 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Yasakçı bakanı Kur’ân çarptı
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
01 Ocak 2025, Çarşamba
GÜNÜN TARİHİ 1 Ocak 1929
Yakın tarihimizde çok mühim olan ve çok çetin geçen bir hadisenin yaşandığı günün yıldönümüdür bugün: 1929 yılı 1 Ocak gününden itibaren, hem Arabî, hem Latin harfleri için olağanüstü, hatta olağan dışı bir uygulamaya geçildi. Memurlar, tüccarlar, özel ve resmî daireler için Latin alfabesi mecburiyeti getirilirken, Osmanlıca dediğimiz Arabî harflerle yayın yapılmasına, tabela yazılmasına kesin bir şekilde yasak ve ceza kapsamlı bir müeyyide konuldu.
Böylelikle, yaklaşık bin yıllık tarih, ilim, kültür ve yazı medeniyeti bütünüyle terk edilmiş oldu. Ardından, Latincenin halka öğretilmesi için bir tür seferberlik ilan edildi: Bütün memurların gece dersleriyle Latince üzerinde çalışması ve mektepler ile halkevleri gibi yerlerde öğrendiklerini halka öğretmesi mecburi hale getirildi.
Üstad Bediüzzaman, Kur’ân harflerinin muhafaza edilmesi ve umuma yayılması için kendisi ve talebelerinin de bütün kuvvetiyle çalışmaya başladığı günlerin yine aynı devrede olduğunu 29. Mektup’ta beyan ediyor.
28. Lemâ’da ise, Hz. İmam-ı Ali’nin (kv), ahirzamandaki en dehşetli devrenin, Latinî hurûfun lâdinî zamanında umuma zorla dayatılması hadisesine işaret ettiği ifade ediliyor..
«
Evet, 1 Ocak 1929 tarihinden itibaren, Arapça ve Osmanlıca harflerin kullanılmasına yönelik alınan kanunî düzenlemeye göre, bundan böyle mektup, dilekçe, kitap, dergi, gazete, dükkân levhaları, otomobil plâkaları, sokak isimleri, hatta çeşme kitabelerine varıncaya kadar her türlü yazının Lâtin harfleriyle yazılması mecburiyeti getirildi.
İşte, Kur’ân harflerinin yasaklandığı ve Lâtin harflerini kullanma mecburiyetinin getirildiği aynı gün, Lâtin alfabesini öğretmek ve eğitimin bitiminde sertifika verilmek üzere muhtelif merkezlerde yeni açılan Millet Mektepleri’ne ağırlık verilmeye başlandı.
«
Türkiye’deki bu harf inkılâbı, 1928 yılı sonlarında yapıldı. Meclis, 1 Kasım’da harf kànunu kabul etti. İlgili kànun 3 Kasım 1928 günü yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Bu kànuna göre, 1 Ocak 1929 tarihinden itibaren Türkiye’de Arap harfleriyle hiçbir şey yazılamayacak ve matbaalarda basılamayacak. Herkes yeni harfleri öğrenecek. Aksi halde, resmî sıfatı olanların işine son verilecek.
Evet, yürürlüğe girecek olan kànun maddesi, bu derece kesin idi ve keskinlik ifade ediyordu. Öyle ki, muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri dahi, yeni harfleri öğrenemedikleri takdirde görevlerine son verileceği tebliğ edildi.
«
Yasak kararının fiilen uygulanmaya başladığı aynı gün (1 Ocak 1929), yeni harfleri öğretecek olan Millet Mekteplerinin de açılışı yapıldı. Bu mektepler, 1936’ya kadar faaliyet gösterdi ve bu 7-8 sene zarfında yaklaşık 2 milyon kişiye sertifika verildi. Erkekler günde dört, kadınlar ise iki gece gelip bu mekteplerdeki kurslara katılıyordu.
«
Bu tarihlerde, kaderin garip bir tecellisi göründü. Şöyle ki:
20 Aralık 1925’ten 1 Ocak 1929’a kadar olan sürede o zamanki ismiyle “Maarif Vekiliği” yapan, yani bugünkü ismiyle Millî Eğitim Bakanı olan kişi 35 yaşındaki Mustafa Necati Beydir.
Necati Bey, tam da Kur’ân harflerinin yasaklandığı gün öldü. Kendisi aynı zamanda Millet Mekteplerinin açılışını yaptığı gün rahatsızlandı. Hastaneye kaldırıldı. Sedyeye yatırıldı. Ne var ki, uzandığı sedyeden düştü ve bu arada apandisi patladı. Haliyle, ölüm sebebi de “apandisinin patlaması” olarak kayıtlara geçti. Kanaatimize göre, o yasakçı Bakan’ı Allah’ın kitabı çarptı.
Ama, bu derece zahir bir vakıayı, ne yazık ki o dönemin kör gözleri göremedi ve sağır kulakları duyamadı. Ne diyelim, her şey nasip meseles
.07 Ocak 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ 7 Ocak 1946
Bugün Demokrat Parti’nin kuruluş yıldönümü. Milletvekili Celal Bayar, Fuad Köprülü, Refik Koraltan ve Adnan Menderes’in başını çektiği bir grup siyasetçi, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin resmî kuruluşunu tamamlayarak, Millet Meclisi’nde demokratik muhalefet cephesinin temelini atmaya muvaffak oldu.
Buna göre denilebilir ki: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, demokrasiye geçiş “Demokratların harekete geçmesiyle” mümkün oldu.
Yani, bir avuç liberal görüşlü demokratın, tek parti idaresine “Dörtlü Takrir” ismiyle verdikleri deklarasyon ile başlayan süreç, ülke genelinde fiilî olarak demokratik sisteme geçişi sağlamış oldu.
Böylelikle, tâ 14 Mayıs 1950’ye kadar sürecek olan yeni ve çetin bir dönemin başladığını da söylemek mümkün.
«
Türkiye, yeni kurulan Birleşmiş Milletler Cemiyetinin kurucu üyeleri arasında yer alabilmek için, 1945’te çok partili bir demokratik sisteme geçmeye mecbur kaldı.
Aynı tarihte biten İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Türkiye üzerindeki Sovyet Rusya’nın tehditleri de devam ediyordu.
İşte, böylesine kritik bir dönemde, Türkiye, Avrupa ülkeleriyle münasebetlerini geliştirmeye ve Sovyet Rusya tehlikesine karşı müttefik bulmak mecbur bir durumdaydı.
Bu ve benzeri mücbir sebeplerle, Türkiye’nin tek parti rejimini terkedip demokrasiye geçiş yapması gerekiyordu. Başkaca bir çare ve çıkış yolu kalmayan Şeflik yönetimi, göstermelik de olsa başka partilerin kurulmasına razı oldu.
Demokrasi adına böyle ciddî bir kapı açılınca, haliyle değişik isimler altında peşpeşe partiler kuruldu. İşte, o esnada kurulan partilerden biri ve belki de en önemlisi Demokrat Parti (DP) oldu.
«Demokratların lehindeki bu siyasî inkılâbı şu sözlerle senâ eder: “...İttihad-ı Muhammedî (1909) ile müttefik olan (Osmanlı) Ahrar Fırkası, yine otuz beş sene sonra dirildi, yine uyandı. Birden şeâir-i İslâmiyenin başında olan ezân-ı Muhammedîyi farmasonların zincirlerini kırıp ilân etmesiyle; siyasetten kat-ı alâka eden, eskide ‘İttihad-ı Muhammedî’ şimdi ‘Nurcular’ nâmını alan ve İttihad-ı İslâm içinde bulunan kardeşlerimiz yanlış basmamak için bazı şeyleri söylemek isterdim...” 1
Bu iktibastan şunu da anlıyoruz ki: 1946 şafağında kurulan ve 1950 baharında tek başına iktidara gelen Demokrat Parti, misyon itibariyle, Meşrûtiyet döneminde boy gösteren Osmanlı Ahrar (Hürriyet) Fırkası’nın devamı mahiyetindedir. Aynı şekilde, yine o dönemde (1909) kurulan İttihad-ı Muhammedî’nin misyonu da, potansiyel olarak, şimdi ittihad-ı İslâm mânasında devam ediyor.
«
İktidardaki Halk Partisi, kendisine rakip olarak kurulan DP’nin halktan büyük teveccüh göreceğine ilk başlarda pek inanmıyordu. Ne var ki, bütün engellemelere rağmen, 21 Temmuz 1946’da sandık başına giden vatandaşların önemli bir kitlesi DP’ye oy verdi ve bu ilk ana muhalefet partisine 61 milletvekilliğini kazandırdı.
Türkiye, 14 Mayıs 1950’de yapılacak olan genel seçim maratonuna bambaşka bir atmosfer içinde girdi. Derken, genel seçimlere yaklaşık bir ay kala, 1948’de kurulan Millet Partisi’nin (MP) fahrî başkanı Fevzi Paşa aniden öldü: 10 Nisan 1950. Onun ölmesiyle birlikte, Millet Partisinin yıldızı da bir anda sönüverdi. Böylelikle, siyasî denge DP lehinde değişmeye başladı. Ve, bu köklü misyon partisi tek başına iktidara gelmeye muvaffak oldu.
Seçim sonuç tablosu şu şekilde kesinlik kazandı: 487 milletvekilliğinin 408’ini DP, 68’ini CHP ve ancak 1 tekini MP alırken, geri kalanını bağımsızlar kazandı.
Dipnotlar
1- Beyanât ve Tenvirler, s. 202.
.8 Ocak 2025, Çarşamba
GÜNÜN TARİHİ 8 Ocak 1918
1914’te başlayıp 1918 yılı sonlarına kadar devam eden Birinci Dünya Savaşı’nın 4. yılında, savaşa katılan devletler yorgun ve bitap düştü. Bu mecâlsizliğe bağlı olarak, “harp belâsı”na maruz kalan topluluklarda da savaştan nefret ve barışa hasret yönünde gelişen duygular adeta doruk noktasına çıktı.
İşte, tam bu esnada, savaşa sonradan katılan Amerika Birleşik Devletleri, ortaya yeni bir formül attı. 14 maddeden müteşekkil bu formülün adı “Wilson Prensipleri” olarak tarihe geçti. Maddelerin özünde, milletlerin huzuru, barışı ve ülkelerin bağımsızlığı alıyordu.
8 Ocak 1918 günü, bu prensipler Başkan W. Wilson tarafından asıl maksadı ifade eden bir mesajla birlikte ABD Kongresi’ne gönderildi. Kongrede, söz konusu maddeler tek tek okundu ve genel kabul gördü.
Bununla beraber, bazı hususlar eksik veya yetersiz bulundu. Bu sebeple, Başkan Wilson, 11 Şubat’ta o prensipler manzumesini 27 maddeye çıkartarak, listeye nihaî bir şekil verdi. Aynı gün yaptığı açıklamada “Devletlerin yeni toprak alamayacakları; savaş tazminatı ve cezaî tazminat alınamayacağı; milletlerin kendi geleceklerini kendi iradeleriyle ortaya koyması gerektiği” yönündeki prensip ve görüşlerine açıklık getirmiş oldu.
İşte, tarihe geçen o prensiplerin maddeler hâlindeki bir özeti:
1. Barış antlaşmaları açık ve şeffaf biçimde yapılmalı, gizli antlaşmalar terk edilmeli.
2. Karasuları dışındaki denizlerde dolaşım, savaşta ve barışta hür olmalı.
3. Milletler arasındaki iktisadî engeller kaldırılmalı ve serbest ticarete izin verilmeli.
4. Milletler, iç güvenliği sağlamaya yetecek miktarın dışında silâhlanmaya gitmemeli. Bunun için garantiler verilmeli.
5. Bağımsızlık yolu açılmalı ve sömürge topraklarında yaşayan halklara kendi geleceğini belirleme hakkı verilmeli.
6. Rusya topraklarındaki yabancı birlikler ayrılmalı ve devletlerin de yardımı ile Rusya’ya kendi gelişimini sağlama imkânı verilmelidir.
7. Almanya, işgal ettiği Belçika topraklarını boşaltmalı ve burada savaş öncesi durum yeniden tesis edilmeli.
8. Almanya, işgal ettiği Fransız topraklarını derhal boşaltmalı.
9. İtalya’nın sınırları millî esaslara uygun olarak yeniden düzenlenmeli.
10. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu halklarına kendi geleceğini tayin hakkı sağlamalı.
11. Romanya, Sırbistan ve Karadağ toprakları boşaltılmalı ve Sırbistan’a denize açılma imkânı verilmeli.
12. Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısmına istiklâl hakkı tanınmalı. Çanakkale Boğazı, bütün milletlerin ticaret gemilerine açık olmalı ve bu husus garanti altına alınmalı.
13. Bağımsız bir Polonya kurulmalı ve Baltık Denizi’ne açılmalı.
14. Büyük–küçük, bütün devletlere siyasî bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına alma imkânını sağlamak maksadıyla, milletler arası bir teşkilât kurulmalı. (Bu son madde, Milletler Cemiyeti’nin (Cemiyet-i Akvam) teşkiline giden yolu açmaya yöneliktir.)
*
Savaşa katılan devletler arasında barış görüşmelerinin başlamasını tetikleyen Wilson Prensipleri, etkisini ilk etapta Avrupa devletleri arasında gösterdi. Almanya ile Fransa ve İngiltere arasındaki barış görüşmelerinde, bu prensiplerin önemli rol oynadığını bilmek gerek.
Osmanlı Devleti ise, Wilson Prensiplerine ilk başta sıcak bakmadı. Ne var ki, 1918 yılı sonlarına doğru hem yalnız, hem de çaresiz kaldığını görerek, bizzat kendisi harekete geçerek bu prensipler çerçevesinde hasımlarıyla bir barış görüşmesi talebinde bulundu.
İşte, 30 Ekim 1918’de yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması, bu talebin bir neticesi olarak hazırlanıp imzalandı.
Final: Vaktiyle ABD tarafından kabul edilen Wilson Prensiplerinin bazı maddeleri, ne yazık ki yine aynı ABD tarafından çiğneniyor. Bilhassa Ortadoğu genelinde ve Filistin toprakları özelinde olmak üzere, o prensipler büyük ölçüde çiğneniyor.
.09 Ocak 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ 6-11 Ocak 1921
Ocak 1921’de Eskişehir yakınlarında kazanılan İnönü Zaferi’nin şerefi kahraman ordumuza (İslâm Ordusuna) aittir. Ne var ki, binlerce subay ve neferata ait olan bu şeref, ileriki yıllarda kendisine peşkeş edilen “soyadı” ile birlikte “Albay İsmet”e mal edildi.
Daha sonra paşalık rütbesine yükseltilen İsmet İnönü, “İnönü Zaferi” kazanıldığında henüz Albay rütbesini taşıyordu. 1
Dahası, kendisinin zafer bölgesinde olup olmadığı dahi meçhûl iken, elde edilen bütün o başarı hâsılatı tutup onun şahsına mal edildi. Bu ise, büyük bir haksızlık ve tarih gerçeğini çarpıtmaktan ibarettir. Zira, aynı günlerde, Albay İsmet, Kütahya-Gediz havalisinde olup kendisineitaat etmeyeceğini duyuran Çerkes Ethem’i tepelemek ve emrindeki Kuvâ-yi Seyyare’yi kovalamakla meşgul idi.
Evet, maalesef yakın tarihin bir yalan sayfasını da “İnönü Zaferi”ndeki çarpıtmalar teşkil ediyor ki, ihtisas tarihçileri tarafından bu meselenin de vüzûha kavuşturulması gerekiyor.
Biz burada kendi çapımızda hadisenin kronolojik seyrine kısaca bakmaya çalışalım.
«
Evet, konumuz bundan yüz küsûr sene evvel Türk ve Yunan kuvvetleri arasında Eskişehir yakınlarında yaşanan Birinci İnönü Muharebesi.
I. İnönü Muharebesi, 6 Ocak 1921 tarihinde iki koldan taarruza geçen Yunan kuvvetleriyle İnönü mevzilerinde savunmada olan Anadolu (Ankara) Hükümeti kuvvetleri arasında yaşanan muharebedir.
6 Ocak 1921 tarihine kadar Uşak ve Bursa bölgesinde hazırlıklarını sürdüren Yunan kuvvetleri, “Çerkez Ethem Gailesi”ni fırsat bilerek, İnönü-Eskişehir istikametinde taarruza başladı. 6 ile 9 Ocak günleri arasındaki muharebeler, bölgesini güvenli hale getirmek için bir tür “emniyet kuvvetleri harekâtı” şeklinde cereyan etti.
İnönü mevkiindeki kanlı muharebeler ise, 10 Ocak 1921 tarihinde başlayarak, Yunan kuvvetlerinin taarruz çıkış hatlarına, yani Sakarya Nehri’nin batı yakasına çekildiği gün olan 11 Ocak’a kadar devam etti.
Yunan tarafında bir kırılma, bir geri adım atma durumu vuku bulmakla beraber, taraflar arasında yine de şiddetli çarpışmalar yaşanmadı. Daha ziyade bir “geri çekilme” manevrası yaşandı. Bu sebeple, bazı tarihçiler bu safhayı klasik bir “savaş” kategorisinde değerlendirmiyor.
Bize göre ise, bu hadise yine de bir nevî “tarihin dönüm noktası”nı teşkil ediyor. Zira, 1683’teki Viyana Bozgunundan beri Doğu’ya doğru ilerleyen Haçlı kuvvetleri, Eskişehir’in Sakarya Havzasında ilk kez kırılarak geri doğru adım atmış oldu.
«i, Eskişehir’de elde edilen zafer, “zahiren küçük” olmasına mukabil, tarihin dönüm noktasını teşkil etmesi açısından, bunların kıymeti “bâtınen pek büyük” olmuştur. O eserdeki orijinal ifadeler şöyledir:
“Âlem-i İslâm cihadı, zamanen iki yüz senelik, mekânen iki yüz günlük tedafüî bir harp ve darb cephesi daima var idi. En son siperi ise, bu yeni senedir (1921), hem Eskişehir’de idi. Zâlim kâfirin en son taarruzu da bu cephede hemen kırıldı. Âlem-i İslâmın hak ve hürriyetinin istidradı için, biiznillah tedafü’den taarruza geçiyor; belki çok yerlerde geçti.
İnönü’nün (Eskişehir-Sakarya Havzasındaki) iki zaferi, zâhiren ger küçüktür; bâtınen pek büyüktür.” 2
NOT: Said Nursî’nin, Lemâat’teki bu kısmı bilâhare çıkarması, muhtemelen bir şahsa mal edilen şu “İnönü Zaferi” istismarcılığı sebebiyledir.
Dipnotlar:
1- Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayınları,
s. 29.
2- Bkz: Lemâat, ilk Osmanlıca nüsha.
.14 Ocak 2025, Salı
“Menfî hareket”i zahirî mânası itibariyle “Dahilde silâh kullanmak, şiddete başvurmak, kan dökmek” şeklinde özetlemek mümkün.
“Müsbet hareket” metoduna göre ise, dahilde kuvvet kullanmak yok. Yani “menfî hareket”e yer yok, izin-cevaz yok. Herkes inandığı dâvâyı, savunduğu fikri şâhane hür ve serbest bir şekilde izâh edebilir. İşi hakarete dökmeden, başkasını tahkir ve tezyif etmeden, herkes kendi fikriyatını mümkünse ilmî usûllerle, mantıkî delillerle, yani “ikna metodu” ile ortaya koyabilir. Bu tarz-ı beyan, “kavl-i leyyin” diye de tâbir edilebilir.
Nitekim, Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya da (as), Resûl-i Ekrem’e de (asm) “kavl-i leyyin” ile tebliğde bulunmalarını buyurmuştur. Âl-i İmran Suresi,159. ayetin meâli şöyledir:
“Ey Habibim! İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılır giderlerdi.”
Hakikaten öyle. Bilhassa şu medeniyet çağında “kavl-i leyyin” ile hitap etmeye daha ziyade ihtiyaç var. Onun içindir ki, Hz. Bediüzzaman da eserlerinde bu mânadaki tarz-ı beyânı tercih etmiştir: “Medenîlere galebe çalmak ikna iledir; söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.” 1
*
Bir de “menfî dil” meselesi var, konuşulması-izah edilmesi gereken. Bu yazıda daha çok bu nokta üzerinde durmak istiyoruz.
Menfî dil, yani şiddet dilini kullanmak, şüphesiz yukarıda izah edilen “kavl-i leyyin” tarzına aykırıdır. Aynı zamanda “müsbet hareket” metoduna da zarar verir. Dahası var: Şiddet dilinin haddi aşarak hiddeti-öfkeyi-intikam duygusunu uyandırması, hakarete yönelmesi, insan şeref ve haysiyetini rencide etmesi halinde, muhafaza edilmesi gereken “müsbet hareket” metodu üzerinde öldürücü zehir etkisi yapabilir.
Ne yazık ki, şu fitne-fesat zamanında bu tahribatı da yapanlar var. Adam gûyâ hak bir dâvanın sahibi, taraftarı, müdafii… Lâkin, kullandığı dile, tercih ettiği üslûba bakıyorsun, hiç abartısız zehir zemberek. İman kardeşine karşı ağzından kıvılcımlar çıkıyor. Seçtiği tâbirler, sarf ettiği kelimeler, sokak serserilerini dahi utandıracak türden. Allah, Peygamber, İslâm, Kur’ân lâfızlarını telaffuz ettiği o şom ağzından adeta pislik akıyor.
Tâbir yerindeyse, böylelerinin dili ısırgan otundan beterdir; kelimeler de zehirli diken gibi incitici, kanatıcı, tahriş edicidir.
İşte, bu tarz bir dil ve üslûbu tutup nezihâne, nazikâne “müsbet hareket” metoduyla bağdaştırmanın mümkinatı görünmüyor. Dolayısıyla, bu “menfî dil”i alıp onu da “menfî hareket” tarzına dahil etmek yanlış olmasa gerek.
*
Bu hayatî derecede ehemmiyetli meseleyi, şöylece toparlayıp bağlamaya çalışalım: İnanarak hizmet ettiği dâvaya, lisânı ve üslûb-u beyânıyla zarar vermemek için, kişi diline mukayyet olmalı; kullandığı kelimeleri de dikkat ve itina ile seçmeli. Bunu beceremeyen kişinin kendini tutup susmasında hayır vardır.
Yani, bir kimse her yerde bu prensibi kullanmalı konuşmak, hele hele ahkâm kesmek, veyahut konuşulan her meselenin üzerine balıklama atlamak zorunda değildir. Ne diyor Hz. Mevlâna: “Yerinde konuşmasını bilmiyorsan eğer, sus ki seni adam zannetsinler.”
Ne güzel, ne kadar manidar, bilhassa günümüz için ne kadar lüzumlu ve şık bir ifade.
Dipnotlar:
1-Divan-ı Harb-i Örfi, (Hakikat)
.20 Ocak 2025, Pazartesi
İki defa ecnebî işgaline uğrayan Maraş’a “kahraman”lık unvanını kazandıran hadiseler zincirinin ilk halkası 22 Şubat 1919’da yaşandı. 20 Ocak 1920’da işgale karşı şahlanan millî irade, 12 Şubat’ta nihaî zafer ile taçlandı. 1
Böylelikle, yaklaşık bir sene müddetle ecnebî işgaline karşı direnen KahramanMaraş halkı, kendi imkânları ile kazanmış oldukları şânlı zafer, benzer durumdaki diğer şehir ve merkezler için de örneklik teşkil eden apayrı bir ümit, şevk ve heyecan unsunu olmuştur.
*
Bundan yüz küsûr sene evvel Maraş’ta yaşanan gelişmelerin seyri özet olarak şöyledir:
Bugün itibariyle çoğu kimsenin önemli bir husus şudur: Maraş, bundan 106 sene evvel peşpeşe iki defa işgal edildi. Mondros Mütarekesinden sonra, bölgeye önce İngiliz kuvvetleri geldi.
Dolayısıyla Maraş, 22 Şubat 1919’da önce İngilizlerin işgaline uğradı. Ne var ki, İngiliz kuvvetleri içinde Hindistan gibi sömürge durumdaki ülkelerden getirtilen askerlerin içinde Müslüman olanların da bulunması sebebiyle, hem bölge halkına aşırı baskı yapamadılar, hem de şehirde tutunamayıp bir süre sonra kendiliğinden çekildiler. İngilizler, ne hikmetse, Maraş ve civardaki kuvvetlerini Musul’a doğru kaydırmayı tercih ederek bölgeyi terk ettiler.
*
Mondros Ateşkes Antlaşmasından tam bir sene sonra, yani 30 Ekim 1919’da, bu kez Fransız birlikleri gelerek Maraş’ı işgal etmeye başladılar.
Civar köy ve şehirlerdeki Ermeni çetecilerden de kuvvet alan ve Müslüman ahaliye karşı birlikte hareket eden sömürge kafalı Fransızlar, daha birinci günden itibaren zalimâne politikaları uygulamaya sokmaktan çekinmediler.
Bu durum, halkın hamiyet ve milliyet duygusunu kamçıladı. Sütçü İmam (1878-1922) isimli kahraman mücahid, hemen ertesi gün, yani 31 Ekim günü düşmana ilk kurşunu sıkarak, büyük bir cesaretlilik örneğini sergiledi.
Bir Cuma günü, kale burcundaki ay-yıldızlı bayrağın indirilerek yerine işgal bayrağının dikilmesi manzarası karşısında, imam efendi, bu durumda Cuma namazının kılınamayacağını söyledi. Bunun üzerine galeyana gelen halk, camiden çıktığı gibi kaleye doğru hücuma geçti. Oradaki işgalcilerin bayrağını indiren halk, yerine tekrar ay-yıldızlı bayrağı göndere çekti.
Böylelikle, kahraman Maraş’ta, artık hiçbir şekilde durdurulamayan, bastırılamayan ve zafere kadar da devam edecek olan çetin bir direniş hareketi başlatılmış oldu.
*
Maraş halkını çileden çıkaran ve topyekûn bir mücadelenin fitilini ateşlemeye sebep olan son vukûat şu oldu: Bölgedeki işgal kuvvetleri komutanı, 19 Ocak günü Maraş Mutasarrıfına (sancak yöneticisi) bir tebliğ gönderdi. Tebliğe göre, bundan böyle Maraş’ta guvernör (en üst yönetici) olarak bir Fransız binbaşının görev alacağı ve şehrin birinci derecedeki sorumlusunun da o komutanın olacağı belirtiliyordu.
Bu tebliği duyan halk öyle bir galeyana geldi ki, önünde durmanın imkân yoktu.
Fransız boyunduruğu altında yaşamak istemeyen Maraş halkı, “Ya ölüm, ya istiklâl” diyerek dillere destan bir mücadelenin içine girdi.
Böylelikle, şehrin hemen her tarafında şiddetli çarpışmalar yaşandı. Eli silâh tutan herkes, işgalcilere karşı koymayı bir vatan ve nâmus borcu saydı.
Bu şanlı direniş karşısında daha fazla dayanamayan ve adım adım geri çekilmeye mecbur kalan Fransızlar, nihayet 12 Şubat 1920’de işgale son vererek Maraş’ı bütünüyle terk edip gittiler. Millî Mücadele boyunca bir daha gelmeye cesaret edemediler.
Dipnot:
1- “12 Şubat” Maraş’ta hem merkezdeki bir ilçenin adı, hem de şehirde birçok sektör tarafından sembol olarak kullanılan bir kahramanlık nişânesidir.
.21 Ocak 2025, Salı
Büyük Fransız İhtilâli’ni (1789) gerçekleştirenler, kilisenin ve feodal yapıların baskısından halkı kurtarmakla övünüyorlardı.
İnsan temel hak ve hürriyetlerine imza attıklarını, cumhuriyet sistemine geçtiklerini, asırlardır esir-köle muamelesi gören halkı esaretten kurtardıklarını Avrupa ve dünya kamuoyuna iftiharla anlatıyorlardı.
Ne var ki, devlet imkânını tamamiyle ellerine geçirdiklerine kanaat getirdikleri andan itibaren, kendilerine muhalif olanlara dünyayı dar etmeye, hayatı azaba çevirmeye başladılar.
Nitekim, o Büyük İhtilâl’den 4 yıl sonra Kral 16. Lui giyotinle idam edildi: 21 Ocak 1793.
*
Evet, söz konusu Fransız İhtilâli, sözde herkese hayat hakkı, fikir ve ifade hürriyeti getirecekti. Lâkin, adı üstünde “ihtilâl”dir bu; fırsat bulduğunda, kendi çocuğunu bile öldürüp yemekten çekinmez.
Tam da öyle oldu. Daha önce ihtilâl yanlısı ve hürriyet sevdalısı olan Madam Roland ile “Kadın Bildirgesi”ni kaleme alan Olympe de Gouges de aynı âkıbete uğramaktan kurtulamadı. Kral’dan sonra, hürriyet bu iki kadını da giyotinden geçirilerek idam edildiler: Kasım 1793
Madam Roland, giyotine doğru giderken, son söz olarak şunu söylediği naklediliyor: “Ey hürriyet! Senin adına ne cinayetler işleniyor.”
Gizli işler çevirmekle suçlanan ve “vatana ihanet” cezasıyla idama sevk edilen Kral Lui’nin son sözlerinin de, şu şekilde olduğu rivayet ediliyor: “Ben masum olarak gidiyorum. Dökülecek kanların Fransa’ya yeni musibetler getirmemesini dilerim.”
Kral’ın idamından aylar sonra, yani aynı yılın 16 Ekim’inde aslında bir Avusturya prensesi olan karısı Kraliçe Marie Antoinette de, yine aynı yöntemle idam edildi.
Bu da, hâliyle iki ülke arasında ciddî bir rahatsızlığa sebebiyet verdi.
*
İdam edilen Kral Lui’nin yeni Fransa yönetimini rahatsız edecek ölçüde bazı hatalı davranışlarının olması ihtimal dahilindedir. Ancak, o yine de bir vatan haini değildi. Dolayısıyla, onu idama götüren sebepler birer bahaneden ibaret idi. Asıl sebep, yeni yönetim şeklinin ortak kabul etmemesi, bütün yetkinin kendisinde olmasını istemesiydi.
Bu realite, hemen bütün iktidarlarda vardır. Hiçbir iktidar şerik istemez; yani, elindeki yetkileri başkasıyla paylaşılmasına razı olmaz. Dahası, yeni rejimler, eskisini daima kendisi için tehlike, hatta tehdit gibi görür. Bu sebeple, eskiye karşı olmadık suçlamalar yöneltilir. Tâ ki, büsbütün tehlike olmaktan çıksın.
*
Biraz da iğneyi kendimize batıralım: Türkiye’de de Fransa’dakine benzer bir durum yaşandı. Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra, bir İslâmiyet ve Osmanlı düşmanlığı furyası başlatıldı. Bu düşmanlık, muhaliflerin idamına, hatta yer yer katliâma kadar işi götürdü. Öyle ki, bundan sadece Türkiye halkı değil, duyan-gören insanlık âlemi dahi hayretler içinde kaldı.
Oysa, İslâm’ın ve Osmanlı’nın karalanması yerine, yeni rejim kendi meziyetlerini anlatsa, yahut güzelliklerini göstererek kendini halka benimsetmeye çalışsaydı, durum nisbeten daha insanî olurdu. Esasen bu vicdanî bir maraz ve bir içtimaî hastalıktır ki, yer yer etkileri hâlen de devam ediyor.
*
Evet, ihtilâlin mantığıdır bu: Fikren galebe edemediği, yahut zaafa düştüğünü anladığı anda, kuvvete, şiddete müracaat eder. Onun için, ihtilâlciler, geçmişte giyotinli, kurşunlu, darağaçlı idam yöntemlerini kullanmışlar. Böylelikle, muhaliflerine gözdağı vermişler. Onları ürkütmeye, yıldırmaya, susturmaya çalışmışlar.
Geldiğimiz noktada ise, dünya genelinde hürriyete susamışlık ve demokrasiye bir iştiyak var. Genel gidişat bu yönde seyrediyor. Geçici arızalar olsa bile, insanlık gerçek hürriyet ve tam demokrasinin tadına varmak, erdemine vasıl olmak istiyor
.23 Ocak 2025, Perşembe
Bazı araştırmacılar, 23 Ocak 1913’te vukû bulan “Bâb-ı Âlî Baskını” hadisesini bir “darbe” olarak görüyor.
O hadise bir hükûmet değişikliğini netice verdiği için, bunu klasik bir darbe şeklinde isimlendirmek mümkün olsa bile, bu tabir tek başına gelişmelerin iç yüzünü aydınlatmaya kâfi gelmiyor.
Esasında, hemen bütün askerî ve siyasî darbelerin birbirine benzer bazı yönleri olmakla beraber, hiçbiri tıpatıp diğerinin aynısı değildir. Onun için, her hadiseyi kendi şartları ve kendi mantığı içinde değerlendirmek daha doğru olur.
Bu hatırlatmalardan sonra, yıldönümü vesilesiyle, şimdi o meşhûr “Bâb-ı Âlî Baskını” hadisesinin gelişme seyrini birlikte takip etmeye çalışalım.
«
Baskın gününe kadar kabinenin başında Sadrâzam Kâmil Paşa (1833-Kasım 1913) vardı. İttihatçılar, hem onu, hem başında bulunduğu hükûmeti çok pasif olarak görüyorlardı. Meselâ, Bulgarların gelip Edirne’yi işgal etmeleri karşısında niye dokunur bir varlık gösteremediklerini söylüyorlardı.
Hükümetin pasifliğine daha fazla dayanamayan İttihat-Terakki Cemiyeti, bir hükümet darbesini plânladı. Cemiyet merkezinde gizlice toplanan İttihatçıların ileri gelenleri, bu işe Enver Paşa’yı uygun gördü. Hâliyle, ona göre de hazırlıklar yapıldı.
23 Ocak 1913 günü beyaz bir ata binen Enver Paşa ve beraberindekiler, cemiyetin Nuruosmaniye’deki merkez binasından çıkıp hemen yakındaki Bâb-ı Âlî’ye doğru harekete geçti.
Hükümet binası önüne varıldığında, kalabalık daha da artmış durumdaydı. Ortalığı bir anda ‘‘Yaşasın millet! Yaşasın Enver!’’ sadâları kapladı.
Kabine, kelimenin tam anlamıyla gafil avlanmıştı. Hemen hiç çatışma yaşanmadan, Enver Paşa, Bâb-ı Âlî’deki hükümet binasına (şimdiki valilik binası) gayet rahat bir şekilde gelip girdi.
Yapılan baskın hareketi esnasında, bazı mühim şahsiyetler tetikçilerin kurşunlarına hedef oldu: İttihatçılardan Mustafa Necip, polis komiseri Celal Bey ile Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa, yaşanan kargaşa esnasında vurulmaları neticesinde vefat ettiler.
Enver Paşa da, Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Kâmil Paşa’nın makamına girip, kafasına tabanca dayadı ve sert bir ifadeyle milletin kendisini istemediğini, mutlaka istifa etmesi gerektiğini söyledi.
Kâmil Paşa, maruz kaldığı baskı sebebiyle istifaya mecbur kaldığını padişaha hitaben yazarak, Sadâret Makamı’ndan ayrıldı.
Aynı gün, Sadâret Makamı’na Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa getirildi. Ne var ki, doymak bilmez hırslarını tatmin edemeyen İttihatçı komitacılar, birkaç ay sonra kendilerinden olan Şevket Paşa’yı da bir sûikast neticesi öldürerek, iktidar nimetinden daha fazla menfaat kapmanın hesabı içinde olduklarını gösterdiler.
«
“Bâb-ı Âlî Baskını” hadisesinin arkasındaki asıl çekişmenin sebebi, ordunun siyasete bulaşması ve asker neferatının siyasî tarafgirlik zehiri ile serseme dönmesiydi.
Askerî cenâh, İttihatçılar ile Halaskârân-ı Zâbitân grupları arasında bölünmüş durumdaydı. Biri diğerinin yardımına gitmiyor, dahası bir diğerinin yıpranmasını, hatta düşmana (Bulgarlara) karşı mağlûp düşmesini istiyordu.
Görünürde ise, başarısız ve sürekli toplantı hâlinde olan bir kabine vardı. Öyle ki, baskın yapıldığı ânda bile kabine üyeleri toplantı halindeydi.
«
Bâb-ı Âlî Baskını’nı yapanlar, Meclis’i değil, acziyet içinde gördükleri bir hükümeti hedef almıştı. Bu maksatla yapılan baskın, bir derece hedefine ulaştı.
Nitekim, kısa bir süre sonra Edirne işgalci Bulgarlardan geri alındı. Ancak, dahilî ve haricî sıkıntılar yine de bitmedi; aksine, katlanarak devam etti. Zira, siyasî tarafgirlik orduya da bulaşmış ve bir türlü durulmak bilmiyordu. Nitekim, bu tarafgirlik marazı, ülkeyi hem II. Balkan Harbi’ne, hem de I. Dünya Harbi’ne sürükleyerek mukadder faciaları netice verdi.
28 Ocak 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ 28 Ocak 1920
Son Osmanlı Meclis–i Mebûsânı, 12 Ocak 1920’de işgal altındaki İstanbul’da toplandı.
Erzurum ve Sivas Kongresinde, millî sınırları belirleyen kararlar, Mebûsân Meclisi’ndeki bir kapalı oturumda “Ahd–ı Millî Beyannâmesi” adıyla kabul edildi: 28 Ocak 1920.
“Millî Yemin” anlamına gelen Meclis’in bu Beyannâmesi, 17 Şubat günü “Misâk–ı Millî” başlığıyla dünyaya ilân edildi.
“Misâk–ı Millî”, Birinci Büyük Harbin sonunu işaretleyen Mondros Mütarekesiyle (30 Ekim 1918) belirlenen sınırlar içinde yaşayan “Osmanlı İslâm çoğunluğu”nun bir ve bölünmez bütünlüğü anlamını taşıyordu.
Ne var ki, gelişen iç ve dış hadiseler, Misâk–ı Millî’nin tam manasıyla tatbik ve tahakkuk ettirilmesine imkân-fırsat vermedi.
«
28 Ocak 1920’de Mecliste kabul edilen Misâk–ı Millî’nin dünyaya duyurulması esnasında, Edirne Milletvekili Mehmet Şeref Beyin şu meâldeki takriri (önergesi) Meclis’te oybirliğiyle kabul edildi: “Ahd–ı Millî’nin dünya parlamentolarına ve memleket matbuatiyle cihan matbuatına tebliğ edilmesini ve tercihan müzakeresini teklif ederim... Milletimiz bizlere kendilerini temsil şerefini vererek buraya gönderdiği zaman, ilk vazife olarak, hayat hakkını ve haysiyetini tebellür ettiren en mâsum haklarını teminat altına alan, mazisinin parlak günlerini istikbâl içinde düşünmek hakkı olduğunu gösteren ve bunun için icab ederse bütün millet fertleri olarak ölmeyi göze alan şu Ahd–ı Millî’yi ilân etmemizi istedi… Biz, maddî–manevî varlığımızın bize temin ettiği hakk–ı hayatı istiyoruz. Başka bir şey istemiyoruz. Şimdi okuyacağım, peymân–ı millîdir. Milletin yeminidir. Milletiliz, ya bu yeminin şartlarını yerine getirecek, yahut da bu yolda tarihin huzurunda şerefle silinip gidecektir. Fakat, asla esir olmayacaktır, efendiler!” 1
«
Konuyu toparlamak gerekirse, kısaca şunları ifade etmek mümkün:
Türkiye’nin çok ağır şartlar altında bulunduğu bir dönemde, hükümet 30 Eylül 1919’da genel seçimlerin yapılması kararını aldı. Yıl sonunda gerçekleştirilen seçimde, Türkiye’nin hemen her tarafında bulunan Müdafaa–i Hukuk Cemiyetlerinin belirlediği adaylar seçilmiş oldu. 1920 senesi Ocak ayı başlarında toplanan ve çalışmalarına hızlı bir şekilde başlayan Meclis, çalışmalarını işgal kuvvetlerinin ağır baskısı altında yürütüyordu. Buna rağmen, yine de gizli oturumlar yaparak ve hatta bazı kararları yazılı hale getiremeyerek 16 Mart 1920’ye kadar faaliyetlerine devam etti.
Bu tarihten sonra ise, kanlı bir baskınla (Şehzadebaşı Karakolu baskını) birlikte, Meclis ve hükümet binası dahil olmak üzere İstanbul’un tamamı fiilen işgal edildi. İşgal konseyine danışmadan ve bilgi vermeden hiçbir kurum ve kuruluş serbestçe çalışamaz bir hale geldi.
Bir taraftan da tevkifler yapılmaya başladı. İngilizlere şikâyet edilen veya bir şekilde hakkında ihbar bulunanlar yakalanıp Malta’ya sürgün edildi.
Yakasını işgalcilerden kurtarabilen mebuslar ise, Anadolu’ya geçerek Ankara’da toplandı. 20 Nisan 1920’de burada yeni bir Meclis kuruldu. Aynı seçilmiş mebuslar tarafından kurulan bu meclis, hemen Bakanlar Kurulunu belirledi.
Böylelikle, İstanbul ve Ankara’da olmak üzere iki ayrı hükümet kurulmuş oldu: Padişaha bağlı İstanbul hükümeti ve milletin iradesine dayalı Anadolu hükümeti.
Ankara merkezli yeni Türkiye Meclisi, Meclis–i Mebusan’ın kabul etmiş olduğu Misâk–ı Millî kararını aynen kabul ettiğini, bir kez daha dünyaya duyurma ihtiyacını duydu.
……………
Dipnotlar:
1- Geniş bilgi için bkz: Nejat Kaymaz, “Misak–ı Millî Üzerinde Yapılan Tartışmalar”, VIII. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1977.
.4 Şubat 2025, Salı
Türkiye ve dünya tarihinde iz bırakan, büyük tesirler icrâ eden bazı günler vardır. İşte, “4 Şubat” da tarih seyri içindeki o ender günlerden biridir.
Şimdi, kronolojik olarak tarihteki 4 Şubat günlerine dair tesbit edebildiğimiz vukuat bilgilerinin ilk bölümünü mümkün olduğunca kısaltarak takdim ediyoruz.
★
1783: ABD, Büyük Britanya’ya (İngiltere) karşı vermiş olduğu bağımsızlık mücadelesinde zafer kazandı. İngiltere, 1775’te bu yana ABD topraklarında yaşanan düşmanlık ve çatışmaya son verdiğini resmen ilân etti. (ABD’nin kuzeyinde yer alan ve çok daha geniş topraklara sahip olan Kanada, hâlen de Büyük Britanya’nın kolonisi durumunda olup, sembolik olarak İngiliz Krallığına bağlıdır.)
★
1783: İtalya’da 4 Şubat-1 Mart günleri arasında peşpeşe büyük ve şiddetli depremler meydana geldi. Depremler dizisi sonrasında, ölü ve kayıp sayısının 50 binden fazla olduğu tesbit edildi.
★
1794: Fransa, dünyadaki bütün koloni ve sömürgelerinde köleliği kaldırdığını ilân etti. Bu tarihe kadar köle pazarları bile sektörel bazda çalıştırılıyordu. Ne var ki, resmî olarak kölelik nizamı kaldırılmış olmakla birlikte, Afrika’nın birçok ülkesinde Fransız sömürgeciliği bugün de devam ediyor. Yakın zamanda bu konuda Fransa’yı suçlayan İtalyan Başbakanı Meloni, bu gayr-ı resmî sömürgeciliğe son verilmesini istedi.
★
1871: “Kafkas Kartalı” lâkabıyla meşhur Şeyh Şâmil, ziyaret ve hac fârizası için gittiği Medine’de vefat etti.
★
1878: Meşrutiyet’in 1876’daki ilk ilânında Meclis Başkanı olan Ahmet Vefik Paşa, 4 Şubat 1878’de Sadrazam oldu.
★
1902: Ahrar-ı Osmaniye olarak da bilinen Jön Türkler’in ilk kongresi Paris’te yapıldı. Kongre esnasında, grubun içinde iki ana temâyül ortaya çıktı: Milliyetçi-Merkeziyetçiler ve Adem-i Merkeziyetçi Liberaller. Birinci kısım, Ahmet Rıza’nın başkanlığında toplanırken, Liberaller ise Prens Sabahaddin Beyin etrafında toplandı. İki grubun da Avrupa’da çıkartmış olduğu kendilerine ait gazeteleri vardı: Meşveret ve Mîzan.
1908’de iki rakip parti olarak seçimlere giren bu iki grubun temsil etmiş olduğu siyasî misyon, Cumhuriyet tarihinde “Halkçılar ve Demokratlar” olarak tekrar siyaset sahnesinde karşı karşıya geldiler.
★
1917: İttihat ve Terakki Cemiyetinin siyasî lideri Talat Paşa, Said Halim Paşadan boşalan Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına geçti. Sultan II. Abdülhamid’in Hal’li ile Ermeni Tehciri’nin müsebbibi olan Talat Paşa, Masonlar tarafından da “Maşrık-ı Azam” diye kabul ediliyor.
★
1923: Lozan Konferansı kesintiye uğradı. 20 Kasım 1922’de başlayan ilk Lozan görüşmeleri, göstermelik birtakım gerekçelerle 4 Şubat 1923’te aniden kesiliverdi. Kesilmenin zahirî gerekçesi ile hakikî gerekçesi birbirinden farklıdır. İslâmiyetin Türkiye’de nasıl yok edileceğinin plan ve programları devreye sokuldu. Nitekim, 3 Mart 1924’teki ilk icraat, Hilâfetin kaldırılması, Medreselerin kapatılması oldu.
★
1926: İstiklâl Mahkemesinin kararıyla, “Şapka aleyhtarı olup halkı şapka aleyhinde kışkırtmada bulundukları” gerekçesiyle İskilipli Âtıf Efendi ile Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi zulmen idam edildiler. Birkaç gün önce de Hafız Osman ile Hafız Muharrem, yine aynı gerekçelerle idam edilmişlerdi.
★
1934: Atina’da Türkiye’nin de mecburiyet tahtında dahil edildiği Balkan Paktı imzalandı.
(Devamı yarın)
.5 Şubat 2025, Çarşamba
Türkiye ve dünya tarihinde iz bırakan, büyük tesirler icrâ eden bazı günler vardır. İşte, “4 Şubat” da tarih seyri içindeki o ender günlerden biridir.
Bir önceki yazıda kronolojik olarak verdiğimiz 4 Şubat günlerine dair tesbit ettiğimiz vukuat bilgilerinin ikinci bölümünü takdim ediyoruz.
★
1945: Yalta Konferansı. İngiltere, Rusya ve ABD liderlerinin bir araya geldiği Yalta (Kırım) Konferansı’nda, 1 Mart’a kadar Almanya ve Japonya’ya resmen savaş ilân etmiş olan çok partili devletlerin, bilâhare San Francisco’da yapılacak konferansa katılmaları ve BM’ye kurucu üye olabilmeleri yönünde bir karar aldı. Türkiye hükûmeti de, bu şartlar dahilinde BM’ye kurucu üye olabildi. Çok partili sisteme geçmemiz de, yine bu şartlara bağlı olarak gelişti.
★
1948: Daha sonraları Sri Lanka adını alacak olan Seylan, İngiliz Milletler Topluluğu’ndan ayrılarak bağımsız bir ülke haline geldi.
★
1948: Daha evvel birleştirilmiş olan valilik ile belediye başkanlığının, bundan böyle ayrı ayrı olmasına dair kànun Meclis’de kabul edildi. Pilot uygulama Ankara’da başlatıldı.
★
1954: Şaibeli ve sâbıkalı bir duruma düşen Köy Enstitüleri, yeni bir kànunla Öğretmen Okullarına çevrilmiş oldu.
★
1964: 20 Mayıs 1963’teki ayaklanma, cunta kurma ve darbeye teşebbüs suçu sanıklarından Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer’in ölüm cezaları TBMM’nde onaylanmış oldu. Cezanın infazı 5 Temmuz 1964’te Ankara’da gerçekleştirildi.
★
1967: “Siyasal İslâm” hareketinin Türkiye liderlerinden olup 1952 kurulan İslâm Demokrat Partisi’nin Genel Başkanlığını yapmış olan Cevat Rıfat Atilhan vefat etti.
★
1976: Guatemala ve Honduras’ta meydana gelen 7.5 şiddetindeki depremde 22.778 kişinin öldüğü tesbit edildi.
★
1980: Humeyni’nin destek verdiği Beni Sadr, Şah sonrasındaki İran’ın ilk Cumhurbaşkanı oldu.
★
1997: Sincan Belediyesinin 2 Şubat’ta düzenlemiş olduğu Kudüs Gecesi bahane edilerek, 15 tank ve 20 askerî zırhlı personel taşıyıcısı, şehir içinden geçirilerek, halka ve siyasetçilere bir nevi gözdağı verilmiş oldu.
★
2000: Kırk yıl aradan sonra, ilk kez bir Türk Dışişleri Bakanı (İsmail Cem) Yunanistan’ı ziyaret etti.
★
2001: 1938 Çanakkale doğumlu Mahmud Esad Coşan Hocaefendi, Avustralya’da (Sidney) geçirmiş olduğu bir trafik kazası sonucu vefat etti. Nakşibendîler için bir ziyaretgâh olan mezarı, Eyüpsultan Kabristanındadır.
★
2003: Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin yeni adı Sırbistan-Karadağ oldu. 3 Haziran 2006’da Karadağ’ın da bağımsızlığını ilan etmesiyle, Sırbistan ve Karadağ iki bağımsız devlet haline gelmiş oldu.
★
2004: “Facebook” kuruldu. İletişim, paylaşım, bilgi alışverişi ve sosyal medya ağı Facebook, 4 Şubat 2004’te Harvard Üniversitesi eski öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından kuruldu. İlk başta öğrenciler için çalıştırılan bu sistem, zamanla milyar dolarlık kâr gelirli bir anonim şirket haline dönüştürüldü.
★
2005: Ukrayna’da yakalanan (12 Eylül öncesi) “Bahçelievler katliamı” sanıklarından Haluk Kırcı, Türkiye’ye iade edildi.
★
2009: 1926 doğumlu Türkiye’nin ilk kadın halk müziği solisti ve ilk kadın şefi unvanını alan Neriman Altındağ Tüfekçi vefat etti.
★
2020: Van’da çığ faciası: Van, Bahçesaray’da çığ altında kalan vatandaşları kurtarmaya giden askerler ve kurtarma ekipleri de üzerlerine düşen çığın altında kaldı. Olayda 41 kişi öldü, 75 kişi yaralandı.
.6 Şubat 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ 6 Şubat 1937
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk anayasasının 2. Maddesi’nde “Devletin dini din-i İslâmdır” ifadesi yer alıyordu.
Bu ifade 1928’de sezdirmeden çıkartıldı. Yerine hemen “lâiklik” falan da konulmadı. Böylelikle, anayasadaki din hanesi bir bakıma boş bırakılmış oldu .Tâ 6 Şubat 1937’ye kadar. Bu tarihte, lâiklik, resmen kabul edildi ve anayasaya konuldu.
Lâikliğin tatbikatı ise, aslında tâ 1924 senesinin başından itibaren kademeli şekilde yapılıyordu. Ne var ki, gerçek manasıyla değil, kelimenin tam anlamıyla “dinsizlik manasında” uygulanıyordu. Nitekim, aşağıda göreceğiniz gibi mahkeme kayıtlarında bile bunun izini sürmek, etkisini görmek mümkün.
LÂİKLİK NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Lâikliğin yahut laisizmin (Fransızca laicité) literatürdeki genel tarifi şöyledir: Devlet idaresinde, dinin veya dinsizliğin referans olarak alınmamasını; aynı şekilde, devletin din veya dinsizlik karşısında tarafsız olmasını savunan bir prensiptir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin 1935’te Eskişehir Mahkemesindeki savunmasında geçen lâiklik tarifi ise şöyledir:
"Eğer lâik cumhuriyeti soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik manası bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düstûruyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim."1
Said Nursî, lâiklik ile ilgili bu ifadeyi 1935’te kullanıyor. Oysa, o tarihte “lâiklik” henüz resmî olarak kabul edilmiş değildi. Ne var ki, gidişat o yöne doğru idi. Said Nursî de bunu gördüğü için, mahkemede “lâik cumhuriyet” tabirini sarf ediyor.
*
Türkiye’de, bilhassa tek parti döneminde yapılan lâiklik uygulaması, yukarıdaki tariflerin hiç birine uymamakta. Fransa’dan alınan laisizm, bu vatanda yıllar yılı dinsizlik manasında tatbik edildi. İşte, mahkeme kayıtlarına da geçen lâikliğe dair bir misal:
1952'de İstanbul'da görülen Gençlik Rehberi mahkemesi vesilesiyle ehl-i vukufa cevaben verilen itiraznamenin bir bölümü aynen şöyledir:
Eğer “Gençlik Rehberi’nin intişarıyla dinî terbiyeyi ders veriyor; bu ise lâikliğe aykırıdır” diye ittiham olunuyorsa, o halde lâikliğin manası nedir? Biz de soruyoruz. Lâiklik İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihaz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyan edenlerin, imanî dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdad-ı mutlak düsturu mudur? 2
“LÂİK CUMHURİYET”TE CİHAD-I DİNÎ
Aşağıdaki ifadeler, hükûmet “lâik cumhuriyet”e döndükten sonra, dinî cihadın nasıl yapılması gerektiği yönündeki dersi Kurân’dan istihraç eden Üstad Bedüzzaman,
“‘Gerçi o tarihte [H: 1350 - M: 1930’ların başı], dini dünyadan tefrik ile dinde ikrâha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet lâik cumhuriyete döner. Fakat, ona mukabil, manevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıcıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kurân’dan çıkacak’, diye haber verip bir lem’a-i i’caz gösterir.'' 3
*
Lâikliğin resmî kabulüyle eşzamanlı olarak bir başka gelişme daha yaşandı: Lâiklik anayasaya konulduktan kısa bir süre sonra kanlı-katliâmlı Dersim Harekâtı başlatıldı. On binlerce vatandaşın hayatı söndürüldü. Hemen akabinde şu propaganda yapıldı: “Sünnîler bir daha Alevîleri katletmesin diye, lâiklik ilân edildi.”
Sanki Alevîleri Sünnîler katletmiş gibi bir “algı operasyonu” yapıldı. Buna inanan bazı Alevîler, Hz. Ali’nin resim tablosuna Mustafa Kemal’in resmini koymayı uygun gördüler.
Dipnotlar:
1-Tarihçe-i Hayat, s. 421.
2- Emirdağ Lâhikası, s. 468.
3- Şualar, s. 296.
.7 Şubat 2025, Cuma
GÜNÜN TARİHİ: 07 Şubat 1923
Yakın tarihin sisler arasında bırakılan vakıalarından biri de Mustafa Kemal’in meşhûr “Balıkesir Hutbesi”dir. Vakıa meşhûrdur; ama, mahiyeti meçhûldür. Daha doğrusu kasten meçhûlde bırakılmıştır. Zira, 7 Şubat 1923’te Balıkesir’de yaşanan hadisenin hem gelişme seyri, hem de cami minberinden yapılan konuşmalar ve sonrasındaki bazı uygulamalar arasında dehşet uyandıran çelişkiler vardı. Bu çelişkiler ortaya çıkmasın diye, o hadise kasten ve bilerek sisler arasında bırakılmıştır.
Bize düşen ise, ulaşabildiğimiz sahih bilgiler ışığında yakın tarihimizin bu ve benzeri hadiselerini aydınlatmaya çalışmak. O halde, kısaca da izah etmeye çalışalım, o günün önemli bazı gelişmelerini.
*
Kemal Paşa, 29 Ocak 1923'te İzmir'de Latife (Uşaklıgil) Hanım ile nikâh masasına oturdu. Bir hafta sonra da trenle Balıkesir’e geldiler.
Balıkesir’e geldiklerinin ertesi günü, Kemal Paşa, bir ismi de Ulu Cami olan Zağnospaşa Camii’nde bir konuşma yapmak ister. Aralarında Kâzım Karabekir’in de bulunduğu kalabalık bir heyet Zağnospaşa’ya gelir. Cemaat de kalabalıktır.
Tarih 7 Şubat 1923’tür. Gün, hafta ortası Çarşamba günüdür. Yani hutbe günü değildir. Buna rağmen, Kemal Paşa, hutbenin okunduğu minbere çıkar ve cemaate hitaben bir konuşma yapar. Devamını, hadiseye bizzat şahit olan Karabekir Paşa’nın notlarından takip edelim. Karabekir, görüp dinlediklerini “Günlükler”inde şu ifadelerle anlatıyor:
“7 Şubat Çarşamba günü Ulu Cami’de (Zağnospaşa Camii) öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra, mevlid okundu. Sonra da Mustafa Kemal Paşa minbere çıkarak hutbe okudu. En mutaassıp bir hocanın söyleyemeyeceklerini söyledi: ‘Dinimiz son ve ekmel dindir. Kànun-i Esâsî [Anayasa], Kurân-ı Azimüşşân’daki nüsûstur [nasslar-hükümlerdir].’”
Ayrıca, Balıkesir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü resmî web sitesinde genişçe yer verilen söz konusu hutbede şu ifadelerin de kullanıldığı belirtiliyor:
“Ey millet! Allah birdir, şânı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun.
“Peygamber Efendimiz, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kurân-ı Azimüşşan'daki açık ve kesin hükümlerdir.
“İnsanlara manevî mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz, akla, mantığa ve hakikatlere uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi, bununla diğer İlâhî tabiat kanunları arasında bir zıtlık olması gerekirdi. Çünkü, bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak'tır.”
Buradaki konuşmada verilen mesaj şudur: Yakında kuracağımız devletin Anayasası, doğrudan doğruya Kurân’da zikredilen nasslara, hükümlere dayanacak.
Ne var ki, bu tarihten bir ay sonra Mustafa Kemal’in Çankaya Köşkü’ndeki gerçek yaşantısına şahit olan Karabekir Paşa, gördükleri karşısında şaşkına döner.
*
Karabekir Paşa, yine meşhûr “Günlükler”inde, Ramazan ayı başında Ankara’ya geldiğini, M. Kemal ve ailesini ziyaret için ikindi vakti Çankaya Köşkü’ne gittiğini ve fakat ortada bir “işret sofrası”nın kurulu olduğunu gördüğünü naklediyor.
Bu durum karşısında hayretini gizleyemeyen Karabekir, “Paşam, bu ne hal?” diye soruyor. Cevap kısmı ise, maalesef kayıtlarda yok. Ya sansürlendi. Ya da imha edildi.
Netice itibariyle, bir ay kadar önce Balıkesir’de duydukları ile Ramazan ayında Çankaya’da kurulan o “işret sofrası”nı dünyasında bağdaştıramayan Karabekir, âdeta şoke oluyor ve ondan sonra yıllardır birlikte çalıştığı silâh ve siyaset arkadaşlarını yeni baştan tanımaya yöneliyor. Bir sene sonra da yollarını ayırarak TCF’yi kuruyor. Kısa süre sonra ise, hem partisi kapatılıyor, hem de siyasî ve askerî hayatın dışına itiliyor.
.
10 Şubat 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 10 Şubat 1918
Sultan Abdülhamid, hem şefkatli, hem kudretli bir padişahtı. En büyük kusuru, hürriyet ve meşrutiyetten hoşlanmamasıydı.
Vefatının üzerinden (10 Şubat 1918) yüz yıldan fazla bir zaman geçti. Buna rağmen, birçok yönüyle gündemdeki yerini korumaya devam ediyor.
Bu hâlin belli başlı sebepleri var. Meselâ: Bir darbe sonucu onun iktidarına son verenlerin, ülkeyi daha iyi idare edememesi. Devleti savaştan savaşa, felâketten felâkete sürüklemesi. Onu deviren zihniyeti temsil eden kadronun, aynı zamanda Cumhuriyetin de kurucu kadroları arasında yer alması. Önemli bir başka sebep ise, kendilerini Sultan Abdülhamid’e nisbet eden siyasîlerin yirmi yılı aşkın süredir Türkiye’yi yönetiyor olması. Bu manadaki yakınlıklarını siyasete tahvil ederken, devletin imkânlarını da sonuna kadar kullanıyorlar. Misâl: Çok büyük bütçelerle “Payitaht; Abdülhamid” gibi uzun metrajlı dizi filmleri TRT ekrânlarından millete yansıtıyorlar.
Bu ve benzeri organizasyonlar gösteriyor ki, Sultan II. Abdülhamid’e nisbet edilen tarz-ı siyaset (çarpıtılarak da olsa), bir şekilde varlığını idame ettiriyor. Esasen, hürriyet ve demokrasinin uzun süredir sekteye uğratılmış olması da, “Abdülhamid siyaseti”nin bir çeşit zamane versiyonu günümüzde tekerrür etmiş oluyor.
Bütün bu gelişmeler, Sultan Abdülhamid’i daha yakından tanımayı gerektiriyor. Tabiî, ilmî ve objektif bir nazarla.
*
Sultan II. Abdülhamid, 1842’de doğdu. 1876’da tahta çıktı. Bir tevâfuk eseri olarak, 76 yaşında iken 10 Şubat 1918’de vefat etti.
Onun padişah olup devletin başına geçtiği 1876 yılı, Osmanlı Saltanatı açısından da son derece önemli, hatta dönüm noktası teşkil eden bir tarihtir.
Osmanlı tahtına geçmesi için, Ahrar-ı Osmaniye Cemiyeti’nin temsilcilerine “meşrûtî sistem”e geçileceğine dair söz verdi. Nitekim, ilk bir-iki sene bu sözüne uydu. Sıfırdan yeni bir Anayasa (Kanun-u Esasî) hazırlattı. Parlamentoyu teşkil etti. Ne var ki, aradan bir sene geçtikten sonra, padişah verdiği sözden yavaş yavaş dönmeye başladı.
*
Sultan II. Abdülhamid, daha çok gayr-ı Müslim kesimin Meclis’teki bazı nahoş hallerinden duyduğu rahatsızlık ve bilhassa Nisan 1877’de patlak veren “93 Harbi” sebebiyle, Mebusan Meclisi’ni kapattı ve Meşrûtî sistemini askıya aldı.
Henüz bir yaşında olan Meşrûtî sistem, verilen bütün mücadelelere rağmen, yine de işletilmedi. Tam tamına 30 yıl müddetle askıda tutuldu. Tâ ki, Temmuz 1908’de Manastır’da ilân edilen Hürriyet ile birlikte Meşrûtiyet de yeniden ilân edildi. Haliyle, buna da “II. Meşrutiyet” nâmı verildi.
Hürriyet ve Meşrutiyet ile birlikte her şey yoluna girdi, herşey güzel bir seyir takip ediyor derken, âniden bir iç kargaşa başladı ki, her şeyi berbat eyledi. Şöyle ki:
13 Nisan 1909’da İstanbul’u kana bulayan ve sokakları, meydanları nümayişli bir atmosfere döndüren “31 Mart Vak’ası” patlak verdi. Bu vakıa, aynı zamanda dehşet verici bir cuntacı darbeye de bahane teşkil etmiş oldu. “Hareket Ordusu” ismini alan ve çok tuhaf bir şekle bürünen Selânik merkezli 3. Ordu, gözünü karartmış bir şekilde İstanbul’a doğru harekete geçti.
Bu ordunun “kurmay kadrosu”ndaki subayların tamamı Selânik kökenliydi. Meclis Başkanı Talat Paşa, Yeşilköy’e kadar giderek bu orduya mebusların bağlılığını bildirdi ve darbeci orduyu şehir merkezine davet etti.
Aynı esnada sıkıyönetim ilân edildi. Askerî mahkeme kuruldu. Ahrarlar ile İttihad-ı Muhammedî mensupları tutuklanarak bu gaddar mahkemeye sevk edildi.
Neticede, mazlûmlardan onlarca kişi idam edilirken, yüzlercesi de ağır cezalara çarptırıldı.
.11 Şubat 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ: 11 Şubat 641
Vefat yıldönümü (10 Şubat 1918) vesilesiyle, bir önceki yazımızda Osmanlı İmparatoru Sultan Abdülhamid’den söz ettik.
Kaderin garip bir tecellisi olarak, bir sonraki gün olan 11 Şubat ise, Bizans İmparatoru Heraklius’un vefat yıldönümüdür. Bu vesilesiyle, bugün de ondan söz edelim.
Garip bir tevafuk da şudur ki: Sultan Abdülhamid, nasıl 30 yılı aşkın süreyle Osmanlı devletinin başında bulundu ise, İmparator Heraklius de aynı şekilde 30 yıldan fazla (610-641) süreyle Bizans devletinin başında bulundu. Keza, ikisi de mükerrer defalar hem darbe girişimine maruz kalmış, hem de ölüm tehlikesiyle burun buruna gelmişlerdir.
Ve bittabiî, her iki devletin yönetim merkezi de İstanbul olmuştur.
*
Sultan Abdülhamid, Osmanlı padişahları arasında en takvalı olanlar arasında gösterilir. Ehl-i tarîk ve ehl-i takvâ bir zâttır. Şahsî hayatı da dindarânedir. Ne var ki, cunta tehdidi ve askerî darbe tehlikesi sebebiyle, onda vehim hastalığı kuvvet bulmuştur. Otuz sene boyunca, kendini adeta Yıldız Sarayı’na hapsetmiş ve başka hiçbir yere seyahatte bulunma cihetine gitmemiştir.
Hz. Muhammed (asm) ile çağdaş olup “İslâma davet mektubu”na muhatap olan Bizans İmparatoru Heraklius da, gerçekte bir Peygamber aşığıdır. Ne var ki, bu yönünü izhâr etmeye cesaret gösterememiştir. Zira, Hz. Muhammed’e bağlılığını açığa vurma eğilimi gösterdiğinde ise, iki defa idam tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. Dolayısıyla, onun gizli bir Müslüman olarak yaşadığına dair kuvvetli bir kanaat hasıl olmuştur.
Şimdi, böyle bir şahsiyeti biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
*
Bizans İmparatoru Heraklius’un doğum tarihinin 575 senesi olduğu tahmin ediliyor. Buna göre, Hz. Muhammed’den (asm) takriben 4 sene sonra doğduğu anlaşılıyor.
Bizans'ın en meşhûr hükümdarlarından biri olan Heraklius’un neseben Ermeni olduğu ve Roma Afrikası’nda doğup büyüdüğüne dair rivayetler var. Bazı rivayetler de, onun “Kapadokya Bölgesi”nde doğduğu şeklinde. Kesin bilgi ise, İstanbul doğumlu biri olmadığı şeklinde. (Bu arada, Ermeniler’in “teslis”ten çok “tevhid” akidesine yakın durduğunu, yani ekseriyetle “muvahhid” olduklarını da hatırlatmış olalım.)
*
Yaklaşık 30 sene müddetle Bizans Devletinin başında bulundu. Ancak, halkın korkusundan ve dünya saltanatını elinden kaçırmamak adına, Peygamberimize (asm) iman ettiği halde, bu inancını gizlemeye mecbur kalmıştır.
Evet, Bizans devletinin başında ve siyasî gücünün de zirvesinde bulunduğu bir zamanda, Peygamber Efendimiz (asm) tarafından kendisine “İslâma Davet Mektubu” getirildi. Heraklius, bu vâki daveti hürmetle karşıladı. Hatta, tebliğe gelen Sahabelere Peygamberimize (asm) iman ettiğine dair bazı ima ve işaretlerde bulundu.
Bilâhare, bu yöndeki bilgi ve kanaatini Saray çevresiyle, hanedanın bazı ileri gelenleriyle, hatta halkın bir kesimiyle istişare etme denemelerinde bulundu. Ne var ki, kendisine gösterilen şiddetli tepki, dahası “Tahttan indirilerek idam edileceği” yönündeki söylentiler üzerine geri adım atarak, Müslümanlığını gizli tutmayı tercih etti.
*.”1
“Hem pek çok Yahudî uleması ve Nasara uleması ikrar ve itiraf etmişler ki: Kitaplarımızda Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın evsâfı yazılıdır.’ Evet, gayr-ı müslim olarak, başta meşhûr Rum meliklerinden Herakl itiraf etmiş, demiş ki: ‘Evet, İsa Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan haber veriyor.’" 2
Dipnotlar:
1- Mektubat, s. 201.
2- Age., s. 199.
