospitalier Şövalyeleri), Rodos, İzmir ve Kıbrıs’ta üsleri olan savaşçı bir tarikattı. İçlerinde Batı’nın büyük uluslarından (Fransa, Almanya, İngiltere, İskoçya, İspanya, Kastilya gibi) asil ailelerin çocukları, baronları ve şövalyelerinden üyeler vardı. Bu üyeler gönüllü olarak din ve savaş görevlerini bu tarikat içinde yerine getiriyorlardı.
İzmir’i Türk yurdu yapan hükümdar... Timur
NAPOLÉON SON VERDİ
Haberin Devamı
Tarihte onlar Saint Jean Hospitalier veya Rodos Şövalyeleri olarak anılıyorlar. Çünkü bulundukları ülkelerin otokton (yerleşik) halkıyla (Malta, Rodos ve Kıbrıs ve İzmir gibi) ırki bağları yoktur. Bir milletten de gelmiyorlar. Rodos Şövalyeleri’ne tarihte en büyük darbeyi vuranlar; Osmanlılardır. Mesela bu sırada tarikatın reisi büyük şövalye Rus Çarı I. Pavel’di. Ardından da 1800 yılında Napoléon bu tarikatın fiili varlığına son vermiştir. Bugün de yine kozmopolit etkili bir tarikat olarak sadece tıbbi yardım faaliyetleriyle uğraşıyor gibi görünüyorlar. Beynelmilel gözlemci bir teşkilattır. Bütün Birleşmiş Milletler organlarında gözlemci üyeleri vardır. Vatikan yanında bazı devletlerin de tanıdıkları, elçilik ilişkisi kurdukları merkezleri Roma’dadır.
İzmir’i Türk yurdu yapan hükümdar... Timur
1522’de Rodos’un Kanuni Sultan Süleyman tarafından alınmasından sonra şövalyeler Malta’ya çekildiler.
Rodos Şövalyeleri bu kaleyi Doğu’da Haçlıların hâkimiyetinin bitişinden sonra 14. yüzyılda Papalık adına devraldılar. Mali kaynakları içinde müşterek Hıristiyan dünyasının bağışları kadar korsanlık faaliyetlerine girişmelerinin de payı vardır. Bu dönemde ana üs bizzat Rodos’taydı.
İzmir, Emir Timur’un Semerkant’a dönüşünden sonra; önce Aydınoğulları sonra Osmanlıların eline geçti. 1522’de Rodos’un Kanuni Sultan Süleyman tarafından alınmasından sonra şövalyeler Malta’ya çekildiler. Böylece 1919’daki işgal dönemi hariç tutulacak olursa İzmir Türk vatanının elinde pürüzsüz olarak kaldı. Yunanistan resmen Ege’nin işgal ettiği bu bölümünü kendi topraklarına katamadı ancak Anadolu macerasının son anında bir İyonya Cumhuriyeti kuruluşuna girdiler ve çok çabuk o da ortadan kalktı. Buradaki Yunan nüfus ilk çağlardan kalmaktan çok 16. ve 18. asırdan beri Yunanistan kıtasının fakir bölgelerinden ve adalardan göç eden nüfusla oluşmuştur.
Mekteb-i Mülkiye-i Şahane
#Mekteb-İ Mülkiye-İ Şahane#Mülkiyeliler Tarihi#Zeytin Ağacı
Aralık 11, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Mekteb-i Mülkiye-i Şahane iyi bir okuldu. Kendine göre eğlenceli ve modern bir havası vardı. Devlet hayatımızda bilhassa milletvekilliği ve bakanlıkları dolduran değişik görüşten Mülkiyelilerin aklıselim etrafında birleştiğini gördük. Böyle bir mektebin; devlet aygıtının çalışması için de ne kadar önemli olduğunu anladım. Mülkiye gibi bir okulun, üniversiteden çok Fransa’daki Grandes écoles gibi ayrı bir ünite olarak düzenlenmesi gerekir.
Haberin Devamı
4 Aralık Pazar günü, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’nin (Siyasal Bilgiler Fakültesi) 163. kuruluş yıldönümüydü. “Mülkiyeliler Tarihi” adlı kocaman biyografik eserin ve mekteb tarihinin yazarı Ali Çankaya’dan beri Uygur Kocabaşoğlu da ben de üzerinde ısrarla dururuz. Mektebin kuruluş tarihi yanlıştır; 1859’da çoktan kurulmuştu. Zira 1858’e tekabül eden tarihte muallim tayinlerinden kaydedilmiş. Mektebin yeri de belliydi. İlk önce mevcut bakanlıklardan birinin içinde iki odada (Maarif-i Umumiye) kurulmuştu. Sonra bilinen başka binalarda ve Yıldız’da bugünkü üniversite sahasında devam etti. İdareci; yani mülki amir, maliye müfettişi ve diplomat yetiştirmek için düşünülmüştü.
Mekteb-i Mülkiye-i Şahane
Yıldız Sarayı’nın, Mülkiye’ye ev sahipliği yaptığı döneme ait bir fotoğrafı.
BAŞARILI OLANLAR KADROYA ALINDI
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
BEKLENTİLERİNİZİN ÖTESİNDE FIAT ULYSSE
Fiat
by Taboola
1878 Aralık’ında Sultan II. Abdülhamid’in fermanıyla Sultani bir mekteb derecesinden (seçkin lise) yüksek tahsil veren bir okula çevrildi. II. Abdülhamid, Mülkiye mezunlarına önem veriyordu. Yıldız Sarayı’ndaki kadrolara her zaman mektebin derece ile mezun olanları almıştır. Şunu da söyleyelim; diğer nezaretlerde hissedilen hafiyelik ve sansür havası tabiatıyla Yıldız Sarayı’nda mabeynde yoktu. İsmail Müştak (Mayokan) üstadın hatıratında bu çok açıktır.
Mülkiye 1936’da Harbiye ile birlikte Ankara’ya nakledildi. Cebeci Çayırı’nda sonradan kurulan Devlet Konservatuvarı, eski Adliye Bakanlığı’nın içinde yer alan eski Hukuk Mektebi’nin nakliyle birlikte Cebeci semti başkentin irfan muhiti olarak teşekkül etti. Mülkiye talebesinin opera ve temsillere gitmesi, konser dinlemesi, mektebte adab-ı muaşeret kurallarına uygun olarak garsonların yaptığı servisle öğlen ve akşam yemeklerini yemesi usuldendi.
Mekteb-i Mülkiye-i Şahane
1936’da İstanbul’dan Ankara Cebeci’deki binasına taşınan okulun kampusu 1940’lı yıllarda böyle görünüyordu.
Vakti zamanında 40-50 kişinin alındığı okul 1983’ten sonra bütün sınıfların 1. sınıftan itibaren sekiz bölüme ayrılması gibi manasız bir sisteme döndü. Mülkiyeliler ilk iki sınıfı bir arada okur; sonra maliyeci, diplomat ve idareci şubelerine ayrılırlardı. İyi bir okuldu. Kendine göre eğlenceli ve modern bir havası vardı. Zira arkasından gelen yıllar mutlaka hayatlarının zor bir dönemidir. Türkiye’nin kasabalarında ve vilayetlerinde, Maliye Bakanlığı’nda ve taşralarda teftişle geçen bir ömür veya yurtdışında diplomasi hizmeti bizde çok kişinin sandığı gibi çok keyifli bir meslek değildir.
Haberin Devamı
ÖZEL SEKTÖRE YÖNELİK DEĞİLDİ
1950’lilerden sonra mezunları yavaş yavaş özel sektöre kaymaya başladı. Ama Mülkiye hiçbir zaman Türkiye’nin gelişen özel sektörüne yönelik bir okul olmadı. Kontrolcü devletin elemanı olmayı tercih etmişlerdir. Bu aynı zamanda bir zihniyet meselesidir. Yorucu hayatlarının neticesini çok tuhaf bir olayla hatırlıyorum; 2005 yılında yaptığımız bir “ihtiyarlar, İnek Bayramı”nda gördük. İhtiyar dediğime bakmayın, henüz “60 yaşın altında olan” 67, 68, 69 mezunlarıyla yapılan bir İnek Bayramı’ydı. Bazılarını bildiğimiz, bazıları bizi şaşırtan haberlerle genç, sağlıklı meslektaşlarımızın, daha doğrusu okullu kardeşlerimizin yıllar önce aramızdan ayrıldığını gördük. Mülkiye’den sonra Maliye Bakanlığı’nda çalışırken Tıbbiye’ye giden ve mezuniyet töreninde bulunduğum Nursun bunlardan biriydi. Yakışıklı Kaymakam Erşan bir kazada vefat etmişti. Paris’te oturduğu ucuz apartmanda havagazı zehirlenmesiyle ölen Cengiz, muhtemelen gerilimli hayatın devirdiği Osman Tokcan... Geç İnek Bayramı’nın tertipçisi Macit “Oğlum, telefatımız yüzde 15” dedi. Aç ve çıplak okuyanımız yoktu; burslar devrine göre yeterliydi. Zaten çok fakir ailelerden gelenimiz de pek yoktu. Bana kalırsa okulun gaddar imtihan sistemiyle başlayan endişelerle dolu hayat; mezuniyetten sonra daha da sıkıntılı olarak devam etmişti.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Devletin hizmetkârı olmak; eğer doğru çalışırsan fevkalade önemlidir. Adliye’de ve idari yargıda çalışan yargıç arkadaşlarımız hakkında kötü bir şey duymadım. Dışişleri Bakanlığı’nda her zaman belirli bir portreyi temsil ettiler. Vilayetlerde Mülkiyeli kaymakam ve vali muavinlerinin sendeleyenlerine rastlamadım. Ben rastlamadıysam kimse de rastlamamıştır.
Doğrusu sağ sol kavgası sırasında jandarma nezaretinde aşağıda Taş Oda denen yerde imtihana giren ülkücülerden ileride devlet hayatında ayrım yapan, yolsuzluğa adı karışanını da duymadım. Daha da ilginci bu öğrenciler, “İmtihan kâğıtlarımızı okuyan solcu diye bildiğimiz hocaların hiçbirinin tarafgir gadrine uğramadık” dediler.
Haberin Devamı
Devlet hayatımızda bilhassa milletvekilliği ve bakanlıkları dolduran değişik görüşten Mülkiyelilerin aklıselim etrafında birleştiğini gördük. Böyle bir mektebin; devlet aygıtının çalışması içinde ne kadar önemli olduğunu anladım.
ÖĞRENCİ SAYISI AZALTILMALI
* Bugün okulun öğrenci sayısı çok fazla artmış; bunun azaltılması gerekir. YÖK bazı yerlere çok müdahale ediyor; hukuk fakültelerine, hatta talebe sayısına müdahale etme hakkı olmayan Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne bile müdahale ediyor. Bir an evvel usulünce koordinasyon görevini yürütemeyen bu kurumun kaldırılmasına artık kani oldum. Yüksek öğrenimi örgütleyen ve düzenleyen bakanlıklar başka ülkelerde var. Ama YÖK gibi nerelere gideceğini bilemeyeni yok. Bundan dolayı o organı da suçlayamayız. Birine doğru pusula verilmediyse ne olabilir ki.
Haberin Devamı
Mülkiye gibi bir okulun, üniversiteden çok Fransa’daki Grandes écoles gibi; yani école Sciences Politique, École normale supérieure gibi ayrı bir ünite olarak düzenlenmesi gerekir. Bunun sadece idari, iktisat ve diplomasi ilmi için değil, devlet hayatı için önemi de ortadadır. Verdiğim Fransa örneğinin dışında, Rusya’da 1930’larda kurulan MGİMO (Milletler Arası İlişkiler Moskova Devlet Enstitüsü) gibi kurumların varlığı ve etkinliği buna delildir. İnsanlar Manchester’da siyaset bilimi okuyor, MGİMO’ya müracaat edip tahsile devam ediyor. Sovyetler Birliği’nde çok şey eskidi ve değişti; yeni Rusya’da MGİMO değişmeden kaliteyi koruyor. Mülkiye de çok uzun zaman böyleydi; halen de çabalıyor. O zaman gelin elinden tutalım. Bu, imparatorluktan kalma milli bir kurumumuzdur.
ZEYTİN AĞAÇLARI
BELLİ belirsiz haberler var. Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de köylüler zeytin ağaçlarının kesimine tepki göstermişler. Seferihisar’da ağaç kesiminden bahsediliyor; köylüler ayaklanıyor. Yıllardır bunları duyuyoruz, son haftalarda ağaç kesimleri daha da arttı.
Dünyada zeytin ve zeytinyağının kullanımı gittikçe artıyor. Bizim neslin gençliğinde Amerika’da, Rusya’da zeytin sadece ansiklopedilerde ismi geçen bir nebattı. Bugün bütün dünyanın buna ihtiyacı var. Dolayısıyla Türkiye’nin kötü kömürlerini çıkarmak için zeytinlikler harab edilemez. Termik santralı yapmak için illa zeytinlik alanının yok edilmesi gerekmiyor. Bunları mühendisler de söylüyor.