.14 Şubat 2025, Cuma
GÜNÜN TARİHİ 13 Şubat 1878
Osmanlı’nın son kudretli padişahı Sultan Abdülhamid ile alâkalı çokça tevâfuk var. Onlardan biri de, vefat-defin günü ile Meşrutiyet’i askıya aldığı günler arasındaki yakınlıkta görünüyor. Parlamentoyu kapatıp Meşrutiyet’i askıya aldığı tarih, 13 Şubat 1878’dir. Vefat tarihi ise, 10 Şubat 1918. İki tarih arasında tam tamına 40 yıllık bir zaman dilimi var. Meşrutiyet’i devre dışı bıraktığı süre ise (1878-1908) 30 senedir.
Bu kısa bilgilerden sonra, şimdi günün tarihine dair detaylara geçelim.
«
Sultan Abdülhamid’in düşmanları bir yana, onun dostları da iki kısma ayrılıyor:
Birinci kısım: Sultan Abdülhamid’in şahsî hayatını, itikadını, takva cihetini, yaşayış tarzını takdir ettikleri hâlde, tarz-ı siyasetine muhalefet edenler.
İkinci kısım: Sultan Abdülhamid’in şahsından çok siyasetini benimseyenler. Bunların meşrutiyete, hürriyete, demokrasiye inançları yoktur.
«
İkinci kısımdakiler, şu içtimaî nimetlerden istifade etmekle beraber, aynen Abdülhamid gibi, siyasî ikbâlleri uğrunda gerekirse demokrasinin askıya alınmasına bile rahatlıkla taraftar olurlar.
Oysa, şu husus gayet açıktır ki: Meşrutiyet, yani demokrasi askıya alındığında, yahu devre dışı edildiğinde, meydanı istibdat dediğimiz diktatörlük kalır. Yani, demokrasinin zıddı diktatörlük idaresidir. Muhakemesi zayıf olanlar, bu mühim noktayı anlamadıkları için, bazıları demokrasiyi küfür rejimi olarak görüp bunu aynı şekilde dillendirebiliyor. Halbuki, dünkü Meşrutiyet gibi, demokrasi de İslâmiyet ile barışık bir yönetim biçimidir.
Umumî kabul gören fikir ve ifade şudur: “Ruh-u Meşrutiyet, şeriattandır; hayatı da ondandır. Fakat, ilcâ-i zaruretle teferruat olabilir [...]. Hem de, her ne hâl ki, Meşrutiyet zamanında vücuda gelir, Meşrutiyet’ten neş’et etmesi lâzım gelmez.” 1
«
Bir miktar teknik bilgi de vererek konuyu bağlayalım.
Genç Padişah Sultan II. Abdülhamid, 23 Aralık 1876’da önce ilk Osmanlı anayasası olan Kànun-u Esasîyi ilân etti.
Bu gelişmenin ardından, Meclis-i Mebusan ve Âyan Meclisi üyelerinden müteşekkil ilk Umumî Meclis, 20 Mart 1877’de açıldı. Böylece, I. Meşrutiyet dönemi başlamış oldu. 2
İlk Meclis’te mebusların mutlak ekseriyeti Müslümandı. Gayr–i müslimlerin oranı ise, tahminen yüzde 10–15 kadardı.
Buna rağmen, “Meclis’te gayr–i müslimler var” yaygarası ve habbenin kubbe yapılması sebebiyle, Sultan Abdülhamid tesir altına girdi ve 93 Harbi’nin ağır faturasını da gerekçe göstererek Meclisin kapatılmasını gündeme getirdi.
Netice itibariyle, kısaca şunlar oldu:
“Birinci Meşrutiyet”in ilânıyla teşkil olunan Osmanlı Meclis-i Mebûsânı, Sultan Abdülhamid’in fermânıyla “vazifesini lâyıkıyla îfâ edemediği” gerekçesiyle süresiz şekilde feshedilerek kapatıldı: 13 Şubat 1878.
26 üyeden oluşan Meclis–i Ayan (Senato) ise faaliyetine devam etti. Bu üyeleri zaten padişahın kendisi tesbit ediyordu.
İlk Mebusan Meclisi, 69’u Müslüman, 46’sı gayr–i müslim olmak üzere toplam 115 üyeden müteşekkil idi.
Meclisin kapatılmasıyla birlikte, Anayasa (Kànun-u Esasî) da bir bakıma rafa kaldırılarak âdeta işlevsiz hâle getirildi. Böylelikle, I. Meşrutiyet dönemi, henüz bir yaşını dahi tamamlayamadan son bulmuş oldu. Bu kesinti otuz sene kadar devam etti. II. Meşrutiyet, Temmuz 1908’de hürriyetle birlikte ilân edilmiş oldu.
Dipnotlar:
1- ESDE, Münazarat, s. 168.
2- Bkz: İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt-4.
.17 Şubat 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 17 Şubat 1959-61
Yakın tarihimizin iki ayrı “17 Şubat”ında iki mühim hadise yaşandı.
Birinci vakıa: 17 Şubat 1959’da yaşandı: Başbakan Adnan Menderes’in de içinde olduğu diplomat heyeti taşıyan “TC-SEV” isimli uçak, Londra yakınlarında arızalanarak ormanlık bir alana düştü. Menderes’in hafif yaralı kurtulduğu bu kazada, aralarında bakan ve milletvekillerinin de bulunduğu 14 kişi vefat etti.
İkinci vakıa: Yüzlerce Demokrat idareci ile birlikte Yassıada’ya götürülen Sağlık Bakanı Dr. Lütfi Kırdar, uyduruk mahkeme heyetinin tahkir ve tezyiflerine dayanamayarak, duruşma esnasında kalp krizi geçirerek mahkeme salonunda vefat etti.
Şimdi, bu iki mühim hadisenin gelişme seyrini özetleyerek takdim edelim.
KIBRIS GÖRÜŞMELERİ
Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs’ı işgalci İngiliz’in elinden almaya kararlıydı. Önce 11 Şubat 1959’da Türkiye ile Yunanistan arasında “Zürih Anlaşması”nın imzalanması sağlandı. Ardından 17 Şubat’ta İngiliz-Türk-Yunan görüşmeleri için İngiltere’ye gidilmesine karar verildi.
Bütün bu görüşme ve antlaşma trafiği neticesinde, İngiliz egemenliğinin Ada’da sona erdirilmesine ve yönetimin bir yıl içinde kurulacak müşterek Kıbrıs Cumhuriyetine devredilmesine karar verildi.
Özetle: Başbakan Menderes ve Hariciye Bakanı Zorlu, Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla Türkiye’ye hem “garantörlük” hakkını kazandırdılar, hem de Kıbrıs’ı İngiltere’nin tahakkümünden kurtarmış oldular.
*
Evet, Başbakan Menderes ile beraberindeki Türkiye heyeti, muhatap ülke (İngiltere) temsilcileriyle “Kıbrıs Meselesi”ni görüşmek üzere Londra’ya gidiyordu.
Türkiye heyetini taşıyan THY uçağının, önce Londra’nın merkezine yakın olan Heatrow Havalimanına inmesi planlanmıştı. Ne var ki, Heatrow kontrol kulesi yetkilileri, Londra’daki aşırı sis nedeniyle diğer uçaklar gibi Türkiye uçağını da 25 km kuzeydeki Gatwick Havalimanına yönlendirdi. Oysa, burası da sisliydi ve görüş mesafesini büyük ölçüde azalmış vaziyetteydi.
İngiltere Havacılık Bakanlığının raporu kısaca şöyle: THY uçağı, kule ile telsiz irtibatının kesilmesi ve yoğun sis sebebiyle saat 16.58’de aniden çıkan bir fırtınanın da etkisiyle Londra yakınlardaki ormanlık bir alana çakılmıştır. Yerde 250 metre kadar sürüklendikten sonra, uçağın iki kanadı da kopmuş ve taklalar atarak parçalanmıştır.
DURUŞMADA GELEN KALP KRİZİ
Bütün ömrünü vatana, millete hizmet yolunda harcamış olan Dr. Lütfi Kırdar, Yassıada Mahkemesinde 17 Şubat 1961’de savunma yaptığı esnada kalp krizi geçirerek vefat etti.
Dr. Kırdar, son DP hükümetinde Sağlık Bakanı olduğu için, diğer Demokrat maznunlarla birlikte o da darbeciler tarafından tutuklanmış ve Yassıada’ya sevk edilmişti. İğrenç iftiralara, haysiyet kırıcı hakaretlere mâruz kalması ve kendini zalim müfterilere karşı orada savunmak mecburiyetinde hissetmesi, onu ziyadesiyle üzmüş, yıpratmış durumdaydı. 17 Şubat günü yapmış olduğu savunma esnasında, kalbi zulümkârlığa daha fazla dayanamamış ve oracıkta yere yığılarak son nefesini vermişti.
Dr. Kırdar’ın duruşma esnasında vefat etmesi, dava arkadaşlarını da eleme, kedere gark etti. Bilhassa Menderes, ziyadesiyle müteessir oldu. Çünkü, Dr. Kırdar, onun kurmuş olduğu kabinede Sağlık Bakanıydı, yani en yakın hizmet arkadaşıydı.
*
1887 Kerkük doğumlu olan Dr. Kırdar, aynı zamanda İstiklâl Harbi gazisiydi. Madalya sahibiydi. 1912’de Balkan Harbine, 1915’de Dünya Harbine ve 1918’den sonra da İstiklâl Harbine iştirak ederek vatan ve millet müdafaasında bulunmuş bir şahsiyettir.
Bir müddet Kızılay Başkanlığı ile Manisa ve İstanbul’da valilik yaptı. 11 sene İstanbul Valiliğiyle birlikte Belediye Başkanlığı görevinde bulundu.
.18 Şubat 2025, Salı
Şeyh Said Hadisesi, bundan tam yüz yıl önce bugünlerde patlak verdi: Şubat 1925.
O tarihte, vatana-millete zerrece faydası olmayan çıkılmaz bir yola girildi, maalesef. Hadisenin en acıklı tarafı şudur: Neticesi meşkuk bir dâvâ uğruna, bu topraklarda kardeş kanı akıtıldı. Bu vatanın bağrında derin bir yara açıldı. Açılan bu kardeşlik-vatandaşlık yarası, yüz yıldır kapanmadı gitti.
Yüz yıl önce, herkes taraflardan birine yamanmaya çalışıldı. İnsanımız tarafgir olmaya adeta zorlandı: “Ya inkılâplara kuvvet-şiddet yoluyla karşı gelen Şeyh Said’den yanasın, ya da inkılâpları cebir ve şiddet metoduyla gerçekleştirmek isteyen Kemal Paşa’dan yana olacaksın” dayatmasında bulunuldu. Mâkul olan bir “üçüncü yol”a yol verilmedi, ona imkân-fırsat tanınmadı. Oysa ki, “Hayru’l-umûru evsatuha” ölçüsünü veren İslâm dinine göre, dahilde kavgaya, çatışmaya, kan dökmeye izin-ruhsat yoktu.
Ne acıdır ki, taraflarca, İslâmın ölçüsüne göre hareket eden büyük müçtehid Bediüzzaman Said Nursî’ye kulak verilmedi. Gerginlik plânlı bir şekilde tırmandırıldı. O zâta kulak veren sağduyu sahipleri ise, şükür ki, kardeş kanını akıtma vebâline ortak olmadı. Demek ki, bir “üçüncü yol” formülü vardı ve bunu tatbik etmek imkân ve ihtimal dahilindeydi. Ama, kumpasçılar, bunun tahakkuk etmesine bile-isteye fırsat vermedi.
«
Şeyh Said Hadisesi’ni çok yönlü olarak araştırdığımızda, karşılaştığımız tablo kısaca şudur: 1925 yıl Şubat ayının ikinci haftasında Şeyh Said’in köyü Piran’a (şimdiki adı Dicle) giden jandarmalar ile köylüler arasında gerginlik yaşandı. Gerginlik çatışmaya döndü. Çatışmada en az bir jandarmanın öldürüldüğüne dair bilgiler var.
Hadise esnasında Şeyh Said’in o mahalde olduğu ve durumu yatıştırmaya çalıştığı rivayetine mukabil, onun etraftaki kanaat önderlerinden Kemalist yönetime karşı destek almak için Bingöl, Genç, Hani taraflarında olduğuna dair rivayetler de var.
İkinci rivâyete göre, Şeyh Said, Türkiye’yi bütünüyle Avrupaîleştirmeye çalışan Kemalistlere karşı silâhlı direniş için bir süredir faaliyetten bulunmakla beraber, bizzat kendisi “isyan” (kıyâm, ayaklanma) startını vermiş değildir. Demek ki, birileri erken davranıp Şeyh Said’in henüz netlik kazanmamış olan eylem planını provoke etmiştir.
«
Bölgede birkaç hafta süren silâh çatışma, Şeyh Said ve taraftarlarının kesin mağlubiyeti ile neticelendi. Bir ihbar sonucu Muş’un Varto ilçesinde yakalanan Şeyh Said, Diyarbakır’da kuruluna İstiklâl Mahkemesi tarafından 1925 yılı Haziran ayı sonlarında 47 arkadaşıyla birlikte idam edildiler.
Mahkeme kayıtları araştırmacılara açıldığında, hadisenin gelişme seyri hakkında daha sağlıklı bilgiler edinmek mümkün olur. Şu durumda ne söylense, ya eksik, ya fazla, yani hatalı olma ihtimali yüksek.
Meselâ, en çok merak edilen bir husus şudur: Tâ İstanbul’dan Seyyid Abdülkadir gibi âlim zâtları Diyarbakır’a celp eden onları idamla yargılayan İstiklâl Mahkemesinin dosyalarında, acaba Said Nursî ile ilgili ne tür bilgi ve belge var? Nursî’yi mahkemeye dahi çağırmadıkları halde, bir süre sonra meçhûl merkezli bir emirle neden sürgün cezasına çarptırıldı?
«
Yüz yıl sonra dönüp yakın tarihimizdeki bu hadiseler zincirine gelişmelere baktığımızda, zaman, müsbet iman dersinden ve dinî irşâd hiç geri durmayan Üstad Bediüzzaman ve talebelerini haklı çıkardığını görüyoruz: Zira, onlar Kemalistlerle hem çalışmadı, hem çatışmadı. Müsbet hareket metodu sayesinde, Kemalistler, onları açıktan vurup kıracak bir malzeme bulamadı. Aynı şekilde, Nur talebelerini sindirip yıldıracak bir yöntemi de bulamadılar. Ellerine koz geçiremediler. Sadece sû-i zan, evham ve şüphe üzerine ezâ-cefa çektirdiler. Sürgüne gönderildiler. Hapse atıp mahkemelere sevk ettiler.
Peki, netice? Neticede, hem Üstad Bediüzzaman, hem Nur talebeleri, hem de bütün Nur Risaleleri beraat etti.
İşte, müsbet iman hizmetinin bir mükâfatı olarak, harikulâde bir muvaffâkiyet, hatta bir muzafferiyet nimeti ihsan olunmuş oldu
.19 Şubat 2025, Çarşamba
GÜNÜN TARİHİ 19 Şubat 1915-16
Bundan yüz on sene kadar evvelki Türkiye’de iki boğaz harbi aynı anda yaşandı.
1- Anadolu’nun batısında yer alan Çanakkale Boğazında, İngiliz ve müttefikleriyle (Fransız, İtalyan, Hindu, yamyam…) yaşadığımız o amansız savaş 19 Şubat 1915’te başladı. Bir ay devam eden tarihimizin bu en çetin, en kanlı muharebesi, 18 Mart’ta zaferle neticelendi.
2- Anadolu’nun doğusunda yer alan Bitlis Boğazı’nda ise, karşımızda Çarlık Rusyası ile müttefikleri (Taşnak, Hınçak gibi Ermeni fedâileri) vardı. Bir yılı aşkın süredir Kafkas Cephesinde (Kars, Erzurum, Ağrı, Van, Muş, Bitlis) devam eden ölüm-kalım savaşında ilerleyen düşmanın taarruzu, nihayet Bitlis Boğazı’nda durduruldu. Bu cephede, talebeleri ve emrindeki milis kuvvetiyle birlikte cansiperâne mücadele eden Üstad Bediüzzaman, 19 Şubat 1916’da Bitlis Deresi’nde yaralı halde Ruslara esir düştü. Esaret altına alındığı esnada, onlara şunu söyledi: “Beni esir aldınız; fakat, siz de Bitlis Boğazı’nı geçemeyeceksiniz.” Aynen de öyle oldu.
Şimdi, bu iki mühim hadisenin gelişme seyrine biraz daha yakından bakmaya çalışalım.
TARİH 19 ŞUBAT 1915
Çanakkale Cephesi’ndeki meşhûr “Boğaz Harbi” başladı.
Birinci Dünya Harbi’nde Osmanlı’yı bitirmeyi ve boğazları ele geçirmeyi hedefleyen İtilâf devletlerinin müşterek donanması, Çanakkale Boğazı’ndaki istihkâmları, korunma mevzilerini bombalamaya başladı. Bu, aynı zamanda topyekûn bir saldırı harekâtıydı.
İşte, o gün başlayan ve neredeyse her dakikası ölüm kusan bu şiddetli muharebe, 18 Mart gününe kadar aralıksız bir şekilde devam etti.
Düşman donanmasının ağır zayiat vermesi ve boğazı geçmeye imkân bulamaması üzerine, mecburiyetle geri çekilme başladı. Bu suretle, toplam bir ay süren deniz savaşı da nihayete ermiş oldu.
Deniz savaşı zaferle neticelendi. Ne var ki, kısa süre sonra bu kara savaşları başladı.
Âkif’in tâbiriyle “küçücük bir karaya” yani Gelibolu yarımadasına yüklenen istilâcı kuvvetler, aylar süren çarpışmalar neticesinde orada da hüsrana uğrayarak Ege Denizi açıklarına doğru çekilmeye mecbur kaldılar.
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması’nın mücbir şartları sebebiyle, düşman donanması bu kez herhangi bir mukavemet görmeyerek Çanakkale Boğazını geçerek İstanbul önlerine kadar geldiler. Karaya asker çıkarıp 4 yıl müddetle şehri işgal ettiler.
TARİH 19 ŞUBAT 1916
Milis Kuvvetleri Kumandanı Fahrî Albay (Miralay) Üstad Bediüzzaman, Rus ve Ermeni kuvvetleriyle aylarca devam eden çarpışmalardan sonra, Bitlis Deresi’nde, karlar içinde yaralı ve ayağı kırılmış bir halde düşman kuvvetlerine esir düştü.
Esir düştüğünde, yanında talebesi Molla Münevver de vardı. Gerek onun hatıralarında okuduklarımız ve gerekse onun yakın akrabası 93 yaşındaki Hacı Şamil Tarhan’dan 1996’da bizzat dinlediklerimize göre, hadise şu şekilde cereyan etmiş:
Üstad Bediüzzaman esir düştüğü gün, Rus kumandana şunu söylüyor: Askerlerimle birlikte talebelerimin de çoğu şehit düştü. Sonunda beni de yaralı vaziyette esir aldınız. Ancak, biz de sizin kuvvetinizi kırdık. Bu haliyle, Bitlis Vadisini (Boğazını), Deliklitaşı geçemezsiniz.”
Hakikaten de öyle oldu. Bitlis Vadisi’nin yukarı başında yer alan Deliklitaş’a kadar gelen Rus kuvvetleri, buradan öteye (Baykan, Veyselkaran) geçemediler. Bir süre sonra gerisin geriye çekilmek zorunda kaldılar. Ve Bitlis, birkaç ay sonra yeniden kurtarılmış oldu.
.
24 Şubat 2025, Pazartesi
İnanmayanlar, bahsimizden hariçtir. Şu hakikate inanan kimseler bilirler ki, ahirzamanda gelecek mühim şahsiyetlerden biri Deccal, diğeri ise Mehdî’dir.
Deccal tahrip edici, Mehdî ise tamir edicidir.
Bilerek, yahut bilmeyerek de olsa, ulvî-kudsî bir hizmetin zararına, yani tahrip edilmesine çalışanlar, hiç şüphe yok, onların bu yaptığı Deccaliyetin nâm-ı hesabına geçiyor. Ki, Allah muhafaza, böylesi bir günah ve hata, kişinin âhiretini yakar, ebedî hayatını zir û zeber eder.
Öte yandan, Süfyanî Deccal’in tahribatını “iman hizmeti” hesabına tamire çalışanlar ise, onlar da bilsin-bilmesin, tanısın tanımasın, onların bu yaptığı Mehdiyet hareketine bir destek ve kuvvet vermek hesabına geçer. Ki, böyle bir hizmet, şu dehşetli ahirzamanda kişinin hanesine büyük sevap kazandırmaya bir vesile olur.
ÖNCE TAHRİBATÇILAR, SONRA TAMİR EDİCİLER GELİYOR
Bu meselelere dair telif edilmiş olan Beşinci Şua isimli eser, Risale-i Nur Külliyatı’nda yer alan pek mühim bir risaledir.
O risale, rivayetlerde geleceği haber verilen ahirzamanın mühim şahsiyetlerini bildiriyor. Vasıflarını tarif ediyor. Faaliyetlerini sarahât derecesinde nazara veriyor.
Ayrıca, ahirzamanın hadiseleri ile mühim şahsiyetleri hakkındaki rivayetlerin “müteşabih hadisler” olduğunu şüpheye yer bırakmayacak derecede ders veriyor.
Çok mühim ve çok dikkat edilmesi gereken bir nokta da şudur ki: Beşinci Şua Risalesi, daha çok tahribatçı ehl-i bid’âyı, onların reis ve komite başlarını tarif ediyor. Ayrıca, bu risale, sıralamada Beşinci Şua olmasına rağmen, ehemmiyet ve mahremiyetine binâen Şualar’daki tanzime göre 4’ten sonra değil, 14. Şua’dan sonra geliyor.
Aynı derece ehemmiyetli ve dikkat çekici bir diğer nokta ise, tahrip edicilerden çok tamir edicileri, yani Mehdiyet hareketi içinde onları bildiren Birinci Şua, 1. sırada değil, 5. Şua’dan sonra da değil, tâ 15. Şua’dan sonrasına derc edilmiş durumda.
Demek ki, Şualar isimli risaleyi bu tertibe göre okumak lâzım geliyor ki, ihtiva ettiği meseleler daha iyi anlaşılabilsin.
*
Ahirzamanın dehşetli şahsiyetleri olan Deccalleri tanımayan kimsenin imanı risk altındadır. Bilmeyerek de olsa onlara taraftar olabilir, yahut onların muhabbetini kalbinde taşıyabilir. O hâlde, onların mahiyetini tanımak için akla kapı açmakta fayda var.
Meselâ, şöyle ki: İslâm tarihinin en tahripkâr şerir şahsiyeti olarak haber verilen Süfyanî Deccal’in öne çıkan bazı özellikleri var. Bu özelliklerin başında şunlar geliyor: A’zamî ifsad, a’zamî israf, tahripkârlık, komitacılık, yalancılık, nifâkla iş başına gelmek, aldatmakla iş görmek gibi.
O fitnekâr cereyanın karşısında duracak olan Hz. Mehdî’nin vasıfları arasında ise şu hususların listelendiğini görüyoruz: A’zamî ihlâs, a’zamî iktisat, tamirat, tenevvürat, sadâkat, uhuvvet, muhabbet, muavenet, muaşeret...
*
İçinde bulunduğumuz şu dehşetli ahirzamanın cilvelerinden olsa gerek, aynı mukaddes dinin mensuplarından olan kimselerin, birbirine zıt durumdaki hem Mehdiyet, hem Süfyaniyet cereyanına taraf, yahut dahil olduklarına şahit oluyoruz.
Bunların dışında, ayrıca o zıt cereyanlar arasında gel-gitler yaşayan “bölünmüş şahsiyetler”e rastlamak da mümkün.
Meselâ: Bakıyorsunuz, herhangi bir mü’min-Müslim, itikad noktasında bir cereyana tâbi görünürken, amel cihetinde ise zıt yöndeki diğer cereyana kapılmış gidiyor. Bu noktayı biraz daha açmaya çalışalım:
1. Bir kimse tamire, ittifaka, muhabbete, kardeşliğe çalışıyorsa eğer, itikaden Süfyan’a yakın dursa bile, amelde Hz. Mehdî’ye yardım eder durumda olabiliyor.
2. Bir kimse, şayet var kuvvetiyle tahribata, adavete, husûmete, ihtilâfa, inşikaka çalışıyorsa, o kimse itikaden Hz. Mehdî’nin safında olsa bile, amel yönü itibariyle Süfyanî cereyana yardım edebiliyor.
Onun için, bu tür meselelerde son derece dikkatli, ihtiyatlı davranmak icap ediyor.
.25 Şubat 2025, Salı
Günün Tarihi: 25 Şubat 1925
Bundan yüz sene önceki iktidar partisi, muhalefeti sindirip biçmek için giyotin gibi bir kanun çıkardı: Hıyanet-i Vataniye Kanunu.
Muhalefete hiç tahammülü olmayan tek parti döneminin Kemalistleri, tam yüz sene önce bugüne tekabül eden 25 Şubat 1925’te Millet Meclisi’nden geçirdikleri lastikli bir kanunla, ilk ana muhalefet partisi TCF’yi hedef tahtasına koydu. Kısa bir süre sonra da, parti yöneticilerine dünyayı dar ederek TCF’yi kanun zoruyla kapattırdı.
Bu ilk demokratik harekete isnat edilen suç ise “Dini siyasete âlet etmek” diye kayıtlara geçti. Güyâ TCF’nin “Dinî, irticaî, aynı zamanda bölücü bir hareket olan Şeyh Said Hadisesi ile organik bir bağı var”mış.
Şimdi, yüz yıl önceki “demokratik muhalefet hareketi”ni giyotin gibi biçerek, henüz yeşerme ümidi hissedilen nâzenin demokrasiyi katleden hadiseler zincirinin bazı halkalarını görmeye çalışalım.
*
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de totaliter ve despotik iktidarlar, kendilerine muhalif düşen hareketlerden hiç hazzetmezler. Hatta, varlıklarına bile tahammül göstermezler.
İşte, bundan tam bir asır evvel ülkemizde sahneye konulan politik uygulamaların da aynen bu şekilde olduğunu görüyoruz.
Misâl: 1920’lerin başında yaşanan tam da İstiklâl Harbinin kızıştığı esnada çıkartılmış olan “Hıyânet-i Vataniye Kànunu”nda 25 Şubat 1925 tarihi itibariyle çok tuhaf bir değişiklik yapıldı. Millet Meclisi’nde kabul edilen bu değişikliğe göre, o tarihten itibaren “Dinin siyasete âlet edilmesi” de aynı “hıyanet-i vataniye” suçu kapsamına dahil edilmiş oldu.
Tabiî, düz mantıkla bakıldığında, gayet normal bir durum olarak görülen bu değişikliğin, gerçekte bambaşka bir başka sebebi görünüyor.
Bu değişikliği asıl sebebi şudur: 17 Kasım 1924’te, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk muhalefet partisi kuruldu. O tarihte, parti için “fırka” tabiri kullanılıyordu. Dolayısıyla, bu partinin ismi TCF, yani “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”dır.
TCF’nin kurucu heyeti ve lider kadrosunda ise, Millî Mücadele hareketinin en parlak siması olarak bilinen şu isimler yer alıyor: Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Paşa, Refet Bele, Adnan Adıvar…
TCF’nin anamuhalefet partisi olarak Meclis’te yer alması ve kısa sürede kitlelerin teveccühüne mazhar olması, iktidardaki jakobenleri fenâ halde ürküttü.
Halkçılar, hiç vakit kaybetmeden tam bir komitacılık ruhuyla dümen çevirmeye yöneldi. Önce, İstanbul merkezli muhalif gazetelere baskın yapılarak, basın-yayın câmiasına gözdağı verildi. Bazı tutuklamalar yapıldı ve muhalif gazeteler kapatıldı.
Hemen ardından, TCF’nin merkezine ve parti liderlerinin evlerine, işyerlerine vahşiyane baskınlar yapıldı. Aynı baskı ve yıldırma çabaları, ülke geneline de yayılarak muhalefetin sesi-soluğu kesilmeye çalışıldı.
*
Haftalarca sürdürülen cebrî uygulamalar için gösterilen bahane, iki hafta önce (Şubat ortaları) patlak veren Şeyh Said Hadisesi idi. Nitekim “Hıyanet-i Vataniye Kànunu” üzerinde değişikliğin yapıldığı aynı gün “Şark Vilayetlerinde Sıkıyönetim” ilân edildi. Böylelikle, matbuat ve siyaset âleminde henüz yeni zuhûr eden muhalefet hareketi ile Şeyh Said Hadisesi arasında doğrudan bir irtibat kurulmaya çalışılarak, farklı düşünenlere bir nevi gözdağı verilmiş oldu.
Oysa, TCF’nin kadrosu, yeni Türkiye’nin kurulması için yıllardır canla-başla hizmet etmiş, gazi olmuş ve İstiklâl Madalyası’nı kazanmış millî kahramanlar idi. Buna rağmen, gözünü karartmış olan jakobenler, muhalefet cephesini siyaset sahnesinden silmeyi hedefledi.
Bu yöndeki sindirme politikası aylarca devam etti. Nihayet, 5 Haziran 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılarak, muhalefetin sesi büsbütün susturulmuş oldu.
Yüz yıl sonraki siyasî iktidar cephesinde de zaman zaman benzer hislerin uyanması ve hatta bazı emarelerinin görünmesi, yüz elli yıllık demokrasimiz adına hem ayıp, hem bir tâlihsizliktir.
.28 Şubat 2025, Cuma
Bazılarının “Post-modern darbe” diye tarif ettiği “28 Şubat Süreci”, 1997 senesinin 28 Şubat gecesi başladı. O gece, Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı 9 saat sürdü. Bu aynı zamanda toplantı süresi itibariyle bir rekordu.
Ülke genelinde gerginlik had safhaya çıkarılmıştı. “İrtica” gerekçesiyle darbe hazırlığından söz ediliyordu. Bazı gazeteler “Hava kurşun gibi ağır” şeklinde manşet atarak gerilimi daha da tırmadırıyordu.
Öte yandan, “Batı Çalışma Grubu” isimli korsan bir grup, beş bin civarında “irticaî faaliyet odağı” damgasıyla kendince adres tesbiti yapmıştı.
O tarihte, yönetimde Refah-Yol hükümeti vardı. Necmeddin Erbakan Başbakan, Tansu Çiller de Başbakan Yardımcısı idi.
Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı sıfatıyla MGK’ya başkanlık ediyordu. Askerî cuntanın hazırlamış olduğu 24 maddelik “yaptırım listesi” önce 18’e indirildi. Ardından maddelerin yumuşatılmasına çalışıldı.
Bu yaptırım listesi, aynı sene içinde Mesut Yılmaz (ANAP) başkanlığında kurulan hükûmete havale edildi. Ardından, özellikle memur kıyımının ve öğrenci baskısının bariz şekilde görüldüğü yeni ucûbe bir dönem başlatılmış oldu.
*
“28 Şubat Süreci” için “Bin yıl devam edecek” ifadesi kullanılıyordu. Oysa, aradan daha otuz sene bile geçmeden, halkın genelinde o dönemden neredeyse nefret etmeye kalmadı.
Buna rağmen, uygulamada yine 28 Şubat’ın balçıkları, tortuları ve birtakım hukuksuzlukları tümüyle ortadan kaldırılamadı. Bir kısmı olduğu yerde duruyor.
Keza, o dönemde yaşanan derin acılar, mağduriyetler, mazlûmiyetler, hak-hukuk ihlâlleri, maalesef hâlâ telâfi edilmiş, yahut ortadan kaldırılmış değil.
Tabiî, budurum hatıra şu da geliyor: Yâ hû, daha “12 Eylül Darbesi”nin tortuları, molozları, süprüntüleri ve daha bir sürü ant-i demokratik tasarrufları ortadan kaldırılamadı ki, sıra “28 Şubat”a gelsin…
Aynı manadaki değerlendirme “15 Temmuz Hadisesi” için de geçerli. Yani, daha “28 Şubat”ın mahiyeti tam anlaşılamadı ki, sıra “15 Temmuz”a gelsin.
*
Gelişmeleri özetlemek gerekirse, şunları söylemek mümkün: “28 Şubat Dönemi”nde zulüm gören, haksızlığa uğrayan binlerce insanımızın mağduriyeti, na yazık ki hâlâ giderilmiş değil. Hem işini, hem özlük haklarını, en önemlisi de sağlığını kaybeden, yerinden yurdundan edilerek sürgüne mahkûm edilen, aile efradından ayrı düşmek durumunda kalan, yıllardır mahkemesi sonuçlanmayan insanlarımız var.
Aradan geçen zaman zarfında lokal çapta bazı iyileştirmeler yapılmış olmakla birlikte, temel hakların iadesi noktasında umuma yönelik bir “eşit muamele”den söz etmek mümkün görünmüyor. Zira, o dönemde yönetimin hışmına uğrayan sayısız vatandaşın mühim bir kısmı eski işine, mesleğine, mevkiine dönemedi. Ne gariptir ki, güya 28 Şubat’a fikren ve siyaseten karşı olan mevcut hükûmet de o dönemle bir hesaplaşma içine girmedi. Vatandaşın kaybolan hakkını-hukukunu iade ettiremedi.
*
Tarihin garip cilvelerinden biri de “28 Şubat” tarihinde görünen mânidar tevafuklardır. Şöyle ki:
1. 1839 tarihli Tanzimat Fermanından 16 sene sonra, bir başka reorganizasyon sayılan Islâhat Fermânı 28 Şubat 1856’da ilân edildi.
2. Türkiye, 28 Şubat 1945’te Birleşmiş Milletler Beyannâmesini imzaladı.
3. “28 Şubat Süreci”nde Başbakan olan Necmettin Erbakan, 2011’de 28 Şubat’tan bir gün önce vefat etti, bir gün sonra da (1 Mart) cenazesi kaldırıldı.
4. Nur camiası içinde Erbakan’lı siyasete en yakın olan isimlerden Tillolu Said Özdemir, gün itibariyle Erbakan’dan 2 gün önce, yani 26 Şubat 2016’da vefat etti.
.4 Mart 2025, Salı
Günün Tarihi: 4 Mart 1924
Cumhuriyet kurulduktan (29 Ekim 1923) dört ay sonra, Türkiye’de tarihin dönüm noktalarından biri yaşandı: Yaklaşık 625 yıldır fetih ve cengâverlik ruhuyla bu topraklarda hayat süren Osmanlı Hanedanına mensup bütün fertlerin hudut haricine gönderilmesine karar verildi.
Bu vahşiyane kararın uygulanmasına ise, hemen ertesi gün, yani 4 Mart 1924’ten itibaren başlanıldı. Onlara tanınan toplam süre on gündü. Dolayısıyla, on gün sonra, Türkiye topraklarında bir tek Osmanlı ferdi bırakılmaksızın tamamı sınırdışı edilmiş oldu.
Rakam kesin olmamakla birlikte, o tarihte İstanbul’da bulundukları tesbit edilen Hanedan nüfusunun 150 civarında olduğu tahmin ediliyor.
İşte, bu vatanı fetihlerle, şehit kanı ve gözyaşı ile yoğurarak bize miras bırakan şânlı bir hanedanın mensupları, son derece acı ve dramatik bir sürgün hayatına mahkûm edildiler.
Tabiî, meçhûle doğru giden bu sürgün hayatı, aynı zamanda yokluk, çile, parişaniyet, hasret ve ızdırap dolu günlerin de başlangıcını teşkil ediyordu. Buna rağmen, o şerefli hanedanın mensupları, Türkiye aleyhinde hiçbir faaliyette bulunmadılar. Vatana-millete zarar verecek hiçbir söz ve teşebbüsleri tesbit edilemedi.
Şu var ki, günün birinde tekrar yurtlarına dönmenin ümit ve hasretiyle yaşadılar.
«
Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’ya düşmanlık had safhadaydı. Onların aleyhinde söylenmedik bir şey bırakılmadı. Ne hainlikleri kaldı, ne hırsızlıkları, ne yobazlıkları.
Öyle ki, 1924’te Hanedan mensuplarının tamamı sürgün edilmekle kalınmadı, dört yıl sonra, yani 1928’de Osmanlıca da yasaklandı. Dahası, 1929’un başından itibaren Osmanlıcanın da dahil olduğu hatt-ı Kurân’ın kullanılmasına cezaî müeyyide uygulanmaya başlandı.
Bunun ötesinde bir düşmanlık hâli, herhâlde tasavvur dahi edilemez.
«
1924’te hudut harici edilen Osmanlı Hanedanı mensupları için, kànun metninde şu ifade yer alıyordu: “Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyyen men’edilmişlerdir.”
1950’lere kadar da durum öyle idi. Başbakan Menderes, işte o vahşiyane “ebedî yasağın” önüne geçerek, o ifadenin ömrünü 28 yıla indirgedi.16 Haziran 1952’de Meclis tarafından kabul edilen yeni kànun, Resmî Gazetede aynen şu başlıkla neşredildi: “Hilâfetin ilgasına ve Hanedan–ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair (3 Mart 1924 tarihli) kànunun değiştirilmesi ve aynı kànuna bazı maddeler eklenmesi hakkında kânun.”
5958 sayılı bu kànunun maddeleri arasında dikkate değer şu ifadeler yer alıyor:
1. Kaldırılan (ilga edilen) Hilâfet ve Osmanlı saltanatı hanedanının padişahlar sülbünden (neslinden) olan erkek çocuklarının Türkiye’ye gelmesi yasaklanmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, Türkiye’ye gelebilirler.
2. Türkiye’ye gelebileceklerin müracaatları hâlinde, herhangi bir şart aranmaksızın vatandaşlığa kabul edilmelerine Bakanlar Kurulu karar verir.
3. Vatandaşlığa kabul edilenler, bu kànunun yürürlüğe girmesinden itibaren umumî hükümler dairesinde mal–mülk edinebilirler.
İşte, o tarihten itibaren, Osmanlı Hanedanına mensup hayattaki bazı hanımlar ile bir kısmı vefat etmiş olanların mezarları Türkiye’ye nakledildi. Nitekim, aynı sene içinde mezarı İsviçre’den Eyüpsultan Kabristanı’na nakledilenler arasında, Ahrarların liderlerinden Prens Sabahaddin Bey de var. (Not: Demokratlar, misyon itibariyle Ahrarların devamı olduklarını bu meselede de göstermiş oldular.)
Zaman içinde, Osmanlı Hanedanına mensup kimselerin anavatanları olan Türkiye’ye gelmeleri ve burada ikamet edebilmeleri tamamen serbest bir hâle gelmesi sağlanmış oldu.
.07 Mart 2025, Cuma
Üç-dört aydır ülkenin, milletin, siyasetin gündeminde bir “çözüm süreci” var. İnşallah, bundan hayır neticeler çıkar.
Terörün bitmesinden, kanın durmasından, silâhların susturulmasından aklı sönmemiş, vicdanı ölmemiş herkes sevinir, memnun olur. Bu, meselenin ayrı bir veçhesi. Lâkin, sadece iyi niyet, iyi netice doğurmaya yetmiyor. Ayrıca samimiyet, ciddiyet ve irade kuvvetinin ortaya konması gerekiyor.
Onun için, gelişmelere “ihtiyatlı bir iyimserlik” içinde bakmakta fayda var. Zira, bundan 10-15 sene önceki benzer “süreç”ten bir hayır çıkmadı: Barış ve çözüm için kurulan masalar devrildi. Büyük emek ve ümitlerle teşkil edilen “Akil İnsanlar”ın çabası boşa çıkartıldı. Taraflar arasında yapılan görüşmeler fiyasko ile neticelendi. Özetle: Durum daha da kötüleşti. Açılan “hendek” ve kurulan “bariyer”lerin her iki tarafın da, kendi insanımızın oluk oluk kanı aktı. Neticede, çözüm ve barış adına ortaya konulan ne varsa tamamı zincire vurulup rafa kaldırıldı.
«
Şimdilerde, 15 sene öncekine benzer bir vaziyet, “toplumsal barış ve demokratik süreç” üst başlığıyla yeniden ülke gündemine getirilmiş bulunuyor. Tabiî, bu kez durum nisbeten daha ciddi görünüyor. Ciddiyetin iki ana unsuru var: Türkçülerin başı olan MHP lideri Bahçeli ile Kürtçülerin başı olarak rol kesen PKK’nın lideri Öcalan’ın aynı noktalara parmak basmaları ve aynı yönde irade beyanında bulunmalarıdır.
Ama, buna rağmen gelişmeleri yine de ihtiyatla karşılamalı. Kendini estirilen rüzgâra kaptırmamalı. Kendilerini barış sürecine tahşidat yapmaya mecbur hissetmeleri, olumlu bir gelişme. Ama, şimdiye kadar ciddi ve güven verici bir iradeleri görünmediği için, olup bitenleri ihtiyatla karşılamayı gerektiriyor.
«
Bir diğer nokta, her iki tarafın da Kemalizme olan bakışlarıdır. Onlar, Kemalizm ile barışık ve yakınlık içinde görünüyorlar. Oysa, bize göre asıl problem Kemalizmin özünde ve ruhunda yatıyor. Bu ideoloji yokken, bu vatanın evlatları arasında sağ-sol, komünist-faşist, laik-antilaik, Kürt-Türk, Alevî-Sünnî diye, çatışmalı-boğuşmalı durumlar söz konusu değildi. Ne zaman ki, Kemalizm resmî ideoloji hâline getirildi, ülkenin ve milletin huzuru da kaçtı, selb oldu.
Bu tarz bir yorum ve değenlendirmeyi şimdi yapıyor değiliz. Daha önceki “çözüm-barış süreci”nde de aynı yönde fikir beyanında bulunmuşuz. İşte, 12 sene evvel bugün, yani 7 Mart 2013’te bu meseleye dair yine bu köşede yazdıklarımızdan kısacık bir soru-cevap bölümü:
SORU: Adına “Barış süreci” denilen gelişmeleri nasıl görmeli, nasıl değerlendirmeli? Bu konu hakkındaki fikriniz nedir?
CEVAP: Bu konuda söyleyecek çok söz var. Otuz yıldır yazıp söylediklerimiz arşivlerde.
Fakat, son gelişmelerle ilgili olarak kısaca ifade etmek gerekirse, öncelikle “Dibi görünmeyen tastan su içmeyin” deriz.
Kezâ, ihtiyatlı bir iyimserlik içinde “Pencerelerden seyredin; içlerine girmeyin” tavsiyesinde bulunabiliriz.
Zira, bu vatanda asıl sıkıntı, temel problem “Kemalizm”dir. Bu sıkıntı giderilmediği, yahut bertaraf edilmediği müddetçe, ne Kürt rahat edebilir, ne Türk huzura kavuşur, ne de sair unsurlar sulh u sükûnet içinde yaşayabilir.
Dolayısıyla, Kemalizmi problem olarak görmeyenlerin, milletin hiçbir problemini esastan çözebileceğine inanmıyoruz, inanamıyoruz.
Hülâsa: Önce “def-i şer” ve “def-i mefâsid” lâzım. Hayır-fayda denen şey, ondan sonra gelir. Ve illâ, bir fitneden bir diğerine sürüklenmek zorunda kalırız. Aynen, 12 Eylül Darbesinden önceki sağlı-sollu anarşi fitnesinden, 12 Eylül sonrasındaki yedi başlı terör belâsına sürüklendiğimiz gibi…
13 Mart 2025, Perşembe
Günün Tarihi: 13 Mart 1938
Çanakkale Deniz Zaferi’nin en gözde komutanlarından biridir Cevat Paşa. 13 Mart 1938’de vefat eden bu kahraman kumandanın tam ismi şudur: Muhammed Cevat Çobanlı Paşa.
O eşsiz ve amansız “Boğaz Harbi” başladığında “Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Kumandanlığı” makamında olan Cevat Paşa, en ağır şartlara rağmen Osmanlı ordusunu zafere doğru götürmeyi başardığı hâlde, sonraki yıllarda kendisine hak ettiği değer verilmedi. Ona karşı nankörlük edildi. Mümkün olduğunca da sönük gösterilmeye, hatta unutturulmaya çalışıldı.
Bu vefâsızlığın, dahası, bu hak gasbının en önemli sebebi, Kemal Paşa’nın parlatılma çabasıdır. Dolayısıyla, Cevat Paşa’nın hakkını yiyenlerin başında jakoben Kemalistler geliyor. Ellerinden gelse, Çanakkale Zaferinin tamamını Kemal Paşa’ya mal edeceklerdi.
Oysa ki, Çanakkale Deniz Zaferinin kazanıldığı 18 Mart 1915 tarihine kadar Kemal Paşa o mevkîde dahi bulunmamaktadır. Zira, kendisi Çanakkale Muharebelerinin ikinci faslı olan Gelibolu’daki kara savaşlarında o bölgede görev yapmıştır.
Yakın tarihimizdeki şu çarpıtmaya bakın görün ki: Mustafa Kemal Çanakkale Harbi esnasında henüz “Yarbay” rütbesinde iken, tutup onu “Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Kumandanı” olan Cevat Paşa’nın bile üstünde tutmaya ve öyle göstermeye çalışıyorlar.
Yaklaşık yüz yıldır bu alışkanlıklarını hiç değiştirmediler. Onlar için “Çanakkale Deniz Zaferi” dendi mi, akıllarına hemen Kemal Paşa geliyor. Oysa, Mustafa Kemal, o tarihte yüzlerce subaydan biridir. Kaldı ki, kendisi karacı, yani “deniz subayı” olmamasına rağmen, söz konusu çarpıtmayı bile bile ve göz göre göre yapmaya devam ediyorlar.
İnşallah gün gelir, yakın tarihimizin bütün hakikatleri ihtisas tarihçilerimiz tarafından olduğu gibi yeni nesillere anlatılmaya çalışılır.
«
Bilvesile, vefat yıldönümünde rahmetle andığımız merhum Cevat Paşa’yı biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
Mareşal ve paşalarıyla meşhûr bir aileden gelen Çanakkale Harbi’nin muzaffer kumandanı Cevat Paşa, 1871 tarihinde İstanbul’da doğdu.
İlk tahsil devresinin ardından, o da babası gibi askerlik mesleğine atılarak Mekteb–i Harbiye’de okudu. 1894’te Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi’nden mezun oldu.
Askerlik mesleğinde ilerleyerek, tümen komutanlığına kadar yükseldi.
1909’da “tenzil–i rütbe”ye uğratılmasına rağmen, yine de mesleğini terk etmedi. Yarbaylıktan başlayarak terfileri yeniden almaya başladı ve nihayet 1915’te tekrar tümgeneral rütbesine yükselmeyi başardı. İşte, tam da bu rütbede iken, Çanakale’de “Boğaz Müstahkem Mevki Kumandanlığı”na tayin edildi.
«
Muhammed Cevat Paşa, 18 Mart’ta zaferle neticelenen Boğaz Harbini başından sonuna kadar sevk ve idare etti. Bilhassa Nusrat Mayın Gemisiyle almış olduğu tedbirlerin, savaşın seyrini değiştirecek derecede tesirli olması sebebiyle, Cevat Paşaya “18 Mart Kahramanı” unvanı verildi.
Çanakkale Zaferinden sonra da, aynı azim ve iradeyle askerlik hizmetini cepheden cepheye sürdüren Cevat Paşa, İstanbul’un işgali esnasında İngilizler tarafından tutuklanarak Malta adasına sürgün edildi. (1919–1922)
Sürgün dönüşünde, Adana ve Diyarbekir’de Ordu Komutanı olarak görev yaptı. 1930’da Askerî Şurâ üyesi oldu. 1935’te yaş haddinden emekliye sevk edildi.
Esasında “asker ruhlu” bir kişilik olmasına rağmen, Cevat Paşa, bilhassa 1924’ten sonra aktif görevlerin dışında tutulmaya çalışıldı. Sonunda, istemediği hâlde emekliye sevk edildi. Bu da gösteriyor ki, o kahraman kumandana lâyık olduğu değer verilmediği gibi, maalesef dışlanmaya çalışıldı.
Cevat Paşa’nın 27 Eylül 1988’e kadar İstanbul Erenköy Mezarlığı’nda bulunan naaşı, bu tarihten sonra Devlet Mezarlığı’na nakledildi. Tabiî, bu da ikinci bir ayıp olarak tarihin kayıtlarına geçmiş oldu.
.18 Mart 2025, Salı
Bugün “Çanakkale Deniz Zaferi”nin yıldönümü. Bundan 110 sene evvel, tarihin gördüğü en dehşetli savaşın zaferle neticelendiği (18 Mart 1915) gündür bugün.
Evet, bir aylık gibi kısa bir zaman içinde en çok silâhların konuştuğu, en çok bombardımanların yapıldığı ve en çok can kaybının yaşandığı bir savaş olması hasebiyle, Çanakkale Boğazı’ndaki harp, dünyada eşsiz bir özelliğe sahip. Tıpkı, şair Mehmet Âkif’in meşhûr “Çanakkale Şehitleri” için yazdığı şiirin başında ifade ettiği gibi:
“Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü-beşi.”
Gelibolu’daki Harp Müzesi’nde, mermilerin havada çarpıştığını gösteren deliller var. O derece şiddetli bir müsademe, o derece dehşetli bir mücadele olmuş taraflar arasında.
Bir ay kadar sürdükten sonra zaferle neticelenen deniz muharebesinin ardından, yeniden kuvvet toplayan müttefik düşmanlar, bu kez kara hareketini başlatarak Gelibolu yarımadasına yüklenirler. Yine Âkif’in ifadesiyle:
“Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya.
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.”
Ne var ki, burada da maksatlarına ulaşamadan geri çekilirler. Tâ ki, “Mondros Mütarekesi” şartları imzalanana kadar…
«
Bu yazının asıl maksadı, Çanakkale Muharebelerine dair bilgileri detaylıca aktarmak yerine, “dünyada eşi-benzeri olmayan” Çanakkale Harbinden daha büyük bir savaş hâli ile milletçe nasıl karşı karşıya geldiğimizi anlatmaktır.
Burada hemen akla gelen bir soru şu olabilir: Bizim için Çanakkale’den daha büyük bir savaş var mı, olabilir mi? Evet vardır ve olabilir; ama, maddî değil, manevî olarak…
İşte, biz de bunu anlatmak ve bu noktayı nazara vermek istiyoruz. Başlayalım.
Peygamber Efendimiz (asm) "En büyük cihadın, nefisle yapılan cihad" olduğuna dair sözleri, hadis-i şerifleri var. Nitekim, Tebük Seferi’nin ardından, Sahabe arkadaşlarına şöyle hitap ettiği rivayet edilir: “Küçük bitti; büyük cihada başlıyoruz.”
Sahabîler, büyük cihadın ne olduğunu sormaları üzerine, Hz. Peygamber (asm): “Büyük cihad, nefsin heva ve hevesine karşı yapılan manevî cihaddır” diye cevap verir. 1
Hz. Bediüzzaman’ın da aynı manaya uygun düşen şöyle bir ifadesi var: “Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (asm) ile tahallûk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ile muvazzaftır.” 2
«
İşte, 18 Mart 1915’te zaferle neticelenen Çanakkale Savaşı’ndan 8-10 yıl sonra birtakım Frengî inkılâplarla öyle bir tahribat yapıldı ki, bizim mahvımıza çalışan düşmanlar bütün kuvvetiyle yüklense idi, manevî cihette yine de bu derece tahribat yapamazdı.
Bilhassa, Mart 1924’ten itibaren tatbik sahasına konan hilâfetin lağvedilmesi, medreselerin kapatılması, sarığın men edilmesi, Kur’ân harflerinin yasaklanması, Muhammedî Ezanın susturulması gibi din dışı icraatler, ecnebîler tarafından sömürgeleştirilmiş ülkelerde ve topluluklarda dahi dayatma yoluyla uygulanamamıştır.
Nitekim, müstemlekeciler, iki yüz sene müddetle iyi yüz milyon Müslümanı sömürgeleri altına aldıkları hâlde, yine de Muhammedî Ezanı yasaklayarak susturamadı ve iki yüz kişiyi dininden çevirip de gayr-ı müslim yapamadı.
Ha, bu demek değildir ki işgal, sömürge düzeni iyi bir şeydir. Sadece tahribatın etki gücüne ve ömrünün uzunluğuna dikkat çekmek için bu kıyaslamayı yapıyoruz. Yoksa, kâfirin kılıcıyla ferah, ferec, sürür istenmez. Evet istenmez; lâkin, münafığın kâfirden eşed, yahi daha dehşetli tahribat yaptığını da unutmamalı.
Nihayet, yakın tarihte ve günümüzde yaşadığımız bütün vukuatlar bize şunu öğretiyor: Manevî cihad, herkes için maddî savaştan daha mühim ve daha büyük bir imtihandır.
Dipnotlar:
1- Beyhaki; ez-Zühd, Beyrut, 1996, 1/165.
2- Dinî Ceride (Volkan), No: 77; 18 Mart 1909. (Garip bir tevafuk: Bu yazı 115 yıl önce 18 Mart’ta çıkmış.
.
«««
BU MİLLETİN TORUNLARINA KILIÇ ÇEKİLMEZ
Bu meselede son derece önem arz eden bir nokta da, yüz yıldır birbirine karıştırılmaya çalışılan Şeyh Said ile Said Nursî’nin içtihad farkı ve farklı bakış açılarıdır. Şüphesiz ikisi de dinde samimidir; fakat içtihatları birbirinden hayli farklıdır. Şeyh Said kılıçla cihad etmeyi tercih ederken, Said Nursî, kılıcı reddederek kalemle tebliği, irşad yolunu seçti.
Şeyh Said, kendi içtihadına göre, Şark Vilâyetlerinde nüfûz ve kuvvet sahibi olarak bilinen kimselere 1925 yılı başlarında “dinî fetva”yı da ihtivâ eden bir davetnâme gönderdi. İşte “Kıyâma davet” mahiyetine bürünen ve aslı Arapça olan o mektubun Türkçe sureti: “Kurulduğu günden beri din-i mübin-i Ahmedî’nin (sav) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, Kur’ân’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâmı (Abdülmecid Efendi) sürdükleri için, gayr-ı meşrû olan bu idarenin yıkılması, İslâmlar üzerinde farzdır. Cumhuriyetin başında olanların ve ona tâbi olanların can ve mallarının Şeriat-ı Garraya göre helâl olduğu, birçok ulema ve meşayihin istişaresi ile kararlaştırılmıştır.” 5
Şeyh Said’in bu mealdeki mektubu, elçiler vasıtasıyla Üstad Bediüzzaman’a da ulaştırılıyor. Hz. Bediüzzaman, bilmukabele cevap mahiyetinde bir mektup gönderiyor. Çok kuvvetli ihtimale göre, o cevabî mektup 1925 yılı ortalarında yakalanarak Diyarbekir İstiklâl Mahkemesinde yargılanan Şeyh Said’in üzerinde bulunmuş olmalı ki, Said Nursî o mahkemeye celp edilmedi. Yoksa, o da, bir kısmı tâ İstanbul’dan bile celp edilen diğer idamlıklar arasında yer almış olacaktı.
Tabiî, bu kuvvetli bir ihtimal. Ancak, bu konuda birçok delil, belge ve hatıra notu da var ki, Said Nursî, hem o harekâta katılmadı, hem de onları vazgeçirmeye çalıştı. Aynen, 1913’deki Bitlis Hadisesinde Şeyh Selim ve arkadaşlarını vazgeçirmeye çalıştığı gibi.
İşte söz konusu delillerden biri: Tarihçe-i Hayat isimli eserin Barla hayatı bölümünün hemen başındaki paragrafta, bir zâtın Üstad Bediüzzaman’a mektup yazdığı şu sözler zikrediliyor: “Van’da, mezkûr mağarada yaşamakta iken, Şark’ta ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor. ‘Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir’ diyerek, yardım isteyen bir zâtın mektubuna, ‘Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok velîler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez; siz de çekmeyin, teşebbüsünüzden vazgeçin. Millet, irşad ve tenvir edilmelidir’ diye cevap gönderiyor.” 6
Burada, Üstad Bediüzzaman’ın cevap gönderdiği mektup sahibi zatın Şeyh Said olduğunda şek ve şüphe yoktur. Tahlil edildiğinde, Tarihçe-i Hayat’taki konuyla alâkalı bütün bilgiler aynı gerçeğe işaret ettiği gibi, daha başka kaynaklar da aynı noktaya bâriz şekilde parmak basıyor.
“Şark isyanında Şeyh Said ve askerleri, Üstadımız Bediüzzaman’ı Şark’taki büyük nüfuzundan istifade için mücadeleye iştirake davet ettikleri zaman, cevaben demiş: ‘Yaptığınız mücadele, kardaşı kardaşa öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Türk milleti bin senedir İslâmiyete bayraktarlık etmiş, dini uğrunda binlerle şehid vermiş ve binlerle velî yetiştirmiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakâr İslâm müdafilerinin torunlarına, yani Türk milletine kılıç çekilmez ve ben de çekmem’ diyerek, hem red cevabı vermiş, hem de mücadelesinden vazgeçmesini söylemiştir.” 7
Önemli not: Arşivimizde bulunan “Said Nursî” imzalı bu nüshalar, ayrıca lûgâtçelidir; Hz. Üstad’ın takdirkâr ifadeleriyle o “lugatnâme”li nüshanın tâ kendisidir. 8
«««
NURLARA TAM SAHİP ÇIKSALAR İTTİHAD-I İSLÂMA VESİLE OLURLAR
Son söz yerine birkaç nokta:
31 Mart Vakası’nda bütün kuvvetiyle yatıştırıcı rol oynayan Said Nursî, ömrü billah hiçbir zararlı cemiyete girmedi. Menfî hiçbir harekette bulunmadı. Bu vatanın evlâtlarını birbirine hiç kırdırmadı. Devlet-hükûmet kuvvetleriyle herhangi bir mübarezenin içine girmedi. Daima kardeşlikten, birlik-beraberlikten, huzur ve asayişten, ilim ve irfandan yana bir tavır sergiledi. Hiçbir hareketinden dolayı sabıkalı duruma düşmedi ve hiçbir eserinde suç unsuru teşkil edecek bir delil bulunamadı.
Nihayet, miras olarak, fikir ve hareketleri itibariyle de yüzde yüz yerli-millî ve fakat evrensel yönü muhkem olan ulvî bir dava bıraktı. Bizlerin vazifesi, bu ulvî-kudsî davayı, dar daireden başlayarak hayatımıza tatbik ile hâkim kılmaya çalışmaktır. Netice, şüphesiz ki Cenab-ı Hakka aittir.
Bir hatıra: Gerek Abdülkadir Badıllı ve gerekse Mustafa Sungur Ağabeylerden bizzat duyduğum bir hatıra şudur: Hz. Bediüzzaman, onların şahitliğinde şunu söylemiş: “Benim hemşehrim olan Kürtler Risale-i Nur’un mahiyetini anlayıp tam sahip çıktıklarında, büyük muvaffakiyet olacak, ittihad-ı İslâmın tesisine vesile olacaklardır.”
Evet, 29. Mektub’un Zeyli’nde tarif edildiği gibi “Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtler”i işte böylesine muazzam ve mukaddes bir vazife bekliyor. Hayırlı muvaffakiyetler dileğiyle…
Dipnotlar:
1- Divan-ı Harb-i Örfi, s. 19.
2- Münazarat, s. 113.
3- Age., s. 126.
4- C.Bedirhan, M.Kemal’e Mektup, Doz Yayın.
5- M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi. IQ Yayın.
6- B.S.N’nin Tarihçe–i Hayatı, s. 135.
7- Adı geçen teksir nüsha, s. 275.
8- Emirdağ Lâhikası, s. 386.
.
24 Mart 2025, Pazartesi
Siyaset bir yönetim sanatıdır. Her ülke ve her toplum için lâzım, hatta elzem bir sanattır.
Bu “olmazsa olmaz” derecede lâzım olan bu sanat, ne yazık ki bazen çok kötü şekilde de istimal edilebiliyor. Öyle ki, bu yönetim sanatı bazen silâh ve hatta cinayet olarak da kullanılabiliyor. Yahut, siyaset yoluyla işlenen cinayetlere bazen bilmeyerek şerik/ortak da olunabiliyor.
Siyaset sanatıyla, vatandaşlar arasındaki kırgınlıkları gidermek, uzlaşma-kaynaşmayı temin etmek mümkün olduğu gibi, maalesef, aynı sanatla tam aksi yöndeki gelişmeleri körüklemek de mümkün olabiliyor. Yani, aynı ülkede yaşayan insanları-vatandaşları birbirine düşürme, aralarındaki farklılıkları derinleştirip yara kaşıyıcılığı yapma, bu suretle kitleleri birbirine kırdırma yönünde de bir çeşit siyaseti takip etmek mümkün. Nitekim, bazı kişi ve odaklar bu uğursuzluğu fütursuzca yapıyor. Tabiî, provokatörler de pusuda duruyor. Ortalığı bulandırmak için, siyasî gerginliğin şiddetlenmesini dört gözle bekliyorlar.
Bunun önü alınamadığı takdirde, zamanla iş çığırından çıkabiliyor. Sonunda hiç arzu edilmeyen ve de unutulmayan acılara sebebiyet verilebiliyor: Yakın tarihteki 31 Mart Vakası, Bitlis Hadisesi, Şeyh Said Hadisesi, Menemen Vakası, Taksim'deki 1 Mayıs Katliâmı, Maraş ve Çorum Olayları birer çarpıcı örnektir. Bu olayların bir kısmı, yine yönetici konumunda siyasîler tarafından kurulmuş kumpaslar olduğu da muhakkak.
*
Siyaset âleminde işlenen cinayet derecesindeki günahlara karşı, Üstad Bediüzzaman, Kur’ân şâkirdlerini dikkat çekici şu sözlerle uyarıyor: “Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin [El hubbu fillah, vel-buğzu fillah] düstur-u Rahmanî yerine (el-iyazü billâh) [El hubbu fissiyaseti, vel-buğzu lissiyaseti] düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve elhannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerik eylemesin.” 1
Demek ki, haricî ve siyasî cereyanlar, vatandaşları, hatta kardeşleri birbirine düşürüp işi cinayet raddesine kadar götürebiliyor. Dahası, tarafgirlik damarıyla insanları gere gere şeytanı melek, meleği şeytan gibi gösterebiliyor.
Tabiî, bu durum kimseye bir hayır getirmiyor. En başta, tarafgirlik marazına yakalanan kimselere zarar veriyor. Tarafgir siyaset, kalpleri fesada verdiği gibi, sinirleri gerile gerile asabileşen kimseleri ruhlarını da azap içinde bırakıyor. Aynen, şu sözlerle ifade edildiği gibi: “Evet, bu zamanda siyaset kalpleri ifsad eder ve asabî ruhları azap içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.” 2
Yaşanan vakıalara tam mutabık olan bu ifadeler gayet açıktır: Kalbinin selâmette, ruhunun istirahatte olmasını isteyenler, siyasetten uzak durmalı. Başka türlüsü olmaz. Yani hem siyasetle haşir-neşir olup, hem de huzurlu-selametli bir hayat yaşamak, hele bu zamanda mümkün görünmüyor.
*
Her meslekte olduğu gibi, şüphesiz “ilm-i siyaset”in de kendine göre bazı usûl ve esasları vardır. Bunlara riayet edilmesi halinde, husûle gelmesi muhtemel olan riskler azalır. Zarar-ziyan küçük ölçekte olur.
Diğer mesleklere göre siyaset bu zamanda daha risklidir. Ziyasediyle aldatıcıdır. Yalana çok revaç verdiriyor. Onun için, aldanmamak ve azap içinde kalmamak için, son derece dikkatli konuşmak ve ihtiyatlı gitmek icap ediyor. Aksi hâlde, farklı kulvarda siyaset yapan veya ayrı koridorlarda yürüyen insanlarımız arasında onulmaz yaraların açılmasına sebebiyet verebilirler.
Şu günlerde siyasî atmosferi gerdikçe geren parti yöneticileri ve bilhassa lider kadrosunun kulakları çınlasın.
Dipnotlar:
1- Kastamonu Lâhikası, s. 87.
.04 Nisan 2025, Cuma
Günün Tarihi: 4 Nisan 1979
Dini siyasete âlet eden bir askerî cuntanın yaptığı darbe sonucu iktidardan düşürülen kardeş Pakistan’ın devrik Başbakanı Zülfikâr Ali Butto, uyduruk bir mahkemenin kararı sonucu idam edildi: 4 Nisan 1979.
Hadisenin bu noktaya kadar gelişim seyrini şu şekilde özetlemek mümkün:
Hemen her ülkede olduğu gibi, Pakistan’da da demokratik teamüllerle iktidara gelemeyeceğini ve rakiplerini mağlup edemeyeceklerini düşünen dış bağlantılı ihanet odakları, tek bildikleri yöntem olarak darbe yapmayı planladılar.
Pakistan’daki hükûmet darbesi 5 Temmuz 1977'de gerçekleştirildi. Darbeciler, seçimle işbaşına gelen Butto’yu devirmek için, önce yurt genelinde gerginliği tırmandırdılar. Ülkede iç savaşın dahi çıkabileceğine dair halkın özellikle dindar kesimini inandırdılar. Yani darbe şartlarını bilerek ve planlı bir şekilde hazırlamış oldular. Artık geriye kalan tek şey düğmeye basmak idi. Aynen, vaktiyle Türkiye’de olduğu gibi. Evet, 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri de aşağı yukarı aynı yöntemlerle yapıldı. 1961’de Başbakan Menderes’i idam ettiren zihniyetin bir benzeri, 1979’da da kardeş Pakistan’da Başbakan Butto’yu idama mahkum etti.
«
Zülfikâr Ali Butto 1928 doğumluydu. 1971-73 yılları arasında Pakistan’da önce devlet başkanlığı, ardından 4 yıl müddetle Başbakanlık yaptı. 1977’de bir kez daha seçimi kazanınca, muhalif kesim hazımsızlık gösterdi ve darbe hazırlıklarına başladı. Ordunun başında bulunan Muhammed Ziyâülhak’ın başkanlığındaki cunta harekete geçti ve darbeyi gerçekleştirdi. Ardından yargılanmalar başladı.
Darbeciler tarafından uzun süre göstermelik şekilde yargılanan Butto, nihayet idamına hükmedilerek darağacına gönderildi. Cebren idam edildiğinde henüz 51 yaşındaydı.
«
Demokrat Butto'yu idam ettirenler, din adına darbe yapmışlar ve öyle de hareket ettiklerine inanıyorlardı. Ne var ki, işlenen cinayetin dinle–imanla bir alâkası yoktur. Zira, İslâma göre askerin siyasete karışmak gibi bir görevi olamaz. Askerin vazifesi başkadır. Onun vazifesi, bilhassa haricî taarruz ve tecavüzler karşısında durmak ve yurdun sınır emniyetini muhafaza etmektir.
Ama, aynen bizdekilerin bir benzeri olan oradaki darbeciler, ülkenin şartlarına uygunluk arz edecek şekilde cinayetlerine kılıf hazırladılar ve bir ölçüde zahirperestleri aldatarak kendilerine taraftar yaptılar.
Darbelerin kılıf ve gerekçesi ne olursa olsun, darbe cuntaları, bir ülke ve millet için ihanet derecesinde cinayet işliyorlar ve elbette ki ihanet etmiş oluyorlar. Zira, kandırmaca ile gösterdikleri faydasının bin misli kadar ülkeye, millete zarar veriyorlar.
Türkiye'de de, Pakistan'da da durum hemen hemen aynıdır.
«
Zülfikar Ali Butto’nun başına gelenlerin daha beteri, ne yazık ki kızı Benazir Hanımın başına geldi.
Babasının ardından, Benazir Butto da siyasete atıldı. Seçimle iki kez partisine zafer kazandırdı ve Başbakanlık yaptı. Ne var ki, o da 27 Aralık 2007 senesinde planlı bir sûikasta kurban gitti. Şöyle ki: Pakistan Halk Partisi Başkanı Benazir Butto, seçim atmosferinde ve seçim meydanında düzenlenen bir sûikast sonucu vahşice vurularak katledildi. Tam da, üçüncü kez Başbakanlığa hazırlandığı seçim kampanyası esnasında...
Demokrasi yolunda ülkeye, millete hizmet ettikleri için ağır bedeller ödeyen ve nihayet zulmen katledilen Butto ailesine Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyoruz.
.14 Nisan 2025, Pazartesi
Günün Tarihi: 14 Nisan 1912
Türkiye ve dünya vatandaşları olarak ABD Başkanı Trump’a kızıyoruz. İsrail Başbakanı Netanyahu’ya karşı lebâleb öfke doluyuz. Haklı olarak tabiî…
Peki, “günümüz Titaniki” olan bu iki şahıs ve müttefiklerine kızmak, öfkelenmek dışında ne yapıyoruz? Yahut ne yapabiliyoruz?