Mekteb-i Mülkiye-i Şahane
Ziraat Bakanı’mızın en son Yusufeli Barajı hakkında TV’deki programını izledik. Konusuna hâkim bir şekilde yapımı 10 yıl süren barajın hikâyesini ve faydalarını anlattı. Ama zeytinlikler üzerinde savunmaları bu kadar parlak değil. Bize zeytin ağaçlarının başka yere naklinden söz ediliyor. Zeytin ağacının başka yere nakliyle iş bitmez. Bu gülünçtür. Kestiğiniz zeytinliklerin içinde 200 yıllık anıt ağaçlar bile var ve köylülerin şikâyetlerini unutamıyorum, “Kendi zeytinimiz gidiyor, zeytinyağını bakkaldan alır duruma düştük” diyorlar.
Vatan toprağı kutsaldır; zeytin ağaçlarıyla iki kat kutsallaşır. Bir ziraat bakanından, üstelik Kahramanmaraş gibi zeytin üreten bir vilayetin yetiştirdiği ziraat profesöründen daha duyarlı bir demeç beklemek hakkımız.
Türk vatandaşlığı
#Türk Vatandaşlığı#Olimpiyat#Atatürk Havalimanı
Aralık 18, 2022 06:295dk okuma
Paylaş
Türk vatandaşlığı, devletin maliyesine gelir kapısı açmak için düşünülecek bir araç değildir. Zaten bu gibi tedbir ve uygulamalar hayal kırıklığıyla biter. Bizde göç ve vatandaşlık Türk milletinin çektiği sıkıntılar dolayısıyla ulaşılan bir makamdır, bir imtiyazdır.
Haberin Devamı
TÜRKİYE Cumhuriyeti’nde iskân, göç ve mülteci sorununu ve buna bağlı olarak vatandaşlığı tarif eden bazı prensipler üzerinde durur. Türkiye eski bir imparatorluk olduğu ve bu imparatorluk 18. asrın başından beri toprak kaybetmeye başladığı için değişik bir durum ortaya çıkar. 1774-1783’ten sonra Kırım ve Kafkasya, yine 1830’dan sonra Mora Yarımadası (Anaboli), Kırım Savaşı’nın hemen ardından Kırım’ın Müslüman ve Yahudi nüfusu, yine Şeyh Şamil direnişinin arkasından Kuzey Kafkasya, 1293 dediğimiz 1877-78 Harbi’nden sonra Dobruca ve Tuna boyu (bugünkü Kuzey Bulgaristan), Ahıska ve Gürcistan’dan göçler ve nihayet Balkan faciasından sonra hemen tüm Rumeli’deki Müslüman merkezler, Ege adaları ve Girit göç alınan yerlerdir.
Türk vatandaşlığı
‘TÜRKLÜK ZOR BİR İŞTİR’
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Bu göç dolayısıyla kaybolan imparatorluk ahalisinin anavatana kabulü hayat şartlarının hazırlanması, toprak verilmesi ve tabii ki anında tebaaya kabul söz konusudur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ırk diye tarif edilen Türk dili ve kültürüne, İslam dinine mensup ahalinin Anadolu ve Rumeli’ye ilticası söz konusudur. Bunlar da hususi kanunlarla iskân edilmiş ve vatandaşlık çok geçmeden verilmiştir. Türk vatandaşlığı hayatı inşa için evet ama zenginleşmek ve rahata ermek için bir yol değildir. İnsanlar yersiz yurtsuz kaldıkları için sürüklendikleri eski vilayetlerinden anavatana, imparatorluğun kalbine gelirler. Bizde göç ve vatandaşlık Türk milletinin çektiği sıkıntılar dolayısıyla ulaşılan bir makamdır, bir imtiyazdır. Bu sözü ben demiyorum, derin bilgili kozmopolit kültür almış, dünyayı tanıyan Büyükelçimiz Ahmet Zeki Kuneralp Bey hatıratında (“Ömrüm”) yazıyor; “Türklük bir imtiyaz ve zor bir iştir.”
GEÇ KALINAN ADIMLAR
Yani rey almak veya Müslüman bir dünyayı kurmak veya devletin maliyesine gelir kapısı açmak için düşünülecek bir araç değildir. Zaten bu gibi tedbir ve uygulamalar hayal kırıklığıyla biter. Devlete anlamlı bir gelir getirmesi ve iş geliştirmek mümkün değildir; uyumlu bir tebaa yaratılması hiç mümkün değildir.
Haberin Devamı
Suriyeliler kendi içlerinde halledemedikleri bir sorunla azınlık bir grup tarafından zulme uğradılar ve atıldılar. Onları almanın yolları vardı. Suriye’de girdiğimiz toprağın bir kısmında bir işgal bölgesi yaratabilirdik, geç yarattık; onları orada tutmak mümkündü. Bu işlerin hepsinde geç kalındı. Ama her hâlükârda bu kadar kalabalık bir nüfusun gönderilmesi şarttır. Bu arada Afganistan (orada etnik Türkler de var) Orta Asya ve bugün Sinkyang denen Çin Türkmenistanı’ndan gelenlerin Çinli tiranlara ve Taliban’a geri verilmesi hiçbir aklın ve izanın kabul edeceği bir şey değildir. Bunların sayıları açıkçası çok değil ama az da değil ve Türkiye gibi kuvvetiyle övündüğümüz bir memlekete yakışan bir muamele de değil. Şayet içlerinde kanlı teröristler varsa bunların cezasının da burada verilmesi gerekir ve evladır.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Elimizdeki istatistikler muhtelif; hükümet, iktidar partisinin milletvekilleri ve memurlar başka rakamlar veriyor, İçişleri Bakanlığı’nın rakamları daha değişik. Muhalefet liderimizin verdiği rakam da daha başka (Kılıçdaroğlu). Bunların hangisini kabul edeceğimi bilmiyorum. Kılıçdaroğlu Bey vatandaşlık verilenlerin 200 bin olduğunu söyledi. Son olarak 193 bin kişinin vatandaşlık kabul ettiğini, AKP Hatay milletvekillerinden Hüseyin Yayman Bey televizyonda ifade etti. Bunların 20 bini Hatay’daymış; 10 bini “Haleb Türkmeni” dediğimiz bizim vatandaşlık kabulü için şartlara uygun olanları. Öbür 10 bine vatandaşlık niye verilmiş; onu bilmiyorum. Yalnız kozmopolit atmosferde yaşamaya alışkan Hataylıların bile bu rakamlardan rahatsız olduğunu herkes gibi ben de biliyorum. Güneş balçıkla sıvanmaz.
Haberin Devamı
SINIR KONULMUYOR
Bizdeki vatandaşlık kabul edenlere de bu kurumun Türkiye’deki uygulaması itibarıyla hiçbir sınır konulmuyor. Halbuki dünyada mesela göçmen ülkesi olan Kanada’da ve ABD’de de dahi bu durumdakilere bir müddet rey hakkı verilmez. İsveç’te çok uzun zaman hiç rey verdirilmez. Hollanda’da bir müddet sonra belediye seçimlerinde rey veriyorlar, milletvekili seçimlerinde rey veremiyorlar.
Mevzuatta memuriyet görevlilerine kabulün ne olduğunu metinlerde tetkik etmedim ama mesela bir göçmen ailesinin vatandaşlığa kabul edilmiş olsa bile birinci jenerasyon değil ancak ikinci jenerasyondakilerin Dışişleri Bakanlığı gibi yerlere kabul edileceği, devamlı ihtiyaç duyulan riskli bir görev yeri olan emniyette ve orduda çocukların bu işe girebileceğini gözlemlerimle biliyorum. Ama bazı ülkelerde, Rusya ve Türkiye’de bu böyle değil. Binaenaleyh bu kabul edilenlerin seçiminde rey vermesi kanuna uysa da umumi anlayışa uymayacağı çok açık; statünün derhal değiştirilmesi gerekir.
Haberin Devamı
‘KANUNUN RUHUNA’ İTAAT
Bir yeni yurttaş kitlesi ilk başta belki isteneni destekler, ikinci dönemde bunu yapmayacakları gibi daha karşıt faaliyetlere bile girişebilirler. Bu, kimseye yarar sağlayacak bereketli bir siyasi strateji değildir. Asıl olan bir ülkenin huzurudur, iktisadi hayatının devamının sağlanmasıdır. Türkiye köylülüğü maalesef köyden uzaklaşıyor, uzaklaştı. Bereketli ülkemizin bu açığını kapatmak için göç söz konusudur. Burada klasik prensibe dönmeliyiz; yani kanunlarımızda öngörülen, “kanunun ruhuna” itaat etmeliyiz. Atçılık ve hayvancılık için Asya’nın bozkırlarında yetişen Türkler, birtakım zanaatların yaşaması için Orta Asya’nın, Horasan’ın Türkleri, şimdi Avrupa Birliği dolayısıyla yol biraz kesildiğinden tabii Tuna boyunun ve Balkanların yerleşik ve Halep Türkmeni gibi gruplara düşünülebilir. Ama bunu sınırsız genişletmek yanlıştır. Hele hele Türkiye’de toprak ve mesken mülk satın almanın bu derece serbest bırakılması hiç uygun değil. İnsanlarımız için haksız rekabet ve sıkıntı yaratıyor.
Avrupa Birliği üyesi olan Avusturya gibi ülkeler bile topraklarının dar olduğu ve mülk alımının serbest tutulmasını düşünüyor. Statüye göre satış yapılıyor fakat oturma izni verilmiyor. Her AB ülkesinin bu konuda ayrı uygulaması var. Bunlar çoğu zaman da kanunların öngördüğü statüye uymamak gibi bir ahlaksızlığa sebep oluyor. Ama durum bu; kimse topraklarını ve mülklerini kolay kolay dışarıdan gelene bırakmak istemiyor. Bunun yaratacağı iktisadi ve sosyal sorunların sonu gelmez.
OLİMPİYAT PROJESİNDE HAVALİMANI MUAMMASI
BU hafta salı günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Florya’daki tesislerinde olimpiyat komitesiyle danışmanlar, sanatçılar ve sporculardan oluşan bir toplantı yapıldı. Belediye Başkanı’mız Ekrem İmamoğlu 2036 Olimpiyatları’na hazırlık için bazı zevatın sözlerini dinledi. Doğrusu bunları takip ettiğime memnun oldum.
Türk vatandaşlığı
En ilginci İstanbul’un eski Spor İşleri Müdürü Attila Gökçe Bey’in benimle konuştuğu bir konuyu öne sürmesi oldu. Tamamen haklı ve ilginç; 2036 için olimpiyat komitesine sunulan projemizde havaalanı olarak Yeşilköy-Atatürk Havalimanı gösteriliyor. Buradan sporcuların kalacağı tesislere mesafe 15 dakika. Oysa bu alan iptal edildi ve yeni havaalanından tesislere mesafe 45 dakika sürüyor.
Bunun hem sporcuların günlük faaliyeti hem de başka hususlarda komiteyi rahatsız edeceği dolayasıyla projeyi kabul etmemeleri yüksek olasılık. Galiba Atatürk Havalimanı’nın havalimanı olarak devreden çıkarılması sadece olimpiyat oyunları değil daha birçok konuda bu şehir için bir problem olacak. Büyükşehir Belediyesi’nin bu konuyu ciddiyetle ele alması önemli.
Sömürgecilikte özür modası
#Sömürgecilik#HOLLANDA#Makedonya
Aralık 25, 2022 06:294dk okuma
Paylaş
Hollanda Başbakanı Mark Rutte, çok moda olan özür dileme siyasetiyle beşer tarihindeki bu büyük sömürgecilik günahını geçiştireceklerini zannediyor. Hatta başka taraflara akıl verme ve saldırma hakkını da ediniyorlar. Çoğu zaman yönelttikleri eleştiriler yakın geçmişin kötülüklerini yaymak ve gölgelemek şeklinde ortaya çıkıyor. Bunu doğru bulmuyoruz.
Haberin Devamı
ŞU sıra Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin memleketinin kölecilik geçmişi için eski Hollanda sömürgelerinden resmen özür dilemesi haber oldu. Açıkçası bütün bunların içinde etkili gözlemci bana göre CNN’de program yapan habercimiz Serdar Korucu; hem Türkçesi ve hem de anladığım kadarıyla Felemenkçesi çok iyi. Prof. Remco Raben gibi ilgili tarihçileri konuşturuyor ve muhalif yerli liderleri dinliyor.
İKİYÜZLÜ HAREKET
Bizim fikrimiz ise şu: Başbakan Mark Rutte, Almanya ve Hollanda kanadında çok moda olan özür dileme siyasetiyle beşer tarihindeki bu büyük günahı geçiştireceklerini zannediyor. Hatta böyle arınma ve konfesyon (günah çıkartma) ile yeniden doğmuş masum bir insan gibi başka taraflara akıl ve irfan verme ve saldırma hakkını da ediniyorlar. Çoğu zaman yönelttikleri eleştiriler yakın geçmişin kötülüklerini yaymak ve gölgelemek şeklinde ortaya çıkıyor. Bunu doğru bulmuyoruz.