Yapabildiğimiz güvenilir tek şey, adı geçen ceberrutların zalimâne baskıları altında yıllardır inleyen, kan ve gözyaşları dinmeyen başta Filistin olmak üzere, mazlumlara duâ etmekten ibarettir.
Bunun dışında yapılanların şimdilik hiçbir garantisi, yahut güvenirliği yoktur. Toplanan aynî ve nakdî yardımlar da dahil olmak üzere…
Evet, o yardımların bile hakkıyla ve lâyıkıyla yerlerine ulaştırıldıklarına dair herhangi bir garanti söz konusu değildir. Zira, Filistin ve Gazze bir devlet statüsünde olmadıkları için, giden şeylerin âkıbetinden emin olamıyoruz.
Şu var ki, maddî yardımlar noktasında sade vatandaşlar olarak herhangi bir mesuliyetimiz yoktur. Devletler arasındaki bu tür münasebetlerde, İslâm fıkhına göre de devletler ve hükümetler mesuldür. Dev-let eliyle Filistin ve İsrail’e nelerin gidip nelerin gitmediğini bilebilme imkânına da sahip değiliz, ne yazık ki. Zira, ortada şeffaflık olmadığı gibi, “hikmet-i hükûmet”i de bilemiyoruz. Ama, söylentilerin ve komplo teorilerinin haddi-hesabı yok.
«
Mesele sadece iki-üç şahıs meselesi olsaydı, nisbeten iş kolay olurdu. Cenâb-ı Hak, hesapta görünmeyen bir sebeple, o şahısların kısa süre için belâsını verir, onların hayatı gibi politikalarını da iptal ettirirdi. Tıpkı, dünyanın en büyük gemisi Titanik’i batırdığı gibi.
O mağrur adamları bu yazıda “mağrur Titanik”e benzetmemizin sebebi şudur:
İngiliz Devletler Topluluğu’nu temsil eden Büyük Britanya, âdeta bir gurur âbidesi olarak Titanic ismini verdiği bir gemi yaptı.
Bu dev bir gemi, 1900’lü yılların başında dünyanın en büyük transatlantik özelliğine sahipti. Avrupa ile Amerika arasında sefer yapacak olan en güvenilir yolcu gemisi diye de reklamı yapıldı.
Mağrur İngilizler, bu gemiye "Batmaz" lâkabını takmışlardı. Hatta, bir kısmı o derece ileri gitti ki, "Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz" diye böbürleniyordu.
Ama, Allah'ın hikmetine bakın görün ki, bu dev transatlantik, ABD’ye doğru 2201 yolcusuyla çıktığı ilk seferinde 14 Nisan 1912 tarihinde bir buzdağına çarptı. Şiddetli çarpmanın etkisiyle parçalanan Titanic, kısa süre içinde Atlas Okyanusunun karanlık sularına gömüldü.
«
Evet, dünyaya hükmeden ceberrutların sadece kendi şahısları söz konusu olsaydı, onların zalimâne politikalarıyla beraber basit bir sebeple yıkılıp batmaları, ölüp gitmeleri kolaydı. Mazlumlar da kısa süre içinde onlardan kurtulmuş olurdu. Nitekim, Firavun ile Nemrut’un âkıbeti de öyle oldu.
Ne var ki, günümüz dünyasında mesele o kadar kolay ve basit değildir. Şahıslar gidiyor, ama, devletlerin uzun vadeli politikaları devam ediyor.
Meselâ, 1948’den bu yana İsrail’de onlarca devlet-hükümet başkanı gelip gitti. Ama, zulüm bitmedi ve yakın zamanda bitecek gibi de görünmüyor.
Zira, ortada manevî düğümler var: Başta Filistinliler, Türkler ve Arap âlemi olmak üzere Müslümanların şuurlu ve birlik hâlinde olamayışları geliyor.
Bir başka düğüm ise, Filistin topraklarının peygamberler yatağı olması ve Yahudilerin buna ciddiyetle sahip çıkması olarak görünüyor.
Hz. Bediüzzaman, 14.Şua’da bu mesele hakkında şunu söylüyor: “Yahudi milleti, hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet [miskinlik] tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde, hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete [miskinliğe] girecekti.”
1949’da yazılan bu bahisten de anlaşılıyor ki, İsrail’in “çabuk tokat” yememesinin önemli manevî bir sebebi var.
Müslümanlar, onlardan daha fazla dinlerine, peygamberlerine sahip çıkmaya mecbur kalacak ve ancak öyle kurtulabilecekler gibi görünüyor.
.17 Nisan 2025, Perşembe
Objektif bir nazarla, Necip Fazıl’ı iyi bildiğimi, yakından tanıdığımı tahmin ediyorum. Onu kendine “üstad” kabul eden CB Erdoğan kadar şiirlerini ezbere okuyamıyor olabilirim; ama, onun tarif etmiş olduğu siyasetin mahiyetini yakînen bildiğimden eminim.
Bazı kitaplarını ve gazete yazılarını okudum, çıkarmış olduğu dergileri inceledim; şiirlerini fazla okuyamadım ama kendi sesinden dinledim. Ayrıca, konferanslarda yapmış olduğu konuşmaların ses kaydını da dikkatlice dinlediğimi ifade edeyim.
*
Necip Fazıl (1904-1983), Türk fikir, edebiyat ve siyaset dünyasının en etkili aktörlerinden biridir. Aynı şekilde mısraları etkili, vurucu bir şairdir. 1943’te Şeyh Abdülhakim’e (Üçışık) intisap ettikten sonra “Halkçılar”dan ayrılarak “Büyük Doğucular” diye isimlendirilen “İslâmcı” bir cephenin ön saflarında yerini almıştır. Bu tarihten sonraki hayatının ikinci 40 yılını yine bu cephede geçirerek tamamlamıştır.
Onun diğer bazı özellikleri şöyledir: İman ve itikad cihetiyle iyi bir mücahittir. Fakat, amel ve ibadet ciheti zayıftır. Nitekim, bizzat kendisi de bu husustaki zaafını itiraf etmiştir.
Merhum, aşırı derecede sigara içerdi. Neredeyse elinden düşmezdi. Parmaklarında, bıyıkları üzerinde sigara dumanının rengi kendini belli ediyordu.
*
Bazıları garipseyebilir, hatta bu yazının başlığını da yadırgayabilir; fakat, kesin olarak ifade edelim ki, Necip Fazıl, ülke siyaseti ile çok yakından alâkadar olmuştur. Bu mecrâda haddinden fazla yazı yazmıştır. Dahası, kendince iktidar odaklı kadro yetiştirmiş; hatta, 1950’lerin başlarında yeni bir parti kurma hazırlığı içine girmiş ve bunu fikir plânında ilân etme noktasına kadar gelmiştir.
Ne var ki, onun “iktidar siyaseti” noktasındaki hayalini birer dönem yakınlık kurduğu Erbakan-Türkeş değil, yıllar sonra sahneye çıkan AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan tahakkuk ettirmiştir.
*
Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde tek başına iktidara geldikten sonra, “Solcu-Halkçı” medyanın yanı sıra, “Sağcı-Dindar” cepheden de meşhur olmuş iki mecmuadan şiddetli tenkitlere mâruz kaldı. Şöyle ki: Tam da Fevzi Paşa yönetimindeki Millet Partisi’nin kuruluşuyla (1948) yeniden yayın hayatına başlayan Sebilürreşad ile, ondan çok ileri bir tarafgirlikle DP’yi yıpratmaya yönelen Büyük Doğu mecmuası, söz konusu yıkıcı tenkitlerin başını çekiyordu.
Şimdi, 1 Haziran 1951 tarihli Büyük Doğu mecmuasında çıkan iki yazıdan bahsederek meramımızı anlatmaya çalışalım: Demokrat Parti iktidarının daha birinci yıldönümünde neşredilen bu iki yazıdan biri, DP’nin CHP’den çok daha büyük bir tehlike teşkil ettiği hususu, tam 15 madde hâlinde sıralanıyor.
Diğer yazıda ise, tâ başlıktan “Mukaddesatçı Türk!”e hitap edilerek, iktidara gelmek için yeni bir partinin, “Büyük Doğu Partisi”nin kurulmasının artık şart ve zaruret hâlini aldığı uzun uzun ifade edilmeye çalışılıyor.
Mesela “tehlike” başlığı altındaki bir ifade şöyle: “27 yıl CHP’nin bir eşkıya hâlinde şahsî teşebbüs hakkından kaçırdığı ve tam inhisarlaştırdığı büyük sınaî ve iktisadî teşebbüs sahaları, şimdi (DP iktidarında), onlardan (CHP’den) milyarlarca defa beter bir hizbin elinde; üstelik hürriyet, müsavat, adâlet gibi Mason yaftaları altında bir zümrenin gediği olsun diye çalışılıyor.”
*
Necip Fazıl’ın aynı sayılı mecmuadaki son ifadeleri de şöyle: “…Hikmet ve hakikat böylece tesbit olunduktan sonra son söz şudur: Mukaddesatçı Türk! Dâvâmızın kanun yoluyla vatan çapını tutması için Büyük Doğu Partisinin kurulması, bunun için Büyük Doğu mecmuasının mutlaka gündelik gazete hâline gelmesi, bunun için de senin ona abone olman lâzımdır. Her şeyi Allah’a borçlu olan sen, bana bu borcunu Allah için ver!”
*
Fevzi Paşa’nın âniden ölmesi ve Millet Partisi’nin mahkeme tarafından kapatılması sebebiyle, kurulacak yeni partinin ismi 1 Haziran 1951 tarihli dergide “Büyük Doğu Partisi” şeklinde ilân edildi. Ne var ki, kısa süre sonra Büyük Doğu kadrosundan Cevat Rıfat Atilhan’ın başkanlığındaki yeni siyasî hareketin isminin “İslâm Demokrat Partisi” olması kabul görmüş oldu.
Son söz: Neşriyat ve siyaset yoluyla Demokrat Parti’yi yıkamayacağını anlayan Necip Fazıl, bu kez Başbakan Menderes’ten ısrarla para yardımı talep ediyor. 1960 Darbesine kadar da bu yardımı almaya devam ediyor. Nitekim, Yassıada duruşmalarında bunun da hesabı Menderes’ten soruluyor.
.18 Nisan 2025, Cuma
Yüzyılı aşkın bir zamandır, “Frenk illeti” de denilen ırkçılık sebebiyle bu vatanda kardeş kanı dökülüyor. (Cebrî ve kanlı kanunlar: 1916’da “Aşairi İskân Kanunu, 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu, 1935’te Tunceli Kanunu.)
Aynı illetin yoğunluk kazandığı dönemlerde (1980-90’lı yıllar) yaşanan kanlı çarpışmalar, Org. Doğan Güreş’in ifadesiyle “düşük yoğunluklu savaş” raddesine kadar çıktığı olmuştur.
Aynı Frengî marazın şimdilerde sanki mutasyona uğramış halini seyrediyoruz. Güya “Hadi kanki, savaş oyununa ara veriyoruz; şimdi aynı filmin barış bölümünü sahneye koymanın sırası” der gibi, âdeta tiyatral bir oyunla karşı karşıya gelmiş gibiyiz.
Vakıa, o illetin Türkiye distribütörleri, kırk yılı aşkın süredir kâh “Kana kan, cana can” nârâlarıyla, kâh “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” teraneleriyle ortalığı kan ve gözyaşına boğdular.
Oysa ki, her iki tarafın kanı da, canı da bizimdir; bizim öz vatandaşlarımız ve dindaşlarımızdır. Dolayısıyla, kırk yıl boyunca hep ayağımıza kurşun sıkmış, baltayı hep kendi dizimize vurmuşuz.
«
Frenk illetinin ikizleri olan Türkçülüğün de, Kürtçülüğün de canı Cehenneme. Kökü hariçtedir, menşei Batı’dır. Yerllilikle-millîlikle doğrudan alâkası yoktur. Dolaylı alâkası ise, duygu istismarından ibarettir.
Bu noktada bizim derdimiz ve asıl yaramız, onların, bu vatanın her unsurdan ve her mezhepten olan binlerce evlâdını türlü kışkırtma ve istismarlarla kutuplaştırıp ayrıştırarak onları birbirine kırdırmış olmalarıdır.
«
Bu meselede iddiamız şudur: Irkçılık manasındaki Türkçülük ve Kürtçülük cereyanı, ikisi de Üstad Bediüzzaman’ın tabiriyle “Frenk illeti”dir. Kökü, bozuk “İkinci Avrupa”dır. O ifsad merkezi, İslâm milletlerini birbirine düşürmek, bölüp parçalamak ve ufak parçalar halinde yutmak için içimize atılmış. Satın aldığı piyonlarla canı istediği gibi oynuyor. İstediği zaman onların eliyle savaş oyununu sahneliyor, istediği zaman barış oyununu vizyona sokuyor.
Bu zaman ve bunca kahredici deneme-yanılmalardan sonra artık aklımızı başımıza devşirmemiz gerekiyor. Tâ ki, onların ellerinde piyon olmayalım ve oyuncak durumuna düşmeyelim.
«
Bediüzzaman Hazretlerinin ırkçılık-unsurculuk manasındaki şu “Frenk illeti”ne dair çok eskiye dayalı ikazları, izahları, tembih ve tavsiyeleri var. Asıl onlara kulak verirsek, bu asırlık marazdan da daimî bir surette inşallah kurtulmuş oluruz.
Mektubat isimli eserinin On Altıncı Mektubunda "Frenk illeti"ne "öldürücü zehir" nazarıyla bakan Üstad Bediüzzaman, bu illete karşı daima tedavi için çalıştığını şu sözlerle beyan ediyor: "Eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyetperverliğe, Avrupa’nın bir nevi frenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o frenk illetini İslâm içine atmış, ta tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar."
Aynı manada olmak üzere, Emirdağ Lâhikasındaki bir mektubunda Hz. Üstadın “kalbe ihtar edilen” şu ifadelerini okumaktayız: “Frenk illeti tabir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâmı parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış. Bu hastalık ve fikir, gayet zevkli ve câzibedar bir hâlet-i ruhiye verdiği için, pek çok zararları ve tehlikeleriyle beraber, zevk hatırı için her millet cüz’î-küllî bu fikre iştiyak gösteriyor. İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan bu ayet-i kerime ‘Velâ tezirû vâziretün vizra uhra’dır. Yani, ‘Birisinin günahıyla başkası muahaze ve mes’ul olmaz.’ Halbuki, ırkçılık damarıyla, bir adamın cinayetiyle masum bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit, hakikî adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Bu ise, çok ehemmiyetli bir mesele-i vataniyedir. Ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir tehlikedir.
.21 Nisan 2025, Pazartesi
Burada “Şûrâ’dan maksat “Meclis”tir; Ömer’den maksat da “Reis”, yani “Devlet Başkanı”dır.
Hem “Halife-i mü’minin”, hem de “Reisicumhur” makamını birlikte deruhte eden Hz. Ömer (ra) zamanında Kuzey Afrika’daki Berberi kabilelerinden sevindirici bir teklif gelir. Adâlet timsali Hz. Ömer’e bildirilen teklifin mahiyeti özet olarak şudur:
- Kabile ve toplum olarak biz de müsalemetle (yani, savaşmadan; barış içinde) İslâmiyete dahil olmak istiyoruz. Yaşadığımız bölgeyi de İslâm coğrafyasına dahil buyurunuz.
Hz. Ömer, bu sevindirici teklife karşı yine de re’sen karar vermez. Yani, kendi başına yetki kullanma cihetine gitmez. Teklifin olduğu gibi “İslâm Şûrâsı”nda görüşülmesini temin eder.
Mesele Şûrâ’da-Meclis’te lâyık-ı veçhiyle görüşüldükten sonra, şu manada bir karar alınır: İslâmiyetin henüz yeterince bilinmediği ve yaşanmadığı bu gibi yerlerin İslâm devletine-hükümetine dahil edilmesi münasip değil. İlk etapta, o Berberî toplumuna tebliğ ve irşad heyetleri gönderilmeli. Onlara doğru İslâmiyet anlatılmalı. Din-i İslâmın nasıl yaşandığı onlara bilfiil gösterilmeli. Bu safhadan sonra, şayet kendileri de İslâmiyeti nefislerinde bilerek ve isteyerek yaşayacak olurlarsa, o zaman onlar da İslâm beldesi olarak kabul edilebilir.
Evet, koca Afrika kıt’asının İslâmlaşması, tarih boyunca genellikle bu sûretle olmuştur. Oralarda Pers-İran’da olduğu gibi bir mukavemet, yahut Bizans’ta olduğu gibi herhangi bir cebir-şiddet-savaş tarzında bir hâl-vaziyet yaşanmamış.
Bu arada şunu da hatırlatalım ki: İslâm tarihi boyunca yaşanan savaşlarda, ekseriyetle saldırı ve bozgunculuk karşı taraftan gelmiştir. Küffardan gelen taarruz ve bozgunculuktan sonra, Müslümanlar müdafaa vaziyetinde kalmış; zaman zaman da ileri harekâtla fetihler müyesser olmuştur.
Meselâ, ilk büyük taarruz Mekke müşriklerinden gelmiştir. Mekke’de yola çıkan müşrik ordusu, tâ 480 km’lik çölü aşarak Medine’ye saldırmıştır. Adına “Hendek Savaşı” denilen hadise, Medine’de cereyan etmiş. Peygamber (asm) ordusu, Medine’nin etrafına hendekler kazarak saldırganların hızını kesmiştir.
Kezâ, ilk bozgunculuk hadisesi de yine müşrikler tarafında vuku bulmuştur. Müşrikler, Hudeybiye Antlaşmasının şartlarını ihlâl ederek bozgunculuk yaptılar. Cezaya müstehak oldular. İşledikleri hatanın cezası, yani onlara verilen cevabın neticesi Mekke’nin Fethi olmuştur.
Evet, insanlık tarihinin en güzel, en ibretlik, en örneklik teşkil eden fethi Mekke’nin Fethidir. Sözünde duran ve doğruluktan hiç ayrılmayan Müslümanlar, Allah tarafından böylesine muazzam bir fetih ile mukâfatlandırılmışlardır. Nitekim, daha sonraki fetihlerde de mümkün olduğunca Mekke’nin Fethi örnek alınmaya çalışılmıştır. Ona uyulduğu oranda o fetih haklı, köklü ve uzun ömürlü olmuştur. Yeterince uyulmadığı durumlarda ise, yapılan fethin ömrü kısa sürmüştür.
«
İslâm’ın ruhuna uygun olan kaide şudur: “Hatalar, günahlar, fenalıklar başa; sevap, hasenat ve iyilikler cemaate verilir.” Risale-i Nur’da, bu manayı ders veren pek müessir bahisler var.
Esasen, en başta nazara verdiğimiz gibi “Asr-ı Saadet”te tatbik edilen usûl de böyledir. Yani, yetkiler Şûrâ-yı İslâm’da, sorumlukluk ise Halifede, Reisicumhurda. Nitekim, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt bir koyunu yese”, hesabı Ömer’den (ra) sorulurdu.
İşte, asıl ders ve ibret alınacak nokta tam da burasıdır: Hem yetki sahibi, hem de fetihler, iyilikler, hasenatların mal edilecek makam-merci heyet, cemaat, meclis, şûra iken, sorumluluk ile beraber hatalar, kusurlar, fenalıklar ise başa verilir. Tâ ki, birinci şıkta sevaplar birden bine çıksın ve ikinci şıkta olduğu gibi fenalıklar binden bire insinsin.
Lâkin, ne acıdır ki, bilhassa zamanımızda bu makbul âdetin tam tersi yönde hareket ediliyor: İyilikler, sevaplar, muvaffakiyetler şahıslara, reislere, liderlere peşkeş edilirken, hatalar, kusurlar, günahlar ya dış güçlere, ya içerdeki muhaliflere, ya da tabandaki fedakârlara fatura edilmeye çalışılıyor. Fesubhanallahilazim.
Ey insanlar! Henüz hayatta iken uyanınız ve olan-bitenden ibret alınız. Reis'in hakkını Reis'e, Meclis'in hakkını Meclis'e veriniz. Yarın çok geç olabilir.
.23 Nisan 2025, Çarşamba
Çoğu kimse, sadece bir tane “23 Nisan”ı biliyor. Hâliyle, o da meşhur olduğu için. Tarihi de mâlum, hemen herkesin bildiği gibi, Ankara’da teşkil olunan Büyük Millet Meclisi 1920 senesinin 23 Nisan günü açıldı.
Bilâhare, o günün “çocuklara armağan” edildiği söylendi. Bu da, resmiyete dayalı olarak bir “millî gelenek” hâline geldi, yahut getirilmiş oldu. Ne diyelim; vatana-millete hayırlı olsun.
Oysa ki, yakın tarihimizde pek bilinmeyen, ama yine Millet Meclisi ile bağlantılı bir “23 Nisan” günü daha var. Üstelik, iki hadisenin de baş aktörlerinden biri Mustafa Kemal’dir. Bunlar bilinmediği için, biz de bu yazıda daha çok eskisi-birincisi üzerinde durmaya çalışalım.
«
Birinci sıradaki “23 Nisan”, meşhûr olmuş ikinci sıradaki “23 Nisan”dan tam 11 sene evvel yaşanmış. Yani, 1909 senesinde meydana gelmiş bir hadisenin tarihi.
Âlemde tesadüf olmadığı için, iki 23 Nisan arasında ciddi bir münasebet var.
Şimdi o günün, yani 23 Nisan 1909 tarihindeki hadisenin hikâyesini kısaca anlatmaya çalışalım.
Milâdî 1909 senesinin 13 Nisan’ında İstanbul’da Rûmî tarihle meşhûr olmuş “31 Mart Vak'ası” patlak verdi. Meşrutiyeti korumak için İstanbul’daki kışlalarda tutulan Avcı Taburlarından bir kısmı zabitlerini-komutanlarını kışlaya hapsederek “Yaşasın Şeriat” nâralarıyla sokaklara döküldü.
Bunlar sözde Sultan Abdülhamid taraftarları olup şeriatı savunuyorlardı. Ne var ki, sergerde bir şekilde sokaklara dökülüp güya “zındık İttihatçılar”ı avlamaya başladılar. Mahkemesiz olduğu için, yanlışlıkla da bazı kimseleri vurup kanlarına girdiler.
Bu meyandaki gösteriler ve yer yer kanlı hadiseler yaklaşık on gün kadar devam etti.
«
Merkezi Selanik’te olan 3. Ordu, İstanbul’daki gelişmeleri günü gününe takip ediyordu. Büyük ihtimalle, yaşanan provokatif hadiselerin içinde kendi adamları da vardı. Yani, önceden tasarlanmış olan “darbeyi olgunlaştırma” görevini yapıyorlardı.
Selanik’teki ordunun kurmay heyeti, “İstanbul’da meşrutiyete karşı irticaî ayaklanma var” gerekçesiyle hemen harekete geçti. Etraftan, içlerinde “Makedonya komitecileri”nin bulunduğu çok sayıda silâhlı grubu bir araya getirerek, İstanbul üzerine yürümeye karar verdi.
İstanbul'a doğru harekete geçen askerî birliğe yeni bir isim bulundu: Hareket Ordusu. Yekûn silahlı asker sayısı, birçok kaynakta 40 bin civarı olarak belirtiliyor.
«
Hareket Ordusu’nun başına Mahmut Şevket Paşa’yı monte ettiler. Ordu komutanı bir nevi kukla gibiydi. Esas işi sevk ve idare eden, beş kişilik “Kurmay Heyeti” idi. Başlarında da Kolağası-Yüzbaşı rütbesiyle Mustafa Kemal vardı.
Bu arada, beş kişilik heyette bulunanların tamamı Selânik doğumludur. Heyet, 1856 Bağdat doğumlu olan Mahmut Şevket Paşa’yı vitrine çıkararak onu paratoner olarak kullandı.
Selânik'ten yola çıkan Hareket Ordusu, 23 Nisan günü İstanbul'un giriş kapısı sayılan Yeşilköy'e vardı. O zamanki ismi Ayastefanos.
Ordunun komuta heyeti, aynı gün, Âyân ve Mebûsan Meclisi [Meclis–i Millî] üyelerinin Yeşilköy’de toplanmasını istedi. Meclis Başkanı Talat Paşa’nın inisiyatifi ile, bütün Osmanlı’yı temsil eden Meclisler, kendi başına hareket eden Hareket Ordusu’nun bir nevi ayağına gelmiş oldu.
Ve, işte 23 Nisan günü, darbeci askerlerin ayağına gelen Millî Meclis’e şu brifing verildi:
- Hareket Ordusu, gece saatlerinde şehir merkezine girecek. Nümayişi bastırıp isyancıları te’dip edecek. Karşı gelenleri öldürmekten çekinmeyecek. Sıkıyönetimin ilân edilmesiyle birlikte ordu idareye el koymuş olacak. Sultan Abdülhamid’i tahttan indirip gerekirse onu da sorgulayacak. Adı isyana karışan kim varsa, tamamı tutuklanıp askerî mahkeme eliyle en ağır cezaya çarptırılacak.
Evet, işte 1909'un 23 Nisan'ında Millî Meclisin Hareket Ordusuna tâbi olmasıyla birlikte tasarlanan, düşünülen, konuşulan ve aynı gün tatbik sahasına konulan meseleler bunlardı. Bu da gösteriyor ki, o 23 Nisan günleri tesadüfî değildir.
.1 Mayıs 2025, Perşembe
Günün tarihî notlarında bakarken, tarihteki 1 Mayıs’larda önemli pekçok hadisenin vuku bulduğunu gördük.
Bunlardan sadece bir tanesi üzerinde durmak yerine, birkaç tanesini sıralamayı düşündük. İnşaallah bunlar da istifadeye medar olur diyerek, yine kronolojik sıralamaya göre kısa kısa notlar hâlinde takdim edelim.
«
1 Mayıs 1390: Osmanlı Padişahı Sultan Yıldırım Bayezid, Manisa’nın fethini başarıyla tamamladı.
1 Mayıs 1773: Osmanlı-Rus Savaşını bir fırsat olarak değerlendiren Mısır Kölemenlerinden Cin Ali Bey, İstanbul’daki merkezî otoriteye karşı baş kaldırdı. Ne var ki, bilâhare üzerine gönderilen kuvvetlere karşı duramayarak, Osmanlı’ya hem yaralı hâlde mağlûp oldu, hem esir düştü. İsyanın cezası olarak da, kafası kesilmek sûretiyle idam edildi.
1 Mayıs 1917: Birinci Dünya Savaşı başlarında Rus-Ermeni ittifakı tarafından işgal edilen Muş, bu tarihte düşman işgalinden kurtulmuş oldu.
1 Mayıs 1925: Kıbrıs adasını 1914’te tek taraflı olarak ilhak eden İngiltere, Lozan Antlaşması ile de bu kararı Türkiye’ye kabul ettirdi. Bu sömürgeci devlet, daha sonra adayı bir İngiliz kolonisi hâline getirdi ve tayin ettiği valilerle burayı idare etmeye başladı.
1 Mayıs 1941: İkinci Dünya Harbinin tehlike arz etmesi sebebiyle, Trakya’da kısmî seferberlik ilân edilmesinin yanı sıra, İstanbul da kısmen boşaltılmaya başlandı.
1 Mayıs 1948: Sedat Simavî’nin sahibi olduğu Hürriyet gazetesi yayın hayatına başladı.
1 Mayıs 1961: İzmit Kâğıt Fabrikasında yangın çıktı. Demiryollarına kadar yayılan alevler, rayları eritti.
1 Mayıs 1964: TRT’nin kuruluşu. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), bu tarihte çıkarılan bir kanunla, resmî kuruluşu tamamlanmış oldu.
1 Mayıs 1969: Yargıtay Başkanı İmran Öktem öldü. Cenaze merasimi olaylı geçti. Yargıtay Başkanlığı yapmış olan İmran Öktem’in cenazesine Başbakan İsmet İnönü de katıldı.
Öktem, 1966’daki adlî yılın açılışında Said Nursî’yi suçlamış, 1968’de daha ileri giderek “Tanrıyı insanlar yarattı” diyecek kadar ölçüsüz lâflar etmişti. İnfialin mühim sebebi buydu.
Öktem’in tabutu, Ankara Maltepe Camii’ne götürülürken, ortam iyice gerilmeye başladı. Cami cemaatinden hiç kimse onun cenaze namazına katılmak istemedi. Cemaat gibi imamlar da aynı durumdaydı. Nitekim, imamlardan hiçbiri onun cenaze namazını kıldırmak istemedi. Bunun üzerine, çevreden uyduruk bir imam bulundu; fakat, yine de elektrikli didişmenin önüne geçilemedi.
Netice itibariyle, İmran Öktem için huzur ve huşû içinde bir dinî merasim yapılamadan, cenazesi götürülüp defnedilmiş oldu.
1 Mayıs 1970: Yeni Türkiye Partisi eski Genel Başkanı Diyarbakır milletvekili Yusuf Azizoğlu vefât etti. Vefatı şüpheli bulunan Azizoğlu, milletvekili olmadan önce Silvan ilçesinde hem Başhekimlik yaptı, hem de belediye başkanlığı.
1 Mayıs 1977: DİSK’in (Devrimci İşçi Send. Konf.) hâdiseli Taksim Mîtinginde en az 25 kişi öldü, pek çok kişinin de yaralandığı tesbit edildi.
1 Mayıs 2009: İşçi Bayramı olarak bilinen 1 Mayıs, darbe cuntası olan Millî Güvenlik Konseyi tarafından 12 Eylül döneminde resmî tatil olmaktan çıkarılmıştı. 1 Mayıs, 2009’da “Emek ve Dayanışma Günü” adı altında tekrar resmî tatil olarak kabul ve ilan edilmiş oldu.
.7 Mayıs 2025, Çarşamba
Tarihin hiçbir döneminde “Türk Dünyası Birliği” kurulmuş değil. Aksine, eski Türk devletleri büyüdükçe ekseriyetle “Doğu-Batı” diye bölünmüşler: Doğu-Batı Karahanlılar, Doğu-Batı Göktürkler, Asya ve Avrupa Hunları, Büyük ve Anadolu Selçukluları, vd.
Buna mukabil İslâm Birliği fikri ise, harikulâde bir dehâ ile kurulmuş ve yaklaşık dört yüz sene müddetle (1517-1917) hayatiyetini sulh ve selâmet içinde devam ettirmiştir.
Bazı kimseler için Büyük Türk Dünyasını hedef alan “Turan ülküsü” en büyük idealdir. Bu kesimin bazı mütedeyyin fertleri “Önce Türk Birliği, sonra İslâm Birliği” fikrini dillendiriyor.
Oysa ki, bu iki birlikten birincisi hayalîdir, farazîdir; yani bir ütopyadan ibarettir. İkincisi olan İttihad-ı İslâm ise, Sultan Selim zamanından itibaren ayniyle vâki olmuştur. Mâlum, “Bir şey vâki ise, o şey mümkündür” sözü, içinde muhkem bir prensibi barındırıyor.
«
Bir asır önce olsaydı, milliyet fikri olabilirdi; bu bir tesir icrâ eder, bir kıymet ifade edebilirdi. Ama, artık milliyet (ırk-etnisite) asrı geçiyor. Sosyalizm, Bolşevizm milliyet fikrini kırıyor, dünyayı istilâ ediyor.
Hem, şu da var ki: Devletler-milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Devletler-milletler mücadelesi, yerini fikirler ve sınıflar mücadelesine bırakıyor.
Kezâ, insanlık âleminde esirlik gibi ecirlik (sabit maaşlı) devri de bitiyor, serbestiyet ve mâlikiyet devri geliyor. Yani, herkes yaptığı-çalıştığı için, bir şekilde sahibi veya hissedarı da olmak istiyor.
«
Kemalist Türkçüler başta olmak üzere, Hz. Bediüzzaman’ı vaktiyle dinlemeyen, onu anlamayan, yahut anlamak istemeyenler, tam bir asır müddetle “İslâm Birliği” fikrini terk edip şu “menfî milliyet” fikriyle bu vatanda ha babam-de babam patinaj yapıp durdular. Bu meyanda bir arpa boyu yol almamakla beraber, sonunda zincirleri kopardılar. Lastikleri parçaladılar. En nihayet suyu da kaynatıp ana motoru iflasın eşiğine getirdiler.
Bu acı gerçeğe hâlâ inanmayanlar varsa, Kıbrıs ile ilgili son gelişmeleri lütfen şöyle dikkatli bir araştırsınlar. Bütün Türkî Cumhuriyetlerinin “Türk Kıbrıs” yerine “Rum Kıbrıs”tan yana nasıl açıkça tercih haklarını kullandığını gözleriyle görsünler. Keza, Filistin yerine İsrail ile daha yakın durduklarını da…
Ne gariptir ki, Türkiye’nin elli sene önce şehitler vererek Kıbrıs’ta aldığı yerler (Maraş bölgesi gibi) hakkında “Burası bizimdir; istediğimiz şekilde tasarruf ederiz” diyemediği gibi, KKTC’ni kabul ettirme yönünde de diplomatik hiçbir başarıyı gösteremedi. Öyle ki, “kanımız da bir, canımız da bir” dediğimiz, yahut “İki devlet, tek millet” diye iftiharla bağrımıza bastığımız Türkî devletlerden hiçbiri kırk küsûr yıllık KKTC’yi hâlâ tanımış değil. Bu gidişle, tanıyacak gibi de değiller. Çünkü, onlar için bile “Avrupa Birliği”nin avantajları, Türk Birliğinden daha tatlı, daha yahşi geliyor.
Evet, bu son gelişmeler, Hz. Bediüzzaman’ın söylediklerini harfiyyen tasdik ettiği gibi, asrımızın da milliyet asrı olmadığını kör gözlere dahi göstermiş oldu.
«
Türkiye’nin hem içerideki nizam için, hem dışarıdaki itibar açısından sahip olduğu ve isterse tam sahip olabileceği en büyük sermaye, kısmen Arapça ve ekseriyeti Türkçe lisânı ile telif edilmiş olan Nur Risaleleridir.
Risale-i Nur, Kur’ân’ın malı ve onun hakikî bir tefsiri olduğu için, hep Türkiye’de yaşayan unsurların, hem de bütün İslâm dünyasının ortak paydası olmaya adaydır. Üstelik, buna hem lâyıktır, hem de herkesi tam tatmin edecek ilme, irfana ve kudsiyete maliktir.
Bu meyanda söyleyecek daha çok şey var. Ama, köşe hacmi dolduğu için, Hz. Bediüzzaman’ın çok iştihar etmiş iki vecizesini iktibasla şimdilik iktifa edelim.
1. Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve imandır.
2. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslâmdır.
.8 Mayıs 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ: 7-9 Mayıs 1935-1972
Siyaset, bu zamanda yalana çok revâç verdiği gibi, vefâyı da büyük çapta törpüleyerek nankörlüğe zemin hazırladı.
Ama az, ama çok her partide yalana rastlamak mümkün. Aynı şekilde, mebzul miktarda vefâsızlığı, nankörlüğü görmek de…
Şu var ki, vefâsızlıkta birinci sırada gelen siyasî oluşum Halk Partisidir. (*)
Evet, Halk Partisi (CHP), vefasızlıkta liderdir ve asırlık şampiyondur. O meselede, diğerlerinin hiçbiri bu partinin eline su dökemez ve onun “vefasızlık şampiyonluğu”nu elinden alamaz.
Bu dikkat çekici noktanın herhalde şüpheye hiç yer bırakmayacak netlikte bir izahının yapılması gerekiyor. O halde, biz de sırasıyla bu partinin halef-selef başkanlarına ve liderlik bazında partinin nasıl el değiştirdiğine kısaca bakmaya çalışalım.
*
Bilindiği gibi, Halk Partisinin kurucu Genel Başkanı Mustafa Kemal Paşa’dır. Onun halefi olarak yerine geçecek kişi ise, M. İsmet Paşa’dır.
Tek parti döneminde biri CB, diğeri BB makamında olmak üzere, aralıksız şekilde tam 12 sene (1925-37) birlikte çalıştılar. 1937 yılı sonlarında araları bozulmaya başladı. Ciddî manada şahsî meselelerde anlaşmazlığa düştüler. Kemal Paşa’nın isteği üzerine, İsmet İnönü Başbakanlıktan istifa etmeye mecbur kaldı. Haliyle kırgın ayrıldılar ve ömürlerinin sonuna kadar da dargın kaldılar. Her ne ise…
1 Kasım 1937'de Parti Genel Sekreterliğine ve Başbakanlık makamına İktisat Vekili Celal Bayar getirildi. İkinci Dersim Operasyonu Bayar’ın Başbakanlığı döneminde yapıldı.
Mustafa Kemal, siroz hastalığı sebebiyle Ankara’dan İstanbul’a geldiği zaman, İsmet Paşa ile aralarındaki küslük devam ediyordu. M. Kemal, ölümcül hastalığı sebebiyle aylarca Dolmabahçe Sarayı’nda yattığı tâ 10 Kasım 1938 gününe kadar da, İsmet Paşa onun ziyaretine hiç gelmediği gibi, İstanbul’a dahi gelmedi, ya da (Can Dündar’a göre) sûikast korkusundan dolayı gelemedi.
Netice itibariyle, Halk Partisi’nin birinci ve ikinci genel başkanları bu dünyada birbirine küs gittiler, kırgın ve dargın ayrıldılar.
Ara notu: 1937-39’da Halk Partisinde halef-selefi olan İnönü ile Bayar da birbirine kırgın-dargın gittiler.
Önemli bir ara notu da şudur: 9 Mayıs 1935’de yapılan 4. Kurultayı’nda radikal bazı kararlar alındı: “Altı ok” ilke olarak kabul edilerek Anayasa’ya konuldu. “Fırka” tabiri terk edildi, yerine “parti” tabiri getirildi. Kemalizm resmî doktrin olarak kabul edilerek şu ifade kullanıldı: “Partinin takip ettiği bütün esaslar Kemalizm prensipleridir.”
*
Halk Partisi’nin ilk reisleri arasındaki küslük-kırgınlık-dargınlık şeklinde yaşanan vefasızlık hâli, hiç sekmeden günümüze kadar devam etti.
Meselâ, 7-8 Mayıs 1972’de yapılan 5. Olağanüstü Kurultayında, Bülent Ecevit ile İsmet İnönü'ye ait iki "Parti Meclisi Listesi" yarıştı. Ecevit’in listesi kazandı. İnönü, 5 Kasım 1972’de CHP Genel Başkanlığı için yapılan kongreyi de kaybedince, âdeta dünyaya küsercesine radikal kararlar aldı: Hem elli yıllık partisinden, hem mebusluktan, hem siyasetten istifa etti. Bir sene sonra gelen ölüm tarihine kadar da Ecevit ile küskün-kırgın kalarak gitti.
Tabiî, aynı vefasızlık hali Ecevit ile haleflerinin de başına geldi: Ecevit Baykal’a, Baykal Kılıçdaroğlu’na kırgın gitti. Kılıçdaroğlu da “Sırtımdan hançerlediler” diyerek CB aday adayı İmamoğlu ile CHP Genel Başkanı Özel’e kırgın halde.
Öyle anlaşılıyor ki, “vefasızlar parisi”nin kaderi böyle: Bu garip durumun sebebi, muhtemelen mahiyeti itibariyle “tam dünyalık” bir parti olup, günahının da çok kadar ağır basmasından dolayı olsa gerek. Onun için “Bu asil Türk milleti”, o partiye kat’iyyen tek başına iktidar olma şansını-imkânını-kredisini vermiyor.
***
(*) CHP resmî olarak 11 Eylül 1923’te ilk kurulduğunda (“9 Eylül” sonradan uyduruldu), bu partinin ismi Halk Fırkası idi. 17 Kasım 1924’te Karabekir Paşa’nın liderliğinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurulacağını haber alır almaz, Halkçılar hemen ön almak için partilerinin ismine Cumhuriyet kelimesini eklemlediler. Üstad Bediüzzaman, bu parti için bilhassa “Halkçılar” ifadesini kullanır da, parti ismine sonradan eklenen “Cumhuriyet” tabirini leffen kullanmaz.
.
Kudüs’ün el değiştirmesi
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
12 Mayıs 2025, Pazartesi
Günün Tarihi: 12 Mayıs 1949
Kudüs’ün kalbinde yer aldığı Filistin toprakları, tarih boyunca defalarca el değiştirmiş. Son olarak, 12 Mayıs 1949’da sahada-meydanda değil de, BM çatısı altında aynı topraklar üzerinde bir Yahudî devleti olarak İsrail’in kurulması resmiyete bağlandı.
Bir devletin bu şekilde kurulması, yani masa başında resmiyet kazanması, insanlık tarihinde ender görülen bir vakıadır. İsrail devletinin BM marifetiyle uluslararası statü kazanması, özellikle İngilizlerin çabası ve İngiltere’nin öncülük etmesiyle gerçekleşti.
«
14 Mayıs 1948’de mandacı İngiltere’nin bölgeden çekilmesinin hemen ardından İsrail bağımsızlığını ilân etti. Yaklaşık bir sene sonra da (12 Mayıs/bugün) BM’nin bağımsız ve egemen bir üyesi olma statüsünü kazanmış oldu.
«
Kudüs ve merkezinde yer almış olduğu Filistin coğrafyası, tarihte mükerrer defalar el değiştirmiş, farklı farklı din ve etnisiteden kimseler burada hâkimiyet tesis etmişlerdir.
Şimdi, fetihler, işgaller, istilalar şeklinde yaşanan bu el değiştirme hikâyesine şöyle kısaca bir nazar gezdirelim.
Kudüs, İslâm tarihinde ilk olarak Hz. Ömer’in 638’deki Yermuk Zaferinden sonra bir İslâm beldesi hâline geldi. Bu statü, asırlarca devam etti. Tâ ki, 1099 yılında yaşanan I. Haçlı Seferine kadar. Bu tarihte sonra, Kudüs Müslümanların hakimiyetinden çıktı, Hıristiyanların eline geçti. Hatta, Kudüs’te bir Hıristiyan Krallığı kuruldu.
88 yıl süren bu krallık zamanında, Kudüs ve çevresindeki Müslüman ahaliye yapılmayan baskı, zulüm, işkence neredeyse kalmadı. Defalarca katliâm vâkası yaşandı.
Kudüs’te dayanılmaz boyutlara çıkan zulümler, Sultan Selâhaddin’in tarih sahnesine çıktığı zamana kadar âdeta kesintisiz şekilde devam etti.
Selâhaddin-i Eyyûbî hakkında müstakil bir biyografik eser yazan Namık Kemâl, “Evrak-ı Perişân”da ondan şöyle bahseder: “Binlerce Müslüman sultanı içinde, Asr-ı Saadet hariç, üstünlüğü ve büyüklüğü itibariyle Selâhaddin’e müsavî [eşit] olanlar, topu topu on-on beş nadir kişiden ibarettir.”
Üstad Bediüzzaman’ın da, Divan-ı Harb-i Örfî isimli eserde şu ifadesi yer alıyor: “…Şeriat-ı garra müsavatı ve adaleti ve hakikî hürriyeti, cem-i revabıt ve levazımatıyla câmidir. İmam-ı Ömer (ra), İmam-ı Ali (ra) ve Salâhaddin-i Eyyubî âsârı (icraatı) bu müddeaya delil-i alenîdir.”
«
Selâhaddin-i Eyyubî, Filistin ve Kudüs için vermiş olduğu mücadelelede büyük bir muzafferiyet kazandı: 1187.
Aslında sadece Kudüs ve Filistin’de değil, Ortadoğu coğrafyasının birçok merkezinde (Trablus, Akka, Nasıriye, Taberiye, Beyrut…) yerleşmiş ve buralarda hâkimiyet tesis etmiş olan Haçlılarla yapılan 88 yıllık mücadele, 1187’de senesinde bitme noktasına geldi. Zira, bölgede güçlü bir İslâm devletini (Eyyubî Devleti) kurmaya muktedir olan Sultan Selâhaddin, Haçlıların ihlâl etmiş olduğu ateşkes (mütareke) anlaşmaları sebebiyle, bunların tek tek hesabını sormaya yöneldi.
Suriye’nin Taberiye şehrindeki karşılaşmada ise (4 Temmuz’daki Hittin Savaşı), birleşik Haçlı kuvvetleri Sultan Selâhaddin’in karşısında dize geldi.
Hiç vakit kaybetmeyen Sultan Selâhaddin, var gücüyle Kudüs’e yüklendi. İslâm ordusu, kendisinden kat-bekat kalabalık durumdaki Haçlı ordusunu Kudüs’te de kesin bir mağlûbiyete uğrattı. Buradaki Latin Krallığına son verildi ve Kudüs yeniden fethedilmiş oldu.
«
Tarih seyri içinde defalarca fetih ve işgal vak’alarına sahne olan Kudüs, en uzun süren huzur ve sükûn devresini 1517-1917 tarihleri arasındaki 400 yıllık süre içinde yaşadı.
Dünyada İslâm birliği’nin mimarlarından olan Yavuz Sultan Selim, Kahire’den sonra Filistin’e yöneldi ve 30 Aralık 1517’de Kudüs’e girerek burayı yeniden fethetti. Bu mübarek ve mukaddes fetih, huzur ve sükûn içinde tam dört asırlık bir ömür sürdü.
«
Kudüs, I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, bilhassa 1917 yılı sonlarında İngilizlerin işgaline uğradı. İngilizler, diğer Filistin toprakları gibi Kudüs’ün idaresini de kademeli şekilde Yahudîlere transfer ettirecek sinsî bir politika izledi.
Ve, yüz yılı aşkın süredir devam ede gelen çileli “Kudüs Davası”, bir başka ifade ile “Filistin Sorunu”, bölgedeki “İngiliz siyaseti” sayesinde âdeta kangrene dönüşmüş vaziyette.
.
Hakikî tarihin şahitliği
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
26 Mayıs 2025, Pazartesi
Değerli bir ağabeyimiz tarafından tarihle ilgili bize uzunca bir metin gönderildi. Ağırlıklı olarak Osmanlı tarihine dair; ama, yanlışlarla doğruların alabildiğine karıştırıldığı bir metin.
Sahibi-yazarı belirtilmemiş olan bu karmaşık metnin okunup tarafımızdan gerekli değerlendirmelerin yapılması isteniyor.
Biz de baktık, okuduk. Okurken canımızı sıkan bir dizi yalan-yanlışlara rağmen, yine de kendi bilgi ve bakış açımıza göre bir değerlendirme yapmaya çalışalım inşallah.
«
İnternette bir hayli dolaştırılan ve çokça paylaşıldığı anlaşılan söz konusu metin, “Osmanlı Devletini 1299 yılında Oğuz Türklerinin Kayı Boyu kurmuştur” ifadesiyle başlıyor.
Ardından teknik bazı bilgiler sıralanıyor. Özetle: “1579’a kadar yükselme, bu tarihten 1699’a kadar duraklama, bu tarihten 1919’a kadar da gerileme dönemleri yaşanmış ve yıkılmıştır” ifadesi kullanılıyor.
Teknik detaylar, tarihçiler ve araştırmacılar tarafından tartışmalıdır. Biz burada o tartışmalara girmiyoruz. Yalnız burada şu bilgiyi netleştirmekte fayda var: Osmanlı Saltanatının bitiş tarihi 1919 değil, kesin ve de resmî bilgi olarak 1 Kasım 1922’dir.
«
Şimdilik yazanı bizce meçhul olan o yazı metnindeki asıl fecaat şu ifadelerle başlıyor:
“Gerçekte iki farklı Osmanlı var. Halifeliğe kadar olan Osmanlı (1299-1517) ve Halifelikten sonraki Osmanlı.”
Ana fikri “Hilâfete muhalefet”, hatta düşmanlık üzerine kurulu olan bu yazı şöyle devam ediyor: “1517 tarihinde Halifeliğin alınmasından sonraki Araplaşan Osmanlı… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca Osmanlı…”
Sadece Hilâfetle, Araplarla, Kürtlerle değil, İslâm dini ile de arası hiç iyi olmayan bir zihniyetin mahsulü olan yazıda, ayrıca “Türkler için her şey güzel gidiyordu; ta ki, Halifelik sevdasına düşülene kadar” şeklinde bir ifade kullanılıyor ki, bu asıl niyeti daha da açığa çıkarmış oluyor.
Devamında, hakikatle ve tarihî gerçeklikle hiç bağdaşmayan bir dizi saçmalıklar sıralanıyor. Meselâ “Yavuz Sultan Selim’in akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlisî” ifadesi kullanılıyor ki, okuyunca “Yok deve…” demekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi.
Bir kere, İdris-i Bitlisî “Şeyh” değil. Âlimdir, tarihçi ve diplomattır. İstanbul’a da İran’dan Şah İsmail’in elçisi olarak geldi. Ondan (1501) önce de Özbek Hanlığında görevli bir bilgin idi. Bir diğer nokta, İdris-i Bitlisî, Sultan Selim’in akıl hocası değil, Kürt aşiretlerinin Osmanlı’ya entegrasyonu için üstün gayret sarf eden bir danışman ve diplomat hüviyetini taşıyan itibarlı bir şahsiyettir. Daha sonra da, beyitlerle “Heşt Behişt” isimli Osmanlı tarihini yazmıştır.
Osmanlı Devletine ve Türk milletine büyük hizmeti geçen bu şahsiyet, Kemalist fikirli kimseler tarafından takdir edilmek bir yana, neredeyse dışlanıp tekdir ediliyor.
«
Şimdi “yalancı tarih”i konuşturmaya devam etmek yerine “hakikî tarih”in şahitliğine bakalım. Zira “Hakikî vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru şahittir.”
Yazarı meçhul o mahut yazıdaki iddiaya göre, Osmanlı yönetimi Hilâfeti devralmakla koca devleti çöküşe ve batmaya doğru götürmüştür. Şayet “Hilâfet” yerine “Türklük” esas alınsaymış, koca imparatorluk öyle erken batmazmış. Falan-filan…
El-insaf yahu! Acaba hangi Türk devleti var ki, Osmanlı gibi 624 sene bir ömür sürdü. Bırakın altı yüzyılı, Hilafetten sonraki Osmanlı’nın ömrü bile 400 seneyi aşkındır. Acaba, Hilafetsiz başka hangi Türk devleti var ki, birlik-bütünlük halinde 400 yıl yaşayabildi? Hunlar mı? Göktürkler mi, Avarlar mı, Hazarlar mı, Uygurlar mı, Karahanlılar mı, Gazneliler mi, Büyük Selçuklu mu, Anadolu Selçukluları mı? Harezmşahlar mı, Altınordu mu, Timur mu, Babür mü, hangisi?
Osmanlı’nın tam aksine, bu Türk devletlerinden hangisi biraz büyümüş ise, bir süre sonra kendi arasında bölünmeye başlamışlardır. Misâl: Büyük Hun-Batı Hun-Avrupa Hun-Ak Hun, Doğu Göktürk-Batı Göktürk, Doğu Karahan-Batı Karahan, Büyük Selçuklu-Anadolu Selçuklu, vesaire…
Bütün bunlar gösteriyor ki, tek hanedan olan Osmanlı’yı altı asır müddetince payidar eden sır, İslâm kardeşliği ve İttihad-ı İslâm potasında kendini erittiği gibi, sair Türk, Kürt, Arap, Arnavut, Boşnak, Pomak ve sair unsurların da aynı potada erimesine öncülük etmesiydi.
Kaldı ki, Osmanlı’nın batması, zahirî sebebe göre bozuk İttihatçıların Türkçülük-Turancılık ütopyası olmuştur. İstiklâl Harbinin kazanılmasında ise, tâ 1923’ün sonuna kadar da İslâma-Kur’ân’a hizmet ve Hilafeti muhafaza düşüncesi hâkim olmuştur. Hatta, yeni devletin Türkiye Cumhuriyetinin dini bile İslâm idi. (Bkz: 1924 Anayasası 2. Madde.)
Tarihte en büyük iftihar vesilemiz olan din ve İslâm kardeşliğinin yerine tutup Batı emperyalistlerinin moda ve ahlâkını yerleştirmeye kalkışmak, şüphesiz dine de, tarihe de, millete de bir ihanet hükmüne geçer. Hatta, ülkeyi iç savaşa dahi sürükletebilecek bir ihanet ve cinayet hükmüne geçer.
Şüphesiz cevap verilecek daha başka itiraz noktaları da var; ancak, asıl maksadın anlaşıldığı kanaatiyle şimdilik nihayet veriyoruz.
.
Darbeciler hem zalim, hem yalancı
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
27 Mayıs 2025, Salı
Bundan 65 sene önce (27 Mayıs 1960) bugün bir cunta tarafından hem orduya, hem demokrasiye darbe yapıldı. Ardından, Demokratlar cezalandırılıp katledildi. Bu hadise, yakın tarihimizin kanlı ve kara bir lekesidir.
Darbeden 3 gün sonra (30 Mayıs gecesi), Ankara’daki Harp Okulu’nda İçişleri Bakanı Namık Gedik, işkence ile öldürüldükten sonra, okulun yüksek penceresinden aşağı atılarak cinayete “intihar süsü” verildi. Aslında, bu hadise tek başına bile darbecilerin nasıl hem zalim, hem yalancı olduğunu ispat ediyor.
(Cinayetin şahidi, aynı binada göz altında tutulan DP İskenderun İlçe Başkanı Edip Yangın; cinayeti teyid eden ise DP milletvekili Şeyh Said’in torunu Abdülmelik Fırat.(Ayrıca Bkz: Mehveş Evin). 12 Mart 2009 tarihli Akşam gazetesinde, cinayetin şahidi olarak dedesi Muhiddin Güven ile yedek subay öğrencisi Fehmi Yücel’in isimlerini veriyor.)
Zalim darbecilerin yalan yere uydurdukları “Namık Gedik intihar etti” haberine inanmak isteyen dindar bazı siyasîler var ki, onların da günahı-vebâli büyüktür.
«
Uyduruk Yassıada Mahkemesi, göstermelik bir yıl süren duruşmaların ardından 3 güzide vatan evlâdının idamına karar verdi. İnfazlar 1961 yılı Eylül ayının ortalarında yapıldı.
Darbecileri zulme teşvik eden uydurma gazete haberleri.
Mahkemesiz olarak Yassıada’da 9 kişinin daha ölümüne sebebiyet verecek işkencelerde bulunuldu. Bunların arasında şu isimler var: Sağlık Bakanı Dr. Lütfi Kırdar, Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, Afyon milletvekili Gazi Yiğitbaşı, İstanbul milletvekili Yusuf Salman, Başbakanlık Müsteşarı Lütfü Şaylan, Emekli General ve Bakan Yümni Üresin, emekli Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay, eski Savunma Bakanı Kenan Yılmaz.
Bunları da hesaba kattığımızda, “Demokrasi Şehitleri”nin sayısı 14’ü buluyor. Yüzden fazla Demokrat Parti mensubu da, Yassıada cehenneminden âdeta yarı canlı bir şekilde kurtuldu. Kısa süre sonra da bir çoğu işkence yaraları, organ yetmezliği ve sair hastalıklar sebebiyle vefat etti. Meselâ, MEB Tevfik İleri () onlardan biridir.
«
O zamanki “Darbe Cuntası”nın birkaç ayağı vardı: Asker, siyaset, bürokrat ve medya ayağı.
Askeriyede, sağcı-Türkçü kanadın başında Albay Alparslan Türkeş, solcu-Atatürkçü kesimin başında ise Kor. Cemal Madanoğlu bulunuyordu. Bunlar, Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun Paşa’yı derdest ettirerek, onun bütün rütbelerini söktürdüler, daha sonra da yüzlerce DP’lilerle birlikte Yassıada cehennemine sevk ettiler.
Cuntanın siyaset ayağını, perde gerisinde duran İsmet Paşa temsil ediyordu. Nitekim, 1961 yılı sonunda yapılan genel seçimlerin ardından, kabineyi kurmakla İsmet İnönü görevlendirildi. Ona Başbakanlık makamı peşkeş edildi.
Darbe Cuntasının bir de medya ayağı vardı ki, darbeyi alkışlayan bazı gazeteler, aslında tâ aylar öncesinden başlattıkları yalan haber furyasıyla genel havayı zehirlemişlerdi. Meselâ, DP iktidarının teşviki ile devrimci gençlerin kıyma makinasından geçirilerek cesetlerinin toz haline getirildiği şeklindeki uyduruk haberler manşetten veriliyordu. Doğrusu, demokrasi adına tam bir utanç tablosuydu, o günlerin gazete manşetleri.
.
Rumeli’nin fethi
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
28 Mayıs 2025, Çarşamba
Günün Tarihi: 28 Mayıs 1352
Rumeli’nin fethi, İstanbul’un fethinden yaklaşık yüz sene evvel başladı. Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı akıncılarının Gelibolu kıyılarına ilk geçişlerine dair 28 Mayıs 1352 tarihi başlangıç olarak kabul edilir. Biz de bu yazıda o dönemi anlatmaya çalışalım.
«
Cenab-ı Hak, Kur’ân’a hürmetkâr bir hanedana mensup olan Osman Gazi’ye küçük bir beyliği büyük ve cihangir bir devlete dönüştürmeyi nasip etti. Namık Kemâl’in Hürriyet Kasidesindeki ifadesiyle:
Biz ol al-i himem erbab-ı cidd û içtihadız kim,
Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.
Osmanlı Devletini 1299’da Söğüt’te kurmaya muvaffak olan Osman Gazi (1258-1326) zamanında, sırasıyla Domaniç, Koyunhisar, Karacahisar, Bilecik, Yarhisar, İnegöl, Yenişehir, Mekece, Akhisar, Geyve, Gölpazarı ve Mudurnu fethedildi.
Osman Gazi’den sonra Osmanlı tahtına oturan oğlu Orhan Gazi (1281-1362), babasından devraldığı ülkenin sınırlarını birkaç misli daha genişleterek devlete devlet kattı. Bursa, onun zamanında açılıp gülzâr oldu. Malum, babasının vasiyeti vardı: “Ey oğul! Bursa’yı aç, gülzâr eyle” diye…
Bursa’nın ardından sırasıyla İznik ve Gemlik gibi tarihî ve stratejik değeri yüksek merkezler de yine Orhan Gazi zamanında fethedilerek Osmanlı mülküne katılmış oldu.
Bir de, Osman Gazi’nin torunu, Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Gazi (1306-1357) var ki, başta Rumeli’ye geçiş olmak üzere, onun yaptığı fetihler dillere destan olup asırlarca berdevam eyledi.
«
Süleyman Gazi (Şezâde Süleyman, Süleyman Paşa) Anadolu’da büyük yararlılıklar göstermiş bir şahsiyet. Onun Rumeli’yi geçişini kolaylaştıran sebeplerin başında şunlar geliyor:
1. Balkanlar’da başlayan ve bitmek bilmeyen etnik ve mezhep taassubuna dayanan çekişmeler, çatışmalar.
2. Bizans İmparatorları tarafından, Sırp ve Bulgar kuvvetleriyle yaşadıkları savaşlarda Osmanlılardan yardım talebinde bulunması ve bu yardımların yeterince yapılmış olması.
3. Gelibolu bölgesinde yönetici konumunda olan bazı Bizans tekfurlarının gizliden Müslüman olup, Rumeli’nin fethi için Osmanlı kuvvetlerini bölgeye dâvet etmesi.
«
Gazi Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, kendinden gayet emin bir şekilde 28 Mayıs 1352’de Anadolu'dan Rumeli topraklarına kararlı bir geçiş yaptı.
Çanakkale Boğazı üzerinden Rumeli'ye ayak basan Osmanlı gaza ve cihad birlikleri, ilk etapta Gelibolu yarımadasına yerleşti. Komutanlardan Ece Beyi fetih hizmetleri için bu bölgede bırakan Süleyman Paşa, yanına aldığı akıncı birlikleriyle Rumeli'nin içlerine doğru ilerlemeye devam etti. (Not: "Eceâbât" ismi buradan geliyor.)
Hayatı boyunca zaferden zafere koşan "Rumeli Fatihi" Gazi Süleyman Paşa, kendisinden evvel Rumeli'ye geçiş yapanlar gibi geri dönmeyi hiç düşünmedi. Onun niyeti, gittiği yerlerde esaslı fetihlerde bulunmak ve oraları kalıcı eserlerle donatmak, mâmur etmekti. Nitekim, öyle yaptı. Fethettiği yerlerde mescidler, medreseler inşa ettirdi.
İşte bundan dolayıdır ki, yüzlerce yıldır Bolayır'daki mezarı başında rahmetle anılıyor. Aynı rahmet duaları Süleyman Paşa gibi, arkadaşları Gazi Yakup Bey ve Ece Bey için de okunuyor.
Son bir nokta: Erken yaşta vefat eden vatan ve hürriyet şairi Namık Kemâl’in (1840-1888) mezarı da yine aynı mevkide, yani Bolayır’da bulunuyor. Allah cümlesine rahmet ve mağfiret eyleye…
.
Mukaddesat, dünyaya alet edilmez
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
29 Mayıs 2025, Perşembe
Herkesin kendine göre mukaddes değerleri vardır. Cemiyetlerin, milletlerin de öyle.
Meselâ, dini ve mukaddesatı olmayan bir millet yaşamaz, yaşayamaz. Velev ki, o din batıl ve hurafelerle dolu olsa dahi, milletler ve topluluklar yine de ona bağlı kalarak yaşayabilir.
Misal: Hak din olan İslâmiyetin dışında ineğe, ateşe, güneşe, yıldızlara, put ve heykellere tapmış ve halen de tapmakta berdevam olan milletler, topluluklar var.
Bir misal de dahilden: Başlangıçta hiçbir dini kabul etmeyen Kemalistler, “Dinsiz bir millet yaşayamaz” gerçeği karşısında, bir süre sonra Kemalizmi din haline getirmeye başladılar. Behçet Kemal Çağlar’ın “Ata’ya Mevlit” şiiri bir dönem için revaçtaydı. Aynı dönemde bir adım daha ileri gidilerek, “Türk’ün ilâhı Atatürk” sözleri dolaşıma girdi. 1943 baskılı TDK’nın “Sözlük” kitabında ise, “Türk’ün dini Kemalizm” ifadesi açıkça yazılarak resmen de deklare edildi.
Netice itibariyle, mahiyeti ne şekilde olursa olsun “din ve mukaddesat” kitlelerin, milletlerin vazgeçilmez değerleridir. Ondan vazgeçtikleri andan itibaren, yok olmaya mahkûmdurlar. Nitekim, tarih boyunca yok olup giden birçok kavimler, cemiyetler, milletler vardır.
*
Bir yanlış, bir başka yanlışla telâfi edilmez. Bir günah, bir başka günahı işlemekle giderilmez.
Buna binaen, “siyaseti dinsizliğie âlet etme” cürmüne mukabil, tutup “dini siyasete âlet etme” cürmü işlenmez. Birinin alternatifi diğeri değildir. İkisi de hatadır, günahtır, cürümdür.
Türkiye’de bir dönem siyaset dinsizliğe âlet edildi maalesef. İslâmiyet adına ne varsa yasaklandı. Mushaf-ı Şerif, yasak kitaplar listesinin başına konuldu ve tek tek camilerden, medreselerden, hatta yer yer evlerden dahi toplatılarak ya imha edildi, ya da hurda kâğıt fiyatına bakallara “ambalaj kâğıdı” şartıyla satıldı. (Yıllar önce K. Maraş’ta benzer bir hadisenin görgü şahidiyle bizzat görüştük. Aynı yasaklardan dolayı Kur’ân’ı saklayanlarla Barla’da da görüştük.)
Yasaklanan sadece Kur’ân-ı Kerîm değildi; Kur’ân dersi vermek de yasaktı. Keza, Ezan-ı Muhammedî okumak, cenaze namazında olsun “Allahu Ekber” diye tekbir getirmek, hatta “Allah” demek dahi yasaklanmış durumdaydı.
*
Yukarıda ifade edildiği üzere, siyasetin dinsizliğe âlet edilmesi ne derece ağır bir vebal ise, dini dünyaya âlet etmek veya siyasete tâbi kılmak dahi aynı nisbette ağır bir vebali netice veriyor.
Siyaset yoluyla dine hizmet edilir; ama, din siyasî ve dünyevî maksatlar için malzeme olarak kullanılmaz.
Ne yazı ki, günümüzün bazı siyasetçileri ve bilhassa iktidar cenahında yer alan bazı politikacılar, bu noktada kural-kaide tanımadan, hatta çiğneyerek gidiyorlar. Yer yer siyasî toplantı ve merasimlerin içine, üzerinde resmî “hocalık kisvesi” bulunduğu halde, bazı imamları, yahut din görevlisi kimseleri getirip katıyorlar. Belirlenen hutbe konularında, aynı saikle sınırları zorluyorlar.
Unutulmasın ki, diğeri gibi zamanla bu dahi ters teper ve aleyhlerine döner.
Zira, her şeyin bir haddi-hududu ve nihaî bir sınırı vardır. O sınır aşıldığında, yahut ısrarla ihlâl edildiğinde, bu kez aşılması zor sıkıntılar zuhur etmeye başlar. Mâlumdur ki, derman bile haddi aşarsa dert getirir.
Cami içinde, yahut Cuma çıkışında camilerin önünde siyasî mesajlar vermek, hele hele taraflı propagandalarda bulunmak doğru değildir. Böyle şeylerin dinin özünde-ruhunda olmadığı kanaatindeyiz. Zira, medrese, cami, mescid ve sair yerler, umumun mukaddes malı olan ulvî mahallerdir. Bunların ve buraların hiçbir şekilde dünyanın siyasetine, hatta ticaretine âlet edilmemesi ve tâbi kılınmaması gerekiyor.
.
Onlar “İslâm şehidi” oldular
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
30 Mayıs 2025, Cuma
GÜNÜN TARİHİ: 30 Mayıs 1960
Demokrasiyi süngüleyerek vatana-millete ihanet eden 27 Mayıs Darbecileri, yüzlerce Demokrat şahsiyetin hayatını da zindana çevirdi. İleride darağacına gönderecekleri üç güzide devlet adamından önce, Ankara’da bir başka değerli şahsiyeti de katletmişlerdi.
O şahsiyetin ismi Dr. Namık Gedik’tir. İçişleri Bakanıydı. Darbenin 3. günü olan 30 Mayıs gecesi, onu işkence ile katlettiler. Sonra da “Gururuna yediremeyip intihar etti” diye, millete yalanın daniskasını yutturdular. Ona otopsi bile yapılmadan, daha cesedini ailesine dahi göstermeden, götürüp Karşıyaka Mezarlığında açılan bir çukura defnettiler. Yıllar sonra oradan alınıp Cebeci Asrî Mezarlığına nakl-i kubur yapıldı.
«
Evet, bugün merhum Namık Gedik’in vefat yıldönümü. Gözaltında tutulduğu Harp Okulu binasında onun nasıl bir muameleye tabi tutulduğunu, görgü şahitlerinin anlattıkları ışığında daha evvel detaylı bir şekilde yazdık.
Namık Gedik, Adnan Menderes ve arkadaşlarına çektirilen işkenceler ve yapılan idamların asıl sebebi, onların din-i İslâma, Kur'ân’a, Ezan’a yaptıkları hizmetleri olmuştur. Gerisi teferruattır.
Nitekim, Edip Yargı gibi görgü şahitlerinin anlattıklarına göre, Dahiliye Vekili Namık Gedik’e işkence çektirip hakaret edenlerin sözleri de, aynı sebebe dayanıyordu. Ona diyorlardı ki: “Sen ve senin gibi yüzünden irtica hortladı, gericilik hareketleri kuvvet kazandı.” Tabiî, onlara göre İslâmiyet irticaî ve gerici bir harekettir.
Burada, meselenin üzücü bir başka noktasına temas ederek, Menderes’in son sözlerine bir paragraf açalım. O nokta şudur: Darbecilere görünürde karşıymış gibi görünen bazı dindarlar, Namık Gedik’in katledilmesine âdeta sevinmiş gibi “İntihar etti” yalanına gönüllü olarak inandılar ve bu yalanı iştahlı bir şekilde yaymaya çalıştılar.
«
Darbeden sonra Yassıada’ya cebren götürülen Demokratlara türlü baskılar uygulandı ve bazı kısıtlamalar getirildi. Meselâ, aile efradıyla yaptıkları mektuplaşmalarda 50 kelime sınırı konuldu. 50 kelimeyi aşan kısımlar siliniyor, karalanıyor, anlaşılmaz hale getiriliyor.