Sömürgecilikte özür modası
Bizim gibi dünya tarihinin bu olayları dışında kalan, tarihçiliğimizin ise hiç bulaşmadığı bu konular üzerinde konuşmamız şu anda imkânsız, eğitim görmemiz lazım. Bildiğim kadarıyla küçüklüğünden beri tanıdığım Aslıgül Berktay’ın Güney Amerika tarihçilik ve sosyolojisi dışında üçüncü dünyanın tarihine ciddiyetle eğilen Türk henüz çok az. Oysaki üçüncü dünyaya çıktık. Ticaret yapılıyor, siyasetlerine karışıyoruz, birtakım hayırsever insanlar da Afrika’da su kuyusu açmak gibi yardım faaliyetlerine katılıyor, sınır tanımayan hekimlerimiz var. İyiliğimiz ve merakımızla bu dünyanın dışında kalamayız.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Surinam ve özellikle Güney Amerika’da sömürgelerinde Hollanda yönetimi gaddardı. Sadece Britanya İmparatorluğu’nun sömürge tüccarlarına atfedilen Afrika’dan yeni kıtaya köle taşıma usulü Hollandalıların icadıdır. İspanyollar 15. asırda Güney Amerika’nın yerlilerini bedava madenlerde çalıştırıp telef ettiler. Bu yeni takım ise beter, bilhassa 18-19. asırlarda Hollandalıların Malayalılarda yaptığı gibi on binlerce yerliyi bir anda avlayıp evleri ve köyleriyle vedalaşmalarına bile fırsat bırakmadan meçhule gönderdiler.
Haberin Devamı
AYNI TAVRIN KALINTILARI
İtirafların yavanlığı geçmişin dehşetini ifade edemez. Daha daha garibi aynı tavrın zamanımızdaki kalıntılarını tamamıyla sildiği söylenemez. Muhaliflerin, yani Rutte’yi eleştiren eski koloni münevverlerinin demeçlerini Serdar’ın röportajında yaptığı gibi daha çok takip etmeli, öğrenmeliyiz.
MAKEDONYA
BU hafta, ayın 21’inde en kısa günü Makedonya’da geçirdik. Soğuk iklimin nispeten güneşli bir günüydü. Üsküp çarşısı canlılığını koruyor. Ünlü şapkacılar gibi bir iki sanat dalı hâlâ çalışıyor. Türk çayını içebildiğin, ev baklavasını yiyebildiğin kahvehaneler ziyaret ediliyor. Turist kalabalığının içinde Türkler yine çoğunlukta. Mağazalardaki konfeksiyon ise Türkiye’den geliyor. Bunları alanlar da dünyanın her yerinden gelen turistler, yerli halk ve Almanya’dan tatile gelen Almancı Makedonyalılar.
Sömürgecilikte özür modası
Türkler 2 milyon nüfuslu Makedonya’da 85 bin kadar bir nüfusa sahip, bunu 100 binin üzerine çıkaranlar da var. Bilinçli bir grup olduğunu söylemeliyim. Daha hoşu Cumhuriyet nüfusunun yarıdan biraz fazlasına sahip (1 milyon üstü) Makedonlarla araları iyi; karşılıklı birbirlerini dinliyorlar. Makedonlar bazı kusurlarını düzeltiyor; eğitim bunların başında gelir.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Mareşal Tito’nun Yugoslavyası’nda Sırplı olmayan milletlere de gösterilen yakınlık Makedonya Türklerinin eğitim ve tiyatro gibi alanlarda önemli müesseseler kurmasını sağladı. Üsküp Türk-Arnavut Halklar Tiyatrosu’nun Türk branşı gibi. Halihazırda Türk tiyatrosu yeniden inşa ediliyor. Doğrusu eski dostum Seyfullah Bey’i hiç unutamıyorum. Şimdi de o grubun daha genç mensuplarına, ki hepsi benim yaşımda, rastladım.
KÜLTÜREL BİRLİK
Makedonya’da Türk öğrenciler var, Makedonyalı Türkler de Türkiye’de okuyorlar. Makedonya ile Türkiye’nin iyi ilişkileri kolay tahmin edileceği üzere kültürel azınlığımız olan Türk grubun üzerine yansıyor. Daha rahat çalışabiliyorlar, biz de antlaşmalara dayanan himaye hakkımızı daha düzgünce kullanabiliyoruz. Bu Cumhuriyet’in denizle bağlantısı yok ama bir şekilde Türkiye ve Akdeniz’le alakaları devam ediyor.
Sömürgecilikte özür modası
Beni davet eden Türk Demokratik Partisi ve Genel Başkanı Dr. Beycan İlyas Bey’dir. Parti, Türkiye’deki benzer partilerle yakın ilişkide ama havaları çok değişik. Üç tane Türk partisi milletvekili çıkaranlar bunlar, kabinelere de giriyorlar. Eski Cumhurbaşkanı Gjorge İvanov dostumuzdur, kıymetli bir tarihçidir ve hukuk bilginidir. Türk toplumu kendisini tutar. Görüşmelerde de çok şeyler öğrenirsiniz. Tarihi Balkan münevverleri içinde daha ilginç yorumlayanlardan biri. Boşnak tarihçi Prof. Dr. Ferid Muhic Osmanlı mirasını vurgulayarak değerlendiren bir bilgin, bilim akademisi üyesi onunla da görüştüm. Bana yeni çıkan kitabını (“Islamski Identitet Evrope-Avrupa’nın İslami Kimliği”) lütfetti. Birçok dile çevrilen bu kitap mutlaka Türkçeye de çevrilmeli.
Haberin Devamı
Yeni dönemin ve Makedonya’nın ister istemez takip ettiği dışa açılma politikasının ürünlerini gördüm. Türk Dil Bayramı’nı kutlama, 21 Aralık törenlerine Azerbaycan’dan, Bulgaristan’dan, Kosova’dan ve Türkiye’den partili temsilciler gelmişti. Bu son derece müspet bir gelişme olur. Türk dünyası için siyasi bir irredantizmden söz edecek değiliz. Ama kültürel birlik istesek de istemesek de var ve tesirleri de görülüyor. Balkanlar bizim hayatımızda yabancılaşmış bir unsurdu. Halbuki Türk imparatorluğu orada kuruldu ve orada sağlam derecesiyle yanaştı. Timur istilasını imparatorluğun Rumeli tarafıyla atlattık.
BALKANLARI GEZMELİYİZ
Son 150 senenin göçleri Türkiye’nin acılı tarihidir. Ama şurası da bir gerçektir: Rumeli Türklüğü Türkiye’nin kabuk değiştirmesine, sanayileşmesine, ziraatının modernleşmesine, şehirleşmesine çok önemli olumlu katkılar getirdi. 19. asrın ikinci yarısından itibaren cemiyetimiz taze bir kan edindi. Bunu kasabadaki hayatta da, şehirlerde de, merkez bürokraside de, ilim hayatında da hep gördük.
Haberin Devamı
Balkanlar’daki Türkiye kökenli turizm beni çok mutlu ediyor. Hiçbir şey yapmasak, öğrenmeden okumadan gezsek bile bazı şeylerin görüp daha yakından anlıyoruz ve benimsiyoruz. Benim yaptığım gibi Balkan gezilerini şu veya bu şekilde yapmak lazım. Herkese, her zaman yararlı oluyor.
Son asrın tabiri... Yeni Türkiye
#Yeni Türkiye#İsmet Paşa#Maraş
Ocak 01, 2023 07:084dk okuma
Paylaş
Bahsettiğim “Yeni Türkiye” son 20-30 yılın değil, son asrın sıfatıdır. Onda dahi II. Meşrutiyet’in, Genç Osmanlıların hatta 18. asır Türkiye’sinin temel rolünü unutmamak gerekir. Bu memleket; tıbbiyeye, mühendislik eğitimine, modern topçuluk ve askerliğe ta 18. asırdan ve de Avrupa edebiyatı ile felsefesini asıl kaynaklara inerek en azından 19. asırdan beri inceleme sürecine sahip.
Haberin Devamı
GEÇENLERDE Cemalettin Server Revnakoğlu üzerine verdiğim konferansın bir bölümü ile, cımbızlama yöntemiyle eskilerin siyâk-sibâk ilişkisi dedikleri; konuşma veya makalenin bütününden ayırarak zikretme huyunun bir örneği daha verildi. Şunu söylemek lazım, bahsettiğim “Yeni Türkiye”, son 20-30 yıl değildir. Öyle bir isimlendirme benim işim değil, partili vatandaşların işidir. Herkesin tarihi kendine göre isimlendirme hürriyeti olsa da böyle bir hakkın dürüst dönemlendirme ve sağlam düşünce bakımından geçerliliği yoktur.
Son asrın tabiri... Yeni Türkiye
“Yeni Türkiye” deyimi ve sloganı son 100 yıl için kullanılabilir. Onda dahi II. Meşrutiyet’in, Genç Osmanlıların hatta 18. asır Türkiye’sinin temel rolünü unutmamak gerekir. Bu memleket; tıbbiyeye, mühendislik eğitimine, modern topçuluk ve askerliğe ta 18. asırdan ve de Avrupa edebiyatı ile felsefesini asıl kaynaklara inerek en azından 19. asırdan beri inceleme sürecine sahip. En klasik tarihçimiz Cevdet Paşa da Çar I. Petro’ya, “Deli Petro” değil, “Büyük Petro” demek gibi bir alışkanlığı erkenden edinmiş. Ordumuzda, Harbiye’de muhtelif diller okunuyor, Rusça ve Farsça dahil tercümeler yapılıyordu, tıbbiyemizde her milletten profesör vardı. Arkeolojik kazılar yapıyorduk ama Cumhuriyet Türkiyesi bu arkeolojiyi üniversitede, akademik bir öğretim dalı ve bilimsel disiplin haline getirdi. Batı müziğine Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz bile vakıf. Hatta Sultan Abdülaziz ve Sultan Murad’ın besteleri var ama o müziği geniş kitlelere öğretecek, sevdirecek, götürecek insanları ancak Cumhuriyet’in devlet konservatuvarları yaptı. Bu iş Cumhuriyet’in başarısıdır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
TÜRK MÜNEVVERLERİ
Sözünü ettiğimiz Batı’nın ve Doğu’nun hâkimi Türk münevverleri Birinci Dünya Savaşı’nda, Balkanlar’da ve İstiklal Savaşı’nda şehit düştüler. Türkiye o kaybolanların yerine yenilerini koymak için bunca zamandır uğraşıyor. Ancak şimdiki Z kuşağı, bu tip geniş ilgilere ve bilgilenme merakına sahip. Her dala burunlarını sokan sevimli çocuklar onlar. Bu zeki kuşağın endişelendirici tarafı da var. Mevcut siyasi kadroların hiçbirini beğenmiyorlar. Bu kuşkusuz tatsız bir gelişme. Onların siyasetten uzaklaşmaları hem memleketimizin geleceği hem de demokrasi açısından büyük eksik yaratacak ve meydan hep bilgisizlere kalacak.
Haberin Devamı
İnsanlarımız tarih okumuyor. Aşağı yukarı dünyada her yerde, en tarih sever ülkelerde, Almanya, Macaristan, İran, İtalya, İskandinavya ve Rusya gibi yerlerde bile tarihi serbest olarak okuyanlar ülke nüfusunun yüzde 10’unu bulmaz ama hiç değilse okullarda doğru bir yöntem, düşünce ve tahlil öğretecek ders kitapları hazırlanır. Doğru bilgi verilir demiyorum ama mesela bir dönemleştirme doğru yapılır. Son yaşadığı 20-30 yılı insanlar hiçbir zaman devir olarak tasvir etmezler çünkü oturduğun hamamın hararet derecesini ve ne olduğunu anlaman mümkün değildir. 20-30 yıl milletlerin tarihinde kısa bir devirdir. Onu ilerinin tarihçileri dahi kalemlerinde tam, sağlıklı bir şekilde biçimlendiremezler; analojik ve senkronik (eş zamanlama) biçimlendirmeye tabi tutmazlar. Yani başkalarıyla benzetmeleri de eş zamanlandırmaları da tutamaz.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
YERLİ FIAT SCUDO İLE İŞLER YERLİ YERİNDE
Fiat
by Taboola
SON 500 YILA BAKILIR
Bahsettiğimiz “Yeni Türkiye”, son asrın sıfatıdır. Olumlu şeyler gibi olumsuz gelişmeler de orada başlar ve zamanınız da zaten ister istemez o mirasın altında kalır. Bu mirası değiştirebildiği ölçüde reformcudur. Bu değişiklik ve reformu da günü gününe gözlemeniz, hissetmeniz mümkün değildir. Geçen zamanın içerisinde bir değerlendirme yapılır.
Herhangi bir olayı değerlendirmek için Batı’daki ve Doğu’daki bilge çevreler son 500 yılı taramayı yöntem edinmişlerdir. Bu hukuki kurumlarda ve müesseselerde böyledir, iktisadi yapılanmayı anlamak için de böyledir. Batı’nın tarih anlayışı ve branşları dünyanın doğusunda da başarıyla tatbik edilir ve kimin kime tarih öğrettiği malumdur. Siyasetçi doğru bir tarihçilik yapamaz.