Bütün bunlar, araştırmacılar tarafından belgeleriyle birlikte neşredildi. “Menderes’in Mektupları”, “Menderes’in Son Sözleri” gibi isimlerlerle insanın içini burkan metinler yayınlandı. Ayrıca, 1970’li yıllar Nazlı Ilıcak’ın önce Tercüman Gazetesinde tefrika edilip bilâhare yayınlanan iki ciltlik “27 Mayıs Yargılanıyor” kitabında, mesela darbecilerden Org. Faruk Güventürk özetle diyor ki: “Biz Menderes’i ezan sebebiyle devirdik…”
Mahkeme Başkanı Salim Başol, Yassıada’daki bir duruşma esnasında Adnan Menderes'e seslenerek şunu söyledi: “'Evet evet, Menderes! Sen dinî an'aneleri ayağa kaldırmaya çalıştın. Haydi, şimdi gelip o hizmet ettiğin kimseler seni kurtarsın bakalım."
"İslâm kahramanı" Menderes ise, Başol'a şu karşılığı verdi: "Başkan, başkan! inşallah dediğiniz doğru ise, yani din–i mübine hizmet etmişsem, ne mutlu bana."
«
Son olarak, Menderes’in idamdan önce darbecilere yönelik mana yüklü son sözlerini aktaralım:
"Size dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki: Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.
"İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme metanetle gittiğimi, silâhların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?
"Şunu da söyleyeyim ki: Milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi 1950’de olduğu yine gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.”
Din-i mübin-i İslâm'a hizmet eden mazlum bütün Demokratları hayırla ve rahmetle yâd ediyoruz.
.
Efsane boksör M. Ali Clay
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
03 Haziran 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ 3 Haziran 2016
Bugün ABD ve dünya tarihinin en meşhur boksörü M. Ali Clay’ın vefat yıldönümü. Kendi ismiyle beraber dünyaya İslâmiyeti de duyuran esrane boksör, 3 Haziran 2016’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.
1942 doğumlu olan M. Ali vefat ettiğinde 74 yaşındaydı. Son derece güçlü ve mukavemetli bir bünye için bu yaşlar yine de “erken ölüm” sayılır. Her türlü sağlık harcamasını da yapabilecek durumda olmasına rağmen, önce parkinson, ardında gelen erken ölümün öncelikli sebebi, 18 yaşından beri “ağır spor” olarak kabul edilen boks ile hayatını şekillendirmesi idi. Nitekim, daha ağır spor olan halter ile hayatını idame ettiren Naim Süleymanoğlu (1967-2017), çok daha erken bir yaşta vefat etti. Zira, uzmanların da kabulüyle, ağır spor yapan kimselerin vücutları, bilhassa iç organları zorlandığı için çabuk yıpranıyor.
*
M. Ali, ABD’de ırk ayrımının keskin hatlarıyla yaşandığı yıllarda doğdu. İlk gençlik yıllarında da durum aynıydı. Meselâ, millî sporculara askerlik muafiyeti olmasına rağmen, gereksi Vietnam Savaşı (1955-75) döneminde onun askerlik yapması istendi. Vietnam’a gitmeyi ve askerlik yapmayı reddedince, hem hapis, hem para cezasına çarptırıldı. Ayrıca, New York Eyaleti Atletizm Komisyonu onun boks lisansını askıya alırken, Dünya Boks Birliği unvanını da elinden almış oldu. Ali Clay, bu sebeple üç yıldan fazla bir süre hiçbir eyalette boks lisansı alamadı ve ringlere çıkamadı. Tâ ki, 1971’de temyizden lehte bir karar gelene kadar…
*
Efsane boksör Cassius Marcellus Clay, 1961’de Müslüman oldu ve Muhammed Ali ismini aldı.
Allah vergisi sağlıklı ve heybetli bir vücuda (1.91 m.) sahip olmanın yanı sıra, boks mesleğinde de kendini iyi yetiştirmiş bir sporcu idi.
M. Ali, boks hayatı boyunca toplam 61 kez ringe çıkarak profesyonelce maç yaptı. Bu maçlardan 56’sı galibiyet ile neticelenirken, sadece 5 maçı kaybetti. Kazandığı maçların çoğunu da (37?) rakibini nakavt ederek kazandı.
Daha çok 1960-70’li yıllarda M. Ali’nin maçı olduğu saatlerde, dünyanın her tarafında milyonlarca insan televizyonların başında toplanır, âdeta maça kilitlendi. Onun galibiyeti için, Müslümanlar maç boyunca çok dua ederlerdi. Hatırlıyorum, Haziran 1975’te henüz bir lise talebesi iken, kaldığımız pansiyondaki arkadaşlar gece yarısı bizi uykudan kaldırarak Clay’ın boks maçını izlemek için bizi bir kahvehaneye götürdüler. Oturacak yer yoktu; izleyicilerin yarıdan fazlası ayaktaydı.
*
M. Ali, 1972’de ve 1988’de olmak üzere iki kere Mekke’ye Hac ziyaretine giderek hacı oldu. 1 Ekim 1976’da Türkiye’yi de ziyaret etti.
Son yıllarında kendini hayır-hasenat işlerine verdi. Dünyanın her tarafındaki insanlara yardım etmekten hiç geri kalmadı. İyi bir mümin olarak ömrünü tamamladı. Allah ona ganî ganî rahmet eylesin.
.
Şahsî hataların üstü örtülür
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
04 Haziran 2025, Çarşamba
Uhud Harbindeki (Miladî: 23 Mart 625; Hicrî: 3 Şevval 7) mağlubiyetin sebeplerinden biri olarak “Okçular Tepesi”nin terk edilmesi olarak gösteriliyor. Ganimet için zaaf gösterenler, bir hata eseri olarak mevzilerini terk edince, mukadder mağlubiyet kaçınılmaz oluyor.
O hadiseden çıkarılacak en büyük bir ahlâk dersi ise şudur: Zaafına yenik düşerek Okçular Tepesi’ni hangi Sahabelerin terk ettiği hususu hiçbir zaman bilinemedi, öğrenilemedi. Yani, o şahsî hatalar hiç ifşâ edilmedi; üzerindeki sır perdesi yırtılmadı. Bilâhare, içtihad farkı sebebiyle karşı karşıya gelen ve birbirinin kanını dökecek, canına kıyacak kadar zıtlaşan Sahabeler dahi, o Okçular Tepesi meselesini hiç gündeme getirmediler ve şahsî zaafları birbirine yüzüne vurmadılar. Âdeta, birbirlerinin kusurlarına karşı gözlerini yumdular.
Bu hadise, birbirine düşman hale bile gelse, Sahabelerdeki yüksek ahlâkın hiç pörsümeden devam ettiğini gösteriyor.
«
Elazığ temsilcimiz Terzi Hasan Abinin işyerinde bu tür meseleler üzerinde sohbet ederken, “Dindar Demokratlar”dan kıymetli dostumuz Atik Bey son derece ibretli ve o nisbette düşündürücü bir anekdot anlattı. Yaşanmış bir hikâyeyi şu sözlerle nakletti:
Emekliye ayrılmış yaşlıca bir öğretmen parkta otururken, yanına genç bir adam geldi. Emekli öğretmenin elini öpmek istedi. İkisi arasında şu diyalog yaşandı.
- Hocam beni tanıdınız mı?
- Yok evlâdım tanıyamadım. Kusura bakmayın, yaşlılık işte.
- Hocam, ben liseden sizin öğrencinizim. Sizi örnek alarak ben de okuyup öğretmen oldum.
- Öyle mi? Maşallah. Memnun oldum. Peki, benim neyimi örnek aldın?
- Hocam, bir gün zaafıma yenik düşerek bir arkadaşın saatini çaldım. Arkadaş da gelip size şikâyette bulundu. Siz ise, o gün şöyle bir yöntem takip ettiniz: Dediniz ki, “Lüften herkes gözünü iyice kapatsın. Saati çalan kişi getirip masanın üzerine koysun. Onu kimse görmesin, bilmesin, tanımasın. Yani, hırsızlık yapan kişi bilinmesin, belli olmasın. Mesele de burada kapansın, gitsin.” Hocam saati çalan bendim. Ama, utancımdan getirip de masaya bırakmadım. Siz bu kez dediniz ki “Şimdi herkes sıradan çıksın şu orta yere gelsin ve gözünü bir daha kapatsın. Ben kendim tek tek ceplerinizi arayıp saati bulurum.” Saat benim cebimdeydi. Üstümü ararken buldunuz ve götürüp sahibine teslim ettiniz. Arkadaşların gözleri kapalı olduğu için, saati benim çaldığımı kimse görmedi, anlayamadı. Hocam, işte o gün hırsızlık yapan öğrenci bendim. Ama, siz beni deşifre etmediniz, onurumu kırmadınız. Sizin bu tavrınızı çok beğendiğim için, ben de sizin gibi okuyup öğretmen olmaya o gün karar verdim. Size müteşekkirim hocam.
- Vay, demek ki o gün saati çalan sizdiniz öyle mi?
- Evet hocam, ne yazık ki bendim.
- Âh evlâdım, o gün saati çalan öğrencinin siz olduğunuzu ben de yeni şimdi öğrendim. Çünkü, gözünü kapatan sadece öğrenciler değildi; hırsızı tanımamak için o ân ben de gözümü kapatmıştım…
«
Bir davaya karşı işlenen ihanet suçu affedilmez. Dolayısıyla, hainlik değil, ama şahsî olan hata ve kusurların ifşa edilmemesi ve perdenin yırtılmaması gerektiğine dair Hz. Bediüzzaman’ın Münazarat’da şöyle pek mânidar bir izahatı var:
“Fena adama iyisin, iyisin denilse iyileşmesi ve iyi adama fenasın denildikçe fenalaşması çok vuku bulmuştur.
“Faraza, bazılarının altında büyük fenalıkları varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zira, çok fenalık vardır ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça, mahdut ve mahsur kaldığı gibi, sahibi de perde-i hicap ve haya altında kendisinin ıslahına çalışır. Lâkin, vakta ki perde yırtılsa, hayâ atılır; hücum gösterilse, fenalık, fena tevessü eder.”
Evet, her insanın kendine göre bir hatası, kusuru, zaafı olabilir. O zaaf sebebiyle, bir anlık için nefis ve şeytanına yenik düşebilir. Ama, sonradan toparlanıp kendini düzeltme yoluna gidebilir. Şayet, haya ve hicap perdesi yırtılırsa, fenalık fena şekilde yayılıp iz bırakır. Allah ayıpları örtendir. Ne mutlu—o muallim gibi—mü’min kardeşinin şahsî ayıplarını örtenlere
.
Meşhur “6 Gün Savaşı”
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
05 Haziran 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ 5 Haziran 1967
Dünya ve insanlık tarihinde hiç görülmedik, hiç duyulmadık bir savaş ve işgal hali, son 70-80 yıldır Filistin toprakları üzerinde yaşanıyor. Bir avuçluk siyonikt Yahudî İsrail devleti, burada koca Arabistan’a kan kusturuyor. Aynı şekilde BM kararlarını çiğniyor. En nihayet, savaş ahlâkını çiğneyerek insanlık âlemine kafa tutup dünyaya meydan okuyor.
Peki, bütün bunları nasıl ve neye dayanarak yapıyor?
Bu halin önemli birkaç sesebini şu şekilde sıralamak mümkün:
1. Osmanlı’nın ve Türklerin Ortadoğu’da zayıflamaya başlamasıyla (1917) birlikte, buraların İngilizlerin hâkimiyeti altına girmesi. İngiltere’nin yanı sıra, zamanla Fransa, Rusya ve ABD’nin de bölgede söz sahibi olmaya başlaması. Esas olan ise, “İngiliz siyaseti”nin bu coğrafyada tatbik sahasına konulması.
2. Yine İngilizlerin teşvik ve organize çabasıyla, dünyanın muhtelif merkezlerinde bulunan Yahudîlerin Filistin bölgesinde toplanmaya başlaması.
3. Yine İngiltere’nin öncülük etmesiyle, BM çatısı altında bir İsrail devletinin resmen kurulması: 1949
4. Dünyanın her tarafındaki Yahudîlerin, İsrail politikalarına bir şekilde (silah, para, medya, lobi...) destek çıkması.
5. Büyük dünya devletlerinin etkili Yahudî teşkilatları tarafından yönlendirilmesi.
6. Arap Birliği Teşkilatı ile İslâm İşbirliği Teşkilatının pasif kalması, yahut pasifize edilmiş olması.
7. Türkiye’de Demokrat bir iktidarın istikrar bulamayışı; bin bir çaba ve müşkilatla iktidara geldiklerinde de Mason ve Yahudî destekli darbe cuntaları tarafından devrilmesi.
8. İsrail’i manen ayakta tutan mutaassıp Yahudîlerin dinlerine sıkıca bağlanması ve “Beni İsrail”e mensup eski peygamberlerin mezarlarına ciddiyetle sahip çıkması.
Bu hatırlatmalardan sonra, şimdi gelelim meselenin “Günün Tarihi” kısmına.
*
Yaklaşık elli sene boyunca (1917-1967) Filistin özelinde ve Ortadoğu genelinde yaşanan gerginlik, nihayet büyük bir gürültü ile patlak verdi. Hem de hiç görülmedik, hiç duyulmadık bir şekilde…
Özetle, 5 Haziran 1967 tarihinde şunlar oldu: Arap ülkelerinden Mısır, Suriye ve Ürdün ile İsrail devleti arasında dünyayı şaşırtan bir gelişme vuku buldu. İki taraf arasında 5 Haziran’da başlayan ve tam altı gün süren şiddetli bir muharebe yaşandı.
İsrail, günün erken saatlerinde elindeki neredeyse bütün savaş uçaklarını önce Akdeniz'e doğru havalandırdı. Yaklaşık sayısı 300 kadar olan bu uçaklar, kısa bir şaşırtma hareketini ardından, ânî bir manevra ile Mısır'ın üzerine yöneldiler. Daha önce planlandığı şekilde Mısır'ın bütün hava alanlarını bombaladılar. Mısır'a ait bir tek uçağın dahi yerden kalkmasına fırsat vermediler.
Bu arada, Mısır'a ait Sîna Yarımadasının hemen tamamını işgal eden İsrail, hiç ara vermeksizin Ürdün'ün kontrolü altındaki Gazze ve Batı Şeria topraklarını istilâ etmeye yöneldi. Sivil-asker ayırt etmeksizin her tarafı bombalamaya başladı.
Bu durumda, çaresiz ve korumasız kalan bölgedeki Filistinliler, kendi topraklarını terk etmeye ve kitleler halinde Ürdün'e iltica etmeye başladılar. Mültecilerin sayısı, kısa sürede 400 bine dayandı.
Böylelikle, Filistin topraklarının da yüzde 20'den fazlasını işgal eden İsrail, hemen ardından Suriye'ye saldırdı. Yani, Kudüs'ten sonra Şam'a da göz diken İsrail'i, o zamanki Rusya (SSCB) bir derece dizginlemiş oldu. Daha ileri gitmesi halinde Kızılordu'yu harekete geçireceğini bildiren Rusya, teknolojik olarak da Arap ülkelerine her türlü desteği sağlayacağını duyurdu.
Bu sebeple, Suriye'ye ait Golan Tepelerini işgal etmekle yetinen İsrail, savaşın 6. gününde saldırıda bulunduğu ülkelerin hükümetleriyle bir ateşkes antlaşması yaptı.
Altı Gün Savaşı, başta Nasır'ın Mısır'ı olmak üzere, müttefik Arap ülkelerinin kesin hezimeti ve ağır kaybıyla neticelendi. İsrail ise, mevcut ülke sınırlarını birkaç misli daha genişleterek, gasbettiği topraklarda hak iddia etti ve BM'nin bütün girişimlerine ve aksi yöndeki kararlarına rağmen geri çekilmedi. Zamanla daha da ileri giden İsrail’i durdurmaya ve 1949 sınırlarına çakilmeye mecbur edecek bir güç henüz oluşmadı; varsa da henüz ortaya çıkmadı. Ama, şunu kesin olarak söylemek mümkün: Bir gün durum tersine dönecek ve dünyanın nefretini, insanlık âleminin lanetini üzerine çeken bu siyonist devlet, ileride şimdiye kadar yaptıklarını misliyle ödemeye mecbur kalacak.
.
İlk demiryolunun açılışı
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
07 Haziran 2025, Cumartesi
GÜNÜN TARİHİ: 7 Haziran 1866
Sultan Abdülhamid gibi, onun amcası ve ondan önceki padişah olan Sultan Abdülaziz de bir askerî darbe sonucu tahttan indirildi. İki hadise arasındaki önemli bir fark şudur: 33 yıl padişahlık yaptıktan sonra Nisan 1909’da devrilen Sultan Abdülhamid Selanik’e sürgün olarak gönderilirken, 15 yıl padişahlık yaptıktan sonra Mayıs 1876’da tahttan indirilen Sultan Abdülaziz ise, intihar süsü verilen bir cinayetle gaddarca katledildi.
1800’lü yıllardan günümüze kadar darbe cuntaları tarafından iktidardan uzaklaştırılan başbakan ve devlet başkanlarının çoğu büyük eserler yapmış, büyük hizmetlere imza atmış şahsiyetler olarak görünüyor.
İşte Sultan Abdülaziz de o mühim şahsiyetlerden biriydi. Meselâ, Mısır’a hayat veren Süveyş Kanalı onun döneminde yapıldığı gibi, 7 Haziran 1866’da açılışı yapılan Anadolu’daki ilk demiryolu da yine onun zamanında başlanıp tamamlandı.
Dolayısıyla, “günün tarihi” notlarımızın ağırlık kısmı da bu esere dairdir.
*
Evet, Aydın–İzmir arasındaki 130 kilometrelik demiryolu, 7 Haziran 1866'da açılışı büyük bir merasimle yapılarak hizmete girdi. Bu, aynı zamanda Osmanlı döneminde Anadolu'da inşa edilen ilk demiryolu işletmesidir.
Osmanlı döneminde, bu tarihten evvel de çeşitli merkezlerde demiryolu işletmeciliği ve ulaşımı vardı. Ancak, bunların tamamı şimdiki Türkiye ve Anadolu sınırları dışında kalıyordu. Meselâ: 1856'da hizmete giren Kahire–İskenderiye Demiryolu. Kezâ, aynı yıllarda inşa edilen Köstence–Tuna ile Varna–Rusçuk Demiryolu İşletmeleri gibi.
*
Aydın–İzmir Demiryolu hattının inşasına 23 Eylül 1856 tarihinde başlandı. Hattın inşaatını bir İngiliz firması üstlendi. İki ülke arasında yapılan sözleşmeye göre, bu 130 km'lik inşaat 4 yılda bitirilmesi gerekiyordu. Ancak, planlanan işin bu kadarlık bir süre içerisinde tamamlanamayacağı bir yıl sonra anlaşıldı. Bu sebeple, hattın inşası yeni bir konsorsiyuma devredildi. İçinde yine İngiliz firmalarının da bulunduğu bu yeni konsorsiyuma "İzmir'den Aydın'a Osmanlı Demiryolu Kumpanyası" ismi verildi.
*
İngilizler, Anadolu'da en çok bu bölgeyi önemsiyordu. Sebebi de şu idi: Gayr–ı müslim unsurlar, başta İzmir olmak üzere en çok bu bölgede yaşamaktaydı. Yekûnu yüz binleri geçiyordu. Ayrıca, İngiltere'nin ihtiyacı olan altın değerindeki tarım mahsülleri ile maden ürünleri bakımından burası bir nevi cennet gibiydi. İzmir Limanı ise, bu ürünlerin sevk edilebileceği tek ve en büyük liman durumundaydı.
Vaktiyle Osmanlı'dan birtakım ticarî imtiyazlar koparan İngiltere, bu kozu sonuna kadar kullanmak ve Anadolu coğrafyasından en kârlı şekilde yararlanmak istiyordu.
*
Aydın–İzmir Demiryolu daha yapılmadan evvel, İzmir'de ithalat–ihracat işleriyle uğraşan binden fazla İngiliz tüccar vardı. Ancak, iç bölgelerde limana kadar yapılan ulaşım hizmetleri çok zor ve bir o kadar da masraflıydı. Hemen her şey develerin sırtında, yahut öküz arabalarıyla limana taşınabiliyordu.
İşte, bölgede bir demiryolunu inşa etmenin en önemli saiklerinden biri de bu derece zor şartlarda yapılan ulaşım hizmetlerini kolaylaştırmak ve ticaret hacmini büyütmek idi.
Osmanlı hükümeti ise, iç bölgelere asker sevkiyatında, nakliye ve ulaşım hizmetlerinde ve bilhassa ara ara baş gösteren iç isyanların bastırılmasında büyük kolaylık sağladığı için, demiryolu inşasına sıcak bakıyor ve bu sebeple yabancı firmalara bazı imtiyazlar verme gereğini duyuyordu.
Bu cümleden olarak, bir başka İngiliz şirketi tarafından, yine aynı dönemde İzmir–Turgutlu–Afyon demiryolu hattı ile Manisa–Bandırma arasındaki 98 km'lik demiryolu hattı inşa edildi.
Bu meyanda bilinmesi gereken önemli bir başka nokta da şudur: İzmir-Aydın arasında yapılan demiryolundaki ilk istasyonun adı “Aziziye” idi. “Aziz” ismine alerjisi olan Mustafa Kemal, buranın ismini “Çamlık” olarak değiştirdi. Aynen, “Elaziz” ismini önce “El-azık,” ardından biraz daha yumuşatarak “Elazığ” şeklinde değiştirmesi gibi.
.
Menderes ne zaman DP’nin başına geçti?
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
09 Haziran 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 9 Haziran 1950
Pek çok kimse, Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin (DP) kurucu lideri olarak Adnan Menderes’i biliyor. Oysa bu doğru değil.
Menderes, DP’nin kurucu kadrosu içindedir; ancak, partinin başında Celal Bayar vardır. Menderes de, teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcısı konumundadır.
Bu durum, 1946 seçimlerinde öyle olduğu gibi, 14 Mayıs 1950’deki genel seçimlerinde de öyledir. Yani, seçimlere kadar, hatta Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı seçildiği 22 Mayıs gününe kadar da değişen bir durum yoktur.
Eskiden (1950’ye kadar) Cumhurbaşkanı olan kişi, aynı zamanda partisinin de genel başkanı makamında bulunuyordu. Bu durum, Bayar’ın CB seçilmesiyle birlikte değişti.
22 Mayıs’tan 9 Haziran’a kadar geçen sürede bir boşluk hali yaşandı. Partinin başına kimin geleceği henüz netlik kazanmış değildi. Daha ziyade, Fuat Köprülü’nün kabineyi kuracağı ve DP’nin de başına geçeceği yönünde bir umumî beklenti vardı.
Nitekim, teşkilatın temayülüne göre hareket eden Menderes, Köprülü başkanlığındaki bir kabine listesini CB Bayar’a götürüp takdim etti. Bayar o listeyi yırtıp attı ve Menderes başkanlığında yeni bir listenin hazırlanmasını istedi.
Dolayısıyla, Menderes, 22 Mayıs’ta kabineyi kurup Başbakanlık makamına geçti. Fuat Köprülü de Dışişleri Bakanı oldu. Ne var ki, onun gözü hep Başbakanlık makamındaydı. Dedeleri olan Köprülüzadeler çokça Sadrâzam oldukları için, o makamı da hep kendine bir hedef olarak seçmiş durumdaydı. Nitekim, 1957 seçimlerinden sonra da Başbakan olamayacağını anlayınca, DP’den istifa etti. Darbeden sonra da DP’lilerin aleyhinde ifadelerde bulundu.
Bayar’dan sonra parti başkanlığı görevini vekâleten yürüten Adnan Menderes, Başbakan olduktan 17 gün sonra, yani 9 Haziran 1950’de aynı anda Demokrat Parti’nin de genel başkanı hüviyetini kazanmış oldu. Her iki vazifeyi de on yıl boyunca, yani 27 Mayıs 1960 darbesine kadar birlikte deruhte etmeye çalıştı.
Demokrat Parti, darbe cuntasının marifetiyle 29 Eylül 1960 tarihinde resmen kapatıldı.
.
Mübadele ve mübadiller
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
10 Haziran 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ: 10 Haziran 1930
Mübadele, karşılıklı yer değiştirme, becayiş etme, değiş-tokuş yapma hali için kullanılan bir tabir.
Mübadil ise, yer değiştiren insanlar için kullanılıyor.
Bu tabir, 1924’ten itibaren karşılıklı olarak yer değiştiren Türkler ve Rumlar için kullanılmış.
«
Türkiye’de yaşayan yüz binlerce mübadil vatandaş var. Bunlar, yüz sene kadar önce Yunanistan’dan (Batı Trakya’dan) Türkiye’ye gelip yerleşen Müslüman Türklerdir. Onların arasında “Dönme” olanlar da var.
Selaniklilerin “Dönme” kısmı, tâ o zamandan beri Türkiye’de hep imtiyazlı bir sınıf olageldi. Nitekim, 1923’te Lozan’da yapılan “Mübadele Antlaşması” gereği, Yunanistan’a göç eden Rumların taşınmaz durumdaki kıymetli malları-mülkleri daha çok bu sınıfa tahsis edildi.
Şimdi, tâ başından itibaren hadisenin gelişme seyrini birlikte takip edelim.
«
1923’te imzalanan Lozan Antlaşması maddelerine son anda bir madde daha eklendi. Bu ek madde, Türkiye ile Yunanistan arasında alınan "Ahalinin Mübadele Edilmesi" kararıyla ilgili.
Bu karara göre, Türkiye'de ikamet etmekte olan Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya'da ikamet etmekte olan Müslüman Türkler yer değiştirecekti. Kararın uygulanmasına 1924’ün başında başlandı. Yunanistan sınırları içinde yaşayan yaklaşık 400 binin üzerindeki Türk nüfusu Türkiye'ye göç ederken, Anadolu ve Trakya'da yaşayan bir milyondan fazla Rum da Yunanistan'a göç etmeye başladı.
«
Mübadele Antlaşmasına göre, yer değiştirmeyi kabul eden göçmenler, sadece taşınabilir mallarını götürebilirlerdi. Onların gayr–ı menkullerine ise, Milletler Cemiyetine bağlı bir komisyon tarafından altın üzerinden değer biçilecek ve bunun ödenmesi cihetine gidilecekti.
Bu acıklı göçler, yer değiştirmeler ve yerleştirmeler esnasında, çok büyük sıkıntılar, dramlar ve hatta travmalar yaşandı. Meydana gelen birtakım adâletsizlikler ve bilhassa uyum sağlama problemleri, bazı ailelerin sıkıntısını had safhaya çıkardı. Tabiî, sıkıntı çift taraflı olarak yaşandı.
«
İlk anlaşmadan sonra hemen mübadele yapıldı. Karşılıklı göçler—azalarak da olsa—yıllarca devam etti. Ne var ki, bazı sıkıntılar her iki tarafta da bir türlü aşılamıyordu. Göç edenlerin rahatı, huzuru, uyumu, geçimi bihakkın sağlanamıyordu.
Bu zaman zarfında çok ağır trajediler yaşandı.
Bunun üzerine, Türkiye ile Yunanistan arasında yeni bir “Mübadele Görüşmesi” süreci başladı. Diplomatik görüşmeler, 10 Haziran 1930'da tamamlandı.
Böylelikle, Türkiye ile Yunanistan arasında, yeni bir "Ahali Mübadelesi Antlaşması" yapıldı.
Bu antlaşmaya göre, 1923’te yapılan eski anlaşmaya ilâveten, "mütekabiliyet" prensibi konuldu. Yani, göç etmek isteyenler gibi, iki ülkede daimî sûrette ikamet etmek isteyen Türk ve Rum vatandaşlara hem eşit muamele yapılacak, hem de bundan böyle birbirine tam bir “denklik şartları”na göre mübadeleler gerçekleştirilecekti.
Netice-i kelâm: Yapılan bütün bu görüşme ve antlaşmalara rağmen, uzun yıllar ne Türkiye'deki Rumlar rahata kavuşabildi, ne de Yunanistan'daki Türkler huzur bulabildi. Son yüz yıllık süre içinde, iki tarafta da büyük sıkıntılar yaşandı. Problemlerin üstesinden hâlen de tam manasıyla gelinebilmiş değil.
Kolay değil tabiî; insan yüzyıllarca yaşadığı bir coğrafyadan, yerleşik dinî, sosyal ve kültürel şartlardan koparak başka bir yerde aynı rahatlık haliyle bulunamıyor. Bu, dün olduğu gibi bugün de öyledir. Onun için, zoraki şekilde değil de, herkesin kendi rızası ve arzusuyla yer değiştirmesi insanî yönden en ideal olanıdır.
.
Darbe, kendi kuklasını da yedi
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
11 Haziran 2025, Çarşamba
GÜNÜN TARİHİ: 11 Haziran 1913
Darbeci İttihatçıların yönetime hâkim olduğu bir dönemde, yönetimin başındaki adam İstanbul’un orta yerinde, Bayezid Meydanında silâhla vurularak öldürüldü. (11 Haziran 1913)
Bu hadise, darbenin ve darbecilerin, kendi adamlarını da harcamaktan, hatta başını yemekten dahi çekinmediğini çok çarpıcı bir cinayetle ortaya koymuş oldu.
Sözünü ettiğimiz hadisenin gelişme seyri kısaca şu şekilde gerçekleşti:
31 Mart Vak'ası sebebiyle İstanbul'a gelip (23 Nisan 1909), ardından darbe yapan Hareket Ordusunun Başkumandanı görünürde Mahmut Şevket Paşa idi. Ocak 1913’te de Sadrazam oldu. Ne var ki, daha o makamda altı ayını bile doldurmadan, üstelik İstanbul’un en merkezî bir noktasında makam otomobili içinde iken vurularak öldürüldü.
«
Şevket Paşa, Makedonya komitecilerinden oluşan Selanik Merkezli Hareket Ordusunun başına son aşamada monte edilmiş bir kukladan ibarettir. Aynı zamanda, asabî mizaçlı ve muhakemesi zayıf bir Osmanlı subayı (Ferik, Korgeneral) olduğu için, özellikle seçilmiş bir maşa idi.
Komuta kademesinin geri kalan subayları ise, tamamı Selanik kökenli "dönme" kimselerdi. Buna ön plâna çıkmaya cesaret edemediler. Bir tane kukla aradılar. Şevket Paşa’yı bu iş için biçilmiş kaftan gibi gördüler.
Kukla Paşa, sırf halkın muhalefetini kırmak ve Müslüman Türk kitlesinin gözünü boyamak maksadıyla vitrine çıkarıldığını bilecek kadar zeki biri değildi.
Komiteciler, aradıklarını bulmuşlardı. Onu İstanbul yakınlarında Hareket Ordusunun başına monte ettiler. (Tıpkı, 1960 darbesi esnasında Org. Cemal Ağa meselesinde olduğu gibi…)
«
M. Şevket Paşa, darbeden sonra Harbiye Nazırlığına getirildi. 23 Ocak 1913'teki meşhûr "Bâbıâli Baskını"ndan sonra da Sadrazamlığa terfi ettirildi.
İşte, onun bu Sadrâzamlık (Başbakanlık) müddeti, altı ay bile sürmedi. Kuvvetle muhtemeldir ki, yine beraber hareket ettiği aynı İttihatçı komita tarafından vurularak öldürüldü. Çünkü, onlar bu işte mahir olmuşlar ve başkasının güpe gündüz vakitte böyle bir cinayeti başarıyla işleyecek gücü, imkânı yoktu.
«
Şevket Paşa, her ne kadar haşin ve gaddar tabiatlı biri olsa da, esasında bir piyondan öte kıymeti yoktu. Nitekim, İttihatçı komitacıların her isteğini yerine getirmeyi kabullenmeyince, yahut biraz ağırdan alınca, âdi bir tetikçi tarafından bertaraf edildi. Üstelik, pek üzüleni–ağlayanı da olmadı, eski Başkumandan ve en son Sadrazam olan Şevket Paşa’nın.
Paşanın ölümünden sonra, Sadâret makamına, meşhûr Mısır Valisi Kavalalı M. Ali Paşa'nın torunu Said Halim Paşa getirildi.
«.
.
“Dörtlü Takrir” dört kurbana mal oldu
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
12 Haziran 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ: 12 Haziran 1945
Yakın tarihle az buçuk ilgilenen hemen herkes "Dörtlü Takrir"in ne olduğunu bilir. Ama, bu merdane çıkışın, on beş sene sonra dört devlet adamının canına mal olduğunu çoğu kimse bilmez. Yani, aralarındaki bağlantıyı bilemez.
O halde, bu iki hadiseyi net bir şekilde anlatmaya çalışalım.
«
12 Haziran 1945 tarihinde Millet Meclisi’nde yepyeni ve bambaşka bir durum yaşandı. Tek parti yönetiminin ülkeye hâkim ve hükümran olduğu o tarihte, CHP grubu içindeki dört siyasetçi, altına koydukları imzalarıyla parti yönetimine âdeta ültimatom verdiler. İşte, şimdilerde adına “yazılı önerge” de denilen bu ültimatomun ismi “Dörtlü Takrir” başlığıyla tarihin kayıtları arasındaki yerini aldı.
Önergenin altına imza koyan siyasîler şunlar: Celal Bayar, Refik Koraltan, Adnan Menderes, Fuat Köprülü.
Daha sonra Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer alacak olan bu isimlerden Adnan Menderes 1960 darbecileri tarafından idam edilirken, yanına da 3 kurban daha eklediler: İçişleri Bakanı Namık Gedik, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan.
Tabiî, Yassıada’da işkence ile öldürülen on kişiden fazla başka devlet adamları da vardır. Ama, doğrudan canına kastedilerek katledilen Demokrat Parti’nin güzide kadrosu içinde bulunan, mezkûr şahıslar idi.
Şimdi de, 1945’deki hadiselerin gelişme seyrine bakalım.
«
“Dörtlü Takrir”in sahipleri, özetle, bütün hür dünyanın demokratik bir sisteme geçtiğini, 1876'da demokratik bir anayasayı (Kanun–u Esasî) kabul eden Türkiye'nin de bundan geri kalmamasının gerektiği vurgulayan iddialı bir çıkış yaptılar.
Türkiye, o tarihte maalesef tek parti oligarşisi ile idare ediliyordu. Hürriyet ve demokrasi taleplerine geçit verilmiyordu. Bu sebeple, söz konusu önerge hiddet ve öfkeyle karşılandı. İmza sahipleri de birer birer dışlandı ve nihayet partiden ihraç edildiler.
«
Türkiye, BM kurucu üyesi olması şartı karşılığında, çok partili sisteme geçmeye -kerhen de olsa- söz vermişti. Bu durumdan istifa eden "Dörtlü Takrir" sahipleri, 7 Ocak 1946'da Demokrat Partiyi kurdu. Aynı yıl yapılan "Ayıplı seçim”de 60 kadar milletvekili ile Meclis'te grup kuran DP, 1948'de Millet Partisi tarafından ilk bölünme hadisesine mâruz bırakıldı.
1950 seçimlerinden zaferle çıkan DP, 1954 ve 1957 seçimlerini de aynı zaferle kazandı.
Bu partiyi demokratik yoldan mağlup edemeyeceğini anlayan oligarşik zihniyet, 1960'ta kanlı bir darbe gerçekleştirdi.
Ülke idaresini ele geçiren bir darbe cuntası, önce (30 Mayıs 1960) İçişleri Bakanı Namık Gedik'i intihar süsü vererek katletti. Aynı cunta, bilindiği gibi yüzlerce DP'liyi işkenceden geçirdikten sonra, partinin üç liderini de (Menderes, Zorlu, Polatkan) idam ettirerek, bir nevî “Dörtlü Takrir”in intikamını almış oldu.
Türkiye’de "hürriyetçi demokrasi" hareketini başlatan “Dindar Demokratlar”, sonuna kadar da aynı istikamette gittiler. Zalimlere hiç boyun eğmediler. Yani, boyunlarını verdiler, lâkin hiç eğilmediler. Vakur ve müvekkil bir duruşla gittiler. Allah cümlesine rahmet eylesin.
.
Osmanlıların vatanlarına dönüşü
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
16 Haziran 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 16 Haziran 1952
Osmanlı hanedanına mensup fertlerin hudut haricine çıkarılması, 3 Mart 1924’te alınan bir karar ile başladı. Hayatta olanların vatanlarına geri dönebilmelerini sağlayan karar ise, 16 Haziran 1952’de alındı.
3 Mart 1924, aynı zamanda “Hilâfetin kaldırılması”na ve “Medreselerin kapatılması”na dair kararların da alındığı tarihtir.
Bu noktada, yüz yıldır tatminkâr bir cevabı verilemeyen soru işaretlerinden biri şudur: Osmanlı hanedanı mensuplarının sınır dışı edilmesi işi, neden Meclis’te “Saltanatın kaldırılması”na dair kararın alındığı 1 Kasım 1922’de değil de, din ve İslâmiyet adına ne varsa lağvedildiği ve âdeta hayattan silinmeye çalışıldığı 3 Mart 1924’ten itibaren başladı?
Bu dehşetli muamelenin muhtemel bir cevabı şu olsa gerektir: Osmanlı, kendini İslâmiyete fedâ ve milliyetini İslâmiyet ile mezcettiği için bu ağır bedeli ödemek durumunda kaldı. Bu da demektir ki, Osmanlıya düşman olanlar, aynı zamanda bilerek-bilmeyerek İslâma da düşmanlık edenlerdir.
Her ne ise, biz dönelim, insanlık dışı bir muamele ile vatandaşlık hakları ellerinden alınarak hudut haricine çıkarılan Osmanlı efradının 1952’den sonra tekrar vatanlarına dönmelerine dair trajedik hikâyenin detaylarına…
«
Dinî itikadı kuvvetli olan Menderes, aynı zamanda Osmanlı'ya hayran bir devlet adamıydı. Menderes, 28 sene evvel Osmanlı efradına revâ görülen haksızlığı peyderpey kaldırmak istiyordu.
Ne var ki, bu ve benzeri bazı meselede Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'la anlaşamıyordu. Buna rağmen, yine de inandığı hakikatleri hayata geçirmekten geri kalmadı.
1950 senesinin Haziran ayı ortalarında "Muhammedî Ezan"ın eski hürriyetine kavuşması için elinden gelen her türlü gayreti göstererek "İslâm kahramanı" hüviyetini kazanan Menderes, iki yıl sonra ecdadına karşı beslediği vefa duygusunun bir eseri olarak, Osmanlı Hanedanına mensup hanımlar ile vefat etmiş şahsiyetlerin Türkiye topraklarına avdet edebilmelerini kolaylaştıran bir kànunî düzenlemeye de imza attı.
«
1924'te hudut harici edilen Osmanlı Hanedanı mensupları için kabul edilen kanun metninde "Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyyen men'edilmişlerdir" ifadesi yer alıyordu.
Başbakan Menderes, işte o vahşiyane "ebedî yasağın" önüne geçerek, bunun ömrünü 28 yıla indirgemiş oldu.
16 Haziran 1952'de Meclis tarafından kabul edilen yeni kànun, Resmî Gazetede aynen şu başlıkla neşredildi: "Hilâfetin ilgasına ve Hanedan–ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair (3 Mart 1924 tarihli) kànunun değiştirilmesi ve aynı kànuna bazı maddeler eklenmesi hakkında kanun."
5958 sayılı bu kanunun maddeleri arasında ise, dikkate değer şu ifadeler yer alıyor:
1. Kaldırılan (ilga edilen) Hilâfet ve Osmanlı saltanatı hanedanının padişahlar sülbünden (neslinden) olan erkek çocuklarının Türkiye’ye gelmesi yasaklanmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, Türkiye’ye gelebilirler.
2. Türkiye’ye gelebileceklerin müracaatları halinde, herhangi bir şart aranmaksızın vatandaşlığa kabul edilmelerine Bakanlar Kurulu karar verir.
3. Vatandaşlığa kabul edilenler, bu kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren umumî hükümler dairesinde mal–mülk edinebilirler.
İşte, bu tarihten itibaren, Osmanlı Hanedanına mensup hayattaki bazı hanımlar ile bir kısım vefat etmiş olanların mezarları Türkiye'ye nakledildi.
Aynı sene içinde mezarı İsviçre'den Eyüpsultan Kabristanı'na nakledilenler arasında, Ahrarların liderlerinden Prens Sabahaddin Bey de var.
«
Türkiye'ye avdet ettikten sonra kiralık evlerde ikamet etmek mecburiyetinde kalan Osmanlı hanımlarına maddî–mânevî en büyük desteği verenlerin başında, yine Adnan Menderes ve ailesi geliyor.
1952'den tâ 1960'taki darbe tarihine kadar yaşlı Osmanlı hanımlarının (Teşvikiye civarındaki) ev kiralarını ödeyen Menderes, işkenceli Yassıada günlerinde dahi onları unutmamış ve gerekli yardımların yapılması için çırpınıp durmuştur. Eşi Berrin Hanıma, “Varsa elinde yüzük-alyans bir şeyler, satın da kiralarını ödeyiverin” kadirşinaslığında bulunmuştur.
.
Köylü Cumhurbaşkanı Demirel -1
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
17 Haziran 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ 17 Haziran 2015
Bugün 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in vefat yıldönümü. Net 35 sene aktif siyasetin içinde yer alan Demirel'in vefatının üzerinden tam 10 yıllık bir zaman geçti.
Hatasıyla-sevabıyla tarihe mal olan Demirel ile ilgili yorum, yaklaşım ve değerlendirmelerin, geçmişe nazaran daha insaflı, daha objektif şekilde yapılacağını ümit ediyoruz.
Zira, hayattayken o kadar çok saldırılara, tahkirlere, tekfirlere hedef oldu ki, aynı derecede hedef tahtasına konulan ikinci bir devlet adamını görmek-göstermek neredeyse imkânsız.
Misâl: En çok İlâhiyat ve İmam-Hatip Okullarını açan kendi hükümetleri olduğu halde, ona en çok düşmanlık edenlerin başında bu okullarda ders alan-ders veren kimselerin geliyor olması, doğrusu insanı hayretler içinde bırakıyor.
Kezâ, partisinin tek başına iktidar olduğu yıllarda (özellikle 1965-71 yılları), enflasyon oranı en düşük, kalkınma hızı ise en yüksek seviyelerde olmasına rağmen, daha çok solcu-devrimci kesimin şiirlerle, türkülerle, çizgilerle, makalelerle mütemadiyen “fakirlik edebiyatı” yapmış olması, cidden insanı derinden derine düşünmeye sevk ediyor.
Bununla beraber, kendine rakip ve muarız olan bütün siyasî ve askerî şahısları milletin hür iradesi ile mağlup etmesi, hatta onları toprağa gömdükten sonra kendisinin dünyaya vedâ etmesi gösteriyor ki, onun arkasında mağlup edilmez bir kuvvet, bir “nokta-i istinat” olduğu kanaatini hâsıl ediyor. Kast ettiğimiz ona gizli-açık rakip, muhalif veya muarız olmuş şahısların isimlerini de bilvesile hatırlatmış olalım: İsmet İnönü, Celal Bayar, Osman Bölükbaşı, Bülent Ecevit, Org. Faruk Gürler, Org. Kenan Evren, Turgut Özal, Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan.
Bu hatırlatmalardan sonra, şimdi İslâmköylü Süleyman Demirel’in kısa biyografisini vererek devam edelim.
*
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1 Kasım 1924'te Isparta'ya bağlı İslamköy'de doğdu. İlköğrenimini köyde, ortaokulu Isparta’da, liseyi Afyon'da, üniversiteyi İstanbul’da tamamladı.
Şubat 1949'da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı sene içinde Elektrik İşleri Etüd İdaresi'nde göreve başladı. 1950’lerin başında ABD’de barajlar, sulama ve elektrifikasyon konularında ihtisas yaptı.
1954’te Barajlar Dairesi Başkanı, 1955’te de DSİ Genel Müdürü oldu. 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendisliğin yanı sıra, ODTÜ’de su mühendisliği konusunda dersler verdi.
Siyasî hayatına 1962’de Adalet Partisi GİK üyeliği ile başladı. 28 Kasım 1964’de yapılan kongrede AP Genel Başkanı seçildi.
*
10 Ekim 1965'de yapılan genel seçimlerde, Isparta Milletvekili olarak Meclis’e girdi, AP yüzde 53 oy alarak tek başına iktidar oldu. Demirel de, Türkiye'nin 12. Başbakanı olarak hükûmeti kurdu. Bu hükûmet 4 yıl sürdü. 10 Ekim 1969 tarihindeki genel seçimlerde de Adalet Partisi yine tek başına iktidar oldu.
12 Mart 1971’de verilen askerî muhtıra üzerine, başbakanlıktan ayrıldı. 1975, 1977 ve 1979'da 3 defa daha hükûmet kurdu. 12 Eylül 1980 müdahalesi üzerine görevi bıraktı ve 7 sene yasaklı olarak siyaset dışı kaldı. 6 Eylül 1987'de yapılan halk oylaması ile yasaklar kaldırıldı ve 24 Eylül 1987 tarihinde, Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığına seçilerek, yeniden aktif siyasete döndü. 20 Ekim 1991’de genel seçimlerde başarı şansını daha da arttırarak partisinin birinci sıraya taşıdı. Koalisyon hükûmeti kurdu.
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın anî ölümü üzerine, 16 Mayıs 1993’te Millet Meclisi tarafından 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Demirel bu görevi 16 Mayıs 2000 tarihine kadar sürdürdü.
Demirel, “Cumhurbaşkanı yemini”ne hayatının sonuna kadar sâdık kaldı. Bütün ısrarlara rağmen bir daha siyasete dönmedi ve 15 yıl boyunca aktif siyasetin dışında durmayı başardı.
*
Süleyman Demirel'in vefatı sebebiyle, 17 Haziran 2015’ten itibaren geçerli olmak üzere ülke genelinde 3 günlük millî yas ilan edildi. Devlet töreni ile son yolculuğuna uğurlanan Demirel, 20 Haziran 2015’te baba ocağı İslamköy’de adına inşa edilen Anıt Mezar’a defnedildi.
.
Köylü Cumhurbaşkanı Demirel (2)
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
18 Haziran 2025, Çarşamba
1964’te henüz kırk yaşında iken Adalet Partisi Genel Başkanı olan Süleyman Demirel, 10 Ekim 1965’te yapılan genel seçimlerde partisini iktidara taşımayı başardı.
Ne var ki, onun karşısında güçlü, yorucu ve hatta yıpratıcı bir muhalefet vardı. Siyasî muhalefetin başında “Millî Şef” olarak kabul edilen CHP Genel Başkanı İsmet Paşa vardı. Askerî muhalefetin başında ise, 27 Mayıs (1960) darbecilerinden Org. Cemal Tural geliyordu. (Bilâhare Genelkurmay Başkanı yapıldı.)
İsmet Paşa’nın siyasî misyonu belliydi: Demokrasiyi hazmedemediği gibi, Demokratlara ve Nur Talebelerine karşı da derin bir husûmeti vardı. Bu sebeple darbecilerle arası iyiydi.
Gelelim, ortalığı karıştırıp duran Tural Paşa’ya…
Cemal Tural, 27 Mayıs Darbesi esnasında Diyarbakır'da 7. Kolordu Komutanlığı görevini yürütüyordu. Bu görevde iken, 800 km'lik Türkiye-Suriye sınırına mayın döşenmesi işi ona ihale edilmişti. Darbeden sonra, Doğu ve Güneydoğu Bölgesinden 483 kanaat önderini (âlim, ağa, müderris, şeyh…) toplayıp işkenceli Sivas Toplama Kampına gönderme işi yine ona yaptırılmıştı. Üstad Bediüzzaman'ın talebelerinden emekli Yüzbaşı Mehmet Kayalar'a karşı amansız bir kin ve düşmanlık besliyordu.
İşte, darbenin bir maşası olan bu paşa, bilâhare 2. Ordu Komutanlığı, 22 Ağustos 1964’te Kara Kuvvetleri Komutanlığı, 16 Mart 1966’da ise Genelkurmay Başkanlığı makamına atandı.
Cemal Tural (1905-1981), silâhlı kuvvetlerin başına gelir gelmez, Risale-i Nur hareketine karşı amansız bir mücadelenin başlatılmasını istedi. Orduya “Nurculuk tehlikesi birliklere anlatılsın” tamimini gönderdi. (Bkz: 15 Nisan 1966 tarihli ön emir)
Bir taraftan da gazetelere beyanat veriyordu. O tarihte Hürriyet'te çıkan bir haberde “Bütün Nurcuları bir adaya toplayıp üzerlerine kibrit suyu dökerek yakacaksın” diyordu.
(NOT: Org. Cemal Tural 11 Mart 1969’da Genelkurmay Başkanlığı görevinden alındı; yerine, Org. Memduh Tağmaç getirildi.)
«
Ana muhalefet lideri İsmet Paşa, Org. Cemal Tural’ın Said Nursî ve Nurculuk ile ilgili açıklamaları hakkında taze Başbakan Süleyman Demirel’i köşeye sıkıştırmak için onu konuşmaya, cevap vermeye, yani TSK’nın başı ile polemiğe girmeye zorluyordu.
Bir gün Cumhuriyet vb. gazetelerin manşetini süsleyen şöyle bir haber çıktı: “İsmet İnönü soruyor: Demirel, Said Nursî’nin halifesi midir?”
Gazete arşivlerinde yer alan bu meselenin aslını biz ayrıca Demirel’in kendisinden dinledik. 1985’te yirmi kadar personel arkadaşlarımızla birlikte Tuzla’daki yazlığında ziyaret ettiğimizde, sohbet konusu buraya gelince şunları anlattı:
“Sabah gazeteleri okurken, baktım, bazıları manşetten olmak üzere muhalif gazetelerin çoğu bunu haber yapmış: ‘İsmet Paşa soruyor: Demirel, Said Nursî’nin halifesi midir?’ diye.
12 Mart 1969 tarihli "Babıali'de Sabah" gazetesinin manşeti.
“Ben de daha yeni Başbakan olmuşum. Ama biliyorum, gazeteciler bunu ısrarla soracaklar. Cevabını düşündüm. ‘Hayır, değilim’ desem, Nur Talebeleri gücenebilir. ‘Evet, halifesiyim’ desem, mesele başka bir şekle girecek; polemikler olacak, vesaire…
“Evden çıkar çıkmaz, gazeteciler etrafımı sardılar. İlk olarak bu konu açtılar. ‘Paşa’nın sorusuna cevabınız nedir?’ diye sordular.
“Allah’tan ben hazırlıklıydım. Hiç tereddüt eseri dahi göstermeden şu cevabı verdim: ‘İsmet Paşa, hayli yaşlandığı için ne dediğini bilmiyor. Bunamış olmalı ki, bu tür şeyleri zırvalayıp duruyor. Şayet bunamamış olsaydı, 3 Mart 1924’te kendi hükümetleri döneminde Hilâfetin kaldırıldığını hatırlayacaktı. Kendileri kaldırmış; ama bunu hatırlamıyor. Yani, Türkiye’de Hilafelik mi var ki, halife olsun?’”
Demirel’in bu susturucu, ilzam edici cevabının ardından, polemik devam etmedi, konu da böylelikle kapanmış oldu.
.
Köylü Cumhurbaşkanı Demirel (3)
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
19 Haziran 2025, Perşembe
12 Mart Muhtırasına maruz kalan Başbakan Süleyman Demirel, konuyu görüşmek istediği Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir türlü ulaşamaz.
Öğle vakti radyodan okunan muhtıra metninde “Hükümetin istifa etmemesi halinde, ordunun idareye el koyacağı” ifadesi yer alıyordu.
Bu şartlarda “parlamento yolunu açık tutmak” adına, hükümetin istifasını sunmaktan başka çare görünmüyordu.
Askerî muhtıranın gölgesi altında bir “ara rejim” dönemi başladı. Kukla başbakanlar gelip gitti. Bu olağan dışı şartlar altında ülke 1973 genel seçimlerine doğru giderken, Adalet Partisi’nin oylarını ciddî oranda bölecek olan Erbakan’ın partisi MSP de bütün gücüyle siyaset sahnesinde boy göstermeye başladı.
«
Siyasete atıldıktan sonra yaklaşık on sene (1962-72) boyunca İsmet Paşa ile mücadele eden Demirel, bu tarihten sonraki ana rakibi ise Bülent Ecevit oldu.
Halk Partisi’nin başına geçen Ecevit’i arkasında akıllara ziyan bir medya desteği vardı. Ayrıca, partinin içinde komünist kuvveti tam teşkilatlanmış vaziyette idi.
Bu atmosferde yapılan 1973 genel seçimlerinde Ecevit’in başında bulunduğu CHP birinci, Adalet Partisi ikinci, Millî Selamet Partisi üçüncü parti olarak Meclis’teki yerini aldı.
Uzun müzakerelerden sonra, Ecevit ile Erbakan koalisyon hükümetini kurmakta anlaşmaya vardılar. Ne var ki, bu beraberlik uzun sürmedi. 1974’te yaşanan Kıbrıs Savaşı’nın ardından koalisyon dağılmaya ve bozulmaya yüz tuttu.
Demirel, 1975’de Milliyetçi Cephe hükümetini kurdu. İki sene sonra tekrar genel seçimlere gidildi. Halk Partisi, yine birinci sırada seçimi kazanmış göründü. Ne var ki, komünist teşkilatlanma sayesinde, had ve hesaba gelmez ölçüde mükerrer oy kullanıldığı tesbit edildi. Bu sebepten sonra, 1979 ara seçimlerinde parmak boyası kullanıldı.
Ecevit, tam bir entrika ile Milliyetçi Cephe hükümetini yıkmak için “Güneş Motel”de bazı AP milletvekilleriyle gizli görüşmeler yaptı. Partilerinden ayrılıp bağımsız kalmaları şartıyla, her birine “bakanlık peşkeş etme” vaadinde bulundu. 11 bağımsızdan güvenoyu alması halinde, gerekli sayıya ulaşabiliyor ve yeni bir hükümeti kurabiliyordu.
Bu yolu denedi. Lakin, işler istediği gibi gitmedi. Ülkenin her tarafında temel ihtiyaç kalemi olan benzin, tüp gaz ve sair temel gıda maddeleri karaborsaya düştü. Yokluk ve uzun kuyruklar o döneme damgasını vurdu. 1979 ara seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğrayan Ecevit, daha resmî sonuçlar ilan edilmeden, hükümeti bıraktığını duyurdu.
Üye sayısı yetersiz olan Adalet Partisi Genel Başkanı Demirel, mecburiyetle bir “azınlık hükümeti” kurdu. Buna rağmen, kısa sürede yokluk-kuyruk ayıbı bitti, tarihe karıştı.
«
Ülke genelinde her şey yolunda gitmeye başlarken, ordu içinde yine homurdanmalar başladı. Belli ki, yeni bir darbe hazırlığı yapılıyordu. Bir taraftan da anarşi ve terör olayları tırmanış gösteriyordu. Güvenlik kuvvetleri, bunun önüne geçmek için, üzerine düşeni kasten yapmıyordu. Tâ ki, darbe şartları olgunlaşsın diye…
Nihayet, 12 Eylül 1980’de yeni bir askerî ihtilâl yaşandı. Anayasa lağveldildi. Partiler kapatıldı. Partilerin lider kadrolarına on yıllık “siyasî yasak” getirildi. Ne var ki, 1987’de yapılan bir referandum ile 10 yıllık yasağın süresi bir nebze kısaltılmış oldu.
.
Köylü Cumhurbaşkanı Demirel (4)
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
20 Haziran 2025, Cuma
Bir kardeşimiz, Süleyman Demirel'in Adalet Partisinin başına nasıl geldiği hakkında bilgi istiyor.
27 Mayıs Darbesinden sonra, CHP aynı isimle siyasî hayatına devam ederken, Demokrat Parti mahkeme kararıyla kapatıldı.
“Demokrat misyon”un devamı mahiyetinde 11 Şubat 1961’de kurulan Adalet Partisinin (AP) başına emekli Org. Ragıp Gümüşpala getirildi. 6 Haziran 1964’e Gümüşpala’nın âni vefatı üzerine, AP’de başkanlık kongresi yapıldı. 27-29 Kasım 1964'te yapılan kongrede iki aday öne çıktı: İkisi de Ispartalı olan Saadettin Bilgiç ile Süleyman Demirel.
Temayül yoklamasında ve gazete haberlerinde, milliyetçi-muhafazakâr kişi olarak bilinen ve AP Genel Başkan Vekili de olan Bilgiç’in kazanmasına kesin gözle bakılıyordu. Ne var ki, kongre konuşmaları esnasında denge bütünüyle değişti. Demirel, kongrede öyle bir konuşma yaptı ki, Bilgiç’e oy verecek olan Anadolu delegelerinin âdeta kalbini fethetti. Yapılan oylama neticesinde Demirel AP Genel Başkanlığına seçilmiş oldu.
«
Bir söylentiye göre, 1964 kongresi esnasında bazı Bilgiç taraftarları “Demirel’in mason olduğu”na dair etrafa bir şayia yaydılar. Sonra da, Erbakan’ın adamları gibi başka siyasîler bu şayia üzerinden tepinerek siyaset yaptılar.
Kamuoyunda da, bu mesele yaklaşık altmış yıldır siyasetin gündeminde temcit pilavı gibi ısıtılıp ısırıtıp servis edilmeye çalışılıyor.
Nitekim, 1970’li yıllarda bazı Adalet Partililer de daha fazla dayanamayarak bu konuda parti genel merkezine mektuplar yazarak işin aslını öğrenmek istediler. Bundan yıllar önce Kahramanmaraş’a yaptığımız bir ziyaret esnasında, "Demokrat Zekeriya Bey"de bu mektupların ve gelen cevapların aslını gördüm. Bilvesile, onlardan birkaç örnek sunalım.
«
Özel arşivimizde bulunan altı adet belge, 1965-1973 yıllarına ait. Bu belgelerin tamamı Anadolu’daki Adalet Partisi teşkilâtları tarafından merkeze gönderilen “Demirel mason mudur?” şeklindeki soruların yazılı, imzalı, antetli cevapları yer alıyor.
İstisnasız yazılan cevapların tamamında, yapılan masonluk itham ve isnadı hem reddediliyor, hem de bu tür kasıtlı propagandalara itibar edilmemesi gerektiği yönünde tavsiyelerde bulunuluyor.
İşte, gayet okunaklı olan o belgelerden birkaç tanesi.
.
Hatay Cumhuriyeti
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
23 Haziran 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 23 Haziran 1939
2 Eylül 1938'de kurulan Bağımsız Hatay Cumhuriyeti’nin "Devlet Meclisi", 23 Haziran 1939 tarihinde Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil (ilhak) olmasına karar verdi.
Hatay, Suriye topraklarıyla birlikte uzun yıllar Fransa’nın işgali altında kaldı. Aynen Kerkük ve Musul gibi Hatay da Misak-i Millî sınırları içinde yer alıyordu. Ne var ki, Mondros Mütarekesi şartlarını ileri süren Fransa, burayı Türkiye bırakmayı kabul etmedi. Tâ ki, Avrupa, II. Dünya Savaşı’nın sancılarıyla kıvranmaya başlayana kadar…
«
Evet, Fransa’nın Hatay’dan çekilmesi, tam tamına II. Dünya Harbi’nin Avrupa’da ayak seslerinin başladığı döneme denk geldi. Malum, II. Dünya Savaşı'nın 1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polonya'yı istila etmesi ve ardından 3 Eylül'de Birleşik Krallık (İngiltere) ile Fransa'nın Almanya'ya savaş ilan etmesiyle başladığı kabul edilir. Nitekim, Hatay’ın Fransızlar tarafından Türkiye’ye teslim edilmesinin üzerinden henüz iki ay kadar bir zaman geçmişti ki, Avrupa’da insanlık tarihinin en büyük ve en dehşetli savaşı başladı.
Gelişmelerin seyri kısaca şöyle oldu: Hatay’da görevli Fransız birlikleri 7 Temmuz 1939’da Hatay’dan ayrıldı. 23 Temmuz’da Antakya’ya gelen TBMM heyeti, Hatay’ın anavatana katılma törenine katıldı. Askerî kışlada bulunan Fransız bayrağı indirilerek, yerine ayyıldızlı bayrak çekildi. Böylelikle, devir-teslim işi tamamlandı. Bir ay kadar sonra da, Hatay yeni bir vilayet olarak Türkiye’ye resmen ve fiilen dahil edilmiş oldu.
Hatay’ın devir-teslim ameliyesinden önce, Türkiye, Fransa ve Suriye yetkilileri arasında yapılan görüşmeler esnasında şu anlaşmalar da sağlandı:
1. Türkiye Cumhuriyeti Fransızlara bağlı olan şirketleri satın aldı.
2. Suriye vatandaşlığına geçmek isteyen kimselere tercih hakkı tanındı.
3. Teşkil olunan bir komisyon tarafından, Türkiye ile Suriye arasında bugün de korunmakta olan sınır çizgisi belirlenmiş oldu.
«
Tâ 1516’dan beri Osmanlı Devletinin hakimiyeti altında olan Hatay, 1918 yılı sonlarında Fransızlar tarafından işgal edildi. İşgal, tam 20 sene sürdü. 2 Eylül 1938'de kurulan Bağımsız Hatay Cumhuriyeti kuruldu. O tarihte, 9-10 ay kadar ömür süren Hatay Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen, Başbakanı Abdurrahman Melek, Meclis Başkanı ise Abdülgàni Türkmen idi. İşte, bu şahısların öncülük etmesiyle gerçekleşen "Türkiye'ye ilhak kararı", Kemalistler tarafından her ne kadar Mustafa Kemal’e mal edilmeye çalışılıyor olsa da, bu görüşün bir kıymet- i harbiyesi yoktur. Zira, bu vilayetin Türkiye’ye dahil olması onun ölümünden aylar sonra gerçekleşmiştir. Bu vilayetin kazanılmasının iki önemli sebebi var: Avrupa’da günden güne şiddetlenen savaş sancısı ve Hatay’ın yönetiminde bulunan zatların sergilemiş olduğu birlik-beraberlik iradesi. Aynı durum, çok daha önemli iki merkez olan Kerkük ve Musul’da hasıl olmadığı için, oralar geri alınamadı.
«
Son bir not: Yıllar önce Hatay’a gittiğimizde, yaşlı zatlar bize şunları anlattı: Yirmi sene burayı işgal eden Fransızlar, birtakım zorbaca muamelelerine rağmen, halkın dinî yaşayışına yine de herhangi bir müdahalede bulunmadılar.
Meselâ, 1930'lu yıllarda Türkiye'de Muhammedî Ezanın okunması yasak iken, işgalci küffarın yönetimindeki Hatay'da serbest idi. Aynı şekilde, Türkiye’deki uygulamaların aksine, Hatay'da 1939’a kadar camiler, medreseler açık, Kur'ân okunması serbest, Ramazan ayında oruca duyulan saygı en üst seviyede bulunuyordu.
Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı ile birlikte, burada da Muhammedî Ezanın okunması yasaklanmış oldu. Bu hadise de gösteriyor ve ispat ediyor ki: "Münâfık, kâfirden eşed" imiş
.
Almanya’ya bir gittiler, pir gittiler
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
24 Haziran 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ: 24 Haziran 1961
Almanya’da yaşayan Türkiye vatandaşlarının nüfusu, bugün (2025) itibariyle yekûn 4 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu 4 milyonluk kitle, başta Gürcistan, Ermenistan, Moğolistan, Katar, Arnavutluk, Litvanya, Moldova olmak üzere, liste sonlarında yer alan yaklaşık elli kadar dünya ülkesinin nüfusundan daha fazadır.
Bundan beş sene önce, yani 2020’de Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin açıkladığı resmî rakamlara göre, Almanya'da yaşayan Türkiye vatandaşlarının nüfusu 3.5 milyon civarındaydı. Henüz kayda geçmeyen, tamamen Alman vatandaşlığına geçen ve bu zaman zarfında yeni doğanlar da nazar-ı itibara alındığında, mevcut yekûn nüfusun daha yüksek rakamlarda olduğunu söylemek mümkün.
Misâl: Türkiye’nin nüfusu 2020’de 83.5 milyon civarında iken, 2025’te iki milyon artışla 85.5 olmuş durumda. Bu orana göre bir hesaplama yapıldığında, Almanya’daki Türkiye vatandaşlarının kayıtlı-kayıtsız nüfusunun 4 milyon civarında olduğu tahmin etmek zor değil.
«
Bundan 65 sene öncesine dayanan ve nüfusu 4 milyona ulaşan Türkiye vatandaşlarının büyük Almanya macerası, 1961 yılı ortalarında başladı. 24 Haziran günü, Almanya’ya gidecek ilk işçi kafilesi İstanbul Sirkeci Garından trenle yola çıktı. Gidiş o gidiş Yani, Türkler Almanya’ya bir gitti, pir gitti. Gidenlerin pek çoğu oraya yerleştiği, hatta bir kısmı oranın vatandaşlığına geçtikleri için, orada içiçe yaşama hali muhtemelen kıyamete kadar devam edip gidecek.
Şimdi, bu gelişmenin yaşanmasına dair duyulan tarihî ihtiyaca ve bunun gerekçelerine bakalım.
«
Almanya, 1945'te son bulan İkinci Dünya Harbi yıllarında, bilhassa sonlara doğru çok büyük kayıplar verdi. Genç nüfustan milyonlarca insanını kaybetti. Nüfusun yanı sıra, ülke toprakları da zarar gördü. Almanya “Doğu-Batı” diye ikiye bölündü. Keza, modern şehirleri âdeta birer harabeye döndü. Aynı şekilde, sanayi, teknoloji ve sahip olduğu hemen bütün modern imkânlarından mahrum bir duruma düştü.
Bununla beraber “bahtiyar Almanlar,” yine de ümidini kaybetmedi. Hayata âdeta sıfır noktasından yeniden sarıldılar. Sanayi ve teknoloji sistemlerini yenilediler, yıkılmış binaları da hem sağlam, hem sür’atli bir şekilde mâmur ettiler.
Almanya’da bu toparlanma faaliyetleri tüm hızıyla devam ederken, bilhassa yeraltı maden ocakları ile inşaatlarda çalıştırılmak üzere dışarıdan ülkeye genç işçi getirilmesi kararı alındı. İşte, tam da bu maksatla Türkiye ile bazı görüşmeler yapıldı ve bir dizi temaslar kuruldu. Neticede, tarafların rızasıyla bir "işgücü anlaşması" yapıldı. Bu anlaşma, 13 Haziran 1961'de imzalandı. On bir gün sonra, yani 24 Haziran’da da ilk resmî işçi kàfilesi trenle Almanya'ya uğurlandı.
Almanya'ya gidecek işçiler, önce İstanbul’da bir "uyum testi"ne tâbi tutuldu. Ardından sağlık muayenesinden geçirildi.
Bu arada, heves ettiği halde Almanya’ya gidemeyen, yahut sonraki dönemlerde gitmek isteyenlerin bir kısmının, ne yazık ki ara ara "işçi simsarları"nın eline düştüğü de tesbit edildi.
«
Almanya’ya giden işçiler, ilk başta orada uzun müddet kalmayı düşünmeden “gurbet yolu”na çıktılar. Zamanla, büyük bir kısmı orada hem kalıcı hale geldiler, hem de aile efradını o ülkeye götürme yoluna gittiler. Böylelikle, “binlerce işçi” ile başlayan “Almanya macerası”, elli-altmış yıl sonra orada milyonlarca nüfusa baliğ oldu.
.
Osmanlı tarihçisi Dânişmend
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
25 Haziran 2025, Çarşamba
Çeşitli vesilelerle, meraklı ve araştırmacı genç kardeşlerimizden şu mealde müşterek bir sual geliyor: Osmanlı tarihini doğru şekilde okumak ve öğrenmek istiyoruz. Bu konuda bize tavsiye edebileceğiniz bir eser, bir kaynak var mı?
Bu suale şifahî olarak verdiğimiz cevabın yazılı şeklini de burada takdim etmeye çalışalım.
İsmail Hâmi Danişmend (1899-1967), şimdiye kadar tesbit edebildiğim en güvenilir Osmanlı tarihçilerinden biridir. Onun en hacimli eseri de bu konuyla ilgilidir. Dört ciltlik kronolojik eserinin ismi “İzahlı Osmanlı Tarihi”dir. Şahsen de onun bu kitaplarından çok istifade ettim.
Tabiî, altı asırlık Osmanlı tarihi için ideal olan çalışma, bir tek şahsın değil, bir heyetin uzun tetkikler yaparak bir eser külliyatının ortaya konmasıdır. Danişmend’in çalışması, var olan derin boşluğu bir nebze de olsa dolduruyor. Hiç olmazsa, diğer resmî tarihçiler gibi kasdî bir çarpıtmada bulunmuyor. Onun için, bu noktada takdire şâyân bir şahsiyet olduğu söylenebilir.
«
Hem gazeteci, hem de tarih âlimi bir şahsiyet olan İsmail Hâmi Danişmend, soy ve nesebi itibariyle, aynen soyadı gibi eski bir Anadolu beyliği olan Danişmendlerdendir.
Kendisi Merzifon doğumludur. Tahsil hayatını da Beyrut, İstanbul ve Paris'te tamamladı. Bu sebeple, temel İstanbul-Osmanlı Türkçesinin yanı sıra Arapça ve Fransızca'yı da öğrenme imkânını buldu.
Danişmend, fevkalâde bir kabiliyete sahipti. Ne var ki, onun fevkalâde yüksek kabiliyete sahip olması, göze battığı için, aynı zamanda onun bazı imkânlardan mahrum bıraktırdı, yahut bazı hizmetlerine ket vurulmasına sebebiyet vermiş oldu. Meselâ, 1967’ye kadar yaşadığı halde, Türkiye Cumhuriyeti tarihini hiç yazmadı, yazamadı, yahut yazmak içinden gelmedi. Bu noktayı biraz daha açmakta fayda var.
«
Mustafa Kemal Paşa, yanına çekemediği, itaat altına alamadığı kabiliyet sahiplerinin çoğuna dünyayı âdeta zindan etti. İşte Danişmend de, onun hışmına uğrayan kabiliyetlerden biridir.
Danişmend, Sivas Kongresinin (4-11 Eylül 1919) yıldızlarından biridir. Henüz yirmi yaşında genç bir gazeteci-yazardır. Bu sebeple, kongrede katiplik yaptı.
Kendisi de müsbet manada milliyetçi olan Danişmend, “Türk milliyetçiliği” reisliğini kimseye kaptırmayan Kemal Paşa ile yıldızı hiç barışmadı. Hatta denilebilir ki, ilk tersleşmeleri tâ Sivas Kongresi günlerinde başladı.
Kongre esnasında, millî kuvvetlere hitap eden bir gazetenin çıkarılması istendi. İsmail Hâmi, bu hizmete gönüllü olarak talip oldu. Nitekim, kısa süre sonra Sivas merkezli olarak “İrade-i Milliye” isimli bir gazete neşretmeye başladı. Üstelik, bu hizmeti başarı ile sürdürüyordu.
«
İsmail Hâmi, Sivas’ta gazete hizmetini başarıyla devam ettirirken, Ankara’ya gelen Kemal Paşa da kendi adına Hakimiyet–i Milliye gazetesini çıkarmaya başladı. Ardından, Danişmend’e haber göndererek, gelip kendi gazetesinde çalışmasını istedi.
Ancak, o bunu kabul etmeyerek Mustafa Kemal ile yolunu ayırdı. Nitekim, Millî Mücadele hareketini bütün kuvvetiyle desteklediği halde, 1923 yılı sonrası Ankara'sında resmî herhangi bir vazife almayarak ilmî çalışmalarını hep İstanbul'da yaptı.
Onun Cumhuriyet tarihini yazmaması ve bu hususta hiç eser neşretmemesi son derece düşündürücü bir nokta. Danişmend, yalan yere tarih yazmaktansa, hiç yazmamayı tercih etti. Böylelikle, hiç olmazsa ilmî ve meslekî izzetini muhafaza etmiş oldu.
«
Danişmend'in yıllara göre neşrettiği eserlerindan bazıları:
Tarih ve Coğrafyaya Ait İsimler Lûgatı (1937)
İzahlı Osmanlı Tarihi (4 cilt, 1947–55)
İstanbul Fethinin Medenî Kıymeti (1953),
Türkiyât ve İslâmiyet Tetkikleri (1956)
Türkler Niçin Müslüman Oldu? (1959)
Garp Medeniyetinin Menbaı İslâm Medeniyeti (1961)
İzahlı İslâm Tarihi Kronolojisi (1961)
31 Mart Vak’ası (1961)
Tarihî Hakikatler (1966)
Garp İlminin Kur’ân–ı Kerîm Hayranlığı (1967)
.
Prens Sabahaddin’in güzel fikri (1)
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
30 Haziran 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 30 Haziran 1948
Osmanlı’nın son deminde ve bilhassa Meşrutiyet döneminde yıldızı parlayan şahsiyetlerden biri olan Prens Sabahaddin Bey, 30 Haziran 1948’de İsviçre'de vefat etti. Naaşı ise, 1952’de, yani vefatından ancak 4 sene kadar sonra zamanın Demokrat Parti hükûmeti tarafından yurda getirtilerek Eyüp Sultan Kabristanı’na defnedildi.
Demokrat Parti’nin ve bilhassa Başbakan Adnan Menderes’in Prens Sabahaddin Beye sahip çıkmasının asıl sebebi, onun liberal görüşlü, hürriyetçi ve demokrat bir şahsiyet olmasından dolayıdır. Hatta denilebilir ki, Sabahaddin Bey, “Demokrat misyon”un öncü fikir adamlarından biridir. Zira, 1908’de “Ahrar Fırkası”nın kuruluşunda ve bu partinin siyaset sahnesinde boy göstermesinde onun büyük emeği olmuştur. Yani, kurucusu olduğu Ahrar Fırkası, iktidar olma ümidiyle seçimlere asılmış ve kısa süre içinde teşkilatlanarak dönemin ana muhalefet partisi olmayı başarmıştır.
«
Prens Sabahaddin Bey, çok ileri görüşlü bir şahsiyettir. Onun ortaya koymuş olduğu siyasî ve içtimaî fikirler, “Teşebbüs-i şahsî, hiss-i rekabet ve adem-i merkeziyet” şeklinde özetlenebilir.
Sabahaddin Beyin bu orijinal fikirlerini güzel ve değerli bulan Bediüzzaman Said Nursî, aynı yıllarda ona hitaben bir mektup yazarak, ortaya koymuş olduğu fikirlerinin tatbikat noktasında “zamanlama”sına dikkat çekmiştir.
Üstad Bediüzzaman’ın “Nutuk” isimli eserinde yer alan bu mektubun başlığı dahi son derece manidar görünüyor. Mektubun başlığı şöyledir: "Prens Sabahaddin Beyin sû-i telâkki olunan güzel fikrine cevap.”
Bu şu demektir: Sabahaddin Beyin fikri güzeldir; lâkin, doğru olarak bilinmiyor, yanlış şekilde yorumlanıyor.
Aynı zamanda, siyaseten Ahrar’ın müttefiki olan Said Nursî, Sabahaddin Beyin fikirlerindeki hem doğru tarafını, hem de zaman ve zemin şartları itibariyle sakıncalı yönlerini detaylı şekilde şu mealde analiz ediyor:
"Sabahaddin Bey, sizin teşebbüs–i şahsî ve hiss-i rekabete istinad eden ‘adem-i merkeziyet’çi fikriniz güzeldir. Zira, müsbet rekabeti, müsabakayı, yarışmayı netice verir. Hatta, bu fikir ‘medeniyetteki terakki makinesi’nin buharı hükmündedir. Lâkin, bu güzel fikrin tatbik sahasına konulması için zaman, zemin ve sair şartlar henüz hazır değil. Şimdilik tefrikaya sebebiyet verebilir.
"Binaenaleyh, sizin bilhassa ‘Adem-i merkeziyet’ (yerinden yönetim) sistemine herhangi bir tefrikaya meydan ve mahal bırakmadan gidilmeli.
"Biz bu fikrinizin güzelliğini taakkul ile kabul ediyoruz; fakat, bunun tatbikini şimdilik irade edemiyor, güç yetiremiyoruz. Bunun tatbiki için çok zaman lâzım. Yine de, bu güzel ve kıymetli fikirlerinizin tatbik edilebilmesi için hükümetler şimdiden teşebbüsata başlamalı diyoruz."
Evet, bu mealdeki mektup, 1908’de Osmanlıca olarak neşredilen Nutuk isimli eserin ilk sırasında yer alıyor. Aradan yüz küsur sene geçtiğine göre, bu fikirlerin kademeli şekilde tatbik sahasına konulması gerektiği kanaatine varıyoruz. Nitekim, dünyada bunu tatbik eden AB ve ABD gibi ülkelerde medenî terakki bâriz şekilde görülebiliyor.
«
Meşrûtiyet döneminde, ayrıca "Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti"ni de kuran Prens Sabahaddin Beyi ve onun güzel fikirlerini biraz daha yakından görmeye, tanımaya ve kendi çapımızda anlamaya yarın da devam edelim inşallah.
.
Prens Sabahaddin’in güzel fikri (2)
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
01 Temmuz 2025, Salı
Sabahaddin Beyin doğumuna dair olarak, kayıtlarda 13 Şubat 1878 tarihi görünüyor.
Bu tarih, I. Meşrûtiyet'in feshedilerek ilk Meclis-i Mebusan'ın kapatıldığı gündür. Dolayısıyla, bu noktada dikkat çekici bir tevafuk eseri söz konusu. Zira, Meclis’i kapattıran Sultan Abdülhamid’in istibdadına karşı 30 sene sonra fikren ve siyaseten baş kaldıranlardan biri hiç şüphesiz Prens Sabahaddin Beydir. Bundan dolayı da, ömrünün çoğunu hudut haricinde ve gurbet ellerde geçirmek durumunda kaldı.
Ahrar-ı Osmaniyenin fikir öncülerinden biri olan Sabahaddin Bey, bilhassa II. Meşrutiyetin (1908) ilânından sonra, bu kez ikinci ve daha şiddetli bir istibdat siyaseti ile boğuşmaya mecbur oldu. Bozuk İttihatçılar, karşılarında bir muhalefet cephesi görmek istemedikleri için, muhalefetin başını çekenlerden biri ve belki de en önemli kişisi olarak bildikleri Prens Sabahaddin Beye karşı kin ve öfke duymaktaydılar. Nitekim, 31 Mart Vakası’nı (13 Nisan 1909) bahane ederek Selanik’ten İstanbul’a gelerek darbe yapan ve dizginleri ele geçiren müstebid İttihatçı komite, idam edilecek meşhurlar listesine onu da dahil etmişlerdi. Ne var ki, kendisi bir yolunu bularak Avrupa’ya kaçtı.
Daha sonraki tarihlerde, İstanbul’a tekrar gelen Sabahaddin Bey, 1924’te bütün Osmanlı hanedanı mensuplarının hudut harici edilmesiyle birlikte, kendisi de ailesiyle birlikte İsviçre’ye gitti ve ölüm tarihi olan 1948’e kadar da orada yaşadı. Naaşı, vefatından 4 sene kadar sonra, yani 1952’deki Demokrat Parti hükûmeti zamanında İstanbul’a nakledildi.
«
Sabahaddin Beyin prensliği, annesinin Osmanlı hanedanına mensubiyetinden dolayıdır. Annesi Seniha Hanım, Sultan II. Abdülhamid'in kız kardeşidir.
Sabahaddin Beyin babası ise, Saray’a damat olan Mahmut Celâleddin Paşadır. Onun fikren hürriyet ve meşrûtiyet taraftarı olması, ayrıca Yeni Osmanlılara yakınlık duyması, Mutlâkiyet rejimi tarafından sakıncalı görülmeye başlandı. Önce, Adliye Nezaretindeki işinden edildi, ardından inzivada kalmaya mecbur kılındı. İş bununla da bitmedi. Onun her hareketi takibe alındı.
Bir türlü bitmek bilmeyen takip ve tarassut vaziyeti, Celâleddin Paşa’yı zamanla ciddi şekilde rahatsız etmeye başladı. Paşa ailesi, hem bu rahatsızlık sebebiyle, hem de çocuklarının daha iyi bir tahsil görebilmesi mülâhazasıyla İstanbul'dan ayrılarak Fransa'ya yerleşti. Prens Sabahaddin Beyin siyasetle uğraşmaya başlaması, işte bu safhadan sonradır.
«
Ailesi Fransa'da iken Jön Türklerle temasa geçen ve onlarla birlikte hareket etmeye başlayan Prens Sabahaddin, 1902'de Paris'te yapılan Ahrar-ı Osmaniye Kongresinde en ön safta göründü. Hareketin başına geçmeye çalıştı. Aynı kongredeki rakibi ise, Meşrûtiyet taraftarı olmakla birlikte daha çok milliyetçi ve merkeziyetçi fikirleriyle tanınmış olan Ahmet Rıza Beydi.
Tâ 1860’lardan beri varlığı bilinen Ahrar (Osmanlı Hürriyetçileri) hareketi, bu kongreden sonra iki ana gruba ayrıldı: Biri Milliyetçi-Merkeziyetçi, diğeri Hürriyetçi-Liberal Grup. Her iki grup da basın-yayın yoluyla hem fikriyatının ilânatını yapıyor, hem de taraftar toplamaya gayret ediyordu.
«
Prens Sabahaddin Bey, Temmuz 1908’de II. Meşrûtiyet'in ilân edilmesiyle birlikte İstanbul'a geldi. Gelir gelmez, hemen Ahrar-ı Osmaniye Fırkası'nın saflarına katılarak siyaset sahasında ispat-ı vücut yaptı. Kısa süre sonra, bu fikrî ve siyasî hareketin ideologlarından, hatta öncülerinden biri haline geldi.
Ne var ki, 1908 yılı sonlarında yapılan genel seçimleri, meşrutiyettten hazzetmeyen ve komitacılıkle iş gören İttihatçılar kazandı. Bunlar, rakip olarak Ahrar Fırkasını gördükleri için de, onlara karşı her türlü baskı ve yıldırma hareketine girişti. Hatta, tetikçiler marifetiyle, gazetelerde yazan bazı kalem erbabını şehir merkezinde katletmeye başladı.
Prens Sabahaddin ve onun gibi hürriyetçi aydınların bir şekilde uzaklaştırılmasıyla eş zamanlı olarak, fikir meydanı Ziya Gökalp gibi milliyetçi geçinen katı merkeziyetçi ideologlara kaldı. Onların ise, bu vatan ve millete faydadan çok zararı dokundu, maalesef.
.
Kafatasçı Atsız, kafayı Nursî’ye taktı
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
07 Temmuz 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 7 Temmuz 1972
Türkçü-Turancı fikriyatının öncülerinden biri olan Hüseyin Nihal Atsız, uzun süren yargılamaların neticesinde "basın-yayın yoluyla ırkçılık yapmak”tan dolayı 7 Temmuz 1972’de 1,5 yıllık bir mahkûmiyet cezası aldı.
Esasen, kendi yüzü ve kafa yapısı da klasik “Türk tipi”ne hiç benzemeyen, hatta Avrupa’dan getirmiş olduğu “kafatası ölçüm cihazı”na göre bile Türk sayılmayan Atsız’ın en çok düşmanlık kustuğu şahsiyetlerin başında Bediüzzaman Said Nursî ve eserleri geliyor.
Doğrusu Üstad Bediüzzaman’ın kendisi de bu adamları sevmiyor ve hatta onun gibi ırkçılık manasında Türkçülük yapan kimseleri hakikî Türk olarak görmüyor.
«
Nihal Atsız'ın Türkçülük nâmı altında ırkçılık yaptığına dair davalar daha eskilere dayanır. Bilhassa 1930'larda gittiği her yerde, vazife yaptığı her makamda Türkçülük yapmaktan hiç geri durmadı. Tıpkı, Türkçülük yapan diğer “gayr-ı Türk” reisler gibi…
25 Ocak 1931’de Edebiyat Fakültesi Dekanı hocası Prof. M. Fuad Köprülü'nün asistanı olduktan sonra, Atsız'ın etki sahası daha da genişledi. Aciptir ki, Fuat Köprülü, Ziya Gökalp'in yetiştirmesidir; Atsız da Köprülü'nün himayesinde meşhur bir Türkçü olup çıktı.
1944'te Türkçülükten dolayı tutuklanıp yargılananların başında yer alan Atsız, öldüğü tarih olan Aralık 1975'e kadar süren bütün hayatını ırkçılık manasında Türkçülük yapmakla geçirdi.
Bu sayede de, bu vatanda kendini Türk hissetmeyen pek çok kişi, reaksiyoner (aksülamel) bir tavır içine girerek Müslüman Türklere karşı geliştirilen menfî hislerin kurbanı oldu. Bir cihette denilebilir ki: Meselâ Kürtçülük hareketinin en başta gelen tahrik unsurlarından biri Atsız ve onun gibilerin sürekli şekilde pompalamış olduğu Türkçülük cereyanıdır.
«
Nihal Atsız'ın bir diğer özelliği de, Risâle–i Nur hareketine olan iflâh olmaz düşmanlığıdır. Bilhassa, Üstad Bediüzzaman'ın vefatından sonra, o zâtın ve temsil ettiği davanın aleyhinde o derece sert ve katı bir tutum izledi ki, hakikî bir Türk'ün bunları yapacağına-yazacağına inanamazsınız.
Kuvvetle muhtemeldir ki, aynen Gökalp gibi Atsız'ın kendisi de hakikî Türk değildir. Zira, hakiki bir Türk, İslâmın reddettiği ırkçılık illetiyle bu derece malûl olamaz ve olmamalı diye düşünüyoruz.
«
Risale-i Nur hareketini ırkçılık emellerine büyük bir engel olarak gören Atsız'ın "Nurculuk denen sayıklama" başlıklı uzunca bir makalesi var. Üstad Bediüzzaman’ın vefatından sonra yazılan ve ırkçılar tarafından ara ara dolaşıma sokulan bu makale, ilk olarak 1964'te yayınlandı. Tam bir “iftiranâme” hüviyetindeki bu makale, Türkçü geçinenler için âdeta bir ilham kaynağı olmuştur.
Son olarak, araştırmacı-yazar Niyazi Berkes’ten bir iktibas yapalım: Berkes, Unutulan Yıllar (İletişim) isimli eserinin 174. sayfasında, kafatasçı Atsız hakkında şu tesbit ve izahatta bulunur: "Büyük iddiaları için gerekli olan antropoloji, tarih, felsefe alanlarında bir şey bilmeden, insanları kaşlarına, gözlerine, saçlarına ve yüzlerinin rengine göre ırklara ayıracak kadar bilgisiz bir zavallıdır, Nihal Atsız."
.
Ankara’nın nuruna bak
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
08 Temmuz 2025, Salı
Bundan yüz küsûr sene evvel Yunan kuvvetlerinin Batı Anadolu’yu işgal ve istilâ etmesi sebebiyle, yeni Türkiye’nin başkenti olan Ankara’da sitem yüklü şöyle bir karamsar hava yankılanmış:
Ankara’nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Yunan Türk’ü esir almış
Şu feleğin işine bak (*)
Aynı yıllarda, üstelik Yunan kuvvetleri Anadolu’yu terk edip gittikten sonra Ankara’ya gelen (Kasım 1922) Bediüzzaman Said Nursî, bir gün meşhur Ankara Kalesi’ne çıkar. Orada neler hissettiğini 26. Lema olan İhtiyarlar Risalesinde şu sözlerle anlatır:
“Bir zaman, Ankara’daki ehl-i dünya beni Eski Said zannedip oraya istediler. Gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kalesinin başına çıktım.
“O kale, tahaccür etmiş hâdisat-ı tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı, Hilâfet Saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı, bana gayet hazîn, rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kalede geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı.
Birbiri içinde beni ihata eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden bir nur, bir teselli, bir rica aradım.“
*
Yukarıdaki mısra ve satırların üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçti. O tarihten bir asır kadar sonra gelip gördüğümüz Ankara’da genel tablonun bir nebze de olsa değişmeye başladığını gördük. Hâlâ “en kara” vaziyette kalmaya devam eden dehliz ve muhitlerinin yanı sıra, bir de nurlanmış çehresini ve tebessüm eden yüzünü müşahade ettik. Haliyle sevindik, mesrûr olduk.
Bu sebeple, karamsarlık yansıtan yukardaki mısralara mukabil, içimizden kopup gelen şu mısraları terennüm etmeye başladık:
Ankara’nın nûruna bak
Kalplerin sürûruna bak
Şakirtler seferber olmuş
Gel bir kandil de sen yak
Bu mısraların içime doğmasının şüphesiz ki haklı sebepleri var. Burada bir kısmını hikâye etmeye çalışalım.
*
Yeni Asya’nın istişare heyetindeki temsilci arkadaşlarımız, bir dizi program için bizi Ankara’ya davet ettiler. Memnuniyetle kabul ederek geldik. Misafir olarak kaldığımız Maltepe’deki hizmet merkezinin son halini gördük. Maşallah, barekâllah. Bina komple yenilenmiş. Temelden inşa edilmiş. En ince ayrıntısına kadar her şey düşünülerek tasarlanmış. Kalite, sağlamlık, hatta ferâhlık esas alınmış. Masraftan hiç kaçınılmamış. Bina, bodrumdan terasa kendi çapında hemen her türlü ihtiyacı karşılayacak şekilde donatılmış vaziyette. Bu hizmetlerde emeği geçen herkesten Allah ebeden razı olsun.
Ertesi gün, Hacıbayram’daki hizmet merkezine gittik. Orada da meşhûr 27 ve 29 no’lu binaların aslına uygun şekilde baştan aşağıya restore edildiğini gördük. “Saff-ı evvel”den kahraman Nur Talebelerinin yıllarca hizmet merkezi olarak kullandıkları bu binalar, lillahilhamd, günümüzde de misyonlarını ziyadesiyle devam ettiriyorlar.
Bir sonraki gün bizi Sincan’a götürdüler. Oradaki hizmet merkezimizin de eski canlılığını aynen muhafaza ettiğini maaliftihar gördük. Bir gece de oradaki hasbî, fedakâr ihvanlara misafir kaldık.
Ardından, elliden fazla kardeş ve ağabeylerle birlikte Eryaman’a gittik. Orada tripleks tarzda bahçeli bir hizmet merkezinin muntazam şekilde inşa edildiğine şahit olduk. Müteahhit kardeşimizi cân-ı gönülden tebrik ettik. Bina önünde kurban kesildi, mesasim yapıldı, dualar edildi, şevke medar dilek ve temennilerde bulunuldu.
Geçen Pazar günü ise, Pursaklar’daki Avrupa Birliği Parkında Orta Anadolu Bölgesinin iştirak ettiği bir piknik programı organize edildi. Yüzlerce okuyucularımızın ailecek katılmış olduğu bu program da fevkalâde feyizli ve bereketli geçti. Akşama kadar orada gayet şevkli ve muhabbet yüklü sohbetlerle vaktimizi tamamlayıp şehir merkezine döndük.
Yeni hafta ile birlikte, Ankara merkezli olmak üzere Orta Anadolu Bölgesindeki il ve ilçelere yönelik bizi yeni bir hizmet maratonu bekliyor.
.....
(*) Daha sonraki yıllarda, 3. mısra şu şekilde değiştirilerek okunmaya başlandı: Biz Yunan’ı esir aldık...
.
Hibiskus çayı ve şerbeti
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
11 Temmuz 2025, Cuma
Son birkaç senedir Hibiskus çayı ve şerbetiyle gayet dikkat ve merakla ilgileniyoruz. Hem araştırmalarımız, hem de tecrübeye dayalı çalışmalarımız bütün hızıyla devam ediyor.
Şimdiye kadar binlerce litre bu bitkinin hem çayından, hem şerbetinden yaptık, içtik ve bulunduğumuz yerdeki yakınlarımıza, arkadaşlarımıza ikramda bulunduk. Hiç abartmadan ifade edelim ki, yaptığımız çay ve şerbetin kıvamı umumî bir kabul gördü. Dahası, hiç kimseden şikâyet falan da gelmediği gibi, sayılamayacak kadar çok kimseden bunun tarifi istendi. Bunca tecrübe, beğeniden ve ısrarlı talepten sonra, biz de bu yazı ile işin hem püf noktalarını verelim, hem de mümkün olduğunca detaylı tarifini anlatmaya çalışalım.
Maksadımız, yüzde yüz fıtrî, organik ve de hesaplı olan Hibiskus çayı ve şerbetinin yaygınlık kazanmasıdır. Tâ ki, insanlarımız ve bilhassa çocuklarımız zararlı-zehirli içeceklerden uzak dursun; ortaya faydalı-şifalı bir alternatif konulsun.
«
Memleketimiz olan Batman’da Hibiskus çayı bir hayli yaygınlık kazanmış durumda. Rengi mordur. Bazı aktarlarda ve baharatçılarda “Nar Çiçeği” etiketi ile de satılıyor. Bazı yörelerde buna “Medine Gülü” de deniyor.
Kahvelerde, normal siyah çayın yanında bir alternatif bitki çayı olarak hazırda bunu da bulunduruyorlar. Bu koyu mor çayın mahallî ismi “Ekşi Çay”dır. Normal çay içen kimseler, bakıyorsun bir müddet sonra bundan istiyor: “Usta, bir Ekşi Çay gönderir misin?” diyor.
«
Hibiskus, Nar Çiçeği, yahut Medine Gülü…
İsmine ne derseniz deyin, bu mucizevî bitkinin şimdiye kadar sadece sıcak çayı biliniyor, içiliyor, ikram ediliyordu.
Büyük bir iddia ile ifade edelim ki, bundan sonra bu harikulâde nimetin şerbeti de yaygınlık kazanacak ve her tarafta ikram edilmeye başlanacak. Zira, şimdiye kadar içen binlerce insanın memnuniyetine bizatihî ve birebir şahit olmuşumdur: Cizre’de, Antep’te, Mersin’de, Maraş’ta, Batman’da, Diyarbekir’de, Elaziz’de, Elbistan'ta, Çorum'da ve şu sıralar Ankara’da binlerce kişi şerbetinden içtiği halde, hiçbir şikâyet gelmedi; takdir ile beğenilerin ise haddi-hesabı yok. O halde bunun tarifini vermek elzem oldu.
Hibiskus şerbetinin (tabiî patent bize ait olduğu için, buna “Latif Şerbet” de diyebilirsiniz) 10 litrelik miktarına göre tarifi aşağıdaki şekildedir.
MALZEME:
1 su bardağı dolusu Hibiskus çayı,
2-3 adet çubuk tarçın,
5-10 adet kuşburnu,
5-10 adet karanfil,
2 adet limon,
Yarım kilo toz şeker.
YAPILIŞI:
10 litrelik tencereye su doldurup ocağa koyun. Su kaynama noktasında geldiğinde, Hibiskus çayı dışındaki malzemeleri sırayla suyun içine atıp 10-15 dk. kadar kaynatın. Şeker miktarını kendinize göre ayarlayabilirsiniz. En son Hibiskus (Nar Çiçeği) çayını attıktan sonra, ocağı kapatın, tencerenin üzerine kapağını da koyun yarım saat kadar demlenmeye ve dinlenmeye bırakın.
Yarım saat sonra, Hibiskus çayını sıcak olarak içebilirsiniz. Geri kalanı da şerbet olarak kullanacak olursanız, tencerenin soğumasını beklemeniz gerekir. Tencere soğuduktan sonra, şerbeti süzerek şişeleme işlemine geçebilirsiniz. Buzdolabında haftalarca dursa yine bozulmaz ve aynı tazelikte zevkle içilebilir. Vitamin değeri yüksektir, hatta mükemmeldir denilebilir. Uzmanlara göre, kandaki iltihaba, eklem ağrılarına, diz ağrılarına karşı önemli ölçüde müsbet tesiri vardır.
Bu bitkinin gerek çayından ve gerekse şerbetinden her gün içilebilir. Fayat, aynı gün içinde fazla tüketmemek lazım. Misal: Bir kupa bardak kadar sıcak çayından, bir-iki bardak kadar da soğuk şerbetinden içilebilir. Fazlası zarar verebilir. Zira, ilaç da olsa her şeyin fazlası zararlıdır. Malum “Derman hadden aşarsa dert getirir.”
Cümlenize afiyet-şifa olsun. İçip beğenirseniz, bize de dua edersiniz.
.
“Hamidiye Kahramanı”na hain muamelesi
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
16 Temmuz 2025, Çarşamba
GÜNÜN TARİHİ 16 Temmuz 1964
Kemalistler, oldum olası baskıcıdırlar, jakobendirler. Kendilerine muhalif olanlara hayat hakkı tanımazlar. Hakiki bir kahraman dahi olsa, onu hedef tahtasına koyup “Mustafa Kemal’e karşıdır” damgasıyla adama hayatı zindan ederler. Hatta, bir suçu kılıfına uydurup hedefteki kişiyi idama bile götürüler ve gerçekten de götürmüşlerdir. 1926’da bir kumpas ile kurulan İzmir Sûikastı bahanesiyle yapılan idamlar bunu açık bir ispatıdır.
İşte, aynı tarihte gıyaben yargılanan şahsiyetlerden biri de eski Başbakanlardan Hüseyin Rauf Orbay’dır. İzmir’deki mürettep mahkeme esnasında Avrupa’da bulunuyordu. Tedavi için gitmişti. Şayet Türkiye’de olsaydı, büyük ihtimalle uyduruk İstiklâl Mahkemesinde yargılanacak ve belki de idam edilecekti.
Bugün merhum Orbay’ın vefat yıldönümüdür. Hamidiye Kahramanı unvanı ile de yâd edilen Orbay, 16 Temmuz 1964’te İstanbul’da vefat etti.
Şimdi, Millî Mücadelenin mühim kahramanlarından biri olan bu önemli şahsiyeti biraz daha yakından tanımaya ve başına gelenleri bir parça analiz etmeye çalışalım.
*
31 Mart Vak’asından sonra (1909) Hareket Ordusu tarafından Hurşit Paşa başkanlığında kurdurulan Divan-ı Harb-i Örfî Mahkemesi’nde üye olarak vazife yapan Orbay’ın, Üstad Bediüzzaman ve diğer bazı şahsiyetlerin beraat etmelerinde, hiç olmazsa idamdan kurtulmalarında inisiyatif kullandığı kuvvetle muhtemel. Yoksa, Hurşid Paşa, kendisine verilen listede ismi bulunan Bediüzzaman ve onun gibi masum birçok şahsiyeti gözünü kırpmadan darağacına gönderecekti.
*
Osmanlı’nın son döneminde devlet hizmetinde büyük başarılara imza atan Rauf Bey, 1912-13’te yaşanan I. ve II. Balkan Savaşlarında da rüştünü ispat etmiş bir bahriyelidir. Bu kritik dönemdeki başarılarından dolayı da kendisine “Hamidiye Kahramanı” nâmı verilmiştir.
22 Haziran 1919’da ilân edilen “Amasya Tamimi”ni imzalayan önemli şahsiyetlerden biridir.
Daha sonra düzenlenen Erzurum ve Sivas Kongreleri’ne katılan, hemen ardından Ankara’da teşkil edilen yeni hükûmette mühim görevler üstlenen Rauf Orbay, bilhassa I. ve II. Lozan görüşmeleri sürecinin tamamını içine alan o riskli dönemde (1922-23) Başbakanlık (İcra Vekilleri Heyeti Reisliği) görevinde bulunan tecrübeli bir devlet adamıdır.
*
Şimdi gelelim, Orbay’ın M. Kemal ve İsmet Paşa ile münasebetlerine…
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nda Osmanlı hükümetini temsil eden Orbay, Başbakan olduğu esnada (1922-23) düzenlenen Lozan Konferansı’na da Ankara Hükümeti temsilcisi sıfatıyla katılmak istedi. Ne var ki, M. Kemal buna engel oldu. “Sen Lozan’da kendi kafana göre hareket edersin; İsmet ise, benden habersiz hareket etmez” diyerek, Orbay’ın teklifini geri çevirdi.
Oysa ki, Rauf Orbay, Lozan görüşmeleri için en liyakatli şahsiyetlerden biriydi. Çünkü, orada yapılacak olan antlaşma, aynı zamanda Mondros Mütarekesi’nin devamı ve nihaî sureti şeklinde olacaktı. Bu açıdan bakıldığında, Orbay, öncelikli bir diplomat olarak görülebilir. Ne var ki, jakobenler onu istemediği gibi, onu ve onun gibi kahramanları adım adım dışlamanın yol ve yöntemini takip ettiler.
*
Türkiye’de en üst seviyede askerî ve siyasî görevlerde (Bakanlık, Başbakanlık, Meclis İkinci Başkanlığı...) bulunmuş olan Orbay’ın Lozan’daki gelişmelere dair düşüncelerini Feridun Kandemir “Rauf Orbay’ın Hatıratı” isimli kitabında şu şekilde naklediyor: “İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan’da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan Yahudî Hahambaşı Haim Naum’un telkinleriyle, Hilâfetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip, derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu.”
Karabekir Paşa gibi Rauf Orbay da Hilâfetin kaldırılmasına taraftar değildi. Bu sebeple, jakoben Kemalistler her ikisini de İzmir İstiklâl Mahkemesinde bir bahane ile idam etmek emelindeydiler. Ancak, şükür ki, bunda muvaffak olamadılar
.
Manen yaşayan evliya: Geylânî
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
17 Temmuz 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ 17 Temmuz 1166
İslâm tarihinde ilim-irfan sahasında çığır açan en parlak yıldızlardan biri olan Şeyh Abdülkadir Geylânî, 17 Temmuz 1166 tarihinde Bağdat’ta vefat etti.
Onun çok büyük bir zat ve etkileyici bir şahsiyet olduğunu, sadece Müslümanlar değil, onu yakından gören-tanıyan gayr-ı müslimler de teyid ve tasdik ediyor.
Şah-ı Geylânî’yi unutulmaz kılan hususiyetlerinden biri de, vefatından sonra da tasarrufunun devam ediyor olmasıdır. Onun böyle bir zat olduğuna muteber pek çok İslâm âlimi ve ümmetin sayısız efradı inanıyor.
*
Üstad Bediüzzaman, Gavs-ı Geylânî’nin vefatından sonra da irade-i İlâhî ile tasarrufu devam eden zatlardan biri olduğunu Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli eserinde şöyle anlatıyor:
“Çocukluk itibarıyla elimden ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, ‘Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.’ Acîptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş.”
Aynı bahsin devamında, Hz. Gavs’a olan yakınlığını da şu sözlerle ifade ediyor:
“Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî Tarikatı’nda, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak ‘Yâ Gavs-ı Geylânî’ derdim. …Bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam, Zat-ı Risaletten (asm) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu.”
Barla Lâhikası isimli eserinde ise, Şah-ı Geylani’nin manevî tasarrufuna dair sır kapısını biraz daha aralayarak şunları söylüyor:
“Gavs-ı Âzam gibi, memattan sonra hayat-ı Hızırîye yakın bir nevî hayata mazhar olan evliyalar var. Gavs’ın hususî İsm-i Âzamı ‘Yâ Hayy’ olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur, Mâruf-u Kerhî denilen bir kutb-u a’zam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir.”
*
Şimdi, hem anne, hem de baba tarafından evlâd-ı Rasul (asm) olduğuna inanılan Şeyh Abdülkadir Geylânî’in kısacık bir biyografisini takdim edelim.
Gavs-ı Geylanî, Milâdî takvime göre 1 Kasım 1077 İran’ın Geylan (Ceylan) beldesine bağlı bir köyünde doğdu.
Onun neseben hem Seyyid, hem de Şerif olduğu, gerek ulemâ ve gerekse ümmetin ekseriyeti tarafından kabul görmüştür. Anne tarafından Hz. Hasan’a (ra) dayandığı için Şerif, baba tarafından Hz. Hüseyin’e bağlandığı için de Seyyid olarak kabul edilir. Bu bakımdan Hz. Gavs, “zülcenâheyn” olan yüksek itibar sahibi bir zâttır.
Aslında, İslâm tarihi boyunca müceddidlerin, müçtehidlerin, büyük imam ve aktabların, fikren ve mânen Kur’ânî bir çığır açan zâtların hemen tamamı, neseben Seyyid yahut Şeriftir.
Hz. Muhammed’i (asm) Âhirzaman Peygamberi olarak takdir eden hikmet-i İlâhî, tarihte çığır açan zatların da seyyid ve şerif olmasını iktizâ etmiştir: Evet, Cenab-ı Hak, Resulullah’tan sonra gelecek olan Seyyid Abdülkadir Geylânî, Seyyid Ebu’l-Hasen-i Şâzelî, İmam-ı Şâfiî, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmedü’s-Sünûsî, Seyyid İdris, Seyyid Yahya gibi vazifeli kudsî zatların, o “nesl-i mübarek” olan seyyidler nesebinden olmasını takdir ve murat eylemiştir.
Biz ümmetin fertlerine düşen ise, Rabbimizin bu meseledeki hikmetini anlamaya çalışmaktır.
.
Ankara’da esaslı tamirat var
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
18 Temmuz 2025, Cuma
Saltanattan Cumhuriyete geçiş döneminde, yeni hükûmet merkezi olan Ankara, müsbet-menfî birçok gelişmeye sahne oldu. İşte o çarpıcı gelişmelerden biri de 14 Eylül 1920’de yaşandı.
Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey tarafından hazırlanan bir kanun teklifi o gün Millet Meclisi tarafından kabul edilerek Anadolu sathında yürürlüğe konuldu. Bu kanun maddesi, “Sarhoşluk veren şeylerin önlenmesine dair” olup resmî kayıtlarda “Men-i Müskirat Kànunu” ismiyle yer aldı.
Üstad Bediüzzaman, dostu Ali Şükrü Beyin öncülük etmesiyle Millet Meclisi’nin kabulüne mazhar olan bu kanun maddesinden dolayı hem memnun olur, hem de “Anadolu Hükûmeti”nin milletin iradesini temsil makamında olduğu tesbitinde bulunur. Bu hayırlı gelişme hakkında, Tulûât isimli eserinde şu ifadeleri kullanır: “Câ-yı dikkattir ki: Merkez-i Hilâfet [İstanbul], uleması ve Dârülhikmet ve zabıta-i ahlâkiye ile fuhuş, işret, kumar gibi kebairi izale değil, tevkif edemediler. Anadolu hükûmetinin bir emriyle, bütün işret, kumar gibi kebairler men’edildi.” (Haşiye)
*
Ankara, bir asrı aşan süredir devlet, hükûmet ve siyasetin yeni merkezidir. Aynı zamanda Anadolu coğrafyasının da merkezinde sayılır. Yüz yıllık süre içinde, yukarıda örneğini vermiş olduğumuz gel-gitli hadisenin pekçok benzeri yaşandı.
Bizim maksadımız ve muradımız, bütün Türkiye’ye sirayet etme istidadında olan buradaki maddî-mânevî havanın güzelleşmesi, menfiden müsbete doğru kanalize edilmesidir.
Tabiî, bu maksadın hasıl olması için, ihlâs ve sadâkatle çalışmak, gayret göstermek esastır. Yoksa, ciddî manada çalışmadan, azim ve kararlılık içinde gayret göstermeden hayırlı neticeler beklemek abesle iştigaldir.
*
Ankara’nın şöyle bir hususiyeti de var: Burası, aynı zamanda tahribatçı bid’akâr rejim taraftarlarının da merkezidir. Onlar fırsat buldukça, millî iradenin tecelligâhı olan bu merkezde cirit atarlar: O jakobenler, hürriyetleri kısarlar. Darbe yaparlar. Muhtıra verirler. Demokrasiyi süngüleyerek siyasetin canına okurlar. Milletin iradesi gibi, kudsî değerlerine de düşman kesilirler. Ellerine geçirmiş oldukları idare mekanizmasını bırakmaya yanaşmazlar. Tekelci-inhisarcı davranarak, medeniyet sahasında ülkenin geri kalmasına sebebiyet verirler. Onların bu yaptıkları ihanet, hatta cinayet hesabına geçer.
İşte, bu zor ve çetin vaziyet karşısında yine de pes etmek olmaz. Bu vatanın kalbinde yer alan Ankara, aynı zamanda hakikî sahibi olan milletin de kalbinde yer alıyor. Büyük bir maneviyat kutbu olan Hacı Bayram Veli Hazretleri (1352-1430) burada yatıyor. Beldenin manevî tapusu onun üzerindedir. Aynı şekilde, 1967'de dönemin demokrat hükümeti tarafından temeli atılan ve 1987'de inşaatı tamamlanan muhteşem Kocatepe Camii, yine bu şehrin kalbinde yer alıyor.
Velhasıl-ı kelâm, dememiz odur ki: Yüz yıl önce “en kara” bir hâlete bürünen Ankara, günden güne nurlanıyor, mamur oluyor. Allah’ın her günü, bir ya da birkaç yerde nuranî iman hakikatleri okunuyor, ciddiyetle tedris ediliyor. Bunu iki hafta boyunca bilmüşahede gördük. Kezâ, şu en sıkıntılı zamanda bile yeni hizmet binaları inşa edilirken, bir taraftan da eski-antika binalar aslına uygun şekilde restore edilerek hizmete açılıyor. Ve daha nice sevindirici gelişmeler var ki, mecmuu, bize inşallah 29. Mektup’ta yer alan şu müjdenin tahakkuk etmeye başladığını haber veriyor: "Hazret-i Mehdînin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akâranesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihya edecek.”
……………………
(Haşiye) Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey, söz konusu “Men-i Müskirat Kànunu” vesilesiyle çok hayırlı bir hizmete öncülük etti. Mustafa Kemal ile karşı karşıya gelme pahasına, içkinin yasaklanması hususunda az bir oy farkıyla da olsa büyük bir başarıya imza attı. Ama ne yazık ki, bu hizmetinin bedelini hayatıyla ödedi. 27 Mart 1923’te vahşiyane bir tertibe kurban gitti. Bununla da yetinmeyen muarızları, onun ölümünden bir buçuk sene kadar sonra, 11 Aralık 1924’te içki yasağına dair kanunu iptal ederek yürürlükten kaldırdı.
.
Ahirzaman tarihi sohbetleri
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
30 Temmuz 2025, Çarşamba
Yeni Asya Tv için hazırlanan “tarih sobetleri”nin birinci bölümü yayınlandı. Sırada iki bölüm daha var.
Öncelikle “Ahirzmanan tarihi sohbetleri serisi” tarzındaki bu programları yayına hazırlayan genç kardeşlerin gayretini tebrik ve dua ile karşılıyoruz. Bilvesile, sizi de bu kanalımıza abone olmaya ve destek vermeye davet ediyoruz.
Birinci bölümün daha ilk günden itibaren yoğun ilgili görmesi, doğrusu bizim de şevk ve heyecanımızı kamçılamış oldu. Bilvesile, meraklı izleyicilerimize teşekkür ediyoruz.
*
Ahirzaman, çok şiddetli ve dehşetli bir devirdir. İman ile küfrün kıyasıya mücadelesinin yaşandığı beşer tarihinin en en sancılı vetiresi, en sarsıntılı sürecidir. Hatta, insanlık tarihinin son safhası ve son halkasıdır denilebilir. Özetle, ahirzaman, imanın da, küfrün de bütün meyvesini verdiği bir dönemin adıdır.
Bizim ana branşımız “genel tarih”tir. Hemen her dönemde yaşanmış olan ve bilhassa iz bırakan önemli hadiseleri “günün tarihi” kategorisinde ele almaya, yazmaya ve siz değerli okuyucularımıza bunları takdim etmeye gayret ediyoruz.
Kendi tercihimizle üzerinde ağırlıklı olarak durduğumuz dönem ise, daha çok “yakın tarih”tir. Özellikle son iki yüz yılın tarihini mümkün olduğunca gün gün işleyip meraklı okuyucuların istifadesine sunmaya çalışıyoruz. Kitap, dergi ve gazete yazılarının yanı sıra, şimdi de tv’den “söyleşiler” formundaki programlarla aynı minvâlde bir hizmeti genç kardeşlerimizle birlikte sizlere takdim etmenin bahtiyarlığını yaşıyoruz. İnşallah, bu cenâhtaki ihtiyaçları da tam karşılayacak daha nice programlar sizlerin ve bilhassa gelecek nesillerin istifadesine sunulacak ümidindeyiz.
“Yakın tarih”imiz, ne yazık ki resmî ideolojinin dayatmaları sebebiyle bir nevî “yalan tarih”e dönüşmüştür. Bunun mutlaka bir şekilde düzeltilmesi ve “doğru tarih”in hilesiz, yalansız, abartısız bir şekilde ortaya konması icap ediyor. Bunun için de, önce bilgi ve ihtisas, sonra da yazmak ve yayınlamak için gayret ve cesaret gerekiyor.
*
Son bir noktaya daha temas ederek konuyu toparlamaya çalışalım.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, ağırlıklı olarak son iki yüz yılın tarihî şahsiyetleri ve mühim hadiseleri, fikrî ve siyasî cereyanları “günün tarihi” çerçevesinde araştırıp yazmaya çalışıyoruz.
Son zamanlarda tanıdık-tanımadık bazı okuyuculardan şöyle bir itiraz gelmeye başladı: “Niye yüz yıl öncesine takılıp kalıyorsunuz? Neden hep yüz sene önceki idarecileri ve icraatleri eleştirip duruyorsunuz? Neden hep ‘Şeflik Devri’ne vuruyorsunuz? Bugünlere gelsenize! Bugünkü idarecilerin başına da vursanıza! Şimdiki icraatleri de eleştirsenize!”
Besbelli ki, bunlar son yirmi senelik yazılarımızı okumamışlar. Okuma gereğini dahi duymamışlar. Allah biliyor, arşiv de şahit, mevcut iktidarı ta ilk yıllarından itibaren eleştirenlerin başında geliyoruz. Dahası, bugün edep-adap sınırlarını aşarak bize eleştiri yöneltenler aynı iktidarla “canciğer kuzu sarması” gibi iken de eleştiriyorduk.
Bir diğer nokta: Bu münekkitler, meselâ bize hiç “Niye 150 sene öncesinin, 200 sene öncesinin hadiselerini yazıyorsun?” şeklinde bir soru yöneltmediler. Demek ki, dertleri başka. Dertleri, Tarihçe-i Hayat’taki ifade ile “Yirmi yedi senelik eşedd-i zulüm ve istibdad-ı mutlak devresi”nin (1923-50) icraatlerini eleştirel bir şekilde yazmamız…
Yahu, siz hangi hakla bize emredip “Şunu yaz! Bunu yazma!” diyebiliyorsunuz? Sahi, haddinizi aşmıyor musunuz? Kırk yıl birlikte çalıştığımız Yeni Asya’nın kurucusu rahmetli Mehmet Kutlular Ağabey dahi, bize bu şekilde hitap etmedi. Usûl, adap, erkân sınırları için bizi tamamen hür ve serbest bıraktı. Peki, hüviyetini gizlediği için bir kısmını hiç tanımadığım size ne oluyor ki, emir kipi ile yorumlar yapıp dayatmacı mesajlar gönderiyorsunuz?
Kezâ, besbelli ki, bize saygısızca ifadelerle yüklenip ne yazacağımızı emreden muvazenesiz kişiler, siyaseten ya açıkça “Halkçılar”ın safına geçmişler, ya da aramızda görünüp birer “gizli Halkçı” olup çıkmışlar. Şahsen, bunların iflâhını da, ıslâhını çok zor görüyorum. Zira hakikî, samimi, sâdık bir Yeni Asya okuyucusu, bugünkü iktidarın alternatifi olarak Halkçıları görmez, göremez ve görmemeli. Çünkü, bize göre mevcut iktidarın da, muhalefetin de yegâne alternatifi “Demokrat misyon”dur. Şüphesiz, onun da bir “vakt-i merhûn”u vardır. Aradan otuz beş sene de geçse, yine o misyonun beklenmesi lazım. “Hürriyetçi Demokratlar”, sabır ve sebat ile beklerler; yani, sabırsızlık gösterip de “başkasının dolmuşu”na binmezler. Kaldı ki, siyaset dışında da yapılacak çok büyük işler ve pek mühim hizmetler var.
.
Kemalistler Enver Paşa’yı neden sevmez?
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
04 Ağustos 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 4 Ağustos 1922
Bugün meşhûr Enver Paşa’nın vefat yıldönümü. Buhara taraflarında, Tacikistan’da Ruslarla çarpışırken, 4 Ağustos 1922 tarihinde vücuduna isabet eden mermilerle şehid düştü. Allah rahmet eylesin.
Hemen hürriyet-meşrutiyet, hem de vatan-millet kahramanı olan böyle bir şahsiyeti Kemalistler hiç, ama hiç sevmez. Hatta, ondan nefret ederler. Üstelik, tam yüz yılı aşkın süredir devam eden bu nefret hissi hiç değişmedi. Muhtemelen bundan sonra da değişmeyecek.
Acaba, bu garip halin sebeb-i hikmeti nedir? İşte bu yazıda o karanlık noktayı bir nebze olsun aydınlatmaya çalışalım.
«
Enver Paşa ile Mustafa Kemal aynı yaşlardadır. Aynı tarihlerde (1881) doğdular. Tahsil hayatları da hemen hemen aynıdır. Nitekim, aynı “Harbiye Okulu”dan diploma aldılar. Evlenme yaşına geldiklerinde de, ne gariptir ki aynı kıza talip oldular. Şehzade Süleyman’ın kız kardeşi Naciye Sultana…
Şu var ki: Saray’a dâmat olarak kabul edilen Enver Paşa komuta kademesinde hızla yükselirken, Mustafa Kemal onu bir hayli geriden takip etti. Mesela, Çanakkale Muharebeleri esnasında Enver Paşa “Padişah vekili” olarak Osmanlı Ordularının Başkumandanı (Erkân-ı Harbiye Reisi) iken, Mustafa Kemal Gelibolu’da “Yarbay” rütbesini taşıyordu. Yani, henüz “Paşa-General” değildi. Dahası, 18 Mart’ta kazanılan Deniz Zaferi günlerinde Çanakkale’de bulunmuyordu.
Bunlar yakın tarihimizin gerçekleri. Ne var ki, Kemalistler bu durumu bir türlü hazmedemediler. Bilhassa “Edirne kahramanı” olarak da bilinen Enver Paşa’nın ordu içinde hızla terakki etmesi ve Kemal Paşa ile aralarındaki rütbe ve sosyal statü makasının giderek açılması, Kemal Paşa taraftarlarında inanılmaz derecede bir kin ve intikam duygusunun depreşmesine yol açtı. Aşağıda okuyacağınız “Çankaya” kaynaklı bilgi notu ile Said Nursî’de iktibas edeceğimiz pasajlar, dünya görüşü taban tabana zıt iki paşa arasındaki derin ayrılığın bâriz bir delili ve ispatı mahiyetindedir.
Netice itibariyle tarihî gerçeklik şu ki: M. Kemal ile onun taraftarı olan Kemalistler, Enver Paşa gibi Said Nursî’yi de hiç, ama hiç sevmezler.
«
Falih Rıfkı Atay tarafından yazılan “Çankaya” isimli kitap, Kemal Paşa’nın izni ve isteği üzerine yazılıp yayınlandı. O kitabın ilk bölümünde, Enver Paşa ile Kemal Paşa arasında geçen çarpıcı bir hadisenin detayları naklediliyor.
1916’da Çanakkale-Gelibolu’daki muharebeler de bittikten sonra, savaşa katılan subayların rütbeleri birer tezkere ile yükseltildi. Meselâ, yarbaylar ile albaylar paşalığa (general) terfi ettirildi. Bunların arasında M. Kemal Paşa’nın tezkeresi de var. Ancak, Enver Paşa, bir istisnaî durum olarak bu tezkereyi imzalamayı kasten geciktirir. Haliyle, bu da askeriye içinde dedikodulara yol açar. Enver Paşa, bir gün tam dedikodunun üzerine gelir. Konuşmayı kesmelerine rağmen, o “Kesmeyin, devam edin” der. Yeni paşa olmuş subaylar ile Enver Paşa’nın arasında şu konuşma geçer:
Soru şu: Yarbay Mustafa Kemal'in paşalık tezkeresini neden imzalamadığınızı merak ediyoruz. Sebebi nedir acaba?
Enver Paşa’nın kısa ve net cevabı şu olur: Onun benim kadar yakından tanıyan kimse herhalde yoktur. Mustafa Kemal öyle bir şahıstır ki, onu paşa yapsanız padişah olmak ister; padişah yapsanız, bu kez tutup Allah olmak ister.
«
Takvâsı ve vatanperverliği ile İttihatçıların bozuk kısmından ayrı tutulması gereken Enver Paşa'nın mezarı 1996 senesinde (Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde), İstanbul Şişli’deki Hürriyet-i Ebediye Tepesine nakledildi. Osmanlı’da hürriyet ve meşrutiyet taraftarı olan birçok meşhurun mezarı da buradadır.
«
M. Kemal'in de vaktiyle İttihatçıların içinde yer aldığını hatırlatarak, son bir suâl ve cevabı Üstad Bediüzzaman’ın ifadelerinden aktaralım.
SUAL: Sen Selanik'te İttihat ve Terakkî ile ittifak etmiştin, neden ayrıldın?
CEVAP: Ben ayrılmadım, onların bazıları ayrıldılar. Niyazi Bey, Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim. Lâkin, bazıları bizden ayrıldılar; bataklık yoluna saptılar. [...] Hamiyetli ve dindar adamlarla daima beraberim. Ben [Temmuz 1908’de] Selanik’te Meydan–ı Hürriyet’te okuduğum nutuk ile ilân ettiğim mesleğimi şimdi de takip ediyorum.” (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 97.)
.
Savaş bahanesiyle Meclis’in kapatılması
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
05 Ağustos 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ: 5 Ağustos 1912
Balkan ve İtalyan Harpleri sebebiyle, Osmanlı Meclis–i Mebusanı aynı sene (1912) içinde iki defa feshedildi.
Meclis’in iki defa peşpeşe kapatılmasının sebebi her ne kadar “savaş hali”ne dayandırılıyor olsa da, gerçekte bu bir bahane idi. Asıl sebep başkaydı. Asıl sebep, İttihatçıların muhalefete olan tahammülsüzlükleri idi.
Komiteci İttihatçılar, ne fikren, ne de siyaseten karşılarında bir muhalefet cephesi görmek istemiyorlardı. Gerek gazeteci, yazar ve düşünürleri, gerekse siyasî rakiplerini susturmak için tetikçi kullanmaktan çekinmiyorlardı. Bazen de padişaha baskı uygulayarak, aritmetik tablosunu beğenmedikleri Mebusan Meclisi’ni kapattırma cihetine girerlerdi.
Nitekim, on yıl süren (1908-1918) İkinci Meşrutiyet döneminde bu meşrûiyet dışı davranışları hep sergilemeye çalıştılar. Tabiî, bunda önemli ölçüde başarılı da oldular. Ne var ki, on yılın sonunda hem ülkeyi, hem de kendilerini bitirmenin eşiğine getirdiler.
Şimdi, “günün tarihi” odaklı olarak o dönemin gelişmelerine kısaca değinmeye çalışalım.
«
İkinci Meşrûtiyet (aslında hürriyet), 24 Temmuz 1908’de resmen ilân edildi. Hemen ardından parti teşkilatları kurulmaya ve seçim sisteminin işletilmesi hazırlıklarına başlandı.
Bu yeni döneminin ilk seçimleri 1908 yılı sonlarında yapıldı. Seçimlere iki parti ile bağımsız adaylar katıldı. Seçimleri önceden hazırlıklı olan İttihat-Terakki Fırkası kazandı. Ahrar Fırkası mebus çıkaramadı. Bağımsızların çoğu bilâhareke Ahrar’a katılmayı tercih etti. Meclis–i Mebusan, nihayet 4 Aralık günü açıldı.
İttihatçılar seçimi kazanmasına rağmen, aralarında doğru dürüst bir devlet adamı yoktu. Ancak, onlar zorbalık metodunu iyi kullanmasını bildikleri için, hükümetleri, hatta padişahı dahi hep tesir ve baskı altında tutmayı başardılar. Meclis-i Mebusan ile Meclis-i Ayan’dan Ahrar’a meyilli olan siyasîler 31 Mart Vakası’na (13 Nisan 1909) kadar iki defa hükümet kurdukları halde, İttihatçılar onları bir şekilde devirmeyi başardılar.
Darbecileri kurduğu Sıkıyönetim (Divan-ı Harp) Mahkemelerinde, Ahrar ile İttihad-ı Muhammedî Cemiyetinin ileri gelen mensupları idam edilirken, geri kalan yüzlerce devlet adamı da Sinop Cezaevine tüketilmek üzere gönderildi. Ahrar Fırkası da Aralık 1911’de cebrî bir mahkeme kararıyla kapatılmış oldu.
«
11 Aralık 1911’de kısmî seçimlere gidildi. Bu seçimde yarışa katılan İttihat ve Terakkî ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası oldu. Burada hemen ifade edelim ki, bu Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın Osmanlı Ahrar Fırkası ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Misyonları aynı değildir. Bu farklılığa şu misal ile bir derece açıklık getirebiliriz: 12 Eylül Darbe Cuntasının tanıdığı imtiyazla 1983 seçimlerini kazanan ANAP ne kadar Ahrar-Demokrat (DP-AP) misyona sahipse, Hürriyet ve İtilaf da o kadar Ahrar Fırkası’nın devamı, yahut misyonuna sahip bir partidir.
«
Osmanlı Meclis–i Mebusanı, İttihatçıların baskısı altında kalan Sultan Reşad'ın fermanıyla 18 Ocak 1912'de feshedilerek kapatıldı. Aynı anda, yeni seçimlerin 3 ay sonra yapılmasına karar verildi. Ne var ki, 18 Nisan 1912'de toplanan yeni Meclis, 5 Ağustos günü yine feshedildi. Hemen ardından tekrar sıkıyönetim ilân edildi.
Bu arada, İtalyan gerginliği ve Balkan Harbi gerekçe gösterilerek yeni bir seçim yapılması cihetine de gidilmedi. Bu sebeple, siyasî gerilim hemen hiç eksik olmadı.
1913'e gelindiğinde, bu kez İttihatçılar ile Sultan Abdülhamid taraftarı olarak bilinen Halaskaran Zabitân karşı karşıya geldi. 23 Ocak 1913’te yapılan Bâb-ı Âli Baskını ile bu gaileden de kurtulan İttihatçıların içinde hem çok iyi niyetli (Enver ve Niyazi Beyler gibi) şahsiyetler vardı, hem de çoğu bozulmuş, komitecilik ile iş gören herifler yer alıyordu. Nitekim, aynı sene içinde kendi adamları olan Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’yı da katlederek bozgunculuğa devam ettiler.
1914'te yapılan genel seçimlere de yine aynı gergin atmosfer içinde gidildi. Seçmenler, sadece İttihatçı olanları seçip Meclis'e gönderebildi. Hürriyet ve İtilaf Fırkası ise derme-çatma bir partiden ibaret kaldı. Tâ ki, 1918’de İstanbul ecnebiler tarafından işgal edilene kadar bu parti iktidar olma şansını bir türlü yakalayamadı. Sırtını İngilizlere dayayan Damat Ferit Paşa, üzerine yapışan “yaranmacı namert” bir damga ile tarihin çöplüğüne atılmış oldu.
.
II. Dünya Harbine tam girecektik ki…
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
06 Ağustos 2025, Çarşamba
GÜNÜN TARİHİ 6 Ağustos 1945
Dünya ve insanlık tarihinin en büyük ve en kanlı boğuşması İkinci Dünya Savaşıdır. Tam altı sene (1939-1945) devam etti. Ölü, kayıp ve yaralı sayısı net değil. Şehirler ve ülkeler harabeye çevrildiği için, kayıtlar tam tutulamamış. Tahminlere göre, elli milyon ile yüz milyon arasında insan kaybına dair rakamlar veriliyor. Ki, elli milyon da az değil ve dünya savaş tarihinde bu ölçekte bir kaybın olduğu vaki değil.
İşte, böylesine dehşetli bir dünya savaşına 1945’te Türkiye de tam girecekti ki, Japonya’da patlatılan atom bombaları sebebiyle savaş son bulmaya başladı.
***
Evet, II. Dünya Harbini bitiren atom bombaların birincisi 6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima adasına atıldı. Üç gün sonra Nagazaki’ye atılan ikinci bir atom bombası ile her iki adada da hayat cehenneme döndü.
Bu bombalardan sonra Japonya mağlûbiyetini ilân etti. İkinci Dünya Savaşı bu suretle önce Doğu’da, ardından Batı’da sone ermiş oldu.
Japon adalarına atılan bu atom bombalarının insan ve sair canlılar üzerindeki öldürücü, yakıcı ve sakat edici tesiri yıllarca devam etti.
Havada patlatılan her bir bomba 20.000 TNT (dinamit) gücünde idi. Yaklaşık 10 km. karelik alanı yerle bir eden bombanın etkisiyle 66.000 kişi öldü, 69.000 kişi de yaralandı, yahut sakat kaldı.
***
Gelelim Türkiye hükûmetinin savaşa katılma kararına…
Tek parti sultanının hükümrân olduğu 1940’lar Türkiyesi, önce savaşın dışında ve tarafsız kalacağını duyurdu. Ne var ki, daha sonra bu kararından caydı ve İngilizlerin oyununa gelerek savaşa katılmaya karar verdi.
İşte bunun ispatı: 23 Şubat 1945’te tek partili Meclis’ten “resmî olarak” Türkiye savaşa katılma kararı çıktı. CB İsmet Paşa’nın isteği doğrultusunda hareket eden Meclis’in, o gün itibariyle aldığı karar, kâğıt üzerinde yazılı olarak “Türkiye’nin İngiltere, Rusya ve Amerika’nın yanında, Almanya ve Japonya’nın karşısında savaşa katılacağı” şeklinde resmiyet kazandı.
Bu kararın gerçekleştirilmesi için, uygun zaman, imkân ve fırsatın çıkması beklentisi içine girildi. Ne var ki, Türkiye fiilen de savaşa tam girmek üzere iken, hiç umulmadık bir sebeple savaş sona ermiş oldu. Bu umulmadık gelişme, yukarıda sözünü ettiğimiz atom bombalarının Japon adalarına atılmasıdır. Yoksa, savaş normal şartlarda devam etseydi, Türkiye’nin de bir şekilde bu savaşa katılması kaçınılmaz olacaktı.
***
Üstad Bediüzzaman, savaşın alabildiğine kızıştığı bir zamanda, “Vel-Asr Sûresi”ndeki ayetlerin bu asra bakan yönünü tefsir ederken, “Anadolu’nun meydan-ı harb” olmayacağına” dair müjdeli manalar çıkardı.
Kastamonu Lahikası isimli eserin “Karadağ’ın bir meyvesi” başlıklı tahlilde, savaşın seyri ile ilgili olarak şu ifadeleri kullanıyor:
Teşrin-i Sâni otuzuncu gün, bin üç yüz elli sekizde [1942 yılı sonu], Karadağ başına çıkıyordum. “İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasaretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder?” hatıra geldi. [...]
O hasâretlerden, bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare-i yegânesi iman ve âmâl-i saliha olduğu gibi ve mefhum-u muhalifiyle, o hasâretin de sebeb-i yegânesi küfür ve küfran, şükürsüzlük, yani imansızlık, fısk ve sefahet olduğunu gösterdi. “Sure-i Vel-Asr”ın azametini ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakaikin hazinesi olduğunu tasdik ederek Cenab-ı Hakka şükrettik. [...] Ve Anadolu’nun bir meydan-ı harp olmamasının sebebi, “İllellezine âmenu” kelime-i kudsiyesinin hakikatini fevkalade bir surette yüz bin insanın kalblerine tahkikî bir tarzda ders veren Risale-i Nur olduğunu, pek çok emareler ve şakirtlerinden binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanaatleri ispat eder.
.
Erzurum Kongresi Beyannâmesi
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
07 Ağustos 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ: 7 Ağustos 1919
Karabekir Paşa’nın üstün gayretleriyle 23 Temmuz 1919’da başlayan Erzurum Umumî Kongresi 7 Ağustos Perşembe günü itibariyle sona erdi. Kongrenin 23 Temmuz günü başlatılmasının bir sebebi de “II. Meşrutiyetin yıldönümü” olmasıdır. Kolağası Niyazi Bey, Miladî 23 Temmuz 1908’de Manastır’da hürriyeti ilân ettiğini duyurdu. Ertesi gün, Sultan II. Abdülhamid “Meşrutiyet” sistemini resmen kabul etmiş oldu.
«
Trabzon’un da dahil olduğu “Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” tarafından organize edilen kongrede oybirliği ile alınan en önemli karar “tam istiklâl” kararıdır. İki hafta kadar süren kongrede alınan kararlar bir beyannâme ile ülke ve dünya gündemine tebliğen ilân edildi.
“Şarkî Anadolu Vilayetlerinin Erzurum Kongresi Beyannamesi” başlığı altında alınan 10 maddelik karar metninin baş kısmına ise şu mânidar ifadeler derc edildi:
“Bismillâh. ...Kendini en yakın ve kanlı tehlikeler karşısında gören Şarkî Anadolu Vilayetlerinin, mukaddesatını bizzat muhafaza gayesiyle her taraftan vicdan-ı millîden doğmuş cemiyetlerin iştirâkıyle yapılan Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1335 (1919) tarîhinde mesaisine son vererek, Allah'ın lütfuyla aşağıdaki kararları almış oldu.”
Beyannâmenin 9. maddesinde yer alan önemli bir ifade de şudur: “Kitle-i umumiye bu kerre ‘Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ unvanı ile isimlendirilmiştir. İşbu cemiyet, her türlü particilik cereyanlarından külliyen âridir. Bilcümle İslâm vatandaşlar, bu cemiyetin aza-yı tabiiyesidir.”
«
Söz konusu beyannâmede yer alan kararların (özellikle Hilâfet ve Saltanat kararlarına dikkat!) bir özetini ise şu şekilde sıralamak mümkün:
1. Trabzon vilayeti ve Canik Sancağı ile Vilâyât-ı Şarkiye namını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarıbekir, Elaziz, Van, Bitlis vilâyâtı ve bu saha dahilindeki vilayet ve sancaklar hiçbir sebep ve bahane ile yekdiğerinden ve câmia-i Osmaniyeden ayrılmak imkânı tasavvur edilmeyen bir bütündür.
2. Osmanlı vatanının tamamiyeti ve istiklâl-i millimizin temini ve makam-ı saltanat ve hilafetin masuniyeti için Kuva-yı Milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır.
3. Her türlü işgal ve müdahale, Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine matuf telakki edileceğinden, müttehiden müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiştir.
4. Hükümet-i merkeziyenin bir tazyik-i düvelî karşısında buraları terk ve ihmal ızdırarında kalması ihtimaline göre, makam-ı hilafet ve saltanata merbutiyeti ve mevcudiyet ve hukuk-ı milliyeyi kâfil tedbirler kararlıkla ittihaz olunmuştur.
5. Vatanımızda öteden beri birlikte yaşadığımız anasır-ı gayr-ı Müslimenin kavanin-i devlet-i Osmaniye ile müeyyed hukuk-ı müktesebelerine tamamıyla riayetkârız. Mal ve can ve ırzlarının masuniyeti zaten mukteziyat-ı diniye, an’anat-ı milliye ve esasat-ı kanuniyemizden olmakla bu esas kongremizin kanaat-i umumiyesiyle de teyit olunmuştur.
6. Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki hududumuz dahilinde kalan ve her mıntıkasında olduğu gibi Şarki Anadolu vilayetlerinde de ekseriyet-i kahireyi İslâmlar teşkil eder. Harsî ve iktisadî üstünlüğü de Müslümanlara aittir ve yekdiğerinden ayrılması gayr-i kabildir.
7. Milletimiz insanî, asrî gayeleri tebcil ve fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder.
8. Milletlerin kendi mukadderatını bizzat tayin ettiği bu tarihî devirde hükümet-i merkeziyemizin irade-i milliyeye tabi olması zarurîdir.
9. Tamamen aynı maksatla vicdan-ı millîden doğan cemiyetlerin ittihat ve ittifakından hasıl olan kitle-i umumiye, bu kerre “Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” unvanı ile tevsim olunmuştur. İşbu cemiyet, her türlü fırkacılık cereyanlarından külliyen âridir. Bi’l-cümle İslâm vatandaşlar cemiyetin aza-yı tabiiyesindendir.
10. Kongre tarafından müntehap bir Heyet-i Temsiliye kabul ve köylerden, bi’l-itibar vilâyât merkezlerine kadar mevcut teşkilat-ı milliye tevhid ve teyid olunmuştur.
.