Haberin Devamı
MARAŞ’IN TARLALARI
Tarım Bakanımız maalesef çevre tahribine ses çıkarmıyor. Birtakım kuruluşlar “Maraş’ın civarında sanayi sitesi kuracağım” diye buğday tarlalarını yok ediyor, köylüler şikâyetçi ama sahip çıkan yok. Genellikle bu gibi tasavvura üç beş kuruş para alan köylülerimiz itiraz etmezler. Hatta bizzat yakından incelediğim birtakım Batı Anadolu köylerinde bu tembellik ve lakaydi vardır ama mesut bir gelişme, artık köylülerin çiftçileşmesi ve topraklarına ve tarımın zenginliğine sahip çıkmalarıdır. Köylüler, çamları kesiliyor diye feryat ediyor. Zeytin bahçeleri yerine kötü kömür madenlerini açmakta ısrar edenlere direniyorlar.
Son asrın tabiri... Yeni Türkiye
Mevcut zihniyet, kentlerinin ahalisinin aç kalacaklarının farkında değil. Kırsalın bu isteklerine kulaklarımızı tıkıyoruz. Günlük politika da istediğini yapıyor. Ama gelecek nesillerin hiç böyle düşüneceğini zannetmiyorum. Kimlerin zenginliğini korumaya çalıştığını, kimlerin çevre konusunda lakayt davrandığını çok iyi değerlendirecekler.
Haberin Devamı
MERAK ETTİĞİM SORULAR
Tarım Bakanımız acaba Yusufeli Barajı’nın çimento hesapları ve boyutu gibi tüm teknik özellikleri kadar kesip biçilen zeytinliklerin ne gibi sıkıntılar yaratacağını, dünya zeytin rekoltesinin rakamlarını da biliyor mu? Akhisar’ın çalışkan çiftçilerinin zeytin rekoltesini nereden nereye götürdüğünü, yıldan yıla nasıl geliştirdiğini, bunun milli ekonomiye ve dünya zeytin tarımına katkısının hesaplamalarından aynı derecede malumatları var mı? Çok merak ediyorum.
İSMET PAŞA
GEÇTİĞİMİZ pazar İkinci Cumhurbaşkanımız, asıl önemlisi 1961-64 döneminin efsanevi başbakanlığını yapan İsmet Paşa’mızın 49. ölüm yıldönümüydü. Bir devirdir. Gelecek sene 50. yıl olacak. Hiç değilse son 70 yılı, hatta siyasi hayatını içeren 100 yılı değerlendirmek için ciddi akademik yayınlar ve toplantılar yapmak gerekiyor. Hazırlıklar yapıldığını pek görmedim, bu alanda beni şaşırtacak gelişmeler varsa çok kıvanç duyarız. Her şeye rağmen 50. yılı İsmet Paşa döneminin değerlendirme günleri olarak tertiplemeliyiz.
Lozan
#Lozan#Gizli Madde#Dimitrios Pandermalis
Ocak 08, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Türk ordusunun Mudanya Mütarekesi sırasında kendi süngüsü ile çizmiş olduğu sınırlar Lozan’da taviz verilmeden savunulmuştur. Lozan Antlaşması’yla Boğazlar üzerindeki İngiltere’nin üstün kontrolü kaldırıldı. Lozan’da gizli hüküm yoktur. 100’üncü yılda gizli maddelerin açığa çıkmasından bahsedenler hayalperestlerdir.
Haberin Devamı
Henüz saltanat ortadan kalkmadan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ama onun yanında İstanbul Hükümeti de muahede için davet edilmişti. Şüphesiz bu düzenleme İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya tarafındandır. Son sadrazam iki hükümetin (İstanbul ve Ankara Hükümetlerinin) birlikte gitmesi ve birlikte çalışmasının daha salim olacağını beyan ettiği halde haklı olarak Ankara Hükümeti ile Meclis buna karşı çıktı. Rıza Nur ve Hüseyin Avni Ulaş’ın başında olduğu 77 mebusun verdiği önergeyle saltanat kaldırıldı; 1 Kasım 1922. Böylece İstanbul Hükümeti’nden, devreden çıkarıldığı görülüyor.
Lozan
TAVİZ VERMEDİLER
İsmet Paşa delegasyon reisi olarak uygun görüldüğünden Yusuf Kemal Bey’in yerine Hariciye vekilliğine tayin edildi, Dr. Rıza Nur yardımcısıydı. Hasan Saka ve geniş bir danışmanlar heyeti; ki içlerinde Mahmud Celal (Bayar), Münir Ertegün, Yusuf Hikmet Bayur, Tevfik Bıyıklıoğlu, Fuat Ağralı (mali müşavir) hatta eski hahambaşı Haim Nahum gibi uzmanlar da vardı.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
13 Kasım’da Lozan’da tertiplenen toplantıya Lloyd George geç geldiğinden toplantı 20 Kasım’a sarktı. Birinci dönem görüşmeler 4 Şubat’a kadar sürdü. Sebebi ise; Lozan’da sınırlar konusunda hemen hemen hiçbir önemli itilaf çıkmadığı halde kapitülasyon meselesinde Lloyd George ve İngiltere ile arası hiç de iyi olmayan Fransa ve İtalya birleşerek baskı yaptılar. Kapitülasyon rejiminin reddinin üzerinde ısrar eden delegasyon ve İsmet Paşa ile Lloyd George arasındaki çatışma dolayısıyla kongre kesildi.
İkinci dönem 23 Nisan 1923’te başlayacaktır ve bu sefer Lloyd George’un gelmediği görüldü. Lloyd George’un baskıları sonuç vermeyince kendi açısından başarısızlığı açığa çıkmış oldu. Lozan üzerinde bugün bile spekülasyonu yapılan On İki Adalar meselesinin burada tartışılacak durumu yoktu. Hatta bir ara Tasos (Taşoz) bir tartışma konusu olabilecekken gereken bahri kuvvetin olmaması dolayısıyla buraya zaten önceden çıkarma yapılamamıştır. Türk ordusunun Mudanya Mütarekesi sırasında girmiş olduğu bütün bölgeler; yani kendi süngüsü ile çizmiş olduğu sınırlar Lozan’da taviz verilmeden savunulmuştur. Bir nüfus mübadelesi için de bir başka toplantının tertiplenmesi karar altına alındı.
Lozan
Lozan üzerine Dr. Rıza Nur’un sonradan yazdığı hatırattaki pasajlar realiteyle uyuşmazlıktan çok kendi içinde tutarsızdır. Bu tarih yazarının ve Milli Mücadele’ye katılan baş delege yardımcısının hatıratı ortada garip söylentilerin ve değerlendirmelerin, hayal mahsulü tasvirlerin yapılmasının nedenlerinden biridir.