Erzurum Kongresi Beyannâmesi
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
07 Ağustos 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ: 7 Ağustos 1919
Karabekir Paşa’nın üstün gayretleriyle 23 Temmuz 1919’da başlayan Erzurum Umumî Kongresi 7 Ağustos Perşembe günü itibariyle sona erdi. Kongrenin 23 Temmuz günü başlatılmasının bir sebebi de “II. Meşrutiyetin yıldönümü” olmasıdır. Kolağası Niyazi Bey, Miladî 23 Temmuz 1908’de Manastır’da hürriyeti ilân ettiğini duyurdu. Ertesi gün, Sultan II. Abdülhamid “Meşrutiyet” sistemini resmen kabul etmiş oldu.
«
Trabzon’un da dahil olduğu “Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” tarafından organize edilen kongrede oybirliği ile alınan en önemli karar “tam istiklâl” kararıdır. İki hafta kadar süren kongrede alınan kararlar bir beyannâme ile ülke ve dünya gündemine tebliğen ilân edildi.
“Şarkî Anadolu Vilayetlerinin Erzurum Kongresi Beyannamesi” başlığı altında alınan 10 maddelik karar metninin baş kısmına ise şu mânidar ifadeler derc edildi:
“Bismillâh. ...Kendini en yakın ve kanlı tehlikeler karşısında gören Şarkî Anadolu Vilayetlerinin, mukaddesatını bizzat muhafaza gayesiyle her taraftan vicdan-ı millîden doğmuş cemiyetlerin iştirâkıyle yapılan Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1335 (1919) tarîhinde mesaisine son vererek, Allah'ın lütfuyla aşağıdaki kararları almış oldu.”
Beyannâmenin 9. maddesinde yer alan önemli bir ifade de şudur: “Kitle-i umumiye bu kerre ‘Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ unvanı ile isimlendirilmiştir. İşbu cemiyet, her türlü particilik cereyanlarından külliyen âridir. Bilcümle İslâm vatandaşlar, bu cemiyetin aza-yı tabiiyesidir.”
«
Söz konusu beyannâmede yer alan kararların (özellikle Hilâfet ve Saltanat kararlarına dikkat!) bir özetini ise şu şekilde sıralamak mümkün:
1. Trabzon vilayeti ve Canik Sancağı ile Vilâyât-ı Şarkiye namını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarıbekir, Elaziz, Van, Bitlis vilâyâtı ve bu saha dahilindeki vilayet ve sancaklar hiçbir sebep ve bahane ile yekdiğerinden ve câmia-i Osmaniyeden ayrılmak imkânı tasavvur edilmeyen bir bütündür.
2. Osmanlı vatanının tamamiyeti ve istiklâl-i millimizin temini ve makam-ı saltanat ve hilafetin masuniyeti için Kuva-yı Milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır.
3. Her türlü işgal ve müdahale, Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine matuf telakki edileceğinden, müttehiden müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiştir.
4. Hükümet-i merkeziyenin bir tazyik-i düvelî karşısında buraları terk ve ihmal ızdırarında kalması ihtimaline göre, makam-ı hilafet ve saltanata merbutiyeti ve mevcudiyet ve hukuk-ı milliyeyi kâfil tedbirler kararlıkla ittihaz olunmuştur.
5. Vatanımızda öteden beri birlikte yaşadığımız anasır-ı gayr-ı Müslimenin kavanin-i devlet-i Osmaniye ile müeyyed hukuk-ı müktesebelerine tamamıyla riayetkârız. Mal ve can ve ırzlarının masuniyeti zaten mukteziyat-ı diniye, an’anat-ı milliye ve esasat-ı kanuniyemizden olmakla bu esas kongremizin kanaat-i umumiyesiyle de teyit olunmuştur.
6. Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki hududumuz dahilinde kalan ve her mıntıkasında olduğu gibi Şarki Anadolu vilayetlerinde de ekseriyet-i kahireyi İslâmlar teşkil eder. Harsî ve iktisadî üstünlüğü de Müslümanlara aittir ve yekdiğerinden ayrılması gayr-i kabildir.
7. Milletimiz insanî, asrî gayeleri tebcil ve fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder.
8. Milletlerin kendi mukadderatını bizzat tayin ettiği bu tarihî devirde hükümet-i merkeziyemizin irade-i milliyeye tabi olması zarurîdir.
9. Tamamen aynı maksatla vicdan-ı millîden doğan cemiyetlerin ittihat ve ittifakından hasıl olan kitle-i umumiye, bu kerre “Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” unvanı ile tevsim olunmuştur. İşbu cemiyet, her türlü fırkacılık cereyanlarından külliyen âridir. Bi’l-cümle İslâm vatandaşlar cemiyetin aza-yı tabiiyesindendir.
10. Kongre tarafından müntehap bir Heyet-i Temsiliye kabul ve köylerden, bi’l-itibar vilâyât merkezlerine kadar mevcut teşkilat-ı milliye tevhid ve teyid olunmuştur.
.
Uzun Hasan ile neler yaşandı?
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
11 Ağustos 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 11 Ağustos 1473
İki Müslüman devletin, yahut iki İslâm ordusunun karşı karşıya gelmesi son derece hazin ve elim bir hadisedir. Hamiyet sahiplerinin içini kan ağlatacak kadar acı verir.
Ne var ki, bu tür vakalar zaman zaman kaçınılmaz olmuştur. İşte, Otlukbeli Muhrabesi de o elim ve acı hadiselerden biridir.
Çarpışan iki devletin biri Osmanlı, diğeri ise Akkoyunlu. İki devlet arasında uzun süren bir huzursuzluk vardı. İşin içine hakimiyet davası da girince, kanlı mücadele kaçınılmaz hale geldi.
«
Otlukbeli, Erzincan civarındadır. Burada savaşın neticesini gösteren tarih 11 Ağustos 1473’ü gösteriyor. Esasen, bu tarihten önce de, sonrasında da nisbeten daha düşük yoğunluklu çarpışmalar yaşandı. Ne var ki, iki taraftan birinin muharebe meydanından çekilmesi bu tarihte vuku buldu.
«
Otlukbeli Muharebesi, Osmanlı ordusunun başındaki Fatih Sultan Mehmed ile Akkoyunlu ordusunun başındaki Sultan Uzun Hasan arasında cereyan etti.
Taraflar arasında ara ara yaşanan çarpışmalarda, her iki tarafın da kayıpları oldu ve kısmî mağlubiyetler yaşandı. Lakin, nihaî zafer Osmanlıların oldu.
Bu zaferin kazanılmasında en mühim sebep, Fatih Sultan Mehmed’in çok sabırlı davranması, işi aceleye getirmemesi ve Müslüman kanının ziyade akmasını istememesiydi.
Evet, Lemaat’te de ifade edildiği gibi “Sabrın mükâfatı zafer”dir.
«
Uzun Hasan, önüne geçilemez şekilde büyümekte olan Osmanlı devletinin bu durumunu endişe ile takip ediyordu. Siyaseten, Osmanlı’ya muhalif ne kadar devlet ve hükümet varsa, onlarla temaslar kurup işbirliği yapmaya çalışıyordu. Öyle ki, Trabzon’da bulunan Pontus Rum hanedanı ile akrabalık münasebetleri de kurdu. Meselâ, Rum İmparatoru’nun kızı Despina Hatun (Theodora Megale Komnini) ile evlendi.
Burada şu hususu da hatırlatmakta fayda var: Akkoyunlular, 1402’deki Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı’yı çöküşün eşiğine getirerek uzun bir fetret devresinin yaşanmasına sebebiyet veren Timur’a da destek vermişti.
«
Trabzon’daki Pontus Rum Devleti, Karamanoğulları Beyliği, Venedikliler gibi Osmanlı muhalifi hükümetlerle açık-gizli ittifaklar peşinde koşan Uzun Hasan’ın bu tavrını tesbit eden Sultan Fatih, bizzat ordusunun başına geçerek Şarkî Anadolu’ya doğru harekete geçti.
Erzincan civarında (Tercan-Otlukbeli) yapılan muharebede, gariptir ki, her iki devletin de Müslüman Türk ve Türkmen olan askerleri karşı karşıya geldi. Akkoyunlu askerlerinin arasında Karaman Beyliğinin askerleri de vardı.
Neticede, on binlerce insan birbirinin kanına girip canına kıydı.
Aralıklı şekilde devam eden mücadele, doğrusu uzun bir zamana yayılmış oldu. Zira, Şark’taki savaşlarda yıldırım hızıyla netice almak çok zor. Hatta, neredeyse imkânsız. Hem arazi şartlarının pusuya müsait oluşu, hem iki taraf askerlerinin de Müslüman olması gibi özel sebepler, kısa süre içinde netice almayı zorlaştırıyor.
Bu ve benzeri sebeple, Sultan Fatih sabırlı davranarak, mağlûbiyetin acısını hisseden Uzun Hasan tarafındaki askerlerin erimesini, gevşemesini ve kademeli şekilde bölgeyi terk ederek geri çekilmesini tercih etmiştir.
Neticede, Uzun Hasan’ın kendisi de yerine kendine benzeyen (düblör) bir asker bırakarak, muharebe meydanını terk etmek suretiyle bir nevi mağlubiyeti kabullenmiş oldu.
.
Dârü'l–Hikmet ve Bediüzzaman
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
12 Ağustos 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ: 12 Ağustos 1918
Konunun hemen başında teknik bir bilgiyi tekrâren hatırlatmış olalım.
Üstad Bediüzzaman’ın da kurucu üye sıfatıyla içinde yer almış olduğu Yüksek İslâm Akademisi (Dârü'l–Hikmeti’l-İslâmiye), Miladî takvim itibariyle 12 Ağustos 1918 tarihinde resmî kuruluşunu tamamlayarak göreve başladı.
Bazıları açılış gününü “25 Ağustos” diye yazar. Sebebi, Rumî tarihe göre açılış günü “12 Ağustos” diye kayıtlara geçtiği için, bu tarihe 13 gün daha ilave ederek Miladî takvime göre doğru tarihi düşürdüklerini sanıyorlar; lâkin, bilmeyerek hataya düşüyorlar.
Zira, 1917 ile 1926 tarihleri arasındaki zaman diliminde Rumî ile Miladî takvim (gün itibariyle) birleştirilmiş durumdaydı. Yani, 1 Ocak, her iki takvimde de 1 Ocak ve 1 Mart, her iki takvimde de 1 Mart olarak kayıtlarda yer aldı. Dolayısıyla, 13 günlük fark, sadece 1917’den öncesi ve 1926’dan sonrası için geçerli sayılır.
Bu hatırlatmadan sonra, şimdi asıl konuya geçiyoruz.
«
12 Ağustos 1918’te resmî açılışı yapılan Darü’l-Hikmet’in kurucu azaları arasında şu isimler var: Kelâm müderrisi Arapgirli Hüseyin Avni Bey, tefsir hocası Bergamalı Cevdet Bey, ahlâk müderrisi Mehmet Şevketî Bey, mantık müderrisi Elmalılı M. Hamdi Yazır, Halep mebusu Şeyh Beşir, Şam ulemasından Şeyh Bedreddin, Haydarîzade İbrahim, Amasya Müftüsü Mustafa Tevfik ve Bediüzzaman Said Nursî.
Şair Mehmet Âkif de bu akademinin başkâtipliğine tayin olunmuş; ancak, bilâhare azalığa tayin olunmuştur.
«
Şeyhülislâmlığa bağlı olan bu akademi, Osmanlı’nın son döneminde İslâm âleminde ortaya çıkan dinî suallere cevap vermek, meseleleri çözüme bağlamak ve ilmî-fikrî saldırılara karşı İslâm mefkuresini müdafaa etmek maksadıyla kurulmuştur.
«
Dârü'l–Hikmeti'l–İslâmiye (Yüksek İslâm Akademisi), esasen Sultan 5. Mehmed Reşad zamanında projendirildi. Hayata geçmesi ise Sultan Vahdeddin dönemine denk geldi.
Bu akademinin azalarını atamak için devletin yüksek kademelerine verilmiş kontenjanlar vardı. Sadrazamın kontenjanı, Şeyhülislâmın kontenjanı, Ordû–yi Hümâyûnun kontenjanı gibi….
Kuruluşundan kısa bir süre önce müracaatını yapan ve üyelik formunu dolduran Üstad Bediüzzaman, kendini şu şekilde tanıtıyor: "İsmim Said, şöhretim Bediüzzaman'dır. Pederimin ismi Mirza'dır. Ma'ruf (bilinen) bir sülâleye nisbetim yoktur. Mezhebim Şafiîdir. Devlet–i Osmaniye tebâiyetindenim. Tarih–i velâdetim 1293'tür. Doğduğum yer, Bitlis vilâyeti dahilinde Hizan kazası mülhakatından İsparit nahiyesinin Nurs karyesidir."
Dipnotlar:
1- Sadık Albayrak, Son Devrin İslâm Akademisi, Yeni Asya Yayınları, s. 92.
2- Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı, s. 132.
.
İngilizler Hindistan’ı-Pakistan’ı neden parçaladı?
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
14 Ağustos 2025, Perşembe
GÜNÜN TARİHİ 14 Ağustos 1947
Bugün itibarıyla nüfusu en kalabalık ülkelerin başında Hindistan geliyor. Nüfusu 1.5 milyar civarında. 1947’den sonra Hindistan’dan kopan Pakistan ve Banladeş’i de eklediğinizde, “Hint kıtası”nın yekûn nüfusu 2 milyarı buluyor.
İngilizler, dünyanın bu en büyük ülkesini 1850’lerden itibaren sömürge haline getirdi. Sömürge hayatı yaklaşık yüz sene sürdü.
Hindistan’ın, dolayısıyla Pakistan’ın sömürgeden kurtularak bağımsız hale gelmesi, 14 Ağustos 1947’de mümkün olabildi.
*
Hindistan Müslüman Birliği Lideri Muhammed Ali Cinnah, 14 Ağustos 1947 tarihine kadar aynı zamanda Pakistan Genel Valisi idi. İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi içine girdi. İngilizler ise, bir ve bütünlük halindeki Hindistan’a bağımsızlık vermek istemedi. Daha açık bir ifade ile, ülkenin bağımsızlığını “ülkenin bölünmesi” şartına bağladı. Eş zamanlı olarak da bir plan hazırlayıp Hindistanlı liderlere sundu. Müslümanların lideri M. Ali Cinnah iken, Hinduların lideri ise Kongre Partisi Başkanı Cevahirlal Nehru idi. Liderler, İngilizlerin ülkeyi ikiye bölme plânını kabul etmeye mecbur kaldılar.
Neticede bir konsensus sağlandı ve 14 Ağustos 1947’de Hindistan doğu-batı diye ikiye bölünmüş oldu. Doğu tarafı yine Hindistan ismiyle kalırken, batı tarafında Pakistan adı verildi.
(NOT: 1971’de yine İngilizlerin planıyla Pakistan da doğu-batı ekseninde ikiye bölündü. Doğu tarafında bölünen kısma Bangladeş ismi konuldu. Mutlak çoğunluğu Müslüman olan iki ülkenin bugünkü nüfusu yarım milyara yaklaşıyor. Baskı altında tutulan Hindistan’daki Müslümanların sayısı da 200 milyonun üzerinde.)
*
Bir asır müddetle koca Hindistan’ı müstemleke (sömürge) olarak yöneten bir avuç kadar İngiliz topluluğu, 1940’dan sonra aynı sistemi devam ettiremeyeceğini fark edince, bu kez ülkeyi bölerek uzaktan yönetme stratejisini uygulamaya koydu.
Başka yerlerde olduğu gibi Hindistan’daki sinsî İngiliz planı da şudur: “Dünyanın en yüksek nüfusuna sahip olan bir ülke, öncelikle bir İslâm ülkesi olmamalı. İkincisi, resmî sömürgecilik bitse de, yine dolaylı şekilde sömürgeciliği devam ettirebilmek için, o ülkeyi kendi içinde bölmek-parçalamak gerekiyor.”
Nitekim, bu plan devreye sokuldu ve önce Hindistan ikiye bölündü. Ardından, Hindistan 28 kadar eyalete bölündü. En son olarak da Pakistan ikiye bölünerek doğu tarafı Bangladeş ismiyle bağımsız ikinci bir devlet şekli vücuda getirildi. (Çıbanbaşı olarak da Keşmir’i bıraktı.)
*
Sonuç itibarıyla, koca Hindistan’ı kendi içinde bir kez daha bölemeyen, yahut bölmek istemeyen İngilizler, 1971’de çok daha küçük bir parça olan Pakistan’ı ikiye bölen politikayı uyguladı. Şimdilerde, hem Pakistan’ı, hem de Bangladeş’i yine kendi içlerinde bölmenin hesapları yapılıyor. Şüphesiz Allah’ın da bir hesabı var ve Allah o İslâm milletleri bir kez daha birbirine düşürmez, bölüp parçalatmaz ümidi ve duası içindeyiz.
Müslümanları sömürgeleştiren (müstemleke eden) sebeplerin başında “yeis” hastalığının geldiğine dikkat çeken Hz. Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye’deki ilgili bölümde şunları ifade eder: “Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş.”
..
Hayalî sûikastın muhbirine ödüll
01 Eylül 2025, Pazartesi
GÜNÜN TARİHİ: 1 Eylül 1926
Yakın tarihin bir yalan da, meşhû “İzmir Sûikastı” diye resmî kayıtlara geçen hayalî vukat ile ilgilidir.
Evet hayalîdir; çünkü, 1926’da öyle bir hadise vuku bulmuş değildir. Ama, sanki bir sûikast planı varmış gibi yaygara kopartıldı.
Bundan maksat, Mustafa Kemal’e muhalif olan kimseleri ezmek, sindirmek ve bir kısmını da dârağacında sallandırarak işlerini kökten bitirmektir. Nitekim, ortaya çıkan sonuç aynen öyle olmuştur.
İstanbul’da derdest edilerek İzmir’deki mahkemeye getirtilen Karabekir Paşa, Günlükler’de hayretini şöylece ifade ediyor: Ne hayrettir ki, mahkemede hiç tanımadığım kimseleri karşıma çıkardılar. Güya ben onlarla birlikte bir teşkilat kurmuş ve burada bir sûikast plânı yapmışız.
Şimdi, o kumpaslı hadisenin genel seyrine şöyle kısaca bir bakmaya çalışalım.
«
Esas konuya “günün tarihi” perspektifinden bakınca şunları görüyoruz: 1 Eylül 1926’da “Giritli Kaçakçı Şevki" diye bilinen bir şahsa, devletin kesesinden servet değerinde büyük bir meblağ ikramiye olarak verildi.
Takdir edilen para 6500 TL. Bu miktar, o günün şartlarına göre haddinden fazla büyük bir meblağdır. O tarihte sadece 1000 liraya orta ölçekte bir çiftliğin satın alınabileceği düşünülürse, verilen miktarın büyüklüğü daha iyi anlaşılmış olur.
Kaçakçılıktan sabıkalı olan Giritli Şevki, güya İzmir'de Mustafa Kemal'e karşı hazırlandığı iddia edilen "sûikast planı"nı bir gün önceden tutup ihbar eden şaibeli bir kişidir. Daha sonraları kendisine "Motorcu Şevki" unvanı takılmıştır. Yani, kaçakçılıktan motorculuğa terfi ettirilmiştir.
«
Bu hadisenin başlangıcı, 15 Haziran 1926 gününe kadar uzanır. Giritli Kaçakçı Şevki, 15 Haziran günü İzmir Valisi Kâzım Dirik'e gider ve güya şu ihbarda bulunur: "Paşam, size mühim bir haberim var. Laziztan mebusu Ziya Hurşit ve adamları Mustafa Kemal'e karşı sûikast planladılar. Tatbikat yarın. Cinayetten sonra benim motorla kaçmayı düşünüyorlar. Benden söylemesi. Haberin olsun."
Vali Kâzım Dirik, Mustaafa Kemal'in çok eski bir arkadaşıdır. İttihat–Terakki'ye birlikte girmiş, birlikte ayrılmışlar; hatta, Samsun'a da birlikte gitmişler. Öyle biri yani…
Vali Paşa, derhal harekete geçer. Bir kaçakçı parçasının ihbariyle, Ziya Hurşit (saltanatın kaldırılmasına tek karşı çıkan kişi) ve arkadaşlarını derhal yakalatır.
Sûikastçı denilenler hakkında dava açılır. Yetmez, M. Kemal muhalifi durumunda ne kadar asker ve politikacı varsa, onlar da derdest edilerek İzmir'de kurulan İstiklâl Mahkemesine getirtilir.
Çoğu mebus yaklaşık 50 kadar maznun, en ağır cezalara çarptırılır. Birçok kişi idam edilir. Geri kalanlara da hem hapis cezası verilir, hem de siyasetten uzaklaştırılır.
Böylelikle, hem eski İttihatçılarla son hesaplaşma yapılmış, hem de siyasî muhaliflerin (TPCF) etkisi sıfırlanmaya çalışılmıştır.
Bu muhalifler arasında TCF kurucuları olan Dr. Adnan Adıvar, Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Refet Bele, Cafer Tayyar ve Rüştü Paşalar da var.
Bunlardan İstiklâl Harbi kahramanlarından Karabekir Paşa, mahkemeye çıkartılıncaya kadar, penceresi kalın tahtalarla çivilenmiş kapalı, karanlık bir hücrede, üstelik yerde yatırılmış ve çok kötü muamele görmüş bir vaziyette tutuldu.
Kısaca, İstiklâl gazisi birçok vatanperverin ağır bir cendereden geçirildiği o karanlık günlerde, sâbıkalı bir kaçakçıya eşi benzeri görülmemiş lütuf ve ikramlarda bulunuldu.
.GÜNÜN TARİHİ 2 Eylül 1925
Yakın tarihte “inkılâplar uğruna” yapılan katliâmlar, asgarî on iki sene (1925-38) devam etti. Bu on iki sene zarfında yaklaşık “yüz bin baş” gitti. Bir devletin kendi vatandaşlarını bu oranda katletmesi, dünya ve insanlık tarihinde pek görülmüş bir durum değil.
1924 yılı başlarında Hilâfet lağvedilmiş ve medreseler kapatılmıştı. O tarihte aleyhte herhangi bir gösteri, yürüyüş, isyan, ayaklanma vs. olmadığı için, hadise kanlı bir çatışmaya dönüşmemiştir.
Ne var ki, Eylül 1925’de Bakanlar Kurulu kararıyla “sarığın yasak, şapkanın mecburi” hale getirilmesiyle, iş çığırından çıktı ve yurdun muhtelif yerlerinde vatandaş kanı dökülmeye başladı.
Şimdi, bundan yüz sene önce yaşanan vahim hadiselerin gelişme seyrine kısaca bakalım.
*
Millet Meclisi’ndeki tek partiye (CHP) dayalı durumdaki Bakanlar Kurulu, 2 Eylül 1925'te birtakım "şok kararlar" aldı. Referandum yapılmadan, yani bir emrivaki (defacto) ile alınan bu karar sebebiyle, koca bir milletin ve büyük bir memleketin dinî, tarihî ve kültürel değerleri âdeta altüst edildi.
Söz konusu şok kararlar, şu hususlara dairdir:
1. Müslüman Türklerin de yaklaşık bin yıldır kullandığı ve İslâmın artık bir şeairi, bir sembol kıyafeti haline gelen sarık, vatandaşlar için ülke genelinde yasaklandı.
2. Yine bin yıldır bu milletin hayatında yer alan tekke ve zaviyeler kapatıldı; türbe ziyaretleri yasaklandı. (Öyle ki, Ankara’daki Hacı Bayram, Kırşehir’deki Hacı Bektaş ve Konya’daki Mevlânâ Türbesinin kapısına kilit vuruldu.)
3. Devlet memurları için şapka giyme mecburiyeti getirildi. (Şapkayı ilk giyenlerin başında Diyanetin başındaki Rıfat Börekçi ile Askeriye’nin başındaki Fevzi Paşa geliyor.)
*
Bakanlar Kurulu kararının alındığı gün, yurdun muhtelif yerlerinde bir takım protesto gösterileri vuku buldu. Bunların üzerine kuvvetle, şiddetle ve kan dökülerek gidildi. Rize’de, Muş’ta, Erzurum’da, Sivas’ta, Bursa’da ve daha başka yerlerde ya idam sehpaları kuruldu, ya da silâh kullanılarak tepkiler bastırıldı. Öyle ki, protesto sonrası kaçıp camilere sığınan bazı vatandaşların üzerine caminin içinde dahi ateş edildi.
*
2 Eylül 1925 tarihli kararname, Dr. Refik Saydam ve bir grup partidaşının hazırladığı 677 sayılı kanun teklifi, 30 Kasım 1925’te kabul edilerek resmî olarak da yürürlüğe girmiş oldu.
*
Sarık yasağı ile şapka giyme mecburiyetinin kanun zoruyla uygulandığı o dikta döneminde, sarığını başından çıkarttırmayan tek şahsiyetin Bediüzzaman Said Nursî olduğunu bilvesile hatırlatmış olalım..
Üstad Nursî, dışarıda olsun, defalarca sevk edildiği mahkeme salonlarında olsun, hatta valilik gibi diğer resmî dairelerde olsun, başındaki sarığı hiçbir zaman çıkarmadı ve çıkarttırmadı. O bu ve sair İslâmî şeairi-sembolleri terk etmemekle, aslında bütün bir milleti-ümmetin manevî vebalden kurtulmasına vesile oldu.
*
Kapalı tutulan ecdat türbelerinin ziyaret edilmesi, bu millete yaklaşık 25 yıl süreyle yasaklandı. Memurların şapka giyme mecburiyeti ise, fiiliyatta yürürlükten kaldırıldı. Yani, bir zamanlar nice başları götüren şapkayı, bugün için “takan yok.”
Özetle, yüz yıl önce vatandaşın hayatını altüst eden kanlı inkılapların çoğu günümüz itibariyle kendileri altüst olmuş durumda.
.GÜNÜN TARİHİ: 3 Eylül 1939
İnsanlık âleminin en büyük ve en kanlı muharebesi 3 Eylül 1939’da başladı. Nazilerin Polonya’ya saldırmasından telâşa kapılan İngiltere ve Fransa, o gün itibariyle Almanya’ya savaş ilân etti.
Yaklaşık altı sene devam eden ve dünya genelinde yüz milyona yakın insanın kanına-canına mal olan bu İkinci Dünya Harbi’nin ilk başlardaki ismi “Alman Harbi” idi. Daha sonra İtalya ve Japonya'nın Almanya tarafında, Rusya ve ABD’nin İngiltere tarafında yer almasıyla birlikte, çatışma sahası alabildiğine genişledi ve Alman Harbinin ismi Dünya Harbine dönüşmüş oldu.
Savaş yılları boyunca dünya öyle bir kustu ki, yeryüzünü insan kanıyla kirli-mülevves bir hale getirdi.
«
Birinci Dünya Harbinin (1914–18) acıları henüz geçmeden, insanlık âlemi yirmi sene sonra tekrar bir dünya savaşının sancılarını çekmeye başladı.
Komünist, kapitalist, faşist, sömürgeci, ırkçı ve istilâcı devletler-milletler arasında dehşet uyandıran bir hâkimiyet davası baş gösterdi. Her biri kendi adına Avrupa'yı, dolayısıyla dünyayı idare etme hırsına kapıldı.
Yaşanan sancılanma had safhasına çıkınca, beklenen savaş da kaçınılmaz hale geldi. 1939 senesinin 3 Eylül günü büyük bir gürültü ile patlak veren İkinci Dünya Harbi, Birinci’nin aksine daha çok gayr-ı müslimler arasında cereyan etti. Birinci Harpte en çok Osmanlı ve Müslümanlar zarar görürken, bu İkinci Harbe iştirak eden, yahut etmek mecburiyetinde kalan bir İslâm ülkesi olmadı.
«
İtalya dışındaki hemen bütün Avrupa (Rusya dahil) devletleri Almanya’nın karşısında yer almasına rağmen, Alman Nazi orduları ilk başlarda başarılı ve galibâne gidiyordu.
Polonya'yı kısa sürede teslim alan Alman orduları, ardından Danimarka, Hollanda, Belçika, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Ukrayna (Kiev) ve Fransa'yı peşpeşe düzenledikleri saldırılar sonucu teslime mecbur etti.
Alman kuvvetleri karşısında en büyük direnişi gösteren ve teslim olmayı hiçbir şekilde kabul etmeyen devletler ise, İngiltere ve Rusya oldu. Ne var ki, bu iki ülke de Alman diktatör Adolf Hitlerin gazabından kurtulamadı. Havadan binlerce bomba yağdırarak İngiltere’nin başkenti Londra'yı yerle bir eden Alman kuvvetleri, ayrıca Rusya'nın Leningrad şehrini de işgal etti ve hatta Moskova'nın 30 km. yakınına kadar ilerledi.
«
Avrupa geneline yayılan muharebeler esnasında sadece askerî hedefler vurulmuyor ve sadece resmî üniformalılar öldürülmüyor. Bu, insanlık tarihinde ikinci bir örneği olmayan öyle bir savaştır ki, asker–sivil, küçük–büyük ayırt edilmeksizin karşı taraftaki bütün insanlar acımasız bir şekilde vurularak katlediliyor. Bunun yanı sıra, ekonomik, sosyal, kültürel, tarım, sınaî, enerji, lojistik, vb. bütün hedefler vurularak imha ediliyor.
Alman lider Adolf Hitler'in, savaşa tâ yıllar öncesinden hazırlandığı ve ülkesinde âdeta bir "savaş sanayiî" inşa ettiği de, savaşın başlamasıyla birlikte anlaşılmış oldu. Misâl: Hitler, bazan oluyordu ki, bir anda yüzlerce savaş uçağını havalandırıyor ve İngiltere, ya da Rusya'nın can damarını teşkil eden merkezlerine bomba yağdırarak şehirleri yerlebir ediyordu.
Yine, Hitler'in hava kuvvetlerinde ilk defa görülen bir başka farklılık ise, binlerce askerden müteşekkil paraşütçü birliklerin düşman mevzilerine havadan indirilmesi oldu. Bu derece geniş ve profesyonelce yapılan paraşütlü indirme harekâtı, daha evvelki savaşlarda hiç görülmüş değildi. Bu durum karşısında, insanlık âlemi büyük bir şaşkınlık ve tedirginlik yaşadı.
«
ABD'nin ileriki yıllarda savaşa müdahil olması ve Almanya'nın karşısındaki cephede yer alması, haliyle savaşın seyrini değiştirdi. Almanya, karşı tarafa daha ağır kayıplar verdirmesine rağmen “netice-i harbi” kaybetmiş oldu.
Bugünkü Birleşmiş Millet Teşkilatı (BM), savaşın bitmesinden hemen sonra kuruldu.
Bu savaşa Türkiye hükümeti de katılma kararı aldı. Lâkin, fiilî iştirak başlamadan savaş sona ermiş oldu.
.Günün Tarihi: 10 EYLÜL 1962
27 Mayıs Darbesinden sonra, 1960’lı yıllarda işlenen pekçok cinayet ve ihanet var. Bugün bunlardan sadece iki tanesine kısaca değinmeye çalışalım.
BİRİNCİSİ: “Darbe Cuntası”nın Sivas Kabakyazı’da kurdukları toplama kampında 485 “kanaat önderi” durumundaki insana zorbaca yapmış oldukları işkencelerle ilgilidir.
İKİNCİSİ: Yine aynı yıllarda kurulan dehşetli propagandalarla insanımızı iğfal etmeye çalışan “Nurculukla Mücadele Komitesi”nin faaliyetlerine dairdir.
«
Darbe Cuntasının en aktif adamlarından biri, sonradan Genelkurmay Başkanı da yapılacak olan Cemal Tural Paşa’dır. 27 Mayıs Darbesi esnasında Diyarbakır’daki 7. Kolordu Komutanı idi.
Darbeden sonra, cunta ile koordineli olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki itibarlı zatların isimlerini tesbit ederek, onlara insanlık dışı plânları hazırladılar: İşkencelerle korkutma ve yıldırma kampları…
Darbe Cuntası tarafından belirlenen isim listesinde tam 485 masum vatandaş var. Sürgün cezasına çarptırılan ve Sivas’taki Kabakyazı toplama kampına sevk edilen şahsiyetlerin hüviyetleri de önemlidir. Listeyi incelediğimizde, bunların çoğunun Kürt kökenli olup, bulundukları bölgelerde nüfuz sahibi kimseler olduğunu görüyoruz. Bölge genelinde tanınan bazı isimler şöyle: Nur’un cesur zâbitlerinden biri olan emekli Yüzbaşı Mehmed Kayalar (Diyarbakır), Said Ensarioğlu (Diyarbakır), Mehmet Kırkıncıoğlu Hoca (Erzurum), Kinyas Kartal (Van), Faik Bucak (Urfa), Said Ramanlı (Batman), Ebubekir Ertaş, Şeyh Selahaddin Fırat, Cemil Küfrevî...
Bu mazlumlar, sürgün edildikleri toplama kampında aylarca ağır işkencelere maruz bırakıldılar. Söz konusu sürgün cezası, 10 Eylül 1962 tarihine kadar devam etti.
(Genel seçimlerden sonra kurulan CHP-AP koalisyon kabinesi, bu haksız cezaya son verme kararı aldı.)
Dokuz aydan fazla süren bu işkenceli kamp hayatında, maznunlar, ayrıca düzmece bir mahkemelerden geçirildiler. Kurulan uyduruk mahkeme neticesinde, 430 kişi serbest bırakılırken, tanınmış, halkın itibarını kazanmış 55 kişiye ise yeni bir sürgün cezası verildi. Şeyh, ağa ve Mehmet Kayalar gibi “kanaat önderi” olarak bilinen bu insanlar, “sakıncalı şahıslar” sıfatıyla Türkiye’nin bu kez Batı bölgelerine dağınık bir şekilde sürgün edildiler.
«
Gelelim “Nurculukla Mücadele Komitesi”nin yaptıklarına…
27 Mayıs Darbecileri, Diyanet İşleri Başkanlığına M. Tevfik Gerçeker’i getirtmişlerdi. Ankara İlâhiyat Fakültesi Dekanlığına da Neşet Çağatay isimli Kemalist bir akademisyeni atamışlardı.
İşte, söz konusu “Nurculukla Mücadele Komitesi” Çağatay’ın başkanlığında kuruldu. Komitenin içinde aktif şekilde görevlendirilen kimseler arasında şu şahısların ismini görüyoruz: Neda Armaner, Bahriye Uçok, Turan Dursun (“Zındık Müftü” diye bilinir), İ. Agah Çubukçu, H. Gazi Yurtaydın, Hamdi Kasapoğlu…
Eşref Edib, Sebilürreşad Yayınları arasında çıkan “Said Nursî” isimli eserinde, bu şahısların Anadolu’nun hemen her tarafında gezdirilip konuşmalar yaptırılarak Said Nursî ve Nurculuk aleyhinde propaganda yapıldığını anlatıyor. Hatta, bazı yerlerde dindar vatandaşlar tarafından bunların yuhalandığı ve protesto edildiğini de kaydediyor.
«
Prof. İsmail Kara’nın “Darbeler” isimli kitabında ise, Neda Armaner ile ilgili gayet dikkat çeken bazı bilgiler yer alıyor. Konuya dair kısmını aynen iktibas ederek nihayet verelim:
“Diyanet İşleri Başkanlığına atanan M. Tevfik Gerçeker döneminde, Ankara İlahiyat Fakültesi Dekanı Neşet Çağatay başkanlığında Nurculukla Mücadele Komitesi kuruldu. Komite içinde yer alan ve mustakil bir eser telif eden Neda Armaner, yıllar sonra şu açıklamayı yapacaktır: Benim ‘İslâm Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk’ isimli kitabım 1964’te fakülte yayını olarak 20 bin adet basılacaktı. Diyanet Reisi Tevfik Gerçeker duymuş, haber gönderdi bana: ‘15 bin de biz sipariş verelim, bütün müftülüklere gönderelim’ diye. 40 bin kadar basıldı. Ne oldu biliyor musunuz? Nurcuların piyonları, o kitabı hangi kitaplıkta, kütüphanede, yayınevinde gördülerse bir bir alıyorlar. Hepsini aldılar ve yok ettiler. Cumhuriyet gazetesi, 1998’de o kitabı tekrar basarak promosyon olarak verdi.”
NOT: Bu yazıda 1960’lara ait konulardan söz ettik. Umarım, birileri çıkıp yine “Yahu, yüz yıl öncesine takılıp kalmışsın” demez. Böyle diyenlerin içinde “cellâdına âşık” öyle zavallılar var ki, onların teraneleri artık gına getirdi.
.GÜNÜN TARİHİ: 16 Eylül 1961
Meşhûr “Han Duvarları” isimli destansı şiirin sahibi olan Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir de “Zindan Duvarları” isimli seri şiirleri var. Son derece içten ve etkileyici dörtlükler bunlar. Çünkü, şair, Yassıada’da bizzat kendisinin gördüğü ve yaşadığı acıları, elemleri ve darbeciler tarafından yapılan insanlık dışı muameleleri mısralaştırmış, o şiir serisinde.
«
“Zindan Duvarları” dörtlüklerinde, Haziran 1960-Eylül 1961 tarihleri arasında Yassıada’da yaşanan vahşetin boyutları anlatılıyor:
Gün doğar; sohbetimiz yalnız ölümdür adada;
Gün batar; uykuda rüyâmız ölümdür yalınız.
Dersiniz: Böyle cehennem mi olur dünyada?
Çok değil, bir gecelik bizde misafir kalınız!
Kerbelâ akşamında Marmara ufkunda tüten;
Çölü deryaya çevirmiş sel olan göz yaşımız.
Görerek kanlı bulutlarda Hüseyn’in yüzünü,
On Muharrem gibi mâtem tutuyor yılbaşımız.
Gece zindanda Yusuflar, sıralanmış yatıyor;
Yüzlerinden okurum sapsarı rü’yâlarını.
Kimi sehpâda görür kendini, çarmıhta kimi;
Ve ararlar yine zindandaki dünyalarını.
«
Bir avuçluk bir kara parçası olan meşhûr Yassıada, o kanlı mezalimden sonra ismi olmuş Yaslıada.
Marmara Denizini "bir mavi göz"e, Yassıada'yı ise, o gözdeki bir "elem ketresi"ne benzeten şair Faruk Nafiz Çamlıbel, Yassıada'nın o günkü hazin manzarasını şu unutulmaz mısralarla resmediyor âdeta:
Bilmiyor gülmeyi sâkinlerinin binde biri;
Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada.
Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;
Mavi bir gözde elem katresidir Yassıada.
«
Hem orduya, hem hükümete darbe yapan 27 Mayıs Cuntası, ülkenin hemen her yerinden Demokrat kadroları toplayarak vahşiyane yöntemlerle Yassıada’ya sevk etti. Aralarında hemen her kademeden insan vardı. Zamanla sayıları 600’ü geçti.
1960’ın Haziran ayı ortalarına gelindiğinde, orada uyduruk bir mahkeme kuruldu ve duruşmalara geçildi. Birbirinden alçak ve aşağılık heriflerin içinde yer aldığı mahkemeye bir de “Yüksek Adalet Divanı” ismi takıldı. İşkenceli duruşmalar 14 ay kadar sürdü.
1961 senesi Eylül ayının ortalarına gelindiğinde, bir buçuk yıldır akan gözyaşları, âdeta sel olup taştı. Zira, 14 ayrı dâvâdan yargılandıkları halde, hukukî cezayı gerektirecek bir tek suçu tesbit edilemeyen Adnan Menderes ve yüzlerce dava arkadaşı, o uyduruk mahkeme tarafından en ağır cezalara çarptırıldı.
Mahkeme kararları arasında 13 kişi için de idam cezası vardı. Bunlardan üçünün infazı 16 ve 17 Eylül günlerinde yapıldı. Oysa ki, onların her üçü de hür irade ile seçilmiş güzide vatan evlâtlarıydı: Biri Maliye Bakanı Hasan Polatkan, biri Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, biri de Başbakan Adnan Menderes idi.
Bu arada, Yaslıada’da Demokratlara uygulanan ağır mobbing (tahkir-tezyif-işkence) sebebiyle en az 9 kişi daha orada cân vererek şehâdet şerbetini içti. Allah, cümlesine rahmet eyleye.
«
Yazının sonunu yine “Zindan Duvarları”ndan seçmelerle bağlayalım:
Biz de Şeyhoğlu Satılmış gibi çizdik duvara;
Nice yıl dillere destân olacak nâmımızı.
Bu canım yurt, ona gurbet, bize zindân oldu;
Geçtiler yanyana tarihe serencâmımızı.
Vakit gecenin yalnızlığı, derin bir âlemdeyim
Hüzünlü zindan duvarının manalı seyrindeyim
Dalgalanmış şu yüreğim fırtınalı denizdeyim
Cismen burda ruhen şu anda bir sahra içindeyim
Baktım ki sahra ve denizlerde canavarlar bulunur
Kanlı iğrenç dudaklar mazlum kanına yumulur
Kimi diz çökmüş yalvarırken kimileri doğrulur
Aman ya Rabbim her taraftan feryad figan duyulur
Kimse cesaret etmezken, daldık bizler bu sahraya
Canavarlarla boğuştuk, yalnız dayandık Hüdâ’ya
Bedende çok yara aldık, uğradık her tür belaya
Tökezlendik, bedel verdik; imanla geldik buraya
.17 Eylül 2025, Çarşamba
GÜNÜN TARİHİ: 17 Eylül 1961
Vahşette sınır tanımayan darbe cuntası, 16 Eylül (1961) günü iki güzide bakanı (Zorlu ve Polatkan) dârağacına gönderirken, bir gün sonra, yani 17 Eylül günü de “İslâm Kahramanı” Başbakan Menderes’i astılar.
Darbe günü olan 27 Mayıs 1960’tan 17 Eylül 1961 tarihine kadar geçen süre içinde Demokratlara yönelik öyle vahşet ve dehşet tabloları sergilendi ki, bunu kelimelerle ifade edebilmek kabil değil. Değil insan soyu, vahşî canavar hayvanları dahi geride bırakacak gaddarlıklar sergilendi, o karanlık dönem içinde.
Demokratlarla birlikte Yassıada’da aynı muameleye mâruz kalan şair Faruk Nafiz Çamlıbel, görüp yaşadıklarını şu mısralarla anlatıyor:
Âdem evlâdı boğarken baba bir kardeşini,
Basıyor bağrına hemcinsini, müşfik canavar.
Beşerin zıddına, hayvan soyu insanlaşıyor,
Zalimin şefkati yok; lâkin, itin şefkati var.
Elhak doğrudur. İnsanın vahşîsi, canavarın vahşisinden daha tehlikeli, daha muzırdır. Zira, vahşî hayvanları dizginleyen Allah, insanların dizginini serbest bırakmıştır. Onun için beşer, vahşette sınır tanımayarak hayvandan bile yüz derece aşağı düşebiliyor.
«
Demokrat Partili Devlet Bakanı Mükerrem Sarol, darbeden sonra yaşananları ve 20 kişiyle birlikte Yassıada’ya götürülme hadisesini şöyle anlatıyor:
...Davutpaşa Kışlasından 20 kişilik bir kamyona bindirildik. Başımızdaki binbaşı başladı sataşmaya.
Önce bana “Söyle bakalım, bu milyonları nerede yiyeceksin” dedi. Ben “Benim milyonlarım yok” dedim. “Öyleyse sana yardım toplayalım da, evini barkını geçindirirsin” diye alay etti.
Sonra, diğer arkadaşlarımın yakasına yapıştı. Yakışıksız sözler söyledi. Ardından, yalanlar dizisi başladı: “Et Balık Kurumu ambarlarında üniversiteli gençlerin öldürülüp kıyma haline getirildiğini, Bayar'ın bankalarda milyonları çıktığını, Menderes'in altın külçeleri kaçırırken yakalandığını…” anlatıp durdu. Sonra da çok çirkin ve sapıkça konuşmalar yaptı.
Nihayet araba durdu, gemiye bindirileceğiz. Binbaşı eline listeyi aldı ve gemi komutanına “İşte size 20 büyükbaş hayvan getirdim” diye bağırarak söyledi.
Arabadan çıkıp gemiye atlayanın da yemediği tekme, küfür, hakaret yoktu.
Aynı bed muamele, Yassıada'ya çıkarken de tekrarlandı. Ada komutanı Tarık Güryay, aramızda eli sopayla dolaşır, önünde herkesin ayağa kalkmasını isterdi. Yine de, hakaret ve işkence yapmaktan geri durmazdı.
Bütün asker ve subayları dolduruşa getirmişlerdi. Hepsi bizi birer vatan haini gibi görüyordu. Gördüğümüz muamele de ona göre oluyordu.
"Hiç unutmam, yanımda arkadaşım Selahaddin Karayavuz vardı. Ona, “Ben bu şartlarda burada yaşayamam. Bu haysiyetsiz muamele karşısında, kafamı demirlere vura vura öleceğim” dedim.
.
25 Eylül 2025, Perşembe
Felsefenin iki ana akımı var: Biri “Kur’ân’la barışık” olan, diğeri “Kur’ân’a muarız” giden felsefe.
Kur’ân ile barışık felsefe, Allah’ın varlığını-birliğini kabul eder. Hatta, kâinatın nizamı için bunu zarurî görür.
Kur’ân’a muarız bir yolda giden felsefe ise, Allah’ı tanımadığı gibi, vahyi de kabul etmez. Dahası, peygamberleri küçümseyerek dalâlet vâdisinde koşturur: “Peygamberler hiç zahmet çekmeden, hiç emek sarf etmeden yükseldiler, meşhur oldular; biz ise, çalışarak, araştırarak yükseldik” derler. Kibir ve enaniyet, muhakeme ufkunu daralttığı gibi, basiretlerini de bağlayıp düğüm attırmış.
*
Bir zamanlar dindar camia içinde kaldıkları halde, sonradan yollarını ayırıp felsefe ile kafayı bozmuş bazı düzenbazlar var. Onların konuşmalarını uzun uzadıya dinledim. Kendince çok mantıklı-tutarlı şeyler söylüyorlar ve güya insanların ufkunu açıyorlar.
Şunu hemen ifade edeyim ki: Hakkı-hakikati bilmeden bunları dinleyenlerin tesir altına girmeleri kuvvetle muhtemeldir. Zira, doğru ve tutarlı, câzip ve tumturaklı sözcüklerin arasına batıl yöne endeksli öyle pusulaları yerleştiriyorlar ki, tahkikî imana sahip olmayanların bu şeytanî tuzağı görmesi, fark etmesi kolay değil.
Burada dinleyenlerin işini zorlaştıran en sinsî tuzak da şudur: O düzenbazlar, bakıyorsun dokuz tane düzgün ve etkileyici cümle kuruyor; ama, araya bir tane de pusula koyarak, yüzde yüz kat’iyetinde zihinleri kıblenin tam aksi yönüne doğru sevk etmeye çalışıyorlar.
Kısaca, “doğru ile yanlışı aynı paket içinde sunmak” kadar aldatıcı bir şey olamaz. Münafıklığın en ustaca yapılan zehirleme numarasıdır bu…
*
Felsefe düzenbazlarının ahkâm kesercesine yaptığı konuşmaları dinlerken, Said Nursî, Nurculuk ve Nur Risalelerine dair söyledikleri bilhassa dikkatimi çekti. Baktım, bu konuda birbirine benzer şeyler söylüyorlar. Daha doğrusu, benzer yalanları, yanlışları, aslı astarı olmayan iddiaları hiç utanıp sıkılmadan sıralayıp duruyorlar. Öyle ki, yer yer kafalarının içine tükürmeden edemedim. Zira, çok akıllı diye geçinen bu heriflerin göz göre göre yalan söylemesi, hakikaten tahammül sınırlarını zorluyor.
*
Risale-i Nur hareketi ile Gülen hareketini aynîleştirerek konuşan o düzenbazlar, ayrıca şu tarz zırvaları dillendiriyorlar: “Said Nursî, dinî bazı meseleleri ve bilhassa imanî hakikatleri fenlerin diliyle, modernite ile, yahut aklî-mantıkî delillerle izaha-ispata çalışıyor. Bu bir zaaftır. Hiç hoşuma gitmeyen bir yöntemdir bu. Buna hiç gerek yok. Zaten bu yüzden Nur Risalerini okumadım ve Nur hareketinden hep uzak durdum…”
El-insaf yahu! Dinî ölçüleri koyan Allah da, fen ilimlerini koyan (haşa) başkası mı? İkisi de Allah’ın ayetleri, kanunları, namusları değil mi? Bunları nasıl birbirinden ayırmaya çalışırsınız? Yoksa, sırf Risale-i Nur’dan uzak durmak için kendince geliştirdiğiniz bir kılıf, bir gerekçe mi bu?
Hem, din ilimleri ile fen ilimlerinin birbirini teyid ve tasdik ettiğini ortaya koymanın ne zararı var ki, bu metottan bu kadar rahatsız oluyorsunuz?
Hem, dinî ilimler Cenab-ı Hakkın “kelâm sıfatı”na ve fen ilimleri de O’nun (cc) “irade sıfatı”na dayanmıyor mu?
Kezâ, siz “ism-i Hakîm”den ne anlıyorsunuz? Bu esma-i İlâhiye, her şeyi hikmet nazarıyla temâşâ etmeyi ve aynı nazar ile dinî-imanî meseleleri izah ve ispat etmeyi gerektirmiyor mu?
Hem meselâ size sorulsa ki “Cehennem nerededir?” Acaba, ism-i Hakîm’e müracaat etmeden, meseleyi izah ve ikna sadedinde ağzınızı açabilir misiniz?
.GÜNÜN TARİHİ: 30 Eylül 1981
Başına medeniyet maskesini takan Fransa, aslında giyotin cezasını uygulamakla tanınan bir devlet. Bu vahşiyane ceza, o ülkede çok yakın bir zamana kadar da yürürlükteydi.
Evet, yaklaşık 200 sene müddetle Fransa’da uygulanan giyotin cezası, 30 Eylül 1981’de çıkarılan yeni bir kànun maddesiyle yürürlükten kaldırılmış oldu.
Şimdi, bu utanç verici meselenin tarihteki yerine ve seyrine şöyle kısacık bir nazar gezdirelim.
«
Söz konusu “giyotinle kafa kesme” cezası, 1789'daki Büyük Fransız İhtilâliyle kanunlaştı.
Bu kanun, hiç vakit kaybedilmeden hemen tatbik sahasına konuldu. Öyle ki, ihtilâle muhalif olarak görülen, veya muhalif kategorisine konulan yaklaşık 15 kişinin derhal ve seri bir şekilde idam edilmesi için, “giyotinle infaz” yöntemi tercih edildi.
İhtilalciler, bu yöntemi uygulamaya koymakla, etrafa korku ve dehşet vermeye çalıştılar. Tâ ki, kimse onlara itiraz etmesin ve her direktiflerine boyun eğsin istediler.
«
Günümüz itibarıyla daha çok matbaa sektöründe kâğıt kesmek için kullanılan giyotin âleti, Fransa'da tâ 1970'lere kadar idamlık cezaların infazında kullanıla geldi.
Giyotin cezası, “medenî Fransızlar”a göre, hem seri halde idam, hem de fazla acı çektirmeyen bir yöntem olarak kabul ediliyordu.
Bu ceza yöntemi, iki asır kadar uygulanmasıyla acaba kaç insan idam edildi? Kaynaklarla net bir rakama rastlayamadık. Konu üzerinde araştırmaya yapanların ifadesine göre, “1789’dan 1970’lere kadar yüz binlerce insan bu yöntemle idam edildi” deniliyor. Şüphesiz, infazların büyük bir kısmı, ihtilâlin hemen sonrasında gerçekleştirildi.
«
Giyotinli idamların infazı, uzun süre halka açık şekilde yapılıyordu. Bu yönteme Haziran 1939’da son verildi. Demek ki, 140 seneden fazla bir zaman müddetince halka açık ve üstelik tezâhürat eşliğinde “giyotinle kafa kesme” yöntemi uygulanmış.
Fransa’da giyotinli idam cezası, son olarak 1977 yılında uyugulandı. 30 Eylül 1981 tarihinde ise, bu cezanın yürürlükten kaldırılmış oldu.
«
“Kanunî giyotin”de sabıkalı durumda olan Fransa, aynı zamanda hem “siyasî giyotin,” hem de “ekonomik giyotin” uygulamaktan da sabıkalıdır. Bilhassa, Afrika’nın yoksul topluluklarına yaptıklarıyla insanlık adına utanç verici bir zulmün, bir cürmün sahibidir kendisi.
Siyasî ve ekonomik giyotin, sadece “resmî sömürgecilik” dönemiyle sınırlı değil. Hâlen de, Orta Afrika’daki tam 14 ülkenin para birimini kendi bankalarının kontrolü altına almış durumda. O paraların hem değerini, hem de ticarette trafiğini kendisi tayin edip yönlendiriyor. İtalya’nın şimdiki Başbakanı Meloni, bu meseleyi dile getirdiği bir basın toplantısında Fransa’nın Afrika politikasına ateş püskürdü. Üstelik, eline Fransa’nın onlara layık gördüğü o 14 ülkenin ortak parasını alarak yaşanan vehameti detaylıca nazara verdi.
Anlaşılıyor ki, şu giyotinli cezalandırma yöntemi, Fransız idarecilerinin âdeta ruhuna işlemiş. Kendi vatandaşlarının kafasını kesmeyi bıraksa bile, meselâ Afrika’daki topluluklar için kanunî, siyasî, iktisadî her türlü giyotinli cezalandırma yöntemini kesintisiz şekilde devam ettire geldi. Aynı yöntemi hâlen de bir şekilde devam ettirdiği anlaşılıyor.
.1 Ekim 2025, Çarşamba
Bugün Sultan Selahaddin’in komutasındaki İslâm ordusunun Kudüs’ü fethetmesinin yıldönümü: "Şark'ın en sevgili sultanı" Selahaddin Eyyübî, uzun süren çetin bir mücadelenin neticesinde, nihayet 2 Ekim 1187'de ordusuyla Kudüs'e girerek, burada "hâkimiyet-i İslâmiye"yi yeniden tesis etmeye muvaffak oldu.
Bu, Kudüs’ün Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen ikinci fetih zaferi idi. Birincisi, 638'de adalet timsâli Hazret-i Ömer (ra) zamanında, üçüncüsü de 1517’de İttihad-ı İslâm siyasetini tahakkuk ettiren Sultan Selim kumandasındaki İslâm ordusu tarafından fethedildi.
Günümüzde ise, İslâm âleminde tarihteki o adaletli, hamiyetli ve kudretli şahsiyetlerin ayarında lider olmadığı gibi, o ruh ve şuura sahip ordular da yoktur. Esasen, bu zaman şahıs zamanı olmadığı için, bir şahıs marifetiyle Kudüs’ün yeniden fethedilmesi ve hürriyetin kavuşturulması mümkün görünmüyor.
Dolayısıyla, öyle anlaşılıyor ki, günümüz itibarıyla Kudüs’ün Siyonist işgalden kurtarılması ve tekrar hürriyetine kavuşması ancak “insanlık” adına ve insanlık vicdanının harekete geçmesiyle mümkün olur. Şimdiye kadar İslâm aleminde ve dünya ülkelerinde yaşanan gelişmeler bu manadaki fikir ve kanaatleri pekiştiriyor.
Şimdi, tekrar “günün tarihi”ine dönelim ve Kudüs’ün nasıl fethedildiğine kısaca bakalım.
«
Mübarek Kudüs, ilk olarak Raşid Halife Hz. Ömer zamanında ve 638'deki Yermuk Zaferinden sonra mühim bir İslâm beldesi olma vasfını ve statüsünü kazandı.

Bu statü asırlarca devam etti. Ne var ki, 460 sene sonra, yani 1099 yılında yaşanan I. Haçlı Seferi neticesinde, Kudüs Müslümanların hâkimiyetinden çıktı, Hıristiyanların eline geçti. Aynı tarihte, Avrupa devletlerinin gözde beldesi haline gelen Kudüs'te ayrıca bir Hıristiyan Krallığı tesis edildi.
Kudüs'te 88 yıl süren bu krallık döneminde, Müslüman ahaliye yapılmayan baskı, zulüm, işkence kalmadı. Bölgede Müslümanlara yönelik çok zalimane bir politika izlendi. Defalarca katliam yapıldı.
Bu feci durum, hemen bütün Müslümanları rencide ediyordu. Ancak, aradan on yıllar geçmesine rağmen, hiçbir ordu ve lider Kudüs üzerine gitmeyi ve burayı kurtarmak için harekete geçmeyi göze alamıyordu. Tâ ki, "Şark'ın en güzel sultanı" Selahaddin Eyyübî tarih sahnesine çıkana kadar...
«
İslâm ordusunun kahraman bir kumandanı olan Selâhaddin-i Eyyübî, Kudüs şehrini yeniden fethetmek ve buradaki Latin Krallığı’na son vermek için bütün mevcudiyetini ortaya koyarak, çetin ve meşakkatli bir büyük mücadeleye girişti.
Bu çetin ve uzun soluklu mücadelenin neticesinde, 2 Ekim 1187'de Kudüs'e girmeye ve bu mübarek beldeyi yeniden fethetmeye muvaffak oldu.
«
İhlâs ve gayret yüklü hizmetleriyle tarihe geçen Sultan Selâhaddin, Kudüs başta olmak üzere, bütün Filistin ve Suriye topraklarını zapt eden Haçlı ordularına karşı vermiş olduğu mücadelenin en büyüğünü Hittin Savaşı’nda (4 Temmuz 1187) sergiledi.
Darmadağınık kuvvetleri İslâm potasında eritmek suretiyle yüksek disipline sahip bir ordu kurmayı başaran Selâhaddin Eyyübî, Kudüs'ü işgal ile çevredeki Müslümanlara zulmeden Latin Haçlı Krallığına bağlı orduların üzerine çeşitli akınlar düzenlemeye başladı. Girmiş olduğu hemen her mücadeleyi zaferle taçlandıran Eyyübî İslâm Ordusu, bilhassa Hittin'de yapılan savaştaki galibiyetten sonra, hem yüksek moral kazandı, hem de bölge üzerindeki hâkimiyetini tescil ettirmiş oldu.
Elde ettiği zaferler silsilesine en büyük halkayı eklemek isteyen Sultan Selâhaddin, bütün kuvvetiyle Kudüs'ün üzerine yürüdü. Nihayet, 88 yıldır Latinlerin elinde bulunan Kudüs’ü 2 Ekim 1187’de teslim alarak buradaki Haçlı işgaline nihayet verdi.
.2 Ekim 2025, Perşembe
Mevcut iktidarın en önemli başarılarından! biri, Türkiye’yi “yasaklar ülkesi” haline getirmiş olmasıdır: Gönlünce konuşmak yasak, yazmak yasak, eleştirmek yasak…
Kezâ, beğenmedikleri sokak röportajlarına müdahale ediliyor. İnternet üzerinden yayınlanan düşüncelere cezaî müeyyide getiriliyor. Siyasî parti liderleri ve temsilcilerinin sesleri, hapishanelerin soğuk duvarlarıyla kesiliyor. Bizim gibi farklı görüşteki gazetelerin resmî ilân hakları keyfî bir şekilde engelleniyor. Sürekli basın kartımız yıllardır yenilenmiyor. Vesâire…
Say say bitmez. Senelerdir türlü engeller, yasaklar, cezalar, müdahaleler ve keyfî muamelelerle karşı karşıya bulunuyoruz.
Yasak dediysek, bütün bu saydıklarımızın tamamı “kökten yasak” değil tabiî. Lâkin, gidişat o yönde. Yani, bu gidişata göre, siyasî iktidar, hayatımızın her safhasına yasak getirecek demektir. Nitekim, bugünkü hürriyet ve demokrasi karnesi 2000’li yılların başındaki Türkiye’ye nisbeten daha geride. 1990’lı yıllara göre ise, haydi haydi gerilerdeyiz.
Dolayısıyla, bu gidişata göre, gelecek günlerin Türkiyesinde hak, hukuk, hürriyet ve demokrasi noktasında hava daha da kararacak ve ülke açıkça bir yasaklar ülkesine dönecek demektir. Halihazırdaki hapishanelerin durumu da bu acı gerçeği teyid ediyor. Hapishanelerde, kapasitenin tahminen yüz bininin üzerinde bir fazlalık görünüyor. Üstelik, birçok yerde yeni yeni onca hapishane inşa edilmiş olmasına rağmen…
*
Bazı maddeleri değişmiş olmasına rağmen, mevcut Anayasa yine de “Darbe Anayasası” ruhunu taşıyor. Birkaç kez yapılan değiştirme teşebbüsü de, yeni bir Anayasa çabası da hep akim kaldı. Siyasî partiler, kendi aralarında bir türlü anlaşma-uzlaşma sağlayamadı.
Bu başarısızlığın, tabiî çeşitli sebepleri var. Öncelikli sebep, resmî ideoloji olan Kemalizmin tabulaşmış hale gelmiş olması. Ona hiç dokunulamıyor, Anayasadan tasfiye edilemiyor. Ki, dünya ülkelerinde bunun ikinci bir örneği yok.
Temel insan hak ve hürriyetlerine dayalı yeni bir Anayasada anlaşma-uzlaşma sağlanamamasının önemli bir diğer sebebi, iktidar erkini ellerinde bulunduran “Cumhur İttifakı”nın yasakçı bir zihniyete sahip olmasıdır. Onlar, mevcut yasaklarla yetinmiyorlar. Hukuka göre değil, kendi keyiflerine göre bir Anayasa istiyorlar. Ayrıca, şimdiye kadar yaptıkları keyfiliklerin de yanlarına kâr kalması ve onlardan hesap sorulmaması için “kanunî tedbir”le geleceklerini koruma altına alma hesabını güdüyorlar.
İşte, yeni bir Anayasa üzerindeki çalışmaların tıkanma noktasına gelmesinin öncelikli bir sebebi de budur.
*
Gelişmiş medenî dünya ülkelerinde, yapılan bütün çalışmalar “insan” unsuru merkeze alınarak tasarlanıyor. Eğitimden sağlığa, hukuktan ekonomiye, beslenmeden teknolojiye kadar akla gelebilecek bütün sahalarda insanın huzuru, refahı ve güven içinde yaşaması esas alınıyor.
Evet, hürriyet ve demokrasi sistemini sağlam bazlara oturtmuş veya oturmaya çalışan hemen bütün ülkelerde, insan ve hatta sair canlıların hayatını kolaylaştıracak tedbirlerin alınması öncelikli ve en önemli işler arasında yer alır.
Bizde ise, ne yazık ki yüz yılı aşkın bir süredir sürekli yasak, ceza ve dayatmalar ön plana çıkıyor. 1876’daki Kanun-u Esasî’den sonraki Anayasaların hemen tamamı maalesef tabularla dolu birer “Anayasak” mahiyetini taşıyor. Mevcut iktidar, mevcut yasaklarla da iktifa etmiyor olmalı ki, bir türlü demokratik ve hürriyetçi yeni bir Anayasa vücuda getirilemiyor.
Biz yine de ihtiyatlı bir iyimserlik içinde temenni edelim ki, yakın gelecekte "insan" unsuru, yani insanın huzur ve refahını esas alan yeni bir Anayasa metni hazırlansın ve tam bir kararlılıkla tatbik sahasına konulsun.
.Günün Tarihi: 7 Ekim 1908
Osmanlı’daki ilk boykot, ilk kitle yürüyüşü ve protesto gösterileri 7 Ekim 1908 tarihinde vuku buldu. İstanbul’da ilk kez yaşanan bu kitle gösterisinin ana sebebi, Avusturya’nın, 5 Ekim’de Bosna–Hersek’i ilhak-işgal ettiğini duyurmasıydı.
Eşzamanlı olarak, Yunanistan ile Bulgaristan da peşpeşe açıklama yaparak Avusturya’nın bu işgalini desteklediklerini ilân ettiler.
Bu emrivâki (defacto) karşısında galeyana gelen halk, İstanbul, Trabzon ve İzmir’de adı geçen üç ülkenin aleyhinde protesto gösterilerinde bulundular.
«
İşgale karşı İstanbul’da geniş katılımlı yürüyüş, miting ve protesto gösterileri devam ederken, İzmir’de de Avusturya mallarına karşı “Harb-i İktisadî Heyeti” kuruldu.
Bu hadise, tarihe “Osmanlıda Fes Boykotu” başlığıyla geçti.
Sultan II. Mahmud zamanında ilân edilen “Fes İnkılâbı”ndan beri fes imalatında kullanılan kumaşlar Avusturya’dan ithal ediliyordu.
Fes ve kumaşlar, büyük balyalar halinde gemilerle geliyordu. Hükûmetin de el altından desteklemiş olduğu boykot kararından sonra, hamallar, başta İstanbul olmak üzere diğer limanlardaki gemilerden mal indirmeyi bıraktılar. O tarihte, sadece İstanbul'da yaklaşık kırk bin hamal vardı. Bütün yükleme-indirme ameliyesi onların sırtında yürüyordu.
(NOT: Günümüzde işgalci İsrail’in piyasadaki markalarına karşı uygulanan boykotun çok daha âlâsı, halkımız tarafından 117 sene evvelki işgalcilere karşı yapılmış.)
«
Şimdi hayalen o zamana giderek, dönemin askerî ve siyasî fotoğrafını biraz daha yakından çekmeye çalışalım.
II. Meşrutiyetin ilânı üzerinden henüz üç ay bile geçmemişti. Devletin başında hâlâ Sultan II. Abdülhamid bulunuyordu. Orduda ve hükûmet yönetiminde ise İttihatçılar hâkimdi. Aynı günlerde, ilk defa yapılacak olan seçim çalışmaları devam ediyordu.
Bir taraftan da ülkede iç karışıklıklar vardı. Ermeni Taşnak ve Hınçak örgütlerinin kışkırtmaları sebebiyle, yer yer çatışmalar yaşanıyordu. Adana’da Ermenilerle Müslüman ahali arasında vuku bulan kanlı olayların sıcaklığı devam ediyordu.
Bu şartlar altında, yönetimdeki İttihatçılar, Avusturya ile savaşmayı göze alamadı. Sadece nota vermekle yetinildi. Esasen, o dönemdeki Osmanlı ordusu savaş kabiliyetini büyük ölçüde kaybetmiş durumdaydı. Zira, siyaset orduyu zehirlemişti. Öyle ki, ordu, Balkanlardaki âsî çetelerin üstesinden bile gelemiyordu. Nitekim, kısa süre sonra yaşanan I. ve II. Balkan Harbinde bu zaafiyetin neticesi bâriz şekilde görüldü.
«
Yürüyüş, miting, grev, boykot ve protesto gösteri gibi hareketler, Osmanlı toplumunda ilk kez yaşanıyordu. Zira, o zamana kadar ülkede hürriyet ve demokrasi yoktu. Halk, herhangi bir konuda söz sahibi olmadığı gibi, haksızlığa karşı tavır koymak diye bir hakkı–hukuku da yoktu.
Yaygınlaşarak devam eden boykot-protesto hengâmesi içinde harekete geçen bazı fırsatçı siyasîler, galeyan hâlindeki halkı, bilhassa Kürt hamalları kendi siyasî maksatlarına alet etmeye yöneldiler. Yani, fırsattan istifade ile boykot işini asıl mecrasından çıkarmaya çalıştılar.
İşte, tam bu safhada devreye giren Üstad Bediüzzaman, boykotu desteklemekle beraber, siyasîlere âlet olmamaları için gidip hamalları ikaz eder. Bu hususu, Divân–ı Harb–i Örfî Mahkemesindeki "Üçüncü Cinayet" maddesinde şöyle anlatır: "İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal, gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfal ile, vilayât-ı şarkiyyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene, anlayacakları sûretle meşrûtiyeti onlara telkin ettim. [...] İşte o hammalların, Avusturya’ya karşı, benim gibi bütün Avrupa’ya karşı boykotları, en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda akılâne hareketlerinde bu nasihatin tesiri olmuştur. Boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb-i iktisadî açmaya sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm."
.
08 Ekim 2025, Çarşamba
Arzî zelzele gibi, zaman zaman siyasî ve iktisadî depremler, sarsıntılar da yaşanabiliyor.
Meselâ, bir asır önce Amerika’da yaşanan ve dünyayı da önemli ölçüde etkileyen “1929 Ekonomik Buhranı”, aslında bir iktisadî zelzele mahiyetindedir.
Aynı şekilde, meselâ bizdeki “2001 Krizi”, hem siyasî, hem de iktisadî yönden büyük bir deprem etkisi meydana getirdi. Türk Lirası, bir anda döviz karşısında yarı yarıya değer kaybetti. (Hani o CB Sezer’in BB Ecevit’e Anayasa kitapçığını fırlatmasıyla patlak veren kriz.)
«
1923 yılı 27 Martı’nda Trabzon mebusu Ali Şükrü Beyin bir cinayet sonucu katledilmesiyle başlayan zincirleme vakalar, yeni Türkiye’nin ilk siyasî depremi oldu. Ankara’da dehşet uyandıran cinayetin sarsıntıları devam ederken, Meclis Başkanı M. Kemal, 1 Nisan günü erken seçim kararı aldırarak, ilk Meclis’teki muhalifleri diskalifiye etti. Seçimlerin ardından, 27 sene devam edecek tek sesli, tek partili bir rejime geçilmiş oldu.
14 Mayıs 1950 seçimlerinde, Demokrat Parti’nin yüzde 50’nin üzerinde oy alarak tek başına iktidara geleceği Nisan ayı başında dahi bilinmiyordu, beklenmiyordu, hatta tahmin dahi edilmiyordu. Zira, seçime giren üçüncü bir parti daha vardı: Millet Partisi. Partinin resmî başkanı Prof. Hikmet Bayur iken, fahrî başkanı Mareşal Fevzi Çakmak idi.
Bu sebeple, her tarafta “Mareşalin partisi geliyor” diye propaganda yapılıyordu. Propaganda korosu içinde o günlerin dinî tandanslı bütün gazete ve mecmuaları da vardı: Büyük Doğu, Büyük Cihad, Serdengeçti, Sebilürreşad, Hür Adam, Yeşil Bursa, Ehl-i Sünnet Mecmuası ve diğerleri.
Ne var ki, seçime 35 gün kala, yani 10 Nisan günü Trakya’da seçim propagandası ile meşgul olan Mareşal Fevzi Çakmak aniden kalp krizi geçirerek öldü. Onun ölümü sebebiyle de, partisinin oyları, sosyolojik tabanı aynı olan Demokrat Partiye “yatay geçiş” yaptı. DP’nin yüzde 30’larda görünen oy oranı bir anda yüzde 53’e çıktı. Nihayet, 14 Mayıs günü Türkiye’de yeni bir devir açıldı. Bu yeni siyasî depreme, kimi “Beyaz İhtilal” dedi, kimi de “Demokrasinin Bayramı” ismini verdi.
Özetle: Siyaset âleminde yaşanan şok ölümler, ölümlü sûikastler, silâhlı darbeler, muhtıralı müdahaleler, sürpriz sandık sonuçları gibi vakalar da kendi çapında birer siyasî deprem mahiyetini taşıyor.
«
Günün tarihi itibariyle, yakın tarihte yaşanan iki “siyasî zelzele”den daha söz ederek konuyu toparlamaya çalışalım.
Tarih 8 Ekim 1918:
Yaklaşık on yıldır iktidarda olan İttihat–Terakki hükümeti, bu tarihte istifasını vererek iktidardan uzaklaştı.
İttihatçı hükümetlerin son sadrâzamı Talat Paşaydı. Said Halim Paşadan sonra iki yıldır bu makamda duruyordu.
I. Dünya Harbinin mağlûbiyetle neticelenmesi, Talat Paşa ile birlikte İttihatçı iktidarın da sonunu getirmiş oldu.
Tarih 8 Ekim 1958:
Bu tarihten yaklaşık 11 yıl önce (1947) Hindistan'dan ayrılarak kurulan Pakistan, daha hürriyet ve istiklâlin tadını çıkaramadan, kanlı bir ihtilâl depreminin içine düştü: Ordunun başındaki Eyüp Han, Devlet Başkanı İskender Mirza'yı devirerek yönetime el koydu.
İşte, o günden itibaren, kardeş Pakistan, bir daha kendine gelemedi ve siyasî idamlardan, cinayetlerden, kanlı darbelerin sarsıntılarından yakasını bir türlü kurtaramadı.
«
Türkiye’de, yakın vadede herhangi bir siyasî deprem beklenmiyor, yahut öngörülmüyor.
Ama, şu bir gerçek ki: “Herkes ölecek yaştadır.” Herkes… Aynen, Cahit Sıtkı Tarancı’nın ifade ettiği gibi:
Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun uyanamadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
.9 Ekim 2025, Perşembe
Bir önceki günün (7 Ekim) yazı konusu da boykot ve “harb-i iktisadî” ile ilgiliydi.
Bundan 117 sene evvel Osmanlı’nın liman şehirlerinde görülen boykot ve protesto gösterileri, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i kendi topraklarına ilhak etmesi sebebiyle vuku bulmuştu.
Demek ki, ateşli savaş olmaksızın da zalim ve işgalcileri caydırıcı ve onlara ders verici bazı faaliyetler yapılabiliyormuş.
*
Başlıktaki ifade, yine aynı günkü yazının son paragrafında geçiyordu. Bediüzzaman Said Nursî’nin Mayıs 1909’da Divân-ı Harp Mahkemesindeki müdafaasında kullanmış olduğu bu orijinal ifadeler, günümüz dünyasında geçerliliğini korumaya devam ediyor. Meselâ, ateşli silâhlarla hiçbir devletin geri adım attıramadığı zalim işgalci İsrail’e karşı bir “harb-i iktisadî” pekâlâ yapılabilir. Gerçi “boykot ürünleri” adı altında bir şeyler yapılıyor gibi görünüyor. Ama, bu hem bilinçli, tahkikli ve kontrollü değil, hem de devleti yöneten kadro maalesef bunun tam tersi yönde bir politika takip ediyor.
Şu da var ki, günümüz dünyasında, birçok ülkenin insanları kendi hükümetlerinin İsrail lehindeki politikalarına rağmen, onlar hem aleyhte protesto gösterilerinde bulunuyor, hem de gayet tahkikli bir şekilde İsrail markasını taşıyan ürünlere karşı boykotlarına devam ediyor.
Darısı, bizim ve diğer ülkelerdeki Müslüman toplumların başına…
*
Evet, zalimlere ve istilâcılara karşı mutlaka bir mücadele yolu takip edilmeli. Tabiî, mücadele gayreti kadar mücadele metodu ve takip edilen strateji de fevkalâde önemlidir. Aksi halde, mücadele kaybedilir, yahut karşı tarafa avantaj kazandırır; yapılan iş, düşmana yardım etmek hesabına geçer.
Bu noktada tarihten bir misâl verelim: 1918-22 yıllarında İstanbul’u işgal eden İngilizler, kendini çok faal ve hareketli gösteren hem İngiliz Muhibbân Cemiyeti, hem Kürt-Teâli ve hem de İslâm-Teâli Cemiyetlerinin her türlü hareketini kendi lehine çevirebildi. Zira, bu “zararlı cemiyetler”in hem çalışma metodu, hem mücadele stratejisi yanlış idi. Bu sebeple, İngiliz, onların içine nüfûz ederek hareket ve faaliyetlerini kendi lehine çevirdiği hâlde, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Ecnebî tesiratı, Darü’l-Hikmet’i kendine âlet edemedi.” 1
Üstad Bediüzzaman, o tarihte Şeyhülislâmlık makamına bağlı “Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” âzası olup, bu ilim-i irfan dairesinin zahiren hareketsiz kalmak sûretiyle, işgalci İngilizlere alet olmaktan muhafaza olunduğunu nazara veriyor.
*
Ceberut zalimlere karşı mücadele ederken, dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da, mücadele esnasında “masumların zarar görmemesi”dir.
Masum çoluk-çocuk, kadın, hasta ve ihtiyarların zarar göreceği bir mücadele metodu İslâmın ruhuna aykırıdır. Asr-ı Saadette bu noktaya azamî derecede dikkat edilmiştir. Bütün gazveler, şehir dışında, yani meskûn mahallerin haricinde cereyan etmiştir. Müşriklerin saldırısına uğrayan Medine’de ise, şehrin etrafında hendekler kazılarak, yine aynı hassasiyetle müdafaa yapılmıştır.
*
Netice itibarıyla, günümüz dünyasında “ekonomik savaş,” en etkili mücadele yollarından biridir. Hatta bazen birinci sırada yer alıyor. Zira, silâh için de para lâzım, aynı zamanda ekonominin de güçlü olması lâzım geliyor ki, mücadele sürdürülebilsin.
Bu noktadan bakıldığında, zulümkârlıkta kanun-sınır tanımayan İsrail’e karşı boykot ve iktisadî harb, gayet etkili bir yöntemdir. Yeter ki, bilinçli ve kararlı bir şekilde yürütülebilsin. Bunu herkes kendi çapında yapabilir ve yapabildiği ölçüde vicdanî rahatlığa kavuşabilir.
.13 Ekim 2025, Pazartesi
Son iki asrı baz alarak başlıktaki “Yıkılmayan kim var?” suâlinin cevabını bulmaya çalışalım.
Asırlarca cepheden cepheye fetih için gitmiş olan Yeniçeri Ocağı, iki yüz sene önce çok kanlı bir şekilde söndürüldü: 1826.
Devlet ile vatandaşı karşı karşıya getiren “Fes ve Kıyafet İnkılâbı”nın üzerinden yine iki yüz senelik bir zaman geçti: 1829.
Osmanlı’nın Mısır’a atadığı kendi valisinin ordusuna yenildiği Nizip Bozgunu, bu acı haber üzerine Sultan II. Mahmud’un felç geçirerek vefat etmesi ve unutulmaz bir hadise olarak tarihe geçen Tanzimat İlânı, bunların tamamı aynı sene içinde yaşandı: 1839.
Osmanlı ile Çarlık Rusyası arasında vuku bulan Kırım Harbi, hem mağlubiyetle neticelendi, hem de Osmanlı devleti, ödemesi yüz sene devam eden ağır bir borç yükünün (Düyûn-u Umumiye) altına girdi: 1853-56.
Tanzimat’ın devamı mahiyetinde olup, Hristiyan dünyasına karşı nisbeten daha ezik bir muhteva ile hazırlanan Islahat Fermanı ilân edildi: 1856.
1876 tarihine gelindiğinde, âdeta “helâket ve felâket devri”nin bütün alâmetleri ortaya çıktı: Sultan Abdülaziz’in, gayet elim bir şekilde önce askerî darbe ile tahttan indirilmesi, ardından intihar süsü verilerek katledilmesi. Üç ay sonra Osmanlı tahtına Sultan II. Abdülhamid’in gelişi. Ki, onun da son on yıllık (1908-1918) âkıbeti pek acıklı geçti. Aynı sene içinde Meşrutiyet ilân edildi. Parlamento teşkil edildi. Sıfırdan bir Anayasa (Kanun-i Esâsî) hazırlandı.
(ARA NOTU: Yüz elli senedir yıkılmayan, mağlup edilemeyen ve eserleriyle İslâm ve insanlık âlemine ışık tutan Bediüzzaman Said Nursî, yine aynı hengâmede dünyaya gözlerini açtı. Ki, bu yazının asıl maksadı, bu mümtaz şahsiyetin davasını ve misyonunu nazara vermektir.)
«
“Küçük Kıyamet” diye tâbir edilen “93 Harbi”nin ağır mağlubiyeti, Osmanlı devletini ciddî manada zaafa uğrattı: 1878.
Sonrasındaki vukûatı daha seri olarak geçelim: Otuz yıllık istibdat döneminin ardından 1908’de II. Meşrutiyet ilân edildi. Bir yıl sonra Sultan Abdülhamid tahttan indirilerek Selanik’te hapsedildi. 1911’de başlayan İtalyan Harbini Balkan Harpleri, Dünya Harbi ve İstiklâl Harbi takip etti.
Bu zaman zarfında Osmanlı Saltanat rejimine son verilerek Cumhuriyet ilân edildi. (Çeyrek asır sonra da demokrasiye geçildi.)
Yıkılan sadece Osmanlı değildi; Rusya’daki Çarlık rejiminin yanı sıra, dünyadaki hemen bütün İmparatorluklar (Almanya, Japonya, vd.) yıkıldı, bitti, tarihe karıştı.
Yüz milyona yakın cana mal olan İkinci Dünya Savaşı ise, dünya ve insanlık tarihinde bambaşka bir safha teşkil etti. Savaştan kısa süre sonra, BM’de İsrail devleti kuruldu.
Yine, son yüz yıllık zaman zarfında doğup batan, yahut kurulup yıkılan dünyada başka rejimler, sistemler ve ideolojiler de oldu: Komünizm, faşizm, sömürgecilik, Sovyet Rusya, Doğu Almanya, Yugoslavya ve diğer demir perde ülkeleri de kimi yıkıldı, kimi dağıldı, kimi de değişerek başka bir şekil aldı.
Türkiye’de de 1960’tan sonra meşru iktidarları deviren ve demokrasiyi iğdiş eden kanlı darbeler ve muhtıralar süreci başlayıp birkaç kez tekrarladı.
«
Peki, yaşanan bütün şu hercümerç içinde yıkılmayan, sarsılmayan, mağlup edilemeyen, üstelik halen de ülke ve dünya gündeminde manevî canlılığını muhafaza eden şahıs, fikir ve hareket hangisidir? Cevap, hiç şüphesiz Said Nursî, Risale-i Nur ve Nur hareketidir.
Bir sonraki bölümde, bu konuyu daha detaylı şekilde ele alalım inşallah. Şimdilik şöyle bir hatırlatmada bulunalım: Osman Yüksel, çıkarmış olduğu Serdengeçti dergisinde “Said Nur ve Talebeleri”ni yazarken, bir yerde şu ifadeyi kullanıyor: “Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar: Bu üç devir, büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış. Yalnız bir adam var; o ayakta…
.14 Ekim 2025, Salı
Bir önceki yazıyı Osman Yüksel’in Said Nursî hakkında söylediği “Üç devirde yıkılmayan kalmamış; yalnız bir adam var, o ayakta” şeklindeki senâkâr sözleriyle noktalamıştık. Yüksel, üç devirden şunları kast ettiğini ifade ediyor: Meşrutiyet, İttihat-Terakki, Cumhuriyet.
Gerçekte ise, Said Nursî 3 değil, tam 5 devir yaşamış bir şahsiyet:
1. 1908’den önceki Mutlakiyet (tek adam-Sultan Abdülhamid) devri.
2. Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilânı ile başlayıp Ekim 1918’e kadar süren içerde komitecilik, cephede savaş ağırlıklı 10 yıllık İttihat-Terakki dönemi.
3. Kasım 1918’den Kasım 1922’ye kadar devam eden Mütareke, işgal ve Millî Mücadele dönemi.
4. 1923’te kurulan ve 27 sene devam eden zümre Cumhuriyeti, tek parti rejimi, istibdad-ı mutlak dönemi.
5. Mayıs 1950’de başlayan 10 yıllık Demokrasi dönemi.
İşte, bütün bu devirleri birden yaşayan, üstelik her dönemin şartlarına göre inisiyatif alarak aynı istikamette kudsî davasını hiç sarsılmadan sürdüren yegâne şahsiyettir, Bediüzzaman.
Öyle ki, tâ ilk gençlik yıllarından (1892) itibaren istibdat ve mutlakiyete karşı dirayetle durmuş, hürriyet ve meşrutiyeti bütün kuvvetiyle savunmuş, savaş çıktığında cepheye koşmuş, işgale karşı ilmî-fikrî mücadeleyi tesirli bir şekilde icrâ etmiştir.
Onun takdire şâyân bir özelliği de şudur: Şu 5 devrin bütün hercûmerci içinde iki mühim hususu hiç ihmâl etmemiş: 1) İlim tahsil etmek; okumak-yazmak. 2) Ders vermek; talebe yetiştirmek.
Nitekim, onun bu harikulâde hizmetini, sâdık Nur Talebeleri, dün olduğu gibi bugün de dirayetle ve İlâhî inayetle devam ettiriyor.
«
Bu yazıyı yayına hazırlarken, Said Nursî’nin hayatına dair mühim bir nokta hatıra geldi. Şöyle ki: Said Nursî, modern anlamda iki askerî darbe arasında yaşamış:
1. 30 Mayıs 1876’da vuku bulan birinci darbe, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve birkaç gün sonra (4 Haziran) da katledilmesi ile neticelenen kanlı darbedir. Said Nursî, bu darbeden tahminen üç ay kadar sonra doğmuştur. Yani, Sultan Abdülhamid’in tahta geçtiği Eylül ayının ilk haftası. (Bkz: Ahmed Feyzi, Maidetü’l-Kur’ân.)
2. 27 Mayıs 1960’da yaşanan ikinci darbe, Menderes hükûmetinin devrilmesi ve bilâhare idam edilmesi ile sonuçlanan gaddarâne darbedir. Said Nursî, bu darbeden iki ay kadar önce vefat etmiştir. Vefatından dört ay kadar sonra da mezarı parçalanarak naaşı bir meçhule götürüldü.
Özetle, bir kanlı darbeden kısa sonra doğmuş ve bir başka kanlı darbeden kısa müddet önce vefat etmiş olduğu anlaşılıyor.
«
Son olarak mütefekkir Cemil Meriç’in Said Nursî hakkındaki iddialı bir tesbitine yer verelim. 9 Ocak 1981 tarihli Yeni Devir gazetesindeki röportajında şunları söylüyor:
“1839 Tanzimat’tan beri bizde İslâm tefekkürünün büyük isimleri çıkmadı. Said Nursî var. Hürmete lâyık başka bir adam tanımıyorum. `Müslüman mütefekkir` deyince, celâdetiyle-cihadetiyle onu tanıdım, başka tanımadım.
“Evet, Tanzimat’tan sonra büyük İslâm mütefekkiri yok. Olsaydı, zaten bu hale gelmezdik. Yani olsaydı, bir mücadele olurdu. Hiçbir mücadele olmadı. Giyin dediklerini giydik, atın dediklerini attık. Dili de mahvettik.
“Bütün bu cinayetler olurken, herkes pustu, sindi. Tek sesini çıkaran Said Nursî oldu; o kadar.
“İslâm, celâdet demek, şahsiyet demektir. Hiçbir tehlikeye girmeden, hiçbir şey olmaz.
“İslâm tefekkürü bakımından Said Nursî’nin değeri nedir? Benim ele aldığım davada, mühim olan insanların insan olması, şahsiyetli olması, kahraman olması, celâdet göstermesidir.”
İşte, Cemil Meriç gibi hakperest zâtların hemen tamamı, büyük yıkılışlar ve çöküşlerle dolu sâbık devirlerde, Said Nursî’in nasıl mağlup edilmez bir dava adamı ve nasıl müstakîm, nasıl celâdet sahibi bir kahraman olduğunu ittifakla tasdik ediyorlar.
.21 Ekim 2025, Salı
Her zamanın bir hükmü olduğu gibi, şüphesiz “âhirzaman”ın da kendine göre ölçüleri, kriterleri, hükümleri var.
Âhirzamanın bir başka önemi, daha doğrusu tehlikesi var ki, bütün ümmet 1450 senedir onun şerrinden-tehlikesinden Allah’a sığınıyor: “Allahümme ecirna min fitneti âhirizzaman” diyerek.
Âhirzamanın en büyük zararı ve tehlikesi, mü’minlerin bağlandığı iman esaslarının sarsılmasıdır. Taklidî imanın çabuk ve kolay şekilde yıkılmasıdır. İmansızlık tehlikesinin zuhûr etmesi, kuvvet bulması ve yaygınlık kazanmasıdır. Bu tehlikenin mahiyetini aşağıda biraz daha detaylandırmaya çalışalım.
Âhirzamanda iki dehşetli hâl daha var. Şimdi sırasıyla onlara bakalım.
«
Birincisi:
Küfür ve küfran cephesi, zındıka ve dalâlet cereyanları, âhirzamanda azgınlık derecesine çıkıyor.
Fen ve felsefe silâhıyla, din ve iman dairesine taarruz üstüne taarruz yapılıyor.
Alenî ahlâksızlık dibe vuruyor. Fısk ve sefahet revaç buluyor.
Zalimlerin satranç oyunları, yüzbinlerce mazlumun kanına-canına mal oluyor.
“İbaha mesleği” olan komünizm, milyonların, belki de milyarların hayatını menfî yönde etkiliyor. Rejim olarak çökse ve çekilse bile, şuur altına şırınga ettiği hayat tarzı itibarıyla, sayılamayacak kadar çok insanın helâl-haram noksatındaki hassasiyetini kırıp mahvediyor. Dinsizliğe, her türlü ahlâksızlığa meydan açıyor.
«
İkincisi:
Birinci dehşetli hâlin cüzî-küllî tezahürü, geçmiş asırlarda ve eski kavimlerde de vardı. Bazı kavimler o günahlar sebebiyle helâk olup gitti.
Ne var ki, kavimleri helâk ettiren günahların tamamı, bu zamanda def’aten işleniyor. Hem, o günahlar sadece gayr-ı müslim ülkelerde değil, dünyadaki İslâm beldelerinde ve Müslüman toplumların içinde, hatta Türkiye’de aynen işleniyor.
İşte, âhirzamanın en dehşetli hâli budur. Zira, burada söz konusu olan kâfirin bozulması değil, mü’min ve müslim hüviyetine sahip insanların Süfyanî Deccâliyet cereyanına kapılarak bozulması ve tefessüh etmesidir.
Aciptir ki, kişi “Elhamdülillah Müslümanım” dediği halde, tutup kâfirin hayat tarzına meylediyor. Mü’min iken, kâfirin hayatını yaşıyor. Dinini dünyaya fedâ ediyor. Şişeyi de, elması da bildiği halde, kırılacak cam parçasını elmasa tercih ediyor. Yani, haram dairesi içindeki hazır bir lezzeti, cennetin ilerideki sonsuz-sınırsız nîmetlerine ve zevklerine tercih ediyor. Evet, bundan daha dehşetli, daha tehlikeli bir hâl tasavvur dahi edilemiyor.
«
Bu dehşetli âhirzamanı eski zaman gibi telâkki eden bazı hocaları dinliyoruz; maalesef onların da çoğu bocalıyor, hatta çuvallıyor denilebilir: Bir kere, nasihatleri tesir etmiyor. Zamanın hâl ve şartlarını bilmiyor, okuyamıyor, ya da yanlış okuyorlar.
Meselâ: Hocaların mühim bir kısmı, “müsbet hareket”in ne olduğunu bilmiyor. Bu sebeple, şiddet ve kuvvet kullanma metoduna fetvâ veriyor. Sıklıkla devleti ele geçirmekten ve devlet kuvvetiyle insanları yola getirmekten dem vuruyor. Yani “Medenîlere galebe çalmak ikna iledir; söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir” hakikatinden bir hayli uzak duruyor.
Dahilde kuvvet kullanmanın fayda vermemesi bir yana, bugünkü dünyanın hiçbir yerinde “İslâm ordusu” yok iken, sanki varmış gibi ahkâm keserek bazı adreslere “taarruz edilmesi” gerektiğini bağıra bağıra söyleyenler var. Hatta, geçenlerde popüler olan birini dinledim; iki saate yakın konuşmasının hemen tamamını “İslâmda taarruz vardır” noktasında topluyordu. Delil olarak da Resûl-i Ekrem’in kansız “Mekke’nin Fethi” ile Selahaddin Eyyübî’nin Kudüs’ü fethetmesini gösteriyordu. Tabiî, zaman ve şartlara göre örnek-kıyaslama yerine oturmuyor.
Şu ifade ile sonlandıralım: Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan olan bu dengesizler, orta veya uzun vâdede, hem kendi başlarını, hem de kendilerine kulak verenlerin başını belâya sokmaları kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, “âhirzaman kriterleri”ni bilmiyorlar; dahası, bilmediklerini de bilmiyorlar.
.22 Ekim 2025, Çarşamba
Günümüz dünyasında, savaş ve soykırım suçlusu İsrail’e kafa tutan ülkelerin başında İspanya geliyor.
İsrail’e ambargo uyguluyor, silâh ve mühimmat ticaretini durduruyor, ikili anlaşmaları iptal ediyor, Sumud filosuna ev sahipliği yapıyor, Gazze’ye-Filistin’e sahip çıkıyor, İsrail’in saldırgan politikalarına karşı halkını gösteri ve protesto yürüyüşlerine teşvik ediyor, vesaire…
Bu hâlin aktüel bazı sebeplerinin yanında, bu yaklaşımın şüphesiz ayrıca bir tarihî arka plânı var: Yahudî milleti ile doğrudan bağlantılı olan bu arka plân, tâ 500-600 sene önceki hadiselere kadar gidip dayanıyor.
İşte bu yazı serisinde, hem söz konusu tarihî arka plân üzerinde durmak, hem de o tarihteki hadiseler zincirinin zamanla Osmanlıyı ve Müslüman Anadolu’yu nasıl etkilediğini nazara vermek istiyoruz.
«
Yahudî asıllı yazar Ilgaz Zorlu, “Ben Selanikliyim” isimli kitabında, bizim burada anlatmak istediğimiz hususların bir kısmını gayet açık bir dille yazmış. Fakat, biz bir tek kitaba bağlı kalmayarak, daha başka kaynakları da araştırdık. Nisbeten güvenilir bulduğumuz o kaynakları da burada zikrederek konuyu işlemeye öyle devam edelim.
Bu mevzu ile ilgili ikinci kaynak, Ahmet Hikmet Eroğlu’nun “Osmanlı Devletinde Yahudîler” isimli kitabı.
Üçüncü kaynak, İletişim Yayınları arasında çevirisi yayınlanan Henri Nahum’un “İzmir Yahudîleri” isimli kitap.
Dördüncü kaynak, meşhur Osmanlı tarihçisi İsmail Hami Dânişmend’in “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi” isimli 4 ciltlik kitabı.
«
Ilgaz Zorlu, kitabında meşhur ruhanî lider Sabetay Sevi (1626-1676) isimli şahıstan söz ederken, onun aile silsilesini de tarif ediyor.
Bu tarife göre, sonradan “Mehmet Aziz” ismini alan İzmir doğumlu Sabetay’ın ailesinin İzmir’e Selanik’ten, Selanik’e İspanya’dan, İspanya’ya da Horasan taraflarından göç edip geldiğini kitabında yazıyor. Bu göçün bir de kısa süreli Portekiz ayağı var.
Zorlu’nun bu anlatımı, bize Üstad Bediüzzaman’ın 14. Şuâ’daki şu tesbitini hatırlattı: "Yahudî milleti, hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar.”
Bu söz, tarihî vukûâtın seyrine ne kadar da uygun düşüyor değil mi? Bu uzun seyr-ü seferden de anlaşılıyor ki, o dünyaperest millet, ismi geçen bütün coğrafyalarda “zillet ve meskenet tokadı” yemeye müstehak olmuşlar. Bilâhare, Almanya’da, Rusya’da, 1912’de Yunanistan’ın eline geçen Selanik’te ve daha başka yerlerde yedikleri eziklik ve miskinlik tokatları da cabası…
«
1400’lü yılların sonlarına doğru gelindiğinde, İspanya Krallığı’nın başı Yahudîlerle iyice derde girdi. Dünyaperest Yahudîler, bu ülkeye başka yerlerden sürgün geldikleri halde, başta ticaret sektörü olmak üzere yerli birçok sektöre el atıp bunları kendi tekelleri altına almaya teşebbüs ettiler. Özetle, piyasa üzerinde belirleyici olma ve tam bir hâkimiyet kurma raddesine geldiler.
İşte, tam bu safhada harekete geçen Kraliyet idaresi, Yahudîlere karşı gayet sert ve radikal kararlar almaya yöneldi. Hükûmet yetkilileri, Yahudîlerle ciddi bir hesaplaşmanın içine girdi.
Nihayet, Elhamra Sarayı’ndaki İspanya yönetimi, 31 Temmuz 1492’de Yahudîlerin İspanya'dan kovulmasını şart koşan “Elhamra Kararnâmesi”ni imzalanarak yürürlüğe koydu. Bu kararnâmeye göre, İspanya’yı terk etmeyen Yahudîler yargılanacak ve ölüm dahil en ağır cezaya çarptırılacak.
Portekiz ve Osmanlı dışında, hiçbir devlet Yahudîleri kabul etmedi. Kısa süre sonra Portekiz de onları kovdu; dolayısıyla, Yahudîlerin hemen tamamı gelip Osmanlıya sığındı. Acip-garip tecellî şu ki: Osmanlının ve Hilâfetin sonunu da onlar getirdi
.23 Ekim 2025, Perşembe
İspanya hükûmeti, 1490’lı yıllarda anlaşmazlığa düştüğü Yahudîler üzerindeki baskıcı politikaları şiddetlendirdi.
Hıristiyanlığı kabul etmeyenleri engizisyon mahkemelerinde cezalandırdı. Hıristiyanlığı kabul ettiğini söyleyenlerin de bir nevî takiyye yaptığı anlaşılınca, iş daha da ciddiye bindi. Devlet yöneticileri ile kilise yöneticileri, “Yahudîlerin hudut haricine sürgün edilmesi” noktasında ittifak etti.
Bu gelişmeler üzerine harekete geçen İspanya Kraliçesi İsabella, bütün Yahudî nüfusunun en geç 2 Ağustos 1492 tarihine kadar ülkeden kovulmaları yönünde bir ferman çıkardı.
Bu ferman, nüfusları 300 bini bulan Yahudîler için tarihin dönüm noktası oldu. Onları çok zor günler bekliyordu. Çeşitli Avrupa ülkelerine yaptıkları müracaatların hiçbiri kabul edilmedi. Portekiz ve Osmanlı hariç, diğer ülkelerin kapıları bir bir yüzlerine kapandı.
O tarihte, bütün gayrimenkullerini geride bırakan Yahudîler, Portekiz’e ve çoğunluk kısmı Osmanlı coğrafyasına doğru yollara döküldü.
*
Osmanlı Padişahı Sultan II. Bayezid’in fermaniyle, Yahudîler, büyük gruplar halinde başta Selânik, İzmir, İstanbul’a olmak üzere Manisa, Bursa, Edirne, Ankara, Amasya-Tokat yöresine yerleştirildi. Bilâhare (1496), Portekiz’den kovulanlar da bunlara dahil edildi.
Sultan II. Bayezid, vilayetlere gönderdiği bir fermanla Yahudî göçmenlere iyi davranılmasını emretti; emre uymayanların en ağır şekilde cezalandırılacağını bildirdi. 1
Yahudîler, Osmanlı ülkesinde can ve mallarının güvenlik içinde olduğunu gördüler. Bunu ilk başlarda şöylece itiraf etmekten de çekinmediler: “Bütün dünya barbar iken ve tüm kapılar bize kapanırken, Türkler bizi vatanlarına kabul etti. Bu, Yahudî ulusunun asla unutamadığı bir gerçektir. Biz Yahudîler, Türkiye’de hiç acı çekmedik.” 2
*
İlk başlarda zararsız bir unsur olarak görülen Yahudîler, aradan zaman geçtikçe, Osmanlılar için tam bir baş belâsı oldukları şöylece görülmüş oldu: Asırlarca Osmanlı Devletinin altını oyarak, meselâ Yeniçeri askerlerini isyana teşvik eden, darbeler yaptıran, Sultan ve Sadrâzamlarını katlettiren, hilâfeti kaldırtan ve sonunda Osmanoğullarını devirip hanedan mensuplarının tamamını hudut haricine çıkartan, yine o sığınmacı Yahudîlerin (Dönme-Sabetaycı) çocukları ve torunları oldu.
Osmanlıya yaptıkları kötülüklerin bir kısmını Cumhuriyet Türkiyesinde de devam ettirdiler: Darbe ve muhtıraların arkasında onların parmağı var. Müslümanlarla Rum ve Ermenilerin karşı karşıya getirilmesinde onların rolü var. Piyasalarda onların etkisi büyük ölçüde bugün de devam ediyor. Cumartesi günlerin onların haftalık dinî tatil günü olduğu için, ödemelerin özellikle Cuma günü yapılması adeti, onların piyasalar üzerindeki etkisinin bâriz bir göstergesidir. Bu sebeple, Müslüman esnaf, ağız tadıyla Cuma ibadetini yapamıyor; o mübarek günü sıkıntı ve stres içinde geçiriyor.
*
İşgalci İsrail ve Yahudî milletinin Filistin’deki zulmüne dair son notu Bediüzzaman Hazretlerinin bir tesbitinden iktibasen aktaralım. Şunu söylüyor Hz. Üstad:
“Yahudî milleti, hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki Enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette ehemmiyetli bir hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.” 3
Dipnotlar:
1- Ahmet Hikmet Eroğlu, Osmanlı Devletinde Yahudîler, s. 126.
2- Henri Nahum, İzmir Yahudîleri. Çev: E. Seval Vali, İletişim Yay.
.
29 Ekim 2025, Çarşamba
Cumhuriyet ilân edildiğinde, Millet Meclisi’nde iki grup vardı: I. Grubun başını M. Kemal, M. İsmet ve M. Fevzi Paşalar çekiyordu. II. Grubun başında ise K. Karabekir, Ali Fuat ve Refet Bele Paşalar bulunuyordu.
1923 yılı Mart ayı sonlarında Ali Şükrü Beyin katledilmesinden sonra, II. Grubun gücü kırılmış ve Meclis’te zayıf bir duruma düşmüşlerdi. Aynı sene içinde yapılan erken seçimden sonra, Karabekir grubunun daha da zayıfladığı görüldü. Aslında bunlara “II. Grubun bakiyesi” demek daha doğru olur.
İşte tam da bu şartlar altında, yeni Türkiye’nin yeni rejimi olarak tasarlanan Cumhuriyetin ilân hazırlıklarına başlandı. Cumhuriyetin resmen ilân edileceği gün için de âdeta fırsat kollandı. Nihayet, beklenen fırsat için 29 Ekim günü uygun görüldü ve resmî kuruluş gerçekleştirilmiş oldu.
Peki, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kolladığı ortam ve beklediği fırsat neydi? Şimdi o nokta üzerinde durmaya çalışalım.
«
1 Kasım 1922’de Saltanat sistemi kaldırıldığında, yeni Türkiye’nin hangi rejimle, hangi sistemle idare edileceği henüz belli değildi. Yine de, Monarşik bir sistem olan Saltanata dönülmeyeceği az-çok biliniyordu. Yeni Türkiye’de Krallık-Feodalite gibi yönetimler de olamayacağına göre, geriye Cumhuriyet kalıyordu.
Özetle, Cumhurî sisteme karşı bir umumî kabul vardı. Meclis ekseriyeti, Cumhuriyeti benimseyerek kabul edecek durumdaydı.
Yakın tarih okuması yapan bazı kimseler, Karabekir ve arkadaşlarının Cumhuriyete sıcak bakmadığını, Saltanat sistemine dönmek istediklerini söylüyorlar. Bu kimseler, yakın tarihi tahkikli bir sûrette okumuyorlar, bilmiyorlar. Onlara şimdilik şunu hatırlatalım: Karabekir ve arkadaşları, Kemal Paşa ve arkadaşlarından daha cumhuriyetçidirler. Bir delilimiz şudur: Yeni Türkiye’de 9 Eylül 1923’te ilk kurulan partinin adı “Halk Fırkası”dır. Yani, parti isminde “Cumhuriyet” tabiri yoktur; bu tabir sonradan eklendi. Sebebi şudur: Karabekir ve arkadaşları, Hilâfetin kaldırılmasından (3 Mart 1923) sonra Halk Fırkası’ndan ayrıldılar. 14 kişiyle birlikte yeni bir parti kurdular. İşte bu parti, yeni Türkiye’de 17 Kasım 1924’te kurulan ikinci partiydi ve isminde de “Cumhuriyet” tabiri vardı. Tam ismi “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”dır.
CB ve Halk Fırkası Reisi olan Mustafa Kemal, bu durumu öğrenir öğrenmez, kendince bir tedbir aldı. O tedbir şudur: Birinci adım olarak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF’nin) resmî kabul ve ilân tarihini geciktirdi. İkinci adım olarak, başında bulunduğu Halk Fırkası’nın ismini değiştirdi. Başına “Cumhuriyet” tabirini eklemledi. Bu eklemleme, yerine tam oturmuyor. Bir yama gibi duruyor. Türk dili kaidesine göre, bu isim ya “Cumhuriyetçi Halk Partisi”, ya da “Halkçı Cumhuriyet Partisi” şeklinde olmalı.
«
Cumhuriyeti kendine mal eden grubun kolladığı bir diğer fırsat ise, ileride TCF’te birleşecek olan mebusların 29 Ekim günü Ankara dışında olmalarıydı. Muhtemelen, bu durum planlı bir şekilde ayarlandı. Zira, başta Karabekir Paşa olmak üzere, resmî kuruluşu bir sene sonraya bırakılan TCF’nin hemen bütün mensupları o gün itibariyle ya İstanbul’daydılar, ya da Anadolu'nun muhtelif merkezlerinde bulunuyorlardı. Tâ ki, onlar kurulacak olan Cumhuriyete sahip çıkmasınlar, ortak olmasınlar. (Karabekir, Günlükler’inde, 29 Ekim günü Trabzon'a gittiğini ve gıyabında vazife değişikliği yapılarak o gün I. Ordu Müfettişliğine tâyin edildiğini söylüyor. Daha geniş bilgi için: TTK Cumhuriyet Kronolojisi.)
Bütün bunlar bize gösteriyor ki, 29 Ekim 1923’te ilân edilen Cumhuriyet, ruhu ve manası itibarıyla cumhurun değil, bir zümrenin cumhuriyeti olarak düşünülmüş. Zaman içinde, asıl manasına doğru düşe-kalka gidiyor ve tekâmül ederek gidecek inşallah.
.11 Kasım 2025, Salı
Mustafa Kemal’in öldüğü 10 Kasım (1938) gününe kadar kayıplarda olan İsmet Paşa, o gün birdenbire ortaya çıktı.
Belli ki, öldürüleceği korkusuyla gizlenmişti. Dr. Refik Saydam, bu konuda onu daha evvel şu meâlde uyarmıştı: “Vasiyetini yazan Mustafa Kemal, kendinden sonra senin Cumhurbaşkanı olmanı istemiyor. Kendi adamlarına seni öldürtebilir. Onun için, mutlaka gözden kaybolman lâzım.”
Dr. Saydam, yapmış olduğu bu iyiliğin karşılığını fazlasıyla aldı. İlk fırsatta Başbakan olarak tayin edildi ve öldüğü tarih olan 8 Temmuz 1942’ye kadar da bu makamda kaldı.
Can Dündar, vaktiyle bu konuyu kendi web sitesinde bütün detaylarıyla yazdı. Bizim asıl konumuz başka olduğu için o detaylara girmiyoruz. Biz Mareşal Fevzi Paşa’nın bu dönemdeki rolü üzerinde durmaya çalışalım.
*
Mustafa Kemal öldüğünde, Genelkurmay Başkanı olan Mareşal Çakmak Ankara'da bulunuyordu. İstanbul’da cenaze izdihamları yaşanırken, Ankara’da da seçilecek yeni Cumhurbaşkanının kim olacağı telâşı vardı.
Mustafa Kemal, daha bir sene öncesinden İsmet Paşa’yı diskalifiye etmiş, onun siyasetin dışına itmişti. Yerine Celal Bayar’ı atamıştı. Yerine seçilecek kişiler olarak da Başbakan Bayar, Mareşal Çakmak, yahut Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’dan birinin olmasını istediğini yakın çevresine ihsas ettirmiştir.
Ne var ki, İsmet Paşa ne yapıp edip askeriyenin başındaki Fevzi Paşa’yı kafa kola alarak kendi adaylığını ona kabul ettirmiş oldu.
İkisi kendi aralarında anlaştıktan sonra, buna karşı gelmeye kimse cesaret edemezdi ve nitekim etmedi de.
11 Kasım günü için yapılan plân tıkır tıkır işliyordu. Mareşal Çakmak, bir tabur askerle Millet Meclisini adeta kuşatma altına aldı. Böylelikle, İsmet dışında ikinci bir adayın çıkmasını dahi engellemiş oldu. Şüphesiz, bu cebrî tedbiri uygulamada kendisi için de yaptığı bir hesabı ve hevesi vardı. İsmet Paşa’dan sonra kendisi Cumhurbaşkanı olacaktı. Lâkin, onun bu hevesi her defasına kursağında kalacak ve bu dünyadan o hasret ile gidecekti.
*
Şu iki noktanın altını çizmekte fayda var:
Birincisi, 16 senedir ordunun başında bulunan Mareşal Çakmak istemeseydi ve ciddi manada destek vermeseydi, İsmet Paşa’ın Meclis’te Cumhurbaşkanı seçilmesi asla kolay olmayacaktı.
İkinci nokta şudur: Fevzi Paşa’nın da Cumhurbaşkanı olma hayali ve hevesi vardı. Hiç olmazsa, İsmet Paşa’dan bir dönem sonra kendisi o makama gelmek istiyordu. Bazı kimseler, tutup bunun aksini iddia etmeleri ve “Mareşal’in öyle bir beklentisi yoktu” demeleri mesnetsizdir. Nitekim, 1944’de bu beklentisini ihsas ettirmeye çalışırken, evdeki bulgurdan oldu. “Yaş haddinden” denilerek zoraki şekilde emekliye sevk edildi. Onu “yaş haddinden” emekliye sevk eden İsmet Paşa, kısa süre sonra parti kongresinde kendisi için alınan “Değişmez Başkan Millî Şef” kararını yan cebine koydu.
*
Bu vesile ile şu kesin bilgiyi de hatırlatmış olalım: Türkiye 1945’te çok partili sisteme geçmeye mecbur kaldı. Bir sene sonra da seçimlere gidildi.
İşte, seçimden sonra ortaya çıkan Cumhurbaşkanı adaylarından biri de Fevzi Çakmak oldu. Çakmak, Halk Partisinin adayı olan İsmet Paşa’nın rakibi idi.
Demek ki, o makama gelmek gibi bir niyet ve heves içinde varmış ki aday oldu. Ne var ki, yine seçilemedi. 1948’de kurulan Millet Partisinin başına geçti. Demokratları bölerek Meclis’te grup kurdurdu. Niyeti 1950 seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı olmaktı. Ancak, ömrü vefâ etmedi ve seçimden 35 gün önce kalp krizi sonucu öldü.
.
M. Kemal mevlid istemedi ki?
12 Kasım 2025, Çarşamba
Bu sene hem devlet bürokrasisinde, hem siyasî partiler cenâhında ayyuka çıkan “Mustafa Kemal’e camilerde mevlid okutulması” meselesi tıpkı bir müsamereye dönüştü.
Evet, bu meselede adeta bir yaranma, yahut bir işgüzârlık patlaması yaşandı.
Mustafa Kemal için mevlid okutma işgüzârlığı yeni bir şey değil. Ne var ki, mevcut iktidar döneminde hem Anıtkabir ziyaretleri, hem mevlid okutma meselesi eski dönemlerle kıyaslanamayacak kadar büyük artış gösterdi. Üstelik, bu meyandaki artış, dinden uzak Kemalistler tarafından değil, daha çok “Dindar Kemalist” profilini benimseyen mütedeyyin görünümlü kesimler tarafından sağlandı.
«
Bu tesbitlerden sonra, şimdi gelelim meselenin can alıcı noktalarına ve işin asıl mahiyetine…
Bir: Mustafa Kemal’in vasiyetnâmesinde dine dair bir tek ifade var mı? Yani, ölümünden sonra kendisi için mevlid, dua, Kur’ân okunması ile ilgili olarak en ufak bir işarette dahi bulunmuş mudur?
İki: 7 Şubat 1923’te Balıkesir Zağnos Paşa Camiindeki “Çarşamba Hutbesi”nden sonra ibadet etmek, dua okumak, mevlid okutmak, yahut konuşmada bulunmak için dahi olsa herhangi bir camiye gitmiş midir?
Üç: Bilhassa Reisicumhur seçildikten sonra İslâmiyet hakkında sarf etmiş olduğu müsbet manada bir tek sözü var mıdır?
Dört: Kur’ân’ı Allah kelâmı olarak düşünmediği, hatta bunu reddettiğini dair kendi el yazısıyla kaleme aldığı ve Medenî Bilgiler Kitabına da giren şu ifadeler ona ait değil midir: 1) “Türkler, İslâm’ı kabul etmeden evvel de büyük milletti. İslâmın kabulü, bizim millî hislerimizi uyuşturdu. Millî bağlarımızı gevşetti.” 2) "Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden ‘İkra bismi rabbike…’ safsatasını esas alan Araplar…."
Benzer mahiyetteki maddeler daha da sıralanabilir.
Netice itibariyle, Mustafa Kemal, özellikle 1923’ten sonra İslâmiyet ile olan hemen bütün bağlarını kestiği ve Anayasanın 2 maddesindeki “Devletin dini din-i İslâmdır” maddesini de çıkarıp attığı halde, şu “Dindar-milliyetçi karması Kemalistler”e ne oluyor ki, illâ da bütün camilerde onun için mevlid okunmasında ısrar edip duruyorlar.
Öyle anlaşılıyor ki, bunlar ya istismarcı, ya yalancı, ya da yaranmacı bazı şahıs ve kadrolardır.
«
Bizim fikrimiz ve muradımız şudur: İstiyoruz ki, toplumu ve ülkeyi derinden etkileyen herkes olduğu gibi tanınsın ve öyle de tanıtılsın. Şahısları, liderleri başka türlü anlama ve anlatmalar artık son bulsun.
Bu noktadan hareketle şunu rahatlıkla diyebiliriz ki: Mustafa Kemal’in mahiyetini en iyi anlayanların başında Bediüzzaman Said Nursî gelir. Onun mahiyetinin ne olduğunu ise, risalelerinde ve muhtelif lâhikalarda gayet net bir şekilde ortaya koymuştur.
Ve, bu nokta son derece önemli bir meseledir. Nitekim, o şahsın mahiyetinin ne olduğunun Risale-i Nur mizanları ile anlaşılması için Şualar’da şu iddialı ifadeyi kullanıyor Üstad Bediüzzaman: "Şimdi ihtiyarımızın haricinde, onun mahiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine katî hüccetler gösteren ve ispat eden Risale–i Nur geçmesi, kemâl–i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki, bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ idam olsalar, din–i İslâm cihetiyle yine ucuzdur."
Son bir not: Kemalist geçinenler şayet samimi Atatürkçü iseler, dinî mevlid yerine gitsinler vaktiyle Behçet Kemal Çağlar’ın yazmış olduğu “Ata’ya Mevlid”ini okusunlar, okutsunlar. Zira, bu, Kemalizmin zirvede olduğu bir devirde yazılmıştır.
.13 Kasım 2025, Perşembe
Her çağda, her devirde birbirine zıt şahsiyetler bulunmuştur. Hem de öyle böyle değil, aralarında çok yönlü olarak aykırılıklara rastlanmıştır.
Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş ve tesirleri günümüzde de devam eden bu iki zıt şahsiyetin hem itikadları, hem amelleri, hem dünya görüşleri, hem gelecek nesillere bakışları ve de onlara hitapları arasında hakikaten “küllî bir muhalefet” durumu söz konusu.
Ama, gelin görün ki, bunca zıtlıklara ve küllî muhalefete rağmen, o iki zıt şahsiyeti, hatta temsil ettikleri davayı tutup birbirine yakınlaştırmaya heveslenen, ikisini aynı pota içinde göstermeye çalışan, dahası ikisini de seviyormuş gibi rol yapan kimseler olmuş ve hâlen de oluyor, maalesef.
Geçmişteki çarpıcı örneklerden biri olarak, “tarihçi“ diye geçinen Cemal Kutay’ı hatırlıyorum. Peki,kaskatı bir “Atatürkçü” olan Kutay aslında kimdir?
Kutay, 1840’lı yıllarda Cizre havalisinde terör estiren, milleti haraca kesen, astığı astık kestiği kestik şekilde hareket eden, sonunda Osmanlıya isyan bayrağını açtıktan sonra derdest edilerek maiyetiyle birlikte sürgüne gönderilen Bedirhan Paşa'nın torunudur.
Zaman içinde, yurt içinde ve yurt dışında birçok Bedirhanî ile görüşme, konuşma fırsatını bulduk. Göremediklerimizin de kitaplarını, hatıra notlarını okuduk. Sonuçta şu kanaate vardik ki, bu şöhretli hanedandan her çeşit adam çıkmış: Dindar, dinsiz, mütedeyyin, seküler, mason, Kürtçü, Türkçü, cemiyetçi (1918 Kürt Teâli Cemiyeti), Atatürkçü, isyankâr, itaatkâr, vesâire. Adeta ne ararsan var.
İşte, böyle bir aileden çıkmış olan Cemal Kutay, Mustafa Kemal’e taparcasına yazılar yazar, konuşmalar yapardı.
Kutay’ın 12 Eylül Darbesinden önce Yeni Asya’da tefrika edildikten sonra yayınlanan kitabının ismi ise “Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslümanı Bediüzzaman Said Nursî” idi.
Bu kitabın orjinali aslında iki cilt halinde yayına hazırlanmıştı. Birinci cildi, yalan ve doğrular iç içe yoğrulmuş halde yayınlandı. İkinci ciltte ise, baştan sonra “Said Nursî ile Mustafa Kemal”i tekellüflü teviller barıştırma, aynı konularda onları yakınlaştırma çabası vardı.
O günlerin şahitlerinden biri olduğum için net bir şekilde ifade edeyim ki, Mehmet Kutlular’ın direnmesi ve güçlü dirayeti sayesinde, tek nüsha olarak kaleme alınan ve ücreti de peşin ödenen ikinci cildin basımı evvelâ reddedildi, ardından imha edildi.
*
Aradan daha bir sene geçmeden 12 Eylül Cuntası darbe yaptı. Aynı cunta, Yeni Asya’yı keyfî bir şekilde kapattırdı. Tam da o hengâmede Cemal Kutay Cağaloğlu’daki gazete idarehanesine geldi. Mehmet Kutlular’ın odasına çıktı ve hoş-beşten sonra içine dert olan konuya geçti. Şunu söyledi: “Mehmet Bey, siz beni anlamadınız. Beni anlasaydınız, Said Nursî ile ilgili dosyamın tamamını basardınız. Onu aynen basmış olsaydınız, darbeciler gazetenizi kapatmazdı. Hatta diyebilirim ki, sizi ihyâ ederlerdi.”
Bu konuşmasıyla, Kutlular Ağabey, onun hangi misyona hizmet ettiğini tam görmüş ve anlamış olmanın huzuru içinde ona gereken net cevaplar verdi. Kutay, aldığı cevaptan o derece rahatsız oldu ki, teessür içinde çekip gitti ve bir daha da gelmedi.
*
Elhasıl: Kutay’ın sinsice oynamış olduğu aynı rolü günümüzde de sürdürenler var. Onlara karşı son derece dikkatli olmalı, müteyakkız davranmalı. Tâ ki, hevesleri kursaklarında kalsın ve bizden de ümitlerini keserek çekip gitsinler kendi dünyalarına
18 Kasım 2025, Salı
İslâm dairesi içinde iki türlü “milliyet” fikri var: Biri müsbet, diğeri menfî milliyet.
Müsbet olanı, tam bir fedailikle milliyetini din ve mukaddesat için kale yapar, kalkan olarak kullanır. Milliyeti din gibi görmez ve dinin yerine ikame etmez.
Menfi olanı ise, üstün ırk iddiasındadır. İslâmiyeti geri plâna iter. Milliyeti mâbut ittihaz eder. Dinî argümanları malzeme olarak kullanır. Başkasını yutmakla beslenir. Kuvvet kullanmayı, kan dökmeyi, can yakmayı mübah sayar.
Siz insan olarak ve Müslüman kalarak böyleleriyle anlaşamaz ve geçinemezsiniz: Onlarla fikren mutabakata varamazsınız. Ne yaparsanız yapın, onlar gibi olmadıkça ve saflarına katılmadıkça onları memnun edemezsiniz. Ufukları dardır. İkna olmak gibi meziyetleri yoktur. Muhakeme yeteneğini kaybetmişlerdir.
«
Menfî milliyet fikri, İslâm literatüründe “unsuriyet”, yahut “asabiyet-i milliye” tabirleriyle ifade edilir. Cahillik olarak görülür.
Onun içindir ki, “ırkçılık” fikri, Saadet Asrında bir “asabiyet-i cahiliye” olarak tesmiye edilir. Nitekim, Resûl-i Ekrem (asm), cahiliye devrine dayanan ırkçılığın İslâmiyetçe reddedildiğini buyurmuştur.
Bu hassasiyet, Emevî Saltanatına kadar titizlikle korundu. Ne var ki, yönetim şekli monarşiye dönünce ve idarî sistem “babadan oğula” geçince, bir cahiliye âdeti olan unsuriyet damarı yeniden hortlamaya başladı.
Yetmiş-seksen yıl saltanat süren Emevilerin, bu cihette azim bir günahları var. Onlar, ırkçılık yapmakla hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem de kötü bir örnek olarak tarihe geçtiler. Onun içindir ki, İslâm tarihinden övgüyle söz edenler, Emevilere dair sunulacak herhangi bir iftihar tablosunu bulup aktaramıyorlar. (Tabiî, Endülüs Emevileri müstesna.)
Önemli bir diğer nokta da şudur: Türkler, Emevî saltanatı döneminde Müslüman olmadılar. Ne zaman ki yönetim Abbasilere geçti, Türkler öbek öbek İslâmiyete dahil oldular.
«
İnsanlık tarihinde ırkçılığın en kanlı ve en dehşetli olanı Avrupa’da yaşandı. Bilhassa “Büyük Fransız İnkılâbı”ndan (1789-99) sonra, Avrupa toplulukları arasında hem sömürgecilik iştihası, hem menfi millet damarı kabarmaya başladı.
Bu milliyetçilik cereyanı, bir süre sonra Balkanlara da sirayet etti. Sırplar, Yunanlar ve Makedonya’daki sair unsurlar, kanlı isyanlarla Osmanlı’dan ayrılmaya yöneldi.
Osmanlı coğrafyasına sıçrayan ırkçılık illeti, zamanla İslâm dinine mensup olanları da fenâ hâlde etkilemeye başladı. 1909’dan itibaren Türkçülük-Turancılık fikri hortladı. 1912’de Türk Ocakları kuruldu. (Türkçülüğün öncüleri ve reisleri hakiki Türk değil.)
Ne var ki, söz konusu Türkçülük cereyanı, Kürtleri, Arapları, Ermenileri, Arnavutları menfi yönde tahrik etti. Bilhassa Türkçülük ve Kürtçülük yapanlar, “aksülamel”lerle yekdiğerini beslediği için birbirinin âdeta velinîmeti oldular.
Gariptir ki, demokrasi tarihimizde de, her biri diğerinin yapıp söylediklerini nazara vererek oy devşirmeye ve taraftar toplamaya çalıştılar. Yüz küsûr sene sonra geldikleri nokta ise, bir taraftan ibretle seyredilirken, bundan sonrası için bu cereyanların nasıl bir seyir takip edeceğini kestiremiyorsunuz.
«
Ülkemizde ve dünyada ırkçılık illeti var mı, var. Bu illet sebebiyle, en dehşetlisi II. Dünya Harbi olmak üzere, sair savaşlarla milyonlarca insanın kanı heder edildi mi, edildi. Demek ki, kan dökmeye ve can yakmaya doymuyor şu pis ırkçılık.
Her millet, cüzî-küllî bu illetin tesiri altına girmiş ve girebiliyor. Siz hak ve hakikat nâmına ne yaparsanız yapın, ne yazarsanız yazın, ne söylerseniz söyleyin, kanlı boğuşmalara taraf olmadığınız takdirde, ırkçılık illetine mâruz kalanları memnun edemezsiniz.
Oysa ki, İslâmiyet, hem ırkçılığı, hem dahilde kan dökmeyi reddediyor. O halde, yaşasın mukaddes olan İslâmiyet milliyeti!
.19 Kasım 2025, Çarşamba
Yakın tarihimizin 19 Kasım günlerinde keskin, unutulmaz ve de unutulmaması gereken gelişmeler olmuş, hadiseler yaşanmış. Bunların bir kısmını kronolojik bir sıralama ile burada günümüz ve gelecek nesillerin dikkatine sunmak istiyoruz.
«
Tarih 19 Kasım 1923:
Tek parti dönemi hem resmen, hem de fiilen başladı.
İsmi "tek parti döneminin dikta rejimi" ile birlikte anılan M. İsmet Paşa, M. Kemal Paşa’nın emriyle Halk Fırkasının (CHP) başına geçti.
Partinin kurucu ve değişmez genel başkanı CB M. Kemal olduğu için, İsmet Paşa “Genel Başkan Vekili” sıfatıyla partinin başına getirilmiş oldu.
Parti işlerini 19 Kasım'dan itibaren İsmet Paşaya devreden M. Kemal'in İsmet Paşa'ya gönderdiği yazının metni şöyledir: "Halk Fırkası Umumî Reisliği ile fiilen meşgul omaya bugünkü vazifem müsait olmadığından, zât–ı devletlerini vekil tayin ediyorum." 1
O yıllarda Mustafa Kemal’in bir dediği iki etmeyen İsmet Paşa'nın bu makamdaki icraate yönelik ilk emri şu oldu: Anadolu ve Trakya dahil olmak üzere vatanın her tarafında önceden kurulmuş olan bütün Müdafaa–i Hukuk Cemiyetleri, re’sen Halk Fırkasına dönüştürüldü. Paşanın yazılı emrinde şu ifadeler var: "Bütün vatana kurtuluş ve bağımsızlığı getiren Anadolu ve Rumeli Müdafaa–i Hukuk Cemiyetleri, bugünden itibaren Halk Fırkasına dönüşecek ve cemiyetin bütün idare kurulları Halk Fırkası idare kurulları olarak vazifeye devam edeceklerdir." 2
«
Tarih 19 Kasım 1937:
Cumhurreisi Mustafa Kemal, Başvekil Celâl Bayar, kadın pilot Sabiha Gökçen ve beraberindeki heyetle birlikte teftiş için geldikleri Dersim “isyan bölgesi”nde.
Binlerce vatandaşın katledildiği Dersim ve çevresinde incelemelerde bulunacak olan Mustafa Kemal, 15-17 Kasım günlerinde üç önemli gelişmeye imza attıktan sonra bölgedeki seyahatine devam etti:
1) Diyarbekir’in ismi Diyarbakır olarak değiştirildi. Ardından trenle Elaziz’e hareket edildi. Heyet, geceyi Yolçatı İstasyonu’nda geçirdi.
2) Elaziz’de uyduruk bir mahkemede yargılanan Seyyit Rıza, oğlu Hüseyin ve beş arkadaşı, aynı o gecenin zifiri karanlığında (araba farları ışığında) Buğday Meydanı’nda hazırlanan dârağaçlarına asılarak idam edildi.
3) Diyarbekir’den sonra El-aziz’in ismi de değiştirildi; yeni isim “El-azık” diye konuldu. (Bir ay kadar sonra da bu isim yumuşatılarak hiçbir anlamı olmayan “Elazığ”a çevrilmiş oldu.)
«

Tarih 19 Kasım 1938:
Mustafa Kemal’in Dolmabahçe Sarayı’nda “tekbirsiz” olarak kılınan cenaze namazının ardından, naaşının bulunduğu katafalk İstanbul’dan yola çıkarılarak Ankara’ya nakledildi.
O tarihte “Allah” demek ve “Allahu Ekber” diye tekbir getirmek yasak olduğundan, cenaze namazları da “Tanrı uludur” denilerek kılınıyordu. Sonradan 2. Diyanet Başkanı olacak Şerafettin Yaltkaya da o şekilde kıldırdı. 3
18 sene boyunca (1932-50 yılları arasında) açıktan kılınan cenaze namazlarının tamamı, aynı şekilde tekbirsiz icrâ edilmiştir. Oysa ki tekbir, cenaze namazının “olmazsa olmaz” şartlarındandır.
Cenaze, Dolmabahçe Sarayı’nda 9 gün bekletildi. Bu zaman zarfında yapılan ziyaretlerde izdiham oldu. En büyük izdiham 16 Kasım günü yaşandı. Tam da katafalkın önünde vuku bulan bu izdihamda 4’ü erkek, 7’si kadın olmak üzere toplam 11 vatandaş ezilerek öldü. Yaralıların sayısı ise açıklanmadı.
Dipnotlar:
1- İslâm Ansiklopedisi, s. 770
2- Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasî Partiler, s. 582
3- Murat Bardakçı'nın 10 Kasım 1998 tarihli Hürriyet'teki yazısı; Anadolu Ajansı'nın 10 Kasım 2004 tarihli haber bülteni.
.
27 Kasım 2025, Perşembe
Kemalistler çeşit çeşittir gerçi. Ama, hemen hepsinin ortak bazı özellikleri var.
Şöyle ki: Kendilerini “ilke ve inkılâplar”ın bekçisi olarak görürler. Laikliğe lâf ettirmezler. Harf inkılâbını hararetle savunurlar. Nice başları götüren şapka devriminin gerekliliğini kuyruklu yalanlarla tevil ederler. Avrupa'dan olduğu gibi ithal edilen ticaret (İtalya), ceza (Almanya) ve medenî (İsviçre) kanunların yeni Türkiye için hayatî öneme sahip olduğunu anlatmak için bin dereden su getirirler.
*
Yaklaşık yüz senedir, söz konusu “ilke ve inkılâplar”ın hem bekçiliğini üstlenen, hem de gönüllü avukatlığını yapan aynı Kemalistler, bir taraftan da Avrupa Birliği’ne (AB) şiddetle karşı gelirler. Türkiye’nin AB üyesi olmasını katiyen istemezler. Elli senedir “İstemezuuk” deyip dururlar.
Bunlar, sözüm ona “Haçlılar”a karşıdırlar. Avrupalıları “Türkiye’nin ezelî-ebedî düşmanı” olarak görürler. “Batı emperyalizmi”ni de güya yerden yere vururlar. Vesaire…
İşte, Kemalistlerin yaman çelişkisi tam da bu noktada kendini gösterip ayyuka çıkıyor.
Zira, Kemalistlerin “Zinhar dokundurtmayız” dedikleri o “ilke ve inkılâplar”ın istisnasız tamamı Avrupa menşelidir. Onların hiçbiri yerli ve millî değildir. Bilâistisna hepsinin de patenti Batı’ya aittir.
Hakikaten de yaman çelişki değil mi? Adamlar, hem topyekûn Avrupa’ya karşı geliyor gibi davranıyor, hem de yüz yıl önce Avrupa’dan ithal edilen Batı patentli ürünleri cansiperâne savunmaya çalışıyorlar.
*
Avrupa’yı en doğru, en rasyonel şekilde analiz eden münevverlerin başında Bediüzzaman Said Nursî geliyor.
Üstad Bediüzzaman, meşhûr “Notalar”ında Avrupa’yı iki kısma ayırıyor. Kendi ifadesiyle “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir” diyor.
Hakikî İsevilik dinine bağlı olan “Birinci Avrupa”yı insanlığa güzel, hayırlı, faydalı hizmetler sunmaya çalışan kısım olarak görürken, “insî şeytan” gibi davran “İkinci Avrupa”yı ise, nesilleri bozan, gençleri baştan çıkaran, dünyayı fesada veren ve insanlığın başına belâ olan her türlü küfür ve küfranı âleme yaymaya çalışan kısım olarak görüyor.
İşte, dine muarız olan Kemalistlerin bir çelişkisi de burada görünüyor. Onlar, insanlığa faydalı hizmetler üretip sunan; dahası, demokrasiye, insan temel hak ve hürriyetlerine öncelik veren Birinci Avrupa'dan hiç hazzetmezler. Buna mukabil, şeytanın vekili gibi çalışan İkinci Avrupa’nın ülkemize boca ettiği asırlık demode ürünlere, tapon mallara canhıraş bir şekilde sahip çıkmaya çalışırlar.
*
Yazının sonunu yine Batı’dan ithal edilen “laiklik” meselesiyle bağlayalım.
Önce şu “yerli ve millî” vurgusunu dillerine pelesenk eden Kemalistlere şunu soralım:
Laiklik dediğiniz şey, yerli ve millî midir? Asgarî 16 devlet kuran Türkler, hangi dönemde laiklik prensibini kabul etmişlerdir?
Dahası, laiklik, 1914’ten tâ 1922’ye kadar ölüm-kalım savaşı verdiğimiz Avrupa’dan ithal edilmedi mi? Sizin bugün de “düşman kampta” gördüğünüz, yahut öyle gösterdiğiniz Avrupa’nın malı değil mi laiklik? Yani patent onlara ait değil mi?
Siz farkındasınız, yahut değilsiniz; ama, şu açık bir gerçek ki, yaman, hem de çok yayan bir çelişkinin içindesiniz: Bir taraftan, yerlilikten-millilikten dem vurursunuz, bir taraftan da Latin harflerini, Roma rakamlarını, Panama şapkasını, Fransız laikliğini, Alman-İtalyan-İsviçre kanunlarını savunup durursunuz.
Sizin içinde düşmüş olduğunuz bütün bu çelişki ve tenakuzların ağına-tuzağına düşmekten her daim Allah’a sığınırız.
.01 Aralık 2025, Pazartesi
Papa’nın Türkiye ziyareti ile ilgili olarak yine türlü yorum ve değerlendirmeler yapıldı. Aynen, daha önceki Papa ziyaretlerinde olduğu gibi.
Ne var ki, bu kez durum öncekilerden farklı oldu. Zira, ekstrem bazı gelişmeler söz konusu. Bunların bir kısmına değinmeye çalışalım.
«
Bir önceki Papa Françesko, Nisan 2025'te öldü. Yaşasaydı, Leo yerine o gelecekti. Hem de Haziran’da. Zira, meşhûr İznik Konsili 19 Haziran 325 tarihinde yapıldı. O hadisenin 1700. yıl dönümüdür.
Yeni Papa Leo, Haziran ayında seçilebildi. Türkiye ziyareti de ancak Kasım’da mümkün olabildi. Ki, bu yeni Papa’nın ilk yurt dışı seyahati oldu.
«
Papa 14. Leo’nun gerek Ankara ziyareti ve resmî karşılanma biçimi, gerekse İznik’teki ayine katılma sebebi ve yapmış olduğu diğer bazı görüşmelerin mahiyeti, daha evvelki ziyaretlere nazaran bazı farklılıklar gösteriyor.
Benzer bir durum, Hıristiyanlık âleminde de var: Milyarlarca insan, Papa’nın Ankara ziyareti ile İznik’te katılmış olduğu tarihî ayine odaklandı. Aynı şekilde, milyonlarca insan “Telâ‘a’l-bedru ‘aleyna” ilâhîsini dinleyip manasını anlamaya ve tam 1700 yıl önce yapılan “İznik Konsili”nin hikâyesini araştırmaya yöneldi.
Bütün bu gelişmelere herkes kendi penceresinden baktı. Herkes kendi bakış açısına göre yorumlar yaptı. Burada önemli olan, hadiseye objektif ve peşin hükümsüz şekilde yaklaşarak, müsbet-menfî taraflarıyla resmin tamamını görmeye-göstermeye çalışmaktır.

1700 yıl önce toplanan İznik Konsili'nin bir tasviri
«
Papa 14. Leo, hem BM üyesi olan Vatikan'ın Devlet Başkanı, hem de sayıları yüz milyonlarla ifade edilebilecek Katolik dünyasının ruhanî lideridir. Onun Türkiye'yi ziyaret etmesi, iki devletin kabulü ve zamanlama olarak Türkiye’nin izin vermesiyle mümkün olmuştur. Dahası, bu tür ziyaretler, uzun diplomatik temas ve görüşmeler neticesinde kararlaştırılıyor.
Bu işler, resmî prosedür ve protokole göre yürütülmeye çalışıldığı için, bildiğimiz kadarıyla ortada skandal addedilecek herhangi bir durum olmadı. Yani, devletler arası münasebetler itibariyle her şey normal seyrinde cereyan etti.
Bazı kimselerin anormal ve kabul edilemez diye gördüğü bir-iki husus şudur: Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan “Hoşâmedî merasimi”nde “Telâal bedru aleynâ” ilâhîsinin icrâsı ve ilâhî korosunda yer alanların kıyafetlerinde “Papavârî” renk ve motiflerin bulunması. Diğer husus ise, İznik’teki ayinin Müslümanları rahatsız edecek derecede önemsenmesi ve büyütülerek nazara verilmesi.
Birinci hususta, bir tolerans, ya da bir “karşılıklı jest” halini okumak mümkün. Bunun fıkhî izahını, Diyanet yetkilileri tarafından yapılması yerinde olur.
İznik’teki ayin meselesi ise, tarihî önemi itibariyle geniş ve uzun izâhlar gerektiren bir konu. Şimdi o uzun hikâyenin kısacık bir hülâsasını anlatmaya çalışalım.