Haberin Devamı
KAPİTÜLASYONLAR KALDIRILDI
Toplantıda Rusya Sovyet Federatif Cumhuriyeti (RFSR) Boğazlar üzerinde Türkiye’yi radikal bir davranışa zorlamış; bu nedenle de destek olmuştur. Şunu belirtelim, Lozan Antlaşması’yla Boğazlar üzerindeki İngiltere’nin üstün kontrolü kaldırıldı ve Türkiye beynelmilel komisyon başkanı oldu, Boğazlar askerden arındırıldı. Bu noksan ileride çok kısa bir süre sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki ve idari kabiliyetinin kabul görmesi üzerine Montrö rejimine tahvil edilmiştir. Lozan ile kapitülasyonlar ortadan kaldırılmıştır; yani ecnebi tebaanın Türkiye’de iş görme, mülk edinme ama asıl önemlisi davaları kendi mahkemelerine taşıma hukuku kaldırılmıştır. Kapitülasyon mahkemesi Beyoğlu Tomtom Kaptan Sokağı’nda bir tarihi anıt kalmıştır.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Ücretsiz e-Fatura Kurulumu
Logo İşbaşı
by Taboola
Lozan’da gizli hüküm yoktur. Rahmetli Seha Meray Hoca’mız ve Büyükelçi’miz, Dışişleri Bakanı’mız Osman Olcay’ın birlikte Lozan ve Montrö zabıtlarını, layihaları dikkatle çeviren, emande (tashihli ve karşılaştırmalı) eden bir faaliyetle ciltler dolusu eseri ortaya koydukları halde bırakın kahve sohbeti tarihçilerini, akademisyenlerin bile bu işe dikkat etmediği görülmektedir. 100. yılda bir referandumdan ve gizli maddelerin açığa çıkmasından bahsedenler hayalperestlerdir. Türkiye tarihçiliği hayalperestler veya komplo teorisi arayanlar için çok uygun bir alan haline getirildi. Sorun, bu tip tarihçilerden çok bunlara inanmaya hazır diğer okumuş yazmış takımıdır.
Haberin Devamı
ANTLAŞMALARIN SİSTEMİ
Antlaşma sürüyor, bunun 100. yılı yok, şartların değişmesi ve zorlaması karşısında bu antlaşmaya uymak isteyenlerin yeniden bir antlaşma toplaması gerekir; kolay değildir ve gereği de yoktur. Lozan Antlaşması’nın hükümleri nasıl değişir? Tıpkı Montrö’nün Boğazlar rejimini değiştirmesi gibi; o kadar açık. Kanunlar hiyerarşisinde hiç şüphesiz ki beynelmilel antlaşmaların meclisler tarafından tasdikiyle metinler üstünlüğe sahiptir. Mesela; gözlemci olarak katıldığı bu sulh konferansı tartışmalarına Amerikan Senatosu’nun, konu önlerine getirilmediği ve açıkça reddetmedikleri için onların da bu hükme uyması gerekir.
Karadeniz devletlerinin ticari ve bahri seyrisefain anlamında saklı hükümleri vardır. Ticari yönden bu kongreye katılanlar, gözlemciler, konferansın taraftarı olarak hükümlere uyanlar ayrıdır. Lozan Antlaşması sırasında Türkiye sınırları içinde Hatay yoktu. Bu değişiklik de sonradan tanındı. İşgal eden ve kaybeden arasında bir anlaşma var. Bu bir istirdattı ve iki ülke (Fransa ve Türkiye) anlaşmıştı. Bu konuda bile bir sorun olmadığı açıktır. Herkes kendine göre muhayyel bir ülke için referandum zamanının geldiğini tekrarlayabilir. Oysa milletlerarası alanda böyle bir olayın teşekkülü hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. Başka şartlar, değişimler ve zorlamalar gereklidir.
Haberin Devamı
PROFESÖR DİMİTRİOS PANDERMALİS
PROFESÖR Dimitrios Pandermalis klasik arkeoloji dünyasının ünlülerinden. Soyadından da anlaşılacağı gibi aslen Bandırmalı bir aileden, Selanik Üniversitesi’nin, Yunan akademik dünyasının ve klasik arkeolojinin seçkin üyelerindendi. Klasik etütlerde derinleşen Yunanlı bilginlerin ekserisi gibi Ortaçağlardan beri değişen Helenik dünyanın din ve kültür anlayışına eleştirel gözlerle bakanlardandı. Onca Yunanlılık klasik dünyanın kültür ve inançlarının ürünüydü.
Lozan
Ömrünü adadığı Dion Antik Kenti’ndeki kazılarla bilim dünyasında ün yapmıştır. Akropolis Müzesi’nin yeniden düzenlenmesi, Parthenon ve Akropolis’in zenginliklerinin ustaca teşhir edildiği bu müzenin kurucu başkanlığı son göreviydi. Müzeyi ziyaret ettiğim zaman açıkçası British Museum’daki “Elgin Mermerleri” ve Helenik koleksiyonların buraya avdet etmesinin gerektiğini beyan ettim. Beyanatım Yunan televizyonunaydı.
HER ŞEY YERİNDE GÜZELDİR
Kimse kendisinin bu eserleri daha iyi koruduğunu iddia etmesin. Berlin’deki Bergama Sunağı’nın da gelecekteki dünya, Bergama’ya dönmesine karar verecek ve Bergama akrapolisinin üstünde bu sunak yerini alacak. Her şey yerinde güzeldir. Profesör Pandermalis Büyük İskender’in babası Makedonya Kralı Filip’in mozolesini keşfetti. Bu ona haklı bir şöhret kazandırdı ama bilim dünyası onun Dion kazılarındaki titizliği ve yorumlarını bilir. Birçok Avrupa ülkesinin akademilerinde fahri üyeydi. Eski Akdeniz dünyasının ve medeniyetinin yeniden rehabilitasyonu ve yeni nesilleri etkilemesi bu gibi emektar biliminsanlarının işi olacak.
TÜRKİYE’NİN VAZİFESİ
Bu vesileyle kendi klasisist bilginlerimizi de zikretmek isterim. Türkiye Ekrem Akurgal’a, Arif Müfid Mansel’e, Eski Doğu’yu tetkik eden Sedat Alp’e, Hayat Erkanal gibi, Jale İnan gibi arkeologlara Mehmet Celal Özdoğan gibi prehistoriacılara çok şey borçludur. Yeni nesillerin Anadolu arkeolojisini eskiçağ dillerini ve medeniyetlerini ele alması ve eski Türklerde bir boşluk olan bu alanı doldurması beklenir. Bu Türkiye’nin vazifesi olmalıdır.
.....
|
| Bugün 429 ziyaretçi (1509 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|