«
İznik Konsili diye bilinen hadisenin aslı şudur: İsevilik âleminde bilhassa “Sahih İncil”e dair yaşanan karmaşayı sona erdirmek için, 19 Haziran 325’te antik şehir İznik’te bir toplantı yapıldı. Bu tarihî toplantı, Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Konstantin’in teşebbüsü ve dâveti ile gerçekleşti. Toplantıya, ülke genelinden yüzlerce patrik ve piskopos katıldı.
Siyasî otoritenin beklentisi doğrultusunda yapılan ve haftalarca süren güdümlü toplantılar neticesinde, yekûnu tam olarak bilinemeyen İncillerin sayısı dörde indirildi. Birbirini tutmayan bu 4 İncil’in ismi şöyledir: Luka, Matta, Yuhanna, Markos.
Son bir not: İznik Konsili’nin aldığı kararların kayda değer en önemli yönü şudur: Tevhide dayalı İsevîlik dini, bu tarihten sonra siyasî Hıristiyanlığa inkılâp etti. Vâhid-Ehad olan Allah'a imanın yerini “teslis akidesi” almaya başladı. Nasraniyet, böylelikle sis perdesi arkasında hurafeleştirildi ve dinî değerlerin siyasî-dünyevî maksatlara âlet edilmesi kolaylaştırılmış oldu.
.3 Aralık 2025, Çarşamba
Ülkede ve içinde de yer aldığımız bölge genelinde liste başı iki gündem maddesi var: Papa’nın Türkiye ziyareti ve kırk yıl devam eden terörü sonlandırma çabası.
Bu konuları herkes kendi çapında konuşuyor, konuşabilir. Fakat, her konuşan ahkâm kesmemeli. Demokrasilerde fikir ve kanaat hürriyet var. Bu koridor ardına kadar açık tutulmalı.
Bununla beraber, herkes bilgi ve tecrübesi dahilinde konuşmalı. Bilgi ve tecrübesi yetersiz ise, konuştuğu mesele hakkında ahkâm kesmemeli.
Dikkate alınması gereken bir nokta da şudur: Gündemdeki her iki konu da haricî, yani dış dünyadaki gelişmelerle doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla, bu meselelere iç siyasetin dışında, daha doğrusu “siyaset üstü” bir nazarla bakmaklı. Hele, uluslararası desteklerle palazlanan ve bölgedeki dengeleri bıçak sırtına getiren terör ile ilgili gelişmelerden siyasî menfaat devşirmeye çalışmak, kabul edilebilir değil.
«
Evet, gündemdeki bu konular hakkında bilgisi olan da konuşuyor, olmayan da. Hatta, bazen konu cahili kimseler, vukûfiyetli olanların sesini bastıracak derecede üstün geliyor. İşte bu doğru değil ve buna prim vermemeli.
«
Şimdi, birinci konuyu ele alalım: Papa’nın Türkiye’ye gelmesine şiddetle muhalefet edenler var. Açık açık “Papa ülkemize gelmesin; istemiyoruz” diyorlar. Aynı şekilde, Papa ve heyetinin katılmış olduğu her programı eleştirip duruyorlar. Dahası, ona bu fırsatı veren devlet protokolünü de yerden yere vuruyorlar.
Şimdi, bu tür tavırları sergileyenleri daha mâkul düşünmeye sevk edecek bazı soru cümlelerini yöneltelim:
1. Sizin “Papa gelmesin!” demenizin bir kıymet-i harbiyesi var mı? Bu tür reaksiyonlar, aynı zamanda bir devlet başkanı olan Papa’nın gelip gelmesine tesir eder mi?
2. Şimdiki yönetimin başında olanlar da bir zamanlar Papa için, yahut Vatikan’daki toplantılar hakkında demediklerini bırakmadılar. Ama, sadece bu hükûmet zamanında üç ayrı Papa, ayrı ayrı tarihlerde Türkiye’ye geldi. Hem de, onları tenkit eden mevcut siyasîler tarafından âlâ-yı vâlâ ile karşılandılar. Demek ki, sadece vatandaş değil, devleti idare edenler dahi “devletler hukuku” ve “devletler arası münasebetler” noktasında, istemeseler de bazı şeylere mecbur kalıyorlar.
3. Papa’nın İznik’teki ayine katılmasına ahkâm keserek şiddetle karşı çıkanlara da şunu sormalı: İznik’in Hıristiyanlık dünyasında ne anlama geldiğini ve 325 tarihli İznik Konsili’nin nasıl bir mahiyet arz ettiğini biliyor musunuz? O tarihten önce ve sonraki İsevîliğin durumuna ve nasıl bir şekil aldığına dair yeterli bilgiye sahip misiniz?
«
Gelelim, gündemdeki diğer konuyla ilgili konuşanların ufkunu genişletmeye matuf sorulara:
1. İç odakların çanak tutması ve dış mihrakların yardım etmesiyle ülkenin başına belâ olan terör örgütü, kırk yıl müddetle kırk binden fazla insanın kanına girdi. Bugün şekillenen soru şudur: Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da kan akmaya devam etsin mi, etmesin mi? İşte, bu iki şıktan biri galip gelecek, yahut tercih edilecek.
2. Bu konu hakkında bilip bilmeden ahkâm kesenleri düşünmeye sevk edecek bir soru da şudur: Bazı hataların veya ihmallerin neticesi olan terörün asıl sebebini ve mahiyetini biliyor musunuz? Kemalist Türkçülüğün bölge halkı üzerinde nasıl tahrikkâr ve de tahripkâr bir tesir meydana getirdiğini araştırdınız mı? Terör bölgesini ne kadar biliyorsunuz? Terör mağduru olan bölge halkının derdini dinlediniz mi hiç? Onlarla görüşüyor, konuşuyor musunuz? Beklentileri hakkında ne derece bilgi sahibisiniz?
3. Terörün ülkeye maddî-mânevî maliyetini biliyor musunuz? Terör biterse neler olur; devam ederse şayet, muhtemel gelişmeler nasıl bir seyir takip eder?
.18 Aralık 2025, Perşembe
Bahsini edeceğimiz hadiselerin üzerinden tam yüz senelik (1925-2025) bir zaman dilimi geçti.
Buna rağmen, Şeyh Said ile Said Nursî’yi hâlâ birbirine karıştıran, iki şahsiyeti birbirine temas ettiren ve sanki birlikte hareket etmişler gibi hikâye uyduran cahiller var.
Hatta, son zamanlarda cahillikte terfi almış olmalılar ki, listeye Seyyid Rıza’yı da dahil ettiler.
Oysa, bu üç şahsiyet arasında müşterek bir hareket vaki değildir. Dinî inanç ve itikadları aynı olmakla beraber, isimlerinin karıştığı, yahut karıştırıldığı hadiseler birbirinden tamamen farklıdır: Zaman olarak farklı, mekân olarak farklı, sevk edildikleri mahkemeler farklı, nihayet vefat ettikleri yer ve tarihler farklı olmuştur.
Misâl: Şeyh Said, 1925 yılı ortalarında Diyarbakır’da idam edildi. Seyyid Rıza, 1937 yılı sonlarında Elazığ’da idam edildi. Said Nursî, Mart 1960’da Urfa’da vefat etti. Yani, vefat tarihleri arasında bile onlarca yıl fâsıla var.

Ama gelin görün ki, cehaletin “Sözcü”leri, zikrettiğimiz bütün o farklılıkları göremediği gibi, ismi geçen zâtları da tutup müşterek bir fiil ve hareket içinde bulunmuşlar gibi lanse etmeye çalışıyor.
Dahası, bazı elemanları cahillikte çizgi altına düşmüş olmalılar ki, önlerine konulan metinlerin doğruluk derecesini anlamaktan âciz bir şekilde “Devlete isyan eden bu kişiler, İstiklâl Mahkemeleri tarafından yargılanarak idam edildiler” diye, yıldızlı cehâlet pâyesini hak etmiş oldular.
Halbuki, meselâ Said Nursî, İstiklâl Mahkemelerine hiç sevk edilmediği gibi, Şeyh Said ile birlikte hiç yargılanmadı. Kezâ, yıllar sonra başka sebeplerle çıkarıldığı mahkemelerde, Said Nursî’ye Şeyh Said Hareketi ile herhangi bir bağlantısının olup olmadığı hususu bile sorulmadı. Ama işte cehalet, yer yer diz boyu maalesef.
*
Evet, cehaletin sözcülerine lâf anlatmak, bu tür konuları onlara izah etmek hiç kolay görünmüyor.

Bu sebeple, onlara anlatmak yerine, konuyu merak edenler ve bilhassa yeni nesiller için yakın tarihimizin ilgili sayfalarını tek tek bakmaya çalışalım.
BİR: Şeyh Said Hadisesinin tarihi Şubat 1925. Olay, eski adı Piran, yeni ismi Dicle olan beldede patlak verdi. Çatışma, kısa süre içinde Diyarbakır ve çevresine yayıldı. Bilâhare yakalanarak İstiklâl Mahkemesinde yargılanan Şeyh Said, idam edilen 47 arkadaşıyla birlikte meçhûl bir araziye defnedildi.
İKİ: Seyyid Rıza, 1937 yılı başlarında yaşanan Dersim Hadisesi sebebiyle Elazığ’da kurulan uyduruk bir mahkeme tarafından ve insanlık dışı bir yöntemle oğlu ve bir grup arkadaşı ile birlikte gece karanlığında idam edildiler.
ÜÇ: Said Nursî, Şeyh Said Hadisesi zamanında Van’daydı. Yanına gelenlere, dahilde silâhlı mücadelenin doğru olmadığını, böyle bir teşebbüse şeriatın izin vermediğini söyleyerek, mümkün olduğunca yatıştırıcı rol oynadı. Öyle olmasaydı, kıyam/isyan hareketine Bitlis, Muş, Van, Ağrı, Hakkâri gibi vilayetlerin de katılması, yahut destek vermesi kuvvetle muhtemeldi.

Ama buna rağmen, kuşku ve evham sebebiyle Van’daki ikâmetgâhından alınarak Batı Anadolu’ya sürgün edildi. Hiç sabıkası olmadığı ve hiçbir vukuatı tesbit edilemediği halde, 1935’te Eskişehir, 1944’te Denizli, 1948’de Afyon Ağır Ceza Mahkemesine sevk edildi. Neticede, hem kendisi, hem talebeleri, hem de eserleri bütün mahkemelerde temyiz kararıyla beraat etti.
Lâkin, hayatta iken ona rahatlık verdirmeyen gizli din düşmanları, mezarında dahi onu rahat bırakmadılar; mezarını parçaladılar, cesedini alıp bir meçhûle götürdüler.
Evet, bunların tamamı yaşanmış olan acı gerçekler. Ama, cehaletin “Sözcü”leri bunları bir türlü öğrenemedi gitti
23 Aralık 2025, Salı
GÜNÜN TARİHİ: 23 Aralık 1876
Yüz yıllarca ağalık, beylik, krallık, hakanlık, sultanlık, şahlık, padişahlık tarzındaki sistemlerle idare edilmeye alışmış bir milletin kısa süre içinde meşrûtî/demokratik sisteme geçmesi kolay değil.
Toplumların demokrasiye geçiş yapması ve bu sistemi köklü, yerleşik hale getirmesi, genellikle tedricî ve kademeli olmuştur.
Bu sebeple, demokratik nizama ne kadar erken geçiş yapılır ve ne kadar çok tecrübe yaşanırsa, toplumun geleceği açısından o derece bir kazanç sayılır.
Aynı durum, üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı toplumu için de geçerlidir.
Osmanlıdailkdemokrasitecrübesi 23 Aralık 1876’da I. Meşrûtiyetin ilânıyla başladı. Ne var ki, bundan tam 150 sene evvel yaşanan bu tecrübe, maalesef defalarca kesintiye uğradı.
Demokrasi-meşrûtiyet dediğimiz “çok partili sistem”in bizde kesintiye uğraması, bazen savaş gerekçesiyle, bazen işgal zarûretiyle, bazen tek adamcılık hevesiyle, bazen zümre hâkimiyetini kurma keyfîliğiyle ve daha çok askerî darbe sebebiyle olmuştur.
*
Meşrûtiyet, şartlara, kural ve kaidelere bağlı olarak işleyen bir “anayasal sistem”dir. Ayrıca, çok partili hayatı ve parlamentoyu da gerekli görüyor.
Şimdi, 150 senelik süre içinde yaşanan mühim gelişmeleri özetlemeye çalışalım.
Evet, ilk meşrûtiyet 1876 senesinin sonlarında kabul ve ilân edildi. Ardından, ilk Anayasa (Kànun-i Esâsî) hazırlandı. Bu anayasa, iki meclisli bir parlamentoyu esas alıyordu: Âyân ve Mebûsân Meclisi. İkisine birlikte “Meclis-i Millî” denildi.
Birinci Meşrûtiyet, henüz altı ayını doldurmadan Osmanlı-Rus Harbi (18 Nisan 1877) patlak verdi. İngilizlerin Rusları kışkırtmasıyla vukû bulan bu savaşta, hem toprak, hem insan gücü itibariyle Osmanlı çok büyük kayıplar verdi.
Genç padişah Sultan Abdülhamid, savaşta yaşanan mağlubiyeti gerekçe göstererek, 1878 yılı başlarında önce Mebûsan Meclisi'ni feshetti. Ardından da Kànun-i Esâsîyi yürürlükten kaldırdı. Yani, I. Meşrûtiyeti askıya almış oldu. (Bu arada, padişahın tayin ettiği üyelerden oluşan Âyân Meclisi göstermelik olarak devam etti.)
Netice itibariyle, ilk demokrasi denemesi 1878'de kesintiye uğradı. Kesinti 30 sene devam etti. Meşrûtiyetin yeniden ve ikinci kez ilânı, ancak Temmuz 1908’de mümkün olabildi.
*
Sultan Abdülhamid’den sonra Meşrutiyetin canına okuyanların başında İttihatçılar gelir. Onlar da on yıl müddetle iktidarda kaldıkları halde, muhalefete hayat hakkı tanımadılar. Hem tetikçiler eliyle muhalif sesleri susturmaya, hem de darbelerle rakip siyasîlere hayatı zindan ettiler.
Yurt dışına kaçmayan eski İttihatçılar, Osmanlı hükümetinden sonra Anadolu’da yeni kurulan Ankara hükümeti döneminde Mustafa Kemal’in etrafında toplandılar. Kısa süre sonra bunlar “Kemalistler” olarak boy gösterdiler. Kendilerine göre bir zümre hâkimiyeti kurduar. 1923’de Cumhurî sisteme geçildiği ve “Halkçı” diye göründükleri halde, halka ve cumhurun iradesine hiç değer vermediler.
Bizdeki demokrasi, 1950-60 arasında azıcık bir nefes almaya başlamıştı ki, 27 Mayıs Dar- besiniyapanbiraskerîcuntaonuesaslışekilde boğmaya çalıştı.
Darbecilik sıtması, onyılsonra 12 Mart Muh- tırası (1971) ve yine on yıl sonra 12 Eylül Dar- besiyle yeniden nüksetti.
Ama, bütünbunlara ve her şeye rağmen, ilk meşrutiyetle birlikte demokrasi serüveninin erken başlaması ve kesintilere rağmen devam ediyor olması, hem tecrübe açısından, hem de vazgeçilmez bir sistem haline gelmesinden dolayı ülke ve millet olarak kazançlı sayılırız. Zira, demokrasi tecrübesine bize nisbeten geç başlayan Mısır, İran, Pakistan, Bangladeş gibi büyük İslâm ülkelerine nazaran biz daha avantajlı durumdayız. Her ne kadar son zamanlarda bir gerileme söz konusu olsa da…
.
24 Aralık 2025, Çarşamba
Vicdanî huzur için, her daim hakkı aramak ve hakka dayanmak gerektir.
Yerine göre kuvvet de lâzım. Fakat, o kuvvet hem aklın elinde olmalı, hem de hakkı tutmak ve hakkı galip getirmek için kullanılmalı.
Kuvvetin başka türlü istimâli, meselâ tahakküm âleti gibi kullanılması, zamanla “güç zehirlenmesi” denen bir vaziyete inkılâp eder. Hatta, bumerang gibi döner, sahibini örselemeye başlar.
Onun için, kimse elinde bulunan, yahut bir şekilde ele etmiş olduğu kuvvete güvenmemeli. Onu tahakküm vasıtası olarak kullanmamalı.
Çünkü, kuvvet denilen şey muvakkattir. Kimsenin elinde daimî bir sûrette durmuyor. Dünya ve insanlık tarihinde kuvvetin daimî olduğuna dair bir örnek yoktur.
Bu mesele, mevsimlerin değişmesi gibidir. Yani, tarih boyunca şahıslar, zümreler, şirketler, aşiretler, partiler, hanedanlar, hatta devletlerin kuvvet dengesi hep değişe gelmiştir ve bu değişim kıyamete kadar da devam edecek.
«
Asya Hunları, bir zamanlar Çinlilerin korkulu rüyâsıydı. Sıklıkla saldırıya geçiyorlardı. Nitekim, koca Çin Seddi, yaşanan o korku belâsı ve ikide bir nükseden saldırı tehlikesini önlemek için inşa edildi. İki taraf arasındaki kuvvet dengesi, zaman içinde tamamen tersine döndü. Asya Hunlarından geriye, sadece tarihin kalıntıları-buluntuları kaldı.
«
Moğollar, bir zamanlar etrafa korku ve dehşet saçıyordu. Defalarca yenildikleri Harzemşah ülkesini tarumar ettikten sonra gelip Anadolu Selçuklularına komşu oldular. Kısa süre sonra Selçuklu Devletini de yıkarak Bağdat’a yöneldiler. Abbasî Devletini ortadan kaldırarak hem orada, hem gittikleri her yerde katliâm yaptılar. Gaddar-hünhar Cengiz ve Hülâgü’dan geriye sadece “zulmün hikâyesi” kaldı.
«
Sovyet Rusya’nın Kızıl Ordusu, 1979 senesinin tam da Aralık ayı sonlarında bütün kuvvetiyle yüklendiği Afganistan’ı işgale başladı. Elindeki o gün için her türlü modern silâhı kullanarak sayısız masumun kanını döktü. Dünyanın belki de en ilkel, en fakir halkının direnişi karşısında nihayet geri çekilmek zorunda kaldı. Kızıl ejderha, orada diş ve pençesinden oldu. Kısa süre sonra, komünizmle birlikte Kızıl Ordu da dağıldı.
«
Osmanlı Hanedanına, dünya tarihinin en uzun ömürlü devleti nasip oldu. Zamanla dünyanın süper gücü haline geldi. Üzerinde güneşin batmadığı bir saltanat kurdu. Sonunda kendi paşalarıyla karşı karşıya geldi. Yaşanan iç ihanetler sebebiyle, altı asırlık ata toprağını terk etmeye mecbur kaldı. En güçlü konumdan en zayıf hale düşmenin kahrını yaşadı. Gücünü kaybetmekle beraber, hakka inanan bir neseb-hanedan olduğu için, yine rahmetle anılıyor, minnetle yâd ediliyor. Özetle, Osmanlı, kuvvet yönü itibariyle öldü, ama hak tarafı itibariyle gönüllerde yaşamaya devam ediyor.
«
Bozuk İttihatçılar gibi, Halkçı Kemalistler de muhaliflerini hep vurmakla, kırmakla, türlü bahanelerle katliâm yapmakla, istediklerini hapse atıp işkenceden geçirmekle iş gördüler. Çeyrek asır boyunca tek parti diktatöryasının kuvvetiyle ülkeyi-milleti hep bu şekilde yönetmeye çalıştılar.
Sonunda bir kırıldılar (1950), pir kırıldılar. Genelde hep ana muhalefet partisi konumunda olduğu halde, yetmiş beş senedir tek başına iktidar yüzü görmediler. Üstad Bediüzzaman’ın “Kalbe gelen ihtar” ile ifade ettiğine göre, “Bu asil Türk milleti onları katiyen iktidara getirmeyecek.”
«
Mevcut siyasî iktidar, tarihte yaşanan hak-kuvvet dengesinden kendine iyi bir ders çıkarmalı. Devlet kuvvetinin elinde daimî kalacağı zehabına kapılmamalı.
Dolayısıyla, senelerdir yaptığı keyfî uygulamalardan vazgeçmeli. Baskıcı ve muhaliflerini susturucu politikalara son vermeli. Elindeki siyasî kuvvete değil, hakkın ve adâletin kuvvetine yaslanmalı. Aksi halde, başkasına yaptığı aynı muameleye kendisi de bir şekilde maruz kalacak; bunu unutmamalı.
.
25 Aralık 2025, Perşembe
Birbiriyle bağlantılı iki önemli değişimden söz ediyoruz:
Birincisi: Bazı şehirlerde ve hatta ülkelerde yaşanan demografik değişim.
İkincisi: Yine şehirlerde ve bazı ülkelerde yaşanan yönetimlerin el değiştirmesi.
Bu değişimler, daha çok mecburî göçler, ekonomik sebepler, terör eylemleri ile lokal savaş halleri, sığınmacı politikaları, nüfus artışı ve yer yer tersine gözlemlenen nüfustaki gerileme hareketi gibi sebeplerden dolayı yaşanıyor.
Şimdi, söz konusu mecburî değişimlerin dar daireden (ilçe) geniş daireye (şehir-ülke) doğru nasıl bir seyir takip ettiğine dair bazı müşahhas (somut) misâlleri verelim.
*
Henüz çocuk denecek yaşlarda olduğum 1970’li yılları gayet iyi hatırlıyorum. Köyümüz, Batman’a bağlı Kozluk ile Sason ilçesinin ortasındaki dağlık bir bölgede yer alıyordu. İlçe merkezinde oturan şehirliler, biz köylülere “ikinci sınıf vatandaş” nazarıyla bakıyor ve öyle de muamele ediyorlardı. O zamanlar vilâyet olarak bağlı olduğumuz Siirt’in yerleşik nüfusu olan “şehirliler”den de beterin beteri bir muamele görüyorduk.
Meselâ, bilhassa il merkezindekiler, köylü vatandaşları rahatlıkla dövüp darp edebiliyorlardı. Onlara zorla mal satıp paralarını adeta gasp edebiliyorlardı. Dahası, köy kökenli vatandaşlar, belediye başkan adayı, yahut milletvekili adayı olamazlardı. Belediye başkanları gibi, milletvekillerinin de hemen tamamı Siirt’in, Mardin’in şehirli Araplarından seçilirlerdi.
Gel zaman-git zaman, 1980’li-90’lı yıllardan itibaren demografik değişim yaşanmaya başladı. Hem ekonomik sebepler, hem de terör belâsından dolayı köylerden şehirlere doğru giderek hızlanan bir göç hareketi vakası ile karşı karşıya gelindi. İsmi geçen şehirlerin nüfusu kısa süre içinde üçe-beşe katlandı.
Söz konusu demografik değişimle birlikte, bilhassa 2000’li yılların başından itibaren adı geçen il ve ilçelerdeki yönetimler de el değiştirdi. Eski şehirli nüfus azınlıkta kaldığı için, bilhassa son yirmi-otuz yıldır belediye başkanları ile milletvekillerinin hemen tamamı köy kökenli vatandaşlardan seçiliyor.
Mâlum sebeplere dayalı olarak yaşanan göçler ve nüfus artış hızı sebebiyle, Mersin, Antalya, İzmir, İstanbul gibi büyük şehirlerdeki demografik yapı ve yönetimlerde de bariz değişimler meydana geldi.
*
Türkiye’de yaşanan söz konusu değişimlerin dünyada da çarpıcı örnekleri var. Önce tarihten, sonra da günümüzden ikişer örnek vererek konuyu toparlamaya çalışalım.
Birinci örnek İran: Burası daha çok Perslerin, Farsların, Acemlerin ülkesi olarak biliniyor. Ne var ki, Malazgirt Zaferinin (1071) kazanıldığı devirde burayı uzun müddet Selçuklular yönetti. Devletin başkenti Rey’di.
1500’lü yıllara gelindiğinde ise, İran’ı yine uzun yıllar Avşar Türkleri (Safevîler) yönetmeye başladı: Şâh İsmail, Şâh Tahmasb, vd…
İkinci örnek Mısır: 1800’lü yılların başında Mısır Valisi olarak atanan Kavalalı M. Ali Paşa, bir müddet sonra merkezden bağını kopararak burayı kendi hanedan mensuplarıyla yönetmeye başladı. Yaklaşık 150 sene boyunca (tâ 1950’lerdeki Nasır darbesine kadar) koca Mısır’ı Türk asıllı olan Kavalalı hanedanı yönetti.
*
Aktüel birinci örnek İngiltere’den: 2016’da yapılan seçimde Londra Belediye Başkanlığını Hint kökenli Müslüman Sadık Han kazandı. 25 Ekim 2022’de Kral Charles tarafından Başbakan olarak atanan kişi, yine Asya kökenli Hindu Sunak oldu.
Aktüel ikinci örnek ABD’den: Barack Obama, ilk siyahî Devlet Başkanı (2009-2017) olarak seçildi. 2026 yılı başında göreve başlaması beklenen New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani de, burada ilk seçilen Müslüman kişi olarak tarihin kayıtlarına geçti.
İşte, bütün bunlar karşı konulmaz değişimlerdir. Bundan sonra da devam edecek. Dünya, Yahudîler dahil kimsenin ve hiçbir kavmin tapulu mülkü değil. Zaman içinde mecburiyetle el değiştirmeler oluyor.
.
29 Aralık 2025, Pazartesi
Küçüldükçe büyük konuşan bağnaz tarafgirler var.
Taraftar kaybettikçe, dünyevî bir cereyana yanaşan sadâkatsizler var.
Umduğu desteği bulamayınca, içinde göründüğü cemaatin şahs-ı manevîsini küçümsemeye yönelen “kifayetsiz muhterisler” var.
Maksadına nail olamayınca, yıllarca birlikte yürüdüğü yol arkadaşlarını tahkir-tezyif etmeye başlayan benciller var.
Var oğlu var…
Zaman içinde bunların hepsini gördük. Hatta, tuhaflaşan hâl ve hareketlerine yakînen şahit olduk.
Araştırıp okuduğumuz kadarıyla, tarihte de bu türden kimselerin çokça örneği varmış.
Yani, küçüldükçe kabaran, kaybettikçe yüksekten atan, yalnızlaştıkça kendini dev aynasında gören-gösteren, değer verip teveccüh gösterenlerin sayısı azaldıkça, aslında ne kadar büyük bir dava adamı olduğunu yansıtmaya çalışan bir nevî müflisler mezarlığı…
«
Hem tarihî, hem de aktüel yönleriyle cevabı merak edilen bir soru şudur: On dört asırlık zaman zarfında kimler niçin Alevî oldu ve kimler niçin Ehl-i Sünnet dairesine dahil oldu?
Bu mühim meseleye muhtelif cephelerden bakarak türlü cevaplar verilebilir. Biz de o cevaplardan birini aktarmaya çalışalım inşallah.
Alevîler bir yana, Ehl-i Sünnet cemaatine mensup olanların dahi mutlak ekseriyeti, Hz. Ali ve taraftarlarını haklı, Hz. Muaviye ve taraftarlarını haksız görür.
Nüfusu milyarlarla ifade edilebilecek bu büyük kitlenin mensupları, 1400 senedir çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma ismini tereddütsüz veriyorlar. Buna mukabil, onlardan hiç kimse çocuğuna tutup Yezid (hatta Muaviye) ismini verdiği görülmüş-duyulmuş değil.
Hakikat-i hâl bu merkezde olmasına rağmen, Hz. Ali’ye tarafmış gibi görünenlerde zaman içinde büyük bir değişim ve başkalaşım hâlinin yaşandığı bilinen bir vakıadır.
Hz. Ali’yi sever görünenler, Râşid Halifelerin diğer üçünü sevmezler. Çocuklarına da onların isimlerini vermezler. İran’ın Şiâ kesiminde Bekir, Ömer, Osman isimlerine rastlayamazsınız. Bir ayrışma ve ayrımcılık var onlarda.
Bir soru da şudur: Bu ayrışma ne zaman başladı?
Hz. Hüseyin’in şehid edildiği Kerbelâ Hadisesinden sonra.
Peki, o elim hadise zamanında Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman hayatta mıydılar? Elbette ki hayır.
O halde, o mübarek zâtlara niçin buğzediyorlar?
Sadece ve sadece Hz. Ali’yi sever göründükleri için. Hz. Ali sevgisini, diğerlerine buğzetmek için bir nevi perde yapıyorlar ve paravan olarak kullanıyorlar. Dolayısıyla hakikî bir “Ali sevgisi” yoktur onlarda. Ne yazık ki “Ömer’in buğzu” daha ağır basıyor.
İşte, zaman içinde “Alevî Müslümanlar” İslâm âleminden ve ümmetin ekseriyetinden uzaklaşmaya, hatta yer yer kopmaya başladılar. Araplara, Selçukîlere, Osmanlılara karşı gayr-ı müslimlerle işbirliği yapmaya dahi yöneldikleri görülmüştür. Adeta, onlar için asıl düşman “küffar tarafı” değil, Ehl-i Sünnetten olanlardır. Tarihî vakıalar bu gerçeği tescil ediyor.
Demek ki, ümmetin ekseriyetinden ayrılmamak lâzım geliyor. Aksi halde, itidalini kaybederek ümmete zarar veren bir unsur haline geliniyor.
«
Bu yazıyı, Risale-i Nur’da yer alan hikmetli bir hakikatin ifadesi ile bağlayalım.
Mektubat’ın sonuna derc edilen “Hakikat Çekirdekleri”nde veciz şöyle bir ifade var: "Sevâd-ı âzama ittiba edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli A-levîlik, en nihayet az bir kısmı Rafızîliğe dayandı."
Bir ciddiyet ifadesi olan “salâbet” ile ciddiyetsizlik ifadesi olan “lâkayt” tabiri, birbirine zıt hükümler ihtiva eder. “Alevîlik” ile “Ehl-i Sünnet” arasında da birbirine zıt bazı manalar, hatta hüküm ve ameller var.
Ne mutlu, dalâlette karar kılmayan cemaatin-ümmetin ekseriyeti ile birlikte hareket edenlere.
.30 Aralık 2025, Salı
Merhum Süleyman Demirel, tekrâren şu sözü söylerdi: “Demokrasilerde çare tükenmez” diye.
Hakikaten tam yerinde ve mahzâ hakikat bir sözdür bu.
Bu sözden hoşlanmayanlar, demokrasiyi hazmedemeyenler, Demirel’den nefret edenler, Demirel’e karşı duyduğu nefreti gizli-açık “demokrasiye nefret” raddesine çıkaranlar, çare ve çözümü daima başka yerde aramışlardır. Ve, tabiî ki bulamamışlardır. Bundan sonra da bulamazlar.
Esasen, şahsî veya ideolojik menfaat hesabıyla hareket edenlerin, demokrasi içinde kalarak çare-çözüm üretmelerini de beklememek lâzım.
Bu arada, “ileri demokrasi”nin olmazsa olmaz şartlarının başında “fikir hürriyeti” ve “şeffaf yönetim”in geldiğini de hatırlatarak, konuya öyle devam edelim.
«
Seksen yıl önce demokrasiye (kerhen) geçiş yapan Türkiye’de içtimaî-siyasî (sosyo-politik) manada hangi mesele halledildiyse, hangi sorun çözüme kavuşturulduysa, hangi konuda ilerleme sağlandıysa, büyük ölçüde “demokratik erdem” sayesinde olmuştur. Bütün o erdemli hizmetlerin yeri ve adresi de daima Millet Meclisi olmuştur.
Aynı şekilde, ülkede hangi mesele halledilemediyse, hangi sorun kronik hâle geldiyse, hangi konuda yerinde sayıldıysa veya geriye gidildiyse, hiç tereddütsüz “demokrasi dışı” yol ve yöntemler sebebiyle olmuştur.
Demokrasi dışı yol ve yöntemlerin başında ise, darbe ve muhtıralar geliyor. Aynı şekilde, tek parti yahut tek adam yapılanması geliyor. Kezâ, millî iradenin tecelligâhı olan Meclis’i dışlayan Köşk ve Saray entrikaları geliyor. (Bugün için Meclis yerine İmralı'yı adres gösterenlerin kulakları çınlasın.)
«
Yakın tarihten birkaç misâl vererek devam edelim.
1925’te yapılan ve kanlı hadiselere sebebiyet veren Şapka Kanunu veya Kılık-Kıyafet İnkılâbı, yüzde yüz kat’iyetinde demokrasi dışı bir vakıadır. O tarihte demokratik nizam işliyor olsaydı, bütün milleti alâkadar eden o kanun maddesinin tatbik edilmesi için hiç olmazsa bir referandum yapılırdı.
Oysa ki, demokrasinin canına okunduğu o tarihlerde yapılan hiçbir inkılâp (Ezan-Kurân yasağı, alfabe değişikliği, Anayasa değişikliği, Avrupaî kanunlar, laiklik, v.s.) için referandum yapılmadı. Bunların tamamı cebren ve hile ile millete dayatıldı.
«
İster anarşi ve terör, isterse ekonomi ve sosyal adâlet meselesi olsun, bunların hangisinde kriz yaşanıyor ve uzun müddet çare-çözüm yolu bulunamıyorsa, mutlaka bilinsin ki, etkili ve yetkili makamlar, Meclis’i baypas ederek hürriyet, şeffafiyet ve demokrasi dışı formül ve yöntem arayışı içine girmişlerdir.
Bundan 105 sene evvel, Fransızlarla birlikte hareket eden “Avrupa zalimleri”, Paris’te bir Kürt-Ermeni Konferansı düzenlediler. Ermeni grubunun başında Boğos Nûbar, Kürt grubunun başında da Kürt Şerif Paşa bulunuyordu. Sözde Şarkî Anadolu’da hem Kürdistan, hem de Ermenistan kurulacaktı.
O tarihte İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Hazretleri, ecnebîlerin himayesinde yapılan bu entrikayı boşa çıkartacak teşebbüslerde bulundu ve Mart 1920 sayısında Sebilürreşad’ta uzunca bir yazı neşretti. Özetle, kendi iç meselemiz olan hususların halli için yegâne adres olarak Mebûsân Meclisi’nin gösterdi.
Hz. Üstadın ilgili husus hakkındaki şu ifadeleriyle nihayet verelim:
“Kürtler’i Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esâsât-ı İslâmiyye’ye muhâlif hareket ediyorlar. Hakikî Kürtler, kimseyi kendilerine vekil-i müdâfi‘ olarak kabûl etmiyor. Onların vekili ve Kürtlük nâmına söz söyleyecek, ancak Meclis-i Mebûsân-ı Osmaniyedeki mebuslar olabilir.
“Kürdistan’a verilecek muhtâriyyetden bahsediliyor. Kürtler, ecnebî himâyesinde bir muhtâriyeti kabûl etmektense ölümü tercih ederler. Eğer, Kürtlerin serbestiyyet-i inkişâfını düşünmek lâzım gelirse, bunu Boğos Nûbar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i Aliyye düşünür.
“Hülâsa: Kürtler, bu hususta kimsenin tavassut ve müdâhalesine muhtaç değildirler.”
.
Dalkavukluk kotasını dolduranlar
31 Aralık 2025, Çarşamba
Demokrasilerde yönetime talip olanlar, milletin hür iradesiyle seçilirler.
Seçildikten sonra da milletin emrinde olarak kitleleri memnun etmeye çalışırlar. Milletin teveccühünü kaybedenler, ülkenin idaresini yeni kadrolara bırakarak çekilirler.
İleri demokrasinin normal işleyişi böyledir.
Ne var ki, bu normal işleyişi içine sindirmeyenler, meşrûiyet dışı yollara başvurarak entrika siyasetiyle iktidarda kalmaya çalışırlar.
Son yıllarda, maalesef tam da bu tarz üzere giden bir entrika siyasetiyle karşı karşıya bulunmaktayız.
«
Siyasî iktidar, halkın teveccühünü kaybettikçe, meşrûiyet dışı kullanmış olduğu aparatların hem sayısını, hem çeşitlerini çoğaltmaya başladı.
Misâl: Daha evvel hiç görülmemiş ölçüde, paralı bir troll ordusunu devreye soktu. Basın-yayın dünyasında “ana akım” diye bilinen gazeteleri ve sözde gazetecileri bir nevî satın almış oldu. Değişik konularda “uzman yorumcu” diye lanse edilen bir sürü dalkavuğu, sırf meddahlık için “ekran yüzü” haline getirdi. Bazı basın-yayın kuruluşları, hatta Youtube kanalları serâpa arpalık haline getirildi.
Zamanla, bol maaşlı vekiller-siyasîler geri plâna itilirlerken, meddah-yağcı-dalkavuk sürüsü iyiden iyiye meydan aldı.
Bir adım sonrasında ise, iktidarın borazanlığın yapan mezkûr fertler, gruplar, klikler arasında bu kez “Saray’a yaranma yarışı” başladı. Yarış hızlandıkça, iş, hem mide bulandırmaya, hem de medya-siyaset dengesini sarsmaya, bozmaya başladı.
Derken, ortalık bir ânda kaotik bir havaya büründü: Yıllardır koro halinde muhalif cepheye doğru sataşanlar bu kez dönüp birbirleriyle dalaşmaya başladılar. Hem müşterek programları terk ettiler, hem de birbirlerine demediklerini bırakmadılar.
Halk arasında bunlar için enva-i türlü tâbirler kullanılıyor: Besleme, dönek, meddah, borazan, fırıldak, yağcı, yaranmacı… Ve tabiî ki bazıları için yapılan “Yalakalık kotasını dolduranlar” tarifi.
Aslında, bütün bunlar raydan çıkmış bir siyaset ağacının zakkumu gibidir.
Evet, hürriyetçi demokrasiye inanmayan, demokrasiyi iktidara gelmek için sadece bir araç olarak telâkki eden ve bilhassa millî iradeye bihakkın güvenmeyen siyasiler, ne yazık ki, zamanla bu tür muzır aparatlara bel bağlamaya yönelirler.
«
Bakıyoruz da, kendilerinin çok zeki sanan bazıları şöyle bir çıkış yapıyor: Efendim herkes kendi işini yapsın. Siyaseti siyasetçiler, gazeteciliği gazeteciler yapsın. Siyasî iktidarı da gazeteciler ve ekran yorumcuları değil, bizzat siyasetçiler savunsun. Falan, filan…
Düz mantıkla bakıldığında, bu çıkış normal ve haklı gibi görünüyor. Ne var ki, demokrasinin ruhunu aykırı olan “tek adamcılık” sisteminde, siyasî iktidarı kim savunursa savunsun, değişen, fark eden hemen hiçbir şey olmaz ve olmuyor. Zira, kimin bakan olacağını da, kimin seçilerek Meclise gireceğini de, ekranlara kimin çıkacağını da, hatta kimlerin troll olacağını da yine “tek adam sistemi” belirliyor.
Evet, hemen bütün kararlar tek merkezden verildiği için “Kimin iktidar avukatlığını yapacağı fark etmez” diyoruz.
Kaldı ki, tabandan gelmeyen ve teşkilâtlar tarafından seçilmeyen vekillerin çoğu ya düzgün konuşmasını bilmiyorlar, ya da hür ve serbestçe konuşma cesaretini gösteremiyorlar. Dolayısıyla, tek adamcılık düzeninde meddahlık yaparak konuşmak, yine çenesi düşük, aklı kiralık olan lâf cambazlarına kalıyor.
«
Şirazeden çıkmış bir siyaset arenasında kaçınılmaz olarak yaşanan bir nokta daha var. O da şu vecizede ifadesini buluyor: “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.” Dolayısıyla, şimdilerde medya-siyaset ilişkisinde yaşanan karmaşa ve kargaşanın bir sebebi, yüksek beklentiler içinde olanların birbirine karşı giriştikleri “menfaat boğuşması”dır. Evet, bazılarının canavar kesilmesinin asıl sebebi budur.
.
Ömür muhasebesi
01 Ocak 2026, Perşembe
Miladî takvime göre, bir seneyi daha geride bıraktık. Bugün yeni yılın ilk gününü idrak ediyoruz. 2026 senesi vatana, millete, ümmete hayırlı uğurlu olsun.
Aklı başında olan insan, böylesi zamanlarda nisbeten daha fazla bir “ömür muhasebesi” yapmalı. Sadece seneyi değil, kendi âleminde aslında her günün muhasebesini yapması kendi menfaatine.
Meselâ, insan demeli ki: Geçen seneyi nasıl geçirdim? Bu seneyi nasıl değerlendirmem gerekiyor? Dünkü günü nasıl geçirdim? Yarın ne yapmam, günü nasıl geçirmem lâzım?
Şirketler, nasıl günden güne, aydan aya, yıldan yıla muhasebe yapıyorsa, insan da elindeki “ömür sermayesi” hakkında ciddi bir muhasebe yapmakla mükelleftir.
Hiç şüphe yok ki, “Âdem evlâdına yaşayıp geçirmiş olduğu her günün hesabı sorulacaktır.”
*
TRT’nin yaptığı en hayırlı hizmetlerin başında, kanaatimce “Ömür Dediğin” dizisi gelir. Yaşadığımız hayatla doğrudan bağlantılı sözler, şiirler, anlatımlar, çekimler var bu yerli-millî “iç yapım”da.
Jenerikte, Livaneli’nin bestelenmiş şu güftesi yer alıyor:
Bir insan ömrünü neye vermeli
Harcanıp gidiyor ömür dediğin
Yolda kalan da bir, yürüyen de bir
Harcanıp gidiyor ömür dediğin
Belgesel tadında hazırlanan yüzlerce bölümlük dizinin hemen her bölümünde, âdeta Haşir Risâlesi ile İhtiyarlar Risâlesinin ekrâna yansıtılmış hâlini görüyorsunuz.
Bu uzun soluklu hizmette fikren katkısı bulunan, çekimlerde ve sunumlarda emeği geçen herkesi tebrik ediyoruz.
*
Ömür muhasebesinden söz edip de Yunus Emre’yi, Niyaz–ı Mısrî'yi ve emsâlî hak aşıklarının şiirlerini, beyitlerini, mısralarını hatırlamamak olur mu hiç…
O hâlde Yunus Emre'den iki dörtlük aktararak devam edelim ömür yolculuğuna:
Geldi geçti ömrüm benim,
Şol yel esip geçmiş gibi,
Hele bana şöyle gelir,
Şol göz yumup açmış gibi.
İşbu söze Hak tanıktır,
Bu can gövdeye konuktur,
Bir gün ola çıka gide,
Kafesten kuş uçmuş gibi.
*
İkinci sırada Niyazî–ı Mısrî var. Onun beyitleri, mısraları da son derece etkili. Nitekim, Üstad Bediüzzaman da eserlerinde yer veriyor bazı beyitlerine. Meselâ, şunlar gibi:
Günde bir taşı bina–yı ömrümün düştü yere
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber
Dil bekàsı, hak fenâsı istedi mülk û tenim
Bir devâsız derde düştüm,
âh ki Lokman bîhaber
Bir ticaret yapamadım,
nakd–i ömür oldu hebâ
Yola geldim lâkin,
göçmüş cümle kervan bîhaber
Ağlayıp nâlân edip düştüm yola tenhâ garip
Dîde giryân, sîne büryân, akıl hayrân bîhaber
*
Son şiiri, “nâzdan niyâza” dönen Erzurumlu Âşık Yaşar Reyhanî'den aktaralım:
Reyhanî'yim geçti ömrüm saz ile
Gıda aldık hayaldeki haz ile
Bir ömür devrettik cilve nâz ile
Nâz bitti, çevrildik niyâza şimdi
.14 Ocak 2026, Çarşamba
Her hükûmette ve her rejimde muhalefet kanadı olmayabilir.
Muhalefetin susturulduğu, yahut yer almadığı yönetimler, insan haysiyetine yakışmayan şu tarz isim ve tâbirlerle yâd edilir: Otoriter, totaliter, mutlakiyet, despotik, istibdat, diktatörlük...
Buna göre denilebilir ki: Bir yerde hürriyet ve demokrasi varsa, orada muhalefet vardır. Muhalefet varsa, orada demokrasi güçlüdür. Hürriyet ve demokrasinin güçlü olduğu yerde, iktidar potansiyeline sahip bir muhalefet, ciddi yönetimler için bir velinimet gibidir.
Şayet, iktidar kanadı karşısında güçlü bir muhalefet yoksa, yönetim kademesi ve bürokrasi zamanla ciddiyetini kaybederek laçkalaşır.
Dahası, muhalefetsiz bir rejim, zamanla içten içe çürümeye başlar. Bunun yanı sıra, ayrıca yıkıcı ve illegal bir muhalefet cephesinin teşkiline sebebiyet verir.
Demek ki, muhalefet, her halükârda bir müvazene-i adâlettir, bir vesile-i müsavattır ve bir sebeb-i terakkiyattır.
*
Devletin tepesinde hâkimiyet kurduktan sonra, demokrasinin canına okuyan ve muhalefeti ortadan kaldırmaya çalışan müstebid-diktacı yönetimlere dair yakın tarihten üç misâl:
1- Sultan Abdülhamid döneminin otuz yılında (1878-1908) mutlakiyet sistemi hükümfermâ olup, ülke bir “zayıf istibdat” ayarı ile yönetildi.
2- Sultan Abdülhamid’i devirerek iş başına gelen İttihatçılar, on yıl müddetle (1908-18) ülkeyi “şiddetli istibdat” dozajı ile idare etmeye çalıştı.
3- Yeni Türkiye 1923’te Cumhuriyet sistemine geçti. Kemalistler, kısa süre içinde bu ideal sistemi hem “zümre cumhuriyeti”ne çevirdiler, hem de 27 sene müddetle ülkeyi bir “mutlak istibdat” rejimi ile yönetmeye çalıştılar.
*
Sultan Abdülhamid’in yekûn 33 yıl süren saltanatı boyunca sadece 11 idam kararını imzaladı. Kendisine ve siyasetine muhalefet edenleri daha çok hapis ve sürgün ile cezası ile cezalandırma cihetine gitti. Bunun yanı sıra, parlamentoyu kapatması, anayasayı askıya alması ve henüz iki yaşını bile doldurmayan nâzenin Meşrutiyeti rafa kaldırarak Yıldız Sarayı merkezinde müstebidane bir idarî sistem kurması, niyeti ne olursa olsun, devletin selâmeti ve milletin istikbâli için hayırlı olmamış, faydadan çok zarar getirmiştir. En kötüsü de, Hareket Ordusu gibi yıkıcı ve illegal bir muhalefet cephesinin genişlemesine sebebiyet vermiştir.
*
Sultan Abdülhamid’i devirerek ülkenin idaresini “müstebid Selanikliler”e devreden “bozuk İttihatçılar”, sözüm ona mürtecilerin elinden Meşrutiyeti kurtarıp sağlama alacaklardı. Ne var ki, bunun tam tersini yaptılar. Meşrutiyetin canına okudular. Muhalefeti sokakta kurşunla ve uyduruk mahkemelerde idamla sindirip yok etmeye çalıştılar. “Büyük diktatör” dedikleri Sultan Abdülhamid’in en az on katı kadar mazlumu gaddarca katlettiler. Hiç tahammül edemedikleri muhalefeti tam susturduktan sonra, ülkeyi topyekûn olarak Dünya Harbine soktular. Dört senede (1914-18) dört milyon vatan evlâdının kanına girdiler.
*
Yeni Türkiye’nin idaresini türlü entrikalarla ele geçirenler de, ekseriyetle eski İttihatçılardı. Hem de en bozuk kısmından. Türlü kumpaslarla muhalefet cephesini defalarca biçmeye yöneldiler. Demokrasi varmış gibi göstermelik hareketlerle, muhalefetin ortaya çıkması için “muvazaa partileri”nin kurulmasına önce izin verdiler; hemen ardından, onlara dünyayı dar etmeye başladılar. Bir kısmını astılar, bir kısmını hapsettiler, bir kısmını da diskalifiye ederek siyaset yapamaz hale getirdiler. Kendince, şeflik tarzında muhalefetsiz bir rejim kurarak vatana millete hizmet ettiler. Oysa, mutlak bir istibdat ile milyonlara kan kusturdular. Hiçbirini referanduma götürmedikleri inkılâplarla, milletin dinine de, dünyasına da doğrudan müdahale ettiler ve muhalefet edenlere ölüm-idam-katliâm dahil en ağır cezaları revâ gördüler.
1950’ye kadar devam eden muhalefetsiz dikta rejimi, tarihimizin en utanç verici bir devresini teşkil ediyor.
.
15 Ocak 2026, Perşembe
İran’ın Türkiye’ye, Türkiye’nin de İran’a ihtiyacı var. Yaklaşık 400 senedir iyi komşuluk hâli içinde yaşıyorlar. Kasr-ı Şirin Antlaşmasından (1639) bu yana savaşmadıkları gibi, aralarında ciddi manada bir sınır ihlâli de olmadı.
Bölgenin en güçlü iki devleti olan İran ve Türkiye, aynı zamanda engin bir kültüre ve kadim bir tarihe sahiptirler. Küresel haydutlara karşı yekdiğerinin varlığına-dirliğine muhtaçtırlar. Birinin zaafa uğraması, yahut diz çökmesi halinde, diğerinin geleceği de tehlikeye girer. (Çarpıcı örnek aşağıda.)
«
Yüz seneyi aşkın bir süredir “harp belâsı”ndan mahfuz olan Türkiye’nin inayet altında olduğuna inanıyoruz. Bununla beraber, sebepler dünyasında ciddi tedbirlere başvurmak lâzım geliyor. O tedbirlerin başında, millet ve devlet olarak komşularıyla sulh içinde geçinmek geliyor. Bilhassa denge unsuru mahiyetini taşıyan İran, Mısır, Yunanistan ve Ermenistan gibi ülkelerle iyi ilişkiler içinde olmak, öncelikle Türkiye’nin menfaatinedir.
Aksi yönde gidilmesi halinde, zarar umumîleşir; çatışmadan kârlı çıkan olmaz. Dahası, pusuda fırsat kollayan saldırganların iştahı kabarır. Nitekim, tarihte bunun çok acı misâlleri var. İbret için anlatalım.
«
Cengiz Han’ın başında bulunduğu Moğol orduları, doğudan batıya hareketle, Asya’nın büyük bir kısmını yakıp yıkarak istilâ ettiler. O zamanki devlet-hükûmet kuvvetleri karşılarında duramıyor, dayanamıyordu. Bir çoğu onlara ya boyun eğerek teslim oldular ya da yıkılıp tarihe karıştılar.
İstilâcı Moğol ordularının karşısında çelikten bir irade gibi duran şahsiyetlerin başında, Harzemşah devletinin reisi Sultan Celâleddin geliyordu. Celâleddin Harzemşah, üzerine gelen Moğol ordularını defalarca vurup perişan etti. Kendisi hiç mağlup düşmedi.
«
Sultan Celâleddin, ağırlığı Kafkaslarda olan Harzemşah devletinin zirve şahsiyetidir. Eş zamanlı olarak, Alaeddin Keykubad da Anadolu Selçukluların zirvedeki sultanıdır. İki komşu ve Müslüman devlet aynı zamanda komşu olup, Doğu Anadolu’da sınırdaş idiler.
Kaderin acı bir tecellisi olarak, bu iki zirve şahsiyet 1200’lü yılların ilk çeyreğinde “hâkimiyet davası”nı gütmeye başladılar. Sınır ihlâlleri sebebiyle gerilim yükseldikçe yükseldi. Bir noktadan sonra savaş kaçınılmaz hale geldi. İki kardeş ve komşu devletin orduları Erzincan civarında (Yassıçemen, 1230) savaşa tutuştu. Harzemşah tehdidini kesin biçimde ortadan kaldırmayı hedeflemişti. Neticede, Harzemşahlar mağlup düşürek perişan oldu. Ordusu dağılan Sultan Celâleddin kayıplara karıştı. Başında bulunduğu devlet de tarihten silindi.
«
Harzemşah devleti, Moğollar ile Anadolu Selçukluları arasında bir tampon kuvvet hükmündeydi. Sultan Celâleddin’in tabiriyle “Bir Sedd-i İskender”, yani Çin Seddi gibiydi. Sed yıkılınca, Moğollara da gün doğmuş oldu.
Harzemşah ülkesini tarumar eden Moğol kuvvetleri, batıya doğru ilerleyerek kısa sürede Selçuklularla sınırdaş oldu. Zaten kavgacı ve istilâcı olan bu ordu, bazı bahanelerle Selçuklularla savaşa tutuştu. Bilhassa Kösedağ Savaşında (Sivas, 1243), bir süre önce kardeşi Harzemşah kuvvetini öldüren Selçuklular, Moğol karşısında benzer bir âkıbete uğradı.
Hadisenin devamını detaylandırmaya gerek yok: Anadolu’yu istilâ eden ve yüz binlerce insanı katleden Moğollar (Cengiz’in torunu Hülâgû), 1258’de bu kez güneye inerek Abbasîlerin devlet merkezi Bağdat’ı yakıp yıktı. 508 yıllık Abbasî devletine de son verdikten sonra, toplayabildiği bütün dinî kitapları Fırat Nehrine dökerek, bölgedeki bütün Müslümanlara bir nevi gözdağı vermiş oldu. Böylelikle, tâ Osmanlıya kadar sürecek olan kapkaranlık bir devrin yaşanmasına sebebiyet verdi.
Demek ki, komşu devletlerden birine diz çöktürüldüğü zaman, bu, diğeri için bir kazanç sağlamıyor; çoğu kez o da takattan düşerek benzer bir âkıbete düçâr oluyor. Bu
.27 Ocak 2026, Salı
Türkiye’de, İran’da, Irak’ta, Suriye’de bulunan “çatışmacı Kürtler,” ecnebiler tarafından defalarca aldatıldı.
Onları önce tahrik ediyorlar, sonra da dondurucu soğukta ayazda bekletiliyorlar. Onları “Kürdistan hayali” ile ayaklandırıyorlar, ardından orta yerde yüzüstü bırakıyorlar.
Bir önceki yazıda, tâ 1940’lı yıllarda İran ve Irak’ta “siyasî Kürt hareketi”ne öncülük eden Molla Mustafa’nın ABD Başkan Carter’a yazdığı sitem yüklü mektubundan bahsettik. O mektupta, “Bizi aldattınız, bizi yalnız bırakarak hezimete uğrattınız” diyerek, onlara güvenmenin feci âkıbetinden söz ediyor.
Yaşanan bunca tecrübeden ders almayanlar, maalesef ecnebilere güvenmeye devam ediyor. Ne diyelim; hakikat şu ki: Aynı tecrübeler, hep aynı neticeyi veriyor. Kürtlere baş olmaya, onları yönetmeye çalışanlara Allah akıl, fikir, basiret, feraset versin.
«
Birçok meselede olduğu gibi, Kürtlerin durumu ile ilgili hususlarda da en sağlam, en güvenilir fikir ve bilgi kaynağının Risâle-i Nur’da mevcut olduğuna inanıyoruz ve görüyoruz. Bu yazıda bilhassa onlardan bahsetmek istiyoruz.
Üstad Bediüzzaman, bilhassa Münazarat, Divan-ı Harb-i Örfî ve Hutbe-i Şâmiye isimli eserlerinde, içiçe yaşayan Türkler, Kürtler ve Arapların ittifakına, ittihadına, uhuvvet ve muhabbetine büyük tahşidat yapıyor. Düşmanlarının, eskiden bu kadar çok ve şedit olmadığına dikkat çekerek, şimdi eskisinden daha fazla birbirlerine yardımcı olmaları tavsiyesinde bulunuyor. Aksi halde, ardı sıra mahvolacaklarını ve sömürgeci ejderhalara birer lokma haline geleceklerini söylüyor.
Bunca azim tehlikeler karşısında birbiriyle ciddi manada kenetlenmeleri gerektiği yönünde dersler veren Üstad Bediüzzaman, bilhassa Kürtlere şu tavsiyede bulunuyor:
Hürriyete, meşrutiyete ve adâletin tesisine bütün kuvvetinizle çalışın ve sahip çıkın.
Sahip çıkın ki, bu nimetler elinizden kaçıp gitmesin.
Sahip çıkın ki, daha şedit bir istibdat yol bulup gelmesin.
Sahip çıkın ki, size pis ve çamurlu bir suyu içirmesinler.
Yani, Türkiye’den ve Türklerden ayrılmak için kullandıkları kuvvet ve enerjiyi, hürriyet ve meşrutiyetin, yani cumhurî demokrasinin tesis ve tahkimi için sarf etmelerini istiyor. Bunda herkes için sulh, huzur ve emniyetin var olacağına dikkat çekiyor.
Evet, başa geçen bir hükûmet, ya hürriyet ve adaleti, ya da istibdat ve kuvveti esas alacak. Tabiî, ona göre de hareket edecek. İstibdattan (darbe-muhtıra-entrika-tek adamcılık) ise, en ziyade Kürtlerin zarar gördüğünü ve göreceğini nazara veriyor, Üstad Bediüzzaman.
«
Lem’alar isimli eserin orta yerinde (16. Lema) iki meraklı suale iki muhteşem cevap faslı var. O iki izahlı cevabı, umum milletin, bahusus Kürtlerin pür dikkat okumaları ve kâmilen anlamaya çalışmaları gerektiğine inanıyoruz. Zira, o iki mesele, düz mantıkla anlaşılacak gibi değil. Onlar hakikaten derinlemesine mütalaa edilmesi icap eden hayatî hususlardır.
Son derece kritik bir dönemde (1934-35) kaleme alınan o iki meselenin birincisi şudur: İsparta’da bulunan Üstad Bediüzzaman’a hükûmet değişikliğiyle ilgili bir teklif geliyor. Öyle bir hükûmet değişikliği ki, “Bu, hem din için, hem sizin rahatınız için hayırlı olacak” deniliyor. Tabiî, seçim ve sandık sistemi mevcut olmadığına göre, o iş ya darbe, ya da entrikalı bir yöntemle yapılacak.
İkinci mesele ise, savaş haliyle ilgili: İngiliz ve İtalyan devletlerinin Türkiye ile savaşması ve bu suretle rejim değişikliğine gidilmesi kuvvetli ihtimal dahilinde görünüyor.
Bediüzzaman Hazretleri, hem darbe ve entrika ile hükûmet değişikliği teşebbüsüne, hem de rejimin “harp belâsı” ile yıkılması ihtimaline sıcak bakmayıp, gayet net bir tavırla karşı geliyor.
Bu meselenin geniş izahı, bir sonraki yazıda inşallah
.
Ümmeten vasatan” mûcizesi
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
02 Şubat 2026, Pazartesi
Kur’ân-ı Azimüşşân’ın altı ciheti (sağ, sol, ön,arka, alt, üst) mûcizedir. Ayrıca, Kurân’ın kırk vech-i i’câzı vardır.
Bu hususlara dair detaylı bilgi, İşârâtü’l-İ’câz ve 25. Söz olan Mucizât-ı Kur’âniye Risalesinde mevcuttur.
Bu yazının ana konusu ise şudur: Kurân-ı Kerîm, Ümmet-i Muhammed’e “vasat,” yani “orta yol”u tavsiye ediyor.
Bu tavsiyenin en bâriz bir delili şudur ki: Bakara Suresindeki 143. ayetinin hemen başında “Ve kezâlike caalnâküm ümmeten vasatan” ifadesi yer alıyor.
Meal ve tefsirlerde de izah edildiği gibi, Cenab-ı Hak, Hz. Peygamberin (asm) izinden gitmesini istediği ümmete mu’cizâne bir sûrette şu mesajı veriyor: Aşırılıklardan kaçının. İfrata-tefrite düşmeyin. Doğru yoldan ayrılmayın; orta-vasat yoldan gidin.
Peki, buradaki mu’cize nedir?
O mu’cizevî meselenin izâhı şöyledir:
“Orta yer, orta yol” anlamına gelen “vasatan” kelimesi, 6666 ayetli Kur’ân’da sadece bir ayette geçiyor ve sadece bir defa zikrediliyor.
Peki, o kelime hangi surenin hangi âyetinde geçiyor?
İşte, mu’cize dediğimiz şey tam da burada karşımıza çıkıyor.
Kur’ân’da sadece bir defa zikredilen “vasatan” kelimesi, en uzun sûre olan Bakara Sûresinin tam tamına “orta âyet”inde geçiyor. Yani, 286 ayet olan bu sûrenin 143. âyetinde…
Bu da, Kurân’ın (hâşâ) beşer kelâmı olmayıp, doğrudan Allah kelâmı olduğunun yüzer delillerinden bir tanesidir. Çünkü beşer, bundan 1400 küsûr sene evvel böylesi bir ayarlamayı yapamaz. Yani, bir insan, Kurân’da sadece bir defa geçen “orta” kelimesini tutup en uzun sûrenin tam ortasına yerleştirmeyi düşünmez, tasarlamaz ve tasarlayamaz.
İşte, bu İlâhî buyruğa binâendir ki, başta Resûllah (asm) olmak üzere ümmetin bütün yıldızları “Hayru’l-umûr-u evsatuhâ,” yani “Hayırlı işler vasattadır” ölçüsü ile hareket etmeye âzami dikkat göstermişlerdir.
«
Demek ki, Kur’ân’ın o mû’cizevî mesajından kendimiz için, yani şahsî hayatımız, aile, cemiyet ve hatta devlet hayatımız için esaslı dersler çıkarmamız icap ediyor. Aksi halde, aşırılıklara kaçmak, ifrata-tefrite düşmek kaçınılmaz oluyor.
Madem öyle, o hâlde meselenin özüne inerek bize fayda sağlayacak bazı analizler yapmaya çalışalım.
Kurân’da meşveret ve şûrâ emredilmiştir. Bunu hiç kimse inkâr edemez. İşte iki âyetin ifadesi: “Veemrûhum şûrâ beynehum.” “Veşavirhum fil-emr.”
Bu emre göre, vahiy ile bildirilmeyen, yahut muğlak görülen hususlar-meselelerin halli için, meclis veya heyet halinde oturup istişare edilmeli. Kifayet-i müzakereden sonra, o heyet bir karara varmalı. İstişare ile alınan karar yanlış dahi olsa, (istişarenin hatırı ve bir sevap kazandırması cihetiyle) ona riayet etmeli. Yapılacak bir düzeltme işi varsa şayet, bilâhare onu yine aynı istişarî mekanizma içinde kalarak yapmalı. İsabet kaydedildiğinde, bu kez sevap iki misline çıkmış oluyor.
«
İşte, burada az bir kısmını tarif ettiğimiz meşveret ve şûrâ sistemi, Kur'ân’ın mu’cizâne bir sûrette hem işaret ettiği, hem de emir buyurduğu bir mekanizmadır. Ki, bunda giden pişman olmaz. Ayrıca, buna riayet eden manevî mesuliyetten kurtulur.
Buna riayet emeyen, yahut aksi istikamette gidenler ise, ekseriyetle şahısların ağzına bakarak hareket eder. Şahıs yanıldığı takdirde, arkasından gidenler de otomatikman yanılır. Ayrıca, şahıs merkezli yapılanmalarda “hatayı düzeltme mekanizması” da yoktur.
Netice itibariyle, “şûrâ”yı dışlayan şahıs, ya ifrata giderek, ya da tefrite düşürek ekseriyetle orta-vasat yolu kaybediyor.
Bu yazıyı şu kısacık duâ ile noktalayalım: Allah istikametten ayırmasın. Allah, âyetle buyurduğu şûrâ dairesi içinde kalmayı ve daima vasat çizgide gitmeyi bize nasip eylesin.
.
Derin yanılgılar ve ahkâm kesmeler
M. Latif SALİHOĞLU
latif@yeniasya.com.tr
04 Şubat 2026, Çarşamba
İnsan hatadan muaf değildir. Niyet ne kadar iyi olursa olsun, ne kadar dikkat edilirse edilsin, yanlış yapmak ve hataya düşmek yine de ihtimal dahilindedir.
Asıl önemli olan, fazilet göstererek yanlıştan dönmektir. Hatayı telâfi etmeye çalışmaktır. Bir daha aynı hatayı yapmamaya azamî dikkat göstermektir. Yani, aynı delikten ikinci-üçüncü defa ısırılmaktan kaçınarak kendini muhafaza etmektir.
Ama, maalesef pek çok insan var ki, aynı hatayı bir daha işliyor, aynı yanlışa bir daha düşüyor.
Bunun da en mühim bir sebebi, zamanın dehşetinden kaynaklanıyor. Zira, zamanımız “dehşetli âhirzaman”dır. Hem öyle bir dehşet ki, rivâyete göre de “Kimse nefsine hâkim olamıyor.”
Hem söylenen rivâyetlerin, hem yaşanan hakikatlerin sırrıyla anlaşılıyor ki, bu dehşetli çağı tarif ve tasvir eden daha başka ifadeler de var. Meselâ: Fazilet değil, enaniyet asrı. Helâket ve felâket asrı. Fesâd-ı ümmet zamanı. Hem, iki dehşetli hâlin birden yaşandığı zaman: 1) Bile-isteye dünyanın dine ve âhirete tercih edilmesi. 2) Fen ve felsefenin tasallutuyla dinsizliğin, küfr-ü mutlakın ve inkâr-ı ulûhiyet fikrinin meydan alması.
Maddeler daha da çoğaltılabilir. Fakat, biz burada bilhassa hata üstüne hataya düşenlerin ve hatada ısrar edenlerin hâl-i pürmelâline kısaca bakmaya çalışalım.
«
Yazının başlığında da işaret ettiğimiz gibi, derin yanılgılara düştükleri hâlde, yine de tutup ahkâm kesmeye devam eden kösele suratlılar var.
Kezâ, millet ve memleketin mukadderatıyla ilgili hadiseler (veya ekâbirler) hakkında fenâ halde yanıldıkları hâlde, hiç utanıp sıkılmadan hâlâ bağıra çağıra ahkâm kesmeye devam eden yüzsüzler var.
İşte, içinde bulunduğumuz devir, şayet enaniyet değil de fazilet asrı olsaydı, bu türden garabetler yaşanmazdı. İnsanlar fazilet gösterip hatadan dönerdi. Yahut, tevbe-nedâmet ederek, tekrâren ahkâm kesme kasıntısı içine girmezdi. İtidâl ve teenni ile bekler, tekrardan hataya düşmemek için dikkat ve itina gösterirdi.
«
Peki, insanları aldatan ve hataya düşmelerine sebebiyet veren vakıalar nelerdir? Satır başlarıyla bunlara da temas edelim.
Meselâ, cunta merkezli darbelerdir. Darbelerin meyvesi-neticesi olan siyasî aktörler ve politik organizasyonlardır. Kezâ, bu zamanda şahıs merkezli sosyal yapılanmalardır. Siyasetli cemaatlerdir. Kökü hariçte olan fikir ve cereyanlardır.
Peki, hem darbeci cuntalar, hem de şaibeli şahıslar hakkında fenâ hâlde yanılanlar var mı? Hiç tereddütsüz hem fertler-âileler bazında, hem de gruplar-sürüler halinde…
Peki, aradan geçen zaman, onların fenâ hâlde yanıldığını tefsir ve tasdik ettiği halde, bırakın tevbe-nedâmeti, hâlâ bağıra çağıra ahkâm keserek bilgiçlik taslayanlar var mı? Maalesef var. Hem de zibil gibi. Suratlarının köseleye dönmesi de cabası.
İnsan bir utanır-çekinir yâhû. Ciddi mânada yanıldıysan, hiç olmazsa ahkâm kesmeyi bırak da, biraz söz-fikir dinle bari.
«
Gelelim netice-i kelâma...
Ne demiş atalarımız: “Danışan kişi, yüce dağdan aşmış; danışmayan ise, düz ovada yolunu şaşırmış.”
Demek ki, başkasının veya bir tek şahsın ağzına bakmamalı. Demek ki, işi bilenlere, işe ehil olanlara danışmalı; ondan sonra yola çıkılmalı. Tâ ki, sâhil-i selâmete vâsıl olunabilsin.
İşin ehline danışmak demek, istişare etmek demektir. İstişare eden, biiznillah yanlış yapmaz ve pişman olmaz. Kaldı ki, meşveret ve şûrâ ile hareket edenler, (şûrâya uydukları için) hem bir sevap kazanıyorlar, hem de mânevî mesuliyetten kurtulmuş oluyorlar.
Kezâ, meşveret ve şûrâ nizamnâmesiyle gidenler, muhtemel hataları da düzeltme şansına, imkânına daima sahiptirler.
..
.
|
| Bugün 443 ziyaretçi (1465 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|